Türkiye, resmî adıyla Türkiye Cumhuriyeti, topraklarının büyük bölümü Batı Asya'da Anadolu'da, diğer bir bölümü ise Güneydoğu Avrupa'nın uzantısı Doğu Trakya'da olan kıtalararası bir ülkedir. Batıda Bulgaristan ve Yunanistan, doğuda Gürcistan, Ermenistan, İran ve Azerbaycan, güneyde ise Irak ve Suriye ile sınır komşusudur. Güneyini Kıbrıs ve Akdeniz, batısını Ege Denizi, kuzeyini ise Karadeniz çevreler. Marmara Denizi ise İstanbul Boğazı ve Çanakkale Boğazı ile birlikte Anadolu'yu Trakya'dan, yani Asya'yı Avrupa'dan ayırır. Ankara, Türkiye'nin başkenti ve ikinci en kalabalık şehri; İstanbul ise Türkiye'nin en kalabalık şehri, ekonomi ve kültür merkezi, aynı zamanda Avrupa'nın en kalabalık şehridir. Resmî olarak laik bir devlet olan Türkiye'de nüfusun çoğunluğu Müslümandır.
Türkiye toprakları üzerinde bulunan ilk yerleşmeler Yontma Taş Devri'nde başlar. Doğu Trakya'da Traklar olmak üzere, Hititler, Frigler, Lidyalılar ve Dor istilası sonucu Yunanistan'dan kaçan Akalar tarafından kurulan İyon medeniyeti gibi çeşitli eski Anadolu medeniyetlerinin ardından, Makedonya kralı Büyük İskender'in egemenliğiyle ve fetihleriyle birlikte Helenistik Dönem başladı. Daha sonra, sırasıyla Roma İmparatorluğu ve Anadolu'nun Hristiyanlaştığı Bizans dönemleri yaşandı. Selçuklu Türklerinin 1071 yılında Bizans'a karşı kazandığı Malazgirt Meydan Muharebesi ile Anadolu'daki Bizans üstünlüğü büyük ölçüde kırılarak Anadolu, kısa süre içerisinde Selçuklulara bağlı Türk beyleri tarafından ele geçirildi ve Anadolu toprakları üzerinde İslamlaşma ve Türkleşme faaliyetleri başladı. Kısa sürede Anadolu'daki diğer Türk beyliklerinin üzerinde hâkimiyet kuran Konya merkezli Anadolu Selçuklu Sultanlığı, 1243 yılındaki Moğollara karşı kaybedilen Kösedağ Muharebesi'ne kadar Anadolu'yu yönetti. Anadolu'daki Moğol istilalarından sonra zayıf duruma düşen Anadolu Selçuklu Devleti, Anadolu'da yerini yeni Türk beyliklerine bıraktı.
13. yüzyılın sonlarından itibaren Batı Anadolu'daki Türk beyliklerinden biri olarak ön plana çıkan ve bağımsızlık kazanan Osmanlılar, 14. yüzyılda Balkan topraklarında gerçekleştirdiği fetihlerle büyük bir güç hâline geldi ve Anadolu'daki diğer Türk beylikleri üzerinde de hâkimiyet kurdu. Osmanlı Devleti, 1453 yılında II. Mehmed'in İstanbul'u fethederek Bizans İmparatorluğu'na son vermesiyle imparatorluk hâline geldi. İmparatorluk, zirvesini 16. yüzyılda, özellikle I. Süleyman döneminde yaşadı. 1683 yılındaki II. Viyana Kuşatması sonrasında gelen bozgun ve 15 sene süren Kutsal İttifak Savaşları sonucunda Osmanlı İmparatorluğu'nun Avrupa'ya karşı üstünlüğü sona erdi.
19. yüzyıla gelindiğinde imparatorluk, Tanzimat adı verilen ciddi bir modernleşme sürecine girdi. 1876 yılında Türk tarihinin ilk yazılı anayasasının ilan edilip meclisin açılmasıyla başlayan I. Meşrutiyet devri, 1878 yılına kadar sürse de, 1908 yılında II. Meşrutiyet ilan edilerek anayasa tekrar yürürlüğe girdi. Ancak yapılan reformlar, imparatorluğun dağılmasını engelleyemedi. 1914 yılında başlayan I. Dünya Savaşı'na İttifak Devletleri'nin yanında giren imparatorluk, savaş sonucunda yenik düşerek 30 Ekim 1918 tarihinde tüm orduların teslim olması şartını kabul etti ve akabinde İtilaf Devletleri'nce işgal edildi. 16 Mart 1920'de İtilaf Devletleri'nin İstanbul'u işgal edip bazı milletvekillerini tutuklayarak sürgüne göndermesi sonucunda Meclis-i Mebûsan'ın kapanmasıyla Mustafa Kemal Paşa önderliğinde 23 Nisan 1920 tarihinde Ankara'da Türkiye Büyük Millet Meclisi kuruldu. Onun önderliğinde işgalci kuvvetlere karşı yapılan Kurtuluş Savaşı (1919-1922) başarıya ulaşarak, 1 Kasım 1922 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından saltanatın kaldırılmasıyla Osmanlı monarşisi ve Osmanlı İmparatorluğu tarihe karıştı. Cumhuriyet, ülkenin ilk cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk tarafından 29 Ekim 1923'te ilan edildi. 3 Mart 1924'te hilafetin kaldırılıp Osmanlı Hanedanı'nın yurt dışına sürgün edilmesinden sonra, çağdaş Türkiye'nin oluşumunda önemli yer tutacak olan bir dizi devrim gerçekleştirildi.
Türkiye gelişmekte olan bir ülkedir ve cumhurbaşkanlığı sistemiyle yönetilen demokratik, laik ve üniter bir anayasal cumhuriyettir. Resmî dili Türkçedir ve nüfusunun çoğunluğu Sünni Müslümandır. Türkiye, OECD, G20 ve Türk Devletleri Teşkilatı'nın kurucu üyesidir. Türkiye NATO'nun ilk üyelerinden birisi ABD'nin ardından ittifak içinde ikinci en büyük askerî güce sahiptir. Avrupa Birliği adayı olan Türkiye, AB Gümrük Birliği, Avrupa Konseyi, İslam İşbirliği Teşkilatı ve TÜRKSOY'un bir parçasıdır. Türkiye, askerî kapasitesi ve diplomatik girişimleri sayesinde bölgesel güç kabul edilirken; Avrupa ve Asya kıtalarının kavşak noktasında yer alması nedeniyle önemli bir jeostratejik güç olarak görülmektedir. Türkiye evrensel sağlık hizmetlerine, artan eğitim erişimi ve yenilikçiliğe sahiptir. 22 UNESCO Dünya Mirası alanı, 30 UNESCO Somut Olmayan Kültürel Mirası ve zengin mutfağı ile Türkiye, dünyanın en çok ziyaret edilen dördüncü ülkesidir.

Türk kelimesinin kökeni, "güçlü, kuvvet, olgun" veya "gelişen, tam güçte" anlamlarına gelebilir. Kelimenin etimolojisi hâlâ tam olarak bilinmemektedir. 6. yüzyılda Çince gibi dillerde kullanımına ek olarak, Türk dillerinde Türk (Eski Türkçe: 𐱅𐰇𐰺𐰜, türü̲k̲; veya Eski Türkçe: 𐱅𐰇𐰼𐰚, türk) kelimesinin en erken kaydı İkinci Türk Kağanlığı'ndan gelmektedir.
Sözcüğün günümüzdeki hâlinin orijinali, bugünkü Türkiye toprakları için ilk kez 12. yüzyılda İtalyanlar tarafından Orta Çağ Latincesi kullanılarak Turchia veya Turcmenia şekillerinde oluşturuldu. Bunların yanı sıra, Orta Çağ'ın Alman seyyahları bölgeyi Turkei veya Tirkenland şeklinde, Fransızlar ise Turquie şeklinde andı. Bizans kaynaklarında 10. yüzyılda Tourkia adı Macaristan (Batı Tourkia) ve Hazar Kağanlığı (Doğu Tourkia) olmak üzere iki Orta Çağ devletini tanımlamak için kullanılıyordu. Yönetici seçkinleri Türk kökenli olan Memlük Sultanlığı, "Türklerin Devleti" (Dawlat at-Turk veya Dawlat-at-Turkiyya) olarak adlandırılıyordu. Aynı zamanda "Türklerin diyarı" anlamına gelen Türkistan kelimesi de, Orta Asya'da tarihi bir bölge için kullanılıyordu. Osmanlı İmparatorluğu ise, kendi çağdaşı olan diğer ülkeler tarafından ara ara Türkiye veya Türk İmparatorluğu şeklinde tanınırdı.
Aralık 2021'de cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, ihracatta Made in Türkiye ibaresinin kullanılmasına ilişkin bir genelge yayımladı. Genelgede ayrıca, diğer resmî yazışmalarla ilgili olarak, "(İngilizce) 'Turkey' gibi ifadeler yerine 'Türkiye' ifadesinin kullanılması konusunda gerekli hassasiyetin gösterileceği" belirtilmiştir. Gerekçe olarak da, Türkiye'nin "Türk milletinin kültür, medeniyet ve değerlerini en iyi şekilde temsil ve ifade etmesi" gösterilmiştir. Mayıs 2022'de Türkiye hükûmeti, Birleşmiş Milletler ve diğer uluslararası kuruluşlardan İngilizce olarak Turkey yerine Türkiye kullanılmasını talep etmiş ve bu talep Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilmiştir.

Günümüzdeki Türkiye topraklarının çoğunu oluşturan Anadolu yarımadasındaki en eski arkeolojik bulgu, Gediz Nehri'nde bulunan ve yaklaşık 1,24 ila 1,17 milyon yıla tarihlenen taş bir alettir. Ülkenin güney ile güneydoğu kısımları başta olmak üzere Anadolu'daki bilinen ilk yerleşimler, Eski Taş Çağı'na tarihlenir. Geçmişinin MÖ 9600 civarına kadar uzandığı tahmin edilen Göbeklitepe adlı arkeolojik sit alanı, dünyada bilinen en eski insan yapımı yapıdır. MÖ 7500'e veya MÖ 5700'e dayandığı düşünülen Orta Anadolu'daki Çatalhöyük, dünya üzerinde Cilalı Taş Devri ile Bakır Çağı'na ait en büyük ve en iyi korunmuş yerleşim yeridir. MÖ 8200 ila 6000 arasında kurulduğu tahmin edilen Çayönü yerleşkesi de, bu yapılara yine örnek verilebilir. Çanakkale'de bulunan Troya'da ise Cilalı Taş Devri'nde başlayan yerleşmeler, Demir Çağı'na kadar devam etmiştir.

Çeşitli Eski Anadolu milletleri, bölgede Cilalı Taş Devri'nin başlangıcına kadar varlığını sürdürdü. Bu halkların çoğu Hint-Avrupa dil ailesinin bir kolu olarak kabul edilen Anadolu dillerini konuştular. Bazı bilim insanları, Hint-Avrupa dillerinin, yine eski Anadolu dillerinden olan Hitit dili ve Luvi dilinden yayıldığını öne sürer. Ayrıca Türkiye'nin Avrupa kıtasında kalan küçük bir bölümünü oluşturan Doğu Trakya ise, 40 bin yıl öncesine dayanan bir yerleşim tarihine sahiptir ve bölgenin sakinleri de tarıma başlayarak milattan 6000 yıl önce Cilalı Taş Devri'ne geçmiştir.
Anadolu'nun bilinen ilk sakinleri, Hatti ve Hurri toplumlarıdır. Hint-Avrupa milletlerinden olmayan bu iki toplum, yaklaşık olarak MÖ 2300'lerde Orta ve Doğu Anadolu'da yaşadılar. Hatti ve Hurriler, Hint-Avrupa milletlerinden Hititlerin MÖ 2000-1700 yıllarında Anadolu'ya gelmesiyle yerini Hititlere bıraktı. Hititler, bölgedeki ilk büyük krallığı MÖ 13. yüzyılda kurdular. Asurlular da, MÖ 1950'den MÖ 612'ye kadar günümüz Türkiye'sinin güneydoğu topraklarını fethetti ve oraya yerleşti. Urartuların MÖ 9. yüzyılda Asurluların kuzeyindeki güçlü rakibi olduğu ise, Asur kitabeleri aracılığıyla öğrenildi. MÖ 612'den itibaren herhangi ciddi bir etki gösteremeyen Urartular, MÖ 590 yılında İran'dan gelen Medler tarafından yıkıldı.
Orta Anadolu üzerinde büyük bir hâkimiyet kurmuş olan Hitit İmparatorluğu'nun da MÖ yaklaşık 1180'li yıllarda çöküşünün ardından, Hint-Avrupa milletlerinden Friglerin kurdukları Frigya, MÖ 7. yüzyılda Kimmerler tarafından yapılan saldırılara kadar Anadolu'da üstünlük elde etti. Frigya'dan sonra Lidya, Karya ve Likya devletleri bölgede güç yakalayarak söz sahibi oldu. Ekonomi alanıyla ön plana Lidyalılar, MÖ 546'da Ahameniş hükümdarı Büyük Kiros tarafından yıkılıncaya kadar Batı Anadolu'da varlığını sürdürdü.

Anadolu'nun sahil şeridinde MÖ 1200 yıllarında büyük ölçüde Aiol, İyon ve Yunan yerleşimleri başladı. Bu yerleşimciler tarafından Milet, Efes, Smyrna ve Byzantium gibi çok sayıda önemli şehir kuruldu. Son olarak Yunan koloniciler tarafından MÖ 657'de Megara kenti ortaya çıkarıldı. Yine bu dönemlerde, MÖ 6. yüzyılda, Türkiye'nin şu anki doğu toprakları üzerinde Ermeni Orontes Hanedanı tarafından bir devlet kuruldu.
Anadolu, MÖ 6. ve

İstanbul, Türkiye'nin ekonomik, kültürel ve tarihî merkezini oluşturan en kalabalık şehridir. 15,7 milyonu aşan nüfusuyla Türkiye nüfusunun yaklaşık %18,3'ine ev sahipliği yapmaktadır. İstanbul, Avrupa'daki en kalabalık şehirlerden biri olmasının yanı sıra, dünya genelinde de nüfus bakımından en kalabalık şehirler arasında yer alır. İstanbul, iki kıtada yer alan bir şehir olup, nüfusunun yaklaşık üçte ikisi Avrupa yakasında, geri kalanı ise Asya yakasında yaşamaktadır. Şehir; Türkiye'nin kuzeybatısında, Marmara Denizi ile Karadeniz arasında yer alan ve dünyanın en işlek su yollarından biri olan Boğaziçi boyunca uzanır. 5.461 km² yüzölçümüne sahip olan İstanbul'un idari sınırları, İstanbul ili ile örtüşmektedir.
İstanbul, Türkiye'nin kuzeybatısında, Marmara kıyısı ve Boğaziçi boyunca, Haliç'i de çevreleyecek şekilde kurulmuştur. İstanbul kıtalararası bir şehir olup, Avrupa'daki bölümüne Avrupa Yakası veya Rumeli Yakası, Asya'daki bölümüne ise Anadolu Yakası veya Asya Yakası denir. Tarihte ilk olarak üç tarafı Marmara Denizi, Boğaziçi ve Haliç'in sardığı bir yarımada üzerinde kurulan İstanbul'un batıdaki sınırını İstanbul Surları oluşturmaktaydı. Gelişme ve büyüme sürecinde surların her seferinde daha batıya ilerletilerek inşa edilmesiyle dört defa genişletilen şehrin 39 ilçesi vardır. Sınırları içerisinde ise büyükşehir belediyesi ile birlikte toplam 40 belediye bulunmaktadır.
Dünyanın en eski şehirlerinden biri olan İstanbul, 330-395 yılları arasında Roma İmparatorluğu, 395-1204 yılları arasında Bizans İmparatorluğu, 1204-1261 yılları arasında Latin İmparatorluğu, 1261-1453 yılları arasında tekrar Bizans İmparatorluğu ve son olarak 1453-1922 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu'na başkentlik yaptı. Ayrıca İstanbul, Hilâfetin Osmanlı İmparatorluğu'na geçtiği 1517'den kaldırıldığı 1924'e kadar İslam dünyasının da merkezi oldu.
Son yıllarda ortaya çıkarılan arkeolojik bulgularla, insanlık tarihine ilişkin önemli bilgiler elde edilmiştir. Yarımburgaz Mağarası'ndan çıkarılan taş aletlerle, ilkel insan izlerinin 400.000 yıl öncesine dayandığı ortaya çıkmıştır. Anadolu Yakası'nda yürütülen kazı çalışmaları ve bunlara bağlı araştırmalar, şehirde tarım ve hayvancılığa dayalı ilk yerleşik insan topluluğunun MÖ 5500'lere tarihlenen Fikirtepe Kültürü olduğunu göstermiştir. Bu arkeolojik bulgular yalnızca İstanbul'un değil, tüm Marmara Bölgesi'nin en eski insan izleridir. İstanbul sınırları içinde kent bazında ilk yerleşimler ise Anadolu Yakası'nda Kalkedon (Kadıköy); Avrupa Yakası'nda Byzantion'dur. Cumhuriyet dönemi öncesinde egemenliği altında olduğu devletlere yüzlerce yıl başkentlik yapan İstanbul, 13 Ekim 1923 tarihinde başkentin Ankara'ya taşınmasıyla bu özelliğini yitirmiş; ancak ülkenin ticaret, sanayi, ulaşım, turizm, eğitim, kültür ve sanat merkezi olmaya devam etmiştir.
Karadeniz ile Marmara Denizi'ni bağlayan ve Asya ile Avrupa'yı ayıran İstanbul Boğazı'na ev sahipliği yapması nedeniyle, İstanbul'un jeopolitik önemi oldukça yüksektir. Bugün tamamına yakını doldurulmuş olan ya da kaybolan doğal limanları vardır. Bu özellikleri yüzünden bölge toprakları üzerinde uzun süreli egemenlik anlaşmazlıkları ve savaşlar yaşanmıştır. Başlıca akarsular Riva, Kâğıthane ve Alibey dereleridir. İl toprakları az engebelidir ve en yüksek noktası 537 metre ile Kartal ilçesindeki Aydos Tepesi'dir. İldeki başlıca doğal göller Büyükçekmece, Küçükçekmece ve Durusu gölleridir. İl ve yakın çevresinde, Karadeniz ile Akdeniz makro iklimleri arasında geçiş özellikleri görülür. Hava sıcaklıkları ve yağış ortalamaları düzensiz; bitki örtüsü dengesizdir.

Modern Türkçede şehir için en yaygın kullanılan ad İstanbul olmaktadır. Bu adın "eis tin polin" (Yunanca: εις την πόλιν) tamlamasından geldiği sanılmaktadır. Bu tamlama, o dönem Yunancasında "şehirde", "şehrin içinde", "şehir içi" gibi anlamlara gelmekteydi. Ayrıca halk dilinde "n" ünsüzüne bitişen "p" sesi "b" sesine dönüşüyordu. Bu bağlamda İstanbul adının kökeni pek çok kaynakta bu tamlamayla ilişkilendirilmektedir. MS 2. yüzyıldan kalma Ermeni kaynaklarında da Istanbol ya da Istınbol biçiminde anılan şehir adının, Türkçeye bu şekilde girmiş olması olasıdır. İstanbul, Osmanlı döneminde resmî belgelere girdi ve sıkça kullanıldı. Şehrin bu isminin Türkçede en eski kullanımı 1360 yılına tarihlenen Dânişmendnâme eserinde görülür. Osmanlı tarih yazıcılığının ilk dönemlerinde üretilmiş anonim bir gazavatnâme olan Gazavât-ı Sultan Murad adlı eserde şehir İstanbul adı altında ele almıştır.
İstanbul'a çağlar boyunca değişik adlar verilmiştir. Plinius'un aktarımına göre şehri bilinen en eski adı Ligos (Grekçe: Λύγκος) olmakla birlikte bu konuda detaylı bilgi yoktur. Sonraları şehir Bizantion (Yunanca: Βυζάντιον) adını almıştır. MÖ 667'de Antik Yunanistan'daki Megara şehir devletinden gelen Dor asıllı Yunan yerleşimciler bugünkü İstanbul üzerinde bir koloni kurdu ve yeni koloniye kralları Byzas veya Byzantas'ın (Yunanca: Βύζας veya Βύζαντας) şerefine Byzantion adını verdiler. Byzantium, orijinal adı Byzantion olan antik kentin adının 1. yüzyılda, kenti Romalılar ele geçirince, onlar tarafından Latinceleştirilmiş hâlidir. Ancak 337 yılında İmparator I. Konstantin'in ölümüyle kentin adı, onun şerefine "Konstantin'in kenti" anlamına gelen Konstantinopolis'e (Yunanca: Κωνσταντινούπολις, Kōnstantinoúpolis, Latinceleştirilmiş: Constantinopolis) çevrildi. Konstantinopolis, Bizans İmparatorluğu boyunca kentin resmî adı olarak kaldı. Ama Konstantinopolis, kentin yerlileri tarafından sadece Yunanca "kent" anlamına gelen (Πόλις, Polis) olarak anılırdı. 1453 yılında Osmanlı Padişahı Fatih Sultan Mehmet önderliğinde Osmanlı İmparatorluğu tarafından İstanbul'un Fethinden sonra bile, Konstantinopolis, Batı'da kullanılan en yaygın ad olarak kaldı. İstanbul adı, ancak 1928'de Latin harflerine geçilmesi sonrası Batı dillerinde Konstantinopolis'in yerini almaya başladı.
Tarihte şehir için kullanılan adlar içinde İslambol, dar kullanım alanına sahip olsa da kayıtlarda görülen adlardandır. İstanbul isminin kökeninin İslam ve bol ekine dayandırılması halk etimolojisi örneklerinden biridir ve etimolojik açıdan doğru değildir.

İstanbul, yerleşim tarihi son yapılan Yenikapı'daki kazılarla bulunan liman doğrultusunda 8500 yıl, kentsel tarihi yaklaşık 3.000, başkentlik tarihi 1600 yıla kadar uzanan Avrupa ile Asya kıtalarının kesiştiği noktada bulunan bir dünya kentidir. İstanbul Roma, Bizans ve Osmanlı döneminde başkent olarak kullanılmıştır. Şehir çağlar boyunca farklı uygarlık ve kültürlere ev sahipliği yapmış, yüzyıllar boyu çeşitli din, dil ve ırktan insanların bir arada yaşadığı kozmopolit ve metropolit yapısını korumuş ve tarihsel süreçte eşsiz bir mozaik hâlini almıştır. Uzun zaman dilimleri boyunca her alanda merkez olmayı ve iktidarda kalmayı başaran dünyadaki ender yerleşim yerlerinden biri olan İstanbul geçmişten günümüze bir dünya başkentidir.
İstanbul'un tarihi ana hatlarıyla beş büyük döneme ayrılabilir:

Tarih öncesi çağlar
Kuruluş Dönemi ve Byzantion dönemi
Konstantinopolis dönemi
Konstantiniyye dönemi
İstanbul dönemi

İstanbul'un tarihi üç yüz bin yıl önceye kadar uzanmaktadır. Küçükçekmece Gölü kenarında bulunan Yarımburgaz Mağarasında yapılan kazılarda insan kültürüne ait ilk izlere rastlandı. Bu dönemde gölün çevresinde Neolitik ve Kalkolitik insanların yaşadığı sanılmaktadır. Çeşitli dönemlerde yapılan kazılarda, Dudullu yakınlarında Alt Paleolitik Çağ'a, Ağaçlı yakınlarında ise, Orta Paleolitik Çağ ile Üst Paleolitik Çağ'a özgü aletlere rastlandı.

2008 yılında İstanbul Metrosu için yapılan Marmaray tüp geçidi kazıları sırasında Cilalı Taş Devri'nin sürdüğü MÖ 6500'lü yıllara ait kalıntılara rastlanan şehrin, Anadolu Yakası'ndaki Fikirtepe'de yapılan kazılarda ise Bakır Çağı'nın sürdüğü MÖ 5500-3500 yıllarına ait kalıntılar bulundu. Bunun yanında Kadıköy'de Fenikelilere ait kalıntılar bulundu. Traklar, kentin yakınlarına MÖ 13. yüzyıl ve 11. yüzyıllarda Semistra kentini kurdu. Kral Lygos zamanında Sarayburnu'na, bugünkü Topkapı Sarayı'nın bulunduğu yerde bir Akropolis kuruldu. MÖ 685'te Megara'dan gelen Yunanlar burada bir koloni kurdu, Kral Byzas'ın hüküm sürdüğü MÖ 667 yılında ise Byzantion kuruldu. Kente Roma İmparatorluğu hakim olunca, kentin adı Septimius Severus tarafından kısa süreliğine oğlunun adı Augusta Antonina kondu, ardından İmparator I. Konstantin zamanında kent Roma İmparatorluğu'nun başkenti ilan edildi. Bu sırada Nova Roma olarak değiştirilen kentin adı benimsendi ve 337 yılında İmparator I. Konstantin'in ölümüyle Konstantinopolis'e çevrildi.

Bu dönem 324-1453 yılları arasını kapsadı. I. Konstantinus şehri ele geçirip Roma İmparatorluğu'nun başkenti yaptıktan sonra, şehir ayrıca Roma'nın doğusunun yönetim merkezi oldu. Romalı nüfusu bu dönemde, Romalı soyluların göçü de dahil olmak üzere önemli boyutta arttı. Bu dönemde şehir, yeni bir mimari yapıyla oldukça genişledi. 100.000 kişilik bir hipodromun (Sultanahmet Meydanı) yanı sıra, limanlar ve su tesisleri yapıldı.
Konstantinus'un döneminde şehre Nova Roma dense de; 11 Mayıs 330 da şehrin ismi Konstantinopolis oldu. Konstantin, Roma İmparatorluğu'nun dinini de Hristiyanlık olarak değiştirdi. Pagan Roma dinine inanan batı ile ilk kopuş da bu dönemde başladı. Her ne kadar; Bizans İmparatorluğu I. Theodosius'un ölümü ile başlasa da; Bizans İmparatorluğu Konstantinus Hristiyanlığı getirmesine duyduğu saygıdan kendisini hep bir Bizans İmparatoru olarak gördü; 1453'teki çöküşüne kadar da 10 İmparatorunun daha ismi Konstantinus oldu. Bu dönemde İstanbul'un rolü oldukça stratejikti; Avrupa ve Asya arasında bir kapı oldu. Bu vesile ile, ticaret, kültür ve diplomasinin yapıldığı bir merkezdi. Bu dönemde şehrin ismi "Poli" (şehir) de oldu.
476'da Batı Roma'nın yıkılması sonrasında da; Batı Roma İmparatorluğu'ndaki Romalıların büyük çoğunluğu buraya göç etti ve Bizans İmparatorluğu'nun da başkenti İstanbul oldu. 543'te nüfusun yarısının ölümüne sebebiyet veren veba salgınından sonra şehir, İmparator I. Justinianus döneminde yeniden inşa edil

Ankara, Türkiye'nin başkenti ve Ankara ilinin merkezi olan şehirdir. Coğrafi olarak Türkiye'nin merkezine yakın bir konumda bulunur ve İç Anadolu Bölgesi'nde yer alır. Türkiye İstatistik Kurumu'nun 2025 sonuçlarına göre 5.910.320 nüfusuyla ülkenin İstanbul'dan sonra nüfus bakımından ikinci büyük şehridir.
Ankara'nın 13 Ekim 1923'te başkent ilan edilmesinin ardından hızla gelişen şehir, 1927 nüfus sayımında Türkiye'nin en kalabalık üçüncü şehri olmuş ve 1945 nüfus sayımı itibarıyla İzmir'i geçerek ikinci sıraya yükselmiştir. Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarında ekonomisi hayvancılık ve tarıma dayanan ilin topraklarının yarısı hâlâ tarım amaçlı kullanılmaktadır. Ekonomik etkinlik büyük oranda ticaret ve sanayiye dayalıdır. Tarım ve hayvancılığın ağırlığı ise giderek azalmaktadır. Ankara ve civarındaki gerek kamu sektörü gerek özel sektör yatırımları, başka illerden büyük bir nüfus göçünü teşvik etmiştir. Cumhuriyetin ilanından günümüze, nüfusu ülke nüfusuna kıyasla iki kat daha hızlı artmıştır. Nüfusun yaklaşık dörtte üçü hizmet sektörü olarak tanımlanabilecek memuriyet, ulaşım, haberleşme ve ticaret benzeri işlerde, dörtte biri sanayide, %2'si ise tarım alanında çalışır. Sanayi, özellikle tekstil, gıda ve inşaat sektörlerinde yoğunlaşmıştır. Günümüzde ise en çok savunma, metal ve motor sektörlerinde yatırım yapılmaktadır. Türkiye'nin en çok sayıda üniversiteye sahip ikinci ili olan Ankara'da ayrıca, üniversite mezunu oranı ülke ortalamasının iki katıdır. Bu eğitimli nüfus, teknoloji ağırlıklı yatırımların gereksinim duyduğu iş gücünü oluşturur. Ankara'dan otoyol, demir yolu ve hava yolu ile Türkiye'nin diğer şehirlerine ulaşılır.
Bilinen tarihi en az 10 bin yıl öncesine, Eski Taş Çağı'na ulaşan Ankara, tarih öncesinden günümüze dek pek çok medeniyete ev sahipliği yapmıştır. Hititler, Frigyalılar, Lidyalılar, Persler, Galatlar, Romalılar, Bizanslılar, Selçuklular, Osmanlılar ve nihayet Türkiye Cumhuriyeti, il topraklarını kontrolleri altında tutmuştur. Tektosagların ve Türkiye Cumhuriyeti'nin başkenti olan Ankara şehri ve Frigyalıların başkenti Gordion, il sınırları içinde yer alır. Yıldırım Bayezid'in Timur'a yenik düştüğü Ankara Muharebesi Çubuk yakınlarında ve Türk Kurtuluş Savaşı'nın dönüm noktası olan Sakarya Muharebesi ise Polatlı yakınlarında yapılmıştır.
Ankara karasal iklime sahiptir. Şehir merkezinin dışındaki il topraklarının büyük bölümü, tahıl üretiminin yoğun olduğu platolardan oluşmaktadır. İlin çeşitli yerlerindeki doğal güzellikler korumaya alınmış olup dinlenme ve eğlence amaçlı kullanıma sunulmuştur. İlin adını taşıyan tavşanı, keçisi, atı ve kedisi dünya çapında bilinir; armudu, çiğdemi; yerel yemeklerden Ankara tavası ile Kızılcahamam ve Beypazarı maden suyu ise ülke çapında tanınır.

Frigya dili ve Grekçede Ἄγκυρα (telâffuz: Anküra), gemi çapası demektir. Bazı efsanelere göre Ankara, Frig Kralı Midas'ın bir gemi çapası bulduğu yerdir. Büyük İskender'in Doğu Seferi sırasında Anküra'ya MÖ 333'te geldiği kayıtlara geçmiştir. 2. yüzyıla ait ve Ankara'daki Anadolu Medeniyetleri Müzesinde sergilenen bazı paralarda gemi çapası figürü bulunmaktadır.
Frigler, Galatlar ve Romalılar tarafından Ἄγκυρα olarak bilinen şehrin adı, Latin harfleri ile Batılı kaynaklara Ankyra ve Ancyra olarak geçti. Kentin adı, Türklerin Anadolu'ya gelmesinden sonra Ankara, Engürü ve Engüriye olarak değişime uğradı. Batı dillerine de Angora olarak geçti. 16. yüzyıla ait çeşitli resmî Osmanlı evraklarında Ankara (انقره) adı geçmektedir.
Türkiye Cumhuriyeti devleti, 28 Mart 1930'da yabancı ülkelerden Türk şehirleri için Türkçe adların kullanılmasını resmen talep etti. Bu tarihten sonra posta idaresi Angora olarak adreslenmiş mektupları Ankara'ya ulaştırmadı. Böylece zamanla Ankara adı evrenselleşti.

Ankara ilinde keşfedilmiş en eski tarih öncesi kalıntılar Eski Taş Çağı'na kadar uzanmaktadır. Bu döneme ait çeşitli eserlere Gâvurkale, Ergazi, Lodumlu ve Maltepe'de rastlanmıştır. Bunlar dışında Ankara'nın Polatlı ilçesinde, MÖ 3000 yıllarına ait insan yerleşmelerine rastlanmıştı.

Hint-Avrupalı bir kavim olan Hititler (MÖ 1660-1190), Anadolu'ya boğazlar yoluyla gelmişlerdir. Hititlerin Anadolu'ya göç tarihleri, kesin olarak bilinmemektedir. Ankara ve çevresinde Hitit dönemine ait yerleşkelerin kalıntıları; Balıkhisar, Ballıkuyumcu, Bitik, Karaoğlan, Gâvurkale ve Külhöyük höyükleridir. MÖ 2000'in sonlarına doğru Hititlerin siyasal olarak çöktüğü ve yerini Friglere bıraktığı görülmektedir.
MÖ 2000'in sonlarında bölgede, hızla büyüyen bir Frigya kasabası vardı. Frig Krallığı'nın başkenti olan Gordion kentinin kalıntıları Polatlı'nın 29 kilometre kuzeybatısında bulunmaktadır. Gordion, en parlak dönemini Frigya Kralı Midas zamanında (MÖ 725-675) yaşamıştır. Ankara'da, Frigler dönemine ait kalıntılar arasında bulunan Yumurtatepe Tümülüsü'nün bulunduğu yerin, kurulduğu dönemlerde çok önemli bir yerleşim olmasa da stratejik bir noktada olduğu düşünülmektedir. Frigler, MÖ 700'lü yıllarda Kafkaslardan gelen Kimmerler tarafından ortadan kaldırıldı.
Tunç Çağı'nın sonlarında Frigler ile birlikte Anadolu'ya gelen ve Batı Anadolu'da varlıklarını sürdüren Lidyalılar, Friglerin ortadan kalkmasını fırsat bilerek bugünkü Ankara ilini de kapsayan Kızılırmak yöresini ele geçirdiler. MÖ 7. yüzyılda Anadolu'ya hâkim oldular ve 140 yıl hüküm sürdüler. Lidyalıların sikkeyi icat ettikleri kabul edilir. Lidyalılar döneminde Anadolu'da ticaret gelişmiş, tahıl üretimi, hayvancılık, zeytinyağı ve şarap üretimi ilerlemiştir. Orta Anadolu'nun ana ulaşım yolu üzerinde bulunan Ankara ili toprakları da bu gelişmelerden istifade etmiştir. Medler ve Persler ile savaşan Lidyalılar, komşuları Ahameniş Pers Hükümdarı Kiros ile MÖ 547'de Kızılırmak kavsi içinde yaptıkları savaşı kaybederek tarih sahnesinden silinmişlerdir.
Persler, MÖ 545'ten itibaren Anadolu'ya egemen olarak, Anadolu'daki Helen kültürüne son verdiler. MÖ 5. yüzyılda Herodot, Pers İmparatorluğu'nun ordu, ticaret ve posta hattı olarak kullanılan Kral Yolu'nun Ankara'dan geçtiğini yazar. Kral Yolu, Efes'te başlıyor, Sardes şehrinden Lidya'ya, sonra Gordion, Ankyra ve Kızılırmak'tan geçerek, Kapadokya üzerinden Kilikya'ya, oradan Fırat ve Dicle nehirlerini geçip Asur'dan Susa kentine ulaşıyordu.

Ankara ili toprakları MÖ 334'te Makedonya Kralı Büyük İskender tarafından Ahameniş İmparatorluğu'ndan alınana kadar; tarihi boyunca Frigler ve Hititler'in haricinde Hattiler, Lidyalılar ve Ahamenişler egemenliğine girmiştir. MÖ 3. yüzyılda Anadolu'ya gelen savaşçı bir kavim olan Galatların Tektosaglar boyuna başkentlik etmiştir. Strabon, ünlü eseri Geographika'da, bugün merkezde bulunan Ankara Kalesi'nin Tektosaglar tarafından inşa edildiğini söyler. Daha sonra bölgede siyasal birliği kuran Roma İmparatoru Caesar Divi Filius Augustus, MÖ 25 yılında Ankara'yı ele geçirmiştir.
MS 395 yılında Roma İmparatorluğu ikiye bölününce Ankara Doğu Roma (Bizans) sınırları içinde kaldı. Ancak il toprakları üzerindeki Doğu Roma hâkimiyeti zaman zaman kesintiye uğradı. MS 654 yılında Müslüman Araplar kısa süreliğine bölgenin kontrolünü ele geçirdiler. 833 ve 842 yıllarında Abbasi Halifesi Mutasım ve Türk komutanı Afşin Ankara kentini kısa süreliğine ele geçirdi. 871 yılında Pavlikian mezhebinden Hristiyanlar Ankara kentinin kontrolünü yaklaşık bir yıllığına ele geçirdi. Bu kesintilerden sonra her seferinde Doğu Romalılar kenti geri alarak otoriteyi sağladı.

Güçlü istihkâmı sebebiyle 1071-73 yılları arasında Türk akınlarına karşı koyan Ankara'nın Artuk Bey veya Dânişmend Gazi tarafından Türk hâkimiyeti altına alındığı ifade edilmiştir. Ankara'nın Büyük Selçuklu İmparatorluğu'nun eline geçmesi, Malazgirt Meydan Muharebesi'nden sonra 1073 yılına rastlar. 12. ve 13. yüzyıllarda Selçuklu Sultanlarının da çabasıyla transit ticarette gelişme gösteren Ankara'nın merkezi, önce Ahiler'e, ardından 1304'te göreli özerklik verilerek Osmanlı İmparatorluğu'na bağlandı. İlin güneybatı ilçeleri bu dönemde Germiyanoğulları'na bağlanırken, güneydoğu ilçeleri Karamanoğulları'na bağlanmıştır. I. Murat zamanında kesin olarak Osmanlı topraklarına bağlanan ilde, 1402 yılında Büyük Timur İmparatorluğu imparatoru Timur ile Osmanlı İmparatorluğu padişahı Yıldırım Bayezid arasında Ankara Muharebesi yapıldı. Yıldırım Bayezid'in savaşı kaybetmesi ve Timur'a esir düşmesi sonucu Osmanlı Devleti, Fetret Devri denen bunalım ve iktidar boşluğu dönemine girdi. Ankara Muharebesi'nde bölge büyük ölçüde harap olmuş, Anadolu birliğini yeniden kuran II. Murat zamanında yeniden onarılmıştır. 1841 yılında Anadolu Eyaleti kaldırılıp yerine vilayetler kurulunca il bir vilayet oldu. Ankara, Çorum, Yozgat, Kayseri ve Kırşehir sancakları bu vilayete bağlandı. Ankara Vilayeti 1922 yılına kadar varlığını sürdürdü.
Osmanlı hâkimiyetinin sonlarına doğru Ankara 1916'da 3 gün süren büyük bir yangın geçirmiş ve yangın 1.900 kadar hanenin yanması ile sonuçlanmıştır.

Ankara ilinin Türk Kurtuluş Savaşı'nda merkezî bir yeri olmuştur. 27 Aralık 1919'da Ankara'ya gelen Mustafa Kemal, şehri Anadolu'daki direniş hareketinin yönetimi olan Heyet-i Temsiliye'nin merkezi olarak seçti. Şehir, coğrafi olarak Anadolu'nun ortasındaydı, demiryolu ile İstanbul'a ulaşılabiliyordu, Batı Cephesine yakındı ve halkın millî mücadeleye olan desteği tamdı. İstanbul'un İngilizler tarafından resmen işgalinden iki gün sonra, 18 Mart 1920'de, İstanbul'da bulunan Meclis-i Mebûsan kendini resmen feshedince, 23 Nisan 1920'de Ankara'da Büyük Millet Meclisi kuruldu. Ankara ili, Türk-Yunan Savaşı'nın en yoğun muharebesinin gerçekleştiği yer olmuştur. 1920 yazında Yunan birlikleri, Ankara şehrini ele geçirmek amacıyla Sakarya nehri kıyılarına kadar ilerlemişti. Ancak 23 Ağustos - 13 Eylül tarihleri arasında gerçekleşen Sakarya Meydan Muharebesi sonucunda Yunan birlikleri püskürtüldü. Polatlı yakınlarında meydana gelen zorlu muharebe Kurtuluş Savaşı'nın dönüm noktası olmuş, Mustafa Kemal Atatürk ünlü "Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır" sözünü bu sırada söylemiştir. Birkaç hafta so

Anadolu (Grekçe: Ἀνατολή, romanize: Anatolḗ), Anadolu Yarımadası (Yunanca: Χερσόνησος τῆς Ἀνατολίας, Chersónisos tis Anatolías) veya coğrafi olarak Asya Kıtası'nın tüm özelliklerini içerdiğinden Küçük Asya (Yunanca: Μικρά Ἀσία, Mikrá Asía), Asya kıtasının en batısında Karadeniz, Akdeniz ve Ege denizi arasında kalan yaklaşık 537.000 km²'lik bir alanı kaplayan dağlık bir yarımadadır.
Batıdan doğuya olan uzunluk 1.000 km'den fazla, genişlik ise 400 km'den 600 km'ye kadardır. Osmanlı döneminde "Anadolu"nun geleneksel doğu sınırı olarak Fırat Nehri kabul edilirken, Cumhuriyetle birlikte Birinci Türk Coğrafya Kongresinden sonra Türkiye'nin Asya'da kalan kısmının tümü aynı coğrafî terime dâhil edilmiştir. Günümüzde yaygın olarak Türkiye'nin Asya kıtasında kalan topraklarının adı olarak kullanılır.
Anadolu, Asya ve Avrupa'nın birleşim noktasındaki stratejik konumu nedeniyle, tarih öncesi çağlardan beri birçok medeniyetin beşiği olmuştur. Yeryüzünün en eski yerleşkelerinden bazıları Cilalı Taş Devri'nde Anadolu'da kurulmuştur. Çatalhöyük, Çayönü, Nevali Çori, Hacılar, Göbekli Tepe ve Mersin (Yumuktepe) yerleşkeleri Cilalı Taş Devri'nden kalmadır. Truva yerleşkesi de Cilalı Taş Devri'nde kurulmuş ve Demir Çağı'na doğru uzanmıştır. Sümer, Asur, Hitit, Yunan, Lidya, Pers, Makedon, Kelt, Roma, Doğu Roma (Bizans), Selçuklu, Moğol, Anadolu beylikleri ve Osmanlı gibi onlarca medeniyete ev sahipliği yapmıştır. Yüzlerce dil ve lehçeyi barındırır. 
Anadolu, Hristiyanlığın ilk doğduğu ve geliştiği topraklardan biridir. Uzun yıllar Doğu Roma topraklarının esasını teşkil etmiştir. 11. yüzyıldan itibaren Türkler tarafından iskân edilmiş ve yönetilmiştir. Özellikle 1071 yılındaki Malazgirt Meydan Muharebesi'nden itibaren Müslüman Oğuz Türkleri Anadolu'ya akın etmiştir.

Anadolu sözcüğü Yunanca doğu veya gündoğumu anlamına gelen Ἀνατολή sözcüğünden türemiştir. Bizans İmparatorluğu döneminde orta Anadolu'nun bir kısmı imparatorluğun merkezine doğuda olmasından kaynaklı doğu askeri idari birimi ya da Anatolikon Theması (Θέμα τῶν Άνατολικῶν, Thema tōn Anatolikōn) olarak adlandırılmaktaydı. Anatolikon Theması Afyon, Isparta, Konya, Kayseri ve Mersin yörelerini kapsamaktaydı.
Osmanlı döneminde ise Anatoli, merkezi önce Ankara (1393-1451), sonra Kütahya (1451-1827) olan kuruluş tarihi ve protokol olarak ikinci beylerbeyliğinin adıdır. Beylerbeyliği'nin (daha sonraki ismiyle Eyalet) doğu sınırlarını Antalya, Isparta, Afyonkarahisar, Ankara, Çankırı ve Sinop oluşturmaktaydı. Beylerbeyliği'nin komşuları (kuzeyden güneye) Rum Eyaleti, Karaman Eyaleti, Adana Eyaleti'dir.
19. yüzyılda genel anlamda imparatorluğun Asya Kıtası'nda kalan ve Türklerle meskûn olan bölgesini tanımlamak için kullanılmıştır.

Yarımada hakim dağlık arazidedir. Büyük kısmı, doğuda yarı çöl Anadolu Yaylaları ve Ermeni Yaylası tarafından işgal edilmiştir. Anadolu Platosu'nun içi, marjinal Kuzey Anadolu Dağları (kuzeyde) ve Toros Dağları (güneyde) ile sınırlanan Anadolu Yaylası tarafından işgal edilmiştir. Ege, Akdeniz ve Marmara Denizi kıyıları boyunca Akdeniz bitki örtüsü ile dar ovalar vardır.

Anadolu; kuzeyde Karadeniz, güneyde Akdeniz, batıda Ege denizi, kuzeybatıda Marmara denizi ile sınırlanmış bölgedir. Doğuda ise, tarihsel olarak, İskenderun Körfezi'nin güneyindeki Akdeniz kıyılarından sonra 40. meridyen ile Van Gölü arasında bir çizgi olarak kabul edilir ve kuzeyde sınır, Çoruh Nehri'nin alçak seyri ile kabaca çakışır. Cumhuriyetin ilanından itibaren ise, Anadolu Türkiye'nin Asya'da kalan kısmıyla eş anlamlı olarak kullanılmıştır. Yarımada, Asya'nın diğer tüm bölgelerine kıyasla batıdadır.
Anadolu coğrafik olarak daha çok Avrupa'ya benzemektedir. Çünkü bütün Akdeniz'in kuzeyi Avrupa kabul edilmektedir. Anadolu da coğrafik olarak, kendisinden çok farklı özellikler barındıran Asya ülkelerinden (Çin, Hindistan, İran vb.) çok, Akdeniz'in kuzeyindeki Yunanistan, İtalya ve İspanya gibi Avrupa ülkelerine benzemektedir. Doğal sebepler siyasi olayları da etkilediği için Anadolu'nun, tarihte Asya'dan çok Avrupa ile münasebetleri olmuştur. Bütün bunlara rağmen Anadolu'nun Asya içinde düşünülmesi, onun güçlü bir Asya kültürüne sahip olmasındandır. Tarih boyunca Asya kültürü, kendisinin batısındaki Anadolu'ya akmıştır. Asya kökenli Türklerin, eski Yunan-Roma coğrafyası olan Anadolu'daki (ki Diyar-ı Rum tabiri tam da bunu anlatır) varlığı bunun maddi bir göstergesidir.

Anadolu'daki insan yerleşimi paleolitik döneme kadar uzanmaktadır. Neolitik yerleşimler arasında Çatalhöyük, Çayönü, Nevali Çori, Aşıklı Höyük, Boncuklu Höyük, Hacılar, Göbeklitepe, Norşuntepe, Köşk Höyük ve Yumuktepe bulunmaktadır. Çatalhöyük (MÖ 7.000), bunların en gelişmişi olarak kabul edilir. Arkeogenetik alanındaki son gelişmeler, tarımın Bereketli Hilal'den Avrupa'ya yayılmasının, yaklaşık 9.000 yıl önce Anadolu'dan gelen ilk çiftçilerin göçüyle güçlü bir şekilde ilişkili olduğunu ve sadece kültürel bir alışverişin sonucu olmadığını doğrulamıştır. Anadolulu Neolitik dönem çiftçilerinin soyları çoğunlukla yerel Anadolu avcı-toplayıcılarına dayanır; bu da tarımın bu avcı-toplayıcılar tarafından yerinde benimsendiğini ve bölgeye dışarıdan (demik difüzyonla) yayılmadığını göstermektedir. Anadolu kökenli Neolitik çiftçiler daha sonra İber Yarımadası ve Britanya Adaları'na kadar Batı Avrupa'ya ve ayrıca Mağrip'e kadar yayılacaklardı. Modern Avrupalıların çoğunun soylarının önemli bir bölümü, bu Neolitik Anadolu çiftçilerine dayanmaktadır. Levant halkları da Tunç Çağı sonrası göçlerden kaynaklanan önemli bir Neolitik Anadolu çiftçi soyuna sahiptir. Yaklaşık 6500 yıl önce ve sonrasında, doğudan gelen göç nedeniyle Anadolulular genetik olarak daha homojen hale gelmiştir. Hattice ve Hurrice gibi Anadolu kökenli ve Hint-Avrupa ailesine mensup olmayan dillerin daha eski biçimleri, bu büyük karışımda yer alan göçmenler ve yerliler tarafından konuşuluyordu. Step soyu ise Tunç Çağı'na kadar Anadolulularda görülmemektedir.
Neolitik Anadolu, Hint-Avrupa dil ailesinin anavatanı olarak önerilmiştir, ancak dilbilimciler Karadeniz'in kuzeyindeki steplerdeki daha geç bir kökeni tercih etme eğilimindedir. Bununla birlikte, Hint-Avrupa'nın en eski belgelenmiş kolu olan Anadolu dillerinin, en azından MÖ 19. yüzyıldan beri Anadolu'da konuşulduğu açıktır.

Hattiler, MÖ 2300 ile 2000 yıllarında Orta Anadolu'da yaşamış ve Hattice isimli bir yalıtık dil konuşmuş uygarlıktır. Anadolu Yarımadası'nın bilinen en eski adı Hatti Ülkesi'dir ve kendilerinden sonra gelen Hititler gibi halkalar da yaşadıkları bölgeye bu adı vermiştir. Hattilere ait ilk kaynaklar Akad İmparatorluğu tarafından MÖ 24. yüzyılda yazılmıştır.
Hurriler ise Anadolu'nun güneydoğusunda yaşamış Urartular ile ilişkili bir halktır. Tarihsel açıdan Hurricenin varlığı MÖ 20. yüzyıldan eskiye dayanmaktır. MÖ 16. yüzyılda Mitanni gibi Hint-Aryanlar tarafından yönetilmiş Hurri devletleri Anadolu'da önemli ölçüde toprağa sahip olmuştur.

MÖ 21. ve 18. yüzyıllar arasında Hurri ve Hatti bölgeleri Asurlular tarafından kolonize edilmeye başlanmıştır. Akadların kuzey kolu olan Asurlular Anadolu'da özellikle gümüş çıkarmıştır. Kaneş antik kentinde bulunmuş MÖ 20. yüzyıl tarihli Asur tabletleri, gelişmiş bir ticaret sisteminin Anadolu'da yer aldığını ortaya koymaktadır.

Hititler, MÖ 1600 civarında İç Anadolu'daki Hatti beyliklerini ele geçirerek Hattuşaş merkezli bir devlet kurmuştur. Halk, Hint-Avrupa dillerinin bilinen ilk örneği olan ve Anadolu dilleri sınıfına ait Hititçe, Luvice ve Palaca dillerini konuşmuştur. Hitit kültürü, bölgede yer alan yerli halklar ile Hint-Avrupa kültüründen etkilenmiştir. Kurgan hipotezine göre Hititçenin Anadolu'ya MÖ 2500 civarında geldiği düşünülmektedir.
MÖ 14. yüzyıl ortalarında I. Şuppiluliuma yönetimi altındaki krallık, Levant ve Yukarı Mezopotamya'ya değin genişleyerek bir süper güç hâlini almıştır. Eski Hitit Krallığı olarak anılan bu dönemde sanat, başta Boğazköy olmak üzere Alacahöyük, Bitik, Alişar, Eskiyapar, İnandık, Maşat Höyük, Hüseyindede ve İmikuşağı kazılarının ortaya koyduğu gibi büyük ölçüde Anadolu geleneğine bağlıdır. Ülke içindeki politik çekişmeler nedeniyle zayıflayan Eski Hitit Krallığı MÖ 2. binin ikinci yarısında, II. Tuthaliya devrinde yeniden kuvvetlenmiş ve bir imparatorluk haline gelmiştir. Mısır ile Babil'in yanında Tunç Çağı Orta Doğusu'nun üçüncü büyük politik gücünü oluşturmuştur. Bu yeni evreye Yeni Hitit Devleti ya da Hitit İmparatorluk Çağı denir.
MÖ 2. binyılın son yüzyılları, Bronz Çağı Çöküşü olarak adlandırılan ve tüm Yakın Doğu için kaos ve sıkıntıların doruk noktasına ulaştığı bir dönemdir. Çeşitli yönlerden kopup gelen istilacılar ve göçmenlerin yarattığı bunalımlar sonucunda Hattuşaş'ın son hükümdarı II. Şuppiluliuma'dan sonra Hitit devleti son bulmuştur. Hitit İmparatorluğu'na son veren etkenler arasında, Kaşkaların MÖ 2. binyılın son yüzyılları içinde Palaca konuşan bölgelere yaptıkları göçler de vardır. Eski Hitit (ve Hurri) bölgelerinin büyük bir kısmı Asur kontrolüne girmiştir.

Geç Hitit Dönemi, Bronz Çağı Çöküşü sonrasında dağılan Hitit bölgelerinde kurulmuş küçük devletlerin tarihini kapsar. Devletler, Anadolu Demir Çağı'ndaki Luvice, Aramice ve Fenikece konuşan siyasi varlıklarıdır. MÖ 1200'lerde batıdan gelen Ege Göçleri'nin saldırılarından kurtulabilen Hititler güney ve güneydoğu Toroslar’ın dağlık bölgelerine çekilmeleri ile kurmuşlardır. Devletler, Urartu ve Asurlular'a bağımlı olarak hüküm sürmüş, MÖ 7. yüzyılda ise Asurlular tarafından bu devletlerin siyasal varlığına son verilmiştir.

Hitit İmparatorluğu'nun son dönemlerinde Luvice, Hititçeyi geçerek imparatorluğun dominant dili haline gelmiştir. Dil, Hititlerin yıkılmasından sonra da Anadolu'da varlığını sürdürmüştür. Özellikle Ege ve Batı Akdeniz'de yer alan ve MÖ 9. yüzyılda devletleşmeye başlayan tarihi Karya, Likya, Pamfilya ve Side bölgeleri, Yunan etkileri ile bu dillerin konuşurlarının egemenliği altında kalmıştır. Pelasgların ve Truvalıların da bu dilin konuşurları olduğu düşünülmektedir. Bu bölgeler daha sonra Yunanca konuşurları e

Karadeniz (Bulgarca: Черно море (Çerno more); Rumence: Marea Neagră; Rusça: Чёрное море (Çyornoye more); Ukraynaca: Чорне море (Çorne more); Gürcüce: შავი ზღვა (Şavi Zğva); Abhazca: Амшын Еиқәа (Amşın Eyk'wa); Lazca/Megrelce: უჩა ზუღა (Uça Zuğa); Çerkesçe: Хы ФӀыцӀэ, Ахын), güneydoğu Avrupa ile Anadolu yarımadası arasında yer alan, kuzeyinde Ukrayna, kuzeydoğusunda Rusya, doğusunda Gürcistan; güneyinde Türkiye, batısında Romanya ve Bulgaristanla çevrili, Atlas Okyanusu'na Akdeniz, Ege Denizi ve Marmara Denizi aracılığıyla bağlanan bir iç denizdir. İstanbul Boğazı vasıtasıyla Marmara, Kerç Boğazı vasıtasıyla ise Azak Denizi'ne bağlanmaktadır.
Karadeniz, 8.350 kilometre kıyı şeridine sahip, 461.000 km² alan kaplayan (Azak Denizi dahil, Marmara Denizi hariç), en geniş yeri doğudan batıya 1.175 km, en derin noktası 2.210 m olan, Marmara Denizi vasıtasıyla Ege Denizi’ne bağlanan, batıdan doğuya böbrek formunda bir denizdir. Karadeniz üzerinde bulunan önemli liman kentleri Köstence, Mankalya, Burgaz, Varna, Odessa, Sivastopol, Yalta, Kerç, Novorossiysk, Soçi, Sohum, Poti, Batum, Hopa, İstanbul, Rize, Samsun, Ordu, Giresun, Sinop ve Zonguldak'tır.

Karadeniz'in yazılı kaynaklarda geçen ilk adı "Ahşena" olmakla birlikte sonradan Yunanlarca Pelagos o Pontikon, Eukseinos Pontos (Εὔξεινος Πόντος) veya Yunan mitolojisinde Gaia’nın oğlu, Nereus’un babası olan deniz tanrısı Pontus'un adıyla anılmıştır. Romalılarca Latince "Mare Euxinum", "Mare Sarmaticum" ve "Pontus Tauricus", Orta Çağ Arap kaynaklarında "Bizans Denizi", "Trabzon Denizi", "Slav Denizi", "Pontus Denizi", Marco Polo haritasında "Yunan Denizi" olarak anılmıştır. Karadeniz kelimesi ancak 14. yüzyıldan sonra aynı anlamıyla Batı dillerine kabul edilmeye başlanmıştır. Türk araştırmacı Özhan Öztürk, Karadeniz olarak adlandırılan denizin adının Uzak Asya hatta Orta Amerika Uygarlıklarında kullanılan kadim renk-yön ilişkisine bağlayarak gerçekte "Kuzey Denizi" anlamına geldiğini, İskitler'in tıpkı Azak Denizinde olduğu gibi Karadeniz'in de ilk ad vericileri olduğunu iddia etmiştir. Yazara göre Türkler, Moğollar ve Çinliler gibi Asyalı kavimler kuzeyi "kara", batıyı "beyaz", güneyi "kırmızı", doğuyu "yeşil veya mavi", merkezi ise "sarı" renkle ilişkilendirilmiş, Kara Bulgarlar, Ak ve Kara Hunlar, Kara Macarlar, Kara Hıtay, Çin’in kuzeydoğusunda yer alan Heilongjiang "Kara Ejderha Nehri", Çin'in merkezinde yer alan Huangshan "Sarı Dağ", Anadolu'nun batısındaki Akdeniz'in adları bu isim geleneğine dayanmaktadır.

Karadeniz tuzluluk oranı %1,8 dolayındadır. MÖ 6. bin yıla dek bir tatlı su gölü olan Karadeniz, bu tarihten sonra tuzlu bir denize dönüşmüştür. Amerikalı deniz jeologları William Ryan ve Walter Pitman Buz Çağı'nın ertesinde Akdeniz'in sularının 150 metre daha alçak olan Karadeniz'e boğaziçi setini yıkarak birdenbire dolarak Karadeniz Tufanı adı verilen sel baskınına sebep olduğunu bu olayın Nuh Tufanı efsanesinin de kaynağı olduğunu iddia etmiştir. Okyanus bilimci Robert Ballard'ın Sinop açıklarında yaptığı çalışmalarda bulunanlar bu tezi doğrulamışsa da çeşitli bilim adamları alternatif görüşler öne sürmüştür. Karadeniz sürekli bir su buharı ve ısı kaynağıdır, suları fazla donmaz. Karadeniz kıyılarının toplam uzunluğu 4869 km civarındadır. Dağlar kıyıya paralel uzandığından, kıyı fazla girintili çıkıntılı değildir.
Büyük beş ırmak Karadeniz'e dökülür: Dinyeper, Dinyester, Don Nehri, Kuban Nehri, bütün doğu ve orta Avrupa'yı kapsayan Tuna. Tuna tek başına her yıl 203 kilometre küp tatlı suyu Karadeniz'e taşır. Bu miktar Kuzey Denizi'ne akan bütün tatlı sulardan fazladır. Türkiye'den ise belli başlı dört ırmak Karadeniz'de sonlanır: Sakarya Nehri, Kızılırmak, Yeşilırmak ve Çoruh (sonuncusunun büyük bölümü Türkiye'de olmasına karşın Gürcistan'da Batum'dan denize dökülür). Bu denize dökülen Avrupa ve Asya akarsularıyla birlikte Karadeniz havzasının alanı denizin kendisinden 5 kat daha geniştir ve yaklaşık 2,2 milyon km²'dir. Karadeniz ve Çevre tuzluluk oranı oldukça fazladır.
Karadeniz'in flora ve faunası evsel ve endüstriyel kirlenme nedeniyle her geçen gün fakirleşmektedir. Irmaklardan gelen organik madde miktarı deniz suyundaki bakterilerin normalde ayrışabileceğinden daha fazla olduğundan, bakteriler deniz suyunda normalde bulunan çözünmüş oksijen yerine deniz suyunun bir bileşeni olan sülfür iyonlarından oksijeni temin ederler. Bu işlemin sonucunda ortaya son derece zehirli hidrojen sülfür (H2S) gazı çıkar. Karadeniz dünyanın en büyük hidrojen sülfür rezervidir. Suda oksijen bulunmaz ve H2S yüklüdür. Hidrojen Sülfür bulunduğu yerdeki sahil balıkçılığını yok eder ve eğer yüzeye çıkarsa gemilerin altını yarattığı kimyasal bileşimle siyah renge boyar.
Özellikle Tuna Nehri tüm Orta ve Doğu Avrupa ile Balkanlar'ın endüstri ve evsel atık sularının boşaltıldığı bir yüzeysel su olup, doğal yaşam için ölümcül miktarda organik ve inorganik maddeyi Karadeniz'e getirmekte ve kirlilik oradan Boğazlar yoluyla da Marmara Denizi'ne taşınmaktadır. 1980'lerin ortasında bir geminin balast suyu ile Karadeniz'e gelen ve orijini Doğu Amerika kıyıları olan Mnemiopsis leiydi (Taraklı deniz anası) adlı canlı türünün doğal düşmanı olmadığı için Karadeniz'i istila etmiş, balık larvalarının temel besinleri olan zooplanktonları ve bizzat balık larvalarını yiyerek balık sayısında önemli oranda düşme yaşanmasına sebep olmuştur.
Samsun-Sarp Sınır Kapısı arasında 542 kilometrelik mesafede inşa edilen ve Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük yatırımlarından birisi olarak gösterilen Karadeniz Sahil Yolu inşası sırasında sahil boyunca yapılan dolguların deniz canlılarına zarar verdiği çok sayıda bilim insanınca iddia edilmiş ve yolun yapımı bitmiş olmasına karşın, inşası ve sonuçları kamuoyunda hararetli tartışmalara sebep olmuştur.

Et çeşitliliği açısından zengin olmayan denizde açık sularda, yunus ve hamsi kolonilerinin yanı sıra kıyılara dek vuran palamut ve çotira sürülerine rastlanmaktadır. Bununla birlikte ekolojik sorunlar yüzünden günümüzde uskumru balığı kaybolmuş, palamut ve lüfer miktarı azalmış hamsi ise soyunu korumuştur. Pisi, dere pisisi, kalkan balıklarının ve çaça azalmış, kofana, torik, çinekop cinsleri tükenmiştir. Hamsinin stoku, boyu ve ağırlığı azalmış, havyarı için avlanan ve nehir ağızlarında yaşayan mersin balığının, kirlilik ve aşırı avlanma sonucu nesli tükenmiştir.

Karadeniz Ekonomik İşbirliği
Karadeniz deniz altı nehri
Karadeniz Tufanı
Kafkas Rivierası

Deniz yüzeyinin sıcaklık haritası20 Ağustos 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Karadeniz arkeolojik bulgular - İngilizce
Türk Deniz Araştırmaları Vakfı
Karadeniz Kültür Envanteri - Karadeniz'de Zamanın İzleri 21 Mart 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Akdeniz (Latince: Mediterraneus), Avrupa, Asya ve Afrika arasında yer alan kıtalararası bir denizdir. Akdeniz Havzası ile çevrili olan deniz, büyük ölçüde kara ile kuşatılmıştır; doğusunda Batı Asya'daki Levant bölgesi, kuzeyinde Batı Asya'daki Anadolu ve Güney Avrupa, güneyinde ise Kuzey Afrika bulunmaktadır. Batıda, Avrupa'daki İber Yarımadası ile Afrika'daki Fas'ı yalnızca 14 km (9 mi) ayıran Cebelitarık Boğazı aracılığıyla Atlas Okyanusu'na bağlanır. Ayrıca kuzeydoğuda Türkiye'den geçen İstanbul Boğazı yoluyla Karadeniz'e, güneydoğuda ise Süveyş Kanalı aracılığıyla Kızıldeniz'e bağlantı sağlar.
Akdeniz, yaklaşık 2.500.000 km2 (970.000 sq mi) yüzölçümüne sahip olup, dünya okyanus yüzeyinin yaklaşık %0,7'sini oluşturmaktadır. Ege Denizi, Adriyatik Denizi, Tiren Denizi ve Marmara Denizi dâhil olmak üzere on beş kenar denizi bünyesinde barındırır. Jeolojik kanıtlar, yaklaşık 5,9 milyon yıl önce Akdeniz'in Atlas Okyanusu ile bağlantısının kesildiğini ve yaklaşık 5,3 milyon yıl önce gerçekleşen Zankliyen Taşkını ile yeniden suyla dolduğunu göstermektedir. Akdeniz bölgesinin tarihi, birçok modern toplumun kökenini ve gelişimini anlamak açısından kritik öneme sahiptir ve zaman zaman “Batı medeniyetinin beşiği” olarak tanımlanır. Bölgede Mısır, Yunanistan ve Bereketli Hilal gibi dünyanın en erken ve en gelişmiş uygarlıklarından bazıları ortaya çıktı. Doğu Akdeniz'de yer alan Levant bölgesi, yaklaşık MÖ 12.000 yılına kadar uzanan dönemde kalıcı insan yerleşiminin görüldüğü ilk alanlardan biri oldu. Akdeniz, Antik Çağ boyunca tüccarlar, gezginler ve göçmenler için önemli bir ulaşım ve ticaret yolu oldu; farklı halklar arasında ticaret, kültürel etkileşim, kolonizasyon ve fetih süreçlerini kolaylaştırdı. Roma İmparatorluğu ise yüzyıllar boyunca deniz üzerinde deniz üstünlüğü kurdu ve Akdeniz kıyılarının tamamını kontrol eden tek devlet oldu.

İngilizcede Mediterranean Sea denilir. Bu da Latincedeki Mediterraneustan (Medi: Orta + terra: Toprak, yer) gelmektedir. Yunancada Mesogeios denir. Arapçadaki karşılığı  البحر الأبيض المتوسط  (El Bahre-l Ebyedu'l-Mutavassit) “'ortada yer alan beyaz deniz'” anlamındadır. Farsçada Akdeniz için kullanılan Bahr-i Sefid ismi Osmanlı dönemi haritalarında da gözükmektedir. Osmanlı Türkçesi'nde بحر سفيد Bahr-i Sefīd, آق دڭيز Akdeñiz ya da بحر متوسط, Bahr-i Mutavassıt olarak adlandırılmıştır. Romalılar da Mare Nostrum olarak tanımlanmaktaydı, anlamı ise Bizim Deniz'di.
“Akdeniz” isminin kaynağıyla ilgili inanılan iddialardan bir diğeri de eski Türklerde “mavi” rengin doğunun, “ak” rengin batının, “kırmızı” rengin güneyin ve “kara” rengin kuzeyin sembolü olarak kullanılmış olmasıdır. Bu iddiaya göre Akdeniz adlandırmasını ortaya koyan dil bilincinde Ege ve Akdeniz'i tek bir deniz olarak gören yaklaşım vardır. Bu yaklaşıma göre Türkiye'nin kuzeyindeki denize Karadeniz adının verilmesinin sebebi de budur.

Dünyanın en büyük iç denizidir. Derin bir denizdir ve en derin noktası İyon Denizi'nde bulunan ve yaklaşık 5267 metre olan Kalipso Çukuru'dur. Doğu Akdeniz Havzası, Batı Akdeniz Havzası'ndan daha derindir. Özellikle Doğu Akdeniz olmak üzere tuzluluk oranı yüksektir. Kıbrıs ile Mısır arasındaki kısımda tuzluluk oranı binde 39'a ulaşır. Akdeniz'e kıyısı olan 22 ülke vardır.

Alboran Denizi, İspanya ve Fas arasında,
Balear Denizi, İspanya ve Balear Adaları arasında,
Ligurya Denizi, Korsika ve Sardinya adaları arasında,
Tiren Denizi, Sardinya, İtalya Yarımadası ve Sicilya arasında,
Adriyatik Denizi, İtalya Yarımadası ve Balkan Yarımadası arasında,
İyon Denizi, İtalya, Yunanistan ve Arnavutluk arasında,
Libya Denizi, Libya ile Girit arasında,
Ege Denizi, Yunanistan ve Türkiye arasında,
Girit Denizi, Girit'in kuzeyinde,
Trakya Denizi, Kuzey Ege’de
Mirtoan Denizi, Kiklad Adaları ve Mora Yarımadası arasında,
Marmara Denizi, Ege Denizi ve Karadeniz arasında,
Kilikya Denizi, Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti arasında.

Cebelitarık Boğazı, İspanya ve Fas arasında,
Messina Boğazı, İtalya Yarımadası ve Sicilya arasında,
Bonifacio Boğazı, Korsika ve Sardinya arasında,
Sicilya Boğazı, Sicilya ve Tunus arasında,
Otranto Boğazı, İtalya ve Arnavutluk arasında,
Çanakkale Boğazı, Marmara Denizi ve Ege Denizi arasında,
İstanbul Boğazı, Marmara Denizi ve Karadeniz arasında.

Saros Körfezi, kuzey Türkiye'de,
Lions Körfezi, güney Fransa'da,
Taranto Körfezi, güney İtalya'da,
Antalya Körfezi, güney Türkiye'de,
Sirte Körfezi, kuzey Libya'da,
Gabes Körfezi, doğu Tunus'ta,
Mersin Körfezi, güney Türkiye'de,
Edremit Körfezi, kuzeybatı Türkiye'de,
İzmir Körfezi, batı Türkiye'de,
Gökova Körfezi, güneybatı Türkiye'de.
İskenderun Körfezi, güney Türkiye'de
Fethiye Körfezi, güney Türkiye'de
Marmaris Körfezi, güney Türkiye'de
İzmit Körfezi, kuzeybatı Türkiye'de
Jliaéros Körfezi, kuzey Arnavutluk'ta.

Akdeniz adaları
Ayrık deniz
Deniz
Göl
İç deniz
Körfez
Nehir
Okyanus
Süveyş Kanalı

5. https://web.archive.org/web/20130915012011/http://www.biltek.tubitak.gov.tr/merak_ettikleriniz/index.php?kategori_id=21&soru_id=4891

Greenpeace campaign "Defending Our Mediterranean": Threats, Solutions and Photo Petition12 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Planblue - Environment and Development in the Mediterranean Region

Ege Denizi ya da Adalar Denizi (Yunanca: Αιγαίο Πέλαγος, romanize: Eyéo Pélagos), Avrupa ile Asya arasında, Balkanlar ve Anadolu'nun arasında yer alan, Akdeniz'in uzun bir uzantısını oluşturan denizdir. Yaklaşık 215.000 215,000 km2 (83,012 sq mi)'lik bir alanı kaplayan deniz, kuzeyde Çanakkale Boğazı ve İstanbul Boğazı aracılığıyla Marmara Denizi ve Karadeniz'e bağlanır. Ege Adaları denizin içerisinde yer alırken, Girit ve Rodos gibi adalar güney sınırında bulunur. Ege Denizi'nin en derin noktası, Kerpe Adası'nın batısında 2.639 metreye ulaşmaktadır. Trakya Denizi ve Girit Denizi ise Ege Denizi'nin başlıca alt bölümlerini oluşturur.
Ege Adaları, On İki Ada, Kiklad Adaları, Şeytan Adaları, Saron Adaları ve Kuzey Ege Adaları gibi çeşitli ada gruplarına ayrılır; ayrıca Girit ve çevresindeki adalar da bu bölgenin bir parçasıdır. Güneydoğuda yer alan On İki Ada grubunda Rodos, İstanköy ve Batnaz bulunurken, Delos ve Nakşa adaları ise Kiklad Adaları içerisinde yer alır. Midilli, Kuzey Ege Adaları grubuna dahildir. Yunanistan'ın ikinci büyük adası olan Eğriboz, idari olarak Orta Yunanistan'a bağlı olmasına rağmen Ege Denizi'nde yer alır. Yunanistan'ın on iki idari bölgesinden dokuzu Ege Denizi kıyısında bulunurken, Türkiye'de Edirne, Çanakkale, Balıkesir, İzmir, Aydın ve Muğla illeri denizin doğu kıyısında yer alır. Ege Denizi'ndeki başlıca Türk adaları arasında Gökçeada, Bozcaada, Cunda Adası ve Foça Adaları bulunmaktadır.
Ege Denizi, tarih boyunca özellikle Antik Yunan uygarlığı açısından büyük önem taşıdı. Ege kıyıları ve adalarında yaşayan Yunanlar, adaların sağladığı doğal bağlantılar sayesinde hem kendi aralarında hem de Avrupa ile Asya arasında yoğun kültürel ve ticari ilişkiler kurdular. Bölgenin kuzey kıyılarında Traklar da yaşamaktaydı. Daha sonra bölge Roma İmparatorluğu'nun egemenliğine girdi, ardından Bizans İmparatorluğu tarafından yönetildi ve Birinci Bulgar İmparatorluğu'nun ilerleyişine karşı savunuldu. Dördüncü Haçlı Seferi sonrasında bölgedeki Bizans hâkimiyeti zayıfladı, bunun sonucunda Girit dışında Ege'nin büyük bölümü Osmanlı İmparatorluğu tarafından fethedildi. Girit ise 1669 yılına kadar Venedik yönetiminde kaldı. Yunan Bağımsızlık Savaşı'nın ardından 1829'dan itibaren Ege kıyılarında bağımsız bir Yunan devleti ortaya çıktı. Osmanlı İmparatorluğu ise Ege Denizi üzerinde beş yüzyıldan fazla süre hâkimiyet kurdu, bu egemenlik daha sonra modern Türkiye Cumhuriyeti'ne devredildi.
Ege Denizi’ndeki egemenlik ve yetki alanlarına ilişkin çeşitli konular Yunanistan ve Türkiye arasında ihtilaflıdır. "Ege sorunu" olarak bilinen bu durum, 1970'lerden bu yana Türkiye-Yunanistan ilişkileri üzerinde önemli bir etki yarattı. Tartışmalar; karasuları sınırlarının belirlenmesi, ulusal hava sahası, münhasır ekonomik bölgeler ve uçuş bilgi bölgeleri gibi başlıkları kapsamaktadır.

Ege Denizi ile ilgili kelime kökeni konusunda ortak bir görüş yoktur. En yaygın ve eski görüş, ismin mitolojik köken anlatısıdır. Buna karşın, daha sistematik yapılan modern araştırmalar, kelimenin kökeni konusunda başka bakışların da ortaya çıkmasını sağlamıştır. Ege kelimesinin Türkçeye nasıl geçtiği konusunda ise, kelimenin bu denizin Fransızcadaki karşılığı olan "Mer Égée"den Türkçeye geçtiği düşünülmektedir. 1941 yılındaki 1. Coğrafya Kurultayı'nda Ege ismi, coğrafi adlandırmalarda standartlaşmayı sağlamak için resmi olarak seçilmiş ve bu sayede yaygınlaşmıştır.

Mitolojik inanışa göre ismin kökeni, Aegeus efsanesine dayandırılmaktadır. Bu efsaneye göre Atina'da düzenlenen bir bayram olan Panathenaia'da Girit Kralı Minos'un oğlu Androgues öldürülür. Buna karşılık Girit kralı Atina'dan her yıl yarı insan yarı boğa olan Minotaur'a kurban edilmek üzere yedi kız ve yedi erkeğin gönderilmesini talep eder. Bundan hoşlanmayan Atina kralı Aegeus, oğlu Theseus'a Minotaur'u öldürme görevi verir. Bu görevi başarması halinde geri dönerken gemisine beyaz bayrak çekmesini, başaramaması halinde ise siyah bayrak çekmesini ister. Girit'e giden kralın oğlu Theseus, görevini başarıyla sonlandırır ve zafer sarhoşluğuyla geri dönerken babasının söylediklerini karıştırır ve gemisine yanlışlıkla siyah bayrak çeker. Bunu gören kral oğlunun başarısızlığa uğradığını düşünerek kendini denize atarak intihar eder. Bu olay sonunda kralın atladığı yer olan Atina Körfezi'ne "Aegeus Pontos" (Ege Denizi-Aegeus'un Denizi) denilmeye başlar ve isim yaygınlaşır.
Bazı tarihi görüşler ise "Pelagos" ismi üzerine yoğunlaşır. Tarihi açıdan, Yunan soyunun öncüsü sayılan Hellenler, Yunanistan bölgesinde yaşayan yerli bir halk değil, Balkanlardan gelen bir halktır. Batı Anadolu ve Yunanistan'da erken dönemde Pelasg adlı başka bir kavim yaşamaktadır. Hellenlerin denizin bu ilk sakinleri nedeniyle Pelasg Denizi olarak adlandırdığı savunulur. Kimi dilbilimsel görüşlerde deniz anlamının pontus sözcüğünden değil, kesin olmakla beraber anlamın Yunanca dalgalar anlamına gelen "aiges" kelimesinden türemiş olabileceğini söyler.

Ege isminin etimolojik olarak Yunan dili ile açıklanamayan bir isim olduğu Bilge Umar'ın "Türkiye'deki Tarihsel Adlar" isimli eserinde savunulmaktadır. Aynı kitapta bu ismin eski Anadolu dillerinden olan Luvi dilinden gelen bir miras olduğu savunulmaktadır. Yunanca "Aigaion Pelagos" kelimesinin, Luvice toprak anlamına gelen "Aia/İa" kelimesinden türediğini iddia eder ve adı ana tanrıça kültü ile ilişkilendirir.

Adalar Denizi ya da takımada anlamından gelen Arşipel adı denizin teknotik yapısı neticesinde sahip olduğu çok sayıda adadan gelen tamamen coğrafya kökenli bir isimdir. Yabancı dillerde "Archipelago" olarak geçen adlandırma, "üzerinde pek çok ada bulunan deniz; adalar grubu; takımadalar" anlamındadır.
Ege Denizi'yle Türkler ilk olarak 1081 yılında karşılaşmış ve bu denize "Adalar Denizi" ismini vermişlerdir. Bu dönemden sonra Aydınoğulları ve Osmanlı kaynaklarında bu denizden "Adalar Denizi" şeklinde bahsedilmektedir. Piri Reis'in 1519 yılında tamamladığı kitabı "Kitab-ı Bahriye" de, Piri reis şu ifadeyi kullanır: "Şunu bilmek gerektir ki, 'adalar arası' denen yere "Erso Peloga" derler". Bu şekilde denizin Türkçe ve yabancı ismini belirtir. Bir başka Osmanlı yazarı Katip Çelebi de benzer şekilde 1656 yılında yazdığı "Tuhfetü'l-Kibar Fi Esfari'l-Bihar" (Deniz Savaşları Hakkında Büyüklere Armağan) adlı eserinde Ege Denizi için "Adalar Arası" derler ifadesini kullanır. Avrupa'daki örnekler içinde de Archipelago ismi oldukça yaygındır. Bu ismi tercih eden kimi eserler ve yapımcıları 

Natoliae Quae Olim Asia Minor Mova Descripto Abraham Ortelius (1584)
Turcia Turci Cive İmperli, Gerard De Jode (1593)
Carte Particolare dei Archipelago, Sir Robert Dudley (1661)
20.yy örneklerine bakarsak, 1913 yılında Ali Tevfik tarafından tamamlanan Memalik-i Osmaniye'nin Coğrafyası adlı eserde Adalar Denizi adı kullanılmaktadır. Aynı kaynağa göre 1931 yılında Latin harfleriyle basılan ve Mektep Haritaları Mürettibi Muallim Abdülkadir, Kuleli Askeri Lisesi Coğrafya Muallimi kaymakam Mehmet Rüştü ve Kandilli Lisesi Muallimlerinden
Hattat Süreyya tarafından hazırlanan "Mükemmel Umumi Atlas" da Ege Denizi, Adalar Denizi adıyla belirtilmiştir. Aynı isim 1938 yılında Faik Sabri Duran'ın yazdığı lise 3. sınıf "Türkiye Coğrafyası" adlı ders kitabıda sayfa 70 ve 338'de sunulan haritalarda yer almıştır ve 26. sayfasında da geçmiş Ege bölgesi için ise Garbi Anadolu ifadesi kullanılmıştır. Ancak aynı kitabın farklı bir sayfasında Ege Denizi ifadesi de kullanılmıştır.

Eski Türk inanışlarında Batı yönü beyaz renk ile ilişkilendirilmiştir. Örneğin Büyük Hun İmparatorluğu yıkıldığında Batı topraklarında kurulan Ak Hun İmparatorluğu gibi. Benzer şekilde Çanakkale Boğazının eski adı Akdeniz Boğazı anlamındaki Bahr-i Sefid Boğazıdır. Yine idari merkezi Gelibolu olan Osmanlı Eyaleti Cezayir-i Bahr-i Sefid Eyaleti, Akdeniz Adaları Eyaletidir ve bu eyaletin parçalanmasıyla 19.yy'ın ikinci yarısında kurulan Rodos merkezli Ege Adalarının kapsayan Cezayir-i Bahr-i Sefid Vilayeti Akdeniz Adaları Vilayeti anlamındadır.

Ege denizi yaklaşık 214.000 kilometrekare (83.000 sq mi)'lik bir alanı kaplar. Ege denizinin boyu yaklaşık 670 kilometre (420 mi) ve eni 390 kilometre (240 mi)'dir.
Ege denizinin en derin yeri Kerpe Adası'nın batısında 3.639 metre (11.939 ft) derinlikte bir yerdir.
Ege Denizi Anadolu ve Yunanistan Yarımadası arasında bulunan irili ufaklı 3.000 kadar ada ve ada görünümündeki kara parçalarına da içine alan yarı kapalı bir denizdir. Anadolu Yarımadasının batı kıyılarının çok fazla girintili ve çıkıntılı olması ve bu kıyılara çok yakın konumda çok sayıda ada bulunması, Ege denizinin daha önce büyük bir kara parçası olduğunu düşündürmektedir. Ege denizinin, başka yerlerde çok az görülen, girintili çıkıntılı kıyılara; bu kıyılarda bulunan çok sayıdaki koy, körfez, boğaz ve yarımadaya sahip olma gibi bir başka özelliği daha vardır.
Ege Denizi, yakın bir geçmişte “Aegeis” ya da “Egeid” adı verilen bir kara parçasının, büyük bir bölümünün sular altında kalmasıyla oluşmuştur; üstündeki adaların çokluğu nedeniyle “Adalar Denizi” diye de adlandırılır.
Ege'de gelgit önemsizdir ve yol açtığı düzey genişliği ancak bazı dar boğazlarda, rüzgârlarla meydana gelen yığılmaların da etkisiyle 30–40 cm'yi bulur. Adalar arasındaki bazı dar ve dolambaçlı boğazlar şiddetli ve karmaşık yerel akıntılara neden olur. Bunların en ünlüsü Eğriboğaz Körfezi'nde görülür.
Ege Denizi'nde, kuzeyde Saros Körfezi'nden başlayarak güneye doğru “S” biçiminde uzanan, tabanının derinliği yer yer 1000 m'yi aşan bir oluk yer alır.
Ege Denizi'nde çok sayıda ada bulunur. Toplam yüzölçümleri yaklaşık olarak 23.000 km² olan bu adalar her yana serpilmiş gibi görünmelerine karşın, belli bir düzen ve gruplaşma gösterirler.
Denizi üstünde egemen olan Akdeniz iklimi bu büyük su kütlesinin etkisiyle bazı değişikliklere uğrar: Ege Denizi'nin etkisi donlu günlerin sayısını azaltır. Denizi suyu sıcaklıkları da genelde kuzeyden güneye doğru artar. Bu artış kışın daha çok belirlidir. Kıyı ve adalarda kışları yağışlı bir Akdeniz iklimi görülür.

Yapay zekâ (İngilizce: Artificial intelligence, AI); hesaplama sistemlerinin öğrenme, akıl, problem çözme, algılama ve karar verme gibi tipik olarak insan zekâsıyla ilişkilendirilen görevleri yerine getirme yeteneğidir. Dördüncü Sanayi Devrimi'nin en yaygın özelliklerinden biri olarak kabul edilir. İlk ve ikinci kategoriler arasındaki ayrım genellikle seçilen kısaltmayla ortaya çıkar. Güçlü yapay zeka genellikle yapay genel zekâ (İngilizce: Artificial general intelligence kelimelerinin kısaltılmışı olarak: AGI) olarak etiketlenirken, doğal zekayı taklit etme girişimleri yapay biyolojik zekâ (İngilizce: Artificial biological intelligence: ABI) olarak adlandırılır. Önde gelen yapay zekâ ders kitapları, alanı zeki etmenlerin çalışması olarak tanımlar: Çevresini algılayan ve hedeflerine başarıyla ulaşma şansını en üst düzeye çıkaran eylemleri gerçekleştiren herhangi bir cihaz. Toplum arasında, yapay zekâ kavramı genellikle insanların insan zihni ile ilişkilendirdiği öğrenme ve problem çözme gibi bilişsel eylemleri taklit eden makineleri tanımlamak için kullanılır.
Makineler daha becerikli hâle geldikçe, zekâ gerektirdiği düşünülen görevler genellikle yapay zekâ etkisi olarak bilinen bir fenomen olan yapay zekâ tanımından çıkarılır. Tesler'in teoremindeki bir espri, "Yapay zekâ henüz yapılmamış şeydir" der. Örneğin, optik karakter tanıma yapay zekâ olarak değerlendirilen şeylerin dışında tutulur, rutin teknoloji hâline gelir.
Genellikle yapay zekâ olarak sınıflandırılan modern makine yetenekleri satranç ve Go gibi stratejik oyun sistemlerinde, en üst düzeyde rekabet eden insan konuşmasını anlama, poker ya da otonom arabalar gibi kusurlu-bilgi oyunlarını içerik dağıtım ağındaki akıllı yönlendirmeyi ve askeri simülasyonları kapsar.
Yapay zekâ çalışmaları sıklıkla insanın düşünme yöntemlerini taklit eden yapay algoritmalar geliştirmeye yöneliktir, ancak bununla sınırlı değildir. Öğrenebilen ve gelecekte insan zekâsından bağımsız gelişebilecek bir yapay zekâ kavramına doğru yeni yönelimler oluşmaktadır. Bu yönelim, insanın evreni ve doğayı anlama çabasında kendisine yardımcı olabilecek belki de kendisinden daha zeki, insan ötesi varlıklar meydana getirme düşünün bir ürünüdür. Bu düş, 1920'li yıllarda yazılan ve sonraları Isaac Asimov'u etkileyen modern bilimkurgu edebiyatının öncü yazarlarından Karel Čapek'in eserlerinde dışa vurmuştur. Karel Čapek, R.U.R. adlı tiyatro oyununda yapay zekâya sahip robotlar ile insanlığın ortak toplumsal sorunlarını ele alarak 1920 yılında yapay zekânın insan aklından bağımsız gelişebileceğini öngörmüştür.

Yapay zekâ (YZ), öğrenme, akıl yürütme, problem çözme, algılama ve karar verme gibi insan bilişsel işlevlerini taklit edebilen sistemler geliştiren bir bilgisayar bilimi dalıdır. Bu sistem, algılama, öğrenme, çoğul kavramları bağlama, düşünme, fikir yürütme (belirtme), sorun çözme, iletişim kurma ve karar verme gibi yeteneklere sahip olmalıdır. Ayrıca, bu yapay zekâ sistemi düşüncelerinden tepkiler üretebilmeli (eyleyici yapay zekâ) ve bu tepkileri fiziksel olarak dışa vurabilmelidir.

Zekâyı simüle etme (veya oluşturma) genel problemi, alt problemlere ayrılmıştır. Bu alt problemler, araştırmacıların zeki bir sistemden sergilemesini beklediği belirli özellikler veya yeteneklerden oluşur. Aşağıda açıklanan özellikler, yapay zekâ araştırmalarında en çok dikkat çeken konular arasında yer almakta ve bu araştırmaların kapsamını belirlemektedir.

Yapay zekânın ilk araştırmacıları, insanların bulmacaları çözerken veya mantıksal çıkarımlar yaparken kullandığı adım adım akıl yürütmeyi taklit eden algoritmalar geliştirmiştir. 1980'lerin sonları ve 1990'larda, belirsiz veya eksik bilgiyle başa çıkmak için olasılık ve ekonomi kavramlarını kullanan yöntemler geliştirilmiştir.
Bu algoritmaların birçoğu, büyük ölçekli akıl yürütme problemlerini çözmek için yetersizdir, çünkü "kombinatoryal patlama" denilen bir durum yaşarlar: Problemler büyüdükçe bu algoritmaların çalışması üstel bir şekilde yavaşlar. Hatta insanlar bile erken dönem yapay zekânın modelleyebildiği adım adım akıl yürütmeyi nadiren kullanır. İnsanlar, çoğu sorunlarını hızlı ve sezgisel yargılarla çözerler. Doğru ve verimli akıl yürütme, hâlâ çözülememiş bir problemdir.

Bilgi temsili ve bilgi mühendisliği, yapay zekâ programlarının sorulara akıllıca yanıt vermesini ve gerçek dünya ile ilgili çıkarımlarda bulunmasını sağlar. Formel bilgi temsilleri; içerik tabanlı indeksleme ve bilgi erişimi, sahne yorumlama, klinik karar destek sistemleri, bilgi keşfi (büyük veritabanlarından "ilginç" ve eyleme geçirilebilir çıkarımlarda bulunma) gibi birçok alanda kullanılmaktadır.

Yapay zekâ tarihi, antik çağlarda, usta zanaatkarlar tarafından zeka veya bilinç kazandırılan yapay varlıklara ilişkin mitler, hikâyeler ve söylentilerle başladı. Mekanik ya da "formel" akıl yürütme üzerine çalışmalar, antik çağda filozoflar ve matematikçilerle birlikte devam etti. Mantık alanındaki bu çalışmalar, Alan Turing'in algoritmalar teorisinin temelini oluşturdu. Turing'in teorisi, "0" ve "1" gibi basit sembolleri kullanarak bir makinenin, insan aklının gerçekleştirebileceği her türlü matematiksel akıl yürütmeyi simüle edebileceğini öne sürdü. Bu teori, sibernetik, bilgi teorisi ve nörobiyoloji gibi alanlardaki keşiflerle birleşerek, araştırmacılara "elektronik bir beyin" inşa etme olasılığını düşünmeye yöneltti. Öne çıkan çalışmalar arasında, 1943'teki Warren McCullouch ve Walter Pitts'in "yapay nöronlar" tasarımı ve Turing'in 1950'de yayımladığı, "makine zekâsının" mümkün olduğunu gösterdiği Turing testini tanıtan Bilgi İşlem Makineleri ve Zekâ adlı makalesi bulunmaktaydı. Bu dönemde yapılan bu tür araştırmalar, yapay zekânın temel alanlarının ortaya çıkardı.
1956'da Dartmouth College'deki bir atölye çalışmasında yapay zeka araştırma alanı kuruldu. Bu atölyeye katılan araştırmacılar, 1960'larda yapay zekâ alanına liderlik ettiler. Öğrencileriyle beraber bu araştırmacılar, basının "şaşırtıcı" olarak nitelendirdiği projeler ürettiler. Bu dönemde bilgisayarlar, dama stratejileri öğrenmiş, cebir problemlerini çözmüş, mantıksal teoremleri kanıtlamış ve İngilizce konuşmuştu. 1950'lerin sonu ve 1960'ların başlarında, hem İngiltere'deki hem de Amerika Birleşik Devletleri'ndeki birçok üniversitede yapay zekâ laboratuvarları kuruldu.
1960'lar ve 1970'lerdeki araştırmacılar, genel zekâya sahip bir makine üretmenin mümkün olduğuna inanıyor ve bunu alanlarının nihai hedefi olarak görüyordu. 1965'te Herbert Simon, "makinelerin yirmi yıl içinde bir insanın yapabileceği her işi yapabilir hâle geleceği" tahmininde bulunmuş, 1967'de Marvin Minsky, "bir nesil içinde ... 'yapay zekâ' sorununun büyük ölçüde çözüleceği" yorumunu yapmıştı. Ancak bu öngörüler, yapay zekânın geliştirilmesindeki zorlukları göz ardı etmişti. 1974'te Sir James Lighthill'ın eleştirileri ve ABD Kongresi'nin daha somut projelere fon sağlama baskısı nedeniyle, ABD ve İngiltere hükûmetleri keşif amaçlı yapay zekâ araştırmalarına verilen desteği durdurma kararı aldı. Minsky ve Seymour Papert'ın Perceptrons adlı kitabı, yapay sinir ağlarının gerçek dünya problemlerini çözmede etkisiz olduğunu savunmuş ve bu yaklaşım, itibarını kaybetmişti. Bunun sonucunda, yapay zekâ projelerine fon bulmanın zorlaştığı "yapay zekâ kışı" adı verilen bir dönem başladı.
1980'lerin başında yapay zekâ araştırmaları, uzman sistemlerin ticari başarısıyla yeniden canlandı. Uzman sistemler, uzmanların bilgi ve analiz yeteneklerini taklit eden bir tür yapay zekâ programıydı. 1985 yılına gelindiğinde, yapay zekâ pazarı 1 milyar doları aşmıştı. Aynı dönemde Japonya'nın beşinci nesil bilgisayar projesi, ABD ve Britanya hükûmetlerini akademik araştırmalara yeniden fon sağlamaya teşvik etti. Ancak, 1987'de Lisp makinesi pazarının çöküşüyle yapay zekâ tekrar itibar kaybetti ve daha uzun süren ikinci bir "yapay zekâ kışı" başladı.
O zamana kadar yapay zekâ projelerinin büyük kısmı, planlar, hedefler, inançlar ve bilinen gerçekler gibi zihinsel kavramları temsil etmek için yüksek seviyede semboller kullanmaya odaklanmıştı. Ancak 1980'lerde bazı araştırmacılar, bu yaklaşımın insan bilişinin tüm süreçlerini, özellikle algı, robotik, öğrenme ve örüntü tanıma gibi karmaşık süreçleri taklit edemeyeceği konusunda şüphe duymaya başladı. Bu nedenle, "alt sembolik" yöntemlere yöneldiler. Rodney Brooks, genel olarak "temsil" fikrini reddederek hayatta kalabilen ve hareket edebilen makineler geliştirmeye odaklandı. Judea Pearl ve Lofti Zadeh gibi isimler, eksik ve belirsiz bilgileri mantıksal kesinlik yerine mâkul tahminlerle işleyebilen yöntemler geliştirdi. Ayrıca Geoffrey Hinton ve diğer araştırmacılar, "bağlantısallık" ve sinir ağ araştırmalarını yeniden canlandırarak bu alanın gelişimine katkıda bulundu. 1990'da Yann LeCun, evrişimli sinir ağlarının el yazısı ile yazılmış rakamları tanıyabildiğini gösterdi; bu, sinir ağlarının birçok başarılı uygulamasından ilkiydi.
Yapay zekâ, 1990'ların sonları ve 21. yüzyılın başlarında, formal matematik yöntemlerinden yararlanarak ve belirli problemlere özel çözümler geliştirerek itibarını yeniden kazanmaya başladı. Bu "dar" ve "formal" yaklaşım, araştırmacıların doğrulanabilir sonuçlar üretmesini ve istatistik, ekonomi ve matematik gibi diğer alanlarla iş birliği yapmasını sağladı. 2000'li yıllara gelindiğinde, yapay zekâ araştırmacılarının geliştirdiği çözümler yaygın olarak kullanılmaya başlanmıştı. Ancak 1990'larda bu çözümler genellikle "yapay zekâ" olarak adlandırılmıyordu (bu eğilim yapay zekâ etkisi olarak bilinir).
Buna karşın, bazı akademisyenler yapay zekânın ilk hedefinden, yani çok yönlü ve tam anlamıyla zeki makineler yaratma amacından uzaklaştığını düşünmeye başladı. 2002'nin başlarında, bu hedefi yeniden canlandırmak amacıyla yapay genel zekâ ("AGI") adı verilen bir alt alan kuruldu. 2010'lara gelindiğinde, yapay genel zekâ araştırmaları için iyi finanse edilen birçok kurum ortaya çıktı.
Derin öğrenme, 2012'de endüstri standartlarında önemli bir üstünlük sağlayarak yapay zekâ alanında yaygın bir şek

Bilgisayar, aritmetik veya mantıksal işlem dizilerini (berim) otomatik olarak yürütmek üzere programlanabilen dijital bir elektronik makinedir. Çağdaş bilgisayarlar, programlar olarak bilinen genel işlem kümelerini gerçekleştirebilir. Bu programlar, bilgisayarların çeşitli görevleri gerçekleştirmesini sağlar. Ayrıca bir bilgisayar sisteminin tam verimle çalışabilmesi için donanım, işletim sistemi ve çevresel cihazlara sahip olması gerekmektedir. Bu terim aynı zamanda bir bilgisayar ağı veya bilgisayar kümesi gibi birbirine bağlı ve birlikte çalışan bir grup bilgisayar anlamına da gelebilir.
Çok amaçlı endüstriyel ve tüketici elektroniği, bilgisayarları kontrol sistemi olarak kullanır. Örneğin mikrodalga fırınlar ve uzaktan kumandalar gibi basit özel amaçlı aygıtlar, endüstriyel robotlar ve bilgisayar destekli tasarım gibi fabrika aygıtlarının yanı sıra kişisel bilgisayarlar gibi genel amaçlı aygıtlar ve akıllı telefonlar gibi mobil cihazlar da dahildir. Bilgisayarlar, milyarlarca başka bilgisayar ve kullanıcıyı birbirine bağlayan internete de (genel ağ) güç sağlar.
Tarihteki ilk bilgisayarlar, sadece hesaplamalar için kullanılırdı. Abaküs gibi basit elle işletilen mekanik araçlar, eski zamanlardan beri insanların hesaplama yapmasına yardımcı olmuştur. Sanayi Devrimi'nin başlarında, dokuma tezgâhları için gerekli olan kılavuz desenler gibi uzun sıkıcı görevleri otomatikleştirmek için bazı mekanik aygıtlar geliştirildi. Daha karmaşık elektrikli makineler, 20. yüzyılın başlarında özel eş hesaplamalar yaptı. İlk dijital elektronik hesap makinesi ise II. Dünya Savaşı sırasında geliştirildi. 1940'ların sonundaki ilk yarı iletken transistörleri, 1950'lerin sonlarında silisyum temelli MOSFET (MOS transistör) ve monolitik bütünleşmiş devre (IC) gibi çip teknolojileri izledi ve 1970'lerde mikroişlemci ve mikrobilgisayar devrimine yol açtı. Bilgisayarların hızı, gücü ve çok yönlülüğü, transistör sayılarının hızla artmasıyla (Moore yasasının öngördüğü gibi) o zamandan beri çarpıcı bir şekilde artmaktadır ve 20. yüzyılın sonları ile 21. yüzyılın başlarında Sayısal Devrim'e yol açmıştır.
Geleneksel olarak, çağdaş bir bilgisayar en az bir işlem öğesinden, tipik olarak bir mikroişlemci biçiminde bir merkezî işlem biriminden (CPU), bir tür bilgisayar belleğinden ve tipik olarak yarı iletken bellek yongalarından oluşur. İşlem öğesi, aritmetik ve mantıksal işlemleri gerçekleştirir ve bir sıralama ve denetleme birimi, saklanan bilgilere yanıt olarak işlemlerin sırasını değiştirebilir. Çevresel aygıtlar arasında giriş aygıtları (klavyeler, fareler, oyun çubuğu vb.), çıktı aygıtları (monitörler, yazıcılar vb.) ve her iki işlevi de yerine getiren giriş/çıkış aygıtları (ör. 2000'li yılların dokunmatik ekranı) bulunur. Çevresel aygıt, bilgilerin dış bir kaynaktan alınmasına izin verir ve işlemlerin sonucunun kaydedilmesini ve alınmasını sağlar.

Oxford English Dictionary'e göre, bilgisayarın bilinen ilk kullanımı İngiliz yazar Richard Brathwait'in 1613 tarihli The Yong Mans Gleanings adlı kitabındaydı: "I haue [sic] read the truest computer of Times, and the best Arithmetician that euer [sic] breathed, and he reduceth thy dayes into a short number." Terimin bu kullanımı, bir insan bilgisayarı, hesaplamaları veya hesaplamaları yapan bir kişiyi ifade eder. Sözcük 20. yüzyılın ortalarına kadar aynı anlamda devam etmiştir. Bu dönemin ikinci yarısında kadınlar, erkek meslektaşlarından daha az ücret alabilecekleri için genellikle bilgisayar olarak işe alındı. 1943'te insan bilgisayarlarının çoğu kadındı.
Türkçe "bilgisayar" sözcüğünün kökeni ise, Türk bilgisayar mühendisi ve dilbilimci Aydın Köksal tarafından bilgi + say + -ar köklerinden türetilmiştir.

Cihazlar, çoğunlukla parmaklarla birebir örten fonksiyon kullanılarak binlerce yıldır hesaplamaya yardımcı olmak için kullanılmıştır. En eski sayma cihazı ise muhtemelen bir tür çetele çubuğuydu. Daha sonra, Bereketli Hilal boyunca kayıt tutma araçları, içi boş kil kaplarda mühürlenmiş, muhtemelen çiftlik hayvanları veya tahıllar gibi ögeleri temsil eden taşları (kil küreler, koniler, vb.) içeriyordu. Sayma çubuklarının kullanımı buna bir örnektir.
Abaküs ise başlangıçta aritmetik görevler için kullanılmıştır. Roma abaküsü, MÖ 2400 gibi erken bir tarihte Babil'de kullanılan cihazlardan geliştirildi. O zamandan beri, birçok çeşitte hesap tahtaları veya tabloları icat edilmiştir. Bir Orta Çağ Avrupası sayım evinde, bir masanın üzerine kareli bir bez konur ve para miktarlarını hesaplamaya yardımcı olmak için işaretler belirli kurallara göre üzerinde hareket ettirilirdi. Derek J. de Solla Price'a göre Antikythera düzeneğinin bilinen en eski mekanik analog bilgisayar olduğuna inanılıyor.
Astronomik ve navigasyon kullanımı için hesaplama ve ölçüm için birçok mekanik yardımcı yapılmıştır. Planisfer, 11. yüzyılın başlarında Bîrûnî tarafından icat edilen bir yıldız haritasıydı. Usturlap, Helenistik dönemde MÖ 1. veya 2. yüzyıllarda icat edildi ve genellikle Hipparkos'a atfedilir. Planisfer ve dioptra'nın bir kombinasyonu olan usturlap, küresel astronomide birkaç farklı problem türünü çözebilen bir analog bilgisayardı. Mekanik bir takvim bilgisayarı ve dişli çarkları içeren bir usturlap, 1235'te İran'ın İsfahan kentinden Abi Bakr tarafından icat edildi. Bîrûnî, ilk mekanik dişli ay-güneş takvimi usturlabını, bir dişli takımı ve dişli çarkları olan, erken dönem sabit kablolu bilgi işleme makinesini icat etti.

İngiliz makine mühendisi ve bilgin Charles Babbage, programlanabilir bir bilgisayar kavramını ortaya çıkardı. "Bilgisayarın babası" olarak kabul edilen, 19. yüzyılın başlarında ilk mekanik bilgisayarı kavramsallaştırdı ve icat etti. 1833'te seyir hesaplamalarına yardımcı olmak için tasarlanan devrim niteliğindeki fark motoru üzerinde çalıştıktan sonra, çok daha genel bir tasarımın, bir Analitik Makinenin mümkün olduğunu fark etti. Programların ve verilerin girişi, o zamanlar Jakar gibi mekanik dokuma tezgahlarını yönlendirmek için kullanılan bir yöntem olan delikli kartlar aracılığıyla makineye sağlanacaktı. Çıktı için makinede bir yazıcı, bir eğri çizici ve bir zil bulunur. Makine ayrıca daha sonra okunmak üzere kartların üzerine sayıları da basabilecektir. Ayrıca makine, bir aritmetik mantık birimi, koşullu dallanma ve döngüler biçimindeki kontrol akışı ve entegre belleği bir araya getirerek, onu modern terimlerle Turing-tamamlanmış olarak tanımlanabilecek genel amaçlı bir bilgisayar için ilk tasarım haline getirdi.

1938'de Amerika Birleşik Devletleri Donanması, bir denizaltıda kullanılabilecek kadar küçük bir elektromekanik analog bilgisayar geliştirdi. Bu, hareketli bir hedefe bir torpido ateşleme problemini çözmek için trigonometri kullanan Torpido Veri Bilgisayarıydı. II. Dünya Savaşı sırasında diğer ülkelerde de benzer cihazlar geliştirilmiştir.

Bilgisayar bilimi
Bilgisayar bilimi tarihi
İnsan-bilgisayar etkileşimi

Matematik (Yunanca μάθημα máthēma, "bilgi, çalışma, öğrenme"); sayılar, felsefe, uzay ve fizik gibi konularla ilgilenir. Matematikçiler ve filozoflar arasında matematiğin kesin kapsamı ve tanımı konusunda görüş ayrılığı vardır.
Matematikçiler örüntüleri araştırır ve bunları yeni konjektürler formüle etmekte kullanırlar. Bu konjektürlerin doğruluğunu veya yanlışlığını matematiksel ispat yoluyla çözmeye çalışırlar. Matematiksel yapılar gerçek fenomenleri iyi modelize ettiklerinde matematiksel düşünce doğa hakkında tahmin yürütmemizi ve onun iç yüzünü anlamamızı sağlayabilir. Matematik soyutlama ve mantığı kullanarak ve sistemli çalışmayla fiziksel objelerin şekillerini ve hareketlerini saymayı, hesaplamayı ve ölçmeyi mümkün kılar ve böylece gelişir. Pratik matematik yazılı kayıtlardan beri insan etkinliği olagelmiştir. Matematiksel problemlerinin çözümü için gerekli araştırma yüzyıllarca süren bir çaba gerektirebilmektedir.
İlk titiz kayıtlara Yunan matematiğinde rastlanır. (Özellikle Öklid'in Elementler kitabında) Giuseppe Peano (1858-1932), David Hilbert (1862-1943) ve diğerlerinin geç 19 yüzyılda belitsel sistemler üzerine kurdukları çalışmalarından beri matematiksel araştırmada doğruyu kurmanın geleneği değişti. (Artık uygun olarak seçilen aksiyom ve tanımlardan titiz bir şekilde tümdengelim yapılmaktadır.) Matematik Rönesans'a kadar görece yavaş gelişti. Sonra matematikteki yenilikler diğer yeni bilimsel keșiflerle etkileșerek matematiksel keșiflerde günümüzde hâlâ devam eden hızlı bir artış sağladı.
Galileo Galilei (1564-1642) "Kainat dediğimiz kitap, yazıldığı dil ve harfler öğrenilmedikçe anlaşılamaz. O, matematik dilinde yazılmış; harfleri üçgen, daire ve diğer geometrik şekillerdir. Bu dil ve harfler olmaksızın kitabın tek bir kelimesinin anlaşılmasına olanak yoktur. Bunlar olmaksızın yapılan karanlık bir labirentte amaçsızca dolaşmaktır." Carl Friedrich Gauss (1777-1855) matematiği bilimlerin kraliçesine benzetmiştir. Benjamin Peirce (1809-1880) matematik için bilimlerin sonuçlarının çizilmesi için gereken bilim demiştir. David Hilbert "Biz burada gelişigüzel konuşmayız. Matematik şart koşulan rastgele kuralların olduğu bir oyun gibi değildir. O yalnızca içsel gerekliliğin olduğu kavramsal bir sistemdir, aksi hiçbir şey değil." Albert Einstein (1879-1955), "Matematik kesin olduğunda gerçeği yansıtmaz, gerçeği yansıttığında kesin değildir." Fransız matematikçi Claire Voisin, "Matematikte yaratıcı itki, her yerinde kendini ifade etmeyi denemesidir." der.
Matematik dünya genelinde doğa bilimleri, mühendislik, teknoloji ve maliye gibi birçok alanın temel aracıdır. Uygulamalı matematik, matematiksel bilginin diğer alanlara uygulanmasıyla ilgilidir. Bu uygulamalar sayesinde istatistik ve oyun teorisi gibi tamamıyla yeni matematik disiplinleri doğmuştur. Ayrıca matematikçiler soyut matematikle akıllarında herhangi bir kullanım olmadan da yalnızca matematik yapmak için uğraşırlar. Soyut matematikle uygulamalı matematiği ayıran belirgin bir çizgi yoktur. Soyut matematikteki keşifler sıklıkla pratik matematik uygulamalarının başlatıcısı olurlar.

Matematik kelimesi, köken olarak Antik Yunanca'daki μάθημα (máthema) kelimesinden türetilmiştir. Bu kelime, "öğrenme", "bilme", "bilgi" veya "öğretim" anlamlarına gelir. Yunanca μαθηματικός (mathematikós) kelimesi ise "öğrenmeye yatkın" veya "öğrenmekten hoşlanan" anlamında kullanılmıştır. Matematik terimi, Latincede mathematica, Fransızcada ise mathématique formunda yer almış ve Türkçeye Fransızca üzerinden geçmiştir.
Osmanlı döneminde, matematik terimi yerine genellikle Arapça kökenli riyaziye kelimesi kullanılmıştır. Riyaziye, hesaplama ve matematik anlamlarına gelir. Modern Türkçede matematik, öğrenme, bilim ve bilgiyle ilişkilendirilen bu tarihsel kökenlerin bir devamı olarak kullanılmaktadır.

Matematik, hem bilimsel alanlarda hem de günlük yaşamda sıkça karşılaşılan bir disiplindir. Temelleri mantığa dayanan bu alan, bireylere zihinsel gelişim sağlarken rasyonel düşünme becerisi kazandırır. Matematik eğitimi, bireylere sistemli, mantıklı ve tutarlı bir düşünce yapısı kazandırmanın yanı sıra özgür ve ön yargısız bir düşünce ortamı yaratır.
Matematik dersleri, ilköğretimden yükseköğretime kadar tüm eğitim seviyelerinde yer alır. İlköğretim düzeyinde matematik, temel kavramların anlaşılması ve ortaöğretime hazırlık amacı taşırken; ortaöğretim düzeyinde ise yükseköğretim ve ileri düzey akademik çalışmalara temel oluşturur. Bu süreç, bireylerin problem çözme, analitik düşünme ve düzenli çalışma becerilerini geliştirmelerine olanak tanır.

Matematik, tarih boyunca sürekli gelişim göstermiş ve farklı alanlara ayrılmıştır. Rönesans öncesinde matematik, iki ana dal üzerinde yoğunlaşmaktaydı: aritmetik (sayıların işlenmesi) ve geometri (şekillerin incelenmesi). Bu dönemde numeroloji ve astroloji gibi sahte bilimler, matematikten açıkça ayrılmamıştı.
Rönesans döneminde matematiğin kapsamı genişledi ve iki yeni dal ortaya çıktı. Cebir, matematiksel ifadelerin sembollerle temsil edilmesi ve işlenmesi üzerine odaklanırken, kalkülüs değişken nicelikler arasındaki sürekli ilişkilerin incelenmesini sağladı. Kalkülüs, iki temel alt dala ayrılır: türev hesabı ve integral hesabı. Rönesans sonrası dönemde matematik, aritmetik, geometri, cebir ve kalkülüs olmak üzere dört ana dalda incelendi. Bu sınıflandırma 19. yüzyılın sonlarına kadar sürdü.
19. yüzyılda aksiyomatik yöntemin sistemleştirilmesi ve matematiğin temel krizlerinin çözülmesi, matematiğin hızla yeni alanlara ayrılmasını sağladı. Kombinatorik gibi alanlar uzun süredir incelenmekteydi ancak 17. yüzyıldan itibaren bağımsız bir matematik dalı olarak gelişti. Modern matematikte 2020 Matematik Konu Sınıflandırması, en az 63 birinci düzey alan tanımlamaktadır. Bu alanlardan bazıları (örneğin sayı teorisi ve geometri), tarihsel matematik alanlarına dayanırken diğerleri (örneğin matematiksel mantık ve temeller) 20. yüzyılda ortaya çıkmıştır.

Matematik, günümüzde birçok bilimsel ve teknolojik alanda kullanılmaktadır. Örneğin:

Fourier analizi, veri iletimi ve sıkıştırma algoritmalarında kullanılır. Uzun mesafelerde veri kaybını azaltmanın yanı sıra dijital müzik, video ve resimlerin sıkıştırılmasını sağlar.
Fraktal geometri, anten tasarımı, kılcal damarların düzeni ve kan akışının modellenmesinde uygulanır.
Diferansiyel denklemler ve sayısal analiz, dinamik sistemlerin modellenmesinde, uçak tasarımında ve uydu sistemlerinde kritik öneme sahiptir.
Graf teorisi, veritabanlarının analizi ve internet ağlarının topolojik modellemesi gibi alanlarda kullanılır. Ayrıca, hastaneler gibi önemli tesislerin ideal dağılımlarını belirlemek için kullanılır.
Algoritmalar, bilgisayar programlama ve yapay zekâ sistemlerinin temelini oluşturur.
Cebirsel geometri, robotik modelleme ve bilgisayar oyunlarının tasarımı gibi teknik alanlarda uygulanır.
Bu örnekler, matematiğin hem teorik hem de uygulamalı alanlarda ne kadar geniş bir yelpazeye yayıldığını göstermektedir. Matematik, bilimsel gelişmelerin yanı sıra modern teknolojinin de vazgeçilmez bir parçasıdır.

Sayı teorisi, sayıların, yani doğal sayılar 
  
    
      
        (
        
          N
        
        )
        ,
      
    
    {\displaystyle (\mathbb {N} ),}
  
'nin işlenmesiyle başladı ve daha sonra tam sayılara 
  
    
      
        (
        
          Z
        
        )
      
    
    {\displaystyle (\mathbb {Z} )}
  
 ve rasyonel sayılara 
  
    
      
        (
        
          Q
        
        )
        .
      
    
    {\displaystyle (\mathbb {Q} ).}
  
 doğru geliştirildi. 
Eskiden sayı teorisine aritmetik denirdi ancak günümüzde bu terim çoğunlukla sayısal hesaplamalar için kullanılır. Sayı teorisinin kökeni eski Babil ve muhtemelen Çin'e dayanmaktadır. Önde gelen ilk sayı teorisyenleri Öklid ve Diophantus idi. Sayı teorisinin soyut biçimindeki modern çalışması büyük ölçüde Pierre de Fermat ve Leonhard Euler'e atfedilir. Alan, Adrien-Marie Legendre ve Carl Friedrich Gauss'un katkılarıyla meyvesini verdi. 
Kolayca ifade edilen birçok sayı probleminin, matematiğin her yerinden gelişmiş yöntemler gerektiren çözümleri vardır. Öne çıkan bir örnek Fermat'nın son teoremi‘dir. Bu varsayım 1637'de Pierre de Fermat tarafından ifade edildi ancak yalnızca 1994 yılında Andrew Wiles tarafından
cebirsel geometri, kategori teorisi ve homolojik cebir'den şema teorisini içeren araçlar kullanılarak kanıtlandı.
Başka bir örnek, 2'den büyük her çift tam sayının iki asal sayı'nın toplamı olduğunu öne süren Goldbach hipotezi'dir. 1742'de Christian Goldbach tarafından ifade edilen, büyük çabalara rağmen bugüne kadar kanıtlanmamıştır.
Sayı teorisi, analitik sayı teorisi, cebirsel sayı teorisi, sayıların geometrisi (yöntem yönelimli), diophantine denklemleri ve aşkınlık teorisi dâhil olmak üzere birçok alt alanı içerir.

Geometri, matematiğin en eski dallarından biridir. Doğrular, açılar ve daireler gibi şekillerle ilgili ampirik tariflerle başladı ve esasen yer ölçümünün ve mimari'nin ihtiyaçları için geliştirildi ancak o zamandan beri diğer birçok alt alana yayıldı.
Temel yenilik eski Yunanlar tarafından kanıtlar kavramının getirilmesiydi ve her iddianın "kanıtlanması" gerekliliği vardı. Örneğin iki uzunluğun eşit olduğunu ölçerek doğrulamak yeterli değildir. Uzunlukların eşit olup olmadıkları önceden kabul edilmiş sonuçlardan (teoremler) ve birkaç temel ifadeden çıkarım yapılarak kanıtlanmalıdır. Temel ifadeler apaçık anlaşılabilir olduklarından (varsayımlar) veya çalışma konusu tanımın parçası olduklarından (aksiyomlar) ispata tabi değildirler. Tüm matematiğin temelini oluşturan bu ilke ilk olarak geometri için geliştirildi ve Öklid tarafından MÖ 300 civarında Elementler adlı kitabında sistemleştirildi.
Ortaya çıkan Öklid geometrisi Öklid düzleminde (düzlem geometrisi) ve üç boyutlu Öklid uzayındaki çizgilerden, düzlemlerden ve dairelerden inşa edilmiş şekillerin ve düzenlemelerinin incelenmesidir.
Öklid geometrisi, René Descartes'ın Kartezyen koordinatları tanıttığı 17. yüzyıla ka

Fizik; maddeyi, maddenin uzayzaman içinde hareketini, enerji ve kuvvetleri inceleyen doğa bilimi. Fizik, temel bilimlerden biridir. Temel amacı evrenin işleyişini araştırmaktır. Fizik en eski bilim dallarından biridir. 16. yüzyıldan bu yana kendi sınırlarını çizmiş modern bir bilim olmasına karşın, Bilimsel Devrim'den önce 2.000 sene boyunca felsefe, kimya, matematik ve biyolojinin belirli alt dalları ile eş anlamlı olarak kullanılmıştır. Buna karşın, matematiksel fizik ve kuantum kimyası gibi alanlardan dolayı fiziğin sınırlarını net olarak belirlemek güçtür.
Fizik, tüm bilimsel sahalar üzerinde etkilidir. Matematik, felsefe gibi soyut sahalara yeni sistemler sunar. Teknolojilerin kökeni tümüyle fizik bilimine yaslanır. Teknolojiler tarafından kullanılır ki fizik biliminin doğa bilimi olmaktan çıktığı iddia edilir hale gelmiştir. Örneğin, elektromanyetik, nükleer fizik ve malzeme bilimi günümüzde tıbbın ve hekimlik anlayışının, savaşların ve ticaretin, yönetim anlayışlarının tümünün uygulamasında kökten değişikliklere yol açmıştır. Ancak, bu etkilerin bilim olarak fiziğin değil insan kaynaklı etkilerin sonucu olarak bu yöne evrildiği hatırlanmalıdır.

"Fizik" kelimesi, Latincede "doğa[nın] araştırılması" anlamına gelen physica kelimesinden türemiştir. Bu kelime ise, Yunancada "köken" anlamına gelen "φύσις" ("fusis") kelimesinden türetilen ve "doğa bilgisi" anlamına gelen "φυσική" (fusiki) kelimesi kökenlidir.
Antik çağlardan bu yana insanlar doğanın nasıl davrandığını anlamaya çalıştılar. En büyük gizemlerden biri Güneş ve Ay gibi gök cisimlerinin hareketiydi. Çoğunluğunun yanlışlığı kanıtlanan teoriler ortaya atıldı.
Her olayın doğanın içinde bir nedeni olduğunu savunan filozof Tales (yaklaşık MÖ 624-546) doğal olayları açıklamak için kullanılan doğaüstü, mitolojik ve dinsel açıklamaları reddeden ilk kişi oldu. İlk fiziksel teoriler felsefi terminolojiyle anlatılıyordu ve bu yüzden sistematik deneysel test uygulamak mümkün değildi. Batlamyus ve Aristoteles'in birçok çalışması gündelik gözlemlerle de örtüşüyor değildir.
Buna rağmen birçok antik filozof ve astronomun yaptığı öngörüler doğrudur. Leucippus (MÖ 5. yüzyılın ilk yarısı) atomizmi kurdu ve Arşimet mekanik, statik ve hidrostatik alanlarında suyun kaldırma kuvvetini de içeren birçok sayısal betimlemede bulundu. Orta Çağ, İbn-i Heysem gibi Müslüman fizikçilerle birlikte deneysel fiziğin doğuşuna tanıklık etti. Bunu, Galileo Galilei ve Johannes Kepler'in çalışmalarının üzerinde klasik mekaniği inşa eden Isaac Newton gibi erken dönem modern Avrupa fizikçilerinin modern fiziği şekillendirmeleri takip etti. 20. yüzyılda Albert Einstein'ın çalışmaları fiziğe günümüze değin süren biçimini kazandırmıştır.

Fizikte gelişim süreci boyunca farklı kollar gelişmiştir. Temeli Newton Kanunları'na dayanan fizik koluna Klasik Fizik veya Klasik Mekanik denir. 20.yy ile birlikte iki ana kol daha eklenmiştir. Görecilik Mekaniği ve Kuantum Mekaniği.
Klasik Mekanik belirli hızların altında ve belirli boyutların üstündeki madde ve hareketini açıklar. Görecelilik Mekaniği, ışık hızında ve çok büyük mesafelerde gerçekleşen hareketleri inceler. Kuantum Mekaniği ise çok çok küçük parçacıkların etkileşimini inceler.
Bu temel üç fizik kolunun birbiriyle örtüşen birçok yanı bulunmasına karşın, birbirleriyle çelişen bulguları da vardır. Bu yüzden, bu üç fizik kolunu kapsayan ve çelişmeyen başka bir kuram arayışı, fizikçiler arasında halen devam etmektedir.

Bilimsel yöntem fizikçiler kadar, felsefecilerce de çok tartışılan bir konu olmuştur. Fiziğin kurucu ilkeleri deterministik sistem anlayışı üzerine oturur. Yani incelenen olayın halihazırdaki bilgileriyle, geçmişine ve geleceğine dair de bilgi akışı açıksa (determinizm) o zaman kabul görür. Bu koşul klasik mekanikte tümüyle geçerlidir. Hatta, kuantum fiziğinde sorunlar yaratan durumlar gözlemlenmiş olmasına karşın onun için bile geçerlidir. Geçmiş ve geleceği kesin olarak saptanamayan olayların olduğu bir sistem dışlanır. Bu sorunun kökeninde mantık yasaları vardır. Klasik mantık anlayışında A, aynı anda hem A hem B olamaz. Bu koşul kuantum fiziğinin bulgu ve gözlemleriyle çelişir.
Tüm bunlara rağmen genel kabul görmüş bazı ilkeler bilimsel yöntem adı altında toplanabilir: Gözlem, hipotez, deney, çıkarım,
Tüm bilimsel çalışmalar en az bu dört süreçten geçmek zorundadır. Eğer bu yolların tümünden geçmiş, tutarlılık ve süreklilik sağlanmış bir olay ya da varsayım varsa, artık kurama hatta kanuna dönüşebilmesinin önü açılmıştır. Ta ki yanlışlana dek. Bilim, yanlışlana kadar tutarlı ve sürekliliği olan kuram ve kanunlarla yol alır.

Kuramcılar yapılmış deneylerle uyuşan ve gelecek deneylerle sınanabilecek matematiksel modeller üretmeye çalışırlar. Deneyciler kuramsal öngörüleri test etmek ve yeni fenomenler gözlemlemek için deney yaparlar. Kuram ve deneyler birbirinden ayrı olarak geliştirilse de birbirlerine kuvvetli bir bağlılıkları vardır. Fizikteki gelişmeler sıklıkla ya deneyciler halihazırdaki teorilerin açıklayamadığı bir deney yaptıklarında ya da teorisyenler yeni deneylerin yapılmasına ışık tutan, deneylerle test edilebilir yeni öngörüler öne sürdüklerinde meydana gelir.
Kuram ve deney arasında gidip gelen fizikçiler fenomenolog olarak isimlendirilir. Fenomenologlar deneylerde gözlemlenen karmaşık fenomenlere bakıp onları temel kuramlarla ilişkilendirir.
Kuramsal fizik tarihsel olarak felsefeden ilham almıştır. Elektromanyetizma Kuramı bu yolla bütünleştirilmiştir. Bilinen evrenin ötesinde, fiziğin kuram sahasına dahil olan varsayımlar da vardır; örneğin paralel evrenler, çokluevren, ileri boyutlar. Kuramcılar bu fikirleri halihazırdaki teorilerle bazı belli problemleri çözmek için öne sürerler. Böylece bu fikirlerin sonuçları deneylerle kıyaslanabilecek biçimde ortaya konur ve test edilebilecek öngörüler ortaya atılır.
Deneysel fizikçiler mühendislik ve teknoloji dallarına bilgi verdiği gibi bu dallardan bilgi de alır. Temel araştırma ile ilgilenenler parçacık hızlandırıcıları ve lazer gibi ekipmanlar dizayn edip kullanırken uygulamalı araştırma yapanlar genellikle endüstride çalışır ve manyetik resonans görüntüleme (MRG) ve transistör vb. teknolojilerin gelişiminde rol alırlar. Feynman'a göre, deneycilerin teorisyenler tarafından hiç araştırılmamış yerlere de yönelebilir.

Assayer'de (1622), Galileo Galilei, matematiğin doğanın kendi yasalarını belirttiği dil olduğunu söyler. Fizikteki çoğu deneysel sonuç numerik ölçümler şeklinde gelir ve teoriler bu matematiksel sonuçları karşılamak için matematiksel formda olurlar.
Fizik yasaların keskin olarak formülize edilebileceği mantıksal çerçeveyi sağlamak ve öngörüleri sayısal olarak ortaya koymak için matematiği kullanır. Analitik çözümlerin bulunamadığı durumlarda sayısal analiz yapılır ve simülasyonlar kullanılabilir.
Fizik ile matematik arasındaki temel fark fiziğin nihai olarak materyal gerçekliğin açıklanmasıyla ilgileniyor olduğudur. Fizik teorilerin öngörülerini deney ve gözlem sonuçlarıyla karşılaştırmak suretiyle ilerler, öte yandan matematik dünyada gözlemlenebilecek şeylerin ötesinde, soyut kalıplarla ilgilenir. Buna rağmen ikisinin arasındaki fark çok kesin sınırlarla çizili değildir. Fizik ile matematik arasında kalan geniş bir araştırma sahası vardır; matematiksel fizik.
Fizik, temel olarak diğer birçok bilim ile iç içedir. Mühendislik ve tıp gibi uygulama sahaları fizik olmadan yol alamaz. Fiziğin ilkeleri diğer tüm doğa bilimleri için de geçerli olmak zorundadır. Enerjinin korunumu yasası gibi.
Fiziğin diğer temel bilimlerle ilişkisi yeni alt sahaların oluşmasını da sağlar: Örneğin kimyasal bileşenlerin yapısı, aktivitesi ve özellikleri onları oluşturan moleküllerin özelliklerinden çıkartılabilir. Bu temel özellikler ise kuantum mekaniği, kuantum kimyası, termodinamik ve elektromanyetizma gibi fiziğin alanlarıyla tanımlanır.

Fizik felsefi kökleri Antik Yunan felsefelerine uzanır. sinden alır. Tales'in maddeyi ilk kez karakterize etmesinden Demokritus'un doğayı bölünemez atomlara indirgemesine, Ptolemaios'un kristal gökkubbenin astronomisi çalışması ve Aristoteles'in Fizik'ine kadar farklı Yunan filozofları kendi doğa felsefelerini geliştirmişlerdir. 18. yy a kadar fizik doğa felsefesi olarak biliniyordu.
19. yüzyıl itibarıyla fizik diğer bilimlerden ve felsefeden pozitif bir bilim olarak ayrılmıştır. Diğer bütün bilimler gibi fizik de bilimsel metodunun yeterli bir tanımı için bilim felsefesine dayanır. Bilimsel metot a priori ve a posteriori gerekçelendirmeleri, verilmiş bir teorinin geçerliliğinin Bayesian inference ile belirlenmesini içerir.
Fiziğin gelişimi eski filozofların birçok sorusunu cevapladığı gibi ortaya yeni sorular da çıkarmıştır. Fiziği çevreleyen felsefi meseleler, fizik felsefesi, uzay ve zamanın doğası, determinizm ve empirizm, natüralizm ve realizm gibi metafiziksel görüşlerle ilgilenir.
Determinizm savunucusu Laplace ve kuantum mekaniğinin kurucularından Schrödinger gibi birçok fizikçi çalışmalarının gerisindeki felsefi görüşler üzerinde de yazmışlardır. Stephen Hawking matematiksel fizikçi Roger Penrose'u The Road to Reality (Gerçeğe Giden Yol) kitabından dolayı Platonist olmakla itham etmiştir. Hawking aynı zamanda kendisini de “utanmaz bir indirgemeci” olarak tanımlamış ve Penrose'la aynı felsefi konular üzerinde yazmıştır.

Fizik çok geniş bir yelpazeye sahip olsa da bazı temel teoriler birçok fizik dalında kullanılmaktadır. Bu teoriler deneylerle defalarca test edilmiştir ve yapılan deneyler ile bu teoriler arasında belli enerji ve boyut skalasında şu anki teknolojiyle ölçülebilir bir fark bulunamamıştır. Örneğin klasik mekanik nesnelerin hareketini nesneler atomik boyutların oldukça üstünde olduğunda ve hareketin hızı ışık hızın oldukça altındaysa doğru ve tutarlı bir biçimde açıklayıp tahmin edebilmektedir. Bu teoriler aktif çalışma sahalarına dahil olmaya devam etmektedir. Klasik mekaniğin önemli bir dalı olan kaos 20. yüzyılda, klasik mekaniğin Isaac Newton tarafından ilk kez formülize edilmesinden yaklaşık üç asır sonra keşfedil

Kimya, maddenin yapısını, özelliklerini, birleşimlerini, etkileşimlerini, tepkimelerini araştıran ve uygulayan bilim dalıdır. Kimya bilimi daha kapsamlı bir ifadeyle maddelerin özellikleriyle, sınıflandırılmasıyla, atomlarla, atom teorisiyle, kimyasal bileşiklerle, kimyasal tepkimelerle, maddenin hâlleriyle, moleküller arası ve moleküler kuvvetlerle, kimyasal bağlarla, tepkime kinetiğiyle, kimyasal dengenin prensipleriyle vb. konularla ilgilenir. Kimyanın en önemli dalları arasında analitik kimya, anorganik kimya, organik kimya, fizikokimya ve biyokimya sayılır.

"Kimya" sözcüğüyle simya sözcüğünün aynı kökten geldiği tahmin edilmektedir. On yedinci yüzyılda "kimya" ve "simya" sözcükleri aynı bilimsel disiplini tanımlamak için ayırt edilmeksizin kullanılmışlardır. Ancak 18'inci yüzyılda bu iki sözcük arasında bir ayrım gözetilmeye başlanmış, "simya" daha çok metalden altın yapmakla ilgili uğraşları tanımlamak için kullanılmıştır. "Simya" sözcüğünün Arapça "al kimya" (الكيمياء‎) sözcüğünden türediği, bu Arapça sözcüğün de Grekçe'de "himya" (metal eritmek anlamına gelen χημεία ya da χημία) sözcüğünden türetildiği de iddia edilmektedir.

Kimyanın tarihi "simya öncesi dönem", "simya dönemi", "geleneksel kimya ve "modern kimya" dönemleri olmak üzere 4 ana başlık altında toplanarak incelenir.

Kimyanın bilinen tarihi Antik Mısır döneminde başlamıştır. MÖ 2000'li yıllarda Mısırlılar'ın kimyasal yöntemler kullanarak kozmetik tozlar ürettikleri iddia edilmektedir. Kral Hammurabi döneminde (MÖ 1792-1750) Babiller; altın, gümüş, cıva, kurşun, demir ve bakır gibi metalleri tanımlamış ve bu metallere semboller vermiştir. Erken Yunan felsefeciler (Sokrates öncesi düşünürler) doğal olayları doğaüstü olmayan nedenlerle açıklamaya çalışmışlar, bunun sonucunda da bu dönemde simya öncesi kimya biliminin temelleri atılmıştır. Miletli Tales (MÖ 624 – MÖ 546) maddenin prensiplerini araştırmış ve suyun evrenin temel maddesi olduğunu öne sürmüştür. Bir diğer Miletli Anaksimandros (MÖ 610-MÖ 546) suyun karşıtı olan ateşin nasıl oluştuğunu sorgulamıştır. Empedokles (MÖ 490-430) evrenin 4 temel element ateş, hava, su ve topraktan oluştuğunu iddia etmiştir.
Empedokles'in tanımına göre toprak katı maddeleri, su sıvı maddeleri ve metalleri, hava gazları ifade etmekteydi. Bununla beraber ateşi de bir süreçten çok sıvı, gaz ve katı gibi maddenin bir hali olarak tanımlamıştır. Demokritos'un hocası Leukippos evrenin iki çeşit elementten oluştuğunu (boşluk ve katı) ifade etmiş, boşluğun ve katılığın evrendeki tüm elementleri oluşturduğunu ifade etmiştir. Democritus (MÖ 460-370) Leukippos ile birlikte atomcu teoriyi geliştirmiştir. Maddelerin yapı taşı olarak daha küçük parçalara ayrılamayan atomlar Leucippus ve Democritus'un geliştirdiği bir felsefe sistemi olarak kabul edilmesine rağmen Platon bu atomculuk teorisine bölünemezlik prensibini eklemiştir. Plato evreni oluşturan 4 temel elementin geometrik katılardan oluştuğunu bu katıların da üçgen yüzeylerden oluştuğunu iddia etmiştir. Aristoteles (MÖ 384-323) elementlerin özellikleri düşüncesini geliştirmiştir. Farklı elementlerin farklı özellikleri olduğunu ve bunun çeşitli nicel değişkenlere bağlı olduğunu ifade etmiştir. Bu nicel özellikleri değiştirildiğinde bir elementin başka bir elemente dönüştürülebileceğini ve maddelerin değişim halinde olduğunu iddia etmiştir.

Aristoteles'in fikirlerinden etkilenen simyacılar (yaklaşık MÖ 320-MS 300) yılları arasında Yunanca konuşulan Akdeniz kıyılarında, Mısır'da, İran'da Aristoteles ve diğer Yunan filozofların teorilerini pratiğe geçirmeye başlamışlardır.
Yine bu dönemde ilk defa simyacılar ucuz metallerden altın elde etmeyi mümkün kılması düşünülen felsefe taşını üretmeye çalışmışlardır. 
13. yüzyıla gelindiğinde simya tüm Avrupa kıtasında yaygın bir hale gelmiş, örneğin dönemin önemli bilim adamlarından Raymundus Lullus İngiltere kralı tarafından İngiltere'ye basit metalden altın üretmesi için davet edilmiştir. 13. yüzyılın başlarında dönemin ünlü simyacıları Roger Bacon (1214/1220-1292), Albertus Magnus ve Raymundus Lullus basit metalden altın üretme yöntemleri dışında simyanın diğer alanlarına yönelip, simyanın günümüz kimyasına yaklaşmasına öncü olmuşlardır.
14. yüzyılda Katolik Kilisesi simya karşıtı taraf olmuş ve 1317 yılında Papa John XXII simyacılığı yasaklamıştır.
17. yüzyıla gelindiğinde simya göreceli olarak az da olsa hâlâ varlığını sürdürmekteydi. 17. yüzyılın etkin bilim adamlarından Robert Boyle 1661 yılında döneminde büyük yankı uyandıran eseri The Sceptical Chymist'i yayımlamıştır. Aristoteles'in 4 element teorisini reddeden bu kitap aynı zamanda simyanın döneminin de sona erdiğini işaret etmekteydi.Simya döneminde simyacıların araştırmaları ve deneyleri vasıtasıyla birçok laboratuvar tekniği geliştirilmiş ve çeşitli bileşik ve elementler keşif edilmiştir.

Geleneksel kimya dönemi, 17'nci yüzyılın sonlarından başlayarak 19'uncu yüzyılın başlarına kadar sürmüştür. Alman bilim insanı Johann Joachim Becher, 17. yüzyıl ortalarında yanma ile ilgili Phlogiston teorisini geliştirdi. Bu teoriye göre; her yanıcı madde, "phlogiston" adı verilen kokusuz, renksiz, tatsız ve ağırlıksız bir içeriğe sahipti ve bu içerik yanma gerçekleştiğinde yanıcı madde tarafından ortama salınmaktaydı.

Bu teori daha sonra Georg Ernst Stahl tarafından daha popüler bir hale getirilmiş, 18. yüzyılın büyük bir kısmında genel kabul görmeye devam etmiştir. 1785 ile 1787 yılları arasında Fransız fizikçi Coulomb günümüzde "Coulomb yasası" olarak adlandırılan benzer yüklü maddelerin birbirini ittiği, karşıt yüklülerin de birbirini çektiği ve bu çekim ya da itim kuvvetinin hesaplanması için gerekli denklemi de içeren kanunu bulmuştu. Phlogiston teorisi, 18. yüzyılın sonlarına gelindiğinde Lavoisier tarafından çürütüldü. Daha önceden Phlogiston teorisine göre de-phlogiston maddesi olarak adlandırılan maddenin oksijen olduğu keşfedildi. 1803 yılında İngiliz bilim insanı John Dalton, atom teorisini ortaya attı. Bu teoriye göre; farklı elementlerin atomları, farklı ağırlıklara sahiptir. Bu teorinin bazı ilkeleri;

Bütün maddeler atomlardan meydana gelmektedir.
Atomlar daha küçük parçalara ayrılamazlar.
Aynı elementin bütün atomları birbirinin aynısıdır.
Farklı elementler farklı atomlara sahiptir.
Atomların yeniden düzenlenmesi sonucu kimyasal tepkimeler meydana gelir.
Bileşikler elementlerden meydana gelirler.
şeklinde özetlenebilir. John Dalton'un teorisiyle modern kimyanın temelleri de atılmış oldu.

19. yüzyıldan itibaren gelen sürece "modern kimya dönemi" adı verilir. Heinrich Geißler (1814-1879) 1854 yılında suyun en yüksek yoğunluğa 3.8 °C ulaştığını kendi icat ettiği bir mekanizmayla göstermiştir (daha sonra bu sıcaklığın 3.98 °C olduğu bulunmuştur). Daha sonra Geissler'in icat ettiği vakum tüpüyle William Crookes atom teorisinde ilerlemeler kaydetmiş ve katot ışınını keşfetmiştir.
Eugene Goldstein (1850-1930)'ın çalışmaları protonun varlığını ispatlamıştır. J. J. Thomson (1856-1940) kendi atom modelini geliştirmiş ve 1906 yılında Nobel fizik ödülünü kazanmıştır. Mendeleyev periyodik tabloyu 1869 yılında Kimyanın Prensipleri adlı eserinde yayımlamıştır. Bu periyodik tabloda bilinen 63 elementi atom ağırlıklarına ve benzer özelliklerine göre sıralamıştır. Marie Curie (1867-1934) radyoaktiviteyi ve sonrasında Polonyum ve Radyum'u keşetmiştir. 1911 yılında Nobel kimya ödülünü kazanmıştır. Ernest Rutherford 3 çeşit radyoaktifliği alfa parçacığı (+), beta parçacığı (-) ve gama ışınını keşfetmiştir. Bu gelişmelerin sonrasında ve öncesinde daha birçok bilim insanının katkısıyla kimya bilimi günümüze ulaşmıştır. 2011 yılı Birleşmiş Milletler tarafından Uluslararası Kimya Yılı ilan edilmiştir.

Antik Yunanistan ve Antik Mısır'da belli başlı asitler ve bazlar halihazırda sınıflandırılmışlardı. Yunanlar ekşimsi tat veren sirke gibi maddeleri ὀξύς (ekşi) olarak adlandırmışlar, daha sonra bu sözcük Latinceye acere olarak geçmiş ve Avrupa dillerindeki anlamı da Latinceden türeyerek bu dillere geçmiştir. Oksijen elementinin adı da Antoine Lavoisier'in oksijeni (asit üreten anlamında) hatalı tanımlamasından kaynaklanmaktadır. Asit ve bazların farklı tanımları mevcuttur.
Arhenius’un tanımına göre;

Asit, suda çözüldüğünde çözeltiye H+ bırakan maddelerdir.
Baz ise, OH- bırakan maddelerdir.
Bronsted-Lowry tanımına göre;

Asit, proton (H+) bırakan maddelere denir.
Baz, proton kabul eden maddelerdir.
Lewis Teorisine göre;

Asit, H+ iyonu gibi, çözeltiden elektron eksilten maddelerdir. Baz ise, elektron veren maddelerdir. Diğer tanımlardan farklı olarak sadece elektron alışverişi üzerine kurulmuş bir tanımlamadır.

Asit ve baz etkileşim halinde bırakıldıklarında, tuz üreterek bir diğerini nötrleştirme eğilimi gösterirler. HCl ve NaOH'ın tepkimesi NaCl bileşiği (tuz) ve su üretir. HCl + NaOH → NaCl + H2O

1803-1808 yılları arasında öğretmenlik mesleğini yerine getirmekte olan John Dalton kimyanın iki temel yasası olan kütlenin korunumu ve sabit oranlar'ı kullanarak temel atom teorisini tanımlamıştır. Dalton'un atom teorisi üç ana önermeyi içermekteydi. Bunlar;

Her kimyasal element küçük, bölünemeyen atom olarak adlandırılan parçacıklardan oluşmaktadır.
Aynı elementin atomları birbirine ağırlık ve özellikleri bakımından benzerdirler, fakat farklı elementlerin atomları birbirinden farklıdırlar.
Herhangi bir bileşik oluşurken, farklı elementler basit bir sayısal oranda birleşirler. Örneğin A atomu B atomuyla birleşip AB bileşiğini oluşturuyorsa, 2AB bileşiğini oluşturmak için 2A 2B'ile tepkimeye girmek zorundadır.
Dalton'un atom teorisini tanımlamasından yaklaşık yüzyıl sonra atomun temel parçacıkları keşif edilmiştir. 1897 yılında elektron, 1909 yılında proton ve 1932 yılında nötron keşif edilmiştir.

Atom'un temel parçacıkları keşif edildikten sonraki dönemde birçok isim atom teorisine kayda değer katkılar sağlamıştır. Bu isimlerden bazıları Einstein, De Broglie, Schrodinger ve Heisenberg'dir. Kuantum teorisi elektronların parçacık olmakla birlikte, aynı zamanda dalga özelliklerine sahip

Biyoloji ya da dirim bilimi, yaşamın bilimsel olarak incelenmesidir. Geniş bir kapsama sahip bir doğa bilimidir ancak onu tek ve tutarlı bir alan olarak birbirine bağlayan birkaç birleştirici teması vardır. Örneğin, tüm organizmalar, gelecek nesillere aktarılabilen genlerde kodlanmış kalıtsal bilgileri işleyen hücrelerden oluşur. Bir diğer ana tema ise yaşamın birliğini ve çeşitliliğini açıklayan evrimdir. Enerji işleme, organizmaların hareket etmesine, büyümesine ve çoğalmasına izin verdiği için yaşam için de önemlidir. Son olarak, tüm organizmalar kendi iç ortamlarını düzenleyebilmektedir.
Biyologlar, bir hücrenin moleküler biyolojisinden bitki ve hayvanların anatomi ve fizyolojisine ve popülasyonların evrimine kadar yaşamı çoklu organizasyon seviyelerinde inceleyebilirler. Bu nedenle, biyoloji içinde her biri araştırma sorularının doğası ve kullandıkları araçlarla tanımlanan çok sayıda alt disiplin vardır. Diğer bilim insanları gibi biyologlar da gözlem yapmak, sorular sormak, hipotezler üretmek, deneyler yapmak ve çevrelerindeki dünya hakkında sonuçlar çıkarmak için bilimsel yöntemi kullanırlar.
Dünya üzerinde 3,7 milyar yıldan daha uzun bir süre önce ortaya çıkan yaşam son derece çeşitlidir. Biyologlar, arkea ve bakteriler gibi prokaryotik organizmalardan protistler, mantarlar, bitkiler ve hayvanlar gibi ökaryotik organizmalara kadar çeşitli yaşam biçimlerini incelemeye ve sınıflandırmaya çalışmışlardır. Bu çeşitli organizmalar, biyofiziksel çevreleri aracılığıyla besin ve enerji döngüsünde özel roller oynadıkları bir ekosistemin biyolojik çeşitliliğine katkıda bulunurlar.

Biyoloji sözcüğü, Antik Yunancada "yaşam" anlamına gelen "βίος" sözcüğü ve eklendiği sözcüğe "çalışma alanı, disiplini" anlamını katan "-λογία" son ekinin bir araya gelmesiyle oluşmuştur. Türkçeye ise Fransızca "biologie" sözcüğünden geçmiştir.

Tıbbı da içeren bilimin en eski kökleri MÖ 3000 ila 1200 yıllarında Antik Mısır ve Mezopotamya'ya kadar uzanmaktadır. Onların katkıları antik Yunan doğa felsefesini biçimlendirmiştir. Aristoteles (MÖ 384-322) gibi Antik Yunan filozofları biyolojik bilginin gelişimine büyük katkıda bulunmuşlardır. Biyolojik nedenselliği ve yaşamın çeşitliliğini araştırmıştır. Sonra gelen Theophrastus, bitkilerin bilimsel olarak incelenmesine başlamıştır. Orta Çağ İslam dünyasında biyoloji üzerine yazan bilimle uğraşanlar arasında Cahiz (781-869), botanik üzerine yazan Dîneverî (828-896) ve anatomi ve fizyoloji üzerine yazan Razi (865-925) yer alır. Tıp özellikle Yunan filozof geleneğinde çalışan İslam bilginleri tarafından iyi çalışılmış, doğa tarihi ise büyük ölçüde Aristotelesçi düşünceye dayanmıştır.
Anton van Leeuwenhoek'un mikroskobu dramatik bir biçimde geliştirmesiyle biyoloji hızla gelişmeye başladı. O zaman bilim insanları spermatozoa, bakteri, infusoria ve mikroskobik yaşamın çeşitliliğini keşfettiler. Jan Swammerdam'ın araştırmaları entomolojiye yeni bir ilgi duyulmasına yol açtı ve mikroskobik diseksiyon ve boyama tekniklerinin geliştirilmesine yardımcı oldu. Mikroskopideki gelişmelerin biyolojik düşünce üzerinde derin bir etkisi olmuştur. 19. yüzyılın başlarında biyologlar hücrenin merkezi önemine işaret ettiler. 1838'de Schleiden ve Schwann, (1) organizmaların temel biriminin hücre olduğu ve (2) tek tek hücrelerin yaşamın tüm özelliklerine sahip olduğu yönündeki evrensel düşünceleri desteklemeye başladılar, ancak (3) tüm hücrelerin diğer hücrelerin bölünmesinden oluştuğu düşüncesine karşı çıkarak kendiliğinden oluşumu desteklemeyi sürdürdüler. Ancak Robert Remak ve Rudolf Virchow üçüncü ilkeyi somutlaştırmayı başardılar ve 1860'lara gelindiğinde biyologların çoğu hücre teorisinde birleşen üç ilkeyi de kabul etti.
Bu arada, taksonomi ve sınıflandırma doğa tarihçilerinin odak noktası haline geldi. Carl Linnaeus 1735 yılında doğal dünya için temel bir taksonomi yayınladı ve 1750'lerde tüm türler için bilimsel isimler ortaya koydu. Georges-Louis Leclerc, türleri yapay kategoriler, canlı formları ise biçimlendirilebilir olarak ele aldı, üstelik ortak soy olasılığını öne sürdü.

Ciddi evrimsel düşünce, tutarlı bir evrim teorisi sunan Jean-Baptiste Lamarck'ın çalışmalarıyla ortaya çıkmıştır. İngiliz doğa bilimci Charles Darwin, Humboldt'un biyocoğrafi yaklaşımını, Lyell'in tekdüze jeolojisini, Malthus'un nüfus artışı üzerine yazılarını ve kendi morfolojik uzmanlığı ile kapsamlı doğa gözlemlerini birleştirerek doğal seçilime dayalı daha başarılı bir evrim teorisi oluşturdu; benzer akıl yürütme ve kanıtlar Alfred Russel Wallace'ın bağımsız olarak aynı sonuçlara ulaşmasını sağladı.
Modern genetiğin temeli 1865 yılında Gregor Mendel'in çalışmalarıyla başlamıştır. Bu çalışma biyolojik kalıtımın ilkelerini ana hatlarıyla ortaya koymuştur. Ancak Mendel'in çalışmalarının önemi, modern sentezin, Darwinci evrim ile klasik genetiği uzlaştırmasıyla evrimin birleşik bir teori haline geldiği 20. yüzyılın başlarına kadar anlaşılamamıştır. 1940'larda ve 1950'lerin başında Alfred Hershey ve Martha Chase tarafından yapılan bir dizi deney, genler olarak bilinen özellik taşıyıcı birimleri barındıran kromozomların bileşeni olarak DNA'ya işaret etti. James Watson ve Francis Crick'in 1953'te DNA'nın çift sarmal yapısını keşfetmesiyle birlikte virüsler ve bakteriler gibi yeni model organizma türlerine odaklanılması, moleküler genetik çağına geçişi işaret etmiştir. 1950'lerden itibaren biyoloji, moleküler alanda büyük ölçüde genişlemiştir. DNA'nın kodonlar içerdiği anlaşıldıktan sonra genetik kod Har Gobind Khorana, Robert W. Holley ve Marshall Warren Nirenberg tarafından kırılmıştır. İnsan Genom Projesi 1990 yılında insan genomunun haritasını çıkarmak için başlatıldı.

Tüm organizmalar kimyasal elementlerden oluşur; oksijen, karbon, hidrojen ve azot tüm organizmaların kütlesinin çoğunu (%96), kalsiyum, fosfor, kükürt, sodyum, klor ve magnezyum ise geri kalanının tümünü oluşturur. Değişik elementler birleşerek yaşam için temel olan su gibi bileşikler oluşturabilir. Biyokimya, canlı organizmalar içindeki ve bunlarla ilgili kimyasal süreçlerin incelenmesidir. Moleküler biyoloji, moleküler sentez, modifikasyon, mekanizmalar ve etkileşimler de olmak üzere hücreler içindeki ve arasındaki biyolojik aktivitenin moleküler temelini anlamaya çalışan biyoloji dalıdır.

Yaşam, yaklaşık 3,8 milyar yıl önce oluşan Dünya'nın ilk okyanusundan ortaya çıktı. O zamandan beri su, her organizmada en çok bulunan molekül olmaya devam etmektedir. Su, sulu bir çözelti oluşturmak için sodyum ve klorür iyonları veya diğer küçük moleküller gibi çözünen maddeleri çözebilen etkili bir çözücü olduğu için yaşam için önemlidir. Suda çözündükten sonra, bu çözünen maddelerin birbirleriyle temas etme olasılığı daha yüksektir ve bu nedenle yaşamı sürdüren kimyasal reaksiyonlarda yer alırlar. Moleküler yapısı bakımından su, iki hidrojen (H) atomunun bir oksijen (O) atomuna (H2O) polar kovalent bağlarla bağlanmasıyla oluşan bükülmüş bir şekle sahip küçük bir polar moleküldür. O-H bağları polar olduğundan, oksijen atomu hafif bir negatif yüke ve iki hidrojen atomu hafif bir pozitif yüke sahiptir. Suyun bu polar özelliği, hidrojen bağları yoluyla diğer su moleküllerini çekmesini sağlar ve bu da suyu kohezyon hale getirir. Yüzey gerilimi, sıvı yüzeyindeki moleküller arasındaki çekimden kaynaklanan kohezif kuvvetten kaynaklanır. Su aynı zamanda polar veya yüklü su dışı moleküllerin yüzeyine yapışabildiği için adeziftir. Su, sıvı olarak katı (veya buz) olduğundan daha yoğundur. Suyun bu benzersiz özelliği, buzun göletler, göller ve okyanuslar gibi sıvı suyun üzerinde yüzmesine ve böylece aşağıdaki sıvıyı yukarıdaki soğuk havadan yalıtmasına olanak tanır. Su, etanol gibi diğer çözücülerden daha yüksek bir özgül ısı kapasitesi sağlayarak enerjiyi emme kapasitesine sahiptir. Bu nedenle sıvı suyu, su buharına dönüştürmek üzere su molekülleri arasındaki hidrojen bağlarını kırmak için büyük miktarda enerjiye ihtiyaç vardır. Bir molekül olarak su tamamen kararlı değildir, çünkü her bir su molekülü tekrar bir su molekülüne dönüşmeden önce sürekli olarak hidrojen ve hidroksil iyonlarına ayrışır. Saf suda, hidrojen iyonlarının sayısı hidroksil iyonlarının sayısını dengeler (veya eşitler), bu da pH'ın nötr olmasıyla sonuçlanır.

Organik bileşikler, hidrojen gibi başka bir elemente bağlı karbon içeren moleküllerdir. Su haricinde, her organizmayı oluşturan neredeyse bütün moleküller karbon içerir. Karbon, diğer dört atomla kovalent bağlar oluşturabilir ve bu da çeşitli, büyük ve karmaşık moleküller oluşturmasını sağlar. Örneğin, tek bir karbon atomu metanda olduğu gibi dört tek kovalent bağ, karbondioksitte (CO2) olduğu gibi iki adet ikili kovalent bağ veya karbonmonoksitte (CO) olduğu gibi üçlü kovalent bağ oluşturabilir. Ayrıca karbon, oktan gibi birbirine bağlı karbon-karbon bağlarından oluşan çok uzun zincirler veya glukoz gibi halka benzeri yapılar oluşturabilir.
Organik bir molekülün en basit şekli, bir karbon atomu zincirine bağlanmış hidrojen atomlarından oluşan geniş bir organik bileşik ailesi olan hidrokarbondur. Bir hidrokarbon omurgası, oksijen (O), hidrojen (H), fosfor (P) ve kükürt (S) gibi diğer elementlerle ikame edilebilir ve bu da o bileşiğin kimyasal davranışını değiştirebilir. Bu elementleri (O-, H-, P- ve S-) içeren ve merkezi bir karbon atomuna veya iskeletine bağlanmış atom gruplarına fonksiyonel gruplar denir. Organizmalarda bulunabilen altı önemli fonksiyonel grup vardır: amino grubu, karboksil grubu, karbonil grubu, hidroksil grubu, fosfat grubu ve sülfhidril grubu.
1953 yılında Miller-Urey deneyi, organik bileşiklerin Dünya'nın erken dönemlerindeki koşulları taklit eden kapalı bir sistem içinde abiyotik olarak sentezlenebileceğini göstermiş, böylece karmaşık organik moleküllerin Dünya'nın erken dönemlerinde kendiliğinden ortaya çıkmış olabileceğini öne sürmüştür (bkz. abiyogenez).

Makromoleküller, daha küçük alt birimlerden veya monomerlerden oluşan büyük moleküllerdir. Monomerler; şekerler, amino asitler ve nükleotitleri içerir. Karbonhidratlar, şekerlerin

Bilim veya ilim, nedensellik, merak ve amaç besleyen, olguları ve iddiaları deney, gözlem ve düşünce aracılığıyla sistematik bir şekilde inceleyen entelektüel ve uygulamalı disiplinler bütünüdür. Bilimi sınıflandıran bilim felsefecileri bilimi formal bilimler, sosyal bilimler ve doğa bilimleri olmak üzere üçe ayırır. Bilimin diğer tüm dallardan en ayırt edici özelliği, savunmalarını somut kanıtlarla sunmasıdır. Bu sayede bilim, bilinmeyen olguları açıklamamıza ve evreni idrak etmemize güçlü destek olur.
Bilimsel çalışmalar belirli kıstasları karşılamak zorundadır. Tüm bilim dalları, deneysel yöntemlere ve gerçek olayla ilgili varsayımın ilişiklik gücüne bağlı olarak kanunlar çıkarmaya çalışır. Einstein bilimi, her türlü düzenden yoksun duyu verileri ile düzenli düşünceler arasında uygunluk sağlama çabası, Bertrand Russell ise gözlem ve gözleme dayalı akıl yürütme yoluyla dünyaya ilişkin olguları birbirine bağlayan yasaları bulma çabası olarak tanımlar.
Geleneksel bilim sadece anlamaya ve çözmeye gereksinim duysa da ileri evrelere ulaşan bilim türleri sadece çözmeyi değil çözümden öte ilerlemeyi de kapsar. Geçmişe bakıldığında en önemli sayılan bilim dallarından bazıları matematik, geometri, gök bilimi ve tıptır. Çok çeşitli matematiksel çözümleme sistemlerinin geliştirildiği ilk zamanlardan bu yana yeni formüller, sistemler, kuramlar geliştirilmektedir ki bu da bilimin sürekliliğine bir örnektir.
Bilim ve bilimsel yöntem denenebilirliğe öncelik verir. Böylece nesnel sahicilik sağlanır ve araştırma belirli bir çerçeveye oturur. Bir varsayım (hipotez), türlü sınamalar sonucunda doğrulanırsa kuram (teori) statüsünü alabilir ve diğer bilim insanlarının çalışmalarında dayanak işlevi görür. 

Bilimsel faaliyetler, yazıdan daha önce başlamıştır. Bu sebeple, özellikle antik çağlardaki bilimsel buluş, görüş ve keşifleri incelemekte arkeolojinin önemli bir yeri vardır. Örneğin çeşitli arkeolojik bulgular incelendiğinde, tarih öncesi çağlardaki insanların çeşitli gözlemler yaptığı saptanmıştır. Örneğin göç veya tarım zamanlaması yapmak için mevsimleri titiz takip ettiklerini biliyoruz. Afrika'da bulunan ve MÖ 35.000 ile MÖ 20.000 yıllarına kadar uzanan çeşitli kalıntılar, vakit ölçmeye dair çeşitli denemelerin izlerini taşımaktadırlar.
Bununla birlikte teknolojik gelişimin yanı sıra bilimsel etkinliklerin özellikle MÖ 2500lü yıllar civarında yoğunlaştığı ve ivme kazandığı tespit edilmiştir. Bu dönemlerde yerleşik hayata geçmiş örgütlü toplulukların yavaştan kent devletleşmesine evrildikleri ve devlet olmak için gerekli yasa, adet ve ritüellere uymaya başladıklarına daha sık karşılaşılmaktadır. Dolayısıyla kalabalıkların güvenliği, barınması, beslenmesi için yeni yollar, yöntemler bulmak zorundaydılar. Bunun özellikle mimari alanda birçok örneği bugün de görülebilir; Stonehenge gibi büyük yapılar belirli bilimsel ve teknolojik gelişim, özellikle de çeşitli gelişmiş matematik bilgileri olmaksızın yapılamayacak anıtlardır. Pisagor geometresi adı altında toplanan bilgilerin, Pisagor'dan binlerce yıl öncesinde bile insanlar tarafından bilinip uyguladığı anlaşılmıştır. Antik Mısır'da Çin ve Hindistan'da farklı birçok matematik bilgisi gerektirecek yapıların yapılabildiği uygulamalar görülmektedir.
Antik Mısırlılar MÖ 4200 yılında 365 günlük bir takvim üretmiş oldukları gibi, MÖ 3100 yılı tarihli bir gürzde sayısal olarak milyonları ifade etmek için bir sistemin kullanıldığı görülmüştür. Antik Mezopotamya'da matematiksel etkinlik ve gelişimin varlığı, arkeolojik araştırmalarca elde edilen kil tabletler yardımıyla bilinmektedir. Mezopotamya'da zaman içinde iktidara gelen farklı krallıkların neredeyse tamamından matematiksel etkinliğin bulguları kalmıştır; MÖ 3. binyıldan Sümerlere ait, MÖ 2. binyıldan Akad ve Babillilere ait, MÖ 1. binyıldansa Asurlulara ait. Bunlara ek olarak daha sonra bölgede hakimiyet kuran Perslere ait MÖ 6. yüzyıldan 4. yüzyıla kadarki bir tarihe ait bulgular da mevcuttur. Mezopotamya'daki matematiksel etkinlikler çok çeşitlidir ve pratik sorunların ötesine de sıklıkla geçmiştir; lineer ve ikinci dereceden denklemlerin çözümünü içeren cebir çalışmaları ile çeşitli sayı kuramına dair çalışmalar yapılmıştır. Bunlara ek olarak bu topraklardaki farklı krallıklar tarafından zaman içinde sayı sistemi oldukça geliştirilmiştir. Sümerliler, antik Mısırlıların kullandığına benzer ondalık ekli bir sayı sisteminin temellerini atmışlar ve kullanmışlardır. Bu sistem daha sonraki dönemlerde farklı iktidarlar tarafından geliştirilmiş, Babillilerce 60 bazlı bir sisteme ulaşılmıştır.

MÖ 3. binyılda Hint yarımadasında matematikle uğraşıldığı ve matematiksel hesapların yapıldığı bilinmektedir. Ayrıca bu matematiksel etkinlik büyük oranda ölçüm cetvelleri, ağırlık ve genel olarak ölçümler gibi konuları da içermekteydi. Bu dönemdeki matematiksel etkinliklerin genel olarak astronomi ile de ilişik olduğu öne sürülmüştür.
Nitekim dini açılar da barındıran, sıklıkla matematik gibi diğer bilim dallarıyla birlikte yapılan astronomi çalışmaları antik çağlarda büyük bir önem ve yer arz etmektedir. Astonomiyle ilişkili fenomenlerin matematiksel tezahürlerine antik Mezopotamya'daki bilimsel etkinliklerde rastlanmaktadır. Çin'de takvimsel ihtiyaçlara karşılık verecek astronomi faaliyetleri olduğu gibi, Mezopotamya'da matematiksel gelişimden yararlanılarak gezegenlerin döngülerine, pozisyonlarına dair hesaplamalar yapılmaktaydı. Matematiksel gelişimden ayrık bir biçimde astronomi çalışmaları ve anlayışı Orta Amerika merkezli Maya uygarlığında kendine yer bulmuştur; özellikle takvimsel çalışmalar ve güneş ve ay tutulmalarının hesaplanması önemli yer tutmuştur.
Bunların dışındaki bilimlerin de kökenlerini antik çağda bulmak mümkündür. Örneğin biyoloji uygarlığın gelişiminden çok önceleri toplumsal anlamda önemli bir rol almış, özellikle tarım açısından çok çeşitli gelişmeler olmuş, insanlar birçok hayvanı evcilleştirmiştir. Bitkilerin incelenmesi sonucu birçok şey keşfedilmiştir; örneğin arkeolojik bulguların Babillilerin hurma ağacının eşeyli ürediğini keşfetmiş, polenlerin eril olduklarını ve polenlerin dişil bitkilere aktarılarak üremenin sağlanabileceğini kanıtlamışlardır. Antik çağlarda ayrıca biyolojiyle birlikte tıbbi çalışmalar da yapılmış, Çin, Mısır ve Hint yarımadasındaki çeşitli uygarlıklar farklı şifalı bitkileri belirli tıbbi ve anatomik sorunlar için kullanmışlar, bu kullanımlarını zaman zaman yazıyla da ifade etmişlerdir. Tıbbın yanı sıra, kimya, coğrafya ve jeoloji gibi bilimler de özellikle Çin'de büyük ölçüde gelişmiştir.

İlk çağlardaki filozofların dünyayı ve etrafı anlamaya çalışması, merak duyguları, belirli kriterlerin doğmasına ve bunların çeşitli ideolojilere dönüşmesine yol açmıştır. Bilimin temelleri atılıncaya kadar, tartışma ve deney olgusu insanlar tarafından geliştirilmiş ve bu bir arayış haline dönüşmüştür. İlk dönemlerde belirgin bir felsefe-bilim ayrımı yoktur ve birçok büyük bilim insanı aynı zamanda filozoftur. Deneyin ve sonucun klişe haline gelmesi bilimin artık istenilebilir düzeye gelmesini sağlamıştır. 19. yüzyıla kadar gelişme kateden bilim aslında kendi içinde bir savaş vermiş, birçok özgün araştırmacı, düz mantıkla hareket eden Orta Çağ liderlerine yenik düşmüştür. Aristo'nun fiziğinden daha farklı düşüncelere sahip olan Galileo kendi zamanının bilim insanlarıyla ters düşmeye başlamıştı. Bilim, tarihi sürecinde bu tip sahnelere sürekli tanık olmuş, deney ve gözlem sonucunda çöken kanunların yerini başkaları almıştır.
Gerçek ve varlığın amacını soruşturan felsefe sistematik düşünmeyi gerektirmektedir. Klasik antik çağ felsefesiyle başlayıp Thales, Anaksimenes, Pisagor, Demokritos, Gorgias, Empedokles, Herakleitos, Parmenides, Sokrates, Plotinos, Platon, ve Aristoteles gibi filozoflar, gitgide gelişen ve şekillenen felsefi soruların şekillenmesini sağlamışlardır. Din odaklı Orta Çağ felsefesinde Hristiyanlığın kendine bir aracı olarak kullandığı felsefe, Tanrı, bilgi, inanç eksenlerinde yoğun şekilde kullanılmıştır. Aydınlanma Çağı'nda yapılan felsefede akıl ön plana çıkmıştır. Düşünce sistemindeki temel görüş, insan aklının aydınlattığı kesin doğrulara ve bilgiye doğru ilerlemektir. Geçiş dönemi felsefesi olarak bilinen Rönesans felsefesi, bilimde ve düşünce sistemindeki yeni gelişmelerin yer aldığı bir dönemi kapsar. Yeniden doğuş manasına gelen rönesans, önceki çağlardan çok farklı bir düşünce sistemine geçişin köprüsü konumundadır.
Bilim ve felsefenin ayrışması modern çağa yaklaşırken iyice belirginleşmiş, bununla birlikte felsefe ile bilim tamamen birbirinden kopmamış hatta birbirini desteklemiş ve gerek genel olarak bilimin felsefesi olan bilim felsefesi gerekse bilim dallarının tek tek felsefi yönden incelendiği felsefe dalları (örneğin fizik felsefesi) varlığını sürdürmekte ve gerek bilim gerekse felsefe alanlarında önemli roller oynamaktadır.

Gök bilimi, bilim dalları arasında en eski olanlardandır ve özellikle antik çağlarda en yoğun anlamda icra edilen, bilimlerin anası olarak görülen bir bilimdir. İnsanların gökyüzüne olan ilgisi, yukarıda asılı duran cisimleri incelemeye itmiş ve teleskobun bulunmasıyla bu gözlemler daha etkin bir hâl almıştır. Babilli olgusal astronomlara nazaran Yunan astronomları, matematiksel ayrıntıları özümseyerek bu bilimin gelişmesinde temel noktaları oluşturmuşlardır.
Roma İmparatorluğu'nun iktidarı altındaki Mısır'da yaşamış olan Batlamyus özellikle astronomi tarihi ve genel olarak bilim tarihi açısından önemli bir konuma sahiptir. Daha sonraları İslam astronomları tarafından el-Mecisti olarak anılacak olan Hè Megalè Syntaxis yani "Büyük Derleme" isimli astronomi konulu eseri Orta Çağ boyunca genelgeçer kabul gören astronomi eseriydi ve yazarı olarak Batlamyus neredeyse mitik bir statüye getirilmişti. Batlamyus'un evren modeli geosantrik yani yermerkezciydi ve uzun yıllarca kabul gören bu sistemden güneş-merkezli bir sisteme geçiş tartışmalar doğurmuştur.

Polonyalı bir astronom olan Nikolas Kopernik, dünyanın ve diğer gezegenlerin, güneş etrafında döndükle

Tarih, geçmiş zamanın incelenmesi bilimidir. "Tarih", geçmişte yaşanan olayların incelenmesinin yanı sıra, bu olaylarla ilgili bilgilerin keşfi, toplanması, organizasyonu, sunumu ve yorumlanması ile ilgilenen disiplindir.
İnsan veya insan dışı farkı gözetmeksizin, yer ve zaman aralığının kestirildiği bir geçmiş zaman diliminde, sebep-sonuç ilişkisi kurup, yazılı veya yazısız belge ve bulgular eşliğinde bilgiler toplayan bir akademik disiplin olan tarih, herhangi bir bilim kümesine dahil edilmez; çünkü tarih, her alanın geçmişini inceleyebilecek kadar geniş bir disiplindir. Örneğin, antik çağlardan günümüze bilimin ve bilimsel bilginin evrimini ve gelişimini incelemek isteyen kişi "bilim tarihi"ne, insanlığın dinî duygularını, düşüncelerini ve yeryüzündeki dinleri benzer ve farklı yönleri ile karşılaştırmalı olarak incelemek isteyen kişi "dinler tarihi"ne, insanlık tarihi boyunca süregelen ve savaş olarak adlandırabileceğimiz silahlı olayları ve bunların toplumlar, kültürler ve ekonomiler üzerindeki etkisini araştırmak isteyen kişi ise "askerî tarih"e başvurur.
Tarihî inceleme, geçmiş zamandaki olaylara ilişkin tüm bilgilerin, olayların vuku bulduğu dönemin şartları göz önüne alınarak, mümkün olduğunca nesnel bir şekilde sunulması ile oluşur. Tarih, yaşanan olayların bir daha yaşanabilmesi gibi bir olasılık olmadığından, doğa bilimlerindeki gibi deney ve gözleme dayanmaz.

Tarihin nihai amacı, insanın kendini tanımasıdır. 20. yüzyıl tarihçisi R. G. Collingwood'un sözleriyle, "Tarihin değeri, insanın neler yaptığını, dolayısıyla insanın ne olduğunu bize öğretmesidir". "Tarih" insanla başlar ve insanın bütün gelişim sürecini incelediği gibi dünyadaki değişimi de hafızasında taşır.
Geçmişlerini hatırlayamayanlar, onu tekrar yaşamaya mahkûmdur.

— George Santayana (İspanyol-Amerikalı filozof ve yazar)En erken yazılı kullanımı tarihçi Herodotos'da görülen Grekçe ἱστορία (historiá, "soruşturma, araştırma") kelimesi, "soruşturmak, araştırmak" anlamındaki ῐ̔στορέω (hĭstoréō) fiilinden gelmektedir. Sözcük, "soruşturma, araştırma, açıklama, hesap, geçmiş olayların yazılı hesabı, geçmiş olayların kayıtlı bilgisi, hikâye, anlatı" gibi anlamlara gelen historia olarak Klasik Latinceye geçmiştir. Oradan da bazı değişikliklere uğrayarak İngilizceye girmiştir.

Tarihin kendi de bir tarihe sahiptir. Yazıyı bilen veya bilmeyen tüm toplumlar en başından beri kendi kökenleri veya geçmişleri hakkında genellikle tanrılar ve kahramanların eylemlerini merkez alan, hayal gücüne dayanan öyküler anlatmıştır. Yazıyı kullanan ilk uygarlıklar, kil tabletlere veya sarayların ve tapınakların duvarlarına kendi hükümdarlarının eylemlerini yazarak kayıt altına almıştır. Ama bu antik toplumlar, ilk başta geçmişin hakikatini sistemli bir biçimde araştırma girişiminde bulunmamış; gerçekte olan şeyler, mit ve efsanelerde anlatılan olaylardan ayırt edilmemiştir.
Kanıtlar toplayıp yorumlar yaparak geçmiş hakkında soruları ilk araştıran kişiler, MÖ 5. yüzyılda yaşayan Antik Yunan yazarları Herodotos (MÖ 484–425) ve Thukydides'tir (MÖ 460–400). Herodotos'un çalışması önemli miktarda mit karışımı içerse de, Thukydides'in Peloponez Savaşı (MÖ 431–404) anlatımı, modern tarihsel incelemelerin çoğu ölçütünü karşılamaktadır. Thukydides, savaşın görgü tanıklarıyla yapılan görüşmeleri temel almış ve olayları tanrıların müdahalesi ve eylemlerinden ziyade insanların yaptıklarıyla açıklamıştır.

Daha sonraları Antik Roma'nın Akdeniz dünyasına egemen olması, buradaki tarihçileri daha geniş ölçekli bir başka tarz geliştirmeye teşvik etmiştir. Helenistik tarihçi Polybios (MÖ 200–118) ve Romalı tarihçi Titus Livius (veya Livy, MÖ 59–MS 17), Roma'nın yükselişinin anlatısını yaratmaya çalışmışlardır. Bu, Roma dünyasıyla sınırlı olsa da, "evrensel tarih" adı verilen şeyin başlangıcıdır. Evrensel tarih, geçmişte ilk kökenlerden bugüne kadarki ilerleyişi, geçmişe belli bir amaç yükleyen bir öykü gibi açıklamaya çalışır. Aynı dönemde Çin'de tarihçi Sima Qian (MÖ y. 145–86), benzer bir biçimde efsanevi Sarı İmparator'dan (MÖ y. 2697) İmparator Wu'nun (ö. MÖ 87) hükümdarlığındaki Han Hanedanı'na kadar binlerce yıllık Çin tarihinin izini sürmüştür. Antik dünyadaki tarihçiler, anlatılar yoluyla olaylardan anlam çıkarmanın yanı sıra, tarih geleneğini ahlaki ders-düşüncelerin bir kaynağı olarak kurmuştur. Örneğin Titus Livius ve bir diğer Romalı tarihçi Tacitus'un (MS 56–117) tarih yazımı kısmen kahramanların ve kötülerin davranışını incelemek, imparator ve komutanların karakterlerinin güçlü ve zayıf yönlerini düşünmek, öykünülmesi gereken erdemler veya kaçınılması gereken şeyler hakkında örnekler sunmak için tasarlanmıştır.

Geç dönem Roma İmparatorluğu'nda Hristiyanlığın yükselişi, Avrupa'da tarih anlayışını temelden değiştirmiştir. Hristiyanlar, tarihsel olaylara takdiri ilahi veya Tanrı'nın iradesinin tecellisi olarak bakmaya başlamıştır. Gerçekte nelerin olup bittiğine dair septik araştırmalar genellikle ihmal edilmiştir. Mucizeler ve azizler hakkındaki anlatılar, çoğu zaman hiç sorgulanmadan doğru kabul edilmiştir. İslam dünyası ise, Orta Çağ'da hem bu alanda hem de diğer bakımlardan Hristiyan dünyasından çok daha gelişmiştir. 14. yüzyılda Arap tarihçi İbn Haldun (1332–1406), doğrulanamayan olayların süslü anlatılarının körü körüne, sorgusuz sualsiz kabul edilmesine şiddetli bir şekilde karşı çıkmıştır.
Diğer uygarlıkların tarih yazım geleneklerinin tartışılmaz değerine rağmen, modern tarih yazımı Batı Avrupa'da gelişmiştir. 15. yüzyılda İtalya'da başlayan, daha sonra tüm Avrupa'ya yayılan ve kimi bölgelerde 16. yüzyılın sonlarına dek devam eden Rönesans, geçmişin yeniden keşfini merkez almıştır. Rönesans düşünürleri mimari, felsefe, siyaset ve askerî taktikler gibi çok çeşitli alanlarda antik çağdaki ilham kaynakları bulmuştur. Rönesans döneminin hümanist aydınları, tarihin yeni eğitim müfredatında başlıca konulardan biri olduğunu ilan etmiştir. Elit çevrelerde antika düşkünlüğü baş göstermiş, antik kalıntılar araştırılmış ve eski para ve yazıtların koleksiyonları yapılmıştır. Aynı zamanda Avrupa'da matbaanın yaygınlaşması, tarihin çok daha geniş bir kitle ile buluşmasını sağlamıştır.

Avrupa'da 18. yüzyıl itibarıyla, tarihsel kaynakları eleştirel bir biçimde değerlendirip karşılaştırarak olguların saptanmasından oluşan tarih metodolojisi, oldukça gelişmiş bir seviyeye yükselmiştir. Aydınlanma filozofları, geçmişin mantıksızlıklarıyla alay eden eserler kaleme almışlardır. Bu dönemde Avrupalı düşünürler, geçmişin üç ana döneme ayrılması noktasında genel bir uzlaşmaya varmışlardır: Antik Çağ, Orta Çağ ve Modern Çağ. Kilise'nin egemen olduğu Orta Çağ, akıl dışılık ve barbarlık dönemi olarak görülmüştür. Ayrıca antik uygarlıkların saygın ve mütevazı dünyasını, modern Avrupa'nın yeni filizlenen ve rasyonel evreninden ayıran bir ara dönem olarak düşünülmüştür.
18. yüzyılın sonlarından itibaren tüm Avrupa'ya hâkim olan Romantik hareketin mensupları Romantikler, Orta Çağ'dan ilham almışlardır ve Romantik tarihçiler, daha önce olduğu gibi, geçmişi modern dünya için bir hazırlık olarak görmek yerine, hayal gücüne dayanarak geçmiş çağların ruhunu yakalamaya çalışmışlardır. Bu, büyük ölçüde ulusçulukla ilgilidir. Örneğin Alman Romantik düşünür Johann Gottfried Herder (1744–1803), ulusal kimliğin köklerini ve "gerçek Alman ruhunu" geçmişte aramıştır. 19. yüzyılda Avrupa'da milliyetçilik ön plana çıktıkça, tarih büyük ölçüde ulusal karakteristiklerin ve ulusal kahramanların kutlanması hüviyetine bürünmüş, genellikle mit yaratmaya yönelmiştir. Her ülke, kendi bayrağı ve millî marşı gibi kendi kutsal kahramanlık tarihine sahip olmak istemiştir.
19. yüzyılda tarih gittikçe önemli bir hâle gelmiş ve yazgı niteliği kazanmıştır. Avrupa uygarlığı, kendini kibirli bir biçimde tüm tarihin ulaştığı hedef olarak görmüş ve geçmişten buna uygun anlamlar çıkaran anlatılar oluşturmuştur. 19. yüzyılda, diğer bilgi alanları gibi tarih de profesyonelleşme sürecinden geçmiş ve akademik disiplin hâline gelmiştir. Akademik tarih, "bilim" statüsüne yükselmiştir. Eski çağlarda tarihin konusu her zaman krallar, kraliçeler, başbakanlar, başkanlar ve komutanlara odaklanmışken, 20. yüzyılda gittikçe sıradan halkı kucaklayacak şekilde genişlemiştir. Halkın tarihsel olaylarda oynadığı rolü anlamak, daha derinlikli araştırmaları gerektirmiştir.

20. yüzyılın ikinci yarısına kadar dünya tarihi büyük ölçüde Batı uygarlığının zaferinin öyküsü şeklinde yazılmıştır. Kimi saygın Avrupalı tarihçilerin, "siyah Afrika"nın önemli bir tarihe sahip olmadığı, insanlığın ilerleyişine katkıda bulunmadığı görüşü geçerli bulunmuştur.
20. yüzyılın ikinci yarısında "bir tek" tarihsel büyük anlatı kavramı çökmüş ve bu, Avrupa merkezliliğini de beraberinde götürmüştür. Post–kolonyal ve post–modernist dünya, birçok farklı sosyal kimliğin bakış açısından anlatılan tarihlerin çoğulluğunu gerekli kılmıştır. Asya, Afrika veya Amerika yerlisi gibi bakış açılarından anlatılan tarihlerin yanı sıra; siyahların tarihi, kadınların tarihi ve eşcinsel kişilerin tarihinin incelenmesine ilgi artmıştır. Bu revizyonizm dalgası, Batı'daki eğitimli kişilerin genellikle bildiği şekli ile dünya tarihinin büyük kısmını altüst etmiştir. Ortaya çıkan karmaşa, örneğin 1992'de, yani Kristof Kolomb'un Amerika kıtasına ilk yolculuğunun 500. yıldönümünde verilen tepkilerde görülebilir. Bu olayın Amerika Birleşik Devletleri'nde yaygın olarak kutlanması beklenirken, pratikte kutlamalar yapılsa bile, buna bir parça mahcubiyet eşlik etmiştir.

Tarihçiler, araştırmalarında çok çeşitli kaynaklar kullanırlar. Bu kaynakların önem sırasına göre belirli bir hiyerarşi içinde sınıflanması ve yorumlanması, tarihçinin temel çalışma yöntemidir.

Yazılı kaynaklar tarihçilerin temel kaynaklarını teşkil eder.

Arşiv belgeleri: (Kamuya ya da özel kişilere ait olan, belgelerin saklandığı yerlere arşiv denir. Arşivler, resmî kayıt ve yazışmalar gibi çok çeşitli belgeleri içerir.)
Yayımlanmış resmî belgeler: Döneme ait kanunlar, kararnâmeler, kararlar vs.
İncelenen döneme ait hatıralar,

Felsefe veya düşünbilim; varlık, bilgi, değerler, gerçek, doğruluk, zihin ve dil gibi konularla ilgili soyut, genel ve temel problemlere ilişkin yapılan sistematik çalışmalardır. Felsefe ile uğraşan kişilere filozof denir.
Felsefe sorular bakımından evrensel, cevaplar bakımından ise öznel olan; kesinliği bulunmayan, bireysel ve toplumsal birçok işleve sahip, sistemli, tutarlı ve refleksif bir uğraşlar bütünüdür.
Tarihe bakıldığında felsefenin; fizik, psikoloji, dilbilim gibi günümüzde kendinden ayrı olarak ele alınan çoğu disiplini kapsadığı görülebilir. Örneğin, Newton'ın günümüzde fizik kitabı olarak sınıflandırılan 1687 tarihli eserinin ismi, Doğa Felsefesinin Matematiksel İlkeleri'dir; fakat 19. yüzyılda araştırma üniversitelerinin büyümesi ve uzmanlaşmanın artmasıyla birlikte, öncesinde geleneksel olarak felsefenin birer parçası olan tüm bu araştırma alanları, felsefeden koparak ayrı birer akademik disiplin haline gelmiştir.
Günümüzde akademik felsefesinin ana dalları arasında; varlığın ve gerçekliğin doğasını en temel seviyede inceleyen metafizik, bilginin ve inancın doğasını inceleyen epistemoloji, ahlakı inceleyen etik ve doğru akıl yürütmenin kurallarını inceleyen mantık bulunur. Felsefenin diğer başlıca alt dallarına; bilim felsefesi, din felsefesi, dil felsefesi, estetik, siyaset felsefesi ve zihin felsefesi örnek gösterilebilir.

Felsefe sözcüğü Türkçeye; Arapça "Rumi bilgelik geleneği" anlamına gelen falsafa (فلسفة) sözcüğünden geçmiştir. Arapçaya ise Eski Yunancadaki "bilgelik sevgisi" anlamına gelen philosophía (φίλος, phílos: "sevmek"; ve σοφία, sophía: "bilgelik") sözcüğünden geçmiştir. Bu sözcük ise Eski Yunanca "bilgeliği seven" anlamına gelen philósophos (φίλος, phílos: "sevmek"; ve σοφός, sophós: "bilge") sözcüğünden türemiştir. Philosophía sözcüğünü "hikmet arayışı" olarak çeviren kaynaklar da bulunmaktadır.
Kendine filozof diyen ilk kişinin Pisagor (MÖ y. 570 - y. 495) olduğu kabul edilmektedir. Bu bilginin kaynağı, Herakleides Pontikos'tur. Herakleides Pontikos'un güvenilir bir kaynak olmadığını, filozof sözcüğünü ilk kullanan kişinin Efesli Herakleitos olduğunu öne sürenler de bulunmaktadır.

Tarihteki çoğu okuryazar toplum, "nasıl iyi bir yaşam sürebilirim?", "gerçeklik nedir?", "nasıl doğruyu bilebilirim?" gibi, felsefenin konusu dâhilinde olan pek çok sorunun arayışı içinde olmuştur. Bu durum farklı coğrafyalarda felsefenin ortaya çıkmasına neden olmuş, bir dünya felsefe tarihinden söz edilmesini olanaklı kılmıştır.

Batı felsefesi, Batı dünyasındaki felsefe geleneğidir. Tarihi MÖ 6. yüzyılda Milet'te yaşamış Thales'e kadar uzanır. Batı felsefesi tarihi; Yunan-Roma kültürünün hakim olduğu Antik Çağ felsefesi, Hristiyanlığın hakim olduğu Orta Çağ felsefesi ve Modern felsefe şeklinde kabaca üç döneme ayrılabilir.

Antik Çağ felsefesi, MÖ 6. yüzyılda "her şeyin ilkesi nedir" sorusuna cevap arayan Miletli Thales ile başlamıştır. Thales'ten sonra; Anaksimandros, Anaksimenes, Herakleitos, Parmenides ve Empedokles gibi birçok filozof, aynı Thales gibi, varlığa ve doğaya ilişkin sorular sormuşlardır. Felsefede bu dönem, Sokrates öncesi felsefe olarak anılır.
Sokrates ile birlikte Batı felsefesi, etik ile tanışmıştır. Hiçbir yazılı eser kaleme almayan ve sokak, pazar gibi halka açık yerlerde sıradan insanlarla felsefi tartışmalar yapmaktan hoşlanan Sokrates, başta öğrencisi Platon olmak üzere, Batı filozoflarını derinden etkilemiştir. Sokrates'in bazı öğrencileri; Kinizm, Kirene ve Megara gibi felsefe okulları kurmuşlardır. Felsefede bu dönem, Klasik Yunan felsefesi olarak anılır.
Sokrates ve Platon ile birlikte Antik Çağ felsefesinin üç büyük figüründen bir diğeri olan Aristoteles'in öğrencisi Büyük İskender'in, yaptığı fetihler sonucu arkasında büyük bir imparatorluk bırakarak ölmesiyle, Helenistik dönem başlamıştır. Bu dönemde Stoacılık, Epikürcülük ve Pyrrhonculuk gibi felsefe okulları kurulmuştur.
Roma döneminde, Cicero ve Seneca gibi filozofları içinde barındıran Roma felsefesi başlamıştır. Boethius'un ölümüyle birlikte Antik Çağ felsefesinin son bulduğunu düşünülür.

Orta Çağ felsefesi, Batı Roma İmparatorluğu'nun yıkılışı sonucu başlayan Orta Çağ döneminde yapılan felsefedir. Yahudi-Hristiyan teolojisi ve Yunan-Roma düşüncesinin etkileri vardır. Bu dönemde tartışılan konular arasında; Tanrı'nın varlığı, iman ve aklın doğası, kötülük problemi ve tümeller problemi bulunur. Skolastisizm gibi felsefe okulları bu dönemde ortaya çıkmıştır. Başlıca Orta Çağ filozofları arasında; Augustinus, Thomas Aquinas, Boethius, Anselmus ve Roger Bacon vardır. Rönesans döneminde, hümanizm odak merkezi haline gelmiştir.

Erken modern felsefe, 17. yüzyılda Thomas Hobbes ve René Descartes gibi filozoflarla başlamıştır. Doğa bilimlerinin yükselişini takiben, modern filozoflar bilgi için seküler ve rasyonel bir temel geliştirmekle ilgilenmiş; din, skolastik düşünce ve Kilise gibi geleneksel otorite yapılarından uzaklaşmıştır. Başlıca modern filozoflar arasında; Spinoza, Leibniz, Locke, Berkeley, Hume ve Kant bulunur.
19. yüzyıl felsefesi veya geç modern felsefe, 18. yüzyıldaki "Aydınlanma" olarak adlandırılan hareketten fazlasıyla etkilenmiştir. 19. yüzyılda yaşamış önemli filozoflar arasında; Alman idealizminde önemli bir yeri olan Hegel, varoluşçuluğun temellerini atan Kierkegaard, ünlü bir Hristiyanlık karşıtı olan Nietzsche, faydacılığın savunucusu olan John Stuart Mill, bilimsel sosyalizmin kurucusu Karl Marx ve bir başka faydacılık savunucusu olan William James bulunur.
20. yüzyılda felsefede; analitik felsefe ve kıta felsefesi şeklinde bir ayrım gerçekleşmiş; fenomenoloji, varoluşçuluk ve mantıksal pozitivizm gibi pek çok felsefi gelenek ortaya çıkmıştır (bkz. Çağdaş felsefe).

Bereketli Hilal'de, bilgelerin deneyim ve öğütlerini paylaştığı; hikâyeler ve atasözleri yoluyla insanlara ahlaklı davranış, pratik yaşam ve erdem konusunda tavsiyeler vermeye çalıştığı bilgelik edebiyatı diye bir tür vardı. Antik Mısır felsefesini anlamamızın merkezinde yer alan bu türe ait metinler, Antik Mısır'da sebayt ("öğretiler") olarak biliniyordu. Bu metinlerin en bilineni Ptahhotep'in Özdeyişleri'dir.
Asurolog Marc Van de Mieroop'a göre; Babil felsefesi, bilgiye benzersiz bir şekilde yaklaşan ve yazım, sözlükbilim, kehanet ve hukuk merkezli son derece gelişmiş bir düşünce sistemiydi. Aynı zamanda Sümerce ve Akadca'ya dayanan çok dilli bir entelektüel kültürdü.
İslam öncesi İran felsefesi; tek tanrıcılığın ve iyi-kötü ikiliğinin ilk destekçilerinden biri olan Zerdüşt ile başlamıştır. Zerdüşt; İran'da Maniheizm, Mazdekizm ve Zurvanizm gibi düşüncelerin gelişmesinde etkili olmuştur.
Yahudi felsefesi ve Hristiyan felsefesi; hem Orta Doğu'da hem de Avrupa'da gelişen felsefi geleneklerdir. Her ikisi de Tanah gibi belirli erken dönem Yahudi metinlerini temel alan ve tek tanrı inancını paylaşan geleneklerdir. Geç dönem Yahudi felsefesi, Batı düşüncesinin etkisi altına girmiş ve içerisinden; Haskala (Yahudi Aydınlanması), Yahudi varoluşçuluğu ve Reform Yahudiliği gibi hareketler ortaya çıkarmıştır.
Bahâîlik'in kurucusu Bahâullah'ın oğlu ve halefi Abdülbahâ, Bahâî felsefesini açıklayan Bazı Sorulara Cevaplar isminde bir eser kaleme almıştır.

İslam felsefesi, İslam medeniyetindeki felsefe geleneğidir. İslam dininden ve Yunan, Hint ve İran felsefelerinden etkilenmiştir. Gelişiminde Yunanca-Arapça tercüme hareketi etkili olmuştur. İslam felsefesiyle sadece Müslüman filozoflar değil, İslam medeniyetinde yaşamış İbn Meymûn gibi Yahudi, Huneyn bin İshak gibi Hristiyan, İbnü'r Râvendî gibi ateist filozoflar da ilgilenmiştir. Bu yüzden kimi felsefe tarihçileri İslam felsefesi terimi yerine, Arapça yazan tüm filozofları kapsayan Arapça felsefe veya Arap felsefesi terimlerini kullanmayı tercih etmektedir.
Erken dönem İslam felsefesinin, İslam teolojisine odaklanan kelâm ve Yeni Platonculuk ve Aristotelesçilik yorumlarına dayanan falsafa olmak üzere iki ana dalı vardır. Aristoteles'in eserleri; Kindî, İbn Sina ve İbn Rüşd gibi filozofları derinden etkilemiştir. Gazzâlî gibi bazı filozoflar, Aristotelesçi İslam filozoflarının yöntemlerini fazlasıyla eleştirmiş, metafiziksel görüşlerini sapkınlık olarak değerlendirmiştir. İbn Heysem ve Bîrûnî gibi birçok İslam düşünürü; aynı zamanda bilimsel yöntem, deneysel tıp ve optik gibi alanlara katkılar yapmışlardır.
İslam felsefesi, özellikle İbn Rüşd'ün Aristoteles üzerine olan yorumları başta olmak üzere, Batı dünyasındaki entelektüel gelişimleri fazlasıyla etkilemiştir. İslam felsefesinin zirve dönemini yaşadığı Altın Çağ'ın, geleneksel olarak 13. yüzyılda Bağdat'ın yağmalanması ile sona erdiği kabul edilmektedir. Bununla birlikte Altın Çağ'dan sonra, aşkın teosofi gibi yeni felsefe akımları geliştirilmeye devam edilmiştir.
19. ve 20. yüzyıllarda Arap dünyasında, çağdaş İslam felsefesini büyük ölçüde etkileyen, Arap rönesansı olarak da bilinen Nahda (kelime anlamı olarak "Uyanış") hareketi gerçekleşmiştir.

Hint felsefesi (Sanskrit dilinde: darśana, "bakış açısı", "perspektif"), Hint altkıtasında ortaya çıkmış felsefi geleneklerin ismidir. Hint felsefesinin başlangıcı antik zamanlara dayanır. Hint felsefesinde geliştirilmiş bazı önemli kavramlara; dharma, karma, pramāṇa, dukkha, saṃsāra ve mokşa örnek olarak verilebilir. Bunun gibi kavramlar; bazı Hint felsefe gelenekleri tarafından kabul edilirken, bazıları tarafından ise reddedilir. Günümüze ulaşan en eski Hint felsefesi metinleri, Geç Veda Dönemi'ne (MÖ 1000–500) ait, Brahmanizmin görüşlerini aktaran Upanişadlardır.
Hindular genellikle Hint felsefe geleneklerini, Vedaların otoritesini ve onların ileri sürdüğü brahman ve ātman teorilerini kabul edip etmemelerine bağlı olarak, ortodoks (āstika) ve heterodoks (nāstika) şeklinde ikiye ayırmışlardır.
"Ortodoks" gelenekler aynı zamanda "Hindu" gelenekler olarak da bilinir. Ortodoks gelenekler arasında; Sānkhya, Yoga, Nyāya, Vaiśeṣika, Mimāmsā ve Vedānta gelenekleri vardır.
Pāśupata, Şaiva Siddhanta ve Keşmir Şivacılığı gibi Şaivizm gelenekleri; Hindu gelenekler olarak kabul edilmelerine rağmen; Ta

Edebiyat, yazın veya literatür, dil aracılığıyla; duygu, düşünce, hayal, olay, durum veya herhangi bir olgunun edebî bir tarzda ve etkili bir şekilde yazılı veya sözlü anlatımını gerçekleştiren; malzemesi söz ve ses; muhatabı insan olan bir sanat dalıdır. Edebî yazılar yazan sanatçılara edebiyatçı denir. Daha kısıtlayıcı bir tanımla, edebiyatın; bir sanat formu olarak oluşturulan yazılar olduğu düşünülmüştür. Bunun nedeni, günlük kullanımdan farklı olarak edebiyatın, dil ürünü olmasıdır.
Edebiyatın kendi içinde, ileti ve biçim farklılıkları yönünden ayrılan türleri vardır (şiir, roman, öykü, fıkra vb.). Edebî metinler özenli bir dil ile yazılır, özgündür; her edebî eser oluşturulduğu dönemin sosyopolitik özelliklerini taşır.
Edebiyatın, Hint-Avrupa dil ailesinde kullanılan sözcük karşılıkları Latince "literatura/litteratura"dan türevlendirilmiştir. Literatura/litteratura ise Latincede mektup ve el yazısı anlamına gelen "littera" kelimesinden türemiştir. Yazın sözcüğü ise Türkçedir.
Edebiyatın konuları; deneme, drama, söylence, öykü, roman ve şiirdir. Bazı edebiyat eserlerinde gerçeklik, kurmaca gerçeklik şeklindedir. Eseri ortaya koyan sanatçı gerçek hayattan esinlendiği olaylar ya da fikirler ile kendi kafasındakileri harmanlar. Bunun sonucunda eserler hem gerçek hayattan hem de sanatçının duygu, düşünce ve hayallerinden izler taşır. Edebiyat; genellikle yazılı ürünler için kullanılan bir terim olmasının yanında, aslında sözlü ürünleri de kapsayan bir genişliğe sahiptir. Bu şekilde yazılı olmayan ve halk anlatımlarıyla yaşayan edebiyata sözlü edebiyat adı verilmektedir.

Edebiyat, kurgu veya gerçek algı temelinde sınıflandırılabilir. Yine edebî eserlerin tasnifindeki bir diğer ölçüt mevcut eserin manzum ya da nesir olmasıdır. Bu temel ölçütlerin yanında edebî eserler, büyüklük formlarına göre de farklı adlar altında toplanır. Örneğin öykü, roman, kısa öykü veya drama birbirinden uzunluk kısalık ilişkisiyle de ayrılabilir. Bunların yanında, tarihsel süreç içerisinde edebiyatın sınıflandırılmasında estetiğin ve tür-şekil ilişkisinin de dikkate alındığı gözlemlenmektedir. Zaman içerisinde edebiyat kavramı büyük bir değişim geçirmiştir. Bugün için yazın, yazılı olmayan sözlü sanat formlarını da kapsamaktadır. Son yıllarda sanal ortamın gittikçe yaygınlaşmasıyla, edebiyatın yeni bir kolu olan e-ortam edebiyatı ortaya çıkmıştır.

Edebiyat sözcüğü Arapçadaki أدب, edeb teriminden gelir ve görgü, terbiye, konuk ağırlama adabı, yaşam tarzına ilişkin hikâye ve gözlemlerden oluşan gibi anlamlara gelir.
Türkçede edebiyat sözcüğü Tanzimat Dönemi'nde kullanılmaya başlanmıştır. Bundan önce ilm-i edeb, şiir ve inşâ gibi terimler kullanılmaktaydı. Edebiyat sözcüğü ilk defa Şinasi ve Namık Kemal'in yazılarında kullanılmıştır. Sözcüğün Latince karşılığı olan litteratura Fransızcaya geçmiş (littérature) ve Fransızcadan da Türkçeye geçmiştir.

Edebiyatın, edebiyatçılar tarafından ortak bir kanıya varılmış bir tanımı bulunmamaktadır. Edebiyat tanımlanması Platon'un Devlet kitabından günümüze kadar sürmektedir. Platon, edebiyatın genel anlamı ile hayatın yansıması olarak tanımlamış ve bu betim günümüze kadar varlığını korumuştur. Fransız roman yazarı Stendhal "Bir roman yol boyunca gezdirilen ayna demektir.", Georgi Plehanov ise "Edebiyat  ve sanat, hayatın aynasıdır" demiştir. Bu tanımlamaları M. Parkhomenko ve A. Myasnikov "Sanat çoğu kez aynaya benzetilir. Bu benzetmenin yanlışlığı, on dokuzuncu yüzyıl klasiklerinin bile gözünden kaçmamıştır. Ayna, karşısında duran nesneleri donuk biçimde yansıtmaktan öte bir şey yapmaz, oysa sanat gerçeğin özüne doğru çok inebilmek için gerçeği seçer, çözümler ve yeniden biçimlendirir." şeklinde eleştirmişlerdir.
Boris Suchkov ise iki fikrin sentezi "Sanat ve edebiyat yapıtlarının çizdiği dünya, gerçekliğin körü körüne bir kopyası değildir, ama, dünyanın rengini ve kokusunu kendinde muhafaza eder, şu basit nedenle ki, sanat her zaman için doğanın ve insan hayatının en özlü yanlarını ele almıştır. Her hakiki sanat yapıtının bir bildirisi olması gerekir; bu bir sanat yapıtının var olabilmesinin temel koşulu ve hayatî ögesidir. Sanat, gerçekliğin büyük disiplinine ancak boyun eğebilir, ona yardım edemez…" tanımını oluşturmuştur.
İngiliz edebiyat eleştirmeni Terry Eagleton "Sağlam ve değişmez değerleri olan ve birtakım ortak özellikleri paylaşan eserler anlamında bir edebiyat tanımı olamaz" demiştir.

Edebiyatın sınırları önceden belirlenmiş form ve kurallara göre tasarlanarak oluşturulan bir üretim mi yoksa baştan tasarlanamayan üretim sırasında bilinçaltı ve geçmiş tecrübelerin ışığında oluşturulan özgün bir eser mi olduğu Eski Yunan'da bu yana tartışma konusu olmaya devam etmektedir. Öyleyse edebi metnin üretimini sorgulayan iki ana görüş vardır.

İlk temsilcisi Aristoteles olup, ünlü düşünür Poetika adlı çalışmasında tragedyayı enine boyuna incelerken kurguyu ön plana çıkararak, sanatsal dışavurumu ikinci plana atmıştır.

MS. 1. yüzyılda Eski Romalı düşünür Longinus, Peri Hypsous (Yücelik Üzerine) adlı çalışmasında bir eserin sanatsal değerinin içindeki coşku miktarı ile ölçülebileceğini iddia ederek kurgucu anlayışı reddetmiştir.
20. yüzyıl'dan itibaren her iki anlayışın ortaklaşa yansıtıldığı eserler üretilmiştir. Söz gelimi James Joyce'un Ulysses adlı romanı hem kusursuz bir kurguya sahip hem de dışavurumun yoğun kullanıldığı devrimci bir çalışma olarak dikkat çekmektedir.

Türkçe olarak üretilmiş sözlü ve yazılı metinleri. Türk dilinin, Türkiye topraklarında gelişen ilk ürünleri 13. yüzyılın sonu ile 14. yüzyılın başlarına aittir. 19. yüzyıla kadar İran-İslâm medeniyeti çerçevesinde gelişen Türk edebiyatının ürünleri Halk edebiyatı ve Divan Edebiyatı olarak birbirinden farklı yanları olan iki kolda gelişti. Osmanlı sarayı çevresinde, Fars edebiyatı'nın etkisiyle üretilen klasik edebiyat denilen divan edebiyatı ağır basarken halk arasında, sözlü gelenek uzun bir zaman devam etti.

İngilizce olarak icra edilen edebiyat türü. Bu alanda eser veren sanatçıların ille de İngiliz olması gerekmez. Polonyalı Joseph Conrad, İskoç Robert Burns, İrlandalı James Joyce, Galli Dylan Thomas, Amerikalı Edgar Allan Poe, Hint Salman Rushdie, Karayipli V.S Naipaul İngilizce olarak birçok edebi eser vermişlerdir. Diğer bir deyişle, İngilizce Edebiyat dünyada konuşulan İngilizcenin çeşitli varyasyonları ve lehçeleri gibidir. Akademik alanda, İngilizce Edebiyat, İngilizce üzerinde çalışan bazı bölümlere, ikincil ve üçüncül eğitim sistemlerine ad olabilmektedir. İngiliz Edebiyatı'ndaki çok sayıda yazar çeşitliliğine rağmen, William Shakespeare'in eserleri, İngilizce konuşan dünya genelinde en önemli noktada yer almaktadır.

Orta Avrupa'da yaşayan Almanca konuşan toplulukların edebi yaratısı. Almanya, Avusturya, İsviçre ve bunların yanındaki Alsas (Fransa), Bohemya (Çekya) ve Silezya (Polonya) gibi bölgelerdeki çalışmaları kapsar.

Fransızca kullanılarak ortaya çıkan edebiyat ürünlerini kapsar. Dünyanın en zengin ve en etkileyici edebiyatlarından biridir. Fransız yazarlar başta epik şiir, lirik şiir, drama ve kurgu olmak üzere edebi yazınların tümüne katkıda bulunmuşlardır. Fransız edebiyatı birçok ülkedeki yazarların çalışmalarını derinden etkilemiştir. 1600'lerde, Klasizm denen Fransız kültürel hareketi tüm Avrupa edebiyatında önemli etki bırakmıştır. 1700'lerin Fransız yazarları Avrupa edebiyatını kontrol altına almışlardı. 1800'ler boyunca, realizm ve sembolizm, birçok dilde yazan yazarların çalışmalarını şekillendirmesine yardımcı olmuştu. 1900'lerde ise, Gerçeküstücülük (Sürrealizm) ve Egzistansiyalizm (Varoluşçuluk) Fransa sınırlarının dışına çıkarak diğer yazarlar, sanatçılar ve düşünürlerin çalışmalarını geniş ölçüde etkilemiştir.

İtalyan yazarlarca İtalyanca yazılmış edebiyat yapıtlarını kapsar. İtalya'nın siyasal birliğini 19. yüzyıla kadar kuramaması ve Katolik Kilisesi'nin etkisiyle, yazılı metinlerde uzun süre Latince kullanılmış ve yerel bir dilin yaygınlaşması öbür Avrupa ülkelerine göre daha geç başlamıştır. 12. ve 14. yüzyıllar arasında İtalya'da Fransızca düzyazı ve koşukla yazılmış romanslar okunmuş ve klasik metinlerden uyarlamalar yapılmıştır. Böylece 13. yüzyılda bir Fransız-İtalyan edebiyatı gelişmiştir. İtalyanlar Fransız öykülerini çoğu zaman uyarlayarak ve bunlara çeşitli eklemeler yaparak kaleme almışlardır. Bu edebiyatta Fransızca kullanılmakla birlikte, yazarlar yapıtlarına yer yer kendi lehçelerinin özelliklerini de katmışlardır.

11. yüzyılda Ruslar'ın Hristiyanlık'ı benimsemesinden sonra yazılan yapıtlarla başlar. Doğu Slav toplulukları ilk kez 10. yüzyılın hemen başında Kiev'de merkezi bir yönetim altında bir araya gelmişlerdi. Aynı yüzyılın sonlarında Kiev prensi tarafından benimsenen Hristiyanlık'ın halkın arasında yayılmasıyla okuryazarlık gelişebilme olanağı buldu. Bu yeni dinle birlikte Rusya'ya Yunanca ya da Slavca dinsel yapıtlar girdi. Yunancadan çeviriler yapılmaya başlandı.

Müzik, insanın doğaya eklediği uyumlu seslerdir. Ses, bir doğa olayıdır. Müzik, bu doğal ve etkin olaydan bilinçli bir çalışma ve emek ile bir sanat yapıtı yaratmak, sesi bilimsel ve estetik bir temele oturtmaktır. 

Bütün müzik türleri için ana öğeler ritim, tonalite, dinamik ve ses rengi olarak belirtilir. Bu önemli elemanlardan anlaşılacağı gibi, müzik yalnız insanın içinden yansıyan duygularla değil, bilgi ve anlayışla yaratılabilir. Müziğin bilgisine bakış, bir sanat olayını anlamamızı da sağlar. Ritim, tonalite, dinamik ve ses renginden hiçbiri müzikte tek başına yer almaz; ancak birlikte müziksel bir bütünlük yaratırlar. Değişik müzik türlerinde farklı oranlarda ağırlık taşıyabilirler. Müzik teorisi, müzik sanatını gerçekleştiren belirli kavram ve sistemlerin bir araya gelmesinden oluşur.
Müzik, bütün insan topluluklarında öyle ya da böyle bir şekilde mevcut olan bir sanattır. Günümüzde (modern) müzik, kimi güncel, kimi de geçmiş dönemlerden gelen inanılmaz çok sayıda stilin bir araya gelmesiyle oluşur.

Türkçe kullanımıyla müzik kelimesi esasen antik Yunanca kökenlidir; ilk kullanımı musike şeklindedir. Latinceye musica olarak geçen kelime, Latin kökenli neredeyse bütün dillerde benzer şekilde kullanılmaktadır (İng. music, Alm. Musik, Fr. musique gibi). Arapçaya yine Yunancadan mûsîkıy olarak geçen kelime, Türkçeye de buradan aktarılarak 10. yüzyıldan bu yana musiki şeklinde kullanılmaya başlanmıştır.
Yunan mitolojisinde geçen ve esin perileri anlamına gelen muse sözcüğü, Türkçeye Musalar ya da Müz'ler olarak geçmiştir ve Türkçedeki müzik kelimesi de kökenini buradan alır (Müz'e ait, Müz'e yaraşır bir sanat anlamında). Mitolojiye göre Müz'lerin babası Zeus, annesi ise (hafıza-bellek anlamına da gelen) Mnemosine'dir. Müz'ler, dans ederek ve şarkılar söyleyerek yaratıcı düşünceyi sunar, hastaları iyileştirir ve iç karartıcı düşünceleri uzaklaştırırlar.

Müziğin tanımına dair çok çeşitli görüşler bulunmaktadır. Türk Dil Kurumu, Güncel Türkçe Sözlük'te müziği "Birtakım duygu ve düşünceleri belli kurallar çerçevesinde uyumlu seslerle anlatma sanatı" olarak tanımlamıştır.
Otto Karolyi, müziğin hem bir sanat hem de bir bilim olduğunu, duygusal olarak algılanışının yanı sıra akıl ile de kavranabileceğini belirtmiştir. Bu özelliği ile bireyin ve toplumun duyuş ve biliş açısından durumunu belirlediği gibi, gelişim ve değişimini de sağlayan organik bir yapıdır. Sesin en güzel şekli müzik ile dile gelir. Resim, renklerin birleşmesinden; şiir, kelimelerin kaynaşmasından nasıl oluşuyorsa; müzik de seslerin, duygu, düşünce ve heyecanımızı anlatmak üzere belli bir estetik anlayışına göre seçilip işlenmesinden oluşmaktadır.
Yılmaz Öztuna, Büyük Türk Musikisi Ansiklopedisi'nde, Musiki maddesinde müziğin ses üzerinde kurulmuş bir sanat olduğunu belirtir.
Ali Uçan, müziği "Duygu, düşünce, izlenim ve tasarımları ile başka gerçeklerin de katkısıyla belli durum, olgu ve olayları, belli bir amaç ve yöntemle, belirli bir güzellik anlayışına göre birleştirerek, biçimlendirilmiş seslerle işleyerek anlatan estetik bir bütündür. Herkesin anlayabildiği ve anlayabileceği yegâne dildir. Müzik, dil ve ırk fark etmeksizin direkt olarak duygulara hitap eden, etki eden bir sanat dalıdır." diyerek tanımlar.
Müzik, insanoğlunun binlerce yıldır doğayı taklit ederek, duygularını anlatma yollarından birisidir. Müziğin içerisinde doğanın kendi, hayatın özü bulunur. Dünyanın dönüşü ve buna bağlı olarak oluşan “ritm”; bu ritme bağlı olarak duyduğumuz “ses”ler müziğin özüdür, farklı yansımasıdır. Yani müzik eşittir ses ve ritim. Ancak bu ses-ritim birlikteliği matematiksel bileşenlerdir. Bunların üzerine duygu, düşünce, ifade, anlatım gibi araçlar da eklendiği zaman müzik sanat boyutuna geçer.
Yunanlar müzik için, perilerin (mus) konuştuğu dil (ike-ika), yani “perice” (musika) olarak isimlendirdiler. Bugün dünya üzerinde bu isimlendirmeye yakın şekillerde ifade ediliyor.

Müziğin çok çeşitli temel unsurları, öğeleri bulunmaktadır; bunlar çeşitli yazarlar tarafından farklı şekillerde ele alınmıştır. Mesela Otto Karolyi, müziğin üç temel öğesini ritim, ezgi ve armoni olarak belirtmektedir. Besteci Aaron Copland'a göre ise müzik dört temel unsurdan oluşur: Ritim, ezgi (melodi), armoni ve tını (ses rengi). Günümüzde müziğin bu dört temel unsuru dışında başka unsurların da olduğu belirtilmektedir.

Müzik türü ya da stili (genre), belirli bir şekil, ifade ve tekniğe göre gelişen müzik eserleri topluluğunu temsil eder. Müzik tarzı, müzik çeşidi ve benzeri birçok terim ile aynı olduğu düşünülse de müzik türü ya da stili daha geniş ve net bir terminoloji olarak karşımıza çıkmaktadır.

Blues (soul blues, blues rock, Teksas blues vb.)
Caz (ragtime, soul caz vb.)
Country (swing, Amerikan vb.)
Elektronik (ambient, elektro, house vb.)
Hafif dinletiler (lounge vb.)
Halk (Türk halk müziği vb.)
Hip Hop (trap, drill vb.)
Karayip tarzı (reggae vb.)
Latin (bolero, flamenko, mango vb.)
Pop (J-pop, K-pop, Türkçe pop, Arabesk pop)
R&B (funk, disko, soul vb.)
Rock (punk, heavy metal vb.)
Klasik müzik

Müzik tarihi, müziği kronolojik açıdan inceleyen müzikoloji ve tarihin ayrı bir alt alanıdır.

Teknolojinin günümüze çok katkısı olmuştur. Birçok müzisyen bu değişimden etkilenmiş ve teknoloji müziğe çok büyük ölçüde katkı sağlamıştır.

Son yıllarda müzik kaydı için oluşturulan stüdyolarda büyük değişimler yaşanmıştır. İlk müzik kayıt aleti olan "phonautograph"ın patenti, 25 Mart 1857'de Parisli Édouard-Léon Scott de Martinville tarafından alınmıştır. Alexander Graham Bell, 1874'te kendi "phonautograph"ını geliştirmiştir. Bu makine, insan kulağının sesleri duyma yönteminin taklit edilmesiyle yapılmıştır. 1877'nin sonlarına doğru Edison, fonografı icat etmiştir. 1886'da ise Charles Sumner Tainter ve Chichester Bell, Edison'un fonografını geliştirerek gramofonu ortaya çıkarmışlardır. 1924'te, insanlar mekanik kayıt araçları yerine Western Electric Company'nin yeni teknolojisini kullanarak yeni kayıt cihazları üretmişlerdir. Bunlar, sesi daha gür ve cızırtısız kaydedebiliyordu. Günümüzde kullanılan manyetik kayıt ise 1890'da Valdemar Poulsen tarafından geliştirilmiştir. Telegraphone da bu yeni sistemin ilk örneklerindendir. 1930'ların sonuna doğru, çok uzun kayıtlar yapabilen ve çoğu koşulda çalışabilen "magnetophone" kayıt cihazları piyasayı etkilemiştir.

İlk ortaya çıkan ses depolama aygıtları analogdu. İlk olarak fonograf olarak ortaya çıkmış ve ardından manyetik sistemler geliştirilmiştir. Sonrasında sayısal (dijital) depolama ortamları ortaya çıkmıştır. Sayısal depolama aygıtları iki şekilde çalışmaktadır: optik ve manyetik. Bu yeni ses depolama araçları, sadece boyut küçülterek kullanım kolaylığı sağlamakla kalmamış, aynı zamanda müziğin paylaşımına da katkıda bulunmuştur.

Müzik terapisi, eğitimli bir terapistin müşterilerin sağlıklarını iyileştirmelerine veya sürdürmelerine yardımcı olmak amacıyla müziği ve müziğin tüm yönlerini (fiziksel, duygusal, zihinsel, sosyal, estetik ve ruhsal) kullandığı kişilerarası bir süreçtir. Bazı durumlarda müşterinin ihtiyaçları doğrudan müzik aracılığıyla karşılanır; bazen de danışan ve terapist arasında gelişen ilişkiler yoluyla ele alınır. Müzik terapisi, her yaştan, psikiyatrik bozuklukları, tıbbi problemleri, fiziksel engelleri, duyusal bozuklukları, gelişimsel engelleri, madde bağımlılığı sorunları, iletişim bozuklukları, kişilerarası sorunları ve yaşlanma dahil olmak üzere çeşitli sorunları olan bireylere uygulanır. Ayrıca öğrenmeyi geliştirmek, öz güven oluşturmak, stresi azaltmak, fiziksel egzersizi desteklemek ve sağlıkla ilgili diğer birçok aktiviteyi kolaylaştırmak için de kullanılır. Müzik terapistleri, danışanlarını şarkı söylemeye, enstrüman çalmaya, şarkı bestelemeye veya başka müzik etkinlikleri yapmaya teşvik edebilir.
10. yüzyılda filozof Fârâbî vokal müziğin dinleyicilerin duygularını ve ruhlarını nasıl harekete geçirebileceğini anlatmıştır. Müzik uzun zamandır insanların duygularıyla başa çıkmalarına yardımcı olmak için kullanılmaktadır. 17. yüzyılda bilim insanı Robert Burton'ın Melankoli Anatomisi adlı eseri müzik ve dansın akıl hastalığı, özellikle melankoli tedavisinde kritik öneme sahip olduğunu savunmuştur. Müziğin "diğer birçok hastalığı kovmak için mükemmel bir güce" sahip olduğunu kaydetmiş ve onu "umutsuzluk ve melankoliye karşı egemen bir çare" olarak nitelendirmiştir. Antik Çağ'da Rodoslu bir kemancı olan Canus'un müziği "melankolik bir adamı neşelendirmek, ... sevgiliyi daha âşık, dindar bir adamı daha dindar yapmak" için kullandığına dikkat çekilmiştir.
Osmanlı İmparatorluğu'nda akıl hastalıkları müzikle tedavi edilmekteydi.
Kasım 2006'da Dr. Michael J. Crawford ve meslektaşları, müzik terapisinin şizofreni hastalarına yardımcı olduğunu keşfetmişlerdir.

Müzikalizm
Müzikoloji

Sanat, en genel anlamıyla yaratıcılığın ve hayal gücünün ifadesi olarak anlaşılır. Tarih boyunca neyin sanat olarak adlandırılacağına dair fikirler sürekli değişmiş, bu geniş anlama zaman içinde değişik kısıtlamalar getirilip yeni tanımlar yaratılmıştır. Bu tanımlardan en yaygın kabul göreni sanatın edebiyat, resim, müzik, tiyatro, sinema, mimari ve heykel alt türlerinden oluştuğu görüşüdür. Bugün sanat terimi birçok kişi tarafından çok basit ve net gözüken bir kavram gibi kullanılabildiği gibi akademik çevrelerde sanatın ne şekilde tanımlanabileceği, hatta tanımlanabilir olup olmadığı bile hararetli bir tartışma konusudur.
Sanat sözcüğü genelde görsel sanatlar anlamında kullanılır. Sözcüğün bugünkü kullanımı, Batı kültürünün etkisiyle, İngilizcedeki "art" sözcüğüne yakın olsa da halk arasında biraz daha geniş anlamda kullanılır. Gerek İngilizcedeki "art" (artificial = yapay), gerek Almancadaki "Kunst" (künstlich = yapay), gerekse Türkçedeki Arapça kökenli "sanat" (suni = yapay) sözcükleri içlerinde yapaylığa dair bir anlam barındırır. Sanat, bu geniş anlamından Rönesans zamanında sıyrılmaya başlamış, ancak yakın zamana kadar zanaat ve sanat sözcükleri dönüşümlü olarak kullanılmaya devam etmiştir. Buna ek olarak Sanayi Devrimi sonrasında tasarım ve sanat arasında da bir ayrım doğmuş, 1950 ve 1960'larda popüler kültür ve sanat arasında tartışma kaldıran bir üçüncü çizgi çekilmiştir.

Clive Bell, 1914 yılında Cezanne'dan etkilenerek yazdığı Sanat ('Art') isimli kitabında sanatın başat biçim (significant form) olduğunu savunmuştur. Bell'e göre her biçim bu sınıfa girmez, çünkü önemli olan çizgi, şekil ve renk ilişkilerinin kendi aralarındaki kombinasyonudur. Bu görüş, temsilin sanatsal beğeniye etki etmediğini söyler. Sanatı tamamen estetikle bağlantılı olarak tanımlayan bu görüş, 20. yüzyılda Marcel Duchamp, Andy Warhol, Joseph Beuys gibi bildiğimiz anlamda estetik nesneler üretmeyen, görünümden çok kavramlara önem veren sanatçıların eserlerini kapsamadığından, bugün zamanında olduğu kadar etkili değildir.

R.G. Collingwood, 1938'de basılan Sanatın İlkeleri (The Principles of Art) isimli kitabında sanatın temel olarak duyguların yaratıcı ifadesi veya dışa vurumu olduğunu söylemiştir. Bunun yanında sanat ve zanaat arasında bir ayrım yapmıştır. Buna göre zanaat, malzemenin bir plan doğrultusunda daha önceden tasarlanmış bir son ürüne dönüştürülmesi iken sanatsal aktiviteler, araçlar ve amaçlar arasında, planlama ve uygulama arasında ayrım yapmayı gerektirmez. Bunun yanında bu görüşe göre, sanat herhangi bir duygunun da dışa vurumu değildir. Bu duygu, ifade edildiği ana kadar açıklık kazanmamış olup ifade edilişi onun keşfedilmesine neden olacak bir duygu olmalıdır. Bu aynı zamanda izleyiciyi de araştırmanın içine alır. Bu teori de sanat olarak kabul edilmeyen bazı aktiviteleri (örneğin bir psikoterapi seanslarını) sanattan ayırt edemediği gibi, sanat olarak kabul edilen bazı eserleri (örneğin Rönesans Döneminde, sanatçının duygularını açığa çıkarmak değil, dinsel duygular uyandırmak amacıyla yapılan resimler) kapsamadığı için, yerini değişik kuram aramalarına bırakmış, hatta tüm bu tanımlama çabalarının başarısız olması sanatın tanımının yapılmaya çalışılmasının ne kadar doğru olduğu tartışmalarını başlatmıştır.

Morris Weitz'ın 1956'da, Wittgenstein'ın görüşlerinden ve şeylerin özünü bulmaya karşı direncinden yola çıkarak ortaya attığı görüştür. Weitz'a göre Fry ve Bell, Tolstoy, Croce, Collingwood gibi kuramcılar, yaptıkları tanımlarda kendi kişisel sanat görüşlerini ifade etmekten öteye gidememişlerdir. Neo-Wittgenstein'cı görüşü özetlemek gerekirse, sanat açık bir kavramdır ve tanımlanamaz. Ancak bu, Weitz'a göre felsefi açıdan bir sorun yaratmamalıdır, çünkü aile benzerliği yöntemi kullanılarak neyin sanat olup olamayacağı konusunda hükümler getirmek olasıdır.

Kurumsal sanat kuramı, Neo-Wittgenstein'cı görüşünü reddederek sanatın tanımlanabileceğini ileri sürer. Bu fikir George Dickie tarafından ilk olarak 1974'te geliştirilmiştir.
Dickie'nin ilk tanımı, Arthur Danto'nun da sanat dünyası fikirlerinden etkilenerek aşağıdaki şekilde oluşturulmuştur:
Sanat eseri: Bilinçli olarak insan elinden veya fikrinden çıkmadır. Belli bir sosyal kurum (sanat dünyası) adına hareket eden kişi veya kişiler tarafından, bazı kısımları hakkında fikir birliğine varılmış olunmalı, beğeni kazanmaya aday olmalıdır.

Filozof Richard Wollheim sanatın estetik değerlendirilmesi için üç yaklaşım önerir:

Estetik niteliğin insanın bakış açısından bağımsız, mutlak bir değer olduğunu öngören gerçekçi yaklaşım
Estetik niteliğin mutlak bir değer olduğunu, ancak insanın bakış açısına bağlı olduğunu savunan nesnel yaklaşım
Estetik niteliğin hem mutlak olmadığını hem de insanın bakış açısına göre değiştiğini söyleyen göreli yaklaşım

Sanatlar geleneksel olarak söz sanatı, edebiyat (şiir, dram, hikâye, vs.), kitap sanatı, görsel sanatlar (resim, desen, heykel, vs.), grafik sanatlar (resim, desen, tasarım ve yüzey üzerine uygulanan diğer formlar), plastik sanatlar (heykel, modelleme), dekoratif sanatlar (bezeme, mobilya tasarımı, mozaik, etc.), gösteri sanatları (tiyatro, dans, müzik), güzel sanatlar, el sanatları, ses sanatı (beste olarak), grafik sanatı ve mimarlık (iç mimarlık dahil) gibi kategorilere ayrılır. Bu sınıflandırmalar tarih boyunca değişiklikler göstermiştir. Diğer yaygın sanat türlerine kinetik sanat, soyut sanat, postmodern sanat, bilgisayar sanatı, internet sanatı, etkileşimli sanat, enformasyon sanatı, uygulamalı sanat, erotik sanat, giyilebilir sanat, naif sanat, yeni medya sanatı, kamu sanatı, dînî sanat, sokak sanatı, sprey boya sanatı, halk sanatı, nakış sanatı, ticari sanat, psikedelik sanat, yazılım sanatı, askerî sanat, yeni sanat, gastronomi ve mutfak sanatları, arazi sanatı, kum sanatı, denizcilik sanatı, kağıt sanatı, vücut sanatı, cam sanatı, kaya sanatı, çini sanatı, minyatür sanatı, mezar sanatı, figüratif sanat, alev sanatı ve diğerleri aittir.
Antik Yunan'da sanat, bugünkü anlamından farklı olarak dokuz ilham perisi veya her biri ayrı bir techne'yi sembolize edip vücuda getiren musalara (müzlere) göre gruplandırılmıştır. Hiçbir Müz plastik sanatlarla (heykel, resim, çizim) ilişkili kılınmamıştır. Burada techne kabaca sanat olarak çevrilebildiği gibi zanaat anlamına da gelir ve ayrıca bilimsel disiplinleri de kapsayan bir terimdir. Buna göre dokuz sanat dalı şöyledir:

Epik şiir, destan (Müz: Kalliope)
Tarih (Müz: Kleio)
Müzik ve lirik şiir (Müz: Euterpe)
Aşk şiiri (Müz: Erato)
Tragedya (Müz: Melpomene)
İlahi ve panto (Müz: Polymnia)
Dans ve koro (Müz: Terpsikhore)
Komedya ve pastoral şiir (Müz: Thaleia)
Astronomi (Müz: Urania)
Sanatsal ve sanatsal olmayan beceriler arasındaki modern ayrım Rönesans'tan sonra yapılmaya başlanmıştır. Felsefede sanatın bugün kullanılan anlamına yakın bir şekilde ilk kullanımı Georg Wilhelm Friedrich Hegel'in Estetik Üzerine Dersler eserinde görülür ve Hegel burada sanatları en maddesel olandan en ifadeye dayalı olana göre sıralar:

1. Mimarlık, 2. Heykel, 3. Resim, 4. Müzik, 5. Şiir
René Guénon, sanatları göçebe ve yerleşik düzene geçmiş insan topluluklarındaki yaşayış ve ritüel farklılıklarına göre görselliğe ve işitselliğe dayanan sanatlar olarak sınıflandırmıştır. Guénon'a göre yerleşik düzendeki insanlar uzam içindeki formlardan oluşan plastik sanatlar (mimari, heykel, resim), göçebeler ise zaman içinde yayılan fonetik sanatlar (müzik, şiir) üretmişlerdir.

Görsel (plastik) sanatlar: Çizim, resim, seramik, fotoğrafçılık, mimarlık
Fonetik (duysal/işitsel) sanatlar: Müzik, edebiyat
Hegel'in Estetik Üzerine Dersler eserindeki listesi özellikle Fransa'da popüler olmuş ve zamanla üzerine yapılan eklemeler ve değişikliklerle geliştirilmiştir. Aşağıdaki on maddenin ilk yedisi 1923'te Yedinci Sanat Manifestosu'nu yazan film kuramcısı Ricciotto Canudo tarafından popülerleştirilmiştir:

1. Mimarlık, 2. Heykel, 3. Resim, 4. Müzik, 5. Edebiyat (şiir ve nesir), 6. Gösteri sanatları (dans ve tiyatro), 7. Sinema ve film, 8. Medya sanatları (radyo, televizyon ve fotoğraf), 9. Çizgi roman, 10. Video oyunları veya genel olarak elektronik sanat ve dijital sanat formları.
11. ve 12. sıra için multimedya ve performans sanatı gibi öneriler mevcutsa da bu konuda bir uzlaşma yoktur. Fransa Kültür Bakanlığı da "yeni" sanat sınıflandırmaları konusundaki tartışmalara dahil olmaktadır.
Sanatsal mecralara dayanan bu sınıflandırmalar 19. yüzyıl sonunda ve 20. yüzyılın ilk yarısında sanata bakış ile bağlantılıdır. O dönemin modernist sanatçıları kullandıkları malzeme, araç, gereç ve teknikleri ön plana çıkarmışlar ve örneğin resimde temsil edilen içerik yerine fırça vuruşları veya tuvalin dokusu gibi maddesellikleri vurgulamışlardı. 20. yüzyılın ikinci yarısında ise artık her nesne, malzeme veya yöntem ile sanat yapılabileceği görüşü yerleşince happening'ler, hazıryapımlar gibi klasik sınıflandırmalara uymayan sanatsal mecralar kullanılmaya başlanmış, o zamana kadar katışıksız oldukları kabul edilen ve sanatın sınıflandırılmasının dayandırıldığı yöntem ve malzemeler birbiri içine geçmeye başlamıştır. 1960 ve 70'lerde mecralar arasılık terimi ortaya atılmış ve klasik sınıflandırmalardan iyice uzaklaşılmıştır. Amerikalı eleştirmen Rosalind Krauss, 20. yüzyılın ilk bölümünde resim üzerine yazan Clement Greenberg'in mecraya özgülük kavramını modası geçmiş olarak nitelendirmiş ve mecra sonrası (İng. post-medium) bir döneme girmiş olduğumuzu iddia etmiştir. Mecra veya ortam sonrasılık, kavramsal sanat, yerleştirme, performans sanatı, dijital sanat gibi üretim türlerine yeni bir anlam verir, malzeme ve tekniğe dayalı klasik sınıflandırmaların yerine sanatçıların önceden belirlenmiş mecraların dışına çıkıp kendi teknik dayanaklarını icat ettikleri sınırsız olanaklara sahip bir döneme işaret eder.

Yapıldıkları tarihler bundan 40.000 yıl öncesine giden heykeller, mağara ve kaya resimleri bulunduysa da bu eserlerin anlamı, içinde geliştirildikleri kültür hakkında az bilgimiz olması sebebiyle tam olarak bilinmemektedir. 

Coğrafya; beşerî (insanî) sistemleri ve yeryüzünü araştıran, bunlar arasındaki ilişkiyi neden-sonuç ve dağılış ilkesine bağlı olarak inceleyen ve sorgulayan bir bilim dalıdır. Yer ve insanlar arasındaki ilişkiler coğrafyanın konusunu oluşturur. Coğrafya sözcüğü Yunanca “γεωγραφία” gaia (yer) ve gráphein (yazmak, betimlemek) sözcüklerinden türemiştir. Türkçesi yerçizim sözcüğüdür. Zamanımızdan 2200 yıl önce coğrafya terimini ilk kullanan kişi Eratosthenes (MÖ 276-MÖ 194) olmuştur. Gregg ve Leinhardt (1994), coğrafyayı 4 özellikle karakterize edilen bir disiplin olarak tanımlamaktadırlar:

Birincisi, bir yere eşsiz bir karakter kazandıran, yeryüzü üzerindeki özelliklerin dağılımıdır (örneğin dağlar, ırmaklar, denizler vb.).
İkincisi, bazı şeylerin oldukları yerlerde ve zamanda neden ve nasıl meydana geldiğini anlamaktır (örneğin yanardağlar gibi).
Üçüncüsü, meydana gelen olayların, diğer olaylarla ilgisi ve bağlantısıdır (örneğin yağmur ormanlarının tahribi).
Sonuncusu, coğrafyanın haritalar ile bilgilerin ve düşüncelerin iletişimini sağlamasıdır.
Bu dört özellik birbiri ile çok çeşitli yollardan etkileşim içindedir. Bunlardan ilk üçü coğrafyanın dayanak ilkeleridir. Sonuncusu ise coğrafî araştırmalar sonucu elde edilen bilgilerin söylenişidir.
Coğrafyanın bu değişik yönleri arasındaki etkileşim, onu tanımlama amaçlı olarak kesin çizgilerle bölünmesini zorlaştırır. Coğrafi beceriler, yerler, fizikî, beşerî ve çevre coğrafyası biçiminde bir bölümleme, bunlardan bir veya iki alanın coğrafya eğitiminin çeşitli basamaklarında yer alması; öğrencinin çeşitli alanlar arasındaki ilişkiyi anlamasının engellenmesi şeklinde bir sonuç doğurabilir.
Coğrafya, bazı yeteneklerin gelişimini ve kavramların anlaşılmasını içerir. Bu kavram ve yetenekler ise fizikî çevre (ortam), beşerî çevre ve bunlar arasındaki ilişki ile ilgilidir. Coğrafya hem bir doğa bilimidir (fiziki coğrafya) hem de bir sosyal bilimdir (beşeri ve ekonomik coğrafya).

Coğrafya, bazı farklılıklar olsa da genellikle aşağıdaki alanlara ayrılarak incelenir.

Fiziki coğrafya
Jeomorfoloji
Klimatoloji
Toprak coğrafyası
Hidrografya
Yer altı suları ve kaynaklar
Akarsular coğrafyası (Potamoloji)
Göller coğrafyası (Limnoloji)
Denizler ve okyanuslar coğrafyası (Oseonografya)
Biyocoğrafya
Bitki coğrafyası (Fitocoğrafya)
Hayvan coğrafyası (zoocoğrafya)
Afetler coğrafyası
Beşeri coğrafya
Nüfus coğrafyası
Yerleşme coğrafyası
Sağlık coğrafyası
Tarihi coğrafya
Ekonomik coğrafya
Sanayi coğrafyası
Tarım coğrafyası
Turizm coğrafyası
Ulaşım coğrafyası
Ticaret coğrafyası
Madencilik
Enerji kaynakları
Bölgesel coğrafya
Kıtalar coğrafyası
Ülkeler coğrafyası
Bölgeler coğrafyası

Coğrafi Bilgi, bir coğrafi varlık hakkındaki bilgidir. Yersel bilgi türüdür. Bu bağlamda Yer mekânsal bilgi olarak da adlandırılır. Coğrafi Bilgi, birbirleriyle bağlantılı üç ayrı bilgiden oluşur:

Coğrafi Konum Bilgisi: Konumsal Bilgi türüdür. Bu bağlamda Yer konumsal Bilgi olarak da adlandırılır. Coğrafi varlığın yeryuvarına ilişkin belli bir datum (referans sistemi) ve projeksiyon (izdüşüm) düzenindeki konum (koordinat) bilgisidir.
Öznitelik Bilgisi: Coğrafi varlığa ilişkin öznitelik ile öznitelik değeri bilgisidir.
Topolojik Bilgi: Matematik (Sayıbilim) biliminin bir alt dalı olan Topoloji bilimi esasları çerçevesinde; bir coğrafi varlığın, diğer coğrafi varlıklara göre komşuluk ilişkileri (sağında, solunda, başında, sonunda vb.) hakkındaki bilgidir.

Fiziki coğrafya ve Beşeri coğrafyadır. Fiziki coğrafya yeryüzünün fiziksel özellikleri (yer, su, hava ve canlılar) ile ilgilenirken beşeri coğrafya bu fiziksel özelliklere göre şekillenmiş insan yaşayışı, ekonomisi gibi toplumsal konularla ilgilenmektedir.

Fiziki coğrafyanın başlıca bölümleri

Beşeri coğrafyanın başlıca bölümleri:

Modern coğrafya mekâna bağlı tüm olayları kendi metot ve teknikleriyle araştırmaktadır. Coğrafyanın beş temel unsuru; Konum, Mekan (yer), Hareket, Bölge ile Beşeri ve Fiziki ortam ilişkisi, coğrafyayı diğer bilimlerden farklılaştırır.

Konum: Her olay ve varlık yeryüzünde tanımlanabilir bir konuma sahiptir. Coğrafya bir olay ve varlığın neden orada yer aldığını, mekanla ilişkisini, insan hayatı üzerindeki etkisini konuma bağlı olarak inceler. Konum; Matematik konum ve Özel konum olarak iki türlü ifade edilir. Matematik konum, enlem ve boylama göre belirlenirken, özel konum bilinen yerler göre, doğal beşeri ve ekonomik özellikleriyle tanımlanır.
Yer (Mekân): Dünyanın her yerinin farklı fiziki, beşeri ve ekonomik özellikleri vardır. Mekânın fiziki ve beşeri özelliklerinin ortaya konması, bu unsurlar arasında etkileşimin anlaşılmasını sağlar. Böylelikle insanların mekandan nasıl etkilendiği, mekâna bağımlılık miktarı, mekândan bağımsızlaşma yöntemlerine ulaşılmış olur. Mekânın tüm coğrafi özellikleriyle tanınması, ondan ortama zarar vermeden, en iyi şekilde faydalanılmasını temin eder.
Bölge: Coğrafyada benzer doğal, beşeri ve ekonomik özellikleri olan alanlara bölge denilmektedir. Bölge iki kısımda incelenir; Beşeri-kültürel bölge ve Fiziki bölgeler. Fiziki bölgeler; yeryüzü şekilleri, iklim, doğal bitki topluluğu ve toprak özelliklerine göre oluşturulur. Beşeri-kültürel bölgeler; ekonomi, maden kaynakları, sanayi, yönetim yapısı, tarım, din, dil özelliklerine göre oluşturulur. Fiziki bölgeler uzun sürelerde değişmezken, beşeri bölgeler daha kısa sürelerde değişebilmektedir. Coğrafya, bölgelerin zamanla nasıl değiştiğini ve değişimin sebeplerini araştırır. Coğrafya yeryüzünü değişik özelliklerine göre bölgelere ayırır, bölgelerin birbirine benzer ve farklı yanlarını inceler. Zamanla oluşan değişim ile insan ve faaliyetlerine etkisini inceler.
Hareket: Yerkürede canlı, cansız tüm varlıklar için bir hareketlilik söz konusudur. İnsanlar, sular, okyanus akıntıları, bulutlar, akarsular, kıtalar, volkanlar, depremler, dağ oluşumları, bitki ve hayvanlar hızları birbirinden farklı da olsa bir hareket halindedir. Coğrafya fiziki (doğal) ve beşeri tüm hareketleri incelemeye çalışır. Beşeri hareketlilik; İnsan, eşya ve bilginin hareketi olmak üzere üç kısımda incelenir. İnsan ve eşya ulaşım araçlarıyla taşınır. Bilginin taşınması olan haberleşme; önceleri güvercin, at arabası, telgraf, telefon, faks, televizyon ile yapılırken yakın zamanlarda bilgisayar ve uydular da kullanılmaya başlanmıştır. Tüm bahsedilen hareket türleri farklılıklardan kaynaklanmaktadır. Akarsuyun akışı eğim farkı, rüzgâr basınç farkı, hayvan ve bitki göçleri iklim, mevsim farklılıkları, insan göçü ekonomik farklılık gibi nedenlere dayanmaktadır. Coğrafya bu hareketin oluşturduğu ağı ilkeleri olan neden-sonuç, ilgi ve dağılış ilkeleri doğrultusunda inceler. Tüm bu araştırmalar sonucunda; insanların yeryüzüne düzensiz dağılışının nedenleri, farklı bölgelere neden ve nasıl ulaştıkları, ürün ve bilgiyi farklı mekanlara nasıl gönderdikleri gibi bilgilere ulaşılır.
Beşeri ve Fiziki Ortam İlişkisi: Fiziki ortam insanın tüm faaliyetleriyle bağlı olduğu doğal çevreyi ifade eder. Coğrafya; insanı, faaliyetlerini ve doğal çevre ile ilişkilerini inceleyerek insanın doğal ortama uyumunu araştırır. İnsan faaliyetleriyle doğal ve beşeri çevrede oluşan olumlu ve olumsuz sonuçları inceler. Sadece insanın doğaya değil, doğal çevreninde insan ve faaliyetlerine etkileri incelenir. Araştırmalar sonucunda insan, faaliyetleriyle doğaya nasıl davranması gerektiğini öğrenir, gelecekte zararına olacak faaliyetlerden uzak durur.

Bilim tarihcisi ve filozof olan Thomas Samuel Kuhn Coğrafyayı da etkileyen görüşler ileri sürmüştür. Kuhn; bilimsel görüşler arasında karşıtlık artınca bir güç mücadelesinin ortaya çıkacağını ileri sürer. Aynı bilim içinde yarış halinde olan yaklaşım/düşünce/bakış açılarına paradigma adını verir. Coğrafyayı belirli zaman aralıklarında etkileyen temel paradigmalar şu şekilde sıralanabilir.
Başlangıçtan 1950'ye kadar geçen süre:

Çevresel determinizm: 1950'li yıllara kadar fizikte Newton, biyolojide Darwin'in görüşlerinin ağırlıkta olduğu zamanlarda etkili olmuştur. Çevre şartlarının, insanın ve toplulukların bulundukları durumun temel nedeni olduğunu kabul eder. Doğal koşullar ve iklimin insan sosyolojisi, psikolojisi ve kültürel durumu üzerinde etkili olduğu kabul edilir. Geri kalmış toplumların durumunun, doğal çevrelerinin olağan bir sonucu olduğu varsayılır. Böylece bu toplumların sömürgeleştirilmesinin yolu açılmış, Coğrafya bilgisi sömürü ve işgalin nedeni olarak görülmüştür. 20. yüzyılda terk edilmiş bir yaklaşımdır.
Pasibilizm ve Bölgeselcilik: Fiziki çevrenin insanı belli ölçüde sınırladığını fakat insanın var olanlar arasında imkânlar dahilinde seçme yapabileceğini savunan yaklaşımdır. Dilimize Mümküncülük, imkancılık şeklinde çevrilir. Çevre ile ilişkilerinde, determinizmdeki pasif insanı yerine, daha aktif, seçim yapabilen insanı tanımlar. Pasibilizm tüm yeryüzünün bütün halinde araştırılmasının zor olacağını, onun yerine küçük bölgelere ayrılarak incelenmesini savunur.
Vidal de la Balache'a göre; mekân doğal ve beşeri özelliklerine göre birbirinden farklı bölgelere ayrılabilir, böylece dünyanın fiziki, beşeri ve ekonomik etkenlerce nasıl biçimlendirildiği anlaşılabilir. Bu devirde doğal olarak var olmayan bölgelerin sınırlarının nasıl belirleneceği üzerinde durulmuştur. Bölgeler arası alansal farklılığın belirlenmesi temel amaç haline gelmiştir. Yerel farklılıklarla bu yoğunlukta çalışma, teoriyi geri plana atmış, coğrafyanın bilimselliği tartışılır hale gelmiştir. Bu yaklaşım 1950'lerden sonra ortaya çıkan nicel anlayışla terk edilmiştir.
1950-1960 Nicel Dönüşüm:

Pozitivizm: Auguste Comte tarafından geliştirilen, bilimsel bilgiden, dinsel ve metafizik bilgileri ayırma çabasıdır. Bu yaklaşımda coğrafyacılar, bilimsel yöntemlerle toplumların beşeri ve mekânsal örgütlenmeleriyle ilgili bilimsel bilgi üretirler. Pozitivizm coğrafyaya 1950-60'lı yıllarda girmiş, Nicel devrim olarak tanımlanıp, Mekansal bilim şeklinde Yeni Coğrafya dönemini başlatmıştır.
Eleştirel Rasyonalizm: Karl Popper'in pozitivizme yaptığı itiraz ile gündeme gelmiştir. Popper; pozitivizmin hip

Ekonomi, üretim, ticaret, dağıtım ve tüketim, ithalat ve ihracattan oluşan insan etkinliğidir. İnsanın ihtiyaçlarını karşılamada yapılan her türlü faaliyeti içerir.
Ekonomi belli bir bölge içindeki ekonomik sistemden oluşur. Bu sistem o bölgedeki iş gücünü, sermayeyi, doğal kaynakları; üretim, ticaret ile dağıtımda rol alan ekonomik kuruluşları ve o bölgedeki mal ile hizmetlerin tüketimini içerir. Bir ekonomi teknolojik evrim, tarih ve sosyal organizasyon ile coğrafya, doğal kaynaklar, gelir ve ekoloji gibi ana faktörlerin birleşmesiyle oluşur.
Ekonomi, insanların ihtiyaçlarını karşılamak için hangi kaynakların kullanılması gerektiğini inceler ve bu kaynakların en etkin bir şekilde kullanılmasını sağlar. Ekonomi sözcüğünün kökeni Grekçe οἰκονομία (oikonomía) sözcüğüdür. Οἶκος (oîkos) sözcüğü "ev, hane” ve νόμος (nómos) sözcüğü de "kural, düzen, idare" anlamındadır. Bu 2 sözcüğünün birleşiminden oluşan oikonomía sözcüğü de "ev idare, hane yönetimi" anlamındadır.
Tüm meslekler, kuruluşlar veya ekonomik faaliyetler ekonomiye katkıda bulunur. Tüketim, tasarruf ve yatırım ekonominin çekirdek öğelerindendir ve pazarın dengesini belirler. Ekonominin birincil, ikincil ve üçüncül olmak üzere üç sektörü mevcuttur.
Tarih boyunca toplumlar karmaşıklaştıkça ekonomi de gelişti. Sümerler mal paraya dayanan büyük ölçekte bir ekonomi oluştururken, günümüzdeki anlamıyla ilk ekonomiyi Babilliler ve komşu şehir devletleri kurdu.
Ekonomi, genellikle aşağıdaki alt dalları içerir.
Mikroekonomi: Bir firma, bir birey ya da bir grubun mal ve hizmetlerle ilgili davranışlarını inceler.
Makroekonomi: Bir ülkenin genel ekonomik durumunu inceler. Bu alt dal, ülkenin büyüme oranı, enflasyon oranı, işsizlik oranı gibi genel ekonomik göstergeleri inceler.
İktisat: Mal ve hizmetlerin üretim, dağıtım ve tüketimini inceler.
Finans: Bir ülkenin ya da bir kuruluşun finansal yapısını inceler.

Birisi mal veya hizmet ürettiği, tedarik ettiği ve dağıttığı sürece bir tür ekonomi var olmuştur; toplumlar büyüdükçe ve karmaşıklaştıkça ekonomiler de büyüdü.
Sümer emtia parasına dayalı büyük ölçekli bir ekonomi geliştirdi.
Babilliler ve onların komşu şehir devletleri daha sonra borçla ilgili kurallar/kanunlar, ticari uygulamalarla ilgili yasal sözleşmeler ve hukuk kuralları ve özel mülkiyet açısından düşündüğümüz en eski ekonomi sistemini geliştirdiler.
Antik ekonomi öncelikle geçimlik tarıma dayanıyordu. Şekel, Sami halkları tarafından kullanılan ağırlık ve para birimini ifade eden ilk birimdir. Terimin ilk kullanımı M.Ö. 3.000 yıllarında Mezopotamya'da ortaya çıkmış ve gümüş, bronz, bakır vb. gibi diğer değerleri bir metrikle ilişkilendiren belirli arpa kütlesine atıfta bulunmuştur.
Tıpkı İngiliz Sterlini'nin başlangıçta bir poundluk gümüş kütlesini ifade eden bir birim olması gibi arpa/şekel başlangıçta hem para birimi hem de ağırlık birimiydi.
Mal alışverişinin çoğu sosyal ilişkiler yoluyla gerçekleşti. Pazar yerlerinde takas yapan tüccarlar da vardı. İngilizce 'ekonomi' sözcüğünün kaynaklandığı Antik Yunanistan'da, pek çok insan, özgür sahiplerinin kölesiydi. Ekonomik tartışma kıtlıktan kaynaklanıyordu.
Çin ekonomi hukukunda kurumsal yeniliğin devasa döngüsü bir fikir içerir. Piyasa dışı bir ekonomiye hizmet etmek, bir firmanın yasal olarak garanti altına alınan ve bürokratik fırsatlardan korunan görev süresini teşvik eder.

Orta Çağ'da, şimdi ekonomi olarak bilinen şey, geçim seviyesinden çok uzak değildi. Değişimin çoğu sosyal gruplar içinde gerçekleşti. Üstüne üstlük, büyük fatihler fetihlerini finanse etmek için artık risk sermayesi dediğimiz şeyi (Risk anlamına gelen İtalyanca Ventura ‘dan) artırdılar. Sermayenin Yeni Dünya'dan getirecekleri mallarla geri ödenmesi gerekiyordu. Marco Polo (1254-1324), Kristof Kolomb (1451-1506) ve Vasco da Gama'nın (1469-1524) keşifleri ilk küresel ekonominin oluşmasına yol açtı. İlk işletmeler ticaret işletmeleriydi. 1513 yılında Anvers'te ilk borsa kuruldu. O zamanlar ekonomi öncelikle ticaret demekti.
Avrupalıların ele geçirdiği yerler, sözde koloniler olan Avrupa devletlerinin kolları haline geldi. Yükselen ulus devletler; İspanya, Portekiz, Fransa, Büyük Britanya ve Hollanda özel zenginlik ile kamu yararı arasında arabuluculuğa yönelik ilk yaklaşım olan gümrük vergileri ve (latince: merchant (Türkçe: tacir) anlamında mercator 'dan) merkantilizm yoluyla ticareti kontrol etmeye çalıştılar. Avrupa'daki laikleşme, devletlerin kilisenin muazzam mülkünü şehirlerin gelişimi için kullanmasına imkan verdi. Soyluların etkisi azaldı. Ekonomiden sorumlu ilk İçişleri Bakanları göreve başladı. Amschel Mayer Rothschild (1773-1855) gibi bankacılar, savaşlar ve altyapı gibi ulusal projeleri finanse etmeye başladı. Artık ekonomi, bir devletin vatandaşlarının ekonomik faaliyetlerinin konusu olarak ulusal ekonomi demekti.

Kelimenin gerçek modern anlamındaki ilk ekonomist, kısmen merkantilizme bir tepki olan fizyokrasi fikirlerinden ilham alan İskoçyalı Adam Smith (1723-1790) ve daha sonra İktisat öğrencisi olan Adam Mari'ydi. Ulusal ekonominin unsurlarını tanımladı: Ürünler, rekabet - (arz ve talep)- ve iş bölümünün kullanılmasıyla oluşturulan doğal bir fiyatla sunulur. Serbest ticaretin temel amacının insanın kişisel çıkarı olduğunu savundu. Sözde kişisel çıkar hipotezi, ekonominin antropolojik temeli oldu. Thomas Malthus (1766-1834) arz ve talep fikrini aşırı nüfus sorununa aktardı.
Sanayi Devrimi, 18. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar tarım, imalat, madencilik ve ulaştırma alanlarındaki büyük değişikliklerin, Birleşik Krallık'ta başlayıp daha sonra Avrupa, Kuzey Amerika ve sonunda dünyaya yayılan sosyoekonomik ve kültürel koşullar üzerinde derin bir etkiye sahip olduğu dönemdi. Sanayi Devrimi'nin başlangıcı insanlık tarihinde önemli bir dönüm noktasına işaret ediyordu; günlük yaşamın hemen hemen her yönü sonunda bir şekilde etkilendi. Avrupa'da vahşi kapitalizm, merkantilizm sisteminin (bugünkü korumacılık) yerini almaya başladı ve ekonomik büyümeye yol açtı. Üretim sistemi, üretim ve iş bölümü, malların seri üretimini mümkün kıldığı için bugünkü döneme Sanayi Devrimi adı verilmiştir.

Çağdaş "ekonomi" kavramı, 1930'lardaki Amerika'daki Büyük Buhran'a kadar popüler bir şekilde bilinmiyordu.
İki Dünya savaşı'nın ve yıkıcı Büyük Buhran'ın yarattığı kaosun ardından politika yapıcılar, ekonominin gidişatını kontrol etmenin yeni yollarını aradılar. Bu, küresel serbest ticaret savunucusu olan ve sözde neoliberalizmin babaları olduğu varsayılan Friedrich August von Hayek (1899-1992) ve Milton Friedman (1912-2006) tarafından araştırıldı ve tartışıldı.

Piyasa ekonomisi, mal ve hizmetler'in arz ve talebe göre takas veya kredi veya para birimi gibi borç değeri değişim aracı ile katılımcılar (ekonomik birimler) arasında üretildiği ve değiş tokuş edildiği ekonomidir.
Planlı ekonomi, siyasi aktörlerin neyin üretildiğini ve nasıl satılıp dağıtıldığını doğrudan kontrol ettiği ekonomidir.
Yeşil ekonomi, düşük karbonlu ve kaynak verimlidir. Yeşil ekonomide gelir ve istihdamdaki büyüme, karbon emisyonlarını ve kirliliği azaltan, enerji ve kaynak verimliliğini artıran ve biyoçeşitlilik ve ekosistem hizmetlerinin kaybını önleyen kamu ve özel sektör yatırımlarınca yönlendirilir.
Gig ekonomisi, kısa vadeli işlerin talep üzerine atandığı veya seçildiği ekonomidir.
Dünya ekonomisi, genelde insanlığın ekonomik sistem veya sistemleri anlamına gelir.
Kayıt dışı ekonomi ne vergilendirilen ne de devlet tarafından izlenen ekonomidir.

Ekonominin, aşağıdaki aşamalar veya öncelik dereceleriyle geliştiği kabul edilir:

Antik ekonomi esasen geçimlik çiftçiliğe dayanırdı.
Sanayi Devrimi aşaması, geçimlik tarımın rolünü azalttı ve son üç yüzyılda geçimlik tarımı daha yaygın ve tek kültürlü tarım biçimlerine dönüştürdü. Ekonomik büyüme en çok madencilik, inşaat ve imalat sektörlerinde gerçekleşti. Ticaret, toplumda ürün alışverişinin ve dağıtımının iyileştirilmesi ihtiyacı nedeniyle daha önemli oldu.
Modern tüketim toplumları evresinin ekonomilerinde, hizmetler, finans ve teknoloji-bilgi ekonomisinin oynadığı roller vardır.
Modern ekonomilerde bu aşamalar üç sektör modeli ile ifade edilir:

Birincil: mısır, kömür, odun ve demir gibi hammaddelerin çıkarılmasını ve üretilmesidir.
İkincil: Ham veya ara malzemelerin mallara örn. çeliği arabalara veya tekstilleri giysiye dönüştürmek gibi dönüştürülmesidir,
Üçüncül: Tüketicilere bebek bakıcılığı, sinema vb. ve işletmelere bankacılık vb hizmetlerin sağlanmasıdır.
Gelişmiş toplumun diğer sektörleri şunlardır:

kamu sektörü veya devlet sektörü (genellikle şunlardır: meclis, parlamento, hukuk mahkemeleri ve devlet daireleri, çeşitli acil servisler, halk sağlığı, yoksul ve tehdit altındaki insanlar için sığınaklar, ulaşım tesisleri, hava/deniz limanları, doğum sonrası -doğuştan bakım, hastaneler, okullar, kütüphaneler, müzeler, korunan tarihi binalar, parklar/bahçeler, doğa rezervleri, bazı üniversiteler, ulusal spor alanları/stadyumlar, ulusal sanatlar/konser salonları veya tiyatrolar ve din için ibadet yerleri).
özel sektör veya özel olarak işletilen işletmeler.
gönüllü sektör veya sosyal sektör.

Bir ülkenin gayri safi yurt içi hasılası (GSYİH), ekonomi büyüklüğünün ölçüsüdür veya daha özel olarak, üretilen tüm nihai malların ve hizmetlerin piyasa değerinin parasal ölçüsüdür. Bir ülkenin en geleneksel ekonomik analizi, büyük ölçüde GSYİH ve kişi başına düşen GSYİH gibi ekonomik göstergelere dayanır. Genellikle yararlı olsa da, GSYİH yalnızca paranın değiş tokuş edildiği ekonomik faaliyetleri içerir.
Modern zamanlarda finans sektörünün artan önemi nedeniyle reel ekonomi terimi, politikacıların yanı sıra analistler tarafından da ekonominin gerçek mal ve hizmetlerin üretimle ilgili bölümünü belirtmek için kullanılır ve görünüşte "kağıt ekonomisi" ile veya mali piyasalarda alım satımla ilgilenen ekonominin mali yönüyle tezat oluşturur,
Alternatif terminoloji gerçek değerlerle (enflasyon için düzeltilmiş) ifade edilen gerçek GSYİH ekonominin veya nominal değerlerle (enflasyon için düzeltilmemiş) ifade edilen ölçülerini birbirinde

Deniz, bir okyanus ile bağı olan ve büyük bir alanı kaplayan ve genellikle tuzlu olan su kütlesi. Terim genellikle okyanus terimi yerine de kullanılır.
Denizler Dünya yüzeyinin %70'ini kaplamaktadır. Yeryüzünde kapladıkları 1.338 milyar km3 hacimle dünya üzerindeki su varlığının %96,5'ini oluşturmaktadırlar. Ancak, deniz suyu ortalama %3,5 oranında tuz içerdiğinden, şu anda oldukça yüksek ücretli olan arıtma yöntemleri uygulanmadan içme suyu olarak kullanılamamaktadır.
Denizler üzerinden gerçekleştirilen ticaret, hava yoluyla taşımacılığın gittikçe gelişmesine karşın, öneminden pek bir şey yitirmemiştir. Dünya ticaretinde aktarılan malların %92'si, yılda 5,7 milyar ton, deniz yolu üzerinden taşınmaktadır.

Kuzey Buz Denizi
Amundsen Körfezi
Barents Denizi
Beaufort Denizi
Beyazdeniz
Çukçi Denizi
Doğu Sibirya Denizi
Grönland Denizi
Hudson Körfezi
James Koyu
Kara Denizi
Laptev Denizi
Lincoln Denizi
Norveç Denizi
Atlas Okyanusu
Akdeniz
Adriyatik Denizi
Tiren Denizi
Alboran Denizi
Ege Denizi
Girit Denizi
Balear Denizi
İyon Denizi
Trakya Denizi
Karadeniz
Azak Denizi
Katalan Denizi
Ligurya Denizi
Marmara Denizi
Sitre Körfezi
Tiren Denizi
Baffin Körfezi
Baltık Denizi
Botni Körfezi
Botni Koyu
Botni Denizi
Finlandiya Körfezi
Orta Baltık Denizi
Biskay Körfezi
Fundy Körfezi
Gine Körfezi
Hebrides Denizi
İrlanda Denizi
Karayip Denizi
Kelt Denizi
Kuzey Denizi
Meksika Körfezi
Saint Lawrence Körfezi
Sargasso Denizi
Büyük Okyanus
Alaska Körfezi
Arafura Denizi
Banda Denizi
Bering Denizi
Bismarck Denizi
Bohai Denizi
Bohol Denizi (Mindanao Denizi)
Camotes Denizi
Carpentaria Körfezi
Cava Denizi
Celebes Denizi
Ceram Denizi
Coral Denizi
Cortez Denizi (Kaliforniya Körfezi)
Doğu Çin Denizi
Filipin Denizi
Flores Denizi
Güney Çin Denizi
Halmahera Denizi
Japon Denizi
Maluku Denizi
Ohotsk Denizi
Salish Denizi
Sarıdeniz
Savu Denizi
Seto İç Denizi
Solomon Denizi
Sulu Denizi
Şili Denizi
Tasman Denizi
Tayland Körfezi
Timor Denizi
Güney Okyanusu
Amundsen Denizi
Bellingshausen Denizi
Büyük Avustralya Körfezi
Davis Denizi
Ross Denizi
St. Vincent Körfezi
Scotia Denizi
Spencer Körfezi
Weddell Denizi
Hint Okyanusu
Aden Körfezi
Andaman Denizi
Basra Körfezi
Bengal Körfezi
Kızıldeniz
Timor Denizi
Umman Denizi
Umman Körfezi

Kayalık Sahil Ekosistemi
Sandy Beach Ekosistemi
Mangrov Ekosistemi
Tuzlu Bataklık Ekosistemi
Mercan Kayalık Ekosistemi
Yosun Ormanı
Polar Ekosistem
Derin Deniz Ekosistemi
Hidrotermal Vents

Kıyı uzunluklarına göre ülkelerin listesi
Aral Gölü
Hazar Denizi
Lut Gölü
Taberiye Gölü
Büyük Tuz Gölü

Güneş, Güneş Sistemi'nin merkezinde yer alan bir yıldızdır. Çekirdeğindeki nükleer füzyon reaksiyonları ile akkor hale gelene kadar ısınan, %10'u morötesi olmak üzere esas olarak görünür ışık ve kızılötesi radyasyon olarak yüzeyinden enerji yayan, oldukça büyük ve sıcak bir plazma küresidir. Dünya'daki yaşam için açık ara en önemli enerji kaynağıdır. Güneş birçok kültürde kutsallık atfedilen bir nesne olmuştur. Antik çağlardan beri astronomik araştırmalar için merkezi bir konudur.
Güneş'in, Samanyolu merkezinin etrafındaki bir dönüşünü yaklaşık 225-250 milyon yılda tamamladığı ve merkeze göre yaklaşık 24.000 ila 28.000 ışık yılı mesafede 828.000 km/s hızda hareket etmekte olduğu bir yörüngesi vardır. Dünya'ya olan mesafesi 1 AU (1.496×108 km) yani yaklaşık 8 ışık dakikasıdır. Güneş, yaklaşık olarak, Dünya'nın çapının 109 katına (1.391.400 km), hacminin 1,3 milyon katına (1.412×1012 km3) ve kütlesinin 332,9 bin katına (1.988,4×1024 kg) sahiptir. Orta büyüklükte bir yıldız olan Güneş, tek başına Güneş Sistemi kütlesinin % 99,86'sını oluşturur. Kütlesinin %74'ü hidrojen, %24-25'ü ise helyumdan oluşmakta olup, kütlenin geri kalanı daha ağır olan demir, nikel, oksijen, silikon, kükürt, magnezyum, karbon, neon, kalsiyum ve krom gibi diğer elementlerden oluşur.
Güneş'in yıldız sınıfı G-tipi Ana Kol Yıldızı, yani G2V'dir. Resmi olmayan adlandırmada, esasında beyaz renkli olmasına rağmen sarı cüce olarak nitelenir. Yaklaşık 4,6 milyar yıl önce büyük bir moleküler bulutun bir bölgesindeki maddenin kütleçekimsel olarak çökmesiyle oluşmuştur. Bu maddenin çoğu merkezde toplanırken, geri kalanı Güneş Sistemi'ni oluşturan yörüngeli bir disk şeklinde basıklaşmıştır. Merkezi kütle o kadar sıcak ve yoğun hale gelmiştir ki sonunda çekirdeğinde nükleer füzyonu başlatmıştır. Güneş'in çekirdeği her bir saniyede, yaklaşık 600 milyar kilogram (kg) hidrojeni helyuma dönüştürmekte ve 4 milyar kg maddeyi enerjiye çevirmektedir.
Çok uzak bir gelecekte, çekirdeğindeki hidrojen füzyonu artık hidrostatik dengede olamayacağı bir noktaya kadar azaldığında, Güneş'in çekirdeğindeki yoğunluk ve sıcaklıkta belirgin bir artış yaşanacak, bu da dış katmanların genişlemesine neden olarak sonunda Güneş'i bir kırmızı deve dönüştürecektir. Bu süreç günümüzden yaklaşık beş milyar yıl sonra Dünya'yı yaşanmaz hale getirecek kadar Güneş'i büyütecektir. Daha sonra Güneş dış katmanlarını dökecek ve yoğun bir tür soğuyan yıldız (beyaz cüce) haline gelecek ve artık füzyon yoluyla enerji üretmeyecek, ancak trilyonlarca yıl boyunca önceki füzyonundan kaynaklanan ısıyı yaymaya ve parlamaya devam edecektir. Ardından da ihmal edilebilir düzeyde bir enerji yayan, süper yoğun bir kara cüce haline geleceği tahmin edilmektedir.

Güneş kelimesi, Orta Türkçede yer alan ve aynı anlama gelen küneş sözcüğünden evirilmiştir. Bu kelime ise Eski Türkçede yer aldığı tahmin edilen ancak yazılı örneği bulunmayan, "gün ışımak, aydınlanmak" anlamındaki "küne-" sözüne "+Iş" ekinin eklenmesiyle türetilmiştir. Sözcüğün yer aldığı en eski kaynak, 1310 yılından önceye tarihlenen İbni Mühenna'nın Lugat adlı eseridir.
Şems, güneş kelimesinin eş anlamlısı olup, Arapça şms kökünden gelen ve aynı anlama sahip şams (شمس) sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük Aramice/Süryanice aynı anlamdaki şimşā (שִׁמְשָׁא) sözcüğü ile eş kökenlidir. Bu sözcükler ise Akadca'da yer alan ve aynı manaya gelen şamşu, şamaş sözcüğü ile eş kökenlidir.
İngilizce sun sözcüğü Eski İngilizce sunne sözcüğünden evrilmiştir. Batı Frizce sinne, Felemenkçe zon, Aşağı Almanca Sünn, Standart Almanca Sonne, Bavyeraca Sunna, Eski İskandinavca sunna ve Gotça sunnō gibi diğer Cermen dillerinde de soydaşları bulunmaktadır. Tüm bu sözcükler köken olarak Proto Cermen dilindeki *sunnōn'dan gelmektedir. Bu kelime Hint-Avrupa dil ailesinin diğer kollarındaki sun kelimesiyle ilişkilidir, ancak çoğu durumda n'deki genitif kök yerine l'li nominatif bir kök bulunur, Örneğin Latince sōl, eski Yunanca ἥλιος (hēlios), Galce haul ve Çekçe slunce'nin yanı sıra (*l > r dönüşümü ile) Sanskritçe स्वर (svár) ve Farsça خور (xvar) biçiminde kullanılır. Aslında, l- kökü Proto- Cermence'de de *sōwelan olarak varlığını sürdürmüş, bu da Gotça sauil (sunnō ile birlikte) ve Eski İskandinavca düzyazı sól (şiirsel sunna ile birlikte) ve bunun aracılığıyla modern İskandinav dillerindeki güneş sözcüklerinin ortaya çıkmasına neden olmuştur: Örneğin; İsveççe ve Danca sol, İzlandaca sól, vs.

Güneş, G-tipi ana kol yıldızı olup, Güneş Sistemi'nin kütlesinin yaklaşık %99,86'sını oluşturur. Mutlak büyüklüğü +4,83'tür ve Samanyolu'ndaki yıldızların yaklaşık %85'inden daha parlaktır, bu yıldızların çoğu kırmızı cücelerdir. Güneş, 7 parsek (~23 ışık yılı) içindeki yakın yıldızların %95'inden daha kütlelidir. Güneş, Popülasyon I veya ağır element zengini bir yıldızdır. Yaklaşık 4,6 milyar yıl önce, bir veya daha fazla yakın süpernovanın şok dalgalarıyla oluşumunun tetiklenmiş olabileceği tahmin edilmektedir. Bu, Güneş Sistemi'ndeki altın ve uranyum gibi ağır elementlerin bolluğunun, ağır element fakiri olan Popülasyon II yıldızlarına kıyasla yüksek olmasından çıkarsanmaktadır. Ağır elementlerin, muhtemelen bir süpernova sırasında endergonik nükleer reaksiyonlarla veya ikinci nesil büyük bir yıldızda nötron emilimi yoluyla transmutasyonla ortaya çıkmış olabileceği düşünülmektedir.
Güneş, Dünya'nın gökyüzündeki en parlak cisim olup, görünür büyüklüğü −26,74'tür. Bu, bir sonraki en parlak yıldız olan Sirius'tan (görünür büyüklüğü −1,46) yaklaşık 13 milyar kat daha parlak olduğu anlamına gelmektedir.
Bir astronomik birim (150 milyon kilometre; 93 milyon mil), Güneş ile Dünya'nın merkezleri arasındaki ortalama mesafe olarak tanımlanır. Dünya, günberide (~ 3 Ocak) ile günötede (~ 4 Temmuz) hareket ederken bu mesafe anlık olarak ± 2,5 milyon km veya 1,55 milyon mil kadar değişir. Ortalama mesafede, Güneş'ten Dünya'ya ışığın ulaşması yaklaşık 8 dakika 20 saniye sürer, en yakın noktalar arasındaki mesafede bu süre yaklaşık iki saniye daha azdır. Bu güneş ışığının enerjisi, Dünya'daki hemen hemen tüm yaşamı fotosentez yoluyla destekler ve Dünya'nın iklimini ve hava durumunu belirler.
Güneş'in belirgin bir sınırı yoktur, ancak fotosferin üzerindeki yükseklik arttıkça yoğunluğu üssel olarak azalır. Ölçüm amacıyla, Güneş'in yarıçapı, merkezinden Güneş'in görünen yüzeyi olan fotosferin kenarına kadar olan mesafe olarak kabul edilir. Bu ölçüme göre, Güneş, kutupsal çapının ekvatoral çapından sadece 10 kilometre (6,2 mi) farklı olduğu tahmin edilen 9 milyonda bir düzeyindeki bir basıklıkla, neredeyse mükemmel bir küredir. Gezegenlerin gelgit etkisi zayıftır ve Güneş'in şeklini önemli ölçüde etkilemez.

Güneş kendi ekseni etrafında kutup bölgesine oranla ekvator kısmında daha hızlı dönmektedir. Bu farklı dönüş, ısı taşınımı nedeniyle konvektif hareket ve Güneş'in dönüşü nedeniyle oluşan Coriolis kuvveti kaynaklı olarak meydana gelir. Yıldızlara göre tanımlanan bir referans çerçevesinde, ekvatorda dönüş süresi yaklaşık 25,6 gün, kutuplarda ise yaklaşık 33,5 gündür. Dünya'dan bakıldığında, Güneş'in ekvatorundaki görünen dönüş süresi yaklaşık 28 gündür. Güneş'in kuzey kutbundan bakıldığında, kendi ekseni etrafında saat yönünün tersine döner.
Güneş benzerleri üzerinde yapılan bir araştırma, erken dönemde Güneş'in bugün olduğundan on kat daha hızlı döndüğünü göstermektedir. Bu, yüzeyini çok daha aktif hale getirmiş ve daha büyük X-ışını ve UV emisyonlarına neden olmuştur. Yavaşlamamış olsaydı, Güneş lekeleri yüzeyin %5-30'unu kaplamış olurdu. Dönüş hızı, Güneş'in manyetik alanının dışa akan güneş rüzgarıyla etkileşime girmesi sonucu manyetik frenleme yoluyla yavaşlamıştır. Bu hızlı ilkel dönüşün bir kalıntısı hala Güneş'in çekirdeğinde mevcut olup, çekirdeğin haftada bir kez döndüğü, yani ortalama yüzey dönüş hızının dört katı yavaş olduğu tespit edilmiştir.

Güneş, büyük çoğunlukla hidrojen ve helyum elementlerinden oluşur. Güneş'in halihazırdaki yaşam anında, bu elementler sırasıyla %74,9 ve %23,8 oranında fotosferindeki kütlesini meydana getirmektedir. Tüm ağır elementler, yani metaller, kütlesinin %2'sinden daha az bir kısmını oluşturmaktadır. Bunlar arasında oksijen (kabaca %1), karbon (%0,3), neon (%0,2) ve demir (%0,2) en bol bulunanlarıdır.

Bazı elementlerin karakteristik kütle oranları şöyledir:

Hidrojen: %75
Helyum: %24
Metaller %1
1968 yılında Belçikalı bir bilim insanı lityum, berilyum ve bor bolluklarının önceden düşünüldüğünden daha fazla olduğunu bulmuştur. 2005 yılında üç bilim insanı neon bolluğunun önceden düşünüldüğünden daha fazla olabileceğini helyosismolojik gözlemlere dayanarak önermişlerdir. 1986'ya kadar Güneş'in helyum içeriğinin Y=0,25 olduğu genel kabul görmüştü ancak bu tarihte iki bilim insanı Y=0,279 değerinin daha doğru olduğunu iddia etmiştir. 1970'lerde birçok araştırma Güneş'te bulunan demir grubu elementlerin bolluğuna odaklandı. Tek iyonlu demir grubu elementlerinin gf değerlerinin ilk 1962'de bulunmuş ve geliştirilmiş f değerleri 1976'da hesaplanmıştır. Kobalt ve mangan gibi bazı demir grubu elementlerinin bolluk tespitleri, çok ince yapıya sahip olmalarından ötürü zordur.

Güneş içinde bulunan elementlerin dağılımı birçok değişkene bağlıdır, örneğin kütleçekimi nedeniyle ağır elementler (örneğin helyum) Güneş kütlesinin merkezine yakın dururken, ağır olmayan elementler (örneğin hidrojen) Güneş'in dış katmanlarına doğru yayılır. Özellikle Güneş'in içinde helyumun dağılımı özel olarak ilgi çekmektedir. Helyumun dağılma sürecinin zamanla hızlandığı ortaya çıkarılmıştır. Güneş'in dış katmanını oluşturan ışık kürenin bileşimi, içinde bulunan döteryum, lityum, bor ve berilyum dışında, Güneş Sistemi'nin oluşumundaki kimyasal bileşime örnek olarak alınmaktadır.
Güneş'in orijinal kimyasal bileşimi, oluştuğu yıldızlararası ortamdan kalmadır. Başlangıçta yaklaşık %71,1 hidrojen, %27,4 helyum ve %1,5 daha ağır elementlerden oluşmaktaydı. Güneş'teki hidrojen ve helyumun çoğu, evrenin ilk 20 dakikasında Büyük Patlama nükleosentezi ile ortaya çıkmış ve daha ağır element

Ay, Dünya'nın tek doğal uydusu ve Güneş Sistemi içindeki beşinci büyük doğal uydudur. Dünya ile Ay arasında ortalama merkezden merkeze uzaklık 384.403 km, yani Dünya'nın çapının yaklaşık otuz katı kadardır. Jeofiziksel açıdan Ay, gezegen kütleli gök cismi veya uydu gezegendir. Kütlesi, Dünya'nın kütlesinin %1,2'si ve çapı 3.474 km (2.159 mi) ile Dünya'nın yaklaşık dörtte biri kadardır. Yüzeyinde kütleçekim etkisi yerçekiminin yaklaşık %17'sidir. Ay, Dünya'nın yörüngesinde bir turunu 27 gün 8 saatte tamamlar. Dünya, Ay ve Güneş geometrisinde görülen periyodik değişimler sonucunda her 29,5 günde tekrar eden Ay'ın evreleri oluşur.
Ay, insanların üzerine iniş yaparak yürüdükleri tek gök cismidir. Yer çekiminden kurtulup uzaya çıkan ve Ay'ın yakınından geçen ilk yapay nesne Sovyetler Birliği'nin Luna 1 uydusudur. Ay yüzeyine çarpan ilk insan yapısı nesne Luna 2 uydusudur. Normalde görünmeyen Ay'ın öteki yüzünün ilk fotoğraflarını ise Luna 3 uydusu çekmiştir. Bu üç uydu da 1959 yılında uzaya fırlatılmıştır. Ay yüzeyine yumuşak iniş yapabilen ilk uzay aracı Luna 9 ve Ay yörüngesine giren ilk insansız uzay aracı da Luna 10'dur. Bu iki uydu da 1966'da uzaya fırlatılmıştır. ABD'nin Apollo programı 1969 ve 1972 yılları arasında altı başarılı inişle, günümüze kadar insanlı görevleri başaran tek uzay programıdır. Ay'ın doğrudan insanlar tarafından incelenmesine Apollo programının bitişiyle son verilmiştir.
En yaygın olarak kabul edilen köken açıklaması, Ay'ın 4,51 milyar yıl önce, (Dünya'dan kısa bir süre sonra) Dünya ile Theia adlı Mars büyüklüğündeki varsayımsal bir cisim arasındaki dev çarpışma enkazından oluştuğunu ileri sürer. Sonrasında Dünya ile gelgit etkileşimi nedeniyle daha uzak bir yörüngeye çekildi. Ay'ın yakın tarafı parlak ve eski kabuksal yüksek dağlar ile, göze çarpan darbe kraterileri arasındaki boşlukları dolduran koyu volkanik maria "karanlık denizler" ile dikkat çekicidir. Büyük çarpışma havzaları ve karanlık yüzeylerinin mare çoğu yaklaşık üç milyar yıl önce Imbrian döneminin sonuna kadar yerindeydi. Ay yüzeyi nispeten yansıtıcı değildir, yansıma derecesi aşınmış asfaltdan biraz daha parlaktır. Ancak, açısal çapı büyük olduğu için dolunayda gece gökteki en parlak gök cismi olur. Ay'ın görünen boyutu Güneş'inkiyle hemen hemen aynıdır, bu ise tam güneş tutulması esnasında Güneş'i neredeyse tamamen kaplamasına neden olur, Aya ilk ayak basan insan Neil Armstrong'dur.

Türk Dil Kurumu kelimenin Türkçe olduğunu söyler. Büyük harfle yazıldığını belirtir.

Ay, Dünya'nın yörüngesinde eş zamanlı olarak hareket eder, yani her zaman aynı yüzü Dünya'ya dönüktür. Ay'ın oluşumunun başlarında dönüşü yavaşladı ve Dünya'nın kütlesi nedeniyle oluşan gelgit deformasyonlarına bağlı sürtünme etkilerinin sonucu olarak günümüzdeki konumunda kilitlendi.
Çok uzun zaman önceleri Ay daha hızlı dönerken, gelgit tümseği Dünya-Ay hattının önünde dönüyordu. Çünkü gelgit tümsekleri yeteri kadar hızlı olarak Dünya ile aynı hatta gelemiyordu. Bu hattın dışına çıkan tümsek nedeniyle oluşan tork Ay'ın dönüşünü yavaşlattı. Ay'ın dönüşü yörünge hızına denk gelecek kadar yavaşladığında gelgit tümseği Dünya'nın tam karşısına geldi ve bu nedenle tork ortadan kayboldu. İşte bu nedenden ötürü Ay, Dünya yörüngesinde döndüğü hızla kendi çevresinde de döner ve Dünya'dan her zaman Ay'ın aynı yüzü görünür.

Ay'ın göründüğü açının küçük değişimleri (Ay sallantısı) nedeniyle Ay yüzeyinin %59'u görünür.

Ay'ın Dünya'ya karşı olan yüzünden Ay'ın görünen yüzü, diğer tarafına da Ay'ın öteki yüzü denir. Öteki yüz Ay'ın karanlık yüzü ile karıştırılmamalıdır. Ay'ın karanlık yüzü herhangi bir anda Güneş tarafından aydınlatılmayan yarıküresidir. Ayda bir kere bu yüz yeniay safhasına Ay'ın görünen yüzü olur. Ay'ın öteki yüzü ilk olarak 1959'da Sovyet uzay sondası Luna 3 tarafından fotoğraflandı. Ay'ın öteki yüzünün ayırt edici özelliklerinden biri Ay denizi (Latince: (mare, çoğulu maria) adı verilen düzlüklerin hemen hemen hiç olmamasıdır.

Çıplak gözle rahatlıkla görünebilen Ay yüzeyinde bulunan karanlık Ay düzlüklerine Ay denizi denir. Çünkü antik dönem gök bilimcileri bunların suyla dolu olduklarını zannediyordu. Günümüzde bunların katılaşmış bazalt olduğu bilinmektedir. Bazaltı oluşturan lav, Ay yüzüne göktaşları ve kuyruklu yıldızların çarpması sonucu oluşan krater düzlüklerini doldurmuş ve katılaşarak bu bazaltı oluşturmuştur (Oceanus Procellarum krater düzlüğü değildir ve bu kurala önemli bir istisna oluşturur.) Ay denizleri hemen hemen yalnızca Ay'ın görünen yüzünde bulunur. Ay'ın öteki yüzünün yalnızca %2'sinde birkaç dağılmış küçük düzlük bulunur. Ayın görünen yüzündeyse bu oran %31'dir. Bu farklılığın en akla yatkın açıklaması, Lunar Prospector uzay sondasının gamma ışını spektrometresi ile elde edilen jeokimyasal haritalarda gösterildiği üzere Ay'ın görünen yüzünde ısı üreten elementlerin daha yüksek konsantrasyonda bulunmasıdır. Kalkan tipi yanardağlar ve kubbemsi dağlar görünen yüz üzerindeki Ay denizlerinde rastlanan özelliklerdir.

Ay yüzeyinde görünen açık renkli bölgelere Ay dağları (Latince: terrae (çoğul), terra (tekil)) denir; çünkü Ay denizlerinden daha yüksektirler. Ay'ın görünen yüzünde, içleri bazalt ile dolu olan kraterlerin çevresinde birçok dağ sırasına rastlanır. Bunların kraterlerin çevrelerinde oluşan yükseltilerin kalıntıları olduğu düşünülmektedir. Dünya'da karşılaşılan oluşumun aksine, başlıca Ay dağlarının hiçbirinin tektonik etkinlikler sonucu oluşmadığına inanılmaktadır.
1994 yılında gerçekleştirilen Clementine görevinden alınan görsellerde Ay'ın kuzey kutbunda bulunan 73 km genişliğindeki Peary kraterinin çevresindeki dört dağlık bölgenin tüm Ay günü boyunca günışığı aldığı görülmüştür. Günışığının sürekli aydınlatığı bu bölgeler, Ay'ın tutulum düzlemine olan oldukça küçük eksenel eğikliği nedeniyle mümkündür. Güney kutbunda benzer bölgelere rastlanmamıştır; ancak Shackleton krateri Ay gününün %80'i boyunca gün ışığı altındadır. Ay'ın küçük eksenel eğikliğinin bir başka sonucu da kutup bölgesinde kraterlerin dibinde sürekli gölgede kalan bölgeler olmasıdır.

Ay'ın yüzeyinde gök cisimlerinin çarpması sonucu oluşan birçok krater bulunur. Çapı 1 km'den büyük yaklaşık yarım milyon krater Ay yüzeyine göktaşlarının ve kuyruklu yıldızların çarpması sonucu oluşmuştur. Kraterler hemen hemen sabit bir oranla oluştuğu için birim alanda bulunan krater sayısı yüzeyin yaşını tahmin etmek için kullanılabilir. Atmosferin, hava olaylarının ve yakın geçmişte jeolojik etkinliklerin olmaması sayesinde bu kraterler, Dünya'dakilerin aksine oldukça iyi korunmuştur.
Ay yüzeyinin ve Güneş Sistemi'nin bilinen en büyük krateri Güney Kutbu - Aitken düzlüğüdür. Bu çarpma havzası Ay'ın öteki yüzünde Güney Kutbu ile ekvator arasında yer alır; 2240 km çapında ve 13 km derinliğindedir. Ay'ın görünen yüzünde başlıca kraterler Mare Imbrium, Mare Serenitatis, Mare Crisium ve Mare Nectaris'tir.

Aykabuğunun üzerinde regolit adı verilen taş ve tozdan oluşan bir tabaka bulunur. Yüzeye çarpan gök cisimleri nedeniyle oluşan regolit eski yüzeylerde yeni yüzeylere nazaran daha kalındır. Özel olarak regolitin kalınlığının denizlerde 3-5 metre, daha eski yayla bölgelerinde ise 10-20 metre arasında değiştiği tahmin edilmektedir. Çok ince toz hâlinde bulunan regolit tabakasının altında onlarca kilometre kalınlığında oldukça parçalanmış kayalardan oluşan megaregolit tabakası bulunur.

Ay yüzeyine sürekli çarpan göktaşları ve kuyrukluyıldızlar nedeniyle küçük miktarlarda su büyük olasılıkla yüzeye eklenmiştir. Bu durumda günışığı suyu elementlerine yani hidrojen ve oksijen ayıracak, bunlar da Ay'ın zayıf kütleçekimi nedeniyle zamanla yüzeyden kaçacaktır. Ancak Ay'ın dönme ekseninin tutulum düzlemine yalnızca 1,5° gibi çok küçük bir eğiklik yapması nedeniyle kutuplar yakınında bulunan bazı derin kraterler hiçbir zaman doğrudan günışığı almadığından ve sürekli gölgede kaldığından buraya düşen su molekülleri uzun zaman süreleri boyunca kararlılığını koruyacak.
Clementine görevi güney kutbunda gölgede kalmış böyle kraterleri haritalandırdı, ve bilgisayar simülasyonları yaklaşık 14.000 km² kadar bir bölgenin sürekli gölgede kaldığını göstermektedir. Clementine görevinin bistatik radar deneyi küçük donmuş su ceplerine işaret eder ve Lunar Prospector görevinden gelen bilgiler kutup bölgeleri yakınlarında regolitin üst bölümlerinde aşırı derecede yüksek hidrojen konsantrasyonlarını gösterir. Toplam su buzu miktarının bir kilometre küp olduğu tahmin edilmektedir.
Su buzu kazılarak toplanabilir ve nükleer jeneratörler ya da güneş panelleriyle donatılmış elektrik santralleri tarafından hidrojen ve oksijene ayrılabilir. Ay üzerinde kullanılabilecek miktarda su bulunması, Ay'ı yaşanılabilir kılmak için önemlidir çünkü Dünya'dan su taşımak mümkün olamayacak kadar pahalı olacaktır. Ancak son zamanlarda Arecibo gezegen radarı ile yapılan gözlemler, Clementine radarının su buzu bulunduğuna dair işaret ettiği bilgilerin aslında görece yeni kraterlerin oluşumunda fırlayan kayaların sonucu olabileceğini göstermiştir. Ay üzerinde ne kadar su bulunduğu sorusunun cevabı henüz bilinmemektedir.

Ay'ın şekli, gelgit gerilmesi nedeniyle hafif elipsoittir. Çarpma havzalarından kaynaklı kütleçekim anomalileriden dolayı, bu elipsoit şeklin uzun ekseni Dünya'ya göre 30° kaymıştır. Şekli, mevcut çekim kuvvetleri hesaba katıldığında daha uzundur. Bu 'fosil şişkinlik', Ay'ın Dünya'ya olan mevcut mesafesinin yarısındaki bir yörüngede dönerken katılaştığını ve artık şeklinin yörüngesine uyum sağlayamayacak kadar soğumuş olduğunu gösterir.

Ay, büyüklük ve kütle bakımından Güneş Sistemi'nin beşinci en büyük doğal uydusudur ve gezegen kütleli uydulardan biri olarak kategorize edilebilir. Bu durum Ay'ı, jeofiziksel tanımlara göre bir uydu gezegen yapar. Merkür'den daha küçük ve Güneş Sistemi'nin en büyük cüce gezegeni olan Plüton'dan daha büyüktür. Plüton-Charon sistemi’nin küçük-gezegen uydusu olan Charon, Plüton'a göre daha büyük olsa da, Ay, ana gezegenlerine görece olarak Güneş Sistemi'nin en büyük doğal 

Gezegen; genellikle bir yıldız, yıldız kalıntısı ya da kahverengi cücenin yörüngesinde bulunan, yuvarlak hâle gelmiş bir astronomik cisimdir. Uluslararası Astronomi Birliğinin (IAU) tanımına göre Güneş Sistemi'nde sekiz gezegen bulunur. Bunlar, karasal gezegenler Merkür, Venüs, Dünya ve Mars, gaz devleri Jüpiter, Satürn ve buz devleri Uranüs ve Neptün'dür. Gezegen oluşumunu açıklamaya yönelik bilimde en yaygın kabul gören görüş, bir bulutsunun kendi içine çökmesi sonucu bir yıldızlararası bulut meydana getirdiğini ve yıldızlararası bulutun da bir önyıldız ve bunun yörüngesinde dönen bir öngezegen diski oluşturduğunu öne süren bulutsu hipotezidir. Gezegenler bu disk içinde, kütleçekiminin etkisiyle maddelerin kademeli olarak birikmesi sonucu, yığılma (akresyon) olarak adlandırılan süreçte büyürler.
Gezegen sözcüğü, Türkçede "gezmek" fiilinden türemiştir. "Gezenler" ya da "dolaşanlar" anlamına gelen Antik Yunanca "πλανήται" (planḗtai) sözcüğü ise Antik Çağ'da Güneş, Ay ve gökyüzünde çıplak gözle görülebilen "beş ışık noktası" olan Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn için kullanılan bir isimdi. Gezegenlerin tarihsel olarak birtakım dinî çağrışımları olmuştur. Birçok kültür gök cisimlerini tanrılarla özdeşleştirmiştir. Mitoloji ve folklorla ilgili olan bu bağlar, yeni keşfedilen Güneş Sistemi cisimlerinin adlandırılmasında hâlâ devam eder. 16. ve 17. yüzyıllarda yermerkezliliğin yerini günmerkezliliğin almasıyla, Dünya da bir gezegen olarak kabul edilmiştir.
Teleskobun gelişmesiyle birlikte gezegen kelimesinin anlamı da; Dünya'nın ötesindeki gezegenlerin uydularını, buz devleri olan Uranüs ve Neptün'ü, Ceres ve daha sonra asteroit kuşağının bir parçası olduğu anlaşılan diğer gök cisimlerini ve Kuiper Kuşağı olarak bilinen buzlu cisimler topluluğunun en büyük üyesi olan Plüton gibi çıplak gözle görülemeyen cisimleri de kapsayacak şekilde genişledi. Kuiper Kuşağı'ndaki diğer büyük cisimlerin ve özellikle de Eris'in keşfi, bir gezegenin tam olarak nasıl tanımlanacağı konusunda tartışmalara yol açtı. 2006 yılında Uluslararası Astronomi Birliği, Güneş Sistemi'ndeki dört karasal gezegeni ve dört dev gezegeni "gezegen kategorisine" yerleştiren bir tanım yayımladı. Bu tanıma göre Ceres, Plüton ve Eris, cüce gezegen kategorisinde yer almıştır. Buna rağmen birçok gezegen bilimci "gezegen" terimini daha geniş anlamda, Ay gibi yuvarlak uyduların yanı sıra cüce gezegenleri de içerecek şekilde kullanmaya devam etmiştir.
Astronomideki gelişmeler, Güneş Sistemi dışında bulunan ve ötegezegen olarak adlandırılan beş binden fazla gezegenin keşfedilmesini sağlamıştır. Ötegezegenler, 51 Pegasi b gibi ana yıldızlarına yakın yörüngede bulunan sıcak Jüpiterler ve HD 20782 b'de gözlemlenebilen oldukça eksantrik yörüngeler gibi genellikle Güneş Sistemi gezegenlerinin sahip olmadığı olağandışı özellikler gösterir. Kahverengi cücelerin ve Jüpiter'den daha büyük gezegenlerin keşfi, bir gezegen ile yıldız arasındaki çizginin tam olarak nerede çizileceğine ilişkin tanımlama tartışmalarını da alevlendirmiştir. Çok sayıda ötegezegenin, yıldızlarının yaşanabilir bölgelerinde (gezegen yüzeyinde suyun sıvı hâlde var olabileceği bölgeler) yörüngede döndüğü tespit edilmiştir, fakat yaşamı desteklediği bilinen tek gezegen Dünya'dır.

Gezegenlerin nasıl oluştuğu kesin olarak bilinmemektedir. En yaygın kabul gören teori, bir bulutsunun ince bir gaz ve toz diskine çökmesi sonucu bulutsudaki materyallerin toplanarak oluştukları yönündedir. Bu teoriye göre öncelikle, dönen bir öngezegen diskinin merkezinde bir önyıldız oluşur. Yığılma (esnek olmayan bir çarpışma süreci) yoluyla diskteki toz parçacıkları sürekli olarak kütle biriktirerek daha büyük cisimler meydana getirir. Ortaya çıkan ve gezegenimsi olarak bilinen bölgesel kütle yoğunlaşmaları, kütleçekimleri sayesinde daha fazla maddeyi çekerek yığılma sürecini hızlandırır. Bu yoğunlaşmalar, kütleçekiminin etkisiyle içe doğru çökerek öngezegenleri meydana getirene kadar daha da sıklaşır. Bir gezegen, Mars'ın kütlesinden daha büyük bir kütleye ulaştıktan sonra geniş çaplı bir atmosfer biriktirmeye başlar. Bu durum gezegenciklerin atmosfer sürüklenmesi yoluyla yakalanma oranını artırır. Katı ve gaz maddelerin yığılma geçmişine bağlı olarak bir dev gezegen, buz devi ya da karasal gezegen oluşur. Jüpiter, Satürn ve Uranüs'ün düzenli uydularının da benzer şekilde oluştuğu düşünülse de, Triton muhtemelen Neptün tarafından yakalanmış, Dünya'nın uydusu Ay ile Plüton'un uydusu Charon ise tahminen çarpışmalar sonucu oluşmuştur.
Bir önyıldız yeterince büyüdükten sonra yanarak bir yıldız hâline geldiğinde; geride kalan disk fotobuharlaşma, Güneş rüzgârı, Poynting-Robertson sürüklenmesi ve diğer benzer etkilerle içeriden dışarıya doğru kaybolur. Bundan sonra dahi birbirleri veya bir yıldızın yörüngesinde dönen öngezegenler varlıklarını sürdürebilir, fakat çoğu zaman içinde birbirleriyle çarpışarak daha büyük bir gezegen oluşturur ya da içeriğindeki maddeleri etrafına yayarak bu maddelerin kendilerinden daha büyük öngezegen veya gezegenler tarafından emilmesine sebep olurlar. Yeterince büyük hâle gelen bu gök cisimleri, komşu yörüngelerindeki maddenin büyük çoğunluğunu yakalayarak birer gezegen hâlini alırlar. Baska bir gök cismiyle çarpışmamış öngezegenler, kütleçekimsel yakalanma süreciyle başka bir gezegenin doğal uydusu haline gelebilir ya da diğer gök cisimlerinin kuşaklarında kalarak cüce gezegen veya küçük cisimlere dönüşürler.

Daha küçük gezegenimsilerin çarpması; radyoaktif bozunma ile birlikte, büyüyen gezegeni ısıtarak en azından kısmen erimesine yol açar. Gezegenin iç yoğunluğu değişmeye başlar ve daha yoğun malzemeler çekirdeğe doğru çekilir. Daha küçük karasal gezegenler bu yığılma nedeniyle atmosferlerinin büyük çoğunluğunu kaybetse de kaybolan gazlar, gezegenin mantosundan gaz çıkışıyla ve kuyruklu yıldızların gezegene çarpmasıyla yenilenebilir (daha küçük gezegenler ise elde ettikleri tüm atmosferi çeşitli kaçış süreçleriyle kaybederler).
Güneş haricindeki yıldızların etrafındaki gezegen sistemlerinin keşfedilmeleri ve gözlemlenmeleriyle birlikte bu görüşün geliştirilmesi, gözden geçirmesi ve yenilenmesi mümkün hâle gelmiştir. Atom numarası 2'den (helyum) büyük olan elementlerin bolluğunu tanımlayan metallik düzeyi teriminin, bir yıldızın gezegenlere sahip olma olasılığını belirlediği düşünülür. Bu nedenle, metal açısından zengin bir öbek I yıldızının, metal açısından fakir bir öbek II yıldızından muhtemelen daha büyük çapta bir gezegen sistemine sahip olacağı düşünülür.

Uluslararası Astronomi Birliğinin (IAU) tanımına göre Güneş Sistemi'nde sekiz gezegen vardır. Bunlar, Güneş'e yakınlık sıralarına göre en yakından en uzağa sırasıyla Merkür, Venüs, Dünya, Mars, Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün'dür. Jüpiter, Güneş Sistemi'ndeki en büyük gezegen olup Dünya'nınkinin 318 katı kadar kütleye sahiptir. Merkür ise 0,055 Dünya kütlesiyle Güneş Sistemi'ndeki en küçük gezegendir.
Güneş Sistemi'ndeki gezegenler, bileşimlerine göre kategorilere ayrılabilirler. Karasal gezegenler Dünya'ya benzer ve çoğunluğu kayaç ve metalden oluşur. Merkür, Venüs, Dünya ve Mars, Güneş Sistemi'ndeki karasal gezegenlerdir. Dünya Güneş Sistemi'ndeki en büyük karasal gezegendir. Dev gezegenler olan Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün, karasal gezegenlerden daha büyüktür. Bu gezegenler, bileşim açısından karasal gezegenlerden farklıdırlar. Güneş Sistemi'ndeki en yüksek kütleli iki gezegen olan Jüpiter ve Satürn, birer gaz devidir ve temelde hidrojen ile helyumdan oluşur. Satürn, 95 Dünya kütlesi kadardır ve bu kütle Jüpiter'in üçte birine tekabül eder. Buz devleri olan Uranüs ve Neptün ana olarak su, metan ve amonyak gibi düşük kaynama noktalı maddelerden oluşurken hidrojen ve helyumdan ibaret yoğun bir atmosfere sahiptirler. Uranüs ve Neptün, gaz devlerine kıyasla daha düşük kütlelilerdir (14 ila 17 Dünya kütlesi).
Cüce gezegenler, kütleçekim etkisiyle yuvarlak hâlde olsalar da yörüngelerini diğer gök cisimlerinden temizlemiş değildirler. Güneş'ten ortalama uzaklık sırasına göre, astronomlar arasında genel kabul görenler Ceres, Orcus, Plüton, Haumea, Quaoar, Makemake, Gonggong, Eris ve Sedna'dır. Ceres, Mars ve Jüpiter'in yörüngeleri arasında yer alan asteroit kuşağındaki en büyük gök cismidir. Diğer sekiz cüce gezegenin tamamı Neptün ötesi yörüngede bulunur. Orcus, Plüton, Haumea, Quaoar ve Makemake; Neptün'ün yörüngesinin ötesinde yer alan Kuiper Kuşağı'nda; Gonggong ve Eris ise Kuiper Kuşağı'ndan daha uzakta bulunan ve Neptün ile etkileşimlerde Kuiper Kuşağı'na göre nispeten daha kararsız olan dağınık diskte yer alır. Sedna, bilinen en büyük ayrık cisimdir. Ayrık cisimler, hiçbir zaman Güneş Sistemi gezegenlerinden herhangi biriyle etkileşime girecek kadar Güneş'e yaklaşmazlar ve yörüngelerinin kökenleri de hâlâ tartışılır. Katı bir yüzeye sahip olmaları bakımından dokuzu da karasal gezegenlere benzese de, kayaç ve metal yerine buz ve kayaçtan meydana gelmişlerdir. Tamamı Merkür'den daha küçüktür. Plüton, boyutu bakımından bilinen en büyük cüce gezegen, Eris ise en yüksek kütleli cüce gezegendir.
Güneş Sistemi'nde az on dokuz gezegen kütleli uydu veya uydu gezegen (elipsoit şekiller alabilecek kadar büyük uydular) vardır:

Dünya'nın uydusu: Ay
Jüpiter'in dört uydusu: İo, Europa, Ganymede ve Callisto
Satürn'ün yedi uydusu: Mimas, Enceladus, Tethys, Dione, Rhea, Titan ve Iapetus
Uranüs'ün beş uydusu: Miranda, Ariel, Umbriel, Titania ve Oberon
Neptün'ün bir uydusu: Triton
Plüton'un bir uydusu: Charon
Ay, İo ve Europa karasal gezegenlerle benzer bileşimlere sahiptir. Diğerleri, cüce gezegenler gibi buz ve kayadan, Tethys ise neredeyse saf buzdan oluşur. Europa genellikle buzlu bir gezegen olarak kabul edilir çünkü yüzeyindeki buz tabakası iç kısmının incelenmesini zorlaştırır. Ganymede ve Titan yarıçap bakımından Merkür'den daha büyüktür. Callisto'nun da yarıçapı neredeyse Merkür'e eşittir fakat üçünün de kütlesi Merkür'e kıyasla daha azdır. Mimas, Dünya'nın kütlesinin yaklaşık altı milyonda biri kadar olan kütlesiyle genel olarak 

Evren, Kâinat veya Kozmos, gezegenler, yıldızlar, gökadalar ve diğer tüm madde ile enerji yapıları dahil olmak üzere uzay ve zamanın tamamı ve muhtevasıdır. Bununla birlikte gözlemlenebilir evren, temel parçacıklardan başlayarak gökadalar ve gökada kümeleri gibi büyük ölçekli yapılara kadar tüm madde ve enerjinin mevcut düzeniyle sınırlıdır.
Enerji dalga veya partikülleri homojen ve dengeli olarak çözüldüğünde 'var oluş' ile 'anti-varoluş' olamayacağı ya da toplam karşıtları 'yok oluşta' ise bir patlama olamayacağından, evren soğuyor mu, ısınıyor mu, evrenin durması sonu mudur, Büyük patlama evrenin merkezi mi, başlangıcı mıdır, güneş evrenin merkezinde midir gibi problemler hareket veya başka deyişle zamanın popüler sorularını teşkil etmiştir.
Evrenin oluşumuna dair günümüzde en çok benimsenen teori, Büyük Patlama teorisidir. Bu teoriye göre evren, sıfır hacimli ve çok yüksek bir enerji potansiyeline sahip, sıkışmış bir noktanın patlamasıyla oluştu. İlk patlamanın nasıl oluştuğu, evren meydana gelmeden önce evrenin yerinde ne olduğu ya da evrenin neyin içinde genişlediği sorularına günümüzde bile tam olarak bilimsel bir cevap bulunamamıştır, bununla birlikte evren öncesi durum, evren dışı varoluş hakkında hipotezler öne sürülmüştür. Büyük Patlama sonucunda uzun bir dönem boyunca birbirlerinden bağımsız hareket ettiler. Sürekli genişleyen evrenin her yerinde geçerli olan fizik kanunlarından kütle çekimi kanunu vasıtasıyla bağımsız gazlar birleşerek gökadaları (galaksiler) oluşturdular.
Aynı evrensel fizik kanunu neticesinde gökadalar da birbirlerine yaklaşarak devasa gruplar oluşturdu. Gökadalar içinde yıldızlar ve bazı yıldızların çevresinde sistemler oluştu. İçinde yaşadığımız Güneş Sistemi bunlardan birisidir. Keşfedebildiğimiz evrende 400 milyardan fazla gökada ve 300 sekstilyon (3 × 1023) yıldız olduğu tahmin edilmektedir.

19. yüzyılın ortalarına doğru astronomlar; insanın dış gücünün çok ötesinde, tasarlanamayacak kadar engin bir evren düşüncesine götüren önemli gelişmeler oldu. Evrenin sınırsız boyutlarının ilk somut göstergesi, büyük Alman astronomi bilgin Friedrich Wilhelm Bessel'in (1784–1846) o güne kadar denenmemiş bir yönteme başvurarak 1838'de yaptığı bir uzaklık ölçümüdür. Bessel, ilk kez ıraklık açısından yararlanarak, Güneş ile yakınındaki Kuğu 61 yıldızı arasındaki uzaklığı kesin değerleriyle ölçtü ve inanılması güç bir sonuç buldu. Bu ölçüme göre Kuğu 61 ile Güneş arasındaki mesafe 97 trilyon kilometreden daha fazlaydı (tam olarak 97.432.493.000.000 km). Yakın bir yıldızın bile böylesine şaşırtıcı bir uzaklıkta olması, uzayda yapılacak ölçümlerde kilometre ve mil gibi geleneksel ölçü birimlerini kullanmanın ne kadar anlamsız olduğunu açıkça ortaya koymuştu. Bunun üzerine astronomlar, çok hızlı bir maddenin bu uzaklığı ne kadar zamanda alacağını belirtmenin çok daha kolay ve anlamlı bir ölçü birimi olacağına karar verdiler. Saniyede yaklaşık 300.000 km hızla hareket eden bir ışık ışını bir yılda yaklaşık 9.6 trilyon kilometre yol alır. Işık yılı, bugün astronominin temel uzunluk ölçüsü birimidir. Bu ölçü birimine göre Kuğu 61, Güneş'ten 10,3 ışık yılı uzaklıktadır. (Günümüzde yapılan daha duyarlı ölçümler bu uzaklığın 11,2 ışık yılı olduğunu ortaya koymuştur.) Güneş'e en yakın yıldız ise yalnızca 4,3 ışık yılı uzaklıktaki Proxima Centauri'dir (Erboğa takımyıldızından bir yıldız).

Gözlenebilir Evren'in çapı 92-93 milyar ışık yılıdır. Ancak cevaplanması gereken bir sorun, büyük patlama teorisine göre tek bir noktadan (sıfır noktası) başlayarak sürekli genişlediği düşünülen bir evren 13,8 milyar yılda bugünkü boyutlarına ulaşabilir miydi?

Büyük Patlama'dan günümüze dek geçen zamandır. Şu anki teori ve gözlemler, evren'in yaşının 13,5 ile 14 milyar yıl arasında olduğunu önermektedir Bu yaş aralığı birçok bilimsel araştırma projesinin görüş birliğiyle elde edilmiştir. Bu projeler arasında arka plan ışınımı ölçümlerini ve Evren'in genişlemesinin ölçümü için kullanılan diğer pek çok farklı yöntemi de içerir. Arka plan ışınımı ölçümleri Evren'in Büyük Patlama'dan bu yana olan soğuma süresini verir.
Büyük patlamanın zaman ve mekanın mutlak başlangıç noktası olduğu, bütün bilim dünyası tarafından kabul edilmiş bir teori değildir. Farklı evren modelleri, kendi üzerine çöken ve yeniden genişleyen evren modelleri de farklı çevrelerde kabul gören evren teorilerindendir.

Evren'in, en, boy, yükseklik ve zaman (x, y, z, t) olmak üzere bilinen dört boyutu vardır. Uzun süre mekânsal ve zamansal boyutların doğada farklı ve birbirinden bağımsız olduğu düşünülmüştür, ancak özel görelilik kuramı ile, mekânsal ve zamansal ayrımların her bir tanesinin hareketi ile (sınırlar içinde) karşılıklı çevrimler (interconvertible) oluştuğu anlaşılmıştır.

Evrende tüm madde yapı taşları atom, iyon, anyon, katyon yoğunlaşmış düzensiz ısı enerjileridir. Tüm maddeler enerjinin bir formudur ve Termodinamik kanunlarına göre işlemektedir. Termodinamiğin üç temel kanunu vardır. 
Termodinamiğin en basit yasası, sıfırıncı kanun olarak adlandırılır. Daha basit bir ifadeyle farklı sıcaklıklarda iki cisim ısıl bakımdan temas ederse sıcak olan cisim soğur, soğuk olan cisim ısınır. Sıcaklık, madde içerisinde atomların titreşmesi ile iletilir. Bu nedenledir ki, ısı akışı sıcak cisimden soğuk cisme doğru gerçekleşir.
Birinci Kanunu, evrende temel olarak enerjinin yok edilemeyeceğini veya yoktan var olamayacağını söyler. Enerji sadece bir şekilden diğerine dönüşür. Bunun sonucu olarak geçmişteki bir olgunun gelecekte birebir tekrarlanmayacağı düşünülür.
Termodinamik'in bilim dallarına da uygulanabilen İkinci Yasasına göre, ısı enerjisi daha soğuk bir kaynaktan, daha sıcak bir kaynağa enerji vermeden transfer olamaz. Başka bir deyişle, bir sistem kendinden daha soğuk sistemle ısıtılamaz. Sistemlerin bu özelliği Termodinamikçiler'in geliştirdiği "ENTROPİ" kavramıyla açıklanır.
Isı Devinimi olarak da bilinen termodinamiğin üçüncü yasası kısaca: Eğer mutlak sıfır noktası olan sıfır Kelvin derecesine (yani -273 Santigrat) inilirse, bu sıcaklığa inebilen tüm parçacıkların birbirine eşit entropileri olur, 0-noktası enerjisi (zero-point energy) olarak tanımlanır. İşte bu nokta enrtopinin minimuma gittiği sıfır entropi noktasıdır. Bu yasa, neden bir maddeyi mutlak sıfıra kadar soğutmanın imkânsız olduğunu belirtir (dinamik bir evrende ısı titreşim alışverişi düzensizliği 20 Mayıs 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ve pi sabiti.) Sıcaklık mutlak sıfıra yaklaştıkça bütün hareketler sabitleşir. Sayının sıfır değil de bir sabit olmasının sebebi, bütün hareketler durmasına ve buna bağlı olan belirsizliklerin yok olmasına rağmen kristal olmayan maddelerin moleküler dizilimlerinin farklı olmasından belirsizliğin hala mevcut olmasıdır. Üçüncü yasa sayesinde maddelerin mutlak sıfırdaki entropileri referans alınmak üzere kimyasal tepkimelerin incelenmesinde yararlı olan mutlak entropi tanımlanabilir.

Maddelerin ısınması veya soğuması bir takım zincirleme fiziksel olaydan meydana gelmektedir. Bu olaylar birbirini takip eden zincirleme kazalara benzer. Maddeler soğurken kendinden daha soğuk bir ortamla etkileşime girer. Maddeler ısınırken ise kendinden daha sıcak bir ortamla etkileşime girer. Biz soğumayı ele alalım. Bir maddenin soğuması için kendinden daha soğuk ortamla etkileşir dedik. Bu etkileşim esnasında olan şeyler şunlardan ibarettir:
Maddenin tanecikli yapısı, yani moleküler yapıları veya atomik yapıları, soğuk maddeyle çarpışır. Bu çarpışma esnasında daha sıcak olan ve bundan dolayı daha hareketli ve moleküler yapısı daha serbest olan madde, moleküler yapısı daha soğuk olan yani moleküler yapısı daha az serbest olan atoma çarpar ve soğuk maddenin atomunun durgunluğu nedeniyle yavaşlar. Tıpkı koşarken duran bir cisme çarpmak gibi. Diğer soğuk atomu da hızlandırır. Bu olay tüm atomların enerjileri eşitlenene kadar devam eder. Isınma da bu anlatılan olayın tam tersi olur. Isınma da bu sefer soğuk maddeyi sıcak maddenin taneciklerinin hızından dolayı hızlanması yani ısınmasıdır. Sıcak olan ortamın da yavaşlaması yani soğumasıdır. İki anlatılan olay da birbirinin aynısıdır. Bu yüzden donma ve kaynama, buharlaşma ve yoğuşma noktaları birbirine eşittir.

Evren'in başlangıcı ve nasıl bir evrende yaşadığımız düşüncesi birçok kişi ve toplumu bu konuda görüş, inanç ve fikir geliştirmeye itmiştir. Evren modelleri tarihsel modeller ve teorik modeller olarak sınıflandırılabilir.

Eski çağlarda birkaçı dışında bütün astronom ve düşünürler Dünya'nın evrenin merkezi olduğuna, Güneş, Ay ve yıldızların Dünya'nın çevresinde döndüğüne inanırlardı. Bu evren modeline göre, yıldızlar kristal bir kürenin iç yüzüne çakılmış gibi durağandı. Buna karşılık Güneş, Ay ve beş "gezegen yıldız" (Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter, Satürn) bu durağan yıldızların önünde hareket halindeydi. Bütün gökcisimleri, sanki bir makineyle çalıştırılıyormuşçasına, değişmez bir düzen içinde Dünya'nın çevresinde dolanırdı. Eski astronomlar gezegenlerin bu teorik hareketini, Güneş'in ve yıldızların dünya etrafındaki günlük dolanımını açıklayabilmek için karmaşık evren modelleri geliştirdiler.
Bu eski astronomlar içinde etkisi en uzun süreli olan İskenderiyeli Batlamyus'tur (Klaudios Ptolemaios). M.S. 2. yüzyılda yaşayan bu ünlü bilgin, bugün Almagest adıyla bilinen büyük yapıtında gök cisimlerinin karmaşık hareketini açıklayan evren kuramını ortaya attı ve Dünya'yı evrenin merkezi olarak kabul eden bu kuram yaklaşık 14 asır boyunca Orta Çağ Avrupası'nda tartışmasız benimsendi.

Uzayın uçsuz bucaksız ve karanlık boşluğunda; Güneş'e benzer yıldızlardan oluşmuş bir gökadanın ortasında yüzen günmerkezli Güneş Sistemi düşüncesinin yerleşmeye başlaması ancak 16., 17. ve 18. yüzyıllara rastlar. Mikolaj Kopernik, Galileo Galilei ve Johannes Kepler gibi büyük bilginler, Dünya'nın ve öbür gezegenlerin Güneş'in çevresindeki yörüngelerde dolandığını kanıtladılar. Isaac Newton, bu gezegenleri Güneş'in çevresindeki yörüngelerinde tutan evrensel çekim (kütleçekim) kuvvetinin varlığını açıkladı.

18. 

Yıldız, ağırlıklı olarak hidrojen ve helyumdan oluşan, karanlık uzayda ışık saçan, gökyüzünde bir nokta olarak görünen plazma küresidir. Bir araya toplanan yıldızların oluşturduğu galaksiler, gözlemlenebilir evrenin hâkimidir. Dünya'dan çıplak gözle görülebilen yaklaşık 6 bin dolayında yıldız vardır. Dünya'ya en yakın yıldız, aynı zamanda Dünya üzerindeki yaşamın gerçekleşmesi için gerekli olan ısı ve ışığın kaynağı da olan Güneş'tir.
Güneş ışığı dâhil olmak üzere Dünya üzerindeki enerjinin çoğunun kaynağı Güneş'tir. Diğer yıldızlar, yeryüzünden bakıldığında Güneş'in ışığı altında kalmadıkları zaman, yani geceleri gökyüzünde görünürler. Yıldızların parlamasının nedeni ise, çekirdeklerinde meydana gelen çekirdek kaynaşması (füzyon) tepkimelerinde açığa çıkan nükleer enerjinin yıldızın içinden geçtikten sonra dış uzaya radyasyon (ışınım) ile yayılmasıdır.
Astronomlar bir yıldızın tayfını, parlaklığını ve uzaydaki hareketini gözlemleyerek o yıldızın kütlesi, yaşı, kimyasal bileşimi ve bunun gibi birçok özelliğini belirleyebilir. Bir yıldızın toplam kütlesi, yıldızın gelişiminin ve sonunun ana belirleyicisidir. Kütlelerine bakılarak bir yıldızın yaşam süresi tahmin edilebilir: Büyük yıldızlar az, Güneş gibi küçük yıldızlar ise çok yaşar.
Bir yıldızın gelişim süreci, içinde bulunduğu aşamaya göre çapı, dönüşü, hareketi ve sıcaklığı ile belirlenir. Sıcaklık ve parlaklık durumuna göre işaretlendikleri Hertzsprung-Russell diyagramı (H-R diyagramı), yıldızların güncel yaşını ve gelişim sürecindeki aşamasını belirlemek için kullanılır.

Yıldız gelişiminin ilk halkası; hidrojen, bir miktar helyum ve çok az miktarda daha ağır elementlerden oluşan ve içe doğru çökmeye başlayan bir madde bulutudur. Yıldız çekirdeği yeteri kadar yoğunlaştıktan sonra içinde bulunan hidrojenin bir kısmı sürekli olarak çekirdek kaynaşması tepkimesiyle helyuma çevrilir. Yıldızın geri kalan kısmı, açığa çıkan enerjiyi, ışınım ve konveksiyon birleşimiyle çekirdekten uzağa taşır. Bu süreçler yıldızın kendi içine doğru çökmesini engeller ve enerji, yıldız yüzeyinde bir yıldız rüzgârı yaratarak dış uzaya doğru ışınım yoluyla yayılır.
Çekirdekteki hidrojen yakıtı bittikten sonra, en azından Güneş'in kütlesinin beşte ikisi kadar bir kütleye sahip olan yıldız genişleyerek, daha ağır olan elementler çekirdekte ya da çekirdeğin etrafında kabuk hâlinde kaynaşarak kırmızı bir dev hâline gelir. Daha sonra maddenin bir kısmı yıldızlararası ortama salınarak, ağır elementlerin daha yoğun olacağı yeni bir yıldız nesli yaratacak şekle dönüşür. Küçük yıldızlar, yaşamlarının sonuna geldiğinde sakin bir patlamayla ölürler. Ancak Güneş'ten milyonlarca kat daha büyük olan yıldızlar, ömürlerinin sonunda büyük ve korkunç bir patlamayla ölürler ve enerjilerini uzaya salarlar. Bu patlamaya süpernova patlaması denir. Bir süpernova patlaması sırasındaki yıldızın parlaklığı, bulunduğu galaksideki tüm yıldızların toplam parlaklığına yaklaşır. Güneş'ten en az 20 kat daha ağır olan yıldızlar, süpernova patlamasından sonra bir kara deliğe dönüşürler.
İki ya da daha fazla yıldızdan oluşan sistemlerde birbirine kütleçekim gücüyle bağlanmış olan ve genellikle birbirinin çevresinde düzenli yörüngelerde dönen yıldızlar bulunur. Birbirine çok yakın bir yörünge izleyen yıldızların kütleçekim gücü ile etkileşimlerinin evrimsel gelişimlerinde önemli etkisi vardır.

Bir görüşe göre Türkçede yer alan yıldız, yıldırım, ışık, ışın, alev, yalım, yalın, alaz/yalaz kelimeleri *ya- fiil kökünden türemiştir. Bu kelimeler "ışık saçmak, parlamak, aydınlatmak" anlamına gelmektedir. Kimi eski metinlerde farklı bir anlamda kullanıldığı görülür örneğin Maitreyasamitināṭaka’da yıltız ve Kutadgu Bilig'de yıldız biçiminde, “kök, esas” anlamında kullanılmıştır. Dîvânu Lugâti't-Türk'te ise yine yıldız biçiminde ancak "ağaç kökü" anlamında kullanılmıştır. Birçok Türki dilde de benzer kelimelere rastlanır: Gagavuzca ve Türkmence Yıldıs, Kazakça Juldız, Özbekçe ve Uygurca Yulduz, Yakutça Sulus.

Tarih boyunca yıldızlar, medeniyetler için büyük bir anlam ifade etmiştir. Dini uygulamaların bir parçası olabildikleri gibi göksel seyir ve yön bulma amacıyla da kullanılmışlardır. Birçok eski astronom yıldızların Dünya'nın etrafını saran gök küreye kalıcı olarak sabitlendiğine ve değişmez olduklarına inanıyordu. Genel kanıya göre, astronomlar yıldızları takımyıldızlara ayırdılar ve onları gezegenlerin hareketlerini ve Güneş'in bu takımyıldızlar üzerindeki hareketini anlamak için kullandılar. Güneş'in arka plan yıldızlarına (ve ufka) karşı hareketi, tarımsal uygulamaları düzenlemek için kullanılabilecek takvimler oluşturmak için kullanıldı. Dünya'nın hemen hemen her yerinde kullanılan Miladi takvim, en yakın yıldız olan Güneş'e göre dönme ekseninin açısını temel alan bir güneş takvimidir.
Kesin olarak tarihlendirilen en eski yıldız haritası, M.Ö 1534'te Antik Mısır'lı astronomlar tarafından oluşturulmuştur. Bilinen en eski yıldız katalogları ise, Kassite Dönemi'nde (M.Ö. 1531-1155) Mezopotamya'nın Babilli astronomları tarafından derlenmiştir.
Yunan astronomisindeki ilk yıldız kataloğu M.Ö 300'lerde Aristillus tarafından Timocharis'in yardımlarıyla oluşturulmuştur. Hipparkos'un (M.Ö. 2. yüzyıl) yıldız kataloğu ise 1020 yıldız içeriyordu ve Batlamyus kendi kataloğunu oluştururken buradan fazlasıyla yararlanmıştır. Hipparkos tarihte kaydedilen ilk nova (yeni yıldız)'yı keşfetmesiyle tanınır. Bugün kullanılan takımyıldız ve yıldız isimlerinin büyük bir kısmı Yunan astronomlar tarafından verilmiştir.
Göklerin göründüğü kadarıyla değişmediği düşünülse de, Çinli astronomlar yeni yıldızların keşfedilebileceğinin farkındaydılar. M.S 185'te, şimdilerde SN 185 olarak bilinen bir süpernova hakkında ilk gözlemi yapan ve hakkında yazanlar onlardı. Bilinen en parlak süpernova ise 1006'da Mısırlı astronom Ali bin Ridvan ve birkaç Çinli astronom tarafından gözlemlenen SN 1006 adlı süpernova idi. Yengeç Bulutsusunu doğuran SN 1054 adlı süpernova da Çinli ve Müslüman astronomlar tarafından gözlemlenebilmiştir.
Ortaçağ'ın Müslüman astronomları, günümüzde halen kullanılan birçok yıldıza Arapça isimler verdiler ve yıldızların pozisyonlarını hesaplayabilecek çok sayıda astronomik alet icat ettiler. Zic diye adlandırılan yıldız katalogları oluşturmak amacıyla ilk büyük gözlemevi araştırma enstitülerini kurdular. Bunların arasında bir dizi yıldızı, yıldız kümesini (Omicron Velorum ve Brocchi'nin Kümeleri dahil) ve galaksileri (Andromeda Gökadası dahil) gözlemleyen İranlı astronom Abdurrahman es-Sufî tarafından yazılan Sabit Yıldızlar Kitabı'dır (964).
Josep Puig'e göre, Endülüslü astronom İbn Bacce, Samanyolu'nun neredeyse birbirine temas eden binlerce yıldızdan meydana geldiğini ve bunun nedeninin Dünya atmosferindeki kırılımdan kaynaklanıyor olabileceğini ileri sürdü, M.S 1106-1107 yıllarında yaşanan Mars-Jüpiter kavuşumunu da buna kanıt olarak gösterdi. Tycho Brahe gibi ilk Avrupalı astronomlar, gece gökyüzünde (daha sonra nova olarak adlandırılacak) yeni yıldızlar tanımlayıp gökyüzünün değişmez olduğunu önerdi. 1584 yılında Giordano Bruno diğer yıldızların aslında diğer güneşler olduğunu, onların yörüngesinde dönen başka gezegenler olabileceğini ve bir kısmının Dünya'ya benzeyebileceğini önerdi. Bu düşünce daha önceden antik Yunan düşünürler Demokritos ve Epikür ve Fahreddin er-Râzî gibi Orta Çağ Müslüman kozmologları tarafından dile getirilmiştir. Sonraki yüzyılda yıldızların uzak güneşler olduğu görüşü astronomlar arasında ortak kabul gören bir düşünce olmuştur. Bu yıldızların Güneş Sistemi üzerinde neden çekimsel bir etki göstermediğini açıklamak için Isaac Newton ve ilahiyatçı Richard Bentley öne sürülen düşüncelerden yararlanarak yıldızların her yönde eşit olarak dağıldığını önerdiler.
İtalyan astronom Geminiano Montanari 1667 yılında Umacı yıldızının parlaklığındaki değişimleri gözlemleyerek kaydetti. Edmond Halley, yakınımızda bulunan bir çift "duran" yıldızın özdevinim hareketinin ilk ölçümlerini yayımlayarak, bu yıldızların Antik Yunan astronomlar Batlamyus ve İparhos zamanından beri konumlarını değiştirdiğini kanıtlamıştır.
Gökyüzündeki yıldızların dağılımını keşfetmeye karar veren ilk astronom William Herschel'dir. 1780'lerde bir dizi ölçü aygıtı yardımıyla 600 yönde bakış doğrultusu boyunca gözlemlediği yıldızları saydı. Bu çalışmayla yıldız sayısının gökyüzünde Samanyolu'nun merkezine doğru gittikçe arttığı sonucuna ulaşmıştır. Aynı çalışmayı güney yarımkürede tekrarlayan oğlu John Herschel de aynı yöndeki artışı tespit etmiştir. William Herschel diğer başarılarının ötesinde, bazı yıldızların yalnızca aynı bakış doğrultusunda yer almalarının yanı sıra çift yıldız sistemi oluşturan fiziksel eşler olduğunu bulmasıyla da tanınır.
Joseph von Fraunhofer ve Angelo Secchi yıldız tayf ölçümünün öncüleridir. Sirius gibi yıldızların tayfını Güneş ile kıyaslayarak soğurma çizgilerinin (yıldız ışığı tayfının atmosferden geçerken belli frekanslarda soğurumu nedeniyle oluşan koyu çizgiler) sayı ve kuvvetlerindeki farklılıkları buldular. 1865 yılında Secchi yıldızları tayf tiplerine göre sınıflamaya başladı. Ancak günümüzde kullanılan yıldız sınıflandırması Annie J. Cannon tarafından 1900'lerde geliştirilmiştir. 

Bir yıldıza olan mesafenin ilk doğrudan ölçümü (11.4 ışık yılı uzaklıktaki 61 Cygni) 1838'de paralaks tekniği kullanılarak Friedrich Bessel tarafından yapıldı. Paralaks ölçümleri göklerdeki yıldızların geniş bir şekilde ayrıldığını gösterdi. Çift yıldızların gözlemlenmesi 19. yüzyılda giderek artan bir önem kazanmıştır. 1834 yılında Friedrich Bessel, Sirius yıldızının özdevinim hareketindeki değişiklikleri gözlemleyerek görünmeyen bir eş yıldızın var olduğu sonucuna vardı. Edward Pickering 1899 yılında ilk olarak tayf üzerinde çift yıldızı bulduğunda, Mizar yıldızının 104 günlük periyotlarda ortaya çıkan tayf çizgilerindeki periyodik ayrılmayı gözlemliyordu. William Struve ve S. W. Burnham gibi astronomların birçok çift yıldız sistemini gözlemlerinin detayları yörünge özelliklerinin hesaplanmasıyla yıldızların kütlelerinin belirl

Gökyüzü ya da gökkubbe, çeşitli nedenlerden ötürü tanımlaması zor bir kavramdır. Kabaca kişinin açık alanda yukarı baktığında gördüğü, tüm gök cisimlerini çevrelediği gözlemlenen boşluk olarak nitelendirilebilir. Bu tanıma göre kuşların ve uçakların gökyüzünde uçtuğu, yağmur ve gökkuşağı gibi atmosferik olayların yanı sıra güneşin batışının veya yıldız kaymasının da gökyüzünde gerçekleştiği varsayılır.

Gökyüzünün mavi görünmesinin asıl nedeni kırılma olayıdır:

Güneş ışınları atmosfere girdiğinde atmosferdeki gaz moleküllerine ve toz parçacıklarına çarparak saçılır. Gün ışığı değişik dalga boylu birçok ışından oluşur. En kısa dalga boylu mavi ışınlar atmosferin üst tabakalarındaki küçük parçacıklar tarafından hemen saçılırlar. Fakat kırmızı ışık saçılmak için daha büyük parçacıklara çarpmak zorundadır.
Gökyüzü açık olduğunda, mavi ışık diğer ışıklara oranla en fazla saçılan ışıktır. Bu yüzden de gökyüzü mavi görünür. Mesela gökyüzü yağmur bulutlarıyla veya dumanla dolu olduğunda tüm ışınlar neredeyse aynı oranda saçılır. Bu da gökyüzünün gri renkte görünmesine sebep olur.

İklim, bir yerde uzun bir süre boyunca gözlemlenen sıcaklık, nem, hava basıncı, rüzgâr, yağış, yağış şekli gibi meteorolojik olayların ortalamasına verilen addır. Hava durumundan farklı olarak iklim, bir yerin meteorolojik olaylarını uzun süreler içinde gözlemler. Bir yerin iklimi o yerin enlemine, yükseltisine, yer şekillerine, kalıcı kar durumuna ve denizlere olan uzaklığına bağlıdır. İklimi inceleyen bilim dalına klimatoloji adı verilir. İklim türleri, sıcaklık ve yağış rejimi gibi durumlara bakılarak sınıflandırılabilir. Ancak günümüzde en çok kullanılan sınıflandırma sistemi, aslen Wladimir Köppen tarafından geliştirilmiş olan Köppen iklim sınıflandırmasıdır.
Paleoklimatoloji ise, göl yataklarında ve buzullarda bulunan tortular gibi biyolojik olmayan; yine ağaç halkaları, mercanlar gibi biyolojik kaynaklarla antik iklimleri inceleyen bilim dalıdır. Bu yöntem eski dönemlerde bir yerdeki sıcaklık ve yağış rejimlerini göstermek ve inceleme yapmak için kullanılır. Bu tür çalışmaların sonunda ortaya matematiksel iklim modelleri çıkarılır ve gelecekte iklimin ne derece değişebileceği konusunda tahminler yürütülür.

İklim sözcüğünün kökeni Arapçadan gelmiş olup yeryüzünün herhangi bir yerinde hava olaylarına bağlı olarak gerçekleşen etkilerin uzun yılların ortalamasına dayanan durumu olarak tanımlanır. Bu ortalama süre yaklaşık olarak 30-40 yıldır. Ancak yine de bu süreler duruma göre değişebilmektedir. Bunun yanında iklimin ortalama değerleri hesaplama işlevinin yanında değerlerin günlük, yıllık değişken istatistikleri de hesaba katılıp incelenmektedir.
İklim ile hava durumu arasındaki fark ise "İklim beklenen, hava durumu ise elde edilendir." şeklinde açıklanmaktadır. Tarihsel süreçte iklime etki eden etmenler enleme, yükseltiye, yer şekillerine, kalıcı kar durumuna ve denizlere olan uzaklığa bağlıdır. Ancak bazı dinamik etmenler de iklime etki etmektedir. Bu etmenlerden olan okyanus akıntıları nedeniyle Atlantik Okyanusu'nun iki kuzey yakasından batıda olan Kanada kıyılarında hava olması gerekenden daha soğukken, doğu yakasındaki Avrupa kıyıları olması gerekenden yaklaşık 5 °C (9 °F) daha sıcaktır. Yine bir yerdeki bitki örtüsünün sıklığı, o bölgedeki yer katmanının daha serin olmasına neden olur. Bitki örtüsünün yoğun olması bölgesel olarak yağışı arttırır. Bunun dışında sera gazlarında görülen değişiklikler dünyadaki sıcaklığı değiştirerek Küresel Isınma veya Küresel Soğuma gibi iklimsel değişiklikleri ortaya çıkarır. Bu bağlamda iklime etki eden tüm durumlar tam olarak açıklanamayan karmaşık bir sistemin parçalarıdır.

İklimi aynı rejimlerin olduğu alanlarda sınıflandırmanın birçok yolu vardır. Aslında iklimlerin sınıflandırılışı ilk kez Antik Yunanistan'da bir yerin enlemine göre kabaca yapılmıştı. Ancak çağdaş iklim sınıflandırma yöntemleri kabaca iki şekilde ayrılabilir. Bunlar kalıtımsal ve yapay yöntemler olmak üzere iki kısma ayrılır. Genetik sınıflandırmalar, farklı hava kütlelerinin arasındaki ilişkilerin sıklığı ve durumu aynı yönden ele alan bozukluklar temeli üzerine kurulu yöntemleri içerir. Yapay sınıflandırmalar ise iklim kuşaklarını, bitki örtüsü sıklığıyla ele alır. Yapay sınıflandırmanın içerikleri ile Köppen iklim sınıflandırması arasında bir ilişki bulunur. Bu sınıflandırmada gözlemlenen en önemli kusur, aşamalı olarak gösterilmesi uygun olan iklim kuşaklarında açtığı farklı sınırlardır.

En genel sınıflandırma şekli, hava kütleleri etmeninin hesaba katılarak yapılanıdır. Bergeron sınıflandırması bu şekilde yapılan en kullanışlı sınıflandırmadır. Hava kütlesine dayalı sınıflandırma üç ana kolu içerir. Bunlarda ilki nem değerleri olup "c" (kıtasal hava kütlesi) ve "m" (denizsel hava kütlesi) harfleri ile gösterimi yapılmaktadır. İkinci kol ısıl içerikli olup "T" (tropikal), "P" (kutupsal), "A" (arktik), "M" (muson), "E" (ekvatoral) ve "S" (yüksek) harfleri kullanılarak gösterimi yapılır. Üçüncü ve son kol ise atmosfer durağanlığını konu almaktadır. Bu son kola göre, eğer bir hava kütlesi altındaki kara kütlesinden soğuksa "k" harfiyle gösterilir. Yine eğer bir hava kütlesi, altındaki kara kütlesinden daha sıcaksa "w" harfiyle gösterilir. 1950'lerde hava durumu tahmininde kullanılan hava kütlesi sınıflandırması, 1973 yılından sonra iklim bilimciler tarafından aynı nitelikteki klimatoloji kanıtlarında kullanılmaya başlandı.
Bergeron sınıflandırması şemasına (SSC) göre, altı kategori bulunmaktadır. Bunlar Kuru Kutup, Kuru Orta, Kuru Tropik, Nemli Kutup, Nemli Orta ve Nemli Tropik şeklindedir.

Köppen iklim sınıflandırması aylık ve yıllık sıcaklıklar, yıllık yağış miktarı, yağışın yıl içindeki dağılışı ve yağış ile sıcaklığın doğal bitki örtüsü ile olan ilişkilerine dayanan bir sistemdir. Bu nedenden dolayı Köppen'in sınıflandırması, bitki örtüsüne dayalı iklim sınıflandırmasına kabataslak biçimde uymaktadır. Köppen sınıflandırmasına 
göre iklimler beş ana kuşakta, yirmi dört farklı tipte toplanmıştır. Ana kuşaklar A, B, C, D ve E harfleri ile belirtilirken, iklim tipleri de bu harflere eklenen ikinci, üçüncü ve kimi zaman da bir dördüncü harfle belirtilmiştir. İkinci harfler bölgedeki yağış rejimini, üçüncü harfler sıcaklık karakterini, dördüncü harfler de özel durumları gösterir.
A grubundaki iklimlerde en soğuk aydaki ortalama sıcaklık 18 °C üzerindedir. Öyle ki bütün mevsimler sıcaktır ve kış mevsimi yoktur. Bu gruptaki iklimlerde, yıllık yağış 750 mm üzerindedir. Bu gruptaki iklimler aşağıdaki gibidir:

Her mevsimi yağışlı tropikal iklim – Af
Bütün aylar sıcak-kurak geçen 2-3 ay dışında yağışlı muson iklimi – An
Kışı ve bazen ilkbaharı kurak, tropikal iklim ya da savan iklimi – Aw
B grubundaki iklimler kurak iklimlerdir. Özellikle step ve çöl sahalarında görülür. Buralarda buharlaşma yağıştan fazladır. Step alanlarda yıllık yağış miktarı 100 ilâ 700 mm arasında, çöllerde ise 50 ilâ 350 mm arasındadır. Bu gruptaki iklimler aşağıdaki gibidir:

Sıcak step iklimi ya da sıcak yarı kurak iklim – BSh
Soğuk step iklimi ya da soğuk yarı kurak iklim – BSk
Sıcak çöl iklimi ya da sıcak kurak iklim – BWh
Soğuk çöl iklimi ya da soğuk kurak iklim – BWk
C grubundaki iklimler ılıman iklimlerdir. Bu iklimlerde en soğuk ayın ortalama sıcaklığı -3 °C ile 18 °C arasındadır. Aynı şekilde en sıcak ayın ortalama sıcaklığı 10 °C'nin üzerindedir. Kışlar genelde kısadır ancak yine de birkaç ay boyunca toprak karla örtülü olabilir veya donabilir. Bu grupta yer alan iklimler aşağıdaki gibidir:

Kışı kurak ve ılık, yazı çok sıcak iklim (Muson iklimi) – Cwa
Kışı kurak ve ılık, yazı sıcak fakat kısa iklim – Cwb
Kışı ılık, yazı sıcak ve kurak iklim (Akdeniz iklimi) – Csa
Kışı ılık, yazı sıcak, kurak fakat kısa iklim – Csb
Kışı ılık, yazı çok sıcak her mevsimi yağışlı iklim – Cfa
Kışı ılık, yazı sıcak her mevsimi yağışlı iklim – Cfb
Kışı ılık, yazı kısa ve serin, her mevsimi yağışlı iklim – Cfc
D grubundaki iklimler, soğuk orman iklimleridir. Kışların şiddetli olduğu bu iklim grubundaki en soğuk ayın ortalama sıcaklığı -3 °C'nin altında, en sıcak ayın ortalaması 10 °C'nin üzerindedir. Bu kuşaktaki iklimlerde aylar boyunca toprağın karla örtülü kalır. Aşağıdaki iklimler bu gruptadır:

Kışı şiddetli ve kurak, yazı uzun ve sıcak iklim – Dwa
Kışı şiddetli ve kurak, yazı serin iklim – Dwb
Kışı şiddetli ve kurak, yazı kısa ve serin iklim – Dwc
Kışı çok şiddetli, yazı kısa ve nemli iklim – Dwd
Kışı şiddetli yazı uzun ve sıcak, her mevsimi yağışlı iklim – Dfa
Kışı şiddetli yazı kısa ve sıcak, her mevsimi yağışlı iklim – Dfb
Kışı şiddetli yazı kısa serin, her mevsimi yağışlı iklim – Dfc
Kışı çok şiddetli yazı kısa, her mevsimi yağışlı iklim – Dfd
E grubundaki iklimler ise kutup iklimleridir. Bu kuşaktaki iklimlerde en sıcak aydaki ortalama sıcaklık 10 °C'nin altındadır. Aşağıda bu gruptaki iklimler yer almaktadır: 

Yazı çok kısa tundra iklimi – ET
Sürekli donmuş topraklar iklimi – EF

Bu iklim sınıflandırma yönteminde, terleme ve buharlaşma değerleri kullanılarak toprak ve su yığınlarını görüntülenir. Bu yöntemde, belli bir alan üzerindeki bitki örtüsünü besleyen toplam yağış payı aktarılır. Burada nem veya kuraklık gibi endeksler kullanılarak bir bölgenin ortalama sıcaklık, yağış ve bitki örtüsü türüne bağlı olan nem rejimi gösterilir.
Nem sınıflandırması; çok nemli, nemli, az nemli, az kurak, yarı-kurak (-20'den -40 değerlerine kadar) ve kurak (-40 değerinin altı) gibi açıklayıcıları kullanan iklimsel sınıfları içerir. Nemli bölgeler, her yıl terleme-buharlaşma miktarından daha çok yağış alır. Bunun yanında kurak bölgeler, yıllık bazda büyük oranda terleme ve buharlaşma oranına sahne olur. Dünyadaki karaların yüzde otuz üçü kadarı, kurak veya yarı-kurak olarak kabul edilir. Bu kurak veya yarı-kurak bölgelerin arasında Kuzey Amerika'nın güneybatısı, Güney Amerika'nın güneybatısı, Afrika'nın kuzey bölümü ile güney bölümünün bir kısmı, Asya'nın güneybatısı, Avustralya'nın önemli bir kısmı yer alır. Yapılan çalışmalara göre, yağış etkinliği (PE) ile Thornthwaite nem endeksi, yazları olduğundan fazla gösterilmekte ve kışları olduğundan az gösterilmektedir. Bu endeks, etkin bir şekilde bir bölgedeki otçul ve memeli türlerinin sayısını belirlemede kullanılabilmektedir. Bu endeks ayrıca iklim değişikliği çalışmalarında da kullanılmaktadır.
Thornthwaite şemasında sıcaklığa bağlı sınıflandırmalar arasında mikrotermal, mezotermal ve megatermal rejimler yer almaktadır. Mikrotermal iklimde yıllık olarak düşük sıcaklıklar görülür. Öyle ki bu tür iklim bölgelerinde ortalama yıllık sıcaklık 0 ilâ 14 °C arasında değişir. Kısa yazların görüldüğü bu bölgelerde potansiyel buharlaşma da 14 ilâ 43 cm arasında değişir. Mezotermal iklimde uzun süren sıcaklar veya uzun süren soğuklar yoktur. Bu iklim bölgelerinde potansiyel buharlaşma oranı 57 ve 114 cm arasındadır. Megatermal iklimde ise yüksek ve kalıcı sıcaklık ve bol yağış hakimdir. Bu bölgelerdeki potansiyel buharlaşma 114 cm üzerindedir.

Çağdaş iklim kayıtları, termometreler, barometreler ve anemometreler tarafından yapılan uzun süreli ölçümlerle belirlenir. Elde edilen veriler, çağdaş zaman ç

Su, Dünya üzerinde bol miktarda bulunan ve tüm canlıların yaşaması için vazgeçilmez olan, kokusuz ve tatsız bir kimyasal bileşiktir. Sıklıkla renksiz olarak tanımlanmasına rağmen kızıl dalga boylarında ışığı hafifçe emmesi nedeniyle mavi bir renge sahiptir.
Doğada su katı, sıvı ve gaz hâllerinde görülür. Kimyasal formülü (H2O) 2 hidrojen ve 1 oksijen atomundan meydana gelir. H+ iyonu içeren bir madde ile (ör. asit) ve OH- iyonu içeren maddenin (ör: baz) verdiği nötralleşme tepkimesi ile oluşur.
Bilim insanları Dünya'daki hayatın suda başladığını düşünmektedir. Su, moleküler yapısı oldukça basit ve bol bulunan bir madde olmasına rağmen belirli koşullarda diğer bileşiklerden oldukça farklı davranışlar sergiler. Örneğin katı (buz) hâldeki su sıvı hâldeki suyun üzerinde yüzer. Dünya'daki hemen hemen tüm diğer bileşiklerde ise katı faz sıvı fazdan yoğundur ve katı fazdaki bileşik batar. Suyun bu özelliğinin bazı avantajları vardır. Örneğin soğuk bir bölgede göl yüzeyini kaplayan buz tabakası yalıtıcı görevi görür ve dipteki hayatı korur. Buzun çökmesi durumunda canlılar şiddetli soğuğa maruz kalacağından hayatlarını devam ettirmeleri imkânsız hâle gelecektir.
Su yanıcı bir madde değildir. Bu özelliği nedeniyle ateş söndürücü olarak kullanılır. Fakat suyun bileşimindeki oksijen yakıcı bir gazdır, hidrojen ise yanıcı bir gazdır. Oksijen ve hidrojen birleşerek söndürücü bir madde olan suyu meydana getirirler.
H2O saf suyu ve bileşiğini temsil eder, saf suya tabii en yakın örnek yağmur suyudur. Saf su canlılar için içilebilir su değildir, insanlara yararı yoktur. Suyun akışkan olması dışında insanlar ve canlılar için içinde taşıdığı mineraller çok önemlidir. Canlıların içmesi gereken suda çeşitli mineraller olması gerekmektedir. Yağmur suyu yani saf su, yağdıktan sonra toprağa düşünce toprağın yapısındaki mineralleri toplar, yeryüzünde bu yağmur suları bir akarsu oluşturur bu içilebilir bir sudur. Genelde toprak altındaki suları kirleten bina yapılaşmaları, sanayiden, insan hayat alanından vs uzak sağlığa uygun olması için çok yüksek yerlerde, dağlardaki akarsu ya da tabii su kaynağı bulunup buralara su doldurma tesisi yapılır, bu doğal mineralli sular şişelenip marketlerde "tabii kaynak suyu" olarak satılır. Her bölgedeki toprakta mineraller ve oranları farklıdır, bu yüzden suyun faydaları bölgelere göre değişebilir.

Türkçede yer alan su kelimesinin kökeni Eski Türkçe sub veya suv sözcüklerine dayanmaktadır. Orijinal biçimi sub olan sözcük 9. yüzyıldan itibaren suw biçimine evrilmiştir. Son sesteki dudaksıl suvar-, sıva-, sıvık, sıvı gibi türevlerde korunmuştur. Kelime olarak Orhun Yazıtları'nda kaydedilmiştir.
Eski Türkçede suv, sub zamanla su sözcüğüne dönüşmüştür, tüm Türk dilleriyle hemen hemen aynıdır.

 Azerice; su
 Kazakça; sw
 Kırgızca; suu
 Özbekçe; suv
 Türkmence; suw
 Uygurca; su

Moğolcada us olarak tam tersi olarak söylenir.

Su, kendi molekülleri arasındaki çekim kuvveti (kohezyon) sayesinde dağılmadan kalabilir. Moleküllerinin dipol (kutuplaşmış) olması nedeniyle su, birçok maddeye yapışabilir ve ıslatma özelliği buradan gelir.
Su aynı zamanda adhezyon (farklı iki maddenin molekülleri arasındaki çekim kuvveti) kuvveti yüksek bir maddedir. Hidrojen bağı nedeniyle su molekülleri birbirlerini de çekerler yani su molekülleri arasında kohezyon gücü de çok yüksektir. Suyun kohezyon ve adhezyon yetenekleri, suyun belirli kılcal yapılar içinde kopmadan yükselmesine ve taşınmasına yardımcı olur. Bu da bitkilerin karada hayatlarını sürdürmeleri açısından önem arz eder.
Suyun sekliğini sağlayan kohezyon maddesi, adhezyon kuvveti ile çarpışarak suyu daha sek hâle getirir. Molekülleri sekleşen su, artık daha yumuşak ve saftır. Suyun rengini ve tadını sekliği belirler.

Su, molekülleri arasındaki güçlü kohezyon kuvveti nedeniyle oluşan yüksek yüzey gerilimine sahiptir. Bu görülebilir bir etkidir, örneğin, küçük miktardaki su çözünemez bir yüzey üzerine (örnek: polietilen) konduğunda, su, diğer madde ile beraber düşene dek kalacaktır.
Bu kuvvetin kaynağı temel olarak su moleküllerini bir arada tutan moleküller arası çekici kuvvetlerdir. Suyun içinde olan moleküller her yönden komşu moleküllerle kuşatıldıkları için, üzerlerine etkiyen toplam kuvvet sıfırdır. Buna karşın, yüzeydeki moleküllerin sadece bir tarafı diğer su molekülleriyle çevrili olduğu için, bunlar içeriye doğru net bir kuvvetle çekilirler. Bu durum yüzeyde bir gerilme oluşturup yüzeyin minimum olmasını sağlar. Hacimleri eşit birçok geometrik şekil içinde yüzey alanı en az olan küredir. Su damlalarının küresel bir şekil alması da yüzey geriliminin en az yüzey oluşturacak şekilde molekülleri hareket ettirmesidir.

Kılcal hareket, suyun çok dar (kılcal) bir boru/kanalda yerçekimi kuvvetine karşı hareketini ifade eder. Bu hareket oluşur, çünkü su boru/kanalın yüzeyine yapışır ve daha sonra boru/kanala yapışan su, kohezyon kuvveti sayesinde üzerinden daha fazla suyun geçmesini sağlar. İşlem, yerçekimi adhezyon kuvvetini yenecek kadar su boru/kanaldan yukarı geçinceye dek tekrarlanır. Bu olayı doğada da görmek mümkündür. Örneğin ağaçların kılcal damarlarında su en yüksek dallara kadar yerçekimine karşı hareket edebilmektedir. Buna aynı zamanda kapiler etki denmektedir.

1 gram buzu eritmek için 0 °C'de 80 kalori gerekir. Erime ısısının yüksek olması suyun donmasını geciktirir; böylece biyolojik sistemler düşük sıcaklıklara dayanıklı olabilen özelliklerini kazanırlar.

Suyun ısınma (özgül) ısısı yüksektir. 1 gr suyun sıcaklığını 1 °C artırmak için 1 kalorilik enerji gereklidir. Bu özgül ısı, amonyak dışındaki tüm maddelerinkinden yüksektir. Böylece su sıcaklıklarda fazla artış olmadan daha fazla enerji depolayabilir ve böylece canlı sistemde sıcaklık ve metabolik olaylar daha kararlı olabilmektedir.

Suyun gizli buharlaşma ısısı yüksektir. 100 °C'de 1 g suyu 1 g su buharı hâline dönüştürmek için 539 kaloriye ihtiyaç vardır. Gizli buharlaşma ısısının yüksekliği canlı sisteminin izotermal olmasında en önemli katkıya sahiptir. Suyun gizli buharlaşma ısısı, H bağlarından dolayı yüksektir.

Suyun basit fakat çevre açısından son derece önemli bir özelliği de suyun sıvı hâli üzerinde batmadan yüzebilen, suyun katı hâli olan buzdur. Bu katı faz, (sadece düşük sıcaklıklarda oluşabilen) hidrojen bağları arasındaki geometriden dolayı, sıvı hâldeki su kadar yoğun değildir. Hemen hemen tüm diğer maddeler için, katı form sıvı formdan daha yoğundur. Standart atmosferik basınçtaki taze su, en yoğun hâlini 3,98 °C'de alır ve aşağı hareket eder, daha fazla soğuması hâlinde yoğunluğu azalır ve yukarı doğru yükselir. Bu dönüşüm, derindeki suyun, derinde olmayan sudan daha sıcak kalmasına sebep olur, bu yüzden suyun büyük miktardaki alt bölümü 4 °C civarında sabit kalırken, buz öncelikle yüzeyde oluşmaya başlar ve daha sonra aşağı yayılır. Bu etkiden dolayı, göllerin yüzeyi buz ile kaplanır. Hemen hemen tüm diğer kimyasal maddelerin katı hâlleri, sıvı hâline göre yoğun olduğundan dipten yukarı donmaya başlarlar.
Suyun hacmi, bilinen tüm sıvıların aksine, belirli bir sıcaklığa (+4 °C'ye) düşene kadar azalır, daha sonra tekrar artmaya başlar. Donduğunda ise hacmi sıvı hâle göre daha fazladır. Bu nedenle suyun katı hâli, sıvı hâlinden daha hafiftir. Bu yüzden buz, suyun dibine batmayıp su üstünde yüzer. Suyun bu özelliği hayatın kış aylarında ya da her zaman soğuk olan bölgelerde sudaki hayatın devam etmesine olanak tanır. Deniz, nehir ve göllerin üst kısmı donar, buz üst kısımda kaldığı için su içindeki canlılar hayatlarını sürdürmeye devam edebilirler.

Suyun üçlü noktası (saf hâldeki sıvı su, buz ve su buharının dengede bulunduğu sıcaklık ve basınç kombinasyonu), kelvin sıcaklık ölçü biriminin tanımlanması için kullanılır. Sonuç olarak, suyun üçlü nokta sıcaklığı, 273,16 Kelvin (0,01 °C) ve basıncı 611,73 Pascal'dır (0,0060373 ATM).

Su içindeki tüm elektriksel özelliği sağlayan etkenler, suyun içinde çözülmüş olan karbondioksit ve mineral tuzların iyonlarıdır. Su, iki su molekülünün bir hidroksit anyonu ve bir hidronyum katyonu hâlini alması ile kendini iyonize eder, fakat bu elektrik akımının yaptığı iş veya zararlı etkilerini taşımak için yeterli değildir. ("Saf" su içinde, hassas ölçüm cihazları, 0,055 µS gibi çok zayıf bir elektriksel iletkenlik değeri saptayabilirler.) Saf su, oksijen ve hidrojen gazları içinde de çözülmüş iyonlar olmadan elektroliz olabilir; bu çok yavaş bir süreçtir ve bu şekilde çok küçük bir akım iletilir. (Elektroliz, elektrik akımı yardımıyla, bir sıvı içinde çözünmüş kimyasal bileşiklerin ayrıştırılması işlemine denir.)

Su yerkürede değişik hâllerde bulunur: su buharı, (bulutlar), su (denizler, göller), buz (kar, dolu, buzullar) gibi. Su sürekli olarak su döngüsü olarak bilinen döngü içinde değişik fiziksel hâllere dönüşür.

Yağışın insanlık ve tarım için öneminden dolayı, değişik biçimlerine farklı isimler verilmiştir: çoğu ülkede genel ismi yağmurdur, dolu, kar, sis ve çiy diğer örneklerdir. Uygun şartlar oluştuğunda, havadaki su damlacıkları güneş ışığını kırarak, gökkuşağı oluştururlar.
Temel olarak, su akışı, nehirler ve tarım için su ihtiyacı gibi, insanlık tarihinde büyük roller oynamıştır. Nehirler ve denizler, ticaret ve ulaşım için elverişli yollar sunmuştur. Su akışı, erozyon etkisi ile çevrenin şekillenmesinde büyük roller oynayarak, vadiler ve deltalar oluşmasını sağlamış ve insanların yerleşimine uygun arazi ve alanlar meydana getirmiştir.
Su aynı zamanda zemine nüfuz ederek, yer altına doğru iner. Bu yeraltı suları daha sonra tekrar yüzeye çıkarak tabii kaynaklar, sıcak su kaynakları ve gayzerler oluşturur. Yeraltı suları, aynı zamanda ambalajlanarak maden suyu olarak satılmaktadır.
Su, kendi içinde farklı maddelerin koku ve tatlarını barındırabilir. Bu nedenle, insan ve hayvanların, suyun içilebilirliğini anlamak için duyuları gelişmiştir. Hayvanlar genel olarak, tuzlu deniz suyunun ve bataklık suyunun tadından hoşlanmaz, dağlardan veya yeraltından gelen saf kaynak sularını ararlar. Kaynak suyu veya mineral su diye bilinen tat, aslın

Ağaç, botanik biliminde çoğu türünde dalları ve yaprakları destekleyen uzun bir sürgüne ya da gövdeye sahip çok yıllık bir bitkidir. Ağaç tanımı, bazı durumlarda sadece ikincil büyüme gösteren odunsu bitkileri, kereste olarak kullanılabilen bitkileri ya da belirli bir yüksekliğin üzerindeki bitkileri kapsayacak şekilde daha dar olabilir. Daha geniş tanımlarda ise uzun palmiyeler, eğrelti ağaçları, muz ağaçları ve bambular da birer ağaç olarak değerlendirilir. Ağaçlar taksonomik bir grup değildir ancak güneş ışığı için rekabet etmek adına diğer bitkilerden daha fazla yükseğe çıkmanın bir yolu olarak birbirinden bağımsız biçimde evrimleşip gövde ve dalları olan çeşitli bitki türlerini içermektedir. Ağaçlar uzun ömürlü olma eğilimindedir ve bazıları birkaç bin yıl yaşar. Ağaçlar 370 milyon yıldır dünya üzerindeki varlığını sürdürmektedir. Dünyada yaklaşık üç trilyon olgunluğa erişmiş ağacın olduğu tahmin edilmektedir.
Aynı zamanda ağaçlar uçurum kenarlarına ve benzeri dikildikleri konuma bağlı olarak heyelan, toprak kayması, sel gibi doğal afetlerin önlenmesinde önemli rol oynar.

'Ağaç' terimi genel bir deyiş olarak kullanılıyor olsa da ağaçla ilgili ne botanik biliminde ne de ortak dilde evrensel olarak kabul görmüş kesin bir tanım bulunmamaktadır. En geniş anlamıyla ağaç, fotosentetik yapraklarını veya dallarını yerden belirli bir mesafe üzerinde destekleyen, genel olarak uzun bir sürgüne ya da gövdeye sahip bir bitkidir. Genellikle yükseklikleriyle tanımlanır. 0,5 ila 5 m arasındaki bitkiler çalı olarak adlandırıldığından, ağaçların minimum yüksekliği sadece kabaca tanımlanmaktadır. Papaya ve muz ağacı gibi büyük otsu bitkiler bu geniş anlam dahilinde birer ağaç olarak kabul edilir.

Bir ağacın gövdesinden enine bir kesit alındığında, çeşitli yapısal katmanlar gözlemlenir. En dışta kabuk bulunur. Kabuk, ağacın dış koruyucu tabakasıdır ve ağacı fiziksel zararlar ile hastalıklardan korur. Kabuk tabakasının hemen altında, yıllık halkaları oluşturan hücre tabakaları yer alır. Bu halkalar, ağacın yıllık büyüme süreçlerini yansıtır. En içte ise, ağacın merkezi olan öz kısmı bulunur.
Bir ağacın gerçekten canlı olan biricik kısmı, kabuğun altında odunun yüzeyindeki ince bir hücre tabakasıdır. Buna katman doku tabakası (kambiyum, soymuk) denir. Bu tabaka ağacı geliştiren ve büyümesini sağlayan tabakadır. Genç bir ağaca çivi çakıldığında veya ağaç bir dal verdiğinde, çivinin ve dalın yerden yüksekliği hiç değişmez.
Ağaçların boyları ve yükseklikleri değişiklik gösterir. Boyları 3 metreden 140 metreye kadar, yaşları 30-40 yıldan 5000 yıla kadar olan ağaçlara rastlanmaktadır. Dünyanın en yaşlı ve yüksek ağaçlarından olan ve ABD'de Sierra Nevada Dağlarında bulunan sekoyalar (Sequoia) 110 m yüksekliğe ve 7 m çapa erişebilir. Bunların yaşları da 4000 yılı bulmaktadır. Avustralya'da yüksek boylu ormanlar meydana getiren okaliptüs ağaçları da 100 metreyi bulmaktadır. Ağaçların yaşı farklılık göstermektedir. Yaşı doğrulanmış ve canlı en yaşlı ağaç 4857 yıllık Metuşelah ağacıdır.

Her yaprak, kendini dışarıya karşı koruyacak çok etkili bir tabaka ile sıkı sıkıya örtülüdür. Hava, yaprakların altındaki çok küçük deliklerden stomaya girebilir. Suyun buharlaşması da, yine bu deliklerden (por) sağlanır. Yaprak ihtiyaca göre bu delikleri açar veya kapatır. Ağaç kabuğu çok etkili bir su geçirmez zırhtır. Bir ağaç, su buharının dışarı sızmasına karşı baştan aşağı bu tabaka ile örtülüdür.
Bütün canlı varlıklar gibi ağacın da dokularının arasında devamlı bir su dolaşımı olur. Bu su dolaşımının sağlanabilmesi için ağacın devamlı ve yeterli miktarda suya ihtiyacı vardır.

Bazı büyük ağaç türleri, ihtiyacı olan suyu 50 metrenin üzerinde bir yüksekliğe çıkarmak mecburiyetindedir. Bu olayda önemli olan birinci kuvvet kılcallık olayıdır. Odun boruları demetlerinde 20 metreye kadar etkilidir. İkinci kuvvet ise, kök basıncıdır. Bu basınç ile ağaçta su 30 metreye kadar yüksekliğe çıkarılabilmektedir. Bir diğer önemli kuvvet de yapraklardan suyun buharlaşması (terleme) ile meydana gelen emme kuvvetidir. Buna kohezyon gerilimi de denir. Terlemenin (transpirasyon) büyük kısmı gözeneklerle, az bir kısmı da diğer yüzeylerle sağlanır. Kohezyon kuvveti su moleküllerini birbirine bağlar. Bu gerilim, suyun kopmayan bir sütun hâlinde yükselmesini sağlar. Sekoya gibi yüksekliği 100 metreyi bulan dev ağaçlarda su, tepelere kadar kohezyon kuvvetiyle yükselir.

Toprağa düşen tohumdan en önce fide meydana gelir. Fide bir yıl sonra fidan hâlini alır. Hücrelerinin çoğalmasıyla dal ve yapraklar, gövde ve kök olarak üç parçadan ibaret bir ağacın küçük bir modeli olur. Her yıl ağacın dallarında ve köklerinde yeni sürgünler çıkarken, gövdede de bir tane yıllık halka meydana gelir. Bu halkalar, ağacın enine büyüyerek yaptığı odun tabakasıdır. Yağışı bol yıllarda, geniş bir halka; kurak geçen yıllarda ise, ince ve küçük bir halka meydana gelir. Bu sayede ağaç türlerinin yaşı, halka sayısı sayılarak hesaplanabilmektedir.

Ağaçlar günlük hayatta çeşitli alanlarda yaygın olarak kullanılırlar. Kâğıt yapımından mobilya yapımına, meyvelerinin besin olarak kullanımından süs ağaçlarına ve keresteye kadar, sayısız kullanım alanı vardır. Ormanlar ise, bir memleketin iklimini ve ekonomisini etkileyecek kadar önemlidir.

Orman Genel Müdürlüğü
TEMA

T.C. Tarım ve Orman Bakanlığı- Ağaçlandırma ve Erozyon kontrolü Seferberliği

Orman, belirli yükseklikteki ve büyüklükteki çeşitli ağaçlar, çalılar, otsu bitkiler, mantarlar, mikroorganizmalar, böcekler ve hayvanlar bütününü içeren, topraklı alanda genellikle doğal yollardan oluşmuş bir kara ekosistemidir.
2000 yılı itibarıyla Dünya'nın toplam ormanlık alanı 3.869 milyon hektar olup ormanlık alanın büyüklüğünün dünyanın toplam kara alanına oranı %29,6 dır.
Ormanların birçok çeşidi olup, hepsinin farklı özellikleri vardır. Bu çeşitlere örnek olarak ekvatoral yağmur ormanları, mangrov ormanları, tropik yapraklı ormanlar vs. örnek olabilir.

Dünyanın en canlı, en kuvvetli ve yayılma kabiliyeti en yüksek olan orman tipidir. Orman ekosistemi bu tipte en yüksek seviyesine ulaşmıştır. Yüksek sıcaklık ve rutubetin bir araya geldiği yörelerde yağmur ormanı teşekkül etmiştir. Yağış miktarı esas itibarıyla 2000-4000 milimetre arasında değişmekle beraber bazı mıntıkalarda 10.000 milimetreye ulaşır. Ortalama yıllık sıcaklık 20-30 °C arasında değişir. En soğuk ayda 18 °C'nin altına düşmez. Mevsim değişmeleri olmadığından tropik yağmur ormanı ağaçlarında, ilkbahar ve sonbahar odunu meydana gelişi görülmez.
Büyük çoğunluğu, her dem yeşil ağaçlardan meydana gelen tropik yağmur ormanında ağaçların tepeleri zayıf, dallanma gevşek, gövde şekilleri düzensiz, ağaç kabukları parlaktır. Dallar üzerinde epiphyte denen eğrelti, orkide gibi konuk bitkiler, çeşitli sarılıcı ve tırmanıcı bitkiler, ormanın genel görünüşünde büyük rol oynarlar. Tozlaşma, böcekler ve kelebekler yoluyla olur. Tropik yağmur ormanının bazı ağaçları gövde üzerinde de çiçeklenme yapabilirler. Olağanüstü istila edici bir kuvvete sahiptir. Tedbir alınmadığı takdirde yolları, telefon, telgraf gibi yapıları kısa zamanda kullanılmaz hale getirir. Bu orman ekvator bölgelerinde bulunur.
Endonezya Takım Adalarında, Hindistan'da, Kamerun sahilinde, Amazon mıntıkasında, Brezilya'nın doğu sahilinde, Karayip Denizi sahillerinde ve adalarında yayılış gösterir. Tropik yağmur ormanları; Mangrov tropik iğne yapraklı ormanlar ve bambu ormanları olmak üzere üç grupta toplanır.

Tropiklerde birçok deniz etekleri, kendine has tipik bir orman formasyonu taşırlar. Denizin ilerlemesi halinde (med), yaklaşık 10 ile 20 m arasında boy yapan ağaçların yalnız tepeleri suyun üzerinde kalır. Çekilmesi halinde (cezir) ise ağaç gövdeleri geniş nefes alma kökleri ile birlikte görülür. Tohumun çimlenmesi ve çimlenmeden sonra meydana gelen fidecikler, tohumlar henüz ağaçta iken gelişirler ve biraz büyüyünce çamur toprağa düşerek köklenirler. Bu bitkiler deniz tuzuna dayanıklı bitkilerdir.

Muson iklimi etkisi altındaki ağaçlar daimi yeşil, derimsi yahut tüylü yapraklar taşırlar. Genellikle Muson ikliminin yaygın olduğu bölgelerde yetişirler. Yazları yeşil yapraklıdırlar, kışları ise yapraklarını dökerler. Muson ormanlarının tipik ağacı teak ağacıdır. Bu ağaçlar yazın aşırı suya, kışın da kuraklığa karşı dayanıklı ağaçlardır.

Güneydoğu Asya'da ve Orta Amerika'da, çeşitli çam türlerinin meydana getirdikleri geniş ormanlar, bilhassa dağlık yerlerin fakir topraklarında yaygındır. Ağaç türleri; Pinus caribaea, Pinus merkusii, Callitris podocarpustur.

Taygalar, ormanda alt tabakanın bir kısmını meydana getirirler. Geniş yayılan rizomları sayesinde sürgün vererek çoğalırlar. Dünya üzerinde 60 cinsine dağılan yaklaşık 700 türü vardır. Boyları 0,15 m ile 30 m arasında değişir. Sert karasal iklimin nemli bölgelerinde görülürler.Görüldükleri yerlere en fazla yağış yazın, en az yağış kışın düşmektedir.

Tropik memleketlerin, yazları periyodik kurak ve çok sıcak, kışları yağmurlu iklim mıntıkalarında görülür. Bu orman şeklinin tipik özelliği, yaprak dökümünün sıcak ve kurak mevsime, esas ve vejetasyon zamanında yapraklı durumla kışa rastlamasıdır. Kış ormanı sonbaharda yeşillenir ve ilkbaharda tekrar yaprağını döker. Ağaçların boyları kısa ve büyümeleri çok yavaştır.
Hindistan, Afrika ve Güney Amerika'nın geniş sahalarını kaplarlar. Maymun, ekmek ağacı ve şemsiye akasyaları bu vejetasyonun tipik ağaçlarıdır. Arka Hindistan ve Doğu Cava ormanlarının en değerli ağacı, yaprakları (30x50) cm büyüklüğünde olan Tik ağacı(Tectona grandis)'dir.

Sert yapraklı orman, yazları sıcak ve yağışça fakir, kışları ılıman, fakat yağışça zengin yörelerde yayılış gösterir. Daimi yeşil yapraklı olması, sert yapraklı ormana çok serin zamanlarda hatta kışın bile fotosentez imkânı verir. Bunun yanında yaz mevsiminin kuraklığı sebebiyle bilhassa kuru topraklarda büyümede bir nevi duraklama periyodu hasıl olur.
En tipik ağaç türleri; defne (Laurus nobilis), yabani zeytin (Olea europaea), mantar meşesi (Quercus suber), fıstık çamı"(Pinus pinea)",pırnal meşe (Quercus ilex), kermes meşesi (Quercus coccifera), Eucalyptus, adi servi (Cupressus sempervirens), kızılçam (Pinus brutia), Halep çamı (Pinus halepensis) dir.
Sert yapraklı ormanın ana mıntıkaları, başta Akdeniz iklim bölgesi olmak üzere dar bir şerit halinde Kaliforniya ve Şili'dir.
Maki dediği bitki formasyonu da sert yapraklı orman şekli içinde yer alır. Boylu veya bodur çalı görünümündeki maki Akdeniz ve kısmen Karadeniz kıyılarında, denizle dağ etekleri arasında yaygındır. Bulunduğu araziyi örtmesi ve toprağı girift olarak kaplaması erozyonu önleme ve toprak koruması bakımından büyük değer taşır.
Makinin başlıca elemanları: Yabani zeytin, defne, mersin, koca yemiş, sandal, funda, sumak, filarya, sakız, zakkum, laden, katırtırnağı, ardıç, ılgın, Keçiboynuzu tur.

Kuzey yarı kürenin belirli derecede serin kışlara sahip olan ve yazlarla kışlar arasında mevsim farkları gösteren enlemlerinde görülür. İnce ve yumuşak olan yaprakların sonbaharda dökülmesi kış soğuğundan ziyade, toprağın donması halinde hasıl olabilecek kuraklık tehlikesine karşı alınan bir tedbirdir. Yaz ormanları bilhassa Orta Avrupa'da, yazları zengin yağışlı mıntıkalarda görülür. Türkiye'de, denizden yüksek olmayan yerlerde yaygındır.
Yazın yeşil yapraklı ormanın ana türleri; kayın (Fagus), meşe (Quercus), akçaağaç (Acer), ıhlamur (Tilia), karaağaç (Ulmus), gürgen (Carpinus), huş (Betula), kısmen de kestane (Castanea), ceviz (Juglans) ve caryadır.

Yayılış sahası, Kuzey yarı kürenin kışları sert, düzenli kar ve don mevsimleri gösteren yüksek enlemleridir. Yaz, kış yeşil iğne şeklini almış olan asimilasyon organları, kısa ve vejetasyon devresinde, sıcaktan en yüksek derecede faydalanmayı mümkün kılar. İğne yapraklı ormanların çoğunda gövdeler devamlı, düz ve dalsızdır. Ağır olmayan gövde odunları, bıçkı kerestesi ve yapı ağacı olarak çok kıymetlidir. Bu orman tipi, Kuzey Avrupa ve Asya'dan Kuzey Amerika'nın kuzeyine kadar, 20 enlem genişliğindeki bir şerit halinde yayılış gösterir. Dünyadaki igne yapraklı ağaçlar (yapragını dökemeyen ağaçlar):göknar, sedir, katran, arakorya, andız, ladin, çam, servi, ardıç, şemsiye agacı, lariks (melez), mazı...

Afrika, Güney Amerika ve İç Anadolu'nun yağmurca fakir, kurak mıntıkalarında nehirler boyunca, dar veya geniş şeritler halinde oldukça kuvvetli büyüyen ormanlar meydana gelir ki, bunlara galeri ormanları denir.

Tropik bölgelerin geniş, sürekli su altında kalan, bataklık bölgelerinde rastlanır. Florida'nın bataklık servisi ormanları bu ormanlara örnek olarak gösterilebilir.

Ormanların yapacak, yakacak ve tali ürünlerle sağladığı değerlerdir. Ormanın ilk bakıştaki faydası, ürünlerin çeşitli iş ve sanayi kollarında hammadde olarak kullanılması veya tüketimi şeklinde göze çarpmaktadır. İnşaatta, kimya ve diğer sanayi kuruluşlarında, madencilik, ulaştırma, bayındırlık gibi ekonomik faaliyetlerde odun hammaddesinin kullanış yerleri gün geçtikçe artmaktadır. Odun hammaddesinin bu derece önem kazanmasının sebebi, sahip olduğu teknolojik vasıflarından ve devamlı üreyebilen; iyi bakıldığı takdirde tükenmez bir kaynağı olmasından ileri gelmektedir.
Teknolojinin gelişmesi ve elektrik enerjisi, petrol, maden kömürü gibi çeşitli enerji maddelerinin bulunmuş olmasına rağmen odun, yakacak maddesi olarak önemini sürdürmektedir. Dünya odun üretiminin hemen hemen % 50'si yakacak olarak kullanılmakta ve özellikle gelişmekte olan ülkelerde bu oran % 80'e varmaktadır.
Ormandan elde edilen tali ürünler, parfümeri, boya, ilaç, dericilik, tecrit malzemesi gibi endüstri kuruluşlarının ham maddesini meydana getirmektedir.
Türkiye'de üretilen orman tali ürünlerinin başlıcaları; reçine, sığla yağı, palamut, mazı, defne yaprağı, çam fıstığı, sumak, kestane, ıhlamur çiçeği, mahlep, meyan kökü ve keçiboynuzu vb.dir.

Ormanın bu yöndeki hizmetleri, maddi faydaları ile ölçülemeyecek kadar fazladır. Bulundukları yerin iklimini, kara iklim tipinden ılıman iklim tipine yöneltirler. Bu sayede don, kuraklık, aşırı sıcaklık, fırtına gibi zararları önlemek ve azaltmak suretiyle faydalı olurlar. Ormanın etkisi altında kalan sahaların nisbi rutubeti fazla olduğu gibi, akarsu ve kaynakların verimi, düzenli ve devamlıdır.
Ormanların tarımı, hayvancılığı, bayındırlık tesislerini koruması; karada ve deniz kıyılarında kumulların teşekkülüne engel olması; bataklıkları kurutmak, havaya saf oksijen vermek, gürültüyü ve hava kirliliğini önlemek suretiyle insan sağlığına yardım etmesi; çeşitli av hayvanlarını barındırıp beslemekle yurdun tabii varlığını ve güzelliğini zenginleştirmesi gibi hususlar kolektif hizmetlerinin başlıcalarını teşkil eder.

Orman alanına göre ülkeler listesi
Atlantik ekvator kıyı ormanları
Ilıman iğne yapraklı orman
Orman korucusu
Orman bozkırı
Batık orman
Bakir orman
Orman sınırı
Her dem yeşil orman
Orman bahçeciliği
Taşlaşmış orman
Orman mühendisliği
Tarım ve Orman Bakanlığı
Orman altı
Orman yangını
Ağaçlandırma

Orman Genel Müdürlüğü 22 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hayvan, canlılar dünyasının ökaryotlar (Eukaryota) üst âlemindeki hayvanlar (Animalia) âleminde sınıflanan canlıların ortak adıdır. Arapça "canlı varlık" anlamındaki ḥayevān sözcüğünden Türkçeye geçmiş olan "hayvan" sözcüğü, günlük kullanımda esasen insan dışı, nefes alan ve hareket eden canlıları ifade etmek için kullanılsa da, biyolojik bağlamda insanı da içerir. Anadolu ağızlarında hayvan anlamında bav, bobos, böçü, çer, çokgal, dölük, evcimen, evlük, karaböcü, karaltı, medek, tereke, töm gibi sözcükler kullanılmaktadır. Hayvan sözcüğünün eş anlamlısı döngül sözcüğüdür. Hayvanlar âleminin bilimsel ve Latince adı olan "Animalia" terimi ise yine Latince olan ve "yaşayan" ya da "ruh" anlamına gelen animadan türetilmiş animal sözcüğünün çoğuludur. Hayvanlar âlemini tanımlayan bir başka Yunanca bilimsel terim de metazoa'dır (μετάζωα).
Genellikle çevrelerine uyum sağlayan ve diğer canlılarla beslenen çok hücreliler âlemidir. Vücutları, embriyonun bazı metamorfozlar geçirmesiyle gelişir. Ökaryotik çok hücreli organizmalardır. Besinlerini genel olarak sindirerek alırlar.
Hayvanların birçoğu hareketlidir ve bitkilerde tipik olarak bulunan kalın hücre duvarları genellikle yoktur. Embriyonik gelişim esnasında büyük ölçülerde hücresel göçler ve doku organizasyonları görülür. Üremeleri primer (birincil) olarak seksüeldir; diploit kromozom taşıyan dişi ve erkekler mayozla haploit kromozomlu gametleri, bunlar da birleşerek diploit zigotu oluşturur.
Yaklaşık 1 milyonu böcek olmak üzere 1,5 milyondan fazla hayvan türü tanımlanmıştır, fakat tanımlanmamış olanlarla birlikte 7 milyondan fazla hayvan türü olduğu tahmin edilmektedir.

Hayvanları diğer canlılardan ayıran pek çok özellik vardır. Hayvanlar hücre çekirdeklerine sahip (ökaryot) canlılardır ve çok hücrelidirler. Birçok hayvan güneş ışığını dolaylı yollardan kullanarak gelişir. Hayvanların tersine bitkiler bu ışığı fotosentez ile doğrudan basit şekerler üretmek için kullanır. Bu onları bakteriler ve protozoalardan ayırır. Hayvanlar dışbeslenendir (heterotrof), kendi besinlerini üretememeleri onları bitkiler ve alglerden ayırır. Hücre duvarlarının olmayışı da onları bitkiler, algler ve mantarlardan ayırır. Hayvanlar bazı yaşam evreleri dışında devingendirler. Birçok hayvan türü dölyatağında blastula evresinden geçer ki bu hayvanlara özgü bir evredir.

Hemen hemen tüm hayvanlar çiftleşerek ürerler. Yetişkinler diploit ya da polidiploittir. Her birinin kendine has üreme hücresi vardır. Birçok hayvan çiftleşerek üremeye yatkındır.
Hayvanların üç üreme şekli vardır:

İç üreme ve iç gelişme: Bu üreme ve gelişme şekli spermin yumurtaya girerek döllenmesi sonucu ve embriyonun anne karnında gelişmesiyle oluşur. Memelilerde görülür.
İç üreme ve dış gelişme: Bu üreme ve gelişme şekli spermin yumurtaya girerek döllenip yumurtayla birlikte embriyonun dışarı çıkarak dışarıda gelişmesi sonucu oluşur. Kurbağalar ve balıklar hariç yumurtayla çoğalan hayvanlarda görülür.
Dış üreme ve dış gelişme: Annenin döllenmemiş yumurtayı bıraktıktan sonra babanın o yumurtaları döllemesiyle embriyonun oluşup vücut dışında gelişmesiyle gerçekleşir. Kurbağalarda ve balıklarda görülür.

Agnotozoa - Basit hayvanlar
Omurgasızlar
Parazoa - Gerçek dokusu olmayanlar
Placozoa
Porifera - Süngerler
Eumetazoa - Gerçek dokusu olanlar
Radiata - Radial simetrili canlılar
Bilateria - Bilateral simetrili canlılar
Omurgalılar
Acrania - Kafatassızlar
Hemichordata - Yarı sırtipliler
Urochordata (Tunicata) - Tulumlular
Cephalochordata - Başı kordalılar
Craniata - Gerçek kafataslılar
Agnatha - Çenesizler
Gnathostomata - Gerçek çeneliler
Pisces - Balıklar
Tetrapoda - Dört üyeliler
Amphibia - İki yaşamlılar
Reptilia - Sürüngenler
Aves - Kuşlar
Mammalia - Memeliler

Hayvanları temsil edebilecek ilk taşıllar, Güney Avustralya'daki Trezona Oluşumu'nun 665 milyon yıllık kayalarında ortaya çıkar. Bu taşıllar, erken süngerler olarak yorumlanıyor. En eski hayvanlar, yaklaşık 610 milyon yıl önce, Kambriyen öncesinin sonlarına doğru Ediayakaran faunasında bulunur. Bu canlıların, hayvanların içinde olup olmadığı uzun süredir kuşkuluydu. Ama Dickinsonia fosillerinde hayvansal lipit kolesterolünün keşfi, bunların gerçekten de hayvanlar olabileceğini ortaya koyuyor. Hayvanların düşük oksijen koşulları altında ortaya çıktıkları düşünülür, bu da onların ilk önce bütünüyle oksijensiz solunum yoluyla yaşayabildiklerini ancak oksijenli solunum için uyarlandıkça çevrelerindeki oksijene bütünüyle bağımlı hale geldiklerini düşündürür. 

Birçok hayvan şubesi, taşıl kayıtlarında ilk olarak yaklaşık 542 milyon yıl önce başlayan Kambriyen patlaması sırasında Burgess Şeyli gibi yataklarda ortaya çıkıyor. Bu kayaçlardaki şubeler arasında, yumuşakçalar, dallı bacaklılar, kütük ayaklılar, su ayıları, eklem bacaklılar, derisi dikenliler ve yarı sırtipliler bulunurken, ayrıca yırtıcı Anomalocaris gibi günümüzde soyu tükenmiş sayısız canlı da bulunur. Bu olayın görünen apansızlığı, tüm bu hayvanların aynı anda ortaya çıktıklarını göstermekten çok, taşıl kayıtlarının bir eseri olabilir.

Hayvan hakları hareketinde, hayvan haklarından bahsederken, insanların da hayvan kategorisinde olduğunu vurgulamak için "İnsan harici hayvanlar" kalıbı kullanılır.

Hayvanların evrimi
Hayvancılık

 Wikimedia Commons'ta hayvan ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
 Vikitür'de Animalia ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.
Bilim ve Teknik: Canlılar Dünyası

Kuş; tüyleri, dişsiz gagaları, yumurtladıkları sert kabuklu yumurtalar yoluyla üreyen, yüksek metabolizma hızına sahip, dört odacıklı kalpleri ve hafif ama güçlü bir iskelet yapısına sahip, Aves sınıfını oluşturan sıcakkanlı omurgalı hayvanlar grubudur. Tüm dünyada yaygın olarak yaşayan kuşların boyutları arı sinek kuşunda 5 cm ila deve kuşunda 2,75 m arasında değişir. On bin kadar yaşayan kuş türü bulunur ve bunların yarısından fazlasını ötücü kuşlar oluşturur. Kuşların türlere göre farklılık gösteren kanatları vardır ve kanatsız olduğu bilinen tek grup kivi kuşu ve soyları tükenmiş olan moa ile fil kuşudur. Ön ayakların evrimleşerek kanatlara dönüşmesi kuşlara uçma yeteneği sağlamış ancak daha sonra yine evrimin devam etmesiyle penguenler, deve kuşları ve adalarda endemik olan bazı türler uçma yeteneğini kaybetmişlerdir. Kuşların sindirim ve solunum sistemleri de uçma yeteneğine uyum sağlamıştır. Özellikle deniz kuşları ve bazı su kuşları gibi kuşlar ayrıca evrimleşerek yüzme yeteneği de kazanmıştır.
Kuşlar tüylü teropod dinozorlardır ve yaşayan tek dinozor grubunu oluştururlar. Ayrıca yaşayan en yakın akrabaları timsahlardır. İlk olarak 160 milyon yıl önce Çin'de ortaya çıkan ve aralarında Archaeopteryx'in de bulunduğu ilkel uçucuların soyundan gelmektedirler. DNA kanıtlarına göre günümüz kuşları (Neornithes) Orta ve Geç Kretase Dönemi'nde evrimleşmiş ve 66 milyon yıl önce teruzorlar ile tüm uçmayan dinozorları öldüren Kretase-Tersiyer yok oluşu zamanında oldukça önemli oranda türleşmişlerdir.
Özellikle kargagiller ve papağansılar olmak üzere bazı kuşlar en zeki hayvanlar arasındadır; çeşitli kuş türleri alet yapıp kullanırken bazı kuşların alet kullanımı primatların en iyi kullanımları ile boy ölçüşebilir. Birçok sosyal tür bilgiyi nesilden nesle geçirmekte ve bu da bir çeşit kültür olarak kabul edilmektedir. Kuşlar yavrularını müşterek olarak büyütme, birlikte avlanma, sürü olarak hareket etme ve avcılara karşı birlikte savunma yapma davranışları gösteren, görsel yollarla ya da öterek birbirleri ile iletişim kuran sosyal hayvanlardır. Kuş türlerinin büyük çoğunluğu genellikle bir üreme mevsimi boyunca, bazen yıllar boyunca cinsel açıdan olmasa da sosyal açıdan tek eşlidir ama yaşamları boyunca tek eşli olan türlere nadir rastlanır. Diğer türlerin üreme sistemleri genellikle polijinik yani tek erkek çok dişili ve nadiren de poliandrik yani tek dişi çok erkeklidir. Kuşlar eşeyli üreme yoluyla döllenen yumurtalar yumurtlayarak çoğalır. Genellikle bir yuvaya yumurtlanan yumurtalar üzerinde ebeveyn kuluçkaya yatar. Kuşların çoğu yumurtadan çıktıktan sonra yavrularının bakımına belirli bir süre devam eder.
Birçok kuş türü insanlar tarafından besin olarak ya da üretim sektöründe hammadde kullanımı açışından ekonomik olarak önem taşır. Evcil ya da yabani kuşlar yumurta, et ve tüy için önemli kaynaklardır. Ötücü kuşların, papağanların ve diğer kuş türlerinin ev hayvanı olarak kullanımı yaygındır. Guano (kuş dışkısı) gübre olarak kullanılmak üzere toplanır. Kuşlar insanlık kültüründe çağlar boyunca yer almıştır. İnsan eylemleri nedeniyle 17. yüzyıldan beri yaklaşık 120 ila 130 kadar kuş türünün soyu tükenmiştir ve daha önceki yüzyıllarda soyu tükenen kuş türlerinin sayısı yüzleri aşmaktadır. İnsanlık nedeniyle günümüzde 1200 kadar kuş türü soylarının tükenmesi tehdidi altındadır ama onları koruma altına almak için çalışmalar da yapılmaktadır. Kuş gözlemi ekoturizm sektörü içinde önemli bir yer tutmaktadır.

Kuşların ilk sınıflandırması Francis Willughby ve John Ray tarafından 1676 yılına ait Ornithologiae kitabında yapılmıştır.
Carl Linnaeus 1758 yılında bu çalışmayı değiştirerek günümüzde kullanılan taksonomik sınıflandırma sistemini ortaya koydu. Kuşlar klasik taksonomide Aves biyolojik sınıfında sınıflandırılırken kladistik sınıflandırmada dinozor kladı Theropoda içinde yer alırlar.

Aves ve kardeş grubu Crocodilia takımı sürüngen kladı Archosauria'nın tek yaşayan temsilcilerini içerir. Aves, 1990'ların sonlarında filogenetik olarak yaygın şekilde günümüz kuşlarının en yakın ortak atası ve Archaeopteryx lithographica türünün soyundan gelenler olarak tanımlanmaktaydı. Ancak Jacques Gauthier tarafından daha önce yapılan bir tanımlama 21. yüzyılda yaygınlık kazandı ve PhyloCode sisteminin takipçileri de dahil olmak üzere birçok bilim insanı tarafından kullanılmaya başlandı. Gauthier, Aves'i yalnızca günümüz kuşları kümesinin taç grubunu içerecek şekilde tanımladı. Bu tanımlama geleneksel olarak teropod dinozorlar olduğu düşünülen hayvanlar ile Archaeoptryx'in ilişkisi konusundaki belirsizlik sorununu aşmak için yalnızca fosillerden bilinen çoğu grubu dışarıda tutmakta ve onları Avialae içine dahil etmektedir.
Gauthier aynı "Aves" biyolojik adı için dört farklı tanım olduğunu belirlemiş ve bu sorunu aşmak için Aves terimini yalnızca aşağıda verilen dördüncü tanımlama için kullanmayı önermiş ve diğer gruplara da farklı adlar vermiştir.

Aves timsahlardan çok kuşlara yakın olan tüm arkozorlar anlamına gelebilir (ya da Avemetatarsalia)
Aves tüyleri olan gelişmiş arkozorlar anlamına gelebilir (ya da Avifilopluma)
Aves uçabilen tüylü dinozorlar anlamına gelebilir (ya da Avialae)
Aves günümüzde yaşayan tüm kuşların en yakın ortak atası ve onun soyundan gelenler anlamına gelebilir (bir "taç grup" olarak Neornithes ile sinonimdir)
Dördüncü tanım kabul edildiğinde Archaeopteryx Aves grubunun bir üyesi değil Avialae grubunun bir üyesidir. Gauthier'nin önerileri paleontoloji ve kuşların evrimi üzerinde uzmanlaşmış araştırmacıların çoğu tarafından kullanılmaya başlansa da tam olarak tanımlamalar tutarlı şekilde kullanılmamaktadır. Başlangıçta Aves'in geleneksel fosil içeriğini kapsamak üzere önerilen Avialae bu araştırmacılar tarafından sıklıkla yaygın "kuş" terimi ile eş anlamlı olarak kullanılmıştır.
Çoğu araştırmacı Avialae grubunu bir dal esaslı klad olarak tanımlasa da bu tanımlamalar farklılık gösterir. Birçok yazar "Deinonychus'tan çok kuşlara daha yakın olan tüm teropodlar" benzeri bir tanım kullanmıştır. Avialae aynı zamanda sıklıkla apomorfi esaslı klad olarak yani fiziksel özellikler üzerine kurulmuş olarak tanımlanır. Avialae adını 1986'da veren Jacques Gauthier 2001 yılında grubun tanımını uçmak için tüylü kanatlara sahip tüm dinozorlar ve onların soyundan gelen kuşlar olarak yeniden yaptı.

Alt sınıf Archaeornites (Sürüngen benzeri kuşlar, fosil kuşlar)
Alt sınıf Neornithes (Günümüz kuşları, gerçek kuşlar)
Paleognathae (Koşucu kuşlar)

Struthioniformes, (Deve kuşları, kiviler vb.)
Tinamiformes, (Tinamular)
Neognathae (Uçucu kuşlar)

Anseriformes — Kazsılar, dünya çapında bulunur; 150 tür
Galliformes — Tavuksular, dünya çapında, kuzey Avrasya hariç; 256 tür
Sphenisciformes — Penguenler, güney kutbu ve güney suları ait; 16 tür
Gaviiformes — Dalgıç kuşları, Kuzey Amerika, Avrasya; 5 tür
Podicipediformes — Yumurtacı ya da Batağanlar, dünya çapında bulunur; 20 tür
Procellariiformes — Tüp burunlu kuşlar ya da Fırtına kuşları, bütün denizlerde bulunur; 93 tür
Pelecaniformes — Kürek ayaklılar ya da Pelikanlar, dünya çapında bulunur; 57 tür
Ciconiiformes — Leyleksiler, bütün kıtalarda bulunur; 115 tür
Falconiformes — Gündüz yırtıcıları, dünya çapında bulunur.
Turniciformes — Üç parmaklı bıldırcıngiller, Eski Dünya, 15 tür
Gruiformes — Turnamsılar, dünya çapında bulunur; 196 tür
Charadriiformes — Yağmur kuşları ya da Kıyı kuşları, dünya çapında bulunur; 305 tür
Pteroclidiformes — Bağırtlaklar, Afrika, Avrupa, Asya; 16 tür
Columbiformes — Güvercinler, dünya çapında bulunur; 300 tür
Psittaciformes — Papağansılar, bütün tropikal bölgeler, güney ılıman bölgeler; 330 tür
Cuculiformes — Guguksular, dünya çapında bulunur; 151 tür
Strigiformes — Gece yırtıcıları, dünya çapında bulunur; 134 tür
Caprimulgiformes — Çoban Aldatanlar, dünya çapında bulunur; 96 tür
Apodiformes — Ebabiller ya da Sağanlar, dünya çapında bulunur; 403 tür
Trochiliformes — Kolibriler, orta ve kuzey Amerika, 331 tür
Coliiformes — Fare kuşları, Sahra aşağıda Afrika; 6 tür
Trogoniformes — Kemirgen gagalılar, Sahra aşağıda Afrika, Amerika, Asya; 35 tür
Coraciiformes — Gökkuzgunları, dünya çapında bulunur; 192 tür
Piciformes — Ağaçkakansılar, dünya çapında bulunur, Asya kıtasının güneydoğusundaki büyüklü küçüklü adalar hariç; 376 tür
Passeriformes — Ötücü kuşlar, dünya çapında bulunur; yaklaşık 5200 tür

Fosil ve biyolojik kanıtlara dayanarak bilim insanlarının çoğu kuşların teropod dinozorların uzmanlaşmış bir alt grubu olduğunu kabul etmektedir. Daha da özel olarak aralarında Dromaeosauridae ve Oviraptoridae familyalarının da bulunduğu Maniraptora kladının bir üyesi olarak kabul edilirler. Bilim insanları kuşlara yakın akraba teropodları buldukça daha önceden kuş ve kuş olmayanlar arasındaki açık ayrım belirsizleşmeye başlamıştır. Çin'in kuzeydoğusunda Liaoning eyaletinde yakın geçmişte bulunan birçok küçük tüylü dinozor fosili bu belirsizliği artırmıştır.
Paleontoloji dalında günümüzde görüş birliği uçan teropodların ya da Avialae'nin, içinde Dromaeosauridae ve Troodontidae familyalarını da kapsayan Deinonychosauria kladının en yakın akrabaları olduğu yönündedir. Bunlar birlikte Paraves denen grubu oluşturur. Microraptor gibi bu grubun bazı bazal üyelerinin uçmaya ya da süzülmeye yarayan özellikleri vardı. En bazal Deinonychosauria üyeleri çok küçüktü. Bu kanıt tüm Paraves grubunun atasının ağaçlarda yaşamış olabileceği ve/veya süzülme yeteneğine sahip olduğu olasılığını artırır. Asıl olarak et ile beslenen Archaeopteryx ve Avialae grubundan olmayan tüylü dinozorların son zamanlarda yapılan araştırmalar Avialae grubunun ilk üyelerinin hepçil olduğunu gösterir.
İlk bulunan geçiş fosillerinden biri olduğu için çok iyi tanınan Geç Jura Devrinden Archaeopteryx 19. yüzyılın sonlarında evrim teorisini destekleyen kanıtlardan biri olmuştur. Archaeopteryx hem dişleri, pençeli parmakları ve uzun kertenkele kuyruğuna benzer bir kuyruk gibi geleneksel sürüngen özellikleri hem de günümüz kuşlarına benzer uçuş tüyleri olan kanatlar gibi özellikleri bir arada gösteren ilk f

Balıklar (Latince: pisces) poikloterm olan, neredeyse sadece suda yaşayan ve solungaçları ile solunum yapan, soğuk kanlı, yürekleri çift gözlü, çoğunun vücudu pullu, genellikle yumurta ile üreyen omurgalı hayvanlardır. Bazı türler canlı doğurarak ürer (lepistes, kılıçkuyruk, moli vs.). Mesela tatlı su balıklarından Lepistes'in (Poecilia reticulata) yumurtaları anne karnında çatlar ve canlı doğum gerçekleşir. Çiklitgillerde ise kuluçka süresi dişinin ağzında gerçekleşir. Ağzında yumurtaları çeviren, mantarlaşmasını engelleyen dişi yumurtalar çatlayana hatta yavrular serbestçe yüzmeye başlayana kadar onları ağzındaki kesesinde korur. Balıklar su yaşamındaki en önemli varlıklardan bir tanesidir. Nehir, göl, akarsu, okyanus ve denizlerde bulunmaktadır.
Bulunmuş olan en eski balık fosilleri 500 milyon yaşındadır. Günümüzün balıkları kıkırdaklı balıklar (Chondrichthyes) ve kemikli balıklar (Osteichthyes) olarak ikiye ayrılırlar. Bunlar gibi diğer iki grubu oluşturmuş olan placodermi (zırhlı balıklar) ve acanthodiinin (dikenli köpek balıkları) nesilleri 300-400 milyon yıl önce tamamen tükenmiştir.
Balık anatomisi farklı kuruluşlara sahiptir. Bir kulakçık ve karıncıktan meydana gelen yüreklerinde daima kirli kan bulunur. Yürekten çıkan kirli kan solungaçlarda temizlendiğinden, vücutta temiz kan dolaşır. Ağızdan alınan su, solungaçlardan dışarı atılırken suda çözülmüş oksijen, osmozla kana verilir. Bu arada suda bulunan besinler ise yutulur. Köpek balıklarında su hem ağızdan hem de ilk solungaç yarığından alınır. Tuzlu su balıkları su içtikleri halde, tatlı su balıkları su içmezler. Gerekli su ihtiyaçlarını solungaç zarlarından osmozla alırlar. Deniz balıkları içtikleri suyun tuzunu böbrekle değil, solungaçları ile ayırır. Balıklarda göğüs ve karın yüzgeçleri çift, sırt, kuyruk ve anal yüzgeçleri tektir. Tek yüzgeçler nadiren birden fazla olsa da simetrik çiftler meydana getirmezler.
Uçan balıklar çok gelişmiş olan göğüs yüzgeçlerini açarak bir-iki dakika su üstünde uçabilirler. Yaşadığı yerlerde su kuruduğu zaman balçığa gömülüp akciğer solunumu yapabilen, sürünerek gölden göle geçebilen, kısa bir süre havada uçabilen, elektrik ve ışık üretebilen çeşitli balık türleri mevcuttur. Balıkların pulları birbirleri üzerine kiremit gibi dizilmiş, kemiksi, kaygan ve antiseptiktir. Antiseptik mukus salgısı, üzerine yapışan bakteri ve sporları yok eder.
Balıkların harekette önemli rol oynayan değişik kuyruk tipleri mevcuttur. Çatallanmış kuyruk tipine “difiserk”, çatallı olup eşit parçalı olana “homoserk”, köpek balıklarında olduğu gibi çatalları eş olmayan kuyruk tipine de “heteroserk” denir.
Balıklar omurgalı canlılar içerisinde sayıca en fazla olanıdır. Çalışmalarda balık türünün 40.000 kadar olduğu söylenmektedir.
Balıkların günümüzde sportif ve akvaryumdaki değeri yanında büyük bir protein kaynağı olması ticarî değerini artırmaktadır. Balıkların yeryüzündeki dağılımları o kadar geniştir ki, Antarktika sularında, sıcak tropikal sularda, acı sularda, tatlı sularda, ışığın ulaştığı dağ derelerinde veya insanların henüz ulaşamadığı oldukça derin ve karanlık sularda yaşayabilmektedir. Üç türlü beslenme görülür: otobur, etobur ve hepçil. Yalnız çenelerinde değil, bütün ağız boşluklarında ve yutaklarında sıralanış ve şekil olarak birbirinden farklı birçok diş bulunur. Bu genelde beslenme şekillerine göredir. Bazılarında farinks (yutak) dişleri gelişmiştir. Yalnız mersin balıklarında ve demet solungaçlılarda diş bulunmaz.

Balıklarda tat alma cisimcikleri dudaklarda, farinkste, burun epitelinde, baş derisinde, bıyıkların uçlarında yerleşmiş olduğu gibi bazılarında da ağız içinde yerleşmiştir. Balıklarda dil vardır. Olanlarında da gelişmemiştir. Sazanların ağzı içinde çok kalın kastan yapılmış yastık şeklinde bir yapı bulunur. Bu organ tat almaya yarar. Balıklar bazı maddeleri memelilerden daha iyi ayırt edebilirler.

Dokunma duyusunda bıyıkların rolü büyüktür. Bıyıklar tat almada etkili olduğu gibi, besin bulma ve dokunma organı olarak da görev yaparlar.
Balıkların baş, gövde ve yüzgeç derileri üstünde tomurcuk veya çukurcuklar halinde küçük duyu organları mevcuttur. İçlerinde sinir uçları dallanmış haldedir. Görevleri; yaklaşan düşmanı, sıcaklık değişimini, besin ve tuzluluğu hissetmektir. Duyuda yan organın da etkisi önemlidir. Bazı derin deniz balıklarının yüzgeç ışınlarında uzamış olan bazı kısımlarında duyu organları yer almıştır.

Balıklarda dış ve orta kulak yoktur. İşitme organı bir kapsül içinde bulunan iç kulaktan ibaret olup, sudaki ses titreşimlerini idrak eder. Bu işitme organına “labirent” denir. İşitmede etkili olduğu gibi, dengenin sağlanmasında, ağırlık ve yerçekimi tespitinde de önemli rol oynar. İçlerinde kalsiyum karbonattan yapılmış “otolit” adı verilen cisimcikler de bulunur. Bazı balıklarda hava kesesinin ön kısmının her iki yanında iç kulakla ilişkili dörder adet kemikcik bulunur. “Weber cihazı” adını alan bu sistem ses dalgalarını ve basınç değişimini iç kulağa ileterek daha iyi işitmeğe yardım eder. Küçük frekanslı titreşimler, yanal çizgi sistemiyle idrak edilir. Bu, vücudun yanlarında derinin altında uzanan içi mukus dolu bir çift kanaldır. Belirli aralıklarla bu kanalı pulların arasından veya ortasından dışarı bağlayan yollar, bu yolların ucunda içinde sıvı ve sinir hücreleri bulunan bir torba vardır. Sudaki titreşimler bu sıvıya geçerek sinir hücreleri tarafından idrak edilir. Mesaj daha sonra sinirler vasıtasıyla beyne iletilir.
Bir başka balığın hareketinin doğurduğu titreşimleri, yanındaki balık bu yolla duyar. Yan organ çok alçak frekanslı titreşimleri idrak edip işitmeye yardımcı olduğu gibi, su akıntısının yönünü, sıcaklık ve soğukluk farklarını da tespit eder. Yan organ işitmede de yardımcı olur. Ses ve basınç dalgalarını tespit edebilir. Kemikli balıklarda, vücudun her iki yanında solungaçlardan kuyruğa kadar uzanır.

Balıklarda burun (nostril), solunum için değil, suda çözünmüş kimyasal maddeleri koklamaya yarayan bir duyu organıdır. Koku alma kapsülleri üst çene üzerinde bulunan bir çift (veya bir adet) burun çukuruna yerleşmiştir. Koku maddelerini taşıyan su burun deliklerine girip çıkarken, koklama kapsüllerini yalayarak sinirleri uyarır. Bu duyu köpek balıkları gibi bazı balıklarda çok kuvvetlidir. Köpek balıkları kan kokusunu yüzlerce metre uzaktan alabilirler.

Balıkların suda batmadan durmasını sağladığı için önemlidir. Sindirim kanalının bir uzantısı olup, sırt tarafta torba şeklindedir. İçi CO2, O2 ve NO2 gazları ile doludur. Balığın yoğunluğunu, suyun yoğunluğuna göre ayarlar. Balık suda batmadan durmak için, içindeki gazı artırarak keseyi şişirir. Yüzerken havasını azaltır. Bazı balıklarda yüzme kesesi ikiye ayrılmıştır. Yüzme kesesi solunum, hidrostatik görev, ses meydana getirme ve bazı uyartıları hissetmede de etkilidir. Bütün balıklarda hava kesesi bulunmaz. Böyle balıklarda yağlı vücut ve göğüs yüzgeçleri batmalarına mani olur. Dip balıklarında yüzme kesesinin dışarıyla herhangi bir bağlantısı yoktur. Gaz özel bir sistemle hava kesesine doldurulur ve boşaltılır. Bu durumda karşımıza iki tip balık çıkmakta; Fizostom balıklar ve Fizoklist balıklar. Fizostom balıklarda hava kesesi yutakla bağlantılı olduğu için gaz girşi çıkışı sorun olmamaktadır ama Fizoklist balıklarda herhangi bir yutak bağlantısı olmadığından gaz giriş çıkışını "Rete Mirable" dediğimiz kılcal damar ağı yardımıyla olduğu bulunmuştur. Rete mirable mekanizmasında; gaz bezinden toplardamarlara laktik asit verilir. Laktik asit oksijen bağlanma yeteneğini düşürerek atardamarlarda yüksek kısmi oksijen basıncı oluşmasını sağlar. Bu olay tekrarlanarak tepe noktasındaki oksijen basıncının iyice yükselmesi sağlanır ve yüzme kesesinin içine diffüzyonla hava girişi olur. Kan damarlarındaki bu ters akımdan dolayı oksijen keseden dışarı çıkamaz.

Çoğu balık sırasıyla eşleştirilmiş olan ve omurganın her iki tarafındaki kasların uyumu ile hareket eder. Sırt yüzgeci, kuyruk yüzey alanını ve balığın hızını artırır. Birçok kemikli balık yüzme kesesi diye adlandırılan bir iç organa sahiptir ve bu organ değişik gazlar vasıtasıyla balıkların sudaki hareketlerini ayarlarlar.

Doğa (Türkçe doğ- fiilinden türetilmiştir, "Tabiat") İnsan yapımı dışında kalan ve kendiliğinden var olan, sürekli değişen, dönüşen tüm fiziki evren ve onun kendiliğinden işleyişi. İnsan da doğanın parçasıdır. İnsan'ın doğadan koparak; doğaya, dünyaya müdahale eden bir canlıya dönüşmesiyle doğa ve insan ayrımı yapılmak durumu doğmuştur. İnsanın, kabaca on bin yıl öncesinden itibaren özellikle de yerleşik düzene geçmesiyle, yoğun şekilde besi hayvanlarını evcilleştirmesi, toprağı ekip dikmeye başlaması, tüm ekonomik faaliyetleri, kitlesel savaşları ve savaşlar için geliştirdiği teknolojileri, insanın doğadan kopması veya doğaya müdahale etmesi olarak yorumlanır. Antik Çin bilgelerinden Zhuangzi bu kopuşu "İnsanın, öküzün burnuna halka takması" diye anlatır: Öküzün iki kulağı, iki boynuzu, dört bacağının olması doğadan gelir; öküzü işinde gücünde kullanmak için burnuna halka takıp çekiştirmek ise insan müdahalesidir.
Bu yüzden her ne kadar insan, Doğa Bilimleri'nin konusu olsa da, doğadan koparak geliştirdiği kendi dünyasındaki etkileşim ve uğraşların tümü Sosyal Bilimler adı altında incelenir. Genellikle "doğal çevre" ya da yabani hayvanlar, dağlar, ormanlar, denizler, vbg. barındıran yabani/vahşi doğa, insan müdahalesi ile önemli ölçüde değiştirilmemiş ya da insan müdahalesine rağmen devam eden şeyler anlamına gelir. Örneğin, üretilen nesneler ve insan etkileşimi, "insan doğası" veya "doğanın tamamı" olarak nitelendirilmedikçe doğanın bir parçası olarak kabul edilmez.
Bunun üzerine doğal ve yapay kavramları kullanılır hale gelmiştir. İnsan yapımı her şey yapay olarak adlandırılır. Yapay sözcüğü, insan bilinci veya zihni tarafından ortaya çıkarılan şeyler için de kullanılır olmuştur.

Açıklanabilen kısmıyla evrende tek karbon temelli yaşam formuna ev sahipliği yapan ve birçok bilimsel araştırma alanına çalışma konusu olmuş bir gezegendir. Güneş Sistemi'nde bulunur ve hacimsel olarak beşinci, Güneş'e yakınlık olarak üçüncü sıradadır. En belirgin iklim özellikleri, birbirlerine zıt iki kutup bölgesinin olması, bu bölgelerin arasında iki nispeten dar ılıman kuşakların ve bir tane geniş ekvatoral (tropikal–subtropikal) bölgesinin olmasıdır.
Jeolojik ve biyolojik süreçler günümüz Dünya'sının doğal koşullarının şekillenmesini sağlamıştır. Dış yüzeyi, kademeli olarak devinim sağlayan tektonik plakalara ayrılmış; iç yüzeyi ise kalın bir manto tabakası ve manyetik bir alan oluşturan, F26 (demir) dolu bir çekirdeğe sahiptir. Çekirdekteki konvektif ve dinamo devinimleri elektrik akımları üretir, bu da Dünya'nın jeomanyetik bir alana sahip olmasına neden olur. Dünya'da bir yılda gerçekleşen yağış seviyesi birkaç bin metreküpten birkaç milimetreküpe kadar değişebilir. Sahip olduğu toplam suyun 71%'ü tuzlu olan Dünya, toplam kara parçasının çok daha fazla olan dev okyanuslara sahiptir. Aynı zamanda Afrika, Amerika, Avrupa, Asya, Okyanusya ve Antarktika isimlerinde altı ana kıtadan oluşan Dünya, büyük adalar ve küçük adacıklardan da oluşur; bunların çoğu kuzey yarımkürede bulunur.
Yer kabuğu, kalın bir plastik gibi, manto tabakasından ve merkezi ise akışkan manto, manyetik bir alan oluşturan demir ve çekirdek ile sarılmıştır. Atmosferik koşullar, yüzey koşullarını stabilize eden ekolojik bir denge yaratan yaşam formlarının varlığıyla orijinal koşullardan önemli ölçüde değiştirilmiştir. Enlem ve diğer coğrafi faktörlere göre iklimdeki geniş bölgesel farklılıklara rağmen, uzun vadeli ortalama küresel iklim, buzullararası dönemlerde oldukça istikrarlıdır ve ortalama küresel sıcaklığın bir veya iki derecesindeki değişimlerin, tarihsel olarak ekolojik denge üzerinde büyük etkileri olmuştur.

Dünya'yı oluşturan katı, sıvı ve gaz hallerindeki madde formunu, dinamiğini ve özelliğini inceleyen bilim alanıdır. Jeoloji, Dünya materyalinin bileşimi, yapısı, fiziksel özellikleri, dinamikleri ve geçmişi ile bunların oluşma, taşınma ve değişim süreçleri üzerinde durur. Aynı zamanda mineral ve hidrokarbon çıkarımı, doğal tehlikeler (afetler), bazı Jeo-teknik mühendislik alanları hakkında bilgi, geçmiş iklimler ve ortamları anlama açısından da bu bilim alanının bilgisi kullanılır.

Bir alanın jeolojisi, kaya birimleri biriktirilip yerleştirildikçe ve deformasyon süreçleri, şekil ve konumlarını değiştirdikçe zamanla gelişir. Bir alanın jeolojisinde kayalık oranı, deformasyon süreçleri zamanla gelişir. Kaya birimleri önce yüzeye birikerek veya üstteki kayaya girerek yerleştirilir. Çökeltiler, Dünya'nın yüzeyine yerleştiğinde ve daha sonra sedimanter kayaya karıştığında veya volkanik kül veya lav gibi volkanik malzeme akarken, yüzeyi örtüldüğünde ortaya çıkabilir. Batholiths, laccoliths, dikes ve eşikler gibi magmatik müdahaleler, üstteki kayaya yukarı doğru iter ve içeri girdikçe kristalleşir. İlk kayaç dizisi çöktürüldükten sonra, kaya birimleri deforme olabilir veya metamorfize edilebilir. Deformasyon tipik olarak yatay kısaltma, yatay uzatma veya yan yana (doğrultu atma) hareketin bir sonucu olarak ortaya çıkar. Bu yapısal deformasyonlar genel olarak tektonik plakalar arasında sırasıyla yakınsak sınırlar, ıraksak sınırlar ve dönüşüm sınırları ile ilgilidir.

Dünya'nın, Güneş ve diğer çevre gezegenlerle birlikte 4,54 milyar yıl önce, güneş bulutsusundan oluştuğu tahmin edilmektedir. Ay yaklaşık 20 milyon yıl sonra oluştu ve başlangıçta erimiş dış tabakası soğudu, katı bir kabuk meydana getirdi. Oksijen gazının bitkiler tarafından üretilişi ve volkanik aktivite primordial atmosferi yarattı. Çoğunluğu veya tamamı kuyruklu yıldızların getirdiği H2O molekülü bazlı kristallerden suyu buharını, okyanusları ve diğer su kaynaklarını yarattı.Kıtalar oluştu, ayrıldı, birleşti ve Dünya'nın yüzeyi yüz milyonlarca yıl boyunca tekrar tekrar şekillendi. Bazı zamanlar bir süper-kıtanın oluşması için ortam sağlandı. Yaklaşık 750 milyon yıl önce bilinen en eski süper-kıta Rodinia parçalanmaya başladı. Kıtalar, yaklaşık 540 milyon yıl önce dağılan Pannonia'yı, sonra da yaklaşık 180 milyon yıl önce dağılan Pangea'yı oluşturmak için birleşti.
"Kartopu Dünyası" hipotezine göre: Neo-proterozoik dönemde, Dünya'nın ortalama sıcaklığı aniden düştü ve buz tabakaları, Dünya'nın üçte ikisini kapladı. Kambriyen'den 530–540 milyon yıl önce ise, çok hüçreli yaşam formları çoğalmaya başladı ve Kambriyen'den bu yana beş kitlesel yok oluş yaşandı. Son kitlesel yok oluş ise 66 milyon yıl önce, memeliler gibi küçük hacimli & kütleli hayvanların kurtulduğu ancak kanatsız dinozorların ve diğer dev sürüngenlerin yok olmasına yol açtığı dev bir göktaşının yeryüzüne çarpması oldu. Son 66 milyon yıl içerisinde ise memelilerin yaşamı daha çeşitlilik ve gelişmişlik gösterdi.
Birkaç milyon yıl önce Hominoidea familyasından bir grup canlı, Afrika'da, savanların önlerini görmelerine engel olması sebebiyle dik durma yeteneği kazandı ve ilk Homo erectus grubundan canlıların gelişmesine vesile oldu. Bu canlılar yaşama daha fazla adapte olamayıp yok oldu, ancak Modern Homo Sapiens'e evrilen yolda "ata" görevi üstlendiler. Günümüz Homo Sapiens'inin gelişme zincirinde ikinci sıçrama tarım ile gerçekleşti. Üçüncü sıçrama ise düşünmeyi sistematik hale getirerek felsefeyi icat etme ile oldu. Bu tarz önemli dönemlerden geçen ve zamanla bu gelişmişlikleri "medeniyet" çatısı altında toplayan İnsanoğlu, Dünya'yı, önceki yaşam formlarından daha hızlı etkiledi. Binlerce yıl içerisinde Homo Sapiens; bilgiye hükmederek, tüm canlı / cansız varlıkların doğasını değiştirebilecek beyin yapısına evrildi. Bu konu hakkında, Harvard Üniversitesi'nden E.O. Wilson gibi bazı bilimciler, biyosferin İnsanlar tarafından aldığı tahribat sebebi yüzünden önümüzdeki 100 yıl içinde tüm türlerin yarısının yok olmasına neden olabileceğini tahmin etti. Mevcut nesli tükenme olayının kapsamı; halen biyologlar tarafından araştırılmakta, tartışılmakta ve hesaplanmaktadır.

Dünya atmosferi, ekosistemin sürdürülmesinde kilit bir faktördür. Dünya'yı saran ince gaz tabakası kütle çekimi ile yerinde tutulur. Atmosfer çoğunlukla azot, oksijen, su buharından oluşur ve çok daha az miktarda karbondioksit, argon vb. maddeler ve atmosferik basınç bulundurur. Ozon tabakası, Güneş ışınlarının yüzeyde oluşturduğu ultraviyole (UV) radyasyon miktarının indirgenmesinde önemli bir rol oynar. DNA, UV ışığıyla kolayca hasar gördüğünden bu tabaka, yaşamı korumaya da yarar. Atmosfer'in bir diğer yararı da gece boyunca ısıyı korumasıdır. Böylece hem günlük ölümcül sıcaklıkları, hem gece gelecek dondurucu soğuğu önler. Karasal hava, sadece atmosferin alt bölümünde görülür ve ısıyı dağıtmak için konvektif bir sistem olarak işler.

Okyanus akıntıları, özellikle ekvatoral okyanuslardan kutup bölgelerine ısı enerjisini dağıtan büyük su-altı termohalin sirkülasyonunun belirlenmesinde önemli bir faktördür. Bu akımlar ılıman bölgelerde kış ve yaz arasındaki sıcaklık farklarını hafifletmeye yardımcı olur. Ayrıca, ısı enerjisinin okyanus akımları ve atmosferi tarafından yeniden dağıtılması olmasaydı, tropik bölgeler çok daha sıcak ve kutupsal bölgeler çok daha soğuk olurdu. Havanın hem faydalı hem de zararlı etkileri olabilir. Hortumlar, Kasırgalar veya tropikal siklonlar gibi olumsuz hava koşulları ve büyük miktarda enerji üreterek ve yıkımlar yapar ve bu geri dönülemez sonuçlar doğurabilir. Bu yüzey vejetasyonları, havanın mevsimsel değişimine bağımlı hale gelmiştir ve sadece birkaç yıl süren ani değişikliklerde ortaya çıkarlar.

Bir bölgenin iklimi, özellikle enlem olmak üzere; bir dizi faktöre bağlıdır. Benzer iklim özelliklerine sahip yüzeyin enlem bandı (kuşaklar), bir iklim bölgesi oluşturur. Ekvatordaki tropikal iklimden kuzey ve güney uçlarındaki kutup iklimine kadar farklı bantlarda farklı iklimler gözlemlenir. Hava durumu, Dünya ekseninin yörünge düzlemine göre hafif açı alması ile oluşan mevsimlerden de etkilenir. Böylece yaz veya kış boyunca belli bir zaman aralığı boyunca Dünya'nın bir yarısı, diğer yarısa kıyasla daha çok güneş ışınlarına maruz kalır. Bu olay, Dünya'nın Güneş etrafındaki turu sırasında her yıl tekrar değişir. Bu döngülerin sonucu o

Çiçek bitkilerde üremeyi sağlayan organları taşıyan yapı. Kapalı tohumlular'da bulunur. Bir çiçek, 4 kısımdan oluşur.
Dikotil bitkilerde çiçek örtüsü 2  kısımdan oluşur:
Çanak yapraklar (sepal) ve taç yapraklar (petal). Tohumlu bitkilerin en önemli özelliği, çiçek denen üreme organıyla tohum meydana getirmeleridir. Eşeyli üremeye yarayan ve buna uygun şekilde değişikliğe uğramış yapraklar taşıyan sürgün veya sürgün kısımları çiçek adını alır. Bu kısım sınırlı büyüme gösterir ve çoğunlukla diğer sürgünlerden kesin olarak ayrılır. Döllenme ve ekseriya yavru bitkinin ilk gelişmesi burada olur.

Çiçeğin yeşil veya kahverengi tonlarında olan küçük yapraklardır. Bu yapraklar, çiçek tomurcuk halindeyken onu dış etkenlerden korur. Ancak çiçeğin eşi uyumsuz ise çanak yaprak diye bir şey yoktur.

Çiçeğin en gösterişli kısmıdır. Üreme organlarının dışında bulunur. Gösterişli yapısı ve renkleriyle birçok canlıyı cezbederek tozlaşmada önemli bir role sahiptir. İçindeki kromoplast organeli ise yeşil hariç diğer renkleri salgılar. Bu da tozlaşmada önemli rol oynar.
Monokotil bitkilerde çiçek örtüsü 'tepal' adı verilen bir kısımdan oluşur.
Taç yapraklar gösterişli, güzel kokan ve renkli olduklarından böcekleri kendilerine çeker ve bu olay sonucunda 
arılar veya böcekler polen depo etmiş olurlar.

Üreme işlevini yerine getirerek neslin devamlılığını sağlar. Bu nedenle 'verimli kısım' olarak da adlandırılır.

Filament (sapçık) ve anter (başçık) olmak üzere 2 kısımdan oluşur. Filament, anterin çiçeğe tutmasını; anter ise, polen oluşumunu sağlar.

Ovaryum (yumurtalık), stilus (boyuncuk) ve stigma (tepecik) olmak üzere üç kısımdan oluşur. Ovaryum, dişi üreme organının en alt kısmında bulunur ve tohum taslaklarını taşır. Stilus, dişi üreme organının ortasında bulunur ve stigmada çimlenen polenlerin ovaryuma ulaşmasını sağlar. Stigma ise, tozlaşma ile gelen polenlerin dişi organa tutunmasını ve çimlenmesini sağlar.

Pedisel olarak da adlandırılan bu kısım, çiçeği taşır ve çiçek tablası bulunur. Saplı çiçeklere 'pedisellat çiçek', sapsız çiçeklere de 'sessil çiçek' adı verilir.

Bitkide çiçeğin görevi tozlaşma yoluyla bitkinin çoğalmasını sağlamaktır. 
Bir çiçeğin erkek organından serbest kalan polenlerin diğer çiçeğin
dişi organının tepeciğine ulaşması ve burada yeni bitki tohumlarının oluşması olayıdır. 
Tozlaşma olayında etkili faktörler şunlardır:
-Polenlerin taşınması rüzgarla sağlanır. Kullanışlı ve sık görülen bir tozlaşma çeşidi değildir.
-Polenlerin arılar, sinekler ve benzer böcekler tarafından taşınması. Yaygın olan tozlaşma şeklidir. Çiçeğin güzel kokusu, güzel ve parlak görünümü ve salgıladığı şekerli maddeler böceklerin dikkatini çeker. Çiçeğin üzerine gelen böceklerin ayaklarına yapışan polenler böceğin diğer çiçeklere konmasıyla oralara taşınmış olurlar.
-Kendi kendine tozlaşma: Aynı çiçeğin erkek organındaki polenlerin dişi organına ulaşması sonucu meydana gelen tozlaşma şeklidir.

Çiçekler simetri özelliklerine göre ikiye ayrılır:
Aktinomorf çiçek: Birden fazla düzlemden simetrik olarak iki eş parçaya bölünebilen çiçeklerdir (örnek: lale, gül).
Zigomorf çiçek: Sadece tek bir düzlemden iki eş parçaya ayrılabilen çiçeklerdir (örnek: orkide, bezelye) 

Ağaç çiçeği
Kır çiçeği
Çiçek bahçesi
Çelenk
Çiçek buketi
Yapay çiçek
Çiçek diyagramı
Süs bitkisi
Nektar
Çiçekçilik
Unutmabeni
Gül

Kitap ya da betik, bir kenarından birleştirilerek dışına kapak takılmış, yani ciltlenmiş kâğıt, parşömen, vb. malzemeden üretilmiş üzeri baskılı sayfaların bir araya gelmesiyle oluşan okumalıktır.
Bir "yapıta" ya da yapıtın bir bölümüne de kitap dendiği olur. Edebiyat, felsefe, bilimsel ve birçok alandaki yazıtların bir bütün halinde sunulduğu, genellikle kâğıttan yapılan ciltlenmiş nesnelere denir. Elektronik ortamda yayınlanan kitaplara ise e-kitap yani elektronik kitap denir. Kütüphanecilikte, dergi, bülten ya da gazete gibi süreli yayınlardan ayırt etmek için monograf olarak da adlandırılır.
Eskiden kâğıt yerine kil tablet, mum tablet, papirüs, palmiye yaprağı gibi şeyler kullanılmış. Böylece kitabın yaprakları da bunlardan olmuş. Ama bunlardan hiçbiri bugün kullandığımız kâğıt kadar dayanıklı olmamıştır.

Kitap sözcüğü Arapça bir sözcüktür. Aslı ketebe'den (yazmak) gelen kitab'dır (yazılı olan, yazılan). Türkçesi ise 'bitig' diğer yazılışlarıyla 'bitik' ya da 'betik'tir. Kaşgarlı Mahmud'un Bağdat'ta 1072 - 1074 yılları arasında yazdığı Türkçe Arapça sözlük olan Divânu Lügati't-Türk adlı yapıtında kitap sözcüğünün karşılığı Türkçe bitig olarak geçmektedir. Göktürkler'den kalan Orhun Yazıtları'nda da kitap sözcüğü bitig olarak geçer.

Kitabın türü ya da amacına bağlı olarak (örn. bilgilik, sözlük, ders kitabı, vb.) yapısı değişse de kitabın genel unsurları şunlardır:

Kapak (sert ya da karton cilt, tasarım)
Biyografiler (Özgeçmişler)
İç kapak sayfası (kitabın adını, yazarını, bazen ayrıca yayıncısı, yayın yeri ve tarihini içerir)
Künye sayfası
İthaf sayfası (bazen)
İçindekiler
Kısaltmalar
Harita, resim vb. listesi
Takdim
Önsöz
Giriş
Ana içerik, kısımlar ve bölümler
Sonuç
Ekler
Tablolar
Notlar (dipnotları sayfalı değilse)
Kaynakça
Dizin daima sonda yer alır.
Kronoloji

19. yüzyıldan itibaren, Sanayi Devrimi'nin doğal sonucu olarak, selüloz esaslı endüstriyel kâğıt üretimi yaygınlaştı. Bu tür kâğıt, dokuma-lif esaslı kâğıttan çok daha ucuz olduğu için her türden kitabın genel okuyucuya büyük miktarlarda ve ucuz sunulmasını sağlamakla birlikte, asit içerdiği için zamanla bozulur.
Dolayısıyla, ancak 1950'lerde ortaya çıkan asitsiz (acid-free) ya da alkalin kağıda basılmamış kitaplar yok olma tehlikesi altındadır ve asitten arındırma işlemi gereksinirler. Kitaplar tercihen fazla ışık, özellikle de doğrudan güneş ışığı almamalıdır. Normalin üstünde ısı ve nem de kitaplara zararlıdır.

Labarre, Albert. "Kitabın Tarihi". İletişim Yayınları & Yeni Yüzyıl Kitaplığı. Çeviren: Galip Üstün.

Dil veya lisan, insanlar arasında anlaşmayı ve iletişimi sağlayan doğal bir araç, kendisine özgü kuralları olan ve ancak bu kurallar içerisinde gelişen canlı bir varlık, çok boyutlu kavramlar bütünü; temeli tarihin bilinmeyen dönemlerinde atılmış bir gizli anlaşmalar düzeni, seslerden örülmüş toplumsal bir kurum ve yapıdır.
Dil, birbirleriyle yakın ilişkili iki farklı tanımın kullanımını belirtir. Tekil anlamda dil, genel bir olgudur ve Almanca veya Çince gibi somut bir dili ifade eder. Aynı zamanda yapay şekilde oluşturulmuş kavramsal dizgelere (mantık dili vb.) ve konuşma ve yazma eyleminin kesitlerine de dil denir (yazı dili, bilim dili vb.).
Dil, iki farklı görüş açısı altında tanımlanabilir:

İnsanlar arasındaki anlaşmayı sağlayan bir araç olarak tanımlanabilir. Bu bağlamda dil, sözcüklerden oluşan, yani vücut dili gibi sözlü olmayan iletişim biçimlerinin yanı sıra insanların en etkili iletişim şekli olan sözlü iletişimi tanımlar. Dil, ses dalgaları aracılığıyla akustik olarak ve sözcükler aracılığıyla veya işaret dilinde olduğu gibi işaretler aracılığıyla görsel olarak aktarılır. Ayrıca dokunma vasıtasıyla dokunsal işaretlerle veya normlar aracılığıyla aktarılır. Birbirlerini görmeyen ve duymayan insanlar arasında yazı ile bir iletişim mümkündür (“Yazı dili” ile kıyaslayınız. Konuşma dilinin ve yazı dilinin tanımları). Dil, anlambilimsel bilgiler içeren bir söz varlığına sahiptir ve dilin, sözcüklerin birbirleriyle ilişki kurmasını sağlayan bir dil bilgisi yapısı vardır. Bir dilin en küçük parçası sözcük, jest veya seslenmedir. Konuşmacıda olan hemen hemen aynı bilginin dinleyicide de olduğuna güvenilirse etkili bir iletişim sağlanmış olur. Bu bakımdan sözcükler bilinçli olarak seçilmiş sembollerdir ve aynı şekilde istence bağlı düşüncelerdir. Örnek olarak Edward Sapir'in dil tanımı şu şekildedir (1921): “Dil; duyguların, düşüncelerin ve isteklerin serbestçe oluşturulmuş semboller sistemi aracılığıyla aktarılması için ayrıcalıklı olarak insanlara özgü, içgüdüsel olmayan bir yöntemdir. ”
Mutlak anlamda dil, düşüncenin ve dünya görüşünün iletişim aracı olarak tanımlanır. İlk olarak Wilhelm von Humboldt'un yaptığı gibi bu tanım, dilin insanların bütün karmaşık etkinlikleri ve düşünce süreçleri için vazgeçilmez olduğu gerçeğinden yola çıkmaktadır. Dil insanlar arasındaki anlaşmayı sağlayan tamamlayıcı bir araç değildir, aksine dünyadaki nesnelerin ve olguların algıları da dilsel olarak oluşturulur. Nesneler ve durumlar dünyanın dilsel olarak kavranışı sayesinde anlamsal bağlamlara dönüşürler. Bu anlamsal bağlamlar olmadan insanlar için dünyada bir yol bulma olanağı mümkün olmazdı. O hâlde insan ilk olarak anlamsal sayılan bir dünyada hayvan gibi yaşamamıştır. İnsanlar bu dünya üzerinde başlangıçta bütünleyici olarak ve zaman zaman dil aracılığıyla anlaşmıştır, hatta dil ile iç içe yaşamıştır. Bu, nesnelerin her zaman dilsel bir bağlamda bulunduğu insanın var olmasını ifade eder. Bu yaklaşım da dilin olgusu karşısında bir iletişim aracı olarak bulunur. (Martin Heidegger, Ernst Cassirer, Hans-Georg Gadamer).
Ayrıca dilin göstergebilimle (işaret bilimi) bağlantılı olan tanımı da önemlidir. Bu gelenekten sonra Ferdinand de Saussure, dili bir göstergeler sistemi olarak tasarlamıştır ve bu dil göstergesini telaffuzun (signifiant = gösteren) ve fikrin (signifié = gösterilen) zorunlu ilişkisi olarak hatta "zihinsel bir şeyler" olarak ifade etmiştir.
Dil, kuşaklar arasında ve güncel durumda insanlığın kullandığı bağdır. Bu bağ kültürün taşıyıcısıdır. Bundan dolayıdır ki, dil ve kültür birbirini sürekli etkileyen iki olgudur. Bu iki olgudan herhangi birinde olan değişiklik diğerini de etkiler. Bu da doğal bir süreklilik ve tabii olma durumunu doğurur. Dil, toplumda var olan bir gerçekliktir. Onun için toplum örnekleminde bulunan unsurların benimsemesi olmadan bir dile dışarıdan etki etmek zordur.

Dil insanlar arasında anlaşmayı sağlayan tabii bir araçtır; kendi kanunları içerisinde yaşayan ve gelişen canlı bir varlıktır. Bir ulusu birleştiren, kişilik kazandıran, kültür ve gelenekleri koruyan ve o milletin ortak malı olan sosyal bir müessese; aynı zamanda yüzyıllar boyu gelişerek meydana gelmiş sosyal bir yapıdır. Dil seslerden örülmüş bir ağ niteliğindedir ve kökenleri çok eski dönemlere dayanan bir sistemdir.
Dil insanların bütün ilişkilerinde aracılık eder ve sosyal bağları düzenleyen bir araç olarak hayatın her safhasında insanın yanında bulunur. 
Dil doğuştan bilinemez. İnsan ilk aylarda ağlamalar, taklitler, birtakım hareketlerle anlaşma sağlamaya çalışır. Çocuk, içinde yaşadığı topluluğun ana dilini uzun bir sürede öğrenir. Daha sonra kulağına gelen seslerin belli kavramlara, hareketlere, varlıklara karşılık olduğunu anlamaya başlayarak dil öğrenimine adım atar. Çocukların dili öğrenme, anlama ve konuşmaya başlama sürecine dil edinimi denir.
Dil her zaman insan benliğinin ayrılmaz bir parçasıdır. İnsan zekâsının ve insanda sınırsız olan duygu ve düşünce yeteneğinin sonuçları insanın kendi benliğinin dışına ancak dil ile aktarılabilir. Bu bakımdan dil ile düşünce iç içedir. İnsan dil ile düşünür ve yaşar. Dilin gelişmesi düşünceye, düşüncenin gelişmesi de dile bağlıdır. Bin yıllar boyunca çeşitli medeniyetlerin meydana gelmesi ve gelişmesi dil ile mümkün olmuştur.

Dilin bilimsel tanımı, 19. yüzyılda Ferdinand de Saussure gibi dilbilimcilerin çalışmalarıyla çağdaş genel dilbilimin kurulmasından sonra yapılabilmiştir. Dil temelde, bir kavram ile o sesin zihindeki karşılığının birbirine bağlanmasından doğar. Bu bağlanma, doğal ve zorunlu değildir. Mesela; "köpek" kavramı için İngilizler “dog” sesini kullanırken, Almanlar “hund” sesini, Fransızlar “chien” sesini kullanırlar. Bununla birlikte, kavram-ses imgesi bağının aynı toplumun bireyleri için zorunlu olması gerekmektedir; yoksa toplumsal anlaşma sağlanamaz. 
İnsan dilini bütün hayvan dillerinden ayıran iki temel özellik bulunmaktadır. Öncelikle insan dili, hayvan dilleri gibi kalıtım yoluyla elde edilmez, aksine insan dili toplumsal çevre içinde öğrenim yoluyla elde edilir. Kuşaktan kuşağa farklı koşullar içinde gerçekleşen bu öğrenim sürecinde dilin de değişikliğe uğraması mümkündür. İnsan dilinin çeşitliliğine karşın hayvan dillerinin değişmezliği, bu iki dil edinimi arasındaki farkın bir sonucudur. İkinci olarak, insan dilinin öğeleri olan göstergelerin son derece küçük parçalara ayrılabilmesi mümkündür. Bu küçük parçaların değişik biçimlerde birleştirilmesiyle yeni dil öğeleri, yeni anlamlar, yeni sözcükler meydana gelir. Hayvan dillerinde böyle bir bölünme ve eklemlenme özelliği söz konusu değildir. Kısaca söylemek gerekirse, dil toplumsal yaşamın hem ifadesi, hem de varlık koşulu durumundadır; hem sonuçtur, hem de nedendir.

Dilin nasıl oluştuğunu kesin olarak bilebilmenin bir yolu yoktur. İzleri yarım milyon yıl öncesine kadar dayanan insan yaşamına bakıldığında insanların bu işi nasıl geliştirdiklerine dair bir kanıt bulunamamıştır. Bu kanıt boşluğunda birçok kuram (teori) ortaya atılmıştır.
1) Yansıma Teorisi:
İlk insanlar, çevrelerindeki sesleri taklit ederek ilkel dilleri oluşturmuşlardır. Modern bütün dillerde doğal ses yansımalarına karşılık gelen sözcükler bulunmaktadır. Bu da yansıma teorisini desteklemektedir. Türkçede Vızıltı, mırıltı, fısıltı, gürültü, çatırtı, patırtı, havlama, horlama, hıçkırma, haykırma gibi sözcükler yansıma sözcüklerdir. Buna rağmen somut olmayan, ses olgusuna sahip olmayan sözcüklerin oluşumunu bu kuram (teori) ile açıklamak zordur.
2) Ünlemler Teorisi:
İlk insanlar; korkularını, acılarını, sevinçlerini, ruh hâllerini dışa vuran sesler oluşturmuşlar ve böylece dil oluşmuştur.
3) Birlikte İş Teorisi:
İlk insanlar, işleri birlikte yapmaya başlamışlar ve birlikte tempo oluşturmuşlardır.

1) Dolayımsallık: Dil hem bir malzeme, hem de bir araçtır. İhtiyaç, duygu, düşünce v.s. bildirirken kullandığımız dil; kelime hazinesi, sözdizim gibi ögelerle kendi malzemesini sunar.
2) Toplumsallık: Dillerin varoluşu toplumlarla mümkündür. Diğer bir deyişle dil, toplumsallığın, birlikte yaşayışın bir sonucudur.
3) Bireysellik: Dilleri geliştiren, zenginleştiren, bu dili konuşan "insan" faktörüdür ve dili kullanma "tarzları" bireylerde farklılık gösterebilir.
4) Göstergesellik: Ses boyutu ve içerik boyutu olarak ikiye ayrılabilir. Ses boyutu gösteren, içerik boyutuysa gösterilendir.
5) İletişimsellik: Diller, iletişim ihtiyacını gidermek için önemlidir.
6) Ereksellik: Diller, çeşitli ihtiyaçların bildirilmesi için önemlidir.
7) Süreçsellik: Diller süreç içerisinde zenginleşebilir veya yok olabilir. Dilin canlılığı, bu süreçle doğrudan ilgilidir.
8) Birikimlilik: Diller birikimlidir. Yüzyıllar öncesinde kullanılan sözdizimleri, kurallar üzerine yenileri eklenerek zenginleşir.

Bir dildeki konuşma dili ve yazı dili o dil sisteminin çeşitlenişleridir. Her şeyden önce konuşma dilimiz, yazı dilinin morfolojik ve sözdizimsel kurallarına dayanır. Bu durumların çoğunluğunda kuralların bazılarının dil bilgisi ve sözdizimsel açıdan yerine getirilmesi göze çarpmaktadır. Özne, yüklem ve nesne gibi belirli standartlaşmış sözcük sıralamalarına uyulur. Ama konuşma dili başka koşullar altında meydana geldiği için bir dizi kendine özgü özellik durumları söz konusu olmaktadır. Bu özellik durumları doğal dil edinimi ile öğrenilir ve konuşma süreci esnasında bilinçli olarak algılanamaz. Bu özellikler, özellikle dilsel durumun algılanmasına bağlıdır. Sesbilimsel anlama, nüanslamanın ve duyguların ifadesinin kendilerine özgü olabilirliklerini sunmaktadır.
Konuşma dili, kalıcılığı olmayan bir araçtır. Bundan dolayı konuşmacı tarafında kısıtlı bir öngörü kapasitesi ve devam eden iletişimdeki katkıyı sağlamlaştırma zorunluluğu doğmaktadır. Bu durum ara vermeksizin konuşma hakkı kaybedilmeden gerçekleştirilir. Ayrıca anlama ve anlaşılır olma konusunda başka talepler olacaktır. Bu talepler zaman baskısı olmaksızın kaleme alınmış ve keyfi olarak sık sık okunabilen yazılı metinler olabilir. Kendiliğinden oluşan bir dil karşılıklı iletişime dayalıdır. Dinleyici, konu

Okul, eğitim-öğretim verilen kurum ve bu faaliyetlerin gerçekleştirildiği eğitim kurumu ve diğer tesislerdir. Ayrıca temel öğrenim, ortaokul, lise ve üniversite (genellikle 4 ancak 2 veya 6 yıl da olabilir) toplam 16 yıldır. Öğretmenlerin rehberliğinde öğrencilerin öğretimi için öğrenme alanı ve öğrenme ortamı sağlar. Okul sözcüğü çocuk ve gençlerin, devam ettiği örgün eğitim kurumlarının yanı sıra tek bir alanda eğitim veren kurumlar ve bazı yüksek eğitim kurumları için de kullanılır: sanat okulu, spor okulu, müzik okulu, dil okulu, dans okulu, gazetecilik okulu, meslek yüksek okulu gibi. Herhangi bir okulda eğitim alan kimselere öğrenci denir. Öğrenciler için okul üniforması tasarımları vardır.
Okulda eğitim-öğretim veren kişiye öğretmen denir. İlk ve orta dereceli okullarda okulun idaresinden okul müdürü ve müdür yardımcıları sorumludur. Ayrıca okulda hizmetliler ve memurlar bulunur ve bunlarda temizlik ve idare ile ilgilenir. Okul sağlığı ve beslenme hizmetleri, okul güvenliği, okul disiplini ve okulda şiddet her zaman hassas konulardan biridir. Birçok ülkelerde öğrenci taşımacılığı hizmetleri mevcuttur.
Okul öncesi eğitim veya anaokulu, çok küçük çocuklara (genellikle 3-5 yaş arası) bir miktar eğitim sağlar. Üniversite, meslek okulu, kolej, lise veya seminer ortaokuldan sonra mevcut olabilir. Alternatif okullar, geleneksel olmayan müfredat ve yöntemler sağlayabilir.
Tüm dünyada okulların büyük bir kısmı devlet okulu'dur. Özel okullar olarak da bilinen bağımsız okullar, hükûmetin yeterli veya belirli eğitim ihtiyaçlarını karşılamadığı durumlarda gerekli olabilir. Yetişkinler için okullar, eğitim ve geliştirme okulları, askerî öğretim ve eğitim ve işletme okulu içerir.
Evde eğitimde ve uzaktan eğitimde, öğretim ve öğrenme, sırasıyla okul kurumundan bağımsız olarak veya geleneksel bir okul binasının dışındaki sanal okulda gerçekleşir. Okullar genellikle birkaç farklı okul organizasyon modelleri'nde organize edilir.

Okul sözcüğü Türkçe "okumak" kökünden, muhtemelen Fransızca école 22 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (ekol) sözcüğüne benzetilerek, serbest çağrışım yöntemiyle türetilmiştir. Fransızca école sözcüğünün kökeni Yunanca σχολή 20 Aralık 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (skholế) kelimesidir ve "felsefe ve ders yeri" anlamına gelir. Türkçede Arapça kökenli mektep kelimesi de okul anlamında kullanılır.

Okul sadece bilimsel bilginin verildiği mekanlar değil aynı zamanda kültür, sanat, siyaset gibi öznel kaynaklı derslerin de verildiği eğitim kurumlarıdır.
Okullarda çeşitli düzeylerde genellikle toplu, bazı alanlarda da bireysel eğitim verilir. Okul eğitimindeki temel amaç, öğrencilerin zihinsel, bedensel ve ahlaksal açıdan gelişmesini sağlamaktır. Ayrıca okullarda demokrasi anlayışının benimsetilmesi için sınıf başkanlığı, öğrenci temsilciliği gibi konumlar için seçimler yapılır.

Okul binaları okulun amacına göre yapılır. Okullar, öğrenci sayısının fazla olduğu bölgelerde çok katlı ve çok derslikli olarak yapılır. Her okulun bir adı vardır. Okul adları bazen ünlü kişilerin adlarından, bazen yerleşim alanlarından, bazen de okulda verilen eğitimin türünden kaynaklanırlar. Okul içerisinde derslikler; müdür, müdür yardımcısı, psikolojik danışman, veli görüşme ve öğretmenler odaları; laboratuvarlar, spor salonu ve iş atölyesi gibi bölümler bulunmaktadır.
Bireyler yaşamlarını sürdürebilmeleri için gerekli olan bilgileri örgün eğitim veren okullarda alırlar. Örneğin; okuma-yazma, hastalıklardan korunma, doğa olaylarına karşı önlemler alma gibi. Bir toplumun bilgi ve teknoloji üretebilmesi için yetişmiş insan gücüne gereksinimi vardır. Okul, hem bir bilgi yuvası hem de sosyal etkinliklerin yerine getirildiği bir kurumdur.

Butik okul, öğrenci sayılarının sınırlı tutulduğu, eğitimin daha çok kişiselleştirilebildiği, yönetimsel bürokrasinin en aza indirilerek işletildiği okul tipi. Butik kelimesi moda kıyafetler ve aksesuarlar satan küçük bir dükkân olarak algılansa da artık büyük bir endüstrinin bir yönünde uzmanlaşmış küçük bir departmanı olarak kullanılmaktadır. Butik okullarda, okul takımlarını veya okul kulüplerini vb. aktif tutabilmek için herkesin katılımı gerekir, bu nedenle öğrencilerin gözden kaçırılması çok nadir olur. Okuldaki eğitimciler, öğrenciler ve diğer okul çalışanları birbirlerini standart bir okula göre çok daha iyi tanır ve birbirleriyle çok daha kişisel ilişkiler kurabilir. Bu nedenle butik okulların okul, öğrenci, ebeveyn üçgenindeki ebeveyn katılımı daha yüksektir. Butik okullardaki öğrenciler kişisel eğitimleri için daha fazla sorumluluk alırlar; böylece öğrenme faaliyetleri daha çok bireyselleştirilir. Sınırlı öğrenci sayısına sahip olduklarından okul binası ve sınıflar genellikle daha küçüktür.

Okul listeleri

Üniversite, yükseköğretim kurumu ya da bilimtay en üst seviyede eğitim verilen, araştırma yapılan ve bilgi üretilen kurumlardır. Araştırma alanları çoğunlukla (doğa bilimleri, sosyal bilimleri gibi) çeşitli disiplinlere ayrılan üniversiteler genellikle yüksek okul, lisans ve lisansüstü okullarından oluşurlar. Araştırma görevlileri ya da akademisyenler, yaptıkları özgün çalışmalar dolayısıyla doçent, profesör gibi çeşitli unvanlarla ödüllendirilirler. Çeşitli akademik disiplinlerde akademik dereceler verir. Üniversiteler genellikle farklı okullarda veya öğrenim fakültelerinde hem lisans eğitimi hem de lisansüstü eğitim sunar.
Üniversiteler akademik yönetim sistemine sahiptir. İdari olarak en üst düzey yetkilileri rektör ve rektör yardımcısı'dır. Fakülte, üniversite içindeki ayrı bölümlerdir. Fakültelerin başındaki en üst düzey görevli dekandır. Bir akademik bölüm (kafedra), belirli bir akademik disipline ayrılmış bir üniversite fakültesinin bir bölümüdür. Bir eğitim yılı genellikle iki sömestr'den (akademik yıl) oluşur. Eğitim genellikle 4 yıllık (bakalavr) ve 2 yıllık (magister) eğitimdir, bölümüne göre 5 ya da 6 yıllık olabilir. Başarılı mezunlara eğitimin tamamında diploma veya diplom verilir. Diploma ve derecesi almanın son adımı olarak tez savunması yapılır. Modern zamanda üniversiteler lisans derecesi, yüksek lisans, önlisans derecesi, magister derecesi, lisansüstü diploması, uzmanlık derecesi, doktoranturo, aspiranturo, bakalorya, lisantiat, doktora dereceleri vermektedir.

Orijinal Latince universitas kelimesi genel olarak "tek bir vücut, bir toplum, şirket, topluluk, lonca, şirket vb. ile ilişkili bir dizi kişiyi" ifade eder. Kentsel yaşamın ve Orta Çağ loncalarının baş gösterdiği sırada, "prensler, papazlar veya bulundukları kasabalar tarafından verilen tüzüklerle genellikle güvence altına alınan toplu yasal haklara sahip öğrenci ve öğretmen dernekleri " ortaya çıktı. Dolayısıyla kelime anlamı buradan gelmektedir.
Modern kullanımda kelime, "Esas olarak mesleki olmayan konularda ders veren ve tipik olarak derece verme gücüne sahip bir yüksek öğretim kurumu" anlamına gelmektedir ve daha önceki vurgu, tarihsel olarak Orta Çağ'a uygulandığı düşünülen kurumsal organizasyonuna vurgu yapmaktadır.
Üniversite çalışanlarına eğitmen, araştırma profesörü, doçent, öğretim üyesi, doktor öğretim üyesi, yardımcı doçent, ordinaryüs, profesör, öğretim yardımcısı, araştırma görevlisi, çevirmen, okutman, öğretim görevlisi, öğretim planlamacısı, tutor, eksper, uzman'lar dahildir.

Orta Çağ Latince'sinde universitas terimi bir konu etrafında birleşen herhangi topluluk ya da kurum için kullanılırken, üniversite kelimesinin modern anlamı günümüzdeki kurumların temelini oluşturan kurumların oluşmaya başlamasıyla onları tanımlamak için kullanılan universitas magistrorum et scholarium yani kabaca "öğrenciler ve öğretmenler topluluğu" anlamına gelen deyişten türemiştir. Osmanlı döneminde üniversite kavramı dârülfünun sözcüğü ile ifade edilmekteydi. Öz Türkçeciler tarafından university sözcüğüne yapılan yanlış bir kökenlemeye (universe "evren" + city "kent") dayalı olarak "üniversite" anlamında evrenkent sözcüğünün kullanıldığı da görülmektedir. Bazı sözlüklerde "üniversite" anlamında Latince universitas gibi "birlik" anlamına gelen birdem sözcüğü de kayıtlıdır.

Günümüzdeki üniversitelere temel oluşturan ilk kurum Antik Yunan filozofu Platon'un MÖ 4. yüzyılda kurduğu Akademi'dir. Bu okulun kuruluş tarihine ve nasıl bir işleyişe sahip olduğuna dair kesin bilgiler yoktur. Antik Atina kentinin dışında bulunan "Akademi" adlı bölgedeki gymnasium'un yakınlarında Platon'un sahip olduğu bir arazide, o ve onun gibi felsefe, bilim, tarih ve sanatla ilgilenen bir grup insanın düzenli toplantılarıyla tahminen MÖ 387'de başlamıştır. Öğrenci öğretmen ayrımları bulunmayan, belirli bir ders programı ya da konu sınırlaması olmayan, en azından Platon'un zamanında belirli bir doktrini savunmayan Akademi, büyük ihtimalle ortaya atılan problemlerin birlikte tartışılarak çözülmeye çalışıldığı bir yerdi. Bu okul en az üç yüzyıl aynı yerde faaliyete devam etse de zaman içinde karakteri değişmiş, bu süre zarfında Platon'un öğrencisi Aristo gibi pek çok filozof burada bulunmuştur.
Alimler bazen 859'da Fatıma el-Fihri tarafından cami olarak kurulan Karaviyyin Üniversitesi'ne (adı 1963'te verilmiştir) dünyanın en eski üniversitesi derler. Bazı akademisyenler, MS 970-972'de kurulan ve Mısır, Kahire'de bulunan El-Ezher Üniversitesi'nin dünyanın en eski derece veren üniversitesi ve dünyanın en eski ikinci üniversitesi olduğunu iddia ediyor. George Makdisi de dahil olmak üzere bazı bilim adamları, erken Orta Çağ üniversitelerinin Haçlı Seferleri sırasında Endülüs, Sicilya Emirliği ve Orta Doğu'daki medreselerden etkilendiğini savundular. Avrupa'da bir tür kurumsal yapısına sahip ilk üniversiteler, Bologna Üniversitesi (1088), Paris Üniversitesi (c.1150, daha sonra Sorbonne ile ilişkilendirildi) ve Oxford Üniversitesi (1167) idi.
"Konstantinopoli Üniversitesi", 425 yılında yükseköğrenim kurumu olarak 425 yılında imparator naibi III. Michael tarafından 849 öğrenci tarafından öğrenci loncası olarak kurulmuştur. Bugünkü anlamda ilk üniversitelere Abbasiler döneminde Bağdat'ta rastlanır. Eski Yunan ve Roma dönemlerinde bazı yüksek eğitim ve öğretim teşkilatları olmasına rağmen bunların bugünkü anlamda üniversite niteliği yoktur. Batıda üniversiteler İslam medeniyetinin Endülüs Emevi Devleti vasıtasıyla Avrupa'ya girmesiyle başlar. Fas, Córdoba ve Gırnata üniversiteleri, ilim ve fennin kilise ve piskoposların tesirindeki ruhban sınıfına mensup öğretim üyeleri olan okullara girmesine vesile olarak, sadece hukuktan ibaret olan öğretim dalına tıp, astronomi, ilahiyat ve benzerlerinin de eklenmesini sağladı. O zamana kadar Avrupa kralları ve devlet adamları tedavi olmak için Córdoba Üniversitesinin Tıp Fakültesine gelirdi. Bağdat'taki Nizâmiye Medresesi (1065), Osmanlılardaki ilk üniversite olan İznik Medresesi (1331) gibi misalleriyle de Selçuklu Hanedanı ve Osmanlılar döneminde hızla gelişen medrese müessesesi Tanzimat'a kadar fen derslerinde de söz sahibiydi (bk. Medrese). Fen dersleri kaldırılınca ilim ve fenni Endülüs Emevileri vasıtasıyla İslam medeniyetinden alan batı, doğuyu geçmeye başladı. Daha sonra (1863) Dârül-Fünun adı altında teşkilatlanan bu yüksek eğitim öğretim müessesesi çeşitli safhalardan sonra 1933'te İstanbul Üniversitesi olarak yeniden düzenlendi.

Batıda Bologna, Pavia, Revenna ve Paris adları altında gelişmeye başlayan ilk üniversiteler uzun süre piskoposların kontrolünde kalmaya devam etti. Hatta Bologna Üniversitesinin rektörleri öğrenciler tarafından seçilmekteydi. Öğrenciler nation denen dört gruba ayrılır ve her grubun lideri rektörün yanında yönetime katılırdı. Buna rağmen asıl yönetici ve söz sahibi kimseler piskoposluktan gönderilen ve kançı denen kimselerdi. Paris Üniversitesinde ise öğrencilerle birlikte öğretim üyeleri de o yönetimde rol alırdı. Fakat neticede yine kontrol piskoposluğundu. Sonraları üniversite rektörü piskoposluğa karşı otoritesini sağlayarak özerk hâle geldi. Bunu takiben papalığa bağlı olmayan İngiliz Oxford ve Cambridge üniversitelerinden sonra 14. yüzyıla kadar çeşitli Avrupa şehirlerinde üniversiteler kuruldu.

Üniversitelerin finansmanı ve organizasyonu dünyanın farklı ülkelerinde büyük farklılıklar göstermektedir. Bazı ülkelerde üniversiteler ağırlıklı olarak devlet tarafından finanse edilirken diğerlerinde finansman bağışçılardan veya üniversiteye devam eden öğrencilerin ödemesi gereken ücretlerden gelebilir. Bazı ülkelerde öğrencilerin büyük çoğunluğu yerel şehirlerinde üniversiteye devam ederken diğer ülkelerde üniversiteler dünyanın her yerinden öğrencileri çekmektedir ve öğrencileri için üniversitede konaklama sağlayabilirler.

Türkiye'de üniversiteler
Türkiye'deki üniversiteler listesi
Türkiye'deki üniversite müzeleri
Üniversitelerarası Belgeleme Sistemi
Üniversite ve kolejlere giriş
Bilimler akademisi
Alma mater
Eğitim giriş sınavı
Kolej giriş sınavı
Matrikülasyon sınavı
Bologna Süreci
Sömestir tatili
Üniversite Reformu
Dünya Üniversite Oyunları
Akademik kıyafet
Akademik şapka
Öğrenci aktivizmi
Öğrenci hakları

Çocuk, bebeklik ve ergenlik çağları arasındaki insan. Genellikle konuşma ve yürüme kabiliyetleri kazanıldıktan sonra çocukluğun başladığı; cinsel gelişimin başladığı ergenlik dönemi ile birlikte çocukluk döneminin bittiği kabul edilir. Ama bu tanımlamalar görecelidir ve kesin sınırları yoktur. Birleşmiş Milletlerin raporlarında 0-18 yaş arasındaki insanlar çocuk kabul edilirler. Bunun haricinde çocuk kelimesi sıklıkla evlat anlamında da kullanılır.

Tarihçi Philippe Aries'in çalışmaları, Orta Çağ boyunca, çocukluğun kendine özgü doğasının bilinmediğini ortaya koymuştur. Orta Çağ sanat tarihi, modern anlamıyla "çocuk" teriminin o dönem dünyası içinde hiçbir yeri olmadığını kanıtlamaktadır. Dönem resimlerindeki çocuklar, sıradan çocuk özellikleri göstermekten uzaktır. Yüzleri ve kas yapılarıyla, yalnızca küçük ölçekle çizilmiş yetişkin birer insandırlar.
Toplumsal yaşam açısından ise, bu dönem boyunca ve 16. yüzyıla kadar çocuk, ailesinin yanı sıra ilişki kurduğu diğer yetişkinlerin uygun hareket ve davranışlarını gözlemleyerek toplumsallaşan küçük ve zayıf bir varlık, küçük bir insan olarak algılanmaktaydı. Çocuk, yalnızca bedeni ve gücüyle yetişkinlerden ayrılıyordu. Aries'in yüzeyselliğini vurguladığı tek çocukluk duygusu olan nazlanma, çocukluğun ilk yıllarına ilişkindi. Küçük insanı ailenin evcil hayvanlarıyla bir tutan bu duyguydu. Bu dönemde çocuklarla 'edepsiz küçük maymunlar'mış gibi eğleniliyor, içlerinden biri öldüğünde çok fazla üzerinde durulmuyordu. "Ölen çocuğun yerini bir başkası alır" mantığı hakimdi.
17. yüzyıldan itibaren, bu zihniyeti altüst edecek iki gelişme yaşandı. Çıraklığı bir eğitim yöntemi olarak ele alan özel bir kurumun -okulun oluşturulması, çocuğu yavaş yavaş yetişkinlerden ayırdı. Artık çocuk, hayatı yetişkinlerle doğrudan ilişki yoluyla öğrenmeyecek; çocuğun yetişkinlerin dünyasına girmesi ancak gitgide uzayan göreli tecrit döneminin -okul dönemi- sonunda gerçekleşecekti. Öte yandan aile, bir duygulanım ve kaygı nesnesi halini alan çocuk çevresinde örgütlenmeye başladı. Ebeveynler, çocuğun eğitimi konusunda endişeleniyor; geleceği için planlar yapıyorlardı ve çocuğun evden ayrılışı acıyla yaşanıyordu. Bu gelişmelerle birlikte çocuk yetişkinlerden farklı ve kendine özgü bir varlık olarak kabul edilmeye başladı.
Bu iki gelişme -okul ve ailenin evrimi- bir üçüncüden ayrı düşünülemez: çocuk içinde tutulduğu isimsiz durumdan çıkarılıp özen gösterilen bir nesne halini alırken, ona daha yoğun ilgi gösterilmesini sağlayacak bir şekilde çocuk sayısında azalma görüldü. Böylece 17. yüzyıldan itibaren toplumsal yaşamda aile, iş, çocuğa tahsil edilen mekân, çocuğa ve sorunlarına ayrılan zaman ve gebeliği önleyici uygulamalar ekseninde bir kutuplaşma görülür.

Çocukluğun önemsiz bir geçiş dönemi olarak görüldüğü ve söz konusu dönemde takılıp kalınması için bir neden bulunmadığının düşünüldüğü 17. yüzyılda yeni bir adet ortaya çıktı. Modern dönemde her aile, evlerinde çocuklarının portresini bulunduruyordu. Daha sonraları da devam edecek ve fotoğrafın çıkışıyla birlikte halka mal olacak bu alışkanlık, başlamakta olan ve puero-centrisme (çocuk merkezciliği) varan dönüşümün belirtisidir.
Bu dönüşünüm en önemli alanlarından biri de eğitimdi: Toplum, kendini geçmişe ve geleneklere olan saygıya göre değil, bir şeyler bekleyebileceği geleceğe göre belirlemeye başladıkça gelişim süreci daha çok önem kazandı ve sürüp gitme mantığına boyun eğmekle yetinmediklerinden dolayı, bu süreci nitel olarak farklı düşündüler. Sürüp gitme mantığı denetim altına alındıktan sonra, bireyin hayal edebileceği ama asıl kesin olarak tanıyamayacağı bir geleceğin, en iyi başarı şansıyla karşılayacak şekilde donatılması amaç halini aldı. Böylece çocuk yetişkinler toplumunun umutlarını, düşlerini, aynı zamanda yoksunluklarıyla kaygılarını beslemeye başladı.Oluşum halindeki yeni çocuğun imajı, kendi oluşum amaçlarının ve araçlarının sorunsallaşmasıyla gelişti: eğitim modern toplumların -sonsuz- görevi olarak ortaya çıktı. Modern çocuk tasarımının oluşumu, birey kategorisinin doğuşundan ayrılamaz. Eğitim pratiği içinde bu, kolektif güçlüklerin yaşandığı yer olan öğrenim kurumu ile hedeflenen bireysel özerklik arasında bir gerilim yaratacaktı. Modern pedagojik düşüncenin özelliği olan bu gerilim; ihtiyaçları, yetenekleri, çocuk bireylerin -oluşum halindeki tekil öznelerin- kendilerini ifade etme ve açılmalarını eğitim sürecinin merkezine yerleştiren 'Kopernikçi yön değişimi' içinde açıklanır. Bu yön değişimi, her öğretim oluşumunda bulunması gereken kolektif güçlükleri kapsama eğilimindedir.
Çağdaş çocuk tasarımı anlam belirsizliği içerir ve güçlük çıkarır. Bir yandan çocuk olmak, eksiksiz bir birey olmamaya eşdeğerdir; bu çocuğun dışa açılması ve eğitim alması gerekliliğinin temelini oluşturur. Öte yandan bu yeni anlaşılmadık imaj açısından ele alındığında, eğitimin temsil etmek zorunda olduğu öz şu sorunsala dayanmaktadır: yüzünü geleceğe çevirmiş bir dünya içinde kendinin öğrenim alma açısından yeterli olmayacağına göre çocuk yetişkinliğe geçmeyi en kısa zamanda öğrenmek ve uygulamaya başlamak zorundadır. Düzenlerini insan ilişkilerinin bir sonucu olarak gören çağdaş toplumlarda çocuk ve çocuk eğitimi, sorumluluğunu kamunun üstlendiği sivil kazanımlar haline almıştır ve toplumun geleceği bu sivil kazanımların gerektiği gibi yerine getirilmesine bağlıdır: şunu da eklemek gerekir ki kendini yeniliğe adamış toplum tipinde, eğitim için, bütünüyle biçimsel olmayan herhangi bir amaç saptamak neredeyse olanaksız bir hale gelmiştir. Hem insanın kendisi hem de her türlü eğitim girişiminin üstlenmesi gereken amacı tanımlayan (değişik ve önceden kestirilemeyen olaylar) bireyin yapıcı yetisi üzerinde kendini gösteren, geçmişteki örnekleriyle belirsiz bir gelecekte olabileceğinden çok daha serbest ve bağıntısız olan özerklik kavramı ne ifade etmektedir?

Bilimsel yönden çocuk konulara göre değişir. Bilim insanları çocuğun büyümesinin ve gelişmesinin çok büyük bir bölümünün 18 yaşına kadar tamamlandığını söylemiştir. Bu bağlamda Birleşmiş Milletler 0-18 yaşlarındaki insanları çocuk kabul eder. İnsan dönemleri konusunda ise çocukluk dönemi ergenlik döneminin başlamasıyla biter.
Askeri yönden Cenevre sözleşmeleri birinci protokolüne göre, on beş yaşını geçen çocuklar gözcü, haberci veya gözlemci olarak gönüllü hizmette bulunabilirler. Ancak doğrudan savaşa katılamazlar.
Ekonomik yönden devletlerin yasalarına göre değişir. Bazı ülkelerde 16 yaşından önce çocuk çalıştırmak suçtur. Ekonomik yönden çocuk çalıştırmak Devletlere göre farklılık gösterebilir.
Ceza hukuk sistemi yönünden Çoğu ülkelerde 18 yaşından küçükler çocuk mahkemelerinde yargılanır. Yetişkin insanlara göre çocuk cezaları süre bakımından farklılık gösterir. Çoğu ülkelere karşın bazı ülkelerde çocuk cezaları olmayabilir. Yaş sistemi farklı olabilir vb.
Toplumsal yönden kesin bir sınırı yoktur. Çeşitli bölgelere, milletlere insan ırklarının kültürlerine bağlı olarak değişir. Toplumsal olarak genellikle görsellik ağır basar. Çocuğun boyu, yüzü, yaşı, davranış biçimi vb. özelliklerine bağlı olarak da değişebilir. Bu bakımdan toplumsal yönden çocuk anlayışı toplumdan topluma kültür bakımından farklılık gösterdiği için kesin bir sınırlama koyulamaz.
Dini yönden Dünyada birçok din olup dinden dine farklılık gösterebilir. İslamiyet'te ergenlik dönemine girildiğinde çocukluktan çıkıldığı kabul edilir ve İslamiyet'in bazı şartları farz olur.

Yenidoğan: 0-4 hafta
Süt çocuğu dönemi: 1-11 ay
Oyun çocuğu dönemi: 1-3 yaş
Okul öncesi dönemi: 4-5 yaş
Okul çocuğu dönemi: 6-13 yaş
Ergenlik dönemi: 14-17 yaş
Yetişkin: 18 yaş ve üzeri

Çocuk Hakları Sözleşmesi
İslam'da çocuk
Çocuk edebiyatı
Çocuk oyunu
Dünya Çocuk Günü
Çocuk istismarı
Çocuk işçiler
Çocuk korkusu
Çocuk Gelişimi
Çocuk bakımı
Çocuk oyuncu
Çocuk hastanesi
Çocuk gelin
Çocuksuzluk
Çocuk yemeği
Çocuk evliliği
Çocuk hakları
Çocuksuzluk

Şehir veya kent, en büyük yerleşim birimidir. Şehirler genellikle barınma, emlak, sanitasyon, kamu hizmeti, temel kamu hizmetleri, arazi kullanımı, imalat, hizmet, toplu ulaşım, kavşak ve iletişim için kapsamlı altyapı ve sistemlere sahiptir. Şehirler eski ve modern mimariye sahiptir. Yoğunlukları insanlar, merkezî iş alanı, iş kümesi, devlet kurumları ve işletmeler arasındaki etkileşimi kolaylaştırır ve bazen mal ve hizmet dağıtımının verimliliğini artırır. Şehirler ayrıca önemli bir finans merkezi ve kültür merkezi de olabilirler.
Tarihsel olarak, şehir sakinleri genel olarak insanlığın küçük bir kısmını oluşturmuştur, ancak iki yüzyıldır süren benzeri görülmemiş ve hızlı şehirleşmenin ardından, dünya nüfusunun yarısından fazlası artık şehirlerde yaşıyor. Günümüzün şehirleri genellikle daha büyük metropol, megapol, metropoliten alanların ve kentsel alanların çekirdeğini oluşturuyor; bu da iş, eğlence ve eğitim için şehir merkezlerine giden çok sayıda yolcu yaratıyor. Şehir idari bakımından birkaç ilçe, bölge veya kasabadan oluşabilir. Downtown, kenar mahalle, banliyö, şehir dışı alan, çekirdek şehir, uydu kent, kasaba, kenar şehir, şehir içi de şehir coğrafyası'na ait edilir. Şehirlerin aynı zamanda sürdürülebilir gelişme, iklim değişikliği ve küresel sağlık gibi küresel sorunlar üzerinde de önemli etkileri vardır.

Soğdca kökenli olan kent ("kend") ve aslen Farsça olan şehir sözcükleri Türkçede aynı anlama gelecek şekilde kullanılır. Orta Asya Türklerinde "Taşkend", "Semizkend" (Semerkant), "Yarkend" örneklerinde olduğu gibi birçok büyük şehir bu adlarla anılmıştır. Eski Türkler bu sözcüğü Soğdlardan almadan önce şehir kelimesi karşılığı olarak "balık" kelimesi kullanılırdı. Bu kelime şehirleri korumak için yapılan surların yapıldığı "balçık" ile yakın ilişkilidir. Kent sözcüğü birçok dilde uygarlık anlamına gelen sözcüklerle ifade edilmiştir. Örneğin Yunancada "polis", Arapçada "medine", Fransızcada "cite", İtalyancada "citta", İspanyolcada "ciudad", Almanya'da "stad" ve Saksonya'dan İskandinavya'ya kadar kale ya da oturma alanı anlamında "burgh". Latincede ise yurttaşlık anlamındaki "urbs" ve "civitas" sözcükleriyle tanımlanır.
Kent tüzel ve yönetimsel olarak da kullanılagelen bir terim olmakla birlikte insan yerleşkesi dolayısıyla, kasaba, köy gibi birimlerden daha fazla nüfusu barındıran ve daha karmaşık bir yapıdır. Şehir ile kent aynı anlamdadır, il veya vilayet ise şehir veya kentin yanı sıra belirli bir alandaki orman, otlak, dağ, köy, bataklık, göl gibi bütün coğrafi unsurları içermektedir.

Kent tarihin değişik dönemlerinde değişik anlamlara sahip olmuş, dinamik bir kavramdır. Bu yüzden genel bir geçerliği olacak şekilde tanımlamak oldukça zordur. Ayrıca sosyologlar, tarihçiler, şehir plancıları, hukukçular, iktisatçılar vb. kendi disiplinlerinin kavrayışı çerçevesinde farklı tanımlar getirirler. Tanımlar nüfus büyüklüğü, nüfus yoğunluğu, idari statü, nüfusun yapısı, yaşam maliyeti, yaşam kalitesi, iş bölümü ve uzmanlaşma, örgütlenme biçimi, işlev alanındaki farklılaşma, iş gücünün sektörel dağılımı, fiziksel doku, üretimin yapısı gibi farklı ölçütler kullanarak bu tanımlamalar yapılmaktadır. Tek başına bir tanım yeterli olmasa da şehir tanımı hukuki, ekonomik ve toplumsal bir birim olarak tanımlanır. Buna göre bir kent, aşağıdaki özelliklere sahiptir denebilir:

Belli bir nüfus büyüklüğüne ulaşmış olma
Tarımsal üretimden daha ileri bir üretim düzeyine geçmiş olması (günümüz için sanayi ve hizmet sektörleri)
Fiziksel altyapısının belli bir düzeye ulaşmış olması
Geleneksel aile yapısının çözülüp yerini çekirdek aile yapısına bırakması
Nüfusun karmaşık bir iş bölümüne ve yüksek uzmanlaşmaya ulaşması
Yerel değerlerin yerini ulusal veya evrensel değerlerin alması
Geleneksel ilişkilerin çözülüp bireysel ilişkilerin ön plana çıkması
Eğitim düzeyinin kırsal yerleşime göre daha yüksek olması, eğitimde aile dışı kurumların gelişmesi
Sosyal normların yerini resmi denetleme kurumlarının alması
Nüfus kriteri ülkeden ülkeye değişir. Örneğin Japonya'da 30.000, Kore'de 40.000, ABD'de 2.500 kişilik nüfus kriteri istenir. Türkiye'de farklı kurumların kent kriterleri dahi değişiklik gösterir. Devlet İstatistik Enstitüsü 20.000 kişinin yaşadığı yerleri kent kabul ederken, Bayındırlık ve İskan Bakanlığı 10.000 kişinin yaşadığı yeri kent kabul eder.
Yerleşim alanının fiziksel alt yapısındaki gelişmişlik de önemli bir kriterdir. Okullar, acenteler, ticaret odaları, siyasi partileri, sendikaları, kredi kurumları, fabrikaları, gazeteleri, bulvarları, hayvanat bahçeleri, parkları, oyun alanları, gecekonduları vb. kentlerden ayrı düşünmek mümkün değildir. Kentler bir insanlar topluluğu, kamu hizmetleri, kurumlar ve idari aygıtlar toplamından daha fazla bir şeydir. Yani sadece yoğunlaşmış bir yapı ve insan topluluğunun ötesinde bir şeydir. Kentlerde oluşan bir kültür ve değer yargıları, kentlerin görülmeyen ama hissedilen özelliğidir.
Durkheim, insan topluluklarını "basit cemiyetler" ve "karmaşık cemiyetler" olarak iki gruba ayırır. Basit cemiyetlerde "mekânik dayanışma", karmaşık cemiyetlerde "organik dayanışma" temel olur. Bu ayrımda basit cemiyetler "köyü", karmaşık cemiyetler ise "kent"i tanımlarlar. Basit cemiyetler kendine yeten, gelişmiş bir iş bölümüne ihtiyaç duymayan, uzmanlaşmanın az olduğu topluluklardır, buralarda bireylerin düşünce ve inanç sistemleri de homojenlik gösterir. Kentlerde ise nüfus yoğunluğu artmış ve daha karmaşık bir organizasyona ihtiyaç duyulmuştur. İş bölümü ve uzmanlaşmanın arttığı bu yerlerde organik dayanışmaya ihtiyaç duyulur, yani toplumsal ilişkiler sözleşmeler yoluyla sağlanır. Bu yaklaşıma göre kent "birbirleriyle karşılıklı etkileşim içinde bulunan ve birbirlerine sıkı işlevsel bağlarla bağlı uzmanlaşmış parçalardan meydana gelen yerleşme merkezi" olarak tanımlanabilir.

Tarihte kentleşmenin kökleri 10.000 yıl kadara geriye gider. Erken dönem Antik kentler Mezopotamya ve Mısır'da M.Ö. 6000, Hindistan'da İndus Vadisinde, Çin'de ve Girit'te M.Ö. 4000'de ortaya çıktılar. Bu yerleşimlerde nüfus günümüze göre az olsa da, örneğin Mohenjo-Daro'nun nüfusu 20.000'e yaklaşmıştı. Yine İndus Vadisi Uygarlığına ait olan Harappa'nın nüfusu belki daha da kalabalıktı. Antik kentler politik imparatorluklar içinde içinde kilit noktalar olarak yer aldılar. Diğer şehirler kara ve su yollarıyla bu merkezlere bağlıydı. Kentler bilgi, güçi kontrol gibi kaynakların toplanma merkezi idi.
Antik kentlerdeki barınma koşulları sağlıklı değildi. Gideon Sjoberg'e göre bu şehirler kendi hinterlandında güç alanıydı, ticaret için değiş tokuş yeriydi, iş bölümünde karmaşıklaşmış ve işlevsel düzenlemeler oluşmuştu. Bu şehirlerin temsili bir işlevi olduğu için, ayırt edici bir takım semboller ve mekân modelleri kullanılırdı. Örneğin Antik Babil'deki Ur kentinde cennetler ve şehir arasındaki geometrik ilişkileri gösteren kozmolojik kodlar kullanılmış ve bu kodlar kutsal ve dünyevi mekânları belirlemiştir. Atina da benzer şekilde kozmolojik kodlara göre inşa edilmiştir. Kent Tanrıça Athena'yı onurlandırmak için kurulmuştu. Bir dair şeklindeydi ve merkezinde dünyanın ve yaşayan insan topluluğunun merkezi olan Agora vardı. Sokaklar bu merkezden yayılan ışınsal bir ağ şeklinde düzenlenmişti. Bu düzenlemenin nedeni pazara erişim gibi ekonomik kaygılar değil, tüm evlerin ve yurttaşların merkeze eşit uzaklıkta olması gerektiği şeklinde politik bir ilke vardı.
Klasik Roma'da cumhuriyetçi fikirler Atina'dan alınmıştı. Şehir merkezine forum deniyordu. Roma askerî gücü simgeliyordu ve yükseliş döneminde bir milyondan fazla insan yaşıyordu. Roma'da bir tatlı su taşıma sistemi ve kamu yolları geliştirilmişti. Ancak yoksul ve zengin mahalleleri arasındaki kutuplaşma fark ediliyordu. Patrici'ler iktidarı ellerinde tutuyor ve üretim köle emeği tarafından yapılıyordu.
Mançu İmparatorluğunun başkenti olan Pekin de Roma'ya benzer şekilde köle emeğine dayanan bir kentti. Ming hanedanı şehir merkezinin kutsal olduğunu iddia ederek buranın girişine sınırlama getirdi ve böylece "Yasak Şehir" ortaya çıktı. Burada da gök cisimlerinin göstergeleri olarak kozmolojik semboller kullanılmıştı.

Roma İmparatorluğunun gücünü yitirdiği ve Orta Çağ'ın başlangıcı kabul edilen 4. yüzyıldan itibaren Batı Avrupa'da merkezi iktidar yerini yerel iktidarlara veya senyörlüklere bıraktı. Bu dönemde Avrupa kentlerinde eski yönetsel güçler olan kent meclisleri yerini "piskoposluk kentleri"ne bıraktı. Bu dönemde hristiyanlık dininin simgeleri kentsel gelişmeyi biçimlendirdi. Henry Pirene 10. yüzyıl öncesi tarım medeniyetini tartışırken bu dönemde orta sınıf (tüccar ve esnaf) bir nüfus ve toplumsal örgütlenmeye (hukuk, kurumlar) sahip hiçbir şehrin kalmadığını iddia etmiştir. Yani 10. yüzyıla gelene kadar Batı Avrupa şehirleri tamamen dinsel otoriteye bağlı idari merkezler olmuştu.
Roma devletinin çöküşü ile kentlerin nüfusu azalıp yoksullaştı. Bir zamanlar bir milyona yakın insanı barındıran Roma'nın nüfusu Karolenj döneminde 20 bine kadar geriledi. 7. yüzyıldan sonra kentler arasındaki yol ağı da ortadan kalktı. Merovenj ve Karolenj devletleri için kent önemsizleşmişti, karolenj yöneticileri saraylarını kırsal bölgelere taşıdılar. Kentler dinsel yönetim merkezleri haline geldiler. Dolayısıyla Avrupa'da 10. yüzyıla kadar bu yerleşim bölgelerini kent olarak nitelemek bile doğru değildir. Bu durum ancak 10. yüzyılda ticaretin yeniden gelişmesi ile değişmeye başladı. 10. yüzyıldan itibaren Avrupa'da prenslikler kaleler ve kuleler yapmaya başladı ve kentler bu kalelerin etrafında oluşmaya başladı. 11. yüzyılda kentlerdeki nüfusun artmasıyla özel mahkemeler oluştu. Ayrıca kölelerin özgürlüğe kavuşabilmeleri için kentlerde yaşamaları yetiyordu. Kent sınırları içinde bir yıl bir gün yaşayan her köle, kesin bir hak ve özgürlüğe sahip oluyordu.
Batı Avrupa dışındaki yerlerde ise kentler güçlü imparatorlukların merkezleri olmayı sürdürdüler. Örneğin İstanbul'un nüfusu V. yüzyılın başlarında 300 bin ile 400 bin arasında idi. VI. yüzyılda kentin nüfusu 500 bini buldu. Ancak so

Gıda veya yemek, bir organizmanın besin desteği için tükettiği herhangi bir maddedir. Yiyecek genellikle bitki, hayvan veya mantarlar kökenlidir ve karbonhidratlar, yağlar, proteinler, vitaminler veya mineraller gibi temel besinleri içerir. Madde bir organizma tarafından yutulur ve enerji sağlamak, yaşamı sürdürmek veya büyümeyi teşvik etmek için organizmanın hücreleri tarafından özümsenir. Farklı hayvan türlerinin metabolizmalarının ihtiyaçlarını karşılayan farklı beslenme davranışları vardır ve belirli coğrafi bağlamlarda belirli bir ekolojik nişi doldurmak için evrimleşmişlerdir.
Hepçil insanlar oldukça uyumludur ve birçok farklı ekosistemde yiyecek elde etmeye adapte olmuşlardır. İnsanlar genellikle yiyecek hazırlamak için yemek pişirmeyi kullanırlar. Gereken yiyecek enerjisinin büyük kısmı, yoğun tarım yoluyla yiyecek üreten ve karmaşık yiyecek işleme ve yiyecek dağıtım sistemleri aracılığıyla dağıtan endüstriyel yiyecek endüstrisi tarafından sağlanır. Bu geleneksel tarım sistemi büyük ölçüde fosil yakıtlara dayanır, bu da yiyecek ve tarım sistemlerinin iklim değişikliğine en büyük katkıda bulunanlardan biri olduğu ve toplam sera gazı emisyonlarının %37'sine kadarını oluşturduğu anlamına gelir.
Gıda sistemi, sürdürülebilirlik, biyolojik çeşitlilik, ekonomi, nüfus artışı, su temini ve gıda güvenliği gibi çok çeşitli diğer sosyal ve politik konularda önemli bir etkiye sahiptir. Gıda güvenliği ve emniyeti, Uluslararası Gıda Koruma Birliği, Dünya Kaynakları Enstitüsü, Dünya Gıda Programı, Gıda ve Tarım Örgütü ve Uluslararası Gıda Bilgi Konseyi gibi uluslararası kuruluşlar tarafından izlenir.

İnsanlar, tarih boyunca hayvanları avlayarak, balık tutarak, ekim yaparak, tohum, meyve, sebzeler toplayarak gıda ihtiyaçlarını temin etmişlerdir.
Yüzyıllar boyunca birçok tarım aletleri ve teknikleri keşfedilmiş ve geliştirilmiştir. Sulama ve selektif üretim (belli bitki üzerinde çalışılması), insanlara gıdalarının kalite ve miktarını arttırmasına yarayan yeniliklerden sadece ikisidir.

On dokuzuncu asırdan beri gıdaların üç tip moleküler grup ihtiva ettiği bilinmektedir: Karbonhidratlar, yağlar ve proteinler.
İnsan ve hayvan dokularının yapısına giren ve diyette mutlaka bulunması gereken bazı maddeler şunlardır: Bazı aminoasitler (arginin, histidin, lösin, lizin, fenilalanin gibi), araşidonik asit ve linoleik asit gibi yağ asitleri, şekerler, vitaminler, mineraller (kalsiyum, klor, kobalt, bakır, demir, flor, iyot vb.) ve su.
Nebati dokular genellikle karbonhidratlardan, hayvani dokular ise proteinler ve kısmen de yağlardan zengindirler. Bir elma %15 karbonhidrat, %0,8 protein, %0,4 yağ, %0,4 mineral ve %83,4 su ihtiva eder. Buna karşılık bir parça yağsız ette karbonhidrat hiç yoktur. Fakat %19 protein, %14 yağ, %1 mineral ve %66 su bulunur.

Tahıllardan sonra gelen önemli bir gıda kaynağıdır. Soya fasulyesi, diğer fasulye çeşitleri, barbunya, bezelye, bamya, bu gruptadır. Proteinden çok zengin olan Soya fasulyesi bitkisinin yağından da istifade edilebilmektedir.

Şeker küçük moleküllü bir karbonhidrattır ve birçok bitkide bulunur. Fakat şeker elde etmek için özellikle şekerpancarı ve şekerkamışından istifade edilir. Şekerkamışı tropikal ve yarı tropikal iklimlerde yetişir ve %7-20 oranında şeker ihtiva eder. Şekerpancarı ise ılıman iklimlerde yetişir ve ortalama %17 şeker ihtiva eder.

Meyvelerin bir kısmı ağaçlarda yetişmektedir (elma, armut, kiraz, vişne, şeftali, erik ve birçok benzerleri). Meyvelerin bir kısmı da doğrudan toprak üzerinde yetişir (kavun, karpuz ve çilek gibi).
Meyveler karbonhidrat, vitamin ve mineral yönünden; kabuklu yemişler ise (fıstık, fındık, ceviz, badem) yağ ve protein bakımından zengindirler.

Bunların en önemlileri et, süt ve yumurta olup, yüksek oranda protein bulunduran kıymetli gıdalardır. Et kaynağı olarak büyükbaş ve küçükbaş hayvanlar, balık, kümes hayvanları ve av hayvanları sayılabilir.

Beslenmede önemli bir yer tutan süt ve mamulleri, protein, yağ, karbonhidrat, kalsiyum, fosfor, potasyum, sodyum, vitaminler ihtiva etmektedir.
İnsanların yediği tek böcek ürünü baldır. Bal en mühim karbonhidrat kaynağı olup, birçok dertlere şifa olduğu bilinmektedir.
Kırmızı et olarak cağ (jağ) döner yoğun şekilde tüketilmektedir.

Dünya nüfusunun hızla artması, dünyanın birçok yerlerinde beslenme bozukluklarının yaygınlaşması, bilim adamlarını sentetik protein ve diğer besin maddeleri üzerinde çalışmaya sevk etti.

Bunlar değişik bitki ve hayvani kaynaklardan geliştirilmiştir. Protein konsantresi yapımında iki basamak vardır. İlkinde bitki materyalinden protein, yağ ve pigmentler alınır. İkinci basamakta yağ ve pigmentler proteinlerden ayrılır.
Mikroorganizmalar aynı zamanda protein konsantreleri üretiminde önemli olabilir. Bira mayası uzun zamandan beri iyi bir protein kaynağı olarak bilinmektedir. Bilim adamları petrol hidrokarbonları ve sanayi artıkları zemininde protein üretebilmek için birçok yollar gerçekleştirmişlerdir.

Belirli bir yapısı olan proteinlerin yapımında soya fasulyesi veya diğer proteinden zengin yağlı tohumlar, alkali (bazik) sıvılar vasıtasıyla ayrıştırılmakta ve netice %95-98 protein ihtiva eden bir sıvı haline gelmektedir. Sonra bu yoğun protein konsantrasyonu 1-30 mikron kalınlığında lifçikler yapmak üzere suya çıkarılmaktadır. Daha sonra protein lifleri yağla birleştirilir, gerekli besleyici maddeler, vitaminler ilave edilir. Tamamlanan ürün, tavuğu, balığı, bifteği, meyveyi veya diğer yiyecekleri andırabilir. Kemik ve benzeri şeyler ihtiva etmez.

Yemek festivalleri, ana teması yemek ya da yerel bir ürün olan ve her yıl aynı zaman diliminde gerçekleştirilen festivallerdir. Yemek festivallerinin binlerce yıllık tarihine bakıldığında ana amacının bereketli geçen hasat zamanını, sonbahar ekinoksunu ve toprak ananın verdiklerini kutlamak ve şükretmek olduğu görülür.
* Maine Istakoz Festivali, Rockland
Dünyanın en büyük deniz ürünleri festivallerinden biri olan Maine Istakoz Festivali'nde ülkenin neredeyse tüm deniz ürünleri restoranları boy göstermekte, 1000'e yakın gönüllü çalışmaktadır. 1948 yılından beri düzenlenen ve 3 gün süren festivali binlerce kişi ziyaret etmekte ve festivalin son gününde en büyük ıstakozu yapan ekibe ödül verilmektedir.
* Yemek ve Şarap Festivali, Hawaii
Her yıl Eylül ayında düzenlenip 4 gün süren festivale 50'den fazla şarap üreticisi, gurme ve mutfak çalışanları katılmaktadır. Festivalde her gün için ayrı ayrı bilet satılıyor.
* Karpuz Festivali, Hampton
Her yıl temmuz ayında ABD'nin Hampton eyaletinde düzenlenen Karpuz Festivali'nde karpuzlar “en ağır”, “en sulu”, “en kırmızı” kategorilerinde ödüllendiriliyor. Festivalde ödül alan sadece karpuzlar değil; aynı zamanda festivalde karpuz güzelleri de seçiliyor.
* Yuma Marul Günleri, Yuma, Arizona
Her yıl 23-25 Ocak arasında düzenlenen festivalde katılımcılar marullarla bowling oynamakta, yemek yapma yarışı düzenlenmekte, dünyanın en büyük salatasını yapan ekibe ödül verilmektedir. Kuzey Amerika'nın kış sebze üretimini %90 oranında karşılayan Yuma için marul neredeyse kutsal bir yiyecek.
* Waikiki Konserve Jambon Festivali, Hawaii
Her yıl 25 Nisan'da düzenlenen festivalde yapılan yemekler Hawaii'nin kâr amacı gütmeyen en büyük kuruluşu Hawaii Yemek Bankası'na gönderilip evsizlere dağıtılmaktadır. Gün boyunca sokaklarda dolaşıp dans eden Mr. ve Miss Konserveler ve Hula dansçıları festival havasını herkese soluturken Hawaii'nin en iyi şefleri de konserve domuz jambonlarla yeni tarifler hazırlar.
* Boğa Billuru Yeme Festivali, Clinton, Montana
Her yıl 29 Temmuz-2 Ağustos tarihleri arasında düzenlenen festivalde kızartılmış, baharatlı ya da farklı malzemelerle marine edilmiş boğa billurları arasından en iyisi test edilmeye çalışılıyor.
* Gilroy Sarımsak Festivali, Kaliforniya
24-26 Temmuz tarihleri arasında sarımsağın ana yurdu Gilroy'da yapılan festivale her yıl 100.000'den fazla kişi katılmakta ve 2,5 ton sarımsak üretilmektedir. Sarımsağın dondurmada ve içeceklerde bile kullanıldığı festival büyük ilgi görmekte.
* Harvard Süt Günleri, Harvard, Illinois
Harvard'ın “Dünyanın Süt Merkezi” olması 72 yıldır bu festivalle kutlanmaktadır. Temmuz aylarında düzenlenen festivalde “süt içme”, “yatak yarışı”, “sığır şov” gibi eğlenceli etkinlikler ve yarışmalar da mevcut. (8)
Avustralya
* Sidney Uluslararası Yemek Festivali
Diğer festivaller gibi birkaç gün değil, tüm ekim boyunca düzenlenen festivale dünyaca ünlü şefler ve mutfaklar katılır, son derece ışıklı ve renkli bir ortamda hayatın tadı çıkarılır. (9)
İngiltere
* Sarımsak Festivali: Wight Adası
Wight Adası'nın göz alıcı manzarası ve büyüleyici atmosferinin kurulan sarımsak stantlarıyla birlikte baş döndüren bir hava estirdiği festivalde, sayısı 65'i bulan hayır kurumuna destek olunur. 2 gün süren festivalde sarımsaklı her türlü yemeği tatma imkânı mevcut.
* Taste of London Festivali, Londra
Tüm dünya mutfağına ait yemeklerin çimler üzerinde piknik yapılarak yenebildiği festival, her yıl haziran ayında Regent Park'ta düzenlenmektedir. Şampanyaların test edildiği yarışmalar, farklı kültürlerin kendi yerel dans gösterileri ve turist katılımı gibi birçok faktör festivali lezzetli kıldığı kadar eğlenceli bir hale de dönüştürmekte.
* Olney Pancake Yarışı, Olney
14 Şubat'ta geleneksel ev kadını kıyafetlerini giymiş olan kadınlar, ellerinde kızaran bir pancake tavasıyla birlikte 350 metrelik bir koşuya çıkarlar. 1445 yılından beri yapılan bu yarışmada, yarışmaya başlamadan ve yarışı birincilikle bitirenin yine finalde de pancake'i havaya atıp ters düz etmesi koşulu var. 
İrlanda
* İstiridye Festivali, Galway
Dünyanın en eski festivallerinden biri olan İstiridye Festivali, ilk olarak 1954 yılında düzenlenmiştir. Sadece istiridye ve deniz ürünlerinin tanıtılıp yendiği bir festivalden çok şiirden ekonomiye birçok konunun tartışıldığı, konserlerin düzenlendiği entelektüel seviyesi yüksek bir etkinliktir. Dört gün süren, İngiliz The Sunday Times gazetesinin dünyanın en iyi 12 festivali arasında gösterdiği festivalde istiridye güzeli de seçilmektedir.
İspanya
* Do

Spor, önceden belirlenmiş kurallara göre bireysel veya takım halinde yapılan, genellikle rekabete dayalı yarışma ve kişisel eğlence veya mükemmelliğe ulaşmak için yapılan fiziksel veya zihinsel aktivite. Sporları kabaca homo sapiens türünün medeniyete ulaşmadan önce doğayla veya diğer canlılarla yaptığı fiziksel mücadelelerin günümüzdeki medeni karşılığı olarak da tanımlayabiliriz. Sporlar güç, kardiyovasküler dayanıklılık ve esneklik bazlı veya bunların heterojen birleşiminden oluşmuş kompleks aktiviteler olabilir. Güç bazlı sporlara fitness, powerlifting, halter; kardiyovasküler dayanıklılık bazlı sporlara yüzme, atletizm; esneklik bazlı sporlara jimnastik, pilates gibi örnekler verilebilir. Bu unsurların birleşiminden doğan sporlara futbol, basketbol, tekvando, judo gibi örnekler verilebilir. Çünkü spor kişilerin yaptıkları hareketlere ek olarak top, hayvan gibi birtakım objelerle yapılan hareketlerin tümünü kapsamaktadır. Bazı kesimlerce yalnızca zihinsel yeteneklere dayalı bazı masa oyunları da spor olarak kabul edilmektedir. Günümüzde, kendine has kuralları ve oynayış biçimi olan birçok spor dalı bulunmaktadır. Bilinen en eski spor dalı atletizmdir.

"Spor" kelimesi Türkçe'ye, Fransızca'da da aynı anlamı taşıyan sport kelimesinden geçmiştir. Kelimenin kökeni Eski Fransızca'da "eğlence, fiziksel ve zihinsel zevk" anlamına gelen desport kelimesine dayanır. Sporun eş anlamlısı yöndün sözcüğüdür.

Spor türleri listesi
Millî spor takımı
Dünya Şampiyonası
Olimpiyat Oyunları

Mustafa Kemal Atatürk (1881, Selanik - 10 Kasım 1938, İstanbul), Türk mareşal, devlet adamı, yazar, Türk Kurtuluş Savaşı'nın başkomutanı, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanıdır. Türkiye'yi laik, sanayileşen bir ulusa dönüştüren kapsamlı ilerici reformlar üstlenmiştir. İdeolojik olarak sekülarist ve milliyetçi politikaları ve sosyo-politik teorileri Kemalizm olarak tanınmıştır.
I. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı ordusunda görev yapan Atatürk, Çanakkale Cephesi'nde miralaylığa, Sina ve Filistin Cephesi'nde ise Yıldırım Ordular Grubu komutanlığına atandı. Savaşın sonunda, Osmanlı İmparatorluğu'nun yenilgisini izleyen Kurtuluş Savaşı ile simgelenen Anadolu Hareketi'ne öncülük ve önderlik etti. Türk Kurtuluş Savaşı sürecinde Ankara Hükûmeti'ni kurdu, Türk Orduları Başkomutanı olarak Sakarya Meydan Muharebesi'ndeki başarısından dolayı 19 Eylül 1921 tarihinde "gazi" sanını aldı ve mareşallik rütbesine yükseldi. Askerî ve siyasal eylemleriyle İtilaf Devletleri ve destekçilerine karşı yengi kazandı. Savaşın ardından Cumhuriyet Halk Partisini "Halk Fırkası" adıyla kurdu ve ilk genel başkanı oldu. 29 Ekim 1923'te cumhuriyetin ilan edilmesinin ardından cumhurbaşkanı seçildi. 1938'deki ölümüne dek dört dönem bu görevi yürütmüş olup günümüze kadar Türkiye'de en uzun süre cumhurbaşkanlığı yapmış kişidir.
Atatürk; çağdaş, ilerici ve laik bir ulus devlet kurmak için siyasal, ekonomik ve kültürel alanlarda sekülarist ve milliyetçi nitelikte yenilikler gerçekleştirdi. Yabancılara tanınan ekonomik ayrıcalıklar kaldırıldı ve onlara ait üretim araçları ve demir yolları millîleştirildi. Tevhîd-i Tedrîsât Kanunu ile eğitim, Türk hükûmetinin denetimine girdi. Seküler ve bilimsel eğitim esas alındı. Binlerce yeni okul yapıldı. İlköğretim ücretsiz ve zorunlu duruma getirildi. Yabancı okullar devlet denetimine alındı. Köylülerin sırtına yüklenen ağır vergiler azaltıldı. Erkeklerin serpuşlarında ve giysilerinde bazı değişiklikler yapıldı. Takvim, saat ve ölçülerde değişikliklere gidildi. Mecelle kaldırılarak yerine seküler Türk Kanunu Medenisi yürürlüğe konuldu. Kadınların sivil ve siyasal hakları pek çok Batı ülkesinden önce tanındı. Çok eşlilik yasaklandı. Kadınların tanıklığı ve miras hakkı, erkeklerinkiyle eşit duruma getirildi. Benzer olarak, dünyanın çoğu ülkesinden önce olarak Türkiye'de kadınlara ilkin yerel seçimlerde (1930), sonra genel seçimlerde (1934) seçme ve seçilme hakkı tanındı. Ceza ve borçlar hukukunda seküler yasalar yürürlüğe konuldu. Sanayi Teşvik Kanunu kabul edildi. Toprak reformu için çabalandı. Arap harfleri temelli Osmanlı alfabesinin yerine Latin harfleri temelli yeni Türk alfabesi kabul edildi. Halkı okuryazar kılmak için eğitim seferberliği başlatıldı. Üniversite Reformu gerçekleştirildi. Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı yürürlüğe konuldu. Sınıf ve durum ayrımı gözeten lakap ve unvanlar kaldırıldı ve soyadları yürürlüğe konuldu. Bağdaşık ve birleşmiş bir ulus yaratılması için Türkleştirme siyaseti yürütüldü.
Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları, Türk Hava Yolları, Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü, Hıfzıssıhha Enstitüsü, Türkkuşu, Sümerbank, Etibank, Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu, Diyanet İşleri Başkanlığı ve daha birçok kamu kurumu Atatürk tarafından veya Atatürk'ün desteğiyle kuruldu. Yerli tarım, tekstil, makine, uçak ve otomobil endüstrilerinin gelişimini destekledi. Tüm bunlara karşın Atatürk'ün hedefleri ile ülkenin sosyopolitik yapısı arasındaki uçurum kapanmadı.

Mustafa adını, babası Ali Rıza Efendi kendi dedesinin adı olması nedeniyle verdi. Çünkü Ali Rıza Efendi'nin babasının adı olan Ahmed adı ağabeylerinden birine verilmişti. Mustafa'ya neden Kemal isminin verildiğine yönelik ise çeşitli iddialar vardır. Afet İnan, bu ismi ona matematik öğretmeni Üsküplü Mustafa Efendi'nin Kemal adının anlamında olduğu gibi onun "mükemmel ve olgun" olduğunu göstermek için verdiğini söylemiştir. Ali Fuat Cebesoy ise bu adı matematik öğretmeninin onu kendinden ayırt etmek için koyduğunu belirtir. Atatürk'ün bir biyografisini yazmış olan yazar Andrew Mango ise Mustafa'nın bu adı Namık Kemal'in adında "Kemal" bulunduğu için kendinin koyduğunu iddia etmektedir.
Atatürk, Mustafa Kemal adını askeriyede faaliyet gösterdiği yıllar içindeki hizmeti ve başarılarından dolayı hak ettiği Bey (1911), Paşa (1916) ve Gazi (1921) unvanlarıyla birlikte kullandı ve 1934'e dek sıkça "Gazi" unvanıyla anıldı. Mustafa Kemal'e 21 Haziran 1934 tarih ve 2525 sayılı Soyadı Kanunu'nun kabulünden sonra TBMM tarafından çıkarılan 24 Kasım 1934 tarih ve 2587 sayılı Kemal öz adlı Cümhur Reisimize verilen soyadı hakkında kanun ile Atatürk soyadı verildi. Yine aynı kanuna göre "Atatürk" soyadı veya öz adı başka kimse tarafından alınamaz, kullanılamaz.
Gazi Mustafa Kemal'e "Atatürk" soyadı Saffet Arıkan'ın armağanıdır. Soyadı Kanunu çıkmasına rağmen Mustafa Kemal'e henüz bir soyadı verilmemişti. Atatürk ifadesi ilk kez II. Türk Dili Kurultayı'nda Türk Dili Tetkik Cemiyeti'ne başkan seçilen Saffet Arıkan'ın Dil Bayramı için hazırladığı nutkun taslağında yer almıştır. Nutkun taslağına Dolmabahçe Sarayı'nda göz atan Mustafa Kemal, nutkun giriş cümlesinde yer alan Ata Türk ifadesini "çok güzel bir buluş" diyerek beğenmiş ama nutkun sonunda yer alan Türk Atası ifadesini çok iddialı bularak kaldırtmıştır. Dil Bayramı günü İstanbul Radyosu'nda Saffet Arıkan tarafından okunan nutuk, bir gün sonra Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde yazılı olarak yayımlanmıştır. Saffet Arıkan, soyadı bulmak amacıyla Atatürk ifadesini kullanmamıştı ama bu ifadeyi çok beğenen Mustafa Kemal, Ankara'ya döndükten sonra fikrini sormak için Naim Hazım Onat'a "Atatürk mü, Türkata mı?" diye sormuş, Naim Hazım Onat da "Birincisi" karşılığını vermiştir. Daha sonradan Naim Hazım Onat'ın da bulunduğu bir sofrada Mustafa Kemal, Atatürk soyadı için Saffet Arıkan'ı göstererek "Beyefendinin armağanlarıdır." demiştir. Atatürk soyadını Arıkan'ın bulduğunu ilk kez orada öğrenen Onat, Arıkan'ın yanına giderek "Bunu siz mi buldunuz?" diye sormuş, Arıkan da gülümseyerek "İltifat buyuruyorlar." demiştir.
1932'de başlayan Dil Devrimi, Atatürk'ün adının yazımını da etkiledi. Atatürk Arapça Kemal adını 1935'te, Soyadı Kanunu'ndan sonra çıkarılan nüfus cüzdanlarından ikincisinde, milliyetçi tavrı doğrultusunda Eski Türkçede "kale" anlamına gelen Kamâl adıyla değiştirdi. 1937'de adının eski yazımına (Kemal) geri dönünceye kadar bir süre bu adı kullandı. 1934 ve 1935'te çıkarılan iki nüfus cüzdanına da Mustafa adı yazılmadı.

Atatürk'ün Kemal yerine kullandığı adla ilgili olarak Atatürk hayatta iken Anadolu Ajansı tarafından şöyle bir açıklama yapıldı: "İstihbaratımıza nazaran, Atatürk'ün taşıdığı Kamâl adı Arapça bir kelime olmadığı gibi, Arapça Kemal kelimesinin delâlet ettiği manada da değildir. Atatürk'ün muhafaza edilen öz adı, Türkçe 'ordu ve kale' manasında olan Kamâl'dır. Son 'â' üstündeki tahfif işareti 'l'i yumuşattığı için, telâffuz hemen hemen Arapça 'Kemal' telâffuzuna yaklaşır." Öz Türkçe sözcüklerin yayımlandığı Osmanlıcadan Türkçeye Söz Karşılıkları Tarama Dergisi, kamal sözcüğünün istihkâm, kale, leşker [ordu, asker], siper anlamlarına geldiğini belirtir. Özbekçenin açıklamalı bir sözlüğü olan Oʻzbek tilining izohli lugʻati adlı sözlükte qamal sözcüğünün tanımında kale ve ordu sözcükleri birlikte geçmektedir: Şehir, kale, ordu vb.ni teslim olmaya zorlamak amacıyla düşman koşunlarını kuşatmaya alma ve bu durumda tutma; kuşatma, muhasara. Qamal (қамал) sözcüğü Kazakçada "kale" ve "sur" anlamlarına gelmektedir.

1839 yılında doğan babası Ali Rıza Efendi, aslen Manastır'a bağlı Debre-i Bâlâ'dandır. Ali Güler, Vamık Volkan, Norman Itzkowitz, Müjgân Cunbur, Numan Kartal ve Hasan İzzettin Dinamo'ya göre, babasının ailesi 14-15. yüzyılda Anadolu'dan bölgeye göç etmiş olan Kocacık Yörüklerindendir. Falih Rıfkı Atay ise Atatürk'ün soyunun Selanik'e Aydın/Söke'den geldiğini belirtmiştir. Ali Rıza Bey'in Slav veya Arnavut asıllı olduğu da iddia edilmiştir. Ali Rıza Bey öncelikle dinî vakıfları denetleyen bir memur olarak çalışmış, 93 Harbi öncesinde 1876-77 yıllarında yerel birliklerde gönüllü teğmen olarak görev yapmıştır. Zübeyde Hanım ile evlendikten sonra Selanik'te gümrük memurluğu ve kereste ticaretiyle meşgul olmuştur.
Annesi Zübeyde Hanım, 1857 yılında Selanik'in batısındaki Langaza'da çiftçi bir ailede doğmuştur. Zübeyde Hanım'ın kökeni Karaman'dan Rumeli'ye göçen Yörüklerdir. Bazı kaynaklarca Arnavut veya Makedon asıllı olduğu iddia edilmiştir.
Ali Rıza Bey ile Zübeyde Hanım 1871 yılında evlendi ve Ali Rıza Bey'in babasına ait olan Yenikapı, Selanik'teki eve yerleştiler. Atatürk, bu çiftin çocuğu olarak rumî 1296 (miladî 1880-1881) yılında Selanik'te doğmuştur. Doğum günü bilinmemektedir. Ancak Atatürk'ün Şişli'deki evinde bulunan bir belgeden hareketle tarihçi Necdet Sakaoğlu'nun iddiasına göre doğum günü ve yılı miladi 4 Ocak 1879'dur. Kendine sorulduğunda ise Samsun'a çıktığı 19 Mayıs tarihini doğum günü kabul etmiştir. Fatma, Ömer, Ahmet, Naciye ve Makbule adlı beş kardeşinin ilk dördü küçük yaşta ölmüştür.
Öğrenim çağına gelen Mustafa'nın hangi okula gideceği konusunda annesi ile babası arasında anlaşmazlık çıkmıştı. Annesi Mustafa'nın Hafız Mehmet Efendi'nin mahalle mektebine gitmesini istiyor, babası ise o dönemki yeni yöntemlerle eğitim yapan seküler Mektebi Şemsi İbtidai'nde (Şemsi Efendi Mektebi) okumasını istiyordu. En sonunda önce mahalle mektebine başlayan Mustafa, arkadaşının suçunu üstlenmesi neticesinde yediği falaka cezası sebebiyle bir daha bu okula gitmek istememiştir. Birkaç gün sonra Şemsi Efendi Mektebine geçti. Atatürk, okul seçimindeki bu kararı için hayatı boyunca babasına minnettarlık duymuştur. 1888'de babasını kaybetti. Bir süre Rapla Çiftliği'nde annesinin üvey kardeşi Hüseyin'in yanında kalıp hafif çiftlik işleriyle uğraştıktan sonra, eğitimsiz kalacağından endişe eden annesinin isteğiyle Selanik'e döndü, halasının yanına yerleşti ve okulunu bitirdi. Bu arada Zübeyde Hanım, Selanik'te gümrük memuru olan Ragıp Bey ile evlendi.
Şimdi müz

Osmanlı İmparatorluğu ya da Türk İmparatorluğu, 1299 yılında Oğuzlardan Osman Gazi'nin kurduğu Osmanlı Hanedanı'nın hükümdarlığında Orta Çağ'dan Yakın Çağ'a kadar varlığını sürdürmüş çok uluslu bir monarşidir. Osmanlı İmparatorluğu gücünün doruğunda olduğu 16 ve 17. yüzyıllarda Avrupa, Asya ve Afrika'nın bazı bölgelerine yayıldı ve Balkanlar, Orta Doğu, Kuzey Afrika'nın bir bölümü ve Doğu Avrupa'nın küçük bir bölümünü egemenliği altında tuttu. Bu yüzyıllarda ülkenin sınırları batıda Cebelitarık Boğazı, doğuda Hazar Denizi ile Basra Körfezi'ne; kuzeyde Avusturya, Macaristan ve Ukrayna'nın bir bölümüne ve güneyde ise Sudan, Eritre, Somali ve Yemen'e kadar uzanmaktaydı. 
Osmanlı Devleti, bugünkü Türkiye'nin Bilecik ilinin Söğüt ilçesinde bir beylik olarak kuruldu. Bağımsız bir devlet olarak tarih sahnesine çıkması, yaygın kabule göre 1299 yılında oldu. 1453 yılında II. Mehmed Konstantinopolis'i fethedip Bizans İmparatorluğu'na son vererek "Roma İmparatoru" (Kayser-i Rûm) unvanını üstlendi. 1517 yılında I. Selim, Büyük Mısır Seferi sırasında Ridâniye Muharebesi'nde Memlûk Devleti'ni yıkıp "İslam Halifesi" unvanını üstlendi ve hanedanın mevcut unvanlarına bir yenisini daha ekledi. 16. yüzyılda I. Selim ve Kanuni Sultan Süleyman dönemlerinde Osmanlı İmparatorluğu küresel güç hâline geldi. 1526 yılında Mohaç Meydan Muharebesi'nde Macar Krallığı ordusunun kesin yenilgiye uğratılması ve Budin'in 1541'de doğrudan Osmanlı hâkimiyetine alınmasıyla birlikte Orta Avrupa'da Osmanlı egemenliği pekişmiştir. 1533 İstanbul Antlaşması ile Orta Avrupa'daki diplomatik hiyerarşide elde edilen üstün konum tanınmıştır. 17. yüzyıl boyunca Osmanlı İmparatorluğu, Avusturya ve Lehistan başta olmak üzere Avrupa güçleriyle süregelen savaşlar yürütmüş ancak II. Viyana Kuşatması'nın başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından askerî denge Osmanlı aleyhine değişmeye başlamıştır. İmparatorluk, 1699 yılında Karlofça Antlaşması sonrası gerileme dönemine girmiştir ve toprak kayıplarının sonucunda sınırları sürekli daralmıştır. 
Modern akademik konsensüs, Osmanlı İmparatorluğu'nun 18. yüzyıl sonlarına kadar gücünü koruduğunu kabul etse de bu dönemden itibaren yaşanan askerî yenilgiler ve Balkanlar'daki milliyetçilik akımları toprak kayıplarına yol açmıştır. Bu gerileme sürecinde Balkanlar, Kafkasya ve Kırım'da yaşayan Türk ve Müslüman nüfusa yönelik, sonraları Türk Kırımı olarak anılan etnik temizlik hareketleri yaşanmıştır. 19. yüzyılda Tanzimat reformlarıyla merkezîleşen devlet yapısı, 1876'da meşrutiyetin ilanıyla sarsıntılı bir anayasal sürece girmiş, II. Abdülhamid döneminin ardından 1908'de Jön Türkler tarafından meşrutiyet yeniden ilan edilmiştir. Balkan Savaşları'nın yol açtığı ağır yenilgilerin ardından İttihat ve Terakki Fırkası da giderek daha radikal ve milliyetçi bir çizgiye yönelmiştir. İmparatorluk, I. Dünya Savaşı'na İttifak Devletleri safında katılmıştır. Savaş sırasındaki iç ve dış sorunlarla mücadele eden Osmanlı İmparatorluğu, yenilginin ardından İtilaf Devletleri tarafından işgal edilmiş ve paylaşılmıştır. Akabinde yaşanan Türk Kurtuluş Savaşı'ndan Türkiye'de cumhuriyetin ilanına giden süreçte Türkiye Büyük Millet Meclisi, 1 Kasım 1922 tarihinde saltanatı kaldırmış ve imparatorluğa son vermiştir.

Osmanlı İmparatorluğu'nun kurucusu olan Osman Gazi zamanında Anadolu'da yer alan tüm beyliklerde iktidarın babadan oğula geçtiği ataerkil bir yönetim biçimi hâkimdi. Bu tip yönetim anlayışını benimseyen beylikler de ülke ve halk tabakasını hanedanın kurucusunun mirası şeklinde kabul görmekte ve beylikler, hanedanın kurucusunun adını almaktaydı. Osmanlı İmparatorluğu da hanedanın kurucusu olan Osman'ın adını aldı ve Osmanlı Devleti şeklinde anıldı. Osman'ın adı, Arapça عثمان (Othman) kelimesinin Türkçe formudur.
Devlet, Osmanlı Türkçesinde "imparatorluk", günümüz Türkçesinde "yüce devlet" anlamına gelen Devlet-i Aliyye (Osmanlıca: دولت عليه) ve devleti yöneten hanedanı belirtmek için "Osmanlı Hanedanı" anlamına gelen Hanedan-ı Âl-i Osman isimlerini kullandı. Tanzimat Fermanı ilanının sonrasında ise adın sonuna eklenen Osmānīye (Osmanlıca: عثمانیه) kelimesiyle beraber "Yüce Osmanlı Devleti" anlamına gelen Devlet-i Alīyye-i ʿOsmānīye (Osmanlıca: دولت عليه عثمانیه) olarak isimlendirildi. Bu isimlendirme, 19. yüzyılın Türkçe belgelerinde de geçmektedir. Cumhuriyet sonrasında kullanılan Türkçede ise Osmanlı İmparatorluğu ya da Osmanlı Devleti isimleri de kullanıldı.
19. yüzyıldan önceki İngilizce kaynaklarda Turkey, Turkish Empire ve Ottoman Turkey şeklindeki kullanımlara da rastlanır. Uluslararası antlaşmalarda devlet hem Osmanlı hem de Türkiye ismini resmî olarak kullanmaktaydı. Tuncer Baykara İmparatorluğun modernleşme ve Batı ile daha sıkı ilişkilere sahip olma sürecine girdiği 19. yüzyıldan itibaren elitler arasında devletin isminin sorun oluşturmaya başladığını belirtir. Fransa'ya eğitim almak için giden Şinasi bu kişilerden ilkidir. Şinasi, Mustafa Reşid Paşa'ya yazdığı bir şiirinde bu durumu Rûma bir Avrupalı büt vereli revnak ü şan, Reşk-i iklim-i frenk olmadadır Türkistan diyerek dile getirir. Tanzimat elitleri arasında Türklük düşüncesi önem kazandıkça bu durum devletin başına da sirayet eder. Sultan Abdülmecid 1856 Paris Anlaşması'nda ülkenin adını Türkistan olarak belirtir, aynı uygulamayı II. Abdülhamid 1879 Berlin Anlaşmasında devam ettirir. V. Mehmed'e kadar devam eden bu uygulama zamanla yerini Türkiye ismine bırakmaya başlar. 1918 Mondros ve 1920 Sevr antlaşmalarında artık Türkiye adı geçmeye başlar.
Batı Avrupa'da ise, Osmanlı İmparatorluğu (İngilizce: Ottoman Empire) ve Türkiye (İngilizce: Turkey) olmak üzere iki isim birbirinin yerine resmî olarak kullanıldı. "Türkiye" adı, hem resmî hem de resmî olmayan ortamlarda gitgide daha çok yaygınlaştı. Bu ikilem, Ankara merkezli yeni kurulan Türk hükûmetinin Türkiye'yi ülkenin resmî adı olarak seçtiği 1920-1923 yıllarında sona erdi. Günümüzde bazı tarihçiler, imparatorluğun çok uluslu karakterinden dolayı, Osmanlı İmparatorluğu'ndan bahsederken Türkiye, Türkler ve Türk terimlerini kullanmazlar. Ancak imparatorluk 19. yüzyıldan itibaren yaptığı uluslararası anlaşmalarda Turkey, Turquie ve Türkei isimlerini kullanmakta ve Osmanlı diplomatları bu anlaşmaları imzalamaktaydı.
Günümüzde modern Türkiye için de Turkey kullanımının yaygın olmasının yanı sıra Republic of Turkey kullanımıyla, Osmanlı İmparatorluğu dönemi (Ottoman Turkey) ile Cumhuriyet dönemi birbirinden ayrılmaktadır.

Oğuzların ve Türkmenlerin batıya doğru göç hareketleri başlıca iki aşamada gerçekleşti. Birincisi, Türkmenlerin Selçuklu Hanedanı önderliğinde 1020'lerden itibaren Azerbaycan'ı istilâ etmeleri ve Anadolu'ya akınları, Büyük Selçuklu İmparatorluğu Sultanı Alp Arslan'ın 1071 yılındaki Malazgirt zaferiyle birlikte Anadolu'yu Türklere açmasıdır. Bu zaferle birlikte Türkmenler, Ege Denizi'ne kadar Anadolu'da birçok yeri istila ettiler. Bu yerlerde yaşayan Rum halk ise kıyılara kaçıyor ya da Türkmenlerle uzlaşarak yaşamak zorunda kalıyordu.

Asıl ikinci büyük göç hareketi ise, 1220'lerden sonra doğuda başlayan büyük Moğol istilası sebebiyle Türkmenlerin Orta Asya'dan ve yoğun olarak yaşadıkları Azerbaycan'dan Anadolu'ya doğru başladı. Moğol istilası sebebiyle Mâverâünnehir, Horasan ve Azerbaycan'dan Anadolu'ya gerçekleşen göçler ile beraber Anadolu'daki Türk nüfusu büyük bir artış gösterdi. 13. yüzyılda Anadolu'da tam anlamıyla bir Türk yurdu görünüşü hâkimdi. İtalyan gezgin Marco Polo, 1279 yılında Doğu Anadolu'dan geçerken, Anadolu'yu Turkmenia ismiyle anmıştır. Türkmenlerin bir kısmı kendilerine uygun buldukları yerlerde köyler kurarak yerleşik düzende yaşamaya başladılar. Türkmenler 1240 yılında Baba İlyas ve Baba İshak önderliğinde Selçuklu idaresine karşı büyük bir ayaklanma gerçekleştirdi. Üç yıl sonra ise Moğol kumandanı Baycu Noyan Anadolu'yu istilâ etti. Bu ayaklanma, Anadolu'nun şekillenmesinde önemli bir yer tuttu. Vefâ'îyye tarikatından Baba İlyas'ın soyundan gelen Âşık Paşa, Muhlis Paşa ve onların halifeleri Babaîler, batı taraftaki sınır bölgelere yerleşerek, Osmanlı'nın toplum ve kültür hayatında önemli bir rol oynadılar. Bunlardan bir tanesi, Osmanlı Hanedanı'nın kuruluşunda önemli rol oynayan ve Osman Gazi'nin hocası ve kayınpederi olan Şeyh Edebali'dir.

Moğol kumandanı Baycu Noyan, 1243 yılında kalabalık ordusuyla Anadolu'yu istila etti. Baycu Noyan komutasındaki Moğol öncü birlikleri, 3 Temmuz 1243 tarihinde Sivas'ın doğusunda yer alan Kösedağ mevkiinde, II. Gıyaseddin Keyhüsrev yönetimindeki Anadolu Selçuklu ordusunu Kösedağ Muharebesi ile bozguna uğrattı. Anadolu Selçuklu Devleti bu savaşın ardından Moğol İlhanlı Devleti'ne bağımlı bir hâle geldi.
13. yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde ise Anadolu'daki Moğol baskısı giderek arttı. Bu baskı sonucunda ise Türkmenler Batı Anadolu'da Bizans topraklarını istila etmeye başladılar. Batı tarafında Bizans'a karşı en güçlü beylik Germiyanoğulları Beyliği'ydi. 1260 yılında Malatya'dan Kütahya'ya yerleştiler. Osman'ın babası Ertuğrul Bey'in de aşiretiyle beraber bu tarihlerde Eskişehir-Sakarya bölgesine yerleştiği tahmin edilmektedir.
Türkmenler, Anadolu'da Moğollara karşı direnen en önemli güç konumundaydılar. Moğol istilâlarına karşı koymak amacıyla İslam'ın gaza anlayışını benimseyerek Memlûk Sultanlığı ile iş birliği içerisine girdiler ve Anadolu'daki Moğollara karşı Türk bağımsızlığının kazanılmasında siyasi liderliği ele aldılar. Anadolu Selçuklu'nun sınır bölgeleri Akdeniz, Karadeniz ve Batı ucu olmak üzere üç hudut bölgesi olarak organize edildi. Her bölgeye, Selçuklu sultanının atamış olduğu bir emîr (bey) bulunuyordu. Dağlık bölgelerde ise yarı göçer Türkmenler mevcuttu. Bunlar, merkezî devlet siyasetinin etkisinden uzak bir yaşam sürüyorlardı. Uçlarda dinsel yaşam, dervişler ve Orta Asya Türk gelenekleri (Yesevîye ve Babaîyye) hâkimdi.

İslam devletlerinde, özellikle Anadolu'da gaza ideolojisi ve hareketlerinde artış başlaması ve 1261 yılında Anadolu'daki Moğollara karşı başlayan geniş bir Türkmen hareketi, Osmanlı'nın da aralarında bulunduğ

Türkçe ya da Türkiye Türkçesi, Güneydoğu Avrupa ve Batı Asya'da konuşulan, Türk dilleri dil ailesine ait sondan eklemeli bir dildir. Türk dilleri ailesinin Oğuz dilleri grubundan bir Batı Oğuz dili olan Osmanlı Türkçesinin devamını oluşturur. Dil, başta Türkiye olmak üzere Balkanlar, Ege Adaları, Kıbrıs ve Orta Doğu'yu kapsayan eski Osmanlı İmparatorluğu coğrafyasında konuşulur. Ethnologue'a göre Türkçe, 91.3 milyon konuşanı ile dünyada en çok konuşulan 20. dildir. Türkçe, Türkiye, Kuzey Kıbrıs ve Kıbrıs Cumhuriyeti'nde ulusal resmî dil statüsüne sahiptir. Ayrıca günümüzde farklı lehçe ve ağızlarıyla birlikte Türkçe konuşur sayısının 200 milyonu aştığı söylenebilir.[1] 
Türkçe, diğer pek çok Türk dili ile de paylaştığı sondan eklemeli olması ve ünlü uyumu gibi dilbilgisi özellikleri ile karakterize edilir. Dil, tümce yapısı açısından genellikle özne-nesne-yüklem sırasına sahiptir. Almanca, Arapça gibi dillerin aksine gramatik cinsiyetin (erillik, dişilik, cinsiyet ayrımı) bulunmadığı Türkçede, sözcüklerin bir kısmı Arapça, Farsça ve Fransızca gibi yabancı dillerden geçmedir. Ayrıca Azerice, Gagavuzca ve Türkmence gibi diğer Oğuz dilleri ile Türkçe yüksek oranda karşılıklı anlaşılabilirlik gösterir.
Türkçe, 1928'de Atatürk önderliğinde gerçekleştirilmiş Harf Devrimi'nden beri Latin alfabesini temel alan Türk alfabesi ile yazılır. Standart Türkçedeki yazım kuralları, Türk Dil Kurumu tarafından denetlenir. İstanbul Türkçesi olarak da adlandırılan İstanbul ağzı; Türkçenin standart formudur ve Türkçe yazı dili, bu ağzı temel alır. Bununla birlikte Güneydoğu Avrupa ve Orta Doğu'da çeşitli Türkçe şiveleri bulunur ve bu şiveler İstanbul Türkçesi ile çeşitli ses ve dilbilgisi farklılıklarına sahiptir.

Türkçe, dil ailesi sınıflandırmasında Doğu Avrupa, Orta Asya ve Sibirya'da konuşulan 30 kadar yaşayan dili kapsayan Türk dilleri ailesine mensuptur ve bu dil ailesinin Şaz Türkçesi koluna bağlı Oğuz dil grubunda yer alır. Oğuz grubu içinde ise Rumeli Türkçesi ve Gagavuzca ile birlikte grubun Batı kolunu oluşturur.
Türk dillerini konuşanların yaklaşık %43 kadar bir kesimi, Türkiye Türkçesini konuşmaktadır. Türkçe dışında Azerice, Başkurtça, Çuvaşça, Kazan Tatarcası, Kazakça, Kırgızca, Nogayca, Özbekçe, Türkmence ve Yakutça Türk dilleri ailesinin en çok konuşulan diğer üyeleridir. Azerice, Gagavuzca, Kaşkayca ve Türkmence gibi diğer Oğuz dilleri ile Türkçenin yüksek oranda karşılıklı anlaşılabilirlik gösterdiği bulunmuştur. Her ne kadar Kıpçak grubuna üye diller olsa da Kırım Tatarcası ve Urumca da tarih boyunca Osmanlı Türkçesi gibi Oğuz dilleri ile etkileşimlerinden ötürü Türkiye Türkçesi ile benzerlikler gösterir.
Önce Ural-Altay dil ailesine mensup olduğu ifade edilen ancak sonrasında Altay dillerinin bir üyesi olarak sınıflandırılan Türk dilleri, günümüzde diğer dil ailelerinden bağımsız bir dil ailesi olduğu kanısı, dilbilimciler arasında giderek daha çok taraftar toplayan bir görüştür.

Türkçe, Güneydoğu Avrupa ve Orta Doğu'da yer alan çeşitli ülke ve bölgelerde ana dil veya ikinci dil olarak konuşulur. Dil, Anadolu'nun büyük çoğunluğunda, Doğu Trakya'da ve Kıbrıs Adası'nın kuzeyinde çoğunluk tarafından ana dil olarak konuşulmaktadır. Eski Osmanlı İmparatorluğu coğrafyasının kapsadığı Kuzey Suriye ve Irak, bazı Ege Adaları ve Balkanların güneyi ve doğusunda yaşayan Türk azınlıklar da Türkçeyi ana dilleri olarak kullanır.
2006 yılında yürütülen bir araştırmaya göre Türkçe, Türkiye'de yaşayan nüfusun %84'ünün ana dilidir. Geriye kalan nüfus ise, çoğunluğu Kürtçe olacak şekilde Türkiye'deki azınlık dillerinden birini ana dilleri olarak benimsemiştir ve Türkçeyi ikinci dilleri olarak kullanırlar.
Bu yayılıma ek olarak Türk diasporasının göç etmiş olduğu bölgelerde de Türkçe konuşurları bulunur. 2 milyondan fazla Türkçe konuşura sahip olduğu tahmin edilen Almanya'da nüfusun yaklaşık %3'ü Türkçe bilmektedir. Almanya'nın yanı sıra ABD, Fransa, Hollanda, Avusturya, Belçika, İsviçre ve Birleşik Krallık da Türkçe konuşabilen nüfusun yaşadığı önemli bölgelerdir. Göç edilen ülkelerde gerçekleşen kültürel asimilasyon sonucunda etnik Türk göçmenlerin yalnızca bir kısmı Türkçeyi akıcı ve ana dil seviyesinde konuşabilmektedir. Almanya'da 1980'li yıllardan itibaren Türkçe yayın yapan TD1, TFD, ATT, BTT gibi televizyon kanalları kurulmaya başlamıştır ve ZDF, WDR, DW gibi kanallarda Türkçe yayınlara yer verilmektedir.

Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde bu dil ülkenin resmî dilidir. Kıbrıs Cumhuriyeti'nde (diğer adıyla Güney Kıbrıs Rum Yönetimi) anayasal olarak Türkçe, Yunanca ile beraber resmî dil olarak geçer. 1982 T.C. Anayasasına göre Türkçe, Türkiye Devleti'nin dilidir. Bu yasa anayasanın Birinci Kısmının Genel Esaslar Bölümünde, 3. Maddede geçer. Aynı zamanda, ilgili bölümde bulunan 4. Maddeye göre bu madde asla değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez.

Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir. - T.C. Anayasası
Türkçe, diğer Türk devletlerinin de üyesi olduğu Türk Konseyi ve Uluslararası Türk Kültürü Teşkilatı gibi kuruluşlarda resmiyete sahiptir. Kıbrıs Cumhuriyeti ise Avrupa Birliği'nin Türkçeyi 25. resmî dili olarak kabul etmesi için başvuruda bulunmuştur. 

Türkçe aynı zamanda çeşitli ülkelerde resmî açıdan bölgesel veya azınlık dili statüsüne sahiptir. Irak'ın Kerkük ilinde Türkçe, Kürtçe ve Arapça ile birlikte resmî dildir. Kuzey Makedonya'nın batısında yer alan Gostivar, Merkez Jupa, Plasniça ve Mavrova ve Rostuşa Belediyesi sınırları içinde Türkçe, Makedonca ve Arnavutça ile beraber resmî kullanımdadır. Kosova'da Prizren, Mamuşa, Gilan, Mitroviça, Priştine ve Vıçıtırın Belediyesi kapsamında Arnavutça, Sırpça ve Türkçe resmî dil statüsüne sahiptir. Prizren Belediyesi sınırları içinde Türkçenin resmiyeti ise ayrıca herhangi bir ölçütün dışında, Kosova Cumhuriyeti “Dillerin Kullanımı İçin Yasa” kapsamında yasa koruması altındadır. Romanya'da Türkçe, devletin ilgili bölge veya bölgeler için resmî olarak kabul ettiği 14 azınlık dilinden biridir. Ayrıca Romanya'da Kanal D Romania, Happy Channel, Acasă ve Timeless Dizi Channel gibi televizyon kanallarında Türkiye'de çekilen diziler alt yazılı olarak Türkçe yayımlanmaktadır.
Türkçenin önemli konuşur sayısına sahip olduğu ancak devletin ya da bölgenin resmî dili olmadığı yerler de bulunmaktadır. Nüfusunun %10 kadarının ana dili Türkçe olan Bulgaristan ile kuzeydoğusunda Türk azınlıkların yaşadığı Yunanistan bu bölgelere örnektir. Buna rağmen Türkçe bu bölgelerde medyada, eğitimde ve çeşitli kurumlarda kullanılır. Bulgaristan devlet televizyonunun Türkçe programları vardır. Kırcaali Belediyesi ise iki dilde hizmet verir. Deliorman ve Doğu Rumeli'de okullarda seçmeli ana dili dersi yer alır. Yunanistan'ın İskeçe ve Gümülcine'yi de kapsayan Batı Trakya bölgesinde yer alan 200'ü aşkın azınlık okulunda ise Yunanca ve Türkçe eğitim verilmektedir. Türkçe, bölgedeki Müslüman halkın dinî eğitiminde de kullanılmaktadır.

Türkçe, Türkiye'nin ve Türkiye Türklerinin kurumsal dilidir. Türkiye'de Türk Dil Kurumu, Türk Dili Tetkik Cemiyeti adıyla 12 Temmuz 1932'de Atatürk'ün talimatıyla kurulmuştur. Cemiyetin kurucuları, hepsi de milletvekili ve dönemin tanınmış edebiyatçıları olan Sâmih Rifat, Ruşen Eşref, Celâl Sahir ve Yakup Kadri'dir. Kurumun ilk başkanı Sâmih Rifat'tır. Türk Dili Tetkik Cemiyetinin amacı, "Türk dilinin öz güzelliğini ve zenginliğini meydana çıkarmak, onu yeryüzü dilleri arasında değerine yaraşır yüksekliğe eriştirmek" olarak tespit edilmiştir. Atatürk'ün sağlığında, 1932, 1934 ve 1936 yıllarında yapılan üç kurultayda hem Kurumun yönetim organları seçilmiş, hem dil politikası belirlenmiş, hem de bilimsel bildiriler sunulup tartışılmıştır. 26 Eylül-5 Ekim 1932 tarihleri arasında Dolmabahçe Sarayı'nda yapılan Birinci Türk Dili Kurultayı sonunda Kurumun "Lügat-Istılah, Gramer-Sentaks, Derleme, Lengüistik-Filoloji, Etimoloji, Yayın" adları ile altı kol hâlinde çalışmalarını sürdürmesi kabul edilmiştir. Sonraki kurultaylarda bu kollardan bazıları ayrılmış, bazıları tekrar birleştirilmiş; fakat ana çatı değiştirilmemiştir. 1934'te yapılan kurultayda Cemiyetin adı, Türk Dili Araştırma Kurumu; 1936'daki kurultayda ise Türk Dil Kurumu olmuştur.
Türk Dil Kurumu, Türkçenin imlasının standartlarını belirleme, dil hakkında çeşitli düzeyde çalışmalar yapma gibi konularda faaliyetler yürütür. Günümüzde bu kurum, yalnızca Türkiye değil, dünya çapında Türkçe ve Türkoloji ile ilgili çeşitli çalışmalarda kurumsal yüzü veya akademik mensuplarıyla yer almaktadır.
Türk Dil Kurumunun yapısıyla ilgili ilk önemli değişiklik 1951 yılındaki olağanüstü kurultayda yapılmıştır. Atatürk'ün sağlığında Millî Eğitim Bakanının Kurum başkanı olmasını sağlayan tüzük maddesi 1951'de değiştirilmiş; böylece Kurumun devletle bağlantısı koparılmıştır. İkinci önemli yapı değişikliği 1982-1983 yıllarında gerçekleştirilmiştir. 1982'de kabul edilen ve şu anda da yürürlükte olan Anayasa ile Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu, bir Anayasa kuruluşu olan Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu çatısı altına alınmış; böylece devletle olan bağlar yeniden ve daha güçlü olarak kurulmuştur.

Türkçe, Eski Türkçe yazılmış ve Türk dillerinin bilinen ilk yazılı kaynağı olan Orhun Yazıtları ele alındığında yaklaşık 1.300 yıllık bir tarihe sahiptir. Eski Türkçenin de üyesi olduğu Doğu grubu ile Ogur grubuna ait tüm Türk dillerinin ortak atası olan varsayımsal bir Ön Türkçenin var olduğu da düşünülmektedir.
Türkçe, Türkmence, Salarca ve Azerice'nin, Ana Oğuzca denilen bir dilden evrilerek oluştuğu varsayılır. Bu ön dilin Türkçeyi oluşturacak batı kolu, 11. ve 15. yüzyıllar arasında Anadolu Selçuklu Devleti ile Anadolu beylikleri etrafında gelişerek Eski Anadolu Türkçesi'ne evrilmiştir. Bu dil dönemi ise yerini, 15. yüzyıldan 19. yüzyıla değin devam edecek Klasik Osmanlı Türkçesine bırakır. Yeni Osmanlı Türkçesi, 19. ve 20. yüzyıllar arasında gelişir. Cumhuriyet döneminde yapılan reformlar sonucunda ise 20. yüzyıl itibarıyla dilde çeşitli değişiklikler yaşanmıştır ve Batı Tü

Dünya, Güneş Sistemi'nde Güneş'e en yakın üçüncü gezegen olup şu an için üzerinde yaşam ve sıvı su barındırdığı kesin olarak bilinen tek astronomik cisimdir. Radyometrik tarihleme ve diğer kanıtlara göre 4,55 milyar yıldan fazla bir süre önce oluşmuştur. Dünya'nın yer çekimi, uzaydaki diğer nesnelerle, özellikle Güneş'le ve tek doğal uydusu Ay'la etkileşime girer. Dünya'nın Güneş'in etrafındaki yörüngesi, 365,256 güneş günü, yani bir yıldız yılı sürer. Bu süre içerisinde Dünya, kendi ekseni etrafında 366,265 kez döner.
Dünya'nın dönme ekseni, yörünge düzlemine göre eğik olup bu eğiklik mevsimlerin oluşmasına neden olmaktadır. Dünya ile Ay arasındaki kütleçekimsel etkileşim; Dünya'nın eksenindeki yönelimi sabitler, gelgitlere neden olur ve dönmesini kademeli olarak yavaşlatır. Katı ya da kaya ağırlıklı yapısı nedeniyle üyesi bulunduğu yer benzeri gezegenler grubuna adını veren Dünya, bu gezegen grubunun kütlece ve hacimce en büyük üyesi olmasının yanı sıra Güneş Sistemi'ndeki en yoğun gezegendir.
Litosfer (taşküre) olarak adlandırılan Dünya'nın en dış katmanı, milyonlarca yıldır hareket hâlindeki rijit tektonik levhalardan oluşmaktadır. Dünya yüzeyinin yaklaşık %29'u, kıtalar ve adaların meydana getirdiği kara iken; suyla kaplı olan kalan %71'lik bölüm ise okyanuslar, göller, akarsular ve diğer tatlı suların oluşturduğu hidrosfer (suküre) olarak adlandırılır. Günümüzde Dünya'nın kutup bölgelerinin çoğu buzla kaplıdır. Dünya'nın iç kısmı ise merkezde yer alan katı demir ve nikelden meydana gelen hâlâ etkin durumundaki iç çekirdek, gezegenin manyetik alanını oluşturan sıvı hâldeki dış çekirdek ve tektonik levhaların hareket etmelerine yol açan mantodan meydana gelmektedir.
Tarihinin ilk birkaç milyar yılı içerisinde okyanuslarda başlayan yaşam, atmosferi ve yeryüzünü etkileyerek, oksijensiz solunum yapan canlıların çoğalmasına, oksijen düzeylerinin artışının ardından da oksijenli solunum yapan canlıların ortaya çıkmasına yol açtı. Bazı yerbilimsel kanıtlara göre Dünya'da yaşam, yaklaşık 4,1 milyar yıl önce başladı. O zamandan beri, Dünya'nın Güneş'e olan uzaklığı, fiziksel özellikleri ve yerbilimsel tarihi, canlıların evrimleşmelerini ve gelişmelerini sağladı. Dünya'daki yaşamın tarihi süresince canlı çeşitliliği zamanla artarken, zaman zaman kitlesel yok oluşlar da yaşandı. Gezegende yaşamış olan türlerin %99,9'undan fazlasının soyu tükendi. Günümüzde varlığını sürdüren türlerin sayısı için ayrı tahminler bulunmaktayken bazı türler ise tanımlanmamıştır. Dünya'da yaşayan 8 milyardan fazla insanın hayatta kalması, gezegenin biyosferi ve doğal kaynaklarına bağlıdır. Siyasi bakımdan dünyada 200'ün üzerinde bağımsız devlet bulunmaktadır.

Dünya, Arapçada yeryüzü anlamına gelen ve dnw köküne dayanan dunyāˀ (دُنْياء) sözcüğünden alıntıdır. Arapça sözcük "daha aşağıda veya beride olan" manasındaki Arapça adnā (أدنَى) kelimesinin fuˁlāˀ vezninde sıfat dişilidir. Bu sözcük ise danī "aşağı, beride" sözcüğünün kıyas hâli olup “öte taraf” ile bir karşıtlığı ima etmesi bakımından İslam dini kökenli bir kavramdır. Kelimenin bir Türki dilde kaydedilmiş en eski kullanımı 11. yüzyıla tarihlenen Kutadgu Bilig'e dayanmaktadır.
Yer, Eski Türkçe yeryüzü, dünya, zemin anlamına gelmiş yér kelimesi kökenlidir. Sözcüğün en eski kullanımı, 8. yüzyıla tarihlenen Orhun Yazıtları'nda "üze kök teŋri asra yagız yir kılındukda" (üstte mavi gök, altta kara yer yaratıldığında) söz öbeği içerisinde kaydedilmiştir. Yeryüzü kelimesinin yazılı ilk kullanımı ise 1330 senesinde, Âşık Paşa'nın Garibnâme eserinde geçmektedir.
Arz, yerküre anlamına gelen başka bir sözcüktür. Kelime Arapçada yeryüzü, ülke veya genişlik anlamlarına gelebilen arḍ (أرض) sözcüğünden alıntı olmaktadır. Âlem ve cihan, biri Arapça diğeri İrani kökenli sözcükler olup hem yerküreyi hem de evreni tanımlamak için kullanılabilirler.
Dünya anlamında yüre sözcüğü de bulunmaktadır.

Güneş Sistemi'nde bulunan en eski malzeme, 4,5672±0,0006 milyar yıl öncesine aittir. İlkel Dünya'nın oluşumu, 4,54±0,04 milyar yıl önce başladı. Güneş Sistemi'ndeki yapılar ile Güneş oluştu ve evrime uğradı. Teoride, karmaşık bileşik yapılar ve içerdiği elementler göze alındığında Güneş, Dünya ve diğer gezegenler dahil Güneş Sistemi'ndeki yapıları oluşturan moleküler bulutsunun kaynağı, ömrünü önceden tamamlamış bir genç tip yıldızın dağılmış artıklarının ve yıldızlar arası maddenin bir merkez etrafında dönerek gittikçe yoğunlaşmasıyla oluşmuştur. Merkezde yoğunlaşan hidrojen ve helyum molekülleri yeni bir G2 türü yıldızı, yani Güneş'i oluşturmaya başlamış, çevre disklerdeki yoğunluklu bölgelerde ise gezegenler oluşmaya başlamıştır. Dünya ise Güneş'e 3. sırada yakınlıkta bulunan karasal bir iç gezegendir.
Oluşum diskleri süreci veya sonrasında bu karasal gezegenler, ağır gök taşı çarpışmalarına sahne olmuştur. Gök taşları yapısında bulunan donmuş buzlar, silikat ve metal yapılar, karaların ve okyanuslarının oluşmasını sağlamış, merkezde yoğunlaşan ağır demir ve nikel elementleri ise gezegenin çekirdeğini oluşturmuştur. Ağır gök taşı bombardımanı, asteroid kuşağının Jüpiter'in güçlü çekim etkisi sonucu daha kararlı hale gelmesiyle gittikçe azalmıştır. Uygun koşullar oluştuğunda oluşmaya ve evrimleşmeye başlayan canlı hayat (3.5 milyar yıl önce), sonrasında özellikle bitkilerin karaya çıkmasıyla (500 myö'den bu yana yaptıkları fotosentez nedeniyle Bkz. Bitkilerin evrimi) atmosferin yapısal bileşimi önemli oranda değişmiş ve oksijen oranının yükselmesine neden olmuştur.

Dünya'nın yaşı doğrudan doğruya kayaçların yaşıyla ölçülemez. Çünkü bilinen en yaşlı kayaçlar bile bugün artık yeryüzünde var olmayan daha yaşlı kayaçlardan oluşmuştur. Bugüne kadar saptanabilen en yaşlı kayaçlar Grönland'ın batısında bulunmuştur ve 4,1 milyar yaşındadır.
Bugün Dünya'nın yaşını hesaplamak için elde edilen en iyi yöntem radyoaktif elementlerin yarılanmaları sonucu başka elementlere dönüşümleridir. Örneğin radyoaktif uranyum elementinin uranyum-238 ve uranyum-235 gibi iki ayrı tipte atomu (izotop) vardır. Bu atomların ikisi de çok yavaş bir süreçle kurşun atomlarına dönüşür. Öbür uranyum izotopundan biraz daha ağır olan uranyum-238'in dönüşümüyle daha hafif bir kurşun izotopu olan kurşun-206, uranyum-234'in dönüşümüyle de biraz daha ağır bir izotop olan kurşun-207 atomları oluşur. Uranyum-235'in kurşuna dönüşme hızı uranyum-238'in dönüşme hızından altı kat daha fazladır. Bu nedenler, incelenen bir kayaçtaki kurşun-206 ve kurşun-207 atomlarının oranı kayacın yaşına bağlı olarak değişir. En yaşlı olduğu düşünülen bir kurşun minerali ile bugün okyanuslarda oluşan kurşunun izotop yapısı arasındaki fark, ancak bu iki örneğin oluşumları arasında 4,55 milyar yıllık bir zaman dilimi olmasıyla açıklanır. Bu süre de Dünya'nın yaşı olarak kabul edilir.

Dünya'nın üzerindeki topoğrafik oluşumlar ve kendi ekseni etrafındaki eksantrik hareketi nedeniyle düzgün bir geometrisi yoktur. Geoibs bir biçimdedir fakat Ekvator'daki yarıçapı kutuplardaki yarıçapından fazladır. Bu kutuplarından basık, ekvatordan şişik özel küresel geometrik şekil geoit (Latince, Eski Yunanca Geo "dünya") yani "Dünya şekli" diye adlandırılır. Referans küremsinin ortalama çapı 12.732 km'dir (~40.000 km/π). Yerin ekseni etrafında dönmesi ekvatorun dışarı doğru biraz fırlamasına neden olduğu için ekvatorun çapı, kutupları birleştiren çaptan 43 km daha uzundur. Ortalamadan en büyük sapmalar, Everest Dağı (deniz seviyesinin üstünde 8.848 m) ve Mariana Çukuru'dur (deniz seviyesinin altında 10.924 m). Dolayısıyla ideal bir elipsoide kıyasla Yer'in %0,17'lik toleransı vardır. Ekvator'un şişkinliği yüzünden Yer'in merkezinden en yüksek nokta aslında ekvatordadır.

Dünya 5 farklı katmandan oluşur:

Yerin içi, diğer gezegenler gibi, kimyasal olarak tabakalardan oluşur. Yerin silikattan oluşmuş bir kabuğu, yüksek viskoziteli bir mantosu, akışkan bir dış çekirdeği ve katı halde bir iç çekirdeği vardır.
Yerin tabakaları aşağıda belirtilen derinliklerdedir:

Dünya'nın dış kabuğu ile bu kabuğun üzerindeki atmosfer (hava) ve hidrosfer (okyanuslar ve denizler) katmanları doğrudan gözlemle incelenebilir. Oysa Dünya'nın iç bölümlerine ulaşarak yapısını doğrudan inceleme olanağı yoktur. Dünya'nın iç yapısına ilişkin bütün bilgiler depremlerin incelenmesinden ve Dünya'nın içinde var olduğu düşünülen maddeler üzerindeki deneylerden elde edilmiştir. Yanardağların varlığına ve yer kabuğunun yüzeyindeki ısı akışı ölçümlerine dayanarak Dünya'nın iç bölümlerinin çok sıcak olduğunu biliyoruz. Yer kabuğunun derinliklerine doğru indikçe kayaçların sıcaklığı her kilometrede 30 °C kadar yükselir. Böylece kabuğun en alt katmanlarının çok daha üstünde yer alan kayaçlar kızıl kor haline dönüşür. Aslında Dünya'nın büyüklüğüne oranla yer kabuğu çok incedir. Eğer Dünya'yı bir futbol topu büyüklüğünde düşünürsek kabuğu da ancak topun üzerine yapıştırılmış bir posta pulu kalınlığındadır. Kabuğun altında kalan kayaçlar ise akkor sıcaklığına kadar ulaşır.
Depremlerin nedeni, yer kabuğundaki bir kırıkla birbirinden ayrılan iki büyük kütlenin (levhanın) birdenbire harekete geçerek üst üste binmesi ya da uzaklaşması sonucunda yer kabuğunun şiddetle ileri geri sarsılmasıdır. Büyük bir depremde bazı titreşimler Dünya'nın öbür yüzündeki dairesel bir alanda "odaklanır". Buna karşılık bazı titreşimler çekirdeği aşıp öbür yana geçmez. Böylece Dünya'nın öbür yüzünde hiçbir titreşimin duyulmadığı halka biçiminde bir "gölge" belirir. Bu gölgenin boyutları ölçülerek çekirdeğin büyüklüğü hesaplanabilir. Ayrıca deprem titreşimlerinin yayılma hızı saptanarak içinden geçtikleri maddelerin yoğunluğu, dolayısıyla bileşimi belirlenebilir. Eritilmiş kayaçlarla yapılan laboratuvar deneyleri bu çalışmalara büyük ölçüde ışık tutar. Dünya'nın yüzeyi, kalınlığı 6 ile 70 km arasında değişen bir "kabuk" katmanıyla örtülüdür. Yerkabuğu denen bu katman daha ağır maddelerden oluşan ve 2.865 km derine inen çok kalın "manto" katmanının üzerine oturur. Mantonun bittiği yerde Dünya'nın merkezine kadar 3.473 km boyunca uzanan "çekirdek" başlar. Jeol

İzmir, Türkiye'de Ege Bölgesi'nde yer alan İzmir ilinin merkezi olan şehirdir. 3,5 milyona yakın merkez nüfusuyla ülkenin nüfus bakımından en kalabalık üçüncü şehridir. 
Uzun ve dar bir yapıya sahip olan İzmir Körfezi'nin başında yer alan İzmir'de Türkiye'nin en büyük yedinci limanı olan İzmir Limanı bulunur. İzmir'in batısında denizi, plajları ve termal merkezleriyle ünlü Urla Yarımadası uzanır. Şehirde 1936 yılından beri her yıl İzmir Enternasyonal Fuarı düzenlenmektedir.

İzmir adının nereden geldiği konusunda kanıtlanmış bir bilgi olmamakla birlikte bir dönem bugünkü İzmir bölgesinde yaşamış olan Erektidlerin Amazonlarla savaşıp galip geldiği, onların önderi olan These'nin de Amazon kadını Smyrna ile evlenip buraya onun adını verdiği ve İzmir'in adının da Smyrna'dan geldiği en çok kabul edilen görüştür.
Ayrıca bölgede uzun yıllar hâkimiyet kuran İyonyalıların lehçesinde kentin adı Smyrne, Atina Lehçesi'nde ise Smyrna diye kullanılırdı. Günümüzdeki Helenler bu kentin adını Smirni biçiminde telaffuz etmektedir. Son yıllarda Efes Antik Kenti civarında da bu adla anılan bir köy yerleşimi izlerine rastlanmıştır. Muhtemelen İzmir'den Efes'e giden bir kraliçenin adını yerleştikleri köye de koydukları düşünülmektedir ki bununla ilgili bilgilere eski kaynaklarda da rastlanmaktadır. Ancak Smyrna sözcüğü Yunanca değil, Ege Bölgesi'ndeki birçok yerleşim adı gibi Anadolu kökenlidir. MÖ 2000 başlarına ait Kayseri Kültepe yerleşiminde ele geçen bazı tablet metinlerinde Tismurna adına rastlanmaktadır. Tismurna'daki "ti" bir ön ek olup bir kişi ya da bir yer adını belirtmektedir. Helenler ya da Bayraklı/Tepekule Höyüğünü mesken tutanlar bu ön eki atıp kente Smurna demişlerdir. Kentin adı tahminen MÖ 3000 ile MÖ 1800 yılları arasında da Smurnu olarak anılıyordu.

MÖ 1050 yılı civarında Dorlar'ın Yunanistan (Hellas)'ı istilası sonucu Dorların önünden kaçan kavimler Anadolu'ya geçmişlerdi. Göçler sonunda Yunan anakarasından ayrılan Aioller, Edremit ve Çandarlı Körfezi civarı; İyonlar ise kabaca bu günkü İzmir ili ve civarına yerleşmişlerdi. İzmir'in Bergama ilçesi sınırlarında bulunan, Antik Çağ'da Misya bölgesinin önemli merkezlerinden biri olan Pergamon Antik Kenti'nin yanı sıra, Aiolis bölgesine ait antik kentlerden Kyme ve Pitane de İzmir ili sınırları içerisinde yer almaktadır. MÖ 1000 dolaylarında, Yunan anakarasında Dorların baskısından kaçarak Batı Anadolu'ya yerleşen Akalar tarafından kurulan 12 bağımsız İyon şehir devletinden Phokaia, Klazomenai, Erythrae, Teos, Kolophon, Lebedos, Ephesos (Efes) olmak üzere 7 tanesi, günümüzde İzmir ili sınırlarında bulunmaktadır.
Eski İzmir (Smyrna) kenti ise, Körfez'in kuzeydoğusunda yer alan ve yüz ölçümü yaklaşık yüz dönüm olan küçük bir yarımada üzerinde kurulmuştu. Sonraki yüzyıllar boyunca Meles Çayı'nın ve bugünkü Yamanlar Dağı'ndan gelen sellerin getirdikleri mil ile bugünkü Bornova ovası oluştu ve yarım adacık, bir tepe hâline dönüştü. İzmir'deki ilk yerleşim yeri olarak tespit edilen Bayraklı/Tepekule Höyüğü'nün çevresindeki yerleşim her ne kadar MÖ 3000 yılından çok daha geriye uzanmakta ise de yapılan son kazılarda henüz MÖ 3000 yıllarına kadar gidilebilmiştir. Kazılarda elde edilen bilgiler ışığında, Erken Tunç Çağı'nda ilk İzmir yerleşikleri evlerini höyüğün en üst katmanında, deniz seviyesinden 3 ila 5 metre yukarıda yer alan kayalar üzerine inşa etmişlerdir. Bulunan çanak ve çömlekler, MÖ 3000–2500 yılları arasındaki Troya/Truva kültürüyle benzerlik göstermektedir. Ancak 2005 yılında yapılan kazılarda keşfedilmiş olan Bornova ilçesindeki Yeşilova Höyüğü'nden elde edilen bulgularla kentin tarihinin MÖ 6500 yılına kadar uzandığı keşfedilmiştir. Bu höyükteki buluntular İzmir'deki ilk yerleşimin Neolitik Çağda Bornova Ovası'nda başladığını, yerleşim sayısının Kalkolitik ve Tunç Çağlar süresince artarak devam ettiğini göstermiştir.
Hitit döneminde (MÖ 1800-1200) Anadolu'da yazı kullanılıyordu ve bundan ötürü o dönemde tarih çağına ulaşılmış bulunuluyordu. Ancak MÖ 1200'lerde Troya VII'nin ve Hititlerin başkenti Hattuşa'nın Balkanlar'dan gelen kavimlerce yıkılmasından sonra Orta ve Batı Anadolu yeniden yazısız ve karanlık bir çağa, Demir Çağı'na girdi. Demir Çağı, Anadolu'da yazının yeniden kullanılması ile Frigya Krallığı'nda MÖ 730, geri kalan Orta ve Batı Anadolu'da ise MÖ 650 yılına kadar sürmüştür.

Eski Smyrna terimi, Tepekule (Bayraklı)'da bulunan Arkaik Dönem kentini, daha sonra Pagos Dağı'nın (bugünkü Kadifekale) yamaçlarında yeniden kurulan Smyrna kentinden ayırt etmek için kullanılır. Erken ve Arkaik Dönem Smirni'si, başlangıçta muhtemelen kurucusu kabul edilen krala atfen "Tantalus Naulokhon" (Tantalus limanı) şeklinde anılırken sonradan aldığı "Smyrna" ismini almıştır. Kent, Herodot'a göre Aioller tarafından kurulmuş ve daha sonra 13. üye olarak İyonya kentleri arasına katılmıştır. Anadolu'ya ilk gelenler arasında yer alan İyonlar Batı Anadolu kıyılarına yerleşerek İyonya'yı oluşturacak 12 kent devletini kurmuşlardı. Smirni(Bayraklı/Tepekule Höyüğü)'de MÖ 1050 yılı civarında kurulmaya başlayan yerleşimin Hellas kökenli olduğu anlaşılmaktadır. Demir Çağı boyunca Eski Smyrna'da Hellas'tan göç eden, Aioller ve İyonlar yaşıyordu. Yarımadada yerli halkın yaşadığına dair herhangi bir bulguya rastlanmamıştır. Eski Smyrna'daki Helen yerleşimi, MÖ 1000 yılından itibaren bulunan çanak ve çömleklerle kanıtlanmıştır. Günümüze kadar korunan en eski kalıntılar MÖ 725-700'e kadar uzanmaktadır.
MÖ 7. yüzyıldan itibaren Smyrna bir şehir devleti kimliğine kavuşmuştur. Yaklaşık bin kişi surların içinde yaşarken, kalan halk tarlaların, zeytinliklerin, üzüm bağlarının, çömlekçi ve taş ustalarına ait atölyelerin bulunduğu civar köylerde yaşıyorlardı. İnsanlar genellikle geçimlerini tarım ve balıkçılıktan sağlıyorlardı. Eski Smyrna'nın en önemli mabedi, MÖ 640-580 yıllarına dayanan ve bugün kısmen restore edilmiş Athena Tapınağı'ydı. Bu dönemde Smyrna, küçük bir kasaba olmaktan çıkıp Akdeniz ticaretine katılan bir şehir merkezi hâline gelmişti. Şehir sonunda on iki İyon kentinden biri oldu ve o dönemin Akdeniz havzasının önde gelen kültür ve ticaret merkezlerinden biri hâline gelmişti. MÖ 650-545 yılları arasında zirveye ulaştı. Yaklaşık yüzyıl süren bu dönem, bütün İyonya uygarlığının en güçlü dönemini oluşturmuştur. Parlak dönemin İzmir'deki en önemli göstergelerinden biri, MÖ 650 civarında yazının yaygınlaşmaya başlamasıdır.

Kentin, başkentlere yakın bir liman konumunda olması Lidyalıları Smyrna'ya çekmiştir. Lidyalılar, Mermnad hanedanı döneminde, MÖ 610-600 yılları arasında şehri ele geçirdi ve bazı bölümlerini yakıp yıktı. Ancak Bayraklı'daki kalıntılar üzerinde yapılan son analizler, tapınağın ya sürekli kullanıldığını ya da Lidya egemenliği döneminde hızla onarıldığını göstermektedir. Kısa bir süre sonra, Anadolu dışından gelen bir istila, Eski Smyrna'nın kent merkezi olarak tarihini fiilen sona erdirdi. Pers İmparatoru Büyük Kiros ile Lidya Kralı Kroisos arasındaki savaşın ardından, diğer Ege şehirleriyle birlikte Smyrna da Pers hâkimiyetine girdi. MÖ 386'da, Spartalılar ile Persler arasında imzalanan Antalkidas Antlaşması'yla İyonya ve bu kapsamda Smyrna da Pers hâkimiyetinde kaldı. Athena Tapınağı, MÖ 545 yılında terk edilmiş olsa da yerleşim devam etmiş ancak bu tarihten sonra yaklaşık iki yüz yıl boyunca Eski Smyrna önemini ve işlevini yitirmiştir.

MÖ 334'te Perslere karşı savaşmak üzere Anadolu'ya geçen ve Ephesos'a kadar ilerleyen Büyük İskender'in, rivayete göre Pagus'ta (Kadifekale) avlandığı sırada dinlenirken gördüğü bir rüya üzerine, burada yeni bir şehir kurulmasını tavsiye ettiği anlatılır. Bugünkü İzmir'in Kadifekale eteklerinde yeniden kurulmasına ve halkın buraya iskân edilmesine, İskender'den sonra Batı Anadolu'ya hâkim olan Antigonos teşebbüs etmiştir. Ancak MÖ 302'de Trakyalı Lysimakhos'la yaptığı savaşta hayatını kaybedince, şehir Lysimakhos'un eline geçmiştir. Antigonos'un başlattığı projeyi, Atina'dan yardım alan Lysimakhos tamamlamıştır. Bu dönemde Smyrna, gerek ticaret gerekse kültür açısından büyük ilerleme kaydetmiş; okulları, hastaneleri, hamamları, gimnazyumları ve tiyatrolarıyla önemli bir kültür merkezi hâline gelmiştir.
MÖ 3. asrın ilk çeyreğinde Lysimakhos'un Seleukos'a mağlup olmasıyla şehir de el değiştirmiştir. Seleukoslar döneminde Smyrna, yarı bağımsız bir yönetime kavuşmuştur. Seleukos kralı III. Antiohos'a karşı Roma'dan yardım istenmiş ve bu teklif Roma Senatosu tarafından kabul edilmiştir. MÖ 190'da Smyrna halkı, Roma Amirali Gaius Livius idaresindeki donanmaya yardımda bulunmuştur. III. Antiohos diğer şehirlerle birlikte Smyrna'dan da çekildiğini bildirmek mecburiyetinde kalmıştır. Şehrin Roma tarafını tutması, savaşın sonunda özgürlüğüne kavuşmasına ve vergilerden muaf tutulmasına neden olmuştur. Smyrna bundan sonra bir Roma şehri hâline geldi. MÖ 49 yılında Jül Sezar ile Pompeius arasında yapılan savaşta, şehir Pompeius'un tarafını tuttuysa da, savaş Sezar'ın zaferiyle sonuçlanmıştır.
Roma Çağı'nda İmparator Hadrianus döneminde (117-138) prokonsül olan Polemon imparatordan şehir için yardım sağladı. Hadrianus Tapınağı, gimnazyum ve buğday pazarı gibi yapılar inşa edildi ve vergi muafiyeti tanındı. Roma döneminde İzmir'de inşa edilen yapılar arasında, Kadifekale'nin kuzeybatı eteğindeki antik tiyatro ve batıdaki stadyumun her ikisinden de pek az iz kalmıştır. Diğer taraftan, İzmir Agorası ya da antik adıyla Smyrna Agorası oldukça iyi korunmuş olup bugün kısaca Agora olarak bilinmektedir. Agora, MS 178'de meydana gelen depremin ardından Roma İmparatoru Marcus Aurelius'un desteğiyle yeniden inşa edilmiştir.
İncil'de sözü edilen Yedi Kilise'den birinin bulunduğu İzmir, Hristiyanlık dininin gelişmesinde önemli bir rol oynar. İzmir'in ilk başpiskoposu olan Aziz Polikarp, İsa peygamberin havarisi olan ve İncil yazarı Yuhanna'nın ilk müritlerinden biridir. Yaklaşık olarak MS 70 yılında Anadolu'da doğmuş, inancından ötürü 23 Şubat 155 tarihinde, İzmir Akropolisi üzerinde bulunan stadyumda Romalılar tarafından yakılarak öldürülmüştür.



Bursa, 3.5 milyona yaklaşan nüfusuyla Türkiye'nin nüfus bakımından dördüncü büyük kenti, aynı zamanda Türkiye'nin en önemli sanayi merkezlerinden biri olan Bursa ilinin merkezidir.
Şehir merkezinin rakımı ortalama 155 metredir. Tarih boyunca Bithynia, Roma ve Bizans gibi medeniyetlere ev sahipliği yapan kent; Osmanlı İmparatorluğu'nun ilk başkenti olmasıyla tarihsel bir öneme sahiptir.
Türkiye'nin en önemli sanayi kentlerinden biri olan Bursa, 2024 verilerine göre ülkede en fazla ihracat gerçekleştiren 4. il konumundadır. 14. yüzyıldan itibaren ipek ve dokuma sanayisinin merkezi olan şehir, 1970'lerden itibaren kurulan fabrikalarla Türkiye'nin otomotiv üretim üssü hâline gelmiştir. Günümüzde Fiat, Renault ve yerli otomobil Togg gibi üreticilerin tesisleri Bursa'da bulunmaktadır.
Zengin tarihî dokusu sebebiyle 2014 yılında, "Bursa ve Cumalıkızık: Osmanlı İmparatorluğu'nun Doğuşu" adıyla; Hanlar Bölgesi, sultan külliyeleri ve Cumalıkızık köyü UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne dahil edilmiştir. Türkiye'nin ilk kayak merkezi olan Uludağ, termal kaplıcalar, İskender kebap ve kestane şekeri; şehrin bilinen diğer simgeleridir. Şehrin futbol takımı Bursaspor, 2009-2010 sezonunda Süper Lig şampiyonu olmuştur.

Antik Çağ'daki adı Prusa olan şehrin isminin, kurucusu Bithynia Kralı I. Prusias'tan geldiği kabul edilir. Kral Prusias'ın kurduğu diğer kentlerle karıştırılmaması için şehre Antik Çağ'da "Olimpos (Uludağ) kıyısındaki Prusa" anlamına gelen Prusa ad Olympum adı verilmiştir.
Prusa adı ile bilinen diğer antik kentlerin günümüzdeki karşılıkları şöyledir:

Prusias ad Hypium: Günümüzde Düzce ilinin Konuralp mahallesi (Melen Çayı kıyısındaki Prusa).
Prusias ad Mare: Günümüzde Bursa'nın Gemlik ilçesi (Deniz kıyısındaki Prusa).
Şehrin ismi Antik Yunancadaki Prusa'dan dönüşerek Türkçeye Bursa olarak geçmiştir. Osmanlı döneminde Batı kaynaklarında ve Latin alfabesiyle yazılan metinlerde Brussa veya Brousse gibi yazımlar görülse de, Cumhuriyet dönemindeki Harf Devrimi ile birlikte kelimenin Türkçe yazımı bugünkü haliyle standartlaşmıştır.

Strabon ve Stephanos Byzantinos kentin MÖ 6. yüzyılda kurulduğunu belirtirler. Pek çok kaynakta, Yaşlı Plinius'un yazdığı üç kelimeye dayanarak, Prusa kentinin Roma Cumhuriyeti ile yaptığı savaşı kaybettikten sonra Bithynia Krallığı'na sığınan Kartaca'lı general Hannibal'ın önerisiyle  kral I. Prusias'ın tarafından kurulduğu yazılır. Ne var ki yeni arkeolojik çalışmalar Bursa'nın kurulu olduğu Hisar bölgesindeki en eski buluntuların tarihinin MÖ 1. bine kadar uzandığını göstermiştir. 
Bu buluntular ışığında, Bursa'nın Bitinya Kralı I. Prusias döneminden çok daha önce kurulduğu, ancak  I. Prusias döneminde, MÖ 190'larda büyütülerek şehir (polis) haline getirildiği söylenebilir.
Son Bitinya Kralı IV. Nikomedes'in MÖ 74 yılında krallığın tüm topraklarını Roma İmparatorluğu'na vasiyet etmesiyle Prusa, bölgenin diğer kentleriyle birlikte Roma hâkimiyetine girmiştir.

Diğer Anadolu kentleri gibi Prusa da Roma hâkimiyeti altında gelişmiştir. Prusalı hatip Dion Khrysostomos'un günümüze ulaşmış söylevleri, kentin bu dönemdeki görünümünü verir. Roma döneminde kentte meclis binası, Zeus tapınağı, tiyatro, gymnasion, agora, konuk evi, küçük bir kütüphane, nekropol, hamam ve çeşitli heykeller vardı.
Bu dönemde halkın çoğu kent surlarının dışındaki evlerde yaşamaktaydı. Geçim kaynakları tarım ve ormancılıktı. Şehrin şifalı termal suları meşhurdu. 4 km batıda (bugünkü Çekirge semtinde), pek çok kaynakta Basilika Therma (Βασιλικὰ Θερμά) adıyla bilinen kaplıcalar vardı.  İmparator Valerian ve Gallienus dönemlerinde Prusalılar dört yılda bir Pisa'daki olimpiyat oyunları ve Delphi'deki Pythian oyunlarının benzeri olan uluslararası nitelikte festivaller düzenlemişlerdir.
MS 256'da bölge kentleriyle birlikte Prusa da Gotların yağmasına uğradı. Bu olaydan sonra şehri kuşatan surlar yeniden inşa edildi.

Prusa, Bizans döneminde bir kale içi yerleşim olarak varlığını sürdürdü. İmparatorluğun dini değiştiğinde kentin pagan dönemine işaret eden kamu yapıları ve tapınakların kiliseye dönüştürüldü veya yıkılarak devşirme malzeme olarak kullanıldı; din merkezli bir yaşantı kuruldu.
I. Justinianus döneminde Prusa askeri yönü ağır basan bir yerleşimdi ve burada imparatorluk muhafızları konuşlandırılmıştı. 7. yüzyılda Opsikion eyaleti içinde yer alan kentin, İstanbul'u almayı hedefleyen müslüman ordularının akınlarından fazla zarar görmemiş olduğu düşünülmektedir. Bu dönemde çevresindeki manastır ve kiliselerin çokluğundan dolayı kente "Theoupolis" (Tanrılar Kenti) dendi ve Prusa, M.S. 680 ve 692'deki konsillerde "Theopolis" olarak temsil edildi.
8. yüzyıl başında Hristiyan inancıyla ilgili ikonoklazm tartışması sırasında Prusa civarındaki manastır ve kiliseler daha da  arttı. İnancı yüzünden baskı gören din adamları Marmara Denizi'nin güneyine kaçıp Karacabey, Tirilye ve özellikle de Uludağ'da pek çok manastır kurdular. Rahip Menton Uludağ'da 120 kadar manastırdan bahseder; kimilerine göre bu rakam 50 civarındadır.
Prusa kenti, Geç Bizans döneminde artan dış tehditlerle küçülüp bir kastron (tarımsal üretimle uğraşan nüfusun savaş döneminde sığındığı, bir tekfur tarafından yönetilen bir kale kent haline geldi. 12. yüzyıl ortalarında İmparator I. Andronikos'a  karşı başlatılan isyana Nikaia ve Lopadion kentleri ile birlikte Prusa da  destek verdi. İmparator, ordusuyla Prusa'ya geldi ve isyanı sonlandırdı. Bu süreçte Prusa'da bazı soylular asıldı ya da diri diri gömüldü. Bu dönemin Prusa kentinden Khoniates'in satırlarında şu şekilde bahsedilir: “surlarla çevrelenmiş yüksek bir tepeye kuruluydu”.
Dördüncü Haçlı Seferi'nde Konstantinopolis'i ele geçiren Latinler yaklaşık bir yıl sonra Prusa'ya da saldırdılar ancak başarısız oldular. Latin kuşatmasından sonra Prusa surları onarımdan geçirildi ve I. Theodoros Laskaris'in adı surlara ‘kurucu' unvanı ile birlikte yazıldı.

Bursa, 1317 yılında Osman Bey tarafından kuşatıldı, uzun süren kuşatmadan sonra 6 Nisan 1326'da Osman Bey'in oğlu Orhan Bey tarafından alındı. Beyliğin merkezi 1335 yılında Bursa'ya taşındı ve kentte büyük bayındırlık hareketleri yaşandı.
Osmanlılar Bursa'yı aldıklarında kent yalnızca hisar içinden oluşmuşken, Orhan Gazi kenti hisarın dışına çıkararak Orhan Gazi Külliyesini kurdurmuştur. Surlar dışında var olan yerleşmeye yakın, egemen noktalarda cami, hamam, imarethane, darüşşifa, medrese gibi kamu yapıları inşa edilerek bu külliyelerin çevrelerinde konut alanları yaratılmış ve böylece bir yerleşme geleneği başlamıştı. Şehrin ilk resmi Osmanlı darphanesi de bu dönemde kuruldu.
Osmanlı'nın 1363 yılında Doğu Trakya'da bulunan Edirne'yi (Adrianople) fethetmesiyle birlikte Edirne yeni başkent ilan edildi. Ancak Bursa Osmanlı İmparatorluğu'ndaki manevi ve ticari önemini korudu. Fatih Sultan Mehmed'in İstanbul'u fethetmesinden sonra ise Bursa'nın etkin rolü sona ermiş ve yönetim merkezi niteliğini yitirmiştir.
Osmanlı padişahı I. Bayezid döneminde, 1390-1395 yılları arasında Yıldırım'da bulunan Yıldırım Camii ve 1396-1400 yıllarında Osmangazi'deki Ulu Cami inşa edildi. Bayezid'in 1402'de yapılan Ankara Muharebesi'nde Timur'un kuvvetlerine karşı bozguna uğramasının ardından, Timur'un torunu Muhammed Sultan Mirza, şehri yağmalayıp yaktı. Buna rağmen Bursa, 1453'te II. Mehmed'in İstanbul'u fethetmesine kadar olan süre boyunca imparatorluğun en önemli idari ve ticaret merkezi olarak kalmaya devam etti. 1487'de Bursa'nın nüfusu 45.000 idi.
Osmanlı döneminde Bursa, soyluların ürünlerinde kullanılan ipek ürünlerinin pek çoğunun ana kaynağını oluşturuyordu. Şehir, yerel ipek üretiminin yanında İran'dan ve Çin'den zaman zaman ham ipek ithal etti ve 17. yüzyıla kadar olan süre boyunca Osmanlı sarayları için kaftanlar, yastıklar, nakışlar ve diğer ipek ürünlerinin ana üretim merkezi oldu. Bunun yanında, Devşirme sistemi Bursa ve çevresinde de uygulanmıştı. Bursa, Süleyman döneminde inşa edilen Yeni Kaplıca gibi birçok hamamı ile de biliniyordu.
Bursa, 1867'den 1922 yılına kadar Hüdavendigâr Vilayetinin başkenti oldu. Tanzimat sonrası dönemde merkezi rolünü devam ettiren Bursa'ya 1900'lü yılların başında Biga (merkezi Çanakkale), Bilecik, Kütahya, Karesi (Balıkesir), Karahisar (Afyon) sancakları bağlı bulunmaktaydı. Kültürel ve ticari açıdan önemli bir merkez olması sebebiyle buradaki pek çoğu Ermeni olan tüccarlar büyük bir zenginlik elde etti. Bursa'nın ipek ticareti ve ekonomik tarihine ilişkin önemli çalışmalardan biri Osmanlı-Türk tarihçisi Halil İnancık tarafından kaleme alındı.
Millî mücadele döneminde çeşitli ayaklanmaların yaşandığı Bursa, 8 Temmuz 1920'de Yunanlar tarafından işgal edilmiş; Başkomutanlık Meydan Muharebesi'nden sonra 11 Eylül 1922'de Türk birlikleri tarafından geri alınmıştır.

Bursa, 1987 yılında çıkarılan 3391 sayılı Kanun ile büyükşehir unvanı kazandı. Başlangıçta Nilüfer, Osmangazi ve Yıldırım ilçeleri Bursa Büyükşehir Belediyesi'nin sınırları içine alındı. 2004 yılında çıkarılan 5216 sayılı yasa ile büyükşehir belediyesinin sınırları valilik binası merkez kabul edilerek yarıçapı 30 kilometre olan dairenin sınırlarına genişletildi. Bu sınırlar içinde kalan 7 ilçe, büyükşehir ilçe belediyeleri haline geldi. 2012 yılında çıkarılan 6360 sayılı yasa ile 2014 Türkiye yerel seçimlerinin ardından büyükşehir belediyesinin sınırları il mülki sınırları oldu.
21 Ekim 2014 tarihinde, Bursa Valiliği ve Bursa Kültür Tanıtma Birliği tarafından Bursa kent logosu tanıtılmıştır. Söz konusu logo, Bursa şehrinin markalaştırılması amacıyla tasarlanmıştır. Logoda Türk İslam sanatının bilinen motiflerinden olan çintemani (dilek taşı) deseninde lale motifi yer almaktadır.

Bursa, Türkiye'nin kuzeybatısında, Marmara Bölgesi'nin Güney Marmara bölümde yer alan bir ildir. Kuzeyinde Yalova ve Marmara Denizi, kuzeydoğusunda Kocaeli, doğusunda Bilecik, güneyinde Kütahya ve batısında Balıkesir ile çevrilidir. İl toprakları, güneyde Uludağ'dan başlayarak kuzeyde Marmara Denizi kıyılarına kadar uzanır. İl merkezi Uludağ'ın kuzey eteklerinde, verimli Bursa Ovası üzerinde kurulmuştur.

Antalya, Türkiye'nin Antalya ilinin merkezi olan şehirdir. Türkiye'de "turizmin başkenti" olarak görülür. Özellikle yaz aylarında Antalya'yı ziyaret eden turist sayısı artar.
Antalya, 1980 yılından sonra uygun iklim koşulları ve turizm nedeniyle hızla gelişmiş ve buna paralel olarak günümüzde Türkiye'nin en kalabalık beşinci ili olmuştur. Antalya'da ekonomik hayat büyük oranda ticaret, tarım ve turizme dayalıdır.
Antalya ilinin kapsadığı bölge tarih öncesinden günümüze dek pek çok medeniyete ev sahipliği yapmıştır ve Türkiye'de en çok antik kent bulunan ildir. Sırasıyla Likyalılar, Lidyalılar, Pamfilyalılar, Bergamalılar, Romalılar, Bizanslılar, Selçuklu Hanedanı, Osmanlılar ve son olarak Türkiye Cumhuriyeti hâkimiyetinde bulunan Antalya bu medeniyetlerin hiçbirine başkentlik yapmamıştır.
Antalya, 2015 yılında G20 Zirvesi'ne ve 2016 yılında ise Expo 2016'ya ev sahipliği yapmıştır.
Antalya'nın simgeleri arasında Saat Kulesi ve Kaleiçi Bölgesi yer alır.
Antalya il merkezinin rakımı (deniz seviyesinden yüksekliği) 49 metredir. 
Antalya il merkezinin yüzölçümü ortalama 20,909 km²dir.

Helenistik dönemde Bergama Kralı II. Attalos (MÖ 159-138), askerlerine "Gidin ve bana yeryüzündeki cenneti bulun" der. Askerlerinin gösterdiği yer olan bugünkü Antalya'yı beğenen II. Attalos, bölgenin stratejik önemini dikkate alarak buraya bir liman şehri kurdurur ve kenti kendi adına “Ataleia” olarak adlandırır. Şehrin adı eski Arap kaynaklarında “Antaliye”, Türk kaynaklarında ise “Adalya” olarak anılır. Yerleşme, 20. yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren “Antalya” olarak adlandırılmıştır.
Antalya adı, biyolojide takson isimlerinde antalyaensis, antalyensis, antalyanus, antalyana biçimlerinde kullanılır.

Anadolu'da insana ait bilinen en eski yerleşim alanlarından biri, Antalya kent merkezinden yaklaşık 30 km kuzeybatıda, Korkuteli yolu üzerinde, Toros Dağlarının Akdeniz'e bakan yamaçlarında bulunan Karain Mağarası'dır. Tarihlendirilmesi günümüzden yaklaşık 500 bin yıl öncesine, başka bir deyişle Eski Taş Çağı'nın ilk dönemlerine aittir. Bu dönem, günümüzden 2 milyon ile 140 bin yıl öncesi arasındaki evreyi içerir. Karain'de mağara adamlarına (homo sapiens neandertalensis) ilişkin kemik kalıntıları da ele geçmiştir. Bu kalıntılar, tüm Anadolu'da ele geçen en erken fosil kalıntılarıdır.
Bölgenin en eski tarih öncesi dönem buluntularını içeren Karain Mağarası, Eski Taş Devri ve Cilalı Taş Devri'nden, Beldibi Mağarası ise Orta Taş Çağı'ndan veriler sunar. Bademağacı Höyüğü'nde yapılan kazılarda Cilalı Taş Çağı yerleşimlerine, buluntularına ve insanın yerleşik hayata geçişinin ilk izlerine rastlanır. Bunlara Karataş, Semahöyük'te yapılan kazılarla elde edilen Erken Tunç Çağı bulguları da eklendiğinde, bölgede Eski Taş Çağı'ndan günümüze kadar kesintisiz bir uygarlık vardır.

Antalya Bölgesi'nin yakın tarihi, bölgede 1946'dan önce yapılan kazılardan önce karanlıktı. Hititlerin çivi yazılı belgelerinde, adı geçen Ahhiyava ve Arzava ülkelerinin Pamfilya olduğu bilim çevrelerinde kabul görmektedir. Bu bölgedeki araştırmalar ve buluntuların ortaya çıkması ve eldeki verilerle bölgenin karanlık olan bu dönemi de aydınlanmaya başlamıştır.

Anadolu'da ilk siyasi birliği sağlayan Hitit Devleti'nin kurulduğu dönemde yazı, Anadolu'ya henüz yeni gelmişti. Anadolu'nun ortasında kurulmuş olan Hitit Devleti'nin dönemi, başlangıçta Antalya için sessiz ve karanlık geçti. Bölgenin tarih sahnesine çıkışı Hitit krallarının Batı Anadolu seferleri düzenlemesiyle başladı. Bugünkü Antalya il sınırları içinde kalan Perge, Kesros, Patara gibi eski coğrafya adlarının Hitit Çağı'na ait olduğu, MÖ 1267-1237 yılları arasında hüküm sürmüş Hitit Kralı III. Hattuşili'nin yıllıklarından anlaşılmaktadır. Konya'nın Yalburt'unda bir Hitit hiyeroglifinde Patara'nın "Pataf" biçiminde geçmesi, bu aydınlanmayı güçlendiren bir buluntudur. Buradan, Hititlerin ‘Lukka ülkesi’ adını verdikleri Akdeniz sahiline kadar uzandıkları anlaşılmaktadır.
Hitit İmparatorluğu'nun yıkılmasının sebebi olan deniz kavimleri göçü sırasında bir kısım Akalılar'ın bu bölgeye göç ettiklerinden Yunan mitolojisinde söz edilir. Truva Savaşları'ndan sonra bazı Aka boyları, Amphilokhos, Kalkhas ve Mopsos'un idaresinde Pamfilya'ya geldikleri; Perge, Sillyon, Aspendos ve Selge'yi kurdukları söylenmekle birlikte son bilimsel veriler bu kentleri yörenin yerli halkının kurduğunu göstermektedir. Bu Perge'nin Parha, Aspendos'un Estvedüs, Selge'nin Estlegiis, Silyon'un Selyuüs adlarından da bellidir.
Bölgeye Pamfilyalılar yerleşmeden önce, MÖ 7. yüzyılda kısa bir süreliğine Rodoslular ve Dorluların Kumluca ve Phaselis (Çıralı) bölgesini kolonileştirdiği Eski Yunan kaynaklarında geçmektedir. Kumluca yakınlarında bulunan Rhodiopolis kenti bunun bir kanıtı sayılmaktadır.

Antalya ili, tarihteki antik bölgelerden batı Pamfilya'nın güneydoğu ucunu ve doğu Likya'yı içine almaktadır.
Günümüz Antalyası'nın batı sınırları içinde yerleşen Likyalıların kökenleri tartışılmakla birlikte, Hitit ve Antik Mısır kaynaklarında (MÖ 2000) Lukki veya Lukka adlı bir kavimden bahsedilmektedir. Bu kavim, kendilerini Termili olarak adlandıran Akdeniz kıyılarımızdaki güçlü komşuları Luvilere akrabalıkları ile bilinen Likya ulusundan olması kuvvetli ihtimaldir.
Sınırların nereleri olduğu üzerinde pek çok tartışma olan Pamfilya bölgesinin büyük bölümü günümüzdeki Antalya'nın içindedir. Kelime anlamı olarak “Tüm halklardan olan insanların yaşadığı memleket, Irkların ülkesi anlamlarına gelen Pamfilya'da isminden dolayı pek çok kavmin bir arada yaşadığı düşünülmektedir. Syedra kentinde ele geçen bir kehanet yazıtında “karışık milletlerin ülkesinde yaşayan siz Syedra Pamfuliyalıları...” denmektedir ki, bu yazıt da kentin toplumsal yapısı hakkında bilgi vermektedir.
Pamfilya Helenleri, karşılaştırmalı dil bilimi yöntemlerine göre, Anadolu'daki en eski Helen gruplarından birini oluşturmuşlardır. Bunların dilinde Mukenlerin ve Dorların dil özelliklerinden bazılarına rastlanmaktadır. Bu nedenle MÖ ilk bin yılın başlarında Anadolu'ya göç etmiş oldukları kabul edilmektedir. Bunlar Anadolu'da karşılaştıkları insanlarla iç içe geçmiş, onların inanç ve çeşitli kültürel özelliklerinden etkilenmişlerdir.
Yalnızca bu Helenlerin değil, genel olarak Pamfilya'da yaşayan diğer halkların da erken dönem tarihi hakkında pek fazla belge bulunmamaktadır.
Sonuç olarak, ilk çağlardan Roma İmparatorluğu çağına kadar temelde halklar ve kültürler çerçevesinde ele alınmış çalışmalarda, bölgedeki Eski Çağ incelemelerinin henüz bir doygunluğa ulaşmadığı bellidir. Özellikle Roma öncesi evre açısından yanıtlanması gereken pek çok soru vardır. Bunların aydınlatılmasında dil incelemeleri büyük bir yer tutmaktadır. Antalya, tüm Anadolu'da en çok yazılı belgenin ele geçtiği yerdir. Bu niteliğiyle Antalya bölgesi tarih, dil ve arkeoloji incelemeleri için önemli bir merkezdir. Son yıllarda Köprüçayı Vadisinde daha önce örneklerine rastlanmamış olan yeni bir dile ilişkin yazılı kanıtlar bulunmuştur. Bu buluntular incelemelerin sanılandan çok daha derinlemesine yapılması gerektiğini göstermektedir

Hristiyanlık dininin Anadolu'da hızla yayıldığı MS 5.-7. yüzyıllar boyunca Pamfilya ve Likya, Doğu Roma eyaletleri olarak önemlerini korumuşlar; hatta MS 2. yüzyıldaki parlak çağlarına benzer şekilde imar görmüşlerdir. 7. yüzyılın ortalarında Arapların sürekli yağma ve saldırıları, her iki bölgeye büyük zarar vermiştir. Bu saldırıları durdurmak isteyen Doğu Romalılar, bölgeyi korumak amacıyla özel bir donanma kurmuşlardır. Roma İmparatorluğu'nun bölgeye egemen olmasından sonra, bazı stratejik yerler veya kentler, küçük keşişlikler hâlinde Doğu Roma egemenliği döneminde varlıklarını sürdürmüştür.
Antalya'nın bulunduğu yerde II. Attalos döneminde inşa edilen ilk surların da bu çağda dikildiği bilinmektedir. MS 130 yılında Roma imparatoru Hadriyanus, Antalya seferi sırasında Hadrian Kapısı'nı yaptırmış, surların doğu bölümünü de onartmıştır.
Ayrıca Rodos, Venedik ve Ceneviz korsanlarının talanları, Kıbrıs Krallığı'nın saldırıları, Haçlı Seferleri'ndeki yağmalar ve depremler, bölgenin ekonomik yapısını olduğu kadar kentlerini de yıpratmıştır. Bu sırada özellikle Rodos ve Cenevizliler koruma ve saldırma için, uygun kıyılarda üsler kurmuşlardır. Stratejik konumundan dolayı Antalya, Batı Akdeniz kıyısında kurulduğu tarihten itibaren sürekli istilalara maruz kalmıştır.

Konumu bakımından savunma olanakları güçlü olan Antalya, 11. yüzyıl sonlarında Türklerin hakimiyetine geçti. Kent, 1097'de I. Haçlı Seferi'nden sonra yeniden Bizans'ın eline geçti. Türkler, 12. yüzyılın ilk yarısında Antalya önlerine kadar ilerlediler ve bölgede etkili olmaya başladılar. 1148 yılındaki II. Haçlı seferi sırasında buraya gelen Haçlı yazarları, Türklerin şehrin yakınlarına kadar geldiklerini, halkın bu sebeple verimli tarlalarını ekemediklerini belirtir. Bu yüzden şehirdeki halk yiyecek ihtiyacını deniz yolu ile karşılamaktaydı.
Türkler, 1176 Miryokefalon Savaşı'ndan sonra Anadolu'yu yurt edinmeye başladılar. Bu dönemde II. Kılıç Arslan devletinin güçlü temellere sahip olması için çabalıyordu. II. Kılıç Arslan, bunun için oğullarını Anadolu'nun çeşitli yerlerine gönderdi. En küçük oğlu Gıyaseddin Keyhüsrev'i de 1180 yıllarında fethettiği Borgulu'daki (şimdiki Uluborlu) kaleye ve civarına melik olarak gönderildi. II. Kılıç Arslan 1182 yılında Antalya'yı kuşatmış, fakat şehri alamamıştı.

5 Mart 1207 tarihinde Antalya Büyük Selçuklu Devleti'nin eline geçti. Şehir teslim alındıktan hemen sonra düzenlemeler yapıldı, tersane inşa edildi ve kuzeyde Uluborlu'da bulunan teşkilatın merkezi Antalya'ya taşındı.
Ancak Antalya'daki ilk Selçuklu egemenliği oldukça kısa sürdü. Denizden yardım alabilecek bir şehirle ilgili deneyimleri olmayan Selçuklular, bir cuma namazı vakti Hristiyanların, Türklerin üzerine saldırıp büyük çoğunluğunu katletmesiyle şehri kaybettiler. Antalya'nın kaybının nedenlerine ilişkin iki görüş bulunmaktadır. Birincisi, Gıyaseddin Keyhüsrev'in ölmesinin (1211) ardından ve Selçuklu şehzadelerinin taht kavgası sıra

Konya, Türkiye'nin Konya ilinin merkezi olan şehirdir. 1875'te kurulan Konya Belediyesi, 1987'de çıkarılan 3399 sayılı yasa gereğince "büyükşehir" statüsüne kavuşmuş olup 1989'dan beri belediye hizmetleri bu statüye göre yürütülmektedir. 2014'te 6360 sayılı kanun ile büyükşehir belediyesinin sınırları il mülki sınırları olmuştur.
Ekonomik açıdan Türkiye'nin gelişmiş kentlerinden biri olan Konya doğal ve tarihsel zenginlikleriyle de önem taşır. Dünyanın en eski yerleşimlerinden biri olan Çatalhöyük, 2012 yılında UNESCO Dünya Mirası listesine alınmıştır. Şehir Anadolu Selçuklularının ve Karamanoğullarının başkentliğini yapmıştır. Türkiye'nin en önemli sanayi kentlerinden birisidir. Anadolu Kaplanlarındandır. Şehrin futbol takımı Konyaspor'dur. Yöresel yemekleri etliekmek, bamya çorbası, Mevlana böreği, yağ somunu, tirit, Konya pilavı, sac arası ve fırın kebabı'dır. Konya'nın simgeleri Mevlana Müzesi (Kubbe-i Hadrâ), çift başlı kartaldır.

Konya ovasında yer aldığı bilinen ve Hitit tabletlerinde İkuwaniya olarak geçen şehrin lokasyon ve isim benzerliğinden dolayı Konya olduğu düşünülmektedir. Bizans döneminde kullanılan İconium ve günümüzde kullanılan Konya adlarının şehrin Hititçe ismiyle olan benzerliğinden dolayı Konya adının İkuwaniya'dan geliyor olması olasıdır.
Bizans dönemindeki rivayetlere göre, "İkonion" ismi, "kutsal tasvir" anlamındaki "ikon" sözcüğüne bağlı olduğu iddia edilir. Mitolojide bu konuda değişik rivayetler bulunmaktadır. Bu hikâyelerden birinde anlatıldığı üzere, kente dadanan ejderhayı öldüren kişiye şükran ifadesi olarak bir anıt yapılır ve üzerine de olayı anlatan bir resim çizilir. Bu anıta verilen isim, İkonion'dur. İkonion adı, zamanla İcconium'a dönüşür.
Roma döneminde İmparator adlarıyla değişen, Claudiconium, Colonia Selie, Augusta İconium gibi yeni adlar alır. Bizans kaynaklarında Tokonion olarak geçen şehre ve bölgeye verilen diğer isimler şöyledir: Ycconium, Conium, Stancona, Conia, Cogne, Cogna, Konien, Konia...
Araplar kentin ismini Kuniya olarak değiştirmişlerdir, Selçuklu ve Osmanlı döneminde bu ad Konya'ya dönüşmüştür. Günümüzde de kent hâlâ Konya adını taşımaktadır.

Konya, Türkiye'deki en eski yerleşim birimlerinden biridir. Konya'da yerleşimin Prehistorik (Tarih öncesi) çağdan başladığı görülmektedir. Konya'nın merkezinde yer alan ve aynı zamanda bir höyük olan, Anadolu Selçuklu sultanı II. Alaeddin Keykubad'a nispetle Alâeddin Tepesi adı verilen suni tepe ve çevresinde yapılan araştırmalar sonucu, prehistorik çağ içinde gerek Neolitik (Cilalı Taş Devri) ve Kalkolitik ve gerekse Erken Bronz Çağl'arına ait kültürel bulgulara rastlanmıştır.
Yine Prehistorik çağa ait höyüklerden, merkeze 15 km mesafede yer alan ve Konya'nın bugünkü merkez Harmancık mahallesinde yer alan Karahöyük ve Konya Ovası üzerinde, bulunmuş en eski ve en gelişmiş Neolitik devir yerleşim merkezi olan Çatalhöyük bulunmaktadır.

Konya Ovası Hititler döneminde Aşağı Ülke (Kur Şapliti) adıyla bilinmekteydi ve Hititlerin yönetim merkezi ve can damarı olan Hatti diyarı ile Orta Toroslar'da yer alan ve bir dönem Hitit ülkesinin başkentliğini yapmış Tarhuntaşşa bölgesinin ortasında yer almaktaydı.

Anadolu ve Suriye topraklarında büyük bir imparatorluk kuran Hititler Konya'ya da hâkim olmuşlardır. Hititler'den sonra Friglerin egemenliğine giren Konya (Kavania) daha sonra Lidyalılar, Persler ve Büyük İskender'in istilalarına uğramıştır. Sonraları Anadolu'da Roma hâkimiyeti sağlanınca Konya İconium olarak varlığını korumuştur.
Önemini Roma ve Bizans dönemleri boyunca korumuş olan şehir, Hristiyanlık dininin  ilk yıllarında dini bir merkez hüviyeti de kazanmıştır. Aziz Paul Anadoludaki dinî seyahatleri sırasında Konya'ya da uğramıştır.

İslamiyet'in doğuşuyla beraber Doğu Roma İmparatorluğu aleyhine büyüyen İslam Devleti, İstanbul'u hedef alan harekâtları sırasında Konya üzerine de akınlar düzenlemişlerdir. Anadolu'da ve Konya çevresinde ilk İslami oluşumlar bu devirde ortaya çıkmıştır.
1071 senesinde Malazgirt Ovası'nda yapılan Malazgirt Savaşı'ndan önce Anadolu üzerine keşif harekâtları düzenleyen Türkler ve Anadolu'yu tanıyan Büyük Selçuklular, bu savaş sonucu Anadolu'nun büyük bir kısmı ile beraber Konya'yı da, ele geçirmişler ve bölgedeki uzun Bizans hâkimiyetine son vermişlerdir.
Anadolu Selçukluları'nın kurucusu olan Kutalmışoğlu Süleyman Şah 1076 yılında Konya'yı Anadolu Selçukluları'nın başkenti yapmış, bilahare başkent 1080 yılında İznik'e nakledilmiştir. İlk haçlı seferi sırasında İznik şehri tekrar Bizans'ın eline geçmiş, Sultan I. Kılıçarslan da 1097 tarihinde başkenti tekrar Konya'ya taşımıştır. Bu tarihten 1277 yılına kadar Konya aralıksız Anadolu Selçuklu Devleti'nin başkenti olmuştur. I. Alaeddin Keykubad (1220-1237) devrinde şehrin etrafına muhkem bir sur inşa edilmiştir ve Konya Anadolu'nun en büyük şehri olmuştur. Selçuklular devrinde şehirde cuma namazı kılınan yedi büyük cami vardı. Toplam şehir nüfusu 45.000-50.000 arasında tahmin ediliyor. 

Karamanoğullarının kökeni Azerbaycan'dan Sivas'a göç eden Hoca Saadettin'in oğlu Nur-i Sufi'ye dayanmaktadır. Buradan Toros Dağlarının eteğinde olan Larende kasabasına gelip yerleşmişlerdir. Karamanoğulları Oğuzların Avşar boyundandırlar. Nur-i Sufi'nin oğlu Kerimeddin Karaman Bey 13. yüzyılda buradan başlamak üzere Kilikya bölgesinin büyük bir kısmında güç sahibi olmuş, bunun üzerine Anadolu Selçuklu Devleti Sultanı I. Alaeddin Keykubad tarafından bölgenin beyi olarak atanmıştır. Karamanoğlu Mehmet Bey Konya'yı 1277 yılında beyliğine katmıştır. Selçuklu yıkılışından sonra Konya şehri Karamanoğulları topraklarına katılmış ve Konya, Karamanoğulları Beyliği'nin başkenti olmuştur. Şehir tam on altı kez Osmanoğulları ve Karamanoğulları arasında el değiştirmiştir.

Şehir 1467 senesinde kalıcı Osmanlı egemenliğine geçmiştir. Sultan II. Mehmed Konya'yı zapt ederek Karamanoğlu hâkimiyetine son vermiştir. Osmanlı devrinde Konya önce Karaman Eyaletinin sonra da Konya Vilayetinin merkezi olmuştur.
Osmanlı Rus Savaşı ve Balkan Harbi sonunda zorunlu göçe zorlanmış yüz binlerce Müslüman Arnavut, Çerkes, Boşnak kökenli Balkan ve Kafkas muhaciri tarıma elverişli olması sebebiyle Konya ve ilçelerine iskân edilmişlerdir. Bu yüzden de dinî bir merkez olarak da görülmüştür.

Millî mücadelenin başlamasıyla Konya bu kutsal mücadelenin içinde yer almış; ancak istenmeyen ve Konya halkınca pek tasvip görmeyen bazı olayların gelişmesi, bir takım yanlış anlamalara, gerçekle pek ilgisi olmayan yorumlara yol açmıştır.
Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, Vali'nin Artin Cemal'in yanı sıra Konya'daki Amerikalı Miss Kouchman, İngiliz Rahip Rew Frew, Dr. İpokrat, Kirkor Şişmanyan, Rodoslu Nikola Samarcidis ve Kıbrıslı Kemal Subhuezel gibi ajanların, azınlık temsilcilerinin tabi Damat Ferit ve Zeynel Abidin'in her türlü engelleme, çabalarına rağmen kurulmuştur. Tabii Konya Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin Kadınlar Şubesinin kurulması da önemlidir.
Konya'da Çıkan İsyanlar:

Birinci Bozkır İsyanı,
İkinci Bozkır İsyanı,
Delibaş Mehmet İsyanı
Konya Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Başkanı Sivaslı Ali Kemal'in çalışmaları, çabaları Mustafa Kemal Paşa tarafından takdir edilmiştir. Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin bu çalışmalar içinde önemsediği işgale ve işgalcilerin uygulamalarına karşı düzenlenen protesto mitingleridir. Bu mitinglerle Konya halkının tepkisi dile getirilmiş, hem de halkın birlik beraberliğinin oluşması sağlanmıştır. Özellikle o günlerde ilk kadın mitingi Konya'da yapılmış, işgale karşı Konyalı kadınların tepkisi bu mitingle ifade edilmiştir.
Konya, işgal görmeyen Ankara, Kayseri, Yozgat, Çorum, Çankırı gibi İç Anadolu şehirleriyle birlikte kurtuluş savaşında ordunun ihtiyaçlarının karşılandığı lojistik merkezi olmuştur. Cephede savaşan ordunun ihtiyaçları Konya'da toplanmış ve cepheye buradan gönderilmiştir. Konya, cepheden gelen yaralı ve hastaların tedavi gördüğü merkez olmuştur.

Konya, 1987 yılında çıkarılan 3399 sayılı kanun ile büyükşehir unvanı kazandı. Başlangıçta üç ilçe (Karatay, Meram ve Selçuklu) Konya Büyükşehir Belediyesi'nin sınırlarına dahil edildi. 2004 yılında çıkarılan 5216 sayılı kanun ile büyükşehir belediyesinin sınırları valilik binası merkez kabul edilerek yarıçapı 30 kilometre olan dairenin sınırlarına genişletildi. 2012 yılında çıkarılan 6360 sayılı kanun ile 2014 Türkiye yerel seçimlerinin ardından büyükşehir belediyesinin sınırları il mülki sınırları oldu.

Konya şehrinin ortalama rakımı 1.016 metredir. Bitki örtüsü İç Anadolu Bölgesi'nin tipik bitkisel örtüsü olan bozkırdır.

Konya şehrinde yarı kurak karasal iklim (Köppen iklim sınıflandırması: Bsk ve Dsb) hüküm sürer. Kışları soğuk ve kar yağışlı, yazları sıcak ve kurak, sonbaharları ılık ve yağışlı ve ilkbaharları serin ve yağışlıdır. Konya ikliminin diğer bir özelliği ise mevsimlerin geç başlaması ve geç bitmesidir. En sıcak ay temmuz ve ağustostur ve ortalama en yüksek gündüz sıcaklıkları 30 ° C'dir. En soğuk ay ise Ocak ayıdır, en düşük gece sıcaklıkları ortalama -4 °C'dür. Şehirde ölçülen en düşük sıcaklık -28,2 °C, en yüksek sıcaklık ise 40,6 °C'dir. Yağışlar en çok mayıs, en az temmuz veya ağustos ayında düşer. İlkbaharda ve yaz başlarında, kırkikindi olarak adlandırılan konveksiyonel yağışlar görülür. Konya'da yıllık ortalama toplam yağış 318 mm'dir. Konya, Türkiye'de Iğdır'dan sonra en az yağış alan şehirdir.

1987 yılında Konya büyükşehir statüsü kazanıp il merkezinde yeni ilçeler kurulmuştur. Bu yıldan itibaren il merkezinin nüfusu aşağıdaki gibidir.

2012 yılında ilin tamamı büyükşehir sınırlarına girmiştir.

2016-17 sezonunda Konyaspor, futbolda Türkiye Kupası'nda İstanbul Başakşehir'i normal süreyi ve uzatmaları 0-0 tamamladı. Seri penaltı atışlarında rakibini 4-1 yenerek şampiyon oldu. Konyaspor Türkiye Kupası şampiyonun ve Süper Lig şampiyonun karşılaştığı Süper Kupa'yı da Beşiktaş'ı 2-1 yenerek müzesine götürdü.
2018-2019 sezonu sonunda, Konyaspor, Süper ligi 8.sırada tamamlamıştır. Anadolu Selçukspor ise 3. Lig takımıdır. BAL'da 3, kadınlar futbol liglerinde iki takımı daha vardır. Basketbol 1. Lig ta

Adana, Türkiye'nin Adana ilinin merkezi olan şehridir. Seyhan, Yüreğir, Çukurova ve Sarıçam olmak üzere 4 ilçeye bölünür. Türkiye'deki yedinci büyük metropolitan alan olup, ülkenin önde gelen tarım, ticaret ve kültür merkezlerinden biridir. Türkiye'deki maden zengini 4. bölge olan Adana; krom, demir, manganez, kurşun ve çinko yatakları açısından önem taşımaktadır.
Adana'nın merkezi; Mersin, Adana, Osmaniye ve Hatay illerini kapsayan coğrafi, ekonomik ve kültürel bir bölge olan Çukurova'nın merkezinde bulunur. Yaklaşık 6,33 milyon insana ev sahipliği yapan bölgenin büyük bir bölümü, tarıma oldukça elverişli, geniş ve düz bir arazidir.

Birçok kaynağa göre Adana ismi Hitit İmparatorluğu egemenliğindeki Kizzuvatna krallığının AdaniyaURU adlı şehrinin isminden türemiştir. Yunan kolonizasyonu dönemiyle birlikte bölgeye yerleşen Yunan halkları tarafından ortaya atılan iddialar ise bu ismin; Mısır'dan gelip Yunan şehri Argos'a yerleşen mitolojik Yunan kabilesi Danaoi ya da efsanevi karakter Danaus'la ilgili olduğu şeklindedir. Danaja adındaki bir ülkeyle bağlantılı olan erken Mısır metinleri Thutmosis II (MÖ 1437) ve Amenophis III'ten (MÖ 1390-1352) kalan yazıtlardır. Miken Uygarlığı'nın çöküşünden (MÖ 1200) sonra Ege'deki bazı mülteciler Kilikya sahillerine gitmişlerdir. Dananayim ya da Danuna sakinleri; III. Ramses hükümdarlığı sırasında MÖ 1191 yılında Mısır'a saldıran bir grup denizci olarak tanımlanır. Denyen ise Adana şehrinin sakinleri olarak bilinir. Ayrıca söz konusu ismin PIE dilinde da-nu (nehir) Dana-na-vo (nehir kenarında yaşayan insanlar) (İskitli göçmenler) ve Rigveda'da (Danavas) yaşayan iblisler ile bir bağlantısı olması mümkündür.
Homeros'un İlyada'sında şehir Adana olarak anılır. Helenistik dönemde Kilikya'daki Antiohya (Yunanca: Ἀντιόχεια τῆς Κιλικίας) ya da Antiochia ad Sarum (Yunanca: Ἀντιόχεια ἡ πρὸς Σάρον; "Sarus üzerindeki Antiohya") olarak da bilinirdi. The Helsinki Atlas editörleri Adana'yı geçici olarak Quwê olarak tanımlamışlardır. Bu isim Hititlerin yıkılışından sonra bölgede kurulan Geç Hititler dönemine ait krallıklardan biri olan Kue'den (Hiyava) gelmektedir. İsim bazı kaynaklarda aynı zamanda Coa olarak da gösterilir ve Kitab-ı Mukaddes'te belirtilen Kral Süleyman'ın atlarını temin ettiği yer olduğu yönünde yaklaşımlar bulunmaktadır. Şehrin Ermenice ismi Ատանա Atana ya da Ադանա Adana'dır.
Bir antik Grek-Rumen mitolojisine (Roma mitolojisi) göre Adana ismi kökenini; Seyhan Nehri (Sarus) yakınlarında bir yere gelip Adana'yı kuran Uranus'un iki oğlu Adanus ve Sarus'tan almaktadır. Şehrin ismine ilişkin daha eski bir efsaneye göre ise Akad, Sümer, Babil, Asur ve Hitit mitolojileri tarafından ormanın yakınlarında yaşadığına inanılan ve Tesup veya Ishkur olarak da bilinen gök gürültüsü tanrısı Adad'ın ismi bu bölgeye verilmiştir. Bu savı kanıtlayan Hititlerin isimleri ve el yazmaları o bölgede bulunmuştur. Bu teori gök gürültüsü tanrısının çok fazla yağmur getirmesi ve bu yağmurun bölgeye büyük bir bolluk sağlamasından beridir devam eder. Bu tanrı yörenin sakinleri tarafından sevilir ve saygı duyulurdu. Onun şerefine, söz konusu bölge "Uru Adaniyya;" diğer bir deyişle "Adana Bölgesi" olarak anılmaya başlanmıştır.
Ali Cevad'ın 'Memalik-i Osmaniye Coğrafya Lügatı'na göre ise Adana'da yaşayan İslamlar, Adana ismini, Harun Reşid'in vali nasbettiği Ebu Süleym Ezene'ye nisbet etmektedir. Aynı kitaptaki bilgilere göre yerleşik Rumlar, Adanus ve Sarus adlı iki kardeşin adını öne çıkarırlar.

 Adana'nın tarihçesi 3.000 yıl kadar öncesine dayanmaktadır; bölgedeki arkeolojik bulgular Paleolitik Çağ'a değin uzanan insan yerleşkelerini gün yüzüne çıkarmıştır. Arkeologların taş bir duvar ve bir şehir merkezi buldukları Tepebağ Höyüğü Neolitik Çağ'da inşa edilmiştir ve Çukurova bölgesindeki en eski şehir olarak düşünülmektedir. Adana isminde bir yer Sümer destanlarından biri olan Gılgamış Destanı'nda söz edilmektedir; ancak bu çalışmanın coğrafyası, sözü geçen yerin konumunu belirlemek için çok muğlaktır.
Hattuşaş'ta (Boğazkale) bulunan Hitit Kaya yazıtlarına göre Kizzuvatna, MÖ 1335 dolaylarında Hititlerin koruması altında Adana'yı yöneten ilk krallıktı. Aynı zamanda şehir Uru Adaniya ve sakinleri ise Danuna olarak anılırdı. MÖ 1191-1189'a rastlayan yıllarda Hitit İmparatorluğu'nun çöküşüyle başlayan batı kaynaklı akınlar ovanın denetiminin çok sayıda küçük çaplı krallıklara geçmesine neden olmuştur. Hititler sonrası dönemde şehir Geç Hititler dönemine ait krallıklardan biri olan Hiyava veya diğer adıyla Kue hakimiyetine girmiştir. Akabinde de Asurlular MÖ 9. yüzyılda, Persler MÖ 6. yüzyılda, MÖ 333'te Büyük İskender, Selevkoslar, Kilikya korsanları, Romalı devlet adamı Pompey ve Kilikya Ermeni Krallığı (Kilikya Krallığı) bölgenin denetiminde söz sahibi olmuşlardır.
Adana'nın tarihçesinin, özü itibarıyla Tarsus'un tarihçesiyle bir bağlantısı vardır; Seyhan Nehri'ne komşu olan bu iki şehrin konumu nehir tarafından değiştirildiğinden bu şehirler sıklıkla aynı kent olarak anılır ve ismi de asırların seyrine göre değişmiştir. Romalılar döneminde Adana göreceli olarak az bir önem arz etmekteydi ve bu sıralarda bölgenin metropolü konumunda Tarsus bulunmaktaydı. Gnaeus Pompeius Magnus devrinde ise şehir Kilikya korsanları için bir hapishane olarak kullanılmıştır. Birkaç yüzyıl sonra şehirde doğuya giden Roma askerî yolu üzerinde yerel bir istasyon kurulmuştur. MS 395'te Roma İmparatorluğu'nun kesin çöküşünün ardından bölge Bizans İmparatorluğu'nun bir parçası hâline gelmiş ve muhtemelen Julianus'un hükümdarlığı zamanında gelişmişti. Büyük köprülerin, yolların, hükûmet binalarının, sulama ve fidanlıkların inşasıyla beraber Adana ve Kilikya bölgenin en önemli ve gelişkin ticaret merkezi hâline gelmiştir. Özellikle Kilikyalılar devrinde Ayas (bugünkü adıyla Yumurtalık) ve Kozan (eski adıyla Sis) bölgedeki diğer büyük şehir ve yönetim merkezleriydi.
Adana tarih boyunca sırasıyla Luvi Krallığı (MÖ 1900), Arzava Krallığı (MÖ 1500-1333), Hitit İmparatorluğu (MÖ 1900-1200), Asurlular (MÖ 713-663), Pers İmparatorluğu (MÖ 550-333), Helen Antik Yunan Uygarlığı (MÖ 333-323), Selevkos İmparatorluğu (MÖ 312-133), Kilikya Prensliği (MÖ 178-112), Romalılar (MÖ 112-MS 395), Bizans İmparatorluğu (395-638; 964-1071), Abbasiler, Büyük Selçuklu İmparatorluğu, Memlükler, Ramazanoğlu Beyliği, Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye'nin egemenliği altına girmiştir.

Seyhan ve Ceyhan nehirlerinin deltasında verimli sulak arazide kurulu Adana'nın tarihi, coğrafi konumu nedeni ile MÖ 6000 yıllarına dek uzanmaktadır. Adana, Antik Kilikya Bölgesi'nin en önemli şehirlerinden birisidir. Hititlerden Osmanlıya, gelmiş geçmiş birçok medeniyetin beşiğidir. Yaygın görüşe göre Adana, adını Yunan mitolojisine göre gök tanrısı Uranus'un oğlu Adanus'tan almıştır. Ancak bu konuda başka görüşler de ileri sürülmüştür. Bir görüşe göre Adana'ya ait en eski yazılı kayıtlara ilk defa, Anadolu yarımadasının en köklü uygarlıklarından biri olan Hititlerin kaya kitabelerinde rastlanmaktadır. Boğazköy Metinleri olarak bilinen ve MÖ 1650 yılına tarihlenen bir Hitit tabletinde, Adana havalisinden Uru Adania yani Adana bölgesi olarak bahsedilmektedir. Bu konuda sadece bu tablet dikkate alınacak olsa bile Adana isminin en az 3640 yıllık bir geçmişi vardır. Bir başka rivayete göre eski çağlarda Seyhan Nehri kıyılarının bol miktarda söğüt ağacı ile kaplı olması ve bu ağacın Mezopotamya kavimlerince And ağacı olarak tanınması da kente Adana isminin verilmesinde etkili olmuştur. Yine başka bir görüşe göre, ormanlık yörelerde yaşadığına inanılan fırtına tanrısı Adad (Tesup) adının, ormanları bol Toroslar ile Seyhan Nehri bölgesinin oluşturduğu Adana yöresine isim olarak verilmiş olduğuna inanılmaktadır. Fenikeliler de bölgeye efendi anlamına gelen tarım ve bitki tanrısı Adonis'in adını vermişlerdir.
Tarihî araştırmalardan elde edilen bilgilere göre Adana, Yontma Taş Devri'nden bu yana yerleşim yeri olmuştur. Kilikya'nın en eski yerleşim merkezlerinden biri Tepebağ Höyüğü ilk çağlardan kalmadır. Höyükte rastlanan surlarla çevrili kent çekirdeği burada Neolitik Çağ'da yaşayan kent dönemine ışık tutmaktadır.
Kilikya yöresinde yapılan arkeolojik araştırmalar neticesinde on değişik uygarlık ile devlet, krallık, beylik ve padişahlık gibi çok çeşitli siyasi güçlerin ortaya çıktığı görülmüştür. Kilikya'yı egemenlikleri altına alan medeniyetler şu şekilde sıralanabilir: Luvi Krallığı, Kizzuvatna Krallığı, Hitit Krallığı, Kue (Ove) Krallığı, Geç Hitit Krallığı, Asur Krallığı, Syennesis Krallığı, Pers İmparatorluğu, Helenistik Dönem, Selevkos Krallığı, Otonom Dönem, Roma İmparatorluğu, Büyük Selçuklu İmparatorluğu, Ramazanoğlu Beyliği ve Osmanlı İmparatorluğu.
Orta Çağ'da da Adana eski önemini korumaya devam etmiş, bu durum İpek Yolu'nun buradan geçmesiyle daha da artmıştır. Bu dönemde buraya egemen olan uygarlıklar ise şunlardır: Doğu Roma İmparatorluğu (395 - 638), Selçuklular (1071 - 1097). Bu dönemde çeşitli uygarlıklar Kilikya bölgesine egemen olmak için savaşlar yapmışlardır.

7. yüzyılın ortalarında şehir Araplar tarafından ele geçirilmiştir. Arap kökenli bir kaynağa göre şehrin ismi Yazene'nin torunu Ezene'den gelmektedir.
Bizans 964'te Adana'yı yeniden ele geçirmiştir. 1071'de Alp Arslan'ın Malazgirt Meydan Muharebesi zaferinin ardından Selçuklular, Bizans İmparatorluğu'nun büyük bir kısmını hâkimiyeti altına almıştır. 1071 yılından bir süre önce Adana'ya ulaşıp şehri ele geçirmişlerdir ve 1097'de Birinci Haçlı Seferi önderi Tancred, Adana'yı ele geçirene kadar şehri ellerinde tutmuşlardır.
1132 yılında I. Levon komutası altındaki Kilikya Ermeni Krallığı tarafından ele geçirilmiştir. 1137'de ise bölgeye Bizans kuvvetlerince el konulmuştur, fakat Ermeniler 1170 dolaylarında şehri yeniden hâkimiyetleri altına almışlardır. 1268'de şehrin büyük bir bölümünü yıkan şiddetli bir deprem meydana gelmiştir. Deprem sonrasında Adana yeniden inşa edilip 1359'a kadar Kilikya Ermeni Krallığı'nın bir bölümü olarak kalmıştır ancak yapılan bir barış antlaşması sonucu şehir III. Konstantin tarafı

Trabzon (Romeika: Τραπεζούντα, Trapezounta, Lazca: Ťamt̆ra), Türkiye'nin Trabzon ilinin merkezi olan şehirdir. Karadeniz Bölgesi'nin Doğu Karadeniz Bölümü'nde yer alan ilin Karadeniz'e kıyısı bulunur. Günümüzde Karadeniz Bölgesi'nin Samsun'dan sonra ikinci büyük kentidir. 12 Kasım 2012 tarihinde kabul edilen büyükşehir yasa tasarısı ile büyükşehir belediyesi olmuş ve merkez ilçe kaldırılarak Ortahisar ilçesi kurulmuştur. İstiklal madalyası alan şehirlerden biridir. Trabzon iki il ile birlikte de "şehzadeler şehri" olarak anılır. Evliya Çelebi Trabzon için şöyle demiş: "Bu şehre küçük İstanbul denilse yeridir. İrem bağları gibi süslü bir şehirdir burası.'' Fatih Sultan Mehmed ise Trabzon'u kuşattığı vakit şöyle söylemiştir: ''Trabzon fethedilmeden İstanbul fethedilmiş sayılmaz.''
7 Eylül 2010 tarih ve 27695 sayılı resmi gazetede yayımlanan karar ile birlikte 7 belde ve 29 köy tüzel kişilikleri kaldırılarak belediye sınırlarına dahil edilmiştir. 
Trabzon il merkezinin deniz seviyesinden yüksekliği ortalama 33 metredir.

Şehrin Türkçe adı Trabzon'dur. Şehrin ilk kayıtlı adı, kurulduğu Zağnos (İskeleboz) ve Kuzgun dereleri arasındaki masa şeklindeki merkezi tepeye atıfta bulunan Yunanca Tραπεζοῦς (Trapezous)'tur (τράπεζα, Antik Yunancada "masa" anlamına geliyordu; şekildeki madalyondaki masaya dikkat edin). Latincede Trabzon, eski Yunanca adının Latinleştirilmiş hali olan Trapezus olarak adlandırılır. Hem Pontus Yunancasında hem de Modern Yunancada Τραπεζούντα (Trapezounta) olarak adlandırılır. Osmanlı Türkçesinde ve Farsçada طربزون olarak yazılır. Osmanlı döneminde Tara Bozan da kullanılmıştır. Lazcada ტამტრა (T'amt'ra) veya T'rap'uzani olarak bilinir, Gürcüce'de ტრაპიზონი (T'rap'izoni) ve Ermenicede ԏրրֺּ֡րրրրրրրր (Trapizon)'dur. 19. yüzyılda yaşayan Ermeni gezici rahip Byjiskian, şehri Hurşidabat ve Ozinis gibi diğer yerel isimlerle adlandırdı. Batılı coğrafyacılar ve yazarlar, Orta Çağ boyunca ismin birçok yazım varyasyonunu kullandılar. Bu arada İngiliz edebiyatında da kullanılan bu isim versiyonları şunlardır: Trebizonde (Fransızca), Trapezunt (Almanca), Trebisonda (İspanyolca), Trapesunta (İtalyanca), Trapisonda, Tribisonde, Terabesoun, Trabesun, Trabuzan, Trabizond ve Tarabossan. 
İspanyolcada bu isim şövalye romanlarından ve Don Kişot'tan bilinmektedir. Trápala ve trapaza'ya benzerliğinden dolayı trapisonda "kargaşa, karmaşa" anlamını kazanmıştır.

Demir Çağı ve Klasik Antik Çağ
Şehir bir Yunan kolonisi olarak kurulmadan önce bölgeye Kolhisliler (Batı Gürcü) ve Halibeler (Anadolu) kabileleri hakimdi. MÖ 14. yüzyılda Orta Anadolu Hititleriyle çatışma halinde olan Hayasaların Trabzon'un güneyindeki bölgede yaşadığına inanılıyor. Daha sonraki Yunan yazarlar, yerli halklar olarak Makronlar ve Halibeler bahsetmişlerdir. Doğudaki baskın Kafkas gruplarından biri de, diğer akraba Gürcü halklarıyla birlikte Kolhis monarşisinin bir parçası olan Lazlar idi.
Şehir, Klasik Antik Çağ'da MÖ 756 yılında Sinop'tan gelen Miletli tüccarlar tarafından Tραπεζούς (Trapezous) olarak kurulmuştur. Karadeniz kıyıları boyunca bulunan (yaklaşık on) Miletli ticaret merkezlerinden veya kolonilerinden biriydi. Diğerleri arasında Çanakkale'deki Abydos ve Kizikos ile yakınlardaki Kerasous yer alıyordu. Çoğu Yunan kolonisi gibi, şehir de Yunan yaşamının küçük bir enklavıydı ve kelimenin daha sonraki Avrupa anlamında kendi başına bir imparatorluk değildi. Bir koloni olarak Trapezous başlangıçta Sinop'a haraç ödüyordu, ancak Londra'daki British Museum'da bulunan Trapezous'tan bir gümüş drahma sikkesine göre, şehirde MÖ 4. yüzyılda erken bankacılık (para değiştirme) faaliyetlerinin gerçekleştiği öne sürülmektedir. Büyük Kiros şehri Ahameniş İmparatorluğu'na kattı ve muhtemelen doğu Karadeniz bölgesini tek bir siyasi varlık (satraplık) haline getiren ilk hükümdardı.
Trabzon'un ticaret ortakları arasında Mosinikler halkı da vardı. Ksenofon ve On Bin paralı asker Pers İmparatorluğu'ndan çıkarken ulaştıkları ilk Yunan şehri Trabzon'du (Ksenofon, Anabasis, 5.5.10). Şehir ve yerel Mosinikler halkı, Mosinikler başkentinden o kadar uzaklaşmıştı ki, iç savaş noktasına gelmişti. Ksenofon'un kuvvetleri bu durumu isyancıların lehine ve dolayısıyla Trabzon'un çıkarına olacak şekilde çözdü. 
Büyük İskender'in fetihlerine kadar şehir Ahamenişlerin egemenliği altında kaldı. Pontus doğrudan savaştan etkilenmese de, şehirleri savaş sonucunda bağımsızlık kazandı. Yerel yönetici aileler kısmen Pers mirasına sahip olduklarını iddia etmeye devam ettiler ve Pers kültürü şehir üzerinde kalıcı bir etki bıraktı; eski şehrin doğusundaki Minthrion Dağı'ndaki kutsal kaynaklar, Pers-Anadolu Yunan tanrısı Mitra'ya adanmıştı. MÖ 2. yüzyılda, doğal limanlarıyla ünlü şehir, I. Farnakis tarafından Pontus Krallığı'na katıldı. VI. Mithridatis, Romalıları Anadolu'dan uzaklaştırma çabaları sırasında burayı Pontus filosunun ana limanı yaptı.
MÖ 66'da Mithridates'in yenilgisinden sonra şehir önce Galatlara verildi, ancak kısa süre sonra Mithridates'in torununa geri döndü ve daha sonra yeni Pontus Krallığı'nın bir parçası oldu. Krallık iki yüzyıl sonra nihayet Roma'nın Galatya eyaletine ilhak edildiğinde, filo yeni komutanlara geçti ve Classis Pontica oldu. Şehir, yargı özerkliğini ve kendi parasını basma hakkını genişleten civitas libera statüsünü aldı. Trabzon, Zigana Geçidi üzerinden Ermeni sınırına veya yukarı Fırat vadisine giden yollara erişimi nedeniyle önem kazandı. Vespasianus döneminde Pers ve Mezopotamya'dan yeni yollar inşa edildi. Sonraki yüzyılda İmparator Hadrianus, şehre daha düzenli bir liman kazandırmak için iyileştirmeler yaptırdı. İmparator, doğu sınırının (limes) denetiminin bir parçası olarak 129 yılında şehri ziyaret etti. Mithraeum, günümüzde kalenin doğusunda ve modern limanın güneyinde, yakınlardaki Kızlara'da bulunan Panagia Theoskepastos Kilisesi ve Manastırı (Kızlar Manastırı) için bir mahzen görevi görmektedir.

Septimius Severus, Beş İmparator Yılı sırasında rakibi Pescennius Niger'i desteklediği için Trabzon'u cezalandırdı. 257 yılında, "alışılagelmiş garnizonunun 10.000 üzerinde" asker ve iki sur şeridiyle savunulmasına rağmen şehir Gotlar tarafından yağmalandı. Trabzon daha sonra yeniden inşa edildi, 258'de Persler tarafından tekrar yağmalandı ve ardından bir kez daha yeniden inşa edildi. Kısa sürede toparlanamadı. Sadece Diocletianus döneminde bir yazıtta şehrin yeniden inşasına dair bir gönderme bulunur; Ammianus Marcellinus, Trabzon hakkında "önemsiz bir şehir değil" demekten başka bir şey söylemedi.
Hristiyanlık, üçüncü yüzyılda Trabzon'a ulaşmıştı; zira Diocletianus döneminde Evgenios ve arkadaşları Candidius, Valerian ve Aquila öldürülmüştü. Evgenios, Minthrion Dağı'ndan (Boztepe) şehre bakan Mithras heykelini yıkmış ve ölümünden sonra şehrin koruyucu azizi olmuştu. İlk Hristiyanlar, şehrin güneyindeki Pontus Dağları'na sığınarak 270 yılında Vazelon Manastırı'nı ve 386 yılında Sümela Manastırı'nı kurmuşlardı. Birinci İznik Konsili'nden itibaren Trabzon'un kendi piskoposu vardı. Daha sonra Trabzon Piskoposu, Poti Metropolit Piskoposuna bağlı hale geldi. Ardından 9. yüzyılda Trabzon, Lazika Metropolit Piskoposunun merkezi oldu.
Bizans dönemi

I. Justinianus dönemine gelindiğinde, şehir Pers Savaşları'nda önemli bir üs görevi görüyordu ve Miller, general Belisarius'un bir portresinin "uzun süre Aziz Basil Kilisesi'ni süslediğini" belirtiyor. Şehrin doğu kapısının üzerindeki bir yazıtta, depremden sonra Justinianus'un masraflarıyla şehir surlarının yeniden inşası anılıyordu. 7. yüzyıldan önce bir noktada, şehrin üniversitesi (Pandidakterion) dört bölümlü bir müfredatla yeniden kuruldu. Üniversite sadece Bizans İmparatorluğu'ndan değil, Ermenistan'dan da öğrenci çekiyordu.
Şehir, Haldia temasının merkezi haline geldiğinde yeniden önem kazandı. Trabzon, 8. ila 10. yüzyıllarda ticaret yolunun yeniden önem kazanmasıyla da fayda gördü; 10. yüzyıl Müslüman yazarları, Trabzon'un Bizans ipeklerinin doğu Müslüman ülkelerine aktarılmasının ana kaynağı olarak Müslüman tüccarlar tarafından sıkça ziyaret edildiğini belirtiyor. 10. yüzyıl Arap coğrafyacısı Ebü'l-Fidâ'ya göre, burası büyük ölçüde Lazika limanı olarak kabul ediliyordu. Venedik Cumhuriyeti ve özellikle Ceneviz Cumhuriyeti gibi İtalyan denizci cumhuriyetleri, yüzyıllar boyunca Karadeniz ticaretinde aktif rol oynadılar ve Trabzon'u Avrupa ile Asya arasında mal ticareti için önemli bir liman olarak kullandılar. Asya'dan mal taşıyan İpek Yolu kervanlarının bazıları Trabzon Limanında durarak Avrupalı ​​tüccarların bu malları satın alıp gemilerle Avrupa'nın liman şehirlerine taşımalarını sağladı. Bu ticaret, Trabzon'da satılan mallardan alınan gümrük vergileri veya kommerkiaroi şeklinde devlete gelir kaynağı sağladı. Yunanlar, kıyı ve iç ticaret yollarını geniş bir garnizon kalesi ağıyla korudular.
1071'de Malazgirt Meydan Muharebesi'nde Bizans'ın yenilgisinin ardından Trabzon, Selçuklu yönetimine girdi. Bu kural, uzman bir asker ve yerel aristokrat olan Theodore Gabras'ın şehri Türk işgalcilerden ele geçirmesi ve Anna Komnena'nın sözleriyle Trabzon'u "kendi payına düşen bir ganimet" olarak görüp kendi krallığı gibi yönetmesiyle geçici oldu. Komnena'nın iddiasını destekleyen Simon Bendall, Gabras ve halefleri tarafından basıldığına inandığı nadir bir sikke grubu tespit etti. 1098'de Türkler tarafından öldürülmesine rağmen, ailesinin diğer üyeleri fiili bağımsız yönetimini sonraki yüzyıla kadar sürdürdü.

Trabzon İmparatorluğu, 1204'te Konstantinopolis'in yağmalanmasından birkaç hafta önce Alexios Komnenos komutasındaki bir Gürcü seferinin ardından Keldani'de kuruldu. Anadolu'nun en kuzeydoğu köşesinde yer alan bu imparatorluk, Bizans'ın ardıl devletleri arasında en uzun süre varlığını sürdüren devletti. Pahimeris gibi Bizanslı yazarlar ve bir ölçüde Lazaropoulos ve Bessarion gibi Trabzonlu yazarlar, Trabzon İmparatorluğu'nu Lazika sınır devleti olarak görüyorlardı. Dolayısıyla, Lascaris ve daha sonra Palaiologos ile bağlantılı Bizanslı yazarların bakış açısından Trabzon'un yöneticileri imparator değild

Kayseri, Türkiye'nin Kayseri ilinin merkezi olan şehirdir. İç Anadolu Bölgesi'nin güneydoğusunda bulunur. Deniz seviyesinden yüksekliği 1.054 metredir.

Kayseri kentinin adı Latince Caesarea, Kaysaria (Yunanca: καισαρεία, romanize: kaysaria) adı Arapça biçiminden Türkçeleştirilmiştir. Tarihi kayıtlarda ismi Mazaka, (Ermenice: Մաժաք, romanize: Mažak) olarak da geçmektedir.
"Kayser" veya "kaysar" (Arapça: قيصر), Roma ve Doğu Roma (Bizans) imparatorlarına verilen Caesar (Yunanca: καισαρ, romanize: kaisar) unvanının İslam ülkelerinde kullanılan biçimidir. Osmanlı sultanları II. Mehmed'ten başlayarak resmî sıfatları arasında Kayser-i Rum unvanını da kullanmışlardır.
Caesar asıl olarak Romalı devlet adamı Julius Caesar'ın (MÖ 100-44) lakabıdır (cognomen). Sezar'ın manevi oğlu olan ilk Roma imparatoru Gaius Julius Caesar Octavianus, onursal bir unvan olarak Caesar lakabını benimsemiştir.

Ayrıca Yılanlı Dağ'ın zirvesinde dönemin en büyük Kapadokya kralına ait olan mezar kabri keşfedilmiş, çevresinde çok eski tarihî bir kale ve kale ortasında bir darphane de bulunmuştur. Kale içindeki kazılarda ele geçen bir tablete göre bu dağ üzerinde gizli bir yerde yer altı şehri ve hazineler bulunmakta olduğu iddia edilmektedir.

Kayseri, MÖ 4000 ile MS 2000 olmak üzere 6000 yıllık bir tarihe sahiptir. MÖ 2000 yıllarında Anadolu'ya gelen Hititler, Kayseri'ye 22 km uzaklıkta bulunan Kültepe (Kaniş) şehrini kurmuşlardır. Kültepe, Kayseri ovasının en büyük şehri ve Anadolu'nun en büyük höyüklerinden biridir. Kültepe'nin hemen yanında yer alan Karum'da (Pazarşehir) yapılan kazılarda bu döneme ait çivi yazısı ile çeşitli yazılı tabletler bulunmuş ve bu tabletlerden Asurlu tüccarlarla Hititli yerliler arasındaki ticari ilişkilere ait bilgiler elde edilmiştir. Kültepe, MÖ 4000 yılından Roma devri sonuna kadar devamlı olarak yerleşme görmüştür.

M.S. 395'te Roma İmparatorluğu ikiye bölününce bu bölge (Kapadokya) Anadolu'nun diğer bölgeleri gibi Doğu Roma(Bizans)'nın payına düşmüştür. Hristiyanlık yayılırken Kayseri bu dinin en büyük merkezlerinden biriydi. Romalılar daha Hristiyanlığı resmi din ilan etmeden önce bu dine inananlara zulmediyorlardı. O dönemde pek çok Hristiyan Kayseri ve civardaki illere sığınmışlardır. Şehirde pek çok oyma kilise bulunmaktadır.
MS 6. asırda İmparator I. Justinianus, Kayseri'yi surlarla çevirdi ve bazı imar faaliyetlerinde bulundu. Emevîler zamanında 690, 726, 729 ve 732'de İslâm orduları Halife Abdülmelik, Mesleme, Said ibni Hişam ve Süleyman ibni Hişam Kayseri'yi dört defa fethettiler. Fakat yerleşim yeniden Bizans'ın eline geçti.

Selçuklular Kayseri'yi Malazgirt Meydan Muharebesi'nden kısa bir süre sonra tam olarak hâkimiyet kurmuşlardır. Selçuklular devrinde Kayseri, Konya'dan sonra ikinci başkent oldu. Selçuklu Sultanı Alâeddin Keykubât zamanında Kayseri'nin durumu Bizans devrini gerilerde bıraktı. En parlak devrini yaşadı. Selçuklu Anadolu'sunun Konya'dan sonra en önemli şehri Kayseri'ydi. Bugün Kayseri'deki eski eserlerin çoğu ve en değerlileri Selçuklu devrinden kalmış olanlardır. Selçuklulardan sonra İlhanlılar bu bölgeye hâkim oldular. 1277'de Memlûk Sultanı Baybars Kayseri'ye geldi, fakat İlhanlılar'dan Kayseri'yi geri alamadı.

On dördüncü yüzyılda Alaeddin Eretna, İlhanlıların Anadolu genel valisi olarak Kayseri'ye geldi. İlhanlılar yıkılınca Eratnaoğulları Beyliği kuruldu ve yerleşim bu beyliğin Sivas’tan sonra ikinci başkentiydi.
Eretnaoğulları’nın yerine geçen Kadı Burhaneddin’in hâkimiyeti uzun sürmedi. Şehir 1398’de I. Bayezid tarafından fethedilip, Osmanlı Devleti'ne katıldı. Fakat dört sene sonra 1402’de Timur İmparatorluğu ile yapılan Ankara Muharebesi'nden sonra Kayseri, Timur tarafından Karamanoğullarına bırakıldı. Bir müddet sonra da Dulkadiroğulları Beyliği'nin idaresine geçti. Karamanoğulları, Kayseri’yi Dulkadiroğulları Beyliğinden geri alınca, Sultan II. Murad 1436’da Kayseri’yi yeniden alarak Dulkadiroğulları Beyliği'ne verdi. (II. Murad’ın annesi Dulkadiroğulları Beyi’nin kızı idi.) Bir müddet sonra Karamanoğulları Beyliği Kayseri’yi yeniden ele geçirdi. Memlûklar bir ara Kayseri’yi kuşattılar fakat alamadılar. 1508’de Şah İsmail Kayseri’ye geldi fakat kısa bir müddet sonra geri çekildi.
Karamanoğulları Beyliği Osmanlı Devleti'ne katıldığı için Kayseri, Dulkadiroğulları Beyliği'nin idaresine geçti.

Yavuz Sultan Selim Han 1515’te Kayseri’yi Osmanlı Devleti'ne katınca Karaman (Konya) eyaletinin (beylerbeyliğinin) yedi sancağından (vilâyetinden) birinin merkezi oldu. 1830’da yapılan nüfus sayımında Bu nüfus sayımında Kayseri’nin hane sayısının 7693 olduğunu nüfus sayısını da 21.005 ile 26.000 arasında olduğu kaynaklarda belirtilmiştir. Tanzimat'tan sonra Ankara Vilayeti'nin beş sancağından biri oldu, üç kazası vardı. Cumhuriyet devrinde bütün sancaklara (mutasarrıflıklara) “vilayet-il” denilince Kayseri vilâyet oldu. “Kaysarîye” ismi Kayseri'ye çevrildi.

Kayseri, 1988 yılında çıkarılan 3508 sayılı Kanun ile büyükşehir unvanı kazandı. Başlangıçta iki ilçe (Kocasinan ve Melikgazi) Kayseri Büyükşehir Belediyesinin sınırlarına dâhil edildi. 2004 yılında çıkarılan 5216 sayılı Kanun ile büyükşehir belediyesinin sınırları, valilik binası merkez kabul edilerek yarıçapı 20 kilometre olan dairenin sınırlarına genişletildi. Bu sınırlar içinde kalan 5 ilçe, büyükşehir ilçe belediyeleri hâline geldi. 2012 yılında çıkarılan 6360 sayılı Kanun ile 2014 Türkiye yerel seçimlerinin ardından büyükşehir belediyesinin sınırları il mülki sınırları oldu.

2004 yılında çıkarılan kanun nedeniyle il merkezinde olmayan İncesu ilçesi de büyükşehir sınırlarına girmiş olup 2008-2012 yılları arasındaki nüfus verilerine İncesu da dahil edilmiştir. 2012 yılında ise ilin tamamı büyükşehir sınırlarına girmiştir.

Karayoluyla, Ankara'ya 4, Adana'ya 3, Konya'ya 4, İstanbul'a 8 saat uzaklıktadır. Şehirlerarası ulaşımı sağlayan Kayseri Şehirlerarası Otobüs Terminali bulunmaktadır. Buradan Türkiye'nin birçok iline sefer yapılmaktadır.

Kayseri Şehirlerarası Otobüs Terminali  (Kocasinan ilçesi)

1998 yılında sivil hava trafiğine açılan Erkilet Havalimanı, Kayseri ilinin Kocasinan ilçesinin Erkilet semtinde bulunmaktadır. 2024 yılında 51 bin metrekare alanda kurulan yeni terminal binası daha geniş kapasitede hizmet vermektedir.
Erkilet Havalimanı'nın bitişiğinde 12. Hava Ulaştırma Ana Üs Komutanlığı konuşludur. Bu birliğe bağlı C-130, C-160, CN-235 ve A-400M tipi askeri nakliye uçakları meydanı yoğun olarak kullanırlar. Bunun dışında meydanda yoğun bir sivil kargo trafiği de mevcuttur.
Erkilet Havalimanı, Boeing 747 gibi büyük uçakları da ağırlayacak kapasitededir. Zaman zaman KC-135 askeri yakıt ikmal uçakları da meydanı kullanır.

23 Temmuz 2022'de temeli atılan Yüksek Hızlı Tren projesi ile Kayseri - Yerköy YHT hattı inşaasının 2028 yılında tamamlanması beklenmektedir.

Şehirde özel ve belediye halk otobüslerinin yanı sıra hafif raylı tramvay hattı, Kayseray bulunmaktadır.
Kayseray, Kayseri OSB-Cumhuriyet Meydanı-İldem 5 ve Cumhuriyet Meydanı-Talas olmak üzere iki hatta çalışmaktadır. Bu hatlar Cumhuriyet Meydanı-Tuna arasında aynı rayları kullanmakta ve ara duraklarda aktarmaya olanak vermektedir. Anafartalar-Şehir-Hastanesi-YHT Gar hattının temeli 21 Kasım 2020 tarihinde atılmıştır. 2023'te tamamlanmıştır. Proje 7 km'dir.
Talas-Anayurt hattının ihalesi 30 Aralık 2020'de yapılmış, 28 Ekim 2023'te hizmete açılmıştır. Proje 5.5 km'dir. Tamamlanan hatlar ile Kayseri'deki toplam raylı sistem uzunluğu 48 km'ye çıkmıştır.

 İldem 5 - Organize Sanayi 
 Talas Cemil Baba - Cumhuriyet Meydanı
 İldem 5 - Kumsmall AVM 
 Anayurt İzzet Bayraktar Camii - Cumhuriyet Meydanı
 Anayurt İzzet Bayraktar Camii - Kumsmall AVM (Proje Aşamasında)

 Mostar, Bosna-Hersek
 Nalçik, Rusya
 Saarbrücken, Almanya
 Krefeld, Almanya
 Strazburg, Fransa
 Şuşa, Azerbaycan
 Misurata, Libya
 Kahramanmaraş, Türkiye
 Yongin, Güney Kore

 Söğüt, Türkiye
 Ürgüp, Türkiye
 Sarıkamış, Türkiye
 Hamborn, Almanya
 Talas, Kırgızistan
 Beyt Lahya, Filistin

 Kocaeli, Türkiye
 Bahçelievler, Türkiye
 Vierzon, Fransa
 Cazin, Bosna-Hersek 

 Altıeylül, Türkiye
 Hadžići, Bosna-Hersek

Kayseri'nin mahalleleri

Kayseri Büyükşehir Belediyesi
Kayseri Emniyet Müdürlüğü
Kayseri Millî Eğitim Müdürlüğü
Kayseri İl Afet ve Acil Durum Müdürlüğü
Kayseri İl Sağlık Müdürlüğü
Kayseri İl Göç İdaresi Müdürlüğü
Kayseri İl Nüfus ve Vatandaşlık Müdürlüğü
Kayseri Ticaret İl Müdürlüğü
Kayseri İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü
Kayseri İl Tarım ve Orman Müdürlüğü
Kayseri Adliyesi
Kayseri'de Oğuz varlığı 4 Şubat 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Avrupa, kuzeyde Arktik Okyanusu, batıda Atlantik Okyanusu, güneyde Akdeniz ve doğuda Asya ile çevrili bir kıtadır. Avrupa'nın Asya'dan Ural Dağları, Ural Nehri, Hazar Denizi, Büyük Kafkaslar, Karadeniz ve Türk Boğazlarının su yolları ile ayrıldığı kabul edilir.
Avrupa'nın yüzölçümü yaklaşık 10,18 milyon km²dir ve bu da onu en küçük ikinci kıta yapmaktadır. Coğrafi olarak kıtanın %39'unu, nüfusunun ise %15'ini oluşturan Rusya, Avrupa'nın en büyük ve en kalabalık ülkesidir. 2021 yılı itibarıyla Avrupa'nın toplam nüfusu yaklaşık 745 milyondur.

Avrupa kültürü, soyu Antik Yunan ve Antik Roma'ya kadar uzanan Batı uygarlığının başlangıç noktasıdır. MS 476'da Batı Roma İmparatorluğu'nun çöküşü ve ardından gelen Kavimler Göçü, Avrupa'nın antik tarihinin sonu, Orta Çağ'ın ise başlangıcı oldu. Rönesans hümanizmi, coğrafî keşifler, sanat ve bilim, modern çağa öncülük etti. Portekiz ve İspanya tarafından başlatılan Keşif Çağı'ndan bu yana, Avrupa küresel meselelerde baskın bir rol oynadı. 16. ve 20. yüzyıllar arasında, Avrupalı güçler çeşitli zamanlarda Amerika kıtasını, neredeyse tüm Afrika ve Okyanusya'yı ve Asya'nın çoğunluğunu sömürgeleştirdiler.
Aydınlanma Çağı, ardından gelen Fransız Devrimi ve Napolyon Savaşları, kıtayı 17. yüzyılın sonundan 19. yüzyılın ilk yarısına kadar kültürel, politik ve ekonomik olarak şekillendirdi. 18. yüzyılın sonunda Büyük Britanya'da başlayan Sanayi Devrimi, önce Batı Avrupa'da, sonrasında tüm Dünyada radikal ekonomik, kültürel ve sosyal değişime yol açtı. Her iki dünya savaşı da çoğunlukla Avrupa'da gerçekleşti, 20. yüzyılın ortalarında Sovyetler Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri'nin öne çıkması, Batı Avrupa'nın dünya meselelerindeki hakimiyetinin azalmasına neden oldu. Soğuk Savaş sırasında Avrupa, 1989 Devrimleri'ne, Berlin Duvarı'nın yıkılmasına ve Sovyetler Birliği'nin dağılmasına kadar Batı'da NATO, Doğu'da Varşova Paktı arasında Demir Perde boyunca bölündü.
1949'da, ortak hedeflere ulaşmak, gelecekteki savaşları önlemek ve Avrupa'yı birleştirmek fikriyle Avrupa Konseyi kuruldu. Avrupa bütünleşmesi fikri, bir konfederasyon ve bir federasyon arasında yer alan ve ayrı bir siyasi varlık olan Avrupa Birliği'nin kurulmasına yol açtı. AB, Batı Avrupa'da kuruldu, ancak 1991'de Sovyetler Birliği'nin çöküşünden bu yana doğuya doğru genişlemektedir. Avrupa Birliği ülkelerinin çoğunun para birimi Euro'dur.

Avrupa, Sami dillerde Erep (yahut Irib), güneşin battığı taraf anlamına gelir. Fenikelilerden Yunanlara geçen bu ad, Yunancada Europa olmuş ve Ege Denizi'ne göre batıda bulunan ülkelere bu ad verilmiştir.
Ayrıca mitolojide Fenike kralı Agenar ile Telepassa'nın kızının adıdır. Boğa şekline giren Zeus tarafından İda'ya kaçırılmış, Zeus'tan Minos, Sarppedon ve Rhadamnthys isminde üç oğlu olmuştur, adı bu yarımadaya verilmiştir.

Öteden beri büyük krallık ve imparatorluklara beşiklik yapmış bu yarımada, endüstri devriminden sonra da gelişmişliğini korumuş ve diğer tüm kıtalara göre endüstrileşmesini kısa sürede tamamlamıştır.
Avrupa'nın önemi; konumu, yüz ölçümü, doğal kaynakları, nüfusu ve fiziki özelliklerinden değil sahip olduğu insan kaynağı ve onun niteliklerinden ileri gelmektedir. İyi eğitilmiş insanlardan oluşan nüfus, bilim ve teknolojide göstermiş olduğu ilerlemeler sayesinde ekonomik yönden de gelişmiş ve yüksek bir hayat standardına ulaşmıştır. Doğal kaynakları görece az olan Avrupa, bu gelişmesini tamamen eğitimli insan kaynağına ve sömürgecilik sisteminin kazanımlarına borçludur. Günümüzde dünyanın en büyük güç odağı olan ABD'nin halkı da büyük oranda Avrupa kökenlidir. Ayrıca bilimsel ve teknolojik gelişmelerin kilometre taşları olan önemli buluşların çoğu da Avrupalılar tarafından gerçekleştirilmiştir. Avrupa ülkelerinin her yönden birleşmesini amaçlayan ve bu yolda önemli aşamalar gerçekleştiren Avrupa Birliği, Avrupa'nın yeryüzündeki gücünü ve önemini daha da artırmaktadır.
1990 yılına kadar (Soğuk Savaş'ın bitimi) Avrupa'da birbirinden farklı siyasal ve ekonomik sistemler ve bunların temsilcilerinden oluşan bloklar mevcuttu. Bunlardan biri, şimdi de mevcut olan çok partili demokratik sistemi ve serbest piyasa ekonomisini uygulayan Batı Bloku, diğeri ise tek partili sosyalist siyasal sistemle ekonomiyi uygulayan Doğu Bloku'ydu. Ancak Doğu Bloku'nun lideri olan SSCB'nin ekonomik ve siyasal sisteminin iflas etmesiyle doğu bloku da çökmüştür. Eski Doğu Bloku ülkeleri, ekonomik ve siyasal sistem olarak Batı Bloku'na yakınlaşma yolunda önemli adımlar atmışlardır. Çok partili demokratik sisteme ve serbest pazar ekonomisine geçiş yapmanın sancıları büyük oranda atlatılmıştır. Avrupa Birliği'ne yapılan başvurular olumlu karşılanmış ve başvuran ülkeler ile AB arasında uyum çalışmaları sürdürülmektedir. Doğu Bloku'nun askeri örgütü olan Varşova Paktı da dağıtılmış ve eski Doğu Bloku ülkeleri, Batı Avrupa'nın askeri örgütü olan NATO'ya girmek için başvuruda bulunmuşlar, bu konuda önemli gelişmeler sağlamışlardır. Böylece Avrupa'da 1990 öncesinin askeri, ekonomik ve siyasi kutuplaşması önemli ölçüde ortadan kalkmıştır.

Avrupa geleneksel olarak Dünya'daki 7 kıtadan biri olarak düşünülmekle birlikte aslında Asya ile coğrafi açıdan bağlantılı bir kıtadır ve bazen Avrasya adı altında anılır. Avrupa'nın geleneksel tanımına göre Ural Dağları Avrupa'nın doğudaki sınırını oluştururlar. Güneydoğu'daki sınırını Ural Nehri oluşturur. Sınır Hazar denizi, Kafkas Dağlarının zirveleri boyunca devam eder, Karadeniz, İstanbul Boğazı, Marmara Denizi ve Çanakkale Boğazı'yla belirlenir. Akdeniz Avrupa'nın güney sınırını, Kuzey Buz denizi kuzey sınırını, Atlas Okyanusu ise kuzey ve batı sınırını belirler. İzlanda Avrupa'dan çok Kuzey Amerika'ya yakın olmakla birlikte Avrupa'nın bir parçası olarak sayılmaktadır. Avrupa yarımadası güneyde Afrika kıtasına oldukça yaklaşır (Cebelitarık Boğazı 14 km). Güneydoğuda ise Asya ile hemen hemen bitişir (İstanbul Boğazı 0,7 km., Çanakkale Boğazı 1,3 km.).
Avrupa'nın yüz ölçümü 10.523.000 km² dir. Bu ise yeryüzünün %2'i, karaların %7'si Avrasya'nın 1/5'i demektir. Avrupa, yaklaşık olarak harita üzerinde 35 ile 70 kuzey paralel daireleri ile 10 ile 60 doğu meridyenlerinin çerçevelediği bir üçgene benzer. Yarımadada 0-4 saat dilimleri yer alır.
Avrupa'nın uç noktaları ise; kuzeyde Kuzey burnu (71° 10' kuzey enlemi), güneyde Mora'daki Mani Yarımadası'nda bulunan Matapan burnu (36° 23' kuzey enlemi), Batıda Rocca (Portekiz) burnu (9° 29' batı boylamı), doğuda Ural dağları (60° doğu boylama)'dır. Rocca burnu ile Ural Dağları arasındaki uzunluk 5500 km, Kuzey burnu ile Matapan burnu arasındaki genişlik 3800 km'dir.
Avrupa ülkeleri kültürleri, coğrafi konumları, yani bulundukları yer, ekonomik, sosyal gelişmişlik gibi kriterler göz önünde bulundurularak; Batı Avrupa ülkeleri, Kuzey Avrupa Ülkeleri (İskandinavya ve Baltık ülkeleri), Akdeniz ülkeleri, Orta Avrupa ülkeleri, Doğu Avrupa ülkeleri ve Balkan Ülkeleri gibi gruplara ayrılmaktadır.
Avrupa'nın genel coğrafi özellikleri şöyledir:

Avrupa bir devrimler yarımadasıdır. Özellikle demokrasi, endüstriyel ve bilimsel açıdan dünyayı etkileyen devrimleri gerçekleştirmiştir.
Nüfus yoğunluğunun fazla olduğu bir yarımadadır. Hayat seviyesi yüksektir. Nüfus artışı çok azdır. Hatta bazı ülkelerde nüfus azalması vardır.
Avrupa, dünyada ihracat ve ithalatta önde gelen yarımadadır. Dünyada üretilen endüstri ürünlerinin üçte biri bu kıtaya aittir.
Endüstrileşmiş ülkelerin toplandığı bir kıtadır. Birleşik Krallık (İngiltere), Fransa, İtalya ve Almanya endüstrileşme açısından çok ileri durumdadır.
Çeşitli uluslara mensup insanların yaşadığı Avrupa'da 50 civarında devlet vardır. Komşu ülkeler arasında dil, ekonomik ve kültürel açıdan önemli farklar bulunur.

Yüzölçümleri: 10.600.000
Nüfusu: 743.000.000 kişi
Nüfus yoğunluğu: 70 kişi/km²
En yüksek ve en alçak noktası: Elbruz Dağı 5642 m(Rusya Kafkasları), Hazar Denizi'nin kuzeyi -28m.
En büyük gölü: Ladoga Gölü -18.400
En büyük adası: Büyük Britanya

Avrupa ekonomisi, 50 farklı devlet içinde 743 milyondan fazla kişiyi kapsar. Benzer diğer kıtalar, Avrupa devletlerinin farklı zenginlikleri, en fakirlerinin diğer kıtalardaki en fakir devletlerin yaşam standartlarından ve GSYİH koşullarından çok üstünde olmasına rağmen. Zenginlikler farkı en kabaca Avrupa boyunca batı-doğu bölümünde görülebilir. Batı Avrupa ülkelerinin hepsi yüksek GSYİH ve yaşam standartlarına sahipken Avrupa ekonomilerinin pek çoğu hala eski Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti ve çöken Sovyetler Birliği'nden hasıl olmaktadır. Buradaki Avrupa sözcüğü Avrupa ekonomisi sınırlarını Asya'da Kıbrıs sınırı olarak içerir.
Kıta olarak Avrupa dünyada en büyük ekonomiye sahiptir. Avrupa'nın en geniş ulusal ekonomisi Almanya olup, nominal GSYİH sıralamasında dünyada 3. sırada, satın alma gücü paritesi'ne (SAGP) göre beşinci sıradadır. Avrupa'nın ikincisi Birleşik Krallık olup, nominal GSYİH'de dünyada 5. sırada ve SAGP'de dokuzuncudur. Avrupa Birliği dünyanın en geniş (IMF ve Dünya Bankası'na göre 2005) veya ikinci en geniş ekonomisidir. (CIA World Factbook-2006)

2017 yılı Birleşmiş Milletler tahminlerine göre Avrupa'da yaklaşık 742 milyon kişi yaşamakta olup; bu değer dünya nüfusunun dokuzda birinden biraz fazlasına tekabül etmektedir. Bu tahmin 38 milyon kişinin yaşadığı Sibirya'yı saymış, ancak Türkiye'nin Avrupa'da yer alan bölgelerindeki 12 milyon kişiyi dahil etmemiştir. Kıta, Asya'dan sonra en yüksek nüfus yoğunluğuna sahiptir. Avrupa'nın ve dünyanın en yüksek nüfus yoğunluğuna sahip devleti Monako olmaktadır.
Çoğu ülkenin düşük doğum oranına sahip olduğu Avrupa'da nüfus artışının %85'inden göçmenler sorumludur. Kıta, yaklaşık 71 milyon göçmen ile dünyadaki bölgeler içerisinde en yüksek göçmen nüfusunu barındırmaktadır. 2017'de AB üyesi ülkelere toplamda 2,4 milyon kişi AB dışı ülkelerden göç etmiştir.
Tarihi açıdan 16. yüzyıldan beri Avrupa'dan Yeni Dünya'ya yapılan göçler ile de bu bölgelerde Avrupa kökenli topluluklar oluşmuştur. Kuzey Amerika'nın yanı sıra Güney Amerika'da bulunan Uruguay, Arjantin, Şili ve Brezilya g

Asya, Avrupa'nın doğusunda, Büyük Okyanus'un batısında, Okyanusya'nın kuzeyinde ve Arktik Okyanus'un güneyinde bulunan kıta, yüz ölçümü olarak Dünya'nın en büyük kıtası, aynı zamanda nüfus açısından en kalabalık kıtasıdır. Sınırları değişkenlik gösterse de Avrupa ve Afrika kıtaları ile kara sınırı vardır. Avrupa ile birlikle Avrasya'yı, Avrupa ve Afrika kıtalarıyla birlikte Eski Dünya'yı oluşturur. İnsanlığın Afrika'dan çıktıktan sonra ayak bastığı ilk kıta olan Asya, aynı zamanda Dünya üzerindeki birçok dinin çıkış bölgesidir. Ortadoğu kökenli İslam, Hristiyanlık gibi İbrahimi dinler ile Hint Yarımadası kökenli Budizm ve Hinduizm gibi Dharmatik dinler buna örnektir. Kuzey Kutup Dairesi'nden Ekvator'a kadar uzanan Asya Kıtası, yeryüzünün en alçak noktası olan Lut Gölü ve en yüksek noktası olan Everest gibi çok farklı yeryüzü şekillerini içinde barındırır.

Tarihçi Herodot tarafından bu terim ilk kez bugünkü Salihli Ovası, sonraları da Gediz Havzası'nı nitelemek için kullanılmıştır. Sardes'in zenginliklerini anlatırken bu kenti Asya'nın başkenti olarak betimlemiştir. Zamanla Asya terimi önce Anadolu yarımadası sonraları ise Çin'e ve Moğolistan'a kadar (Marko Polo'nun keşifleriyle) olan toprakların tamamı için kullanıldı.
Asya'nın sınırları hakkında birçok araştırmacı farklı görüşler ileri sürse de, en doğru kabul edilen sınırları; Ural Dağları, Ural Nehri, Maniç Oluğu, Karadeniz, İstanbul ve Çanakkale Boğazları, Ege Denizi, Akdeniz, Süveyş Kanalı ve Kızıldeniz üzerinden çekilecek bir hat oluşturur. Kıtanın en kuzeyinde, Rusya'da Çelyuskin Burnu (77° 42' 55" K paraleli) yer alırken, en güneyinde, Malakka Yarımadasındaki Buru Burnu (1°14'17" K paraleli) bulunur. Adaları esas aldığımız takdirde, Severneya Zemlya adası (81°16'23" K paraleli) ile Endonezya'ya bağlı Rudi Adaları (11°00'19" G paraleli) arasında 10.245 km'dir. Kıta doğu batı doğrultusunda; Türkiye'nin anakaraya bağlı en batı ucu olan Çanakkale'nin Ayvacık ilçesi (26° 24' 17" D meridyeni) ile Çukçi Yarımadasında Dejnev Burnu (169° 40' 17" D meridyeni) arasında 8.200 km'dir.

Asya, kuzeyden Arktik Okyanusu ile sınırlıdır. Kuzey doğuda, Amerika'dan sığ bir deniz olan 100 km genişliğindeki Bering Boğazı vasıtası ile ayrılmaktadır. Kıta doğuda Büyük Okyanus ile sınırlanır. Ancak kıyı açıklarında okyanus tabanından yükselen kuzey-güney doğrultulu dağların su üzerine çıkan kısımlarını oluşturan ada ve takım ada girlandları yer almaktadır. Burada; Aleut, Japon, Bonin ve Marian derin deniz çukurluklarından geçen ve "Andezit Hattı" adı verilen bir çizginin batısındaki bölge ile orada yer alan ada ve takım ada girlantları Asya anakarasına aittir.

Süveyş kanalı ve Kızıldeniz ile sınırdır. Kanalın doğusunda kalan ve Mısır, Sina Yarımadası Asya'dadır.

Kıtanın güneydoğu sınırı biraz karışık olmakla birlikte Sunda Adaları ile Arafura Denizi arasından geçen hat sınır olarak kabul edilebilir. Kıtayı güneyden Hint Okyanusu sınırlandırmaktadır.

Asya'nın, Avrupa'nın doğusu ile iç içe girdiği batı sınırı ise oldukça tartışmalı bir meseledir. Mesela Anadolu Asya kabul edilmesine rağmen Avrupa'nın güneydoğusuna daha çok benzemektedir ve Doğu Avrupa Ovası da Asya'nın kuzeydoğusuyla benzerlik gösterir. Ancak kabul edilen görüşe göre Anadolu ve Kafkaslar Asya'dan sayılırken Trakya Avrupa'ya dahil edilmektedir.

İnsanların Asya'ya yayılması ile Asya tarihinde genel olarak Avrasya stepleri, Doğu Asya, Güney Asya ve Orta Doğu önemli rol oynamıştır. Asya kıtasının kuzey kısımları gür ormanlar ve tundra ile kaplı olması nedeniyle bu alanlarda çok az insan yaşamıştır.

Asya'ya ayak basan ilk hominidin 1.8 milyon yıl önce Afrika'dan göç etmiş Homo erectus olduğu ve burada 40.000 yıl öncesine kadar da yaşadığı düşünülmektedir. Bu türe ait Java Adamı ve Pekin Adamı gibi fosiller Güneydoğu ve Doğu Asya'da bulunmuştur. İlk modern insanın ayak basması ise 60.000 ila 100.000 yıl önce gerçekleşmiştir.
Tarih öncesi çağlarda Asya'da üretilmiş çeşitli kalıntılar bulunur. Örneğin MÖ 10.000 yılına tarihlenen ve Türkiye'nin güneydoğusunda yer alan Göbekli Tepe Asya kıtasında yer alır ve bilinen en eski insan yapımı dini yapılardan biridir. Bu tarihten kısa bir zaman sonra ise Ortadoğu'da Tarım devrimi başlamış, Bereketli Hilal denen bölgede ilk tarım faaliyetleri yürütülmüştür. Bu, ilerleyen çağlarda bu bölgede ilk devletlerin kurulmasına ve medeniyete zemin hazırlamıştır.

Asya'da Bakır ve Bronz Çağı sırasında pek çok arkeolojik kültür gelişmiştir. İlk at evcilleştirme izlerine sahip Botai kültürü, günümüzdeki Hint-Avrupalıların köklerini oluşturacak Andronovo, BMAC ve Afanasiyevo kültürü gibi Proto-Hint-Avrupa kültürleri Orta Asya bölgesinde yer almıştır ve bu kültürler göçebe ve bazen yerleşik hayatı benimsemiştir. İndus Vadisi Uygarlığı'da bu dönemde Güney Asya'da gelişmiştir. Bu yaklaşık 2000 yıllık zaman zarfında Çin ve Mezopotamya bölgelerinde Akkadlar, Asurlar, Babil, Hititler ve Shang Hanedanı gibi devletler oluşmaya başlamış, yazı da Mezopotamya'da MÖ 4500 dolaylarında Sümerler tarafından geliştirilmiştir.

Orta Doğu, MÖ 7. yüzyıldan itibaren İrani kökenli Med ve Ahameniş İmparatorlukları'nın kontrolüne girmiştir. Büyük İskender M.Ö. 4. yüzyılda Türkiye'den Hindistan'a kadar bir alanı ele geçirerek Ahamenişleri çökertmiştir. Daha sonra bu devlet daha küçük devletlere bölünmüş, Selevkos ve sonrasında Partlar ve Sasaniler bu bölgeleri ellerinde tutmuştur. Roma kontrolüne giren Ortadoğu daha sonra çeşitli farklı halkın egemenliğine girmiştir. Bunlardan biri olan Osmanlı İmparatorluğu 16. yüzyıldan itibaren Orta Doğu, Kuzey Afrika ve Balkanlar'ı kontrol altına almış, ancak 20. yüzyılda yıkılıştır. 

Çin'de MÖ 200 sonrasında, Qin Hanedanı döneminde büyük bir genişleme yaşanmış, Güney Çin ve Vietnam bu hanedanın hakimiyetine girmiştir. Ayrıca Konfüçyüsçülüğün temelleri atılmıştır. Daha sonra gelen Han Hanedanı İmparatorluğu daha da genişletmiş, Orta Asya'ya kadar uzanan bir devlete dönüştürmüştür. Bu hanedanın yıkılması ile Üç İmparatorluk dönemi başlamıştır. Bu hanedanları Tang, Song, Yuan ve Ming izlemiştir. Ming Hanedanı'nı Qing Hanedanı devirmiş, ülkeyi 17. yüzyıldan 20. yüzyılın başına kadar yönetmiştir.

Birçok antik uygarlık, Çin'e bağlı İpek Yolu'nda gerçekleşen ticaret sonucunda Hindistan, Orta Doğu ve Avrupa üzerinden birbirlerini etkilemiştirler. Hindistan'da başlayan Hinduizm ve Budizm dini Güney ve Doğu Asya üzerinde önemli bir etkisi olmuştur. Ayrıca Avrasya steplerinde gelişmiş İskitler, Hiung-nu, Kimmerler ve Sakalar gibi halklar Asya kıtasının geniş bölgelerini kontrol etmiştir. Daha sonra bu bozkırlar, Türki ve Moğol halkların istilalarında da rol oynamıştır.
İslam halifeliği ve diğer İslam devletlerinin 7. yüzyılda başlayarak tüm Ortadoğu'yu kontrol altına almış, daha sonra Hindistan ve Endonezya'ya kadar genişlemiştir. Haçlı Seferleri Müslümanların elinde bulunan Kutsal Toprakları geri almak için Hristiyan Avrupa'nın girişimi ile 12. yüzyılda başlayan bir takım mücadeleler olacaktır. Moğol İmparatorluğu 13. yüzyılda Asya, Çin'den Avrupa'ya kadar uzanan bölgelerin büyük bir kısmını, tüm Asya'nın ve Avrupa'nın büyük kısmını ele geçirecektir.
Rus İmparatorluğu ilerleyen zamanlarda Sibirya'nın tüm kontrolünü ele geçirdi ve 19. yüzyılın sonunda Orta Asya'yı hakimiyet altına almaya başladı.

Eski Dünya kara kütlesinin bir parçası olan Asya 44.391.163 km2 yüzölçümü ile dünyanın en büyük kıtasıdır. Asya, kuzey-güney doğrultusunda 8.490 km genişliğindedir. Aynı zamanda 1.010 metrelik ortalama yükseltisiyle de dünyanın en yüksek kıtasıdır. Asya bu yükseltisini; dünyanın en yüksek zirvelerini bünyesinde barındıran Himalaya Dağları'na borçludur.
Dünya üzerinde bulunan çeşitli en büyükler Asya'da toplanmıştır. Asya; kıtaların en genişi (44 391 163 km2) ve ortalama yükseltisi en fazla olanı (1 010 m)'dır. Ayrıca dünyanın en yüksek tepesi Everest tepesi, 8.848 m, en büyük gölü olan Hazar Denizi, en derin gölü Baykal Gölü, dünyanın deniz seviyesinden en alçak yeri olan Lut Gölü, göl yüzeyi -392 m ve dünyanın en alçak havzası Turfan Havzası -154 m Asya kıtasında bulunmaktadır.

Maden bakımından oldukça zengin olan Asya kıtasında dünyada nadir bulunan uranyumdan, en bol bulunan kömüre kadar bütün madenler çıkarılmaktadır. Arabistan Yarımadasında, Sibirya'da ve Tibet Yaylasında petrol; Sibirya'da elmas, demir, petrol, kurşun; doğuda, altın, demir, mangan; Hindistan'da alüminyum, mika, mangan, demir; Pakistan ve Afganistan'da krom en önemli madenlerdendir.

Orta Asya (-stan ülkeleri)
Doğu Asya (Uzak Doğu)
Kuzey Asya (Sibirya)
Güney Asya (Hint Yarımadası)
Güneydoğu Asya (Doğu Hint Adaları veya Hindiçin)
Batı Asya (Orta ve Yakın Doğu)

Her türlü iklimin görüldüğü Asya kıtasını dört iklim kuşağına ayırmak en uygun yoldur. Bunlar; Kuzey ve Kuzeydoğu Asya, Orta Asya, Güney ve Güneydoğu Asya ile Akdeniz ve Ekvator bölgesidir. Kıtanın kuzeyinde bulunan Arktik Okyanusu ve Kuzey Kutbu, bölgenin iklimini tamamen etkiler. Deniz, senenin birkaç haftası haricinde don halindedir. Irmaklar ancak yazın iki üç ay akabilir. Kalan zamanlarda don halindedir.
Kuzeyi teşkil eden Sibirya bölgesinde sıcaklık kışın -50 dereceye kadar düşmekte, yazın ise, en sıcak mevsimde ancak 15 dereceye çıkabilmektedir. Kuzey kuşaktan hemen sonra gelen Orta Asya sert bir kara iklimine sahiptir. Tibet Yaylasının Himalaya ve diğer dağ silsilelerinin bulunduğu bölgede sıcaklık farkları çok yüksektir. Kara ikliminin bir başka özelliği olan yağışların az olması da haliyle mevcuttur. Güney ve Güneydoğu Asya bol yağışlı ılıman Muson iklimine sahiptir.
Yağışlar mevsimlere göre değişiklik arz etmekte olup, yağışlarda en büyük tesir, yazın denizden karaya esen muson rüzgarlarıdır. Kışın tam aksi istikamette, yani karadan denize doğru esen muson rüzgarları, Hindistan' dan çıkıp denizi aşarak, Japonya'nın üzerinden geçerken, Japon adalarına bol yağmur yağmasına sebep olurlar.

Ön Asya'da Akdeniz kıyılarında bulunan bölgelerde, ılıman Akdeniz iklimi hüküm sürer. Yaz mevsiminde çok sıcak olan bu bölge kış aylarında ılıman ve bol yağışlı olur.

Afrika (İngilizce: Africa, Fransızca: Afrique, Arapça: أفريقيا), yüzölçümü ve nüfus yoğunluğu açısından Dünya'nın en büyük ikinci kıtasıdır. Kendisine bitişik kabul edilen adalar ile birlikte 30,3 milyon km²'lik alanı ile dünya yüzölçümünün %6'sını ve dünya üzerindeki toprakların %24,4'ünü kapsar. 1 milyar kişilik nüfusuyla dünya nüfusunun %15'ini barındırır. Afrika, kuzeyde Akdeniz, güneyde Hint Okyanusu, batıda Atlas Okyanusu, doğuda Sina Yarımadası, Kızıldeniz ve Süveyş Kanalı ile çevrelenmiştir. Madagaskar'ı ve çeşitli takımadaları bünyesinde barındırır. Kıtada 54 adet diplomatik olarak tanınmış bağımsız devlet, dokuz bölge ve 3 adet de sınırlı tanınmış devlet bulunur.
Tüm kıtalar arasında en fazla genç nüfus Afrika'da bulunmaktadır. Afrikalıların %50'si 19 yaşının altındadır. Cezayir yüzölçümü olarak Afrikanın en büyük ülkesiyken, nüfus anlamında en büyük ülke ise Nijerya'dır. Özellikle Doğu Afrika'nın, insanoğlunun başlangıç noktası olduğu kabul edilir. Erken dönem büyük insansı maymunların yanı sıra, geç dönemdekileri yedi milyon yıl öncesinde olan Sahelanthropus tchadensis, Australopithecus africanus, A. afarensis, Homo erectus, H. habilis ve H. ergaster gibi türlerin evrimleşmesiyle oluştuğu kanıtlanan Homo sapiens yani modern insana dair bundan 200.000 yıl öncesine ait bulgular Etiyopya'da bulunmuştur. Afrika, çok çeşitli iklim bölgeleri bulunan ekvatorun her iki yanında ve dünya üzerinde her iki iklim kuşağında da bulunan tek kıtadır.
Afrika etnik, kültür ve dil olarak çok büyük bir çeşitliliğe ev sahipliği yapar. 19. yüzyıl sonlarında Avrupa ülkeleri tarafından sömürge haline getirilmiştir. Afrika'nın modern devletleri 20. yüzyıldaki dekolonizasyon sürecinden sonra ortaya çıkmıştır. Afrika ülkeleri kısmen 1881-1914 yıllarındaki Afrika Talanı sırasında şekillenmiştir.

Afrika adı, Kartaca'ya ilk defa ayak basan Romalılarca "Afri" veya "Africani" denilen oymakların adından esinlenerek verilmiştir. Bu adın yerel Libya kabilelerini betimlemek için kullanıldığı düşünülse de, genellikle Fenikecede kullanılan afar yani toz kelimesi ile bağlantılıdır. Ancak 1981 yılında yapılan bir hipoteze göre bir Berberi kelimesi olan ve "deve" anlamına gelen ifriden gelir. Aynı kelime kuzeybatı Libya'da bulunan, orijinal ismi Yafran (veya Ifrane) olan aynı zamanda Trablusgarb ve Cezayir dolaylarındaki Banu Ifran kabilesine verilen isimdir.
Roma hâkimiyetindeyken Kartaca, bugün Libya'nın sahil kesimleri dolaylarındaki Afrika Pronconsularis eyaletinin başkentiydi. Latin son eki "-ica" bir alanı tanımlamakta kullanılır.
Antik Romalılara göre, Asya kelimesi Mısır'ın doğusunda kalan Anadolu ve ötesini ifade ederken, Afrika kelimesi Mısır'ın batısını tanımlamak için kullanılmaktaydı. Bu keskin çizgi Yunan coğrafyacı Ptolemy (85-165 MÖ) tarafından belirlenmiştir.
Diğer etimolojik hipotezler ise;

Birinci yüzyıl Yahudi tarihçisi Flavius Josephus tarafından İncil Yaradılış 25:4'te ileri sürülen görüşe göre Afrika adı Libya'yı istila ettiği söylenen İbrahim peygamberin torunu Epher tarafından verilmiştir.
Sevillalı Isıldore'in Etymologiae isimli eserinde belirttiğine göre Afrika adı Latin kökenli aprica, yani "güneşli" anlamına gelen kelimeden gelmektedir.
Massey'in 1881 yılında ortaya attığı teze göre Afrika kelimesi, Mısır dilindeki af-rui-ka cümlesinden gelmektedir. Bunun anlamı "Ka'nın ağzına doğru dönmek" manasına gelir. Mısır felsefesinde "Ka", her insanın içinde olduğuna inanılan hayat özüdür ve "Ka'ya doğru dönmek", doğum yerine başlangıç yerine dönmek manasına gelir. Afrika, Mısırlılar için, soylarının geldiğine inanılan başlangıçtır.
Michèle Fruyt tarafından ortaya atılan bir diğer hipoteze göre, İtalya'da bulunan Umbria bölgesi kökenli "yağmurlu rüzgâr" anlamına gelen Latinceyle bağlantılı "africus" yani "güney rüzgârı" kelimesinden gelmektedir.

Afrika, birçok paleoantropolog ve arkeolog tarafından Dünya üzerinde insanlarca yerleşilmiş ilk yer olarak kabul edilmiştir. 20. yüzyılın ortalarındayken antropologlar, en erkeni yedi milyon yıl öncesine ait olduğu düşünülen birçok fosil kanıtı keşfetmişlerdi. Bunlar arasında Ardipitecus, Australopithecus ve Homo türlerindeki insan ataları yer almaktadır. Afrika arkeolojisinde dönemler Erken, Orta ve Geç Taş Çağları olmak üzere üçe ayrılır. Tüm insanlığın tarih öncesi gibi, Afrika'nın tarih öncesinde de ulus devletler mevcut değildi. Bunun yanında Khoi ve San gibi avcı ve toplayıcı grupların yerleşik hayata geçtiği görülür.

Sahra'nın büyüklüğü tarihsel olarak son derece değişken olmuştur, alanı küresel iklim koşullarına bağlı olarak hızla dalgalanmış ve zaman zaman yok olmuştur. 
Buzul Çağı'nın bitmesiyle, yani MÖ 10.500 civarlarında, Sahra yeşil ve bereketli bir vadiydi. Ancak MÖ 5000 civarlarında iklimi kuraklaştı ve Sahra bölgesi oldukça sıcak ve kavurucu bir hal aldı. Bu sebepten Sahra bölgesindeki nüfus, Nil nehri bölgesine doğru artmaya başladı. Bu insanlar bu bölgede sürekli ve yarı sürekli olarak yerleşime geçmeye başladılar.
Afrika'da büyükbaş hayvanların evcilleştirilmesi tarımdan daha önce olmuştur. Aşağı yukarı MÖ 6000'de Kuzey Afrika'da büyükbaş hayvanlar çoktan evcilleştirilmişti. Nil - Sahra bölgesinde insanlar birçok hayvanı evcilleştirdiler. Bugünkü Cezayir'den Nubiya'ya kadar olan bölgede eşek ve vida boynuzlu keçiler de evcilleştirilmekteydi.

MÖ 4.000'e geldiğimizde, Sahra'nın iklimi çok hızlı bir şekilde kuraklaşmaya başladı. Bu iklim değişikliği bölgedeki göllerin ve nehirlerin büyük oranda küçülmesine ve büyük çapta çölleşmeye yol açtı. Bu durum elverişli arazi miktarının azalmasına ve tarım ile uğraşan kesimin Batı Afrika'ya doğru göç etmesine neden oldu.
M.Ö. 4000'li yıllarda Sahra iklimi çok hızlı bir şekilde kuraklaşmaya başladı. Bu iklim değişikliği göllerin ve nehirlerin önemli ölçüde küçülmesine ve artan çölleşmeye neden oldu. Bu da yerleşimlere elverişli arazi miktarını azalttı ve çiftçilik topluluklarının Batı Afrika'nın daha tropikal iklimine göç etmesini teşvik etti.

MÖ birinci milenyumda, demir işlemeciliği Kuzey Afrika'da başladı ve ardından Sahra altı Afrika'ya doğru hızla yayıldı.
MÖ 500'e gelindiğinde Batı Afrika'da metal işçiliği olağan hâle gelmişti. M.S. ilk yüzyıla kadar diğer bölgeler demir işçiliği hakkında herhangi bir şey bilmemesine rağmen, Batı ve Kuzey Afrika'da demir işlemeciliği o tarihten 500 yıl öncesinde bile kullanılıyordu. MÖ 500'lere ait Mısır, Kuzey Afrika, Nabiya ve Etiyopya'dan gelmiş bakır objeler, Batı Afrika'daki kazılarda bulunmuştur. Bu durum Sahra ötesi ticaret ağının bu tarihlerde kurulmuş olduğunu göstermektedir.

MÖ 3500'den itibaren, nomlar (nomarklar tarafından yönetilen) birleşerek Kuzeydoğu Afrika'da Aşağı Mısır ve Yukarı Mısır krallıklarını oluşturdular. MÖ 3100 civarında Yukarı Mısır, Mısır'ı 1. hanedan altında birleştirmek için Aşağı Mısır'ı fethetti ve birleştirme ve asimilasyon süreci MÖ 2.686'da Eski Mısır Krallığı'nı kuran 3. hanedan zamanında tamamlandı. Kerma Krallığı bu dönemde ortaya çıktı ve Nübye'de baskın güç haline gelerek, Nil'in 1. ve 4. kataraktları arasındaki Mısır kadar büyük toprakları yönetti.

MÖ 3300'ler civarında, Antik Mısır'da Firavun medeniyetindeki okur yazarlığın artmasıyla birlikte Kuzey Afrika'daki ilk tarihsel kayıtlar ortaya çıkmıştır. Dünyanın en erken ve en uzun süreli yaşayan medeniyetlerinden biri olan Antik Mısır, MÖ 330 yılına kadar çevresindeki diğer bölgeleri de etkiledi.
Afrika'nın Avrupalılarca keşfi, Romalılar ve Antik Yunan ile birlikte başlamıştır. MÖ 322'de Büyük İskender Mısır'ı Pers işgalinden kurtardı ve burada, ölümünden sonra Ptolemaios Krallığı'nın başkenti olacak olan İskenderiye'yi oluşturdu. Roma İmparatorluğu'nun Akdeniz şeridi boyunca Kuzey Afrika'yı fethinin ardından bölge, hem ekonomik hem de kültürel olarak Roma sistemine dâhil olmuştur. Roma yerleşkeleri bugünkü modern Tunus'ta ve o hat boyunca ortaya çıkmıştır. Bölgede Hristiyanlığın yayılması da MS 340'lı yıllara kadar sürmüştür.
7. yüzyılın başlarında Hilâfet önce Mısır'a girdi ve ardından da Kuzey Afrika'ya yayıldı. Kısa dönemde, yerel Berberi kabileleri Müslüman Arap kabileleriyle bütünleştiler. Emevilerin başkenti olan Şam 8. yüzyılda düşünce, İslami merkez Akdeniz'de kayarak Kuzey Afrika'daki Kayravan'a geçmiştir.

Kolonileşme dönemi öncesi Afrika'da takriben 10.000'den fazla farklı devlet ve politika, pek çok kurum ve kurallara göre nitelendirilmiştir. Bunların içerisinde Buşmalar gibi küçük avcı toplayıcı gruplar, Bantu dillerini konuşan daha büyük ve yapılanmış aile klanları, çok daha büyük olan Afrika Boynuzu'ndaki klanlar ve bunun yanında Akanlar, Yorubalar ve İbolar gibi otonom şehir devletleri veya krallıklardan oluşan birçok farklı oluşum mevcuttur. 9. yüzyılda Batı Afrika'dan gelen Hausa Krallığı gibi bir dizi hanedan devletleri, Sahra altı bölgesindeki savanaları aşarak bugünkü Sudan'ın ortalarına vardılar. Gana, Gao ve Kanem Krallığı bunların en güçlüleriydi. Gana 11. yüzyılda geri dönse de, Mali Krallığı Sudan'ın doğusunu 13. yüzyıla kadar muhafaza etti. Kanem Krallığı ise 11. yüzyılda İslamiyeti kabul ettiler.
Batı Afrika'nın ormanlık alanlarında, kuzeydeki Müslüman kabilelerin küçük etkisiyle birlikte yeni bağımsız krallıklar türedi. İboların kurduğu Nri Krallığı bunların ilkiydi. 9. yüzyılda ortaya çıkan Nri krallığı, günümüz Nijerya'sındaki en eski kabilelerden biridir. Bu kabileye ait ortaya çıkarılan bronz buluntular 9. yüzyıla aittir.

Ife kenti, tarihsel olarak Yorubalar tarafından kurulan ilk şehir devletlerden bir tanesidir. Başında "oba" denilen ve Yoruba dilinde "kral" anlamına gelen bir yönetici bulunur. Ife özellikle içerisindeki bronz işlemeleriyle birlikte Afrika'nın en önemli dini ve kültürel merkezlerinden birisidir.
Sahra'daki Berberi sülalesinden gelen Murabıtlar buradan yayılarak kuzeydoğu Afrika ve 11. yüzyılda İber Yarımada'sına kadar ulaşmıştılar. Ardından Banu Hilal ve Banu Malik gibi Arap bedevileri, Arap yarımadasından Mısır'a göç etmişlerdir. 11. ve 13. yüzyıl arasında gerçekleşen bu olay sonucunda Araplar ve Berberiler yerel kültürleri Arapl

Amerika (İngilizce: Americas; İspanyolca ve Portekizce: América; Fransızca: Amérique) veya Amerika kıtası, Batı Yarımküre'de Yeni Dünya olarak adlandırılan bölgede, Kuzey Amerika, Orta Amerika, Güney Amerika ve bunlara bağlı adalardan meydana gelen kıtalar ve adalar topluluğu. Amerika kıtası, Batı Yarımküre'deki kara alanının çoğunu kapsar ve Yeni Dünya'yı oluşturur. Amerika sözcüğü birçok dilde Amerika Birleşik Devletleri (ABD) anlamında da kullanıldığı için kavram karmaşasına neden olabilmektedir.
Yakınındaki adalarla birlikte Dünya yüzeyinin %8'ini ve kara alanının %28,4'ünü barındıran Amerika'nın topoğrafyasına Amerikan Kordilerası adı verilen ve kıtanın batı sahili boyunca ilerleyen uzun bir sıradağ hakimdir. Amerika'nın daha düzlük olan doğu kısmınaysa Amazon, Mississippi, Río de la Plata ve St. Lawrance nehirlerinin ve Büyük Göller'in havzaları hakimdir. Amerika, kuzeyden güneye 14.000 km (8.700 mi) boyunca uzandığı için kıtanın iklimi ve ekolojisi Kuzey Kanada, Grönland ve Alaska'daki kutup tundralarından Orta ve Güney Amerika'daki Tropik yağmur ormanlarına kadar devasa çeşitlilik gösterir.
İnsanlar, Amerika'ya ilk olarak 42 bin ilâ 17 bin yıl önce Beringia'dan geçerek Asya'dan gelmiştir. Na-Dene dillerinin konuşurlarından müteşekkil ikinci bir göç dalgası da aynı yoldan onları takip etmiştir. Amerika yerlilerinin Amerika'ya yerleşmesinin son aşaması, genellikle MÖ 3500'de İnuitlerin kutup bölgelerine yerleşmesi olarak kabul edilir.
Amerika'ya ilk yerleşen Avrupalı, Leif Ericson adlı bir Viking kâşifidir. Ancak Kuzey Amerika'daki Viking kolonisi asla kalıcı olamamış ve sonra terk edilmiştir.
15. yüzyılın başlarında Avrupa iç savaşlar ve Kara Ölüm'ün neden olduğu nüfus kaybından yavaş yavaş toparlanıyordu. Osmanlı'nın Asya'ya giden ticaret yollarında tuttuğu hakimiyet, Batı Avrupalı hükümdarları alternatifler aramaya sevk etti, bu da Kristof Kolomb'un yolculuklarına ve "Yeni Dünya"nın keşfine neden oldu.
İspanyol kâşif Kristof Kolomb'un 1492-1502 arasındaki yolculukları, kıtanın Avrupa'yla (ve daha sonraları diğer Eski Dünya devletleriyle) kalıcı etkileşimini başlatmıştır. Kolombiyen değişim adı verilen bu dönem, etkileri ve sonuçları günümüzde hâlen devam eden keşifler, fetihler ve sömürgeleşmelere yol açacaktı. İspanyollar, çok sayıda Amerika yerlisini köleleştirdi.
Avrupa ve Batı Afrika'dan gelen hastalıklar, Amerika yerlilerini perişan etti ve Avrupa devletleri Amerika'da koloniler kurdular. Aralarında büyük miktarda senetli kölenin ve Afrika'dan getirtilen kölelerin de bulunduğu Avrupa kökenli toplu göç dalgaları, büyük ölçüde yerlilerin yerine geçmiştir.
Amerika'nın dekolonizasyonu 1774'teki Amerikan Devrimi'yle başlamış, 1890'ların sonundaki İspanya-Amerika Savaşı'yla büyük ölçüde bitmiştir. Günümüzde Amerika nüfusunun neredeyse tamamı bağımsız ülkelerde yaşamakta, ancak sömürgeciliğin etkisi yüzünden bu nüfus, Avrupalı kolonici ve sömürgecilerin kültürel mirasını taşımaktadır. Bunlar arasında en belirginleri Hristiyanlık ve Hint-Avrupa dillerinin konuşulmasıdır. Amerika nüfusu; çoğunlukla İngilizce, İspanyolca, Portekizce ve Fransızca ve az da olsa Felemenkçe konuşur.

Amerika isminin kökeni ile ilgili birkaç teori vardır:

Bunlardan çok kabul göreni, İtalyan kâşif Amerigo Vespucci'nin adından geldiğine dair olanıdır.
İkinci bir teori kıtaya ayak basan ilk Batı Avrupalı olan John Cabot'nun finansörü Richard Amerike'nin adından türetildiğidir.
Bir başka teori de bu adın Nikaragua'daki "Amerrique" bölgesinin adından geldiğidir.

Bu teoriye göre America sözcüğü 1500'lü yılların başında yaptığı iki yolculuk sonucu Güney Amerika'nın doğu sahillerine ve Karayiplere ulaşan İtalyan denizci ve haritacı Amerigo Vespucci'nin isminden türetilmiştir. Teoriye göre, Alman haritacı Martin Waldseemüller bu ismi Vespucci'nin isminin Latince söylenişi olan “Americus Vespucius”tan türetmiştir.
1507 yılında Batlamyus'un "Kozmografya" eserinin Latince güncellemesi üzerine çalışan Martin Waldseemüller, Vespucci'nin mektuplarından birinde "Mundus Novus" adını verdiği "Yeni Dünya"yı keşfettiğini okuyunca, "Cosmographiae Introductio"da Amerika ("America") ismini önerir.
Her ne kadar, Waldseemüller'in çalışmasının yayılmasıyla "Amerika" terimi popülerlik kazandıysa da, Vespucci'nin yazılarındaki tutarsızlıklar birçok İspanyol ve Portekizlinin eleştirisine sebep oldu. Bu eleştiriler Vespucci'nin diğer denizcilerin keşiflerini kendisininmiş gibi gösterdiğini söylüyor ve bununla birlikte de "Yeni Dünya" fikrine şüpheyle bakıyordu. Yine de Avrupa'nın diğer ülkelerinde "yeni dünya" için "Amerika" ve orada yaşayanlar için de "Amerikalı" adı kullanımı yaygınlaşıyordu. Ancak İspanya ve Portekiz'de resmî terim Doğu Hint Adaları idi.
Waldseemüller "Amerika" adını kullandığında somut olarak Kristof Kolomb ve diğer kaşifler tarafından keşfedilen Antilleri ve Güney Amerika'nın kuzeydoğu sahillerini kastediyordu.
"Amerika" adı ilk defa Batı yarımküredeki kıtanın tamamını adlandırmak için 1538 yılında Gerardus Mercator tarafından bir harita üzerinde kullanılmıştır.

Teoriye göre "Amerika" adının 1497 yılında John Cabot'nun yolculuğunu finanse eden İngiltere'nin Bristol şehrinden Richard Amerike'nin adından türetilmiştir. Cabot, kıtaya ayak basan ilk Batı Avrupalı olmuştur.

Amerika'da 1 milyardan fazla insan yaşar. Bunların üçte ikisi Amerika Birleşik Devletleri, Brezilya ve Meksika vatandaşıdır. Amerika'da sekiz megakent mevcuttur: New York (23,9 milyon), Meksiko (21,2 milyon), São Paulo (21,2 milyon), Los Angeles (18,8 milyon), Buenos Aires (15,6 milyon), Rio de Janeiro (13,0 milyon), Bogotá (10,4 milyon) ve Lima (10,1 milyon).

Amerika kıtasında tüm ülkelerdeki çoğunlukta olan inanç Hristiyanlıktır.

Almanya, resmî adıyla Federal Almanya Cumhuriyeti, Batı ve Orta Avrupa'da bir ülkedir. Kuzeyde Baltık Denizi ve Kuzey Denizi, güneyde ise Alpler arasında yer alır. On altı kurucu eyaletinin toplam nüfusu 82 milyonu aşmaktadır ve bu da onu Avrupa Birliği'nin (AB) en kalabalık üye devleti yapmaktadır. Almanya kuzeyde Danimarka; doğuda Polonya ve Çek Cumhuriyeti; güneyde Avusturya ve İsviçre; batıda ise Fransa, Lüksemburg, Belçika ve Hollanda ile sınır komşusudur. Ülkenin başkenti ve en kalabalık şehri Berlin, ana finans merkezi ise Frankfurt'tur; en büyük kentsel alan Ruhr'dur.
Modern Almanya topraklarındaki yerleşim, Alt Paleolitik dönemde başlamış olup, Neolitik dönemden itibaren başta Keltler olmak üzere çeşitli kabileler ve kuzeyde Cermen kabileleri burada yaşamıştır. Romalılar bölgeye Germania adını vermişlerdir. 962 yılında Almanya Krallığı, Kutsal Roma İmparatorluğu'nun büyük bir bölümünü oluşturmuştur. 16. yüzyılda, kuzey Alman bölgeleri Protestan Reformu'nun merkezi haline geldi. Napolyon Savaşları ve 1806'da Kutsal Roma İmparatorluğu'nun dağılmasının ardından, 1815'te Alman Konfederasyonu kuruldu. 
Prusya önderliğinde Almanya'nın modern ulus devlete birleşmesi, 1871'de Alman İmparatorluğu'nu kurdu. I. Dünya Savaşı ve bir devrimden sonra, İmparatorluğun yerini Weimar Cumhuriyeti aldı. 1933'te Nazilerin iktidara gelmesi, totaliter bir diktatörlüğün kurulmasına, II. Dünya Savaşı'na ve Holokost'a yol açtı. 1949'da, savaştan ve Müttefik işgalinden sonra, Almanya sınırlı egemenliğe sahip iki ayrı siyasi yapıya ayrıldı: Federal Almanya Cumhuriyeti (FRG) veya Batı Almanya ve Alman Demokratik Cumhuriyeti (GDR) veya Doğu Almanya. FRG, Avrupa Ekonomik Topluluğu'nun kurucu üyesi iken, GDR komünist bir Doğu Bloku devleti ve Varşova Paktı'nın kurucu üyesiydi. Doğu Almanya'daki komünist yönetimin düşmesinin ardından, Alman birleşmesiyle eski Doğu Alman eyaletleri 3 Ekim 1990'da Federal Almanya Cumhuriyeti'ne katıldı. 
Almanya, güçlü bir ekonomiye sahip gelişmiş bir ülkedir; nominal GSYİH'ye göre Avrupa'nın en büyük ekonomisine sahiptir. Birçok sanayi, bilim ve teknoloji sektöründe önemli bir güç olan Almanya, hem dünyanın üçüncü büyük ihracatçısı hem de üçüncü büyük ithalatçısıdır. Geniş çapta büyük bir güç olarak kabul edilen Almanya, birçok uluslararası kuruluş ve forumun üyesidir. UNESCO Dünya Mirası Alanları sayısı bakımından üçüncü sırada yer almaktadır: 55 alandan 52'si kültürel mirastır.

Cermen kabilelerinin, Tunç Çağı'nda veya Demir Çağı'nın hemen öncesinde ortaya çıktığı sanılmaktadır. MÖ 1. yüzyılda, Güney İskandinavya ve Kuzey Almanya'dan gelen kabileler, güneye, doğuya ve batıya yayılarak Keltlerle, Galyalılarla, Slavlarla, Baltık kabileleriyle ve İran halkları ile ilişkiye girdiler. Erken Cermen tarihi hakkında bilinenler, Roma İmparatorluğu zamanındaki verilerle sınırlıdır.
Augustus yönetimindeki Roma İmparatorluğu zamanında, Romalı General Cermanya'ya saldırılara başladı. Cermen kabileleri bu sırada savaş taktiklerini öğrendiler. Bu esnada kimliklerini muhafaza etmeyi başardılar. MS 9 yılında, Publius Quinctilius Varus tarafından yönetilen Roma lejyonu, Çeruskerlerin lideri tarafından Varus Savaşında yenildi. Böylece, Tuna ve Ren nehirleri arasında sınırlarına kadar genişledi. Yüz civarında talebe, Tacitus'un Cermenler üzerinde yazdığı esere göre Cermen kabileleri bugünün modern yurtlar Tuna ve Ren nehirleri arasındaki bölgeye yerleştiler. 3'üncü yüzyıl civarında birkaç büyük Cermen kabilesi ortaya çıktı. Alamanlar, Franklar, Saksonlar, Frizler, Chattiler, Sicambriler; bunlardan bazılarıdır. MS 260 civarında Cermen halkları, Tuna'yı geçip Roma İmparatorluğu kontrolundeki alanlara girmeye başladılar.

Orta Çağ'ın bölünmüş devletçiklerini Şarlman bir araya getirdi. 25 Aralık 800'de Vatikan'da krallık tacını giyerek Karolenj İmparatorluğu'nu kurdu. 843 yılına gelindiğinde bu devlet üç parçaya ayrıldı ve değişikliklere uğrayarak varlığını 1806 yılına kadar sürdürdü. Devlet, Eider Nehri'nden Akdeniz'e kadar yayıldı. Devlet, Kutsal Roma İmparatorluğu olarak bilinse de 1512'den itibaren resmî olarak Alman Halkının Kutsal Roma İmparatorluğu (Sacrum Romanum Imperium Nationis Germanicæ) olarak anılmıştır.
Otto Hanedanı (919-1024) döneminde, 962 yılında; Lorraine, Saksonya, Franconia, Suabiya, Türingiya ve Bavyera düklükleri birleştirildi ve Alman kralına Kutsal Roma Cermen İmparatoru olarak taç giydirildi.Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu, Salian sülalesinin (1024-1125) yönetimindeyken Kuzey İtalya ve Burgonya'yı ele geçirdi. Buna karşı imparatorlar, başa geçme konusunda çekişmelere girince güçlerini kaybettiler. Hohenstaufen Hanedanı'nın (1138-1254) yönetimi altında Alman prensleri, güney ve doğudaki Slav topraklarındaki etkilerini artırdılar ve bu bölgelere göçü teşvik ettiler (Ostsiedlung). Buraya yerleşen Alman göçmenler, Hansa Birliği'ni kurarak ticarette geliştiler ve o günün Avrupa'sına göre oldukça zengin duruma geldiler.

1356'da ilan edilen fermanla birlikte hükümdarlık seçimi ile ilgili birtakım değişiklikler yapıldı. Buna göre kralı, başpiskoposluklardan ve etkili eyaletlerdeki prenslerin katılımıyla oluşan yedi kişilik bir heyet seçecekti. 15. yüzyıldan itibaren kral, sadece Habsburg Hanedanı'na üye kişilerden olmuştur.
1517'de Martin Luther görevini kötüye kullanan Roma Katolik Kilisesi'ne karşı doksan beş maddelik bir bildiri hazırlayarak Protestan Reformunu başlattı. 1530'dan sonra Luthercilik, Katolik Kilisesi'nden ayrıldı ve birçok Alman Eyaletinde resmî din kabul edildi. Bunun üzerine Alman ülkesini harap eden Otuz Yıl Savaşları (1618-1648) başladı. Alman eyaletlerindeki nüfus yaklaşık %30 oranında azaldı. 1648'de imzalanan Vestfalya Antlaşması, bu din savaşını bitirdi. Savaşın sonunda krallık, birçok bağımsız eyalete ayrıldı. 1740'tan sonra, Avusturya'da hüküm süren Habsburg Hanedanı ve Prusya Devleti, Alman eyaletlerini kendi yanlarına çekip ülkeye tamamen hükmetmeye çalıştılar. Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu 1806 yılında Napolyon Savaşları sırasında tamamen yıkıldı.

Napolyon Bonapart'ın tahttan düşmesinden sonra 1814 yılında toplanan Viyana Kongresi'nde alınan kararlarla Alman Konfederasyonu adı altında otuz dokuz tane bağımsız Alman eyaleti kuruldu. Bu konfederasyonun liderliğine Avusturya-Macaristan İmparatorluğu seçildi. Viyana Kongresi'ne tepki olarak Avrupa'nın çeşitli ülkelerinde ayaklanmalar çıktı. Özellikle Almanya'da bilim ve felsefede görülen gelişme ve liberalizm akımı halkların haklarını aramasında temel etken oldu. Bu süreçte Alman halkının çoğunluğu Fransız Devrimi'nden ve milliyetçilik akımından etkilendiler. Halk, ulusal birliğin sağlanmasını istiyordu. Seçilen kurucu meclis, 13 Mayıs 1848'de Frankfurt'ta bir anayasa hazırlamak için toplandı. 28 Mart 1849'da anayasa kabul edildi. Bu hareketi temsil eden siyah, kırmızı ve altın sarısı renkler daha sonra Almanya bayrağına renk vermiştir.
1848 Devrimleri sonucunda Fransa'da cumhuriyet ilan edildi. Bu hareketin başarıya ulaşması üzerine Alman entelektüeller ve halk da ihtilal başlattılar. Başlangıçta hükümdarlar talep edilen liberal hakları onayladı. Prusya Kralı IV. Friedrich Wilhelm'e birtakım hakları alınmış şekilde krallık önerildi. Fakat o, bunu reddetti. Çünkü kabul etseydi tacı Tanrı'nın inayetinde değil, meclisin huzurunda giyecek ve meclise bağlı olacaktı. Ölümünden sonra yerine I. Wilhelm geçti. 1862 yılında başbakanlığa Otto von Bismarck'ı atadı. Bismark, Danimarka'yla 1864 yılında yapılan savaşta bir kısım yerleri ele geçirdi. Ertesi yıl yapılan savaşlarda Avusturya ordusunu mağlup ederek Kuzey Almanya Konfederasyonu'nu kurdu. Avusturya bu konfederasyonun dışında bırakıldı.

Bilinen ulusal temellere dayalı modern Almanya yapılan düzenlemelerle 1871'de kuruldu. Ülkenin kurucusu Prusya Krallığı'ydı. Fransa-Prusya Savaşı'ndan sonra, 18 Ocak 1871'de Versay'da alınan kararlarda imparatorluk ilan edildi. İmparatorluğa Hohenzollern Hanedanı hükmetti. Başkent Berlin yapıldı. İmparatorluk tüm dağınık Alman devletçiklerini içine alarak kuruldu fakat Avusturya bu birliğin dışında bırakıldı. Ülke, 1884'ten itibaren Avrupa dışında sömürgeler kurmaya başladı.
İmparatorluğun inşası sırasında tahtta olan I. Wilhelm, dış siyasette Almanya'yı diğer büyük devletler gibi güçlü ve güvenli bir duruma getirmek için uğraşmıştır. Fransa'dan diplomatik olarak uzak durulmaya çalışılmış, savaştan kaçınılmıştır. II. Wilhelm döneminde Almanya, diğer Avrupa güçleri gibi emperyal bir politika izlemiş ve zaman zaman sömürgeleri konusunda komşu devletlerle sürtüşmeye girmiştir. Bu, birtakım dostlukları zedelemiş ve Almanya'ya karşı Fransa, Birleşik Krallık ve Rus İmparatorluğu bir anlaşma imzalayarak kutup oluşturmuştur. Almanya ise sadece Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ile ittifak kurabilmiştir.
Almanya'nın emperyal politikası ülke dışına taşmış ve devlet, diğer Avrupa güçleri gibi, Afrika'nın paylaşımına katılmıştır. Berlin Konferansı'nda bu kıta Avrupa güçlerine pay edilmiştir. Almanya'nın payına Alman Doğu Afrikası, Alman Kuzey-Batı Afrikası, Togo ve Kamerun düştü. Büyük güçler arası Afrika'da olan bu mücadele I. Dünya Savaşı'nın nedenlerinden biri olacaktı.
28 Haziran 1914'te, Saraybosna'da Avusturya-Macaristan İmparatorluğu prensi Arşidük Franz Ferdinand'a suikast düzenlenmesi I. Dünya Savaşı'nı başlattı. Almanya'nın aralarında bulunduğu İttifak Devletleri, İtilaf Devletleri'ne karşı dört yıl süren savaşlar sonucunda başarısız oldu. Almanya'da Kasım 1918'de ihtilal yaşandı ve İmparator II. Wilhelm, tahttan feragat etmek zorunda kaldı. 11 Kasım'da ateşkes ilan edildi. 28 Haziran 1919'da Versailles Barış Antlaşması imzalandı. Fakat antlaşma şartları Almanya'yı küçük düşürücü bulundu. Bu durum ülkede milliyetçiliği artırdı ve halk yavaş yavaş nasyonal sosyalizm akımı etrafında birleşmeye başladı.

Başarılı geçen Kasım 1918 İhtilali'nin ardından cumhuriyet ilan edildi. Sosyal demokrat Devlet Başkanı Friedrich Ebert tarafından 11 Ağustos 1919'da kuruluşu ilan edilen devlet, adını millî meclisin yeni anayasayı oluşturmak için toplandığı Weima

Fransa, resmî adıyla Fransız Cumhuriyeti, Batı Avrupa'da yer alan bir ülkedir. Denizaşırı bölgeleri ve toprakları arasında Güney Amerika'daki Fransız Guyanası, Kuzey Atlantik'teki Saint Pierre ve Miquelon, Fransız Batı Hint Adaları ve Okyanusya ile Hint Okyanusu'ndaki birçok ada bulunmaktadır. Anakara Fransa, kuzeyde Belçika ve Lüksemburg; kuzeydoğuda Almanya; doğuda İsviçre; güneydoğuda İtalya ve Monako; güneyde Andorra ve İspanya; ve kuzeybatıda Birleşik Krallık ile deniz sınırı paylaşmaktadır. Anakara alanı Ren Nehri'nden Atlantik Okyanusu'na ve Akdeniz'den Manş Denizi ve Kuzey Denizi'ne kadar uzanmaktadır. Beş tanesi denizaşırı olmak üzere 18 bütünleşik bölgesi, toplam 632.702 km² (244.288 mil²) alanı kaplamakta ve 2026 yılında toplam nüfusunun 69,1 milyondan fazla olduğu tahmin edilmektedir. Başkenti, en büyük şehri ve ana kültürel ve ekonomik merkezi Paris'tir.
Fransa anakarası, Demir Çağı'nda Galyalılar olarak bilinen Kelt kabileleri tarafından yerleşilmiş ve MÖ 51'de Roma'nın bölgeyi ilhak etmesiyle kendine özgü bir Galya-Roma kültürü ortaya çıkmıştır. Erken Orta Çağ'da Franklar, Karolenj İmparatorluğu'nun kalbi haline gelen Frank Krallığı'nı kurmuşlardır. 843 tarihli Verdun Antlaşması imparatorluğu bölmüş ve Batı Frank Krallığı, Fransa Krallığı'na dönüşmüştür. Yüksek Orta Çağ'da Fransa, güçlü ancak merkezi olmayan bir feodal krallıktı, ancak 14. yüzyılın ortalarından 15. yüzyılın ortalarına kadar Fransa, Yüz Yıl Savaşları olarak bilinen İngiltere ile hanedanlık çatışmasına girmiştir. 16. yüzyılda Fransız Rönesansı sırasında Fransız kültürü gelişmiş ve bir Fransız sömürge imparatorluğu ortaya çıkmıştır. İçsel olarak Fransa, Habsburg Hanedanı ile olan çatışma ve Katolikler ile Huguenotlar arasındaki Fransız Din Savaşları'nın etkisi altında kalmıştır. Fransa, Otuz Yıl Savaşları'nda başarılı olmuş ve XIV. Louis döneminde etkisini daha da artırmıştır.
1789 Fransız Devrimi, Eski Rejimi devirdi ve günümüze kadar ulusun ideallerini ifade eden İnsan Hakları Bildirgesi'ni ortaya çıkardı. Fransa, 19. yüzyılın başlarında Napolyon Bonaparte yönetiminde siyasi ve askeri zirvesine ulaştı, kıta Avrupası'nın büyük bir bölümünü boyunduruk altına aldı ve Birinci Fransız İmparatorluğu'nu kurdu. Bu çöküş, Fransa'nın Bourbon Restorasyonu'nu yaşadığı ve ardından İkinci Fransız Cumhuriyeti'nin kurulduğu, III. Napolyon'un iktidara gelmesiyle İkinci Fransız İmparatorluğu'nun kurulduğu göreceli bir gerileme dönemini başlattı. İmparatorluk, 1870'te Fransa-Prusya Savaşı sırasında çöktü. Bu, Üçüncü Fransız Cumhuriyeti'nin kurulmasına ve Belle Époque olarak bilinen ekonomik refah, kültürel ve bilimsel gelişme dönemine yol açtı. Fransa, büyük insan ve ekonomik bedeller ödeyerek zafer kazandığı I. Dünya Savaşı'nın önemli katılımcılarından biriydi. II. Dünya Savaşı'nda Müttefikler arasındaydı, ancak 1940'ta teslim oldu ve Almanya tarafından işgal edildi. 1944'te kurtuluşunun ardından, kısa ömürlü Dördüncü Cumhuriyet kuruldu ve daha sonra Cezayir Savaşı sırasında dağıldı. Mevcut Beşinci Cumhuriyet, yarı başkanlık sistemiyle, 1958'de Charles de Gaulle tarafından kuruldu. Cezayir ve çoğu Fransız kolonisi 1960'larda bağımsızlığını kazandı ve çoğunluğu Fransa ile yakın ekonomik ve askeri bağlarını korudu.
Fransa, yüzyıllardır süregelen sanat, bilim, mutfak ve felsefe alanlarında küresel bir merkez olma statüsünü koruyor. Toplam 54 UNESCO Dünya Mirası Alanı ile dördüncü en fazla sayıda alana ev sahipliği yapıyor ve 2025 yılında 102 milyon yabancı ziyaretçi ağırlayarak dünyanın önde gelen turizm destinasyonu konumunda. Gelişmiş bir ülke olan Fransa, küresel olarak yüksek bir nominal kişi başına gelire sahip ve ekonomisi hem nominal GSYİH hem de satın alma gücü paritesi (PPP) düzeltilmiş GSYİH açısından dünyanın en büyükleri arasında yer alıyor. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin beş daimi üyesinden biri ve resmi olarak nükleer silah sahibi bir devlet olması nedeniyle büyük bir güçtür. Ülke, birçok uluslararası kuruluş ve forumun üyesidir.

"Fransa" adı, Frankların yurdu anlamına gelen Francia sözcüğüne dayanır. Ancak frank sözcüğünün kökeniyle ilgili pek çok farklı iddia vardır. Bunlardan biri, bu sözcüğün kökeninin ön Cermen dillerinde cirit, kargı, mızrak gibi anlamlara gelen frankona dayandığı yönündedir.
Bir başka köken varsayımı da frank teriminin eski Cermen dillerinde özgür anlamına gelen frei sözcüğünden geldiğidir. Frank sözcüğü çağdaş Fransızcada franc biçiminde hâlâ yaşamaktadır ve 2000 yılında euro, Fransa'nın resmî para birimi olana dek Fransa'da kullanılan parayı adlandırmak için de kullanılmıştır. Çağdaş Almancada Fransa bugün bile Frankreich (Türkçe: Frank İmparatorluğu) olarak adlandırılır. Ancak bunu Charlemagne yani Şarlman'ın Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu'ndan ayırt edebilmek için eski olan krallığa Frankenreich (Türkçe: Frankların İmparatorluğu) denir.
Frank sözcüğü, Roma İmparatorluğu'nun çöküşünden Orta Çağ'a kadar daha az yaygın biçimde kullanılagelmiş ancak Hugh Capet'in Fransa Kralı olarak taç giymesinin ardından yaygın biçimde, gelecekte Fransa olarak anılacak Fransa Krallığı'nı anlatmak için kullanılmaya başlanmıştır.

Günümüz Fransa'sının sınırları hemen hemen eskiden Kelt Galyalıları (Fransızca: Celte Gaulois, okunuşu: selt golwa) tarafından yurt edinilen Antik Galya'nın (Fransızca: Gaule, okunuşu: gol) sınırlarıyla aynıdır. Galya, MÖ 1. yüzyılda Roma İmparatoru Julius Caesar tarafından ele geçirilince Galya halkları yavaş yavaş Roma kültürünü ve Roma dilini benimsediler. Daha sonra zamanla bu dil kendi içinde değişerek çağdaş Fransızcanın temellerini oluşurdu. Fransa topraklarında Hristiyanlık ilk olarak MS 2 ve 3. yüzyıllarda görüldü ve sonraki iki yüzyıl içinde öylesine hızlı yayılma olanağı buldu ki, Aziz Jerome yazılarında Galya'nın "sapkınlıktan kurtulmuş" olan tek bölge olduğunu yazdı.

MS 4. yüzyılda, Galya'nın Ren Nehri kıyısındaki doğu sınırları Cermen boyları tarafından yönetiliyordu. Bu topluluklar içinde en etkili olanı, Fransa'ya antik Francie adını da veren Franklardı. Günümüzde kullanılan Fransa adıysa Paris dolaylarında bulunan Capet krallarının yönettiği derebeyliğin bulunduğu bölgenin adından gelir. Roma İmparatorluğu'nun düşüşünden sonra, Avrupa topraklarında yayılan Cermen boyları içinde Franklar, Aryanizm'e değil de, Katolikliğe giren ilk topluluklardı. Bu nedenle Fransa'ya “Kilisenin en büyük kızı” (La fille ainée de l’Église) sıfatı verilmiş, Franklar da buna dayanarak kendilerini “Fransa'nın en iyi Hristiyanları” olarak adlandırmışlardır.
Ayrı bir ülke olarak Fransa tarihinin başlamasıysa 843 tarihli Verdun Antlaşması uyarınca Karolenj İmparatorluğu'nun Doğu Frank Krallığı, Batı Frank Krallığı ve Orta Frank Krallığı olarak üçe ayrılmasıyla başladı. Batı Frank Krallığı hemen hemen bugünkü Fransa topraklarını kaplıyordu ve nitekim çağdaş Fransa'nın temelleri bu krallık üzerine kuruldu.
Karolenj Hanedanı Fransa'yı 987 yılında Fransa Dükü ve Paris Kontu Hugh Capet'nin, Fransa kralı olarak taç giymesine kadar yönetti. Onun soyundan gelenler ile Valois ve Bourbon hanedanları da aşamalı bir dizi savaşla ülkede birliği sağladılar. 

Krallık yönetimi 17. yüzyılda ve kral XIV. Louis'nin döneminde zirvelerini yaşıyordu. Bu süreçte Fransa, Avrupa kıtasının en kalabalık ülkesi hâline geldi ve Avrupa kültürü, politikaları ve ekonomisi üzerinde en etkili güçlerden biri oldu. Fransızca dönemin diplomasi dili oldu ve uzun süre bu niteliği koruyarak kaldı. Aydınlanma çağı da büyük ölçüde Fransız entelektüel çevrelerinde gerçekleşti. Fransız bilim insanları 18. yüzyılda büyük bilimsel buluşların altına imzalarını attılar. Ayrıca Fransa bu dönemlerde Afrika, Amerika ve Asya kıtaların da birçok denizaşırı toprak edindi.

Fransa'da krallık sistemi 1789 yılında gerçekleşen Fransız Devrimi'ne dek hüküm sürdü. Fransız Devrimi sırasında dönemin Fransa Kralı XVI. Louis ve eşi Marie Antoinette ile onlara yakınlığı olduğu düşünülen yüzlerce Fransız vatandaşı öldürüldü. Kısa süreli bir dizi yönetim denemesinden sonra Napolyon Bonapart 1799'da cumhuriyetin kontrolünü ele aldı ve kendini önce Birinci Konsül, daha sonra, günümüzde Birinci İmparatorluk (1804-1814) adıyla anılan devletin imparatoru ilan etti. Napolyon Savaşları olarak bilinen bir dizi savaşın ardından, Bonaparte ailesinin yardımıyla Napolyon kıta Avrupası'nın büyük bölümünü ele geçirdi. Yeni elde edilen bu topraklara daha sonra Bonaparte ailesinin üyeleri Fransa'ya bağlı kral olarak atandı.
1815 yılında yapılan Waterloo Savaşı'nda Napolyon'un son yenilgisinden sonra Fransa'da krallık yönetimine geri dönüldü. Ancak bu kez kralın yetkilerine anayasal kısıtlamalar ve daraltmalar getirildi. 1830 yılında çıkan bir sivil ayaklanma olan Temmuz Devrimi ile Bourbon Hanedanı tümüyle kaldırılarak anayasal krallığa dayanan Temmuz Monarşisi getirildi. Bu yönetim biçimi 1848 yılına dek sürdü. Bu arada kurulan İkinci Cumhuriyet oldukça kısa süreli oldu ve 1852 yılında III. Napolyon İkinci İmparatorluğu kurunca yıkıldı. 1870 yılında başlayan Fransa-Prusya Savaşı'nda yenilen III. Napolyon bunun üzerine tahttan indirildi ve bu yönetim rejimi de Üçüncü Cumhuriyet'in kurulmasıyla feshedildi.

Fransa 17. yüzyıldan başlayarak 1960'lara dek bir sömürge devleti kimliğiyle var oldu. 19. ve 20. yüzyıllarda dünyanın dört bir yanında edindiği sömürge toprakları Fransa'yı İngiltere'den sonra ikinci büyük sömürge imparatorluğu haline getirdi. 1919 ve 1939 yılları arasında gücünün doruklarındayken Fransız Sömürge İmparatorluğu'nun yüzölçümü 12.347.000 kilometrekareye erişti. Fransa'nın Avrupa'daki toprakları da işin içine katılınca 12.898.000 kilometrekareye ulaşan Fransız egemenlik sahası dünya topraklarının %8.6'sını kaplar durumdaydı.

I. Dünya Savaşı'ndan da, II. Dünya Savaşı'ndan da galip taraf olarak çıkmasına karşın Fransa büyük bir insan kaybına ve maddi zarara uğramış, Avrupa'daki toprakları her iki savaşta da yer yer ya da tümüyle Alman güçlerince işgal edilmiştir. 1930'lu yıllara Halk Cephesi Hükûmeti'nin yaptığı toplumsal yenilikler Fransa'ya damgasını vurmuştur. 

İngiltere (İngilizce: England İngilizce telaffuz: [ˈɪŋɡlənd]  ( dinle)), Birleşik Krallık'ı meydana getiren dört ülkeden biridir. Ülke, kabaca %62'sini kapladığı Büyük Britanya adasında ve 100'den fazla küçük bitişik adada yer almaktadır. Kuzeyde İskoçya ve batıda Galler ile kara sınırı bulunmaktadır ve doğuda Kuzey Denizi, güneyde Manş Denizi, güneybatıda Kelt Denizi ve batıda İrlanda Denizi ile çevrilidir. Kıta Avrupası güneydoğuda, İrlanda ise batıda yer alır. Başkenti ve en büyük şehri Londra'dır.
İngiltere'nin arazisi, özellikle orta ve güneyde, esas olarak alçak tepeler ve ovalardan oluşur. Yüksek ve engebeli araziler çoğunlukla Dartmoor, Göller Bölgesi, Pennine Dağları ve Shropshire Tepeleri dahil olmak üzere kuzeyde ve batıda yer alır. İngiltere'nin 56,3 milyonluk nüfusu, Birleşik Krallık nüfusunun %84'ünü oluşturur ve nüfus büyük ölçüde Londra, Güney Doğu ve her biri 19. yüzyılda büyük sanayi bölgeleri olarak gelişen Midlands, Kuzey Batı, Kuzey Doğu ve Yorkshire'daki kentsel alanlarda yoğunlaşmıştır. Ülkenin başkenti olan Londra, 2021 yılı itibarıyla 14,2 milyon nüfusu ile Birleşik Krallık'ın en büyük metropoliten alanıdır.
Günümüzde İngiltere olarak adlandırılan bölge, ilk olarak Üst Paleolitik dönemde modern insanlar tarafından iskân edilmeye başlansa da adını, 5 ve 6. yüzyıllarda bölgeye Angeln Yarımadası'ndan yerleşen Cermen kökenli Angluslardan almıştır. İngiltere, 10. yüzyılda birleşik bir devlet hâline geldi ve 15. yüzyılda başlayan Keşifler Çağı'ndan bu yana dünya genelinde geniş bir kültürel ve yasal etkiye sahip olmaya başladı. 1535'ten sonra Galler'i de kapsayan İngiltere Krallığı, 1707 Birlik Yasaları'nın yürürlüğe girmesiyle 1 Mayıs 1707'de ayrı bir egemen devlet olmaktan çıktı. Bunun sonucunda İskoçya Krallığı'nın da dahil olduğu Büyük Britanya Krallığı kuruldu.
İngiltere, İngilizcenin, diğer birçok ülkenin ortak hukuk sistemlerinin temelini oluşturan İngiliz hukuk sisteminin, futbol ve İngiltere Kilisesi dahil olmak üzere dünya çapında bilinen birçok ihracatın kökenidir; parlamenter hükûmet sistemi diğer ülkeler tarafından geniş çapta benimsenmiştir. Ülkenin toplumunu dünyanın ilk sanayileşmiş ulusuna dönüştüren Sanayi Devrimi de yine burada gerçekleşmiştir.

England adı, "Anglusların ülkesi" anlamına gelen Eski İngilizce 'Englaland'  kelimesinden türetilmiştir. Angluslar, Erken Orta Çağ'da Baltık Denizi'nin Kiel Körfezi bölgesindeki (günümüz Almanya'nın Schleswig-Holstein eyaleti) Angeln Yarımadası'ndan Büyük Britanya'ya yerleşen Cermen kabilelerinden biriydi. Terimin "Engla londe" olarak kaydedilen en eski kullanımı, 9. yüzyılın sonlarında Bede'nin İngiliz Halkının Kilise Tarihi adlı eserinin Eski İngilizceye çevirisindedir. Terim daha sonra "İngilizlerin yaşadığı topraklar" anlamında kullanıldı ve günümüzde güneydoğu İskoçya'da bulunan ancak o zamanlar Northumbria İngiliz krallığının bir parçası olan İngiliz halkını da kapsıyordu. Anglosakson Kroniği, 1086 tarihli Domesday Kitabı'nın tüm İngiltere'yi, yani İngiliz krallığını kapsadığını kaydederken, birkaç yıl sonra Chronicle, Kral III. Máel Coluim'ün "İskoçya'dan İngiltere'deki Lothian'a" gittiğini ve dolayısıyla onu daha eski anlamda kullandığını belirtti.
Angluslara ilişkin kanıtlanmış en eski referans, Latince Anglii kelimesinin kullanıldığı Tacitus'un 1. yüzyılda yazdığı  Germania adlı eserinde yer alır. Kabile adının etimolojisi bilim adamları tarafından tartışılmaktadır; Angeln yarımadasının köşeli şekline ithafen angular sözcüğünden türediği öne sürüldü. Saksonlar gibi diğerlerinden daha az öneme sahip bir kabilenin adından türetilen bir terimin nasıl ve neden tüm ülke için kullanıldığı bilinmemektedir, ancak bunun Britanya'da Angli Saksonlar veya İngiliz Saksonları Almanya'daki Eski Saksonya'nın kıta Saksonlarından (Eald-Seaxe) ayırmak için kullanılan bir hitap etme geleneğiyle ilgili olduğu anlaşılmaktadır. İskoççada, Sakson kabilesi İngiltere (Sasunn) kelimesine kendi adını vermiştir; benzer şekilde İngilizcenin Galce adı da "Saesneg"'dir. İngiltere için romantik bir isim olan Loegria, İngiltere için Galce kelimesi olan Lloegr ile akrabadır ve Kral Arthur efsanesinde kullanımıyla popüler hale gelmiştir. Albion, orijinal anlamı bir bütün olarak Britanya adası olmasına rağmen, daha şiirsel bir anlamda İngiltere için de kullanılır. Ülkeyi tanımlamak için Türkçede kullanılan İngiltere sözcüğü ise İtalyancadaki Inghilterra ve Fransızcadaki Angleterre adlandırmalarına dayanmaktadır. Terra; toprak, arazi anlamlarına gelmektedir.
İngiltere adı günümüzde yaygın olarak uluslararası medyada ve zaman zaman da resmî düzeyde Birleşik Krallık veya Büyük Britanya anlamında kullanılır. İngiltere kavramının siyasi, ekonomik ve kültürel efsanesi yaşamakla birlikte; kendi yerel hükûmetleri olan İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda'nın aksine günümüzde İngiltere isimli bir siyasi oluşum veya hükûmet bulunmamaktadır.

İngiltere'deki insan varlığının bilinen en eski kanıtı, yaklaşık 780.000 yıl öncesine tarihlenen Homo antecessor olarak kabul edilir.. İngiltere'de keşfedilen en eski proto-insan kemikleri 500.000 yıl öncesine aittir. Üst Paleolitik dönemde modern insanların bölgede yaşadığı bilinse de kalıcı yerleşimler yalnızca son 6000 yıl içinde kuruldu. Son Buzul Çağı'ndan sonra insanların çekilmesiyle bölgede yalnızca mamut, bizon ve yünlü gergedan gibi büyük memeliler yaşamaya devam etti. Yaklaşık 11.000 yıl önce buz tabakaları çekilmeye başladığında insanlar bölgeye yeniden yerleşmeye başladı; genetik araştırmalar bunların İber Yarımadası'nın kuzey kesiminden geldiklerini göstermektedir. Deniz seviyesi günümüze göre daha düşüktü ve İngiltere kara köprüsüyle İrlanda ve Avrasya'ya bağlanıyordu. İngiltere, denizlerin yükselmesiyle 10.000 yıl önce İrlanda'dan, 8000 yıl önce de Avrasya'dan ayrıldı.
Çan biçimli çömlek kültürü, MÖ 2500 civarında geldi ve bu döneme ait kilden yapılmış içecek ve yiyecek kaplarının yanı sıra bakır cevherlerini eritmek için indirgeme kapları olarak kullanılan kaplar da keşfedildi. Stonehenge ve Avebury gibi önemli Neolitik anıtlar bu dönemde inşa edildi. Bu kültürün insanları bölgede bol miktarda bulunan kalay ve bakırı birlikte ısıtarak bronz ürettiler, daha sonra da demir cevherinden demir elde ettiler. Demir eritme tekniğinin gelişmesi, daha iyi sabanların yapımına, tarımın ilerlemesine (örneğin Kelt tarlalarında) ve daha etkili silahların üretilmesine olanak sağladı.
Demir Çağı'nda Hallstatt ve La Tène kültürlerinden türeyen Kelt kültürü Orta Avrupa'dan geldi. Britonca bu süre içinde konuşulan dil haline geldi. Toplum kabileseldi; Batlamyus'un Coğrafya El Kitabı eserine göre bölgede 20 civarında kabile bulunmaktaydı. İmparatorluğun sınırındaki diğer bölgeler gibi Britanya da uzun süredir Romalılarla ticari bağlantılardan yararlanıyordu. Roma Cumhuriyeti diktatörü Jül Sezar, MÖ 55'te iki kez istila girişiminde bulundu; büyük ölçüde başarısız olmasına rağmen Trinovanteler'den bağımsız bir krallık kurmayı başardı.
Romalılar MS 43'te İmparator Claudius'un hükümdarlığı sırasında Britanya'yı işgal ettiler, ardından Britanya'nın çoğunu fethettiler ve bölge Britannia eyaleti olarak Roma İmparatorluğu'na dahil edildi. Direnmeye çalışan yerli kabilelerin en bilineni, Caratacus'un liderliğindeki Catuvellaunilerdi. Daha sonra Iceni Kraliçesi Boudica'nın önderlik ettiği ayaklanma, Boudica'nın Watling Yolu Muharebesi'ndeki yenilgisinin ardından intihar etmesiyle sona erdi. Bu çağda, Roma hukuku, Roma mimarisi, su kemerleri, kanalizasyonlar, birçok tarımsal ürün ve ipeğin tanıtılmasıyla bir Greko-Romen kültürünün hakim olduğu görüldü. MS 3. yüzyılda İmparator Septimius Severus, Konstantin'in bir yüzyıl sonra imparator ilan edildiği  bugünkü York kenti olan Eboracum'da yaşamını yitirdi. Hristiyanlığın Britanya'ya ilk kez bu dönemde girdiği düşünülmektedir. Bazı geleneklere göre, Hristiyanlık Glastonbury ile ilişkilendirilerek Aramatyalı Yusuf aracılığıyla tanıtılmıştır. Diğer anlatımlar ise, bu dinin Britanya'ya Kral Lucius aracılığıyla ulaştığını öne sürmektedir. MS 410'a gelindiğinde, Roma İmparatorluğu'nun gerilemesiyle Romalılar, kıta Avrupası'ndaki sınırlarını savunmak için adayı terk etmeye başladılar.

Roma ordusunun geri çekilmesi, Britanya'yı, Kuzeybatı Kıta Avrupası'ndan gelen Saksonlar, Angluslar, Jütler ve Frizler gibi pagan, denizci savaşçıların işgaline açık bıraktı. Bu gruplar daha sonra 5. ve 6. yüzyıllar boyunca artan sayılarda, başlangıçta ülkenin doğu kesimine yerleşmeye başladı. İlerlemeleri, Britonların Badon Dağı Muharebesi'ndeki zaferinden sonra birkaç on yıl boyunca durduruldu ancak daha sonra Britanya'nın verimli ovalarını aşarak ve Briton kontrolü altındaki alanı batıdaki daha engebeli ülkede bir dizi ayrı yerleşim bölgesine indirerek 6. yüzyılın sonuna kadar yeniden devam etti. Bu dönemi anlatan çağdaş metinlerin son derece az olması, bu dönemin Karanlık Çağ olarak tanımlanmasına yol açmaktadır. Sonuç olarak, Britanya'daki Anglosakson yerleşiminin ayrıntıları önemli ölçüde anlaşmazlığa konu olmaktadır. Fethedilen bölgelerde Roma egemenliğindeki Hristiyanlığın yerini genel olarak Anglosakson paganizmi almıştı ancak MS 597'den itibaren Augustine liderliğindeki Romalı misyonerler tarafından yeniden tanıtıldı.
7. yüzyılda bu bölgeler Northumbria, Mercia, Wessex, Doğu Anglia, Essex, Kent ve Sussex Krallığı dahil olmak üzere güney ve orta Britanya'da yedi krallık olarak bilinen çeşitli Anglosakson krallıkları ortaya çıktı. Northumbria ve Mercia erken dönemde en baskın güçlerdi. 9. yüzyılın sonlarında kuzey ve doğudaki Viking fetihleri ve Danelaw'un dayatılmasının ardından, Büyük Alfred hükümdarlığında Wessex, ayakta kalan tek İngiliz krallığı olarak kaldı. İngiltere'nin siyasi birliği ilk kez MS 927'de oğlu Æthelstan yönetiminde sağlandı ve 953'te Eadred'in Vikingleri yenmesinden sonra kesin olarak tesis edildi. 10. yüzyılın sonlarından itibaren yeni bir İskandinav saldırıları dalgası, bu birleşik krallığın 1013'te Çatalsakal Sweyn tarafından fethedilmesiyle sona erdi. 1016'da yine oğlu Knut tarafından Danimark

Japonya, Doğu Asya'da yer alan bir ada ülkesidir. Büyük Okyanus'un kuzeybatısında konumlanan ülke; Japon Denizi'nden Çin, Kuzey Kore, Güney Kore ve Rusya'nın doğusuna; kuzeyde Ohotsk Denizi'nden güneyde Doğu Çin Denizi ve Tayvan'a kadar uzanır. De facto başkenti ve en büyük şehri Tokyo'dur. Adını oluşturan kanji karakterler, "güneş" (日) ve "köken" (本) anlamına geldiğinden "Doğan Güneşin Ülkesi" olarak adlandırılır.
Japonya, 14.125 adadan oluşan bir takımada ülkesidir. Bu adaların en büyükleri olan Honşū, Hokkaidō, Kyūshū ve Shikoku; ülke yüz ölçümünün %97'sini oluşturur ve genellikle ana adalar olarak anılır. 125 milyonun üzerinde nüfusuyla dünyanın en yüksek nüfuslu 11. ülkesi ve aynı zamanda en kalabalık nüfuslu ülkelerden biridir. Ülke topraklarının yaklaşık dörtte üçü dağlıktır ve bu da yüksek oranda kentleşmiş nüfusun dar kıyı ovalarında yoğunlaşmasına yol açar. Ülke; idari olarak 47 prefektörlüğe, coğrafi olarak sekiz geleneksel bölgeye ayrılır. Başkent Tokyo ve çevresindeki bulunan prefektörlükler ile şehirleri kapsayan Büyük Tokyo Metropolü, dünyanın en yüksek nüfuslu metropoliten alanıdır.
Arkeolojik araştırmalar Üst Paleolitik dönemden beri insanların Japon Takımadalarında yaşadığını göstermektedir. Yazılı tarihte Japonya'nın adı ilk olarak 1. yüzyıldan kalma Çin metinlerinde geçer. Japonya'nın tarihi dış dünyadan etkilendikten sonra çok uzun yıllar boyunca tecrit edilmesiyle şekillenmiştir. MS dördüncü ve dokuzuncu yüzyıllar arasında, Japonya krallıkları bir imparator ve Heian-kyō merkezli Yamato Hanedanı altında birleşti. 12. yüzyıldan başlayarak, siyasi iktidar şogun adı verilen bir dizi askerî lider ve daimyo denilen feodal beylerin elindeydi ve bir savaşçı soylu sınıfı olan samuraylar tarafından uygulanıyordu. Bir asır süren iç savaş döneminin ardından ülke, 1603 yılında izolasyoncu bir dış politika uygulayan Tokugawa şogunluğu altında yeniden birleşti. 1854'te Amerika Birleşik Devletleri filosu, Japonya'yı Batı'ya açmaya zorlaması şogunluğun sona ermesine ve 1868'de imparatorluk otoritesinin yeniden kurulmasına yol açtı. Meiji Dönemi'nde, yeni Japon İmparatorluğu Batı modelli bir anayasayı kabul etti ve sanayileşme ve modernleşme programını izledi. 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında, Birinci Çin-Japon Savaşı, Rus-Japon Savaşı ve I. Dünya Savaşı'ndaki zaferler ile birlikte militarizmin arttığı bir döneminde Japonya, 1937'de Çin'e savaş ilan etti ve 1941'de Mihver gücü olarak II. Dünya Savaşı'na girdi. Pasifik Cephesi'nde yenilgiye uğrayan ve iki atom bombasına maruz kalan Japonya, 1945'te teslim oldu ve yedi yıllık Müttefik işgali altına girdi. Bu işgal sırasında yeni bir anayasa kabul edildi. Savaştan sonra Japonya, 1990'lardaki ekonomik durgunluğa kadar süren büyük bir ekonomik mucize elde etti.
1947 yılındaki anayasanın kabulünden beri Japonya, sembolik olarak devletin başının imparator olduğu ve seçimle işbaşına gelen iki meclisli bir yasama organı olan Ulusal Diyet ile üniter bir parlamenter anayasal monarşi ile yönetilmektedir. Japonya, ASEAN Plus mekanizmasının, BM, OECD, G7, G8 ve G20'nin bir üyesidir ve büyük güç olarak kabul edilir. Resmî olarak savaş ilan etme hakkından vazgeçmiş olmasına rağmen Japonya, kendini savunma ve barışı koruma rollerinde kullanılan, dünyanın yedinci büyük askerî bütçesiyle modern bir orduya sahiptir. Otomotiv, robotik ve elektronik endüstrilerinde küresel bir lider olan ve bilim ve teknolojiye önemli katkıları bulunan Japonya, 2025 itibarıyla gayri safi yurt içi hasılaya göre 4. ve satın alma gücü paritesine göre 5. en büyük ekonomiye sahiptir ve ayrıca dünyanın en büyük ihracatçısı ve ithalatçılarından da biridir. Japonya, İnsani Gelişme Endeksi'ne göre çok yüksek bir yaşam standardı ile dünyanın en gelişmiş ülkelerinden biri olarak kabul edilir. Nüfusu, dünyadaki en yüksek yaşam beklentisine ve üçüncü en düşük bebek ölüm oranına sahiptir, ancak yaşlanan nüfus ve düşük doğum oranı nedeniyle nüfus düşüşü yaşamaktadır. Japonya, dünya çapında iyi bilinen kapsamlı kültür ve sanat, zengin mutfağı, etkili sineması ve müzik endüstrisi ile önde gelen anime, manga ve video oyunları endüstrisi ile kültürel bir süper güçtür.

Japonya'nın Japonca adı kanji ile 日本 olarak yazılır ve Nippon veya Nihon olarak telaffuz edilir. MS 8. yüzyılın başlarından bu tanım kabul edilmeden önce, ülke Çin'de Wa (倭, Japonya'da MS 757 civarında 和 olarak değiştirildi) olarak ve Japonya'da Yamato endonimi ile biliniyordu. Karakterlerin orijinal Çin-Japonca okunuşu olan Nippon, Japon banknotları ve posta pulları da dâhil olmak üzere resmî kullanımlar için tercih edilmektedir. Nihon ise genellikle günlük konuşmada kullanılır ve Edo Dönemi'nde Japon fonolojisindeki değişiklikleri yansıtır. Nichi (日) karakteri "güneş" veya "gün" anlamına gelirken, hon (本) ise "temel" veya "orijin" anlamına gelir. 日本 karakterleri "Doğan Güneşin Ülkesi" tanımının kaynağı olan "güneşin kökeni" anlamına gelmektedir.
Japonya adı, 日本 kelimesinin Wu Çincesi telaffuzlarına dayanmaktadır ve erken ticaret yoluyla Avrupa dillerine tanıtılmıştır. Bu hâlâ modern Wu dillerinde yansıtılmaktadır, örneğin Şanghaycada Zeppen (Wu Çincesi telaffuz: [zəʔpən]) veya Wenzhoucada Zaipan olarak adlandırılmaktadır. 13. yüzyılda Marco Polo, 日本國 karakterlerinin Erken Mandarin Çincesi telaffuzunu Cipangu olarak kaydetti. Japonya'nın eski Malayca adı olan Japang veya Japun, Çin'in güney kıyısındaki bir lehçesinden ödünç alınmış ve bu sözcük 16. yüzyılın başlarında Avrupa'ya getiren Güneydoğu Asya'daki Portekizli tüccarlar tarafından getirilmiştir. Bu ismin İngilizcedeki ilk kaydı, 1577'de basılmış ve Portekizli bir Cizvit Luís Fróis tarafından yazılmış 1565 bir mektubun çevirisinde Giapan'ın yazılışından ibarettir. Örneğin ismin İngilizcedeki ilk hâli, 1577'de yayınlanan bir kitapta yer almaktadır ve 1565 tarihli Portekizce bir mektubun çevirisinde adı Giapan olarak yazmaktadır. Türkçe kaynaklarda ise ilk olarak Dîvânu Lugâti't-Türk eserinde Çaparka adıyla geçmiş olup günümüz Japonya adı ise yine Batı dillerinden gelmiştir.
Meiji Restorasyonu'ndan II. Dünya Savaşı'nın sonuna kadar, Japonya'nın tam adı "Büyük Japon İmparatorluğu" anlamına gelen Dai Nippon Teikoku (大日本帝國) idi. Günümüzde, resmî olarak "Japonya Devleti" anlamı gelen Nihon-koku veya Nippon-koku (日本国) adı kullanılmaktadır. Uzun formu açıklayıcı bir tanım içermeyen Japonya gibi ülkelere genellikle "ülke", "ulus" veya "devlet" anlamına gelen koku (国) karakteriyle eklenmiş bir ad verilir.

Yaklaşık MÖ 30.000'e ait bir Paleolitik kültür, Japon adalarında bilinen ilk yerleşimi oluşturmaktadır. Bunu, MÖ 14.500 civarından (Jōmon Dönemi'nin başlangıcı) itibaren, çukurda yaşama ve ilkel tarımla karakterize edilen Orta Taş Çağı'ndan Cilalı Taş Devri'ne kadar yarı yerleşik avcı-toplayıcı kültürü izledi. Döneme ait kil kaplar günümüze ulaşan en eski çanak çömlek örnekleri arasındadır. MÖ 700 civarında, Japon dillerini konuşan Yayoiler, Kore Yarımadası'ndan adalara girerek Jōmonlar ile karışmaya başladı. Yayoi Dönemi'nde Çin ve Kore'den ıslak pirinç tarımı, yeni bir çömlekçilik tarzı ve metalurji gibi uygulamaların tanıtıldığı dönem görüldü. Efsaneye göre İmparator Jimmu (Amaterasu'nun torunu), MÖ 660 yılında Japonya'nın merkezinde bir krallık kurarak kesintisiz bir imparatorluk çizgisi başlattı.
Japonya yazılı tarihte ilk kez MS 111'de tamamlanan Çin Han Kitabı adlı eserde yer almaktadır. Budizm, Japonya'ya MS 552'de bir Kore krallığı olan Baekje'den tanıtıldı, ancak Japon Budizmi'nin gelişimi öncelikli olarak Çin'den etkilenmiştir. Erken direnişe rağmen Budizm, Prens Shōtoku gibi şahsiyetler de dâhil olmak üzere yönetici sınıf tarafından desteklendi ve Asuka Dönemi'nden (592-710) başlayarak yaygın bir kabul gördü.

MS 645 yılında Prens Naka no Ōe ve Fujiwara no Kamatari liderliğindeki hükûmet, geniş kapsamlı Taika Reformları'nı planladı ve uyguladı. Reform, Çin'den gelen Konfüçyüsçü fikir ve felsefelere dayanan toprak reformuyla başladı. Japonya'daki tüm toprakları çiftçiler arasında eşit olarak dağıtılmak üzere kamulaştırdı ve yeni bir vergi sisteminin temeli olarak bir hane kayıt defterinin derlenmesini emretti. Reformların gerçek amacı, daha fazla merkezileşme sağlamak ve yine Çin'in hükûmet yapısına dayanan imparatorluk sarayının gücünü artırmaktı. Çin yazısı, siyaseti, sanatı ve dini hakkında bilgi edinmek için Çin'e elçiler ve öğrenciler gönderildi. Prens Ōama ile yeğeni Prens Ōtomo arasındaki kanlı bir çatışma olan 672 Jinshin Savaşı, daha ileri idari reformlar için önemli bir dayanak hâline geldi. Bu reformlar, mevcut kanunları güçlendiren ve merkezî ve alt yerel yönetimlerin yapısını oluşturan Taihō Kanunu'nun yayımlanmasıyla doruğa ulaştı. Bu yasal reformlar, yarım bin yıl boyunca yürürlükte kalan Çin tarzı bir merkezî hükûmet sistemi olan ritsuryō sistemini yarattı.
Nara Dönemi (710-784), Heijō-kyō'daki (modern Nara) İmparatorluk Sarayı merkezli bir Japon devletinin ortaya çıkışına işaret ediyordu. Bu dönem, Kojiki (712) ve Nihon Shoki (720) kitaplarının tamamlanmasıyla yeni oluşan bir edebiyat kültürünün ortaya çıkışı ve Budist esinli sanat eserleri ve mimarinin gelişmesiyle karakterize edilir. MS 735-737'deki çiçek hastalığı salgını sonucunda Japonya nüfusunun üçte birini kaybettiğine inanılmaktadır. MS 784 yılında İmparator Kammu başkenti taşıyarak MS 794 yılında Heian-kyō'ya (günümüz Kyoto) yerleşti. Bu, belirgin bir şekilde yerli Japon kültürünün ortaya çıktığı Heian Dönemi'nin (794-1185) başlangıcına işaret ediyordu. Murasaki Shikibu'nun Genji'nin Hikâyesi ile Japonya'nın millî marşı Kimigayo'nun sözleri bu dönemde yazıldı.

Japonya'nın feodal dönemi, yönetici bir savaşçı sınıfı olan samurayların ortaya çıkışı ve hâkimiyeti ile karakterizedir. 1185 yılında, Genpei Savaşı'nda Taira boyunun Minamoto boyu tarafından yenilgiye uğratılmasının ardından samuray Minamoto no Yoritomo, Kamakura'da askerî bir yönetim kurdu. Yoritomo'nun ölümünden sonra Hōjō boyu, şogunun vekili olarak iktidara geldi. Budizmin Zen okulu Kamakura Dönemi'nde (1185-1333) Çin'den tanıtıldı ve 

Çin, resmî adıyla Çin Halk Cumhuriyeti, Doğu Asya'da Çin Komünist Partisi tarafından tek parti rejimiyle yönetilen üniter egemen devlet. 1,4 milyarı aşkın nüfusuyla Hindistan'dan sonra dünyanın en kalabalık ikinci ülkesidir ve dünya nüfusunun %17'sini temsil etmektedir. Çin, 9,6 milyon kilometrekarelik (3.700.000 mil kare) bir alanda on dört ülkeyle kara sınırına sahiptir ve bu da onu yüzölçümü bakımından üçüncü büyük ülke yapmaktadır. Ülke, 33 eyalet düzeyinde bölüme ayrılmıştır: 22 eyalet, 5 özerk bölge, 4 belediye ve 2 yarı özerk özel idari bölge. Başkent Pekin iken, Şanghay kentsel alan bakımından en kalabalık şehir ve en büyük finans merkezidir.
Çin'deki ilk insanlar Paleolitik Çağ'da gelmiştir. MÖ 2. binyılda Sarı Nehir havzasında hanedan devletleri ortaya çıkmıştır. MÖ 8.-3. yüzyıllarda Zhou hanedanlığının otoritesinde bir çöküş yaşanmış, buna eşlik eden idari ve askeri teknikler, edebiyat ve felsefe ortaya çıkmıştır. MÖ 221'de Çin, bir imparatorun yönetimi altında birleşerek iki bin yıllık imparatorluk yönetimine başladı. Çin'in başarıları arasında barutun, kağıdın, matbaanın ve pusulanın icadı, İpek Yolu'nun kurulması ve Çin Seddi'nin inşası yer almaktadır. Çin kültürü gelişti ve bölge üzerinde ve ötesinde büyük bir etkiye sahip oldu. Çin, 19. yüzyılda bir dizi eşitsiz antlaşma yoluyla ülkenin bazı kısımlarını Avrupa güçlerine devretmeye başladı. 1911 Devrimi, Çing hanedanını devirdi ve ertesi yıl Çin Cumhuriyeti kuruldu. Savaş Ağaları Dönemi boyunca ülke istikrarsız ve parçalanmış durumdaydı; bu durum, Kuomintang'ın ülkeyi yeniden birleştirmek için düzenlediği Kuzey Seferi ile sona erdi. 
Çin İç Savaşı, Kuomintang güçlerinin Çin Komünist Partisi (ÇKP) üyelerini tasfiye etmesiyle 1927'de başladı. Çin, 1937'de Japon İmparatorluğu tarafından işgal edildi ve bu durum, ÇKP ve Kuomintang'ın Japonlara karşı savaşmak için İkinci Birleşik Cephe'yi kurmasına yol açtı. İkinci Çin-Japon Savaşı Çin'in zaferiyle sonuçlandı; ancak ÇKP ve Kuomintang iç savaşlarına yeniden başladılar. 1949'da ÇKP, Çin Halk Cumhuriyeti'ni ilan etti ve Kuomintang liderliğindeki hükûmeti Tayvan adasına çekilmeye zorladı. Ülke bölündü ve her iki taraf da meşru hükûmet olduğunu iddia etti. Toprak reformlarının uygulanmasının ardından, ÇKP'nin komünizmi gerçekleştirme girişimleri başarısız oldu: Büyük İleri Atılım, milyonlarca insanın ölümüne yol açan Büyük Çin Kıtlığı'ndan sorumluydu ve Kültür Devrimi bir kargaşa ve zulüm dönemiydi. 1978'de başlayan reform ve açılım, ülkeyi planlı ekonomiden piyasa ekonomisine doğru yönlendirdi ve ekonomik bir patlamaya yol açtı. 1989 Tiananmen Meydanı protestoları ve katliamından sonra siyasi liberalleşme hareketi durakladı. 
1949'dan beri Çin, tek iktidar partisi ÇKP olan üniter bir komünist devlettir. BM Güvenlik Konseyi'nin beş daimi üyesinden biridir ve çok sayıda çok taraflı ve bölgesel kuruluşun üyesidir. Dünya ekonomisinin yaklaşık beşte birini oluşturan Çin, dünyanın en zengin ikinci ülkesidir ve satın alma gücü paritesi (PPP) bazında ayarlandığında Çin ekonomisi en büyük ekonomidir. Bununla birlikte, Çin demokrasi ve insan hakları ölçütlerinde düşük sıralarda yer almaktadır. Çin, en hızlı büyüyen modern ekonomilerden biridir ve dünyanın en büyük üreticisi ve ihracatçısı, aynı zamanda ikinci en büyük ithalatçısıdır. Çin, dünyanın en büyük daimi ordusuna, ikinci en büyük savunma bütçesine ve üçüncü en büyük nükleer silah stoğuna sahiptir. Jeopolitik, bilim ve teknoloji, üretim, ekonomi ve kültür alanlarındaki etkisi nedeniyle potansiyel veya yerleşik bir süper güç olarak tanımlanmaktadır. Çin, mutfağı ve kültürüyle ünlüdür. Çok çeşitli bir ülkedir ve 60 UNESCO Dünya Mirası Alanına sahiptir.

Sevan Nişanyan Etimolojik Sözlüğü'ne göre Türkçedeki "Çin" sözcüğü, Farsça Çīn (چین) kelimesinden Türkçeye girmiştir; bunun kökeniyse Soğdcada aynı anlama gelen Çīn sözcüğüdür. Eski Türkçede ise Tabgaç denmiştir. Bazı diğer kaynaklarsa Farsça kelimenin kökeninin Sanskrit Cīna (चीन) kelimesine kadar dayandığını ileri sürmektedir. Sanskrit Cīna kelimesinin Çin'e atfen kullanımı MS 150'ye dayanır. Hint yazarların MÖ 1. yüzyıldan önce Çin'in varoluşundan hiç haberdar olmama olasılığına rağmen Cīna kelimesi, Mahabharata ve Manusmriti metinlerinde de mevcuttur. 1655'te Martino Martini, Çin adının Qin ("Çin") Hanedanı (MÖ 221-206)'nın isminden türetildiğini ileri sürdü. Bu öneri, birçok araştırmacıdan kabul görmüştür, ancak birçok alternatif fikir de mevcuttur.
Modern devletin resmî adı "Çin Halk Cumhuriyeti" (Çince: 中华人民共和国; pinyin: Zhōnghuá Rénmín Gònghéguó), daha sık kullanılan kısa adıysa "Çin" Zhōngguó (中国); bu, zhōng ("orta" veya "merkez") ve guó ("devlet", "ulus-devlet") sözcüklerinden oluşur. Çince Zhōngguó terimi, Zhou Hanedanı altında kendi krallık demesnesine atfen kullanılan bir terim olarak gelişti. Sonradan Doğu Zhou dönemi sırasında Luoyi (günümüz Luoyang) civarındaki alanını, sonradan da Çin Merkez Ovası'nı, sonradan da Çing Hanedanı yönetimi altındaki devleti tanımlamak için kullanıldı. Huaxia kabilelerini "barbar" olarak algılanan halklardan ayırt etmek için sık kullanılan kültürel bir kavram olarak işlev gösterdi, ve Çin hakkındaki yabancı dil kaynaklarındaki eş anlamlı "Orta Krallık" teriminin kökenidir. Zhōnghuá (中华) terimiyse, "Çin uygarlığının toprakları" imasını taşıyan daha edebi veya kapsayıcı bir addır. Wei ile Jin hanedanları sırasında "Huaxia'nın merkez devleti" ifadesinin kısaltması olarak ortaya çıktı. Çin Halk Cumhuriyeti'nin kuruluşu öncesinde 15 Haziran 1949 tarihinde düzenlenen ilk Çin Halk Siyasi Danışma Konferansı'nda ülkenin önerilen ismi Çin Demokratik Halk Cumhuriyeti (Çince (basitleştirilmiş): 中华人民民主共和国; Çince (geleneksel): 中華人民民主共和國; pinyin: Zhōnghuá Rénmín Mínzhǔ Gònghéguó) idi. 1950'lerde ve 1960'larda Kuomintang'ın Çin İç Savaşı'nı kaybetmesinin ardından, "Milliyetçi Çin" veya "Özgür Çin"den farklı olarak "Komünist Çin" veya "Kızıl Çin" olarak da nitelendirilirdi.

Çin, dünyanın en eski uygarlıklarından biri olarak kabul edilir. 
Arkeolojik kanıtlar; erken hominitlerin 2,25 milyon ile 250.000 yıl önce arasında Çin'de yaşadıklarını gösterir. Ateş kullanmasını öğrenmiş bir Homo erectus olan Pekin Adamı'nın hominit fosilleri, Pekin'e yakın Zhoukoudian mağarasında bulundu; fosiller, 680.000 ile 780.000 yıl önce arasına tarihlendirilmiştir. 125.000-80.000 yıl öncesine tarihlendirilen bir Homo sapiens'in fosilleşmiş dişleri, Hunan-Dao İlçesi'ndeki Fuyan Mağarası'nda bulundu. Çin proto-yazısı; MÖ 7000 civarında Jiahu'da, MÖ 6000 civarında Damaidi'de, MÖ 5800-5400'de Dadiwan'da ve 5. binyılda Banpo'da vardı. Bazı araştırmacılar, MÖ 7. binyıla dayanan Jiahu yazılarının en erken Çin yazı sistemini oluşturduğunu ileri sürmektedir.

Çin geleneğine göre ilk hanedanlık, MÖ 2.100 civarında ortaya çıkmış Xia Hanedanı idi. 1959'da yapılan bilimsel kazılar kapsamında Hunan-Erlitou'da Tunç Çağı sitelerinin bulunmasına kadar bu hanedanlığın tarihçiler tarafından mitolojik olduğu varsayılırdı. Bu sitelerin Xia Hanedanı'na veya aynı dönemden diğer bir kültüre ait olup olmadığı hala kesinleştirilmemiştir. Bunun ardından gelen Shang Hanedanı, kendi çağına ait kayıtlarla var olduğu kanıtlanmış en eski hanedanlıktır. Shanglar; MÖ 17. ile 11. yüzyılları arasında doğu Çin'deki Sarı Irmak'ın ovasında kendi egemenliklerini sürdürdü. MÖ 1500'e kadar dayanan ve Shanglara ait fal yazıtları, yazılı çincenin bu zamana kadar bulunmuş en eski türünü oluşturur ve çağdaş Çince karakterlerinin atasıdır.
Shang Hanedanı, MÖ 11. ile 5. yüzyılları arasında kendi egemenliğini sürdüren Zhou Hanedanı tarafından fethedildi, ancak bu dönem boyunca merkezî otorite, feodal savaş ağaları tarafından yavaş yavaş bozuldu. Sonunda zayıflatılan Zhou devletinden birçok bağımsız devlet ortaya çıktı. Bunlar, 300 senelik İlkbahar ve Sonbahar Dönemi boyunca sürekli birbirleriyle savaştılar ve sadece ara sıra Zhou kralına hürmet gösterdiler. MÖ 5.-3. yüzyılları arasındaki Savaşan Devletler Çağı'nda günümüz Çin'i olarak bilinen topraklarda her biri kendi kralı, bakanlığı ve askeriyesiyle yedi farklı ve güçlü egemen devlet vardı.

Savaşan Devletler Çağı, Çin devletinin diğer altı krallığı fethedip ilk birleşik Çin devletini kurmasıyla MÖ 221'de sona erdi. Kral Çin Şi Huang, kendisini Çin Hanedanı'nın "İlk İmparator"u (Çín Shǐhuáng ya da Shǐ Huángdì) olarak ilan etti. Başta Çince karakterlerin, ölçü birimlerinin, yol genişliğinin (araba aksı uzunluğu kadar) ve para biriminin zorla standartlaştırılması olmak üzere Çin devletine ait legalist reformlar tüm Çin'de uygulandı. Hanedan ayrıca Guangksi, Guangdong ve Vietnam'daki Yue kabilelerini fethetti.
Çin Hanedanı sadece 15 yıl sürdü; İlk İmparator'un sert, otoriter politikalarının isyanlara yol açması nedeniyle onun ölümünden kısa süre sonra Hanedan iktidarı kaybetti.
Xianyang'daki imparatorluk kütüphanesinin yakıldığı
Genel iç savaş sonrasında Han Hanedanı, tüm Çin'i yöneten güç olarak ortaya çıktı. MÖ 206 - MS 220 arasında Çin'i yöneterek, kendi nüfusu arasında günümüzde yine Han Çinlisi etnik grubunun adlandırılmasıyla hatırlattırılan kültürel bir kimlik oluşturdu. Hanlar; Orta Asya, Moğolistan, Güney Kore ve Yünnan'e kadar ulaşan askerî seferlerle ve Nanyue'den Guangdong ile kuzey Vietnam'ın geri kazanılmasıyla imparatorluğun topraklarını büyük oranda genişletti.
Hanların Orta Asya ile Soğdiana'daki müdahaleleri, İpek Yolu kara yolunun oluşmasına yardım etti (ipek yolu, önceden Hindistan'a gitmek için Himalaya Dağları'ndan geçen yolunun yerini aldı).
Han Hanedanı zamanla giderek Antik Dünya'nın en büyük ekonomisi oldu.
Hanların ilk baştaki ademi merkeziyetçiliği ve Konfüçyüsçülüğün lehine Çin legalist felsefesinin uygulanmasına resmî olarak son verilmesine rağmen, Çin'in legalist kuruluşları ve politikaları Han hükûmeti ve bunun ardılları tarafından kullanılmaya devam etti.

Han Hanedanı'nın sonunun ardından Üç İmparatorluk olarak bilinen, çekişmelerle dolu bir dönem başladı. Bu dönemin merkezindeki şahıslar, Çin edebiyatının Dört Büyük Klasik Romanı'nın birinde ölümsüzleştirildi. Döne

Hindistan, resmî adıyla Hindistan Cumhuriyeti (Hintçe: भारत गणराज्य Bhārat Gaṇarājya), Güney Asya'da bir ülkedir. Alan bakımından yedinci en büyük ülkedir; 2023'ten beri en kalabalık ülkedir; ve 1947'deki bağımsızlığından bu yana dünyanın en kalabalık demokrasisidir. Güneyde Hint Okyanusu, güneybatıda Umman Denizi ve güneydoğuda Bengal Körfezi ile çevrilidir; batıda Pakistan, kuzeyde Çin, Nepal ve Bhutan, doğuda ise Bangladeş ve Myanmar ile kara sınırlarını paylaşmaktadır. Hint Okyanusu'nda Hindistan, Sri Lanka ve Maldivler'e yakındır; Andaman ve Nicobar Adaları, Myanmar, Tayland ve Endonezya ile deniz sınırını paylaşmaktadır.
Modern insanlar, en geç 55.000 yıl önce Afrika'dan Hint alt kıtasına gelmiştir. Çoğunlukla avcı-toplayıcı olarak izole bir şekilde uzun süre burada yaşamaları, bölgeyi oldukça çeşitli hâle getirmiştir. Yerleşik yaşam, 9.000 yıl önce İndus Nehri havzasının batı kenarlarında, alt kıtada ortaya çıktı ve kademeli olarak MÖ üçüncü binyılda İndus Vadisi Medeniyeti'ne dönüştü. MÖ 1200'e gelindiğinde, Hint-Avrupa dillerinden biri olan Sanskritçe'nin arkaik bir biçimi kuzeybatıdan Hindistan'a yayılmıştı. İlahileri, Hindistan'da Hinduizmin ilk başlangıçlarını kaydetti. Hindistan'ın önceden var olan Dravid dilleri kuzey bölgelerinde yerini aldı. MÖ 400'e gelindiğinde, Hinduizm içinde kast sistemi ortaya çıktı ve Budizm ile Caynizm, kalıtımla bağlantılı olmayan sosyal düzenleri ilan ederek ortaya çıktı. Erken siyasi birleşmeler, gevşek yapılı Maurya ve Gupta İmparatorluklarının doğmasına yol açtı. Bu dönem sanat, mimari ve yazı alanlarındaki yaratıcılığıyla dikkat çekti, ancak kadınların statüsü düştü ve dokunulmazlık örgütlü bir inanç hâline geldi. Güney Hindistan'da, Orta Krallıklar Dravid dil yazılarını ve dinî kültürlerini Güneydoğu Asya krallıklarına ihraç etti.
1. binyılda, İslam, Hristiyanlık, Yahudilik ve Zerdüştlük Hindistan'ın güney ve batı kıyılarında yerleşti. 2. binyılın ilk yüzyıllarında, Orta Asya'dan gelen Müslüman orduları aralıklı olarak Hindistan'ın kuzey ovalarını işgal etti. Bunun sonucunda ortaya çıkan Delhi Sultanlığı, Kuzey Hindistan'ı Orta Çağ İslamı'nın kozmopolit ağlarına çekti. Güney Hindistan'da, Vijayanagara İmparatorluğu uzun ömürlü bir karma Hindu kültürü yarattı. Pencap'ta, kurumsallaşmış dini reddeden Sihizm ortaya çıktı. Babür İmparatorluğu iki yüzyıllık ekonomik genişleme ve göreceli barışa öncülük etti ve zengin bir mimari miras bıraktı. İngiliz Doğu Hindistan Şirketi'nin giderek genişleyen yönetimi Hindistan'ı sömürge ekonomisine dönüştürdü ancak egemenliğini pekiştirdi. İngiliz Kraliyet yönetimi 1858'de başladı. Hintlere vadedilen haklar yavaş yavaş verildi ancak teknolojik değişiklikler yapıldı ve modern eğitim ve kamusal yaşam fikirleri kök saldı. Hindistan'da, Avrupa dışı İngiliz İmparatorluğu'ndaki ilk milliyetçi hareket ortaya çıktı ve diğer milliyetçi hareketleri etkiledi. 1920'den sonra şiddetsiz direnişiyle dikkat çeken bu hareket, İngiliz yönetiminin sona ermesinde temel faktör oldu. 1947'de İngiliz Hindistan İmparatorluğu, Hindu çoğunluklu Hindistan ve Müslüman çoğunluklu Pakistan olmak üzere iki bağımsız dominyona bölündü. Bölünme, büyük çaplı can kayıplarına ve benzeri görülmemiş bir göç dalgasına yol açtı.
Hindistan, 1950'den beri demokratik bir parlamenter sistemle yönetilen federal bir cumhuriyettir. Çoğulcu, çok dilli ve çok etnikli bir toplumdur. Hindistan'ın nüfusu 1951'de 361 milyondan 2023'te 1,4 milyarın üzerine çıktı. Bu süre zarfında, nominal kişi başı geliri yıllık 64 ABD dolarından 2.601 ABD dolarına, okuryazarlık oranı ise %16,6'dan %74'e yükseldi. 1951'de nispeten yoksul bir ülke olan Hindistan, hızla büyüyen büyük bir ekonomi ve genişleyen bir orta sınıfla bilgi teknolojisi hizmetleri merkezi hâline geldi. Hindistan, ekonomik eşitsizliğin artması pahasına da olsa yoksulluk oranını düşürdü. Askerî harcamalarda yüksek sıralarda yer alan nükleer silah sahibi bir devlettir. Hindistan'ın komşuları Pakistan ve Çin ile Keşmir konusunda 20. yüzyılın ortalarından beri çözülememiş anlaşmazlıkları bulunmaktadır. Hindistan'ın karşı karşıya olduğu sosyo-ekonomik zorluklar arasında cinsiyet eşitsizliği, çocuklarda yetersiz beslenme ve artan hava kirliliği seviyeleri yer almaktadır. Hindistan toprakları, dört biyolojik çeşitlilik sıcak noktasıyla dünyanın en zengin biyoçeşitliliğine sahip ülkelerinden biridir. Geleneksel olarak kültüründe hoşgörüyle karşılanan Hindistan'ın vahşi yaşamı, koruma altındaki yaşam alanlarında desteklenmektedir.

Hindistan adı, eski Farsça İndus adından türetilmiştir. Bu isim İndus Irmağı ve çevresi için kullanılmıştır. Eski Yunanlar, İndus toplumunu Hintler olarak adlandırdı. Hindistan adı, Hindistan anayasasında ve Hindistan'da birçok yerel dilde Bharat olarak geçmektedir. Bharat adı, Bharata klanının söylencesel kutsal kralı olan Kral Bharata'nın adından türetilmiştir. Farsça bir sözcük olan Hindistan adı İndus ülkesi için kullanılmış olsa da bugün ülke için kullanılmaktadır.

Hindistan tarihi boyunca birçok uygarlığa ev sahipliği yapmıştır. Hindistan 1,3 milyon yıl önce Homo erectus akınlarına uğradı. 60.000 ila 80.000 yıl önce İnsanlar, Hindistan'a girdiler. MÖ 9000 gibi tarım yapılmaya başlandı. Tarım toplumunun oluşması ile birlikte İndus Vadisi Uygarlığı yükseldi. Aryan göçleri sonrasında Veda uygarlığı başladı. Veda döneminde Hinduizm ve ilk Hint medeniyetleri doğdu. Daha sonraki dönemlerde Budizm, Jainizm ve Sihizm de ortaya çıktı. Pers ve Makedonya işgaline de uğradı. Makedonya yıkıldıktan sonra doğan iktidar boşluğundan Maurya İmparatorluğu doğdu. Hindistan Maurya İmparatorluğu'ndan sonra uzun süre boyunca siyasi birliği olmadan yaşadı. Gupta İmparatorluğu'nun yükselmesiyle birlikte Hint medeniyeti altın çağını yaşadı. İslam fetihleri sonucunda İslam dini Hindistan'a girdi. Hindistan, Orta Çağ boyunca baharat ticaretinin ana merkezi oldu. 13. yüzyıldan itibaren Delhi Sultanlığı, 16. yüzyıldan itibaren ise Babür Devleti; Hindistan'ı kontrol etti. 15. yüzyıldan itibaren Hindistan'da Avrupa ticareti kurulmaya başlandı. 7 yıl savaşları sonucunda Hindistan'ın geneli Britanya kolonisi oldu. 1947 yılında Hindistan bağımsızlığını kazandı. Keşmir için Pakistan ile arasında bir dizi savaş gerçekleştirdi.

Hindistan, Asya kıtasının güneyinde yer alan bir bölgededir. Kuzeybatısında Pakistan, kuzeyinde tartışmalı eyalet olan Keşmir, kuzeydoğusunda Çin Halk Cumhuriyeti, Nepal, Bhutan, güneydoğusunda Bangladeş, doğusunda ise Myanmar ile komşudur. Hindistan, Hint alt kıtası ile Avrasya'nın çarpışması sonucunda oluşmuştur. Hindistan'ın coğrafi merkez koordinatları: 20°00' Kuzey paraleli, 77°00' Doğu meridyenidir. Yüzölçümü ise yaklaşık olarak 3,287,590 km² dir.

Hindistan, yirmi sekiz tane eyalet ve yedi tane birlik bölgesinden oluşan bir Federal Cumhuriyettir. Her eyalet, Puduçeri ve Delhi kendi seçilen hükûmetlerine sahiptir. Diğer beş birlik bölgesinin kendi atanmış memurları vardır ve böylece doğrudan Cumhurbaşkanı'nın idaresi altındadır. 1956'da uygulanan "States Reorganisation Act"'ine göre eyaletler, dillere göre oluşmakta ve günümüzde de bu uygulama devam etmektedir. Eyaletler ve birlik bölgeleri 610 tane ilçeye de bölünür.

 
Eyaletler:

Birlik bölgeleri:

Hindistan 1,428 milyar nüfusu ile dünyanın en kalabalık ülkesidir. Son 50 yılda tıbbi gelişmeler, tarımsal verimlilik ve Yeşil Devrim nedeniyle Hindistan'da büyük bir nüfus artışı olmuştur. Hindistan'da kentsel nüfus 1991-2001 yılları arasında %31,2 artarak çok büyük bir artış göstermiştir. 2001 yılında yapılan sayıma göre Hindistan nüfusunun %70'i kırsal kesimde, 285 milyon Hindistanlı ise kentlerde yaşıyor. Bombay, Delhi ve Kalküta Hindistan'ın en büyük üç şehridir. Hindistan'da okuryazarlık oran kadınlarda %53,7, erkeklerde %75,3 toplam nüfusta ise 64,8'dir.
Sayımlar 1 Mart 1991 ve 1 Mart 2001, hesaplama ise 1 Ocak 2006 tarihlidir. Nüfus rakamları sadece şehrin nüfusuna dairdir, etrafındaki yerleşim alanlarının nüfusunu kapsamaz.

2011 nüfus sayımına göre Hindistan'da en çok takipçisi olan din %79,8 oranı ile Hinduizm olmaktadır. Hinduizmi, İslam (%14,23), Hristiyanlık (%2,3), Sihizm (%1,72), Budizm (%0,7), Jainizm (%0,36) ve diğer dinler (%0,9) takip etmektedir. Ülke, dünyanın en büyük Hindu, Sih, Jainist, Zerdüştçü ve Bahai nüfusunu barındırmaktadır. Ayrıca dünyada en çok Müslüman'ın yaşadığı üçüncü ülke olup bu açıdan sadece çoğunluğu Müslüman olmayan ülkeler içerisinde değerlendirildiğinde birincidir.

Hint sineması, Hint mutfağı, Hint müziği ve Hint dansı, Hindistan kültürünün önemli temsilcileri arasında yer almaktadır. Hindistan'da giyim, bölgelere göre çeşitlilik göstermektedir.

Hindistan ekinci ve yaşamı Hindistan dışında özellikle Hint filmleri ile tanınmıştır. Hindistan'ın değişik bölgelerinde ayrı film prodüksiyonları vardır. Bunlardan en önemlisi Mumbai'deki Bollywood film endüstrisidir. Bollywood adı Hollywood ve Bombay (Mumbai) adlarından oluşturulmuştur.

Genelde bol baharatlı yemekler yapılır. Et olarak yalnızca tavuk ve deniz ürünleri kullanılır, bakliyat, meyve ve baharat ağırlıklı bir mutfaktır. Tatlıdan tavuğa kadar bütün yemekler baharatlıdır. Tatlılar tarçın ağırlıklı, tuzlular köri (zerdeçal) ağırlıklıdır ancak bunların yanı sıra Hint mutfağında yüzlerce çeşit baharat vardır. Hinduizm inancı nedeniyle inek eti asla kullanılmaz. Dindarlık seviyelerine göre bazı Hindular her türlü hayvansal gıdadan uzak durur. Özellikle güneyde hindistan cevizi ve muz ile bunlardan üretilen ürünler yaygın kullanılır. Mercimek ve pirinç de tüm ülkede çok yaygın kullanılır. Tavuk kullanımı kuzeyde daha çoktur. Ülkede uluslararası fast food zincirleri dahi vejetaryen/vegan menüler sunmaktadır.

Hindistan ekonomisi, nominal olarak dünyanın yedinci büyük ve satın alım gücü paritesi bakımından üçüncü büyük ekonomisidir. Ülkenin ekonomisi 20 yıldır ortalama %7 oranında büyümekte olup yeni sanayileşen ülke olarak sınıflandırılmaktadır. Hindistan ekonomisi 2014 yılının son çeyreğinde Çin'i geçerek dünyanın en hızlı büyüyen büyük ekonomisi hâline geldi.
İngiliz işg

Rusya, resmî adıyla Rusya Federasyonu (Rusça: Росси́йская Федера́ция, romanize: Rossiyskaya Federatsiya), Kuzey Avrasya'da bulunan, federal yarı başkanlık tipi cumhuriyetle yönetilen bir ülkedir. Kuzeybatıdan güneydoğuya Rusya; Norveç, Finlandiya, Estonya, Letonya, Litvanya, Polonya (ikisi birden Kaliningrad Oblastı ile), Belarus, Ukrayna, Gürcistan, Azerbaycan, Kazakistan, Çin, Moğolistan ve Kuzey Kore ile komşudur. Deniz sınırı olarak Ohotsk Denizi ile Japonya, Bering Boğazı ile bir ABD eyaleti olan Alaska ve Karadeniz ile Türkiye ile de komşudur. 17.098.246 km², ilhak edilen bölgelerle beraber 17.234.135 km²lik yüzölçümü ile Dünya'nın en geniş ülkesidir ve Dünya'yaşam alanının sekizde birini kapsar. Rusya aynı zamanda 2024 yılı itibarıyla 146,1 milyon nüfusu ile dünyanın en kalabalık dokuzuncu ülkesidir. Kuzey Asya'nın tamamına ve Doğu Avrupa'nın büyük bir kısmına uzanan Rusya, dokuz saat dilimine yayılır ve üzerinde çok çeşitli çevre ve yer şekilleri bulunur.
Rusya'nın tarihi 3. ve 8. yüzyıllar arasında Avrupa'da tanınan bir grup olarak ortaya çıkan Doğu Slavları ile başlamaktadır. 9. yüzyılda Varegler tarafından kurulan ve yönetilen Orta Çağ Kiev Rus Devleti ortaya çıktı. 988 yılında Bizans İmparatorluğu'ndan Ortodoks Hristiyanlık kabul edilerek, sonraki milenyum için Rus kültürü, tanımlanan Bizans ve Slav kültürlerinin sentezi başladı. Daha sonra Kiev Knezliği bir dizi küçük devlet hâlinde parçalandı ve topraklarının çoğunluğu Moğollar tarafından istila edilip Altın Orda Devleti'nin kolları hâline geldi. 15. yüzyılda Altın Orda Devleti'nin iyice zayıflamasıyla birlikte, bağımsızlığını ilan eden Rus prenslikleri yavaş yavaş yeniden birleşerek Moskova Knezliği'ni kurmuş ve Kiev Knezliği'nin kültürel ve siyasi mirasının ardılı olmuştur. 18. yüzyıla gelindiğinde, büyük ölçüde fetih, ilhak ve keşif yoluyla Avrupa'da Polonya'dan Kuzey Amerika'da Alaska'ya kadar uzanan tarihin en büyük üçüncü imparatorluğu olan Rus İmparatorluğu hâline gelmiştir.
1917 Ekim Devrimi'nden sonra Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti, dünyanın ilk anayasal sosyalist devleti ve II. Dünya Savaşı'nda Müttefiklerin zaferinde belirleyici bir rol oynayan tanınmış bir süper güç olan Sovyetler Birliği'nin en büyük ve önde gelen kurucusu olmuştur. Sovyetler döneminde Dünya'nın ilk yapay uydusu ve ilk insanlı uzay uçuşu dâhil olmak üzere, 20. yüzyılın en önemli teknolojik başarılarından bazıları gerçekleştirildi. Rusya Federasyonu, Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından 1991'de kurulmuştur ve SSCB'nin ardılı olarak tanınmaktadır.
Uluslararası alanda, Rusya demokrasi, insan hakları ve basın özgürlüğü ölçümlerinde en düşük sıralanan ülkeler arasında yer alır; ülkede aynı zamanda yüksek düzeyde yolsuzluk bulunmaktadır. Rusya ekonomisi, nominal GSYİH'e göre dünyanın en büyük dokuzuncu ve satın alma gücü paritesine göre altıncı büyük ekonomisidir. Rusya dünyanın en büyük maden ve enerji kaynaklarından birine sahiptir ve Dünya'nın en büyük petrol ve doğalgaz üreticilerindendir. Rusya, tanınmış beş nükleer silahlı devletten biridir ve Dünya'nın en büyük kitle imha silah stoklarına sahiptir. Ayrıca büyük güçlerden biri olup BM ve BMGK'nin daimî üyesi, G20, Asya-Pasifik Ekonomik İşbirliği, Şanghay İşbirliği Örgütü, Avrasya Ekonomi Topluluğu, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı ve Dünya Ticaret Örgütü üyesi ve Bağımsız Devletler Topluluğu'nun önde gelen üyesidir.

Rusya adı Doğu Slavları'nın çoğunlukla yaşadığı bir Orta Çağ devleti olan Rus devletinden türetilmiştir. Ancak, bu ad daha sonra tarihte daha da belirginleşmiş ve ülke genellikle sakinleri tarafından "Русская Земля" (Russkaya Zemlya, Rus Ülkesi) adı ile dillendirilmiştir. Bu isimden türeyen diğer devletlerden ayırt edebilmek için, modern tarihte Kiev Rusya'sı denilir. Rus adı, Rus (Русь) devletinin kurucusu olan Varegler'in (muhtemelen İsveç Vikingleri) bir grubu olan Rus halkından gelmektedir.
Rus adının eski Latince hali olan Rutenya, çoğunlukla Katolik Avrupa'ya komşu olan Rus bölgesinin batı ve güney bölgelerine denilmiştir. Ülkenin şimdiki adı olan Россия (Rossiya), Rus isminin Yunanca hali olan ve aynı zamanda Kiev Rusya'sının Bizans İmparatorluğu tarafından söylenimi olan Ρωσία (Rosia) kelimesinden gelmektedir.

Tarih öncesi zamanlarda Güney Rusya'nın geniş bozkırları göçebe kabilelerin vatanıydı. Bu bozkır uygarlıklarının kalıntıları İpatovo, Sintaşta, Arkaim ve Pazırık gibi yerlerde keşfedilmiş olup, göçebe şeklindeki yaşamın önemli bir özelliği olan atlı savaşların bilinen en eski izlerini taşımaktadır.
Klasik Antik Dönem'de, Pontus-Hazar Bozkırı İskitya olarak biliniyordu. MÖ 8. yüzyılda, Antik Yunan tüccarlar Tanais ve Fanagoria'da kendi ticaret merkezi medeniyetini getirdi. MS 3. ve 4. yüzyıllarda İskitler tarafından yönetilen Güney Rusya, Hunlar tarafından işgal edildi. MS 3. ve 6. yüzyılları arasında, arasında başarılı Yunan kolonilerinden olan Bosporos Krallığı, Hunlar ve Avrasya Avarları gibi savaşçı kabileler tarafından göçebe saldırıları ile yıkılmıştır. Bir Türk halkı olan Hazarlar, 10. yüzyıla kadar Hazar ve Karadeniz arasındaki alt Volga havzasında bozkırlara hükmetmiştir.
Modern Rusların ataları, bazı akademisyenler tarafından anavatanlarının Pinsk Bataklığı'ndaki ağaçlık alanlarda olduğu düşünülen Slav kabileleridir. Doğu Slavlar biri Kiev'den günümüz Suzdal ve Murom'a doğru, diğerleri de Polotsk'tan Novgorod ve Rostov'a doğru hareket ederek yavaş yavaş iki dalga hâlinde Batı Rusya'ya yerleşmiştir. 7. yüzyıldan itibaren, Doğu Slavlar Batı Rusya'da nüfusun çoğunluğunu oluşturmuş ve yavaş ancak barışçıl bir şekilde Merya, Muromyalı ve Meşçera gibi yerel Fin-Ugor halkları asimile olmuşlardır.

9. yüzyılda ilk Doğu Slav devletlerin kurulması, Baltık Denizi bölgesinden Varegler'in, tüccarlar, savaşçılar ve yerleşimcilerin gelmesi ile denk gelmiştir. Öncelikle bu gelenler doğu Baltık'tan, Karadeniz ve Hazar Denizi'ne doğru uzanan su yolları üzerinden gelen İskandinavya kökenli Vikingler idi. Nestor Kroniği'ne göre, Rurik adında Rus halkından bir Varegli, 862 yılında Novgorod hükümdarı seçildi. 882 yılında önceden Hazarlar'a haraç veren halefi Oleg, güneyden girerek Kiev'i fethedip, Kiev Knezliği'ni kurdu. Oleg, Rurik'in oğlu İgor ve İgor'un oğlu I. Svyatoslav sonradan tüm yerel Doğu Slav kabilelerini Kiev hükümdarlığına bağlayıp, Hazar Kağanlığı'nı yıkmış ve Bizans ve Persler'e karşı çeşitli askerî seferler başlattı.
10. yüzyıldan 11. yüzyıla kadar Kiev Knezliği Avrupa'nın en büyük ve en müreffeh ülkelerinden biri hâline geldi. Büyük Vladimir (980-1015) ve oğlu Bilge Yaroslav (1019-1054) döneminde Kiev Altın Çağı'nı yaşamış olup, o dönemde Bizans'tan Ortodoks Hristiyanlık kabul edildi ve ilk Doğu Slav yazılı kanunu olan Russkaya Pravda oluşturuldu.
11. ve 12. yüzyıllarda, Kıpçaklar ve Peçenekler gibi göçebe Türk boyları tarafından sürekli yapılan akınlar Slav nüfusun büyük oranda özellikle Zalesye olarak bilinen daha kuzeyde güvenli yoğun ormanlık bölgelerine göçüne neden oldu.

Feodalizm ve ademimerkeziyetçilik çağında Kiev Knezliği'ne hüküm süren Rurik Hanedanı üyeleri arasındaki mücadele damgasını vurdu. Kiev'in hâkimiyeti, kuzey doğusunda yer alan Vladimir-Suzdal Knezliği, kuzey-batısındaki Novgorod Cumhuriyeti ve güney batısındaki Galiçya-Volınya Krallığı'nın lehine azaldı.
1237-40 arasında Moğol istilası, Kiev Knezliği'ne son darbeyi vurarak yıkılmasına ve nüfusunun yarısını kaybetmesine yol açtı. Daha sonra kurulan Türk-Moğol devleti olan Altın Orda Devleti, Rus prensliklerini hâkimiyeti altına alarak iki yüzyıl boyunca Rusya'nın güneyine ve merkezine hükmetti.
Sonunda, Lehistan-Litvanya Birliği tarafından asimile edilen Galiçya-Volınya, Moğolların hâkimiyetindeki Vladimir-Suzdal ve Novgorod Cumhuriyeti, Kiev çevre üzerinde iki bölge, modern Rus ulusu için temel oluşturmuştur. Pskov ile birlikte Novgorod Moğol boyunduruğu'nda bir süre boyunca özerk bir dereceye kadar korunur ve büyük ölçüde ülkenin geri kalanını etkileyen zulümleri bağışlanmış oldu. Prens Aleksandr Nevski'nin önderliğinde, Novgorodlular 1240 yılında Neva Muharebesi'nde işgalci İsveçlileri püskürttü ve bunun yanı sıra 1242 yılında Peipus Gölü Savaşı'nda da Töton Şövalyeleri'nin Kuzey Rusya'yı kolonize etme girişimini de engelledi.

Kiev Knezliği'nin en güçlü halefi olan Moskova Knezliği, başlangıçta Vladimir-Suzdal'ın bir parçası iken hala Moğol-Tatar etkisi altında ve onların göz yummasıyla 14. yüzyılın başında Orta Rusya'da nüfuz elde etmeye etmeye ve yavaş yavaş Rus topraklarının birleşmesi ve Rusya'nın genişleme sürecinde ana öncü güç hâline geldi.
14. yüzyılda sık sık Moğol-Tatar baskınları yaşanıyordu ve Küçük Buz Çağı'nın başında tarım mahvolmuştu. Ayrıca Avrupa'nın geri kalanında olduğu gibi 1350 ve 1490 yılları arasında her beş ya da altı yılda bir veba salgını yaşanıyordu. Bununla birlikte, daha düşük nüfus yoğunluğu ve ıslak buhar banyosu olan Rus banyosu'nın yaygın kullanımı gibi daha iyi hijyen koşullarından, dolayı nüfus kaybı Batı Avrupa'daki kadar şiddetli değildi.
Moskova Prensi Dmitri Donskoy'un önderliği ve Rus Ortodoks Kilisesi'nin yardımıyla, Rus prensliklerinin birleşik ordusu 1380 yılında Kulikovskaya Muharebesi'nde Moğol ve Tatar ordularını yenilgiye uğrattı. Moskova Knezliği giderek yavaş yavaş Tver ve Novgorod gibi eski güçlü rakipler dâhil olmak üzere çevredeki prenslikleri kendi hâkimiyeti altına aldı.
III. İvan (Büyük İvan) sonunda Altın Orda'yı kontrolü altına aldı, Orta ve Kuzey Rusya'yı Moskova'nın hâkimiyetinde birleştirmiş ve "Tüm Rusya'nın Hükümdarı" unvanını aldı. 1453 yılında İstanbul'un Fethi'nden sonra, Moskova kendini Doğu Roma İmparatorluğu'nun halefi ilan etti. III. İvan, son Bizans imparatoru XI. Konstantinos'un yeğeni olan Sofia Palaiologos ile evlendi ve Bizans çift başlı kartalını Rusya'nın arması yapmıştır.

III. Roma fikirlerinin gelişmesiyle, Büyük Dük IV. İvan ("Korkunç") resmen 1547 yılında Rusya'nın ilk Çarı olarak taç giydi. Çar, yeni bir yasal kanun 1550 Sudebniki çıkardı ve ilk Rus feodal temsil organını Zemskiy Sobor'u ve kırsal bö

İtalya (İtalyanca: Italia), resmî adıyla İtalyan Cumhuriyeti (İtalyanca: Repubblica Italiana), Güney Avrupa'da, büyük ölçüde İtalya Yarımadası üzerinde yer alan bir ülke. Akdeniz'in en büyük iki adası Sicilya ve Sardinya da İtalyan topraklarıdır. Yüzölçümü 301.340 km2 olan ülkenin kuzeyde Alpler bölgesinde Fransa, İsviçre, Avusturya ve Slovenya'yla kara sınırı vardır. Bağımsız iki Avrupa ülkesi olan Vatikan ve San Marino da İtalya'nın yarımadadaki toprakları içine sıkışmış anklav (bir başka ülkeyle tümüyle kuşatılmış) ülkelerdir. İtalya'nın ayrıca biri İsviçre (Campione), diğeriyse Tunus (Lampedusa) tarafından kara ve deniz sınırlarıyla kuşatılmış iki eksklavı bulunur. Nüfusu 58 milyon olan İtalya, Avrupa Birliği'nin en kalabalık üçüncü ülkesidir. Başkenti ve en büyük şehri Roma, yüzyıllar boyunca Batı uygarlığının merkezi olmuş, mimaride barok üslûbunun doğuşuna tanıklık etmiş ve eskiden beri Katolik Kilisesi'nin merkezi olmuştur.
Güney Avrupa ve Akdeniz'deki merkezî konumu nedeniyle İtalya yüzyıllar boyunca çeşitli Avrupa uygarlıklarına ev sahipliği yapmıştır. Günümüz İtalya topraklarına yayılmış en önemlileri Hint-Avrupa kökenli ve ülkeye de ismini vermiş olan İtalikler olan antik toplulukların ardından, Klasik Antik Çağ'dan başlayarak Fenikeliler ve Kartacalılar, Sicilya ve Sardinya'da koloniler kurdular; Yunanlar ise Güney İtalya'da Magna Graecia adını verdikleri bölgede yerleşimler oluşturdular. Etrüskler ve Keltler de Orta ve Kuzey İtalya'yı yurt edindiler. İtalik bir kavim olan Latinler, MÖ 8. yüzyılda ileride Roma Senatosu ve Halkı tarafından yönetilecek bir cumhuriyete dönüşecek Roma Krallığı'nı kurdular. Roma Cumhuriyeti kısa sürede İtalya Yarımadası'ndaki komşularını ele geçirdi, bunu Avrupa, Kuzey Afrika ve Asya'daki fetihler izledi. MÖ 1. yüzyıla gelindiğinde Roma İmparatorluğu, Akdeniz Havzası'nın hâkim gücü hâline geldi ve bölgenin önde gelen kültürel, siyasi ve dinî merkezi oldu. Böylece 200 yıldan uzun süre İtalya'da hukuk, teknoloji, ekonomi, sanat ve edebiyatın atılım gösterdiği Pax Romana dönemi başladı. İtalya Romalıların anavatanı olmaya devam etse de imparatorluğun kültür, yönetim, yazı ve Hristiyanlık dini üzerindeki etkisi tüm dünyaya ulaşmıştır.
Erken Orta Çağ'da İtalya Batı Roma İmparatorluğu'nun çöküşü ve Kavimler Göçü'ne şahitlik etti. 11. yüzyılda çoğunlukla Kuzey ve Orta İtalya'da olmak üzere birçok şehir devleti ve denizci cumhuriyet kuruldu. Ticaret ve bankacılık ile zenginlik kazanan bu devletler modern kapitalizmin erken örneklerini oluşturdular ve Avrupa-Asya ticaret merkezleri olarak işlev gördüler, ayrıca merkezî bir yönetime bağlı olmamaları sebebiyle Avrupa'daki büyük feodal monarşilerden çok daha demokratik yönetimlere sahiplerdi. Bu dönemde Orta İtalya'nın bir bölümü teokratik Papalık Devleti'nin kontrolündeydi, Güney İtalya ise Bizans, Arap, Norman, Anjou ve Aragonlu fetihleri sebebiyle 19. yüzyıla dek feodal kalmaya devam etti. Rönesans hareketi İtalya'nın Toskana bölgesinde doğdu ve tüm Avrupa'ya yayıldı, bu dönemde hümanizm, bilim, keşif ve sanat alanında yeni bir ilgi ortaya çıktı. İtalyan kültürü canlandı, ünlü bilim insanları, sanatçılar ve hezârfenler yetişti. Orta Çağ'da İtalyan kaşifler Uzak Doğu ve Yeni Dünya'ya rotalar keşfettiler, bu keşifler Avrupa'da Coğrafi Keşifler'in başlamasına önayak oldu. Tüm bunlara karşın İtalya'nın ticari ve siyasi gücü Akdeniz'i pas geçen ticaret yollarının açılmasıyla önemli ölçüde sönümlendi. Yüzyıllar süren yabancı ülke müdahale ve fetihleri ile şehir devletlerinin kendi aralarında süregelen rekabet ve savaşlar (örneğin 15 ve 16. yüzyıllardaki İtalya Savaşları) ülkenin siyaseten parçalanmış yapısının devam etmesine yol açtı.
19. yüzyıl ortalarında yükselen İtalyan milliyetçiliği ve bağımsızlık çağrıları bir devrim dönemi başlattı. Yüzyıllar süren yabancı hâkimiyeti ve bölünmüşlüğün ardından İtalyan devletleri 1861'de birleşti ve İtalya Krallığı kuruldu. 19. yüzyıl sonlarından 20. yüzyıl başlarına dek İtalya'nın özellikle kuzeyi hızlı bir şekilde sanayileşti ve dünya çapında sömürgeler elde etti, ancak güney bu sanayileşmenin dışında bırakıldı ve yoksul kalmaya devam etti. Bu durum dünya çapındaki İtalyan diasporasının oluşmasına zemin hazırladı. I. Dünya Savaşı'nın sonunda dört ana İtilaf devletinden biri olmasına rağmen, İtalya bir ekonomik kriz ve çalkantı dönemi yaşadı. 1922'de ülke faşist diktatörlük yönetimi altına girdi. II. Dünya Savaşı'na Mihver Devletleri safında katılan İtalya; mağlubiyet, ekonomik yıkım ve İtalyan İç Savaşı'yla yüzleşti. Ülkenin Alman işgalinden kurtarılması ve İtalyan direniş hareketinin güçlenmesini takiben monarşi lağvedildi, demokratik bir cumhuriyet kuruldu ve uzun süreli bir ekonomik büyüme dönemi yaşandı. Böylece İtalya yüksek gelişmişlik seviyesine ulaştı.
Günümüzde İtalya, parlamenter demokrasi ile yönetilmekte olan üniter bir cumhuriyettir ve ülkelerin kişi başına nominal gayrisafi yurt içi hasıla sıralamasında yirminci, insani gelişme endeksi sıralamasında yirminci, yaşam kalitesi endeksinde sekizinci sırada yer alan gelişmiş bir ülkedir. Beklenen yaşam süresi, yaşam kalitesi, sağlık hizmetleri ve eğitimde ön sıralardadır. Uluslararası ilişkilerde hem bölgesel, hem de büyük güç kabul edilen İtalya, bölgesel ve küresel ekonomik, askerî, kültürel ve diplomatik ilişkilerde önemli bir role sahiptir.
İtalya, 1957 yılında başkent Roma'da imzalanan Roma Antlaşması'yla kurulan ve daha sonra Avrupa Birliği ismini alacak olan Avrupa Ekonomik Topluluğu'nun kurucu ve lider üyelerindendir. G8, NATO, Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü, Avrupa Konseyi ve Schengen Antlaşması'nın da katılımcılarındandır. İtalya tarih boyunca birçok icat ve keşfe kaynaklık etmiş; küresel bir sanat, müzik, edebiyat, felsefe, bilim, teknoloji ve moda merkezi olmuştur. Sinema, mutfak, spor, hukuk, bankacılık ve ticaret alanlarını derinden etkilemiştir. Kültürel zenginliğinin bir yansıması olarak 55 adet ile en çok Dünya Mirası'na sahip olan ülkedir. Ayrıca en çok ziyaret edilen ülkeler sıralamasında beşinci sıradadır.

İtalya sözcüğünün kökeni (İtalyanca: Italia) Latince Italia sözcüğüne dayanmaktadır. Ancak başlı başına bu sözcüğün ne anlama geldiği belirsizdir. Yaygın biçimde inanılan savlardan biri, İtalya sözcüğünün antik dönemlerde Campania bölgesinin kuzeyinde yaşayan toplumların dili aracılığıyla Antik Yunancadaki Víteliú (anlam olarak "genç sığır", Latince: vitulus, "buzağı") sözcüğünden geldiğini öne sürmektedir. Víteliú sözcüğü ise hayvanlar tanrısı Mars adına verilmiştir. Büyük olasılıkla bununla ilgili olarak boğa figürü uzun yıllar güneydeki İtalyan boylarının simgesi olmuş ve çoğunlukla Roma'nın kurt figürünü boynuzlarken betimlenmiştir. Bu betimlemeler bağımsız İtalya'nın simgesi olarak Samnit Savaşları'nda sık sık kullanılmıştır.
İtalya adı önceleri yalnızca, bugünkü İtalya'nın güneyindeki bir bölgeyi anlatmak için kullanılıyordu. Sirakuzalı Antiochus'a göre bu ad Calabria yarımadasının (o dönemki adıyla Bruttium) güney kesimleri için kullanılıyordu. Zamanla İtalya adı çevre bölgeleri de kapsayacak biçimde geniş bir kullanım alanı edindi. Antik Yunanistanlılar da bu adı daha geniş bir bölge için kullandılarsa da bu adın tüm yarımadayı anlatacak biçimde kullanılması ancak Romalıların bölgeyi ele geçirmesiyle oldu.

Monte Poggiolo'dan 850,000 yıl öncesine dayanan binlerce Alt Paleolitik eser ele geçirildi.
İtalya Yarımadasındaki Neanderthal insan varlığının izleri bu İtalik kavimlerin yarımadaya ulaşmalarından önce, 200,000 yıl öncesi Yeni Taş Çağı'na (Orta Palaeolitik dönem) kadar dayanır.
Modern insanlar ise yaklaşık 40,000 yıl önce Riparo Mochi'de ortaya çıktı. Bu döneme ait arkeolojik sit alanları arasında Addaura mağarası, Altamura, Ceprano ve Gravina in Puglia yer alır.
Lombardiya'daki Val Camonica vadisinde MÖ 8,000 yılında kayalara oyulmuş resimler bulunmuştur. MÖ 1,500-1,100 yılları civarında kuzey İtalya'da izlerine rastlanan Terramare kültürü ise Tunç Çağına ait balta, kılıç ve hançer gibi cisimlerle günümüze kadar ulaşmıştır.
Demir Çağının örnekleri ise MÖ 11.-7. yüzyıllar arasında Toskana civarında yerleşmiş Villinova kültürüne aittir.
MÖ 800 yılından sonra ortaya çıkan Etrüskler İtalya yarımadasında Antik Roma kültüründen önce ortaya çıkmış en önemli kültürdür. Etrüsklerin kökeni hakkında birçok değişik hipotez mevcuttur. Konuştukları dilin bir Hint-Avrupa dili olmadığı bilinmektedir.
Roma öncesi İtalya'nın Antik halkları - Umbrianlar, Latinler (Romalılardan ortaya çıkan), Volsci, Oscanlar, Samnitler, Sabinler, Keltler, Ligurler, Veneti, Iapygianlar ve diğerleri – Proto Hint-Avrupalı halklarıydı, bunların çoğu özellikle İtalikler grubuna aitti.
Muhtemel Hint-Avrupalı olmayan veya Hint-Avrupa öncesinin mirası başlıca tarihî halklar, Orta ve Kuzey İtalya'nın Etrüskleri, Elymianlar ve Sicilya'daki Sicani ve Nurajik uygarlığını doğuran tarih öncesi Sardinyalılardı.
Belirsiz dil ailelerinden ve olası Hint-Avrupa kökenli olmayan diğer eski topluluklar arasında Raetialı halkı ve dünyadaki en büyük tarih öncesi petroglif koleksiyonları olan Valcamonica Kaya Resimleri ile bilinen Cammuni yer alır.
1991'de Güney Tirol'in Similaun buzulunda 5,000 yaşında (MÖ 3400 ile 3100 arasında, Bakır Çağı) olduğu belirlenen Buz Adam Ötzi olarak bilinen iyi korunmuş bir doğal mumya keşfedildi.
İlk yabancı sömürgeciler, Sicilya ve Sardunya kıyılarında başlangıçta sömürgeler ve çeşitli emporiumlar kuran Fenikeliler'di. Bunlardan bazıları kısa sürede küçük şehir merkezleri hâline geldi ve antik Yunan kolonilerine paralel olarak geliştirildi; ana merkezler arasında Sicilya'daki Motya, Zyz (modern Palermo), Soluntum ve Sardunya'daki Nora, Sulci ve Tharros şehirleri vardı.
İÖ 17. ve 11. yüzyıllar arasında Miken Yunanları İtalya ile temaslar kurdu
 ve İÖ 8. ve 7. yüzyıllarda Magna Graecia olarak bilinen İtalya Yarımadasının güney kısmında ve Sicilya'nın tüm kıyılarında birkaç Yunan kolonisi kuruldu.
İyonyalı yerleşimciler Elaia, Kyme, Rhegion, Nakşa, Zankles, Hymera ve Katanya'yı kurdular. Dorik koloniciler Taras, Siraküza

İspanya, resmî adıyla İspanya Krallığı, Avrupa'nın güneybatısında yer alan ve Kuzey Afrika'da da bazı topraklara sahip olan bir ülkedir. Kıta Avrupası'nın en güney noktasına ev sahipliği yapan İspanya, Güney Avrupa'nın yüzölçümü bakımından en büyük, Avrupa Birliği'nin ise en kalabalık dördüncü ülkesidir. İber Yarımadası'nın büyük bölümünü kapsayan ülke, ayrıca Atlas Okyanusu'ndaki Kanarya Adaları, Batı Akdeniz'deki Balear Adaları ve Afrika kıtasındaki özerk şehirler Sebte ile Melilla'yı da içerir. İspanya'nın yarımada üzerindeki sınır komşuları; kuzeyde Fransa, Andorra ve Biskay Körfezi; doğu ve güneyde Akdeniz ile Cebelitarık; batıda ise Portekiz ve Atlas Okyanusu'dur. İspanya'nın başkenti ve en büyük şehri Madrid'dir ve diğer büyük kentsel alanlar arasında Barselona, Valensiya, Sevilla, Zaragoza, Málaga, Murcia ve Palma de Mallorca bulunmaktadır.
Erken antik dönemde İber Yarımadası'nda Keltler, İberler ve diğer Roma öncesi halklar yaşıyordu. Roma İmparatorluğu'nun yarımadayı fethetmesiyle birlikte Hispania eyaleti kuruldu. Hispania'nın Romalılaştırılması ve Hristiyanlaştırılmasının ardından, Batı Roma İmparatorluğu'nun çöküşü, Toledo merkezli Vizigot Krallığı'nı kuran Vizigotlar da dâhil olmak üzere Orta Avrupa'dan gelen kabilelerin içe göçünü başlattı. 8. yüzyılın başlarında ise yarımadanın büyük bölümü Emevîler tarafından fethedildi; bu dönemde İslami yönetim altında Endülüs, merkezi Córdoba olan güçlü bir bölgesel güç hâline geldi. Başta Asturias, León, Kastilya, Aragon ve Navarra olmak üzere Kuzey İberya'da ortaya çıkan Hristiyan krallıklar, zamanla güneye doğru ilerleyen ve bölgeyi yeniden Hristiyan nüfusla iskân eden askerî bir süreç olan Reconquista'yı başlattılar. Bu süreç, 1492 yılında Gırnata Emirliği'nin ele geçirilmesiyle sona erdi. 1479 yılında Kastilya ve Aragon kraliyetlerinin Katolik hükümdarlar altında birleşmesi ise, genellikle İspanya'nın ulus devlet olarak fiilen birleşmesi olarak kabul edilir.
İspanya, parlamenter demokrasi şeklinde örgütlenmiş bir anayasal monarşi rejimi ile yönetilir. Devletin başkanı Kral VI. Felipe'dir. Gelişmiş bir ülke olan İspanya, dünyanın hem nominal GSYİH hem de satın alma gücü paritesine göre hesaplanan GSYİH sıralamasında on beşinci büyük ekonomisine sahiptir ve Avrupa Birliği'nin en büyük dördüncü ekonomisidir. Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği, Euro Bölgesi ve Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) üyesi olan İspanya, ayrıca G20'nin daimî davetlisi olup Avrupa Konseyi (CoE), İbero-Amerikan Devletler Örgütü (OEI), Akdeniz İçin Birlik, Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD), Avrupa Güvenlik ve İş Birliği Teşkilatı (AGİT) ve Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) gibi pek çok uluslararası kuruluşun da üyesidir.

MÖ 1100 yıllarında Fenikeliler, İspanya topraklarında ilk yerleşim merkezlerini kurmaya başladılar. Onları Keltler ve Yunanlar takip etti. İspanya daha sonra Kartacalıların egemenliğine girdi. MÖ 202 yılında Romalılar Kartacalıları İber Yarımadası'ndan attılar. Roma İmparatorluğu bu tarihten itibaren İspanya'da birliği sağladı ve zamanla Hristiyanlığı burada kabul ettirdi.
Milattan Sonra 5. yüzyılda İspanya, Germen kabilelerinin saldırılarına hedef oldu. Sırayla Alanlar, Suevler ve Vandalların ardından Vizigotlar İspanya'ya hâkim oldu. Vizigotların hâkimiyeti uzun sürdü ve Hristiyanlığı kabul eden Vizigotlar, İspanya'da Hristiyanlığın yayılmasını sağladı.

711'de Afrika'dan gelen Müslümanlar, 8. asırdan 10. asra kadar kuzeydeki birkaç bölge dışında İspanya'ya hâkim oldular ve burada Endülüs medeniyetini kurdular.
On birinci yüzyılda bu ülkenin iç karışıklıklarından faydalanan Hristiyanlar kuzeyden başlayarak yarımadayı tekrar ele geçirmeye başladı. 1276 yılında Müslümanların elinde yalnızca güneydeki Granada kalmıştı. Aragon kralı II. Fernando ile Kastilya kraliçesi I. İsabel'in evlenmesi ve ordularını birleştirmesi ile Hristiyanlar daha da güçlenmiş ve Yahudilerle Müslümanları Endülüs'ten çıkarmışlardır. Kemal Reis komutasında bir donanma ile kurtulan Yahudilerle Müslümanlar gemilerle doğuya getirilmişlerdir. Geride Avrupalıların da yararlandığı birçok bilim ve fen kitabı bıraktılar.

1492'de Müslümanların son kalesi Granada Krallığı yıkıldı. Aynı yıl Kristof Kolomb İspanyol hükümdarının maddi desteğiyle Amerika'yı keşfettiği ünlü gezisine çıktı. Bu yolculuk, İspanya'nın dünyanın en büyük sömürge imparatorluklarından birini kurmasına yol açtı. İspanyol askerler, onları hediyelerle karşılayan yerlilere köleleştirme, işkence, soykırım yaşattılar. Kristof Kolomb'un yakın bir arkadaşının çocuğu olan ve yerlilere yapılan zulümlere tanık olan Bartolomé de las Casas, 1542 tarihli Kızılderililer Nasıl Yok Edildi ? isimli kitabında şunları yazmaktadır: "Amerika yerlilerinin Hristiyanlara karşı giriştikleri savaşta haklı olduklarına yüzde yüz eminim. Öte yandan Hristiyanlar onlarla tek bir haklı savaş yapmadı. Tam tersine savaşları dünyadaki hiçbir zorbanın olamadığı kadar şeytansı ve haksızdı."
1588 yılında İspanyol Armada'nın İngiliz donanmasına yenilmesini takip eden taht ve din kavgaları sonunda İspanya zayıflayarak çökmeye başladı. 1640'ta Portekiz'i, 1714'te ise Avrupa'daki bazı topraklarını ve Cebelitarık'ı kaybetti. On dokuzuncu yüzyılın başlarında İspanyolların Amerika'daki bütün sömürgeleri bağımsızlıklarını kazandı.

I. Dünya Savaşı'nda İspanya bütün davetlere rağmen tarafsız kaldı, fakat savaştan büyük ölçüde etkilendi. Fransa, İspanya'nın bazı topraklarına saldırıp işgal etti. General Primoderivera, çıkan ayaklanmaları bastırarak ülkede diktatörlük kurdu. 1930 yılında iktidardan düştü. Bir yıl sonra yapılan seçimleri cumhuriyetçilerin kazanması sonucu Kral VIII. Alfonso ülkeyi terk etti. 1936'da yapılan seçimlerde solcuların başarılı olması üzerine General Franco seçilmiş hükûmete darbe yapmak istedi ve ülkede iç savaş baş gösterdi.

1939'da iç savaşın sona ermesiyle Franco devlet Başkanı oldu. II. Dünya Savaşı'na da katılmayan İspanya'da ordunun desteğiyle Franco savaştan sonra da yerini korudu. 1975 yılında Franco'nun ölmesiyle yerine I. Juan Carlos geçti. 1976'da Başbakan Navarro'nun istifası ile Carlos kral oldu ve Alfonso Sourez'i başbakanlığa atadı.

15 Haziran 1977'de, 41 yıl sonra İspanya'da ilk defa genel seçimler yapıldı. Sourez'in başkanı olduğu Demokratik Merkez Birliği çoğunluğu elde etti. 1981'de sağcı Albay Tejero Cortes'in meclisi basarak yaptığı darbe girişimi sonuçsuz kaldı. 1982 seçimlerinde ise Sosyalist Parti seçimi büyük çoğunluğu elde ederek kazandı ve 46 yıl sonra İspanya'da yeniden bir sol iktidarın doğmasını sağladı.

İspanya (Batıdaki) Portekiz ve Birleşik Krallık'a ait olan (Güneydeki) Cebelitarık ile birlikte İber Yarımadası'nda, 36° ve 43,5° kuzey enlemleri ve (Balear Adaları, Kanarya Adaları, Septe ve Melilla'yı saymazsak) 9° batı ve 3° doğu boylamları arasında bulunur. İspanya İber Yarımadası'nın yedide altısını kaplar. Kuzeydoğusunda Pireneler boyunca Fransa ve Andorra ile İspanya arasındaki sınır uzanır. Bununla birlikte Akdeniz'de bulunan Balear Adaları, Atlantik Okyanusu'ndaki Kanarya Adaları ve Kuzey Afrika kıyılarında bulunan Septe ve Melilla eyaletleri de İspanya sınırları dâhilindedir. Fransa sınırlarındaki Llívia şehri de İspanya'ya aittir. Bununla birlikte Fas kıyılarında bulunan Chafarinas Adaları, Peñón de Vélez de la Gomera, Alhucemas, Alborán ve Columbretes Adaları ile Perejil Adası da İspanya'ya aittir.
Toplam sınır uzunluğu 1917,8 km'dir. Andorra ile 63,7 km, Fransa ile 623 km, Cebelitarık ile 1,2 km, Portekiz ile 1214 km, Fas ile (Ceuta şehri) 15,9 km uzunluğunda sınırı vardır. 4964 km uzunluğunda kıyı şeridi vardır.
Septe ve Melilla şehirleri Kuzey Afrika'da bulunur ve Fas gibi Akdeniz kıyısındadırlar. İspanya'nın yüzölçümü 505.988 km karedir. İspanya, dağlık bir ülke olup ortalama yüksekliği 600 m olan dağlarıyla yükseklik açısından Avrupa'da İsviçre'den sonra ikinci sırada yer alır.
Plato ve yüksek ovaları çevreleyen dağların batı kesimleri hariç yarımadanın beşte ikisinden fazlasını sıradağlar kuşatır. Yarımadanın belli başlı nehirleri doğudan batıya doğru bir yol izleyerek Atlantik Okyanusu'na akar. Ebro Nehri, Akdeniz'e dökülür. Denizciliğe elverişli tek nehir olan Guadalquivir ise Sevilla şehrinden geçer.
İspanya'nın en kuzeydeki noktası Esteca de Vares, en batıda Toriñana Burnu'dur, bunların ikisi de Galisya Bölgesi'ndedir. En güneydeki noktası Tarifa'daki Punta Marroquí, en doğudaki noktası ise Creus Burnu'dur. Kuzeyden güneye doğru uzanan en geniş alan 856 km, doğudan batıya uzanan en geniş alan ise 1.020 km'dir.
İspanya'nın en büyük ve tek gölü 368 hektarlık bir alana yayılan ve 55 metre derinliğinde olan Lago de Sanabria'dır.

İspanya'daki en yüksek dağ Kanarya Adaları'na ait olan Tenerife Adası'ndaki Pico del Teide (3718 m)'dir. Anakaradaki en yüksek dağ ise Granada Eyaleti'ndeki Sierra Nevada'da bulunan Mulhacén (3482 m) dağıdır.
İspanya'nın kuzey kıyısı sadece Gijón ve Avilés ve Ribadeo ve La Coruña'nın arasında önemli çıkıntılar gösterirken diğer yerlerde neredeyse düz bir hat şeklinde ilerler. Ülkenin diğer kıyılarına nazaran bu kıyı şeritleri dik ve aşılması zor kıyılar olarak tanımlanabilirler. Bunun nedeni burada bulunan dağların hemen hemen her yerde denizin içine kadar girmesidir. Bu kıyı şeridine ancak nehirlerin ağzından ve denizin kıyının iç taraflarına kadar girdiği, özellikle Galisya bölgesinde sıkça bulunan kollardan (Ríalardan) mümkündür. İspanya'nın batısı da tamamen bu kıyı özelliklerini gösterir, ama buradaki dağlar sadece burunlarda denizin içine kadar girdiklerinden ve Ría'ların arka kısımlarında genellikle düzlük alanlar bulunduğundan kuzey kadar aşılması güç bir kıyı şeridi değildir.
Güney ve doğu kıyılarının karakteristik özelliği ise düz haliçler ve bu haliçlerin aralarında bulunan ve tepelik alanlarla sona eren çıkıntılardır. Bu şeritler kuzey ve batı kıyılarına oranla çok daha kolay aşılabilen kıyılardır. Güney kıyısındaki en önemli körfezler batıdan doğuya doğru Cádiz, Málaga, Almería ve Cartagena Körfezleri; doğu kıyısındakiler ise Bahía Alicante ve Valensiya K

Yunanistan, resmî adıyla Helen Cumhuriyeti, Güneydoğu Avrupa'da yer alan bir ülkedir. Balkan Yarımadası'nın güney ucunda bulunan ülke, kuzeybatıda Arnavutluk, kuzeyde Kuzey Makedonya ve Bulgaristan, doğuda ise Türkiye ile kara sınırlarını paylaşmaktadır. Anakaranın doğusunda Ege Denizi, batısında İyon Denizi, güneyinde ise Girit Denizi ve Akdeniz yer almaktadır. Yunanistan, binlerce ada ve dokuz geleneksel coğrafi bölgeyi kapsayan Akdeniz havzasının en uzun kıyı şeridine sahiptir. 2021 Yunanistan nüfus sayımına göre 10 milyondan fazla (10.482.487) nüfusa sahiptir. Atina, ülkenin başkenti ve en büyük şehridir, onu Selanik ve Patra takip etmektedir.
Yunanistan, Batı uygarlığının beşiği ve demokrasi, Batı felsefesi, Batı edebiyatı, tarih yazımı, siyaset bilimi, önemli bilimsel ve matematiksel ilkeler, tiyatro ve Olimpiyat Oyunlarının doğum yeri olarak kabul edilir. Antik Yunanlar, Akdeniz ve Karadeniz'i kapsayan bağımsız şehir devletleri veya poleis (tekil polis) hâlinde örgütlenmişlerdir. Makedonya Kralı II. Philip, MÖ 4. yüzyılda günümüz Yunanistan'ının büyük bir bölümünü birleştirdi; oğlu Büyük İskender ise Yakın Doğu'dan kuzeybatı Hindistan'a kadar bilinen antik dünyanın büyük bir bölümünü fethetti. Bunu takip eden Helenistik dönem, Antik Çağ'da Yunan kültürünün ve etkisinin zirvesine tanık oldu. Yunanistan, MÖ 2. yüzyılda Roma tarafından ilhak edildi ve Yunan kültürünün ve dilinin baskın olduğu Roma İmparatorluğu'nun ve onun devamı olan Bizans İmparatorluğu'nun ayrılmaz bir parçası hâline geldi. Yunan Ortodoks Kilisesi, modern Yunan kimliğinin şekillenmesine yardımcı oldu ve Yunan geleneklerini daha geniş Ortodoks dünyasına aktardı.
1204'teki Dördüncü Haçlı Seferi'nden sonra, Yunanistan ve Bizans İmparatorluğu'nun geri kalanı, çeşitli Latin ve Bizans ardıl devletlerine bölündü ve Yunan topraklarının çoğu nihayet 15. yüzyılın ortalarında Osmanlı kontrolüne girdi. 1821'deki uzun süren bağımsızlık savaşının ardından Yunanistan, 1830'da modern bir ulus devlet olarak ortaya çıktı. Yunanistan Krallığı, Balkan Savaşları (1912-1913) ve I. Dünya Savaşı (1914-1918) sırasında toprak genişlemesini sürdürdü ve 1922'deki Yunan-Türk Savaşı'nda yenilgiye uğradı. 1924'te kısa ömürlü bir cumhuriyet kuruldu, ancak iç karışıklık ve Türkiye'den gelen mültecilerin yeniden yerleştirilmesi sorunuyla karşı karşıya kaldı ve bu durum 1936'da kraliyetçi bir diktatörlüğe yol açtı. Yunanistan, II. Dünya Savaşı sırasında askerî işgale, ardından gelen Yunan İç Savaşı'na ve uzun süreli siyasi istikrarsızlığa maruz kaldı ve 1967'de askerî bir diktatörlüğe girdi. Ülke, 1974'te demokrasiye geçişe başladı ve bugünkü parlamenter cumhuriyete ulaştı.
1950'den 1973'e kadar rekor düzeyde ekonomik büyüme sayesinde Yunanistan, gelişmiş ve yüksek gelirli bir ekonomiye sahip bir ülkedir. Yüksek yaşam standardı, 2008 mali krizinin ardından ortaya çıkan on yıllık borç krizi nedeniyle zarar gördü. Denizcilik ve turizm önemli ekonomik sektörlerdir ve Yunanistan 2024 yılında dünyanın en çok ziyaret edilen dokuzuncu ülkesi olmuştur. Yunanistan, birçok uluslararası kuruluş ve forumun üyesidir ve 1981 yılında bugünkü Avrupa Birliği'ne katılan onuncu üye ülkedir. Ülkenin zengin tarihi mirası, kısmen 20 UNESCO Dünya Mirası Alanı'nda yansıtılmaktadır.

Günümüzde Türkçede bu ülkeyi ve halkını tanımlamak için kullanılan Yunanistan ve Yunan kelimeleri Arapça (اليونان, al-Yūnān), Farsça (یونان, Yūnān) ve İbranicede (יוון‎, Yavan) de olduğu gibi Anadolu'da bulunan İyonyalılara atfen ortaya çıkmıştır ve Yakın Doğu'daki Helenleri ifade eder. İngilizce, Fransızca ve Almanca da dâhil olmak üzere Batı Avrupa'da konuşulan dillerde ise İtalya'nın güneyindeki Grek kolonilerine atfen "Grek" (Γραικοί, Graikoí) ismi yaygınlaşmıştır. Yunan kavimleri ve şehirleri kendilerini Helenler diye tanımlamıştır. Bugünkü Yunanistan'ın ismi de "Helen ülkesi" anlamında Katarevusa'da Hellás (Ἑλλάς) ve Modern Yunanca'da Elláda'dır (Ελλάδα). Bununla birlikte Helenler, Roma ve Bizans İmparatorluğu döneminde kendilerini Romalı (Ρωμιοί, Romioi) olarak adlandırmışlar; Selçuklular ve Osmanlılar tarafından bu yüzden Rum diye anılmışlardır. Helen ismi 1830'da Yunanistan'ın bağımsız bir devlet olarak kurulmasına kadar tarihe karışmış ve yeni kurulan devletin, köklerini doğrudan Eski Yunan medeniyetine dayandırdığından Hellas adını yeniden canlandırmıştır.

Yunanistan'ın güneyindeki Manya'daki Apidima Mağarası'nın 200.000 yıl öncesine tarihlenen, Afrika dışındaki erken modern insanın en eski kalıntılarını içerdiği öne sürülür. Ancak diğerleri kalıntıların arkaik insanları temsil ettiğini öne sürer.
Taş Devri'nin üç aşaması da Yunanistan'da örneğin Franhti Mağarası'nda temsil edilir.
Yunanistan'da, MÖ 7. binyıldan kalma neolitik yerleşimler, Avrupa'daki en eski yerleşimlerdir. Zira Yunanistan, tarımın Yakın Doğu'dan Avrupa'ya yayıldığı güzergâh üzerindedir.
Yunanistan, MÖ 3200 civarında Ege Denizi adalarında Kiklad kültürüyle başlayıp, Girit'te Minos medeniyeti (MÖ 2700-1500), ve ardından ana karadaki Miken uygarlığı (MÖ 1600-1100), Avrupa'daki ilk ileri medeniyetlerin bulunduğu yerdir ve Batı medeniyetinin doğduğu yer olarak kabul edilir.
Bu medeniyetlerin kullandıkları çeşitli yazılar vardı: Bunlardan ikisi Minosluların kullandığı Linear A ve Mikenlilerin kullandığı ve Yunancanın onaylanmış en eski biçimi olan Linear B'dir. Çağdaş Hitit ve Mısır kayıtları, Yunanistan ana karasında yerleşik bir "Büyük Kral"ın yönetimi altında tek bir devletin varlığını öne sürer.
Tunç kullanan ve Yunanca konuşanlar MÖ 2.000 civarında geldi ve Miken, Tirins ve Pilos'taki müstahkem saraylar etrafında günümüzde Miken uygarlığı olarak adlandırılan bir kültür gelişti. Medeniyetleri MÖ 1200 civarında Bronz Çağı'nın Çöküşü ile sona erdi ve bunu yüzyıllarca süren "karanlık çağ" izledi. Bu dönemin sonunda, MÖ 800 civarında, şehir devletleri ortaya çıktı ve Yunanlar Akdeniz ve Karadeniz kıyılarındaki koloni kurmaya başladılar.

Miken uygarlığının çöküşü, yazılı kayıtların bulunmadığı Yunan Karanlık Çağı'nı başlattı. Karanlık Çağların sonu geleneksel olarak ilk Olimpiyat Oyunlarının yapıldığı MÖ 776 yılına tarihlenir.
Klasik dönem, Atina ve diğer şehir devletlerinin büyük düşünürler ve sanatçılar yetiştirdiği ve dünyanın ilk demokrasilerini yarattığı altın çağdır. Bu dönem; Akropolis ve diğer büyük tapınakların inşa edildiği, Sofokles, Euripides ve Eshilos tarafından büyük trajedilerin yaratıldığı ve Aristoteles ve Platon tarafından ünlü felsefe okullarının kurulduğu dönemdir.
Batı edebiyatının temel metinleri olan İlyada ve Odisseia 'nın MÖ 7 veya 8. yüzyıllarda Homeros tarafından yazıldığı sanılmaktadır. Şiir, Olimposlu tanrılara olan inançları şekillendirdi. Ancak antik Yunan dininin rahip sınıfı veya sistematik dogmaları yoktu ve Dionysos gibi popüler kültler, gizemler ve büyü gibi diğer akımları da kapsıyordu. Bu dönemde Yunan yarımadasında Karadeniz kıyılarına, Güney İtalya'daki Magna Graecia'ya ve Küçük Asya'ya kadar uzanan krallıklar ve şehir devletleri ortaya çıktı. Bunlar; mimaride, dramada, bilimde, matematikte ve felsefede ifade edilen, Klasik Yunanistan'da benzeri görülmemiş bir kültürel patlamayla sonuçlanan büyük bir refaha ulaştı.
MÖ 508'de Kleisthenis, Atina'da dünyanın ilk demokratik hükûmet sistemini kurdu. Ancak, bu dönem aynı zamanda dolambaçlı siyaset, savaş ve kan dökülen bir dönemdi.

MÖ 500'e gelindiğinde Pers İmparatorluğu, Küçük Asya ve Makedonya'daki Yunan şehir devletlerine hükmediyordu.
Küçük Asya'daki Yunan şehir devletlerinin Pers yönetimini devirme girişimleri başarısız oldu ve Persler MÖ 492'de Yunanistan ana karasındaki eyaletleri işgal etti ancak MÖ 490'daki Maraton Muharebesi'ndeki yenilginin ardından geri çekilmek zorunda kaldılar. Buna yanıt olarak Yunan şehir devletleri, Truva Savaşı'nın efsanevi birliğinden bu yana Yunan devletlerinin kaydedilen ilk birliği olan Sparta liderliğinde MÖ 481'de Helen Birliği'ni kurdular.
Perslerin ikinci Yunanistan istilası MÖ 480-79'da Yunanların Salamis'de ve İstefe yakınlarındaki Plataea'da Pers ordusunu yenerek ortadan kaldırıldı ve Pers tehdidine son verildi. Bu, Perslerin sonunda tüm Avrupa topraklarından çekilmesine işaret ediyordu.
Yunan-Pers Savaşlarındaki Yunan zaferleri tarihte çok önemli bir andır. Sonrasındaki 50 yıllık barış, Batı medeniyetinin birçok temelini atan ufuk açıcı bir dönem olan Atina'nın Altın Çağı olarak bilinir.
Bu zaferi, şehir devletlerinden Atina, Sparta ve İstefe'in iktidar için boğuştuğu bir dönem izledi. Siyasi birliğin olmayışı Yunan devletleri arasında sık sık çatışmalara neden oluyordu. Yunanlar arası en yıkıcı savaş, Atina İmparatorluğu'nun çöküşüne ve Sparta ve daha sonra Teb hegemonyasının ortaya çıkışına işaret eden Peloponez Savaşı'ydı (MÖ 431-404). Atina ve Sparta arasındaki Peloponez Savaşı MÖ 431'de başladı ve Sparta'nın 27 yıl sonra Atina'yı boyun eğdirmesiyle sona erdi. Sparta, MÖ 371'de Thebai tarafından yenildi.
MÖ 4. yüzyılda aralarındaki sürekli savaşlar nedeniyle zayıflayan Yunan polisleri, Helen Birliği olarak bilinen bir ittifakla Kral II. Filip'in yönetimindeki Makedon krallığının yükselen gücüne boyun eğdirildi. Bölünmüş ve zayıflamış şehir devletleri MÖ 338'de Makedonya Kralı II. Filip tarafından kolayca fethedildi. II. Filip, şehir devletlerini fethinden iki yıl sonra öldürüldü.

Filip'in MÖ 336'da öldürülmesinin ardından, oğlu ve Makedonya kralı Büyük İskender, Pers İmparatorluğu'na karşı bir Panhelenik seferin başına geçti ve Pers İmparatorluğunu ortadan kaldırdı. Savaşta yenilgiye uğramadan, MÖ 323'teki zamansız ölümüne kadar İndus kıyılarına doğru yürüdü. İskender, babası tarafından inşa edilen imparatorluğu Hindistan alt kıtasına kadar genişletti. Saltanatı, Yunan dili, dini ve kültürünün fethedilen topraklara yayılmasıyla birlikte Yunan kültürel hegemonya dönemini getirdi.
MÖ 323'te ölümünden sonra, İskender'in generalleri imparatorluğu kendi aralarında bölerek Yunan dilini ve kültürünü antik dünyaya yayan ve Roma'nın Yunanistan'ı fethine kadar süren bir dizi Helenistik krallık yarattı. İskender'i

Astronomi, gök bilimi ya da gökbilim gök cisimlerinin kökenlerini, evrimlerini, fiziksel ve kimyasal özelliklerini açıklamaya çalışan doğa bilimi dalıdır. Astronominin sınırlı ve özel bir alanı olan gök mekaniği ile karıştırılmaması gerekir. Astronomi daha açık bir deyişle, yörüngesel cisimleri ve Dünya atmosferinin dışında gerçekleşen, yıldızlar, gezegenler, kuyruklu yıldızlar, kutup ışıkları, gökadalar ve kozmik mikrodalga arkaalan ışınımı gibi gözlemlenebilir tüm olay ve olguları inceleyen bilim dalıdır.
Astronomi terimi Eski Yunanca'daki astron ve nomos (άστρον ve νόμος) sözcüklerinden türetilmiş olup "yıldızların yasası" anlamına gelir. Asteroitlerin ve kuyruklu yıldızların keşfindeki katkıları göz önüne alınırsa astronomi, amatörlerin de etkin bir rol oynayabildikleri seyrek bilim dallarından biridir.
Astronomi yeryüzündeki en eski bilimlerden biri olarak kabul edilir. Arkeolojik bulgular, en eski çağlarda bile insanların gök hakkında bilgileri olduğunu ortaya koymaktadır. Cilalı Taş Devri'nde insanlar ekinoksların tekrarlayan özelliğini, mevsimlerle ilişkisini ve bazı takımyıldızları bilmekteydiler. Çağdaş gök bilimi gelişimini, özellikle Antik Çağ'daki ve onları izleyen matematikçilere ve Orta Çağ'ın sonunda keşfedilmiş gözlem aletlerine borçludur. Başlangıçta ayrılmaz bir ikili sayılan ve paralel olarak ilerleyen astroloji (günümüzde bir sözdebilim olarak kabul edilir) ve gök bilimi zamanla yollarını birbirlerinden ayırmak zorunda kalmışlardır.

Antik Çağ'da gök biliminin gelişimindeki önemli hususlar olarak şunlar söylenebilir:

Astronomi önceleri yalnızca, çıplak gözle görülen gök cisimlerinin gözlemi ve hareketleri hakkındaki öngörülerden oluşuyordu. Eski zamanlarda gözlemler çıplak gözle yapılıyorsa da o zamanlar günümüzdeki gibi sanayi ve ışık kirliliğinin bulunmayışı insanlara büyük bir avantaj sağlıyordu. Bu yüzden antik çağda yapılan gözlemlerin günümüzde yapılması neredeyse imkânsız derecede zordur.
Eski insanların dairesel tarzda dikmiş oldukları 6.500 yıllık megalitlerin (Nabta Playa, Stonehenge) astronomik gözlem amacıyla kullanıldıkları sanılmaktadır.
Eski çağlarda astronomide ilerlemiş uygarlıklardan bazıları, Çin, Hint, Sümer, Babil, Mısır, Toltek, Zapotek ve Maya uygarlıklarıdır.
Rig-Veda'da Güneş'in hareketine bağlanan 27 takımyıldızdan ve 13 bölümlü zodyaktan söz edilir.
Mayalar ise teleskopları olmadıkları halde Venüs’ün evrelerini ve tutulmalarını tam olarak saptayabilmişlerdi.
Antik Yunanlar'ın gök bilimine yaptıkları en önemli katkı, yıldızları kadir derecelerine göre sınıflandırmaya çalışmış olmalarıdır.

Orta Çağ’da astronomi bilgilerinin İslam bilginlerince geliştirildiği ve bu bilgilerin sonradan Batı'ya aktarıldığı görülür.
Astronomiyi geliştiren bu İslam bilginlerinden başlıcaları şöyle sıralanır:

Ferganî (805–880), Gök cisimlerinin hareketleri üzerine yazılar yazdı, ekliptiğin eğikliğini hesaplamasını sağladığı gözlemlerde bulundu.
Kindî (801–873), astronomi konusundaki açık düşüncelerini, içerisinde soruların ve cevapların, "Hava değişimi", "Güneş tutulması", "Yıldızların ışınları" tezlerinin bulunduğu 40 bölümden oluşan "Yıldızlardaki Kanun" adlı kitabında toplamıştır.
Dinaveri (820-896) İranlı Kürt astronom. Astronomi ve güneş tutulmaları ile ilgili pek çok eser yazdı, Dineveri ayrıca yıldızlarla ilgilenen gözlemevi sahibi biri olarak biliniyor.
Battânî (855-923), Güneş Yılını 365 gün, 5 saat, 46 dakika ve 24 saniye olarak ölçmüş bilim insanı.
Hasib el-Mısri (850-930), Mısırlı matematikçi
Hârizmî (780-850) astronomi ve usturlap ile ilgili üç eser yazdı.
Farabi (872-950) büyük filozof ve bilgin.
Khojandi 10. yüzyılın sonunda Tahran yakınında bir gözlemevi inşa etti.
Ömer Hayyam (1048-1131), cetveller hazırladı, takvimi geliştirdi.
İbn-i Heysem (965-1039), matematikçi ve fizikçi.
Birûni (973-1048), Yetmiş adet astronomi ve yirmi adet de matematik kitabı bulunmaktadır.
Nasîrüddin Tûsî (1201-1274), filozof, matematikçi, astronom ve ilahiyatçı; trigonometrinin kurucularından biri olarak kabul edilir.
Gıyaseddin Cemşid (1380-1429), (Özbekistan)
Uluğ Bey (1393 - 1449) Timur İmparatorluğu'nun 4. hükümdarı. Matematikçi ve astronom.
Ali Kuşçu (1403 - 1474) Türk astronom, matematikçi ve dilbilimci
Gök bilimin gelişmesinde devlet adamlarının yapmış olduğu kişisel girişimler de önemli bir yer tutmaktadır. Selçuklu Hanedanı döneminde yaşamış olan Kırşehir emiri Caca Bey burada kendi adıyla kurmuş olduğu medresede gök bilimin gelişmesine imkân sağlayacak ortamı oluşturmuştur.

Kopernik Güneş merkezli Güneş Sistemi modelini fikir olarak ortaya attı.
Kopernik'in fikri Galileo ve Kepler tarafından savunuldu, geliştirildi ve düzeltildi.
Kepler Güneş'in çevresindeki gezegenlerin hareketini belirleyen bir yasalar sistemi olduğunu düşünen ilk kişi oldu.
Çekimi hareket yasalarıyla tanımlayan Newton oldu. Böylece gezegenlerin hareketine makul bir açıklama getiren ilk kişi de o oldu. Aynı zamanda yansıtıcı teleskobu icat etti.

Teorik gök bilimciler; analitik modeller ve hesaplamalı sayısal simülasyonlar kullanır; bu yöntemlerin her birinin kendine özgü avantajları vardır. Bir sürecin analitik modelleri, neler olup bittiğine dair daha geniş bir fikir vermek için genellikle daha iyidir. Sayısal modeller, fenomenlerin varlığını ve aksi halde gözlemlenmeyen etkileri ortaya koyar.
Astronomi teorisyenleri teorik modeller yaratmaya çalışırlar ve sonuçlardan bu modellerin gözlemsel sonuçlarını tahmin ederler. Bir model tarafından öngörülen bir fenomenin gözlemlenmesi, gök bilimcilerin, fenomeni en iyi tanımlayabilen model olarak çeşitli alternatif veya çelişkili modeller arasında seçim yapmalarını sağlar.
Teorisyenler ayrıca yeni verileri hesaba katmak için modeller oluşturmaya veya değiştirmeye çalışırlar. Veriler ve model sonuçları arasında bir tutarsızlık olması durumunda, genel eğilim, verilere uyan sonuçlar üretmesi için modelde minimum değişiklikler yapmaya çalışmaktır. Bazı durumlarda, zaman içinde büyük miktarda tutarsız veri bir modelin tamamen terk edilmesine yol açabilir.

Astronomi 19. ve özellikle 20. yüzyılda baş döndürücü bir hızla ilerlemiştir. Yakın zamanlardaki keşif ve gelişmelerle ilgili olarak şunlar söylenebilir:

Teleskopların geliştirilmiş olmasının yanı sıra, diğer bilim dallarındaki ilerlemelerin de gök bilimine yardımcı olmaları sayesinde, evrenin gizleri bir bir açığa çıkmaktadır.
Astronomideki en önemli gelişmelerden biri, tayf ölçümü de denilen spektroskopinin (maddelerin ışıkla olan etkileşimlerini anlamaya çalışma, maddelerin soğurduğu ve yaydığı ışığı, yani elektromanyetik dalgaları saptayarak maddenin yapısı hakkında sonuçlara varma tekniği) yani yıldız ışığının elektromanyetik spektral analizine başlanmış olmasıdır.
Diğer yıldızların ışıklarının analizi, bu yıldızların ışığının temelde Güneş'in ışığından farksız olduğunu, fakat yıldızlar arasında sıcaklık, kütle ve boyut bakımından son derece büyük farklılıklar bulunduğunu göstermiştir.

20. yüzyılın başında diğer galaksilerden ayrı bir birim olarak galaksimizin varlığı kanıtlanabilmiştir.
Ardından Hubble yasası ile evrenin bir genişleme içinde olduğu saptanmıştır; galaksiler giderek birbirinden uzaklaşmaktadır.
Kozmolojik termik ışıma (fosil ışıması) ve kimyasal elementler ve izotoplarının maddeden ayrılmasını açıklayan farklı nükleosentez teorileriyle büyük ölçüde astronomi ve fiziğe dayalı olan Büyük Patlama kuramı yoluyla kozmoloji özellikle 20. yüzyılda büyük gelişmeler göstermiştir.
20. yüzyılın bu alandaki son gelişmeleri olarak, radyoteleskopların, radyoastronominin, modern bildirişim araçlarının ortaya çıkması sayılabilir. Bunlar sayesinde, elektromanyetik dalgalarla uzayı aşan parçacıkların tayfsal incelemesi yapılabilmiş ve böylece uzak gök cisimleri üzerinde yeni deney türleri olanaklı hale gelmiştir.

Antikçağdaki başlangıç döneminde gök bilimi yalnızca astrometriden, yani yıldız ve gezegenlerin gökyüzündeki konumlarının ölçümünden ibaretti. Daha sonra Kepler ve Newton'un çalışmaları gök cisimlerinin kütleçekimi etkisi altındaki hareketlerinin matematik yoluyla öngörülmesini sağlayan gök mekaniğini doğurdu. Bu iki alandaki (astrometri ve gök mekaniği) çalışmaların çoğu, önceleri, elle yapılan işlemlerden oluşuyordu. Günümüzde ise bu çalışmalar bilgisayarlar ve fotoğraf aygıtları ile yapılabilmektedir ki; bu da gök cisimlerinin konum ve hareketlerinin çok büyük bir hızla saptanabilmesini sağlamaktadır. Bu yüzden modern astronomi daha ziyade gök cisimlerinin fiziksel doğasını gözlemlemeye ve anlamaya yönelmiştir.
20. yüzyıldan itibaren profesyonel gök bilimi iki alana ayrılma eğilimi göstermiştir: gözlemsel astronomi ve teorik astrofizik. Gök bilimcilerin çoğunun her iki alanda da çalışıyor olmasıyla birlikte, profesyonel astronomlar giderek bu iki alandan birinde uzmanlaşma eğilimi göstermektedirler. Gözlem gök bilimi esas olarak verilerin elde edilmesiyle ilgilenir. Teorik astrofizik ise esas olarak gözlemlenen fenomenleri anlamaya ve öngörülerde bulunmaya çalışır. Teorik astrofizik gözlem astronomisine bir tamamlayıcı etken olarak astronomik oluşumları açıklamaya çalışır da denilebilir.
Gök biliminin bir dalı olan astrofizik, yıldızların gözlemiyle sınıflandırılan fiziksel fenomenleri tanımlar, belirler. Günümüzde gök bilimcilerin hepsi de belirli bir astrofizik bilgisine sahiptirler ve gözlemleri de hemen hemen her zaman, yine astrofizik bağlamında incelenir. Bununla birlikte, kendilerini yalnızca astrofiziği incelemeye vermiş araştırmacılar da yok değildir. Astrofizikçilerin çalışması astronomik gözlem verilerini analiz etmek ve onları fiziksel olgulara indirgemektir.
Astrofiziğin bir dalı olan kozmoloji, evreni fiziksel bir sistem olarak inceler; yani evrenin doğuşu ve büyümesi, evrimi, gökcisimlerinin fiziksel ve kimyasal özellikleri ve konumlarının hesaplanması ile ilişkilidir. Astronomi gözlemleri salt astronomi ile ilişkili değildir; aynı zamanda genel görelilik kuramı gibi fizikte çok önemli yeri olan kuramların sınanması için de gözlemsel veri sağlar.
Kullanılan inceleme yöntemi, amaç ve konu

Galaksi veya gökada, kütle çekimi kuvvetiyle birbirine bağlı yıldızlar, yıldızlararası gaz, toz ve plazmanın meydana getirdiği yıldızlararası madde ve şimdilik pek anlaşılamamış karanlık maddeden oluşan maddesel bir sistemdir. Tipik galaksiler 10 milyon (cüce galaksi) ile bir trilyon (dev galaksi) arasındaki miktarlarda yıldız içerirler ve bir galaksinin içerdiği yıldızların hepsi o galaksinin kütle merkezini eksen alan yörüngelerde döner. Galaksiler uzayda tek yönlü hareket ederler, galaksilerin yörüngeleri yoktur. Galaksiler çeşitli çoklu yıldız sistemlerini, yıldız kümelerini ve çeşitli nebulaları da içerebilirler. Çevresinde gezegenler ve asteroitler gibi çeşitli kozmik cisimler dönen Güneş, Samanyolu Galaksisi'ndeki yıldızlardan yalnızca biridir.
Tarihsel olarak galaksiler gözle görülen şekillerine göre sınıflanmışlardır. Bu sınıflamada sık karşılaşılan biçimlerden biri, ışık profili elips şekilli olan eliptik galaksidir.
Sarmal galaksiler, tozlu ve kıvrımlı kolları olan disk şekilli yapılardır.
Düzensiz ya da olağan dışı biçimli galaksiler ise "tuhaf galaksiler" olarak bilinir ve tipik olarak, komşu galaksilerin kütle çekimine bağlı biçim bozulmasıyla oluşurlar. Birbirlerine yakın galaksilerin arasındaki bu tür etkileşimlerle söz konusu galaksiler birleşebileceği gibi, yıldız oluşumu olaylarında "patlama" diye adlandırılabilecek ölçüde fazla artışların tetiklenmesiyle yıldız patlama galaksileri (İng., starburst galaxy) de gelişebilir.
Ayrıca, düzenli bir yapıya sahip olmayan küçük galaksilerden de düzensiz galaksiler olarak bahsedilebilir.
Gözlemlenebilir Evren'de 100 milyardan (1011) fazla galaksi olduğu sanılmaktadır. Galaksilerin çoğu 1.000 ile 100.000 parsek arasındaki bir yarıçapa sahip olup, genellikle birbirlerinden milyonlarca parsek uzaklıklarda bulunurlar. Galaksiler arası uzay ortalama yoğunluğu 
  
    
      
        
          m
          
            3
          
        
      
    
    {\displaystyle m^{3}}
  
 başına bir atom bile düşmeyecek derecede az olan bir gazla doludur. Galaksilerin çoğu, kütle çekimi etkisi sayesinde birbirlerine bağlı "kümeler" adı verilen topluluklar oluştururlar; onlar da yine kütle çekimi etkisi sayesinde birbirlerine bağlı süperkümeleri oluştururlar. Bu daha büyük yapılar da, evrende büyük boşlukları çevreleyen tabakalar ve ipliksi yapılar olarak oluşmuştur.
Karanlık madde henüz çok iyi bir şekilde anlaşılamamış olmakla birlikte, öyle görünüyor ki, galaksilerin çoğunun kütlesinin yaklaşık %90'ını karanlık madde oluşturmaktadır
Gözlem verileri bazı galaksi merkezlerinde dev kara deliklerin mevcut olabileceğini ortaya koymaktadır. Anlaşıldığına göre, Samanyolu galaksimiz de çekirdek kısmında böyle bir kara delik içermektedir.

Galaksi adının kökeni eski Yunancadaki, bizim galaksimizi belirtmek üzere kullanılan "sütlü, süt gibi, sütsü" anlamlarına gelen galaxias (γαλαξίας) sözcüğü ya da "süt dairesi" anlamındaki kyklos galaktikos (κύκλος γαλακτίκος) terimidir. Bu terim ve dolayısıyla Batı kültüründe Samanyolu için kullanılan Milky Way ("Süt Yolu") terimi eski Yunan mitolojisindeki bir mitosdan kaynaklanır: Bir gece, Zeus ölümlü bir kadından yaptığı oğlu Herakles'i, fark ettirmeden uykuya dalmış olan Hera'nın göğsüne koyar. Bebek Heracles, Hera'nın memelerinden akan sütü içecek ve böylece ölümsüz olacaktır. Fakat Hera gece uyanıp tanımadığı bir bebeği emzirdiğini fark edince onu fırlatıp atar ve boşalan memesinden çıkan süt de gece gökyüzüne fışkırıp akar. Hikâyeye göre, işte geceleyin gökte sönük bir ışıkla pırıldar halde gördüğümüz "Süt Yolu" (Türkçede Samanyolu) denilen kuşak böyle oluşmuştur.
Astronomik literatürde galaksi sözcüğü, tek başınayken baş harfi büyük yazıldığında bizim galaksimiz olan Samanyolu'nu ifade eder. Uranüs'ü keşfeden William Herschel (1738-1822) astronominin bugünkü düzeyde olmadığı yıllarda derin (uzak) gök cisimleri kataloğunu hazırladığında M31 (Andromeda Galaksisi) gibi gök cisimlerini adlandırmak üzere "spiral nebula" adını kullanmıştı. Bu gök cisimleri daha sonraki dönemlerde gerçek uzaklıkları anlaşılmaya başlandığında "devasa yıldız yığınları" olarak tanımlandı ve bu kez "Ada evren" olarak adlandırıldı. Zamanla yerini günümüzde kullandığımız "galaksi" terimine bıraktı.

Galaksimizin diğer galaksiler gibi dışarıdan görünüşü, içinde bulunduğumuz için, elde edilememektedir. Gökyüzünde çıplak gözle gördüğümüz, Samanyolu adını verdiğimiz ışıklı bölge ise aslında yalnızca galaksimizin kollarından biridir.
Antik çağda Grek filozofu Democritus (MÖ 450–370) gece gökyüzünde görünen Süt Yolu denilen ışıklı bölgenin uzak yıldızlardan oluşuyor olabileceğine dikkat çekmişti. Aristo'nun (MÖ 384-322) düşüncesine göreyse, Süt Yolu büyük, birbirine bağlı çok sayıdaki yıldızın alevlenmesinden kaynaklanmaktaydı ve bu alevler Dünya atmosferinin üst kısmında yer almaktaydı.
Arap astronom İbn-i Heysem (965-1037) Samanyolu'nun ıraklık açısını gözlemleme ve ölçme girişiminde bulundu; Süt Yolu'nun ıraklık açısı yoktu, bunun üzerine "bu, Dünya'dan uzaktadır, atmosfere ait değildir" diyerek Aristo'nun görüşüne karşı çıktı.
İranlı astronom Birûnî (973-1048) Samanyolu Galaksisi'nin sayısız bulutsu yıldızlar yığını olabileceği görüşünü ortaya attı. İbn Bacce ise Samanyolu'nun pek çok yıldızdan oluştuğunu ve gözümüze sürekli bu şekilde görünmesinin Dünya atmosferindeki kırılımdan kaynaklanıyor olabileceğini ileri sürdü. İbn Kayyim El-Cevziyye (1292-1350) Samanyolu Galaksisi'nin sabit yıldızlar feleğinde bir araya gelmiş çok sayıdaki küçük yıldızlardan oluştuğunu ve bu yıldızların gezegenlerden daha büyük olduklarını ileri sürdü.
Samanyolu Galaksisi'nin birçok yıldızdan oluşmasının ilk kanıtı Galileo Galilei'den geldi. 1610 yılında Samanyolu Galaksisi'ni bir teleskopla inceleyen Galileo Galilei bunun çok sayıdaki yıldızın bir araya gelmesinden oluştuğunu fark etti. 1750'de İngiliz astronom ve matematikçi Thomas Wright "Evrenin orijinal bir teorisi ya da yeni hipotezi" adlı eserinde galaksinin Güneş Sistemi'ne benzer tarzda, fakat daha büyük ölçekte, kütleçekim gücüyle birbirlerine bağlı çok sayıdaki dönen yıldızlardan oluşmuş bir kitle olduğu görüşünü iddia etti (ve haklıydı). Bu düşünceye göre, söz konusu yıldızların oluşturduğu ve bizim de içinde bulunduğumuz bu disk, bizim gökyüzüne bakışımız açısından, bize gökyüzünde Süt Yolu olarak görünüyor olabilirdi.

Immanuel Kant 1755'teki bilimsel incelemesinde Thomas Wright'ın düşünce ve çalışmalarını biraz daha ayrıntılandırdı. Galaksimizin de Güneş Sistem'imize benzer biçimde, kütleçekim ile bir arada tutulan ve dönen bir yıldız kümesi olduğunu ifade etti. Kant ayrıca o dönemde gözlemlenebilen birkaç bulutsunun da ayrı galaksiler olabilecekleri varsayımında bulundu. Samanyolu Galaksisi'nin biçimi ve Güneş'in galaksi içindeki konumu hakkındaki ilk girişim 1785'te gökyüzünün farklı bölgelerindeki yıldızları özenle sayan William Herschel'dan geldi. Herschel, Güneş Sistemi'ni merkeze yakın bir yere koyarak galaksinin biçimini gösteren bir diyagram hazırladı.
Jacobus Kapteyn, hassas bir yaklaşım sergileyerek, 1920'deki çiziminde Güneş'in merkeze yakın bulunduğu elips biçimli küçük bir galaksi tasarladı. Farklı bir yöntem uygulayan Harlow Shapley ise küresel kümeler kataloğu çalışmasında kendinden öncekilerden tümüyle farklı olarak, galaksimizi Güneş'in merkezden uzak olduğu yaklaşık 70 kiloparsek yarıçapındaki yassı bir disk biçiminde tasarladı. Her iki hatalı çalışma da galaktik düzlemde yıldızlararası toz vasıtasıyla ışığın soğurulmasını hesaba katmamıştı. Bu ancak Robert Julius Trumpler'ın 1930'da açık yıldız kümeleri üzerinde çalışırken bu etkiyi ölçmesinden sonra hesaba katılmaya başlandı ve günümüzdeki galaksi görünümü kuramlarına ulaşıldı.

10. yy.'da İranlı astronom Abdurrahman el-Sûfî (El Sûfî adıyla da tanınan Azophi) Andromeda Galaksisi'nın ilk kayıtlı gözlemini yaptı ve onu "küçük bulut" olarak tarif etti. El Sûfî aynı zamanda Yemen'den görünür olan ve Macellan'ın 16. yy.'daki yolculuğuna kadar Avrupalılar tarafından görülmemiş Büyük Macellan Bulutu'nu da tanımladı. Bunlar Samanyolu Galaksisi haricinde yeryüzünden gözlemlenen ilk galaksilerdi. El Sûfî buluşlarını 964 yılında "Sabit Yıldızlar" adlı kitabında duyurdu.
1054'te SN 1054 süpernovasının patlamasıyla Yengeç Bulutsusu'nun oluşması Çin, Arap ve İranlı astronomlarca gözlemlendi. Bu bulutsu yüzyıllar sonra, Batı'da önce John Bevis (1731) tarafından daha sonra Charles Messier (1758) ve ardından Lord Rosse (1840'lar) tarafından gözlemlendi.
1750'de Thomas Wright "Orijinal bir Teori ya da Evrenin Yeni Hipotezi" (An original theory or new hypothesis of the universe) adlı eserinde Samanyolu Galaksisi'nin yıldızlardan oluşan basık bir disk olduğunu ve gece gökyüzünde görünen bazı bulutsuların Samanyolu Galaksisi'nden ayrı olabilecekleri düşüncesini ifade etti ki, bu düşüncesinde haklı olduğu zamanla anlaşılacaktı. 1755'te Immanuel Kant, Samanyolu Galaksisi'nden ayrı olan bu bulutsular için "Ada evren" terimini ortaya attı.
18.yy. sonuna doğru Charles Messier en parlak 109 bulutsuyu içeren bir katalog derledi. Bunu William Herschel tarafından 5000 bulutsunun derlendiği geniş bir katalog çalışması izledi. 1845'te Lord Rosse eliptik bulutsular ile spiral bulutsular arasında ayrım yapabilmesini sağlayan yeni bir teleskop yaptı.
1917'de Heber Curtis Andromeda Galaksisi'ndeki (Messier cisimlerinden M31) S Andromedae adlı novayı gözlemledi, fotoğraf kayıtlarını araştırarak 11 nova daha buldu. Ayrıca bu novaların ortalama olarak bizim galaksimizdekilerden 10 kat daha soluk olduğunu saptadı. Buradan yola çıkarak da 150.000 parsek mesafede olduğu tahmininde bulundu ve spiral bulutsuların bağımsız birer galaksi olduklarını varsayan "ada evrenler" hipotezini destekledi.
1920'de esas olarak Harlow Shapley ile Heber Curtis arasında geçen, Samanyolu ve spiral bulutsuların doğasının yanı sıra evrenin boyutu hakkındaki "Büyük Tartışma" o döneme damgasını bırakmıştı. Konu ancak yeni bir teleskop kullanan Edwin Hubble'ın 1920'lerin başlarındaki çalışmaları sayesinde sonuca 

Kara delik, kütleçekiminin hiçbir madde veya elektromanyetik enerjinin kaçamayacağı kadar güçlü olduğu bir uzay-zaman bölgesidir. Albert Einstein’ın genel görelilik teorisi, yeterince yoğun bir kütlenin uzay-zamanı bükerek bir kara delik oluşturabileceğini öngörmektedir. Kaçışın olmadığı sınıra olay ufku denir. Bir kara deliğin, onu geçen bir nesnenin kaderi ve koşulları üzerinde büyük bir etkisi vardır, ancak genel göreliliğe göre yerel olarak tespit edilebilir hiçbir özelliği yoktur. Kara delikler, ışık yansıtmadıkları için ideal bir kara cisim gibi davranırlar. Eğri uzay-zamandaki kuantum alan teorisi, olay ufuklarının kütlesiyle ters orantılı bir sıcaklığa sahip bir kara cisimle aynı spektruma sahip Hawking radyasyonu yaydığını öngörmektedir. Ancak bu sıcaklık, yıldızsal kara delikler için milyarlarınca kelvin civarındadır, bu yüzden doğrudan gözlemlenmesi neredeyse imkansızdır.
Işığın kaçamayacağı kadar güçlü kütleçekim alanlarına sahip nesneler, ilk olarak 18. yüzyılda John Michell ve Pierre-Simon Laplace tarafından incelendi. 1916'da Karl Schwarzschild, bir kara deliği karakterize edecek ilk modern genel görelilik çözümünü buldu. David Finkelstein, 1958'de ilk kez “kara delik” yorumunu, içinden hiçbir şeyin kaçamadığı bir uzay bölgesi olarak yayınladı. Kara delikler uzun süre matematiksel bir merak olarak kabul edildi; 1960'lara kadar teorik çalışmalar onların genel göreliliğin genel bir öngörüsü olduğunu göstermedi. Jocelyn Bell Burnell tarafından 1967 yılında nötron yıldızlarının keşfi, olası bir astrofiziksel gerçeklik olarak kütleçekimsel olarak çökmüş kompakt nesnelere olan ilgiyi ateşledi. Bilinen ilk kara delik, 1971 yılında birkaç araştırmacı tarafından bağımsız olarak tanımlanan Cygnus X-1 idi.
Yıldız kütlesindeki kara delikler, büyük yıldızlar yaşam döngülerinin sonunda çöktüğünde meydana gelmektedir. Bir kara delik oluştuktan sonra çevresinden kütle emerek büyüyebilir. Milyonlarca güneş kütlesindeki (M☉) süper kütleli kara delikler, diğer yıldızları emerek ve diğer kara deliklerle birleşerek veya gaz bulutlarının doğrudan çökmesi yoluyla oluşabilir. Süper kütleli kara deliklerin çoğu galaksinin merkezinde bulunduğu konusunda fikir birliği vardır.

Kara delik “kütleçekimsel tekillik” denilen bir noktaya toplanmış bir kütleye sahiptir. Bu kütle "kara deliğin olay ufku" denilen ve söz konusu tekilliği merkez alan bir küreyi oluşturur. Bu küre, kara deliğin uzayda kapladığı yer olarak da düşünülebilir. Kütlesi Güneş'in kütlesine eşit olan bir kara deliğin yarıçapı yalnızca yaklaşık 3 km'dir.

Yıldızlar arası uzaklıklar söz konusu olduğunda, bir kara delik, herhangi bir göksel nesne üzerinde, kendisiyle aynı kütleye sahip bir göksel nesneninkinden daha fazla bir kütleçekim kuvveti uygulamaz. Yani, kara delikleri karşı konulamaz bir göksel emmeç (aspiratör) olarak düşünmemek gerekir. Örneğin Güneş'in yerinde onunla aynı kütleye sahip bir kara delik bulunsaydı, Güneş Sistemi’ndeki gezegenlerin yörüngelerinde küçük zaman ölçeğinde herhangi bir değişim olmayacaktı.
Birçok kara delik türü mevcuttur. Bir yıldızın kendi üzerine çökmesiyle oluşan kara delik türüne "yıldızsal kara delik" denir. Bu kara delikler gökadaların merkezinde bulunduklarında birkaç milyarlık “güneş kütlesi”ne kadar çıkabilen devasa bir kütleye sahip olabilirler ve bu durumda “süper kütleli kara delik” (veya galaktik kara delik) adını alırlar. Kütle bakımından kara deliklerin iki uç noktasını oluşturan bu iki tür arasında bir de, kütlesi birkaç bin "güneş kütlesi" olan üçüncü bir türün bulunduğu düşünülür ve bu türe “orta kara delik”ler  denilir. En düşük kütleli kara deliklerin ise evrenin başlangıcındaki Büyük Patlama’da oluştukları düşünülür ve bunlara da "ilksel kara delik" ("primordial black hole") adı verilir. Bununla birlikte ilksel kara deliklerin varlığı şu ana kadar doğrulanmış değildir.
Bir kara deliği doğrudan gözlemlemek imkânsızdır. Bilindiği gibi bir nesnenin görülebilmesi için, kendisinden ışık çıkması veya kendisine gelen ışığı yansıtması gerekir; oysa kara delikler çok yakınından geçen ışıkları bile yutmaktadırlar. Bununla birlikte varlığı, çevresi üzerindeki çekim etkisinden, özellikle mikrokuasarlarda (atarca) ve aktif gökada çekirdeklerinde kara delik üzerine düşen yakınlardaki maddenin son derece ısınmış olmasından ve güçlü bir şekilde X ışını yaymasından anlaşılmaktadır. Böylece, gözlemler dev veya küçük boyutlardaki bu tür cisimlerin varlığını ortaya koymaktadır. Bu gözlemlerin kapsadığı ve genel görelilik kuramına uyan cisimler yalnızca kara deliklerdir.

Kara delik kavramı ilk olarak 18. yüzyıl sonunda, Newton'un evrensel çekim kanunu kapsamında doğmuştur denebilir. Fakat o dönemde mesele yalnızca “kaçış hızı”nın ışık hızından daha büyük olmasını sağlayacak derecede kütleli cisimlerin var olup olmadığını bilmekti. Dolayısıyla kara delik kavramı ancak 20. yüzyılın başlarında ve özellikle Albert Einstein'ın genel görelilik kuramının ortaya atılmasıyla hayalî bir kavram olmaktan çıkmıştır. Einstein'ın çalışmalarının yayımlanmasından kısa süre sonra, Karl Schwarzschild tarafından, “Einstein alan denklemleri”nin merkezî bir kara deliğin varlığını içeren bir çözümü yayımlanmıştı.  Bununla birlikte kara delikler üzerine ilk temel çalışmalar, varlıkları hakkındaki ilk sağlam belirtilerin gözlemlerini izleyen 1960'lı yıllara dayanır. Kara delik içeren bir cismin ilk gözlemi, 1971'de Uhuru uydusu tarafından yapıldı. Uydu Kuğu takımyıldızının en parlak yıldızı olan Cygnus X-1 çift yıldızında bir X ışınları kaynağı olduğunu saptamıştı. Fakat "kara delik" terimi daha önceden, 1960'lı yıllarda Amerikalı fizikçi John Wheeler aracılığıyla ortaya atılmıştı. Bu terimin terminolojiye yerleşmesinden önce ise kara delikler için “Schwarzschild cismi” ve “kapalı yıldız” terimleri kullanıldı.

Kara delik diğer astrofizik cisimler gibi bir astrofizik cisimdir. Doğrudan gözlemlenmesinin çok güç olmasıyla ve merkezî bölgesinin fizik kuramlarıyla tatminkâr biçimde tanımlanamaz oluşuyla nitelenir. Merkezî bölgesinin tanımlanamayışındaki en önemli etken, merkezinde bir "çekimsel tekilliği" içeriyor olmasıdır. Bu çekimsel tekillik; ancak bir “kuantum çekimi” kuramıyla tanımlanabilir ki, günümüzde böyle bir kuram bulunmamaktadır.  Buna karşılık, uygulanan çeşitli dolaylı yöntemler sayesinde, yakın çevresinde hüküm süren fiziksel koşullar ve çevresi üzerindeki etkisi mükemmel biçimde tanımlanabilmektedir.
Öte yandan kara delikler çok az sayıdaki parametrelerle tanımlanmaları bakımından şaşkınlık verici nesnelerdir. Yaşadığımız evrendeki tanımları yalnızca üç parametreye bağlıdır: Kütle, elektriksel yük ve açısal momentum. Kara deliklerin tüm diğer parametreleri (boyu, biçimi vs.) bunlarla belirlenir. Bir kıyaslama yapmak gerekirse, örneğin bir gezegenin tanımlanmasında yüzlerce parametre söz konusudur (kimyasal bileşim, elementlerin farklılaşması, konveksiyon, atmosfer vs.) Bu yüzden 1967'den beri kara delikler yalnızca bu üç parametreyle tanımlanırlar ki, bunu da 1967'de Werner Israel tarafından ortaya atılan "saçsızlık kuramı"na  borçluyuz. Bu, uzun mesafeli temel kuvvetlerinin yalnızca kütleçekim ve elektromanyetizm oluşunu da açıklamaktadır; kara deliklerin ölçülebilir özellikleri yalnızca, bu kuvvetleri tanımlayan parametrelerle, yani kütle, elektriksel yük ve açısal momentumla verilir.
Bir kara deliğin kütle ve elektriksel yükle ilgili özellikleri "klasik" (genel göreliliğin olmadığı) fiziğin uygulanabileceği olağan özelliklerdir: Kara deliğin kütlesine oranla bir "kütleçekim alanı" ve elektriksel yüküne oranla bir elektrik alanı vardır. Buna karşılık açısal momentum etkisi genel görelilik kuramına özgü bir özellik taşır: Kendi ekseni etrafında dönen kimi kozmik cisimler, yakın çevrelerindeki uzay-zamanı  da “sürüklemek” (eğmek) eğilimindedirler. "Lense-Thirring etkisi"  denen bu fenomen şimdilik Güneş Sistemi'mizde gözlemlenmemektedir.  Kendi ekseni etrafında “dönen kara delik” türü çevresindeki yakın uzayda bu fenomen inanılmaz ölçülerde gerçekleşmektedir ki, bu alana “güç bölgesi” (ergorégion) veya “güç küresi”  adı verilmektedir.

Bir kara deliğin bütün özelliklerini belirleyen üç unsuru vardır: kütlesi, açısal momentumu ve elektriksel yükü. Bir kara deliğin kütlesi her zaman sıfırdan büyüktür. Diğer unsurların sıfır ya da sıfırdan büyük olmasına göre, kara delikleri dört sınıfa ayırmak mümkündür.
Açısal momentum ve elektriksel yükü sıfır olan kara deliklere "Schwarzschild kara deliği" denilir. Bu ad 1916'da bu tür nesnelerin varlığı fikrini Einstein alan denklemlerinin çözümleri olarak ortaya atmış Karl Schwarzschild’a ithafen verilmiştir.
Kara deliğin elektriksel yükü sıfır olmayıp açısal momentumu sıfır olduğu takdirde "Reissner-Nordström kara deliği" türü söz konusu olur. Bilinen hiçbir süreç böyle sürekli bir elektriksel yük içeren sıkışmış bir cisim üretmek olanağı vermediğinden, bu tür kara delikler varsa bile, astrofizikte pek ilgi odağı olmamaktalar. Bu elektriksel yük, kara deliğin çevresinden alacağı zıt elektrik yüklerinin emilmesiyle zamanla dağılabilir.  Sonuç olarak, "Reissner-Nordström kara deliği" doğada mevcut olma olasılığı pek bulunmayan teorik bir cisimdir.
Kara deliğin bir açısal momentumu olup (kendi ekseni etrafında dönüyorsa) elektriksel yükü olmadığı takdirde "Kerr kara deliği" türü söz konusu olur. Bu ad, 1963'te bu tür cisimleri tanımlayan formülü bulmuş olan Yeni Zelanda’lı matematikçi Roy Kerr’in adına ithafen verilmiştir. Reissner-Nordström ve Schwarzschild kara delik türlerinin aksine, Kerr kara deliği türü astrofizikçiler için önemli bir ilgi odağı olmuştur; çünkü kara deliklerin oluşum ve evrim örnekleri onların çevrelerindeki maddeyi bir yığılım diski  aracılığıyla emme eğiliminde olduklarını ve maddelerin yığılım diskine kara deliğin dönüş yönünde spiral çizerek düştüklerini göstermektedir. Böylece madde, kendisini yutan kara deliğin açısal momentumuyla bir ilişki halinde olmaktadır. Bu durumda, astronominin ilgilenebileceği kara delikler yalnızca Kerr kara delikleridir.
Bununla birlikte, bu k

Atom veya ögecik, bilinen evrendeki tüm maddenin kimyasal ve fiziksel niteliklerini taşıyan en küçük yapı taşıdır. Atom kelimesi Yunancada "bölünemez" anlamına gelen "atomos"tan türemiştir. Atomus sözcüğünü ortaya atan ilk kişi MÖ 440'lı yıllarda yaşamış Demokritos'tur. Gözle görülmesi imkânsız, çok küçük bir parçacıktır ve sadece taramalı tünelleme mikroskobu (atomik kuvvet mikroskobu) vb. ile incelenebilir. Bir atomda, çekirdeği saran negatif yüklü bir elektron bulutu vardır. Çekirdek ise pozitif yüklü protonlar ve yüksüz nötronlardan oluşur. Atomdaki proton sayısı elektron sayısına eşit olduğunda atom elektriksel olarak yüksüzdür. Elektron ve proton sayıları eşit değilse bu parçacık iyon olarak adlandırılır. İyonlar oldukça kararsız yapılardır ve yüksek enerjilerinden kurtulmak için ortamdaki başka iyon ve atomlarla etkileşime girerler.
Bir atom, sahip olduğu proton ve nötron sayısına göre sınıflandırılır: atomdaki proton sayısı kimyasal elementi tanımlarken, nötron sayısı da bu elementin izotopunu tanımlar. Her elementin radyoaktif bozunma veren en az bir izotopu vardır.
Elektronlar belirli enerji seviyelerinde bulunur ve foton salınımı veya emilimi yaparak farklı seviyeler arasında geçişlerde bulunabilirler. Elektron, elementin kimyasal özelliklerini belirlemesinin yanı sıra atomun manyetik özellikleri üzerinde de oldukça etkilidir.

Maddenin görünmeyen, küçük boyutlu parçacıklardan oluştuğu fikri antik dönemde ortaya çıksa da modern atom teorisi, bu anlayışları temel almaz.

1803 yılında John Dalton, kimyasal reaksiyonlarda maddenin tam sayılarla belirlenen oranlarda tepkimeye girdiğini gösterdi ve dolayısıyla, maddelerin atom denen sayılabilir ama bölünemez parçalardan oluştuğunu ifade etti. Buna ek olarak, atomların kütlelerini ortaya koyan bir tablo hazırladı.
1869 yılında Dmitri Mendeleyev o zaman için bilinen elementleri düzenleyen bir periyodik tablo geliştirdi. J. J. Thomson 1897 yılında elektronu keşfetti. 1911 yılında Ernest Rutherford günümüz atom modelinin temelini teşkil eden yapıyı ortaya koydu: atomun, kütlesinin büyük bir kısmını oluşturan bir çekirdek ve bu çekirdek etrafında dönen elektronlardan oluşmaktadır. Rutherford çekirdeği oluşturan pozitif yüklü parçacığa proton adını verdi.
1932 yılında James Chadwick nötronu (adı, elektrik yükü 0 olduğundan, yani nötr olduğundan, nötron olmuştur) buldu. Daha sonra kuantum teorisi doğrultusunda Niels Bohr, Bohr atom modelini ortaya attı ve elektronların belli yörüngelerde bulunabildiğini ve bunun Planck sabiti ile ilgili olduğunu ifade etti. Bohr'un modelinin üzerinde, daha sonraki deneylerde bulunanlarla örtüşmesi için birçok ekleme ve çıkarma yapıldı. Bohr modelinin "yamalı bohça" lakabını alması bundan ileri modelini yapmıştır.

Niels Bohr'un modeli ise modern atom teorisine en yakın modellerinden biridir. Bohr'a göre elektronlar çekirdeğin çevresinde rastgele yerlerde değil, çekirdekten belirli uzaklıklarda bulunan katmanlarda döner.
Atomun yapısını açıklayan ve bugün için kabul edilen son teori Kuantum Atom Teorisi'dir. Kuantum Atom Teorisi'ne göre atom modeli Bohr atom modelinden farklıdır. Bohr Atom Modeli'ne göre atomun merkezindeki çekirdeğin etrafında elektronlar çember şeklindeki yörüngelerde dolanmaktadırlar. Her bir çember yörünge belli enerji seviyesine sahiptir. Yörüngeler arası elektronik geçişler atomun renkli görünmesine neden olur. Ancak belli bir zaman sonra Bohr atom modelinin birçok spektrumu açıklayamadığından yetersizliği ortaya çıkmıştır.
Kuantum Atom Modeli'ne göre ise atomun merkezinde bulunan çekirdeğin etrafındaki elektronlar belli bölgelerde yani yörüngelerde bulunurlar. Belli enerji seviyelerine sahip yörüngeler atomu oluşturan küresel katmanlarda bulunur. Portakal kabuğu şeklinde iç içe geçmiş küresel katmanlardaki yörüngelerin belli şekilleri ve açıları (yönelmeleri) mevcuttur. Yörüngelerin bulunduğu katmanların enerji seviyelerinin başkuantum sayısı belirler. n = 1,2,3,. . .gibi tam sayılarla ifade edilir. Yörüngelerin şeklini ise l yan kuantum sayıları belirler. l = 0(s), 1(p), 2(d),. .(n-1) e kadar değerler alır. Yörüngelerin doğrultularını (açılarını) veren ml yan kuantum sayısı ml=-l. . .0. .+l değerlerini alır. Elektronların spini gösteren ms kuantum sayısı da +1/2 veya -1/2 değerlerini alabilir.
Bir atomun çapı, elektron bulutu da dâhil olmak üzere yaklaşık 
  
    
      
        
          10
          
            −
            8
          
        
      
    
    {\displaystyle 10^{-8}}
  
 cm civarındadır. Atom çekirdeğinin çapı ise 
  
    
      
        
          10
          
            −
            13
          
        
      
    
    {\displaystyle 10^{-13}}
  
 cm kadardır. Atomlar, boyutlarının görünür ışığın dalga boyundan çok küçük olması sebebiyle optik mikroskoplarla görüntülenemezler. Atomların pozisyonlarını belirleyebilmek için elektron mikroskobu, x ışını mikroskobu, nükleer manyetik rezonans (NMR) spektroskopisi gibi araç ve yöntemler kullanılır.
Yalnız elektronlar çekirdek çevresinde ancak belirli enerji seviyelerine sahip yörüngelerde dönerler, konumları ancak bir olasılık fonksiyonu ile ifade edilebilir. Elektronlar çekirdeğin etrafında buluta benzer bir şekildedir.

Nötron barındırmayan hidrojen-1 ile elektron barındırmayan hidrojen katyonu dışındaki tüm elementlerin atomlarında elektron, proton ve nötron bulunur. Negatif elektrik yüküne sahip elektron, 9,11×10-31 kg'lik kütlesiyle bu parçacıklar arasında en hafifi olup mevcut teknikler kullanılarak boyutunun ölçümü mümkün değildir. Pozitif yüklü protonun kütlesi 1,6726×10-27 kg, yani elektronun kütlesinin 1836 katı kadardır. Bir atomdaki proton sayısı, atom numarası olarak adlandırılır. Normal koşullarda elektronlar, zıt elektrik yüklerinin oluşturduğu çekim kuvveti sayesinde, pozitif yüklü çekirdeğe bağlıdırlar. Eğer bir atom, atom numarasından daha çok ya da az elektrona sahipse, sırasıyla negatif ya da pozitif yüklü bir iyon hâline gelir. 1,6749×10-27 kg'lik kütlesiyle elektronun 1839 katı kütleye sahip nötron ise yüksüz bir parçacıktır.

Standart Model'e göre elektronlar temel parçacıkken proton ve nötronlar, kuark adı verilen temel parçacıklardan oluşurlar. Kuarklar bir çeşit fermiyondur ve leptonlarla birlikte maddenin iki temel bileşeninden biridir. Protonlar, her biri +2/3 elektrik yüküne sahip iki yukarı kuark ile -1/3 elektrik yüküne sahip bir aşağı kuarktan; nötronlar ise iki aşağı kuark ile bir yukarı kuarktan meydana gelir. Bileşimlerindeki bu farklılık, yüklerinin yanı sıra kütlelerinin de birbirinden farklı olmasına neden olur. Kuarklar, gluonların aracılığıyla oluşturulan güçlü etkileşimlerle bir arada kalır. Proton ve nötronlar ise nükleer kuvvet aracılığıyla birbirine bağlanırlar.

Bir atomdaki tüm proton ve nötronlar, atomun çekirdeğinde yer alır. Bu iki parçacık birlikte nükleon olarak adlandırılır. Bir çekirdeğin yarıçapı, nükleon sayısı 
  
    
      
        A
      
    
    {\displaystyle A}
  
 olan bir atomda yaklaşık 
  
    
      
        1
        ,
        07
        
          
            A
            
              3
            
          
        
      
    
    {\displaystyle 1,07{\sqrt[{3}]{A}}}
  
 femtometre kadardır. Nükleonlar, "residual strong force" adı verilen kısa menzilli bir çekici güç bir arada tutar. Bu kuvvet 2,5 fm'den daha kısa uzaklıklarda, pozitif yüklü protonların birbirlerini itmelerine neden olan elektrostatik güçten çok daha güçlü bir kuvvettir.
Bir elementin tüm atomlarındaki proton sayısı aynıdır ve bu değer atom numarası olarak adlandırılır. Bir elementin atomlarındaki nötron sayıları farklılık gösterebilirken farklı nötron sayılarına sahip aynı element atomlarına izotop denir. Proton ve nötronların toplam sayısı, nüklidi belirler. Farklı sayıda proton ve nötrona sahip bir çekirdek, radyoaktif bozunmaya uğrayıp daha düşük bir enerji seviyesine geçerek proton ve nötron sayılarını birbirine yakınlaştırabilir. Bu bağlamda, proton ve nötron sayıları birbirine yaklaştıkça atomun radyoaktif bozunmaya karşı daha kararlılığı artar. Ancak atom numarası arttıkça, protonların birbirlerine uyguladıkları elektrostatik itme kuvvetleri artacağından, protonlar arasına girerek bu itmeleri azaltan nötron sayısı giderek çoğalır. Bunun sonucunda atom numarası 20'nin üzerinde (20, kalsiyumun atom numarasıdır) proton ve nötron sayıları eşit kararlı çekirdekler bulunmaz. Atom numarası arttıkça, kararlı bir çekirdek için gerekli olan nötron-proton oranı 1,5'e doğru kayar.

Proton, elektron ve nötronlar fermiyon olarak sınıflandırılırlar. Fermiyonlar için de geçerli olan Pauli dışarlama ilkesine göre özdeş iki parçacık, aynı anda aynı kuantum durumunda bulunamaz. Bundan ötürü çekirdekteki her bir proton ile nötron, kendi grubundaki diğer parçacıklardan farklı bir kuantum durumunda bulunmalıdır.
Atom çekirdeğindeki proton ve nötron sayıları, güçlü etkileşim nedeniyle büyük bir enerji gereken bir şekilde değiştirilebilir. Bu olay sonucunda, çekirdeğin değişmesi için emilen enerjiden daha fazla enerji dışarı salınır. Birden fazla çekirdeğin birleşerek daha ağır bir çekirdek oluşturmasına nükleer füzyon, çekirdeğin daha az sayıda nükleon içeren çekirdeklere bölünmesine ise nükleer fisyon denir. Nükleer füzyon için gereken ya da sonrasında ortaya çıkan enerji, nükleer füzyon için gereken ya da sonrasında ortaya çıkandan fazladır. Çekirdeğin yüksek enerjili atomaltı parçacık ya da fotonlarla bombardımana uğratılması sonucunda proton sayısı değişirse, atom başka bir element olacak şekilde değişir.
Bir füzyon reaksiyonu sonrasındaki çekirdek kütlesi ayrı parçacıkların toplam kütlesinden az olduğu durumlarda bu iki değer arasındaki fark, kütle-enerji eşdeğerliği formülü olan e=mc2 (buradaki m kütle kaybı, c ise ışık hızıdır) sonucu ortaya çıkan değere sahip gama ışını ya da bir beta parçacığının kinetik enerjisi gibi kullanılabilir bir tür enerji olarak salınabilir. Yeni çekirdeğin bağlanma enerjisinin bir parçası olan bu enerji; birleşen parçacıkların bir arada kalması için gereken enerjini

Molekül, birbirine bağlı gruplar halindeki atomların oluşturduğu kimyasal bileşiklerin en küçük temel yapısına verilen addır. Diğer bir ifadeyle bir molekül bir bileşiği oluşturan atomların eşit oranlarda bulunduğu en küçük birimdir. Moleküller yapılarında birden fazla atom içerirler. Bir molekül aynı iki atomun bağlanması sonucu ya da farklı sayılarda farklı atomların bağlanması sonucunda oluşabilirler. Bir su molekülü 3 atomdan oluşur; iki hidrojen ve bir oksijen. Bir hidrojen peroksit molekülü iki hidrojen ve 2 oksijen atomundan oluşur. Diğer taraftan bir kan proteini olan gamma globulin 1996 sayıda atomdan oluşmakla birlikte sadece 4 çeşit farklı atom içerir; hidrojen, karbon, oksijen ve nitrojen. Molekülleri oluşturan kimyasal bağlara Moleküler bağlar denir. Bunlar kovalent, iyonik ve metalik bağlardır.

Bir molekülün atomları arasında oluşan bağlardır. Moleküller arası bağlardan daha kuvvetlidirler.  Bir su molekülünün atomlarını bir arada tutan bağ moleküler bağlara örnektir. Öte yandan su moleküllerini buz halindeyken bir arada tutan bağlar ise moleküller arası bağlara örnektir. Moleküler bağlar kovalent, iyonik ve metalik bağlardır.

İki veya daha fazla atomun elektron paylaşımı sonucu oluşan bağ moleküler bağdır. Bağı oluşturan her bir atom elektron çiftine bir elektron sağlar. Bu bağ eğer iki aynı atomdan oluşmuş ise, oluşturulan bağa apolar kovalent bağ denir. Elektron çifti her iki atoma da eşit uzaklıktadır. Öte yandan bağ eğer iki farklı atom tarafından oluşturulmuş ise oluşturulan bağ polar kovalent bağ olarak adlandırılır. Bu durumda elektronegatifliği daha yüksek olan atomun elektron yoğunluğu negatifliği az olan atoma göre artar.

İyonik Bağ, bir ya da daha fazla elektronun bir atomdan ayrılıp başka bir atoma bağlanması süreci sonrasında pozitif ve negatif iyonların oluşması neticesinde oluşan bağdır. Sodyum ve Klor atomlarından oluşan NaCl'ü oluşturan bağ iyonik bağa tipik bir örnektir.

Metal atomlarını bir arada tutan bağdır. Metal atomların çekirdeğiyle valans elektronları arasındaki etkileşimin kuvveti oldukça zayıftır. Dolayısıyla atomun bu valans elektronlar serbestçe hareket edebilmektedirler. Band teorisine göre metal atomlarını etrafı valans elektronlarının oluşturduğu serbest elektron deniziyle çevrilidir. Bu serbest elektronların paylaşımı sonucu metalik bağ oluşur.

Element
Periyodik tablo
Van der Waals kuvveti

Fizikte enerji (Antik Yunanca ἐνέργεια (enérgeia) 'aktivite'den gelir), bir cisime veya fiziksel bir sisteme aktarılan, işin performansında ve ısı ve ışık biçiminde tanınabilen niceliksel özelliktir. Enerji korunan bir miktardır; Enerjinin korunumu yasası, enerjinin istenen biçime dönüştürülebileceğini ancak yaratılamayacağını veya yok edilemeyeceğini belirtir. Uluslararası Birimler Sisteminde (SI) enerjinin ölçü birimi joule'dür (J).
Enerji, bir sistemin iş yapma kapasitesidir. Fizikte iş, kuvvetin yer değişim yönündeki bileşeninin etkisinin yer değiştirmeyle çarpımı olarak tanımlanır ve enerji, iş ile aynı birimle ölçülür.
Enerjinin yaygın biçimleri arasında, hareket eden bir nesnenin kinetik enerjisi, bir nesnenin depoladığı potansiyel enerji (örneğin bir alandaki konumu nedeniyle), katı bir nesnede depolanan esneklik enerjisi, kimyasal reaksiyonlarla ilişkili kimyasal enerji, elektromanyetik radyasyon tarafından taşınan ışınım enerjisi ve termodinamik sistemin içerdiği iç enerji yer alır. Tüm canlılar sürekli olarak enerji alır ve verir.
Enerjinin 3 temel formülü vardır:
E=Fd

1 Joule enerjisi olan bir madde, 1 metreyi 1 Newton ile gidebilir.
E=mc2 

1 kg kütlesi olan bir maddenin ışık hızının karesinin sayısal değeri kadar (Joule) enerjisi vardır.
E=Pt

1 Joule enerjisi olan bir madde, 1 saniye boyunca, 1 Watt'lık güç uygulayabilir.
Fizikte, enerjinin önemi için bir sebep; enerjinin korunma özelliğidir. Enerjinin korunumu yasası şöyle söyler: Enerji ne yaratılabilir ne de yok edilebilir, sadece farklı biçimlere dönüştürülebilir. Enerjinin bir hacim alanı içerisindeki bütün biçimlerinin toplamı, sadece o hacme giren ya da o hacimden çıkan enerji miktarı ile değiştirilebilir. Enerjinin önemi için diğer sebep; enerjinin alabileceği farklı biçimlerin sayısıdır. Kinetik enerji (hareket enerjisi) ve potansiyel enerji enerjinin iki temel kategorisidir. Kinetik enerji atılan bir beyzbol topu gibi hareketli bir kütle tarafından taşınan hareketin enerjisidir. Potansiyel enerji kütleçekim alanı, elektrik ya da manyetik alan gibi bir kuvvet alanı içerisindeki objelerin konumları tarafından etkilenen enerjidir. Örneğin; yer çekimine karşı kaldırılan bir nesne içerisinde, eğer düşerse kinetik enerjiye dönüştürülen, kütleçekim potansiyel enerjisi depolar. Işık gibi elektromanyetik dalgaların ışıma enerjisi, katı cisimlerin bozulması ya da esnemesi sonucu elastik enerji, örneğin; bir yakıtın yanmasıyla oluşan kimyasal enerji ve ısı enerjisi, maddeyi oluşturan parçacıkların belirli bir rastgele hareketinin mikroskobik kinetik ve potansiyel enerjileri enerjinin özel biçimlerini içerir.
Ancak, bir sistemdeki toplam enerjinin tamamı işe dönüştürülemez. Bir sistemin enerjisinin işe dönüştürülebilen miktarına kullanılabilir enerji denir. En fazla bozulan ve enerjinin en yüksek entropi biçimi olarak ısı enerjisi özel bir duruma sahiptir. Termodinamiğin ikinci yasası, enerjinin değişik biçimlerine dönüştürülebilen ısı enerjisinin miktarını belirler.
Her cisim durgunken kütleye sahiptir. Buna hareketsiz kütle denir. Eylemsizlik kuvveti, Albert Einstein'ın E=mc2 eşitliği kullanılarak hesaplanabilir.
Enerjinin bir biçimi olan durgun enerji enerjinin başka biçimlerine çevrilebilir. Tüm enerji dönüşümlerindeki gibi, enerjinin toplam miktarı bu durumda da azalmaz ya da artmaz. Bu perspektiften dolayı; evrendeki maddenin miktarı onun toplam enerjisine katkıda bulunur.
Benzer bir biçimde, tüm enerji kütlenin bir eşdeğer miktarını gösterir. Güneşimiz (ya da bir nükleer bomba) nükleer potansiyel enerjiyi enerjinin başka biçimlerine dönüştürür; toplam kütlesi haddi zatından dolayı azalır. Çünkü, Güneş büyükçe bir ışık enerjisi olarak hala içerisinde aynı toplam enerjiyi içerir. (Enerji Güneşin çevresinden uzaklaştığı zaman kütlesi azalır.)
Enerjinin tüm egzotik biçimleri boş alanı da içeren tüm uzaya nüfuz eder. Örneğin; tüm uzay sıfır noktası enerjisi olarak adlandırılan bir enerji yoğunluğunu içerir.
Enerji maddelerin değişmesi için gereklidir. Tüm yaşayan şeyler canlı kalabilmek için kullanılabilir enerjiye ihtiyaç duyar. İnsanlar bu enerjiyi oksijen ile birlikte metabolizmanın ihtiyacını karşılayan yiyeceklerden alır. İnsan uygarlığı enerjinin devamlı kullanılmasına gereksinim duyar. Örneğin; fosil yakıtlar ekonomide ve politikada hayati bir konudur. Dünya'nın iklimi ve ekosistemi ışık enerjisi ile sürdürülür. Dünya ışık enerjisini büyük oranda Güneşten alır ve iklim ile ekosistem alınan enerji miktarı ile hassas bir biçimde değişir.

Bir sistemin toplam enerjisi potansiyel enerji, kinetik enerji veya bu ikisinin çeşitli şekillerde birleşimi şeklinde alt bölümlere ayrılabilir ve sınıflandırılabilir. Kinetik enerji bir nesnenin hareketi veya nesnenin bileşenlerinin bileşik hareketi tarafından belirlenirken, potansiyel enerji bir nesnenin hareket etme potansiyelini yansıtır ve genellikle nesnenin bir alandaki konumuna veya kendi alanında depolanana bağlıdır.
Bu iki kategori tüm enerji türlerini tanımlamak için yeterli olsa da, potansiyel ve kinetik enerjinin belirli kombinasyonlarına kendi formu olarak atıfta bulunmak uygundur. Örneğin, bir sistemdeki öteleme ve dönme kinetik ve potansiyel enerjilerinin toplamı mekanik enerji olarak anılırken, nükleer enerji, diğer örneklerin yanı sıra, atom çekirdeğindeki nükleer kuvvet veya zayıf kuvvetten kaynaklanan birleşik potansiyelleri ifade eder.
Enerji birçok biçimde var olabilir:
Doğa bilimlerinin içerisinde, çeşitli enerji biçimleri tanımlanabilir.

Kimyasal enerji: Yemek, pil vb. maddelerdeki depolanmış enerjidir.
Isı enerjisi: Atomların hareketinin enerjisidir.
Potansiyel enerji: Bir maddenin durumuna göre sahip olduğu enerjidir (yokuştaki tekerlek, esnetilmiş lastik veya havada tutulan top gibi).
Kinetik enerji: Bir maddenin bir yerden başka bir yere gitmek veya dönmek için ihtiyaç duyduğu enerji türüdür.
Mekanik enerji: Potansiyel enerji ile kinetik enerjinin toplamıdır.
Elektrik enerjisi: Elektronların hareketlerinden kaynaklanan enerjidir.
Manyetik enerji: Sadece metallerin sahip olabildiği, atomların dizilimine bağlı çekme veya itme hareketine dönüşebilen enerjidir.
Nükleer enerji: Atomların içlerinde sakladıkları enerjidir.
Işık enerjisi: Fotonların dalga halinde oluşturduğu enerjidir.
Ses enerjisi: Canlıların duyma organı tarafından algılanabilen enerji türüdür.
Yukarıdaki liste, enerjinin muhtemel listesi tamamlamak zorunda değildir. Ne zaman doğa bilimcileri enerji korunumu yasası ile çelişen bir olay keşfederlerse, durumu açıklayacak yeni biçimler eklenebilir.
Isı ve iş, sistemin özelliklerini göstermemeleri fakat transfer edilen enerji süreçlerinde olmalarından dolayı özel durumlardır. Genellikle, bir cisimde ne kadar ısı ya da işin bulunduğunu ölçemeyiz fakat bunun yerine belirli yollarla, verilen durumun olduğu sırada, sadece cisimler arasında transfer edilenin ne kadarının enerji olduğudur.
Enerjinin çeşitleri sınıflandırılabilir. Yukarıda sıralananların bazıları listede olanların diğerlerini içerebilir ya da kapsayabilir. Depolanan enerjinin çeşitleri potansiyel enerji olarak adlandırılan doğanın temel kuvvetlerine bağlıdır. Potansiyel enerji, özel bir kuvvet çeşidinin (kuvvet alanı, alan) etkisi altında olan cisimlerin ya da parçacıkların düzeni içerisinde kaydedilmesidir. Bunlar yer çekimsel enerji (kütlelerin bir yer çekimsel alan içerisinde toplanması yoluyla depolanan enerji), nükleer enerjinin farklı çeşitleri (nükleer ve zayıf kuvvetten yararlanarak depolanan enerjidir.), elektriksel enerji (elektrik alandan...) ve manyetik enerji (manyetik alandan...).
Diğer alışılmış enerji çeşitleri kinetik ve potansiyel enerjinin karışımının değişimidir. Bir örnek: genellikle makroskobik düzeyde kinetik ve potansiyel enerjinin toplamı mekanik enerjidir. Maddeler içerisindeki elastik enerji ayrıca atomlar ve moleküller arasındaki elektriksel potansiyel enerjiye bağlıdır. Kimyasal enerji elektriksel potansiyel enerji haznesinden salınan ve depolanan ve molekülleri ya da atomik çekirdekleri etkileşime sokan enerjidir.
Klasik mekanik, bir alan içerisindeki konum işlevi olan potansiyel enerji, hızın bir işlevi olan hareket (kinetik) enerji üzerinden hesaplamalar yapar. Konum ve hız bir gözlemci çerçevesinde seçilmelidir. Gözlemci çerçevesini tanımlamak için gerekli olan şeylerden biri sıfır noktasıdır. Bu sıklıkla, Dünya'nın yüzeyinde isteğe bağlı keyfi bir noktadır.
Hareket ya da potansiyel enerjinin bütün biçimleri sınıflandırılmaya girişilmiştir. Richard Feynman şunun altını çizer:
Potansiyel ve hareket enerjisinin bu tanımı uzunluk ölçüsünün tanımına bağlıdır. Örneğin; biri, ısıl potansiyel ve hareket enerjisini içermeyen, makroskobik potansiyel ve hareket enerjisinden bahsedebilir. Ayrıca, kimyasal potansiyel enerji makroskobik bir kavramla adlandırılır. Daha yakın incelemeler atomik ve yarı atomik ölçekte, onun gerçekten potansiyel ve hareket enerjisinin toplamı olduğunu gösterir. Benzer yorumlar nükleer potansiyel enerji ve diğer enerji biçimlerinin en yaygın olanlarına uygulanır. Eğer çeşitli uzunluk ölçekleri ayrıştırılırsa, uzunluk ölçeğindeki bu bağımlılık, genelde olduğu gibi problemli değildir. Fakat, farklı uzunluk ölçekleri gruplandırıldığı zaman karmaşa yükselebilir. Örneğin, sürtünme makroskobik işi mikroskobik ısıl enerjiye dönüştürdüğü zaman böyle olur.
Enerji, çeşitli verimlerde farklı biçimler arasında dönüştürülebilir. Bu arasında dönüştürülen ögelere enerji dönüştürücü denir.

Enerji kelimesi, Yunanca energeia(ἐνέργεια) kelimesinden gelir. Muhtemelen ilk olarak, milattan önce 4. yüzyılda Aristoteles'in çalışmalarında görülmüştür. (Antik Yunanca: ἐνέργεια-energeia: “etkinlik, faaliyet”)
Enerji kavramı, Gottfried Leibniz tarafından tanımlanan vis visa(canlı kuvvet) fikrinden çıkmıştır. Leibniz, vis visa'yı cismin kütlesiyle hızının karesinin çarpımı olarak tanımladı. Toplam vis visa'nın korunduğuna inandı. Yavaşlamanın sürtünme (Leibniz ısıl enerjinin, maddenin birbirini takip eden parçalarının karışık hareketinden oluştuğunu düşündü.) yüzünden olmasından dolayı, b

Işık veya görünür ışık, elektromanyetik spektrumun insan gözü tarafından algılanabilen kısmı içindeki elektromanyetik radyasyon. Görünür ışık genellikle 400-700 nanometre (nm) aralığında ya da kızılötesi ve morötesi arasında 4.00 × 10−7 ile 7.00 × 10−7 m dalga boyları olarak tanımlanır. Bu dalga boyu yaklaşık 430-750 terahertz (THz) frekans aralığı anlamına gelir.
Işığın özellikleri arasında şiddeti, yayılma yönü, frekansı, kutuplanması ve vakumda 299,792,458 m/s olan hızı yer alır.
Işık da diğer elektromanyetik ışınımlar (EMI) gibi foton adı verilen "paketlerden" oluşur. Fotonlar dalgaların ve parçacıkların özelliklerini gösterir. Bu, fizikte dalga parçacık ikiliği olarak adlandırılır. Işığı inceleyen fiziğin alt dalı optiktir. Optik, modern fiziğin önemli bir araştırma alanıdır.

Işığın boşluktaki hızı yaklaşık 300,000 km/s'dir. (Tam olarak 299,792,458 m/s'dir). Tüm elektromanyetik dalgaların boşluktaki hızı da budur. Işık saydam maddelerin içinde boşluktaki hızından daha yavaş yayılır. Işığın bir madde içindeki yayılma hızı, o maddenin kırıcılık indisini belirler.

Elektromanyetik dalgalar birbirine dik olarak salınan elektrik alan ve manyetik alandan oluşur. Bu EM dalgalar frekanslarına (aynı zamanda dalgaboyuna; dalgaboyuyla frekans arasında c=λf ilişkisi vardır) göre çeşitli isimler alırlar. Bu isimler yandaki görselde görülebilir. İnsan gözü bu tayfın küçük bir bölümü olan görünür ışık kısmını görür.

Enerji farkının o enerji farkına denk dalga boyundaki ışığın yayılması olayıdır. Bir atom tarafından soğurulan ışık ile düşük enerji seviyesindeki elektron daha yüksek enerjili bir seviyeye çıkar. Bir atom için bu durum kararsız bir haldir. Elektron burada belirli bir süre kalır ve ardından daha kararlı olan temel hale döner. Elektronun temel hale dönme sürelerine göre floresans ve fosforesans olayları gerçekleşir.

Işık, dalga boyuna göre göze farklı renklerde gözükür. Temel ışık renkleri, kırmızı, yeşil ve mavidir. Diğer renkler bu üç rengin karışımıyla elde edilir. Üç rengin birlikte varlığı beyazı oluşturur. Hiçbir ışığın olmaması durumundaysa siyah oluşur.

Güneş ışığı tüm renklerin birleşiminden oluşur. Bu ışık, bir prizmadan geçirildiğinde her renk farklı miktarlarda kırılır ve ortaya gökkuşağı gibi bir tayf çıkar. Bu olayı ilk kez Isaac Newton, Opticks isimli kitabında açıklamıştır. Bu deneyin ardından, tayftaki tek bir rengi tekrar prizmadan geçiren Newton, tek rengin herhangi bir değişikliğe uğramadan kırıldığını gözlemlemiş ve renklerin prizma tarafından üretilmediği, Güneş ışığının tüm renkleri içinde barındırdığı sonucuna ulaşmıştır.

Renkli ışıklar birbirlerinin üzerine düşürüldüğünde buna Toplama usulü karıştırma denilir. Buna göre;

Kırmızı ışık + Yeşil ışık = Sarı ışık
Kırmızı ışık + Mavi ışık = Magenta ışık
Yeşil ışık + Mavi ışık = Camgöbeği ışık
Yeşil Işık + Mavi Işık + Kırmızı Işık =Beyaz Işık
Sarı Işık + Mavi Işık = Yeşil Işık
Ancak bu sistem boyaların karıştırması farklı bir yöntemdir. Boyaların karıştırılmasına Çıkarma usulü karıştırma denilir.

Işığı ve ışığın maddeyle etkileşimini inceleyen fiziğin alt dalına optik denir. Gökkuşağı, kuzey ışıkları gibi ışıkla ilgili olaylar optik olaylar olarak adlandırılır. Işığın doğasından kaynaklanan birtakım olaylar vardır:

Yansıma ışığın bir yüzeye çarptıktan sonra geri dönmesidir. Her cisim ışığı yansıtır ve biz yansıyan ışıklar sayesinde cisimleri görürüz. Işığı en çok yansıtan cisimler ise aynalardır. Yansıma olayı ilk kez Öklid tarafından açıklanmıştır. 1100'lü yıllarda İbn-i Heysem yansıma yasalarını ortaya koymuştur.

Kırılma ışığın bir ortamdan başka bir ortama geçerken yönünün değişmesidir. Sudaki cisimlerin gerçektekinden daha yakında görünmesinin sebebi budur. Kırılma açısı 1621 yılında Willebord Snell tarafından hesaplanmıştır ve Snell Yasası olarak bilinir.

Kutuplanma, elektrik alan ve manyetik alandan oluşan ışığın pek çok düzlemde ilerleyen elektrik alanının tek bir düzlemle sınırlandırılmasıdır. Bu kutuplanmayı sağlayan filtreler güneş gözlüklerinde ve fotoğrafçılıkta kullanılır.

Kırınım
Girişim

Güneş'in ışık yayması şu prensiple alakalıdır; dört helyum atomu füzyon (nükleer kaynaşma) aşamasında açığa bir enerji çıkarır bu da şu an güneşin çekirdeğinde gerçekleşen bir olgudur. Bir nevi maddenin kendine uygulanan kuvvete şiddetle direnç göstermesidir. Madde enerjiye karşı koymaya devam ettikten bir süre sonra ısı yaymaya başlar ve sonrasında maddeyi oluşturan elektronlar yeterli enerjiye sahip olduklarında bağlı oldukları atom'un yörüngesinden kaçacak gücü bulurlar. Elektronlar yörüngelerinden koparken ortaya bir enerji boşalması çıkar. Bu ışık olarak nitelenir.
Standart ampulün çalışma mantığı da budur. Neon gazı ile doldurulmuş bir cam küre içine iki kutup arasına tungsten metali gerdirilir. Tungsten, üzerinden geçen elektrik enerjisi sonucu enerjiye tepki göstererek ışıma yapar. Tungstenin kaynama noktası çok yüksek bir metal olduğu için bu kuvvete karşı koyabilmektedir. Aksi halde metal erir ve ışıma sona erer. Şu an kullanılan tasarruflu lambalarda aynı mantıkla çalışır. Dairesel bir tüp içerisine xenon veya neon gazı sıkıştırılır (gazlar sıkıştırıldıklarında atomlar arasındaki fiziksel mesafe daralır bu da daha sağlıklı bir ışıma demektir). İki kutup arasında belli mesafede bir yol oluşturulmuş olur. Elektrik verildiğinde elektronlar bir kutuptan diğer kutba ksenon gazı yardımı ile akarlar bu esnada gaz bu etkiye tepki gösterir ve ışır.

İnsan tarafından renklerin algılanması; ışığa, ışığın cisimler tarafından yansıtılışına ve nesnenin gözyardımıyla beyne iletilmesi sayesinde gerçekleşir. Bize ışık kaynağından gelen ışınlar gözümüze yansır ve bu ışınların sayesinde karşımızdakini rahatlıkla görebiliriz.
Göz tarafından algılanan ışık, retinada sinirsel sinyallere dönüştürülüp, optik sinir aracılığıyla beyne iletilir. Göz, üç temel birleştirici renk olan; kırmızı, mavi ve yeşile tepki verir ve beyin, diğer renkleri bu üç rengin farklı kombinasyonları olarak algılar. Renklerin algılanışı dış koşullara bağlı olarak değişir. Aynı renk güneş ışığında ve mum ışığında farklı algılanacaktır. Fakat, insanın görme duyusu ışığın kaynağına uyum sağlayarak, bizim her iki koşuldakinin de aynı renk olduğunu algılamamızı sağlar.
Tat alma, duyma, dokunma ve diğer duyularımızda da olduğu gibi, renklerin algılanışı da özneldir. Bir renk sıcak, soğuk, ağır, hafif, yumuşak, kuvvetli, heyecan verici, rahatlatıcı, parlak veya sakin olarak algılanabilir. Ancak bu tanımlama, kişinin, kültür, dil, cinsiyet, yaş, çevre veya deneyimlerinden kaynaklanır. Kısaca, herhangi bir renk, iki ayrı insanda aynı duyguları uyandırmayacaktır. İnsanları gama ışınına duyarlılıklarıyla da birbirlerinden ayırmak mümkündür.
Doğrudan alınan güneş ışığı; %47 kızılötesi, %46 görünür ışık ve %7 morötesi ışınımdan oluşur.

Keşfedilen ilk görünmez ışın, 1800 yılında William Herschel tarafından rastlantıyla bulunan kızılötesi ışınımdır. Herschel, güneş ışığını bir prizmadan geçirerek tayf renkleri olarak adlandırılan kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, mavi, lacivert ve mor renkleri incelerken çok ilginç bir şeyle karşılaşır. Her rengin sıcaklığını ayrı ayrı termometreyle ölçerken, kırmızı rengin ötesinde termometrenin yükseldiğini görür. Bu şekilde yayılan ısının da kırmızı ışık gibi bir ışık türü olduğunu, ama insan gözüyle görülmediğini istemeden de olsa göstermiş olur. William bu keşfine kızılötesi ışınım adını verir. Bu keşiften sonra tayfın diğer ucunda yer alan ve morötesi ışık olarak adlandırılan, görünmez ışık da fotoğraf kartı üzerindeki etkisi sayesinde keşfedilir.
Karanlık bir yerde göremeyiz; tıpkı Albert Einsteinin dediği gibi "Karanlık diye bir şey yoktur, karanlık ışığın yokluğudur". Işık kaynakları olmadan ışık da olamaz ve ışık kaynakları bize kendiliğiden görünürler. Bu yüzden fizik dilinde buna ışık kaynağı denir. Onlardan kaynaklanan ışığın aracılığıyla gördüğümüz cisimlere de karanlık cisimler adını veririz. Karanlık cisimler, ışık kaynağından çıkan ışınların yansıması sonucu bize 
gözükür. Işık kaynağı ile karanlık cisimlerin arasına koyduğumuz cam, su gibi cisimler, bu karanlık cisimleri görmemizi engellemez.
Işık bizim görebilmemizin ana nedenidir. Eğer ışık olmasaydı hiçbir şey göremezdik. Çünkü görme işleminde ışık kaynağından çıkan ışınlar etrafımızdaki cisimlere çarparak gözümüze ulaşırlar da o narin göz bebeğimiz onları birer birer içeri buyur edip retinada ağırlar. Daha sonra retinaya körü körüne bağlı sinirler aracılığı ile burada oluşan görüntü, işlenmesi ve yorumlanması için beyne yollanır. Fakat 1600'lü yıllarda ışık ışınlarının gözümüzden çıkıp diğer cisimlere çarpıp geri geldiğine ve böylece görebildiğimize inanılırdı.
Işık; foton denilen kütlesiz (ağırlıksız değil, kütlesiz) ve yüksüz atom-altı parçacıklardan oluşur. Tüm parçacıklar gibi fotonlar da dalga özelliği gösterirler. Yani bir dalga boyları ve bir frekansları vardır. Işık ışınları da fotonların ilerlerken aldıkları yoldan başka bir şey değildirler. Fotonlar kaynaklarından çıktıktan sonra -eğer önlerinde hiçbir engel yoksa- düz doğrultuda ve hiç sapmadan yayılırlar. Herhangi bir cisme çarpınca da cismin şeffaf olup olmamasına göre yansır veya kırılırlar.
Günümüzde ışığın hareketi, dual (ikili, çift) model denilen dalga ve parçacık teorilerinin birleşmesinden oluşmuş bir teori ile açıklanmakta. Açıklama kısaca şöyle: Işık dalga özelliği gösteren fotonlardan oluşmuştur. Ve yayılırken iki özelliği de gösterebilir. Ama kesinlikle ikisini bir arada değil! Bazen dalga bazen de parçacık olarak yayılır ışık. Ama hangi hallerde parçacık hangi hallerde dalga olarak yayıldığı konusunda hiçbir bilgimiz yok. Ama şunu biliyoruz ki biz onu dalga olarak görmek istiyorsak dalga, parçacık olarak görmek istiyorsak parçacık olarak davranır.

Elektrik, elektrik yüklerinin akışına dayanan bir dizi fiziksel olaya verilen isimdir. Elektrik sözcüğü Türkçeye Fransızcadan geçmiştir. Elektriğin Türkçe eş anlamlısı çıngı sözcüğüdür. Ayrıca Anadolu ağızlarında "elektrik" anlamında yaldırayık sözcüğü tespit edilmiştir. Elektrik, pek çok farklı şekillerde var olabilir. Örneğin, yıldırımlar, durgun elektrik, elektromanyetik indüksiyon ve elektrik akımı gibi. Ek olarak, elektriğin elektromanyetik radyasyon, radyo dalgaları gibi oluşumları olduğu bilinmektedir.
Elektrikte, elektrik yükleri diğerleri ile de etkileşime giren Elektromanyetik alanlar yaratır. Elektrik, pek çok fiziksel durumdan dolayı var olabilir:

Elektrik yükü: Atom altı parçacık, çeşitli elektromanyetik etkileşimlerinden kaynaklanarak ortaya çıkar. Elektriksel olarak yüklenmiş bir madde, elektromanyetik alandan etkilenir.
Elektrik alan (Elektrostatik): elektrik yükleri tarafından (hareket etmeseler bile) oluşturulan elektromanyetik alanın özel bir şeklidir
Elektrik potansiyeli: Bir elektrik alanın, elektrik yükü üzerinde yapabildiği iş kapasitesi olarak tanımlanır ve genelde volt olarak ölçülür.
Elektrik akımı: Elektrikle yüklenmiş parçacıkların hareketi ya da akışı denebilir, genelde amper olarak ölçülür.
Alternatif akım: Hareket eden parçacıklar manyetik alan oluşturur. Elektrik akımı da manyetik alan yaratabilir ve değişken manyetik alanlar da elektrik akımları oluşturabilir.
Elektrik mühendisliğinde, elektrik şunlar için kullanılır;

Elektrik gücü: ekipmanlara enerji vermek için kullanılır
Elektronik: Elektrik devreleri ve aktif elektrikle uğraşır
Elektrik olayı, antik çağlardan beri araştırılmaktadır, teorik anlaşılması ise yaklaşık on yedinci ve on sekizinci yüzyıla kadar uzamıştır. Hatta bundan sonra bile, pratik uygulamalar çok az miktarda kalmıştır ve elektriğin endüstride ve yaygın kullanımı için uygun hale gelmesi ancak on dokuzuncu yüzyılda olmuştur. Elektriğin akıl almaz bir yaygınlığı vardır yani diğer bir deyişle ulaşım, ısıtma, aydınlatma, iletişim ve teknolojik aletlerde elektrik yaygın olarak kullanılmaktadır. Elektriksel güç ise, şu anda endüstrinin kırılmaz kemiklerinden bir tanesidir.

Elektriğin var oluşu ile ilgili insanlar en ufak bir bilgi sahibi değilken bile, elektrikli yılan balığının şok etkisinin farkındaydılar. Antik Mısır'da MÖ 2.750 de yazılmış bir yazı bu balığı Nil'in fırtınası olarak tanımlamıştı. Bu balık aynı zamanda diğer balıkların koruyucusu olarak görülüyordu. Elektrikli balıklar, binlerce yıl sonra eski Yunan, Roma ve Arap doğa bilimcileri ve doktorları tarafından yeniden bahsedildi. Yaşlı Plinius ve Scribonius Largus gibi bazı eski yazarlar, elektrikli yayın balığı ve elektrik vatozlarılarının yaptığı elektrik çarpmasının uyuşturucu etkisini doğruladılar ve bu tür şokların iletken nesnelerde ilerleyebileceğini biliyorlardı.
Gut veya baş ağrısı gibi rahatsızlıkları olan hastalar, güçlü sarsıntının onları iyileştirebileceği umuduyla elektrikli balığa dokunmaya yönlendirildi.
Akdeniz çevresindeki eski kültürler, kehribar çubukları gibi belirli nesnelerin, tüy gibi hafif nesneleri çekmek için kedi kürküne sürtülebileceğini biliyordu. Miletli Thales, MÖ 600 civarında statik elektrik üzerine bir dizi gözlem yaptı. Thales, bu gözlemlerden, sürtünmenin kehribarı manyetik hale getirdiğine, manyetit gibi sürtünmeye gerek duymayan minerallerin aksine olduğuna inandı.
Thales, çekimin manyetik bir etkiden kaynaklandığına inanmakta yanılıyordu, ancak daha sonraları (19. yüzyıl) bilim manyetizma ve elektrik arasında bir bağlantı olduğu kanıtlanacaktı. Tartışmaya açık bir kurama göre, 1936'da galvanik bir pile benzeyen Bağdat pili'nın keşfine dayanarak Partlar'ın elektrokaplama bilgisine sahip olabileceği düşünülse de, eserin doğası gereği elektriksel olup olmadığı belirsizdir.

Antik Yunanlar kürk ile sürtünmesi sonrasında kehribarın küçük nesneleri çektiğini fark ettiler. Bu olay, şimşekle birlikte insanlığın elektrikle kayıtlara geçmiş ilk deneyimiydi. William Gilbert, 1600'de yayımlanan De Magnete adlı eserinde, Latincede kehribar anlamına gelen ve Yunancada da aynı anlamı taşıyan ἤλεκτρον (elektron) electrum kelimesinden esinlenerek oluşturulan, sürtülünce küçük nesneleri çekme özelliğini tanımlayan Yeni Latince electricus kelimesini türetti. Thomas Browne'un 1646'da yayımlanan Pesudoxia Epidemica adlı eserinde, yine aynı kelimeler esas alınarak ilk defa İngilizcedeki electricity ifadesi kullanıldı. Elektrik kelimesi Türkçeye, Fransızcada da aynı anlama gelen électrique kelimesinden geçti.
İlerleyen çalışmalar, Otto von Guericke, Robert Boyle, Stephen Gray ve C.F. du Fay tarafından yapıldı. On sekizinci yüzyılda Benjamin Franklin, elektrik hakkında çok geniş bir çalışma yaptı. Haziran 1752'de fırtınalı bir günde, uçurtma ipine bağladığı metal bir anahtarla deney yaptı ve uçurtmaya yıldırım düşmesini umdu. Anahtardan eline zıplayan kıvılcımlardan, yıldırımın da elektriksel bir doğa olayı olduğunu kanıtlamış oldu. Aynı zamanda, paradoks bir olay olarak Leyden kavanozunu da elektriğin hem artı hem eksi yükler içerdiğini kanıtlayarak açıklamış oldu.

1771'de, Luigi Galvani, biyoelektrik üzerine olan keşfini yayınladı ve elektriğin sinir hücreleri denen hücreler ile kaslara sinyaller yolladığını gösterdi. Alessandro Volta’nın bataryası, ya da Volta pili, 1800'lerde bakır ve çinko ile yaptığı deneyle, daha güvenilebilir bir bakış açısı yakalanmış oldu. Elektromanyetizmanın bulunması, elektrik ve manyetizmanın birleşmesi olayı, Hans Christian Ørsted ve Andre Marie Ampere tarafından 1819-1820 yıllarında oldu. Michael Faraday elektrik motorunu 1821'de buldu.
Georg Ohm, matematiksel olarak elektriksel devrelerini 1827 yılında açıkladı. Elektrik ve manyetizmanın birleştirilmesi, James Clerk Maxwell ile tamamlandı.
On dokuzuncu yüzyılın başlarında, elektrikte ani bir gelişim meydana geldi ve on dokuzuncu yüzyılın sonunda, elektrik mühendisliğinin en büyük keşifleri yapıldı. Alexander Graham Bell, Ottó Bláthy, Thomas Edison, Galileo Ferraris, Oliver Heaviside, Ányos Jedlik, Lord Kelvin, Sir Charles Parsons, Ernst Werner von Siemens, Joseph Swan, Nikola Tesla ve George Westinghouse elektriği inanılmaz bir bilimsel meraka çevirdi ve bunu modern hayata uyguladılar. Bu uygulamalar, ikinci endüstri devrimini tetikledi.
1887’de, Heinrich Hertz elektrotların, morötesi ışıklar ile yaratılan elektrik kıvılcımları ile daha kolay aydınlatıldığını keşfetti. 1905’te Albert Einstein, elektriğin kuantlar halinde küçük paketler olarak taşındığını açıkladığı Fotoelektrik olayın deneysel verilerini incelediği bir kâğıt yayınladı. Bu keşif, kuantum devrimine ön ayak oldu. Einstein, 1921 yılında ‘fotoelektrik yasasını keşfi” nedeniyle, Nobel Ödülü'nü kazandı. Fotoelektrik olayı halen güneş panellerindeki foto hücreler tarafından, elektriksel durumlarda çokça kullanılır
İlk katı cihaz, kedi fısıltısı detektörü idi. İlk olarak 1900'lerde radyo alıcısı olarak kullanıldı. Katı bir kristale temas eden kablo, radyo sinyallerini belirleme amacına hizmet ediyordu. Akımın aktığını iki şekilde anlayabiliriz. Negatif yüklenmiş elektronlar ve pozitif yüklü elektron eksikliklerine delik denir. Bu yükler ve delikler kuantum fiziğince açıklanır. Yapıda kullanılan nesne genelde, yarı iletken bir kristaldir.
Bu katı hal aletleri, daha sonraları transistörlerin başlı başınca keşif malzemesi olmuştur (1947). Yaygın katı hal cihazlarından bazıları transistörler, mikroproses çipleri ve RAM'lerdir. RAM'in özel bir türü, flaş belleklerdir. Genelde ek bellek olarak kullanılırlar. Katı hal sürücüleri, mekanik olarak sabit diskleri döndüren parçalar yerine de kullanılır. Bu cihazlar 1950'lerde ve 1960'larda transistörlerin vakum tüplerinden yarı iletkenlere değişimi, diyotlar, transistörler, LEDler ve toplu akım için önem arz etmiştir.

Elektrik yüklerinin varlığı, elektrostatik kuvvetin oluşmasını sağlamıştır: yükler birbirlerine bir kuvvet uygularlar ve bu etki (tamamen anlaşıldığı düşünülmüyor) antik çağlarda da biliniyordu. Bir cam top, kıyafete sürülerek ya da bir çubuk yardımı ile oynatılabiliyordu. Eğer aynı top, cam çubuk ile yüklenirse, önce birbirlerini çektikleri, ardından ittiği gözlemlendi. Fakat, eğer bir top cam çubukla diğeri plastik çubukla yüklenirse, iki topun birbirini çektiği gözlemlendi. Bu olay on sekizinci yüzyılın sonlarına doğru Charles-Augustin de Coulomb tarafından incelendiğinde hepimizin çok iyi bildiği bir sonuca ulaştı: Aynı yükler birbirlerini iterken zıt olanlar birbirlerini çeker.
Yüklü parçacıkların kendileri üzerine de kuvvet uygular, bu nedenle yük kendisini herhangi bir iletken yüzey üzerine ulaştırmak ister. Bu elektromanyetik kuvvetin büyüklüğü yüklerin çarpımının, uzaklığın karesine bölümü ile doğru orantılı bir bağlantısı vardır. Elektromanyetik kuvvet, çok güçlüdür, kuvvetli etkileşimler içerisinde ikinci sıradadır ancak uzaklıksal olarak kıyaslanamaz. Kendisinden çok daha zayıf kütleçekim kuvveti ile kıyaslandığında, elektromanyetik kuvvet elektronları 10^42 kez daha uzağa itebilir.
Çalışmalar belli atom altı parçacıkların, elektrik yükleri gibi davranabildiğini gösterdi. Elektrik yükleri, elektromanyetik kuvvetle etkileşir ve bu doğanın dört temel kuvvetinden Bizim en aşina olduğumuz elektrik taşıyıcıları proton ve elektrondur. Deneyler, yükün korunan bir nicelik olduğunu göstermiştir diğer bir deyişle, izole edilmiş bir sistemde yük miktarı aynı kalmak zorundadır. Sistem içerisinde yük, direkt temas yoluyla veya bir iletken yardımıyla, kablo gibi, bir nesneden diğerine geçebilir. Durgun elektrik terimi bir yükün bir nesnede bulunuşu anlamına gelir.
Elektron ve Protonun işaretleri zıttır bu nedenle de enerjinin miktarı pozitif ya da negatif olarak ifade edilir. Varsayımla, elektronların taşıdığı yük negatif, protonlar ise pozitif kabul edilmiştir. Sahip olunan yük miktarı Q ile gösterilir ve Coulomb ile ifade edilir, her elektron yaklaşık −1.6022×10−19 coulomb yük taşır. Proton da buna eşit miktarda fakat ters işaretli yük taşır. Yük sadece madde tarafından oluşturulmaz. Ayn

Bilgi, genellikle geçerliliği veya doğruluğu varsayılacak şekilde mümkün olan en yüksek kesinlik derecesi ile karakterize edilen, kişiler veya gruplar için mevcut olan bir dizi gerçek. Bilginin tanımı kullanıldığı alana ve bakış açılarına göre değişiklik göstermektedir. Epistemolojide subje ile obje arasındaki ilişkiden doğan her türlü ürüne denir. Bilginin doğası, kökenleri ve boyutları ile ilgilenen dala epistemoloji adı verilir.
Bilgi elde etmenin birçok yolu vardır: algılama, akıl yürütme, hatırlama, alıştırma ve eğitim bunlardan bazılarıdır.

Varlık; çok boyutlu, çok yönlüdür. Bilgi de varlığa ilişkindir. Bu nedenle bilgi, ait olduğu alan, elde edilişi, özne nesne ilişkisi ve bilgi aktı açısından çeşitli türlere ayrılır.

Sadece duyu organları aracılığıyla dünyanın açıklanma biçimidir. Bu bilginin oluşumunda denemelerin, tecrübelerin ve gözlemlerin etkisi büyüktür. Belirli bir yönteme dayanılarak kazanılmış bir bilgi değildir, genel geçerliliği de yoktur. Örnek: birkaç yeşil elmanın ekşi olduğunu görünce; "elmalar ekşidir" genellemesine ulaşılabilir.

Subjektiftir.
Sonuçları kesin değildir.
Nedensellik ilkesine dayanmaz.

İnsanın temel ihtiyaçlarını karşılamak ve günlük yaşamını kolaylaştırmak amacıyla araç gereç yapımı ile ilgili bilgidir. Teknik bilginin bilgi aktı yarardır. Teknik bilginin iki türü vardır:

Gündelik bilgiye dayalı teknik bilgi: İnsanın gündelik yaşantısındaki tecrübelere dayanarak araç gereç yapmasıdır.
Bilimsel bilgiye dayalı teknik bilgi: Bilimsel verilerden yararlanarak araç gereç yapılması ve insan hayatının kolaylaştırılması ile ilgili bilgidir. Mühendislik ve tıp bu alana girerler.

Bu kavrama gücü, bilimden ve felsefeden farklıdır, akla dayanmaz. Duyguya, coşkuya ve sezgiye dayanır. Sanat bilgisi; sanatçı ile onun yöneldiği nesne arasındaki ilgiden doğan bir bilgidir. Sanatı diğer bilgi türlerinden ayıran en önemli özelliği sanatçının kullandığı ifade aracının farklı olmasıdır. Diğer bilgi türleri, ifade için kelime ve terimler kullanır. Buna karşı sanatçı; sesi, rengi ve maddenin çeşitli şekillerini de kullanır. Yöneldiği nesneyi özne olarak ifade eder.
Örnek: Mozart'ın 40. senfonisi ve Avignonlu Kızlar tablosu gibi sanat eserleri.

Bir dine inananların koşulsuz kabul ettiği bilgidir. Kaynağı doğa üstü bir güç (tanrılar) ya da geçmişte yaşamış bir fikir önderi (Buda, Konfüçyüs) olabilir. Kutsal olanla bunun karşısındaki insanın konumunu ifade eder. Dinsel bilgiye kesin iman ile inanılır, eleştirisi yapılamaz. Bu tür bilgiyi inanç olarak değerlendirmek doğru olur.

Dogmatiktir.
Evrensel gerçek, genellikle doğaüstü bir güç ya da güçlerin varlığı ile açıklanır.
Örnek: Cennet, cehennem, melek, şeytan, yaşam ağacı ve nirvana gibi kavramlar.

Bilimsel yöntem ve akıl yürütme yoluyla varlıklar hakkında elde edilen bilgidir. Bilimsel bilgi nedensellik ilkesini kullanarak olgular üzerinde hipotezler üretir ve bunları deney ile sınar. Deneysel testleri geçen hipotezler bilimsel bilgi dağarcığına katılır.
Bilimler üç gruba ayrılır:

Formal bilimler: mantık, matematik,bilişim, geometri.
Doğa bilimleri: fizik, kimya, biyoloji, coğrafya, jeoloji, astronomi,materyal bilimi, yer bilimleri...
İnsan bilimleri: psikoloji, sosyoloji, antropoloji, iktisat...
Bilimsel bilgi özellikleri:

Nesneldir. Bireyden bireye değişmeyip herkes için aynıdır.
Evrenseldir. Bilim herhangi bir milletin, ırkın malı değil bütün bir insanlığın malıdır.
Akla ve mantığa dayalıdır. Bilimsel olan, akılsaldır.
Birikimli olarak ilerler.
Sistemli ve düzenlidir.
Eleştiriye açıktır. Aksine kanıt gösterildiği zaman bilimsel bilgi geçerliliğini yitirebilir.

Şüphe edilerek başlayan düşünme yolculuğundaki şüphe edilemeyen en son düşüncedir.
Felsefi anlamda bilgi, Platon'un Theatetus diyalogundan beri gerekçelendirilmiş doğru inanç olarak tanımlanır. Bilgi, doğru ya da yanlış olma olasılığı olan sanıdan farklıdır. Bilgi, doğruluğu yönünde yeterli gerekçelere sahip olunan inanç veya iddiadır.
Felsefî bilgi özellikleri:

Subjektiftir.
Eleştiricidir.
Akla dayalıdır.
Her sorunu aklın süzgecinden geçirir.
Açıklamalarında bitmişlik ya da kesinlik yoktur.
Sistemli, düzenli ve birleştirilmiş bir bilgidir

Episteme

Mantık veya lojik, geçerli çıkarım biçimlerini inceleyen bir disiplindir.
Mantık, akıl yürütme süreçlerinin yapısal geçerliliğini inceleyerek doğru ile yanlış arasındaki akıl yürütmenin ayrımını belirler ve bu temel işlevi nedeniyle "doğru düşüncenin aleti" olarak kabul edilir. Başlangıçta bir felsefe dalı olan mantık, zamanla sembolik ve formel bir yapıya bürünerek kendi başına bir ihtisas alanı olmuş, matematik ve bilgisayar biliminin de temel bir parçası hâline gelmiştir. Bir disiplin olarak, özellikle kıyas (syllogism) teorisini sistematik hâle getiren Aristoteles tarafından kurulmuştur. Aristoteles'ten etkilenen Farabi, mantığı kavramlar (düşünce) ve yargılar (sonuç) olarak iki kısımda incelemiştir. İbn-i Sina, modal mantık alanına yaptığı katkılarla önermelerdeki geçicilik (zaman kipliği) ve içerme ilişkilerini geliştirmiştir. Çağdaş zamanlarda ise Frege, Russell ve Wittgenstein gibi düşünürlerin öncü çalışmalarıyla modern sembolik mantık kurulmuştur.

Mantık, bir argümanın içeriğinden ziyade onun yapısıyla ilgilenir. Bir düşüncenin mantıksal olarak geçerli olması, onun bilimsel veya olgusal olarak doğru olduğu anlamına gelmek zorunda değildir. Mantığın temel amacı, öncüllerin doğru olduğu varsayıldığında sonucun bu öncüllerden zorunlu olarak çıkıp çıkmadığını, yani argümanın formunun geçerli olup olmadığını saptamaktır.

Mantıksal yapının nasıl çalıştığını göstermek için basit bir tümdengelim örneği kullanılabilir:

* Örnek 1:
  Öncül 1: Bütün insanlar memelidir.
  Öncül 2: Aristoteles bir insandır.
  Sonuç: O hâlde, Aristoteles bir memelidir.

Bu argümanın yapısı, içeriğinden bağımsız olarak geçerlidir. Aynı yapı farklı bir içerikle de kullanılabilir:

* Örnek 2:
  Öncül 1: Bütün az bulunanlar değerlidir.
  Öncül 2: Zümrüt az bulunur.
  Sonuç: O hâlde, zümrüt değerlidir.

Bu iki örnek, farklı konuları ele almasına rağmen aynı mantıksal forma sahiptir. Modern niceleme mantığında bu yapı şu şekilde sembolize edilir (İlk örnek için: I(x): x bir insandır, M(x): x bir memelidir, a: Aristoteles):

  
    
      
        (
        ∀
        x
        [
        I
        (
        x
        )
        ⇒
        M
        (
        x
        )
        ]
        ∧
        I
        (
        a
        )
        )
        ⇒
        M
        (
        a
        )
      
    
    {\displaystyle (\forall x[I(x)\Rightarrow M(x)]\land I(a))\Rightarrow M(a)}
  

Daha genel bir formda ise şöyle ifade edilebilir:

  
    
      
        (
        ∀
        x
        [
        P
        (
        x
        )
        ⇒
        Q
        (
        x
        )
        ]
        ∧
        P
        (
        a
        )
        )
        ⇒
        Q
        (
        a
        )
      
    
    {\displaystyle (\forall x[P(x)\Rightarrow Q(x)]\land P(a))\Rightarrow Q(a)}
  

Burada önemli olan, öncüller doğruysa sonucun da zorunlu olarak doğru olmasıdır.

Akıl yürütme (usavurma), belirli öncüllerden bir sonuca ulaşma sürecidir. Başlıca akıl yürütme biçimleri şunlardır:

* Tümdengelim (Dedüksiyon): Genel ve doğru olduğu kabul edilen bir önermeden yola çıkarak özel bir durumu açıklayan zorunlu bir sonuca ulaşma yöntemidir. Mantıksal geçerlilik en çok bu biçimde aranır.
  Örnek:
  Genel İlke: Bütün insanlar ölümlüdür.
  Özel Durum: Sokrates bir insandır.
  Zorunlu Sonuç: O hâlde, Sokrates ölümlüdür.
* Tümevarım (Endüksiyon): Tekil ve özel gözlemlerden yola çıkarak genel bir sonuca veya ilkeye ulaşma yöntemidir. Sonuçları zorunlu değil, olasılıklıdır ve bilimsel keşiflerde sıkça kullanılır.
  Örnek:
  Gözlemlediğim birinci karga siyahtı.
  Gözlemlediğim ikinci karga siyahtı.
  ...Gözlemlediğim bininci karga da siyahtı.
  Olasılıklı Genelleme: O hâlde, muhtemelen bütün kargalar siyahtır.
* Analoji (Benzetim): İki farklı durum veya nesne arasındaki benzerliklere dayanarak birinde var olan bir özelliğin diğerinde de olabileceği sonucunu çıkarma yöntemidir. Tümevarım gibi, sonuçları olasılıklıdır.
  Örnek:
  Dünya'da atmosfer, su ve belirli bir sıcaklık vardır ve üzerinde yaşam bulunur.
  Mars'ın da atmosferi ve (geçmişte) su izleri vardır.
  Benzerliğe Dayalı Çıkarım: O hâlde, Mars'ta da yaşam olabilir.

Klasik mantık, akıl yürütmenin temelini oluşturan ve birbiriyle ilişkili olan dört temel ilkeye dayanır. Bu ilkeler, düşüncenin tutarlılığını ve geçerliliğini sağlamayı hedefler.

"Bir şey ne ise odur" şeklinde ifade edilen bu ilke, bir kavramın veya önermenin, akıl yürütme süreci boyunca kendisiyle aynı anlamı taşıması gerektiğini belirtir. Sembolik olarak "A, A'dır" veya 
  
    
      
        A
        =
        A
      
    
    {\displaystyle A=A}
  
 şeklinde gösterilir. Bir terimin anlamı sabit kalmalı ve değişmemelidir. Bu ilkenin izleri Platon'a kadar sürülebilse de, kapsamlı formülasyonu genellikle Gottfried Leibniz'e atfedilir.

Bir önermenin aynı anda ve aynı koşullar altında hem doğru hem de yanlış olamayacağını ifade eden ilkedir. Bir şeyin, aynı anda hem kendisine hem de karşıtına sahip olması mantıksal olarak imkânsızdır. Sembolik olarak "Bir önerme (P) ile onun değili (¬P) aynı anda doğru olamaz" şeklinde, yani 
  
    
      
        ¬
        (
        P
        ∧
        ¬
        P
        )
      
    
    {\displaystyle \neg (P\land \neg P)}
  
 formülüyle ifade edilir. Örneğin, "Bu kalem hem mavidir hem de mavi değildir" ifadesi çelişmezlik ilkesini ihlal eder.

Bu ilke, bir önermenin "ya doğru ya da yanlış" olacağını, bu iki değer arasında üçüncü bir durumun bulunmayacağını belirtir. Bir önerme için "doğru" veya "yanlış" dışında bir olasılık kabul edilmez. Sembolik olarak 
  
    
      
        P
        ∨
        ¬
        P
      
    
    {\displaystyle P\lor \neg P}
  
 formülüyle gösterilir ("P doğrudur veya P doğru değildir"). Örneğin, "Sayı tektir" önermesi ya doğrudur ya da yanlıştır; "kısmen tek" gibi bir ara değer söz konusu olamaz.

Leibniz tarafından öne sürülen bu ilke, her yargının veya olgunun var olabilmesi için yeterli bir sebep olması gerektiğini ifade eder. Yeterli bir gerekçe olmadan hiçbir yargının doğru veya hiçbir olayın gerçek olduğu kabul edilemez. Bu ilke, diğer üç ilke gibi formel bir yapıdan çok, epistemolojik ve metafiziksel bir temel sunar.

Klasik mantığın bu temel ilkeleri, özellikle Üçüncü Hâlin İmkansızlığı İlkesi, 20. yüzyıldan itibaren çeşitli tartışmalara konu olmuştur. Bu tartışmalar, klasik mantığın yetersiz kaldığı düşünülen alanlar için alternatif mantık sistemlerinin geliştirilmesine yol açmıştır:

* Çok Değerli Mantık: İki değerli ("doğru" ve "yanlış") sistemlerin yerine, "belirsiz", "olasılıklı" veya "kısmen doğru" gibi ara değerleri kabul eden mantık sistemleridir.
* Bulanık Mantık (Fuzzy Logic): Özellikle belirsiz veya dereceli nitelikleri (örneğin "hava sıcaktır", "insan uzundur") modellemek için geliştirilmiştir ve klasik mantığın keskin sınırlarını esnetir.
* Kuantum Mantığı: Kuantum mekaniğindeki süperpozisyon gibi olguları (bir parçacığın aynı anda birden fazla durumda olabilmesi) açıklamak amacıyla geliştirilmiştir. Schrödinger'in kedisi düşünce deneyi gibi popüler örnekler, bir sistemin gözlemlenene kadar "hem ölü hem diri" gibi çelişkili durumlarda bulunabilmesini sembolize ederek klasik mantığın sınırlarını sorgular.

Bu alternatif sistemler, klasik mantığı geçersiz kılmaz, ancak onun uygulama alanının evrensel olmadığını ve belirli bağlamlar için farklı mantıksal araçların gerekebileceğini gösterir.

Mantıksal düşüncenin izleri, erken dönem medeniyetlerdeki pratik uygulamalarda bulunabilir. Antik Hint ve Çin felsefelerinde kavram belirleme teknikleri; Mezopotamya ve Mısır'da ise ölçme, sayma ve sınıflandırma usulleri mevcuttu. Ancak bu medeniyetlerde gelişmiş aritmetik işlemlere rağmen, formel bir mantık sistemi kurulamamıştır. Bu nedenle, mantığın bir disiplin olarak tarihi genellikle logos kavramının merkezî bir rol oynadığı Antik Yunan'da başlatılır.

Söz, yasa, akıl ve evrensel ilke gibi anlamlara gelen logos kavramı, ilk olarak Herakleitos tarafından felsefi bir terim olarak kullanılmıştır. Thales'ten Platon'a uzanan süreçte birçok filozof, akıl yürütmenin doğasını tartışmış olsa da, mantığı bütünsel ve sistematik bir disiplin olarak kuran kişi Aristoteles olmuştur.
Aristoteles, mantık üzerine altı temel eser kaleme almış ve bu eserler daha sonra Organon (Alet/Araç) başlığı altında toplanmıştır. Organonu oluşturan kitaplar şunlardır: Kategoriler, Önermeler, Birinci Analitikler, İkinci Analitikler, Topikler ve Sofistik Kanıtlar. Daha sonraları, Porphyrios'un Aristoteles'in kategorilerine bir giriş olarak yazdığı İsagoci de bu külliyata dahil edilmiştir. Aristoteles'in bu çalışmaları, MS 6. yüzyılda Boethius tarafından Latinceye çevrilerek Orta Çağ Avrupa'sındaki Skolastik felsefenin temelini oluşturmuştur.

Antik Yunan mirası, İslam'ın Altın Çağı'nda Arap ve Fars düşünürler tarafından korunmuş, tercüme edilmiş ve zenginleştirilmiştir. Bu dönemde mantık, felsefeden dine kadar geniş bir alanda kullanılmıştır. Kindi gibi ilk filozoflar mantık eserlerinin tercümesine öncülük ederken, Farabi ("İkinci Öğretmen"), Aristoteles'in mantığını derinlemesine şerh ederek İslam dünyasında otorite haline getirmiştir.
İbn Sina (Avicenna), Kitabü'ş-Şifa adlı eserinin mantık bölümünde, Aristoteles mantığını yeniden yorumlamış ve modal mantık gibi alanlarda özgün katkılar sunmuştur. İbn Rüşd (Averroes) ise Aristoteles üzerine yazdığı şerhlerle Avrupa'da Skolastik düşünceyi derinden etkilemiştir. Bu dönemde Gazali, Fahreddin Razi, Şahabeddin Sühreverdi, Esireddin el-Ebherî ve Nasîruddin Tûsî gibi pek çok alim, mantık alanında önemli eserler vermiştir.

Orta Çağ boyunca Avrupa'da hakim olan Skolastik düşünce, Rönesans ile birlikte sorgulanmaya başlanmıştır. F. Bacon, Aristoteles'in tümdengelimsel mantığına karşı, gözleme ve deneye dayalı tümevarım yöntemini savunarak modern bilimsel yöntemin temellerini atmıştır. Aynı dönemde Descartes ve Ramus gibi düşünürler de aklın ve yöntemin rolünü ön plana çıkararak Skolastik gelenekten kopuşu hızlandırmıştır.

Modern sembolik ma

Geometri (eski adı Hendese), matematiğin uzamsal ilişkiler ile ilgilenen alt dalıdır. Geometri sözcüğü, Eski Yunanca γεωμετρῐ́ᾱ (geōmetríā) sözcüğünden köken almaktadır. (γεω- = “yeryüzü, dünya”, -μετρίᾱ = “ölçüm”)
Geometri, arazi ölçümü sözcüklerinden türetilmiştir. Herodot (M.Ö. 450), geometrinin başlangıç yerinin Mısır olduğunu kabul eder. Ona göre geometri kavramı Mısır kö­kenlidir. Sözcüğün kullanımı da Eflatun, Aristo ve Thales'e kadar gider. Yalnız Öklid, geometri sözcüğü yerine Elements sözcüğünü yeğlemiştir. Elements sözcüğünün Yunanca karşılığı stoicheia sözcüğüdür.
Bir kümenin üzerine konan ve kümenin ögelerini birbirleriyle ilişkilendiren bir uygun yapı, geometri yapılmasını olanaklı kılar. Bir düzlemin üzerine doğal olarak konacak ve sezgisel uzaklık duygusunu gözetecek "lise geometrisi"nin adı Öklid geometrisidir. Bu geometrinin tarihsel olarak ilginç ve önemli bir özelliği paralellik aksiyomudur. Bu aksiyomu sağlamayan ama geri kalan tüm aksiyomları sağlayan geometrilere Öklid dışı geometriler denir. Bunlara örnek olarak Hiperbolik geometri ya da küresel geometri verilebilir. Ayrıca ölçeksiz bir cetvel, üçgen ve pergelden başka bir şey kullanmadan çalışılan ölçü dışı geometri de vardır.
Günümüzde kullanılan doğru, yay, ışın, açı ortay, kenarortay gibi birçok temel geometri teriminin Türkçesi Mustafa Kemal Atatürk'ün Geometri adlı eserinde yazılan eserde önerdiği terimlerden yararlanılarak kullanılmaya başlanmıştır.

İlk geometrilerin tümü, kendi doğası nedeniyle sezgiseldir. Bunlar daha çok ilk insanların çevresinde görünen doğal şekillerdir. Bu geometriler daha çok görsel tür­dedir. İkinci olarak şekillerin ölçülmesi aşaması gelir. Dörtgenlerin ve üçgenlerin ölçül­mesi ilk kez Mısır'da Ahmes'in (MÖ 1550) papirüsünde görülür.
Bu papirüs MÖ 1580 tarihinden önce yazılmıştır, b tabanlı ve h yükseklikli ikiz kenar üçgenin alanının bh/2 olduğu verilmiştir.

  
    
      
        
          
            
              h
              .
              b
            
            2
          
        
        =
        A
        (
        A
        B
        C
        )
      
    
    {\displaystyle {\frac {h.b}{2}}=A(ABC)}
  

Yine aynı papirüste d çaplı bir dairenin alanının (d-d/9)2yazımına eş değer olduğu yazılmıştır. Bu yazımlara göre pi sayısı yaklaşık olarak 3,1605 dolay­larındadır. Bu formül geometrik şekilden yaklaşık olarak elde edilmiştir.

  
    
      
         
        A
        =
        π
        
          r
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle \ A=\pi r^{2}}
  

Bu formülün tabletlerde de olduğu söylenmektedir. Çin'in yerli geometrisi de gelişkin örnekler içerir. MÖ 1100 yıllarında yazıldığı sanılan Çinlilerin ünlü Nine Sections (Do­kuz Bölüm) kitabında dik açılı üçgen ve ispatsız olarak Pisagor teoremi vardır. Daha sonraki Çin geometrilerinde ölçümleri içeren çok zeki buluşlar vardır. Yine geometrik görünümle Pisagor teoreminin ispatı yapılmıştır. Bu geometrik şekille verilen kitabın MÖ 2000 yıllarında yazıldığı sanılıyor.
Hintlerin yerli geometrilerinde de matematiksel bir ispat yoktur. Daha çok görsel ve deneysel ölçülere dayanan kuralları vardır. Bunlar da o kadar ileri bir geometri oluş­turmaz. Bin yıllık bir süre boyunca kullanılan Yunan geometrisi ise daha çok görseldir. Eski Roma geometrisi daha çok kullanım alanlarına yöneliktir.
Arazi ölçümleri, şehir yerleşimleri, su kanalları ve savaş sanatında geometriyi Romalılar iyi kullanmışlardır. Fakat bunlar görsel geometriyi fazla kullanmamışlardır. Zaten görsel geometrinin kökeni Yunanistan'da başlamıştır. Bu çalışmalar ilk kez Thales'in (MÖ 600) yapıtlarında görülür. Thales bu teoremleri Mezopotamya'da ve Mısır'da kullandıklarını görür. Altı teoremle önderlik eder ve bu teoremlerin ispatını yapar. Matematikte ispat yapma Thales'le başlamıştır. Thales'in bu ispatları zamanla kaybol­muş ama ondan sonra bunları öğrenenler gelecek kuşaklara aktarmıştır. Bin yıl süren bu görsel Yunan geometrisi zamanla gerilemiş ve yeni bir çalışma getirilmemiştir.
Batı Avrupa'nın uyanmasından önceki yüzyıla kadar Yunan kültürünü ve geomet­risini tam olarak Müslümanlar anlamıştır. Yunan klasiklerini, geometrilerini, fen bilimlerini ve felsefelerini Arapçaya çevirmişlerdir. Fakat ne Öklid'in ne de Apollonius'un çalış­malarına gözle görünür bir katkı yapmışlardır. Okullaşma olma­dığı için gelecek gençlere bu çeviriler öğretilmemiş, bu kitaplar sadece neredeyse bir süs olarak sarayda kalmıştır. Yaptıkları hizmet, kaybolmaya yüz tutmuş Yunan klasiklerini, matematiksel üretimini ve düşüncelerini Arapça çevirileriyle Avrupa'ya iletmişlerdir.

Avrupa'daki karanlık çağda biri Boethius'un (MÖ 510) diğeri de Öklid'in (MÖ 300) Sements isimli kitabı vardı. Bunlardan sonra Gerbert'in (1000) ve Fibonacci'nin (1202) geometrileri sayılabilir ama bu geometriler İskenderiye geometrilerinden ileri bir dü­zeyde değildi. Avrupa'nın geometrisine büyük katkı 1242 yılında ilk baskısı yapılan Öklid geometrisi oldu. Zaten çok iyi düzenlenmiş ve yazılmış olan bu geometriler Avrupa'ya hızla yayıldı ve her tarafında bilinir oldu. Öklid'in geometrisinin ardından yavaş yavaş geometri ürünleri ortaya çıkmaya başladı. On yedinci yüzyılın başlarında analitik geo­metri ve 1639 yılında da Desargues'ın (1593-1662) izdüşüm geometrisi basıldı. Ana­litik geometri Descartes (1596-1650) ve Fermat (1601-1665) tarafından aynı dönem­lerde yapıldı. Fermat yaptığı çalışmaları yayınlamadığı için analitik geometrinin bulun­ması onuru Descartes'e verildi. Analitik geometri kısaca geometri ile cebir arasındaki ilişkidir diyebiliriz. Geometri ile cebir arasındaki ilişkiyi ilk kez Descartes çıkar­dığı için büyük bir matematikçi olmuştur. Desargues'ın izdüşüm geometrisi matematikçilerin dikkatini çekmiş ve on dokuzuncu yüzyılda çıkacak olan geometricilere coşku ve esin kaynağı olmuştur.
Analitik geometri bulunduktan sonra Apollonius'un (MÖ 262-190) konikleri sen­tetik ve analitik olarak yeniden incelenmiştir. Sadece konikler değil, eski Yunan geo­metrisi yeniden analitik olarak gözden geçirilmiştir. Sentetik geometrinin tüm problemleri bir kez de analitik olarak kanıtlanmıştır.

Geometri günlük yaşamın hemen her alanında gereklidir. Geometride uzunluk, alan, hacim, yüzey, açı gibi kavramlar bazı nicelikleri belirlemede kullanılır.
Geometrinin en çok iç içe olduğu dallar; cebir ve trigonometri, mimarlık, mühendislikler (Yol, köprü, yapı, makine, gemi ve uçak yapımı; maden, su ve elektrik işleri gibi bayındırlık ve zanaatla ilgili teknik çalışmalar vb.), endüstriyel alanlar, simülasyonlar, bilgisayar programları ve grafikleri, sibernetik, tasarım, sanat vb.dir. Geometrinin kullanılmadığı meslek ya da alan yok gibidir desek yerinde olur.
Sanat eserlerinin geometrik olması onlara estetik değerler kazandırmıştır. Ünlü ressam Leonardo da Vinci'nin resimde vücut oranları üzerine yaptığı çalışmalar, çizdiği eskizler bulunmaktadır. Bu orana Altın Oran denmektedir.

Sayı, sayma, ölçme ve etiketleme için kullanılan bir matematiksel nesnedir. En temel örnek, doğal sayılardır (0, 1, 2, 3, 4 ve devamı). Sayılar, sayı adı (numeral) ile dilde temsil edilebilir. Daha evrensel olarak, tekil sayılar rakam adı verilen sembollerle temsil edilebilir; örneğin, "5" beş sayısını temsil eden bir rakamdır. Yalnızca nispeten az sayıda sembolün ezberlenebilmesi nedeniyle, temel rakamlar genellikle bir rakam sisteminde organize edilir, bu da herhangi bir sayıyı temsil etmenin organize bir yoludur. En yaygın rakam sistemi Hint-Arap rakam sistemidir, bu sistem on temel sayısal sembol, yani rakam kullanılarak herhangi bir negatif olmayan tam sayının temsil edilmesine olanak tanır. Sayılar sayma ve ölçme dışında, etiketlerde (telefon numaraları gibi), sıralamada (seri numaraları gibi) ve kodlarda (ISBN'ler gibi) kullanılmak için de sıklıkla kullanılır. Yaygın kullanımda, bir rakam ile temsil ettiği sayı net bir şekilde ayrılmaz.
Matematikte, sayı kavramı yüzyıllar boyunca peyderpey genişletilmiştir: sıfır (0), negatif sayılar, 
  
    
      
        
          (
          
            
              
                1
                2
              
            
          
          )
        
      
    
    {\displaystyle \left({\tfrac {1}{2}}\right)}
  
 gibi rasyonel sayılar, karekök 2 
  
    
      
        
          (
          
            
              2
            
          
          )
        
      
    
    {\displaystyle \left({\sqrt {2}}\right)}
  
 ve π gibi gerçek sayılar, ve gerçek sayıları −1'in karekökü ile genişleten karmaşık sayılar buna dahil edilmiştir. Sayılarla yapılan hesaplamalar aritmetik işlemler ile yapılır; en bilindik işlemler toplama, çıkarma, çarpma, bölme ve üs almadır. Bunların çalışılması veya kullanılması aritmetik olarak adlandırılır, bu terim ayrıca sayıların özelliklerinin incelendiği sayılar teorisini de ifade edebilir.
Sayıların pratik kullanımlarının yanı sıra, dünya genelinde kültürel bir önemi de bulunmaktadır. Örneğin, Batı toplumunda, 13 sayısı genellikle uğursuz olarak kabul edilir ve "milyon", kesin bir miktar yerine "çok" anlamına gelebilir. Artık sahte bilim olarak kabul edilse de, sayıların mistik bir önemine dair inanç, bilinen adıyla nümeroloji, antik ve Orta Çağ düşüncelerine derinden işlemiştir. Nümeroloji, Yunan matematiğinin gelişimini büyük ölçüde etkilemiş ve günümüzde hala ilgi çeken birçok sayı teorisi problemi üzerine araştırmaları teşvik etmiştir.
19. yüzyılda matematikçiler, sayıların bazı özelliklerini paylaşan ve kavramı genişletiyor olarak görülebilecek pek çok farklı soyutlama geliştirmeye başladılar. İlkler arasında, karmaşık sayı sistemini çeşitli şekillerde genişleten veya değiştiren hiperkompleks sayılar bulunmaktadır. Modern matematikte, sayı sistemleri, halkalar ve alanlar gibi daha genel cebirsel yapıların önemli özel örnekleri olarak kabul edilir ve "sayı" teriminin uygulanması, temel bir öneme sahip olmaksızın, bir konvansiyon meselesidir.

Kemikler ve üzerlerine kesik izleri yapılmış diğer eserler ile keşfedilmiştir ki, birçok kişi bunların çetele olduğuna inanmaktadır. Bu çeteleler, geçen zamanın, örneğin gün sayısının, ay döngülerinin sayılması ya da çeşitli miktarların, örneğin hayvan sayılarının kaydı, tutulması için kullanılmış olabilir.
Bu çetele - çizik atma sistemi, modern ondalık gösterimdeki gibi basamak değeri kavramına sahip değildir. Bu da büyük sayıların temsilini sınırlar. Yine de, çetele - çizik atma sistemleri, ilk tür soyut sayı sistemi olarak kabul edilir.
Basamak kavramına sahip bilinen ilk sistem, M.Ö. 3400 civarına ait Antik Mezopotamya ölçü birimleri sistemidir ve bilinen en eski onlu sayı sistemi ise M.Ö. 3100 yılında Mısır'da gözlemlenmiştir.

Sayılar, sayıları temsil etmek için kullanılan semboller olan rakamlardan ayırt edilmelidir. Mısırlılar ilk şifreli rakam sistemini icat ettiler ve Yunanlar sayma sayılarını İyon ve Dorik alfabesine aktararak bu yöntemi takip ettiler. Roma rakamları, Roma alfabesinden harflerin kombinasyonlarını kullanan bir sistem, Avrupa'da 14. yüzyılın sonlarına doğru Hint-Arap rakam sisteminin yayılmasına kadar baskın kaldı ve Hint-Arap rakam sistemi günümüzde dünyada sayıları temsil etmek için kullanılan en yaygın sistem oldu. Bu sistemin etkinliğinin sebebinin, M.S. 500 civarında antik Hint matematikçiler tarafından geliştirilen sıfır sembolü olduğu düşünülmektedir.

Sıfır'ın belgelenmiş ilk bilinen kullanımı M.S. 628 yılına aittir ve Brāhmasphuṭasiddhānta içinde, Hint matematikçi Brahmagupta'nın ana eserinde yer alır. Brahmagupta, 0'ı bir sayı olarak ele almış ve aralarında bölme de dahil olmak üzere, sıfırı içeren işlemleri tartışmıştır. Bu dönemde (7. yüzyıl), sıfır kavramı Kamboçya'ya Kmer rakamları olarak ulaşırken sıfırın daha sonra Çin ve İslam dünyasına yayıldığı görülmektedir.
Brāhmasphuṭasiddhānta adlı eseriyle Brahmagupta, sıfırı sayı olarak ele alan bilinen ilk metni yazmıştır ve bu yüzden sıklıkla sıfır konseptini ilk tanımlayan kişi olarak görülür. Brahmagupta, sıfırın hem negatif hem de pozitif sayılarla birlikte kullanılabilmesine yönelik kurallar belirlemiştir; mesela "pozitif bir sayıya sıfır eklenirse sonuç yine pozitif sayı olur, negatif bir sayıya sıfır eklenirse sonuç negatif sayı olur" gibi. Brāhmasphuṭasiddhānta, sıfırı yalnızca diğer bir sayının yerini tutan bir sembol ya da miktarın olmamasını belirten bir işaret olarak değil, aynı zamanda bağımsız bir sayı olarak kabul eden ilk yazılı kaynaklardan biridir ve bu özelliğiyle Babil matematiğinden ya da Ptolemy ve Romalıların yaklaşımlarından ayrılır.
0 sayısının kullanımı, basamak sistemlerinde bir yer tutucu rakam olarak kullanımından ayrılmalıdır. Birçok antik metin 0 rakamını kullanmıştır. Babil ve Mısır metinlerinde bu kullanıma rastlanır. Mısırlılar, çift girişli muhasebe sistemlerinde sıfır bakiyeyi belirtmek için nfr kelimesini kullanmışlardır. Hint metinleri, boşluk kavramını ifade etmek için Sanskritçe Shunye veya shunya kelimesini kullanmıştır. Matematik metinlerinde bu kelime genellikle sıfır sayısına atıfta bulunur. Benzer şekilde, M.Ö. 5. yüzyılda Panini Sanskrit dilinin cebirsel bir dilbilgisi için erken bir örnek olan Ashtadhyayi'de boş (sıfır) işlevsel sözcüğünü kullanmıştır (ayrıca Pingala'ya bakınız).
Meksika'nın güney-orta bölgesinde yaşayan geç dönem Olmek halkı, Yeni Dünya'da, muhtemelen M.Ö. 4. yüzyılda ama kesinlikle M.Ö. 40 yılına kadar, sıfır için bir sembol, bir kabuk glifi kullanmaya başlamıştır. Bu sembol, Maya rakamlarının ve Maya takviminin ayrılmaz bir parçası haline gelir. Maya matematiği, temel olarak 4 ve 5'i, 20 tabanında yazılmış olarak kullanmıştır. George I. Sánchez, 1961'de temel 4, temel 5 "parmak" abaküsünü yayımlar.
M.S. 130 yılına gelindiğinde, Hipparkos ve Babillilerden etkilenen Ptolemy, altmışlık sayı sistemi içinde başka bir yerde Yunan rakamları kullanırken 0 için uzun bir üst çizgi ile küçük bir daire şeklinde bir sembol kullanıyordu. Yalnızca bir yer tutucu olarak değil, tek başına kullanıldığı için bu Helenistik sıfır, Eski Dünya'da belgelenmiş gerçek bir sıfırın ilk kullanımıydı. Daha sonraki Bizans elyazmalarında, Syntaxis Mathematica (Almagest) eserinde, Helenistik sıfır Yunan harfi Omikron'a (aksi takdirde anlamı 70) dönüşmüştü.
Bir başka özgün sıfır simgesi, 525 yılında Dionysius Exiguus tarafından ilk kez belgelendirilmiş olup, Roma rakamlarının yanı sıra tablolarda yer almıştır; ancak bu, bir sembol yerine "hiçlik" anlamına gelen "nulla" kelimesi şeklinde ifade edilmiştir. Bir bölme işlemi sonucunda kalan olarak 0 elde edildiğinde, yine "hiçlik" anlamına gelen "nihil" kelimesi tercih edilmiştir. Bu Orta Çağ dönemi sıfırları, sonraki dönemlerde Paskalya'nın hesaplanmasında görev alan tüm Orta Çağ hesapçıları tarafından kullanılmıştır. N harfinin tek başına kullanımı, Bede ya da bir çalışma arkadaşı tarafından yaklaşık 725 yılında Roma rakamlarının yer aldığı bir tabloda gerçek bir sıfır simgesi olarak kullanılmıştır.

Negatif sayı kavramının soyut bir anlayışı, M.Ö. 100-50 yılları arasında Çin'de erkenden kabul görmüştür. Matematik Sanatı Üzerine Dokuz Bölüm adlı eser, geometrik şekillerin alanlarının hesaplanması yöntemlerini sunmakta ve bu bağlamda kırmızı çubuklar pozitif katsayıları, siyah çubuklar ise negatif katsayıları temsil etmek üzere kullanılmıştır. Batı literatüründe negatif sayılara dair ilk atıf, M.S. 3. yüzyılda Yunanistan'da kaydedilmiştir. Diophantus, Arithmetika eserinde 4x + 20 = 0 (çözüm negatif) denklemine değinmiş ve bu denklemin mantıksız bir sonuç ortaya koyduğunu ifade etmiştir.
600'lerde, Hindistan'da negatif sayılar, borç miktarlarını ifade etme amacıyla kullanılmaya başlanmıştır. Diophantus'un daha önceki bahsi, 628 yılında Brāhmasphuṭasiddhānta eseriyle Brahmagupta tarafından daha detaylı bir şekilde ele alınmıştır. Brahmagupta, günümüzde de kullanılan genel ikinci dereceden denklem formülünün üretimi için negatif sayıları kullanmıştır. Ancak, 12. yüzyılda Hindistan'da Bhaskara, ikinci dereceden denklemler için negatif kökler sunmuş, fakat negatif değerin "bu durumda dikkate alınmaması gerektiğini, çünkü yetersiz olduğunu; negatif köklerin kabul görmediğini" ifade etmiştir.
17. yüzyıla dek Avrupa'daki matematikçiler genellikle negatif sayılar konseptine karşı çıkmışlardır; ancak Fibonacci, bu sayıların borçlar olarak yorumlanabileceği finansal sorunlarda negatif çözümlere yer vermiştir (Liber Abaci, 13. bölüm, 1202) ve sonraki çalışmalarında zararlar bağlamında da bunu sürdürmüştür (Flos'ta). René Descartes, cebirsel polinomlarda karşılaştığı negatif kökleri "yanlış kökler" olarak nitelendirmiş, fakat zamanla gerçek köklerle yanlış kökler arasında bir yer değiştirme yöntemi geliştirmiştir. Bu dönemde Çinliler, pozitif sayının karşılık gelen rakamının en sağdaki sıfır olmayan basamağının üzerine çapraz bir çizgi çekerek negatif sayıları göstermekteydi. Negatif sayıların bir Avrupa çalışmasında kullanımına ilk rastlanan örnek, 15. yüzyılda Nicolas Chuquet tarafından gerçekleştirilmiştir. Chuquet, bu

Algoritma, belli bir problemi çözmek veya belirli bir amaca ulaşmak için tasarlanan yol. Matematikte ve bilgisayar biliminde bir işi yapmak için tanımlanan, bir başlangıç durumundan başladığında, açıkça belirlenmiş bir son durumunda sonlanan, sonlu işlemler kümesidir. Genellikle bilgisayar programlamada kullanılır ve tüm programlama dillerinin temeli algoritmaya dayanır. Aynı zamanda algoritma tek bir problemi çözecek davranışın, temel işleri yapan komutların veya deyimlerin adım adım ortaya konulmasıdır ve bu adımların sıralamasına dikkat edilmelidir. Bir problem çözülürken algoritmik ve sezgisel (herustic) olmak üzere iki yaklaşım vardır. Algoritmik yaklaşımda da çözüm için olası yöntemlerden en uygun olan seçilir ve yapılması gerekenler adım adım ortaya konulur. Algoritmayı belirtmek için; metinsel olarak düz ifade ve akış diyagramı olmak üzere 2 yöntem kullanılır. Algoritmalar bir programlama dili vasıtasıyla bilgisayarlar tarafından işletilebilirler.
İlk algoritma, el-Hârizmî tarafından "Hisab el-cebir ve el-mukabala" kitabında sunulmuştur. Algoritma sözcüğü de el-Hârizmî'nin isminin Avrupalılarca telaffuzundan doğmuştur.

Algoritma sözcüğü, Özbekistan'ın Harezm bölgesindeki Hive kentinde doğmuş olan Ebu Abdullah Muhammed İbn Musa el Harezmi'den gelir. Bu alim 9. yüzyılda cebir alanındaki algoritmik çalışmalarını kitaba dökerek matematiğe çok büyük bir katkı sağlamıştır. "Hisab el-cebir ve el-mukabala (حساب الجبر و المقابلة)" kitabı dünyanın ilk cebir kitabı ve aynı zamanda ilk algoritma koleksiyonunu oluşturur. Latince çevirisi Avrupa'da çok ilgi görür. Alimin ismini telaffuz edemeyen Avrupalılar "algorizm" sözcüğünü "Arap sayıları kullanarak aritmetik problemler çözme kuralları" manasında kullanırlar. Bu sözcük daha sonra "algoritma"ya dönüşür ve genel kapsamda kullanılır.

Çoğu algoritmalar bilgisayar olarak uygulanmak üzere tasarlanmıştır. Bununla birlikte, başka yöntemlerle de uygulanmaktadır, biyolojik sinir ağı (örneğin insan beyninin hesap yapması veya bir böceğin yemek araması), elektrik devresi veya mekanik cihazlar gibi.
Bilgisayar algoritmasına örnek verelim. Kullanıcının girdiği dört sayının ortalamasını görüntüleyen algoritmayı yazalım:

 A0 --> Başla
 A1 --> Sayaç=0 (Sayaç'ın ilk sayısı 0 olarak başlar.)
 A2 --> Sayı=? : T=T+Sayı (Sayıyı giriniz. T'ye sayıyı ekle ve T'yi göster.)
 A3 --> Sayaç=Sayaç+1 (Sayaç'a 1 ekle ve sayacı göster.)
 A4 --> Sayaç<4 ise A2'ye git. (Eğer sayaç 4'ten küçükse Adım 2'ye git.)
 A5 --> O=T/4 (Ortalama için T değerini 4'e böl)
 A6 --> O'yu göster. (Ortalamayı göster.)
 A7 --> Dur

İkinci dereceden ax² + bx + c = 0 biçiminde bir denklemin tüm köklerini bulmak için algoritma yazalım:

Adım 1: Başla.
Adım 2: a, b, c, D, x1, x2, rp ve ip değişkenlerini tanımla.
Adım 3: Diskriminant değerini hesapla.
D ← b2-4ac
Adım 4: Eğer D≥0
x1 ← (-b+√D) / 2a
x2 ← (-b-√D) / 2a
değerlerini hesapla ve x1,x2 değişkenleri göster.
Eğer D≥0 değilse,
Gerçek kısım(rp) ve sanal kısmını(ip) hesapla.
rp ← b / 2a
ip ← √ (D) / 2a
Adım 5: "rp + j(ip)" ve "rp - j(ip)" değerlerini göster.
Adım 6: Dur.

Kullanıcı tarafından girilen bir sayının faktöriyel değerini bulmak için bir algoritma yazalım:

Adım 1: Başla.
Adım 2: factorial, i ve n değişkenlerini tanımla.
Adım 3: Değişkenlerin başlangıç değerlerini tanımla.
factorial ← 1
i ← 1
Adım 4: Ekrandan girilen n değerini oku.
Adım 5: (i=n) eşitliği sağlanana kadar tekrarla.
5.1: factorial←factorial*i
5.2: i←i+1
Adım 6: factorial değişkeninin değerini göster.
Adım 7: Dur.

Algoritmalar, tek başlarına, genellikle patent verilebilir değildirler. Amerika Birleşik Devletleri'nde soyut kavramların, sayıların ve işaretlerin yalnızca basit yönlendirmelerinden oluşan bir iddia "süreç" oluşturmaz (USPTO 2006) ve bundan dolayı algoritmalar patent verilebilir değildir (Gottschalk v.Benson'da olduğu gibi). Bununla birlikte, algoritmanın pratik uygulamaları zaman zaman patent verilebilirdir. Örneğin, Diamond v.Diehr'da, sentetik kauçuğun muhafaza edilmesine yardımcı olmak için kullanılan basit geri bildirim algoritmasının uygulaması patent verilebilir sayılmıştır. Yazılım patenti son derece tartışmalıdır ve algoritmaları içeren birçok eleştirilmiş patent vardır, özellikle veri sıkıştırma algoritmaları, Unisys' LZW patentinde olduğu gibi.
Ek olarak, bazı kriptografik algoritmaların ihracat kısıtlamaları vardır.

Faaliyetlerin birçoğu algoritmanın tanımının geliştirilmesine yönlendirilmiştir ve aktifliği çevredeki sorunlar nedeniyle, özellikle matematiğin temelleri (özellikle Church-Turing tezi) ve akıl felsefesi (özellikle yapay zeka konusundaki tartışmalar) sebebiyle devam etmiştir.

Algoritmaların kullanımı hayatın her alanında giderek yaygınlaşmaktadır. İş yerlerindeki performans değerlendirmelerinden bankaların kime kredi vereceğine, güvenlik sistemlerinden sosyal medya platformlarındaki önerilere kadar hayatın her alanında etkili olan algoritmalara özellikle de sosyal bilimci akademisyenler çeşitli eleştiriler yöneltmektedir. Algoritmaların teknolojik etkilerinin yanı sıra toplumsal bir güce de sahip oldukları, toplumsal gruplar arasındaki eşitsizlikleri derinleştirdikleri, yeni güç dengeleri oluşturdukları ve farklı otoriteler tarafından toplumun belli kesimlerini baskılamak için kullanıldıklarının altı çizilmektedir.

Arama algoritmaları
Bellek yönetimi algoritmaları
Bilgisayar grafiği algoritmaları
Birleşimsel algoritmalar
Çizge algoritmaları
Evrimsel algoritmalar
Genetik algoritmalar
Kripto algoritmaları veya kriptografik algoritmalar
Kök bulma algoritmaları
Optimizasyon algoritmaları
Sıralama algoritmaları
Veri sıkıştırma algoritmaları

Algoritmalar listesi
Algoritmaların tarihsel sıralaması
Algokrasi

Yazılım, değişik ve çeşitli görevler yapma amaçlı tasarlanmış elektronik aygıtların birbirleriyle haberleşebilmesini ve uyumunu sağlayarak görevlerini ya da kullanılabilirliklerini geliştirmeye yarayan makine komutlarıdır.
Yazılım, elektronik aygıtların belirli bir işi yapmasını sağlayan programların tümüne verilen isimdir. Bir başka deyişle, var olan bir problemi çözmek amacıyla bilgisayar dili kullanılarak oluşturulmuş anlamlı anlatımlar bütünüdür. Yazılım için çeşitli diller mevcuttur. Bunlardan bazıları Pascal, C++ ve Java'dır.

Bilgisayar yazılımları genel olarak üç ana grupta incelenebilir.

Bilgisayarın kendisinin işletilmesini sağlayan, işletim sistemi, derleyiciler (compilers) (Yazılım programında, yazılan programı makine diline çeviren program), çeşitli donatılar (facility) gibi yazılımlardır.
Çekirdek(kernel) işletim sisteminin en temel parçasıdır. Burada çekirdek ile ilgili farklı yaklaşımlar olduğunu yani yazılım karar verme ve Programlama paradigması mevcut olsa da bir işletim sistemi çekirdeğinin esas görevi Bilgisayar Donanımı ile kullanıcıya ve kullanıcıya yazılım veya donanım üreten üreticilere Arayüz oluşturmak ve kaynakların yönetilmesi ile ilgili birimleri idare etmektir.

Bu kullanıcıların işlerine çözüm sağlayan örneğin çek, senet, stok kontrol, bordro, kütüphane kayıtlarını tutan programlar, bankalardaki müşterilerin para hesaplarını tutan programlar gibi yazılımlardır.
Bütün sistem programları içinde en temel yazılım işletim sistemidir ki, bilgisayarın bütün donanım ve yazılım kaynaklarını kontrol ettiği gibi, kullanıcılara ait uygulama yazılımlarının da çalıştırılmalarını ve denetlenmelerini sağlar.

Herhangi bir dilde yazılan programı makine diline çeviren yazılımlardır.

Sistem yazılımları bilgisayar kullanımı için gerekli ana fonksiyonları sağlar ve bilgisayar donanımına ve sistemin yürütülmesine yardımcı olur. Şu kombinasyonları içerir:

Aygıt sürücüleri
İşletim sistemleri
Sunucular
Hizmet programları
Pencere sistemleri
Sistem yazılımı çeşitli bağımsız donanım bileşenlerinin uyum içinde çalışmalarından sorumludur.
Sistem yazılımı bilgisayar donanımının işletilmesi ve uygulama yazılımının çalıştırılması için bir platform sağlamak için tasarlanmış bir bilgisayar yazılımıdır.
En temel sistem yazılımı türleri şunlardır:

Bilgisayar BIOS'u ve aygıt yazılımı: Bilgisayara bağlı veya bilgisayar içindeki donanımı çalıştırmak ve kontrol etmek için gereken temel işlevselliği sağlar.
İşletim sistemi (önde gelen örnekler; Microsoft Windows, Mac OS X ve Linux olmak üzere): Bilgisayar parçalarının; hafıza ile diskler arasında veri alışverişi veya monitöre görüntü sağlamak gibi görevleri uygulayarak birlikte çalışmasına olanak sağlar. Ayrıca üst düzey sistem yazılımı ve uygulama yazılımlarının çalıştırılması için bir platform oluşturur.
Yardımcı yazılım: Bilgisayarın analiz edilmesine, yapılandırılmasına, yönetilmesine ve optimize edilmesine yardımcı olur.
Ayrıca sistem yazılımı terimi, bazı yayınlarda yazılım geliştirme araçlarını tanımlamak için de kullanılır.
Bilgisayar alıcıları nadiren sahip olduğu işletim sistemini öncelikli olarak dikkate alarak bir bilgisayar alırlar. Fakat cep telefonu gibi aygıtları satın alan kişiler için bu durumun tersi geçerli olabilir. Çünkü iPhone örneğinde olduğu gibi bu tür aygıtların sistem yazılımlarının, son kullanıcı tarafından değiştirilmesi oldukça zordur. Ayrıca sistem yazılımı genellikle dahili ya da önceden yüklenmiş şekilde, yararlı ve hatta gerekli bir altyapı kodu olarak görev yapar.
Sistem yazılımının dışında, kullanıcıların dokümanlar oluşturmasına, oyun oynamasına, müzik dinlemesine ya da İnternet'te gezinmesine olanak sağlayan yazılımlara uygulama yazılımı denir.

İnternet, bilgisayar sistemlerini birbirine bağlayan elektronik iletişim ağıdır. TDK, internet sözcüğüne karşılık olarak genel ağı önermiştir. İnternet yerine zaman zaman sadece net sözcüğü de kullanılır.
İnternet, çok protokollü bir ağ olup birbirine bağlı bilgisayar ağlarının tümü olarak da tanımlanabilir. Binlerce akademik ve ticari ağ ile devlet ve serbest bilgisayar ağının birbirine bağlanmasıyla oluşmuştur. Bilgisayarlar arasında bilgi çeşitli protokollere göre paketler hâlinde transfer edilir. İnternet üzerinde elektronik posta ve birbirine bağlı sayfalar gibi çok çeşitli bilgiler ve hizmetler vardır. İnternet üzerinden oyunlar da oynanabilir.
İnternetin kökeni, hataya dayanıklı, sağlam ve özel bir bilgisayar ağı kurmak isteyen Amerika Birleşik Devletleri hükûmeti tarafından 1960 yılındaki araştırmalara dayanır. 1980'lerde Ulusal Bilim Vakfı tarafından yeni bir ABD omurgasının finansmanı için toplanan özel fonlar, dünya çapında katılım ve birçok özel ağın birleşmesine neden olmuştur. 1990'larda uluslararası bir ağın yaygınlaşması ile internet, modern insan hayatının temelinde yer almıştır.

1985 yılında kullanılmaya başlayan İngilizce internet kelimesi, "kendi aralarında bağlantılı ağlar" anlamına gelen Interconnected Networks teriminin kısaltmasıdır. Ön ek olan inter-, İngilizcede arasında ve karşılıklı anlamlarına gelir. Net kelimesi ise ağ anlamına gelir.
Zaman zaman internet kelimesi yerine kullanılan "WWW" kısaltması ise World Wide Web (Dünya Çapında Ağ) sözcüklerinin akronimidir ve internet ile eş anlamlı değildir.

İnternet, belirli ve tek bir iletişim ağının adı olduğu için özel isimdir. Özel isimlerin büyük harfle yazılması gerektiği kuralına dayanarak büyük harfle yazılmalıdır. Ancak bunun dışında, özel isimler, anlamı dışında kullanıldığı zaman küçük harfle yazılabilir. Örneğin: "Güneş'e en yakın gezegen Merkür'dür" cümlesinde Güneş büyük harfle yazılırken "Bu odaya hiç güneş girmiyor" cümlesinde "güneş" özel isim anlamı yerine "güneş ışığı" anlamında kullanıldığından küçük harfle yazılır. Buna benzer olarak "İnternet" de bazen anlamı dışında, örneğin "Evimde internet yok", "İnternet hızım düşük" gibi bir cümlelerde "internet bağlantısı" anlamında kullanılabilir ve özel isimlerin yazım kuralı gereği bu kullanımlar bağlamında küçük harfle yazılabilir. İnternet'in yaygınlaşmasıyla, özel isim olan temel anlamı dışındaki yan anlamlar da yaygınlaşmış, Türk Dil Kurumu Sözlüğü'nde de sadece "isim" olarak nitelendirilmiş ve küçük harfle yazılmış, temel anlamının gerektirdiği "özel isim" yazım biçimine yer verilmemiştir.

İnternet üzerinden ağ sayesinde iletişim kuran bilgisayar sistemleri olan askerî  iletişim sistemi Semi-Automatic Ground Environment (SAGE) ve ticari hava yolu rezervasyon sistemi olan Semi-Automatic Business Research Environment (SABRE) 1950'lerin başında başlamıştır. 1960^'larda ise the Advanced Research Projects Agency (ARPA), ABD'nin savunma sistemi için the Advanced Research Projects Agency Network'ün (ARPANET) tasarım finansmanı olmaya başladı. 1960'larda oluşturulan projelerin sayesinde 1969'da internet o dönemin zirvesine ulaşmıştır. Bu tarihten sonra da ARPANET bildiğimiz modern internet olarak hayatımıza girmiş oldu. 70'li yılların başında Amerikan üniversitelerinde bu projeden yararlanma imkânı verilmesinin ardından e-posta (SMTP) ve NNTP uygulamaları yaygınlık kazanmaya başlamıştır. Bunları FTP ve HTTP izlemiştir. 30 Nisan 1993'te CERN tarafından WWW ön eki ile internet kamunun ulaşabileceği şekle getirildi. internet teknolojisi Türkiye'ye ilk olarak 1987 yılında Ege Üniversitesi'nin öncülüğünde kurulan Türkiye Üniversite ve Araştırma Kurumları Ağı (TÜVAKA) ile geldi, 12 Nisan 1993 tarihinde ODTÜ'den Ankara-Washington arasında kiralık hat ile de Türkiye'de ilk internet bağlantısı kuruldu ve vatandaşların kullanımına açıldı.

Kişisel bilgisayarlar ile internete bağlanabilmek için genellikle bir telefon hattına ihtiyacı vardır. Bunun yanında uydu, kablo ve Wi-Fi diye adlandırılan radyo yayınlarıyla da internete bağlanılabilir. En yaygın olanı ise bir analog modem ile belli hızda bir internet servisi veren bir şirketin hizmetinden yararlanmaktır. Modemin ayarları şirketin verdiği servis telefon numarası ve özelliklerine göre ayarlanıp, bağlan komutu verilir. Analog modem bilgisayarın dijital verileri (bits) çeşitli ses frekanslarına çevirip telefon hattından internet servisine ulaştırmakta olup tersine aynı yöntemle verileri almaktadır.
Her görüntülenen sitenin bir adresi numarası vardır Bu, dört yuvadan oluşan ve her yuvanın 0 ile 255 arası değeri olan bir adrestir. Fakat kullanıcı bu yalın sayı değerini her çağıracağı site için aklında tutamayacağı için bu adresleri Web sayfasına eş değer tutan DNS bilgisayarları vardır. Bunların görevi ise görüntülenecek her site ismine eş değer IP adresini hazır tutmak ve bilgi taşıma protokolünün paketlerini (TCP/IP) bu adrese yönlendirmektir. Tıpkı telefon rehberlerindeki isim-numara eşleştirmesi gibi alan adı-IP eşleştirmesi yapar. Böylece az uğraşla internet gezgincisinin çağırdığı sitedeki bilgilere ulaşılabilir.
Günümüzde analog modemlerin yerini daha hızlı ve daha az hatalı olan dijital (ADSL) modemler almaktadır. Bunların kullanım ücretleri, çoğul katılımın artması sayesinde makul ödenebilir düzeye inmektedir. ADSL bir analog modemden 10x - 1500x kez hıza sahip olup canlı videolu sohbet imkânı yanında bir sinema filmini kısa bir zaman dilimi içinde yükleme imkânı vermektedir.
WWW. Dünyası yanında dosya indirimi sanal sohbet odaları, eCommerce (sanal ticaret), tartışma mekânları (forum), internet üzerinden sohbet doğrudan mesaj (IM) gibi kullanım alanlarını, bugün bütün Dünya'da yüz milyonlarca insan kullanmaktadırlar.

Günümüzde özellikle mobil internet aygıtlarıyla hemen hemen her yerden internete erişilebilir. Kablosuz ağ bağlantısını destekleyen cep telefonları, taşınabilir oyun konsolları, dizüstü bilgisayarlar gibi cihazlarla kullanıcılar istedikleri zaman istedikleri yerden internete ulaşabilirler. Servis sağlayıcılarının hizmetleri ve sundukları kablosuz veri iletim ücretleri diğer erişim yöntemlerine göre daha yüksek olabilir.

Radyo, televizyon ve internetin bulunuşundan 50 milyon kullanıcıya ulaşmak için geçen süre incelendiğinde radyo için 38, televizyon için 13 yıl iken internet için sadece beş yıldır.
İnternet Türkiye'ye 1993 yılında gelmiştir ve geldikten sonra Türkiye'de kullanımı yaygınlaşmıştır. İnternet günümüzde de yaygın olan yediden 70'e herkesin kullandığı teknoloji ürünü olan ve her gün yenilenen bir bilgi kaynağı teknoloji ürünüdür.

İnternet ve "World Wide Web" sözcükleri günlük kullanımda genelde aynı anlamda kullanılır fakat aynı şey değillerdir. İnternet yazılım ve donanım altyapısı ile sağlanan küresel veri iletişim dizgesidir fakat web, internet ile sağlanan iletişim şekillerinden yalnızca birisidir.

İnternet sitesi, internet üzerinden yazı, resim ve diğer dosyaların paylaşıldığı dijital sayfalar grubudur. internetin, ekran aracılığıyla görsel olarak hoparlörler aracılığıyla da işitsel olarak kullanıldığı ortamlardır. Bir internet sitesi bir sayfadan ya da binlerce sayfadan oluşabilir. Bir sitenin kullanıcının karşısına çıkan ilk sayfasına "ana sayfa" denir. Ana sayfadan, linkler (bağlantılar) aracılığıyla sitenin diğer kısımlarına veya yabancı sitelere ulaşılabilir.

Telefon sinyallerini sayısal verilere çeviren ve bilgisayarın internete bağlanmasını sağlayan elektronik alettir.

interneti çağın haberleşme ortamı yapan ise TCP/IP dosya iletişim protokolüdür. Açılımı; Transmission Control Protocol/Internet Protocol'dur (Aktarım Denetim Kuralı/internet Kuralı).
TCP/IP, özde makinelerin konuşmasını sağlayan, işletim sisteminden veya uygulama yazılımlarından bağımsız bir kuralıdır. Bu özelliği sayesinde, cep telefonu, kişisel bilgisayar veya bir saat dahi internete bağlı diğer cihazlarla konuşabilir.

internette sık kullanılan sembollerden birisi @'dir (okunuşu: et). Elektronik posta adreslerinde kullanıcı ismi ile gönderilen hedef alanını (site adı) ayırır. Adres işareti, güzel a olarak da bilinir. Türk Dil Kurumu çengelli a ya da kuyruklu a karşılıklarını önermiştir.

E-posta (İngilizce: e-mail) "elektronik posta" sözcüklerinin kısaltmasıdır. internet üzerinden gönderilen ve alınan dijital mektuplardır. Günlük kullanımda "mail" (okunuşu: meyl) olarak da geçer. Görsel olarak kâğıt bir mektup ile aralarında büyük bir fark yoktur. E-postalara resim, müzik, video gibi her türlü dosya türü eklenebilir ve alıcının bilgisayarına transfer edilebilir. Her gün Dünya'da milyarlarca e-posta gönderilmektedir. Ucuzluğu ve kolaylığı nedeniyle kâğıt mektuplardan daha yaygın olarak kullanılmaktadır ancak güvenilirliğinin yetersizliği nedeniyle resmî işlerde kullanımı oldukça kısıtlıdır.
E-posta hesapları bu hizmeti veren çeşitli sitelerden ücretsiz veya belirli bir ücret karşılığında açılabilir. E-posta adresleri; kullanıcı adı, adres işareti, hesabın oluşturulduğu sitenin e-posta sunucusunun adı, nokta (.) ve site uzantısının aralık bırakılmadan yazılması ile oluşur. Örneğin: vikipedist@vikipedi.com

Pek çok faydasının yanında internet çeşitli tehlikelere de yol açar. İnternet ağına bağlanıldığı andan itibaren çeşitli zararlı yazılımların saldırılarına mazur kalınabilir, hacker diye tanımlanan bilgisayar korsanlarının bilgisayarı ele geçirebileceğine şahit olunabilir, çevrimiçi bankacılık aracılığı ile banka hesabı boşaltılabilir; cihazlar, anlaşılamayan garip davranışlarda bulunmaya başlayabilir.

Bilgisayar virüsleri, zararlı kod ve programcıklardır. Bilgisayarlara veri taşıyan diskler, taşınabilir hafızalar, yerel ağlar ya da internet aracılığıyla girerler. Kendini kopyalamak, verileri silmek, istenmeyen programları çalıştırmak, kişisel (şifre vb.) bilgileri yaymak gibi zararlı faaliyetlerde bulunabilirler. Bilgisayarlara zarar verme yöntemleri canlılarda hastalık meydana getiren virüslere benzediği için bu isim uygun görülmüştür.
Bazı virüsler bir programın zaman aşımına uğramış veya bozunmuş yani istem dışı ça

Telefon, birbirinden uzak yerlerde bulunan kişiler ve düzenekler arasında bilgi alışverişini sağlayan elektrikli ses alıp verme aygıtıdır. Telefonun çalışmasında ana ilke ağızdan çıkan ses dalgalarının önce elektrik sinyallerine çevrilmesi ve bu sinyallerin çeşitli gönderme yöntemleriyle uzağa iletilmesinden sonra, bu defa da elektrik sinyallerinin yeniden kulakla duyulabilecek ses dalgalarına çevrilmesidir.
Bir telefonun temel unsurları, konuşmak için bir mikrofon (verici) ve bir kulaklıktır (alıcı). Alıcı ve verici genellikle konuşma sırasında kulağa ve ağza doğru tutulan bir ahizenin içine yerleştirilmiştir. Verici ses dalgalarını elektrik sinyallerine dönüştürür. Telefon çağrıları, en yaygın olarak, çağrı alıcısının telefonunun telekomünikasyon sistemindeki adresi olan bir telefon numarasını girmek için telefona yapıştırılmış bir tuş takımı veya kadran ile başlatılır, ancak telefonun erken tarihçesinde başka yöntemler de mevcuttu.
İlk telefonlar, bir müşterinin ofisinden veya evinden diğer bir müşterinin bulunduğu yere doğrudan birbirine bağlanıyordu. Sadece birkaç müşteri dışında pratik olmayan bu sistemler, hızla manuel olarak çalıştırılan merkezi konumdaki santrallerle değiştirildi. Bu santraller çok geçmeden birbirine bağlandı ve sonunda otomatikleştirilmiş, dünya çapında genel anahtarlamalı bir telefon ağı (PSTN) oluşturuldu. Daha fazla mobilite için, 20. yüzyılın ortalarında gemilerdeki ve otomobillerdeki mobil istasyonlar arasında iletim için çeşitli radyo sistemleri geliştirildi. Elde taşınan cep telefonları 1973'ten itibaren kişisel hizmet için kullanılmaya başlandı. Daha sonraki yıllarda analog hücresel sistemleri, daha fazla kapasiteye ve daha düşük maliyete sahip dijital ağlara dönüştü.
İletişim hizmetlerinde yakınlaşma, cep telefonlarına, mobil bilgi işlem de dahil olmak üzere geniş bir yetenek yelpazesi sunmuş ve bugün dünyada en yaygın telefon türü olan akıllı telefonun ortaya çıkmasına neden olmuştur.
Önce şehirlerde kurulan telefon şebekeleri daha sonra şehirler arası, uluslararası düzenekler durumuna dönüşmüş ve uydular aracılığıyla dünyanın her köşesinin birbiriyle iletişimi sağlanmıştır.

Telefon sözcüğü Eski Yunanca τῆλε (têle) "uzak" ve φωνή (phōnḗ) "ses" sözcüklerinin birleşmesinden oluşmuştur. Türkçeye Fransızca telephone kelimesinden geçmiştir. Dilbilimci Nurullah Ataç telefon sözcüğüne Türkçe karşılık olarak uzak-konuşur sözcüğünü türetmiştir ancak bu sözcük yerleşmemiştir. Telefon için "alısün" ve "çınka" sözcükleri de Türkçe karşılık olarak önerilmiştir.

Konuşmaları açıkça aktaran ilk telefon aygıtı, Alexander Graham Bell ve Charles Sumner Tainter tarafından geliştiren radyofon isimli aygıttır. İki bilim insanı, bu aygıtla ilk başarılı denemeyi 15 Şubat 1880'de gerçekleştirdiler.

Telefon, ilk olarak telgraf sistemine benzer iki bağlantı üzerinden konuşulacak şekilde kullanılmaya başlanmıştır. Çoğu defa bir bağlantı demir tel, diğer bağlantı toprak olduğu için yitimler fazla ve sesler karışık olarak işitiliyordu. Bakır alaşımlarının gelişmesiyle tel sayısı arttırıldı. Konuşma sayıları arttıkça bağlantılar yetişmemeye başladı. 1886 yılında tek devreden değişik frekanslarla ses gönderen bir aygıt (multiplex) kısa devresi yapıldı. Uzun hatlara konulan yükselticilerle kayıplar giderildi. 19. yüzyılın sonunda ankesörlü telefonlar sunuldu.
Telefonda en büyük adımlardan biri operatör kullanmaksızın yapılan otomatik konuşmalardır. 1891 yılında geliştirilen Strowger otomatik arayıcıyla araya operatör girmeden aboneler birbirine bağlanabilmiştir. Bu düzenek 1920 yılında Bell düzeneği olarak geliştirilmiştir. 18 Ekim 1892'de Chicago ve New York arasında ilk uzun telefon hattı açıldı. 1948 yılından sonra ise transistörün sahneye çıkmasıyla elektromanyetik röle sistemler yerini, elektronik devrelere bırakmıştır. Elektronik arayıcı sistem ilk olarak 1965 yılında ABD'de servise konulmuştur.

Telefonda atılan diğer büyük adım da, uzak mesafe konuşmalarında yüksek frekanslı radyo yayınlarından yararlanılmasıdır. 150–300 km aralıklarla yer alan röle istasyonları konuşmaları koaks kablolardan ve havadan elektromanyetik yayın şeklinde iletmektedir. Frekans yükseldikçe tek bağlantı üzerinden konuşma kanal sayısı da yükselmektedir. Böyle bir sistemle iki röle istasyonu arasında aynı anda 3600 konuşma yapmak olasıdır.
Bu gelişmeyi uydular aracılığıyla yapılan konuşmalar izlemiştir.
Anakaralar arası telefon konuşmaları 1915 yılında başlamıştır. İlk konuşma Paris'le ABD'de Arlingon arasında yapılmıştır. Anakaralar arası telefon konuşmalarında güçlü radyo alıcı vericileri kullanılıyordu. İyonosferin etkisi konuşmaları zorlaştırdığı için sualtı kabloları kullanılmaya başlandı. İlk sualtı kablosuyla telefon görüşmeleri 1950 yılında Florida ile Havana arasında 185 km'lik uzaklıkta yapıldı. Sonuç doyurucu olduğu için 1956 yılında New York ile Londra arasına aynı düzenek kuruldu.
1930'larda zil ve indüksiyon bobinini masa seti ile birleştiren ve ayrı bir zil kutusu ihtiyacını ortadan kaldıran telefon setleri geliştirildi. 1930'larda pek çok alanda yaygın hâle gelen döner kadranlı çevirmeli telefonlar, müşteri tarafından aranılan hizmete olanak sağladı, ancak bazı manyeto sistemleri 1960'larda bile kaldı. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, telefon ağları hızla genişledi ve Amerika Birleşik Devletleri'ndeki model 500 telefon gibi daha verimli telefon setleri, merkez ofislerin etrafında toplanan daha büyük yerel ağlar geliştirildi. Çığır açan yeni bir teknoloji ile 1963 yılında American Telephone & Telegraph Company (AT&T Corporation) tarafından tuşlu masaüstü telefonlar piyasaya sürüldü.
Uydu aracılığıyla anakaralar arası ilk telefon konuşmaları 1960 yılında başladı. Echo 1 isimli uyduyla ABD'nin doğu yakası ile batı yakası arasında telefon bağlantısı sağlanınca bunu Telstar I, Telstar 2 ve diğer uydular izledi. Bugün uyduların devreye girmesiyle gemi ya da uçaklarla otomatik telefon konuşması yapılabilmektedir. 1985 yılında uzay mekiği Discovery'nin yörüngeye koyduğu uydulardan biri aynı anda 20.000 konuşma yapabilmeye olanak verir. Sonrakı yıllarda VoIP, IP telefon, mobil telsiz telefon, kriptolu telefon, kablosuz telefon, radyotelefon, sabit telefon, tuşlu telefon, araç telefonu, uydu telefonu, cep telefonu, akıllı telefon, videotelefon, videofon gibi telefon türleri yaratıldı.

Türklerde ilk telefon Osmanlı Devleti'nde 1908 yılında uygulanmaya başlandı. Kadıköy ve Beyoğlu santralleri 1911 yılında hizmete açıldı. İlk otomatik telefon santrali Cumhuriyet döneminde Atatürk'ün emriyle 1926 yılında Ankara'da kuruldu. Ardından diğer il merkezlerinde de telefon santralleri kurulmaya başlandı. Kısa bir süre sonra kurulan santraller aracılığıyla bütün iller arası telefon haberleşmesi böylece başlamış oldu. PTT'nin 1970'lerden sonra yaptığı çalışmalarla telefon, Türkiye'de geç olmakla beraber, süratle yayılmaya başladı.
Türkiye'nin milletlerarası telefon santrali İstanbul'daki Tahtakale Telefon Santralidir. Bu santralin diğer milletlerarası telefon santralleriyle irtibatı 1985 yılı itibarıyla altı yoldan olmaktadır. Bunlar: 

Edirne (Bulgaristan) hattı,
İzmir (Yunanistan) hattı,
Antalya (İtalya) hattı,
İskenderun (Suriye) hattı,
Diyarbakır (Irak) hattı,
Ankara (Rusya) hattı.
Diyarbakır'dan Bağdat'la görüşecek bir abone önce Tahtakaleyle irtibat kurar daha sonra Diyarbakır radyo linkiyle Bağdat'a ulaşır. Türsat uyduları uzayda yerini aldıktan sonra bu istasyon kapatılmış ve uluslararası telefon görüşmeleri dijital olarak uydular üzerinden gerçekleştirilmektedir.

Bir elektrik devresi üzerinden bir telefon konuşmasının yapılması sırasında meydana gelen olaylar şöylece sıralanabilir:

Ses enerjisi mekanik enerjiye dönüşür.
Mekanik enerji elektrik enerjisine dönüşür.
Elektrik enerjisi nakledilir.
Karşı tarafta elektrik enerjisi manyetik enerjiye dönüşür.
Manyetik enerji mekanik enerjiye dönüşür.
Mekanik enerji ses enerjisine dönüşür.
Elektrik titreşimlerinin iletkenlerdeki yayılma hızı esas titreşimlerinin havadaki yayılma hızından birkaç yüz bin kere daha fazla olduğundan (200.000-300.000 km/s mertebesinde) telefon ile konuşanlar, aradaki uzaklığa rağmen, karşı karşıya bulunuyorlarmış hissine sahiptirler. Telefon sistemi üç ana görev yapar. İki abone arasında konuşma irtibatını sağlar ve aboneler arasında çağırma, meşgul çevirme, ses sinyalleri üretir. Otomatik olmayan manyetolu telefonlarda bu işlemler elle yapılır.
Bir telefon aletinde bulunan belli başlı parçalar şunlardır: 

Ses alıcı (mikrofon)
Mikrofon akım kaynağı
Ses verici (kulaklık)
Çağırma ve çağrılma düzenleri
Devre açıp kapayıcılar, (anahtarlar)
Çağırma kadranı
Manuel ve otomatik santrallere bağlı telefon aletleri birbirinden farklıdır. Her birinde yukarıdaki parçaların bazıları bulunur. Telefonun ahizesi sesi elektrik enerjisine, elektrik enerjisini de sese çevirir. Otomatik telefon cihazında ahize kaldırıldığında devreyi açan bir anahtar ve ön tarafta numeratörü mevcuttur. Telefon ahizesi kaldırılınca telefonla santral arasında elektrik devresi kurulur. Ahizeden ton sesi duyulur. Numeratörden, mesela 6 rakamı çevrilince elektrik devresi altı defa açılıp kapanmış olur. Elektrik devresindeki açılıp kapanmalar sinyal olarak santralde devreler vasıtasıyla sayılır.
Muhaberenin konuşma şeklinde olması şart değildir. Lokal santrallere konulan bilgisayarlar gönderilen sinyal cinsine göre seçim yaparak dağıtımı analog telefon, sayısal telefon, faksimile, teleks, televizyon bilgi işlem şekillerinde terminallere ulaştırır. Böylece telefon konuşmaları yanında televizyon, faksimil resim ve yazı, teleks, bilgisayar işlemleri de çok süratli ve kaliteli olarak yürütülür.
Muhabere hatları: Muhabere (haberleşme) imkânları çok çeşitlidir. Bunlar:

İki telli konuşma devreleri uzak mesafelerde kayıplar çok arttığı ve kanal sayısı sınırlı olduğu için şehir içi dağıtım sistemi dışında kullanılmaz. Muhabere sistemleri radyo yayınlarından istifadeyle kapasite ve kalite yönünden çok gelişmiştir. Telefon konuşmaları hem doğrudan analog sinyal olarak hem de bu analog sinyalin sayısal

Robot, otonom veya önceden programlanmış görevleri yerine getirebilen elektro-mekanik bir makinedir. Güncel tanımı ile robotlar, elektronik ve mekanik birimlerden oluşan, algılama yeteneğine sahip olan ve programlanabilen cihazlardır. Başka bir tanımla robotlar, canlıların işlevlerini ve davranışlarını taklit edebilen, fiziksel yeteneklere ve yapay zekâya sahip, disiplinler arası öğeler içeren mühendislik ürünleridir.
Robotlar doğrudan bir operatörün kontrolünde çalışabildikleri gibi bağımsız olarak bir bilgisayar programının kontrolünde de çalışabilir. Robot deyince insan benzeri makineler akla gelse de robotların çok azı insana benzer.
Günümüzde robotların en büyük kullanım alanı endüstriyel üretimdir. Özellikle otomotiv endüstrisinde çok sayıda robot kullanılır. Bunların çoğu kol şeklindeki robotlardır. Bunlar parçaları monte eden, birleştiren, kaynak ve boya yapan robotlardır.
Evlerde robot kullanımı giderek artmaktadır. Evlere giren ilk robotlar Furby, AIBO gibi oyuncaklardır. Başta ABD'de olmak üzere ev işlerine yardımcı olan robotların kullanımı da giderek yaygınlaşmaktadır. Yerleri kendi kendine süpüren robot elektrik süpürgeleri büyük talep görmektedir.

Robot duyargaları (sensör) ile çevresini algılayan, algıladıklarını yorumlayan, bunun sonucunda karar alan (yapay zeka), karar sonucuna göre davranan, eylem olarak hareket organlarını çalıştıran veya durduran bir aygıttır. Bu tanıma göre bilgisayara paralel port ile bağlı ve klavyeden kontrol edilen bir araba robot değildir. Çünkü kendisi tek başına karar vermemekte, bizim klavyeden verdiğimiz talimatları uygulamaktadır. Ancak aynı araba duyargaları ile algıladıklarını yorumlamak üzere bilgisayarın mikroişlemcisini kullanıp, yorumlatıyor ve kendi karar alabiliyor, algılamalarına göre bizden bağımsız davranabiliyorsa o artık bir robottur.

Robot kelimesi, ilk defa Karel Čapek'in 1920 yılında yazdığı R.U.R. - Rossum's Universal Robots adlı (ve Türkçeye Halid Fahri tarafından R.U.R. - Alemşumul Suni Adamlar Fabrikası adıyla çevrilip, Osmanlıca olarak 1927 yılında Devlet Matbaası tarafından da yayınlanan) eserinde yer almış ve daha sonra tüm dünyada kullanılmaya başlanmıştır. Karel Čapek'in R.U.R. adlı oyununda mekanik ve otonom, ama insanca duygulardan yoksun yaratıklar olarak kullanılan robot, daha sonra birçok bilimkurgu romanına konu olmuştur. Isaac Asimov ünlü robot serisiyle teknolojik açıdan tutarlı bir robot kavramı yaratır ve robotların amacının insana hizmet olduğunu, bir robotun kendi amaçlarını insanların amaçlarına hiçbir zaman tercih edemeyeceğini koyduğu 3 Robot Yasası'yla belirler. Bu robot yasaları şu anda insanla robot arasındaki ahlaksal ve hukuksal ilişkinin temelini oluşturmaktadır.

Mobil robotlar, ortamlarında hareket etme yeteneğine sahiptir ve tek bir fiziksel konuma sabitlenmezler. Günümüzde yaygın olarak kullanılan bir mobil robot örneği, otomatik kılavuzlu araçtır (AGV). AGV, zemindeki işaretleyicileri veya telleri takip eden veya görüş veya lazer kullanan bir mobil robottur. AGV'ler bu makalenin ilerleyen kısımlarında ele alınmaktadır.
Mobil robotlar ayrıca endüstri, askeri ve güvenlik ortamlarında da bulunur. Ayrıca tüketici ürünleri, eğlence amaçlı veya vakum temizleme gibi belirli görevleri yerine getirmek için de ortaya çıkarlar. Mobil robotlar, güncel araştırmaların büyük bir bölümünün odak noktasıdır ve hemen hemen her büyük üniversitenin mobil robot araştırmalarına odaklanan bir veya daha çok laboratuvarı vardır.
Mobil robotlar genellikle montaj hattı|montaj hat]]ları gibi sıkı bir şekilde kontrol edilen ortamlarda kullanılır çünkü beklenmedik müdahalelere yanıt vermekte zorluk çekerler. Bu nedenle çoğu insan nadiren robotlarla karşılaşır. Ancak temizlik ve bakım için kullanılan ev robotları gelişmiş ülkelerde evlerde ve evlerin çevresinde giderek daha yaygın hale geliyor. Robotlar askerî uygulamalarda da kullanılabilirler.

Endüstriyel robotlar genellikle birleştirilmiş bir eklemli kol (çok bağlantılı manipülatör) ve sabit bir yüzeye tutturulmuş bir uç efektörden oluşur. En yaygın uç efektör türlerinden biri tutucu tertibatıdır.
Uluslararası Standardizasyon Örgütü, ISO 8373'te manipüle eden endüstriyel robotun tanımını şu şekilde vermektedir:
"Endüstriyel otomasyon uygulamalarında kullanılmak üzere sabit veya mobil olabilen, üç veya daha fazla eksende programlanabilen, otomatik olarak kontrol edilen, yeniden programlanabilir, çok amaçlı bir manipülatör."
Bu tanım Uluslararası Robotik Federasyonu, Avrupa Robotik Araştırma Ağı (EURON) ve birçok ulusal standart komitesi tarafından kullanılmaktadır.

En yaygın endüstriyel robotlar, öncelikle mal üretimi ve dağıtımı için kullanılan sabit robotik kollar ve manipülatörlerdir. "Hizmet robotu" terimi daha az iyi tanımlanmıştır. International Federation of Robotics geçici bir tanım önermiştir, "Hizmet robotu, üretim operasyonları hariç, insanların ve ekipmanların refahı için yararlı hizmetleri gerçekleştirmek üzere yarı veya tam otonom olarak çalışan bir robottur."

0. Yasa: Bir robot, insanlığa zarar veremez veya hareketsiz kalarak insanlığın zarar görmesine izin veremez. (Bu yasa, sonradan "Sıfırıncı Yasa" olarak eklenmiştir.)
1. Yasa: Bir robot, 0. yasa ile çelişmediği sürece, hiçbir şekilde insan türüne zarar veremez veya hareketsiz kalarak zarar görmesine izin veremez.
2. Yasa: Bir robot, 0. ve 1. yasaları ile çelişmediği sürece, kendisine insanlar tarafından verilen komutlara itaat etmek zorundadır.
3. Yasa: Bir robot, 0., 1. ve 2. yasalar çelişmediği sürece, kendi varlığını korumak zorundadır.

Bazı görevler için insanın yerini tamamen alabilecek, bazı görevler için ise insanlara yardım edebilecek sistemlerin hazırlanmasıyla ilgili çalışmaları kapsayan bilim dalıdır. Bu bilim dalında çalışan kişiler genel olarak yazılımcılar, elektriksel donanım tasarımcıları, mekanik donanım tasarımcıları ve bunların üreticileridir.

Batı yazınında MÖ 300 yıllarında Yunan matematikçi Archytas tarafından buharla çalışan bir güvercin yapılmış olduğu belirtilse de, robotikle ilgili bilinen en eski yazılı kayıt, Cezeri'ye aittir. Robotik ile ilgili tarihteki ilk önemli çalışmalara imza atan Cezeri; otomatik saatler, abdest alma ya da ikram hizmetinde bulunan makineler gibi icatlar ortaya çıkartmıştır. El-Cezeri'nin yaptığı bu otomatların enerji kaynağı ise yer çekimi kuvvetiydi. Bu kuvvet de ya düşürülen bir ağırlık, ya boşalan bir kaptaki şamandıra ya da batan bir cisim sayesinde enerji üretiyordu.

Sinemada, robotik konvansiyonel bir görsel efekt tekniği olarak yer bulmuştur. Sanatsal görüş, malzeme bilgisi ve teknik birleştiğinde çok gerçek efektler elde edilebilmektedir. Genellikle bu konuda bilgi azdır, çünkü efekt şirketleri tekniklerini gizli tutmaktadır. Ancak genel olarak Mekatronik konusunda bilgili kişilerin ilgilendiği bir alandır. Sinemada robotikin nasıl gerçekleştirildiğini görmek için korku ve yaratık filmleri:

Homunculus, 1916
Der Golem, 1920
Frankenstein, James Whale, 1931
Metropolis, Fritz Lang, 1927
Gibel Sensatsii, Aleksandr Andrievski, 1935
Doctor Satan's Robot, William Witney-John English, 1940
The Day the Earth Stood Still, Robert Wise, 1951
The Invaders from Mars, William Cameron Menzies, 1953
Robot Monster, Phil Tucker, 1953
Tobor the Great, Lee Sholem, 1954
Gog, Herbert L. Strock, 1954
Devil Girl from Mars, David MacDonald, 1954
Forbidden Planet, 1956
The Mysterians, Iroshiro Honda, 1957
Cylons, Battlestar Galactica, 1970, 2004
The Invisible Boy, Hermann Hoffman, 1957
Alphaville, Jean Luc Godard, 1965
Dr. Who and the Daleks, Gordon Flemyng, 1965
Docteur Goldfoot and the Bikini Machine, Norman Taurog, 1965
Human Duplicators, Hugo Grimaldi, 1965
2001:A Space Odyssey, Stanley Kubrick, 1968
THX 1138, George Lucas, 1971
Silent Running, Douglas Trumbull, 1972
Westworld, Michael Crichton, 1973
Sleeper, Woody Allen, 1973
Futureworld, Richard T. Helffron, 1977
Demon Seed, Donald Cammel, 1977
Star Wars, George Lucas, 1977
Alien, Ridley Scott, 1979
Galaxina, William Sachs, 1980
Saturn 3, Stanley Donen, 1980
Blade Runner, Ridley Scott, 1982
Androide, Aaron Lipstadt, 1983
Runaway, Michel Crichton, 1984
Terminatör, James Cameron, 1984
Daryl, Simon Wincer, 1985
Deadly Friend, Wes Craven, 1986
Short Circuit, John Bedham, 1986
Star Trek, The Next Generation, Gene Roddenberry, 1987
Robocop, Paul Verhoeven, 1987
Bunker Palace Hotel, Enki Bilal, 1989
Roboforce, David Chung, 1989
Cyborg, Albert Pyun, 1989
Screamers, Christian Duguay, 1995
Bicentennial Man, Chris Columbus, 1999
Lost in Space, Stephen Hopkins, 1998
The Iron Giant, Brad Bird, 1999
A.I. Artificial Intelligence, Steven Spielberg, 2001
i Robot, Alex Proyas, 2004
Robots, Chris Wedge, 2005
Transformers, Michael Bay, 2007
Wall-E, Andrew Stanton, 2008
Transformers: Revenge of the Fallen, Michael Bay, 2010
Suretler, Jonathan Mostow, 2009
Chappie 2015

Kaçırılan robot problemi
Robot engelleme standardı
İstanbul Robot Müzesi
Nomad 200

Uçak veya tayyare; hava akımının başta kanatlar olmak üzere kanat profilli parçaların alt ve üst yüzeyleri arasında basınç farkı oluşturması sayesinde havada tutunarak yükselebilen, uçma özellikli motorlu bir hava gemisi ve hava taşıtıdır. Pistonlu ya da jet motorlu, sabit kanatlı ve havadan ağır pek çok hava taşıtı uçak kategorisine dâhildir. Günümüzde en temel uçak tipleri, yolcu uçağı, savaş uçağı, kargo uçağı olarak bilinirken, farklı coğrafi şartlara göre özelleştirmiş uçaklar da mevcuttur.
Uçağın ana parçaları havada tutunabilmeyi sağlayan kanatlar, kanatları dengede tutmaya yarayan kuyruk, uçağın durum ve pozisyonunu değiştiren uçuş kumandaları ve gerekli itmeyi sağlayan uçak motoru, pervane gibi elemanlardır. Yolcuları ve yükü barındıran gövde ile uçuş ekibi ve uçuş sistemlerini barındıran kokpit uçağın ana bölümlerindendir. Yıldız tipi motor, boksör tipi motor, sıralı motor, turboprop, elektrik motoru, pistonlu motor, jet motoru, roket motoru, turbofan, gaz türbini, ramjet, scramjet motorları yaygın uygulanır.
Wright Kardeşler, 1903'te "havadan ağır ilk sürekli ve kontrollü uçuş"lu ilk uçağı Wright Flyer'i icat etti ve uçurdu. Onlar projelerini Otto Lilienthal ve George Cayley'nin eserleri üzerine inşa ettiler. Birinci Dünya Savaşı'ndaki sınırlı kullanımının ardından uçak teknolojisi gelişmeye devam etti. Uçaklar, II. Dünya Savaşı'nın tüm büyük savaşlarında yer aldı. İlk jet motorlu uçak, 1939'da sunulan Alman Heinkel He 178'di. İlk jet motorlu yolcu uçağı olan de Havilland Comet, 1952'de tanıtıldı. İlk geniş çapta başarılı ticari jet olan Boeing 707, 50 yılı aşkın bir süredir ticari hizmetteydi.

'"Uçak"' kelimesi, Türkçe uç- fiiline -(a)k fiilden isim yapma eki getirilerek türetilmiştir. '"Tayyare"' kelimesi ise, Arapça ṭyr kökünden gelen ṭayyār '"طيّار "' "uçucu" sözcüğünden türetilmiştir. Tayyare kelimesi günlük konuşmada eski tip pervaneli uçakları ifade etmek için kullanılsa da iki kelime de aynı anlamı karşılamaktadır.

Sabit kanatlı bir uçağın yapısal parçalarına gövde adı verilir. Mevcut parçalar uçağın tipine ve amacına göre değişebilir. Erken tipler genellikle kumaş kanat yüzeyleri olan ahşaptan yapılmıştır. Yaklaşık yüz yıl önce motorlar motorlu uçuş için uygun hâle geldiğinde bunların yuvaları metalden yapılmıştır. Daha sonra hız arttıkça, İkinci Dünya Savaşı'nın sonuna kadar giderek daha fazla parça metal hâle geldi. Modern zamanlarda, kompozit malzemelerin kullanımı giderek artmaktadır.
Tipik yapısal parçalar şunları içerir:

Genellikle hava profili kesitli bir veya daha fazla büyük yatay kanat. Uçak ileri doğru hareket ederken kanat profili havayı aşağı doğru saptırır ve onu uçuşta desteklemek için kaldırma kuvveti oluşturur. Kanat konfigürasyonu ayrıca, uçağın sabit uçuşta sola veya sağa kaymasını durdurmak için yuvarlanmada denge sağlar.
Bir füzelaj, uzun, ince bir gövde, aerodinamik açıdan pürüzsüz olması için genellikle konik veya yuvarlak uçludur. Gövde, gövdenin diğer kısımlarını birleştirir.
Dikey stabilizatör veya yüzgeç, uçağın arkasına monte edilmiş ve tipik olarak üzerinde çıkıntı yapan kanat benzeri dikey bir yüzeydir. Kanat, uçak uçuş dinamikleri'ni (sola veya sağa dön) dengeler ve bu eksen boyunca dönüşünü kontrol eden dümeni monte eder.
Genellikle dikey dengeleyicinin yanında kuyruğa monte edilmiş yatay stabilizatör veya kuyruk düzlemi. Yatay dengeleyici, uçağın eğimini sabitlemek (yukarı veya aşağı eğim) için kullanılır ve eğim kontrolü sağlayan irtifa dümeni'ni monte eder.
İniş takımı, yüzeydeyken uçağı destekleyen bir dizi tekerlek, kızak veya şamandıradır. Deniz uçaklarında, gövdenin alt kısmı veya şamandıralar (dubalar) sudayken onu destekler. Bazı uçaklarda iniş takımları uçuş sırasında sürtünmeyi azaltmak için geri çekilir.

Sabit kanatlı bir uçağın kanatları, uçağın her iki yanında uzanan statik düzlemlerdir. Uçak ileriye doğru hareket ettiğinde, hava kaldırma oluşturmak için şekillendirilmiş kanatların üzerinden akar. Bu şekle kanat profili denir ve kuş kanadı şeklindedir.
Uçaklar, bir çerçeve boyunca gerilmiş ve üzerlerine hava akışının uyguladığı kaldırma kuvvetleri tarafından sertleştirilmiş esnek kanat yüzeylerine sahiptir. Daha büyük uçaklar, ek güç sağlayan sert kanat yüzeylerine sahiptir. İster esnek ister sert olsun, çoğu kanat, onlara şekil vermek ve kaldırma kuvvetini kanat yüzeyinden uçağın geri kalanına aktarmak için güçlü bir çerçeveye sahiptir. Ana yapısal elemanlar, kökten uca uzanan bir veya daha fazla direk ve ön uçtan arka kenara uzanan birçok nervürdür. Ok açılı kanat, sadece geriye veya ileriye doğru süpürülmüş düz bir kanattır. Delta kanat, çeşitli nedenlerle kullanılabilen bir üçgen şeklidir. Değişken süpürme kanadı, kalkış ve iniş için verimli bir düz konfigürasyondan, yüksek hızlı uçuş için düşük sürtünmeli bir süpürme konfigürasyonuna dönüşür. Değişken süpürme kanadı kalkış ve iniş için verimli bir düz konfigürasyondan, yüksek hızlı uçuş için düşük sürtünmeli bir konfigürasyonuna dönüşür.
Uçan kanat, belirli bir gövdesi olmayan kuyruksuz bir hava aracıdır. Mürettebatın, yükün ve ekipmanın çoğu ana kanat yapısının içine yerleştirilmiştir. Harmanlanmış kanat basık şeklilli bir gövdeye sahiptir. Bir kaldırıcı gövde, gövdenin kendisinin kaldırma kuvveti oluşturduğu bir konfigürasyondur.

Stabilite ve kontrol sağlamak için, çoğu sabit kanatlı tipte bir kanatçık ve dümen içeren bir kuyruk takımı bulunur. Kanart bir uçağın yatay kuyruğunun ana kanadın önüne yerleştirildiği aerodinamik şemadır.

Uçaklar karmaşık uçak uçuş kontrol sistemi'ne sahiptir. Ana kontroller, pilotun konumu kontrol ederek hava aracını havada yönlendirmesini sağlar. İnsanlı hava taşıtlarında, kokpit enstrümanları pilotlara uçuş göstergesi, motor gücü, navigasyon, iletişim ve diğer hava aracı sistemleri dâhil olmak üzere bilgi sağlar.

Aküler: Motorun veya yardımcı güç kaynağının (APU) ilk çalışması için gerekli elektriği sağlar. Acil durumlarda da yedek enerji kaynağı olarak bulunur.
Jeneratörler: Motordan veya APU'dan aldıkları dönme hareketini doğru akım elektriğe çevirirler ve uçağın sistemlerini besler.
Alternatörler: Uçağın motor ve varsa APU'dan aldıkları dönme hareketini alternatif akım elektriğe çevirirler. Alternatörler, motorların değişik devrelerinde sabit, güvenilir enerji sağlar. Günümüzün modern uçaklarında alternatörler ana üreticilerdir.

Alternatif akımı doğru akıma çevirirler, voltaj değişmelerini önlerler.

Dağıtım baraları (BUS bar): Elektriği cihazlara ulaştıran merkezi dağıtım hattıdır.
Kablolar, kablo grupları (electrical harness)

Cihazları aşırı akımdan korur. Daha önce basma çekme düğme şeklinde olan sigortalar, gelişmiş cam kokpitli modern uçaklarda pilotun önündeki ekranlarda görülebilmekte, arıza mesajı verilmekte, pilot tarafından yerinden kalkmadan ekrana bağlı tuşlarla elektronik olarak reset edilebilmektedir. Klasik sigortalar büyük çaplı uçaklarda pilot kabininin içinde veya yakınında, küçük uçaklarda haricî kapakların içinde bulunur.

Tren, raylar üzerinde bir ya da birkaç lokomotif tarafından çekilen veya itilen vagonlardan oluşan ulaşım aracı. Tren kelimesi Türkçe ve diğer dillere Latince trahereden (çekmek) türeyen eski Fransızca trahinerden gelmiştir. 

Trenlerin kökleri vagon yolu'na kadar gitmektedir. Bu, demiryolu rayları kullanıyordu ve gücü atlı tramvay ya da kablo demiryolu ile çekiliyordu. Tren, dünyada ilk kez 1800'lü yılların başında, İngiltere'de kullanılmaya başlanmıştır. Tren, Richard Trevithick adında bir mühendis ile İngiltere'nin Pennydarran bölgesinde bir maden sahibinin iddialaşmaları yüzünden doğmuştur. Mühendis Trevithick, 10 ton ağırlığındaki demir yükü, kendi yaptığı buharlı lokomotif ile Pennydarran'dan Cardiff'e kadar raylı bir yol aracılığıyla hiç zorlanmadan taşıyabileceğini iddia ediyordu. Böylece 6 Şubat 1804 tarihinde Tram-Waggon adlı bir lokomotif 10 tonluk demir yükü ve ayrıca 70 yolculu bir arabayla Cardiff'ten hareket etti. 16 km uzunluğundaki Pennydarran-Cardiff yolu, beklemeler ve tamirler de hesaba katılırsa, tam 5 saatte aşılabildi. Elde ettiği bu başarılı sonuca karşın Trevithick'in şansı yaver gitmemiş bu yeni makineyi daha fazla geliştirememiş ve böylece makinenin o günlerdeki yaygın ulaşım aracı hayvanlardan daha üstün ve etkin olduğunu ispatlayamamıştır. İşte bu nedenledir ki, trenin bulunuşu, başka bir İngiliz'e, George Stephenson'a mal edilir. George Stephenson, daha sonraki yıllarda, peron, lokomotif ve vagon tasarımları çizmiş ve bunları gerçekleştirmiştir. Böylece o günün buharlı lokomotifi... gelişimin bir simgesi halini almıştır. Stephenson, 27 Eylül 1825 tarihinde yalnızca yolcu ve yük taşıyarak Dünya'nın ilk demiryolu taşımacılığını gerçekleştiren treni, İngiltere'deDarlingthon ile Stockton arasında kullanmıştır. Yine Stephenson, bu tarihten beş yıl sonra saatte 24 km hızla gidebilen ve Rocket adını taşıyan yeni bir lokomotif modeliyle büyük ticari önemi olan Liverpool-Manchester hattındaki yarışmayı kazanmıştır. Fakat Yuval Noah Harari Hayvanlardan Tanrılara - Sapiens kitabında (sayfa 348) ilk ticari trenin Liverpool ile Manchester arasında 1830'da faaliyete geçtiğini yazar.
Hızlı transit ve tramvaylar ilk olarak 1800'lerin sonlarında çok sayıda insanı şehirlerde ve çevresinde taşımak için inşa edildi. 50 km uzunluğundaki Liverpool-Manchester hattından sonra, İngiltere'de on yıl içinde yapımı bitmiş veya tamamlanmış durumda olan demiryollarının uzunluğunun toplamı 2.000 km'ye ulaşmıştır. 1831'de Amerika Birleşik Devletleri'nde, 1832'de Fransa'da, 1835'te Belçika ve Almanya'da, 1837'de Rusya'da ve 1848'de İspanya'da demiryolu kullanılmaya başlanmıştır.
1920'lerden başlayarak ve İkinci Dünya Savaşı'nın ardından, dizel lokomotif ve elektrikli lokomotifler, itici güç aracı olarak buharın yerini aldı. Daha fazla hareketlilik sunan otomobillerin, kamyonların ve geniş otoyol ağlarının geliştirilmesinin ardından trenlerin önemi ve pazar payı azaldı ve birçok demiryolu hattı terk edildi. Otobüslerin yaygınlaşması bu dönemde de birçok hızlı toplu taşıma ve tramvay sisteminin kapanmasına neden oldu. İlk olarak 1960'larda inşa edilen yüksek hızlı demiryolu, kısa ve orta mesafelerde arabalar ve uçaklarla rekabet ettiğini kanıtlamıştır. Banliyö treni ve bölgesel tren, 21. yüzyılda hafif raylı sistem gibi, sıkışık otoyollara bir alternatif ve kalkınmayı teşvik etmenin bir yolu olarak önem kazanmıştır. Monoraylar tek bir ray üzerinde çalışır, füniküler ve raflı demiryolu ise dik yokuşları geçmek için benzersiz bir şekilde tasarlanmıştır. Yüksek hızlı manyetik raylı tren (maglev) ve yüksek standartlı demiryolu gibi deneysel trenler 2020'lerde geliştirilmektedir ve en hızlı geleneksel trenlerden bile daha yüksek hızlar sunan bir kılavuz rayın üzerinde süzülmek için manyetik levitasyon kullanır. Doğal gaz ve hidrojen gibi alternatif yakıtların kullanıldığı trenlerin geliştirilmesi, 21. yüzyılın bir başka gelişmesidir.

Trenler, en eskisi Babil tarafından MÖ 2200 dolaylarında inşa edilen taş vagonlarda çalışan tekerlekli vagonların bir evrimidir. 1500'lerden başlayarak, madenlerden malzeme çekmek için vagon yolları kullanılmaya başlandı; 1790'lardan itibaren daha güçlü demir raylar tanıtıldı  1700'lerin ikinci yarısındaki erken gelişmelerin ardından, 1804'te İngiliz mucit Richard Trevithick tarafından inşa edilen bir buharlı lokomotif, tarihteki ilk buharlı trene güç verdi. Yakıtın kolayca bulunabildiği kömür madenlerinin dışında, 1825'te Stockton ve Darlington Demiryolu'nun açılışına kadar buharlı lokomotifler denenmedi. İngiliz mühendis George Stephenson, bu 40 kilometrede (25 mil) Locomotion No. 1 adlı bir buharlı lokomotif işletti. Bu, 400'den fazla yolcuyu saatte 13 kilometreye (8 mph) kadar çeken uzun hattı. Bu lokomotifin başarısı ve 1829'da Stephenson's Rocket, buharlı lokomotiflerdeki değerlerin çoğunu ikna etti ve on yıl içinde Birleşik Krallık'ta "Railway Mania" (Demiryolu Çılgınlığı) olarak bilinen borsa balonu başladı. 
Buharlı lokomotiflerin başarısına ilişkin haberler, 1829'da ilk buharlı demiryolunun açıldığı Amerika Birleşik Devletleri 'ne hızla ulaştı. Amerikan demiryolu öncüleri kısa süre sonra, ülkenin demiryollarında tipik olan daha keskin virajları ve daha kaba rayları idare etmek için tasarlanmış kendi lokomotiflerini üretmeye başladılar.
Avrupa'nın diğer ulusları da İngiliz demiryolu gelişmelerini not aldı ve kıtadaki çoğu ülke, 1829'un sonlarında Fransa'da bir buharlı trenin ilk seferini takiben 1830'larda ve 1840'larda ilk demiryollarını inşa etti ve açtı. 1850'lerde, çoğu Amerikan lokomotif tasarımlarından etkilenen veya satın alınan trenlerle, trenler Avrupa'da genişlemeye devam 
Trenler ilk olarak Güney Amerika, Afrika ve Asya 'da, 1840'lardan başlayarak sömürgelerinin kontrolünü sağlamlaştırmak ve ihracat için kargo taşımak için demiryolları inşa eden sömürgeci emperyal güçler tarafından inşa edilerek hizmete açıldı.  Hiçbir zaman sömürgeleştirilmeyen Japonya'da demiryolları ilk kez 1870'lerin başında geldi. 1900'e gelindiğinde, ıssız Antarktika dışında her kıtada demiryolları faaliyet gösteriyordu.

Yolcu taşımacılığı
Yük taşımacılığı
Kar temizleme veya yol açma

Karma tren
Yolcu treni
Şehirlerarası demiryolu
Yükseltilmiş demiryolu
Maden demiryolu
Orta kapasiteli raylı sistem
Asma demiryolu
Nostaljik demiryolu
Kablolu vagon
Ekspres treni
Tekne treni
Sirk treni
Akşam yemeği treni
Yangın treni
Cenaze treni
Hidrojen treni
Hastane treni
Para treni
Yalpalı tren
Yük treni
Zırhlı tren

Çoklu birim
Dar hat açıklığı
Demiryolu hat açıklığı
Nostaljik tramvay
Tramvay-tren
Dekovil
Katener
Raybüs
Minyatür raylı taşımacılık

Otomobil, yolcu veya yük taşımak üzere tasarlanmış, motorlu ve tekerlekli kara ulaşım aracı. Otomobil, yakıtla çalışan bir motor sayesinde hayvan gücü kullanılmadan, itmeden veya çekmeden hareket edebilen ve üzerindekileri de taşıyabilen bir taşıttır. Halk arasında -ve bundan sonra bu maddede de- "araba" olarak isimlendirilir ve bilinir.
Genel olarak otomobiller içten yanmalı motorlarla ve dört lastiğin dönmesiyle çalışır. Ancak 2001 yılı itibarıyla, hibrit motorlu otomobiller satılmaya başlamıştır. Elektrikle çalışan hibrit motorlar için şu an Amerika Birleşik Devletleri de başta olmak üzere, birçok ülke vergilerini minimuma indirmiş ve ücretsiz elektrik dolum istasyonlarını otoparklara ve benzincilere yerleştirmiştir.
3 teker üzerinde hareket edebilen arabalar da üretildi, ancak ortaya çıkan denge ve dayanıklılık sorununa bağlı olarak kullanışlı olamadığı için yaygınlık kazanamadı.

Otomobil sözcüğü Türkçeye, Fransızca automobile sözcüğünden geçmiştir. Fransızca sözcük ilk kez 1865 dolayında elektrikli motorlar için kullanılmış, 1894 dolayında Daimler-Benz ve Peugeot'nun imal ettiği benzin motorlu araçlara uygulanmıştır.
Fransızca kelime, Grekçe "kendi" anlamındaki αὐτός (autós) ve Latince "hareket eden" manasındaki mobilis sözcüklerinin birleştirilmesiyle oluşturulan ve başka bir hayvan ya da araç tarafından itilmek ya da çekilmek yerine kendi kendine hareket eden araç anlamına gelir. Yunanca zamire Latince sıfat eklenerek yeni sözcük üretilmesi zamanında eleştiriye tabi tutulmuştur. Türkçede ilk olarak Ahmet Rasim tarafından Şehir Mektupları yapıtında 1898'de kullanılmıştır.

1670'ler: Sözcük anlamına uygun olarak kendi kendine hareket eden ilk araç büyük olasılıkla 1679-1681 yılları arasında Pekin'de Cizvit misyoner Ferdinand Verbiest tarafından Çin imparatoru için bir oyuncak olarak yapılan küçük buharlı araçtır.
1680: Çalışabilen ancak kullanışlı olmayan ilk içten yanmalı motor 1680 yılında Hollandalı Christiaan Huygens'in yaptığı barutun yanması ile çalışan pistonlu makine oldu. Kapalı bir silindir içinde patlayan barut kayabilen bir pistona etki ederek pistonun hareket etmesini sağlamaktaydı.
1698: İngiliz Thomas Savery ilk buharlı makineyi yaptı
1769: İngiliz James Watt uzun süreli çalışan buharlı makineyi yaptı
1769: Kendi kendine hareket eden ilk araç Fardier Fransız mühendis ve topçu yüzbaşı Nicolas Joseph Cugnot (1725-1804) tarafından yapıldı.
1787: Oliver Evans Amerika'da yolcu taşıyan araç yapmıştır.
1801: Birleşik Krallık'ta Richard Trevithick buharlı otomobil yaptı.
1824: İçten yanmalı motorların, özellikle dizel motorlarının temel ilkeleri, genç bir Fransız mühendisi Sadi Carnot tarafından ortaya atıldı
1830-15-20 km/h hızla giden buharla çalışan 14 yolcu taşıyabilen yolcu otobüsleri imal edildi.
1860: İngiliz Parlamentosu bütün arabaların iki sürücüsü ve önünde gündüz kırmızı bayrak gece kırmızı fener bulunmasını şart koşan kanun çıkardı. Bu kanun motor gelişim hızını biraz durdurdu. 1896 yılında bu yasa kaldırıldı.
1860: Hava gazı ile çalışan ticari bakımdan elverişli ilk motor Belçikalı mühendis Jean Joseph Etienne Lenoir (1822-1901) tarafından yapılmıştır.
1862: Fransız mühendisi Alphonse Eugène Beau de Rochas (1815-1893) 4 zamanlı çevrimin esaslarını ortaya koydu.
1867: Alman mühendisler Nicolaus August Otto (1832-1891) ve Eugen Langen (1833-1895), Rochas'ın bulduğu prensipleri pratiğe çevirerek dört zamanlı çevrime sahip motoru yaptılar.
1876: Nicolaus August Otto, ilk dört zamanlı gaz motorunu üretti.
1877 - Otto yaptığı motorun patentini Amerika'dan aldı.
1878: İngiliz mühendisi Dugal Clerk iki zaman esasına göre çalışan ilk motoru yaptı.
1880: Amerika'da George Brayton benzin yakıtlı motor yaptı.
1885: Benzinle çalışan içten yanmalı motora sahip ilk otomobil Alman mühendis Karl Benz tarafından yapıldı
1889: Viyanalı Siegfried Marcus (1831-1898) geliştirdiği motorla viyana sokaklarında 12 km hızla gezerken halkın panik yaşamasına sebep olmuş birkaç kaza yapmıştır. 17 suçtan mahkemeye verilen Marcus keşif yapmayı bıraktı.
1890: Herbert Akroyd Stuart, bir kaza sonucu kızgın bir yere değen gaz yağının hava ile karışarak yandığını gördü. Bu olaydan etkilenerek yaptığı deneylerle motorunu geliştirdi ve patentini aldı. Motorunda yakıt emilen ve hafifçe sıkıştırılan hava içerisine bir memeden gönderilerek patlayıcı ve yanıcı bir karışım oluşturulmaktaydı. Bu karışımın yanabilmesi için cidarları yüksek derecede ısıtılan ve buharlaştırıcı adı verilen bir ön yanma odası vardır. Ana yanma odasına bir kanalla birleştirilen bu oda ilk hareket için dışarıdan alevle ısıtılmaktadır. Bu motorda havanın ısısının sıkıştırma oranıyla arttığı düşünülmediğinden verim düşük olmuştur.
1890: Bir Alman mühendis olan Capitaine, Akroyd'un motoruna benzeyen bir motorun patentini aldı. Bu motorlar yarım dizel (kızgın kafalı) motorların esasını oluşturdu.
1890: İlk otomobillerin çoğu, dişlileri olmadığı için yokuş çıkamıyor, önce durup sonra geriye doğru inmeye başlıyordu. 1893'te yapılan Benz Victoria marka arabada bir deri kayışı küçük bir kasnağa bindiren bir kol kullanılmıştı. Bu düzenek tekerleklerin daha yavaş dönmesini ve yüksek manivela gücünün arabayı yokuş yukarı tırmandırmasını sağlıyordu. Zincir çekişli velo tipi araçtada bu şekilde üç ileri bir geri kasnağı vardı. Çekişin kolaylıkla arka tekerleklere iletilmesi için motor her zaman arkaya ya da sürücünün altına konuyordu.
1892-1897- Münih yüksek teknik okulu mühendislerinden Rudolf Diesel dizel motoru yaptı ve geliştirdi.
1893: Amerika'nın ilk başarılı otomobili “Duryea”, J. Frank ve Charles Edgar Duryea tarafından yapılmıştır.
1894: İlk resmi otomobil yarışı düzenlenmiştir, Paris-Rouen, 22 Temmuz.
1898: Fransa Otomobil Kulübü (AFC) Paris'teki Les Tuileries'nin güneşli bahçelerinde ilk otomobil fuarını organize etmiştir.
1902: İstenildiğinde benzinli istenildiğinde elektrik motoruyla ilerleyebilen ilk aracı 27 yaşındayken Ferdinand Porsche yapmıştır. 1902 yılında “Mixte-Wagen” adını verdiği aracı tanıtmıştır. Viyanalı bir fayton üreticisi olan Ludwig Lohner ile birlikte çalışan Porsche 4 silindirli bir Daimler motoruna aküler, bir jeneratör ve elektrik motorları ekledi. Bu haliyle Mixte benzinli motor stop edildiğinde bile akülerin çalıştırdığı elektrikli motorla ilerlemeye devam edilebiliyordu.
1903: Fransız Gustave Liebau ilk emniyet kemerini tasarladı ve patentini aldı
1904: Kısa adı FIA olan Uluslararası Otomobil Federasyonu kuruldu
1905: İsveçli mühendis Alfred Büchi egzoz gazlarından yararlanarak çalışan bir türbin vasıtasıyla dört silindirli bir motora aşırı hava yüklemeyi başardı.
1905: İlk 4WS ve 4WD sistemi Latil marka traktöre uygulandı.

1905: İlk tampon takılan araç İngiltere'nin Kilburn kentindeki "Simms Manufacturing Co." tesislerinde üretilen 20 beygir gücündeki Simms-Welback marka araçtır. Aynı yıl tamponun patentinin F. R. Simms tarafından alınmıştı, fakat aslında bu fikir yeni değildi. 1897 yılında Moravya’daki "Imperial Nesseldorf" vagon fabrikasında yapılan çek malı Prasident marka otomobilin önüne tampon konmuş, ancak Viyana yakınlarında yapılan denemelerde tampon düştüğü için bir daha takılmamıştır.
1908: Amerikalı Henry Ford T modeli adındaki ilk seri üretim otomobili yaptı. İlk üretim bandı fikrinin babası da Henry Ford oldu. Ford'un tasarladığı fabrika, 1913'te günde 1000 araba üretebiliyordu.
1918: Birleşik Krallık'ta “ Royal Aircraft Establishment “ fabrikaları mekanik püskürtmeli dizel yakıt sistemini geliştirdi. Böylece yüksek devirli dizel motorları oluşturularak hafif taşıtlarda kullanılmasına zemin hazırlandı.
1919: Avrupa'nın ilk seri üretim otomobili Type A Citroën tarafından piyasaya verildi. Citroen aynı yıl dünyada ilk organize satış sonrası hizmetleri yapılandırdı.
1920: Voisin firması hidrolik olarak çalışan ABS'nin atası üzerine çalışmalar yaptı. "Fren yapıldığında tekerleklerin kilitlenmesini önleyici donanım" tanımıyla da Almanya'da 671925 nosuyla ilk patentini aldı.
1924: Citroën, ilk çelik kasaya sahip arabası B10'u imâl etti.
1924: MAN'ın ürettiği bir kamyon, direkt enjeksiyonlu dizel motoru kullanan ilk vasıta oldu.
1934: Citroën, seri olarak önden çekişli araç üretmeye başladı.
1938: Citroën, Hidropnömatik süspansiyon sistemini icat etti.
1938: İsviçreli kamyon üreticisi Saurer ilk turbo motorlu kamyonu üretti.
1938: Klima'yı standart olarak kullanıma sunan ilk marka Studebaker Commander'dir.
1938: GM tasarımcısı Harley Earl ilk elektrikli cam sistemini Buick'ye monte etti.
1954 – Döner Pistonlu Motor (Rotary-Wankel motoru) Felix Wankel tarafından geliştirildi.
1957: İlk hız sabitleyicisi (cruise control) Imperial marka araçta kullanıldı.
1958: İsveç'teki Volvo Fabrikasında mühendis olan Nils Bohlin üç noktalı emniyet kemeri olarak bilinen sistemin patentini aldı.
1961: Türkiye'de %100 yerli imâlat ilk araba "Devrim"in üretimi tamamlandı.
1962: İlk seri üretim turbo motorlu otomobil Chevrolet Corvair Monza tanıtıldı. Daha sonra bu modeli Oldsmobile F85 Jetfire takip etti.
1963 - Wankel motoru ilk kez NSU Spider marka araçta kullanıldı.
1967: İngiliz otomobil firması Jensen ilk ABS'yi otomobillerine uyguladı.
1973: Avrupa'da seri olarak turbo motorla üretilen ilk otomobil BMW 2002 oldu.
1978: Modern ilk ABS sistemi BMW 7 serisi ve Mercedes S serisinde uygulandı.
1984: Turbo üreticisi Garrett, "intercooler" adını verdiği yeni bir turbo soğutucu düzen geliştirdi. Bu sayede türbine giren hava soğutularak turbonun performansı artırıldı.

1986: Çift turbo takılan ilk araç Porsche 959 oldu.
1987: Bosch ilk üretici olarak ABS sisteminin daha gelişmişi olan ASR sistemini piyasaya sürmüştür.
1993: Fiat Croma Tdi, değişken geometrili turboyla donatılan ilk otomobil oldu. Sistem düşük motor devirlerinde turbonun verimini önemli oranda artırıyordu.
1995: Bosch, seyir hâlinde arabanın emniyetini sağlamak üzere ESP sisteminin seri üretimine başladı. ESP sistemi, özellikle virajlarda ve ani yol değişikliklerinde motor, vites ve fren düzenine müdahale ederek aracın savrulmasını önler. İlk kez Mercedes S sınıfında kullan

Köprü, nehir ve vadi gibi geçilmesi güç bir engelin iki kıyısını bağlayan veya herhangi bir engelle ayrılmış iki yakayı birbirine bağlayan veya trafik akımının, başka bir trafik akımını kesmeden üstten geçmesini sağlayan yapıdır.

Genellikle ormanlı bölgelerde ilk köprüler bir veya daha fazla ahşap kütüğün uzatılmasıyla meydana getirilmiştir. Tropikal bölgelerde ise lifli bitkiler bir araya getirilerek asma köprüler inşa edilmiştir. Genellikle lifli asma ağaçları bu maksatla dünyanın çeşitli yerlerinde kullanılmıştır. Taşlı bölgelerde ise, ara ara taşlar yığılarak köprü ayakları yapılmıştır. Daha sonra bu ayaklar birleştirilmiştir.
İlk köprülerin Çin'de yapıldığı, oradan Hindistan'a yayıldığı tahmin edilmektedir. Arada ayaklar yaparak birden fazla açıklıklı köprüler inşa edilmiştir. MÖ 4000'de Mezopotamya'da ve MÖ 3000 yıllarında Mısır'da ilk kemere benzer köprülere rastlanmaktadır. Kemer köprü sisteminde yükler kemerler tarafından alınır ve yönü değiştirilerek basınç kuvveti olarak kemer boyunca nakledilir ve köprü ayaklarında zemine verilir. O zamandan beri kemer köprü şekli klasik köprü tipi olarak kalmıştır. Kemer tipi eski Mısırlılar tarafından bilinmekteyse de yapı sistemi olarak kullanılmamıştır. Kemer sistemi, anahtar taşı olmaksızın kendi kendini taşıyan bir yapı türü değildir. Eski Yunanlar kemer şeklini bilmelerine rağmen bunu yapılarda kullanmamışlar mimaride ilerlemelerine rağmen ancak birkaç köprü inşa etmişlerdir. Sebebi ise ticarette daha çok deniz yolunu kullanmalarıdır. Gerçek taş örme köprü, ekonomik ve dayanıklıdır. Küçük nehirleri orta ayaklar kullanarak geçmek mümkündür. Bu tür şekil, yaygın olarak Çinliler ve Romalılar tarafından kullanılmıştır. Romalıların yaptıkları köprülerin ilki ahşap olup, tarihi MÖ 621'e kadar uzanır. MÖ 200 civarında taş köprülerin inşası başladıysa da, ahşap olanlara da devam edilmiştir. Taş olanlardan günümüze kadar gelenler de mevcuttur. Genellikle yarı dairevi kemerler kullanmışlardır. Sayıları yedi-sekize varan taş blokların kullanıldığı olmuştur. Taşlar birbirlerine harçsız oturtulmuş olup, ayaklar çok rijit olarak yapılmıştır. Bu sebepten herhangi bir açıklığın çökmesinin komşu açıklıklara zararı olmaz. Özellikle nehir ortasında yapılan köprü ayaklarına itina göstermişlerdir. Orta ayakların inşası sırasında bitişik kazıklar çakarak, su ve zemini, sağlam zemin buluncaya kadar boşaltmışlar, ayağı daha sonra inşa etmişlerdir. Romalılar ayrıca vadileri aşmak için inşa ettikleri köprüleriyle de meşhurlardır.
Roma İmparatorluğunun çöküşü ile köprü inşaatında bir duraklama görülür. Ancak 13. asırda taş kemer köprü inşası Avrupa yanında Orta Doğu'da ve Çin'de yaygınlaşmıştır. Kemerler, Romalılara nisbetle daha basık inşa edilmiştir. Ancak inşa tarzı daha az itinalı yapılmıştı. Rönesans ile köprü mühendisliğinde sınırlı bir gelişme kaydedilmiş fakat daha çok süsleme tarafı ağır basmıştır. Ancak teorik bir gelişme Andrea Palladio tarafından Leonardo da Vinci'nin gerilme prensibini pratik hale getirmesiyle elde edilmiştir. Bu teknik, kısa ahşap elemanların kafes sistem meydana getirecek şekilde kullanılarak büyük açıklıkların geçilmesini mümkün kılmıştır.
1747'de Fransa'da Ecole des Ponts et Chaussées ilk mühendis mektebi olarak kurulmuştur. Bu okulda teorik bilgiler, tecrübe ile elde edilenlerle beraber verilmiştir. 1750'de ilk ahşap kafes sistem köprü İsviçre'de ve ilk demir köprü de 1779'da İngiltere'de inşa edilmiştir. 19. yüzyılda ise köprü inşasında önemli ilerleme kaydedilmiştir.

1800'lerde yapılan ahşap köprüler daha çok sanatkarlar tarafından inşa edilmiştir. Kafes sistem türünden taşıyıcı sisteme önem verilmiştir. Ayrıca kemer türünden ahşap taşıyıcı sisteme de ahşap köprülerde rastlanır. Kafes sistem köprülerde alt başlık çekme geçirilmelerine maruzken, üst boşluk basınç gerilmeleri taşırlar. Köşegen türünden olanlar ise kesme kuvvetine karşı koyarlar. Daha sonra ahşap köprülerde demir çubuklar kullanılmıştır. Ancak 1870'ten sonra bakımının masraflı olması dolayısıyla ve modern trafik yüklerine karşı yeterince mukavim olmamasından yavaş yavaş terk edilmiştir.

On dokuzuncu yüzyılda bu tür köprülerde önemli ilerlemeler yapıldı. Önceleri taş ve ahşap köprü yapım tekniğine uygun demir ve çelik köprüler yapılmışsa da, daha sonra bu tür malzemenin kendine has imkânlarının olduğu anlaşılmıştır. Bu köprülerin bir türü olan asma köprülerde, köprü tabliyesi, iki ayağa bağlı çelik halatlara asılı olarak taşınır. Diğer bir tür de kafes taşıyıcı sistemi olan çelik köprülerdir. Bunların özelliği yüksek titreşimlere mukavim olmalarıdır.

Çeliğin ucuzlaması bunun daha yaygın kullanılmasını sağlamıştır. Ayrıca kaynak tekniğinin ilerlemesi daha sağlam birleşme yerlerinin yapımını sağlamıştır. Çeliğin dayanımının yüksekliğinden dolayı, taşıdığı yükün ağırlığına oranı yüksektir. Değişik çelik alaşımlarının kullanılması çelik köprülerin dayanımının daha yüksek ve dış tesirlere daha dayanıklı olmasını sağlamıştır. Her ne kadar alüminyum kullanılmasıyla, daha hafif köprüler elde edilebilirse de pahalı olması bunların yaygınlaşmasını önlemiştir. Ancak daha sonra betonarme yapı türünün gelişmesi ve 1950'lerden sonra öngerilmeli betonun uygulanmaya başlanması, köprü inşaatında önemli adımların atılmasına yol açmıştır. Köprü inşaatında önemli gelişmeleri ayrıca matematiksel ve deneysel araştırmalar, bilgisayar kullanımı hızlandırmıştır. Bu tür metotları kullanarak, mühendisler statik ve dinamik yükler altında köprüde ortaya çıkacak gerilmeleri daha kesin elde edebilecek duruma gelmişlerdir. Bu suretle daha büyük açıklıkların daha narin köprülerle geçilmesi mümkün olmuştur.

İlk betonarme köprüler taş köprülere benzer şekilde inşa edilmiştir. Ancak 20. yüzyılda bu tür malzemenin kendisine has özelliği fark edilmiş ve farklı yapım türü geliştirilmiştir. Özellikle kemer köprülerin daha narin yapılabilmesine imkân vermiştir. Yol, bu kemerin üstünde, kemerle düşey kolonlarla bağlı olabileceği gibi, altta kemere asılı da düzenlenebilir. Genellikle büyük açıklıklı betonarme kemer köprüler, üç açıklıdır.

1940'larda öngerilmeli betonun gelişmesiyle, betonun düşük çekme gerilmesi mahzuru önlenmiştir. Öngerilme, köprülere beton dökümünden önce gerilen ve betonun dökülmesi ve sertleşmesinden sonra serbest bırakılan çelik çubuklarla verilebilir. Diğer bir tür öngerilme verme şekli de betonun dökülüp sertleştikten sonra, yerleştirilen öngerilme kablolarına kuvvet tatbik edip bunun uçlarından ankre edilmesidir. Öngerilmede, betonun yüksek basınç dayanımı, çeliğin yüksek çekme dayanımıyla birleştirilmektedir. İlk öngerilmeli beton köprüler 1936'da Almanya'da ve daha sonra Fransa'da yapılmıştır.

En yaygın köprü şekli olup, kısa ile orta açıklıklarda uygulanır. Basit ve ekonomik oluşu, tercih sebebidir. Karayolu köprülerinde I şeklindeki çelik kirişler mesnetler arasına yerleştirilir. Daha sonra üstüne 20 santimetre betonarme plak dökülür. Demiryolu köprülerinde ise demiryolu boyunca kirişlere konulan enlemlere mesnetlendirilir. Kiriş köprüler tek açıklıklı olabileceği gibi, sürekli kiriş şeklinde çok açıklıklı da olabilir. Kaynaklı olabildiği gibi perçinli de yapılabilir. Büyük açıklıklar için, mesnetlerden gelen kablolar açıklık boyunca tabliyenin taşıyıcılığını arttırırlar. Kiriş, bir yüzü yola gelmek üzere kutu kesitli olarak da tertiplenebilir. Düşey çelik plaklar kutu kesitine kaynaklanarak, köprünün taşıyıcılığı arttırılır.

Tek açıklıklı kafes kiriş köprülerde açıklık ortalarında yükseklik arttırılarak daha uygun taşıyıcılık elde edilir. Bu suretle malzeme ekonomik şekilde kullanılmış olur. Kafes kiriş köprüler sürekli de yapılabilir. Bunların yükseklikleri mesnet bölgesinde de büyüktür. Bu tür köprüler diğer tür köprü şekilleriyle beraber de kullanılabilir. Kafes kiriş, kemer şeklinde olabildiği gibi konsol olarak da düzenlenebilir. Asma köprülerde tabliye, kafes kiriş türünden de tertip edilebilir.

Bu, çeşitli şekillerde olabilir. Mesela, uç mesneti yakın mesnete birleştiren kiriş konsol olarak diğer açıklığa doğru uzayabilir. Bu şekilde köprü kirişi ilaveten ara mesnetteki kuleye de asılabilir. Konsol kirişin tam uç noktası serbest olduğundan küçük çökmelere ve dönmelere müsaade edebilir. Genellikle kirişin yüksekliği değişkendir. Mesned üstünde büyük yüksekliğe sahib olur. Dünyanın en uzun çelik konsol kirişi Kanada'da Quebec demiryolu üzerinde olup 549 metrekarelik bir açıklık geçilmektedir. 1900'de inşaatına başlanan köprünün yapımı sırasında iki defa kaza olmuş ve köprü 1917'de tamamlanabilmiştir.

Kemer köprülerin en masif olanı mesnetlere bağlı olanıdır. Mesnetler dönebilecek şekilde, mafsallı olarak düzenlenebildiği gibi bazı köprülerde tam tepe noktasında dönmelere müsaade edilebilir. Bunlar daha az masiftirler. Bu tür köprülerde yol köprü üzerinde olabilir ve yük basınç elemanlarıyla kemere verilir. Yol köprünün altından da geçebilir. Bu halde yolun yükü çekme taşıyan elemanlarla köprüye iletilir. Bazı durumlarda yolun seviyesi kemerin üzerinden de geçebilir. Eğer mesnet zemini, sağlam değilse, mesnetler birbirine bağlanabilir. Kemerler genellikle basınç taşıdıklarından burkulmaya karşı da korunmaları gerekir. Dünyanın en uzun kemer köprüsü New York'ta 1931'de inşa edilen 504 m açıklıklı Bayonne Köprüsü'dür.

Yirminci yüzyılda uzun açıklıklar için asma köprüler yaygınlaşmıştır. Bunlar kablo, kule ve ankraj olmak üzere üç elemanla belirlenir. Kablolar, köprünün tabliyesini taşıyan yüksek dayanımlı çelik tellerden ibarettir. Genellikle kablolar helisel şekildedir, bu suretle daha kolay imal edilirler. Köprünün kulelerine kablolar bağlanır ve bunlar köprünün tabliyesine mesnetlik teşkil ederler. Bunlar genel olarak çelik taşıyıcılardır, ancak betonarme de olabilirler. Kabloların bir uçları büyük bloklara bağlanır.

Hareketli köprüler, gemi ve büyük deniz vasıtalarına geçit verirler. Özellikle gerekli yükseklikte sabit köprü yapımı pahalı veya mümkün değilse bu tür köprü tercih edilir. Hareketi için ilave düzenlerin projelendirilmesi gerektiğinden, genellikle görünüşleri zarif d

Şiir, sözcüklerin düz anlamlarına ek olmak üzere ya da bunların yerine başka anlamlar oluşturmak için dilin ses estetiği veya ses sembolizmi ve ölçü gibi estetik ve ritmik özelliklerini kullanan bir edebiyat türüdür. Müellif İsmail Durmuş İslam ansiklopedisinde “mübalağa sanatı”nın şiirin temel karakteristiği olduğu üzerinde durmaktadır.
Şiir, Sümerlerin Gılgamış Destanı’na kadar uzanan köklü bir tarihe sahiptir. İlk şiirler Çincede olduğu gibi halk şarkılarından ya da Sanskritçe Vedalar, Zerdüştlük inancının Gataları ve Homeros’un "İlyada" ile "Odysseia"sı gibi destanların yeniden sözlü anlatım ihtiyacından ortaya çıkmıştır. Şiirin tanımlanması için antik dönemdeki çalışmalar, Aristoteles'in Poetikasında olduğu gibi konuşmanın, retorik, drama, şarkı ve komedide kullanımına odaklanmıştır. Daha sonraki çalışmalar, yineleme, mısra biçimi ve kafiye gibi özelliklere yoğunlaşmış ve şiiri tartışmasız olarak bilgilendirici, düzyazı formlarından ayıran estetik olgusuna vurgu yapmıştır. Yirminci yüzyılın ortalarından itibaren şiir dile yön veren temel yaratıcı güç olarak daha fazla anılır olmuştur.
Şiir, sözcüklere farklı yorumlar getirmek veya onlardan kaynaklanan duygusal tepkiler yaratmak için biçim ve bir araya getirmeleri kullanır. Asonans, aliterasyon, yansıma ve ritim gibi araçlar müzikal veya arpağ etkisi oluşturmak için bazen kullanılmaktadır. Şiir dilinin anlam belirsizliği, sembolizm, ironi ve diğer stilleri gibi araçları şiiri farklı yorumlamalara uygun hâle getirir. Benzer biçimde mecaz, benzetme ve mecaz-ı mürsel gibi konuşmanın öğeleri daha önce algılanmamış farklı imajlar arasında bir anlam katmanı içeren bir ilişki kurmaktadır. Kafiye ve ritim kurgusu içinde şiirin sözleri arasında da benzer yakınlıklar kurulabilir.
Bazı şiir biçimleri, şairin yazdığı dilin özelliğine bir yanıt ve ait olduğu kültüre ve türe özgüdür. Dante, Goethe, Mickiewicz ve Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî tarafından yazılan şiirleri okumaya alışık okurlar şiirin her zaman kafiye ve ölçü ile yazıldığını düşünebilir, ne var ki, kimi kutsal metinlerde olduğu gibi ritim ve ses estetiği oluşturmayı amaçlayan şiir gelenekleri de vardır. Modern şiir ise şiir geleneğine eleştiri üzerine kuruludur. Bunu yaparken birçok unsurun yanı sıra ses estetiği ilkeleriyle oynayıp test etmekte, bazen bunu kafiye ve ritimde de yapmaktadır. Günümüzün küreselleşen dünyasında şairler artan oranda farklı kültür ve dillerden biçimleri, tarzları ve teknikleri şiire uyarlamaktadır.

Türkçede karşılık olarak koşuk, yır, özün gibi sözcükler önerilmişse de hiçbiri yaygınlık kazanamamıştır. Günümüzde koşuk, nazım karşılığı olarak kullanılmakta ise de nazım ve şiiri birbirine karıştırmamak gerekir. Birincisi yalnızca bir anlatım yoludur. Geçmişte şiirin uyak, ölçü, nazım biçimleri gibi biçimsel özelliklerden ayrı düşünülmemesi sebebiyle şiirle nazım eş anlamlı sayılmışsa da günümüzde bu düşünce aşılmış ve edebiyatın şiirle birlikte başladığı düşüncesinde fikir birliği oluşmuştur.
Yahya Kemal Beyatlı şiiri "Bildiğimiz musikiden farklı bir musiki" olarak tanımlarken, Cahit Sıtkı Tarancı'ya göre şiir "Kelimelerle güzel şekiller kurma sanatı"dır. Ahmet Haşim şiiri "Söz ile musiki arasında olan fakat sözden ziyade musikiye yakın olan bir lisan" olarak tanımlar. Necip Fazıl Kısakürek ise şiir için "Mutlak hakikati arama işidir" der.

Nazım birimi
Nazım şekli
Şiirde ölçü
Uyaklanış
Uyak çeşitleri

Roman, genellikle düzyazı biçiminde yazılan, kurgusal, görece uzun, insanın (ya da insan özellikleri atfedilen varlıkların) deneyimlerini bir olay örgüsü içinde aktaran ve genellikle kitap halinde basılan bir edebî tür. Uluslararası ve akademik platformlarda beşinci sanat olarak kabul gören edebiyatın bir alt türüdür.

Uzunluğu ile doğru orantılı olarak, olay örgüsü içinde birçok öyküyü barındırma potansiyeli taşır. Tarihsel süreçte manzum roman ya da manzum hikâye gibi şiirsel türleri mevcut olsa da, modern çağın romanı genellikle düzyazı şeklindedir.
Örnek: Polisiye roman, psikolojik roman, macera roman, tarihi roman 
Romandaki olay örgüsü ağırlıklı olarak kronolojik sırayla ve mantıksal bir biçimde anlatılır; ancak yazarın tercihine bağlı olarak geçmiş ve gelecekte gezinme şeklinde kurgulanan ya da absürt bir içeriğe sahip eserlere de sıkça rastlanır. Bir romanın duygusal ağırlıkta olup olmadığı eserin türüne ve zamanına göre değişebilir. Örneğin romantizm döneminde yazılan eserler duygulara ağırlık verirken, naturalizm dönemindekiler doğayı ve insanı olduğu gibi anlatmayı amaçlamıştır. Ancak insan, doğası gereği duygusal bir varlık olduğundan, yazarın metne döktüğü her şey kaçınılmaz olarak yazarın geçmişinden ve duygu dünyasından izler taşır. Tarihî roman, politik roman, toplumsal gerçekçi roman gibi bazı roman türleri, toplumsal ve politik gelişmeler ile yakın ilişki içinde olabilir ve sıradan insanın yaşantısına odaklanabilir. Ancak; bilimkurgu, fantazya, gotik kurgu gibi bazı türler ise günümüz gerçekliğinin dışına çıkarlar. Bazı roman türleri ise kahramanlık unsurlarını sıkça kullanır. Olay örgüsünün geçtiği zamana bağlı olarak bazen saraylar ve savaş alanları, bazen sokaklar, evler ve meyhaneler gibi sıradan mekanlar, bazen de uzay, yeraltı, kurgusal dünya ya da kurgusal evren gibi günümüz gerçekliğinin dışındaki mekanlar kullanılır. Türüne ya da zamanına bağlı olarak bazı romanlar ağdalı, bazı romanlar ise sade bir dil kullanır.
Modern roman, felsefe ve sanattan boş inançları uzaklaştırmak ve bunların yerine akıl ve gerçeği getirmek isteyen bir kültür olarak tarih sahnesine çıkmıştır. Ancak zaman içinde bu misyonundan özgürleşir. Bir yazar yaşadığı toplumdan ayrı düşünülemeyeceği için, roman da tarihe ve toplumların gelişimine sıkı sıkıya bağlıdır. İnsanı, toplumsal ve tarihsel bir varlık olarak konu alan ilk sanat türüdür. 11. yüzyılın başlarından günümüze ulaşan ve kurgusal bir biçimde ilerleyen Murasaki Shikibu'nun Japonca eseri Genji'nin Hikâyesi, kendisinden önce de uzun kurgusal metinler bulunmakla birlikte, zaman zaman tarihin ilk romanı olarak değerlendirilir. Basılı kitapların Çin'de yayılması, Ming Hanedanlığı (1368-1644) tarafından klasik Çin romanlarının doğmasına sebep oldu. Avrupa'daki en erken örnek ise Endülüslü İbn Tüfeyl tarafından yazılan Hayy bin Yakzan eseri kabul edilir. Daha sonraki gelişmeler matbaanın yaygınlaşması ile gerçekleşti. İlk bölümü 1605 yılında yayınlanan Don Quijote'nin yazarı Miguel de Cervantes Saavedra, modern çağın ilk Avrupalı romancısı olarak sık sık anılır.
Teknolojik gelişmeler, romanın basılı olmayan alanlarda da yayınlanmasına zemin hazırlamıştır. Buna sesli kitaplar, e-kitaplar, web romanları örnek gösterilebilir. Geleneksel olmayan başka bir kurgu biçimi de grafik romanlardır. Kurgu eserlerinin bu çizgi roman versiyonları, kökenleri 19. yüzyıla uzansa da ancak yakın zamanda yaygınlaşabildiler.

Roman, hikâyeye ya da diğer adıyla öyküye kıyasla biçimsel olarak daha uzun olmakla birlikte, kurgusal bazı farklılıkları mevcuttur. Örneğin roman, kelime sayısının çokluğu sebebiyle olay örgüsü ve karakter çeşitliliği bakımından sınırları zorlayabilir. Roman birçok öyküyü, olay örgüsü içinde kullanabilir. Bu çerçeveden bakıldığında romanın çok boyutlu, öykünün ise görece az boyutlu olduğu söylenebilir. "Çehov'un Öykücülüğü Üzerine" adlı yazısında Erdal Öz şu cümleleri sarf etmiştir: “Romanda, anlatılan ailenin içine gireriz. Onlarla birlikte yaşarız, onlardan biri oluruz. Ama öyküde, o ailenin yaşadığı evin önünden geçerken, pencereden onları masa başında topluca görüp geçeriz.”
Uluslararası platformda uzun öyküleri adlandırmak için novella ismi kullanılır. Roman ve novella'yı birbirinden ayıran kelime sayısı hakkında kesin bir kural yoktur. Kâr amacı gütmeyen bir kuruluş olan Amerika Bilimkurgu ve Fantezi Yazarları Derneği, Nebula Ödülleri için başvurulan eserleri sınıflandırırken 40.000 kelime ve üzerini roman, 17.500-39.999 kelime arasındaki eserleri ise novella olarak belirlemiştir.

Romanlar: konu, üslup, yazıldığı dönem bakımından çeşitli türlere ayrılabilir. 
Üslup bakımından "romantik roman", "gerçekçi roman", "doğalcı roman", "estetik roman", "izlenimci roman", "dışavurumcu roman", "yeni roman" türleri sayılabilir.

Kişilerin duygularını, arzularını, hislerini, düşüncelerini yalnızca kendilerine ait, içten gelen doğal ve gerçek olgular gibi görür. Yani aşk, duygu, hayal gibi düşünceler yer alır. Aynı zamanda acı, keder ve hüzün de bu roman türünün konularındandır. Örneğin Sir Walter Scott’un tarihsel romanları, Jean-Jacques Rousseau’nun eserleri, Goethe’nin Genç Werther’in Acıları, Victor Hugo'nun Notre Dame'ın Kamburu gibi.

Romantik romandan ayrı olarak kuru ve kuşkucu bir anlatım ve düşünce yapısı taşır. Balzac ve Stendhal’in romanları bu üsluptadır.

Belli bir biçim ve anlatım kaygıları ile yazılmış romanlardır. Gustave Flaubert estetik romanın en önemli yazarıdır.

Diğer üsluplardan ayrı olarak eşyanın ve dış olayların kendi nesnel gerçeklikleriyle insanların bunları algılama biçimleri arasındaki farkları ortaya çıkarmaya yönelir. Yani dış gerçeklerden çok, duyu ve duygulara, iç yaşantının betimlenmesine öncelik verir.

20. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Dışavurumculuk toplumsal kimliklerin reddedilmesi ve insan yaşamını belirleyen toplum karşıtı ya da uygarlık karşıtı güçlerin öne çıkarılmasıyla belirlenir. Dostoyevski, Franz Kafka, Samuel Beckett ve Bertold Brecht’in romanları bu türün örneklerindendir.

Aslında dışavurumculuğun izlerini taşır. Özellikle 1930 yılından sonra ilk örnekleri görülmeye başlandı. Kendisinden önceki akımlardan hiçbirine benzemeyen, yazma deneyini, hatta romanın olanaksızlığını romanın asıl konusu hâline getiren romanlardır. Yeni roman, yazma eyleminin kendisini sorgulamaya yönelir. Alain Robbe-Grillet, Michel Butor, Claude Simon, Philippe Soller, Julio Cortazar gibi yazarlar bunları denemişlerdir.

Konusu bakımından roman "tarihsel roman pikaresk roman duygusal roman, gotik roman, ruhbilimsel roman, töre romanı, oluşum romanı" türlerine ayrılır. Tarihsel romanlar, tarihin değişik dönemindeki olayları işler. Kahramanlar gerçek veya düşsel olabilir. Ancak anlatılanlar tarih gerçeklerine çoğu kez uygundur.
Bu roman türü aslında, Romantizmin bir ürünüdür. Dünya edebiyatında bu türün ilk örneğini İngiliz yazar Walter Scott vermiştir. Türk edebiyatında ise tarihi romanın ilk denemesi Ahmet Mithat'ın Yeniçeriler adlı romanı sayılabilir. Batılı anlamda ilk tarihsel Türkçe roman, Namık Kemal’in Cezmi’sidir.

İnsanın duygusal yaşamını yüksek ve özenli bir üslupla betimleyen romanlardır. Bazen bu türde yazarın kendi duygularıyla, okurun duygularını sömürmesi ön plana çıkar. Laurence Sterne’in Fransa ve İtalya’da Hissi Seyahat adlı eseri, Rousseau’nun romanları, Madame de La Fayette’in Prenses de Cleves adlı romanı da bu türe örnek gösterilebilir.

Kişilerin ruhsal durumlarını ayrıntılarıyla çözümlemeye çalışan romanlardır. Daha serinkanlı ve denetimli oluşuyla duygusal romandan ayrılır. Abbe Prevost’un Manon Lescaut adlı eseriyle Fransız edebiyatında açılan psikolojik roman çığırı diğer ülke romancılarını da etkilemiştir. Paul Bourget’in romanları da bu türe örnektir.Türkiye'deki ilk ruhbilimsel roman Mehmet Rauf'un Eylül adlı kitabıdır. Türkiye'den Peyami Safa'nın 9. Hariciye Koğuşu buna örnektir.

Cinayet, gizem, katil, suç, ceset gibi konuları işleyen bir roman türüdür. Agatha Christie bu anlamda ün yapmıştır. 86 romanıyla 'Polisiye Romanlarını Kraliçesi' seçilmiştir. Bu romanlarda öne çıkan konular 'Kim kimi öldürdü?', 'Nasıl öldü?', 'Neden öldü?" gibidir.

Hayal gücüne dayanan romanlardır. 19. yüzyılda ilimlerin gelişmesiyle yaygınlık kazanmıştır. Bu türde örnek verilebilecek en önemli eserler J.R.R Tolkien'in Yüzüklerin Efendisi veyahut Lewis Carroll'ın Alice Harikalar Diyarında romanları başı çeker.

Çizgi roman veya resimli roman, çizgi ile hikâye anlatmak için birbirini takip eden panellerin (çerçevelenmiş resim) kullanıldığı bir sanat türüdür.

Türk edebiyatında roman

Tiyatro, bir sahnede, seyirciler önünde oyuncuların sergilemesi amacıyla hazırlanmış gösterilerdir. Farklı bir şekilde duyguların ve olayların hareket (jest) ve konuşmalarla anlatılmasıdır. Genel olarak temsil edilen eser anlamında da kullanılır. Tiyatro eseri, olayları oluş yoluyla gösterir. Bu yönüyle konuşmaya ve eyleme dayanan bir gösteri sanatı olarak da tanımlanabilir. Yaygın bir deyişle tiyatro; insanı, insana, insanla, insanca anlatma sanatı olarak Shakespeare'in sözüyle de ifade edilir.
Tiyatro eserinin diğer türlerden en önemli farkı; diğer edebî eserler okumak ve dinlemek için yazılmışken, tiyatro oyununun sahnede seyirci önünde oynanmasıdır. Değer ölçülerini, izleyenin kanaat ve anlayışlarından alır. Göze görünür bir karaktere sahip olması, canlı olarak meydana geliş niteliğiyle toplum psikolojisine hitap eder. Temsil yeri ve eser, tiyatronun edebiyat ögesidir. Bu edebiyat ögesi yanında tiyatro kavramı içinde; oyunculuk, sahne düzeni, ışıklandırma, dekor, kostüm, müzik gibi unsurların bütünlüğü söz konusudur.
Tiyatro metinlerine "oyun", metinleri yazan kişiye oyun yazarı (müellif) ve oyunu sahnede canlandıran kişilere ”oyuncu” (ya da daha genel olarak tiyatrocu) denir. Ayrıca eserin sahnelenmesinde görev alan sahne amiri, dekor ve kostüm sorumlusu, ışıkçı, suflör gibi diğer yardımcı elemanlar da vardır.
En yaygın tiyatro türlerine amatör tiyatro, uyumsuz tiyatro, epik tiyatro, Engelliler Tiyatrosu, radyo tiyatrosu, drama tiyatrosu, müzikal tiyatro, çocuk tiyatroları, minyatür tiyatro, tulûat tiyatrosu, sokak tiyatrosu, varyete, oyuncak tiyatrosu, kukla tiyatrosu, opera tiyatrosu, gölge tiyatrosu, pandomim dahildir.

Tiyatro, Yunanca theatron yani "görme yeri" sözcüğünden gelmektedir. Çünkü günümüzdeki anlamıyla çağdaş tiyatronun tarihi, bağ bozumu tanrısı Dionysos adına yapılan dinsel törenlere dayanmaktadır.
İlk tiyatro şenliği MÖ 534 yılında Atina'da yapılmıştır. Antik Çağ'da tiyatro, üst sınıfa özgü bir etkinlikti. Her yıl Dionysos'u kentin hangi ileri geleninin onurlandıracağına karar verilir ve bu kişi etkinlikleri düzenlerdi. Bu nedenle sosyal itibarla doğrudan ilgiliydi. Tanrı adına bir yarışma yapılır ve en iyi oyun, hazırlayan kişinin itibarını arttırırdı. Ayrıca, ilk tiyatro eserleri ile Yunan mitolojisinin el ele olduğunu söylemek gerekir. Bu nedenle bu iki alan birlikte değerlendirilmelidir.
Bu dönemde oyunlarda dekor ya da kostüm bulunmazdı. Sahne tamamıyla boş olur, başroller de önemli kişiler tarafından oynanırdı. Bir de anlatıcı görevi gören "koro" bulunurdu. Günümüzde geçerli olan oyunculuk anlayışı yoktu ve ifade edilen duygular oyuncuların ellerinde tuttukları ve yeri geldikçe yüzlerine koydukları maskelerle belirtilirdi. Bugün tiyatronun simgesi hâline gelen gülen ve ağlayan maskeler bu uygulamanın bir uzantısıdır. Nitekim, Yunan tiyatrosunda sadece iki tür oyun vardı: trajedi ve komedi.
Trajedilerde içerik daha çok Tanrılarla insanların çatışmaları üzerineydi. Dönemin dinî inanışlarının sembolik bir ifadesi olarak, oyunlarda Tanrılar ile insanlar arasında doğrudan etkileşim normaldi. Bu mitik düzen tarih boyunca edebiyat eserlerini etkileyen bir nitelik olmuştur. Komedilerin ise çoğunlukla siyasi alay içerikli oldukları söylenebilir. Kullanılan dil ise yoğunlukla argodur.
Ayrıca bu dönem tiyatrosu Aristoteles'in "üçlü birlik" ilkesine dayanır: olay, yer ve zamanda birlik. Aristoteles'e göre oyunda baştan sona takip edilen tek bir hikâye olmalıdır. Ara hikâyeler ya bulunmamalı ya da çok az olmalıdır. Bir oyun tek bir yerde geçmeli, farklı yer ve coğrafyalara yayılmamalıdır. Sahne tek bir yeri temsil etmelidir. Olay örgüsü bir günden fazla bir zamanı kapsamamalıdır.

Özellikle William Shakespeare'in ön plana çıktığı bu dönemde artık tiyatro dinsel niteliğini yitirmiştir ve popüler bir eğlence türü olarak dikkat çekmektedir. Antik Yunan'dan izler taşısa da, halkla olan doğrudan ilişkisi nedeniyle tiyatro yaklaşımları değişime uğramıştır. Komedi ve trajedi türlerine "tarihsel" oyunlar kategorisi eklenmiştir. Aristoteles'in "üç birlik" kuralından vazgeçilmiştir. Ayrıca tiyatro artık "profesyonel" bir etkinlik olmuştur. Shakespeare'in kraliçeden maddi destek aldığı ve kâr üzerinden dönen bir tiyatro grubu olduğu bilinmektedir. Bu dönemde oyunculuk kavramı değişmiş olsa da, henüz kadın oyuncular bulunmamaktadır. Kadın rolleri, genç erkek oyuncular tarafından oynanmaktadır. Shakespeare bunu özellikle kıyafetle cinsiyet değiştiren roller yazarak oldukça komik ve ironik hâle getirmiştir.

Modern tiyatroya damgasını vuran önemli isimlerden biri belki de Konstantin Stanislavski'dir. 19. yüzyılın sonlarına doğru "sihirli eğer" diye bilinen oyunculuk kuramını geliştiren Stanislavski özellikle gerçekçi akıma yön vermiştir. Söz konusu kuramda, oyunculardan kendilerini, canlandırdıkları karakterlerin yerlerine koymalarını ve bu şekilde seyirciye söz konusu duyguları vermeleri beklenmektedir.

Tiyatro eserleri müziksiz (trajedi, komedi, dram) ve müzikli (opera, operet, müzikal, pandomim, bale, revü, skeç, tuluat, vodvil) olmak üzere iki grupta toplanır. Edebî türler içinde en canlı ve yaşama en yakın olanı tiyatrodur.

Trajedi, amacı kişilere korku, heyecan ve acındırma telkinleriyle ders vermek olan en eski tiyatro çeşididir. Şiirsel olarak yazılması ve değişmez kurallara bağlı olması sebebiyle öbür tiyatro çeşitlerinden kolayca ayrılır. Yunan tanrısı Dionysos'un şenliklerinde yapılan yarışmalarda sahnelenen oyunlarla varolagelmiştir.
Klasik trajediler genellikle beş perdelik oyunlardır. Eski Yunan'da başlayan bu eserler 3 veya 6 perdelik olurdu. O zamanki tiyatrolarda dekor bulunmaz, ancak sahnenin bir köşesinde olayların sebep ve sonuçlarını anlatan bir koro yer alırdı.
Yine klasik trajedilerde kahramanlar; kral, kraliçe, prenses, Eski Yunan'ın tanrı ve yarı tanrıları gibi en üst tabaka kişilerden seçilirdi. Orta tabaka ve basit halk adamlarına rastlanmazdı. Kahramanları arasında geçen olaylar insanların ruhsal zayıflıklarını, tutkularını, iradeye bağlı yüce davranışlarla çakıştırırdı. Özellikle karakterlerin bir "katharsis" yani arınma sürecinden geçmeleri gerekirdi. Bu da ancak farkında olarak ya da olmadan kahramanın büyük bir hata yapması, bu nedenle acı çekmesi ve bu süreç sonunda arınmış olarak doğru bir özü bulmasıyla olabilirdi.
Klasik trajedi Aristoteles tarafından kuramsallaştırılmıştır. Bu kurama göre; olay, zaman ve çevrede birlik demek olan ”üç birlik kuralı” benimsenmiştir. İç içe girmiş karışık olaylar bulunmaz. Ayrıntıya girmeden tek bir olay gösterilir. Olayın ön ve son tarafları, sebepleri ve sonuçları gerektikçe konunun ağzından halka duyurulur. Buna “olay birliği” denir. Trajedi olayının bir günde (24 saat) olup bitmiş gibi gösterilmesine “zaman birliği”, tek bir şehrin belli bir köşesinde başlayan olayın yine orada bitmesine de “çevre (mekân) birliği” denir.
Trajedilerde parlak söylevleri andıran yüksek ve asil bir üslup kullanılır. Kaba, çirkin ve niteliği düşük sözler bulunmaz. Trajedi şairleri mısralarının derin manalı ve bilgelik dolu olmasına önem vermişlerdir.
Trajedilerde kadere, ahlak, töre ve geleneklere üstün bir değer verilmiştir. Trajedinin amacının, “insanın acılarının ifade edilerek seyircilerin ruhunda korku ve merhamet uyandırılması” olduğu kabul edilmektedir. Bazı klasik trajedi örnekleri, Aiskhylos'un Titan Prometheus'un hikâyesini anlattığı Zincire Vurulmuş Prometheus'u, Sophokles'in Kral Oidipus'u ve Euripides'in Andromakhe'ı sayılabilir.
Yunan ve Roma dönemi trajedilerinin kuramsallaştırdığı bu kurallar daha sonra modern tiyatroda değiştirilmiştir. Bazı oyun yazarları özellikle bu kurallarla oynayarak farklı türler yaratmıştır. Bunlara örnek olarak Bertolt Brecht ve Epik Tiyatro verilebilir.

Trajediyle komediyi bir araya getiren tiyatro türüdür. Modern tiyatronun sürekli olarak aristokrat zümrenin yaşayışını veya sadece hayatın gülünç taraflarının sahneye konmasını yeterli bulmayarak hayatı birçok tarafıyla temsil etme arzusundan doğmuştur.
Dram, düzyazı ve şiirsel hâlde yazılabildiği gibi üç perdeden beş perdeye kadar olabilir. Üç birlik kuralını tamamen reddeder. İnsani temalardan çok toplumcu ve millî konuları işler. Konular da çok çeşitli olabilir. En kanlı ve çirkin ya da gerçekçi olayları seyirciye göstermekten çekinmez.
Konuları tarihten ve hayatın acıklı veya gülünç, çirkin veya güzel hemen her olayından alınabilen dramda kader, umut, neşe, aşk, kuşku, tasa, facia ve komik davranışlar bir arada bulunabilir. Kahramanları her sınıftan (halk - soylu ayrımı gözetmeksizin) seçilebilir. Her türlü karaktere yer verilir. Dram eserleri gerçekleri göstermeyi amaçlamışlardır.
Dramın ciddi ve ağırbaşlı yazılmış şekline “piyes”, duygulandırıcı ve fazla heyecan verici olanına “melodram” denir. Melodram müzikli oyun demektir, yalnız günümüzde müzik kısmı atılmıştır. Bununla birlikte yine dram türlerinden olan "feeri" ise bir masalın sahneye konulmuş şeklidir. Kahramanları cin, peri, dev gibi düşsel varlıklardır. Olayın geçtiği yer ve zaman belli değildir.

Hayatın ve insanların gülünç yanlarının sergilenmesine dayanan komedyada amaç, seyirciyi güldürürken düşündürmektir.
Güldürmek esasına dayanıldığından üslupta bir serbestlik göze çarpar. Her türlü kaba söze ve şakaya yer verilir.
Kahramanlar genellikle halkın arasından seçilir.
Konular günlük hayattan alınır.
Kavga, yaralama gibi eylemler sahnede canlandırılır.
Diyalog ve koronun birbirini takip ettiği komedyada beş bölüm ara verilmeksizin oynanır.
Üç birlik (bir olay, bir gün, bir mekân) kuralına uygun yazılır.
Manzum olarak düzenlenir.
Eski Yunan'da komedya türünde ön plana çıkan şairler, Aristophanes ve Menandros'tur. Latin edabiyatında  Plautus, komedi türünde eserler yazmıştır. Moliere ise bu türde çok başarılı ürünler vermiştir. Fransız oyuncudur.
Komedi, içeriğine göre üç gruba ayrılır:

Töre Komedisi
Entrika Komedisi
Karakter Komedisi
Töre komedisi: Toplumun eksik, aksak yönlerini, töre ve geleneklerdeki tutarsızlık ve yanlışları eleştirel bir dille ele alan oyunlardır.
Entrika Komedisi: Şaşırtma

Resim, herhangi bir yüzey üzerine çizgi ve renklerle yapılan, günümüzde kavramsal bir boyutta ele alınması açısından hemen her tür malzemenin kullanılabildiği bir anlatım tekniğidir. Resim yapma sanatıyla meşgul kişiler, ressam olarak adlandırılırlar.

Tarihte keşfedilen ilk resimler; kesin bir bilgi içermemekle birlikte, ortalama 30 bin yıllık oldukları varsayılan, 1994 yılında, Fransa'nın Vallon-Pont-d'Arc bölgesinde yer alan ve adını, mağarayı keşfeden Jean-Marie Chauvet'ten alan, Chauvet Mağarası'nda keşfedilmişlerdir. Tarih öncesi resimler, kimileri açıkta yer alan, pek çoğu ise mağaralarda olmak üzere, kaya duvarlarına çizilmiş hayvan, av sahneleri ve boyalı ellerle oluşturulmuş izlerden meydana gelirler. Bu resimler, tarihi önemleri dışında, insanoğlunun soyut düşünme yeteneğinin o dönemlerde de gelişmiş olduğunu kanıtlamaları bakımından ayrıca değer taşırlar. İlk resimlerin yapılış amaçları arasında, dönem insanının, kendilerini kuşatan doğa karşısında oluşturdukları mistik eğilimler doğrultusunda, kabileye kötülük getirdiğine inanılan olguları uzak tutmak, örneğin, ava dair bereketin arttırılması, topluluğun gelişimi ve güvenliği bakımından genç avcı adaylarına dönük eğitim, doğaya duyulan hayranlık ve keşfetme ihtiyacının yer aldığı kabul edilir.
Resim yapmakta kullanılan teknikler; malzemelerin gelişimini de etkilemiş, örneğin, bitki kökü gibi doğal yollarla elde edilen boyaların yerini, endüstriyel, sağlığa daha az zararlı, kalıcı ve kullanımı daha kolay boyalar almıştır.
Hristiyanlıkta Batı resmi, milattan sonra dini konuları sembolik bir şekilde resmetmeye odaklanmıştır. Ancak figürler hareketsiz, kompozisyonlar ise kuralcıdır.
İslam dininde ve medeniyetinde iki boyutlu ve üç boyutlu (ve benzeri araçlar); Allah'ın, yarattıklarını taklit etmeyi insanoğluna yasakladığı için İslami resimler 18. yüzyılın ortalarına kadar daha çok soyut desenler ve yazının şekillendirilmesi hat sanatı, ebru ve minyatür ile sınırlı kalmıştır.
Rönesans'tan sonra dini konuların dışına çıkılmaya başlanmış, ressamlar eserlerine vermek istedikleri anlamlara göre nüanslar katmaya başlamışlardır. Rönesans ile canlanan ve doğayı inceleyerek, detaylı şekilde, olduğu gibi resmetme arzusu perspektif tekniğinin geliştirilmesine yol açmıştır. Leonardo da Vinci'nin anatomi analizleri eşsiz kabul edilir.
Osmanlı'da resim sanatının yerleşmesi: 1860-1869 döneminde, Paris'te Gérôme'un öğrencisi olan Osman Hamdi Bey, ülkesine döndükten sonra gerçekleştirdiği yapıtlar ve Sanayii Nefise Mektebi'ni kurmasıyla birlikte, resim sanatı Doğu toplumlarında yaygınlaşmaya başlamıştır. Günümüzde, dünya resim tarihinin önemli bir parçası olarak kabul edilen pek çok Türk ressam bulunmaktadır.
Modern resim sanatı: 1880'lerde, kimine göre Tonalizm, kimine göre Sembolizm akımlarıyla başlayan modern resim konusunu, genel olarak avam tabakasında, başka bir deyişle, sıradan insanda, onun gündelik yaşamında, psikolojisinde bulur. Dönemin resminde, kompozisyon, ışık, renk, kontur, perspektif konularında konmuş kuralları yıkma, sanatsal ifadeyi özgürleştirme arzusu öne çıkar. 1945'lerde ortaya çıkan Soyut Ekspresyonizm akımı ile resim sanatı, tamamen insanın iç dünyasına inerek somut dünyadan, kurallardan ve kalıplardan uzaklaşır; mutlak gerçeği arar, böyle bir şey olmadığına karar verir ve Fluxus akımından sonra kendini kavramsal sanata bırakır. Artık resim, sadece bir soru haline gelmiştir ve daha büyük bir bütünün ufak bir parçasını oluşturmaktadır (bkz. Enstalasyon).
Resim sanatının etkisi: Resim, bilinen en eski ve köklü sanat dallarından biridir. Bu sebeple diğer bazı sanatların odak noktasında bulunmaktadır. Diğer sanatlar fikir üslup vb. açılardan genellikle resim sanatına benzerlik gösterirler. Bunun sebebi, resim sanatının erken dönemlerde gelişmeye başlaması ve ileri seviyeye ulaşmasıdır.
Resim sanatının günümüzdeki yeri: Bugün, resmin (ve sanatın) öldüğü iddialarına rağmen günümüz yaşam şekline uygun, birçok çeşitli geleneğin egemenliği sürmektedir.
Resim ve fotoğraf: Resim bir isimdir, ancak sanatçılar resim kelimesini kavramsal olarak kullandığı için fotoğrafla resim aynı değil diye benimsenir, işin doğrusu farklı aletler kullanılmasının dışında ortaya çıkan aynı gerçektir. Fırça ve kalemle yapılan resimse, bir makinenin işlemiş olduğu görüntü de resimdir, ancak sanatsal bakımdan değerlendirip resim kelimesi sanat anlayışı üslubuyla kavramsallaştırılırsa bu durum ortaya çıkar ve fotoğraf resim değildir denir.

Geleneksel yağlı boya resim tekniği genellikle sanatçının karakalem veya inceltilmiş boya ile konuyu tuvale çizmesiyle başlar. Yağlı boya, boyayı daha ince, daha çabuk veya daha yavaş kuruması için genellikle keten tohumu yağı, ressam beyaz ispirtosu veya diğer çözücülerle karıştırılır. Çözücüler boyadaki yağı incelttikleri için boya fırçalarını temizlemek için de kullanılır. Yağlı boya uygulamasının temel bir kuralı 'fat over lean' (Türkçe: 'yağsız') dır yani her ek boya tabakası daha çok kurumaya imkan vermek için alttaki tabakadan daha çok yağ içermelidir. Her ilave kat daha az yağ içeriyorsa son kat boya çatlar ve soyulur. Bu kural kalıcılığı sağlamaz; güçlü ve sabit boya  eden olan yağın kalitesi ve türüdür.
Yağla kullanılabilen soğuk mum, reçine ve vernik gibi başka malzemeler de vardır. Bu ek malzemeler ressama boyanın yarı saydamlığını, boyanın parlaklığını, yoğunluğunu ve boyanın fırça darbesini tutma veya gizleme yeteneğini ayarlamasına yardımcı olur. Boyanın bu yönleri yağlı boyanın ifade kapasitesi ile yakından ilgilidir.
Geleneksel olarak boya, boyama yüzeyine genellikle resim fırçası kullanılarak aktarılırdı ancak palet bıçakları ve paçavra kullanmak gibi başka yöntemler de vardır. Yağlı boya diğer birçok ressam malzemesinden daha uzun süre ıslak kalır ve ressamın figürün rengini, dokusunu veya biçimini değiştirmesini sağlar. Zaman zaman ressam tüm boya katmanını kaldırıp yeniden resme başlayabilir. Bu, boya ıslakken bir süre için bir bez ve biraz terebentin ile yapılır ancak bir süre sonra sertleşen boya tabakası kazınmalıdır. Yağlı boya buharlaşma değil oksidasyon ile kurur ve genellikle iki hafta içinde dokunulduğunda kuru hale gelir (bazı renkler günler içinde kurur). Genelde vernik uygulanacak kadar kuruması altı aydan bir yıla kadar zaman alır.

Keten tohumu yağı yaygın bir lif ürünü olan keten tohumundan gelir. Yağlı boya resme "yüzey" olan Keten de keten bitkisinden gelir. Aspir yağı veya ceviz veya haşhaş yağı bazen kurutmada keten tohumu yağından daha az "sarı" oldukları için beyaz gibi daha açık renklerin oluşturulmasında kullanılır ancak daha fazla kuruma gibi hafif dezavantajları vardır yavaş yavaş ve en güçlü boya filmini sağlamayabilir. Keten tohumu yağı sararma eğilimindedir ve renk tonunu değiştirebilir.
Kimyadaki gelişmelerle suyla kullanılabilen ve temizlenebilen modern suyla karışabilen yağlı boyalar üretildi. Yağın molekül yapısındaki küçük değişiklikler bu suyla karışabilir özelliğini oluşturur.

Resim yapma kavramı içinde geçen ve diğer kavramlarla ortak kullanılan deyimler şunlardır:

Resim yapma kavramında kullanılan diğer ortak deyimlerden bazıları: Altarpiece, Broken Color, Karikatür, Chiaroscuro, Kompozisyon, Drybrush, Easel Picture, Foreshortening, Genre, Halo, Highlights, Resim Tarihi, Imprimatura, Peyzaj, Madonna, Maulstick, Portre Minyatürü, Mural Painting, Palet, Panel Painting, Perspektif, Pietá, Plein Air, Portre, Sfumato, Stippling, Teknik, Trompe l'oeil, Underpainting, Varnish, Wet-on-wet ve Dört Boyutlu Resim.

Biçimsel: Kompozisyon, Doluluk-Boşluk oranı, Renk, Ritim, Denge.
Grafik yöntemler: İzleyicinin gözünü resim yüzeyinde dolaştırmak, Kompozisyon ve elemanlarda denge sağlamak, Pozitif-Negatif; tüm boşluğu gözönünde bulundurma.
Grafik araçlar: Formların Geometrisi (küp-üçgen-kare-dikey çizgi-yatay çizgi vb.), Bakış açısı (Lineer perspektif, Espas, iki boyutluluk), Düz çizgiler, eğriler, oran/orantı, diziliş ve plan.

Heykel, yontu veya skülptür, sanatsal bakış açısıyla meydana getirilmiş üç boyutlu formlara denir. Heykel temelde mekânın kapsanması, kavranması ve mekân ile ilişki kurulması ile ilgilenir. 
Genellikle insan, hayvan ya da nesnelerin heykelleri yapılır. Taş ve ahşap gibi malzemelerden yontularak yapılabileceği gibi, kil, seramik, lif, cam, beton, balmumu, oyun hamuru gibi ara malzemelerden modellenerek, bronz ve tunç gibi metallerden de dökülebilir. Büst, rölyef, asamblaj, alçak rölyef, yüksek kabartma, hatıra plaketi, çevresel heykel, gotik heykel, bahçe heykeli, tunç heykel, taş heykel, mimari heykel, anıtsal heykel, sosyal heykel, yumuşak heykel, kubist heykel, mikro minyatür, heykelcik, mobil heykel, yontu, tors gibi heykel türleri vardır.

Heykel ve heykelciliğin tarihi eski zamanlara kadar uzanır. Dünyanın çeşitli yerlerinde yapılan kazılarda mermer, ağaç, taş, pişmiş toprak, maden gibi çok çeşitli malzemelerden yapılmış heykel ve heykelciklere rastlanmaktadır. Bunlar ve diğer heykeller üzerinde yapılan incelemelerden, heykellerin büyük bir kısmının çeşitli kavimlerin ilah olarak tanıdıkları varlıkları tasvir ettikleri, bazılarının kral-kraliçe gibi hükümdar ailelerini, kahramanları ve kahramanlık olaylarını, bilim, sanat ve sporda meşhur olmuş kimseleri, bir kısmının da çeşitli insan ve hayvanları tasvir ettikleri anlaşılmıştır. Tarihi araştırmalar, ilk heykelin ne zaman ve kimler tarafından yapıldığı hakkında herhangi bir netice vermemektedir.
Tarihi çok eski olduğu bilinen heykel ve heykelciliği bu derece yaygınlaştıran asıl sebep, inançtır. Çeşitli devirlerde yaşamış insanların tapındıkları ve ilah tanıdıkları şeylerin ağaç, taş, maden üzerine işlemeleri ve ibadetlerini bunlara karşı yapmaları, heykel ve heykelciliğe cemiyet hayatında geniş yer verilmesine yol açmıştır.
İlk çağ topluluklarında sanatçılar genellikle bir geleneği devam ettirir. Ortaya konan eser, toplumun ortak malı olarak kabul edilir. Dolayısıyla eserler sanatçıları değil üretildikleri kavim ve toplulukların adıyla anılırlar.
Tarımsal faaliyetlerin başlamasıyla birlikte, verimsizlik sorununa çare olarak, Magna Mater (Ana Tanrıça) heykelcikleri yapılmıştır. Bu heykelciklerin malzemesi ağaç ya da topraktır. Heykeller genel olarak aynı duruşu sergiler, kişisel özellik taşımazlar. Baş oranları vücudun geneline göre büyüktür. Üç boyutlu heykellerde bile uzuvlar çizilerek gösterilir. Heykel yüzeyleri çizilerek süsleme yoluna gidilir.

Kültür alanında otuz yüzyıl boyunca süreklilik gösteren Mısır'da heykeltıraşlar ağaç, granit, bazalt, profir gibi dayanıklı malzemeler kullandılar. Tapınakların ve mezar anıtlarının iç ve dış cephelerini heykeller ve rölyeflerle süslemişlerdir.
Mısır'da heykelcilikte zaman içinde gelişen bir üslupçuluk söz konusudur. Bu üsluplaşma özellikle figürlerin duruşlarında ve vücudu kaplayan kumaşların yapımında kendini gösterir.
Figürler genel olarak durgun ve hareketsizdir. Frontal duruş hâkimdir. Ayakta duran figürlerde, vücut ağırlığı iki bacağa eşit olarak dağıtılır. Heykelin ortasından bir çizgi çekilirse iki eşit parça elde edilir. Kollar vücuda yapışık şekilde aşağıya sarkar, eller yumruk şeklindedir.
Mısır heykelcileri çok büyük ve sert taşlar yontuyorlardı. Bu durum onları çalışmalarında sadeleşme yapmaya yöneltti. Dolayısıyla heykellerde kas gibi detaylar görülmezken, yüzlerde de ifade de yoktur. Yalnızca mezarlara, dini inançlar gereği konan heykeller, ölünün ruhuna ev sahipliği yapacağından sahibine benzemesi zorunluluğu taşır.
Kral heykelleri sert taşlardan yapılırken, yumuşak taşlardan ve ağaçtan yapılan prens, rahip ve memur heykelleri bulunur.
Yeni imparatorluk döneminin en güzel eseri, Amerna şehrinde bulunan Kraliçe Nefertiti'ye ait olan büsttür. Sanatçısı bir yanda geleneğe bağlı kalmaya çalışırken, bir yandan da modelinin şahsi özelliklerini betimlemeye çalışmıştır. Gize piramidinin yanında bulunan Sfenks heykeli ise Eski Krallığın krallarından olan Kefren'nin portresini taşır.
Rölyefler daha çok tapınak ve mezarların duvarlarını süsler. Mısır rölyefleri daima bir olayı anlatır. Rölyeflerde baş, kollar, ayaklar, bacaklar ve gövde profilden; gözler ve omuzlar ise cepheden gösterilir.

Antik Yunan heykelinde, kişisel özellikler değil, ortak ideal tip önemlidir. İdeal yüzler, ideal ölçülere uygun insan vücutları Yunan heykelinin başlıca özelliğidir. Başlangıçta kil, taş, fildişi, kemik ve tunç gibi malzemelerden ilkel heykelcikler ortaya koyan Yunan heykelcileri zaman içerisinde malzeme çeşitliliğini sürdürdüler. Heykel sanatının gelişmesinin ve anıtsal heykeltıraşlığın ortaya çıkmasının nedenleri arasında olimpiyatlarda başarı kazanan atletlerin heykellerinin dikilmesi geleneği ile gelişen mimariye bağlı olarak tapınakların taştan yapılmasıyla bunların iç ve dış cephelerinin kabartmalarla süslenmesi sayılabilir.
Yunan heykeli estetik anlamda karşıtlıklar ve bunun yarattığı dinamizm üzerine kuruludur. Baş başka bir yöne, göz ile kollar ve bacaklar başka yönlere bakarlar. Bu durumun da gösterdiği gibi Yunan heykeltraşı vücut nüansları üzerinde çalışmalar yapmıştır.
Yunan heykelcileri örtü altından hissedilen gövdenin biçimini ortaya çıkarmanın çekiciliğini fark etmişlerdir. Bundan dolayı, gizlerken göstermek Yunan heykelciliğinde bir motif olmuştur.
MÖ 7. ve MÖ 6. yüzyılda iki büyük heykeltıraşlık ekolü görülür:

Girit Peloponez
İyonya
Yunan heykelciliği üç bölümde incelenebilir:

Antik Çağ (MÖ 490-460)
Klasik Çağ
Helenistik Devir (MÖ 330-30)

Bu dönemden itibaren vücudun ağırlığının bir bacak üstüne verildiği, böylelikle frontal duruşun değiştiği görülür. Bu yeni duruşun gelişmiş örneğine Olimpiya Zeus tapınağında rastlanır.

Bu dönem Parthenon tapınağının içinde bulunan altın, fildişi Athena heykelini yapan heykeltıraş Fidyas ile en parlak çağına ulaşmıştır. Bu heykel kaybolmuştur. Günümüze kalan ise zamanında Romalıların yaptığı kopyadır. Sanatçı en çok tanrı heykelleri yapmıştır.

Bu dönemde portrecilik gelişmiştir. Özellikle devlet adamlarının portreleri yapılmıştır. Bunlar arasında Büyük İskender portreleri ve bunların sanatçısı Lisppos öne çıkar. Sanatçı o zamana kadar uygulanmakta olan oranlar sistemini değiştirmiştir. Baş küçülmüş, gövde uzamış, baş vücudun 1/6'i olmuştur.

Romalılar bu alanda yaratıcılık gösterememişlerdir. Yunanistan'dan heykeller getirtmişler ve bunları kopyalayarak çoğaltmışlardır. Buna karşılık portrecilikte başarı göstermişlerdir. Bu durum dini geleneklerle bağlantılıdır. Roma geleneklerine göre ölen bir kişinin yüzünün balmumundan kalıbı alınır ve cenazeden sonra evin bir köşesinde saklanırdı. Özellikle cumhuriyet döneminde portrecilik çok gelişmiştir. Bu dönemde oldukça gerçekçi bir üslupla
yapılan portrelerde her türlü yüz ifadesi ve şahsi özellikler başarıyla işlenmiştir.
Romalılar zaferle döndükleri seferler sonrasında, kazandıkları başarıları simgeleyen anıtlar dikmeyi adet edinmişlerdir. Belirli zaman ve yerde gerçekleşen olayları anlatan kabartmalarla süslü bu anıtların en önemlileri Augustos döneminde Roma'da yapılmış olan barış sunağında bulunur. Bir diğer önemli anıtsa İstanbul Sultanahmet meydanındaki Teodesius obeliskidir (MÖ 4. yüzyıl). Bu anıtın kaide kısmında imparator, maiyetiyle beraber hipodrom locasında görülür. Kabartmanın merkezinde imparator bulunurken diğer figürler imparatora yakınlık derecelerine göre yerleştirilmiştir.

Heykelci hem çizici hem de uygulayıcıdır. Heykelcilerin bazıları sadece ellerine verilen şekilleri ya oyarlar veya dökerler. Heykelcilikte; oyma, biçimleme, inşa ve birleştirme, döküm, bitirme gibi teknikler vardır.

Eksiltme (Yontma)
Heykelci tek parça bir kütleyi istenen düzen içinde şekillendirir. Taş ve ahşap heykelcilikte bu usul kullanılır.
Manipülasyon (Modelleme/biçimleme)
Şekillendirilebilir heykel malzemelerinin elle ya da çeşitli aletlerle biçimlendirilmesi. Bunların maddesi kil, balmumu ve alçıdır.
Birleştirme (Yapılandırma/inşa)
Önceden şekillendirilmiş malzeme ve parçaların usulüne uygun olarak bir araya getirilmesidir. Birleştirme heykelcilikte, kumaş, sac, çıta, kalas, formika, cam, ip, metal borular vb. maddeler kullanılır.
Yerine geçme (Döküm)
Kil, balmumu gibi ara malzemeyle yapılan heykellerin çeşitli döküm teknikleri kullanılarak bronz gibi dayanıklı malzemeyle dökülmesidir.
Bitirme işi
Bitmiş heykelleri perdahlama, cilalama, boyama ve yaldızlama gibi uygulamaların yapılmasına denir.

İnsanların heykellere tapmaya başlamasından sonra, heykelcilik bir sanat ve ticaret metası olmuştur. Yüzyıllarca insanlar, her çeşit malzeme ve maddelerden heykeller yapmışlar ve hatta bunları başkalarına satarak geçimlerini temin etmek yolunu tutmuşlardır. Arkeolojik kazılarda, çeşitli yörelerde bol miktarda bulunup müzelere konan heykeller bunu ispatlamaktadır. Bilhassa mermerden yapılan heykeller, günümüze kadar sanat özelliklerini korumuşlardır.
Avrupa'da başlayan Rönesans hareketi ile heykelcilik ayrı bir önem kazanmıştır. Michelangelo bu devirde yetişen heykeltıraşların en meşhuru olmuştur. Bu zamandaki heykellerin yapımı, süsleme sanatı ile birlikte gelişmiştir. Ayrıca heykeller, şimşir, ıhlamur, meşe ve ceviz gibi sert ağaçlar oyularak çok çeşitli ölçülerde yapılmıştır. Taştan yapılan heykellerin kırılma ihtimali olduğundan, eski zamanlardan beri heykellerde mermer kullanılması daha yaygın ve daha çok tercih edilir olmuştur. Zamanımızdaki heykeltıraşlar tarafından genellikle mermer, bronz, tunç gibi kırılma tehlikesi daha az olan dayanıklı malzemeler kullanılmaktadır. Bunların yanında fildişinden heykel yapmak, eskiden olduğu gibi günümüzde de biblo yapımı şeklinde devam etmektedir.

Heykeltıraşlar listesi
Ses heykeli
Balmumu heykel
Atlı heykel
Gotik heykel
Türkiye'de heykel
Davut (Michelangelo)
Düşünen Adam

Mimarlık, mimari veya arkitektür, binaları ve diğer fiziki yapıları tasarlama ve kurma sanatı ve bilimidir. İnsanların yaşamasını kolaylaştırmak ve barınma, dinlenme, çalışma, eğlenme gibi eylemlerini sürdürebilmelerini sağlamak üzere gerekli mekânları, işlevsel gereksinmeleri ekonomik ve teknik olanaklarla bağdaştırarak estetik yaratıcılıkla inşa etme sanatı; başka bir tanımlamayla, yapıları ve fiziksel çevreyi uygun ölçülerde tasarlama ve inşa etme sanat ve bilimidir. İnsan yaşamak için yurtlanmak ve doğa şartlarından korunmak için bir mekan ihtiyacı duyar ve bu mekanı kendine özgü kültürel, fonksiyonel, teknik ve farklı zevklerde inşa eder. 
Mimarlık evrensel bir meslektir. İnsanlık tarihinin her döneminde önemli olmuştur. Dini yapıların tanrıya ulaşma arzusundan, iktidarı simgeleyen saraylara ya da bir kentin dokusunu oluşturan basit konut tiplemelerine kadar her türlü açık ve kapalı mekanı tasarlar.
Bu çevre kırsal veya kentsel olabileceği gibi, yapıları veya mekanları kuşatan yakın dış çevre de mimari tasarımın kapsamına girer. Mekan, içinde yaşamın gerçekleştiği fizik ortam olarak tanımlanabilir. Mekanın oluşabilmesi ve üretilebilmesi için yapılara, yaşamın her gün artan çeşitliliği göz önüne alınırsa, oldukça karmaşık ilişkiler düzeni içinde yapılaşmış fizik çevreye gereksinme vardır. Mimari tasarımın öznesi olan yaşam, coğrafi, iklimsel, kültürel, demografik farklılıklar içerir.

Mimar sözcüğü Arapça ˁmr kökünden gelen miˁmār معمار “imar eden, bina yapım ustası” sözcüğünden dilimize geçmiştir. Bu kelime Arapça ˁamara عَمَرَ “canlandırdı, mamur ve bayındır etti” fiilinin mifˁāl veznine dayanır. ÖzTürkçesi "örekmen"dir.

MÖ 1. yüzyılda yaşamış olan Romalı mimar Vitruvius De Architectura adlı kitabında başarılı bir mimarlık için "Utilitas, Firmitas, Venustas" (kullanışlılık, sağlamlık, güzellik) etmenlerinin gerekli olduğunu ileri sürmüştür. Rönesans'ta bu tanım, "Comodita, perpetuita, bellezza" (kullanışlılık, süreklilik- kalıcılık, güzellik) olarak benimsenmiştir. 1581'de bir İngiliz yazarı mimarlığı "yapı bilimi" olarak tanımlarken 19. yüzyılda İngiliz eleştirmen John Ruskin mimarlığın "yapılara uygulanan süslemeden başka bir şey olmadığı"nı ileri sürüyordu. Amatör bir eleştirici olan Sir Henri Watton "The Elements of Architecture" (1624) adlı kitabında mimarlığın üç koşula (kullanılışlılık, sağlamlık, güzellik) yanıt vermesi gerektiğini belirtir. Frank Lloyd Wright'a göre de "mimarlık biçim haline gelmiş yaşamdır."
Dünyanın en eski mesleği olarak kabul edilen mimarlık yapı sektörünün de ayrılmaz bir parçasıdır. Yapı sektörü ise, tüm dünya ülkelerinde en büyük sektör olup, diğer sektörlerin de itici gücü olarak kabul edilmektedir. Bu nedenle, mimarlık, geçmişin birikimleri ile geleceği hazırlayacak, gelecekte yaşanacak kaliteli yaşam çevrelerini oluşturacak, vizyon sahibi bireylerin mesleğidir.
Son elli yıldır mimarlık mesleği konusunda “Çizim yapma sanatı” gibi bir yanlış kanaat oluşmuş, mimarlık sanatına yardımcı olan ancak çalışma alanı, tüm yapılarda kullanılan elemanların malzeme, mukavemet, statik ve dinamik durumlarını ve ekonomisini inceleyen bilim dalı olan inşaat mühendisliği ile mimarlık kavramları birbirine karışmıştır.
Mimarlık sanatının kültürel yanını göz ardı eden bu anlayış sonucunda, yüzyıllardır Türkiye'nin kimliği ile bütünleşen ve kültürümüzün ve değerlerimizin en kalıcı kanıtı olan mimarlık, kimliğini kaybetmiş, kültürel kimlik sorusu ile bir hesabı bulunmayan egemen yapı kültürü kentlerin görünür kimliğine damgasını vurmuştur.
Oysa Mimarlık ülkelerin kartvizitine yazdığı değerlerin en önemlilerinden biri, belki de en önemlisidir.
Mimarlık okullarından mezun olanların, mesleğin ilgi alanının çok geniş bir yelpazeyi kapsaması nedeni ile, birbirinden çok farklı alanlarda çalışabildikleri gözlemlenmektedir.

Yaratıcı düşünceyi teknik uzmanlıkla harmanlar. Bir mimar, bir yapının yalnızca görsel çekiciliğini değil, aynı zamanda dayanıklılığını, güvenliğini ve çevresel uyumunu da göz önünde bulundurmalıdır. Bu nedenle mimarlık, mühendislik, malzeme bilimi ve çevre bilimleri gibi alanlarla sıkı bir iş birliği içindedir. Aynı zamanda, tarih, sosyoloji ve antropoloji gibi sosyal bilimlerden beslenerek tasarlanan mekanların kültürel ve toplumsal bağlamını dikkate alır.
Mimarlık disiplininin temel unsurlarından biri, tasarım sürecidir. Bu süreç, bir fikrin kavramsal eskizlerden başlayarak detaylı planlara ve nihayetinde inşa edilmiş bir yapıya dönüşmesini kapsar. Günümüzde dijital teknolojiler, 3D modelleme ve yapay zeka gibi araçlar bu süreci dönüştürmüş, mimarlara daha karmaşık ve yenilikçi tasarımlar yapma imkanı sunmuştur. Bunun yanı sıra, iklim değişikliği ve kentleşme gibi çağdaş sorunlar, sürdürülebilirlik ve çevre dostu tasarım ilkelerini disiplinin merkezine taşımıştır.
Eğitim açısından mimarlık, genellikle yoğun bir teorik ve pratik müfredat gerektirir. Mimarlık okullarında öğrenciler, çizim teknikleri, yapı sistemleri, sanat tarihi ve proje yönetimi gibi konularda yetiştirilir. Disiplin, bireylerden hem analitik düşünme hem de sanatsal duyarlılık bekler; bu da mimarlığı diğer meslek dallarından ayıran benzersiz bir özellik olarak öne çıkıyor.

Özel

Genel
Erkan İnce, Mimarlık ve Kimlik
Doç Dr Aydan Balamir, Mimarlık ve Kimlik Temrinleri- I: Türkiye'de Modern Yapı Kültürünün Bir Profili

Mimarlar Odası 6 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Fotoğraf (Eski Yunanca Yunanca: φῶς (fos), Yunanca: φωτός (fotos)), “ışık (gök cisimlerinin)“, “aydınlık“ ve Yunanca: γράφειν (grafein), “çizmek“, “kazımak“, “resim yapmak“, "yazmak" kelimeleri birleştirilerek türetilmiş bir isimdir. Kelime anlamı, ışık yardımı ile iz bırakmaktır. Osmanlı döneminde fotoğraftan bahsedilirken ilk olarak "ateş yazması" şeklinde bir tanımla adlandırıldığı belirtilmektedir. Halk dilinde fotoğraf anlamında kılık sözcüğü tespit edilmiştir. Fotoğraf anlamında yaygın bir kullanımı bulunmamakla birlikte yaçın sözcüğü de mevcuttur. Fotoğraf, cisimlerden yansıyan elektromanyetik radyasyonun toplanıp odaklanmasıyla oluşturulur. En yaygın rastlanan fotoğraflar insan gözünün görebileceği kalıcı görüntüler meydana getiren dalga boylarıyla olan fotoğraflardır.
Fotoğrafta en önemli unsur ışıktır. Işık üzerine vurduğu nesneleri görülebilir kıldığı gibi, fotoğraf oluşumunu da sağlar. Bu yüzden fotoğrafı çekecek makinedeki objektif de önem arz etmektedir. Objektifin diyafram değeri ne kadar küçükse içeriye giren ışık miktarı da o kadar çok olacağından fotoğraf çekiminde daha yüksek enstantaneler kullanılabilecektir. Diyafram'ın 1, olması objektife gelen ışığın tamamının sensöre düşmesidir. Üst düzey lenslerin diyafram değerleri genel olarak 1.4 derecesinden itibaren başlamaktadır.
Fotoğrafın çekilebilmesi için ışık şarttır. Işık herhangi bir kaynaktan cisme gelir. Cisimden yansıyan ışık bir algılayıcıya yani göze ya da filme ya da sensöre geldiği zaman görünür olur ve renkleri konusunda bilgi verir. Cisimlerin renkleri üzerine gelen ışığın ışık ısısı ve ne kadarını absorbe edip ne kadarını hangi dalga boyunda yansıttığına göre algılanır. Örneğin beyaz duvar sarı ışık ile aydınlatıldığında sarı, mavi ışık ile aydınlatıldığında ise mavi renk olarak görünür. Ancak kırmızı renkli cisim yeşil ışık ile aydınlatıldığında siyah gözükebilir.
Objektifler ilk kamera sayılan camera obscuradan bu yana gelişme göstererek optik kusurları neredeyse tamamen giderilmiş hale gelmişlerdir. Geniş açı, normal odaklı ve tele objektif olarak kabaca 3 gruba toplanabilir. Aynı zamanda sabit odaklı ve değiştirilebilir odaklı(zoom) objektifler olarak iki ayrı grupta da toplanabilir.
Çoğu fotoğraf, ışığı fotoğraf filmine, CCD’ye ya da CMOS görüntü algılayıcısına odaklayan fotoğraf makinesiyle çekilir. Nesneler ışığa duyarlı kağıdın yerleştirilip, ışığa maruz bırakılarak (fotogram) ya da bir tarayıcının üzerine konularak da fotoğraf elde edilebilir. İyi fotoğrafın ne olduğu her zaman tartışma konusu olmuştur.
Dijital fotoğraf bilgisayar ortamında çeşitli dosya formatlarından oluşur. Bu formatlardan en popüler olanı sıkıştırılmış JPEG'dir. Diğer formatlar ise TIFF ve RAW formatlarıdır.

Görüntüyü görünür kılma kimyasal bazı işlemler gerektirir. "Gümüş ışıkla etkileştiğinde kararır" bilgisinden doğan sonuçları karanlık kutu (Camera Obscura) ile aynı anda, ilk kez deneyen Thomas Wedgwood'un kuramsal çıkarımları doğrudur. Ancak denemelerindeki ışıklama süresinin çok uzun olması, oluşan görüntüdeki kararmayı durduramaması, üstelik oldukça genç sayılacak yaştaki ölümü 1840'ta, Sir John Herscel'in Yunancada türeterek "ışıkla yazmak" anlamında adlandırdığı "fotoğraf"ın mucidi olmasını engeller. Fransa'dan Joseph Nicéphore Niépce, Louis Jacques Mande Daguerre, Hippolyte Bayard ve İngiltere'den William Henry Fox Talbot bu başarıya ulaşırlar. 1826 veya 1827'de Joseph Nicéphore Niépce ışığa duyarlı bir levha üzerinde, kalıcı görüntüler elde etmeyi başarır. Niépce'in görüntüsü sekiz saat boyunca ışıklanır. 1829'da benzer çalışmalar yapan Louis-Jacques-Mande Daguerre'la ortaklık kurar. Niépce, çalışmaları bir yönteme dönüşemeden vefat eder. 1835 yılına gelindiğinde, bir gün Daguerre ışıklanmış bir levhayı içinde kimyasalların bulunduğu bir kaba yanlışlıkla koyar. Birkaç gün sonra levhayı fark ettiğinde, elde ettiği sonuçtan kendi adını vereceği yöntemi bulur. "Daguerrotype" adını verdiği bu buluş, 1839'de Fransız Bilimler Akademisi'nce resmileştirilir.
Bu gelişme, halk arasında ilgi uyanmasına ve fotoğrafın yaygınlaşmasına yarar. Ayna görüntüsünün tersinin elde edildiği bu yöntemde; bir gümüş levha, iyot buharına tutulur, yüzeyinde gümüş iyodürden oluşan bir tabaka elde edilir, bu yüzey, karanlık kutu yeterince ışıklandıktan sonra cıva buharıyla yıkanır. Benzer çalışmaları İngiltere'de sürdüren William Henry Fox Talbot 1839'da karanlık kutu ile edinilen ilk kalıcı görüntüyü kendisinin bulduğunu ileri sürse de ilgi ve kabul görmedi. Çalışmalarını sonraki yıllarda da sürdüren Talbot negatif/pozitif işlemlerini içeren "Calotype" adını verdiği yönteminde; gümüş tuzlarına batırılmış bir kâğıt kullanarak elde edilen negatif görüntülerden, yine aynı teknikle hazırlanmış kâğıtlara istenilen sayıda pozitif fotoğraf basmayı başarır.

* Eski Fotoğraflar - SALT Araştırma Merkezi (Yüksek Çözünürlük, Açık Erişim, İndirilebilir - ↓)

Tarım veya ziraat, bitkisel ve hayvansal ürünlerin üretilmesi, bunların kalite ve verimlerinin yükseltilmesi, bu ürünlerin uygun koşullarda muhafazası, işlenip değerlendirilmesi ve pazarlanmasını ele alan bilim dalıdır. Diğer bir ifade ile insan besini olabilecek ve ekonomik değeri olan her türlü bitkisel-Hayvansal ürünün bakım, besleme, yetiştirme, koruma ve mekanizasyon faaliyetlerinin tamamı ile durgun sularda veya özel alanlarda yapılan balıkçılık faaliyetlerinin tümüdür.
Bu bilim dalı bilimsel bilginin yanı sıra özel yetenek ve önsezi gerektirir. Uygulamalı bir bilim dalı olup, amacı insanların yararına ekonomik değerler elde etmektir.
Tarım, iki temel üretim dalından oluşur. Bunlar bitkisel üretim ve hayvansal üretimdir. Bu iki temel tarım üretimi dalı ve hatta tanımları arasındaki tek ayrım, kullandıkları materyalin birinde bitki ötekinde ise hayvan materyali oluşudur

Tarım, insanlığın toplu hayata geçişinde büyük bir rol üstlendi. Taş Devri süresince bulunan avcı-toplayıcı toplulukların, yerini tarımla uğraşan halklara bırakması, toplumları ve devletleri ortaya çıkardı. Sanayi Devrimi'ne kadar tarım, insanlığın büyük çoğunluğunun temel geçim kaynağı oldu. Ancak günümüzde de tarımda gözle görülür gelişmeler ve teknolojinin getirdiği etkiler bulunmaktadır. Özellikle 20. yüzyıl boyunca tarımda önemli değişiklikler yaşanmıştır. Haber-Bosch işlemine göre, amonyum nitrat karıştırılan tezek sayesinde, ilk yapay gübreler elde edildi. Tarımda işgücünü düşüren makineleşme sayesinde tarımda işçi sayısında azalmalar gözlendi. Üretimin artmasına karşılık işsizlik arttı.

Bunlara karşılık, günümüzde en çok yetiştirilen tarım ürünleri arasında pirinç, mısır ve buğday yer almaktadır. Ayrıca dünyadaki çoğu hükûma kaliteli gıda için tarıma yatırım yapmaktadır. Tarıma yapılan yatırımlardan en büyük payı, buğday, mısır, pirinç, soya ve süt almaktadır. Ancak buna karşılık gelişmiş ülkelerde yapılan yatırımların büyük çoğunluğu etkisiz ve çevre düşmanı olmaktadır. Özellikle tarımdaki makineleşme ve yapay gübre kullanımı, çevreye büyük zararlar vermekte ve su kirliliği başta olmak üzere önemli sorunlara yol açmaktadır. Yine 21. yüzyılda çevre sorunlarının ve küresel ısınma başta olmak üzere anormal doğa olaylarının gündeme gelmesiyle beraber, tarımda makineleşme ve yapay gübre kullanımı düşürülmüştür.
Tarımdaki çevre zararlarına alternatif olarak geliştirilen ve ilk defa 20. yüzyıl başlarında Sir Albert Howard tarafından tartışılan organik tarım ise tüm bunlara karşı temiz ve sağlıklıdır. Organik tarım, günümüzde dünya çapında ilgi görse de pahalı olması nedeniyle sadece üst sınıf kişilerce elde edilebilmektedir. Yine bu tür tarımın dünyadaki en büyük destekçisi Avrupa Birliği'dir. Bu birlik tarafından 1991 yılında organik tarım adıyla literatüre eklenen uygulama, 2005'te CAP adlı kuruluşun kurulmasıyla beraber sürat kazanmıştır. Organik gıdanın savaştığı baş yöntemler arasında hormonlu gıda üretimi yer almaktadır.
2007 yılının sonlarında dünyadaki ekonomik dalgalanmalar sürecinde tahıl ürünleri başta olmak üzere birçok tarım ürününde fiyat katlanmaları gözlendi. Gelecekte, fiyatların çok daha katlanması nedeniyle, Afrika ve birçok 3. dünya ülkesinde gıda savaşlarının baş göstermesi beklenmektedir. Birleşmiş Milletler'e göre, 2025 yılına gelindiğinde Afrika sadece nüfusunun %25'ini besleyebilecektir.

Günümüz dünyasında, tarım iki farklı temel amaç için kullanılmaktadır. Bunlardan ilki, sadece ailesini besleyebilmek için üretim yapan insanlardan oluşan grup, ikincisi ise ticari amaçla tarım yapan insanlardan ve kurumlardan oluşan gruptur. Endüstriyel tarımda, amaç ticaret olduğundan para sahası geniştir ve gübreleme, tohumlama, bakım, sulama gibi olanaklar geniştir. Aynı şekilde endüstriyel tarımda geniş tarım alanları mevcuttur. 20. yüzyılda özellikle tarım kimyasındaki gelişmeler, üretimi katladığı gibi, insan gücü oranını da düşürmüştür. Ancak bu, hem sağlıksız gıda üretimine, hem de işsizliğe neden olmaktadır.
Tarımda görülen haşaratlara karşı kullanılan ilaçlar, bu haşaratların zararlarını büyük ölçüde engellese de, buna karşılık bu ilaçlar doğal dengeyi bozmakta ve çevreye zarar vermektedir. Tüm bu zararlara karşılık, tarımda kullanılan traktör gibi araçlar, üretimi artırmakta ve daha çok insan için besin olanağı sağlamaktadır. Özellikle ilkel tarım aletlerinin yerini modern tarım ve sulama birimlerine bıraktığı 1900'ler boyunca tarımda ivmeli bir artış gözlenmiştir. Amerika Birleşik Devletleri'nde yer alan Ulusal Mühendislik Akademisi'ne göre, tarımdaki makineleşme, dünyanın yaşadığı 20 devrimden biridir. Yine 1999 verilerine göre, günümüz teknolojisi sayesinde, tek bir çiftçi, 130'dan fazla insanı beslemektedir.
21. yüzyıl teknolojisi sayesinde, günümüzde tarımda çeşitlilik, gen çaprazlaması sayesinde artmakta ve birkaç verimli soy birleştirilerek ortaya çok daha verimli yeni bir soy çıkarılabilmektedir. Bu da tarım üretiminin artmasının altında yer alan etmenlerden biri olarak kabul edilmektedir. 

Tarımın tarihi günümüzden 10.000 yıl öncesine dayanmaktadır. İlk tarım örneklerinin ardından, zamanla birçok toplumun arasındaki etkileşimin bir sonucu olarak tüm dünyada yaygınlaştı. Tarım sayesinde insanlık toplu yaşama geçti ve günümüzdeki devletler oluştu. Gübreleme, ekme-biçme gibi tarım yöntemleri her ne kadar eski olsa da, son yüzyılda büyük bir ivme gösterdi.

Antik çağlarda, Bereketli Hilal ve çevresinde ilk örneklerine rastlanan tarım, öncesinde toplayıcılık ve avcılık ile geçinen toplumları yerleşik yaşama geçirdi. Aynı dönemlerde Çin ve diğer Asya ülkelerinde de başka yöntemlerle uygulanmaya başlayan tarım, zamanla Nil Nehri ve çevresinde yoğun olarak uygulanmaya başlandı. Tarihte, en eski tarım verileri, Anadolu'da Abu Hureyra adlı yerleşimde M.Ö. 13500 yılından kalma tarım aletlerinden edildi. Yine yakın dönemlere ait, Levant ve İran'daki Zagros Dağları çevresinde tarım faaliyetlerinin izine rastlandı. Yine Bereketli Hilal üzerindeki alanda, kimi yerlerde darı, arpa, tahıl, acı bakla, keten, buğday gibi tarım kalıntılarına rastlandı.
Çoğu teoreme göre ilk tarım, insanların vahşi doğadan topladığı bitkisel besinlerini ve tohumlarını mağara önlerine düşürmesiyle başlar. Bu süreçte insanlar tüm gün yiyecek aramaktansa bitkileri toprağa ekerek devamlı olarak yerleşik halde besin elde edebileceğini fark etti. Bu keşif tüm toplumlarca farklı dönemlerde bulundu. Öncelikle Anadolu ve Orta Doğu'da rastlanan tarım etkinlikleri, toplumsal etkileşimler aracılığıyla dünyaya yayıldı. Tarımı daha erken keşfeden toplumlar daha önce yerleşik yaşama geçti ve günümüz uygarlıkları oluştu.
Hindistan'da M.Ö. 7000'lerde rastlanılan tarım, yaklaşık 2000 yıl sonra da diğer Asya ülkelerinde görüldü. Yine bu dönemlerde Nil Nehri çevresinde tarım yapılarına rastlanmaktadır. Mısır ve çevresindeki önemli su kaynakları ve ılıman iklimin mevcut olması tarımın burada daha üretken olmasını sağladı. Yine aynı dönemlerde Mısırlılar Nil'in taşma dönemlerini hesapladı ve ürünlerinin telef olmaması için çeşitli matematiksel formüller ve geometrik hesaplamalara başvurdu. Tarım bu bağlamda günümüz bilim ve teknolojisine farklı yollar aracılığıyla etki bıraktı.
Mezopotamya'da ise Şatt-ül-Arap ve Basra Körfezi çevresinde uygulanan tarım faaliyetleri, ilk kez Sümerler tarafından yapıldı. M.Ö. 5000'lere denk gelen bu süreç, zamanla diğer Mezopotamya uygarlıklarına yayıldı. Yapılan araştırmalarda Fırat ve Dicle nehirleri arasında ahır hayvanlarının kemiklerine rastlandı. Bu da, bölgede hayvancılığın da yer edinmiş olduğunu göstermektedir. Aynı dönemde Amerika kıtasındaki yerliler de basamaklı teraslar aracılığıyla And Dağları başta olmak üzere tarım faaliyetlerine başladı. Güney Amerika'nın Büyük Okyanus kıyılarında yapılan kazılarda, tütün, patates, fasulye, biber, domates, balkabağı gibi tarım ürünlerinin kalıntılarına rastlandı.
Yine Antik Yunanistan ve Antik Roma dönemlerinde de tarım faaliyetleri göze çarpmaktadır. Zeytin, pamuk, mısır gibi Akdeniz bitkilerini yetiştiren Yunanlar, buna karşılık toprakların azlığı ve fakirliği nedeniyle bu alanda çok ileri gidemedi. Romalılar ise tahıl ürünleriyle ticaret yapmaya başladı.

Orta Çağ'da İslam dünyası oldukça ileri düzeyde bir uygarlığa sahipti. Bu doğrultuda Orta Doğu ve çevresinde tarım faaliyetleri ve hayvancılık çok büyük ilerlemeler kaydetti. Hidrolik ve Hidrostatik teknikleriyle çalışan pompalara imza atan Araplar, bu sistemlerle üretimde artış gözledi. Yine su değirmenleri aracılığıyla suyu rahatça taşıyabilen Müslüman çiftçiler, bu sayede sulamadaki kuraklığın önüne geçti. Bu dönemde pamuk, turunçgil, meyve, kayısı, safran, enginar, şeker pancarı gibi tarım ürünleri yetiştirildi. Yine Araplar, İspanya'da Emevi Devleti'nin yer aldığı dönemde, Avrupa'ya limon, badem, incir, portakal, pamuk ve muz gibi ılıman tarım ürünlerini getirdi. Aynı dönemlerde Çin'de sabanın kullanılması tarım alanında Asya'daki önemli değişikliklerdendir.
Yine Kavimler Göçü sonrasında Batı Avrupa'da Roma egemenliğinin sona ermesiyle beraber; bu alanlardaki nüfus hızla arttı. Bu insanların beslenmesi için de daha çok toprağın işlenmesi gerekliydi. Bu süreçte, ormanlar ve bataklıklar, tarıma elverişli arazi durumuna getirildi. Bu geniş toprakları sürebilmek içinse ağır sabanlar taşıyan öküzler kullanıldı. Zaman geçtikçe 8-10 öküz kullanılarak işlenmesi zor killi topraklar da işlenmeye başladı. Romalılar bu dönemde bir yıl tahıl ekip, ertesi yıl da bu alanları bekleterek (nadasa bırakarak) pratik bir ekim nöbeti uyguladı. Bu dönemde, Avrupa'daki halklar zamanla yulaf, çavdar ve arpa ekmeyi öğrendi. Böylece, bir yıl kış, öbür yıl bahar döneminde yapılan ekimler, üçüncü yıl ise nadasa bırakılıyordu. Ancak bu yöntem de verimsiz kumlu topraklara uygun değildi.
800 yılı ve sonrasında Avrupa'da açık tarla sistemi uygulandı. Bu yönteme göre her çiftçi dar ve uzun tarlalara bölünen topraklarında çeşitli tarım ürünü yetiştiriyordu. Bu tür tarlalar genelde eğimli yamaçlara kurulmuştu. Bu da fazla suyun derin hendekten aşağı boşalması

Ekmek, genellikle buğday, un ve su ile hazırlanan hamurun pişirilmesiyle elde edilen temel bir besindir. Tarih boyunca ve dünya genelinde birçok kültürün beslenme düzeninde önemli bir yere sahip olmuştur. İnsan eliyle üretilen en eski yiyeceklerden biridir; tarımın başlangıcından bu yana büyük önem taşımış, hem dinî törenlerde hem de seküler kültürde temel bir rol oynamıştır.
Ekmek, doğada kendiliğinden bulunan mikroorganizmalarla (örneğin ekşi maya), kimyasal maddelerle (örneğin kabartma tozu), endüstriyel olarak üretilen maya ile ya da yüksek basınçla hava verilerek kabartılabilir; bu yöntemler ekmeğin kabarıp gözenekli bir yapıya kavuşmasını sağlar. Ekmek mayasız da olabilir. Pek çok ülkede, seri üretimle yapılan ekmekler; tat, doku, renk, raf ömrü, besin değeri ve üretim kolaylığını artırmak amacıyla çeşitli katkı maddeleri içerebilir.

Ekmeğin, buğday ve benzeri tahılların gıda olarak kullanılmaya başlanması ve daha sonra tarımı ile Ortadoğu'da, özellikle Urfa, Şam, Kudüs arası bölgede ortaya çıktığı tahmin edilebilir. İlk zamanlarda ekmek yapmak için, iyice kızdırılmış yassı taşlar kullanılıyor, bunlarla bir çeşit peksimet pişiriliyordu. İlk zamanlar tahıl hafif çillendirilip elde olan başka tohumlarla birlikte kullanılırdı (bkz. İncil'de bulunan Hezekiel ekmeği tarifi). Ekmek pişirmek için zamanla tuğladan veya topraktan ısıtılabilir yüzeyler, küçük, ateşte kızdırılmış çömleğimsi kaplar, sonra da fırınlar, tandırlar ve sacayak üstünde metal sac icat edildi. Roma'da vatandaşlar ekmeklerini evlerindeki fırınlarda pişirirlerdi. Fırıncıların bir çeşit lonca meydana getirmeleri ancak Trajanus devrinde olmuştur.

Ekmek, Orta Doğu, Orta Asya, Kuzey Afrika, Avrupa ve Amerika, Avustralya ve Güney Afrika gibi Avrupa kökenli kültürlerin temel gıdasıdır. Bu, pirinç veya eriştenin temel gıda olduğu Güney ve Doğu Asya'nın bazı kısımlarıyla tezat oluşturur. Ekmek genellikle ekmek mayası ile kültürlendirilen buğday unu hamurundan yapılır, kabarmaya bırakılır ve fırında pişirilir. Maya fermantasyonu sırasında üretilen karbondioksit ve etanol buharları ekmeğin hava ceplerine neden olur.
Yüksek glüten seviyesi (hamurun süngerimsiliğini ve elastikiyetini sağlayan) nedeniyle, ekmek yapımında en çok kullanılan tahıl olan ekmeklik buğday, dünya gıda tedarikine en büyük katkıyı sağlayan gıdadır.
Ekmek ayrıca diğer buğday türlerinin unundan da yapılır (kavuzlu buğday, kavılca buğdayı, tek çekirdekli buğday ve kamut dahil). Çavdar, arpa, mısır, yulaf, sorgum, darı ve pirinç gibi buğday dışı tahıllar ekmek yapmak için kullanılmıştır, ancak çavdar hariç, genellikle daha az glüten içerdiklerinden buğday unu ile birlikte kullanılırlar.
Glütensiz ekmekler, badem, pirinç, sorgum, mısır, fasulye gibi baklagiller ve manyok gibi yumrular gibi çeşitli malzemelerden elde edilen unlar kullanılarak yapılır. Bu yiyecekler glüten içermediğinden, bunlardan yapılan hamur somunlar kabarırken şeklini koruyamayabilir ve içleri az havalandırılarak yoğun olabilir. Ksantan zamkı, guar zamkı, hidroksipropil metilselüloz (HPMC), mısır nişastası veya yumurta gibi katkı maddeleri glüten eksikliğini telafi etmek için kullanılır.

Buğday ekmeği, tahıl ekmeği, yulaf ekmeği, sarı buğday ekmeği, köy ekmeği, çavdar ekmeği, kepek ekmeği, standart beyaz (Türk) ekmeği, ay çekirdekli ekmek, ruşeymli ekmek, haşhaşlı ekmek, zeytinli ekmek, cevizli ekmek, mısır ekmeği, nohut ekmeği, arpa ekmeği, pirinç ekmeği, tandır ekmeği, tatlı maya ekmeği, hububat ekmeği, darı ekmeği, patates ekmeği, ekşi mayalı ekmek, tuzsuz ekmek, viyana ekmeği, hızlı ekmek, francala, siyah ekmek, baget ekmek, lavaş ekmeği, susamlı ekmek, en bilinen ekmek çeşitleridir.
Pişirme tarzına göre ekmekler ikiye ayrılır: Ev ekmeği, fırın ekmeği. Ev ekmeği, hamuru evlerde elle yoğrulan, sacta, tandırda, fırınlarda veya ekmek makinesi ile pişirilen ekmeklerdir. Sacda pişirilen ekmeğe bazlama ve yufka denir. Tandır ekmeğinin en yaygın şekli pide'dir. Ev fırınlarında ise daha çok somun yapılır. Güllâçlar ise mayasız ekmekten yapılır. Fırın ekmeği, şehir ve kasabalarda, ordu birliklerinde, klasik odun fırınlarında yapılan ekmektir. Fırın ekmeğinin en yaygın şekli, altı düz, üstü bombeli, değirmi bir ekmek olan somun'dur.
Eskiden ekmek tedavide çeşitli alanlarda kullanılırdı. Glüten ekmeği, suda eriyen kısımlarından ve nişastasından ayrılmış unla yapılır; taze soya ekmeği, soya unuyla yapılır. Şeker hastalarının diyetlerinde genellikle bu tip ekmekler kullanılır. Diğer ekmekler azotemi ve damar sertliği hastalarının rejimlerinde verilir: az azotlu ekmek ve tuzsuz ekmek gibi.

Hamur genellikle fırında pişirilir ancak bazı mutfaklarda ekmek örneğin mantou gibi buharda pişirilir, kızartılır (örneğin puri) veya yağlanmamış bir tavada pişirilir (örneğin tortilla). Mayalı veya mayasız (örneğin matsa) olabilir. Tuz, yağ ve maya ve kabartma tozu gibi mayalama maddeleri yaygın içeriklerdir, ancak ekmek süt, yumurta, şeker, baharat, meyve (kuru üzüm gibi), sebze (soğan gibi), kuruyemiş (ceviz gibi) veya tohumlar (haşhaş gibi) gibi diğer malzemeleri de içerebilir.

Profesyonel ekmek tarifleri fırıncı yüzdesi gösterimiyle belirtilir. Un miktarı %100 olarak belirtilir ve diğer bileşenler bu miktarın ağırlıkça yüzdesi olarak ifade edilir. Ağırlıkla ölçüm, özellikle kuru bileşenler için hacimle ölçümden daha doğru ve tutarlıdır.
Doku ve kırıntıyı çok etkilediğinden ekmek tarifindeki en önemli ölçüm, suyun una oranıdır. Sert buğday unları yaklaşık %62 su emerken, daha yumuşak buğday unları yaklaşık %56 su emer. Bu hamurlardan yapılan sofra ekmekleri ince dokulu ve hafiftir. Çoğu zanaatkar ekmek formülü %60 ila %75 arasında su içerir. Mayalı ekmeklerde, daha yüksek su yüzdesi daha çok CO2 kabarcığı ve daha kaba ekmek kırıntısı ile sonuçlanır.
Hamur tarifleri genellikle 500 gram un gerektirir ve bu kadar undan ise bir somun ekmek veya iki baget ekmek yapılır.
Küf oluşumunu geciktirmek için genellikle ticari fırınlarda hamura kalsiyum propiyonat eklenir.

Ekmeğin yapımında başlıca üç işlem yer alır. Yoğurma, mayalama ve pişirme. Yoğurma, unu hamura çevirir. Mayalama, hamuru ekşitip kabartır, pişirme ise ekmek haline getirir.
Un, su, tuz ve maya bir kazan veya teknede birbirine karıştırılarak yoğrulur, una su karışınca eriyen kısımlar (glikoz, tuz vb.) dışında erimeyen kısımlar (gluten, nişasta) su emerek şişer. Tuz, ekmeğin lezzetini azaltır. Yoğurma, eskiden teknelerde ayakla yapılırdı. Şimdi köylerde ve küçük kasabalarda gene böyle olmakla beraber şehirlerde makineyle yoğrulmaktadır.
Yoğurma şekli ne olursa olsun, ekmeklik hamur, su ve un oranına göre üç çeşide ayrılır:

Lüks ekmek hamuru (% 65 su)
Ekmeklik hamur (% 60 su)
Çöreklik hamur (% 40 - % 45 su)
Yoğurma işlemi sırasında hamura bir miktar maya katılır. Bu maya, bir parça ekşi hamur olabileceği gibi fennî hamur mayası da olabilir. Birinci şekilde pişirici, ekmek hamurundan bir parçayı bir kenara ayırır, ertesi gün yoğuracağı hamura katar. Fennî mayalarsa, sıvı olarak hamur suyuna katılır. Sıcak bir yere konan hamurun içindeki mayalar şekerlerle karışınca alkol ve karbondioksit gazı oluşur. Gaz kabarcıkları hamuru kabartır; kabarcıklar arada bir patlar, gaz salıverir. Ekşime teknede başlar, hamur parçalara ayrılıncaya kadar sürer. Elverişli büyüklükte parçalara ayrılan hamur, istenilen şekil verilerek fırına atılır ve pişirilir.
Ekmeğin ortalama bileşimi:

Su (yüzde 30-40)
Proteinler (% 6 - % 8)
Glüsitler (% 50 - % 55)
Lipitler (% 0,4 - % 0,8)
Madenî tuzlar (% 1,5 - % 2)
Fırınların ortalama sıcaklık derecesi 230-270 °C'tır; fakat su oranı yüksek olduğu için ekmeğin sıcaklığı 100 °C'ı aşmaz. Fırında mayalı hamurun içindeki alkol, karbondioksit gazı ve suyun bir kısmı çıkar, ekmek hafifleyerek gevşek ve gözenekli bir yapı kazanır. Hamur piştikten sonra yaklaşık olarak kütlesi %18,45 oranında azalır. Ekmeğin kalitesi, kullanılan una ve pişirme süresine bağlıdır. 73 - 76 randımanlı unlardan francala, 78 - 80 randımanlı unlardan beyaz ekmek, daha yüksek randımanlı (kepekli) unlardan kara ekmek (kepekli ekmek) elde edilir.
Taze ekmeğin sindirimi zordur. Ekmek, fırından çıktıktan en az 6 saat sonra yenmelidir. Ekmek durdukça kendiliğinden değişikliğe uğrayarak sertleşir ve bayatlar. Bayatlama sadece su kaybından değil, ekmekteki maddelerin de değişikliğe uğramasından ileri gelir. Ekmekleri karıştırmak için içerisine baklagillerden çeşitli tohumların unları, patates unu, yemek sodası, ağırlaşsın diye barit sülfat gibi maddeler katılır. Bunun gibi hile ile karıştırmalara ve eksik ağırlıkta ekmek çıkarılmasına karşı belediyelerce sıkı mücadele yürütülür. Belediye nizamlarınca ekmek hamuruna ağırlaştırıcı (alçı, kil, kemik unu vb.) kabartıcı, bozuk unları ıslah edici (bakır ve çinko sülfat, şap vb.) maddelerin katılması, iyi pişmemiş hamur ekmeklerin satışa çıkarılması yasaktır ve belediyelerce cezalandırılır.
2004 yılından itibaren gıda üretimi yapan işletmelerin denetimi Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığınca yürütülmektedir. Bakanlığın yetkilendirdiği gıda kontrolörleri ekmek üretimi yapan işletmelerden üretilen ekmek partisi adına numune alarak bakanlık tarafından yetkilendirilmiş akredite laboratuvarlara analiz için numuneyi gönderir. Analiz sonucu, 5996 sayılı kanun kapsamında yayınlanan Ekmek ve Ekmek Çeşitleri Tebliği'ne uymadığı takdirde işletmeye kanun kapsamında ceza yazılır. Sorunlu parti miktarı tespit edilir ve ürünler imha edilir. İşletme cezaya maruz kaldıysa sebebi araştırılır ve denetimler sıkı şekilde devam ettirilir.

Ekmekler listesi
Ekmek tavası
Glüten
Türk mutfağındaki ekmekler

Kahve, kökboyasıgiller (Rubiaceae) familyasının Coffea cinsinde yer alan bir ağaç ve bu ağacın meyve çekirdeklerinin kavrulup öğütülmesi ile elde edilen tozun su ya da süt ile karıştırılmasıyla yapılan içecektir. Günlük tüketimi 2024'te 2 milyar fincan olarak tahmin edilmiştir.

Kahve bitkisinin kökeninin Afrika'ya dayandığı, içecek olarak kullanımının ise ilk kez Güney Arabistan'da gerçekleştirildiği düşünülmektedir. Kahve kültürünün gelişimi Arap dünyasında gerçekleştiğinden, günümüzde tüm dünyada yaygınlık kazanmış olan bu kültürün başlangıcına inmek için genellikle Arap edebiyatına müracaat edilmektedir.
17. yüzyılda Venedikli tüccarlar yolu ile Avrupa'ya taşınan kahve, kısa zamanda kıtaya yayılmıştır. Amerika, Asya ve Afrika kıtalarındaki  Avrupa sömürgeciliği ile dünyanın çeşitli yerlerinde kahve plantasyonları kurulmuş, kahve dünyada geniş çapta tüketilen bir içecek halini almıştır. Kahvenin günümüzde ağırlıklı olarak Brezilya, Vietnam ve Kolombiya başta olmak üzere tropikal iklimli ve yükseltili bölgelerde tarımı yapılmaktadır.
Kahve bir içecek olarak toz haline getirilmiş kahve tanelerinin demlenmesi ile oluşturulur, ancak filtreleme, öğütme boyutu, demleme süresi, su sıcaklığı ve miktarı gibi değişik faktörler farklı içecekler oluşturur. Günümüzde bir çeşit filtrelenmiş kahve olan Espresso ve türevleri başta olmak üzere dünyada pek çok kahve çeşidi tüketilmektedir. Kahve içerdiği kafein maddesinin uyarıcı niteliği yüzünden dikkat artırıcı ve uyanık tutucu özelliğe sahiptir.

Kahve sözcüğü, Türkçeye Arapçadaki kahve (قهوة) sözcüğünden geçmiştir. Öte yandan bu tabirin Arapçada ilk kez hangi tarihte kullanıldığı hâlen bilinmemektedir. Arapçadaki bu sözcüğün etimolojisi şüphelidir. Büyük olasılıkla bu kelime Arapçada "iştahı kesildi" anlamındaki kahiye fiilinden türetilmiştir. Bu anlam, kahve sözcüğünün Arapçada ilk kez, içenlerin iştahını kesen bir tür şarapla ilişkilendirilmesiyle alakalıdır. Arapçadaki bu kök, "dumansı" ve "mat" gibi anlamlara sahip olan İbranice k-h-h (כהה) köküyle de kökteştir>. Ayrıca kahve kelimesinin etimolojisi, Etiyopya'daki Kaffa (ከፋ) bölgesi ile de ilişkilendirilmektedir.
Kahve sözcüğü bugünkü anlamını muhtemelen 14. yüzyılda kazanmaya başlamıştır. Arapça "kahve" sözcüğü; Türkçede "kahve" sözcüğüne dönüşmüş, Avrupa'da ise café, caffe, koffie, coffee, koffie, kaffee sözcükleriyle adlandırılmıştır.

Kahvenin ilk kullanımına dair çok çeşitli efsaneler bulunmaktadır. Bunlardan en meşhuru, Kaldi yahut Halid adındaki Etiyopyalı bir keçi çobanı hakkındadır. Bu efsane, Batı edebiyatlarında fazlaca ilgi gördüğü için son derece popülerdir. Söz konusu hikâye miladi 800 yılına kadar uzanmaktadır. Rivayet edildiğine göre, Kaldi yahut Halid adındaki bu keçi çobanı, meçhul bir bitkinin meyvelerini tüketen keçilerinde bir takım uyarıcı tesirlerin meydana geldiğini ve keçilerin son derece enerjik olduğunu fark etmiştir. Kendisi de bu meyveleri denediğinde, aynı durumu yaşamıştır. Durumu bölgesindeki bir din adamına bildirmiş ve söz konusu meçhul meyveler hususundaki birkaç denemeden sonra bugünkü kahve içeceği keşfedilmiştir.
Etiyopyalı bir Arap olan Şeyh Şazili 14. yüzyıl sonlarında yaşamış olması muhtemel bir Sufi Şeyhi'dir. Kahveyi ilk içtiği rivayet edilen kişilerden biridir. Gece ibadetinde dinç ve uyanık kalabilmek için özellikle geceleri kahve içtiği ve kahveyi ilk kullanan sufilerden biri olduğu belirtilmiştir.
16. yüzyılın Arap yazarı Ceziri'ye göre kahveyi ilk içen kişi ez-Zebhani olarak bilinen Yemenli Cemalleddin Ebu Abdullah Muhammed İbn Said'dir. Bir olay yüzünden Aden'i terk ederek Etiyopya’ya giden Zebhani orada kahve içen insanlarla karşılaşmış; Aden’e döndüğünde hastalanmış ve aklına kahve içmek gelmiş. Kahve onu iyileştirmiş. Kahve’nin yorgunluk ve uyuşukluk giderme, canlılık ve dinçlik kazandırma özelliklerini keşfetmiş.
Bazı rivayetler, ilk kahve tüketimini Süleyman'a nispet etmektedir. Bu rivayete göre, Süleyman bir yolcuğunda ahalisinin bilinmeyen bir hastalığa yakalandığı bir kente uğramıştır. Bu sorunu nasıl çözeceği kendisine Cebrail tarafından bildirilmiştir. Bunun üzerine Yemen'den gelen kahve çekirdeklerini kavurmuş ve yeni bir tür içecek keşfetmiştir. Bu içecekten içen hastalar tekrar sıhhatlerine kavuşmuştur.
15. yüzyılda uzun süre yalnızca Araplar tarafından kullanılan kahve, bir yüzyıl sonra Suriye, Mısır, İran ve Hindistan'a yayılmıştır.

Kahve’nin anavatanı olan Etiyopya’nın yüksek yaylaları, yabani kahve bitkisinin doğal olarak yetiştiği bölgelerde yerli halk bu bitkinin tanelerini un hâline getirip bir çeşit ekmek yapıyordu. Meyveleri kaynatıldıktan sonra suyu içilmek suretiyle tıbbi amaçlı kullanılıyor ve "sihirli meyve" olarak adlandırılıyordu. Kahve, ünüyle birlikte hızla Arap Yarımadası'na yayıldı ve 300 yıl boyunca Habeşistan'da keşfedilen yöntem ile içilmeye devam edildi. 14. yüzyılda ise yepyeni bir keşif ile ateşte kavrulan kahve çekirdekleri, ezildikten sonra kaynatılarak içime sunuldu. Kahve'yi ilk olarak işleyip içmeye başlayan Yemen'deki Sufi tarikatıdır. Buradan 1470'li yıllarda Aden’de, 1510’da Kahire’de 1511’de Mekke’de görülmüştür.

Kanuni Sultan Süleyman döneminde (1520-1566) Yemen Valisi Özdemir Paşa, Yemen'de içtiği ve çok sevdiği kahveyi İstanbul'a getirmiştir. Kahve, kısa zamanda itibarlı bir içecek olarak saray mutfağında yerini aldı ve büyük ilgi gördü. Saray görevleri arasına "kahvecibaşı" adında bir de rütbe eklendi. Padişahın ya da bağlı olduğu devlet büyüğünün kahvesini pişirmekle görevli olan kahvecibaşı, sadık ve sır tutmasını bilenler arasından seçilirdi. Osmanlı tarihinde kahvecibaşılıktan sadrazamlığa yükselenlere bile rastlandı.Saraydan konaklara ardından evlere giren kahve, İstanbul halkının kısa sürede tutkunu olduğu bir lezzet hâline geldi. Satın alınan çiğ kahve çekirdekleri tavalarda kavrulup, dibeklerde dövüldükten sonra cezvelerde demleniyordu.
1554 yılında İstanbul’da Tahtakale’de iki Suriyeli Arap ilk kahvehaneyi açmışlardır. O zamanlar kahvenin faydalı olup olmadığı tartışma konusudur. Kendinden önceki şeyhülislamların aksine Bostanzade Mehmet Efendi kahvenin haram olmadığını, hatta faydalı olduğuna dair fetva vermiştir.
Osmanlı tarihinde kahve dört dönem yasaklanmıştır. Bunlardan birincisi Kanuni Sultan Süleyman'ın kahveyi yasakladığı dönemdir. Kahveyi yasaklamasının amacı kahvehanelerin dedikodu ortamlarına dönüşmesinin önüne geçmektir. Şeyhülislam Bostanzade Mehmet Efendi'nin fetvasıyla III. Murad döneminde uygulanan kahve yasağı 1587'de kaldırılmıştır. İkinci kahve yasağı III. Murad döneminde gerçekleştirilmiştir. Fakat bu yasak kahve tüketimini azaltamamış çünkü III. Murad’ın kararıyla kahvehaneler kapansa da kaçak kahvehaneler açılmıştır. Durumun devlet büyükleri tarafından fark edilmesinin ardından da din bilginleri bunun kaldırılmasını rica etmiş ve yasaklar padişah tarafından 1587 yılında kaldırılmıştır. Bu dönemde kahve henüz her eve girecek kadar yaygın olmasa da belirli merkezlerde sevilerek tüketilen bir içecek hâline gelmişti. Bu nedenle yasakların kalkmasıyla kahvehane sayıları da artmıştır.
1606 yılından 1611 yılına kadar I. Ahmed döneminde kahve ile birlikte keyif verici maddeler yasaklanmıştır. Hatta kahve uyuşturucu madde olarak sayılmış ve içilmesinin caiz olmadığı söylenmiştir. Osmanlı Dönemi’ndeki en caydırıcı ve katı kahve yasağı IV. Murad döneminde getirilmiştir. Bu dönemde sadece kahve değil; tütün, şarap, afyon benzeri keyif verici tüm maddeler yasaklanmıştır. Kahvehaneleri kapatan padişah neden olarak da kahvehanelerin İstanbul’da büyük yangınlara sebep olmasını göstermiştir. Bu yasakların en katı tarafı ise, uymayanların idam edilmesiydi.
Kahve yasaklarının bir miktar hafiflemesi ise IV. Mehmed döneminde olmuştur. Âlimler “Kömürleşmemiş oranda kahve haram değildir.” şeklinde fetva verdikten sonra, kahve tüketimi yeniden yaygınlaşmıştır. 1826 yılında, Yeniçeri Ocakları'nın kapatılması sırasında kahvehaneler de kapatılmış fakat kahve içilmeye devam edilmiştir. Son yasaklar da yeni yasa çıkarılarak 1830 yılında kaldırılmış ve kahve özgür bir şekilde tüketilmeye başlanmıştır.

İstanbul'a gelen Venedikli tacirler, çok sevdikleri bu içeceği Venedik'e taşıdı. Böylece Avrupalılar kahveyle ilk kez 1615'te tanışmış oldu. Önceleri limonata satıcıları tarafından sokaklarda satılan kahve, 1645'te açılan İtalya'nın ilk kahvehanesinde yerini aldı. Kısa zamanda sayıları hızla çoğalan bu kahvehaneler de diğer pek çok ülkede olduğu gibi özellikle sanatçıların, öğrencilerin ve her kesimden halkın bir araya gelerek sohbet ettikleri en gözde yerler oldu. Kahve Paris'e 1643, Londra'ya 1651'de ulaştı.
Avrupalılar dünyanın çeşitli yerlerinde kahve plantasyonları kurdular. Endonezya'nın Cava adasında 1712 yılında kahve tarımı başladı. Hollanda Cava ve Doğu Hint Adaları’nda, Fransa Antiller'de kahve yetiştirdi.

Kahve, beyaz ve kokulu çiçeklere sahip, kirazı andıran kırmızı meyvesinin içinde iki çekirdek bulunan, dikildikten yaklaşık 3 yıl sonra meyve vermeye başlayan ve 30-40 yıl boyunca aralıksız meyve veren bir ağaç türüdür. Doğal haline bırakıldığında 8-10 metreye kadar uzayan ağaç, meyvelerin kolay toplanabilmesi için sürekli budanarak 4-5 metre uzunluğunda bir çalı boyutunda tutulur. Kahvenin defne yaprağına benzer derimsi ve kenarları dalgalı kışın dökülmeyen koyu, parlak ve sivri uçlu yaprakları vardır.
Kahve ağaçları bol yağış alan, ortalama sıcaklığın 18-24°C arasında olduğu ve don olayının görülmediği, ekvatorun 25 Kuzey'i-30 Güney'i arasındaki kuşakta yetişir. Soğukta ağaç ölür, ayrıca ani ısı değişiklikleri de ağaca zarar verir. Nemli ortamı sevdiğinden, kahve ağacının düzenli yağışın olduğu tropik bölgelerde yetiştirilmesi gerekir. Doğada pek çok yetişen türü olmasına rağmen yalnızca Coffea arabica ve Coffea robusta adındaki türlerin tarımı yapılmaktadır.

Bol yağışların ardından kahve ağacı, yılda iki ya da üç kez beyaz çiçekler açar. Güçlü ve keskin kokuları kimi zaman yasemini kimi zaman portakal ağacının çiçeğini andırır. Yeni çiçek vermeye başlamış bir ağaç, dallarında bir yılda toplam 20-30 

Botanikte meyve çiçeklenmeden sonra yumurtalıktan oluşan, çiçekli bitkilerde (anjiyosperm olarak da bilinir) tohum taşıyan yapıdır.
Meyveler, kapalı tohumluların tohumlarını yaydığı araçlardır. Özellikle yenilebilir meyveler, tohumların yayılması ve canlıların beslenmesi için bir araç olarak simbiyotik bir ilişki içinde insan ve hayvanların hareketleriyle çoğalmıştır; gerçekte insanlar ve birçok hayvan, besin kaynağı olarak meyvelere bağımlı hale gelmiştir. Bu sebeple, meyveler dünyanın tarımsal üretiminin önemli bir bölümünü oluşturmaktadır ve bazıları (elma ve nar gibi) kapsamlı kültürel ve sembolik anlamlar kazanmıştır.
Günlük kullanımında "meyve" normalde; elma, muz, üzüm, limon, portakal ve çilek gibi tatlı veya ekşi olan ve çiğ durumda yenebilen bir bitkinin etli, tohumla ilişkili yapıları anlamına gelir. Öte yandan, botanik kullanımda "meyve", fasulye kabuğu, mısır taneleri, domates ve buğday taneleri gibi genellikle "meyve" olarak adlandırılmayan birçok yapıyı içerir. Bir mantarın spor üreten bölümüne de meyve veren gövde denir.

Meyve sözcüğü Türkçeye aynı anlama gelen mīva veya mēve sözcüğünden geçmiştir (Farsça: میوه). Bu sözcük Orta Farsça aynı anlama gelen mēvag sözcüğünden evrilmiştir. Meyve sözcüğünün Türkçe karşılığı yemiştir.

Tohumlar ve meyveler için birçok yaygın terim, botanik sınıflandırmalara karşılık gelmez. Mutfak terminolojisinde, meyve genellikle herhangi bir tatlı tadı olan bitki parçasıdır ve sebze, herhangi bir tuzlu veya daha az tatlı bitki ürünüdür. Bununla birlikte, botanikte bir meyve, tohum içeren olgunlaşmış yumurtalık veya karpeldir, örneğin fındık bir meyve türüdür, tohum değildir.
Botanik olarak meyve olan mutfak "sebzeleri" ve sert kabuklu yemişlerin örnekleri arasında mısır, kabakgiller (örn., Salatalık, kabak ve kabak), patlıcan, baklagiller (fasulye, yer fıstığı ve bezelye), tatlı biber ve domates bulunur. Ek olarak, yenibahar ve acı biber gibi bazı baharatlar, botanik olarak bakıldığında meyvelerdir. Buna karşılık, ravent genellikle bir meyve olarak adlandırılır, çünkü turta gibi tatlı tatlılar yapmak için kullanılır, ancak ravent bitkisinin sadece yaprak sapı (yaprak sapı) yenilebilir. Yenilebilen gymnosperm tohumlarına genellikle meyve isimleri verilir, örneğin ginkgo fıstığı ve çam fıstığı.
Botanik olarak mısır, pirinç veya buğday gibi bir tahıl tanesi de caryopsis adı verilen bir tür meyvedir. Bununla birlikte, meyve çeperi çok incedir ve tohum kabuğuna kaynaşmıştır, bu nedenle yenilebilir tahılların neredeyse tamamı aslında bir tohumdur.

Dışta, genellikle yenilebilir olan katman, yumurtalıktan oluşan ve tohumları çevreleyen perikarptır, ancak bazı türlerde diğer dokular yenilebilir kısma katkıda bulunur veya bu kısmı oluşturur. Perikarp, dıştan içe, epikarp, mezokarp ve endokarp olmak üzere üç katman halinde tanımlanabilir.
Belirgin sivri uçlu terminal çıkıntı taşıyan meyvenin gagalı olduğu söylenir.

Bir meyve, bir veya daha fazla çiçeğin olgunlaşmasından kaynaklanır ve çiçeğin veya çiçeklerin gynoeciumu meyvenin tamamını veya bir kısmını oluşturur.
Yumurtalık/yumurtalıkların içinde, megagametofitin yumurta hücresini içerdiği bir veya daha fazla ovül vardır. Çift döllenmeden sonra bu yumurtalar tohum haline gelecektir. Yumurtalar, polenlerin stamenlerden çiçeklerin stigmalarına doğru hareketini içeren, tozlaşma ile başlayan bir süreçte döllenir. Tozlaşmadan sonra, polenden stigma yoluyla yumurtalıktan yumurtalığa bir tüp büyür ve polenden megagametofit'e iki sperm aktarılır. Megagametofitin içinde iki spermden biri yumurta ile birleşerek bir zigot oluşturur ve ikinci sperm, çift döllenme sürecini tamamlayan endosperm ana hücresini oluşturan merkezi hücreye girer. Daha sonra zigot, tohumun embriyosunu oluşturacak ve endosperm ana hücresi, embriyo tarafından kullanılan bir besleyici doku olan endospermi ortaya çıkaracaktır.
Yumurtalar tohumlara dönüşürken, yumurtalık olgunlaşmaya başlar ve yumurtalık duvarı, perikarp etli hale gelebilir (meyveler veya kuru üzümlerde olduğu gibi) veya sert bir dış kaplama (fındıkta olduğu gibi) oluşturabilir. Bazı çok boyunlu meyvelerde, etin gelişme derecesi döllenmiş yumurta sayısıyla orantılıdır. Perikarp genellikle ekzokarp (dış katman, epikarp olarak da adlandırılır), mezokarp (orta katman) ve endokarp (iç katman) olarak adlandırılan iki veya üç farklı katmana ayrılır. Bazı meyvelerde, özellikle alt yumurtalıktan türetilen basit meyveler, çiçeğin diğer kısımları (yapraklar, çanak yapraklar ve stamenler dahil olmak üzere çiçek tüpü gibi) yumurtalıkla birleşir ve onunla olgunlaşır. Diğer durumlarda, çiçeğin çanak yaprakları, yaprakları veya organlarındaki ve stili düşer. Bu tür diğer çiçek kısımları meyvenin önemli bir parçası olduğunda buna aksesuar meyve denir. Çiçeğin diğer kısımları meyvenin yapısına katkıda bulunabileceğinden, belirli bir meyvenin nasıl oluştuğunu anlamak için çiçek yapısını incelemek önemlidir.
Üç genel meyve gelişimi modu vardır:

Apokarp meyveler, bir veya daha fazla karpel içeren tek bir çiçekten gelişir ve en basit meyvelerdir.
Çoklu meyveler birçok farklı çiçekten oluşur.
Sinkârp meyveler, iki veya daha fazla karpelin birbirine kaynaştığı tek bir gynoeciumdan gelişir.
Bitki bilimcileri meyveleri üç ana gruba ayırdı: basit meyveler, agregat meyveler ve bileşik veya çoklu meyveler şeklinde. Gruplamalar evrimsel olarak alakalı değildir, çünkü birçok farklı bitki taksonu aynı grupta olabilir, ancak çiçek organlarının nasıl düzenlendiğini ve meyvelerin nasıl geliştiğini yansıtır.

Gollner, Adam J. (2010). The Fruit Hunters: A Story of Nature, Adventure, Commerce, and Obsession. Scribner. 978-0-7432-9695-3
Watson, R. R., and Preedy, V.R. (2010, eds.). Bioactive Foods in Promoting Health: Fruits and Vegetables. Academic Press. 978-0-12-374628-3

Images of fruit development from flowers at bioimages.Vanderbilt.edu
Fruit and seed dispersal images at bioimages.Vanderbilt.edu
Fruit Facts 12 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. from California Rare Fruit Growers, Inc.
Photo ID of Fruits 9 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. by Capt. Pawanexh Kohli
 "Fruit". Encyclopædia Britannica (11. bas.). 1911. 

Meyve konservesi
Kurutulmuş meyve
Meyve suyu
Meyve salatası
Şekerlenmiş meyve
Yalancı meyve
Buğdaysı meyve
Meyve ağacı
Meyve nektarı
Bostan
Manav

Sebze, bitkilerin insanlar veya diğer hayvanlar tarafından yenen kısımlarına verilen isimdir. Sebze terimi, kültürler ve mutfaklar arasında farklı anlamlara gelebilir.
Her ne kadar meyve ve sebze terimleri birbirlerine zıt anlamda kullanılmaktaysa da aslında botanik açıdan meyve kabul edilen birçok bitki kısımları mutfaklarda sebze olarak kullanılır. Örneğin patlıcan, domates, kabak gibi sebzeler aslında botanik bakımdan aynen erik, kayısı, şeftali gibi meyve sayılmaktadırlar.

Sebze kelimesi Farsça "yeşillik, bitki" anlamına gelen sabzī (سبزى) sözcüğünden alıntıdır. Bu Farsça sözcük ise Farsça ve Orta Farsça "yeşil, taze, yaş" manasındaki sabz (سبز) sözcüğüne +ī ekinin eklenmesi ile türetilmiştir. Türkçede sebze anlamında kullanılan bir diğer sözcük olan zerzevat da bu köke dayanmakta olup, Farsça sözcüğe Arapça +āt çoğul takısı ilavesiyle inşa edilen sebzevāt sözcüğünün deforme edilmiş halidir.

Sebze suyu
Sebze bahçesi
Sebze çorbası
Sebze ezmesi
Sebze buketi
Bostan
Manav

Bal, arılar tarafından çiçeklerden ve meyve tomurcuklarından alınarak yutulan nektarın arıların bal midesi denilen organlarında invertaz enzimi sayesinde kimyasal değişime uğramasıyla oluşan ve kovandaki petek hücrelerine yerleştirilen çok faydalı bir besindir. Nektar bala çevrilirken arılar sağladıkları invertaz enzimi sayesinde sakkarozu inversiyona uğratarak fruktoz ve glikoz şeklinde basit şekerlere dönüştürür ve fermantasyonun meydana gelmesini önleyecek miktarda suyunu uçururlar. Kovandaki hücrelere yerleştirilen ve üzeri mumdan bir kapakla örtülen bal arılarca sağlanan özel havalandırma sistemi sayesinde bildiğimiz tat ve kıvama gelir. Halen dünyada üretilen bal türleri kestane balı, köknar balı, provans balı, monofloral bal, çiçek balı, petek balı, armut balı, dağ balı, akasya balı, çam balı, kremalı bal, okaliptüs balı ve meşe balıdır.
Hızlı üretim için Türkiye'de bal üreticilerinin yasal olarak kovan başına belli kg miktarı kadar toz şekerleri daha ucuza alıp, arılara yedirmeleri TARIM VE ORMAN BAKANLIĞI tarafından kanunen yasaldır. Kış gibi soğuk ortamda marketlerde satılan ballara bakınca, az kristaleşen balda toz şeker miktarının az olduğu ya da o seride arılara toz şeker verilmediği anlamına gelir. Çok kristalleşen balda ise arıya komple toz şeker, benzeri ürünler verildiği yüzde olarak çok azının bal olduğu anlamına gelir bilgisi tamamen yanlıştır, arıyı beslemek için verilen glikoz-fruktoz şurupları balın bal olarak nitelendirilmesini zorlaştırıken aynı zamanda balın kristallenmesini önler. bununla beraber pastörizasyon ve filtrasyon işlemleri kristallenmesini önleyen başka etkenlerdir.Sanılanın aksine gerçek ve ham çiçek balı hava sıcaklıgının 10-15 C altında donma eğilimindedirler.Fakat bu kristallenme durum salgı balları(Çam, Sedir, Meşe vb) için çok daha zordur.
Balın rengi, şeker dengesi ve tadındaki farklılık tamamen toplanan nektarlardan kaynaklanır. Balın kokusunu, çiçeklerdeki aromalı uçucu yağlar verir ki bu aynı zamanda çiçeklerin kokularını veren yağdır.
Bal üretiminde ½ kg ham nektarı toplamak için 900 bin arının bir gün boyunca çalışması gerekir. Toplanan bu nektarın ise ancak bir kısmı bala çevrilebilir. Elde edilen balın miktarı getirilen nektarın şeker konsantresine bağlıdır. Bal; nem, güneş ışığı, kaynatma gibi sıra dışı bir etkiye maruz kalmadıkça bozulmaz ve zaman faktöründen etkilenmez.

Bal, nektar ve bal özü toplama sırasında arıların kas faaliyet metabolizmasını desteklemek için tükettiği şeker olarak kullanmak veya uzun süreli besin kaynağı olarak saklamak üzere arılar tarafından üretilir. Yiyecek arama sırasında arılar, uçuş kaslarının metabolik faaliyetini desteklemek için topladıkları nektarın bir kısmını kullanır. Toplanan nektarın çoğu kusarak sindirme, sindirim ve bal olarak depolamak için kullanılır. Soğuk havalarda veya diğer besin kaynaklarının kıt olduğu durumlarda yetişkin ve larva arılar depolanmış balı yiyecek olarak kullanırlar.
Bal arısı sürülerini insan yapımı kovanlar içinde yuva yapması için koruyarak, insanlar böcekleri yarı evcilleştirdi ve fazla balı hasat edebildi. Kovanda veya vahşi bir yuvada üç tür arı vardır:

bir dişi kraliçe arı
yeni kraliçeleri döllemek için mevsimsel olarak değişen sayıda erkek drone arılar
20,000 ila 40,000 dişi işçi arı
Kovanlıkdan yiyecek aramak için ayrılan arı, şeker açısından zengin çiçek nektarı toplar, onu hortumu (İngilizce:proboscis) ile emer ve yemek midesinin hemen arkasında bulunan proventrikulus (bal midesi veya mahsulü) içine yerleştirir. Apis mellifera arısında bal midesi yaklaşık 40 mg nektar veya arının boş ağırlığının kabaca %50'sini tutar; bunu doldurmakta binden fazla çiçek ve bir saatten fazla zaman gerektirebilir. Nektar genellikle %70 ila 80'lik bir su içeriği ile başlar. Arının ağzındaki hipofaringeal bezindeki tükürük enzimleri ve proteinler, şekerleri parçalamaya başlamak için nektara eklenir ve su içeriğini hafifçe yükseltir. Toplayıcı arılar daha sonra kovana geri döner, burada kusar ve nektarı kovan arılarına aktarırlar. Kovan arıları daha sonra bal midelerini kullanarak nektarı yutar ve kusar, kısmen sindirilene kadar mandibulaları arasında tekrar tekrar kabarcıklar oluştururlar. Kabarcıklar hacim başına geniş bir yüzey alanı oluşturur ve suyun bir kısmı buharlaşma yoluyla uzaklaştırılır. Arının sindirim enzimleri hidrolize sakarozu glikoz ve fruktoz karışımına dönüştürür ve asitliği arttırarak diğer nişastaları ve proteinleri parçalar.
Arılar, ürün depolama kalitesinde peteklere ulaşana kadar nektarı bir arıdan diğerine geçirerek, 20 dakika boyunca kusarak ve sindirim ile grup halinde birlikte çalışırlar. Daha sonra bal petek hücrelerine yerleştirilir ve hala yüksek su içeriği (yaklaşık %50 ila %70) ve kontrol edilmediği takdirde yeni oluşan baldaki şekerlerin mayalanmasına neden olacak doğal mayalar ile kapatılmadan bırakılır. Arılar, büyük miktarlarda vücut ısısı üretebilen birkaç böcek arasındadır ve kovan arıları, bal depolama alanlarında yaklaşık 35 °C (95 °F) gibi oldukça sabit bir sıcaklığı korumak için ya vücutlarıyla ısıtarak ya da suyun buharlaşmasıyla soğutarak kovan sıcaklığını sürekli olarak düzenler. Şeker konsantrasyonunu doyma noktası değerinin üzerine çıkarmak ve fermantasyonu önlemek için, kovan arıları havayı dolaştırmak ve baldaki suyu %18'lik içeriğe kadar buharlaştırmak için sürekli kanatlarını çırparak süreç devam eder. Arılar daha sonra hücreleri mühürlemek için balmumu ile kaplar. Bir arıcı tarafından kovandan çıkarıldığı için balın raf ömrü uzundur ve uygun şekilde kapatılırsa fermente olmaz.
Güney ve Orta Amerika'da bulunan Brachygastra lecheguana ve Brachygastra mellifica gibi bazı yaban arısı türlerinin nektarla beslenip bal ürettiği bilinmektedir.
Polistes versicolor gibi bazı yaban arıları, yaşam döngülerinin ortasında polenle beslenmek ve enerji ihtiyaçlarını daha iyi karşılayabilecek balla beslenmek arasında geçiş yaparak bal tüketirler.

Kristalize olma (şekerlenme): Çam ve kestane balı dışındaki ballar (çiçek balları) soğuk ortamda biraz şekerlenir. Balın su içeriği şekerlenmeyi artırır. Şekerlenme arılara biraz şeker yedirildiği için ve polen tarafından tetiklenen kristalize olma durumudur.
Bal higroskopik bir madde olup havadan nem alma özelliğine sahiptir. Havada %58 rutubet olduğu zaman balda su miktarı %17.4 civarındadır.
Viskozite: akıcılığa karşı koyma özelliğini ifade eder. Buna "balın bünyesi" de denir. Ağır bünyeli bir balın akıcılığı yavaş yani viskozitesi yüksek olur. Viskozite balın içerisindeki su miktarıyla yakından ilgilidir.
Balın özgül ağırlığı içerisindeki su miktarı ve sıcaklığa göre değişmektedir. 20 °C de balın özgül ağırlığı 1.4225 bulunmuştur.
Kırılma sayısı: Refraktometre ile ölçülür. Sıcaklık önemli rol oynadığından bu işlemde 20 °C de yapılır ve balın içindeki su miktarı tayin edilmektedir.
Renk: Balın bir optik özelliği olan renk değişiklik gösterir. Bal renksiz durumdan koyu kırmızıya kadar değişebilir.
Balın içeriğindeki şekerin cinsine bağlı olarak ışığın sağa ya da sola kırılması söz konusudur. Bu özellik bal analizinde bala katılan bazı şekerlerin belirlenmesini sağlar.

Genel olarak balların toplandığı değişik bitki kaynaklarına göre farklı aroma, tat, renk, yoğunluk ve kristalize sahip oldukları tespit edilmiştir. Aynı şekilde ballarda akıcılık kimyasal bileşimi, şekerler, rutubet, enzimler, vitaminler, asitler, kolloidal maddeler ve bileşimi bilinmeyen maddeler bakımından değişik oldukları bildirilmişlerdir.
Asitler: Uzun yıllar bal içerisinde sadece formik asit bulunduğu fakat analiz metotları geliştirilince asetik, bütirik, sitrik, kaproik, laktik, formik, malik, okzalik, suksiniletannik, tartarik ve velarikasidlerin varlığı tespit edilmiştir. Balın pH'sı 3,29-4,87 arasında değişmektedir.
Enzimler: Çeşitli araştırıcılar balda diyastaz veya amilaz, nikotin, invertaz, katalaz, oksidaz, fosfataz enzimlerini bulmuşlardır. Bu enzimlerin bir kısmı bitkiden gelmekte bir kısmı ise arının başındaki bezlerden salgılamaktadır.
Vitaminler: Eskiden bal içerisinde vitamin olmadığı veya çok az olduğu düşüncesi hakimdi fakat kimyasal ve biyolojik araştırma metotları geliştirildikten sonra bal içerisinde çeşitli miktarda, tiamin, riboflavin, askorbik asit, piridoksin, pantotenik asit, niasin ve az miktarda biotin, folik asit tespit edilmiştir.
Mineraller: Bal içerisindeki minerallerin miktarı %0,02 ile %1,0 civarındadır. Bu minareller Potasyum, klor, kükürt, kalsiyum, sodyum, fosfor, magnezyum, silisyum, demir, mangan ve bakır'dır. Bunlar içerisinde potasyum, kalsiyum ve fosfor fazla bulunmaktadır.
Proteinler: Çeşitli araştırmacılar bal içerisinde az miktarda albuminoidlerin ve protein yapı taşları durumunda olan amino asitlerin olduğunu tespit etmişlerdir.

Balın ilk akla gelen özelliği tatlı olmasıdır. Bunun sebebi balın içindeki üç şekerdir. Glikoz (dekstroz; %34), sakkaroz (%2) ve fruktoz (levuloz; meyve şekeri %40) bundan başka balın %17'si su geri kalan %7'lik bölümü ise demir, sodyum, kükürt, magnezyum, fosfor, polen, manganez, alüminyum, gümüş, albumin, dekstril, azot, protein ve çeşitli asitlerden oluşur. Balın kalitesini ise bu %7'lik karışım belirler.
Ayrıca bal içerisinde onbeş şeker tespit edilmiş olup bunlardan bazıları şunlardır: fruktoz, glikoz, sakkaroz, maltoz, izomaltoz, erloz, kestoz, melezitoz ve rafinozdur. Genel olarak fruktoz şekeri diğerlerinden farklıdır.
Balı bildiğimiz şekerden ayıran çok önemli bir fark vardır. Şeker ancak sindirim sisteminde değişime uğradıktan sonra kana karışırken bal sindirime gerek olmadan çok süratli bir şekilde kana karışır. Ilık su ile karıştırılan balın birkaç dakika içinde vücuda enerji verdiği tespit edilmiştir.
Bozulma: Olgunlaşmış bal su içeriğinin düşük olması nedeniyle ozmotik olarak bakteri üremesine ve bozulmaya karşı dirençli iken olgunlaşmadan hasat edilen ballarda bu özellik bulunmaz bu ballar ekşir.

Bal şekerinin hiçbir ön işleme girmeden kana karışabilmesi bal tüketiminin çok daha dikkatli yapılmasını, kan şekerinin ani yükselmelerinin yol açacağı sonuçlar açısından ge

İnsan (Homo sapiens lit. "bilge insan") veya modern insan, primatların en yaygın türüdür. İki ayaklılığı ve yüksek zekâsıyla karakterize edilen büyük insansı maymun olan insan, çeşitli ortamlarda gelişip son derece karmaşık araçlar geliştirmiş, karmaşık toplumsal yapılar ve medeniyetler oluşturmuştur. İnsanlar son derece sosyaldir; tek bir insan, ailelerden ve yaşıt gruplarından şirketlere ve siyasi devletlere kadar iş birliği yapan, farklı ve hatta rekabet eden sosyal grupların çok katmanlı bir ağına ait olma eğilimindedir. Bu nedenle, insanlar arasındaki sosyal etkileşimler, her biri insan toplumunu destekleyen çok çeşitli değerleri, sosyal normları, dilleri ve gelenekleri oluşturmuştur. İnsanlar aynı zamanda son derece meraklıdır: olguları anlama ve etkileme arzusu, insanlığın bilim, teknoloji, felsefe, mitoloji, din ve diğer bilgi çerçevelerindeki gelişimini motive etmiştir; insanlar aynı zamanda antropoloji, sosyal bilimler, tarih, psikoloji ve tıp gibi alanlar aracılığıyla da kendilerini incelerler.
Bazı bilim insanları Homo cinsinin tüm türlerini insan olarak tanımlasa da, genel kullanımda insan denilirken yalnızca Homo sapiens'ten bahsedilir. Homo sapiens'in yaklaşık 300.000 yıl önce Homo heidelbergensis'ten evrilerek ortaya çıktığı ve Afrika'dan dünyanın diğer kısımlarına göç ettiği, bu sırada yavaş yavaş gittiği yerlerdeki Arkaik insan popülasyonlarının yerini aldığı düşünülür. Tarihin büyük çoğunluğunda insanlar, göçebe avcı-toplayıcılar olarak varlıklarını sürdürürler.
Yaklaşık 13.000 yıl önce Orta Doğu olarak adlandırılan Güneybatı Asya'da başlayan tarım devrimi ile tarım ve yerleşik insan yerleşimleri ilk kez ortaya çıkar. Nüfuslar büyüyüp yoğunlaştıkça, hem topluluklar içinde hem de arasında çeşitli yönetim biçimleri gelişir ve bir dizi uygarlıklar yükselir, yıkılır ve insanlar yayılmaya devam eder. Kasım 2022 itibarıyla nüfusu 8 milyarı aşmıştır.
Genler ve çevre; dış görünüş, fizyoloji, hastalıklara yakalanmaya yatkınlık, zihinsel yetenek ve beceriler, vücut ölçüleri ve yaşam süresini bireyden bireye farklı şekilde etkileyerek insanın biyolojik varyasyonlarının var olmasını sağlar. İnsanlar birçok özellikte (genetik yatkınlıklar ve fiziksel özellikler gibi) bireyden bireye farklılık gösterse de, iki farklı birey ortalama olarak %99'un üzerinde genetik benzerliğe sahiptir ve genetik olarak en çeşitli popülasyonlar Afrika'da yer alır. En büyük genetik farklar eril ve dişi bireyler arasındadır. Ortalama olarak, erkeklerin bedensel gücü daha yüksektir ve kadınlar genellikle daha yüksek bir vücut yağ oranına sahiptir. Dişilerde 50 yaş civarında menopoz denilen olay yaşanır ve kısırlaşırlar. Buna ek olarak, hemen hemen her toplulukta dişilerin ortalama olarak daha uzun bir yaşam süresi vardır. Dişi ve eril bireylerin cinsiyet rollerinin doğası tarih boyunca değişiklik gösterdi ve ağır basan cinsiyet normlarına karşı çıkan kültürler birçok toplumda yer edindi.
İnsanlar, hem bitkisel hem de hayvansal besinlerin içerisinde bulunduğu, çok çeşitli besinlerle beslenen hepçillerdir. Homo erectus zamanlarından beri yemek hazırlamak ve pişirmek için ateşi ve diğer şekillerde ısıyı kullanmışlardır. Yiyecek tüketmeden sekiz haftaya kadar ve susuz olarak üç veya dört güne kadar hayatta kalabilirler. İnsanlar genellikle gündüzcüldürler ve günde ortalama 7 ila 9 saat uyurlar. Doğum, komplikasyonların ve ölüm riskinin yüksekliği nedeniyle tehlikelidir. Çoğu zaman, ebeveynler doğumdan sonra aciz olan çocuklarına, belli bir olgunluğa ulaşmalarına değin bakar.
İnsanların büyük ve oldukça gelişmiş bir prefrontal korteksi (beynin yüksek bilişsellikle ilişkili bölgesi) vardır. Zeki varlıklardır; epizodik belleğe, esnek mimiklere, öz farkındalığa ve zihin kuramına sahip canlılardır. Ayrıca insan zihni; içgözlem yapma, kişisel düşünceler edinme, hayal etme, set ve varoluş üzerine görüşler geliştirme yeteneğine de sahiptir. Bu durum, bilginin gelecek kuşaklara aktarılmasını, akıl ile mümkün olan büyük teknolojik ilerlemeleri ve karmaşık araçların geliştirilmelerini sağlamıştır. Dil, sanat ve ticaret, insanı tanımlayan özelliklerdendir. Uzun ticaret yolları, farklı coğrafyalardaki insanların birbirine bağlanmasını sağlayarak kültür patlamalarına ve kaynakların dünya çapında dağılmasına neden olmuştur.

Modern insanların tamamı, 18. yüzyılda Carl Linnaeus tarafından Systema Naturae adlı çalışmada adı koyulan Homo sapiens içerisinde sınıflandırılır. Daha genel bir isim olan "Homo" ise, her iki cinsiyetten insanlardan bahsedilirken kullanılan Latince homō sözcüğünün 18. yüzyılda türetilmiş bir türevidir. Homo sapiens, "bilen insan" veya "bilgili insan" anlamlarına gelir. Genel kullanımda, insan sözcüğü kullanılırken yalnızca hâlâ hayatta olan tek Homo türü olan Homo sapiens'ten bahsedilir. Cinsin soyu tükenmiş bazı türlerinin, örneğin Neandertallerin, H. sapiens'in bir alt türü olarak kabul edilip edilemeyeceği üzerine akademik bir görüş birliği yoktur.
Kişi terimi sıklıkla insan ile aynı anlama sahipmiş gibi kullanılır, ancak bir kişiliğe sahip olanların sadece insanlar mı yoksa buna ek olarak diğer canlı varlıklar, özellikle de diğer büyük insansı maymunlar da mı olduğu ve bir insanın kalıcı bitkisel hayata geçme gibi durumlarda kişiliğini kaybedip kaybedemeyeceği yönünde felsefi ve evrimsel tartışmalar günümüze kadar sürmektedir.
İnsan; Türkçede en az 1330 kadar erken bir yılda kullanımı görülmüş, Arapça إنسان, romanize: insān sözcüğünden türemiş bir sözcüktür. Türk Dil Kurumu'nda insan şu şekilde tanımlanır: "Toplum hâlinde bir kültür çevresinde yaşayan, düşünme ve konuşma yeteneği olan, evreni bütün olarak kavrayabilen, bulguları sonucunda değiştirebilen ve biçimlendirebilen canlı." Ön Türkçe'de "İnsan" tabirini tam karşılayan bir kelime bulunmamaktadır, onun yerine kullanılmış olan kelime *kiĺi olmuştur.
İnsanın İngilizce karşılığı olan human, Eski Fransızca humain sözcüğünden -ki humain de Latince homō (Türkçe: adam - insanlık anlamında) sözcüğünün sıfat hâli olan hūmānus'tan türemiştir- türemiş Orta İngilizce bir alıntı sözcüktür. İngilizce man (Türkçe: adam) terimi, genel olarak türün tamamına, yani insanlık sözcüğünün eşanlamlısı olarak kullanılabilmesinin yanında sadece eril bireylerden bahsetmek için de kullanılabilir. Bunlara ek olarak her iki cinsiyetten bireyler için de kullanılabilir, ancak bu kullanım şekli günümüz İngilizcesinde daha az yaygındır.
Diğer dünya dillerinde de insan için farklı sözcükler kullanılır. Diğer Hint-Avrupa dilleri insana adını ölümlülüğünden alıntılayarak vermişlerdir: İnsanları ifade etmek için kullanılmış olan Proto Hint-Avrupa dili *mr̥tós sözcüğü "ölümlü" demektir; Ermenice mard, Farsça mard ve Sanskrit marta da aynı anlama gelir. Sami dillerde de, aynı kökten gelen Arapça إنسان, romanize: insān ve İbranice אֱנוֹשׁ, romanize: Enos kelimeleri de benzer bir şekilde "hasta" ve "ölümlü" demektir. Çoğu Slav dilinde kullanılan terimin atası olan, Proto-Slav dili čelověkъ sözcüğünün kökeni bilinmemektedir. Grekçe ἄνθρωπος, romanize: anthropos sözcüğü de bilinmeyen bir kökene sahiptir.

Diğer yaşam formlarıyla birlikte günümüz insanının da eski bir ortak atadan evrimleştiği fikri, 1844'te Robert Chambers tarafından ortaya atıldı ve 1859'da Charles Darwin tarafından Türlerin Kökeni adlı eserinde ayrıntılı bir şekilde açıklandı. Dünya üzerinde yaşam 4.1 milyar yıl önce, hayvanlar (Animalia) ise 600 ila 800 milyon yıl önce ortaya çıktı. Memelilerin (Mammalia) soyu 300 milyon yıl kadar önce, Karbonifer dönemin sonuna doğru sürüngenlerden ayrıldı.
Genetik araştırmalara göre, primatlar (Primates) 85 milyon yıl önce, Geç Kretase dönemi sırasında diğer memelilerden ayrıldı ve günümüzde bulunmuş en erken fosiller 55 milyon yıl önce Paleosen döneminde ortaya çıktı, Eski Dünya ve Yeni Dünya primatları ise 44 milyon yıl önce renkleri algılayabilme ve sosyalleşme gibi özelliklerde farklılıklar göstermeye başlayarak birbirinden ayrıldı. İnsanların bir parçası olduğu insansılar (Hominoidea) üst ailesinde, büyük insansı maymunlar (Hominidae) ve gibongiller (Hylobatidae) yaklaşık 15 ila 20 milyon yıl önce birbirinden ayrıldı; insanları ve şempanzeleri de içinde bulunduran Hominini oymağı ile Gorillini oymağı ise 8 ila 9 milyon yıl önce ayrıldı. Afrika'da yaşamış küçük bir insansı türü, izleri hem insanların hem de onların en yakın akrabaları olan şempanzelerin soyunda bulunacak olan son canlıydı; onun ardından, insan ile şempanze cinslerini oluşturacak atalar iki alt oymağa ayrıldı. Ayrılmanın tarihinin en az 4 ila en fazla 9 milyon yıl önce, Miyosen devrinin sonlarına doğru olduğu düşünülür ancak daha kesin tahminler de mevcuttur; bazı genetikçiler 2001'de Çad'da bulunan ve Sahelanthropus tchadensis olarak sınıflandırılan bir büyük insansı maymun kafatasından yola çıkarak 7 ila 8 milyon yıl önce gibi daha dar bir aralığı öne sürer. Richard Dawkins ise son ortak atanın 6 milyon yıl önce yaşadığını tahmin eder. Bu ayrılmayla ve kısa süre sonrasında, insanların soyağacını şempanzelerinkinden ayıracak bazı keskin değişiklikler gerçekleşti: İki farklı kromozomun, ayrılma sırasında meydana gelen füzyonu sonucu kromozom 2 oluştu ve böylece, 24 çift kromozoma sahip olan diğer insansıların aksine, insanlarda 23 çift kromozom kaldı. Yaklaşık 4 milyon yıl önce, günümüzde hâlâ anlaşılamamış sebepler ile, Sahelanthropus tchadensis'ten başlayarak insanların soyağacındaki insansılar iki bacak üzerinde yürüyebilmeye başladı.
Beyin büyüklüğü ve karmaşıklığı hızlı bir şekilde artmaya devam etti ve 2 ila 3 milyon yıl kadar önce, Homo cinsi, Australopithecus'tan evrildi. Homo'nun kaydedilmiş en eski örneği, Etiyopya'da bulunmuş 2.8 milyon yaşındaki LD 350-1'dir. LD-350-1, Australopithecus afarensis gibi yuvarlak bir çeneye ve daha sonra ortaya çıkacak olan Homo habilis gibi küçük ve ince azı dişlerine sahipti. Adı konulmuş en eski Homo türleri ise 2.3 milyon yıl önce evrilmiş olan Homo habilis ile Homo rudolfensis'dir. Cinsin ortaya çıkışı; etin ilk kez homininlerin beslenme düzenine girdiği, bunun potansiyel bir sonucu olar

Beyin (Eski Türkçede meñi, Orta Türkçede mengi ya da meyin), sinir sisteminin merkezi olarak hizmet eden bir organıdır. Bütün omurgalı hayvanlar ve çoğu omurgasız hayvan -bazı süngerler, knidliler, tulumlular ve derisi dikenliler gibi omurgasızlar hariç- beyne sahiptir. Baş kısmında; duyma, tatma, görme, denge, koklama gibi duyulara hizmet eden organlara yakın bir noktada bulunan beyin omurgalıların vücudundaki en karmaşık organdır. Normal bir insanda serebral korteksin (en geniş kısmı) 15-33 milyar nörondan müteşekkil olduğu tahmin edilmektedir. Her biri birkaç bin nöronla sinaps denen bağlantılar yardımıyla bağlıdır. Bu nöronlar birbirleriyle akson denen uzun protoplazmik lifler yardımıyla iletişim kurar. Aksonlar bilgiyi beynin diğer kısımlarına yahut vücudun spesifik alıcı hücrelerine taşır.
Fizyolojik olarak, beynin fonksiyonu vücudun diğer organlarının merkezi kontrolünü sağlamaktır. Hormon denen kimyasalların salgılanmasının işletimi ve kas aktivitesinin oluşumu vücudun diğer organları üzerindeki işlevlerindendir. Bu merkezi kontrol çevredeki ufak değişimlere bile gayet süratli ve koordine bir tepki vermeyi sağlar. Bazı temel tepkilerden olan refleksler, omuriliğin ve çevresel gangliyonların aracılığıyla gerçekleşebilir, fakat kompleks duyusal impulslara bağlı bilinçli yapılan komplike davranışlar ise beynin bilgileri bütünleme kabiliyetine ihtiyaç duyar.

Merkezî sinir sisteminin kafa boşluğu içinde yer alan parçası ansefal olarak adlandırılır. Fransızca encéphale tüm beyin demektir. Ansefaldeki merkezlerin en önemlileri omurilik soğanı, beyincik ve beyindir.
Türlerin beyinleri şekil ve boyut açısından muazzam bir fark gösterebilir ve ortak özelliklerini belirlemek genellikle güçtür. Buna rağmen beyin mimarisinin geniş tür yelpazesi için uygulanabilir bazı prensipleri vardır. Bu geniş yelpazede beyin yapısı bazı yönlerden hemen hemen birçok hayvan türünde ortaktır ancak diğer yönleri "gelişmiş" beyni ilkel örneklerinden ayırmaktadır ya da omurgalı ve omurgasızları ayırt etmektedir.
Beyin anatomisi hakkında bilgi kazanmanın en kolay yolu görsel incelemelerdir ama daha kompleks teknikler de geliştirilmiştir. Beyin dokusunu doğal halinde incelemek güçtür çünkü üzerinde çalışmak için fazla yumuşaktır. Eğer alkol veya diğer fiksatiflelere muamele edilirse sertleştirilebilir ve sonra istenen çalışma için iç incelemesi yapılabilir. Gözle görülür biçimde beynin iç kısımlarında gri madde denen koyu renkli alanlara rastlanır. Daha açık renkli bu bölümden ayrılmış beyaz madde de gözlenir. Daha fazla bilgi spesifik bir molekülün yüksek konsantrasyonlarda bulunduğu yerleri gösteren çeşitli kimyasallarla boyanmış beyin dokusu örneklerinden elde edilebilir. Ayrıca mikroskoplarla beynin mikro yapısı da incelenebilir ve beynin bir bölümünden diğerine olan bağlantı yolları da takip edilebilir.

Tüm türlerin beyinleri esasen iki geniş hücre sınıfından oluşur: nöronlar ve gliyal hücreler. Gliyal hücreler (tutkal, gliya ya da nörogliya olarak da bilinir) çeşitli tiplere ayrılır ve birçok kritik (hayati) görevi yerine getirir; bunlar arasında yapısal desteklik, metabolik destek, yalıtım ve gelişime rehberlik etme gösterilebilir. Buna karşın nöronlar genellikle beyindeki en önemli hücreler olarak ele alınmaktalardır.
Nöronlar bu sinyalleri akson adı verilen hücre gövdesinden çıkan ve genelde birçok dala sahip protoplasmik lif yapısındaki uzantılarıyla diğer bölgelere iletirler, bazen yakın bölgelere bazen de beynin ve vücudun uzak noktalarına bu impulslar taşınır.
Bir aksonun boyu olağanüstü derecede uzun olabilir; örneğin, cerebral korteksin bir piramit hücresi (bir tür nöron) büyütülseydi muazzam derecede uzun olabilirdi ve insan vücudu kadar uzayabilirdi. Eğer aksonu da aynı derecede büyütülseydi birkaç santimetre çapında ve kilometrelerce uzunlukta bir kablo ortaya çıkardı.
Aksonlar bu sinyalleri aksiyon potansiyeli adı verilen elektrokimyasal iletiler şeklinden saniyenin binde biri sürede ve saniyede 1-100 metre hızla iletirler. 

Özellikle, 3 hayvan grubunda komplike beyin bulunmaktadır: eklembacaklılar (artropod) (örneğin: böcekler ve kabuklu hayvanlar), kafadanbacaklılar (cephalopod) (örneğin: ahtapot ve mürekkepbalığı) ve omurgalılar. Eklembacaklıların ve kafadanbacaklıların beyni, birbirine paralel ikiz sinirden meydana gelmektedir. Eklembacaklılar üç loptan ve görme işlemi için oluşmuş göz arkasındaki geniş "optik lop"lardan oluşan merkezi bir beyine sahiptir.
Omurgalıların beyni, sonradan omuriliğe dönüşecek olan arkadaki bir nöral tüpün öndeki kısmından gelişir. Omurgalılarda beyin kafatası kemikleri tarafından korunmaktadır. Serebral korteksin kıvrım sayısı, canlının gelişmişliğini belirler. Kıvrım sayısı arttıkça basamak yükselir. Balık, sürüngen gibi ilkel omurgalılar beyninin dış katmanlarında altı katmandan daha az nörona sahiptir. Bu konfigürasyona allokorteks (veya heterotipik korteks) adı verilmektedir.
Memeliler gibi daha komplike omurgalılarda, allokortekse ilaveten altı bölmeli neokorteks (veya homokorteks) bulunmaktadır. Memelilerde, daha fazla kıvrımlı beyin, daha gelişmiş beyinle karakterizedir. Bu kıvrımlar, kafatasına sıkışmış beyindeki nöronlara daha geniş bir alan sağlamaktadır. Kıvrılma, daha fazla gri maddenin daha az bir hacmin içine yerleşmesini sağlar. Kıvrımlar tıp dilinde gyrus (çoğul gyri), kıvrımlar arası boşluk da sulcus (çoğul sulci) olarak adlandırılır.
İnsan beyni üç zarla sarılmıştır. Bunlar, en dışta duramater, ortada araknoid mater, en içte ise piamater bulunur.
Beynin genel histolojik incelenmesi kişiden kişiye değişmese de, yapısal anatomi incelemesi farklı olabilmektedir. Temel embriyolojik bölümlerin tersine, spesifik gyrus veya sulcusların yeri, birincil duyu bölgeleri ve diğer yapıların yerleri türlere göre değişebilmektedir.

Böceklerde beyin dört bölümden oluşur: optik bölmeler, protoserebrum, dutoserebrum, tritoserebrum. Optik bölmeler her bir gözün arkasında bulunur ve görsel uyarıyı sağlar. Protoserebrum, kokuya cevap veren mantar vücudu ve merkezi vücut kompleksini barındırır. Arı gibi bazı türlerde mantar vücut kısmı görme duyusundan da uyarı almaktadır. Dutoserebrumda kokuları birbirinden ayırt etmeyi sağlayan ve baştaki antenlerin dokunma reseptörlerinden bilgi alan anten lobları bulunmaktadır. Sineklerin ve güvelerin anten lobları oldukça komplikedir.
Kafadanbacaklılarda beynin özofagus tarafından ayrılmış iki bölgesi vardır: supraözofagal kütle ve subözofagal bölge. Bu iki kütle birbiriyle iletişimini bazal loplar ve arka magnoselüler loplarla sağlar. Geniş optik loplar bazen beynin bölmesi olarak tanımlanmaz çünkü anatomik olarak beyinden ayrıdırlar ve optik saplarla beyine katılırlar. Ama optik loplar görme işlemini sağladıklarından fonksiyonel olarak beynin bir parçasıdır.

Duyu organlarından gelen bilgi beyinde toplanır, beyinde bu bilgi doğrultusunda organizmanın yapacağı hareket belirlenir. Beyin kendine gelen veriyi işleyerek çevrenin yapısına dair çıkarımlar yapar. İşlenmiş bu bilgiyi canlının o anki ihtiyaçlarına dair bilgi ve geçmişe dair anılarla birleştirir. Bu işlemlerin sonucu doğrultusunda hareket örgüleri oluşturur. Sinyalleri işleme süreci çok sayıda farklı işleve sahip alt sistem arasında karmaşık bir etkileşim gerektirir.

İnsan beyni
Beyin lobları
Beyin ölümü

Animasyonlu beyin haritası
Beyin Gücüyle İlgili İlginç Makaleler
The Whole Brain Atlas (Harvard University)18 Ocak 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kalp ya da yürek, pek çok hayvanda bulunan kaslı bir organdır. Bu organ dolaşım sisteminin kan damarları yoluyla kan pompalar. Pompalanan kan besin ve oksijeni vücudun gerekli yerlerine taşırken, karbondioksit gibi metabolik atıkları da gaz alışverişinin gerçekleştiği organlara (örneğin akciğerlere veya solungaçlara) taşır. İnsanlarda kalp yaklaşık olarak kapalı bir yumruk boyutundadır ve akciğerler arasında, göğsün orta bölmesinin hafif sol tarafındadır. Temel görevi kanı vücuda pompalamak olan kalp, metabolizma eylemleri sonucunda oluşan artık ürünlerin vücuttan uzaklaştırılması, vücut ısısının düzenlenmesi, asit-baz dengesinin korunması, hormonlar ve enzimlerin vücudun gerekli bölgelerine taşınması gibi görevleri yapar. Kalp, dolaşım sistemi içerisinde motor görevi yapar. Kalp insanda dakikada 60-80 atım arasında değişen bir hızla dakikada 5-35 litre arası, günlük ise 9.000 litre kanı vücuda pompalar. Günde yaklaşık 100 bin, yılda 40 milyon, tüm insan hayatı boyunca yaklaşık 2,5 milyar kere, hiç durmadan yaklaşık 8 bin ton kanı vücuda pompalar. Yetişkin bir kadında ortalama ağırlığı 200-280 gram, yetişkin bir erkekte ise 250-390 gram ağırlığındadır. Her kişinin, kalbinin yaklaşık kendi yumruğu büyüklüğünde olduğu sanılır. 

Kalp, göğüs boşluğunda, 2 akciğer arasında, sternumun arkasında, diyafram kası üzerinde ve 4. 5. ve 6. costa'ların arka yüzünde, üçte ikisi orta çizginin solunda, üçte biri ise sağında yer almaktadır.

Elimizi göğsümüzün sol tarafına koyduğumuzda, kalbimizden gelen sesin nedeni kulakçık ile karıncık arasındaki kapakçıkların açılıp kapanmasıdır.
Başlıca 4 kalp sesi vardır; bunların ilk ikisi hissedilir veya stetoskop vasıtasıyla duyulabilirken, 3. ve 4. sesler ancak EKG (ECG) cihazında duyulabilir. 1. kalp sesi atriyo-ventriküler kapakların sesi iken, 2. kalp sesi aorta ve arteria pulmonalis'teki kapakların çıkardığı sestir. 1. ve 2. kalp sesi arasındaki süre ventrüküler sistoldür (kalbin kasılması). 2. kalp sesi ile 1. kalp sesi arasındaki süre ise ventriküler diastol (kalbin gevşemesi) evresidir.

Kalp sözcüğünün Türkçedeki karşılığı Yürek'tir, Arapça ḳlb kökünden gelen kalb قلب sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük, Akadca aynı anlama gelen kablu sözcüğü ile eş kökenlidir. Hastane bölümlerinden birisi olan ve kalp düzeneğinin tedavileriyle ilgilenen Kardiyoloji sözcüğü ise; Eski Yunanca kardía καρδία sözcüğünden alıntıdır.

Kalbin dört odası vardır, iki üst atriyum, alıcı odacıklar ve iki alt ventrikül, boşaltma odası. Atriyum, atriyoventriküler septum içinde bulunan atriyoventriküler kapaklar vasıtasıyla ventriküllere açılır. Bu ayrım kalbin yüzeyinde koroner sulkus olarak da görülebilir.
Sağ üst atriyumda sağ atrial apendiks veya kulak kepçesi adı verilen kulak şeklinde bir yapı vardır ve sol üst atriyumda sol atrial apendiks adı verilen başka bir yapı vardır.
Sağ atriyum ve sağ ventrikül birlikte bazen sağ kalp olarak adlandırılır. Benzer şekilde, sol atriyum ve sol ventriküle birlikte bazen sol kalp denir. Ventriküller, kalbin yüzeyinde anterior longitudinal sulkus ve posterior interventriküler sulkus] olarak görülen interventriküler septum ile birbirinden ayrılır.
Kalbin içerisinde 4 adet odacık bulunmaktadır:

Sağ kulakçık (atrium dexter)Kalp kası
Sol kulakçık(atrium sinister)
Sağ karıncık (ventriculus dexter)
Sol karıncık (ventriculus sinister)
Kalbin sağ ve sol kısımları septum aracılığıyla birbirinden tamamen ayrılmaktadır. Kalp, içi boş dört bölmeden oluşmaktadır. Sağ kalp, sağ kulakçık ve sağ karıncıkdan oluşmakta olup burada oksijen bakımından fakir olan venöz kan bulunmaktadır. Sol kalp ise sol kulakçık ve sol karıncıkdan oluşmuş olup içerisinde oksijen bakımından zengin olan arterial kanı bulundurur. Ayrıca sol karıncığın pompalama görevinden dolayı duvar yapısı diğer boşluklara göre oldukça gelişmiştir.

Kalbin odacıklarını birbirinden ayıran dört kapağı vardır. Her atriyum ve ventrikül arasında bir kapak ve her bir ventrikülün çıkışında bir kapak bulunur.
Kulakçıklar ile karıncıklar arasındaki kapakçıklara atriyoventriküler kapakçıklar denir. Sağ atriyum ile sağ ventrikül arasında triküspit kapak bulunur. Triküspid kapağın, korda tendinae'ya bağlanan ve göreli konumlarına göre anterior, posterior ve septal kaslar olarak adlandırılan üç papiller kas olmak üzere üç çıkıntısı vardır.
 Mitral kapak, sol atriyum ile sol ventrikül arasında yer alır. Ön ve arka olmak üzere iki çıkıntıya sahip olması nedeniyle biküspid kapak olarak da bilinir. Bu tüberküller ayrıca korda tendinalar yoluyla ventriküler duvardan çıkıntı yapan iki papiller kasa bağlanır.
Kalpte iki adet atrioventriküler kapak, iki adet de büyük damar kapakları (yarım ay kapak) olmak üzere 4 kapakçık bulunmaktadır. Kulakçıklar ile karıncıklar arasında ve karıncıklar ile buradan çıkan damarlar arasında kapaklar bulunur. Kapakçıklar, kanın tek yönlü akmasını yani geriye dönüşünü engellemeye yarar. Kapaklar, kanın karıncıklara tek yönlü girişini sağlarken aynı zamanda tek yönlü çıkışını da sağlarlar. 

Triküspid kapak: Sağ kulakçık ile sağ karıncık arasında bulunur.
Pulmoner kapak: Sağ karıncık ile pulmoner arter (akciğer arteri) arasındaki sağ karıncıkdan pompalanan kanın geri dönüşünü engelleyen üç adet yarım ay şeklindeki kapaklardır.
Mitral kapak: Sol karıncık ve sol kulakçık arasında bulunur.
Aort kapağı: Sol karıncık ile aort arasında bulunur. Bu kapaklar sol karıncıkdan pompalanan kanın geri dönüşünü engeller.
Papiller kaslar, korda tendina denilen kıkırdaklı bağlantılar ile kalp duvarlarından kapakçıklara kadar uzanır. Bu kaslar, kapakçıkların kapandıklarında çok geriye düşmelerini engeller. Kalp döngüsünün gevşeme aşamasında papiller kaslar da gevşer ve korda tendinea üzerindeki gerilim hafiftir. Kalp odaları kasılırken papiller kaslar da kasılır. Bu, korda tendinea üzerinde gerilim oluşturarak atriyoventriküler kapakçıkların uçlarını yerinde tutmaya yardımcı olur ve kulakçıklara geri üflenmelerini önler. 
Her bir ventrikülün çıkışında iki ek yarım ay kapak vardır. Pulmoner kapakçık pulmoner arter'in tabanındadır. Bu, herhangi bir papiller kasa bağlı olmayan üç çıkıntılıdır. Ventrikül gevşediğinde, kan arterden ventriküle geri akar ve bu kan akışı, kapağı kapatmak için kapanan tüberküllere doğru bastırarak cep benzeri kapağı doldurur. Yarım ay aort kapağı, aort'un tabanındadır ve ayrıca papiller kaslara bağlı değildir. Bunda da aortdan geri akan kanın basıncıyla kapanan üç tüberkül vardır.

Sağ kalp, triküspit kapakçık adlı bir kapakçıkla ayrılan sağ atriyum ve sağ ventrikül olmak üzere iki bölmeden oluşur.
Sağ atriyum, vücudun iki ana toplardamarından, üst ve alt venae kava'dan neredeyse sürekli olarak kan alır. Koroner dolaşımdan gelen az miktarda kan da, inferior vena kava açıklığının hemen üstünde ve ortasında bulunan koroner sinüs yoluyla sağ atriyuma akar. Sağ atriyumun duvarında, fossa ovalis olarak bilinen oval şekilli bir çöküntü vardır ve bu, fetal kalpte foramen ovale olarak bilinen bir açıklığın kalıntısıdır. Sağ atriyumun iç yüzeyinin çoğu pürüzsüzdür, fossa ovalisin çöküntüsü ortadadır ve ön yüzeyde sağ atriyal apendiks de bulunan pektinat kasların belirgin sırtları vardır.
Sağ ventrikülün duvarları trabeculae carneae ile kaplanmıştır, yani endokardiyum ile kaplı kalp kası sırtlarıdır. Bu kas sırtlarına ek olarak, moderatör bant denilen, yine endokardiyum tarafından kaplanan bir kalp kası bandı sağ ventrikülün ince duvarlarını güçlendirir ve kalp iletiminde çok önemli bir rol oynar. İnterventriküler septumun alt kısmından doğar ve inferior papiller kasa bağlanmak için sağ ventrikülün iç boşluğunu geçer. Sağ ventrikül, kasılırken içine kan püskürttüğü pulmoner gövde içine doğru incelir. Pulmoner gövde, kanı her bir akciğere taşıyan sol ve sağ pulmoner arterlere ayrılır. Pulmoner kapak, sağ kalp ile pulmoner gövde arasındadır.

Sol kalbin iki odası vardır: mitral kapakçık ile ayrılan sol atriyum ve sol ventrikül.
Sol atriyum, dört pulmoner venden biri yoluyla akciğerlerden oksijenli kanı geri alır. Sol atriyumda sol atriyal apendiks adı verilen bir çıkıntı vardır. Sağ atriyum gibi, sol atriyum da pektinat kaslarla kaplıdır. Sol atriyum, mitral kapak ile sol ventriküle bağlanır.
Sol ventrikül, sağ ile karşılaştırıldığında tüm vücuda kan pompalamak için gereken daha büyük kuvvet nedeniyle çok daha kalındır.
Sağ ventrikül gibi, solda da trabeculae carneae vardır ancak moderatör bant yoktur. Sol ventrikül, kanı aort kapağı yoluyla vücuda ve aorta pompalar. Aort kapağının üzerindeki iki küçük açıklık kanı kalp kasına taşır; sol koroner arter, kapağın sol ucunun üzerindedir ve sağ koroner arter sağ ucun üzerindedir.

Kalbin içerisi her ne kadar kan ile dolu olsa da, içerisindeki kanla değil, aort damarından ayrılan sağ ve sol kalp atardamarlarından beslenmektedir. Başta iki ana dal hâlinde olan bu arterler daha sonra kollara ve dallara ayrılıp kalbi beslerler.

Kalbin arka yüzünü ve sağ karıncığı besleyen; sağ koroner arter,
Kalbin ön yüzünü sol karıncığı besleyen; sol ön inen arter (LAD),
Kalbin sol yanını ve arkasını besleyen; sirkumfleks arter (Cx)
Ayrıca LAD ve Cx arterlerinin dallandığı çok kısa bir sol ana koroner arter bulunmaktadır. Bu damarlar içerisinde en önemlisi LAD, kalbin neredeyse üçte ikisini besler. Tıkanması durumunda zarar gören kas kitlesi önemli düzeyde olduğundan ölüme neden olma durumu yüksektir, bu nedenle bu damara "Dul bırakan damar" (widowmaker) adı da verilmektedir. Sağ koroner arter sinüs düğümüne kan verdiğinden damar tıkanıklığı gerçekleştiğinde kalpte durma ve ritim bozuklukları sıkça görülür.

Kalp duvarı üç tabakadan oluşur: iç endokardiyum, orta miyokard ve dış epikard. Bunlar perikard adı verilen çift zarlı bir kese ile çevrilidir. Dışta bulunan "perikart", kalbi dıştan saran fibro seröz yapıda bir zardır. Bu zarın arasında sürtünmeyi azaltan bir sıvı bulunur.
Kalbin en iç tabakasına endokard denir. Tek katlı yassı epitel astarından oluşur ve kalp odacıklarını ve kapakçıklarını kaplar. Kalbin damarlarının ve atardamarlarının endoteli ile süreklidir ve ince bir bağ dokusu

Göz, göz çukurunda bulunan, iri bir bilye büyüklüğünde, görmeyi sağlayan küremsi bir organdır.
Göz, ışığı geçirmeye ve kırmaya elverişli üç tabakanın birleşmesinden oluşmuştur. En dıştaki birinci tabakaya, Sklera ya da "gözakı" denir. Bu tabaka önde tümsekleşerek, saydam Kornea tabakası olarak devam eder. Beyaz ve lifli yapıda olan bu sert tabaka, gözü dış darbelere karşı koruyan kalın bir zardır. Çok damarlı bir bağ dokusu olan damar tabaka, iki yüzündeki boyalı hücre örtüsüyle, gözyuvarını tam bir karanlık oda hâline getirir. Bunun ön bölümünde, kirpiksi cisim kasları ile kirpiksi bölge yer alır; kirpiksi bölgenin çok damarlı olan asıcı bağı gergin tutmak için kanla dolan küçük piramitler hâlindeki çıkıntılara, "kirpiksi uzantı" denir.
Kirpiksi bölgenin uzantısı olarak, ön bölümde damar tabaka renk değiştirerek ortası delik (gözbebeği) bir diyafram oluşturur (iris). Rengi insandan insana değişen iris, gözbebeğini büyültüp küçültmeye yarayan kas liflerini kapsar: Dikey olarak yerleştirilmiş bulunan kas lifleri kasılarak gözbebeğinin genişlemesini, çember hâlinde yerleştirilmişi kas lifleri ise, kasıldıklarında göz bebeğinin büzülmesini sağlar. Böylece iris, değişen koşullara göre, gözün içine uygun miktarda ışığın girmesini ayarlayan bir "diyafram" gibi çalışır.
Gözün üçüncü ve çok ince tabakası olan ağ tabaka, duyarlı bir tabakadır. Bunun arka bölümünde bulunan ortası çukur, beyazımsı küçük kabarcık (görme sinir diski), görme sinirinin girdiği yerdir ve "kör nokta" diye adlandırılır. Kör noktanın biraz ötesinde, sarı nokta yer alır; burası da dıştan gelen görüntülerin en iyi biçimlendiği görme bölgesidir. Gözün arka kutbuna giren görme siniri, damar tabakaya doğru birçok sinir teli hâlinde yayılır ve üç tabaka hâlinde dizili nöronlarla sona erer. Birinci tabakadaki nöronların (çok kutuplu nöronlar) silindir ekseni, görme sinirinde sürer; ön uzantılarıysa, ikinci tabakanın iki kutuplu nöronlarıyla bağlantı kurar; ikinci tabakanın nöronları da, üçüncü tabakanın görme nöronlarının silindir eksenlerine bitişir. Bu tabakada, bir ucu ağ tabakanın kırmızı bölümüne giren, koni ve çubuk biçimindeki nöronlar yer alır. Koni ve çubukların serbest uçları, damar tabakadan yana yöneliktir: Damar tabakaya gelen ışık ışınları kırılır ve ağ tabaka hücrelerinin sinir uçlarını etkiler. 

a: Görme siniri
b: Kör nokta
c: Sert tabaka (gözakı)
d: Damar tabaka
e: Ağ tabaka (retina)
f: Kirpiksi cisim
g: Arka oda
h: İris
i: Saydam sıvı
j: Saydam tabaka (kornea gözü renklendiren tabaka)
k: Ön kamara (humör aköz)
l: Mercek (silier) kasları
m: Göz merceği
n: Kirpiksi cisim
o: Jelatin görünüşlü camsı cisim
p: Sarı leke (odaklama noktası)

Hayvanlarda çok çeşitli göz biçimlerine rastlanır. Yalın canlılarda gözler bedenin önünde, deride yer alan ışığa duyarlı hücrelerden oluşur. Söz konusu organların yapısı yalın ya da böceklerin bileşik gözleri, omurgalıların gözleri gibi daha gelişmiş olabilir. Sineklerin gözleri özellikle hareket ve renk ayırt edecek bir yapıdadır. Avcı kuşlarınkiler, insanda olduğu gibi başın önünde buna karşılık başka kuşlar tarafından avlanan kuşların gözleriyse daha geniş bir görme alanını kaplayacak biçimde başın iki yanında yer alır. İnsan, maymun ve bazı başka gelişmiş canlıların gözleri, özel biçimleri seçip tanıyabilirler. Buna karşılık hayvanların çoğu, renkleri ancak bir ölçüde algılarlar. Bazı hayvanlarsa renk körüdür. Toprak altında ya da denizin derinliklerinde yaşayan bazı canlılarda, gözler işlevlerini bütünüyle yitirmiştir. Memelilerin gözleri kafatasının içindeki boşluklarda (göz çukurları) yerleşmiştir ve kaslar sayesinde her yönde hareket edebilir. Salyangozlar ve solucanlar ancak karanlık ile aydınlığı ayırt edebilirler; yalın gözlü eklembacaklılarsa ışığın yanı sıra, hareketi de belirleyebilirler. Sinekler ve arılar küçük hareketleri, genel biçimi ve rengi algılayabilirler; ayrıca böceklerin birçoğu, insanların göremedikleri morötesi ışığı da görebilirler. Gözlerinin yapısı omurgalılara benzeyen ahtapot ve mürekkepbalığı, cisimleri net görebildikleri âde, üç boyutlu göremezler.
Omurgalılardaysa, gelişmiş gözler çok farklı koşullarda ayrıntılı biçimde görmelerine olanak sağlar. Gece dolaşan canlılar, az ışıkta iyi görememeye karşılık, gündüz, ışığın şiddeti karşısında körleşirler.

Göz rengi
Oftalmoloji
Gözün evrimi
Göz muayenesi
Göz cerrahisi
Göz takibi
Göz kapağı
Göz hastanesi
Göz tansiyonu
Göz hareketi
Göz gribi
Göz koruması
Göz damlası
Göz kuruluğu
Düzeltici lens
Kontak lens
Gözyaşı
Körlük
Gözlük

Kan, atardamar, toplardamar ve kılcal damarlardan oluşan damar ağının içinde dolaşan; akıcı plazma ve hücrelerden (alyuvar, akyuvar ve kan pulcukları) meydana gelmiş kırmızı renkli hayati sıvıdır.
Kana; latincede hema, kanı inceleyen bilim dalına ise hematoloji denir. Bu sözcükler eski Yunancada kan sözcüğünü karşılayan haimadan türetilmiştir. Kan, kolloit bir madde olup homojen görünse bile, heterojen bir karışımdır. Normal bir erişkinin vücut ağırlığının ortalama 1/13'ünü oluşturmaktadır.
Kan sürekli hareket halinde olan sıvı bir yapıdadır ve kan hücrelerinden oluşur. Bu kan hücreleri, çeşitli şekillerden ve plazmalardan oluşmaktadır. Dış bölümde kalan plazma, kanın hacminin %55'ini oluşturmaktadır. Plazmanın bazı kaynaklara göre %92'lik kısmı, bazı kaynaklara göre ise %90'ı sudan oluşur ve geriye kalan bölümü organik ve inorganik maddeler olan plazma proteinleri, aminoasitler, karbonhidratlar, yağlar, hormonlar, üre, ürik asit, laktik asit, enzimler, antikorlar, sodyum, potasyum, iyot, demir, bikarbonat gibi elementlerden oluşmaktadır. Bunlara NPN bileşikleri de denilir. Plazmanın asıl amacı, kanın dokuların ilgili bölümüne taşınmasını sağlamaktır. Plazmada bulunan katı maddelerin büyük miktarının proteinlerden oluştuğu da bilinmektedir, ayrıca kan, yemeklere sıkılan ketçapla karıştırılabilir. Plazma yalnızca kanın vücutta dolaşmasına yardımcı olmakla kalmaz, aynı zamanda, atık ürünlerin de hücrelerden alınmasını sağlar. Plazmanın bileşenleri sürekli olarak yenilenmektedir. Hücrelerin beslenmesine ve atıklarının alınmasına yardımcı olan plazmalar, bağışıklık sistemi hücrelerini de içinde barındırırlar. Kan plazması kendisini 48 saatte bir yenilemektedir.

Globulin: Plazma globulinleri birçok çeşit türde bulunmaktadır. Elektroforez yoluyla globulinler alfa, beta ve gamma parçalarına ayrılabilirler. Alfa ve beta globulinleri çeşitli proteinleri bağlayıp, çeşitli yerlere taşırlar. Gama globulinler kullanılarak çeşitli hastalıklarda bağışıklık sağlayan savunma maddeleri yapılmaktadır.
Albumin: Kanın osmotik basıncının dörtte üçünü sağlar, ayrıca osmotik basınç ile kan-plazma oranı dengede tutulur. Karaciğerde yapılır. Karaciğer bozukluğu durumunda Hipoalbuminemi denilen plazma albumin düşüklüğüne neden olur.
Fibrinojen: Kanama durumunda kanın pıhtılaşmasını sağlar.
İmmünoglobulin: Bağışıklık sisteminde görevlidir.
Plazmadan alınan gıdaların metabolizma ürünleri olan ürik asit, kreatinin, amino asitler gibi bir grup organik moleküller de bulunmaktadır. Diğer organik maddeler ise glikoz, yağlar ve kolesteroldür. Plazmanın ana inorganik bileşenleri elektrolitlerdir. Bunlar; sodyum (Na+), klor (Cl-), kalsiyum (Ca++), fosfat (PO 4-3), sulfat (SO 4) -2 ve magnezyumdur (Mg++).

Akyuvarlar (Lökositler): Vücutta savunma sisteminde görev alan hareketli kan hücreleridir. Pigment bulundurmadıklarından bunlara beyaz kan hücreleri de denmektedir. Bir çekirdekleri ve diğer hücre organelleri bulunur. 10-20 mikron çapında bulunduklarından alyuvavarlardan daha büyüklerdir. Bir milimetreküp kanda yaklaşık olarak 7000 civarında akyuvar bulunur. Beyaz hücrelilerin en önemlileri granülositler, lenfositler ve monositlerdir. Akyuvarların % 60-70'ini granülositler, % 30-45'ini lenfositler ve % 10'dan az kısmını da monositler oluşturmaktadır. Granülositler de kendi aralarında nötrofil, bazofil ve eozinofil olmak üzere üçe ayrılırlar. Bunların büyük çoğunluğu nötrofillerden oluşmaktadır.
Alyuvarlar (Eritrositler): Kırmızı kan hücreleri kanın hücre bölümünün neredeyse tamamını meydana getirirler. Kanın her milimetreküpünde yaklaşık beş milyon alyuvar bulunmaktadır. Eritrositlere kırmızı rengini veren taşımakta oldukları hemoglobindir ve hücre ağırlığının üçte birini oluşturur. Hemoglobin, 4 hem (demir) ve bir globin molükülünden oluşmaktadır. Ömürleri ortalama yüz yirmi gündür. Ömürlerini tamamlayan alyuvarlar dalakta ve karaciğerde parçalanır.
Eritrositlerin 1 mm3 oranındaki kanda bulunan sayısı erişkin erkekte 4,5- 6 milyon, erişkin bir 
kadında ise 4- 5 milyondur. Eritrosit sayısının normalden fazla olmasına polisitemi (poliglobuli) adı verilir. Eritrosit sayısının veya hemoglobin miktarının normalden düşük olmasına ise Anemi (kansızlık) denmektedir.

Trombositler (Plateletler, Kan Pulcukları): Çapları 1-2 mikron olan trombositler, kanın en küçük hücreleri olup ilikteki büyük hücrelerden kopan parçalardan oluşur. Her mm3 kanda 150.000- 300.000 civarında bulunurlar. Kandaki trombosit sayısının artması durumuna trombositoz, azalmasına ise trombositopeni (trombopeni) denilmektedir. Pıhtı oluştuğunda katılaşarak yaranın ağzını büzerler ve kanamayı durdururlar. Ayrıca, pıhtılaşma mekanizmasını başlatan "tromboplastin" enzimini üretirler. Ömürleri yaklaşık 7-10 gündür. Ömrünü tamamlayan trombositler karaciğer ve dalakta parçalanır.

Kanın koruma, taşıma, savunma ve düzenleme görevleri bulunmaktadır.
Koruma görevi: Vücudun herhangi bir yerinde meydana gelen yaralanma sonucunda açılan yaradan akan kan oksijenle temas ettiğinde kurur ve yaranın kapanmasına sebebiyet verir. Trombositler oksijenle temas ettiklerinde pıhtılaşma diğer manasıyla kanın kuruması gerçekleşerek vücudun kan kaybı engellenir.
Taşıma görevi: Kan, sindirim sisteminin parçaladığı besinleri hücrelere taşır. Akciğerlerden vücuda alınan oksijeni dokulara, metabolizma sonucu oluşan karbondioksiti ise akciğerlere taşır.
Savunma görevi: Vücuda giren yabancı maddeler (virüs, bakteri) kan tarafından fagosite edilerek zararsız bir duruma getirilir. Ayrıca vücuda giren yabancı maddeler için antikor yapımını da sağlar.
Düzenleme görevi: Metabolizma ile oluşan ısıyı bütün vücuda dağıtıp vücut ısısını dengede tutar. Vücut sıvılarının ise pH dengesini ayarlar.

İnsanlardaki kanın özelliklerini belirtmek amacıyla, antikorlara ve antijenlere bakılarak belirlenmiş olan sınıflandırma sistemine denmektedir. Alyuvarların üzerinde, kan proteinlerine göre oluşan gruplar bulunmaktadır. Bu proteinler, A, B ve RH proteinleri olmak üzere 3 çeşide ayrılırlar ve aralarında 8 adet kan grubu oluştururlar. Bağışıklık sisteminin ürettiği antikorlar da kanda bulunmaktadır. Bunlar da A, B ve RH antikoru olarak adlandırılır. Bilinen hiçbir kanın yapısında antikorlar ve protein yan yana bulunmaz. Eğer birlikte olursa, birbirlerini tutarak katılaşır ve çökelirler. Kişiler arasında kan transfüzyonu yapılabilmesi için, alıcı ve vericilerin kanlarındaki protein ve antikorların incelenmesi gerekmektedir. Farklı gruplara sahip kişiler arasında kan alışverişi yapılamaz. Sadece AB grubu içerisinde bulunanlar "genel alıcı" (A, B ve 0 gruplarından kan alabilir, yani evrensel alıcıdır), 0 grubu içinde olanlar ise "genel verici"dir (diğer kan gruplarının hepsine verebilir, fakat yalnız 0 grubundan kan alabilir).

Kan doku, kırmızı kan hücreleri ve beyaz kan hücrelerini ve kanın hücresel olmayan sıvı kısmını içine alır. Bu sıvıya plazma denir. Bazen bu doku bağ doku içinde de sınıflandırılır çünkü benzer hücrelerden köken alır.

 Wikimedia Commons'ta kan ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
Kan Kimyası ve Kan Renkleri: Her Canlının Kanı Kırmızı Değildir!

Hücre bir canlının yapısal ve işlevsel özellikler gösterebilen en küçük birimidir. Hücre kelimesi, (İng. Cell); Latince küçük odacık anlamına gelen "cellula" kelimesinden Robert Hooke tarafından türetilmiştir. Hücrenin içerisinde "Solunum, Boşaltım, Beslenme, Sindirim" gibi yaşamsal faaliyetler gerçekleşir.

Robert Hooke, mikroskopla incelemekte olduğu şişe mantar parçasının yan yana dizili bitişik bölümlerden oluştuğunu görmüş. Etrafları çevrili ve içleri boş olan yapılarına uygun olarak bu yapı birimlerine "Hücre" ("Cellula") adını vermiş. Bu ismi 1665 yılında yayınladığı Micrographia adlı kitapta da kullanmıştır.
Daha sonra 1671 yılında Grew ve 1672 yılında Malpighi, bitkilerde de aynı yapı birimlerinin olduğunu bulmuşlardır. 19. yüzyılın ortalarında "Hücre Kuramı" ortaya atılmıştır. Günümüze dek geliştirilen hücre kuramı (hücrelerin yapısını, özelliklerini, oluşumlarını vb. tanımlayan kuram) biyolojiye büyük ilerlemeler sağlamıştır.

Hücreler, Atomların molekülleri, moleküllerin makromolekülleri, makromoleküllerin makromoleküler kompleksleri oluşturmasıyla meydana gelir. Hücreler, çok hücreli organizmalarda (canlılarda) dokuların en küçük yapı taşlarıdır ve yaşamın tüm özelliklerini sergilerler. Genel olarak tüm hücreler temelde aynı yapıya sahiptirler. Fakat bulundukları dokuya ve dolayısıyla fonksiyonlara bağlı olarak bazı özelleşmeler gösterirler. Bitkisel ve hayvansal her organizma, bu temel yapı taşlarından oluşur.
Hücreler, basit bir tanımla zar içerisindeki sitoplazma ve genetik bilgiyi çevreleyen bir çekirdekten meydana gelir ve ancak mikroskop yardımı ile görülebilirler.

Bakteriler, arkebakteriler ve mavi-yeşil alglerdeki hücre tipleri bu gruba girer. Bunların çekirdek zarı ile çevrili bir çekirdekleri yoktur. Sitoplazmalarında mitokondri, Golgi, Endoplazmik Retikulum gibi zarlı organeller de yoktur. Kalıtım maddesi olan DNA Sitoplazma içerisine dağılmış durumdadır. Organel olduğu bilinen ancak yine de zar taşımayan Ribozomları vardır. Bu tip hücrelerin hayati faaliyetleri Sitoplazmada ve hücre zarında Enzim'ler yardımıyla gerçekleşir. 

Ökaryotlar (Lat. Eukaryota), "organel zarı" bulunduran organizmaları, dolayısıyla çekirdek materyali hücrenin sitoplazmasına dağılmamış olduğundan da gerçek çekirdeğe sahip organizmaları kapsayan canlı âlemidir. Karyon Latince'de "çekirdek" anlamını verir -eu ön takısı da "gerçek" demektir.
Kalıtsal materyal, hücre içerisinde belirli bir zarla çevrilmiş çekirdeğin içinde bulunur. Kromozomlar DNA'dan ve proteinden oluşmuş olup, mitozla bölünürler. Ökaryotlar, sitoplazmalarında karmaşık organeller bulundururlar. Ökaryotik hücreler, Prokaryotlara göre çok gelişmişlerdir, hayvanlar, bitkiler, mantarlar ve protistler âlemlerini kapsar.

Hücreyi dış ortamdan ayıran, seçici geçirgen canlı yapıdır. Hücreyi çevreleyen birim zar ortalama olarak 75 Angström (75x10-7 mm) kalınlığındadır. Birim zar içte ve dışta birer protein tabakası ile ortada bir lipid katından yapılmıştır. Elektron mikroskobu çalışmaları, zarların lipoproteinlerden yapılmış mozaik şeklindeki fonksiyonel birimler olarak incelenmesinin daha uygun olacağını göstermektedir. Hücre zarı hücreye şekil vermekle kalmaz, besin maddelerinin ve artık maddelerin hücreye giriş çıkışını da ayarlar. Zar aynı zamanda hücrenin koruyucusudur.
İlk bilimsel model 1935 yılında Danielli ve Dawson tarafından ortaya atılmıştır. Bu model uzunca bir süre benimsendi ancak bu model hücre zarının işleyişini açıklayamadı. 1972 yılında Singer ve Nicolson'ın akıcı-mozaik zar modeli ortaya kondu. Bu modele göre zarın yapısında %65 protein, %33 lipit, %2 karbonhidrat bulunmaktaydı.
Hücre zarı, gözenekli ve yarı geçirgen yapıya sahiptir. Esas yapı taşları lipid ve proteinlerdir. Her hücrenin protein, yağ ve karbonhidrat oranları birbirlerinden farklı olduğu için her hücre zarı, o hücreye özgüdür. Hücreye gelen bütün kimyasal maddeler ve elektriksel iletiler hücre zarı ile alınır.Hücre zarının yapısında protein, yağ ve karbonhidrat bulunur. Hücre zarının görevleri;

Sitoplazmayı çevreleyerek hücreye şekil verir ve dağılmasını engeller.
Madde alışverişini düzenler.
Ozmotik dengenin düzenlenmesinde görev alır.
Salgı görevi vardır.
Enzimleri taşıyıcı görevi vardır.
Uyarı iletimi yapar.
Hücrelerin birbirlerini tanımalarını sağlar.
Hücre zarında bulunan periferal ve integral proteinler hücre içine madde alınmasında ve hücrelerin birbirini tanımasında yardımcı olur.
İntegral proteinler zar boyunca uzanır periferal proteinler ise zarın dış kısmında uzantı şeklindedir.
Seçici geçirgendir.

Hücre zarı ile çekirdek zarı arasında kalan hücre bölümünü kaplayan, homojen nitelikte, kolloidal ve devamlı değişim halinde bulunan bir eriyiktir. Sitoplazma inorganik maddeler (çeşitli iyonlar metal tuzları, asit ve bazlar), organik maddeler, (protein, yağ, karbonhidrat, nükleik asitler, hormonlar) ve %60-95 arasında değişen sudan ibarettir. Sitoplazmanın içerisinde çeşitli canlı yapılar (organeller) ve cansız yapılar (inklüzyon cisimcikleri) bulunur. Canlı hücre maddesine “protoplazma” denir. Protoplazma, yapı bakımından sitoplazma ve çekirdekten oluşur.
Büyük oranda sudan ibaret olduğu halde ne sıvı ne de katı özellik gösterir yani kolloidal yapıdadır. Sitoplazma çözünmüş ve dağılmış tanecikler içerir. Bu çözünen taneciklerin miktarı hücre türüne göre değişiklik gösterir. İçinde bulunan genel organeller şunlardır:

endoplazmik retikulum
mitokondri
lizozom
ribozom
golgi aygıtı
plastitler
kloroplast
koful
sentrozom

Hücre çekirdeği yani Nükleus, tanecikli ve lifli bir yapıya sahiptir. Hücreyi yönetir. Çekirdek zarı, nükleoplazma, kromozom ve çekirdekçikten oluşmaktadır. Çekirdek zarı iki tabaka halinde ve çok gözenekli bir yapıya sahiptir. Nükleoplazma ise çekirdeğin özü olup özellikle protein ve tuzlar içerir. İşlevi hücrenin yaşamını sürdürmek ve çalışmasını düzenlemektir. Çekirdek ölecek olursa, hücre de ölür. Çekirdek ayrıca hücre ana maddesi içindeki birçok küçük organelin birbirleriyle uyumlu olarak çalışmasını sağlar. Çekirdeğin hücre bölünmesinde rolü vardır. Rolü görevi hücre bölmesi olduğu için çekirdek çok önemlidir.

Vücut için organ ne ise hücre için de organel odur. Organelle sözcüğünden dilimize girmiştir. "-elle" son eki küçültme eki olup Türkçedeki "-cık" ekinin karşılığıdır. Türkçedeki tam karşılığıyla organcık(küçük organ)
Özellikle karmaşık yapıdaki ökaryot hücrelerde birçok organel çeşidi bulunur. Organeller mikroskobun bulunuşundan sonra gözlemlenmeye ve tanımlanmaya başlanmıştır. Bazı hücre bilimcilerin savlarına göre birçok büyük organelin endosimbiyoz bakterisinden köklendiği öne sürülür.

2-3 mikron uzunluğunda 0,5 mikron çapında elektron mikroskobuyla kolayca görülebilen elips biçiminde parçalardır. Sosis veya çomak biçimindedir. Mitokondrinin yapısında 2 zar bulunur. Hücrenin enerji meydana getirici üniteleridir. Hücre solunumunun sitrik asit devri (Krebs döngüsü) burada gerçekleşir. Organik moleküllerden kimyasal bağların kopmasıyla açığa çıkan enerji burada ATP şekline çevrilir.

Hücrede makromoleküllerin ve maddelerin lizozomal yıkılması yaşam için önemli bir prosestir; sfingomiyelin ve karbonhidrat içeren bazı sfingolipidler hücrede az miktarda bulundukları halde bunları yıkan lizozomal enzimler kalıtsal olarak eksik olursa hücrede birikirler ve lizozomal depo hastalıkları denen çeşitli hastalık tabloları ortaya çıkar. Birçok genetik hastalıkta lizozomal enzimlerin yokluğu gösterilmiştir; etkilenmiş hücrelerde sindirilemeyen materyal hücrenin genişlemesine ve normal hücresel işlevlerin bozulmasına neden olur.

Golgi cisimciği, aygıtı ya da kompleksi, zarımsı tüp ve keseciklerin bir araya gelmesiyle meydana gelir. Genellikle çekirdeğe yakındır. Bilhassa aktif salgı yapan bez hücrelerinde göze çarpar. Asıl görevinin, hücrenin salgıladığı proteinleri depolamak olduğuna inanılmaktadır. Paketleme ve salgı görevi yapar. Salgı bezlerinin hücrelerinde sayıları daha fazladır. Örnegin; ter bezleri, gibi salgı bezleri bunlara örnektir. Golgi aygıtı büyük çalışmalar sonucu bulunmuştur. Açığa çıkan enerji burada ATP şekline çevrilir. Enerji üretir oksijenli solunum yapar. Enerji üretmekte kullanılır. Hücre dışında salgı yapar.

Sitoplazmada besin dolaşımını, yağ ve hormon sentezini sağlayan, hücre zarı ve çekirdek zarı arasında yer almış bir sıra karışık kanallar sistemidir. Üzerinde ribozom bulunmayanlarına "taneciksiz(granülsüz) endoplazmik retikulum" denir ki, burası steroid hormon salgılayan hücrelerde steroid yapımının, diğer hücrelerde ise zehirsizleştirme olayının gerçekleştiği yerdir. Granüllü E.R üzerinde küçük tanecikli ribozomlar bulunduğu için protein sentezi, granülsüz E.R ise yağ sentezi yapar.Ayrıca besin depo etmez.

Kofullar, içleri kendilerine has bir özsu ile dolu yapılar olup hayvan hücrelerinde bitki hücrelerinden daha fazla bulunur. Genç hücrelerde küçük, yaşlı hücrelerde ise tek tek ve büyüktür. Kofullar plazmoliz ve deplazmoliz olaylarında rol oynarlar. Bir hücreli hayvanlarda, besinlerin sindirildiği besin kofulları ile fazla su ve zararlı maddelerin atıldığı, boşaltım kofullarının hücre canlılığını koruma da önemli rolleri vardır.

Ribozomlar hücre içi protein sentezler. Hücre içindeki en küçük organeldir. Hücrenin demirbaş organelidir çünkü hem prokaryot hücrede hem de ökaryot hücrede bulunur.

Hücrelerin evrimi

Hücre animasyonu 4 Temmuz 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Genetik ya da kalıtım bilimi, biyolojinin organizmalardaki kalıtım ve genetik varyasyonu inceleyen bir dalıdır. Türkçeye Almancadan geçen genetik sözcüğü 1831 yılında Yunanca γενετικός - genetikos ("genitif") sözcüğünden türetildi. Bu sözcüğün kökeni ise γένεσις - genesis ("köken") sözcüğüne dayanmaktadır.
Canlıların özelliklerinin kalıtsal olduğunun bilinci ile tarih öncesi çağlardan beri bitki ve hayvanlar ıslah edilmiştir. Bununla birlikte, kalıtımsal aktarım mekanizmalarını anlamaya çalışan modern genetik bilimi ancak 19. yüzyılın ortalarında, Gregor Mendel’in çalışmasıyla başlamıştır. Mendel, kalıtımın fiziksel temelini bilemediyse de, bu özelliklerin ayrık (kesikli) bir tarzda aktarıldığını gözlemlemiştir; günümüzde bu kalıtım birimlerine "gen" adı verilmektedir.
Genler DNA'da belli bölgelere karşılık gelir. DNA dört tip nükleotitten oluşan bir zincir moleküldür. Bu zincir üzerinde nükleotitlerin dizisi, organizmaların kalıt aldığı genetik bilgidir (enformasyon). Doğada DNA, iki zincirli bir yapıya sahiptir. DNA'daki her "iplikçik"teki nükleotitler birbirini tamamlar, yani her iplikçik, kendine eş yeni bir iplikçik oluşturmak için bir kalıp olabilme özelliğine sahiptir. Bu, genetik bilginin kopyalanması ve kalıtımı için işleyen fiziksel mekanizmadır.
Nükleotitlerin DNA'daki dizilişi, hücre tarafından aminoasit zincirleri üretmek için kullanılır. Bunlardan protein oluşur. Bir proteindeki amino asitlerin sırası, gendeki nükleotitlerin sırasına karşılık gelir. Aradaki bu ilişkiye genetik kod denir. Amino asitlerin bir proteindeki dizilişi, proteinin nasıl bir üç boyutlu şekil alacağını belirler. Bu yapının şekli de proteinin fonksiyonundan sorumludur. Hücrelerin yaşamaları ve üremeleri için gerekli hemen hemen tüm fonksiyonları proteinler icra ederler. DNA dizisindeki bir değişim, bir proteinin amino asit dizisini ve dolayısıyla onun şekli ve fonksiyonunu değiştirir: Bu, hücrede ve onun bağlı bulunduğu canlıda önemli sonuçlara yol açabilir.
Genetik, organizmaların görünüşünün ve davranışının belirlenmesinde önemli bir rol oynuyorsa da, sonucun oluşmasında, organizmanın çevre ile etkileşimi ve genetik birlikte etki eder. Örneğin genler kişinin boyunun uzunluğunda bir rol oynuyorsa da, kişinin çocukluk çağındaki beslenmesinin ve sağlığının da büyük bir etkisi vardır.

Genetik bilimi 1800'lü yılların ortalarında Gregor Mendel'in uygulamalı ve teorik çalışmalarıyla başladıysa da, kalıtım ile ilgili başka teoriler Mendel'den önce mevcuttu. Mendel'in zamanında popüler olan bir teori, karışmalı kalıtım kavramıydı: Bireylerin, ebeveyninin özelliklerinin homojen bir karışımını kalıt aldığı fikriydi bu. Mendel'in çalışmaları bunu yanlışladı, özelliklerin ayrık genlerin birleşimi olduğunu, sürekli özelliklerin bir karışımı olmadığını gösterdi. (Örneğin, kırmızı ve beyaz gözlü sinekler çiftleştiğinde yavruları ya kırmızı ya beyaz gözlü olur, ama pembe gözlü olmaz.) O devirde geçerli olan bir diğer teori, edinilmiş özelliklerin kalıtımı idi: kişilerin ebeveyninin kuvvetlendirdiği özellikleri taşıdığı inancıydı. Bu fikrin (genelde Jean-Baptiste Lamarck'a atfedilir) bugün yanlış olduğu bilinmektedir.
Kişilerin deneyimleri, yavrularına aktardıkları genleri değiştirmez. Diğer teoriler arasında Charles Darwin'in Pangenezis fikri (ki bu hem kalıtsal hem de edinilmiş özellikler öne sürer) ve Francis Galton'un Pangenezis'e getirdiği yeni bir yorum olarak, kalıtımın hem tanecikli hem de kalıtsal olduğu fikriydi.

Modern genetik biliminin kökü, Avusturyalı (Alman-Çek) bir Augustin'ci keşiş ve bir botanikçi olan Gregor Johann Mendel’in gözlemlerine dayanır.
Günümüzün bu popüler biliminin babası olarak kabul edilen Mendel, bitkilerde kalıtım özellikleri üzerine ayrıntılı çalışmalar yapmıştır. Mendel 1856 yılından itibaren çeşitli bezelye (Pisum sativum) varyetelerine ait tohumları toplamaya ve onları manastır bahçesinde yetiştirerek aralarındaki farkları incelemeye başladı. 10 yıl süren gözlem ve deneylerinin ardından, bu çalışmasının önemli bulgularını “Versuche Über Pflanzenhybriden” (“Bitki melezleri üzerinde denemeler”) adlı ünlü inceleme yazısıyla yayımladı ve bu yazıyı 1865'te Brunn Doğa Tarihi Derneğine sundu. Mendel, bezelye bitkilerindeki bazı özelliklerin kalıtımsal tekrarını izlemiş ve bunların matematiksel olarak tanımlanabileceğini göstermiştir. Mendel'in çalışması kalıtımın edinilmiş değil, tanecikli olduğunu ve pek çok özelliğin kalıtımının basit kural ve orantılar ile açıklanabileceğini öne sürmüştür.
O tarihlerde DNA, kromozom, mayoz bölünme gibi kavramların henüz ortaya konmamış olduğu ve bilinmediği göz önüne alınırsa, Mendel'in sadece fenotipik (gözlenebilen) karakter ayrılıklarına göre yapmış olduğu değerlendirmelerin son derece başarılı olduğu söylenebilir.
Mendel'in ölümünden sonra gelen 1890'lara kadar, onun çalışmasının önemi geniş çaplı olarak anlaşılamadı. O dönemde benzer problemler üzerinde çalışan başka bilimciler onun çalışmalarını tekrar keşfettiler. Ölümünden 16 yıl sonra Hollanda'da Hugo De Vries, Almanya'da Correns ve Avusturya'da E. Von Tschermak adlı üç biyolog, çeşitli bitki türlerinde, birbirlerinden habersiz yaptıkları araştırmalarda, Mendel yasalarının geçerliliğini gösterdiler ve tüm sonuçları "Mendel yasaları" adı altında toparladılar. Mendel'in çalışması aynı zamanda, kalıtım çalışmalarında istatistik yönteminin kullanımını önermekteydi.
"Genetik" terimi, 1905'te Mendel'in çalışmasının önemli savunucularından William Bateson tarafından Adam Sedgwick'e gönderilen bir mektupta ortaya atılmıştır. Bateson 1906'da Londra'da yapılan Üçüncü Uluslararası Bitki Melezleri Konferansı'nda yaptığı açış konuşmasında kalıtım çalışmasını tanımlarken “genetik” terimini kullanarak, bu terimin yaygınlaşmasını sağlamıştır. (bir sıfat olarak genetik, Yunanca genesis - γένεσις ("kaynak")'tan türemiştir, o da genno - γεννώ ("doğurmak")'tan; biyolojik anlamıyla bu sıfat, isim hâliyle 'genetik'ten daha önce, ilk defa 1860'ta kullanılmıştır))
Mendel'in çalışmasının yeniden keşfinin ve popüler hâle gelişinin ardından, DNA moleküler temelini gün ışığına çıkarmaya yönelik birçok deney yapılmıştır. Beyaz gözlü Drosophila (meyve sineği) üzerindeki gözlemlerinden yola çıkan Thomas Hunt Morgan 1910'da genlerin kromozomlarda yer aldığını ileri sürmüş ve 1911'de mutasyonların varlığını ortaya koymuştur. Morgan'ın öğrencisi Alfred Sturtevant ise genetik bağlantı fenomenini kullanmış ve 1913'te genlerin kromozom boyunca birbirini izleyen dizilişi ve düzenini gösteren, ilk "genetik harita”yı yayımlamıştır.

Önceleri, kromozomların genleri içerdiği ve protein ile DNA'dan oluştuğu bilinmekteyse de, kalıtımdan hangisinin sorumlu olduğu bilinmiyordu. 1928'de Frederick Griffith, yayımladığı makalesinde, keşfettiği transformasyon fenomenini açıkladı. Bundan 16 yıl sonra da, 1944'te, Oswald Theodore Avery, Colin McLeod ve Maclyn McCarty bu transformasyondan sorumlu molekülün DNA olduğunu gösterdiler. 1952'deki Hershey-Chase deneyi de, DNA'nın (proteinden farklı olarak) virüslerin genetik malzemesi olduğunu, diğer molekülün kalıtımdan sorumlu olamayacağını kanıtladı.
James D. Watson ve Francis Crick 1953'te DNA'nın yapısını çözdüler ve Rosalind Franklin'in çalışması olan X ışını kırınım çalışması sonuçlarını kullanarak DNA molekülünün sarmal bir yapısı olduğunu gösterdiler. Onların ikili sarmal modeli, nükleotit dizisinin diğer iplikçikte tamamlayıcı eşleri olduğunu gösterdi. Bu yapı, nükleotitlerin sıralanmalarıyla genetik bilginin saklanabileceğini göstermekle kalmadı, aynı zamanda ikileşme için fiziksel mekanizmasını gösterdi: iki iplikçik birbirinden ayrışınca, her iplikçik kendine eş olacak yeni bir iplikçiğin oluşumu için kendi dizisini bir kalıp olarak kullanabilirdi.
Bu yapı, kalıtım sürecini açıklamaktaysa da; DNA'nın hücre davranışlarını nasıl etkilediği henüz bilinmiyordu. Sonraki yıllarda, bazı bilim insanları, DNA'nın, ribozomlardaki protein üretim süreçlerini kontrol mekanizmasını anlamaya çalıştılar ve DNA'nın genetik kodunun mesajcı RNA (mRNA) ile okunduğunu ve çözüldüğünü buldular. RNA, DNA'ya benzer, nükleotitlerden oluşmuş bir moleküldür; mRNA'nın nükleotit dizisi proteinlerdeki amino asit dizisini oluşturmak için kullanılır. Nükleotit dizisinin amino asit dizisine çevirisi genetik kod aracılığıyla gerçekleşir.
Kalıtım konusunda yapılan bu moleküler düzeydeki buluşlar, DNA'nın moleküler yapısının anlaşılmasını ve biyolojideki yeni bilgilere uygulanan bir araştırma patlamasını sağlamıştı. 1977'de Frederick Sanger'in zincir sonlandırmalı DNA dizileme yöntemi önemli bir gelişme olmuştur; bu teknoloji bilimcilerin DNA moleküllerini okumasını sağlamıştır. 1983'te Kary Mullis tarafından geliştirilen polimeraz zincir tepkimesi ise, DNA izolasyonunu ve DNA parçalarının istenen bölgelerinin kolayca çoğaltılmasını sağladı. Bu ve diğer teknikler ve bir yandan İnsan Genom Projesi’nin ekip çalışması, diğer yandan Celera Genomics’in özel çalışması sonucunda, 2003’te insan genomu dizileri tümüyle gün ışığına çıkarılmıştır.

En temel düzeyde, organizmalardaki kalıtım, günümüzde genler adını verdiğimiz ayrık özellikler aracılığıyla meydana gelir. (Bir özelliğin büyüklüğü iki, veya birkaç değer etrafında toplanmışsa bu özellik ayrıktır; eğer sürekli bir değerler dağılımı gösteriyorsa, süreklidir) Bu konuda gözlemde bulunan ilk kişi, bezelye bitkisi de kalıtımsal özelliklerinin ayrışımı üzerinde çalışmış Gregor Mendel olmuştur. Çiçek rengi üzerine yaptığı araştırmalarda, Mendel her bir çiçeğin ya mor ya beyaz olduğunu, ara bir renk olmadığını gözlemledi. Aynı genin farklı, birbirinden ayrık versiyonları alel olarak adlandırılır.
Mendel farklı bitki çeşitlerinin her birinden tohumlar toplayarak bahçesinde ekti. Bezelye bitkilerini düzenli “tozlaşma”lara tabi tutan Mendel, bunlarda 7 özelliğin değişmediğini keşfetti ve bezelyelerdeki bu 7 özelliğin (tanelerin biçimi, rengi, bitkilerin boyu vs.) dölden döle nasıl aktarıldığını gözlemledi. Her dölde elde ettiği bireyleri, birbirlerine ve ebeveynine benzeyip benzemediklerine göre ayrıma 

Yaygın kullanımda ve tıpta sağlık, Dünya Sağlık Örgütüne göre, "yalnızca hastalık ve sakatlığın olmaması değil, fiziksel, zihinsel ve sosyal açıdan tam bir iyilik halidir". Zaman içinde farklı amaçlar için çeşitli tanımlar kullanılmıştır. Sağlık, düzenli fiziksel egzersiz ve yeterli uyku gibi sağlıklı faaliyetlerin teşvik edilmesi ve sigara veya aşırı stres gibi sağlıksız faaliyetlerin veya durumların azaltılması veya bunlardan kaçınılması yoluyla teşvik edilebilir. Sağlığı etkileyen bazı faktörler, yüksek riskli bir davranışta bulunup bulunmama gibi bireysel seçimlerden kaynaklanırken diğerleri toplumun insanların gerekli sağlık hizmetlerini almasını kolaylaştıracak veya zorlaştıracak şekilde düzenlenmiş olması gibi yapısal nedenlerden kaynaklanmaktadır. Genetik bozukluklar gibi diğer faktörler ise hem bireysel hem de grup seçimlerinin ötesindedir.
Genel sağlık türlerine halk sağlığı, nüfus sağlığı, kadın sağlığı, erkek sağlığı, iş sağlığı, ekosistem sağlığı, çevre sağlığı, cinsel sağlık, üreme sağlığı, ruh sağlığı ve başkaları dahildir.

Sağlığın anlamı tarih boyunca evrim sürecinden geçmiştir. Biyomedikal perspektiften bakacak olursak, sağlıkla ilgili ilk tanımlar vücudun işlevlerini yerine getirebilme kabiliyetine odaklanmıştır. Sağlık, zaman zaman hastalık tarafından bozulabilecek normal bir işlevsel durum olarak görülürdü. Böyle bir sağlık tanımının bir örneği: "anatomik, fizyolojik ve psikolojik bütünlük ile karakterize bir durum; kişisel olarak değerli aile, iş ve toplum rollerini yerine getirme becerisi; fiziksel, biyolojik, psikolojik ve sosyal stresle baş edebilme yeteneği. Daha sonra, 1948'de, önceki tanımlardan radikal bir ayrımla, Dünya Sağlık Örgütü (WHO) daha yüksek hedefli bir tanım önerdi: Sağlığı genel iyilik hali ile bağlayarak "yalnızca hastalık ve rahatsızlıkların yokluğu değil, fiziksel, zihinsel ve sosyal açıdan genel iyliik hali." Bu tanım, bazıları tarafından yenilikçi olarak memnuniyetle karşılansa da, aynı zamanda belirsiz, aşırı geniş ve ölçülemez şeklinde yorumlar da gelmiştir. Uzun zaman boyunca pratik olmayan bir ideal olarak rafa kaldırıldı ve sağlıkla ilgili çoğu tartışma biyomedikal modelin uygulanabilirliğine geri döndü.
Hastalığı bir durumdan çok bir süreç olarak değerlendirmeye doğru bir kayma yaşanırken, aynı kayma sağlığın tanımlamalarında da yaşandı. Aynı şekilde, WHO 1980'lerdeki sağlık promosyon hareketinin geliştirilmesini desteklediği zaman da lider rolü oynadı. Bu, bir durum değil, dinamik olarak esneklik anlamında, başka bir deyişle "yaşam için bir kaynak" olarak yeni bir sağlık anlayışı getirdi. 1984'te WHO, sağlık tanımını “bir bireyin veya grubun özlemlerini gerçekleştirme, ihtiyaçları karşılama ve çevreyi değiştirme veya başa çıkma derecesi” olarak değiştirmiştir. Sağlık günlük yaşam için bir kaynaktır; sosyal ve kişisel kaynakların yanı sıra fiziksel kapasiteleri vurgulayan pozitif bir kavramdır, yaşamın amacı değildir. Böylece sağlık, homeostazı sürdürme ve sorunlardan kurtulma yeteneği anlamına gelir. Zihinsel, entelektüel, duygusal ve sosyal sağlık esneklik ve bağımsız yaşam için kaynak oluşturan yeteneklerden olan bireyin stresle başa çıkabilmesi, öğrenme kabiliyeti ve ilişkileri sürdürebilme yeteneklerine atıfta bulunur. Bu, sağlığın öğretilmesi, güçlendirilmesi ve öğrenilmesi için birçok olanak sunar.
1970'lerin sonlarından beri, federal Sağlıklı İnsanlar İnisiyatifi Birleşik Devletlerin popülasyonun sağlığını iyileştirme yaklaşımının görülür bir parçası olmuştur.
Her onyılda bir, Sağlıklı İnsanlar'ın yeni bir sürümü yayınlanır. Sağlığın iyileştirilmesine yönelik güncellenmiş hedefleri içerir ve sonraki on yıl boyunca, bu ilerleme noktasındaki değerlendirme veya eksiklikler ile konu alanlarını ve ölçülebilir amaçları belirler. İlerleme birçok hedefle sınırlandırılmıştır ve Sağlıklı İnsanlar'ın, merkezi olmayan ve koordine edilmemiş bir ABD sağlık sistemi bağlamında sonuçları şekillendirmedeki etkinliği konusunda endişelere yol açmıştır. Sağlıklı İnsanlar 2020 sağlığın teşviki ve geliştirilmesine ve önleyici yaklaşımlara daha fazla önem verir ve sağlığın sosyal belirleyicilerinin ele alınmasının önemine odaklanır. Yeni genişletilmiş dijital arayüz, geçmişte üretilen hacimli basılı kitaplara kıyasla kullanımı ve yayılmasını kolaylaştırıyor. Bu değişikliklerin Sağlıklı İnsanlara etkisi önümüzdeki yıllarda belirlenecek. Sağlık sorunlarını önlemek veya iyileştirmek ve insanlarda sağlığı korumak için sistematik faaliyetler sağlık hizmeti sağlayıcıları tarafından üstlenilir.
Hayvan sağlığı ile ilgili uygulamalar veterinerlik bilimleri tarafından sağlanır. "Sağlıklı" terimi aynı zamanda canlı olmayan birçok çeşit organizma ve sağlıklı toplumlar, sağlıklı kentler veya sağlıklı çevre ve bunların insan faydasına etkileri gibi kavramlar çerçevesinde de kullanılır. Sağlık hizmeti müdahalelerine ve bir kişinin çevresine ek olarak, bireylerin sağlık durumunu etkileyen, geçmişleri, yaşam tarzları ve ekonomik, sosyal koşulları ve maneviyatları dahil birçok başka faktörün olduğu bilinmektedir. Bunlar “sağlığın belirleyicileri” olarak adlandırılırlar. Çalışmaların gösterdiğine göre yüksek düzeyde stres insan sağlığını etkileyebiliyor.
21. yüzyılın ilk onyılında, insan sağlığını iyileştirmeye yönelik çabaların performansını değerlendirmek için ana göstergeler olacak şekilde, sağlığın bir yetenek olarak kavramsallaştırılması, öz değerlendirmeler için kapıyı açtı. Birden fazla kronik hastalığın varlığında veya bir ölümcül durumda bile, her insana sağlıklı hissetme fırsatı yarattı ve aynı zamanda hastalıkların görülme sıklığının azaltılmasına odaklanan geleneksel yaklaşımdan uzakta, sağlık belirleyicilerinin yeniden incelenmesi için fırsat yarattı.

Genel olarak, bir bireyin yaşadığı genel şartlar, hem sağlık durumu hem de yaşam kalitesinin belirlenmesinde büyük öneme sahiptir. Sağlığın, yalnızca sağlık bilimlerinin geliştirilmesi ve uygulanmasıyla değil, aynı zamanda bireyin ve toplumun çabaları ve akıllıca yapılmış yaşam tarzı seçenekleri ile sürdürüldüğü ve iyileştirildiği giderek artan bir şekilde kabul edilmektedir. Dünya Sağlık Örgütü'ne (WHO) göre, sağlığın ana belirleyicileri, sosyal ve ekonomik çevre, fiziksel çevre ve kişinin bireysel özelliklerini ve davranışlarını içerir.
Daha spesifik olarak, insanların sağlıklı veya sağlıksız olup olmadığını etkilediği tespit edilen temel faktörler aşağıdakileri içerir:

Farklı kurum ve alanlardan artan sayıda çalışma ve rapor sağlık ve farklı faktörler arasındaki bağlantıları incelemektedir. Bu faktörlerden bazıları yaşam tarzları, ortam, sağlık kuruluşları ve sağlık politikasıdır. Son yıllarda birçok ülkede uygulanmaya başlanılan spesifik bir sağlık politikası, şeker vergisinin getirilmesiydi. Özellikle gençler arasında obezite ile ilgili endişelerin artmasıyla, içecek vergileri ortaya çıktı. Şekerli tatlandırılmış içecekler, obezite ile olan bağlantılarının artan kanıtlarıyla, obezite karşıtı girişimlerin hedefi haline gelmiştir. Kaliforniya'da Alameda Bölge Çalışması, 1974'teki Kanada'dan Lalonde raporu ve sağlık hizmetlerine erişim ve halk sağlığı sonuçlarının iyileştirilmesi de dahil olmak üzere küresel sağlık konularına odaklanan Dünya Sağlık Örgütü'nün Dünya Sağlık Raporu dizileri bunlardan bazılarıdır.
"Sağlık alanı" kavramı, tıbbi bakım'dan farklı olarak, Kanada'dan gelen Lalonde raporundan çıktı. Rapor, bireyin sağlığının kilit belirleyicileri olarak birbirine bağımlı üç alan belirledi. Bunlar:

Yaşamtarzı: hastalık veya ölüme katkıda bulunduğu veya sebep olduğu söylenebilecek kişisel kararların (bireyin kontrolünde olan) toplam etkisi;
Çevresel: insan vücudu dışındaki sağlıkla ilgili ve üzerinde bireyin çok az kontrol sahibi olduğu veya hiç olmadığı tüm konular;
Biyomedikal: genetik yapının sağlık etkisiyle insan vücudunda gelişen, fiziksel ve zihinsel sağlığın tüm yönleri.
Sağlığın korunması ve teşviki, bazen "sağlık üçgeni" olarak da adlandırılan fiziksel, zihinsel ve sosyal iyiliğin farklı birleşimleriyle sağlanır. Dünya Sağlık Örgütü'nün 1986 yılında yayınlanan Sağlık Teşviki için Ottawa Şartı, sağlığın bir durum veya hayatın amacı değil, günlük yaşam için bir kaynak olduğunu belirtti. Sağlık, sosyal kapasitelerin yanı sıra sosyal ve kişisel kaynakları da vurgulayan olumlu bir kavramdır.
Yaşam tarzı konularında ve işlevsel sağlıkla ilişkiler üzerinde daha fazla duran, Alameda Bölge Çalışması'ndan elde edilen veriler, insanların sağlıklarını düzenli egzersiz, yeterince uyku, doğada zaman geçirmek, sağlıklı vücut ağırlığı korumak ve alkol kullanımını sınırlamak ve sigara kullanımından kaçınmak suretiyle geliştirmelerini önerir. Birden fazla kronik hastalığı veya ölümcül hastalığı olan insanların bile kendilerini sağlıklı görebildiği üzere sağlık ve hastalık bir arada bulunabilir.
Çevre, bireylerin sağlık durumunu etkileyen önemli bir faktör olarak belirtilmektedir. Bu, doğal çevre, inşa edilmiş çevre ve sosyal çevre özelliklerini içerir. Temiz su ve hava, yeterli özelliklerde barınak ve güvenli toplumlar ve yollar gibi faktörlerin hepsinin özellikle de bebeklerin ve çocukların sağlığı olmak üzere genel olarak sağlığa katkıda bulunduğu bulunmuştur. Bazı çalışmalar, yerleşim yerlerinde doğal alanlar ve rekreasyon alanları gibi faktörlerin bulunmamasının, genel sağlık ve iyilik durumu ile bağlantılı olan kişisel memnuniyetin düşmesine ve obezite seviyelerinin yükselmesine yol açtığını göstermiştir. Doğal ortamlarda harcanan zamandaki artışın, bireylerin kendi yaptıkları sağlık durumu değerlendirmelerinde olumlu sonuçlar ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Bu durum kentsel mahallelerde, doğal alanların sağlık üzerindeki olumlu etkilerinin, kamu politikası ve arazi kullanımında dikkate alınması gerektiğini ileri sürmektedir.
Genetik veya ebeveynlerden kalıtsal özellikler de, bireylerin ve toplumların sağlık durumlarının belirlenmesinde rol oynar. Bu, bireylerin aileleri ile beraber oldukları süredeki yaşam tarzlarıyla geliştirdikleri alışkanlıklar ve davranışlar kadar bazı hastalıklara olan genetik yatkınlık ve sağlık 

Hastalık, bir organizmanın tamamının veya bir kısmının yapısını veya işlevini olumsuz yönde etkileyen ve hemen herhangi bir dış yaralanmaya bağlı olmayan belirli bir anormal durumdur. Hastalıklar genellikle belirli belirti ve semptomlarla ilişkili tıbbi durumlar olarak bilinir. Bir hastalığa patojenler gibi dış faktörler veya iç işlev bozuklukları neden olabilir. Örneğin, bağışıklık sisteminin dâhili işlev bozuklukları, çeşitli bağışıklık yetmezliği, aşırı duyarlılık, alerjiler ve otoimmün bozukluklar dâhil olmak üzere çeşitli farklı hastalıklara neden olabilir.
İnsanlarda hastalık, genellikle etkilenen kişide ağrıya, işlev bozukluğuna, sıkıntıya, sosyal sorunlara veya ölüme ya da kişiyle temas hâlinde olanlar için benzer sorunlara neden olan herhangi bir durumu ifade etmek için daha geniş bir şekilde kullanılır. Bu geniş anlamda, bazen yaralanmalar, sakatlıklar, bozukluklar, sendromlar, enfeksiyonlar, izole semptomlar, sapkın davranışlar ve yapı ve işlevin atipik varyasyonlarını içerirken diğer bağlamlarda ve başka amaçlar için bunlar ayırt edilebilir kategoriler olarak kabul edilebilir. Hastalıklar insanları sadece fiziksel olarak değil aynı zamanda zihinsel olarak da etkileyebilir, çünkü bir hastalığa yakalanmak ve onunla yaşamak etkilenen kişinin hayata bakış açısını değiştirebilir.
Hastalık nedeniyle ölüm, doğal nedenlerle ölüm olarak adlandırılır. Dört ana hastalık türü vardır: bulaşıcı hastalıklar, eksiklik hastalıkları, kalıtsal hastalıklar (hem genetik hem de genetik olmayan kalıtsal hastalıklar dâhil) ve fizyolojik hastalıklar. Hastalıklar, bulaşıcı ve bulaşıcı olmayan hastalıklar gibi başka şekillerde de sınıflandırılabilir. İnsanlarda en ölümcül hastalıklar koroner arter hastalığıdır (kan akışı tıkanıklığı), bunu serebrovasküler hastalık ve alt solunum yolu enfeksiyonları takip eder. Gelişmiş ülkelerde, genel olarak en fazla hastalığa neden olan hastalıklar depresyon ve anksiyete gibi nöropsikiyatrik durumlardır.
Hastalık çalışması, etiyoloji veya neden çalışmasını içeren patoloji olarak adlandırılır.

Birçok durumda hastalık, bozukluk, morbidite ve rahatsızlık gibi terimler birbirinin yerine kullanılmaktadır; ancak belirli terimlerin tercih edildiği durumlar da vardır.

Hastalık
Hastalık terimi genel olarak vücudun normal işleyişini bozan herhangi bir durumu ifade eder. Bu nedenle, hastalıklar vücudun normal homeostatik süreçlerinin işlevsizliği ile ilişkilidir. Genel olarak bu terim, virüsler, bakteriler, mantarlar, protozoalar, çok hücreli organizmalar ve prion olarak bilinen anormal proteinler de dâhil olmak üzere patojenik mikrobiyal ajanların varlığından kaynaklanan klinik olarak belirgin hastalıklar olan bulaşıcı hastalıklara atıfta bulunmak için kullanılır. Bağırsaktaki normal bakteri ve mayaların veya bir yolcu virüsün varlığı gibi normal işleyişte klinik olarak belirgin bir bozulmaya yol açmayan ve açmayacak olan bir enfeksiyon veya kolonizasyon hastalık olarak kabul edilmez. Buna karşın, kuluçka dönemi boyunca belirti vermeyen ancak daha sonra belirti vermesi beklenen bir enfeksiyon genellikle hastalık olarak kabul edilir. Enfeksiyöz olmayan hastalıklar, çoğu kanser türü, kalp hastalığı ve genetik hastalık dâhil olmak üzere diğer tüm hastalıklardır.
Edinilmiş hastalık
Edinilmiş bir hastalık, doğuştan gelen bir hastalığın aksine, kişinin yaşamında bir noktada başlayan bir hastalıktır. Edinilmiş, "bulaşma yoluyla kapılmış" anlamına gelebilir, ancak basitçe doğumdan sonraki bir zamanda edinilmiş anlamına gelir. Ayrıca ikincil hastalık anlamına da gelebilir, ancak edinilmiş hastalık birincil hastalık olabilir.
Akut hastalık
Akut hastalık kısa süreli (akut) bir hastalıktır; terim bazen fulminan bir doğayı da çağrıştırır
Kronik durum veya kronik hastalık
Kronik bir hastalık zaman içinde, genellikle en az altı ay boyunca devam eden bir hastalıktır, ancak kişinin doğal yaşamının tamamı boyunca sürmesi beklenen hastalıkları da içerebilir.
Konjenital bozukluk veya konjenital hastalık
Doğuştan gelen bir bozukluk, doğumda mevcut olan bir bozukluktur. Genellikle genetik bir hastalık veya bozukluktur ve kalıtsal olabilir. Ayrıca HIV/AIDS gibi anneden vertikal olarak bulaşan bir enfeksiyonun sonucu da olabilir.
Genetik hastalık
Genetik bir bozukluk veya hastalık bir veya daha fazla genetik mutasyondan kaynaklanır. Genellikle kalıtsaldır, ancak bazı mutasyonlar rastgele ve de novo'dur.
Kalıtsal veya irsi hastalık
Kalıtsal bir hastalık, kalıtsal olan (ve ailelerde görülebilen) genetik mutasyonların neden olduğu bir tür genetik hastalıktır
İyatrojenik hastalık
İyatrojenik bir hastalık veya durum, bir tedavinin yan etkisi olarak veya kasıtsız bir sonuç olarak tıbbi müdahalenin neden olduğu bir durumdur.
İdiopatik hastalık
İdiopatik bir hastalığın bilinmeyen bir nedeni veya kaynağı vardır. Tıp bilimi ilerledikçe, nedeni tam olarak bilinmeyen birçok hastalığın kaynağının bazı yönleri açıklanmış ve bu nedenle idiopatik statülerini kaybetmişlerdir. Örneğin, mikroplar keşfedildiğinde, enfeksiyona neden oldukları biliniyordu, ancak belirli mikroplar ve hastalıklar ilişkilendirilmemişti. Bir başka örnekte, otoimmünitenin, hangi moleküler yollarla işlediği henüz anlaşılmamış olsa da bazı tip 1 diabetes mellitus türlerinin nedeni olduğu bilinmektedir. Belirli faktörlerin belirli hastalıklarla ilişkili olduğunu bilmek de yaygındır; ancak, ilişki mutlaka nedensellik anlamına gelmez. Örneğin, üçüncü bir faktör hem hastalığa hem de ilişkili fenomene neden olabilir.
Tedavisi olmayan hastalık
Tedavi edilemeyen bir hastalık. Tedavisi olmayan hastalıklar mutlaka ölümcül hastalıklar değildir ve bazen bir hastalığın semptomları, hastalığın yaşam kalitesi üzerinde çok az etkisi olması veya hiç etkisi olmaması için yeterince tedavi edilebilir.
Birincil hastalık
Birincil hastalık, birincil hastalığın neden olduğu bir sekel veya komplikasyon olan ikincil hastalığın aksine, hastalığın kök nedenine bağlı olan bir hastalıktır. Örneğin, soğuk algınlığı birincil bir hastalıktır, rinit ise olası bir ikincil hastalık veya sekeldir. Bir doktor antibiyotik yazıp yazmamaya karar verirken hastanın ikincil rinitine neden olan birincil hastalığın, soğuk algınlığı veya bakteriyel enfeksiyonun ne olduğunu belirlemelidir.
İkincil hastalık
İkincil bir hastalık, birincil hastalık veya basitçe altta yatan neden (kök neden) olarak adlandırılan önceki, nedensel bir hastalığın sekeli veya komplikasyonu olan bir hastalıktır. Örneğin, bakteriyel bir enfeksiyon birincil olabilir, sağlıklı bir kişi bakteriye maruz kalır ve enfekte olur veya vücudu enfeksiyona yatkın hâle getiren birincil bir nedene ikincil olabilir. Örneğin, bağışıklık sistemini zayıflatan birincil bir viral enfeksiyon ikincil bir bakteriyel enfeksiyona yol açabilir. Benzer şekilde, açık bir yara oluşturan birincil bir yanık, bakteriler için bir giriş noktası sağlayabilir ve ikincil bir bakteriyel enfeksiyona yol açabilir.
Ölümcül hastalık
Ölümcül bir hastalık, kaçınılmaz olarak ölümle sonuçlanması beklenen bir hastalıktır. Önceleri AIDS ölümcül bir hastalıktı; günümüzde tedavi edilemez, ancak ilaçlar kullanılarak süresiz olarak yönetilebilir.
Bozukluk
Bozukluk, işlevsel bir anormallik veya rahatsızlıktır. Tıbbi bozukluklar zihinsel bozukluklar, fiziksel bozukluklar, genetik bozukluklar, duygusal ve davranışsal bozukluklar ve işlevsel bozukluklar olarak kategorize edilebilir. Bozukluk terimi genellikle hastalık veya rahatsızlık terimlerinden daha nötr ve daha az damgalayıcı olarak kabul edilir ve bu nedenle bazı durumlarda tercih edilen terminolojidir. Ruh sağlığında, ruhsal bozukluk terimi, psikiyatrik koşullarda biyolojik, sosyal ve psikolojik faktörlerin karmaşık etkileşimini kabul etmenin bir yolu olarak kullanılır; ancak bozukluk terimi, tıbbın diğer birçok alanında, öncelikle metabolik bozukluklar gibi bulaşıcı organizmaların neden olmadığı fiziksel bozuklukları tanımlamak için de kullanılır.
Tıbbi durum veya sağlık durumu
Tıbbi durum veya sağlık durumu, tüm hastalıkları, lezyonları, bozuklukları veya hamilelik veya doğum gibi normalde tıbbi tedavi gören patolojik olmayan durumları içeren geniş bir kavramdır. Tıbbi durum terimi genellikle akıl hastalıklarını içermekle birlikte, bazı bağlamlarda bu terim özellikle akıl hastalıkları dışındaki herhangi bir hastalığı, yaralanmayı veya rahatsızlığı belirtmek için kullanılır. Tüm ruhsal bozuklukları tanımlayan ve yaygın olarak kullanılan psikiyatri el kitabı olan Mental Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı (DSM), genel tıbbi durum terimini ruhsal bozukluklar dışındaki tüm hastalıkları ve yaralanmaları ifade etmek için kullanır. Bu kullanım psikiyatri literatüründe de yaygın olarak görülmektedir. Bazı sağlık sigortası poliçeleri de tıbbi durumu psikiyatrik hastalıklar haricindeki herhangi bir hastalık, yaralanma veya rahatsızlık olarak tanımlamaktadır. Hastalık gibi terimlere göre daha değerden bağımsız olduğu için, tıbbi durum terimi bazen sağlık sorunları olan kişiler tarafından zararlı görmedikleri için tercih edilmektedir. Öte yandan, durumun tıbbi niteliğini vurgulayarak, otizm hakları hareketinin savunucuları tarafından olduğu gibi, bu terim bazen reddedilmektedir.
Morbidite
Morbidite (Latince: morbidus 'hasta, sağlıksız'), herhangi bir nedene bağlı olarak hastalıklı bir durum, sakatlık veya kötü sağlık durumudur. Bu terim herhangi bir hastalık türünün varlığına veya sağlık durumunun hastayı etkileme derecesine işaret edebilir. Ağır hastalar arasında morbidite düzeyi genellikle YBÜ skorlama sistemleri ile ölçülür. Komorbidite veya birlikte var olan hastalık, şizofreni ve madde bağımlılığı gibi iki veya daha fazla tıbbi durumun aynı anda bulunmasıdır. Epidemiyoloji ve aktüerya biliminde, morbidite terimi (ayrıca morbidite oranı veya morbidite sıklığı) bir hastalığın veya tıbbi durumun görülme oranını, yaygınlığını veya belirli bir zaman diliminde belirli bir durumu yaşayan insanların yüzdesini ifade edebilir (örneğin, bir yıl içinde insanların %20'si grip olacaktır). Bu hastalık ölçüsü, belirli bir zaman aralığında ölen insan

İlaç ya da em, canlı hücre üzerinde oluşturduğu etki ile bir hastalığın tanısını, iyileştirilmesi veya semptomlarının azaltılması amacıyla tedavisini veya bu hastalıktan korunmayı mümkün kılan, canlılara değişik uygulama yöntemleri ile verilen doğal, yarı sentetik veya sentetik kimyasal preparatlardır. İlaçların tüketimi inhalasyon, enjeksiyon, sigara içme, yutma, derideki bir yama yoluyla emilim, fitil veya dil altında çözünme yoluyla olabilir. Ticari ilaçlar ilaç firmaları tarafından üretilir ve genellikle patentlidir. Etken maddesinin patent süresi dolmuş ve birden çok firmanın üretebildiği ilaçlara ise jenerik ilaçlar denir. İlaçlar uygulama yoluna, kimyasal özelliklerine ve etkilediği biyolojik sistemlere göre sınırlandırılabilir. Daha güvenilir ve geniş kullanım alanına sahip sınıflandırma sistemi ise Anatomical Therapeutic Chemical Classification Systemdir (ATC sistemi).

İlaçların sindirim kanalı aracılı ile kana geçiş yoluna enteral yol denir. Bunun dışında kalan injeksiyon, buğuseptil gibi ilaç alma şekline de parenteral yol denir.
Hazırlama Şekline göre ilaçlar:

Majistral ilaç: Doktor tarafından yazılan formüllü etken madde ve miktarlarına göre eczacının hazırladığı yapma ilaç şekli.
Ofisinal ilaç: Farmakope' de bulunan formüle göre eczacı tarafından hazırlanan, hazır bulundurulan ilaçlardır.
Preparat: Sağlık Bakanlığından alınmış ruhsatla ilaç firmaları veya ilaç laboratuvarları tarafından hazırlanan ilaçlar.
İlaçların kimyasal yapıları ile fizyolojik etkileri arasında bağlantı yoktur. Örneğin; alkollerin hem hipnotik, hem analgesik, hem de antibiyotik etkileri vardır. Çeşitli aminler de analgesik, antihistaminik ve antimalerial etki gösterebilir. Bu nedenle ilaçlar genellikle fizyolojik etkilerine göre sınıflandırılır:

Sinir sistemini etkileyen ilaçlar
Merkezî sinir sistemini etkileyen ilaçlar
Anestetik ilaçlar
Hipnotik ve sedatif ilaçlar
Analgesik ilaçlar
Perifer sinir sistemini etkileyen ilaçlar
Otonom sinir sistemini etkileyen ilaçlar
Kalp ve damar sistemini etkileyen ilaçlar
Sindirim sistemini ve bağırsakları etkileyen ilaçlar
Solunum sistemini etkileyen ilaçlar
Kemoterapik etki gösteren ilaçlar
Vitaminler ve hormonlar
Dezenfektan ve antiseptik etki gösteren ilaçlar
İlaç iki bölümden oluşur:

Etkin madde (drog): Canlıda fizyolojik etki gösteren bir veya birkaç kimyasal madde karışımıdır.
Taşıyıcı (sıvağ): Etkin maddenin hasta tarafından kolay alınabilmesi veya iyi doze edilebilmesi için katılan fizyolojik etkisi olmayan kimyasal maddelerdir (glukoz, parafin, gliserin gibi).
İlaçlar etkilerine veriliş yoluna göre iki şekilde gösterir:

Lokal etki: İlacın uygulandığı bölgede oluşturduğu etkidir.
Sistemik etki: İlacın kana karışıp dokulara yayıldıktan sonra organizmada oluşturduğu etkidir.
İlaçların reçeteleme şekilleri

Reçetesiz ilaçlar
Reçeteli ilaçlar
Kontrole bağlı ilaçlar
Kırmızı reçeteye bağlı ilaçlar
Yeşil reçeteye bağlı ilaçlar
Mor reçeteye bağlı ilaçlar
Turuncu reçeteye bağlı ilaçlar
İlaçların saklama koşulları

Günümüzde pek çok ilaç oda sıcaklığında saklanabilir.
Soğuk zincirde saklanması gereken ilaçlar. (2-8 derece)
Işık almayan ortamda saklanması gereken ilaçlar.
Kuru yerde saklanacak ilaçlar.
İlaç son kullanma tarihi
İlacın kalitesini belli bir tarihe kadar güvence altına alınması. Ülke koşullarına göre üretici firma bazen hızlandırılmış deneylerle (yüksek ısı ve nem) bazen de uzun süreli denemelerle bu tarihi belirler. Bazı ilaçların bu uzun süreli deneyler sonunda son kullanma tarihlerinde uzaklaşma söz konusu olabilir.

Tablet formunda bir veya daha fazla etken madde yardımcı maddelerle birlikte genellikle toz şeklinde baskı ile veya kaplanarak katı hale getirilirler. Şeker kaplı renkli olanlarına draje denir. Kontrollü salınan ve uzun süre etkin olanları vardır. Oral yolla yutularak, dil altı, vaginal ve makattan kullanılanları vardır. Ağızdan kullanımda bir ilaç mide, bağırsak ve kalınbağırsakta emilebilir. Genellikle dolaşıma girerek etkisini gösterir. Çoğunlukla üretildikleri hal etkin halleridir. Bazıları midede veya emilim sırasında, bazen emildikten sonra karaciğerde aktifleşelerek  etkin hale gelir. Bazıları da belli ölçüde yıkılarak bu geçişlerde bozularak etkinliği düşebilir. Bazı ilaçların yenilen yemeklerle emilmesi azalabilir. Demir preparatları Çay, Süt ürünleri ile etkisiz hale gelir. Bazı ilaçlar mutlaka aç kullanılmalıdır. Osteoporoz ilaçları ve Hipertansiyon ilaçları vs.. Bazı ilaçlar yemekten yarım saat önce kullanılmalıdır: kusmaya karşı olan ilaçlar, bazı diyabet ilaçları vb. Bazı ilaçlar yemek arasında, bazıları ise tok kullanılmalıdır. Bazıları Yardımcı maddeler; Sıkılaştırıcılar, akışkanlaştırıcılar, tatlandırıcılar,kaydırıcılar ve pigmentler olabilir.

Aslında tablet halinde hazırlanır, farklı olarak suda eritilerek kullanılan preparatlardır. Dahilen ve haricen kullanılan türleri vardır.

İlacın içeriğinin belli bir bölgeye kadar gastrointestinal sisteme karışmaması veya uygun formülasyon kaygısı gibi nedenlerle bazen ilaç etken maddesi dolgu maddesiyle birlikte değişik materyallerden yapılmış kapsüller içinde verilir.

Üstü lastik kaplı küçük steril cam şişecik. Çoğunlukla içinde enjeksiyonluk toz bulunur. Bu tozlar çözelti içerisinde bozulabileceğinden ampul yerine, flakona konur. Yanlarında genellikle izotonik enjeksiyon sıvağı içeren ampul bulunur. Bazı demir preparatları oral yolla kullanılan flakonlar halindedir.

Enjeksiyon uygulamalarında kullanılan ilaçların saklanmasında kullanılır. Çoğunlukla im (kas içine) ve iv (damar içine) uygulanır. Steril ve izotonik hazırlanırlar.

Deriye sürülerek uygulanan yarı katı preparatlardır. Su bazlıdır.

Deriye sürülerek uygulanan yarı katı preparatlardır. Yağ bazlıdır.

Özellikle kepeğe karşı ketakonazol içeren preparatlarda tercih edilir. Vizkoz sıvı preparatlardır.

Herhangi bir toz ilacın bir defalık dozunun özel kağıt ambalajda hazırlanmış haline denir. Oral yolla kullanılır.

Yapma ilaçların çoklukla yapıldığı dönemlerde Kaşe ile hastalara sunulurdu. Artık Farmasötik bir şekilden daha çok, bazı farmasötik şekillerin içerdiği etken ve yan maddelerin fiziksel durumunu ifade edebilir. Kapsüllerde sıklıkla kullanılır.

Deri üstüne yapıştırılan bant. Bant ile deri içerisinde ilaç muhafaza eder. İlacı kontrollu salması avantajıdır. Uygulama bölgesinde hassasiyete neden olabilir. Uygulama bölgesinin kılsız olması tercih edilir.

Deri altına uygulanan ilaçlardır. Salınımı kontrollü olduğu çoğunlukla tercih edilir. Etkisi aylarca sürebilir.

Genellikle içinde toz bulunan havanın bazen de spreylerin çekilmesi esasına dayanan preparat. Solunum yolları hastalıklarında sıklıkla tercih edilir.

Sıvı içerisinde toz dağılımının bulunduğu preparatlardır. Kullanılmadan önce çalkalanmalı veya karıştırılmalıdır. Şurup ve Flakon çoklukla kullanıldığı Farmasotik şekillerdir.

Sıvı halde bulunan ve oral yoldan kullanılan ilaçların çoğunlukla saklamak için kullanılır. Genellikle 40-200 ml şişeler içinde bulunan çözelti, emülsiyon veya süspansiyonlardır.

Genel olarak makat tan kullanılan yarı katı ilaç formu.

Çoklukla saç ve deriye uygulanan sıvı preparatlardır.

Sıvı içerisinde çözünmeyen başka bir sıvının emülgatör yardımıyla homojen dağıtıldığı sistemlerdir.

Genellikle çözelti ve emülsiyon formunda göze kulağa ağıza ve buruna lokal uygulanan steril preparatlardır.

Cilde veya ağza uygulanabilen sıvı preparatlardır.

Vajinal suppozituar. Vajinaya uygulanan ısıyla merhem kıvamına dönüşen haricen kullanılan tablet şeklindeki ilaç formu.

Beslenme, canlılığın gereklerini yerine getirmek için gerekli olan maddeleri, canlı dışı ortamdan edinme faaliyetine verilen isimdir.
Canlılar beslenme şekillerine göre 2'ye ayrılırlar. Bunlar:

Ototrof canlılar (kendibeslek)
Heterotrof canlılar (ardıbeslek, ışbeslek)
Bu ayrımda temel kriter, canlının yaşamını sürdürmek, diğer deyişle metabolizma faaliyetlerini sürdürebilmek için gereken enerjinin kaynağıdır. Ototrof canlılar bu enerjiyi doğal çevreden alırlar, heterotrof canlılar ise, başka canlıların biyokütlelerinde depolanmış enerjiyi kullanırlar.
Metabolizma için gereken enerji, organizma açısından besindir. Dolayısıyla ototrof organizmalara, kendi besinini üretebilen organizmalar demek de olanaklıdır. Keza, heterotrof organizmalar da başka canlıları "yiyerek" beslenen organizmalardır.
Canlıların beslenme biçimleri yönünden ototrof ve heterotrof olarak ayrımı, bu canlıların kullandıkları karbonun kaynağı açısından da net bir ayrımdır. Ototrof organizmalar, metabolizma için gereken karbonu atmosferdeki karbondioksitden alırlar. Heterotrof organizmalar ise gerekli karbonu, diğer canlıların biyokütlelerinden sağlarlar. Dolayısıyla ekosistemde yer alan canlılar, ekosistemdeki karbon çevrimi içinde farklı rollere sahiptirler.

Kendi besinlerini kendi sentezleyen, su (H2O), karbondioksit (CO2) ve inorganik tuzlardan organik bileşikler esas olarak glikoz oluşturan, enerjiyi bu organik bileşiklerde depolayan canlılardır. Bitkiler ve algler günes ışığını kullanarak besinlerini kendileri üretir. Bu canlılar kendi içinde:

Fotosentetik ototroflar. (Fotoototroflar) Biyokimyasal olaylar için gereksinim duydukları enerjiyi güneş ışınlarından, fotosentezle sağlayan canlılardır. Örn: Yeşil ve mor bakteriler.
Kemosentetik ototroflar. (Kemoototroflar) Kendileri için gerekli olan enerjiyi amonyak (NH3),hidrojen sülfür (H2S) gibi belli organik maddeleri oksitleyerek, kimyasal yoldan, kemosentezle sağlayan canlılardır. Örn: Nitrit, nitrat ve demir bakterileri.

Besinlerini ölü veya canlı diğer organizmaların biyokütlelerinden sağlayan canlılar heterotrof canlılardır. Tüm hayvan ve mantar türleri ile birçok bakteri türü bu gruba girmektedir. Heterotrof canlılar besin çeşidine göre üç gruba ayrılırlar:

Herbivorlar: (otçullar) bitkilerle beslenen canlılar. (gevişgetiren memeliler, kemiriciler, bazı böcekler)
Karnivorlar: (etçiller) hayvansal besinlerle beslenen canlılar. (tüm etçiller, kediler, birçok deniz hayvanı)
Omnivorlar: Hem bitkisel hem de hayvansal besinlerle beslenen canlılar: (insan, evsıçanı, ayı, domuz)
Heterotrof beslenme ayrıca üç tipe ayrılabilir:

Organik besin maddelerini katı besinler halinde alan veya başka canlı organizmayı bütün veya parçalar halinde yutan ve bunları sindirerek emen canlılara holozoik canlılar, bu tarz beslenmeye de holozoik beslenme denir. bu canlılar besinlerini bulmak için sürekli hareket halindedirler.
Erimiş organik besinleri doğrudan hücre zarlarından emerek beslenen canlılara saprozoik canlılar, bu tarz beslenmeye de saprozoik beslenme denir. bu canlılar besinlerini katı halde alamazlar, çürümekte olan hayvan ve bitkilerden sağlarlar. maya ve küf mantarları, bazı tek hücreli hayvanlar, bakterilerin çoğu bu gruba dahildir (bkz.fermantasyon), (bkz.putrifikasyon).
Herhangi bir canlının, konukçu veya konak adı verilen başka bir organizmanın üzerinde veya içinde yaşayarak onun zararına beslenmesine parazitik beslenme denir. parazitik canlılar besinlerini katı parçalar halinde alabildikleri gibi, konukçunun dokularındaki veya vücut sıvısındaki organik molekülleri de emebilirler. çeşitli solucanlar, virüsler, mantarlar ve bazı bakteriler bu gruba dahildir.

Besin, canlıların metabolizma süreçleri için gerekli olan maddedir. Bu besinler:

Yağlar
Karbonhidratlar
Proteinler
olarak 3 ana başlığa ayrılır.

Beslenme tıbbı, beslenme alışkanlıklarının değiştirilerek ağızdan alınan vitamin ve mineral desteğinde bulunulmasına dayanır.
Genellikle hap veya şurup olarak uygulanır.

Canlı bir organizmanın düzgün fonksiyon yapabilmesi için çok sayıda vitamin (A'dan E'ye harflerle gösterilir) ve (çinko, magnezyum ve krom gibi) mineral alması gerekmektedir. Vitamin ve minerallerin eksikliği hastalıklara yol açmaktadır. İlk olarak 1753'te Deniz kuvvetlerinde doktor olan James Lind tarafından gözlemlenmiştir. Lind uzun yolculuklara çıkan ve taze sebze ve meyve yiyemeyen denizcilerin iskorbüt hastalığına yakalandığını belirlemiş ve öğünlerine limonata eklenmesinin iskorbütü önlediğini gözlemlemiştir.
Her kişinin bireysel beslenme gereksinimlerinin bulunmaktadır. Bir kişi için yeterli ve uygun kabul edilen beslenme şekli ve kullanım miktarları, bir başka kişi için uygun olmayabilir.

Uyku, bilincin değiştiği ve duyusal etkinliğin belirli bir dereceye kadar azaldığı, bilinçli zihinsel etkinliğin durduğu bir haldir. Uykuda kas ve çevre ile etkileşim azalır. Uyku, uyaranlara tepki verme yeteneği açısından uyanıklıktan farklı olsa da aktif beyin kalıplarını içerir ve bu da onu koma veya bilinç bozukluklarından daha duyarlı yapar.
Uyku, REM uykusu ve REM dışı uyku olmak üzere vücudun iki farklı mod arasında geçiş yaptığı tekrarlayan dönemlerde gerçekleşir. REM "hızlı göz hareketi" anlamına gelse de bu uyku modunun vücudun sanal felci de dahil olmak üzere birçok başka yönü de vardır.
Rüyalar, genellikle uykunun belirli aşamalarında istemsiz olarak zihinde meydana gelen birçok görüntü, fikir, duygu ve duyumdur. Uykuda vücut sistemlerinin çoğu anabolik durumdadır ve bağışıklık, sinir, iskelet ve kas sistemlerini eski haline getirmeye yardımcı olur ki bunlar ruh halini, hafızayı ve bilişsel işlevi koruyan ve endokrin ve bağışıklık sistemlerinin işlevinde büyük rol oynayan hayati süreçlerdir.
Dahili sirkadiyen saat, geceleri günlük uykuyu destekler. Uykunun çeşitli amaçları ve işleyişi devam eden önemli araştırmaların konusudur. Uyku, hayvan evrimi boyunca oldukça korunmuş bir davranıştır ve mazisi muhtemelen yüz milyonlarca yıl öncesine dayanır.
İnsanlar, uykusuzluk, hipersomnia, narkolepsi ve uyku apnesi; uyurgezerlik ve hızlı göz hareketi uyku davranış bozukluğu gibi parasomniler; bruksizm; ve sirkadiyen ritim uyku bozuklukları gibi dissomnialar da dahil olmak üzere çeşitli uyku bozukluklarından muzdarip olabilirler. Yapay ışığın kullanımı, insanlığın uyku düzenini değiştirmiştir. Yaygın yapay ışık kaynakları, dış mekan aydınlatması ve mavi ışık yayan akıllı telefon ve televizyon gibi elektronik cihaz ekranlarıdır. Bu, uyku döngüsünü düzenlemek için gerekli melatonin hormon salınımını bozar.
Uyku, tüm memelilerde, kuşlarda ve balıklarda gözlenen doğal dinlenme biçimidir. Bu canlılar günlük işlevlerini gerçekleştirebilmek için uykuya ihtiyaç duyarlar. Uyku tam anlamıyla şuursuzluk olarak nitelendirilemez.
İnsanlarda yeterli uyku alınmaması unutkanlık, asabiyet, dikkat dağınıklığı gibi sorunlara neden olabilir. Gereğinden fazla uyku, depresyon gibi rahatsızlıklardan kaynaklanıyor olabilir. Uyku bozukluğu kimi insanlarda kronik hale gelip çok büyük sorunlara neden olabilmektedir.
Uyku insan ömrünün en az 1/3'ünü oluşturur.
Uyku, vücudun dinlenmesini ve beynin bir gün önce aldığı bilgiyi işlemesini sağlar. Uykunun 24 saatlik döngüde doğal bir zamanı vardır. Kişinin kolaylıkla uyandırılabildiği ve değiştirilmiş bilinçlilik halidir. Kişilerin uykudaki davranışlarını ve EEG kullanarak onların beyin dalgalarını inceleyen bilim insanları, uykuda gerçekleşen olaylara dair kanıtları ortaya koyarlar. Uyanıkken ya da uyurken beyindeki milyarlarca nöron arasındaki elektrik trafiği sonucunda beyin dalgaları üretilir. Uyku aynı zamanda hafızanın yeniden yapılandırılması ve psikolojik yenilenme için de gereklidir.

Uykudaki en belirgin fizyolojik değişiklikler beyinde meydana gelir. Beyin uykudayken özellikle REM dışı uyku sırasında, uyanıkken olduğundan daha az enerji kullanır. Etkinliğin azaldığı bölgelerde beyin, enerjinin kısa süreli depolanması ve taşınması için kullanılan molekül olan adenozin trifosfat (ATP) tedarikini geri yükler. Sessiz uyanmada beyin, vücut enerjisinin %20'sini harcar dolayısıyla bu azalmanın genel enerji tüketimi üzerinde gözle görülür bir etkisi vardır.
Uyku, duyusal eşiği arttırır. Başka bir deyişle, uyuyan kişiler daha az uyarıcıyı algılar ancak genellikle yüksek sese ve diğer göze çarpan duyusal olaylara yanıt verebilirler.
Yavaş dalga uykusundayken insanlar büyüme hormonu patlaması salgılar. Gündüz bile tüm uyku, prolaktin salgılanmasıyla ilişkilidir.
Uyku sırasındaki değişiklikleri izlemek ve ölçmek için temel fizyolojik yöntemler arasında, beyin dalgalarının elektroensefalografisi (EEG), göz hareketlerinin elektrookülografisi (EOG) ve iskelet kas aktivite elektromiyografisi (EMG) yer alır. Bu ölçümlerin eş zamanlı toplanmasına polisomnografi denir ve özel bir uyku laboratuvarında yapılabilir. Uyku araştırmacıları ayrıca kardiyak aktivite için basitleştirilmiş elektrokardiyografi (EKG) ve motor hareketler için aktigrafi kullanırlar.

EEG'de görülen elektriksel etkinlik beyin dalgalarını temsil eder. Belirli bir frekanstaki EEG dalgalarının genliği, uyku-uyanıklık döngüsündeki uykuda olma, uyanık olma veya uykuya dalma gibi çeşitli noktalara karşılık gelir.
Alfa, beta, teta, gama ve delta dalgalarının hepsi uykunun farklı evrelerinde ölçülür. Her dalga şekli farklı bir frekans ve genliktedir.
Alfa dalgaları, kişi dinlenirken görülür ancak kişi yine de tamamen bilinçlidir. Gözleri kapalı olabilir ve tüm vücut dinlenir ve vücudun yavaşlamaya başladığı yerde nispeten hareketsizdir.
Kişi bir görevi tamamlarken veya bir şeye konsantre olurken dikkatini topladığında, Beta dalgaları alfa dalgalarını devralır. Beta dalgaları, en yüksek frekanslardan ve en düşük genliklerden oluşur ve kişi tamamen uyanık olduğunda ortaya çıkar.
Alfa ve beta dalgaları, kişi uyanıkken görülen tek dalgalardır.
Gama dalgaları, bir kişi bir göreve yüksek oranda odaklandığında görülür.
Teta dalgaları kişinin uyanık olduğu dönemde ortaya çıkar ve uykunun 1. Aşamasına ve 2. Aşamasına geçişine devam ederler.
Delta dalgaları uykunun 3. ve 4. Evrelerinde kişi en derin uykudayken görülür.

Uyku, hızlı göz hareketi olmayan (REM olmayan veya NREM ) uykusu ve hızlı göz hareketi (REM) uykusu olmak üzere iki genel türe ayrılır.
REM dışı ve REM uykusu o kadar farklıdır ki fizyologlar bunları farklı davranışsal durumlar olarak tanımlar. Önce REM dışı uyku oluşur ve ardından yavaş dalga uykusu veya derin uyku denilen geçiş dönemi vardır. Bu aşamada vücut ısısı ve kalp atış hızı düşer ve beyin daha az enerji kullanır. Paradoksal uyku olarak da bilinen REM uykusu, toplam uyku süresinin küçük bir bölümüdür. REM uykusu, rüyaların (veya kabusların ana sebebidir ve eşzamanlı olmayan ve hızlı beyin dalgaları, göz hareketleri, kas ton kaybı ve homeostazın askıya alınması ile ilişkilidir.
Alternatif NREM ve REM uykusunun uyku döngüsü, iyi bir gece uykusunda 4-6 kez olmak üzere ortalama 90 dakika sürer. Amerikan Uyku Tıbbı Akademisi (AASM) NREM'i üç aşamaya ayırır: N1, N2 ve N3, sonuncusu delta uykusu veya yavaş dalga uykusu da denilir. Tüm periyot normalde şu sırayla ilerler: N1 → N2 → N3 → N2 → REM. REM uykusu, bir kişinin derin bir uykudan 2. veya 1. aşamaya dönmesiyle oluşur. Gecenin erken saatlerinde daha fazla miktarda derin uyku (evre N3) varken, doğal uyanmadan hemen önceki iki döngüde REM uykusunun oranı artar.

Uyanma, uykunun sonudur veya sadece çevreyi incelemek ve tekrar uykuya dalmadan önce vücut pozisyonunu yeniden ayarlamak için bir an da olabilir. Uyuyanlar genelde REM fazının bitiminden hemen sonra veya bazen REM'in ortasında uyanırlar. Dahili sirkadiyen göstergeler, homeostatik uyku ihtiyacının başarılı şekilde azaltılmasıyla birlikte genelde uyanışı ve uyku döngüsünün sonunu getirir. Uyanma, beyinde talamus ile başlayan ve korteks boyunca yayılan artan elektriksel faaliyeti kapsar.
Tipik bir gece uykusunda, uyanık durumda harcanan fazla zaman yoktur. Elektroensefalografi kullanılarak yapılan çeşitli uyku çalışmalarında, kadınların gece uykularında %0-1, erkeklerin ise bu süre zarfında %0-2 uyanık oldukları bulunmuştur. Yetişkinlerde, özellikle sonraki döngülerde uyanıklık artar. Yapılan bir çalışmada, ilk doksan dakikalık uyku döngüsünde %3, ikincide %8, üçüncüde %10, dördüncüde %12 ve beşincide %13-14 uyanıklık süresi bulunmuştur. Bu uyanık kalma süresinin çoğu REM uykusundan kısa bir süre sonra gerçekleşmiştir.
Günümüzde birçok insan çalar saatle uyanır ancak insanlar belirli bir saatte alarma ihtiyaç duymadan da güvenilir şekilde uyanabilir. Birçoğu iş günlerinde ve izin günlerinde oldukça farklı uyur, bu da kronik sirkadiyen senkronizasyon bozukluğuna yol açabilen bir modeldir. Pek çok insan yatmadan önce düzenli olarak televizyon izler vb. ekranlara bakar. Bu ise sirkadiyen döngünün bozulmasını şiddetlendirebilecek bir faktördür. Uykuyla ilgili yapılan bilimsel çalışmalar, uyanıştaki uyku aşamasının uyku ataletini artırmada önemli bir faktör olduğunu göstermiştir.
Uyandıktan sonra uyanıklığın belirleyicileri, alınan uykunun miktarı/kalitesi, önceki günün fiziksel etkinliği, karbonhidrat açısından zengin bir kahvaltı ve zengin kahvaltıya karşılık gelen düşük kan şekeri tepkisidir.

Rüya insanların uyurken deneyimlediği olaylardır. Nedenleri, kaynakları ve anlamları üzerine geliştirilmiş farklı anlayışlar bulunsa da, genelde iki kolda gelişen rüya çalışmalarından bahsedilebilir. Bunlar psikiyatri gibi bilim dallarının teorileri ile metafizik dinsel açıklama çabalarıdır.

Rüya yorumu
Düşlerin Yorumu: Sigmund Freud'un psikanaliz yöntemine dayanan rüya yorumu üzerine çalışması.
Hızlı göz hareketi:REM uykusu.

Antrenman, idman veya egzersiz; herhangi bir alanda istenilen düzeye ulaşmak için gerçekleştirilen sistematik alıştırma. Kişinin kendisinde veya başkalarında herhangi bir beceri, bilgi veya yeterlilik geliştirmesidir. Bir kişinin yeteneklerini, kapasitesini, üretkenlik ve performansını geliştirme gibi belirli hedefleri vardır. Bazı meslek ve işlerde çalışanlar bu tür eğitime mesleki gelişim adını verebilir. Antrenman doğa, stadyum, spor salonu, fitness merkezi, okul, ofis, halka açık alan ve diğer yerlerde yapılabilir. Spor giyim, egzersiz ekipmanı, spor ekipmanı kullanılabilir.
Antrenman ve idman sözcükleri Türkçede genellikle "herhangi bir spor müsabakasına hazırlık yapma" anlamında kullanılır. Egzersiz sözcüğü ise bunun yanı sıra sağlık gibi gerekçelerle yapılan kısa süreli fiziksel alıştırmaları da kapsar. Türkçede akademik konulardaki hazırlık çalışmaları için daha çok alıştırma sözcüğü tercih edilir.

Antrenman sözcüğü Türkçeye Fransızca entraïnement, egzersiz ise yine Fransızca exercice sözcüğünden geçmiştir. İdman sözcüğü ise Arapça kökenlidir. İdman sözcüğünün Arapçadaki kökü damana (toprağı işlemek) fiiline dayanır. Türkçeye en geç 15. yüzyılda öncelikle "gayret" anlamında girmiş, 17. yüzyılın sonunda "alıştırma" anlamında kullanılmaya başlanmıştır.

Fiziksel egzersiz
Anaerobik egzersiz
Yaşlılıkta egzersiz
Karın egzersizi
Aerobik egzersiz
Kegel egzersizi
İşbaşı eğitim
Pilates
Fitness
Ağırlık antrenmanı

Antrenman tesisi
Egzersiz ekipmanı
Spor ekipmanı
Egzersiz fizyolojisi
Besin takviyesi
Antrenör

Toplum ya da cemiyet, bir arada yaşayan canlıların oluşturduğu topluluktur. Sosyolojide toplum, onu oluşturan canlıların basit bir toplamından ziyade, farklı biçimler ve özellikler gösterip özgün olan ve nesnel yasalar gereğince insanların maddi üretim içindeki gündelik hayat faaliyetleriyle ve sınıfsal savaşımıyla değiştirilen ve gelişen ilişkilerden oluşan sisteme denir. Bir nevi örgütlenmedir.
Toplumların sahip oldukları davranış kalıpları vardır. Bu davranış kalıpları; eylemlerin veya dil, kültür gibi kalıpların kabul edilmesi veya edilmemesiyle oluşur. Bu davranış kalıpları toplumsal norm olarak bilinir. Toplumun sahip olduğu normlar zamanla değişebilir.

Toplum, insanın çalışma temeli üzerinde, hayvansal aleminden kopmasıyla doğmuştur. Bu süreç, doğal gelişen bir süreç olmakla beraber özel mülkiyet hakkı sayesinde gelişmeye başlamıştır. Toplumun gelişimi, ileriye doğru bir değişmeyi (sosyal, siyasal, kültürel, ekonomik vb. alanlarda) ifade eder. Toplumsal gelişme, toplumsal yapıyı oluşturan birçok öğenin ileriye doğru değişip bir araya gelmesiyle oluşur. Bu öğeler tek başına değil, hep birlikte gerçekleştiği zaman toplumsal gelişmeden söz edilebilir. Toplumsal gelişmeye örnek olarak; yıllara göre milli gelir artışındaki değişim verilebilir.

İnsan veya birey, toplumu egemenliği altında tutmaz, tersine; toplumun sahip olduğu yasalar, insanı veya bireyi egemenliği altında tutar. Toplumun sahip olduğu yasalar; o topluluğa mensup insanların sahip olduğu psikolojik olguları, tarihsel ve politik özel konuları, hukuksal kanıtları ya da manevi, ahlaksal durum veya durumların incelenip üzerinde tartışılmasıyla ortaya çıkar.

Bir toplumda kanun ve kurallara uygun olan yapı bütününe verilen ad.

Toplumun gündelik yaşamında sahip olduğu görüşleri, kavramları, düşünceleri, siyasal, sanatsal veya geleneksel olguları oluşturan biçimlerin tamamına denir. Toplumsal bilinç, toplumun sahip olduğu veya etkilendiği bir mirastan kaynaklanan davranış ve düşünme biçimlerinin sonucudur. Bunlar, toplumdaki çoğunluk tarafından kabul edilmiştir. Söz konusu bilinç bireyden önce de vardır, bireyden sonra da olmaya devam edecektir. Toplumsal bilinç ayrıca, bir toplumun diğerinden ayıran yegane unsurlardan birisidir.

Bireylerin kendi kişisel çıkar arayışlarının mümkün olmasına olanak sağlayan, onları koruyan, beşeri kurum, kuruluş veya kuralların yaşamasına ve yaşatılmasına denir. Liberal Düşünce Topluluğu kurucularından Atilla Yayla, özel mülkiyet haklarının hukuki olarak koruma altında olmasının toplumun faydasına olduğunu, toplumsal düzenin korunmasına, toplumsal hayatın savaşa dönüşmesine engel olduğunu savunur.

Türkçe toplu "mecmu" sözcüğünden +Im sonekiyle türetilmiştir.

Toplumbilimi

Hukuk ya da tüze birey, toplum ve devletin hareketlerini, birbirleriyle olan ilişkilerini; yetkili organlar tarafından usulüne uygun olarak çıkarılan, kamu gücüyle desteklenen, muhatabına genel olarak nasıl davranması yahut nasıl davranmaması gerektiğini gösteren ve bunun için ilgili bütün olasılıkları yürürlükte olan normlarla düzenleyen normatif bir bilimdir. Ayrıca, toplumu düzen altına alan ve kişiler arası ilişkileri düzenleyen, ortak yaşamın huzur ve güven içinde akışını sağlayan, gerektiğinde adaleti yerine getiren, kamu gücü ile desteklenen ve devlet tarafından yaptırımlarla güvence altına alınan kurallar bütünüdür. Hukuk, birey-toplum-devlet ilişkilerinde ortak iyilik ve ortak menfaati gözetir.
Hukuk sistemindeki genel farklılık yasama organının hukuk yaptığı Kara Avrupası Hukuk Sistemi ve hâkim kararlarının hukuku oluşturduğu Ortak Hukuk Hukuk Sistemi çevresinde oluşur. Tarihte dinî hukuk, laiklik hususunun yerleşmesinde de dâhil olmak üzere önemli bir rol oynamıştır ve hâlâ bazı dinî ülkelerde uygulanmaya devam etmektedir. Şeri Hukuk dünyada en çok kullanılan dinî hukuktur ve İran, Suudi Arabistan gibi ülkelerde ana hukuk sistemi olarak uygulanır.
Hukuk; felsefe, maliye, sosyoloji ve hukuk tarihi gibi derslerde kaynak olarak kullanılır. Ayrıca eşitlik, adalet, hak ve hakkaniyet konularında önemli tartışmaların başlangıcına kaynaklık eder.

Hukuk kelimesi; Arapça "hak" (حق) kökünden gelir ve kelimenin çoğuludur. Türk Dil Kurumuna göre hukuk kelimesi, "Toplumu düzenleyen ve devletin yaptırım gücünü belirleyen yasaların bütünüdür". Bunun dışında hukukun "haklar" anlamı da vardır.

Hukuk dönemden döneme değiştiği için hâlâ doyurucu bir tanım yapılamamıştır. Kant "Hukukçular hâlâ hukukun tanımını aramaktadırlar." der. Günümüzde en çok kabul edilen tanımı ise: "Belirli bir zamanda belirli bir toplumdaki ilişkileri düzenleyen ve uyulması devlet zoruna (müeyyide) bağlanmış kurallar bütünüdür."
Geniş bir kavramla ifade etmek istersek teknik anlamda hukuk; örgütlenmiş bir toplum içinde yaşayan insanların birbirleriyle veya kişilerin yine kendilerinin meydana getirdiği topluluklarla ve bu toplulukların birbirleriyle olan ilişkilerini düzenleyen, kişilerin güvencesini ve insan haklarını sağlamak amacıyla oluşturulan ve devlet gücü ile desteklenen bağlayıcı, genel, soyut ve devamlı kurallar bütünüdür.
Bilimsel bir disiplin olarak hukuk, kendi içinde temel olarak ikiye ayrılır. Genel olarak hukukun kişiler arası ilişkileri konu alan kısmına Özel Hukuk, kişiler ile devlet veya devleti oluşturan kurumlar arası ilişkileri düzenleyen kısmına ise Kamu Hukuku adı verilir. Bu ayrım roma hukukundan kalma bir ayrımdır (ius privatum-ius publicum). Medeni Hukuk, Ticaret Hukuku ve Devletler Özel Hukuku özel hukukun, buna karşılık Anayasa Hukuku, Ceza Hukuku ve İdare Hukuku kamu hukukunun başlıca alt dallarıdır.
Kamu hukuku, devletin ve diğer kamu, kurum ve kuruluşlarının örgütlenişine, işleyişine, gördükleri hizmetlere ilişkin kurallar içerir. Demokratik toplumlarda kamu hukukuna başlıca egemen olan ilkeler hukuki güvenlik ve kanunilik prensibidir. Özel hukuk ise dar anlamıyla kişilerin birbirleriyle olan ilişkilerini düzenler. Egemen olan ilkesi irade serbestisidir (Privatautonomie).

Hukukun başlangıcı medeniyetin oluşumuna yakın bir şekilde ortaya çıkmıştır. MÖ 3000'lerde oluşmuş Antik Mısır hukuku, medeni kanunlar içeren ve yüksek olasılıkla 12 levhaya bölünmüş kitaplardan oluşmuştur. Ma'at baz alınarak hazırlanmış olan, kültürel özelliklerle karakterize edilmiş, eşitlik ve bölünemezlik konulu retorik söylev şeklindedir. MÖ 22. yüzyıllara gelindiğinde Sümer İmparatoru Ur-Nammu tarihteki ilk yasayı, ahlak kuralları ile ilgili beyanlardan oluşan bir yasayı hazırlatmıştır. MÖ 1760 yıllarında Kral Hammurabi, Babil kanunlarını yasalaştırıp tabletlere işlettirmiştir ve halkın görmesi için krallığın çeşitli bölgelerine stel olarak yerleştirtmiştir. Bu kanunlar Hammurabi Kanunları olarak bilinir. Bu kanunların en bozulmamış kopyası 19. yüzyılda İngiliz Asurolojist tarafından bulunmuştur ve harf çevirisi yapılarak farklı dillere çevrilmiştir.
Eski Ahit MÖ 1280 yıllarında ortaya çıkmıştır. Ahlaki zorunluluklardan ve iyi bir toplumun sahip olması gereken özelliklerden bahseder. Milattan önce 8. yüzyıllarda, Antik Atina'dan küçük bir şehir devleti tarihteki ilk kadınlar ve köleler hariç geniş katılımı temel alan bir toplum oluşturmuştur. Buna rağmen Antik Atina'da hukuk bilimine ya da hukuka dair bir kelimeye rastlanmamıştır. Bunun yerine ilahi yasa (thémis), insan kararnameleri (nomos) ve törelerden (díkē) oluşan üçlü bir ayrıma başvurmuşlardır. Ancak Antik Yunan Hukuku, demokrasinin oluşumunda önemli anayasal yenilikler içermiştir.

Roma Hukuku ağırlıklı olarak Yunan filozoflarından etkilenmiştir ancak ayrıntılı kuralları profesyonel ve sofistike hâkimleri tarafından oluşturulmuştur. Uzun zamanlar hüküm süren Roma İmparatorluğu değişen toplumsal şartlara uyum sağlayabilmek için hukuk değişimlere uğramıştır. Karanlık Çağ'da bu yasalar töre ve içtihatlarla değiştirilse de 11. yüzyılda Orta Çağ hukuk akademisyenleri Roma Hukukunu araştırmaya başlayınca yeniden keşfedilmiştir. Latince hukuk özdeyişleri rehberlik etmek için derlenmiştir. Orta Çağ İngiltere'sinde Kraliyet Mahkemeleri örnek davalardan oluşan bir bütün geliştirdiler. Bu bütün daha sonra Kara Avrupası Hukukuna kaynaklık etmiştir. Avrupa çapında geçerli olan bir Ticaret Hukuku, tüccarların ortak kurallara göre ticaret yapmalarına yarayacak ve farklı yerel hukuk kurallarına tabi olmamalarını sağlayacak şekilde oluşturulmuştur. Oluşturulan bu hukuk kuralları modern Ticaret Hukukunun habercisi olmuştur, sözleşme serbestisini ve mülkiyetin satılabilirliğini vurgulamıştır. 18. ve 19. yüzyılda milliyetçilik öne çıkınca Ticaret Hukuku ülkelerin yerel hukuklarına yeni kanunlarla birleştirilmiştir. Napolyon ve Alman yasaları en etkilileri olmuştur. Bu yasalar geniş ciltlerden oluşan İngiliz Ticaret yasalarına göre hâkimlerce daha kolay uygulanabilir ve ihracat edilebilir olduklarından tercih edilmişlerdir.

Antik Hindistan ve Çin yasaları farklı hukuk geleneklerini temsil ederler ve tarihte bağımsız hukuk teorisi ve pratiği okullarına sahip olmuşlardır. MS 100 yıllarında Hindistan'da Arthashastra ve Manusmriti adlı kuruluş antlaşmaları emredici hukuki tedbirler içeren yazılardan oluşmuştur. Hindistan mitolojisi tipi olan Manu'nun felsefi görüşü tolerans ve çoğulculuk üzerinedir ve Güney Doğu Asya'da benimsenmiştir. Bu Hint kültür ve yanında İslam Hukuku, Hindistan İngiltere'nin bir parçası hâline gelince terk edilmiştir ve yerine Kara Avrupası Hukuku uygulanmıştır. Doğu Asya hukuk gelenekleri ilahi ve dinî unsurlarla özgün bir yapı oluşturmuştur. Japonya hukuk sistemini çoğunluğu Alman Medeni Hukuku olmak üzere batı hukuk sistemleri ışığında modernleştiren ilk ülke olmuştur. Çin de Çing Hanedanlığı'nın son yıllarında hukuk sistemini modernleştirmeye başlamıştır. Günümüz Çin Cumhuriyeti'nin hukuki altyapısı Sovyet Sosyalist hukukunun etkisi altında oluşturulmuştur. Hızlı endüstriyelleşmeden dolayı bugün Çin, ekonomik açıdan reform sürecine girmiştir.
Küreselleşme süreci; hukuk alanını da etkisi altına almış ve biçimlenmesinde etkili olmuştur. Hukuk, küreselleşme karşısında yalnızca biçimlenen bir nesne olarak yer almamış ayrıca küreselleşmenin taşıyıcısı da olmuştur. Küreselleşmenin hukuku birebir etkilediği alanlar; evrensel normlar fikri ve uluslararası hukuk olarak sıralanabilir.

Hukuku diğer toplumu düzenleyici kurallar olan örf ve âdetler, gelenekler ve dinlerden ayıran özellik devlet tarafından güvenceye alınmış ve cebrî yaptırımlara sahip olmasıdır. Hukuk kuralları insan davranışlarını düzenler ve bulunduğu toplumun değer yargılarını taşır. Soyutluk ve genellik özelliği sayesinde benzer nitelikteki bütün durumlarda uygulanması sağlanır.

Genellik: Sadece belli bir kimseye değil, aynı durumda bulunan tüm kişilere uygulanmasıdır. Hukuk Kuralları herkes için geçerlidir. Ancak istisnalar bulunabilir. Örneğin, zihinsel yeterliliği bulunmayanlara ceza verilmez.
Soyutluk: Hukuk kuralının belli ve tek bir olaya değil aynı özelliği gösteren tüm olaylara uygulanmasıdır.
Süreklilik: Bir hukuk kuralının yürürlükte kaldığı süre boyunca uygulanmasıdır. (Süreklilik, asla değiştirilemezlik anlamına gelmez. Çünkü Hukuk kuralları kanun koyucu tarafından her zaman için değiştirilebilir, hatta kaldırılabilir.) İstisnai olarak bazı kanunların süreklilik niteliği yoktur. Bu tür kanunlar belli bir süre için çıkartılır ve sadece o süre içinde uygulanırlar. Ör: Her yıl çıkartılan ve 1 yıl boyunca yürürlükte kalan bütçe kanunları.
Bağlayıcılık: Hukuk kurallarına uyulması gerektiği anlamına gelir.
Bağlayıcılıkta kişinin kurala uyması beklenir ve zorlamaya gerek olmadan kendi de uyabilir. Hukuk kuralı toplumsal kabul gördükten sonra pek çok kişi zorlama olmaksızın ona uyar. Ancak Zorlayıcılıkta ise yalnızca uymayanlar zorlanır. (Uymama şartı vardır.)

Hukuk alanında yaptırım kamu gücü ile uygulanır. Hukuka uymayı zorlama, uymayanları cezalandırma ve uyulmadığı durumlarda ortaya çıkan zararları telafi etmek için kullanılır. Hukuk düzenini sağlamayı ve korumayı amaçlayan yaptırımlar yine hukuk düzeninin öngördüğü şekilde yerine getirilir.
Maddi ve manevi yaptırımlar olarak ikiye saf ayrılır. Maddi yaptırımlar hukuka aykırı durumlarda uygulanırken manevi yaptırımlar bu durumları engellemek için kullanılır.
Ceza hukukunda ölüm, hapis ve para cezaları; anayasa hukukunda siyasetten men, parti kapatma; vergi hukukunda vergi ve kaçakçılık cezaları gibi değişik hukuk dallarında değişik yaptırımlar vardır.

Hukukun dayanağı ile ilgili çeşitli dönemlerde kuramlar üretilmiştir. Bunları sıralamak gerekirse bunlar, hukukun dayanağını bilinçli bir irade olarak gören kuramlar, irade dışı olarak gören kuramlar ve pozitivist kuramlar. Bu kuramların bazılar felsefi değil ortaya çıktığı dönemin sorunlarını çözmek veya politik görüşleri hukuk bilimi içinde ifade etme ihtiyacından ortaya çıkmıştır.

Hukukun ögeleri (unsurla

Demokrasi veya el erki, halkın yasaları müzakere etme ve yasal düzenlemelere karar verme yetkisine (doğrudan demokrasi) veya bunu yapmak için yönetim görevlilerini seçme yetkisine (temsili demokrasi) sahip olduğu bir yönetim biçimidir. Kimin "halk" kabul edildiği ve yetkinin insanlar arasında nasıl paylaşıldığı veya hangi yetkilerin verildiği konuları zaman içinde ve farklı ülkelerde farklı oranlarda değişiklik göstermiştir. Demokrasinin özellikleri arasında genellikle toplanma özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü, mülkiyet hakları, din özgürlüğü, ifade özgürlüğü, vatandaşlık, yönetilenlerin rızası, genel oy hakkı, özgürlük hakkından ve yaşam hakkından haksız yere mahrum bırakılmamak ve azınlık hakları yer alır. Türkçeye (Fransızca: démocratie) kelimesinden geçmiştir.
Ana yurdu Antik Yunanistan'daki filozoflar Aristo ve Platon (Eflatun) tarafından eleştirilmiş, halk içinde "ayak takımının yönetimi" gibi aşağılayıcı kavramlarla nitelendirilmiştir. Fakat demokrasi diğer yönetim şekillerinin arasından sıyrılarak günümüzde en yaygın kullanılan devlet sistemi haline gelmiştir. Demokrasinin çok sayıda değişik tanımı vardır. Karl Popper'e göre demokrasi "klasik" anlamıyla "halkın yönetimi ve halkın yönetme hakkı" olarak tanımlanabilirken, liberal, komünist, sosyalist, muhafazakâr, anarşist düşünürler kendi sistemlerinin erdemlerini ön plana çıkarmaya çalışmışlardır.
Demokrasi, genellikle devlet yönetim biçimi olarak değerlendirilmesine rağmen, üniversiteler, işçi ve işveren organizasyonları ve bazı diğer sivil kurum ve kuruluşlar da demokrasi ile yönetilebilir.
Demokrasi kavramı zaman içinde önemli ölçüde evrim geçirmiştir. Tarih boyunca, doğrudan demokrasi örneklerine rastlanabilir, bu tür demokrasilerde topluluklar halk meclisleri aracılığıyla kararlar alırlar. Günümüzde ise demokrasinin egemen formu temsilci demokrasidir, vatandaşlar hükûmet yetkililerini seçerek, onların adına parlamento ya da başkanlık sistemi gibi şekillerde yönetimi sağlarlar.
Demokrasilerin yaygın günlük karar alma süreci çoğunluk kuralıdır, ancak çoğunluk ve uzlaşı gibi diğer karar alma yaklaşımları da demokrasiler için önemli olmuştur. Bu yaklaşımlar, hassas konularda kapsayıcılık ve daha geniş bir meşruiyetin önemli bir amacını hizmet eder ve çoğunlukçu yaklaşımı dengeleyerek anayasa düzeyinde öncelik kazanır. Liberal demokrasinin yaygın türünde, çoğunluğun güçleri temsilci demokrasinin çerçevesi içinde kullanılır, ancak anayasa ve bir üst mahkeme çoğunluğu genellikle tüm bireylerin belli temel haklarının korunması yoluyla azınlığı korur örneğin ifade özgürlüğü veya örgütlenme özgürlüğü gibi hakları korumakla yükümlüdürler.
Demokrasi, Türkçeye, Fransızca démocratie sözcüğünden geçmiş olup Türkçede ilk kullanımı 1870'lerin başında tespit edilmiştir. Kelime Fransızcaya Latinceye dēmocratia şekliyle Grekçeden ödünçleme vasıtasıyla girmiştir. Nihai olarak sözcük halk, ahali anlamındaki δῆμος (dêmos) ile egemen, muktedir anlamındaki κράτης (krátēs) kelimelerinin birleştirilmesi ile oluşturulmuş Grekçe δημοκρατεία (

Demokrasinin tanımı tartışması günümüzde hâlâ devam eden bir tartışmadır. Bunun sebepleri arasında ülkelerdeki bazı kurumların görüşlerini haklı çıkartmak adına demokrasi tanımını kullanmaları, demokratik olmayan devletlerin kendilerini demokratik olarak tanıtma çabaları ve aslında genel bir kavram olan demokrasinin tek başına kullanılması (Anayasal demokrasi, sosyal demokrasi, liberal demokrasi vb.) gibi sebepler gösterilebilir. Demokrasilerin birçoğunda çoğunluk kuralı uygulanır, ancak bazı durumlarda çoğulluk kuralı, nitelikli çoğunluk kuralı (anayasa gibi) veya konsensüs kuralı (İsviçre'de olduğu gibi) uygulanır. Liberal demokrasinin yaygın bir uygulamasında, çoğunluğun yetkileri temsili demokrasi çerçevesinde kullanılır, ancak anayasa ve yüksek mahkeme çoğunluğu sınırlar ve azınlığı korur, genellikle ifade özgürlüğü veya dernek kurma özgürlüğü gibi belirli bireysel hakların herkes tarafından kullanılmasını güvence altına alır.

Çoğunluk, azınlık, fakir veya zengin olsun demokrasilerin ortak yönü halka dayanmasıdır. Günlük hayatta toplumun, bir ülkede yaşayan tüm insanları kapsadığı düşünülse de pratikte demokrasi tarihinden beri –sürekli olarak genişletilse de- halka bir sınırlama konmuştur. Örneğin Fransız Devrimi'nden sonra yapılan seçimlerde oy verme hakkı sadece belli miktarda vergi verebilen vatandaşlara tanınıyordu, ABD'de güney eyaletlerdeki siyah ırkın ilk kez oy kullanabildiği tarih 1960'lardır. Kadınlara seçme hakkı ilk kez 1893'te Yeni Zelanda'da verilmiştir. Seçimlere tam katılım hakkı ise 20. yüzyıla kadar hiçbir ülkede verilmemiştir. Bu verilere, halkı oluşturan bireylerin öz iradelerinden kaynaklanan mutabık olmama durumunu da katarsak; pratikte halk çoğunluk anlamına dönüşür.
Demokrasiye yapılan atıflarda görüleceği üzere, halkın kendi kendini yönetmesi temel dayanaktır. Bu ise kendileri adına karar alacak kişileri seçmeyi sağlayan oy vermenin yanında referandumlar gibi doğrudan etki yoluyla veya miting, gösteri gibi dolaylı yollarla sağlanır.

Demokrasinin genellikle oylama ile tanımlandığı kabul edilse de, demokrasinin kesin bir tanımı konusunda bir fikir birliği yoktur. Karl Popper, demokrasinin "kısacası, demokrasinin halkın yönetimi olduğu ve halkın yönetmeye hakkı olduğu" teorisinin "klasik" görüş olduğunu belirtir. Kofi Annan ise "dünyadaki demokratik uluslar kadar farklı demokrasi biçimleri bulunmaktadır" şeklinde ifade eder. Bir çalışma, demokrasiyi tanımlamak için İngilizce dilinde kullanılan 2.234 sıfatı belirlemiştir.
Demokratik prensipler, tüm seçilebilir vatandaşların yasalar önünde eşit olduğu ve yasama süreçlerine eşit erişime sahip olduğu şekilde yansır. Örneğin, temsilî demokraside her oy eşit ağırlığa sahiptir, temsilci olmak isteyen herkese makul olmayan kısıtlamalar uygulanamaz ve seçilebilir vatandaşların özgürlüğü, genellikle bir anayasa tarafından korunan meşru haklar ve özgürlüklerle güvence altına alınır. "Demokrasi" teriminin diğer kullanımları arasında doğrudan demokrasi de bulunur, bu durumda konular doğrudan seçmenler tarafından oylanır.
Bir teori, demokrasinin üç temel ilkeye ihtiyaç duyduğunu savunur: yukarıdan aşağıya kontrol (egemenliğin en düşük yetki seviyelerinde bulunması), siyasi eşitlik ve bireylerin ve kurumların yalnızca yukarıdan aşağıya kontrol ve siyasi eşitlik ilkesini yansıtan kabul edilebilir davranışları dikkate aldığı sosyal normlar. Hukuki eşitlik, siyasi özgürlük ve hukukun üstünlüğü genellikle iyi işleyen bir demokrasinin temel özellikleri olarak belirlenir.
"Demokrasi" terimi bazen liberal demokrasi için kısaltma olarak kullanılır. Liberal demokrasi, siyasi çoğulculuk, hukuk önünde eşitlik, seçilmiş yetkililere başvurarak şikayetlerin çözülmesi hakkı, yargı süreci, sivil özgürlükler, insan hakları ve hükûmet dışında sivil toplumun öğeleri gibi unsurları içeren temsili demokrasinin bir türüdür. Roger Scruton, sivil toplum kurumlarının da mevcut olmadığı sürece demokrasinin kişisel ve siyasi özgürlükleri sağlayamayacağını savunmuştur.
Bazı ülkelerde, özellikle Westminster sisteminin uygulandığı Birleşik Krallık'ta, egemenlik ilkesi parlamentodadır, ancak yargı bağımsızlığı korunur. Hindistan'da ise parlamento egemenliği, Hindistan Anayasası'na tabidir ve anayasa yargı denetimini içerir. "Demokrasi" terimi genellikle bir siyasi devlet bağlamında kullanılsa da, bu prensipler aynı zamanda özel kuruluşlar için de uygulanabilir.
Demokrasilerde birçok karar alma yöntemi kullanılır, ancak çoğunluk kuralı baskın bir formdur. Tazminat olmadan, yani bireysel veya grup haklarının yasal korunmasının olmaması durumunda, siyasi azınlıklar "çoğunluğun zulmü" ile ezilebilir. Çoğunluk kuralı rekabetçi bir yaklaşımdır ve uzlaşı demokrasisine karşı gelir, bu da seçimlerin ve genellikle müzakerenin nitelikli ve prosedürel olarak "adil" yani adil ve eşit olduğu anlamına gelir. Bazı ülkelerde, siyasi ifade özgürlüğü, ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü ve internet demokrasisi, seçmenlerin iyi bilgilendirilmiş olmalarını sağlamak ve kendi çıkarlarına göre oy kullanmalarını mümkün kılmak için önemli görülür.
Aynı zamanda demokrasinin temel bir özelliği, tüm seçmenlerin toplumun yaşamına özgürce ve tam olarak katılma yeteneğidir. Sosyal sözleşme ve tüm seçmenlerin kolektif iradesi vurgulanarak, demokrasi aynı zamanda siyasi kolektivizmin bir biçimi olarak da nitelendirilebilir, çünkü demokrasi, tüm uygun vatandaşların yasa yapım sürecinde eşit söz hakkına sahip olduğu bir hükûmet biçimi olarak tanımlanır.
Cumhuriyetler, yönetilenlerin rızası ilkesi nedeniyle demokrasi ile sık sık ilişkilendirilse de, zorunlu olarak demokrasiler değildir, çünkü cumhuriyetçilik insanların nasıl yönetileceğini belirtmez. Klasik anlamda "cumhuriyet" terimi, hem demokrasileri hem de aristokrasileri kapsıyordu. Modern anlamda cumhuriyetçi hükûmet biçimi, bir hükümdarın olmadığı bir hükûmet biçimidir. Bu nedenle, demokrasiler cumhuriyet veya anayasal monarşiler olabilir, örneğin Birleşik Krallık gibi.

Demokrasi ilk olarak Eski Yunanistan'da, şehir devletlerinde uygulandı. Demokrasiye çok yakın olan bu sistem Atina demokrasisi olarak da anılır. Teoride bütün yurttaşlar mecliste oy verme ve fikrini söyleme hakkına sahipti fakat o günün koşullarına göre kadınlar, köleler ve o şehir devletinde doğmamış olanlar (metikler, yerleşik yabancılar) bu haklara sahip değildi. Bu sistemin en güçlü uygulayıcısı olarak Atina'yı ele alırsak: M.Ö. 4. yüzyılda nüfusun 250.000-300.000 arasında olduğu tahmin edilir. Bu nüfusun 100.000'i Atina vatandaşı ve Atina vatandaşları arasında da sadece 30.000'inin oy verme hakkına sahip yetişkin erkek nüfusu bulunduğu tahmin edilir.
Roma İmparatorluğu döneminde uygulanan devlet sistemi, temsilî demokrasiye yakın bir nitelik taşımaktaydı. Demokratik haklar genellikle sosyal sınıf ayrımına göre şekillenirdi ve güç elitlerin elindeydi. Bununla beraber, Eski Hindistan'da bazı bölgelerde uygulanan sistemler de temsilî demokrasiye benzetilir. Roma İmparatorluğu ile paralel olarak, kast sisteminin varl

Özgürlük, hürriyet ya da erkinlik, birinin engellenmeden ya da sınırlandırılmadan istediğini seçebilmesi, yapabilmesi ve hareket edebilmesi durumudur. Felsefede, determinizm karşıtı özgür irade fikrini içerir. Politikada özgürlük, hükûmet baskısından bağımsızlıktır.
Çoğunlukla hakların diliyle ifade edilen özgürlük, kişinin diğer bireylerin haklarına saygı duyduğu sürece dilediği şekilde davranmasını, kimse tarafından zorla engellenmemesi ya da durdurulmamasını belirtir. Bu durum, Locke'un doğal haklar geleneğinden kaynaklanır. Özgürlük üstüne yazılan tarihsel kitaplar arasında John Stuart Mill'in 1859 yılından basılan Hürriyet Üstüne isimli denemesi bulunmaktadır. Mill, Hürriyet Üstüne adlı çalışmasında çoğunluk adı altında, azınlıkta kalan düşüncelerin bastırılmaya çalışılmasından duyduğu kaygıyı dillendirmekte ve mutlak müdahalesizlik anlayışını ortaya koymaktadır. 20. yüzyılın filozoflarından Isaiah Berlin İki Özgürlük adlı eserinde özgürlüğün birbirine zıt yorumları olarak iki bakış açısı arasındaki farklılıkları anlatır, bunlar negatif özgürlük ve pozitif özgürlüktür.

Adalet, en geniş bağlamda, hem adil olanın sağlanmasını hem de felsefi açıdan neyin adil olduğunun tartışmasını içerir. Adalet kavramı; etik, akılcılık, hukuk, din, eşitlik ve hakkaniyeti de içeren birçok alana, farklı görüşlere ve perspektiflere dayanmaktadır. Sıklıkla adaletin genel tartışması felsefe, tanrı bilimi ve dindeki genel durumu ve hukuk bilimi ve hukukun uygulanması gibi prosedürel adalette bulunan iki farklı alana yoğunlaşır.
Adalet kavramının içerik ve değeri, her kültürde değişiklik gösterir. Adaletle ilgili ilk teoriler Devlet adlı eserinde Eflâtun tarafından ve Nikomakhos'a Etik adlı eserinde Aristo tarafından ortaya konulmuştur. Tarih boyunca birçok teori geliştirilmiştir. İlahi emir teorisi savunucuları adaletin Tanrı tarafından sağlandığı görüşündedirler. 1600'lü yıllarda John Locke gibi teorisyenler doğa kanunlarını savundular. Toplumsal sözleşme geleneğindeki düşünürler adaletin ilgili herkesin ortak uzlaşmasından kaynaklandığını savundular. 1800'lü yıllarda John Stuart Mill'inde dâhil olduğu Yararcılık kuramı düşünürleri adaletin en iyi sonuçları doğuran durum olduğunu savundular. Dağıtımcı adalet teorileri neyin dağıtıldığı, kimlere dağıtıldığı ve doğru oranda dağıtımın ne olduğu ile ilgilenir. Egaliteryanlar adaletin sadece eşitlik koordinatları çerçevesinde var olabileceğini savundular. John Rawls adaletin, özellikle de dağıtımcı adaletin hakkaniyetin bir formu olduğunu bir toplumsal sözleşme argümanı kullanarak göstermiştir. Mülkiyet hakları teorisyenleri de (Robert Nozick gibi) dağıtımsal adaletin sonuç odaklı bir görüşünü benimserler ve mülkiyet haklarına dayanan adaletin bir ekonomik sisteminin refah düzeyini mümkün olan en yüksek seviyeye taşıyacağını savunurlar. Cezalandırıcı adalet teorileri yanlışların cezalandırılması ile ilgilenir. Onarıcı adalet mağdurların ve faillerin ihtiyaçlarına odaklanan bir yaklaşımdır.

Devlet adlı eserinde Eflâtun, Sokrates'in hem adil bireyi hem de adil devleti kapsayan adalet argümanını kullanır. Adalet bir bireyin veya devletin farklı parçalarının uyumlu ilişkisidir. Bu bağlamda Platon'a göre adalet kişinin kendine ait olana sahip olması ve kendine ait olanı yapmasıdır. Adil bir birey doğru yerde, elinden gelenin en iyisini yapan ve aldığının karşılığını eşit olarak veren kişidir. Bu hem bireysel hem de evrensel düzeyde geçerlidir. Bir bireyin ruhunun üç temel parçası vardır: akıl, maneviyat ve arzu. Aynı şekilde bir devletin de üç temel parçası vardır. Sokrates burada düşüncesini açıklamak için bir at arabalı asker örneğini kullanır: at arabası işler çünkü iki atın gücü sürücü tarafından yönlendirilmektedir. Bilgelik aşıkları, felsefeciler yöneten olmalıdır çünkü sadece onlar iyinin ne olduğunu anlarlar. Eğer biri hasta ise doktora gider, çiftçiye değil, çünkü doktor sağlık konusunda uzmandır. Aynı şekilde birey, devletini, insanlara onlar için iyi olan yerine ne istediklerini vererek daha fazla güç kazanmak isteyen bir politikacıya değil, iyi ve doğrunun ne olduğunu anlayan bir uzmana teslim etmelidir. Sokrates bu durumu açıklamak için gemi benzetmesini kullanıyor: adil olmayan devlet açık denizde güçlü ama sarhoş bir kaptan tarafından idare edilir ve kaptanın kendilerine geminin rotası konusunda daha fazla güç vermesi için kaptanı manipüle etmeye çalışan güvenilmez danışmanlar ve geminin limana nasıl ulaşacağını bilen tek kişi olan navigasyon uzmanı vardır. Sokrates'e göre geminin limana ulaşmasının tek yolu navigasyon uzmanının kontrolü ele almasıdır.

İlahi emir teorisinin savunucuları, adaletin ve aslında ahlakın bütününün, Tanrı'nın yetkili emri olduğunu iddia ederler. Örneğin cinayet yanlıştır ve cezalandırılmalıdır çünkü Tanrı böyle söylemektedir. Teorinin bazı versiyonları insanlıkla olan ilişkisinin doğası gereği, diğer versiyonlar Tanrı'nın iyiliğin kendisi olduğu ve söylediklerini yapmanın herkesin çıkarına olacağından dolayı Tanrı'ya itaat edilmesi gerektiğini ileri sürer.
Euthyphro adlı diyaloğunda Platon'un, İlahi emir teorisi hakkında bir tefekkürü bulunabilir. Euthyphro dileması adı verilen tefekkür su şekilde ilerler: "Tanrı tarafından verilen emir iyi olduğu için mi Tanrı tarafından emir verilmiştir, yoksa verilen emir Tanrı tarafından verildiği için mi iyidir?" Çünkü eğer ikincisi doğru ise adalet keyfi bir durum olabilir; eğer birincisi doğru ise ahlak Tanrı'nın üzerinde bir düzeyde olabilir, bu da onu ahlaki bilgi açısından sadece taşıyıcı durumuna getirir. Immanuel Kant ve C. S. Lewis tarafından iki bağlamda popüler olan bir yanıt, nesnel bir ahlakın varlığının Tanrı'nın varlığını ifade ettiğinin veya tam tersini iddia etmenin tümüyle geçerli olduğudur.

Adaletin doğa kanunlarının bir parçası olduğunu savunanlar için (ör., John Locke), adalet herhangi bir girişim ya da seçimden doğal olarak türeyen sonuçlar sistemini içerir. Bu sistem fizik kurallarına benzerlik taşır: Newton'un üçüncü hareket kanunu "her hareket için ters yönde ve eşit bir tepki vardır" da olduğu gibi adalet de aynı şekilde bireylerin veya grupların tam olarak hak ettiği veya layık olduklarını almasını gerektirir. Adalet bu açıdan, evrensel ve mutlak bir kavramdır: kanunlar, prensipler, dinler vb. sadece bu kavramı kodlama girişimidir ve bazen adaletin gerçek doğasına tamamıyle zıt sonuçlar ortaya çıkar.

Platon'un Devlet eserindeki karakter Thrasymakhos adaletin güçlünün istekleri; yani güçlü ve kurnaz bir liderin insanların üzerinde empoze ettikleri olduğunu savunur.

Toplumsal sözleşme savunucuları adaletin ilgili herkesin ortak uzlaşmasından veya başka versiyonlarda, eşitlik ve önyargının olmaması gibi kuramsal şartların geçerli olduğu durumlardan türediği konusunda hemfikirdirler. Bu konuya aşağıdaki "Hakkaniyet olarak adalet" bölümünde değinilmektedir. Önyargının olmaması anlaşmazlık (ya da bir duruşma) içinde olan tarafların eşit şartlarda bulunmasına atfen kullanılır.

John Stuart Mill'de dâhil olmak üzere yararcılık teorisi düşünürlerine göre, adalet düşündüğümüz kadar temel bir değer değildir. Daha çok, doğruluk ve sonuççuluk gibi daha basit standardlardan türemiştir. En doğrusu en iyi sonuca (genellikle ortaya çıkan toplam ya da ortalama refah ile ölçülür) sahip olandır. Yani adaletin temel prensipleri en iyi sonuçlara sahip olanlardır. Bu kurallar anlaşmaları tutmak gibi basit şeyler olabilir, ancak, eşit oranda, sonuçlar hakkındaki gerçeklere bağlı olarak, olmayabilirde. Her iki durumda da, önemli olan sonuçlardır ve eğer adaletin bir önemi varsa, bu temel standardtan türemiş olduğu şekliyledir. Mill, iki doğal insan eğiliminden türediğini savunarak adaletin çok önemli olduğu yanlış inancımızı açıklamaya çalışıyor: bize zarar verenlerden intikam almak veya nefsi müdafa ve sempati, kendimizi hayali olarak başkasının yerine koyabilme kabiliyeti. Yani biz, zarar gören birini gördüğümüzde kendimizi onun yerine koyarız ve onun adına intikam almak isteriz. Eğer bu süreç bizim adalet hakkındaki duygularımızın kaynağı ise, bunlara fazla güvenemeyiz.

Dağıtımsal adalet teorilerinin üç soruya cevap vermesi gerekir:

Hangi maddi değerler dağıtılacak? Malvarlığı, güç, saygınlık, fırsatlar veya bunların bir kombinasyonu mu?
Kimler arasında dağıtılacak? İnsanlar(ölü, yaşayan, gelecek), düşünen varlıklar, tek bir toplumun üyeleri, uluslar ?
Doğru dağıtım nedir? Eşit, meritokratik, sosyal sınıfa göre, ihtiyaca göre, mülk hakları ve barışçıl koşullarda?
Dağıtımsal adalet teorisyenleri genelde kimin uygun görülen dağıtımı yapmaya gücü olduğu sorusunu cevaplamaz. Bununla birlikte mülkiyet hakları teorisyenleri ideal bir dağıtım şekli olmadığını savunurlar. Aksine, dağıtım basitçe yasal iletişim ve işlemler sonucunda ortaya çıkan dağıtım şekline dayanmalıdır. (yani gayri resmi olmayan işlemler). Bu bölüm çok benimsenen dağıtımsal adalet teorilerini ve bu sorulara cevap verme girişimlerini açıklar.

Sosyal adalet bireyler arasındaki ve bireylerin toplumla olan adil ilişkileri ile ilgilenir, bunu da ayrıcalıkların, fırsatların ve refahın nasıl dağıtılacağını belirleyerek yapar. Sosyal adalet sosyal mobilite ile de yakından ilgilidir. Sosyal mobilite, özellikle bireylerin veya ailelerin kolaylıkla sosyal sınıflandırma sistemi içerisinde hareket edebilmesi ile ilgilidir. Sosyal adalet, bütün insanların ortak ahlaki değerlere sahip küresel bir toplum olduğunu öngören kozmopolitlikten farklıdır. Sosyal adalet aynı zamanda, bütün insanların sınıf, değer ve haklar açısından eşit olduğu egaliteryanlıktan da farklıdır çünkü bütün sosyal adalet teorileri eşitliği öngörmez. Örneğin, toplum bilimci George C. Homans adalet kavramının köklerinin her insanın yaptığı katkılar oranında karşılık alması gerekliliğine dayandığını öne sürmüştü. Ekonomist Friedrich Hayek, adaletin bireysel davranış ve öngörülemeyen market güçlerinin bir sonucu olduğunu söyleyerek, sosyal adalet kavramının anlamsız olduğunu savundu. Sosyal adalet, bir iş birliği veya uzlaşma sürecince olup ortak özelliklere sahip olan bireylerin arasındaki adil ilişkilerle ilgilenen ilişkisel adalet kavramıyla çok yakından ilgilidir.

John Rawls, "Bir Adalet Teorisi" adlı eserinde bir toplumsal sözleşme argümanını kullanarak adaletin, özellikle de dağıtıcı adaletin bir tür hakkaniyet (ürünlerin eşit dağıtımı) olduğunu gösterir. Rawls bizden, kişiliğimiz, sosyal sınıfımız, ahlaki karakterimiz, refah düzeyimiz, yeteneklerimiz ve hayatla ilgili planlarımız hakkındaki bütün bilgiden uzak tutan bir cehalet perdesi arkasında olduğumuzu hayal etmemizi ister ve sonradan perde kaldırılmış olsa ve kendimiz için yapabileceğimizin en iyisini yapacak olsak hangi adalet teorisini seçeceğimizi sorar. Bu durumda tam olarak kim olduğumuz hakkında bilgimiz yoktur ve kararı kendi lehimize çeviremeyiz. Yani cehalet durumunda karar hakkaniyeti temsil eder çünkü bencil önyargıyı dışarıda bırakır. Rawls'un argümanına göre her birimiz toplam ya da ortalama katkıyı en üst düzeye çıkaracak olan yararcılık teorisini reddederiz çünkü sonuçta başkalarının daha büyük faydası uğruna bizim kendi iyiliğimizin feda edilme ihtimali vardır. Bunun yeri

Eğitim; okullar, kurslar ve üniversiteler vasıtasıyla bireylere hayatta gerekli olan bilgi ve kabiliyetlerin sistematik bir şekilde verilmesi. Eğitim öğretim ve öğrenme süreçlerini kapsar. Öğretmen, eğitmen, mentor, pedagoglar gerekli bilgileri öğrencilere verirler.
Eğitim, bireyin doğumundan ölümüne süregelen bir olgu olduğundan ve politik, sosyal, kültürel ve bireysel boyutları aynı anda içinde bulundurduğundan, tanımının yapılması zor bir kavramdır. Bireylerin toplumun standartlarını, inançlarını ve yaşama yollarını kazanmasında etkili olan tüm sosyal süreçlerdir. Kişinin yaşadığı toplum içinde değeri olan, yetenek, tutum ve diğer davranış biçimlerini geliştirdiği süreçlerin tümüdür. Seçilmiş ve kontrollü bir çevrenin (özellikle okulun) etkisi altında sosyal yeterlilik ve optimum bireysel gelişmeyi sağlayan sosyal bir süreçtir. Eğitim, önceden saptanmış esaslara göre insanların davranışlarında belli gelişmeler sağlamaya yarayan planlı etkiler dizesidir. Eğitim, bireyin davranışlarında kendi yaşantısı yoluyla kasıtlı olarak istedik değişme meydana getirme sürecidir.
Genellikle resmi, yani kurumsal, eğitimle bir kullanıldığından bağlama göre öğretim, öğrenim gibi kavramlarla sıkça karıştırılmaktadır. Bu söylemde düşünüldüğünde eğitim kavramı iki genel çatıda tartışılabilir: toplumsal ve kurumsal eğitim.
Örgün eğitim, devlet okulları gibi karmaşık bir kurumsal çerçevede gerçekleşir. Yaygın öğrenme de yapılandırılmıştır, ancak örgün eğitim sisteminin dışında gerçekleşirken, yaygın eğitim günlük deneyimler yoluyla yapılandırılmamış öğrenmedir. Örgün ve yaygın eğitim; erken çocukluk eğitimi, ilköğretim, ortaöğretim ve yükseköğretimi kapsayan düzeylere ayrılmıştır. Diğer sınıflandırmalar öğretmen merkezli eğitim, öğrenci merkezli eğitim gibi öğretim yöntemine, fen eğitimi, dil eğitimi ve beden eğitimi gibi konuya odaklanır. "Eğitim" terimi aynı zamanda eğitimli kişilerin zihinsel durumlarına ve niteliklerine ve eğitim olaylarını inceleyen akademik alana da atıfta bulunabilir.
Temel olarak eğitim, kültürel değer ve normları öğreterek çocukları topluma sosyalleştirir. Onları toplumun üretken üyeleri olmaları için gereken becerilerle donatır. Bu sayede ekonomik büyümeyi teşvik ederek yerel ve küresel sorunlara karşı farkındalığı artırır. Organize kurumlar eğitimin birçok yönünü etkiler. Örneğin hükûmetler okuldaki derslerin ne zaman yapılacağını, ne öğretileceğini ve kimlerin katılabileceğini veya katılması gerektiğini belirlemek için eğitim politikası belirler. UNESCO gibi uluslararası kuruluşlar, tüm çocuklar için ilköğretimin teşvik edilmesinde etkili olmuştur.
Eğitimin başarılı olup olmadığını birçok faktör etkilemektedir. Psikolojik faktörler motivasyonu, zekayı ve kişiliği içerir. Sosyoekonomik durum, etnik köken ve cinsiyet gibi sosyal faktörler sıklıkla ayrımcılıkla bağlantılıdır. Diğer faktörler arasında eğitim teknolojisine erişim, öğretmen kalitesi ve ebeveyn katılımı yer almaktadır.
Eğitimi inceleyen temel akademik alana eğitim çalışmaları denir. Eğitimin ne olduğunu, amaç ve etkilerinin neler olduğunu ve nasıl geliştirilebileceğini inceler. Eğitim çalışmalarının felsefe, psikoloji, sosyoloji, eğitim ekonomisi gibi birçok alt alanı vardır. Ayrıca karşılaştırmalı eğitim, pedagoji ve eğitim tarihi de tartışılmaktadır.

Eğitim terimi, Türkçede eğitmek fiilinden türemiştir. Türk Dil Kurumuna göre eğitmek, "birinin akla uygun, fiziksel ve moral gelişmesi üzerine etki yaparak çeşitli davranış yatkınlıkları, bilgi ve görgü aşılayarak önceden tespit edilmiş amaçlara göre onun belirli bir yönde gelişmesini sağlamak" anlamına gelir.
Batı dillerindeki karşılığı olan education (İng.) ve éducation (Fr.) sözcükleri ise Latince kökenli iki farklı fiile dayandırılır: educare ve educere. Educare, klasik Latincede “beslemek, yetiştirmek, inşa etmek, dikmek, ayağa kaldırmak” gibi anlamlar taşır. Bu kullanımda eğitim, bireyin şekillendirilmesini ve sistemli şekilde geliştirilmesini vurgular niteliktedir. Diğer yandan educere, “dışarı çıkarmak, ortaya çıkarmak” anlamına gelir ve özellikle bireyin içsel potansiyelinin keşfi ve geliştirilmesi fikrine dayalı eğitim anlayışlarında öne çıkmaktadır.
Osmanlı döneminde eğitimi karşılayan başlıca terimler ta’lim (öğretme), tedris (ders verme), terbiye (ahlaki olgunlaştırma) ve maarif (bilgi yayma) idi. Bu terimler hem bireysel gelişim hem de toplumsal düzenlemeyle ilişkilendirilirdi. Eğitim, çoğunlukla sıbyan mektebi ve medrese gibi kurumsal yapılarda yürütülürken, 19. yüzyılda kurulan Maarif Nezareti ile birlikte modernleşme süreci içinde Batılı anlamda örgün eğitim yapıları gelişmeye başlamıştır. Cumhuriyet döneminde ise Türk Dil Kurumu öncülüğünde bu sözcüklerin yerine “eğitim” kelimesi resmî terminolojiye dâhil edilmiştir.

Yurt dışı eğitim, genellikle az gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelerden gelişmiş ülkelere yönelen bir öğrenci akımı olarak algılansa da, esasen kişinin kendi vatandaşı olmadığı, dini, dili ve kültürü farklı bir ülkede eğitim almasıdır. Öğrencilerin eğitim hayatlarının belirli bir bölümünü yurt dışında yaşayarak sürdürmesini kapsar.
Bu eğitim türü; dil eğitimi, lisans ve lisansüstü programlar, mesleki sertifika programları gibi çeşitli kategorilerde incelenebilir. Yurt dışında eğitim almak isteyen öğrenciler, ilgili ülkenin konsolosluklarından öğrenci vizesi alarak belirli haklara sınırlı süreyle sahip olurlar. Türkiye'den yurt dışına yönelik en yaygın tercihler arasında Amerika Birleşik Devletleri, Almanya, Birleşik Krallık ve Kanada gibi ülkeler yer almaktadır.
Öte yandan, Türkiye de yabancı öğrenciler için önemli bir eğitim merkezi hâline gelmiştir. 2023–2024 akademik yılında Türkiye'de yaklaşık 301.700 uluslararası öğrenci yükseköğretim düzeyinde eğitim görmüştür. Bu sayı bir önceki yıla göre yaklaşık %16 artış göstermiştir. Toplamda 198 ülkeden öğrenci Türkiye'de öğrenim görmekte olup, 2024 yılı itibarıyla bu sayı 350.000 seviyesine yaklaşmıştır.
Gelen öğrencilerin büyük bir kısmı Suriye, Azerbaycan, İran ve Türkmenistan gibi ülkelerden gelse de, son yıllarda Afrika kıtasından da ciddi bir artış yaşanmıştır. Özellikle Nijerya, Somali, Kenya, Çad ve Liberya gibi ülkelerden gelen öğrenciler birçok üniversitede kayda değer oranda temsil edilmektedir.

Bireyin, toplumun bir parçası olarak ailede başlamak üzere çevresindeki sosyal yapıdan aldığı eğitimdir. Geleneklere, dine, sınıfa ve kültürel normlara bağlı olan bu eğitim, bireyin değer yargılarının yapısını oluşturur ve toplumun devamlılığını sağlar. Daha sonraki yaşamında bireyin kurduğu beşerî ilişkilerde, mesleki gelişiminde veya öğrencilik kariyerinde aldığı bu tür eğitim belirleyici bir rol oynar.
Topluma yönelik eğitim faaliyetlerinin ortak noktası, okul dışı, bir başka ifadeyle örgün eğitimin dışında kalmasıdır. Bu nedenle, toplumsal eğitim sıklıkla yaygın eğitim ya da enformel eğitim biçiminde değerlendirilir. Sosyal pedagoji, bu bağlamda, mecburî eğitimini tamamlamış olan veya buna paralel olarak çeşitli sosyal risk gruplarında yer alan bireyler için genellikle kamu kurumları veya sivil toplum kuruluşları tarafından yürütülen planlı ve sistemli eğitim faaliyetlerinin bütünüdür. Bu faaliyetler bireylerin sosyal uyumunu artırmayı, topluma katılımını güçlendirmeyi ve yaşam kalitesini yükseltmeyi amaçlar.
Toplumsal eğitimin taşıyıcıları arasında aile, akran grupları, dini kurumlar, iş yerleri, medya ve topluluk merkezleri gibi çeşitli sosyal aktörler yer alır. Özellikle geleneksel toplum yapılarında, dinî liderler ve yaşlılar önemli birer eğitim kaynağıdır. Modern toplumlarda ise belediyeler, halk eğitim merkezleri ve gönüllü kuruluşlar bu rolü üstlenmektedir. Ayrıca, gençlik kulüpleri, sosyal hizmet programları, yerel radyo ve televizyon programları da toplumsal eğitim ortamları arasında yer almaktadır.
Toplumsal eğitim aynı zamanda kültür aktarımının bir aracıdır. Dilin, örf ve âdetlerin, ahlaki normların kuşaktan kuşağa aktarılması bu eğitim biçimiyle gerçekleşir. Emile Durkheim gibi klasik sosyologlar, toplumsal eğitimin bireyi topluma kazandırma ve toplumsal düzeni sağlama işlevine vurgu yapmışlardır. Paulo Freire gibi modern eğitim kuramcıları ise toplumsal eğitimi, bireyin eleştirel düşünceyle donatılması ve toplumsal eşitsizliklere karşı bilinç geliştirmesi yönünde değerlendirmiştir.

Kurumsal eğitim, bireylerin bilgi, beceri ve değerleri sistemli bir şekilde edinmesini sağlayan, yapılandırılmış ve düzenli bir öğrenme sürecidir. Genellikle devlet veya özel kuruluşlar tarafından sağlanır ve belirli bir müfredat, öğretim kadrosu, mekân ve değerlendirme sistemi içerir. Bu yönüyle kurumsal eğitim, resmî eğitimin en yaygın biçimini oluşturur.
Kurumsal eğitimin tarihsel kökenleri, Platon'un Akademisi ve Aristoteles'in Likeion'una kadar uzanır. Modern anlamda kurumsal eğitim ise, sanayi toplumlarının ortaya çıkışıyla birlikte ulus devletlerin vatandaşlık, iş gücü yetiştirme ve toplumsal bütünleşme gibi hedeflerine hizmet edecek şekilde yaygınlaşmıştır.
Kurumsal eğitim sistemleri, bireylerin yaşına ve akademik düzeyine göre yapılandırılmış kademelere ayrılır. Bu kademeler genellikle erken çocukluk eğitimi, ilköğretim, ortaöğretim ve yükseköğretim olarak sıralanır. Kurumlar genellikle zorunlu eğitim yasaları ile düzenlenir ve kamusal ya da özel okullar aracılığıyla yürütülür. Eğitim ortamları, yalnızca bilgi aktarımı değil; aynı zamanda sosyalleşme, disiplin ve kültürel aktarım gibi işlevler de üstlenir.
Kurumsal eğitim, resmî eğitim, yaygın eğitim ve enformel eğitim sınıflandırmaları içinde en formel yapıya sahip olanıdır. Programları genellikle bakanlıklar veya ilgili denetleyici kurumlar tarafından onaylanır ve öğretmenlerin mesleki nitelikleri belirli standartlara bağlıdır. Öğrencilerin başarısı çeşitli sınavlar, karne ve diploma gibi araçlarla belgelendirilir. Bu belgeler hem bir üst öğrenim kurumuna geçiş hem de mesleki yaşama giriş için ön koşul olabilir.
Kurumsal eğitim aynı zamanda çeşitli eleştirilerin de odağındadır. Eğitimde standartlaşma ve merkeziyetçilik; bireysel farklılıkların, yaratıcı

Aile, toplumun en küçük birimi olarak kabul edilen sosyal bir yapı. En küçük, yani "çekirdek" olarak adlandırılan bir aile; baba, anne ve çocuklardan oluşur.
Çekirdek ailedeki çocukların kendi aileleri dışındaki bireylerle evlenmesiyle yeni bir çekirdek aile ortaya çıkar. Ama aile sözcüğünün bundan daha geniş bir anlamı da vardır. Daha çok sayıda akrabadan oluşan bir birimi, hatta bir soyu ya da sülaleyi tanımlamak için de aile sözcüğü kullanılır.
"Aile" sözcüğü günlük dilde çok değişik grupları tanımlamak için de kullanılır. Örneğin "Bu bir aile toplantısıdır." dendiğinde, o toplantıda yalnızca akrabaların bulunabileceği anlaşılır. Bunlar, amcalar, dayılar, teyzeler, halalar, yeğenler ve evlilik bağıyla aileye katılmış kişiler olabilir. Bütün bunlar bize, "aile" kavramının her zaman evliliğe ya da ortak atalara dayalı ilişkileri kapsadığını göstermektedir.
Toplumsal bir kurum olan aile yüzyıllar boyunca birçok evrim geçirmiş, aile yapısıyla birlikte akraba ilişkileri, evlilik anlayışı ve genel davranış şekillerinde de birçok değişiklikler görülmüştür. Geçmişten bugüne geniş aileden çekirdek aileye ve çekirdek aileden de tek ebeveynli aileye doğru bir evrim olduğu bilinmektedir.

Aile kelimesi Türkçeye, Arapça عائلة /‘ā'ile/ kelimesinden geçmiştir. Türkçede aile anlamında bark, eş, ev, hanedan, karı, kodak, ocak, odbaşı, sülale gibi sözcükler de bulunmaktadır. Anadolu ağızlarında aile anlamına gelen ayol, ceme, cibi, çanfır, çıba, çoluk, genekop, hızan, mahluh, mavul, ocağ, oruk, şenlik, tayfa, tutun, uruk, üdegi gibi sözcükler tespit edilmiştir.

Birçok toplumda ailenin temelini evlilik oluşturur. Hemen hemen bütün ülkelerde ailenin kurulması ve aile birliğinin bozulması yasalarla düzenlenmiştir. Bugün birçok ülkede evlilikler tek eşlidir. Bu, evlilik bağının yalnızca bir erkek ile bir kadın arasında kurulabileceği anlamına gelir. Evlilik, bir erkek ve bir kadın ile kurulabileceği gibi, günümüzde eşcinsel evliliklerin yasal olduğu ülkelerde iki kadın ya da iki erkek arasında da kurulabilir. Bu tür evliliklere monogami denir. Oysa bazı ülkelerde bir erkek birden çok kadınla, bir kadın birden çok erkekle evlenebilir. Çok eşli bu tür evliliklere poligami denir.
Bir erkeğin birden çok kadınla evliliğine polijini adı verilir. Bu tür evlilikte aynı evin içinde her kadının kendi çocuklarıyla birlikte oturduğu ayrı birimler oluşur. Bu geleneğe bazı Asya ve Afrika ülkelerinde, özellikle zenginler arasında yaygın olarak rastlanır. Buna karşılık bazı toplumlarda, örneğin Hindistan'daki Todalar ve Nayarlar arasında kadınların birden çok erkekle evlenmesi olağandır. Buna da poliandri denir.
Evlilik türleri ve evliliğin tanınması toplumdan topluma değişiklik göstermektedir. Modern toplumda resmi nikâhla ve dini nikâhla evliliğin yapıldığı görülmektedir. Evliliğin düğün ve törenlerle yapılması evlenen kişilerin evliliğinin toplum tarafından onaylandığını ve kabul edildiğini göstermektedir.
Aile yapısı zamana ve mekana göre değişiklik göstermektedir. Üyelerin sayıları ve aile içindeki rolleri de toplumdan topluma değişiklik göstermektedir. Kırsal bölgelerde kuşaklar arası etkileşimin fazla olduğu geniş aileler bulunmaktadır. Geniş aile anne, baba, çocuk, nine, dede, vb. aile bireylerinin bulunduğu kişilerden oluşmaktadır. Geleneksel ailede birden fazla kuşak bir arada yaşamlarını sürdürürler. Çekirdek aile ise anne, baba ve çocuktan oluşur. Günümüz de geleneksel aileden çıkıp çekirdek aileye geçen birçok insanın akrabalık ilişkilerinde zayıflama görülmektedir. Ayrıca, çekirdek aile sayısı arttıkça genç nüfusun endüstri merkezlerine göç etme oranı da artmıştır.

Eski Türk toplumlarında aile büyük önem taşırdı. Tek eşli evlilik temeline dayanan ailelerde kadın ile erkek arasında eşitlik vardı. Türklerin İslam dinini benimsemesinden sonra, ailenin yapısı bu dinin etkisiyle değişti. Bu ailede erkek, mutlak egemenlik ve dört kadınla evlenebilme hakkı kazandı. Bu gelenek Cumhuriyet dönemine kadar sürdü. 1926'da kabul edilen Türk Medeni Kanunu, çok eşliliğe son verip tek eşli evliliğe dayanan aile yapısını yasalaştırdı.
Türkiye'nin kırsal kesimlerinde geleneksel geniş aile tipi yaygındır. Bununla birlikte, özellikle iç göçler ve kentleşme nedeniyle geniş aileler parçalanarak yerlerini çekirdek ailelere bırakmaktadır. Ancak Türk aile yapısına ilişkin belgeler ve araştırma sonuçları bu çeşitliliğe rağmen Türk ailesinin temel karakteristiklerini koruduğunu ortaya koymaktadır. Bunlar; 

Çekirdek aile yapısı,
Tek eşle evlilik,
Farklı derecelerde de olsa baba otoritesi,
Güçlü aile bağları ve akrabalık ilişkileri,
Yardımlaşma ve dayanışma geleneğidir.

Çağdaş toplumlarda, yeni evlenen çiftler genellikle baba evinden ayrılarak yeni bir evde yaşamaya başlarlar. Oysa bundan yüz, iki yüz yıl önce yeni evliler, damadın ya da gelinin ailesin yanında otururlardı. Anne, baba, kızlar, damatlar, oğullar, gelinler ve torunların aynı çatı altında yaşadığı böyle ailelere geniş aile deniyordu. Bu gelenek, tarıma dayalı geleneksel yapısını koruyan birçok toplumda bugün de sürmektedir.
Sanayileşmiş çağdaş toplumlarda, özellikle kentlerde geniş aileler yerini giderek küçük ailelere bırakmıştır. Anne, baba ve evlenmemiş çocuklardan oluşan bu küçük ailelere çekirdek aile denir. Çekirdek aile, yalnız birey sayısıyla değil yapısıyla da geniş aileden çok farklıdır. Çekirdek aile, kentlerdeki yaşam ve üretim koşullarına bağlı olarak doğmuştur. Kırsal kesimde aile, çoğu kez bütün bireylerin birlikte çalışıp birlikte ürettikleri ekonomik bir birimdir. Ama aile kentlerde bu özelliğini yitirir. Aile bireyleri, üretimin aile dışında yapılmasından dolayı, ev dışında çalışarak bağımsız hale gelirler. Bu durum, geniş ailedeki katı alt-üst ilişkilerini ortadan kaldırır ve ailede daha eşitlikçi ilişkilerin oluşmasını sağlar. Çocukların bilgi ve beceri edinmelerini, toplumla bütünleşmelerini sağlama işlevini üstlenen aile, bireyin geleceğinin bir parçasıdır.

Aile içinde otorite babaya aittir. Kararları baba alır ve uygular.
Soy babadan gelir.
Kadın hakları çeşitli sebeplerden dolayı kısıtlanmıştır.
Kadınların mirastan pay alma hakkı yoktur.
Baba istediği kadar kadınla evlenebilir. -Bu duruma Polijini denir-
Ailede dinsel ve geleneksel kurallar hakimdir.

Aile içinde otorite anneye aittir. Kararları anne alır ve uygular.
Soy anneden gelir.
Kadın hakları artmıştır. Buna karşılık ise erkek hakları kısıtlanmıştır.
Poliandri evlilik yaygındır.
Ailede dinsel ve geleneksel kurallar hakimdir.
Aile reisi sembolik olarak dayıdır.

Aile içindeki otorite kadın ile erkek arasında paylaşılmıştır.
Soy hem anadan hem de babadan gelir.
Aile içi iletişim ve genel hayat düzeni karşılıklı eşitlik ilkesine dayanır.
Bu aile tipi çağdaş toplumlarda görülür.

Çağdaş bir toplumun getirdiği sorunlar çoğu kez aile yaşamında gerilimlere yol açar. Bu gerilimler ana babaları boşanmaya kadar götürebilir. Gelişmiş ülkelerde boşanma oranının giderek artması, çağdaş ailenin başarılı olmadığı görüşünü yaygınlaştırmaktadır. Dünyanın birçok yerinde, ana babalarının ayrılmasından etkilenen çocukların sayısı sürekli artmaktadır. Boşanma sonucunda çocukların bakımı anneye ya da babaya kalmaktadır. Bunun sonucunda son yıllarda anne-çocuk ya da baba-çocuktan oluşan yeni bir aile tipi ortaya çıkmıştır. Bu beraberlik, boşanma anından başlayıp çocuğa bakan annenin ya da babanın yeniden evlenmesine kadar süren bir ilişkidir. Boşanmanın insanları evlenmekten caydırmadığı da bir gerçektir. Boşananların çoğu, genellikle kendileri gibi boşanmış kişilerle yeniden evlenmektedirler. Ne var ki kadının ve erkeğin ilk evliliklerinden olan çocuklarına, ikinci evlilikten "yeni" çocukların katılmasıyla aile içi ilişkiler daha sorunlu hale gelmektedir.
Modern öncesi toplumlarda evliliklerin bozulmaz bir bağ içinde görülmesi nedeniyle evliliğin sonlanması, çok nadir olaylardan biri olarak görülüyordu. Bugün ise endüstrileşmeyle birlikte şiddetli geçimsizlikten dolayı boşanmaların arttığı görülmektedir.

Social Determinants of Attitudes Towards Women's Premarital Sexuality Among Female Turkish University Students

Nehir ya da ırmak, genellikle denizlere, göllere ya da bir başka büyük akarsuya dökülen akarsulara verilen genel isimdir. Özellikle genişliği ve taşıdığı su miktarı bakımından büyük olan akarsular bu şekilde adlandırılır.  
Kimi durumlarda ise bir başka suya ulaşmadan yer altında kaybolduğu ya da tamamen kuruduğu da görülmektedir. Büyük akarsular genellikle nehir ya da ırmak olarak adlandırılırken daha küçükleri ise çay ve dere olarak adlandırılırlar.
Irmak, su döngüsünün önemli bir öğesidir. Irmaklardaki suyun temel kaynağı yağışlardır. Yağmur ya da kar yağışı ile yeryüzüne inen su yüzey akıntıları, yer altı suları biçiminde nehirleri beslerken buzullar gibi doğal kaynakların erimesiyle oluşan suları da bu kaynaklara ekleyebiliriz. Nehirlerin doğduğu yere kaynak, denize döküldüğü yere ağız denir. Büyük ırmaklara katılan görece küçük ırmaklar genellikle kol diye adlandırılır.
Bir çay ile ırmak arasındaki fark kesin ve evrensel bir biçimde tanımlanmamıştır. Çay, dereden büyük ancak ırmaktan küçük bir akarsu olarak tanımlanır. 
Buna rağmen bu büyüklük kavramı görecelik göstermektedir. Bu ayırım akarsu üzerinde gerçekleştirilen etkinliklere (taşımacılık, suyun iktisadi değeri, çevresel faktörler) göre değişiklik gösterebilir.
Irmaklardaki su kayıpları, nehir yatağından veya derindeki akiferlerden meydana gelen sızıntılar ile kısmen buharlaşma sonucu oluşur.
 Irmaklardaki toplam su miktarı dünyadaki toplam su miktarının sadece küçük bir parçasını oluşturmaktadır.

Irmaklar, kaynaklarından başlamak üzere yer çekiminin etkisiyle yokuş aşağı yönde akar ve akışlarını bir deniz ya da göle ulaşıncaya kadar sürdürürler. Ancak kurak alanlarda nehir sularının tamamının buharlaşma yoluyla kaybolduğu durumlar da görülebilir. 
Kimi durumlarda ise bir nehir, belirli bir noktada yer altına girerek yer altı sistemlerinin bir parçası hâline gelir. Ayrıca bazı nehirler, insan eliyle yaratılmış sanayi bölgelerinde aşırı yoğunlukta kullanılmakta ve bu durum nehir sularının doğal akışını sürdüremeden tükenmesine neden olabilmektedir.
Dünya üzerindeki suyun %97'si okyanuslarda bulunurken içilebilir su miktarının üçte biri ise kara buzullarında bulunmaktadır; geri kalanının neredeyse tamamı yer altı kaynaklarındadır. Göller içilebilir suyun sadece %0,5'lik bir kısmını içerirken nehir kanallarında bulunan suyun oranı ise bunun yarısı olan %0,25'tir ve bu da dünyadaki toplam su rezervinin dört binde birine denk gelmektedir.

Bir nehrin suları genellikle yatak dediğimiz doğal bir kanal içinde akar. Kimi büyük nehirler, özellikle ovalar gibi düz alanlarda akarken belli zamanlarda ya da sürekli olarak nehrin her iki kıyısından taşarak sel benzeri biçimde de akarlar. Nehrin başladığı yani kaynağının olduğu kısım yukarı nehir olarak adlandırılırken nehrin akış yönü doğrultusu ise aşağı nehir olarak adlandırılır.

En uzun nehirler listesi
Türkiye'deki akarsular listesi

Göl, karalar üzerindeki çanakları doldurmuş tatlı veya tuzlu su kütlesidir. Göller, kapalı havzaları dolduran geniş, durgun su kütlesi olarak da tanımlanır. Gölsel ortamlar, oldukça belirgin çökel türü ve çökel yapılarına sahiptirler.
Göller, yer altı ve yer üstü sularıyla beslenir ve acı, tatlı, sodalı ve tuzlu olabilir. Bu farklılığın nedenleri, iklim koşulları, beslenme kaynakları, gölün bulunduğu arazinin yapısı, gölün büyüklüğü, derinliği ve gideğeninin (göl ayağı) olup olmamasıdır.
Beslenme kaynağı güçlü olan göller fazla sularını bir gideğen yardımıyla denizlere boşaltır. Sularını dışarıya bir gideğen yardımıyla boşaltan göllerin suyu tatlı, sularını dışarıya boşaltamayan göllerin suyu ise acı veya tuzludur. Göller ve nehirler tatlı su ekosistemine girer.

İç ve dış kuvvetlerin etkisiyle oluşan çukurluklarda su birikmesiyle oluşan göllerdir.

Tektonik göller
Karstik göller
Buzul gölleri
Volkanik göller
Krater gölü
Kaldera gölü
Maar gölü
Set gölleri
Heyelan set gölü
Alüvyal set gölü
Kıyı set gölü
Volkanik set gölü

Türkiye'nin gölleri
Alanlarına göre en büyük göller listesi
Derinliklerine göre göller listesi

Dağ, çevresindeki karasal alanlardan daha yüksek olan kara kütlelerine verilen addır. "Dağlık" sıfatı, dağlarla ilişkili ve kaplı alanları tanımlamak için kullanılır.
Dünya'da birçok dağ olup bunların ortaya çıkış nedeni farklıdır. Bazı dağlar yeryüzünün sıkışmasıyla oluşurken bazı dağlar lavların yeryüzüne çıkıp donmasıyla oluşur. Yanardağların lavlarının kaynağı, magma denen çok sıcak kütledir.
Asya'nın %54'ü, Kuzey Amerika'nın %36'sı, Avrupa'nın %25'i, Güney Amerika'nın %22'si, Avustralya'nın %17'si ve Afrika'nın %'3'ü dağlarla kaplıdır. Dünya'nın karasal kütlesinin %24'ü bütünüyle dağlıktır. İnsanların %10'u dağlık bölgelerde yaşar. Dünya'nın nehirlerinin çoğu dağlık kaynaklarca beslenir ve insanlığın yarısından fazlası su için dağlara bağımlıdır.
Tüm dağlar yalnızca Dünya'da değildir. Diğer gezegenlerde de dağlar vardır. Bunlara örnek olarak Venüs'te Gila Dağı (3 km) ve Türkiye'nin yarısına yakın bir alan kaplayan, Güneş Sisteminin en yüksek dağı Mars'taki Olympus Mons (25 km) örnek verilebilir. Bunların dışıda Ay'da 8 km ve yine Mars'ta 18 km yüksekliğindeki dağlar verilebilir fakat bu dağların yükseliklerinin ölçümü gezegenin yüzeyinden itibaren yapılmaktadır ve Mars'taki dağlar sönmüş birer volkandır. Dünya'nın en yüksek dağları olan Himalaya Dağları'ndaki en yüksek tepe Everest Tepesi ise 8.850 metre yüksekliktedir.

Bazı kaynaklar dağı, göze çarpan sivri bir tepesi olan, belirli bir yüksekliğin üzerindeki topoğrafik çıkıntılar olarak tanımlarlar; örneğin Britannica Öğrenci Ansiklopedisi’ne göre, dağlar; "genellikle 610 metre (2.000 ft) üzerinde yükselir". Diğer taraftan, Britannica Ansiklopedisi, yüksekliğe sınır koymadan, kavramı sadece "jeolojik açıdan standartize edilemeyen terim" olarak ifade eder.
Dağın herhangi bir yanına yamaç denir.

Birleşik Krallık'ta çevre bakanlığı, dağı 600 metrenin üzerinde olan bütün karalar olarak tanımlar. Bu ölçüm yaklaşık olarak 2.000 ft (610 m) karşılık gelir. İskoçya 2003 yasaları, bu tanımdaki gibi görülmez ve dağ tanımı daha öznel şekilde; 914,4 metre (3.000 ft) üzerindeki tepeler için kullanarak, onları "Munro"lar olarak sıralar. Birleşik Krallık'ta, tepe tanımı, yüksekliğine bakmayarak yaygın şekilde bütün tepeler ve dağlar için kullanılır.

Birleşik Devletler'de Coğrafik İsimler heyeti, 304,7 metre (1.000 ft) altı (bazıları 100 ft (30 m) kadar küçüktür) özellikteki yüzlerce kara alanını "dağ" adı altında listeler. Bu Birleşik Devletler'in her yerinde, hatta Cascade Sıradağları olarak bilinen alçak yüksekliklerin baskın olduğu batı kıyıları için de geçerlidir. Ancak heyet henüz, dağları, tepeleri ve diğer yükseklikleri ayırmaya kalkışmamıştır ve hepsini, nasıl isimlendirildiğine veya yüksekliğine bakmayarak basitçe "tepe" (summit) olarak sınıflandırır. Bununla beraber heyet, Tom Sıradağları (en yüksek tepesi 366 m) gibi alçak dağ sıralarını "sıradağ" olarak listeleyip sınıflandırır.

Bir dağın yüksekliği onun deniz seviyesinden yüksekliğine göre belirlenir. And Dağları ortalama 4 km iken Himalayalar, deniz seviyesinden ortalama 5 km yukarıdadır. En yüksek dağ, Himalayalarda bulunan 8.848 metre yüksekliğiyle Everest Tepesidir.
Yüksekliğin diğer tanımları da olabilir. Dünya'nın merkezinden en uzakta bulunan zirve Ekvator'daki Chimborazo volkanıdır. Deniz seviyesinden 6.267 metre yükseklikle Andlar'daki bu zirve "en yüksek" olarak nitenlendirilmemektedir çünkü Chimborazo, Ekvatora'a çok yakındır ve Dünya ekvatorda şişkinleşir; Chimborazo 2.150 metre, Dünya'nın merkezine Everest'den daha uzaktır.
Tabanından en yükseğe çıkan zirve Hawaii'deki Mauna Kea'dır, zirve tabanının bulunduğu Pasifik Okyanusu'ndan 10.200 metre yüksekte bulunur.
Bugün Everest Dünya''daki en yüksek dağ olsa da, geçmişte daha yüksek dağlar bulunmuştur. Prekambriyan zamanı boyunca, şu an kıvrılarak küçülmüş olan Kanada Shield 12.000 metre ile en yüksek dağlardan biri olmuştur. Bu dağ, Himalaya ve Rocky Dağları gibi tektonik tabakaların çarpışması sonucu yükselmiştir.
Mars'ta bulunan eski bir volkan olan Olympus Dağı 26 kilometre (Fraknoi et al., 2004) yükseklikle, Güneş Sistemi'ndeki bilinen en yüksek dağdır.
Volkanların Güneş Sistemi'mizdeki diğer gezegenlerde de püskürdükleri bilinmektedir ve bunlar yaşamlarımız boyunca (örneğin Venüs'te) sürekli püskürmektedir, bu dağların bazıları lav yerine buz püskürür. Birkaç yıl önce Hale teleskobu, Güneş Sistemi'mizdeki bir uyduda bulunan bir volkanın püskürmesini ilk kez kayıt etmiştir.
Dağlar iki şekilde oluşur:

Kırıklı dağlar: Jeosenklinallerse biriken tortular kıvrılamayacak kadar sert ise bu dağlar kırıklı dağlar olarak meydana gelir. Bu dağların yükselen kıssımlarına Horst alçalan kısımlarına Graben denir. Bu kırıklı dağlar fay hattını oluşturur.
Dünya'nın en uzun fay hattı Doğu Afrika'da bulunan Victoria Gölü'nden başlayıp Van Gölü'nün kuzeyinde sona erer.

Kıvrım dağlar: Yer kabuğundaki çok geniş çukurluklara denir. Bu çukurluklar akarsular, rüzgarlar, buzulların etkisiyle biriken tortular, kıtaların kaymasıyla yan basınçlara uğrarsa yumuşak olan tabakalar kıvrılarak yükselir ve dağlar oluşur. Bu dağların yükselen kısımalarına antiklinal, çukurda kalan kısımlarına senklinal denir.

Yüksek dağlar ve Dünya'nın kutuplarına yakın olarak bulunan dağlar, atmosferin daha soğuk tabakalarıyla birlikte bulunurlar. Bu nedenle sıkça don etkisiyle oluşan buzlanmaya ve erozyona maruz kalırlar.

Yeterince uzun dağlar tabanlarından tepelerine kadar çok farklı iklimsel şartlara sahip olurlar ve farklı yüksekliklerde farklı yaşam alanları barındırırlar. Bu zonlarda bulunan fauna ve flora yukarıdaki ve aşağıdaki şartlardan izole olmaya, bu zonlardan üyeler almamaya meyillidir. Bu izole olmuş ekolojik sistemler gökyüzü adası ve/veya mikroklima olarak bilinir.
Ağaç ormanları, dağın bir yanında bulunan, ağaçlarla nemlenen, eşsiz ekosistem ormanlardır. Çok uzun dağlar buz ya da karla örtülü olabilirler.
Dağlar aşağılardan daha soğuktur, çünkü Güneş Dünya'yı yerden yukarıya doğru ısıtır. Ayrıca yüksek kesimlerde hava seyrek olduğu için yeterli ısı tutamaz. Güneş'in radyasyonu atmosferden geçerek yere iner ve yerküre ısıyı emer.
Daha düşük rakımdaki hava, genellikle daha ılıktır. Dağda yükselen hava, zor ılınır ve sonuç olarak soğur. Hava sıcaklığı normalde, her 300 metre yükseklikte 1 ila 2 C derece düşer.
Dağlar genellikle insan yaşam alanı olarak düzlüklere göre daha az tercih edilir, buralarda hava daha serttir ve tarım alanları daha az bulunur. Çok büyük yüksekliklerde havada daha az oksijen bulunur ve Güneş radyasyonu UV'ye karşı daha az koruma sağlanır.
Hipoksiya'nın (kanda az oksijen bulunması) neden olduğu Akut Dağ Hastalığı, daha alçak kesimlerde yaşayıp, 3.500 metreden daha yukarılarda birkaç saatini geçirmiş insanların yarısını etkiler.
Dünya'ya dağılan dağların ve dağlık dizilerin bir kısmı kendi doğal hallerinde ve ağaç kesimi, madencilik, otlatma için kullanılabildiği gibi az kısmı hepsi için, bazıları ise eğlence (rekreasyon) için kullanılmaktadırlar.
Bazı dağlar sadece ağaçlıkken, bazılarının zirveleri görülmeye değer muhteşem manzaralara sahiptir. Dağdan dağa geçiş yapılıp zirvelere erişilebilir; yükseklik, diklik, düzlük, arazi yapısı, hava ve yol koşulları bu geçişleri etkileyen faktörler olduğu gibi, teleferikler gibi daha kolay ulaşım için yapılmış araçlar da dağlarda bulunabilir.
Dağcılık, hiking, kaya tırmanışı, buz tırmanışı, tepeden aşağı kayma ve kar sörfü gibi eğlence aktiviteleri dağları eğlenceli hale getiren uğraşlardır. Tepeden aşağı kayma gibi akitivitelerde dağlar özellikle düzlükse eğlenceyi arttırıır. Bununla beraber bu tür uğraşlar her zaman için risk taşımaktadır.

Dağlar birkaç yolla karakterize edilebilir. Dağların bazıları volkanlardır ve püskürme tarihi ve lav tipiyle karakterize edililebilirler. Diğer dağlar buzlanma süreciyle şekillenddirilmiş olabilir ve buzlanma özellikleriyle tarif edebilirler. Bununla beraber, yeryüzü kırıkları ve Dünya kabuğundaki katlanmalarıyla ya da tektonik katmanların kıtasal çarpışmalarıyla da (örneğin Himalayalar) örneklendirilebilirler.
Karaların baştan başa şekil ve yerleşimi de dağları ve dağlık yapıları ayrıca tanımlar. Sonuçta bazı dağlar bileşenlerini oluşturan kayaların tipine göre karakterize edilebilirler.
Dağları genel olarak şu iki gruba ayırabiliriz:

Tektonik dağlar
Volkanik dağlar
Ya da dağlar şu şekilde de gruplandırılabilir:

Tek dağlar
Sıra dağlar
(Dağ tipleri hakkındaki daha geniş bilgi için Dağ çeşitleri listesi sayfasına bakınız.)

Dağlar, genellikle litosferik tabakaların hareketleriyle, orojenik ya da epirojenik hareketlerden biriyle oluşurlar. Sıkıştırıcı güçler, izostatik yükselti ve volkanik kayaçların araya girmesi, çevredeki kaya yüzeylerinden daha yüksekte olacak şekilde yukarı doğru sıkıştırır. Yükselmenin özelliğine göre tepe, dağ ya da başka bir yükselti oluşur.

Fraknoi, A., Morrison, D., & Wolff, S. (2004). Voyages to the Planets. 3rd Ed. Belmont: Thomson Books/Cole.

Türkiye'deki dağlar listesi
Dağ türleri
En yüksek dağlar listesi

www.mrd-journal.org 9 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
www.mountain.org 15 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
www.mountainpartnership.org
www.marietta.edu19 Ocak 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 Wikimedia Commons'ta dağ ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Çöl, Yerküre'de yer alan ana biyom tiplerinden birisidir. Çöl, yıllık 250 milimetreden az yağış alan bölgeler için kullanılan bir terimdir.
Çöller birer ekosistemdir ve çöl atmosferinin düşük nemliliği gece ile gündüz arasında çok büyük sıcaklık farklarının oluşmasına neden olur. Çöller, aldıkları yağışın miktarında büyük değişkenlik gösterebilir. Yağışın zamanı da öngörülememektedir. Sıcak çöllerde toprakta organik madde miktarı az olmasına karşın mineraller bol miktarda bulunur. En gelişmişlerinde bile bitki örtüsü çok seyrektir ve toprak güneş ışınları ve rüzgarla doğrudan karşılaşır. Hem yıllık hem de çok yıllık bitkileri vardır, ancak çok yıllık bitkiler olarak kaktüsler ve Sahra Çalısı tipiktir, Kuzey Kutbu'nda 400 taneye yakın bitki türü olmasına karşın Antarktika'da sınırlı sayıda bitki türü bulunmaktadır. Bu bitkiler su kaybını azaltmak için genellikle çok küçük yapraklara sahiptir ya da hiç yaprakları yoktur. Bazı bitkiler ise yer altı organları olarak yaşarlar ve yalnızca aşırı yağışlar olduğunda kısa bir büyüme dönemine sahiptirler.
Çöllerde yaşayan hayvanlar, çok zor koşullarla baş etmek zorundadırlar: su ve besin çok seyrektir, sıcaklık gün içerisinde büyük oranda değişmektedir, kumda ve kalın kar tabakasında yürümek ve yuva kazmak zordur. Bu sorunları aşmak için çok çeşitli fizyolojik ve davranışsal uyumlar evrimleşmiştir. Sıcak çöllerde çoğu hayvan küçüktür, günün en sıcak saatlerini bitkilerin altında ya da yer altında geçirirler, gece avlanır ve besin ararlar. Kanguru faresi gibi hayvanlar, besinlerde bulunan ve yapım-yıkım olayları sonucu ortaya çıkardıkları su (metabolik su) ile canlılıklarını devam ettirirler. Canlı biyokütlesi çok düşüktür ve canlı türleri oldukça özelleşmiştir.
Dünyaca ünlü çöller, Kutuplar'ın çevresinde bulunan çöller ve Kuzey Afrika'da Büyük Sahra, Güney Afrika'da Kalahari Çölü, Asya'da Gobi, Güney Amerika'da Atacama Çölü çölleridir. Büyük Sahra, dünyadaki en büyük sıcak çöldür. Antarktika ve Grönland'ın büyük bölümü de çöl tabirinin içine girer yani "çöl" kelimesi sadece sıcak bölgeler için değil soğuk ve kurak bölgeler için de kullanılır.

Türkçe çöl kelimesinin kökeni Orta Türkçede “yaban yer, bozkır” anlamına gelmiş çöl kelimesinden evrilmiştir. Eski Türkçede kullanımı tespit edilmemiş olup bir Türk dilindeki ilk kullanımı Ali Şir Nevai'nin 15. yüzyıla tarihlenen Çağatayca eserlerinde gözlemlenmiştir.

Çöller kutup çölleriyle birlikte dünyada kara alanlarının %30'unu kaplar. Bunun dışında %28'lik bir yarı kurak alan daha var ki, buralar az yağış ve bitki örtüsüyle tipiktir ve asıl çölleri çevrelerler. Hemen her kıtada çöl alanları varlık göstermektedir. Bu çöl alanları subtropikal, kıta içi, batı sahili ve kutup çölleri olmak üzere 4 ana gruba ayrılabilir.

Küresel hava akımlarıyla belirlenen kurak alanlardır. Kuzey yarımkürede Yengeç Dönencesi civarında yer alan Sahra Çölü, Arabistan Çölü, Thar Çölü ile Güney yarıkürede Oğlak Dönencesi civarında bulunan Kalahari ve Avustralya çölleri bu gruba girer. Bunlardan Sahra Çölü 9.1 milyon km2  ile en büyük subtropikal çöldür. Subtropik çöllerdeki yağış sıcaklığı çok düşüktür. Toprak ve bitki örtüsünün olmaması yüzünden yağışlar hızla sele dönüşür. Sellerin açtığı bu su yollarına Arapça vadi denir. Çöllerin genellikle iç drenaja sahip olması yüzünden bu sel sularının bir kısmı yeraltı suyuna süzülür, bir kısmı ise sığ, tuzlu gölleri oluşturmak üzere çöllerin sığ kısmına doğru yol alır.

Kıta içi çöllerin örneklerini, Asya steplerinde birbirine komşu olan Gobi ve Taklamakan çölleriyle Arjantin'deki Pategonya Çölü oluşturur. Kıta içi çöller, oluşumlarını esas olarak ana evaporasyon kaynaklarından uzak oluşlarına ve bazen yüksek dağlarla çevrili olmalarına borçludur. Bu yüzden su buharı, bu merkezi kıta alanlarına ulaşamadan yağışa geçmekte, buralara ulaşan hava kuru olmaktadır. Kıta içi çöller tipik olarak kurak ve soğuk alanlardır.

Bu çöller subtropikal bölgede bazı kıtaların batı sahilleri boyunca bulunduklarından böyle adlandırılmışlardır. Kuzey Amerika çölleri ile Şili'de Atakama Çölü bu türün örneklerindendir. Oluşumlarının arka planındaki fiziksel süreçler şöyledir; bu bölge boyunca egemen rüzgarlar ekvatora doğrudur; bunlar soğuk ve yoğun havayı okyanus yüzeyine yakın bölgeye bırakırlar ve bu süreç nemli havanın yükselip bulut oluşturmasına engel olur. Gündüzleri kara hızla ısınır, ancak deniz hala soğuktur. Ilık hava buharlaşmayla karaların üstünde yükselirken, denizden gelen soğuk hava bu boşluğu doldurur. Bu bir nemli deniz esintisidir. Subtropikallerde genellikle öğleden sonra eser. Ancak bu esinti kıtaların batı kenarına paralel akan soğuk okyanus akıntılarıyla karşılaşır. Soğuk su akıntıları ile temas, esintisinin sıcaklığını düşürür; böylece hava yükselmek yerine çöker, yani yağmur olarak yoğunlaşır. Kuzey Amerika çölleri, deniz esintisinin, KB'dan gelen soğuk Kaliforniya Akıntısı ile karşılaşması yüzünden oluşur. Bu çöller düşük kotlardadır; yıllık 100–250 mm arasında yağış alır ve yazları oldukça sıcaktır.

Görece sıcak hava, tropiklerden kutuplara doğru üç hücre halinde sürüklenirken içindeki su buharı yağış şeklinde yoğunlaşır ve yüksek enlemlerde içinde neredeyse hiç su kalmaz. Grönland ve Antarktika dünyanın en soğuk, en kurak yerleridirler. Bu nedenle bunlar Kutup Çölleri olarak adlandırılırlar. Sıcaklık donma noktasının üstüne hiç çıkmadığından kar erimez, ancak bir kısmı sublimasyonla kaybolur. Antarktika'daki yağış oranı ise çoğunlukla 50 mm yağmur eşdeğeri kardan azdır.

Çöller genel olarak ikiye ayrılır; Sıcak ve soğuk çöller. Çöllerde yaşamını sürdüren hayvanlar evrimsel süreçte oranın ortamına ve iklim koşullarına adapte olmuşlardır. Ayrıca çöllerde yaşayan canlılar, bu bölgelere uyum sağlamış canlı sayısının az olması sebebi ile değerlidir.

Çöllerde yiyecek ve içecek sıkıntısı tahmin edilebileceği gibi sık rastlanan bir durumdur. Bu yüzden burada hayatını sürdüren canlılar buranın olumsuz koşullarına karşı birçok adaptasyon geliştirmiştir. Kutup çöllerinde yaşayan hayvanlar daha küçük vücutlu olmaktadır ve daha kalın bir deri tabakasına sahiptir. Ayrıca bunları koruyan yağ tabakaları vardır ve bu tabaka oldukça gelişmiştir. Kutupta yaşayan bazı hayvanlar penguen, kutup ayısı, kutup tilkisi, fok, balina, deniz aslanı şeklinde sıralanabilir. Sanıldığının aksine kutup ayılarıyla penguenler aynı yerde yaşamaz. Kutup ayıları sadece Kuzey Kutbu'nda yaşamlarını sürdürürken penguenler ise sadece Güney Kutbu'nda yaşarlar. Ayrıca Kuzey Kutbu bir kıta değil; Grönland'ın kuzeyinin, Sibirya'nın ve diğer Kuzey Buz Denizi adalarının oluşturduğu kara parçalarıdır. Güney Kutbu Antarktika ise kıtadır.
Sıcak çöllerde ise hayat daha zordur denebilir çünkü kutuplardaki hayvanlardan fazla olarak su gibi bir sorunları daha vardır. Bu sorunu çözmek için de çeşitli adaptasyonlar geliştirilmiştir. Örneğin develer hörgüçlerinde yağ biriktirirler ve fazla yağı bir dizi kimyasal işlemden sonra suya çevirerek ihtiyaçları olan suyu karşılarlar. Çöl tilkileri ise küçük boyutludur ve bu onların çabuk terlemesini önler. Diğer çöl hayvanları da suyu çeşitli şekillerde depo ederler ya da aldıkları besinlerin suyundan faydalanırlar.

Aşağıda yeryüzündeki toplam alanlarına göre sıralanmış çöllerin bir listesini sunmuştur. Sıralama yalnızca 50.000 km²'den büyük çölleri kapsamaktadır.

http://www.cerezforum.com/cografya/51525-dunyadaki-coller-dunya-colleri-haritalari.html#ixzz2pQGUDwT04 Ocak 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Buzul, dağ zirvelerinde yaz kış erimeyen ve yer çekiminin etkisiyle yer değiştiren büyük kar ve buz kütlesidir. Eğimli arazilerde yıllar boyunca biriken kar kütlesinin önce buzkar, sonra da buza dönüşmesiyle oluşur. Buzullar okyanuslardan sonra dünya üzerindeki ikinci büyük su deposu ve en büyük tatlı su deposudur, tatlı suyun % 98,5'ini oluştururlar. Hemen hemen her kıtada buzullara rastlanır. Dünya'nın belirli bölgeleri, bütün yıl erimeyen ve "buzul" adını alan buzlarla kaplıdır. Bunlar kutup bölgeleriyle yüksek dağların tepeleridir. Buzul oluşabilecek bölgenin deniz yüzeyinden yüksekliği, enlemin artmasıyla azalır. Ekvator yakınlarında 0° enlem çevresinde buzullara rastlamak için Runewenzorilerin 4.400 m yüksekliğine çıkmak gerekirken, Alplerde (45°) 2500 m'ye, Norveç'te (60°) 1500 m'ye çıkmak yeterlidir. Kutupta buzullara deniz yüzeyinde rastlanır.
Buzullarla taşınan kayalar ve çökeltilerle oluşan uç, yanal, yer ve orta buzultaşları, buzul teknesi (U şekilli vadiler), buzyalağı (buz sirki) buzullarla ilgili jeolojik yüzey şekilleridir.

Buzulu oluşturan kar sürekli olarak donma ve erimeye maruz kalır ve taze yağan kar tanelerinden bir çeşit taneli kar olan buzkar (névé) hâline dönüşür. Üzerindeki buz ve kar katmanlarının basıncı altında bu taneli kar daha da yoğun olan eski kara (firn) dönüşür. Yıllar süren bir dönemden sonra eski kar katmanları daha da sıkışarak buzulu oluşturan buza dönüşür. Buzulların kendine özgü mavimsi renginin nedeni gökyüzünün de mavi görünmesini açıklayan Rayleigh saçılımıdır.
Buzulun alt katmanları basınç nedeniyle erimeye maruz kalır ve buzulun tamamı bir akışkan gibi hareket eder. Buzullar akışkan gibi hareket etmek için eğime ihtiyaç duymaz, birikme bölgelerinde sürekli yağan karın birikmesi bu hareketi sağlar. Buzulların üst katmanları kırılgandır ve zaman zaman yarıklar (crévasse ve Bergschrund) oluşturur. Bu yarıklar nedeniyle gerekli güvenlik önlemi alınmadan buzulun üzerinde gitmek tehlikelidir. Eriyen buzul suları, buzulun içinden ve altından tüneller kazarak akar ve buzulun hareketini kolaylaştırır.
Kar yağışının çoğunu alan en üst kısma "birikme bölgesi" denir. Genel kural olarak buzulun yüzey alanının %60-70 arası birikme bölgesi sayılır. Buradaki buz kalınlığı bölgedeki kayanın aşırı erozyona uğramasına neden olacak kadar büyük bir kuvvetle aşağı doğru baskı uygular. Buzul bölgeden gittikten sonra kalan kâse ya da amfiteatr biçimindeki bu çöküntüye buzyalağı ya da sirk adı verilir.
Buzulun diğer ucuna, bittiği yere, çökelti ya da aşınma bölgesi adı verilir. Bu bölgede eriyerek kaybolan buz, kar  yağışıyla birikenden daha fazladır. Aynı zamanda buzul çökelleri bu bölgede ortaya çıkar. Buzulun yok olana kadar inceldiği bölgeye buzul cephesi denir.
Her iki bölgenin birleştiği yüksekliğe denge hattı denir. Bu yükseklikte yeni kar yağışı ile biriken buzun miktarı, aşınma ile kaybedilen buzun miktarına eşittir. Birikme bölgesinin aşağı doğru olan aşındırma kuvvetleri ile aşınma bölgesinin çökel bırakma yatkınlığı birbirini dengeler. Ancak yanal erozyon kuvvetleri dengelenmediğinden, akarsuların oyduğu v şeklindeki akarsu vadileri buzullar tarafından u şekilli buzul vadilerine dönüşür.
Bir buzulun "sağlığından" söz edilirken birikme bölgesinin alanı aşınma bölgesinin alanıyla kıyaslanır. Sağlıklı buzulların birikme bölgesi daha geniş olur. Doğrusal olmayan birçok bağlantı, birikme ve aşınma arasındaki ilşkiyi belirler.
Buzulların oluşabilmesi, bulundukları enleme ve iklime bağlıdır. Kutup bölgelerinde buzullar deniz seviyesinde iken, Alp Dağları'nda 2.700 - 3.500 m yüksekliktedir. Dönencelerin arasında ise buzullarla daha yükseklerde karşılaşılabilir. Bir buzulun oluşması ve devamlılık sağlaması için yağış olması ve yağarak biriken buzun aşınarak kaybolan buzdan fazla olması gerekir. Çok soğuk iklimlerde bile yeterince yağış almayan bölgelerde birikme olmayacağından, buzullar da oluşmaz. Dördüncü zaman'daki (kuvaterner) buz çağlarında Sibirya'nın büyük çoğunluğu, orta ve kuzey Alaska ve Mançurya'nın tamamı bu durumdaydı. Günümüzde de Antarktika'nın McMurdo Kuru Vadileri'ndeki ve And Dağları'nın 19°S ile 27° enlemleri arasındaki bölümünde, aşırı kurak Atacama Çölü'nün üzerindeki alanda da bu nedenle buzullara rastlanmaz. And Dağları'nın bu bölgesi deniz yüzeyinden 6.700 m yüksekte olmasına rağmen, soğuk Humboldt akıntısı yağışı tamamen engeller. Ek bilgi:
Dünyadaki tüm buzullar erirse deniz seviyesinin 7m ile 12 metre artacağı tahmin edilmektedir.

Buzul çağı ya da buz çağı, Dünyanın ve atmosferinin sıcaklığının uzun süren dönem boyunca azalarak kıtasal, kutup ve alp buzullarının genişlemesi ve varlığını sürdürmesidir. Dünyanın iklimi, gezegende buzulların olmadığı sera dönemleri ile buzul çağları arasında gidip gelir. Dünya halen Kuvaterner buzullaşması içindedir. Buzul çağındaki soğuk iklimin bireysel darbeleri buzul dönemi (veya kısaca buzullar) ve buzul çağındaki aralıklı sıcak dönemlere ise buzullararası denir.
Küçük Buz Çağı'nın ardından 1850 yıllarında dünya buzulları oldukça önemli oranda geri çekildi. Bu gerilemenin ana sebebi sanayi Devrimi'nden sonra dünya üzerinde giderek artan oranda karbondioksit (CO2) üretilmesi ve bu karbondioksidin karbonik asit üretmek için gereksinimi olan suyu doğrudan buzullardan almasıdır. Avrupa'daki Alp Dağları buzullarının yakınlarında kurulan fabrikalar oldukça önemli oranda yakıt tüketmiş ve yanma sonucu ortaya çıkan bu karbondioksidi atmosfere bırakmıştır. 1980'lerden itibaren hızlanan bu geri çekilme, küresel ısınma ile bağlantılandırılmaktadır.

Buzullar, içeriden ve dışarıdan olmak üzere iki şekilde hareket eder. Buz, kalınlığı 50 metreyi geçene dek oldukça kolay kırılan bir katı madde gibi davranır. 50 metreden daha derinde oluşan basınç, buzun "plastik" hale gelmesine ve akmasına neden olur. Buzulu oluşturan buz, üst üste birikmiş molekül katmanlarından oluşur. Bu katmanlar arasındaki bağlar görece zayıftır. Stres iç bağ kuvvetlerini aştığında katmanlar birbirinin üzerinde kaymaya başlar.
İkinci hareket şekli de temelden kaymadır. Buzulun tamamı, eriyen suların yarattığı kaydırıcı etkiyle birlikte üzerinde bulunduğu ortamın üzerinde kayarak ilerler. Buzulun tabanına doğru basınç arttıkça buzun erime noktası da azalır, dolayısıyla buz erimeye başlar. Buz ile kaya arasında hareket sonucu oluşan sürtünme ve dünyanın içinden gelen jeotermal ısı da erimeye yardımcı olur. Ilıman buzullar genellikle bu şekilde hareket eder.

Görece daha sert ve kırılgan olan buzulun ilk 50 metresi kırılma bölgesini oluşturur. Bu bölgede buzun tamamı bir arada hareket eder. Birbiri üzerinde kayan katmanlar yoktur, aksine bu bölgedeki buz bütün olarak alttaki plastik şekilde akan buzun üzerinde kayar. Buzulun üzerinden geçtiği arazideki düzensizlikler bu bölgede kırılmalara neden olur. Oluşan yarıklar 50 metre derinliğe kadar inebilir. Bu derinlikte plastik akışla karşılaşan yarıklar daha fazla ilerlemez.
Kolayca fark edilmeyen yarıklar nedeniyle buzulları gezmek tehlikelidir.

Buzul yer değiştirmesinin hızını, kısmen sürtünme belirler. Sürtünme nedeniyle buzulun altı, üstünden daha yavaş yer değiştirir. Dağ buzullarında ayrıca vadinin yanlarında oluşan sürtünme de kenarların merkeze göre daha yavaş hareket etmesine neden olur. 19. yüzyılda yapılan deneylerle bu kanıtlanmıştır. Bir dağ buzuluna hat şeklinde çakılan kazıklar izlenmiş ve öncelikle ortadaki kazıkların daha uzağa gittiği gözlemlenmiştir.
Ortalama hız değişiklik gösterir. Bazı buzullar o kadar yavaş hareket eder ki, buzulların yarattığı çizikler arasında ağaçlar bile yetişir. Bazı buzullar ise günde birkaç metre hızla hareket eder. Uydu fotoğrafları Antarktika'daki Byrd Buzulu'nun yılda 750 - 800 metre hareket ettiğini gösterir, bu da günde yaklaşık 2 metre demektir.
Birçok buzulun, buzul dalgası adı verilen çok hızlı hareket ettikleri dönemler vardır. Bu buzullar birdenbire hızlanana kadar normal hızda hareket eder. Buzul dalgası sırasında normal hızlarının 1.000 katı hıza ulaşan buzullar, bu dönem geçtikten sonra normal hızlarına dönerler.

Kayalar ve çökeltiler, değişik sebeplerle buzulların yapısına eklenir. Buzullar araziyi başlıca iki yöntemle aşındırır: Çizme  ve parçalama.
Kayayatağının kırık yüzeyinden akarak geçen buzul, kaya parçalarını yerinden kaldırarak buzun içine katar. Bu sürece kaya parçalama denir. Buzulun altındaki su, kaya çatlaklarının arasına girer ve bunu izleyen donma neticesinde genişleyen buz, kayaları parçalayarak kayayatağından ayırır. Buz hâline gelerek genişleyen su, kaldıraç kolu görevi görerek kayaları ayırır. Bu süreç sonunda her çeşit kaya ve çökelti buzulun bir parçası haline gelir.
Zımparalama, buzun ve içindeki kayaların kayayatağı üzerinde kayarak zımpara kağıdı gibi davranması ve altındaki yüzeyi pürüzsüz hâle gelene kadar zımparalaması sürecidir. Toz haline gelen kaya parçalarına kaya unu denir ve 0,002 ile 0,00625 mm. büyüklüğündeki kaya taneciklerinden oluşur. Kaya ununun fazla olduğu zamanlarda, karıştığı erime sularının rengi grileşir.
Buzul aşınmasının bir başka görünür özelliği buzul çiziğidir. Buzulun alt kısmında büyük kaya parçaları olduğunda, bunların kayayatağında uzun çizikler yaratması sonucu oluşur. Bu çiziklerin yönleri dikkate alındığında buzul hareketinin yönü de belirlenebilir. 
Bir buzulun aşındırma hızı değişkendir ve dört önemli faktöre bağlıdır:

Buzul hareketinin hızı,
Buzulun kalınlığı,
Buzulun alt kısmında bulunan kaya parçalarının şekli, miktarı ve sertliği ve
Buzulun altında bulunan arazi yüzeyinin görece kolay aşınabilmesi.
Buzulda biriken maddeler genellikle aşınma bölgesinin sonuna kadar taşınır ve orada bırakılır. Buzul çökelleri başlıca iki farklı tiptedir:

Buzul tili: Doğrudan buzuldan bırakılan çökelti. Buzul tilinin içinde en küçükten en büyüğe kadar değişik kaya ve malzeme bulunabilir. Buzultaşları (moren) oluşturan temel yapı da budur.
Akarsu çökeli ve tortul kayaçlar: Bunlar suyla biriken çökeltilerdir. Büyük parçalar küçük parçalardan ayrılacak şekilde katmanlar halinde birikir.
Buzul tili içinde bulunan ve y

Yanardağ ya da volkanik dağ, magmanın (Dünya'nın iç tabakalarında bulunan, yüksek basınç ve yüksek sıcaklıkla erimiş kayalar) yeryüzünden dışarı püskürerek çıktığı coğrafi yer şekilleridir. Güneş Sistemi'nde bulunan kayalık gezegen ve uydularda (bazıları çok aktif olan) birçok yanardağ olmasına rağmen, bu olgu, en azından Dünya'da, genellikle tektonik plaka sınırlarında görülür. Ne var ki, sıcak nokta yanardağlarında önemli istisnalar vardır. Yanardağların araştırıldığı bilim dalına volkanoloji (yanardağ bilimi) denir.
Öte yandan magma düşük oranlarda (%52'den az) silikat içerirse lava "mafik" adı verilir ve püskürürken çok akışkan hâle gelir. Uzun mesafelerce akabilir. Mafik lav akışının iyi bir örneği, İzlanda'nın neredeyse coğrafî merkezindeki bir püskürme yarığının aşağı yukarı 8.000 yıl önce oluşturduğu Büyük Thjórsárhraun akıntısıdır. Bu lav akıntısı, 130 km ötedeki denize varıncaya kadar akmaya devam etmiş ve 800 km²'lik bir alanı kaplamıştır. Felsik ve mafik terimleri yerine bazen daha eski olan "asidik" ve "bazik" terimlerinin kullanıldığı görülür; ancak bu terimler artık daha az kullanılır olmuşlardır.

Volkan kelimesi Türkçeye Fransızcadan geçmiş olup Türkçedeki ilk kullanımı 1862'ye tarihlenmiştir. Fransızcaya ise İtalyanca dilinden aktarılmıştır ve köken olarak İtalya'da yer alan Vulcano volkanik adası ile ilişkilidir. Adanın ismi ise Roma mitolojisindeki demircilik, ateş ve yanardağ tanrısı Vulcanus'dan türemiştir. Yanardağ kelimesi ise Türkçe kaynaklarda ilk olarak 1876 yılında kullanılmıştır. 19. yy sonlarında aynı kökten ortaya çıkmış bürkân (بركان) kelimesi ise modern Arap dillerinde yaygındır ve Osmanlıcaya yeni Mısır Arapçasından alınmıştır. Osmanlıcada yanardağlar için kûh-i ateşfeşân kullanımı da yer almıştır.

Kalkan yanardağlar: Şekli kalkana benzeyen dağlar oluşturacak şekilde zamanla biriken yüksek miktarda lav çıkartan yanardağlar çoklukla Havai ve İzlanda'da görülürler. Lav akışları genellikle çok kızgın ve çok akışkan olup uzun akıntılara neden olurlar. Yeryüzündeki en büyük lav kalkanı, 120 km çapındaki ve deniz tabanından zirvesine 9.000 m yüksekliğindeki Mauna Loa'dır. Mars'taki Olympus Mons, bir kalkan yanardağıdır ve Güneş Sistemi'nde şimdiye kadar keşfedilmiş olan en yüksek dağdır.
Lav kalkanının daha küçük olanlarına "lav kubbesi" (İngilizce: tholoid), "lav konisi" ve "lav kümbeti" adı verilir.
Volkanik koniler, yanardağın ağzında biriken ufak kaya parçacıkları fırlatan püskürmelerden dolayı oluşur. Bu püskürmeler, 30–300 m yüksekliğinde, koni şeklinde tepeler oluşturur ve nispeten kısa ömürlü olurlar.
Japonya'daki Fuji Dağı, İtalya'daki Vezüv, Antarktika'daki Erebus ya da kuzeybatı Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Rainier gibi stratovolkanlar ya da kompozit yanardağlar, hem lav akıntılarından hem de püskürtülerden oluşmuş yüksek, koni şeklinde dağlardır.
Süper yanardağlar, geniş çanakları olan, kıtasal yıkım ve küresel iklim değişiklikleri yaratma potansiyelleri bulunan yanardağ sınıfına verilen addır. Bu sınıftaki yanardağlara aday olarak Yellowstone Millî Parkı ve Toba Gölü gösterilebilir; ancak kesin bir tanımlama yapmak, asgari bir tanımlayıcı şart bulunmadığı için çok zordur.
Yanardağlar genellikle ya tektonik plaka sınırlarında ya da sıcak noktalarda yer alırlar. Yanardağlar uyuyan (etkin olmayan) ya da faal (aktif -neredeyse sürekli çıkış ve kesikli püskürmeler) olabilirler, önceden tahmin edilemeden hâlâ değiştirebilirler.
Karadaki yanardağlar genellikle, çıkışların yıllar içinde sürekli birikmesiyle koni ya da kül konisi şeklini alırlar. Suyun altında ise, yanardağlar genellikle fazlasıyla dik sütunlar oluşturur ve yıllar içinde okyanus yüzeyine çıkarak yeni adacıklar hâline gelirler.
Yanardağ etkinlikleri genellikle depremler, sıcak su kaynakları, çamur kazanları ve kaynaçlar gibi yer etkinlikleriyle beraber görülürler. Püskürmelerden önce genellikle düşük şiddette depremler görülür.
Şaşırtıcı olsa da, volkan bilimciler, etkin yanardağların sınıflandırılmasında fikir birliğine varmamışlardır. Bir yanardağın yaşam süresi, birkaç aydan birkaç milyon yıla kadar değişebilir. Bu tür bir sınıflandırma yapmak, insanların, hatta bazen uygarlıkların bile varlık süreleri göz önüne alındığında anlamsız görünebilir. Örneğin, yeryüzündeki yanardağların birçoğu, geçen birkaç binyılda birçok kez püskürmüşlerdir, ama günümüzde herhangi bir etkinlik göstermemektedirler. Bu tür yanardağların uzun ömürleri göz önüne alındığında çok etkin oldukları söylenebilir. Ancak ömürlerimiz düşünülürse etkin değildirler. Bu tanımı daha da karmaşıklaştıran ise, harekete geçen ama püskürmeyen yanardağlardır. Bu yanardağlar etkin midir?
Bilim insanları genellikle, püsküren ya da yeni gaz çıkışları veya beklenmedik deprem etkinliği gibi hareketlilikler gösteren yanardağları etkin olarak kabul ederler. Birçok bilim insanı, yazılı tarihte püskürdüğü bilinen yanardağların da etkin olduğunu kabul ederler. Yazılı tarihin bölgeden bölgeye farklılıklar gösterdiğini, örneğin Akdeniz'de 3.000 yıl geriye, ABD'nin Büyük Okyanus kıyısında 300 yıl, Havai'de ise 200 yıl geriye kadar gittiğini göz önünde bulundurmak gerekir.
Uyuyan yanardağlar, şu an (yukarıdaki tanıma göre) etkin olmayan, ama her an hareketlenmesi ya da patlaması muhtemel yanardağlardır.
Sönmüş yanardağlar ise, bilim insanlarının bir daha püskürmelerini olası görmedikleri yanardağlardır. Bir yanardağın gerçekten sönmüş olup olmadığının belirlenmesi zordur. Örneğin, çanakların milyonlarca yıllık ömürleri olduğu bilindiğinden, on binlerce yıl püskürmemiş bir çanağın sönmüş değil uyuyan olarak tanımlanması gerekir. Yellowstone Millî Parkı'nda bulunan Yellowstone Çanağı, en az 2.000.000 yaşındadır ve 70.000 yıldan beri hiç püskürmemiştir, fakat bilim insanları tarafından sönmüş olarak tanımlanmaz. Doğrusu, çanak sık sık depremler yarattığı, etkin bir jeotermal sistemi bulunduğu ve yüzeyi hızlı değiştiği için, birçok bilim insanı tarafından çok etkin bir yanardağ olarak kabul edilir.

Yerkürenin iç kesimlerinin çoğu gibi, magmanın hareketleri ve dinamikleri de fazla iyi anlaşılamamıştır. Ancak bir püskürmenin yanardağın altında bulunan katı bir tabakaya (Dünya'nın kabuğuna) doğru magmanın hareket ederek bir "magma odacığı"nı işgal etmesinin ardından geldiği bilinmektedir. Sonunda, odacıktaki magma yukarı doğru itilir ve gezegenin yüzeyine lav olarak yayılır ya da yükselen magma civardaki yer şekillerinde bulunan suyu ısıtır ve patlamalı buhar çıkışlarına neden olur. Bu çıkışlar ya da magmadan kaçan gazlar, kaya, kül, volkanik cam veya volkanik külün kuvvetli bir şekilde fırlatılmasına yol açar. Püskürmeler daima kuvvetli olmasa da, akıntı veya büyük patlamalar şeklinde olabilirler.

Karada bulunan çoğu yanardağ yok edici plaka marjlarında oluşurlar, yani okyanus kabuğu, daha yoğun olduğu için kıta kabuğunun altına itilir. Hareketli bu plakaların arasındaki sürtünme okyanus kabuğunun erimesine neden olur ve düşen yoğunluk yeni oluşan magmanın yükselmesine yol açar. Magma yükseldikçe kıta kabuğundaki zayıf alanlardan geçer ve bir veya daha çok yanardağ olarak püskürür. Örneğin, St. Helens Yanardağı, okyanus plakası olan Juan de Fuca Plakası ve kıta plakası olan Kuzey Amerika Plakası arasındaki marjdan içeride, karadadır.
Duman olarak düşünülen, su buharı ve çoklukla kükürt buharlarıyla karışmış çok büyük miktarlarda ince tozdur. Ateş gibi görünen ise püsküren maddelerin parlamasıdır. Parlamanın nedeni, yüksek sıcaklıktır ve bu parlama toz ve buhar bulutlarından yansır ve bu yansıma da ateşe benzer.
Bir yanardağın en şüpheli bölümü, genellikle kabaca dairesel olan ve içindeki menfez(ler)den (yarıklardan) gaz, lav ve püskürtü şeklinde magma çıkan krateridir. Bir kraterin boyutları büyük olabilir ve bazen derinliği de çok fazla olabilir. Bu tarzda çok büyük şekillere genellikle kaldera denir. Bazı yanardağlar yalnızca kraterlerden oluşurlar ve dağları neredeyse hiç yoktur, fakat çoğu kez krater, inanılmaz yüksekliklere ulaşabilen dağın tepesindedir. Ana bir kraterle sonlanan yanardağlara genelde konik denir.
Yanardağ konileri genelde daha küçük boyutlarda, arada püskürmelerle havaya fırlatılan (püskürtü) kaya kütlelerinin de bulunduğu seyrek külden oluşmuş yapılardır. Yanardağın kraterinde içinden sürekli buhar çıkışı ve kül ve kaya püskürmesi olan birden fazla koni bulunabilir. Bazı yanardağlarda bu koniler dağın derinliklerindeki yarıklarda yer alabilir.

Bilim, henüz yanardağ püskürmelerinin tam olarak ne zaman meydana geleceğini tahmin edememektedir; ancak geçmişte püskürme olasılığını tahmin etmekte ilerlemeler kaydedilmiştir.

Volkan bilimciler, püskürmeleri tahmin etmek için aşağıdaki belirtileri kullanırlar:

Yanardağlar uyanırlarken ve püskürmeye hazırlanırlarken her zaman sismik hareket (küçük depremler ve sarsıntılar) gösterirler. Bazı yanardağlar sürekli düşük düzeyde sismik faaliyet gösterirler ama bu faaliyetteki bir artış, patlamaya işaret edebilir. Ortaya çıkan depremlerin türleri, nerede başlayıp bittikleri de önemli sinyallerdir. Volkanik sismisite üç ana biçimde görülür: kısa dönemli depremler, uzun dönemli depremler ve dalgalı sarsıntı.
Kısa dönemli depremler fay depremleri gibidirler. Bunlar, magma yukarı doğru çıkarken gevrek kayanın kırılmasından ortaya çıkarlar. Bu kısa dönemli depremler magmanın yüzeye yakın bir yerde büyüdüğünü işaret eder.
Uzun dönemli depremlerin, bir yanardağın "tesisat sistemindeki" gaz basıncının artışına işaret ettiği düşünülür. Bu depremler, ev tesisatlarında bazen duyulan tangırtıları andırır. Bu salınımlar, yanardağ kubbesinin altındaki magma odacıkları düşünülürse, bir bölmedeki akustik titreşimlere eşdeğerdir.
Dalgalı sarsıntı, yüzey altında sürekli bir magma hareketi olduğu zaman ortaya çıkar.
Sismik örüntüler, karmaşık ve yorumlanması zor olgulardır. Ancak artan faaliyet, özellikle de uzun dönemler baskın olmaya başlayıp dalgalı sarsıntılar olunca korku yaratırlar.
Aralık 2000'de, Meksika'daki Ulusal Felaket Önleme Merkezi'ndeki bilim insanları, Meksika Kenti dışındaki Popocatépetl Yanardağı'nın pü

Deprem, yer sarsıntısı, seizma veya zelzele, yer kabuğunda beklenmedik bir anda ortaya çıkan enerji sonucunda meydana gelen sismik dalgalanmalar ve bu dalgaların yeryüzünü sarsması olayıdır. Sismik aktivite ile kastedilen, meydana geldiği alandaki depremin frekansı, türü ve büyüklüğüdür. Depremler sismograf ile ölçülür. Bu olayları inceleyen bilim dalına da sismoloji denir. Depremin büyüklüğü Moment magnitüd ölçeği (ya da eskiden kullanımda olan Richter ölçeği) ile belirlenir. Bu ölçeğe göre 3 ve altı büyüklükteki depremler genelde hissedilmezken 7 ve üstü büyüklükteki depremler yıkıcı olabilir. Sarsıntının şiddeti Mercalli şiddet ölçeği ile ölçülür. Depremin meydana geldiği noktanın derinliği de yıkım kuvveti üzerinde etkilidir, bu sebepten yeryüzüne yakın noktalarda gerçekleşen depremler daha çok hasara neden olmaktadır.
Dünya yüzeyinde gerçekleşen depremler kendilerini bazen sallantı bazen de yer değiştirme şeklinde göstermektedir. Bazen yeryüzüne yakın bir noktada güçlü bir deprem gerçekleştiğinde okyanus kıyılarında tsunamiye sebep olabilir. Depreme bağlı sarsıntılar ayrıca toprak kaymasına neden olabilirken volkanik aktiviteleri de tetikleyebilir.
Genel olarak deprem sözcüğü herhangi bir sismik olayın ürettiği (doğal bir fenomen olarak gerçekleşmiş veya insanların sebebiyet verdiği) sismik dalgaları adlandırmak için kullanılır. Depremler genellikle kırıkların (fay hatları) çatlamasıyla oluşur. Bunun yanı sıra volkanik faaliyetler, toprak kaymaları, mayın patlamaları veya nükleer patlamalar sonucunda da depremler gerçekleşebilir.

Üç çeşit kırık (fay) tipi vardır. Bunlar; Eğim atımlı ters fay, eğim atımlı normal fay ve doğrultu atımlı faylardır.
Yeryüzünde pek çok deprem eğim atımlı ve doğrultu atımlı faylardaki kırıklar sonucunda oluşur.

Normal faylar, esasen kabuğun ıraksak sınır gibi uzamış olduğu alanlarda meydana gelir. Normal faylarla ilişkili depremler genellikle 7 büyüklüğünden daha azdır. Birçok normal fay boyunca maksimum büyüklükler daha da sınırlıdır, çünkü bunların çoğu kırılgan tabakanın kalınlığının yalnızca yaklaşık 6 km olduğu İzlanda'da olduğu gibi yayılma merkezleri boyunca yer alır.

Ters faylar, yakınsak sınır gibi kabuğun kısaldığı alanlarda meydana gelir. Ters faylar, özellikle yakınsak levha sınırları boyunca olanlar, en güçlü depremlerle, mega bindirmeli depremlerle ilişkilidir, bunların neredeyse tümü 8 veya daha büyük büyüklükteki depremlerdir. Mega bindirme depremleri, dünya çapında salınan toplam sismik momentin yaklaşık %90'ından sorumludur.

Doğrultu atımlı faylar, fayın iki yakasının birbirini yatay olarak geçtiği dik yapılardır; dönüşüm sınırları, belirli bir doğrultu atımlı fay türüdür.
Doğrultu atımlı faylar, özellikle kıtasal dönüşümler, yaklaşık 8 büyüklüğünde büyük depremler üretebilir. Doğrultu atımlı faylar, neredeyse dikey olarak yönlendirilme eğilimindedir ve kırılgan kabuk içinde yaklaşık olarak 10 km (6,2 mi) genişliğe neden olur. Dolayısıyla, 8'den çok daha büyük depremlerin olması mümkün değildir.

Ek olarak, üç hata tipinde bir stres seviyeleri hiyerarşisi vardır. Bindirme fayları en yüksek, doğrultu atımlı orta faylar ve normal faylar en düşük gerilim seviyeleri tarafından oluşturulur. Bu, faylanma sırasında kaya kütlesini "iten" kuvvetin yönü olan en büyük asal gerilimin yönü dikkate alınarak kolayca anlaşılabilir. Normal faylar durumunda, kaya kütlesi dikey yönde aşağı doğru itilir, dolayısıyla itme kuvveti ("en büyük" ana gerilim) kaya kütlesinin ağırlığına eşittir. Bindirme durumunda, kaya kütlesi en az asal gerilme yönünde, yani yukarı doğru, kaya kütlesini kaldırarak "kaçar" ve böylece örtü tabakası "en az" asal gerilmeye eşittir. Doğrultu atımlı faylanma, yukarıda açıklanan diğer iki tip arasında orta düzeydedir. Üç faylanma ortamındaki gerilim rejimindeki bu farklılık, fayın boyutlarından bağımsız olarak yayılan enerjideki farklılıklara katkıda bulunan faylanma sırasındaki gerilim düşüşündeki farklılıklara katkıda bulunabilir.

Artçı sarsıntı, bir önceki deprem olan ana şoktan sonra meydana gelen bir depremdir. Kayalar arasındaki hızlı gerilim değişimleri ve ilk depremden kaynaklanan gerilim ana şokun etkilerine uyum sağlayan yırtılmış fay düzlemi etrafındaki kabukla birlikte, bu artçı şokların ana nedenleridir.
Bir artçı sarsıntı, ana şokla aynı bölgededir ancak her zaman daha küçük bir büyüklüktedir, ancak yine de daha önce ana şoktan hasar görmüş binalara daha da fazla hasar verecek kadar güçlü olabilirler.
Bir artçı ana şoktan daha büyükse, artçı ana şok olarak yeniden adlandırılır ve ilk ana şok öncü deprem olarak yeniden adlandırılır. Yer değiştiren fay düzlemi etrafındaki kabuk ana şokun etkilerine göre ayarlanırken artçı şoklar oluşur.
Artçı sarsıntılar ana depremin hissedildiği merkezde gerçekleşir ancak büyüklük olarak ondan daha küçüktür. Eğer artçı sarsıntı ana depremden daha şiddetli gerçekleşirse bilinmelidir ki artçıdan önce meydana gelen deprem ana deprem değil öncü depremdir ve artçı sarsıntı adı verilen sarsıntı aslında ana depremdir.

Yerin belirli derinliklerinde kaya tuzu, gips gibi kolay eriyen katmanların zamanla erimesiyle oluşan boşlukların çökmesiyle meydana gelen deprem türüdür.

Depremler genellikle volkanik bölgelerde meydana gelir ve oradaki tektonik fayların ve volkanlardaki magmanın hareketinden kaynaklanır.

Belirli bir bölgede meydana gelen depremler dizisidir. Artçı sarsıntılardan farkı tek bir depreme bağlı olmayışlarıdır. Esas depremden sonra ondan daha yüksek şiddette artçılar meydana gelmezken, deprem fırtınalarında bu mümkündür. Deprem fırtınasına örnek olarak 2004 yılında Yellowstone Millî Parkında meydana gelen sismik aktiviteleri verilebilir.

Depremlerin büyük çoğunluğu dünyadaki tektonik tabakaların hareketi sonucu meydana gelir. Bunun yanı sıra insanlar da deprem oluşumuna neden olabilir. Büyük barajlar ve köprüler inşa ederken, toprağı delerken, kömür madeni kazarken veya petrol kuyuları açarken insanlar yapay depremlere sebebiyet verebilirler. Bunun en bilinen örneklerden biri 2008 yılında Çin'in Sichuan kentindeki Zipingpu Barajı'nın çökmesi sonucu oluşan ve 69.227 kişinin ölümüne sebep olan yapay depremdir.

Dünyada her yıl yaklaşık 500.000 deprem meydana gelmekte ve bunların 100.000 kadarı hissedilmektedir. Guatemala, Şili, Peru, Endonezya, İran, Pakistan, Portekiz, Türkiye, Yeni Zelanda, Yunanistan, İtalya, Japonya ve ABD gibi ülkelerde sıklıkla ve küçük şiddetlerde depremler meydana gelmektedir.
Büyük şiddette depremler az sıklıkla gerçekleşir. Örneğin; Kabaca günde 10 kez gerçekleşen depremlerin çoğunun 4 büyüklüğünde olması 5 büyüklüğüne göre daha olasıdır. Yine örneğin; İngiltere'de her yıl 3.7-4.6 büyüklükleri arası depremler ve 10 yıl içinde 4.7-5.5 büyüklüklerinde depremler görülürken 5.6 ve üstü büyüklükteki depremler 100 yılda bir görülebilmektedir. Buna Gutenberg-Richter kanunu denilmiştir.
Yine USGS'ye göre 1900 yılından bu yana yılda ortalama 18 adet 7.0-7.9 büyüklükleri arasında deprem meydana gelirken 8.0 ve üstü bir deprem yılda ortalama yalnızca bir kez gerçekleşmektedir.
Yakın tarihte ise 7.0 ve üstü büyüklükteki depremlerin sıklığının azaldığı görülmektedir.

Bir depremin büyüklüğünü tanımlamak için kullanılan araçsal ölçekler, 1930'larda Richter büyüklük ölçeği ile başladı. Deprem genliğinin nispeten kolay bir ölçümüdür ve 21. yüzyılda en az düzeyde kullanılır.
Sismik dalgalar, Dünya'nın iç kısmından geçer ve büyük mesafelerde sismograflar tarafından kaydedilebilir. Yüzey dalgası büyüklüğü, 1950'lerde uzak depremleri ölçmek ve daha büyük olayların doğruluğunu artırmak için bir araç olarak geliştirildi. Moment büyüklük ölçeği yalnızca şokun genliğini ölçmekle kalmaz aynı zamanda sismik momenti de hesaba katar (toplam kırılma alanı, fayın ortalama kayması ve kayanın katılığı). Japonya Meteoroloji Ajansı sismik şiddet ölçeği, Medvedev–Sponheuer–Karnik ölçeği ve Mercalli şiddet ölçeği, gözlemlenen etkilere dayalıdır ve sarsıntının şiddetiyle ilişkilidir.
Depremler sismograflarla uzun mesafelerde ölçülür çünkü sismik dalgalar dünyanın iç kısmı boyunca hareket eder. Depremin kesin büyüklüğü Moment magnitüd ölçeği numaralandırması (ya da eskiden kullanımda olan Richter ölçeği) ile tespit edilir. Buna göre 7 ve üstü depremler yıkıcı türlerdendir. Hissedilen şiddet ise Mercalli şiddet ölçeği ile ölçülür (2-12 şiddeti).

Her deprem, kayaların içinden farklı hızlarda geçen farklı türde sismik dalgalar üretir:

Boyuna P dalgaları (şok veya basınç dalgaları)
Enine S dalgaları (her iki vücut dalgası)
Yüzey dalgaları – (Rayleigh dalgası ve Love dalgaları)

Katı kaya boyunca sismik dalgaların Yayılma hızı yakl. ortamın yoğunluk ve esneklik değerlerine bağlı olarak 3 km ile 13 km arasındadır.
Dünyanın iç kesimlerinde, şok veya P dalgaları S dalgalarından çok daha hızlı hareket eder (yaklaşık ilişki 1.7:1). Merkez üssü'nden gözlemevine seyahat süresindeki farklılıklar mesafenin bir ölçüsüdür ve Dünya'daki hem deprem kaynaklarını hem de yapıları görüntülemek için kullanılabilir. Ayrıca, hipomerkez derinliği kabaca hesaplanabilir.

Üst kabuk toprakları ve pekişmemiş tortular: saniyede 2-3 km (1,2-1,9 mi)
Üst kabuk katı kaya: saniyede 3-6 km (1,9-3,7 mi)
Alt kabuk: saniyede 6-7 km (3,7-4,3 mi)
Derin manto: saniyede 13 km.

Hafif tortular: saniyede 2-3 km (1,2-1,9 mi)
Yerkabuğu: saniyede 4-5 km (2,5-3,1 mi)
Derin manto: saniyede 7 km

Sonuçta, uzaktaki bir depremin ilk dalgaları, Dünya'nın mantosu yoluyla bir gözlemevine ulaşır.
Ortalama olarak depreme olan kilometre mesafesi, P ve S dalgası arasında geçen saniye sayısının 8 katı olarak kilometredir. Hafif sapmalar yüzey altı yapısının homojen olmamasından kaynaklanır. Sismogramların bu şekilde analiz edilmesiyle, Dünya'nın çekirdeğinin yeri 1913 yılında Beno Gutenberg tarafından belirlendi.
S dalgaları ve daha sonra gelen yüzey dalgaları, P dalgalarına kıyasla hasarın çoğunu oluşturur. P dalgaları malzemeyi ilerledikleri yönde sıkıştırıp genişletirken, S dalgaları zemini yukarı, aşağı ve ileri geri sallar.
Depremler sadece şiddetlerine göre kategori

Rüzgâr ya da yel, hava veya diğer gazların gezegen yüzeyine göre doğal hareketidir. Rüzgârlar, onlarca dakika süren fırtınalardan, kara yüzeylerinin ısınmasıyla oluşan ve birkaç saat süren yerel meltemlere, Dünya'nın iklim bölgeleri arasındaki güneş enerjisinin soğurulma farkından kaynaklanan küresel rüzgârlara kadar çeşitli ölçeklerde oluşur. Büyük ölçekli atmosferik dolaşımın iki ana nedeni, ekvator ve kutuplar arasındaki farklı ısınma ve Dünya'nın dönüşüdür (Coriolis etkisi). Tropik ve subtropik bölgelerde, arazi ve yüksek platolar üzerindeki alçak ısıl dolaşımlar muson sirkülasyonlarını yönlendirir. Kıyı bölgelerinde deniz meltemi/kara meltemi döngüsü yerel rüzgârları belirler. Değişken arazi yapılı bölgelerde dağ ve vadi meltemleri hakimdir.
Rüzgârlar genellikle uzaysal ölçek, hız ve yönlerine, onlara neden olan kuvvetlere, oluştukları bölgelere ve etkilerine göre sınıflandırılır. Rüzgârın hızı, ilgili gaz yoğunluğu, enerji içeriği veya rüzgâr enerjisi gibi çeşitli özellikleri vardır.
Meteorolojide rüzgâr genellikle güçlerine ve rüzgârın estiği yöne göre anılır. Yön kuralları, rüzgârın nereden geldiğini ifade eder; bu nedenle, "batı" rüzgârı batıdan doğuya, "kuzey" rüzgârı güneye doğru eser vb.
Yüksek hızlı rüzgârın kısa patlamalarına rüzgâr esintisi denir. Orta süreli (yaklaşık bir dakika) şiddetli rüzgârlara bora denilir. Uzun süreli rüzgârların esinti, fırtına, tornado, kasırga ve kasırga gibi ortalama güçleriyle ilişkilendirilen çeşitli adları vardır.
Uzayda Güneş rüzgârı, gazların veya yüklü parçacıkların Güneş'ten uzaya hareketidir, gezegensel rüzgâr ise gezegenin atmosferinden uzaya hafif kimyasal elementlerin gaz çıkışıdır.
Güneş Sistemi'ndeki bir gezegende gözlenen en güçlü rüzgârlar Neptün ve Satürn'de oluşur.
Hava hareketlerinin temel sürücüsü, atmosfer basıncının bölgeler arasında farklı değerlerde bulunmasıdır. Rüzgâr, alçak basınçla yüksek basınç bölgeleri arasında yer değiştiren hava akımıdır, daima yüksek basınç alanından alçak basınç alanına doğru hareket eder. İki bölge arasındaki basınç farkı ne kadar büyük olursa, hava akım hızı o kadar fazla olur. Rüzgâr sahip olduğu hıza göre esinti, fırtına gibi isimler alır.
Rüzgârın yönü rüzgâr gülü, hızı ise anemometre ile ölçülür. Anemometre, rüzgârın bir pervaneyi döndürme hızından yararlanarak rüzgâr hızını gösteren basit ölçü aletidir. Yükseklerdeki rüzgârlar, balonlar yardımı ile ölçülmektedir. Yükselme hızı bilinen balonlar belli yüksekliğe gelince rüzgâr hızı ile yol almaya başlar. Balonun hareketi gözlenir, trigonometrik hesaplarla balonun birim zamanda kat ettiği yol hesaplanır ve buradan da rüzgârın hızı bulunur. Daha hassas ölçümler için balon ya radarla takip edilir veya balona bir telsiz vericisi monte edilir.
Okyanuslardaki akıntıların ve dalgaların oluşmasına neden olup, kıyıların şekillenmesinde etkilidir. Kıyılarda kıyı oku, tombolo, lagün, falez gibi şekillerin oluşumu dalgalarla ilgilidir. Karada ise özellikle çöllerde etkilidir. Çöllerde akarsu, buzul ve dalgalar etkili olmadığından tek şekillendirici güç rüzgârlardır. Kumul, tafoni, yardang, çöl kaldırımı gibi şekiller rüzgâr ile ilişkilidir. Rüzgârların bitki sporlarını taşıyarak çiçeklerin döllenmesini sağlaması bitki neslinin devamı açısından çok önemlidir. Yel değirmeni ve yelkenli gemilerde gücünden yararlanılan rüzgâr, orman yangınlarında olumsuz etki yaparak yangının büyümesine neden olur.

Yüksek basınç alanından, alçak basınç alanına akarken: 

Dünya'nın hareketleri
Yüzey sürtünmeleri
Yerel ısı yayılması
Başka atmosfer olay ve oluşumları
Yeryüzünün topografik yapısı
rüzgârın yönü ve türbülansın varlığı veya yokluğu gibi niteliklerini değiştirir.
Rüzgâr, alçak (siklon) ve yüksek (antisiklon) alanlarda farklı özellikler taşır.
Siklon içerisinde;

Basınç radyal olarak içe doğru,
Santrifüj kuvvetler dışa doğru,
Coriolis kuvvet dışa doğru
etki eder.
Antisiklon içerisinde;

Basınç değişmesi radyal olarak dışa doğru,
Santrifüj kuvvet dışa doğru,
Coriolis kuvvet içe doğru etki eder.
Bütün bunların etkisi sonucunda rüzgâr eşbasınç çizgilerine dik olarak yoluna devam eder. Bu hatların çizilmesiyle meteoroloji haritaları elde edilir. Yüzey sürtünmeleri ve Coriolis kuvveti rüzgârın eşbasınç çizgilerine dik yönünü saptırabilir. Denizlerde bu sapma açısı 20°, karalarda ise 30° ile 45° arasında olabilir.
Atmosferin alt tabakalarında meydana gelen rüzgârlarda, yerin ısı ve mekanik özelliklerinden dolayı türbülans oluşur. Türbülans yapmadan basınç alanları arasında dolaşan rüzgârlara, meyilli rüzgârlar denir. Eğer karadan denize doğru hafif meyilli eserse logaritmik olarak alçalan bir spiral hat çizerek ilerler. Düz bir hat yerine spiral çizilmesine yol açan kuvvet yine Coriolis kuvvetidir. Kuzey yarımkürede bu spiralin dönüşü saat ibresi yönünde, güney yarımkürede saat ibresinin tersi yönündedir. Atmosferin üst tabakalarında rüzgâr hızı saatte 400 km'ye kadar çıkabilir.

Bölgelere ve meydana geliş nedenlerine göre farklı isimler alır.
Atmosferdeki genel hava dolaşımına bağlı olarak meydana gelen Sürekli rüzgârlar:

Kutup rüzgârları: Kutuplardan 60. enlemlerdeki alçak basınç alanlarına doğru eserler.
Batı rüzgârları: 30° enlemlerindeki Dinamik yüksek basınç alanından ve 60° enlemlerindeki dinamik alçak basınç arasında kuvvetli eserler.
Alizeler: Kuzey yarımkürede kuzeydoğu yönünden, güney yarımkürede güneydoğu yönünden devamlı ve kuru esen rüzgâr. Alizeler 30° enlemlerindeki dinamik yüksek basınç alanından ekvatordaki tropikal alçak basınç alanlarına doğru eser.
Yaz ve kış atmosfer basıncında ters yönde değişiklik olması ve bölgede basınç alanları arasında büyük fark olmasından meydana gelen rüzgârlara ise muson rüzgârları denir. Yazın karaya, kışın denize doğru eser. Kış musonu soğuk ve kuru, yaz musonu oldukça nemlidir.
Rüzgârlar bulundukları bölgeye göre de özellikler taşırlar:

Meltem; kara ile deniz arasında eser. Öğle vakitleri karalar ısınıp, alçak basınç sahası meydana getirince denizden karaya doğru eser. Gece bunun tesiri çok daha yavaş olur. Bu hava akımları vadilerle dağlar arasında da meydana gelir.
Soğuk mahallî (yerel) rüzgârlar zaman zaman meydana gelen basınç farkından olur. Adriyatik Denizi ile Fransa'nın Akdeniz sahillerinde eser. Bora ismini de alır.
Sıcak yerel rüzgârlar, İsviçre Alpleri kuzey yamaçlarını etkileyen kuru sıcak rüzgârlardır. Fön rüzgârı (Föhn) dağdan aşağı doğru esen rüzgârın adyabatik olarak ısınmasıyla oluşur.

Rüzgârlar estikleri yönlere göre isim alırlar. Kuzeyden esene yıldız, güneyden esene kıble, doğudan esene gündoğusu, batıdan esene günbatısı, kuzeydoğudan esene poyraz, kuzeybatıdan esene karayel, güneydoğudan esene keşişleme, güneybatıdan esene ise lodos denir.
Türkiye'de Marmara, Trakya, Akdeniz, Karadeniz kıyılarında genellikle kuzey ve kuzeydoğuda poyraz rüzgârları hâkimdir. Bu rüzgârlar bahar aylarında bol miktarda yağış getirir. İç bölgelerde kuzey ve güneyden gelen rüzgârlar hâkimdir. Güneybatıdan esen lodos sıcak ve bunaltıcıdır. Ege'de esen deniz meltemine imbat denir.
Yıldız, kıble gibi adlar İstanbul merkez alınarak konulmuş adlardır. Uluslararası literatürde yönlere göre isimlendirilir (kuzey, kuzeydoğu, batı gibi). Antalya'da "Lodos" denizden karaya eser, Sinop'ta ise karadan denize eser. Lodos yön belirtir ve güneybatıdan esen rüzgârı tanımlar. Yani onun karadan denize mi, denizden karaya mı estiği, karanın nerede denizin nerede olduğuna bağlıdır.
Yaşadığımız atmosfer, oksijen başta olmak üzere çeşitli gazlardan oluşmuştur. Gazlar hava moleküllerini meydana getirirler. Basınç değişimlerine göre bu hava molekülleri, durağan halden harekete geçerler. Bir bakıma rüzgâr, havanın yeryüzüne paralel gibi görülen ama aslında böyle olmayan bir hava harekettir. Hava, daima yüksek basınç merkezinden alçak basınç merkezine doğru hareket eder. Bu basınç farkı sonucunda rüzgâr doğar. Basınç farkının oluşma sebeplerinin başında ısınan havanın yükselmesi gibi bilinmesi gereken faktörler vardır. Bu basınç alanları kendiliğinden oluşamazlar. Sıcaklık birinci etkendir. 

Genel hava basıncının etkisiz, durgun olduğu zamanlarda gece ve gündüz arası sıcaklık farklarının yaptığı basınç farklarından oluşan rüzgârlardır. Gündüzleri karalar, denizlerden daha çabuk ısınırlar. Dolayısıyla deniz üzerinde yüksek, kara üzerinde de bir alçak basınç alanı oluşur. Bunun sonucunda denizden karaya doğru bir rüzgâr başlar. Bu rüzgâra deniz meltemi denir. Bu rüzgâr hızı, sıcaklık arttıkça artarak ve öğlen saatlerinde en fazla hızına ulaşır. Güneş batıp ve hava karardığında ise tüm bunların tam tersi yaşanır. Kara daha çabuk soğuduğu için bu seferde karadan denize bir rüzgâr esmeye başlar. Buna da kara meltemi denir.

Bölgelerde genelde esen hakim rüzgârlardır. Dolayısıyla bölgesel isimlerle söylenirler. Bu rüzgârlar atmosferde gezen gezici alçak ve yüksek basınç merkezlerinin yaptığı rüzgârlardır. 

Kuzeyli olan rüzgârlar (yıldız, poyraz, karayel) özellikle kış aylarında havayı soğutucu etki yaparlar. Güneyli rüzgârlar ise ısıtıcı etki yaparlar.
Aralık ayı sonu, ocak ve şubat aylarınca oldukça şiddetli lodos rüzgârları görülür. İstanbul'a denizden gelen bu rüzgâr denizi kabartarak, deniz ulaşımına ve denizcilere olumsuz etki yapar. Lodos Ege ve Akdeniz'de de kış aylarında şiddetli eser. Yaz aylarında ise genelde kuzeyli rüzgârlar hakimdir.

Denizüstü rüzgâr tarlalarının listesi
Yel değirmeni
Rüzgâr gücü
Rüzgâr çiftliği
Rüzgâr türbini
Rüzgâr türbini tasarımı
Muson rüzgârları
Rüzgâr sapması
Rüzgâr hızı
Rüzgâr tulumu
Rüzgâr sörfü
Rüzgâr gülü
Rüzgâr yönü
Rüzgâr atlası
Rüzgâr makası
Rüzgâr tüneli
Rüzgâr dalgaları
Rüzgâr güç endüstrisi
Rüzgâr çanı
Sürekli rüzgâr
Batı rüzgârları
Kutup rüzgârları
Rüzgâr Kulesi
Ülkelere göre rüzgâr gücü
Güneş rüzgârı
Kumul

Küresel yüzey rüzgârlarının güncel haritası

Yağmur, atmosferik su buharından yoğunlaşan ve daha sonra yerçekiminin etkisiyle düşen su damlacıklarıdır. Yağmur, su döngüsünün önemli bir bileşenidir ve Dünya'daki tatlı suyun çoğunun birikmesinden sorumludur. Hidroelektrik santralleri, mahsul sulama ve birçok ekosistem türü için uygun koşullar için su sağlar.
Yağmur damlaları sadece saf sudan oluşmaz; atmosferde bulunan gazlar ve parçacıklar ile etkileşime geçerek kimyasal bileşimi değişebilir. Özellikle sanayi bölgelerinde, sülfür dioksit (SO₂) ve azot oksitler (NOₓ) gibi kirleticiler atmosferde su buharıyla birleşerek sülfürik ve nitrik asit oluşturur. Bu durum "asit yağmuru" olarak adlandırılan çevresel soruna neden olur. Asit yağmurları, ormanların zarar görmesine, göllerdeki canlı yaşamının bozulmasına ve tarihi yapıların aşınmasına yol açabilir.
Yağmur oluşumunun başlıca nedeni, hava cepheleri olarak bilinen üç boyutlu sıcaklık ve nem karşıtlıkları bölgeleri boyunca hareket eden nemdir. Yeterli nem ve yukarı doğru hareket varsa, yağış kümülonimbus (gök gürültüsü bulutları) gibi konvektif bulutlardan (güçlü yukarı doğru dikey hareket gösterenler) düşer ve dar yağmur bantları halinde organize olabilir. Dağlık alanlarda, yamaç yukarı akışının arazinin rüzgar alan taraflarında en üst düzeye çıktığı ve nemli havanın yoğunlaşıp dağların yamaçları boyunca yağmur olarak düşmesini zorladığı yerlerde yoğun yağış mümkündür. Dağların rüzgar altı tarafında, yamaç aşağı akışın neden olduğu kuru hava nedeniyle çöl iklimleri var olabilir ve bu da hava kütlesinin ısınmasına ve kurumasına neden olur. Muson çukurunun veya intertropikal yakınsama kuşağının hareketi, savan iklimlerine yağışlı mevsimleri getirir.
Yağmur taneleri düşme esnasında kuru havadan geçerken bir kısmının veya tamamının buharlaşması sonucu bulut tabandan aşağı doğru sünüyormuş gibi görünür buna virga denilir. Bilim insanlarının yağmurun oluşumu ve yağışı ile ilgili açıklamaları Bergeron Süreci olarak adlandırılır. Ayrıca yazın bazı günlerde bulut olduğu halde yağmur yağmamasının sebebi hava kütlesinin taşıdığı toplam su miktarının az olması sebebiyle yeterince yağış yapacak kadar yoğunlaşmamasıdır. Yapay yağmurlar ise havanın bulutlu olduğu günlerde bulutlara gümüş iyodür bulutu sıkılarak yağdırılır. Havada bulut olmazsa asla yapay yağmur yağdırılamaz.
Kentsel ısı adası etkisi, şehirlerin rüzgâr altı yönünde hem miktar hem de yoğunluk olarak yağış artışına yol açar. Küresel ısınma ayrıca, doğu Kuzey Amerika'da daha ıslak koşullar ve tropiklerde daha kuru koşullar dahil olmak üzere, küresel olarak yağış düzeninde değişikliklere neden olmaktadır. Antarktika en kurak kıtadır. Kara üzerindeki küresel ortalama yıllık yağış 715 mm'dir, ancak tüm Dünya üzerinde 990 mm'dir. Köppen sınıflandırma sistemi gibi iklim sınıflandırma sistemleri, farklı iklim rejimleri arasında ayrım yapmaya yardımcı olmak için ortalama yıllık yağışı kullanır. Yağış, yağmur ölçerler kullanılarak ölçülür. Yağış miktarları hava durumu radarı ile tahmin edilebilir.

Hava su buharı içerir ve kuru havanın belirli bir kütlesindeki su miktarına, karışım oranı denir ve kilogram kuru hava başına gram su (g/kg) olarak ölçülür.
Havadaki nem miktarına genellikle bağıl nem de denir. Bağıl nem, belirli bir hava sıcaklığında havanın tutabileceği toplam su buharı yüzdesidir. Bir hava parçasının doymadan (yüzde 100 bağıl nem) ve bir buluta (Dünya yüzeyinin üzerinde asılı duran, görünür ve küçük su ve buz parçacıkları grubu) dönüşmeden önce ne kadar su buharı içerebileceği, sıcaklığına bağlıdır. Daha sıcak hava, doymadan önce daha soğuk havadan daha fazla su buharı içerebilir. Bu nedenle, bir hava parçasını doyurmanın bir yolu onu soğutmaktır. Çiy noktası, hava parçasının doyması için soğutulması gereken sıcaklıktır.
Havayı çiğlenme noktasına kadar soğutmak için dört ana mekanizma vardır: adiabatik soğutma, iletken soğutma, radyasyonel soğutma ve buharlaştırıcı soğutma. Adiabatik soğutma, hava yükselip genişlediğinde oluşur. Hava, konveksiyon, büyük ölçekli atmosferik hareketler veya dağ (orografik kaldırma) gibi genellikle bir yüzeyden diğerine, örneğin sıvı bir su yüzeyinden daha soğuk bir karaya üflenerek fiziksel bir engel nedeniyle yükselebilir. İletken soğutma, hava daha soğuk bir yüzeyle temas ettiğinde meydana gelir.. Radyasyonel soğutma, havadan veya altındaki yüzeyden kızılötesi radyasyon yayılması nedeniyle oluşur.. Buharlaştırıcı soğutma, buharlaşma yoluyla havaya nem eklendiğinde olur ve bu da hava sıcaklığının yaş ampul sıcaklığına veya doygunluğa ulaşana kadar soğumasını sağlar.
Su buharının havaya eklenmesinin başlıca yolları, rüzgarın yukarı doğru hareket alanlarına yakınsaması, yukarıdan düşen yağış veya virga, gündüz ısınması ile okyanusların, su kütlelerinin veya ıslak toprakların yüzeyinden suyun buharlaşması, bitkilerin terlemesi, daha sıcak su üzerinde hareket eden soğuk veya kuru hava ve havanın dağların üzerinden kaldırılmasıdır. Su buharı normalde bulutları oluşturmak için toz, buz ve tuz gibi yoğunlaşma çekirdeklerinde yoğunlaşmaya başlar. Hava cephelerinin yükseltilmiş kısımları (bunlar doğası gereği üç boyutludur) Dünya atmosferinde altostratüs veya sirrostratüs gibi bulut kümeleri oluşturan geniş yukarı doğru hareket alanlarını zorlar.
Stratüs, soğuk ve kararlı bir hava kütlesinin sıcak bir hava kütlesinin altında sıkıştığında oluşma eğiliminde olan kararlı bir bulut kümesidir. Ayrıca rüzgarlı koşullarda taşınım sisinin kalkması nedeniyle de oluşabilir.

Birleşme, su damlacıkları birleşerek daha büyük su damlacıkları oluşturduğunda meydana gelir. Hava direnci genellikle bir buluttaki su damlacıklarının hareketsiz kalmasına neden olur. Hava türbülansı olduğunda, su damlacıkları çarpışır ve daha büyük damlacıklar yaparlar.
Bu daha büyük su damlacıkları alçaldıkça, birleşme devam eder, böylece damlalar hava direncini aşacak ve yağmur olarak düşecek kadar ağırlaşır. Birleşme genellikle donma noktasının üzerindeki bulutlarda oluşur ve ılık yağmur süreci olarak da bilinir. Donma noktasının altındaki bulutlarda, buz kristalleri yeterli kütle kazandığında düşmeye başlar. Bu genellikle kristal ve komşu su damlacıkları arasında meydana geldiğinde birleşmeden daha çok kütle gerektirir. Bu süreç sıcaklığa bağlıdır, çünkü aşırı soğumuş su damlacıkları yalnızca donma noktasının altındaki buluttadır. Ayrıca, bulut ve yer seviyesi arasındaki büyük sıcaklık farkı nedeniyle, bu buz kristalleri düştükçe eriyip yağmura dönüşebilir.
Yağmur damlaları 0,1 ila 9 mm ortalama çap aralığında boyutlara sahiptir ancak daha büyük boyutlarda parçalanma eğilimi gösterirler. Daha küçük damlalara bulut damlacıkları denir ve şekilleri küreseldir. Bir yağmur damlasının boyutu arttıkça şekli daha basık hale gelir ve en büyük kesiti yaklaşan hava akışına bakar. Büyük yağmur damlaları, hamburger ekmeği gibi tabana doğru giderek düzleşir; çok büyük olanlar ise paraşüt şeklini alır.

Kar, beyaz, parlak, çoğunlukla altıgen şekilli, buz kristallerinden oluşan bir yağış çeşididir. Buz kristalleri 0 °C altında su buharının yoğunlaşması ile oluşur.
Çok sayıda kar kristal çeşidi olmasına rağmen hepsi altı köşelidir. Kar tanelerinin kristal yapıları birbirinin tıpa tıp aynısı değildir. Mikroskopla büyütülen kar taneleri üzerinde yapılan araştırmalarda, kristal yapıları birbirinin aynı olan iki kar tanesine rastlanmamıştır. Kar kristalleri üzerinde ilk araştırmaları yapan Amerikalı Wilson Bentley, gördüğü muhteşem sanat karşısında adeta büyülenmiş ve elli yıl boyunca sürekli kar kristali fotoğrafı çekmiştir. Elde ettiği 6.000 fotoğraf içinde kristal yapıları birbirinin aynı olan iki kar tanesine rastlayamamıştır. Daha sonraları diğer bilim adamlarının sürdürdüğü çalışmalar neticesinde şimdiye kadar kar tanecikleri arasında aynı büyüklükte, aynı şekilde ve aynı sayıda su molekülü ihtiva eden iki kristal bile bulunamamıştır.
Kar kristallerinin şekillerinin çok fazla çeşitlilik göstermesi, popüler olan "birbirine benzer iki tane yok" ifadesine yol açmıştır. İstatistik olarak mümkün olmasına rağmen, yere inerken kristalin maruz kaldığı sıcaklık ve nem çok fazla değişkenlik gösterdiği için aynı şekilde iki kristal oldukça ender oluşur. 1885 yılından itibaren mikroskopla fotoğraflama yöntemi ile ikiz kar kristali arama girişimleri sonucunda bugün binlerce kar kristalinin farklı varyasyonlarını bilmekteyiz. Aynı koşullarda oluşan kar kristallerinin birbirlerine benzer olmaları, oluşum ortamları birbirine ne kadar çok benzerse, o kadar olasıdır. Birbirinin aynısı iki kar kristali 1988 yılında Amerika Birleşik Devletleri'nin Wisconsin eyaletinde tespit edilmiştir.
Çapları 2–4 mm, ağırlıkları ise yaklaşık 0,005 gram olan kar tanecikleri havanın gösterdiği direnç sebebiyle süzülerek (limit hızla) yere inerler. Bu inme sırasında tanecikler birbirlerini ittiklerinden yapışmazlar. Özelliklerini koruyarak yere inerler. Bunlar güneş ışığını tamamen yansıttıkları için beyaz olarak görülürler. Kar yağışı genellikle hava sıcaklığı -4 °C ilâ -20 °C arasındayken olur. Bu yağış, sıcaklık sıfırın altında birkaç derece olduğunda ağır, nemli, ebatları bir santimetreye ulaşan parçalar halinde gerçekleşir. “Lapa lapa kar yağması” tabiri bu durum için kullanılır. Atmosfer ile toprağın sıcaklıkları eşit olursa yüzeye ulaşan kar hemen erimez. Toprak sıcaklığı atmosfer sıcaklığının üzerinde ise, yere düşen kar kısa sürede erir.
Dünya üzerinde bir bölgede, kar yağışı olma ihtimali, o bölgenin ekvatordan uzaklık ve deniz seviyesinden yüksekliği ile doğru orantılıdır. Buna rağmen ılıman bölgelerin kara iklimi görülen kısımlarında, ekvatordan uzaklık ve denizden yükseklik şartları yeterli durumda olmasa bile, kar yağışı görülür. Yapılan araştırmalarda bütün yağışların altı veya sekizde birinin kar olarak gerçekleştiği anlaşılmıştır. Karın, tarım toprağını koruması ve nemli tutmasında önemi büyüktür. Kar, yeryüzü ve yeraltı su rezervlerinin ana kaynağıdır.
Kar, -8 °C'de, bitkilerin üzerinde ince bir hava tabakası bırakarak, bu bölgeyi 0 °C olacak şekilde örter. Kış boyunca toprak ve bitkileri donmaktan koruyan kar, ilkbaharda sıcaklığın artmasıyla eriyerek nehirlere ulaşır. Ayrıca kışın yağan ve dörtte üçü üst kısımlarda kalan kar, yaz kuraklığına karşı da toprağı ve bitkileri korumuş olur. Karda bulunan amonyak, kar erimesiyle birlikte toprakta kalır. Bu amonyak, azot bakterileri tarafından kalsiyum nitrat gibi azot tuzlarına çevrilerek bitkilerin azot ihtiyacını karşılar.

Kar, büyük hava sisteminin parçası bulutların içinde gelişir. Bulutlardaki kar kristali gelişiminin fiziği, nem içeriği ve sıcaklıkları içeren karmaşık birçok değişkenden kaynaklanır. Düşen ve düşmüş kristallerin ortaya çıkan şekilleri birçok temel şekil ve bunların bileşimleri halinde sınıflandırılabilir. Nadiren çok soğuk bir sıcaklık tersine çevirme varken açık gökyüzü altında bazı plaka benzeri, dendritik ve yıldız şekilli kar taneleri oluşabilir.

Genellikle çapları 2-4 mm, ağırlıkları ise yaklaşık 0,005 gram'dır. Kar tanesi, oluşmaya başladığı zamanki sıcaklığa ve neme göre şekil alır. Nadiren yaklaşık -2 °C derecede kar taneleri simetrik üçgen şeklinde oluşur. Kar tanelerinin çoğu çıplak gözle düzensiz görünür, ama resimlerde şekillerin çekiciliği nedeniyle mükemmele yakın görülebilir. İnce ve düz şekilli kristaller hava 0 °C ila -3 °C arasında oluşur. -3 °C ila -8 °C arasında kristaller iğne, içi boş sütunlar veya prizmalar (uzun ince kalem şekli) şeklinde oluşur. -8 °C. ila -22 °C arasında tabak şekline döner ve bazen dallı ve dendritik özellikler taşır. Sıvı ile buz arasındaki buhar basıncının maksimum farkı yaklaşık -15 °C derecede görülür ve bu ısıda kristaller sıvı damlacıklarını tüketerek hızla büyürler. -22 °C derece altında kristaller sütun şekline girer ancak çok daha karmaşık büyüme modellerine de sahiptir. Sütunlar, düzlemler, yan-düzlemler, kurşun-rozetler gibi şekiller oluşur. Eğer bir kristal yaklaşık −5 °C derecede sütun şeklinde bir büyüme eğiliminde ise, bu sütunlar daha sıcak bir havaya rastladığında sütunun sonunda bir tabak-plaka veya dendritik şekiller oluşur ve bu kristallere "şapkalı sütun" denir.

Dünyada kutup bölgeleri ve ılıman iklimin iç kısımları kar yağışının yoğun olduğu bölgelerdir. Kar yağış sınırı, kuzey yarımkürede 30° enlemini, Güney yarımkürede 25-30° enlemleri aralığını takip eder. Dağlık alanlarda yükselti nedeniyle kar yağışı artar. Kar yağış sınırının en yüksek olduğu alan subtropikal çöl alanlarıdır.

Kar tanelerinin şekli ve niteliğine göre değişik isimlendirmeler yapılır: 

Lapa lapa: Durgun havada, çok soğuk olmayan ortamda birleşen kar tanelerinin çapı 1 cm'ye yaklaşır. İri taneler halinde gerçekleşen yağışa kuşbaşı kar veya lapa lapa adı verilir.
Sulusepken: Atmosferin üst kısımlarında fazla soğuk olmayan havada oluşan kar taneleri, yere yakın alanlarda artan sıcaklıktan dolayı erirler. Erime ile yağmur veya karla karışık yağmur oluşur. Bu yağışa sulu kar veya sulu sepken adı da verilir.
Graupel (Bulgur): Normal kar tanelerinden daha küçük, yuvarlak, sert taneciklerdir. Çevresi ince bir buz tabakası ile kaplı olan taneler yere hızlı düşer ve zıplar.
Kuru kar: Aşırı soğuk ve nem oranının düşük olduğu havalarda, çapı 1 mm'den küçük kar kristalleri oluşur. Yerde ince bir kar tabakası oluşturan kar hemen erimediğinden çevreyi ıslatmaz.
Tipi: Kar yağışının, 56 km/s'tan hızlı rüzgarlarla birlikte oluştuğu durumdur. Görüş mesafesi düşer, yürüyüş güçleşir.

Kar ayakkabısı
Kar fırtınası
Kar temizlenmesi
Kar küreği
Kar temizleme aracı
Kar temizleme makinesi
Kar eritme sistemi
Kar aracı
Kar maskesi
Kar zinciri
Kırağı
Çığ

Bulut, serbest bir hava kütlesinde toplanmış, gözle görülebilir su damlacıkları, buz kristalleri veya her ikisinin karışımından oluşan yapıdır. Bulutlar yer seviyesinden yüksekte bulunur. Yer seviyesinde oluşan sığ bulut katmanları ise sis olarak adlandırılır.
Atmosferde yoğunlaşan su buharı küçük su damlacıklarını ve genellikle 0,01 mm çapındaki buz kristallerini meydana getirir. Milyarlarca damlacık ve kristal bir arada bulut denilen yapıyı oluşturur. Bulutlar tüm görünür dalga boyutlarını yansıtır. Genellikle beyazdır ancak gri veya siyah olarak da görünebilirler. Gri ya da siyah görünmelerinin sebebi, kalınlıkları nedeniyle güneş ışığının geçmesine izin vermemeleridir.

Bulutlar görünüşlerine göre adlandırılırken başlıca dört Latince kökenli kelime ve bunlardan türetilmiş ekler kullanılır:

Sirrüs ailesi: Cirrus sözcüğü Latincede "kıvrım" veya "bukle" anlamına gelir. Birleşik isimlerde sirrüs sözcüğü bazen sirro- şeklinde önek olarak kullanılır: sirrostratüs vs. Sirrüs ailesindeki bulutlar bazen "lifli" veya "at kuyruğu" şeklinde tanımlanırlar.
Kümülüs ailesi: Cumulus sözcüğü Latincede "yığın" anlamına gelir ve bir şeyin birikmesini anlatmakta kullanılır. Birleşik isimlerde kümülüs sözcüğü bazen kümülo- şeklinde önek olarak kullanılır: kümülonimbüs vs.
Stratüs ailesi: Stratus sözcüğü Latincede "yayılmış" anlamına gelir. Birleşik isimlerde stratüs sözcüğü bazen strato- şeklinde önek olarak kullanılır: stratokümülüs vs.
Nimbüs ailesi: Nimbus sözcüğü Latincede "bulut" veya "hale" anlamına gelir. Birleşik isimlerde stratüs sözcüğü bazen nimbo- şeklinde önek olarak kullanılır: nimbostratüs vs. Nimbüs ailesi "yağış taşıyan" bulutlardır.
Bunlar haricinde kullanılan bir diğer önek olan alto- Latince altus "yüksek" sözcüğünden gelmesine rağmen adında alto bulunan bulutlar genellikle orta seviye bulutlarıdır.

Bulutlar deniz seviyesinden yüksekliklerine göre yüksek, orta ve alçak derece bulutları olmak üzere 3 ana gruba ayrılırlar. Yaygın sınıflandırma şöyledir: 

Yüksek seviye 5–13 km (16.500-42.500 ft)
Orta seviye 2–7 km (6.500-23.000 ft)
Alçak seviye 0–2 km (0-6.500 ft)
Bulutlar fiziksel özelliklere göre sınıflandırılırlar. Başlıca on adet bulut tipi vardır: stratüs, kümülüs, stratokümülüs, kümülonimbüs,altostratüs, nimbostratüs, altokümülüs, sirrostratüs, sirrokümülüs ve sirrüs.
Stratüs:
Bulutlardan en alçakta bulunan tür stratüstür. Genellikle geniş bir alana yayılan stratüsler gri tonlarda olur. Bu bulutlara deniz kıyılarında ve dağ eteklerinde sık rastlayabilirsiniz. Çiselemeye neden olan stratüsler, atmosferin yere yakın bir katmanının soğumasıyla oluşur.
Kümülüs:

Kümülüs de alçakta bulunan bir bulut türüdür. Kümülüsler çok soğuk havalarda buz kristalleri bulundurabilir. Bu yoğun bulutların beyaz renkli üst kısmı karnabahara benzetilir. Alt kısımları daha koyu renkli olabilir. Küme, kubbe ya da kule benzeri şekiller alarak büyür ve yağışlara neden olurlar. Atmosferin yere yakın katmanlarında havanın soğumasıyla oluşurlar.
Stratokümülüs:
Gri tonlarda ya da beyaz, katmanlı ve yuvarlak kütlelerden oluşan bu bulutlar genellikle yağışa neden olmazlar. Kümülüsler yayılıp bu bulutları oluşturabilir.
Kümülonimbüs:
Bu bulut da alçak bulut cinslerinden. Koyu renkli ve büyük olmaları bu bulutların en belirgin iki özelliği. Biçimi sürekli değişen bu bulutlar, yukarı doğru büyüdüğü için alçak bulut seviyesinden yüksek bulut seviyesine kadar uzanır. Kümülüslerin yukarı doğru genişlemesiyle oluşabilir ve sağanak yağışlara neden olabilir.
Altostratüs:
Orta yükseklikteki bulut cinslerinden biridir. Bu bulutlar gökyüzünün büyük bir bölümünü kaplar ve gri ya da mavi tonda olur. Tabakalar hâlindeki, çizgili yapıdaki altostratüsler hafif bir yağmura ya da kara neden olur. Geniş bir alana yayılmış hava katmanının yavaş yavaş yükselmesiyle veya nimbostratüslerin incelmesiyle oluşurlar.
Nimbostratüs:
Orta yükseklikteki bulut cinslerindendir. Bu gri bulutlar Güneş'i örtüp kaplamasıyla bilinir. Bu bulut türü de yukarıya doğru büyür ve alçak bulut seviyesinden yüksek bulut seviyesine kadar uzanır. Sürekli yağan yağmura ya da kara neden olmasıyla öne çıkar. Altostratüslerin kalınlaşmasıyla oluşur.
Altokümülüs:
Bir diğer orta yükseklikteki bulut türü ise altokümülüstür. Bu bulutlar gri tonlarında ya da beyaz olur. Katmanlı, parçalı bir görünümüne sahip olan altokümülüsler sıcak havalarda bir fırtınaya işaret edebilir. Geniş bir hava kütlesinin yükselerek soğumasıyla oluşabilirler.
Sirrostratüs:
Yüksek bulut cinslerinden bu bulut saydam, ince bir tabakada gibi görünür. Bu bulutlar gökyüzünde her yeri kaplayabilir. Güneş ya da Ay etrafında hale oluşturabilir.
Sirrokümülüs:
Bu bulut da yüksek bulutlardan biri. Altokümülüs bulutuyla karıştırılabilen bu bulut tamamen beyaz olmasıyla ondan ayrılır. İnce ve parçalı olan bu bulutlar açık havanın habercisidir. Altokümülüs parçalarının küçülüp yükselmesiyle oluşabilirler.
Sirrus:
En yüksekte bulunan bulut cinslerinden biridir. İnce, lifli ya da parçalı bir görünümüne sahip olan bu bulutlar beyaz olur. Açık havada görülür. Sirrostratüslerin değişime uğramasıyla oluşurlar.
Yağmur Nasıl Yağar?
Gökyüzünde yükseklere çıkıldıkça hava soğuduğundan havadaki su buharı yoğunlaşır ve küçük damlacıkları oluşturur. Damlacıklar bir araya gelerek bulutları oluşturur. Bulutların içindeki küçük damlacıklar bir araya geldikçe büyür ve yağmur damlalarını oluştururlar. Damlalar büyüyüp ağırlaştıkça yer çekiminin etkisiyle artık bulutta duramaz ve yağmur olarak yağar.

Stratüs fraktüs ve kümülüs fraktüs: Ns ve As altında bulunan parçalı bulutlardır. Cb civarında da görülebilirler.
Kastellanus: Kümülüs ailesinden küçük, kule şeklinde bulutlardır. Ortak bir taban üzerinde birleşirler ve orta seviyede oluştuklarında kararsız bir atmosferin habercisidirler.
Lentikülaris: Lens şeklinde, dağ üzerinde oluşan bulutlardır. Kuvvetli rüzgârlar nedeniyle oluşurlar ve "kararlı" bir atmosferin ve dağ dalgalarının habercisidirler.

Bulut tipleri

Pooley, Dorothy ve Robert Seaman. The Air Pilot's Manual 2: Aviation Law & Meteorology. 10. baskı. Shoreham, West Sussex: Pooley's Air Pilot Publishing, 2011.

Mevsim, sezon ya da sürem, Dünya'nın eksen eğikliğinin etkisiyle beraber, Güneş çevresindeki yıllık hareketi sonucu Dünya üzerinde yaşanan birbirinden farklı, ortalama hava durumu koşullarında verilen isimdir. Eylüle kadar kuzey yarım küre, güneye göre Güneş'e daha dönüktür ve daha çok Güneş tarafından ısıtılır. Bu durum 23 Eylül-21 Mart arasında tersine döner. Böylece kuzey yarım küresindeki mevsimlere 21 Marttan başlayarak aşağıdaki gibi isim verilmiştir:İlkbahar, 21 Mart-21 Haziran; yaz, 22 Haziran-22 Eylül; güz, 23 Eylül-21 Aralık;kış, 22 Aralık-20 Mart. Güney yarım küresinde mevsimlerin sırası tersine olup, ilkbahar 23 Eylül de başlar.
Mevsimler Dünya'nın kendi dönüşünün, Güneş'in etrafında döndüğü yörünge ile aynı hizada dönmemesinden kaynaklanırlar. Böylece yeryüzünden göğe bakıldığında Güneş dünyanın her yerinde farklı bir yükseklikte gökyüzünden geçer.
"Kuzey-kışı" döneminde dünyanın güney yarım küresi Güneş'e doğru yöneliktir ve Kuzey yarım küresi daha az Güneş ışığı alır. "Güney-kışı" döneminde ise Dünya'nın Kuzey yarım küresi Güneş'e yöneliktir ve kuzeyde sıcak mevsimler başlar. Yani dünyanın Kuzey yarım küresinde yaz başladığı zaman Güney yarım küresinde (örneğin Güney Afrika ya da Avustralya'da) kış başlar.

Warum gibt es Sommer und Winter?—Vortrag und Merkblatt zu den Jahreszeiten speziell für Kinder (unter Creative Commons Lizenz, zur Weiterverwendung)

Sıcaklık ya da suhunet, bir cismin sıcaklığının ya da soğukluğunun bir ölçüsüdür. Gazlar için kinetik enerji, mutlak sıcaklık dereceleriyle orantılıdır.

Duyularla algılanmakta ve genellikle sıcak ya da soğuk terimleri ile ifade edilmektedir. Teknik olarak bu değerlendirme doğru değildir. İki cisim birbirine temas ettirildiğinde, sıcak olan soğumakta, soğuk olan ısınmakta ve belirli bir süre temas halinde kaldıklarında her ikisi de aynı sıcaklığa gelmektedir. Buradan yola çıkarak; sıcaklık, bir maddenin ısıl durumunu belirten ve ısı geçişine neden olan etken olarak tanımlanabilir.
Termik denge halinde bulunmayan sistemle çevresini termik denge haline getirmeye zorlayan potansiyeldir. Termik denge sağlandıktan sonra bu potansiyel kalkmakta, sistem çevresiyle aynı değeri almaktadır.
Noktasal bir özelliktir.
Enerjinin mikroskobik düzeydeki statik hâlidir.
Bir maddenin ortalama hıza sahip herhangi bir molekülünün kinetik enerjisiyle doğru orantılı olan büyüklüğüne denir.
Sıcaklık, genleşmeye bakılarak dolaylı yoldan ölçülebilir. Ölçümünde, termometre denilen cihaz kullanılmaktadır.
Bir cismin, etrafına kendiliğinden enerji verme eğiliminin bir ölçüsüdür. Enerji veren madde daha yüksek sıcaklıktadır.

Celsius (°C)
Fahrenheit (°F)
Kelvin (K)
Planck (TP)
Rømer (°Rø)
Réaumur (°R)
Newton (°N)
Delisle (°De)
Rankine (°Ra)
Günlük hayatta sıcaklık birimi olarak en çok derece Celsius (°C) kullanılmaktadır. Bilimsel işlemlerde ise daha çok Kelvin ölçeği kullanılır.

Isı indeksi
Mutlak sıcaklık
Mutlak sıfır

Sıcaklık birimleri dönüştürücü 3 Ocak 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Köpek (Canis lupus familiaris); köpekgiller (Canidae) familyasına ait, görünüş ve büyüklükleri farklı 400'den fazla ırkı olan, etçil bir memelidir. Bozkurdun (C. lupus) alt türlerinden biri olan köpek, tilki ve çakallarla da yakın akrabalardır. Pek çok farklı iklime uyum sağlayabilmiş olan köpekler, kedilerle birlikte dünyanın en geniş coğrafyaya yayılan ve en çok beslenen iki evcil hayvanından biridir. 2001 yılı tahminlerine göre dünyada 400 milyondan fazla köpek vardır. 
Köpekler 12 binyıldan daha uzun bir süreden beri insanoğlunun av partneri, koruyucusu ve arkadaşı olmuştur. Değişik ihtiyaçlara göre farklı köpek türlerinin evrimleşmesinde insanoğlunun önemli rolü olmuştur. İlk köpekler keskin görme ve koku duyusuna sahip avcı köpekleridir. İnsanlar, ilk tanışmalarından bu yana köpeklerin çeşitli yararlı özelliklerini genetik mühendisliğin en ilkel formlarıyla ön plana çıkartmış ve farklı köpek türlerinin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Örneğin 7-9 bin yıl önce çiftlik hayvanları evcilleştirildiğinde köpekler çobanlık da yapmaya başlamış ve bu yönde yapay seçilime uğramıştır.
Köpeklerin işlevleri ve algılanışları toplumdan topluma değişiklik gösterir. Antik Mısır'da köpekler kutsal sayılmıştır. Günümüzde birçok ülkede bekçi, bazı ülkelerde yük hayvanı ve hatta yiyecek olarak kullanılmaktadır. Batılı ülkelerde köpekler genellikle ev arkadaşı ve refakatçi olarak beslenmektedir. Ayrıca, bu ülkelerde köpeklere yönelik ürün ve hizmetler milyarlarca liralık bir endüstri haline gelmiştir. Bunların yanı sıra köpekler engellilere yardım, arama-kurtarma ya da polis köpeği gibi daha sofistike görevlerde kullanılmak üzere de eğitilebilmektedir.

Köpek sözcüğü modern Türkçeye 15. yüzyılda, muhtemelen Kıpçak Türkçesinden geçmiştir. Köpek sözcüğü Kıpçakçada kabarmak, irileşmek anlamlarına gelen "köp-" fiilinden gelir. Sondaki "-ek" eki ise küçültme anlamı katar. 1312 yılında Araplara Türkçe öğretmek için yazılmış Kitabü'l-İdrak li-Lisani'l-Etrak (Türklerin Dilini Anlama Kitabı) isimli bir Kıpçakça dil kılavuzunda “İtin iri ve tüylü olan cinsine köpek denir,” şeklinde bir ibare vardır. Köpek sözcüğü yerleşmeden önce Türkçede "'ıt'" [sic] sözcüğü aynı anlamda kullanılıyordu. Orhun Yazıtlarında da geçen ıt sözcüğü hâlen halk ağzında ve çeşitli yörelerde "it" şeklinde yaygın olarak kullanılmaktadır. Tuvacası ıt ve Yakutçası hâlâ ıt'tır.
Veteriner hekimlikte köpek sözcüğü zaman zaman erkek köpekleri tanımlamak için kullanılır. Dişi köpekler ise "kancık" olarak adlandırılır. Türkçeye muhtemelen orta Farsça kanîçak (genç kız) kelimesinden geçen sözcüğün kökeni aynı anlamdaki Soğdca kançîk kelimesidir. Sözcük modern Farsçada kanîza şeklini almıştır.
Köpek yavrularına "enik" (bazı yörelerde "encik") denir. Proto Türkçe kökenli bu sözcük Eski Türkçede enük hâlindedir.
Türkçede köpekler yaygın olarak kuçu nidasının tekrarlanmasıyla çağrılır. Bu nida, bazı Doğu ve Güneydoğu Avrupa dillerindeki ve Kürtçedeki köpek sözcükleriyle büyük benzerlik gösterir. Kuzey Slav dillerinden Rusçada kobel sözcüğü, erkek köpek anlamına gelir. Bu sözcük Türkçenin bazı ağızlarında büyük köpek veya köpek yavrusu anlamlarında kullanılır.
Türün Latince trinominal adı Canis lupus familiaris sırasıyla köpek (cinsi), kurt ve evcil sözcüklerinden oluşur.

Yaklaşık 60 milyon yıl önce, Asya'da gelinciğe benzeyen küçük bir memeli yaşıyordu. Miacis olarak adlandırılan bu canlı, köpekgillerin (kurt, köpek, çakal ve tilki) ortak atasıdır. Yaklaşık 30-40 myö Miacis'ten ilk "gerçek köpek" (İng. true dog) olarak bilinen Cynodictis evrimleşti. Bu canlı orta büyüklükte, uzunluğu yüksekliğinden fazla, uzun kuyruklu ve fırça kürklü bir memeliydi. Sonraki bin yıllar içerisinde Cynodictis, Afrika ve Avrasya dallarına ayrıldı. Avrasya dalını oluşturan Tomarctus; kurtların, köpeklerin ve tilkilerin atasıdır. Kurtların en az 16.300 yıl önce Çin'de eti için beslendiğine dair genetik bulgular vardır.
İlk köpekler bundan 12-14 bin yıl önce günümüz Hindistan'ına denk gelen bölgede yaşayan küçük bir boz kurt dalından gelmiştir. Canis lupus pallipes olarak bilinen bu boz kurt türü sonradan Avrupa, Asya ve Kuzey Amerika'ya yayıldı. Bunun yanı sıra günümüzdeki bazı Afrikalı köpek türlerinin atasının kurttan ziyade çakal olması ihtimali de vardır. Fosil kayıtlarına göre, Tunç Çağı başlamadan önce (yak. MÖ 4500) dünyada başlıca beş köpek ırkı vardı: Mastifler, kurda benzeyen köpekler, görerek iz süren tazılar, av istikameti gösteren köpekler (puanterler) ve çoban köpekleri.
Antik Mısır medeniyetinde (baş. yak. MÖ 3000) köpekler kutsal sayılıyordu. Sadece kraliyet ailesinin safkan köpek beslemesine izin veriliyordu. Köpekler, kendilerine tahsis edilmiş hizmetkârlar tarafından bakılıyor, mücevherlerle donatılmış tasma ve koşumlar giyiyordu. Soylular, ahirette kendilerini korumaları için en sevdikleri köpekleri ile birlikte gömülüyordu.

Dünyadaki yüzlerce köpek ırkı çok çeşitli renk ve biçime sahiptir. Örneğin bir danua ile bir çivavanın aynı türden canlılar olduğuna inanmak gerçekten güçtür fakat bu iki köpek ırkı genetik yapı olarak birebir aynıdır ve aynı anatomik özelliklere sahiptir. Tüm köpekler 39 çift (78 tane) kromozoma sahiptir. Tıpkı insandaki 23 çift kromozom gibi köpeklerin de her bir kromozom çifti anneden ve babadan gelen birer kromozomdan oluşur.
Kuyruksuz doğanlar hariç, köpeklerin vücudunda 319 kemik bulunur. Kas ve tendon yapıları insana benzemekle birlikte vücutlarının üst kısmı -insandakinin aksine- alt kısmı kadar güçlüdür. Vücut ağırlığı ön ve arka bacaklar arasında hemen hemen eşit olarak dağılır. Köpekler, ayılar gibi tüm ayağı üzerinde yürüyen ve ağırlığını topuk bölgesine veren hayvanların aksine parmaklarının üzerinde yürürler. İnsanların aksine köprücük kemikleri yoktur.
Köpekler memeli hayvanlardır. Dişilerin memelerinde bezler vardır ve eniklerini emzirirler. Çoğu köpek ırkının genellikle sekiz adet meme ucu bulunmakla birlikte bu rakam daha fazla veya daha az -nadiren de tek rakamlı- olabilir.

Tüm etçillerin diş yapısı birbirine benzer. Köpeklerin önce süt dişleri (28 adet), sonrasında kalıcı dişleri (42 adet) çıkar. Üstte ve altta ikişer tane bulunan sivri köpek dişleri diğer dişlerden daha uzundur. Köpeklerin dişleri tüm etçillerde olduğu gibi yüksek taçlı ve sivridir. Bu dişler et parçalamanın yanı sıra silah olarak da kullanılır ve otçulların öğütmeye yarayan geniş dişlerinden farklıdır. Köpekler dişlerini genelde yiyecek öğütmek için kullanmazlar ve yiyeceklerini çiğnemeden yutarlar. Eniklerin diş çıkarma süreci sancılı geçer. Diş etleri acır ve şişer, bazen iştahlarını kaybeder ve ishal olurlar.
İlk köpek ırkları, günümüzdeki kuzey ırkları gibi dik kulaklı ve sivri burunluydu. Günümüzde çok çeşitli cüsse ve yapılarda köpek ırkları mevcuttur. Köpekler koşucu hayvanlardır. Çoğu ırkın kas yapısı, omuzları ve kalça kemikleri iyi birer koşucu olmaya uygundur. Örneğin Afgan tazısı taşlık arazide av peşinde koşmaya ve kısa mesafede dönmeye yeteneklidir. Alman kurdu koşarken uçuyormuş gibi görünür ancak ayaklarından en az biri sürekli yerdedir. Çok çabuk süratlenecek şekilde evrimleşmiş yarış tazısının (greyhound) omurgası aşırı esnektir ve koşarken dört ayağı da yerden kesilir. Porsuk avında kullanılan dakhundun kısa bacakları porsuk deliklerine girip avını takip etmesine imkân verir.
Köpeklerin vücudu -bazı tüysüz ırklar hariç- büyük oranda kıllarla kaplıdır ve homeotermik (vücut ısısını ayarlayabilen) hayvanlardır. Yetişkin bir köpeğin normal vücut ısısı (rektumda) 38 - 39.2°C (100.5 - 102.5°F)'dir. Köpekler çok çeşitli renklerde ve uzunlukta kürke sahip olabilir. Tüysüz Çin köpeği gibi neredeyse tamamen tüysüz olan köpek ırkları da mevcuttur. Özellikle açık renkli kürke sahip olanlar ile tüysüz ırklar uzun süre güneşte kalırlarsa güneş yanığı tehlikesi ile karşı karşıya kalırlar.

Köpeklerin de insanlar gibi beş duyusu vardır. Bunlardan en gelişmiş olanı koku alma duyusudur. Irklar arasında farklılıklar olmakla birlikte tüm köpeklerin koklama duyusu gelişmiştir ve insanlardan çok daha iyidir. Alman kurdu gibi bazı ırklar diğerlerine göre daha iyi koku alma yeteneğine sahiptir ve özel bir eğitimle uyuşturucu bulma, kazazedeleri göçük altından çıkarma gibi işlerde kullanılırlar. Pag gibi kısa burunlu ırkların koku alma duyusu nispeten daha az gelişmiştir. Köpeklerin tat alma duyusu ise insana nazaran daha az gelişmiştir.
Köpeklerin görme mekanizmaları koku alma mekanizmaları kadar gelişmemiştir. Genellikle karanlıkta insandan daha iyi görmekle beraber kuvvetli ışıkta insanlar kadar iyi göremezler. Köpeklerin renkleri algılaması, netlik ayarı ve mesafe tayini zayıftır. Gözleri yanlara daha yakın olduğu için insandan daha geniş bir görüş alanına sahiptirler. Afgan tazısı gibi uzun mesafeden av hayvanlarını seçmesi gereken ırkların ufki görüşleri diğer ırklardan daha iyidir. Köpeklerin gözlerinde üçüncü göz kapağı olarak bilinen bir zar vardır. Göz bebeklerini zararlı maddelerden korur.

Köpeklerin ömrü ırktan ırka değişir. 20. yy. da beslenme ve veteriner hekimlikteki ilerlemeler sayesinde ortalama köpek ömrü önemli oranda uzamıştır. Avrupa ve Amerika'daki köpeklerin ortalama yaşam beklentisi 12,8 yıldır. Genellikle küçük ırklar büyük ırklardan daha uzun yaşar. Örneğin buldoğun ortalama ömrü 6,7 yılken, minyatür kanişinki 14,8 yıldır. Köpeklerin ömrü, kalıtsal özelliklerinin yanı sıra bakım, beslenme, egzersiz, stres ve işe bağlı yıpranma oranına bağlıdır. Guinness'e göre en fazla yaşamış olan kayıtlı köpek, 1910'da doğan ve 29 yıl 5 ay yaşayan bir Avustralya sığır çobanı köpeğidir.

Köpeklerin cinsel olgunluğa ulaşması 6-12 ay, sosyal olgunluğa ulaşması ise 2 yıl alır. Küçük ırklar büyük ırklara nazaran daha erken cinsel olgunluğa ulaşır. Büyük ırkların kancıkları genellikle 8-9 aylıkken ilk kez kızışırlar. Kancıklar ilk periyodlarını 6-18 ay arasında görürler ve sonrasında bu süreç yaklaşık senede iki defa gerçekleşir. İstisnai olarak sadece Afrikalı basenji ırkı senede bir periyod görüp bir kez yavrular.
Erkek köpek yaklaşık olarak 6. ayda cinsel olgunluğa 

Evcil kedi (Felis catus ya da Felis silvestris catus), küçük, genelde kıllı, evcilleştirilmiş, etobur memeli. Genelde ev hayvanı olarak beslenenlere ev kedisi, ya da diğer kedigillerden ve küçük kedilerden ayırmak gerekmiyorsa kısaca kedi denir. İnsanlar kedilerin arkadaşlığına ve böcek, fare gibi ev zararlılarını avlayabilme yeteneğine önem vermektedir.
Kediler anatomik olarak güçlü, esnek bedenleriyle, hızlı refleksleriyle, keskin, geri çekilebilen pençeleriyle ve küçük avları öldürmeye uyarlanmış dişleriyle diğer kedigillere benzerler. Kediler, insan kulakları için çok zayıf ya da çok yüksek frekanstaki sesleri duyabilirler. Karanlığa yakın ortamlarda görebilirler. Çoğu memeli gibi, kediler insanlara göre daha zayıf renkli görüşe ve daha güçlü koku alma duyusuna sahiptir.
70'ten fazla kedi ırkı olduğu tahmin edilmekle birlikte çeşitli uluslararası organizasyonlar tarafından tanınan ırkların sayısı tescil eden kurumun standartlarına göre farklılık gösterebilmektedir. Bu sayı, (IPCBA) International Progressive Cat Breeders Alliance tarafından 73, ABD merkezli en büyük ikinci organizasyon olan TICA (The International Cat Association) tarafından 58, CFA (The Cat Fanciers' Association) tarafından 44, Lüksemburg merkezli Federation International Feline (FIFE) tarafından 43 olarak açıklanmıştır.
Kediler, tek başlarına avlanmalarına rağmen sosyal bir türdür. Kedilerde iletişim; salgıladıkları kokular, kedi feromonları ve kedilere özgü vücut dilinin yanı sıra seslenme çeşitliliğini (miyavlama, mırıltı, sesini titretme, tıslama, hırıltı ve gırtlaksı ses) de içinde barındırır.
Kedilerin üreme hızı yüksektir. Kontrollü üreme halinde, çoğalabilirler ve tescilli cins hayvanlar olarak gösterilebilirler. Ev kedilerinin üreme kontrolündeki kısırlaştırma ile oluşan başarısızlık ve eski evcil hayvanları terk etme dünya çapında, hayvan nüfus kontrolünü gerektirecek kadar fazla sayıda sokak kedisiyle sonuçlandı. Bu nüfus sadece, yerel tür olmadığı Birleşik Devletler'de 60 milyona kadar çıkmıştır. 
Kediler Antik Mısır'da tapılan hayvanlar olduğundan beri, genellikle orada evcilleştirildiklerine inanılır, ama Neolitik dönem kadar eskiye dayanan evcilleştirme örneklerinin de olma olasılığı vardır.
2007'deki genetik bir çalışma, evcil kedilerin milattan önce 8000'de, Orta Doğu'da Afrika yaban kedisi (Felis silvestris lybica) soyundan türediğini ortaya çıkardı. Scientific American'a göre kediler, dünyadaki en popüler evcil hayvandır ve günümüzde insanların yaşadığı hemen hemen her yerde bulunurlar.

Türkçeye muhtemelen Arapçadan geçen kedi adı neredeyse evrenseldir ve pek çok dilde aynı sözcüğün varyasyonları şeklindedir: İngilizce cat, Bulgarca kotka, Lehçe kot, Arapça qitt (erkek kedi) vs. Kedi sözcüğü muhtemelen Avrasya (Hami-Sami) kökenlidir. Buradan Latinceye ve diğer Avrupa dillerine yayılmıştır. Latincede MS 75 yılında catta şeklinde, Bizans Yunancasında MS 350 yılında katta şeklinde görülür. MS 700'lü yıllarda Avrupa'da, yine Latince kökenli ve kedi anlamına gelen feles sözcüğünün yerini alarak, yaygın şekilde kullanılmaya başlanmıştır.
Pisi ve puss gibi sözcükler ise muhtemelen kedilerin tehdit edildiklerinde çıkardığı his sesine benzetilerek oluşturulmuştur. Bu sözcükler bazı dillerde kedi kelimesi ile birleştirilerek yine kedi anlamında kullanılır: Rumence pisică, İngilizce pussycat, Kürtçe pisîk gibi.

Modern memelilerin evriminde "kedi paterni" çok erken dönemlerde belirginleşmiştir. Pek çok memeli türünün ataları birbirinden neredeyse ayırt edilemez şekilde iken kedilerin ataları tipik kedi biçimini almıştı. Kediler ilk olarak Pliyosen Çağında (5,3-3,6 milyon yıl önce) ortaya çıktı ve inanılmaz bir şekilde, günümüze dek çok az değişikliğe uğradı.

Antik kökenleri tam olarak bilinmese de evcil kedinin kökenleri en az 9.500 yıl öncesine, Orta Doğu'da ziraatin başladığı dönemlere kadar gider. Güney Kıbrıs'ta bir insan iskeletinin yanında bulunan bir kedi iskeleti aynı döneme denk gelir. Bunu destekler nitelikte son yapılan araştırmalar antik kökenlerini Yakın Doğu'ya götürmektedir. Ayrıca Çin'de bulunan yaklaşık 5.300 yıllık fosil kayıtlarına göre de günümüzün evcil kedisi cüssesinde kediler ziraat ile uğraşılan bölgelerde tahılla beslenen kemirgenleri avlıyorlardı. Bu bulgulara dayanılarak kedilerin, zararlıları avlamaları için, çiftçiler tarafından beslendikleri veya varlıklarına müsaade edildiği düşünülür. Kediler Çin'de 5. ve 6. hanedanların döneminde (yak. MÖ 2465-2150) kutsal sayılmakla birlikte, bu dönemde henüz evcil olup olmadığı kesin olarak bilinmez. Kediler, muhtemelen, tahılları korumaktaki etkinliğini fark eden Antik Mısırlılar tarafından evcilleştirilmiştir. Kedilerin evcilleştirildiğine dair en güvenilir bulgular, MÖ 1500 tarihinden sonrasına rastlar.
Bugün genetik anlamda geçmişi eski çağlara dayanan evcil kedi cinsi 2 taneyle sınırlıdır. Bunlar Mısır Mau'su ve Habeş cinsi kedilerdir.
Arkeologların ve antropologların, insanoğlunun yaşamış olduğu mağara devri ile ilgili araştırmalarında birtakım kedi kemiklerine rastlanmaktadır, ancak bunların vahşi kedilere ait oldukları düşünülmektedir. Diğer taraftan, arkeolojik incelemeler, kedinin, bundan 3500 yıl önce Mısır toplumunda tamamen evcilleştirilmiş olarak yaşadığını ortaya koymaktadır. Ancak bu evcilleştirme sürecinin ne zaman başlamış olduğu tam olarak tespit edilememektedir.
Bugün, Filistin'in Batı Şeria topraklarında bulunan tarihi Jericho (Arapçası: Eriha) şehri civarında yapılan Neolitik Devre ait kazılarda zamanımızdan 9500 yıl öncesine ait kedi kemikleri bulunmuştur. Bu konuda fikir oluşmasına yarayan bir diğer husus da 1983 yılında Güney Kıbrıs'ta, bundan 9500 yıl öncesine ait bir kazıda, bir kediye ait olduğu tespit edilen bir çene kemiği bulunmuş olmasıdır. Bilinen bir başka gerçek de Kıbrıs adasında hiçbir zaman vahşi kedilerin yaşamamış olduğudur. Bu durumda, bu kedinin ancak deniz yolu ile, insanlarla birlikte Kıbrıs'a gelmiş olacağı sonucuna varılmaktadır. Arkeologlar, insanların o günkü basit teknelerine etrafa saldıran, tırmalayıp parçalayan vahşi bir kediyi alarak yola çıkıp, yeni yerleşim yerleri aramaya kalkışmalarının düşünülemeyeceği noktasından yola çıkarak, bu kedinin evcilleştirilmiş bir kedi olduğu konusunda hemfikirdirler. Bu düşünceden hareketle kedinin evcilleştirilme sürecinin zamanımızdan 8000 yıl önce başlamış olacağı sonucuna varabiliriz.
Diğer taraftan, bugün dünyanın dört bir yanına dağılmış olan kedilerin iki cins vahşi kediden türemiş olduğu tespit edilmiştir:

Afrika Yaban Kedisi (Felis silvestris lybica)
Avrupa Yaban Kedisi (Felis silvestris silvestris)
İlk evcilleştirilen vahşi kediler eski Mısırlıların ehlileştirmiş oldukları Afrika kedisi Felis lybica'dır. Ehlileştirilmiş bu kedileri, Fenikelilerin, Akdeniz'in muhtelif yörelerindeki kolonilerine götürdükleri, buradan da İtalya'ya taşıdıkları anlaşılmaktadır. İtalya'dan Avrupa kıtasına geçen bu kediler, Avrupa'nın vahşi kedisi Felis silvestris ile birleşip ikinci bir kol olarak Dünya'ya yayılmışlardır. Daha sonraları, deniz ve kara ticaretinin yeni boyutlar kazanması ile gelişen nakliyecilik sayesinde dünyanın hemen her noktasına ulaşıp çoğalmışlardır. Değişik iklim şartları, gıda rejimleri ve diğer etkenlerle bugünkü kedi türleri ortaya çıkmıştır. 1700lü yıllarda Amerika Kıtasının keşfi ile gemilerde kemirgenler için bulunan evcil kediler kıtaya taşınmıştır.

Mısır antik Dünya'nın tahıl yetiştiren en büyük alanı oldu. Hasat edilen ürünleri saklamak üzere devasa tahıl ambarları inşa edildi. Bu durum fareleri, sıçanları ve vahşi kedileri kendine çekti. İnsanlar, kedilerin, farelerle baş etmeleri maksadıyla kediyi teşvik etmeye başladılar. Kediler, kemirgen popülasyonunu kontrol etmede çiftçilere çok yardımcı oluyorlardı. Belli bir süreç sonunda vahşi kediler, yaklaşılabilir, nazlı ve nihayetinde bakılabilir hayvanlar oldular. Kediler kendilerine olan ilgiyi, sevgileri ve bağlılıklarıyla ödüllendirdiler.
Zaman içerisinde Mısırlılar kediye tapmaya başladılar. Rahipler, bir kediyi kasten veya kazara öldürmenin cezasının ölüm olacağını beyan ettiler. Persler, Mısırlılarla olan savaşlarında, Mısırlıların kedilerini yücelttiklerini bildiklerinden canlı kedileri siper olarak kullandılar. Mısırlılar kedilerinin ölümleri üzerine derin bir yasa girdiler. Kediler ölümlerinden sonra mumyalandı ve kutsal yeraltı mezarlarında saklandı. Binlerce mumyalanmış kedi Mısır'da yapılan kazılarda ortaya çıkarılmıştır.
Antik Mısır'daki bu periyodu anlatan duvar resimleri ve diğer tasvirler kedilere küpe, kolye gibi mücevherlerle tapınıldığını gösterir. Kedinin kuyruğu her zaman düzgünce hayvanın sağ tarafına kıvrılır, bu da Mısır hiyeroglif hayvanlarının yüzün sağa dönük olarak resmetme geleneğini yansıtır.
Kedileri besleme ve bakma geleneği zamanla Mısır'dan Orta Doğu ülkelerine sıçradı (önce Hindistan ve bugünkü İran, daha sonra Çin, Japonya, Yunanistan ve İtalya). Bu kültürlerin kedilere çok büyük ilgi ve saygıyla bakmalarına rağmen, kedi hiçbir zaman Mısır'daki gibi tanrılık derecesine ulaşamadı. İnsanların ürettikleri vazo, metal para ve heykel gibi şeyler kedinin görünüşünü tasvir etti.
Maalesef Orta Çağ boyunca kediler, istenmeyen gruplarla özdeşleştirildi. Orta Doğu'da çeşitli dinlerde tanrılaştırılan ve sevilen kedi ailesi, diğerlerinin gözünde şeytan haline geldi. Dini bağnazlar kediyi şeytani bir varlığa dönüştürdüler. Kedilerin, zehirleyici dişleri ve enfeksiyonlu nefesi olan ürkütücü güçlere sahip hayvanlar olduğu dedikoduları yayıldı. Bu dedikodulara onların gece yapılan alışkanlıkları ve bağımsızlık gibi davranışları eklendi. Pek çok insan kedilerden korkar hale geldi. Kedilerin cadılara benzediğine inanıldı ve yine pek çok kişi cadıların kara kedi formuna girip geceleri sessizce dolaşarak, kendisini mağdur etmiş insanlardan intikam almayı arzuladığına inandı. Dedikodular büyüdükçe kedi mezhepleri şekillendi.
İskandinav kökenli tanrı Freya'ya (Kahire Mısır Müzesi) tapınılması kediye yönelik dinsel ayinleri içeriyordu. Hristiyanlık ona tapınmayı da yasakladı ve Freya bir şeyta

At (Equus ferus caballus), atgiller (Equidae) ailesine (familya) ait otobur bir toynaklı memeli. Evcil olan bu at alt türü (caballus alt türüne mensup atlar), Altay dağlarının her iki yanındaki açık arazilerde yaşayan ve “Prezewalski” denen yaban atlarıyla ve Amerikan bozkırlarında yaşayan, esasen evcil atların sonradan yabanileşmesiyle (İng. feral horse) ortaya çıkan "Mustang" atlarıyla yakın akrabadır. En meşhur at ırkları Arap, İngiliz, Ahal Teke, Rahvan (Türk) ve Midillidir.

Tek toynaklılar (Perissodactyla) takımının, Atgiller (Equidae) familyasının tek mevcut cinsi olan Equus cinsine ait bir memelidir. Erkeğine aygır, dişisine kısrak, yavrusuna tay, yumurtaları çıkarılmış, iğdiş edilmiş olana da beygir denir. Küçük başlı ve kısa kulaklıdır. Yelesi ve kuyruk ucu uzun kıllıdır. Ömrü 20 ila 30 sene civarındadır. Arapçada binek ve yük hayvanı olan ata; dabbe, matiyye, Farsçada semend, tusen denir. Firdevsî'nin Şehnâme efsanelerinde adı geçen çil ata da rahş (رخش) denir. Hepsi otla beslenir. Geviş getirmezler. Memeleri kasık bölgesinde arka ayaklarına yakındır. Üçüncü parmakları geniş bir tırnakla çevrilmiş olup “toynak” adını alır. Bunun üzerine basarak yürürler. Ayrıca atların insanlardan 18 tane fazla kemiği vardır.

İnsanlara hizmet eden hayvanların en kabiliyetlilerindendir. İnsanların, harp meydanlarında, izinsiz gösteri kontrolünde, yük taşımada, yarış, cirit, çit atlama ve av sporlarında yardımcısıdır. Silah gürültüsüne ve bando sesine rahatlıkla alışır. Atlar aynı zamanda dizlerini kilitleyebilir.
At, cesur ve atılgan olduğu gibi sahibine son derece itaatkârdır. Sahibi dilerse dolu dizgin, dörtnala koşar, isterse aheste yürür, isterse durur. Her durumda sahibini memnun etmeye dikkat eder. Yorgunluğa bakmaksızın kendini çatlatmak pahasına da olsa olanca gayret ve kuvvetini itaat uğruna sarf eder.
Atlar, bacak kemiklerinin kilitlenme özelliği sayesinde ayakta uyurlar ve kendilerini güvende hissederlerse yatarak da uyuyabilirler. Bu şekilde, ayakta uyurken yırtıcı hayvanlara karşı tetikte olurlar. Yatarak uyumak atlar için daha sağlıklıdır. Bir at yatarak uyuduğunda sürüdeki diğer atlardan biri yanında ayakta durur veya derin olmayan biçimde ayakta uyur. Tamamen yalnız olan bir at içgüdülerinin tehlike uyarısı nedeniyle hiç derin uyuyamaz ve bu nedenle uyku kalitesi düşer.

Atların değişik yürüyüş biçimleri vardır. Bunlar atın dört ayağının yere temas durumu, dördünün birden havada oldukları zaman diliminin kalanlarına göre uzunluğu, kaç zamanlı olduğu, her seferinde kaç nal sesi duyulduğu gibi özelliklere göre isimlendirilir: ör. adeta, tırıs, rahvaün, rahüim, remzie, eşkin, dörtnal gibi. Attan ata ve aynı at için duruma göre yürüyüş şekli değişiklik gösterir. Atın adımlarının yere temas sırası, nal sesleri ve zıplama durumları benzese de, kas kullanımı, bacak uzunluk ve açıları, zıplama yüksekliği gibi faktörlere bağlı olarak başka ortalama sürat ve başka binicilik tekniği gerektiren durumlar ortaya çıkar.

Evcil atlar: Bazı bilim adamlarına göre atı ilk evcilleştiren topluluğun İskitler olduğu ileri sürülmektedir. Bu bölge, Türklerin tarih sahnesine çıktığı Avrasya bozkır kuşağıdır ve göçebe-atlı kültürün doğduğu coğrafyadır. Günümüzde bilim dünyasında, atın evcilleştirilmesinin Avrasya bozkır hattında (Pontus–Hazar–Altay–Türkistan) gerçekleştiği genel kabul görmektedir.
Yakın dönem genetik çalışmalarda atın tek bir merkezde değil, farklı coğrafyalarda yerel yabani at popülasyonlarının evcil sürülere katılmasıyla genetik çeşitlilik kazandığı ileri sürülmüş olsa da, atın ana yurdunun Avrupa olduğu iddiasını destekleyen tek bir arkeolojik evcilleştirme bulgusu bulunmamaktadır. Avrupa’daki Chauvet, Lascaux, Niaux, Cougnac, Cosquer ve Pech Merle mağaralarındaki at tasvirleri Paleolitik döneme ait sanatsal betimlemeler olup, evcilleştirme kanıtı değildir.
Atların evcilleştirilmesi ve göçebe toplumlar aracılığıyla geniş coğrafyalara yayılması, insanlık tarihinin gelişiminde belirleyici olmuş; ulaşım, üretim ve savaş anlayışında köklü değişimlere yol açmıştır.
Atların evcilleştirilmesine ilk olarak yaklaşık 10.000 yıl önce başlandığı düşünülmektedir.
Bugünkü evcil atların tek bir yabani at soyundan türediği kesin değildir. Bazı zoologlar Asya yaban atını, bazıları ise Avrupa yaban atını işaret etmektedir. Evcilleştirilmiş atların çok sayıda soy hattı bulunmaktadır ve Safkan Arap atı ile Midilli atlarının erken dönem soy kütükleri kesin olarak bilinmemektedir.
Atlar genellikle 20–30 yıl yaşar. Kısraklar yaklaşık 11 ay gebe kalır ve tek yavru doğurur. Yavru kısa sürede ayağa kalkar. Yük ve çekim atları iri yapılıyken, binek ve yarış atları daha ince ve uzun bacaklıdır. Saatte 60–70 km hıza ulaşabilen bireyler vardır.
Erkek eşek ile kısrağın çiftleşmesinden katır, aygır ile dişi eşeğin çiftleşmesinden ise bardo (ester) elde edilir. Bu melezler üreyemez.

Ahal Teke: Orta Asya kökenli çok eski bir at tipidir. Kökeni Türkmenistan’daki Ahal vahası ve Teke Türkmenlerine dayanır. Antik kaynaklarda Massaget, İskit ve Nisean atlarıyla ilişkilendirilir. Çin kaynaklarında MÖ 2. yüzyıldan itibaren “gök terleyen atlar” olarak anılmıştır. Uzun ince yapılı, dayanıklı, hızlı ve metalik parlak tüylere sahiptir. Çöl ve bozkır koşullarına son derece uyumludur. Modern anlamda “Ahal Teke” adı 18.–19. yüzyıllarda kullanılmaya başlanmıştır.
Arap atı: Kökeni Orta Doğu’daki eski yerel at popülasyonlarına dayanır. “Arap atı” adıyla belirli bir ırk olarak anılması Orta Çağ’da, özellikle 14.–15. yüzyıllardan itibaren başlamıştır. Tek bir kökenden değil, farklı yerel at soylarının uzun süreli yetiştirilmesiyle oluşmuştur. Dayanıklılığı, uzun mesafe kabiliyeti ve ince kemik yapısıyla bilinir. Soy kütüğü geleneği kültürel temellidir.
İngiliz atı (Thoroughbred): 17.–18. yüzyıllarda İngiltere’de oluşturulmuş modern bir yarış atı ırkıdır. Doğu kökenli aygırlar (Darley Arabian, Godolphin Arabian, Byerley Turk) ile İngiliz yerli kısraklarının melezlenmesi sonucu ortaya çıkmıştır. Thoroughbred adıyla 18. yüzyıldan itibaren anılmaktadır. Genetik çalışmalar, baba hattının Orta Asya ve Türk-Türkmen atlarıyla güçlü bağlar taşıdığını göstermektedir.
Midilli atı: Küçük yapılı, sakin ve dayanıklı bir at türüdür. Çocuk biniciliği ve hafif işlerde kullanılır. Shetland, İzlanda ve Norveç midillileri yaygındır.
Belçika atı: Felemenk kökenli ağır çekim atıdır. Büyük gövdeli ve kısa bacaklıdır.

Atın rengine don adı verilir. Başlıca at donları yağız (kara), al (kızıl-kahve, kırmızıya çalan at kestanesi rengi), beyaz, doru (gövde kahverengi, yele, kuyruk ve ayakların uçları kara), kula (gövde koyu sarı, yele, kuyruk ve ayakların uçları kara), kır (koyu kıllarla karışık ak), boz (al don üzerine ak kıllar) ve ahreçtir (kıllar beyaz ve kırmızı, yele ile kuyruk siyah). Bu renkler de kendi aralarında çeşitli gruplara ayrılır (kuzguni yağız, donuk yağız, kirli yağız vb.).

Evcil atlar haralarda yetiştirilir. İstanbul'un ilk Arap atı harası 1865'te Malatya Sultansuyu yanındaki Aziziye'de kuruldu. Türkiye'de ilk modern harası ise 1923'te açılan Karacabey harasıdır.

Yaşayan At Müzesi
At anatomisi

Hayvanlar Ansiklopedisi. Parıltı Yayıncılık. 2013. ss. 29-34. ISBN 978-605-100-090-9. 

RSPCA 18 Ağustos 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - At bakımı ile ilgili tavsiyeler

Sığır (Latince: Bos primigenius taurus veya Bos taurus), memeliler (Mammalia) sınıfının, çift toynaklılar (Artiodactyla) takımının, boynuzlugiller (Bovidae) familyasının sığırlar (Bovinae) alt familyasından evcil büyükbaş hayvan. Çoğunlukla evcil olan, kaba ve hantal yapılı, kuyrukları püsküllü, boynuzlu büyükbaş hayvanlardır. Mideleri dört gözlüdür ve geviş getirirler. Üst çenelerinde kesici dişleri bulunmaz. Otları alt çenelerinin dişleriyle keserler. Boynuzları daimidir. Kırıldığında bir daha yeniden çıkmaz. Esas olarak 2 yönde - süt ineği ve etçi sığır olarak yetiştirilir. Sığırlar çiftlik, ahır, ambar, beslenme yeri, yaylak, bozkır, yayla, çayırlık, ova, meralarda; otsu bitkiler, saman balyası, karma yem, silaj, kepekli yemlerle beslenirler.
Boğa damızlık olarak, öküz ise iş ve besi hayvanı olarak kullanılır. Ortalama 800 kg gelebilen öküz, 4500 kg'lık yükü rahatça çekebilir. Traktörün giremediği yerlerde ziraatın temel direğidir. Sığır eti, dana eti ve inek sütü insan için en iyi bir besin kaynağı olduğu gibi derisinden de gön ve kösele yapılır. Boynuz ve kemikleri sanayide, gübresi tarlalarda kullanılır. Yayıldıkları merayı at, keçi ve koyun gibi kuvvetten düşürmez, bilakis düzenli otlayarak ıslahını sağlarlar.

Sığır kelimesi, halk arasında geniş manada geviş getiren, etinden, sütünden ve hizmet hayvanı olarak faydalanılan büyükbaş evcil hayvanlar için kullanılır. Dar manada ise, evcilleştirilen ve etinden, sütünden veya gücünden faydalanılan ve birçok soyu üretilen evcil boğadır (Bos taurus).
Sığırın doğumundan altı aylığa kadar olan erkek ve dişi yavrularına buzağı veya süt danası; altı aylıktan bir yıllığa kadar olan erkek ve dişi yavrularına dana; boğaya gelmemiş, 1-2 yaşında dişi sığır ya da buzağıdan büyük, ortalama 12 aylıktan ilk buzağısına sahip oluncaya kadarki dönemdeki dişi sığıra düve; bir yıllıktan babalık dönemine kadar erkeklerine tosun; damızlık erkeğine boğa; yavrulayan dişiye inek; iğdiş edilmiş erkeğine öküz denir.

Arkeolojik ve genetik veriler, sığırların ilk olarak yaklaşık 10.500 yıl önce yabani yaban öküzünden (Bos primigenius) evcilleştirildiğini göstermektedir. İki ana evcilleştirme alanı vardı: Biri Yakın Doğu'da (özellikle Orta Anadolu, Levant ve Batı İran), taurin hattını ortaya çıkardı ve ikincisi, şimdi Pakistan olan bölgede, indisin hattına yol açtı. Modern mitokondriyal DNA varyasyonu, taurin hattının, Mezopotamya'nın üst kesimlerinde, şu anda Türkiye'nin güneydoğusundaki Çayönü Tepesi ve şu anda Suriye'nin kuzeyinde bulunan Dja'de el-Mughara köylerinin yakınında evcilleştirilen 80 kadar az yaban öküzünden kaynaklanmış olabileceğini gösteriyor.

Sığır ırkları listesi
Davar
Sığır devirme

Hayvanlar Ansiklopedisi. Parıltı Yayıncılık. 2013. ss. 165-166. ISBN 978-605-100-090-9.

Arı, zar kanatlılar takımına ait Apoidea familyasını oluşturan tüm böcek türlerine verilen isimdir.
Zar kanatlıların özelliği; içinde enine ve boyuna damarcıklar bulunan ve iki çift saydam zar şeklinde kanatlarının olmasıdır. Arıların vücudu baş, göğüs ve karın olmak üzere üç kısımdan meydana gelir. Vücutları yumuşak yapıdaki yoğun bir kıl örtüsüyle kaplıdır.Kılların rengi türe göre değişkendir
Bir bal arısı kolonisi yıllık 15–75 kg polen tüketir. Gündelik yaşamlarını sürdürmek adına 1 kg bal üretmek için 8 kg bal tüketirler. Günde 200 gram suya ihtiyaç duyabilirler.

Bal arıları, aslında prederatör (böcek yiyen) bir familyanın alt üyesidirler ve artık böcek yemeyi bırakmışlardır. Aynı familya içerisinde diğer arılardan yaban arısı, eşek arısı, marangoz arı (Xylocopa, Carpenter bee), bombus gibi türler de bulunur.
Bal arısı ana arı, erkek arılar ve işçi arılardan oluşur. Yavruları ana arı yapar. Döllenmiş yumurtalardan işçi ve Ana arılar, döllenmemiş yumurtalardan erkek arılar meydana gelir. Ana arı ile işçi arı arasındaki farkı larva döneminde yapılan beslenme oluşturur.

Hayvanlarla tozlanan ilk çiçekler ince, kınkanatlılar gibi böcekler tarafından tozlanan fincan şeklindeki çiçeklerdi, bu nedenle böcek tozlaşma sendromu, arıların ilk ortaya çıkmasından önce iyi yerleşmişti. Yenilik, arıların özellikle tozlaşmayı artıran davranışsal ve fiziksel değişikliklerle tozlaşma ajanları olarak uzmanlaşmaları ve en verimli tozlaşma yapan böcekler olmalarıdır. Bir birlikte evrim sürecinde, çiçekler nektar gibi çiçek ödülleri ve daha uzun tüpleri  ve arılar nektarı çıkarmak için daha uzun diller geliştirdiler. Arılar ayrıca polen toplamak ve taşımak için scopal tüyleri ve polen sepetleri olarak bilinen yapılar geliştirdiler. Yer ve tür, arı grupları arasında farklıdır. Çoğu türün arka ayaklarında veya karınlarının alt tarafında skopal tüyler bulunur. Apidae familyasındaki bazı türlerin arka ayaklarında polen sepetleri bulunurken, çok azı bunlardan yoksundur ve bunun yerine ekinlerinde polen toplar. Bu yapıların görünümü, anjiyospermlerin adaptif radyasyon'unu ve ardından arıların kendilerini harekete geçirdi. Arılar birlikte evrimleşti sadece çiçeklerle değil, bazı türlerin akarlarla birlikte evrimleştiğine inanılıyor. Bazıları akarlar için barınak sağlıyor gibi görünen acarinaria adı verilen tüy tutamları sağlar; Buna karşılık, akarların polenlere saldıran mantarları yediklerine inanılır, dolayısıyla bu durumda ilişki karşılıklı olabilir.

Bal küçük görsel ve davranış farkları ile birbirinden ayrılabilen alt türlere (ırk) ayrılır. Arı ailesinde kraliçe, erkek ve işçi arılar farklı gelişimsel ve anatomik özelliklere sahiptirler.
Baş; Başta gözler, duyargalar ve beslenme organları bulunur. Baş vücudun ikinci kısmı olan göğse ince oynak bir boyunla bağlıdır. Göğüs ve karın segment denilen halkalardan oluşmaktadır.
Arının petek şeklinde bir çift bileşik ve üç adet basit gözü vardır. Basit gözlerin her biri binlerce küçük üniteden oluşmaktadır. Bileşik göz ana arıda 3.000, işçi arıda 4.000 ve erkek arıda 8.000'den fazla basit gözün birleşmesinden meydana gelmiştir.
Başta bir çift duyarga bulunmaktadır. Bunlar koku, tat ve dokunma hissetme duyularını sağlarlar. Duyargalar içerisinde bulunan sinir uçları sayesinde duyularına ek olarak rüzgâr hızını ve hava sıcaklığını da algılayabilmektedirler. Arıların duyargaları o kadar hassastır ki 2 km mesafeden balın kokusunu alırlar.
Arıların ağız yapısı; üst dudak, üst çene, alt çene ve alt dudak olmak üzere dört kısımdan meydana gelir. Dil 6–7 mm arasındadır ve arı ırkına göre değişir.
Baş içyapı itibarıyla de önemli salgıların yapıldığı kısımdır. İşçi arıların yutak üstü salgı bezleri genç yaşta arı sütü, daha ileriki yaşlarda baldaki sakarozu parçalayan enzimler salgılarlar. Çenede bulunan bezler ana arıda ana arı feremonunu, işçi arılarda ise alarm feremonunu salgılamaktadır.
Göğüs arının hareket merkezidir. Dört adet segmentten meydana gelmiştir, bunların üzerinde üç çift bacak ve iki çift kanat bulunmaktadır. Arının orta bacakları üzerinde polen fırçası denilen sert tüyler bulunur. Bunlar çiçeklerde bulunan polenin göğüsten ve ön bacaklardan arka bacaklara aktarılmasını ve arka bacaklarda bulunan polen sepetine toplanmasını sağlar. Bu polen sepetçikleri polenin kovana taşınması görevini görmektedir. Kanatlar kitinleşmiş damarlarla desteklenmiş çok ince zar şeklindedir. İki çifttir. Uçuşta arka kanatlardaki kanca sayesinde ikisi birlikte çalışır, uçuşu ve uçuşu yönlendirmeyi de sağlarlar. Arının uçuş sırasındaki hızı saatte 50 km.'ye yaklaşır.
Karın (Abdomen), ergin arıda 9 segmentten oluşur ve mide, bağırsak ve üreme organları gibi iç organlarla balmumu bezleri ve iğne bulunur. Segmentlerde bulunan sağlı-sollu bir çift mum salgı bezi (balmumu aynası) işçi arıların balmumu yapma döneminde kalınlaşarak mum salgılama yeteneğini kazanmaktadırlar. Sıvı olarak aynalar üzerine salgılanan mumlar, mum ceplerinde katılaşarak küçük pulcuklar halini alır. Arılar zincirleme birbirine tutunarak özel hareketlerle balmumu sızdırmaktadırlar. Ayaklar yardımıyla ağza götürülen balmumu pulcukları orada yumuşatılarak yoğrulmakta ve böylece petek gözlerinin yapımında kullanılmaktadır. Mum örme dönemini tamamlayan işçi arılarda mum salgı bezleri tahrip olur ve birer sıra hücre tabakasına dönüşür.
İşçi arıların 7. abdominal segmentinin (karın halkası) iç yüzeyinde ve sırt plakasının ön kenarına yakın kısmında büyük hücrelerden oluşan koku bezi (nasanof bezi) bulunmaktadır.

Arıların ekolojik katkıları çiçeklerin döllenmesi, erkek ve dişi çiçek organlarında gerçekleştirdikleri polen taşıma konusundaki katkıları üzerinden gerçekleşmektedir. Öyle ki arıların dölleme işlemine ihtiyaç duymayan bitki sayısı son derece sınırlıdır. Bir araştırmaya göre dünyada gıda maddelerinin %90'ı 82 çeşit bitkiden elde edilir ve bunların %77'si arılar tarafından döllenmeye muhtaçtır. Sebze, meyve ve çiftlik hayvanlarının tükettiği yonca gibi ekinlerin en başta gelen polen taşıyıcıları arılardır. Bütün dünyadaki tahıl üretiminin üçte birinden fazlası arıların polen taşıması sonucunda gerçekleşmektedir.
Arıların yayılma (yaklaşık 5 km) ve çok geniş alanlardan toplayıcı (polen-çiçek özü, meyve suyu) özellikleri aynı zamanda kendilerinin birtakım zararlı maddeleri de toplayabilecekleri konusunu gündeme getirir. Örneğin ilaç, sanayi, baca artıkları ve karayolu çevrelerinde egzoz dumanları ve çöplüklerce kirletilmiş çevre, arı ürünlerini insanlar ve arıların kendileri için son derece sağlıksız hale getirebilir. Yapılan araştırmalar bu toksinlerin en fazla balmumunda biriktiğini göstermiştir.
Bazı bitkilerin polenlerinin arılar için zararlı olduğu, arıların normalde bu polenlerden uzak durdukları, ancak aç kalmalarını gerektirecek kıtlık durumlarında bu bitkilere yönelebildikleri bilinmektedir. Bal arılarının insan eliyle gerçekleştirilen yaşama ortamlarındaki havalanma yetersizlikleri, nem ve vitamin, mineral, protein ihtiyaçlarını karşılamayan beslenmeleri de arı biyolojisine zarar vererek sağlıklarını bozabilir. Arıların sağlığını etkileyen bir başka etken ise iç ve dış parazitler ile bunlara karşı yapılan ilaçlamalardır.
Kovan; Arıların yaşam ortamları bitki örtüsü yanında yeterli ve sürekli suya ulaşabilme, yağmur, rüzgâr, aşırı sıcak ve soğuklar gibi etkenler açısından da temiz ve biyolojik ihtiyaçlarına uygun olmalıdır. Kovanlar yer seviyesinden en az 30–40 cm yükseklikte yerleştirilmelidir. Nemli ve havasız kovanlar farklı mantar, virüs ve bakteriyel hastalıkların gelişmesine yol açar.

Bal arıları insanlar üzerinde de ekonomik veya sağlık etkileri olabilecek birtakım hastalık ve zararlılara maruz kalabilirler. Arı hastalıkları bakteriyel, mantar, parazit ve virüs etkenli veya beslenme yetersizlikleri veya yanlış besleme nedeniyle ortaya çıkabilir ve yalnızca yavruları veya yalnızca yetişkinleri ilgilendiren veya her ikisini de etkileyen hastalıklar olabilir. Ayrıca karınca ve diğer yağmacıların arı kovanlarına hücum etmesi söz konusu olabilir.
Çevre; Arı hastalıklarında arının yaşam kalitesini etkileyen ve bozan her şey hastalık ve zarar nedeni olabilir. Bunlar çevresel faktörler, beslenme ve nem, kovanın havalanma durumu, sıcak-soğuk, kirleticiler, kimyasallar, tarım ilaçları (pestisitler) şeklinde sayılabilir. Arıların temiz çevre ve su kaynaklarından mahrum olması, kirli, kanalizasyon vb. yerlerden su içmek zorunda kalmaları ile kovanlarına ayaklarında pis, kirli çamur ve bakteri taşımaları arı kovanlarında septisemi, yavru çürüklüğü (Avrupa, adi yavru çürüklüğü) hastalıklarının gelişmesi ile sonuçlanır. Kovan tabanı ve iç bölgelerinde nem bulunması mantar hastalıkları ve kireç hastalıklarına yol açabilir.
Arı beslenmesi; Arıların kendileri için uygun yeterli ve kaliteli (vitamin, mineral, protein açısından dengeli) beslenmeden mahrum kalmaları, bozuk şurupların verilmesi arı ishallerine yol açar. Arı ishalinin diğer bir nedeni arıların uzun süre kapalı kalmalarıdır.
Varroa; Arıcılık faaliyetlerini en fazla etkileyen zararlılardan birisi de Varroa parazitidir. Parazit arıları zayıflatır ve sakat arı doğumlarına yol açar. Ayrıca arı kolonisinde diğer hastalıklar için uygun zemin oluşturur. Bununla ilgili olarak değişik mücadele metodları geliştirilmiştir. En son geliştirilen metotlardan birisi de parazitin enfekte ettiği larvaları uzaklaştırarak, mite popülasyonunu kritik bir seviyenin altında tutan arı ırklarının kullanımına yönelinmesidir. Arıcı varroa ilaçlamasını yaparak, her kovanda düşen varroa miktarını sayar. Sonra en düşük varroa miktarına sahip kovandan ana arı üreterek seleksiyonunu kendisi gerçekleştirebilir.
Varroa mücadelesinde kolay bulunan, zararsız ve elde edilen bal miktarını da etkilemeyen organik malzemelerin kullanım ve etki dereceleri arasında yapılan karşılaştırmalı çalışmalarda kurutulmuş portakal kabuğu ve ökaliptus yaprak ve kabuklarının dumanı ile üç gün arayla uygulanan tütsüleme (Arılar kovana döndükten 100 gr portakal kabuğu yakılarak kovan içerisine 5 kez dumanı sıkılarak sonrasında kova

Yılanlar (Latince: Serpentes), Pullular (Latince: Squamata) takımına ait uzun, ayaksız etçil sürüngenlerdir.
Serpentes alt takımının üyeleri, ayaksız kertenkelelerden dış kulakların ve göz kapaklarının olmayışı ile ayırdedilirler. Bütün pullular gibi yılanlar da, vücudu üst üste binen pullarla kaplı ektotermik amniyot omurgalılardır. Çoğu yılan türü, ataları olan kertenkelelerinkinden çok daha fazla eklemi olan bir kafatasına sahiptir. Bu yılanlara son derece hareketli çeneleriyle kendi kafasından daha büyük avları yutma imkânı verir. Dar vücutlarına uygun bir şekilde yerleşebilmesi için yılanların çift organları (böbrekler gibi) yan yana yerine biri diğerinin üstünde görünür ve çoğu bir tane işlevsel akciğere sahiptir. Bazı türler, kloakın her iki tarafında artakalan bir çift pençeyle birlikte pelvik kemere sahiptir.
Yılanlar Antarktika ve çoğu ada dışında dünyanın her yerinde bulunur. 520 cins ve 3900'ün üzerinde türü kapsayan tanımlanmış on beş familyası bulunmaktadır. Büyüklük aralığı 10 cm uzunluğundaki küçücük Leptotyphlops carlae türünden 7.6 metre uzunluğa erişebilen pitonlar ve anakondalara kadar değişiklik gösterir. Son keşfedilen Titanoboa cinsinin fosili 15 metre uzunluğundaydı. Yılanların Kretase döneminde hem kazıcı hem de sucul kertenkelerden evrimleştiği düşünülmektedir. Modern yılanların çeşitlenmesi ise Paleosen dönemde oldu. Yılanların Türkiye'de 47 türü bulunur.
Çoğu yılan zehirsizdir ve zehirli yılanlar da zehirlerini öncelikli olarak savunma amacından çok avı kontrol altına almak ve öldürmek için kullanırlar. Bazıları insanlarda acılı yaralanmalara ve ölüme sebep olabilecek denli güçlü zehire sahiptirler. Zehirsiz yılanlar da avlarını ya canlı olarak yutarlar ya da sıkarak öldürürler. Amatörler için yılanları görünüşüne göre zehirli zehirsiz olarak nitelendirmek zor olup onlardan uzak durmak ya da bir profesyonel ile yaklaşmak gerekir.

Türkçedeki yılan kelimesinin kökeni Çincede aynı anlama gelen "lung" kelimesidir.

Ağacın evrimsel dallanma zamanlarını değil sadece akrabalıkları gösterdiği dikkate alınmalıdır.
|}
Yılanların fosil kayıtları göreli olarak zayıftır, çünkü yılan iskeletleri genellikle küçük ve kırılgan olduğundan fosilleşme nadiren görülür. Yine de Güney Amerika ve Afrika'da henüz günyüzüne çıkarılan kertenkele benzeri iskeletsel yapılarla 150 milyon yaşındaki türler kolaylıkla yılan olarak tarif edilebilmektedir. Karşılaştırmalı anatomi temelinde yılanların kertenkelerin soyundan geldiğine dair konsensus bulunmaktadır. Fosil kanıtları yılanların varan gibi çukur kazan kertenkelelerden veya Kretase dönemindeki buna benzer bir gruptan evrimleştiğini göstermektedir. İlkel bir fosil yılan Najash rionegrina, sakrumlu ve tamamen karasal olan iki bacaklı bir çukur kazan hayvandı. Bu varsayımsal ataların günümüzdeki bir benzeri, yarı sucul olmasına rağmen Borneo'nun kulaksız monitör kertenkelesi Lanthanotus'dur. Toprak altı formları, çukur kazmak için gelişmiş ve dış uzuvlarını kaybetmiş vücutlara evrimleşmiştir. Bu hipoteze göre, şeffaf, kaynaşmış göz kapakları ve dış kulakların kaybolması gibi özellikler, korneaların çizilmesi ya da kulakların toprakla dolması gibi toprak altı zorluklarının üstesinden gelebilmek üzere evrimleşti. Bazı ilkel yılanların arka ekstremitelere sahip oldukları bilinmektedir, ancak bunların pelvis kemikleri, omurgaya doğrudan bir bağlantıdan yoksundur. Najash'tan bir miktar daha eski olan Haasiophis, Pachyrhachis ve Eupodophis gibi fosil türlerinde arka ekstremiteler görülmüştür.
Modern yılanlar arasındaki ilkel gruplar, pitonlar ve boaların işlevini yitirmiş arka ekstremiteleri (çiftleşme esnasında kavramaya yarayan pelvis çıkıntısı) bulunur. Leptotyphlopidae ve Typhlopidae pelvik kemerden arta kalanların bulunduğu diğer gruplardır. Bu kısımlar bazen sert bir çıkıntı gibi görünür. Ön ekstremitiler hiçbir yılanda bulunmaz ve bunların kaybolması ekstremiti morfojenezini kontrol eden Hox genlerindeki evrimle ilgilidir. Yılanların ortak atasının aksiyal iskeleti, diğer çoğu tetrapod gibi, servikal (boyun), torasik (göğüs), lomber (alt sırt), sakral (pelvis) ve kaudal (kuyruk) omurga gibi bölgesel olarak özelleşmiş yapılara sahipti.

Aslan (Panthera leo), Afrika ve Hindistan'a özgü Panthera cinsinden büyük bir kedidir. Kaslı, geniş göğüslü bir gövdesi; kısa, yuvarlak bir kafası; yuvarlak kulakları ve kuyruğunun ucunda koyu, tüylü bir tutamı vardır. Cinsel olarak dimorfiktir; yetişkin erkek aslanlar dişilerden daha büyüktür ve belirgin bir yeleleri vardır. Gurur adı verilen gruplar oluşturan sosyal bir türdür. Bir aslan grubu birkaç yetişkin erkek, akraba dişiler ve yavrulardan oluşur. Dişi aslan grupları genellikle birlikte avlanır ve çoğunlukla orta ve büyük toynaklı hayvanları avlar. Aslan bir tepe ve temel avcıdır.
Rakip erkeklerle sürekli olarak savaşmaktan kaynaklanan yaralanmalar ömürlerini büyük ölçüde azalttığından, vahşi ortamda nadiren 10 ila 16 yıl arasında yaşamaktadırlar. Esaret altında 25 yıldan fazla yaşayabilirler. Aslanlar diğer kedilere kıyasla alışılmadık biçimde sosyaldirler. Gün boyunca ağırlıklı olarak uyumayı tercih eden aslanlar, nadiren alacakaranlıkta sıklıkla gece (Gececil hayvanlar) aktiftir.
Tipik olarak aslanlar otlaklarda ve savanlarda yaşar, ancak yoğun ormanlarda bulunmazlar. Antik tarihi zamanlarda, Kuzey Afrika dahil olmak üzere Afrika'nın büyük bölümünde, Yunanistan ve Balkanlar'dan Hindistan'a kadar Avrasya'da etkin olarak yaşamaktaydılar. Yaklaşık 10.000 yıl önceki geç dönem Buzul Çağı'nda (Pleistosende), aslan insanlardan sonra en yaygın kara memelisiydi: Mağara aslanı (Panthera leo spelaea) Kuzey ve Batı Avrupa'da, Amerika aslanı (Panthera leo atrox) ise Amerika'da Yukon ile Peru civarında yaşıyordu. Ancak günümüzde Sahra Altı Afrika'da parçalanmış popülasyonlara ve Batı Hindistan'da kritik olarak tehlike altındaki bir nüfusa indirgenmiştir. Aslan, Dünya Doğa ve Doğal Kaynakları Koruma Birliği (IUCN) tarafından savunmasız bir tür olarak sınıflandırılmıştır ve yirminci yüzyılın ikinci yarısında 20 yılda Afrika'daki aslan nüfusunda % 30-50 aralığında önemli bir nüfus azalması görülmüştür. Nüfuslarının azalmasının nedeni tam olarak anlaşılmasa da, yaşam alanlarının işgal edilmesi ve insanlar tarafından zarar görmeleri en başlıca sebepler olarak ön görülmektedir. Afrika'da, özellikle Batı Afrika aslanı nüfusu tehlike altındadır.
Erkek aslan, oldukça ayırt edici olan yelesinden kolayca tanınır ve yüzü insan kültürünün en çok bilinen hayvan simgelerinden biridir. Heykellerde, resimlerde, ulusal bayraklarda ve çağdaş sinema ve edebiyatta geniş bir biçimde tasvir edilmiştir. Aslanlar Roma İmparatorluğu zamanından beri insanlar tarafından tutulmuş ve on sekizinci yüzyılın sonlarından bu yana hayvanat bahçelerinde sergilenmek üzere aranan önemli hayvan türünden biri olmuştur. Hayvanat bahçeleri, nesli tükenmekte olan Asya kökenli alt türleri için hazırlanan ıslah programlarında dünya çapında işbirliği yapmaktadır.

Modern Türkçede kullanılan aslan, Osmanlı Türkçesinde ارسلان (arslan) olarak kaydedilmiştir ve kökeni Eski Türkçeye dayanmaktadır. Bir Türkî dilde tespit edilmiş olduğu ilk kaynak 900 yılından önce yazıldığı düşünülen, Alman arkeolog Albert von Le Coq tarafından derlenmiş ve "Huastuanift: Manihaist Tövbe Duası" (özgün Almanca adıyla Chuastuanift, ein Sündenbekenntnis des manichäischen Auditores: gefunden in Turfan (Chinesisch-Turkistan)) adı altında bilinen Eski Uygurca metinlerdir. John Krueger sözcüğün Türkî dillere Moğolcadan alıntı olduğunu savunur. Moğolca "diş göstermek" manasındaki arzai- kelimesinden türetilmiş olabileceği de öne sürülmüştür; ancak bu kesin değildir. Hayvan adlarında görülen +lan ekinin yapısı belirsizdir.
Türün bağlı olduğu cins olan Panthera ismi Latinceye dayanmakta olup, bu dile Grekçede benekli kedigilleri tanımlamak için kullanılmış πάνθηρ kelimesinden girmiştir. Bilimsel isminin ikinci kısmı olan leo, Latince ve Grekçede yer alan aslan manasındaki leo ve λέων (leon) kelimelerine dayanmaktadır. Leo kelimesi ve türevleri, pek çok Avrupa dili ile muhtemelen İbranicede (לָבִיא; lavi) aslanları tanımlamak için kullanılan bir isimdir.

Carl Linnaeus 1758'de, aslanı Systema Naturae adlı eserinde tanımladı ve ona bilimsel olarak Felis leo adını verdi. Cins adı Panthera, 1816'da Alman doğa bilimci Lorenz Oken tarafından türetildi. 18. yüzyılın ortaları ile 20. yüzyılın ortaları arasında, 26 aslan örneği, alt tür olarak tanımlanmış ve önerilmiştir; bunların 11'i 2005 yılında geçerli kabul edilmiştir. Çoğunlukla yelelerinin ve derilerinin boyutu ve rengiyle ayırt ediliyorlardı.

19. ve 20. yüzyıllarda, birkaç aslan tipi örnek ve alt tür olarak tanımlandı ve bir düzine, 2017 yılına kadar geçerli takson olarak kabul edildi. 2008 ve 2016 arasında, IUCN Kırmızı Listesi değerlendiricileri, Afrika aslan popülasyonları için P. l. leo ve Asya aslan popülasyonu için P. l. persica olmak üzere yalnızca iki alt-özel isim kullandı. 2017'de, Kedi Uzman Grubu'nun Kedi Sınıflandırma Görev Gücü, aslan taksonomisini gözden geçirdi ve aslan evrimi üzerine yapılan filocoğrafik çalışmaların sonuçlarına dayanarak iki alt türü tanıdı:

P. l. leo (Linnaeus, 1758) - aday aslan alttür, Asya aslanı, bölgesel olarak nesli tükenmiş Nübye aslanı ve Orta Afrika'nın batı ve kuzey kesimlerindeki aslan topluluklarını içerir. Sinonim arasında, P. l. persica (Meyer, 1826), P. l. senegalensis (Meyer, 1826), P. l. kamptzi (Matschie, 1900), and P. l. azandica (Allen, 1924) yer alır. Bazı yazarlar 'Kuzey aslanı' ve 'kuzey alt türü' olarak adlandırdı.
P. l. melanochaita (Smith, 1842) - Doğu ve Güney Afrika bölgelerinde, soyu tükenmiş Kap aslanı ve aslan topluluklarını içerir. Sinonim arasında, P. l. somaliensis (Noack 1891), P. l. massaica (Neumann, 1900), P. l. sabakiensis (Lönnberg, 1910), P. l. bleyenberghi (Lönnberg, 1914), P. l. roosevelti (Heller, 1914), P. l. nyanzae (Heller, 1914), P. l. hollisteri (Allen, 1924), P. l. krugeri (Roberts, 1929), P. l. vernayi (Roberts, 1948) ve P. l. webbiensis (Zukowsky, 1964) yer alır. 'Güney alt türü' olarak adlandırılmıştır.
Etiyopya Yükseltileri'nin bazı bölgelerinden gelen aslan örnekleri, genetik olarak Kamerun ve Çad'dakilerle birlikte kümelenirken, Etiyopya'nın diğer bölgelerinden gelen aslanlar Doğu Afrika'dan örneklerle birleşmektedir. Bu nedenle araştırmacılar, Etiyopya'nın iki alt tür arasında bir temas bölgesi olduğunu varsaymaktadır.

Tarih öncesi çağlarda aslanın çeşitli ek alt türleri mevcuttu:

P. l. sinhaleyus, Sri Lanka'da kazılan ve bir aslana atfedilen fosil karnasyalıydı. Yaklaşık 39.000 yıl önce soyu tükenmiş olduğu düşünülmektedir.
P. leo fossilis, P. fossilis ya da P. spelaea fossilis, Orta Pleistosen Avrupa mağara aslanı olarak da bilinen bu alt tür, yaklaşık 500.000 yıl önce yaşamıştır. İngiltere, Almanya, İtalya ve Çek Cumhuriyeti'nde bu türe ait fosiller bulunmuştur. Günümüz Afrika aslanlarından daha büyük olan bu alt tür, Amerikan mağarası aslanıyla neredeyse aynı boylarda ve Üst Pleistosen Avrupa mağarası aslanından biraz daha büyüktü.
P. l. spelaea, Avrupa mağara aslanı, Avrasya mağarası aslanı veya Üst Pleistosen Avrupa mağarası aslanı olarak da bilinen bu alt tür, Geç Pleistosen döneminde Avrasya ve Beringia'da yaşadı. Küresel ısınma nedeniyle en son 11.900 yıl önce soyu tükenmiştir. Avrupa, Kuzey Asya, Kanada ve Alaska mağaralarında yapılan kazılarda bulunan kemik parçaları, Avrupa'dan Sibirya genelinde batı Alaska'ya kadar bulunduğunu göstermektedir. Muhtemelen P. fossilis'ten, türetilmiştir ve genetik olarak izole edilmiştir. Afrika ve Asya'daki aslanlardan oldukça farklıdır. Paleolitik mağara resimlerinde, fildişi oymalarda ve kil büstlerinde tasvir edilmiştir.
P. l. atrox ya da P. atrox, Amerika aslanı veya Amerika mağara aslanı olarak bilinen bu alt tür, Amerika kıtasında Kanada'dan muhtemelen Patagonya'ya kadar uzanıyordu. Var olan en büyük aslan alt türlerinden biridir. Vücut uzunluklarının 1.6-2.5 m (5.2-8.2 ft) arasında olduğu tahmin edilmektedir. Edmonton'dan gelen bir fosil 11.355 ± 55 yıl öncesine aittir.

Aslanın en yakın akrabası Panthera cinsinin diğer türleri, kaplan, kar leoparı, jaguar ve leopardır. 2006 ve 2009'da yayınlanan filogenetik çalışmaların sonuçları, jaguar ve aslanın yaklaşık 2.06 milyon yıl önce ayrılan bir kardeş gruba ait olduğunu göstermektedir. Daha sonra yapılan çalışmaların sonuçları, leoparın ve aslanın, 3.1-1.95 milyon yıl önce ayrılan kardeş gruba ait olduğunu göstermektedir. Panthera'nın coğrafi kökeni büyük olasılıkla Orta Asya'nın kuzeyidir. Leopar-aslan soyu, en azından Erken Pliyosen'den bu yana Asya ve Afrika Palearktik'inde dağıtıldı. Aslan ve Avrasya mağara aslanından oluşan soyun Holarktik Asya'da, 2,93-1,23 milyon yıl önce ayrıldığı düşünülmektedir. Bununla birlikte, aslan ve kar leoparı ataları arasındaki melezleşme, yaklaşık 2.1 milyon yıl öncesine kadar devam etmiş olabilir. Avrasya ve Amerikan mağara aslanlarının, diğer kıtalardaki mitokondri soyları olmadan, son buzul döneminin sonunda soyları tükendi.
Modern aslan muhtemelen Orta Pleistosen döneminde Afrika'da yaygın olarak dağılmış ve Geç Pleistosen döneminde Sahra altı Afrika'da ayrılmaya başlamıştır. Doğu ve Güney Afrika'daki aslan popülasyonları, 183.500-81.800 yıl önce ekvator yağmur ormanları genişlediğinde, Batı ve Kuzey Afrika'daki popülasyonlardan ayrıldı. Sahara'nın 83.100-26.600 yıl önceki genişlemesi, Batı ve Kuzey Afrika'daki nüfusun ayrılmasına neden oldu. Yağmur ormanları azaldıkça, daha açık habitatlara yol açan aslanlar Batı'dan Orta Afrika'ya taşındı. Kuzey Afrika'dan aslanlar 38.800-8.300 önce güney Avrupa ve Asya'ya dağıldılar. Güney Avrupa, Kuzey Afrika ve Orta Doğu'daki aslanların yok olması, Asya ve Afrika'daki aslan popülasyonları arasındaki gen akışını kesintiye uğrattı. Genetik kanıtlar, Doğu ve Güney Afrika'daki aslan örneklerinde çok sayıda mutasyon olduğunu ortaya koydu; bu, bu grubun, Asya ve Batı ve Orta Afrika'dan genetik olarak daha az farklı aslan örneklerinden daha uzun bir evrimsel geçmişe sahip olduğunu göstermektedir.
Filocoğrafik araştırmaların sonuçları, yaşayan iki aslan alt türünün yaklaşık 245.000 yıl önce ayrıldığını göstermektedir.

P. l. europaea, Güney Avrupa'da kazılan, aslan alt fosil kalın

Felsefe tarihi, felsefenin mantık, epistemoloji, ontoloji, etik, estetik gibi alt bölümlerinden birisidir. Genel olarak felsefe derslerinin başlangıcında verilir. Bunun temel nedeni, felsefe tarihinin içeriğiyle ilintilidir. Felsefe tarihi, felsefenin ne olduğunun tanımlanmasından, çeşitli felsefe ögretilerinin tarihsel yerlerinin ve öğretisel ayrımlarının belirlenmesine ve bu öğretilerin felsefenin alt bölümleri açısından değerlendirilip ortaya konulmasına kadar çok yönlü ve çok boyutlu bir içeriğe sahiptir. Felsefe tarihi bu anlamda sadece bir mevcut felsefelerin ansiklopedik bir araya getirilmesi meselesi değildir; felsefenin ne olduğunun tanımlanmasından neyin felsefe-içi neyin felsefe-dışı sayılacağına değin bir dizi kuramsal/felsefi sorunla yüz yüzedir. Bu anlamda, felsefenin bir altbölümü olarak felsefe tarihi, hem felsefi çalışmanın başlangıcı hem de en önemli alanıdır. Genelde felsefe tarihi kitapları, bu bakımdan öğretilerin ve bunların felsefi sorunları çözme denemelerinin art arda etkileşimlerle gelişen tarihini ele alır. Bu tarihin hazırlanmasında hem düşünürlerin metinleri hem de bu metinlerin tarihsel toplumsal koşulları iç bağlantıları açısından değerlendirilir, öğretilerin birbirine etkileri ve karşıtlıkları, benzerlikleri ve ayrımları serimlenir. Dolayısıyla, genel anlamda felsefe tarihinin varlık, bilgi ve değerlerle ilgili soruları ve sorunları belirli özgül yöntemlerle değerlendiren ya da inceleyen ve bu incelemeyi sonuçları bakımından da sistemaktikleştirilmesine yönelik çalışan bütün düşünce girişimlerini ortaya koymayı hedeflediği söylenebilir.

Felsefe ilk defa Antik Yunan medeniyetinde ortaya çıktı. Antik Yunanistan'da ortaya çıkmasının nedeni, Antik Yunan'da denizcilik ile uğraşılması sayesinde daha çok bilgi birikiminin olması ve bunun yanında boş zaman kavramının da olması fazlasıyla etkili olmuştu. Antik Yunan'da felsefeciler; evreni açıklama ve politik konular ile uğraşmış ve bunun sonucunda tıp, astronomi, fizik, siyaset, matematik ve daha birçok konuda yeni buluşlar yapılmıştır. Antik Yunanistan'daki felsefenin babası Thales'tir. Thales determinist ve indeterminist tartışmasını da başlatan kişidir. Thales, her şeyin kökenini yani arkhe'sini suya dayandırmıştır. Daha sonraları gelen Anaksimenes ise havaya dayandırmıştır. Anaksimandros, bilinen ilk Dünya haritalarından birini de çizmiştir. Anaksimandros evrim düşüncesinin temelini atmıştır. Daha sonraları İyonyalı Pisagor, Pisagorculuk akımını getirmiştir. Ayrıca Solon, demokrasinin gelişmesine katkı sağlamıştır. Sokrates de politik konularda çalışma yürütmüştür. Öğrencisi Platon da politik konular evrenin kökeni hakkında fikir yürütmüştür. Aristoteles özellikle evrenin dört temel elementten meydana geldiğine ilişkin uzun süre geçerliliğini koruyacak birçok görüş ortaya attı. Antik Yunanistan'da öne sürülen felsefi fikirler Roma'daki felsefeyi de etkiledi. Roma döneminde de felsefi çalışmalar devam etti hatta tarihçiler tarafından İsa'nın filozof olduğuna dair teoriler olsa da İsa; İslam'da peygamber, Hristiyanlıkta ise Tanrı'nın oğlu olarak kabul edilir.

Doğu felsefesi genel olarak soyut kavram ile ilgilenirken batı felsefesi ise somut kavramlar ile ilgilenir. Doğuda felsefe ile genelde Çin, Hint, Japonya ve Kore uygarlıkları ilgilenmiştir. Hindistan'da Buda'nın öğretileri sonucunda Budizm doğarken Çin'de Konfüçyüsçülük ile Taoizm doğmuştu. Japonya ise genel olarak Çin ile Kore'den etkilenmiştir.

Orta Çağ'da genel olarak felsefe, Katolik Kilisesi'nin tekelinde olmuştur. Hristiyanlık dini ile Antik Yunan düşünürlerinin öğretileri genel olarak kabul görmüştür. Aristoteles'in öğretileri özellikle kabul görmüş ve fazla sorgulanmamıştır. Kavimler göçü sonrasındaki yeni oluşmaya başlayan siyasal yapılanmalarda, halkın bu sancılı süreçte; açlık, sefalet ve feodal beyler tarafından baskı görmesi ile kendi dertleri ile zar zor uğraşmaları sonucunda çok fazla düşünmeye zamanları kalmamıştır. Papalık, dini kullanarak kendi otoritesini sağlamlaştırırken bilimi ve felsefeyi de tekeline alıp her şeyi bildiğini iddia etmiş kitapları olabildiğince erişilmez kılıp İncil'i sadece Latince bilenler okuyabilmişti. Bunların yanında Hristiyanlık sınırları çerçevesinde felsefe yapılmıştı. 11. yüzyıl civarında İtalya'da tarihin ilk üniversitesi olan Bologna üniversitesi açıldı. Daha sonraları bunu Oxford ve Paris gibi üniversitelerde takip etti. Üniversitelerde dini ağırlıklı eğitimler verildi.

İslam ilk defa Arabistan coğrafyasında İslam inancına göre Allah tarafından Cebrâil aracılığı ile Muhammed'e bildirilmişti. Muhammed'in ölümünün ardından İslam çok hızlı bir şekilde yayılmıştı. Abbâsîler döneminde, 800'lü yıllarda, İslam'ın entelektüel anlamda altın çağı başladı. İslam'ın altın çağında matematik, tarih, coğrafya, astronomi, kültür, fizik, mimari, dil bilgisi, teoloji ve felsefeyi de kapsayan çok geniş bir alanda çalışmalar yapıldı. Yunan, Hint, Çin, Mısır, Roma ve İran gibi birçok uygarlığın birikiminden yararlandılar. Özellikle Fârâbî, İslam dünyasında felsefenin yayılmasını sağladı. İbn-i Sina döneminde altın çağına doğru yol aldı. İbn-i Sina; Farabi, Aristoteles ve Platon'un fikirleri ile İslam'ı harmanladı. İbn-i Rüşd ile İbn-i Sina özellikle Rönesans hareketinin temellerini atmıştır. İbn-i Rüşd, Antik Yunan filozoflarını yeniden yorumlamıştır. Gazzâlî ve Mevlana gibi teolojik konular üstünde de çalışmalar yapanlar vardı. İmam Gazali, filozoflara karşı bir tutum izlemiştir. Mevlana ise Mevleviliğin temellerini atmıştır. Abbasi hanedanlığı ve diğer Müslüman hanedanlıklar da olabildiğince bilim insanlarına destek vermiştir. Özellikle Beyt'ül Hikmet (Bilgelik Evi) ve Bağdat şehrinin geneli ilim yuvası olmuştu. Hülagu Han tarafından Bağdat'ın yağmalanması ile birlikte İslam'ın altın çağı bitmişti, ama buna rağmen 17. yüzyıla kadar bilimsel çalışmalar devam etti.

Rönesans döneminde skolastik düşünce yıkılmaya ve yerine akıl ve bilim gelmeye başlamıştı. 15. yüzyılda icat edilen Gutenberg matbaası kitapların çoğaltılması ve bilginin daha hızlı yayılmasını sağladı. Coğrafi keşifler ve Kopernik, Galileo Galilei, Kepler, Newton gibi bilim insanları kilisenin her şeyi bildiği iddiasını çürütmüştü. Martin Luther ile başlayan reform hareketleri ile kilisenin gücü iyiden iyiye sarsılmıştı. Artık yavaş yavaş insanlar bilimsel açıdan işlere bakmaya başlasa da 19. yüzyıla kadar Avrupa tamamen Orta Çağ insanı olmaktan tam olarak kurtulamamıştı.
Rönesans döneminde Antik Yunan ve Roma'dan etkilenme söz konusuydu, İslam dünyası da belli bir oranda etkilenmiş ve insanlar kusursuzluğu aramaya başlamıştı. Bu Hümanizm'in doğuşuna neden olmuştu. Evren merkezini kaybetmiş ve Dünya haritaları baştan çizilmişti.
Aydınlanma çağı o dönemki bilgilerin bir kısmını tek bir çatı altında toplamak için yapılan tarihin bilinen ilk Ansiklopedisini yapmalarıyla başlamıştı. Aydınlanma çağı ile birlikte J.J. Rousseau ve Voltaire gibi filozoflar Hümanizmin daha da etkili olmasına ve baskı altındaki halkın Krallarına karşı ayaklanmasında etkili olmuştu.
O sıralarda ise Doğu Avrupa ve Osmanlı'da işler tam tersine yürüyor ve birçok kişi Batı Avrupa'daki akımlardan bilgisi olmuyor bunun yanında bazı Devletler ya tam ayak uyduramıyor ya da tamamen bu yeniliklerin dışında kalıyordu.

19. yüzyıl gibi özellikle Batı Avrupa'da din gücünü kaybetmeye başlamış ve insanlar artık doğa bilimleri yardımı ile birçok şeye açıklama getiriyordu. Charles Darwin'in ortaya attığı evrim teorisi (1859), canlılığın varoluşuna dair birçok ezberleri bozmuştu. Darwinciliğin bilim dünyasında geniş kitlelerce kabulü için bir yüzyılın daha geçmesi gerekse de; evrim, kanıtlarla sürekli olarak desteklenmiş ve birçok farklı evrim görüşü ortaya çıkmıştır. Darwincilik; temelde bir biyoloji kuramı olup, sosyolojiyle doğrudan ilişkili olmamasına karşın, 20. yüzyıl Avrupa'sında Sosyal Darwincilik, öjeni gibi görüşlerin ve bu görüşü destekleyen faaliyetlerin gelişmesine de neden olmuştur.
Avrupa'daki Fransız ihtilali sonucunda milliyetçilik, adalet, eşitlik, özgürlük ve özellikle Antik çağdan beri sadece az nüfuslu ülkelerde işe yarayacağı düşünülen demokrasi yeniden yükselişe geçmişti. Ayrıca laiklik denen kavram da ortaya çıkmıştı. Modern zamanda özellikle felsefe Yahudi kökenli Almanlar tarafından bayağı bir gelişme kaydedildi. Karl Marx tarafından komünizm ideolojisi ortaya atıldı. Komünizm, 20. yüzyılda Bolşevik Devrimi ile SSCB'de kullanılmaya başlandı.
20. ve 21. yüzyılda artık Stephen Hawking ve Richard Feynman gibi bilim insanlarına göre artık felsefe ölmüştü, bilime hiçbir yararı yoktu ve onun yerine doğa bilimleri daha iyi ve doğru sonuçlar çıkarıyordu.

Felsefe Tarihine Giriş, Ahmet Arslan, BB101 Yayınları.
Felsefe Tarihine Giriş, Ahmet Cevizci, Paradigma Yayınları.
Felsefe Tarihi, Ahmet Arslan, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.
Felsefe Tarihi, Macit Gökberk, Remzi Kitabevi.
Bertrand., Russel, (1996). Batı felsefesi tarihi. Sayı. ISBN 975-468-059-0. OCLC 984425920. 
Felsefe Tarihinin Sorunları, Theodor Oizermann, çeviren: Celal A. Kanat.
Düşünce Tarihi, Afşar Timuçin.
Felsefe Tarihinde İnsan Sorunu, Mustafa Günay, Karahan Kitabevi Yayınları, 2010.
Doğa Tasarımı, R. G. Collingwood, İmge Yayınları, 1999.

ucmaz.home.uludag.edu.tr/PDF/ilh/2003-12(1)/M8.pdf 5 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
felsefe.kku.edu.tr/belgeler/ebook/kucuk_felsefe_tarihi_m_namik.pdf
dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/26/1262/14500.pdf 24 Aralık 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
felsefe.kku.edu.tr/belgeler/ebook/Felsefe_Tarihi.pdf

Sokrates (Grekçe telaffuz: /sɔː.krá.tɛːs/, Orta Çağ Yunancası telaffuz: [soˈkra.tis]; Grekçe: Σωκράτης, romanize: Sōkrátēs), Batı felsefesinin kurucularından biri olarak kabul edilen ve ahlaki düşünce geleneğine öncülük eden Atinalı bir Yunan filozoftur. Hiçbir yazılı eser bırakmayan Sokrates'in düşünceleri, büyük ölçüde öğrencileri Platon ve Ksenofon’un aktardığı diyaloglar aracılığıyla günümüze ulaştı. Bu anlatılar, Sokrates ve muhataplarının bir konuyu soru-cevap tarzında irdeledikleri diyaloglar şeklinde yazıldı ve Sokratik diyalog adı verilen bir edebî türün doğmasını sağladı. Sokrates hakkında birbirinden farklı ve çelişkili anlatımlar bulunduğundan, onun gerçek düşüncelerini tam olarak belirlemek zordur. Bu durum, felsefe tarihinde "Sokratik problem" olarak adlandırılır. Sokrates, yaşadığı dönemde Atina toplumunda oldukça tartışmalı bir figürdü. MÖ 399 yılında, "dinsizlik" ve "gençleri yozlaştırmak" suçlamalarıyla yargılandı. Sadece bir gün süren mahkemede suçlu bulunarak ölüm cezasına çarptırıldı. Son günlerini hapishanede geçirdi ve kaçması için yapılan teklifleri reddederek, baldıran zehri içerek hayatına son verdi.
Platon'un diyalogları, Sokrates'in Antik Çağ'dan günümüze ulaşan en kapsamlı anlatıları arasındadır. Bu eserlerde Sokratik yaklaşımın epistemoloji ve ahlak felsefesi gibi alanlardaki uygulamalarını gözler önüne serer. Platon'un eserlerinde yer alan Sokrates figürü, adını "Sokratik yöntem" ve "Sokratik ironi" kavramlarına verdi. Sokratik sorgulama yöntemi, yani elenchus, kısa sorular ve cevaplar üzerinden ilerleyen bir diyalog biçiminde şekillenir. Platon'un diyaloglarında, Sokrates ve muhatapları genellikle bir erdem veya soyut bir kavram üzerine tartışarak konunun farklı yönlerini inceler. Ancak sonunda, başlangıçta bildiklerini sandıkları şeyi aslında tanımlayamadıklarını fark ederek çıkmaza girerler. Sokrates, kendisini tamamen cahil olarak tanımladı ve "tek bildiğim şey, hiçbir şey bilmediğimdir" dedi. Bununla birlikte, cehaletinin farkına varmanın felsefi sorgulamanın ilk adımı olduğunu ima etti.
Sokrates, kendisinden sonraki Antik Çağ filozofları üzerinde güçlü bir etki yarattı ve bunu Modern Çağ'da da sürdürdü. Orta Çağ ve İslam alimleri tarafından incelendi ve İtalyan Rönesansı düşüncesinde, özellikle de hümanist hareket içinde önemli bir rol oynadı. Søren Kierkegaard ve Friedrich Nietzsche'nin eserlerinde de görüldüğü üzere ona olan ilgi kesintisiz olarak devam etti. Sokrates'in sanat, edebiyat ve popüler kültürdeki tasvirleri, onu Batı felsefe geleneğinde yaygın olarak bilinen bir figür hâline getirdi.

Sokrates'in felsefi yaşamına başlangıçlık eden olay Delphoi Tapınağı ziyaretidir.
Sokrates felsefesinin ana temalarını ele alan başlıca kaynak Sokrates'in Savunması adlı diyalogdur. Bu diyalog Sokrates hakkında açılan dava sonrasında Platon tarafından kaleme alınan bir felsefi başkaldırıdır. Bu eser, Sokrates'in felsefi yaklaşımı uyarınca sürdürdüğü yaşamını sergiler. Sokrates yaşam tarzını ve yaşam tarzı nedeniyle sahip olduğu güçlü düşmanlıkları sergilemek amacıyla dostu Khairephon’un Delphoi Tapınağı kâhini Pythies’e kendisi ile ilgili ziyaretini aktarmayı gerek görür. Khairephon, kâhine Sokrates’ten daha bilge birisinin bulunup bulunmadığını sorduğunda kâhin, ondan daha bilge birisinin bulunmadığını söyler. Bu bilgiyi alan Sokrates önce şüpheye düşer, çünkü hiçbir şey bilmediğinin farkındadır. Ama tanrı yalan söylemeyeceği için kâhinin sözlerinin doğruluğundan şüphe etmemek durumundadır. Böylece söz konusu kehanetin, çözülmesi gereken bir bilmece olduğunu düşünerek araştırmaya koyulur. Önce adı bilgeye çıkan politikacıya, sonra ozanlara, daha sonra da sahip oldukları Sophia ile ünlü olan ustaların ve zanaatkârların yanına gider. Onlara sorduğu sorularla, onların bilge olmadıklarını kavrar. Sokrates bunların cehaletin pençesinde kıvrandıklarını fark eder. Bu kişiler, hem bilmedikleri şeyleri bildiklerini sanmaktadırlar hem de neleri bilmediklerinin farkında değillerdir. Oysa cehaletten daha büyük bir kötülük yoktur. Sokrates bu kişilerden farklı olarak, bilmediğini bilir; tam da bu noktada o kişilerden daha bilge olmaktadır. Yani Sokrates kendi cehaletinin farkında olmak gibi insani bilgeliğe sahiptir. Yani Sokrates kendini bilmekte ve kendini tanımaktadır.
Sokrates, kâhinin söylediği sözlerin gerçek anlamını bulmak için uyguladığı sorgulama sonunda Pythies'in ne demek istediğini anlamıştır. Onların arasında en bilge olduğu doğru bir yargıdır. Çünkü kendisi hiçbir şey bilmediğinin farkındadır. Sokrates böylece –bilmediğini bildiğini sanan- insanlarla, gerçek bilginin tek sahibi olan tanrılar arasında aracı durumundadır. Bu konum aslında Platon'un Lysis ve Şölen adlı eserlerinde belirttiği gibi, filozofun konumudur; zaten filozof kelimesi de Yunanca philei ve sophia kelimelerinin yan yana gelmesi ile oluşturmuştur. Bu kelime başta "bilgi ve bilgelik dostu" sonra ise "bilgiye can veren, onu sorgulayan" anlamına gelmektedir. Bunun ön koşulu da bilgisizliğin bilincinde olmaktır.
Sokrates'in kendini tanı ilkesinin başlıca sebebi; her kişinin yaratılıştan iyi olduğu görüşünden gelir. Sokrates'in ahlakçı akılcılığı buna denk gelmektedir.

Kehanet anlatısı, genellikle Sokrates'in, bilgelikleriyle ünlenenlere yöneltip onları bunalttığı soruları akla getirir. Bu tür yaklaşımlar "çürütme" (elenchos) denen belli bir kalıp içerisinde sergilenirler. Bu yöntem felsefe tarihinin ilk yöntemi olması bakımından son derece önemlidir. Eski Yunancada "sınamadan geçirmek" ya da "çürütme" anlamına gelen elenchos yöntemi, doğruluğundan şüphe duyulmayan bir sava karşı yöneltilen çeşitli sorularla, yapılan açıklamalarla, savın kapsamının olabildiğince genişletilmesiyle, en sonunda savın kendi içinde taşıdığı çelişki ve tutarsızlıkların kanıtlanmasıyla doğruluk savlarının çürütülmesinin amaçlandığı düşünsel diyalektik bir süreçten oluşmaktadır. Sokrates tarzı bu çürütme şu aşamalardan oluşur:

Yanıtlayan, çürütmenin amacını oluşturacak p önermesini savunur;
Sokrates akıl yürütmenin ürünü q ve r önermeleri üzerinde yanıtlayanla tartışmasız hemfikir olur;
Sokrates'i yanıtlayana q ve r önermelerinden ancak karşıt –p önermesine ulaşacağını kanıtlar;
Sokrates bu noktada p'nin yanlış, karşıt p'nin doğru olduğunun gösterildiğini ileri sürer.
Sokrates'e göre çürütme uygulaması o denli önemlidir ki Savunma'da bunun felsefeyle aynı şey olduğunu savunur. Filozofça yaşamanın insanın kendisini ve başkasını sürekli sınamak olduğunu açıklar (28e, 29c-d). Bu anlamda Sokrates'in diyalektik uslamlama yönteminin amacı insanların iyiye, güzele, erdeme yönelik sürekli bir felsefe arayışı içinde olmalarının sağlanmasıdır. Diyalektik yöntemde yanıt arayan hemen bütün sorular, "Güzel nedir?", "Bilgi nedir?", "Zaman nedir?" gibi ne?-lik bildiren bir şeyin özünü ya da doğasını bilmeye yönelik ana soru yapısından türerler. Sokrates karşılıklı konuşmalardan yola çıkarak yüzeysel bilginin, bir kavramı tanımlatmayı, tanıtlatmayı amaçlayan sorularla diyaloğu istenen doğrultuda yönlendirir. Bu karşılıklı konuşmalarda konuşmacıların söylediklerinde bulunan tutarsızlıklar ve çelişkiler ortaya çıkarılarak yüzeysel bilginin, en önemlisi de doğru diye bilinen sanıların bırakılmasını sağlamış olacaktır.
Diyalektik yönteminin en belirgin örnekleri Kriton ile Lysis diyaloglarıdır. Sokrates'in uyguladığı biçimiyle bu yöntem bilginin bulunmaktan çok hep aranması gereken bir şey olarak görüldüğünün başlıca kanıtıdır.

Sokrates öldükten sonra "Sokratik Diyaloglar" edebiyatı ortaya çıkmıştır. Diyaloglar arasında ilk sırayı Platon'un yazdığı diyaloglar alır. Platon; Sokrates'in Savunması, Kriton, Phaidon, Şölen (Symposion), Theaitetos, Timaeos, Lakhes, Euthyphron adlı diyaloglarında Sokrates'in portresini sergilemiştir. İkinci sırada ise Ksenophon'un Apomnemoneumata adlı yapıtı yer alır.
Sokrates'in kişiliği üzerine birbirine karşıt görüşler ortaya atılmıştır. Platon'a göre dengeli bir kişi olan Sokrates çağdaşı Spintharos'a göre sert mizaçlı, nefsine hâkim birisidir. Fakat Sokrates'e karşı bir saldırı da vardır: Aristophanes'in MÖ 423 yılında sergilediği Bulutlar adlı komedyasında Sokrates, sözcüklerle oynayan, öğretileri ile ahlakı ve devleti baltalayan; gençleri babalarıyla, devletin otoritesini sorgulamaya yönelten bir sofist olarak canlandırılarak eleştirilmiştir.
Ayrıca Sokrates ile ilgili diyaloglarda Sokrates'in içindeki tanrısal sesten (daimon) bahsedilir. Bu güç ona ne gibi davranışlardan kaçınması gerektiği konusunda ilham vermektedir.
Sokrates'i Kant, "aklın ideali", Hegel, "bir insanlık kahramanı, felsefesini yazmayan ama yaşayan gerçek bir filozof" olarak tanımlar. Nietzsche ise tersine, onu, ölüm korkusu nedir bilmeyen, yaşayan biri olarak değil de salt akıl olarak ölen ve hayatın içgüdüsünden tamamıyla kopmuş bir "canavar" olarak tasvir eder.
Sokrates'e ait yazılı bir eser günümüze ulaşmamıştır. Bu nedenle tüm öğretimini sözel olarak yaptığı yargısına varılmaktadır. Sokrates hakkındaki bilgiler başkalarının aracılığı ile günümüze kadar gelmiştir. Bugün fiilen sahip olduğumuz eserleri yazmış olan başlıca filozof Platon'dur. Platon, Sokrates'in öğrencisidir. Sokrates'e ilişkin bilgilerin büyük çoğunluğu Platon'un yazılarından elde edilmektedir. Platon Sokrates'in anısını canlı tutmak için onu ve onun öğretilerini anlatan yazılar yazmıştır.
Sokrates'in ruhunu yaşatmak, Platon için, Sokrates'in yaptığı tarzda felsefe yapmak anlamına gelmektedir. Platon, Sokrates öldüğünde otuz bir yaşındadır. Sokrates öldükten sonra MÖ 4. yüzyılın ilk yarısında Atina’nın ünlü okulu olan ve bugünkü modern üniversitenin ilk örneği sayılabilecek Akademia’yı kurmuştur ve eserlerini orada yazmıştır.

Yunan felsefesinin en büyük filozofu Sokrates’in ölümünün ardından onun anısını canlı tutmak için eserler kaleme alındığı gibi bazı okullar da kurulmuştur. Bu kuruluşların hepsi Sokrates’in düşünsel anlamda gerçek izleyicileri olma savıyla kurulmuştur. Bu okullar arasında "Megara okulu", "Kinikler okulu", "Kirene okulu", "Elis-Eteria okulu" sayılabilir. Bu okull

Platon veya Eflatun (Yunanca: Πλάτων Plátōn; MÖ 428/427 veya 424/423 – 348/347), Antik Yunan filozofu ve bilgesi.
Dünyada üniversite düzeyindeki ilk kurumlardan biri olan (ve bu kurumlara günümüzdeki adını veren) Akademi'nin kurucusu olan ve düşünce tarihinde bir dönüm noktası teşkil eden Platon, felsefe ve bilim tarihindeki pek çok tartışmanın temellerini atmış, Hristiyanlık ve İslam gibi pek çok dini de derinden etkilemiştir. Hocası Sokrates ve öğrencisi Aristoteles ile birlikte felsefe tarihinin en etkili isimlerinden biridir. İddialarının büyük bir kısmı bugün hâlâ önemini korumakta, tartışılmakta ve çoğu düşünceye katkıda bulunmaktadır. İngiliz matematikçi ve filozof Alfred North Whitehead "Avrupa felsefe geleneğiyle ilgili yapılabilecek en güvenilir genel nitelendirme, Platon'a ait bir dizi dipnottan oluştuğudur.", demiştir.
Çağdaşlarının aksine, eserlerinin tahminen hepsi günümüze kalabilmiş olan Platon genellikle kendi çevresinden (ya da kendi için önemli) karakterlerden oluşan, belirli bir mekanda ve zamanda geçen, bir konu etrafında insanların tartıştığı ve birbirlerine karşı argümanlar vererek iddialarını çürütmeye veya ispatlamaya çalıştığı, çeşitli şakalar ve göndermeler de içeren, tiyatro metinlerine oldukça yakın kurgusal diyaloglar yazmıştır. Çoğunun ana karakteri Sokrates olan bu diyaloglar uzunluk, konu ve işleniş açısından büyük farklılıklar göstermektedir. Bu nedenle Platon'un etik, estetik, metafizik, politika gibi farklı alanları işlediği bu metinlerde pek çok düşünceyi hayatı boyunca tekrar tekrar değerlendirdiği, düşüncelerini değiştirdiği veya yeniden ele aldığı düşünülmüş, diyalogların kronolojisi, nasıl yorumlanması gerektiği, hangi iddiaları Platon'un kendinin savunduğu ya da Platon'un diyaloglarında yazmadığı düşünceleri olup olmadığı tartışma konusu olmuştur ve olmaya devam etmektedir.
Politik felsefenin kurucusu kabul edilen Platon'un, sadece akıl aracılığıyla bilinebileceğini iddia ettiği tümel gerçekler olan "idealar" teorisi, ruhun akıl, duygular ve arzulardan oluşan üç parçası olduğu ve bu parçalar arasında aklın yönetimine dayanan bir uyum kurulması gerektiği iddiası ve bu teoriler üzerine kurduğu etik ve politik düşünceleri tarih boyunca akıl, ruh, beden, tümeller, ahlak ve devlete dair tartışmalarda oldukça etkili olmuştur. En sık okunan ve temel düşüncelerinin çoğunu açıkladığı düşünülen diyalogları Devlet, Sokrates'in Savunması, Phaidon, Şölen, Theaitetos, Menon, Parmenides, Protagoras ve Timaios olan Platon'un bunlar dışında asıl Sokrates'in bir konu hakkında konuştuğu kişinin verdiği cevapları çürüterek o insanı kendini sorgulamaya ve böylece felsefe yapmaya yönlendirme sürecini tasvir ettiği eğlenceli diyalogları tarih boyunca oldukça popüler olmuşlardır. Sokrates'in yanı sıra kendinden önce gelen Herakleitos, Parmenides, Pisagor gibi filozoflardan da etkilenen Platon'un bu filozoflara yer verdiği metinleri aynı zamanda haklarında günümüze çok az şey kalmış olan bu filozoflara tanıklık ederek kaynak oluştursa da, Platon'un metinlerinin kurgusal metinler olduğu unutulmamalıdır.
Platon'un aşk üzerine Şölen adlı bir diyaloğu ve diğer diyaloglarında bu konuda çeşitli iddiaları bulunsa da, hiçbiri günümüzdeki anlamıyla "Platonik aşka" karşılık gelmemektedir. Platon gerçek aşka bedensel hazlara yönelerek değil ruhsal bir yolla gerçeğin, güzelin, iyinin kendine dönük bir yönelimle ulaşıldığını iddia ettiği için zaman içerisinde 'Platonik aşk' terimi günümüzde 'romantik ya da cinsel bir karşılık beklenmeyen aşk' anlamı kazanmıştır, oysa Platon cinselliğe ya da romantik ilişkilere karşı çıkmamaktadır.

Platon'un hayatıyla ilgili hemen hemen hiç kaynak bulunmamaktadır ve hakkındaki pek çok rivayet milattan sonra 3. yüzyılda (yani Platon öldükten 5 yüzyıl sonra) pek çok filozofun biyografisini yazan Diogenes Laertios'a dayanmaktadır. Diogenes Laertios, Platon'un asıl isminin dedesinin adı olan Aristokles olduğunu, Platon'un iyi bir güreşçi olduğunu, "geniş" anlamına gelen Platon isminin güreş hocasının taktığını, göğsü, omuzları, çenesi ya da alnı geniş olduğunu için taktığı bir lakap olduğunu aktarmaktadır. Milattan sonra birinci yüzyılda yaşamış olan Seneca ise Platon'un göğsünün geniş olduğu için ona bu lakabın verildiğini söylemektedir. Platon ismi o dönemde yaygın bir isimdir, fakat eğer lakapsa bile Platon bütün eserlerini bu adla yazmıştır, yakın zamanda 'en itibarlı' anlamına gelen Aristokles isminin sonradan biyografi yazarlarının uydurması olduğu ve Platon isminin asıl adı olduğu da iddia edilmiştir.
Diogenes Laertios Platon'un doğum tarihini kendi tahminlerine göre 428/7 yıllarına yerleştirmiştir ancak günümüzde Platon'un Yedinci Mektup'undan yola çıkarak 424/3'te doğmuş olması gerektiği düşünülmektedir. Atina kentinin köklü ve asil bir ailesinden gelen Platon'un gençliğinde güreşe ek olarak (güreş o dönemde varlıklı genç erkekler arasında yaygın bir faaliyetti) tiyatro oyunları yazdığı (Atina şehrinde her sene şehir için oldukça önemli ve oldukça popüler tiyatro festivali yapılmaktaydı) söylenir. Politikaya atılmayan Platon muhtemelen bütün hayatını ailesinden kalan mal varlığını felsefe yapmaya harcayarak geçirmiştir. Kendisinden önce Atina'nın düşünce dünyasındaki en etkili figürlerden biri olan Sokrates'in öğrencisiyken Sokrates Atina devleti tarafından suçlu bulunmuş ve (Platon tahminen 25 yaşlarındayken) öldürülmüştür. Platon'un yazdığı Sokrates'in Savunması Sokrates'in ağzından ölümüne karar verildiği davada yaptığı savunmayı anlatmaktadır, fakat Sokrates bu konuşmasında ne kendini savunur, ne de özür diler, sadece kendine yöneltilen suçlamalarla ilgili kendi düşüncelerini söyler.
Babası Ariston, annesi Perictione olan Platon'un Devlet kitabında tartışmanın ana karakterleri olarak yer verdiği Adeimantus ve Glaukon adında iki erkek kardeşi ve Potone adında bir kız kardeşi vardır. Kız kardeşinin oğlu Speusippos Platon öldükten sonra Akademi'nin başına geçmiştir. Platon'un annesi Perictione'nin kardeşi Kharmides (Platon'un Kharmides, Şölen ve Protagoras diyaloglarında konuşur) ve dedesi Kritias Kharmides ve Protagoras'ta konuşan Kritias'ı Platon Callaeschrus'un oğlu, yani annesinin dedesi olarak tanıtır, fakat Timaios ve Kritias diyaloglarında tanıtmadığı ve yaşlı tasvir ettiği için başka bir Kritias'dan bahsettiği düşünülebilir) Otuz Tiran döneminde Atina politikasında önemli yer alan figürlerdir. Aynı zamanda Sokrates'le yakın olan Kritias bu dönemde lider rolü üstlenmiş ve Atina halkından oldukça tepki toplamıştır, dolayısıyla Sokrates'in idama mahkûm edilmesi tarihçiler tarafından Sokrates'in etrafındaki önemli politik figürlere verilen bir tepki olarak da değerlendirilmiştir.
Platon'un hayatı hem Atina için hem de bütün Antik Yunan Medeniyeti için oldukça büyük değişimlerin yaşandığı bir döneme denk gelmiştir. Antik Yunan Medeniyeti milattan önce beşinci yüzyılda Ege Denizi'nin iki tarafına, Marmara ve Karadeniz kıyılarına, Sicilya ve Güney İtalya'ya yayılmış, Doğu Akdeniz kıyılarında da oldukça etkili olmaya başlamıştır. Atina ve Sparta bu süreçte ekonomik ve politik güç olarak yükselmişler ve bir süre sonra birbirleriyle MÖ 431-404 yılları arasında süren Peloponez Savaşı'na girmişlerdir. Atina bugün "doğrudan demokrasi" diyebileceğimiz bir yönteme yakın yönetime katılmada toplumsal eşitlik ve yasaya bağlı adaletin vurgulandığı bir sistemle kendini yönetirken, Sparta asiller ve köleler arasında katı bir sınıfsal ayrıma dayalı bir oligarşiye sahipti. Savaşın başında oldukça etkili emperyalist bir güç olan Atina kenti savaşta Sparta'ya yenilmiş, Sparta zoruyla Atina yönetimine "Otuz Tiran" getirilmiş, bu dönemde uygulanan idamlar ve baskılar sekiz ay sonra isyanla devrilmelerine ve bu sefer yeni yönetim tarafından Otuz Tiran'ın ve yandaşlarının idam edilmesine yol açmıştır. Tarihçiler Sokrates'in de bu dönemde Pelopones Savaşında Atina için büyük kayıplara neden olan Alkibiades ve Otuz Tiran'da etkili olan Kritias gibi nefret duyulan figürlerle ilişkileri nedeniyle öldürüldüğünü düşünmektedir.
Dönemin varlıklı ailelerinin çocukları gibi Platon da gramer, müzik ve spor eğitimi alarak büyümüş olmalıdır; ancak o dönemin gramer ve müzik eğitimi günümüzün müzik, şiir, dil bilgisi, edebiyat, tarih gibi konularını, spor da beden eğitiminin yanı sıra savaş talimlerini de kapsamaktaydı. Spor yarışmalarından oluşan Olimpiyat oyunlarının yanı sıra şiir ve tiyatro performansı yarışmalarından oluşan festivaller Antik Yunan medeniyetinin kültürel yaşamının önemli parçalarıydı ve Platon'un yaşadığı dönemde Atina bilim, sanat ve kültürde başı çekiyordu. Ayrıca Platon'un hayatı boyunca iki önemli seyahat yaptığı düşünülmektedir. Birinci gezisinde Sicilya ve Güney İtalya'daki Yunan şehirlerinde orada etkili olan Pisagor ve Parmenides felsefesinden etkilendiği, ikinci gezisini yaptığı düşünülen İskenderiye veya Antik Mısır gezilerinde de Babil ve Mısır'da gelişmiş olan kozmoloji, astroloji ve Museviliğin tanrı ve yaradılış anlayışlarından etkilendiği varsayılmakla birlikte Platon'un bu ikinci gezisinde ne gördüğüyle ilgili net veriler bulunmamaktadır. Kırk yaşında gezilerini tamamlayıp Atina'ya döndüğü söylenen Platon'un eserlerinin tahmini kronolojisine dayanılarak çıkarılan düşüncesindeki gelişmelerin seyahatlerinde gördükleri ve öğrendikleriyle ilgili olduğu düşünülmektedir.
Bunun yanı sıra Atina'nın politik dünyasına dahil olmasa da Diogenes Laertios'a göre Sicilya'nın önemli bir Yunan kenti olan Siraküza'nın yöneticisi olan Dionysius'un yanına gitmiş, Dionysius'un kayın biraderi Dion, Platon'un öğrencisi olmuş; ancak tiran Dionysius Platon'a karşı çıkınca Platon köle olarak satılmış ve onu tanıyan Anniceris tarafından özgürleştirilip Atina'ya geri gönderilmiştir. Platon'un Yedinci Mektubu'na göre Dionysius öldükten sonra başa geçen Dion, Platon'u varisi 2. Dionysius'u eğitmesi ve Platon'un öğretilerine uygun bir filozof kral yapması için tekrar çağırmış; ancak 2. Dionysius Dion'dan şüphe ederek onu sürgüne yollayıp Platon'u zorla alıkoymuş en sonunda Platon Siraküza'yı ter

Aristoteles (Grekçe: Ἀριστοτέλης, Aristotélēs, yak. MÖ 384 – yak. MÖ 322) veya kısaca Aristo, Antik Yunanistan'da klasik dönem aralığında yaşamını sürdürmüş olan Yunan filozof, polimat ve bilgedir.
Platon ile birlikte düşünce tarihinin en önemli filozoflarından olan Aristoteles, mantık, fizik, biyoloji, zooloji, astronomi, metafizik, etik, estetik, ruh, psikoloji, dilbilim, ekonomi, siyaset ve retorik gibi pek çok disiplinde çoğu o disiplinin kurucusu olan eserler vermiş, eserleri 16. ve 17. yüzyılda modern bilim gelişene kadar Avrupa ve İslam coğrafyasındaki bilimsel faaliyetin temelini oluşturmuştur. Günümüzde kullanılan pek çok bilimsel terim ve araştırma metodu kendine dayanan Aristoteles, tarih boyunca özgün felsefi düşüncelerin ve tartışmaların, bilimsel görüşlerin ve araştırmaların kaynağı olmuş ve olmaya da devam etmektedir.
Hayatı hakkında çok az şey bilinmektedir. Kuzey Yunanistan'daki antik Stagira şehrinde doğmuş, Makedon kralı II. Filip‘in doktoru olan babası Nicomachus, Aristoteles çocukken ölmüş ve Makedonya sarayında hocalar tarafından büyütülmüştür. 17-18 yaşlarında Atina‘daki Platon'un Akademi'sine katılmış ve yirmi yıl kadar orada kalmıştır (c. MÖ 347). Platon öldükten kısa zaman sonra, MÖ 343'te Makedon II. Filip‘in isteğiyle Makedonya sarayında Büyük İskender‘e hocalık yapmıştır. Daha sonra Atina'ya dönüp Lyceum'da Platon'unki gibi bir okul kuran Aristoteles, burada pek çok takipçi edinmiştir ve bugün kendine atfedilen düşüncelerin çoğunu bu dönemde ürettiği düşünülmektedir.
Aristoteles ismiyle günümüze kalan eserlerin nasıl üretildiği veya toplandığı tam olarak bilinmese de, günümüze kalan metinlerin basılmak için hazırlanmış yazılardan çok, ders anlatımı için oluşturulmuş taslaklar ya da ders notları olduğu düşünülmektedir. Buna rağmen bu metinler Geç Antik Çağ, Orta Çağ ve Rönesans boyunca bilim pratiğini belirlemiş, örneğin astronomi hakkındaki iddiaları Kopernik'in fizik hakkındaki düşünceleri Galileo ve Newton'un çalışmalarıyla aşılabilmiş, klasik mekanik, modern kimya ve biyoloji sistematik bilimler haline gelene kadar doğa ve hayvanlar hakkındaki görüşleri etkisini baskın biçimde sürdürmeye devam etmiştir. Mantıkla ilgili ilk biçimsel incelemeleri sunan Aristoteles, Frege'ye kadar mantıkla ilgili çalışmaların temelini oluşturmuştur. Bu eserlerinin en önemlileri arasında Metafizik, Kategoriler, Fizik, Nikomakhos'a Etik, Politika, Ruh Üzerine ve Poetika sayılabilir.
Helenistik dönemde diğer düşünce okulları kadar popüler olmasa da öğretilerini takip edenlerce fikirleri aktarılmış, Epikürcülük ve Stoacılık üzerinde çeşitli etkileri olmuştur. Ancak asıl etkisini erken Hristiyanlığın neo-Platonizmi'nde, Orta Çağ'ın Hristiyanlık teolojisinde, İslam felsefesinde ve skolastik düşüncede gösteren Aristoteles, İslam düşünürleri tarafından "muallim-i evvel" yani "ilk öğretmen" olarak anılmış, Thomas Aquinas biricik örneğini teşkil ettiğini düşündüğü için ona sadece "filozof" demiş, Heidegger felsefede kavramın ancak Aristoteles ile kendini bulduğunu iddia etmiştir. Felsefe tarihi boyunca neredeyse hiç gündemden düşmeyen Aristoteles, günümüzde özellikle metafizik ve etik alanlarında güncel tartışmalara katkıda bulunmaya devam etmektedir.

O dönemde gayet yaygın bir isim olan adının anlamı "en iyi amaç, gaye" olan Aristoteles'in hayatıyla ilgili bilgiler oldukça sınırlıdır. Antik Çağ'dan günümüze kalan belgelere dayanarak, Aristoteles'in MÖ 384 veya 385'te, günümüzde Athos tepesi olarak adlandırılan tepenin yakınlarında ufak bir Makedonya kenti olan Stageira'da Makedonya kralı II. Amyntas'ın (Philippos'un babası) hekimi olan Nikomakhos'un oğlu olarak dünyaya geldiği düşünülmektedir. MÖ 367 veya 366'da 17-18 yaşında Platon'un Atina'daki Akademi'sine girmesiyle Platon'un en parlak öğrencilerinden biri olan Aristoteles, Platon'un okulundayken okuma tutkusuyla tanındığı ve "okuyucu" lakabını edindiği söylenir. Helenistik dönemden önce felsefe daha çok karşılıklı konuşma ve tartışma biçiminde yapıldığı için, Aristoteles'in metinlere yönelmesi farklı bir etkinlik olarak görülmüş olabileceği gibi, bu lakap daha sonraki Aristoteles okurları tarafından Aristoteles'in metinlerinin kendinden önceki filozoflara göndermelerle dolu olması nedeniyle verilmiş de olabilir. Bu dönemde hiçbiri günümüze bütünüyle kalmamış olan diyaloglarını yazmaya başladığı düşünülmektedir.
Platon MÖ 347'de öldüğünde, Akademi'nin başına yeğeni Speusippos geçmiştir, Aristoteles'in Atina'dan ayrılmasına genellikle bu durum temel neden olarak gösterilse de o dönemde Makedonya'nın güçlenmesi ve diğer Yunan şehir devletlerini tehdit etmesi sonucu gelişen Makedon düşmanlığının da Atina'dan ayrılmasında etkili olduğu düşünülebilir. Ksenokratos'la beraber bulunduğu Assos kentinin tiranı Atarnevuslu Hermias'ın yanına danışman olarak gider, bu sırada en önemli öğrencilerinden biri olan Theophrastos'la beraber özellikle Midilli adasında hayvanlar, bitkiler ve coğrafya hakkında pek çok gözlem, inceleme ve deney yaptığı, bu konulardaki metinlerini dolduran örneklerin çoğunu bu dönemde topladığı düşünülmektedir. Midilli'deyken Hermias'ın yeğeni ya da evlatlık kızı Pythias'la evlenir ve yine Pythias adında bir kızı olur.
343'te Pella'daki (Bugün Ayii Apostili) Makedonya kralı II. Filip'in sarayına danışman olarak gider.

Burada Filip'in oğlu ve daha sonra ordusunda general İskender öldükten sonra sırasıyla biri Yunan yarımadasında diğeri Mısır'da kral olacak olan Kassandros ve I. Ptolemaios'a hocalık yapar. Antik Çağ filozoflarının hayatlarıyla ilgili çoğu rivayete dayanan bilgilerden oluşan bir biyografi kitabı yazmış olan Diogenes Laertios, 341 yılında Persler'in eline düşen Hermias'ın öldürülünce Aristoteles'in Delfi'de ona bir anıt yaptırdığını ve bu anıta onun anısına bir şiir yazdığını aktarır ve şiire de yer verir. Aristoteles'in Perslere karşı etnik ayrımcılık yaptığı, Yunanları Perslerden daha üstün gördüğü, öğrencilerine Yunanlara karşı iyi davranan fakat aynı düzeyde Perslere kötü davranan lider olmaları gerektiğini öğrettiği söylense de, ancak zaten Pers düşmanlığı ve "dostuna iyi, düşmanına kötü davran" normu Antik Yunan toplumunda Aristoteles'e kadar en az iki yüzyıldır yaygın biçimde görülmektedir. Ayrıca, Aristoteles felsefesiyle öğrencilerinin liderlikleri arasında net bir örüntü görülmemekte, Aristoteles'in bu dönemde seçkin öğrencilerine ne öğrettiği bilinmemektedir.

Filip'in ölümüyle MÖ 335 yılında İskender Makedonya kralı olduğunda Aristoteles Atina'ya dönüp daha öncesinde de felsefe amacıyla kullanılmış bir yer olan Atina kent merkezine yakın Lykeion'da kendine ait bir felsefe okulu kurar ve takipçilerine ya (rivayete göre) Aristoteles öğrencileriyle dolaşarak tartıştığı için ya da bir tür çevresi sütunlarla çevrili avlu ya da galeri olan mimarinin adından dolayısıyla Peripatetikler (περῐπᾰτητῐκοί, perĭpătētĭkoí) denmiştir (bu isim hem "etrafında yürüyenler" hem de "bir alanı çevreleyen mimari yapı" anlamına gelebilir). Burada on iki sene ders veren Aristoteles eşi Pythias ölünce Herpyllis'le evlenir ve Nikomakhos adında bir oğlu olur. Günümüze kalan metinlerinin çok büyük ihtimalle bu dönemde Aristoteles ya da öğrencileri tarafından yaptıkları tartışmalara dair notlar olduğu ve okul dışında paylaşılmadığı düşünülmektedir.
MÖ 323'te Büyük İskender'in ölmesi sonrası Atina'da Makedon karşıtı bir tepki dalgası oluşunca Makedon olan Aristoteles'e karşı, dine saygısızlık davası açılması söz konusu olur. Bir ölümlüyü -Hermias'ı- anısına bir ilâhi yazarak ölümsüzleştirmekle itham edilir. Bunun üzerine Aristoteles, Sokrates'in yazgısını paylaşmak yerine Atina'yı terk etmeyi seçer: kendi deyişiyle, Atinalılar'a "felsefeye karşı ikinci bir suç işlemeleri" fırsatını tanımak istemez. Annesinin memleketi olan Eğriboz (Euboia) adasındaki Helke'ye sığınır. Ertesi yıl MÖ 322'de, altmış iki yaşında hayatını kaybeder. 2016 yılında Yunan arkeolog Kostas Sismanidis, Aristoteles'in mezarının, Stagira bölgesindeki 5. asra ait tarihi kalıntılar arasında bulduğunu açıkladı.

Aristoteles'in yazıları iki kümeye ayrılır:

Aristoteles tarafından yayımlanan ancak bugün kaybolmuş yazılar.
Aristoteles tarafından yayımlanmamış, hatta yayına yönelik hazırlanmamış fakat muhafaza edilmiş olan yazılar.

İlk kısım yazılar, "dışrak yapıtlar" olarak adlandırılırlar. Dışrak, yani ἐξοτερικά terimini Aristoteles kendi Lykeion'dan daha geniş bir okuyucu kitlesine yönelik eserleri için kullanmıştır. Bu yapıtlar, diğer birçok Antik Çağ metni gibi miladı izleyen ilk asırlarda kaybolmuş ve günümüze yalnızca başka yazarların alıntılarından kalan parçalar ulaşmıştır. Bu yapıtlar konu ve işleniş itibarıyla Platon'unkilere benzer biçimde diyalog olarak yazılmıştır. Cicero, Aristoteles'in stilinin "pürüzsüzlüğü"nü övüp yazısının akışını "altın bir ırmak"a benzetirken çok büyük ihtimalle bu yapıtlara göndermede bulunmaktadır çünkü bizim elimize ulaşan diğer türdeki metinler dil ve biçim açısından vasat, daha çok konuşma diline yakın metinlerdir. Bu metinler büyük ölçüde Platoncu temaları geliştirmekte, hatta bazen Platon'un çalışmalarıyla aynı doğrultuda daha öteye giden iddialar sunmaktadır (Bu çizgide, örneğin Evdemos diyalogunda, ruhla beden arasındaki bağları doğa karşıtı bir birliktelik olarak nitelendirip, Tyrrhen korsanlarının tutsaklarını bir cesede bağlayarak yaptıkları işkenceye benzetir). Fakat genel olarak bu yayımlanan metinlerin hiçbiri elimize ulaşan metinlerdeki kadar güçlü argümanlar vermemekte, daha çok genelgeçer toplumsal normları ve Platon'u doğrular görünmektedir.
Aristoteles'in yayıma yönelik olmayan eserlerinde ise (örneğin Ruh Üzerine'de) Platon'u ve ondan sonra gelen Platoncuları eleştirdiğini çok net görebiliriz. Dahası pek çok noktada Platon'la çok temel görüş ayrılıklarına sahip olan Aristo, pek çok başka açıdan da genelgeçer toplumsal kanılarla oldukça zıtlaşmaktadır. Bu durum felsefe tarihçilerini Aristoteles'in nasıl anlaşılması gerektiğiyle ilgili çeşitli iddialara götürmüştür. Kimileri Aristoteles'in yayımladığı diyaloglarını Platon'un okul

Bilim tarihi, hem doğa hem de toplumsal bilimler dahil olmak üzere bilimsel bilgi ve bilimin gelişiminin incelenmesidir. 18. yüzyıl ile 20. yüzyıl arası dönemde, öteden beri yanlış bilindiği düşünülen olguların bilimsel gerçeklerle değiştirilmesi yolunu izlemiştir.
Bilim, gerçek dünyadaki olayların gözlemlenmesi, açıklanması ve öngörüsünü vurgulayan, bilim adamları tarafından yapılan, doğal dünya hakkındaki deneysel, kuramsal ve pratik bilginin bir bütünüdür. Buna karşılık, bilim tarihçiliği bilim tarihçileri tarafından kullanılan yöntemleri inceler.
İngilizce bir kelime olan ve ilk defa William Whewell tarafından kullanılan scientist (bilim insanı) tanımlaması nispeten yakın bir tarih olan 19. yüzyılda kullanılmaya başlamıştır. Daha önce, araştırmacılar kendilerini "doğa filozofları" olarak adlandırıyorlardı. Doğal dünyaya ilişkin deneysel araştırmalar klasik antik çağlardan beri (örneğin Thales ve Aristo tarafından) tanımlanmış, bilimsel yöntem Orta Çağ'dan beri kullanılmıştır (örneğin, İbn-i Heysem ve Roger Bacon tarafından). Modern bilim, modern çağın erken döneminde, özellikle bilimsel devrim dönemine denk gelen 16. ve 17. yüzyıl Avrupa'sında gelişmeye başladı. Bilim tarihçileri geleneksel olarak, bilimi, daha önceki araştırmaları da içerecek şekilde yeterince geniş olarak tanımlamıştı.
18. yüzyıldan 20. yüzyılın sonlarına kadar bilim tarihi, özellikle de fizik ve biyoloji bilimlerinin çoğu için gerçek teorilerin yanlış inançların yerini aldığı, ilerici bir anlatımla sunulmuştur. Thomas Kuhn'unki gibi daha yeni tarihsel yorumlar, bilim tarihini paradigmalar veya kavramsal sistemler açısından, entelektüel, kültürel, ekonomik ve politik eğilimlerden oluşan daha geniş bir çerçeve içerisinde tasvir etme eğilimindedir.

Tarih öncesi çağlarda, teknik ve bilgi nesilden nesle sözlü bir gelenekle geçmiştir. Örneğin, mısırın tarım için Meksika'nın güneyinde evcilleştirilmesi, yaklaşık 9000 yıl önceye, yazım sistemlerinin geliştirilmesinden daha eski bir tarihe dayanmaktadır. Benzer şekilde, arkeolojik kanıtlar, yazının icadından önceki toplumlarda astronomik bilginin geliştiğini gösterir. Yazının gelişimi, bilginin muhafaza edilmesine ve çok daha doğru bir şekilde nesilden nesle iletilmesine olanak tanımıştır.
Birçok eski uygarlık sistematik olarak astronomik gözlemler yapıp bilgi toplamıştır. Gezegenler ve yıldızların maddi doğası üzerine kafa yormak yerine, çoğunlukla toplum üzerindeki etkilerinden çıkarım yaparak gök cisimlerinin nispi konumlarını şema haline getirmişlerdir. Bu, antik araştırmacıların, her şeyin birbirine bağlı olduğunu varsayarak, genel olarak bütüncül bir sezgi kullandıklarını, buna karşılık modern bilimin böyle kavramsal sıçramaları reddettiğini göstermektedir
Bu dönemde insan fizyolojisi ile ilgili temel bilgiler bazı bölgelerde biliniyordu ve birkaç medeniyette simya ile ilgili uygulamalar yapılmaktaydı. Makroskobik flora ve faunayla ilgili kayda değer gözlemler yapılmıştır.

Eski Mısır, astronomi, matematik ve tıp alanlarında önemli ilerlemeler kaydetmiştir. Mısır'da geometrinin gelişmesinin temel sebebi, tarım arazilerinin düzenini ve mülkiyetini, her yıl Nil nehrinde gerçekleşen taşkınlardan korumak için yapılan araştırmalardır. 3-4-5 dik üçgen ve diğer geometri kuralları doğrusal yapılarla birlikte Mısır mimarisindeki sütun ve lentoların yapımında kullanılmıştır. Mısır ayrıca Akdeniz'in çoğu için bir simya araştırma merkezi olmuştur. Günümüze ulaşmış olan ilk tıbbi belgelerden biri olan Edwin Smith Papirüsü muhtemelen beyni tarif eden analiz etmeye çalışan en eski belgedir: bu modern sinirbilimin başlangıcı olarak görülebilir. Mısır tıbbı bazı etkili uygulamalara sahip olmasına rağmen genellikle etkisiz ve bazen de zararlıydı. Örneğin tıbbi tarihçiler, eski Mısır ilaçbiliminin büyük ölçüde etkisiz olduğuna inanmaktadırlar. Buna rağmen, hastalığın tedavisinde inceleme, tanı, tedavi ve öngörü bileşenlerini kullanmışlardır. G. E. R. Lloyd'a göre bunlar temel deneysel bilim yöntemiyle paralellik sergiler ve bu metodolojinin geliştirilmesinde önemli rol oynamıştır. Ayrıca Ebers papirüs'ü (MÖ 1550) geleneksel deneyciliğin bulgularını da içerir.

Sümer'deki (şimdiki Irak'ta) Mezopotamya halkı, MÖ 3500'lerin başlangıcından itibaren, dünya ile ilgili bazı gözlemlerini sayısal verilerle kaydetmeye başlamışlardı. Fakat gözlem ve ölçümlerin bilimsel yasaları aydınlatmaktan başka amaçlar için yapıldığı görülmektedir. Pisagor yasalarının somut bir örneği, MÖ 18. yüzyılda kaydedilmiştir: MÖ 1900 tarihli Mezopotamya çivi yazımı tableti olan Plimpton 322, bazı Pisagor üçlülerini (3, 4, 5) kaydeder (5, 12, 13). ..., Pisagor teoreminin soyut bir formülasyonu yok iken, Pisagor'dan yaklaşık 1000 yıl önce kaydetmişlerdir.

Babil astronomisinde, yıldızların, gezegenlerin ve ay'ın ait hareketlerin kayıtlarının, yazarların yarattığı binlerce kil tablet üzerinde kaldı. Mezopotamya'daki ilk bilim adamları tarafından belirlenen güneş ayı ve ay ayı gibi astronomik dönemler, günümüzde hâlen yaygın bir şekilde batılı takvimlerde kullanılmaktadır. Bu verileri kullanarak, gün ışığının yıl boyunca değişen uzunluğunu hesaplamak ve Güneş, Ay ve gezegenlerin ayrıca tutulmaların görünümlerini ve kaybolmalarını tahmin etmek için aritmetik yöntemler geliştirdiler. Bir Keldani astronomu ve matematikçisi olan Kidinnu gibi yalnızca birkaç gök bilimcinin ismi bilinmektedir. Kidinnu'nun çalışmaları, günümüzdeki takvimlerde kullanılan güneş yılı için önemlidir. Babil astronomisi "astronomik olayların detaylı bir matematiksel tanımını yapmaya yönelik ilk ve oldukça başarılı girişim" idi. Tarihçi Asger Aaboe'ya göre, "Helen dünyasında, Hindistan'da, İslam dünyasında ve Batı'da yapılmış olan birçok bilimsel astronomi çalışması, belirleyici ve temel yollarla Babil astronomisine bağlıdır.

Klasik Antik dönemde, evrenin işleyişine ilişkin sorgunun izleri, hem güvenilir bir takvim oluşturma hem de çeşitli hastalıkların nasıl tedavi edileceğinin belirlenmesi gibi doğal amaçlar için yapılan araştırmalarda, doğa felsefesi olarak bilinen soyut araştırmalarda görülmektedir. Kendilerini, doğa filozofu, yetenek gerektiren bir mesleğin uygulayıcıları (örneğin doktorlar) veya dini bir geleneğin takipçileri olarak (örneğin, tapınak şifacıları) olarak düşünen eski insanlar ilk bilim insanları olarak kabul edilebilir.
Öncü Sokratlar olarak bilinen ilk Yunan filozoflar komşularının mitlerinde bulunan soruna değerli yanıtlar sundular: "Yaşadığımız düzeni nasıl buldular?”. "bilimin babası" olarak kabul edilen, Sokrates öncesi filozoflardan Thales (MÖ 640-546) doğal olaylar için doğaüstü olmayan açıklamaları öne süren ilk kişi oldu. Örneğin, karalar suyun üzerinde yüzmektedir ve depremler tanrı Poseidon'dan değil karaların üzerinde yüzdüğü bu suların çalkalanmasından meydana geldiğini ileri sürer. Thales'in öğrencisi olan Samoslu Pisagor'u, kendi için matematiği araştıran Pisagor okulunu kurdu ve Dünyanın küre şeklinde olduğunu öne süren ilk kişi oldu. Leukippos (MÖ 5. yüzyıl) tüm maddenin atomlar olarak bölünemeyen, tekrar etmeyen birimlerden oluştuğu teorisi ile atomculuk kavramını başlattı. Bu teori, öncelikle öğrencisi Demokritos daha sonra da Epikür tarafından oldukça genişletilmiştir.
Ardından, Platon ve Aristoteles, daha sonraki doğa araştırmalarını da şekillendirecek olan, doğa felsefesi hakkında ilk sistematik tartışmaları yaptılar. Tümdengelimli akıl yürütmenin geliştirilmesi, daha sonraki bilimsel araştırmalar için yararlı olmuştur. Platon, MÖ 387'de sloganı "Geometri bilmeyen giremez" olan ve birçok önemli filozof yetiştiren Platon Akademisini kurdu. Platon'un öğrencisi Aristoteles, deneyciliği ve evrensel hakikatlere gözlem ve tümevarım yoluyla ulaşabileceği fikrini ortaya koyarak bilimsel yöntemin temellerini attı. Aristoteles, biyolojik nedensellik ve yaşam çeşitliliğine odaklanan ve deneysel nitelikte birçok biyolojik yazı da üretti. Özellikle, çevresindeki bitki ve hayvanların alışkanlıkları ve özellikleriyle ilgili birçok gözlem yaptı ve 540'tan fazla hayvan türünü sınıflandırarak en az 50 tanesini inceledi. Aristoteles'in çalışmaları İslam dönemi ve Avrupa bilimini etkiledi ve sonunda Bilimsel Devrim'de yerini aldılar.

Bu dönem, özellikle anatomi, zooloji, botanik, madenbilimi, coğrafya, matematik ve astronomi alanlarındaki gerçek bilgide önemli ilerlemeler içeriyordu. Bunlar arasında özellikle değişim sorunu ve nedenleri ile ilgili olan bazı bilimsel problemlerin öneminin farkındalığı, matematiğin doğal olaylara uygulanması ve deneysel araştırma yapmanın metodolojik öneminin tanınması bulunmaktadır. Helenistik çağda bilginler, bilimsel araştırmalarında önce Yunan düşüncesinde geliştirilen ilkeler olan matematik uygulamaları ve kasıtlı deneysel araştırma yöntemlerini kullanmışlardır. Böylece, eski Yunan ve Helenistik filozoflardan Orta Çağ Müslüman filozof ve bilim adamlarına uzanan bu kesintisiz bilim çizgisi Avrupa Rönesansı ve Aydınlanmasına, günümüzün seküler bilimlerinin ortaya çıkmasına yol açtı. Sebep ve sorgulama ilkeleri antik Yunanlarla değil Sokratik yöntem fikrinin oluşmasıyla birlikte başladı ve geometri, mantık ve doğa bilimlerindeki büyük ilerlemeleri de beraberinde getirdi. Swansea Üniversitesi'nde Profesör olan Benjamin Farrington'a göre:

"İnsanlar Arşimet'in denge kanunlarını hazırlamasından binlerce yıl önce, bu ilkeler hakkında pratik ve sezgisel bilgiler yardımıyla, tartım işlemini yapıyordu. Arşimet'in yaptığı bu pratik bilginin kuramsal etkilerini sıralamak ve ortaya çıkan bilgiyi mantıksal olarak tutarlı bir sistemi olarak sunmaktı."
Ve yine:

"Şaşkınlık içerisinde kendimizi modern bilimin eşiğinde buluyoruz. Bazı çevirilerden alıntılara modernite havası verildiği de söylenemez. Ne münasebet. Bu yazıların kelime dağarcığı ve tarzı kendi sözcük dağarcığımızdan ve tarzımızdan türetilen kaynaktır."

Coğrafya uzmanı Eratosthenes Dünya'nın çevresini doğru olarak hesaplarken, gök bilimci Samoslu Aristarchus'u, güneş sisteminin helyosentrik (güneş merkezli) bir modelini öne süren ilk kişi oldu. Hipparkos (MÖ 190 - y

.tr, Türkiye'nin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin internet ülke üst seviye alan adıdır. 17 Eylül 1990'de ortaya çıkmıştır.

Yönetimi eskiden Orta Doğu Teknik Üniversitesi tarafından yapılmaktaydı ve 20 yıldan fazla süredir yürüttüğü kayıt operatörü işlevini 14 Eylül 2022 tarihinde TRABİS faaliyete geçene kadar sürdürdü.
2010 yılında Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) tarafından "İnternet Alan Adları Yönetmeliği" yayımlanmıştır. Bu yasa ve yönetmelikle birlikte 21 Aralık 2018 tarihinde ".tr" uzantılı alan adlarının tahsis yetkisi (Kayıt otoritesi işlevi) Nic.TR'den BTK'ye devredilmiştir. Sözleşme gereği 12 Eylül 2022 tarihinde nic.tr kapanmış, 14 Eylül 2022 tarihinde TR Ağ Bilgi Sistemi (TRABİS) faaliyete geçmiş ve alan adını yönetmeye başlamıştır.
Sınıflandırma yapılabilmesi amacıyla .com.tr, .gov.tr gibi ikinci seviye alan adları ortaya çıkmıştır.
KKTC'nin resmî kurumları için ise gov.ct.tr alan adı kullanılmaktadır.

Eylül 2023'e kadar yalın .tr alan adına sahip olan siteler yalnızca Türk Silahlı Kuvvetlerine ait olan www.tsk.tr adresi ve Nic.TR'ye ait olan nic.tr adresiydi. Ancak 14 Eylül 2023 tarihinden itibaren, başta kamu kurumları olmak üzere a.tr olarak (SLD biçiminde) alan adı kaydedilebileceği duyuruldu.
TRABİS'in aldığı kararla beraber a.tr biçiminde alan adlarının dağıtımı için adaylar üç kategoriye ayrıldı:

1. Kategori, "gov.tr, "edu.tr", "tsk.tr", "bel.tr", "pol.tr", "k12.tr" uzantılı alan adlarından birine 14 Eylül 2023 itibarıyla sahip olan kurumları;
2. Kategori, 25 Ağustos 2023 itibarıyla "org.tr" uzantılı alan adına sahip kamu kurumları, kamuya yararlı dernekler, vergi muafiyeti tanınan kurumlar ve işçi/işveren kuruluşları;
3. Kategori, "kep.tr", "av.tr", "dr.tr", "com.tr", "org.tr", "net.tr", "gen.tr", "web.tr", "name.tr", "info.tr", "tv.tr", "bbs.tr", "tel.tr" uzantılı bir alan adına sahip herhangi bir kurum, kuruluş veya kişileri içermektedir.
Dağıtım, buradaki kategorilerin sıralamasına göre yapıldı. Aynı kategori içinde bulunan kuruluşların anlaşmazlıkları ise alan adı önceliğine veya kuruluşların kendi aralarındaki anlaşmalarına bırakıldı.
1. Kategorideki işlemler tamamlandıktan sonra, 14 Kasım 2023'ten 14 Şubat 2024'e kadar 2. Kategorideki işlemler tamamlandı. Ardından 14 Şubat 2024'ten 7 Ağustos 2024'e kadar 3. Kategori kuruluşlarının başvuruları alındı.
Günümüzde a.tr biçimindeki alan adları herkesin kaydına açıktır ve pek çok ülkede olduğu gibi "ilk gelen alır" kuralı ile dağıtılmaktadır.

Bazı alan adlarının tahsisi için çeşitli belgeler gerekmektedir.

gov.tr: Türkiye Cumhuriyeti devlet kurum ve kuruluşları için alt alan adı.
bel.tr: İl, ilçe ve belde belediyeleri için alt alan adı.
pol.tr: Türkiye Cumhuriyeti Emniyet Teşkilatının alt alan adı.
edu.tr: YÖK tarafından onaylanmış yüksek eğitim kurumları tarafından kullanılan alt alan adı.
k12.tr: MEB tarafından onaylanmış anaokulu, ilköğretim okulu, lise ve dengi okullar için alt alan adı. Türkiye'ye ayrılmış .tr birinci seviye internet alan adının altındaki bir ikinci seviye alan adıdır. Türkiye'de ilk ve orta dereceli okulların genelde web sitesi adlarında ülke alan adı uzantısının önünde kullandıkları nitelendirmedir. Okulların bu alan adını kullanma zorunluluğu yoktur. Türkiye'de Kütahya, Çanakkale, Çankırı, Ordu, Giresun gibi illerde okulların tamamı ya da tamamına yakını web sitelerini bu alan adı altında kurmuştur. (Eylül 2016 (2016-09) itibarıyla), 38 tane Türkiye dışındaki okul da web sayfaları için bu alan adını kullanmaktadırlar.
av.tr: Serbest avukatlar, hukuk büroları ve kayıtlı avukat ortaklıkları için alt alan adı.
dr.tr: Doktorlar, doktor ortaklıkları, hastaneler ve kayıtlı birinci basamak sağlık kuruluşları için alt alan adı.
tsk.tr: Türk askeri kurum ve kuruluşlar için alt alan adı.
ct.tr: Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ne ait kurum ve kuruluşlar için alt alan adı.
.TR alan adı için başvuru yapıldıktan sonra gerekli belgeler 15 gün içerisinde gönderilmelidir. Belgeler iletildiğinde alan adı tahsisi iki gün içinde gerçekleştirilmektedir.

Bu alan adlarının tahsisi için belge gerekmez. İlk gelen alır, alan adı kurum-kişi ilişkisi aranmaz.

com.tr: Gerçek ve tüzel kişiler için tahsis edilen esasen ticari amaçlı alt alan adı.
net.tr: İnternet üzerinden hizmet veren oluşumlar için tahsis edilen alt alan adı.
org.tr: Dernek, vakıf, STK vb. kuruluşlar için alt alan adı.
biz.tr: Web üzerinde kamusal ve/veya ticari hizmet sunacak gerçek ve tüzel kişiliklerin kullanımlarına yönelik alt alan adıdır.
info.tr: Web üzerinde kamusal veya ticari hizmet sunacak gerçek ve tüzel kişiliklerin kullanımlarına yönelik alt alan adıdır.
tv.tr: TV sektöründeki özel ve tüzel kişiler ile uluslararası program sahipleri için kullanılan alt alan adı.
gen.tr: Kişisel ve kurumsal başvurunun (genel) yapılabildiği ve "ilk gelen alır" ve "alan adı - kişi/kuruluş adı ilişkisi aranmaz" ilkeleri ile ad tahsisi yapılan alt alan adlarıdır.
web.tr: Kişisel ve kurumsal başvurunun (genel) yapılabildiği ve "ilk gelen alır" ve "alan adı - kişi/kuruluş adı ilişkisi aranmaz" ilkeleri ile ad tahsisi yapılan alt alan adlarıdır.

Aşağıdaki alan adları için, Alan adı tahsisinin hızla yapılabilmesi için, ".tr" Alan Adı Yönetimi veya onun yetkilendirdiği makamca başvuru ve tahsis sırasında belge istenmeyecektir. Ancak; tahsisi yapılan alan adı ile ilgili olarak çelişki (tutarsızlık), kötü niyet veya alan adı ticaretinin yapıldığına dair kanıt bulunması halinde, alan adı tahsisi yapılan kişiden dayanak belgelerini ibraz etmesi istenebilir. Herhangi bir uyuşmazlık durumunda telefon numarasının sahipliğine dayanak olarak, ilgili kurumla yapılan sözleşme, son ödenen fatura gibi belgeler kabul edilecektir.

tel.tr: Türkiye'de yaşayan kişiler ile faaliyet gösteren kuruluşların, Türkiye'de kullandıkları her türlü telefon numarası ile bağlantılı olarak tahsis edilen alt alan adıdır.
name.tr: T.C. vatandaşları ile Türkiye'de yaşayan yabancı uyruklu kişiler tarafından alınabilen alt alan adıdır.
bbs.tr: BBS (Bulletin Board System) hizmeti veren kurumlar ve oluşumlar için kullanılan alt alan adıdır.

mil.tr - Türkiye Cumhuriyeti'nin askerî kuruluşları için kullanılmaktaydı. Kullanımdan kalkmıştır ve yerine "tsk.tr" kullanılmaktadır.

.tr uzantılı alan adlarının pazarlamasını yapabilen kuruluşlar şunlardır:

Aerotek Bilişim Sanayi ve Ticaret AŞ.
Alan Adı Kayıt Bilişim Ltd. Şti.
Alastyr Telekomünikasyon A.Ş.
Atak Domain Bilgi Teknolojileri A.Ş.
Çizgi Telekomünikasyon A.Ş.
Doruk Bilişim Teknolojiler Ltd. Şti.
DH Bilişim Teknolojileri San. ve Tic. Ltd. Şti.
Gri İnternet Teknolojileri A.Ş
İHS Kurumsal Teknoloji Hizmetleri A.Ş.
İsim Kayıt Bilişim A.Ş.
İsimtescil Bilişim A.Ş.
Netdirekt Bilişim Danışmanlık İletişim Hizmetleri San. ve Tic. A.Ş.
Niobe Telekomünikasyon Bilişim Teknolojileri Yazılım Danışmanlık San. ve Tic. Ltd. Şti.
ODTÜ Geliştirme Vakfı Bilgi Teknolojileri Sanayi ve Ticaret A.Ş.
Teknotel Telekomünikasyon San. ve Tic. A.Ş.
Türkticaret.Net Yazılım Hizmetleri Sanayi ve Ticaret A.Ş.
Webhosting Bilişim Teknolojileri A.Ş.
Yöncü Bilişim Çözümleri Ltd. Şti.

ct.tr, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ne ait ikinci seviye alan adıdır. Yönetimi Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu'nun yetkisiyle TRABİS tarafından yapılmaktadır. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti devlet olarak tanınmadığı için kendisine ait bir üst seviye alan adı alamamaktadır. Bu sebeple Türkiye Cumhuriyeti'nin üst seviye alan adı olan .tr uzantısı ile ikinci seviye alan adı oluşturulmuştur. Şimdilik sadece bazı Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti devlet kurumlarının web sitelerini barındıran alan adının ileride yaygınlaşması için altyapı oluşturulmuştur.

Başbakanlık 29 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
e-Devlet Kapısı 22 Temmuz 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İçişleri Bakanlığı Web Sitesi 22 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sağlık Bakanlığı 2 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Maliye Bakanlığı 8 Aralık 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanlığı 4 Ocak 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Turizm Bakanlığı 6 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı 17 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tarım ve Orman Bakanlığı 26 Ekim 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ekonomi Bakanlığı 27 Eylül 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Yenilenebilir Enerji Kaynakları Kurulu 27 Eylül 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Muhaceret Dairesi Müdürlüğü 27 Eylül 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

10'lar Grubu, Bedri Rahmi Eyüpoğlu'nun öğrencilerinin kurduğu, 1947-1955 arasında aktif olmuş bir ressamlar grubudur.
Grup, Türk resmine kendine özgü bir üslup kazandırmak ve Batı sanatını Türk motifleriyle harmanlayarak halkı sanata özendirmek amacı ile kurulmuştur. Elif Naci’nin "Türk resminin kaynakları Alpler'ın ötesinde değil, Toroslar'ın eteğinde aranmalıdır." sözü, grubun sloganı idi. İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'nin yemekhanesinde açılan ilk sergisinin girişinde bir yanda El Greco'nun bir resminin röprodüksiyonu, bir yanda da Anadolu kilimi nakışının asılmış olması grubun genel eğilimini ortaya koymaktadır.
10'lar Grubu, 1942'de Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun atölyesinden on öğrenci tarafından kuruldu. Bu on öğrenci Ivi Stangali, Leyla Gamsız, Hulusi Sarptürk, Mustafa Esirkuş, Nedim Günsür, Fahrünnisa Sönmez, Turan Erol, Orhan Peker, Mehmet Pesen ve Fikret Otyam idi. İlk sergiden sonra üye sayısı bir yıl içinde otuza ulaşan topluluğa katılan sanatçılar; Adnan Varınca, Nevin Demiryol (Çokay), Perihan Ege, Özden Ergökçen, Naim Fakihoğlu, Fuat İgbelli, Remzi Raşa, Gönül Tiner, Hayrullah Tiner, İlhan Uğhan, Sedat Uslu, Cafer Yazdıran, Sema Akdağ, Necmi Başkurt, Cezmi Çelebioğlu, Aliye Kara, Osman Yenisey ve İlkay Üçkaya'dır.
Bedri Rahmi'nin teşviki ile kurulan 10'lar, Türk resim sanatında belli bir sanat anlayışı çevresinde toplanarak ortak bir sanat biçemi oluşturmaya çalışan ilk topluluktur ve bir öğrenci hareketinin çok ötesine geçerek Türk resim sanatı tarihinde önemli bir yer edinmiştir. Sekiz yıl boyunca sergiler açan topluluk 1955 yılında dağılmıştır.

1937 yılında akademide göreve başlayan Bedri Rahmi, atölyesinde öğrenim gören ve 1946'da Akademi'nin lise dengi ilk bölümünü tamamlayacak olan öğrencilerine bir sergi düzenleme öğüdünü vermişti. Çoğu bir yıl sonra diploma konkuruna girecek olan genç sanatçılar, akademinin yemekhanesinde 1947 yılının baharında sergi açmayı kararlaştırdılar ve on kişi olmalarından ötürü 10'lar adını aldılar. İlk 10'lar Grubu sergisi Turan Erol'a göre 1947 yılında gerçekleşmiştir; Kaya Özsezgin ise sergi tarihini 1946 olarak ifade etmektedir.
Grup üyeleri, ne yalnızca Batı'ya, ne de yalnızca ülkeye bağlı kalınarak özgün bir Türk Sanatı oluşturulamayacağı düşüncesini taşımaktaydı. "Onlar Grubu"nun manifestosu, Akademi yemekhanesinde düzenledikleri serginin girişine sağlı sollu asılmış her biri iki metre boyunda iki resimde simgelenmiştir. Bu resimlerden biri, Anadolu'dan "saf bir kilim nakışı" diğeri ise "El Greco düzenlemesi"nden alınmış bir figürden ibaretti. Böylece Doğu ve Batı sanatlarının birleşimini aradıkları; kilim nakışıyla, bir Avrupalı ressamın yapıtını eşdeğer düzeyde gördüklerini ifade etmişlerdir.

10'lar Grubu, akademi yemekhanesinde açılan ilk sergiden sonra ikinci sergisini ressam Leyla Gamsız'ın İstanbul'un Asmalımescid semtinde Balyoz Sokak'taki "2,5 Odalık Dairecik" diye adlandırdığı dairesinde açtı. Bu ikinci sergide üye sayısı yirmiye çıkmıştı. Grup, bu iki sergi sonrasında her yıl bir sergi açtı. 1948 yılı İstanbul sergisini, 1949 Beyoğlu Sanatseverler Kulübü sergisi izledi. 1949'daki 10. Devlet Sergisi'ne de grup üyeleri toplu olarak katıldı.
10'lar Grubu, 1950 yılında elli sayfadan oluşan bir katalog yayınlamıştır. Bedri Rami Eyüboğlu, Şekip Tunç, Fikret Adil, Şevket Rado'nun yazılarının da olduğu katalogda kırk yedi resim yer aldı. 1951 yılında Fransız konsolosluğunda; 1952 ve 1953'te Beyoğlu Amerikan Haberler Bürosu'nda sergi açıldı. Grup, Ankara'daki ilk sergisini 1953 yılı Nisan ayında Helikon Sanat Galerisi'nde düzenledi.
Son on toplu sergilerini 1954 yılında, İstanbul Amerikan Haberler Merkezi'nde açan 10'lar Grubu üyeleri, bu serginin ardından bireysel çalışmalara öncelik vererek, öznel görüşlerini sergileyen eserler üretmeye yöneldi. Topluluk herhangi bir dağılma kararı almamış olsa da, bu tarihte grubun işlevini tamamlamış olduğu izlenimi doğmuş ve öncesinde topluluktan ayrılmalar olmuştu.

12 Eylül Darbesi veya 1980 İhtilali, resmî isimlendirmeleriyle 12 Eylül 1980 Harekâtı veya Bayrak Harekâtı, Türk Silahlı Kuvvetlerinin 12 Eylül 1980 tarihinde Türkiye'de emir komuta zinciri içinde gerçekleştirdiği askerî darbedir. 27 Mayıs Darbesi ve 12 Mart Muhtırası'nın ardından Türkiye Cumhuriyeti tarihinde Silahlı Kuvvetlerin yönetime karşı gerçekleştirdiği üçüncü ve son başarılı açık müdahaledir.
12 Eylül 1980 gecesi Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından saat 03.00'te TRT, PTT ve diğer iletişim dairelerine el konularak başlayan askerî müdahale; İçişleri Bakanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü, Başbakan Süleyman Demirel'in konutu ve diğer hedeflerin de sorunsuz olarak ele geçirilmesiyle saat 04.00'te radyolardan tüm ülkeye duyuruldu. İlk bildiride, "Girişilen harekâtın amacı; ülke bütünlüğünü korumak, millî birlik ve beraberliği sağlamak, muhtemel bir iç savaşı ve kardeş kavgasını önlemek, devlet otoritesini ve varlığını yeniden tesis etmek ve demokratik düzenin işlemesine mâni olan sebepleri ortadan kaldırmaktır." ifadeleri yer aldı. Saat 13.00'te ise Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren, canlı yayında yaptığı uzun bir radyo ve televizyon konuşmasıyla müdahalenin gerekçelerini ve amaçlarını anlattı.
Müdahale sonucu Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Süleyman Demirel'in başbakan olduğu hükûmetin faaliyetine son verildi, parlamento üyelerinin dokunulmazlığı kaldırıldı, ülkenin her yerinde sıkıyönetim ilan edildi, yurt dışına çıkışlar yasaklandı. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren devlet başkanı oldu. Yasama yetkisini kullanmak üzere Kenan Evren başkanlığında Kuvvet Komutanları ve Jandarma Genel Komutanı'ndan oluşan Millî Güvenlik Konseyi kuruldu. Siyasi partiler lağvedildi, parti liderleri önce askerî üslerde gözetim altında tutuldu, sonra serbest bırakıldı, bir süre sonra ise bazıları yargılandı. 12 Mart 1971 Muhtırası sonrasında değiştirilen 1961 Anayasası uygulamadan kaldırıldı ve Türkiye siyasetinin yeniden tasarlandığı bir askerî dönem başladı. Anayasa hazırlandı, 7 Kasım 1982 günü halkoyuna sunuldu, %91,37 oy oranı ile 1982 Anayasası ve Kenan Evren'in cumhurbaşkanlığı kabul edildi.
Darbe sonrası; resmî rakamlara göre 650.000 kişi gözaltına alındı, 230.000 kişi askerî mahkemelerce yargılandı, cezaevlerinde ise işkence sonucu 171 kişi olmak üzere yaklaşık 300 kişi öldü, 48 kişi (24 adli suçlu, 15 sol, 8 sağ, 1 ASALA militanı) idam edildi, 1.683.000 kişi ise fişlendi.
12 Eylül 2010'daki referandumda %57,88 "Evet" oyu çıktı ve 13 Eylül 2010 sabahından itibaren 12 Eylül'ü yapanlar hakkında suç duyurularında bulunulmaya başlandı. Bütün suç duyuruları toplandı ve Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 7 Nisan 2011 tarihinde ilk soruşturma açıldı. Bu, darbenin üzerinden geçen 31 yıl sonunda açılabilen ilk soruşturmaydı. 4 Nisan 2012 tarihinde darbenin yargılanmasına başlandı. Dava sonucunda Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya, 765 sayılı TCK'nin "Devlet Kuvvetleri Aleyhinde Cürümler" başlıklı 146. maddesi uyarınca müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Tahsin Şahinkaya'nın, Kenan Evren'den iki ay sonra, 90 yaşında ölmesiyle Yargıtay aşamasındaki dava düştü, kararlar kesinleşmedi. Yıllar sonra, 15 Temmuz 2016 Darbe Girişimi sonrası; Kenan Evren'in ifadesini alan dönemin Ankara Cumhuriyet Başsavcı Vekili, Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya'ya dava açan dönemin Ankara Cumhuriyet Savcısı, açılan davaya ilk bakan hâkimler ve iddia makamında bulunan savcılar, "Fethullahçı Terör Örgütü (FETÖ) soruşturması" kapsamında meslekten ihraç edildi. Daha sonra bazıları yargılandı ve mahkûm oldu.

12 Eylül 1980 Askerî Darbesi'nin gerekçeleri arasında, ülkede yaygınlaşan siyasi cinayetler ile 6 Eylül 1980 günü Konya'da Necmettin Erbakan önderliğinde yapılan ve darbe liderlerinin "şeriat amaçlı bir kalkışma girişimi" olarak nitelediği Kudüs Mitingi de gösterildi. Konya Mitingi olarak da bilinen bu mitingde topluluk İstiklal Marşı sırasında yerlere oturmuş ve İstiklal Marşı yuhalanmış, "Ezan sesi istiyoruz. Bu marşı söylemiyoruz." diye bağırılmış, Erbakan ve diğer Millî Selamet Partili kişiler kortej hâlinde Arapça pankartlarla ve ilahilerle yürümüşlerdir. Miting sırasında sürekli şeriat çağrısı yapılmış, devlet protesto edilmiştir. Kenan Evren bu olayı öğrendikten sonra "çok sinirlendiklerini" ifade edip bu mitingi "31 Mart Vakası provası" diye nitelemiştir.
Türkiye Büyük Millet Meclisi, 25 Mart 1980'de ilk turunu yaptığı cumhurbaşkanlığı seçimini 124 tur oylama yaptığı hâlde darbe gününe kadar sonuçlandıramayarak halkta demokratik yollarla ülkenin düzlüğe çıkamayacağı inancına yol açtı.

12 Eylül öncesi dönemin son başbakanı Süleyman Demirel'in, "70 sente muhtacız." sözü ile özetlenen dış ticaret açığındaki artış ve döviz darboğazı; işsizlik, kıtlık ve iş yeri anlaşmazlıkları ile beraber darbenin ekonomik sebeplerini oluşturdu. 1979'da %80 olan enflasyon, 1980'de artmaya devam etti ve %100'ün üzerine çıktı. Bülent Ecevit döneminde yapılan zamları eleştiren ve, "Bu ekonomik tedbirler vatandaşın kanını emme hareketidir. Ecevit istifa etmelidir." diyen Başbakan Demirel de birçok ürüne zam yaptı, ekonomik bunalım giderek arttı. 24 Ocak kararlarından sonra gübreye %500-800 arasında, elektriğe %78, İstanbul şehir vapurları yolcu ücretlerine %100, et ve et ürünlerine %100, sakatata %200, lastik fiyatlarına %52 oranında zam yapıldı. Bu zamlar tepki çekti. Ana Muhalefet Lideri Ecevit, "Demirel'in rejimi değiştirmeye çalıştığını, işçilerin tepki gösterip haklarını almaları gerektiğini" söyledi.

Türkiye'de 1970'li yıllarda sağ-sol çatışması binlerce kişinin ölümüne neden oldu. 1978'den sonra çatışmalar daha da şiddetlendi, Doğu'da da Apocular olarak bilinen PKK kuruldu ve saldırılara başladı, 12 Eylül Darbesi'ne giden süreç ivme kazandı. Bu dönem "örtülü iç savaş" olarak da tanımlandı, 4.000'den fazla kişi öldü.
12 Eylül öncesinde sürekli yaşanan cezaevlerinden kaçışlar, ülke gündeminde yer buldu.
11 Eylül 1980 tarihli gazeteler, "Ankara'da kurşuna dizilen 2'si kardeş 4 kişinin öldürüldüğünü, Siirt'te yiyecek çuvallarının içine gizlenen bombanın patlamasıyla 5 kişinin öldürüldüğünü, Fatsa'da 3 ve Malatya'da 2 kişinin öldürüldüğünü, Mersin'de bir sinemada bilet kuyruğunun taranmasıyla 4 kişinin öldürüldüğünü, Eskişehir'de bir kahvenin taranması sonucu 1 kişinin öldürüldüğünü, İstanbul'da asılan yüzlerce bombalı pankartı indirmeye çalışan polislerin kollarının koptuğunu, kör olduklarını" yazar.

NATO'nun güney kanadının en önemli üyelerinden olan Türkiye'nin siyasi ve ekonomik istikrarsızlığı özellikle ABD tarafından gözleniyordu. 1979 yılında meydana gelen İran İslam Devrimi, ardından aynı yıl içinde Sovyetler Birliği'nin Afganistan'ı işgal etmesi üzerine Türkiye'nin ABD politikaları için istikrarlı hâle gelmesi önem kazandı.

1973 Türkiye genel seçimleri sonrası hiçbir parti tek başına iktidar olacak milletvekili sayısını bulamayınca uzlaşma sonucunda Bülent Ecevit başbakanlığında kurulan 37. Türkiye Hükûmeti, CHP ve MSP arasındaki anlaşmazlıklar sonucunda Ecevit'in 1974 Kasım'ında görevinden istifası ve erken seçim kararı almasıyla sona ermiştir. Ardından Sadi Irmak geçici bir hükûmet kurmuş, sonrasında ise Süleyman Demirel başbakanlığında Adalet Partisi, Millî Selamet Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi ve Cumhuriyetçi Güven Partisi ortaklığıyla "Milliyetçi Cephe Hükûmeti" kurulmuştur. İki yıl sonra 1977 Türkiye genel seçimlerine gidilmiş ancak yine tek başına hükûmet çıkmaması üzerine "Çankaya Hükûmeti" olarak bilinen Ecevit başbakanlığındaki 40. Türkiye Hükûmeti kurulmuş, bu hükûmet ancak 21 Haziran-21 Temmuz 1977 tarihleri arasında görev yapabilmiş, TBMM'de güvenoyu alamayan Ecevit istifa etmiştir. Sonrasında "İkinci Milliyetçi Cephe" olarak bilinen 41. Türkiye Hükûmeti, Demirel başbakanlığında 21 Temmuz 1977-5 Ocak 1978 tarihleri arasında görev yapmıştır.

22 Aralık 1977'de Ana Muhalefet Lideri Bülent Ecevit, İstanbul'un Florya semtinde bulunan Güneş Moteli'nde, daha sonra "11'ler" olarak anılacak Adalet Partisinden ayrılan bağımsız milletvekillerinden Enver Akova, Ali Rıza Septioğlu, Mustafa Kılıç, Şerafettin Elçi, Mete Tan, Tuncay Mataracı, Güneş Öngüt, Orhan Alp, Ahmet Karaaslan, Hilmi İşgüzar, Oğuz Atalay ile görüşmüş ve yeni kurulacak hükûmette bakanlık koltuğu karşılığında Süleyman Demirel Hükûmeti aleyhindeki gensoruyu desteklemeleri konusunda anlaşmıştır. 31 Aralık'ta II. Milliyetçi Cephe Hükûmeti düşürülmüş ve 5 Ocak 1978'de 229 güvenoyunu sağlayan Ecevit, III. Ecevit Hükûmetini kurmuştur. Bakanlık koltuğunu istemeyen Oğuz Atalay dışındaki 10 kişiye bakanlık verilmiştir. Adalet Partisi bu durumu "bir oya bir bakanlık" diyerek eleştirmiş ve bu hükûmet "Motel Hükûmeti" olarak anılmıştır. Ana Muhalefet Lideri olan Demirel, bu hükûmetin gayrimeşru olduğunu iddia ederek Ecevit'e başbakan demeyip sürekli olarak "hükûmetin başı" diye hitap etmiştir. Motel Hükûmeti ancak 5 Ocak 1978 ile 12 Kasım 1979 tarihleri arasında görev yapabilmiştir.

1978 yılının 15-26 Haziran tarihlerinde Doğu'da denetlemeye çıkan bir mühendis albay, Tunceli'de denetim yaparken oradaki Harita Birliği personeli ve Ziraat Okulu öğretmenlerinden edindiği bilgilerden çok etkilendiğini ve bunları bildirmenin bir vatan borcu olduğunu ifade ederek gördüklerini ve duyduklarını bir rapor hâlinde Genelkurmay Başkanlığına sundu:— Türkçe bilindiği hâlde askerlere ve emniyet mensuplarına Türkçe cevap verilmiyor.
— Subay, astsubay ve emniyet mensuplarına "faşist köpekler" diyorlar.
— Tunceli Valisi'nin arkasından "Eco'nun (Ecevit) faşist köpeği" diye bağırılmış.
— 15 kadar okulda bayrak merasimi yapılmamakta, İstiklal Marşı söylenmemekte.
— Emniyet Müdürü dövülmüş.
— Resmî kişilere bakkallar, "Size satılacak bir şeyimiz yok." diyerek mal satmaktan imtina etmekte, bu yüzden harita personeli jandarma tavassutu ile alışveriş yapabilmekte.
— İstiklal mücadelesinde kullanılacak haritalar yapılıyor diye araziye dikilen harita işaretleri tahrip edilmekte.
— 19 Mayıs gösterilerine 15 okuldan ancak 17 öğrenci çıkarılabilmiş, o da Ziraat Okulundan öğrenciler.
— Tunceli'deki gizli bir

12 Mart Muhtırası, 12 Mart 1971 tarihinde Türk Silahlı Kuvvetleri Komuta kademesinin Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'a bir muhtıra vererek 32. Türkiye Hükûmetini istifaya zorladığı askerî müdahaledir.
Muhtıra, dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Memduh Tağmaç, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Faruk Gürler, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Celal Eyiceoğlu ve Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Muhsin Batur imzasıyla verilmiştir.
Ordunun ülkedeki terörü durduramamakla suçladığı hükûmet, bu muhtıra sonrası istifa etti. Başbakan olması için üzerinde uzlaşılan CHP Kocaeli milletvekili Nihat Erim partisinden istifa edip "tarafsız bir başbakan" olarak 26 Mart 1971'de hükûmeti kurdu. 1961 Anayasası'nın özellikle temel hak ve özgürlükleri garanti eden hükümlerinde önemli değişiklikler yapıldı.

Türkiye'de 1970'li yıllarda askerî bir müdahale ile sosyalist devrimin gerçekleşmesi gerektiği düşüncesi, 12 Mart Muhtıra sürecinde önemli rol oynamıştır. "Milli Demokratik Devrim" olarak adlandırılan bu düşünce, Doğan Avcıoğlu'nun başı çektiği Yön ve Devrim dergilerinde savunulmaktaydı.

Doğan Avcıoğlu'nun yazıları ve kitapları ordu içerisindeki bazı genç subaylar tarafından benimseniyordu. Çeşitli cunta planları yapılıyor ve lider olarak Muhsin Batur ve Faruk Gürler görülüyordu. Ancak Faruk Gürler ve Muhsin Batur bu planlara yaklaşmamış ve Millî Demokratik Devrim taraftarı sol görüşlü subayları 12 Mart Muhtırası sonrası tasfiye etmişlerdir.

Kanlı Pazar olarak tarihe geçen 16 Şubat 1969 günü, ABD'nin Akdeniz'de görevli gücü 6. Filo'nun İstanbul'da demirlemesini protesto için Taksim'e yürümek üzere 76 gençlik örgütü Beyazıt Meydanı'nda toplanmış ve göstericiler sağcı grupların taşlı sopalı bıçaklı saldırısına uğramıştı. Mehmet Şevket Eygi gibi yazarların azmettirmesi, Komünizmle Mücadele Derneği ve Millî Türk Talebe Birliğinin öncülüğünde gerçekleşen olaylarda Ali Turgut Aytaç ve Duran Erdoğan adlı işçi gençler bıçaklanarak öldürülmüş, yaklaşık 200 kişi yaralanmıştır.

27 Mayıs Darbesi'yle siyasi haklarına kaybeden DP'lilere haklarının iadesini öngören 218 imzalı bir anayasa değişikliği teklifi Mayıs 1969'da Meclise verilmiş, uzun yıllardır kavgalı olan iki lider, İsmet İnönü ve Celâl Bayar 14 Mayıs 1969 tarihinde buluşup barışmıştı. DP'lilere haklarının iadesini zaten CHP de öngörüyor hatta İnönü bu fikre öncülük ediyordu. Ancak Memduh Tağmaç'ın 16 Mart'ta genelkurmay başkanlığına geldiği Ankara'daki genelkurmay karargâhında aynı günlerde Bayar ve arkadaşlarına siyasi haklarının iade edilmemesi için bir darbe yapma planı vardı.
Amerikan Dışişleri Bakanlığının belgelerine göre, 19 Mayıs 1969 akşamı Ankara'daki bir Merkezî İstihbarat Teşkilatı görevlisinin Washington'a gönderdiği mesajda, Türk Silahlı Kuvvetlerinin müdahaleye 16 Mayıs günü karar verdiği söyleniyordu. O gün Cumhurbaşkanı Sunay, Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarıyla bir hayli uzun bir görüşme yapmıştı. Bu görüşme sonrası ordunun anayasa değişikliğini istemediği saklanamaz bir gerçek hâlini almış, gazetelere de yansımıştı.
20 Mayıs'ta İnönü, Cumhurbaşkanı Sunay'a bir mektup yazdı. Darbe tehdidine karşı duran İnönü, mektupta şöyle diyordu:

Sayın Cumhurbaşkanı, CHP Genel Başkanı olarak ben ve partimin yetkili organları, siyasi hakların iadesi için Millet Meclisine verilmiş bulunan 218 imzalı bir anayasa değişikliği teklifini destekleme kararı aldığımızdan beri, gerek Zatı Devletlerinin, gerek bazı yüksek komutanların uyarı ve ısrarlarına muhatap olmaktayız...
Süleyman Demirel de aynı gün partisinin grup toplantısında bir konuşma yaptı ve, "Asker muhtıra vermedi." dedi, sonra ekledi:Seçimlere gidelim. Hem Meclisin verdiği oylar boşa gitmez hem de Senatomuz zedelenmez... Ordu, Hükûmete bir muhtıra vermemiştir. Biz bazı sıkıntılar içindeyiz...
Sonuç olarak birkaç gün sonra anayasa değişikliği teklifi Komisyona geri çekildi, sonra genel seçime gidildi. Süleyman Demirel önderliğinde Adalet Partisi, 1969 Türkiye genel seçimlerinde büyük başarı kazanarak yeniden tek başına iktidar oldu. Bayar ve arkadaşlarının 27 Mayıs Darbesi'yle kaybettikleri siyasi hakları 1970'lerin ortalarına kadar iade edilmedi.

12 Ekim'de gerçekleşen genel seçimlerde  TBMM 14. dönem milletvekilleri seçildi. Adalet Partisi aldığı %46,55'lik oyla Meclise 256 milletvekili gönderip iktidar partisi, Süleyman Demirel başbakan oldu. Cumhuriyet Halk Partisi ise Meclise gönderdiği 143 milletvekiliyle ana muhalefet partisi oldu.

1970'te, çalışma yaşamını ve temel sendikalar mevzuatını düzenleyen 274 sayılı İş Yasası ile 275 sayılı Sendikalar Yasası'nda değişiklik yapan tasarı, Adalet Partisi ve Cumhuriyet Halk Partisinin iş birliğiyle önce Millet Meclisi, ardından Senatodan geçirildi. Yapılan değişiklik, işçilerin sendika seçme özgürlüğünü önemli ölçüde kısıtlamakta, sendika değiştirmeyi güçleştirmekteydi. Yasa taslağı 11 Haziran 1970'te Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'ın onaylamasıyla yürürlüğe girdi.
Kanunlaşan tasarı esas olarak TÜRK-İŞ'ten DİSK'e işçi akışını önlemeyi amaçlamaktaydı. DİSK ve bağlı sendikalar yeni yasaya tepki gösterdiler. Türkiye İşçi Partisi ise söz konusu yasa değişikliklerini Anayasa Mahkemesine götüreceğini açıkladı ve iptal davası açtı.
DİSK'li sendikacıların ve yöneticilerin tepkileri, 15 Haziran 1970 sabahı İstanbul'un belli başlı merkezlerine doğru yürüyüşe geçmeleriyle yeni bir evreye girdi. Gösterilere pek çok fabrikadan 75.000 dolaylarında işçi katıldı. Gösterilen tepki esas olarak DİSK üyesi işçilerden geldiği hâlde yürüyüşlere çok sayıda TÜRK-İŞ işçisi de toplu hâlde katıldı. Olayların birinci günü akşamı Bakanlar Kurulu 60 günlük bir sıkıyönetim ilan etti. DİSK ve bağlı sendikaların yöneticilerinin pek çoğu sıkıyönetim mahkemelerince tutuklandılar ve yargılandılar. Kadıköy'de meydana gelen olaylarda 2 işçi, 1 polis ve 1 esnaf öldü. 16 Haziran'da Ankara, Adana, Bursa ve İzmir'de de küçük çaplı olaylar yaşandı.

Siyasi krizler ve işçi sendikaları tarafından gerçekleştirilen eylemlerin yanı sıra üniversitelerdeki öğrenci olayları askeri müdahale sürecinde rol oynamıştır. Sol görüşteki üniversiteliler, hükûmeti politikaları nedeniyle ağır bir şekilde eleştiriyorlar ve "Türkiye'yi Amerikan bağımlılığından kurtaracaklarını" iddia ediyorlardı. Sıklıkla karşıt görüşlü gruplar pek çok zaman karşı karşıya geliyorlar ve olaylar çıkıyordu; üniversiteler bir nevi çatışma merkezi hâline gelmişti.

Üniversite öğrencisi Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının 4 Mart 1971'de ABD'li dört askeri kaçırıp fidye istemesi, askerleri yönetime el koymaya götürebilecek kadar önemli görülen bir öğrenci olayı idi. MİT Müsteşarı Fuat Doğu, Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'a eylem yapan gençlerin merkezi olan ODTÜ'nün kapatılması, solcu öğretim üyelerinin tasfiye edilmesi gerektiğini, olayların devam etmesi durumunda askerlerin yönetime el koyan bir not gönderdi. 5 Mart sabahı ODTÜ binlerce polis ve asker tarafından kuşatıldı. ODTÜ'ye girmek isteyen güvenlik güçleriyle öğrenciler arasında çıkan çatışma sonucu komando eri Mevlüt Meriç'in öldürülmesi Türk Silahlı Kuvvetlerinde büyük tepki yaratmıştır. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Memduh Tağmaç, "Orta Doğu Teknik Üniversitesinde, Türk askerine, Türk oldukları iddiasında bulunanların ateş etmeleri Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde nefret uyandırmıştır." demiştir. 12 Mart Muhtırası'ndan kısa süre önce meydana gelen bu olay ülke gündemini çok meşgul etti.

9 Mart 1971 günü Türk Silahlı Kuvvetlerinin emir-komuta zinciri dışında gelişen bir darbe teşebbüsü yaşandı. Planlanan darbe, içlerinde Mahir Kaynak ve Mehmet Eymür'ün de bulunduğu Millî İstihbarat Teşkilatı mensuplarının durumu Genelkurmay Başkanı Orgeneral Memduh Tağmaç ve 1. Ordu Komutanı Orgeneral Faik Türün'e haber vermesiyle akamete uğratıldı.
Bu olaydan sonra Türk Silahlı Kuvvetlerindeki üst düzey subaylar, 10 Mart 1971'de Ankara'da bir toplantı yaptı ve bu toplantıda 12 Mart 1971'de Hükûmete “muhtıra” verilmesi yönünde karar alındı.

Muhtıra, 12 Mart 1971 günü saat 13.00'te TRT radyolarından okunan bildiri ile ilan edilmiştir. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Memduh Tağmaç, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Faruk Gürler, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Muhsin Batur ve Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Celal Eyiceoğlu'nun imzasını taşıyan muhtıra şöyleydi:1. Parlamento ve Hükûmet süregelen tutum, görüş ve icraatı ile yurdumuzu anarşi, kardeş kavgası, sosyal ve ekonomik huzursuzluklar içine sokmuş, ATATÜRK'ün bize hedef verdiği çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmak ümidini kamuoyunda yitirmiş ve Anayasa'nın öngördüğü reformları tahakkuk ettirememiş olup Türkiye Cumhuriyeti'nin geleceği ağır bir tehlike içine düşürülmüştür.
2. Türk milletinin ve sinesinden çıkan Silahlı Kuvvetlerinin bu vahim ortam hakkında duyduğu üzüntü ve ümitsizliği giderecek çarelerin, partiler üstü bir anlayışla Meclislerimizce değerlendirilerek mevcut anarşik durumu giderecek ve Anayasa'nın öngördüğü reformları Atatürkçü bir görüşle ele alacak ve inkılâp kanunlarını uygulayacak kuvvetli ve inandırıcı bir Hükûmetin demokratik kurallar içinde teşkili zarurî görülmektedir.
3. Bu husus sür'atle tahakkuk ettirilemediği takdirde, Türk Silahlı Kuvvetleri kanunların kendisine vermiş olduğu Türkiye Cumhuriyeti'ni korumak ve kollamak görevini yerine getirerek idareyi doğrudan doğruya üzerine almaya kararlıdır.

Bilgilerinize.

Muhtıranın ardından öncelikle 9 Mart 1971 darbe teşebbüsünde adı geçen subaylar emekliliğe sevk edildi; ardından Süleyman Demirel yönetimindeki AP hükûmeti iktidardan çekildi. Nihat Erim tarafından partilerüstü bir 'reform hükûmeti' kuruldu. Nisan ayında 6 ilde sıkıyönetim ilan edildi. Sol örgütlere karşı başlatılan Balyoz Harekâtı ile bu örgütlerle bağlantılı olsun olmasın sol çevreden kişilere karşı tutuklama, işkence, yargılama ve cezalandırmaları başladı. 1971 ve 1973'te 1961 Anayasası'nın özgürlükçü karakterini ciddî bir biçimde zayıflatan anayasa değişiklikleri yapıldı.

Muhtırayı veren Genelkurmay Başkanı Orgeneral Memduh Tağmaç, orgeneral rütbesindekiler hariç 9 Mart 1971 darbe teşebbüsüne adı karışan başta Tümgeneral

15 Temmuz Darbe Girişimi veya 2016 Türkiye Askerî Darbe Teşebbüsü, darbe metninde yer aldığı isimle Yurtta Sulh Harekâtı, 15-16 Temmuz 2016 tarihleri arasında Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde kendilerini Yurtta Sulh Konseyi olarak tanımlayan bir grup asker tarafından Türkiye'de düzenlenen askerî bir darbe girişimidir.

TSK'nın resmî internet sitesi ve TRT'de yayınlanan bildiride ordunun yönetime el koyduğu ifade edilerek ülkede sıkıyönetim ve sokağa çıkma yasağı ilan edildiği açıklandı. İstanbul'daki Boğaziçi ve Fatih Sultan Mehmet köprüleri, bir grup rütbeli asker ve Hava Harp Okulu öğrencisi tarafından kapatıldı. 

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı İsmail Kahraman ve yaklaşık elli milletvekilinin Meclis'te bulunduğu sırada F-16 savaş uçakları Meclis üzerinde uçuş yaparak parlamentoyu dört defa bombaladı. Ankara'nın Beştepe semtinde bulunan Cumhurbaşkanlığı Sarayı'na bombalama girişiminde bulunulsa da başarılı olunamadı. Muğla'nın Marmaris ilçesinde bir otelde bulunan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'a karşı suikast girişiminde bulunuldu. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Salih Zeki Çolak, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Abidin Ünal, Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Galip Mendi, Genelkurmay II. Başkanı Orgeneral Yaşar Güler, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Fahri Kasırga ve bazı üst düzey komutanlar darbeye kalkışan askerler tarafından rehin alınırken Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Bülent Bostanoğlu ise darbeciler tarafından ele geçirilemedi.

Gelişmeler üzerine Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, CNN Türk'te kanalın Ankara temsilcisi Hande Fırat'la FaceTime üzerinden iletişime geçerek darbecilere hiçbir şekilde imkân tanınmayacağını ifade ederek halkı darbeye tepki göstermek için meydanlara ve havalimanlarına çıkmaya davet etti. Çağrının ardından Türkiye'nin birçok ilinde darbe karşıtı protesto gösterileri düzenlendi.

16 Temmuz sabahı, TSK ve Emniyet Genel Müdürlüğü personelinin düzenlediği operasyonlar sonucunda askerî darbe girişimi bastırıldı ve askerler silahları ile birlikte teslim oldu. Olaylar sonucunda 34'ü darbe yanlısı asker olmak üzere 300'e yakın kişi hayatını kaybetti, 2.789 kişi yaralandı, farklı rütbelerden 8.036 asker gözaltına alındı. Yargı ve sivil siyaset mensupları dâhil olmak üzere, toplam gözaltı sayısı 22 Temmuz tarihi ile birlikte 10 bini buldu. 

Bunun yanı sıra askerî, idari ve adli kurumlarda birçok kişi görevden alındı. Fethullahçı destekli olduğu öne sürülen askerî darbe girişiminin ardından İstanbul Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı ve Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Türk Ceza Kanunu'nun anayasal düzene karşı suçlar kapsamında yer alan "cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Büyük Millet Meclisini ve Türkiye Cumhuriyeti hükûmetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini kısmen veya tamamen yapmasını engellemeye teşebbüs", "Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya veya bu düzen yerine başka bir düzen getirmeye teşebbüs", "halkı, Türkiye Cumhuriyeti hükûmetine karşı silahlı isyana tahrik" ve "cumhurbaşkanına suikast" suçlarından soruşturma başlatıldı. 

21 Temmuz'da Millî Güvenlik Kurulu toplantısı sonrasında TBMM tarafından Anayasa'nın 120. maddesi gereğince üç ay süreyle olağanüstü hâl ilan edildi. İlan edilen olağanüstü hâl darbe girişiminin ardından geçen iki yıllık süreyi kapsayacak şekilde uzatıldı. Girişimin ardından başlatılan tasfiye süresince Nisan 2018 itibarıyla 160 bin kişi gözaltına alındı, FETÖ/PDY üyesi suçlamasıyla 50 bin kişi tutuklandı ve 152 bin kamu personeli görevlerinden ihraç edildi. Darbe girişimini izleyen dört yıllık sürede 289 dava açıldı, karara bağlanan 275 davada toplamda 4 bin 130 sanık hüküm giydi.
15 Temmuz darbe girişimi sonrası Türkiye’de kısa süre içinde binlerce asker, hâkim, savcı ve kamu görevlisi görevden alındı veya gözaltına alındı . Bu sayı ilk günlerde on binleri buldu ve kısa sürede çok daha geniş bir tasfiyeye dönüştü . Bu hızlı müdahale, bazı uluslararası gözlemciler tarafından dikkat çekici bulundu ve “önceden hazırlanmış listeler olabilir mi?” sorusunu gündeme getirdi.  
AB Komiseri Johannes Hahn, Reuters’a dayandırılan açıklamasında, “listelerin hazır olduğu izlenimi” oluştuğunu ve bunun önceden bir hazırlık ihtimalini düşündürdüğünü söyledi .
İnsan hakları örgütleri Human Rights Watch ve Amnesty International ise tasfiyelerin hızını ve kapsamını eleştirerek bunun hukuk devleti açısından ciddi endişeler yarattığını belirtti .
Ancak bu kurumlar ve haber kaynakları “liste kesin olarak önceden hazırdı” sonucuna ulaşmadı; sadece hız ve kapsam nedeniyle böyle bir algı oluştuğunu aktardı .
Türkiye hükümeti ise bu işlemlerin darbe girişimiyle bağlantılı soruşturmalar kapsamında yapıldığını ve önceden hazırlanmış liste iddialarını reddetti .

Darbe girişimi sonrası başta Fethullah Gülen'i iade etmediği gerekçesiyle Amerika Birleşik Devletleri ve birçok Avrupa Birliği üyesi ülke ile FETÖ üyelerinin iade süreçleri ve sığınma hakkı konularında siyasi ve diplomatik krizler yaşandı. Ayrıca darbe teşebbüsünde bulunan FETÖ mensuplarına finansal destek verdiği ve darbe girişiminin arkasında bulunduğu iddiası nedeniyle Birleşik Arap Emirlikleri ile ilişkiler gerginleşti.

Teşebbüsün ardından geçen süre boyunca aralarında Boğaziçi Köprüsü, Büyük İstanbul Otogarı ve Ilgaz Dağı Tüneli'nin de yer aldığı birçok yapı, mekân, meydan ve yerin adı, darbe girişiminin tarihine ithafen değiştirildi. Ayrıca 15 Temmuz tarihi, darbe girişiminde hayatını kaybedenleri anmak amacıyla Demokrasi ve Millî Birlik Günü adıyla 2017'de resmî tatil olarak ilan edildi.

AK Parti ve Gülen Hareketi arasındaki ilişkiler (2002-2011)
2000'li yılların başında eğitim, kültür, medya ve çeşitli sosyal faaliyet alanlarında faaliyet gösteren bir sivil toplum hareketi olarak Türkiye'de ve uluslararası alanda tanınan Gülen Hareketi, eğitim kurumları (okullar, üniversiteler, dershaneler vb), yayın kuruluşları (Örneğin STV, Cihan Haber Ajansı, Zaman Gazetesi, Today's Zaman, Aksiyon Dergisi, Sızıntı Dergisi), diyalog faaliyetleri ve çeşitli sivil toplum yapıları (Örneğin Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı, Türkiye İş Adamları Konfederasyonu, Kimse yok mu derneği) aracılığıyla özellikle eğitim, kültür, toplumsal yardımlaşma ve Türk iş adamlarının dünyaya açılması alanında faaliyetler yürütmekteydi. Destekçileri hareketi eğitim, diyalog ve toplumsal hizmet faaliyetleriyle öne çıkan bir sivil toplum oluşumu olarak değerlendirirken bazı eleştirmenler hareketin özellikle eğitim, medya ve bürokrasi alanlarında önemli bir etki ağı oluşturduğu üzerinden bu etkinin sınırları ve niteliği konusunda daha eleştirel değerlendirmelerde bulunmaktaydı. Devleti ele geçirdiği, devlete sızdığı yönünde eleştiride bulunanlar vardı. Bu konudaki değerlendirmeler sonraki yıllarda Türkiye'deki siyasi tartışmaların önemli başlıklarından biri haline geldi. 
Dönemin AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik, 20 Şubat 2012 tarihinde NTV'ye verdiği röportajda, Cemaat (Uluslararası literatürde yaygın olarak "Gülen Hareketi" veya "Hizmet Hareketi" olarak da anılır) içindeki insanların Türkiye Cumhuriyeti'nin vatandaşı olmaları nedeniyle, haklarında devleti ele geçirme gibi bir olgunun kabul edilemeyeceğini, kamu görevlerinin kanunlarla belirlenen şartları taşıyan tüm vatandaşlara açık olduğunu, devletin bütün vatandaşlara ait olduğunu; hareket gönüllülerinin de diğer vatandaşlar gibi gerekli şartları sağlamaları halinde kamu görevlerinde bulunabileceklerini, kişilerin yalnızca düşünceleri veya mensubiyetleri nedeniyle kamu hizmetinden dışlanamayacağını söyledi. Bu çerçevede, Cemaat'in devleti ele geçirdiği veya devlete sızdığı yönündeki iddiaları gülünç olarak nitelendirdi.    
2002 yılında Adalet ve Kalkınma Partisi'nin iktidara gelmesiyle birlikte AK Parti hükûmetleri ile Gülen Hareketi arasında bazı alanlarda ortak yaklaşımlar ortaya çıktı. Özellikle Türkiye'nin Avrupa Birliği süreci, askeri vesayetin azaltılmasına yönelik reformlar ve devlet yönetimindeki sivilleşme tartışmaları sırasında iki tarafın yaklaşımlarının dönem dönem örtüştüğü yönünde değerlendirmeler yapılmıştır. 2000'li yıllarda Ergenekon ve Balyoz gibi askeri vesayet iddiaları ile ilgili soruşturmalar sırasında hükûmet çevreleri ile Gülen Hareketi'ne yakın olduğu ileri sürülen medya ve hukuk çevreleri arasında benzer yaklaşımlar görüldü.
2010'lu yıllara yaklaşırken AK Parti ile Gülen Hareketi arasındaki ilişkilerde bazı görüş ayrılıkları belirginleşmeye başladı. Bu ayrışmanın kamuoyuna yansıyan ilk gelişmelerinden biri 2012 yılında yaşanan 7 Şubat MİT krizi oldu.    
7 Şubat MİT Krizi (2012)
7 Şubat 2012 tarihinde, İstanbul özel yetkili Cumhuriyet Savcılığı tarafından, Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarı Hakan Fidan'ın ve bazı MİT görevlilerinin ifadeye çağrılması üzerine Türkiye'de bir siyasi kriz yaşandı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve hükümet çevreleri, olayın yargı ve emniyet içerisindeki bazı unsurların hükümet politikalarıyla çatışmasının bir sonucu olduğunu ileri sürdü. Gülen Hareketi'ne yakın medya organlarının yorumu, söz konusu sürecin hukuki bir soruşturma kapsamında değerlendirilmesi gerektiği şeklinde oldu. Kriz sonrasında TBMM'de kabul edilen bir yasal düzenleme ile, MİT mensuplarının soruşturulması Başbakan'ın iznine bağlandı. Bu düzenlemeden sonra Hakan Fidan ve diğer isimlerin savcılıkta ifade verme süreci gerçekleşmedi.  
Dershane tartışmaları (2013)
Hükûmet, Gülen Hareketi'nin önemli insan kaynaklarından olan özel dershaneleri kapatmaya yönelik kanun tasarısı hazırladı. Gülen Hareketi'ne yakın eğitim kurumlarına düzenlenen denetimler arttı. Bu durum Gülen Hareketi ile AK Parti arasındaki gerilimin daha da artmasına yol açtı.   
17-25 Aralık soruşturmaları ve siyasi kriz (2013)
17 ve 25 Aralık 2013 tarihlerinde İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen iki ayrı soruşturma kapsamında aralarında bakan çocukları, bürokratlar ve iş insanlarının da bulunduğu çok sayıda kişi "rüşvet, görevi kötüye kullanma, ihaleye fesat karıştırma ve kaçakçı

15 Temmuz Şehitler Köprüsü, eski adıyla Boğaziçi Köprüsü ya da boğaza inşa edilen ilk köprü olmasına atıfla halk arasında Birinci Köprü; Karadeniz ile Marmara Denizi'ni birbirine bağlayan İstanbul Boğazı üzerinde yer alan üç asma köprüden biri ve ilkidir. Köprünün ayakları Avrupa Yakası'nda Ortaköy, Anadolu Yakası'nda Beylerbeyi semtlerindedir.
İstanbul Boğazı üzerine yapılan ilk köprü olmasına atfen halk arasında Birinci Köprü olarak da adlandırılan Boğaziçi Köprüsü, daha sonra yapılan Fatih Sultan Mehmet Köprüsü, Yavuz Sultan Selim Köprüsü ve Avrasya Tüneli'yle birlikte kentin iki yakası arasındaki kesintisiz kara ulaşımını sağlar. 20 Şubat 1970 tarihinde yapımına başlanan köprü, 30 Ekim 1973 tarihinde, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunun 50. yıldönümü şerefine dönemin cumhurbaşkanı Fahri Korutürk tarafından devlet töreniyle hizmete açıldı. Yapımı tamamlandığında dünyanın en uzun dördüncü asma köprüsüyken, 2012 yılı itibarıyla yirmi birinci sırada bulunmaktadır.
26 Temmuz 2016'da köprünün resmî adı, 2016 Türkiye askerî darbe girişimi sırasında köprüde ölen vatandaşların anısına 15 Temmuz Şehitler Köprüsü olarak değiştirilmiştir.

İstanbul Boğazı'nın iki kıyısını bir köprü ile birleştirmek, antik çağdan beri üstünde durulan bir düşünce olageldi. Biraz da efsane ile karışan bilgilere göre, böyle bir köprüyü ilk gerçekleştiren, İÖ 522-486 arasında hüküm süren Pers Kralı I. Darius olmuştu. Darius, İskitlere karşı yaptığı seferde, askerlerini Asya'dan Avrupa'ya, mimar Mandrokles'in, gemileri ve salları yan yana dizip birbirine bağlayarak oluşturduğu köprüden geçirdi.
Bundan sonra Boğaz'ın üstüne bir köprü kurulması ancak 16. yüzyılda söz konusu oldu. Ünlü sanatçı ve mühendis Leonardo da Vinci 1503'te dönemin Osmanlı padişahı II. Bayezid'e bir mektupla başvurarak Haliç üzerinde bir köprü yapmayı, eğer istenirse bu köprüyü (Boğaz üzerinden) Anadolu'ya da uzatmayı önerdi.
1900'de Arnaudin adında bir Fransız, bir Boğaz köprüsü projesi hazırladı. Demiryolunun geçmesi için düşünülen ve biri Sarayburnu-Üsküdar, biri de Rumeli Hisarı-Kandilli arasında olmak üzere, iki ayrı yer önerilen bu köprü projesi onay görmedi.
Yine aynı yıl Bosphorus Railroad Company adlı bir şirket, Boğaz'da hisarlar arasında bir köprü yapmak için başvurdu. Başvuruyla birlikte sunulan projeye göre köprüyle geçilecek açıklık üç tane büyük kâgir ayakla dörde bölünüyor, "çelik tellerle askıya alınmış havai bir demir örgü"den oluşan köprü bu ayaklara taşıtılıyordu. Ayakların her birinin üstüne, dört minareyle çevrili bir kubbeden oluşan bir süs elemanı oturtulmuştu ve sunuş yazısında bu elemanların Kuzeybatı Afrika mimarlığından esinlenerek biçimlendirildiği söyleniyordu. "Gayet heybetli bir manzara alacak olan" köprüye "Hamidiye" adı uygun görülmüştü, ama dönemin padişahı II. Abdülhamid bu projeyi kabul etmedi.
Bundan sonraki girişim Cumhuriyet döneminde, bir inşaat müteahhidi ve iş adamı olan Nuri Demirağ'dan geldi. 1931'de Bethlehem Steel Company adlı bir Amerikan firmasıyla anlaşan Demirağ, Ahırkapı-Salacak arasında kurulmak üzere San Francisco'daki Oakland Bay asma köprüsünün örnek alındığı bir köprü projesi hazırlatarak Atatürk'e sundu. Toplam uzunluğu 2.560 m olan bu köprünün 960 m'si kara, 1.600 m'si deniz üzerinden geçecekti. Bu ikinci bölüm, denizde 16 ayağa oturacak, en ortada 701 m uzunluğunda bir asma köprü yer alacaktı. Genişliği 20,73 m denizden yüksekliği 53,34 m olacaktı. Köprüden demiryolundan başka tramvay ve otobüs yollarının geçmesi de öngörülmüştü. Demirağ'ın, kabul ettirmek için 1950'ye kadar uğraştığı bu proje de gerçekleşmedi.
Boğaz köprüsüyle Almanlar da ilgilendi. Krupp firması, 1946-1954 arasında İTÜ Mimarlık Fakültesi'nde öğretim üyesi olarak çalışan Alman mimar Prof. Paul Bonatz'a 1951'de böyle bir köprüyle ilgili bir inceleme ve araştırma yapmasını önerdi. Bonatz'ın yardımcıları tarafından en uygun yer olarak Ortaköy-Beylerbeyi arası saptandı ve Krupp buna göre bir projesi önerisi hazırladı. Ama bu girişim de bir sonuca ulaşamadı.
1953'te Demokrat Parti hükûmetinin isteğiyle Boğaz köprüsü konusunun incelenmesi için İstanbul Belediyesi'nin, Karayolları Genel Müdürlüğü'nün ve İTÜ'nün ilgililerinden oluşan bir komite kuruldu. Bu komite konunun, önemi dolayısıyla iyi incelenmesi gerektiği sonucuna vararak incelemenin uzman bir firmaya yaptırılmasını kararlaştırdı. Karayolları Genel Müdürlüğü inceleme işini 1955'te De Leuw, Cather and Company adlı ABD firmasına verdi. Firmanın saptadığı yer olan Ortaköy-Beylerbeyi arasında bir asma köprü projesinin hazırlanması ve kontrol hizmetleri işi için 1958'de uluslararası bir ilanla teklif istendi. Başvurular arasından seçilen Steinman, Boynton, Granquist and London firmasına bir proje hazırlatıldı. Ama ardından ortaya çıkan mali ve yönetsel güçlükler, bu projenin uygulanmasını engelledi.
Aynı yıl Almanlar da Boğaz köprüsü için bir atak yaptılar. Dyckerhof und Widmann firması, köprü konusunda deneyimli bir mimar olan Gerd Lohmer'e hazırlattığı bir proje önerisiyle hükûmete başvurdu. Bu öneriye göre köprünün tabliyesi sadece 60 cm kalınlığında bir banttan oluşuyor, bu bant öngerilimli betondan yapılıyordu. Yani köprü asma değil, germe bir köprü oluyordu. Tabliyesi, denizin içinde yer alan iki ayağa oturuyordu. Karadan 300'er m açıktaki ayakların arası 600 m idi. Her ayak iki yana doğru yelpaze gibi açılan, 150 m uzunluğunda ikişer konsol oluşturuyordu. Ayaklar da köprü gibi sadece 60 m yüksekliğindeydi; bu nedenle, aynı açıklığı geçen bir asma köprünün yaklaşık üç kez daha yüksek olması gerekecek kuleleri gibi, Boğaziçi'nin silüetini bozmayacakları ileri sürülüyordu. Konuyu incelemek için şehir planlama, mimarlık ve estetik uzmanlarından oluşturulan bir kurul, yine de Boğaziçi'ne bir asma köprünün daha çok yakışacağına karar verince, öneri geri çevrildi.

Aradan geçen zamanda teknolojinin değişmesi ve ilerlemesi nedeniyle Steinman, Boynton, Granquist and London'a hazırlatılan proje eksik ve yetersiz duruma düştü. 1967'de konuda uzmanlaşmış dört yabancı mühendislik firmasından yeni bir proje hazırlamaları istendi ve en uygun öneriyi yapan Freeman, Fox and Partners adlı İngiliz firmasıyla 1968'de anlaşma imzalandı. İnşaatı gerçekleştirecek firmayı seçmek için açılan ihaleyi de Hochtief AG adlı Alman ve Cleveland Bridge and Engineering Company adlı İngiliz firmalarının oluşturduğu konsorsiyum kazandı.
Köprünün inşaatına 20 Şubat 1970 tarihinde başlandı. Mart 1970'te Ortaköy ayaklarının kazısı, hemen ardında da Beylerbeyi ayaklarının kazısı başladı. 4 Ağustos 1971'de kule montajı başlatıldı. Ocak 1972'de kılavuz tel çekilerek ilk birleşim sağlandı. 10 Haziran 1972 tarihinde tellerin gerilim ve büküm işlemleri başladı ve köprünün açılışına kadar sürdü. Aralık 1972'de ilk tabliye köprüye gerilen çelik halatlara, salıncak sistemiyle monte edilmeye başlandı. Kulelerin tepesindeki vinçler yardımıyla ve palangalar vasıtasıyla içi boş tabliyeler askı halatlarına bağlandı. Tabliyelerin yukarı çekilmesine köprünün ortasından başlandı, sırasıyla iki uca doğru eşit sayıda çekildi. 26 Mart 1973'te son tabliyenin montajı da tamamlandı. Ardından 60 adet tabliye birbirine kaynaklandı. Böylece, ilk kez yürüyerek Asya'dan Avrupa'ya geçildi. Nisan 1973'te kauçuk alaşımlı çift kat asfalt dökümüne başlandı, 1 Haziran 1973'te de asfalt döküm işlemi tamamlandı. Mayıs 1973'te yaklaşım viyadüklerinin (Ortaköy ve Beylerbeyi üzerinden geçen) inşası bitirildi. 8 Haziran 1973 tarihinde ilk defa araçla geçiş deneyi yapıldı.
30 Ekim 1973'te, Cumhuriyetin ilanı'nın 50. yıldönümünde dönemin cumhurbaşkanı Fahri Korutürk tarafından hizmete açılmıştır. İnşaatı üç yılda tamamlanan köprünün maliyeti anlaşmaya göre 21.774.283 Amerikan dolarıdır. Yapıldığı dönemde, ABD değerlendirme dışı bırakıldığında, dünyanın en uzun asma köprüsü olma özelliğini taşımaktaydı.

15 Temmuz Şehitler Köprüsü, Boğaz'ın her iki yakasındaki birer taşıma kulesinden ve bunların arasında gerili iki ana kabloya askı kablolarıyla asılmış bir tabliyeden oluşur. Her taşıyıcı kulenin kutu kesitli iki düşey ayağı vardır ve bunlar üç noktada yine kutu kesitli üç yatay kirişle birbirine bağlanır. Tabliye iki uçta bu kirişlerden en alttakine oturur. Yumuşak ve yüksek dirençli çelikten yapılmış olan 165 m yüksekliğindeki kulelerin içinde yolcu ve servis asansörleri bulunur. Yolcu asansörleri on sekizer, bakım personelini taşıyan servis asansörleri sekizer kişiliktir.
33,40 m genişliğindeki tabliye 60 tane rijitleştirilmiş, içi boş levha panel üniteden oluşur. Birbirlerine kaynaklanarak bağlanmış bu ünitelerin yüksekliği 3 m, genişliği 28 m'dir. İki yanlarında 2,70 m eninde konsollar vardır. Tam orta noktası deniz yüzeyinden 64 m yüksekte bulunan tabliyenin üstünde üçü gidiş, üçü geliş olmak üzere altı iz, yanlardaki konsolların üstünde de yaya yolları yer almaktadır.
Toplam uzunluğu 1.560 m, orta açıklığı, yani iki kule arası 1.074 m olan köprünün tabiyesini taşıyıcı ana kablolara bağlayan askı kabloları, düz değil eğik düzenlenmiştir. Ama bu köprünün daha önce yapılmış bir benzeri olan İngiltere'deki Severn Köprüsü'nün eğik askı kablolarında metal yorulması´nın yol açtığı çatlakların saptanması üzerine, 15 Temmuz Şehitler Köprüsü´nün de eğik askı kabloları daha sonradan düzleri ile değiştirilmiştir. Boğaz üzerinde daha sonra yapılan Fatih Sultan Mehmet Köprüsü'nün taşıyıcı ana kablolarının çapı orta açıklıkta 58 cm, kulelerle kara arasındaki arka gergilerde 60 cm'dir. Bu kabloların uçları kaya zemine ankraj bloklarıyla betonlanmıştır.

Otoyol 1'in üzerinden geçtiği 15 Temmuz Şehitler Köprüsü, Avrupa ve Asya arasında sabit bağlantı olarak hem Türkiye hem de İstanbul ulaşım ağının çok önemli bir halkasıdır. Köprüde, açılışından bugüne kadar trafik artışı beklenenin çok üstünde gerçekleşmiştir; köprünün ilk hizmete açıldığı yıl günlük ortalama araç geçişi 32 bin iken 1987'de bu sayı 130 bine, 2004 yılında ise 180 bine çıktı.
1991 yılında otobüsler hariç ağır tonajlı (4 ton ve üstü) araçların köprüden geçişleri yasaklandı. Günümüzde 15 Temmuz Şehitler Köprüsü'nden 

1915 Çanakkale Köprüsü, Çanakkale'nin Lapseki ile Gelibolu ilçeleri arasında bulunan asma köprüdür. Çanakkale Boğazı'nın ilk ve Marmara Bölgesi'nin beşinci asma köprüsüdür. Malkara-Çanakkale Otoyolu'nun bir parçası olan köprü, 18 Mart 2022'de hizmete girdi. 2.023 metre orta açıklık uzunluğu ile Japonya'daki Akashi Kaikyō Köprüsü'nü geçerek dünyanın en uzun orta açıklığına sahip asma köprüsü olmuştur.

Çanakkale Boğazı'na köprü yapma düşüncesi ilk kez 1984-1989 yılları arasında ortaya atıldı. Daha sonra 1994'te tekrar gündeme gelen köprü projesi için 1995'te ihaleye çıkıldı. 18 yabancı firmanın katıldığı ihaleyi kazanan firma, projenin yapılabilir olmadığını belirterek projeden çekildi.
3 Mart 2016 tarihinde dönemin Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Binali Yıldırım, yeniden gündeme alınan köprünün adının "1915 Çanakkale Köprüsü" olacağını açıkladı. 26 Ocak 2017 tarihinde 1915 Çanakkale Köprüsü'nün ihalesini en kısa işletme süresini teklif eden Daelim (Güney Kore) – Limak – SK (Güney Kore) – Yapı Merkezi OGG kazandı. İhale sürecinin tamamlanmasıyla, köprünün temeli 18 Mart 2017 tarihinde Başbakan Binali Yıldırım, Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Ahmet Arslan ve Güney Kore Altyapı ve Ulaştırma Bakanı Ho-In Kang'ın da katıldığı törenle Lapseki'de atıldı. 16 Mayıs 2020'de köprünün kuleleri tamamlandı. Şubat 2022'de tamamlanan köprü, 18 Mart 2022'de trafiğe açıldı. Seyit Onbaşı'nın kaldırdığı top mermilerini simgeleyen her biri 16 metre boyundaki metal figürler, Kasım 2022 ve Aralık 2022 tarihlerinde köprü kulelerinin tepelerine yerleştirildi.

Lastik tekerlekli araçların geçebildiği köprünün orta açıklığı 2.023 m, toplam uzunluğu 3.563 m'dir. Bu orta açıklık uzunluğu ile köprü, Japonya'daki Akashi Kaikyō Köprüsü'nü 32 metre geçerek "Dünyanın En Uzun Asma Köprüsü" unvanını aldı. Orta açıklığı cumhuriyetin 100. yılına atfen 2.023 metre olarak belirlenmiştir. Yan açıklıklar ve yaklaşım viyadüklerinin uzunluğu ile birlikte köprünün toplam uzunluğu 4.608 metredir. İki çelik kulesi olan köprünün kule yüksekliği 318 metredir. Kule yüksekliği ise, Türk ordusunun Çanakkale Savaşı'nda 18 Mart 1915'te aldığı galibiyetine atıfla, üçüncü ayın on sekizinci günü anlamına gelecek şekilde, 3 ve 18 sayılarından oluşturulmuştur. Kulelerin üzerine Seyit Onbaşı'nın savaş sırasında tek başına kaldırdığı top mermilerini temsilen 16 metre uzunluğunda ve 78 ton ağırlığında mermi figürleri yerleştirilmiştir. Böylece köprünün toplam yüksekliği 334 metreye ulaşmış; köprü, dünyanın en yüksek kulelerine sahip asma köprüsü olmuştur. Kulelerde kullanılan kırmızı ve beyaz renkler, Türk bayrağına atfen seçilmiştir.

Malkara-Çanakkale Otoyolu'nun bir parçası olan köprü Silivri'deki O-3 ve O-7 ile Balıkesir'deki O-5 arasında bağlantı kurulmasını sağlamaktadır.
2024 yılında 1915 Çanakkale Köprüsü'nden 2 milyon 684 bin 738 araç geçti.

Türkiye-Güney Kore ortaklığında yapılan 1915 Çanakkale Köprüsü'nün yapım maliyeti 1 milyar 750 milyon euro olarak açıklanmıştır. Köprü ile birlikte yapılan otoyollar ile birlikte projenin toplam maliyeti 2 milyar 545 milyon avroya ulaşmıştır. 2034 yılından itibaren köprü, devlete tamamıyla devredilecektir.
Sözleşmede yüklenici firma ile geçiş ücreti eşdeğer araç başına 15 euro  + %18 KDV olarak belirlenmiş, ancak köprü açılışında geçiş ücreti 200 Türk lirası olarak açıklanmıştır. Ocak 2026 itibarıyla KDV dâhil otomobil geçiş ücreti 995 lira; hafif ticari araç geçiş ücreti 1245 lira; motosiklet geçiş ücreti 250 liradır.

15 Temmuz Şehitler Köprüsü
Fatih Sultan Mehmet Köprüsü
Osmangazi Köprüsü
Türkiye'deki köprüler listesi
Türkiye'deki tarihi köprüler
Yavuz Sultan Selim Köprüsü

Resmî site

20 Ekim 1935 tarihinde, 57 vilayet, 356 ilçe, 34.876 köyde sayım yapılmış, Türkiye nüfusunun 16.158.018 olduğu tespit edilmiştir. Nüfusun 7.936.770'i erkek (%49,1), 8.221.248'i (%50,9) kadındır.

1935 sayımı sonuçları Başbakanlığa illerin önem sırasına göre listelenmiş ve sunulmuştur.

Halkın en fazla Türkçe konuştuğu (%86,02) ve %98,3'ünün İslam dinine inandığı görüldü.
1927 yılı nüfusu 13.648.270 kişi sayılmıştı. 1935'te 16.158.018 sayılan nüfusa göre 2.509.248 kişi, yani yıllık ortalama %2,3 artış sağlanmıştır.
Okur-yazar oranı 15 yaş üstünde %18,70'dir. Halkın %81,30'i okuma-yazma bilmeyenlerden oluşuyordu. Erkeklerin %30,81'i, kadınların %8,04'ü okuryazardır.
Nüfus yoğunluğu 21,2 kişi/km²dir.
Genç bağımlılık oranı %75,5, yaşlı bağımlılık oranı %7,4, toplam yaşa bağımlılık oranı oldukça yüksektir (%82,89).
Ortanca yaş, erkeklerde 19,1, kadınlara 23,4, ortalama 21,2'dir.
1.243 doktor, 325 hemşire, 1.365 sağlık memuru, 451 ebe, 125 eczacı tespit edilmiştir.

Notlar

1940 Türkiye nüfus sayımı, 20 Ekim 1940 Pazar günü, 63 il, 370 ilçe, 34.024 nahiye ve köyde yapılmıştır.

20 Ekim 1940 tarihinde yapılan sayım sonuçlarına göre illerin nüfusları:

1940 nüfus sayımlarında, 1939 yılında Türkiye'ye katılan 3.996 km² alana sahip Hatay vilayeti 108.726 erkek ile 99.390 kadından oluşan 208.116 kişilik nüfusa sahip olduğu anlaşılmıştır.
1935'te 16 158 018 olan nüfus 1940 sayımında 17 820 950 çıkmıştır. Nüfus 1 662 932 kişi artmıştır.
Yıllık artış oranı %18,0 (Hatay hariç) olarak belirlenmiştir.
Nüfusun %49,9'u erkek (8.898.912 kişi), %50,1 8.922.038 kişi) kadındır.
Nüfusun %8,7'si ülke topraklarının %3,1'ini, oluşturan Avrupa topraklarında yerleşiktir. Nüfusun geri kalan %91,3'ü ülkenin %96,9'luk kısmını oluşturan Asya topraklarında oturmaktadır.
Nüfus yoğunluğu 23 kişi/km²'dir.
Ortanca yaş kadınlarda 22,39, erkeklerde 17,73, ortalama 19,58'dir.
Yaşa bağlı Bağımlılık oranı genç kısımda %77,60, yaşlı bağımlılık oranı %6,1, toplam bağımlılık oranı %84,12'dir.
Nüfusun %24,4'ü (4.346.249) şehirlerde, %75,6'sı (13.474.701) kırsal alanda yaşar.
Okuryazarlık oranı %24,55'tir. Toplumun %75,45'i okuryazar değildir. Erkek nüfusun 36,20'sı okuryazar, %63,80'i okuryazar değildir. Kadınlarda okuryazar oranı %12,92'dır, %87,08'si okuma-yazma bilmemektedir.

1945 Türkiye nüfus sayımı, 22 Ekim 1945 tarihinde, 63 il merkezi, 396 ilçe ve 34.063 köy ve beldede yapılmış nüfus sayımıdır. Türkiye'nin nüfusu 18.790.174 kişi olduğu belirlenmiştir. 1940 sayımına göre nüfus 969.224 kişi artmıştır, yıllık artış oranı %1,05'tir.

Erkek nüfusu 9 446 580, kadın nüfusu 9 343 594 kişidir. Nüfusun %50,3'i erkek, %49,7'si kadındır.
Şehirlerde yaşayan 4 687 102 kişinin %53,4'ü erkek, %46,6'sı kadınlardan oluşur.
Kırsal alanlarda yaşayan 14 103 072 kişiden %49,2'i erkek, %50,8'i kadındır.
Yaş bağımlılık oranları şöyledir: genç bağımlılık oranı %69,24, yaşlı bağımlılık oranı %5,85, toplam bağımlılık oranı %75,09'dur.
Ortanca yaş, erkeklerde 18,80, kadınlarda 21,68, toplamda 19,95'tir.
Okuryazarlık oranı (6 yaş üstü) erkeklerde %43,67, kadınlarda %16,84, toplamda %30,22'dir.
Nüfus yoğunluğu 24 kişi/km²'dir.

1950 Türkiye nüfus sayımı, 22 Ekim 1950 tarihinde, 63 il merkezi, 422 ilçe ve 34.252 köy ve beldede yapılmıştır. Türkiye'nin nüfusu 20.947.188 kişi olduğu belirlenmiştir. 1945 sayımına göre nüfus 2.157.014 kişi artmıştır, yıllık artış oranı %2,17'dir.

Erkek nüfusu 10 527 085, kadın nüfusu 10 420 103 kişidir. Nüfusun %50,3'i erkek, %49,7'si kadındır.
Şehirlerde yaşayan 5 244 337 kişinin %53,7'si erkek, %46,3'ü kadınlardan oluşur.
Kırsal alanlarda yaşayan 15 702 851 kişiden %49,1'i erkek, %50,9'i kadındır.
Yaş bağımlılık oranları şöyledir: genç bağımlılık oranı %65,66, yaşlı bağımlılık oranı %5,66, toplam bağımlılık oranı %71,32'dur.
Ortanca yaş, erkeklerde 19,19, kadınlarda 21,34, toplamda 20,14'tür.
Okuryazarlık oranı (6 yaş üstü) erkeklerde %45,52, kadınlarda %19,45, toplamda %32,51'dir.
Nüfus yoğunluğu 27 kişi/km²'dir.

1974 Kıbrıs Darbesi veya 1974'te Kıbrıs'ta askerî ihtilâl veya Kıbrıs'ta Yunan Darbesi, 15 Temmuz 1974 tarihinde Yunanistan'daki askeri cunta desteği ile Kıbrıs'ta enosis'e yönelik milliyetçi Rumların III. Makarios'u devirmesi ve 20 Temmuz 1974'te Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Kıbrıs'a harekât düzenlemesine neden olan askerî müdahale.

Kasım 1973 tarihinde Yunanistan'da Yunan Ordusu'ndan Dimitrios Yoannidis'in önderliğinden bir grup albay ihtilâl yaparak, ülkenin yönetimine el koydu. Kıbrıs Cumhuriyeti istihbaratı Mart 1974 tarihinde Yunanistan'daki cunta tarafından finansal ve idari yönden desteklenen EOKA-B’nin, darbe yapacağına dair III. Makarios'a haber verdi. Bunun üzerine 25 Nisan 1974 tarihinde bir bildiri yayınlanarak EOKA-B ada üzerinde yasa dışı ilan edildi ve 2000'e yakın EOKA-B üyesi tutuklandı.
III. Makarios Temmuz 1974'ün başlarında Yunanistan Cumhurbaşkanı'na Yunan askerlerin adadan çekilmesi ve kendisine düzenlenen suikast planlarının son bulmasını istedi. 3-5 Temmuz tarihlerinde ise asker ile polisler ada üzerinde birbirleri ile çatışmaya başladı. Makarios bunun arkasında cunta yönetiminin olduğunu iddia etti ve bu olayların son bulmasını istedi.

Yunan Cuntası, III. Makarios'un bu açıklamaları nedeniyle 15 Temmuz 1974 tarihinde Kıbrıs Ulusal Muhafız Birliği'ne bu birliğin komutanının görevinden alınmasını ve adanın kontrolünü Yunan subayların bulunduğu bu birliğin almasını istedi. Birlik aynı gün Lefkoşa'daki Başkanlık Sarayı'nı bastı, fakat sarayın önceden basılacağı yönünde istihbarat alan III. Makarios, sarayın arka bahçesinden iki yaveri ile birlikte bir askeri zırhlı araca binerek Baf'a kaçtı. Bir helikopter, Ağrotur’daki Birleşik Krallık Üssü’nden III. Makarios ve yaverlerini alarak Londra’ya götürdü.
III. Makarios, 16-17 Temmuz tarihlerinde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin kendisinin Kıbrıs Cumhuriyeti’nin hukukî lideri olarak kabul edildiği toplantılarda "Kıbrıs’ın bağımsızlığının ortadan kalktığını ve halkının tehlike altına olduğunu" belirtti. EOKA'nın tanınan simalarından Nikos Sampson yeni hükûmetin geçici devlet başkanı olarak dünyaya ilan edildi. Ertesi gün başkanlık yetkileri kullanılarak Kıbrıs Helen Cumhuriyeti ilan edildi.

15 Temmuz 1974 darbesi ve Nikos Sampson'un yeni hükûmetin devlet başkanı olması sonucu, Türkiye, Kıbrıs Harekâtı'nı başlattı.

1982 Türkiye anayasa referandumu, Türkiye'de yapılan ikinci halk oylamasıdır.
12 Eylül Darbesi'nden sonra hazırlanan 1982 Anayasası için yapıldı. 7 Kasım 1982 Pazar günü yapılan halk oylaması ile 1982 Anayasası yüzde 8,63 "RET" (1.626.431 seçmen) oyuna karşılık yüzde 91,37 "KABUL" (17.215.559 seçmen) oyuyla kabul edildi.

1980 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi Fahri Korutürk'ün yerine yeni bir cumhurbaşkanı seçecekti. Ancak partiler bir aday üzerinde anlaşamadı, 22 Mart 1980'de seçilmesi gereken yeni cumhurbaşkanı aylarca seçilemedi, 12 Eylül 1980'de Kenan Evren liderliğindeki Türk Silahlı Kuvvetleri bir darbe yaparak parlamentoyu feshetti ve ülkeyi Milli Güvenlik Konseyi aracılığıyla yönetmeye başladı.
MGK bir Danışma Meclisi kurdu ve 160 üyenin tamamını atadı. Siyasi partiler kapatıldı ve partilere üye olanlar Meclis dışında bırakıldı. Meclis, 23 Kasım 1981 ile 17 Temmuz 1982 tarihleri arasında 1961 Anayasası'nın yerini alacak olan yeni anayasayı hazırlamak için çalıştı. Evren, hazırlanan yeni Anayasa'yı tanıtmak için yaptığı mitinglerden birinde, 1961 Anayasası'nın "özgürlüklerin sınırlarını yeterince çizemediğini, özgürlüklerin karşılığındaki sorumluluğu hukuken tesis edemediğini" söyledi. Yıllar sonra verdiği bir röportajda, 61 Anayasası'nın çok iyi taraflarının bulunduğunu ama o günün koşullarında Türkiye'ye "lüks" geldiğini söyledi.

1982 Anayasası, sonuçların açıklanmasıyla 9 Kasım 1982 tarihinde yürürlüğe girdi.
1982 Anayasası referandumu, cumhurbaşkanlığı seçimi ile birleştirildi. Anayasanın kabulü ile birlikte anayasanın geçici 1. maddesi gereğince daha önce devlet başkanı unvanına sahip olan Kenan Evren'in cumhurbaşkanlığı da halk tarafından onaylandı.

Kenan Evren, referandum öncesinde düzenlediği anayasayı tanıtma mitinglerinden birinde, "Oyunuzu kara günleri hatırlayarak kullanınız." dedi. Evren, 21 Kasım 1982 günü Ordu'da halka hitaben yaptığı konuşmada halk oylamasının sonucunu şöyle değerlendirdi:"Bu reyler Orgeneral Kenan Evren'e verilmedi. Bu reyler bizlere, Konsey üyelerine verilmedi. Bu reyler şunun için verildi: Millet huzur ve güven istiyor, huzur ve güven için verildi! Bu oylar devlet otoritesinin sağlanması için verildi! Bu oylar Atatürkçülük için verildi! Ve yine bu oylar birbirleriyle kavga eden, her gün birbirlerinin kirli çamaşırlarını ortaya döken ve değil selamlaşmak, el sıkmayı bile yapamayan kişilerden memnun kalınmadığını belirtmek için verildi. Bu millet artık kavga değil, kardeşlik ve huzur bekliyor."Anayasa ayrıca sivil toplum örgütlerinin siyasi faaliyette bulunmasını ve siyasi partilerin sendikalar da dahil olmak üzere sivil toplum örgütleriyle çalışmasını yasakladı. Orduya Milli Güvenlik Kurulunda çoğunluk verildi ve bu kurulun da kabineden üstün olduğu kabul edildi.

Referandum Sonuçları16 Eylül 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. 1982 halk oylaması il ve ilçelere göre seçim sonuçları

1999 Gölcük Depremi, İzmit Depremi, Marmara Depremi veya 17 Ağustos 1999 depremi, 17 Ağustos 1999 sabahı, yerel saatle 03.02'de meydana gelen Kocaeli/Gölcük merkezli deprem. Aletsel büyüklüğü Mw=7,4 (Kandilli Rasathanesi) veya Mw=7,6 (USGS) ölçülen deprem, büyük çapta can ve mal kaybına neden olmuştur.
17 Ağustos depremi tüm Marmara Bölgesi'nde, Ankara'dan İzmir'e kadar geniş bir alanda hissedildi. Resmî raporlara göre 17.480 ölüm, 23.781 yaralanma oldu. 505 kişi sakat kaldı. 285.211 ev, 42.902 iş yeri hasar gördü. 2010 yılında yayımlanan Meclis araştırması raporuna göre 18.373 kişi öldü. 48 bin 901 kişi ise yaralandı.
Yaklaşık 16.000.000 insan, depremden değişik düzeylerde etkilenmiştir. Bu nedenle Türkiye'nin yakın tarihini derinden etkileyen en önemli olaylardan biridir. Depremin Türkiye'nin önemli bir sanayi bölgesi olan Marmara Bölgesi'nde meydana gelmiş ve çok geniş bir coğrafyayı etkilemiş olması, ülkede büyük sıkıntılara neden olmuştur.

Deprem, 17 Ağustos 1999'da, saat 03.02'de, 40,70 kuzey enlemi ile 29,91 doğu boylamının tarif ettiği bölgede, İzmit'in 11 kilometre güneydoğusunda meydana gelmiştir.
Depremin büyüklüğü çeşitli kuruluşlar tarafından değişik değerlerde bildirilmiş ise de moment büyüklüğü Mw = 7,4-7,6 ve yüzey dalgası büyüklüğü Ms = 7,7 değerleri civarında değişmektedir.

Cisim Dalgası Şiddeti = 6,3 (USS)
Yüzey Dalgası Şiddeti = 7,8 (USGS)
Moment Şiddeti = 7,4 (Kandilli, USGS, Afet İşleri Genel Md. Deprem Araştırma Dairesi AİGM-DAD)
Kayıt Süresi Şiddeti = 6,7 (Kandilli)
Depremin odak derinliğinin 17 km olduğu ve sağ atımlı 120 km civarında bir fay hareketi ortaya çıktığı yapılan incelemelerle belirlenmiştir. Ana deprem dalgasının ardından büyüklüğü 4,0-5,0 değerlerinde olan çok sayıda artçı depremler meydana gelmiştir.
Deprem merkez üssüne en yakın ivme kaydı, Afet İşleri Genel Müdürlüğü Deprem Araştırma Dairesi tarafından tüm Türkiye çapında kurulmuş ve işletilmekte olan Kuvvetli Yer Hareketi Kayıt Şebekesi'nin bir istasyonu olan İzmit Meteoroloji İstasyonu'ndan alınmıştır. Buna göre maksimum ivme, kuzey-güney doğrultusunda 163 mG, doğu-batı doğrultusunda 220 mG ve düşey doğrultuda 123 mG'dir. Her üç bileşen de birbirleri ile kıyaslanabilir büyüklüktedir. Ayrıca USGS ShakeMap Analysis'ten alınan verilere göre depremin maksimum spektral ivmesi; depremin merkezine yakın olan çoğu istasyon tarafından 1.5g seviyelerinde ölçülmüşken, en yüksek spektral ivme depremden 2,68 km uzaklıktaki OBS_11 adlı istasyon tarafından 2.06g olarak ölçülmüştür.

Yakın tarihte bu bölgede Adapazarı merkez üssü olmak üzere 1943, 1957 ve 1967 yıllarında şiddetli depremler olmuştur. Geçmişteki tarihlere bakıldığında ortalama otuz senede bir bu bölgede büyük depremler olmaktadır. 1999 depreminden sonra da belirli periyotlarda ve çeşitli büyüklüklerde depremlerin beklenmesi, bu fay hattının karakteristik özelliğinden kaynaklanmaktadır.
Depremin bu kadar çok can kaybına yol açmasının sebebi olarak kaçak yapılar, standartlara uygun olmayan binalar, uygun olmayan gevşek zemindeki yapılaşmalar ve daha ucuza mal etmek için malzemeden çalan müteahhitler gösterilmektedir. Depremden sonra zorunlu deprem sigortası gibi birtakım düzenlemeler getirilmiştir.

Deprem sonrası ilk 6 ay sonunda, ölü sayısının en fazla olduğu Kocaeli'de hiçbir tutuklu sanık olmamıştır. Sakarya'da 5'i kooperatif yöneticisi, biri mimar, biri mühendis 7 sanık tutuklanmıştır. Yalova'da 76 ceza davası açılmış ancak Veli Göçer dışındaki bütün sanıklar serbest bırakılmıştır.
Depremden sonra yapım hatalarından çöken binaların müteahhitlerine yaklaşık 2.100 dava açılmıştır. Bu davalardan 1.800'ü kamuoyunda Rahşan Affı olarak bilinen Şartlı Salıverme ve Erteleme Yasası ile cezasız sonuçlanmıştır. Geriye kalan üç yüz davanın yüz on kadarında ceza verilmiş, birçoğu ertelenmiştir. Bunun dışında kalan davalar ise 16 Şubat 2007 tarihinde yedi buçuk yıl geçtikten sonra zaman aşımına uğramış ve düşmüştür.

Düzce Ersoy Apartmanı: 36 kişi öldü, dava zaman aşımına uğradı.
Düzce Ömür Hastanesi: 11 kişi öldü, dava zaman aşımına uğradı.
Yalova Ceylankent Sitesi: 98 kişi öldü, iki sanığa verilen hapis cezaları ertelendi.
Kocaeli Ubay Apartmanı: 58 kişi öldü, müteahhit hakkında verilen ceza ertelendi.
Yüksel Sitesi: 316 kişi öldü, beş sanığa verilen çeşitli cezalar ertelendi.
Can Göçer ve Zafer Coşkun: Veli Göçer'in oğluyla ortağı yakalanamadığı için haklarındaki dava zaman aşımından düşmüştür. Veli Göçer ise 48 ay ceza almıştır.
Sakarya: 695 davadan beş kişiye ceza verildi.
Kocaeli: 600 dava açıldı, 12 kişi onar ay hapis cezası aldı. Altısının cezası infaz edildi, altısı için süre istendi.
Yalova: 173 dava açıldı, hemen hemen tamamı sonuçlandı. Ceza aldığı bilinen tek isim Veli Göçer olup 18 yıl 9 ay hapse mahkûm edildi. Rahşan Affı ve zaman aşımından yararlanarak 7,5 yıl hapis yattıktan sonra tahliye oldu.
Düzce: Yaklaşık 220 dava açıldığı sanılıyor. Yargılamaların sonucunda hiç kimse cezaevine girmedi.

İllere göre ölü sayısı:

Bolu: 270
Bursa*: 268
Eskişehir*: 86
İstanbul*: 981
Kocaeli: 9.477
Sakarya: 3.891
Yalova: 2.504
Zonguldak: 3
olmak üzere toplam 17.480 kişi ölmüştür.
*Bursa ilinde ölen kişilerin 258'i, İstanbul ilinde ölen kişilerin 527'si, Eskişehir ilinde ölenlerin 53'ü; yaralı olarak diğer bölgelerden gelmiş ve tedavi olurken bu illerde ölmüştür. Yani aslında deprem nedeniyle Bursa ilinde 10 kişi, İstanbul ilinde 454 kişi, Eskişehir ilinde 33 kişi ölmüştür.
2010 yılında yayımlanan Meclis Araştırması Raporu'nda ise can kaybı sayısı 18.373 olarak güncellenmiştir.
Aynı araştırmaya göre:

Yaralı sayısı: 48.901
Sakat kalan: 505
Yıkılan ve ağır hasarlı bina: 96.796 konut ve 15.939 iş yeri
Orta hasarlı konut: 107.315
Orta hasarlı iş yeri: 16.316
Az hasarlı konut: 113.382
Az hasarlı iş yeri: 14.657
Prefabrik talep sayısı: 43.264
Dağıtılan prefabrik sayısı: 40.786
Prefabrikte yaşayan nüfus: 147.120

Kocaeli'de 55.399,
Sakarya'da 38.131,
Bolu'da 14.296,
Düzce'de 22.822,
Yalova'da 15.946

17 Ağustos depremi tüm dünyada büyük yankı uyandırmış, birçok ülkeden ve uluslararası kuruluşlardan gerek acil yardım ekibi gerek de araç gereç ile tıbbi ve insani yardım malzemeleri gönderilmiştir. Dönemin Sağlık Bakanı Osman Durmuş'un, Yunanistan ve Ermenistan'ın yardımlarını kabul etmemesi ülkede büyük tepki çekmiş, Durmuş'un istifası istenmiştir. Depremin ardından dönemin Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Bill Clinton, eşi ve kızı ile birlikte İzmit'e gelerek Doğukışla'da bulunan çadır kenti ziyaret etmiştir.

Toplamda elli iki ülke yardım etmiştir. Almanya, Amerika Birleşik Devletleri, Azerbaycan, Bangladeş, Belçika, Birleşik Arap Emirlikleri, Birleşik Krallık, Cezayir, Fas, Finlandiya, Fransa, Gürcistan, Irak, İsrail, İsveç, İtalya, İzlanda, Japonya, Kıbrıs Rum Kesimi, KKTC, Macaristan, Malezya, Mısır, Pakistan, Rusya, Suudi Arabistan, Ürdün, Yunanistan ve Güney Kore; yardım eden ülkelerden bazılarıdır.

Deprem sonrası yapılan açıklamalarda depremin ekonomiye etkisi TUSİAD'a göre 17 milyar dolar (1999 yılı GSYİH'sının yüzde 9'una), Devlet Planlama Teşkilatı (DPT)'ye göre 15-19 milyar dolar (1999 yılı GSYİH'sının yüzde 8-10'una) ve Dünya Bankası'na göre ise 12-17 milyar dolar (1999 yılı GSYİH'sının yüzde 6,3-9'una) kaybına neden oldu. Depremin zaten hiperenflasyon seviyesinde fiyat artışlarına maruz kalmış Türk ekonomisinin 2001 Türkiye ekonomik krizine hızla ilerlemesine destekte bulunduğu düşünülmektedir. 

Depremin ardından Türkiye Medyası'nın başlattığı "Bir Tuğla da Sen Koy" kampanyasında toplam 1 trilyon 804 milyar lira, bireysel yardımlardan 66.5 trilyon toplanmıştır. Dünya Bankası 1 milyar 50 milyon $, IMF ise 500 milyon $ bağışlamıştır. Avrupa Konseyi 317 milyon $, İslam Kalkınma Bankası 300 milyon $, AB Yatırım Bankası 670 milyon $, Japonya 200 milyon $, Kuveyt ve Birleşik Arap Emirlikleri de 500 milyon $ bağışlamıştır.

1999 yılında dönemin Devlet Bakanı Recep Önal, uluslararası kuruluşlar, devletler ve Türk halkı tarafından depremzedeler için toplanan yardım paralarından, memur ve işçi maaşlarının ödendiğini itiraf etti.

Cragataska - Basmadan Geç Üstümden
Erkan Ocaklı - Deprem
İsmail Türüt - Can Pazarı
Grup Yorum - Sesimi Duyan Var mı
Kayahan - 17 Ağustos
Ali Atay - Kocaelisin Sen Bizim Canımız!
Zara - Sele Gitti (Ağıt)
Yavuz Bingöl - Orada Kimse Var Mı
Mustafa Hindistan - Ayrılık Vakti

Nurhan Atalay - "Deniz Kabuğundan Evler"

Efe, Recep (2000). Gölcük ve Düzce depremleri-1999. Fatih Üniversitesi. ISBN 978-975-303-007-6. 

Deprem Dairesi Başkanlığı 2 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
16 Şubat 2007 tarihli Milliyet gazetesi
30 Kasım 2003 tarihli Zaman gazetesi
Gölcük and Düzce Earthquakes-1999 (W.Turkey) 26 Şubat 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2000 Avrupa Futbol Şampiyonası, 10 Haziran 2000 ile 2 Temmuz 2000 tarihlerinde Hollanda ve Belçika'nın ortaklığı ile düzenlenmiş olan futbol turnuvasıdır. Bu Avrupa şampiyonası ilk kez iki ülkenin ortaklaşa düzenlediği bir turnuva olmuştur. Belçika ve Hollanda, dörder stadyumla bu turnuvayı düzenlemişlerdir.
16 ekibin katıldığı finaller için; ev sahibi Belçika ve Hollanda hariç, diğer finalistler eleme turnuvasını geçmek zorunda kaldı. Fransa, finalde İtalya'yı altın golle 2-1 yenerek turnuvayı kazandı. Son şampiyon Almanya, grup aşamasında elendi.
Turnuvanın açılış maçı, 1985 Şampiyon Kulüpler Kupası finali ve Heysel faciasından bu yana ilk kez büyük bir UEFA müsabakasının oynandığı Kral Baudouin Stadyumu'nda (eski adıyla Heysel Stadyumu) oynandı. 

Turnuvanın elemeleri 4 Haziran 1998 – 17 Kasım 1999 tarihleri arasında gerçekleşti. 49 takım 9 gruba ayrıldı ve her gruptaki ekipler kendi grubundaki diğer ekiplerle iç saha ve deplasman maçları oynadı. Her grubun birincisi ve en iyi ikincisi otomatik olarak final turnuvasına katılmaya hak kazandı. Diğer 8 ikinci arasında finallere katılacak son dört takımı belirlemek için play-off maçı oynadı. .
Aşağıdaki 16 takım turnuvaya katıldı:

Tüm saatler yereldir (OAYS/UTC+02.00)

Karşılaşma saatleri yerel saat ile gösterilmiştir (UTC+02;00).

İki veya daha fazla takımın maçlar bittikten sonra puanları eşit olursa çeyrek finale kalacak olan takım aşağıdaki kriterlere göre belirlenir.

Takımların kendi arasındaki maçlarda aldıkları puan
Takımların kendi arasındaki maçlarda gol farkı
Takımların kendi arasındaki maçlarda atılan gol sayısı
1-3 kriterler uygulanmasına rağmen iki takım arasında hala eşitlik varsa, 1-3 kriterler iki takım arasında yeniden uygulanır. Hala eşitlik varsa, 5-9 kriterler uygulanır.
Gruptaki gol farkı
Gruptaki atılan gol sayısı
Eğer sadece iki takım arasında eşitlik varsa ve bu takımlar grupta son maçta karşılaşmışsa bu takımlar arasında penaltı atışları yapılır.
Fair-play puanı (sarı kart 1 puan, kırmızı kart 3 puan, sarı + kırmızı kart 4 puan)
Son 2 turnuva elemelerindeki puan ortalaması
Kura çekimi

2.74 maç başına gol

UEFA Turnuvanın Oyuncusu

 Zinedine Zidane

2001 Avrupa Basketbol Şampiyonası (EuroBasket 2001), FIBA tarafından 32.si düzenlenen Avrupa ülkelerinin katıldığı basketbol turnuvasıdır. EuroBasket 2001 31 Ağustos - 9 Eylül 2001 tariheri arasında Türkiye'de düzenlenmiştir. Altın madalyayı Yugoslavya, gümüş madalyayı ev sahibi Türkiye ve bronz madalyayı İspanya kazanmıştır. Yugoslavya'dan Predrag Stojaković turnuvanın En Değerli Oyuncusu seçilmiştir.
Turnuvanın son karşılaşmasında Yugoslavya Türkiye'yi 78-69 yenmiştir. Bu karşılaşmada Vlado Šćepanović 19 sayı, Dejan Bodiroga 18 sayı ve Stojaković 15 sayı kaydetmiştir. Türkiye'den ise İbrahim Kutluay 19 sayı kaydetmiştir.

Turnuvaya katılan 16 ülkenin on ikişer oyucuları bulunmaktadır.

EuroBasket 2001 Takımı :

Dirk Nowitzki ( Almanya)
Pau Gasol ( İspanya)
Predrag Stojakovic ( Yugoslavya)
İbrahim Kutluay ( Türkiye)
Marko Jaric ( Yugoslavya)

2002 yılında ABD'nin Indianapolis şehrinde yapılan 2002 Dünya Basketbol Şampiyonası'na katılan ülkeler:

 Yugoslavya
 Türkiye
 İspanya
 Almanya
 Rusya

TRT 1

Resmi site

2002 FIFA Dünya Kupası veya 2002 Dünya Kupası (17. Dünya Kupası), finalleri 31 Mayıs ve 30 Haziran 2002 tarihleri arasında Güney Kore ve Japonya'da gerçekleşmiştir. Kupayı düzenleyen ülkeler FIFA tarafından Mayıs 1996'da seçilmiştir. İki ülkenin beraber düzenlediği ilk dünya kupasıdır. Ayrıca ilk kez Asya kıtasında düzenlenen bu Dünya Kupası'nı ilk kez finalde karşılaştığı Almanya'yı 2-0 yenen Brezilya kaldırmıştır. Kupada oynanan 64 karşılaşmanın yalnızca 16'sı berabere bitti. Bunlardan 3 maç uzatmaya giderken, 2 maçın sonucunu penaltılar belirledi. Kupa uzatmalarda altın gol sisteminin uygulandığı son turnuvadır.
Turnuvaya 48 yıl aradan sonra tekrar katılan Şenol Güneş yönetimindeki Türkiye ise hâlen tarihinin en yüksek başarısı olan dünya üçüncülüğü derecesini bu kupada ev sahibi Güney Kore'yi 3-2 ile geçerek elde etti. 1998 Dünya Kupası şampiyonu olarak turnuvaya direkt olarak katılan ve açılış maçında Senegal'e 1-0 yenilen Fransa ise tek bir galibiyet bile alamadan grup maçlarında yine kendi gibi favoriler arasındaki Arjantin ve Portekiz'le birlikte elendi. Futbolun önemli ülkeleri olarak gösterilen İtalya ve İspanya, Hollandalı teknik direktör Guus Hiddink'in yönetimindeki Güney Kore'ye elendiler.

Gwangju Dünya Kupası Stadyumu, Gwangju - 42.880 (Dünya Kupası'ndan sonra adı değişti. Guus Hiddink Stadyumu oldu.)

2002 Dünya Kupası'na ev sahibi Güney Kore, Japonya ve son şampiyon Fransa eleme oynamadan katılmıştır. Parantez içindeki numaralar ülkelerin Dünya Kupası öncesi FIFA sıralamasındaki yerini belirtir.

A, B, C, D Gruplarının maçları Güney Kore'de, E, F, G, H gruplarının maçları Japonya'da oynandı.
Tüm başlama saatleri yerel saatledir. (UTC+09.00)

Eleme aşaması turnuvanın grup aşamasını geçen on altı takımın katıldığı bir tek maçlı eleme turnuvasıydı. Her tur, o tura dahil olan takımların yarısının elendiği dört turdan oluşmaktaydı. Bu turlar sırasıyla Son 16, Çeyrek finaller, Yarı finaller ve Final'di. Ayrıca üçüncülüğün ve dördüncülüğün belirlendiği bir play-off maçı vardı.

Dünya kupası tarihinde resmî olarak ilk defa turnuvanın en değerli oyuncuları seçimi Japonya ve Güney Kore'nin ortaklaşa düzenlediği bu kupada gerçekleştirilmiştir.

Uzak Doğu'da yapıldığı için özellikle Avrupa ve Amerika'da son derece ters saatlere denk düşen maçların buna rağmen tahminlerin üzerinde bir seyirci kitlesi tarafından izlenmesi, kupaya olan yoğun ilginin bir göstergesi oldu. 2002 FIFA Dünya Kupası final maçlarını 2.705.197 biletli seyirci izledi. Böylece 64 maçın yapıldığı turnuvayı maç başına ortalama 42.269 seyirci izledi. Bu kupada açık havada maç izlemeleri de artmıştır. Maçlara gösterilen ilginin aktığı yerlerden biri de FIFA'nın resmî internet sitesi oldu. Kupanın başladığı günden itibaren sitenin 2002 FIFA Dünya Kupası bağlantısına 1 milyar 452 milyon sayfa görüntülemesi yapıldı. TV'deki maç izlenme oranlarında rekoru İtalya-Güney Kore maçını %89'luk bir izlenme payı ve 42.6 izlenme oranı ile 23.6 milyon seyirciye ulaşmış İtalya elde etti. İspanya-İrlanda maçı ise 26.6 izlenme oranı ve %81 izlenme payı alarak 10.5 milyon İspanyol tarafından izlendi. Almanya-Paraguay maçını yayınlayan ARD kanalı 25.4 izlenme oranı, %88 izlenme payına ulaştı. İngiltere'de turnuva maçlarını yayınlayan BBC'nin ulaştığı en yüksek izlenme oranı İngiltere-Danimarka maçında 28.2 ile sağlandı ve toplamda 15.6 milyon BBC seyircisi bu maçı izledi. Ev sahibi Japonya'nın kupadan elendiği Türkiye maçı 27 izlenme oranı, %82,2 izlenme payı aldı ve 33 milyon Japon tarafından izlendi. Araştırmalar, Güney Kore'de kadın seyircilerin oranının daha yüksek olduğunu göstermiştir. Portekiz-Güney Kore ile Güney Kore-İtalya maçlarını izleyen yetişkin seyircilerin %55'i kadındı.

Brezilya yalnızca "En çok gol atan takımlar" sıralamasında değil, ama "Maç başına gol ortalaması", "Kaleyi bulan şut", "Asist" ve hatta "En fazla ofsayt" gibi hemen tüm pozitif klasmanlarda takım hâlinde başı çekerek aldığı sonuçların hiç de tesadüf olmadığını kanıtladı. Şampiyonada kendine en çok faul yapılan futbolcu, 31 faulle Türk Yıldıray Baştürk oldu. Onu 24 faulle Güney Koreli Park Ji Sung ve yirmi ikişer faulle Senegalli El Hadji Diouf ile İrlandalı Damien Duff izledi. Turnuvanın en çok faul yapan oyuncuları ise on dokuzar faulle Brezilyalı Cafu ile Alman Dietmar Hamann olurken takım bazında en çok faulü de yapan (133) Almanya, aynı zamanda en çok faule de (138) maruz kalan takım oldu. Turnuva boyunca en çok top çalan futbolcu 57 kezle Güney Koreli Song Chong-Gug olurken onu, 55 kezle Alman Torsten Frings ve 52 kezle de Alman Dietmar Hamann takip etti. Ancak, top çalmada takım olarak en başarılı ülke 355 kez çalmayla Türkiye olurken onu, 338 kez top çalan Almanya ile 319 kez top çalan Güney Kore izledi. Turnuvanın oynadığı maç sayısı ve yediği gole göre en başarılı kalecisi, 7 maçta 3 gol yiyen Alman Oliver Kahn olmuştur. Kahn, 3 golde birini grup maçlarında İrlandalı Robbie Keane'den, kalan ikisini de final maçında turnuvanın gol kralı olan Ronaldo'dan yemiştir. Onu, 7 maçta yediği 4 golle Brezilyalı Marcos ile 5 maçta yediği 3 golle İngiliz David Seaman izlemektedir. Turnuva boyunca en çok şut kurtaran kaleci ise 7 maçta 34 kurtarışla Türk Rüştü Reçber olurken onu, 7 maçta 25 kurtarışla Güney Koreli Lee Woon-Jae ile 22 kurtarışla Oliver Kahn takip etmiştir.
Şampiyona boyunca atılan 158 golden, ilk yarılarda atılan gol sayısı 69 olurken kalan 89 gol ise ikinci yarılarda atıldı. 3 maç uzatmaya kalırken, 2 maçın da sonucunu penaltılar belirledi. Kupada Dünya Kupası tarihinde atılan en hızlı gol rekoru da Hakan Şükür tarafından Türkiye-Güney Kore üçüncülük maçının 11. saniyesinde kaydedildi. Fransa, Çin Halk Cumhuriyeti ve Suudi Arabistan kupanın gol atamayan takımları oldular.

Turnuvanın en değerli futbolcusu seçilen Ronaldo, uzun süren ağır bir sakatlık döneminin ardından katıldığı bu kupada gol kralı oldu.

8 gol
 Ronaldo
5 gol
 Rivaldo
 Miroslav Klose
4 gol
 Jon Dahl Tomasson
 Christian Vieri
3 gol

2 gol

1 gol

Kendi Kalesine
 Jorge Costa (ABD adına)
 Carles Puyol (Paraguay adına)
 Jeff Agoos (Portekiz adına)

(2002). Futbolun Zirvesi: Dünya Kupaları, Boyut Yayın Grubu, İstanbul. ISBN 975-521-656-1
Wolf-Dieter Poschmann: Fußball WM 2002. Sportverlag, Juli 2002, ISBN 3-328-00950-7.
Sven Simon: Fußball-WM 2002 Südkorea/Japan. Copress-Verlag, 2002, ISBN 3-7679-0514-0.
Süddeutsche Zeitung WM-Bibliothek: 2002 Japan/Südkorea. 2005, ISBN 3-86615-152-7.

2002 FIFA Dünya Kupası 22 Şubat 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
2002 FIFA Dünya Kupası İstatistikleri
RSSSF Archive of finals 6 Aralık 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
RSSSF Archive of qualifying rounds 5 Kasım 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
World Cup 2002 News
http://www.planetworldcup.com/CUPS/2002/wc02index.html 19 Ağustos 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2003 Eurovision Şarkı Yarışması, 24 Mayıs 2003'te Letonya'nın başkenti Riga'da, Skonto Spor Salonu'nda gerçekleştirilen 48. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışmanın sunuculuğunu, geçmiş yılın galibi Marie N ile birlikte Renārs Kaupers üstlenmiştir. Yarışmanın galibi 167 puanla "Everyway That I Can" isimli şarkıyla Türkiye adına yarışan Sertab Erener olmuştur. Belçika 165 puanla ikinci, Rusya ise 164 puanla üçüncü olmuştur.
2003 Eurovision Şarkı Yarışması, 2004'te yarı final sistemine geçilmesinden önce gerçekleştirilen, yalnızca finalden oluşan ve geçmiş yıl yarışmayı son altı sırada tamamlayan ülkelerin elendiği son yarışmadır. Yarışma finalinde yirmi altı ülke yarışmıştır. 2002 yılında yarışmaya katılmayan altı ülke yarışmaya geri dönmüş, 2002 yılında yarışan beş ülke ise yarışmadan çekilmiştir. Ukrayna ilk defa yarışmaya katılmıştır.
Yarışma öncesinde Rusya'nın temsilcisi t.A.T.u. medyada çok ilgi topladı. Şarkısını açıklayan ilk ülkeler ise, aslen bir komedyen olan Alf Poier'ı yarışmaya gönderen Avusturya ve ev sahibi ülke Letonya oldu. Birleşik Krallık adına yarışan Jemini hiçbir ülkeden puan almayı başaramayarak, yarışma tarihinde ilk defa Birleşik Krallık'a bir sonunculuk kazandırdı. İrlanda teleoylama sırasında yaşadığı teknik sorunlar nedeniyle oylamayı Avrupa Yayın Birliği (EBU) kuralları çerçevesinde jüri oylamasıyla yaptı. Rusya ve Bosna-Hersek de telekomünikasyon ağlarının yetersizliği nedeniyle jüri oluşumuyla oylamalarını gerçekleştirdiler. Rusya'nın devlet kanalı Pervıy Kanal İrlanda'nın oylamasına itirazda bulundu. t.A. T.u. grubunun halk oylamasıyla daha çok puan alabileceğini öne süren kanal, yarışma sonucunu geçersiz saydıklarını duyurdu. Ancak daha sonra İrlanda devlet televizyonu halk oylaması sonuçlarını açıklayarak birinci sırada bir değişiklik olmadığını, Rusya'nın beklentisinin haksız çıkarak puan alamadığı ancak Belçika'nın televoting sonuçlarına göre jürinin verdiği on puana karşılık halk oylamasından yalnızca iki puan aldığı ve dolayısıyla Belçika'nın bu sonuca göre yarışmayı ikinci değil üçüncü sırada bitireceği, Rusya'nın ise ikinci sırada bitireceği belli oldu.
1956'dan beri yalnızca beşinci kez, yarışmaya geri dönen hiçbir sanatçı olmadı. Tüm sanatçılar Eurovision sahnesine ilk defa çıktılar.

25 Mayıs 2002 tarihinde Letonya, Marie N'nin "I Wanna" isimli şarkısıyla 2002 Eurovision Şarkı Yarışması'nın galibi oldu. Bu, Letonya'nın ilk zaferiydi ve ülkenin 2003 Eurovision Şarkı Yarışması'na ev sahipliği yapacağı anlamına geliyordu. Letonya delegasyon başkanı Arvids Babris, ülkenin para konusunda sıkıntıda olmasına rağmen yarışmaya ev sahipliği yapacağını onayladı ve yarışma için 2.300.000 Euro bütçe ayrıldığını duyurdu. Aynı zaman da Babris, programın yapımcılığını da üstlendi. 5 000 kişi kapasiteli Skonto Hall, yarışmanın ev sahibi olarak belirlendi. Aralık 2002'de LTV yarışmanın sunuculuğunu ülkeye zafer getiren Marie N ve 2000 Eurovision Şarkı Yarışması'nda Letonya'yı temsil eden Renārs Kaupers'ın üstleneceğini duyurdu. İsveç'in ulusal televizyon kanalı Sveriges Television, üçüncü kez yarışmanın yapımcılığını üstlendi (Sven Stojanovic'in yönetmenliğinde). Ve İsveçli aydınlatma şirketi Spectra +, tıpkı 2000 ve 2002 yarışmalarında olduğu gibi, 2003 Eurovision Şarkı Yarışması için de aydınlatma görevi üstlendi. Yarışmanın sloganı "Magical Rendez-vous" geçmiş yılların aksine Fransızcaydı ve Türkçede "Büyülü Buluşma" anlamına geliyordu. Yarışmanın resmî CD'si ise EMI etiketiyle piyasa sunulmuştur.

Tallinn'de gerçekleştirilen 2002 Eurovision Şarkı Yarışması'nda yarışan yirmi dört ülkeden Danimarka, Finlandiya, İsviçre, Litvanya, Makedonya ve Türkiye yarışmayı son sekiz sırada tamamladığı için elenmiştir. Ancak, 2002 yarışmasında Türkiye'nin Almanya'dan hiç puan alamaması üzerine şüphelenen TRT, durumu EBU'ya bildirmiş ve şikayetçi olmuştur. Karşılığında Türkiye'ye finalde yarışma hakkı verilmiş ve Türkiye yarışmadan çekilmek zorunda kalmamıştır. 2002 yarışmasına katılmayan İzlanda, İrlanda, Hollanda, Norveç, Polonya ve Portekiz ise yarışmaya 2003'te geri dönmüştür. Yirmi altıncı yarışmacı ise tarihinde ilk kez yarışmaya katılan Ukrayna olmuştur. Sırbistan-Karadağ, Arnavutluk ve Belarus, yarışmaya katılmak için başvuru yapsalar da, EBU, küme düşme prosedüründeki tavizler nedeniyle katılımlarını onaylayamamıştır. Üç ülke de yarışmaya 2004 yılında katılmıştır.

Yarışmada 12 puan alan ülkeler

Resmî site 25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2003 FIFA Konfederasyonlar Kupası 2003 yılının Haziran ayında Fransa'da düzenlendi. Fransa, 2001 FIFA Konfederasyonlar Kupası'nda olduğu gibi bu turnuvada da şampiyon oldu ve kupayı kazandı.
Turnuva, bir oyuncunun ölümüyle gölgelendi. Kamerun millî futbol takımından Marc-Vivien Foé, Kamerun ile Kolombiya arasında oynanan yarı final maçı sırasında geçirdiği kalp krizi nedeniyle yere yığıldı ve kaldırıldığı hastanede öldü. Foé'nin ölümü; turnuvadaki takımları derinden sarstı ve Fransa ile Kamerun arasında oynanan final maçı sonrası Fransa'nın takım kaptanı Marcel Desailly, kupayı Kamerun'un takım kaptanı Rigobert Song ile birlikte kaldırdı.
Final maçında, Foé'ye olan saygılarından dolayı maçın oynanmaması gerektiğini açıkça belirtmişlerdi. Bu şartlar altında oynanan final maçında Kamerun millî futbol takımındaki tüm futbolcular, Foé için yapabildiklerinin en iyisini yapmaya çalıştılar ama Fransa millî futbol takımının yıldız oyuncusu Thierry Henry'nin etkili oyunu ve attığı altın gol, Fransa'ya kupayı getirdi.
Madalya ve kupa töreninde de duygusal anlar yaşandı. İki Kamerunlu oyuncu Foé'nun dev fotoğrafını tutuyordu ve fotoğrafın üstünde onun ikincilik madalyası duruyordu. Fransa millî futbol takımının kaptanı Marcel Desailly, kupayı havaya kaldırmadı fakat kupayı Kamerun millî futbol takımının kaptanı Rigobert Song'la birlikte tuttu. Foé, medyanın düzenlediği turnuvanın en iyi oyuncusu oylamasında üçüncü oldu ve öldükten sonra Bronz Top ödülünü kazandı.
Bu turnuvaya ilk defa katılan Türkiye millî futbol takımı, Şenol Güneş yönetiminde oynadığı maçlar sonunda, 2002 FIFA Dünya Kupası'nda olduğu gibi üçüncü oldu.

 Fransa - Ev sahibi ve 2000 Avrupa Futbol Şampiyonası şampiyonu
 Brezilya - 2002 FIFA Dünya Kupası şampiyonu
 Türkiye - 2002 FIFA Dünya Kupası üçüncüsü
 ABD - 2002 CONCACAF Altın Kupa şampiyonu
 Kolombiya - 2001 Copa América şampiyonu
 Kamerun - 2002 Afrika Uluslar Kupası şampiyonu
 Yeni Zelanda - 2002 OFC Uluslar Kupası şampiyonu
 Japonya - 2000 AFC Asya Kupası şampiyonu
Normal şartlarda Almanya'nın katılması gerekiyordu. Ancak Almanya yoğun fikstürden ve oyuncularının dinlenme ihtiyacından dolayı turnuvaya katılmamış ve yerine Türkiye davet edilmiştir. Türkiye daveti kabul etmiş ve böylelikle Konfederasyonlar Kupası'na dünya üçüncüsü unvanıyla katılan ilk ve tek takım olmuştur.

Maçların oynandığı yerler:

Gerland Stadyumu, Lyon
Fransa Stadyumu, Saint-Denis, Paris
Geoffroy Guichard Stadyumu, Saint-Étienne

Afrika
 Coffi Codjia
Asya
 Mesud Muradi
Avrupa
 Lucilio Cardoso Batista
 Valentin Valentinovich Ivanov
 Markus Merk
Kuzey ve Orta Amerika
 Carlos Batres
Okyanusya
 Mark Shield
Güney Amerika
 Carlos Amarilla
 Jorge Larrionda

Maçların Yerel Zaman Birimi (UTC+02.00)

2003 FIFA Konfederasyonlar Kupası Resmî Web Sitesi 13 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2005 UEFA Şampiyonlar Ligi finali, 25 Mayıs 2005'te İngiltere'nin Liverpool ve İtalya'nın Milan takımları arasında İstanbul'daki Atatürk Olimpiyat Stadyumu'nda oynandı. Karşılaşmanın ilk yarısını 3-0 yenik kapatan İngiliz Liverpool takımı, ikinci devrede bulduğu üç golle maçı uzatmaya taşıdı. Golsüz geçen iki uzatma devresi sonrasındaki penaltı atışlarında İtalyan rakibine 3-2 üstünlük sağlayan Liverpool, UEFA Şampiyonlar Ligi'nde 5. kez mutlu sona ulaştı. Aynı şekilde Liverpool, bu kupayı 5. kez kazanarak o zamanki kurallara göre kupanın "ebedi sahibi" oldu ve kupanın gerçeği Liverpool'a verildi. 2005-06 sezonu için yeni kupa tasarlandı.

Daha maçın birinci dakikasında Milan kaptanı Maldini takımını öne geçirdi. 39'da Şevçenko sağdan inip Crespo'yu gördü ve Arjantinli de kaleyi. Dakika 45'te Crespo bir gol daha atınca İstanbul'da Milanlılar şampiyonluk şarkılarını söylemeye başladı.
Ancak, devre arasında 12 kişilik takım yaratan Rafael Benitez, oyuncularını galibiyete inandırdı. Altı dakika içerisinde tarihin en çok konuşulan geri dönüşlerinden biri yaşandı. 54. dakikada kaptan Gerrard, kafa golüyle farkı 2'ye indirdi. İki dakika sonra Smicer'in şutu, Liverpool'un beraberliğe yaklaştığını gösteriyordu. Nihayet, 59. dakikada Gattuso'nun Gerrard'ı düşürmesi sonucu kazanılan penaltıyı Xabi Alonso kullandı. Dida'dan dönen topu bir daha kaleye gönderen Alonso maçın skorunu 3-3 olarak belirdi.
Uzatmaların golsüz tamamlandığı maçta penaltılara gelindi. Jerzy Dudek'in çok önemli penaltılar kurtardığı devrede Liverpool, Milan'a üstünlük sağladı ve şampiyonluğu elde etti.

2008 Avrupa Futbol Şampiyonası veya diğer kullanımıyla UEFA Euro 2008, sadece UEFA üyesi ülkelerin millî takımlarının katılabildiği Avrupa Futbol Şampiyonası'nın 13. turnuvası. Avusturya ve İsviçre'nin ev sahipliğinde, 7 - 29 Haziran 2008 tarihleri arasında düzenlenen turnuvayı, finalde Almanya'yı 1-0 yenen İspanya şampiyon olarak tamamladı. Şampiyona kapsamında oynadığı tüm maçlardan galip ayrılan İspanya, 1984'te Fransa, 1996'da ise Almanya'nın ardından tüm maçları kazanan üçüncü takım oldu. İspanya, bu başarısı ile ilk kez 1964'te kazanmış olduğu kupayı, 44 yıl aradan sonra yeniden elde etti.
Euro 2008, turnuva tarihinde ikinci kez, iki ülke tarafından ortaklaşa gerçekleştirilen bir organizasyon oldu. Diğeri ise 2000 yılında Belçika ile Hollanda ortaklığında düzenlenen turnuvaydı. Turnuvaya katılan 16 takım, dörder takımdan oluşan 4 grupta mücadele etti. Ev sahipleri Avusturya ve İsviçre turnuvaya eleme maçları oynamadan katıldı. Bu Avusturya'nın turnuva tarihindeki ilk katılımıydı. Diğer 14 takım ise, 16 Ağustos 2006'da 21 Kasım 2007'ye kadar süren elemelerde yer aldı. Son turnuvanın şampiyonu Yunanistan ise oynadığı üç maçtan da mağlubiyetle ayrılarak takımlar arasındaki en kötü performansı sergiledi. Avusturya ve Polonya, tarihlerinde ilk kez bir Avrupa Futbol Şampiyonası'na katıldı. Şampiyonayı kazanan takım olan İspanya, 2009 yılında Güney Afrika Cumhuriyeti'nde düzenlenen FIFA Konfederasyonlar Kupası'nda Avrupa'yı temsil etti.

Avusturya ve İsviçre dışında turnuvanın ev sahipliğini yapmak için teklif veren ülkeler Türkiye/Yunanistan, İskoçya/İrlanda, Rusya, Macaristan, Hırvatistan/Bosna-Hersek ve Norveç/İsveç/Finlandiya/Danimarka idi. Daha önceleri Avusturya, Macaristan ile beraber 2004 Avrupa Futbol Şampiyonası ev sahipliğine aday olsa da Portekiz'e kaybetmişti.
Türkiye/Yunanistan, Avusturya/İsviçre ve Macaristan, 12 Aralık 2002 günü yapılan oylama finaline kalan ülkeler oldular. Türkiye/Yunanistan ev sahipliğinin reddedilmesiyle Macaristan ile Avusturya/İsviçre, yapılacak son oylamada yer almaya hak kazandı. Yapılan oylamada birinci sırayı alan Avusturya/İsviçre, turnuvayı düzenlemek için seçilen ülkeler oldu. Bu sayede şampiyona, Belçika ve Hollanda tarafından organize edilen 2000 Avrupa Futbol Şampiyonası'nın ardından ikinci kez iki ülkenin ortaklaşa ev sahipliği yapmasına sahne oldu. Öte yandan 2012'de Polonya ve Ukrayna'da düzenlenecek bir sonraki şampiyona, bu kulvardaki üçüncü turnuva olacaktır.
Ev sahibi ülkelerden biri olan İsviçre, daha önce de Almanya'nın şampiyonluğu ile sonuçlanan 1954 FIFA Dünya Kupası'nı düzenlemişti.

Turnuva maçları, iki ülkedeki toplam sekiz stadyumda gerçekleştirildi. Her stadyum en az 30.000 kişi kapasitesine sahipken; Viyana'daki Ernst Happel Stadyumu, 53.295 kişi kapasitesiyle organizasyondaki en büyük stadyum konumundaydı. Bu sebeple final maçı da Ernst-Happel'de oynandı. Ev sahiplerinden Avusturya grup maçlarının tamamını Ernst-Happel'de, İsviçre ise Basel şehrindeki St. Jakob-Park'ta oynadı.
2004 yılında Zürih'teki stadyum, organizatörler için sorun yarattı. Normalde; yenileme çalışmalarının yapıldığı Hardturm, turnuvanın düzenleneceği stadyumlardan biri konumundaydı. Fakat yasal sorunlardan dolayı yenileme çalışmaları gecikti ve bu stadyum, 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası'nın oynanacağı stadyumlar arasından çıkartıldı. Bu problemden dolayı UEFA, maçların 2 ülkedeki 4 stadyumda oynanmasına karar verdi. FC Zürich takımının Letzigrund Stadyumu 23 Eylül 2007 tarihinde, turnuvanın oynanacağı stadyumlar arasına dahil edildi.

Turnuvada yer alan takımların listesi için bakınız, 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası Kadroları

2008 Avrupa Futbol Şampiyonası şampiyonu için yeni bir kupa tasarlanmıştır.
Henri Delaunay Kupası'nın yeni versiyonu, Asprey London tarafından tasarlandı. Orijinal tasarım ise Arthus-Bertrand tarafından yapıldı. Kupa, önceki yıllar gibi gümüş renkte. Üzerinde, daha önceki Avrupa Şampiyonalarını kazanan takımların isimleri ve kazandığı yıllar yazmaktadır. Ağırlığı 8 kilogram, uzunluğu ise 60 santimetredir. Kupanın para değeri 50.000 İsviçre frangıdır.

Kura çekimi, 27 Ocak 2006 günü İsviçre'nin Montrö kentinde, yerel saat ile 12.00'de gerçekleşmiştir.
Elemeler, 2006 FIFA Dünya Kupası'ndan 1 ay sonra başlamıştır. Avusturya ve İsviçre ev sahibi takımlar olduğundan dolayı elemelere katılmamışlardır. Sırbistan, 3 Haziran 2006 tarihinde, Sırbistan ile Karadağ bölgelerinin birbirinden ayrılıp iki ülke haline gelmeleri sebebiyle, turnuva elemelerine tek başına katılmıştır. Karadağ bu nedenden dolayı bu elemelere katılamamıştır fakat 2010 FIFA Dünya Kupası elemeleri'nde boy göstermiştir.
Elemeler, 16 Ağustos 2006 tarihinde E Grubu'nda oynanan Estonya-Makedonya maçı ile başlamıştır.
Bu elemelerin formatı, diğerleri ile karşılaştırıldığında çok değişik gözüküyordu. Ev sahipleri dışında kalan 14 takımı belirlemek için yedi grupta yer alan birinciler ve ikinciler, direkt olarak turnuvaya katılım hakkı elde ettiler. Dolayısıyla, önceki dönemlerde olduğu gibi play-off turu (baraj maçları) oynanmadı. Yani, önceki turnuvalardan farklı olarak, gruplarında ikinci sırayı alan takımlar, play-off maçları oynamadan direkt olarak turnuvaya katıldılar. Altı grupta yedi takım mevcutken, bir grupta ise sekiz takım yer aldı. Gruplarında üçüncü ve gerisindeki sıraları alan takımlar ise elendi. B, C, D, E, F ve G gruplarında yedi takım, sadece A grubunda ise sekiz takım bulunmaktaydı.
Elemelerin sürprizlerinden biri İngiltere'nin turnuvaya katılım hakkı elde edememesi oldu. Hırvatistan E Grubunu zirvede tamamlarken, ikincilik için büyük bir çekişme yaşandı. Hırvatistan son maçta İngiltere'yi deplasmanda 3-2 mağlup edince, ikinci sırayı alan takım Rusya oldu ve bu başarısızlık, Steve Mclaren'ı koltuğundan etti.
Eleme gruplarında yaşanan mücadeleci oyun, hiçbir takımın grupları yenilgisiz tamamlayamamasına neden oldu. Kuzey İrlanda'dan David Healy 13 golle elemelerin gol kralı olurken, Hırvat Eduardo ise 10 golle ikinci sırada yer aldı.

Kalın yazı karakteriyle yazılan yıllar, takımların şampiyon oldukları yıllardır.

1 Çekoslovakya adıyla
2 Batı Almanya adıyla
3 SSCB adıyla
4 Bağımsız Devletler Topluluğu adıyla
Üs sayıları yazılan takımlar, ülkelerin birbiriyle birleşmesi ve ayrılması sonucu ortaya tek bir ülke çıkarmışlardır. Fakat o zaman, üstte görünen isimleri ile mücadele etmişlerdir.

Kura çekimi 2 Aralık 2007 tarihinde İsviçre'nin Luzern kentinde gerçekleşmiştir. Kura çekiminde öncelikle Avusturya devlet televizyonu ORF'nin çocuk korosu küçük bir konser vermiştir. 127 ülke kura çekimini canlı yayınlamıştır. Program 52 dakika sürmüştür. Sunuculuk görevini ise Melanie Winiger ve Rainer Pariasek yapmıştır.

1992 Avrupa Futbol Şampiyonası ve 1996 Avrupa Futbol Şampiyonası'nda kullanılan format burada kullanılmıştır. Kura çekiminde görev alan kişiler aşağıda belirtilmiştir;

Gianni Infantino, ev sahibinin kura çekimini yaptı.
Peter Schmeichel, 1.torbanın kura çekimini yaptı.
Jürgen Klinsmann, 2.torbanın kura çekimini yaptı.
Didier Deschamps, 3.torbanın kura çekimini yaptı.
Theodoros Zagorakis, 4.torbanın kura çekimini yaptı.
Bernard Dietz, A Grubu'nun kura çekimini yaptı.
Anton Ondrus, B Grubu'nun kura çekimini yaptı.
Franz Beckenbauer, C Grubu'nun kura çekimini yaptı.
Dino Zoff, D Grubu'nun kura çekimini yaptı.
Her grubun maçlarını oynayacağı iki stadyum bulunacaktır. Her grupta 6 maç oynandığından dolayı gruplar dahilinde her stadyumda 3 maç oynanacaktır. 2000 Avrupa Futbol Şampiyonası ve 2004 Avrupa Futbol Şampiyonası finallerinde kuralarda, 4 torba bulunmaktaydı. Bu turnuvanın kura çekimindede aynısı uygulananmıştır. Torba sıralamalarında, takımların 2006 FIFA Dünya Kupası Elemeleri ve 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası elemeleri'ndeki başarıları baz alınmıştır. Avusturya ve İsviçre ev sahibi takımlar olduğundan dolayı, Yunanistan ise son Avrupa Şampiyonu olmasından dolayı birinci torbada yer almaktaydılar. Hollanda ise Euro 2008 finalistleri sıralamasında normale göre en yüksek puanı elinde bulundurduğu için birinci torbada yer almaktaydı.

Fransa, 2006 FIFA Dünya Kupası Elemeleri'nde pek çok maçta berabere kalmış, 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası elemeleri'nde ise İskoçya'ya iki kez mağlup olmuştur. Bu yüzden bu kura çekiminde dördüncü, yani son torbada yer almaktaydılar.

A ve B gruplarındaki takımlar ile C ve D gruplarındaki takımlar, fikstürde ikiye ayrıldılar ve böylelikle ilk grup ve ikinci gruptan birer takımın finale kadar karşılaşması imkânsız hâle geldi.
Avusturya ve İsviçre'nin yerel saati (UTC+2) şeklindedir.

İki veya daha fazla takımın maçlar bittikten sonra puanları eşit olursa çeyrek finale kalacak olan takım aşağıdaki kriterlere göre belirlenir.

Takımların kendi arasındaki maçlarda aldıkları puan
Takımların kendi arasındaki maçlarda gol farkı
Takımların kendi arasındaki maçlarda atılan gol sayısı
1-3 kriterler uygulanmasına rağmen iki takım arasında hala eşitlik varsa, 1-3 kriterler iki takım arasında yeniden uygulanır. Hala eşitlik varsa, 5-9 kriterler uygulanır.
Gruptaki gol farkı
Gruptaki atılan gol sayısı
Eğer sadece iki takım arasında eşitlik varsa ve bu takımlar grupta son maçta karşılaşmışsa bu takımlar arasında penaltı atışları yapılır.
Fair-play puanı (sarı kart 1 puan, kırmızı kart 3 puan, sarı + kırmızı kart 4 puan)
Son 2 turnuva elemelerindeki puan ortalaması
Kura çekimi

Portekiz turnuvadaki ilk maçını Türkiye karşısında oynadı. Bu maç 2-0 Portekiz üstünlüğüyle sonlandı. Sonraki maçını Çek Cumhuriyeti ile oynadı. Bu maçta da Çek Cumhuriyeti'ni 1-3 mağlup etti ve gruptan çıkmayı garantiledi. Gruptaki son maçını İsviçre'yle oynayan Portekiz, bu maçta diğer 2 maçında olduğu gibi üstünlük sağlayamadı; maç 2-0 İsviçre galibiyetiyle son buldu.
İlk maçında Portekiz'e 2-0 yenilen Türkiye, İsviçre'yle oynadığı maçta 1-0 mağlupken, Semih ve Arda'nın golleriyle 2-1 galip duruma geldi. Gruptan çıkış maçı olarak adlandırılan maçta Çek Cumhuriyeti ile karşılaşan Türkiye, Koller ve Plašil'in gollerinin ardından 2-0 mağlup duruma düştü. Ancak maçın son 15 dakikasın

2010 FIBA Dünya Basketbol Şampiyonası, 28 Ağustos ve 12 Eylül tarihleri arasında Türkiye'de gerçekleştirilmiştir. Şampiyonayı FIBA, Türkiye Basketbol Federasyonu ve 2010 Organizasyon Komitesi ortaklaşa organize etmiştir.
1986'dan beri üçüncü defa 24 ülkenin katılacağı turnuvanın grup karşılaşmaları İstanbul, Ankara, İzmir ve Kayseri'de, final aşaması İstanbul Sinan Erdem Spor Salonu'nda oynanmış, şampiyon ise finalde Türkiye'yi 64-81 mağlup eden Amerika Birleşik Devletleri olmuştur.

2010 FIBA Dünya Basketbol Sampiyonası ev sahibi seçimi 5 Aralık 2004 tarihinde Kuala Lumpur, Malezya'da bulunan FIBA genel merkezinde yapılmıştır. Türkiye, Fransa ve Bosna-Hersek-Hırvatistan, Sırbistan-Karadağ-Slovenya ortak organizasyonunun aday olduğu şampiyonadan Avustralya ve Yeni Zelanda ortak organizasyonu, İtalya, Rusya ve Porto Riko adaylıklarını çekmiştir. Fransa'nın üstünlüğü ile sonuçlanan ilk tur oylamalarından sonra ikinci tur oylamalarında Fransa'yı bir oy farkla geçen Türkiye şampiyonayı düzenlemeye hak kazanmıştır.

2010 FIBA Dünya Basketbol Şampiyonası'nın oynandığı salonlar şunlardır.

Şampiyona kuraları 15 Aralık 2009 tarihinde İstanbul Çırağan Sarayı'nda çekilmiştir. Altı torbaya dağılan takımlar kura çekimi sonucunda altışar takımdan dört grup oluşturmuşlardır.

Şampiyonaya katılan 24 ülke kadrolarında en fazla 12 oyuncu bulundurabilecektir.

 Hidayet Türkoğlu
 Kevin Durant
 Miloš Teodosić
 Luis Scola
 Linas Kleiza

FIBA Dünya Şampiyonası (İngilizce)

2013 FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası, FIFA tarafından düzenlenen FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası'nın on dokuzuncu etkinliği. 21 Haziran ile 13 Temmuz 2013 tarihleri arasında Türkiye'de düzenlenmiştir. Fransa, turnuvada şampiyon olarak ilk kez kupayı kazanmıştır.
3 Mart 2011 tarihinde Zürih'te yapılan yürütme toplantısında Türkiye, diğer adaylar konumundaki Birleşik Arap Emirlikleri ve Özbekistan'ı geride bırakarak turnuvayı organize etme hakkı kazandı. İlk olarak maçların 10 şehirde 13 stadyumda oynanması teklif edilse de, Şubat 2012'deki son karar tarihinden önce 7 şehirde ve 7 stadyumda oynanmasında karar kılındı. Turnuva; UEFA'dan (Avrupa) yedi; AFC (Asya), CAF (Afrika), CONCACAF (Kuzey, Orta Amerika ve Karayipler) ve CONMEBOL'den (Güney Amerika) dörder, OFC'den (Okyanusya) ise bir olmak üzere altı kıtadan yirmi dört takımın katılımı ile düzenlendi. Açılış maçı 21 Haziran'da Kayseri Kadir Has Şehir Stadyumu'nda oynanırken, turnuvadaki diğer maçlar; İstanbul, Bursa, Antalya, Trabzon, Gaziantep, Kayseri ve Rize olmak üzere yedi şehirde oynandı. Yarı final maçları Hüseyin Avni Aker Stadyumu ile Bursa Atatürk Stadyumu'nda, final ve üçüncülük maçları ise Türk Telekom Arena'da oynandı.
13 Temmuz 2013 tarihinde, yarı finalde kaybeden Gana ve Irak takımlarının karşılaştığı üçüncülük mücadelesinde rakibini 3-0 mağlup eden Gana turnuvayı üçüncü, Irak ise dördüncü olarak tamamladı. Üçüncülük maçından sonra, Fransa ile Uruguay arasında turnuvanın final karşılaşması oynandı. Normal süresi ile uzatma devreleri golsüz berabere biten maçı, seri penaltı atışları sonucunda 4-1 kazanan Fransa, turnuva tarihindeki ilk şampiyonluğunu elde etti.

17 Ocak 2011 tarihinde, üç üye futbol federasyonunun bu organizasyon için aday olduğu doğrulanmıştır. Birleşik Arap Emirlikleri 2003 yılındaki organizasyona ev sahipliği yapmışken, Türkiye ve Özbekistan'ın daha önce böyle bir turnuva tecrübesi bulunmuyordu. 3 Mart 2011 tarihinde Zürih'te yapılan yürütme toplantısında Türkiye, diğer adaylar konumundaki Birleşik Arap Emirlikleri ve Özbekistan'ı geride bırakarak turnuvayı organize etme hakkı kazanmıştır. İlk olarak maçların 10 şehirde 13 stadyumda oynanması teklif edilse de, Şubat 2012'deki son karar tarihinden önce 7 şehirde ve 7 stadyumda oynanmasında karar kılınmıştır.

 Türkiye (K)
 Birleşik Arap Emirlikleri
 Özbekistan
 Zimbabve (Ç) 

2-17 Kasım 2012 tarihleri arasında Birleşik Arap Emirlikleri’nde düzenlenen 2012 AFC U-19 Şampiyonası elemeleri sonucunda yarı finale yükselen Avustralya, Irak, Özbekistan ve Güney Kore takımları şampiyonaya katılma hakkı kazanmıştır.
16-30 Mart 2013 tarihleri arasında düzenlenen 2013 Afrika U-20 Şampiyonası'nda yarı finale yükselen Gana, Mısır, Mali ve Nijerya takımları 2013 turnuvası finallerine katılma şansı elde etmişlerdir.
3-15 Temmuz 2012 tarihleri arasında Estonya’da organize edilen 2012 UEFA Avrupa 19 Yaş Altı Futbol Şampiyonası'nda başarılı olan Fransa, Yunanistan, Portekiz, İngiltere, Hırvatistan ve İspanya takımları FIFA U20 Dünya Kupası’nda mücadele etmeye hak kazanmışlardır. Türkiye ise ev sahibi olduğu için turnuvaya direkt dahil edilmiştir. Böylece UEFA 7 takım ile turnuvaya en fazla takım gönderen konfederasyon olmuştur.
Kuzey, Orta Amerika ve Karayipler'de ise turnuvaya gidecek takımlar 2013 CONCACAF U-20 Şampiyonası ile belirlenmiştir. Meksika’da 18 Şubat-2 Mart 2013 tarihleri arasında yapılan turnuvada yarı final oynayan Küba, Meksika, El Salvador ve Amerika Birleşik Devletleri takımları turnuvaya katılım hakkı kazanmışlardır.
Güney Amerika kıtasını temsil edecek takımlar 9 Ocak - 3 Şubat tarihlerinde Arjantin’de düzenlenen 2013 Güney Amerika Gençler Şampiyonası ile belirlenmiştir. Turnuvada şampiyona grubunu lider tamamlayan ve kupayı kazanan Kolombiya takımının yanı sıra, finalde kaybeden Paraguay, üçüncü Uruguay ve dördüncü Şili şampiyonaya katılma hakkı kazanmışlardır.
Okyanusya kıtasından ise 2013 OFC U-20 Şampiyonası'nda şampiyon olan Yeni Zelanda takımı turnuvaya katılma hakkı elde etmiştir.
Turnuva'da ev sahibi ülke Türkiye'nin yanı sıra, altı kıtadan 23 ülke takımı organizasyonda mücadele etmiştir.

20 Yaş Altı Dünya Kupası'nın yirmincisi olan bu turnuva, FIFA'nın Türkiye'de düzenlediği ilk organizasyon olmuştur. Bu turnuvayla beraber, ilk kez bir FIFA organizasyonunda hakemler, frikik atışlarında topun ve oyuncuların duracakları yeri belirlemek amacıyla kaybolan sprey kullanmışlardır.
2013 turnuvası, maç başı 5 bin 230 seyirci ortalaması ile tüm 20 Yaş Altı Dünya Kupası organizasyonları arasında biletli seyirci sayısının en az olduğu turnuva olmuştur.

21 Haziran 2013 tarihinde Kayseri'de Küba ile Güney Kore takımları arasında oynanan açılış maçı öncesinde, FIFA başkanı Sepp Blatter ve Türkiye başbakanı Recep Tayyip Erdoğan oyun alanına inerek her iki takım futbolcu ve teknik heyetlerini kutlamışlardır. FIFA başkanı Blatter, maçın temsili başlama vuruşunu yapmıştır.
Açılış töreni, Küba-Güney Kore maçının bitiminden sonra başlamış ve 14 dakika sürmüştür. Kayseri Kadir Has Şehir Stadyumu'na kurulan dev kervansarayda, 600'den fazla performans sanatçısı ve 175 kişilik halk oyunları dans grubu, Gece Grubu tarafından seslendirilen turnuvanın resmî şarkısı Yıldızlar Buradan Yükseliyor! eşliğinde dans gösterileri sergilemişlerdir.
Turnuvada mücadele eden 24 takımın kendi dillerinde "hoş geldiniz" yazan halılar, ülke bayrakları ile beraber gösteri süresince saha kenarında yer almıştır.

30 Kasım 2012 tarihinde FIFA tarafından bilet erişim detayları kamuoyuna açıklanmıştır. Açılış maçıyla birlikte 8 karşılaşmaya ev sahipliği yapan Kayseri'de bilet satışları 5 Haziran 2013 tarihinde başlamıştır. Turnuvaya ev sahipliği yapacak Antalya, Bursa, Gaziantep, İstanbul, Rize ve Trabzon şehirlerinde ise Biletix gişelerinden bilet satışı yapılmıştır. Ayrıca FIFA'nın internet sitesinden de bilet satışı yapılmıştır. Turnuvanın sponsorlarından Turkcell, FIFA tarihinde ilk defa akıllı bilet uygulamasını gerçekleştirmiştir. Cep telefonuna gelen sms mesajını, stadyumdaki özel gişelere okutarak maça girebilme imkânı sağlanmıştır.
Tribünlerdeki taraftar sayısını artırmak için tek biletle iki maç izleme olanağı sunulmuştur. Turnuvada satışa çıkarılan 850 bin biletten, 300 bin tanesinin satıldığı açıklanmıştır. Turnuvanın başlamasından bir süre sonra, FIFA ve TFF'nin ortak kararı ile, 12 yaşından küçük çocuklara 2 ebeveyni ile birlikte turnuvadaki maçları ücretsiz izleyebilme olanağı sunulmuştur.

2011 yılında Thomas Fattorini ve Rebecca Cusack tarafından tasarlananan ve bakır, pirinç alaşım, akrilik, gümüş, paslanmaz çelik ve altın kaplama malzemeleri kullanılan kupa, 5.1 kilo ağırlığında ve 48 santimetre yüksekliğindedir.
FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası'nın yeni dizaynı, FIFA'nın diğer turnuvalarında verilen kupaları tamamlayıcı şekilde tasarlanmıştır. İki tarafta yer alan kıvrımlar dinamik formu ve akrilik biçimi ile, futboldaki iki takım arasındaki akışkanlık ve hareketliliği temsil etmektedir. Kupa üzerinde yer alan İki kıvrım da, her dünya kupasında olduğu gibi futbol topunu temsil eden dünyayı havaya kaldırmaktadır. Organizasyonda şampiyon olan Fransa, kupanın yenilenmiş halini kazanan ilk takım olmuştur.
Turnuvanın ulusal destekçilerinden Halkbank sponsorluğunda düzenlenen, "Kupa Turu" etkinliği ile şampiyon olan takıma verilen kupanın halka tanıtım çalışmaları yapılmıştır. Kupa Turu organizasyonu, turnuvanın organize edildiği 7 şehirde düzenlenmiştir. 20-21 Nisan tarihlerinde Kayseri'de, 27-28 Nisan 2013 tarihlerinde Antalya'da, 4-5 Mayıs tarihlerinde Gaziantep'te, 11-12 Mayıs tarihleri arasında Trabzon'da, 18-19 Mayıs'ta Rize'de, 25-26 Mayıs'ta Bursa'da  tanıtılan kupa, son olarak 15 Haziran tarihinde ise İstanbul'da tanıtımı yapılmış ve Kupa Turu sona ermiştir.

Organizasyonun resmî logosu 11 Mart 2013 tarihinde Çırağan Sarayı Mabeyn Salonu'nda düzenlenen toplantı ile kamuoyuna tanıtılmıştır.
FIFA tarafından hazırlanan logoda Türkiye'yi yansıtan figürler kullanılmıştır. Logoda Türk bayrağının renkleri olan kırmızı-beyaz ve turkuaz renkleri yer alırken, Türkiye ile özdeşleşen nazar boncuğu ve lalede logoda kullanılmıştır. Lalenin logoda kullanılması ile Türkiye'nin futbola olan tutkusu ve turnuvada mücadele edecek futbolcuların gençliği vurgulanmıştır.
'Katılımcı şehirlerin', görsel olarak şehirlerini anlatmak ve dünyaya tanıtmak amacıyla tasarladıkları ve turnuva boyunca kullanacakları şehir logoları 20 Mart 2013 tarihinde kamuoyuna tanıtılmıştır.

2013 FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası'nın resmî maç topu ve turnuva şarkısı 23 Şubat 2013 tarihinde İstinye Park'ta gerçekleştirilen etkinlikle tanıtılmıştır. 2013 FIFA Konfederasyonlar Kupası için Adidas tarafından özel olarak tasarlanan top, 2012 Avrupa Futbol Şampiyonası'nda kullanılan Tango 12'yi tasarlayan ekip tarafından hazırlanmıştır. Top ismini Brezilya ile özdeşleşen "Carnaval" (Karnaval), "Futebol" (Futbol) ve "Samba" kelimelerinin ilk iki harflerinin birleşiminden almıştır.
İstinye Park'ta yine aynı tarihte, Gece Grubu'nun turnuva için bestelediği ‘Yıldızlar Buradan Yükseliyor!’ isimli resmî turnuva şarkısı ilk kez kamuoyu ile paylaşılmıştır.

13 Kasım 2012 tarihinde tarihi Esma Sultan Yalısı’nda resmi maskot tanıtımı gerçekleştirilmiştir. 2013 FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası'nın resmi maskotu, "Kanki" isimli bir yaşındaki sevimli bir köpek yavrusu seçilmiştir. Maskotun ismini kan kardeşi veya can dostu anlamlarına gelen ‘kanka’ kelimesinden aldığı ve bir kangal cinsi köpek yavrusu olduğu belirtilmiştir. Kanki, turnuvanın düzenleneceği şehirlerde oynanan Süper Lig ile 1. Lig karşılaşmalarının öncesinde ve devre arasında stadyumda sahaya çıkarak turnuvanın tanıtımını yapmış ve taraftarları bilet almaya teşvik etmiştir.

20 Yaş Altı Dünya Kupası 190 ülkeden televizyon, radyo, mobil araçlar ve internet aracılığıyla naklen yayınlanmıştır.

Yarışmanın ana sponsorları Adidas, Coca-Cola, Emirates, Hyundai, Sony ve VISA olurken, Halkbank, Ülker, Acıbadem ve Aksa Jeneratör ise yerel sponsorları oldu.

12 Şubat 2013 tarihinde, FIFA kura prosedürünü açıklamış

2013 FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası finali, Türkiye'de düzenlenen 2013 FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası'nın şampiyonunu belirlemek için İstanbul'daki Türk Telekom Arena'da, 13 Temmuz 2013 tarihinde oynanan maç. Fransa ile Uruguay takımları arasında oynanan final maçının normal süresi ve uzatma dakikaları golsüz eşitlikle tamamlandı. Seri penaltı atışları sonucunda rakibini 4-1 yenen Fransa, kupanın sahibi oldu.
Fransa, organizasyon tarihindeki en büyük başarısını 2011 FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası'nda yarı final oynayarak elde etmişti. 2013 turnuvasını ise şampiyon olarak tamamlayarak tarihinde ilk defa bu kupanın sahibi oldu. En büyük başarısını 1997 turnuvasında final oynayarak elde eden ve bu finalde Arjantin'e 2-1 kaybeden Uruguay ise, turnuva tarihinde ikinci kez finalde kaybetti.

Finale kalan Fransa ve Uruguay takımları, daha önce 20 Yaş Altı Dünya Kupası'nda sadece bir defa karşılaşmışlardı. 29 Haziran 1997 tarihindeki 1997 FIFA Dünya Gençler Şampiyonası çeyrek finalinde oynanan maçın normal süresi ve uzatmalarının 1-1 sonuçlanmasının ardından seri penaltı vuruşlarına geçilmiş, penaltılarda rakibine 7-6'lık üstünlük kuran Uruguay rakibini eleyerek yarı finale yükselmişti. Bu turnuvada finale kadar çıkmayı başaran Uruguay, finalde Arjantin'e 2-1 yenilip turnuvayı ikinci tamamlamıştı.
Organizasyona daha önce 4 defa katılan Fransa, en büyük başarısını 2011 FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası'nda yarı final oynayarak kazandı. Daha önce bu turnuvada 11 kez mücadele eden Uruguay'ın en büyük başarısı ise, 1997 turnuvasında oynadığı final maçıydı. Diğer taraftan, kupa tarihinde oynanan 18 final maçında 14 farklı takım mücadele etmişti. Fransa'nın 2013'te finale yükselmesiyle bu sayı 15'e ulaşmış oldu.

Finalist takımlardan Fransa Avrupa Futbol Konfederasyonuna, Uruguay ise Güney Amerika Futbol Konfederasyonuna bağlı takımlardır. Fransa turnuvaya, 2012 UEFA Avrupa 19 Yaş Altı Futbol Şampiyonası'ndan katıldı. B Grubu'nda mücadele eden Fransa, oynadığı maçlarda sırasıyla Sırbistan'ı 3-0, Hırvatistan'ı 1-0 mağlup etti, İngiltere'ye ise 2-1 mağlup oldu. Bu sonuçlarla grubunu 2. sırada tamamladı ve bir üst tura yükseldi. Böylece takım, 20 Yaş Altı Dünya Kupası'na katılma hakkı kazandı.
Uruguay ise, 2013 Güney Amerika Gençler Şampiyonası'nın B Grubu'nda yer aldı. Grupta, Peru ile 3-3, Ekvador ve Venezuela ile 2-2 berabere kaldı, Brezilya'yı ise 3-2 mağlup etti. Oynadığı bu maçlar sonrasında grubunda 2. sırayı alarak bir üst tura çıkan Uruguay, daha sonrasında yarı finale çıkarak organizasyona katılma hakkı kazandı.
Fransa, turnuva başlamadan önce oynadığı son iki hazırlık karşılaşmasında önce Yunanistan'ı 3-1 yenmiş, ardından ise Kolombiya ile 2-2 berabere kalmıştı. Uruguay ise turnuvaya hazırlık kapsamında oynadığı Irak ile 0-0 berabere kalmış, El Salvador'u ise 1-0 yenmişti.
Fransa, turnuvada yerleştirildiği A Grubu'na Gana'yı 3-1 yenerek başladı. Amerika Birleşik Devletleri ile 1-1 berabere kalan takım, İspanya karşısındaki son maçını 2-1 kaybetti. Oynadığı 3 maçta 1 galibiyet, 1 beraberlik ve 1 yenilgi alan Fransa, 5 gol atıp kalesinde 4 gol gördü. Grubu İspanya'nın ardından 2. sırada tamamlamasının ardından 2. tura yükselme hakkı elde etti. 2. turda ev sahibi Türkiye ile eşleşti ve maçı 4-1 kazanarak çeyrek finale çıktı. Çeyrek finalde Özbekistan ile karşılaşan Fransa, maçı 4-0 kazandı ve yarı finale çıktı. Bu aşamada takım, sekiz farklı futbolcusunun attığı 15 golle turnuvanın en golcü takımı konumundaydı. Yarı finalde, yeniden Gana takımı ile karşılaşan Horozlar, maçı 2-1 kazanarak organizasyonun finalinde oynamaya hak kazandı.
Uruguay takımı ise yer aldığı F Grubu'ndaki ilk maçında Hırvatistan'a 1-0 mağlup oldu. Sonrasında Yeni Zelanda'yı 2-0, Özbekistan'ı ise 4-0'lık skorlarla yenen takım, grupta oynadığı 3 maçtan iki galibiyet ve bir mağlubiyet aldı. Rakiplerine 6 gol atarken kalesinde ise yalnızca 1 gol gördü ve gruplarda en az gol yiyen takımlardan birisi, 5 averaj ile Portekiz takımından sonra en iyi averaja sahip ikinci takım oldu. F Grubu'nu Hırvatistan'ın ardından 6 puanla 2. sırada tamamlayan Uruguay, bir üst tura yükseldi. 2. turda Nijerya'yı 2-1, çeyrek finalde İspanya'yı uzatmalar sonucunda 1-0 yenerek yarı finale kadar ilerledi. Yarı finalde, bu aşamaya kadar namağlup olarak gelen Irak'ı, normal süresi ve uzatma devreleri 1-1 biten maçta, seri penaltı atışları sonucu 7-6 mağlup ederek finale çıkmayı başardı. Uruguay'ın çeyrek final ve yarı finalde oynadığı karşılaşmaların ikisinin de normal süresi beraberlikle sonuçlanmış ve oynanan uzatma devrelerinin ardından kazanan taraf belirlenmişti. 1985 FIFA Dünya Gençler Şampiyonası'nda, İspanya'nın Sovyetler Birliği'ni penaltılar sonucu 4-3 mağlup ettiği mücadeleden bu yana organizasyonun yarı final maçları penaltılara kalmamıştı. 28 yıl sonra, Uruguay ile Irak arasında oynanan mücadelede yarı final maçının galibi penaltılar sonucu belirlendi.
Fransa'dan Yaya Sanogo, Uruguay'dan ise Nicolás López dörder golle, final müsabakasına kadar takımlarının en golcü oyuncuları oldu.

2013 FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası'nın resmî maç topu, 2013 FIFA Konfederasyonlar Kupası için Adidas tarafından özel olarak tasarlanan ve ismini, Brezilya ile özdeşleşen "Carnaval" (Karnaval), "Futebol" (Futbol) ve "Samba" kelimelerinin ilk iki harflerinin birleşiminden alan Cafusa oldu. Top, ilk olarak 6-16 Aralık tarihleri arasında Japonya'da organize edilen 2011 FIFA Kulüpler Dünya Kupası'nda kullanıldı. Adidas Cafusa, Brezilya'da organize edilen 2013 FIFA Konfederasyonlar Kupası ve 2013 FIFA Gençler Kupası turnuvalarının ardından, 20 Yaş Altı Dünya Kupası ile birlikte 2013 yılında üçüncü kez bir FIFA organizasyonunda kullanıldı.

Maçın hakemi, Meksika Futbol Federasyonu'ndan Roberto García olarak seçildi. Maçın yan hakemleri yine Meksika Futbol Federasyonundan Jose Luis Camargo ile Alberto Morin, dördüncü hakem ise Fildişi Sahili Futbol Federasyonu'ndan Noumandiez Doué olarak belirlendi. Roberto García, organizasyon tarihinde final maçında görev yapan ilk Meksikalı hakem oldu.
38 yaşındaki García, 1994 yılında görev aldığı Atlas ile Puebla arasındaki Liga MX mücadelesinde ilk önemli maçına çıktı. 2007 yılından bu yana FIFA kokartına sahip olup, 2009 CONCACAF Altın Kupa, 2011 FIFA 17 Yaş Altı Dünya Kupası ve 2012 Yaz Olimpiyatları'ndaki erkekler futbol müsabakalarında görev aldı. 2011 senesinde, Yılın En iyi Hakemi ödülünü kazandı. 2013 yılının Mart ayında ise FIFA tarafından 2014 FIFA Dünya Kupası aday hakemleri listesinde gösterildi.
2013 FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası'nda, gruplarda ve çeyrek finalde yönettiği toplam üç karşılaşmada yardımcılıklarını, Jose Luis Camargo ile Alberto Morin yaptı. García, E Grubu'nda oynanan ve 2-2 sonuçlanan İngiltere-Irak, C Grubu'nda oynanan ve 1-2 sonuçlanan Avustralya-Türkiye ve çeyrek finalde oynanan Uruguay-İspanya karşılaşmalarını yönetti. Bunlara ek olarak üç karşılaşmada da dördüncü hakem olarak görev yaptı. Turnuvada yönettiği bu karşılaşmalarda toplam 9 sarı kart gösterirken, İngiltere ile Irak arasında oynanan karşılaşmada bir kez penaltı kararı verdi. García, final maçında her iki takımdan ikişer oyuncuya da sarı kart gösterdi ve turnuvada toplam 13 sarı karta ulaşarak maç başına 3,25'lik ortalama tutturdu.

Fransa kadrosundaki Paul Pogba (Juventus), Thibaut Vion (Porto) ve Geoffrey Kondogbia (Sevilla) dışında oyuncuların tümü Fransa takımlarında forma giymekteydi. Uruguay'da ise Guillermo Varela (Manchester United), Diego Rolán (Bordeaux), Nicolás López (Roma), Rubén Bentancourt (PSV), Gianni Rodríguez (Benfica) ve José Giménez (Atlético Madrid) dışındaki oyuncular ülkesinin çeşitli takımlarında oynamaktaydı.
Her iki kadroda da maçta oynamasını engelleyecek sakatlığa sahip oyuncu bulunmazken, Fransa'nın kadrosunda yer alan Samuel Umtiti, Gana ile oynanan yarı final maçında gördüğü kırmızı kart sebebiyle final maçında oynama şansını elde edemedi.
Uruguay takımı kadrosunda yer alan oyunculardan, Jonathan Cubero, Leonardo País, Gianni Rodríguez, Gastón Silva, Jim Varela ve Emiliano Velázquez, 2011 FIFA 17 Yaş Altı Dünya Kupası'nda final oynayan Uruguay takımı kadrosunda yer almışlardı. Böylelikle ikinci kez bir FIFA organizasyonunda, final oynayan kadroda kendilerine yer buldular.

12 Temmuz günü Şişli'deki Ritz-Carlton Oteli'nde yerel saatle 10.00'da; FIFA Asbaşkanı ve FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası Organizasyon Komitesi Başkanı Jim Boyce, Türkiye Futbol Federasyonu 2. Başkanvekili ve Yerel Organizasyon Komitesi Başkanı Servet Yardımcı ile finalist takımlarının teknik direktörleri ve takım kaptanlarının katıldığı bir basın toplantısı düzenlendi. Fransa teknik direktörü Pierre Mankowski, oyuncularına güvendiğini ve şampiyonluk sevinci yaşamak istediklerini belirtirken, takım kaptanı Paul Pogba finalde oynamanın muhteşem bir duygu olduğunu söyledi. Uruguay teknik direktörü Juan Verzeri, amaçlarının kupayı kazanarak dünya şampiyonu olmak olduğunu ve bunu tüm dünyaya göstermek istediklerini, takım kaptanı Gastón Silva ise hayal ettikleri gibi turnuvada final oynayacaklarını ve büyük mutluluk yaşadıklarını belirtti.
Final karşılaşmasının öncesinde Gece müzik grubu, maçın oynanacağı Türk Telekom Arena'da, "Yıldızlar Buradan Yükseliyor!" isimli organizasyonun resmî şarkısını İngilizce olarak seslendirdi. Sahada yer alan FIFA Asbaşkanı ve Afrika Futbol Konfederasyonu Başkanı Issa Hayatou, Türkiye gençlik ve Spor Bakanı Suat Kılıç, UEFA Asbaşkanı, FIFA İcra Kurulu Üyesi ve Türkiye Futbol Federasyonu Onursal Başkanı Şenes Erzik, Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı Yıldırım Demirören, Türkiye Futbol Federasyonu 2. Başkan Vekili ve Yerel Organizasyon Komitesi Başkanı Servet Yardımcı seremoni öncesinde iki takım oyuncularına başarı dilediler. Maç başlamadan önce tribünlerde, Suat Kılıç, Yıldırım Demirören ve Şenes Erzik'e karşı protesto sesleri yükseldi ve 2013 Taksim Gezi Parkı protestolarını destekleyici tezahüratlar yapıldı.

13 Temmuz 2013 tarihinde, İstanbul'da bulunan Türk Telekom Arena'da oynanan final maçında Fransa, Uruguay'ı normal süresi ve uzatma d

2013 Mısır Askerî Darbesi, Genelkurmay Başkanı Abdülfettah es-Sisi komutasındaki Mısır Silahlı Kuvvetlerinin ülkede devam eden protestolar sırasında hükûmet ve eylemcilere verdiği 48 saatlik uzlaşma süresinin dolması üzerine 3 Temmuz 2013 tarihinde ülke yönetimine yaptığı askerî darbedir.
Mısır genelinde on binlerce protestocu, Muhammed Mursi'nin devlet başkanı seçilmesinin birinci yıl dönümü olan 30 Haziran'da başkanlıktan acilen istifa etmesini istedi. İstifa talebinin nedenleri arasında Mursi'nin giderek otoriterleştiği ve laik kesimi veya hukukun üstünlüğünü aldırmaksızın İslamcı politikalar uyguladığı hakkındaki suçlamalar vardı. Genel olarak barışçıl başlayan gösteriler, farklı çatışmalarda beş Mursi karşıtının öldürülmesi ile şiddete dönüştü. Eş zamanlı olarak birçok Mısırlı da Kahire'nin Nasr semtinde Mursi'ye destek için toplanmıştı.
1 Temmuz sabahı Mursi karşıtı protestocular, Müslüman Kardeşler'in Kahire'deki genel merkezini bastı. Protestocular binanın camlarını taşa tutarken binadaki ofis ekipmanlarını ve belgeleri yağmaladı. Sağlık ve Nüfus Bakanlığı, örgütün Mukattam'daki genel merkezi civarında çıkan çatışmalarda ise sekiz kişinin öldüğünü duyurdu. Aynı gün, Mısır Silahlı Kuvvetleri hem hükûmete hem eylemcilere uzlaşmaları için 48 saatlik bir süre tanıdı ve aksi bir takdirde kendi yol haritasını uygulayacağını bildirdi. 3 Temmuz'da ise silahlı kişilerin Mursi yanlılarına açtığı ateş sonucu 16-18 kişi öldü, 200 kişi yaralandı. Aynı zamanda yönetim karşıtları ile Mursi yanlılarının protestoları da devam ediyordu.
Mursi, 2 Temmuz gününün geç saatlerinde yaptığı ve meydan okuyucu bir dil kullandığı konuşmasında meşruiyetinin demokratik seçimlerle devlet başkanı seçilmesinden kaynağını aldığını ve askeriyenin önerilerini reddettiğini ifade etti. Ayrıca askeriyeyi olaylarda taraf olmakla suçladı. Böylece ülkedeki olaylar siyasi ve anayasal bir açmaz hâlini almaya başladı. Verilen sürenin dolmasının ardından 3 Temmuz gününün ilerleyen saatlerinde ordu, Mursi'nin başkanlığının sona erdiğini, anayasanın askıya alındığını ve yeni başkanlık seçimlerinin en kısa zamanda gerçekleştirileceğini duyurdu. Anayasa Mahkemesi Başkanı Adli Mansur, geçici devlet başkanı olarak atandı ve geçici teknokrat bir hükûmet kurmakla görevlendirildi. Mursi, ev hapsine alınırken Müslüman Kardeşler yöneticilerinden bazıları gözaltına alındı, tutuklanarak cezaevine gönderildi. Müdahale açıklamasının ardından ülke genelinde gösteriler düzenlendi ve müdahaleye destek verenler ile karşı olanlar arasında çatışmalar yaşandı. Ayrıca El-Ezher Camii büyük imamı Ahmed et-Tayyib, Kıpti Patriği II. Tavadros ve muhalefet lideri Muhammed el-Baradey de müdahale bildirisinin ardından açıklamalarda bulundu.
Uluslararası camiadan müdahaleye verilen tepkiler çeşitlilik gösterdi. Arap Baharı'nın başladığı Tunus dışındaki Arap ülkelerinin bir kısmı müdahaleyi desteklerken diğer bir kısmı tarafsız bir duruş sergiledi. Diğer birçok devlet müdahaleyi kınadı veya endişelerini dile getirdi. ABD ise ölçülü bir şekilde tepki gösterdi. Mısır'ın Afrika Birliği'ndeki üyeliği askıya alındı. Nedeni üye devletlerin anayasal kurallarının kesintiye uğramasına dair birliğin ilgili yönetmeliğiydi. Medyada ise olayların adlandırılmasına yönelik tartışmalar genişçe yer buldu. Müdahale bazılarınca darbe, bazılarınca devrim olarak nitelendirildi. Müdahalenin ardından Mursi'ye destek için düzenlenen protestolar özellikle ağustos ayında şiddetli bir biçimde bastırıldı.

Şubat 2011'de, 18 gün süren kitlesel protestolar sonucu Hüsnü Mübarek'in yaklaşık 30 yıllık devlet başkanlığı sona ermişti. Haziran 2012'de Muhammed Mursi, başkanlık seçimlerini kazanarak Mısır'ın demokratik yollarla yönetime gelen ilk devlet başkanı oldu.
Kasım 2012'de Mursi'nin bazı düzenlemeleri içeren anayasal bildiriyi yayımlamasıyla ülke çapında protestolar başladı. Ardından, Wall Street Journal'ın haberine göre Mursi'yi görevden almanın yollarını tartışmak üzere muhalif siyasetçilerden Muhammed El Baradey, Amr Musa ve Hamdin Sabahi, yüksek rütbeli ordu mensuplarıyla gizli bir şekilde bir araya geldi.
28 Nisan 2013'te Mursi'yi 30 Haziran'da görevinden istifa ettirmek için 15 milyon imza toplanmasının amaçlandığı taban hareketi olan Temerrud başlatıldı. Hareketin yönetici çevreleri, tüm Mısır'da ve özellikle Kahire'deki El-İttihadiye Sarayı önünde barışçıl gösteriler için toplanma çağrısında bulundu. Hareket ayrıca Ulusal Kurtuluş Cephesi, 6 Nisan Gençlik Hareketi ve Güçlü Mısır Partisi tarafından desteklendi.
15 Haziran'da katıldığı bir konferansta Mursi, Suriye'ye dıştan müdahale çağrısı yaptı.

27 Temmuz sabahı güvenlik güçlerinin Rabiatül Adeviyye Camii ve civar caddelerde göstericilerin üzerine gerçek mermilerle ateş açması sonucu en az 200 kişi ölmüş, yüzlerce kişi yaralanmıştır.

Mısır ordusu, 14 Ağustos sabahı göstericilere ikinci kez gerçek mermiler ile müdahalede bulundu. Başkent Kahire'de Mısır Hükûmeti'ni deviren Mısır ordusu tarafından gerçekleştirilen müdahalede, Mısır Sağlık Bakanlığı'na göre en az 149 kişi, Müslüman Kardeşler Hareketi'ne göreyse en az 2 bin kişi öldü. Bağımsız kuruluşlar tarafından ise herhangi bir açıklama yapılmadı.

18 Ağustos günü tutuklanan kişilerin cezaevine nakli sırasında gerçekleşen olayda 36 kişi öldü. Devlet kanadından "kaçmaya çalıştıkları ve bir polisi rehin aldıkları" açıklaması gelirken Müslüman Kardeşler bunu bir "katliam" olarak değerlendirdi.
19 Ağustos günü Mısır'ın Sina bölgesinde iki polis aracına saldırı düzenlendi. Olayda 24 polis öldü.

27 Temmuz ve 14 Ağustos'ta gerçekleşen her iki müdahaleye de dünya kamuoyundan kınama mesajları geldi. ABD başkanı Barack Obama, olağanüstü hâli kınadı. Türkiye cumhurbaşkanı Abdullah Gül ise 'Silahla demokrasi olmaz' çağrısı yaparak dünya kamuoyunun sessizliğini bozmasını istedi. Birleşmiş Milletler ise sadece kınama mesajı yayımӀadı.

2014 Türkiye cumhurbaşkanlığı seçimi, Türkiye'nin 12. cumhurbaşkanını belirlemek için 10 Ağustos 2014 tarihinde yapılan seçim. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde cumhurbaşkanının doğrudan halk oyuyla seçildiği ilk seçimdir.
Seçim Recep Tayyip Erdoğan'ın, 10 Ağustos 2014 tarihinde düzenlenen ilk turda cumhurbaşkanı seçilmesiyle sonlanmıştır. Seçim tarihi, Yüksek Seçim Kurulu tarafından ilk turu 10 Ağustos 2014 Pazar günü, seçimin ikinci tura kalması durumunda ise ikinci oylama 24 Ağustos 2014 Pazar günü olarak belirlendi. Yurt dışında yaşayan Türkler için bulundukları ülkede oy kullanma tarihleri ilk tur için 31 Temmuz-3 Ağustos 2014, ikinci tur seçimi ise 17-20 Ağustos 2014 olarak açıklandı.

2007 anayasa değişikliği referandumu sonucu gerçekleşen değişiklikle, Türkiye Cumhuriyeti Siyasi Tarihi'nde ilk kez bir cumhurbaşkanı doğrudan halk oylaması ile bu seçimde seçildi. Kabul edilen değişikliklerden diğerleri ise, cumhurbaşkanının görev süresinin yedi yıldan beş yıla indirilmesi ve bir kişinin en fazla iki defa bu göreve seçilebilmesiydi.
Ancak, 28 Ağustos 2007 tarihinde yedi yıllık bir dönem için Türkiye'nin 11. Cumhurbaşkanı olarak seçilen Abdullah Gül'ün görev süresi ve dolayısıyla bir sonraki seçimin tarihi, 21 Ekim 2007 tarihinde düzenlenen referandumda kabul edilen anayasa değişikliği nedeniyle tartışmalı hale gelmişti. Anayasa Mahkemesi, 15 Haziran 2012 tarihinde, Cumhuriyet Halk Partisi tarafından, 6271 sayılı kanunun bazı hükümlerinin iptali istemiyle açılan davayı esastan karara bağladı. Yüksek Mahkeme, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün görev süresinin 7 yıl olduğuna ve ikinci kez aday olabileceğine karar verdi.

Adaylar için kırk yaşını doldurmuş ve yükseköğrenim yapmış Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) üyeleri veya bu niteliklere ve milletvekili seçilme yeterliğine sahip Türk vatandaşı olma şartı arandı.
Cumhurbaşkanlığına TBMM üyeleri içinden veya Meclis dışından aday gösterilebilmesi en az yirmi milletvekilinin yazılı teklifiyle mümkün oldu. Her bir milletvekili ancak bir aday için teklifte bulunabildi.
2011 genel seçimlerinde, aldıkları geçerli oylar toplamı birlikte hesaplandığında, yüzde onu geçen siyasi partiler ortak aday gösterebildi. Her bir siyasi parti ancak bir aday için teklifte bulunabildi.
16 Haziran 2014 tarihinde Cumhuriyet Halk Partisi lideri Kemal Kılıçdaroğlu ve Milliyetçi Hareket Partisi lideri Devlet Bahçeli TBMM'de düzenledikleri ortak basın toplantısıyla Ekmeleddin İhsanoğlu'nu çatı aday olarak göstereceklerini açıkladılar.
30 Haziran 2014 tarihinde ise, Halkların Demokratik Partisi (HDP) tarafından düzenlenen basın toplantısı ile partinin cumhurbaşkanı adayının HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş olduğu açıklandı.
1 Temmuz 2014 tarihinde Adalet ve Kalkınma Partisi'nin cumhurbaşkanı adayının AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan olduğu açıklandı.

Genel oyla yapılan seçimde, geçerli oyların salt çoğunluğunu (yüzde 50+1 oy) alan aday Cumhurbaşkanı seçilmiş sayıldı. İlk oylamada bu çoğunluğun sağlanamaması hâlinde, bu oylamayı izleyen ikinci pazar günü (24 Ağustos 2014) ikinci oylamanın yapılması kararlaştırıldı. Bu oylamaya, ilk oylamada en çok oy almış olan iki adayın katılması ve geçerli oyların çoğunluğunu alan adayın Cumhurbaşkanı seçilmiş olacağı açıklandı.
İkinci oylamaya katılmaya hak kazanan adaylardan birinin ölümü veya seçilme yeterliğini kaybetmesi hâlinde, ikinci oylama, boşalan adaylığın birinci oylamadaki sıraya göre ikame edilmesi suretiyle yapılacağı ve bunların dışındaki sebeplerle boşalma olması hâlinde ikame yoluna gidilmeyeceği belirtildi.
YSK, oylamalara tek adayla gidilmesi hâlinde, oylama referandum şeklinde yapılacağını ve adayın geçerli oyların çoğunluğunu alması hâlinde Cumhurbaşkanı seçilmiş olacağını belirledi. Oylamada, adayın geçerli oyların çoğunluğunu alamaması hâlinde seçim yenilenebilecekti.
Yeni seçilen Cumhurbaşkanı göreve başlayıncaya kadar görev süresi dolan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül görevine devam etti. Cumhurbaşkanı seçilen adayın, varsa partisi ile ilişiği ve Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliği sona erdi.

Yüksek Seçim Kurulu (YSK) Başkanı Sadi Güven 6 Mayıs 2014 günü yaptığı açıklamada, Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinin 29 Haziran 2014 Pazar günü başlayacağını, aynı gün adaylık başvurularının da başlayacağını ve başvuruların 3 Temmuz 2014 Perşembe günü saat 17.00'ye kadar devam edeceğini söyledi.
Cumhurbaşkanı geçici aday listeleri 8 Temmuz 2014 Salı günü, kesin aday listeleri ise 11 Temmuz 2014 Cuma günü Resmî Gazete'de yayımlandı, kesin aday listelerinin Resmi Gazete'de yayımlanmasıyla birlikte propaganda dönemi başlamış oldu.
2 Temmuz 2014 tarihinde askıya çıkan seçmen listeleri için itiraz süresi 9 Temmuz'da sona erdi. Cumhurbaşkanı seçiminde, bir sandık bölgesindeki seçmen sayısı ise 400 olarak belirlendi. Yüksek Seçim Kurulu seçimde kullanılacak oy pusulalarında adayların fotoğraflarının yer alacağını açıkladı.
Cumhurbaşkanlığı seçiminin yurt içinde yapılacak ilk oylamasının tarihi 10 Ağustos 2014, seçimin ikinci oylamaya kalması durumunda ise bu oylamanın tarihi, ilk oylamayı izleyen ikinci pazar günü olan 24 Ağustos 2014 olarak belirlendi. 10 Ağustos 2014 tarihinde gerçekleştirilen yurt içi oy verme işleminin başlangıç ve bitiş saatleri tüm Türkiye için 08.00 ile 17.00 olarak belirlendi.
25 Temmuz 2014 Cuma günü 17.00 itibarı ile yurt dışı yerleşik Türk vatandaşları için gümrük kapılarında oy verme işlemi başladı. Oy verme işlemi 10 Ağustos 2014 tarihine kadar sürdü.

İlk kez bu seçimde uygulanmaya başlanan yurt dışında yaşayan Türk vatandaşları için bulundukları ülkelerde oy kullanma tarihleri ise, ilk oylama için 31 Temmuz - 3 Ağustos 2014, seçimin ikinci oylamaya kalması durumunda ise, 17 - 20 Ağustos 2014 olarak belirlendi. Yurt dışı oy verme süreci 31 Temmuz 2014 günü Avustralya'da yerel saat ile 8.00'da başladı.
Yurt dışında oy verme işlemleri 500'den fazla seçmenin yaşadığı 54 ülkede kurulan seçim merkezlerinde yapıldı. Yurt dışında oy kullanabilecek toplam seçmen sayısının 2 milyon 790 bin 408 kişi olduğu açıklandı. En çok seçmenin kayıtlı olduğu ülke 1 milyon 391 bin 704 kişi ile Almanya olurken, en fazla seçmenin kayıtlı olduğu seçim merkezi ise 257 bin 149 kişi ile Düsseldorf olmuştur. Düsseldorf'ta kayıtlı seçmen sayısı Türkiye'ki Amasya, Artvin, Bilecik, Erzincan, Kırşehir, Muş, Niğde, Rize, Sinop, Tunceli, Uşak gibi birçok ilin merkez ilçe ve köylerindeki seçmen sayısından fazla oldu. Yurt dışında oy kullanımı 3 Ağustos 2014 tarihinde sona erdi. Seçimlerin yaz aylarına gelmiş olmasından dolayı seçim merkezlerindeki katılım beklenenden düşük kaldı. Bazı ülkelerdeki katılım sayıları şöyle gerçekleşmiştir; Almanya'da 1 milyon 400 bin seçmenden 113 bin 606'sı, Hollanda'da ise 240 bin Türk'ten 17 bin 295'i, Belçika'da 127 bin 518 seçmenden 8 bin 66'sı, İtalya'da 13 bin seçmenden bin 30'u, Polonya'da Bin 770 seçmenden 234'ü, Yunanistan'da 10 bin kişiden 412'si, Katar'da 2 bin 212 seçmenden 308'i, Danimarka'da 30 bin seçmenden bin 60'ı, Azerbaycan'da 6 bin 305 seçmenden 947'si, Kırgızistan'da Bin 400 seçmeden 263'ü, Kazakistan'da 4 bin seçmenden 520'si oylarını kullanmışlardır. Bu rakamlar sonucunda yurt dışında oy kullananların sayısı yaklaşık olarak 232 bin olarak açıklanmıştır.

9 Ağustos 2014 tarihli toplam seçim bağışı miktarları aşağıdaki gibidir:

Cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turunda, yurt içi (normal ve cezaevleri), gümrük ve yurt dışında kayıtlı 55.692.841 seçmenden 41.283.627'si sandık başına gitti. Katılım oranının yüzde 74,13 olarak gerçekleştiği seçimlerde kullanılan oylardan 40.545.911'i (yüzde 98,21) geçerli sayılırken, 737.716'sı (yüzde 1.78'i) geçersiz sayıldı.
Aldığı 21.000.143 oyla geçerli oyların %51,79'unu elde eden Recep Tayyip Erdoğan Türkiye Cumhuriyeti'nin 12. Cumhurbaşkanı seçildi. Diğer adaylardan Ekmeleddin İhsanoğlu 15.587.720 oyla %38,44, Selahattin Demirtaş ise 3.958.048 oyla %9,76 oranında oy aldı.
81 ilden 54'ünde Recep Tayyip Erdoğan, 16'sında Ekmeleddin İhsanoğlu ve 11'inde de Selahattin Demirtaş seçimi birinci sırada bitirdi. Erdoğan yüzde 80,57 oranıyla Rize'de, İhsanoğlu yüzde 67,94 oranıyla Kırklareli'de, Demirtaş da yüzde 83,17 oranıyla Şırnak'ta en yüksek oy oranına erişti. 970 ilçeden 663'ünde Erdoğan, 230'unda İhsanoğlu ve 77'sinde Demirtaş seçimi birinci sırada bitirdi.
Yüksek Seçim Kurulu (YSK) Başkanı Sadi Güven, 15 Ağustos 2014 tarihinde düzenlediği basın toplantısıyla oyların salt çoğunluğunu alan Recep Tayyip Erdoğan'ın 12. Cumhurbaşkanı seçildiğini açıkladı ve aynı gün içinde Erdoğan'ın mazbatasını TBMM Başkanı Cemil Çiçek'e iletti.

27 Ağustos 2014'te Ankara'da düzenlenen Adalet ve Kalkınma Partisi 1. Olağanüstü Kongresi'nde, cumhurbaşkanlığına seçilen Recep Tayyip Erdoğan'ın yerine partinin genel başkanlığına Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu seçildi. Davutoğlu, ertesi gün yemin ederek cumhurbaşkanlığı görevine başlayan ve başbakanlığa sona eren Erdoğan tarafından 29 Ağustos günü hükûmeti kurmakla görevlendirildi.
Recep Tayyip Erdoğan, 28 Ağustos 2014 tarihinde Cumhurbaşkanı mazbatasını, TBMM Başkanı Cemil Çiçek'ten aldıktan sonra TBMM Genel Kurulunda yemin ederek, görevine resmen başladı. Yemin töreninin ardından Anıtkabir'i ziyaret eden Erdoğan, burada düzenlenen törenin ardından, Çankaya Köşkü'nde gerçekleştirilen devir teslim töreniyle görevi Abdullah Gül'den devraldı.
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) 25 Ağustos 2014 tarihinde, cumhurbaşkanı seçilen Recep Tayyip Erdoğan'ın, seçilmesinin ilan edilmesinden itibaren Başbakanlık ve Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanlığı'ndan istifa etmeyip bu görevleri devam ettirmesi nedeni ile etkili başvuru, adil yargılanma ile seçme ve seçilme haklarının ihlal edildiğini ileri sürerek Anayasa Mahkemesi'ne başvurdu. Anayasa Mahkemesi'nin, 9 Eylül 2014 tarihinde açıklanan kararında, başvurucuların, ihlale neden olduğunu ileri sürdükleri hususlardan mağdur olmadıklarını vurgulayarak, başvurunun diğer kabul edilebilirlik koşulları incelenmeksizin ‘kişi yönünden yetkisizlik’ nedeni ile kabul edilemez olduğuna oy birliğiyle

2015-16 ULEB EuroCup, Avrupa erkekler basketbolunun iki numaralı kupasının 14. sezonudur. Kazanan takım bir sonraki sezon EuroLeague'de mücadele eder.

Bir önceki sezonda olduğu gibi ilk aşamada 36 takım katılacak ve bu takımlar 2 konferansa ayrılacaktır.
Normal sezonda 36 takım, altışar takımlı 6 gruba ayrılır. Gruplarında ilk 4 sırayı alan takımlara EuroLeague'de Son 16'ya kalamayarak elenen 8 takımın katılımıyla Son 32 turuna geçilir.
Son 32 turunda takımlar dörder takımlı 8 gruba bölünür ve gruplarında ilk 2 sırayı alan takımlar 8'li Finaller'e kalır.
8'li Finaller her iki takımın sahasında birer maç olmak üzere 2 maç üzerinden oynanır ve bu 2 maç sonunda toplamda sayı üstünlüğüne sahip olan takım Çeyrek final'e kalır. 8'li Finaller'in ilk maçında beraberlik olması durumunda maç uzatmaya gitmez. Son 32 aşamasında gruplarını ilk sırada bitiren takımlar 8'li Finaller'de 2. maçı kendi sahalarında oynarlar.
Çeyrek final, Yarı final ve Final'de eleme formatı 8'li Finaller'deki gibidir. Ev sahipliği durumu ise Son 32 aşamasındaki sıralamaya göre belirlenir.

6 Mayıs 2015'te ULEB EuroCup'a katılma hakkı kazanmış takımların listesi yayınlandı. 8 Haziran 2015'te açıklanacağı duyurulmasına rağmen, takımlarla ilgili son liste 29 Haziran 2015'te açıklanmıştır.

Kura çekimi öncesi torbalar 8 Temmuz 2015'te açıklanmıştır. Kura çekimi 9 Temmuz 2015'te İspanya'nın Barselona kentindeki Mediapro Oditoryumu'nda gerçekleştirilmiştir.Batı Konferansı

Doğu Konferansı

2015-16 Euroleague
2015-16 EuroChallenge

EuroCup Resmi Sitesi21 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TRT Spor'da ULEB Eurocup haberleri2 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NTVSpor'da ULEB Eurocup haberleri7 Kasım 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Eurosport'ta ULEB Eurocup haberleri13 Kasım 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2015 G20 Antalya zirvesi, dünyanın en büyük 20 ekonomisini oluşturan G20 üyesi ülkelerin devlet ve hükûmet başkanlarının katıldığı yıllık olağan toplantıların onuncusu. 1 Aralık 2014'te dönem başkanlığını üstlenen Türkiye'nin ev sahipliğinde, 15-16 Kasım tarihlerinde Antalya'nın Serik ilçesinin Belek mahallesinde düzenlendi. Zirve Regnum Carya Hotel Kongre Merkezi'nde düzenlendi.
2015 G20 zirvesinin gündemine Suriye İç Savaşı, Avrupa mülteci krizi ve Irak ve Şam İslam Devleti (IŞİD) ile mücadele konuları da dahil edildi.
2014 yılında zirve, Avustralya'nın dönem başkanlığında Brisbane şehrinde düzenlendi. 1 Aralık 2015'te Türkiye ise dönem başkanlığını Çin'e devredecek ve 2016 G20 zirvesine Hangzhou şehri ev sahipliği yapacaktır.
Arjantin Devlet Başkanı Cristina Fernández de Kirchner 22 Kasım 2015'te yapılacak genel seçimler nedeniyle zirveye katılamayacağını, Dışişleri Bakanı Héctor Timerman'ın Arjantin'ı temsil edeceğini açıkladı. Ayrıca, 13 Kasım 2015'te Paris saldırıları sonrası François Hollande G20 için yapacağı ziyareti iptal etti.
Antalya Serik ilçesi Kadriye-Belek Turizm Bölgesi'nde özel güvenlik bölgesi olarak belirlenen oteller bölgesinde 13300 katılımcı delegenin katılımı ile gerçekleştirilen zirvede aktif olarak 13700 polis ile 1800 aracın görevlendirildiği olağanüstü güvenlik önlemleri alınmıştır.

Zirveye 24 lider katıldı.

Resmî site5 Şubat 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2016-18 Türkiye tasfiyeleri, Türkiye hükûmetinin 15 Temmuz'daki darbe girişimi sonrasında başlatılan tasfiye silsilesi. Darbe girişimine karıştığı iddia edilen askerlerin hızlıca yakalanmasının ardından tutuklamalar, Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarını ve bunun yanı sıra devlet memurları ile özel işletmecileri de kapsayacak şekilde genişleyip büyüdü. İktidarın darbe girişiminden sorumlu tuttuğu Gülen Hareketi mensuplarının tasfiyesiyle başlayan süreç, bu hareketin hem darbe girişiminde aktif olarak yer almayan hem de girişimin farkında olmayan takipçilerini etkiledi. İlerleyen aylarda tasfiye süreci Türkiye'deki laik ve İslamcı siyasi çevreler arasındaki iktidar mücadelesini yansıtacak bir hâle geldi.
Darbeden sonraki ilk haftada on binlerce asker ve devlet memuru tasfiye edildi. Önlenen darbenin sonraki günü olan 16 Temmuz'da 2.745 hakim hızlıca görevden uzaklaştırılarak göz altına alındı. Bunu 100.000'den fazla yetkilinin görevden alınması, gözaltına maruz kalması veya yetkilerinin askıya alınması takip etti. İlan edilen olağanüstü hâl şartları ile birlikte AK Parti, kanun hükmünde kararnameler yayımlayarak kamuda görevden almaları sürdürdü. Kasım'ın başında sayı 110.000'e ulaşırken ay sonuna doğru 125.000'i geçti. Ocak 2017'ye gelindiğinde toplam 135.000'in üzerinde kişi ihraç edilmiş oldu, bir sonraki ay sayı hemen hemen 140.000'i buldu.
Tasfiyeler, darbecilerle ilişkili görülen çeşitli televizyon kanalları ile gazetelerinin kapatılmasının ardından genişletilerek muhalif olarak nitelenen birçok gazetecinin tutuklanması ve Nisan 2017'den bu yana Vikipedi'nin engellenmesiyle devam etti. Eylül 2016'dan beri tasfiyeler, olağanüstü hâl koşullarıyla birlikte PKK ile ilişkisi olduğu düşünülen kişileri de kapsar hâle geldi. 12.000 öğretmen ve 24 seçilmiş belediye başkanı, henüz kanıtlanmamış PKK ile ilişkili terörizm suçlamaları yüzünden görevden alındı. Ancak bir süre sonra PKK ile ilişkisi olduğu düşünülerek açığa alınan öğretmenlerden 9 bin 474'ü görevine iade edildi.
Darbe şüphesi kapsamında general düzeyinde gözaltına alınan 133 askerden 126'sına tutuklama kararı verilmiştir. Tutuklanan veya gözaltına alınan generallerin bazıları şunlardır:

Orgeneral

Hava Orgeneral

Korgeneral

Hava Korgeneral

Tümgeneral

Hasan Nevzat Taşdeler
Hava Tümgeneral

Tümamiral

Tuğgeneral

Tuğamiral

Yargılamalar sonucu korgeneraller Yıldırım Güvenç, Erdal Öztürk, İbrahim Yılmaz ve İlyas Bozkurt beraat etmiş/tahliye olmuştur.

Ağustos 2019 kayyım atamaları
Türkiye'de tutuklanan gazeteciler listesi

2016 Avrupa Futbol Şampiyonası ya da İngilizce kısaltması olarak Euro 2016, UEFA tarafından düzenlenen 15. Avrupa Futbol Şampiyonası'dır. Fransa'nın ev sahipliği yaptığı turnuva 10 Haziran - 10 Temmuz 2016 tarihleri arasında gerçekleşmiştir.  Avrupa Futbol Şampiyonası'nı Portekiz kazanmıştır.
1996'dan bu yana 16 takımla oynanan Avrupa Futbol Şampiyonası, bu turnuvada ilk kez 24 takımla oynanacaktır. Bu yeni düzende, finallere kalan takımlar dörderli altı gruba dağılacak, grup aşamasından sonra üç turda final aşamasına gelinecektir. Turnuvaya katılan 24 takım, 19'unun eleme gruplarında gerekli sırayı elde etmesiyle - elemlerde gruplarını ilk iki sırada bitiren takımlar ve en iyi üçüncü takım dördü eleme gruplarının ardından oynadığı baraj maçlarında rakiplerine üstünlük sağlamasıyla ve Fransa'nın da ev sahibi olarak doğrudan katılmasıyla oluşmuştur.
Turnuvaya ev sahipliği yapacak olan ülke 28 Mayıs 2010'da İtalya, Türkiye ve Fransa arasından seçilmiş ve Fransa finalde Türkiye'yi bir oy farkla geçerek turnuvayı düzenleme hakkını elde etmiştir. Turnuvada maçlar 10 şehirdeki 10 farklı stadyumda oynanacaktır. Bunlar: Bordeaux, Lens, Lille, Lyon, Marsilya, Nice, Paris, Saint-Denis, Saint-Étienne ve Toulouse'tur. Fransa bu turnuvaya 1960'taki açılış turnuvası ve 1984 finallerinden sonra ikinci kez ev sahipliği yapacaktır. Ev sahibi Fransa 1984'te ve 2000'de bu turnuvayı kazanmayı başarmıştır.
Şampiyonayı kazanan takım olan Portekiz, 2017 yılında Rusya'da düzenlenecek olan FIFA Konfederasyonlar Kupası'nda Avrupa'yı temsil etti.

2016 Avrupa Futbol Şampiyonası'na ev sahipliği yapacak ülke, 28 Mayıs 2010 günü İsviçre'nin Cenevre kentinde yapılan 2 aşamalı oylama sonucunda belirlendi.

1.Tur

 Fransa (43 Oy)
 Türkiye (38 Oy)
 İtalya (25 Oy, Elendi)
2.Tur

 Fransa (7 Oy, Kazandı)
 Türkiye (6 Oy)

 Norveç ve  İsveç
 İskoçya ve  Galler
 İrlanda
 Rusya

Takımların eşleşmelerinin belirlendiği kura çekimleri, 23 Şubat 2014 tarihinde ev sahibi Fransa'nın Nice şehrinde yapılmıştır.
Ev sahibi Fransa turnuvaya direkt katılım hakkına sahip olduğu için elemelerde yer almamış, 53 takım elemelerde turnuvaya katılma hakkı aramıştır. Kura çekimlerinde takımlar, 2013 UEFA millî takımlar sıralaması'na göre 9 gruba ayrılmıştır.
Eleme süreci 7 Eylül 2014 tarihinde başlamış ve 17 Kasım 2015'te tamamlanmıştır. Elemeler 6 takımlı 8 grup ve 5 takımlı 1 grup olmak üzere 9 grupta yapılmıştır. Gruplarında ilk 2 sırayı alan 18 millî takım ile üçüncüler arasında en iyi performansı gösteren bir millî takım grup maçları sonunda 2016 Avrupa Futbol Şampiyonası'na direkt katılmaya hak kazanmıştır. Sekiz grup üçüncüsünün çift maçlı eleme usulü ile yaptığı play-off maçları ile de turnuvaya katılan son dört millî takım daha belirlenmiştir.

Not 1:  Çekya, 1960-1992 arası  Çekoslovakya olarak turnuvaya katılmıştır.
Not 2:  Rusya, 1960-1988 arası  Sovyetler Birliği , 1992'de  BDT olarak turnuvaya katılmıştır.

2016 Avrupa Futbol Şampiyonası finalleri kura çekimi, 12 Aralık 2015 tarihinde Paris'teki Palais des Congrès de la Porte Maillot kongre merkezinde yapılmıştır. Finallere katılmaya hak kazanan 24 takım, 2015 UEFA millî takımlar sıralamasına göre 4 torbaya ayrıldı ve 6 gruba yerleştirildi.
Takımların sınıflandırma torbaları 14 Ekim 2015 tarihinde UEFA tarafından açıklanmıştır.

Şampiyona finallerinin yapılacağı stadyumlar:

Not: Stadyum kapasiteleri, 2016 Avrupa Futbol Şampiyonası için belirlenen rakamlar olup toplam kapasitesini göstermez.

Şampiyona ilk kez 24 takımın katılımı ile gerçekleştirilecektir. Grup aşamasında takımlar dörderli 6 grupta mücadele edecektir. Gruplarını ilk 2 sırada tamamlayan 12 takım ve 3. sırada tamamlayan takımların arasından en iyi 4 takım eleme aşamasına (Son 16) katılacaktır.

Gruplarda iki veya daha fazla takımın puan eşitliği durumunda sırasıyla aşağıdaki kriterler uygulanır.

Takımların kendi arasındaki maçlarda aldıkları puan
Takımların kendi arasındaki maçlarda gol farkı
Takımların kendi arasındaki maçlarda atılan gol sayısı
1-3 kriterler uygulanmasına rağmen iki takım arasında hala eşitlik varsa, 1-3 kriterler iki takım arasında yeniden uygulanır. Hala eşitlik varsa, 5-9 kriterler uygulanır.
Gruptaki gol farkı
Gruptaki atılan gol sayısı
Eğer sadece iki takım arasında eşitlik varsa ve bu takımlar grupta son maçta karşılaşmışsa bu takımlar arasında penaltı atışları yapılır.
Fair-play puanı (sarı kart 1 puan, kırmızı kart 3 puan, sarı + kırmızı kart 4 puan)
2015 UEFA millî takımlar sıralaması
En iyi dört grup üçüncüsünün belirlenmesinde sırasıyla aşağıdaki kriterler uygulanır.

Puan
Gol averajı
Atılan gol sayısı
Fair-play puanı
2015 UEFA millî takımlar sıralaması

2016 Avrupa Futbol Şampiyonası'na katılacak 24 takımın kadrolarında üçü kaleci olmak şartıyla 23 oyuncu olması gerekir.
Takımların kadrolarını duyurmak için turnuvanın ilk maçından 10 gün öncesi olan 31 Mayıs 2016'a kadar süreleri vardır. Takımlar kadrolarını açıkladıktan sonra sakatlık, hastalık gibi nedenlerle kadrolarında değişiklik yapmak isterlerse, turnuvada yapacakları ilk maçtan önce takım doktoru ve UEFA Medikal Komitesi'nden bir doktorun oyuncunun yaşadığı sorunun değişiklik gerektirdiğine ve kadroya dâhil edilecek oyuncunun turnuvada oynayabilecek düzeyde sağlıklı olduğuna dair raporu doğrultusunda yapabilirler.

15 Aralık 2015 tarihinde UEFA, Euro 2016 için görev yapacak on sekiz hakemi duyurmuştur. Yardımcı hakemler, dördüncü hakem, ilave yardımcı hakemler ve yedek hakem de dahil olmak üzere görev yapacak hakemlerin tam listesi 1 Mart 2016 tarihinde açıklandı.
Macar hakem Viktor Kassai, Fransa ve Romanya arasındaki açılış maçında görev yapmak üzere seçilmiştir.

Turnuva takvmi UEFA tarafından 25 Nisan 2014 tarihinde açıklanmıştır. Tüm saatler yerel OAYS (UTC+2) şeklindedir. (Türkiye için +1 saat)

16 takımın katıldığı ve maçların tek maçlı eleme sistemi ile oynandığı bölümdür. Gerektiğinde uzatma süresi ve penaltı vuruşlarıyla galip gelen takım belirlenir. Maçlar, 25 Haziran - 10 Temmuz 2016 tarihleri arasında oynanacaktır.
Not: 1984'ten beri 3.lük maçı yapılmamaktadır.

6 gol

3 gol

2 gol

1 gol

1 kendi kalesine

4 asist

3 asist

2 asist

1 asist

(Fransızca) Fransa Futbol Federasyonu Euro 2016 Resmi Sayfası11 Haziran 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(İngilizce) UEFA Euro 2016 Resmi Sayfası4 Mart 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2017-18 EuroCup sezonu ya da sponspor adıyla 7DAYS EuroCup, Euroleague Basketball tarafından düzenlenen EuroCup turnuvasının 16.sezonudur. ULEB Cup'un EuroCup'a dahil olmasının ardından onunucu sezonu olması birlikte 7DAYS sponsorluğundaki ikinci sezonudur. Turnuva şampiyonu Darüşşafaka olmuştur ve 2018-19 EuroLeague'e katılma hakkı kazanmıştır.

2017-18 sezonunda, turnuvanın formatında değişiklik yapılmadı 2016-17 Eurocup'daki format geçerliğini sürdürülmesine karar verildi. Normal sezonda altılı dört gruptan oluşacağı ve lig usulü formatında olmuştur. Gruplarında ilk dört sıradaki takımlar ikinci tura yükselmiştir. İkinci turda dörtlerli dört grup oluşturacak. Lig usulü formatında oynanacak maçlarda gruplarında ilk ikideki takımlar çeyrek finale yükselmiştir. Çeyrek final, yarı final ve final maçları üç maç üzerinden oynanmıştır.

Takvim;

Kura Çekimi 6 Temmuz 2017 tarihinde Barselona'da Mediapro Auditorium gerçekleştirildi. 24 takım, son 3 senede aldığı başarılarına baz alınıp oluşturulan EuroLeague Kulüp Sıralamalarına göre altı torbada yer aldı ve aynı ülkenin takımları birbiriyle eşleşmeyecek şekilde ayarlandı. Bununla birlikte bölgesel lig olan Adriatic League takımları tek bir ülke takımları olarak kabul edilmiştir.

Her grupta 6 takım vardır. Takımlar, lig usulü uygumasıyla deplasmanda ve kendi evinde olmak üzerinde iki kez karşılaşmıştır. İlk 4 takım bir üst tura yükselir.

Her grupta 4 takım vardır. Takımlar, lig usulü uygumasıyla deplasmanda ve kendi evinde olmak üzerinde iki kez karşılaşmıştır.

Çeyrek finalin ilk maçları 6 Mart, ikinci maçları ise 9 Mart tarihlerinde oynanacak, üçüncü maça kalan karşılaşmalar ise 12 Mart tarihinde oynanmıştır.

ilk maçları 20 Mart, ikinci maçları ise 23 Mart tarihlerinde oynanmıştır, üçüncü maça kalan karşılaşmalar ise 28 Mart tarihinde oynanmıştır.

Final karşılaşmasının ilk maçı 10 Nisan, ikinci maçı ise 13 Mart tarihlerinde oynanmıştır.

2017-18 Basketbol Şampiyonlar Ligi
2017-18 FIBA Europe Cup
2017-18 EuroLeague

2017 Türkiye anayasa değişikliği referandumu, 16 Nisan 2017'de gerçekleşen halk oylamasıdır. Seçmenler, mevcut Türkiye Anayasası'nın 18 maddesi üzerindeki değişikliklerini oyladı. Hükûmetteki Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) ve kurucularından Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından desteklenen madde değişiklikleriyle ilgili tartışmalar uzun süre devam ettikten sonra muhalefetteki Milliyetçi Hareket Partisi'nin (MHP) desteğiyle birlikte meclisten geçerek halk oylaması kararı alındı. Değişiklik paketi, yürürlükteki parlamenter sistemin kaldırılarak yerine başkanlık sisteminin getirilmesini, başbakanlık makamının ortadan kaldırılmasını, meclisteki vekil sayısının 550'den 600'e çıkarılmasını ve Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun (HSYK) yapısında değişiklikler yapılmasını içermektedir.
Anayasa değişikliği teklifi ilk olarak AK Parti tarafından 2011 genel seçimlerinin hemen peşine duyuruldu ancak meclisteki tüm partilerden oluşan anayasa komisyonunun fikir birliğine ulaşamaması üzerine geri çekildi. 2014 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Recep Tayyip Erdoğan'ın cumhurbaşkanı koltuğuna oturmasıyla birlikte başkanlık sistemine geçiş tartışmaları hız kazanarak daha çok gündeme geldi ve hem Haziran 2015 genel seçimlerinde hem de Kasım 2015 genel seçimlerinde AK Parti'nin en önemli seçim politikalarından biri oldu. Mayıs 2016'da başbakanlığı ortadan kaldıracak anayasal değişiklik konusunda Erdoğan'la anlaşmazlıklar yaşayan Ahmet Davutoğlu görevden istifa ederek yerine en önemli gündeminin anayasa değişikliği olduğunu söyleyen Binali Yıldırım geldi. Geçmişte birçok kez başkanlık sistemine karşı olduğunu dile getiren MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Ekim 2016'da değişiklik teklifini meclise getirmesi için hükûmete çağrı yaptı ve süreçte iş birliği içinde olabileceklerini duyurdu. Bir aylık görüşmelerin ardından Aralık'ta teklif üzerinde anlaşmaya varan AK Parti ve MHP, böylece önerinin referanduma sunulması için gerekli olan meclis onayı sürecini başlattı.
20 Ocak 2017'de beşte üç oy sayısı 330'u aşarak 339 oy toplayan anayasa değişikliği teklifi meclisten geçerek referandum kararı verildi. Ana muhalefetteki Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), oylamalar sırasında gizli oy kullanılması gerekirken açık oy kullanılması gibi çeşitli usulsüzlükler yaşandığını belirtti.

Başkanlık sistemi, 2005'te Adalet Bakanı Cemil Çiçek tarafından önerildi ve Başbakan Erdoğan tarafından desteklendi. Bu süre zarfından sonra başkanlık sistemine geçiş Adalet ve Kalkınma Partisi liderleri tarafından "yeni anayasa" ile birlikte birçok kez açık bir şekilde dile getirildi. Ekim 2016'da partinin Genel Başkan Yardımcısı Hayati Yazıcı, Nisan 2017'nin değişiklik için referandum tarihi olacağını açıkladı. Kasım 2016'da AK Parti, getirmeyi istediği sistemin adının başkanlık sistemi değil cumhurbaşkanlığı sistemi adıyla anılacağını duyurdu. Bunun üzerine değişiklik teklifinin destekçisi olan hükûmete yakın medya, kullanmakta olduğu başkanlık sistemi adını terk ederek cumhurbaşkanlığı sistemi adını kullanmaya başladı.

10 Aralık 2016'da AK Parti ile MHP, 21 maddelik anayasa değişikliği önerisi üzerinde görüşmek için bir araya geldi ve referanduma gidilmesi için gerekli olan meclis onayı sürecine geçmek için milletvekillerinden imza toplamaya başladı. Komisyon görüşmelerinden sonra iptal edilen üç maddeyi de içeren tüm değişiklik teklifiyle ilgili detaylar aşağıda listelenmiştir:

AK Parti'nin 316 milletvekili tarafından imzalandıktan sonra 21 maddelik anayasa değişiklik teklifi Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanına gönderildi ve daha sonra Meclis Anayasa Komisyonunda görüşmelere başlandı. AK Parti milletvekili Mustafa Şentop'un başında olduğu komisyonun çalışmaları, planlanan tarihten bir ay önce, Aralık 2016'da, başladı. 25 üyesi bulunan Meclis Anayasa Komisyonundaki dağılım, partilerin meclisteki koltuk sayısı baz alınarak ortaya çıkmıştı ve 15 üye AK Parti'den, beş üye CHP'den, üç üye HDP'den ve iki üye MHP'dendi. Komisyonda çoğunluğa değişiklik teklifini öneren AK Parti sahip olduğu için basındaki eleştirmenler değişiklik paketinin görüşmelerinden hemen hemen hiç sürpriz beklemiyordu. Görüşmeler sırasında yüksek olan gerginlik yüzünden zaman zaman milletvekilleri arasında fiziksel kavgalar yaşandı.
Meclis Anayasa Komisyonu, önerilen tüm değişiklikleri meclis onayına sunmadan önce değiştirme veya reddetme yetkisine sahipti. Komisyon bazı önerilerde küçük değişiklikler yaptı, örneğin ilk taslakta 12 olarak geçen Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üye sayısını 13 olarak değiştirdi. Önerilen 21 maddeden üç maddenin tekliften çıkarılmasına karar vererek önerilen madde sayısını 18'e düşürdü. Mecliste herhangi bir nedenle sandalyesi boşalan milletvekilinin yerine başka bir milletvekilinin geçmesini öngören "yedek milletvekilliği" statüsünü içeren beşinci öneri, komisyonun çalışma usulüne ilişkin tartışmalar eşliğinde değişiklik teklifinden çıkarıldı. AK Parti milletvekilleri, mecliste koltuk edinmeye çalışan kişiler tarafından tehdit edileceklerini ve can güvenliklerinin tehlikeye gireceğini belirtince değişiklik tekliften çıktı. Beşinci maddeye ek olarak cumhurbaşkanına üst düzey kamu görevlileri atamalarına ilişkin usul ve esasları belirleme hakkına veren 14. madde ile cumhurbaşkanına merkezi idare kapsamındaki kamu kurum ve kuruluşlarının kuruluş, görev, yetki ve sorumluklarını düzenleme hakkını veren 15. madde de reddedildi.
30 Aralık'ta komisyon çalışmalarını tamamladı ve sonuç olarak 21 değişiklikten üçü tekliften çıkarıldı.

Meclis Anayasa Komisyonundaki görüşmelerin tamamlanmasının ardından 18 maddelik değişik teklifi oylamaları için meclis oylaması süreci başladı. Teklifin referanduma sunulması için beşte üç oy çokluğu olan 330 oyu, doğrudan uygulamaya geçmesi için üçte iki oy çokluğu olan 367 oyu alması gerekmekteydi. AK Parti yetkilileri, oylamalar öncesinde 367 barajı geçilse dahi halk oylaması yapılmaksızın değişikliklerin uygulanmayacağını bildirmişti.
Meclis, önerilen değişikliklerin oylamasını iki turda tamamladı. İlk tur değişikliklerin yeterli desteği alıp almayacağının bir göstergesi olarak kabul edildi ve tüm partiler değişikliklerle ilgili olarak genel kurulda söz alarak fikirlerini sundu. İkinci turda ise partiler değişiklikle ilgili açıklamalar yapmadı. Turlardan ikincisinin sonucu değişiklik teklifinin referanduma gidip gitmeyeceği ya da doğrudan uygulamaya konulacağı konusunda belirleyici oldu. Baraj konusunda aynı sayılar korunmakla birlikte ikinci turdan 330'un altında onay çıkması hâlinde değişiklik teklifi meclisten geçmemiş olacaktı.
Toplam koltuk sayısı 550 olan Türkiye Büyük Millet Meclisinde 537 milletvekili oylamaya katıldı. Halkların Demokratik Partisi'nin (HDP) 11 milletvekili henüz kanıtlanmamış terörizm suçlamalarından dolayı tutuklu olduğu için oylamalarda yer alamadı, tutuklu milletvekilleri anayasa görüşmelerinin iç tüzüğe aykırı olduğunu bildirerek durdurulmasını isterken geriye kalan 48 HDP'li milletvekili ise oylamaları boykot etti. Meclis Başkanı İsmail Kahraman ise hastaneye kaldırıldığı için oy kullanamadı, yerine geçici başkanlık eden Ahmet Aydın ise meclis başkanlarının oylamaları katılmaması kuralı nedeniyle oy veremedi.
Toplamda 537 milletvekili oylamaya katılabilecekti ve bunlardan 315'i AK Parti'den, 133'ü CHP'den, 48'i HDP'den ve 39'u MHP'dendi; bunlara ek olarak iki bağımsız vekil bulunmaktaydı. MHP milletvekillerinden 6 kişi değişiklik teklifine karşı olduklarını belirterek 'Hayır' diyeceklerini açık bir şekilde duyurunca 'Evet' oyunun fire olmaksızın 348 olması tahmin edildi. CHP'nin 133 milletvekili ile iki bağımsız vekil Aylin Nazlıaka ve Ümit Özdağ da oylamada 'Hayır' diyeceğini açıkladı. HDP ise oylamayı boykot etti.

Meclis oylaması 9 Ocak'ta başladı ve oylamanın ilk turu 15 Ocak'ta tamamlandı. Değişikliğe karşı olan milletvekilleri, ara verilmeksizin aynı gün içinde birden çok maddenin oylandığına dikkat çekerek acelecilik olarak nitelendirdikleri bu durumu eleştirdi. Oylamalara usulsüzlük tartışmaları gölge düşürdü; CHP milletvekilleri, AK Parti yönetiminin hangi oyu kullanacağı belirsiz olan kendi milletvekillerini 'Evet' oyuna zorlamak için yasalar tarafından izin verilmediği hâlde açık oy kullanımını şart koştuğunu ifade ederek oylama sırasında açık oy kullanan AK Parti milletvekillerinin fotoğraf ve videolarını çekti. AK Parti milletvekilleri, kendilerini açık oy kullanırken görüntüleyen kişilere tepki gösterdi ve bu yüzden hükûmet ile muhalefet vekilleri arasında zaten yaşanan sözlü tartışmalar zaman zaman fiziki kavgaya dönüştü. CHP'li vekil Fatma Kaplan Hürriyet, AK Parti Grup Başkanvekili Mustafa Elitaş ile Başbakan Binali Yıldırım'ı açık oy kullanırken görüntülediği için AK Parti milletvekilleri tarafından darp edildi. Bazı milletvekilleri fiziki kavgalar sonucunda hastaneye kaldırılırken tartışmalar sırasında meclis kürsüsünde yer alan €15.000 değerindeki bir mikrofon kayboldu. Oylamanın ikinci turu ise 20 Ocak'ta tamamlandı ve teklifin tüm maddeleri meclisten geçti. Onaylanan değişikliği yürürlüğü koymak için yapılan nihai oylama referandum sınırı olan 330'u geçerek 339 oyla kabul edildi ancak doğrudan yürürlüğe girmesi için gerek olan 367 barajının altında kaldı.

2017 Türkiye anayasa değişikliği referandumunun kampanya çalışmaları için çalışmalar, teklif meclis onayından geçtikten hemen sonra başladı. Ancak devam eden olağanüstü hâl koşullarında referandum yapılıp yapılamayacağına dair tartışmalar ortaya çıktı; olağanüstü hâlin referandumdan önce kaldırılacağı hükûmet tarafından dile getirilse de bu gerçekleşmedi. Ayrıca önceki yıl peş peşe gerçekleşen ve yüzlerce kişinin ölümüne sebep olan bombalı saldırılar yüzünden mitinglerde güvenliğin sağlanmasına yönelik kaygılar dile getirildi.
Kampanyalar kapsamında teklifin destekçisi ve AK Parti'nin kurucularından Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın kırk şehirde 'evet' oyu toplamak için miting yapacağı ve mitinglerin ana mesajının, CHP'nin argümanına tepki olarak gelişen "Rejim değil sistemin değişiyor." olacağı açıklandı. Erdoğan'ın yanı sıra

2023 Avrupa Kadınlar Voleybol Şampiyonası, Avrupa Kadınlar Voleybol Şampiyonası'nın 33. turnuvasıdır. Belçika, İtalya, Estonya ve Almanya'nın ev sahipliğinde oynanan turnuvada 24 takım mücadele etmiş, şampiyonluğu Türkiye kadın millî voleybol takımı kazanmıştır. Turnuvanın rüya takımı oylama ile belirlenmiştir.

Kura çekimi Ulusal Federasyonların sıralanması ile birleştirilerek aşağıdaki şekilde gerçekleştirilmiştir:

4 organizasyonun ortakları ön eleme gruplarında yer aldı. A havuzunda Belçika, B havuzunda İtalya, C havuzunda Almanya ve D havuzunda Estonya.
Bir önceki turnuvanın finalistleri farklı ön eleme gruplarında yer aldıkları için İtalya Sırbistan ile eşleşemedi.
Organizatörler kendi gruplarına katılmak üzere bir takım seçebildi; sonuç olarak Slovenya A Havuzunda Belçika'ya, Romanya B Havuzunda İtalya'ya, Azerbaycan C Havuzunda Almanya'ya ve Finlandiya D Havuzunda Estonya'ya katıldı.
CEV Milli Takım sıralama listesine göre, kalan 16 takım, ön eleme turu sayısına eşit sayıda kupada azalan sırayla seri başı oldu.

Kura çekimi
Kura çekimi 16 Kasım 2022 tarihinde İtalya'nın Napoli kentinde gerçekleştirilmiştir.

Kazanılan maç sayısı
Maç puanları
Set oranları
Puan oranları
İki takım arasında puan oranına göre eşitlik devam ediyorsa, öncelik aralarındaki maçı kazanan takıma verilecektir. Puan eşitliği üç veya daha fazla takım arasında olduğunda, bu takımların sadece birbirlerine rakip oldukları maçlar dikkate alınarak 1, 2, 3 ve 4. puanlar açısından yeni bir sınıflandırma yapılacaktır.
3-0 veya 3-1 kazanılan maç: Kazanan için 3 maç puanı, kaybeden için 0 maç puanı
3-2 kazanılan maç: Kazanan için 2 maç puanı, kaybeden için 1 maç puanı

Ön eleme aşamasında gruplardaki takımlar birbirleri ile birer kez karşılaşacak,
Gruplarını ilk 4 sırada bitiren takımlar final turuna yükselecektir.
Tüm saatler Türkiye Saati (UTC+03.00) şeklindedir.

2023 Avrupa Erkekler Voleybol Şampiyonası
2023 FIVB Kadınlar Voleybol Olimpiyat Eleme Turnuvaları
2023 FIVB Erkekler Voleybol Olimpiyat Eleme Turnuvaları

Resmî site 
Resmî internet sitesi 25 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2023 FIVB Kadınlar Voleybol Milletler Ligi, her yıl düzenlenen uluslararası bir kadın voleybol turnuvası olan FIVB Kadınlar Voleybol Milletler Ligi'nin beşinci edisyonu olarak kayıtlara geçti. Müsabaka 30 Mayıs - 16 Temmuz 2023 tarihleri arasında düzenlendi ve final turu Amerika Birleşik Devletleri'nin Teksas eyaletine bağlı Arlington kentindeki College Park Center'da gerçekleştirildi.
Belçika, 2022 Milletler Ligi ve 2022 Challenger Kupası sonuçlarının ardından bu turnuvada yerini ilk kez mücadele eden Hırvatistan'a bıraktı.
Finalde Çin'i 3-1'lik skorla mağlup eden Türkiye ilk şampiyonluğunu kazanırken, turnuvada ilk kez final oynama başarısı gösteren Çin gümüş madalyanın sahibi oldu. Turnuvadaki ilk madalyasını kazanan Polonya, üçüncülük maçında ev sahibi ABD'yi 3-2'lik skorla mağlup ederek bronz madalyayı aldı. Türkiye'den Melissa Vargas turnuvanın MVP'si seçildi.
Turnuvayı puansız tamamlayan Güney Kore'nin çekirdek takım olmasından dolayı ligden düşmemesiyle en alt sıradaki değişken takım olan Hırvatistan, Challenger Kupası'na düşen ülke oldu.

On altı takım yarışmaya katılmaya hak kazandı. Bunlardan on biri küme düşme tehlikesi olmayan çekirdek takımlar olarak nitelendirildi. Diğer beş takım ise turnuvadan küme düşebilecek değişken takımlar olarak seçildi. Hırvatistan, 2022 Challenger Kupası'nı kazandıktan sonra Belçika'nın yerini aldı.

Bu aşamada 16 takım sekizer takımlık iki grup halinde yarışacak ve üç hafta boyunca sürecek karşılaşmaların ardından puan sıralamasında ilk sekizde yer alan takımlar finallerde mücadele etme hakkı kazanacaktır.

VNL Finallerinde, finallere ev sahipliği yapan Amerika Birleşik Devletleri ile birlikte en güçlü yedi takım doğrudan dört çeyrek final, iki yarı final ve bronz ve altın madalya maçları olmak üzere toplam sekiz maçtan oluşan eleme aşamasına geçecektir.
Sekizli final doğrudan eleme formülü:

1. sıradaki takım 8. sıradaki takıma, 2. sıradaki takım 7. sıradaki takıma, 3. sıradaki takım 6. sıradaki takıma, 4. sıradaki takım 5. sıradaki takıma karşı çeyrek final maçı oynayacaktır.
Etkinliğe ev sahipliği yapan ülkenin millî takımı final turuna katılmayı garantileyecektir. Ev sahibi ülke ön eleme turunu ilk sekizde bitiremezse, sekizinci sıradaki takımın yerine geçecek ve sekizinci seri başı olarak oynayacaktır.

Tüm grup maçlarının programı 11 Kasım 2022'de yayınlandı.

Toplam galibiyet sayısı (kazanılan maçlar, kaybedilen maçlar)
Bir beraberlik durumunda, ilk sırada aşağıdaki eşitlik bozucu durum geçerli olacaktır: Takımlar, maç başına kazanılan en yüksek puanla aşağıdaki gibi sıralanacaktır:
3-0 veya 3-1 ile kazanılan maç: kazanan için 3 puan, kaybeden için 0 puan
3-2 kazanılan maç: kazanan için 2 puan, kaybeden için 1 puan
Hükmen mağlup sayılan maç: kazanan için 3 puan, kaybeden için 0 puan (0-25, 0-25, 0-25)
Kazanılan galibiyet ve puanları inceledikten sonra takımlar hala berabereyse FIVB beraberliği bozmak için sonuçları aşağıdaki sırayla inceleyecektir:
Set katsayısı: İki veya daha fazla takım kazanılan puan sayısında eşitse ilgili takımlar kazanılan tüm setlerin kaybedilen tüm setlerin sayısına bölünmesinden elde edilen katsayıya göre sıralanırlar.
Puan katsayısı: Eğer eşitlik belirlenen sayıya göre devam ederse takımlar tüm setlerde kaybedilen toplam puanların aldığı tüm puanların bölünmesinden elde edilen katsayıya göre sıralanırlar.
Eğer eşitlik puan sırasına göre devam ederse, berabere kalan takımlar arasında lig Usulü aşama maçını kazanan takımı temel alır. Eşitlik puanı üç veya daha fazla takım arasında olduğunda ise bu takımlar sadece söz konusu takımları içeren maçları dikkate alarak sıralanırlar.

Tüm saatler Türkiye Saati ile gösterilmiştir.

Tüm saatler Türkiye Saati ile gösterilmiştir.

2023 FIVB Voleybol Erkekler Milletler Ligi
2023 FIVB Kadınlar Voleybol Challenger Kupası

Uluslararası Voleybol Federasyonu 2 Temmuz 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Resmî web sitesi
2023 FIVB Voleybol Milletler Ligi 8 Aralık 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Resmî yarışma web sitesi

Paris 2024 Yaz Olimpiyatları elemelerinde mücadele edecek takımlar için; Çin, Japonya ve Polonya turnuvaya ev sahipliği yapmıştır. Kadın Voleybol Mili Takımları statüye göre; Çin A Grubu'nda, Japonya B Grubu'nda, Polonya C Grubu'nda yer almıştır. Karşılaşmalar 16-24 Eylül 2023 tarihlerinde oynanmıştır. 2023 FIVB Kadınlar Voleybol Olimpiyat Eleme Turnuvaları'nda mücadele edecek 24 takım, 8'erli 3 gruba ayrılacak, gruplarda oynanan karşılaşmaların ardından gruplarını ilk iki sırada tamamlayacak ülkeler, Paris 2024 Yaz Olimpiyatları’na katılma hakkı elde etmiştir.
Dört yılda bir yapılan ve son olarak 2019 yılında yapılan FIVB Dünya Kupası organizasyonu bu yıl ise farklı bir şekilde gerçekleştirilmiştir. Ev sahipliği yapan Japonya'da oynanan maçlar aynı zamanda FIVB Dünya Kupası Organizasyonu özelliği de taşımaktadır. Japonya'da düzenlenen turnuvanın birincisi olan Türkiye kadın millî voleybol takımı aynı zamanda Dünya Kupası Şampiyonu olma unvanını da kazanmış oldu.

Eleme sistemine göre yirmi dört takım, sekiz takımdan oluşan üç havuza yerleştirildi.
FIVB, her havuzun ilk sırası için üç ev sahibinin hakkını saklı tuttu; en üst sıradaki ev sahibi takım A havuzuna, orta sıradaki ev sahibi takım B havuzuna ve son sıradaki ev sahibi takım C havuzuna tahsis edildi. Geriye kalan yirmi bir takım, 1 Ocak 2023 FIVB Kadınlar Dünya Sıralamasına göre üç takımdan oluşan yedi torbaya dağıtıldı. Kura sırası serpantin sistemiyle uygulandı.
Çift sayı pozisyonundaki takımlar (Pota 1, Torba 3, Torba 5, Torba 7) kura çekimi yapıldı ve ardından C havuzundan başlayarak A havuzuna doğru sıralandı. Tek sayı pozisyonundaki takımlar (Pota 2, Torba 4, Torba) 6) çekildi ve A havuzundan C havuzuna doğru yerleştirildi.
İsviçre'nin Lozan şehrinde düzenlenen kura çekimi sonucunda Paris 2024 Olimpiyat Elemeleri'nde mücadele edecek Kadın Voleybol Takımlarının grup aşamasında karşılaşacağı ülkeler belli oldu.

Kura çekimi

Not
(H): Eleme grubu ev sahibi

Kazanılan maç sayısı
Maç puanları
Set oranları
Puan oranları
İki takım arasında puan oranına göre eşitlik devam ediyorsa, öncelik aralarındaki maçı kazanan takıma verilecektir. Puan eşitliği üç veya daha fazla takım arasında olduğunda, bu takımların sadece birbirlerine rakip oldukları maçlar dikkate alınarak 1, 2, 3 ve 4. puanlar açısından yeni bir sınıflandırma yapılacaktır.
3-0 veya 3-1 kazanılan maç: Kazanan için 3 maç puanı, kaybeden için 0 maç puanı
3-2 kazanılan maç: Kazanan için 2 maç puanı, kaybeden için 1 maç puanı.

Ön eleme aşamasında gruplardaki takımlar birbirleri ile birer kez karşılaştı ve Gruplarını ilk 2 sırada bitiren Dominik Cumhuriyeti kadın millî voleybol takımı ve Sırbistan kadın millî voleybol takımı 2024 Yaz Olimpiyatları'nda voleybol turnuvasına katılma hakkını kazandı.
Tüm saatler Türkiye Saati (UTC+03.00) şeklindedir.

Ön eleme aşamasında gruplardaki takımlar birbirleri ile birer kez karşılaştı ve Gruplarını ilk 2 sırada bitiren Türkiye kadın millî voleybol takımı ve Brezilya kadın millî voleybol takımı 2024 Yaz Olimpiyatları'nda voleybol turnuvasına katılma hakkını kazandı.
Bu gruptaki en iyi takım olan Türkiye kadın millî voleybol takımı 2023 FIVB Dünya Kupası Şampiyonu ünvanını kazanmıştır.
Tüm saatler Türkiye Saati (UTC+03.00) şeklindedir.

Ön eleme aşamasında gruplardaki takımlar birbirleri ile birer kez karşılaştı ve Gruplarını ilk 2 sırada bitiren Amerika Birleşik Devletleri kadın millî voleybol takımı ve Polonya kadın millî voleybol takımı 2024 Yaz Olimpiyatları'nda voleybol turnuvasına katılma hakkını kazandı.
Tüm saatler Türkiye Saati (UTC+03.00) şeklindedir.

2024 Yaz Olimpiyatları'nda voleybol
2023 FIVB Erkekler Voleybol Olimpiyat Eleme Turnuvaları

Uluslararası Voleybol Federasyonu
Resmi internet sitesi
Yarışma takvimi
Eleme süreci

2023 Türkiye genel seçimleri, 14 Mayıs 2023 tarihinde düzenlenen ve Türkiye Büyük Millet Meclisinin 28. döneminin 600 yeni üyesini belirlemiş olan seçimlerdir. 2023 Türkiye cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turu ile aynı gün yapıldı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, bir konuşmasında 1950 seçimlerine atıfta bulunarak seçimlerin 14 Mayıs 2023'te yapılabileceğinin işaretini vermiştir ve bu tarih, bazı muhalif partiler tarafından seçim tarihi olarak kabul edilmiştir. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından 10 Mart 2023'te imzalanan bir kararnameyle seçimlerin yenilenmesine karar verildi. Aynı gün Yüksek Seçim Kurulu genel seçimlerin ve cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turunun 14 Mayıs'ta ve cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci turunun da 28 Mayıs'ta yapılmasına karar verdi.

Bir önceki Türkiye genel seçimleri ve cumhurbaşkanlığı seçimi, 24 Haziran 2018'de gerçekleştirildi. Bu yeni sistemin kabul edildiği 2017 anayasa değişiklik referandumu, hazırlık aşamasında ve kampanya sırasında siyaset, basın ve halk tarafından tartışıldı. 2017 referandumunda anayasa değişikliklerinin seçmenler tarafından az farkla onaylanması ve YSK tarafından mühürsüz oyların geçerli sayılmasının ardından referandum sonucu da tartışıldı. Anayasa değişikliğinin kabul edilmesiyle genel seçimlerin artık cumhurbaşkanlığı seçimleri ile aynı gün yapılmasına karar verildi. 2014'ten beri görevde olan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 2018'deki seçimde yeniden cumhurbaşkanı seçildi.
2018 genel seçimlerinde partilerin ittifak yapması için seçim kanunu değiştirildi. Bu seçimde Cumhur İttifakı ve Millet İttifakı kuruldu. Fakat AK Parti, 2018 genel seçimlerinde TBMM'deki salt çoğunluğunu kaybetti ve bunun sonucunda mecliste ittifak ortakları olan MHP ve BBP'nin desteğine ihtiyaç duydu. 9 Temmuz 2018'de başbakanlık makamı kaldırıldı. Son başbakan Binali Yıldırım, 12 Temmuz 2018'de yeni dönemin TBMM başkanı seçildi.
Devlet Bahçeli, muhalefetin 2023'ten önce erken seçim yapılması gerektiğine dair beklentilerine birçok konuşmasında karşı çıktı. Bahçeli, Haziran 2023'te yapılacak olan cumhurbaşkanı seçimlerinde  adaylarının Erdoğan olacağını ve MHP'nin onu destekleyeceğini açıkladı.

Millet İttifakı'nda başı çeken CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu seçim yenilgisinden dolayı eleştirilere maruz kaldı. Bu nedenle 2019'daki yerel seçimler ana muhalefet için önem kazandı. CHP ve İYİ Parti arasında yapılan görüşmeler sonucunda Millet İttifakı yeniden kuruldu. Yapılan yerel seçimler sonrasında Millet İttifakı, oyların çoğunluğunu alamasa da İstanbul, Ankara, Antalya, Adana, Mersin gibi ülkenin büyük şehirlerini alarak uzun bir süre sonra Erdoğan'a karşı bir başarı elde etti. Ancak AK Parti ve Erdoğan hükûmeti tarafından yapılan itirazlar sonucu Millet İttifakının kazandığı İstanbul Büyükşehir Belediyesi seçimleri, Yüksek Seçim Kurulu tarafından iptal edildi ve seçimler 23 Haziran 2019 tarihinde yeniden yapıldı. Yenilenen seçimde de Millet İttifakının adayı Ekrem İmamoğlu, AK Parti adayı Binali Yıldırım'a karşı kazandı ve belediye başkanı oldu.

2018-23 Türkiye ekonomik krizi, Türkiye'de devam eden ve finansal bulaşma yüzünden uluslararası yansımaları olan bir ekonomik krizdir. Türk lirasının değer kaybı, yüksek enflasyon, artan borç ve karşılık gelen kredi temerrütleri, krizin öne çıkan özellikleridir.
Kriz, liranın dalgalanmalar halinde büyük oranda değer kaybetmesiyle 2018 yılında görünür olmaya başladı ve sonraki aşamada, ödenemeyen borçlar ve ekonomik daralma ile daha derin bir boyuta ulaştı. Süreç, kredi genişlemesi ve devlet bütçesiyle desteklenen inşaat sektörü patlamasının yarattığı, Erdoğan liderliğindeki ekonomik büyüme döneminin sonunu getirdi. 2022 yılına gelindiğinde, Cumhuriyet tarihinde ilk defa kamunun faiz borcu, anapara borcunu geçti.

Temmuz 2017'de daha önce MHP'den ihraç edilen parti içindeki muhalif liderler ve kurmaylar olan Meral Akşener, Koray Aydın ve Ümit Özdağ İYİ Parti adı altında yeni bir parti kurdular. Erdoğan'ın eski kurmaylarının da aralarında bulunduğu siyasetçiler, yeni parti kurma hazırlıkları içerisine girdi. Eski başbakan Ahmet Davutoğlu öncülüğünde Aralık 2019'da Gelecek Partisi kuruldu. AK Parti döneminde görev yapan eski ekonomi bakanı Ali Babacan öncülüğünde ise Mart 2020'de DEVA Partisi kuruldu. Bu partilerin kuruluşunda eskiden AK Parti döneminde görev alan birçok siyasetçi ve bürokrat yer aldı. Mart 2022'de BBP'den istifa eden Remzi Çayır ve arkadaşları Milli Yol Partisi adlı yeni bir siyasi partiyi kurdular.
Şubat 2021'de düzenlediği basın toplantısında Cumhuriyet Halk Partisi'nden istifa eden Muharrem İnce, daha önceden başlattığı Memleket Hareketi'ni partiye dönüştürdü ve Mayıs 2021'de Memleket Partisi kuruldu. Ayrıca daha önce CHP'den ihraç edilen Öztürk Yılmaz da Yenilik Partisi'ni kurmuştur. Ümit Özdağ ve göçmen karşıtları Mart 2021'de İYİ Parti'den istifa ederek Zafer Partisi adlı yeni bir parti kurmuşlardır. Daha önce SAADET'ten istifa eden Fatih Erbakan ve Millî Görüşçüler 2018'de Yeniden Refah'ı kurdular. Mustafa Sarıgül ve kurmayları Mart 2020'de DSP'den istifa etti ve Türkiye Değişim Partisi adlı yeni bir parti kurdu.

Dünya geneline yayılan COVID-19 salgınının Türkiye'de tespit edilen ilk vakası Sağlık Bakanlığı tarafından 11 Mart 2020 günü açıklandı. Ülkedeki virüse bağlı ilk ölüm ise 15 Mart 2020'de gerçekleşti. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, 1 Nisan 2020'de yaptığı açıklamada koronavirüs vakalarının tüm Türkiye'ye yayıldığını açıkladı. 7 Nisan 2023 itibarıyla Türkiye'de koronavirüs ile enfekte olmuş toplam hasta sayısının 17.232.066 olduğu ve mevcut hastalardan  kişinin yoğun bakımda tedavi görmekte olduğu; şimdiye kadar iyileşen hasta sayısının  ve ölen hasta sayısının toplam 102.174 kişi olduğu bildirildi. 26 Nisan 2022 itibarıyla Türkiye 193 ülke arasında vaka sayısında, Güney Kore ve İtalya'nın ardından en çok vaka görülen 10. ülke olurken, gerçekleşen ölüm sayılarında ise Güney Afrika'nın ardından 19. sırada yer almaktadır. Salgın Türkiye'de sosyal, ekonomik, siyasi, iktisadi, idari, hukuki, askerî, dinî ve kültürel alanlarda birçok önemli etkilere ve sonuçlara neden olan radikal kararlar alınmasına neden oldu.

Normal tarih anayasada yazdığı gibi Milletvekili Seçim Kanuna göre son genel seçimin tarihinin beş yıllık süresinin dolmasından önceki son pazar günü işaret edilerek 18 Haziran 2023 olarak belirtildi. Devlet Bahçeli, muhalefetin 2023'ten önce erken seçim yapılması gerektiğine dair beklentilerine birçok konuşmasında karşı çıktı. Bahçeli, Haziran 2023'te yapılacak olan cumhurbaşkanı seçimlerinde adaylarının Erdoğan olacağını ve MHP'nin onu destekleyeceğini açıkladı. Erdoğan 18 Ocak 2023'te seçimlerin tek partili CHP iktidarının sona erdiği 14 Mayıs 1950 seçimlerine atfen 14 Mayıs'ta yapılacağını belirtti. 26 Ocak 2023'te Altılı Masa toplantısında yayınlanan bildiride liderler, meclis tarafından seçim kararı alınmadıkça anayasanın 101. ve 116. maddesine göre Erdoğan'ın 3. defa cumhurbaşkanlığına aday olamayacağını belirtti. 10 Mart'ta Erdoğan, milletvekili ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinin 14 Mayıs'ta yapılmasına dair karar aldı ve Resmi Gazete'de yayınlandı.

2023 Kahramanmaraş depremleri ya da 2023 Türkiye-Suriye depremleri, 6 Şubat 2023'te dokuz saat arayla meydana gelen, merkez üsleri sırasıyla Kahramanmaraş'ın Pazarcık ve Ekinözü ilçesi olan, 7,8 Mw  (± 0,1) ve 7,5 Mw  büyüklüklerindeki iki depremdir. Depremler sonucunda Türkiye'de resmî rakamlara göre en az 53.537 kişi hayatını kaybetti ve 107.000'den fazla kişi ise yaralandı.

Milletvekili genel seçimleri, 5 yılda bir, 600 üyeli Türkiye Büyük Millet Meclisine üye seçmek için, D'Hondt sistemiyle 87 seçim bölgesinde parti listeli nispi temsil ile yapılır.

İktidardaki AK Parti ve siyasi müttefiki MHP'nin girişimiyle başlayan, 31 Mart 2022'de Türkiye Büyük Millet Meclisinden oy çokluğuyla geçen yasa neticesinde bir partinin meclise girebilmesi için gereken seçim barajı %10'dan %7'ye düşürüldü. Yeni seçim kanununda yer alan yasaların uygulanabilmesi için yasaların mecliste kabul edilmesinin üzerinden en az 1 yıl geçmesi gerekmektedir. Dolayısıyla yeni seçim barajı 31 Mart 2023'ten sonra yapılacak seçimler için geçerlidir. Bu değişiklik 1980 Darbesi'nin ardından Milli Güvenlik Konseyi tarafında uygulamaya konulan ana seçim barajıyla alakalı ilk değişikliktir.
Bağımsız adaylar için baraj uygulaması bulunmamaktadır. Siyasi partilerin meclise girebilmesi için tek başlarına ya da diğer siyasi partilerle girdiği ittifakın aldığı oy, yurt içi, yurt dışı ve gümrük kapıları birlikte toplam en az %7 olmak zorundadır.
Ayrıca, ittifaktaki partiler için bu seçimde, önceki seçimden farklı olarak, milletvekili dağılım hesabına toplam ittifak oyu değil, ittifak oyunun oransal olarak partilerin kendi oyuna eklenmesiyle oluşan son parti oyu girmektedir. Tek başına giren partiler ve bağımsız adaylar için bu durumda değişiklik yoktur.

Milletvekili sayılarının seçim bölgelerine göre dağılımı ile seçim bölgelerinde seçime girecek olan bağımsız aday ve siyasi parti sayıları aşağıdaki tabloda verilmiştir. Bu seçimde Antalya, Kocaeli, Sakarya ve Tekirdağ'ın milletvekili sayısı birer artarken Denizli, Eskişehir, Muş ve Tunceli'nin ki birer azalmıştır. Seçime 24 siyasi parti katılmaktadır. 57 seçim çevresinden 151 bağımsız aday katılmaktadır. İllere tıklanarak adaylar görüntülenebilir. "MV" seçim çevresinden çıkacak olan toplam milletvekili sayısını, "B.A." seçim çevresindeki bağımsız aday sayısını, "S.P." seçim çevresinde seçime katılacak olan siyasi parti sayısını göstermektedir.

Milletvekili sayılarının seçim bölgelerine göre dağılımı ile seçim bölgelerinde seçime girecek olan bağımsız aday ve siyasi parti sayıları aşağıdaki tabloda verilmiştir. Bu seçimde Antalya, Kocaeli, Sakarya ve Tekirdağ'ın milletvekili sayısı birer artarken Denizli, Eskişehir, Muş ve Tunceli'ninki birer azalmıştır.

Seçime 24 siyasi parti katılmaktadır. 57 seçim çevresinden 151 bağımsız aday katılmaktadır. İllere tıklanarak adaylar görüntülenebilir. "MV" seçim çevresinden çıkacak olan t

2024 Avrupa Futbol Şampiyonası ya da yaygın adıyla UEFA Euro 2024, Avrupa'nın uluslararası futbol yönetim organı UEFA tarafından 14 Haziran ile 14 Temmuz 2024 tarihleri arasında düzenlenen 17. Avrupa Futbol Şampiyonası turnuvasıdır. Toplam 24 millî takımın mücadele ettiği turnuvaya Almanya ev sahipliği yapmıştır. Bu yönüyle Avrupa Şampiyonası maçları, 1988 ve 2020 yıllarının ardından üçüncü kez Almanya topraklarında ve ülkenin yeniden birleşmesinden sonra ikinci kez bu topraklarda düzenlenmiştir. 1988 yılındaki turnuvaya Batı Almanya ev sahipliği yaptı ve COVID-19 pandemisi nedeniyle 2021'de düzenlenen ve birçok ülkenin ev sahipliği yaptığı 2020 turnuvasının dört maçı Münih'te oynandı.

2024 Avrupa Futbol Şampiyonası'nı düzenlemek isteyen federasyonların bu niyetlerini resmî olarak açıklamaları gereken 3 Mart 2017'den beş gün sonra UEFA, yalnızca Almanya ve Türkiye'nin turnuvayı düzenlemeye ilişkin niyetlerini sunduğunu duyurdu.
Ev sahibi ülke 27 Eylül 2018'de İsviçre'nin Nyon kentinde seçildi.

UEFA İcra Komitesi, ev sahibini belirlemek için yalnızca basit çoğunlukla ve gizli bir oylamayla oy verdi. Beraberlik durumunda UEFA Başkanı oy kullanarak kazananı belirleyecekti. İcra Komitesinin yirmi üyesinden ikisinin oy kullanma hakkına sahip olmaması ve bir üyenin gelmemesi nedeniyle toplam on yedi üyenin oy kullanma hakkı vardı.

Not 1:  Sırbistan, 1960-1990 arası  Yugoslavya 1992-2006 arası  Sırbistan-Karadağ olarak turnuvaya katılmıştır.
Not 2:  Çekya, 1960-1980 arası  Çekoslovakya olarak turnuvaya katılmıştır.

Bu turnuvada karşılaşmalar on stadyumda yapılacaktır.

Şampiyona yirmi dört takımın katılımı ile düzenlenecektir. Grup aşamasında takımlar dörderli altı grupta mücadele edecektir. Gruplarını ilk iki sırada tamamlayan on iki takım ve üçüncü sırada tamamlayan takımların arasından en iyi dört takım eleme aşamasına (Son 16) katılacaktır.

Takımların maksimum kadro büyüklüğü, başlangıçtaki 23 oyuncudan 26 oyuncuya çıkarıldı. Takımların en az 23 en fazla 26 oyuncudan oluşan listeyi 7 Haziran tarihine kadar teslim etmeleri gerekiyor.

2024 Avrupa Futbol Şampiyonası finalleri kura çekimi, 2 Aralık 2023 tarihinde Almanya'nın Hamburg şehrindeki Elbphilharmonie konser salonunda yapılmıştır. Finallere katılmaya hak kazanan yirmi dört takım, elemeler genel sıralamasına göre dört torbaya ayrılmış ve altı gruba yerleştirilmiştir. Ev sahibi Almanya birinci torbada yer almış ve otomatikman A1 pozisyonuna yerleşmiştir. Kura çekimi sırasında play-off kazananları belli olmadığı için dördüncü torbada yer almışlardır.

Gruplarda iki veya daha fazla takımın puan eşitliği durumunda sırasıyla aşağıdaki kriterler uygulanır.

Takımların kendi arasındaki maçlarda aldıkları puan
Takımların kendi arasındaki maçlarda gol farkı
Takımların kendi arasındaki maçlarda atılan gol sayısı
1-3. kriterler uygulanmasına rağmen iki takım arasında hâlâ eşitlik varsa 1-3. kriterler iki takım arasında yeniden uygulanır. Hâlâ eşitlik varsa 5-9 kriterler uygulanır.
Gruptaki gol farkı
Gruptaki atılan gol sayısı
Eğer sadece iki takım arasında eşitlik varsa ve bu takımlar grupta son maçta karşılaşmışsa bu takımlar arasında penaltı atışları yapılır.
Dürüst oyun (fair-play) puanı (sarı kart: 1 puan, kırmızı kart: 3 puan, sarı+kırmızı kart: 4 puan)
Elemeler genel sıralama
En iyi dört grup üçüncüsünün belirlenmesinde sırasıyla aşağıdaki kriterler uygulanır.

Puan
Gol farkı
Atılan gol sayısı
Dürüst oyun (fair-play) puanı
Elemeler genel sıralama
Turnuva takvimi UEFA tarafından 10 Mayıs 2022 tarihinde açıklanmıştır. Tüm saatler yerel OAYS (UTC+2) şeklindedir.

16 takımın katıldığı ve maçların tek maçlı eleme sistemi ile oynandığı bölümdür. Gerektiğinde uzatma süresi ve penaltı vuruşlarıyla galip gelen takım belirlenir. Maçlar, 29 Haziran - 14 Temmuz 2024 tarihleri arasında oynanacaktır.
Not: 1984'ten beri 3.lük maçı yapılmamaktadır.
Grup üçüncülerinden hangilerinin en iyi 4 grup üçüncüsü olarak Son 16 turuna katılacağı duruma göre eşleşme tablosu:

2024 Avrupa Futbol Şampiyonası futbolcu istatistikleri aşağıdaki gibidir:

3 gol

2 gol

1 gol

Kendi kalesine
1 gol

4 asist

2 asist

1 asist

UEFA Turnuvanın Takımı

Resmi logo, 5 Ekim 2021'de Berlin'deki Berlin Olimpiyat Stadyumu'nda düzenlenen bir törenle açıklandı. Logo, kupanın etrafındaki 24 katılımcı ülkeyi temsil eden 24 renkli dilimle tasvir ediliyor ve içindeki elips, Berlin Olimpiyat Stadyumu'nun şeklini yansıtıyor.
Buna ek olarak, on ev sahibi şehrin her birinin, aşağıdaki yerel turistik yerleri içeren kendi benzersiz logosu vardır:

Berlin : Brandenburg Kapısı
Köln : Köln Katedrali
Dortmund : Dortmund U-Kulesi
Düsseldorf : Schlossturm, Rheinturm and Rheinkniebrücke
Frankfurt : Römer
Gelsenkirchen : Musiktheater im Revier
Hamburg : Elbphilharmonie
Leipzig : Uluslar Muharebesi Anıtı
Münih : Frauenkirche
Stuttgart : Stuttgart Televizyon Kulesi

Turnuvanın resmi maç topu "Fussballliebe", UEFA ve Adidas tarafından 15 Kasım 2023 tarihinde tanıtıldı. Almancada "Futbol sevgisi" olarak tercüme edilen bu top, turnuvaya katılan nitelikli ülkelerin canlılığını ve dünyanın dört bir yanındaki taraftarların futbola ne kadar sevgi duyduğunu göstermek için kırmızı, mavi, turuncu ve yeşil kenar ve kıvrımlara sahip siyah kanat şekillerine sahiptir. Sürdürülebilir biyo-bazlı malzemelerden üretilen bu top, UEFA maç görevlilerinin karar verme süreçlerine yardımcı olması için hareketinin algılanmasına olanak tanıyan dahili elektronik sensörler içeren "Bağlantılı Top Teknolojisi"ne sahip ilk UEFA Avrupa Şampiyonası topu olma özelliğini taşımaktadır.

UEFA EURO 2024'ün resmi maskotu, UEFA Okullarda Futbol programı aracılığıyla UEFA.com kullanıcıları ve Avrupa çapındaki okul çocukları arasında yapılan oylamanın ardından Albärt seçildi.
UEFA EURO 2024 turnuva direktörü Philipp Lahm, "Bir ebeveyn olarak çocukların hayal gücünü harekete geçirmenin ne kadar önemli olduğunu biliyorum" dedi. "Turnuva maskotumuzun lansmanıyla, onlara futbol oynamaktan keyif alma konusunda ilham verecek eğlenceli ve sevimli bir karakter yaratmayı umuyoruz."

Aralık 2023'te İtalyan DJ grubu Meduza, Amerikalı pop grubu OneRepublic ve Alman şarkıcı Kim Petras'ın turnuvanın resmi müzik sanatçıları olduğu açıklandı. Ancak Mart 2024'te Petras'ın zamanlama sorunları nedeniyle prodüksiyondan çekildiği açıklandı ve onun yerine Alman şarkıcı Leony turnuvanın resmi müzik sanatçıları arasında yerini aldı. Resmi şarkı "Fire" 10 Mayıs 2024'te yayınlandı.

Kasım 2023'te EA Sports'un UEFA Euro 2024 video oyununun haklarını aldığı ve Euro 2024 indirilebilir güncellemesinin 2024 yazında EA Sports FC 24, EA Sports FC Mobile ve EA Sports FC Online'a geleceği açıklandı.

UEFA, Euro tarihinde ilk kez sanal reklam kullanacak ve Global sponsorların yanı sıra Almanya, ABD ve Çin pazarına yönelik bir paket olmak üzere üç farklı sponsorluk türüne sahip olacak.

Resmi Küresel Sponsorlar: Adidas, Alibaba Group, Trendyol, Atos, Betano, Booking.com, BYD Auto, Coca-Cola, Engelbert Strauss, Hisense, Lidl, Spotify, Unilever, Visit Qatar, Vivo
Resmi Almanya Ulusal Sponsorları: Bitburger Brewery, Deutsche Bahn, Deutsche Telekom(T-Mobile), Ergo Group, Wiesenhof

Uluslararası Yayın Merkezi (IBC), Almanya'nın Leipzig şehrindeki Leipzig Ticaret Fuarı salonlarında yer alacak.

UEFA EURO 2024

2032 Avrupa Futbol Şampiyonası yaygın olarak UEFA Euro 2032 veya kısaca Euro 2032, dört yılda bir düzenlenen Avrupa Futbol Şampiyonası'nın 19. olarak organize edilecek olan uluslararası futbol turnuvasıdır. 10 Ekim 2023'te UEFA tarafından yapılan açıklama ile İtalya ve Türkiye ev sahibi ülkeler olarak duyuruldu.

16 Aralık 2021'de UEFA İcra Komitesi, teklif verme sürecinin UEFA Euro 2028 ile paralel olarak gerçekleştirileceğini duyurdu. İlgilenen teklif sahipleri, turnuvalardan biri için teklif verebilir. İhale zaman çizelgesi aşağıdaki gibidir:

27 Eylül 2021: Başvurular resmen davet edildi
23 Mart 2022: Teklif verme niyetinin tescili için son tarih
30 Mart 2022: İstekliler için teklif şartları sağlandı
5 Nisan 2022 : İsteklilerin ilanı
28 Nisan 2022: İstekliler için açılış çalıştayı
12 Ekim 2022: Ön teklif dosyasının sunulması
12 Nisan 2023: Nihai teklif dosyasının sunulması
10 Ekim 2023: Teklif sunumu ve ev sahibinin duyurusu

Turnuvaya ev sahipliği yapmak için üç adet ilgi beyanı, teklif verme niyetinin tescili için son tarih olan 23 Mart 2022 tarihine kadar UEFA tarafından alındı.

 İtalya ve  Türkiye, 28 Temmuz 2023 tarihinde ev sahipliği için ortak başvuruda bulunmuştur.
 23 Mart'ta Türkiye Futbol Federasyonu, Euro 2028'e ev sahipliği yapmak için başvuruda bulunduğunu doğruladı. Türkiye (2008, 2012, 2016, 2020 ve 2024) aday olmuş ve hepsi reddedilmişti.

 23 Mart 2022'de Rusya, ülkelerinin Ukrayna'yı işgal etmesi nedeniyle UEFA'nın Rus kulüplerinin ve Rus millî takımının katılımına yönelik mevcut yasaklarına rağmen teklifini açıkladı. 2 Mayıs 2022'de UEFA, Rusya'nın EURO 2028 ve 2032 tekliflerini uygunsuz olarak ilan etti.

Türkiye Futbol Federasyonu ve İtalya Futbol Federasyonu tarafından şampiyonada maçların düzenlenebileceği stadyumlar bildirilmiştir. İki federasyon tarafından bildirilen stadyumlar her ülkeden beşer adet stadyum kalacak şekilde toplamda 10 adet stadyum UEFA tarafından seçilecektir.

*:2028 finallerine katılabilir.

27 Mayıs Darbesi, 27 Mayıs 1960 tarihinde yapılan ve Türkiye Cumhuriyeti tarihinde gerçekleşmiş ilk askerî darbe. Ayrıca 27 Mayıs Askerî Müdahalesi, 27 Mayıs İhtilali veya 27 Mayıs Devrimi olarak da anılır. Darbe emir komuta zinciri içinde yapılmamıştır, 37 düşük rütbeli subayın planları ile Tümgeneral Cemal Madanoğlu'nun komutanlığında icra edilmiştir. Kritik mevziler bu subayların ellerindeki asker ve silahlarla önce ordudaki Komuta Kademesinin etkisiz hâle getirilmesi ile ele geçirilmiştir. Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes ve bazı hükûmet üyeleri tutuklanmıştır. 235 general ve 3.500 civarında subay emekliye sevk edilmiş, üniversitede bulunan 147 öğretim üyesi görevden alınmış ve bazı üniversiteler kapatılmıştır. Bununla beraber 520 savcı ve yargıç görevden alınmıştır.
1950 yılında iktidara gelen Demokrat Parti'nin ülkeyi gitgide bir baskı rejimine ve kardeş kavgasına götürdüğü gerekçelerini ileri sürerek Türk Silahlı Kuvvetleri içerisinde bir grup subay, 27 Mayıs 1960 sabahı ülke yönetimine bütünüyle el koydu. Darbe, Kurmay Albay Alparslan Türkeş'in radyodan okuduğu bildiriyle tüm Türkiye'ye duyuruldu. Darbeyi planlayan ve icra eden 37 düşük rütbeli subay ile Emekli Orgeneral Cemal Gürsel'in oluşturduğu Millî Birlik Komitesi, ülke yönetimini üstlendi. 37 subaydan oluşan Millî Birlik Komitesi bu harekât ile Anayasa ve TBMM'yi feshetti, siyasi faaliyetleri askıya aldı. Cumhurbaşkanı Celâl Bayar, Başbakan Adnan Menderes başta olmak üzere birçok Demokrat Partiliyi tutuklattı. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Rüştü Erdelhun, Türk Kurtuluş Savaşı komutanlarından Ali Fuat Cebesoy, Kore gazisi Tahsin Yazıcı ve emekli olduktan sonra DP'den milletvekili seçilen eski Genelkurmay Başkanı Nuri Yamut da tutuklananlar arasındaydı. Bu darbenin daha sonraki yıllarda meydana gelen askerî darbelerden farkı, Türk Silahlı Kuvvetleri emir komuta zinciri içinde yapılmamış olmasıydı. Nitekim dönemin Genelkurmay Başkanı da yönetime el koyan askerî güçler tarafından tutuklanmıştı.

1950'li yılların sonlarına doğru ordunun DP iktidarından memnun olmadığını duyan Adnan Menderes'in çevresine "Ben bu orduyu yedek subaylarla da idare ederim." dediği iddia edilerek ordu mensupları tahrik edilmekteydi. Yassıada Yargılamaları sırasında Refik Koraltan'ın avukatlığını yapan Hüsamettin Cindoruk, mahkeme başsavcısının Menderes'e bu konuyu sorması üzerine Menderes'in “Efendim ben devleti idare ettim, yedek subaylık yaptım, kendi gücümü biliyorum. Bu ordu yedek subaylarla nasıl idare edilir? Bunu kim uydurmuş?” dediğini belirtmiştir. Kendisinin bu lafı söyleyip söylemediği kesin olarak bilinmemekle birlikte darbeyi hazırlayanların bu sözleri propaganda amacıyla kullandığı bilinmektedir. Bu sözler 27 Mayıs'tan sonra da darbeyi meşrulaştırmak için kullanılmıştır.
Darbenin nedeninin Menderes hükûmetinin uygulamaları ve çıkardığı yasalar olduğu, cunta yönetimi tarafından ileri sürülmüştür. MBK; darbeyi, kardeş kavgasına son vermek ve laiklik ilkesine aykırı uygulamaları durdurmak için yaptığını ileri sürmüştür. Ayrıca kimi subaylar DP iktidarının Kemalist ve laik rejimi tehdit ettiğini düşünmekteydi. Öyle ki Menderes'in Demokrat Parti Meclis grubunda partisinin gücünü vurgulamak için yaptığı bir konuşmada "Siz isterseniz hilafeti bile geri getirebilirsiniz." sözü ile laik cumhuriyete kastetme niyetini taşıdığı iddia edilmiştir. Ezanın Arapça okunmasına izin verilmesi ve din öğrenimi ile ilgili bazı gelişmeler de rahatsızlık yaratmıştır. Bu bağlamda, darbe öncülerinden Alparslan Türkeş, darbe sonrasında verdiği bir röportajda, ezanın tekrar Arapça okutulmasını "ihanet" diye nitelemiştir. Bunların dışında, darbenin iktidarı geleneksel elit iktidar gruplarına (ordu ile siyasi bürokrasiye) vermek amacıyla yapıldığını öne süren kaynaklar da mevcuttur.
Başlangıç aşamasında sayılabilecek bir ekonomik kriz havasının darbenin etkenlerinden olduğu belirtilmektedir.

DP anayasa ihlalleriyle suçlanmaktadır. Adnan Menderes'in üniversite çevrelerine "kara cübbeliler" olarak hitap ettiği ve bunun yayımlanmaması için basına yasak koyduğu iddia edilir. Üniversite çevreleri ve bazı aydınlar bu eleştirilere destek verirler. İhtilalden bir ay önce İstanbul Üniversitesinde DP karşıtı bir eylem zorlukla bastırılır. Eylemi bastırmakla görevli askerlerin tutumu ordunun da DP'ye cephe aldığını gösterir. Bu olaya şahit olan Ali Fuat Başgil o an, gördüklerini şu şekilde değerlendirir:

Tamam dedim. Bu hareket orduya da sirayet ettiğine göre, artık Menderes Hükûmeti gitmiştir.
Tırmanan olaylardan ve huzursuz ortamdan CHP'yi sorumlu tutan Demokrat Parti'nin, 2 Ağustos 1958 tarihli bir Meclis grubu bildirisi şu şekildeydi:
"CHP idarecileri, Meclis ve hükûmetin meşruiyet ve istikrarını, şiddet yolu ile tahrip etmenin mümkün, hatta lazım olduğu kanaatini uyandırmaya müncer olacak, çok tehlikeli bir yola girmişlerdir"
DP hükûmetinin sansür politikaları basınla olan ilişkilerini de büyük oranda zedelemiştir.

Menderes, iktidarının son yıllarında artık Marshall Planı kapsamında Amerika'dan daha fazla kredi alamadığını görmüş ve Seydişehir Aluminyum ve İskenderun Demir-Çelik ve diğer sanayi projelerini kredilendirmek için Sovyetler Birliği ile yakınlaşmaya başlamıştı. Bu amaçla Sovyetler Birliği'ne üst düzey ziyaretler yapılıp, ülkedeki sanayinin gelişmesi için Sovyetler'le yatırım antlaşmaları imzalanma hazırlığı yapılmaktaydı. Nitekim, Demokrat Parti'nin devamı olan ve "Demokrat Parti'nin Yedek Takımı" adıyla anılan Adalet Partisi, darbeden 5 yıl sonra yapılan seçimlerde 1965 yılında tek başına iktidara geldiğinde, Adnan Menderes döneminde projesi yapılıp da kredi yokluğundan gerçekleştirilemeyen bu projeleri Sovyetler Birliği'nden alınan proje kredileriyle bitirmiştir. Ancak farklı kaynaklar Menderes'in Nisan ayında ilan ettiği Moskova gezisinin ABD yardımı için dayatılan koşulları yumuşatmasıyla ilişkili olduğunu belirtmektedir. Aralık 1959'da Türkiye'yi ziyaret eden ABD Başkanı Eisenhower "We like Ike" pankartlarıyla karşılanmış ve ziyarete dair "Hayatım boyunca böyle sıcak bir hüsnü kabule şahit olmadım." dediği aktarılmıştır. ABD Büyükelçisi, Menderes ile darbeden 8 gün önceki  görüşmesine dair DP'nin ABD'ye yakınlığına dair "daha iyi bir müttefik görmedim" diye yazmıştır.
Bazı iddialara göre bu askerî darbenin arkasında, evvelce Mısır lideri Cemal Abdünnasır'ın Asvan Barajı için ABD'nin kredi vermemesi üzerine Sovyetler Birliği'ne yakınlaştığını gören ABD ve diğer bazı Batılı devletler ile CIA vardır. Ancak başka kaynaklarda aksi yönde iddialar da mevcuttur. Dönemin CIA Başkanı Allen Dulles darbeden bir ay önceki toplantılarda Türkiye'de Güney Kore benzeri askerî harekât ihtimalinden bahsetmesine rağmen, Türkiye'deki dönemin ABD Büyükelçisi bu ihtimalin aksi yönde görüş bildirdi. CIA ile Türk güvenlik güçleri arasındaki yakın ilişki sebebiyle Seferberlik Tetkik Kurulu ile Amerikan Askerî Yardım Heyeti (JUSMAT) aynı binada faaliyet göstermekteydi. 27 Mayıs Darbesi sonrasında İçişleri Bakanlığı binasında CIA'in "yıkıcı eylemlere karşı" Türk polisini eğitmeyi planladığı, bu amaçla büro açtığı, polis teşkilatına para aktardığı gibi belgeler bulundu.
Harekâtın başına geçen Cemal Madanoğlu, bu iddialara dair şöyle konuştu:
"27 Mayıs’ın saygın generali Cemal Madanoğlu’na, darbeden 28 yıl sonra, 1988 yılında soruluyor: “CIA, 27 Mayıs 1960 darbesinin içinde miydi? “İşte ünlü General Madanoğlu’nun cevabı: “CIA işe sonradan el attı. Ve ordunun içine girdi.”

27 Ekim 1957 seçimleri oldukça sert bir hava içerisinde yapıldı. DP seçimler öncesinde yasal düzenlemeler yaparak, muhalefetin bütünleşerek seçimlere bir cephe hâlinde girmesini engelledi. CHP'nin iddiasına göre CHP'li seçmenler kütüklere yazılmamış ve bazı yerlerde sandıklarda seçim sonuçları bile değiştirilmiştir. Kayseri, Giresun, Çanakkale ve Samsun'da gösteriler yapılmış ve kavgalar yaşanmıştır. Gaziantep'te ise radyo ve gazeteler önce CHP'nin zaferini ilan etmiş fakat daha sonra "köyden gelen oylar" ile seçim sonucu DP'nin zaferi olarak değiştirilmiştir. CHP'nin itirazı üzerine oy pusulaları Gaziantep Adliyesi binasına getirilmiş ancak Gaziantep Adliyesi oy pusulalarıyla birlikte yanmıştır. İsmet İnönü, bu usulsüzlükleri "Kütük Marifetleri" ve İçişleri Bakanı Namık Gedik'i de "Kütük Bakanı" olarak adlandırmıştır. DP hükûmeti bu "Antep hadisesi" haberlerinin yayınlanmasını yasaklamıştır.
DP oyların %47,88'ini alarak yürürlükteki çoğunluk esasına dayalı seçim sistemi sayesinde 424 milletvekili çıkardı. İsmet İnönü'nün başında bulunduğu CHP %41,09 oyla 178 milletvekilliği kazanmıştı. Cumhuriyetçi Millet Partisi ve Hürriyet Partisi dörder milletvekilliği kazandılar. Muhalefetin toplam oy miktarı DP'yi geride bırakıyordu. Demokrat Parti, matematiksel olarak muhalefet partilerinin oyları karşısında azınlığın iktidarı konumundaydı. Seçimlerden sonra, siyasal ortamdaki gerginlik artarak devam etti. CHP yurt çapında destek görmeye başlamıştı. Bir önceki seçimde %35 olan oy oranını % 41'e yükseltmesi bunun göstergesiydi. Oysa DP 1954'te % 57 olan oy oranını % 47'ye düşürmüştü.

1954'te İstanbul'da Dündar Seyhan ve Orhan Kabibay'ın kurduğu komiteye Faruk Güventürk, Ahmet Yıldız, Suphi Gürsoytrak, Orhan Erkanlı ve Necati Ünsalan gibi genç subaylar katılmışlardır. Ankara'da ise Talat Aydemir, Millî Müdafaa Vekili Ethem Menderes'in yaveri Adnan Çelikoğlu, Sezai Okan, Osman Köksal ve yandaşları ayrı bir komite kurmuşlardır. 1957'de İstanbul ve Ankara'daki iki komite birleşmiştir.

Birleşik komite 27 Ekim 1957'de öngörülen seçimlerinde DP'nin kaybedeceğini varsayarak 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı töreninde zırhlı birlikler ile şeref tribünündeki DP'lileri tutuklayarak yönetime el koymayı planladı. Fakat seçimde DP kazandığı için darbe Şubat 1958'e ertelendi.
Bu arada 16 Ocak 1958'de komite üyesi Kurmay Binbaşı Samet Kuşçu'nun ihbarı üzerine emekli Kurmay Albay Cemal Yıldırım, Kurmay Albay Naci Aşkun, Kurmay Albay İlhami Barut, Topçu Yarbay Faruk Güventürk, Piyade Binbaşı Ata Tan, Piyade Binbaşı Ahmet Dalkılıç, Piyade Yüzbaşı Kazım 

28 Şubat Süreci, Necmettin Erbakan'ın başbakan, Tansu Çiller'in başbakan yardımcısı ve dışişleri bakanı olduğu 28 Şubat 1997'de yapılan Millî Güvenlik Kurulu toplantısı sonucu açıklanan kararlarla köktendinci irticaya karşı başlayan ordu ve bürokrasi merkezli süreç. Süreç, Erbakan'ın istifasına ve REFAHYOL Hükûmetinin dağılmasına yol açmıştır. Türk siyasi tarihine geçen kararların uygulandığı dönemde Türkiye'de siyasi, idari, hukuki ve toplumsal alanlarda değişimler yaşanmıştır. Yaşananlar postmodern darbe olarak da adlandırılmıştır. Verilen kararların ve yaptırımların uygulanıp uygulanmadığını denetlemek için Çevik Bir öncülüğünde Batı Çalışma Grubu kurulmuştur. 28 Şubat Süreci'nde aktif rol alan bazı kişiler (Çetin Doğan, Kemal Gürüz vs.) daha sonra Balyoz, Ergenekon gibi davalarda yargılanmıştır. 28 Şubat davası ise 2012 yılında başlamıştır.

Refah Partisi 1995 genel seçimlerinde birinci parti oldu. 1996 yılında, seçimlerin ardından, DYP-ANAP koalisyon hükûmeti kuruldu. Refah Partisinin, güvenoyu için gereken 273 sayısına ulaşılamadığı için (257 kabul) güven oylamasının geçersiz sayılması gerektiğini belirterek Anayasa Mahkemesine yaptığı başvuru haklı görülerek güven oylaması geçersiz sayıldı ve hükûmet dağıldı. Bunun üzerine TBMM'de birinci parti durumunda olan Refah Partisi ile ikinci parti olan DYP arasında kurulan 54. Hükûmet, 8 Temmuz 1996'da TBMM'de yapılan oylamada güvenoyu almayı başardı. Necmettin Erbakan başbakan, Tansu Çiller ise başbakan yardımcısı oldu.

Koalisyonun kurulmasından sonra Atatürk'e, laikliğe ve cumhuriyete karşı Refah Partisinin bazı milletvekilleri, il ve ilçe teşkilatları ve üyeleri tarafından edilen hakaretler ve sokaklardaki şeriat eylemleri kamuoyunun bir kesiminde endişe ve tepki ile karşılandı.
Başbakan Necmettin Erbakan'ın ilk yurt dışı ziyaretini İran'a yapması eleştirildi. Erbakan, 2 Ekim-7 Ekim 1996 tarihleri arasında sırasıyla Mısır, Libya ve Nijerya'yı ziyaret etti. Libya'da bir çadırda Muammer Kaddafi'nin Türkiye Cumhuriyeti'ni Kürtlere eziyet çektirmekle suçlayan ağır sözleri karşısında sessiz kalması basın ve muhalefet tarafından büyük tepki çekti.
6 Ekim 1996'da Ankara Kocatepe Camii'nde "Şeriat isteriz!" diye bağıran sakallı, cübbeli ve asalı Aczmendiler gösteri yaptı.
Erbakan, 3 Kasım 1996'da Susurluk'ta meydana gelen trafik kazasından sonra tartışılan mafya-siyasetçi-polis ilişkileri için "Bunlar faso fiso." dedi. Olaya tepki olarak yurt çapında başlatılan "Sürekli Aydınlık için Bir Dakika Karanlık" eylemine katılanlar için ise "Gulu gulu dansı yapıyorlar." dedi. Erbakan'ın Adalet Bakanı Refah Partili Şevket Kazan da bu eyleme katılanlar hakkında, "Bunlar mumsöndü oynuyorlar." diyordu. Bu sözler büyük tepki çekti.

10 Kasım 1996'da Kayseri'nin Refah Partili Belediye Başkanı Şükrü Karatepe, Refah Partisi İl Divan toplantısındaki konuşmasında şöyle dedi:"Süslü püslü göründüğüme bakıp da benim laik olduğumu sanmayın. Zaman zaman içinde bulunduğumuz şartlarda, mecburiyet karşısında gittiğimiz yerde inancımıza küfredilirken, milletimize küfredilirken, bütün değerlerimize küfredilirken içimize kan akıyor ama resmî görevimiz icabı orada bulunmak zorunda kalıyoruz. Tek parti rejiminin kalıntısı, çağ dışı olmuş, insanları köle gibi gören ve rey verip de yöneticisini seçen insanlara hiç muamelesi yapan bu düzen mutlaka değişmelidir! Ve Müslümanlar, sakın ha içinizden bu hırsı, bu kini, bu nefreti, bu imanı eksik etmeyin!"Karatepe bu konuşması nedeniyle 1 yıl sonra DGM'de yargılanacak ve 1 yıl hapisle birlikte 420.000 lira ağır para cezasına mahkûm edilecekti.
Yine 10 Kasım 1996'da İkinci Zırhlı Tugay Komutanı Tuğgeneral Doğu Silahçıoğlu, İstanbul Sultanbeyli'de ilçe meydanına kimseye danışmadan Atatürk heykeli dikti, caddenin adını değiştirdi. Refah Partili Belediye Başkanı Ali Nabi Koçak, Silahçıoğlu hakkında suç duyurusunda bulundu. Bu, cumhuriyet tarihinde askere açılan dava olarak bir ilk oldu.

1997'ye girildiğinde bazı Refah Partililer'in konuşmaları televizyon kanallarına servis edildi ve kamuoyunda büyük tepki yarattı. İlk olarak Refah Partisi'nin Rize milletvekili Şevki Yılmaz'ın daha önceden çeşitli yerlerde yaptığı konuşmalar yayımlandı. Şevki Yılmaz'ın konuşmaları şöyleydi:"Sana savaş açan; sağcılık, solculuk, Kemalizm, kapitalizm, laiklik ve bütün şeytani düzenleri boykot ederek nöbete geliyoruz. Refah için, Millî Görüş için!"
"Türk Ceza Kanunu İncil'e göredir, Türk Medeni Kanunu İncil'e göredir!"
"Ben Hizbullah'ım ve Hizbullah olmaktan da şeref duyuyorum!"
" 'Eşinizle beraber 30 Ağustos'taki kokteyle katılın.' 'Bana bak.' dedim, 'Ben deyyus değilim!' "
"Geçen Gaziantep Belediye Başkanı, kurban keserek Antep'te modern bir genelev yapıyor. Kerhane. Ve diyor ki: 'Ben sosyal eşitlikten yana, sosyal adaletten yana bir partinin temsilcisiyim.' Madem sen eşitlikten yanasın pezevenk adam, önce hanımını gönder de bu eşitlik sağlansın!"

"Ama muvaffak olamadık, önümüze kanun çıktı. Bu pezevenklerin oluşturduğu Türk parlamentosundan... Türkiye'nin başı ve parlamentosu ihanet içindedir. Bu ülke hainlerin elindedir!"Daha sonra yine partinin önde gelenlerinden, bir aralık partinin sözcülüğünü de yapmış olan Hasan Hüseyin Ceylan'ın konuşması gündem oldu:"Kemalizm korkunç bir zulüm çarkı hâline dönüyor. 23'ten önce, 23'ten sonra. 1923'ten önce, 29 Ekim'den önce Doğu'da; ne Bingöl'de, ne Bitlis'te, ne Hakkâri'de, ne Diyarbakır'da, ne El Aziz'de, ne Adıyaman'da, ne Artvin'de bir tane katliam yok... Asker kalkmış diyor ki: 'PKK'lı olmanıza müsaade ederiz ama şeriatçı olmanıza asla!' diyor. Bu kafayla çözemezsin onu sen. Çözüm mü istiyorsunuz? Şeriatçılıktır."Erbakan, 11 Ocak 1997'de resmî başbakanlık konutunda tarikat liderleri ve şeyhlere iftar yemeği verdi. Davetli listesinde yer alan isimlerden biri de Fethullah Gülen'di ancak Gülen iftar yemeğine icabet etmedi. Görüntüler kamuoyunda geniş yer buldu, muhalefet partileri ve Türk Silahlı Kuvvetlerinde tepkiye neden oldu ve komuta kademesi, Başbakan Erbakan ve Başbakan Yardımcısı Tansu Çiller'i eleştirdi. Yüksek rütbeli subaylar 22 Ocak 1997 tarihinde Gölcük'te toplanarak irticanın iktidarda olduğunu tartıştılar.

30 Ocak 1997'de Sincan Belediyesi, "Kudüs Gecesi" düzenledi. Salona Hamas ve liderlerinin fotoğraflarının asılması, İran Büyükelçisi'nin yaptığı konuşma ve sergilenen cihat oyunu kamuoyunda büyük tepki yarattı. Sincan Belediye Başkanı Bekir Yıldız tutuklandı, mahkûm edildi. İran Büyükelçisi ülkeyi terk etmek zorunda kaldı.
3 Şubat 1997'de Ankara'da Star TV muhabiri Işın Gürel'in muhafazakâr biri tarafından dövülmesi toplumda büyük bir tepkiye neden oldu.
Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Hikmet Köksal, Kurmay Başkanı Orgeneral Doğu Aktulga'ya emir vererek Eğitim ve Doktrin Komutanı Korgeneral İzzettin İyigün'e bağlı Zırhlı Birlikler Okulu ve Eğitim Tümeninden 80 tankın Sincan'dan geçmesini istedi. O sırada tümen komutanı Tümgeneral Erdal Ceylanoğlu'ydu ancak Ceylanoğlu olay sırasında izinliydi. 4 Şubat 1997'de Sincan'da askerler; 20 tank ve 15 zırhlı araçla geçiş yaptı.
4 Şubat 1997'de Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Başbakan Erbakan'a uyarı mektubu gönderdi. Demirel, "laik düzenin korunmasını" istedi.
11 Şubat'ta "Şeriata Karşı Kadın Yürüyüşü" Ankara'da yapıldı.
23 Şubat 1997'de Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Güven Erkaya, "İrtica, PKK'dan daha tehlikeli." dedi.
23 Şubat 1997'de Fatih Camisi'ndeki öğle namazının ardından bir grup, ellerindeki yeşil bayraklarla "Şeriat isteriz!", "Yaşasın Hizbullah!" sloganları atarak yürüdü. İslamcı gazeteci Yaşar Kaplan, "gerektiğinde İslam uğruna şehit olacaklarına" dair bir açıklama yaptı.
31 Ocak 1997 tarihinde Sincan Belediyesi'nde gerçekleştirilen etkinliklerdir. Düzenleyicilerinden biri Nurettin Şirin'dir. Gece, kamuoyunda büyük yankılar uyandırdı.

MGK toplantısı, 28 Şubat 1997 Cuma günü saat 15.10'da Çankaya Köşkü'nde başladı. Komutanlardan ilk sözü Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Güven Erkaya aldı, sert sözlerle iktidarı eleştirdi. Başbakan Erbakan'a söylediklerinden biri, "Senin ağzından hiç 'Türk' kelimesini duymuyoruz." sözü oldu. 9 saat süren toplantı sonunda irticayla mücadele kararları alındı. MGK, "laikliğin Türkiye'de demokrasi ve hukukun teminatı olduğunu" vurguladı. Ordu, kararların hepsinin uygulanmasını istedi:"8 yıllık kesintisiz eğitime geçilmeli.
Kur'an kursları Diyanet İşleri Başkanlığına bağlanmalı, kaçak kurslar önlenmeli.
Tarikatların faaliyetlerine son verilmeli.
Kılık kıyafet yasası ödünsüz olarak uygulanmalı.
Yeşil sermayeye kısıtlama getirilmeli.
İrtica nedeniyle ordudan atılanları savunan ve orduyu din düşmanıymış gibi gösteren medya kontrol altına alınmalı.
Tevhid-i Tedrisat uygulanmalı.
Kurban derileri derneklere verilmemeli.

Atatürk aleyhindeki eylemler cezalandırılmalı."

Başbakan Erbakan, önce kararları imzalamadı. MGK Genel Sekreterliği ise "kararların uygulanmaması durumunda yaptırımların geleceğini" duyurdu. Erbakan, diğer parti liderlerinden yardım isteyerek MGK kararlarına birlikte karşı çıkılmasını istedi fakat aradığı desteği bulamadı. 4 Mart'ta ise MGK Genel Sekreteri Orgeneral İlhan Kılıç'tan "bildirinin yumuşatılmasını" istedi ancak bu isteği de reddedildi. Bu sırada medyanın yanı sıra işçi ve işveren kuruluşları da MGK kararlarının uygulanması için açıklamalar yaptı. Başbakan Yardımcısı Tansu Çiller de MGK kararlarının uygulanacağını açıkladı. 5 Mart günü Erbakan da bildiriyi imzaladı. Erbakan'a yakın isimlerden Şevket Kazan, "Erbakan'ın 18 maddelik kararları imzalamadığını, sadece yeniden oluşturulan 4 maddelik bir bildiriyi imzaladığını" savunmuştur.
Erbakan, kararları uygulamadı. Bu süreçte Genelkurmay, "irtica brifingleri" başlattı.

Erzurum Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Osman Özbek, Başbakan Erbakan'ın Suudi Arabistan'a yaptığı hac ziyaretinde dağıtılan bir broşürde geçen ifadeleri eleştirdi:"E Hristiyan bu işi, bu kadar büyük organizasyonları yapıyor da, sen niye yapamıyorsun? Ha, ama Türkiye'den gelenlere broşür veriyor eline. Verilen broşürü okudunuz herhâlde. Televizyon bahsetti. Milletvekillerinden birisi a

45. doğu meridyeni, Başlangıç meridyeni Greenwich'ten 45 açısal derece doğuda yer alan, kuzey kutbundan güney kutbuna uzanan hayali çizgi. 45°D meridyeni, Kuzey kutbu, Kuzey Buz Denizi, Avrupa, Asya ve Afrika kıtaları, Hint Okyanusu, Güney Okyanusu, Antarktika üzerinden uzanır. Türkiye'nin coğrafî koordinatları, 26°-45° doğu meridyenleri ile 36°- 42° kuzey paralelleridir. Türkiye'nin uç noktalarından olan meridyen, Türkiye'nin en doğusundan geçer. Iğdır ili Aralık ilçesindeki Dilucu Sınır Kapısı'nın 1,2 km. doğusunda, Azerbaycan (Nahçıvan) sınırını oluşturan Aras nehrinden (39°39'12"K, 44°49'05"D) Türkiye'nin en doğudaki meridyeni uzanır.
45. doğu meridyen antimeridyeni olan 135. batı meridyeni ile tam meridyen dairesi oluşturur.

Kuzey Kutbu'ndan başlayarak Güney Kutbu'na ulaşan 45°D meridyeni aşağıdaki yerlerden geçer:

Dokuzuncu Türk Devletleri Teşkilatı Zirvesi, Türk Devletleri Teşkilatı Semerkant Zirvesi ya da resmî adıyla Türk Devletleri Örgütü Devlet Başkanları Konseyi Toplantısı zirvesi, Türk Devletleri Teşkilatı'nın 11 Kasım 2022 tarihinde Özbekistan'ın Semerkant şehrinde düzenlediği zirvedir.

Türk Keneşi'nin Türk Devletleri Teşkilatı'na dönüştürülmesinden sonraki ilk zirvedir. Zirve öncesinde Özbekistan'da, ekonomi bakanları ve dışişleri bakanları tarafından iki ayrı görüşme yapıldı.

Zirve, teşkilatın gelecek beş yıl için stratejik eylem planını kabul etti. Nahçıvan Anlaşması'nda Değişiklik Yapılmasına Dair Protokol, Türk Devletleri Teşkilatı Ticareti Kolaylaştırma Stratejisi, Basitleştirilmiş Gümrük Koridoru Kurulması Anlaşması, Uluslararası Kombine Yük Taşımacılığı, Taşımacılık Anlaşması, Bağlantı Programı, Türk Devletleri Teşkilatı Üye Devletlerinin İlgili Kurumları Arasında Dijital İnsan Kaynakları Sistemleri Konusunda Uzlaşı Belgesi ve Türk Devletleri Teşkilatı Ticareti Kolaylaştırma Stratejisi belgelerinin karara bağlanması ve imzalanması ana gündem maddelerinin başında gelmektedir. Zirvede liderler, son bölgesel ve uluslararası gelişmeleri de ele aldı.
Zirvenin önemli kararlarından biri, üye ve gözlemci devletlerin ekonomileri için gerekli kaynakları sağlamayı ve daha entegre bir Türk finans sisteminin kurulmasına yardımcı olmayı amaçlayan Türk Yatırım Fonu'nun kurulmasıydı.
Zirvede, Türkiye cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve eski Türkmenistan cumhurbaşkanı Kurbankulu Berdimuhammedov'a Türk Dünyası Ali Nişanı verildi.
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti de gözlemci ülke olarak teşkilata kabul edildi.

Avrupa'da siyaset
Türk tarihi

93 Harbi ya da 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı (Rusça: Русско-турецкая война, Russko-Turetskaya voyna; 1877-1878), Osmanlı padişahı II. Abdülhamit ve Rus çarı II. Aleksandr döneminde yapılmış olan bir Osmanlı-Rus Savaşı'dır. Rumi takvime göre 1293 yılına denk geldiğinden Osmanlı tarihinde 93 Harbi olarak bilinir. Hem Osmanlı Devleti'nin batı sınırındaki Tuna (Balkan) Cephesi'nde, hem de doğu sınırındaki Kafkas Cephesi'nde savaşılmıştır. Savaşa hazırlıksız yakalanan Osmanlı Devleti, çok ağır bir yenilgi almıştır. Savaşın başlıca sebepleri; Osmanlı Devleti'nde yaşanan azınlık isyanları, Rusya ve Batı Avrupa ülkelerinde, Osmanlı Devleti'nde yaşayan Hristiyanların insan haklarının çiğnendiği konusunda oluşan tek taraflı kamuoyu, Rusya'nın Balkanlardaki genişleme siyaseti, Romanya ve Bulgaristan'ın bağımsızlık istekleri ve Panslavizm akımıdır. Avrupa'nın büyük güçleri savaşı önlemek için İstanbul'da Tersane Konferansı'nı toplamışlar, ancak Osmanlı Devleti'ne yaptıkları taleplerin reddedilmesi üzerine savaş patlak vermiştir.
Yaklaşık 1 yıl süren savaşta Osmanlı orduları, savunma savaşı yapmıştır. Batılı devletler ise tarafsız kalarak, savaşı bitirmek için ara buluculuk yapmıştır. Özellikle Balkanlarda bu olaylar neticesinde etnik temizlikler yaşanmış ve yer yer kıyımlar görülmüştür. Sonunda batıdaki Osmanlı savunma hatlarını kıran Rus ordularının önü açılmış, dirençle karşılaşmadan İstanbul'un eşiğine Yeşilköy'e kadar ilerleyerek Osmanlı Devleti'nin varlığını tehdit etmiş ve bunun sonucunda Osmanlı Devleti Ayastefanos Antlaşmasını imzalamak zorunda kalmıştır. Ancak Batı Avrupa ülkelerinin bu antlaşmanın koşullarından hoşnut kalmamaları sonucu bu antlaşma geçerliliğini yitirmiş ve yeniden imzalanan Berlin Antlaşması ile Osmanlı Devleti, çok fazla toprak kaybetmiş, Balkanlardaki nüfuzunu büyük ölçüde yitirmiştir. Balkanlar'da ve Kafkasya'da sayıları 1 milyonu aşkın Osmanlı vatandaşı mülteci konumuna düşmüş, savaş süresince ve savaştan sonra Anadolu'ya dev göç dalgaları yaşanmıştır. Ayrıca Batum'da yaşayan Müslüman Lazlar ve Gürcüler Osmanlı topraklarına göç etmek zorunda kalmışlardır. Böylece Balkanlar ve Kafkasya'da Müslüman ve Türk nüfusu önemli ölçüde azalmıştır. Bu göçleri ilerde Balkan Harbi göçleri takip edecektir.

Rus İmparatorluğu 18. yüzyılda güçlenmiş ve zamanla kendisini Ortodoks dünyasının lideri ve koruyucusu olarak görmeye başlamıştı. Bu nedenle de Osmanlı Devleti'nin Balkanlarda yaşayan ve çoğunluğu Ortodoks olan Hristiyan vatandaşlarının haklarını korumak bahanesiyle İstanbul'daki elçileri vasıtasıyla Osmanlı hükûmetinden çeşitli taleplerde bulunmaya başladı. Nitekim 1853 yılında, Rusya'nın Kudüs topraklarındaki İsa'nın doğduğu kilisenin anahtar hakimiyetinin Ortodokslara verilmesi talebi Kırım Savaşı'na yol açtı. Bu savaş Birleşik Krallık ve Fransa'nın da müdahalesiyle Osmanlı zaferiyle sonuçlandı. Ama yine de Rusların istediği gibi, kilisede Ortodoks rahiplere de söz sahipliği verildi. Böylece Rusya, kendisini Ortodoksların sözcüsü olarak kabul ettirmişti, nitekim Ortodokslar da bundan hoşnuttu. 
1858 yılında da Osmanlı yönetimindeki Lübnan topraklarında Hristiyanlarla ilgili bir sorun yaşandı. Fransızların desteklediği Maruniler ile İngilizlerin desteklediği Dürziler çatışmaya başlamıştı. Kayıplar artıyor ve bölgede iç savaş tehlikesi büyüyordu. Fransız basını, Lübnan'da Hristiyanlara yönelik katliamların yapıldığını yazıyordu. Dönemin Hariciye nazırı Keçecizade Fuat Paşa, Lübnan topraklarına giderek çatışmaları bastırdı. İsyanın ele başlarını idam ettirdi. Ama Osmanlı Devleti Fransız ve İngilizlerin baskısıyla Lübnan'a Hristiyan bir vali atanmasını kabul etmek zorunda kaldı. 
1861 yılında tahta çıkan sultan Abdülaziz'in döneminde de Osmanlı Devleti'nin Hristiyan halkları arasında huzursuzluklar devam etti. Saltanatının ilk yılında Sırbistan topraklarında ayaklanmalar başladı. Kendilerini geniş anlamdaki Slav milletinin bir parçası olarak kabul eden Sırp halkı özerklik talebiyle ayaklandı. Çeteler kuruldu. Müslüman halkla karşılıklı kıyımlar yaşandı. İstanbul hükûmeti, bölgeye müdahale etti. Fakat tam başarı elde edilemedi, Ömer Paşa kumandasındaki Osmanlı askerleri, Belgrad'ı topa tutunca birçok kayıp verildi. Avrupa kamuoyunda Osmanlıların aleyhinde bir tutum gelişti. Paris Antlaşması'nın ihlal edildiği söyleniyordu. Bunun üzerine görüşmeler yapıldı, Osmanlı Devleti için önemli olan birçok kale, özerkliğini kazanmış olan Sırbistan'a bırakıldı. Belgrad ve gerisi ise yine Osmanlı'da kaldı. 1864 yılında ikinci bir İstanbul protokolü yapıldı. Buna göre Romanya, prenslik haline geldi. Bölgedeki Osmanlı nüfuzu azalıyordu, daha sonra Romanya da özerkliğini kazandı ve 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşında Rusya tarafında savaştı.
1866 yılında da Girit adasında ayaklanmalar patlak verdi. Bağımsızlığını 1832 yılında kazanmış olan Yunanistan Krallığı, Girit'i de Yunan yönetiminde görmek istiyordu. Yunanistan'ın kışkırtmalarıyla Girit adasında yaşayan Rum halkı Osmanlı yönetimine isyan etti (1866). Rum çetelerini Yunan Krallığı, dolaylı olarak da Avrupalı devletler destekliyordu. Bölgedeki kırımlar artmaya başladı, müdahalelerde sonuç alınamadı. Sadrazam da heyet topladı ve Girit idaresinde değişiklik yapıldı. Buna göre valinin iki yardımcısından biri de Rum olacaktı. Buna rağmen çete savaşları bitmedi, Yunanlar bu çeteleri desteklemeye devam edince Osmanlı Devleti ültimatom verdi. Ancak 1869 yılında Yunanistan'la yapılan bir anlaşma sonucu, Yunanistan bu tutumundan vazgeçti ama 19. yüzyılın sonlarında ayaklanmalar tekrar alevlendi ve 1898 yılında Girit'in özerklik kazanmasıyla sonuçlandı.

19. yüzyılın ortalarında Avrupa birçok savaşa sahne olmuştu. 1866 yılında bir Prusya-Avusturya Savaşı patlak verdi, 7 hafta süren savaşı Prusya ve müttefikleri kazandı. Böylece diğer Alman eyaletlerinde Prusya egemenliği baş gösterdi. 1870 yılında başlayan Fransa-Prusya Savaşı ise 1 yıl sürdü ve kesin Prusya zaferiyle sonuçlandı. Böylece Alman kökenli eyaletler birleşerek Alman İmparatorluğu'nu kurdular. Bundan itibaren Almanya sürekli güçlendi, Avrupa'nın söz sahibi ülkelerinden biri haline geldi. Fransa ise ağır bir darbe aldı, ekonomik açıdan önemli birçok topraklarını kaybetti ve III. Cumhuriyet kuruldu. 1866 yılındaki yenilgi sonrası Avusturya İmparatorluğu, prestij kaybetti ve Macaristan ile birleşerek Avusturya-Macaristan İmparatorluğunu kurdu. Avrupa'daki eyaletlere bölünmüş ülkelerin yönetimleri birleşik bir yönetim biçimine geçiyordu.
İtalyan birliğini kurma ümitleriyle Kırım Savaşı'na katılmış olan Sardinya Krallığı da 1861 yılında amacına ulaşarak bu birliği sağladı ve İtalya Krallığı kuruldu. İtalyanlar da aynı Almanlar gibi, gecikmeli olsa da sömürgeciliğe başladılar. 19. yüzyılın sonlarına gelindiğinde Avusturya güç kaybetmiş, İtalya ve Almanya ise güçlenmişti. Rusya ise yenileşme sürecindeydi. Kırım Savaşı'nda ağır bir yenilgi alan Ruslar, Prusyalı subaylar getiriyor ve orduyu ıslah ediyorlardı. Balkanlar'da da Slav propagandası yapılıyordu. İngiliz İmparatorluğu, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ve İtalya Krallığı, Rusya'ya karşı bir tutum içindeydi. Avrupa ülkeleri arasında yalnızca Alman İmparatorluğu, Rusya'ya dostça davranıyordu.
Balkanlar'daki güç dengesi de değişmişti. Bölgedeki Osmanlı nüfuzu azalıyordu. Milliyetçilik akımı güçleniyor, bölgede katliamlar gerçekleşiyordu. Sırplar ve Yunanlar bağımsızlıklarını kazanmıştı. Romanya ise özerkleşmiş, Bosna'da da özgürlük hareketleri başlamıştı. Sırplar, Rusya'ya yaklaşıyor ve kendilerini ortak bir Slav ırkından sayıyordu. Osmanlı yönetimi 19. yüzyıl başlarından beri Balkanlardaki karışıklıklarla uğraşıyordu. 93 Harbi'ne birkaç yıl kala, Osmanlı Devleti'nde büyük bir ekonomik sıkıntı baş göstermişti. Bu sıkıntıyı gidermek üzere vergiler arttırıldı. Bu da Bulgar isyanları'na yol açtı.

Osmanlı hazinesi, Sultan Abdülmecid'in döneminden beri yapılan aşırı harcamalar sonucu Avrupa'ya karşı ağır bir şekilde borçlanmıştı ve bu borçları ödeyebilmek için Balkanlardaki vergileri yükseltmişti. Bu ağır vergiler Balkan halkları arasında hoşnutsuzluk yarattı. Ayrıca Kafkaslar'dan Ruslar tarafından Çerkes Sürgünü sonucu göçe zorlanan Çerkes ve Abhaz gibi Müslüman gruplar Balkanlar'da yerleştirilmiş; bu göçmenlerle Balkanlar'ın yerlisi olan Hristiyanlar arasında büyük bir düşmanlık ortaya çıkmıştı. Nisan 1876 zamanında ortaya çıkan Bulgar isyanları, başıbozuklar vasıtasıyla bastırıldı. Fakat isyanların bastırılması sırasında ölen Bulgarlar için Avrupa'da büyük bir sempati oluştu. İsyanlar sırasında ölen Müslümanların sayısını hiçe sayan Avrupa basını, Osmanlı Devleti'ne karşı çok olumsuz bir kamuoyu yarattı.
Bulgar isyanları'ndan kısa bir süre sonra, Sırplar da topyekûn savaşa girişti. 30 Haziran 1876 tarihinde Sırbistan, Osmanlı Devleti'ne savaş ilan etti. Temmuz ayına gelindiğinde, Bulgarları savunan Avrupa kamuoyu, Sırpları da savunmaya başladı. Rus çarı II. Alexander ve prens Aleksandr Mihayloviç Gorçakov, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu imparatoru Franz Joseph ile 8 Temmuz 1876 tarihinde bir görüşme yaparak Avusturya'ya, Osmanlı Devleti'ne karşı bir ittifak teklifinde bulundu. Avusturya ile Rusya, daha önce Osmanlı'ya karşı yaptıkları son ittifaklarını 1787-1792 Osmanlı-Rus Savaşı'nda kurmuşlardı. Fakat Prusya'ya ve İtalya'ya yenilmiş olan Avusturya, henüz toparlanamadan bir savaşa daha girmek istemedi. Rusların büyük miktarda toprak teklifine rağmen sonuç alınamadı. Rus yönetimi yalnız kaldı. Temmuz ayında, Osmanlı Devleti'yle savaşan Sırp saflarında Rus askerleri de görünmeye başlamıştı. Ayrıca Rus ordusu, Sırplara silah ve asker yardımı da yapıyordu. Buna rağmen Osmanlı ordusu, Sırpları yenmeyi başardı. Sırpların hücum kolları imha edildi, savunma hatları saf dışı bırakıldı ve Sırbistan çok güç durumda kaldı. Ağustos ayında, Sırplar ateşkese razı oldular ve Avrupa'dan ara buluculuk yapmalarını istediler.

Avrupa'nın da baskısıyla Osmanlı tarafı, barış yapmaya razı oldu. Balkanlardaki bütün bu sorunları çözüme ulaştırmak için İstanbul'daki Tersane-i Amire'de uluslar

ABC-CLIO/Greenwood, Santa Barbara, Amerika Birleşik Devletleri merkezli, ABC-CLIO'ya bağlı olarak faaliyet gösteren yayınevidir. 1967'de kurulan şirket; Referans eserler, eğitim yayınları ve akademik yayınlar alanlarında hizmet vermektedir.

Harold Mason ile Harold Schwartz tarafından 1967'de, Greenwood Press adıyla Westport'ta kuruldu. 1976'da Congressional Information Service'e satılan şirket, 1979'da bu firmanın Elsevier tarafından satın alınmasıyla birlikte Elsevier bünyesine girdi. 1985'te, CBS bünyesindeki Praeger Publishers; 1989'da ise Bergin & Garvey ile Auburn House, Greenwood Press'a satılarak şirket bünyesine girdi. İlerleyen yıllarda şirketin adı Greenwood Publishing Group olarak değiştirildi. Elsevier ile Reed International'ın 1992'te birleşmesinin ardından Reed Elsevier'a bağlandı. Sonraki dönemde Ablex ve Oryx markaları ile Libraries Unlimited'in Greenwood Publishing Group bünyesine girmesiyle şirketin elektronik ortamlarda da ürünleri yer almaya başladı.
2001'de Reed Elsevier'in Harcourt'u satın almasıyla birlikte Harcourt, Reed Elsevier'e bağlı bir şirket olurken Greenwood Publishing Group da Harcourt'a bağlandı. Harcourt'un Aralık 2007'de Houghton Mifflin Company'e satılmasıyla birlikte Greenwood Publishing Group da bu şirketin bir parçası hâline geldi. Ekim 2008'de Houghton Mifflin, Greenwood Publishing Group ile markaları Greenwood Press, Praeger Publishers, Praeger Security International ve Libraries Unlimited'ı ABC-CLIO'ya devretti. Bu satış sonrasında adı ABC-CLIO/Greenwood olarak değişen şirketin merkezi, ABC-CLIO'nun Santa Barbara'daki merkezine taşındı.

Resmî site (İngilizce)

Güneydoğu Asya Uluslar Birliği (Association of Southeast Asian Nations, kısaltmasıyla ASEAN), 8 Ağustos 1967'de Vietnam Savaşı'ndan kaynaklanan komünist genişlemeye karşı olarak Filipinler, Malezya, Tayland, Endonezya ve Singapur arasında kurulan uluslararası örgüt. 2005 yılında örgütün toplam gayri safi yurt içi hasılası yaklaşık 884 milyar dolardır. Yılda %4'lük bir büyüme oranı yakalanmıştır. 2006'da GSYH 1,066 trilyona yükselmiştir.
ASEAN, 8 Ağustos 1967'de Bangkok'ta Filipinler, Malezya, Tayland, Endonezya ve Singapur'un kurduğu uluslararası bir örgüttür. 8 Ocak 1984'te Bruney Darussalam, 28 Temmuz 1995'te Vietnam, 23 Temmuz 1997'de Lao PDR ve Birmanya ve 30 Nisan 1999'da Kamboçya örgüte dahil olmuştur.
4,5 milyon kilometre kareye yayılan ASEAN bölgesinin toplam nüfusu 500 milyon civarındadır.
ASEAN örgütünün öncelikli hedefleri arasında bölge ülkelerinin ekonomik büyümesine ivme kazandırılması, toplumsal ve kültürel gelişim, bölgede barış ve istikrarın sağlanması yer almaktadır.
2003 yılında ASEAN liderlerinin ASEAN'ın 3 bölümü kapsaması gerektiği kararı üzerine ASEAN Güvenlik Topluluğu, ASEAN Ekonomik Topluluğu ve ASEAN Toplum ve Kültür Topluluğu oluşturuldu.
ASEAN'ın en üst karar verme organı her yıl gerçekleştirilen ASEAN devlet başkanları zirvesidir. ASEAN ülkelerinin dışişleri bakanları da her yıl bir kez bir araya gelmektedir. Ayrıca tarım ve ormancılık, ticaret, enerji, çevre, finans, sağlık, yatırım, işgücü, hukuk, kırsal gelişim, yoksullukla mücadele, telekomünikasyon, uluslararası suç, ulaştırma, turizm gibi konularda ASEAN ülkelerinin bakanlarının bir araya geldiği toplantılar düzenlenmektedir.
Koordinasyonun sağlanması ve diplomatik ilişkilerde bulunulması amacıyla ASEAN örgütünün Pekin, Berlin, Brüksel, Canberra, Cenova, İslamabad, Londra, Moskova, Yeni Delhi, New York, Ottawa, Paris, Riyad, Seul, Tokyo, Washington ve Wellington'da temsilcilik ofisleri bulunmaktadır.
Türkiye, Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği Dostluk ve İşbirliği Antlaşması'na (ASEAN/TAC) katılım belgesini 23 temmuz 2010 tarihinde imzalamıştır.

ASELSAN Elektronik Sanayi ya da kısaca ASELSAN, Türk Silahlı Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı tarafından Türk Silahlı Kuvvetleri'nin askerî haberleşme ihtiyaçlarını karşılası amacıyla 1975 yılında kurulan Ankara merkezli savunma sanayisi şirketidir.

Kuruluş yıllarından bu yana ileri teknolojiye dayalı olarak, programlı bir şekilde müşteri ve ürün yelpazesini genişletmiş olup, bugün modern elektronik cihaz ve sistemler geliştiren, üreten, tesis eden, pazarlayan ve satış sonrası hizmetlerini yürüten entegre bir elektronik sanayii kuruluşu hâline gelmiştir. Farklı yatırım ve üretim yapısı gerektiren proje konularına bağlı olarak Aviyonik ve Güdüm Sistemleri (AGS), Haberleşme ve Bilgi Teknolojileri (HBT), Savunma Sistem Teknolojileri (SST), Radar Elektronik Harp (REHİS), Mikroelektronik ve Elektro-Optik (MGEO) ve Ulaşım, Güvenlik, Enerji, Sağlık, Otomasyon (UGES) olmak üzere altı ayrı sektör başkanlığını yapısında bulundurmaktadır. Ankara'da Macunköy, Akyurt, Gölbaşı, Temelli ve Teknokent'te yerleşik beş ve İstanbul Teknopark olmak üzere toplam 6 ayrı tesiste üretim ve mühendislik faaliyetlerini sürdürmekte olan ASELSAN'ın Genel Müdürlüğü Ankara, Macunköy'de bulunmaktadır.
Kurum Teknofest İstanbul'un paydaşlarındandır.

ASELSAN, profesyonel telsiz, PMR telsiz gibi sivil ürünlerini 2006'da kurduğu AselsanNET Ltd. Şti. aracılığı ile yürütmektedir. AselsanNET'in genel müdürlüğü Ankara'da olup, İstanbul, İzmir Bölge Müdürlükleri ve yurt çapına yayılmış olan bayileri ve yetkili servisleri ile satış ve satış sonrası hizmetlerini yürütmektedir.
Çeşitli ülkelerde temsilcilikleri bulunan ASELSAN, ilk yurt dışı şirketi olan ASELSAN BAKÜ şirketini, 1998 yılında Azerbaycan'da kurarak faaliyete geçirmiştir. ASELSAN ayrıca TÜMAKÜDER'e (Tüm Akü İthalatçıları ve Üreticileri Derneği) üyedir.
Aselsan Ukrayna'da pazarlama ve iş geliştirme faaliyetlerini yürütmek adına Aselsan Ukraine LLC. unvanlı şirketin 1 Eylül 2020 itibarıyla tescil edildiğini duyurdu.

Aselsan Konya 12 Kasım 2018'de 87,2 Milyon Türk lirası başlangıç sermayesi ile kurulmuştur. Tesisteki "Silah Sistemleri Fabrikası" 17 Aralık 2020'de 65 Milyon ABD doları proje sermayesiyle kurulmuş olup, 26 Kasım 2022'de açılışı gerçekleştirilmiştir. Silah sistemleri alanındaki bütün tedarik, üretim, entegrasyon, test ve kalite faaliyetleri Konya tesisi tarafından yürütülmektedir.

Aselsan Bakü 11 Şubat 1998 tarihinde, Aselsan tarafından Azerbaycan'da kurulmuştur. Şu an Azerbaycan'da sivil ve askerî el telsizleri üretmektedir. Şirketin sermayesi tamamen Aselsan tarafından konulmuştur. Satış, bakım-onarım ve üretim alanlarında faaliyet gösterecek olan ve kuruluş sermayesi 500 bin ABD doları olarak belirlenen şirket, Aselsan'ın yurt dışında kurduğu ilk şirket olmuştur.
2018 yılında Aselsan tarafından üretilen lazer güdüm kiti, Azerbaycan'ın geliştirdiği mühimmata başarıyla entegre edildi.

Aselsan Ukrayna 1 Eylül 2020 tarihinde, Aselsan tarafından Ukrayna'da kurulmuştur.

Aselsan; haberleşme, radar, elektronik harp, elektro-optik, insansız sistemler, hava savunma, güdümlü mühimmatlar ve sivil teknolojiler başta olmak üzere birçok alanda araştırma-geliştirme ve üretim faaliyetleri yürütmektedir.

Çelik Kubbe Hava Savunma Sistemi Entegrasyonu ve Unsurları
KORKUT 35 mm Kundağı Motorlu Namlulu Hava Savunma Sistemi
GÖKDENİZ Yakın Savunma Sistemi (CIWS)
GÖKSUR Yakın Hava Savunma Sistemi
HİSAR ve SİPER Hava Savunma Füze Sistemleri Bileşenleri
Atılgan Kaideye Monteli Stinger (KMS) Sistemi
GÜRZ Hibrit Hava Savunma Sistemi
GÖKTAN Füzesi
GÖKALP İHA Savunma Sistemi
EJDERHA / AD 200 Yönlendirilmiş Enerji Silah Sistemi (HPEM Sistem)
Uzaktan Komutalı Silah Sistemleri (UKSS):
Muhafız (Yurt dışı adıyla **SMASH**) 30 mm Uzaktan Kumandalı Silah Sistemi
STOP 25 mm Uzaktan Kumandalı Silah Sistemi
STAMP 12.7 mm Uzaktan Kumandalı Silah Sistemi (STAMP-2 ve STAMP-G)
SARP Uzaktan Komutalı Stabilize Silah Sistemi
Akıllı Mühimmat Sistemleri:
Aselsan Atom 35 mm Parçacıklı Mühimmat
Aselsan Atom 40 mm Yüksek Hızlı Akıllı Mühimmat
TOLUN Mühimmat Ailesi (Hassas Güdümlü Kitler ve Akıllı Mühimmatlar)
TOLUN-L (Lazer Güdümlü)
TOLUN-EW (Elektronik Harp Faydalı Yüklü)
TOLUN-F (ANS/KKS Güdümlü)
TOLUN-IIR (Kızılötesi Görüntüleyici Arayıcı Başlıklı)
TOLUN-P (GPS/ANS Güdümlü)
TOLUN-S (Karadan Atılan Varyant)
Bora Füze Sistemi Entegrasyon ve Atış Kontrol Çözümleri
POYRAZ Mühimmat Transfer Sistemi (MTS)
Havan Ateş İdare Sistemi ve Taktik Ateş İdare Sistemi

MURAD Aktif Elektronik Taramalı Dizi (AESA) Uçak ve İHA Burun Radarı
Cenk 200-N (Eski adıyla MAR-D 3B) 3 Boyutlu AESA Arama Radarı
Cenk 300-N ve Cenk 350-N Deniz Radarı Çözümleri
FULMAR 500-A Havadan Çok Fonksiyonlu AESA Gözetleme Radarı
ALP Radar Ailesi (ALP 100-G, ALP 300-G Erken İhbar Radarı)
EİRS Erken İhbar Radar Sistemi
KALKAN Hava Savunma Radarı
KORAL Mobil Elektronik Harp Sistemi
VURAL Elektronik Harp Sistemi
PUHU ve REDET Elektronik Harp Sistemleri
SAPAN Programlanabilir Aktif/Reaktif Elektronik Karıştırma Sistemi

İnsansız Deniz Araçları (İDA):
Albatros İDA Ailesi (Albatros-K Catamaran, Albatros-S Sürü İDA, Albatros-T)
TUFAN Kamikaze İnsansız Deniz Aracı
LEVENT İnsansız Deniz Aracı
İnsansız Sualtı Araçları (UUV):
KILIÇ 10 ve KILIÇ 200 Kamikaze Otonom Sualtı Araçları
DERİNÖZ Özerk Sualtı Aracı (AUV)
İnsansız Kara Araçları (İKA):
KAPLAN İnsansız Kara Aracı Ailesi
UKAP Silahlı İnsansız Kara Aracı
İnsansız Hava Araçları (İHA):
SERÇE Çok Rotorlu İnsansız Hava Sistemi
ARI 1-T Döner Kanatlı Mini İHA
MIUS / MUAS Mini İnsansız Hava Sistemi

CATS Görüntüleme ve Hedefleme Sistemi
ASELPOD Elektro-Optik Hedefleme Sistemi
MEROPS Çok Bantlı Genişletilmiş Menzilli Optik Nişangah Görüntüleme Sistemi
ASELFLIR-500 Elektro-Optik Keşif ve Hedefleme Sistemi
İleri Gözetleyici ve Termal Görüş Sistemleri

TASMUS Taktik Saha Muhabere Sistemi
PRC V/UHF Yazılım Tabanlı Telsiz Ailesi (El, Sırt ve Araç Telsizleri)
GRC-5220 Taktik Geniş Bant ETHERNET Radyo Ailesi
Taşınabilir Radyolink Haberleşme Sistemi
Entegre Deniz Haberleşme Sistemleri
Hava Platformları ve Kule Haberleşme Sistemleri
AYAC Askerî Yönlendirme ve Anahtarlama Cihazı
Sahra Telefonu (ASELSAN 6200)
Mobil Almaç-Göndermeç ve Tekrarlayıcı Telsiz Ekipmanı (MATE)
Sabit Merkez Telsiz, Araç ve Taşınabilir Telsiz Yan Birimleri ve Aksesuarları

ZARGANA Denizaltılar için Torpido Karşı Tedbir Sistemi
MİLGEM Savaş Sistemi Tasarımı ve Entegrasyonu Projesi
Çok Maksatlı Amfibi Hücum Gemisi (LHD) Savaş Sistemleri
Amfibi Gemi Projesi (LST - Tank Çıkarma Gemisi)
Lojistik Destek Gemileri (LDG)

Biyometrik Kimlik Doğrulama ve Geçiş Kontrol Sistemleri (BKDGKS)
TURKUAZ Sismik Araştırma Gemisi Bilimsel Görev Sistemi
Sivil Raylı Ulaşım, Sinyalizasyon ve Enerji Yönetim Çözümleri
Mobil Hava Trafik Kontrol Kulesi
Askerî ve Sivil G.SHDSL Modemler

9 kişilik yönetim kuruluna destek amaçlı

Hukuk Müşavirliği
İç Denetim Başkanlığı
11 genel müdür yardımcılığı,
6'i teknik genel müdür yardımcılığı,
5'i idari genel müdür yardımcılığı olmak üzere.

Aviyonik ve Güdüm Sistemleri Sektör Başkanlığı
Haberleşme ve Bilgi Teknolojileri Sektör Başkanlığı (HBT),
Mikroelektronik ve Elektro-Optik Sektör Başkanlığı (MEOS),
Radar ve Elektronik Harp Sistemleri Sektör Başkanlığı (REHİS),
Savunma Sistem Teknolojileri Sektör Başkanlığı (SST)
Ulaşım, Güvenlik, Enerji ve Otomasyon Sistemleri Sektör Başkanlığı (UGES)

Mali Yönetim Genel Müdür Yardımcılığı
Teknoloji ve Strateji Yönetimi Genel Müdür Yardımcılığı
İş Geliştirme ve Pazarlama Genel Müdür Yardımcılığı
Kurumsal Yönetim Genel Müdür Yardımcılığı
Tedarik Zinciri Yönetimi Genel Müdür Yardımcılığı

TUSAŞ
Türk savunma sanayi şirketleri listesi

Resmî site
AselsanNET resmî İnternet sitesi 20 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Abazaca (Abazaca: Абаза Бызшва, Abaza Bızşva), Kuzeybatı Kafkas dillerinden biridir. Abazaların konuştuğu bu dil, Abhazca ile yakın akrabadır. Bugün, Kuzey Kafkasya'da 40.000 kişi tarafından konuşulur. Abazaların önemli bölümü (%75) 1864 göçüyle Osmanlı topraklarına sürülmüşlerdir. Büyük sürgünden sonra anayurtlarında (Karaçay-Çerkesya) kalan 10.000 kişi bugün tekrar 40.000 nüfusa ulaşmıştır.

Abazaca, Kuzeybatı Kafkas dillerinin Abazgi koluna dâhildir. Edebiyat ve yazım dili, çoğunluğun konuşmakta olduğu Aşuva lehçesi üzerine kurulmuştur. Apsuva lehçesi ise, Apsnı (Abhazya)’daki Abhaz-Abazalar tarafından kullanılmaktadır. Gerek Abhaz gerekse Abazalarının konuştukları diller, küçük farklılıkların dışında oldukça benzerdir. Her iki taraf da birbirinin konuşmalarını anlayabilmektedir. Özellikle Aşķarava Abazaların lehçeleri, Apsua lehçesi ile çok büyük benzerlik göstermektedir. Aşuva (Tapanta) lehçesi, Khubina-Albırğan ve Guım şeklinde iki ağza ayrılır.
Abazacanın yazılı edebiyat ve gramerinin oluşumu 1932 yılına dayanmaktadır. Bu tarihte oluşturulan Latin esaslı Abaza alfabesi, 1938'e kadar kullanılmıştır. 1938 Kiril esaslı olarak genişletilmiş Rus alfabesiyle değiştirilmiştir. Abazaca, Karaçay-Çerkes bölgesinde 1930'lu yıllardan başlayarak okul­larda ders olarak okutulmaya başlanmıştır. Abazaca alanında ilk sistemli çalışmalar yapan kişi, Abazaca'da olduğu kadar Çerkesce'ye de büyük emekleri geçen Tobil Talistan (1879-1956) olmuştur. Jır Hamid başta olmak üzere onu örnek alan sonraki kuşaktaki birçok idealist Abaza ay­dını, Tolestan’ın açmış olduğu yolda ilerlemişlerdir.
Günümüzde Abazaca alanında çalışmalarda bulunan isimler olarak Çkuđu Mikail, Lağuç Camledin, Đıug Vladimir, Mixts Kerim, Khlıç Rauf, Tobil Melbahue Nuriye, Egdza Nazir ve Meremkul Vladimir’i saymak mümkündür.
Abazaca'ya uyarlanan alfabelerin oluşturulmasından sonra Aba­zaca gazeteler, edebi eserler ve çeşitli etnografik yayınlar basılmaya baş­lanmış, bunu takip eden yıllarda ise Karaçay-Çerkes bölge radyosunda Abazaca sesli yayına geçilmiştir. Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti'nde "Abazaşta" isimli haftalık Abazaca bir gazete yayınlanmaktadır. Ayrıca, Karaçay-Çerkes yerel televizyon kanalında haftada birkaç saat Abazaca yayın yapılmaktadır.

Abaza Ethnologue raporu 12 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Abazaca konuşun: Abaza dilinin geçmişi, bugünü ve geleceği - Dünya Abaza Kongresi

Abhazca (Abhazca: аҧсуа бызшәа, aphsua bızşwa veya аҧҫшәа, aph[ɕ]şwa ), Kuzeybatı Kafkas dillerinden biridir. Esas olarak Abhazya, Türkiye’de , Suriye , Almanya, Hollanda, Rusya ve Acaristan 'da konuşulur. Abhazya Cumhuriyeti’nin Rusça ile birlikte resmi dilidir. Abhazca, Abhazya’da yaklaşık 150 bin kişi tarafından konuşulur.

Abhazca, Kuzey Kafkasya kökenli Kuzeybatı Kafkas Dilleri öbeğine bağlıdır. Kuzeybatı Kafkas Dilleri, Kuzeydoğu Kafkas Dilleriyle ilişkili sayılır ve bu iki öbek Kuzey Kafkas dillerini oluşturur. Abhazca, Abazaca ile çok yakın bir dildi. Bu iki dili aynı dilin diyalektleri olarak değerlendiren görüşler de vardır.

Abhazca asıl olarak, resmi dil olarak da kullanılan Abhazya’da konuşulur. 1995 tarihli Gürcistan Anayasası, Abhazya’da ikinci resmi dil statüsü tanımıştır. Abhazca, 19. yüzyılda Abhazya’dan sürülen muhacirlerin de dilidir ve bu muhacirlerin göç etmiş olduğu Türkiye ve Suriye gündelik dil olarak konuşulurdu. Almanya, Hollanda ve ABD’ye göç eden nüfus arasında bu dili konuşanlar mevcuttur.

Abhazca, başlıca üç diyalekte ayrılır:

Abjua, Kafkasya’da ve tarihsel Abjıva bölgesinde konuşulur. Bu ad, bölgenin "orta" anlamına gelen adından (Абжуа) gelir.
Bzıb veya Bzıp, Kafkasya’da ve Türkiye’de konuşulur. Adı Bzıp (Abhazca бзыҧ) bölgesinden gelir.
Sadz, Türkiye’de konuşulur. Adını, Bzyp ve Hosta ırmakları arasındaki aynı adlı bölgeden alır.
Abhazca yazı dili, Abjua diyalektine dayanır.

Kuzeybatı Kafkas dillerinin tipik bir örneği olan Abhazca, büyük ölçüde eklemeye dayanan sondan eklemeli bir dildir. Bir geçişsiz fiilin öznesi, geçişli bir fiilin nesnesi ile aynı şekilde işlev görecek şekilde, ergatif-mutlak bir tipolojisine sahiptir. Özellikle, Abhazca ergatifliği, çoğu diğer ergatif dillerin yaptığı gibi, açık büyük/küçük harf işaretlemeden ziyade, fiil yapıları içindeki öznelerin ve nesnelerin sıralanması yoluyla ifade eder.
Bu bölümdeki tüm Latin transliterasyonlarda Çirikba'nın sistemi kullanır (2003).

Abhazcanın morfolojisi, “minyatür cümle” olarak adlandırılabilecek oldukça karmaşık bir fiil sistemine sahiptir. Çirikba (2003), Abhazca'yı fiillerin “morfolojinin merkezi kısmını” işgal ettiği “verbosentrik” (fiil merkezli) bir dil olarak tanımlar. Bununla birlikte, karmaşıklığına rağmen, Abhazca sözlü morfolojisi oldukça düzenlidir.
Ergatif bir dil olan Abhazca, geçişli ve geçişsiz fiiller ile dinamik ve durum fiilleri arasında güçlü bir ayrım yapar.
Durum fiilleri, дхәыҷуп (dx˚əčә́wəp - “o bir çocuk”) gibi oluş durumlarını tanımlar. Dinamik fiiller ise doğrudan eylemleri ifade eder.
Değişkenler olarak adlandırılan bazı fiiller, hem durağan hem de dinamik fiillerin belirli özelliklerini birleştirir.
Abhazcadaki bir diğer önemli fiil ayrımı, eylemin süresine atıfta bulunan sonlu ve sonlu olmayan ayrımıdır. Sonlu fiiller genellikle tam bir cümle oluşturmak için yeterli bilgi içerirken, sonlu olmayan fiiller tipik olarak bağımlı maddeler oluşturur.

Fiil kökleri; konuşmanın başka bir bölümünden birleştirme, ekleme, ikileme veya dönüştürme dahil olmak üzere çeşitli şekillerde türetilebilir.
Fiilin mastar haline veya sözde bir “isim-fiil”e kabaca eşdeğer olan fiilin mastar biçimi, Türkçedeki ulaça benzer. Yalın bir fiil köküne özel bir sonek, dinamik bir fiil için -ра (-ra) ve bir durum fiili için -заара (-zaara) eklenerek oluşturulur.

аԥхьара
ápx’ara
“okumak”
Tüm bağımlı cümleleri oluşturmak için Masdar'a aşağıdaki gibi çeşitli önekler eklenebilir:

аԥибаҽра
apә́jbačra
“birbirini kırmak”
Bununla birlikte, tamamen birleşik kişisel Abhaz fiil formları, her bir gramer ayrımının daha geniş fiil şablonu içinde belirli bir "yuva" veya "konum" işgal etmesiyle birlikte "şablonsaldır". Böylece fiiller, fiil köküne çeşitli eklerin eklenmesiyle oluşur; bu ekler, genel fiil yapısı içinde katı konumlar işgal eden geçişlilik, kişi ve durum/dinamik nitelik gibi ayrımları ifade eder. Fiiller ve konuşmanın diğer bölümleri arasında yüksek derecede bir uyum vardır.  Genel olarak, Abhaz fiili şu şekilde oluşturulmuştur:

[Birinci Konum]+[İkinci Konum]+[Üçüncü Konum]+[Dolaylı Nesne]+[Dönüşlü]+[Serbest Önsöz]+[Kök Önsöz]+[Etken]+[Olumsuz]+[Nedensel]+Kök+[Uzantı]+[Sayı]+[Açı]+[Zaman]+[Olumsuz]+[Bitiş Son Ekleri]
Bu öğelerin tümü, her fiilde mutlaka bir arada bulunmaz. Fiil morfolojisinin tek tek bölümleri aşağıda ele alınmaktadır.
İlk pozisyon
Fiil kompleksinin ilk önek öğesi, ya mutlak yapıdaki geçişsiz bir fiilin öznesini veya bir ergatif yapıdaki geçişli bir fiilin doğrudan nesnesini ifade eder. Aşağıdaki tablo, ilk konumu işgal edebilecek çeşitli anlaşma işaretlerini göstermektedir. Bu önekler, parantez içindeki harfleri içeren uzun formlarında veya içermeyen kısa formlarında olabilir. Bunları kullanma kuralları şunlardır:

Ön ek bir ünsüz kümesi ile devam ediyorsa, uzun biçim kullanılacaktır.
Vurgu önek üzerine düşerse, uzun biçim kullanılacaktır.
Ön ek bir ünsüz kümesi ile devam etmiyorsa, kısa form kullanılacaktır.
Vurgu önek üzerine düşmüyorsa, kısa form kullanılacaktır.

Dönüşlü bir yapıda iyelik önekinin ҽы́- (čə́-) veya sonlu olmayan bir yapıda göreceli önekinin иы́- (jә́-) bu konumu işgal etmesi de mümkündür.
İkinci Pozisyon
İkinci konum, dolaylı nesne veya Türkçede “birbirine” veya “karşılıklı” ile eşdeğer olan karşılıklı zamirlerin аи- (aj-) öneki tarafından temsil edilir.
Üçüncü Pozisyon
Bu konum, nedensel bilgiyi ifade eden bir dizi önek barındırır.

Dolaylı nesne
İkinci nesneden sonra oluşan herhangi bir dolaylı nesne, durum fiilinin iyelik ekinin de yer alabileceği yerde bulunabilir.

лҽылшьуеит
lčә́lšʹwajt
“O(dişi) kendisini öldürür.”
Dönüşlü
Birinci konumda bir iyelik öneki varsa, buraya dönüşlü önek л- yerleştirilir.

лҽылшьуеит
lčә́lšʹwajt
“O(dişi) kendisini öldürür.”
Bağımsız Önfiil
Bu konum, fiil gövdesinin açık bir parçası olmayan önfiilsel öğeler tarafından işgal edilir.

днатәеит
dnat’ºáøjt
“Oturdu (aşağı doğru).”
Gövde Önfiil
Fiil köküne açıkça iliştirilen önfiilsel öğeler bu pozisyonu alır.

иҟасҵоит
jəq’asc’awájt
“Onu yapıyorum.”
Etken
Etkene (geçişli fiilin öznesi) karşılık gelen uyuşma işaretçisi bu konumu alır.
Olumsuzlama (Dinamik)
Olumsuzluk öneki m- dinamik bir fiil yapısında bu konumu işgal eder. 

иҟасымҵе́ит
jəq’asəmc’áøjt
“Onu yapmadım.”
Nedensel
Etken öneki r-, fiil kökünden önceki son konumu alır.

исзы́мырҽеит
jəszә́mərčajøjt
“İyileştiremedim.”
Uzantı
Son ek unsurlarından ilki, “içeride” (-la) veya “dışta” (-aa) ilgili zarf bilgilerini ifade eder.

иаҭа́игалеит
jətájgalaøjt
“O(eril) onu içeri getirdi.”
Sayı
-kºá öneki durum fiillerini çoğul hale getirir.

итәақәаз
jət’ºákºáz
“oturanlar”
Bakış Açısı
Birkaç görünüm belirteci bu konumu son ekler olarak işgal eder.

Kip
Söz konusu fiilin durağan mı yoksa dinamik mi olduğuna bağlı olarak, birkaç kip eki bu konumu işgal eder. Dinamik fiiller, zaman ve görünüş ayrımlarını içeren zengin bir şekilde geliştirilmiş bir zaman paradigmasına sahiptir. Aşağıdaki tablo, агара (agara – “almak”) fiilini kullanan bu çeşitli dinamik zaman biçimlerini göstermektedir.

Buna karşılık, durum fiilleri, aşağıda а́цәара (ácºara - “uyumak”) fiili kullanılarak gösterildiği gibi, bu zengin zaman sisteminden yoksundur.

Olumsuzlama (Durum)
Olumsuzluk öneki m-, bir durum fiil yapısında bu konumu işgal eder.

дтәам
dt’ºam
“Oturmuyor.”
Bitiş Sonekleri
Fiil kompleksindeki son konum, çeşitli karma amaçlı işaretleyicilerden herhangi birini barındırabilir.

Emir, fiilin türüne bağlı olarak birkaç olası biçim alır. Dinamik fiiller, yalın bir fiil köküne uyuşma eklerinin eklenmesiyle emir oluşturulur; geçişsizler özne ve dolaylı nesne yapıcıları içerirken, geçişliler doğrudan nesneyi ve mutlakı içerir:

шәихәаԥш
š˚jә́x˚apš
[S]+[IO]+STEM
“Ona bakın!”
Durum fiilleri, fiil köküne -z durum son ekini ekleyerek buyruğu oluşturur:

Уҟаз!
wә́q’az
STEM+[dur.]
“Ol!”

Fiiller gibi, isimler de Abhazca'da durağan bir isim köküne çeşitli önek ve soneklerin eklenmesiyle oluşur. İsim kökleri, birleştirme, ikileme veya türetme ekinin eklenmesi dahil olmak üzere birkaç farklı işleme göre türetilebilir.
Ekler, sayı, kesinlik ve iyeliğin yanı sıra bazı durum benzeri unsurları işaret eder. Bir bütün olarak ele alındığında, Abhaz isminin tüm morfolojik yapısı aşağıdaki gibidir:

[Belirtili harfitarif]+[Çekim Öneki]+[Miktar]+Kök+[Çekim Soneki]+[Belirsiz harfitarih]+[Biçimce]
Fiillerde olduğu gibi, bu unsurların hepsi aynı anda meydana gelemez. İsim morfolojisinin tek tek bölümleri aşağıda ele alınmaktadır.
Tanımlık Ekler
Abhazca'da bir kesinlik aralığı vardır. Belirli/nötr kategorilerine bağlı olan bu maddeler, daha geniş isim yapısında önek olarak görünürken, belirsiz son eki alır.

Her iki tanımlık ekinin yokluğu, evrensel niceleyicileri ima eden sıfır referansı veya bir referansın toplam eksikliğini ifade eder.

Уаҩы дсымбеит
wajºә́ dsəmbáøjt
“Kimseyi görmedim.”
Belirli ve belirsiz ekler aynı isimde birlikte görünebilir, bu da göndergelerin bir grup veya gövde olarak kastedildiğini ima eder.

аҽқәа́к
ačkºák
“atlardan biri.”
Abhazcanın farklı lehçeleri arasında harfitarif kullanımında bazı anlam farklılıkları vardır.
Çekim önekleri

Bunlar gramer kişi ve isim sınıfını ifade eden iyelik önekleridir. Tam ve kısa olmak üzere iki şekilde gelirler. Tam olanlar parantez içinde sesli harfleri içerirken kısa oldukları durumlarda bunlar yoktur.

Nicelik Önekleri
Bu birkaç önek, isim kompleksine sayısal bilgiler ekler. Çoğu zaman, bu bir sayı biçimini alır.

рыхҩы-ԥацәа
rəxjºә́-pacºa
“onların üç oğulu”
Çekim Sonekleri
Bu ekler ya çoğul sayı ya da durum benzeri zarf bilgisi taşır. Çoğul belirteçler aşağıda daha ayrıntılı olarak ele alınmaktadır; diğer olası çekim ekleri şunlardır:

Bir yer belirleme veya yön edatına eklenmiş, üçüncü şahıs tekil insan olmayan iyelik belirteci
Konumsal -ҿы́ (-č’ә́) veya yönsel -ҳы́ (-x’ә́) edatlar
Araç eki -ла (-la)
Zarf soneki -с (-s), иашьас (jaš’ás - “kardeş olarak”) gibi
Karşılaştırma soneki -ҵас (-c’as), ҩнҵа́с (jºənc’ás - “ev gibi”) gibi
Mahrumiyet soneki -да (-da), ҩны́да (jºnә́da - “evsiz”) gibi
Çeşitli koordinasyon ekleri
Çekim ekleri sırayl

Abhazya, resmî adıyla Abhazya Cumhuriyeti, Güney Kafkasya'da kısmen tanınan bir devlettir. Karadeniz'in doğu kıyısında, Doğu Avrupa ve Batı Asya'nın kesiştiği noktada yer almaktadır. 8.665 kilometrekare (3.346 sq mi) bir alanı kaplamakta ve yaklaşık 245.000 nüfusa sahiptir. Başkenti ve en büyük şehri Sohum'dur.
Abhazya Cumhuriyeti, Gürcistan'a bağlı özerk cumhuriyetini 1992'de ele geçiren isyancıların 1994 yılında Gürcistan'dan bağımsızlığını ilan etmesiyle ortaya çıkmıştır. De facto bağımsız olan Abhazya Cumhuriyeti, Rusya, Nikaragua, Venezuela, Nauru, Suriye gibi bazı devletler ve Güney Osetya, Transdinyester ve Dağlık Karabağ gibi de facto bağımsız devletler tarafından tanınsa da, başta Gürcistan olmak üzere, Birleşmiş Milletler üyesi devletlerin büyük çoğunluğu ve Birleşmiş Milletler teşkilatı tarafından tanınmamaktadır.
Abhazya Özerk Cumhuriyeti ise, Sovyetler Birliği içinde Gürcistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nin bir parçası olarak kurulmuştur. Bugün de Birleşmiş Milletler ve - birkaç devlet dışında, Türkiye Cumhuriyeti dahil - BM üyesi devletlerin büyük çoğunluğu tarafından Gürcistan'ın bir parçası olarak kabul edilmektedir.
Abhazya Cumhuriyeti'nin yönetim merkezi Sohum olup, Abhazya Özerk Cumhuriyeti'nin "sürgündeki" hükûmeti ise, Gürcistan'ın başkenti Tiflis'tedir.
Abhazya adı eski Abazgia bölgesinden, bir kabule göre de bu bölgenin halklarından biri olan Abhazlardan gelir. Abhazya 8.600 km²’lik bir alanı kapsar.
2022 yılı itibarıyla bölgede 244.236 kişi yaşamaktadır. Halkın %70'inden fazlası aynı zamanda Rusya Federasyonu vatandaşıdır.

MÖ 9. ve 6. yüzyıllar arasında, modern Abhazya toprakları antik Kolhis devletinin bir parçasıydı. MÖ 6. yüzyıl civarında, Yunanlılar, günümüz Abhazya'sının Karadeniz kıyısı boyunca, özellikle Pitiunt ve Dioskurias'ta ticari koloniler kurdular
Antik tarihçiler bölgede yaşayan çeşitli halkları ve konuştukları dillerin büyük çeşitliliğini tanımlamışlardır. Arrianus, Yaşlı Plinius ve Strabon, Karadeniz'in doğu kıyısında, modern Abhazya'da bir yerlerde yaşayan Abasgoi ve Moschoi halkları hakkında kayıtlar vermişlerdir. Bu bölge daha sonra MÖ 63 yılında Laziǩa Krallığı'na dahil edilmiştir.
Bir Doğu geleneğine göre, Havari Simun, bir misyonerlik gezisi sırasında Abhazya'da ölmüş ve Nicopsis'te gömülmüştür; naaşı daha sonra Anakopya'ya nakledilmiştir.

Roma İmparatorluğu, MS 1. yüzyılda Lazika'yı fethetti; ancak Roma varlığı liman kentleriyle sınırlı kaldı. Arrianus'a göre, Abasgoi ve Apsilae halkları nominal olarak Roma tebaasıydı ve Dioskurias'ta küçük bir Roma karakolu bulunuyordu. 4. yüzyıldan sonra Lazika bir ölçüde bağımsızlığını geri kazandı ancak Bizans İmparatorluğu'nun nüfuz alanı içinde kaldı. Anakopya, prensliğin başkentiydi. Ülke çoğunlukla Hristiyan'dı ve başpiskoposluk merkezi Pityus'taydı. Pityus Metropoliti Stratophilus, 325 yılındaki Birinci İznik Konsili'ne katılmıştır.
MS 6. yüzyıl ortalarında, Bizanslılar ve komşu Sasani Persleri, Abhazya üzerinde hakimiyet kurmak için savaştılar; bu çatışma Lazika Savaşı olarak bilinir. Savaş sırasında Abasglar, Bizans İmparatorluğu'na karşı ayaklandılar ve Sasani yardımı istediler; isyan General Bessas tarafından bastırıldı.
II. Mervan liderliğindeki bir Arap akını, 736 yılında I. Leon ve onun Laz ile İberya müttefikleri tarafından püskürtüldü. I. Leon daha sonra Kaheti'li Mirian'ın kızıyla evlendi ve halefi II. Leon, 770'lerde Lazika'yı ele geçirmek için bu hanedan birliğini kullandı.

Arap Hilafeti'ne karşı kazanılan başarılı savunma ve doğudaki yeni toprak kazanımları, Abasg prenslerine Bizans İmparatorluğu'ndan daha fazla özerklik talep edecek gücü verdi. Yaklaşık 778 yılında Prens II. Leon, Hazarların yardımıyla Bizans İmparatorluğu'ndan bağımsızlığını ilan etti ve ikametgâhını Kutaisi'ye taşıdı. Bu dönemde Gürcüce, okuryazarlık ve kültür dili olarak Yunancanın yerini aldı.

Abhazya Krallığı, MS 850 ile 950 yılları arasında en parlak dönemini yaşadı; bu dönem, 10. yüzyılın sonu ve 11. yüzyılın başında Kral III. Bagrat tarafından yönetilen tek bir Gürcü monarşisi altında Abhazya ve doğu Gürcü devletlerinin birleşmesiyle sona erdi.
Kraliçe Tamar'ın hükümdarlığı sırasında, Gürcü kronikleri Otagho'yu Abhazya'nın Eristavi'si (Valisi) olarak anar. O, 19. yüzyıla kadar Abhazya'yı yönetmeye devam edecek olan Şervaşidze Hanedanı'nın (Çaçba olarak da bilinir) ilk temsilcilerinden biriydi.
1240'larda Moğollar, Gürcistan'ı sekiz askeri-idari sektöre (Tümen) ayırdı. Günümüz Abhazya toprakları, Tsotne Dadiani tarafından yönetilen tümenin bir parçasını oluşturuyordu.

16. yüzyılda, Gürcü Krallığı'nın küçük krallıklara ve prensliklere bölünmesinden sonra, Şervaşidze Hanedanı tarafından yönetilen (yasak olarak İmereti Krallığı'nın vasalı olan) Abhazya Prensliği ortaya çıktı. In 1453, Osmanlılar ilk kez Sohum'a saldırdı ve 1570'lerde orada bir garnizon bulundurdular. 17. yüzyıl boyunca saldırılara devam ettiler ve bu da Abhazya'nın vergiye bağlanmasına yol açtı.
Osmanlı etkisi, 18. yüzyılda Sohum'da bir kale inşası ve Abhazya yöneticileri ile diğer birçok Abhazın İslam'a geçmesiyle önemli ölçüde arttı. Buna rağmen, Abhazlar ve Türkler arasındaki çatışmalar devam etti. Abhazya'da İslam'ın yayılışına dair ilk kanıtlar, 1641 yılında Osmanlı gezgini Evliya Çelebi tarafından verilmiştir. Ancak İslamlaşma, genel nüfustan ziyade toplumun üst tabakalarında daha belirgindi. Çelebi, eserinde Abhaz prensliğinin asıl kabilesi olan Çaç'ın, Kartveli (Gürcü) dillerinin bir alt kümesi olan Megrelce konuştuğunu da yazmıştır.
Abhazya 1801 yılında Rus İmparatorluğu'ndan koruma talep etti, ancak 1810 yılında Ruslar tarafından "özerk bir prenslik" ilan edildi. Rusya daha sonra 1864'te Abhazya'yı ilhak etti ve Müslüman Abhazların Osmanlı topraklarına sürülmesiyle Abhaz direnişi bastırıldı.

19. yüzyılın başında, Ruslar ve Osmanlılar bölgenin kontrolü için çekişirken, Abhazya yöneticileri dini ayrımın her iki tarafına da gidip geldiler. Rusya ile ilişki kurmaya yönelik ilk girişim, 1801 yılında Doğu Gürcistan'ın genişleyen Çarlık imparatorluğu'na dahil edilmesinden kısa bir süre sonra, 1803 yılında Prens Keleş-Bey tarafından yapıldı. Ancak Keleş-Bey'in 1808'de oğlu Aslan-Bey tarafından öldürülmesinden sonra Abhazya'da Osmanlı yanlısı sempati kısa bir süre için üstün geldi. 2 Temmuz 1810'da Rus Deniz Piyadeleri, Sohum-Kale'ye baskın düzenledi ve Aslan-Bey'in yerine, Hristiyanlığa geçerek Giorgi adını alan rakibi ve kardeşi Sefer Ali-Bey'i getirdi. Abhazya, 1810 yılında özerk bir prenslik olarak Rus İmparatorluğu'na katıldı. Ancak Sefer-bey'in yönetimi sınırlıydı ve birçok dağlık bölge eskisi kadar bağımsızdı. Sefer-bey 1810'dan 1821'e kadar hüküm sürdü. Bir sonraki Osmanlı-Rus savaşı (1828-1829), Rus mevzilerini güçlü bir şekilde pekiştirdi ve Abhaz elitinde esas olarak dini temelli daha fazla bölünmeye yol açtı. Kırım Savaşı (1853-1856) sırasında Rus kuvvetleri Abhazya'yı tahliye etmek zorunda kaldı ve 1822'den 1864'e kadar hüküm süren Prens Hamud-Bey Şervaşidze-Çaçba (Mihail), görünüşe göre Osmanlı tarafına geçti.
Daha sonra Rus varlığı güçlendi ve Batı Kafkasyalılar sonunda 1864'te Rusya tarafından boyunduruk altına alındı. Bu sorunlu bölgede Rus yanlısı bir "tampon bölge" işlevi gören Abhazya'nın özerkliğine artık Çarlık hükûmeti tarafından ihtiyaç duyulmuyordu ve Şervaşidze yönetimi sona erdi; Kasım 1864'te Prens Mihail (Hamud-Bey) haklarından feragat etmeye ve Rusya'nın Voronej kentine yerleşmeye zorlandı. Aynı yılın ilerleyen günlerinde Abhazya, 1883'te Kutaisi Valiliği'nin bir parçası olarak bir okruga dönüştürülen Sohum-Kale özel askeri eyaleti olarak Rus İmparatorluğu'na dahil edildi. Abhaz nüfusunun %40'ını oluşturduğu söylenen çok sayıda Müslüman Abhaz, Kafkasya'nın diğer Müslüman nüfusuyla birlikte 1864-1878 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu'na göç etti; bu sürece Muhacirlik denir.

Bölgenin geniş alanları ıssız kaldı ve daha sonra birçok Ermeni, Gürcü, Rus ve diğerleri Abhazya'ya göç ederek boşaltılan toprakların çoğuna yerleşti. Bazı Gürcü tarihçiler, Gürcü kabilelerinin (Svanlar ve Megreller) Kolhis krallığı zamanından beri Abhazya'da yaşadığını iddia etmektedirler. Rus yetkililerin resmi kararıyla, Abhazya ve Samurzakano sakinleri Rusça eğitim görmek ve dua etmek zorundaydı. 1878'deki kitlesel sürgünden sonra, Abhazlar azınlıkta kaldı, resmen "suçlu halk" olarak damgalandı ve Ruslaştırmaya karşı ciddi bir muhalefet örgütleyebilecek bir liderden yoksun kaldılar.
17 Mart 1898'de Gürcistan-İmereti Rus Ortodoks Kilisesi'nin sinodal dairesi, 2771 sayılı emirle Gürcüce eğitimi ve dini hizmetlerin yürütülmesini yeniden yasakladı. Abhazya ve Samurzakano'nun Gürcü nüfusunun kitlesel protestoları izledi ve bu haberler Rus imparatoruna ulaştı. 3 Eylül 1898'de Kutsal Sinod, 4880 sayılı emri çıkararak, cemaatin Megrel (yani Gürcü) olduğu kiliselerde hem kilise hizmetlerinin hem de kilise eğitiminin Gürcüce yürütülmesine, Abhaz kiliselerinde ise eski Slavca kullanılmasına karar verdi. Sohum bölgesinde bu emir 42 kiliseden sadece üçünde uygulandı. Tedo Sakhokia, Rus yetkililerin kilise hizmetlerinde ve eğitimde Abhazca ve Gürcüceyi getirmesini talep etti. Resmi yanıt, Tedo Sakhokia ve Abhazya'da faaliyet gösteren "Gürcü Partisi" liderlerine karşı açılan bir ceza davası oldu.

Rusya'daki Ekim Devrimi'nin ardından, Güney Kafkasya'da yavaş yavaş bağımsızlığa doğru adımlar atan Mavera-yı Kafkas Komiserliği kuruldu. Transkafkasya, 9 Nisan 1918'de federal bir cumhuriyet olarak Rusya'dan bağımsızlığını ilan etti (Transkafkasya Demokratik Federatif Cumhuriyeti). 8 Mayıs 1918'de Bolşevikler Abhazya'da iktidarı ele geçirdi ve yerel Abhaz Halk Konseyi'ni dağıttı. Konsey, Gürcü Halk Muhafızlarını gönderen ve 17 Mayıs'ta isyancıları mağlup eden Transkafkasya makamlarından yardım istedi.
26 Mayıs 1918'de Gürcistan, 28 Mayıs'ta dağılan Transkafkasya Federasyonu'ndan bağımsızlığını ilan etti. 8 Haziran 1918'de Abhaz Halk Konseyi, Gürcistan Ulusal Konseyi ile Abhazya'nın Gürcistan Demokratik Cumhuriyeti içinde özerk bir statüye sahip olduğunu teyit eden bir anla

Abidin Dino (23 Mart 1913, İstanbul - 7 Aralık 1993, Paris) Türk ressam, karikatürist, yazar ve film yönetmenidir.
Çok yönlü bir kültür adamı olan Abidin Dino, çağdaş Türk resminin öncülerindendir. Türk resim tarihinde D Grubu ve Yeniler Grubu adlarıyla anılan sanat topluluklarının öncülerinden oldu. Türkiye'nin yanı sıra Fransa, Cezayir, ABD gibi ülkelerde sergiler açmış; yurt dışında Fransa Plastik Sanatlar Birliği Onursal Başkanlığı, New York Dünya Sanat Sergisi Danışmanlığı gibi görevler üstlendi.
Dino, Türkiye Komünist Partisi mensubu olması nedeniyle bir süre Türkiye'de sürgünde yaşadıktan sonra 1952'den itibaren yaşamını Paris'te sürdürdü.
Şair Arif Dino'nun kardeşi, yazar Güzin Dino'nun eşidir. Beşiktaş kulübü tarafından efsane futbolcular arasında gösterilen ünlü kaleci Sabri Dino'nun da amcasıdır.

23 Mart 1913'te İstanbul'da doğdu. Divan-ı Ali-i Muhâsebât Reisi Mehmed Rasih Bey ile müzik ve edebiyatla ilgili bir hanım olan Saffet Hanım'ın oğlu olan Abidin, ailenin beşinci çocuğu idi. Doğduğu yıl ailesi Cenevre'ye, ardından Fransa'ya yerleştiğinden, çocukluğu Avrupa'da geçti.
1925'te ailesiyle birlikte İstanbul'a döndü. Robert Kolejde öğrenim görmeye başladı. Önce babasının ve ardından annesinin ölümünden sonra sanata olan ilgisinin ağır basması nedeniyle öğrenimini yarıda bıraktı ve ağabeyi şair Arif Dino'nun desteğiyle resim, karikatür ve yazı alanında kendini geliştirmeye başladı.

İlk çizimleri Yarın gazetesinde, ilk yazıları Artist dergisinde 1930'lu yılların başında yayımlandı. Bu yıllarda Nâzım Hikmet'in Sesini Kaybeden Şehir (1931) ve Bir Ölü Evi (1932) adlı kitaplarına kapak desenleri de çizdi ve kendini çok genç yaşta ressam olarak kabul ettirdi. Halkın Dostu gazetesinde yayımlanan ve Atatürk'ü konu alan, çizgilerle süslü röportajı ile Atatürk'ün de beğenisini kazandı.
1933 yılında D Grubu adlı sanat grubunun kurucuları arasında yer aldı. Bu grubun amacı, memlekette sanatın gelişmesini ve yayılmasını sağlamak, düşünce yanı ağır basan resimler yaparak, Batı'daki çağdaş akımlarla boy ölçüşecek yenilikler getirmekti.

Aynı yıl Türkiye'nin Kalbi Ankara isimli belgesel filmi çekmek için Türkiye'ye gelen, Sovyetler Birliği'nin ünlü yönetmenlerinden Sergey Yutkeviç bir sergide resimlerini görüp beğendi. Yutkeviç'in filmini izleyen Atatürk, kendisine bir Türk gencini yetiştirmesine olanak olup olmadığını sormuştu. Böylece Yutkeviç, Dino'dan dekoratör ve ressam olarak çalışmak üzere kendisiyle SSCB'ye gelmesini istedi. Dino, 1934 yılında sinema öğrenimi görmek üzere SSCB'ye gitti ve üç yıl kaldı. Üç yıl boyunca Leningrad'da Eisenstein ve Yutkeviç'in yanında, makyajdan dekora, rejiden senaryoya tüm yönleriyle sinema eğitimi aldı. Yutkeviç'in yönettiği Madenciler filminde çalıştı. 1937'de II. Dünya Savaşı nedeniyle Sovyetler Birliği tüm yabancı öğrencileri ülkelerine geri gönderme kararı alınca Leningrad'dan ayrılmak zorunda kaldı.
Dino, Sovyetler Birliği'nden sonra Londra'ya ve oradan da Paris'e gitti. İspanya'daki iç savaşta Cumhuriyetçiler safındaki uluslararası gönüllü tugaylar bünyesinde savaşmak için Paris bürosuna başvurduysa da, Cumhuriyetçiler açıkça kaybetmek üzere olduğundan kabul edilmedi. 1937'de yerleştiği Paris'te ressam ve dekoratör olarak film çekim çalışmalarında bulundu. Gertrude Stein, Tristan Tzara, Eisenstein, Andre Malraux ve Pablo Picasso gibi dönemin önde gelen sanatçılarıyla dostluklar kurdu.

Abidin Dino 1939'da Türkiye'ye döndü, 1941'de arkadaşlarıyla Yeniler Grubu'nu oluşturdu. Grubun açtığı ve liman çevresindeki balıkçıları konu alan sergi büyük ilgi uyandırdı.
Dino, çizgi ve desenlerin ön plana çıktığı resimlerinde işçi ve köylü tiplerini özgün bir üslupla işledi. Başlangıçta Picasso'nun etkisinde kalan sanatçı, daha sonraları yapıtlarında özgün ve yerel bir senteze ulaştı.
Çeşitli dergilerde çizgi ve yazılarıyla halktan yana, gerçekçi bir sanat görüşünü savundu. İlk sayısı 18 Kasım 1938'de çıkan S.E.S (Sanat.Edebiyat.Sosyoloji) adlı derginin çıkmasına büyük katkı veren sanatçı, bu derginin kapanmasından sonra pek çok başka dergi çıkardı. Amacı, faşizm ile mücadelede mümkün olduğunca çok kişiyi harekete geçirmekti. 1940'lı yıllarda Türkiye Komünist Partisi'nin önemli üyelerinden birisi oldu.

Liman Sergisi'nin açıldığı 1941 yılında Abidin Dino siyâsî nedenlerle önce Mecitözü'ne (Çorum), sonra Adana'ya sürgüne gönderildi. Adana'da Türk Sözü gazetesini yönetti. Kel adlı bir oyun yazdı, ancak oyun hemen toplatıldı. Çukurova'nın pamuk işçilerini konu alan resimler yaptı ve heykel ile ilgilenmeye başladı. 1943 yılında yazar ve dilbilimci Güzin Dikel ile evlendi. Sürgün sona erince İstanbul'a döndü. 1950'de Çingeneler adlı filmin senaryosunu yazdı, senaryo yasaklandı.

1952'de yurt dışına çıkış yasağı kalkınca kesin olarak Paris'e yerleşti. Bu dönemde TKP'nin Dış Büro faaliyetlerinde 1960'ların ortalarına dek aktif yer aldı.
1954'ten itibaren sekiz yıl boyunca Paris'teki Mayıs Salonu sergilerine katıldı. Fransa, Cezayir, Amerika gibi değişik ülkelerde sergiler açtı. Fransa Plastik Sanatlar Birliği onur başkanlığı, New York Dünya Sanat Sergisi danışmanlığı gibi görevlerde bulundu.
İşkence, Atom Korkusu, Savaş ve Barış, Çıplaklar, Dört Kent, Dağ-Deniz gibi birçok yapıtı çeşitli galeri, müze ve koleksiyonlarda yer aldı.
1966'da yönettiği, Dünya Futbol Kupasını konu alan Gol adlı belgesel film ile, Britanya Film ve Televizyon Sanatları Akademisi tarafından yönetmen Robert Joseph Flaherty anısına verilen belgesel film ödülünü aldı.
1968 Paris öğrenci olayları sırasında Paris sokaklarında yürüyüşlere, toplantılara katıldı, sokaklardaki etkinlikleri çizdi. Türkiye'deki ilk kişisel sergisini 1969'da açarak Paris çalışmalarının bir bölümünü gösterdi.
1979 yılında Fransız Plastik Sanatlar Birliğinin Onursal Başkanlığına seçildi, 1989'da Fransız Kültür Bakanlığının Sanat ve Edebiyat Altın Şövalye Nişanı ile ödüllendirildi.
Fikret Mualla, Hakkı Anlı, Remzi Raşa, Selim Turan, Avni Arbaş, Nejat Devrim, Mübin Orhon ve Albert Bitran ile beraber Paris Türk Ekolü pentür sanatçılarındandır. 1980'li yıllarda Paris'te tesadüfen Nesimi Çimen karşılaşmış ve tanışma fırsatı bulmuştur.
Zaman zaman Türkiye'de kişisel sergiler açan Abidin Dino'nun sergileri arasında Eller, Parmaklar, Acılar, Acayipler, Tedirginler, Domatesler başlıklı sergisi (1984, İstanbul) ve Bu Dünya Sergisi (1987, İstanbul) vardır.
El motiflerinden oluşan heykeli 1993'te Maçka'ya yerleştirildi. Aynı yıl, Biçimden Öte ve Acıyı Çizmek adlı kitaplarını yayımladı.
1990'da Tiroit kanseri teşhisi konan sanatçı, 7 Aralık 1993 günü Paris'te öldü. Cenazesi İstanbul'a getirilerek Aşiyan Mezarlığı'daki aile mezarlığında toprağa verildi.

Türkiye İşçi Partisi'nin 1964'te çıkarılmaya başlanan yayın organı ve sol-sosyalist içerikli ilk grafiklerin yayınlandığı dergilerden biri olan Sosyal Adalet dergisi, 1965'te Abidin Dino'nun desenlerine hem kapakta hem de iç sayfalarda yer verdi. Abidin Dino dergideki çizimlerinde işçi ve köylü tiplerine odaklandı.:17-24
1965'te, Dost Yayınları'ndan çıkan Nâzım Hikmet kitaplarında, Abidin Dino'nun desenleri hem kapaklarda hem de iç sayfalarda kullanıldı. Dino'nun iç sayfa desenleri, aynı yıl Sosyal Adalet dergisinde yayınlanan desenleri ile benzer çizgiler taşıyordu.
TİP'e Paris'ten çizgileri ve yazılarıyla destek veren Abidin Dino, 1969'da Mehmet Ali Aybar'ın isteğiyle partinin "çark-başak" olan amblemini insan figürü kullanarak yeniden tasarladı. Diğer partilerin amblemlerindeki hayvan figürlerine gönderme yaparak "Oyunu hayvana değil adama ver" sloganı oluşturuldu. Yeni ambleme yönelik eleştiriler ve Mehmet Ali Aybar'ın genel başkanlıktan istifasıyla amblem kullanımdan kaldırıldı ve 1970'lerde "çark-başak" amblemine geri dönüldü.
Ant dergisinin yazarlarından biri olan Abidin Dino, dergide çizimleriyle de bulunuyordu. Derginin ilk sayılarında çeşitli yazılarda vinyet olarak kullanılan desenler, Dino'nun tipik fırça darbelerinden oluşuyordu.
Köylü Kadın, Gerilla, Uzun Yürüyüş, Antibes, Eller ve Deniz Küstü Dino'nun önemli eserleri arasındadır.

Kısa Hayat Öyküm - Can Yayınları
Sensiz Her şey Renksiz - Can Yayınları
Sinan - Bir Düşsel Yaşamöyküsü - Can Yayınları
Yeditepe Öyküleri - Can Yayınları
Nazım Üstüne - Yapı Kredi Yayınları
Gören Göz İçin Fikret Mualla - Kırmızı Kedi Yayınevi

M. Şehmus Güzel, Abidin Dino Üç Kitap 1913-1993, Kitap Yayınevi, Şubat 2008, (3 Cilt, 1246 s.)

Biografi
Galeri3 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
IMDb'de  Abidin Dino 
www.canyayinlari.com19 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Leningrad ve Abidin Dino
BBC Türkçe ile 1984 yılında yapılan röportaj10 Nisan 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Adalet Bakanlığı, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığına bağlı olarak çalışan, adalet ve yargı işlerinden sorumlu olan bakanlıktır. Bakanlığın temel görevleri arasında, kanunlarda öngörülen mahkemelerin kurulması ve teşkilatlandırılması, ceza infaz kurumları, icra ve iflas daireleri gibi adalet kurumlarının planlanması, idari gözetimi ve denetimi yer alır. Kamu veya özel kurumlarla iş birliği yaparak adalet hizmetlerinin geliştirilmesine katkıda bulunur ve kanunlarla veya cumhurbaşkanlığı kararnameleriyle verilen diğer görevleri yerine getirir.
2026 yılı itibarıyla Akın Gürlek bakan olarak görev yapmaktadır.

Hükümdar II. Mahmut döneminde devlet yapısında yapılan köklü reformların bir parçası olarak adalet işlerini yürütmek üzere 1837 yılında Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliyye adında bir kurum kuruldu. Daha sonra 1867 yılında bu kurum ikiye ayrılarak Şura-yı Devlet ve Dîvân-ı Ahkâm-ı Adliyye adı altında iki kurum oluşturuldu. Bu kurumlardan Dîvân-ı Ahkâm-ı Adliye, 1878 yılında Adliye Nezâreti'ne dönüştürüldü. Adalet Nazırı, yeni kurulmuş olan Hey'et-i Vükelâ'nın (Vekiller Heyeti/Bakanlar Kurulu) bir üyesi oldu.
1880 yılına kadar azınlıkların adaletle ilgili işlemleri de Hâriciye Nezâreti tarafından yürütülmekteyken bu tarihten sonra onlar da Adliye Nezâreti'ne bağlandı. Adalet Nezâreti'nin resmî adı; Adliye ve Mezâhib Nezâreti olarak değiştirildi. Adliye Nezâreti; 1880 yılından sonra düzenli olarak Cerîde-i Mehâkim ve 1909 yılından itibaren ise Cerîde-i Adliye adında altında on beş günlük iki dergi yayınlamıştır.
Adalet Bakanlığı ise ilk olarak 1920 yılında, cumhuriyetin ilanından önce, İsviçre medeni hukuk sistemine dayanan yeni hukuk kanununun kabul edilmesini takiben kurulmuştur. Bakanlık, tarihi boyunca Türkiye'deki adalet sisteminin değişen ihtiyaçlarına karşılık çeşitli yeniden yapılanma ve yapısal değişikliklerden geçmiştir.

Bakanlığın sorumlulukları arasında, kanunlarda kurulması öngörülen mahkemelerin açılması ve teşkilatlandırılması; ceza infaz kurumları, icra ve iflas daireleri gibi her derece ve türdeki adalet kurumlarının planlanması, kurulması, idari olarak gözetimi, denetimi ve geliştirilmesi bulunmaktadır. Ayrıca, bir mahkemenin kaldırılması veya yargı çevresinin değiştirilmesi konularında Hakimler ve Savcılar Kuruluna teklifte bulunmak, kamu davalarının açılmasıyla ilgili mevzuat doğrultusunda Adalet Bakanına verilen yetkilerin kullanılmasına ilişkin işlemleri gerçekleştirmek de Bakanlığın görevleri arasındadır. Adli sicilin tutulması, adalet hizmetleriyle ilgili olarak yabancı ülkelerle yürütülen işlemler ve bu hizmetlere ilişkin gerekli araştırmalar ve mevzuat hazırlıkları yapmak da Bakanlığın sorumlulukları arasında yer alır.
Ayrıca, Bakanlık, diğer bakanlıklarca hazırlanan mevzuat taslaklarını Türk hukuk sistemine ve mevzuat tekniğine uygunluk açısından incelemek ve bu konularda görüş bildirmekle yükümlüdür. İlgili mevzuat hükümleri doğrultusunda infaz işlerinin düzenlenmesi, icra ve iflas işlerinin yürütülmesi ve adalet hizmetleriyle ilgili olarak ortaya çıkan sorunların nedenlerini araştırmak ve çözüm önerileri geliştirmek de Bakanlığın görevleri arasındadır. Bakanlık, ulusal ve uluslararası düzeyde bilimsel toplantılar düzenlemek, bu nitelikteki çalışmaları teşvik etmek ve desteklemek; görev alanıyla ilgili kamu ya da özel kurum veya kuruluşlarla iş birliği yapmak ve kanunlar veya Cumhurbaşkanlığı kararnameleriyle verilen diğer görevleri yerine getirmekle sorumludur.
Adalet Bakanlığı merkez teşkilatına bağlı hizmet birimleri 1 sayılı cumhurbaşkanlığı kararnamesinde belirlenmiştir:

Ceza İşleri Genel Müdürlüğü
Hukuk İşleri Genel Müdürlüğü
Mevzuat Genel Müdürlüğü
Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü
Adli Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğü
Dış İlişkiler ve Avrupa Birliği Genel Müdürlüğü
Personel Genel Müdürlüğü
Hukuk Hizmetleri Genel Müdürlüğü
Bilgi İşlem Genel Müdürlüğü
Teftiş Kurulu Başkanlığı
Strateji Geliştirme Başkanlığı
İnsan Hakları Dairesi Başkanlığı
Eğitim Dairesi Başkanlığı
İcra İşleri Dairesi Başkanlığı
Destek Hizmetleri Dairesi Başkanlığı
Adli Destek ve Mağdur Hizmetleri Dairesi Başkanlığı
Basın ve Halkla İlişkiler Müşavirliği
Özel Kalem Müdürlüğü
Bakanlığa bağlı taşra teşkilatı:

Bölge Adliye Mahkemeleri Cumhuriyet Başsavcılıkları
Cumhuriyet Başsavcılıkları
Ceza İnfaz Kurumları
Denetimli Serbestlik Müdürlükleri
Bakanlığa bağlı veya bakanlığın yetki alanı ile ilgili kuruluşlar:

Adli Tıp Kurumu
Ceza ve İnfaz Kurumları ile Tutukevleri İş Yurtları Kurumu Başkanlığı
Adalet Akademisi
Türkiye Adalet Akademisi Başkanlığı
Kişisel Verileri Koruma Kurumu

Adalet Bakanlığı'nın uluslararası ve Avrupa Birliği ile ilgili faaliyetleri 1 sayılı cumhurbaşkanlığı kararnamesinde belirlenmiştir:
Adalet Bakanlığı bünyesindeki Dış İlişkiler ve Avrupa Birliği Genel Müdürlüğü, bakanlığın yetki alanına giren uluslararası antlaşmalar ve belgeler hakkında görüş bildirmek, bu çalışmalara katılmak, antlaşma ve belgeleri Türkçeye çevirtmek, arşivlemek ve ilgili kurumlarla paylaşmak gibi görevleri yerine getirir.
Yurtdışında işlenen ve Türk yargı yetkisine giren suçlar konusunda adli makamlara bilgi ve belge sağlama, uluslararası adli yardımlaşma işlemleri, suçluların iadesi, hükümlülerin transferi ve kovuşturmaların aktarılması gibi hukuki ve cezai konularda iş ve işlemleri yürütür. Avrupa Birliği müktesebatına uyum, Bakanlık birimleri arasında koordinasyon sağlama ve uyum çalışmalarını yürütme sorumluluğuna da sahiptir. Avrupa Birliği ile ilişkilerin ulusal programlar ve kalkınma planları doğrultusunda yürütülmesi, uluslararası hukukun gelişmelerinin izlenmesi, ilgili çalışmalara katılım ve iç hukuka yansıtılması için gerekli bilgilendirmelerin yapılması bakanlığın ve müdürlüğün görevidir.

Adalet Bakanlığı'ndaki üst düzey yöneticiler şunlardır (bakanın adı kalın yazılmıştır):

Resmî site
Facebook'ta Adalet Bakanlığı
X'te Adalet Bakanlığı
Instagram'da Adalet Bakanlığı
YouTube'da Adalet Bakanlığı

Adalet Partisi (kısaca AP), hem 1961-1981 yılları arası hem de iki darbe arasında faaliyet yürütmüş liberal muhafazakâr olarak tanımlanan eski bir Türk siyasi partidir.
1961 genel seçimleri sonrası Cumhuriyet Halk Partisi ile koalisyon hükûmet kuruldu ve bu koalisyon hükûmet Türkiye'nin ilk koalisyon hükûmeti oldu. 1961-1962 yılları arasında hükûmette kaldı. 1963 yerel seçimlerinde %52 oy alarak ilk seçimini kazandı. 1965-1971 yılları arasında tek başına, 1970'li yılların büyük bölümünde ise koalisyonlarda ülke yönetiminde söz sahibi olmuş olan parti, 12 Eylül Darbesi sonrasında 1980 yılında diğer siyasi partilerle birlikte kapatıldı. Adalet Partisi içinde birçok eski Demokrat Partili politikacı bulunmaktaydı. Adalet Partisi özellikle idamların ardından oluşan toplumsal tepkiyi iyi bir şekilde değerlendirdi. Bu Demokrat Parti seçmen tabanının büyük bir kısmının AP'yi tutmasını sağladı. Adalet Partisi Türk siyasal hayatında asıl çıkışını ise 1964'te Süleyman Demirel'in genel başkan seçilmesiyle yapmıştır.
Siyasi yelpazede merkez sağda bulunan Adalet Partisi; piyasa ekonomisini benimsemiş, kalkınmacılığı ve büyümeyi hedef almıştı. Toplumsal ilişkilerde dinsel öge ve yapıları kollamakla birlikte temelde laik bir partiydi. Muhafazakâr ve liberal çevrelerin merkezine oturabilmişti. Ancak bu 1970'teki bölünmeyle son buldu ve İslamcı ve liberal kanat partiden koptu. İslamcı kanat, Necmettin Erbakan önderliğinde Milli Nizam Partisi’ni; liberal kanat ise Ferruh Bozbeyli önderliğinde Demokratik Parti’yi kurdu. Buna rağmen Adalet Partisi'nin hem kırsal hem de kentsel alanlarda etkinliği sürmüştür.

27 Mayıs Darbesi'ni yapan Türk Silahlı Kuvvetleri; Demokrat Parti'nin birçok yönetici ve milletvekilini Yassıada'da toplamış, partiyi kapatmış, 16 Eylül 1961'de Hasan Polatkan ile Fatin Rüştü Zorlu'yu ve 17 Eylül 1961'de ise Adnan Menderes'i idam ettirmişti. Adalet Partisi, kapatılan Demokrat Parti'nin (DP) ardılı olarak, böyle bir ortamda siyaset sahnesine çıktı. Tahsin Demiray, Ethem Menemencioğlu, Mehmet Yorgancıoğlu, Muhtar Yazır, Necmi Ökten, Cevdet Perin, Emin Açar ve Kamuran Evliyaoğlu gibi Demokrat Parti'nin bazı eski üyeleri ile 27 Mayısçılarla görüş ayrılığına düşen emekli orgeneral Ragıp Gümüşpala ve Şinasi Osma, Halit Ağca ve Dr. İhsan Önal gibi çeşitli kişiler, 11 Şubat 1961'de bir dilekçe vererek Adalet Partisi'ni kurdular. Milli Birlik Komitesi (MBK) tarafından siyasi partilerin "demokrat" adını kullanması yasaklandığından, partiye Adalet Partisi adı verildi.
AP, kurulduğu yıl içerisinde 61 ilde teşkilatını tamamlayıp 15 Ekim 1961 seçimlerine katıldı ve %34,8 oy toplayarak 450 üyeli TBMM'de 158 milletvekilliği, 150 üyeli Cumhuriyet Senatosu'nda ise 70 senatörlük aldı. Seçim sonuçları neticesinde, birinci parti olarak çıkan Cumhuriyet Halk Partisi'nin genel başkanı İsmet İnönü liderliğinde Cumhuriyet tarihinin ilk koalisyon hükûmeti olan CHP-AP koalisyonu kuruldu. 24 Mart 1963'te Celâl Bayar'ın Kayseri Hapishanesi'nden sağlık nedenleri ile tahliye edilmesi ve Ankara sokaklarında AP'lilerce karşılanması çeşitli gençlik örgütleri ve subaylardan oluşan bir grubun Celâl Bayar'ın evini, Adalet Partisi genel merkezini, Son Havadis ve Yeni İstanbul gazetelerinin Ankara bürolarını tahrip etmesiyle sonuçlandı.

Ragıp Gümüşpala'nın 1964 yılındaki ölümünden sonra parti içinde genel başkanın kim olacağı hususu tartışılmaya başlanmıştır. Sadettin Bilgiç ve arkadaşları Süleyman Demirel'e partinin genel başkanvekili olması için heyet halinde teklif götürdüler fakat Demirel bu teklifi Bilgiç'e borçlu kalmaktan korktuğu için kabul etmedi. Daha sonra bu göreve Bilgiç seçildi zaten parti içinde başkanlık için en güçlü isim kendi olarak görülmekteydi. Göreve seçildiği tarihte dönemin cumhurbaşkanı Cemal Gürsel kendine "Adalet Partisi Genel Başkanlığına" başlıklı bir yazı göndermiştir. 27 Kasım 1964 tarihindeki parti kongresi için illeri dolaşan Bilgiç'e halk tarafından genel başkanın kim olacağı hususu defaatle sorulmuştur. Adayı doğrudan açıklamasa da genel başkan adaylarının Demirel olacağını ifade etmiştir. Türkiye'nin 3. cumhurbaşkanı Celal Bayar'ın hapisten çıkması üzerine vuku bulan olaylar neticesinde Demirel partiyle arasına mesafe koymuştur. Adaylığının açıklanması için yapılan il kongre davetlerini yanıtsız bırakmıştır. Demirel'in bu tutumu parti içinde sıkıntı yaratmış, Bilgiç'in adaylığını koyması istenmiştir. Bilgiç aday olduktan sonra Süleyman Demirel de aday olmaya karar vermiş ve açıklamasını yapmıştır. Bilgiç, Demirel'e nazaran partide daha fazla öne çıkmaktaydı, Demirel mühendislik çalışmalarıyla tanınırken Bilgiç parti içi icraatlarıyla ve muhafazakâr kimliğiyle tanınmaktaydı. Partinin kongrelerinde Bilgiç'in delegeler üzerindeki etkisi hep büyük olmuştur. Genel başkanlığa iki kişi aday olunca parti içinde rekabet artmıştır. Bilgiç ve Demirel aralarında uzlaşmaya varamayınca bazı önemli görevlerde bulunan partililerden tercih yapmalarını istemişlerdir. Genel başkanın kim olacağı sorusunu ihtiva eder mahiyette olan mektup Ekrem Dikmen, Ata Bodur, Celal Kılıç, Cahit Okurer, Orhan Süersan, Ali Bozdoğanoğlu, İbrahim Tekin, Ahmet Topaloğlu, Cihat Bilgehan, Ertuğrul Akça, Etem Kılıçoğlu, Mehmet Ali Aytaş, Ali Naili Erdem, Mehmet Turgut, Cevat Önder, Mahmut Rıza Bertan, Şükrü Akkan, Mehmet Ali Ulusoy, Osman Kibar, Mehmet Karaoğlu, Kamil Özsarıyıldız, Kamil Tolon, İsmet Angı, Zahit Akdağ ve Ali Sepici'ye gönderilmiştir. Kongre öncesinde gelen cevapların 14'ü Bilgiç'in 10'u Demirel'in tarafında yer almıştır. İki kişi çekimser yanıt vermiş, iki kişiden de herhangi bir cevap alınamamıştır. Bu tablo sonucunda Demirel, Bilgiç'in kulis yaptığını iddia etmiştir. Bunun üzerine Ferruh Bozbeyli yeni bir yöntem teklifiyle gelmiş ve bir partilinin evinde toplanılıp el kaldırılmasını önermiştir. Böylelikle herkes oylamayı izleyebilecekti. Her ne kadar Cevat Önder'in konutunda toplanılması kararlaştırılsa da Gökhan Evliyaoğlu Ali Fuat Başgil'in kendine mektup gönderdiğini ve Bilgiç'in başkanlığına itiraz etmediğini ama başka bir kişinin aday olması durumunda kendinin de yarışa dahil olacağını ifade ettiğini aktarmıştır. Bunun üzerine toplantıda tansiyon yükselmiş yine karar alınamamıştır. Bu olaylar cereyan ederken başkanlığa üçüncü aday olarak yeni bir isim çıkmıştır: Tekin Arıburun. Arıburun'un adaylığı diğerlerine nazaran geri planda kalmıştır. Adaylık çalışmaları sırasında Bilgiç Demirel'in mason olduğunu söylemiş, bunun üzerine Demirel Bilgiç'in argümanını çürütür nitelikte bir belgeyi partililere gösterince Bilgiç'in iftira attığı kanaatine varılmış ve böylelikle süreç Demirel'in lehine işlemeye başlamıştır. Bilgiç'in Kıbrıs Sorunu ile ilgili konuşmaları, eski DP'li siyasetçilerin Demirel'i benimsemesi, muhafazakâr kimliği nedeniyle askerin sıcak bakmaması hususları kendinin genel başkan seçilmesini engellemiştir.
AP genel başkanı Ragıp Gümüşpala'nın 6 Haziran 1964'teki vefatının ardından geçici genel başkan Saadettin Bilgiç, 27-29 Kasım 1964 tarihlerinde düzenlenen büyük kongrede görevini Süleyman Demirel'e devretmiştir.

Süleyman Demirel liderliğindeki Adalet Partisi 1965'te İsmet İnönü başbakanlığındaki Cumhuriyet Halk Partisi hükûmetini düşürdü. Henüz milletvekili olmayan Demirel 1965 seçimlerinde Adalet Partisi'ni birinci parti yaptı ve meclise oyların %52,9'u olan 4.921.236 oyla 240 milletvekili seçtirdi. Senatoya ise Adalet Partisi'nden 97 senatör seçildi. Bu sonuçlarla I. Demirel hükûmeti kuruldu. 1969'da partinin oy oranı düştüyse de 1965 seçimlerinde geçerli olan Milli Bakiye Sistemi yerini d'Hont Sistemi'ne bıraktığından Adalet Partisi'nin milletvekili sayısı arttı. Böylece Adalet Partisi 1969 seçimlerinde oyların %46,5'ini almasına rağmen parlamentoya 256 milletvekili soktu.
1970 yılının Şubat ayı bütçe görüşmelerinde, partili bazı milletvekilleri ve senatörler bütçeye ret oyu vererek II. Demirel hükûmetini düşürdüler. Bunlardan 41 kişi partiden ayrılarak, Ferruh Bozbeyli başkanlığında Demokratik Parti'yi kurdular.
60'lı yılların sonuna yaklaşılırken tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'de de sağ-sol çatışmaları, öğrenci hareketleri, işçi mitingleri ve Amerikan aleyhtarlığı artmıştı. Kısa bir süre sonra, Türk Silahlı Kuvvetleri 12 Mart 1971 muhtırasıyla Süleyman Demirel'i başbakanlıktan uzaklaştırdı ve Adalet Partisi'ni iktidardan düşürdü.
Adalet Partisi'nin yükselişi 14 Ekim 1973 seçimlerinde durdu. Bu seçimlerde Cumhuriyet Halk Partisi birinci parti olarak 185 milletvekili çıkarırken; AP'nin oy oranı %29,76'ya, milletvekili sayısı 149'a, senatör sayısı da 22'ye indi. Bu düşüşün nedenleri, Cumhuriyet Halk Partisi'nin yükselişi olduğu kadar, Adalet Partisi'nden kopan Demokratik Parti ve Millî Selamet Partisi gibi küçük partilerin sağ oyları bölmesi idi. Seçimlerin ardından Cumhuriyet Halk Partisi-Millî Selamet Partisi koalisyonu kuruldu, Kıbrıs davasıyla bu hükûmet itibar topladı, ancak Bülent Ecevit erken seçime gitmek üzere ayrılınca hükûmeti kurma görevi Adalet Partisi'ne kaldı. Adalet Partisi yanına Millî Selamet Partisi, Cumhuriyetçi Güven Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi'ni alarak Milliyetçi Cephe'yi oluşturdu. 1975-1977 yılları Milliyetçi Cephe ile geçti. 1977 erken seçimleri de siyasal görünümü değiştirmedi. Kimse tek başına iktidar olamadı. Cumhuriyet Halk Partisi azınlık hükûmeti kuruldu. Güvenoyu alamayınca, Adalet Partisi II. Milliyetçi Cephe'yi kurdu. Ancak 1977 sonunda hükûmet gensoruyla düşürüldü. Siyaset istikrarsızlığı, terör, dış baskılar, iktisadi gerileme ve hayat pahalılığı son haddindeydi. 1979 sonunda Adalet Partisi eski ortakların parlamento desteğiyle azınlık hükûmeti kurmuşken 12 Eylül 1980 askerî darbesiyle parti kapandı. Parti, diğer siyasi partilerle birlikte 16 Ekim 1981 tarihinde resmen feshedilmiştir.
Adalet Partisi, Demokrat Parti'nin mirasçısı olduğunu her zaman vurguladı, hatta ilk seçimlerde eski Demokrat Partilileri partiye aday gösterdi. Muhafazakâr bir partiydi, sağa kaymış, aşırı akımları desteklediği için liberallerce eleştirilmiş ve ikiye bölünmüştü. Partiye önceleri oy veren

Adalet ve Kalkınma Partisi, 14 Ağustos 2001 tarihinde Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde kurulan ve Türkiye'de faaliyet gösteren bir siyasi partidir. Parti tüzüğüne göre resmî kısaltması "AK PARTİ" şeklindedir. Simgesi ampuldür. TBMM'de 277 milletvekili ile temsil edilmektedir. Genel başkanı Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'dır.
Parti, siyasi ideolojisini muhafazakâr demokrasi olarak tanımlar. Üçüncü taraf kaynaklar genellikle partiyi millî muhafazakârlık, sosyal muhafazakârlık ve Yeni Osmanlıcılık ideolojilerini benimseyen bir parti olarak tanımlamaktadır. Partinin genellikle siyasi yelpazede sağ kanatta yer aldığı kabul edilir, ancak bazı kaynaklar 2021'den bu yana partiyi aşırı sağ olarak tanımlamıştır.
Kurucuları ve önde gelen isimlerinden bir bölümü, eski Fazilet Partisi'ne (FP) yakın ya da FP kadrosundan olup FP'nin kapatılmasından sonra devamı olan Saadet Partisi'ne (SP) katılmayanlardır. Kuruluşunda ve sonraki dönemlerdeki kadroları farklı siyasi görüşlerden isimler barındırmıştır. Fazilet Partisi'nin veya ilgili siyasi geleneğin bir uzantısı olarak gösterilmesi partililer tarafından kabul görmemektedir. Ayrıca Anavatan Partisi'nin (ANAP) devamı olduğu da iddia edilmiştir.
Adalet ve Kalkınma Partisi, kurulduğu günden 2024'e dek katıldığı seçimlerin tamamında birinci parti olmuş ve katıldığı yedi genel seçimin dördünde (2002, 2007, 2011 ve Kasım 2015) tek başına iktidar olmuştur. Partinin 2001'deki kuruluşundan itibaren genel başkanlık görevini sürdüren Erdoğan'ın, 2014 Türkiye cumhurbaşkanlığı seçiminde cumhurbaşkanı seçilmesinin ardından bu göreve eski dışişleri bakanı Ahmet Davutoğlu getirildi. Parti, Davutoğlu liderliğinde katıldığı Haziran 2015 Türkiye genel seçimlerinde %8,96 oy kaybederek %40,87'ye geriledi.
Kasım 2015 genel seçimlerindeyse tarihindeki en büyük oy sayısı ve %49,5 ile 2011'den sonra en büyük oy oranına sahip olarak, 317 milletvekili elde etti ve TBMM'de tek başına iktidar olabilecek çoğunluğa ulaştı. Ahmet Davutoğlu'nun istifa etmesinin ardından gerçekleştirilen kongrede Binali Yıldırım partinin genel başkanlık görevine seçildi. Yıldırım 24 Mayıs 2016 tarihinde 65. Türkiye Hükûmeti'ni kurarak başbakanlık görevine başladı. 24 Haziran 2018 Genel seçimlerinde %42.56 oy alan AK Parti iktidarını devam ettirdi. 10 Temmuz 2018 tarihinde 66. Türkiye Hükûmeti kuruldu. 14 Mayıs 2023 genel seçimlerinde %35,62 oy alan AK Parti iktidarını devam ettirdi. 4 Haziran 2023 tarihinde 67.Türkiye Hükûmeti kuruldu.
AK Parti, 2002 yılından bu yana Türk siyasetinde önemli bir yer almaktadır. Üye sayısı açısından dünyanın en büyük altıncı siyasi partisidir ve Hindistan, Çin ve ABD'de bulunan siyasi partiler dışında dünyanın en çok üyeye sahip siyasi partisidir.

16 Ocak 1998'de Refah Partisi'nin Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmasıyla Millî Görüş geleneğinden gelen siyasiler Fazilet Partisi altında tekrar birleşti. Ancak değişmeyen politikalar ve değişmeyen yaşlı lider kadro sebebiyle partinin halk tabanında karşılık bulamadığını düşünen Abdullah Gül liderliğindeki Yenilikçiler, Gelenekçiler ile Fazilet Partisi kongresinde başkanlık yarışına girdiler ancak kaybettiler. Haziran 2001'de ise Fazilet Partisi AYM kararıyla kapatıldı. Erdoğan'ın da aralarına katılması ile Yenilikçiler yeni parti çalışmalarına başladı. 14 Ağustos 2001 tarihinde Adalet ve Kalkınma Partisi kuruldu.
Partinin kuruluşunda Recep Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül ve Bülent Arınç'ın da aralarında bulunduğu toplam 74 Kurucular Kurulu üyesi yer aldı. Bünyesinde Millî Görüş, merkez sağ ve diğer görüşlerden oluşan isimler bulunuyordu. Parti isminin bulunması, logosu ve sloganlarının belirlenmesinde reklamcı Erol Olçok'un etkisinin olduğu kaynaklarda bahsedilmektedir.

Parti, 14 Ağustos 2001 tarihinde kurulduktan yaklaşık 1 yıl sonra Recep Tayyip Erdoğan önderliğinde 2002 genel seçimleri yapıldı. AK Parti 365 milletvekili çıkararak tek başına iktidara geldi. Erdoğan, siyasi yasağı bulunduğu için seçimlere giremeyerek milletvekili seçilemedi. Seçim sonrasında 58. Türkiye Hükûmeti, Abdullah Gül başbakanlığında kuruldu. Hükûmet döneminde Erdoğan'ın siyasi yasağının kaldırılması için Türkiye Büyük Millet Meclisine yasa teklifi sunuldu. Değişiklik Cumhurbaşkanı Sezer tarafından veto edildi. Daha sonra aynı yasa değiştirilmeden mecliste tekrar kabul edildi. Sezer yasa değişikliğini bu kez onayladı. Siirt'teki seçimlerin tekrar edilmesine karar verilerek 2003 ara seçimlerine gidildi. Seçimlerde AK Parti'nin ilk sıra adayı Mervan Gül'ün adaylıktan çekilmesi ile Erdoğan partinin birinci sıra adayı olarak Siirt seçimlerine girdi ve oyların %85'ini alarak milletvekili oldu.
Erdoğan'ın milletvekili seçilmesinin ardından başbakan Abdullah Gül ve kabine istifasını verdi. Ahmet Necdet Sezer hükûmeti kurma görevini Erdoğan'a verdi ve genel seçimlerden yaklaşık dört ay sonra Erdoğan başbakanlığında 59. hükûmet kuruldu. Bu seçimin ardından 2004 yerel seçimleri yapıldı. AK Parti 1750 belediye almaya hak kazandı. 2003-2009 yılları arasında, Türkiye'nin GSMH'si dünya toplamının %1,11'inden %1,37'sine yükselmiştir.

2007 cumhurbaşkanlığı seçimleri, CHP'li ve AK Partili politikacılar arasındaki gerilimlerin doruğa çıkmasıyla bir siyasi krize dönüştü. Baykal döneminde CHP, ordu ve yargının "demokratik olmayan" girişimlerine destek verdi. Cumhurbaşkanı adayı Abdullah Gül'e karşı ortaya çıkan protestolar; Gül'ün İslamcı siyaset geçmişi ve eşinin başörtüsü takması gibi popüler nedenlerle düzenlendi. CHP'nin seçimi boykot etmesiyle beraber 367 Krizi çıktı. E-muhtıra yayınlandı. Olayların ardından erken seçim kararı alındı ve Anayasa'da bazı değişiklikler yapıldı. Cumhurbaşkanının meclis tarafından değil, halk tarafından iki turlu oylamayla seçilmesi kararlaştırıldı; yedi yıl olan görev süresi beş yıla düşürülerek, iki kez seçilebilmesinin önü açıldı. Anayasa değişiklikleri, 21 Ekim 2007 tarihinde yapılan halk oylamasında, %68,95'lik kabul oyuyla yürürlüğe girdi. 28 Ağustos 2007 tarihinde Abdullah Gül Türkiye'nin 11. Cumhurbaşkanı seçildi. Yemin töreni CHP ve Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt tarafından boykot edildi.
2008 yılında Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Yalçınkaya, "Adalet ve Kalkınma Partisi'nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı durumuna geldiği" savıyla, Anayasa Mahkemesi'nde "Adalet ve Kalkınma Partisi'nin temelli kapatılma davasını" açtı. 30 Temmuz 2008'de açıklanan kararla, 10 üyenin 6'sının kapatılması yönünde, 4'ünün hazine yardımının kesilmesi yönünde tercihi oldu. AYM Başkanı Haşim Kılıç'ın ret oyuyla parti kapatılmadı ancak hazine yardımlarının yarısının kesilmesi kararı alındı.
Parti, 2009 yerel seçimlerinde 1442 belediye başkanlığı kazandı. Ayrıca 16 büyükşehir belediye başkanlığından 10 tanesini kazandı.
2009'da İsrail'in Filistin'e saldırısının ardından Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu toplantısında, Şimon Peres'in uzun süre konuşmasına karşılık Erdoğan "Benim için de bundan böyle Davos bitmiştir. Daha Davos'a gelmem." diyerek podyumu terk etmiştir. Erdoğan Davos dönüşü büyük bir kutlamayla karşılanmıştır. Ayrıca Gazze Savaşı'ndaki diplomatik çabaları nedeniyle Ahmet Davutoğlu dışişleri bakanlığına getirilmiştir.
Parti 2011 genel seçimlerinde %49,8'lik bir oy oranıyla üçüncü kez tek başına iktidar olmayı başardı.

2014 yerel seçimlerinde AK Parti %43.4 oy alarak birinci parti oldu. Parti, bu seçimlerde 30 büyükşehir belediye başkanlığından 18 tanesini kazandı. 2014 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Mehmet Ali Şahin Erdoğan'ın adaylığını ''İstanbul milletvekilimiz, Genel Başkanımız, Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan'dır.'' şeklinde açıklamıştır. 10 Ağustos 2014 tarihinde Erdoğan'ın %51,8 oy oranıyla 12. Türkiye cumhurbaşkanı olarak seçilmesinin ardından 27 Ağustos'ta düzenlenen kongrede AK Parti genel başkanlığına Ahmet Davutoğlu seçilmiştir.
Parti, Ahmet Davutoğlu liderliğinde katıldığı 2015 genel seçimlerinde tarihinde ilk kez meclis çoğunluğunu kaybetti. Seçimlerin ardından koalisyon görüşmeleri başarısız oldu. MHP, CHP liderliğindeki bir hükûmette HDP ile birlikte yer almayı reddetti. CHP ise haftalar süren müzakerelerin ardından AK Parti ile hükûmet kurmayı reddetti. Kasım ayında yapılan erken seçimde AK Parti meclis çoğunluğunu yeniden kazandı. Bu tarihten sonraki seçimlerde Adalet ve Kalkınma Partisi meclisin salt çoğunluğunu elde edemedi.
2015 yılında Ahmet Davutoğlu, partinin 5. Olağan Kongresinde ikinci kez genel başkan seçildi. Kamuoyunda ilk olarak, Ocak 2015'te Başbakan Ahmet Davutoğlu tarafından açıklanan ancak hayata geçirilemeyen 'şeffaflık paketi' yüzünden Davutoğlu-Erdoğan arasında gerginlik çıktığı iddia edildi. Ardından MKYK'da alınan kararla, genel başkanın "il ve ilçe başkanı atama yetkisi" elinden alındı. Kararın toplantıdan önce Erdoğan'a yakın üyeler tarafından alındığı ve toplantı sırasında Davutoğlu'na imzalatıldığı iddia edildi. 2016'da 'Pelikan Dosyası' adı altında anonim bir blogda Davutoğlu'nun Erdoğan'a ihanet ettiği ve istifa etmesi gerektiği savunuldu. Bu blog medyada büyük yankı uyandırdı. 4 Mayıs 2016'da iddialara göre Külliyede Erdoğan ve Davutoğlu arasında yapılan ikili toplantıda, Davutoğlu'nun doğrudan istifa etmemesi, ancak AK Parti'yi kongreye götürmesi ve yeniden genel başkan adayı olmaması konusunda anlaştılar. Davutoğlu, toplantının ardından bir gün sonra yaptığı açıklamada, "4 yıllık sürenin daha kısa sürmesi benim tercihim değildir. Zarurettir" diyerek partiyi yeni genel başkan seçimi için 2. Olağanüstü Büyük Kongre'ye çağırdı.
22 Mayıs 2016 tarihinde düzenlenen kongrede Binali Yıldırım AK Parti'nin 3. genel başkanı seçildi. Yıldırım, yeni hükûmetin öncelikli konusunun yeni anayasa, başkanlık sistemi de dahil olmak üzere yeni yönetim sistemini belirleyecek değişikliğin olduğunu ve yeni anayasayı gerçekleştirmek için çalışmalara hemen başlanacağını açıkladı. Ayrıca 12 Eylül Darbesi sırasında yazılmış mevcut anayasayla 2023 Hedeflerine ulaşamayacağını belirterek muhalefet partilerine yeni anayasa çağrısı yaptı. 2017 anayasa değişikliği referandumunda sunulan değişiklikler %51,41 oranında evet oyuyla

Adana, Türkiye'nin bir ilidir. 
Merkezi Adana olan ilin 2024 yılı verilerine göre nüfusu 2.280.484'tür ve bu nüfusla ülkenin en kalabalık yedinci ili konumundadır. 
Yüzölçümü 13.844 km2dir. İlde km2ye 163 kişi düşmektedir. En yüksek Seyhan ilçesinde 1.785 kişi düşmektedir. 
Adana il merkezinin rakımı (deniz seviyesinden yüksekliği) yaklaşık 23 metredir. 
5'i merkez olmak üzere 15 ilçeye ayrılır. Bu ilçelerde 831 mahalle bulunmaktadır. 
Adana; kuzeyinde Kayseri, doğusunda Osmaniye, kuzeydoğusunda Kahramanmaraş, güneydoğusunda Hatay, kuzeybatısında Niğde, batısında Mersin ve güneyinde Akdeniz ile çevrilidir.
Adana'nın plaka kodu 01'dir.
Adana ilinin ismi 1933'te Seyhan olarak değişmiştir. 1956'da Seyhan ilinin ismi Adana olarak değiştirilmiştir.

Adana, Anadolu yarımadasının güneyinde ve Akdeniz kıyısında yer alan 36°30-38°25 Kuzey enlemleri ile 34°48-36°41 Doğu boylamları arasında ve Akdeniz Bölgesi'nde yer almaktadır. Adana, tarihte Batılılar tarafından daha çok Kilikya olarak bilinen Çukurova'ya bir giriş kapısı olarak hizmet eden Akdeniz'in kuzeydoğu kenarında bulunmaktadır. Bu geniş düzlük Toros Dağları'nın güneydoğusu boyunca uzanır.
Adana'dan Çukurova'nın batısındaki Tarsus'a giden yol Toros Dağları eteklerindeki tepelerden geçer. Sıcaklık, her yükseltiyle beraber düşer, çünkü yol yaklaşık olarak 4000 m'lik bir rakıma ulaşır ve kayalıklı bir geçit olan Gülek Boğazı'ndan geçer ve İç Anadolu Bölgesi düzlüklerine doğru devam eder.
Adana'nın kuzeyini hidroelektrik santrali ve 1956 yılında yapımı tamamlanan Seyhan haznesi kuşatır. Baraj, hidroelektrik enerji üretimi amacıyla yapılmış olup, ayrıca alçak Çukurova düzlüğünün sulanmasını sağlamaktadır. Ovaya dökülen şehrin iki sulama kanalı, şehir merkezi boyunca doğudan batıya doğru geçer. Yüreğir Ovasını sulama amaçlı yapılan başka bir kanal da bulunmaktadır.
Adana; kuzeyinde Kayseri, doğusunda Osmaniye, kuzeydoğusunda Kahramanmaraş, güneydoğusunda Hatay, kuzeybatısında Niğde ve batısında Mersin illeri ve güneyinde Akdeniz ile çevrilidir. Güneyi 160 km'yi bulan Akdeniz kıyılarıyla sınırlanan ilin yüzölçümü 14.125 km2dir.
Adana, Orta Toroslar'ın bir bölümü ile Amanos Dağları tarafından çevrilidir. Toroslar -batıdan doğuya- Uzunyayla'ya kadar uzanır. Bu dağlarda 3000 metreyi geçen yüksekliklerin yanı sıra sert yamaçlara ve derin vadilere rastlanır. Toroslar'ın bu bölümünde İç Anadolu Bölgesi'ni güneye bağlayan en önemli geçit olan Gülek Boğazı bulunur.
Toros ve Amanoslar ile Akdeniz arasında kalan alana ise Çukurova denir. Misis Dağları pek yüksek olmayan görünümleri ile Çukurova'yı ikiye böler. Güneyde kalan bölüme "Aşağı Ova" kuzeyde kalan bölüme ise "Yukarı Ova" denir.
İl sınırları içinde birçok su kaynağı bulunmakta olup, bunların en önemlileri Seyhan ve Ceyhan nehirleridir.

Not: 1996 yılında Osmaniye ilinin kurulması ile nüfus azalmıştır.
Güncel Nüfus Değerleri (TÜİK 9 Şubat 2026 verileri)
Adana İl Nüfusu: 2.283.609'tür (2025 sonu). İlin yüzölçümü 13.844 km2dir. İlde km2ye 165 kişi düşmektedir. (Yoğunluğun en fazla olduğu ilçe: 1.762 kişi ile Seyhan'dır.) İlde yıllık nüfus %0,14 oranında artmıştır. 9 Şubat 2026 TÜİK verilerine göre 15 ilçe ve belediye, bu belediyelerde toplam 831 mahalle bulunmaktadır. Nüfus en çok artan ilçe: Sarıçam (%4,70), nüfusu en çok azalan ilçe: Feke (-%3,29)

*Metropol ilçelerin merkeze uzaklıkları, kaymakamlık ile valilik arasındaki uzaklıktır.

Adana'da toplam 15 ilçe bulunmaktadır.

Seyhan Nehri'nin batı kanadında yer alan Seyhan ilçesi şehrin kültür ve iş merkezidir. D-400 devlet yolu (şehir sınırları içerisinde Turhan Cemal Beriker Bulvarı olarak da kabul edilir) şehri kuzey ve güney olmak üzere ikiye bölen ekonomk bir sınır gibidir. Seyhan'nın D-400 karayolunun kuzeyinde kalan kısmı, şehrin ekonomik olarak gelişmiş yeridir. D-400 boyunca, oteller, kültür merkezleri, ticaret ve iş binaları sıralanmaktadır. D-400'ün güneykısmında kalan şehrin eski merkezi geleneksel ve modern mağazaların şehir sakinlerine sunulduğu pazar alanıdır. Buranın güneyi ise düşük gelirle sakinlerin tercih ettiği bir yerleşim alanıdır.

Çukurova, Seyhan ilçesinin kuzeyinde ve Seyhan Havzası'nın güneyinde bulunan modern bir yerleşim alanıdır. İlçe, şehrin kuzeyindeki 3.000 hektarlık az verimli araziyi değerlendirmek için dağınık şehri bu araziye yönlendirmek amacıyla 1980'lerin ortalarında planlanmıştır. Yeni Adana olarak isimlendirilen proje göl sahili boyunca uzanan villaları ve yeni açılan Turgut Özal, Süleyman Demirel ve Kenan Evren bulvarları boyunca boy gösteren çok katlı apartman dairelerini bünyesinde barındırmaktadır.
Yüreğir ilçesi, nehrin doğu yakasında bulunmakta olup düşük gelirli birçok yerleşim alanına ve büyük ölçekteki sanayii bölgelerine ev sahipliği yapmaktadır. Nehir üzerinde yapılan yeni köprüler ve ilçe sınırları içerisine metro hattının döşenmesiyle beraber Yüreğir gittikçe önem kazanmaya başlamıştır. Adana Adalet Bakanlığı yeniden ilçeye dönmüş ve Kazım Karabekir mahallesine 47.5 hektarlık sağlık kampüsü yapılması planlanmaktadır. Sinanpaşa, Yavuzlar, Köprülü ve Kışla mahallelerini modern yerleşim alanlarına dönüştürecek kampsamlı kentsel imar planı ilçede uygulanmaktadır.
Sarıçam ilçesi, Yüreğir'in kuzeydoğusunda bulunmaktadır ve 2008 yılında Adana şehriyle birleştirilen eski belediyelerden oluşmaktadır. Sarıçam'daki bazı büyük kurum ve kuruluşlar şunlardır: Çukurova Üniversitesi, İncirlik Hava Üssü ve Organize Sanayi Bölgesi.
Karaisalı, Seyhan Havzası'nın kuzeyinde, şehir merkezinin dışında bulunan küçük bir ilçedir. İlçenin büyük çoğunluğu kırsal alanda olup Seyhan nehri boyunca uzanan eğlence alanlarına ve kuzeydeki yüksek alanlarda yazlıklara ev sahipliği yapar.

T.C. Adana Valiliği

Adnan Çoker (20 Ekim 1927, İstanbul - 22 Ağustos 2022, İstanbul), Türk ressam ve akademisyen.

1927 yılında İstanbul Süleymaniye'de doğdu. 1934-39 Samatya Hacı Kadın İlkokulu'nda, 1939-42 Davutpaşa Ortaokulu'nda, 1942 Afyon Lisesi'nin Orta kısmında 1 yıl okudu. 1944-45 Güzel Sanatlar Akademisi, Galeri eğitiminde Şefik Bursalı'nın öğrencisi oldu. 1945-51 Zeki Kocamemi Atölyesi'nde 6 yıl çalıştı. 2 Temmuz 1951'de Güzel Sanatlar Akademisi, Yüksek Resim Bölümü'nü bitirdi. Avrupa konkurunu kazanarak 29 Aralık 1955'te devlet bursu ile Paris'e gitti. 1960 Mart ayında, Batı'daki öğrenimini tamamlayarak yurda döndü. Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü asistanı oldu. 1963'te A. Gürman, Sarkis, Devrim Erbil ve Tülay Tura ile "Mavi Grup"u kurdu. 1964'te, Fransız bursu ile ikinci kez Paris'e gitti. W. Hayter Atölyesi'nde gravür, Goetz Atölyesi'nde boya etüdlerini sürdürürken 'Siyah Fon'lu Resimler'e başladı. 1969 yılında, Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'nde, doçent unvanını aldı. 1976'da, Güzel Sanatlar Akademisi, Resim Bölümü profesörlüğüne, 1977'de İstanbul Resim ve Heykel Müzesi Müdürlüğü'ne atandı. 1979'da, İstanbul Resim ve Heykel Müzesi Müdürlüğü'nden istifa etti. 1983'te Mimar Sinan Üniversitesi (MSÜ), Güzel Sanatlar Fakültesi, Resim Bölümü Başkanlığı'na getirildi. 1985'te MSÜ, Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü Başkanlığı'ndan istifa etti.
Birçok kurum ve özel koleksiyonda yapıtları bulunan Çoker 22 Ağustos 2022 tarihinde öldü. Vefatı üzerine 24 Ağustos 2022'de Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nde tören düzenlendi. Törenin ardından Şakirin Camii'nde kılınan cenaze namazının ardından Karacaahmet Mezarlığı'na defnedildi.

Çoker, soyut-minimal çalışmalarında, yüzey-mekan, düzlem-espas gibi temel kavramları sorgular, “Mimari-Çerçeveleme- Anıtsallık”, “Denge” ve “Geometri” unsurları irdeler. Resimlerinde “Kalıp-Biçim” ya da “Asılı Biçim” olarak nitelendirdiği biçimler, siyah üzerinde soyut bir mekânsal boyut içinde asılı gibi durur. Osmanlı ve Selçuklu anıtsal mimarlığının, iç uzamı dış dünyaya açan sivri kemerli kapı ve pencere motifinden yola çıkılarak oluşturulan uyum, sanatçının deyimiyle bir “kalıp biçim”e dayanır. Yani geometrik ve alışılmış biçimcilikten ayrılır.

1951 İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi "Kore" yarışması Resim 1. Ödülü
1961 İstanbul Sanat Festivali Resim ve Heykel Sergisi, Resim 1. Ödülü
1962 23. Devlet Resim ve Heykel Sergisi Resim 1. Ödülü
1973 7. DYO Resim Sergisi, Başarı Ödülü
1976 Uluslararası 11. İskenderiye Bienali Resim 2. Ödülü
1981 Türkiye İş Bankası Büyük Ödülü, Sanat alanı Resim dalında, "Yarım Küreler" ile
1982 Ev Dekorasyonu Dergisi Onur Ödülü
1990 III. Uluslararası Asya-Avrupa Sanat Bienali, "Dostluk ve Barış Sanat Ödülü"
1994 Sedat Simavi Vakfı Görsel Sanatlar Ödülü'nü reddetti.

Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi (ADNKS), kişilerin yerleşim yerlerine göre nüfus bilgilerinin güncel olarak tutulduğu, nüfus hareketlerinin her an izlenebildiği, MERNİS (Merkezî Nüfus İdare Sistemi) kayıtlarındaki T.C. Kimlik Numarasına göre kişiler ile ikamet adreslerinin eşleştirildiği TÜİK tarafından yapılan bir kayıt sistemidir.
ADNKS, devamlı yapılan güncellemeler ile yaşatılan modern bir veritabanıdır. Eski sistemde önce 5, sonra 10 yılda bir sokağa çıkma yasağı ile uygulanan nüfus sayımları ADNKS sisteminin devreye girmesinden itibaren yapılmamaktadır. Bu sistemde TC Kimlik Numaralarına göre kayıt yapılması mükerrer kayıt ya da kayıt olamama gibi riskleri en aza indirgemiştir.
TÜİK'in çalışmalarından olan nüfus sayımları 2007 yılından beri ADNKS temelinde açıklanmaktadır.
Türkiye'de 6 aydan fazla kalacak yabancı uyruklu kişiler de ayrı bir form ile bu sisteme dahil edilmektedirler. Ayrıca yurt dışında yaşayan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının yaşadıkları ülke ve şehir düzeyinde yerleşim yeri bilgileri ile nüfus bilgileri de ayrı bir veritabanı oluşturularak kayıt altına alınmıştır.

Türkiye demografisi
Türkiye'de genel nüfus sayımı
Nüfusuna göre Türkiye'nin illeri

Kurum Resmi Sitesi: TÜİK ADNKS 31 Temmuz 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Adıyaman, Türkiye'nin bir ilidir. Türkiye'nin Güneydoğu Anadolu Bölgesinin Orta Fırat Bölümü'nde bulunur. İdari merkezi Adıyaman şehridir. TÜİK 2024 sonu verilerine göre ilin nüfusu 611.037'dir.
Doğusunda Diyarbakır, kuzeyinde Malatya, batısında Kahramanmaraş, güneyinde Gaziantep ve Şanlıurfa illeri ile çevrilidir. İlin doğusunda Torosların güneydoğu uzantısı olan Malatya dağları, güneydoğusunda Atatürk Baraj Gölü yer alır. Doğusundan Fırat Nehri ile çevrilidir. İlin kuzey kesimi genel anlamda dağlık ve engebeli iken güney kesiminde geniş ovalar bulunur.
Adıyaman il merkezinin rakımı (deniz seviyesinden yüksekliği) 669 metredir.
İl sınırları içerisindeki tek üniversite Adıyaman Üniversitesidir.
Adıyaman'ın trafik plaka kodu 02'dir.

Adıyaman ve çevresinde yapılan arkeolojik kazılar, bölgede tarih öncesi dönemlerden beri insan yerleşimlerinin var olduğunu göstermiştir. Perre (Pirin), Palanlı, Haydaran ve Turuş'ta yapılan kazılar, bölgede Üst Paleolitik döneme tarihlenen mağara yerleşimlerini ortaya çıkarmıştır. Palanlı köyündeki Palanlı mağarasının, MÖ 40 bin yıllarında kullanıldığı tahmin edilmektedir. Diğer bölgelerde yapılan kazılarda MÖ 3 binli yıllara tarihlenen kalıntılara ulaşılmıştır.
Adıyaman ve çevresinde görülen ilk devlet örgütlenmesi Hititler tarafından kurulmuştur. Hitit yazıtlarına göre MÖ 1650'li yıllarda Adıyaman'ın da içerisinde bulunduğu Anadolu'nun güneydoğusu büyük oranda Hitit egemenliğine girmiştir. Hititlerin zayıflamasının ardından MÖ 16. yüzyıl sonlarında Adıyaman ve çevresi Hurriler'in egemenliği altına girmiş, sonrasında ise bölge, yıkılışlarına kadar Mitanniler'in hakimiyetinde kalmıştır.
Mitannilerin ardından bölgede bir Geç Hitit krallığı olan Kummuh Krallığı hüküm sürmeye başlamıştır. MÖ binli yıllarda kurulduğu tahmin edilen bu krallığa ait en eski yazıtlara Adıyaman'ın Besni ilçesinde yapılan kazılarda ulaşılmıştır.
Keşfedilen Kummuh ve Asur kaynakları, Kummuh Krallığının Asurlulara vergi ödeyen devletlerden biri olduğunu ortaya koymuştur. Başta Asurlularla dostane ilişkiler yürüten Kummuh Krallığı, MÖ 750'li yıllardan itibaren Asurluların güç kaybedişinin ardından Urartuların bölgeye yaptıkları saldırılar ile Urartular tarafından vergiye bağlanmış ve Asurlulara karşı topladıkları ittifaka katılmaya zorlanmıştır. MÖ 8. yüzyıl ortalarında bugünkü Besni ilçesi çevresinde yapıldığı düşünülen savaşlarda Asurluların Urartuları yenmesiyle Kummuh Krallığı tekrar Asurlulara vergi ödemeye başlamıştır. Kummuh Krallığının MÖ 8. yüzyılın sonlarında Urartular ile ittifak yaparak vergi vermeyi reddetmesiyle bölge Asur Kralı II. Sargon tarafından işgal edilmiş, Kummuh Krallığı sona ermiş ve bölge Asurluların bir eyaleti haline gelmiştir.
Asurluların hakimiyeti boyunca bölgedeki yerli halkın çoğu Güney Mezopotamya'ya sürgün ettirilmiş, o bölgedeki halklar da Kummuh Bölgesine zorunlu göçe tabi tutulmuştur. Asurlular bölgede MÖ 7. yüzyılın sonuna kadar hakim olmuş, MÖ 607'de Asurlular'ın Babillilerle yapılan savaşı kaybetmeleriyle birlikte bölge Babil hakimiyetine girmiştir. Babil hakimiyetinden önce Kummuh diye bilinen bölge, sonrasında Kommagene ismiyle bilinir olmuştur.
Babil egemenliğinin ardından bölge MÖ 6. yüzyıl ortalarında Perslerin hakimiyetine girmiştir. Pers hakimiyetinde, öncesinde bölgeden sürgün ettirilen halkların bölgeye dönüşüne müsaade edilmiş, bu da bölgede zengin bir kültürün oluşmasını sağlamıştır.
Bölgedeki Pers hakimiyeti Pers Kralı III. Darius'un MÖ 333 yılında Büyük İskender'e yenilmesiyle son bulmuş, Kommagene toprakları da diğer Doğu ve Güneydoğu Anadolu topraklarıyla birlikte Büyük İskender'in hakimiyetine girmiştir. Büyük İskender'in ölümünün ardından generallerinin taht kavgasına tutuşması ve imparatorluğun parçalanmasının ardından Kommagene bölgesi İskender'in generallerinden biri olan I. Seleukos tarafından kurulan Seleukos İmparatorluğunun hakimiyetine girmiştir. Seleukos hakimiyeti bölgenin kültürel açıdan canlandığı ve Helenizm kültürü etkisine girdiği bir dönem olmuştur.

MÖ 2. yüzyıl başlarında Seleukos İmparatorluğunun çözülmeye başlamasıyla bölgenin Seleukos valisi Ptolemaios, Kommagene'de bağımsızlığını ilan ederek Kommagene Krallığını kurmuştur. Ptolemaios'un ardından tahta geçen oğlu Sames, kendi ismini verdiği Samosata şehrini başkent ilan etmiştir. Bu dönemde Kommagene Kuzey Suriye ile Toroslar arasındaki bölgede hüküm sürmüştür.
Seleukosların yakılışına kadar Seleukoslarla iyi ilişkiler sürdüren Kommagene Krallığı, Seleukosların yıkılışının ardından dönem dönem Part İmparatorluğu, Ermenistan Krallığı ve Roma İmparatorluğu'na bağlı bir halde yaşamını sürdürmüştür. MÖ 1. yüzyılın başlarında Roma'nın Anadolu'daki etkinliğini arttırması ile bölgedeki krallar da Roma hakimiyetini kabul ederek devletlerinin varlığını sürdürebilmiştir. Nitekim Kommagene Krallığı da bu dönemde Roma hakimiyetini tanımış ve varlığını sürdürmüştür. MS 1. yüzyılda Roma İmparatorluğu ile çalkantılı ilişkiler içine giren Kommagene Krallığı, Roma tarafından iki kez ilhak edilmiş, ara ara Roma'ya bağımlı bir devlet olarak yaşamasına izin verilmişse de MS 72'de tamamen Roma'nın hakimiyetine girmiştir.
Kommagene Krallığı hanedanı kendilerini Helen ve Perslerin "uğurlu soyu" olarak nitelemiştir. Kommagene kralları kendilerini baba tarafından Pers İmparatoru I. Darius'a, anne tarafından ise Büyük İskender'e dayandırmıştır. Nitekim Kommagene Kralı I. Antiochos, 2150 metre yükseklikteki Nemrut Dağı'na devasa ve anıtsal bir tapınak inşa ettirmiş, buraya tanrılarıyla birlikte tanrılaşmış Pers ve Helen atalarının heykellerini sıralamıştır. Nemrut Dağı'ndaki bu heykeller bugün Adıyaman'ın en önemli turizm değerlerinden biridir. Ayrıca I. Antiochos'un oğlu II. Mitridat'ın hanedanın kadınlarının gömülmesi için yaptırdığı bir anıt mezar olan Karakuş Tümülüsü de Kommagene Krallığı döneminden kalan şehrin önemli turizm noktalarından biridir.
Bugün Adıyaman ili sınırları içerisinde kalan antik Samosata, bugünkü Kâhta ilçe sınırları içerisindeki Arsemia ve Adıyaman şehir merkezinin kuzeyindeki Perre (Pirin) şehirleri, Kommagene Krallığının önemli şehirleri arasındaydı.

Bölge Roma hakimiyetine girdikten sonra Romalılar ile Partlar arasındaki güç mücadelesine sahne olmuştur. Partların batıya doğru olan ilerleyişini durdurmak isteyen Romalılar, bölgeye tahkimat yapmışlar, özellikle Samosata şehri Romalılar tarafından askeri bir üs olarak kullanılmıştır. Romalılar bu dönemde Kommagene topraklarını baştan başa dolaşan yollar inşa etmişlerdir. Malatya'dan başlayıp Perre'ye, oradan Samosata'ya, oradan da Fırat kıyısını izleyerek Kızılin civarından Suriye'ye giden bu yol güzergahında inşa edilen köprülerin bazıları bölgede hâlâ ayaktadır. Romalıların Kahta Çayı üzerinde inşa ettiği Cendere Köprüsü, Adıyaman'ın önemli turizm noktaları arasındadır.
Romalılar ve İranlılar arasındaki güç mücadelesi bölgede asayişi ortadan kaldırmış ve nüfusun azalmasına sebep olmuştur. Romalıların İranlılarla olan güç mücadelesi Safeviler devrinde de devam etmiş, 3. yüzyıl ortalarında bölge Safevi şahı I. Şâpûr'un orduları tarafından işgal edilerek tahrip edilmiştir.
Roma İmparatorluğu'nun 395 yılında bölünmesinin ardından bölge Bizans hakimiyetinde kalmıştır. Adıyaman ve çevresi bu dönemde Bizans ile Safeviler ve Müslüman Araplar arasındaki güç mücadelesine sahne olmuştur. 7. yüzyıl ikinci yarısından itibaren bölge Müslüman Arapların akınlarına maruz kalmıştır. Bizans'ın Yermuk Savaşı'ndan sonra bölgeden çekilmesiyle boşalan alanlar zamanla Müslümanlar tarafından doldurulmuştur. Halife Ömer devrinde devam eden Müslüman akınlarıyla bölgeye gelen sahabe Safvan bin Muattal'ın kabri, bugün Samsat ilçesinde bulunmaktadır ve Adıyaman'ın önemli turizm noktalarından biridir.

Bölgede Bizans ile Müslüman Araplar arasındaki güç mücadelesi Emeviler döneminde de devam etmiştir. Emevi iktidarının sonuna doğru bölgeye gelen komutan Mansur bin Cavane, Perre şehrini Emeviler adına fethetmiş ve şehrin güneyinde yeni bir kale ve bu kale etrafında kümelenmiş yeni bir kasaba inşa ettirmiştir. Yeni yapılan kale ve çevresindeki şehir, Mansur bin Cavane'nin ardından Mansur'un Kalesi anlamına gelen Hısnımansur ismini almıştır. Bugünkü Adıyaman şehir merkezinin kuruluşu bu tarihe dayanmaktadır. Hısnımansur ve Besni'yi içine alan bu bölge bu tarihten itibaren Emeviler ile Bizans arasındaki şiddetli çatışmalara sahne olmuş, bölge sık sık Emevilerle Bizans arasında el değiştirmiştir. Uzun süre bir sınır bölgesi olan bu alanda, ilerleyen dönemlerde Arap, Türk, Bizans ve Ermeni kuvvetleri birbiriyle mücadele etmiştir.
Abbasiler döneminde bölgede devlet hakimiyeti güçlenmişse de 9. yüzyıla gelindiğinde Abbasiler Bizans'a karşı olan gücünü koruyamamıştır. Bu dönemde yapılan Bizans akınları ile bölgede Bizans hakimiyeti sağlanmıştır. Bir dönem Hamdanilerin hakimiyeti altına giren Besni'nin de Bizans tarafından alınmasının ardından bölge uzun bir süre Bizans hakimiyetinde kalmıştır.
Hısnımansur ve çevresine ilk Selçuklu akınları 11. yüzyılın ikinci yarısında yapılmıştır. Bu akınlar sırasında bölge Selçuklu hakimiyetine girmişse de sonrasında bölge Selçuklular ve bölgede Bizans'ın Malazgirt yenilgisiyle güç kazanan Ermeniler arasındaki mücadelelere de sahne olmuştur.
Anadolu Selçuklu Devleti'nin kurulmasının ardından bölgeye gönderilen Süleyman Şah'ın komutanlarından Emir Buldacı, Güneydoğu Anadolu'da yaptığı fetihler sırasında 1084 yılında Besni ve Hısnımansur çevresini kontrol altına almışsa da I. Haçlı Seferi'nin başlamasıyla Müslümanlar güç kaybetti ve Adıyaman ve çevresi Urfa Haçlı Kontluğu'nun hakimiyetine girdi. 1144 yılında İmameddin Zengi'nin Urfa Haçlı Kontluğu'na son vermesinin ardından Frankların elindeki Samsat 1150'de, Hısnımansur da 1151'de Zengilerin idaresine geçmiştir. Bölge bu tarihten sonra Artuklular ve Eyyübilerin idaresine geçmiş, 1226 yılına kadar Artuklu-Eyyübi-Selçuklu mücadelelerine sahne olmuştur.
1226 yılında Selçuklu komutanı Emir Çavlı, Selçuklulara karşı ittifak yapan Artuklu ve Eyyübi ordusunu mağlup ederek Hısnımansur ve Kâht

Af, genel anlamda, bir kişinin kusurunun bağışlanması demektir. Bütün toplumların aileden başlayarak, okulda ve toplum içinde nasıl davranılacağına ilişkin kuralları vardır. Bu kurallara aykırı hareket etmek suç ya da kabahat olarak kabul edilir. Bununla birlikte bir baba çocuğunun, bir öğretmen öğrencisinin bazı kuraldışı davranışlarını bağışlayabilir. Hukukta af ise, devletin suç işleyip hüküm giymiş bireyleri bazı durumlarda bağışlamasıdır. Bu durumda af, bir mahkemece verilmiş cezanın, hatta doğrudan doğruya suçun yok sayılmasıdır.
Af, genel af ve özel af olmak üzere ikiye ayrılır. Belirli bir suçu ve bu suçtan hüküm giymiş kişilerin cezalarını ortadan kaldıran affa genel af denir. Aftan yararlanan kişinin savcılıktaki tüm sabıka kaydının silindiği durumda  o kişi hukuki evrak bakımından hiç hüküm giymemiş sayılır.
Bir yargılamada adaletsiz ve yanlış karar verilmiş olabilir. Bu tür adaletsiz ve yanlış kararların düzeltilmesi, yaşlı ya da hasta hükümlülerin bağışlanması için çıkarılan affa da özel af denir. Özel af ya yalnızca cezanın uygulanmasını hafifletir ya da tamamen ortadan kaldırır. Suç gene de işlenmiş sayıldığı için, kişi hüküm giymiş olarak kabul edilir ve savcılıktaki sabıka kaydı silinmez.
Türkiye'de özel ve genel af çıkarma yetkisi anayasayla Türkiye Büyük Millet Meclisine verilmiştir. Ayrıca cumhurbaşkanı, gene anayasayla verilmiş yetkisine dayanarak özel af çıkarabilir.

- hükümlü ceza afları (Genel aflar)
- öğrenci afları
- imar afları
- vergi afları
- sigorta prim afları

Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı veya kısa adıyla AFAD, ülke genelinde meydana gelebilecek afet ve acil durumlara karşı önlem almak, hazırlık yapmak, gerçekleşmesi halinde müdahalede bulunmak ve afet sonrası iyileştirme çalışmalarını yürütmek amacıyla kurulmuş bir afet ve acil durum yönetimi kurumudur. Türkiye Cumhuriyeti İçişleri Bakanlığına bağlı olarak çalışmaktadır. Aynı zamanda toplumda afet bilincini geliştirmeye yönelik eğitim, planlama ve koordinasyon faaliyetleri de yürütür.
Her ilde valiye bağlı İl Afet ve Acil Durum Müdürlükleri bulunmakla beraber 15 ilde bulunan Arama ve Kurtarma Birlik Müdürlükleri, bu kuruma bağlı olarak çalışmalarını sürdürmektedirler.

29 Mayıs 2009 tarih ve 5902 sayılı Kanun'un 17 Haziran 2009'da Resmî Gazete'de yayımlanmasıyla; İçişleri Bakanlığı Sivil Savunma Genel Müdürlüğü (SSGM) ve Bayındırlık ve İskan Bakanlığı Afet İşleri Genel Müdürlüğü, Başbakanlık Afet ve Acil Durum Yönetimi Genel Müdürlüğü (TAY) yerine kurulan  Kurum, Türkiye Cumhuriyeti İçişleri Bakanlığına bağlı olarak çalışmaktadır. Afet öncesi hazırlık ve zarar azaltma, afet esnasında yapılacak müdahale ve afet sonrasındaki iyileştirme çalışmalarının yönetim ve koordinasyonunu gerçekleştirmek, kurumun temel görev ve amacıdır.

Afet ve Acil Durum Yüksek Kurulu
Afet ve Acil Durum Koordinasyon Kurulu
Deprem Danışma Kurulu

Deprem     ve Risk Azaltma Genel Müdürlüğü
Deprem      Dairesi
Afet      Risklerini Azaltma ve Önlem Dairesi
Marmara      Afet Risklerini Azaltma Dairesi
Gönüllülük      ve Sivil Toplumla İlişkiler Dairesi
Bağışçı      İlişkileri Dairesi
İklim      Kaynaklı Afet Risklerini Azaltma Dairesi
Eğitim      ve Farkındalık Dairesi
Afetlere     Müdahale Genel Müdürlüğü
Arama      ve Kurtarma Dairesi
Sivil      Savunma Dairesi
Afet      Yönetim Merkezi Dairesi
Müdahale      Planları ve Tatbikatlar Dairesi
Uluslararası      İnsani Yardım Dairesi
Barınma     ve Yapım İşleri Genel Müdürlüğü
Acil Yardım ve Altyapı Hasarları Dairesi
Hasar Tespit ve Hak Sahipliği Dairesi
Yer Seçimi ve Mekansal Planlama Dairesi
Projelendirme ve Yapım İşleri Dairesi
Geçici Barınma ve Lojistik Depo Yönetimi Dairesi
Yönetim     Hizmetleri Genel Müdürlüğü
Strateji Geliştirme Dairesi
Bilgi sistemleri ve Haberleşme Dairesi
İnsan Kaynakları Yönetimi Dairesi
Destek Hizmetleri Dairesi
Satın Alma ve Mali Kaynak Yönetimi Dairesi
Başkana     bağlı birimler
Başkan      Yardımcılıkları
Hukuk      Müşavirliği
Basın      ve Halkla İlişkiler Müşavirliği
Rehberlik      ve Denetim Başkanlığı
Dış      İlişkiler Dairesi
İç      Denetim Birimi
Afet      Araştırmaları Merkezi
81      İl Afet ve Acil Durum Müdürlüğü

AFAD tarafından afet durumlarında gönüllü ve personel kapasitesi ile Arama Kurtarma ve diğer çalışmalara katkı sağlayabilecek organizasyonların standartlara uyum, denetim ve belgelendirmesini amaçlayan, 2020 yılında ilk akreditasyon belgelerinin Arama Kurtarma Derneği (AKUT), İHH İnsani Yardım Vakfı (İHH Arama Kurtarma), AFGD Afet Gönüllüleri Derneği, ANDA Eğitim Araştırma Yardımlaşma ve Arama Kurtarma Derneği ve Jandarma Arama Kurtarma (JAK) yetkililerine verildiği projedir.

Arama ve Kurtarma
Selde Akarsuda
Kentsel
Arazide
Afetlerde Acil Barınma
Ayni Bağış Depo Yönetimi ve Dağıtım
Psikososyal Destek
Afetlerde Beslenme
Afet ve Acil Durum Eğitimleri
Afet Farkındalık Eğitimi
Hafif Arama ve Kurtarma Eğitmen Eğitimi
Kentsel Arama ve Kurtarma Orta düzey Eğitmen Eğitimi

AFAD Arama ve Kurtarma personeli rütbeleri toplam altı rütbeden oluşmaktadır.

Afet ve Acil Durum Eğitim Merkezi veya kısa adıyla AFADEM; "Sivil Savunma Koleji" adı altında Sivil Savunma Genel Müdürlüğü tarafından 17 Kasım 1960 tarihli ve 7126 sayılı Sivil Savunma Kanunun 23 ve 32'nci maddeleri gereğince sivil savunma ile ilgili eğitim ve öğretim yapmak amacıyla kurulmuştur. Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı Deprem ve Risk Azaltma Genel Müdürlüğü Farkındalık ve Gönüllülük Dairesi Başkanlığı bünyesinde hala eğitim ve öğretimlerine devam etmektedir.

Afet Farkındalık Eğitimi
Yangın Farkındalık Eğitimi
Söndürme Ekipleri Eğitimi
Sivil savunma Temel Eğitimi

Afet ve Acil Durum Eğitim Merkezi (AFADEM)
Sivil Savunma Günü
Doğal Afetler Arama Kurtarma Tabur Komutanlığı
Federal Acil Durum Yönetim Kurumu
Türk Kızılay
Uluslararası Kızılhaç ve Kızılay Hareketi
Afet
Acil durum
İlk yardım
Deprem
Sel
Çığ
Heyelan
Yangın
Afet ve acil durum yönetimi
Afet çantası
Afet risk azaltma
Doğal Afet Sigortaları Kurumu (DASK))
Mahalle Afet Gönüllüleri

Resmî site 22 Ağustos 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Resmî YouTube kanalı 17 Nisan 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Resmî Instagram sayfası 22 Eylül 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Resmî Twitter sayfası 21 Eylül 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Resmî Facebook sayfası 17 Haziran 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Türkiye Afet Bilgi Bankası (TABB) 19 Ocak 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Son Depremler 25 Eylül 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
AFAD Deprem sayfası 17 Kasım 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
AFAD Açıklamalı Afet Yönetimi Terimleri Sözlüğü 18 Haziran 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
KBRN Sözlüğü 18 Haziran 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
KBRN Bilgilendirme 27 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sivil Savunma Bilgilendirme 14 Haziran 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İlm Yardım Bilgilendirme 18 Haziran 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
AFAD Afete Hazır Türkiye 14 Haziran 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
AFAD Kitaplar 13 Temmuz 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
AFAD Makaleler 18 Haziran 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
AFAD Dergiler 18 Haziran 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
AFAD Broşürler 18 Haziran 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
AFAD Afişler 18 Haziran 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
AFAD İnforgrafikler 13 Temmuz 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
AFAD Afet Haritaları 15 Haziran 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Afet ve Acil Durum Eğitim Merkezi (AFADEM) 29 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
AFAD Gönüllülük Sitesi 25 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Deprem Simülasyon Merkezi 23 Şubat 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
AFAD Akreditasyon Sistemi sayfası 15 Haziran 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Afet ve Acil Durum Toplanma Alanı Sorgulama (E-Devlet) 19 Eylül 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Afganistan, resmî adıyla Afganistan İslam Emirliği, Orta Asya ve Güney Asya'nın kesiştiği noktada yer alan ve denize kıyısı olmayan bir ülkedir. Doğu ve güneyde Pakistan, batıda İran, kuzeybatıda Türkmenistan, kuzeyde Özbekistan, kuzeydoğuda Tacikistan ve kuzeydoğu ve doğuda Çin ile komşudur. 652.864 kilometrekarelik bir alanı kaplayan ülke, Hindukuş Sıradağları tarafından ayrılan kuzey ve güneybatıdaki ovalarla ağırlıklı olarak dağlıktır. Kâbil ülkenin başkenti ve en büyük şehridir. Dünya Nüfus incelemesine göre, 2023 yılı itibarıyla Afganistan'ın nüfusu 43 milyondur. Afganistan Ulusal İstatistik Bilgi Kurumu, 2020 yılı itibarıyla nüfusun 32,9 milyon olduğunu tahmin etmektedir.
Afganistan'da insan yerleşimi Orta Paleolitik döneme kadar uzanmaktadır. Halk arasında İmparatorluklar Mezarlığı olarak anılan bu topraklar, Persler, Büyük İskender, Maurya İmparatorluğu, Müslümanlar, Moğollar, İngilizler, Sovyetler Birliği ve ABD liderliğindeki koalisyon da dahil olmak üzere çok sayıda askeri sefere tanıklık etmiştir. Afganistan aynı zamanda Grek-Baktriyalılar ve Babürlülerin ve diğerlerinin büyük imparatorluklar kurmak için yükseldikleri bir kaynak olmuştur. Hem İran hem de Hint kültür alanlarındaki çeşitli fetihler ve dönemler nedeniyle bölge Zerdüştçülük, Budizm, Hinduizm ve daha sonra İslam için bir merkez olmuştur. Modern Afganistan devleti 18. yüzyılda Durrani Afgan İmparatorluğu ile başlamıştır, ancak Dost Muhammed Han bazen ilk modern Afgan devletinin kurucusu olarak kabul edilmektedir. Afganistan, Britanya İmparatorluğu ile Rus İmparatorluğu arasındaki Büyük Oyun'da bir tampon devlet haline gelmiştir. İngilizler Hindistan'dan Afganistan'a boyun eğdirmeye çalışmış ancak Birinci İngiliz-Afgan Savaşı'nda püskürtülmüştür; İkinci İngiliz-Afgan Savaşı'nda ise İngilizler zafer kazanmıştır. 1919'daki Üçüncü İngiliz-Afgan Savaşı'nın ardından Afganistan yabancı siyasi hegemonyadan kurtuldu ve 1926'da bağımsız Afganistan Krallığı olarak ortaya çıktı. Bu monarşi 1973 yılında Zahir Şah'ın devrilmesine ve ardından Afganistan Cumhuriyeti'nin kurulmasına kadar neredeyse yarım yüzyıl sürmüştür.
1970'lerin sonlarından bu yana Afganistan'ın tarihine darbeler, işgaller, isyanlar ve iç savaşlar da dahil olmak üzere kapsamlı savaşlar hakim olmuştur. Çatışma, 1978'de komünist bir devrimin sosyalist bir devlet kurmasıyla başladı (kendisi de 1973'teki bir darbenin ardından kurulan diktatörlüğe bir yanıttı) ve ardından gelen çatışmalar Sovyetler Birliği'nin 1979'da Afganistan'ı istila etmesine neden oldu. Mücahitler, Sovyet-Afgan Savaşı'nda Sovyetlere karşı savaştı ve Sovyetlerin 1989'da çekilmesinin ardından kendi aralarında savaşmaya devam ettiler. Taliban 1996'ya kadar ülkenin büyük bölümünü kontrol etti, ancak Afganistan İslam Emirliği 2001'de ABD'nin Afganistan'ı istilasıyla devrilmeden önce çok az uluslararası tanınırlığa sahipti. Taliban, Kabil'i ele geçirdikten sonra 2021'de iktidara geri döndü ve 2001-2021 savaşını sona erdirdi. Taliban hükûmeti uluslararası alanda tanınmamaya devam ediyor.
Afganistan lityum, demir, çinko ve bakır gibi doğal kaynaklar bakımından zengindir. Kenevir reçinesinin en büyük ikinci, safran ve kaşmirin ise en büyük üçüncü üreticisidir. Ülke, Güney Asya Bölgesel İşbirliği Teşkilatının bir üyesi ve İslam İşbirliği Teşkilatının kurucu üyesidir. Afganistan, İnsani Gelişme Endeksi'nde 180. sırada yer alarak dünyanın en az gelişmiş ülkeleri arasında yer almaktadır. Afganistan'ın gayrisafi yurt içi hasılası (GSYH) satın alma gücü paritesine göre 81 milyar dolar, nominal değerlere göre ise 20,1 milyar dolardır. Kişi başına düşen GSYH, 2020 itibarıyla en düşük ülkeler arasındadır.

"Afgan" adı, bazı bilginlere göre, Hindukuş bölgesinin eski sakinleri olan Aśvakan veya Assakan adından türetilmiştir. Aśvakan kelime anlamı, "atlılar", "at yetiştiricileri" veya "süvariler" anlamına gelir. Tarihsel olarak, Afgan etnik adı, etnik Peştunlar için kullanılmıştır. Afgan adının Arapça ve Farsça biçimi ilk olarak 10. yüzyıl coğrafya kitabı Hudûd el-âlem'de onaylanmıştır. Adın son kısmındaki "-stan", Farsçada "-yeri" anlamına gelen bir ektir. Bu nedenle, "Afganistan", tarihsel anlamda "Afganların ülkesi" veya "Peştunların ülkesi" anlamına gelir.

Arkeolojik kazılarda paleolitik, mezolitik, neolitik, bronz ve demir çağlarına ait tipik eserlere rastlanan Afganistan topraklarında, kentsel yaşamın MÖ 3000 ile MÖ 2000 yılları arasında başlamış olabileceği değerlendirilmektedir. Afganistan'da Ahameniş hakimiyeti II. Kiros tarafından MÖ 6. yüzyılda kurulmuş ve I. Darius tarafından güçlendirilmiştir. Bu siyasi varlık Büyük İskender'in Afganistan fetihlerine kadar hüküm sürmüştür.

Büyük İskender'in Keyânîler'i yıkması ile Makedonyalılar Afganistan topraklarında hüküm sürmeye başlamıştır. İmparatorluk parçalandıktan sonra oluşmuş Selefkî İmparatorluğu'nda ayrılmış Grek-Baktriya Krallığı Afganistan'da hüküm sürmüştür. Son Grek Kral Hermaeus, MS 45 yılına doğru Kuşanlar'ın egemenliğini kabul etmiştir. Bu döneme kadar yaklaşık iki yüz yıl, küçük Yunan prenslikleri, Yüeçiler'in baskısı ile kuzeyden güneye sürülerek Afganistan'ın büyük bir kısmını işgal eden İskitler ve işgalci diğer kavimlerle beraber yaşamışlardır. Hint-İskitler Afganistan'dan Hindistan'a Baltistan, İran'a Herat üzerinden yürümekle birlikte bugün Sistan olarak anılan o zamanki “Drangiana” bölgesini ele geçirmişlerdir. İskitler ayrıca Büyük İskender'in haleflerinden bir Yunan prensin elindeki Baktriya'yı işgal etmişlerdir. Ancak Yüeçiler'in baskısı devam edince buradan da çıkmak zorunda kalmışlardır.

Sistan (Sakastana) bölgesindeki İskitler üzerinde önemli etkiler bırakan Part İmparatorluğu, Baktriya Devleti'nin kurulduğu dönemlerde Kuzey İran'da siyasi bir varlık olarak ortaya çıkmıştır. Yüeçiler MÖ 140 yılında Kuşanların liderliğinde Baktria bölgesi ele geçirerek egemenlikleri altına almaları sonucu bölgenin etnik ve kültürel yapısı bu yeni katılımla daha da zenginleşmiştir. Yüeçiler'in beş kolundan biri olan Kuşanlar, diğer Yüeçi prenslikleri üzerinde hakimiyet kurduktan sonra Afganistan'da bulunan rakip devletleri MÖ 50 ile MS 50 yılları arasında etkisiz hale getirmeyi başarmışlardır. Kuşanlar, Part İmparatorluğu'na boyun eğdirmiş ve Kâbil'i de ele geçirmişlerdir. Kuşan hakimiyet alanı I. Kaphidies zamanında Afganistan'ı da içine alacak şekilde Parthia ülkesinden Ganj Nehri'ne kadar, kuzeyde ise Soğdiana'ya kadar genişlemiştir. Bugünkü Bagram şehri ise iki bin yıl önce Kuşanlar'a başkentlik yapmıştır.

Kuşanlardan sonra Ak Hunlar 460 yılı civarında, Hazar Denizi'nden başlayan ve doğuya doğru Kuzey Afganistan'ı da içine alan bir devlet kurmuşlardır. Bölgenin Ak Hun hakimiyetine girmesine kadar devam eden dönem, Afganistan'da İran ve Hindistan nüfuz mücadelesi dönemi olmuştur. Bu dönemde Partların etkisi tamamıyla ortadan kalkmış ve onların yerini Sasaniler almıştır. Kuşanların Afganistan'daki hakimiyeti 5. yüzyıl sonuna doğru Sasanilerle mücadele eden Akhunların bölgeyi istila etmelerine kadar sürmüştür. Akhunların güçlenmesi ile etkisizleşen Kuşan beyleri ise “Şahi” unvanı ile Müslümanların Afganistan topraklarında görülmeye başladıkları 880 yılına kadar Kâbil'de hüküm sürmeye devam etmişlerdir.

Arap ordularının önce 636 yılında Kadisiye'de, ardından 642 yılında Nihavend Muharebesi'nde Sasaniler'i yenmeleri ile İslamiyet'in yayılması doğuya doğru ivme kazanmıştır. Basra Valisi Abdullah Bin Amir 650 yılında bir ordusunu Horasan'a, diğer bir ordusunu da Sasani Kralı III. Yezdigirt'in peşinden Sistan'a doğru göndermiştir. Sasani Kralı'nın ele geçirilip öldürüldüğü bu sefer sonunda Arap orduları ilk defa Batı ve Kuzey Afganistan'ı, Baktria ve Herat'ı işgal etmişlerse de bölgede tamamen hakimiyet kuramamışlardır. Ancak Muaviye döneminde, 698 ve 700 yılında İslam orduları Kâbil'i almak için saldırılarda bulunmuştur.
861 yılında Sistan'daki askerî güce komuta etmeye başlayan Yakûb bin Leys komutasındaki Saffârîler, 867 yılında Kirman, Şiraz ve Herat'ı ele geçirdi. 871 yılında ise Belh, Baktriya ve Kâbil bölgesinin yönetimi halife tarafından Yakûb bin Leys'e verilmiştir. İran Platosu, Orta Asya ve Hindistan altkıtası arasında bu üç istikamete bağlantı sağlayan stratejik özelliği ile Kâbil Vadisi, İslam'a karşı uzun yıllar direniş merkezi olmuştur. Bu dönemde Orta Asya kökenli kavimlerin Afganistan'daki hakimiyetlerinin öne çıktığı görülmektedir.

Afganistan toprakları bu zaman diliminde Türk soylu kavimler ile İrani kavimler arasında bir mücadele ve hakimiyet sahası olmuştur. Saffarilerin 900 yılında Sâmânîler'e mağlup olmasıyla Afganistan'ın bir bölümü Samani egemenliğine geçti. Gazne Hanedanı'nın asıl kurucusu Sebük Tigin, Samanilerin otoritesini tanımakla birlikte kendi adına para bastırmış, Zamin-Davar, Gor ve Zabilistan, bölgesinde güçlü bir otorite tesis etmiştir. Afganistan'da böylelikle egemenlik kuran Sebük Tigin, Gazne'yi işgal eden ve Kâbil bölgesinde hakimiyet kurmaya çalışan Pencab Racası Jaipal'a karşı başlattığı mücadele sonunda 988 yılında Kâbil ve civarını kendi hakimiyet alanına alarak Gazne Devleti topraklarına katmıştır.
Taciklerin bir kolu olan Gurlular ile Behramşah'ın uzun süren mücadelesi Gaznelilerin aleyhine sonuçlanmış ve Gazne, Gurlu beyi Alaaddin tarafından ele geçirilmiştir. Gurlular 1187 yılında Gazne Devleti'ni tamamen ortadan kaldırmıştır. Ancak Gurlular'ın Afganistan Platosu'nda kurmuş oldukları hakimiyet de uzun sürmemiştir. Gurlu ordusu 1204 yılında Harzemşahlar ve Karahıtaylar'ın müşterek ordusuna karşı yapmış olduğu savaşta yenilmesinden sonra Gazne bir süre Gurlu ordusunda görevli Türk komutanların denetimine geçmiştir. Gazne, 1215 yılında Harzemşahlar tarafından ele geçirilmiş ve Gurlular dönemi Afganistan'da tamamen kapanmıştır.

Harzemşahların egemenliği de uzun sürmemiş, Cengiz Han önderliğindeki Moğollar tarafından Gazne, Kâbil ve 1222 yılında Herat ele geçirildi. Ögeday'in ölümü ve Moğol İmparatorluğunun bölünmesi üzerine Afganistan, İlhanlıların yönetimine girmiştir. Bölgedeki Moğol egemenliği, 14. yüzyıl sonlarında Timur o

Afganistan Savaşı, 2001 Ekim'inin 7. gününde başlamıştır. Amerika Birleşik Devletleri tarafından 11 Eylül saldırıları gerekçesi ile yapılmıştır. ABD Başkanı George W. Bush'un "terörle mücadele" politikası kapsamında yaptığı bir savaştır. Harekât Usame bin Ladin'in yakalanmasına değin sürecekti. Aynı zamanda Taliban ve diğer Taliban yandaşı güçlerin ortadan kaldırılması ile harekât sona erecekti. Böylelikle Afganistan'da iç güvenlik sağlanmış olacaktı.
ABD ve Birleşik Krallık önce hava bombardımanı daha sonra da takviye güçlerle beraber Afganistan'a asker indirdi. 2002'de Amerikan ve İngiliz askerleri Kuzey İttifakı ile savaşa katıldı. Daha sonra gerginlikler üzerine NATO güçleri (Koalisyon güçleri) Afganistan'a asker indirdiler. Daha sonra Amerikan hükûmeti kalıcı barışı sağlamak amacı ile bölgede asker bulundurup varlıklarını hissettireceklerini açıkladı.
Başlangıçtaki atak Taliban'ı güçten düşürdü, fakat Taliban kuvvetleri yeniden toparlandılar. Savaşın amacı olan El-Kaide'nin hareketlerini kısıtlamak, tam olarak başarıldı denemez. 2006'dan bu yana artan Taliban kaynaklı isyancı hareketler, gelişen yasa dışı uyuşturucu üretimi ve zayıf yönetimin Kabil'in dışındaki kısıtlı kontrolü dolayısıyla Afganistan'ın istikrarı tehlikede görülmekte idi.
27 Mayıs 2014 tarihinde ABD Başkanı Barack Obama, ABD birliklerinin savaş misyonunun yıl sonuna kadar sona ereceğini duyurdu. Geriye ise ≈ 9,800 kişilik bir grup kalacaktı ve Afgan güçlerini eğitecek, danışmanlık verecek fakat 2015 tarihinden itibaren koalisyon güçleri kara çarpışmalarına katılmayacaktı. Obama ayrıca 2016 yılı sonuna kadar tüm Amerikan birliklerinin ülkeden çekileceğini duyurmuştu ancak ABD başkanlığı değişip yeni başkan Donald Trump olunca bu plan 2019 yılının sonlarına kadar rafa kalktı. ABD ve Taliban 2020'nin Ocak ayında Katar'ın başkenti Doha'da bir araya gelerek Doha Anlaşmasını imzalayarak ABD askerlerinin 1 Mayıs 2021 tarihine kadar ülkeyi terk etmesi üzerine anlaşıldı. Trump, Amerikan askerlerinin Noel'e kadar Afganistan'ı terk edeceğini söyledi ancak bu gerçekleşmedi. ABD'de seçimler yaklaşırken askerlerin ayrılması seçim sonrasına kaldı.
Trump'ın ardından iktidar yine Demokratların eline geçti ve seçim sonrasına kalan Afganistan'dan çekilme politikası Joe Biden'ın başkanlık koltuğuna oturmasıyla birlikte kademeli şekilde başladı ve bu geri çekilme ile Taliban saldırısı başladı. Taliban, beş gün içerisinde 15 Ağustos 2021'de Kabil'e girdi. Ertesi gün Taliban, Afganistan İslam Emirliği'ni ilan etti. Böylece 20 yılın ardından Afganistan'da tekrar Taliban dönemi başlamış oldu.
30 Ağustos'ta ABD'nin son askerlerinin de çekilmesiyle Amerika'nın en uzun savaşı sona erdi.

Usame bin Ladin, Mayıs 1996'dan beri Afganistan'da el-Kaide'nin öteki üyeleriyle birlikte yaşıyor, Taliban ile gevşek bir ittifak içerisinde el-kaide'ye ait eğitim kamplarını idare ediyordu. Afrika'daki Amerika Birleşik Devletleri konsoloslukları saldırıları sonrasında, Amerikan silahlı kuvvetleri denizaltılar üzerinden bu kamplara cruise füzeleri fırlatarak onların faaliyetlerinin kısıtlanmasına neden oldular.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin 1999 ve 2000'de yayınladığı 1267 ve 1333 sayılı kararlarında Taliban yönetiminden, el-Kaide'ye yapılan finansal ve askeri kaynak aktarımının durdurulması, Bin Ladin'in Ağustos 1998'de Amerika Birleşik Devletleri konsolosluklarına yapılan saldırılardan yargılanması için teslim edilmesi ve El-kaide eğitim kaplarının kapatılmasını istiyordu.

11 Eylül 2001'deki saldırılar sonrası, araştırmacılar süratle Usame bin Ladin ile alakalı deliller topladılar. Üç yıl sonraki bir teyp kaydında, bin Ladin kendisinin de 11 Eylül saldırılarına benzer şeyler tasavvur ettiğini açıkladı.
20 Eylül 2001'de, bir Kongre oturumunda yaptığı konuşmada, ABD Başkanı George W. Bush Taliban'a bir ültimatom gönderdi. Ültimatom'da şu isteklerde bulunuluyordu:

Afganistan'da bulunan tüm El-Kaide liderleri ABD'ye gönderilecek
Amerikalılar da dahil, tüm tutuklu yabancılar serbest bırakılacak
Afganistan'daki yabancı haberciler, diplomatlar ve yardım görevlileri koruma altına alınacak
Afganistan'daki El-Kaide eğitim kampları kapatılacak ve teröristler ile destekçileri otoritelere teslim edilecek
Kapatılmalarını denetlemek için ABD'nin bu eğitim kamplarına girmesine imkân verilecek
Taliban Bush ile yüz yüze görüşmeyi kabul etmedi, çünkü Müslüman olmayan bir siyasi lider ile konuşmanın İslam'ı aşağılamak olduğunu düşünüyorlardı. Ama Pakistan'daki elçiliklerinde devlet adamları yoluyla görüştüler. Taliban bin Ladin ile 11 Eylül saldırılarını birbirine bağlayan kesin bir delil olmadığını söyleyerek, 21 Eylül 2001'de ültimatomu reddetti.
22 Eylül 2001'de, Birleşik Arap Emirlikleri ve onu izleyen günde de, Suudi Arabistan Taliban'ı Afganistan'ın yasal hükûmeti olarak tanımayı bıraktı, komşusu Pakistan diplomatik ilişkileri sürdüren tek ülke olarak kaldı. 4 Ekim 2001'de, Pakistan'da uluslararası bir mahkemede İslami Şeriat yasalarına göre yargılanması karşılığı Taliban'ın bin Ladin'i vermeyi gizlice teklif edeceğine inanılıyordu. Pakistan ise bu teklifin reddedileceğine inanıyordu.
Taliban içindeki ılımlılar ve Amerikan elçilik görevlileri, Molla Muhammed Ömer'i bin Ladin'i ABD'ye teslim etmesi için ikna etmek ve olabilecek misillemeleri engellemek için, Ekim ortasında Pakistan'da buluşarak bir çözüm yolu bulmaya çalıştılar. Başkan Bush Taliban'ın tekliflerini samimiyetsiz oldukları gerekçesiyle reddetti. 7 Ekim 2001'de, askeri operasyonların başlangıcından önce, Taliban bin Ladin'i Afganistan'da bir İslami mahkemede yargılamayı teklif etti. Bu karşı teklif ABD tarafından yetersiz olduğu gerekçesiyle hemen reddedildi. 14 Ekim 2001'de, savaş araya girdikten yedi gün sonra, Taliban bin Ladin'in bir üçüncü ülkenin denetiminde yargılanmasını açıkça teklif etti. Ama bunun karşılığında bin Ladin'in 11 Eylül ile ilişkisini kanıtlayan kesin delillerin ortaya konmasını istiyordu.
Sürmekte olan tartışmalar sonunda BM Güvenlik Konseyi, BM Sözleşmesi'nin 51. Maddesindeki işgal tehlikesine karşı kolektif meşru savunma hakkı şartına dayanarak, Afganistan'daki NATO liderliğindeki askerî operasyonlarda güç kullanılmasına izin verdi. Güvenlik Konseyi, bununla birlikte, Uluslararası Güvenlik Destek Gücü'ne ülkeyi koruma görevinde güç kullanma yetkisi verdi.

Tahminen 16:14 UTC (12:15 p.m. EDT, 20:45 yerel saat) 7 Ekim 2001 Pazar günü, Amerikalı ve Britanyalı güçler Taliban güçlerine ve El-Kaide'ye yönelik bir hava bombardımanı seferi başlattılar. Başkent Kabil'e (ülkenin elektrik ihtiyacının karşılandığı yer), Kandehar'ın havalimanı ve askeri komuta merkezine (Taliban'ın En yüksek Lideri Molla Ömer'in evinin olduğu yer) ve aynı zamanda Celalabad şehrine de (eğitim kampları) saldırılar olduğu rapor edildi. Taliban bu saldırıları kınadı ve onları "İslam'a saldırı" olarak adlandırdı.
Saat 17:00 UTC'de, Başkan Bush saldırıları ulusal televizyonda doğruladı. Aynı anda Britanya Başbakanı Tony Blair da verdiği söylevde olayları doğruladı. Bush Taliban askeri ve terörist eğitim kamplarının hedeflendiğini, bu saldırıların aynı zamanda "Afganistan'ın açlık ve eziyet çeken erkekleri, kadınları ve çocuklarının" yiyecek ve sağlık ihtiyaçlarının karşılanması için olduğunu beyan etti.
CNN'in gönderdiği Kabil'in bombalanmış haldeki görüntüleri tüm Amerikan televizyonlarında tahminen 7 Ekim 2001'de saat 17:08'de yayınlandı. Bu saldırıda birtakım farklı teknolojiler kullanıldı. Amerika Birleşik Devletleri Hava Kuvvetleri generali ve ABD Genelkurmay Başkanı Richard Myers, saldırıda tahminen Britanya ve ABD denizaltıları ve gemileri tarafından fırlatılan 50 Tomahawk seyir füzesi, 25 saldırı uçağı ve onları taşıyan uçak gemileri, USS CARL VINSON (CVN-70) ve USS ENTERPRISE (CVN-65) ve 15 ABD Hava Kuvvetleri bombardıman uçağı, B-1 Lancer, B-2 Spirit, B-52 Stratofortress kullanıldığını beyan etti. İki C-17 Globemaster nakliyat jeti saldırının ilk gününde Afganistan içerisindeki mültecilere 37,500 gündelik erzağı havadan bıraktı.
Saldırılardan önce, Usame bin Ladin'in Afganistan'a karşı her saldırıyı kınadığı önceden kaydedilmiş bir video kaydı ortaya çıktı. Arapça uydu haber kanalı El Cezire, bu videoları saldırıdan kısa süre önce aldıklarını rapor etti. Bu kayıtta Bin Ladin Birleşik Devletler'in Afganistan'da başarısız olacağını ve sonra tıpkı Sovyetler Birliği'nin olduğu gibi çökeceğini iddia ederek, Müslümanlara ABD'ye karşı bir cihad çağrısı yapmıştır.

Uçaksavar ateşi menzillerinin dışında, yüksek irtifada uçma kabiliyetine sahip bombardıman uçakları El-Kaide eğitim kampları ve Taliban hava savunmalarını bombalamaya başladı. Başlangıçtaki geliştirilen güncel saldırılar boyunca, basında 1980 Sovyet işgali boyunca Sovyet helikopterlerine karşı kullanılan Amerikan yapımı Stinger uçaksavar füzesinin Taliban kuvvetleri tarafından Amerika'ya karşıda kullanıldığına dair bir takım spekülasyonlar çıkmıştır. Eğer ki ellerinde bu füzelerden varsa bile, hava saldırısı sırasında hiç kullanmadılar ve ABD düşman ateşiyle hiçbir hava aracını kaybetmemiştir. Bunun yanında, Taliban, çoğunluğu Sovyet işgalinden kalan ordu ve silahlara güvenerek uçaksavar silahların mevzilerinde kuvvetler bulundurmuştur. Cruise füzeleri ülkeyi topa tutarken, Apache savaş helikopterinin dahil olduğu ABD hava araçları savaşta görev aldılar.
Saldırılar başlangıçta Kabil, Celalabad ve Kandehar içleri ve etraflarında toplandı. Birkaç gün içinde çoğu El-Kaide eğitim kampları zarar gördü ve Taliban hava savunması yok edildi. Savaş daha sonra Taliban güçlerinin iletişim kabiliyetlerini zayıflatmak amacıyla emir, kontrol ve iletişim hedefleri üzerinde yoğunlaştı. Fakat, Afgan Kuzey İttifakı'nın tuttuğu ve kesin bir zafer kazanılamayan hat önlerde yer aldı. Savaşın ikinci haftasında Kuzey İttifakı hava saldırısının daha yoğun olduğu ön saflara istendi. Savaş uzadıkça uzarken, zarar gören siviller de savaştan etkilenen alanlara yerleştirilmeye başlandı. Bu arada, Pakistan'dan binlerce Peştun militanı ABD kaynaklı güçlere karşı Taliban'a takviye olmak üzere ülke

Afrika Birliği (İngilizce: African Union), Afrika kıtasında yer alan Afrika ülkelerinin tek çatı altında toplandığı ve Afrika Birliği Örgütü'nün ardılı olarak 2002 yılında oluşturulan uluslararası kuruluştur. Afrika Birliği'nin en önemli kararları, üye devletlerin devlet ve hükûmet başkanlarının altı ayda bir yaptığı toplantı olan Afrika Birliği Meclisi tarafından alınır.
Afrika Birliği, Habeşistan İmparatoru Haile Selassie'nin gayretleri ile 22-25 Mayıs 1963'te Etiyopya'nın başkenti Addis Ababa'da bir araya gelen otuz iki bağımsız Afrika ülkesinin imzaladığı antlaşma ile Afrika Birliği Örgütü adıyla kuruldu. 9 Temmuz 2002 tarihinden itibaren Afrika Birliği adını alan örgütün temel amacı Afrika ülkeleri arasında dayanışma ve iş birliğini artırmaktır. Merkezi hâlen Addis Ababa'da bulunan bu birliğe Afrika'da bulunan tüm ülkeler üyedir.
Afrika Birliği'ndeki en büyük şehir Nijerya'nın Lagos şehridir; en büyük kentsel yığılma ise Mısır'ın Kahire kentindedir. Afrika Birliği 1,3 milyardan fazla insana ve yaklaşık 30 milyon km²'lik (12 milyon mil kare) bir alana sahiptir ve Sahra ve Nil gibi dünya simge yapılarını içermektedir.. Başlıca çalışma dilleri Arapça, İngilizce, Fransızca, Portekizce, İspanyolca ve Swahili'dir. Afrika Birliği içerisinde Barış ve Güvenlik Konseyi ve Pan-Afrika Parlamentosu gibi resmi organlar bulunmaktadır. Afrika Birliği'nin temel amacı kıta genelinde birlik ve dayanışmayı teşvik etmek, sömürgecilikten kalan yapıları aşmak ve kalkınma temelli iş birliklerini güçlendirmektir.

 Fas: 1984 yılında Batı Sahra'nın ilhakını Afrika Birliği'nin kabul etmemesi yüzünden bu birlikten ayrıldı. Fas, Temmuz 2016'da yaptığı açıklamada yeniden Afrika Birliği içerisinde yer almayı hedeflediğini açıklamıştır. Ülke Aralık 2016'da yaptığı yeni üyelik başvurusu ile birlik içerisinde yeniden yer almak istediğini ifade etmiştir. 30 Ocak 2017 tarihinde gerçekleştirilen 28. Afrika Birliği toplantısında Fas yeniden üyeliğe dahil edilmiştir.

 Somaliland: 1991 yılında bağımsızlığını ilan etmesine rağmen uluslararası alanda Somali'nin bir parçası olarak görülen Somaliland, 2005 yılında Afrika Birliği'ne üye olmak için başvuru yapmıştır. Bu başvuru işleme alınmamıştır.
 Haiti: 2 Şubat 2012 tarihinde Afrika Birliği'nde gözlemci üye statüsünü elde eden Haiti, bu tarihten sonra Afrika Birliği'ne Afrika kıtası ülkesi olmamasına rağmen resmen ortak üye olabilmek için resmi başvuru yapmıştır.

 Kazakistan: Ülke 2013 yılından bu yana gözlemci üye devlet konumundadır.
 Letonya: Ülke 2012 yılından bu yana gözlemci üye devlet konumundadır.
 Litvanya: Ülke 2013 yılından bu yana gözlemci üye devlet konumundadır.
 Filistin: 2013 yılından bu yana gözlemci üye devlet konumundadır.
 Sırbistan: Gözlemci üye statüsüne sahip olan ülkede, ülke Dışişleri bakanları 2011, 2012 ve 2014 yıllarında gerçekleştirilen Afrika Birliği zirvelerine katılmışlardır.
 Türkiye: 2005 yılında gözlemci üye, 2008 yılında stratejik ortak olmuştur.
 Ukrayna: Ülke 2016 yılından bu yana gözlemci üye devlet konumundadır.
 Haiti: 2 Şubat 2012 tarihinde Afrika Birliği'nde gözlemci üye statüsünü elde etti.

Afrika Birliği Örgütü
Afrika Birliği Örgütü Başkanı
Afrika Birliği Başkanı
2018 Bulo Marer Afrika Birliği üssüne yapılan saldırı

AU resmi sitesi Arapça 13 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., İngilizce 27 Ağustos 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ve Fransızca 26 Ocak 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kuruluş bildirisi: Constitutive Act of the African Union (İngilizce)

Afyonkarahisar, Türkiye'nin bir ilidir. Türkiye'nin Ege Bölgesi'nin İç Batı Anadolu Bölümü'nde yer alır. İlin nüfusu 751.808'dir. (2025)  Bu nüfusun %78,07'si şehirde yaşamaktadır (31 Aralık 2021). İlin yüzölçümü 14.016 km²dir. İlde km²ye 53 kişi düşmektedir. (Bu sayı merkez ilçede 253'tür.)
İlin rakımı (deniz seviyesinden yüksekliği) 1.021 metredir.
Afyonkarahisar sınırlarında merkez ilçeyle beraber 18 İlçe, 60 belediye, bu belediyelerde 448 mahalle ve 420 köy vardır.
Afyonkarahisar'ın trafik plaka kodu 03'tür.

Bilindiği kadarıyla ilk olarak Hitit egemenliğinde olan Afyonkarahisar toprakları, sonra sırası ile Frigya ve Lidya egemenliğine geçti. MÖ 6. yüzyılda Pers egemenliğine giren Afyonkarahisar'ı Büyük İskender fethetti. Onun ölümünden sonra Seleukos ve Bergama Krallıkları'nın egemenliğine giren topraklar, daha sonra Roma İmparatorluğu topraklarına katıldı. Alp Arslan'ın Malazgirt Meydan Muharebesinden ve Selçukluların Anadolu'yu fethinden sonraki süreçte, Sultan I. Mesud'un emri ile Afyon Kalesi'nin eteklerine Karaşar Türkleri yerleştirilmiş ve daha sonra kaleye Karahisar adı verilmiştir. Karahisar ve yöresi, Selçuklu Veziri Sahip Ata Fahrettin Ali'nin sahip unvanına ithâfen Karahisâr-ı Sahib olarak anılmıştır. Kutalmışoğlu Süleyman Şah'ın fethiyle ilk kez Türk egemenliğine giren topraklar, Birinci Haçlı Seferi sırasındaki Hristiyan egemenliğinden sonra I. Alâeddin Keykubad tarafından yeniden Türk yönetimine alındı. 12. yüzyılda Germiyanoğullları'nın egemenliğinde olan bölge, sonra Osmanlı idaresine girdi.
Afyon'da Batı Anadolu ağzı kullanılmaktadır.

Türkiye'nin 81 ilinden biri olan Afyonkarahisar, Anadolu yarımadasının batıya yakın ortasında ve Ege Bölgesinin iç kesiminde yer alır. İç Anadolu yaylasının Ege kıyılarına açılan bir eşiği, bir geçidi durumundadır. Çevresinde Eskişehir, Konya, Isparta, Burdur, Denizli, Uşak ve Kütahya illeri bulunur. Kuzeydoğudan güneybatıya uzandıkça alçalan ovaları ile hem Orta Anadolu'dan ve hem de Ege Bölgesinden sayılır. En kuzeyde Eskişehir sınırından, en güneyde Denizli sınırına kadar kuzeydoğudan güneybatıya uzunluğu 210 kilometredir. Eni ise Kütahya sınırından Isparta sınırına kadar kuzeybatıdan güneydoğuya 112 kilometredir. Denizli'ye doğru incelerek eni 20 kilometreye kadar düşen bir parça hâlindedir.
İlin diğer komşu illerle sınırlarının toplam uzunluğu 616 kilometredir.
Afyonkarahisar ilinin 2020 yılı TÜİK verilerine göre toplam nüfusu 736.912'dir.

Afyonkarahisar, Türkiye'nin batısında, tüm yolların birleştiği kavşak noktasıdır. İlin bazı illere olan kara yolu uzaklıkları şöyledir:

Başmakçı > 129 km
Bayat > 46 km
Bolvadin > 61 km
Çay > 48 km
Çobanlar > 25 km
Dazkırı > 140 km
Dinar > 106 km
Emirdağ > 70 km
Evciler > 132 km
Hocalar > 100 km
İhsaniye > 35 km
İscehisar > 23 km
Kızılören > 87 km
Sandıklı > 60 km
Sinanpaşa > 34 km
Sultandağı > 68 km
Şuhut > 29 km

Sultan Dağları, 2610 m.
Akdağ, 2343 m.
Emir Dağları, 2281 m.
Kumalar Dağı' 2247 m.
Ahır Dağı, 1940 m.
Kızılçal Dağı, 1601 m.
Paşa Dağı, 1595 m.
Kasım Dağı, 1587 m.
Kirseli Dağı, 1575 m.
İlbulak Dağı, 1570 m.
Asar Dağı 1400 m.
Eyerli Dağı 1350 m.

Aksu Deresi (Araplı deresi)
Seyitler Çayı
Kali Çayı

Akşehir Gölü,
Eber Gölü,
Karamık Gölü (Bataklığı),
Acı Göl,
Işıklı Gölü

İlde; Selevir, Seyyidler, Örenler, Akdeğirmen barajları ile Dinar-Yeşilçat, Bayat, Merkez-Erkmen, Şuhut-Kayabelen, Sincanlı-Tınaztepe, Sincanlı-Serban, Dinar-Pınarlı, Sincanlı-Taşoluk, Sincanlı-Kırka, Sandıklı-Karacaören, İhsaniye-Üçlerkayası, Şuhut-Ağzıkara, İhsaniye-Ayazini, İscehisar-Seydiler, Bolvadin-Özburun, Şuhut-Ortapınar, Sinanpaşa-Kuruçay, Sinanpaşa-Nuh, Şuhut-Akyuva, Sandıklı-Kestel, Sincanlı-Gezler, Kurucuova, Bozhüyük, Kızılören, Bayramaliler, Döğer Emre, Yedikapı, Derbent, Çepni, Bostanlı Çiftlik, Kızıldağ, Çıkrık, Karaağaç, Şehit Uzman Çavuş Nurullah Oymak, Kırca, Yıprak, Haydarlı Şehit Yavuz Öztürk, Dutağaç, Kargın, Koçgazi, Örenkaya, Çayhisar 27 Ağustos, Nuh-Taşoluk Ortak, Yaka ve Göynük göletleri bulunmaktadır.

Afyon Ovası, Çöl ovası, Çamur ova, Gül Ovası, Sandıklı Ovası, Şuhut Ovası gibi birikinti ovaları bulunur.

Afyon'da iklim oldukça sert ve orta derecede yağışlıdır (466 mm). En çok yağış kışın ve ilkbaharda olur.
Ortalama sıcaklık en soğuk ayda 3 derece, en sıcak ayda 22 derecedir Ama sıcaklığın yazın 38 dereceye çıktığı, kışın sıfırın altında 37 dereceye düştüğü de görülmüştür.

Afyonkarahisar ili içerisinde bulunan hava bilgisi istasyonlarının uzun yıllara dayanan verilerine göre yıllık ortalama sıcaklık 11.1 °C 'dir. En soğuk ay olan Ocak ayında ortalama sıcaklık 0.2 °C'dir. En sıcak ay olan Temmuz ayında ise ortalama sıcaklık değeri 22.1 °C'dir.

Afyonkarahisar ili İç Anadolu Karasal İklim bölgesinde yer alması nedeniyle bu yağış düzeninin etkileri altında bulunmaktadır ve ilde yıllık yağış ortalaması 407 mm.dir. Yazları sıcak ve kurak kışları ise soğuk ve kar yağışlı geçer.

Güncel Nüfus Değerleri (TÜİK 9 Şubat 2026 verileri)
Afyonkarahisar ili nüfusu: 751.808'dür. Bu nüfusun %79,33'ü şehirlerde yaşamaktadır (2025 sonu). İlin yüzölçümü 14.016 km²dir. İlde km²ye 54 kişi düşmektedir. (Bu sayı merkez ilçede 263'dür.) İlde yıllık nüfus %0,22 oranında artmıştır. Nüfus artış oranı en yüksek ve en düşük ilçeler: Merkez ilçe (%1,12), Hocalar (-%2,08)
09 Şubat 2026 TÜİK verilerine göre merkez ilçeyle beraber 18 ilçe, 60 belediye, bu belediyelerde 430 mahalle ve ayrıca 421 köy vardır.

İllerde protokolde ilk sırada yer alan vali, merkezi yönetimi temsil eder ve cumhurbaşkanı tarafından atanır. Büyükşehir dışındaki illerde yerel yönetim, şehirler düzeyindedir. Belediye Başkanı, belediye sınırları içinde kalan seçmenin oy çokluğu ile seçilir. Aynı seçmen, ilçe belediye meclisi için oy kullanarak ilçelerin belediye meclislerini; ildeki bütün seçmenler ise il genel meclisi için oy kullanarak il genel meclisini oluşturur.
İl genel meclisi ve belediye meclisi üyelikleri için yapılan seçimlerde, onda birlik baraj uygulamalı nispi temsil sistemi, belediye başkanlığı seçiminde ise çoğunluk sistemi uygulanır İl genel meclisi ve belediye meclisi üye sayıları ilçe nüfusuna göre, kontenjandan kalan sayıların partilere dağılımı ise D'Hondt Sistemine göre belirlenir (Kanun:2972-Madde:23)
İl Genel Meclisi, İl Özel İdaresinin karar organıdır, başkanını üyeleri arasından gizli oyla seçer. Ayrıca, İl Genel Meclisi kendi içinden gizli oyla bir yıl görev yapacak 5 kişilik il encümenini seçer.
Merkezi yönetim, vali ve il müdürlerinden oluşur. İl Özel İdaresi (İl Genel Meclisi ve İl Encümeni) seçilmişlerden oluşur, ancak vali başkanlığında görev yapar. Yerel yönetim ise belediye başkanları ve belediye meclislerinden oluşur.
Afyonkarahisar Valisi, 1977-Araklı doğumlu Naci Aktaş'dır. Şubat 2026/63 sayılı kararnameyle, Uşak Valisi iken atanmıştır.
Afyonkarahisar Belediye Başkanı, 1980 Afyon doğumlu Burcu Köksal (CHP), 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde %50,73 oy oranıyla seçilmiştir. Afyonkarahisar Belediye Başkanı seçilen Burcu Köksal, 2023 yılında seçildiği 28. dönem Afyonkarahisar milletvekilliğinden istifa etmiştir.
2019 Türkiye yerel seçimleri sonuçlarına göre Afyonkarahisar İl Genel Meclisi üye sayısı, 36 AK Parti, 7 MHP, 3 CHP ve 3 İYİ Parti'den olmak üzere 50'dir. Afyonkarahisar Belediye meclisi ise 17 AK Parti, 11 İYİ Parti, 3 MHP olmak üzere 31 üyeden oluşur.
2023 Türkiye genel seçimleri sonucuna göre Afyonkarahisar'ın Türkiye Büyük Millet Meclisindeki üyelerinin siyasi partilere dağılımı: 3 AK Parti, 1 CHP, 1 İYİ Parti ve 1 MHP.

Afyonkarahisar ilinin temel sanayi ürünleri mermer ve gıdaya dayalıdır. Şehrin sanayisi, mermer ve traverten taşı üretiminde dünyanın önde gelenleri arasındadır.
Et, tavuk ve yumurtacılıkta son derece gelişmiştir. Türkiye et ve yumurta borsasına yön vermektedir.
Türkiye içinde ise Afyonkarahisar deyince akla gelenler:
Millî mücadele: Cumhuriyetin kazanıldığı topraklar; Anadolu'nun kilidi Afyonkarahisar. Kocatepe, Dumlupınar gibi önemli savaşlara sahne olmuştur. Yunanlar burada yenilgiye uğratılmış ve İzmir'e kadar püskürtülerek burada denize dökülmüştür. Günümüzde utku anıtı ve anıt parkta bunu simgelemektedir.
Termal: Türkiye'nin termal başkentidir; en fazla termal yatak kapasitesine sahip ildir. Türkiye'de kişi başına düşen beş yıldızlı otel sayısında en fazla tesise sahip ildir. Yurt dışından ve çevre illerden turlarla bu termallerden böbrek taşı, cilt hastalıkları, romatizma, safra kesesi, solunum yolları gibi hastalıklardan yararlanmak için gelen kişi sayısı çok fazladır. İzmir yolu üzerinde 20'nin üzerinde 5 yıldızlı oteller ile termal turizm gelişmiştir. En önemli merkezleri: Gazlıgöl, Ömer, Gecek, Hüdai, Heybeli, Anemon, İkbal, Korel, Oruçoğlu, Güral
Mermer: İscehisar ilçesinden dünyanın en kaliteli beyaz mermeri çıkmaktadır. Antik çağlarda birçok yerde kullanılmıştır; örneğin Efes antik tiyatro. Günümüzde birçok yerli ve yabancı ünlünün evini süslemektedir. Amerika'daki Beyaz Saray'a da döşenmiştir. Afyonkarahisar mermeri, Türkiye'nin birçok iline satılmakta ve dünyanın pek çok ülkesine ihraç edilmektedir.
Haşhaş: İsminden belli olduğu gibi haşhaşın ana vatanıdır. Türkiye'nin tek alkaloid (morfin) fabrikası Bolvadin ilçesindedir. Hem ezme olarak tüketilmektedir, hem de birçok yöresel yemeğin içinde kullanılır.
Kaymak: En iyi kaymak, manda sütünden elde edilir ve fiyat olarak pahalıdır. Ancak günümüzde pek fazla bulunmamaktadır ve inek sütünden imal edilmektedir.
Sucuk: Afyon sucuğu Kayseri sucuğundan lezzet bakımından daha farklıdır. Türkiye çapında 5-6 markası vardır.
Sucuk döneri: Afyonkarahisar mutfağına özgü lezzetli sucuktan yapılan döner türüdür.
Lokum: Afyonkarahisar lokumu her damak zevkine hitap eden türlerde üretilir. Özellikle kaymaklı lokumu son derece popülerdir ve sultan lokumu da denilmektedir.
Afyon ev ekmeği: Patates ezmesi ilave edilen meşhur ev ekmeği, 1 haftalık dayanma süresi ile çok sevilen ve besleme değeri normal ekmeklerden daha yüksek olan bir ekmek türüdür.
Yumurta: Türkiye'nin yumurta borsası konumundadır. Aylık üretim miktarı 40 milyon adettir.
Et: Türkiye'nin et borsası. İ

Ahameniş İmparatorluğu, (Eski Farsça: 𐎧𐏁𐏂, Xšāça, lit. 'İmparatorluk' veya 'Krallık'), MÖ 550 yılında Ahameniş Hanedanı'ndan Büyük Kiros tarafından kurulan bir Pers imparatorluğudur. Günümüz İran'ında merkezlenen bu imparatorluk, o dönemde tarihin en büyük imparatorluğu olup toplam 5,5 milyon kilometrekarelik (2,1 milyon mil kare) bir alanı kaplıyordu. İmparatorluk, batıda Balkanlar ve Mısır'dan, Batı Asya'nın büyük bölümüne, kuzeydoğuda Orta Asya'nın çoğuna ve güneydoğuda Güney Asya'daki İndus Nehri'ne kadar uzanıyordu.
MÖ 7. yüzyıl civarında, İran platosunun güneybatı kesimindeki Persis bölgesi Persler tarafından iskân edilmiştir. Persis'ten Kiros iktidara yükselmiş ve
Med İmparatorluğu'nun yanı sıra Lidya ve Yeni Babil İmparatorluğu'nu da yenmiş ve böylece Ahameniş Hanedanı altında yeni bir imparatorluk devletinin kurulmasını sağlamıştır.
MÖ 330'da Ahameniş İmparatorluğu, Kiros'un coşkun bir hayranı olan Büyük İskender tarafından fethedildi; bu fetih, o dönemde devam eden Makedonya İmparatorluğu seferinde önemli bir başarıyı işaret ediyordu. İskender'in ölümü, yıkılan Ahameniş İmparatorluğu topraklarının çoğunun, MÖ 321'de Triparadisos Bölünmesi'nin ardından Makedonya İmparatorluğu'nun halefi olarak ortaya çıkan Ptolemaios Krallığı ve Seleukos İmparatorluğu'nun yönetimi altına girdiği Helenistik Dönem'in başlangıcını işaret eder. Helenistik yönetim, merkezi platonun İranlı elitlerinin Part İmparatorluğu altında yeniden iktidara gelmesinden önce neredeyse bir yüzyıl boyunca devam etmiştir.
Modern çağda Ahameniş İmparatorluğu, başarılı bir merkezi bürokratik yönetim modelinin uygulanması, çok kültürlü politikası, yol sistemleri ve organize bir posta sistemi gibi karmaşık altyapıların inşası, topraklarında resmi dillerin kullanımı ve büyük, profesyonel bir orduya sahip olması da dahil olmak üzere kamu hizmetlerinin geliştirilmesiyle tanınmıştır. Bu ilerlemeler, daha sonraki birçok imparatorluk tarafından benzer yönetim biçimlerinin uygulanmasına ilham kaynağı olmuştur.

Ahameniş İmparatorluğu, adını imparatorluğun kurucusu Büyük Kiros'un atası Ahameniş'ten alır. Ahameniş terimi "Ahameniş/Ahameniş ailesinden" anlamına gelir (Eski Farsça: 𐏃𐎧𐎠𐎶𐎴𐎡𐏁; "dost aklına sahip olmak" anlamına gelen bir bahuvrihi bileşiği). Ahameniş, yedinci yüzyılda güneybatı İran'daki Anşan'ın küçük bir hükümdarı ve Asur'un bir vasalıydı.
MÖ 850 civarında imparatorluğu kuran göçebe halk kendilerine Parsa, sürekli değişen topraklarına ise büyük ölçüde Persis çevresinde yer alan Parsua adını verdiler. "Pers" adı, Persis (Eski Farsça: 𐎧𐏁𐏂 Xšāça) kökenli halkın ülkesini ifade eden yerel kelimenin Yunanca ve Latince telaffuzudur.  Kelimenin tam anlamıyla "Krallık" anlamına gelen Eski Farsça: 𐎧𐏁𐏂 Xšāça terimi, çok uluslu devletleri tarafından oluşturulan İmparatorluğu ifade etmek için kullanılmıştır.
Aynı zamanda kendilerini diğer halklardan ayırmak için Arya veya Aryan gibi etnik sıfatlar kullanıyorlardı. Ahameniş döneminde, Arya etnonimine dair epigrafik olarak doğrulanmış ilk atıflar ortaya çıktı. MÖ 6. yüzyılın sonları - 5. yüzyılın başlarında, Ahameniş kralları Büyük Darius ve oğlu I. Xerxes, bu terimi kullandıkları bir dizi yazıt ürettiler. Bu yazıtlarda Arya, dilsel, etnik ve dini çağrışımlara sahiptir.
Ahameniş döneminde, etnonim hakkında ilk dış bakış açısını da ediniyoruz. Herodot, "Tarihler" adlı eserinde Medler hakkında bir dizi bilgi verir. Herodot, Medlerin geçmişte Arioi, yani Aryalar olarak adlandırıldığını aktarır. Ayrıca Arizantoileri, Medleri oluşturan altı kabileden biri olarak adlandırır. Bu, *arya-zantu ('Arya soyundan') olarak yorumlanır.

Pers ulusu, aşağıda sıralanan çeşitli kabilelerden oluşmaktadır: Pasargadai, Maraphii ve Maspii. Diğer tüm kabileler bu üçüne tâbidir. Bunlar arasında özellikle Pasargadai öne çıkar; çünkü bu kabile, Pers krallarının geldiği Ahamenid hanedanını barındırmaktadır. Bunun dışında Panthialaei, Derusiaei ve Germanii kabileleri vardır; bunlar toprağa bağlı, yerleşik halklardır. Geriye kalanlar ise — Dai, Mardi, Dropici ve Sagartii — göçebe kabilelerdir.
Ahameniş İmparatorluğu, göçebe Farslar tarafından kurulmuştur. Farslar, günümüz İran topraklarına y. MÖ 1000 civarında gelen ve kuzeybatı İran, Zagros Dağları ve Persis bölgesine yerleşen İran halklarındandırlar; bu süreçte yerli Elamlılar ile yan yana yaşamışlardır. Başlangıçta Farslar, Batı İran Platosu'nda göçebe hayvancılık ile uğraşan topluluklardı. Ahameniş İmparatorluğu, ilk İran imparatorluğu olmayabilir. Bir başka İran halklarından olan Medler, Asurlular'ın yıkılmasında belirleyici rol oynadıklarında kısa ömürlü bir imparatorluk kurmuş olabilirler.
Ahamenişliler, başlangıçta günümüzde Mervdeşt kenti yakınlarında bulunan Elam kenti Anşan'ın hükümdarlarıydılar.  "Anşan Kralı" unvanı, daha önce kullanılan Elam "Susa ve Anşan Kralı" unvanının bir uyarlamasıydı. Anşan'ın en erken krallarının kimliği konusunda farklı rivayetler vardır. Ahamenişliler en eski soy kütüğü kabul edilen Kiros Silindiri'ne göre Anşan kralları Teispes, I. Kiros, I. Kambises ve imparatorluğun kurucusu olarak bilinen II. Kiros (Büyük Kiros) idi. Daha sonraki döneme ait olan ve I. Darius tarafından yazdırılan Behistun Yazıtı, Teispes'in Ahameniş Hanedanı'nın eponimi Ahameniş'in oğlu olduğunu ve Darius'un da Teispes'ten farklı bir soy hattı üzerinden geldiğini iddia eder. Ancak daha erken dönem kaynaklarında Ahameniş'ten hiç söz edilmez. Herodot Tarihi'nde, Büyük Kiros'un, I. Kambises ile Med İmparatoru Astyages'in kızı Mandane'nin oğlu olduğu aktarılır.

Kiros, MÖ 553'te Med İmparatorluğu'na karşı ayaklandı ve MÖ 550'de Medleri yenilgiye uğratarak Kral Astyages'i esir aldı ve başkent Ekbatan'ı fethetti. Ekbatan'ın kontrolünü ele geçirdikten sonra Kiros, kendisini Astyages'in halefi olarak ilan etti ve tüm imparatorluğun yönetimini üstlendi. Astyages'in imparatorluğunu devralmakla birlikte, Medlerin hem Lidya hem de Yeni Babil İmparatorluğu ile sürdürdüğü toprak anlaşmazlıklarını da miras almış oldu.

Lidya Kralı Kroisos, yeni uluslararası durumdan yararlanmak amacıyla Küçük Asya'da daha önce Medlerin egemenliğinde bulunan topraklara doğru ilerledi. Ancak Kiros, yalnızca Kroisos'un ordularını püskürtmekle kalmayan, aynı zamanda Sardis'in ele geçirilmesine ve Lidya Krallığı'nın MÖ 546'da yıkılmasına yol açan bir karşı saldırı düzenledi. Kiros, Lidya'da vergi toplamakla görevlendirdiği Pactyes'i bırakarak bölgeden ayrıldı. Ancak Kiros'un ayrılışının hemen ardından Pactyes isyan başlattı. Bunun üzerine Kiros, isyanı bastırmak üzere Medli general Mazaris'i gönderdi ve Pactyes yakalandı. Mazaris'in ölümünden sonra görevi üstlenen Harpagos, ayaklanmaya katılan tüm kentleri sırayla boyun eğdirdi. Lidya'nın kesin olarak itaat altına alınması toplamda yaklaşık dört yıl sürdü.
Ekbatan'daki iktidarın Medlerden Perslere geçmesiyle birlikte, Med İmparatorluğu'na bağlı birçok topluluk durumlarının değiştiğine inanarak Kyros'a karşı isyan etti. Bu gelişme, Kiros'u Orta Asya'da Baktriya ve göçebe Saka topluluklarına karşı savaşmaya zorladı. Bu seferler sırasında Kiros, Orta Asya'da Kiroupolis dâhil olmak üzere birçok garnizon kenti kurdu.

MÖ 547 ile 539 yılları arasında Pers-Babil ilişkileri hakkında herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Ancak MÖ 540-539 savaşına ve Babil'in Düşüşü'ne giden süreçte, iki imparatorluk arasında birkaç yıl boyunca düşmanlıkların yaşanmış olması muhtemeldir. MÖ 539 yılının Ekim ayında Kiros, Opis Muharebesi'nde Babillilere karşı zafer kazandı; ardından Sippar'ı savaşsız ele geçirdi ve nihayet 12 Ekim'de Babil'i fethetti. Bu sırada Babil kralı Nabonidus esir alındı. Kenti ele geçirdikten sonra Kiros, propaganda amaçlı olarak kendisini, Marduk yerine Sin kültünü yücelten Nabonidus'un bozduğu ilahi düzeni yeniden tesis eden hükümdar şeklinde tasvir etti. Ayrıca kendisini, Asur kralı Asurbanipal ile kıyaslayarak Yeni Asur İmparatorluğu'nun mirasını yeniden canlandıran hükümdar olarak gösterdi. Kiros'a ayrıca, Yahud halkını sürgünden kurtarmak ve Kudüs'ün büyük ölçüde yeniden inşasını — İkinci Tapınak da dâhil olmak üzere — onaylamak gibi icraatlar atfedilir.

MÖ 530 yılında Kiros öldü ve yerine büyük oğlu II. Kambises geçti. Küçük oğlu Bardiya ise Orta Asya'da geniş bir bölgenin yönetimini aldı. MÖ 525 yılına gelindiğinde, Kambises Fenike ve Kıbrıs'ı başarıyla hâkimiyeti altına almış ve yeni kurulan Pers donanmasıyla birlikte Mısır'ı istilaya hazırlanmaktaydı. Bu sırada II. Amasis 526'da ölmüş, yerine III. Psamtik geçmesi Mısır'ın bazı önemli müttefiklerinin Perslerin tarafına geçmesine yol açtı. III. Psamtik, ordusunu Nil Deltası'ndaki Pelusium'da konuşlandırdı. Ancak Pelisyum Muharebesi'nde Persler karşısında ağır bir yenilgiye uğradı ve Memfis'e kaçtı. Burada da Persler tarafından yenilgiye uğratıldı ve esir alındı. Başarısız bir isyan girişiminden sonra ise III. Psamtik intihar etti.
Herodot, II. Kambises'i, Mısır halkına, onların tanrılarına, kültlerine, tapınaklarına ve rahiplerine karşı açıkça düşmanca tavır alan bir hükümdar olarak tasvir eder. Özellikle kutsal boğa Apis'in öldürülmesi üzerinde durur. Herodot'a göre bu eylemler, Kambises'i deliliğe sürüklemiş ve kardeşi Bardiya'yı (Herodotos'un anlatımına göre gizlice öldürülmüştür), kendi kız kardeşi-eşi'ni ve Lidya kralı Kroisos'u öldürmesine yol açmıştır. Sonuç olarak Herodoto, Kambises'in aklını tamamen yitirdiğini söyler. Daha sonraki tüm klasik yazarlar, Kambises'in dinsizliği ve deliliği temasını tekrarlar. Ancak bu anlatılar güvenilir değildir; zira MÖ 524 tarihli Apis mezar yazıtı, Kambises'in kendisini firavun unvanıyla tanıtarak Apis'in cenaze törenlerine katıldığını göstermektedir.
Mısır'ın fethinin ardından, günümüz doğu Libya'sındaki (Sirenayka) Libyalılar ile Kirene ve Barca'daki Yunanlar, II. Kambises'e savaşsız teslim olmuş ve haraç göndermiştir. Kambises daha sonra Kartaca, Ammon vahası ve Etiyopya üzerine seferler planladı. Herodot, Kartaca'ya yönelik deniz seferinin iptal edildiğini, çünkü donanmasının büyük bölümünü oluşturan Fenikelilerin, kendi soydaşlarına karşı silah kullanmayı 

Aiol, Antik Yunanistan'da yaşamış başlıca 4 kavimden (diğerleri Akalar, Dorlar ve İyonlar'dır.) biridir. Buluntulara göre tarihleri MÖ 1100 yılına dayanır. Teselya ve Böotya bölgeleri ile Batı Anadolu'da Çandarlı Körfezi merkez olmak üzere Kuzey Ege'ye yerleşmişlerdir. Anadolu'da yerleştikleri bölgeye Aiolis denir.

İsimlerini diğer ana Yunan kavimleri gibi Hellen'in soyuna dayanır. Hellen'in oğlu ve Teselya (Aeolia) kralı olan Aeolus'tan gelirler.

Kendi içinde 12 Aiol Kenti bir birlik kurmuştur. Smyrna bu birlikte iken, ayrılarak İon Birliğine geçmiştir. En ünlü 12 Aiol kenti şunlardır: Kyme (bugün Nemrutkale), Pitane (bugün Çandarlı), Larissa (bugün Buruncuk), Temnos (bugün Görece), Aigai (bugün Köseler Kalesi), Myrina (bugün Birkitepe), Notion (Ahmetbeyli), Neonteichos (bugün Yanıkköy), Gryneion (bugün Çıfıt Kalesi), Aigiroessa, Elaea ve Smirni (bugün Bayraklı-Eski İzmir). Frig Krallığı ile iyi ilişkileri vardı. Haklarındaki tarihi buluntular çok azdır.

Konuştukları lehçe, Aiol Lehçesi olarak adlandırılır.
Aiol düzeni, mimarideki sütun başlıkları içinde biri.

Aizanoi (Grekçe: Αἰζανοί; Aezani), Kütahya şehir merkezine 58 kilometre uzaklıkta, Çavdarhisar ilçesinde bulunan antik kenttir. Penkalas (Kocaçay) Nehri’nin iki yakasında, deniz seviyesinden yaklaşık 1.000 metre yükseklikte kurulmuştur.
Şehir, Roma döneminde önemli bir siyasi ve ekonomik merkez haline gelmiştir. Bu döneme ait günümüze ulaşan kalıntılar arasında iyi korunmuş bir Zeus Tapınağı, birleşik bir tiyatro - stadyum kompleksi ve muhtemelen Diocletianus'un çıkardığı Tavan Fiyatlar Fermanı’nın kopyasını içeren bir macellum bulunmaktadır. Geç Antik Çağ'da gerilemeye başlayan şehir, 2012’de UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi'ne dahil edilmiştir.

Bölgedeki yerleşimin geçmişi Tunç Çağı'na kadar uzanmaktadır. Şehrin adının, Friglerin efsanevi ataları olan Arkas ve nemf Erato'nun üç oğlundan biri olan Azan'dan gelmiş olabileceği düşünülmektedir. Helenistik dönemde şehir,Pergamon Krallığı ile Bitinya Krallığı arasında el değiştirdikten sonra, MÖ 129 yılında Pergamon Krallığı'nın Roma hakimiyetine girmesiyle birlikte Roma'nın Asya eyaletine dahil olmuştur. Roma döneminde şehir, kendi parasını basmaya devam etmiştir. Kentteki anıtsal yapılar, erken İmparatorluk döneminden MS 3. yüzyıla kadar olan süreçte inşa edilmiştir.
Aizanoi, Roma'nın Frigya Pakatiana eyaletinin bir parçasıydı. Erken bir dönemde Hristiyan piskoposluk merkezi haline gelmiş ve piskoposu Pisticus (veya Pistus), 325'te ilk ekümenik konsil olan Birinci İznik Konsili'ne katılmıştır. Piskoposluk başlangıçta Laodikya’ya bağlıyken, Frigya Pakatiana iki eyalete bölündüğünde, yeni eyalet Frigya Pakatiana II’nin başkenti olan Hierapolis’e bağlanmıştır. Artık aktif bir piskoposluk merkezi olmayan Aizanoi, bugün Katolik Kilisesi tarafından ünvan piskoposluğu olarak listelenmektedir.
7. yüzyıldan sonra Aizanoi gerilemeye başlamıştır. Daha sonra Selçuklu döneminde tapınak tepesi, bölgede günümüzdeki yerleşim olan Çavdarhisar’a adını veren Çavdar Tatarları tarafından bir iç kaleye, yani hisara dönüştürülmüştür. Aizanoi kalıntıları Avrupalı gezginler tarafından 1824 yılında fark edilmiştir. 1830'lu ve 1840'lı yıllardaki araştırma çalışmalarını, 1926'dan itibaren Alman Arkeoloji Enstitüsü tarafından yürütülen ve 1970'te yeniden başlatılan sistematik kazılar izledi.

Şehrin ana kutsal alanı olan Zeus Tapınağı, en eski yerleşim MÖ 3000’e dek uzanan bir höyüğün üzerine inşa edilmiştir. MS 92 yılında Domitianus döneminde yapımına başlanan tapınak, kısa kenarında sekiz ve uzun kenarında on beş sütun bulunan pseudodipteral bir yapıdır.

Tapınağın önemli özelliklerinden biri, Anadolu'da Roma döneminde pek yaygın olmayan bir uygulama olarak altında tonozlarla örtülü başka bir mekanın olmasıdır. Bu mekanın niteliğine dair çeşitli görüşler bulunmakla birlikte, yerel halkın eski bir geleneği olan ana tanrıça Kibele'ye (bu bölgedeki yerel ismiyle, Meter Steunene) olan bağlılık ve tapınımına da hizmet ettiği kuvvetli görüşlerden biridir. Nitekim kentin yakınında bulunan Meter Steunene kutsal alanı da buna işaret etmektedir. Bu kutsal alanda iki tanesi günümüze ulaşmış yuvarlak adak çukurları ve altında yine kutsal görülen Steunos mağarası bulunmaktadır. Büyük olan çukura taurobolium denmektedir ve tanrıça Kibele'ye yapılan sunularla bağlantılıdır. Zeus tapınağının batı alınlık akroterinde Kibele büstü, doğu alınlık akroterinde ise Zeus büstü olduğuna dair yorumlar bulunmaktadır. Bu görüşe göre, tapınak hem Zeus'a hem de Kibele'ye adanmış olabilir.
1970 Gediz depreminde hasar görmüş ve sonrasında restore edilmiştir.

Koca Çay'ın üzerine kurulmuş dört Roma köprüsünden ikisi, Karayolları'nın onarımıyla bugün hala kullanılmaktadır. Şehrin iki kilometre güneybatısında Karabulut nekropol alanı bulunmaktadır. Koca Çay'ın kuzey yakasında bulunan mezar yapıları, şehrin Roma dönemi nüfusuyla ilgili bilgi vermektedir. Buna göre, Aizanoi'un Roma dönemindeki nüfusunun 30 bin olduğu düşünülmektedir. 2000 yılındaki sayıma göre, Çavdarhisar'ın nüfusu ise 4600'dür.

Aizanoi'da MS II. yüzyılın ikinci yarısında, bugün dünyanın en eski borsası olduğu söylenen, olasılıkla bir gıda pazarı (macellum) da vardı. Yuvarlak biçimli bu yapının duvarlarındaki hem Latince hem Grekçe yazıtlar burada satılan malların fiyatlarına ilişkin açıklamalar içermekteydi. Örneğin, 8 numaralı blok yazıtta, 16-40 yaşlarında bir erkek kölenin iki eşeğin ücretine, aynı şekilde üç erkek kölenin bir atın fiyatına eşdeğer olduğu belirtilmiştir. Borsa binası, 1970 yılındaki Gediz depremi sonrası üzerinde bulunan caminin yıkılması sonucu ortaya çıkmıştır. Borsa yapısının kuzeydoğusunda ise MS 400 yıllarına tarihlenen sütunlu bir cadde bulunmaktadır. Caddedeki sütunların daha önceki dönemlere ait antik yapılardan sökülerek buraya getirilmiştir. Bu caddenin VI. yüzyıla kadar varlığını koruduğu ve olasılıkla bir depremle yıkıldığı düşünülmektedir.

Tapınağın kuzeyinde tiyatro ile stadyum bulunur. Bunların yapımına MS II. yüzyılda başlandığı ve bunların çeşitli aralıklarla üçüncü yüzyıla kadar inşa edildiği bilinmektedir. Birbirine bitişik olarak yapılmış tiyatro ve stadyumun bugün için bilinen bir başka benzeri yoktur. Bugün, tapınaktan tiyatro ve stadyuma gitmek için kullanılan yolun üzerinde ise bir hamam yer almaktadır. Bu hamamın su ve ısıtma kanallarıyla mermer kaplamaları bulundukları yerdedir.

Şehrin büyük nekropolünde kapı şeklinde Frig mezar taşlarının örnekleri bulunmaktadır. Yazıtlarda ölenin veya bağışçının isimleri yer almaktadır; eşlik eden süslemeler arasında erkeklerin mezarları için boğalar, aslanlar ve kartallar, kadınların mezarları için ise yün sepetleri ve bir ayna bulunmaktadır.

İlk kazıları Alman Mimarlık tarihçisi ve arkeolog Dr Daniel Krencker başkanlığındaki ekip tarafından yapılmış. Dr Daniel Krencker çalışmalarını “Der Zeuestempel Zu Aizonai” ismiyle yayınlamıştır.
Aizanoi 2017 sezonu kazı ve araştırmaları kuzey nekropoliste, odeon/bouleterion restorasyon ön hazırlık için sondaj kazısı ve Penkalas Projesi'nde duvar temeline bakmak için sondaj çalışması olarak yürütülmüştür.
Halen süren çalışmalar Dumlupınar Üniversitesi Arkeoloji Bölümü tarafından yürütülmektedir.

Aizanoi kuzey nekropolis açmalarında çalışılmış ve 6-7 adet basit toprak mezar tespit edilmiştir.

Aizanoi kültürel yapısıyla sanat çevreleri tarafından ikinci Efes olarak bahsedilmektedir. Kütahya bürokrasisi son yıllarda az da olsa gelişen Aizanoi tanıtımıyla umutludur. Kentte dünyanın en iyi korunmuş Zeus tapınağı, dünyanın ilk örneklerinden Stadyum-Tiyatro kompleksi, dünyanın ilk borsa yapısı vardır. Bu borsa yapısı 1970 Gediz Depremi'nde camiin yıkılmasıyla ortaya çıkmıştır. Bunun dışında nekropoller, olimpiyat şeref tribün abidesi, 4 köprü da vardır ki bunların çok kötü şekilde restore edilmiş ikisi hala kullanılmaktadır. Bunun dışında Meter Steunne alanı ve tüneli önemli bir eserdir.

Penkalas Köprüsü

Akalar (Akhalar) (Yunanca: Ἀχαιοί, Akhaioi) Homeros'un İlyada'da (598 kez) ve Odysseia'da eski Yunan halkları için kullandığı ortak addır. Diğerleri İlyada'da 138 kez kullanılan 'Danaolar' (Δαναοί), İlyada'da 29 kez geçen 'Argoslular' (Ἀργεῖοι) isimleridir.
Tarihte Akalar, Mora'nın kuzey merkezinde bulunan Akhea denilen bölgenin yerleşikleridir. MÖ 1600 yıllarında Mora'ya Aka istilası başladı. Bu bölgenin şehir devletleri, MÖ 13.-12. yüzyıllarda etkili olan Aka Birliği denilen bir konfederasyon kurdular. MÖ 1200 yıllarına gelindiğinde Girit, Çanakkale ve Rodos'u istila ettiler Ege Denizi'nde söz sahibi oldular. Homeros'a göre Danaolar ve Argoslularla birlikte Truva savaşında 1000 gemilik bir donanma ile kuşatmayı yapanlardır. Savaş Tanrıçası Athena'dan yardım istedikleri, onun yardımıyla savaşı kazandıkları İlyada efsanesinde anlatılmıştır. Ayrıca bu savaşta Akhilleus adıyla bilinen, yenilmez olduğuna inanılan bir savaşçıdan bahsedilmektedir. Akhilleus'un Truvalılar tarafından topuğundan ok ile vurularak durdurulabildiği anlatılır. Bu yükselme devresi sonunda Akalar, daha sonra Anadolu ve Suriye ile ticari ilişkilere girdiler. Sonraları daha modern, demirden yapılmış silahlar kullanan Dorlar Mora Yarımadası'na gelince Akalar direnemediler ve Mora'nın kuzeyine göç edip orada askeri iddiası olmayan, tarım yapan bir topluluk olarak varlıklarını sürdürdüler.
Arkeolojik bulgular Akaların yaşadığı bölgede MÖ 13. yüzyıla kadar Mikenlerin yaşadığını ortaya koymaktadır. Homeros'a göre, kuzeyden gelen Aka kabileleri, Miken kralları ile hanedan evlilikleri yoluyla ilişki kurmuş, daha sonra Mikenlerin yerini almış, daha sonra ise Akaların yakın akrabaları sayılan Dorlar tarafından yıkılmışlardır.
Miken mitleri ve ozanlar tarafından sözlü olarak iletilen gelenekler ile her şeyden önemlisi bu şarkıların söylendiği ilkel bir Yunanca, bunu izleyen dönemlere miras kaldı. Yüzlerce yıl sonra, insanların geriye bakıp da Akhaları ilk gerçek Yunanlar olarak görmelerinin nedeni budur.

Akbaş Anadolu'ya özgü bir köpek ırkıdır. Kangal ile aynı soy ailesindendir.
Türkiye'nin yerli köpek ırklarından biri olup sürü koruma köpeği olarak yetiştirilmektedir. Eskişehir, Sivrihisar, Emirdağ arasında, ender olarak da Polatlı-Haymana arasında rastlanmaktadır. Akbaşlar Amerika'da da birçok çiftlikte yetiştirilmeye başlanmıştır.

Himayesinde gördüğü inek, koyun gibi hayvanlara ve birlikte yaşadığı insanlara karşı çok korumacı davranır. Ama kurt, çakal, ayı gibi hayvanlara karşı çok saldırgan olur. Evine gelen konuklara da kuşkuyla bakar. Anadolu'nun en eski koruma ve çoban köpeğidir. Bir koyun sürüsünü dağıtmadan tek başına ağıla kadar getirebilir. Safkan bir köpektir, özgürlüğüne çok düşkündür.

Batı Anadolu'da bulunan Akbaş cinsi köpekler: Macaristan'da Macar bir köpek ırkı olan Kuvasz adlı köpek ırkı ile akrabadır. Peçeneklerin manda dövüşçüsü olarak bilinen Kuvasz ırkı, Karpat Havzası'nda yaşamaktadır ve o zamandan beri dünya çapında Macar köpekleri arasında iyi bir üne sahiptir. Adı muhtemelen Eski Türkçedeki "Küvaz" kelimesinden gelmektedir. Bu köpek ırkını Kıpçaklarla ilişkilendirende vardır. Kavimler Göçü sırasında Macaristan'a gelmiş bir ırkta olabileceği düşünülmektedir. Türkiye'de şimdi esas yaygın olarak yaşadıkları Eskişehir, Ankara, Afyon bölgelerine (Günümüzde kısmen Ağrı, Konya, Sivas ve Tunceli'de de yaşamaktadırlar.), Ural Dağları ve Balkaş Gölü arasından, Bizans İmparatorluğu ve İznik İmparatorluğunun Batı Anadolu'ya tampon maksatlı Balkanlardan yerleştirdiği Peçenekler ve Kumanlarca getirildiği veya Altınordu Devleti ve türevi olan İlhanlılar Devleti döneminde buraya yerleştirilen Orta Asyalı Türk boyları ve Moğol soylarının karışması ile oluşan Karatatar Türkmenleri tarafından getirildiği düşünülmektedir. Hayvan yetiştiriciliği konusunda başarılı olan Oğuz Türkleri, Asya'nın kuzeyinden güneyin sıcak ve nemli iklimine uyum sağlaması için Akbaş ve Karabaşları melezleştirerek bölge iklimine uyumlu hâle getirmişlerdir. Göçebe kavimlerle Anadolu'ya gelen Akbaşlar, Osmanlı'nın Zorunlu İskân dönemine kadar, hayvancılıkla uğraşan yarı-göçebe topluluklarla birlikte gezgin yaşam tarzını sürdürmüşlerdir.

Aynı zamanda, Kangal (Karabaş) ile birlikte Anadolu Çoban Köpeği olarak da anılan bu ırk, Türkiye'de Batı ve Orta Anadolu Bölgesi'nde, özellikle Eskişehir, Kütahya dolaylarında yaşamaktadır. Bundan 3000 yıl önce üretildiği ve atalarının diğer çoban köpekleri olabileceği sanılmaktadır. Beyaz renkli köpekler koyun sürülerinin içinde diğer hayvanlarla karışarak yırtıcı hayvanlar için ilk hedef hâline gelmemesi ve vahşi köpeklerle farklarının belirginleşmesi için özellikle seçilmiştir. Karabaşların da (Kangal) aynı nedenlerle, koyu renkli hayvan sürülerini korumak için yetiştirildiği düşünülmektedir.
Genetik bilimciler, çoban köpeği ırklarının genetik atasının Orta Asya kurdu olduğunu belirlediler. Eski Çağ'ın en yaygın çoban toplumları olan Türkler, Moğollar, Tacikler, Orta Asya uluslarıdır. Ural-Altay Dağları arasında yaşamış Orta Asyalı çoban toplumların, siyasi ve sosyal tarihlerini araştırmakla, doğal safkan çoban köpeği ırklarının oluşma ve yayılmaları ile ilgili bilgilere ulaşılabilir.
Akbaşlar, Macaristan'da bulunan Kuvasz cinsi köpeklerle akrabadır, gerek fiziki, gerek karakter özellikleri birbirine tıpa tıp benzemektedir. Peçeneklerin manda dövüşçüsü olarak bilinen Kuvasz ırkı, Karpat Havzası'nda yaşamaktadır ve o zamandan beri dünya çapında Macar köpekleri arasında iyi bir üne sahiptir. Adı muhtemelen Eski Türkçedeki "Küvaz" kelimesinden gelmektedir. Bu köpek ırkını Kıpçaklarla ilişkilendirende vardır. Kavimler Göçü sırasında Macaristan'a gelmiş bir ırkta olabileceği düşünülmektedir.

Koyun, inek gibi çiftlik hayvanlarına karşı iyi ve koruyucu, fakat kurt, ayı, çakal gibi yabani hayvanlara karşı çok saldırgandır. Genellikle yabancılara karşı saldırgan olduğu için bulunduğu evin veya bahçenin çevresi, dış ortamı görmemesi için kapatılır. Aksi hâlde yürüyen ve hareket eden her şeye havlayabilir. Üzerinde çalışılarak sosyalleştirildiğinde ise bu özellikleri rahatsız edici boyutlara varmaz. Akbaş köpekler doğaları gereği aşırı korumacı ve şüphecidirler, bu nedenle hemen herkesi ilk etapta potansiyel tehlike olarak görebilirler, bu özelliklerini törpülemek için sabırlı bir şekilde sosyalleştirilmeleri gerekir. Geceleri, gündüz vaktine göre daha fazla dikkatli ve bekçidirler. Günümüzde bekçi köpeği olmanın yanı sıra çoban köpeği olarak da kullanılmaktadır. Akbaş ırkı, uluslararası pek çok yarışmada çobanlık ve sürü koruma konusunda birinci olmuştur.

Akbaş; iri cüsseli, atletik yapılı, dururken ve hareket hâlinde son derece güzel ve zariftir. Anadolu'da kullanılan en eski koruma köpeklerinden birisidir.
Apartman hayatına pek uygun değildir fakat her köpek gibi uyum yeteneği vardır. Hareket etmek ve mutlu olmak için geniş alanlara ihtiyaç duyar, yeterli sıklıkta dolaştırıldığında ve en azından günün bir bölümünde kapalı bir bahçede zaman geçirme şansı olduğunda, şehirde de rahatlıkla yaşayabilmektedir. Amerika'da uzun süreden beri yetiştirilen Akbaş cinsi köpeklerin hemen her ortama uyum sağladığı gözlemlenmiştir. Bağımsız ve yer yer dominant karakteri nedeniyle yetişkin döneme gelene kadar Akbaş köpeklerin eğitimlerini ara vermeden sürdürmek gerekir. 3-6 aylık dönemde temel eğitim, 6-9 aylık dönemde ise ileri eğitim alabilecek kapasitededirler. Kırsal alanda 5 aylık Akbaşlar sürülere çobanlık yapmaya başlarlar.

Kangal köpeği
Zağar
Aksaray Malaklısı
Kars köpeği
Rize koyun köpeği
Tonya Finosu
Zerdava

Akdeniz Bölgesi, Türkiye'nin yedi coğrafi bölgesinden biridir. Anadolu'nun güneyinde Akdeniz kıyısı boyunca uzanır. Genişliği 120–180 km arasında değişir. Batı ve kuzey batısında Ege Bölgesi, kuzeyinde İç Anadolu Bölgesi, doğusunda Güneydoğu Anadolu Bölgesi, güneyinde ise Akdeniz bulunur. Güneydoğudan Suriye ile komşudur.
Türkiye'nin başka bölgelerinde olduğu gibi Akdeniz Bölgesi'nde de bölge sınırları ile yönetim birimleri olan illerin sınırları tümüyle çakışmaz.

Adını güneyindeki denizden alan Akdeniz Bölgesi, kuzeybatıda Ege Bölgesi, kuzeyde İç Anadolu Bölgesi, kuzeydoğuda Doğu Anadolu Bölgesi ve doğuda Güneydoğu Anadolu Bölgesi ile komşudur.
Kıyı uzunluğu doğuda Suriye sınırından batıda Marmaris'e kadar 1542 kilometredir.

Akdeniz bölgesinin arazi yapısı oldukça dağlık ve engebelidir. Bölgenin yeryüzü şekillerinin ana çizgilerini Toros Dağları belirler. Antalya Körfezi'nin iki yanında yer alan Batı Toroslar, Kuzeyde Göller Yöresinde birbirine yaklaşıp sıkışır. Teke Yarımadası'nın batısında beliren Batı Toroslar, Taşeli Platosu'na kadar uzanır.
Genellikle kalker ve ofiyolitli kayalarından oluşan bu dağlar kırıklı ve kıvrımlı bir yapı gösterir. Batı Torosların en yüksek noktası Bey Dağlarındaki 3096 m'lik Kızlar Sivrisi Tepesidir. Göller Yöresi'nin kalker oluşumu, sarp dağlarının ortalama yüksekliği 2000–2005 m arasındadır. Yüksek kütleler arasında Avlan, Gördes, Söğüt gibi karstik kökenli çanak biçimli çukur alanlar vardır.
Bu kesim aynı zamanda düden, obruk, mağara, yer altı dereleri, suyutan ve voklüz kaynakları gibi karstik şekiller bakımından da zengindir.
Türkiye'nin, Beyşehir ve Eğirdir gibi büyük tatlı su gölleri buradadır. Batı Toroslar, dik eğimli yamaçlarından inen bol sulu akarsular tarafından parçalanmış ve genellikle boylamasına uzanan derin vadiler ortaya çıkmıştır.
Orta Toroslar, güney batıdaki Taşeli platosu ile kuzey doğudaki Uzunyayla arasında uzanır. Bu kesimdeki başlıca yüksek kütleler batıdan doğuya doğru Bolkar Dağları, Aydos Dağları, Aladağlar, Tahtalı Dağları ve Binboğa Dağlarıdır.
Orta Toroslar'ın en yüksek noktası Ala Dağlar'da 3756 m'ye yetişen Demirkazık Tepesidir. Orta Toroslar Uzunyayla'da 1500m yüksekliğindeki bir platoya dönüşür. Orta Toroslar kuzey-güney doğrultusunda akan bol sulu akarsular tarafından parçalanmıştır. Göksu, 130 km uzunluğundaki Limonlu Çayı, Tarsus çayı bunların başlıcalarıdır. Bu akarsular kalker oluşumlu dağlar arasında, derinliği 1000m'yi bulan vadiler açar ve yörenin yüzey şekillerinin sert bir görünüm almasına neden olur.
Nur Dağları, Toroslar dağ sisteminin en güneyindeki bölümünü oluşturur ve İskenderun Körfezinin doğusunda dik bir duvar gibi yükselir. Bu dağların, Güneydoğu Torosların başlangıcı olan Ahır Dağlarına yaklaştığı noktada yükseltisi Düziçi İlçesinin kuzeyinde Düldül Tepesi 2200 m. Osmaniye'nin Güneydoğusunda Daz Tepesi 2200 m. Dörtyol'un doğusunda Mıgır Tepesi 2243 m yüksekliğindedir.
Lübnan topraklarından doğarak kuzeye doğru akan ve Antakya yakınlarında dik bir açıyla batıya dönen Asi Nehri, Amik Ovasının Güneybatı ucunda, geniş tabanlı bir vadiden geçer ve Samandağı yakınlarında Akdeniz'e dökülür.
Çukurova, doğuda Amanos Dağları, batıda ise Orta Toroslar'la sınırlanır. Bu geniş düzlük batıda Seyhan doğuda Ceyhan ırmaklarının taşıdığı alüvyonlarla oluşmuş büyük bir delta ovasıdır. Çukurova'nın kuzey kesimleri bu iki ırmağın kolları ile yer yer parçalanmış bir plato görünümündedir; buna karşılık güneyde tekdüze bir hal alır. Bölgedeki en önemli akarsular doğudan batıya doğru sırasıyla Asi, Ceyhan ve Seyhan ırmakları ile Göksu, Köprü Suyu, Aksu, Eşem ve Dalaman çaylarıdır.
Başlıca doğal göller Beyşehir, Eğirdir, Burdur ve Suğla gölleridir. Kıyılarda ise irili ufaklı birçok lagün vardır. En önemli yapay göller ise Seyhan, Çatalan, Aslantaş ve Menzelet baraj gölleridir.
Akdeniz kıyıları genellikle, az girintili çıkıntılı olması ve geniş yaylar çizmesi bakımından Karadeniz kıyılarına benzer; kıyı sahanlıklarına da pek rastlanmaz. Bölgenin en batı kesiminde ise dağlar kıyıya dik uzandığı için, burada Ege kıyılarına benzeyen daha girintili çıkıntılı bir kıyı tipi vardır. Bu kıyıların, yakın zamanlardaki bir deniz düzeyi yükselmesi sonucu oluştuğu sanılmaktadır. Engebeli kıyının içine sokulmuş küçük koylar, adalar ve yarımadalar bu yükselme nedeniyle ortaya çıkmıştır.

Akdeniz, Ege bölgesi kıyıları Marmara Denizi çevresinde ve Güneydoğu Anadolu Bölgesinin Batı Kesiminde Gaziantep ve Kilis çevresinde Akdeniz İklimi görülür. Bu iklimde yazlar sıcak ve kuraktır, kışlar ise ılık ve yağışlıdır. Yaz ve kış mevsimindeki yağış miktarı arasında, büyük bir fark bulunur. İç kesimlere doğru karasal iklim görülür.

Dağların denize bakan yamaçlarında makilikler ve yer yer yüksek ormanlar kaplı ve arkalarında çukur alanlar ise karasal etkilerin arttığı bir iklim tipine rastlanır. Yine de Akdeniz'in etkisi nedeniyle bu kesimlerdeki iklim, İç Anadolu'daki kadar şiddetli karasal özellikler taşımaz. En sıcak ay ortalaması kıyılardaki 27-28 °C, iç kısımlar 23-25 °C'dir; en soğuk ay ortalaması ise kıyıda 10 °C dolayında iken iç kısımlarda 1,5-2 °C kadar iner. Benzer biçimde, yıllık ortalama sıcaklık kıyılarda 18-20 °C, iç kısımlarda ise 12-14 °C kadardır. Yine Türkiye'nin ortalama sıcaklığı en yüksek noktası da buradadır Mersin kent merkezinin ortama sıcaklığı yıllık 22 °C dir. Bu sayede turizm gelişmiştir. Turizm bölgenin önemli geçim kaynaklarındandır. Aynı zamanda iklim şartları nedeniyle bitki örtüsü makidir ve aynı zamanda yazları sıcak ve kurak kışları ise ılık ve yağışlı geçer.
Yine de bu bölgede ortalama derece yazları 18°-30° derece kışları ise ortalama 8°-10° derece arasında yer alır.
Bitki örtüsü maki, defne, keçiboynuzu, zeytin gibi bodur ve kısa ağaçlardan oluşur. Ancak bu ağaçlar orman ağaçlarına nispeten sıcağa ve soğuğa daha dayanıklıdır.

Akdeniz Bölgesi sınırları içerisindeki iller şunlardır:

Adana
Antalya
Burdur
Hatay
Isparta
Kahramanmaraş (Afşin, Elbistan ve Nurhak ilçeleri hariç. Bu ilçeler Doğu Anadolu'dadır.)
Mersin
Osmaniye
Konya'nın Beyşehir, Seydişehir, Bozkır, Taşkent, Hadim, Derebucak, Yalıhüyük ve Ahırlı ilçeleri
Karaman'ın merkez ilçe ve Ayrancı ilçelerinin bazı bölümleri Ermenek, Sarıveliler, Başyayla
Afyonkarahisar'ın Başmakçı, Dinar, Dazkırı ve Evciler ilçeleri
Denizli'nin Acıpayam, Çameli, Bozkurt, Beyağaç, Çardak ve Çameli ilçeleri
Gaziantep'in İslahiye ve Nurdağı ilçeleri
Niğde'nin Çamardı ve Ulukışla ilçeleri
Muğla'nın Köyceğiz, Ortaca, Dalaman, Fethiye ve Seydikemer ilçeleri
Kayseri'nin Yahyalı, Develi, Tomarza ve Sarız ilçelerinin bazı bölümleri

2007 nüfus sayımı sonuçlarına göre Akdeniz Bölgesi'nin nüfusu yaklaşık olarak 8,9 milyondur. Akdeniz Bölgesi kıyı bölgelerimize göre daha az nüfusludur. Nüfus yoğunluğunun en az olduğu yerler Teke ve Taşeli Platosu ile dağlık alanlardır. Akdeniz Bölgesi sulak ve kurak olmayan bir bölge olduğundan nüfus dağınıktır.

Bölgenin kıyı kesimindeki elverişli iklim koşulları, doğal güzellikler ve tarihi zenginlikler turizmin gelişmesini sağlamıştır. Antalya Bölümü, deniz ve tarih turizmiyle ön plana çıkmaktadır. Antalya, Alanya, Side, Kaş ve Kalkan, bu bölümde deniz turizminin geliştiği merkezlerdir. Akdeniz medeniyetini simgeleyen Olimpus, Patara gibi tarihi şehir kalıntıları önemli turistik çekiciliklerdir. Bölgede geniş alan kaplayan karstik şekiller, özellikle Damlataş ve İnsuyu ile Cennet – Cehennem doğa harikasıdır. Pek çok milli park ile uluslararası yarışma ve festivallere duyulan aşırı ilgi bölge turizminin gelişmesine katkıda bulunmaktadır.
Adana Bölümü'nde bulunan Mersin, Adana ve Hatay illerinde de deniz, tarih, doğa ve özellikle gastronomi turizmi gelişmiştir. Bölge son yıllarda yalnızca gastronomi turizmi için 3 milyon civarında ziyaretçiyi ağırlar hale gelmiştir. Bölgenin meşhur yemeklerini yapan pek çok restoran yanında son yıllarda bu kentlerin sokak lezzetlerine olan ilgi, sosyal medya sayesinde katlanarak artmıştır. Gastronomi turizminin yanında Mersin'de bulunan Yapraklı koy, Kızkalesi ve Tisan Koyu, Adana'da bulunan Karataş ve Yumurtalık sahilleri, Hatay'da ise Arsuz sahilleri, deniz turizmi için her yıl pek çok insanı kendisine çekmektedir. Hem bu bölgelerdeki sit alanları, hem kent merkezlerinde bulunan Adana Arkeoloji Müzesi, Mersin Arkeoloji Müzesi müzeleri gibi pek çok müze, yerli ve yabancı turistlerin ilgi odağı olmakta ve bölgenin tarih turizminin önemli destinasyonlarından olmaya devam etmektedir.

Piyaz
Mahluta çorbası
Çakıldaklı çorba
Toğga çorbası
Tirşik çorbası
Gülgas
Babagannuş
Fıstıklı Köfte
Mercimekli köfte
İçli köfte
Etli kömbe
Kısır
Kelle paça
Batırık
Antakya Böreği
Künefe
İrmik helvası
Kuşkonmaz çorbası
Tahinli Antalya piyazı
Radika salatası
Bal kabağı dolması
Kahramanmaraş tarhanası
Mumbar dolması
Dondurma
Adana kebabı
Tantuni
Bici bici
Banak
Bamya Aşı
Kuyruk Sıkma

Türkiye'nin coğrafi bölgeleri

Akdeniz iklimi, yaz sıcaklığı güneş ışınlarının düşme açısına, kuraklık ise alçalıcı hava hareketlerine bağlıdır. En sıcak ay ortalaması 26-28 °C, en soğuk ay ortalaması 8-10 °C dir. Yıllık sıcaklık ortalaması 18 °C dir. Enleme, rüzgarlara ve diğer doğal faktörlere bağlı olarak bu iklimde yazlar sıcak veya ılık, kışlar ise serin veya ılıman geçer. Bu iklim türünde deniz seviyesinde kar yağışı ve don olayı çok ender görülür. En fazla yağış kışın, en az yağış yazın düşer. Kışın görülen yağışlar cephesel kökenlidir. Cephesel yağışlar en fazla bu iklimde görülür.
Yıllık yağış miktarı yükseltiye göre değişir. Ortalama 600–1000 mm arasındadır. Yağış rejimi düzensizdir. Maki bitkisi sıklıkla görülür.

Akdeniz'e kıyısı olan ülkeler, Avustralya'nın güneybatısı, Güney Afrika Cumhuriyeti'nde Kap Bölgesi, Şili'nin orta kesimleri ve Kuzey Amerika'da Kaliforniya çevresinde etkilidir. Akdenize kıyısı bulunmasına rağmen Libya ve Mısır (Libya Çölü) ve Güneybatı İspanya (Tabernas Çölü) kıyılarında görülmez. Yer şekillerinin engebesiz olmasından dolayı bu üç ülkedeki çöller Akdeniz kıyılarına kadar uzanır ve çöl iklimi bu kıyılarda etkilidir. Akdeniz'in bir kolu olan Adriyatik Denizi'in çoğunda ve özellikle kuzey yarısında görülmez, çünkü yaz mevsimi çok fazla yağış alır ve iklimi dolayısıyla ılıman dönencealtı iklimidir.
Türkiye'de Akdeniz iklimi esas karakterini Akdeniz Bölgesi'nde, Torosların denize bakan yamaçlarında 800-1000 metre yüksekliğe kadar olan alanlarda gösterir. Daha yüksek alanlarda ise Akdeniz dağ iklimi görülür. Ege kıyıları boyunca kuzeye gidildikçe karakterinde değişiklikler görülmekle birlikte, kıyılar ve içeriye doğru uzanan grabenler boyunca görülür. Marmara Bölgesi'nde Güney Marmara kıyıları ile Trakya'nın Ege kıyılarında görülürken, Güneydoğu Anadolu Bölgesinde iste Orta Fırat Bölümünde Gaziantep ve Kilis çevresinde görülmektedir.

Bitki örtüsü kızılçam ormanlarıdır. Alçak alanlarda (0–800 m) makiler bu ormanların tahribiyle oluşmuştur. Makiler yaz kuraklığına dayanabilen kısa bodur ağaçlardan meydana gelen bitki topluluklarıdır.
Akdeniz ikliminde yetişen başlıca ağaçlar şunlardır:

Defne, okaliptüs, çam ve selvi gibi yaprak dökmeyen ağaçlar.
Çınar ve meşe gibi yaprak döken ağaçlar.
Zeytin, incir, ceviz ve üzüm gibi meyve ağaçları.
Bununla birlikte, çalı ve ot toplulukları da Akdeniz ikliminin bitki örtüsünde önemli bir yer kaplamaktadır.
Akdeniz'e kıyısı olmamasına rağmen iklim özelliklerinin görüldüğü bölgelerden Kaliforniya'da chaparral, Şili'de matorral, Kap Bölgesi'nde fynbos, Avustralya'da ise mallee ve kwongan çalılıklarına dayalı bir bitki örtüsü hakimdir. Kaliforniya ve Kap Bölgesi'ndeki doğal bitki örtüsünün bir kısmı, tarıma elverişli alanlar oluşturmak için tahrip edilmiştir. Ancak bu bölgelerdeki bitki çeşitliliği hala zengin olarak değerlendirilmektedir.

Köppen iklim sınıflandırmasında Akdeniz iklimi, sıcaklık ortalamalarına göre sıcak yaz Akdeniz iklimi (Csa), ılık yaz Akdeniz iklimi (Csb) ve soğuk yaz Akdeniz iklimi (Csc) olarak üçe ayrılmaktadır. Dünya üzerinde Akdeniz ikliminin görüldüğü bölgelerin çoğu, sıcak yaz Akdeniz iklimi özelliklerine sahiptir.

Subtropikal iklim

Aksaray, Türkiye'nin bir ilidir. Türkiye'nin İç Anadolu Bölgesinde, kısmen Konya Havzası'nda ve kısmen Kapadokya'da yer alır. İdari merkezi Aksaray şehridir. Daha öncesinde il iken 1933'te ilçe yapılmış ve 15 Haziran 1989 tarih ve 3578 sayılı yasa ile Niğde'den ayrılarak yeniden il olmuştur. Aksaray, Niğde'nin kuzeybatısında, Konya'nın doğusunda ve Ankara'nın güneydoğusunda yer almaktadır. 433.055 nüfusa (2022) ve 7.659 km² yüzölçümüne sahiptir. Aksaray'ın güncel nüfusu 439.474'tür.
Aksaray ilinin deniz seviyesinden yüksekliği 980 metredir.
2022 yılında TÜİK verilerine göre merkez ilçeyle beraber 8 ilçe, 22 belediye, bu belediyelerde 157 mahalle ve 175 köy vardır.
Aksaray'ın trafik plaka kodu 68'dir.

Hitit tabletlerinde Kurşura, İlk Çağ'da Garsaura olarak anılan şehir, Kapadokya Kralı Archeleos zamanında yeniden inşa edilerek Archeleos'un şehri anlamında Archelais adı verilmiştir (Caesar- Kayseri, Herakleios-Ereğli gibi). Türkler Anadolu'ya geldikten sonra ismi Türk diline çekimleyerek Aksaray olarak anmaya başlamış, bazı Osmanlı belgelerinde "Aksara" olarak da geçtiği olmuştur. Yaklaşık bin yıldır tarihi adını muhafaza etmiştir. Halk arasında ve Evliya Çelebi Seyahatnamesi'nde II. Kılıçarslan'ın yaptırdığı beyaz saraydan ismini aldığı gibi bir yakıştırma da dolaşmaktadır, resmi ve tarihi dayanağı yoktur.

İlkçağ'da Arkhelais adını taşıyan kenti, son Kapadokya kralı Arkhelaos'un Garsuara adlı yerleşmeyi geliştirerek kurduğu sanılmaktadır. Roma İmparatoru Cladius I kente koloni ayrıcalığı tanıdı. Ayrıcalık, Anadolu'daki birçok önemli yolun kavşak noktasında bulunan kentin daha da gelişmesine yol açtı. Bizans ile Müslüman Araplar arasında birçok kez el değiştiren şehir Malazgirt Meydan Muharebesi'nin (1071) ardından Türkler'in egemenliğine girdi. Şehirde günümüze kadar gelemeyen Danişmendliler eserleri vardı. Şehirde Danişmend parası basılmıştır. Günümüze ulaşan Danişmendli eseri, kümbet şeklindeki, Bekarlar yakınındaki Bekar Sultan Türbesi'dir. Şehir Arap akınlarıyla virane hale gelmişti. Kılıç Arslan II (1155-1192), yıkık durumdaki Aksaray'ı yeniden kurdu, kentin çevresini surla çevirdi, camii, medrese, çarşı, hamam vb. yaptırdı. Azerbaycan'dan getirdiği din bilgini, zanaatkar ve tüccarları kente yerleştirdi. Ticaret yolları üzerinde bulunan Aksaray, Anadolu Selçuklu Devleti'nin önemli merkezlerinden biri olarak gelişti. Selçuklu'lardan sonra Karamanoğulları'nın eline geçti. Bir süre Eretna Beyliği'nin egemenliğinde kalan (1341-1365) ve 1 yıllığına Kadı Burhanettin Devletinin eline geçen kentte Karamanoğulları yeniden egemen oldu. 1396'da Yıldırım Bayezid tarafından ele geçirildiyse de Timur istilasından sonra yeniden Karamanoğulları egemen oldu. 1467'de Fatih Sultan Mehmet döneminde Aksaray kesin olarak Osmanlı topraklarına katıldı. Aksaray, Cumhuriyet dönemi'nde 1920'de il durumuna getirildi. 1933'te çıkartılan hususi kanunla Niğde'ye bağlandı ve 1989'da yeniden il oldu.

14. yüzyıl İbn-i Battuta'nın kaleminden kayda geçen bilgiler:Sultan Bedreddin'in yanında çok kısa süre kalarak Aksaray'a hareket ettik. Burası Bilâd-ı Rûm'un en güzel ve sağlam şehirlerindendir. Her yandan akarsular ve bağlarla çevrilidir. Şehirden üç kanal geçer ve bunlar evlerin içinden akar. Şehrin içinde üzüm bahçeleri, bağlar ve bostanlar vardır. Aksaray'ın koyun yününden üretilen zarif halı ve kilimlerinin dünyada bir benzeri daha yoktur. Bunlar, Şam, Mısır, Irak, Hindistan, Çin ve diğer Türk ülkelerine ihraç edilir.Aksaray, Irak Sultanı'nın idaresi altındadır. Burada Eretna Beyliğinin naibi Şerif Hüseyin'nin zaviyesine indik. Eretna Beğ, Irak hükümdarının Bilâd-ı Rûm'daki genel valisiydi. Şerif Hüseyin ise Ahiler'den olup, beldede yoldaşları pek çoktur. Bize son derece ikram ve izzette bulunarak aynen diğerleri gibi dostça davrandı.

17. yüzyıl Evliya Çelebi'nin kaleminden kayda geçen bilgiler:

İlk durağımız Ortaköy oldu. Aksaray Sancağı'nda yüzelli akçe payesiyle ayrı bir kazadır. Geniş ve ürünü bol bir kaza olup bağ, bahçe, cami ve mescidi olan gelişmiş bir köydür. Bu köye bağlı otuzaltı adet nahiye köyleri vardır. Buradan kuzey tarafa doğru gidip köylerden geçilir. Bir menzilde Helvadere Köyü'ne inilir. Burası da meyvesi bol, verimli, güzel, hanı, hamamı ve cami olan bir Müslüman köyüdür. Aksaray nahiyeleri köylerindendir. Buradan da kuzeye doğru giderek Aksaray şehri vardır.

Bu şehrin Şem'un Safâ'nın isteği ile yapıldığını söylerler. Hükümdardan hükümdara geçtikten sonra Herakl adlı kralın oğlu Helena'nın elinde iken, adı geçen kral, Arap kavminin üzerine sefer açmıştır. Binlerce pis askeri ile Şam üzerine giderken, Safraz denilen yerde yenilgiye uğramış ve kendisi de ölmüştür. Yerine, oğlu Mikale kral olmuştur. Sonra bununda elinden Melik Mesud'un oğlu İzzeddin Kılıç Arslan 569 tarihinde burayı almıştır. Fetihten sonra bu şehirde nice büyük evliya oturduklarından, bu şehre birçok tarihçiler "Sâlihler yeri" demişlerdir.

Kılıç Arslan'ın taht merkezi olması dolayısı ile ona büyük bir saray yaparlar. Saray giriş kapısının sağında ve solunda tunçtan iki adet heybetli arslan heykeli varmış. Bu saraya bir kötülük yapılmak istense, yapmak isteyen kişi, bu arslanların ağızlarından saçtığı kıvılcımlardan helâk olurmuş. Bu saray uzaktan bembeyaz göründüğünden, bulunduğu şehre de Aksaray demişler. Rumlar bu şehre hâlen Pegahelna derler.
Şehir, sonra Karamanoğlu Yakub Bey'in eline geçmiş ve ondan da Yıldırım Beyazıt Hân'ın eline geçmiştir. Hâlen Osmanlı Devleti'nin elinde olup, Gâzi Süleyman Hân kaydı üzere Karaman Eyâleti'nde sancakbeyi merkezidir. Kanun üzere, yılda beyine yirmi kese gelir olur. Beş yüz askere sahip bir tuğlu mirlivadır. Alaybeyisi, çeribaşısı ve yüzbaşısı vardır. Kanun üzere cebeliler ile bin askeri olur. Yüzelli akçelik şerif kazadır. Kadısına senede beş kese gelir olur. Müftüsü, nakîbi, kethüdâ yeri, yeniçeri serdârı, kale dizdârı, muhtesibi, şehir subaşısı, âyân ve eşrâfı, saygın zâtları vardır.

Geniş bir alanda, büyük bir ırmak kenarında dört köşeli, taş yapılı, sağlam yapılı bir kaledir. Şehrin ortasında yapılmıştır. Burç ve kuleleri çok yüksek değildir. Bütün burçları, dişleri ve bedenleri ile mazgal delikleri, hesaplı olarak düzenlenmiş kuleleri hep birbirine bakar. Kuşatma sırasında, her kulenin güçlü savaşçıları tüfek ile kuleleri korurlar. Hisarları tarafında beş kapısı vardır. Küçükkapı batıya bakar. Demirkapı kıbleye açılır. Keçikapısı da kıbleye doğru açılır. Ereğlikapısı güneye doğru, Konyakapısı da batı tarafına açılır. Bu kapıların nöbetçileri, vergi alan muhtesib kimselerdir. Kale içinde isyancılar zamanında buğday saklamak için ambar yapılmıştır. Cephaneliği yoktur. Ramazan ayında ve başka şenliklerde atılan büyük topları vardır.

Karamanoğlu İbrahimbey Camii(Ulu Camii)
Eski bir ibâdet yeridir. Dört kemer üzerine kâgir kubbeli bir camidir. Cami içinde oniki adet sütun ile iki adet sanat eseri kapı vardır. Minberi, müezzinler yeri sade ve güzeldir. Yuvarlak minaresi camiden uzak olup, cami kubbeleri kireçle örtülüdür.

Şeyh Hamid Veli Camii
Şeyhler Mahallesi'nde, kubbeli, bir minareli camidir.

Debbağlar Camii:
Kireçle yapılmış, cemaati bol bir camidir.

El-Hac Seyyid Hasanefendi Camii
Başköprü yanında güzel bir camidir. bunlardan başka doksansekiz adet mescidi vardır.

Yılancık Medresesi
eski bir yapıdır.

Sulu Medrese
çeşitli bilimler yeridir.

Karamanoğlu Camii Medresesi
bu medresenin öğrencilerine ve hocalarına vakıf tarafından aydan aya aylık ve erzakları verilir. Ayrıca parasız görev yapan dersiâmları da vardır. Halkı fıkıhçı olup ferâiz ilmini atalarından beri okuya gelmişlerdir.
Bu şehirde özel Kur'ân okulları yoktur. Fakat Kur'ân hâfızları pek çoktur. Şehir onyedinci örfi iklimdedir. Ortasından akan Uluırmak, imâreleri sulayıp Alâaddin köprüsünden geçer. Bursa gibi her evden su akar.

Bu şehirde yedi binden fazla büyük evliyânın yattığı söylenmektedir. "Dâr'ül-ervâh" denilen bu yere nice defalar nur inmiştir. Üzüntülü olan bir kimse burayı ziyaret etse üzüntüsü gider.

Şeyh Hamid Veli; Rum diyarı irfân ehlinin başıdır. Üstü açık bir kubbede medfûndur. Çoğunlukla saralı kimseler ziyaret ederler. Buna yakın
Şeyh Kemal Sultan olgunluk yolunda tamama ermiş büyük bir zattır. Bunun yanında
Şeyh Pertevi Sultan, Yesevî tarihinde yahşi bir erdir.
Kırkkızlar; çoğunlukla kadınlar ziyaret ederler.
Şeyh Necmeddin Kibri,
Bedreddin Sultan Veli,
Hımarlı Dede Sultan şehir içindedir.
Şeyh Gaznevî Sultan ve
Şeyh Hakîkî bin Şeyh Hamid Veli: El-hac Bayram Veli öğrencilerinden olup, Ankara'da ledün ilmini tamamlayıp Aksaray'da Bayramî tarikatinde öncü olmuştur.
Şeyh Butak, Taşpazarı Mahallesi'nde medfûn olup gönül erbâbının ziyaret yeridir. Cennetderesi semtinde Çelebilik ziyareti ve bunun üst yanında Hızırlık ziyareti vardır.
Kılıç Arslan Sultan'ın kabirleri de Hızırlık ziyaretgâhındadır. Bu Hızırlık'a yakın
Şeyh Hamza, Bayrami tarikatinin büyük zâtlarındandır. Bir de
Şeyh Hızır Efendi ziyareti vardır.
Somuncu Baba türbesi
Zinciriye Medresesi
Aksaray'dan bir menzilde Saratlı Köyü'ne, oradan Ürgüp kazası içindeki Dübani'ye geldik. Halkı Müslümandır. Oradan Muşkara'ya ve sonra da Kayseri Kalesi'ne geldik. (Evliya Çelebi-Seyahatname)

Fatih Sultan Mehmet döneminde ele geçirildiğinde defterlere vilayet olarak kaydedilen Aksaray, İstanbul'a yaptırılan zorunlu ev göçleri ve Osmanlı devlet politikası nedeniyle gerilemiş, ilk olarak liva, daha sonraları ise kaza haline getirilmiştir.
6 Ekim 1920'de merkezi Aksaray kazası olmak üzere, Aksaray, Arabsun (Gülşehir) ve Şereflikoçhisar kazalarından oluşan müstakil bir liva oluşturulmasına dair İçişleri Bakanlığı tarafından Bakanlar Kuruluna gönderilen kanun tasarısı ertesi gün kabul edilmiştir. Ancak Aksaray, 13 yıl vilayetlik yapmış, 20 Mayıs 1933 tarihli 2197 sayılı kanunla Niğde'ye, kendi ilçesi olan Şereflikoçhisar da Ankara'ya bağlanmıştır.
1989 yılının 15 Haziran gününe kadar 56 yıl ilçe olarak kalmış olan Aksaray, bu tarihte eski hakkı iade edilmek suretiyle tekrar vilayet olmuştur.

Güncel Nüfus Değerleri (TÜİK 9 Şubat 2026 verileri)
Aksaray ili nüfusu: 441.136'dır. 

Aksaray Malaklısı, Türkiye'nin Aksaray ili ve çevresinde görülen iri yapılı bir köpek cinsidir.
Bacakları ve ayakları kalın, kafası büyük ve dudağı sarkıktır. Aksaray yöresinde dudağa "malak" denildiği için bu adı almıştır.
Evliya Çelebi bu köpeği "Anadolu Aslanı" olarak adlandırmıştır. Bu nedenle diğer bir ismi de "Anadolu Aslanı"dır.
Erkekleri ortalama olarak kalçadan buruna 130 cm uzunluğa, omuz yüksekliği 90 cm’ye ve ağırlığı 90 kiloya kadar ulaşabilir.
Sakin ve uysal bir karaktere sahiptir. Sürüleri korumak için kullanılabilir.
Ağzının sürekli salya akıtması, hareketli olması ve mizacı gereği eve uygun olmaması sebebiyle, apartmanda ya da ev içinde beslenmesi uygun değildir.
Çevresi çitlerle çevrili bahçelerde veya geniş arazilerde bakılması gerekir.

Aksaray Malaklı köpekleri, 3500 yıl önce Orta Asya'dan Sümerler tarafından Mezopotamya havzasına getirilmiştir. Yaklaşık 2000 yıl önce ise Anadolu'da Asurlular tarafından savaşlarda düşmanlara karşı savaş köpeği olarak kullanılmıştır.
Aksaray Malaklısı, koyun sürülerinde bekçi köpeği olarak görev yapar. İyi bir kurt düşmanıdır. Yetiştirilme şekline göre saldırgan ya da sakin karakterde bir köpek olarak beslenebilir. Ev, fabrika ve benzeri yerlerde bekçi köpeği olarak da bulundurulur.

Aksaray Malaklısı'nın gözlerinin üst tarafı çoğunlukla kırışıktır. Gözlerinin alt kısmı dışa doğru dönüktür, üst kapakları ise göz bebeğinin üstüne doğru kapatacak şekilde düşüktür. Ağız yapısı, üst ve alt çene kısa olmakla birlikte küt bir görünüme sahiptir. Alt dudakları dışarı ve aşağıya doğru sarkıktır. Üst dudakları da aşağıya doğru sarkıktır. Bu dudak yapısı yöremizde "Malak" olarak adlandırıldığı için, köpeğe Aksaray Malaklısı adı verilmiştir.
Kulak yapısı, kafa yapısına göre değişiklik göstermekle birlikte normal ve büyük olanları da vardır. Dişleri, çoban köpeklerindeki ağız diş yapısına benzerliğiyle bilinir. Nadir olarak çatal dişli olanları da görülmektedir.
Kafa yapısı, Aksaray Malaklısı'nda çok aranan fiziki özelliklerden biridir. Kafa büyüklüğü; iki göz hizasının birleştiği, ortasının alt kısmının hafifçe çökük olduğu ve buruna kadar devam eden hizadır. Burnunun üstünde beyaz lekeler bulunanlar da vardır.
Gerdanın yeleli ve kabarık olması da ayırt edici özelliklerindendir. Aksaray Malaklısı'nın göğüs kafesi geniş, bel kısmı ise incedir.
Kuyruk yapısı kamçı kuyruk, "L" kuyruk veya kıvrık kuyruk olabilir.
Ayak yapısı; kalın bilekler, uzun ayaklar, geniş patiler şeklindedir. Arka ayaklarda çift mahmuz, tek mahmuz veya mahmuzsuz olanlar da bulunmaktadır.
Aksaray Malaklısı'nın renkleri; boz, karabaş duman, griye benzer karabaş, ala renk ve nadiren çapar malaklıdır.
Bunun yanında Aksaray Malaklısı'nın ayak patisi ve bileklerinde beyaz renkler görülebilir. Bu özellik, Aksaray Malaklısı kanında ala malaklılar bulunmasından kaynaklanmaktadır. Boz karabaşların büyük çoğunluğunda ön ayaklarında beyaz yama bulunur, arka ayaklarında da rastlanabilir. Ayrıca ön göğsünün, iki ayağın birleştiği ön ve arka taraflarında beyaz yamalar olabilir.
Tüy yapısı kısır tüylü veya normale yakın tüylüdür.

Anne Malaklıların çiftleşme süreleri yaklaşık 5 gün civarındadır. Hamilelik süresi 63-70 gün arasında değişir. Yavrular, anne sütü ile 20-40 gün arasında beslenir. Anne Malaklılar, yavruları sütten kestikten sonra 6 ila 8 ay içinde çiftleşmeye hazır hale gelirler.
Çiftleşmeden 7 gün önce adet dönemi başlar. 8 gün beklenir ve 9. günde çiftleşmeye izin verilir.
Anne Malaklıların genellikle 8 memesi vardır, nadiren 10 memeli olanları da bulunur. Çiftleşmede ise 3 ila 9 yavru arasında doğum yaparlar.
Malaklı köpeklerinde yakın akraba çiftleşmeleri ile farklı ırklarla çiftleşme kanunen yasaktır.
Yavru Malaklılar, 20-40 gün sonra anne sütünü keserler. Bu dönemden sonra inek sütü, suyla bire bir oranında karıştırılır; içine arpa unu ve bir adet yumurta kabuğu eklenerek hazırlanan karışıma "yal" denir. Yavru büyüdükçe bu miktar artırılır.
60. günden sonra gençlik aşıları yapılır. 4-5 aylık olduklarında dişleri yenilenir ve bu dönemde ateşlenme görülebilir.
Tüm bu süreç boyunca veteriner kontrolünde tutulmaları önemlidir.

Irk tespit çalışmaları uluslararası düzeyde (FCI, KIF ve AKMİD) tarafından sürdürülmektedir. Türkiye'de ise (KIF ve AKMİD) ortak çalışmaları hâlen devam etmektedir.

Alan veya yüz ölçümü, bir yüzeyin uzayda kapladığı iki boyutlu yer miktarını ölçen bir büyüklüktür. SI birim sisteminde temel alan birimi metrekaredir (m²). Diğer alan birimleri bundan türetilebilir:

Ar = 100 metrekare (m²)
Dekar = 1000 metrekareye (m²)
Hektar = 10.000 metrekare (m²)
Kilometrekare = 1.000.000 metrekare (m²)

Kare A = Kenar a · Kenar a = Kenar a²
Dikdörtgen A = Kenar a · Kenar b
Üçgen A = Yükseklik · Taban · 0,5
Uçurtma A = Köşegen · Köşegen · 0,5
Paralelkenar A = Yükseklik · Taban
Düzgün altıgen A = Kenar2 · 
  
    
      
        
          
            675
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {675}}}
  
 · 0,1
Sekizgen A = Kenar2 · 2 · (1+
  
    
      
        
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {2}}}
  
)
Elips A = a Ekseni · b Ekseni
Yamuk A = (a + c) · h · 0,5
Daire A = Yarıçap · Yarıçap · 
  
    
      
        π
      
    
    {\displaystyle \pi }
  
 = Çap · Çap · 
  
    
      
        π
      
    
    {\displaystyle \pi }
  
 / 4
Düzgün Ngen A = [r^2*cos(a)]*n (köşelerinden geçen çemberin yarıçapı r, bu çemberin merkezinden bir kenarın köşelerine çizilen yarıçaplar arası açı a olmak üzere)

Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, 9 Kasım 2022 tarih ve 32008 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan 112 numaralı cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde kurulmuş olan başkanlıktır.

Başkanlığın görev alanındaki çalışmalarını değerlendirmek ve önerilerini bildirmek üzere başkan ve 11 üyeden oluşmaktadır. Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanı, aynı zamanda danışma kuruluna da başkanlık eder. Danışma kurulu üyeleri, Alevi-Bektaşilik konusunda önde gelen kişilerden oluşmaktadır ve Başkanlığın görev alanına giren konularda araştırma ve çalışma yapmış kişilerden Cumhurbaşkanı tarafından 3 yıllığına seçilmektedir.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 7 Ekim 2022 tarihinde Şahkulu Sultan Dergahı ve Cemevi'nde yaptığı konuşmada Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde bir “Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı” kurulacağını açıkladı. Alevi kanaat önderlerinin bir kısmıysa böyle bir başkanlığın kurulmasına tepki gösterdi. Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, cemevlerinin bakanlığa bağlanmadığını, kuruma eğer talep gelirse cemevlerinin ihtiyaç ve eksiklerini gidereceği yönünde bir açıklama yaptı ve yeni kurulan kurumu bir “destek kurumu“ olarak nitelendirdi. Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Başkanı Cuma Erçe ise kurulan başkanlığı, atanan başkanı ve çıkartılan torba yasayı tanımadıklarını açıkladı.

Kızılbaşlık veya öznel isimleriyle Alevilik, Anadolu Aleviliği, Hacı Bektaş-ı Veli'nin mistik İslam öğretilerini takip eden ve Şamanizm'den bazı gelenekleri de içine alan senkretik bir İslami gelenektir. Sünni İslam ve Usûlî On İki İmamcı Şii İslam'dan farklı olarak, Alevilikte bağlayıcı dini dogmalar bulunmaz ve öğretiler, tasavvuf tarikatlarında olduğu gibi bir manevi lider (Dede) tarafından aktarılır. Aleviler, İslam'ın altı inanç esasını kabul ederler ancak bu esasların yorumlanmasında farklılık gösterebilirler. Osmanlı'dan başlayarak, daha sonra Türkiye Cumhuriyeti ve akademik çevreler tarafından ortodoks Sünni çoğunlukla karşılaştırılarak heterodoks olarak tanımlanmış ve önemli kurumsal damgalamalarla karşı karşıya kalmışlardır. Günümüzde Alevilerin bir kısmı kendini Müslüman olarak görmemektedir.
Alevi-Bektaşi terimi, günümüzde Türkiye'deki dini söylemde, Alevilik ve Bektaşilik adıyla bilinen iki grubu kapsayan bir üst terim olarak yaygın ve sık kullanılan bir ifadedir. Aleviler ağırlıklı olarak Türkiye'de bulunur ve Türkiye nüfusunun Alevi oranına dair tahminler %4 ile %15 arasında değişmektedir. Aleviliğe dair bilimsel çalışmaların yapılması yenidir. Osmanlı İmparatorluğu'nda iz bırakmış topluluklardan biri olan Kızılbaş Aleviler resmî tarih yazımında yok sayılmış, son yıllara kadar akademik çalışmalarda ise yeterince araştırılmamıştır.
. 
Bektaşi Alevilğinde bir dedeye ikrar yani söz verip Bektaşi olunabilir. Kızılbaş Aleviliğinde ise, Alevi bir anne ya da babadan doğmak, kişinin kendini Alevi olarak tanımlaması için yeterlidir. 

Alevi kelimesi, Türkçeye Arapça kökenli “Alī” (علي) isminden türetilmiştir. Alevî kelimesi Arapça علوي (Alawī) kelimesinden gelir. Bu kelime “Ali’ye mensup, Ali taraftarı” anlamını taşır. Muhammed'in vefatından sonra ortaya çıkan halife seçimlerinde oluşan ayrışmalar sonucunda Muhammed'in damadı Ali'nin ilk halife olması gerektiğini savunanlardan gelmiştir.
Şiilik kelimesi "taraf" anlamına gelmesi ve aleviler gibi Ali'nin tarafını tutanlardan geldikleri halde Şiiler inanç boyutunda (namaz, cami, temel inanç esasları) Sünnilere benzemektedirler.

Alevilik, Hak-Muhammed-Ali üçlemesiyle Ehl-i beyt ve On İki İmamları önemseyen Câferiyye Şiiliği ile ortak noktalara sahip olan bir yoldur. Alevilikte varlık birliği önemli yer tutmaktadır.

Dört kapı kırk makam inancı

Dört Kapı Kırk Makam şeklindeki kâmil insan olma ilkelerini Hacı Bektaş-ı Velî’nin tespit ettiğine inanılır. Hacı Bektaş, Makâlât adlı yapıtının 64. sahîfesinde "Kul Tanrı’ya kırk makâmda erer, ulaşır, dost olur" demiştir. Aleviler kendi içlerinde bir çeşit hiyerarşi oluşturmuştur. Örneğin yol'a gönül vermiş olana tâlip denir. Kişi, yolun kurallarını yerine getirip bilgi düzeyini arttırdıkça yükselir. Alevilikte yol denen deyimin temelini Dört Kapı Kırk Makam anlayışı oluşturmaktadır.
Dört Kapı ve Mertebeleri şunlardır:

Şeriat (Bel Kapısı / Mü’minlik Mertebesi)
Tarikat Kapısı (Yol Kapısı / Zâhidlik Mertebesi)
Marifet Kapısı (İl Kapısı / Âriflik Mertebesi)
Hakikat Kapısı (Gök Aman – Yer Ana / Mûhiplik Mertebesi)
Her kapının on makâmı vardır.

Aleviler, Muhammed'in son peygamber olduğuna, Ali bin Ebu Talib'in ise veliliğine (ya da imamlığına) inanırlar. Aleviler, ibadetlerini cemevinde yaparlar. Günlük ibadetleri sabah, akşam ve gece gülbengidir. Kadir Gecesi'yle bağlantılı olarak üç gün ve Muharrem ayında ise on iki gün oruç tutarlar. Muharrem'den sonra da üç gün Hızır Orucu tutarlar. Muharrem orucundan evvel üç gün Masum-u Paklar orucunu tutarlar.

Alevilerin çoğu, azınlık oldukları ve Sünnilerin çoğunlukta olduğu Türkiye'de yaşamaktadır. Alevi nüfusunun büyüklüğü tartışmalı olmakla birlikte, çoğu tahmine göre 5 ila 10 milyon arasında, yani Türkiye nüfusunun yaklaşık %10'u kadardır. Türkiye'deki Alevilerin oranına dair tahminler ise %4 ile %15 arasında değişmektedir. Ayrıca, Balkanlar, Kafkasya, Kıbrıs, Yunanistan, İran ve Almanya ile Fransa gibi diaspora nüfusları da bulunmaktadır. 2021 Birleşik Krallık nüfus sayımında Aleviliğin İngiltere ve Galler'deki en büyük sekizinci inanç olduğu ortaya çıkmıştır.
Alevi nüfusunun etnik yapısına ilişkin farklı tahminler bulunmaktadır. Tarihi kasaba ve şehirler göz önüne alındığında, Aleviler arasında en büyük etnik grubun muhtemelen Türkler olduğu düşünülmektedir. 2008 yılında Markus Dressler, Alevi nüfusunun yaklaşık üçte birinin Kürtlerden oluştuğunu ifade etmiştir.

Alevi nüfusuna ilişkin tahminler farklılık göstermektedir ve aşağıdaki gibi sıralanabilir:

Yaklaşık 20 milyon: 2021'de hükûmete yakın Daily Sabah gazetesine göre.
12.521.000: CHP milletvekili Sabahat Akkiraz'ın tahminine göre.
Yaklaşık 15 milyon: Krisztina Kehl-Bodrogi tahmini.
Türkiye nüfusunun %4'ü: 2021 KONDA Araştırma verilerine göre.
Türkiye nüfusunun %15'i (yaklaşık 10,6 milyon): Shankland (2006) tahmini.
20 ila 25 milyon: Minority Rights Group'un tahmini.
Batı Trakya, Yunanistan: Yaklaşık 3.000 kişilik yerli bir Alevi topluluğu bulunmaktadır.
Çin'in batısındaki Äynu halkı: Alevilik bu topluluğun baskın inancıdır ve çoğunlukla Taklamakan Çölü çevresinde yaşarlar. 30-50 bin Äynu olduğu tahmin edilmektedir.
İngiltere ve Galler: 25.672 Alevi yaşamaktadır.
Almanya: 600.000 ila 700.000 Alevi bulunmaktadır.
Fransa: 100.000 ila 200.000 arasında Alevi yaşamaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti, cemevlerine ibadethane statüsü verilmesine, Alevi dedelerinin devlet memuru olabilmesine ve Alevilere özel kamu fonu aktarılmasına olanak sağlamamaktadır. Devlet, Aleviliğin "ne tam olarak bir din ne de İslam’ın bir dalı olarak" görülemeyeceği, "Sufi tarikatı olarak" ele alınması gerektiğini, Diyanet'in İslam'ın "Sufi yorumuna" hizmet vermediğini ve cemevlerinin cami, mescid, kilise ve sinagogların aksine ibadethane (mabed) kategorisine girmediğini savunmaktadır. Cemevleri aldıkları bağışlar ile ayakta durmaktadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), 2016 yılında karara bağladığı davada Türkiye'de devletin Alevileri resmen tanımaması ve hukuksal statü sağlamamasıyla Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin din ve vicdan özgürlükleriyle ilgili 9'uncu maddesinin ihlal ettiği sonucuna vardı ve Alevilerin hiçbir kamusal hizmetten faydalanamamalarını dinî ayrımcılık olarak tanımladı. Bugüne kadar AİHM'in kimliklerde din hanesi, cemevlerinin ibadet yeri statüsü, vicdani ret hakkının tanınması ve zorunlu din kültürü ahlak bilgisi derslerine ilişkin kararlarının hiçbiri Türk devleti tarafından uygulanmadı.
ABD Dışişleri Bakanlığı'nın açıkladığı Uluslararası Din Özgürlüğü Komisyonu'nun 2015 yılı raporunda cemevlerinin ibadethane olarak kabul edilmemesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin kararına rağmen Alevi öğrencilerin zorunlu din derslerinden muaf olma hakkının reddedilmesi ve Alevilere yönelik diğer ayrımcı uygulamalara yer verildi.
İsviçre'nin Basel kantonunda Alevi derneklerinin başvurusu üzerine yerel parlamento 2012 yılında Aleviliği ayrı bir inanç olarak kabul etti. Cem evleri günümüzde hala ibadethane statüsünde yer almasa da son yıllarda yapılan düzenlemeler ile T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde, elektrik, su, fatura bedelleri, bakım onarım vb. ihtiyaç kalemleri gibi daha birçok başlıkta devlet desteği almaktadırlar.

Alevi takvimi 29 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Alevi inanç ve anma günleri)

Ali Sami Yen Spor Kompleksi ya da sponsorluk anlaşması gereği Rams Park, İstanbul'un Sarıyer ilçesinde yer alan çok amaçlı stadyumdur. Galatasaray'ın iç sahadaki futbol maçlarına ev sahipliği yapmaktadır.
Rams Park, Yüzüncü Yıl Atatürk Stadyumu ve Beşiktaş Park stadyumlarına yapısal olarak ilham kaynağı olmakla birlikte Türkiye'deki C90 görüş açısına sahip ilk stadyumu özelliğini taşımaktadır. İlk olarak 52.280 koltuk kapasitesine sahip olan stadyum daha sonra 53.978 kapasiteye çıkarılmıştır. Atatürk Olimpiyat Stadyumu'ndan sonra seyirci kapasitesi bakımından Türkiye'nin en büyük ikinci stadyumudur.
İlk olarak 1996 yılında gündeme gelen ancak çeşitli sorunlar nedeniyle yapılamayan ve sonrasında yeri değiştirilen projenin temeli 13 Aralık 2007 tarihinde atıldı. O dönem Şişli'ye bağlı olan, günümüzde ise Sarıyer sınırlarında bulunan birbiri ardına dizili üç tepeden Şişli Belediyesince adı Aslantepe olarak değiştirilen 120 dönümlük tepeye inşa edilen Rams Park, 15 Ocak 2011'de açıldı. Türk Telekom, 2010-11 sezonunun ikinci yarısından itibaren on yıllığına stadyuma isim sponsoru oldu. Türk Telekom'un sponsorluk sözleşmesinin bitmesiyle birlikte 12 Ekim 2021'de Nef, stadyumun yeni sponsoru oldu. 28 Haziran 2023'te Galatasaray, Nef ile olan sponsorluk anlaşmasını sonlandırdığını açıkladı. Aynı gün Rams Global ile sözleşme imzalandığı açıklandı.
Rams Park, toplamda 198 loca ve 4.500'den fazla VIP koltuğuna sahiptir. Galatasaray ile Fenerbahçe arasında 19 Mayıs 2024 tarihinde ligde oynanan ve 53.775 seyircinin izlediği karşılaşma stadyum tarihinin en yüksek seyircili maçı oldu.
Stadyum, Galatasaray'ın iç saha maçlarının yanı sıra bazı organizasyona da ev sahipliği yaptı. 2013 FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası organizasyonunun grup ve ikinci tur maçlarının yanı sıra, turnuvanın final müsabakası bu stadyumda oynandı. Türkiye millî futbol takımı da zaman zaman iç saha maçlarını burada oynamaktadır. Stadyum, futbol maçlarının dışında konser organizasyonları ile çeşitli kutlama ve etkinliklere ev sahipliği yaptı.

İç saha maçlarını Ali Sami Yen Stadyumu'nda oynayan Galatasaray, değişen şartlarla birlikte yeni bir stadyuma ihtiyaç duydu. Yeni stadyum konusundaki ilk proje 1996 yılında, Galatasaray Başkanı Faruk Süren'in girişimiyle hazırlandı. Ali Sami Yen Stadyumu'nun yerine daha modern ve yüksek gelir getirecek bir stadyum için Tekfen ile 84 milyon $ maliyetli bir stadyum projesi hazırlandı. Proje 40.882 koltuk kapasiteliydi. 1.500 VIP tribünü, 82 locası olan akıllı stadyum projesi aynı zamanda kongre, konser salonları tiyatro ve ofis katlarından oluşmaktaydı. Ağustos 1997'de Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü ile üst kullanım hakkı konusunda sözleşmenin yapıldığı proje Şişli Belediyesi tarafından Kasım 1998'de tasdik edildi. Yaklaşık iki yıl kadar üzerinde çalışılan yeni Ali Sami Yen Stadyumu projesi mali sorunlar nedeniyle iptal edildi.
Galatasaray başkanlığına Mehmet Cansun'un gelmesiyle birlikte, yeni stadyum fikri tekrar gündeme geldi. Bu kapsamda o dönemde kulüp üyesi mimarlardan oluşan bir komite kuruldu. Bir önceki projeye göre daha sade bir ön proje hazırlandı. Seyirci kapasitesi 35.000 olarak belirlendi. Projenin mevcut Ali Sami Yen Stadyumu'nun arazisine parça parça yapılması planlanıyordu. Proje Ali Sami Yen Stadyumu yıkılmadan başlayacaktı ve Galatasaray takımı maç oynamak için başka bir stadyuma ihtiyaç duymayacaktı. Ancak proje hayata geçirilmedi.
2002 yılında kulüp başkanı olarak seçilen Özhan Canaydın, ilk olarak yeni stadyum projesini hayata geçirmek istiyordu. Faruk Süren yönetiminin daha önceki proje kapsamında sözleşme imzaladığı Tekfen ile birlikte ön proje çalışması yapıldı. Yeni projede de daha önceki projelerde olduğu gibi stadın Mecidiyeköy'e inşa edilmesi planlanıyordu. İlk yapılan projedeki 84 milyonluk dolarlık maliyet, bu projede yaklaşık 60 milyon dolara kadar indirildi. Ancak Mecidiyeköy arazisinin Galatasaray'a ait olmaması nedeniyle kredi arayışlarından sonuç alınamadı. Aynı yıl içinde dönemin Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül, stadyum için farklı bir proje önerdi. Teklife göre Ali Sami Yen Stadyumu'nun yer aldığı yaklaşık 35 bin m2lik alan, Kulüp tarafından bir kongre merkezine dönüştürülecek ve sinema, otel gibi kulübe gelir sağlayacak çeşitli yapılar yapılacak, yeni stadyum ise o dönem Şişli'ye bağlı olan Seyrantepe'de 384 bin m2lik alana inşa edilecek bir spor kompleksi içinde yer alacaktı. Ancak Ali Sami Yen Stadyumu'nun bulunduğu arazi Galatasaray'a ait değildi. Millî Emlak, Sarıgül projesinin aksine, Galatasaray'ın Seyrantepe'ye yalnız stadyum yapmak istemesi durumunda Ali Sami Yen Stadyumu arazisi ile değiş tokuş yapılabileceğini bildirildi. Bunun üzerine Galatasaray, Ali Sami Yen Stadyumu'ndaki genişleme zorluklarını ve devletin trafiğe ekstra yük gelebilir uyarılarını da dikkate alarak Seyrantepe'deki 384 dönümlük hakkının 264 dönümlük kısmından ve Ali Sami Yen arazisi üzerindeki kırk dokuz yıllık kullanım hakkından feragat ederek Seyrantepe projesine yönelmeye karar verdi. 19 Mayıs 2004 tarihinde Seyrantepe'deki 384.398 m2lik arazinin kırk dokuz yıllık irtifak hakkının sportif amaçlı tesisler yapmak için Galatasaray'a tahsisini içeren anlaşmanın imzalanması ile birlikte Galatasaray arazinin üst kullanım hakkı tapusunu aldı.
Stadyumun yapılacağı 384 dönümlük Aslantepe arazisinin üzerinde; 15, 120 ve 80 dönüm büyüklüğünde üç ayrı yer mevcuttu. İlk etapta stadyumun 80 dönüm büyüklüğündeki araziye yapılması planlandı. Stadyumun ilk yapılması planlanan arazinin Trafik Vakfının kullanımında olması ve çeşitli nedenlerle oluşan 30-40 metrelik kot farkı sebebiyle, yeri değiştirilerek bugünkü stadyumun üzerinde bulunduğu araziye inşa edilmesi kararlaştırıldı. İlk anlaşmalar 2006 yılının Ağustos ayında resmî protokolün imzalanmasıyla yapıldı. 2007 yılının ocak ayında ise detay projelerin çizimine başlandı. Kompleks için ilk ihale 19 Temmuz 2007'de yapılırken şartname alan yirmi sekiz firmadan sekizi teklif verdi. Firmaların teknik tekliflerinin değerlendirilmesi aşamasında, sunulan projelerde sorunlar yaşanması üzerine TOKİ ihaleyi iptal etti. 27 Ağustos tarihinde verilen kapalı zarfla tekliflerin açılmasının ardından, 31 Ağustos günü Ankara'da yapılan ikinci ihalede TOKİ'ye 234.567.890 YTL ile en yüksek payı ödemeyi teklif eden Eren Talu-Alke, elde edilecek toplam gelir tutarını da 777.777.777 YTL olarak öngördü. Projede öngörülen gelirin üzerine çıkılması hâlinde TOKİ'ye ödenecek payı da %0 olarak teklif eden Eren Talu-Alke, TOKİ ile sürdürülen görüşmeler sonucunda %7 pay ödemeyi kabul edince ihaleyi kazanmış oldu. Stadyumun inşa edileceği tepenin adı Aralık 2007'de Şişli Belediyesi tarafından Aslantepe olarak değiştirildi.

Eren Talu-Alke ortaklığının ihaleyi kazanmasının ardından stadyumun temeli 13 Aralık 2007'de atıldı. Temel atma töreninden birkaç gün sonra inşaat çalışmaları başladı. İnşaatın yapılacağı alanın bir tepe üzerinde olması ve yoğun kayalık zemin nedeniyle hafriyat çalışmaları yaklaşık üç ay sürdü. Bununla birlikte ilk projede stadyumun çevresinde tasarlanan otopark katları zemin yapısının elvermemesi nedeniyle tribün altlarına alındı ve ana projeye göre bir kat eksiltildi. Bu nedenle henüz uygulama projesi hazır olmayan alanların uygulama projeleri bir yandan yapılırken değiştirilen alanların da hesaplamaları yeniden gözden geçirilerek düzenlendi. 2008 yılının son çeyreğinde başlayan stadyum inşaatı, sözleşmede belirlenen %66 tamamlanma oranında olması gerekirken %26 seviyesindeydi. Mayıs 2009'da maddi sıkıntılar sebebiyle stadyum inşaatı tamamen durdu. TOKİ 3 Temmuz 2009'da, ihale şartnamesi ve sözleşme hükümleri çerçevesinde, ihtarname ile verilen sürenin sona ermesi nedeniyle Eren Talu-Alke ortaklığı ile yapılan sözleşmenin feshedilmesine karar verdi. 10 Eylül 2009'da stadyumun kalan inşaat işlerinin tamamlanması için yeni bir ihale düzenlendi. Bu ihaleyi 179.661.553 TL teklif veren Varyap-Uzunlar OG (Ortak Girişimi) ortaklığı kazandı. Kasım 2009'dan itibaren inşaat çalışmaları tekrar başladı. Yüklenici firmalar tarafından ilk olarak inşaatın uzun zamandan beri durmasından kaynaklanan korozyon sorunu giderildikten sonra hızlı bir şekilde demir örme ve betonlama çalışmalarına geçildi. Ayrıca stadyumun henüz hazır olmayan uygulama projelerinin bir kısmının yapılmasına da devam edildi. Stadyumun dört farklı bölgesine kurulan kameralarla inşaatın tüm dünyadan internet aracılığıyla izlenebilmesi sağlandı. 2009'un Aralık ayında Türkiye'nin 2016 Avrupa Futbol Şampiyonası turnuvası adaylığında kullanılacak stadyumlar arasında gösterilen stadyumun inşaatı UEFA stadyum danışmanlarınca incelemeye tabi tutuldu. Yapılan incelemelerin ardından UEFA'nın talep ettiği kriterler doğrultusunda birtakım değişiklikler yapıldı.

Nisan 2010'da kaba inşaatın bitmesine yakın eş zamanlı olarak toplam ağırlıkları 5.500 ton olan çatı makaslarının montajları ve kaldırılıp süper kolonlara oturtulması çalışmaları başladı. Birinci çatı makası 21 Nisan'da yerleştirildi. Birinci çatı makasının yerleştirilmesinden bir hafta sonra yerde montajı bitirilen ikinci çatı makası, birinci çatı makasıyla birleştirildi ve kaynak işlemlerine geçildi. Güney tarafında bulunan ilk çatı makasının kurulumun ardından kısa sürede kuzey bölümündeki çatı makasının da kurulumu tamamlanarak çatının üzerinin örtülmesi çalışmalarına geçildi.
Varyap-Uzunlar Ortak Girişimi ortaklığının hiç duraklamadan sürdürdüğü ve yaklaşık on ay süren inşaat çalışmaları, Aralık 2010 sonunda çevre yolları hariç çimlendirme ve loca restorasyonlarının da bitmesiyle tamamlanma aşamasına geldi. 128.000.000 €'ya mal olan stadyumun inşaatında, toplam 190 bin metreküp beton ve 35 bin ton demir kullanıldı. Stadyumun toplam inşaat alanı ise 195 bin metrekareydi.
Stadyum projesinde çatı sistemi açılır-kapanır şekilde tasarlandı. Projeye göre açılır-kapanır çatı sisteminin yapımı TOKİ'ye aitti. Ancak Galatasaray yönetimi, stadyumun içerisindeki işlerin bitirilmesi ve stadyumun geciktirilmeden açılması amacıyla, çatıya ayrılan bütçenin stadyumun kalan in

Aliyah (İbranice: עֲלִיָּה), Yahudilerin diasporadan İsrail topraklarına göç etmesini ifade eden terim. Ayrıca "yukarı çıkma" olarak tanımlanan (Kudüs'e çıkma) ve "İsrail topraklarına geçerek Aliyah yapma" olarak tanımlanan durum, Siyonizm'in temel ilkelerinden birisidir.
Aliyah ifadesinin karşıtı "inme" anlamına gelen Yerida'dır (İbranice: ירידה‎). İsrail'in Geri Dönüş Yasası, tüm dünya üzerindeki Yahudilere, çocuklarına ve torunlarına ikamet ve İsrail vatandaşlığına ilişkin otomatik haklar verir.
Yahudi tarihinin büyük bir kısmında "Aliyah" yüzyıllardır bir ulusal istek olarak kendini ifade etmiş, diasporada yaşayan Yahudi halkı bir özlem olmuştur. 19. yüzyılın sonlarında Siyonist hareketin gelişimine kadar genellikle yerine getirilmemiştir. Yahudilerin Filistin'e geniş çaplı göçü 1882'de başladı. 1948'de İsrail Devleti'nin kurulmasından bu yana, 3 milyondan fazla Yahudi İsrail'e taşındı. 2014'ten itibaren İsrail ve Filistin toprakları birlikte dünya Yahudi nüfusunun %42,9'unu barındırmaktadır.

Arap-İsrail savaşları
Birinci Aliyah
İkinci Aliyah

Almanlar (Almanca: Deutsche), Almanya'nın yerlileri veya sakinlerine ve bazen daha geniş olarak Almanca kökenli bir dili veya Almanca dilini anadili olarak konuşan kişilere denir. Almanya anayasası Almanya'da yaşayanları Alman vatandaşı olarak tanımlar. Bugün, Alman dili, Alman kimliğinin birincil kriteri olarak görülmektedir. Dünyadaki toplam Alman sayısına ilişkin tahminler 100 ile 150 milyon arasında değişmektedir ve çoğu Almanya'da yaşamaktadır.
İsviçre vatandaşlarının dilleri Almanca olsa da İsviçreliler Alman milletinden görülmeyip sadece Almancayı almış ve Almanlarla özel ilişkiler kuran diğer Avrupalılar gibi tanımlanmaktadır. Ana dili Almanca olan yaklaşık 100 milyon insanın ortalama 80 milyonu kendisini Alman olarak görür. İngilizler, Danimarkalılar, Norveçliler, Hollandalılar vb. anadilleri Cermen dillerinden olan diğer Cermen kökenli halklar Alman değildir, yalnızca Almanlarla aynı proto (ön) halktan (Proto Cermenler) türemiş uluslardır.
Roma İmparatorluğu ve onun arkasında oluşan Avusturya Habsburg İmparatorluğu boyunduruğunda pek sivrilmeden yaşayan Almanlar 19. yüzyılın başına kadar sadece derebeylikler ve Frank Krallıkları kurmuşlardır. Napolyon'un sebep olduğu çalkalanmalar sonucu Alman millet yapısı ise 19. yüzyıl başlarında başlayan milliyetçilik akımı ile oluşmuştur. 1871 yılında İlk Alman İmparatorluğu ile millî devlet oluşturulmuştur. Vatandaşlarına ise "Reichsdeutsche" (İmparatorluk Almanları) denilmiştir. Bu millî sınırlar dışında kalan Alman kökenlilere ise diğer tabir yakıştırılmış; Öz Şıvablar veya Güney Almanları olarak adlandırılmışlardır. Nasyonal sosyalizm döneminde ise bunlara topluca "Volksdeutsche" (Alman Halkları) denmiştir.
Rus çarı Deli Petro'nun, ülkesine çağırdığı Alman zaanatkarlar asırlar boyunca Rus Çarlığı'nda etnik yapıya ulaşmışlar ve Stalin zamanında bunlar Kazakistan'a sürgün edilmişler, Alman hükûmetinin vatana ulaştırma projesinde tekrar geriye getirilmeye başlanmışlardır.
Alman boy tabirleri bugün tamamen kullanımdan kalkmıştır. II. Dünya Savaşı sonucu oluşan göçler ve birbirleri altında oluşan homojen karışmalar sonucu sadece folklorik özellikleri kalmıştır.

Almanlar kendilerini isimlendirmek için standart Almanca Deutsche kelimesini kullanır. Bu kelime Yüksek Almanca dillerinde yer alan ve "halkla ilişkili" ve "etnik" anlamına gelen diutisc teriminden evrilmiştir. Orta Avrupa'daki Cermen halklarının kendilerini ortak bir Alman kimliğinin oluşmaya başladığı 8. yüzyıldan beri bu terimden türemiş kelimelerle isimlendirildiği kaydedilmiştir.
Bu endonim dışında diğer dillerde Almanları isimlendirmek için farklı egzonimler bulunmaktadır. Türkçede yer alan Alman kelimesinin kökeni Alemanni kabilesine dayanmaktadır ve Fransızca gibi diğer dillerde de bu adlandırma bulunur. Slav dillerinin çoğunda Almanları isimlendirmek için nemçe ve benzeri kelimeler kullanılmaktadır. Bu kelime Proto Slavcada yabancı, Alman veya dilsiz anlamlarına gelmiş *němьcь sözüne dayanmaktadır. Bazı diğer dillerde yer alan ve Türkçede yer alan Cermen kelimesinin de kökenini oluşturan Germani eski çağlarda Cermen halklarını tanımlamak için kullanılmış Latince ve Grekçe kökenli bir sözdür. Baltık-Fin dillerinde Almanlar için kullanılan egzonimler Sakson kabilesi kökenlidir.

Alman etnik kimliği Ren Nehri'nin doğu tarafına yerleşmiş Cermenler tarafından benimsenerek oluşmuştur. Saksonlar, Frizler, Thüringenler, Franklar, Alamanlar ve Bayuvarlar bu genel anlamda Alman kimliğinin belkemiğini oluşturmuştur. Keltik ve Slavlar ile Macarlar ve diğer uzaktan boylar Cermenlerle karışarak zamanla Alman dilini ve kültürünü benimseyip Almanlaşmış ve bu etnik yapıda yer edinmişlerdir.

Batı Roma İmparatorluğu'nun çöküşü sonucu çeşitli krallıklar ve derebeylikler kurmuşlar ve genelde Frank Krallıkları altında tarihte yerlerini almışlardır. 9. ve 10. yüzyıl ortalarında bir millet anlayışı ile birlikte Frank Krallığı'nı oluşturmuşlardır. Ancak belli başlı Cermen boylarının birleşmesi ile birlikte bir krallık altında Alman milleti oluşmaya başlamıştır. Bu sırada kuzeyde Frizler, Anglosaksonlar, Franklar güneyde ise Saksonlarla Bayuvarlar karakteristik ve folklorik yapılara ayrılmışlardır.

1871'de kurulan Alman İmparatorluğu sonucu kendileri de Avrupa'da söz sahibi olmaya başlamışlardır. I. Dünya Savaşı'nın sonunda Alman İmparatorluğu yıkılmış ve yerine Prusya ağırlıklı Weimar Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg'un 30 Ocak 1933 tarihinde şansölye olarak atadığı Adolf Hitler'in iktidara geçmesiyle sona ermiştir. Hitler'in Üçüncü Reich (Üçüncü İmparatorluk) olarak adlandırdığı diktatörlük Avrupa'da ve dünyada II. Dünya Savaşı'nın başlamasına neden olmuştur. Savaşın ardından Üçüncü Reich yıkılarak ikiye bölünmüş, biri Alman Demokratik Cumhuriyeti (Deutsche Demokratische Republik) adlı sosyalist, diğeri ise Almanya Federal Cumhuriyeti (Bundesrepublik Deutschland) adlı kapitalist iki Almanya kalmıştır. 1989'da şiddetsiz halk ayaklanması ve Sovyet lideri Mihail Gorbaçov'un umursamazlığı sonucu Alman Demokratik Cumhuriyeti lağvedilerek iki Almanya birleşmiş ve günümüzdeki Almanya Federal Cumhuriyeti kurulmuştur.

Almancanın Hint-Avrupa dil ailesinden Batı Cermen dil grubuna dahil olduğu bilinmektedir ve daha çok İngilizce ile yakınlığı bulunmaktadır. Bugün Almanca dili altında korumuş olan ve hâlen kullanılan şiveler mevcuttur. Mesela Felemenkçe karışımı olan Frizce, Stuttgart taraflarında Şvebişçe, Karaorman bölgesinde Badence, Bavyera bölgesinde Bavyeraca, Saksonya bölgesinde ise Saksonca ve daha birçok örnekler gösterilebilir. Bugünkü Almanya sınırları dışında diğer ülkelerde birçok Alman soyundan gelen etnik topluluklar yaşamaktadırlar ve genelde yöre dili yanında kendi Alman şivelerini de korumuşlardır. Bunlarda Çekya'da yaşayan Sorbenler ile Romanya'da yaşayan Yedibürgerlileri sayabiliriz. Kökü ve fonetik yapısını Almancadan alan Avrupa Musevilerinin dili Yidiş'i ise parantez dışında tutarak burada da sayabiliriz.
Bugün Almanya'da kullanılan Almanca çok zengin dil, şive ve ağız özelliklerine sahip olup tarzlarında ve deyimlerinde ufak ayrılıklar getirmektedir. "Hochdeutsch" diye tabir edilen düzgün Almanca hemen hemen her büyük şehirlerde kullanılmakla beraber en iyi özelliklerini Dortmund ve Bonn şehirlerinde rastlanabilir. Almanya dışında resmi olan veya resmi olmayan dil olarak şu ülkelerde kullanılır: Danimarka, Avusturya, Lihtenştayn, Lüksemburg, Çekya, Belçika (Flanderler), Güney Tirol (İtalya) ve birçok İsviçre kantonlarında İsviçre Almancası "Schwyzerdütsch" konuşulur. Eski Almanya kolonilerinde ise hâlen Almanca konuşulmaktadır. Namibya buna bir örnektir. Tarihte Alman yerleşimcilerin göç ettiği Amerika Birleşik Devletleri, Brezilya, Şili, Paraguay, Peru ve Arjantin gibi ülkelerde Almanca lehçeleri (örneğin ABD'de Pensilvanya Almancası) konuşan topluluklar vardır.

Alp Arslan (Fars alfabesi ile yazımı: آلپ ارسلان ; y. 1029-1030 - 24 Kasım 1072), Büyük Selçuklu İmparatorluğu'nun ikinci sultanı olan ve Türklerin Orta Asya'dan Anadolu'ya gelişlerini ve mücadelesini yöneten askeri komutan ve hükümdardır. 1071 yılında Bizans İmparatorluğu hükümdarı Romen Diyojen ile yaptığı Malazgirt Muharebesi'ndeki başarısından dolayı tanınmaktadır.

Alp Arslan'ın doğum tarihi için Zahîru'd-Dîn Nîşâbûrî, el-Hüseynî el-Yezdî, Mîrhând, Hândmîr ve Hasan-ı Yezdî 10 Ocak 1030 tarihini kaydederken; Bündârî, İbn Hallikân, İbnü’l-Adîm ise 1032-33 tarihini kaydetmektedir. 12. yüzyıl tarihçisi Ali İbnü'l-Esîr ise yine 1032-1033 tarihini kaydetmekle birlikte, alternatif bir rivayet olarak 20 Ocak 1029 tarihinden de bahsetmektedir. Bu tarihler arasından 1032-1033 tarihinin Alp Arslan'ın hayatı hakkındaki bilgilere kronolojik olarak uymaması nedeniyle, genel olarak literatürde Ali İbnü'l-Esîr'in alternatif bir rivayet olarak aktardığı 20 Ocak 1029 tarihi kabul edilmektedir. Ancak Koç ve Şahin, Alp Arslan'ın doğum tarihi olarak pek çok kaynak tarafından kaydedilen 10 Ocak 1030 tarihini kullanmanın, sadece Ali İbnü'l-Esîr tarafından alternatif bir rivayet olarak aktarılan 20 Ocak 1029 tarihine göre çok daha uygun olacağını ileri sürmektedir.
Büyük Selçuklu Devleti'nin kurucularından Horasan Valisi Çağrı Bey'in oğlu ve Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey'in yeğeni olan Alp Arslan, bu devletin kuruluş dönemindeki güç koşullarda yetişti. Alp Arslan, Dandanakan Savaşı'nın akabinde toplanan Merv Kurultayı'nda çocuk yaşta Tuğrul Bey'in hizmetine girmişti. Alp Arslan yaklaşık üç sene bulunmuş olduğu bu vazifede, önemli ve karışık devlet işlerinde dahi sözü dinlenen bir kişi olmayı başarmıştır.

Babası Horasan Hâkimi Çağrı Bey'in 1043 tarihinde ciddi bir şekilde hastalanması üzerine Horasan'a dönmüş ve veliaht ilan edilmiştir. Akabinde aynı yıl Gazneli Mevdud önderliğinde bulunan Gazneli ordusu Selçuklular'ın elinde bulunan Toharistan bölgesine saldırdı.  O sırada Belh şehrinde bulunan Alp Arslan, Gaznelileri yenmiştir.  Daha sonra yapılan bir Gazneli saldırısını da püskürtmüştür. Yenilen Gazneliler, ele geçirdikleri yerleri terk ederek geri çekilmiştir. Daha sonra Karahanlı Hükümdarı Arslan Han'ı yengiliye uğratmıştır. Bu başarılarının üzerine ise babası Çağrı Bey tarafından Selçuklu Devleti'nin doğu sınırının koruyucusu ilan edilmiştir.

Gazneli Mevdud, Selçuklulara karşı Toharistan'da aldığı büyük yenilgiden birkaç yıl sonra Karahanlılar ve Büveyhilere, Selçuklulara karşı ittifak kurmak için çağrıda bulundu. Karahanlılar ve Büveyhiler, Mevdud'un ittifak teklifini kabul ettiler. Daha sonra ittifak güçleri ordularını birleştirmek için harekete geçti. Mevdud da Büveyhi ve Karahanlı orduları ile buluşacağı yere doğru ordusu ile yola çıktı. Ancak Mevdud buluşma yerine giderken, yolda hastalandı ve bunun üzerine Gazneli ordusu geri dönmek zorunda kaldı. Büveyhilerin ordusu  da İsfahan'dan buluşma yerine doğru yola çıktı, ancak Tebes'i geçip çöle girdiğinde Büveyhi ordusunda bir salgın baş gösterdi. Bu salgında Büveyhi ordusunun komutanı da hastalandı ve ordusu çok büyük zarar gördü. Bunun üzerine Büveyhiler geri döndü. Karahanlı Hükümdarı Arslan Han'ın ise bu olanlardan habersizdi. Arslan Han Tirmiz'e saldırdı ve şehri yağmaladı. Daha sonra Arslan Han Belh'i ele geçirmek için harekete geçti. Bu olaylar karşısında Alparslan, Karahanlılar'ın üzerine sefere çıktı ve iki taraf arasında meydana gelen savaşta Arslan Han mağlup oldu. Yenilen Arslan Han geri çekilmek zorunda kaldı ve Ceyhun Nehri'nin kıyısına gitti. Daha sonra Selçuklulara barış teklifinde bulunmaya karar verdi. Çağrı Bey bu barış teklifini duyunca askerleri ile beraber Karahanlı Hükümdarı Arslan Han ile buluştu. Bu görüşme sonucunda Selçuklular ve Karahanlılar arasında barış sağlandı.

Sultan Tuğrul Bey İsfahan Kuşatması (1050-51) ile meşgulken, Alparslan kimseye haber vermeden Horasan'dan ayrılarak  ordusuyla Fars vilayetinde bulunan ve Büveyhiler'e ait olan  Besa(Fasa) şehrine saldırmış ve şehri fethetmiştir. Daha sonra amcası Tuğrul Bey'den gelecek bir emir ile karşılaşmamak için Horasan'a dönmüştür.

Gazneli Devleti'ndeki iç karışıklıktan yararlanan Selçuklular, Çağrı Bey önderliğinde Gazneliler üzerine sefer düzenlemiştir. Çağrı Bey komutasındaki Selçuklu ordusu Büst'e kadar ilerlemiştir. Gazneli İmparatorluğu'nda iç karışıklıklar Ferruhzâd'ın tahta çıkması ile son bulmuştur. Ferruhzâd, Hirhiz adlı komutanın başında bulunduğu bir orduyu, Çağrı Bey komutasındaki Selçuklu ordusunun üzerine göndermiştir. Hirhiz komutasındaki Çağrı Bey'in komutasındaki orduyu yenerek Horasan'a saldırdı ve üzerine gelen Atabeg Gülsarığ ile diğer Selçuklu komutanlarını yenerek esir aldı. Bunun üzerine Alparslan, babası Çağrı Bey'den ordusu ile Gaznelilere saldırmak için izin istemiştir ve Hirhiz komutasındaki Gazneli ordusuna saldırarak Gaznelileri yenmiştir. Alp Arslan bulunmuş olduğu bu mevkide özellikle Gazneliler ve Karahanlılarla çeşitli mücadelelere girerek, başarılı bir şehzadelik hayatı yaşamıştır.

İbrahim Yınal'ın isyanı sonucunda zor durumda kalan Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey, kardeşi Çağrı Bey'den yardım istedi. Çağrı Bey, bu yardım talebine oğulları Alparslan, Kavurd ve Emir Yakuti komutasında bir ordu göndererek cevap verdi. İbrahim Yınal, İbrahim Yınal'ın yeğenleri Mehmed ve Ahmed komutasındaki ordu ile Alparslan, Kavurd ve Emir Yakuti komutasındaki ordu Rey yakınlarında karşılaştı. Rey yakınlarında yapılan Rey Muharebesi'ni kaybeden İbrahim Yınal ve yeğenleri esir alındı.

Alp Arslan, Huttal Emiri'nin isyan ettiği haberini aldıktan sonra Huttal'a karşı bir sefere çıktı. Alp Arslan komutasındaki Selçuklu ordusu Huttal'ın merkezi olan Hulbuk Kalesi'ni kuşattı. Hulbuk Kalesi bir dağın üzerine inşa edilmiş ve kale tahkim edilmişti, bu da ilk saldırıların sonuçsuz kalmasına neden oldu. Daha sonra Alp Arslan'ın da katıldığı bir saldırı sonucu Huttal Emiri öldürüldü. Daha sonra Hulbuk Kalesi, Selçuklular tarafından ele geçirildi. Alp Arslan kendi adamlarından birini Huttal'a emir olarak atadı.

Tuğrul Bey'in ölümünden sonra Musa Yabgu, Alp Arslan'ın yönetimi altındaki Herat'ı ele geçirdi ve isyan etti. Bu arada Huttal emirinin isyanıyla uğraşan Alp Arslan, bu isyanı bastırp, Huttal emirini yendikten sonra Musa Yabgu'ya karşı sefere çıktı. İki ordu Herat yakınlarında karşılaştı ve muharebe başladı. Herat yakınlarında yapılan muharebede Musa Yabgu yenildi. Alp Arslan, Herat'ın kontrolünü yeniden ele geçirdi ve esir alınan Musa Yabgu'nun hayatını bağışladı.

Alp Arslan, Musa Yabgu'nun isyanını bastırdıktan sonra, Çağaniyan'da isyan eden Emir Musa'ya karşı yürüdü. Emir Musa, Çağaniyan yakınlarındaki savaşta yenildi ve esir alındı. Daha sonra Selçuklu ordusu Çağaniyan Kalesi'ni ele geçirdi. Alp Arslan, bu isyanı bastırdıktan sonra ordusuyla başkent Rey'e doğru ilerledi.

Tuğrul Bey 1063'te ölünce Selçuklu ülkesinde taht kavgaları başladı. Oğlu olmayan Tuğrul Bey, vasiyetinde Çağrı Bey'in oğullarından Süleyman'ın tahta geçmesini vasiyet etmişti. Selçuklu veziri Amîdülmülk bu vasiyeti yerine getirdi ve Rey kentinde Süleyman'ı sultan olarak tahta çıkardı. Ancak Çağrı Bey'in öteki oğlu Alp Arslan ve Arslan Yabgu'nun oğlu Kutalmış ile bazı emir ve şehzadeler Süleyman'ın sultanlığını tanımadılar. Kazvin şehrinde Alp Arslan adına hutbe okundu. Kutalmış'ın Rey önüne gelerek şehri kuşatması üzerine, vezir Amid-ül Mülk, Alp Arslan'dan yardım istediği gibi, hutbeyi de onun adına okuttu. Kutalmış ise, Alp Arslan ile Damgan yakınlarında yaptığı Damgan Muharebesi'nde ölmüştür. Alp Arslan Rey şehrinde Selçuklu Devleti tahtına çıktı. Daha sonra Amid ül-Mülk'ü azlederek, yerine Nizamülmülk'ü tayin etti.

İlk seferini 1064 tarihinde Rum Gazası adıyla Gürcistan, Azerbaycan ve Doğu Anadolu Bölgesi'ne yaptı. Bu seferde oğlu Melikşah, kardeşi Emir Yakuti, veziri Nizamülmülk ve Emir Tuğtegin de bulunuyordu. Alparslan önce Gürcistan'da ve Ermenistan'da fetihler yaptıktan sonra Bizans'ın elinde bulunan Kars ve Ani bölgesine kadar ilerleyerek buraları ve etrafında bulunan kaleleri ele geçirdi. Ani'nin fethi neticesinde Abbasi Halifesi Kaim bi-Emrillah, Sultan'a "Ebu'-Feth" (Fetihlerin babası) lakabını vermiştir (1064).

Anadolu'da bulunan Alparslan 1064 yılında Kirman meliki olan kardeşi Kavurd'un isyan haberinin gelmesi üzerine Doğu Anadolu'da ki seferine son verdi ve önce başkenti Rey'e daha sonra da Hemedan'a gitti. Alparslan'ın Hemedan'a gelmesi üzerine Kavurd bir elçi gönderip affdilemiştir. Hatasına rağmen Kavurd'u affetmiştir ve Kirman Meliki olarak kalmasına izin vermiştir.

1065 yılında Alp Arslan, 30.000 kişilik Selçuklu ordusuyla Üstyurt ve Mangışlak taraflarına sefere çıktı. Türkmen, Kıpçak ve Cazık kuvvetlerini yendi. Daha sonra Kafşud komutasındaki 30.000 kişilik Kıpçak ordusunu yendi. Alp Arslan, Maveraünnehir'de fetihler yaptı ve Harezm'i fethetti. Alp Arslan daha sonra atası Selçuk Gazi'nin Cend'de bulunan mezarını ziyaret etti ve burayı oğlu Melikşah'ın yönettimi altındaki topraklara bağladı. Alp Arslan'ın bu seferi sonucunda Hazar Denizi'nden Taşkent'e kadar olan topraklar Büyük Selçuklu İmparatorluğu'nun yönetimi altına girdi.
Anadolu'da ise Tuğrul Bey tarafından başlatılan Türkmen akınları devam etmekteydi.

Emir Afşin ile birlikte 1067 yılında Anadolu'ya yöneldi ve Kayseri'ye kadar geldi. Sultan Alparslan Kayseri Muharebesi ile Kayseri'yi ele geçirdi ve yağmaladı. Kayseri'nin fethedilmesi üzerine Bizans İmparatoru Romen Diyojen Türkleri Anadolu'dan çıkartmak için 1068 yılında sefer çıktı ve Halep'e kadar ilerledi. Ancak bu hareket Türklerin akınlarının ilerlemesinde engel olmadı, hatta Amorium kenti ele geçirildi. İmparator Diyojen ikinci bir sefere çıktı ve bu sefer Fırat Nehri kenarına kadar ilerledi. Selçuklu akıncıları başka kollardan akınlara devam ederek Malatya'ya hücum ettiler. Afşin Bey komutasındaki Selçuklu Akıncıları, 1067 yılında Malatya yakınlarında Bizans ordusu ile karşılaştı ve yapılan muharebede Bizans ordusu mağlup oldu. Yapılan akınların neticesinde Selçuklular 

Amasya, Türkiye'nin bir ilidir. Karadeniz Bölgesi'nde yer alır. Merkez ilçesi Amasya'dır.
Amasya ilinin nüfusu 2020 yılında %0,68 azalarak 423.011'e düşmüştü ve bu nüfusun %74,2'si şehirde yaşamaktaydı. Güncel nüfusu 342.378'dir.
İlin yüzölçümü 5.628 km2'dir. İlde  km2'ye 60 kişi düşmektedir. (Bu sayı Suluova'da 104'tür.) Amasya il genelinin ortalama rakımı (deniz seviyesinden yüksekliği) yaklaşık 1.150 metredir. Şehir merkezinin rakımı (deniz seviyesinden yüksekliği) ise ortalama 411,69 metredir.
2018 yılına ait TÜİK verilerine göre Amasya'da merkez ilçeyle beraber toplam 7 ilçe, 8 belediye, bu belediyelerde 107 mahalle ve 372 köy vardır.
Amasya'nın trafik plaka kodu 05'tir.
Amasya'nın bilinen ilk adı "Amaseia"'dır. Bu isim dünyanın ilk coğrafyacısı olarak bilenen Strabon tarafından verilmiştir. "Amaseia" amozonlardaki yaşayan halkın kraliçelerine verdikleri isimdir.
Amasya, "Şehzadeler Şehri" olarak bilinir.

Yapılan arkeolojik araştırma ve elde edilen bulgulara göre Amasya'da ilk yerleşme MÖ 4000'lü yıllarda başlayıp Hitit, Frig, Kimmer, İskit, Lidya, Pers, Hellen, Pontus, Roma, Bizans, Danişmend, Selçuklu, İlhanlı ve Osmanlı dönemlerinde de yerleşme kesintisiz olarak devam etmiştir.
Pontuslar (MÖ 333 - MÖ 26) tarafından yapılan Kral Kaya Mezarları, günümüze kadar ulaşarak kentin anıt eserleri arasına girmiştir.
700 yıl Bizans egemenliğinde kalan Amasya, Melik Ahmet Danişmend Gazi tarafından 1075 yılında fethedilerek bu kentte ilk Türk - İslam Egemenliği kurulmuştur.
Osmanlı döneminde Anadolu'da Türklerin şehir hayatına geçiş yaptığı ilk yerlerden biri Amasya'dır. Bölgedeki özbeöz Türk oymaklarının burada yerleşmiş olması ve Amasya'nın korunaklı yapısı, Osmanlı şehzadelerinin yetiştirilmesi için bu bölgenin uygun görülmesine neden olmuştur. Bu sebeplerle Şehzade Çelebi Mehmet Timur nedeni ile dağılan Anadolu birliğini Amasya ve civarındaki Türkmenlerden sağladığı güçle tekrar sağlamıştır. .
Şehzade Yıldırım Bayezid, Çelebi Mehmet, Şehzade Murat (II), Şehzade Ahmet Çelebi, Şehzade Mehmet (II), Şehzade Alâeddin, Şehzade Bayezid (II), Şehzade Ahmet, Şehzade Murat, Şehzade Mustafa, Şehzade Bayezid ve Şehzade Murad (III) çeşitli tarihlerde Amasya'da Valilik yapmışlardır.
Bu dönemde kentte birçok ilim adamı yetişip saray, çeşme, medrese, cami, türbe vb. kalıcı eserlerle, şehir bir kültür merkezi olarak tarihteki yerini almıştır.
Tarihin akışı içerisinde önemli roller üstlenen Amasya, Türk Kurtuluş Savaşı sırasında yine ön plana çıkmış, Kurtuluş mücadelesinin planları bu kentte hazırlanmıştır.

İllerde protokolde ilk sırada yer alan vali, merkezi yönetimi temsil eder ve cumhurbaşkanı tarafından atanır. Büyükşehir dışındaki illerde yerel yönetim, şehirler düzeyindedir. Belediye başkanı, belediye sınırları içinde kalan seçmenin oy çokluğu ile seçilir. Aynı seçmen, ilçe belediye meclisi için oy kullanarak ilçelerin belediye meclislerini; ildeki bütün seçmenler ise il genel meclisi için oy kullanarak il genel meclisini oluşturur.
İl genel meclisi ve belediye meclisi üyelikleri için yapılan seçimlerde, onda birlik baraj uygulamalı nispi temsil sistemi, belediye başkanlığı seçiminde ise çoğunluk sistemi uygulanır İl genel meclisi ve belediye meclisi üye sayıları ilçe nüfusuna göre, kontenjandan kalan sayıların partilere dağılımı ise D'Hondt Sistemine göre belirlenir (Kanun:2972-Madde:23)
İl Genel Meclisi, İl Özel İdaresinin karar organıdır, başkanını üyeleri arasından gizli oyla seçer. Ayrıca, İl Genel Meclisi kendi içinden gizli oyla bir yıl görev yapacak 5 kişilik il encümenini seçer.
Merkezi yönetim, vali ve il müdürlerinden oluşur. İl Özel İdaresi (İl Genel Meclisi ve İl Encümeni) seçilmişlerden oluşur, ancak vali başkanlığında görev yapar. Yerel yönetim ise belediye başkanları ve belediye meclislerinden oluşur.
Amasya Valisi, 1971 Şarköy doğumlu Önder BAKAN'dır. Eylül 2024/321 sayılı kararla, Göç İdaresi Başkan Yardımcısı iken atanmıştır.
Amasya Belediye Başkanı, 1983 Ladik doğumlu Turgay SEVİNDİ (CHP), 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde %42,92 oy oranıyla seçilmiştir.
2019 Türkiye yerel seçimleri sonuçlarına göre Amasya İl Genel Meclisi üye sayısı, 11 AK Parti, 5 MHP ve 5 CHP'den olmak üzere 21'dir. Amasya Belediye meclisi ise 10 AK Parti, 17 MHP ve 4 CHP'den olmak üzere 31 üyeden oluşur.
2023 Türkiye genel seçimleri sonucuna göre Amasya'nın Türkiye Büyük Millet Meclisindeki üyelerinin siyasi partilere göre dağılımı: 2 AK Parti ve 1 CHP.

Güncel Nüfus Değerleri (TÜİK 9 Şubat 2026 verileri)
Amasya ilinin nüfusu 342.242'dir. Bu nüfusun %77,28'si şehirlerde yaşamaktadır (2025 sonu). İlin yüzölçümü 5.628 km2dir. İlde km2ye 61 kişi düşmektedir. (Yoğunluk en çok Suluova'da 103'tür.) İlde yıllık nüfus  %0,04 oranında azalmıştır. Nüfus artış oranı en yüksek ve en düşük ilçeler: Hamamözü (%1,71), Gümüşhacıköy(%-1,52)
09 Şubat 2026 TÜİK verilerine göre merkez ilçeyle beraber 7 ilçe, 8 belediye, bu belediyelerde 107 mahalle ve ayrıca 372 köy vardır.

2021-2022 sezonunda Amasyaspor FK BAL(bölgesel amatör lig) 5. Gruptan çıkmış ve play off turundan galip çıkarak 3. Lige yükselmiştir. Yıllar sonra gelen bu yükseliş şehirde günlerce kutlanmıştır.
Voleybol Bayanlar 2. Ligi'nde Şehzadeler Voleybol, play-off maçlarına katılmıştır. Hentbol Erkekler 1.Ligi'nde 1957 Suluova Spor, 8.olmuştur. Basket EBBL, hentbol kadın 2.liglerinde birer takımı vardır.
Yeni Amasyaspor, Ziraat Türkiye Kupası 3. turunda Konyaspor'a elenmiştir.
En önemli spor tesisleri, 7.810 kişilik 12 Haziran Stadı ve 2.500 kişilik Yeni Amasya Spor Salonu'dur.

Amasya Yalıboyu Evleri
Amasya Kalesi
Kral Kaya Mezarları
Amasya Arkeoloji ve Mumya Müzesi
Sofular Cami ve Dar-ül Hadis'i

Amasya ilindeki yerleşim yerleri listesi

Amasya Valiliği 12 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Amasya Belediyesi 31 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Amerika Birleşik Devletleri (ABD), daha yaygın kullanılan adıyla Amerika veya Birleşik Devletler, Kuzey Amerika kıtasında Kanada ve Meksika arasında bulunan bir  ülkedir. 50 eyaletin birleşiminden meydana gelen federal anayasal bir cumhuriyet ile yönetilir. Bir federal bölgeye sahiptir ve 9,8 milyon km2 (3,8 milyon sq mi) yüz ölçümü ile dünyanın karasal alan bakımından  dördüncü, toplam alan bakımındansa üçüncü en büyük ülkesi ve 334 milyonu aşan nüfusu ile de en kalabalık üçüncü ülkesidir. Ülkenin başkenti aynı zamanda federal bölgesi olan Washington, DC olup en kalabalık şehri ise New York'tur.
Paleo-Kızılderililer, en az 12 bin yıl önce Sibirya üzerinden Kuzey Amerika ana karasına göç ettiler ve 16. yüzyıla gelindiğinde ise Amerikan kolonileri ile karşı karşıya kaldılar. Birleşik Devletler, Doğu Kıyısı boyunca kurulan On Üç Koloni ittifakından doğdu. Büyük Britanya ile vergilendirme ve temsil edilme konusundaki anlaşmazlıklar, bağımsızlığı sağlayan Amerikan Bağımsızlık Savaşı'na (1775-1783) yol açtı. 18. yüzyılın sonlarında ABD, Kuzey Amerika'da hızlı bir şekilde genişlemeye başladı. Ülke; savaşlar, Yerli Amerikalıların yerlerinden edilmesi ve yeni eyaletlerin federasyona kabulü gibi yollarla kademeli olarak yeni bölgeler elde etti. 1848'de Birleşik Devletler, kıtanın bir ucundan diğer ucuna kadar yayılmış hâldeydi. Güney eyaletlerinde 19. yüzyılın ikinci yarısına kadar köleliğin yasal olması, Amerikan İç Savaşı'na zemin hazırladı ve kölelik tüm ülkede yasaklandı. İspanyol-Amerikan Savaşı (1898) ve I. Dünya Savaşı (1914-1918), ABD'nin dünya gücü olacağının sinyallerini verdi ve II. Dünya Savaşı'nda (1939-1945) ise bunu gerçekleştirdi.
Soğuk Savaş sırasında (1947-1991) Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği çeşitli rekabetlere katıldı, ancak doğrudan askerî çatışma olmadı. Bu yarışlar sırasında ABD, Ay'a ilk insanları indiren 1969 uzay uçuşuyla (Apollo 11) birlikte, öncesinde epey gerisinde kaldığı Sovyetler Birliği'ne karşı Uzay Yarışı'nda önemli bir üstünlük elde etti. 1991'de Sovyetler Birliği'nin dağılması sonrası Soğuk Savaş sona erdi. Bu durum, ABD'yi dünyada tek süper güç yaptı.
Amerika Birleşik Devletleri, bir federal cumhuriyettir ve çift meclisli bir yasama sistemi ile  birlikte üç ayrı hükûmet departmanından oluşan bir temsilî demokrasidir. Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu (IMF), Amerikan Devletleri Örgütü (OAS), NATO gibi uluslararası kuruluşların kurucu üyesi ve Birleşmiş Milletler ile Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin daimî üyesidir. Ayrıca ABD; uluslararası ekonomik özgürlük, düşük hükûmet yolsuzluğu, yaşam kalitesi ve yüksek eğitim kalitesi ölçütlerinde üst sıralarda yer almaktadır. Gelir ve servet eşitsizliği öne sürülerek eleştirilmesine rağmen Amerika Birleşik Devletleri, sosyoekonomik performans ölçümlerinde her defasında üst sıralarda yer almaya devam etmiştir. Irksal ve etnik açıdan dünyanın en çeşitli toplumlarından birine sahiptir ve ülkenin bu nüfusu, yüzyıllar süren göçler ile şekillenmiştir.
ABD, gelişmiş bir ülke olup, dünyadaki toplam GSYİH'nin yaklaşık dörtte birine sahiptir ve nominal açıdan dünyanın en büyük ekonomisidir. Ülke aynı zamanda dünyanın en büyük ithalatçısı ve ikinci en büyük ihracatçısı konumundadır. Nüfusu dünya nüfusunun sadece %4,2'sine tekabül etmesine rağmen ABD, dünyadaki toplam servetin %29,4'üne sahiptir. ABD, küresel savunma harcamalarının üçte birini oluşturur ve askerî alanda en güçlü ülke olarak tanımlanır.

'Amerika' adının bilinen ilk kullanımı, 1507 yılında Alman haritacı Martin Waldseemüller tarafından hazırlanan bir dünya haritasında yer alır. Waldseemüller Haritasında, Amerigo Vespucci'nin onuruna, günümüzde Güney Amerika olarak kabul edilen yerin adı büyük harflerle gösteriliyor. İtalyan kâşif Vespucci, Karayip Adaları'nın Asya'nın doğu sınırını temsil etmediğini ve daha önce bilinmeyen bir kara kütlesinin parçası olduğunu öne süren ilk kişiydi. 1538'de Flaman haritacı Gerardus Mercator, kendi dünya haritasında "Amerika" adını tüm Batı Yarımküre'ye uygulayarak kullandı.
"Amerika Birleşik Devletleri" ifadesinin ilk belgesel kanıtı, Stephen Moylan tarafından George Washington'un yaveri Joseph Reed'e yazılan 2 Ocak 1776 tarihli mektuptan kalmadır. Moylan, devrimci savaş çabalarında yardım aramak amacıyla 'Amerika Birleşik Devletleri'nden İspanya'ya tam ve geniş yetkilerle' gitme arzusunu dile getirdi. "Amerika Birleşik Devletleri" ifadesinin bilinen ilk yayını, 6 Nisan 1776'da Williamsburg, Virginia'daki "The Virginia Gazette" gazetesindeki anonim bir makaleydi.
John Dickinson tarafından hazırlanan ve 17 Haziran 1776'da tamamlanan Konfederasyon Maddelerinin ikinci taslağı, "konfederasyonun adının 'Amerika Birleşik Devletleri' olacağını" bildiriyordu. 1777 yılı sonunda onaylanmak üzere eyaletlere gönderilen Maddelerin son hali, "Konfederasyonun başvuru şekli 'Amerika Birleşik Devletleri' olacaktır" cümlesini içeriyordu. Haziran 1776'da Thomas Jefferson, Bağımsızlık Bildirgesi'nin orijinal kaba taslağının başlığında 'Amerika Birleşik Devletleri' ifadesini büyük harflerle yazdı. Belgenin bu taslağı 21 Haziran 1776'ya kadar ortaya çıkmadı ve Dickinson'ın 17 Haziran 1776'da Taslak'ta Konfederasyon Maddeleri'ni kullanmasından önce mi yoksa sonra mı yazıldığı bilinmiyor.
"United States" kısa biçimi de standarttır. Diğer yaygın biçimler 'U.S.', 'USA' ve 'America'dır. Konuşma dilinde kullanılan isimler 'U.S. of A.' ve şiirsel ya da tarihî bağlamlarda 'Columbia' şeklindedir. Amerikan şiirinde ve 18. yüzyılın sonlarına ait şarkılarda popüler bir isim olan "Columbia", kökenini Kristof Kolomb'dan alır. Hem 'Columbus' hem de 'Columbia', Columbus, Ohio, Columbia, South Carolina ve District of Columbia dâhil olmak üzere ABD yer adlarında sıklıkla görülür. Batı Yarımküre'deki yerler ve kurumlar, Colón, Panama, Kolombiya ülkesi, Columbia Nehri ve Columbia Üniversitesi dâhil olmak üzere iki adı taşır.
Amerika Birleşik Devletleri vatandaşı 'Amerikalı' olarak adlandırılır. "Amerika Birleşik Devletleri", "Amerika" ve "ABD" ülkeye bir sıfat olarak atıfta bulunur ("Amerikan değerleri", "ABD kuvvetleri"). İngilizcedeki 'American' kelimesi, genellikle yalnızca Amerika Birleşik Devletleri ile ilgili konulara atıfta bulunur.

Kuzey Amerika'nın ilk sakinlerinin en az 12.000 yıl önce Bering Köprüsü üzerinden Sibirya'dan göç yoluyla geldikleri genel olarak kabul edilmektedir, ancak bazı kanıtlar daha erken bir yerleşimi işaret etmektedir. ilk sakinlerinin en az 12.000 yıl önce Bering Köprüsü yoluyla Sibirya'dan göçle geldikleri genel olarak kabul edilmiştir; ancak, bazı kanıtlar daha da erken bir yerleşim tarihini göstermektedir. MÖ 11.000 yılı civarında ortaya çıkan Clovis kültürünün, Amerika kıtasındaki insan yerleşiminin ilk dalgasını temsil ettiğine inanılmaktadır. Bu, muhtemelen Kuzey Amerika'ya gerçekleşen üç büyük göç dalgasının ilkiydi; daha sonraki dalgalarla günümüz Atabaskların, Aleutların ve Eskimoların ataları bölgeye ulaştı.
Zamanla, Kuzey Amerika'daki yerli kültürler giderek daha karmaşık hale geldi ve bazıları, güneydoğudaki Kolomb öncesi Mississippi kültürü gibi gelişmiş tarım, mimari ve toplumsal yapılara sahip uygarlıklara dönüştü. Kahokya, günümüz Amerika Birleşik Devletleri sınırları içindeki en büyük ve en karmaşık  Kolomb öncesi arkeolojik sit alanıdır. Four Corners bölgesinde, Atasal Pueblo halkları (eski adıyla Anasazi) yüzyıllar boyunca tarımsal bilgi birikimleriyle gelişmiş bir kültür oluşturdu. Güney Büyük Göller bölgesinde bulunan İrokua Konfederasyonu, muhtemelen 12. ve 15. yüzyıllar arasında bir dönemde kuruldu Atlantik kıyısı boyunca, avcılık, tuzak kurma ve sınırlı tarım yapan başlıca yerli gruplar Algonkin halklarıydı.
Avrupalıların Kuzey Amerika'ya ulaştığı dönemde yerli nüfusu tahmin etmek zordur. Smithsonian Enstitüsü'nden Douglas H. Ubelaker, güney Atlantik eyaletlerinde 92.916, Körfez eyaletlerinde 473.616 nüfus olduğunu tahmin ediyor, ancak çoğu akademisyen bu rakamı çok düşük olarak görüyor. Antropolog Henry F. Dobyns, Meksika Körfezi kıyılarında yaklaşık 1,1 milyon insanın, Florida ile Massachusetts arasında yaşayan 2,2 milyon kişinin, Mississippi Vadisi ve kollarında 5,2 milyon kişinin ve FloridaYarımadasında yaklaşık 700.000 kişinin yaşadığını öne sürerek, nüfusun çok daha fazla olduğuna inanıyordu.
1492'de Avrupalıların Amerika kıtasıyla temas kurmasının ardından İspanyollar, Portekizliler, Fransızlar ve İngilizler, buradaki yerli halkların aleyhine toprak sahibi oldular. Avrupalılar, Amerika'daki topraklarını genişlettikten sonra başta İngiltere olmak üzere çeşitli ülkelerden gelen göçmenleri bu bölgelere yerleştirerek koloniler kurdular.

New England kıyılarının Vikingler tarafından çok erken dönemlerde kolonize edildiği iddiası tartışmalıdır. Avrupalıların Amerika Birleşik Devletleri'ne ilk belgelenmiş varışları, 1513'te Florida'ya ilk seferini yapan Juan Ponce de León gibi İspanyol konkistadorlar tarafından gerçekleştirilmiştir. Daha önce, Christopher Columbus, 1493 yolculuğunda Porto Riko'ya inmişti ve San Juan, on yıl sonra İspanyollar tarafından kolonize edildi. İspanyollar, Florida'da genellikle ülkenin en eski şehri olarak kabul edilen Saint Augustine'i, New Mexico'da ise Santa Fe'yi kurdular. Fransızlar, özellikle New Orleans olmak üzere Mississippi Nehri boyunca kendi yerleşimlerini kurdular. Kuzey Amerika'nın doğu kıyısının İngilizler tarafından başarılı şekilde kolonileştirilmesi, 1607'de Jamestown'daki Virginia Kolonisi ve 1620'de Plymouth'ta kurulan Pilgrimler yerleşimiyle başladı. Kıtanın ilk seçilmiş yasama meclisi, Virginia'nın Burgesses Evi, 1619'da kuruldu. Mayflower Sözleşmesi ve Connecticut'ın Temel Emirleri gibi belgeler, Amerikan kolonilerinde gelişecek olan temsili özyönetim ve anayasacılık için emsaller oluşturdu. Birçok yerleşimci, din özgürlüğü için gelen muhalif Hristiyanlardı. 1784'te Ruslar, Alaska'da Three Saints Koyu'nda bir yerleşim kuran ilk Avrupalılardı. Rus kolonizasyonu bir zamanlar bugünkü Alaska eyaletinin çoğunu kapsıyordu.
Kolonizasyonun ilk zamanlarında, birçok Avrupalı

Amerika Birleşik Devletleri-Türkiye ilişkileri, Amerika Birleşik Devletleri ile Türkiye'nin Osmanlı İmparatorluğu döneminde başlayan ve 1947 yılından bu yana aktif sürdürdüğü uluslararası politikaları içerir.

1795 yılında Osmanlı Devleti'nin vasalları olan Kuzey Afrika eyaletleri (Fas Sultanlığı, Cezayir, Tunus ve Trablusgarp) ABD'yi Trablusgarp ve Cezayir'de yenmiş, eyalet gemileri Cezayir'de ABD bayrağını taşıyan gemiyi ele geçirmişlerdir. 1796 yılında Osmanlı Devleti eyaletleri ve ABD ile Trablus Antlaşması yapılmıştır. Birinci Berberi Savaşı 1801 yılında ABD ile Osmanlı Devleti'nin Kuzey Afrika eyaletlerinin birbirine savaş ilan etmesi ile başlamış ve 4 yıl sürmüştür. ABD bu savaş sonunda bazı haklar elde etmiştir. ABD Başkanı Thomas Jefferson, Nisan 1802'de İzmir'e ilk Amerikan konsolosunu atadı. Türk-Amerikan ilişkileri 1830'da Seyr-i Sefain Antlaşması ile başlamıştır.

Kurtuluş Savaşı sırasında, işgalci devletlerin yanında yer alan ABD, işgale donanmasıyla destek vermiştir. İşgal boyunca ağırlıklı olarak tarafsız bir rol oynadığını söylese de Samsun gibi deniz kıyısındaki kentler, bu donanmaya ait gemilerce bombalanmıştır. Ayrıca İttihat ve Terakki yönetimi tarafından Birinci Dünya Savaşı'nın başında tek taraflı olarak kaldırılan kapitülasyonların devam etmesi için 19 Ocak 1919 tarihinde İstanbul'da bulunan İngiliz, Fransız ve İtalyan Yüksek Komiserlerinin Türk yönetimine vermiş oldukları nota ABD tarafından desteklenmiştir. 1919-1927 döneminde Amerikan Yüksek Komiseri sıfatıyla Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyetinde görev yapan Amiral Bristol, ilişkinin ilk yıllarında da etkili olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti kurulurken ABD ile sıkı ekonomik ilişkiler geliştirmek isteyen ve Lozan Antlaşması sırasında ABD'nin politik desteğini arayan TBMM ve hükûmet, 1923 yılı başında Türkiye'de yatırım yapacak Amerikan şirketlerine teşvikler içeren Chester Teşvikleri yasasını kabul etti.

Lozan Barış Konferansı sırasında 6 Ağustos 1923 tarihinde imzalanan ikili antlaşma, iki devletin ilk diplomatik ilişkisi olmuştur. İki devlet arasında siyasal ilişkilerin, devletler hukuku kapsamında kurulmasını, konsolosluklar açılmasını ve kapitülasyonların kaldırılmasını öngören bu antlaşma Amerika Birleşik Devletleri Senatosu'nun Ermeni Sorunu'nun yarattığı hava, Türkiye'deki Amerikan okullarının durumu ve azınlıkların korunmasına dair oluşan yanlış izlenimler nedeniyle onaylanmamış, bu durumda Türkiye Büyük Millet Meclisi de antlaşmayı onaylamamıştır. 24 Aralık 1923 tarihindeki iki ülke vatandaşlarının hak ve çıkarlarına ilişkin nota verişimi ile yapılan anlaşma ve 20 Temmuz 1926 tarihindeki iki ülke ticari ilişkilerini düzenleyen nota verişimi ile geçici olarak düzenlenen Amerikan-Türk ilişkileri, 17 Şubat 1927 tarihindeki nota verişimi ile modus vivendi olarak da olsa normal siyasi kurulması ile olağan duruma gelmiştir.

Türkiye II. Dünya Savaşı'nın son aylarında Amerika Birleşik Devletleri ve müttefiklerinin yanında yer alarak Almanya'ya savaş ilan etti. II. Dünya Savaşı'nın sona ermesi ile birlikte Soğuk Savaş yılları başladı. ABD Senatosu 1947 yılında Sovyetler Birliği'ne karşı Batı blokunu yardım etmek üzere Truman Doktrini'nin bir parçası olarak Türkiye için bir ekonomik ve askerî yardım paketini onayladı.

Sovyetler Birliği lideri Stalin'in Türkiye'den toprak talepleri karşısında Türkiye de Kore Savaşı'nda (1950-1953) Birleşmiş Milletler'in yanında yer aldı, 1952 yılında NATO'ya katıldı ve 1955 yılında CENTO'nun kurucu üyeleri arasında yer aldı. 1954 yılında ABD'ye Soğuk Savaş Dönemi boyunca kullanacağı, Soğuk Savaş sonrası I. Körfez Savaşı, Irak Savaşı ve Suriye İç Savaşı'nda da aktif olarak öne çıkan İncirlik Hava Üssü'nü kurma izni verildi.
1960'lı yıllardan itibaren Türkiye - Amerika Birleşik Devletleri ilişkilerinde kırılmalar yaşanmaya başladı. Küba Füze Krizi süresince Amerika Birleşik Devletleri'nin Sovyetler Birliği ile gizli görüşmeler gerçekleştirmesi, Türkiye'deki askeri varlığı hakkında pazarlık yapması sonrası bir de Esnek Karşılık doktrinin devreye girmesiyle birlikte Türkiye yönetiminde olası bir Sovyetler Birliği müdahalesinde NATO'nun Türkiye'ye yardım etmeyeceği görüşü oluşmaya başladı. İlişkiler bozulmaya başlamışken 1963 yılı sonunda Kıbrıs'ta Türk ve Rum topluluklar arasında yaşanmaya başlayan silahlı çatışmalar karşısında Türkiye'nin tutumunu sertleştirmesi ve askeri operasyon planlaması üzerine dönemin ABD Başkanı Lyndon Johnson'ın dönemin Başbakanı İsmet İnönü'ye yönelik olarak 5 Haziran 1964 tarihinde kaleme aldığı, adaya çıkarma yapılır da sonrasında Türkiye'ye yönelik Sovyetler Birliği müdahalesi olursa NATO'nun Türkiye'yi desteklemeyeceği, Kıbrıs'a yönelik Amerikan silahlarının kullanılmaması gerektiğini içeren, tehdit barındıran ve tarihe "Johnson Mektubu" olarak geçen mektup, iki ülke ilişkilerinde kırılmaya neden oldu. Türk siyasetinde ilk kez bu dönemde NATO'dan çekilme çağrıları yapılmaya başlandı.
Johnson Mektubu ve Kıbrıs sorunu iki ülke ilişkilerinde çeşitli sorunlar yaratınca ülkeler uzlaşı zemini aramaya başladılar. Türkiye ve ABD arasında farklı tarihlerde imzalanmış bulunan 55 adet ikili anlaşma, 3 Temmuz 1969'da imzalanan "Ortak Savunma ve Ekonomi İşbirliği Anlaşması" ile tek bir metinde toplandı. Bu anlaşmayla birlikte savunma faaliyetlerinin ortak şekilde icra edileceği, Türkiye'nin Amerika Birleşik Devletleri'nden satın alacağı silahların Türkiye'ye ait sayılacağı deklare edilirken, Türkiye sınırları içerisindeki Amerika Birleşik Devletleri askerî personel sayısı azaltıldı.

1 Temmuz 1974 tarihindeki Resmî Gazete'de yayımlanan habere göre Türkiye haşhaş ekimini durdurmadığı için Amerika Birleşik Devletleri Türkiye'ye ambargo koydu. Kıbrıs Harekâtı'ndan sonra dönemin ABD Hükûmeti, ambargoya Kıbrıs Harekâtı'nı da ekledi ve Türkiye'den Kuzey Kıbrıs'taki askerleri geri çekmesini talep etti. Türkiye ise bu kararı tanımayarak Kıbrıs Harekâtı'na devam etti. Bu silah ambargosu nedeniyle Türkiye'de ABD'den alınan silah ihtiyacı gözden geçirildi ve Türk Savunma Sanayisi'nin kurulmasına karar verildi. ASELSAN ve ROKETSAN gibi önemli Türk Savunma Sanayisi firmaları bu dönemde kuruldu. Silah ambargosu 1978 yılının eylül ayı sonunda ABD Kongresi'nin kararıyla kaldırıldı. Ambargonun kesin olarak kaldırılmasından sonra "Türk-Amerikan ilişkilerinde yeni ve olumlu bir dönem başlamış olacağını umduğunu" ifade eden dönemin Başbakanı Bülent Ecevit, ABD üslerini yeniden faaliyete açtı. Ambargonun kaldırılmasına rağmen Türkiye'ye yapılan silah yardımı ancak 1980 yılında 1974 öncesindeki düzeye ulaşabildi.

1980'li yıllarda Türkiye hükûmetleriyle ABD hükûmetleri arasında genel anlamda sıcak ilişkiler gözlendi. Bu dönemde Ermeni Sorunu ve Kıbrıs Sorunu Türkiye-ABD ilişkilerine gölge düşürdüyse de ilişkiler genel olarak olumlu düzeyde gelişti. Başbakan ve Cumhurbaşkanı Turgut Özal I. Körfez Savaşı sırasında ABD Başkanı George H.W. Bush'la çok yakın bir dayanışma politikası izledi. Türkiye, Irak petrollerini taşıyan Kerkük-Yumurtalık Petrol Boru Hattını kapattı. Ayrıca Demirel ve Çiller hükûmetleri savaştan sonra NATO tarafından Kuzey Irak'ta uygulanan uçuş yasağına destek verdiler. 1993'te ABD, İzmir'deki başkonsolosluğunu kapattı.

11 Eylül saldırıları sonrasında Türkiye, ABD'ye terörizme karşı yaptığı mücadelede destek vermeye devam etti. Ancak ABD'nin 2003 yılında Irak'ı işgal etmek istemesi Türk kamuoyunda büyük bir tepkiyle karşılandı. ABD'nin bu işgal sırasında Türk topraklarını kullanmasına izin vermek için TBMM'ye sunulan 1 Mart tezkeresi'nın reddedilmesi ABD'de büyük bir hayal kırıklığına yol açtı ve Türkiye-ABD ilişkilerinin soğumasına neden oldu. 4 Temmuz 2003 günü Kuzey Irak'ın Süleymaniye kentinde karargâh kurmuş bulunan bir binbaşı komutasında 11 Türk Silahlı Kuvvetleri mensubunun ve Türkmen mihmandarlarının Irak'taki işgal kuvvetlerinin bir parçası olan Amerikan 173. Hava İndirme Tugayı'na bağlı askerlerce ve yanlarında peşmergelerin de bulunduğu bir ortamda, bir baskın sonucu başlarına çuval geçirilmek suretiyle götürülüp, alıkonularak sorguya çekilmeleri olayı ilişkileri daha da gerginleştirdi. Çuval Olayı olarak bilinen 2003 yılındaki bu kriz sonrasında, ABD'nin Türkiye Devletinden; dönemin Başbakanı ve cumhurbaşkanını arayarak özür dileyerek ve birçok görüşmeden sonra Türkiye'nin çıkarları doğrultusunda ilişkiler iyimser düzeye ulaşmıştır. Ancak buna karşılık olarak 2014 yılında Türkiye İstanbul-Sarayburnu'nda USS ROSS adlı Amerikan gemisi askerlerinin başına Türkiye Gençlik Birliği (TGB) üyesi bir grup tarafından Çuval Olayı'na misilleme olarak çuval geçirilmiş ve üzerlerine boyalar atılmıştır. Olaylar siyasi alana da sıçrayınca daha da büyümeden çözüme kavuşmuştur. Bu olaylar misilleme olarak algılanmıştır.

İsrail-Filistin arasındaki sorunda Türkiye, Filistin Devleti'ni desteklemiş ancak ABD bu olaylarda İsrail'i savunmuştur. Ayrıca Ermenistan ve Azerbaycan arasındaki sorunda ise Türkiye Karabağ Savaşı'ndan bu yana Azerbaycan yanlısı politikasıyla soruna müdahil olmuş, Ermenistan sınır kapısını kapatmış ve Ermenistan'a kısmi ambargo uygulamıştır. ABD ise müdahil olmamıştır.
2011 yılından beri devam eden Suriye İç Savaşının başlangıcında iki müttefik de birbirini destekler niteliktedir. Türkiye, Suriye topraklarında güvenli bölge kurmak istemiş Amerika bu durumu önceleri sıcak bakmamış fakat sonraları Türkiye'yi destekler açıklamalar yapmıştır. Suriye'deki iç savaşa müdahil olan AB ve ABD Cidde şehrinde toplanarak Cidde Bildirisi yayınlamıştır. Türkiye Devleti bu anlaşmayı imzalamamıştır.

10 Ekim 2007 tarihinde ABD Temsilciler Meclisi'nin Dışişleri komisyonu, 1915 olaylarını soykırım olarak nitelendiren tasarıyı 21'e karşı 27 oyla kabul etti. Bu karar Türkiye tarafından tepkiyle karşılandı. Kararın yasalaşması halinde ABD'nin Türkiye'deki askeri etkinliklerinin kısıtlanabileceği belirtildi, tasarı Temsilciler Meclisinin genel kuruluna sunularak kabul edilmedi.

Suriye İç Savaşı başladığında Türkiye ve Amerika Birleşik Devletleri aynı safta yer tuttu ve hedef Beşşar Esad'ı devirmek olara

Amerika Birleşik Devletleri Silahlı Kuvvetleri (İngilizce: United States Armed Forces), ABD'nin bütün silahlı kuvvetlerinin birleşik olarak oluşturduğu yapıdır. ABD Ordusu ilk kez, yeni kurulan ulusu Amerikan Bağımsızlık Savaşı'nda Büyük Britanya'ya karşı savunmak üzere 13 kurucu eyaletin oluşturduğu Kongre yönetimi sırasında kuruldu. Amerika Birleşik Devletleri Kara Kuvvetleri, ABD Deniz Piyadeleri ve ABD Deniz Kuvvetleri 1776'daki bağımsızlık bildirisinin açıklanacağı öngörüsüyle 1775'te oluşturuldu. Dünyadaki en büyük hava kuvvetlerinden birine sahip olmasına rağmen, Amerika Birleşik Devletleri Hava Kuvvetleri 1947'ye kadar bağımsız bir komutanlık haline getirilmedi.
Kurulmasından itibaren ordu Amerikan tarihi'nde belirleyici bir rol oynadı. Zafer ile biten Berberi Savaşları (1.si 1801-1805; 2.si 1815) ve daha sonra Amerika'nın "İkinci Bağımsızlık Savaşı" olarak nitelenen 1812 Savaşından sonra bir ulusal birlik ve kimlik duygusu oluşmaya başladı. ABD'nin kurucu babaları olarak bilinen kurucuların sürekli silahlı bir güce sahip olmakla ilgili kuşkuları vardı ve resmi olarak II. Dünya Savaşı'nın başlamasına kadar bir barış zamanı ordusu kurulmadı.
ABD Başkanı, ordunun uyumlu çalışmasında rol alan ABD Savunma Bakanı, Savunma Bakanlığı ve ABD Deniz Kuvvetleri ile beraber ordunun Başkomutanı olarak görev yapar. 9/11 saldırıları, Birleşik Devletler'e dönük olarak iç saldırılarla mücadele etmek için İç Güvenlik Bakanlığının kurulmasına neden olmuştur.
Ordu yaklaşık olarak yarısı aktif görevde diğer yarısı ise yedek olmak üzere yaklaşık olarak 3 milyon kişiden oluşmaktadır. Ordu insan gücünü gönüllülerden oluşan büyük bir havuzdan temin edebildiği için zorunlu askere çağırma ihtiyacı duymamaktadır. C-5 Galaxy, C-17 Globemaster III ve C-130 Hercules nakliye uçaklarından oluşan büyük filo ile yoğun koruma yetenekleri etkin biçimde kullanılan personelin çoğunluğu ordunun lojistik birimlerinde bulunmaktadır. Gerekli yakıtı güçlü havada ikmal tanker filosu sağlamaktadır. Ordunun 11 tane uçak gemisi diğer donanma unsurları ile beraber ABD'ye dünya çapında harekât olanağı sağlamaktadır.

Tüm bireyleri Amerika Birleşik Devletleri Silahlı Kuvvetlerinin birer parçasıdır ve ABD Anayasası'na dayanarak başkomutan olarak görev yapan ABD Başkanı tarafından sivil iktidarın emrindedir. Sahil Güvenlik Komutanlığı dışındakiler Savunma Bakanlığına bağlıdır. Sahil Güvenlik Komutanlığı barış zamanında İç Güvenlik Bakanlığının emrinde iken savaş zamanında Donanma yoluyla Savunma Bakanlığı emrine girmektedir.
Askeri hareketi diplomasi ile uyumlu hale getirmek için Başkanın, Ulusal Güvenlik Danışmanının başkanlık ettiği Ulusal Güvenlik Kurulu adında bir danışma kurulu vardır. Başkanın altında Bakanlar Kurulu üyesi olan Savunma Bakanı bulunur. Hem Başkan hem de Savunma Bakanı, ABD Genelkurmay Başkanı ve Genelkurmay Başkan Yardımcısı tarafından yönetilen tüm kuvvet komutanlıklarını içine alan Genelkurmaydan tavsiyeler almaktadır.

ABD'nin kuruluş öncesi ve kuruluş dönemi sürecinde, ordu için askerler eyaletlerin emrindeki eğitimsiz silahlı kişiler arasından sağlanıyordu. Konfederasyon Kongresi ilk kez bir kara ordusu kurulmasına karar verince bunun için eyaletlerdeki silahlı kişilerden yararlanıldı. Bu ordu, General George Washington komutasında, Amerikan Bağımsızlık Savaşı'nı kazandı ancak akabinde ordu dağıtıldı.
Ancak kısa bir süre sonra düzenli bir kara ve deniz kuvvetine ihtiyaç olduğu açığa çıktı. ABD Donanması Kongre 1794'te birkaç tane fırkateyn sipariş edince kurulmuş oldu ve bu arada bir de düzenli kara ordusu kuruldu ancak çok küçük ve büyük oranda savaş zamanı eyaletlerdeki silah kullanan kişilerin katkısına muhtaçtı.
Uluslaşmanın başlamasından Amerikan İç Savaşı'na kadar geçen sürede, Amerikan silahlı güçleri Osmanlı devletine kâğıt üzerinde bağlı olan Cezayirli Berberi Korsanlar ile savaştı ve kazandı; statükoyu bitiren 1812 Savaşı'nda İngilizlere karşı savaştı ve Meksika-Amerika Savaşında Meksikalıların güneybatı topraklarının çoğunu ele geçirdi.
1861'de Amerika İç Savaşı'nın başlaması ile beraber, büyük miktarda silahlı kuvvet, ülkenin en iyi generallerinin çoğunluğu içlerinde olmak üzere, Amerika Konfedere Devletleri ordusunun safına katıldı ve iki ordu, 1865'te Kuzey Eyaletler Birliği'nin zaferi ile sonuçlanan ve 600.000'e yakın yaşama malolan uzun, kanlı bir savaşa girişti.

İç Savaş ve 1890'lar arasında geçen sürede, ordunun birimleri yeni yerleşimciler ülkenin içlerine doğru ilerledikçe Kızılderililere karşı savaştıysa da ordunun gevşek bir yapıya dönüşmesine izin verildi. Yüzyılın sonunda ABD hızlıca yeni bir dünya gücü oluyordu. Ordu, birçok Latin Amerika müdahalesinin yanı sıra, Küba Bağımsızlık Savaşı ve Filipin-Amerika Savaşı'nda savaştı ve Theodore Roosevelt, Amerikan gücünü dünyaya göstermek için Büyük Beyaz Filo'ya dünya turu yaptırdı. Ek olarak Ulusal Muhafızları kuran 1903 Milis Yasası yapıldı.
Savaş sonrası dönemde orduya verilen önem azaldı ancak II. Dünya Savaşı'na doğru gerilim arttıkça orduya tekrar çeki düzen verildi. Kuzey Afrika'yı, İtalya'yı alan ve D-Day günü Fransa'ya çıkarma yapan birliklerin büyük çoğunluğu ABD Kara Kuvvetleri birliklerinden oluşuyordu ve Pasifik Cephesi (II. Dünya Savaşı)'nde de Japonya'ya ve müttefiklerine karşı yoğun bir biçimde ABD Donanması, Deniz Piyadeleri ve kara kuvvetleri birlikleri kullanıldı.

II. Dünya Savaşı'nın sonu ve ABD ve NATO müttefikleri ile Sovyetler Birliği ve Varşova Paktı üyeleri arasında büyük ancak sonuç olarak şiddet içermeyen bir mücadele olan Soğuk Savaş'ın başlangıcıydı. Yüz binlerce ABD askeri asla yaşanmayacak bir çatışma beklentisi ile Avrupa'da konuşlandırıldı.

Ancak ABD kuvvetleri Vietnam Savaşı ve Kore Savaşı savaşlarına katıldı. Kore Savaşı'nda Güney Kore'ye karşı savaşan Kuzey Kore ve Çin'e karşı, Güney Kore ile birlikte hareket eden ABD ve BM kuvvetleri arasındaki savaş status quo ante ile sonuçlandı. Kuzey Vietnam ve Güney Vietnam ile ABD arasındaki savaş, ertesinde Kuzey Vietnam'ın Güney Vietnam'ı ele geçirmesine yol açan bir ateşkes antlaşması ile sona erdi.

Amerikan doları (İngilizce: United States dollar; sembol: $; kod: USD), 1792 Para Yasası ile yürürlüğe girmiş, Amerika Birleşik Devletleri'nin resmî para birimidir. Dünya ticareti üzerinde en yaygın kullanılan para birimi olmasıyla bilinir. Serbest dalgalanan bir para birimidir.
ABD doları, Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra önemli bir uluslararası rezerv para birimi haline geldi ve İkinci Dünya Savaşı'nın sonuna doğru Bretton Woods Anlaşması ile sterlinin yerini alarak dünyanın birincil rezerv para birimi oldu.
Muhasebe, ticaret ve vergilendirme problemlerinin çözümü için 100 cente (¢) ve 1000 mille (₥) bölünmüştür.
31 Ocak 2019 itibarıyla dünyada dolaşımda yaklaşık 1,7 trilyon Amerikan doları olduğu tahmin ediliyor. Bu miktarın 2/3'ü ABD dışındadır. Bazı ülkeler Amerikan dolarını kendi resmî para birimleri olarak kullanmakta, bir kısım ülkede fiili tedavüldeki (de facto currency) para birimi, Britanya denizaşırı ülkelerinde ise tek para birimi olarak kullanılır (Britanya Virjin Adaları ve Turks ve Caicos Adaları).
10 Şubat 2021 itibarıyla dolaşımdaki para birimi 2,10 trilyon ABD dolarıdır ve bunun 2,05 trilyon doları Federal Rezerv Banknotlarıdır (kalan 50 milyar ABD doları madeni para ve eski tip Birleşik Devletler Banknotları şeklindedir). 20 Eylül 2023 itibarıyla, Federal Rezerv dolaşımdaki toplam para miktarının yaklaşık 2,33 trilyon ABD Doları olduğunu tahmin etmektedir.

ABD doları, İspanyol-Amerikan gümüş doları veya İspanyol pesosu, İspanyol milled doları, sekiz reallik madeni para, sekizlik parça ile aynı seviyede piyasaya sürüldü. İkincisi, İspanyol Amerika'nın zengin gümüş madeni çıktısından üretildi, Meksiko, Potosí (Bolivya), Lima (Peru) ve başka yerlerde basıldı ve 16. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar Amerika, Asya ve Avrupa'da geniş çapta dolaşımdaydı. 1732'den beri makinede kenarı tırtıklı İspanyol dolarlarının basılması, bir ticaret parası olarak dünya çapındaki ününü artırdı ve onu Amerika Birleşik Devletleri'nin yeni para birimi için model haline getirdi.
Amerika Birleşik Devletleri Darphanesi 1792'de madeni para basmaya başladıktan sonra bile, yerel olarak basılan dolarlar ve sentler İspanyol Amerikan pesosu ve reale'sinden daha az dolaşımdaydı. Bu nedenle İspanyol, Meksika ve Amerikan dolarları 1857 Madeni Para Yasası'na kadar Amerika Birleşik Devletleri'nde yasal ödeme aracı olarak kaldı. Özellikle, sömürgecilerin İspanyol iki real çeyrek pesosuna aşinalığı, 20 sentlik bir madeni para yerine yarı ondalık 25 sentlik çeyrek dolar madeni para basılmasının nedeniydi.
İspanyol doları ile bireysel eyalet sömürge para birimleri arasındaki ilişki için Connecticut poundu, Delaware poundu, Georgia poundu, Maryland poundu, Massachusetts poundu, New Hampshire poundu, New Jersey poundu, New York poundu, Kuzey Carolina poundu, Pennsylvania poundu, Rhode Island poundu, Güney Carolina poundu ve Virginia pounduna bakın.
Yeni kıtada kâğıt para dönemi 1600'lü yılların sonlarında Britanya kolonilerinde askeri maliyetleri karşılamak için basılan banknotlar ile başlamıştır. İlk banknot 1690 yılında Massachusetts Körfezi Kolonisinde basılarak dolaşıma çıkmıştır. Kağıt para çıkarma yöntemi diğer kolonilerce de kısa sürede benimsenerek yaygınlaştı.
ABD kongresi 1775'te, Amerikan Devrimi sırasında ilk kıta parası olan "Continental"i çıkardı. Ancak, bu para birimi hızla değer kaybetti.
ABD Kongresi, 1781 yılında yeni hükûmetin mali operasyonlarına destek olmak amacıyla, Philadelphia'da bulunan The Bank of North America'yı ilk ulusal banka ilan eder.

6 Temmuz 1785'te Kıta Kongresi, Birleşik Devletler'in para birimi olan doların 375,64 gren saf gümüş içereceğine karar verdi.
1785 yılında ABD Kongresi, doları ABD'nin para birimi olarak kabul eder.
8 Ağustos 1786'da Kıta Kongresi bu tanımı sürdürdü ve ayrıca madeni paraların bölünmesine karşılık gelen hesap parasının ondalık oranda ilerleyeceğini, alt birimlerin doların 0,001'i oranında miller, doların 0,010'u oranında sentler ve doların 0,100'ü oranında on sentler olacağını kararlaştırdı.
Amerika Birleşik Devletleri Anayasası'nın kabul edilmesinden sonra, ABD doları 1792 Madeni Para Yasası ile tanımlandı. İspanyol tırtıklı dolarına dayalı bir "dolar"ın 371+4⁄16 tane saf gümüş veya 371.25/416 = %89.24 saflıkta 4.160 grain (270 g) gren (26.96 g) "standart gümüş" içermesini; ayrıca 247+4⁄8 gren saf altın içeren bir "kartal" veya 2.700 grain (170 g) 22 ayar veya %91.67 saf altın içermesini şart koştu.
Alexander Hamilton bu sayılara, yıpranmış İspanyol dolarlarının ortalama saf gümüş içeriğinin hazine tahliline dayanarak ulaştı ve bunun 371 gren olduğu ortaya çıktı. Geçerli altın-gümüş oranı olan 15 ile birleştirildiğinde, altın standardı 371/15 = 24,73 gren saf altın veya 26,98 gren 22 ayar altın olarak hesaplandı. Sonuncusunu 27,0 gren'e yuvarladığımızda doların standardı 24,75 gren saf altın veya 24,75*15 = 371,25 gren= 24,0566 gram = 0,7735 troy ons saf gümüş olarak sonuçlandı.
Aynı para basma yasası ayrıca bir kartalın değerini 10 dolar, doları ise 1⁄10 kartal olarak belirledi. 1, 1⁄2, 1⁄4, 1⁄10 ve 1⁄20 dolarlık miktarlarında gümüş sikkeler ile 1, 1⁄2 ve 1⁄4 kartal miktarlarında altın sikkeler talep etti. Dolarda bulunan altın veya gümüşün değeri daha sonra ekonomide mal alım satımı için göreceli değere dönüştürüldü. Bu, ulusal ekonomideki altın ve gümüşün giriş ve çıkışı dışında, şeylerin değerinin zaman içinde oldukça sabit kalmasını sağladı.
1792'de kabul edilen Tedavüle Para Çıkarma Kanunu ile ABD Darphanesi kurulur ve federal para sistemi çerçevesinde her birinin değeri altın, gümüş veya bakır üzerinden saptanan farklı değerdeki madeni paraların basımına başlanır.

1792 Darphane Yasası'nın uygulanmasından 1900 altın standardı'nın uygulanmasına kadar dolar, 371,25 gren (24,056 gr) saf gümüş veya 24,75 gren saf altın (altın-gümüş oranı 15) olarak tanımlanan bimetalik gümüş-altın standardına sahipti.
1834 Madeni Para Yasası'nın ardından doların saf altın eşdeğeri 23,2 gren'e revize edildi; 1837'de 23,22 gren'e (1,505 gr) hafifçe ayarlandı (altın-gümüş oranı ~16). Aynı yasa, doların alaşımını 412,5 gr, %90 gümüşe revize ederek %89,24 saflıktaki "standart gümüş" basımındaki zorluğu da çözdü ve hala 371,25 gr saf gümüş içeriyordu. 25,8 gr brüt, 23,22 gr saf altın olarak altın da %90 saflığa revize edildi.
Kaliforniya Altına Hücum sırasında gümüş fiyatının yükselmesi ve dolaşımdaki gümüş sikkelerin ortadan kalkmasının ardından, 1853 Madeni Para Yasası, 1 dolardan az olan gümüş sikkelerin standardını 412,5 grenden 384 grain (24,9 g)'a düşürdü, 100 sent başına %90 gümüşe düşürdü (1873'te hafifçe revize edilerek 25,0 g, %90 gümüşe). Yasa ayrıca bireylerin külçeyi yalnızca bir sikkeye, 412,5 grenlik gümüş dolara dönüştürme konusundaki serbest gümüş hakkını sınırladı; daha düşük standarttaki daha küçük sikkeler yalnızca Amerika Birleşik Devletleri Darphanesi tarafından kendi külçesi kullanılarak üretilebilir.
Federal hükûmet ülke genelinde ilk kâğıt parayı 1861 yılında dolaşıma çıkardı. İç Savaşı finanse etmekte zorlanan Kongre ABD Hazinesine faiz getirisi olmayan vadesiz banknot ihraç etme yetkisi verir. Bu banknotlara, renkleri dolayısıyla "yeşil" adı takılır.
Özet ve 19. yüzyılda basılan madeni paralara bağlantılar:

Temel metalde: 1/2 sent, 1 sent, 5 sent.
Gümüşte: yarım dime, dime, çeyrek dolar, yarım dolar, gümüş dolar. * Altında: Altın 1 dolar, çeyrek kartal 2,50 dolar, yarım kartal 5 dolar, kartal 10 dolar, çift kartal 20 dolar.
Daha az yaygın çeşitler: bronz 2 sent, nikel 3 sent, gümüş 3 sent, gümüş 20 sent, altın 3 dolar.

Dolar, 1900'den sonra de jure altın standardına girmiş olsa da, 1873 Madeni Para Yasası, 4.125 Troy grain = 267,3 g; 8,59 ozt Troy gren'lik standart gümüş doların basımını askıya aldığında, bimetalik dönem fiilen sona erdi. Bu, bireylerin külçeleri sınırsız (veya Ücretsiz gümüş) miktarlarda dönüştürebilecekleri tek yasal ödeme aracıydı ve tam da 1870'lerde Comstock Lode'dan gelen gümüş akışının başlangıcındaydı. Bu, "73 Suçu" olarak adlandırıldı.
1900 Altın Standardı Yasası, ABD dolarının gümüşe olan tarihi bağlantısını ortadan kaldırdı ve bunu yalnızca 23,22 gren (1,505 gr) saf altın (veya 480 grenin troy ons başına 20,67 $) olarak tanımladı. 1933'te, Franklin D. Roosevelt'in 6102 sayılı Yürütme Emri ile altın sikkelere el konuldu ve 1934'te standart, troy ons saf altın başına 35 $ veya dolar başına 13,71 gren (0,888 gr) olarak değiştirildi.
1968'den sonra, doların altına çevrilebilirliğini aniden sona erdiren 15 Ağustos 1971'deki Nixon Şoku'yla sonuçlanan bir dizi altın sabitlemesi revizyonuna gidildi. ABD doları o zamandan beri döviz piyasalarında serbestçe dolaşmaktadır.

Kongre, İç Savaş'tan sonra da kağıt para basmaya devam etti; bunların sonuncusu, 1913 Federal Rezerv Yasası ile yetkilendirilen Federal Rezerv Banknotu'dur. Diğer tüm banknot türlerinin (1933'te Altın Sertifikaları, 1963'te Gümüş Sertifikaları ve 1971'de Amerika Birleşik Devletleri Banknotları) durdurulmasından bu yana, ABD doları banknotları yalnızca Federal Rezerv Banknotu olarak ihraç edilmektedir.
1913'te çıkarılan Amerikan Merkez Bankası Kanunu, Amerikan Merkez Bankasını (Federal Reserve Bank) ülkenin merkez bankası ilan etti. Banka, Amerikan Merkez Bankası Banknotları (Federal Reserve Notes) adlı yeni bir parayı dolaşıma sunar. "Tanrıya Güveniyoruz" (In God We Trust) ibaresi tüm banknotlar üzerinde kullanımı 1955'te kanunla zorunlu kılınmıştır.
Temmuz 1944'te, ABD'nin New Hampshire eyaletinde bulunan Bretton Woods kasabasında Birleşmiş Milletler Para ve Finans Konferansı düzenlendi. Bu konferansa, Doğu Bloku ülkeleri dışındaki 44 ülkeden 730 delege katıldı ve uluslararası para sisteminin kurallarını belirleyen "Uluslararası Para Anlaşması" imzalandı. Bretton Woods Anlaşması denilen bu anlaşma ile, II. Dünya Savaşı sonrası dönemde kambiyo kurlarının dünya ticaretini geliştirecek şekilde düzenlenmesi için önemli adımlar attı. Bu anlaşmanın en önemli maddelerinden biri anlaşmaya katılan ülkelerin para birimleri, dolar esas alınarak sabitlenmesiydi. Dolar ise altına sabitlenmi

Ana muhalefet partisi lideri, genellikle hükûmette olmayan en büyük siyasi parti lideri tarafından taşınan bir ünvandır ve tipik olarak parlâmenter sistemi kullanan ülkelerde kullanılır. Ana muhalefet lideri genellikle mevcut başbakan, başbakan yardımcısı, başbakanlık veya başbakanlık görevinde bulunan bir alternatif olarak görülür; Westminster sisteminde, ana muhalefet lideri, gölge kabine veya muhalefet ön sırası olarak bilinen rakip bir alternatif hükûmetin başını çeker. Aynı terim, alt devlet, il veya diğer bölgesel ve yerel meclislerde hükûmette olmayan en büyük siyasi parti liderine de atıfta bulunmak için kullanılır.
Birçok İngiliz Milletler Topluluğu ülkesinde, Ana Muhalefet Lideri için tam ünvan, "Devletinin En Sadık Muhalefet Lideri"dir.

Siyasi Partiler Kanunu'nda yer alan Madde 35 uyarınca Bakanlar Kurulunda yer almayan ve mecliste en çok milletvekiline sahip partiye ana muhalefet partisi ve o partinin genel başkanına ana muhalefet partisi lideri denmektedir. Türkiye Cumhuriyeti'nde ana muhalefet partisi lideri, Türkiye devlet protokolünde 4. sırada yer alır. Türkiye Cumhuriyeti'nin şu anki ana muhalefet partisi lideri Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'dur.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde ana muhalefet partisi lideri, KKTC devlet protokolünde 9. sırada yer alır. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin şu anki ana muhalefet partisi lideri Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP) genel başkanı Sıla Usar İncirli'dir.

Anadolu Ajansı (AA), Türkiye Cumhuriyeti'nin resmî  haber ajansıdır. Türk Kurtuluş Savaşı hakkındaki haberleri duyurmak amacıyla Mustafa Kemal Atatürk'ün talimatıyla Halide Edip Adıvar ve Yunus Nadi tarafından 6 Nisan 1920'de Ankara'da kuruldu.

Anadolu Ajansı, Yunus Nadi ve Halide Edip Adıvar'ın fikir öncülüğünde, 6 Nisan 1920'de, Türkiye Büyük Millet Meclisi açılmadan 17 gün önce, Ankara'da kuruldu.
Mustafa Kemal Paşa imzalı Anadolu Ajansı'nın kurulduğuna ilişkin genelge günümüz Türkçesiyle şöyledir:

"İslam'ın canevi olan Osmanlı Saltanatı merkezinin düşman işgaline geçmesi, bütün ülke ve ulusumuzun en büyük tehlikeyle karşılaşması sonucu olarak bütün Rumeli ve Anadolu'nun giriştiği ulusal ve kutsal savaşım sırasında, Müslüman kişilerin iç ve dış en doğru havadisle aydınlanmalarının zorunlu bir gereksinme olduğu önemle göz önüne alınmış, bunun sonucu, burada en yetkili kişilerden oluşan bir özel kurul yönetiminde, Anadolu Ajansı (AA) adı altında bir kurum kurulmuştur. Anadolu Ajansı'nın en hızlı araçlarla vereceği havadis ve bilgi aslında Temsilciler Kurulumuzun belgeli ve asıl kaynaklarının sonucu olacağı için bu ajans bildirimlerinin oraca ve özellikle Müdafaa-i Hukuk örgütümüzce dahi seçilecek caddelere ve toplanılacak yerlere asılması, dağıtımı, dahası bucak ve köylere dek ulaştırılması yolunda, olabildiğince çok yayınlanabilmesi için ivedili düzenlemeler yapılması, sonucundan da bilgi verilmesi önemle rica olunur."
Ajansın ilk yazıhanesi Kurtuluş Savaşı'nın ilk karargâhı olan Ankara'daki Ziraat Mektebi (şimdi Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü) binasında ayrılan bir bölüm olmuştur. Halide Edip Adıvar'a ayrılan ve büyük sofaya açılan dar ve uzun odalardan birisi ajansın bir nevi bürosu haline gelir. Odada büyük bir yazıhane, dosya raflar, sandalye ile birlikte 2 masa ve bir de eski yazı makinesi bulunmaktadır. Burada Adıvar İngilizce gazetelerin siyasete kaçan kısımlarını tercüme etmekte, Mustafa Kemal Paşa'nın katibi Hayati Bey'in getirdiği telgraflar arasında, Anadolu Ajansı veya Hâkimiyet-i Milliye için lazım olan parçaları kesmekte ve Mustafa Kemal Paşa'nın diğer muhaberatına ait yazıları hazırlamaktaydı.İlk haberlerini servis etmeye 12 Nisan 1920'de başladı. Hem yurt içinden hem de yurt dışından haberlerin yer aldığı ilk bülten şu şekildedir:
"Devlet Merkezimizin düşman işgali altına geçmesi üzerine Anadolu ve Rumeli'nin Müdafaa-i Hukuk azim ve kararlılığı içinde yiğitçe harekete geçtiği şu sıralarda din ve vatan kardeşlerimizin en doğru haber ve bilgiler alabilmelerini sağlamak için kurulan Anadolu Ajansı bugünden itibaren göreve başlıyor. Bugün alınan haber ve bilgilerin oralarda da mümkün olduğu kadar fazla kimse tarafından okunup bilinmesi gereğini arz ve açıklamaya yer yoktur. Bu amaçla oralarda dahi özel örgütler meydana getirerek her gün vereceğimiz bilgilerin telgrafhane kapılarında siyah levhalar üzerine yazılması ve yeterli araç olan yerlerde basılması, yayınlanması ve dağıtılması, nahiyelere ve hatta köylere kadar gönderilmesi hususlarının yerine getirilmesini hepinizin vatan ve millet sevgisinden ve yardımlarından rica ederiz. Bu başlangıçtan sonra, bugünkü son bilgiler aşağıdadır."
Anadolu Ajansı, 2 Mart 1925 tarihinde Anadolu Ajansı Türk Anonim Şirketi ile özerk bir statü kazandı. 18 Kasım 2012'de Kahire merkezli Arapça Haberler Bölge Müdürlüğü açıldı. 22 Ocak 2013'te Beyrut şubesi, 30 Mayıs 2013'te de Gazze şubesi açıldı. Anadolu Ajansı, Türkçe, İngilizce, Arapça, Rusça, Fransızca, İspanyolca, Kürtçe, Soranice, Farsça, Endonezce, Boşnakça, Arnavutça, Makedonca olmak üzere 13 dilde yayın yapmaktadır.

Anadolu Ajansı, hukuki niteliği itibarıyla Ticaret Siciline kayıtlı bir anonim şirket statüsündedir. Hisselerinin %47,75'i Hazine ve Maliye Bakanlığı’na, geri kalanı ise Ajans tüzel kişiliğine ve gerçek kişilere aittir. Anadolu Ajansı Malları ve Personeli Hakkında 57 Sayılı özel kanunu bulunmaktadır. Anadolu Ajansı çalışanları devlet memuru değildir. Ajans personeli, Basın İş Kanunu’na ve İş Kanunu’na bağlı olarak çalışır. Ajans bünyesinde 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu’na tabi kamu personeli istihdamı bulunmamaktadır. 57 sayılı Kanuna göre, Anadolu Ajansı malları Devlet malı sayılır. Bu mallar aleyhine cürüm işleyenler hakkında umumi hükümler dairesinde kovuşturma yapılır. Anadolu Ajansı personeli Türk Ceza Kanununun tatbikatında, memur sayılır.

Anadolu Ajansı Türkçe, İngilizce, Arapça, Boşnakça, Rusça, Fransızca, Kürtçe/Sorani, Kürtçe/Kurmanci, Farsça, Arnavutça, Makedonca, Endonezce ve İspanyolca olmak üzere 13 dilde yayın yapmaktadır.
124 farklı uyruktan toplam 3000'in üzerinde çalışanı bulunan ajans; günlük ortalama 2000 haber, 2000'in üzerinde fotoğraf, 10'a yakın infografik ve 400'ün üzerinde video yayınlamakta ve 20'ye yakın canlı yayın yapmaktadır. Yurt dışında 41 ofisi ve 100 ülkede temsilciliği bulunmaktadır.

Anadolu Ajansı, kamu haberciliğinden giderek uzaklaşıp AK Parti'nin propaganda aygıtına döndüğü yönünde yoğun eleştirilere hedef olmaktadır. Bir dönem Ajansın İngilizce haberler bölümünde editörlük yapan Kate O’Sullivan ve Laura Benitez, Ajansın AK Parti'nin "kukla tiyatrosundaki iplerden birine bağlı" olduğunu iddia etti. Ajansa genel müdür olarak atanan Şenol Kazancı, AK Parti İstanbul İl Gençlik Kolları'nın kurucu başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın eski danışmanıdır. Ajansın Çanakkale bölgesinde görev alan muhabir ve çalışanlarının, Eylül 2015'te Türkiye genelinde meydana gelen şiddet olaylarına ilişkin Facebook üzerinden katliam çağrısında bulunduğu basına yansıdı. AA çalışanı, yazdıklarının paylaşılan bir şeye yorum yapmaktan ibaret olduğu ve paylaşıma yaptığı yorumun kurumunu bağlamadığını ifade etti.
Ajansın 2019 Türkiye yerel seçimi gecesi saat 23:21'de veri akışının kesilip ertesi gün saat 13:00 sularında veri akşının tekrar devam etmesi oldukça tepkiye neden oldu. Bunun üzerine Yüksek Seçim Kurulu Başkanı Sadi Güven'e sorulan bir soruya karşılık Anadolu Ajansı benim müşterim değil. Benden veri almıyor. Nereden alıyor bilmiyorum diye açıklamada bulunmuştu.
23 Haziran İstanbul yerel seçiminde Anadolu Ajansı, ilk kez abonelerine veri yayını durdurdu ve 19.30'da veri akışına başlayacağını açıkladı. Anadolu Ajansı sonuçları açıklamadan, yeniden faaliyete geçen ANKA Haber Ajansı sonuçların önemli bir kısmını aktarmıştı.

Resmî site
Facebook'ta Anadolu Ajansı
X'te Anadolu Ajansı
Instagram'da Anadolu Ajansı
YouTube'da Anadolu Ajansı
Telegram'da Anadolu Ajansı 8 Mayıs 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Yaay'da Anadolu Ajansı 4 Mayıs 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Linkedin'de Anadolu Ajansı
Pinterest'te Anadolu Ajansı 4 Mayıs 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TikTok'ta Anadolu Ajansı

Anadolu Efes Spor Kulübü kısaca Efes, İstanbul'da Anadolu Grubu'na bağlı Efes Pilsen bira markasının sponsorluğunda 1976 yılında Kadıköyspor'un devralınmasıyla kurulmuş, EuroLeague ve Basketbol Süper Ligi'nde mücadele eden bir spor kulübüdür.
1996 yılındaki Koraç Kupası şampiyonluğu ile Türk spor tarihinde Avrupa kupası kazanan ilk takım olmayı başararak kendine özel bir yer edinmiş olan kulüp, kuruluşundan günümüze yalnızca basketbol branşında erkek basketbol takımıyla faaliyetini sürdürmektedir. Takım idmanlarını 1982'de hizmete giren ve İstanbul Merter'de olan kendi tesisinde yapmaktaydı. 2020 yılında ise Mahmutbey tesislerine geçiş yapılmıştır. Maçlarını ise 1989 ile 2010 yılları arasında Abdi İpekçi Arena'da, 2010 ile 2012 yılları arasında Sinan Erdem Spor Salonu'nda , 2012 ile 2017 arasında tekrar Abdi İpekçi Arena'da oynamıştır. Kulüp, 2017 yılında Abdi İpekçi Arena'nın kapatılmasıyla yeniden Sinan Erdem Spor Salonu'na dönmüştür ve 2024 yılına kadar maçlarını burada oynamıştır. 2024 yılında ise Basketbol Gelişim Merkezi'ne geçmiştir.
Kulüp, 17 Nisan 2010'da çıkarılan alkol ve tütün ürünlerinin sportif ve müzikal faaliyetlerde kullanılmasına ilişkin yasa gereği, 29 Haziran 2011'de adını Anadolu Efes Spor Kulübü olarak değiştirmiştir. 2011-12 sezonundan itibaren Efes Pilsen Spor Kulübü artık sportif etkinliklerine Anadolu Efes Spor Kulübü adı altında devam etmektedir.

Anadolu Efes Spor Kulübü, Efes Pilsen Spor Kulübü adıyla 1976 yılında Kadıköy Spor'un devralınmasıyla kurulmuştur. Tuncay Özilhan başkanlığında, Pano Natof (Genel Kaptan), Berna Sirmen (Müdür), Talat Öztoprak (Yönetici) ve Faruk Akagün (Antrenör) İdari ve Teknik kadrosuyla ülke sporunun gelişmesine katkıda bulunmak amacıyla çalışmalarına başlamıştır.
Efes Pilsen, 1976-77 sezonunda İstanbul Erkekler Basketbol Ligi'nde mücadele etmiş ve Türkiye Basketbol 2. Ligi'nde yükselme maçları oynamıştır. 1977-78 sezonunda ise Türkiye Basketbol 2. Ligi'ndeki maçlarını yenilgisiz tamamlayarak TBL'ye yükselmiştir.
1978-1979 sezonuna ciddi transferle iddialı başlayan Efes Pilsen, normal sezonu 3. tamamlamasına karşın, 5 takımlı final grubunda o dönemlerdeki Eczacıbaşı hegemonyasını 6 galibiyet 2 yenilgi ile kırıp ligdeki ilk sezonunda (1978-79 sezonunda), Faruk Akagün yönetiminde, Türkiye şampiyonu olmayı başarmıştır.
1979-80, 1980-81 ve 1981-82 sezonlarında da şampiyonluk için mücadele eden Efes Pilsen, bu sezonlarda şampiyonluğu Eczacıbaşı'na kaptırmıştır. Avrupa'da ise ilk kez 1979-1980 sezonunda mücadele eden takım, Şampiyon Kulüpler Kupası'nda 1 galibiyet 5 yenilgi ile kupaya grup aşamasında veda etmiştir. Sonraki iki sezonda da Avrupa'da ön eleme turları geçilmesine karşın gruplarda kupalara veda edilmiştir.
1982-83 sezonunda lig 16 takımın 2 gruba ayrılmasıyla oynanmıştır (Kırmızı ve Beyaz Grup). Beyaz Grubu lider bitiren Efes, final grubunu da rahatça lider bitirerek, koç Rıza Erverdi ile 2. şampiyonluğuna ulaşmıştır.
1983-84 sezonundaki en büyük hamle, Eczacıbaşı'nın efsane koçu Aydan Siyavuş'un takıma getirilmesidir. O sezon normal sezonu 2. Bitiren Efes, play-off'larda istediği sonuçları alarak üst üste 2. kez, toplamda ise 3. kez şampiyon olmuştur.

1983-84 şampiyonluğundan sonra 7 sezon boyunca istediği sonuçları almamasına ve şampiyonluğa hasret kalmasına rağmen Efes Pilsen, Avrupa kupalarında, elemeleri geçip grup maçlarında varlık göstermeye başlamıştır. 1989-90 sezonunda yine Aydan Siyavuş önderliğinde Koraç Kupasında oynanan çeyrek final ise o zamanlar kulüp açısından Avrupa Kupalarında zirve sezon olmuştur. Yine bu sezonda Koraç Kupası 1. Ön Eleme Turu'nda Avusturya'nın Win Wat Wieden takımına karşı İstanbul'da 111-47 kazanan Efes için bu galibiyet hala Avrupa'da aldığı en farklı galibiyettir. Öte yandan, 1986 yılında takım ilk kez Cumhurbaşkanlığı Kupasını kazanmıştır.

1991-92 sezonu Efes Pilsen için önemli bir dönemin başlangıcı olmuştur. Sezon ortasında antrenör Halil Üner ile yollar ayrılmış ve takımın başına, altyapı takımını çalıştıran ve daha sonra Türk basketbol tarihine damga vuracak olan Aydın Örs gelmiştir. Bu sezonda Efes, normal sezonu 4. bitirmesine karşın play-off'larda istediği sonuçları almış ve 7 yıllık aranın ardından yeniden şampiyon olmuştur. Ayrıca 1992 yılında Efes Pilsen, Avrupa Ligi final-four'unu İstanbul'da düzenleyerek, Türk basketbolseverlerin ilk kez bu heyecanı yaşamasını sağlamıştır.
1992-93 sezonunda takıma, daha sonra efsaneleşecek olan Petar Naumoski katılmış ve normal sezonu (30 maç) yenilgisiz tamamlayan Efes, play-off'larda da hiç yenilmemiş ve sezonu toplam 40 galibiyet ve 0 yenilgi ile '"tulum çıkartarak"' şampiyon tamamlamıştır. Aynı sezon önce Avrupa Liginde, sonrasında ise Avrupa Kupasında mücadele eden Efes, Avrupa Kupasında final oynamış ve olaylı geçen maçta Yunanistan'ın Aris takımına Torino'da oynadığı maçı 50-48 kaybetmesine karşın, Türk Basketbolunda bir devrim yapmayı başarmıştır. Efes Pilsen 16 Mart 1993 günü Avrupa Kulüpler Kupası'nda final oynayarak bir Avrupa Kupası'nda final oynayan ilk Türk Kulübü olmuştur. Bu ilk Avrupa finali başarısı o güne kadar Türk basketbolu için en önemli başarı olarak kayıtlara geçmiştir.
1993-94 sezonu başında Cumhurbaşkanlığı kupasını kazanan Efes bu sezonu da şampiyon tamamlamış ve üst üste 3. kez şampiyon olmuştur. Efes ayrıca Avrupa'nın 1 numaralı kupası olan EuroLeague'de çeyrek final oynama başarısını göstermiştir. Barcelona eşleşmesinden 2-1 yenik ayrılan Efes, ilk kez elde ettiği final-four şansını değerlendirememiştir. Ayrıca o sezon takım, 1973'ten sonra verilen aranın ardından 1992'de yeniden düzenlenmeye başlanan Türkiye Kupasını ilk kez müzesine götürmeyi başarmıştır.
1994-95 sezonunda Naumoski'nin Benetton'a transferi takımı olumsuz etkilemiş ve takım Türkiye'de play-off'lara yarı finalde veda etmiştir. Avrupa'da da Avrupa Ligi'ne grup aşamasında veda edilmiştir. Efes Pilsen 1995'te, 1992'deki final-four organizasyonundan sonra, bu kez FIBA Avrupa Kupası (Saporta Kupası) finalini İstanbul'da organize etmiştir.
1995-96 sezonu Efes Pilsen için efsane olarak nitelendirilebilecek bir sezondur. Sezon başında Naumoski 1 senelik Benetton macerasından sonra sezon başında takıma geri dönmüştür. Normal sezonu 28-2 ile lider bitiren Efes, play-off'larda hiç maç kaybetmemiş (finalde Ülkerspor'u 4-0'la süpürerek) ve ligi şampiyon tamamlamıştır. Bu başarıya Türkiye Kupası da eklenmiştir. Ancak asıl önemli olansa, takımın Petar Naumoski önderliğinde o sezon Koraç Kupasını kazanmasıdır. Eleme ve grup maçlarından sonra çeyrek finalde Fenerbahçe'yi, yarı finalde ise Teamsystem Bologna'yı eleyen Efes Pilsen finale yükselmiştir. O dönem iki maç üzerinden oynanan finalde, Bogdan Tanjevic yönetimindeki ve Dejan Bodiroga, Gregor Fucka, Ferdinando Gentile ve Rolando Blackman gibi yıldızları olan İtalyan Stefanel Milano ile karşılaşan Efes Pilsen, 6 Mart 1996'da İstanbul'da oynanan ilk maçı 76-68 kazanmıştır. Efes Pilsen, 13 Mart 1996'da Milano'da oynanan ikinci maçı 77-70 kaybederek, 1 sayı farkla da olsa kupayı kazanmayı başarmıştır. Maçın son saniyelerine 74-69 geride giren Efes Pilsen, Murat Evliyaoğlu ile kazandığı 2 serbest atıştan birini sayıya çevirerek maçı 74-70'e getirmiş ve maçın bitimine çok az bir süre kala önemli bir avantaj elde etmiştir. Son Stefanel hücumunda Efes Pilsen faul yapmamış, Gentile'nin üçlüğü ile maç 77-70 sonucu ile tamamlanmıştır. (Gentile'nin son hücumu formaliteden ibaretti.) Efes o sezon Koraç Kupasında aynı zamanda rakiplerini maç başına en az sayıda tutan (68.5 sayı) takım olmuştur. Stefanel, Tanjevic yönetiminde üst üste 3. kez finalde kaybederken, Efes Pilsen kupayı kazanarak Türk spor tarihinde yeni bir sayfa açmıştır. Böylece bir Avrupa Kupası kazanan ilk Türk Kulübü Efes Pilsen olmuştur. Bu başarı Türk Spor Tarihi bakımından bir devrim niteliğindedir ve bu devrimin altında imzası olan yine Efes Pilsen'dir. Efes bu sezonda Türkiye Ligi ve Kupasında 41 maçın 39'unu kazanırken, Koraç Kupasında da 16 maçın 12'sini kazanmıştır. Efes bu altın sezonu 3 kupa ile kapatmış ve kulüp tarihinin ve Türk basketbol tarihinin o güne kadarki en başarılı sezonuna imzasını atmıştır. Özellikle Koraç Kupasının kazanılması ile başta koç Aydın Örs olmak üzere, Petar Naumoski, Volkan Aydın, Ufuk Sarıca, Conrad McRae, Mirsad Türkcan, Tamer Oyguç ve Murat Evliyaoğlu gibi oyuncular efsaneleşmiştir. Efes'in o sezon sadece 2 yabancı basketbolcu ile bu kupayı kaldırması da önemli bir nottur. Bu kupa ile Efes artık Avrupa'nın elit takımları arasındaki yerini netleştirmiş ve güçlü bir “savunma” takımı olarak (özellikle alan savunması ile) tarihe geçmiştir.
1996-97 sezonuna Vasily Karasev transferi ile giren Efes, sezon başında Cumhurbaşkanlığı Kupasının kazanmıştır. Bu sezonda da ligi ve Türkiye Kupasını kazanmıştır. Efes Avrupa Liginde de çeyrek final oynamış ve saha avantajına rağmen Asvel'e 2-1 ile elenerek final-four'un kapısından dönmüştür. Özellikle 3 Nisan 1997 günü Türk basketbolu için kara perşembe olarak bilinmektedir.
1997-98 sezonunda ligi finalde kaybeden Efes, Türkiye Kupası ile teselli bulsa da, Avrupa'da geçen sezonki durum tekrarlanmış ve takım yine Avrupa Ligi çeyrek finalinde, bu kez Benetton'a 2-1'le geçirerek toplamda 3. kez final-four'u kaçırmıştır. Sezon sonunda altyapıdan yetişen Mirsad Türkcan'ın draft edilmesiyle ilk kez bir Türk oyuncu NBA'de oynama şansı kazanmıştır. Böylece NBA'e oyuncu gönderen ilk Türk takımı Efes Pilsen olmuştur.
1998-99 sezonunda şampiyonluğu yine finalde kaybeden Efes, Avrupa Ligine de yine çeyrek finalde veda etmiştir. O sezonu şampiyon bitirecek olan Zalgiris'e 2-0'la geçilen Efes, 4. kez final four şansını değerlendirememiştir.

1999-2000 sezonunun başında takımın efsaneleri Petar Naumoski, Ufuk Sarıca ve Volkan Aydın ile yollar ayrılmıştır. Ekim ortasında da Aydın Örs istifa etmiş ve Efes Pilsen'de bir dönem böylece noktalanmıştır. Ancak sezon başında Naumoski yerine takıma Damir Mulaömerovic katılmıştır. Ayrıca transferde gelen İbrahim Kutluay ve kadroda bulunan Hidayet Türkoğlu, Predrag Drobnjak ve 

Türk Ulusal Hareketi, Millî Hareket, Milliyetçi Hareket ve Kemalist Hareket adlarıyla da anılan Anadolu Hareketi, Kuvâ-yi Milliye'nin direnişiyle Ankara Hükûmeti'nin diplomatik ve askerî eylemlerini kapsayan siyasî harekettir. I. Dünya Savaşı'nın kötü sonuçlarından sonra Osmanlı İmparatorluğu'nun bölünmesi ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasına kadar geçen süreyi kapsar. Ulusal hareketin ilk adımı Mustafa Kemal'in Samsun'a çıkışı kabul edilmektedir. Türkler aşamalı olarak, Mustafa Kemal Paşa'nın liderliği çevresinde birleşti.
Bu hareket, Sevr Antlaşması'nı tanımadı ve Mîsâk-ı Millî ile belirlenen sınırların çok büyük bölümünü kapsayan Lozan Antlaşması ile güvence edildi.
Bu diplomatik zafer, Anadolu Hareketi’ni yalnızca askeri bir direniş örgütü olmaktan çıkarmış; uluslararası hukukta yeni Türk devletinin meşru ve tek temsilcisi konumuna yükseltmiştir. Ankara Hükûmeti, antlaşmanın hemen ardından iç politikada otoritesini pekiştirmek ve rejim krizini çözmek amacıyla radikal adımlar atmıştır. Bu doğrultuda, İstanbul’un işgal günlerinden kalan çok başlı yönetim yapısına son verilmiş ve 1 Kasım 1922'de fiilen işlevsizleşen saltanat hukuken de kaldırılmıştır. Hareketin siyasi kanadı, kazandığı bu mutlak meşruiyetle birlikte rotasını toplumsal ve hukuki modernleşmeye çevirmiştir. 29 Ekim 1923’te cumhuriyetin ilan edilmesi ve Mustafa Kemal Paşa’nın ilk cumhurbaşkanı seçilmesiyle, Anadolu Hareketi nihai hedefine ulaşmış ve askeri bir ihtilal sürecinden çağdaş bir ulus-devletin kurumsal inşasına geçiş yapılmıştır.

Kuvâ-yi Milliye
Ankara Hükûmeti

Anadolu Selçuklu Devleti, Türkiye Selçuklu Devleti veya Rum Sultanlığı (Farsça: سلجوقیان روم, Selcūkiyân-i Rūm, Anadolu Selçukluları), Selçuklu Türklerinden olan Kutalmış oğlu Süleyman Şah tarafından Anadolu'da İznik başkent olmak üzere 1077 yılında kurulmuş olan Türk devletidir.
Türkler, çeşitli sebeplerden ötürü ana vatanları olan Orta Asya'dan göç etmek zorunda kalmışlar ve kendilerine yeni bir vatan aramaya başlamışlardır. Bu yüzden Selçuklu Türkleri, çevre bölgelere akınlar düzenlemeye başlamışlardır. Örneğin Anadolu'ya yapılan ilk akınlar, 1015-1018 yılları arasında gerçekleşmiştir. Büyük Selçuklular, 1040 yılındaki Dandanakan Muharebesi ile Gaznelileri yenmiş ve bağımsız olmuşlardır. Selçukluların bağımsız olmasıyla birlikte çevre bölgelere yapılan akınlar daha sistemli hâle gelmiştir. Nitekim bu akınlar sonucunda Anadolu'nun uygun bir bölge olduğu anlaşılmıştır. Anadolu egemenliği için, Büyük Selçuklu Devleti ile Anadolu'yu elinde bulunduran Bizans İmparatorluğu arasındaki ilk savaş, 1048 yılında gerçekleşmiş ve Pasinler Muharebesi olarak bilinen bu savaşla birlikte Anadolu egemenliği için yapılan ilk savaş, Selçuklu zaferiyle noktalanmıştır.
Büyük Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey'in ölümünün ardından Büyük Selçuklu tahtına Alp Arslan oturmuş ve Anadolu üzerine yapılan akınları hızlandırmıştır. Bu dönemde Bizans İmparatoru olan Romen Diyojen ise, Anadolu toprakları için oluşan bu büyük tehlikeyi ortadan kaldırmak için yaklaşık 200.000 kişilik ordusuyla başkenti Konstantinopolis'ten ayrılmış ve bugünkü Türkiye'nin Doğu Anadolu Bölgesi'ne doğru ilerlemeye başlamıştır. Sultan Alp Arslan, Bizans'ın büyük bir orduyla Doğu Anadolu'ya geldiğini öğrenince bu orduyu karşılamak için aynı bölgeye bir orduyla ilerlemiştir. Daha sonra iki ordu, 26 Ağustos 1071 tarihinde Muş'un Malazgirt Ovası'nda karşılaşmış ve Malazgirt Meydan Muharebesi, kesin Selçuklu zaferiyle sonuçlanmıştır. Bu zaferle birlikte İran, Azerbaycan, Horasan gibi bölgelerde bulunan Türkler, kitleler hâlinde Anadolu'ya göç etmeye başlamıştır.
Selçuklu Hanedanı'ndan olan Kutalmışoğlu Süleyman Şah, Marmara Bölgesi'ndeki askerî faaliyetleri sonunda İznik'i alarak 1075 yılında Anadolu Selçuklu Devleti'ni kurmuştur. I. Haçlı Seferi başlarında İznik'in düşmesi üzerine Selçuklular Anadolu içlerine çekilmiş ve sonunda Konya başkent olmak üzere ayakta kalmayı başarmıştır. 13. yüzyıl başlarında Sultan I. Alaeddin Keykubad ile Anadolu'nun en güçlü devleti durumuna gelen Anadolu Selçuklu, 1243 yılındaki Kösedağ Muharebesi'nde Moğollara yenilmesiyle birlikte İlhanlılara yıllık haraç ödeyen denetim altında bir devlet durumuna gelmiş ve Moğolların devlet yönetimine süreç içinde artan müdahalesiyle, son Anadolu Selçuklu Sultanı II. Mesud'un da ölümüyle birlikte dağılmıştır.
Avrupa'dan birkaç tarihçi, I. Haçlı Seferi sırasında Anadolu'da karşılarına çıkan Türk savaş gücü ve karşılaştıkları Türkmen gruplarına bakarak Anadolu'nun artık Türk diyarı olduğunu görmüşler ve bu topraklara ''Türkiye'' demeye başlamışlardır. Diğer yandan, bu dönemde tüm İslam dünyasının Anadolu için kullandığı ifade ''Diyar-ı Rum''dur. Dolayısıyla ülkeye Rum Sultanlığı da denilmiştir.

Anadolu Selçuklu Devleti'nin kuruluşu yıllarından önceki yüzyıllarda Anadolu; Bizans-Arap, Bizans – Sasani ve Arap-Sasani mücadelelerinin yaşandığı topraklardır. Yüzyıllara yayılan bu savaşlar, ekonomik ilişkileri büyük ölçüde yıpratmış, ticaret daralmış, üretim ve gelir düşmüştür. Hem savaşlar, hem ekonomik çöküntü, nüfusun azalmasına yol açmıştır. Bölgede Bizans merkezî otoritesinin zayıflaması ise yerel otoritelerin bölgeler üzerindeki erkini arttırmış, belirgin bir biçimde kendi başına, keyfi davranmalarına, bunun sonucu halkı daha da ezmelerine neden olmuştur. Uluslararası transit ticaretin Anadolu'dan geçen kuzey – güney ve doğu – batı hatları daha önceden, Orta Doğu'nun ve Levant'ın İslam İmparatorluğu'nun kontrolünde olması dolayısıyla kesilmişti. Bu durum Anadolu'yu transit ticaretin dışında bırakmıştır, ayrıca bir ekonomik daralmaya yol açmıştır. Sasani İmparatorluğu'nun 651 yılında Raşidin Orduları tarafından yıkıldıktan sonra Anadolu yine de politik ve sosyoekonomik olarak rahatlamış değildir. Bu kez de Emeviler ve Abbasiler devrinde Anadolu, İslam dünyasını “gaza sahası hâline gelecektir.” Her bahar Müslüman ülkelerden kalkıp gelen dinsel ülküleri uğruna savaşanlar, toplanma yerleri Tarsus ve Malatya'da bir araya gelerek Bizans yerleşimlerine, zaman zaman derinlemesine akınlara çıkıyordu. Bu derinlik birkaç kez Konstantinepolis'e kadar ulaşmış, kenti kuşatmıştır. Bu akınlar sırasında surlarla çevrili kentler kısmen korunabildiyse de kırsal alan ağır biçimde yağmalanmıştır. Sonuç olarak kırsal alan nüfusu bir kez daha boşalmıştır.

Anadolu Selçuklu Devleti tarihi,

“kuruluş dönemi”, Kutalmışoğlu Süleyman Şah'ın İznik'i aldığı, devleti kurduğu 1075 yılından, III. Kılıç Arslan dönemine, 1204 - 1205 yılına kadar
“yükseliş dönemi”, hemen ardından Gıyaseddin Keyhüsrev'in ikinci saltanat yıllı 1205 yılından I. Alaeddin Keykubat'ın ölümüne (1237) yılına kadar
çöküş dönemi 1237'den, II. Gıyaseddin Keyhüsrev'in tahta geçişinden Moğol işgalinin yıkıcı baskısı altında 1308 yılına kadar
üç dönem olarak değerlendirilir. Anadolu'da siyasi birliğin sağlanması ise şu aşamalarla olmuştur. Danişmendli Beyliklerinin ilhakı II. Kılıç Arslan tarafından, Sivas şubesi (1169), Kayseri şubesi (1175) ve Malatya şubesi (1178), II. Süleyman Şah'ın Erzurum Saltuklular'ı ilhakı (1202), I. Alaeddin Keykubat'ın Erzincan Mengüçlü Beyliği'ni ilhakı (1228), Harput Sökmenoğulları Beyliği'ni (1234) ile sağlanmıştır.

Kutalmışoğlu Süleyman Şah'ın babası Kutalmış, Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey ile Çağrı Bey'in amcaoğluydu. Kutalmış Büyük Selçuklu Sultanlığı tahtına geçen Alparslan'ın sultanlığını kabul etmemiş ve onun ile başarısız bir çatışmaya girişmiş ve bu sırada, 1064 yılında öldürülmüştür. Daha sonra Anadolu'ya gelen Kutalmışoğulları burada yanlarındaki Türkmen gruplarıyla birlikte kendilerine yurt edinme mücadelesi başlamıştır. Dört kardeşten en son Süleyman Şah hayatta kalmıştır. Bizans sınırlarında yönetimini kuran Kutalmışoğlu Süleyman Şah, Bizanslılarla bazen savaşarak bazen Bizans isyancılarına yardım ederek egemenliği altındaki toprakların sınırlarını büyütmeyi başarmıştır. Bizans İmparatorluğu'nun Anadolu'da bulunan önemli kentlerinden İznik (Nicaea) ile İzmit (Nicomedia)'i 1075'te ele geçirmiştir. Ardından Güney Marmara bölgesine tümüyle egemen olmuş, 1077'de özerkliğini ilan edip İznik merkezli bağımsız bir devlet olarak Anadolu Selçuklu Devleti'ni kurmuştur.
Bizans'ın Rumeli orduları komutanı Bryennios 1075 yılında İstanbul üzerine yürümesinden yararlanmak isteyen Bizans Anadolu orduları komutanı, Nikiforos Botaneiates'e karşı Bizans İmparatoru VII. Mihail ile asker yardımı üzerine 1078'de bir anlaşma yapan Süleyman Şah, İznik ile Kütahya arasında asi generalle karşılaşınca, daha uygun koşullar önerilmesi üzerine taraf değiştirip Botaeiates'in yanında yer almış ve onun III. Nikiforos adı ile Bizans İmparatoru olmasına önayak olmuştur. Bu yardım dolayısıyla Bizanslılar göçmen Türkmenlerin Anadolu'da da Boğaz kıyılarına kadar gelip yerleşmelerini kabul etmişlerdir.
Batı sınırlarını güvenliğe alan Süleyman Şah, veziri Ebu'l-Kasım'ı İznik'te yönetici olarak bırakan Süleyman Şah, doğu sınırlarını genişletme planları ile 1084'te Çukurova (Kilikya)'ya (ve belki de Suriye üzerine) bir sefere çıkmıştır. Bu sefer sonucu Tarsus, Adana ve Antakya'yı ele geçirmiştir. Ardından Suriye'ye yönelmiş ve Halep'i kuşatmıştır. Halep emirinin Tutuş'dan yardım istemesi üzerine Tutuş Halep'e doğru yola çıkmış, 4 Haziran 1086 tarihinde Süleyman Şah'la savaşa girmiştir. Ayn Seylem Muharebesi'nde Anadolu Selçuklu kuvvetleri yenilgiye uğramış, Süleyman Şah ölmüştür.

Süleyman Şah'ın bu sefere çıkarken, başkent İznik'te yerine vekil olarak bıraktığı Ebu'l-Kasım Süleyman Şah'ın 1086 yılında ölümü ve oğulları I. Kılıç Arslan ve Kulan Arslan'ın Melikşah tarafından hapsedilmesi üzerine İznik tahtına çıkmış ve kardeşi Ebu'l Gazi'yi Kapadokya (Kayseri) valiliğine tayin etmiştir. Ardından kardeşi Ebu'l-Gazi Hasan Bey'le birlikte Marmara kıyılarında Bizanslılarla savaşarak devletin sınırlarını genişletmeye başladı. Sultan gibi hareket etmeye başlamasından rahatsız olan Melikşah, Anadolu'yu boyun eğdirmek için Emir Porsuk'u Anadolu'ya göndermiştir. Kardeşi Ebu'l-Gazi Hasan Bey'le birlikte Marmara dolayında Bizanslılarla savaşarak devletin sınırlarını genişletmeye başladı. Bizans imparatoru I. Aleksios'un (h. 1081-1118) buna tepkisi İznik üzerine bir ordu göndermek olmuştur. Bu durum Ebu-l Kasım'ı barış istemek zorunda bırakmıştır. Bu arada Anadolu'yu boyun eğdirmek isteyen Büyük Selçuklu Devleti hükümdarı Melikşah, Emir Porsuk'u Ebu'l-Kasım'ın üzerine yollamıştır. İznik'i üç aylık bir kuşatmaya karşın düşüremeyen Porsuk kuşatmayı kaldırarak geri çekilmiştir. Emir Porsuk'un başarısız olması üzerine Melikşah Emir Bozan'ı göndermiştir. Bozan da kenti alamadı ve geri çekildi. Bu geri çekilmeden yararlanan Ebu-l Kasım, Melikşah'a buyruğunda olduğunu bildirip onayını almak için İsfahan'a gitmiştir. Ancak Melikşah onunda görüşmeyi kabul etmedi. Ebu-l Kasım İznik'e dönüş yolunda Emir Bozan'ın adamları tarafından yakalanıp öldürülmüştür.

Süleyman Şah'ın 1086 yılında Ayn Seylem Savaşı'nda ölümünden sonra oğulları Kılıç Arslan ve Kulan Arslan, Büyük Selçuklu Devleti Sultanı Melikşah tarafından tutsak alınmıştı. Melikşah'ın ölümü ardından iki kardeş serbest kalarak Anadolu'ya geldiler. İznik'e ulaştıklarında kent Bizans güçleri tarafından kuşatılmıştır. Yine de Ebu'l Gazi tahtı Kılıç Arslan'a vermiştir. Kılıç Arslan önce Bizans ordusu üzerine kendi ordusunu sürüp durumu dengelemiştir. Bunun üzerine ordusuyla 1095 yılında Doğu Anadolu üzerine sefere çıkmış, Malatya'yı kuşatmıştır. Ancak kuşatma uzarken Haçlı güçlerinin İznik'i kuşattığı haberi gelince geri dönmüştür. Kente ulaştığında kent kuşatma altındadır. Dışarıdan saldırıyı denese de başarılı olamamış, kent savunmasını ka

Anadolu Beylikleri, Anadolu Türkmenlerinin 1071'deki Malazgirt Savaşı'ndan sonra Anadolu'da kurdukları devletlerdir. Savaşın hemen ardından, özellikle Doğu Anadolu Bölgesi ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde kurulan devletlere Birinci Dönem Anadolu Beylikleri denir. Anadolu'nun batı ucunda İznik'i başkent edinen, sonradan da Haçlı Seferleri nedeniyle başkentini Konya'ya taşıyarak Orta Anadolu merkezli olarak devam eden Anadolu Selçuklu Devleti'nin zayıflaması ve yıkılmasından sonra kurulan devletler ise İkinci Dönem Anadolu Beylikleri olarak ifade edilir.

Anadolu Selçukluları, Anadolu'daki Türkmen beylerini aşiretleriyle birlikte Bizans ve Kilikya sınırlarına yerleştirmişlerdi. Böylece Anadolu Selçukluları hem devletin sınırlarını güvence altına alıyor, hem de Türkmen beylerini denetim altında tutuyorlardı. Ama 1243'teki Kösedağ Savaşı'nda Moğollara yenilen Anadolu Selçuklu Devleti'nin Türkmenler üzerindeki denetimi zayıfladı. Bu savaşın ardından, Moğolların bir kolu olan İlhanlılar Anadolu'da denetimi ele geçirdiler. Bu süreçte uç beylikleri, önce İlhanlılara bağlı, sonra bağımsız devletlere dönüştüler. Bu beyliklerden biri olan Osmanlı Beyliği, zamanla bütün öbür beyliklerin topraklarını ele geçirdi ve bir imparatorluğa dönüştü.

Anadolu beyliklerinin kurucuları aşiretlerdi. Anadolu Selçukluları bu aşiretleri özellikle Bizans sınırına yerleştirmişler ve bu toprakları aşiret beylerine ikta (tımar) olarak vermişlerdi. İkta sisteminde, Türkmen beyleri kendilerine verilen toprağın karşılığında Anadolu Selçuklu sultanına savaş zamanlarında asker gönderiyordu. Toprağın mülkiyeti sultana aitti, beylerin ise bu toprağı işleme hakkına sahipti. Bu beyler sonradan bağımsızlıklarını ilan ettiklerinde Anadolu Selçuklu devlet yapısını kendilerine örnek aldılar.
Anadolu beyliklerinde devlet yönetimi hanedanın elindeydi. Bu hanedanın en yaşlı ya da etkili kişisine ulu bey denirdi. Ulu bey devlet merkezinde oturur, vilayetlerin yönetimini ise çocuklarına ya da kardeşlerine bırakırdı. Devlet işleri, bir kurul ya da kurum olan divanda görüşülür ve karara bağlanırdı. Vilayetlerin yönetiminden ise valiler sorumluydu; ayrıca hukuk işlerini kadılar ve askerlik ile güvenlik işlerini subaşılar yürütürdü. Devletin parası (sikke) ulu bey adına basılırdı.
Anadolu beyliklerinde ordu, Ulu beyin atlı ve yaya hassa birlikleri, ikta verilmiş beylerin yetiştirdiği askerler ve çeri denen aşiret atlılarından oluşurdu. Savaş sırasında ordu üç kola ayrılırdı. Merkez kuvvetlere ulu bey, sağ ve sol kollara da oğulları ya da kardeşleri komuta ederdi. Ok, yay, kılıç, kargı, hançer, balta, gürz ve mancınık orduda kullanılan başlıca silahlardı.

Üç çeşit toprak vardır. Bunlara ikta, vakıf ve mülk denirdi. Devlet bazı toprakların gelirini hizmetlerine karşılık belirli bir kişiye ya da bir vakfa bırakırdı. Köylüler bu toprakları işler, vergisini de toprağı işletme hakkına sahip olan kişiye ya da vakfa verirlerdi. Köylüler ekip biçmekle yükümlü olduğu toprakları bırakıp başka yere gidemezlerdi. Kent ve kasabalarda mülk sahibi olanlar köylülere oranla daha özgürdüler. Her zanaat dalı ayrı bir Ahi birliğine bağlanarak kendi içinde örgütlenmişti.
Ekonominin temeli tarıma dayalıydı. Toprak ve iklim koşullarına bağlı olarak tahıl, meyve ve pamuk gibi ürenler yetiştiriliyordu. Hayvancılık da hayli yaygındı. Anadolu'da dokunan kilim ve halılar dış pazarda alıcı buluyordu. Kütahya, Amasya ve Bayburt çevresinden çıkarılan gümüşün büyük bölümü de dışarıya satılıyordu. Anadolu beyliklerinde ticarete de gelişmişti. Karadeniz kıyısındaki Sinop, Trabzon ve Samsun, Ege'deki Foça, İzmir, Selçuk ve Balat ile Akdeniz'deki Antalya ve Yumurtalık, iç ve dış ticaretin en önemli liman kentleriydi. Kayseri ve Konya, kervan yollarının kavşak noktasında bulunan Sivas önemli ticaret merkezleriydi.

Anadolu beylikleri döneminde özellikle Konya, Kayseri ve Kastamonu birer bilim ve sanat merkeziydi. Bilimler arasında en çok tıp gelişmişti. Hacı Paşa bu dönemin en ünlü tıp bilginlerinden biriydi.

Başta Anadolu'da Türkçe şiirin öncüsü Yunus Emre olmak üzere Gülşehirli Şeyh Ahmed, Âşık Paşa, oğlu Ulu Arif Çelebi, Bahaeddin Sultan Veled, Ahmed Eflaki, bu dönemde yetişmiş başlıca şair ve yazarlardı.
Sınırlı kaynaklarına ve dönemlerinin siyasi iklimine rağmen, Anadolu beylikleri döneminde sanat gelişti ve muhtemelen Osmanlı sanatının temelini oluşturdu. Anadolu beyliklerinin sanat üslubu, Selçuklular ile Osmanlılar arasında bir geçiş döneminin üslubu olarak kabul edilebilse de, yeni akımlar da kazanılmıştır. Özellikle gezgin geleneksel zanaatkarlar ve mimarlar, bu yeni akımların ve yerelleşen üslupların Anadolu'daki çeşitli beyliklere yayılmasına yardımcı olmuş, bu da özellikle mimaride yenilikçi ve özgün çalışmaların ortaya çıkmasına neden olmuştur.
Selçukluların ahşap ve taş oymacılığı, kil çinileri ve benzeri süsleme sanatları, yeni mekân arayışlarının da etkisiyle kullanılmaya devam edilmiş ve bunun diğer sanatlara da yansımaları olmuştur.

Osmanlılar zamanında doruğuna ulaşan büyük mekânlı yapıların ilk örnekleri de bu dönemde ortaya çıktı. Karamanoğullarının yaptırdığı Karaman'daki Hatuniye Medresesi ile Niğde'deki Ak Medrese önemli yapılardır. Germiyanoğulları da Afyonkarahisar'da Kubbeli Cami ve Kütahya'daki Vacidiye (Demirkapı) Medresesi'ni yaptırdılar. Beyşehir'deki Eşrefoğlu Süleyman Bey Camisi ve Medresesi Eşrefoğullarından kalmıştır. Eğirdir'deki Dündar Bey Medresesi, Hamidoğullarından kalan en önemli yapılardan biridir. Safranbolu'daki Gazi Süleyman Paşa Camisi Candaroğulları mimarisinin önemli örneğini oluşturur. Birgi'deki Aydınoğlu Mehmed Bey Camisi ve Medresesi, Ulucami (1312) ile Selçuk'ta salt mermerden yapılmış İsa Bey Camisi (1375) ve İmareti, Balat'taki İlyas Bey Camii (Milet) (1404) Aydınoğulları beylerince yaptırılmıştır. Manisa'daki Ulucami Saruhanoğullarından ve Kayseri'deki Hatuniye Medresesi Dulkadiroğlularından günümüze ulaşmış en önemli mimarlık örneklerindendir.
Yukarıdaki bahsedilen Balat'ta İlyas Bey Camii, Selçuk'ta İsa Bey Camii, Birgi'de Ulucami, Selçuklu mimarisinin devamı olmalarına rağmen, iç ve dış mekânlardaki süslemelerin artması, avlu ve minarelerin farklı yerleşimi ile büyük farklılıklar gösterir.
Karaman beyliği de Ermenek'te Ulucami (1302), Karaman'da Hatuniye Medresesi (1382), Niğde'de Akmedrese Medresesi (1409) gibi dış çevreyi de dikkate alan ve içine alan yeni bir üsluba saygı duyan önemli mimari eserler de bırakmıştır.
İç mekânı tek bir büyük kubbe altında birleştirerek anıtsal bir mimari yapı oluşturmayı amaçlayan Osmanlı mimarisinin şekillenmesine işaret eden Anadolu beylik mimarisinin ilk örneklerinden biri Saruhan beyliği tarafından yaptırılan Manisa'daki Ulucami'dir (1374).
Beyliklerin bilime daha fazla önem verdiklerine işaret eden medrese inşaatlarındaki artış da dikkate değerdir.

Anadolu dilleri, Hint-Avrupa dil ailesine ait soyu tükenmiş bir dil grubudur. Terim bazen Anadolu'da konuşulmuş ancak bu gruba ait olmayan tarihî dillere atıfta bulunmak için de kullanılabilir. Anadolu dilleri, MÖ 2. ve 1. binyıllarda, Asur ticaret kolonileri ile Roma İmparatorluğu'nun 2.-3. yüzyıl arasındaki döneme tarihlenebilir. MS 4.-5. yüzyıllar, Anadolu dillerinin son evresi olarak kabul edilir. Tüm Anadolu dilleri, bir proto dil olan ve yazılı örneği bulunmayan farazî Proto Anadolu dilinden türemiştir.

Anadolu dilleri grubu, genellikle "Hint-Hitit" veya "Arkaik PHA" olarak da adlandırılan bir aşama evresinden geçerek Proto Hint-Avrupa dilinden (PHA) ayrılan ilk dal olarak kabul edilir. Genel olarak MÖ 4. binyılın ortalarında bir tarih olarak kabul edilir ve Kurgan hipotezine göre; erken Anadolu konuşmacılarının Anadolu'ya nasıl ulaştıklarına dair iki olasılık üzerinde durulur: kuzeyden, Kafkasya üzerinden ve batıdan, Balkanlar üzerinden. Balkan olasılığı, dil bilimciler ve arkeologlar - Mallory (1989), Steiner (1990) ve Anthony (2007) tarafından bir şekilde daha makul görülüp kabul edilmektedir.
Andrew Collin Renfrew (1987) tarafından ortaya atılan, Hint-Avrupa vatanının Anadolu toprakları olduğu yönündeki  Anadolu hipotezi de mevcuttur. Tarihî dil bilimciler Quentin Atkinson ve Russell Gray tarafından Bayesçi çıkarımı ve Glottokronoloji belirteçleri kullanılarak yapılan istatistiksel araştırmalar (yöntemin geçerliliği ve doğruluğu tartışmaya tâbî olsa da) Anadolu'da bir Hint-Avrupa kökeninin olmasını tercih etmektedir.

Hitit dili (𒉈𒅆𒇷; nesili), MÖ 1600 ve MÖ 1100 arasında Hitit kontrolü altındaki bölgelerde konuşulmuş, ancak Akadcada yer alan alıntı kelimelere dayanarak MÖ 20. yüzyıla kadar giden bir tarihi olabileceği düşünülmektedir. Çek bilim insanı Bedřich Hrozný'nin 1917 tarihli çalışmaları sonucunda çözümlenmiş dil, diğer Anadolu dilleri olan Luvice ve Palaca ile ilişkilidir. Tarihte belgelenmiş en eski Hint-Avrupa dilidir. Akadca kökenli bir çivi yazısı kullanılarak yazılmıştır.

Palaca, Kuzeybatı Anadolu'da konuşulmuştur. Hititler tarafından "palaumnili" olarak adlandırılan Palaların dillerinin kökleri MÖ 18. yüzyıla dayanır. Kaşka istilaları sonucunda dilin soyunun 15. yüzyıl dolaylarında tükendiği düşünülmektedir. Palaca yazılmış kaynaklar azdır ama, Hititçe yazılmış kaynaklarda Pala halkı Ziparva tanrısı ile karakterize edilir. Palaca yazılmış tüm eserler dinî metinlerdir.

Anadolu dilleri içinde yer alan bazı diller, çeşitli özellikleri açısından birbirlerine daha yakın olduklarından ötürü ortak bir Luvi grubu içerisinde sınıflandırılırlar. Bu grupta Luvice ve yakından ilişkili olduğu Likçe ve Karca gibi diller yer alır.

Luvice (luwili), Hititçenin yakın akrabası, Hitit kontrolü altındaki bölgelere yakın yerlerde konuşulmuştur. MÖ 13. yüzyılda ise Luvice, Hititlerin başkenti Hattuşaş'da dominant dil hâline gelmiştir. Bronz Çağı Çöküşü sonrasında Hititçe ölü bir dil hâline gelse de Luvice, Geç Hitit Devletleri'nde varlığını bir süre daha sürdürmüştür. Hitit çivi yazısı ve Anadolu hiyeroglifleri olarak iki farklı yazı sistemi ile yazılmıştır. Luvice, Truvalıların konuştukları olası dillerden biri olarak görülmektedir.

Köken olarak Ege ve Batı Akdeniz bölgelerinde konuşulan bu sınıftan diller ise

Karya dili, Karya'da konuşulmuştur, Karyalı askerlerin MÖ 7. yüzyılda Mısır'da bıraktığı bölük pörçük duvar yazılarından bilinir. MÖ 3. yüzyılda yok olmuştur.
Likya dili (Likyaca A; standart Likyaca), Demir Çağı'nda Likya'da konuşulmuştur, Luvicenin soyundan gelir. MÖ 1. binyılda soyu tükenmiştir, buluntular eksik olup tam çözülenememiştir.
Milyan dili (Likyaca B de denir), Likya dilinin lehçesi olup tek bir kitâbeden bilinir.
Pisidya dili ve Side dili (Pamfilyaca) ile yazılmış yazılar eksiktir.
Bu dil grubunda muhtemelen hiç yazılı iz bırakmamış diller de vardır. Bunlar Kapadokya, Misya ve Paflagonya dilleridir.

Lidyaca, Batı Anadolu'da yer alan Lidya bölgesinin yerli halkı Lidyalılar tarafından kullanılmış ve MÖ 7. yüzyıldan kalma elektrum sikkeleri üzerindeki yazılar ile kayda geçmiştir. MÖ 5. ve 4. yüzyıllardan kalma ve çoğu Sard kazılarında keşfedilmiş Lidya dili mezar kitâbesi de bulunmaktadır. Luvi dili ile bazı benzerlikleri bulunmakla birlikte, kendine has çeşitli özellikleri nedeniyle Anadolu dil ailesi içinde ayrı bir yeri bulunduğu ileri sürülmektedir. MÖ 1. yüzyılda günlük kullanımı sona ermiş, bir ölü dil hâline gelmiştir.

Terim günümüzde genellikle Hint-Avrupa dil ailesinin Anadolu kolunu tanımlamak için kullanılmaktadır, ancak bu gruba düşmeyen tarihî Anadolu dilleri de vardır. Paleo-Balkan dilleri, Anadolu dilleri gibi Hint-Avrupa dil ailesine ait olup günümüzde yaşayan hiçbir dil bu gruba ait değildir. Dillerin bölgeye Anadolu dillerinden sonra bir dönemde Balkanlar yolu ile geldiği önerilmektedir. Frigce ve Misyaca, bu dillere örnekler oluşturmaktadır.
Eklemeli diller grubundan, soyu tükenmiş ve Hint-Avrupa dil ailesine ait olmayan antik Anadolu dillerine ise Hattice örnek verilebilir. Anadolu'da konuşulmuş bilinen en eski dil olan Hattice bir yalıtık dil olarak sınıflandırılır. Hattiler yazılı kaynaklar bırakmamış, tüm Hattice söz varlığı Hititler tarafından üretilmiş dinî veya çift dilli metinler sayesinde günümüze ulaşmıştır. Urartuca da Anadolu'da konuşulmuş ölü bir dildir.

"Digital etymological-philological Dictionary of the Ancient Anatolian Corpus Languages (eDiAna)". Ludwig-Maximilians-Universität München. 25 Şubat 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 14 Mart 2017. 
Anatolianscripts.com14 Nisan 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Anadolu Yazıları

Anadolu tarihi, Batı Asya yarımadası Anadolu etrafında yerleşen birçok milleti, devleti ve uygarlığı kapsamaktadır. Ayrıca Latince adıdır. Asia Minor, "Ön Asya" olarak da isimlendirilir. Coğrafi olarak modern Türkiye'nin, batıda Ege Denizi'nden doğuda Ermenistan sınırındaki dağlara ve kuzeyde Karadeniz'den güneyde Akdeniz'e kadarki kısmını oluşturur.
Anadolu'daki ilk uygarlık izlerine Orta, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'daki arkeolojik bulgularda rastlamaktayız. Özellikle yakın zamanda Türkiye'nin Şanlıurfa ilinin sınırlarında bulunan "Göbeklitepe" yapısının keşfiyle birlikte Anadolu'nun hem arkeolojik hem de tarihi olarak ne denli önemli bir coğrafi bölge olduğu bir kez daha kanıtlanmıştır. Bunun yanı sıra; bazı eski halkların kökenlerindeki sırlar henüz bilinmemesine karşın, Hatti, Akad, Asur, Luvi ve Hitit uygarlıklarının kalıntıları, halklarının günlük yaşamları ve ticaret hayatları ile ilgili pek çok örnek sunmaktadır.
Hititlerin düşüşünden sonra Anadolu'nun Batı yakasında İyonyalılar, Lidyalılar ve Frigyalılar gibi medeniyetler sahneye çıktı. O dönemde onlar için tek tehdit olarak İran'daki Pers Krallığı görünüyordu. Lidyalıları yıkan Persler döneminde Anadolu'da da liman şehirleri gelişti ve zenginleşti. Zaman zaman isyanlar olsa da bu isyanlar çok büyük tehdit oluşturmadı.
Sonrasında Makedonya kralı Büyük İskender sahneye çıktı. İskender, Ahameniş hükümdarı III. Darius'a karşı kazandığı zaferlerle Anadolu ve İran'ın kontrolünü ele geçirdi. İskender'in ölümünden sonra kazandığı topraklar, güvendiği generallerinden birçokları ve ayakta kalmayı başaran Galya, Pergamon, Pontus ve Mısır'daki diğer güçlü hükümdarlar arasında bölüşüldü. Büyük İskender'in payından en fazla dilimi alan Seleukos İmparatorluğu, Romalıların iştahını kabarttı ve Romalılar bölgeyi parça parça ele geçirdiler. Romalılar yerel yönetimlere büyük yetkiler tanıdılar ve askerî güç sağlayarak bölgeyi güçlendirdiler.
Antik Çağ'ın en güçlü imparatorluklarından biri olan Roma İmparatorluğu, giderek gücünü ve birliğini kaybetti ve 395 senesinde Doğu ve Batı olmak üzere ikiye ayrıldı. Başkenti Roma olan Batı Roma İmparatorluğu 476'da yıkıldı. I. Konstantin tarafından Konstantinopolis'te (günümüzde İstanbul) kurulan Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu ise, Türklerin İstanbul'u ele geçirdiği 1453 yılına kadar varlığını sürdürdü.
1071 yılında Selçuklu Türklerinin Bizans İmparatorluğu'nu mağlup etmesinden sonra Anadolu'ya Türk akınları başladı. 1077 yılında Anadolu'da, başkenti İznik olmak üzere Anadolu Selçuklu Devleti kuruldu. Birinci Haçlı Seferi sırasında İznik şehri Bizans'ın eline geçmiş, Sultan I. Kılıçarslan da 1097 tarihinde başkenti Konya'ya taşımıştır ve bu tarihten itibaren Konya, Selçuklu Devleti'nin başkenti olmuştur.
Türklerin Anadolu'ya girmesinden sonra Türkler, Haçlılar, Bizanslılar ve Moğollar, bu toprakları ele geçirmek için yoğun bir mücadele vermişlerdir. Haçlı Seferleri düzenlenmiş, çeşitli Moğol istilaları gerçekleşmiş ve Bizans ile Türkler arasında savaşlar yapılmıştır. 1243 yılında Anadolu Selçuklu Devleti ile Moğollar arasında gerçekleşen Kösedağ Muharebesi sonucunda Anadolu, Moğol hakimiyetine girmiştir ve Selçuklu Devleti zayıflayıp yerini Türk beyliklerine bırakmıştır. Bu beylikler arasında, Söğüt ve Bilecik çevresinde kurulu olan Osmanoğulları Beyliği, 13. yüzyılın sonlarına doğru bağımsızlığını ilan etmiştir.
1453 yılında Osmanlı Devleti padişahı II. Mehmed komutasındaki Osmanlı birlikleri Konstantinopolis'i fethetti ve 1058 yıllık Bizans İmparatorluğu, hem Anadolu hem de tarih sahnesinden silindi.
Osmanlı İmparatorluğu, 1453'ten sonra uzun yıllar boyunca çok başarılı oldular ve ülkenin sınırlarını Kuzey Afrika'dan Orta Avrupa'ya kadar genişlettiler. 1683'te en geniş sınırlarına ulaştılar, 19. yüzyılda da duraklama sürecine girdiler. En sonunda Almanya ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun yanında I. Dünya Savaşı'na katıldı. Savaştan yenilgiyle ayrıldıktan sonra devletin elinde sadece Anadolu toprakları kalmıştı. 1919 tarihinde başlayan Türk Kurtuluş Savaşı, 1922'de Türklerin zaferiyle sonuçlandı. Yunanları yendikten sonra 1 Kasım 1922'de Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından 623 yıllık Osmanlı saltanatı kaldırıldı, 29 Ekim 1923 tarihinde ise Cumhuriyet ilan edilerek yeni Türk devleti kuruldu. O zamandan beridir Türkiye Cumhuriyeti, Anadolu topraklarında varlığını modern bir ülke olarak sürdürmektedir.

Bu çağ Buzul çağının olduğu, insanların henüz üretime geçmedikleri, mağaralarda ve ağaç kovuklarında barındıkları bir dönemdir. Bu dönemin Anadolu'daki izlerini, günümüzde Göbeklitepe, Karain, Beldibi ve Belbaşı mağaralarında bulmak mümkündür.

Asya ve Avrupa'nın stratejik kesişme bölgesinde olmasından dolayı Anadolu, tarih öncesi Prehistorya çağlardan beri pek çok uygarlıklar için beşik olmuştur. Çatalhöyük, Çayönü, Hacılar, Göbeklitepe ve Yumuktepe bu uygarlıklardan bazılarının ilk yerleşim yerleri olmuştur.

Göbeklitepe, Türkiye'nin Şanlıurfa il merkezinin 18 km kuzeydoğusunda, Örencik köyü yakınlarında yer alan dünyanın bilinen en eski kült yapılar topluluğudur. Bu yapıların ortak özelliği, T biçimindeki 10-12 dikilitaşın yuvarlak planda dizilmiş, aralarının ise taş duvarla örülmüş olmasıdır. Bu yapının merkezinde daha yüksek boyda iki dikilitaş karşılıklı olarak yerleştirilmiştir. Bu dikilitaşların çoğu üzerinde insan, el ve kol, çeşitli hayvan ve soyut semboller, kabartılarak veya oyularak betimlenmiştir. Söz konusu motifler yer yer bir süsleme olamayacak kadar yoğun olarak kullanılmıştır. Bu kompozisyonun bir öykü, bir anlatım veya bir mesaj ifade ettiği düşünülmektedir. Hayvan motiflerinde boğa, yaban domuzu, tilki, yılan, yaban ördeği ve akbaba en sık görülen motiflerdir. Bir yerleşim yeri değil, kült merkezi olarak tanımlanmaktadır. Buradaki kült yapıların tarım ve hayvancılığa yakın olan son avcı grupları tarafından inşa edilmiş olduğu anlaşılmaktadır. Diğer anlatımla Göbeklitepe, çevredeki oldukça gelişmiş ve derinlik kazanmış bir inanç sistemine sahip olan avcı-toplayıcı gruplar açısından önemli bir kült merkezidir. Bu durumda, bölgenin en erken kullanımının Çanak Çömleksiz Neolitik Çağ'ın A evresine (MÖ 9.600-7.300), yani günümüzden en az 11.600 yıl öncesine dayandığı ileri sürülmektedir.
Göbeklitepe, 1963 yılında İstanbul Üniversitesi ve Chicago Üniversitesince yürütülen “Güneydoğu Anadolu Tarih Öncesi Araştırmaları Projesi” (Prehistoric Research in Southeastern Anatolia) yüzey araştırmaları sırasında tespit edilmiştir.
Bütün bunlar ve kazılarda ortaya çıkarılan anıtsal mimari, Göbeklitepe'yi eşsiz ve özel yapmaktadır. Bu bağlamda UNESCO tarafından 2011'de Dünya Mirası geçici listesine alındı ve 2018'de kalıcı listeye girdi.
Buradaki kazılarda çıkartılan bazı heykel ve taşlar, Şanlıurfa Arkeoloji ve Mozaik Müzesi'nde sergilenmektedir. Göbeklitepe, popüler kaynaklarda "tarihin sıfır noktası" nitelendirmesiyle de anılır.

Anadolu'da "tunç"un metal olarak kullanılması, MÖ 4. binyılda Karaz kültürü etkisiyle oldu. Bölgeye Akadlar gelene kadar Anadolu, tarih öncesi çağlarını yaşıyordu. Üretim için çeşitli malzemeleri buradan sağlama amacındaki Akad İmparatorluğu, MÖ 2.400 yılında Büyük Sargon liderliğinde bölgeyi etkisi altına aldı. Anadolu'nun çok zengin bakır rezervleri olduğu hâlde tunç için gerekli kalay yeterli miktarda bulunamıyordu. Akadlar, Mezopotamya'daki iklim değişiklikleri ve ticareti olumsuz etkileyen insan gücünün azalması sonucu zayıfladı. Yaklaşık MÖ 2150'de Gutlar, Akad İmparatorluğu'na son verdi.

Gutları yenen Asurlular, gümüş başta olmak üzere bölgedeki maden kaynaklarına sahip çıktı. Asurluların Kaniş'te bulunan çivi yazısı tabletlerinden, gelişmiş ticaret hayatına sahip oldukları anlaşılıyordu.
Orta Tunç Çağı'nın sonlarına doğru I. Hattuşili önderliğindeki Eski Hitit Krallığı, Hattuşaş'ı ele geçirdi ve başkent yaptı. (MÖ 17. yüzyıl)
Knossos'da yapılan arkeolojik kazılar Anadolu'daki Tunç Çağı'nın Girit'teki Minos Uygarlığı'nı da etkilediğini gösterdi.

MÖ 14. yüzyılda Hitit İmparatorluğu gücünün zirvesine ulaştı; Orta Anadolu, Suriye'nin kuzeybatısı ve yukarı Mezopotamya'ya kadar yayıldı. Kizzuvatna Krallığı, ticaret yolları açısından önemli bir bölge olan Hatti'yi Suriye'den ayırarak ele geçirdi. İki devlet arasında barış anlaşmaları imzalandı, sınırlar korundu, ta ki Hitit Kralı I. Şuppiluliuma, Kizzuvatna'yı tamamen ele geçirinceye kadar. Her ne kadar Kizzuvatna Uygarlığı bitse de Hititler, Comona ve Kilikya'da onların kültürlerini korumalarına izin vermiştir.
MÖ 1180'den sonra Levant bölgesine deniz kavimlerinin gelmesiyle imparatorluk dağıldı ve bir kısmı MÖ 8. yüzyıla kadar ayakta duracak olan küçük şehir devletleri (Geç Hititler) ortaya çıktı.

Hititlerin parçalanması sırasında Balkanlardan Anadolu'ya gelen Frigyalılar kısa bir süre içinde Anadolulaştılar, büyük oranda Hitit etkisi altında kalsalar da kendilerine özgü bir kültür oluşturdular. Başkentleri Gordion idi. En tanınmış kralları olan Kral Midas hakkında üretilen birçok efsane oldu; "eşek kulak"larıyla ya da "dokunduğu her şeyi altına çevirmesiyle" ünlendi. Asur kaynaklarında Frigyalılardan Muşkiler, Midas'dan da Mita olarak bahsedilir. Asurlular, Midas'ı tehlikeli bir rakip olarak kabul ettiler ve Frigya ile MÖ 709'da barış anlaşması imzaladılar. Ancak bu anlaşmanın Kimmerler için bir anlamı yoktu ve Kimmerler, yaptıkları akınlarla Frigya Krallığı'nı yıkıp Kral Midas'ı da öldürdüler (MÖ 696).

Hint-Avrupa kökenli bir kavim olan ve doğudan Anadolu'ya gelen Lidyalılar, önce Hititlerin daha sonra da Friglerin egemenliği altında yaşadılar. Dilleri, Hitit dili ile benzerlik gösterir.
Lidyalılar, Batı Anadolu bölgesindeki Lidya‘da yaşayan Anadolu insanlarıydı. Dil tarafından tanımlanan ve MÖ 2. binyıla kadar uzanan kökenleri hakkında ortaya atılan sorular, dil tarihçileri ve arkeologlar tarafından tartışılmaya devam ediyor. Lidyalıların başkenti “Sfard” veya Sardis idi.
Lidyalıların parayı bulan ilk uygarlık olduğu iddiaları olmakla birlikte, para kullanımı daha eski medeniyetler olan Sümerlerde ve Antik Mısır'da da vardır. Re

Anadolu tarihi kronolojisi, Anadolu'da yaşanan tarihi olayların zaman sırasına göre düzenlenmiş bir listesidir. Anadolu; Asya ile Avrupa'nın kesişme noktasında yer alması nedeniyle tarih öncesi çağlardan günümüze dek pek çok uygarlığa ev sahipliği yapmıştır. Bu kronoloji Paleolitik'ten Türkiye Cumhuriyeti'nin ilanına uzanan yaklaşık 1,2 milyon yıllık dönemi kapsamaktadır.
Ayrıca bakınız: Türkiye tarihi · Osmanlı padişahları listesi · Türkiye cumhurbaşkanları listesi · Anadolu Selçuklu Devleti kronolojisi

İÖ ~1.200.000: Gediz Vadisi'nde (Batı Anadolu) Homo erectus'a atfedilen en eski çakmaktaşı aletlerin bulunması. Anadolu, Afrika'dan Avrupa'ya uzanan paleolitik göç güzergâhlarından biri üzerindedir.
İÖ ~600.000: Karain Mağarası (Antalya yakınları) ilk kez iskân edilmeye başlanır; hayvan kemikleri ve yontma taş aletler bulunmuştur. Türkiye'nin en önemli paleolitik alanıdır.
İÖ ~400.000: Yarımburgaz Mağarası (İstanbul yakınları) bu döneme ait Homo heidelbergensis izleri taşır; Avrupa'nın batı sınırına yakın en eski insan kalıntılarından biridir.

İÖ ~40.000 – 10.000: Karain, Beldibi ve Belbaşı mağaralarında geç buzul dönemi topluluklarının kalıntıları; kaya resimleri, kemik aletler ve hayvan figürinleri.
İÖ ~20.000 – 15.000: Buzul Maksimumu döneminde Anadolu'nun iç kesimleri büyük ölçüde boşalır; kıyı mağaraları ve ova kenarları yoğunlaşma alanı haline gelir.
İÖ ~12.000: Zarzî kültürüne ait mikrolitler ve yarı yerleşik av-toplayıcı topluluklar Güneydoğu Anadolu'da görülür; tarıma geçişin öncülleri olan yabani tahılların toplanması başlar.

İÖ ~9.600 – 8.200: Göbekli Tepe (Şanlıurfa) inşa edilir. Henüz tarıma geçilmeden önce dev T-biçimli dikilitaşlardan oluşan tapınak kompleksi, dünyanın bilinen en eski anıtsal yapı topluluğudur. "Tarihin sıfır noktası" olarak da anılır; UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne 2018'de alınmıştır.
İÖ ~9.000 – 7.500: Çayönü (Diyarbakır) ve Nevali Çori'de çanak-çömleksiz Neolitik (PPNA/PPNB) yerleşimleri; einkorn buğdayı ve mercimeğin ilk kez evcilleştirilmesi, domuz ve koyunun evcilleştirilmesinin başlangıcı.
İÖ ~8.000: Aşıklı Höyük (Aksaray) erken köy topluluğunun en eski örneklerinden birini oluşturur; obsidyen (volkanik cam) ticaretinin izleri görülür.
İÖ ~7.500 – 5.700: Çatalhöyük (Konya Ovası) en parlak dönemini yaşar. 5.000-8.000 nüfuslu bu yerleşim, dünyanın en büyük erken kentsel topluluklarından biridir. Çatı girişli birbirine bitişik evler, gelişmiş duvar resimleri, Ana Tanrıça heykelcikleri ve bukranion (boğa kafası) kültü dikkat çeker.
İÖ ~7.000 – 6.000: Hacılar (Burdur) Neolitik kültürünün olgunluk evresi; Anadolu'nun bilinen en erken boyalı çanak-çömleği burada bulunmuştur.
İÖ ~6.500 – 5.500: Can Hasan (Karaman) ve Canhasan III yerleşimleri; yoğun tarım, hayvan yetiştiriciliği ve ilk metallerin kullanımına dair erken kanıtlar.

İÖ ~5.500 – 4.000: Beycesultan (Denizli), Kusura, Hacılar geç evrelerinde bakır işçiliğinin gelişimi; sosyal tabakalaşmanın belirginleşmesi.
İÖ ~4.200 – 3.500: Arslantepe (Malatya) bölgesel bir güç merkezi haline gelir; Doğu Anadolu'nun Uruk kültürüyle bağlantısına işaret eden damga mühürleri ve erken devlet yapısına ilişkin kanıtlar ortaya çıkar.
İÖ ~3.500 – 3.000: Mersin-Yumuktepe'de ileri düzey çanak-çömlek ve dokuma teknolojisi; Anadolu genelinde bakır alet üretiminin yaygınlaşması.

İÖ ~3.000 – 2.500: Troya I-II (Hisarlık, Çanakkale) inşa edilir; Ege ile Anadolu arasındaki yoğun deniz ticaretinin kanıtları bulunmuştur. Troya II'nin "Priam Hazinesi" dönemin zenginliğini yansıtır.
İÖ ~2.500 – 2.000: Orta Anadolu'da Hatti uygarlığı; Alacahöyük kraliyet mezarlarında altın, gümüş ve tunçtan yapılmış güneş diskleri, geyik heykelleri ve ritüel standartlar bulunmuştur. Hititlerin kültürel mirasını oluşturacak yerli Anadolu geleneğinin çekirdeğidir.
İÖ ~2.500 – 2.000: Troya III-V dönemleri; yerleşim genişler, Ege bölgesiyle ticaret canlanır.

İÖ ~1.950: Asurlu tüccarlar Kültepe (Kaniş/Neşa) başta olmak üzere Alişar, Boğazköy, Acemhöyük gibi merkezlerde karum adı verilen ticaret kolonileri kurar.
İÖ ~1.950 – 1.750: Anadolu'da çivi yazısıyla yazılmış ilk belgeler: kil tablet üzerine yazılmış ticaret kayıtları, borç senetleri ve kişisel mektuplar. Anadolu böylece tarih çağına girer.
İÖ ~1.750: Asur ticaret kolonilerinin sona ermesi; yerli Anadolu kültürünün Hitit devlet yapısı içinde yeniden örgütlenmesi.

İÖ ~1.750 – 1.650: Eski Hitit Krallığı; Labarna I ve ardılları Neşa/Kaniş çevresinden hareketle Orta Anadolu'yu birleştirir; başkent Hattusa (bugünkü Boğazköy) olur.
İÖ ~1.650 – 1.450: Hattusili I Güney Anadolu ve Kuzey Suriye'ye seferler düzenler. Murşili I İÖ ~1.595'te Babil'i yakıp yıkarak Birinci Babil Hanedanı'na son verir.
İÖ ~1.450 – 1.350: Orta Hitit Krallığı; iç karışıklıklar ve hanedanlık mücadeleleri. Telipinu Fermanı ile taht veraset kuralları ilk kez yazıya geçirilir.
İÖ ~1.350 – 1.200: Hitit İmparatorluk Dönemi; Suppiluliuma I Suriye'yi kontrol altına alır, Mitanni krallığını çökertir ve Mısır ile rekabete girer.
İÖ 1.274: Kadeş Muharebesi; Muwatalli II ile II. Ramses arasında Suriye'deki Kadeş (Qadesh) yakınlarında tarihin en büyük savaş arabası muharebelerinden biri yaşanır. Kesin bir sonuç çıkmaz.
İÖ ~1.269: Kadeş Antlaşması; III. Hattusili ile II. Ramses arasında imzalanan bu belge, tarihin bilinen ilk yazılı barış antlaşmasıdır. Hem Hitit hem Mısır dilinde düzenlenmiştir; kopyası BM delegasyonu ofisinde asılıdır.
İÖ ~1.250: Truva Savaşı'nın efsanevi dönemine karşılık gelen Troya VIIa tabakası; Homeros'un İlyada'sına ilham verdiği düşünülen bu dönemde yerleşim tahrip izleri taşır.

İÖ ~1.200: "Deniz Halkları" olarak bilinen göçmen grupların saldırıları, kuraklık ve iç çalkantılar sonucunda Hitit İmparatorluğu dahil pek çok Doğu Akdeniz uygarlığı eş zamanlı olarak çöker. Hattusa yakılıp yıkılır; çivi yazısı ve devlet örgütü unutulur.

İÖ ~1.200 – 700: Geç Hitit (Syro-Hitit) Beylikleri; Karkamış, Malitya, Kummuh ve diğer küçük prenslikler güney ve güneydoğu Anadolu'da Hitit kültürünü yaşatır. Hitit hiyeroglif yazısı bu bölgelerde kullanılmaya devam eder.
İÖ ~1.200 – 700: Frigya Krallığı; Balkanlar kökenli Frigyalılar Orta Anadolu'ya yerleşerek Gordion'u başkent yapar. Gordios ve Midas efsaneleri bu halktan kalmıştır. Frig müziği ve sanatı sonraki Yunan kültürünü derinden etkiler.
İÖ ~900 – 585: Urartu Krallığı; Van Gölü çevresinde güçlü bir merkezi devlet kuran Urartular, anıtsal kale mimarisi (Van Kalesi, Çavuştepe), ileri sulama sistemleri ve gelişkin maden işçiliğiyle tanınır. Ermenilerin atalarından biri kabul edilir.
İÖ ~800 – 585: Med İmparatorluğu'nun Doğu Anadolu üzerindeki baskısı; Kimmerliler ve İskitler Kuzeybatı ve Orta Anadolu'ya yıkıcı akınlar düzenler; Frigya Krallığı çöker.
İÖ ~700 – 547: Lidya Krallığı; Gediz Nehri havzasında başkenti Sard (Sardes) olan Lidya, ticaret ve zenginliğiyle öne çıkar. Gyges, Alyattes ve efsanevi Kroisos (Karun) bu hanedana aittir.
İÖ ~650 – 600: Paranın (sikke) icadı; Lidya'da elektrum (altın-gümüş alaşımı) kullanılarak ilk standart sikkeler basılır. Bu buluş dünya ekonomisini ve ticaretini kökten dönüştürür.
İÖ ~750 – 500: Ege kıyılarında İyon kolonileri; Milet, Efes, Smyrna, Foça ve diğer şehirlerde büyük bir kültürel ve düşünce çiçeklenmesi yaşanır. Tales, Anaksimandros, Herakleitos, Pisagor gibi ilk filozofların büyük çoğunluğu bu coğrafyadan çıkmıştır.
İÖ 546: Pers İmparatoru Büyük Kyros Thymbra Muharebesi'nde Lidya Kralı Kroisos'u yenerek Sard'ı alır; Anadolu Ahamenid İmparatorluğu'nun satraplık sistemine dahil edilir.

İÖ 499 – 494: İyon Ayaklanması; Milet önderliğinde Batı Anadolu'daki Yunan şehirleri Pers egemenliğine karşı ayaklanır. Atina'nın desteklediği isyan kanlı biçimde bastırılır; Milet yakılır. Bu olay Meden Savaşları'nın başlangıcıdır.
İÖ 480: Pers Büyük Kralı Kserkses Anadolu üzerinden Yunanistan'a sefer düzenler; Thermopylae ve Salamis Deniz Muharebesi bu dönemin simge olaylarıdır.
İÖ 449: Kallias Barışı; Atina ile Perslerin anlaşmasıyla Batı Anadolu Yunan şehirlerinin özerkliği tanınır.
İÖ 387: Kral Barışı (Antalkidas Barışı); Batı Anadolu İyon şehirleri yeniden Pers egemenliğine bırakılır.
İÖ ~377 – 353: Halikarnas Mozolesi; Karya satraplığı hükümdarı Mausolos için eşi Artemisia'nın yaptırdığı anıt mezar, Yedi Harika'dan biridir. "Mozole" kelimesi bu yapıdan türemiştir.

İÖ 334: Büyük İskender, Granikos Muharebesi'nde Pers kuvvetlerini yenerek Anadolu fethine başlar; kısa sürede batı ve iç Anadolu şehirleri ele geçirilir.
İÖ 333: İssos Muharebesi; İskender, Güneydoğu Anadolu'da III. Darius'u ağır bir yenilgiye uğratır; Anadolu'nun fethini kesinleştirir.
İÖ 323: İskender'in Babil'de ölümünün ardından imparatorluk generalları (diadokhlar) arasında paylaşılır; Anadolu başta Lysimakhos olmak üzere farklı yönetimler altında kalır.
İÖ ~281: Attalos hanedanı Pergamon'u merkez alarak bağımsız bir krallık kurar; kütüphanesi İskenderiye'den sonra antik dünyanın en büyük ikincisidir. Parşömen burada geliştirilmiştir.
İÖ 190: Magnesia Muharebesi; Roma ordusu Antiokhos III'ü yenerek Anadolu'ya müdahaleye başlar.
İÖ 133: III. Attalos krallığını ve hazinesini ölüm döşeğinde Roma'ya vasiyet eder; Batı Anadolu Roma'nın Asia eyaleti olur.
İÖ 88 – 63: VI. Mithradates önderliğinde Pontus Krallığı Roma'ya karşı üç büyük savaş (Mithradatik Savaşlar) açar; uzun mücadele Pompeius'un zaferiyle sonuçlanır (İÖ 63).
İÖ 47: Zela Muharebesi; Julius Caesar Kapadokya sınırındaki Zela'da (bugünkü Zile, Tokat) Pontuslu Pharnakes'i yener; zaferi "Veni, vidi, vici" (Geldim, gördüm, yendim) sözüyle özetler.

İÖ 30 – İS 14: Augustus döneminde Pax Romana'nın başlamasıyla birlikte Anadolu eyaletlerinde uzun bir barış ve imar dönemi yaşanır; Efes, Smyrna, Antakya, Nikaia büyük kentsel atılımlar yapar.
İS ~47 – 57: Aziz Pavlus'un misyonerlik seyahatleri; Tarsus doğumlu Pavlus Anadolu'nun pek çok şehrine defalarca giderek Hristiyanlık'ı yayar. Efes, Korint, Antakya ve Galatya bu yolculukların odağıdır.
İS ~100: Efes, yaklaşık 200.000–300.000 nüfusuyla imparatorluğun en büyük kentlerinden biridir; Artemis Tapınağı, 

Anadolu Üniversitesi  (ANAÜ), 1958 yılında Eskişehir'de kurulan bir devlet üniversitesidir. İkili modda eğitim veren (yüz yüze ve uzaktan) üniversitedir. Üniversitenin temeli, 1958 yılında kurulan Eskişehir İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi, Eskişehir Devlet Mühendislik ve Mimarlık Akademisi ve Eskişehir Eğitim Enstitüsü'ne dayanır. 1982 yılında YÖK Kanunu ile birlikte EİTİA ve EDMMA Anadolu Üniversitesine dönüşmüştür.
Ayrıca rektörlük binası önündeki pusula anıtında şu metin yazar:
Anadolu Üniversitesi, 1958 yılında kurulmuş, merkezi 30 derece 30'01.64” Doğu, 39 derece 47'29.93” kuzey koordinatlarında bulunan, eğitim ışığını her geçen gün büyüyerek dört yöne yayan ve milyonlarca öğrenciye ulaşan çağdaş bir eğitim kurumudur.

Anadolu Üniversitesinin temelini, 1958 yılında kurulan Eskişehir İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi oluşturur. 1982 yılında Anadolu Üniversitesine dönüştürülmüş ve Türkiye'de ilk defa Açıköğretim Fakültesi Anadolu Üniversitesi bünyesinde kurulmuştur.
İlk dönemlerde, Yunus Emre Kampüsünde faaliyet gösteren üniversitenin Meşelik ve Bademlik kampüslerinde bulunan eğitim birimleri daha sonra Osmangazi Üniversitesini oluşturmuştur. 2 Eylül Kampüsü ise 2018 yılında Anadolu Üniversitesinden ayrılarak kurulan Eskişehir Teknik Üniversitesinin temelini oluşturmuştur.
Eskişehir'in merkezinde yer alan kampüs 3'ü açık ve uzaktan öğretim veren 12 Fakülte 1'i Devlet Konservatuvarı olmak üzere 3 Yüksekokul, 3 Meslek Yüksekokulu 5 Enstitü (4'ü yüksek lisans ve doktora düzeyi) ve 25 Araştırma Merkezine ev sahipliği yapmaktadır.
ODTÜ'nün bünyesinde faaliyet gösteren URAP'ın 2015 yılı dünya sıralamasına göre 1273. sırada, Türkiye sıralamasına göre 36. sıradadır. Ayrıca Temmuz 2016 yılında yapılan bir webometrik sıralamada, Türkiye'de 6., dünya üniversiteleri arasında 755. sırada yer almaktadır. İlk binde bulunan 8 üniversitenin 4'ü Ankara, 3'ü İstanbul, biri ise Eskişehir'dedir. URAP'ın 2024-2025 Türkiye Tüm Üniversiteler Sıralaması'nda ise 61. sırada yer alan Anadolu Üniversitesi, yine URAP'ın 2017-2018 Dünya Geneli Üniversiteler Sıralaması'nda 1230. sırada yer almıştır.
"Anadolu Üniversitesi pek çok ilke imza atmış bir üniversitedir. Bu ilklerin başında, uzaktan öğretim sistemini hayata geçirmenin başarısı gelmektedir. Bugün uzaktan öğretim yapan üç fakültesinin toplam öğrenci sayısı 2 milyonun üzerindedir. Bu sistemin geliştirilmesinde gösterilen başarı, farklı ülkelerde birçok kuruma örnek olmaktadır.
Anadolu Üniversitesi, en son teknolojik olanaklarla donatılmış bölümlerinde, her biri alanında en iyisi olmaya çalışan ve tüm zamanını öğrencileriyle paylaşan geniş öğretim kadrosuyla öğrencilerini, yaratıcı ve dinamik eğitim ortamlarında geleceğin en iyileri olarak hazırlamak üzere çalışmaktadır.

Anadolu Üniversitesinin güvenli ve çağdaş kampüslerinde bir öğrenci için gerekli olan hemen hemen her olanak bulunmaktadır. 325.000'den fazla basılı kaynağın yanı sıra birçok e-kaynağa da ulaşmanın mümkün olduğu merkez kütüphane, tatil günleri dâhil her gün öğrencilere 24 saat hizmet vermektedir. Ayrıca kütüphane bölgesinde gece 12:00-01:00 saatleri arasında sıcak çorba/çay/kahve ücretsiz olarak öğrencilere ikram edilmektedir. 12.330 m2 alana yayılmış olan merkez kütüphanede, öğrenciler kendi çalışma biçimlerine uygun ortamlarda çalışabilmektedir. Öğrenciler, kampüste bulunan sinema, tiyatro, konser ve sergi salonlarımızda kültürel ve sanatsal etkinlikleri kolayca izleyebilmektedir. Aynı zamanda öğrenciler sanatçılarla yapılan söyleşilere ve etkinliklere katılabilme, kampüste bulunan yarı olimpik yüzme havuzunda, uluslararası standartlarda yapılmış spor salonlarında, tenis kortlarında, yeşil sahalarda her tür sporu yapabilme olanağını bulurken boş zamanlarını da en iyi şekilde değerlendirebilmektedir. Üniversite tarafından öğrenciler için günde üç öğün (sabah kahvaltısı+öğlen+akşam) yemek servisi de sunulmaktadır."
20 Mart 2025 tarihi itibarıyla Anadolu Üniversitesi web sitesinde yayınlanan son verilere göre, üniversitedeki öğretim elemanı sayısı 1463, idari personel sayısı 1212, lisans örgün eğitim öğrenci sayısı 15606, önlisans örgün eğitim öğrenci sayısı 1586, lisansüstü öğrenci sayısı (yüksek lisans ve doktora) 3921, örgün eğitimdeki yabancı öğrenci sayısı 1970, toplam örgün eğitim öğrenci sayısı ise 21113 olarak açıklanmaktadır. Açıköğretim Fakültesi'ndeki (aktif) öğrenci sayısı 685.507, (aktif-pasif) öğrenci sayısı 1 milyon 536 bin 540, Açıköğretim'deki yabancı uyruklu öğrenci sayısı ise 5385 olarak açıklanmıştır.

Eskişehir'in merkezinde yer alan Yunus Emre Kampüsünde fakülte, yüksek okullar, idari birimler ve sosyal tesisler yer almaktadır. Osmangazi Üniversitesi ve son olarak Eskişehir Teknik Üniversitesinin bünyesinden ayrılmasıyla birlikte tek kampüs alanında faaliyetlerine devam eden Anadolu Üniversitesinin kampüs dışında Odunpazarı bölgesinde Cumhuriyet Tarihi Müzesi, Eğitim Karikatürleri Müzesi, Yunus Emre Yazı Sanatları Müzesi ve Türk Dünyası Uygulama ve Araştırma Merkezi bulunmaktadır.

Açıköğretim Fakültesi
Bilgisayar ve Bilişim Bilimleri Fakültesi
Eczacılık Fakültesi
Edebiyat Fakültesi
Eğitim Fakültesi
Güzel Sanatlar Fakültesi
Hukuk Fakültesi
İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
İletişim Bilimleri Fakültesi
Sağlık Bilimleri Fakültesi
Turizm Fakültesi

Devlet Konservatuvarı
Engelliler Entegre Yüksekokulu
Yabancı Diller Yüksekokulu

Adalet Meslek Yüksekokulu
Bilişim Teknolojileri Meslek Yüksekokulu
Eskişehir Meslek Yüksekokulu
Yunus Emre Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu

Engelliler Araştırma Enstitüsü
Lisansüstü Eğitim Enstitüsü

Uzaktan eğitim (Açık ve Uzaktan Öğrenme) yoluyla açıköğretim öğrencilerine eğitim veren Açıköğretim Fakültesi Açıköğretim Sistemi olarak adlandırılmaktadır.
Dersleri kitle iletişim araçları (internet, radyo, televizyon) ile ve çeşitli şehirlerdeki akademik danışmanlık merkezleri tarafından verilen, sınavları yılda 2 kez (vize, final) yapılan, Anadolu Üniversitesinin başlattığı bir uzaktan eğitim projesidir. AÖS diplomalarının örgün eğitimle alınan diğer üniversite diplomalarından hiçbir hak eksiği yoktur. AÖF ders kitapları çok düzenli ve kolay anlaşılabilir bir dille yazılmıştır. AÖS eKampüs15 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. yoluyla yayımlanan mp3 dinlemeleri, video dersleri, etkileşimli sunumlar, deneme sınavları gibi öğrenme materyalleri sayesinde bilginin öğrencilere yayılımı oldukça kolaylaşmış, öğrenme yer ve zamandan bağımsız bir hale gelmiş ve üniversite eğitimi çok modern ve etkileyici yeni bir boyuta taşınmıştır.
Sınavlarının merkezi yöntemle yapılması ve sınav sonuçlarının değerlendirilmesinin tümüyle elektronik olması sayesinde, öğrenci bilgisinin ölçümü, örgün eğitime göre çok daha objektif ve standart olabilmektedir. Bu sayede, iyi bir derece ile Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Sistemi'ni bitirebilen bir öğrencinin bilgi ve farkındalık düzeyinin piyasada ve iş yaşamında çok iyi bilinen bir olgu haline gelmiştir. Açıköğretim Sisteminin uluslararası standartlara ve Bologna Kriterleri'ne uygun bir şekilde, okunan tüm dersleri, alınan notları ve kazanılan ders kredilerini bildiren, Türkçe/İngilizce bir diploma eki vermesi sayesinde AÖF mezunlarının uluslararası üniversitelerde master ve doktora programlarına kabul edilmesi de çok kolaylaşmıştır.

Anadolu Üniversitesi çeşitli olanaklara sahiptir. Öğrenciler, İstanbul ve Ankara gibi büyük kentlerle eşzamanlı olarak sinema, tiyatro, konser ve sergi salonlarında kültürel ve sanatsal etkinlikleri kolayca izleyebilme, sanatçılarla yapılan söyleşilere katılabilme, kampüslerde bulunan yarı olimpik yüzme havuzunda, uluslararası standartlarda yapılmış spor salonlarında, tenis kortlarında, yeşil sahalarda her tür sporu yapabilme olanağını bulunmaktadır.
Yunus Emre Kampüsü'nde öğrencilerin kullanımına açık iki adet yemekhane bulunmaktadır. Kahvaltı, öğle ve akşam yemeği olmak üzere hafta içleri üç farklı zaman diliminde öğrencilerin kullanıma açık olan yemekhanelerden faydalanılabilmektedir.

Rektör Engin Ataç, 27 Eylül 2004 tarihinde Anadolu Üniversitesi'nin 2004-2005 Öğretim Yılı açılış törenini canlı yayınlayarak günde 3 saatlik düzenli yayınlara başlanacağını açıklamış ve TVA'nın yayın hayatını başlatmıştır. Yayın içeriği eğitim, kültür ve sanat konulu programlardan oluşmaktadır. TRT ile yapılan anlaşma sonucu TRT Okul kanalı kurulmuş, bu nedenle kanalın yayınları sonlanmıştır.

Anadolu Üniversitesi Resmi Web Sitesi
Anadolu Üniversitesi Resmi Facebook Sayfası12 Eylül 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Anadolu Üniversitesi Resmi Twitter Sayfası10 Eylül 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Anadolu Üniversitesi Resmi Instagram Sayfası7 Kasım 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Anadolu çoban köpeği, dünyadaki tüm önemli köpek kulüpleri tarafından tanınan, mastif türünde bir köpek ırkı. Batılı devletlerde Türkçe imlâsıyla çoban köpeği olarak da bilinir. American Kennel Club'a göre işçi köpekler grubunda, Merkezi İngiltere'de bulunan The Kennel Club'a göre çoban köpeği grubunda ve Dünya Köpek Federasyonuna (FCI) göre 2. grupta bölüm 2.2'dedir (molossus/dağ köpeği #331). Kangal, Akbaş, Karabaş ve Anadolu çoban köpeğinin ayrı ırklar olup olmadığı mevzuu tartışmalıdır ve Türkiye'deki otoritelerce Kangal'ın da dünyada safkan bir ırk olarak tanınması için çalışmalar yapılmaktadır.
Anadolu çoban köpeği iri, gösterişli ve güçlü bir köpek ırkıdır. Canlı hayvan sürülerini korumak konusunda üstün meziyetlere sahiptir. Sadakati, bağımsızlığı ve dayanıklılığı ile meşhurdur. Kürkü kısa (2,5 cm) veya uzun (yak. 10 cm) olabilir. Çeşitli renklerde ve desenlerde olabilir. Görünüşü ile hırsızları ve kurtları ürkütse de uysal bir ev köpeği olarak da yetiştirilebilir.

Bir DNA araştırması, Kangal köpeklerine en yakın köpeklerin genetik olarak Kazakistan, Özbekistan, Tacikistan ve Afganistan köpekleri olduğunu buldu ve araştırmacılar, türün Orta Asya'dan, göçebe Türkler tarafından getirilmiş olmasının bu araştırmaya göre olası olduğunu söyledi.
Anadolu'nun yazları sıcak ve kurak, kışları soğuk ve yağışlı olan çetin iklimine ve göçebe yaşam tarzına uyum sağlayacak şekilde evrimleşti ve çobanlar tarafından yırtıcı hayvanlara karşı bekçi köpeği olarak kullanılageldi. Üreticiler, köpeğin yırtıcılar tarafından tespit edilmesini zorlaştırmak için koyunlara yakın cüssede ve renkte üretilmesine özen gösterdi. Bu ırk 1950'lerde ABD'ye girdi ve üretilmeye başlandı. 1996'da AKC tarafından safkan bir ırk olarak tanındı.

İriyarı, güçlü ve ürkütücü görünümlüdür. Cesur ancak tehdit sezmediği sürece çok sakin bir köpektir. Hem çok çevik hem de çok dayanıklıdır. Uzun ömürlüdür (çoğunlukla 10 yıldan fazla) ve genellikle iyice yaşlanana kadar çalışabilir. Güçlü bir koku alma duyusuna sahiptir. Zorlu doğa koşullarında, tamamen iş görmeye yönelik olarak üretilmiştir ve eşsiz bir koruma içgüdüsüne sahiptir.
Erkekleri omuzlarda 80 cm'den yüksek ve 70 kg kadar ağır olabilir. Yarışmalarda genellikle 2 yaşından büyük erkeklerin 73 cm'den yüksek ve 50–70 kg olması; dişilerin 68 cm'den yüksek ve 35–55 kg olması; ayrıca cüssenin dengeli dağılmış olması beklenir.

Anadolu çoban köpeğinin, uzun bir yürüyüş veya kısa bir koşu şeklinde, her gün egzersiz yapmaya gereksinimi vardır. Ilık ila serin hava şartlarında dışarıda barınabilir. Kürk bakımı ihtiyacı azdır. Haftada bir ölü tüyleri temizlemek için tımarlanması gerekir.

Akbaş
Yunan çoban köpeği

Animal Planet: Dogs 1018 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Kısa bir Anadolu çoban köpeği belgeseli (İngilizce)

Anavatan Partisi, 1983 yılında Turgut Özal tarafından kurulmuş olan eski siyasi parti. Resmî kısaltması "ANAP" şeklindedir. 1983'ten 1991'e kadar aralıksız olarak tek başına iktidarda kalmış, 1996 ile 2002 yılları arasında da çeşitli koalisyon hükûmetlerinin içinde yer almıştır. 31 Ekim 2009 tarihinde Demokrat Parti ile birleşmiştir.

12 Eylül Darbesi'nden bir süre sonra eski siyasi partiler kapatıldı ve halk oylamasıyla kabul edilen 1982 Anayasası'yla "yeni bir siyasal düzen" getirilmesi amaçlandı. Bu yeni siyasi düzen bağlamında, "demokrasiye yeniden geçiş" süreci içinde 1983 ilkbaharında yeni siyasi partiler kurulmaya başladı.
ANAP, 20 Mayıs 1983'te, AP iktidarı sırasında alınan ve 12 Eylül döneminde de uygulaması sürdürülen 24 Ocak 1980 ekonomik önlemler paketini hazırlayan, 12 Eylül döneminde bir süre ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısı olan Turgut Özal tarafından kuruldu. ANAP, Özal'ın çevresinde örgütlenmiş, büyük ölçüde kişiselleşmiş bir partiydi. Siyasi kadrosu önemli ölçüde, devlet ve özel sektör deneyimi sırasında Özal'la birlikte çalışmış teknokratlarla, Millî Selamet Partisi (MSP), Milliyetçi Hareket Partisi (MHP), Adalet Partisi (AP) ve hatta Cumhuriyet Halk Partisinden (CHP) gelme, 1980 öncesi dönemde fazla ön planda olmayan siyasetçilerden oluşuyordu. Dört siyasi eğilimi (AP, MSP, MHP, CHP) birleştirmeyi iddia ediyordu. İşçi, memur, çiftçi, esnaf gibi toplumsal katmanları kapsayan "orta direk" temasını kullanarak kendine bir "orta sınıf partisi" görünümü verdi. Bazı büyük sermaye çevrelerinden de destek gördü. Eski parti örgütlerinin dağıldığı bir ortamda görece genç ve dinamik kadrosu, etkili destekleri sayesinde kısa zamanda güçlü ve yaygın bir parti örgütü olmayı başardı. Seçim öncesi siyasal söyleminde ılımlıydı, daha çok ekonomik konulara ağırlık verdi, bürokrasiye karşı çıktı, "devlet millet için vardır" temasını işledi. Ekonomik düzlemde, 24 Ocak Kararları'nda somutlanan bir "liberalizm"in savunuculuğunu yaptı. Millî Güvenlik Konseyinin (MGK) veto barajını aşarak, 12 Eylül'ün temsilcisi olduğu söylenen Milliyetçi Demokrasi Partisi (MDP) ve sosyal demokrat nitelikte olduğunu ileri süren Halkçı Parti (HP) ile birlikte 6 Kasım 1983 genel seçimlerine katılmasına izin verilen üç partiden biri oldu.
ANAP'ın kurucular kurulunda bulunan yedi üye ile genel seçimler öncesinde milletvekili aday listesinden pek çok isim MGK tarafından veto edilmiştir. ANAP'ın kurucuları arasından veto edilen isimler arasında muhafazakâr eğilimli Mehmet Altınsoy, Hüsnü Doğan, Cemil Çiçek gibi isimlerin yanında Dev-Genç eski üyesi Cavit Kavak, liberal görüşlü Erol Aksoy ve Adalet Partisinde siyaset yapmış milliyetçi Şadi Pehlivanoğlu bulunmuştur. Adnan Kahveci ve Muzaffer Atılgan da kurucular listesinden veto edilen diğer iki isimdir. Ayrıca ANAP'ın 1983 seçimlerinde milletvekili aday listelerinde Hasan Celal Güzel, Mehmet Keçeciler ve Abdülkadir Aksu gibi muhafazakâr isimlerin vetosu dikkat çekmiştir.

6 Kasım 1983'te yapılan genel seçimlerde %45,14 oy oranıyla 400 üyeli TBMM'de 211 milletvekilliği kazanarak çoğunluğu sağladı ve tek başına iktidara geldi. ANAP'ın seçim başarısında eski siyasi partilerin devamı olarak kurulan partilerin MGK tarafından veto edilerek seçime sokulmayışlarının etkisi olmuşsa da, kitle iletişim araçlarını kullanmadaki etkililiği, iktisadi konulara ağırlık veren ılımlı söylemi, kullandığı "orta direk", "iş bilirlik, iş bitiricilik" gibi temaların kamuoyundaki etkisi, tek "sivil parti" olma görüntüsü, dört eğilimi birleştirme iddiasıyla klasik sağ geleneği önemli ölçüde özümsemesinin yanı sıra 12 Eylül öncesindeki sağ partilerin ortak özelliği olan anti-komünist söylemden uzak durarak sosyal demokrat seçmenler üzerinde de etkili olabilmesi, en etkin ve geniş örgütsel ağı kurmuş olması gibi faktörler rol oynadı.
ANAP Aralık 1983'te, Turgut Özal başkanlığında tek başına hükûmeti kurdu. 25 Mart 1984'te yapılan yerel seçimlerde %41,5 oy alan ANAP, birinci parti konumunu korudu. Bu seçimlere, 6 Kasım 1983 seçimlerine katılmasına izin verilmeyen partiler de katıldı. 28 Eylül 1986'da yapılan ara seçimlerde, ANAP önemli bir gerilemeyle oyların ancak %32,1'ini alabildi. Buna karşılık Süleyman Demirel'in desteklediği Doğru Yol Partisi (DYP) seçimlerden kazançlı çıktı. Milliyetçi Demokrasi Partisi 4 Mayıs 1986'da dağılınca milletvekillerinden bir bölümü Mehmet Yazar başkanlığında Hür Demokrat Partiyi (HDP) kurdu; ama bu parti 28 Eylül 1986'daki ara seçimde bir varlık gösteremeyince ANAP'a katıldı.
Sivil yönetime geçme sürecinde, eski politikacılara 1982 Anayasası ile getirilen yasakların kaldırılması gündeme gelince, ANAP iktidarı bu konuyu halk oyuna sundu. Başbakan Özal yasakların sürdürülmesinden yana propaganda yaptıysa da, 6 Eylül 1987'de yapılan halk oylaması çok küçük bir farkla yasakların kaldırılması doğrultusunda sonuçlandı. Turgut Özal'ın halk oylaması öncesinde, bir askeri rejim tarafından uygulamaya konmuş siyasi yasakların devam etmesi yönünde coşkulu bir kampanya yürütmesi, başta Özal olmak üzere ANAP'a yönelik olarak "demokratikleşme" konusunda sert eleştirilerin yöneltilmesine neden oldu.
Halk oylamasının yapıldığı gün daha sandıklar kapanmadan Başbakan Özal erken seçimlere gidileceğini açıkladı. 29 Kasım 1987'de yapılan genel seçimlerde ANAP oylarını düşürmesine rağmen (%36,31) 450 üyeli TBMM'de kazandığı 292 milletvekiliyle çoğunluğunu korudu. 26 Mart 1989 yerel seçimlerindeyse, Başbakan Özal'ın merkezi yönetimle uyumlu çalışabilecek yerel yönetimler seçilmesi gerektiği yolundaki uyarılarına karşın, ANAP ağır bir yenilgiye uğradı. Sosyaldemokrat Halkçı Partinin (SHP) zafer elde ettiği seçimlerde ANAP, il genel meclisi seçimlerinde %21,8 oy toplayabildi ve Malatya, Bitlis ve Hakkâri dışında bütün il belediye başkanlıklarını kaybetti. Yerel seçimlerin hemen ardından muhalefet partileri ANAP'ın üçüncü sıraya gerilediği gerekçesiyle erken seçim istedi. ANAP'ın 1,5 yıl gibi bir süre içinde 15 puan oy kaybı yaşaması, 1989 yılında TBMM tarafından yapılacak olan cumhurbaşkanlığı seçiminin meşruiyetinin kamuoyunda sorgulanmasına neden oldu. SHP ve DYP'nin boykot ettiği ve 31 Ekim 1989'daki üçüncü turda Özal'ın TBMM'deki ANAP çoğunluğunun oylarıyla cumhurbaşkanı seçildiği seçimler muhalefet için yeni bir eleştiri konusu oldu.
Cumhurbaşkanı Özal başbakanlığa TBMM Başkanı Yıldırım Akbulut'u atadı. 17 Kasım 1989'daki ANAP I. Olağanüstü Kongresi Turgut Özal'dan boşalan genel başkanlığa Akbulut'u getirdi. Özal başkanlıktan ayrılmasına rağmen, siyasi olayların gelişmesinde belirleyici rolünü sürdürdü. Dış politikayı yönlendirmesi iki dışişleri bakanının, Mesut Yılmaz ve Ali Bozer'in istifasına neden oldu.

Partinin milliyetçiler, muhafazakârlar ve liberaller olarak adlandırılan kanatları arasındaki çekişme Özal'ın Çankaya Köşkü'ne çıkmasıyla daha da belirginleşti. 1985'te yapılan I. Olağan Kongre'de (13-14 Nisan) muhafazakârlar ve liberaller birbirlerine yakın durmuşlar, Turgut Özal'ın suikaste uğradığı II. Olağan Kongre'de (18-19 Haziran 1988) bu sefer milliyetçiler ile muhafazakârlar, liberallere karşı ittifak yapmıştı. Bu ittifaka basın tarafından "kutsal ittifak" adı verilmişti. 3 Mart 1991'de ANAP İstanbul il başkanlığı için yapılan seçimde Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın eşi Semra Özal'ın aday olmasına aralarında bakanların da bulunduğu muhafazakâr grup karşı çıktı, ama Cumhurbaşkanı Özal'ın da desteklediği Semra Özal il başkanlığına seçildi. Semra Özal'ın adaylığına karşı çıkan ve Turgut Özal'ın "istenmeyen bakanlar" olarak ilan ettiği Mehmet Keçeciler, Cemil Çiçek ve Abdülkadir Aksu'dan, Millî Savunma Bakanı Hüsnü Doğan, Özal'ın baskısıyla, Başbakan Akbulut tarafından görevinden alındı (22 Şubat 1991).
Parti, 1991 Haziran'ında yapılan III. Olağan Kongreye doğru Yılmazcılar, Keçecilerciler, Güzelciler, Akbulutçular olarak dörde bölündü. 15 Haziran 1991'de yapılan olağan kongrenin ilk turunda liberal kanadı temsil eden ve Cumhurbaşkanı Turgut Özal tarafından desteklenen Mesut Yılmaz 580, Keçeciler ve Muhafazakârlar tarafından desteklenen Yıldırım Akbulut 557 ve Hasan Celal Güzel 20 oy aldı. Güzel'in Akbulut lehine adaylıktan çekilmesine karşın ikinci turda Yılmaz 631, Akbulut 523 oy aldı. Seçimi yitiren Yıldırım Akbulut başbakanlıktan da istifa etti; böylece Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk kez bir başbakan, görevi başındayken parti içi muhalefet hareketi sonucunda makamını kaybetti. İktidarda giderek yıpranan ANAP, 1987'de olduğu gibi zaman yitirmeden, yeni bir görünümle erken seçime gitme gereği duydu. Aynı zamanda başbakanlığa gelen Yılmaz göreve göreve başlar başlamaz erken seçim kararı aldı. Ağustosta başlayan seçim kampanyasında yeni başbakan ve ANAP genel başkanı Mesut Yılmaz genç ve yıpranmamış bir önder olduğunu vurguladı; girişilen işlerin tamamlanması için ANAP'a oy verilmesini istedi.
20 Ekim 1991'de yapılan genel seçimlerde oyların %24'ünü toplayan ANAP 115 milletvekili çıkararak ikinci parti durumuna düştü. Seçim sonrasında Yılmaz halkın ANAP'a ana muhalefet görevi verdiğini söyleyerek koalisyon görüşmelerinin dışında kaldı. 1991-1995 yılları arasındaki dönemi muhalefette geçirdi. 1990'lı yıllarla birlikte parti içinde üç eğilim (milliyetçiler, muhafazakârlar, liberaller), yerini "Özalcı"-"Yılmazcı" ayrımına bıraktı. 30 Kasım 1992'de yapılan II. Olağanüstü Kongre'de, olağanüstü kongrenin toplanabilmesi için gereken tüzük kuralları değiştirildiği için, Turgut Özal ve muhafazakârların desteklediği Mehmet Keçeciler'in adaylığını bile koyamaması nedeniyle partinin yönetimi büyük ölçüde Yılmazcıların eline geçti. Mesut Yılmaz'ın tekrar genel başkan olması üzerine Keçeciler önderliğindeki muhalif milletvekillerinin bazıları (Yıldırım Akbulut, Hüsnü Doğan, İbrahim Özdemir, Yusuf Bozkurt Özal, Hüseyin Aksoy, Halil Şıvgın, Gaffar Yakın, Recep Ercüment Konukman, Engin Güner, Leyla Yeniay Köseoğlu, Osman Ceylan, Tunca Toskay, Fevzi İşbaşaran, Kemal Naci Ekşi, Esat Canan) kongrenin ertesi günü partilerinden istifa ettiler. 3 Aralık'ta da beşi kurucu olmak üzere (Cemil Çiçek, Kazım Oksay, M

Anayasa, ülke üzerindeki egemenlik haklarının kullanım yetkisinin içeriğinde belirtildiği şekliyle devlete verildiğini belirleyen toplumsal sözleşmelerdir. Hans Kelsen'in normlar hiyerarşisine göre diğer bütün hukuki kurallardan ve yapılardan üstündür ve hiçbir kanun ve yapı anayasaya aykırı olamaz. Devletin temel örgüt yapısını kuran, önemli organlarını ve işleyişlerini belirleyen; ayrıca temel hak ve özgürlükleri tespit edip, sınırlarını çizen hukuk metinleridir. Toplumsal bir sözleşme niteliği taşır. Devlet faaliyetlerini ve oluşum biçimini düzenleyen yasa metnidir.
Anayasa, bir devletin yönetim biçimini belirtir. Toplumların ülke üzerindeki egemenlik haklarının, bireylerin temel haklarının hangi koşullar altında devlet tarafından kullanılabileceğini belirleyen temel kanunlardır. Devletin temel kurumlarının nasıl işleyeceğini belirler. Genel olarak genel hükümler, temel hak ve özgürlükler, bireylerin topluma karşı görev ve sorumlulukları ile yasama, yürütme, yargı gibi anayasal devlet organlarını tanımlayan bölümlere sahiptir.
Fransızca “constitution” sözcüğünün karşılığı olarak günümüz Türkçesinde “anayasa” kelimesi kullanılır. Türkçede bu sözcüğe karşılık, Osmanlı döneminde “kanun-u esasi”, Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında “teşkilat-ı esasiye kanunu” kullanılmıştır.

Bireysel hakları belli ölçülerde koruyan sözleşmeler olarak Anayasal metinlerin tarihi oldukça eskiye dayanır. Modern Anayasacılık ise 18. Yüzyılda başlar. Örnek olarak; Lagaş kralı Urukagina'nın emirnamesi (MÖ 24. yy), Babil'de ortaya konan Hammurabi Kanunları (MÖ 18. yy), Solon Anayasası (MÖ 6. yy), Roma Hukukunun temelini oluşturan  12 Levha Kanunları (MÖ. 5. yy) sayılabilir. Birleşik Krallık'ta 1215 Magna Carta ile ilk defa Kralın yetkileri kısıtlanmıştır. Ardından 1628 Haklar Dilekçesi, 1689 Haklar Beyannamesi gibi Anayasal metinlerle hem siyasi iktidar belli ölçüde kısıtlanmış ve keyfi yönetim engellenmiş hem de bireysel özgürlüklerin korunması işlevi gerçekleştirilmiştir.
18'inci yüzyıla gelindiğinde kral karşısında güçlenen burjuvazi, sahip olduğu hakların güvence altına alınabilmesi amacıyla o dönemde kralın gücünü sınırlayacak, hak ve özgürlükleri güvence altına alacak düşünce ve hareketler içerisinde yer aldı. Kralın mutlak gücüne yazılı ve üstün nitelikte belgelerle sınırlamaya yönelik düşünceler giderek topluma da yayıldı ve anayasa adı verilen belgelerle kralın gücüne çeşitli sınırlamalar getirildi.
1789'da Fransa'da düzenlenen İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi, 1776'da ilan edilen Amerikan Bağımsızlık Bildirisi anayasacılık için modern zamanlara geçişin habercisidir. Bu metinlerle insanların Doğal Haklarının varlığını kabul ettirdiği, bireysel özgürlüklerin devlet otoritesi karşısında korumaya alındığı görülmektedir. Bu süreçlerde Thomas Hobbes, John Locke ve Jean-Jacques Rousseau gibi düşünürler fikirleri ve eserleriyle önemli rol oynamışlardır.
Hâlen yürürlükte olan en eski Anayasa olan 1787 Amerika Birleşik Devletleri Anayasası'nın ilanıyla birçok sosyal ve siyasal hak Anayasal güvence altına alınmıştır.

• 1808 – Sened-i İttifak: Anayasa değildir. Fakat Türk tarihinde Anayasal düşüncenin oluştuğu ilk belgedir. 1808 Sened-i İttifak ile başlayan Anayasal süreç, Tanzimat Devri boyunca çeşitli fermanlar ile bireysel hak ve özgürlükleri elde etmiştir.
1) 1876 – Kanun-i Esasi: (Nedeni: 1. Meşrutiyet) Türk tarihinin ilk anayasasıdır. Osmanlı'nın ilk yazılı anayasası Kânûn-ı Esâsî 1876'da ilan edildi ve Meclis-i Âyan ile Meclis-i Mebûsan açılarak Meşrutiyet rejimine geçildi.

Meşrutiyet (Meşruti Monarşi): Hükümdarı çeşitli ölçülerde denetleyebilen ve iktidar yetkisini farklı düzeylerde paylaşabilen bir meclisin / parlamentonun bulunması halidir. Burada dikkat edilmesi gereken en önemli husus, bu meclisin bir danışma kurulu veya bakanlar kurulu olmayışıdır (çünkü bunlar değişik adlarla mutlak monarşilerde de bulunabilir). Meclis hükümdarın iktidar ve yasama gücünü paylaşan ve kısıtlayan bir organ olmalıdır. Bu denetleme yetkisi de farklı tür ve ölçülerde uygulanabilir. Hükümdar da meclis üzerinde feshetme, seçimleri yenileme başta olmak üzere farklı haklara sahip bulunabilir. Osmanlı Meşruti Meclisi, İngiliz Parlamentosundaki yapı örnek alınarak oluşturulmuştur. (İngiliz Parlamentosu bugün de aynı sistemi uygular.)

2) 1908 – Kanun-i Esasi: (Nedeni: 2. Meşrutiyet) 1876'daki Kanuni Esasi tekrar yürürlüğe koyulmuştur. (* 1909'da önemli değişiklikler yapıldı.) 1908'de İkinci Meşrutiyet'in ilanıyla yeniden toplandı. İstanbul'un işgaline kadar faaliyetlerine devam eden meclis, 11 Nisan 1920 tarihinde işgal güçlerinin baskısıyla tamamen kapatıldı.
3) 1921 – Teşkilat-ı Esasiye: (Nedeni: 1920'de TBMM'nin açılışı) Teknik anlamda anayasa sayılması tartışmalıdır. Çünkü bir Anayasa'da bulunması gereken pek çok özellik eksiktir. Çok kısa bir metindir. Sadece devletin temel idaresi hakkında maddeler içerir. Savaş koşulları nedeniyle temel hak ve özgürlüklere değinilmemiştir. Ayrıca Osmanlı Devleti varlığını sürdürdüğü için henüz bağımsız bir devletin anayasası değildir. 1. Dünya savaşının ardından Anadolu'da bağımsızlık mücadelesi veren TBMM, 1921 Anayasası'nı ilan etti. Olağanüstü koşullarda oluşturulan bu Anayasa 1924'e kadar yürürlükte kaldı.

Meclis Hükûmeti Sistemi: Meclis Başkanı aynı zamanda Başbakandır. Bu kurumlar ve makamlar daha sonra ayrıştırılmıştır. İcra Vekillerini (Bakanlar Kurulu) seçme ve görevine son verme yetkisine meclis sahiptir. Her bir vekil meclis tarafından ayrı ayrı seçilir. Çift dereceli seçimler uygulanır. Yani halk delegeleri seçer, delegeler de vekilleri seçer.
Not: Meclis Hükûmeti Sistemi günümüzde her ne kadar tüm Dünya'da geçerliğini yitirmişse de İsviçre de halen geçerlidir.
Meclis Hükûmeti Sisteminde iktidar ve muhalefet arasındaki ilişkileri düzenleyecek herhangi bir mekanizma da söz konusu değildir. Önceleri Partisiz bir rejim vardır. Muhalefet Meclis içi gayriresmî gruplaşmalarla oluşur. Örneğin Sarıklılar: İslamcı, Fesliler: Osmanlıcı, Kalpaklılar: Milliyetçi, Şapkalılar: Batıcı siyaseti simgeler.
•	Cumhuriyet'in ilanıyla (1923) birlikte Kabine Sistemine geçilmiştir.

Kabine Sistemi: Başbakan tarafından bakanlar için liste hazırlanır, Cumhurbaşkanı'nın onayına sunulur. Meclisten alınan Güvenoyu ile göreve başlar.
İlk Mecliste Kuvvetler Birliği ilkesi benimsenmiştir.
•	Kuvvetler Birliği: Yasama, yürütme ve yargı son karar makamı olarak aynı organdadır (TBMM).
•	Kuvvetler Ayrılığı: Yasama, yürütme ve yargı organları ayrıdır. Dünyada ilk kez Fransız düşünür Montesquieu tarafından öne sürülmüştür. (Türkiye'de 1961'de geçildi.)
4) 1924 – Teşkilat-ı Esasiye: (Nedeni: 1923'te Cumhuriyet'in ilanı) Cumhuriyet'in ilk anayasasıdır. 1924 anayasası klasik haklar denilen hükümlere yer vermiş ve adları belirtilmiştir. Kuvvetler Birliği ilkesi benimsenmiştir. 1923'te geçilen Kabine Sistemi uygulaması devam ettirilmiştir. Tek partili hayata ve nihayet çok partili siyasete geçilmiştir. Cumhuriyetin ilanının ardından yeni kurulan devlet için derli toplu yeni bir Anayasaya ihtiyaç duyuldu ve 1924 Anayasası ilan edildi. 1921 Anayasasında TBMM'ye tanınan yargı yetkisi 1924 Anayasası ile bağımsız mahkemelere tanınmıştır.
1923-24 arası 1921 Teşkilat-ı Esasiye geçerli olduğu için Cumhuriyet'in ilk Anayasası olduğunu kabul eden kaynaklar vardır. Dikkat edilmesi gereken husus;
-	Cumhuriyet İlan Edildiğinde; 1921 Teşkilat-ı Esasiye yürürlüktedir. (1923 – 24 arası)
-	Cumhuriyet Döneminde; yapılan ilk Anayasa ise 1924 Teşkilat-ı Esasiye'dir.
5) 1961 – Anayasa: (Nedeni: 1960 Askeri İhtilali) 1961 anayasası ile Kuvvetler Ayrılığı ilkesine geçilmiştir. Ayrıca yasama iki meclise ayrılmıştır: Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Cumhuriyet Senatosu. Ayrıca ilk kez Anayasa Mahkemesi kuruldu. Eski kurum adları Türkçeleştirildi. Ör: Şura-yı Devlet'in adı Danıştay yapıldı. 27 Mayıs Darbesi ile kurulan komisyonun yeni anayasa çalışmaları sonucu ilan edilen Türkiye Cumhuriyeti Anayasası (1961), birtakım yeni mekanizmalar getirmiştir. Cumhuriyet Senatosu (Türkiye) ile meclis iki kanatlı hale gelmiş, Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi'nin kurulmasıyla meclis üzerinde hukuki denetim sağlanmış, Bakanlar Kurulu ve Cumhurbaşkanlığı üzerine yaptığı düzenlemelerle hükûmet sistemi Parlamenter sistem'e çevrilmiştir. Ekonomik ve sosyal haklar başta olmak üzere sendika kurma, grev, toplu iş sözleşmesi gibi haklar ilk defa tanınmıştır.
6) 1982 – Anayasa: (Nedeni: 1980 Askeri İhtilali) Tek Meclisli yapıya geri geçildi. Anayasa Mahkemesinin varlığı ise korundu. Yaşanan hükûmet krizlerinin çözülememesi üzerine 12 Eylül 1980 tarihinde askeri darbe gerçekleşmiştir. Kurucu iktidarın hazırladığı 1980 Anayasası ile hükûmet krizlerine sebep olan tıkanıklıkları giderici çözüm yolları öngörülmüştür. Cumhurbaşkanına meclis seçimlerini yenileme yetkisi tanınmış, Cumhuriyet Senatosu kaldırılmış, Bakanlar Kurulu içerisinde Başbakanın yetkileri artırılmıştır.

Anayasa hukukunda yeni anayasa yapma ve değiştirme iktidarına “kurucu iktidar” (aslî kurucu iktidar) denir. Aslî kurucu iktidar tarafından yapılmış mevcut anayasanın çizdiği hukukî kurallar çerçevesinde, oluşumunun ve çalışma sınırlarının belirlendiği mevcut anayasada değişiklik yapma iktidarına sahip devlet organına “kurulan iktidar” denir. Aslî kurucu iktidarın sürekli oluşturulması yani bütün hukukî yapının temelini oluşturan anayasanın öngördüğü usûller dışında sıkça değiştirilmesi, kronik devrime ve anayasal düzende anarşiye yol açar.

Kurucu iktidar hukuk dışı bir iktidardır. Bir başka deyişle, “hukuk boşluğu” ortamında yani kendisini bağlayan hukukî kuralların olmadığı ortamda oluşmuş iktidardır. Hukuk boşluğu iki şekilde oluşabilir. “Baştan itibaren” süregelen hukuk boşluğu veya “sonradan” ortaya çıkan hukuk boşluğu.
Baştan itibaren hukuk boşluğu olan ortamda aslî kurucu iktidarı bağlayan hukukî bir durum söz konusu değildir yani yeni yaptığı anayasadan önce gelen bir anayasa yoktur. Bu durumda aslî kurucu iktidar yeni bir anayasa yapmak için eski anayasayı yıkmadan mevcut olan hukuk boşluğundan yararlanmıştı

Anayasa mahkemesi, birincil olarak anayasal hukukla uğraşan yüksek mahkemedir. Temel yetkisi, işleme sokulması düşünülen veya işleme sokulan yasaların veya bazı temel yasama uygulamalarının ilgili ülkenin anayasasıyla bağdaşıp bağdaşmadığının tespitidir. Bazı ülkelerde bu şekilde adlandırılmayan; fakat yine aynı görevi yürüten çeşitli mahkemeler de mevcuttur.
Anayasa Mahkemeleri asıl görev olarak yasaların, anayasaya uygunluğunu denetler. Anayasa Mahkemeleri genel olarak üç tür denetim yaparlar.

Şekil: Dilbilim, imlâ, noktalama, yazım kuralları...
Usul: Yasalaştırma süreci, toplantı ve karar yeter sayılarına doğru uyulup uyulmadığı...
Esas: İçerik ve amaç, maddenin özü...
Kimi durumlarda Şekil ve Usul aynı başlık altında değerlendirilir. Örneğin Türkiye'de Anayasa Mahkemesinin yapabileceği denetim Usul Denetimi ve Esas denetimi olarak öngörülmüştür.

Anayasa Hukuku, Erdoğan Teziç, Beta Yayıncılık, ISBN 6053779582
"Dünya Ülkeleri Anayasa Mahkemeleri". 6 Aralık 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 1 Eylül 2015. 
Gözler, Kemal, Anayasa Hukukuna Giriş,. ISBN 978-605-5187-65-1.

Andorra, resmi adıyla Andorra Prensliği, İber Yarımadası'nda Pirene Dağları üzerinde denize kıyısı olmayan egemen bir mikrodevlettir. Kuzeyde Fransa, güneyde ise İspanya ile çevrilidir. Şarlman tarafından kurulduğu düşünülen Andorra, 988 yılında Urgell Piskoposluğu'na devredilene kadar Urgell kontlarınca yönetilmiştir. Günümüz prensliği 1278 yılında yapılan bir antlaşma ile oluşturulmuştur. Prenslik; Katalonya'da bulunan Urgell piskoposu ve Fransa cumhurbaşkanı olmak üzere iki eş prens tarafından yönetilen bir diarşidir.
Andorra 468 km² yüzölçümü ile Avrupa'nın en küçük altıncı ülkesidir ve yaklaşık 77.000 nüfusa sahiptir. Andorra halkı Katalan soyundan gelen İtalik bir etnik gruptur. Andorra yüzölçümüne göre 16, nüfusa göre ise 11. en küçük ülkedir. Başkenti Andorra la Vella, deniz seviyesinden 1.023 m yüksekliğiyle Avrupa'nın en yüksek rakımlı başkentidir. Resmi dil Katalancadır; ayrıca İspanyolca, Portekizce ve Fransızca da yaygın biçimde konuşulur.
Andorra'da turizm gelişmiştir, yılda yaklaşık 10,2 milyon turist ülkeyi ziyaret etmektedir. Andorra Avrupa Birliği üyesi değildir ancak Euro resmi para birimi olarak kullanılmaktadır. 1993'ten beri Birleşmiş Milletler üyesidir. Küresel Hastalık Yükü Araştırması'na göre 2013 yılında 81 yıl ile Andorra en uzun beklenen yaşam süresine sahipti.

Andorra'nın bağımsızlığını kazanmasını, bölgeyi 803'te Müslümanlardan geri alan Şarlman'ın ve imparatorluğunun bir bölümünü 819'da İspanya'daki Urgel piskoposuna bağışlayan oğlu I. Louis'nin (Sofu) sağladığı kabul edilir.
1278 yılında Andorra biri İspanya'da, öteki Fransa'da bulunan iki prensin ortaklaşa yönetimine bağlanmış ve ülkenin sınırları netleşmiştir. Anılan yıldan beri ülkenin sınırları hiç değişmemiştir. Kurulan feodal düzen, Fransız Devrimi sırasında geçici olarak kalkmakla birlikte, 1806'da Napolyon tarafından yeniden kuruldu. Andorra, o günden bu yana Urgel piskoposu ve Fransa devlet başkanı tarafından ortaklaşa yönetilir; bunların ikisine de her yıl sembolik bir vergi ödenir.

Tahminen yılda 10,2 milyon turist ağırlayan Andorra ekonomisinin, gayrisafî yurt içi hasılasının yaklaşık %80'ini turizm gelirleri oluşturmaktadır. Tarımsal alanda toprak alanının sadece %2'si ekilebilir olan ülkede tütün tarımı ağırlıktadır. Hayvancılık faaliyetinde yerli koyunların yetiştirildiği ülkenin imalat sanayisini sigara, puro ve mobilya üretimi oluşturmaktadır.
Avrupa Birliği üyesi olmadığı halde Avrupa Birliği ülkeleriyle doğrudan ihracat faaliyetinde bulunan ülkenin kendine ait bir para birimi bulunmayıp ülkeyi çevreleyen Avrupa Birliği ülkesi İspanya ve Fransa'nın para birimleri yaygın olarak kullanılmaktadır. 1 Ocak 2002'den bu yana ülkede Avrupa Birliği'nin resmi para birimi euro da yaygın kullanıma sahiptir. Andorra, %100 istihdam gösteren, 2009 Haziran ayındaki istatistiklere göre, dünyanın en düşük işsizlik oranlarından birine sahip ülkedir.

Doğu Pireneler'deki konumu nedeniyle Andorra ağırlıklı olarak engebeli bölgelerden oluşur. En yüksek noktası 2.942 metre ile Coma Pedrosa'dır ve Andorra'nın ortalama yükseltisi 1996 metredir.

Andorra'nın komünleri

Andreas Yeoryu Papandreu (Yunanca: Ανδρέας Γεωργίου Παπανδρέου, d. 5 Şubat 1919 - ö. 23 Haziran 1996), 1981-1989 ve 1993-1996 yılları arasında başbakanlık yapmış Yunan iktisatçı ve siyasetçiydi. 1971 yılında Panhelenik Sosyalist Hareket'i (PASOK) kurmuştur.
Sakız Adası'nda doğan Papandreou, başbakan Georgios Papandreou'nun oğluydu. 1938 yılında 4 Ağustos Rejimi'nden kaçmak amacıyla Yunanistan'dan Amerika Birleşik Devletleri'ne gitti ve burada tanınmış bir akademisyen haline geldi. Babasının, kendisini siyasi halefi olarak hazırlama yönündeki ısrarlarına yıllarca direndikten sonra 1959'da Yunanistan'a döndü. Papandreou'nun hızlı yükselişi ve uzlaşmaz, radikal retoriği, Yunanistan'ın İç Savaş sonrası zaten kırılgan olan siyasal istikrarsızlığını daha da derin hale getirdi; bu siyasi ortam, bunun sonucunda bir grup albayın darbe yaparak ülkeyi yedi yıl boyunca yönetmesinin önünü açtı. Darbenin ardından kurulan Yunan cuntasının ilk döneminde Papandreou tutuklandı, daha sonra sürgüne gönderildi. Aralarında babasının da bulunduğu birçok kişi, demokrasinin çöküşünden onu sorumlu tuttu. Sürgün yıllarında Papandreou, geçmişte yaşadığı olayları kendisini daha büyük güçlerin kurbanı olarak konumlandıran, Amerikan karşıtı ve komplocu bir anlatı çerçevesinde yorumladı ve bunu yaygınlaştırdı.
1974'te Yunanistan'a dönüşünün ardından Papandreou, ülkenin ilk organize demokratik sosyalist partisi olan PASOK'u kurdu. Papandreou'nun popülist retoriği, geçmişin siyasetinden kopuş arayan Yunan halkı nezdinde karşılık buldu; 1970’lerdeki enerji krizinin artan baskıları da bu desteği güçlendirdi. PASOK'un 1981 seçimlerini kazanmasının ardından Papandreou kapsamlı bir toplumsal dönüşüm programı hayata geçirdi; eğitime ve sağlık hizmetlerine erişimi genişletti, işçi haklarını güçlendirdi ve kadınların toplumdaki ve ekonomideki konumunu yükselten yeni bir aile hukukunu yürürlüğe koydu. Ayrıca Yunan Direnişi içindeki komünist direniş gruplarının resmî olarak tanınmasını sağladı; bu da İç Savaş sonrasında sürgüne gitmiş komünist mültecilerin ülkeye dönüşünü kolaylaştırdı. Buna karşın Papandreou'nun yönetimi; çok sayıda yolsuzluk skandalı, terörizm karşısında yumuşak bir tutum izlemesi, demokratik gerileme, kamuoyuna yansıyan boşanması ve kendisinden yarı yaşındaki bir kabin memuruyla evlenmesi, tartışmalı dış politika tercihleri ve bizzat kendisinin tetiklediği bir anayasal kriz gibi etkenlerle daha da yıprandı. Papandreou döneminde Yunan ekonomisi, yaygın kayırmacılık, Avrupa Birliği fonlarının kötüye kullanılması ve aşırı dış borçlanma nedeniyle Avrupa ortalamasından uzaklaştı; bu süreç sonunda Yunanistan, Avrupa'nın “kara koyunu” ve “umutsuz vakası” olarak anılmaya başladı.

İki kez başbakanlık yapmış olan Yorgo Papandreu'nun en büyük oğlu olarak Sakız Adası'nda dünyaya geldi. Atina'daki American College'ı bitirdikten sonra Atina Üniversitesi'nde hukuk öğrenimi gördü. Diktatör Yannis Metaksas'ın yarı-faşist yönetimi sırasında Troçkistlikle suçlanarak tutuklandı. Babasının müdahalesiyle serbest bırakılarak ABD'ye gitmesine izin verildi. 1943'te Harvard Üniversitesi'nde ekonomi dalında doktora derecesi aldı. 1944'te ABD vatandaşlığına geçti. Bir süre ABD Deniz Kuvvetleri'nde görev yaptıktan sonra 1955-1963 arasında Harvard, Minnesota, California ve Berkeley üniversitelerinde ders verdi. 1951'de, Minnesota Üniversitesi'nde ders verirken tanıştığı gazetecilik öğrencisi Margaret Chant'la evlendi. Çiftin bu evlilikten üç oğulları ve bir kızları dünyaya geldi. Bu çocuklardan biri Yorgo Papandreu'dur.

1959'da, Yunanistan başbakanı Konstantin Karamanlis'in Ekonomik Kalkınma ve Araştırma Programı'nın başına geçmek için davet etmesi üzerine ülkesine döndü. 1960'ta Atina Ekonomik Araştırmalar Merkezi başkanlığına ve Yunan Merkez Bankası danışmanlığına atandı. Babası Yunanistan başbakanı olunca ABD vatandaşlığından çıktı. Kısa süre sonra, 1964'te babasının doğum yeri Akaia'dan milletvekili seçilerek parlamentoya girdi. Babasının başkanlığındaki Merkez Birliği'nin sol kanadıyla yakın ilişkisi, parti içinde hızla yükselmesi ve önemli görevlere getirilmesi çeşitli söylentilere yol açarak, 1965'te babasının hükûmetinin düşmesinde önemli rol oynadı.
1967 Mayıs ayında yapılması öngörülen seçimlerde babası Yorgo'nun (dolayısıyla kendisinin) iktidara gelmesi olasılığı, 21 Nisan 1967'de gerçekleşen Albaylar Darbesi'ni hazırlayan etmenlerden biri oldu. Nisan 1967'deki askeri darbenin ardından tutuklanan Papandreu'nun, 8 ay hapis yattıktan sonra ABD yönetiminin en üst düzeyde baskısı sonucu, ülkesini terk etmesine izin verildi. Avrupa'ya giderek Stockholm ve daha sonra Toronto'da ders verdi. Papandreu sürgünde, Yunanistan'da geliştirdiği sosyal demokrat görüşleri terkederek Üçüncü Dünya ülkelerinde rastlanan radikal, millî kurtuluşçu görüşlere yöneldi. Albaylar Darbesi öncesinde ABD'nin Yunan iç politikasına yaptığı müdahalelere ve ABD'nin sevilmeyen, beceriksiz ve acımasız bir askeri rejime destek vermesine karşı duyduğu öfkeyi Namlunun Ucundaki Demokrasi (1971; Democracy At Gunpoint) adlı kitabında dile getirdi.
Papandreu, NATO ile AET'nin, Avrupa'da II. Dünya Savaşı sonrasında kurulan bu ilk askeri diktatörlüğe karşı takındığı tutumdan da büyük hayal kırıklığı duydu. Albaylar Cuntası'na karşı PAK (Pan-Helenik Kurtuluş Hareketi) adını alan bir direnişi örgütledi. Ama "cuntanın yıkılması" ve yerine "sosyal demokrat değil sosyalist ve demokratik" bir Yunanistan'ın kurulması çağrıları pek karşılık görmediği gibi, "maksimilist" çizgisinden ötürü, Yunan sürgünlerin bir araya gelerek diktatörlüğe karşı geniş bir cephe oluşturmalarını engelledi.
1974'te Albaylar Cuntası'nın devrilmesi üzerine Yunanistan'a döndü. Papandreu kendi örgütü PAK ile "Demokratik Savunma" adlı bir diğer örgütün birleşmesinden oluşan sol eğilimli Panhelenik Sosyalist Hareket'in (PASOK) kuruluşunu ilan etti. Ateşli bir sosyalist söylemle esas olarak Türkiye'yi hedef alan koyu milliyetçiliği birleştiren Papandreu, başarının formülünü burada buldu. 1974 seçimlerinde yüzde 14 oy alan PASOK, 1981'de yüzde 48 oyla parlamentodaki 300 sandalyeden 172'sini kazanarak iktidara geldi. Böylece Papandreu Yunanistan'ın ilk sosyalist başbakanı oldu.
Seçim kampanyası sırasında Yunanistan'ın NATO'dan çıkmasını ve Avrupa Ekonomik Topluluğu'na üyelik başvurusunun geri alınmasını savunan Papandreu iktidara gelince daha ılımlı politikalar izledi. Başbakanlığı sırasında evlilik ve dinle ilgili bazı liberal yasalar çıkarıldı; yeni aile yasalarıyla kadının toplumdaki konumu düzeltildi, ulusal sağlık sigortası kuruldu, yönetimin merkezi yapısını bir ölçüde de olsa kıracak düzenlemelere gidildi. Ama Yunanistan'daki ABD askeri üslerine ilişkin anlaşmanın süresi 1988'e değin uzatıldı ve Yunanistan NATO'ya katıldı.
Pragmatik politikalarının yanı sıra ABD karşıtı söylemi sayesinde halkın desteğini kazanan Papandreu, partisinin 1985 ve 1988 seçimlerinde çoğunluğu elde etmesi üzerine başbakanlık görevini sürdürdü. Başlangıçta Türkiye'ye karşı katı bir politika izlediyse de sonradan bu politikasını değiştirdi. Yunanistan'ın 1987'de Ege Denizi'nde petrol arama çalışmalarını başlatması nedeniyle gerginleşen ilişkiler, Papandreu ve Turgut Özal'ın 1988'de İsviçre'nin Davos kentinde buluşmalarıyla bir yumuşama dönemine girdi.
Papandreu'nun 1989'da ABD asıllı eşi Margaret Papandreu'dan ayrılarak kendisinden 36 yaş küçük olan Dimitra Liani ile evlenmesi kamuoyunda geniş yankılar yarattı. Papandreu'nun önde gelen politikacı, asker ve bürokratların telefonlarını dinlettiği söylentileri, hükûmet üyelerinin adının Koskotas Skandalına karışması, PASOK'un Haziran 1989'da yapılan seçimleri yitirmesinde önemli rol oynadı. Aralık 1989'da yinelenen seçimlerde de hiçbir parti çoğunluğu sağlayamadı. PASOK'un da bakan verdiği geçici bir koalisyon hükûmeti kuruldu. Nisan 1990'daki seçimlerde çoğunluğu Yeni Demokrasi Partisi elde etti.
Ekim 1993'te yapılan erken seçimleri PASOK'un kazanması üzerine yeniden başbakan oldu. İkinci döneminde ilerleyen yaşı yüzünden daha çok kendi sağlık sorunlarıyla uğraştı. Kasım 1995'te böbrek yetmezliği ve kalp hastalığı nedeniyle hastaneye kaldırıldı. 15 Ocak 1996'da sağlık nedenleriyle başbakanlıktan çekildi ve aynı yıl içinde öldü.

Ankara, Türkiye'nin bir ilidir. Resmî olarak 13 Ekim 1923'ten beri Türkiye'nin başkentidir. Türkiye'nin nüfus bakımından en büyük ikinci ilidir. 2024 yılı sonu itibarıyla ilin nüfusu 5.864.049 kişidir. İle bağlı 25 ilçe ve bu ilçelere bağlı 1.425 mahalle bulunmaktadır. İl genelinde nüfus yoğunluğu kilometrekare başına 228'dir. Nüfuslarına göre şehirler listesinde belediye sınırları esas alınarak yapılan sıralamada göre dünyada 57. sırada yer almaktadır. Türkiye'nin coğrafi merkezine yakın bir konumda yer alır ve Batı Karadeniz Bölgesinde kalan kuzey kesimleri hariç, büyük bölümü İç Anadolu Bölgesinde'dir. Yüzölçümü bakımından Konya ve Sivas'tan sonra Türkiye'nin en büyük üçüncü ilidir. Bolu, Çankırı, Kırıkkale, Kırşehir, Aksaray, Konya ve Eskişehir illeri ile çevrilidir.
Ankara'nın trafik plaka kodu 06'dır.

Ankara ili doğuda Kırıkkale, kuzeydoğuda Çankırı, kuzeybatıda Bolu, batıda Eskişehir, güneyde Konya, güneydoğuda Kırşehir ve Aksaray ile komşudur. Coğrafi olarak Ankara, Sakarya ve Kızılırmak nehirlerinin tam ortasına kurulmuştur. Ankara ilinin yüzölçümü 25.632 km2'dir. Ankara ilinin ortalama rakımı (deniz seviyesinden yüksekliği) yaklaşık 890 metredir.
1.355 kilometre uzunluğu ile, tamamı Türkiye toprakları üzerinde yer alan en büyük nehir olan Kızılırmak ilin doğusunu, 824 kilometre ile Türkiye'deki en büyük nehirlerden olan Sakarya Nehri ise, ilin batısını sulamaktadır. Sakarya Nehri'nin kollarından Ankara Çayı, il merkezinden geçer. İlin güneyinde ise 1300 km² ile ülkenin en büyük ikinci gölü, %32,4 tuz oranıyla da dünyanın en tuzlu ikinci gölü olan Tuz Gölü vardır. Ayrıca Tuz Gölü'nün de içinde bulunduğu havza, Türkiye'nin en büyük kapalı havzasıdır.
Ovalık bir alanda kurulan ilin yüzölçümünün yaklaşık %50'sini tarım alanları, %28'ini ormanlık ve fundalık alanlar, %12'sini çayır ve meralar, %10'unu ise tarım dışı araziler teşkil etmektedir. İlin en yüksek noktası 2015 m yüksekliğindeki Elmadağ, en geniş ovası 3789 km²'lik yüzölçümü ile Polatlı Ovası, en büyük gölü yaklaşık 490 km²'lik yüzölçümü ile Tuz Gölü'nün il içindeki alanı, en uzun akarsuyu yaklaşık 151 km'lik uzunluğu ile Sakarya Nehri'nin il içindeki bölümü, en büyük barajı ise 83,8 km²'lik yüzölçümü ile Sarıyar Barajı olup, il geneli itibarıyla 14 doğal göl, 136 sulama göleti ve 11 baraj bulunmaktadır.

İlin güney ve orta bölümlerinde karasal iklimin soğuk ve kar yağışlı kışları ile sıcak ve kurak yazları, kuzeyinde ise Karadeniz ikliminin ılıman ve yağışlı halleri görülebilir. Karasal iklimin hâkim olduğu bölgelerde gece ile gündüz, yaz ile kış mevsimi arasında önemli sıcaklık farkları bulunur. En sıcak ay temmuz veya ağustostur. İldeki yerine göre ortalama en yüksek gündüz sıcaklıkları 27-31° C'dir. En soğuk ay ise Ocak ayıdır, en düşük gece sıcaklıkları ildeki yerine göre ortalama -6 ila -1 °C arasındadır. Yağışlar en çok mayıs, en az temmuz veya ağustos ayında düşer. Ankara il merkezinde yıllık ortalama toplam yağış 415 mm, yıllık ortalama toplam yağış, 60 cm (Kızılcahamam) ila 35 cm (Şereflikoçhisar) arasında değişir. Son yılların en soğuk gecesini -22 ile 26 Ocak 2016'da gördü.

Ankara toprakları iki dağ kuşağı arasında sıkışmıştır. Faylara (kırık hatlara) rastlanır. Ankara il sınırları içindeki alanın %30'u 1. ve 2. derece deprem alanıdır. Son yüz yılda meydana gelen küçük şiddetli depremlerin çoğu Kuzey Anadolu Fay Hattı ve yakın çevresinde veya başkentin güneydoğusunda Tuz Gölü ve Kırşehir fayı civarındadır. Ankara il sınırları içinde meydana gelen 1944 Bolu-Gerede depremi ve 1938 Kırşehir depremi şehirde hasara yol açmıştır. Ankara içinde meydana gelen en kuvvetli deprem, 6,1 büyüklüğündeki 2005 Balâ depremidir.

Ankara'nın ormanlık bölgelerinde ayı, yaban domuzu, geyik gibi hayvanlar bulunur. Kurt, tilki, porsuk, tavşan, kokarca, gelincik, sincap gibi kara hayvanları ile keklik, çil, toy, turna, çulluk, güvercin, üveyik, bıldırcın gibi kuşlar ilin hemen her yerinde bulunur. Bozkır bölgelerde atmaca, şahin ve kartal gibi yırtıcı kuşlara rastlanır. Nehir ve göllerde sazan, alabalık, tatlı su midyeleri, yengeç, kurbağa, kaplumbağa, karabatak, yaban ördeği, yaban kazı ve su tavuğu gibi hayvanlar mevcuttur.
İlin adıyla anılan kedi, keçi, tavşan ve Ankara takla güvercini meşhurdur. Ankara'nın simgesi durumunda olan bu varlıklardan özellikle Ankara kedisi ve keçisi artık sadece Ankara'da değil, dünyanın birçok ülkesinde de yetiştirilmekte ve hem şehrin hem de Türkiye'nin tanıtımına katkıda bulunmaktadır.

Ankara topraklarının kuzey kısımları volkaniktir. Burada andezitik ve trakitik kayalar, kuzeydoğuda granit türü kayalar, kuzeybatıda ise kireç taşları ve kumtaşları görülür. İlin güney ve güneydoğu bölgeleri mezozoik (II. zaman) oluşumlardan meydana gelir. Sakarya Nehri çevresinde Tersiyer, Polatlı civarında Eosen, Tuz Gölü dolaylarında Neojen (III. zamanın son sistemi), çukur ve düz alanlar ile akarsu boylarında Kuaterner oluşukları bulunmaktadır. Başkent bölgesi büyük ölçüde volkanik yüzey malzemesine sahiptir. İlin büyük bölümü kireç taşlarından oluşmuştur, bu yüzden çok kireçli topraklarla kaplıdır. Akarsu boylarında tarıma uygun alüvyon topraklarına rastlanır. Bu jeolojik yapıların bazıları oluştukları döneme ait fosiller içerir ve o dönemlerin canlıları hakkında fikir verir.
Neojen dönem oluşuklar fosil bakımından zengindir. Kızılcahamam'da Sinap yakınlarındaki bir fosil yatağında Neojen memeli kalıntıları ve adını Ankara'dan alan Ankarapithecus meteai adlı bir hominoid (insansı) türe ait fosil keşfedilmiştir. Bu canlının evrimde insansılar ile insanların ortak atası olduğu öne sürülmüştür.
Güneybatıda kalan Polatlı çevresindeki kireç taşları fosil açısından oldukça zengindir. Bölgede, alt Paleosenden kalma sığ deniz bitkilerinin fosilleri bulunmuştur. Çamlıdere'deki Taşlaşmış Ağaç Fosil Ormanı, Erken Miyosen'de (23-15 milyon yıl öncesi) gelişmiş olan çam ve meşe ağaçlarının bulunduğu karışık bir ormanın fosil kalıntılarından oluşur.

Ankara'nın iklim şartları ve topoğrafik yapısı nedeniyle, ilde bitki örtüsü olarak bozkır ve orman bulunur. Bozkır bölgelerde ağaç hemen hemen hiç bulunmaz, bir tek akarsu kıyılarında iğde, söğüt ve kavak ağaçları bulunur. Bozkırda genelde dikenli çalılar ve otlar vardır. Ayrık otu, geven, sorguç otu, üzerlik, katırtırnağı, yabani arpa, püsküllü brom, yavşan otu, gelincik, papatya, hatmi, kekik, sütleğen, ballıbaba, kuşburnu ve böğürtlen burada bulunan başlıca otlar arasında sayılabilir.
2015 verilerine göre ilin %17,1'i ormanlarla kaplı olup, yüzölçümünün %9,6'sını verimli ormanlar, %7,5'ini ise bozuk ormanlar oluşturmaktadır. Ormanlar başlıca dağların kuzey yamaçlarında görülür, ayrıca bozkır ortasında korular da mevcuttur. Ormanlarda en çok karaçam, ardıç ve yer yer meşe görülür. İlin kuzeyine doğru iğne yapraklı ormanlar yaygınlaşır. Kuzey kesimlerde sarıçam ormanları da görülmektedir. Ayrıca ilin kuzeyinde, Bolu il sınırına yakın yüksek kesimlerde az miktarda da olsa köknar ormanlarına rastlanmaktadır. Nallıhan ilçesinin kışların fazla sert geçmediği düşük rakımlı kesimlerinde ise yer yer kızılçam ormanları bulunmaktadır. İlin güney kesiminde ormanlar daha az yer tutmaktadır. Güney kesimde yer alan başlıca ormanlar Balâ ilçesinde yer alan Beynam'da ve Küre Dağı'nda yer almaktadır.
Ankara'da 1362 bitki türü doğal olarak bulunmakta olup, bunların 268'i endemiktir. Ankara çiğdemi, tükürük otu, peygamber çiçeği gibi türler yöreye özgüdür. Familya düzeyinde en sık görülenler papatyagiller, baklagiller, buğdaygiller, turpgiller, ballıbabagillerdir. İlin adıyla anılan Ankara armudu ve Ankara çiğdemi, ayrıca Kalecik Karası olarak bilinen misket üzümü il dışında da tanınır.

Ankara, 2004 itibarıyla, İstanbul ve Kocaeli'den sonra çevreyi en fazla kirleten üçüncü ildir.
Ankara'nın akarsuları ve bazı gölleri oldukça kirli durumdadır. İlin akarsuları içinde en fazla kirlenmiş olanlar arasında Sakarya ve onu besleyen Ankara Çayı ve Kızılırmak sayılabilir. Buna rağmen, sularının arıtılmasından bu yana Kızılırmak Ankara şehrinin ihtiyacını kısmen karşılamaktadır. Gölbaşı'ndaki Mogan ve Eymir göllerinde kirlilik yüzünden toplu balık ölümleri olmuştur.
Tuz Gölü'ndeki kirlilik de bölgenin ekolojisini etkilemektedir.
Hava kirliliği 1980 başlarında tehlikeli boyutlara ulaşmış olan Ankara şehri, daha sonra düşük kaliteli kömür yerine doğalgaz kullanımının yaygınlaşması sonucu, bugün orta derecede kirli bir havaya sahiptir. Yine Sincan ve Etimesgut belediyeleri hariç tüm merkez belediyelerinin çöplerinin gönderildiği ve yakın zamana kadar önemli bir çevre sağlığı sorunu teşkil eden Mamak Çöplüğü, günümüzde ıslah edilmiştir. Atıklardan elektrik, gübre ve metan gazı üretilmekte, çöplerde geri dönüşümü mümkün olan maddeler ise endüstriye ham madde yapılmaktadır.

Ankara'nın nüfusu 2023 yılı sonu itibarıyla 5.803.482 kişiydi. Güncel nüfusu 5.864.049'dur. İç Anadolu'da bulunan ve nüfusları azalmakta olan Çorum ve Yozgat, Ankara'ya en fazla net göç veren illerdir.
İl nüfusunun tamamı il ve ilçe merkezlerinde yaşamaktadır. Ayrıca 15.608.868 kişilik İç Anadolu nüfusunun yaklaşık yarısı Ankara ilinde ikamet etmektedir.
Ankara il nüfusu Türkiye geneline göre daha yüksek bir eğitim düzeyine sahiptir. 2008 verilerine göre, 15 yaş üstü okuma yazma oranı toplam il nüfusunun %88'ini (erkeklerde %91, kadınlarda %86'sını) oluşturur, bu oran Türkiye için %83'tür (erkeklerde %88, kadınlarda %79). Bu farklılık özellikle nüfusun üniversite eğitimli kesiminde belirginleşir: üniversite ve yüksek okul mezunlarının toplam nüfusa oranı Ankara'da %10,6, Türkiye genelinde ise %5,4'tür.

Not: 1989 yılında Kırıkkale ilinin kurulması ile nüfus azalmıştır.
Güncel Nüfus Değerleri (TÜİK 9 Şubat 2026 verileri)
Ankara İl Nüfusu: 5.910.320'dir (2025 sonu). İlin yüzölçümü 25.632 km2dir. İlde km2ye 231 kişi düşmektedir. (Yoğunluğun en fazla olduğu ilçe 5860 kişi ile Keçiören'dir.)
İlde yıllık nüfus artış oranı %0,79 olmuştur. 9 Şubat 2026 TÜİK verilerine göre ilde 25 ilçe ve belediye, bu belediyelerde ise toplamda 1427 mahalle bulunmaktadır.
Nüfus artış or

Ankara Anlaşması, 12 Eylül 1963 tarihinde Ankara'da, Türkiye ile Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) arasında imzalanan ortaklık anlaşmasıdır.

Türkiye, 1958 yılında AET'nin kurulmasından sonra, Temmuz 1959'da bu topluluğa üyelik için başvurmuştu. Başvuruyu değerlendiren AET, müzakereler için ortak komisyon kurulması kararını almıştı. Bu müzakereler 12 Eylül 1963 tarihinde imzalanan anlaşma ile sonuçlandı.

Anlaşma, 12 Eylül 1963 tarihinde Ankara'da imzalandı. Anlaşma, Türkiye'nin AET tam üyeliğini güvence altına almaya yardımcı bir Gümrük Birliği oluşturma yönünde üç aşamalı bir süreci başlattı. Süreç sonunda Gümrük Birliği'nin kurulmasından sonra AET, gerekli gördüğü ekonomi ve ticaret politikasının entegrasyonunu başlayacaktı.
Anlaşma ile kurulan bir Ortaklık Konseyi, sürecin gelişimini ve alınan kararları kontrol eder.
1970 yılında Türkiye ve AET, Anlaşma'nın Ek Protokolü'nü kabul etti.
Anlaşmaya göre AET, 1963-1970 arasındaki dönemde 175 milyonluk krediler de dahil olmak üzere Türkiye'ye mali yardım sağlayacaktı. Sonuçlar karışık; AET'nin Türkiye ithalatındaki payı döneminde önemli ölçüde arttı, ancak tarife kotaları şeklinde Türkiye'ye verilen AET ticaret imtiyazları daha az etkili oldu.

Anlaşma, iç pazara ilişkin tüm AET politikalarıyla neredeyse uyum da dahil olmak üzere, işçi, kuruluş ve hizmetlerin serbest dolaşımını istedi. Ancak anlaşma, siyasi pozisyonlara Türkiye'yi dışladı ve bir anlaşmazlık durumunda çözüm için Avrupa Adalet Divanı'na da başvurulmasını engelledi.
Anlaşma, Ek Protokol ve Ortaklık Konseyi Kararları ile birlikte AET hukukunun bir parçasıdır. Avrupa Adalet Divanı, AET üye devletlerine saygı ve AET yasaları gereğince Türk vatandaşlarına ve işletmelere özgü haklar vermeye karar verdi.
Ankara Anlaşması kapsamında ilgili şartları sağlayabilen Türk Vatandaşları bu vize kapsamında oturum hakkı için başvurabilirler: İngiltere'de yeni bir iş kurmak veya İngiltere'de mevcut bir işletmeyi yönetmek istenmeli ve uygulanabilir bir işletme kurma konusunda gerçek bir niyet sahibi olunmalıdır. İşi kurmak için yeterli sermaye getirilmeli ve işletmeyi yönetme maliyetlerinden kendi payına düşeni ödeyebilmelidirler. Kar payı, başka bir işe ihtiyaç duymadan kişiyi ve ailesini desteklemesi için yeterli olmalıdır.

Avrupa Birliği-Türkiye Gümrük Birliği

Ankara Anlaşması Tam Metni
Ankara Anlaşması Vizesiyle ilgili Avrupa Toplulukları Adalet Divanı’nın 20 Eylül 2007 tarihli Tüm ve Darı Kararı

Kendisini Türkiye Devleti veya Türkiye olarak tanımlayan ve yaygın olarak Ankara Hükûmeti adıyla anılan Büyük Millet Meclisi Hükûmeti, Türk Kurtuluş Savaşı (1919-1923) ve Osmanlı İmparatorluğu'nun son yıllarında Ankara merkezli geçici ve devrimci Türk hükûmetiydi. Osmanlı Sultanı tarafından yönetilen çökmekte olan İstanbul Hükûmeti'nin aksine, Anadolu Hareketi tarafından yönetilmiştir.
Kurtuluş Savaşı sırasında Büyük Millet Meclisi Hükûmeti, Kuvâ-yi Milliye denilen milislere ve Kuvâ-yi Nizamiye denilen düzenli orduya komuta etmiştir. Savaştan ve monarşist İstanbul Hükûmeti'ne karşı kazanılan zaferden sonra, cumhuriyetçi Ankara Hükûmeti 1923 yılında Osmanlı İmparatorluğu'nun sona erdiğini ve küllerinden Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulduğunu ilan etmiştir. Büyük Millet Meclisi bugün Türkiye'nin parlamento organıdır.

23 Nisan 1920'de Ankara’da toplanan Türkiye Büyük Millet Meclisi bünyesinde, ilk olarak 25 Nisan’da Muvakkat (geçici) İcra Encümeni sıfatıyla, TBMM Reisi Mustafa Kemal Paşa başkanlığında bir hükûmet oluşturuldu. Böylece, İstanbul’daki Osmanlı hükûmeti dışında Ankara’da bir hükûmet ortaya çıkmış oldu. Encümen, 3 Mayıs’ta, İcra Vekilleri Heyeti adlı hükûmet kurulana kadar görevine devam etti. Bu dönemde bir devlet başkanı yoktu ve bu görevi Meclis Reisi yerine getiriyordu. Meclis, ayrıca 5 Ağustos 1921 tarihinde çıkardığı Başkumandanlık Kanunu ile Mustafa Kemal Paşa’yı Başkumandanlığa getirerek ordunun maddi ve manevi gücünün artırılması ile sevk ve idare edilmesi konusundaki yetkilerini kullanma izni vermiştir. 29 Ekim 1923’te cumhuriyetin ilanı ile yapılan seçimde Mustafa Kemal Paşa Reisicumhur seçilerek devlet başkanı olmuştur. Hükûmet başkanıysa Başvekil sıfatını almış ve Reisicumhur tarafından seçilmeye başlanmıştır. Dolayısıyla 1923’ten sonra kurulan hükûmetler, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti ya da Ankara Hükûmeti olarak adlandırılmazlar.

Cumhuriyet öncesi hükûmetler "İcra Vekilleri Heyeti" olarak anılıyordu. Bunlar:

1. İcra Vekilleri Heyeti
2. İcra Vekilleri Heyeti
3. İcra Vekilleri Heyeti
4. İcra Vekilleri Heyeti
5. İcra Vekilleri Heyeti

Ankara kedisi veya Angora kedisi, dünyaca tanınan bir kedi ırkı. Ana yurdu Ankara olan Ankara kedisi, en eski uzun kıllı kedi soylarından birisidir.
İlk kez 17'nci yüzyılda denizciler tarafından Avrupa'ya da götürülen Ankara kedisi 18'inci yüzyılda Avrupa soylularının sevgilisi hâline gelmiştir. Eski zamanlarda Fransız krallarının saraylarında dâhil her yerde mevcuttu. Diğer uzun tüylü bir kedi soyu olan Fars kedisinin ortaya çıkması ile Ankara kedisinin yıldızı solmaya başlamıştır. Ancak 1950'li yıllarda Amerikalı kedi yetiştiricileri tarafından tekrar bir Ankara kedisi çifti Anadolu'dan götürülerek yetiştirilmesi sonrasında tekrar sevilen bir ev kedisi olarak popülerliğine kavuşmuştur.

Bugünkü Ankara kedileri güçlü, enerji dolu ama nazik, orta uzun ipeğimsi tüylü bir kedi olarak tanınır. Çok hareketli olup atlamayı severler, ilgi ve şefkat beklerler.
Ankara kedisi saf ve doğal bir kedi türü olmasının yanı sıra Türkiye'nin ulusal hazinelerinden biri olarak görülür. Ankara kedisi pek çok kişi tarafından orijinal uzun tüylü kedi olarak kabul edilir.
Eski adı Angora olan Ankara; ipeksi, zarif desenli ve uzun postlu hayvanların evi olarak bilinir. Ankara kedileri; hâlâ Türkiye'nin köylerinde ve kırsal yerlerinde, yüzyıllardır neredeyse hiç değişikliğe uğramadan dolaşmaktadır. Bu kadar zaman boyunca hayatta kalmasını sağlayan özellikleri; içgüdülerine oldukça bağlı ve son derece zeki olmasıdır. Günümüzde, özgür yaşamak yerine insanlarla yaşamaya alışmış olsa da kendine özgü güçlü kişilik özelliklerini korur.

Ankara kedisi, Avrupa'da görülen ilk uzun tüylü kedi olarak bilinir. 10. yy.ın başlarında Vikingler tarafından Avrupa'ya getirildiği ve bu yüzden günümüz uzun tüylü kedilerinin atası oldukları bilinmektedir. Bugünkü Ankara kedisi; varlığını 1960'lı yıllarda Atatürk Orman Çiftliği Hayvanat Bahçesi gibi kuruluşlara borçludur.
Ankara kedisi, 16. yüzyılın sonlarında bilim insanı Claude Fabri de Peirese ile birlikte Fransa'ya varmıştır. Vücudunun güzel ve oryantal yapısı, kısa zamanda popüler olmasını sağlamıştır. 1868 yılında bir İngiliz yazar tarafından "genellikle boyun kısmında uzun, gümüşe çalan muhteşem ve farklı tüylere sahip güzel bir kedi" olarak tanımlanmıştır. Bu türün beyaz rengi, türünün gerçek temsilcisi olarak görüldüğünden, beyaz kediler için Atatürk Orman Çiftliği Hayvanat Bahçesi tarafından bir üreme programı başlatılmıştır.

Ankara kedisi; çok zeki, cesaretli ve sahibine bağlı bir kedidir. Evde çıkılmamış hiçbir dolap, açılmamış hiçbir kapı bırakmayan Ankara kedilerinin, kendilerine ait atletik bir zarafeti vardır. Sosyal ve oyuncudur. Oldukça yaramaz (hırçın) olan kuzenleriyle kıyaslandığında genellikle iyi huyludur. Yaşadığı coğrafi konum dolayısıyla sudan pek hoşlanmaz ki bu durum Van kedisi tam tersidir.
Ankara kedisi, sahibiyle hayatının ve evinin her yerinde birlikte olmak ister. Birlikte yaşadığı kişiye derin bir sevgi duyar ve karşılığında da aynı sevgiyi almaktan hoşlanır. Sahibi nerede olursa olsun ve ne yaparsa yapsın, yaptıklarından haberdar olmak için yanında olur. Sahibini oldukça abartılı sevgi gösterileriyle ödüllendirir fakat bir şeyi yapmaya niyetlendiği zaman, en akıllı insan bile onu yolundan geri çeviremez. Yaptığı her şeyi ustalık ve çeviklik ile yapar.
Hem erkeği, hem de dişisi harika ve sorunsuz üreyen bir kedidir. Sağlıklı, yapılı kedi yavrularına çok az zorlukla sahip olur ve onları yetiştirirken sevgi ve kur yapar.
Zeki ve çevik olmasının yanı sıra bazen de çabuk sinirlenen bir kedidir. Sahibine istediğini yaptırmak için onu beceriyle kullanabilecek kadar akıllıdır. Bir Ankara kedisine susadığı zaman musluğu açmasını ya da bir dolabı kapatmayı sahibi öğretebilir.

Ankara kedisinin vücudu uzundur. Uzun bacaklara, uzun bir kuyruğa ve yine uzun ve kaslı, narince yapılanmış bir gövdeye sahiptir. Çok düzgün bir kemik yapısına sahiptir ve zarif bir görüntüsü vardır. Erkek kediler, dişilerden büyük olabilir. Uzun bacaklarının arka tarafı, önlerinden daha uzun olur. Parmaklarının arasında küçük tüyler bulunan, küçük ve yuvarlak patileri vardır. Mevsime göre uzunluğu değişen tüyleri vardır. Günümüzde pek çok değişik renk tüylü Ankara kedisi vardır. En iyi tüylere sahip Ankara kedileri, genellikle üç yaşını geçmiş kedilerdir. Bakılıp tarandıklarında tüyleri uzamaya ve kabarmaya müsaittir. Geniş ve badem şekilli gözlere sahiptir ve renkleri bakır, mavi, altın, yeşil ve ela olabilir. Geniş ve sivri uçlu, dik kulakları vardır. Orta boyda bir buruna sahiptir. Yürürken kuyruklarını vücut hizasında tuttukları görülür. Ankara kedileri genel olarak farklı göz rengine sahip kabul edilse de, bal rengi ve mavi gözlü Ankara kedileri de yaygındır. Gözleri farklı renkte olan Ankara kedileri arasında sağırlık yaygınken, tek renkli gözlere sahip Ankara kedileri normal bir şekilde duyabilirler.

Ankara kedileri kas koordinasyon bozukluğuna ve hipertrofik kardiyomiyopati hastalığına genetik olarak yatkındırlar. Sağırlık Ankara kedilerinde yaygın görülen bir hastalık olup her iki gözü mavi ya da bir gözü mavi diğeri kehribar renginde ve tüyleri beyaz renkte olan kediler genelde sağırdır.

Calico kedisi
Van kedisi

Dr. Tarkan Özçetin, Ankara'nın Evcil Hazineleri: Ankara Kedisi
Ankara Kedisi Derneği
Ankara Kedisi Fotoğrafları 18 Mayıs 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ankara Kedisi Irk Rehberi 1 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Tiftik keçisi veya Ankara keçisi, Ankara'ya has bir keçi ırkı. Ataları, 13. yüzyılda Orta Asya'dan Anadolu'ya göçen Türkler tarafından, Hazar Denizi'nin doğusundan getirilmiştir. İç Anadolu'nun iklim özelliklerine adapte olmuş ve zamanla Ankara'ya özgü bir hayvan olmuştur. Ankara Keçisi Ankara'nın bütün ilçelerinde yetiştirilmekle beraber, en çok ürün alınan ilçeler Ayaş, Beypazarı, Güdül ve Nallıhan'dır. Türkiye haricinde Güney Afrika, Birleşik Devletler, Kanada, Yeni Zelanda, Rusya, Arjantin ve Brezilya'da yetiştirilmektedir.
Ankara ilindeki Tiftik keçisi sayısı 1970'lerdeki sayılarının onda birinin altındadır ve günümüzde koruma amaçlı olarak bunların yetiştiricilerine teşvik verilmektedir.
Tüyünün tiftik olmasından dolayı, tekstilde oldukça fazla kullanılmaktadır. Peruk ve oyuncak yapımında da kullanılır. Tüylerinden elde edilen yüne "Angora" adı verilir.

Ankara Keçisi tanıtım sayfası

Ankara tavşanı, (diğer adıyla Angora tavşanı), dünyada yün üretiminde kullanılan hayvan türlerinden biridir.
Ankara keçisi ve kedisi gibi safkan tavşanlar, Ankara ilinden tüm Dünya'ya yayılmışlardır. En meşhur bilinen Angora kılı, angora koyunundan elde edilirdi ama sonradan(1700'ler sonrası) angora tavşanı daha bilinir hale gelmiş, tüyünün sıcaklık hissinden dolayı daha çok tutulmuştur. (Sir Matthew McHammer'ın Seyahat Günlükleri-1678-2.cild).1700'lü yıllarda Avrupa'da Fransız yüksek tabakasının rağbet ettiği en popüler evcil hayvan olmuşlardır.
1900'lü yılların başında ise Amerika'da tanınmaya başlanmışlardır. Birçok varyetesi türetilmiştir. Fransız, Alman, Dev, İngiliz, Satin, Çin, İsveç, Fin türleri gibi. Yalnız yerel Amerikan tavşan besleyicileri kulübünün (ARBA) kategorize ettiği İngiliz, Fransız, Dev ve Satin türleridir. Türkiye'de tüylerinin tekstil endüstrisinde hammadde olarak değerli olmasından ötürü besiciliği yapılmaktadır. Sıcak tutması açısından koyun yününden iki kat daha verimlidir. Lakin beslenmesi özellikle kırpılacak uzunluğa gelene kadar tüylerinin korunması zor, özel beslenme alanına ihtiyaç duyduğundan pek yaygınlaşamamıştır.
Kökeni Ankara olan Ankara tavşanının soyu 1723 yılında Türkiye'de tükenmiştir. Tarih boyunca Galatlar'ın bir boyu olan Tektosaglar, Frigler aynı dönemde İngiliz denizcileri tarafından Fransa ve Birleşik Krallık'a götürülmüştür. Yüzyıllar sonra Almanya'da yaşayan bir Türk vatandaşı tarafından Türkiye'ye yeniden getirilerek Kayseri'de bir çiftlikte yeniden üretilmeye başlanmıştır. Bugün bu tavşan türü sadece yün üreticileri tarafından özel olarak yetiştirilmektedir. Dünyada Ankara tavşanı yetiştiriciliği yaygın olarak yapılmaktadır. Günümüzde Çin, Fransa, Macaristan, Arjantin, Şili, Almanya, Brezilya bu tavşandan yün üreten başlıca ülkelerdir. Tavşan yününü işleyen en önemli ülkeler ise İtalya, Japonya, Almanya, Fransa, Hindistan ve Şili'dir. Dünyada Ankara tavşanı yünü üretiminin 8000-12.000 ton arasında olduğu tahmin edilmektedir. Üretimin %90'ı Çin tarafından yapılmaktadır. Ankara'da Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığına ait bir Enstitüde de yetiştirilen Ankara tavşanını sayısı 500–1000 arasındadır.
 Ankara tavşanı 1 yılda 800gr - 900gr arasında tüy üretimi yapmaktadır. Dişiler erkeklere oranla %15 - %20 daha fazla tüy üretimi sağlamaktadır. Gebelik sürecinde %30luk tüy üretim düşüşü göstermektedir.

Tarım Bakanlığı (Kürk hayvanı Olarak tavşan yetiştiriciliği.) 6 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Yetiştiriciler için bilgiler. 21 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Antakya (Arapça: انطاكيّة, Anṭākye; Yunanca: Ἀντιόχεια, Antiohia), Hatay ilinin nüfus bakımından en büyük yerleşim merkezidir. Yeni düzenlemeyle birlikte Antakya ve Defne Belediyesi olarak ayrılmıştır. Ortasından Asi Nehri geçmektedir. Hristiyanlığın önemli mukaddes mekânlarından biridir.

Tarih kaynaklarına göre Antakya, MÖ 300 civarında Büyük İskender'in komutanlarından Seleucus Nicator tarafından kurulmuştur. Antik kaynaklara göre Antakya üç yüz bin nüfusuyla Roma İmparatorluğu'nun 3. dünyanın ise 4. büyük kentiydi. Babası Antiochus'un isminden 'Antiocheia' adıyla kurduğu şehir, Silpius Dağı (bugünkü Habib Neccar Dağı) eteğinde ve Asi Nehri (Orontes) kenarında yer almıştı. Acus'un yönetimine giren topraklarda Antakya dışında başka yerlerde çok sayıda Antiocheia daha kurulmuştu.

Antakya civarının tarihi, şehrin kuruluşuna göre çok daha eskidir. Değişik kaynaklarda belirtildiğine göre, Tell-Açana höyüğündeki kazılar Kalkolitik Çağ'dan (MÖ 5000-4000) itibaren yörenin yerleşim için kullanıldığını göstermektedir. Anadolu'yu Filistin ve Suriye'ye bağlayan yol üzerinde, Mezopotamya'yı Doğu Akdeniz'e bağlayan noktalardan biri olması nedeniyle Hatay'ın eski bir yol güzergâhı olduğu çok açıktır. Burası Hitit ve Eski Mısır İmparatorluklarının sınırlarını oluşturan bölgenin eşiğindeydi.
Makedonyalı Büyük İskender'in doğuya doğru fetihlerini sürdürürken Pers kralı Darius'la yaptığı İssus Savaşı, MÖ 333 yılında, İssus yakınlarında, bugünkü Payas ilçesinde, Pinarus nehri (bugünkü Deliçay) üzerinde gerçekleşmiştir. Bu savaşın hemen ardından İskender, Pers donanmasını limansız bırakmak amacıyla kıyı boyunca güneye ilerledi. Suriye, Filistin ve Mısır'ı ele geçirdikten sonra MÖ 331 yılında, Fırat Nehri üzerinde yapılan Gaugamela Savaşı ile Mezopotamya da Makedonyalıların eline geçmiş oldu. Ancak Büyük İskender'in MÖ 323 yılında Babil'deyken ölmesinin ardından fethedilen topraklar İskender'in komutanları arasında bölündü. Suriye ve Mezopotamya bölgesi üzerindeki güç savaşı Seleucus Nicator'un lehine sonuçlandı (MÖ 301). Öncelikle Seleucus krallığının başkenti olarak, Akdeniz kenarında bir liman olduğundan Seleucia Pieria (bugünkü Samandağ, Çevlik) seçilmişti. Seleucus, yendiği rakibi Antigonus (Monophtalmus)'un bugünkü Antakya'nın 5 km kadar kuzeyindeki yönetim merkezi Antigonia'yı yıkarak halkını kendi adıyla kurduğu bu yeni başkente (Seleucia) naklettirdi. Ancak Mezopotamya civarı ve güney Suriye'nin kontrol edilebilmesi açısından ve Seleucia'nın denizden gelecek saldırılara açık olması nedeniyle yeni bir kent, Antiocheia kuruldu.

Bu kent, yendiği rakibinin Antigonia'sıyla aynı yerde değildi, daha güneyde Silpius Dağı eteğinde ve Orontes (Asi) kenarında idi (MÖ 300). Antakya'nın Seleucus Krallığı'nın başkenti olması ise Seleucus Nicator'un ölümünden sonra oğlu Antiochus Soter (MÖ 281-261) zamanında olmuştur.

Hatay'ın anavatan Türkiye'ye katılması öncesinde, 2 Eylül 1938 tarihinde 10 aylık bir süre varlığını sürdüren Hatay Devleti kuruldu, ilk ve tek cumhurbaşkanı Tayfur Sökmen'di. Toprakları, Milletler Cemiyeti (Cemiyet-i Akvam) belgelerinde İskenderun Sancağı olarak yer alan bölgeydi. Hatay Devleti meclisinde alınan karar ve 16 Haziran 1939'da TBMM'nde alınan kararla Türkiye ile Hatay Devleti arasındaki sınır çizgisi kaldırılarak geçersiz kılındı. 23 Temmuz 1939'da ise ana vatana katılma, son Fransız kıtasının kışladan çıkmasıyla ve Fransız kıtasının da yer aldığı törenle kışlaya Türk bayrağı çekilmesiyle tamamlanmış oldu. Merkez ilçenin adı Antakya iken şehrin adının Hatay olmasının temel nedeni de bu tarihsel süreçle ilgilidir, bir süre boyunca varlığını sürdürmüş olan devletin adı yeni vilayetin adı olmuştur.
Antakya, 2012 yılında çıkarılan 6360 Sayılı Kanun ile Hatay ilinde büyükşehir belediyesi kurulmasından sonra metropol ilçe oldu.
2023 Kahramanmaraş depremleri ve 2023 Hatay depreminde Şehir önemli ölçüde tahrip olmuştur.

Antakya ilçesinin yüzölçümü 703 km²dir. Antakya ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 85 metredir.  Antakya, yüzölçümü bakımından Hatay'ın 2. büyük ilçesidir. Akdeniz iklim bölgesinin doğu ucunda, kıyıdan 22 km kadar içeride olan kentin denizden yüksekliği yaklaşık 80 m'dir. Kuzeyde Nur Dağları (Amanos Dağları) ile güneyde Kel Dağ (Cebel-i Akra) arasında kalan Aşağı Asi Vadisi'nin başlangıcında, Kel Dağı'nın kuzeydoğusunda, 440 m rakımlı Habib-i Neccar Dağı'nın eteklerindedir. Kentin kuzeydoğusuna doğru gelişen ve Hatay çöküntü alanının ortasında yer alan Amik Ovası, zirai potansiyeli çok yüksek kalın bir alüvoyal toprak tabakası ile kaplı olup, aynı zamanda ilin en büyük toprak düzlüğünü oluşturur.
Tepelerin zirvelerine tırmanarak kenti çepeçevre saran sur kalıntıları ve kalesiyle kentin adeta simgesi olan ve eteklerinde Antakya'nın kurulu olduğu Habib Neccar Dağı, kenti güneybatı-kuzeydoğu istikametinde sınırlayan bir dizi tepelerin oluşturduğu doğal bir engeldir.
Antik Çağ'daki ismi Silpius olan Habib Neccar Dağı'nı da içine alan Kel Dağı sırası, altyapı serpantin ve gabro gibi yeşil renkli kütlelerin oluşturduğu, üst kısımlarda ise bazalt ve kalkerin hâkim olduğu jeolojik bir yapıya sahiptir. Habib Neccar'ın kuzeybatı yamaçları, genç fayların dik basamaklar oluşturduğu parçalanmış, arızalı yüzeyler hâlindedir.

Anadolu'nun güneyinde, Türkiye Cumhuriyeti'nin sınır vilayetlerinden biri olan Hatay ilinin yönetim merkezi Antakya, 36°10' kuzey enlemi ve 36°06' doğu boylamı ile yurdumuzun en güneyinde yer alan kent niteliğindeki yerleşme merkezidir. İlçe nüfusunun yıllar içinde değişimi tablodaki gibidir:

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Antakya ve civarında Akdeniz iklim tipi egemendir. Bu nedenle kentte yazlar sıcak ve kurak, kışlar ılık ve yağışlı geçer. Ancak, kıyı şeridi ile dağların arka kısımları ve yükseltisi fazla olan yerler arasında iklim koşullarındaki bölgesel farklar nedeniyle Antakya'daki iklim koşulları kıyı şeridine kıyasla biraz farklılık gösterir. Bu nedenle sıcaklık, kıyılarda yüksek değerlerde kalır. Yazların, kıyı şeridine kıyasla daha serin geçmesinin bir nedeni de en sıcak ortalamaların kaydedildiği ayların aynı zamanda, Antakya'da rüzgarın en hızlı estiği ve en çok esme sayısına ulaştığı aylar oluşudur.

Kuzey yönünde yaklaşık 30 km boyunca Türkiye-Suriye sınırını oluşturacak şekilde akan Asi Nehri, Türkiye topraklarına girdikten sonra batıya döner ve bugün kurutulmuş olan Amik Gölü'nün ayağı Küçük Asi ile birleştikten sonra güneydoğu doğrultusuna yönelir ve Samandağ'ın güneyinde Akdeniz'e dökülür. Antik Çağ'ın Orontes'i olan Asi'nin kaynağı, Lübnan Dağları'dır. Antik çağda küçük tonajlı nehir gemilerinin seyrüseferine imkân veren ve Antakya'yı asırlar boyu Akdeniz'e bir su yolu ile bağlanmış olan Asi Nehri'nin bugün akıttığı ortalama su miktarı, kentin içinde 5,04 m³/sn.dir. Antakya içinden geçen ve bir kanal hâline getirilmiş olan yatağı, yaklaşık 2 km uzunluğunda ve 30–35 m genişliğindedir.
Eski Antakya: Asi Nehri ile Habib Neccar Dağı arasında kalan doğu kısmıdır. Asi üzerinde, şehrin iki yakasını bağlayan bir dizi köprü vardır. Eski köprülerden biri olan, Amik Gölü'nün kurutulması projesi çerçevesinde, Asi'nin genişletilmesi ve yatağının taranması çalışmaları sırasında kentin Roma Çağı'ndan beri ayakta duran ünlü taş köprüsü (ki Diocletian zamanında yapıldığı tahmin edilir), 1972 yılında dönemin belediye başkanı tarafından yıkılarak yerine bugünkü betonarme köprü inşa edilmiştir.

Açıkdere, Akcurun, Akçaova, Alaattin, Alahan, Alazı, Anayazı, Apaydın, Arpahan, Aşağıoba, Bitiren, Bohşin, Bozhüyük, Bozlu, Büyükdalyan, Çatbaşı, Çayır, Demirköprü, Derince, Dikmece, Doğanköy, Esenbağ, Gökçegöz, Gözluçukur, Gülderen, Güneysöğüt, Günyazı, Hanyolu, Hasanlı, Karşıyaka, Kisecik, Kulaç, Kuruyer, Madenboyu, Mansurlu, Maraşboğazı, Melekli, Oğlakören, Paşaköy, Saçaklı, Saraycık, Sofular, Soğuksu, Suvatlı, Tahtaköprü, Tanışma, Tepehan, Tokaçlı, Turfanda, Uzunalıç, Üçgedik, Üzümdalı, Yakuplu, Yaylacık, Yeşilova, Yoncakaya, Yukarıokçular, Zülüflühan, Yeditepe (Bezge)

Türkiye Cumhuriyeti'nin kozmopolit kentlerinden birisidir. Çok uzun bir süre boyunca bir arada yaşamayı öğrenmiş, etnik kökenleri, dinleri farklı birçok topluluğa ev sahipliği yapan bu kent UNESCO (BM Eğitimsel, Bilimsel ve Kültürel Organizasyonu) barış kenti adayı olmuş ve ikinci kent seçilmiştir (UNESCO Sekretaryası bu kategori dahil 8 ödül uygulamasına son verdiğini duyurmuş, ancak şehirlerle ilgili bir veri tabanı oluşturmuştur). Çok kültürlü yapısını tarih boyunca korumuş olan ilde aynı ulusa mensup birden fazla dini cemaat bulunmaktadır. Türkler, Kürtler, Nusayriler, Süryaniler, Katolikler, Ortodokslar, Rumlar, Protestan Araplar, Maruniler, Ermeniler, Yahudiler, Gürcüler ve diğer küçük topluluklar Hatay'ın çok kültürlü yapısının dinamiklerini oluştururlar. Örneğin Samandağ ilçesi çoğunluk olarak Nusayri Araplardan oluşurken, Altınözü ilçesi hem Sünni Arap hem de Türk Müslümanlardan ve Süryanilerden oluşmaktadır.

İsa'nın takipçilerine "Hristiyan" adının ilk kez verildiği şehir olan Antakya'da bulunan Aziz Petrus Kilisesi Hristiyanlığın en önemli tarihi kiliselerindendir. UNESCO'nun dünya mirası öneri listesindedir. Kilise aynı zamanda Hristiyanlarca hac yeri olarak kabul edilmekte ve her yıl burada 29 Haziran günü Katolik Kilisesince ayin düzenlenmektedir.
Tarihi ve turistik mekanlar açısından da zengin olan ilde dünyanın ikinci büyük mozaik koleksiyonunu barındıran Hatay Arkeoloji Müzesi bulunmaktadır. Müzenin biten 2. etap çalışmaları neticesinde, müze dünyada mozaik koleksiyonunun sergilendiği en büyük müze olmuştur.
Her yıl 21-23 Temmuz tarihleri arasında kentte Uluslararası Antakya Turizm ve Sanat Festivali yapılmaktadır.
Antakya, Gaziantep ile birlikte Türkiye'deki iki UNESCO Gastronomi Şehrinden biridir ve çok zengin bir mutfağa sahiptir.

Antakya Medeniyetler Korosu

(Tarih kısmı bilgileri için, www.antakyarehberi.com'daki, Prof.Dr.Ataman DEMİR: ÇAĞLAR İÇİNDE ANTAKYA adlı kitabından alınmış tarih böl

Antalya, Türkiye'nin bir ilidir. Türkiye'nin Akdeniz Bölgesi'nde yer alır. Merkezi Antalya olan ilin 2024 yılı sonu itibarıyla nüfusu 2.722.103'tür. Yüzölçümü 20.177 km² olup kilometrekare başına ortalama 130 kişi düşmektedir. 2021 yılı itibarıyla 591.895 kişilik nüfusuyla en kalabalık ilçe Kepez'dir. Kilometrekare başına 5.429 kişi ile nüfus yoğunluğunun en fazla olduğu ilçe Muratpaşa'dır. 19 ilçe ve belediyesi bulunan Antalya'nın bu ilçelerinde toplam 914 mahalle yer almaktadır.
Antalya'nın trafik plaka kodu 07'dir. İlin tamamı, Akdeniz Bölgesi'nin batısında yer alır ve Antalya Körfezi'yle Batı Toros Dağları arasında kurulmuştur. Yüzölçümü bakımından Türkiye'nin beşinci büyük ilidir. Güneyinde Akdeniz, batısında Muğla, kuzeyinde Burdur ve Isparta, kuzeydoğusunda Konya, doğusunda ise Karaman ve Mersin illeri vardır. Antalya'nın rakımı (deniz seviyesinden yüksekliği) 49 metredir.
İlin tamamı Akdeniz Bölgesi'nin Antalya Bölümü'nde yer alır ve Akdeniz ikliminin etki sahasındadır. Yerleşim yerleri haricindeki il topraklarının büyük kısmı tahıl tarlalarıyla kaplı platolardan oluşur.
Türk Silahlı Kuvvetleri Kara Kuvvetleri Komutanlığına bağlı 3. Piyade Eğitim Tugayı Komutanlığı ve Hava Kuvvetleri Komutanlığına bağlı Antalya Hava Meydan Komutanlığı bu ilde bulunmaktadır.

Antalya ili Türkiye'nin güneybatısında, 29° 20'-32° 35' doğu boylamları ile 36° 07'-37°  29' kuzey enlemleri arasındadır. Güneyde Akdeniz, kuzeyde ise denize paralel uzanan Toros Dağları ile çevrilidir. Doğusunda Mersin, Konya ve Karaman; kuzeyinde Isparta ve Burdur; batısında ise Muğla illeriyle komşudur. İlin yüzölçümü 20.177 km²'dir. Bu, Türkiye yüzölçümünün %2,6'sına karşılık gelir. Akdeniz Bölgesi'nin batısında bulunan Antalya ili, bölge yüzölçümünün ise %17,6'sını oluşturur.
İl arazisinin %77,8'i dağlık, %10,2'si ovalık, %12'si ise engebelidir. İl alanının 3/4'ünü kaplayan Toros Dağları'nın birçok tepesi 2500-3000 metreyi aşar. Batıdaki Teke yöresinde geniş platolar ve havzalar yer alır. Çoğunlukla kireçtaşlarından oluşmuş bu dağlar ve platolar üzerinde, kireçtaşlarının erimesiyle oluşmuş mağaralar, düdenler, yer altı su kaynakları, dolinler, uvalalar ve daha geniş çukurluklar olan polyeler gibi büyüklü küçüklü karst şekilleri yaygın olarak görülür. İlin topoğrafik açıdan gösterdiği değişkenlik, iklim, tarım, nüfus ve yerleşme açısından farklı ortamlar oluşmasına neden olmaktadır. Ayrı özellik gösteren bu alanlar, sahil bölgesi ve yayla bölgesi olarak tanımlanır.

Antalya'nın iklimi genel olarak Akdeniz iklimine girmektedir. Yazları sıcak ve kurak, kışları ılık ve yağışlı olan bu iklim tipi, "Mutedil Deniz ve Sıcak Deniz İklim Sınıfı"na girer. Ancak daha iç kesimlerde, "Soğuk Yarı-Kara İklim" tipi etkili olmaktadır. Yazın ortalama sıcaklık 28 – 36 °C arasındadır. Öğle saatlerinde termometrenin 40 °C'nin üzerine çıktığı görülür. Ocak ayında ise sıcaklık ortalama 10 – 20 °C arasında değişir. Kıyı kesiminde kar çok ender görülür. Don olayı ise nadir görülür ve her kış yaşanmaz. Yağışsız günlerde hava genellikle açık ve güneşlidir. İlde yıllık ortalama nispi nem oranı %64 civarındadır.
Antalya'nın kıyı bölgesinde yazlar hem uzun hem de sıcaktır. Kışlar bile ılıman geçer. Yazın neredeyse hiç yağış görülmez; yağmur en çok kış aylarında, daha seyrek olarak ise ilkbahar ve sonbaharda sağanak hâlinde yağar. Yılın ancak 40 – 50 günü kapalı ve yağışlı geçer. Antalya, yılda ortalama 300 güneşli gün yaşar. 18,7 °C yıllık sıcaklık ortalamasıyla, yılın 12 ayı turizme açık ender bölgelerden biridir. Yılın dokuz ayı denize girilebilir.

Antalya, Türkiye Afet İşleri Genel Müdürlüğü Deprem Araştırma Dairesi tarafından hazırlanan Deprem Riski Haritası'na göre ikinci derece deprem bölgesinde yer almaktadır. Antalya'nın batısında yer alan Elmalı ilçesinden Helen Yayı'nın bir uzantısı geçmektedir. Bu fay hattı, Burdur-Isparta bölgesinde çeşitli kırıklar oluşturmuştur. Deprem riski taşıyan bu bölgeler Antalya çevresinde yer aldığı için, Antalya ikinci derece deprem bölgesi olarak sınıflandırılmaktadır. Ancak, şimdiye kadar Antalya merkezli meydana gelmiş çok büyük bir deprem kaydedilmemiştir. Sadece 11 Nisan 1977 tarihinde, yerin 93 km derinliğinde 4,6 büyüklüğünde;  28 Aralık 2013 günü saat 17.21'de ise 6,0 büyüklüğünde iki deprem meydana gelmiştir.

Antalya'da farklı yaş ve özelliklere sahip kayaç türleri bulunmaktadır. Görünür temel kayalarda paleozoyik yaşlı kristalen şist, fillat, mermer ve kireç taşları yer almaktadır. Alanya'nın kuzeyinde yaygın olarak yüzeylenen bu kayaçlar, şiddetli tektonik hareketlerin etkisiyle kıvrılıp kırılmıştır.
Dağlık alanlarda Mesozoyik ve tersiyer dönemlerine ait formasyonlar bulunmaktadır. İlin büyük bir bölümünde yayılım gösteren Mesozoyik formasyonlar; kireçtaşı, marn, fillit ve serpantinden oluşmaktadır. Kireçtaşları, üzerinde karstik şekillerin tipik olarak izlenebildiği, gri renkli, yoğun çatlak ve boşluk içeren kayaçlardır. Kuvaterner'e ait alüvyonlar ile Pliyo-Kuvaterner travertenleri Antalya Ovası'nda tipik olarak izlenmektedir. Sahada, deniz altında da devam eden travertenlerin toplam kalınlığı birkaç yüz metreyi aşmakta olup, kireçtaşlarında olduğu gibi karstik özellik göstermektedir.

Kıyıdan 500–600 metre yüksekliğe kadar olan bölgelerde, yazın aşırı kuraklığa dayanabilen ve kışın da yeşil kalan maki bitki örtüsü egemendir.
Boyları 3–5 metreyi geçmeyen bu bitkiler arasında delice, koca yemiş, sandal, yabani çilek ve zakkum en yaygın olanlarıdır. 600 ile 1.200 metre arasında, kızılçam ve meşelerin egemen olduğu karışık ormanlar ya da yamaç ormanları görülür. Kızılçamların arasında yer yer meşeliklere, daha yüksek kesimlerde ise halep çamı ve karaçama rastlanır. 1.200 ile 2.100 metre arasında ise “yüksek ormanlar” olarak adlandırılan; sedir, köknar, sarıçam, kayın ve çeşitli ardıç türlerinden oluşan orman kuşağı yer almaktadır. Özellikle Batı Toroslar'da saf sedir ormanlarına sıkça rastlanır. 2.000 metrenin üzerindeki alanlarda iğne yapraklı ağaçlar seyrekleşir ve bodurlaşmaya başlar. Bu kuşak, 2.100–2.300 metre arasında sona erer ve ardından “alp çayırları” olarak bilinen, renkli çiçeklerle süslenmiş ve yazları kurumayan yüksek otlaklar başlar. Teke Yaylası'ndaki yüksek ovalarda, meşe ormanlarının tahrip edilmesi sonucu oluşan bozkır alanlarda step bitkileri yetişmektedir. Genişliği 946.466 hektarı bulan Antalya ormanlarında köknar, meşe, dişbudak, karaağaç, kocayemiş, çınar, ahlat, ıhlamur, yabani ve aşılı zeytin, kermes meşesi, mazı meşesi, sandal, sakız ağacı, mersin, tespih ağacı, defne, akça kesme, hayıt, zakkum, Keçiboynuzu, kayacık, funda, ladin, çılbırdı, cehri, katırtırnağı, kekik, patlangaç, sütleğen, dikenli mersin, deve dikeni, ballı baba, alev doda, ada çayı, safran, kanada şifa otu, tokuz otu, çakır dikeni, çiriş otu, kuşkonmaz, krizantem gibi ağaç ve ot cinsleri bulunur.

Antalya bölgesinin ılıman iklim özelliklerine sahip olması ve bitki örtüsü çeşitliliği, yaban hayatının zenginliğini de beraberinde getirir. Geyik, tilki, sansar, sincap, alageyik, yaban keçisi, çakal, sırtlan, kurt, ayı, keklik, bıldırcın, üveyik, yaban güvercini, çulluk, turaç, karatavuk, sarıasma ve turna Antalya ilinin yaban hayatını oluşturan canlıların bir kısmıdır.

Antalya ili, güneyde yer alan bu şehrin turizm alanı ilan edilmesinden sonra hızla kalabalıklaşmıştır. Özel ve kamu sektörü yatırımları kent merkezi ve çevresinde yoğunlaşmış, bu gelişmeyle birlikte artan iş olanakları, yoğun bir nüfus göçüne yol açmıştır. Turizm olanaklarının çeşitliliği, buna bağlı olarak tesisleşmenin gelişmişliği, her mevsim tarıma uygun toprakları, ulaşım sistemlerinin kullanışlılığı, denize kıyısı olması gibi nedenlerin göçü teşvik ettiği söylenebilir. 1927 sayımında 206.270 olan il nüfusu, zamanla artan doğum oranı ve göçle birlikte katlanarak artmış ve günümüzde 2 milyonu geçmiştir. Göçlere rağmen, 2008'de Antalya'da işsizlik oranı (%10,7) Türkiye genel işsizlik oranı (%11,9)’nın altındaydı. İşgücüne katılım açısından da (%57) TÜİK tarafından belirlenen 26 bölge arasında ikinci sıradaydı. İstihdam edilenlerin %45’i hizmetler, %5’i sanayi, %50’si ise tarım sektöründe çalışmaktadır. Bu oranlar, Türkiye genelinde ise sırasıyla %49, %27 ve %24’tür.
2013’ten önce, nüfusun 1.000.081’i il merkezi sınırları içinde, 919.648’i ise ilçe sınırları içindeydi. Bu durumda, il nüfusunun %52’si merkezlerde (il ve ilçe merkezleri), %48’i ise köy ve beldelerde yaşamaktaydı. Antalya, 2016 yılı itibarıyla nüfus bakımından 81 il arasında beşinci sıradadır. 2.328.555 kişilik Antalya nüfusu, bir önceki yıla göre 40.099 kişi artmış ve Türkiye nüfusu içindeki Antalya’nın payı %2,64’ten %2,92’ye yükselmiştir.
Antalya’daki nüfus, Türkiye geneline göre daha yüksek bir eğitim düzeyine sahiptir. 2008 verilerine göre, 15 yaş üstü nüfusun okuma yazma oranı toplam il nüfusunun %97'sini (erkeklerde %91, kadınlarda %86'sını) oluşturur, Türkiye genelinde ise bu oran %83'tür (erkeklerde %88, kadınlarda %79). Bu farklılık, özellikle üniversite mezunları arasında daha belirgindir. Antalya’da üniversite ve yüksekokul mezunlarının toplam nüfusa oranı yaklaşık %7 iken, Türkiye genelinde bu oran %5,4’tür.

Güncel Nüfus Değerleri (TÜİK 9 Şubat 2026 verileri)
Antalya İl Nüfusu: 2.777.677 (2025 sonu). İlin yüzölçümü 20.177 km2dir. İlde km2ye 138 kişi düşmektedir. (Yoğunluğun en fazla olduğu ilçe: 5.322 kişi ile Muratpaşa'dır.) İlde yıllık nüfus artış oranı %2,04 olmuştur. 9 Şubat 2026 TÜİK verilerine göre 19 ilçe ve belediye, bu belediyelerde toplam 913 mahalle bulunmaktadır.
Nüfus artış oranı en yüksek ve en düşük ilçeler: Aksu (+%5,46), Gündoğmuş (-%5,44)

*Metropol ilçelerin merkeze uzaklıkları, kaymakamlık ile valilik arasındaki uzaklıktır.

2018'de Yüksek Seçim Kurulu, en son nüfus verilerine dayanarak 2018 seçimleri için Antalya'nın çıkaracağı milletvekili sayısını 14'ten 16'ya yükseltmiştir.

Antalya'nın 2014 Türkiye genel seçimlerinde 14 olan milletvekili sayısı 2018 Türkiye genel seçimleri öncesi Yüksek Seçim Kurulu tarafından 16'ya çıkarılmıştı. 2018 milletvekili seçimlerinde An

Elektronikte antenler, boşluktaki elektromanyetik dalgaları toplayarak bu dalgaların iletim hatları içerisinde yayılmasını sağlayan ("alıcı anten") veya iletim hatlarından gelen sinyalleri boşluğa dalga olarak yayan ("verici anten") cihazlardır. Antenlerde enerjinin iletimi ve alınması anteni oluşturan metal iletkenlerin uygulanan elektrik akımı ile yüklenmesi ile gerçekleşir. Alıcı antene eşlenen güç sinyalin arttırılması için bir amplifikatöre iletilebilir. Antenler radyo, telsiz ve benzeri kablosuz iletişim cihazlarının temel elemanlarındandır.
Antenler, radyo dalgalarını belirli bir yöne ("yüksek kazançlı anten") veya tüm yönlere eşit bir şekilde ("tümyönlü anten") yaymak için tasarlanabilir. Antenlerde istenilen bir ışıma desenini veya hüzmeleri elde etmek için parabolik yansıtıcı, boynuz veya parazitik eleman gibi ek parçalar kullanılabilir. Anten dizileri de aynı zamanda farklı ışıma desenleri elde etmek için kullanılabilir.
Tarihte antenler ilk kez 1888 yılında Alman fizikçi Heinrich Hertz tarafından üretilmiş ve Hertz'in deneyleri James Clerk Maxwell'in öngördüğü elektromanyetik dalgaların varlığını kanıtlamıştır. 1895 yılı itibari ile Guglielmo Marconi uzun mesafeli radyotelgraf haberleşme için anten tasarımlarına başlamış ve bu çalışması kendisine Nobel Ödülü kazandırmıştır.

Elektromanyetik teoriye göre elektromanyetik dalgaların yayılımı için yüklerin ivme kazanması gerekmektedir. İletim hatlarında yayınım hatta eşlenmiş dalganın bir kesitten sızması ile gerçekleşebilir. Karşılıklılık ilkesine göre bir anten, alıcı ve verici olarak aynı özelliklere sahiptir ve iki biçimde de kullanılabilir. Birçok anten tipi rezonans prensibine göre tasarlanır ("rezonant anten"); buna örnek olarak yarı dalga dipol anteni örnek verilebilir. Bu antenlerde rezonans sonucu iletkende bir duran dalga oluşur ve kısa bir frekans aralığında ışıma gerçekleşir.
Antene maksimum gücün gitmesi ve yansımanın önlenmesi için için anten sisteminin empedansının iletici veya alıcının empedansının karmaşık eşleniği olması gerekir; bunu sağlamak için empedans eşleme veya balun kullanılabilir. Smith abağı empedans eşlemede sıklıkla kullanılır. Yansıma kaybı ("return loss") ve voltaj duran dalga oranı (VSWR) kaybı ve yansıyan voltajı incelemek için kullanılan parametrelerdendir. Antenin radyasyon yayılımına harcadığı güç ışıma direnci yardımıyla ifade edilir; anten için harcanan gücün mümkün olduğu kadar ışımaya gitmesi istendiğinden ışıma direncinin yüksek olması tercih edilir. Yayılan dalganın polarizasyonu da anten tasarımlarında kayda değer bir değişkendir. Antenlerden yayıların ışımanın polarizasyonu doğrusal, dairesel veya eliptik olabilir.
Antenlerin ışıma desenleri genellikle ışıma örüntüsü grafiği ile gösterilir: bu grafik küresel koordinat sisteminde 
  
    
      
        θ
      
    
    {\displaystyle \theta }
  
'ya göre (E-düzlem örüntüsü) veya 
  
    
      
        θ
        =
        π
        
          /
        
        2
      
    
    {\displaystyle \theta =\pi /2}
  
'ye sabitlenmiş bir şekilde 
  
    
      
        ϕ
        
      
    
    {\displaystyle \phi \,}
  
'ye göre (H-düzlem örüntüsü) verilir. Bir antenin belirli bir yöne ışıması yönlü kazanç parametresi ile desibel cinsiden belirtilir; kazanç, elektrik devreler ve amfilerin aksine ana radyasyon lobunun genliğini temsil eder. Işıma şiddeti ise yönlü kazanç ile ilişkilidir ve steradyan başına düşen ortalama güç ile ifade edilebilir.
Antenlerin tasarımı ve analizinde hesaplamalı elektromanyetizma teknikleri sıklıkla kullanılır. En çok kullanılan teknikler arasında moment metodu (MoM) ve zamanda sonlu farklar yöntemi (FDTD) bulunmaktadır.

İzotropik anten: İzotropik anten, tüm yönlere eşit güçte ışıma yapan varsayımsal bir anten tipidir. İzotropik anten modeli matematiksel hesaplamalarda ve anten performansının (kazanç) incelenmesinde referans olarak kullanılır; bir antenin tam anlamda izotropik ışıma yapması fiziksel olarak mümkün değildir.
Dipol anten: Dipol anten, en basit ve yaygın anten tiplerindendir. En yaygın konfigürasyonu iki tane eş metal iletkenden oluşur; bu iletkenler ortadaki bir besleme noktası ile sisteme bağlanır. Yarı-dalga dipol anteni yaygın bir tasarımdır; bu tasarımda antenin yaklaşık boyu ışıma rezonans dalga boyunun yarısı kadardır. Basit dipol antenlerin ışıma deseni ideal elektrik dipollere (Hertz dipolü) yakınsar.
Monopol anten: Monopol antenler tek bir iletken telden oluşur; bu tel topraklanmış bir yüzeyin üstünde bulunur. Bu antenler dipol antenlere benzer bir şekilde dalgaları tümyönlü bir şekilde iletir. Bunun sebebi elektromanyetikteki imaj teorisine göre antenin tabanındaki toplanmış düzlemin teoride anteni "bir dipol antene tamamlamasıdır." Diğer bir deyişle, topraklanmış yüzey bir ayna görevi görerek antenin sanal bir görüntüsünü oluşturur. En yaygın monopol anten tiplerinden biri çeyrek-dalga antenidir.
Döngü anten: Döngü antenler basit ve ucuz bir anten çeşididir. Genelde bir tarafından iletim hattına bağlanmış dairesel döngülerden oluşurlar. Küçük döngü antenleri dalga boylarından çok daha küçük boyutta olabilir; bu antenler genelde düşük frekanslarda sadece alıcı olarak kullanılır. Döngü antenlerinde telin sargısı arttırılarak ışıma direnci arttırılabilir.
Yagi anten: Yagi anten, diğer adıyla Yagi-Uda anteni, birden fazla paralel metal çubuktan oluşur. Çubuklardan biri ışımayı gerçekleştiren dipol anten olarak görev yaparken diğerleri de yansıtıcı ve parazitik eleman işlevleri görür. Parazitik elemanlardan yayınım besleme antenindeki dalgaların bu elemanlara eşlenmesi ile gerçekleşir; bu şekilde anten kazancı ve tek yönlülük elde edilebilir. Yagi antenler televizyon yayınlarında sıklıkla kullanılmaktadır.
Bikonik anten: Bikonik antenler koni şeklindeki iki iletken elemanın bir besleme hattı ile birleştirilmesi ile oluşur. Bu antenler geniş bant aralıklarında çalışabilmektedir.
Huni anten: Huni antenler, ucu huni şeklinde açılmış dalga kılavuzlarından oluşur. Bu konfigürasyonda kılavuza eşlenmiş radyo dalgaları huni şeklindeki açıklıktan dışarı yayılır. 1800'lü yılların sonlarına doğru icat edilen huni antenler 1930'lardan sonra popülerlik kazanmıştır; basit yapıları ve geniş bant aralıklarında kazançlı bir şekilde çalışabilmeleri nedeniyle Radyo astronomisinde ve telekomünikasyonda besleme anteni olarak sıklıkla kullanılmaktadır.
Parabolik anten: Parabolik antenlerde parabol şeklinde yansıtıcı bir metal yüzey dalgaları kazançlı bir hüzmenin içine toplamak için kullanılır; bu açıdan merceklerin çalışma prensibine benzerler. Cassegrain yansıtıcıları parabolik eleman olarak sıklıkla kullanılmaktadır. Kepçe ve çanak anten olarak da bilinirler.
Mikroşerit anteni: Mikroşerit antenleri baskılı devre kartı teknolojisi ile üretilmektedir. Yama anten olarak bilinen bu antenler baskılı devreleri oluşturan substratın üzerine bir dikdörtgen yüzey olarak entegre edilir. Yama antenler ilk kez 1950'lerde bulunsa da, 1979'da kovuk modelinin geliştirilmesi sonrası popülerliğine kavuşmuştur. Günümüzde yama antenlerin bulunduğu mikrodalga devreler cep telefonları başta olmak üzere kablosuz iletişim teknolojisinde sıklıkla kullanılmaktadır.
Yürüyen dalga anteni: Yürüyen dalga antenleri yayınım yapan iletim hatları olarak tanımlanabilir. Bu konfigürasyonda, bir iletim hattında ilerleyen dalga ilerledikçe hattan sızarak yayılır. Yavaş dalga ve hızlı dalga antenleri başlıca yürüyen dalga antenleridir; ikincisi sızan dalga anteni olarak da bilinir.
Frekanstan bağımsız antenler: Spiral ve fraktal bazlı anten tasarımları frekanstan bağımsız ışıma elde etmek için kullanılmaktadır. Log-periyodik antenler de bu sınıfa girmektedir.
Akıllı anten teknolojileri: Yeni nesil kablosuz iletişim teknolojilerinin ve standartlarının geliştirilmesi farklı koşullara uyum sağlayabilen "akıllı antenlerin" tasarımına önayak olmuştur. Bu antenler özellikle hüzmeleme (beamforming) teknolojileri için önem teşkil etmektedir.
Metamateryal antenler: Negatif kırınım gibi doğada bulunmayan özelliklere sahip metamalzemeler modern anten tasarımlarında kullanılmaktadır.

Kablosuz iletişim
Telekomünikasyon
MIMO
Friis denklemi
Yansıma

Dipol anten boyut hesaplayıcısı 14 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Mikroşerit anten boyut hesaplayıcısı 14 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Antik Yunanistan, bugünkü Yunanistan toprakları ile Küçük Asya'da (Anadolu) yaşayan toplumların kurduğu devlet ve uygarlıkların, MÖ 756 (Arkaik dönem) ile MÖ 146 (Roma işgali) tarihleri arasında hüküm sürdükleri bölgenin adı.
Balkanlar'a göç eden Yunan kabilelerin kurmuş olduğu Yunan şehir devletleri demokrasinin ilk temellerinin atıldığı yerlerdir. Aiskhylos, Aristophanes, Euripides, Sophokles, Aristoteles, Platon, Sokrates, Herodotos ve Ksenophon gibi büyük filozofların yetiştiği Atina, Sparta, Tebai ve Nakşa gibi büyük şehirler gerek birbirleriyle gerek o dönemin en önemli güçlerinden biri olan Persler ile üstünlük mücadelelerine girmişlerdir.
Antik Yunan uygarlığının zirveye çıktığı, en çok geliştiği dönemler İskender yönetiminde olmuştur. Yunan kültürü içinde bir eğitim almış olan İskender, babası II. Filip'in ölmeden önce hazırlamış olduğu ortamı kaybetmemiş, Antik Yunan kültürünü batıda Makedonya'dan doğuda Hindistan'a, kuzeyde Fergana'dan güneyde Mısır çöllerine kadar yaymıştır.
Çok tanrılı din inancının hâkim olduğu, toplumun sınıflara ayrıldığı, tiyatro ve mimarinin o dönemdeki en büyük eserlerinin verildiği Antik Yunan medeniyetinin gelişimi Augustus Caesar'ın MÖ 27 yılında Yunanistan'ı Achaea eyaleti olarak Roma İmparatorluğu'na bağlaması ile durmuştur. Fakat yine de Antik Yunan kültürü batı medeniyetlerinin temeli olarak kabul edilir. Yunan kültür ve uygarlığının, Avrupa'nın birçok yerinde hüküm sürüp kendinden izler bırakmış Roma İmparatorluğu üzerinde çok büyük etkisi vardır. 14. ve 16. yüzyıllar arasında Avrupa'yı etkisi altına alan Rönesans hareketinin ve Neo-Klasik canlanmanın üzerinde Antik Yunan medeniyetinin büyük izleri görülür.

Yunan Medeniyetinin başlangıcı ve bitişi hakkında kesin ya da dünyaca kabul görmüş herhangi bir görüş yoktur. Genel olarak Roma İmparatorluğu'ndan önceki dönemler Antik Yunan tarihi olarak değerlendirilir. Bazı tarihçiler MÖ 1150 yılında yıkılan, Yunanca konuşan Miken uygarlığını da Yunan tarihi içerisinde değerlendirirler. Buna rağmen birçoğu ise Miken uygarlığını etkilemiş olan Girit Uygarlığı'nın daha sonraki Yunan kültürlerinden çok farklı olduğunu öne sürerek sınıflandırmayı ayrı yaparlar.
Günümüzde Yunanistan'da okul kitaplarında "eski zamanlar", Miken felaketiyle başlayan ve ülke topraklarının Roma İmparatorluğu tarafından fethedilmesine kadar olan 900 yıllık bir dönemi kapsamakta olup, sanat, kültür ve politika temelinde üç bölüme ayrılabilir.

Tarihî dönemler Yunan Karanlık Çağı ile başlar (MÖ 1100 - MÖ 800). Bu dönemde sanatçılar amforalar ve çeşitli çömlekler üzerine üçgen, kare, çember gibi geometrik şekiller yapmışlardır. Arkaik Dönemler'de (MÖ 800 - MÖ 490) ise ayakta duran gerçekçi gülümsemelere sahip heykeller yapılmıştır. Klasik Dönem'de sanatçılar Parthenon gibi eserler vermeye başlamışlardır (MÖ 490 - MÖ 323). Büyük İskender'in ülkeyi fethiyle başlayan Helenistik Dönem olarak anılan dönemde ise (MÖ 323 – MÖ 146) Antik Yunan Kültürü Mısır ve Baktria kültürüne de katkıda bulunmuştur.
Geleneksel olarak Antik Yunan döneminin başlangıcı MÖ 776'da ilk Olimpiyat Oyunları'nın yapılması olarak alınır. Ama birçok tarihçi Yunan Kültürü'nün geçmişini MÖ 1000'lere kadar yayar. Fakat çoğunlukla kabul gören bitiş tarihi MÖ 323'te Büyük İskender'in ölümüdür. Bir sonraki dönem ise Romalıların ülkeyi ele geçirmesiyle başlayan uyum dönemidir. Fakat bu konuda da tartışmalar vardır. Bazı tarihçiler Yunan kültürünün 3. yüzyıl'da Hristiyanlık'ın çıkışına kadar ufak değişimlerle devam ettiğini öne sürerler.

Yunanların MÖ 2000 yıllarında kitleler hâlinde Balkan Yarımadası'nın güneyine göç ettikleri inanılır. MÖ 23. ve MÖ 17. yüzyıllar Proto-Grek dönem olarak adlandırılır. MÖ 1600'den 1100'e kadar olan dönem, Homeros'un epiklerinde masallaştırdığı Truva'ya karşı savaşan Kral Agememnon'un başında olduğu Miken Yunan Çağı'dır. MÖ 1100'den MÖ 8. yüzyıla olan hiçbir yazılı eserin günümüze ulaşmadığı ve sadece yetersiz arkeolojik kalıntıların bulunduğu Karanlık Çağ olarak adlandırılır. Herodotos'un Tarih, Pausanias'ın Yunanistan'ın Tanımı, Diodorus'un Biblioteca ve Jerome'nin Kranikon adlı eserleri bu dönemle ilgili bazı kısa bilgiler ve dönemin kralları hakkında bilgi verir. Antik Yunan Çağı'nın çoğu zaman MÖ 323 yılında ölen Büyük İskender'in hükümdarlığının başlaması ile sona erdiği kabul edilir. Büyük İskender dönemine Helenistik Çağ adı da verilir.
Yunanistan'daki her tarihî olay sebepleri ile birlikte yazılmıştır. Herodotos, Thukydides, Ksenophon, Demosthenes, Platon ve Aristoteles gibi eserleri günümüze kadar ulaşan politikacı ve tarihçi yazarların çoğu Atinalı idi. Bu yüzden tüm Yunan medeniyeti içinde en çok bilgi sahibi olunan şehir Atina'dır ve yine bu yüzden diğer şehirlerin tarihleri hakkında kayda değer fazla bir bilgi yoktur. Ayrıca bu yazarlar neredeyse tamamen politik, askerî ve diplomatik olayları yazmaya odaklandıklarından ekonomik ve sosyal tarihi pek dikkate almamışlardır. Yunan tarihi hakkında söylenen her şey bu yazarların kalemlerinden çıkan bilgilerden ibarettir.

MÖ 8. yüzyılda Miken uygarlığı'nın çöküşe geçmesi ile Yunanistan, Karanlık Çağından çıkmaya başladı. Gerek kültürel gerekse toplumsal alanda büyük canlanmalar başladı. Okuryazarlık kayboldu ve Miken yazısı unutuldu. Fakat Yunanlar Fenike alfabesi'nden Yunan alfabesini yarattılar. MÖ 800'lerde ilk yazılı kayıtlar görülmeye başladı. Yunanistan, daha sonra tüm Yunan coğrafyasına model teşkil edecek olan, her adanın, vadinin ve ovanın, deniz ya da dağ sınırları ile birbirinden ayrıldığı, kendi kendini yöneten küçük yönetim birimlerine ayrıldı.
Nüfus MÖ 800'den MÖ 350'lere kadar tahminen 700.000'lerden 8-10 milyona kadar çıktı ki bu tarıma elverişli arazilere oranla olması gerekenin çok üstündeydi. Bu nedenle MÖ 750'lerden itibaren Yunanlar her yönde koloniler kurmaya başladılar.

İlk olarak doğuda Anadolu Yarımadası'nın Ege Denizi kıyıları kolonize edildi. Daha sonra Trakya ve Kıbrıs adasında koloniler kuruldu. Marmara Denizi çevresi, Anadolu'nun Karadeniz kıyıları ve hatta günümüzdeki Ukrayna kıyıları bile sömürgeleştirildi. Bunun yanı sıra doğuda İllirya (Balkan Yarımadası'nın Adriyatik Kıyıları), Sicilya, İtalya'nın doğu uçları ile Fransa'nın güney kıyıları, Korsika, Libya ve Mısır'da bile Yunan kolonileri kurulmuştur. Günümüz modern şehirlerinden Siracusa (Συρακούσαι) Sirekuse Kolonisi, Napoli (Νεάπολις) Neopolis Kolonisi, Marsilya (Μασσαλία) Massaliya Kolonisi ve İstanbul (Βυζάντιον) Bizantion Kolonisi tarafından, koloni devleti olarak kurulmuş olan yerlerdir.
Milattan önce 6. yüzyıla gelindiğinde Yunan dili ve kültürü coğrafi olarak topraklarının kapladığı alandan çok daha geniş bir alanda etkiliydi. Yunan sömürgeleri dinî ve ticari yönden geldikleri şehirlere bağlı olsalar da politik yönden kendi kontrolleri kendi ellerindeydi. Eski Yunanlar hem ana yurtlarında hem de kolonilerinde kendilerini bağımsız küçük topluluklara bölmüşlerdir. Pólis adı verdikleri şehirler Yunan hükûmetinin ana birimleri olmuşlardır.
Bu dönemde hem Yunanistan'da hem de denizaşırı sömürgelerinde büyük ekonomik gelişmeler olmuş hem de insanların yaşam standartları oldukça iyileşmiştir. Bazı ekonomi tarihçilerine göre, Antik Yunanistan endüstrileşme öncesi ekonomilerin en gelişmişlerinden biridir. Yunan işçisinin ortalama günlük ücreti yaklaşık 12 kg buğdaya denk geliyordu. Bu, ortalama günlüğü yaklaşık 3,75 kg olan Roma döneminde bir Mısırlı işçinin ücretinden yaklaşık 3 kat daha fazlaydı.

Yunan şehirlerinin her biri aslen bir krallık olmalarına rağmen bunların çoğu o kadar küçüktü ki, yöneticileri için kullanılan kral terimi yanıltıcı derecede büyük bir kavramdı. Bu dönemde para sisteminin kullanıma geçmesiyle tüccarlar sınıfının ortaya çıkması, büyük şehirlerde sınıf ayrılıklarına yol açtı. MÖ 650'lerden başlayarak aristokratlar devrilmemek ve Tiran diye adlandırdıkları gaddar, halkçı liderlerin onların yerini almaması için büyük mücadeleler vermek zorunda kaldılar.
MÖ 6. yüzyılda Atina, Sparta, Korint ve Tebai gibi bazı şehirler Yunan çevrelerinde öne çıkmaya başladı. Bu şehirlerden her biri çevrelerindeki kırsal alanları, kendilerinden küçük kasabaları kontrolleri altına almışlar ve Atina ile Sparta genel siyasete hâkim olmak amacı ile daima bir rekabet içinde olmuşlardır. 

Sparta'da kökleşmiş aristokrasi gücünü muhafaza etti ve (MÖ 650) Likurgus anayasası ile daha da güçlendi. Bu güç Sparta'ya ikili monarşi altında kalıcı bir askerî güç verdi. Sparta, Peloponez'de (Bugünkü Mora Yarımadası) Argos ve Achaia hariç tüm şehirler üstünde hâkimiyet kurdu.
Bunun aksine, Atina'da, monarşi MÖ 683'te kaldırıldı ve Solon'un ilan ettiği reformlar aristokratik hükûmeti ölçülü bir düzeyde tuttu. Atina'yı çok büyük bir ticaret ve donanma şehri hâline getiren aristokratları Pisistratid tiranı ve oğulları izledi. Bu dönemdeki despotçu düzen devrilince MÖ 500'de Kleisthenes tarafından dünyanın ilk demokratik düzeni ilan edildi. Demokrasi gücünü şehirli erkeklerin oluşturduğu bir meclisten alıyordu. Bu meclis köleleri ve Atinalı olmayanları kapsamayan sadece yerel halktan oluşan bir topluluktu.

Koloni devleti olarak kurulmuş Bodrum, Milas gibi büyük merkezlere sahip olan İyonya diğer devletlere karşı gücünü ve bağımsızlığını koruyacak durumda değildi ve MÖ 6. yüzyılda Pers İmparatorluğu'nun egemenliği altına girdi. Bu kaos ortamında Yunanların kışkırttığı İyon ayaklanmaları birçok şehirde amacına ulaştı.
MÖ 490'da İyon ayaklanmalarını bastıran Pers Kralı I. Darius Yunanları cezalandırmak için bir filo yolladı. Atinalı general Miltiades'in önderliğinde, Maraton Savaşı'nda Persler, Yunan ordularına yenildiler. Günümüzde bu savaşta ölenlerin mezarları hâlâ Maraton alanında görülebilir.
10 yıl sonra Darius'un vârisi I. Serhas daha güçlü bir orduyla tekrar Yunan topraklarına girdi. Thermopylae Muharebesi'nde Sparta kralı I. Leonidas'ın sebep olduğu bir gecikme ile Serhas Atina içerine doğru ilerledi ve ele geçirmiş olduğu şehri yakıp yıktı. Fakat Atinalılar şehri deniz kenarına tahliye etmişlerdi ve Themistokles önderliğinde Salam

Aral Gölü veya Aral Denizi, kuzeyde Kazakistan ve güneyde Özbekistan arasında yer alan, 1960'larda küçülmeye başlayan ve 2007 yılına kadar büyük ölçüde çöle dönüşen kapalı havzalı bir tuz gölüydü. Kazakistan'ın Aktobe ve Kızılorda bölgelerinde ve Özbekistan'ın Karakalpakistan özerk bölgesinde bulunuyordu. Adı, Moğol ve Türk dillerinden kabaca "Adalar Denizi" olarak çevrilir ve bir zamanlar sularını süsleyen çok sayıda adaya (1100'den fazla) atıfta bulunur. Aral Denizi drenaj havzası Özbekistan ve Afganistan, İran, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Türkmenistan'ın bazı kısımlarını kapsar.
Eskiden 68.000 km2 (26.300 mil kare) alanıyla dünyanın üçüncü büyük gölü olan Aral Denizi, 1960'larda Sovyet sulama projeleri nedeniyle onu besleyen nehirlerin yönünün değiştirilmesinden sonra küçülmeye başladı. 2007 yılına gelindiğinde, orijinal büyüklüğünün %10'una kadar gerilemiş ve dört göle bölünmüştü: Kuzey Aral Denizi, bir zamanlar çok daha büyük olan Güney Aral Denizi'nin doğu ve batı havzaları ve daha küçük olan ara Barsakelmes Gölü. 2009 yılına gelindiğinde, güneydoğu gölü tamamen kaybolmuş ve güneybatı gölü, eski güney denizinin batı kenarında ince bir şerit haline gelmişti. Sonraki yıllarda, ara sıra meydana gelen su akışları, güneydoğu gölünün bazen az miktarda yeniden dolmasına yol açtı. Ağustos 2014'te NASA tarafından çekilen uydu görüntüleri, modern tarihte ilk kez Aral Denizi'nin doğu havzasının tamamen kuruduğunu ortaya koydu. Doğu havzası artık Aralkum Çölü olarak adlandırılıyor. 
Kazakistan'ın Kuzey Aral Denizi'ni kurtarma ve yeniden doldurma çabasıyla, Kokaral Barajı 2005 yılında tamamlandı. 2008 yılına gelindiğinde, su seviyesi 2003 yılındaki seviyenin 12 m (39 ft) üzerine çıkarak 42 m'ye (138 ft) ulaştı. 2013 yılı itibariyle tuzluluk azaldı ve balıklar tekrar bazı balıkçılık faaliyetlerinin sürdürülebilir olması için yeterli sayıda mevcuttu.
2011 yılında Moynak'ı ziyaret ettikten sonra, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-moon, Aral Denizi'nin küçülmesini "gezegenin en kötü çevre felaketlerinden biri" olarak nitelendirdi. Bölgenin bir zamanlar müreffeh olan balıkçılık endüstrisi harap oldu ve işsizliğe ve ekonomik zorluklara yol açtı. Yönü değiştirilen Seyhun Nehri'nden gelen su, Fergana Vadisi'ndeki yaklaşık iki milyon hektarlık (5.000.000 dönüm) tarım arazisinin sulanmasında kullanılıyor. Aral Denizi bölgesi ağır derecede kirlenmiş olup, bunun sonucunda ciddi halk sağlığı sorunları ortaya çıkmaktadır. UNESCO, çevresel trajediyi incelemek için bir kaynak olarak Aral Denizi ile ilgili tarihi belgeleri Dünya Belleği Kayıtlarına eklemiştir.

Aral gölü kapalı havza (endorheic) özelliği gösteren bir göldür. Özbekistan ve Kazakistan arasında yer alan Aral gölü havzasını esas itibarıyla Ceyhun, Seyhun ve Zerevşan nehirlerinin havzalarının birleşmesiyle oluşur. Sovyetlerin yeni ekonomik modeli uyarınca 1960'lardan itibaren pamuk tarımı için yoğun ve geniş çaplı sulama faaliyetlerine girişilmiş ve Aral gölünü besleyen nehirlerin suyu ciddi oranda kullanılmıştır. O günden itibaren göl şiddetli bir kuruma ve küçülme sürecine girmiştir. İlk etapta göl kuzey ve güney kısımlara ayrılırken; 2003 yılında da gölün batı ve doğu olarak ayrıldığı gözlemlenmiştir. Güney Aral gölü hala küçülmektedir, suları kirlenmekte ve tuzlanmaktadır, bundan ötürü gölün doğal ekosistemi çökmüş durumdadır. Kazakistan tarafında kuzey Aral gölü kısmında Seyhun üzerine kurularak 2005 yılında tamamlanan Kök-Aral barajıyla su seviyesi 30 metreden 42 metreye yükselmiş, tuzluluk oranı düşmüş ve balıkçılık kısmen canlandırılmıştır. Özbekistan kısmında da Ceyhun nehrinin drenajıyla su kütleleri ve düzenlenmiş yapay göller oluşturulmasına yönelik çabalar mevcuttur. Aral gölü, Orta Asya cumhuriyetlerinin devlet başkanları düzeyinde ilgi gösterdikleri bir konu olmuştur. Göl adına birçok proje geliştiren kuruluşların son projesi Aral gölü havzası programının 3. aşaması projesidir (ASBP-3) ki, bu proje gölün çevresel ve sosyo-ekonomik şartlarını düzeltmek adına hazırlanmıştır. Özellikle güney Aral gölündeki canlandırma faaliyetleri için Ceyhun nehrinden daha az su çekilmesi ve bunun sürdürülebilir durumda olması gerekmektedir. Özetle, Aral gölünün topyekun ıslahı için Seyhun ve Ceyhun nehir havzalarının korunmalarının şart olduğunu ve bölgedeki tarımsal sulama suyunun planlı bir yönetimine ihtiyaç duyulduğunu pek çok çalışma göstermektedir.
Aral Denizi araştırması için birkaç gezi yapıldı. Bilim adamları, Aral Denizi'nin cenozoik dönemin ortasında (21 milyon yıl önce) Hazar Denizi ile bağlantılı olduğuna, ancak daha sonra nehirlerin her iki okyanusu da yok ettiğine ve böldüğüne inanıyor.[1] 11 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Aral gölü çöküntüsü neojen (23,5-2,6 milyon yıl önce) periyodunun sonlarında meydana geldi ve oluşan oyuklar, jeolojik dönem süresince Seyhun nehrinin boşaltmasıyla kısmen suyla dolmaya başladı. pleyistosen dönemi başı ve ortasında (2,6 milyon yıl-11.700) görece kuru bir dönem geçiren Aral gölü erken holosen döneminde bu sefer de Ceyhun'un drenaj havzası oldu ve su seviyesini yükseltti. Tarih içerisinde görece kuru periyotlar geçirse de iki nehir ortaklaşa olarak sularını Aral gölü'ne boşaltmıştır. 1960'lara dek Aral gölü bu nehirlerce yüksek seviyede bir su varlığında tutulmuştur. Aral gölü'nün su varlığı yıllık hatta sezonluk olarak ciddi değişimler (1-3 metre) göstermektedir zira kurak bir iklim çevresinde yer alan göl çöllerle kaplıdır. Uzun aralıklarla yüzyıllar ölçeğinden bakılırsa su seviyesi değişimleri 6 metre gibi dramatik ölçülere yaklaşmaktadır. Kışları soğuk ve yağışsız, yazları ise çöl sıcaklarıyla geçmekte ve kıt olan yağış miktarı da bahar mevsimlerinde düşmektedir. Yıllık yağış ortalaması 100 mm dolaylarındadır. 1960'lara dek Aral gölü'nün su dengesi nehirlerin iç akışı ve buharlaşma dengesi üzerine kuruluydu, ancak Sovyet endüstri hamleleri nedeniyle son 50 yılda bu döngü bozulmuştur.

Batı Türkistan'da Özbekistan ile Kazakistan arasındaki gölün büyük kısmı Özbekistan’a dahildir. Asya’nın ikinci, dünyanın dördüncü büyük gölüdür. Yüzölçümü 64.500 kilometrekare ile 68.700 kilometrekare arasında değişir. Büyüklük sırasına göre; Hazar Denizi, Superior (Kuzey Amerika), Victoria (Afrika) göllerinden sonra gelir.
Jeolojik "Diluvyal devirde" Aral Gölünün yüzeyi daha yüksekte olup güney tarafından Hazar Denizi ile bağlantısı vardı. Karakum, Kızılkum ve Üstyurt çölleriyle çevrilidir. Gölün bulunduğu bölgede yazları çok sıcak geçen kurak bir iklim hüküm sürer. Akarsuların göle su taşımalarına rağmen buharlaşma, gelen sudan daha fazladır. Bu bakımdan göl gittikçe küçülmektedir.
En derin yeri 68 metrelik bir çukurdur. Geri kalan kısmının derinliği 20 metreyi geçmez. Gölün denizden yüksekliği 48, Hazar Denizi'nden yüksekliği 78 metredir. Genişliği 228 ve uzunluğu 420 kilometredir. Tuzluluk derecesi düşüktür (% 0,0103).
Gölün batı kıyıları dik, doğu ve güney kıyıları düz ve yassı, kuzey kıyıları girintili çıkıntılıdır. Aral Gölüne Amuderya ve Siri Derya nehirleri dökülür. Ayrıca etrafındaki yüksek dağların su kaynakları ile beslenir. Etrafı çöl olduğundan göl kenarında şehir yoktur. Göle Taşkent-Orenburg demiryolu yakındır.
Aral Gölü'nde irili ufaklı pek çok ada ve adacıklar vardır. Bol miktarda balık bulunur. Bilhassa sazan balığı bakımından çok zengindir. “Hazar’ı Aral’a Birleştirme Projesi” üzerinde çalışılmaktadır. Bu projeye göre, Obi Irmağı'nın suları Aral'a akıtılarak, Aral Gölü ile Hazar Denizi bir kanalla birleştirilmek istenmektedir.

Aral gölü özellikle 1960'lardaki yanlış mühendislik projeleri sebebiyle mutlak bir kurumayla karşı karşıya kaldı ve 1980'lere gelindiğinde Aral gölü, 1960'lardaki su varlığının yarısını kaybetmişti. Temel olarak gölün içilebilir özelliği ve balık çeşitliliği etklilenmeye başladı ve gölün ünlü türleri olan sazan, mersin balığı, tekir gibi balıklar yok oldu. Bugün hemen hemen endüstriyel balıkçılık aral gölü'nde bitmiştir, bu göl kıyısına yakın bazı köylerin aşamalı olarak insansızlaşmasına da sebep oldu, zira sadece balıkçılIk değil göl suyunun kuruması zaten yarı kurak iklimin iyice sert bir çöl iklimine dönmesine neden oldu. Adalarıyla ünlü olan Aral gölü'nde 1000'den fazla irili ufaklı toplam 1 hektar yüzölçümüne sahip adalar yer alır, bugün bu adalar anakarayla birleşmiştir. kuraklık sonrası bölgedeki insansızlaşma ve adalara karadan ulaşılabilmesi nedeniyle Sovyetler Birliği soğuk savaş döneminde biyolojik pek çok deney ve silahı bu adalara kurduğu tesislerde üretmiş ve test etmiştir. Hıyarcıklı veba, Anthrax gibi mikropların deneyler sonrası bu adalara gömüldüğü ortaya çıkmıştır. 2000'lerin başında ABD'nin görevlendirdiği sağlık ekiplerince bölgede biyolojik çalışma yapılmıştır. Çevresel problemlerin belki de en keskini hala bölgeye yakın yaşayan insanlarda görülen problemlerdir. Suyu çekilen göl tabanı görece düz ve çıplak olduğu için sert rüzgarlar sonucu çökelleri çevreye kolayca dağılmaktadır. Suyundan tabana çökelen tuz ve zamanında göle ulaşmış tarım ilaçları ve gübreler artık kuruyan tabanda rüzgar erozyonuyla kasaba ve köylere ulaşmakta ve çok sayıda insan hastalık tehdidiyle yüzleşmektedir. Bölgede özellikle akciğer kanseri ve böbrek rahatsızlıkları yaygın olarak görülmektedir.

Kazakistan'daki göller listesi
Oluşumlarına göre Türkiye'nin gölleri listesi
Türkiye'deki göller

İnternet belgeseli: Kuruyan Göl Aral 9 Temmuz 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
BBC article by David Shukman on a study that finds high levels of DNA damage that could explain the region's abnormally high cancer rate; Muynak, Uzbekistan, 29 June 2004 16 Şubat 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://web.archive.org/web/20050926120121/http://www.dfd.dlr.de/app/land/aralsee/
New Scientist article, 21 July 2003 7 Aralık 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
BBC article on planned dam, 29 October 2003 16 Şubat 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
State of Environment of the Aral Sea Basin (extensive 

Arap Birliği (Arapça: جامعة الدول العربية Câmiatü’d-düveli’l-Arabiyye) veya Arap Ligi (Arapça: الجامعة العربية el-Cāmiʻa el-ʻArabiyye), 22 Arap ülkesinin üye olduğu milletler arası bir örgüttür. Arap ülkeleri arasında ilk ittifak 1936'da Irak ve Suudi Arabistan arasında gerçekleşmiştir. 1944'te imzalanan İskenderiye Protokolü ile Arap Birliğinin temeli atılmıştır.
Arap Birliği; Mısır, Irak, Ürdün, Lübnan, Suudi Arabistan ve Suriye devletleri tarafından 22 Mart 1945'te Kahire'de kurulmuştur. Merkezi Kahire'de olan Arap Birliği'nin bugün 22 üyesi mevcuttur, ancak Suriye'nin üyeliği Kasım 2011'den Mayıs 2023'e kadar askıya alınmıştır.
Örgüt, Arap ülkeleri arasında ekonomik, kültürel, siyasi ve sosyal ilişkileri düzenlemek amacındadır. Ortak pazar ise 1965 yılında kurulmuştur. Birliğin genel sekreteri Ahmed Ebu Gayt'dır. Ebu Gayt 3 Temmuz 2016'da Arap Birliği genel sekreterliği görevine başlamıştır. 2016 tarihinden beri Türkiye dâimi gözlemci statüsündedir.
Arap Birliği Eğitim, Kültür ve Bilim Örgütü (ALECSO) ve Arap Birliği Arap Ekonomik Birliği Konseyi (CAEU) Ekonomik ve Sosyal Konseyi gibi kurumlar aracılığıyla, Arap Birliği, Arap dünyasının çıkarlarını desteklemek için tasarlanmış politik, ekonomik, kültürel, bilimsel ve sosyal programları kolaylaştırmaktadır. Üye devletlerin politika pozisyonlarını koordine etmeleri, ortak endişe duydukları konularda müzakere etmeleri, bazı Arap uyuşmazlıklarını çözmeleri ve 1958 Lübnan krizi gibi çatışmaları sınırlamaları için bir forum görevi görmüştür. Birlik, ekonomik entegrasyonu teşvik eden birçok önemli belgenin hazırlanması ve sonuçlandırılması için bir platform görevi görmüştür. Buna bir örnek, bölgedeki ekonomik faaliyetlerin ilkelerini özetleyen Ortak Arap Ekonomik Eylem Bildirgesi'dir.

Her üye devletin Lig Konseyi'nde bir oy hakkı vardır ve kararlar yalnızca kendilerine oy veren devletler için bağlayıcıdır. 1945 yılında birliğin amaçları, üyelerinin siyasi, kültürel, ekonomik ve sosyal programlarını güçlendirmek ve koordine etmek ve/veya aralarında ve üçüncü taraflarda uyuşmazlıklara aracılık etmektir. Ayrıca, 13 Nisan 1950'de Ortak Savunma ve Ekonomik İşbirliği konusunda bir anlaşma imzalanması, imzalayan ülkeleri askeri savunma önlemlerinin koordinasyonuna adamıştır. Mart 2015'te Arap Birliği Genel Sekreteri aşırılıkçılığa ve Arap Devletlerine yönelik diğer tehditlere karşı koymak amacıyla Ortak Arap Gücü'nün kurulduğunu duyurdu. Karara Yemen'de Fırtına Operasyonu yoğunlaşırken ulaşıldı. Projeye katılım isteğe bağlıdır ve ordu sadece üye devletlerden birinin talebi üzerine müdahale eder. Bölgedeki askerileşmenin artması ve şiddetli iç savaşların yanı sıra terörist hareketlerinde artması, zengin Körfez ülkeleri tarafından finanse edilen JAF'ın yaratılmasının arkasındaki nedendir.
1970'lerin başında, Arap Devletleri Birliği Ekonomik Konseyi, Avrupa devletleri arasında Birleşik Arap Ticaret Odalarının oluşturulması için bir teklifte bulundu. Bu teklif, Arap Devletleri Birliğine bağlı hükûmetlerin Arap İngiliz Ticaret Odası'nı kurma kararını "teşvik etmek" ve Arap dünyası ve ana ticaret ortağı İngiltere arasındaki ikili ticareti kolaylaştırmak amaçlıdır.

Üye ülkeler arasında yakın iş birliğini gerçekleştirmek
Üye ülkelerin politikalarını koordine etmek
Üye ülkelerin egemenlik ve bağımsızlığını korumak
Üye ülkelerinin işlerini ve çıkarlarını genel bir şekilde ele almak

- Konsey: Birliğin en üst yönetim organıdır ve genellikle dışişleri bakanları düzeyinde toplanır. Her üyenin bir oyu vardır ve kararların bağlayıcılığı sadece oy veren ülkelerle ilgilidir.
- Genel Sekreterlik: Birliğin günlük faaliyetlerini yürütür ve üye ülkeler arasında koordinasyon sağlar.

Arap Birliği üye ülkeleri 13.000.000 km²'nin (5.000.000 mil²) üzerinde bir alanı kaplar ve Afrika ile Asyayı birleştirir. Bölge büyük ölçüde Sahra gibi kurak çöllerden oluşmaktadır. Bununla birlikte, aynı zamanda Nil Vadisi, Jubba Vadisi ve Afrika Boynuzu'ndaki Şebele Vadisi, Mağrip'teki Atlas Dağları ve Mezopotamya Levant'a uzanan Bereketli Hilal gibi çok verimli toprakları da içerir. Bölge, Güney Arabistan'daki derin ormanları ve dünyanın en uzun nehri olan Nil'in bazı bölümlerini kapsıyor.

Arap Devletleri Birliği Paktı olarak da bilinen Arap Birliği Şartı, Arap Birliği'nin kurucu antlaşmasıdır. 1945'te kabul edildiğine göre, "Arap Devletleri Birliği bu Anlaşmayı imzalayan bağımsız Arap Devletleri'nden oluşacaktır".
Başlangıçta, 1945'te sadece altı üyesi vardı. Bugün, Arap Birliği'nin 22 üyesi vardır; bunların arasında üç Afrika ülkesi bölgeye göre en büyük (Sudan, Cezayir ve Libya) ve Batı Asya'daki (Suudi Arabistan) en büyük ülkedir.
Beş ülke gözlemci statüsüne sahiptir. Görüşlerini ifade etme ve tavsiyede bulunma hakkı verilir ancak oy verme hakları yoktur.
20. yüzyılın ikinci yarısında üyelikte sürekli bir artış oldu. 2020 itibarıyla 22 üye ülke vardır:

ve 7 gözlemci durumu:

Libya'nın üyeliği, Libya İç Savaşı'nın başlamasının ardından 22 Şubat 2011 tarihinde askıya alındı. Libya'nın kısmen tanınmış geçici hükûmeti olan Ulusal Geçiş Konseyi, Libya'yı kuruluşa yeniden kabul edip etmeyeceğiniz konusundaki bir tartışmaya katılmak üzere 17 Ağustos'ta Arap Birliği toplantısında oturmak üzere bir temsilci gönderdi.
Suriye'nin üyeliği 16 Kasım 2011 tarihinde askıya alındı. 6 Mart 2013 tarihinde Arap Birliği, Suriye Ulusal Koalisyonu'nun Suriye'yi temsil ettiği gerekçesiyle Arap Birliği'ndeki yerini verdi. 9 Mart 2014 tarihinde, genel sekreter Nabil al-Arabi, muhalefet kurumlarının oluşumunu tamamlayana kadar Suriye'nin sandalyesinin boş kalacağını söyledi. 7 Mayıs 2023 tarihinde Suriye, yeniden Arap Birliği'ne katıldı.

Arap Birliği, üyelerini ekonomik olarak entegre etmeye ve dış yardım istemeden üye devletleri içeren çatışmaları çözmeye çalışan siyasi bir örgüttür. Dışişleri genellikle BM denetimi altında yürütülürken, devlet temsilcisi parlamentonun unsurlarına sahiptir.
Arap Birliği Şartı, her bir üye devletin egemenliğine saygı gösterirken, bir Arap vatanı ilkesini onaylamıştır. Birlik Konseyi ve komitelerin iç düzenlemeleri Ekim 1951'de kabul edildi. Genel Sekreterlik düzenlemeleri Mayıs 1953'te kabul edildi.
O zamandan beri, Arap Birliği'nin yönetimi uluslarüstü kurumların ikiliği ve üye devletlerin egemenliğine dayanmaktadır. Bireysel devletliğin korunması, iktidar seçkinlerinin karar vermede güçlerini ve bağımsızlıklarını korumak için güçlü tercihlerinden güç aldı. Dahası, daha zengin ülkelerin servetlerini Arap milliyetçiliği adına paylaşabileceği korkusu, Arap yöneticiler arasındaki sahtekarlıklar ve Arap birliğine karşı çıkabilecek dış güçlerin etkisi, birliğin daha derin bir entegrasyonuna engel olarak görülebilir.
Arap Birliği 1964 Kahire Zirvesi'nde, Filistin halkını temsil eden bir örgütün kurulma aşamasını başlattı. İlk Filistin Ulusal Konseyi 29 Mayıs 1964'te Doğu Kudüs'te toplandı. Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) 2 Haziran 1964'te bu toplantıda kuruldu. Filistin, FKÖ tarafından temsil edilerek Arap Birliği'ne kısa süre önce kabul edildi. Günümüzde Filistin Devleti Arap Birliği'nin tam üyesidir.
28 Mart 2002'deki Beyrut Zirvesi'nde, Birlik Arap-İsrail çatışmaları konusunda Suudi Arabistan'dan ilham alarak bir barış planı olan Arap Barış Girişimi'ni kabul etti. Girişim, İsrail ile ilişkilerin tamamen normalleşmesini sağladı. Buna karşılık İsrail'in Batı Şeria ve Gazze Şeridi'ndeki Filistin bağımsızlığını tanımak için Golan Tepeleri dahil olmak üzere işgal altındaki tüm topraklardan çekilmesi ve Doğu Kudüs'ün başkenti olması ve Filistinli mülteciler için "adil bir çözüm" olması gerekiyordu. Barış Girişimi 2007'de tekrar Riyad Zirvesi'nde onaylandı. Temmuz 2007'de Arap Birliği, Ürdün ve Mısır Dışişleri Bakanlarından oluşan bir heyeti, girişimi desteklemek için İsrail'e gönderdi. Venezuela'nın 2008-2009 İsrail-Gazze çatışması sırasında İsrail diplomatlarını sınır dışı etme hareketinin ardından Kuveyt milletvekili Waleed Al-Tabtabaie Arap Birliği'nin merkezini Venezuela'nın Caracas şehrine taşımayı önerdi. 13 Haziran 2010'da Arap Birliği Genel Sekreteri Amr Mohammed Moussa Gazze Şeridi'ni ziyaret etti.Hamas'ın 2007'de silahlı olarak ele geçirilmesinden bu yana bir Arap Birliği yetkilisinin ilk ziyaretiydi.
2015 yılında Arap Birliği, Şii Husiler'e ve 2011 ayaklanmasında tahttan indirilen eski Yemen Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Saleh'e sadık güçlere karşı Suudi Arabistan'ın Yemen'e askerî müdahalesine destek verdi.
15 Nisan 2018'de, ABD destekli YPG güçlerini Afrin yerleşim bölgesinden uzaklaştırmayı amaçlayan Türkiye'nin Kuzey Suriye'ye müdahalesine yanıt olarak, Arap Birliği Türk güçlerini Afrin'den çekilmeye çağıran bir karar aldı.
Eylül 2019'da Arap Birliği, Benjamin Netanyahu'nun işgal altındaki Batı Şeria'nın Ürdün Vadisi olarak bilinen doğu bölümünü ilhak etme planlarını kınadı.
Arap Birliği 12 Ekim 2019'da Kahire'de bir araya gelerek Türkiye'nin kuzeydoğu Suriye'ye yönelik müdahalelerini tartıştı. Toplantı sonrasında üye devletler, Türk müdahalesini kınamaya karar verdiler ve bunu Arap devletine karşı 'işgal' ve 'saldırganlık' olarak nitelendirerek uluslararası hukuka aykırı olduğunu bildirdiler.

Arap Birliği Ortak Savunma Konseyi, Arap Birliği Kurumlarından biridir. Arap Birliği üye ülkelerinin ortak savunmasını koordine etmek için 1950 Ortak Savunma ve Ekonomik İşbirliği Antlaşması uyarınca kuruldu.
Örgüt olarak Arap Birliği'nin BM'ye benzer bir askerî gücü yoktur, ancak 2007 zirvesinde Liderler ortak savunmalarını yeniden etkinleştirmeye ve Güney Lübnan, Darfur, Irak ve diğer sıcak noktalarda konuşlanmak üzere barışı koruma gücü kurmaya karar verdiler.
Mısır'da yapılan 2015 zirvesinde üye devletler prensipte ortak bir askerî güç oluşturma konusunda anlaştılar.

Arap Birliği, bazı üye ülkelerdeki muazzam petrol ve doğal gaz kaynakları gibi kaynaklar bakımından zengindir. Arap Birliği'nde sürekli büyüyen bir diğer sektör de telekomünikasyondur. On yıldan kısa bir süre içinde, Orascom ve Etisalat gibi yerel şirketler uluslararası alanda rekabet etmeyi başardılar.
Birliğin üye devletler arası

Arap Edebiyatı (Arapça: الأدب العربي), anadili Arapça olan ulusların ortaya koymuş oldukları edebiyat eserlerini kapsar. Arapça Arap Yarımadası'nda ilk çağlardan beri kullanılan bir dildir. İslam dininin ortaya çıkışından sonra yayılarak İspanya'dan Endonezya'ya kadar uzanan bir alanda 600 yıl boyunca kültür dili durumuna gelmiştir.

Cahiliye Dönemi adı da verilen İslam Öncesi Dönem'de Arap edebiyatında şiirin özel bir yeri vardı. Devesinin sırtında uzun çöl yolculuklarına çıkan Bedeviler'in söyledikleri türküler Arap şiirinin kaynağını oluşturur. Yiğitliği, sevgiyi, çöl yaşamını anlatan bu türkülere deveci türküsü anlamına gelen hida denir. Göçer çöl insanının söylediği bu türküler kentlerde söylenmeye başlanınca belli değişikliklere uğrayarak kesin ölçüler kazanmıştır.
İslam öncesi Arap şiirinden günümüze kalan en önemli örnek Muallakati seba'dır (Yedi Askı). Bu şiirler Ukaz panayırında düzenlenen bir şiir yarışmasında beğenilerek Mısır ketenine yazılmış ve Kâbe'ye asılmıştı. Hidalarla benzer konuları işleyen bu şiirlerde gelişmiş bir dil ve anlatım görülür. Hangi yıllarda yazıldığı kesin olarak bilinmeyen Yedi Askı şiirlerini İmruü'l-Kays, Tarafe b. el-Abd (539-564), Haris b. Hillize, Amr b. Kulsum, Antere bin Şeddad, Zuheyr b. Ebi Sulma, Lebid b. Rebia adlı şairler yazmıştır.
Yedi Askı şairleri dışında ünü günümüze kadar gelmiş başka şairler de vardır. Koltuğunun altında uzun bir bıçak taşıdığı için Teabata Şarran adıyla bilinen şair bunlardandır. Şiirlerinde üstüne binerek dolaştığı koçundan, hayal ettiği korkunç yaratıklardan söz eder. Kurnazlığı ve savaşçılığı üzerine birçok öykü anlatılan Şanfara, karşılıklı söyledikleri yergilerle ün kazanmış Evs el-Hadıra ile Zebban İslam öncesi dönemin başlıca şairlerindendir.
Bu dönemde muamma (bilmece), hayvan masalları (fabl), efsane ve halk öyküleri gibi düzyazı türleri de gelişmiştir. Samar adı verilen ve kent dolaşılarak anlatılan söylence ve öyküler daha sonra yazıya geçirilmiştir.

Sadru'l-İslam dönemi, İslam Peygamberi Muhammed'in ve onun ardından gelen dört halifenin hüküm sürdüğü asrı tanımlamaktadır. Hassan b. Sabit, Ka'b b. Malik, Abdullah b. Revaha bu dönemde yaşamış şairlerdir.
İslamiyet'in peygamberi Muhammed'in döneminde, ölçülü ve uyaklı bir dili olan Kur'an'ın özel bir yeri vardı. Seci denen uyaklı Kur'an dili özellikle ilk surelerde şiir düzeninde, çok duygulu ve etkileyicidir. Önceleri şairlere karşı tavır içinde olan Muhammed daha sonra toplumdaki etkilerini görerek onlarla iyi ilişkiler içine girmiş, İslamiyet'in savunuculuğunu yapan şairlerle dostluk kurmuştur. Bunlardan Hassan bin Sabit Peygamber'in şairi sanını almıştır.

Emeviler döneminde şiir dinsel konuların dışına çıkarak gündelik yaşamla da ilgilenmeye başladı. Cerir b. Atiyye, Ahtal ve Ferezdak gibi şairler bu dönemde söyledikleri hiciv şiirleri ile ün kazanmışlardır. Malik b. er-Reyb, Şizaz ed-Dabbi, Kays b. Mulavvah by dönemde yaşamış şairlerdir.

Abbasiler döneminde Bağdat bir kültür ve sanat merkezi oldu. Arapça çok geniş bir alana yayılarak kültür dili haline geldi. Halife ve zenginler bilgin ve sanatçıları desteklediler. Zenginlerin koruması altına giren şairler efendilerini öven şiirler yazıyordu. Şairlerin bir araya gelerek aralarında yarışmalar düzenlemeleri de şiirin gelişmesinde katkıda bulundu. Beşşar bin Bürd ve Ebu Nuvas zevk ve eğlenceyi konu alan şairlerin önde gelen temsilcileridir. Halîl bin Ahmed ve Sîbeveyhi gibi dilciler Arapçanın dilbilgisi kurallarını saptadılar. Yunancadan yapılan çeviriler yabancı kültürlerle ilişki kurulmasını sağladı.
Bu dönemde, Bağdat dışında da önemli şairler yetişti. Çoğunlukla geleneğe bağlı olan şairlerden Mütenebbi (905-965) şan ve şöhret duygularını dile getiren şiirler yazdı. Ebu Temmam (804-845), kendinden önceki şairler üzerine Hamse adlı büyük bir derleme hazırladı.
Arapların yazın gözde şairlerinden biri olan Ebu'l-Âlâ el-Maarri (973-1057) Suriye'de yaşadı, saray şiirine karşı bir şiir anlayışı geliştirdi. Şiirlerinde dönemin toplumsal adaletsizlik, acı ve ölüm gibi sorunlarını ele aldı. Bilgiye ulaşmanın yolu olarak iman yerine aklı savundu. İslam'ın cennet-cehennem anlayışını yergi diliyle eleştirdi ve saray şairlerini cennet-cehennem bekçileri diyerek alaya aldı.
Türk edebiyatını da etkileyen Tasavvuf şiiri de bu dönemde doğdu. Dinsel kurallar karşısında hoşgörü ve inanç özgürlüğünü savunan Tasavvufçular, halifelerce hoş görülmeyerek cezalandırıldılar. Tasavvuf şairlerinin en ünlülerinden Hallac-ı Mansur (858-922) Tanrı'nın kendisinde yansıdığını söylediği için öldürülerek derisi yüzüldü.
Abbasiler döneminde seci denen ölçülü, uyaklı düzyazı yapıtları da hızla çoğaldı. Öncelikle Kur'an ayetlerini ve hadisleri yorumlamak amacıyla yazılan düzyazı, savaşları anlatan yapıtlarla gelişti. Bu dönem yazarlarının en tanınmışları Ebubekir el-Harizmi (935-993) ve Hemedani'dir (969-1008). Harirî (1054-1122) makame türünün Arap edebiyatına girmesini sağladı. Bu dönemde Basra ve Kufe okulları ile Nizamiye medreselerinde dilbilim çalışmaları yapıldı. İlk Arapça dilbilgisi kitabı bu dönemde yazıldı. Dilbilim alanında çalışmalarıyla ünlü yazar Ebu Hayyan Türkçe üzerine de dört kitap yazdı.

Çöküş dönemi, Abbâsîlerin iktidarı kaybettiği dönemden Modern Arap edebiyatının başlangıcı olarak kabul edilen 1798 senesine kadar geçen süreçtir. İbn Mekânis bu dönemin şairlerinden biridir.

Genellikle çağdaş Arap edebiyatında iki önemli tarihî olaydan bahsedilir. Bunlardan birincisi 18. yüzyılda hemen hemen tüm Arap Yarımadası'nda gerçekleşen Arap bağımsızlık hareketi. Bir diğeri ise 1797 senesinde Napolyon Bonapart'ın Mısır'a girmesidir.
19. yüzyıl sonu Arap şiirinin yenilikçi önderlerinden Mahmut Sami El-Baroudy Paşa (d.1839, ö.1904) ve ondan etkilenen Mısır'daki Diriliş Ekolü, Ahmet Şevki (d.1868, ö.1932), Hafız İbrahim (d.1872, ö.1932) ve Irak'ın meşhur şairlerinden Maruf Rusafî (d.1875, ö.1945) ve onun çağdaşlarından İsmail Sabri (d.1854, ö.1923), Ahmet Muharrem (d.1877, ö.1945), Cemil Sıtkı Zehavi (d.1863, ö.1936), Vahit Huyun (d.1966) gibi birçok şair Arap şiirinin yenilikçilerindendir.
Ve onlardan sonra Avrupa edebiyatının tercümelerinden etkilenen şairler geldiler. Mısır'da Ebu Lev Ekolü'nü oluşturdular
Altmışlı yıllarda nesir kasideler üzerinde çabalayan bazı edebiyatçılar ortaya çıktı. Bunlar ahenk ve mecazla yetinmeye çalıştılar ancak yaygın kanı bunun Arapçaya uygun düşmediğidir.

Araplar (Arapça: عَرَبِيٌّ, romanize: ‘arabī, Arapça telaffuz: [ˈʕarabi]), çoğunlukla Batı Asya ve Kuzey Afrika'da olmak üzere batıda Atlantik Okyanusu'ndan doğuda Umman Denizi'ne, kuzeyde Akdeniz'den, güneydoğuda Afrika Boynuzu ve Hint Okyanusu'na uzanan geniş Arap dünyası üzerinde yaşayıp yaklaşık 450 milyon nüfusa sahip halktır.

Tarihte Arap adına ilk olarak Asur kaynaklarında rastlanmıştır. Asurlular, bugünkü adı Arabistan olan bölgedeki çöllerde göçebe olarak yaşayan Semitik topluluklara Arabaya diyordu. Bu ad daha sonra değişime uğrayarak Arap biçimini almıştır.

Soy bilimcilerin çoğu, Arapları 2 gruba ayırır: Arab-ı Baide ve Arab-ı Bakıye. Baide ile kastedilen Arap yarımadasında yaşamış ve İslamiyet öncesinde nesilleri tükenmiş olan Arap kabilelerdir. Bu kabilelerden bazıları Âd, Semûd ve Amâlika'dır. Bakıye Arapları ise Arapçayı Baide Araplarından öğrenmiş olan Ya'rub bin Kahtan oğulları ve Mead bin Adnan oğullarıdır. Bu gruba Arab-ı Müstaribe ve Mütearribe de denir. Kahtan ve beraberindekiler Yemen'e yerleştikleri zaman oradaki insanlara karışıp Araplaştılar. Bir rivayete göre Ya'rub Süryanice konuşuyordu ve daha sonra dilinin Arapçaya dönmesiyle Araplaştılar.
Diğer bir sınıflandırmaya göre ise Araplar üç gruba ayrılırlar: Bunlar Arab-ı Baide (Arapça: عرب بائدة), Arab-ı Aribe (Arapça: عرب عاربة) ve Arab-ı Müstaribe'dir (Arapça: عرب مستعربة). Son iki gruba birlikte Arab-ı Bakıye (Arapça: عرب باقية) adı verilir. Arab-ı Aribe, Eski Ahit'te geçtiği üzere Kahtan'ın neslinden gelmiştir. Hakiki Araplar olarak kabul edilirler. Yemen'de ve Arap Yarımadası'nın  güneyinde yer alırlar. Arab-ı Müstaribe ise Mead'ın soyundan gelen Necid, Hicaz ve Arap Yarımadası'nın kuzeyinde yerleşik topluluktur. Aslen Arap olmayıp sonradan Araplaşmışlardır.  Tarihî Arap Yarımadası'nda ortaya çıkmış ve zamanla Antik Mısırlılar, Berberiler ve Persler gibi toplumlar ile kaynaşmış, günümüzde ise çoğunluğuna Arap dünyasının ev sahipliği yaptığı halk.

Araplar İslamiyet öncesinde bazı devletler kurmuşlardır (Himyeriler, Gassaniler, Nebatî Krallığı vb). Ancak coğrafyalarının yarattığı koşullar gereği genelde kabileler halinde yaşamışlardır ve her kabilenin başında şeyh, emir benzeri liderler bulunurdu. Bu nedenle İslamiyete değin tek bayrak altında toplanamamışlardır.

Muhammed'in 7. yüzyılda yaymaya başladığı İslam'ı ilk olarak Araplar benimsediler. Bu dini benimseyenlere, "Allah'ın iradesini kabul eden" anlamında Müslüman dendi. İlk Müslümanlar, dinlerini yaymak amacıyla birçok ülke ele geçirdiler ve Muhammed'in liderliğinde büyük bir devlet kurdular. Bu devlete o dönemde bir isim verilmemiş olmakla beraber, günümüzdeki referanslarda daha çok İslam Devleti veya Arap İmparatorluğu olarak nitelendirilir.
Müslümanlar, Muhammed'in ölümünden sonra kendilerine bir halife seçtiler. İslam Devleti'nin hükümdârı aynı zamanda İslam âleminin halifesiydi. Halifeliğin yönetim merkezi önce Medine, sonra Suriye'deki Şam kenti olmuştur. İslam Devleti dört halifeden sonraki dönemlerde yönetimi ele geçiren sülalelerin isimleri ile anılır olmuştur (Emevîler, Abbâsîler, Fâtımîler vb.) 750'de halifeliği Emevîlerden alan Abbâsîler, Irak'taki Bağdat kentini halifeliğin başkenti yaptılar.

Osmanlıların 15. yüzyılda Anadolu'da güçlü bir devlet haline geldikten yaklaşık 100 yıl sonra, Arapların yaşadığı toprakları ele geçirmeleriyle birlikte, hilâfet Osmanlı padişahlarına geçmiş; İslam Devleti, Osmanlı İmparatorluğu bünyesinde erimiştir. I. Selim 1517'de Mısır, Suriye ve Hicaz'ı; oğlu I. Süleyman da Bağdat, Irak, Aden ve Yemen'i Osmanlı topraklarına kattı. Daha sonra Avrupa'daki teknik ve ekonomik gelişmelerin gerisinde kalarak zayıf düşen Osmanlılar, 19. yüzyıldan itibaren Arap topraklarını yitirdiler.
Osmanlı Devleti, I. Dünya Savaşı'nda Almanya'nın yanında savaşa girince; İngiltere, Mekke Emiri Hüseyin bin Ali'nin önderliğinde Vahhabi Arapları kışkırtarak ayaklandırdı. Arap aşiretlerinin bir kısmı Osmanlıya karşı ayaklanmayı reddetse de, Arapçayı ana dili gibi bilen Yarbay Lawrence (Arabistanlı Lawrence) gibi bazı İngiliz casuslarının yardımıyla ayaklanan Vahhabi Araplar, Osmanlıların 1918'de uğradığı yenilgide önemli rol oynadılar. İttihak ve Terakki'den etkilenmiş olan Şerif Hüseyin ile birlikte Osmanlı'ya karşı ayaklanmış olan Arap aşiretleri vardır.

I. Dünya Savaşı'nı izleyen 50 yıl içinde Arap devletleri, birbiri ardına bağımsızlıklarını kazandılar. Bu devletlerin birçoğu 1945'te kurulan Arap Birliğine katıldı. Birliğin amacı Araplar arasında ekonomik, siyasal ve askeri dayanışmayı sağlamaktı. 1990'da Irak'ın Kuveyt'i işgal etmesiyle başlayan ABD ile Saddam yönetimi arasındaki ilişkilerin gerilmesi, 2003'te ABD’nin Irak’ı işgal etmesiyle sonuçlanınca Araplar yeni bir sorunla karşı karşıya kaldılar.
Bugün Arap dünyasını ilgilendiren başlıca konular, bazı Arap devletlerini çok zenginleştiren petrol gelirlerinin en iyi nasıl değerlendirileceği; İslam felsefesi ile çağdaş dünyanın nasıl bağdaştırılacağı; Irak’taki ABD-BK işgali ve İsrail-Filistin sorununun nasıl çözüleceğidir.

Arap Birliği (plan)
Arap dünyası

www.LasPortal.org
ArabCultureFund AFAC

Arapça (اللغة العربية, el- lugat'ul ʿarabiyye ya da sadece عَرَبِيّ,ʿarabī), Afroasya dilleri ailesinin Sami koluna mensup bir dildir. Batıda Atlantik Okyanusu'ndan doğuda Umman Denizi'ne, kuzeyde Akdeniz'den güneydoğuda Afrika Boynuzu ve Hint Okyanusuna uzanan geniş bir coğrafyada konuşulmaktadır. Tüm lehçeleri ile birlikte 420 milyonu aşkın kişi tarafından konuşulduğu tahmin edilmektedir. Arap Birliği'ne üye 22 ülke ile Çad ve Mali dâhil olmak üzere 24 ülkede resmî dildir. Aynı zamanda kısmî olarak tanınan Sahra Demokratik Arap Cumhuriyeti, Somaliland ile Tanzanya'da (Zanzibar) resmî dil statüsündedir. Arap Birliği'nin ve Birleşmiş Milletler'in kabul edilen altı resmî dilinden biridir. Nijer, Senegal ve Kıbrıs Cumhuriyeti'nde ulusal/azınlık dili olarak tanınmıştır. Arapça İran, İsrail, Pakistan, Filipinler ve Güney Afrika Cumhuriyeti anayasalarında özel dil statüsüne sahiptir.
Arapça kendi içerisinde çeşitli değişkelere ayrılır. Bu değişkeler birbirleriyle farklı oranlarda karşılıklı anlaşılabilirler gösterebilirler veya hiç göstermezler. Bu nedenden ötürü bazı kaynaklar bunları ayrı birer dil olarak ele almaktadır. Arapçanın standartlaştırılmış formu olan ve Kur'an Arapçasını temel alan Fasih Arapça, Arap dünyasında yazı dili olarak kullanılan Arapça alfabesidir. İslam'ın kutsal kitabı Kur'an, Kur'an Arapçası ile yazılmıştır ve bu Müslümanların ibadet dilidir.

Arapça ve ilgili değişkeleri, bir dil ailesi olan Afro-Asya dilleri içerisinde bulunur. Dil, bu aile içerisinde Sami dilleri kolunda yer alır. Glottolog'a göre Doğu Sami dilleri olan Akadca ve Ebla dili dışında kalan tüm Sami dilleri Batı Sami dilleri grubunda yer almaktadır. Aramice, Kenan dilleri (İbranice ve Fenikece) ve Amorice Kuzeybatı Sami dillerini oluştur ve Arapça bu grup ve Eski Güney Arapçası ile birlikte Orta Sami dilleri adlı bir ara grupta sınıflandırılır.

Arapça, Arap Yarımadası'ndaki Bereketli Hilâl boyunca Atlantik Okyanusu'na kadar ulaşan geniş bir alanda konuşulan bir dildir. Dünyada yaklaşık 350 milyon insanın anadili olan Arapça, bir milyarı aşkın Müslüman'ın ibadet dili olması yanı sıra; Suudi Arabistan, Yemen, Birleşik Arap Emirlikleri gibi 22 Arap ülkesinin resmî dilidir. Bu dilin dünyadaki önemi ve rolünün büyüklüğü sonucunda Birleşmiş Milletler, 1974'te Arapçayı altıncı resmî dil kabul etmiştir.
Arapça, şu ülkelerde tek resmî dildir, resmî dillerden biridir ya da azınlıkla konuşulmaktadır: Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri, Cezayir, Cibuti, Çad, Eritre, Etiyopya, Fas, Filistin, Irak, İsrail, Katar, Komorlar, Kuveyt, Libya, Lübnan, Mali, Mısır, Moritanya, Batı Sahra (Kısmen tanınan devlet), Senegal, Suudi Arabistan, Somali, Sudan, Suriye, Tunus, Umman, Ürdün Yemen. Bununla birlikte Arapça ile yakından ilişkili bir dil olan Malta dili de Malta'da konuşulmaktadır.

Arapça, Sami dil ailesinin (İbranice, Aramice ve Süryanice ile akraba) bir üyesidir. En eski izleri, MÖ 9. yüzyıla kadar uzanan ve Kuzey Arabistan ile Levant bölgesinde bulunan Nebati ve Safaitik yazıtlarında görülür.

Eski bir dildir
Arapça büyük medeniyetler, kültürler ve imparatorluklar doğuran dillerin başında gelir. Arapçanın kullanımı 7. yüzyıla kadar Arap Yarımadası içine sınırlı kalmış, İslamiyet'in gelişiyle birlikte Arap Yarımadası'nın dışında büyük bir hızla yayılarak; Irak, Suriye, Mısır ve Kuzey Afrika'yı kuşatmış, oradaki dillerin yerini almış ve bir kültür ve medeniyet dili olmuştur. Sonraki asırlarda İslami fetihlerin sürmesiyle Arapça doğuda Afganistan ve en batıda İspanya'ya kadar uzanan bölgede konuşulan dil hâline gelmiştir.

Arap alfabesi 28 harften oluşur. Bu harfleri oluşturan temel şekil sayısı ise 17'dir. Arap yazısı sağdan sola doğru akış sergiler. Harflerin tamamına yakını sessizdir (sâmit). Harflerin seslenmesini sağlayan, ancak Kur'an, dil öğrenim kitapları ve şiirler dışında pek kullanılmayan işaretler hareke ismini alır. Arap harflerinin yazılışları, kelimenin başında, ortasında ve sonunda bulunmalarına göre kısmi değişiklikler gösterir. Arap alfabesinde bulunan 28 ünsüzün 22 tanesi Sami alfabesinden geçerken şekil değişikliğine uğrayan sesler olup geri kalan altı ses Arapçaya özgüdür.Arap alfabesinin, Arami alfabesi kökenli Nebatî alfabesinden türediği kabul edilmekle birlikte nasıl, ne zaman ve nerede oluştuğu konusunda kesin bilgiler bulunmamaktadır. İslam'dan önceki Cahiliye olarak adlandırılan dönemde edebiyat, özellikle şiir çok üst düzeylere çıkmıştı. Ancak yine de yazma konusunda ileri seviyelere ulaşılmamıştı. İslam peygamberi Muhammed devrinde iki alfabe kullanılıyordu:
Nesih: Kitap ve yazışmalarda kullanılan, yuvarlak harflerle ve bitişik olarak yazılmış el yazısı şekli,
Kufi: Çoğunlukla dekoratif amaçlar için kullanılan keskin köşeli harfleri olan yazı şekli.
Arap alfabesi tarihte ve günümüzde sadece Arapların kullandığı bir alfabe olmamış, özellikle İslam'ın başka milletler tarafından da kabul edilmesiyle İranlılar, Türkî halklar ve Müslüman Hintler (bkz. Urduca) gibi Asya'daki diğer Arap olmayan kavimler tarafından da kullanılmıştır. Günümüzde de Arap ülkeleri dışında İran, Pakistan, Afganistan gibi ülkelerde kullanılmaktadır. Ancak, Arapça dışında kullanıldığı dillerdeki farklı sesler için, alfabenin temel şekilleri üzerinde küçük değişiklikler yapılmıştır. Örneğin; Farsça ve Türkçedeki "ç" sesi Arap alfabesinde olmadığı için İranlılar ve Türkler, kendi alfabelerine, ج (cim/c) harfinin nokta sayısını üçe çıkararak چ (çîm/ç) şeklini verdikleri harfi eklemişlerdir.

İlk defa İtalya’da XVI. yy. başında Arapça baskı yapan matbaalar kuruldu. Bu matbaalarda Doğu’daki Arapça konuşan Hristiyanlara Kitâb-ı Mukaddes, dua kitapları ve başka dinî yayınlar basıldı. “Horologium Breve” Hristiyanlar için yazılan bir dua kitabıdır ve bugüne kadar Arapça harflerle basılmış en eski kitaptır. Ortadoğu'da Arapça harflerle baskı yapılmasına ise ancak XVIII. yy. başında izin verilmiştir.

Arapça, birbirleri ile farklı oranlarda karşılıklı anlaşılabilirlik gösteren (veya hiç göstermeyen) pek çok değişkeden oluşur; bu değişkeler Arapçanın lehçeleri olarak adlandırılır. Ethnologue ile Uluslararası Standardizasyon Örgütü, bu lehçelerden 30 kadarını kendi başına ayrı bir dil olarak sınıflandırmıştır. Amerika Birleşik Devletleri Kongre Kütüphanesi ise bu değişkeleri lehçe statüsünde saymaktadır. Arapça değişkelerinin bir lehçe mi dil mi olduğu konusunun politik yönleri de vardır. Arapça konuşurları genellikle konuştukları değişkeleri siyasi veya dinî nedenlerden ötürü tek bir dil olarak ele alırlar. Arapça değişkeleri arasındaki farklılıklar dilbilimsel açıdan Latin dilleri arasındakiler ile kıyaslanmıştır. Bu bağlamda Fasih Arapça Latinceye, çağdaş Arap değişkeleri ise İtalyanca, Fransızca, Rumence ve İspanyolca gibi Halk Latincesinden evrilme Romen dillerine paralellik oluşturmaktadır.
Standart Arapça olarak kabul edilen Fasih Arapça (العربية الفصحى; El-Arabiyye el-fushâ) tüm Arap devletlerinin resmî dilidir. Arap Yarımadası ve Kuzey Afrika'da halkın çoğunluğunca, İran ve Türkiye'de ise Arap azınlıklarca kullanılan diller, Arapçanın lehçeleridir. Standart Arapça herhangi bir ülkede halk dili olarak konuşulmamakla beraber resmî dil olduğu için eğitim görmüş her Arap standart Arapçayı anlar ve konuşabilir. Bu bir iki dillilik örneğidir. Arap devletlerinin resmî dili olduğu için eğitim ve basın yayın da bu Standart Arapça ile yapılır.
Arapça, Arabistan yarımadası lehçeleri, Irak lehçeleri, Suriye lehçeleri, Mısır lehçeleri ve Kuzey Afrika lehçeleri gibi beş ana lehçe öbeğine ayrılır. Standart Arapçanın dışında en önemli Arapça lehçeleri; Mısır Arapçası, Şamî (Suriye, Lübnan, Filistin ve Ürdün'de) Arapça, Irak Arapçası, Körfez Arapçası, Hicaz Arapçası, Necd Arapçası, Yemen Arapçası ve Kuzey Afrika Arapçasıdır (Magribî Arapçası). Arapça ile kökensel ve dilbilimsel açıdan yakından ilişkili Maltaca ise Sicilya Arapçasından evrilmiştir. Buna karşın Mısır Arapçası, Fasih Arapçadan sonra en sık kullanılan Arapça lehçelerinden biridir.

Diğer Sami dilleri gibi, Arapçada da sözcüklerin çoğunluğu üç sessizden, daha az sayıda dört, ondan daha az sayıda beş sessiz harften oluşan bir kökten türetilir. Bir kökten on değişik vezin üretilebilir. Bu vezinler üç sessiz harfe ünlülerle hareke sistemiyle ses ekleyerek ya da birtakım ön ekler ile elde edilir. Her vezinde aynı kökle alakalı ancak ayrı ayrı başka anlamlar ifade eden bir konsept vardır ve her vezinden kendi içinde bir fiil, bir ya da birkaç fiilden türetilmiş isim ve fiili yapan bir özne ile fiile maruz kalan bir nesne türetilebilir. Arapçada üç sözcük türü vardır: fiil, ad, harf ya da edat. Adların eril ve dişil biçimleri vardır.
Arapçada ismin üç hâli vardır. İsmin hâlleri sözcüğün sonuna eklenen ünlü hareketleriyle betimlenir: (damme, fetha ve kesra). Dilin gramer yapısı büyük ölçüde bu hareke (seslendirme) sistemine dayanmaktadır. Kısa bir u sesi veren damme ismin yalın hâlini betimler. Takribî kısa bir e sesine denk gelen fetha nesneyi betimler. Kısa bir i sesine denk gelen kesra ise edatları ve tümleçleri betimler. Ancak bunun pek çok istisnası vardır ve hareke sistemi yan cümleciklerde ve dilin çeşitli yapılarında değişikliğe uğrayabilir. Günlük konuşmada ve yazıda bu hareke sistemi çoğunlukla ihmal edilir.
Arapçada zamanlar temelde geçmiş ve geniş olmak üzere iki zamandan oluşur. Ayrıca bir şimdiki zaman yoktur. Gelecek zaman şimdiki zaman çekiminin başına (سـ)se- ön eki getirilerek oluşturulur. Ancak geniş zamanın da değişik türevleri bulunur ve bazı kişi çekimlerinde hareket değişebilir. Her fiil geçmiş ve geniş (şimdiki) zamanda on iki tip kişi zamirine göre çekilir (1. tekil ve çoğul, 2. erkek tekil, ikil (düal) ve çoğul, 2. dişi tekil ve çoğul, 3. erkek tekil, ikil ve çoğul, 3. dişi tekil ve çoğul).
Sıfatlar ve rakamlar da cinsiyete göre çekilir. İnsan olmayan çoğullar dişi tekil sıfat tamlaması alırlar.
Arapçada sessiz harflere ses veren harekeler yazıda gösterilmeyebilir. Kalın ve ince sesler için ünsüzler değişir. Bu yüzden Türkçede aynı harfin kullanıldığı pek çok sözcük Arapçada farklı 

Aras Nehri (Azerice: Araz; Ermenice: Արաքս; Farsça: ارس; Kürtçe: Erez), Türkiye'nin Doğu Anadolu Bölgesi'nde doğup, Kura Nehri ile birleşerek Hazar Denizi'ne dökülen bir nehirdir.

Aras Nehri; Bingöl Dağları'nın Erzurum il sınırları içinde kalan kuzey yamaçlarından doğar. Tekman Yaylası'nın bütün sularını toplayan ırmak, Sakaltutan Dağları'nın doğusundaki havza içerisinde kuzey yönünde akar. Sakaltutan Dağları ile Topçu Dağı arasında kalan, derin ve sarp Mescitli Boğazı'nı geçtikten sonra Pasinler Ovası'na iner. Burada Yukarı Pasin Havzası'nın sularını toplayarak gelen Hasankale (Pasinler) Çayı'nı alır ve kuzeydoğu yönünde akarak il sınırları dışına çıkar.
Erzurum-Kars platosunun güneyindeki çöküntü alanlarında akarak Ermenistan sınırına ulaşır. Türkiye-Azerbaycan, Türkiye-Ermenistan ve Azerbaycan-İran sınırının bir bölümü oluşturduktan sonra Azerbaycan'da Sabirabad'da Kura Nehri'ne dökülen nehir. 1072 km uzunluğunda, 102 bin km2 havza alanına sahip nehir Kafkaslar'ın en büyük nehirlerinden biridir. Nehrin 548 km'si Türkiye sınırları içerisindedir.
Aras Nehri'nin rejimi oldukça düzensizdir. Ocak ayında 42.2 m3/sn kadar olan debisi, Şubat ve Mart aylarında çok yavaş yükselmektedir. Gerek karların erimesi, gerekse ilkbahar yağışları nedeniyle Nisan ve Mayıs aylarında en yüksek değerine ulaşmaktadır. Haziran ayından itibaren yağışların azalmasıyla sürekli bir düşüşe geçen nehir debisi, Eylül ayında en düşük değerleri görür. Daha sonra sonbahar yağışlarının etkisiyle, Ekim ayı içerisinde yavaş bir artış göstermekte, Kasım ve Aralık aylarında ise yaklaşık olarak aynı seviyede kalmaktadır.

Aras Nehri Türkiye'de Erzurum yakınlarında doğmaktadır. Iğdır Tuzluca Altınkaya mevziisinde Çıldır Gölü'nden doğup gelen Arpaçayı içine aldıktan sonra Türkiye-Ermenistan sınırı boyunca akmaktadır. 11 km'lik Azerbaycan-Türkiye koridorundan sonra Azerbaycan (Nahçıvan)-İran sınırını, Ermenistan-İran ve tekrar Azerbaycan-İran sınırını izlemektedir. Daha sonra nehir Azerbaycan'ın içlerine akarak Sabirabad şehri yakınlarında Kura Nehri'ne dökülmektedir.
İran-Nahçıvan sınırında akarsu üzerine ortak işletilen Aras Barajı kurulmuştur. 2007 yılında da Cebrayıl rayonu Ermeni işgali altındayken Azerbaycan-İran sınırına Hudaferin barajı yapılmıştır. Baraj İkinci Karabağ Savaşı sonrası Azerbaycan kontrolüne geçmiştir.

Nehre kuzeyden (sağdan) dökülen ana kollar şunlardır: Arpaçay, Zengmar, Sariso, Kotur, Hacılar, Kelibar, Ilgena, Dare ve Balha. Türkiye'de Gareso Nehri Aras'a soldan, Ermenistan'daki Akuriyan, Metsamor, Hrazdan, Azat, Vedi, Arpa, Vorotan, Vogci ve Megri ise sağdan dökülmektedir.
Haçın, Okçu, Bergüşad (Çavundur) ve Köndelen nehirleri Aras'ın Azerbaycan'daki kuzey kollarıdır.

Dünyanın en uzun nehirleri

Araştırma ve geliştirme (veya kısaca Ar-Ge) OECD tarafından, "bilgi dağarcığını artırmak amacıyla sistematik olarak sürdürülen yaratıcı çalışma ve bu bilginin yeni uygulamalar yaratmak için kullanılması" olarak tanımlanmıştır. Araştırma ve geliştirmenin üç bölümü vardır:

Temel araştırma
Uygulamalı araştırma
Deneysel geliştirme.
Araştırma ve geliştirme, kültür, insan ve toplumun bilgisinden oluşan bilgi dağarcığının artırılması ve bunun yeni süreç, sistem ve uygulamalar tasarlamak üzere kullanılması için sistematik bir temelde yürütülen yaratıcı çalışmaları, çevre uyumlu ürün tasarımı veya yazılım faaliyetleri ile alanında bilimsel ve teknolojik gelişme sağlayan, bilimsel ve teknolojik bir belirsizliğe odaklanan, çıktıları özgün, deneysel, bilimsel ve teknik içerik taşıyan faaliyetleri kapsamaktadır.
Araştırma ve geliştirme; hem bir şirket, hem de bir ülke için yenilikçilik yoluyla büyüme ve gelişmenin başlıca bir unsurudur. Ar-Ge yapan kuruluşlar, üretkenliklerini ve üretim kalitelerini artırmak veya yeni ürün ve hizmetler yaratmak amacını güderler.

Ardahan, Türkiye'nin bir ilidir. Türkiye'nin kuzeydoğu köşesinde, Doğu Anadolu Bölgesinde ve kısmen Doğu Karadenizde bulunur. Gürcistan'a sınırı olan bir ildir. İdari merkezi Ardahan şehridir. Batısında Artvin, güneybatısında Erzurum, güneyinde Kars ve doğusunda Gürcistan bulunur. Türkiye Cumhuriyeti'nin Kafkaslar'a açılan kapısıdır.
1924 yılında il olmuştur. 1926 yılında Kars iline bağlı bir ilçe haline getirilmiştir. 1992 yılında Kars ilinden ayrılarak tekrar il statüsü kazanmıştır. 2024 yılı itibarıyla 92.820 nüfusuyla Türkiye'nin en küçük 3. ilidir (diğerleri: Bayburt 83.676, Tunceli 86.612).
Ardahan, coğrafi yapısı ve tarihinden kaynaklanan doğal ve tarihi değerlere sahiptir. Doğu Anadolu Bölgesi'ne has doğal yapısı ve ikliminin yanında, Doğu Karadeniz Bölümü'nün topoğrafyasına, iklimine ve bitki örtüsüne geçiş yerleri ile farklı güzellikleri bir arada barındırmaktadır. Yüksek ovaları, akarsuları, ormanları, zengin çiçek çeşitliliğine sahip yaylaları ve iki gölü ile keşfedilmeyi bekleyen bir doğa alanıdır.
Ardahan ilinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.829 metredir.
Gürcistan ile Ardahan arasında Türkgözü ve Çıldır Aktaş olmak üzere toplam iki sınır kapısı bulunmaktadır. İlin trafik plaka kodu 75'tir.

Bugün bir il olan Ardahan bölgesinin adı, Osmanlılar bölgeyi Gürcü yönetiminden ele geçirdiği için Gürcüce Artaani kelimesinden gelir. İlin merkezi olan Ardahan kentinin tarihi, geleneksel rivayete göre Nuh’un oğlu Yafet'in üçüncü kuşaktan torunu Cavahos tarafından kurulmuştur. Ancak kuruluşunda kent, sırasıyla Kacta-kalaki ve Huri adını taşıyordu. Bu kentin Gürcü tarihinde önemli bir yeri olmuştur. Büyük İskender'in komutanı Azon ile Gürcü topluluklarını bir araya getiren I. Parnavaz (MÖ 326 - MÖ 234) arasındaki savaş bu kent yakınlarında gerçekleşmiş ve Parnavaz'ın Kartli Krallığını kurmasıyla sonuçlanmıştır.
Bu savaştan sonra Parnavaz’ın, hakim olduğu topraklara sekiz eristavi (prens) ve bir komutan atamasının ardından Ardahan bölgesi, Tsunda’ya tayin edilen beşinci eristavinin sınırları içerisinde kaldı. Gürcü kralı III. Mirian (hd. 306-337), Kapadokyalı Azize Nino’nun telkinleriyle Hristiyanlığı resmi din olarak kabul edince, kilise inşa etmek ve halkı vaftiz etmek üzere Bizans İmparatoru I. Konstantin’den rahip ve mimarlar yollamasını talep etti. Bu dönemde ilk Gürcü kilisesi Ardahan sınırları içinde inşa edilmiştir. Eruşeti’de (şimdi Ardahan’ın Hanak ilçesine bağlı Oğuzyolu köyü) yapılan bu kilise, I. Konstantin'in Hristiyanlığın kabul edilmesinden duyduğu memnuniyetin bir göstergesi olarak Gürcistan’a yolladığı ve İsa’nın çarmıha gerilişi sırasında ellerine çakılan çivilerle kutsanmıştır.
Kral Vahtang Gorgasali’nin 5. yüzyılda piskopos tayin ettiği on bir kilise arasında Klarceti’deki Ahiza Kilisesi ile Ardahan bölgesindeki kilise de yer oruyordu. Arap akınlarının ve başkent Tiflis’te bir Arap Emirliğinin kurulmasının sonucunda, Gürcistan'ın doğusundan Tao ve Klarceti bölgelerine yoğun göçler gerçekleşti. Bagratlı Aşot 19. yüzyılın başında Ardanuç’u başkent yaparak Tao-Klarceti Prensliği’ni kurdu. Ardahan ve çevresi de bu yeni devletin sınırları içinde kaldı. Kartli’den gelen Rahip Grigol Hantsteli ve diğer din adamları özellikle Klarceti’de çok sayıda manastır inşa ettiler ve Ardahan’ın da içinde yer aldığı bölge zamanla “Gürcistan’ın Sina’sı” olarak adlandırıldı. Ancak ilk kiliselerin kurulduğu ve piskoposların tayin edildiği Ardahan bölgesi, özellikle de manastır faaliyetleri yönünden Klarceti ve Tao'ya nazaran ikinci planda kaldı. Bu dönemden günümüze sadece iki manastır ulaşmıştır. Bu manastırlar Dörtkilise köyündeki Dört Kilise Manastırı ve Vaşlobi köyündeki Vaşlobi Manastırı'dır.

Gürcü kralı II. Giorgi'nin Emir Ahmed'e Kveli Kalesi Savaşında (1080) yenilmesinin ardından Ardahan bölgesinin de içinde yer aldığı Tao-Klarceti bölgesine kırk yıl boyunca Büyük Selçuklular hakim oldu. Ancak Büyük Selçuklular 1121 yılında Didgori Savaşı'nda ağır bir yenilgiye uğradı ve Ardahan bölgesi yeniden Gürcü hakimiyetine girdi. Birleşik Gürcistan Krallığının en parlak döneminde Ardahan bu krallığın bir parçasıydı. Daha sonra, birleşik Gürcü Krallığı'nın parçalanması sırasında bağımsız devlete dönüşen Samtshe Atabeyliğinin (1268-1625) sınırları içinde yer aldı. Trabzon'un alınmasından (1461) sonra doğuya doğru ilerleyen Osmanlı Devleti, bu yeni Gürcü devletinin sınırlarına dayandı. 1551 yılında Ardanuç ve Ardahan bölgelerini ele geçirdi. Bölge bir sancak haline dönüştürüldü. Bölgede rekabet eden İran ile Osmanlı Devleti arasında 1555 yılında Amasya Antlaşması imzalanınca Ardahan bölgesi kesin olarak Osmanlı sınırları içinde kaldı.
Osmanlı Devleti 16. yüzyılın son çeyreğinde Çıldır Eyaleti'ni kurdu. Bu eyaletin livalarından biri, Ardahan-i Büzürg adıyla Ardahan bölgesiydi. Bugün Ardahan ili sınırları içinde kalan Çıldır ve Posof ilçeleri de ayrı birer livaydı. Ardahan-i Büzürg (Büyük Ardahan) olarak kaydedilen livanın (sancak) idari merkezinin adı Parakan (Rabat-i Kale-i Parakan) idi. Parakan Büyük Ardahan livasının en önemli kale-kentiydi. Parakan ya da Parakani adı ünlü Gürcü tarihi Kartlis Tshovreba’da da geçmektedir. Nitekim Osmanlılar 16. yüzyılda Gürcü atabegleri yönetimi altındaki Samtshe-Saatabagoya karşı açtıkları savaşta önce Ardanuç’u, sonra da Parakan’ı ele geçirdiler. Parakan Kalesi'nin ele geçirdikten sonra Osmanlılar bütün Ardahan bölgesine hâkim oldular. Parakan adı ayrıca Evliya Çelebi ile Kâtib Çelebi’nin eserlerinde de geçmektedir.
1878 yılından sonra Ardahan, Rus İmparatorluğu tarafından işgal edildi ve 1914'e kadar Kars Oblastı olarak bilmekteydi. Rus İmparatorluğu'nun çöküşünden sonra ilin kuzeyi 1918-1921 yılları arasında Gürcistan Demokratik Cumhuriyeti, güneyi ise 1918-1920 yılları arasında Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti sınırlarında kaldı. Ardahan 1921 yılında Kars Antlaşması ile Türkiye tarafından geri alınmıştır.
2000 yılından itibaren Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattının inşası yerel ekonomiye katkı sağlamıştır.

Nüfusun büyük çoğunluğunu Ahıska Türkleri oluşturur. Geriye kalan kısım ise Türkler, Kürtler, Terekemeler ve Alevi-Türkmenler'den oluşur. Aynı zamanda çoğunluğu göç etmiş olsa da Gürcü, Çerkez, Tat, Lezgi ve Poşalar da Ardahan'da yaşamaktadır. Bunun dışında az da olsa Kafkas halkları da mevcuttur. Bölge itibarıyla soğuk iklimi ve iş olanaklarının yetersizliği nedeniyle dışarıya göç vermiştir.
Güncel Nüfus Değerleri (TÜİK 9 Şubat 2026 verileri)
Ardahan ilinin nüfusu 90.392 kişidir. Bu nüfusun %47,45'i şehirlerde yaşamaktadır (2025 sonu). İlin yüzölçümü 4.934 km²dir. İlde km²ye 18 kişi düşmektedir (Bu sayı merkez ilçede 33'tür). İldeki ilçelerin tamamında nüfus azalmıştır. İldeki nüfus azalış oranı ise %1,05 olmuştur. Nüfusu en çok azalan ilçe Çıldır'dır (-%4,73).
TÜİK verilerine göre merkez ilçeyle beraber 6 ilçe, 7 belediye, bu belediyelerde 41 mahalle ve ayrıca 225 köy vardır.

İl genelinde karasal iklim hakim olup kışlar uzun, sert ve kar yağışlıdır. Yıllık ortalama sıcaklığı 3,7 °C olup kışın -30,0 °C'nin altına iner. Türkiye'nin kuzeydoğusunda yer alan Ardahan'a yılda ortalama 550 mm yağış düşer. Sonbaharın ilk soğukları eylül ayının sonunda başlar, ilkbaharda mayıs ayının ortalarına kadar devam eder.
İlin batı ve kuzeyinde daha çok Karadeniz iklimi özellikleri görülür. Bu özellik bitki örtüsünde de kendini gösterir. Batı ve kuzeyde özellikle Posof ilçesi ile Artvin’e komşu olan yörelerde ormanlıklar ve çalılar yer alırken, Ardahan'ın güney kesimlerinde çayır ve meralar yaygınlık göstermektedir.
Göle ovasında kışlar ağır geçer. Bu saha Türkiye’nin en soğuk yerlerinden sayılan Sarıkamış’a oranla daha soğuktur. Her tarafı yüksek dağlarla çevrilmiş çanak biçimindeki ovada kışın hava akımı az olur. Bu durumda soğuyan ve ağırlaşan hava aşağıya doğru hareket eder ve sıcaklık kaybına uğrayarak dondurucu bir hal alır. Böylece toprak örtüsü ve bataklıklar donar. Ovayı kuşatan ve esinti gören dağların yamaçları daha az soğuktur. Kış aylarında bazen ovanın içerisini kalın bir sis tabakası örter. Bu ovaya kışın en soğuk rüzgâr kuzeybatıdan gelir ve buna "Ardahan Yeli" denir.
Etrafı dağlarla çevrili olan ve ortalama 1500 m yükseklikte bulunan Posof ilçesinde ise Doğu Karadeniz ikliminin sert şekli hüküm sürer. Burada mikro-klima tipi iklim hakim olup kışlar yağışlı, yazlar ise sıcak geçmektedir. Bu iklimin en belirgin özelliği yağışlarıdır. Bu alana her mevsimde yağış düşer. Sahada altı ay kış mevsimi yaşanır. Yaz mevsimi serin geçer. Durum böyle olunca buralarda geniş ormanların varlığı kendiliğinden oluşur. Açık kalan yerler ve vadiler devamlı bir yeşillik içerisindedir.

İllerde protokolde ilk sırada yer alan vali, merkezi yönetimi temsil eder ve cumhurbaşkanı tarafından atanır. Belediye Başkanı, belediye sınırları içinde kalan seçmenin oy çokluğu ile seçilir. Aynı seçmen İlçe Belediye Meclisi için de oy kullanarak ilçelerin belediye meclislerini oluşturur. İldeki bütün seçmenler ayrıca il genel meclisi için de oy kullanarak il genel meclisinin oluşumunu sağlarlar.
İl genel meclisi ve belediye meclisi üyelikleri için yapılan seçimlerde, onda birlik baraj uygulamalı nispi temsil sistemi, belediye başkanlığı seçiminde ise çoğunluk sistemi uygulanır. İl genel meclisi ve belediye meclisi üye sayıları ilçe nüfusuna göre, kontenjandan kalan sayıların partilere dağılımı ise D'Hondt Sistemine göre belirlenir.
İl Genel Meclisi, İl Özel İdaresinin karar organıdır, başkanını üyeleri arasından gizli oyla seçer. Ayrıca İl Genel Meclisi, bir yıl görev yapmak üzere kendi üyeleri arasından gizli oyla beş kişilik il encümenini seçer.<ref>{{

Arf değişmezi, Cahit Arf'ın matematik alanında yaptığı dünyaca kabul görmüş matematiksel değerdir. Cisimlerin kuadratik formlarının sınıflandırılması üzerine yaptığı çalışmada bulduğu formüldür. Matematikte yapmış olduğu temel şeylerden biridir.

Arf değişmezi, bir kuadratik formun özelliklerini tanımlayan teorik değerdir ve şu şekilde ifade edilir: 
  
    
      
        f
        (
        
          x
          
            1
          
        
        ,
        
          x
          
            2
          
        
        ,
        
          x
          
            3
          
        
        ,
        .
        .
        ,
        
          x
          
            n
          
        
        )
      
    
    {\textstyle f(x_{1},x_{2},x_{3},..,x_{n})}
  
 kuadratik formu ele alındığında Arf değişmezi, bu formun sınıflandırılmasına yardımcı olmak için bir değişmez değer olarak hesaplanır.
Arf değişmezi, formun indirgenemez parçalarına ve bu parçaların karekökleriyle ilişkisine dayanır. Teorik ifadesiyle, formun iki kuadratik forma ayrıştırılmasını ve bu parçalar üzerindeki bazı karakteristik hesaplamaları içerir. Bu, matematiksel olarak Hasse-Arf teoremiyle de ilişkilidir. Karakteristik olmasının altında yatan sebep ise, kullanılan cisim ve o cismin kendine has özelliklerinden dolayı değişiklik göstermesindendir.

Arf değişmezi, 10 Türk Lirasının da üzerinde bulunduğu gibi genelde, 
  
    
      
        A
        r
        f
        (
        Q
        )
        :
        
          ∑
          
            i
            =
            1
          
          
            n
          
        
        
          a
          
            i
          
        
        
          b
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle Arf(Q):\sum _{i=1}^{n}a_{i}b_{i}}
  
 şeklinde tanımlanır. 
  
    
      
        
          a
          
            i
          
        
        ,
        
          b
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle a_{i},b_{i}}
  
 ise kuadratik formun katsayılarıdır. Eğer bu katsayılar, Sonlu cisimlerde tanımlı ise: Kuadratik form bir 
  
    
      
        
          
            
              
                F
              
              
                p
              
            
          
        
      
    
    {\textstyle {\displaystyle \mathbb {F} _{p}}}
  
(p asal) cisminin üzerinde tanımlıysa, 
  
    
      
        
          a
          
            i
          
        
        ,
        
          b
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle a_{i},b_{i}}
  
 bu cismin elemanlarıdır ve genelde mod işleminden geçerler.
Bu durum dışında, genelde katsayılar Tam sayıdır.

TCMB
Tübitak, Turgut Önder Yazısı
Tübitak, Cahit Arf anısına hazırlanmış sayfa

Arjantin, resmî adıyla Arjantin Cumhuriyeti (İspanyolca: República Argentina), Güney Amerika'nın güney ucunda yer alan bir ülkedir. 2.780.085 km² (1.073.397 mil²) alanıyla, Brezilya'dan sonra Güney Amerika'nın ikinci büyük ülkesi, Amerika kıtasının dördüncü büyük ülkesi ve dünyanın sekizinci büyük ülkesidir. Arjantin, güney ucunun büyük bir bölümünü batıda Şili ile paylaşır ve ayrıca kuzeyde Bolivya ve Paraguay, kuzeydoğuda Brezilya, doğuda Uruguay ve Güney Atlantik Okyanusu ve güneyde Drake Boğazı ile çevrilidir. Arjantin, yirmi üç eyalete ve bir özerk şehre (ülkenin başkenti ve en büyük şehri olan Buenos Aires) bölünmüş bir federal devlettir. Eyaletlerin ve başkentin kendi anayasaları vardır, ancak federal bir sistem altında var olurlar. Arjantin, Falkland Adaları, Güney Georgia ve Güney Sandwich Adaları, Güney Patagonya Buz Alanı ve Antarktika'nın bir bölümü üzerinde egemenlik iddiasında bulunur.
Günümüz Arjantin'inde kaydedilen en eski insan varlığı Paleolitik döneme kadar uzanmaktadır. İnka İmparatorluğu, Kolomb öncesi dönemde ülkenin kuzeybatısına doğru genişlemiştir. Modern ülkenin kökenleri, 16. yüzyılda bölgenin İspanyol kolonizasyonuna dayanmaktadır. Arjantin, 1776'da kurulan İspanyol denizaşırı genel valiliği Río de la Plata Genel Valiliği'nin halefi devlet olarak ortaya çıkmıştır. 9 Temmuz 1816'daki Arjantin Bağımsızlık Bildirgesi ve Arjantin Bağımsızlık Savaşı'nı (1810-1825) takiben, 1880'e kadar süren ve ülkenin federasyon olarak yeniden örgütlenmesiyle sonuçlanan uzun bir iç savaş yaşanmıştır. Ülke daha sonra, çoğunlukla İtalyan ve İspanyollardan oluşan Avrupa göç dalgalarıyla birlikte, kültürünü ve demografisini etkileyen nispeten barış ve istikrarın tadını çıkarmıştır.
Ulusal Özerklik Partisi, 1880'den 1916 seçimlerine kadar süren Muhafazakar Cumhuriyet olarak adlandırılan dönemde ulusal siyasete hakim oldu. Büyük Buhran, José Félix Uriburu önderliğinde 1930'da gerçekleşen ilk darbeyi tetikleyerek "Rezil On Yıl" (1930-1943) olarak adlandırılan dönemi başlattı. Bu darbeden sonra 1943, 1955, 1962 ve 1966 yıllarında dört darbe daha gerçekleşti. 1974'te Başkan Juan Perón'un ölümünün ardından, dul eşi ve başkan yardımcısı Isabel Perón başkanlığa yükseldi, ancak 1976'daki son darbeyle devrildi. Ardından gelen askeri cunta, Kirli Savaş olarak bilinen dönemde binlerce siyasi eleştirmeni, aktivisti ve solcuyu katletti ve öldürdü; bu dönem, 1983'te Raúl Alfonsín'in başkan seçilmesine kadar süren devlet terörizmi ve sivil huzursuzluk dönemiydi.
Arjantin bölgesel bir güçtür ve uluslararası ilişkilerde tarihsel olarak orta güç statüsünü korumaktadır. Amerika Birleşik Devletleri'nin NATO dışı önemli bir müttefiki olan Arjantin, Şili'den sonra Latin Amerika'da en yüksek ikinci İnsani Gelişme Endeksi'ne (İGE) sahip gelişmekte olan bir ülkedir. Güney Amerika'nın ikinci büyük ekonomisine sahip olan Arjantin, G15 ve G20 üyesidir. Ayrıca Birleşmiş Milletler, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü, Mercosur, Latin Amerika ve Karayip Devletleri Topluluğu ve İbero-Amerikan Devletleri Örgütü'nün kurucu üyesidir.

Arjantin ismi, Latince gümüş anlamındaki “argentum” (plata) kelimesine dayanır. Bölgeye gelen ilk Avrupalılar olan İspanyollar, ülke topraklarının büyük gümüş rezervlerine sahip olduğuna inandıklarından buraya la Plata ismini verdiler.

1536'da İspanyol denizci Pedro de Mendoza günümüzde Buenos Aires'in bulunduğu yerde bir İspanyol kolonisi kurdu. Yerliler yüzünden geri çekilen İspanyollar daha sonra 1580'de Buenos Aires'i yeniden inşa ettiler.
Buenos Aires ve çevresi 18. yüzyılın sonlarına kadar İspanyollar’ın Peru genel valiliğine bağlı olarak yönetildi.
18. yüzyıldaki İspanyol Bourbon monarşisi tarafından Aydınlanma Çağı’ndan ilham alan Bourbon reformlarıyla beraber 1776'da günümüzdeki çoğunlukla Arjantin'i oluşturan alan Peru genel valiliğinden ayrılıp yeni kurduğu Rio de la Plata genel valiliğine bağlandı. Buenos Aires bu valiliğin başkenti oldu.

Arjantin topraklarındaki ilk insan izleri MÖ 10.000'li yıllara kadar uzanmakla birlikte, bilinen ilk yerleşim yerlerinin kuruluşu 9. yüzyılda gerçekleşmiştir.
Bu dönemdeki Arjantin yerli halkları Patagonya, Pampa ve Chaco'da yaşayan avcılar ve toplayıcılar; Cuyo, Mezopotamya ve Córdoba'da yaşayan çiftçiler olarak iki gruba ayrılır.
Tarımla ilgilenen bu ikinci grubun yaşadığı bölge 1480 yılı itibaren İnka imparatorluğu tarafından fethedildi. Bu dönemden başlıca kalan anıtlar Pucará de Tilcara ve İnka yoludur.
En zengin, en birleşik ve dinamik Colombus öncesi devleti 1500'lü yıllarda İnka devletiydi. Kuzeyden güneye 4.000 kilometre ilerledi ve 8 milyonluk bir nüfusa sahipti. Başarılı bir totaliter devlet olarak kaynaklarını verimli biçimde ve kamu yararı anlayışıyla kullandı. 1531'de Pizarro sahneye çıktığında, İnkaların askeri yetenekleri, nakliye (tekerleği kullanmamalarına rağmen) ve iletişimi, mühendislik, taş ve metal işçiliği, mimarisi, tıp ve cerrahlığı, tekstil ününleri ve seramikleri çok gelişmiş düzeydeydi. Ekonomi, siyaset bilimi ve sanatı da aynı şekilde gelişmişti. Bir yazı sistemine sahip olmamaları onların etkin bir yönetim oluşturmalarını önlemedi. Quipu (düğümlenmiş şeritlerden yapılan uzun ipler) ile kullanışlı bic hesaplama sistemi elde ettiler. Mutlak teokrasi ile yönetilen İnkalar, egemenliklerini fethettikleri her yerde uyguladılar. Peru'daki başkent Cuzco'dan başlayarak ortak dili kullanarak uzak noktalara ulaşan alanlarında farklı insanları bir araya getirdiler. Tek dil, tek soylu sınıfı ve tek imparator anlayışına sahiptiler.

Amerika'nın Columbus tarafından "keşfedilmesinden" bir yıl sonra 1493'te, Borgia ailesinden Papa VI. Alexander bildiriyle Amerika kıtasını İspanya ve Portekiz arasında bölüştürdü. İspanya, Arjantin'in de bulunduğu Güney Konisi'nin büyük bir bölümünü elde ettiği Papalık bildirisi Tordesillas Antlaşması'yla resmîleştirildi.
İspanyol asıllı denizci Juan de Solís'in 1516 yılında ayak bastığı Arjantin'de 1580 yılında ilk İspanyol kolonisi kurulmuş olup diğer bölge ülkelerinden daha geç gelişmesi, o dönemde değerli metaller açısından fakir olduğunun zannedilmesine bağlanmaktadır.
1536'da Pedro de Mendoza, Santa María del Buen Ayre Limanı'nı kurdu. Ancak, kıtlık ve yerli kabilelerle çatışmalar nedeniyle yerleşim başarısız oldu. Nüfusun yiyecekten mahrum bırakılan ve yerel yerli halk tarafından kuşatılan bazı sakinleri yamyamlığa sürüklendi. Şehir terk edildi ve sakinleri, bölgedeki İspanyol operasyon merkezi haline gelen Asunción'a yerleşti.
Bu Arjantin birkaç yıldır sadece Santa Fe vardı ve Arjantin denen ilk yerleşimcilerin yaşadığı yer orasıdır. Martín del Barco Centenera, 1602'de yayınlanan tarihi şiiri ("La Argentina") da bunun bir hesabını veriyor.
1580'de, Asunción şehrinden başlayarak ve Santa Fe'ye ulaştıktan sonra Juan de Garay, zamanla sadece Buenos Aires olarak bilinen Trinidad ve Puerto de Santa María de los Buenos Aires Şehri'ni yeniden kurdu. Bu şehir, Lima merkezli Peru Kral Vekilliği içinde Yeni Endülüs'in bir parçasıydı.
1531'de Francisco Pizarro İnka idaresindeki ve Arjantin'in kuzeyini de kapsayan Peru'ya ulaştı. Bölgedeki İspanyollar tarafından kurulan ilk yerleşim olan Buenos Aires 1580 yılında Juan de Garay tarafından (Pedro de Mendoza'nın 1536 yılındaki başarısız girişiminden sonra) kurularak Peru Kral Vekilliği'ne bağlandı.

1585'te Arjantin'e ulaşan Cizvitler (Compañía de Jesús) ülkede ilahiyat, diplomasi, eğitim, araştırma, tarım, bilim ve sanatta nüfuz sahibi bir tarikat oldular. 1587'de ulaştıkları Córdoba şehrini Peru Kral Vekilliği'nde İspanyol imparatoru tarafından tarikata tahsis edilen Paraguay Cizvit eyaletinin merkezi olarak inşa ettiler: 1588'de ilk Guaraní misyonlarını (Misiones jesuíticas en Río Grande del Sur) kurduktan sonra 1599 yılında öğretime başladıkları Córdoba Cizvit Bloğu (Manzana Jesuítica) ve 1613'te günümüzün Ulusal Córdoba Üniversitesi'ni kurdular.
Cizvitler Córdoba şehrindeki merkezlerinden 1608'de Buenos Aires'e gelerek aynı yılda Colegio de San Ignacio ve 1675'te Real Colegio de San Carlos'u kurdular. 1654'te Buenos Aires'in yönetiminden sorumlu Buenos Aires Cabildosu şehirdeki gençlerin eğitimini Cizvitlere emanet etti.
Yüzyıldan fazla ülkedeki eğitimden sorumlu olan Cizvitlerin gücü 1767 yılında İspanyol İmparatorluğu'ndan ihraç edilmeleriyle sona erdi. Bu ihraç kararının ardında Cizvitlerin İspanyol İmparatorluğu'nun yerel halklarını savunması ve ayrıca Arjantin'de gelişen laiklik, milliyetçilik ve zamanın politik mutlakıyet anlayışı bulunuyordu.

Latin Amerika'nın diğer bölgelerine kıyasla kölelik, Arjantin ekonomisinin gelişmesinde göreceli olarak küçük bir rol oynadı, esas olarak muazzam miktarda köle işçiliği gerektirecek olan metalik madenlerin ve şeker kamışı tarlalarının olmaması nedeniyle. 17. ve 18. yüzyıllarda tahminen 100.000 Afrikalı köle Buenos Aires limanına geldi; Bunların büyük çoğunluğu Paraguay, Şili ve Bolivya'ya gönderilmişti. Yukarı Peru pazarı, Santiago del Estero'da pamuğun ekilmesini ve keçi ile birlikte pamuğun yapıldığı yeni başlayan bir tekstil endüstrisinin kurulmasını kolaylaştırdı.
O zamana kadar Peru Kral Vekilliği'ne bağlı bölgeleri bir araya getirdi ve başkenti olan şehre tekil bir önem verdi. O zamana kadar pek önemi olmayan Buenos Aires'in
1776'da İspanyollar, diğer yeni idari bölgeler arasında Río de la Plata Kral Vekilliği'ni kurarak Peru Kral Vekilliği'ni ayırdı. Peru Kral Vekilliği'nin kapsadığı muazzam alan, hükûmet görevlerini zorlaştırdı, bu da bölünmesinin güçlü bir nedeniydi. Buenos Aires, ticari bir merkez olarak artan önemi ve kıtanın iç kısmına giriş olarak Río de la Plata'nın halicinin değeri nedeniyle başkent olarak kuruldu.
Bu vekillik, bugün Arjantin, Uruguay ve Paraguay ile birlikte bugünkü Bolivya'nın çoğunu kapsıyordu. Carlos III tarafından emredilen nüfus sayımına göre, 1778'de genel valinin nüfusu 186.526 kişiydi. Córdoba 44.506, Buenos Aires şehri 37.679, Mendoza çeyrek 8765 idi. Afro-Arjantin nüfusu önemliydi, Santiago del Estero ve Catamarca'da %50'yi aştı.33
İlk başta, Buenos Aires şehri, dış ticaret İspany

Arnavutlar (Arnavutça: Shqiptarët), ortak bir Arnavut soyunu, kültürünü, tarihini ve dilini paylaşan, Balkan Yarımadası'na özgü bir etnik gruptur. Çoğunlukla Arnavutluk, Kosova, Türkiye yanı sıra Kuzey Makedonya, Yunanistan, İtalya ve Almanya'da yaşamaktadırlar. Ayrıca Avrupa, Amerika ve Okyanusya'da yerleşik çeşitli topluluklardan oluşan büyük bir diaspora oluşturmaktadır.
Arnavutlar Paleo-Balkan kökenlidir. Bu kökenlerin yalnızca İliryalılara, Trakyalılara veya diğer Paleo-Balkan halkına atfedilmesi tarihçiler ve etnologlar arasında hala bir tartışma konusudur.
Albanoi etnoniminin ilk sözü MS 2. yüzyılda Batlamyus'un günümüz Arnavutluk'un merkezinde yaşayan bir İlirya kabilesini tanımlamasıyla ortaya çıktı. Arnavutlara etnik bir grup olarak ilk kesin atıf, onları Dirrahium Themasında yaşıyor olarak tanımlayan 11. yüzyıl tarihçisi Michael Attaleiates'ten geliyor.
Shkumbin Nehri, Arnavut dilini kabaca Gheg ve Tosk lehçeleri arasında sınırlar. Arnavutluk'ta Hristiyanlık MS 8. yüzyıla kadar Roma Piskoposunun yetkisi altındaydı. Daha sonra Arnavutluk'taki piskoposluklar Konstantinopolis Patrikliğine devredildi. 1054'teki Büyük Bölünme'den sonra kuzey yavaş yavaş Roma Katolikliğiyle, güney ise Doğu Ortodoksluğuyla özdeşleştirildi. 1190'da Arnavutlar, başkenti Krujë'de olmak üzere Arnavutluk'un merkezinde Arbanon Prensliği'ni kurdular.
Arnavut diasporasının kökleri, Orta Çağ'dan itibaren başlangıçta Güney Avrupa'ya ve sonunda daha geniş Avrupa ve Yeni Dünya'ya göçe dayanmaktadır. 13. ve 18. yüzyıllar arasında çok sayıda insan çeşitli sosyal, ekonomik veya politik zorluklardan kaçmak için göç etti. Arvanitler adlı bir nüfus, 13. ve 16. yüzyıllar arasında Güney Yunanistan'a yerleşti. Başka bir nüfus olan Arbëreshë, 11. ve 16. yüzyıllar arasında Sicilya ve Güney İtalya'ya yerleşti. Arbanasi gibi daha küçük nüfuslar 18. yüzyılda Güney Hırvatistan'a ve Güney Ukrayna'nın bazı bölgelerine yerleşti.
15. yüzyıla gelindiğinde, genişleyen Osmanlı İmparatorluğu Balkan Yarımadası'nı fethetti, ancak İskender Bey liderliğindeki Arnavut beyliklerinden oluşan bir birlik olan Lezhë Birliği'nin başarılı isyanı ve direnişiyle karşılaştı. 17. ve 18. yüzyıllarda önemli sayıda Arnavut, onlara Osmanlı İmparatorluğu içinde eşit fırsatlar ve ilerleme olanağı sunan İslam'ı benimsedi. Bundan sonra Arnavutlar önemli konumlara ulaştılar ve daha geniş Müslüman dünyasına kültürel olarak katkıda bulundular. Osmanlı Devleti'nin sayısız memur ve askeri, 40'ı aşkın sadrazam da dahil olmak üzere Arnavut kökenliydi. ve özellikle Köprülü döneminde Osmanlı İmparatorluğu en büyük toprak genişlemesine ulaştı. 18. yüzyılın ikinci yarısı ile 19. yüzyılın ilk yarısı arasında  İşkodralı Kara Mahmud Paşa, Tepedelenli Ali Paşa
ve Beratlı Ahmet Kurt Paşa tarafından birçok Arnavut Paşalıkları kurulurken; Arnavut valisi Muhammed Ali Paşa da Mısır'da ülkeyi yöneten bir hanedan kurdu. İlgili Kavalalılar Hanedanı, Arnavutların Mısır'da önemli bir topluluk oluşturduğu 20. yüzyılın ortalarına kadar Mısır ve Sudan üzerinde egemenlik sürdü.
19. yüzyılda, Arnavutların hem manevi hem de entelektüel güç toplamasına atfedilen kültürel gelişmeler, sonuçta Arnavut Rönesansına yol açtı. 1912 yılında Balkan Savaşları sırasında Arnavutlar ülkelerinin bağımsızlığını ilan ettiler. Yeni Arnavut devletinin sınırları Bükreş Antlaşması'nın ardından oluşturuldu ve etnik Arnavut nüfusunun yaklaşık yarısı Yunanistan, Karadağ ve Sırbistan arasında paylaştırılarak sınırlarının dışında bırakıldı. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra 1991 Devrimlerine kadar Arnavutluk, Enver Hoca yönetimindeki komünist bir hükûmet tarafından yönetildi ve Arnavutluk, Avrupa'nın geri kalanından büyük ölçüde izole edildi. Komşu Yugoslavya'da Arnavutlar, Kosova Savaşı ve sonunda Kosova'nın bağımsızlığıyla sonuçlanan ayrımcılık ve sistematik baskı dönemlerine maruz kaldılar.

Arnavutlar Avrupa'nın en eski otokton halkı olan antik İlliryalıların ve Pelasgların torunlarıdır. Arnavutların dedeleri olan İlliryalılar denizci bir milletti ve kendilerine özgü seri gemileriyle Akdeniz ve Karadeniz'de denizaşırı ticari faaliyetler yapıyorlardı. Günümüzde genetik olarak Arnavutlara en yakın ırkın İtalyanlar olduğu düşünülür. İtalya'nın güneyinde, özellikle Kalabriya ve Sicilya'da her ailede Arnavutlarla akrabalık mevcuttur. 8. yüzyıldan sonra Slavlar ile de karışım yaşamışlardır. Atina kenti de esasen Arnavutların yaşadığı bir şehirdi ancak I. Dünya Savaşı'ndan sonra Rumlar çoğunluğu sağladılar.

Doğu ve Batı dillerinde de Arnavut kelimesi genellikle "Alban" ve bunun türevleri şeklinde geçer. Arnavutluk Cumhuriyeti'ndeki Arnavutlar "Arnavut" kelimesini bilmezler, kendilerine "Shqiptar" (Şkiptar okunur) derler. Arnavut kelimesinin Arnavutların yoğun yaşadığı ülkelerin dillerine göre kullanımı şöyledir: Arnavutluk: Shqiptar; Kosova: Shqiptar; Kuzey Makedonya: Albanac/Şiptar/Shqiptar; Sırbistan: Albanac/Şiptar; Bosna-Hersek: Albanac/Şiptar; Karadağ: Albanac/Şiptar/Shqiptar; Hırvatistan: Albanac/Şiptar; Yunanistan: Arvanit/Arvanides; Türkiye: Ernovut, Arnavut; İtalya: Arberesh. Shqiptar kelimesi kartalın oğlu anlamına gelir ve Arnavutlar yaşadıkları bölgeye shqiperia yani kartal yuvası derler.

Arnavut dili Arnavutçadır ve Hint-Avrupa dil ailesinden Avrupa koluna mensuptur. Arnavutçanın köken olarak antik Pelasg dilinden geldiği, Antik (Eski) Yunancanın günümüz Rumcasına değil Arnavutçaya daha yakın olduğu, Latincenin Arnavutçadan türediği, Etrüskçenin Arnavutçanın Toska aksanı ile ilgili olduğu yönündeki hipotez, teori ve görüşler dilbilimciler arasında yaygındır.
Arnavutça Toska şivesi ve Gega şivesi olmak üzere iki büyük şiveye ayrılır. Osmanlı İmparatorluğu döneminde Osmanlı Türkçesi kanalıyla Türkçeden pek çok kelime Arnavutçaya yerleşmiştir. Ancak Arnavutluk'ta Enver Hoca döneminde öz Arnavutça politikası doğrultusunda söz konusu yabancı kelimelerin bir bölümü Arnavutçadan çıkarılmıştır.

Arnavutlar (Orta Çağ'daki isimleriyle "Arbërór"lar) Roma İmparatorluğu'nun 4. yüzyılda Hristiyanlaşması ile birlikte Hristiyanlığı kabul ettiler. İlirya ve Epiros bölgeleri en eski ahalisi olan Arnavutların toprakları, 5. yüzyıldaki kavimler göçleri nedeniyle Roma'nın yıkılması ve Doğu-Batı Roma olarak bölünüşü sonucunda Güney Slavlarının (Yugoslavlar) eline geçti. 1054 yılında Doğu ve Batı Kiliseleri (Ortodoks ve Katolik) bölünüşünden sonra Doğu Roma'ya (Bizans'a) bağlı olan Arbanonlar/Arvanitler çoğunlukla Ortodoks (Tosk-Güney Arnavutluk-Epir), azınlıkla Katolik (Gega-Kuzey Arnavutluk) idiler. 6. yüzyıldan 14. yüzyıla kadar Kosova ve Karadağ'da Sırplarla yan yana yaşamaktan Slavlaşma ve Ortodokslaşma ileri düzeydeydi. Ancak Arnavutlar Sırp hegemonyasına karşı ve İtalya ile olan bağları ve yakınlıkları sebebiyle Arnavutluk Katolik Kilisesi'ne bağlılığı tercih ediyorlardı.
15. yüzyıldaki Osmanlı fetihleri sonucu binlerce Arnavut İtalya'ya kaçmak zorunda kaldı, geri kalanlar başlangıçta görüntü olarak da olsa 500 yıllık Osmanlı hâkimiyeti neticesinde Müslümanlaşıp Doğu hâkimiyetine girdiler.
Sosyalist Enver Hoca yönetiminden önce hemen hemen çoğunluğu Müslüman olan Arnavutluk'ta rejimden sonra Hristiyanlığa geçişler olmuştur. Arnavutluk'ta 1912'de kuruluşundan itibaren dinî tasnif yapılmamaktadır.
Kosova, Kuzey Makedonya ve Türkiye'deki Arnavutların tamamına yakını Müslüman'dır. Hristiyanlar azınlıktadır. Arnavutluk'ta kendini bir dine ait görmeyen veya birden fazla dine ait hissedenler nüfusun çoğunluğunu oluşturur.

14. ve 15. yüzyıllarda coğrafi yakınlıkları sebebiyle İtalya'daki Rönesans'a çok yaklaşan Arnavutlar, mukavemet göstermelerine rağmen 16. yüzyılda Osmanlı hakimiyetine girdiler ve Doğu tarzı ataerkil ve tutucu bir yaşama geçmek zorunda kaldılar. Arnavut kültüründe kıdem ve saygı esastır. Bu nedenle yaşlılara büyük bir saygı vardır. Sülaledeki ya da ailedeki en yaşlı insan reis olarak kabul edilir ve sözlerinden dışarı çıkılmaz. Doğum, evlenme gibi önemli günlerde yapılan törenlerde sıkı bir disiplin dikkat çeker.

Avrupa'da 8 milyondan fazla Arnavut bulunmaktadır. Arnavutların Avrupa'da bulunduğu ülkeler Arnavutluk, Kosova, Karadağ, Kuzey Makedonya, Yunanistan, Bosna-Hersek, Hırvatistan, Sırbistan, Slovenya, Romanya, Birleşik Krallık, Almanya, İsviçre, İsveç, Avusturya ve Fransa'dır.

Türkiye'de net olarak kaç Arnavut olduğu konusunda kesin bilgi yoktur, nüfus müdürlüklerinde etnik kimlik kaydı yapılmadığından dolayı, gayri resmi olarak bu sayının 3.500.000 - 6.000.000 arasında olduğu tahmin edilmektedir. Ancak, bu göreceli rakam içinde kimliğini koruyanların sayısı düşüktür, çünkü özellikle devletler ulus devlet statüsü yönetime girdiklerinde doğal olarak kendi ülkesinde yaşayan her ırkı ve toplumu kendindenmiş gibi göstermektedirler. Arnavutların çeşitli tarihlerde Türkiye'ye büyük göçleri olmuştur. Bunlar ilk olarak Fatih Sultan Mehmet döneminde Müslümanlığı kabul edenlerin özellikle de başkent İstanbul'a gelerek gerek askeri gerekse ticari sebeplerden dolayıdır. Akabinde diğer büyük göç dalgası Balkanlar'daki karışıklıklar zamanında olmuştur. 1877-78 yılında meydana gelen Osmanlı-Rus Savaşı'nda ya da daha önceden göçler olduğu bildirilmekteyse de buna dair herhangi bir tarihî kaynak bulunmamaktadır. Bilinen en büyük göçün 1912 yılı dolaylarında Balkan Savaşları'ndan sonra olduğu tarihî kaynaklarda belirtilmektedir. Osmanlı İmparatorluğu'nun bu savaşta yenilmesinden sonra Sırpların kontrolüne geçen Kosova'dan büyük bir Arnavut göçü yaşanmıştır. Ancak, bu göç içinde Arnavut nüfusun yanında, Kosovalı Türklerde bulunmaktadır. Daha sonraki ikinci büyük göç 1924 yılında Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi kapsamında Türkiye'ye Güney Epir'den ve Ege Makedonyası'ndan gönderilen Arnavutlardan oluşmaktadır, bu Arnavutlar özellikle Ege bölgesine göç etmişlerdir. Buna örnek olarak İzmir şehrini verebiliriz. Balkanlar'daki karışıklıklar ve Yugoslavya'nın özellikle Müslüman topluluklara uyguladığı baskılar devam ettiği için  II. Dünya Savaşı öncesi ve sonrası Yugoslavya'dan (bugünkü Kosova ve Kuzey Makedonya) göçler devam etmiştir. 1945'ten

Arnavutluk, resmî adıyla Arnavutluk Cumhuriyeti (Arnavutça: Republika e Shqipërisë, Arnavutça telaffuz: [ɾɛpuˈblika ɛ ʃcipəˈɾiːs]), Balkanlar'da bir ülkedir. Komşuları kuzeyde Karadağ, kuzeydoğusunda Kosova, doğusunda Kuzey Makedonya ve güneyinde Yunanistan'dır. Ayrıca ülkenin batıda Adriyatik Denizi ve güneybatıda İyonya Denizi'ne kıyısı vardır. İyon Denizi ile Adriyatik Denizi arasındaki Otranto Boğazı'nın karşısındaki İtalya'ya uzaklığı 72 km'den (45 mil) daha azdır.
Arnavutluk, Birleşmiş Milletler, NATO, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı, Avrupa Konseyi, Dünya Ticaret Örgütü, İslam Konferansı Örgütü, Karadeniz Ekonomik İşbirliği, Orta Avrupa Serbest Ticaret Anlaşması, Frankofon ve kurucu üye olarak Akdeniz İçin Birlik'e üyedir. Arnavutluk, ayrıca Avrupa Birliği'nin resmî adayıdır.
Arnavutluk'un günümüzdeki toprakları tarihin çeşitli noktalarında Dalmaçya (güney İlirya), Makedonya (özellikle Epirus Nova) ve Moesia Superior gibi Roma eyaletlerinin bir parçası oldu. Modern cumhuriyet ise Balkan Savaşları sonrasında Osmanlı İmparatorluğu'nun Avrupa'daki çöküşünden sonra ortaya çıkmıştır. 1912 yılında bağımsız olan Arnavutluk, 1917-1920 arasında İtalyan himayesine girdi, II. Dünya Savaşı'nda 1939 yılında Faşist İtalya, 1943'te de Nazi Almanyası tarafından işgal edilene kadar Prenslik, Cumhuriyet ve Krallık oldu. 1944 yılında Arnavutluk'ta işgal sona erdi ve Enver Hoca ile Emek Partisi önderliğinde Arnavutluk Sosyalist Halk Cumhuriyeti kuruldu. 1991 yılında sosyalist yönetim sona erdi ve çok partili yönetime geçildi.
Arnavutluk, parlamenter demokrasiye ve bir geçiş ekonomisine sahiptir. Arnavutluk'un başkenti olan Tiran, ülkedeki 2.831.741 kişinin yaklaşık 421.286'sını barındırmakta olup metropol alanında ise bu sayı 763.634'tür. Serbest piyasa reformları, özellikle enerji ve ulaşım altyapılarının gelişiminde, ülkeye doğrudan yabancı yatırımların kapısını açmıştır. Arnavutluk yüksek bir İGE'ye sahiptir ve evrensel bir sağlık sistemi ile ücretsiz ilk ve orta öğretim sunmaktadır. Arnavutluk bir üst-orta gelir ekonomisine sahiptir ve ülke ekonomisine hizmet sektörü hakim olup bunu sanayi ve tarım sektörü takip etmektedir.

Türkçedeki Arnavut kelimesi bir güney Arnavut (Toska) boyu olan 'Arvanit'lerin Türkçeleştirilmiş şeklidir. Orta Çağ'da Arnavutlar antik İlliryalılar ve Pelasglar isimlerinin yerine Arber, Arberesh, Arbanon, Arbanoi isimleriyle anıldılar. Yeni Çağ'da ise Arnavutlar ülkelerine kartallar ülkesi anlamında Shqipëria (okunuşu Şkipırya) şeklinde adlandırmaktadır. Diğer çoğu dünya dillerinde ise 'Albania' kelimesi kullanılır. Nitekim Latince “alba” = yüksekte duran, demektir. Arnavutluk'a “Albania” ve Arnavutlara “Albanian” denir.
Şemseddin Sami'ye göre ‘Arnavut’ kelimesinin anlamı ‘Çiftçi’ demektir. Arnavutluk (Shqipëria), Arnavutça (Shqip) ve Arnavut (Shqiptar) sözcükleri kök bakımından kartal (Shqiponja)'dan türetildiği de söylenmektedir. Ş. Sami'nin büyük eseri Kâmus-u Türkî'de Arnavutluk-Arnavutça-Arnavut sözcüklerini Türkçeye Şkipniya-Şkip-Şkipetar şeklinde çevirmiştir.

Arnavutların kökeni olarak Pelasglar görülür. Pelasglar Avrupa'nın en eski kavimi olarak bilinir. Yunanlar da köklerini Pelasglara dayandırır. Pek çok tarihçi İlliryalılar ve Pelasg'ların Helen kavimlerinden Dorlar ile akraba olduğu ve Helen kültürünün kurucuları oldukları görüşündedir.
Arnavutlar, tarihçilerce eski İlliryalıların devamıdır. Antik İllirya bugünkü Dalmaçya sahil bölgesidir (bugünkü Hırvatistan ve Karadağ) ve pek çok Roma İmparatoru bu bölgeden çıkmıştır.
Roma İmparatorluğu'nun kurucu halklarından olan İlliryalılar V. yüzyılda Roma İmparatorluğu'nun Germen, Hun ve Slavlar tarafından saldırıya uğraması ve yıkılması sonucunda 7.-8. yüzyıllardan sonra giderek Slavların eline geçti ve bölge Orta Çağ'dan sonra Hırvatistan ve Karadağ olarak anılmaya başlandı. 20. yüzyıl'da da bu bölgede 'Güney Slavları' anlamında 'Yugoslav' devleti kuruldu.
Arnavutlar, Avrupa'nın en eski halklarından oldukları ve ayrıca millî kimliğini (aidiyetini) dinsel farka dayandırmayan tek Balkan milleti oldukları konusunu özellikle vurgularlar.
Arnavut dili (Arn. Shqip, Shqipja, gjuha shqipe, gjuha shqiptare) Hint-Avrupa dil ailesinin özgün bir koludur. Arnavutçada, uzun süre komşu olmaktan ve 1000 yıllık Bizans idaresinden dolayı Yunanca ve Sırpça, 437 yıllık Osmanlı idaresinden dolayı da Türkçe ve Arapça kelimeler mevcuttur. Latin ve Germen dilleriyle de, bilhassa İtalyanca, Fransızca ve Almanca ile benzer yanları çoktur. Yine de Arnavutça kelime haznesi olarak saf bir dildir.
Eski Yunanca ve Etrüskçe'nin de İlirya dili ve Arnavutça ile dolaysız akraba olduğu yönünde linguistik hipotezler mevcuttur.

Antik Çağ'da Hristiyanlığın Arnavutluk'a yayılması çok erken tarihlerde gerçekleşti. Dıraç kenti dünyadaki en eski piskoposluk merkezlerinden biridir. Aziz Pavlus daha 1. yüzyılda İllirya'ya Hristiyanlığı tanıtmıştı.
325 yılındaki İznik Konsili'nde tüm İllirya Roma idaresine bırakılmıştı. 731 yılında ise Bizans İmparatoru III. Leo Dıraç Metropollüğünü Bizans'a bağladı. 927 yılında Bizans Bulgar Patrikhanesini kabul etmeye mecbur kalınca, Arnavut Kilisesi de Bağımsız Ohri Piskoposluğu'na, dolayısıyla 1. Bulgar İmparatorluğu'na bağlandı. 1018 yılında Bizans bölgeyi geri aldı. 1054 yılındaki Roma ve Bizans Kiliseleri arasındaki büyük bölünme (Schisma), önceleri Arnavut Kilisesi için etki yapmadıysa da, 13. yüzyılda Arnavut Kiliseleri de iki rakip olan Katolik ve Ortodoks yani Roma ve Bizans Kiliseleri arasında ikiye bölündüler. Orta Çağ'da ortaya Arnavut Ortodoks Kilisesi ve Arnavutluk Katolik Kilisesi şeklinde bir bölünme çıktı.
Roma İmparatorluğu'nun kurucu halklarından olan İllirya bölgesi 5. yüzyılda Roma'nın Germen, Hun ve Slavlar tarafından saldırıya uğraması ve yıkılması sonucunda 7.-8. yüzyıllardan sonra giderek Slavların eline geçmiş ve bölge Orta Çağ'dan sonra Sırp Krallığı, Hırvatistan ve Karadağ olarak anılmaya başlanmıştır. 20. yüzyılda da bu bölgede 'Güney Slavları' anlamında 'Yugoslavya' devleti kurulmuştur. Ancak Arnavutlar bu bölgede her zaman hak iddia etmişlerdir.
Orta Çağ'da bölgenin tam Doğu ve Batı Roma İmparatorluklarının sınırında bulunması nedeniyle Arnavutlar VI. yüzyıldan sonra Slavlaşma tehlikesine karşı, batının en güçlü şehri olan Venedik'in himayesine girerek Katolikliği tercih etmişler ama daha doğuda kalan Kosova ve bugünkü Sırbistan bölgeleri hızla Slav asimilasyonuna ve Ortodokslaşmaya girmiştir. (Bkz.Arnavut Ortodoks Kilisesi).
Doğu Roma'nın 13. yüzyıldan sonra yıkılma sürecine girmesi sonucu doğudan gelen Osmanlılar 15. yüzyılda bölgeyi ele geçirmişler, Arnavutların ulusal kahramanları Gjergj Kastrioti'nin (İskender Bey) önderliğinde 40 yıldan fazla süren direnişini kırıp bölgeyi 1478'de ele geçirmişlerdir. Bu gelişmeler yüzbinlerce Arnavut'un İtalya'ya ve özellikle Sicilya ve Kalabriya bölgelerine göç etmesine yol açmıştır. İtalya Arnavutları 'Arberesh' adıyla anılmaktadır.
1054'teki Doğu-Batı/Ortodoks-Katolik Kiliselerinin birbirlerinden tamamen ayrılmaları (Schisma) Arnavutluk'ta önceleri büyük etki yapmadı. İki kilise birbirlerine rekabet oluşturmadan yan yana bir arada var oldular. Ancak 12. yüzyıldan sonra Bar'da Benedikt Manastırının kurulmasıyla Roma'nın ve Katolik Kilisesinin etkisi Arnavutluk'un kuzeyinde arttı. Dıraç'ta ise Ortodoks Kilisesi daha hakimdi. Arnavutluk'ta 13. yüzyılda Katolik - Ortodoks ayrışımı daha da belirginleşti. Ülkenin güneyi tartışmasız Ortodoksluğun hakimiyetindeydi. Arnavutluk kıyıları bu dönem Normanların saldırısına uğradı.
Orta Çağ'da Arnavutlar genelde Arber adıyla anılıyorlardı. Bu aynı zamanda 12. yüzyıl sonunda Kroya Kalesi bölgesinde oluşmuş olan Arbanon Krallığı'nda yaşayan halkın da adıydı. Bu Katolik Krallık, Ortodoks Kilisesine bağlı olan Kroya yönetiminden ayrılarak oluşmuştu.
1204 yılından sonra Arnavutluk önce Epir Despotluğu'na, 1230 yılında 2. Bulgar İmparatorluğu'nun eline geçti. Ancak Bulgarlar, Bizanslılar tarafından bölgeden 1246'da atıldı ve Bizans'ın vesayetinde Epir Despotluğu yeniden kuruldu. Bu dönemde Dıraç kenti, sık sık İki Sicilya Krallığı'nın işgaline uğradı. Sırplar 1280'in ilk yarısında İşkodra'yı ele geçirdiler.
Arnavut Katolik Kilisesi, 1342-1355 arasındaki Sırp Çarı Stefan Duşan'ın hakimiyetini zarar görmeden atlattı. Sırp Çarı'nın ölmesi ve Sırbistan Krallığı'nın dağılmasının ardından soylu Arnavut sülalesi ŞAR, Zeta bölgesi ve Arnavutluk'un kuzeyinde iktidarı ele geçirdi. Balşa'lar 1368'de Ortodoksluk'tan Roma-Katolik Kilisesine geçtiler. Leş piskoposluğunun kurulması da bu dönemde gerçekleşti.

Osmanlı Türkleri 14. yüzyıldan itibaren Anadolu ve Balkan Yarımadası'na akınlar yapmaya başladılar. 15. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu Balkan Yarımadası'nın büyük bölümü ile birlikte bugünkü Arnavutluk topraklarını da ele geçirdi.
Katolik olan Arnavutluk'un kuzeyini Gjergj Kastriot Skanderbeg'in (Gjergj Kastrioti) ölümünden sonra Osmanlılar'ın ele geçirmesi on yıl dahi sürmedi. 1479'da Venedik Devleti Osmanlılar'la barış anlaşması yaparak İşkodra'yı ve Leş'i Osmanlılara bıraktı. Piskoposluk merkezi olan Dıraç de 1501'de Osmanlı'nın eline geçti. Bundan sonra Katolik Arnavutlar'ın çoğunluğu fiilen İslam hakimiyeti altında yaşadılar. Osmanlıların hakimiyeti önceleri sadece sahil bölgelerindeydi. Merdita, Dukagin ve Malesia e Madhe boylarının bölgelerine İslam hakimiyeti giremedi. Bu bölgelerde 1490-1550 arasında Osmanlı hakimiyetine karşı pek çok isyan oldu. Gjergj Kastriot İskender Bey'in ölümünden sonra direnişi Leka Dukagin, Muzaka ve Thopia aileleri sürdürdü.
Çok uzun süren ve tam olarak hiç bitmeyen Arnavut direnişinin Osmanlılarca kırılmasından sonra 15. ve 16. yüzyıllarda yarım milyon civarında İslamlaşmak istemeyen Arnavut İtalya'ya kaçmak zorunda kaldı (Arberesh'ler).
Arnavutluk'un Osmanlılarca fethinden sonra İslam dini, Arnavutlar'a üçüncü bir din olarak katıldı. 17. yüzyıldan sonra diğer Balkan milletleri gibi Arnavutlar da Müslümanlaştılar. Ancak Arnavutlar Müslümanlaşınca, Rumlar, Gürcüler, Çerkesler, Lazlar gibi Türkleşmeyip, Arnavut kül

Arnavutluk'un Avrupa Birliği üyelik süreci, 28 Nisan 2009 tarihinde Avrupa Birliği'ne üye olmak için başvuruda bulunması ile resmen başlamıştır.
Avrupa Birliği tarafından resmen "potansiyel aday ülke" sıfatında olan Arnavutluk, 2003 yılında İstikrar ve Katılım Süreci'ne resmen başladı ve 12 Haziran 2006'da bu süreç sona erdi. Bu sürecin sona ermesi Arnavutluk'un AB üyeliği için ilk dönüm noktası oldu.
2004 yılında AB'ye üye olan devletlerin yaptığı gibi, Arnavutluk da birçok AB kuruluşu ile direkt görüşmelere başladı ve 2009 yılında NATO'ya tam üye oldu. AB üyelik sürecinin bir parçası olarak Avrupa Birliği Konseyi Avrupa Komisyonuna 16 Kasım 2009 tarihinde Arnavutluk'un üyelik müzakerelerine hazır olup olmadığına dair bir rapor hazırlamasını istedi. 16 Aralık 2009 tarihine Avrupa Komisyonu bir bilgi talebi başvurusunu Arnavutluk hükûmetine sundu ve hükûmet buna 14 Nisan 2010 tarihinde cevap verdi. Komisyonun bu cevaplara geri dönüşü 2010 yılının içinde gerçekleşecek.
Danimarka ve Hollanda'da dahil olmak üzere birçok devlet, Arnavutluk'a aday statüsü verilmesine karşı çıktı ve Aralık 2013 toplantısında, Avrupa Birliği Konseyi, ülkenin adaylık statüsünü Haziran 2014 tarihine kadar ertelenmesine karar verdi.
4 Haziran 2014'te ise Avrupa Komisyonu, Avrupa Birliği Konseyi ve Avrupa Parlamentosu'na, Arnavutluk için AB Katılım Adaylığı Statüsü'nün verilmesini tavsiye etti. 23 Haziran 2014 tarihinde, Yunanistan'ın AB Dönem Başkanlığı kapsamında, Avrupa Birliği Konseyi, Arnavutluk'a aday statüsü verilmesini kabul etti.
Mayıs 2019'da, Avrupa Komiseri Johannes Hahn AB'nin Arnavutluk ile açık üyelik görüşmelerinde öneride bulundu. Konsey, 1 Haziran 2019'da, müzakerelerin kısa bir süre sonra başlayacağı düşünülen katılım müzakerelerini başlatma yolunu belirledi.
Arnavutluk'un AB üyeliği, Kuzey Makedonya'nın AB üyeliğiyle bağlantılıdır. Arnavutluk'a katılım müzakerelerini başlatmak için adalet sisteminde reformlar yapılması, yeni bir seçim yasası, yolsuz hâkimler için dava açılması ve Yunan azınlığı için insan haklarına saygı gibi belirli ön koşullar verildi.
Mayıs 2019'da, Avrupa Komisyonu Üyesi Johannes Hahn bu tavsiyeyi yineledi. Ancak Haziran ayında AB Genel İşler Konseyi, aralarında Hollanda ve Fransa'nın da bulunduğu bir dizi ülkenin itirazları nedeniyle müzakerelerin başlatılmasına ilişkin kararını Ekim ayına erteleme kararı aldı. Karar, Ekim ayında yeniden veto edildi. 25 Mart 2020'de Avrupa Birliği Konseyi, ertesi gün Avrupa Konseyi tarafından onaylanan katılım müzakerelerini başlatma kararı aldı.

European Commission - Enlargement: Country Profile.6 Haziran 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Arnavutluk Silahlı Kuvvetleri (ASK) (Arnavutça: Forcat e Armatosura të Republikës së Shqipërisë (FARSH)), Arnavutluk'u dışarıdan gelebilecek askeri tehditlere karşı korumakla görevli silahlı kuvvetlerdir. 1912 yılında Arnavutluk'un Osmanlı İmparatorluğu'ndan bağımsızlığını ilan etmesinden hemen sonra kuruldu. Silahlı kuvvetler, Kara, Hava ve Deniz Kuvvetleri'nden oluşur.
Arnavutluk Silahlı Kuvvetleri, çoğunlukla ABD olmak üzere, Almanya, Hollanda, İtalya, İngiltere, Yunanistan, Türkiye, İsviçre, Danimarka ve Belçika tarafından askeri anlamda desteklenmektedir.
Silahlı kuvvetler, 2001 yılında başlayan birçok büyük teçhizat yenileme programları sonrasında, 2011 yılında teknolojik olarak gelişmiş ve tam profesyonel olmak için 10 yıllık bir reform programı başlattı. Yeniden düzenlenen silahlı kuvvetler, NATO standartlarında 2,000 eğitimli sivil olmak üzere, yaklaşık 14.500 kişilik bir askeri güce sahiptir.

Arnavutluk Anayasası'na göre, Arnavutluk Silahlı Kuvvetleri:

Ülkenin toprak bütünlüğünü korumak
Her zaman olabilecek tehditlere karşı hazır olmak.
Doğal ve endüstriyel afetler durumunda askeri ve askeri olmayan unsurları doğanın tehlikeleri ile uyarmak.
Bu yasa ile belirlenmiş şekilde anayasal düzeni korumak.
Çok uluslu güçler bileşimi olan uluslararası operasyonlara katılmakla görevlidir

Artvin, Türkiye'nin bir ilidir. Türkiye'nin Karadeniz Bölgesi'nin Doğu Karadeniz Bölümü'nde yer alır. Karadeniz'e kıyısı bulunan bir ildir. Şehir Türkiye'nin kuzeydoğusunda, Gürcistan sınırında yer alır. Doğusunda Ardahan, güneyinde Erzurum ve batısında Rize vardır.
2019 yılı verilerine göre nüfusu 170.875'ti. Bu nüfusun %62,4'ü şehirde yaşamaktaydı. Artvin'in güncel nüfusu 169.280'dir. İlin yüzölçümü 7.393 km²dir. İlde km²ye 23 kişi düşmektedir (Bu sayı merkez ilçede 30'dur). İl merkezinin denizden yüksekliği 530 m'dir.
2020 yılında TÜİK verilerine göre merkez ilçeyle beraber 9 ilçe, 9 belediye, bu belediyelerde 39 mahalle ve ayrıca 320 köy vardır.
Artvin'in trafik plaka kodu 08'dir.
Coğrafi ve kültürel özellikleri, Anadolu'nun diğer bölgelerinden belirgin şekilde farklıdır. Yüzey şekilleri çok engebelidir. İklim çeşitliliği fazladır. İlin en önemli akarsuyu, 1956 yılına kadar ilin adı olan Çoruh'a adını veren Çoruh Nehri'dir. Boğalarıyla meşhur olan Artvin'in simgesi de boğadır. Artvin il topraklarının yaklaşık %55'ini ormanlık alanlar kaplamıştır. Murgul'da bakır madeni vardır. Tarihte genellikle Livane ve Çoruh adıyla bilinirdi. Artvin il nüfusunu Gürcüler, Hemşinliler, Türkler ve Lazlar oluşturur.
Artvin, millî parklarıyla ünlüdür. Şavşat ilçesinde bulunan Karagöl Sahara Millî Parkı içerisinde bulunan Şavşat-Karagöl ve Borçka-Karagöl turistik yerlerden bazılarıdır. Camili yöresi, başta Efeler-Gorgit Tabiatı Koruma Alanı olmak üzere Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) tarafından biyosfer rezerv alanı olarak ilan edilen Türkiye'deki tek bölgedir. Bu özelliğiyle uluslararası düzeyde korunması gereken doğal miras alanlarından biri olarak kabul edilmektedir.
İlin bir önceki adı Çoruh olup, TBMM'de kabul edilen 17 Şubat 1956 tarih ve 6668 sayılı kanunla Artvin olmuştur.

Toprak yapısının elverişsiz olması ve bilim merkezlerinden uzaklığı nedeniyle planlı ve bilimsel arkeolojik çalışmalar yapılamamıştır. 1933 ve 1955 yıllarında Yusufeli ve Şavşat yörelerinde halk tarafından bulunan bakır baltaların MÖ 4000-3000 yıllarına ait olduğu düşünülmektedir. Aynı yörede bulunan tunç baltaların MÖ 3000-2000 yıllarına ait olduğu bilinmektedir.
Artvin ve çevresi, tarih öncesi dönemlerde Cilalı Taş Devri ile başlayıp, ardından Bakır, Tunç ve Demir çağlarını sırayla geçirmiştir. MÖ 10 bin ile 8 bin yıllarından kalma Cilalı Taş Devri'ne ait insan izleri, Artvin'de de bu çağlarda insanların yaşadığını göstermektedir. Bulunan madeni eşyalar ise tarih öncesi devirlerin sırasıyla yaşandığını belgelemektedir.

Artvin ilinin Osmanlı yönetimine ne zaman geçtiği konusunda kesin bir bilgi ya da belge yoktur. II. Mehmed'in Tzaniti Krallığı'nı yıkarak Karadeniz bölgesinin kıyı kesimini Artvin ilinden itibaren ele geçirdiği bilinmektedir. Bu sırada Artvin, Yusufeli, Ardanuç ve Borçka; Samtshe-Saatabago'nun kontrolündeydi.
I. Selim Trabzon valisiyken Gürcistan'a yaptığı seferde Batum'un güneybatısında bulunan Güney Kalesi'ni ele geçirmiştir. Bu kalenin adıyla sancak kuran I. Selim, sancak yönetimine Borçka, Hopa ve Artvin'i bağlamıştır. 1534'te Erzurum beylerbeyi Mehmed Han, Yusufeli civarına akınlar yapmıştır. Ardanuç Atabeyi II. Keykavus'un ayaklanması üzerine, I. Selim'in oğlu padişah I. Süleyman ve ikinci veziri Kara Ahmed Paşa'yı isyanı bastırmakla görevlendirmiştir. Kara Ahmet Paşa'nın ikinci seferi sırasında Pert-Eğekte adlı ilk Livane Sancağı kuruldu. 1549-1551 yılları arasında Şavşat-Yusufeli arasındaki Ardanuç bölgesi yaklaşık iki yıl boyunca II. Keykavus'un kontrolünde kaldı. 13 Haziran 1551 günü Ardanuç Kalesi'ni de fetheden Erzurum Beylerbeyi İskender Paşa, bu bölgeyi Osmanlı topraklarına dâhil etti.
Artvin ve çevresi yaklaşık 250 yıl Osmanlı Devleti'nin egemenliğinde kalmıştır. 1828 Osmanlı-Rus Savaşı sonrası imzalanan Edirne Anlaşması ile Ahıska Osmanlı elinden çıkınca, Çıldır eyaleti teşkilatı bozuldu. Anlaşma gereği Çıldır Eyaleti'nin bir kısmını Osmanlı kaybetti. Buna karşılık Artvin, Borçka, Ardanuç, Şavşat ve Yusufeli; Osmanlı elinde kaldı.
Rusların güneye inme ve dünya imparatorluğu yaratma planı ile 1877-78 (93 Harbi) Osmanlı-Rus savaşı çıktı. 24 Nisan 1877'de Rusya, Kars, Ardahan ve Batum'u işgal ettikten sonra Türk topraklarına doğru ilerlemeye başladı. 2 Mayıs 1877'de 800'den fazla asker şehit oldu. Ardahan çevresini ele geçiren Ruslara karşı Artvin halkı Ardanuç ve Şavşat'a doğru göç etmeye başladılar.

Şıpka Geçidi'nde hatalı savunma hatları kuran Süleyman Paşa'nın eksiklikleri nedeniyle Ruslar bu hatları aşarak Doğu Anadolu içlerine kadar ilerlediler. 3 Mart 1878'de Osmanlı ile Rusya arasında 29 maddeden oluşan Ayastefanos Antlaşması imzalandı. 19. maddesinde yer alan 245.207.301 altın tazminatını ödemeyen Osmanlı, Kars, Ardahan ve Batum topraklarını Rusya'ya tazminat karşılığı vermek zorunda kaldı. Bu barış, Avrupalı devletlerin çıkarlarına aykırı bulunduğu için 23 Aralık 1878'de Berlin Antlaşması imzalandı. Bu barış ile Elviye-i Selâse olarak adlandırılan Kars, Ardahan ve Batum, Rusya'nın kontrolüne geçti. 8 Şubat 1879'da Osmanlı ile Rusya arasında imzalanan İstanbul Antlaşması sonrası, Kars, Ardahan ve Batum'da yaşayan Türkler batıya göç etmeye başlamıştır.
Çarlık Rusya döneminde nüfus
1886 yılında Rus yönetimi altında yapılan nüfus sayımına göre günümüz Artvin ilinin mevcut sınırları içerisinde yer alan yerleşim bölgelerinin toplam nüfusu aşağıdaki tabloda gösterilmiştir. Artvin, Rus İmparatorluğu döneminde Kutaisi Eyaleti'ne bağlı topraklar arasında yer alırken, Batum iline bağlıydı. Arhavi ve Hopa ilçeleri bu bölgenin dışında kaldığından nüfus sayımına dâhil edilmemiştir; bu nedenle Laz etnik kökenli nüfus sayısı az görünmektedir. Ayrıca Maçahel bölgesi Aşağı Acara nüfusuna ve Makriyal (Kemalpaşa) da Batum nüfus sayımına dâhil edilmiştir. Murgul ilçesi (Çhaleti) Rus yönetimince Artvinskiy (АРТВИНСКИЙ) olarak adlandırılan en kalabalık ilçeye bağlıdır.. Artvin Merkez olarak kayıt edilen alan günümüzde sadece şehir merkezini kapsamaktadır. Bunun dışında Murgul, Hatila, Sirya, Seyitler gibi yerleşimler ise ayrı bir Artvinskiy uçastkası (bölgesi) yani Artvin ilçesini oluşturmuştur. Bu nüfus sayımında Hemşinliler, Makriyal'de yaşadıkları bilinmesine rağmen Ermeni olarak kaydedilmiştir. Osmanlı döneminde yapılan nüfus sayımının aksine, bu sayımda kadınlar da sayılmıştır.

Artvin mutasarrıfı tarafından 1922 yılının Haziran ayında düzenlenen cetvellere göre, Merkez, Borçka, Şavşat, Hopa, Arhavi, Ardanuç kazaları ve bunlara bağlı nahiyelerinin nüfusları aşağıdaki gibidir.

1924 yılında sancaklar vilâyet hâline dönüştürülünce Artvin de vilâyet oldu. Ancak Artvin vilâyeti 1 Haziran 1933'te lağvedildi ve burası bir kaza merkezi olarak merkezi Rize olan Çoruh vilâyetine bağlandı. Bu durum 3 yıl kadar sürdü. Artvin 4 Ocak 1936 tarihinde yeni kurulan Çoruh vilâyetinin merkezi oldu. 17 Şubat 1956 tarihinde ise Çoruh adı kaldırıldı ve ilin adı Artvin hâline getirildi.

Artvin'in iklimi Türkiye'de Karadeniz iklimidir. Kıyı kesimlerinde ılık ve yağışlı iklim egemendir. Artvin merkezinde de ılık ve yağışlı bir iklim görülür. İlin yüksek kesimlerinde, diğer Karadeniz Bölgesi illerinde olduğu gibi, kışları kar yağışı görülür. Sahil kesiminde, örneğin Hopa'da, en soğuk ay ortalaması 8,4 °C, en sıcak ay ortalaması 22 °C'dir. Sıcaklık, 18 Ocak 1964 ve 2 Şubat 1967 tarihlerinde -4,8 °C'ye kadar düşmüş; 4 Haziran 1966'da ise 42,2 °C'ye kadar yükselmiştir. Hopa'da yıl boyunca hava yağışlı ve serindir. Artvingenelinde görülen Karadeniz iklimi, rakımı yüksek olan Şavşat, Ardanuç ve merkez ilçede kış aylarında daha sert yaşanır. Bu bölümde ise en soğuk ay ortalaması 3.4 °C, en sıcak ay ortalaması ise 21,1 °C olup, bugüne dek en düşük sıcaklık 14 Ocak 1950'de -16.1 °C, en yüksek sıcaklık ise 18 Ağustos 1961'de 43,0 °C olarak saptanmıştır.

Artvin deprem bölgesi değildir. İlin sahil şeridi 4. derece, iç bölgeleri ise 3. derece deprem bölgesidir. Ardahan sınırında ise küçük bir bölüm 2. derece deprem bölgesidir. Kentteki sarsıntılar küçük çaplıdır.

İllerde protokolde ilk sırada yer alan vali, merkezi yönetimi temsil eder ve cumhurbaşkanı tarafından atanır. Büyükşehir dışındaki illerde yerel yönetim, şehirler düzeyindedir. Belediye Başkanı, belediye sınırları içinde kalan seçmenin oy çokluğu ile seçilir. Aynı seçmen, ilçe belediye meclisi için oy kullanarak ilçelerin belediye meclislerini; ildeki bütün seçmenler ise il genel meclisi için oy kullanarak il genel meclisini oluşturur.
İl genel meclisi ve belediye meclisi üyelikleri için yapılan seçimlerde, onda birlik baraj uygulamalı nispi temsil sistemi, belediye başkanlığı seçiminde ise çoğunluk sistemi uygulanır. İl genel meclisi ve belediye meclisi üye sayıları ilçe nüfusuna göre, kontenjandan kalan sayıların partilere dağılımı ise D'Hondt Sistemine göre belirlenir (Kanun:2972-Madde:23)
İl Genel Meclisi, İl Özel İdaresinin karar organıdır, başkanını üyeleri arasından gizli oyla seçer. Ayrıca, İl Genel Meclisi kendi içinden gizli oyla bir yıl görev yapacak 5 kişilik il encümenini seçer.
Merkezi yönetim, vali ve il müdürlerinden oluşur. İl Özel İdaresi (İl Genel Meclisi ve İl Encümeni) seçilmişlerden oluşur, ancak vali başkanlığında görev yapar. Yerel yönetim ise belediye başkanları ve belediye meclislerinden oluşur.
Artvin Valisi, 1967 Sinop doğumlu Turan ERGÜN'dür. Eylül 2024/321 sayılı kararla, Uşak Valisi iken atanmıştır.
2024 Türkiye yerel seçimleri sonuçlarına göre Artvin İl Genel Meclisi üye sayısı, CHP'nin 11 ve AK Parti'nin 9 olmak üzere 20'dir. Artvin İl Genel Meclisi Başkanlığına CHP'li üye Hakan Makar seçilmiştir. Artvin Belediye Meclisi ise CHP'nin 9 ve AKP'nin 6 olmak üzere 15 üyeden oluşur.
2023 Genel seçimleri sonucu, Artvin'i temsilen TBMM'ye AK Parti'den 1 milletvekili (Faruk Çelik), CHP'den 1 milletvekili (Uğur Bayraktutan) seçilmiştir.

Artvin, 1980-1997 yılları arasında artan oranda dışa göç veren iller arasında yer almıştır. Ancak 1998'de Deriner Barajı, 1999'da ise Borçka ve Muratlı barajlarının inşasına başlanmasıyla oluşan yeni istihdam alanla

Askerî teknoloji, savaş hâlinde kullanılan teknoloji tatbikatı. İmkânı dahilinde uygulaması askerî olan ve sivil olmayan teknoloji türünü kapsar. Genellikle yararlı veya yasal sivil uygulamaların eksikliği nedeniyle askerî eğitim olmadan kullanılması tehlikelidir.
Sık sık incelenen askerî teknoloji, özellikle silahlı kuvvetler tarafından çatışmada kullanılması için bilim insanları ve mühendisler tarafından geliştirilmiştir. Çoğu yeni teknoloji sonuç olarak bilimin askerî fonlamasını getirmiştir. Silah mühendisliği, askerî silahlar ve sistemlerin tasarım, gelişim, deneme ve yaşam döngüsü yönetimidir. Makine mühendisliği, elektrik mühendisliği, mekatronik, elektro-optik, uzay mühendisliği, malzeme ve metalurji mühendisliği ve kimya mühendisliğini kapsayan çeşitli geleneksel mühendislik disiplinlerini düzenler.
Askerî buluşlar, tarih boyunca bazı küçük değişikliklerle sivil kullanımına sunulmuştur. Aynı şekilde sivil yenilikler de askerî kullanıma eklenmiştir.

Taş aletlerin ilk kullanımı Paleolitik Dönem'de başladığı düşünülmektedir. Bilinen en eski taş aletler, 3,3 milyon yıl öncesine ait, Doğu Afrika'nın Turkana bölgesindendir. Aletler, 12.000 yıl önce sona eren Pleistosen Dönemi boyunca geliştirilmeye devam etmiştir.
Bilinen en eski savaş yaklaşık 10.000 yıl önce Kenya'nın Turkana bölgesinde, göçebe avcı-toplayıcı gruplar arasında meydana gelmiştir. Bir obsidiyen bıçağın gömülü olduğu bir kafatası ve baş, boyun, kaburgalar, dizler ve ellerde ciddi hasarlara sahip insan iskeletleri bu olaydan artakalan kanıtlardır.
İnsanlar silah yapmak amacıyla bakırı kalay ile alaşım haline getirerek eritmeyi öğrendiklerinde Bronz Çağı'na girilmiştir. İlk geniş kapsamlı demir silah kullanımı milattan önce 14. yüzyılda Anadolu'da başlamıştır. Bu gelişmeyi milattan önce 11. yüzyılda Orta Avrupa; ardından Hindistan ve Çin takip etmiştir.
Asurlular, savaşa katılan süvarileriyle ve yaygın kullandıkları demir silahlarla öne çıkan bir medeniyettir. Asurlular ayrıca demir uçlu okları ilk kullananlardır.

Song hanedanlığı döneminde, 1043 civarında İmparator Renzong'un emriyle "Wujing Zongyao" (Askerî Sanatların Temelleri) adlı eser yazdırılmıştır. Bu sıralarda Song hanedanlığı ile kuzeyindeki Liao, Jin ve Yuan hanedanlıkları savaş halindedir. Eser, savaşın artmakta olan önemi nedeniyle entelektüel birikimin askerî teknoloji üzerine odaklanışını da kanıtlamaktadır. Askerî strateji, eğitim ve gelişmiş silahların üretimi ve kullanımı konularını kapsamaktadır.
7. yüzyılda Rum ateşi (kimyasal olarak karmaşık, son derece yanıcı bir petrol sıvısı) kullanılarak Yunanistan'da alev makinesi üretilmiştir. 917 tarihli kayıtlarda ise ilk kez Çin'de üretilmiş alev makinelerinden bahsedilmektedir.
919'da yapılan Langshan Jiang Savaşı'nda, Wenmu Kralı'nın deniz filosu Wu eyaletinden bir Huainan ordusunu yenmiştir. Wenmu bu savaşta düşman filolarını yakmak için "ateş yağı" (huoyou) kullanmıştır. Bu girişim Çin'in ilk barut kullanımı olarak kabul edilmektedir. Çinliler, sürekli bir alev akışını sağlamak için çift pistonlu körüklerden oluşan bir mekanizma geliştirmişlerdir. 1044 tarihli askerî bir el yazmasında bu makinenin çalışma prensibi tarif edilmiş ve çizimlerine yer verilmiştir.
Güney Tang devleti ile Song Hanedanlığı deniz kuvvetlerinin 975'te Yangtze Nehri'ndeki karşılaşmasında Güney Tang kuvvetleri alev makinesi kullanmış; ancak şiddetli rüzgarlar kendilerine doğru yön değiştirdiğinden kendi ateşleri ile yok olmuşlardır.
Barutun yıkıcı etkileri Tang hanedanlığında bir Taocu simyacı tarafından dile getirilmiştir. Silah namlusu ve mermi topunun ilk örnekleri Song döneminin sonlarında geliştirilmiştir. 950 tarihli Dunhuang duvar resminde Çin'in "ateş mızrağı" görülmektedir. Bu "ateş mızrakları", 12. yüzyılın başlarında, kum parçacıkları, kurşun peletleri, keskin metal parçaları, çanak çömlek parçaları ve son olarak büyük barut dolu tüpler ateşlemek üzere kullanılan içi boş bambu direkleridir. Daha sonra zamanla bozulabilen bambu, yerini içi boş dökme demir borulara bırakmıştır. Bu yeni silah zamanla "ateş mızrağı" yerine "ateş tüpü" olarak adlandırılmıştır. Silahın bu ilk örneğini, Çinlilerin 13. yüzyıldan beri 'çoklu mermi şarjör püskürtücüsü' olarak adlandırdıkları, yaklaşık 100 kurşun bilye ile doldurulan dökme demir veya bronz toplar takip etmiştir.
Bilinen en eski silah tasviri, Sichuan'daki bir mağarada bulunan, alevler ve güllerle bir bomba figürü betimleyen bir heykeldir. Bununla birlikte, metal namlulu bir tabancanın mevcut en eski arkeolojik keşfi, 1288 tarihli Çin Heilongjiang kazısındandır. Çinliler ayrıca içi boş top mermilerinin barutla doldurulmasının patlayıcı potansiyelini keşfetmişlerdir. Daha sonra Jiao Yu, 14. yüzyılın ortalarında tuttuğu kayıtlarda, 'gök gürültüsü püskürtücü uçan bulut' olarak tanımladığı bir Song dönemi dökme demir topundan bahsetmiştir.
14. yüzyıl kayıtlarında ilk kez; 1277'de Song Çinlileri tarafından Moğollara karşı kullanılan, daha sonra da Yuan hanedanı tarafından kullanılan patlayıcı kara mayınlarının kullanımı anlatılmıştır. İnfilak ettirilen kara mayını, Kubilay Han önderliğindeki Moğol ordularına karşı Luo Qianxia tarafından kullanılmıştır.
Song hanedanlığı, 13. yüzyılın sonlarında savaşta bilinen en eski barutla çalışan roketleri kullanmıştır. Roketlerin en ilkel hali arkaik Alevli Ok'tur (Fire Arrow). 1044 yılında Song bilginleri tarafından yazılan Wujing Zongyao'nun ("En Önemli Askerî Tekniklerin Koleksiyonu") bir metni, barutlu oklar ateşleyen üç yaylı balistaların kullanımı anlatılmaktadır.

İslami imparatorluklar çok sayıda gelişmiş ateşli silah, top ve küçük silah geliştirmiştir. Askerî teknolojideki hızlı gelişme, 1740-1914'te sanayileşmekte olan dünyada ordular ve donanmalar üzerinde büyük bir etki yaratmıştır. Kara savaşı için süvarilerin önemi azalmış, piyade ise daha hızlı teçhizatlanma ve dumansız barut kullanımıyla değişime uğramıştır. 1860'larda Avrupa'da makineli tüfekler geliştirilmiştir. Her ikisinin de öncülüğünü Hint Müslüman Tipu Sultan'ın yaptığı topçu roketleri ve Mysorean roketleri, Anglo-Mysore Savaşları sırasında yeni yüksek patlayıcılar (nitrogliserin bazlı) geliştirildiğinde daha güçlü hale gelmiştir. Daha sonra Fransızlar daha isabetli ve hızlı atış alan topçularını dünyaya tanıtmıştır. Kara savaşı; lojistik, iletişim desteği, demiryolları ve telgraf kullanımıyla önemli ölçüde geliştirilmiştir. Sanayileşme, mühimmatın yanı sıra üniformalar, çadırlar, vagonlar ve temel malzemeler üretmek için kullanılacak bir fabrika tabanı sağlamıştır.

Deniz harbi, dünyada yaşanan yeniliklerle birlikte büyük değişimlere uğramıştır. Kömür bazlı buhar motoru, yüksek isabetli uzun menzilli deniz silahları, savaş gemileri, mayınlar için ağır çelik zırh ve torpido bu gelişmelerden bazılarıdır. 1900'lerden sonra kömürün yerini daha verimli bir yakıt olan petrol almış ancak hala uluslararası faaliyet sahasına sahip donanmaların yakıt ikmali için bir kömür istasyonu ağlarına bağlı kalması gerekmekteydi. Askerî teori bir uzmanlık alanı haline geldikçe savaş kolejleri gelişmiştir. 1900'lü yıllarda, denizaltılar ve uçaklar gibi yenilikler ortaya çıkmış ve 1914'te bu teknolojiler hızla askeriyeye uyarlanmıştır.

Askerî teknolojinin postmodern dönemi 1940'lardan sonraki dönemi kapsamaktadır. Bu dönemde nükleer silah, radar, jet motorları, gelişmiş denizaltılar, uçak gemileri ve diğer sgelişmiş silahlarla ilgili araştırma ve geliştirmeye büyük öncelik verilmiştir ve verilmektedir. Nükleer silahlar, jet motorları, balistik/güdümlü füzeler, radar, biyolojik savaş, elektronik, bilgisayar ve yazılım kullanımına ilişkin gelişmiş bilimsel araştırmaların askerî uygulamasına ilişkin çalışmalar yürütülmektedir.

Soğuk Savaş esnasında, dünyanın iki büyük süper gücü gayri safi yurtiçi hasılalarının büyük oranlarını askerî teknolojilere harcamışlardır. Bu dönemde Uzay Yarışı başlamıştır. 1957'de Sovyetler Birliği ilk yapay uydu olan Sputnik 1'i fırlatmıştır.
1960'lı yıllarda her iki ülke de düzenli olarak uydu göndermeye devam etmişlerdir. Casus uydular, ordular tarafından rakiplerinin askerî tesislerinin fotoğraflarını çekmek için kullanılmıştır. İlerleyen zamanlarda rakibin yürüttüğü yörünge keşiflerinin çözünürlüğü ve doğruluğu, Demir Perde'nin her iki tarafını da alarma geçirmiştir. Hem Amerika Birleşik Devletleri hem de Sovyetler Birliği, birbirlerinin uydularını işlevsiz kılmak veya yok etmek için uydu karşıtı silahlar geliştirmeye başlamıştır. Casus uydular, iki süper güç arasında imzalanan silah kontrol anlaşmalarına uygun olarak askerî varlıkların sınırlandırılmasını izlemek için kullanılmış ve kullanılmaktadır. Casus uyduları bu şekilde kullanmak, anlaşmalarda genellikle "ulusal teknik doğrulama araçları" olarak anılmaktadır.
Süper güçler, nükleer silahları uzak mesafelerde kullanmalarını sağlamak için balistik füzeler geliştirmişlerdir. Roket bilimi geliştikçe, füzelerin menzili artmış ve saatler ya da günler yerine dakikalarla ölçülen bir zaman içerisinde Dünya üzerindeki hemen hemen her hedefi vurabilecek kıtalararası balistik füzeler oluşturulmuştur. Bu füzelerin geliştirilmesiyle birlikte askerî stratejistler bu füzelerin etkinliğini azaltmak ve yıkıcılığını sönümlemek üzere çalışmalar ve programlar başlatmıştır.

Askerî teknolojinin önemli bir kısmı, birliklerin ve silahların cepheye taşınmasına olanak sağlayan ulaşımla ilgilidir. Kara taşımacılığı tarih boyunca çoğunlukla yaya olarak yapılmıştır. Savaş arabalarından tanklara kadar uzanan gelişim süreci içerisinde çeşitli kara araçları da kullanılmıştır. Gemiler de iki ayrı sınıfta değerlendirilmektedir; savaş gemileri ve taşımacılık amacıyla kullanılanlar. Uçakların icadından kısa bir süre sonra, askerî havacılık, savaşın önemli bir bileşeni haline geldi. İki ana askerî uçak türü; karada veya denizde bulunan hedeflere saldıran bombardıman uçakları ve diğer uçaklara saldıran avcı uçaklarıdır. Askerî araçlar ise, askerî kuvvetler tarafından kullanılmak üzere tasarlanmış, kara muharebe veya ulaşım araçlarıdır.

Ulaştırma (askeriye)
Askeriye
Lojis

Asur İmparatorluğu, Asur Devleti veya Asurya, MÖ 2025 ile MÖ 609 yılları arasında var olmuş ve Sami halklardan oluşmuş bir Antik Çağ Mezopotamya imparatorluğuydu. Devlet ilk başta Kuzey Irak'ta, Dicle kıyısında bulunan Asur (Aššur) şehrinden oluşmuşken, Güney Mezopotamya ve Doğu ile olan ticari ilişkilerden yararlanarak gelişmiş ve toprakları genişleyerek bir imparatorluğa dönüşmüştür. Anadolu'daki en büyük ticaret kolonileri Kültepe'de (Kayseri) bulunmaktaydı. Başkentleri Ninova'ydı.
Antik Asur tarihi erken Tunç Çağı'ndan geç Demir Çağı'na kadar uzanır ve modern tarihçiler tarafından tipik olarak birkaç farklı döneme ayrılır. Bu dönemler Erken Asur dönemi (yaklaşık MÖ 2600-2025), Eski Asur dönemi (yaklaşık MÖ 2025-1364), Orta Asur dönemi (yaklaşık MÖ 1363-912), Yeni Asur dönemi (MÖ 911-609) ve imparatorluk sonrası dönemdir (MÖ 609- MS 240). Bu bölünmeler siyasi olaylara ve zaman içinde dilde meydana gelen kademeli değişikliklere dayanmaktadır.
Asur'un ilk başkenti Assur, MÖ 2600 civarında kurulmuştur. Ancak Assur'un bağımsız bir şehir haline gelmesi MÖ 21. yüzyılda Üçüncü Ur Hanedanlığı'nın çöküşüne kadar sürmüştür. Bu noktada, I. Puzur-Aşur ile başlayan bir dizi bağımsız kral şehri yönetmeye başladı. Asur'un gücü Mezopotamya'nın kuzey bölgesinde yoğunlaşmış ve etkisi tarih boyunca çeşitlilik göstermiştir.
Antik çağ boyunca Assur şehri, MÖ 14. yüzyılın başlarında I. Aşur-uballit yönetiminde Orta Assur İmparatorluğu'nu kurarak baskın bir güç olarak ortaya çıkmadan önce yabancı yönetim ve hâkimiyet dönemleri yaşamıştır. Hem Orta hem de Yeni Asur dönemlerinde Asur, güneydeki Babil ile birlikte Mezopotamya'daki en büyük krallıklardan biri olmuştur. Hatta zaman zaman Asur, antik Yakın Doğu'nun lider gücü haline gelmiştir.
Asurlar gücünün zirvesine, ordusunun dünya çapında en güçlü askeri kuvvet olarak kabul edildiği Yeni Asur döneminde ulaşmıştır. Özellikle Asurlular o dönemde doğuda günümüz İran'ından batıda Mısır'a kadar uzanan dünya tarihinin en büyük imparatorluklarından birini kurmuşlardır.
Yeni Asur İmparatorluğu MÖ 7. yüzyılın sonlarında, yaklaşık bir yüzyıl boyunca Asur egemenliği altında yaşamış olan Babilliler ve Medler koalisyonu tarafından fethedilerek yıkıldı. Asur'un çekirdek kentsel bölgesi, Med-Babil'in Asur İmparatorluğu'nu fethi sırasında büyük ölçüde tahrip edilmiş ve ardından gelen Yeni Babil İmparatorluğu burayı yeniden inşa etmek için çok az kaynak harcamış olsa da, eski Asur kültürü ve gelenekleri imparatorluk sonrası dönem boyunca yüzyıllarca ayakta kalmaya devam etmiştir. Asur, Seleukos ve Parthian imparatorlukları döneminde bir toparlanma yaşadı, ancak Assur'un kendisi de dahil olmak üzere bölgedeki birçok şehri ve yarı bağımsız Asur bölgelerini yağmalayan Sasani İmparatorluğu döneminde tekrar geriledi. Kuzey Mezopotamya'da modern zamanlara kadar hayatta kalan Asur halkı, MS 1. yüzyıldan itibaren yavaş yavaş Hıristiyanlaştırıldı. Eski Mezopotamya dini Assur'da MS 3. yüzyıldaki son yağmaya kadar ve ondan sonraki yüzyıllar boyunca diğer bazı kalelerde varlığını sürdürmüştür.
Eski Asur'un başarısı yalnızca mücadeleci savaşçı krallarından değil, aynı zamanda yenilikçi ve sofistike idari sistemler aracılığıyla fethedilen toprakları verimli bir şekilde birleştirme ve yönetme becerisinden kaynaklanıyordu. Eski Asur'da öncülük edilen savaş ve yönetim alanındaki yenilikler daha sonraki imparatorluk ve devletlerde binlerce yıl boyunca kullanılmıştır. Antik Asur aynı zamanda büyük kültürel öneme sahip bir miras bırakmıştır, özellikle Yeni Asur İmparatorluğu aracılığıyla daha sonraki Asur, Greko-Romen ve İbranice edebi ve dini geleneğinde önemli bir etki yaratmıştır.

Eski Asur döneminde Asur, başlangıçta ālu Aššur ("Aşur şehri") olarak bilinen Assur merkezli bir şehir devletiydi. MÖ 14. yüzyılda bölgesel bir devlete dönüştüğünde, bölgesel bir yönetime geçişini ifade etmek üzere resmi olarak māt Aššur ("Aşur ülkesi") olarak anılmaya başlandı. Her iki terim de, ālu Aššur ve māt Aššur, muhtemelen Assur'un tanrılaştırılmış bir kişileştirmesi olarak başlayan Asur ulusal tanrısı Aşur'dan kaynaklanmaktadır.
Eski Asur döneminde Aşur, Assur'un resmi kralı olarak kabul edilirken, gerçek yöneticiler Išši'ak ("vali") unvanını kullanırlardı. Ancak Asur'un bölgesel bir devlet olarak yükselişiyle birlikte Aşur, Asur kralları tarafından yönetilen tüm toprakları sembolize etmeye başladı.
İngilizcede ki" Assyria" ismi Yunanca kökenlidir ve Ασσυρία'dan (Assuría) türetilmiştir. Yunanlar Levant bölgesi için "Suriye" ve Mezopotamya için " Asur" terimlerini kullanmışlardır, ancak yerel halk ve daha sonra Hristiyanlar her iki terimi de tüm bölge için birbirinin yerine kullanmışlardır. Yunanların Mezopotamya'yı "Asur" olarak adlandırmalarının nedeninin uzun süre önce yıkılan Asur İmparatorluğu'yla mı yoksa orada yaşayan Asurlularla mı ilişkilendirdikleri belirsizdir.
"Asur" ve "Suriye" isimlerinin her ikisi de Akadca Aššur'dan türetilmiştir. Yeni Asur İmparatorluğu'nun çöküşünden sonra Asur'a hükmeden sonraki imparatorluklar bölge için kendi isimlerini kullanmışlardır ve bunların çoğu da Aššur'dan türetilmiştir. Örneğin Ahameniş İmparatorluğu bölgeye Aθūrā ("Athura"), Sasani İmparatorluğu ise Aşağı Mezopotamya'ya Asoristan ("Asurluların ülkesi") demiştir. Süryanice'de Asur, ʾĀthor olarak anılmıştır ve anılmaktadır.

Asur'un yükselişinin kral İluşuma ve oğlu Erişum (MÖ 1939 – 1900) zamanlarında bu iki kralın ticaret konusundaki politikaları büyük rol oynamıştır. İluşuma Güney Mezopotamya'dan gelen tüccarlara bir takım imtiyazlar tanımış, onları bu şekilde Asur'a çekmeyi başarmıştır. Aynı zamanda doğu ile yapılan kalay ticaretini de kontrol altına almayı başarmıştır. Böylece Güney Mezopotamyalı tüccarlar Asur'a gelip daha ucuz fiyattan kalay alabilmekte, çoğunluğu Basra Körfezi üzerinden gelen bakırı satabilmekteydi. Güneyden gelen üç kervan yolu olduğu anlaşılmaktadır, Ur – Nippur – Asur, Dicle üzerinden ve Elam – Dicle doğusundaki Der – Asur yolları. İluşuma'nın oğlu Erişum ise gümüş, altın, bakır, kalay, arpa ve yün ticaretini vergiden muaf tutarak bu ticareti büyük ölçüde Asur üzerine çekmiştir.
İlkçağda Eski Asur İmparatorluğu, Ortadoğu'nun en büyük imparatorluklarından biri olmuştur. MÖ 2. binyılın başından itibaren özellikle Anadolu'da koloniler kurmuş, Anadolu'ya yazıyı taşımışlardır.
Asur ülkesi, 1450 ila 1393 yılları arasında Mitannilere bağlı kalmıştır. Hanedan ve ülke bu periyotta resmi olarak feshedilmemiş olmamasına rağmen Mitanniler ülkenin dış ve iç işlerinde önemli ölçüde söz sahibi olmuşlardır. I. Eriba-Adad'ın tahta çıkması ve ülkedeki Mitanni etkisini kırması sonucunda devlet yeniden bağımsızlığına kavuşmuş ve Orta Asur İmparatorluğu dönemi başlamıştır.

MÖ 14. yüzyılda yeniden bağımsızlıklarını kazanan ve Fırat'a kadar topraklarını genişleten Asurlar, daha sonra Mezopotamya'da, Anadolu'nun güneydoğusunda, zaman zaman da Suriye'nin kuzeyinde büyük güç kazandı. Fakat I. Tukulti-Ninurta'nın ölümünden (MÖ 1208) sonra ülke gerileme dönemine girdi. MÖ 11. yüzyılda I. Tiglat-Pileser zamanında kısa süre yeniden eski gücüne kavuştuysa da, bunu izleyen dönemde hem Asur Krallığı, hem de düşmanları, yarı göçebe Aramiler'in akınlarıyla yıprandı.

Asur, kuzeybatıdaki topraklarını Muşki'lere kaptırdı. Daha sonra I. Tiglat-Pileser hükümdarlığında bölge geri alındı. Babil ve Asur bölgelerinde, Arami yayılmasıyla kontrol kentlerin dışında hemen hemen sağlanamıyordu. Babil zaten Şutruk-Nahunte yönetimindeki Elamlılar tarafından yağmalanmıştı ve Dicle’nin bir kolu olan Diyala Vadisi kaybedilmiştir. Bu kayıplara rağmen Asur kralları büyük kentleri ve ülkeyi yıkımdan korumayı başardılar.

MÖ 9. yüzyılda Asur kralları sınırlarını yeniden genişletmeye başladılar; MÖ 8. yüzyılın ortasından, MÖ 7. yüzyılın sonuna değin III. Tukultī-Apil-Ešarra (III. Tiglat Pileser), II. Šarru-Kinu (II. Sargon) ve Sin-Ahhe-Eriba (Sinahherib) gibi güçlü kralların önderliğinde Basra Körfezinden Mısır'a kadar uzanan toprakları egemenlikleri altında birleştirerek günümüzde Yeni Asur İmparatorluğu olarak adlandırılan bir imparatorluk kurdular.
Son büyük Asur kralı Aššur-Bāni-Apli idi. Aššur-Bāni-Apli (Asurbanipal), Elam'ı ele geçirerek bu ülkenin halkını yok etmiştir. Bu dönemde sanatta büyük bir gelişme olduğu bilinmekteyse de, hükümdarlığın son yılları ve MÖ 627'deki ölümünü izleyen dönemin olayları karanlıkta kalmıştır. Asur Krallığı, Babil-Keldaniler, Medler, İskitler ve Kimmerlerin ülkeye yaptığı akınlar sonucunda iyice zayıflayarak MÖ 612-605 yılları arasında yıkılmıştır.
İmparatorluğun çökmesiyle birlikte Asur halkı da tarihi kayıtlardan silindi. Son olarak Harran ve çevresinde yaşadıkları bilinmekle birlikte kayıtlarda yeralmasa da eski imparatorluk topraklarında daha sonraki yüzyıllarda da yaşamlarını sürdürdükleri ve zamanla bölgenin diğer halkları içinde asimile oldukları düşünülmektedir.

Eski Asur döneminde Assur şehir devletinde hükûmet bir oligarşi olarak işliyordu ve kral mutlak bir hükümdar olmasa da daimi ve etkili bir figür olarak hizmet veriyordu. Bunun yerine kral, tanrı Aşur adına bir temsilci olarak hareket eder ve o dönemde ana idari organ olan şehir meclisine başkanlık ederdi. Bu meclis muhtemelen güçlü ailelerden gelen ve çoğu tüccar olan nüfuzlu üyelerden oluşuyordu. Kralların sınırlı yürütme gücüne rağmen, yine de halk tarafından büyük saygı görüyor ve " yüce kişiler " olarak anılıyor, şehrin önde gelen kişileri arasında kraliyet statüsüne sahip oluyorlardı.
"Kral" ve "Evrenin Kralı" gibi unvanları benimseyen Amorlu fatih I. Şamşi-Adad döneminde daha otokratik bir krallık biçimine doğru bir kayma meydana geldi. Mutlak yönetimini Eski Babil İmparatorluğu'nun yöneticilerine dayandırdı. Zaman geçtikçe şehir meclisinin etkisi azaldı ve Orta Asur döneminde krallar öncekilerden çok daha fazla güce sahip otokratlar haline geldi. Asur İmparatorluğu'nun genişlemesiyle birlikte krallar, siyasi gelişimlerini ve başarılarını yansıtan, giderek daha sofistike kraliyet unvanları benimsediler. Gerileme dönemlerinde bu unvanlar daha basit ha

Asya, yüzölçümü ve nüfus bakımından dünyanın en büyük kıtasıdır. Yaklaşık 44.391.000 km2lik alanı ile dünya topraklarının neredeyse %30'unu kapsamaktadır. 4,10 milyar kişi yani Dünya nüfusunun beşte üçünü barındırmaktadır.
Asya genellikle Avrasya'nın bir parçası olup, Süveyş Kanalı ve Ural Dağları'nın doğusunda bulunarak Avrupa'nın doğusunda bulunan kısmı olarak tanımlanır; doğuda Pasifik Okyanusu ve Bering Boğazı, güneyde Hint Okyanusu ve kuzeyde Arktik Okyanusu tarafından sınırlandırılır.
Bu sayfa Asya'nın coğrafî kapsamına giren ülkeleri; bayrakları, başkentleri, para birimleri, resmî dilleri, yüzölçümleri, nüfusları ve coğrafî konumunu gösteren haritalar ile listelemektedir. Bu liste Birleşmiş Milletler (BM) üye devletleri ve diğer topraklara (BM tarafından tanınmayan devletler, özel idarî bölgeler ve bağımlı topraklar) bölünmektedir.

Bunların her ikisi Çin'e bağlı "özel idarî bölgeler"dir.

Birleşik Krallık

Avustralya

Wikimedia Atlas'da Asya

Atatürk Devrimleri, Atatürk İnkılâpları, Kemalist Devrim ya da Türk Devrimi, Mustafa Kemal Atatürk'ün liderliğinde Kemalist çerçeve doğrultusunda gerçekleştirilen; Türkiye Cumhuriyeti'ni laik ve modern bir ulus devlete dönüştürmeyi amaçlayan siyasal, hukuksal, dinî, kültürel, toplumsal ve ekonomik düzenlemeler bütünüdür. Bu dönemde temel siyasal güç olan Cumhuriyet Halk Partisi, çok partili hayata geçiş yönünde yapılan bazı girişimlere rağmen, 1923'ten 1945'e kadar Türkiye'yi tek parti yönetimi altında idare etti. 1938'de Atatürk'ün ölümünün ardından yerine geçen İsmet İnönü, liderliği devralarak Kemalist reformları sürdürdü ve geliştirdi. Ancak bu süreç, II. Dünya Savaşı'nın yarattığı koşullar nedeniyle sekteye uğradı. Nihayetinde Cumhuriyet Halk Partisi, 1950 genel seçimlerini Demokrat Parti'ye kaybederek iktidardan düştü ve bu gelişme, Türk Devrimi sürecinin sona ermesi olarak değerlendirildi.
Reformların merkezinde, Türk toplumunun modernleşmesi gerektiği düşüncesi yer alıyordu; bu doğrultuda yalnızca siyasal alanda değil, ekonomik, toplumsal, eğitsel ve hukuksal alanlarda da kapsamlı değişiklikler gerçekleştirildi. Bu reformlar, yüzyıllar boyunca şekillenmiş karmaşık yapıyı çözmeyi amaçlayan planlı bir program çerçevesinde yürütüldü ve pek çok geleneksel uygulamanın sona ermesine yol açan köklü kurumsal dönüşümleri beraberinde getirdi. Reformlar, 1921 Anayasası'nın yerine 1924 Anayasası'nın kabul edilmesiyle başlayan anayasal modernleşme süreciyle başlatıldı, yeni cumhuriyetin ihtiyaçlarına uygun biçimde Avrupa hukukunun ve yargı sisteminin uyarlanmasıyla sürdürüldü. Bunu, özellikle eğitim sistemi üzerinde yoğunlaşan kapsamlı bir laikleşme ve idarî modernleşme süreci izledi. Türkiye Cumhuriyeti'nde okuryazarlık oranı da bu dönemde hızlı bir artış göstererek yalnızca on yıl içinde %9'dan %33'e yükseldi.
Atatürk'ün reformlarıyla öngörülen siyasal sistemin unsurları aşamalı olarak gelişti ve 1928 yılında Anayasa'dan İslam ibaresinin çıkarılmasıyla Türkiye, egemenliğin millete ait olduğu laik ve demokratik bir cumhuriyet niteliği kazandı. Bu sistemde egemenlik, Türk milletine ait olup millet iradesi, seçilmiş tek meclisli bir yasama organı olan Türkiye Büyük Millet Meclisi aracılığıyla temsil edilmektedir. Anayasanın başlangıç kısmında yer alan milliyetçilik ilkesi, cumhuriyetin maddi ve manevi refahı olarak tanımlandı; devletin temel nitelikleri ise laiklik, toplumsal eşitlik, kanun önünde eşitlik ile cumhuriyetin ve Türk milletinin bölünmezliği olarak belirlendi. Bu çerçevede, kuvvetler ayrılığı ilkesine dayanan laik ve demokratik bir düzen içinde üniter bir ulus devlet yapısının kurulması hedeflendi.
Tarihsel olarak Atatürk Devrimleri, Osmanlı İmparatorluğu'nda 1839'da başlayıp 1876'daki I. Meşrutiyet ile sona eren Tanzimat döneminin mirasını, ardından II. Abdülhamid'in 1878-1908 yılları arasındaki otoriter yönetimi sırasında eğitim ve bürokraside gerçekleştirilen kapsamlı düzenlemeleri, 1908-1913 arasındaki II. Meşrutiyet sürecinde Jön Türkler öncülüğünde yaşanan görece siyasal çoğulculuk ve hukuk devleti deneyimini ve 1913-1918 yılları arasında İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin tek parti yönetimi altında imparatorluğu laikleştirme ve modernleştirme yönünde yürütülen çeşitli girişimleri izleyen bir devamlılık içinde ortaya çıktı.

Atatürk, 30 Ağustos 1925 tarihli Kastamonu konuşmasında devrimlerin amacını; "Türk milletinin son asırlarda geri kalmasına neden olan bütün kurumları kaldırarak yerine milletin karakterine, şartlara ve çağın gereklerine uygun ve ilerlemeyi sağlayacak yeni kurumlar kurmak ve Türkiye'yi çağdaş medeniyetler seviyesine çıkartmaktır." şeklinde ifade etti.

Atatürk Devrimlerinin temel amacı, Türkiye'nin dış güçlerin, özellikle İtilaf Devletleri'nin doğrudan etkisi ve denetimi altına girmesini önleyerek bağımsızlığını korumaktı. Bu süreç, ideal bir toplum tasarımına dayanan ütopik bir proje olmaktan ziyade, ulusal birliği sağlayan bir dönüşüm hareketi niteliği taşıyordu. Nitekim Atatürk, 1919-1922 yılları arasında Türk Kurtuluş Savaşı sürecinde halkı etrafında birleştirerek Türk yurdu olarak görülen toprakları işgal eden yabancı güçleri uzaklaştırdı. Bu mücadele ruhu, yeni devletin kimliğini şekillendiren birleştirici unsur hâline geldi ve 1923 yılında imzalanan Lozan Antlaşması ile Osmanlı İmparatorluğu resmen sona ererken, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti uluslararası alanda tanındı. 1923 ile 1938 yılları arasında gerçekleştirilen köklü siyasal ve toplumsal reformlar, Türkiye'yi dönüştürerek modernleşme sürecinde yeni bir dönemin başlangıcını oluşturdu. Bu kapsamda mezhepsel azınlıklar ve kadınlar için sivil ve siyasal eşitlik yönünde önemli adımlar atıldı.

Osmanlı İmparatorluğu, devlet başkanı olan padişahın aynı zamanda halife sıfatını da taşıdığı İslamî bir devlet yapısına sahipti. Toplumsal düzen, millet sistemi etrafında örgütlenmişti; bu yapı, toplum içinde dinî, kültürel ve etnik sürekliliğin büyük ölçüde korunmasına imkân tanırken, aynı zamanda dinî anlayışın idarî, ekonomik ve siyasal mekanizmalara entegre edilmesine de olanak sağlıyordu. Geleceğe yönelik tartışmalara yön veren seçkin grubun başında iki ana eğilim bulunuyordu: "İslamcı reformistler" ve "Batıcılar". Her iki grup da birçok temel hedefte ortaklaşsa da yöntem ve esin kaynakları bakımından farklılaşıyordu. Bazı seküler aydınlar ile reform yanlısı Müslüman düşünürler, Avrupa'daki toplumsal ilerlemenin Protestan Reformu sonrasında gerçekleştiği görüşünü benimsedi ve bu yaklaşım François Guizot'un Histoire de la civilisation en Europe adlı eserinde dile getirildi. Bu çerçevede, Martin Luther'in deneyiminden hareket eden reformist Müslüman düşünürler, İslam'da da bir reformun gerekli olduğu sonucuna vardılar. Buna karşılık Abdullah Cevdet, İsmail Fenni Ertuğrul ve Kılıçzâde İsmail Hakkı gibi Batıcı düşünürler, esin kaynaklarını Avrupa toplumlarında dinin kamusal hayattaki etkisinin giderek azalmasından aldılar. Bu görüşe göre reforme edilmiş bir din, toplumsal modernleşme sürecinde yalnızca geçici bir araç işlevi görecek, ardından kamusal alandan çekilerek bireysel yaşamla sınırlı bir konuma indirgenecektir.

Cumhuriyetin ilanına kadar Osmanlı İmparatorluğu, dinî ve hanedan temelli otorite mirasıyla varlığını sürdürmekteydi. Osmanlı monarşisi, Ankara Hükûmeti tarafından kaldırılsa da gelenekleri ve kültürel sembolleri toplum içinde, özellikle halk arasında, bir süre daha etkisini korudu. 1 Kasım 1922'de Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından saltanatın kaldırılmasıyla birlikte VI. Mehmed ülkeyi terk etti ve Ankara'daki milliyetçi yönetim ülkenin tek egemen otoritesi hâline geldi. Bu süreçte gerçekleştirilen en temel reformlar, Türk milletinin temsilî demokrasi yoluyla egemenliğini kullanmasını mümkün kıldı. Nihayetinde, 29 Ekim 1923'te yine Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Türkiye Cumhuriyeti ilan edildi.
1921 Anayasası, Türkiye'de kısa bir süre yürürlükte kalan temel hukuk metni olup Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Türk Kurtuluş Savaşı sırasında kabul edildi. Yalnızca 23 maddeden oluşan bu kısa ve sade metnin temel dayanağı, egemenliğin Osmanlı İmparatorluğu'ndaki mutlak monark olan padişahtan değil, doğrudan milletten kaynaklandığı ilkesiydi. 1921 Anayasası aynı zamanda, Osmanlı Devleti'nin imzaladığı ve topraklarının büyük bölümünün İtilaf Devletleri'ne bırakılmasını öngören Sevr Antlaşması'nın hükümlerini reddederek 1919-1923 yılları arasındaki Kurtuluş Savaşı'nın hukuki temelini oluşturdu. Anayasa, Ekim 1923'te yapılan değişiklikle Türkiye'nin yönetim şeklinin cumhuriyet olduğunu ilan edecek biçimde yeniden düzenlenmiştir. Nisan 1924'te ise tamamen yeni bir belge olan 1924 Anayasası ile değiştirildi.

Atatürk, laikleşme sürecinde Fransız modelini örnek aldı. Bu model, bireysel din özgürlüklerinin güvence altına alınmasını, devletin resmî bir dine bağlılığının kaldırılmasını, kamu kaynaklarının dinî faaliyetler için kullanılmamasını, hukuk ve eğitim sistemlerinin dinî denetimden bağımsız hâle getirilmesini ve siyasal iktidarın dinî inançlardan bağımsız olarak belirlenmesini öngörüyordu. Bu doğrultuda laik bir devlet yapısı kurulurken, 1517'den beri Osmanlı İmparatorluğu tarafından sürdürülen halifelik kurumu kaldırıldı; kamusal alanda dinin etkisini düzenleme görevi, Diyanet İşleri Başkanlığı'na bırakıldı. Reformlar kapsamında Osmanlı millet sistemine tanınan resmî statü sona erdirildi, Şeriyye ve Evkaf Vekâleti ile hilafet makamına bağlı idarî yapı tasfiye edilerek yerlerine Diyanet İşleri Başkanlığı kuruldu. Halifelik ve Şeyhülislam makamlarının kaldırılmasını, din temelli otoritelerin yerine ortak ve laik bir kamu otoritesinin kurulması izledi.

Atatürk, Türk tarımında ve ekolojik kalkınmasında dönüşüm yaratmıştır. Atatürk rejimi dört milyon ağaç dikmiş, Türk tarım mekanizmasını modernize etmiş, sel kontrolleri uygulamış, ziraat bankaları gibi kırsal kurumlarla kırsal alanlarda okullar açmış ve Osmanlı döneminden kalma köylüler üzerindeki ağır vergileri kaldıran toprak reformunu hayata geçirmiştir. Kendisi "Türk Tarımının Babası" olarak tanımlanmıştır.
Atatürk ağır sanayi üretiminin %150 oranında artmasıyla Türk ekonomisini büyük ölçüde canlandırmış ve kişi başına düşen GSYİH 1930'ların sonunda 800 dolardan yaklaşık 2000 dolara yükselerek Japonya ile aynı seviyeye gelmiştir.
Atatürk rejimi ayrıca, Türk işletmelerindeki işçilere önemli ücret artışları sağlayan ve çalışma koşullarını iyileştiren 3008 Sayılı İş Kanunu'nu da kabul etti (1936).

İnkılâplar Müslüman toplumlardaki muhafazakâr ve İslamcı çevrelerce eleştirildi ve din karşıtı uygulamalar olmakla suçlandı. Pakistan'ın ilk dışişleri bakanı Muhammed Zafirullah Han, 1951'de Pakistan başbakanının talimatı üzerine Türkiye'ye resmî  bir ziyarette bulundu. Kendisi anılarında Atatürk sonrası Türkiye'yi şöyle anlatmaktadır: "Atatürk devriminden sonra, İslam ülkelerinin genel kanısı, Türkiye'de dini değerlere saygısızlık ediliyor şeklindeydi. Ama benim gördüklerim bunun tam tersiydi ve söylentilerin sadece bir itham olduğunu gördüm."
Said Nursî, R

Atatürk Olimpiyat Stadyumu, İstanbul'da yer alan bir mega stadyumdur. Adını Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ten alan tesis, kapasite olarak ülkedeki en büyük stadyumdur. Olimpiyat oyunlarına hazırlık projesi kapsamında Türk atletizmi ve futboluna hizmet etmesi amacıyla yaptırılmıştır.
1999 yılında İstanbul'un Başakşehir ilçesi, İkitelli bölgesinde 584 hektarlık alana Olimpiyat Parkı'nın en büyük projesi olan Atatürk Olimpiyat Stadı'nın yapımına başlanmış ve 2002 yılında inşası tamamlanmıştır. Uluslararası futbol şampiyonaları ve dünya atletizm şampiyonalarının yapılabileceği, IAAF, FIFA ve IOC şartlarını karşılayan Atatürk Olimpiyat Stadı'nın son düzenlemelerden sonra toplam seyirci kapasitesi 75.145'e düşürülmüştür.
Her türlü spor, sosyal ve kültürel faaliyetlerin yapılabildiği stadyumda, sporcu, antrenör ve eğitimci yetiştirilebilecek altyapı bulunmaktadır. Ayrıca dokuz kulvarlı ana atletizm pistinin haricinde iki adet ışıklandırılmış antrenman ve atletizm sahası bulunmaktadır. Dünyanın sayılı statlarından biri olan Atatürk Olimpiyat Stadı, büyük organizasyonlara ev sahipliği yapmıştır.
İtalya'da "Cribaudo Yayınevi" tarafından 2005 yılında yayımlanan "Stadi Del Mondo" (Dünya Statları) adlı kitapta dünyanın en büyük ve en önemli statları arasında gösterilmektedir. Her türlü spor, sosyal ve kültürel faaliyetlerin yapılabildiği statta, sporcu, antrenör ve eğitimci yetiştirilebilecek altyapı bulunmaktadır.
Stadyum bir dönem ilgili kulübün başvurusu üzerine İOOHDK tarafından Galatasaray'ın kullanımına tahsis edilmiştir. İOOHDK tarafından çeşitli başvurular değerlendirilerek pek çok farklı kulübün/takımın kullanıma verilmektedir. 31 Temmuz 2002'de oynanan Galatasaray-Olimpiakos dostluk maçı ile açılmıştır.
Atatürk Olimpiyat Stadı'nda oynanan ilk Galatasaray-Fenerbahçe derbisini 70.125 seyirci tribündeki yerini alarak izledi ve derbi izlenme rekoru kırıldı. 23 Eylül 2013 tarihinde oynanan Beşiktaş-Galatasaray maçında bu rekor, 76.127 seyirci ile yenilendi. Galatasaray, 2003-04 ve 2006-07 sezonlarında İstanbul'daki UEFA Şampiyonlar Ligi maçlarını da burada oynadı. 2004 yılındaki Trabzonspor-Gençlerbirliği Türkiye Kupası finali, 2005 Fenerbahçe-Galatasaray Türkiye Kupası finali, 25 Mayıs 2005 tarihindeki Liverpool-Milan UEFA Şampiyonlar Ligi finali, 2009 yılındaki Fenerbahçe-Beşiktaş Süper Kupa karşılaşması ile 2010 yılındaki Bursaspor-Trabzonspor Süper Kupa karşılaşması, bu stadyumda oynanmıştır. Son olarak UEFA Başkanı Aleksander Ceferin, 2020 UEFA Şampiyonlar Ligi finalinin Atatürk Olimpiyat Stadı'nda oynanacağını açıklamıştır fakat COVID-19 pandemisi nedeniyle maçın seyircisiz olarak Lizbon'da oynanmasına karar verilmiştir. 2020 yılındaki Trabzonspor-Aytemiz Alanyaspor Türkiye Kupası finali'ne ev sahipliği yapmıştır. 2020 yılındaki finalin Türkiye'den alınması üzerine 2021 Şampiyonlar Ligi Finali, Rusya'da alınıp Türkiye'ye verilecekti. Ancak UEFA'nın tekrar aldığı koronavirüs önlemleri ile ilgili karar doğrultusunda finalin ev sahipliği yapma hakkı yine İstanbul'dan alınıp Portekiz'in Porto kentindeki El Dragao Stadyumu'na verildi. Bu karar sonrasında 2022 Şampiyonlar Ligi Finali planlandığı gibi St. Petersburg'da yapılacaktı. Ancak UEFA, Rusya-Ukrayna Savaşı nedeniyle oradan alınıp ev sahipliği hakkını Paris'e verilmesini kararlaştırdı. Ardından Türkiye'nin kuruluşunun yüzüncü yılı olması nedeniyle 2023 UEFA Şampiyonlar Ligi finali burada oynandı.

2000 Olimpiyat Oyunları'na aday olan ancak tesis yetersizliği, metro hattının olmaması ve trafik sorunları nedeniyle bu organizasyonu kazanamayan İstanbul için dünyadaki örnekleri gibi bir stadyum yapılması gerektiği bazı spor otoriteleri tarafından gündeme getirilmişti. Bu konuda stat inşası ile ilgili ilk girişim dönemin 1994 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından başlatıldı. Arazi aramalarına başlanan stadyum için yerli yabancı bazı firmalarla fikir alışverişinde bulunuldu.
İlk olarak Küçükçekmece ve Büyükçekmece tarafındaki boş alanlarda incelemeler yapıldı. Stadın mümkün olduğunca şehirden uzak olması ama aynı zamanda toplu taşıma alanlarına yakın olması hedefleniyordu. Sinan Erdem başkanlığındaki Türkiye Millî Olimpiyat Komitesi ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin ortak çalışması sonrası şimdi Olimpiyat stadının bulunduğu alanda stat yapımı için karar kılındı. Seçilen arazi hem stadyum hem yan yol hem de Olimpiyat Parkı ve parkın içerisine kurulacak tesisler için yeterli yüz ölçümüne sahipti.
Kasım 1998'de yapılan Olimpiyat Stadyumu inşaatı ihalesini, Tekfen İnşaat-Fransız Campenon Bernard S.A.E. International ortaklığı kazandı. Genelde konut ve plaza inşaat çalışmalarıyla dikkat çeken Tekfen'in geleneksel çizgisinin dışında gerçekleştirdiği projeler arasında yer alan Olimpiyat Stadı projesi, 1999 yılının şubat ayında ilk hafriyat çalışmaları ile birlikte başlamış oldu. Projesi, Fransa Stadyumu'nun mimarları tarafından tüm uluslararası mimarlık, güvenlik, yapı tekniği ve spor standartlarına uygun olarak tasarlanan stadın inşaatı hiç duraklamadan devam etti. İstanbul'un İkitelli bölgesinde 584 hektarlık alana kurulacak olan Olimpiyat Parkı'nın en büyük projesi olan ve Mimarlığını Michel Macary ve Aymeric Zublena'nın yaptığı stadyum inşaatı 2002 yılında -yollar hariç- tamamlanma aşamasına gelmiştir. İstanbul Atatürk Olimpiyat Stadı inşaatı bünyesindeki tüm boya ve sinyalizasyon işleri Benart Mimarlık tarafından gerçekleştirilmiştir.

31 Temmuz 2002 tarihinde Galatasaray ile Yunanistan'ın Olympiakos takımları arasında oynanan karşılaşma ile açılmıştır. Maç öncesi Galatasaray ve Olympiakos takımları arasında 'Olimpiyat Ateşkesi' anlaşması imzalanmıştır. O dönemlerde 2008 Avrupa şampiyonasına birlikte aday olan Türkiye ve Yunanistan'ın iki spor temsilcisi arasında Swissotel'de barış ve işbirliği toplantısı düzenlenmiştir. Törene Galatasaray Başkanı Özhan Canaydın, Olympiakos Başkanı Socrates Kokkalis, teknik direktörler Fatih Terim ve Takis Lemonis ile kaptanlar Bülent ve Djordjeviç katılmışlardır. Törende Galatasaray ve Olympiakos takımları daha önce eski ABD Başkanı Bill Clinton tarafından imzalanan, olimpiyatlardan yedi gün öncesinden yedi gün sonrasına kadar ülkeler arasındaki tüm anlaşmazlıkların durdurulmasını hedefleyen deklarasyonu imzalayan ilk spor kulüpleri olmuşlardır.
Açılış öncesi yolların tam olarak inşa edilememesi ve Olimpiyat Komitesi Heyetinin stat açılışına maksimum 50 bin kişi beklemesinden kaynaklanan organizasyon bozuklukları nedeniyle tarihî maç büyük sıkıntılara neden olmuştur.
İstanbul'un çeşitli bölgelerinden otobüslerle ve araçlarıyla stada hareket eden taraftarlar, Olimpiyat Stadı'na Masko tarafından giden yolun gişeler kısmından sonraki alanda büyük sıkışıklıklara neden olmuşlar birçok taraftar arabasını TEM'de bırakarak stada yürümüş; onlarca otobüs ise sıkışan trafikte kalmış, birçoğu geri dönmüştür. Aynı sıkışıklıklar TEM'in Edirne yönündeki geliş istikametinde de yaşanmış meydana gelen trafik sıkışıklığı nedeniyle TEM yolu-Olimpiyat stadı ara yolunda maç öncesi büyük bir insan seli oluşmuş binlerce insan yaklaşık 1 km'lik yolu yürüyerek katetmiştir.
TEM'de oluşan yoğun trafik ve binlerce seyircinin stada yürüyerek gelmesi ve buna bağlı olarak bilet sahibi çok sayıda taraftarın maça yetişememesi ve aynı anda Galatasaraylı futbolcularında stada gelişte gecikmeleri nedeniyle daha önce 21.00'de oynanacağı açıklanan karşılaşma 21.30'a alınmıştır.
Karşılaşma öncesi Galatasaray ve Olympiakos takımları stada gelene kadar büyük sıkıntılar yaşamışlardır. Metin Oktay Tesisleri'nden saat 18.30'dan çıkan sarı kırmızılı kafile, Florya'da İkitelli'ye yoğun trafik nedeniyle bir buçuk saatte gelebilmişlerdir.
Biletix tarafından internet üzerinden 75 bin bilet satıldığı bildirilen karşılaşmanın bilet fiyatları kapalı alt tribün 2 milyon, kapalı üst tribün 4 milyon, numaralı alt tribün 4 milyon, numaralı üst tribün 6 milyon lira olarak belirlenmişti. Açılış karşılaşmanın ilk golünü 27. dakikada Berkant Göktan atmıştır. Aynı karşılaşmada Galatasaray'a 2-0'lık üstünlüğü getiren ikinci gol 90. dakikada Arif Erdem'den gelmiştir.
Bilet gişelerinin bağlı bulunduğu kartlı geçiş sisteminden alınan bilgilere göre karşılaşmaya toplam 79.414 seyirci girmiştir. Ancak maçı izlemeye gelen toplam seyirci adedinin yoğun trafiği geçemeyip geri dönenler ve maçın yarısında evine yetişmek için stadı terk edenlerin yerine gelenlerle birlikte yaklaşık 100 bin kişi civarında olduğu tahmin edilmektedir.
Açıldığı dönemde Balkanların ve Orta Doğu'nun en modern stadı olarak kabul edilen stadyumda maça gelen seyirciler dışında yüzlerce seyyar satıcı kaldırımların kapanmalarına neden olmuş, bu nedenle polis görevini yapmakta zorluk çekmiş, birçok güvenlik aracı stadın bulunduğu alana girememiştir. 2000 yılında Galatasaray'a UEFA Kupası'nı kazandıran Fatih Terim iki yıl aradan sonra tekrar Galatasaray ile anlaşmış ve ilk defa bu maçta takımının başına geçmiştir.
Galatasaray ve Olympiakos arasında yapılan maç, Türkiye ve Yunanistan'ın 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası'na ev sahipliği yapmak konusunda ortak adaylığı için de ayrı bir anlam taşımış, iki ülke takımları dostluk maçında stadın denemesinde karşı karşıya gelerek tüm Avrupa'ya birlik mesajları vermişlerdir.
Açılış maçını 2001 yılında oynanan ve dört Galatasaraylı oyuncunun kırmızı kart gördüğü Fenerbahçe-Galatasaray maçının hakemi olan Ali Aydın yönetmiştir. Karşılaşmanın yan hakemliklerini Murat Şahin ve Alpaslan Dedek yapmıştır.
Daha önce İstanbul'da bulunan üç statta dar bir alanda görev yapan medya mensupları, bu stadyumda modern bir ortamda çalışma imkânı bulmuşlardır. Medya mensupları, Türkiye'de ilk defa dizayn edilen basın tribününde masalı ve monitörlü yerlerde oturup karşılaşmayı televizyondan da takip edebilme imkânını yakalamışlardır.
Atatürk Olimpiyat Stadı'nın açılış maçı sonrası Galatasaray Kulübü İkinci Başkanı Ali Dürüst şu açıklamaları yapmıştır: "Galatasaray olarak stadın dünya kamuoyu tarafından tanınmasına aracılık ettiğimizi düşünüyorum. Bu

Atatürk İlkeleri, Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk'ün yürürlüğe koyduğu, döneminin pragmatik politikalarını belirlemiş altı ilkedir. "Altı Ok" denilen altı ilkeye ilk olarak 1931'de "Kemalizm" adı verildi ve Atatürk'ün Dil Devrimi sürecinde, 1935'te Arapça Kemal adını 1937'ye dek kullanacağı Eski Türkçe Kamâl adıyla değiştirmesini takiben 13 Mayıs 1935'te "Kamâlizm" adıyla ülkenin kurucu ve tek partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi'nin program ilkeleri olarak benimsendi. Daha sonra, 1937'de çıkarılan bir kanunla 1924 Anayasası'na eklenen ilkeler, anayasal olarak Türkiye'nin ulusal ideolojisi hâline geldi.
Ahmet Taner Kışlalı'ya göre bu ilkelerden laiklik, milliyetçilik ve cumhuriyetçilik, Fransız Devrimi'nin etkisinde; diğer üç ilke olan halkçılık, devrimcilik ve devletçilik ise Sovyet Devrimi'nin etkisinde oluşmuştur.

Cumhuriyet; egemenliğin halkta olduğu devlet yönetimi demektir. Cumhuriyet, demokrasinin bir uygulama şekli olup halkın kendi kendini yöneterek yönetimde söz sahibi olduğu rejim demektir. Cumhuriyetçilik ise devlet yönetiminde cumhuriyetin bulunması demektir. Arapçada halk demek olan "cumhur" kelimesinden gelir. Bu bakımdan, halk ve yönetim kelimelerinin bir araya geldiği "demos" ve "kratos", yani demokrasi sözcüğünün eş anlamlısı kabul edilebilir. Atatürk, demokrasi ve cumhuriyetin birbirinden ayrı olmadığını “Demokrasinin tam ve en belirgin şekli cumhuriyettir” sözüyle ifade etmiştir.
Cumhuriyet yönetimi 1923 yılından itibaren anayasaya eklenmiştir ve anayasanın birinci maddesidir. Anayasanın ikinci maddesinde de cumhuriyetin nitelikleri belirtilmiştir. Buna göre Türkiye, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletidir.
Atatürk, liberal demokrat bir cumhuriyet rejimini benimsemiştir ve kurmak istediği rejim hakkında şunları söylemiştir: “Biz öyle bir rejim, öyle bir düzen istiyoruz ki; ileride padişah yanlıları da parti kursunlar”. Aynı zamanda Atatürk, cumhuriyeti Türk gençliğine emanet etmiş ve cumhuriyet için “Türk milletinin karakter ve adetlerine en uygun olan idare” ifadesini kullanmıştır.

Ali Suavi, Namık Kemal ve başka Genç Osmanlılar özellikle Amerikan ve Fransız devrimlerinin de etkisiyle sultanın otoritesini kısıtlayacak bir rejim talep ediyorlardı. Özellikle Sultan II. Abdülhamit döneminde Fransız filozofların görüşleri Jön Türkler arasında geniş ölçüde yayıldı. Atatürk de bu oluşumun bir parçasıydı. Bununla birlikte, Atatürk'e kadar reform düşüncesi meşrutiyet fikrinin ötesine geçmemişti.
Cumhuriyet düşüncesinin gelişme fırsatı bulması özellikle I. Dünya Savaşı'nı izleyen dönemde mümkün oldu. Savaştan sonra Rusya, Almanya ve Avusturya gibi imparatorluklar yerlerini cumhuriyet rejimlerine bıraktı. 1918'de Azerbaycan ilk Müslüman cumhuriyet olarak kuruldu. Rusya'daki diğer Müslüman halklar da kendilerini cumhuriyet olarak ilan etti. Cumhuriyet fikri böylece bütün Orta Doğu ve Kuzey Afrika'ya yayıldı.
Atatürk'ün cumhuriyet kurma projesini ne zaman planlamaya başladığı tam olarak bilinmemektedir. Buna karşın, daha 1919'daki milliyetçi toplantıların raporlarına bakarak bağımsızlık mücadelesinin başından itibaren Atatürk'ün cumhuriyetçi fikirlerinden etkilenmiş olduğu söylenebilir. Ancak sultanlığa ve halifeliğe bağlılığın kuvvetli olması nedeniyle Atatürk ve onun gibi düşünenler fikirlerini gerçekleştirmek için beklemek zorunda kaldılar. Cumhuriyet, saltanatın kaldırılmasından neredeyse bir yıl sonra ilan edilmiştir.

Atatürk'e göre millet, geçmişte bir arada yaşamış, bir arada yaşayan, gelecekte de bir arada yaşama inancında ve kararında olan, aynı vatana sahip, aralarında dil, kültür ve siyasi birlik olan insanlar topluluğudur. Atatürk'ün tanımladığı milliyetçilik; din ve ırk ayrımı gözetmeksizin, ulus tanımını vatandaşlık ve üst kimlik değerlerine dayandıran sivil milliyetçi bir vatanperverlik anlayışıdır.
Afet İnan'ın Medeni Bilgiler isimli kitabında Atatürk kendi millet tanımını açıklamış bu tanımın içine ırk, etnik köken ve din gibi hususları katmamıştır.
Atatürk, milleti “Türkiye halkı, ırken veya dinen veya harsen birleşik ve yekdiğerine karşı hürmet ve fedakârlık hisleriyle dolu ve mukadderat ve menfaatleri ortak olan bir toplumsal hey’ettir” diyerek tarif etmektedir. Ayrıca Atatürk, Ziya Gökalp gibi Türkçülerin hars-medeniyet ayrımına katılmamış ve "medeniyet, harstan başka bir şey değildir" yorumunu yapmıştır.
Atatürk milliyetçiliğini yansıtan 1982 Anayasası'nın 66. maddesinde "Türk Devleti'ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk'tür." denmektedir. Atatürk, Vatandaş İçin Medenî Bilgiler kitabında millet tanımını "Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir." şeklinde yapmıştır.

Halkçılık ilkesi, her şeyden önce “Halkın halk tarafından halk için idaresi” anlamına gelen ilerici, batılı gerçek bir demokrasinin gerçekleşip yerleşmesi amacına yönelmiştir. Aynı zamanda ulusal egemenliği ön planda tutar. Devlet, vatandaşın refah ve mutluluğunu amaçlar. Vatandaşlar arasında iş bölümü ve dayanışmayı öngörür. Ulusun devlet hizmetlerinden eşit bir şekilde yararlanmasını sağlar. Atatürk'ün halkçılık ilkesinden anlaşılan; toplumda hiçbir kimseye, zümreye ya da herhangi bir sınıfa ayrıcalık tanınmamasıdır. Herkes kanun önünde eşittir. Halkçılık ilkesine göre; hiçbir kimse başkalarına karşı dinsel, dilsel, ırksal veya mezhepsel açıdan üstünlük sağlayamaz.
Halkçılık, Mustafa Kemal tarafından kurulan Cumhuriyet Halk Partisi'nin programında şu şekilde tanımlanmıştır: "Bizim için insanlar yasa önünde tamamen eşit muamele görmek zorundadır. Sınıf, aile, fert arasında bir ayrım yapılamaz. Biz, Türkiye halkını çeşitli sınıflardan oluşan bir bütün olarak değil, sosyal yaşamın gereksinimlerine göre çeşitli mesleklere sahip olan bir toplum olarak görmekteyiz." Fakat kolektivizm ile karıştırılmamalıdır, Atatürk'ün burada bahsettiği "halkçılık", sol ülkelerin kullandığı toplumcu bir ideoloji değildir ve bireycilik ile ters değildir. Atatürk'ün halkçılığı, 1935 CHP programında ve Atatürk'ün Medeni Bilgiler kitabında bahsedildiği üzere sınıfların ortak dayanışması üzerine kurulu solidarizmi ve toplumsal ayrımcılığın (din, dil, ırk vb.) bitirildiği egaliteryenizmi savunur.
Kadın-erkek eşitliği konusunda gerekli önlemlerin alınmış olması; öğretim birliğinin gerçekleştirilmiş olması; her yurttaşın öğrenebileceği yeni bir Türk alfabesinin hazırlanması ve her yurttaşın devlet organları önünde eşit muamele görmesi konusunda alınan önlemler halkçılık ilkesini destekler niteliktedir.
Ahmet Taner Kışlalı'ya göre Kemalist halkçılık, toplumun en yoksul ve en eğitimsiz kesimini güçlendirmek, toplumsal dayanışmayı sağlamak istiyordu.

Sultan Abdülaziz döneminde başta Ali Suavi olmak üzere kimi Osmanlı aydınları Rusya'daki Narodnik hareketinden etkilenerek halkın sorunlarıyla ilgilenmeye başladılar. 19. yüzyılın sonlarında başta Mehmet Emin Yurdakul olmak üzere birçok edebiyatçı halkçılıktan etkilenmişti. 1908 Devrimi'nden sonra halk sözcüğü geniş bir kullanım alanı buldu. Halkçılık, uzun bir süre iyiliksever aydınların kitlelerin yararına harekete geçmesi olarak düşünülmüştü.
Bu anlayış I. Dünya Savaşı sonrasında değişmeye başladı. Ziya Gökalp 1918'de Sovyet Devrimi'nden kısa bir süre sonra, Durkheim'in etkisiyle sınıf çatışmasının millî birlik açısından kötü olduğu sonucuna varıyor, karşı çıkıyor ve buna karşı halkçılığı savunuyordu. Gökalp halkçılığı şöyle tanımlıyordu:

"Eğer bir toplum birkaç katman veya sınıftan oluşuyorsa, o zaman eşitlikçi bir toplum değildir. Halkçılığın amacı katman veya sınıf farklılıklarını bastırmak ve bunların yerine, birbirleriyle dayanışma içinde olan meslek gruplarından bir sosyal yapı oluşturmaktır. Başka bir deyişle, halkçılığı şöyle özetleyebiliriz: sosyal sınıflar yoktur, meslekler vardır!"
Bu yaklaşım büyük oranda solidarizme işaret ediyordu.
Yusuf Akçura da kendi görüşlerindeki 2 esas fikri şöyle açıklamıştı:

"İki esâsi (esaslı) fikir vardır ki onların doğruluğuna tâ gençliğimden beri, kâni ve mümin (ikna olmuş ve inanmış) idim; ve elimden geldiği kadar da o iki fikrin hizmetçisi olmaya çalıştım. Bu iki fikirden birisi milliyetçilik (nasyonalizm), diğeri halkçılık (demokratizm)’dır."

Bu anlayış Türk Kurtuluş Savaşı boyunca milliyetçileri, özellikle de Kemalistleri büyük oranda etkiledi. Her ne kadar Gökalp'in önerdiği korporasyonlar gerçekleştirilmediyse de, halkçılık ilkesi, sınıf dayanışması fikriyle Kemalist liderler tarafından kabul edildi. Başta Atatürk olmak üzere Kemalist liderler Türkiye'de henüz sınıfların gelişmemiş olduğunu vurguladılar. Dayanışma fikrini de olası bir sosyalist devrimle ve sınıf çatışması düşüncesiyle mücadele edebilmek üzere benimsediler. Ayrıca bunu tek parti sisteminin gerekçesi olarak gördüler.

Laiklik, devletin vatandaşlarıyla olan ilişkilerinde inançlara göre ayrım yapmaması ve ayrıca, herhangi bir inancın, özellikle de bir toplumda egemen olan inancın, aynı toplumda azınlıkların benimsediği inançlara baskı yapmasını önlemesi demektir. Diğer bir tanımlamayla da devlet yönetiminde herhangi bir dinin referans alınmamasını ve devletin dinler karşısında tarafsız olmasını savunan prensiptir ki devlet düzeninin, eğitim kurumlarının ve hukuk kurallarının dine değil, akla ve bilime dayandırılmasını amaçlar. Ayrıca, din işlerini kişinin vicdanına bırakarak bireyin din özgürlüğünü koruyabilmesini sağlar.
Laikliğe göre, insan yaşamında ibadetin dışında her türlü tasarruf, dine (kutsal kitaba) göre değil, anayasaya, yasalara ve kurallara göre yapılır. Din, kişinin özel yaşamının bir parçasıdır. Laiklik ise din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır.
Mustafa Kemal 1924 yılında yaptığı bir konuşmada "Dünyada her şey için; medeniyet için, hayat için, muvaffakiyet için en hakiki mürşit ilimdir, fendir. İlim ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalalettir." demiştir.
Laiklik, devletçilik dışındaki diğer ilkelerin hepsinin de ön koşulları içinde yer alır: Demokrasinin ön koşuludur; çünkü laiklik olmadan gerçek bir düşün

Kemalizm, 1935'ten 1937'ye kadar Kamâlizm veya Atatürk'ün ölümü sonrası yaygınlaşan bir diğer adıyla Atatürkçülük; Türkiye Cumhuriyeti'nin, Atatürk İlkeleri'ni esas alan kurucu ideolojisidir. Kemalizm, Mustafa Kemal Atatürk tarafından uygulandığı şekliyle laikliğe ve Batı demokrasisine dayanan ulusal ve üniter bir cumhuriyet rejiminin kurulması, ekonomik kalkınma ve sanayileşme, yüksek öğrenime ve bilimsel faaliyetlere devlet desteği, spora ve sanata teşvik, ücretsiz ve zorunlu eğitim gibi kapsamlı siyasi, sosyal, ekonomik, kültürel ve dinî reformları içermektedir. Reformların amacı Atatürk'ün ifadesiyle "muasır medeniyetler seviyesinin üstüne çıkmak", çağdaş bir hayat tarzını benimsemektir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın ilk üç maddesine göre devlet, bu ilkeler üzerine kurulmuştur ve TBMM'ye seçilen her milletvekili bu ilkelere bağlılık yemini ederek göreve başlar. 
Kemalizm'in kökeni, Osmanlı İmparatorluğu'nun yaklaşan çöküşünü önlemek için yapılmış olan çeşitli reformlara, özellikle 19. yüzyılın başlarındaki Tanzimat reformlarına dayanmaktadır. 19. yüzyılın ortalarında Genç Osmanlılar, imparatorlukta yükselen etnik milliyetçiliği bastırmak, bir vatan bilinci oluşturmak ve meşrutiyet rejimi kurmak için Osmanlıcılık ideolojisini ileri sürdü. 20. yüzyılın başlarında ise, Jön Türkler içerisinden laiklik ve Türk milliyetçiliği düşünceleri ortaya çıktı ve özellikle İttihat ve Terakki yönetiminde çokça taraftar buldu. Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılmasının ardından, hem Genç Osmanlılar'ın hem de Jön Türkler'in fikir ve deneyimlerinden etkilenen Atatürk, laiklik ve Türk milliyetçiliği akımlarından esinlenerek 1923'te Türkiye Cumhuriyeti'nin ilanına öncülük etti ve çok sayıda reform gerçekleştirdi.
Altı Ok'a (Altı İlke) ilk olarak 1931'de "Kemalizm" adı verildi ve Cumhuriyet Halk Partisi'nin 9 Mayıs 1935'te toplanan Cumhuriyet Halk Partisi 4. Kurultayı'nda kabul edilen 1935 Programı'na Atatürk'ün Dil Devrimi sürecinde, 1935'te Arapça Kemal adını 1937'ye dek kullanacağı Eski Türkçe Kamâl adıyla değiştirmesini takiben "Kamâlizm" olarak geçti. 1953'teki Cumhuriyet Halk Partisi 10. Olağan Kurultayı'na kadar Kemalizm, parti programındaki yerini korudu ve bu tarihte kaldırılarak yerine "Atatürk Yolu" kavramı getirildi.

İlkin Türk Kurtuluş Savaşı zamanında İstanbul'daki rejim ve rejimin taraftarları, Mustafa Kemal'in önderlik ettiği hareketi destekleyen herkesi, küçümser bir yaklaşımla, "Kemalistler", "Kemalîler" ve "Kemalciler" olarak adlandırdı. "Kemalîler" adlandırması Celalîler'e bir atıftı. Dış basın "Kemalistler" adlandırmasını Ankara merkezli hareketi ve o hareketin silahlı gücünü belirtmek için "milliyetçiler" adlandırması ile eş anlamlı olarak kullandı.
Bir ideolojiye işaret eden Kemalizm ve Kamâlizm kavramları Türkiye'de 1930'larda kullanılmaya başladı. Kemalizm kavramı 1931'de Devletçilik ve İnkılâpçılık ilkelerinin diğer dört ilkeye eklenmesinden sonra ortaya atıldı ve ders kitaplarına girdi. Aynı yıldan itibaren çeşitli yazarlar Kemalizm'i tanımladılar ve halka benimsetmek için yazılar yayımladılar. Kemalizm'in kuramsal çerçevesinin belirlenmesi için Halkevleri'nin yayın organı Ülkü dergisi ve 1932-1934 yılları arasında bir grup yazar tarafından Kadro dergisi yayımlandı. 1934'te Türkiye Cumhuriyeti İçişleri Bakanlığı, Türkiye'yi yabancı ülkelere tanıtmak için La Turquie Kemaliste ("Kemalist Türkiye") dergisini yayımlamaya başladı. Kamâlizm kavramı 1935'te ortaya atıldı, o yılki kurultayda parti programına konuldu ve Atatürk'ün 1939 kurultayı için 1937'de kaleme aldığı program çalışmasında yer aldı.
Kemalizm günümüzde bazı kesimler tarafından Türkiye Cumhuriyeti'nin temel öğretisi ve ideolojisi olarak kabul edilmektedir. Sıklıkla, Kemalist ideolojinin bir düşünce sistemini temsil etmekten çok ülkeyi tümüyle pragmatist bir yöntemle modernleştirmeye çalışan politik bir uygulama olduğu vurgulanır, bunun nedeni de Atatürk'ün, "Paşam, bu partinin doktrini yok!" diyen Yakup Kadri Karaosmanoğlu'na verdiği "Elbette yok çocuğum, eğer doktrine gidersek hareketi dondururuz." cevabıdır. Bununla birlikte, Kemalistlerin yaptığı devrime rehberlik eden belli düşüncelerin var olduğu ve bunların esnek bir biçimde de olsa CHP ideologları tarafından sistemleştirildiği söylenir.

Kemalizm'in ekonomi politikası olan Atatürk'ün devletçilik ilkesi, Türk toplumunun ulaşmak istediği çağdaş ve modern bir düzen için gerekli olan ekonominin güçlendirilmesi ve millî bir burjuva yaratılmasıdır. Devletçilik ilkesi, Atatürk'ün adlandırdığı üzere "ılımlı devletçilik"tir. Ilımlı devletçiliğe göre Kemalist ekonomi serbest piyasa ve birey esaslı olmasına rağmen, serbest piyasanın giremeyeceği veya girmek istemediği yerlere devlet el atabilmektedir fakat devlet hiçbir zaman bireyin önüne geçmemelidir, bu sebeple sosyal liberal ekonomiye benzer yapıdadır. Atatürk, Kemalizm'in Devletçilik ilkesini "sosyalizm ilkesine dayanan kolektivizm ve komünizm"den farklıdır diyerek sosyalist devletçilikten ayırmıştır ve kendi ekonomi anlayışını şu sözlerle açıklamıştır:"Devlet bireyin yerini alamaz, fakat, bireyin gelişme ve kalkınması için genel koşulları göz önünde bulundurmalıdır. Devlet eliyle yapılacak işler, bireyin büyük kar getirmediğinden dolayı yapmayacağı işler veya millî çıkarlar için gerekli olan ekonomik işleri kapsar. Özgürlüklerin ve yurt bağımsızlığının sağlanması ve korunması ile iç işlerinin düzenlenmesi nasıl devletin görevi ise, devlet vatandaşların öğretimi, eğitimi, sağlığıyla ilgilenmek zorundadır. Devlet, memleketin asayiş ve savunması için yollarla, demir yolları ile, telgrafla, telefonla, memleketin hayvanlarıyla, her türlü taşıtlarıyla, milletin genel servetiyle yakından ilgilidir. Memleket yönetiminde ve savunmasında, bu saydıklarımız, toptan, tüfekten, her türlü silahtan daha önemlidir. (...) Özel çıkarlar çoğunlukla, genel çıkarlarla tezat halinde bulunur. Bir de, özel çıkarlar, en nihayet rekabete dayanır. Oysa, yalnız bununla ekonomik düzen kurulamaz. Bu kanıda olanlar kendilerini, bir serap karşısında, aldatılmaya terk edenlerdir. (...) Bir de, ferdin kişisel çalışmaları, ekonomik kalkınmanın esas kaynağı olarak kalmalıdır. Ferdin gelişimine mani olmamak bilhassa iktisadi sahadaki özgürlük ve teşebbüsler önünde devletin kendi faaliyeti ile bir engel yaratmaması demokrasi prensibinin önemli esasıdır."Üstelik Atatürk, 1 Kasım 1937'deki meclis açılış konuşmasında şunu da eklemiştir:"Kesin zorunluluk olmadıkça piyasalara karışılmaz; bununla birlikte hiçbir piyasa da başı boş değildir."

Kemalizm'in siyasi yelpazedeki yeri günümüzde bile birçok kişi tarafından tartışılır olmuştur. Kemalist ideolojiyi resmî olarak benimseyen CHP, siyasi yelpazede zaman içinde farklı konumlarda bulunmuştur. CHP'nin siyasi yelpazedeki yeri İsmet İnönü tarafından 1960'larda, siyasi paradigmanın yavaş yavaş oturması sonrası "Ortanın Solu" yani merkez sol olarak tanımlanmıştır. İlk başta, Metin Toker'in aktardığına göre 1960 yılının Ağustos ayında İsmet İnönü ile dönemin CHP Genel Sekreteri İsmail Rüştü Aksal'ın Heybeliada'da yaptığı CHP'nin kimliği ve geleceğine ilişkin istişarede bulunmuştu. Metin Toker, Akis'te kaleme aldığı yazılarında CHP'nin Devletçilik ilkesini ABD'nin Demokrat Partisini sosyal liberal bir çizgiye iten New Deal ile bağdaştırmış ve CHP'nin ortanın sola yöneleceğini şu şekilde aktarmıştı:"CHP'nin geniş halk kütlelerinin refahını en ziyade göz önünde tutan, sermayenin belirli ellerde terakümünün aleyhinde bulunan parti olduğunda zerrece tereddüt bahis mevzuu değildi. Şimdi, o istikamet biraz daha belirli şekilde tutulacak, memleket davalarının halli daha sosyalizan bir görüşle mütalea olunacaktı. Bu, eski partinin sosyalistliğe heves ettiği manasını taşımıyordu. Sadece, i'lerin üzerine noktaları konacaktı. CHP ortanın solunda Amerika'daki Demokrat Parti derecesinde yer alacaktı."İsmet İnönü, 10 Ekim 1965 tarihinde gerçekleşen 1965 genel seçimleri öncesinde 29 Temmuz 1965 tarihinde Abdi İpekçi'yle yaptığı bir söyleşi sırasında CHP'nin çizgisinin "ortanın solu" olduğunu, Metin Toker'in yazdığını kanıtlar nitelikte şöyle ifade etmiştir: "CHP bünyesi itibarı ile devletçi bir partidir ve bu sıfatla elbette ortanın solunda bir anlayıştadır. 1923'teki harap ülkede bir kalkınma çaresiyse, bugün de ekonomik hayatımızın temel bir unsurudur." 13 Ağustos 1966 tarihinde Kim dergisinde yayımlanan demecinde ise İsmet İnönü, "ortanın solu" ile kavramını biraz daha açmıştı:"Çağdaş uygarlığın üstüne çıkmak, ancak devletçilik ile mümkündür. Kalkınmamızı yaparken, ekonomik bakımdan, sosyal bakımdan bugünkü uygarlıkta kullanılan solcu, sağcı deyimlerinin son ölçüsünü verelim istedik. '40' yıldır devletçiyiz derken ayni şeyi söylüyoruz. Bunun için 'Ortanın Solundayız!' dedim. Aslında 'Laikiz!' dediğimiz günden beri ortanın solundayız. Halkçı isen ortanın solunda olursun."İnönü'yle aynı şekilde Nihat Erim de CHP'nin "ortanın solu" söylemini ABD'yle ve ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt'in "New Deal" politikasıyla ilişkilendiriyordu. Erim'e göre Roosevelt, Keynesyen tam istihdam politikalarını uygulayan ilk kişiydi. Erim, CHP'nin ortanın solu söyleminden sonra muhafazakârlarca yapılan "komünist" suçlamalarının aynısını Cumhuriyetçilerin de Roosevelt'a yaptığını vurguluyordu.

Atatürkçülük kavramı Türkiye'nin siyasi tarihinde tartışmalı kavram olarak yer edinmiştir. Bazı yazarlara göre Kemalizm politik alanda, Atatürkçülük ise özel bir alanda kullanılmaktadır. Genel hatlarıyla Atatürkçülük sözcüğü 12 Eylül 1980 Darbesi sonrası işlenen resmî ideolojiyle içeriği doldurulmuş ve yaygınlaşmıştır.
1960'larda Kadro, Yön, Millî Demokratik Devrim gibi kavramlarla süregelen Kemalizm'in sol yorumları dolaşımdaydı. Bazı sol kesimlerde ve İslamcı literatürde Kemalizm olumsuz bir çağrışım amacıyla da kullanılırken, sol ve sosyalist çevrelerde Kemalizm adı benimsenmiştir. Sol-Kemalizm ile mesafelenmek isteyenler Atatürkçülük adını tercih etmişlerdir. 27 Mayıs 1960 Darbesi ve arkasından gelen darbelerde resmî ideoloji Atatürkçülük ismi etrafında tanımlanmıştır.:169 1963 y

Accipiter nisus veya Atmaca, Accipiter cinsine bağlı bir kuş türüdür.

Kısa geniş kanatlı, uzun kuyrukludur ve kanatlarla kuyruk ağaçlar arasında manevra yapmaya adapte olmuştur. Dişiler erkeklerden %25 daha iri ve iki kat ağırlığa erişebilir. Yetişkin erkek 29-34 santimetre uzunluğunda, kanat aralığı 59-64 santimetre uzunluğunda, yaklaşık 110–196 gram ağırlığındadır. Dişiler daha iri olup 35-41 santimetre uzunluğunda, kanat aralığı 67-80 santimetre, yaklaşık 185–342 gram ağrılığındadır.
Yetişkin erkeklerde üst kısım mavimsi gri, alt kısmı kırmızımsıdır ve uzaktan turuncu gibi görünür. Gözbebeği turuncu-sarı veya turuncu-kırmızıdır. Yetişkin dişilerde üst kısım koyu kahverengi veya grimsi kahverengi, alt kısımlar kahverengidir ve gözbebeği açık sarıdır. Yavrularda üst kahverengi ve alt kısım kahverengi veya kahverengi benekli, gözbebeği sarıdan turuncuya doğru renklenir.

Accipiter nisus türüne bağlı alttürler (2024): 

Eski Dünya tropik iklim ve yarı tropik iklim bölgelerinde geniş dağılım gösterir. Yavrular göçe yetişkinlerden erken başlar ve dişiler erkeklerden önce göç eder.

Yumurtalar soluk mavi üstüne kahverengi noktalıdır ve her biri yaklaşık 35-46 milimetre x 28-35 milimetre büyüklüğünde ve 22,5 gram ağırlığındadır. Genel olarak 2-3 gün aralıklarla 4-5 arası yumurta yumurtlar. Yumurtalar zarar görürse, ilk yumurtaların üstüne daha ufak olacak şekilde ikiye kadar yeniden yumurtlayabilir.

Accipiter nisus BirdLife türlerinin bilgi formu
Ageing and sexing (PDF; 5.8 MB) by Javier Blasco-Zumeta & Gerd-Michael Heinze
RSPB webpage with sound and video files.
Global Raptor Information Network species account 2012-11-20 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
"Atmaca medya". Internet Bird Collection. Arşivlenmesi gereken bağlantıya sahip kaynak şablonu içeren maddeler (link) 
VIREO (Drexel Üniversitesi) Atmaca fotoğraf galerisi
 Wikimedia Commons'ta Atmaca ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Atmaca ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

atv, Turkuvaz Medya Grubu bünyesinde Türkiye'de yayın yapan ulusal televizyon kanallarından biridir. Türkiye genelinde yayın yapan ulusal kanal, genelde dizi ve filmleriyle ön plana çıkmaktadır.
atv, TİAK'a göre 2016'dan itibaren Türkiye'de en çok izlenen televizyon kanalı olmuştur. TİAK reyting ölçüm verilerine göre, toplam izlenme payı açısından bu dönem boyunca ilk sırada yer almıştır. atv, en yüksek izlenme oranına sahip kanal konumunu hâlen sürdürmektedir.

Dinç Bilgin tarafından kurulan kanal, 12 Temmuz 1993'te yayına başladı.
atv, 90'lı yıllarda TRT 1, Star TV, Show TV ve Kanal D'den sonra yayınladığı Süper Baba, İkinci Bahar, Çiçek Taksi, Tatlı Kaçıklar, Mahallenin Muhtarları, İlişkiler, Gurbetçiler, Sıcak Saatler, Baba Evi, Böyle mi Olacaktı ve Affet Bizi Hocam gibi yerli dizileriyle de büyük seyirci kitlesine sahip olmuştur.
Prima TV, Kiss TV, Yeni TV, Sabah, Yeni Asır, Bugün, Şok, Ateş, Yeni Yüzyıl, Takvim ve Fotomaç gazeteleri, Kiss FM, Yeni Radyo, Romantik Radyo, Şık FM, Radyo Sport, Aktüel, Şamdan, Para, Sinema ve birçok dergileri ile Merkez Medya Grubu oluşturuldu.
2002 yılının Ekim ayında Turgay Ciner tarafından kiralandı. 2005 yılının Mart ayında Turgay Ciner tarafından satın alındı. 1 Nisan 2007'de içlerinde Kanal 1 ve Sabah gazetesinin de bulunduğu birçok televizyon kanalı ve gazeteye Merkez Medya Grubu iştirakleri dahil TMSF tarafından el konuldu. 2007 yılında gerçekleştirilen ihale sonucu atv ve Sabah gazetesinin sahibi Merkez Yayıncılık, Çalık Holding'in sahibi olduğu Turkuvaz A.Ş.'ye satılmıştır. Hâlihazırda Turkuvaz Medya Grubuna bağlı olarak yayınlarını sürdürmektedir. Avusturya-İsviçre ortaklığında düzenlenen 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası'ndaki tüm karşılaşmaları canlı ve banttan yayınlamıştır. Bununla birlikte, ilk kez bir Avrupa Futbol Şampiyonası Türkiye'de özel bir ulusal televizyon kanalından yayınlanmıştır. 2013 yılının Aralık ayında Kalyon İnşaat'ın sahibi olduğu Zirve Holding patronu Orhan Cemal Kalyoncu'ya satıldı. Hâlihazırda a2, a Haber, a Spor, a News, minikaGO, a Para, Radyo Turkuvaz, Vav Radyo, Sabah gazetesi, Yeni Asır gazetesi, Takvim gazetesi ve Fotomaç gazetesi bünyesinde bulunmaktadır.
atv, 4 Eylül 2013'ten itibaren 16:9 geniş ekran formatına geçmiştir.
Türkiye'nin ilk süper kahraman animasyon dizisi olan Akıncı, 21 Ocak 2023'te atv ve MinikaGO'da yayınlanmaya başlamıştır.
atv YouTube kanalı, En çok abonesi olan Türk YouTube kanalları listesi'nde 6. sırada yer almaktadır. Ayrıca Türkiye'nin ilk on milyon aboneli televizyon YouTube kanalıdır.
Ziraat Türkiye Kupası'nın yayın hakları, 2011-2012 sezonundan itibaren Turkuvaz Medya Grubu tarafından alınmıştır. Bu kapsamda, kupada oynanan belirli bazı karşılaşmalar atv'de yayınlanırken diğer karşılaşmalar grubun spor kanalı A Spor'da yayınlanmaktadır.

atv HD, 23 Nisan 2011'de kurulan, atv ile eş zamanlı yayın yapan atv'nin yüksek çözünürlüklü kanalıdır. Kanal Türksat 4A 12054 H 27500 5/6 frekansından, D-Smart 25. kanaldan, Digiturk 25. kanaldan, Türksat TKGS 2. kanaldan, KabloTV 23. kanaldan, Turkcell TV+ 24. kanaldan ve tivibu 314. kanaldan izlenebilmektedir. atv Ana Haber Bültenini ilk HD yayınlayan ulusal kanaldır. Şubat 2020'de, logodaki HD ibaresi kaldırılmıştır.

Yakında: Hamal 
Yakında: Güneşin Doğduğu Yer
Yakında: Aşk ve Taht
Yakında: Mercan Köşk 
2026-: Altı Üstü İstanbul (Pazartesi 20.00)
2026-: A.B.İ. (Sezon arası)

2023-: Akıncı (Cumartesi 14.00)

1993-: atv Yerli Sinema Kuşağı
1993-: atv Yabancı Sinema Kuşağı

2021-: Nursel ile Mutfak Bahane (Nursel Ergin) (Sezon arası)
2011-: Kim Milyoner Olmak İster? (Oktay Kaynarca) (Pazar 20.00)
2026-: Var Mısın Yok Musun (Esra Erol)  (Salı, Çarşamba ve Perşembe 20.00) - 
2019-: Güven Bana (Müge Anlı) (Ara verdi.)

2010-: Dizi TV (Didem Uğurlu) (Pazar 11.30)

2008-: Müge Anlı ile Tatlı Sert (Müge Anlı) (Sezon arası)
2015-: Esra Erol'da (Esra Erol) (FOX'tan geldi.) (Sezon arası)

Nihat Hatipoğlu Ramazan ayı boyunca iftar ve sahur
Nihat Hatipoğlu Sorularınızı Cevaplıyor
Nihat Hatipoğlu ile Dosta Doğru
Nihat Hatipoğlu ile Kur'an ve Sünnet

atv Haber, 12 Temmuz 1993'te yayına başlayan ve 10 Ağustos 2009'dan beri Cem Öğretir tarafından sunulan ana haber bültenidir. a Haber kanalı ile ortak yayınlanmaktadır. Geçmişte, hafta içi haberleri şu kişiler tarafından sunulmuştur:

Kadir İnanır (1993)
Ali Kırca (31 Ocak 1994-25 Mart 2001)
Şebnem Sunar Küçük (26 Mart 2001-31 Mart 2001)
Murat Birsel ve Serap Ezgü (1 Nisan 2001-17 Nisan 2001)
Murat Birsel (18 Nisan 2001-13 Ekim 2002)
Ali Kırca (14 Ekim 2002-30 Aralık 2007)
Şebnem Sunar Küçük (31 Aralık 2007-24 Şubat 2008)
Mehmet Barlas (25 Şubat 2008-6 Haziran 2008)
Fuat Kozluklu (7 Haziran 2008-31 Mayıs 2009)
Şebnem Sunar Küçük (1 Haziran 2009-9 Ağustos 2009)
Cem Öğretir (10 Ağustos 2009-günümüz)

a2, 16 Kasım 2016 tarihinde ilk yayın sinyallerini verip test yayına başlamıştır. Asıl yayınına 28 Kasım 2016 Pazartesi günü başlamıştır. Kanalın yayına geçeceğinin duyulduğu ilk tarih 11 Kasım 2016'dır.

atv kanalının Avrupa'daki izleyenlere yönelik oluşturulan kanalıdır. 16 Ekim 1997'de Türksat 1C uydusundan analog yayın yapmaya başladı.

Sabah (12 Temmuz 1993-günümüz) (5 kanal ile ortak yayınlandı.)
Yeni Asır
Takvim
Fotomaç

Eleştirmenler tarafından TMSF'nin tartışmalı Sabah-ATV ihalesi, tarafgir medya oluşturma konusunda tipik bir örnek olarak gösterilmektedir. Başbakan Erdoğan'a yakınlığıyla bilinen Çalık Grubu, Sabah-ATV ihalesiyle medya sektörüne giriş yapmıştır. İhalede 7 firma yeterlilik belgesi almış olsa da, ihale gününe kadar bu firmalar teker teker çekilmiş ve Çalık Grubu tek başına ihaleye girmiştir. Çalık Grubu, ihaleyi 1,1 milyon dolarlık teklifiyle kazanmıştır. Eleştirmenlere göre ihaleden sonra Çalık Grubu bünyesine katılan ATV televizyonu, Sabah, Fotomaç ve Yeni Asır gazeteleri hükûmet yanlılığı niteliğini taşımış ve hükûmetin politikalarını destekleyen yayınlar yapmışlardır.
2020 yılında RTÜK'e yapılan şikayetler arasında bir yıl boyunca en fazla şikayet edilen kanal ATV oldu ve bu süre zarfında sadece 2 dosya üst kurul gündemine alındı. ATV kanalına bir kez "Türkçenin kaba kullanımı" nedeniyle uyarı yapıldı ve bir kez de "ailenin korunması"na aykırılık gerekçesiyle idari para cezası verildi. Bunun dışında, ATV ile ilgili başka bir dosya görüşülmedi. ATV'ye verilen para cezası, beyan edilen reklam gelirine göre 400 bin TL olarak hesaplandı.

atv Resmî Sitesi
atv Resmî İnstagram Hesabı 8 Eylül 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
atv Resmî Twitter Hesabı 16 Ekim 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
atv Resmî Facebook Hesabı 21 Ekim 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
atv Resmî Tiktok Hesabı 21 Ekim 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
atv Resmî Youtube Kanalı 21 Ekim 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Avrasya, Avrupa ile Asya'yı kapsayan coğrafi bölgeye verilen isim.
Avrasya kelimesi, Avrupa ile Asya (yani avr ile asya) sözcüklerinin birleşmesinden oluşur. Yerkürenin en büyük kıtasıdır. Adaları ile birlikte 54.759.000 km²dir. Dünya karalarının %36,2'sini oluşturur. 5 milyardan fazla nüfusu ile dünya nüfusunun %70'ini barındırır.
Avrasya'da en sıcak ve en soğuk yerler ile en kurak ve en yağışlı alanlar dahil Köppen iklim sınıflandırmasındaki tüm iklim tipleri görülmektedir.

Avrasya'nın uç noktalarını; kuzeyde Çelyuskin Burnu, güneyde Piay Burnu, batıda Roca Burnu, doğuda Dezhnev Burnu oluşturur. Dünyanın en yüksek noktası Everest Tepesi, karaların en alçak noktası Ölü Deniz (Lut Gölü), en derin göl Baykal, en nemli alan Çerapunçi Avrasya kıtasında yer alır. Doğu-batı uzunluğu 16.000 km, kuzey-güney genişliği 8.000 km'dir.
Avrasya, batıdan Atlas Okyanusu, doğudan Pasifik Okyanusu, kuzeyden Arktik Okyanusu, güneyden Hint Okyanusu ile çevrilidir. Avrupa ile Asya kıtaları arasında fiziki bir ayrım yoktur, jeolojik olarak Avrasya tek bir yapı kabul edilir. İnsanların 60.000 ile 120.000 yıl önce kıtaya yerleştiği kabul edilir. Büyük Britanya, İzlanda, İrlanda, Japonya, Filipinler ve Endonezya gibi adalar Avrasya tanımına dahildir.
Avrupa Asya sınırı eskiden Marmara Denizi ve Karadeniz kabul edilirken bugün Ural Dağları ve Kafkaslar sınır kabul edilir. Süveyş Kanalı Afrika ile Avrasya'yı birbirinden ayırır. Bazen bu üç kıta Afrika-Avrasya kıtası olarak bir bütün olarak değerlendirilir.

Arktik Okyanus havzasına ait başlıca akarsular: Obi, Yenisey, Lena, Peçora, Kolima
Atlas Okyanusu havzasına dökülen akarsular: Tuna Nehri, Sen, Ren, Dinyeper, Vistül, Oder, Thames, Kızılırmak, Yeşilırmak, Po, Elbe Nehri
Büyük Okyanus havzasına dökülenler: Amur, Mekong, Yangtze, Sarı Irmak
Hint Okyanusu Havzasına dökülenler: Ganj, Brahmaputra, İndus, İravadi, Fırat, Dicle
Kapalı havza akarsuları:
Hazar Denizi'ne dökülenler: Volga, Astara Çayı, Ural Nehri, Emba, Terek, Kura, Etrak Nehri
Aral Gölü'ne dökülenler: Seyhun, Ceyhun

Anadolu Yarımadası
Arabistan Yarımadası
İskandinav Yarımadası
Hindistan Yarımadası
Balkan Yarımadası
İber Yarımadası
Apenin Yarımadası
Kamçatka Yarımadası
Çukçi Yarımadası
Taymır Yarımadası
Hind-i Çin Yarımadası

Avrasya Tüneli, temeli 26 Şubat 2011 tarihinde atılan Asya ve Avrupa yakalarını, Kennedy Caddesi'nde Kumkapı ile D-100 Karayolu'nda Koşuyolu mevkii güzergâhında deniz tabanının altından bağlayan ve boğaz geçişine imkân sağlayan karayolu tünelidir. Toplam güzergâh tünel ve bağlantı yolları ile  14,6 kilometredir. Kumkapı ile Koşuyolu arasında yoğun trafikte 100 dakikaya varan seyahat süresinin 5 dakikaya kadar indirilmesi hedeflenmiştir.
İstanbul Boğazı'nda üç köprü ve bir arabalı feribotla beraber alternatif bir karayolu geçişi sağlamak amacıyla, Marmaray'ın 1,2 kilometre kadar güneyinde inşa edilen proje mevcut üç köprünün ve arabalı feribotun trafik yüklerini paylaşarak İstanbul'a daha dengeli bir şehir içi ulaşımı sağlanması beklenmektedir. İstanbul'da Marmaray tüp geçidinden sonra ikinci deniz altı tünelidir. Tünelin geçiş ücreti iki yönlü alınmakla birlikte; 2022 yılı otomobiller için tek geçiş ücreti 05:00-23:59 saatleri arası ₺53,00 00:00-04.59 saatleri arası ₺26,50, minibüsler için 05:00-23:59 saatleri arası ₺79,50 00:00-04.59 saatleri arası ₺39,75. Tünelin ismi için hükûmet yetkilileri halk oylaması ile belirleneceği belirtilip, resmi adresinden 10 aralık tarihine kadar oylaması yapılması istenmiştir. Fakat 11 Aralık'ta yetkililer sitedeki oylama sonucunu açıklamayıp, konunun çarpıtıldığı gerekçesiyle paylaşmamışlardır. İsim değiştirilmeyerek aynı olarak "Avrasya Tüneli" adı altında 20 Aralık'ta tünelin açılışı yapılmıştır.

Avrasya Tüneli Projesi (İstanbul Boğazı Karayolu Tüp Geçişi Projesi), Asya ve Avrupa yakalarını, deniz tabanının altından geçen bir karayolu tüneli ile birbirine bağlıyor. İstanbul’da araç trafiğinin yoğun olduğu Kazlıçeşme-Göztepe hattında hizmet veren Avrasya Tüneli, toplam 14,6 kilometrelik bir güzergâhı kapsıyor.
Projenin 5,4 kilometrelik bölümü, deniz tabanı altına özel bir teknoloji ile inşa edilen iki katlı tünelden ve diğer metotlarla inşa edilen bağlantı tünellerinden oluşurken, Avrupa ve Asya yakalarında toplam 9,2 kilometrelik güzergâhta yol genişletme ve iyileştirme çalışmaları gerçekleştirildi. Sarayburnu-Kazlıçeşme ile Harem-Göztepe arasında yer alan yaklaşım yolları genişletilerek kavşak, araç alt geçitleri ve yaya üst geçitleri inşa edildi.

Tünel kazısını yapan ve ‘Yıldırım Bayezid’ adı verilen tünel açma makinesi (TBM); 33,3 kW/m2’lik kesici kafa gücü ile dünyada 1. sırada, 12 bar’lık tasarım basıncı ile 2. sırada ve 147,3 m2’lik kesici kafa alanı ile 6. sırada yer alıyor.
Sismik aktivitesi yüksek ‘Kuzey Anadolu Fayı’, Avrasya Tüneli güzergâhının 17 km yakınından geçiyor. Sismik aktivitelerden doğacak gerilme ve yer değiştirmeleri kabul edilebilir düzeye indirmek amacıyla tasarlanan iki sismik bileziğin (sismik mafsal/conta) Tüneldeki konumları özenle belirlendi. Yer değiştirme limitleri, kayma için ±50 mm, uzama/kısalma için ±75 mm olarak belirlenen sismik bilezikler, laboratuvarlarda test edilerek uygunluğu ve başarısı kanıtlandıktan sonra üretildi. Bilezikler, geometrik boyutları ve maruz kalacağı sismik aktivite seviyesi dikkate alındığında, TBM tünelcilik sektöründe bu özelliklere sahip ‘ilk’ uygulama oldu.
Deprem davranışı ile ilgili tasarımda, moment büyüklüğü Mw = 7,25 kabul edilmiş olup; Tünelin 500 yılda bir görülebilecek depreme karşı ‘servis şartları’ ve 2.500 yılda bir görülebilecek depreme karşı ise ‘güvenlik şartları’ bozulmaksızın davranabileceği ortaya konuldu. Tasarım aşamasında sismik bilezik konumlarının başarıyla saptandığı, Tünel inşaatı sırasında sürekli ölçülen ‘kesici kafa döndürme moment’ (tork) değerleriyle doğrulandı.
Tünelin kazı sürecinde 440 kesici disk, 85 keski ve 475 fırça değiştirildi. Kazı sırasında, sürekli değişen jeolojik şartlar nedeniyle 4 kez, ‘özel eğitimli dalgıçlar’ tarafından hiperbarik bakım-onarım operasyonu yapılması gerekti ve tümü başarıyla tamamlandı. Toplam 47 gün süre kaybına neden olan bu operasyonların biri, Tünelin yaklaşık en derin noktasına rastladı. 10,8 bar gibi bugüne kadar denenmemiş bir basınç ortamında yapılmak zorunda kalınan bu tamir-bakım operasyonunun başarıyla tamamlanması ile dünyada bir ‘ilk’ gerçekleştirildi ve kazının devamı sağlandı.

T.C. Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı ile Altyapı Yatırımları Genel Müdürlüğü (AYGM), Avrasya Tüneli Projesi’nin tasarım, inşaat ve işletmesini gerçekleştirmesi için Yapı Merkezi ve SK E&C firmalarının ortaklığı ile kurulan Avrasya Tüneli İşletme İnşaat ve Yatırım A.Ş.’yi (ATAŞ) görevlendirdi. İşletme süresinin tamamlanması ile Avrasya Tüneli kamuya devredilecek.
Yap-işlet-devret modeliyle 1 milyar 245 milyon dolarlık bir yatırımla 22 Aralık 2016'da hayata geçirildi.
Altyapı Yatırımları Genel Müdürlüğü bilgi notlarına göre
Yatırım süresi : 55 ay (4 yıl 7 ay ) 
İşletme süresi : 24 yıl 5 ay
Sözleşmeye göre hizmete alma: Ağustos 2017
Hedef : Aralık 2016 
Trafik garantisi : Yılda 25 milyon araç (günde 68.500 araç)
Garanti üstü araç geçmesi durumunda kamu payı : %30
Tünelden 2017 yılında 15.6 milyon, 2018 yılında ise 17,5 milyon araç geçti. En yüksek geçiş yapılan gün 13 Mayıs 2018 tarihi olan Anneler Gününde 65 bin 799 araçla gerçekleşti.

1 Mart 2011'de Şehir Plancıları Odası İstanbul Şubesi, projenin kamuyu zarara uğrattığı, imar planı olmadığı ve tahrip edeceği tarihi yapıların tespit edilmemiş olduğunu iddia ederek Koruma Kurulu'nun kararına karşı dava açmıştır.

Bakınız, İstanbul Boğazı#Araç geçiş ücretleri

Engineering News Record (ENR) Dergisi, "Dünya Çapında En İyi Tünel Projesi", Ekim 2016 
ITA (International Tunnel Association) Uluslararası Tünelcilik Ödülleri, ‘Yılın Projesi’ Ödülü, Kasım 2015  
Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası, En İyi Çevresel Ve Sosyal Uygulama Ödülü, Mayıs 2015  
Thomson Reuters Project Finance International (PFI), En İyi Altyapı Proje Finansman Anlaşması, 2012
Euromoney Project Finance Deals of the Year, Avrupa’nın En İyi Proje Finans Anlaşması, 2012
Emea Finance, En İyi Kamu-Özel Sektör Ortaklığı, 2012
Infrastructure Journal, En Yenilikçi Ulaşım Projesi, 2012

Marmaray
Büyük İstanbul Tüneli
HızRay

Resmî site

Avrupa'daki Türkler, Avrupalı Türkler ya da Avrupa Türkleri, Avrupa'nın çeşitli ülkelerinde yaşayan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları veya Türkiye kökenli insanlar.

II. Dünya Savaşı'ndan sonra Avrupa ülkeleri yabancı işgücü almaya başladı. 1950'lerde özel aracılarla bireysel girişimciler Avrupa'ya gitti. 1957'de Türkiye'den ilk stajyer kafile 10 kişiydi. Türk Alman Ekonomik İlişkilerini Araştırma Enstitüsü 1959'da kuruldu.
1960'larda ismen çağırma sistemiyle Avrupa'ya gidenler için ikili anlaşmalar yapıldı. Almanya İş ve İşçi Bulma Kurumu, Türkiye Cumhuriyeti Çalışma Bakanlığı ve Alman irtibat büroları vasıtasıyla ülkeler arasında anlaşmalarla işgücü hareketleri bir sisteme bağlandı. 31 Ekim 1961'de Almanya (bakınız: Anwerbeabkommen zwischen der Bundesrepublik Deutschland und der Türkei), 1964'te Avusturya, Belçika, Hollanda, 1965'te Fransa, 1967'de İsveç ile Türkiye arasında işgücü anlaşmaları imzalandı.
Türk işçileri konuk işçi (Gastarbeiter) sıfatıyla ve sadece erkekler kaydıyla alınıyordu. Dönüşüm ilkesine (rotation) göre işçiler bir yıl sonra ülkelerine döneceklerdi. Ama kimse dönmedi.
İlk gidenler, birinci kuşak, heim'larda yani yurtlarda kaldı. Ağır, kimsenin çalışmadığı işlerde çalıştılar, aileler parçalandı.
1966-67'deki krizde 70.000 işçi işten çıkarıldığında bunların çoğu yurda dönmedi, Hollanda ve Belçika'ya gitti.
1970'lerde işçiler, konukluktan kalıcılığa yöneldiler. Sosyal haklar elde ettiler, dernekleştiler. Ancak 1973 krizinde işçi alımları durduruldu, çalışanlar yurtlarına dönmeye özendirildi. 1973'te 100.000 işçi yurt dışına gitmişti, 1974'te bu 640 kişiye düştü. Sırada bekletilen 1 milyon kişi vardı. Ancak işçi göçü, turist pasaportuyla ve siyasi iltica talebiyle devam etti. Siyasi sığınmacılar 1976'da 800 civarındayken, 1980 askerî darbesinden sonra 57.913'e çıktı. Bunlara af çıkarıldı. Ailelerin getirilmesiyle, eş ve çocuklar hakkındaki özendirici yasalarla nüfus arttı. Oturma ve çalışma izni aldılar.
1980'lerde artık kalıcı olanlar, çalışma problemlerinden sonra kimlik ve dil, eğitim, uyum sorunlarıyla karşılaştılar.
1990'larda Berlin Duvarı'nın yıkılmasından sonra 1991'de Yabancılar Yasası Almanya'da kabul edildi. İşten çıkarmalar, ırkçılık, yabancı düşmanlığı ve şiddet artmaya başladı. Sosyal haklar yanında, siyasal haklar ve çifte vatandaşlık tartışılmaya başlandı.
23 Kasım 1992 tarihinde Mölln'de (Mordanschlag von Mölln) ve 29 Mayıs 1993 tarihinde Solingen'de (Solingen Faciası) bu gruba karşı ırkçı saldırları düzenlendi, bu olaylarda 8 kişi öldürüldü.

Avrupa'da yaşayan Türk vatandaşları, Avrupalılık kimliğiyle tam uyum sağlamış değiller. Zaten Avrupalılık tarifinde bir anlaşma sağlanamadı. Türk işçiler, Türk kimlikleriyle sürece katılıyorlar. Almanlar bu topluma, Paralellgesellschaft, yani paralel toplum diyor. Çokkültürlülük ve ulusötesi yurttaşlık kavramları medyada tartışılan konulardan.
Genel olarak Avrupa'da yükselen İslam fobisi, Hristiyan Avrupa'da Türklerin istenmediğine dair inançlar oluşturuyor. Bir yandan köktencilik, bir yandan ırkçılık, bir yandan İslam düşmanlığı ile karşı karşıya kalan Avrupalı Türklerin birinci kuşağı yurt ile özdeş durumda.
Avrupa'da yaşayan Türk vatandaşlarının sorunları sadece bütünleşme değil. Hâlâ birçoğu dönecekmiş gibi çalışmakta, hâlâ birçoğu kiracı. Birinci kuşak yaşlanmış ve yoksullaşmış. Yabancı dil ve eğitim sorunları, Avrupa'nın hem dini yaşayışına hem seküler yaşayışına uyumsuzluk devam ediyor. Birkaç kişi yerel siyasi kurumlara seçiliyor, hatta milletvekili olanlar bile var, ancak kütlesel olarak kültürel dışlanmışlık hakim.

Avrupa'da Türkler tarafından kurulmuş sayısız dernek mevcuttur: Türk dernekleri, Ülkücü federasyonlar, Millî Görüş teşkilatları, Kafkas dernekleri, Alevi dernekleri, tarikatlar, diyanet kurumları, cami ve cemaat birlikleri.

Almanya Federal İstatistik Dairesi'nin açıkladığı resmî veriye göre 2020 yılı itibarıyla Almanya'da 3 milyon ilâ 3.5 milyon civarı Türk vatandaşı yaşamaktadır.

Resmî veriye göre 24 Mayıs 2018 tarihi itibarıyla Fransa'da 800.000 (çifte uyruklu vatandaş dahil) Türk vatandaşı yaşamaktadır.

Resmî veriye göre 1 Ocak 2016 tarihi itibarıyla Hollanda'da 480.000 Türk asıllı Hollanda vatandaşı yaşamaktadır. Hollanda'daki Türk vatandaşları 1970'li ve 1980'li yıllardan sonra işçi olarak gelmiş ve ailelerini de getirerek buraya yerleşmişlerdir ve Amsterdam, Zaandam, Alkmaar, Rotterdam, Eindhoven, Lahey gibi kentlerde yoğunlaşmıştır. Özellikle 2000 yılından sonra emekliliğe ayrılmış Türk vatandaşları, Türkiye'ye geri dönmeye başladılar. Hollanda'daki Türk vatandaşları ülke siyasetine yön vermektedir. Hollanda'da yaşayan Türkler, ülkede Hollandalılardan sonra en büyük ikinci etnik grup.

Avusturya'da resmî veriye göre 24 Mayıs 2018 tarihi itibarıyla vatandaşlarının sayısı 360.000 Türk yaşamaktadır. Bunlar özellikle çalışıp para kazanma amacıyla gelmiş olup yerleşmişlerdir. Avusturya nüfusuna oranı %0,9'u teşkil edip Avusturya'da iskan eden en büyük yabancı uyruklulardır. Özellikle Vorarlberg eyaletinde, Salzburg ve başkent Viyana'da yoğundurlar. Başkent Viyana'daki ilçelerden Wieden'de nüfusun %2,3'ü, Innere Stadt (merkez)'ta nüfusun %2'sini oluşturur.

İsviçre'de resmî verilere göre 31 Aralık 2006 tarihi itibarıyla Türklerin sayısı 73.861, 2007 itibarıyla 62.000'i geçmektedir. İsviçre vatandaşlığına da sahip olan çifte uyruklu vatandaş sayısı dahil edildiğinde 100.000'i geçmektedir. Özellikle 1980'lerde İsviçre'ye işçi olarak giden ve oraya yerleştiler. Özellikle başkent Bern ile ülkenin en büyük kenti Zürih'te, ayrıca Basel ve St. Gallen'de de yoğundurlar.

Resmî veriye göre 24 Mayıs 2018 tarihi itibarıyla İsveç'te 200.000 Türk vatandaşı yaşamaktadır.

Danimarka İstatistik Kurumunun resmî verilerine göre 24 Mayıs 2018 tarihi itibarıyla Danimarka'da 91.000 Türk kökenli insan yaşamaktadır.

Birleşik Krallık'ta resmî veriye göre 31 Aralık 2006 tarihi itibarıyla 52.893 Türk vatandaşı yaşamaktadır. Birleşik krallık vatandaşlığı almış Kıbrıs Türkleri, Türkiye Türkleri ve Türk vatandaşlarının toplam sayısı 500 bin sayısına yaklaşmaktadır.

Yunanistan'da resmî veriye göre 24 Mayıs 2018 tarihi itibarıyla 260.000 (çifte uyruklu vatandaş dahil) Türk vatandaşı yaşamaktadır. Batı Trakya, On İki Ada ve Girit'te yoğunlaşmışlardır.

Belçika'da resmî veriye göre 24 Mayıs 2018 tarihi itibarıyla 220.000 Türk vatandaşı yaşamaktadır. Türk vatandaşları en çok başkent Brüksel, Anvers'te ve Gent'te yoğun olarak yaşamaktadır.

Resmî veriye göre 24 Mayıs 2018 tarihi itibarıyla Norveç'te 18.084 Türk vatandaşı yaşamaktadır.

İtalya'da 24 Mayıs 2018 itibarıyla 19.077 Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı yaşamaktadır. İtalya'daki Türk vatandaşlarının büyük çoğunluğu başkent Roma'da, ardından Lombardia bölgesinde ve kent olarak Ligurya bölgesine bağlı Imperia şehrinde yaşamaktadır.

Resmî veriye göre 24 Mayıs 2018 tarihi itibarıyla Romanya'da 65.000 Türk vatandaşı yaşamaktadır. Romanya'da yerli olarak geçmişten bugüne gelen Türklerin sayısı resmî olarak 45-55 bindir. Tatarlar ve Türk vatandaşları da dahil edildiğinde Romanya'da 90-100 bin civarında Türk nüfus yaşamaktadır.

Resmî veriye göre 2009 yılı itibarıyla Finlandiya'da 13.820 Türk vatandaşı yaşamaktadır.

Resmî veriye göre 11 Temmuz 2017 tarihi itibarıyla Polonya'da 3.762 Türk vatandaşı yaşamaktadır. Polonya'da ayrıca Karaim Türkleri yaşamaktadırlar.

İspanya'da yaklaşık 6.000 Türk vatandaşı yaşamaktadır.

2019 Ukrayna nüfus sayımına göre 20.000 Türk vatandaşı yaşamaktadır.

Lihtenştayn'da 894 Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı ikamet etmektedir. Lihtenştayn'da yaşamakta olan Türkiye Cumhuriyeti uyruklu vatandaşlar, İsviçrelilerden, Avusturyalılardan, İtalyanlardan ve Almanlardan sonra ülkenin en büyük beşinci yabancı azınlık grubunu oluşturmaktadır.

Gastarbeiter
Türkler
Türk dilleri

Nermin Abadan-Unat, Bitmeyen Göç, Konuk İşçilikten Ulus Ötesi Yurttaşlığa, İBÜY, İstanbul 2002.
Ayhan Kaya-Ferhat Kental, Euro Türkler: Türkiye ile Avrupa Birliği Arasında Köprü mü Engel mi, İBÜY, İstanbul 2005.

Yurt Dışında Yaşayan Türk Vatandaşları (T.C. Dışişleri Bakanlığı) 9 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Avrupa Adaletin Etkinliği Komisyonu (İngilizce: The European Commission for the Efficiency of Justice (CEPEJ)), Avrupa Konseyi'nin 47 üye devletinin tümünden uzmanlardan oluşan bir yargı organıdır ve Avrupa'da adaletin etkinliğini ve işleyişini iyileştirmek için araçlar hazırlar (Avrupa dışındaki sivil toplum kuruluşlarına gözlemci statüsü verilmesi ve bu kuruluşlarla istişareler dahil).
Avrupa Adaletin Etkinliği Komisyonu (CEPEJ), Avrupa Konseyi'ne üye 47 ülkenin uzmanlarından oluşur ve Avrupa'da adaletin etkinliğini ve işleyişini iyileştirmeyi amaçlayan araçlar geliştirir. Görevleri şunlardır:

Yargı sistemlerinin sonuçlarını analiz etmek;
Karşılaşabilecekleri sorunları belirlemek;
Önce yargı sisteminin performanslarının değerlendirilmesini ve ardından bu sistemlerin işleyişini iyileştirmek için somut araçlar tanımlamak;
Mevcut Avrupa Konseyi belgelerinin uygulanmasını iyileştirmek ve gerekirse yeni araçlar önermek;
Bir devlete talebi üzerine yardım sağlamak.
Avrupa Adaletin Etkinliği Komisyonu Başkanları şunlardır:

Eberhard Desch (Almanya) 2002–2006,
Fausto de Santis (İtalya) 2007–2010,
John Stacey (Birleşik Krallık) 2011–2014,
Georg Stawa (Avusturya) 2015–2018,
Ramin Gurbanov (Azerbaycan) 2018 - p.t.

Avrupa Adalet Etkinlik Komisyonu Websitesi 22 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Avrupa Birliği (AB), yirmi yedi üye ülkeden oluşan ve toprakları büyük ölçüde Avrupa kıtasında bulunan siyasi ve ekonomik bir örgütlenmedir. 1993 yılında, Avrupa Birliği Antlaşması olarak da bilinen Maastricht Antlaşması'nın yürürlüğe girmesi sonucu, var olan Avrupa Ekonomik Topluluğu'na yeni görev ve sorumluluk alanları yüklenmesiyle kurulmuştur. 450 milyondan fazla nüfusuyla Avrupa Birliği, dünya ülkelerinin GSYİH'ye (nominal) göre sıralanışında nominal gayrisafi yurt içi hasılasının %14,7'lik bölümünü oluşturur.
Avrupa Birliği, tüm üye ülkeleri bağlayan standart yasalar aracılığıyla, insan, eşya, hizmet ve sermaye dolaşımı özgürlüklerini kapsayan bir ortak pazar (tek pazar) geliştirmiştir. Birlik içinde tarım, balıkçılık ve bölgesel kalkınma politikalarından oluşan ortak bir ticaret politikası izlenir. Birliğe üye ülkelerin yirmisi, Euro adıyla anılan ortak para birimini kullanmaya başlamıştır. Avrupa Birliği, üye ülkelerini Dünya Ticaret Örgütü'nde, G8 zirvelerinde ve Birleşmiş Milletler'de temsil ederek dış politikalarında da rol oynamaktadır. Birliğin yirmi yedi üyesinden yirmi biri NATO'nun da üyesidir. Schengen Antlaşması uyarınca birlik üyesi ülkeler arasında pasaport kontrolünün kaldırılmasının da arasında bulunduğu pek çok adli konu ve içişleri düzenlemelerinde Avrupa Birliği'nin payı bulunur.
Avrupa Birliği, devletler arası ve çok uluslu bir oluşumdur. Birlik içinde kimi konularda devletler arası anlaşma ve fikir birliği gerekir. Ancak belirli durumlarda uluslarüstü yönetim organları, üyelerin anlaşması olmaksızın da karara varabilir. Avrupa Birliği'nin bu tip haklara sahip önemli yönetim birimleri Avrupa Komisyonu, Avrupa Parlamentosu, Avrupa Birliği Konseyi, Liderler Zirvesi, Avrupa Adalet Divanı ve Avrupa Merkez Bankası'dır. Parlamentoyu, Avrupa Birliği vatandaşları beş yılda bir oylama yöntemiyle seçerler.
Avrupa Birliği'nin temelleri 1951 yılında, altı ülkenin katılımıyla oluşturulan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu'na ve 1957 Roma Antlaşması'na dayanmaktadır. O dönemden bu yana birlik, yeni üyelerin katılımlarıyla boyut olarak büyümüş; var olan yetkilerine yeni görev ve sorumluluk alanları ekleyerek de gücünü artırmıştır. Üye devletler Aralık 2007'de, birliğin bugüne dek yaptığı antlaşmalar ile yasal yapısını güncellemek ve iyileştirmek amacıyla Lizbon Antlaşması imzalanmıştır. Lizbon Antlaşması'nın onaylanma ve işleme girme sürecinin 2008 yılı içinde olması öngörülmüşse de İrlanda'da, antlaşmanın onaylanması için yapılan halk oylamasının ilk etapta olumsuz sonuçlanması kabul sürecini geciktirmiştir. Avrupa Birliği 2012 Nobel Barış Ödülü'nü almıştır. 2020 yılında Birleşik Krallık, AB'den ayrılan tek üye ülke olmuştur. 9 ülke halen AB'ye katılmak için görüşmeler yürütmektedir.

II. Dünya Savaşı sonrası oluşan siyasi hava Batı Avrupa'da birlik ve beraberlik rüzgârları estirmeye başladı. Bu da pek çok kişi tarafından, Avrupa'ya büyük zararlar veren aşırı milliyetçilik düşüncelerinden bir kaçış yolu olarak görülüyordu. Bu düşüncelerle birlikte 1951 yılında, ilk başarıya ulaşan Avrupa içi iş birliği olan, Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu önerisi geldi. Bu oluşumun temel amacı, başta Fransa ve Batı Almanya olmak üzere üyeleri arasında kömür ve çelik endüstrilerinin yönetimini bir araya getirmekti. Bunun yapılış nedeni, dönemin en önemli sanayi ham maddeleri olan kömür ve çelikten doğabilecek herhangi bir uyuşmazlığın önlenmesi ve buna bağlı olarak iki ülke arasındaki olası bir savaşın engellenmesidir. Bu iş birliğinin kurucuları yaptıklarını "Avrupa ittifakında ilk adım" olarak nitelediler. Topluluğun diğer kurucu üyeleri İtalya ve Benelüks ülkeleri: Belçika, Hollanda, Lüksemburg idi.

1957 yılında iki yeni topluluk daha oluşturuldu: gümrük birliği işlemlerini sağlayan Avrupa Ekonomik Topluluğu ve nükleer enerji çalışmaları yürütmek için kurulan Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu (Euratom). 1965 yılına gelindiğinde imzalanan Brüksel Antlaşması ile var olan 3 topluluk Avrupa Toplulukları ya da daha yaygın biçimiyle Avrupa Topluluğu (AT) adıyla tek bir çatı altında toplandı.
1973 yılında Avrupa Toplulukları Danimarka, İrlanda ve Birleşik Krallık'ı da içine alarak genişleme yoluna gitti. Bu ülkelerde katılım öncesi yapılan görüşmeler sırasında Norveç ile de masaya oturuldu ancak ülkede düzenlenen halk oylaması sonucu katılım isteği reddedilince Norveç topluluğun dışında kaldı.
Avrupa Parlamentosu'nun üyeleri arasında ilk demokratik, doğrudan seçimler 1979 yılında gerçekleştirildi. Bunlar, Avrupalılara Avrupa Parlamentosu Milletvekilleri'ni seçmeleri konusunda olanak sağlayan ve ayrıca uluslararası düzeyde yapılan ilk seçimlerdi.
Yunanistan, İspanya ve Portekiz topluluğa 1980'li yıllarda katıldılar. 1985'te imzalanan Schengen Antlaşması, üye devletlerin pek çoğu arasında sınırda pasaport kontrolü olmaksızın yolculuk edebilme olanağını sağladı. 1986'da Avrupa bayrağı kullanılmaya başlandı ve liderler Avrupa Tek Senedi'ni imzaladılar. Bununla birlikte topluluğun karar alma mekanizmasının genişlemesi, ticari işlemlerde engel ve formalitelerin azaltılması ve daha ileri bir Avrupa Politik İş Birliği kurumu oluşturulması sağlandı.

1990 yılında Berlin Duvarı'nin yıkılması ile eski Doğu Almanya, birleşmiş yeni Almanya'nın bir parçası olarak topluluğa katıldı. Doğu Avrupa'ya doğru gerçekleştirilen genişlemeyle birlikte, topluluğa katılmaya aday ülkelere uygulanmak amacıyla Kopenhag Kriterleri'nin kabul edilmesi üzerine görüş birliğine varıldı.
7 Şubat 1992 tarihinde Maastricht Antlaşması yürürlüğe sokuldu. Bu antlaşma ilk kez Avrupa Birliği terimini kullandı ve üç sütun adını verdiği uygulama alanlarını başlattı. Bugünkü Avrupa Topluluğu terimi, geçmişte Avrupa Topluluklarının görev alanına giren politika ve uluslarüstü işlemleri kapsayan birinci sütuna eş düşmektedir. İkinci ve üçüncü sütunlarsa birliğin dış politikası ile içişleri ile ilgili, daha çok devletlerarası düzeyde iş birliği sunar. Günlük konuşma dilinde Avrupa Birliği terimi, Avrupa Topluluğu için de kullanılmaktadır ve birliğin birinci sütununun bir ögesi olarak Avrupa Topluluğu adı, öngörüldüğü tarihte yürürlüğe girecek olan Lizbon Antlaşması ile birlikte kullanımdan kalkacaktır.
Birliğe 1995 yılında, Avusturya, İsveç ve Finlandiya katıldı. 1997 tarihli Amsterdam Antlaşması, Maastricht Antlaşması'nın demokrasi ve dış politika başlıklarında iyileştirmeler yapmak için imzalandı. Amsterdam Antlaşması'nı 2001 yılında Nice Antlaşması izledi ve bu da birliğin doğu yönlü genişlemesine yeni vizyonlar kazandırmak adına Roma ve Maastricht antlaşmalarının üzerinde düzenlemeler yaptı.
2002'de on iki üye ülke Euro adlı ortak bir para birimini benimsedi. O günden bu yana, euro kullanan ülkelerin oluşturduğu euro bölgesi yirmi ülkeye ulaştı. 2004 yılında Avrupa Birliği, çoğunluğu eski Doğu Bloku ülkelerinden olan on yeni aday ülkenin de birliğe resmen katılmalarıyla tarihindeki en büyük genişlemeyi gördü. Üç yıl sonra, Bulgaristan ve Romanya da birliğe girdi. Birliğin son genişlemesi 2013 yılında Hırvatistan'ın katılmasıyla gerçekleşti.
2004 yılında Roma'da, daha önceki tüm antlaşmaları tek bir belgede toplayacak Avrupa Birliği Anayasası hazırlanmasını öngören antlaşma imzalandı. Ancak bu anayasa taslağı, Fransa ve Hollanda'da düzenlenen halk oylamalarında alınan olumsuz sonuçlardan dolayı diğer ülkelerde uygulanmadı ve onay alma işlemi hiçbir zaman tamamlanmadı. Bu nedenle bunun yerine, 2007 yılında önceki antlaşmaları yeni bir anayasayla değiştirmektense koşullarını iyileştirmeyi öngören ve Reform Antlaşması olarak anılan Lizbon Antlaşması imzalandı. Üye ülkelerde yapılan halk oylamaları sonucu onaylanırsa, Ocak 2009'da yürürlüğe girmesi öngörülen antlaşma ilk olarak oylandığı İrlanda'da reddedilince sürecin geleceğine ilişkin beklentiler belirsizleşti. 2 Ekim 2009 tarihinde yeniden gerçekleştirilen oylamada İrlanda halkının da olumlu görüş bildirmesiyle Lizbon Antlaşması tüm üye ülkelerce kabul görmüş oldu ve uygulama sürecine geçilmesinin önündeki tüm engeller kalkmış oldu. Anlaşma Cebelitarık ve Åland özel bölgelerinde de oylandıktan sonra bu bölgeler karşı görüş bildirseler de bu bölgelerin anlaşma hükümlerinin dışında kalması koşuluyla yürürlüğe girecektir.

Avrupa Birliği yirmi yedi bağımsız devletten oluşur. Bunlar üye devletler olarak bilinen Almanya, Avusturya, Belçika, Bulgaristan, Çekya, Danimarka, Estonya, Finlandiya, Fransa, Hırvatistan, Hollanda, İrlanda, İspanya, İsveç, İtalya, Kıbrıs, Letonya, Litvanya, Lüksemburg, Macaristan, Malta, Polonya, Portekiz, Romanya, Slovakya, Slovenya ve Yunanistan'dır.
Birliğe katılmayı bekleyen 9 aday ülke vardır bunlar: Arnavutluk,Ukrayna, Moldova, Gürcistan, Kuzey Makedonya, Karadağ, Sırbistan ve Türkiye'dir. İzlanda müzakereleri askıya almıştır.Bosna-Hersek ve Kosova olası resmî adaylar olarak tanımlanmıştır.
Avrupa Birliği'ne katılabilmek için bir ülke, 1993 yılında Kopenhag Liderler Zirvesi'nde tanımlanan Kopenhag Kriterleri'ni tümüyle sağlamak durumundadır. Bu ölçütler, hukukun üstünlüğüne ve insan haklarına saygı gösteren istikrarlı bir demokrasi, birlik üyeleri ile rekabet edebilecek düzeyde sağlam temelli bir ekonomi ve Avrupa Birliği yasalarını da içeren üyelik koşullarının kabul edilmesini gerektirir. Bir aday ülkenin bu ölçütlere uyup uymadığının değerlendirilmesinin yapılması konseyin görev alanıdır. Birliğin günümüzde var olan yönergeleri, 1985 yılında Grönland'ın birlikten çekilmesiyle örneği yaşanmasına karşın, üye bir ülkenin birlikten nasıl ayrılabileceğini açıkça belirtmemektedir. Ancak bu konuya, onaylanmayı bekleyen Lizbon Antlaşması'nda değinilmiştir ve bu tasarı bir ülkenin birlikten çıkmak istemesi durumunda izlenecek işlemleri içerir.
Birliğe katılmamayı yeğleyen dört Avrupa ülkesi İsviçre, İzlanda, Lihtenştayn ve Norveç'ten Avrupa Birliği ile ilgili pek çok ekonomik ve yasal düzenlemeye ise kısmen de olsa katılım göstermiştir. Bu ülkelerden İzlanda, Lihtenştayn ve Norveç, Avrupa Ekonomik Alanı aracılığıyla ortak pazar düzenlemelerine katılmıştır. İsviçre de benzer iki-taraflı antlaşmalar ara

Avrupa Birliği'nin en son genişlemesinde Hırvatistan 1 Temmuz 2013 tarihinde Avrupa Birliği'nin 28. üye ülkesi oldu. Ülke 2003 yılında AB üyeliği için başvuruda bulunmuş ve Avrupa Komisyonu 2004 yılı başlarında resmi aday olmasını önermiştir. Aday ülke statüsü Hırvatistan'a 2004 yılı ortasında Avrupa Devlet ve Hükûmet Başkanları Konseyi tarafından verildi. Başlangıçta Mart 2005 olarak belirlenen giriş müzakereleri, tarama süreciyle birlikte aynı yılın Ekim ayında başladı.
Hırvatistan'ın katılım süreci, AB üyesi Slovenya'nın (2004'ten beri) iki ülke arasındaki sınır sorunlarının Hırvatistan'ın AB'ye katılımından önce çözülmesi yönündeki ısrarı nedeniyle karmaşık bir hal almıştı. Hırvatistan kamuoyu, zaman zaman Avrupa şüpheciliğinde görülen artışlara rağmen, genel olarak AB katılım sürecini desteklemiştir.
Hırvatistan 30 Haziran 2011 tarihinde katılım müzakerelerini tamamlamış ve 9 Aralık 2011 tarihinde Katılım Antlaşması'nı imzalamıştır. Hırvatistan'da 22 Ocak 2012 tarihinde AB üyeliğine ilişkin bir referandum düzenlenmiş ve katılımcıların %66'sı Birlik'e katılma yönünde oy kullanmıştır. Onay süreci 21 Haziran 2013 tarihinde tamamlanmış ve Hırvatistan'ın AB'ye katılımı 1 Temmuz 2013 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Resmi websitesi - Avrupa Birliği Hırvatistan Cumhuriyeti Katılım Müzakereleri (İngilizce)
Resmi AB websitesinde Hırvatistan'ın adaylığı 15 Ağustos 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Avrupa Birliği'nin gelecekteki genişlemesi, demokratik olan, serbest piyasaya sahip olan ve Avrupa Birliği hukukuna uygun seviyeye gelebilecek olan her Avrupa ülkesine açıktır. Geçmişteki genişleme Avrupa Birliği'ne üye ülke sayısını kurulduğundan beridir altıdan yirmi yediye çıkarmıştır. (Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu ile 1952'de üye olan Kurucu altı üye başlangıç olarak kabul edilir). Giriş kriterleri 1993'te kabul edilen Kopenhag Kriterleri ve Maastricht Anlaşması'nın 49. maddesinde belirtilir. Bir ülkenin Avrupalı olup olmadığı Avrupa Birliği kurumları tarafından yapılan siyasi değerlendirmeyle ortaya çıkar.
Şu anda Avrupa Birliği'ne üyelik için aday olarak tanınan dokuz ülke bulunmaktadır. Bu ülkeler Arnavutluk, Bosna-Hersek, Gürcistan, Moldova, Karadağ, Kuzey Makedonya, Sırbistan, Türkiye ve Ukrayna'dır. Kosova ise resmi olarak 2022 yılında üyelik başvurusunda bulunmuş ve Avrupa Birliği tarafından potansiyel aday olarak kabul edilmektedir.
Doğu Avrupa hakkında, Açık Avrupa Politikaları Topluluğu'dan Heather Grabbe "Yakın zamanda AB üyeliği başvurusu yapmak için Belarus çok otoriter, Moldova çok fakir, Rusya çok büyük ve Ukrayna çok korkak." dedi. Fakat, Doğu Ortaklığı üyelerinin tamamı gelecekte olası bir AB üyeliğiyle ilgili olduklarını gösterdi.
Ukrayna 28 Şubat 2022'de üyelik için başvurdu. Ukrayna, 2024 yılında Avrupa Birliği'ne üyelik için resmi aday statüsünü aldı ve aynı yıl Ukrayna ile AB arasında bloğa katılım müzakereleri başladı. En ileri adaylar olan Karadağ ve Sırbistan'ın diğerlerinden daha erken tarihte birliğe katılmaları bekleniyor. Diğer ülkeler ilerlerken, Türkiye müzakereleri fiilen durma noktasındadır.

AB'nin genişleme takvimi Türkiye, Batı Balkanlar ve Ukrayna ve Gürcistan'ı içermektedir. Türkiye'nin AB üyelik süreci uzun yıllardan beri devam etmektedir ve müzakerelerin daha da uzayacağı öngörülmüştür. AB, Batı Balkan ülkelerine sivil savaşın sonu ermesi durumunda birliğe dahil edilmeleri konusunda taahhüt vermiş ve bu bağlamda bu ülkelerden biri birliğe girmiş, biri birliğe kabul edilmiş, üçü müzakere sürecinde, biri adaylığa kabul edilmiş ve diğerleriyle de katılım öncesi anlaşmaları yapılmıştır. Son olarak İzlanda, son yıllarda uygulanan ve aşırı avlanma ile ilgili hassas müzakereleri aşılabilirse Avrupa Ekonomik Alanı üyeliğinden dolayı hızlı bir şekilde müzakereleri tamamlaması bekleniyor. Aynı zamanda İzlanda, Avrupa Birliği üyelik şartlarının pek çoğunu yerine getirmiş ve şimdiden AB'nin yasal düzenlemelerinin üçte ikisini uygulamaktadır.

26 Mart 2020 tarihi itibarıyla Avrupa Birliğine başvurmuş ve aynı zamanda üyelik müzakereleri devam eden altı ülke bulunmaktadır. Türkiye 2005, Karadağ 2012, Sırbistan 2014, Arnavutluk ve Kuzey Makedonya 2020'den beri üyelik müzakerelerine devam etmektedir fakat Türkiye'nin adaylık süreci daha uzun süredir devam etmektedir, ülke 1987'de başvurmuştur ve adaylığı 1999'da onaylanmıştır. 2005 yılında müzakereler başlamıştır. Bu ülkeyi AB standartlarına getirmenin zorluğundan ve ülkeye verilen siyasi tepkiler ve Ab kriterlerine uymaması nedeniyledir.
Bosna-Hersek ve Kosova potansiyel adaydır.

İzlanda'da ekonomik krizin ardından 2009 yılının Temmuz ayında AB'ye katılmak için başvurmuştur. İzlanda hükûmeti, yakın zamanda AB üyelik müzakerelerine başlayıp başlamamak konusunda bir referandum yapmayı kabul etmiştir. Bu karar İzlanda'nın AB'ye karşı olan geleneksel hareket tarzına ters düşmüştür, fakat halkın müzakerelere başlanmasını destekleyip desteklemeyeceği belli değildir. Eğer müzakereler açılırsa, İzlanda tüm başlıkları kısa sürede tamamlayıp üye olabilir, çünkü pek çok konu zaten Avrupa Ekonomik Alanı'na girebilmek için AB müktesebatına uygun hale getirilmiştir.
Norveç gibi, kendi karasularında balıkçılık kaynakları üzerinde kontrolü kaybetme korkusu taşıyan İzlanda, AB'ye katılmak için isteksiz olması tek büyük sorunu olarak gözükmektedir. Ancak, İzlanda 2008 yılı ekonomik krizinin güçlü etkisi yüzünden AB'ye üyelik için önemli ölçüde tartışmalar hızlanmış ve Bağımsızlık Partisi, en büyük muhalif parti, (son bir referanduma ek olarak) bir referandum sonrasında katılım müzakerelerinin başlatılmasına karar verdi. AB ile müzakerelere başlamak için bir öneri, 16 Temmuz 2009 tarihinde az çoğunluk tarafından Temmuz 2009'da İzlanda parlamentosu'nda (bir ön müzakere referandum olmadan) kabul edildi. Uygulama 27 Temmuz'da Avrupa Birliği Konseyi tarafından kabul edildi. 8 Eylül'de, AB Komisyonu yakınsama kriterleri ve AB hukukunun benimsenmesinin yerine getirilmesi hakkında İzlanda'ya 2.500 sorunun bulunduğu bir liste gönderdi. İzlanda 22 Ekim 2009 tarihinde komisyona tüm soruların cevabını verdi. 2 Kasım'da Belçika'nın ve İzlanda Büyükelçisi Stefan Haukur Johannesson, İzlanda ile AB arasındaki üyelik müzakerelerinin baş müzakerecisi olarak seçildi. Şubat 2010'da, Genişleme ve Avrupa Komşuluk Politikasından sorumlu Avrupa Komiseri, İzlanda ile üyelik müzakerelerinin başlatılması için Avrupa Birliği Konseyi'ne tavsiyede bulundu. Avrupa Konseyi müzakerelere başlamak hususunda Haziran ayında karar verdi ve 17 Haziran 2010 tarihinde, AB'ye üyelik müzakerelerinin resmen açılmasını onaylayarak İzlanda'ya resmi aday statüsü verildi. 26 Temmuz 2010 tarihinde, Avrupa Birliği dışişleri bakanları resmen başlayacak müzakereler için yeşil ışık verdi ve ertesi gün görüşmelere başlamak için anlaştılar. Müzakerelerin ilk yıllık raporu Kasım 2010'da yayımlandı.
AB Komisyonu'nun genişlemeden sorumlu üyesi Stefan Füle, balıkçılık ile tarım politikası, çevre, bölgesel kalkınma, gıda güvenliği ve mali alanı kapsayan fasıllarda İzlanda ile güçlükler yaşanabileceğini dile getirdi. Stefan Füle, İzlanda'ya bu konuları açık ve direkt bir şekilde ele alma çağrısında bulundu. Ancak İzlandalılar için balıkçılık AB'ye üyelik sürecinde önemli bir engel olarak görülüyor. Çünkü İzlanda, ihracatının yaklaşık yarısını balıkçılık sektöründen sağlıyor. 35 yıldır 200 millik karasularında tek başına avlanan İzlandalı balıkçılar AB'ye girerek avını İspanyol ya da İngiliz meslektaşlarıyla paylaşmak istemiyorlar. İzlandalı gazeteci Mar Petursson, Dünya’da balık fiyatları arttı ve balıkçılık bizim ihracatımızın temeli. İzlanda'da ithalat da çok azaldı. şeklinde görüşünü belirtmiştir.
Nisan 2013 İzlanda seçimleri sonrasında, yeni İzlanda hükûmeti süresiz AB katılım müzakerelerini dondurma kararı aldığını açıkladı. 13 Haziran'da, İzlanda Dışişleri Bakanı Gunnar Bragi Sveinsson, yeni seçilen hükûmetin "müzakereleri beklemeye" alınmasını Avrupa Komisyonu'na bildirdi. Althing'in (İzlanda parlamentosu) onayı olmaksızın, Avrupa Birliği, İzlanda'nın resmi başvurusunu geri çekmediğini belirtmesine rağmen, 12 Mart 2015 tarihinde, İzlanda Dışişleri Bakanı Gunnar Bragi Sveinsson, üyelik başvurusunu geri çekme ile ilgili AB'ye bir mektup gönderdiğini ifade etmiştir.
2017'de İzlanda'nın yeni seçilen hükûmeti, AB üyelik müzakerelerini sürdürme konusunda referandum yapıp yapmayacağı konusunda parlamentoda oy kullanacağını açıkladı. Bununla birlikte, Kasım 2017'de bu hükûmetin yerini Bağımsızlık Partisi, Sol Yeşil Hareket ve İlerici Parti koalisyonu aldı; hepsi üyeliğe karşıdır. 63 milletvekilinden sadece 11'i AB üyeliğini destekliyor.

29 Nisan 2008 tarihinde, Sırp yetkililer AB ile İstikrar ve Ortaklık Anlaşmasını imzaladı ve Sırbistan Cumhurbaşkanı 2008 yılı sonuna kadar resmi aday statüsü aradı. Hollanda hükûmeti savaş suçlusu Ratko Mladiç'in yakalanmazsa anlaşmayı onaylamayacağını bildirdi. Aday statüsü elde etmek için büyük engel çıkarmadan 26 Mayıs 2011 tarihinde Mladiç Sırbistan'da yakalandı. Ocak 2009 itibarıyla, Sırp hükûmeti tek taraflı anlaşma kapsamındaki yükümlülüklerini uygulamaya başlamıştır. Siyasi alandaki aksiliklere rağmen, 7 Aralık 2009'da AB ile Sırbistan arasında ticaret anlaşması imzalandı. Sırp vatandaşları, Aralık 19, 2009 tarihinde Schengen bölgesine vizesiz seyahat kazandı ve Sırbistan resmen 22 Aralık 2009 tarihinde AB üyeliğine başvurdu.
Kasım 2010 yılında, The Economist "AB Dışişleri Bakanları'nın, Sırbistan'ın Avrupa Birliği üyeliği talebinin alınması konusunda anlaşmaya vardıklarını" belirtti. Avrupa Komisyonu, yaklaşık 2500 soru yasama anket gönderdi ve Sırbistan 31 Ocak 2011 tarihinde hepsini cevaplandırdı. 12 Ekim 2011 tarihinde Avrupa Komisyonu, Sırbistan'ın AB üyeliği için başarılı uygulamasını takiben bir resmi AB aday statüsü verilmesi gerektiğini tavsiye etti. Sırbistan'a adaylık statüsü 1 Mart 2012 tarihinde Avrupa Konseyi tarafından verildi.
22 Nisan 2013 tarihinde Avrupa Komisyonu, Sırbistan ile AB üyelik müzakerelerinin başlanmasını tavsiye etti. 28 Haziran 2013 tarihinde Avrupa Konseyi, Sırbistan ile katılım müzakereleri Konsey tarafından onayladı ve en geç Ocak 2014 yılında müzakerelerin başlanacağını duyurdu.
Sırbistan, 21 Ocak 2014 tarihinde Avrupa Birliği ile tam üyelik müzakerelerine başladı. Başbakan Yardımcısı Aleksandar Vuçiç, 2018 yılına kadar katılım müzakerelerini tamamlamak ve 2020'de de AB'ye tam üye olmayı hedeflediklerini bildirdi.
Sırbistan'ın müzakerelerini 2023'ün sonuna kadar tamamlaması ve Birliğin 2025'e kadar katılmasına izin vermesi bekleniyor.

Karadağ, Sırbistan ve Karadağ devletini terk edip bağımsız bir devlet haline gelebilmesi için 21 Mayıs 2006 tarihinde yapılan  referandumda Karadağ halkının bağımsızlıktan yana oy verdi. Bağımsızlığını elde ettikten sonra, Karadağ resmen 15 Aralık 2008 tarihinde Avrupa Komisyonuna (AK) Avrupa Birliği'ne üyelik başvurusunda bulundu. Karadağ'ın tek taraflı olarak daha önce Alman markı olarak para birimini kullanmış, 2002 yılında para birimi olarak Euro'yu kabul etti. İstikrar ve Ortaklık Anlaşması üzerindeki görüşmeler Eylül 2006'da başladı. İstikrar ve Ortaklık Anlaşması resmen 15 Ekim 2007 tarihinde imzalandı ve tüm Avrupa Birliğine üye 27 devletin onayı geldikten sonra 1 Mayıs 2010 tarihinde yürürlüğe girmiştir. 17 Aralık 2010 tarihinde, Karadağ resmiyeten AB'ye aday ülke oldu. Karadağ nüfusunun % 76.2'si AB üyeliğine lehine oy verdi. Nüfusun yalnızca % 9.8'i AB üyeliğine karşı oy kullanmıştır.


Avrupa Birliği'nin genişlemesi, Avrupa Birliği'nin yeni üye devletleri kabul etme sürecidir. Bu süreç ilke defa altı ülkenin Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu adı altında 1952'de başladı. Genişleme sürecinde AB, 2007'de Bulgaristan ve Romanya'nın da katılımı ile 27 ülkeye çıktı. 1 Temmuz 2013'te Hırvatistan birliğin 28. üyesi olmuştur. 2020'de Birleşik Krallık'ın birlikten ayrılmasıyla üye sayısı tekrar 27'ye düşmüştür.

1957'de Roma Anlaşması ile Avrupa Ekonomik Topluluğu kuruldu. Kurucu altı Avrupa ülkesi Batı Almanya, Fransa, Belçika, Hollanda, İtalya, Lüksemburg'dan oluşuyordu. Aynı ülkeler 1952 tarihli AKÇT'nin de kurucusuydu.
1969 Lahey Zirvesi'nde topluluğa katılma talebinde bulunan Birleşik Krallık, İrlanda, Norveç ve Danimarka'ya ilişkin müzakerelerin başlatılması kararı alındı.
1972 yılında Birleşik Krallık, Danimarka ve İrlanda tam üye olarak topluluğa girdi. (Norveç'in katılım anlaşması adı geçen ülkede yapılan referandum ile reddedildi.) İlk genişleme süreci sona erdi.
Yunanistan 1976 yılındaki tam üyelik başvurusunu izleyerek 1981'de topluluğa katıldı. Yine 70'li yıllarda tam üyelik başvurusu yapan Portekiz ve İspanya'nın da 1985'te topluluğa katılmasıyla birlikte üye sayısı 12'ye yükseldi ve ikinci genişleme süreci tamamlandı.
Katılan her bir ülkeyle birlikte topluluk, siyasetini, üye devletler arasında güç ve yetki dağılımlarını gözden geçirmek zorunda kaldı. Bu paralelde örneğin ikinci genişleme süreci, topluluğun anayasal yapısının değiştirilmesi görüşünü gündeme getirdi. İspanya ve Portekiz'in katılımı ile birlikte Avrupa Tek Pazarı üzerinde anlaşıldı. 1992 sonuna dek mal, hizmet ve sermayenin serbest dolaşımı hedeflendi.
Avrupa Ekonomik Topluluğu’na üye 12 devlet tarafından 1992’de imzalanan Maastricht Antlaşması, topluluğa kapsamlı değişiklikler getirdi; Avrupa Ekonomik Topluluğu üzerinde ve onu da kapsayan Avrupa Birliği bu anlaşmayla biçimlendirildi. Anlaşmanın getirdiği yeni boyutla birlikte 1995 yılında İsveç, Finlandiya ve Avusturya da topluluğa katıldı. Üye ülke sayısı 15’e ulaştı ve üçüncü genişleme süreci yaşandı.
Soğuk Savaş’ın sona ermesi beraberinde topluluğun stratejilerini yeniden gözden geçirmesini ve yeni strateji arayışlarına girmesini getirdi. Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri de topluluk gündemine girdi.
Avrupa Birliği, 1989 yılında Orta ve Doğu Avrupa ülkelerine destek amaçlı bir mali çerçeve hazırladı. Bu ülkelere pazar ekonomisine geçişleri sürecinde verilecek kredilerin sağlanması için Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası’nı kurdu.
1989-91 yılları arasında Polonya, Çekoslovakya, Bulgaristan, Romanya ve Macaristan ile ticaret ve iş birliği anlaşmaları yapıldı.
Ticaret ve iş birliği anlaşmalarının yetersiz kalması üzerine 1990 yılındaki Dublin Zirvesi’nin ardından Ortaklık Anlaşmaları gündeme geldi. 1991-95 yılları arasında 10 Avrupa ülkesi ile Ortaklık Anlaşması imzalandı. Bu anlaşmalar taraflar arasındaki yasal zemini oluşturdu.
Orta ve Doğu Avrupa ülkelerine adaylık perspektifinin verilmesi ise Kopenhag Zirvesi ile gündeme geldi. 1993 tarihli Kopenhag Zirvesi’nin konuya ilişkin kararı şöyleydi:
AB’nin Orta ve Doğu Avrupa ülkelerini içeren genişlemeye hazırlanma siyaseti kapsamında Avrupa Komisyonu bir rapor yayınladı. “Gündem 2000” başlıklı ve 1997 tarihli bu rapor, aday ülkelerle ilişkiler, bu ilişkilerin nasıl ve ne şekilde geliştirileceği ve genişlemenin etkileri ile ilgili ayrıntıları içeriyordu. Raporun yayınlandığı dönemde görüş bildiren Komisyon, hiçbir aday ülkenin bu ölçütleri tam olarak yerine getiremediğini vurguladı. Polonya, Slovenya, Çekya, Estonya ve Macaristan'ı orta vadede bu kriterlere ulaşabilecek beş ülke olarak belirledi. Diğer aday ülkeler konusunda ise katılım müzakerelerinin başlatılmasına ilişkin olarak olumsuz görüş belirtti.
1997 Lüksemburg Zirvesi'nde aday ülkeler müzakerelere hazır olup olmadıkları noktasından hareketle birinci ve ikinci dalga ülkeler olarak sınıflandırıldı. Müzakerelere hazır olan ülkeler ilk dalgayı, diğerleri ise ikinci dalgayı oluşturdu. Komisyon ilk dalga ülkelerle tam üyelik müzakerelerine 1998'de başlanmasını önerdi. Ancak zirvede 10 Orta ve Doğu Avrupa ülkesinin yanı sıra Kıbrıs'ın AB üyeliği de teyit edildi. Ekim 1996'daki iktidar değişikliği nedeniyle üyelik başvurusunu geri çeken Malta ele alınmadı.
1998'de 10 Orta Avrupa ülkesi ve Kıbrıs'ın adaylık süreci başlatıldı. Çek Cumhuriyeti, Estonya, Macaristan, Polonya ve Kıbrıs'ın üyelik görüşmeleri başladı. Malta AB adaylığını yeniledi.
1999'da Berlin'de toplanan AB Zirvesi, Orta Avrupa ülkelerine verilen üyelik öncesi yardımların 2000 yılından itibaren iki katına çıkarılmasını kararlaştırdı.
Helsinki Zirvesi'nde Bulgaristan, Letonya, Litvanya, Malta, Romanya ve Slovakya'yla üyelik görüşmelerine geçilmesi kararlaştırıldı ve Türkiye'nin adaylığı onaylandı.
2000'de diğer 6 aday ülkeyle üyelik görüşmeleri başladı. Yaşanan görüş ayrılıklarına rağmen AB kurumlarını, sayısını iki katına çıkan üyelere hazırlamak amacıyla düzenlenen Nice Anlaşması sonuçlandırıldı. pek çok alanda veto uygulaması çoğunluk oyu esasıyla değiştirildi.
Avrupa Komisyonu'nda her üye ülkenin tek bir Komisyon üyesiyle temsil edilmesi ve Avrupa Parlamentosu'nun sandalye sayısının 740'a çıkarılması kararlaştırıldı. Bakanlar Kurulundaki oy dağılması, Türkiye dışında şimdiki ve gelecekteki aday ülkeler dikkate alınarak yeniden belirlendi.
2001 Aralık ayında Laeken'deki zirvede 2004 yılına kadar birliğe üyeliğe hazır olacak 10 ülkenin adı açıklandı. Bunlar: Kıbrıs, Estonya, Macaristan, Letonya, Litvanya, Malta, Polonya, Slovakya, Çekya ve Slovenya.
1 Ocak 2002'de Avrupa tek para birimi Euro tedavüle girdi.
1 Mayıs 2004'te AB 10 yeni ülkeyi üyeliğe kabul etti. AB tarihinin en büyük genişleme hamlesi ardından birliğin üye sayısı 25'e yükseldi.
29 Ekim 2004'te Avrupa Birliği liderleri, birliğin ilk anayasasını imzaladılar.
8 Aralık 2004'te Romanya ile üyelik müzakereleri tamamlandı.
3 Ekim 2005'te Türkiye ile üyelik müzakereleri başladı.
1 Ocak 2007'de Bulgaristan ve Romanya Birliğe katıldı.
1 Temmuz 2013'te Hırvatistan Birliğe katıldı. Birliğin üye sayısı 28'e yükseldi.
31 Ocak 2020'de Birleşik Krallık 4 yıllık sürecin ardından birlikten ayrıldı. Üye sayısı 27'e indi. Bu süreç Brexit olarak adlandırıldı.

Avrupa Birliği resmi sayfası10 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

.istanbul ve .ist, İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından 9 Temmuz 2015'te tanımlanmış genel üst seviye alan adlarıdır. Alan adları ikinci düzey olarak herkesçe kullanılabilir. Alternatif olarak .ist alan adı da kayda açıktır. Yönetiminin teknik gereksinimlerini Identity Digital gidermektedir.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi, .istanbul ve .ist alan adı uzantıları için 2012 yılında başvurdu  ve başvuru olumlu sonuçlandıktan sonra 28 Ağustos 2014 tarihinde ICANN ile Merkezî Kayıt Kurumu Sözleşmesi imzaladı.
Üst düzey alanların teknik operasyonları yönetimi ve işletmesi ihalesini İBB iştiraki olan Medya A.Ş. almıştır. Medya A.Ş. Ocak 2015'te İBB ile Merkezi Kayıt Kurumu Operatör Sözleşmesini imzalamıştır.

Dönem: 27 Ocak - 26 Şubat 2016
Kimler başvurabilir: Trademark Clearinghouse sertifikalı Global Marka sahipleri
Şartlar:
"İlk gelen alır" kuralı
Minimum 5 yıllık kayıt
Özel fiyat

Dönem: 1 Mart - 31 Mart 2016
Kimler başvurabilir: Türkiye'de faaliyet gösteren kamu kurumları, şirketler, sivil toplum kuruluşları, dernekler ve kişiler.
Şartlar:
Belgeli başvuru
"İlk gelen alır" kuralı
Minimum 2 yıllık kayıt
Özel fiyat

Dönem: 5 Nisan - 5 Mayıs 2016
Kimler başvurabilir: Herkes
Şartlar:
Belgeli başvuru
Minimum 1 yıllık kayıt
Çoklu başvurular kapalı müzayede ile çözümlenir.

Dönem: 10 Mayıs 2016 ve sonrası
Kimler başvurabilir: Elverişli alan adları koşuluyla herkes
Şartlar:
"İlk gelen alır" kuralı
Minimum 1 yıllık kayıt

1509 Konstantiniyye depremi veya 1509 Büyük İstanbul depremi, 10 Eylül 1509 tarihinde merkez üssü Marmara Denizi'nin kuzeydoğusu olan, 7.2 Ms (± 0.8) büyüklüğünde meydana gelen deprem. Tarihsel kayıtlara göre deprem sonucunda Osmanlı İmparatorluğu'nun başkenti Konstantiniyye'de 4 bin ila 13 bin arasında kişi hayatını kaybetti, 10 binden fazla kişi yaralandı, yaklaşık 1070 hane yıkıldı ve binlerce yapı ağır hasar aldı. Ayrıca depremin ardından oluşan ve yüksekliği bazı yerlerde 6 metreye varan tsunami dalgaları şehrin surlarını aşarak güzergahı üzerindeki semtlere ağır hasar verdi. En büyük yıkımın İstanbul'da olduğu depremin etkisi Bolu'dan Edirne'ye kadar hissedildi. Oluşturduğu ağır hasar sebebiyle halk arasında "Küçük Kıyamet" (Kıyamet-i Suğra) olarak adlandırılan deprem, son 500 yıl içinde Marmara bölgesinde gerçekleşmiş olan en büyük ve en yıkıcı depremlerden birisi olarak kayıtlara geçti.

Anadolu'nun kuzeybatısındaki Marmara Denizi bölgesinin aktif tektoniği, sismik yüzey faylanmaları ile birçok büyük deprem üreten sağ yanal atılımlı Kuzey Anadolu Fay Zonu (KAF) tarafından domine edilir. KAF'taki sağ yanal faylanma İzmit'in batısına kadar devam eder, ancak Marmara Denizi'nde birkaç paralel alt kol üzerine dağılır. Marmara Denizi'ndeki sismik yansıma araştırmaları, büyük normal bileşenlere sahip birçok fay ortaya çıkarmakta ve kenarlarında normal faylanma mekanizmalı depremler görülmektedir.
Dünyanın ve günümüzde Türkiye'nin en aktif fay hatlarından birisi olarak kabul edilen Kuzey Anadolu Fay Hattı, batıda Ege Denizi'nden başlayıp doğuda İran-Türkiye sınırına kadar 1500 km uzunlukta sağ-yanal atımlı olarak uzanmaktadır. KAF tarihte ve günümüzde birçok can kaybı ve maddi kayıp ile sonuçlanan yıkıcı depremler üretmiştir. Marmara Denizi bölgesinin son 2000 yıldaki uzun vadeli sismisitesinin yakın zamanda yeniden değerlendirilmesi ile, büyüklükleri 6.8 ila 7.4 arasında değişen 15 büyük deprem tespit edildi. 1509 depreminden önceki en büyük deprem İstanbul'un Fethi'nden 36 yıl sonra 14 Ocak 1489 (894 yılı Safer ayının on üçüncü günü) meydana geldi. Osmanlı kaynaklarında "...bir azim zelzele vaki olup nice minareler ve binalar yıkılıp harap oldu..." ifadelerinin geçtiği depremin şiddeti VIII olarak tahmin edilmiştir.

Deprem, 10 Eylül 1509 tarihinde Osmanlı İmparatorluğu sınırları içindeki Marmara Denizi'nin kuzeydoğusunda, başkent Konstantinopolis'e 29 km uzaklıktaki Adalar'ın güneyinde öncü deprem olmadan meydana geldi. Bazı kaynaklarda yerel saatte 22:00, diğer kaynaklarda ise gece 04:00 civarında meydana geldiği bildirilen depremin yüzey dalgası büyüklüğü daha önceki araştırmalara göre farklı olmakla birlikte, 7.2 Ms ile 8.0 Ms arasında tahmin edildi.
Günümüzde depremin büyüklüğü konusunda farklı teoriler bulunmaktadır. Japon deprem bilimci Kazuaki Sawai, depremin büyüklüğünün  7.2 ile 8.0 Mw arasında olduğunu tahmin etmektedir. İstanbul Teknik Üniversitesi'nden yer bilimci Cenk Yaltırak 1509 depreminin Doğu Marmara Sırtı ve İzmit Körfezi arasındaki tüm fay bloğunun kırılması sonucunda gerçekleştiğini ve büyüklüğünün 7.6 Mw olduğunu ileri sürdü. Yunan sismolojist Nicholas Ambraseys ise 1509 depreminin etkilerinin abartılmış olabileceğini, 70 km'lik bir fayın kırıldığını öngörerek sarsıntının büyüklüğünü maksimum 7.2 Ms olarak belirtti. Ambraseys ile aynı görüşte olan Naci Görür ve Mustafa Erdik'te sadece Kumburgaz fayının kırıldığını ve depremin büyüklüğünün ancak 7.2 olabileceğini öne sürdüler.
50 saniye süren depremin merkez üssünün günümüz ölçümleri ile Adalar segmenti üzerinde bulunduğu belirlendi. Kuzey Anadolu Fay Hattı'nın Çınarcık Havzasından Marmara Denizi'nin doğusundaki İzmit Körfezi'ne kadar 70 km (43 mil) ila 100 km (62 mil) arasında bir fayın kırıldığı düşünülmektedir. Mercalli şiddet ölçeği'ne göre depremin şiddeti X (yoğun) veya XI (aşırı) olarak belirlendi. Çınarcık Havzasında deprem tarihine denk gelen bir türbidit yatağı tespit edilmiştir.
Depremin ardından bazı noktalarda boyu 6 metreye kadar ulaşan tsunami meydana geldi. Samatya Surları ve Ceneviz Surlarını aşan dalgalar yerleşim yerlerinin içine kadar girerken, İstanbul Surları zarar gördü. Özellikle Galata bölgesinde çok sayıda ev sular altında kalarak denize karıştı. Marmara Denizinde gözlemlenen tsunaminin sadece deprem ile ilgili değil, depremin tetiklediği deniz tabanı heyelanlarından da kaynaklandığı deprem bilimciler tarafından öngörüldü. Depremin zemine etkisi ile ilgili tek bilgi, Konstantinopolis ve Pera'da bazı yerlerde deprem sonucu yerin yarıldığı ve muhtemelen Haliç kıyılarında derin çatlakların olduğu bilgisi Tevârîh-i Âl-i Osman tarafından rapor edildi. Artçı depremler ise kırk gün boyunca devam etti. Yarım saatlik aralıklarla meydana gelen ve doğası gereği şiddetli ve uzun süren büyük şoklar, sakinleri açık parklara ve meydanlara sığınmaya zorladı. Osmanlı tarihçisi, şair ve ilim insanı Ruhi Çelebi vaka-i namesinde, 45 gün boyunca yerin titremeye devam ettiğini ve insanların iki aydan fazla bir süre çatı altında uyumadığını, tarla ve bahçelerde yaşadığını aktardı. 23 Ekim ve 16 Kasım'daki artçı sarsıntılar oldukça şiddetliydi; ilki özellikle Trakya ve Edirne'de hasara yol açarken, ikincisi tüm Marmara bölgesinde etkili oldu.
Depremin, İmparatorluğun Rumeli Eyaleti'ne bağlı Edirne, Çorlu, Gelibolu ve II. Bayezid'in doğum yeri olan ve günümüzde Yunanistan sınırları içinde kalan Dimetoka'da dahi hasara yol açtığına dair raporlar bildirildi. Çağdaş Yunan bildirilerinde depremin tarihi, günü ve saati tam olarak aynı olarak verilirken, hasar gören yerlere Prens Adaları, depremin hissedildiği yerlere ise Aynoroz Dağı eklenmiştir. Aynı dönemde Kahire'de bulunan tarihçi Muhammed İbn İyas (1448-1522), vaka-i namesinde 1509 depreminin Memlûk Devletindeki etkisine dair bir kayıt bırakmıştır. Deprem haberini veren 9 Ekim 1509 tarihli bir diğer mektup ise dönemin Voyvodası tarafından Transilvanya'dan Venedik Cumhuriyeti Dükü Leonardo Loredan'a gönderildi ve Voyvoda'nın İstanbul'da bulunan oğlu, bu haberi haberci aracılığıyla babasına iletti.

Merkez üssü Marmara Denizi olan bu deprem, İstanbul da dahil olmak üzere doğudan batıya 200 km, kuzeyden güneye 500 km uzanan geniş alanlarda hasara yol açtı. Toplam nüfusunun 160-200 bin kişi olduğu tahmin edilen İstanbul ve Galata'da bazı kayıtlara göre en az 4000, farklı kaynaklara göre ise 13.000'den fazla insan öldü, 10 binden fazla kişi ise yaralandı. Nüfus oranlaması ile şehir halkının yaklaşık %10'u deprem sonucunda öldü ya da yaralandı. Osmanlı arşiv kayıtlarına göre, kurbanların çoğu yıkılan binalar altında ezilerek veya kurtarma çalışmalarının gecikmesi sonucu enkaz altında kalarak hayatını kaybetti.
Depremin ardından başkent Konstantinopolis'te zarar görmeyen tek bir ev kalmadı. Surlar, kervansaraylar, hamamlar, kuleler, medreseler, sütunlar, dükkân ve evler yıkılırken, pek çok yapı ve tarihî eser ağır hasar gördü. Şehirdeki 80.000 binadan 1070'i tamamen yıkıldı. 109 cami yerle bir oldu ve ayakta kalanların çoğunun ise minareleri hasar gördü. Eğrikapı'dan Yedikule'ye kadar Konstantinopolis Surlarında bulunan burçlardan 49'u yıkıldı veya tahrip oldu. Ayrıca surların son büyük kalıntısı olan ve 1900 yıl boyunca ayakta kalan İsa Kapısı yıkıldı. Yedikule Zindanları'nın kuleleri hasar gördü ve deniz surlarına bitişik inşa edilmiş evler denize gömüldü.
Şehrin o dönemde en büyük iki camisinden biri olan Fatih Camii ile henüz inşası yeni tamamlanan Bayezid Camii ağır hasar aldı. Fatih Camii'ndeki dört büyük fil ayağı sütununda yarıklar oluşurken, caminin hem sağ hem sol tarafındaki demir kirişler büküldü ve ana kubbenin yarısı parçalanarak çöktü. Ayrıca camiye bağlı sekiz kurumdan biri olan Zamiri Medresesi'nin üç kubbesi ve ders odası yıkıldı; bu medreselerden bir diğerinin iki kubbesi çöktü. Beyazid Camii'nin imaret ve ana kubbesi parçalanırken külliyenin içindeki diğer kubbeler ve kemerler kısmen yıkıldı, kiler ve minaresi ise çöktü. Ayasofya'nın İstanbul'un Fethinden sonra yapılan minaresi yıkıldı. Caminin içindeki Bizans mozaiklerini örtmek için kullanılan sıva dökülerek Hristiyan tasvirlerini oluşturan İsa ve havarileri ile Meryem freskleri ortaya çıktı.
Avrupa yakasındaki Rumeli Hisarı, Anadolu yakasındaki Anadolu Hisarı, Yoros Kalesi ve Kız Kulesi depremin ardından hasar aldı. Hipodrom yakınlarındaki Aziz John Theologos Kilisesi de dahil birçok kilise yerle bir oldu. Fatih Camii civarındaki Karaman Çarşısındaki dükkanlar çöktü. İstanbul'un doğusunda o dönem küçük ve az yerleşim bulunan Burgazada ve Heybeliada'da, Kurtarıcı İsa ve Aya Prodromou Rum Ortodoks Kiliselerinin kubbeleri çöktü. Fatih Sultan Mehmed'in Eski Saray'ın içine dahil ettiği Theodosius Sütunu ağır hasar aldı. Şehzadebaşı yakınlarında bulunan ve şehre su sağlayan Bozdoğan Kemeri de etkilendi, kemerin Şehzade Camii yakınındaki kısmı zarar gördü. Davud Paşa Camii'nin minaresinin tepesi yıkılırken, iki kemeri ve bir kubbesi tamamen çöktü. Hadım Ali Paşa Camii'nde hasar tespit edilirken, Hipodrom'daki altı sütun ve Dikilitaş devrildi. Başkentin yaklaşık 30 km batısındaki Küçükçekmece'deki iki ahşap köprü de hasar gördü ve onarılmak zorunda kalındı. Silivri surları ve kalesinin de zelzeleden ciddi şekilde etkilendiği bildirildi. Topkapı Sarayı'nda Sultan II. Bayezid'in yatak odası çökerken, padişah birkaç saat önce namaz kılmaya kalkmak için odadan ayrıldığından zarar görmedi. İznik'teki yakın zamanda yapılan kazı çalışmaları ve onarımlar, bu kasabanın da hasar gördüğünü gösterdi.

Sultan II. Bayezid on gün boyunca saray bahçesi olan Gülhane Parkı'nda kurulan çadırda kaldıktan sonra 23 Ekim 1509'da İstanbul'dan eski başkent Edirne'ye gitti. Burada Dîvân-ı Hümâyunu toplayarak depremden sonra afetin etkilerinin azaltılmasına yönelik kararlar aldı. Sultan, deprem sonrası yeniden inşa ile bakım ve onarım işleri için Anadolu'dan 37 bin, Rumeli'den 29 bin işçi ve 3000 usta görevlendirdi. Toplam 31.093 kişiden Rumeli kökenlilerin dağılımı 1.250 mimar (benna), 250 marangoz (neccar) ve 29.593 işçi (ırgat) olarak tespit edildi.


1956 Eurovision Şarkı Yarışması, ilk kez düzenlenen Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma İsviçre'nin Lugano şehrinde bulunan Teatro Kursaal'da yapılmıştır.
Avrupa Yayın Birliği tarafından Sanremo Müzik Festivali'nden ilham alınarak düzenlenmiştir. 1 saat 40 dakika süren yarışmanın sunuculuğunu Lohengrin Filipello yapmıştır. Yarışmaya 7 ülke ve bu ülkeler ikişer şarkı ile katılmıştır. Tüm katılımcı ülkeler yarışmaya iki jüri göndermiş, bu jüriler kendi favorilerini belirleme hakkına sahipti.
Yarışmanın yapıldığı stüdyoda kameralar olmasına karşın yarışma daha çok bir radyo programını andırıyordu, bunun nedeni o sıralarda çok az Avrupalı'nın televizyona sahip olmasıydı.
Yarışma öncesi her ülkenin kendi adayını seçmesi için ulusal bir yarışması düzenlenmesi istendiğinden Avusturya, Danimarka ve Birleşik Krallık finale katılamadan elendiler. BBC tarafından düzenlenen Birleşik Krallık'ın yarışma adayını seçecek şarkı yarışması ancak Eurovision Şarkı Yarışması'dan sonra düzenlenebilmişti.
Lüksemburg dışındaki bütün katılımcı ülkeler Lugano'ya iki tane juri üyesi göndermişti. Lüksemburg, İsviçre jürisinin kendi adına oylamaya katılmasına izin vermişti.
Günümüze bu yarışmadan herhangi bir video kaydı ulaşamamıştır, ama bir ses kaydı mevcuttur.

Kazanan şarkının dışındaki sonuçlar yayınlanmadı.

Resmî site

1957 Eurovision Şarkı Yarışması, 2. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Bir önceki yarışma gibi daha çok radyodan dinlenen yarışmanın televizyon seyircisinde de artış görüldü.
Almanya'nın ev sahibi olmasında bir önceki yıl Walter Andreas Schwarz tarafından seslendirlien "Das Lied vom Großen Glück" adlı şarkının ikinci olmasının rolü olduğu söylentileri çıktıysa da bu gerçek değildi. Ev sahibi, daha birinci olanın ev sahibi olması kuralı çıkmadığından, dönüşümlü olarak katılan ülkeler arasında değişimli olarak seçilecekti. Bu kural ileriki yıllarda katılımın artmasıyla praktik olmaktan çıktı.
Hollanda'nın kazandığı ilk yarışmaydı.

Yarışma, Batı Almanya’daki en büyük şehirlerden biri olan Frankfurt’ta (ya da sadece Frankfurt’ta) yapıldı. Ev sahibi mekan, Frankfurt am Main'da bulunan bir bina, müzik salonu ve eski bir televizyon stüdyosu olan Großer Sendesaal des Hessischen Rundfunks'du. Bugün müzik salonu olarak kullanılmaktadır.
1940'ların başlarında II. Dünya Savaşı'nda harap olduktan sonra, Frankfurt 1950'lerde Avrupa'nın en önemli finans merkezlerinden biri haline geldi. Hem ulusal hem de uluslararası finans kurumlarından gelen yatırımlarla yarışma yılı 1957'de, Frankfurt'un yüksek katlı binaların merkezi oldu.

Bu yılki İtalyan şarkısının 5 dakikadan fazla sürmesi bunun yanında İngiltere şarkısının da 1 buçuk kadar sürmesi yüzünden şarkıların 3 dakikadan uzun olamayacağı kuralı getirildi ve bu kural hâlen uygulanmaktadır.
Birthe Wilke ve Gustav Winckler şarkılarının sonunda yaptıkları uzun öpüşme bütün Eurovision Şarkı Yarışmaları boyuncaki en uzun öpüşmeydi. Bu olayı yalnız televizyonu olabilen seyirciler izleyebilmişlerdi.

Almanya, Belçika, Fransa, Hollanda, İsviçre, İtalya ve Lüksemburg 1956'daki iki katılımlarının ardından ikinci kez katılmışlardır. Avusturya ve Danimarka ilk kez katılmış; bu ülkeler 1956 yılında ilk defa katılmak isteseler de, Avrupa Yayın Birliği'nin o yıl şarkı alımlarını kapatmasının ardından başvurduları için katılamamıştır. bu ülkelerin katılmasıyla yarışmaya katılan ülke sayısı 10'a yükselmiş, böylece ilk yapılan yarışmaya yedi ülke katılmıştır.

Resmî site25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1958 Eurovision Şarkı Yarışması, 3. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1957 yarışması'nı kazanmasından dolayı 12 Nisan 1958 tarihinde Hollanda'nın kenti Hilversum'da bulunan AVRO Stüdyosu'nda yapılmıştır. Yarışmanın kazananı Fransa'yı temsil eden "Dors, mon amour" adlı şarkısıyla André Claveau olmuştur.
Yarışmaya on ülke katılmış, İsveç ilk kez katılmış, Fransa ilk kez yarışmayı kazanmıştır. Birleşik Krallık ilk olarak yarışmanın ev sahibi olması düşünülse de daha sonra çeşitli sendikalarla bir anlaşmaya varamamasından dolayı BBC, 1957 yazında başvurusunu ve yarışmaya katılmaktan vazgeçti. Böylece Birleşik Krallık ilk üç yarışmanın ikisinde yarışmamıştır. 1956 yılındaki yarışma ile birlikte ikinci ve son kez bir yarışmada İngilizce dilinde yarışan şarkı olmamıştır. 1958 yarışmasında da her ülkenin bir şarkı göndermesi kuralı devam etmiştir.

Kuzey Hollanda'da bir belediye ve bir kasaba olan Hilversum, Hollanda'nın "Medya Başkenti" olarak bilinir. 1920'li yıllarda Hollandalı radyo şirketi Nederlandse Seintoestellen Fabriek'in yerleştiği Hilversum, Hollanda'da yayın ve radyo merkezi haline gelmişti ve bugün medya sektörü, Hilversum belediyesinin en üst düzey işverenlerinden biri olarak faaliyetlerini sürdürmektedir.
1920'lerde Hilversum'daki Hollanda Radyo Şirketi'nin kurulmasından sonra, Hollanda'daki hemen hemen tüm radyo istasyonları, 1950'lerde televizyon stüdyoları yerini aldı ve böylece 1950'lerin sonunda Hilversum, Hollanda'daki medyanın başkenti haline geldi. Öte yandan, Eurovision Şarkı Yarışması gibi uluslararası bir TV yayınına ev sahipliği yapmıştır.

Daha sonraları yarışmanın başarılı ülkelerinden olacağı İsveç bu yıl ilk katılımını gerçekleştirmiştir. Birleşik Krallık yarışmaya katılımcı göndereceğini açıklamasına rağmen yarışmadan çekilmiştir.
Yarışmadan sonra, İtalyan katılımcısı "Nel Blu Dipinto Di Blu" adlı şarkısıyla Domenico Modugno dünya çapında hit olmayı başarmıştır. 4 Mayıs 1959 tarihinde Hollywood'un Beverly Hilton Hotel'inde yapılan 1. Grammy Ödülleri'nde "Nel blu dipinto di blu" şarkısı Yılın kaydı ve Yılın Şarkısı dallarında iki ödül kazanmıştır. Ödüle layık görülen Yabancı dilde yazılan ilk şarkı unvanını elinde bulundurmakta ve Eurovision Şarkı Yarışması'na katılan ve Grammy Ödülü alan tek şarkıdır. Şarkı ayrıca Amerikan Billboard Listeleri'nde 1 numaraya yükselerek Eurovision tarihindeki en başarılı şarkı unvanını elinde bulundurmaktadır. Şarkı Congratulations: Eurovision Şarkı Yarışması'nın 50 Yılı kutlamasında Eurovision tarihinin en iyi ikinci şarkısı unvanını elde etmiştir.

Her performansın orkestrasını yöneten bir orkestra şefi vardı.

 İtalya – Alberto Semprini
 Hollanda – Dolf van der Linden
 Fransa – Franck Pourcel
 Lüksemburg – Dolf van der Linden
 İsveç – Dolf van der Linden
 Danimarka – Kai Mortensen
 Belçika – Dolf van der Linden
 Almanya – Dolf van der Linden
 Avusturya – Willy Fantl
 İsviçre – Paul Burkhard

Önceki yarışmalarda katılmış bu yıl geri dönen dört katılımcı vardır: Margot Hielscher, 1957 yılı'nda Almanya'yı temsil etmişti; Fud Leclerc, 1956 yılı'nda Belçika'yı temsil etmişti; Corry Brokken, 1956 yılında Hollanda'yı temsil etmiş, 1957 yılında yarışmayı kazanmıştı ve Lys Assia, 1956 yılında yarışmayı kazanmış, 1957 yılında İsviçre'yi temsil etmişti.

Resmî site25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1959 Eurovision Şarkı Yarışması, 4. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1958 yarışması'nı kazanmasındn dolayı 11 Mart 1959 tarihinde Fransa'nın kenti Cannes'te bulunan Palais des Festivals et des Congrès'te yapılmıştır. Yarışmanın kazananı Hollanda'yı temsil eden "Een beetje" adlı şarkısıyla Teddy Scholten olmuştur.
1959 yarışmasında on bir ülke katılmıştır. Monako yarışmaya ilk kez katılmış, Birleşik Krallık yarışmaya geri dönmüş, Lüksemburg yarışmadan ilk kez çekilmiştir. Hollanda 1957'den sonra ikinci kez yarışmayı kazanmıştır.

1959 yarışması, 1958 yarışması'nda "Dors, mon amour" adlı şarkısıyla André Claveau'ın kazanmasından dolayı Palais des Festivals et des Congrès, Cannes, Fransa'da yapılmıştır. Fransız Rivierası'nda yer alan Cannes, yoğun bir turist destinasyonu ve dünyaca ünlü Cannes Film Festivali'ne ev sahipliği yapmakla ünlüdür. Palais des Festivals et des Congrès de Film Festivali'ne ev sahipliği yapmaktadır. Orijinal bina 1949 yılında inşa edilmiştir ve JW Marriott Cannes'ın şu andaki yerinde bulunan Promenade de la Croisette bulvarında yer almaktadır.

Monako bu yıl ilk katılımını gerçekleştirmiştir. Birleşik Krallık yarışmaya geri dönmüş, Lüksemburg ise yarışmadan çekilmiştir.

Her performansın orkestrasını yöneten bir orkestra şefi vardı.

 Fransa - Franck Pourcel
 Danimarka - Kai Mortensen
 İtalya - William Galassini
 Monako - Franck Pourcel
 Hollanda - Dolf van der Linden
 Almanya - Franck Pourcel
 İsveç - Franck Pourcel
 İsviçre - Franck Pourcel
 Avusturya - Franck Pourcel
 Birleşik Krallık - Eric Robinson
 Belçika - Francis Bay

Resmî site25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1960 Eurovision Şarkı Yarışması, 5. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1959 yarışması'nı kazanan ülke olan Hollanda'da yapılmak istense de ev sahipliği teklifini geri çevirmiş böylece 29 Mart 1960 tarihinde Birleşik Krallık'ın başkenti Londra'da bulunan Royal Festival Hall'da yapılmıştır. Yarışmanın kazananı Fransa'yı temsil eden "Tom Pillibi" adlı şarkısıyla Jacqueline Boyer olmuştur. Fransa yarışmayı ikinci kez kazanmıştır. Jacqueline yarışmayı kazandığında on sekiz yaşındaydı ve Eurovision tarihinin ilk en genç kazananı olmuştur.
13 Temmuz 2026 tarihine göre Bu yarışmanın kazananı Eurovision Şarkı Yarışması'ndaki hayatta olan en eski kazanandır.

Yarışmadaki ilgi, bu yıl 13'e çıkarak katılımcı ülke sayısıyla birlikte, yarışma Avrupa'da büyümeye başladı. Norveç bu yıl ilk katılımını gerçekleştirmiştir. Lüksemburg yarışmaya bir yıl aradan sonra yeniden katılmıştır.

Her performansın orkestrasını yöneten bir orkestra şefi vardı.

 Birleşik Krallık - Eric Robinson
 İsveç - Thore Ehrling
 Lüksemburg - Eric Robinson
 Danimarka - Kai Mortensen
 Belçika - Henri Segers
 Norveç - Øivind Bergh
 Avusturya - Robert Stolz
 Monako - Raymond Lefèvre
 İsviçre - Cédric Dumont
 Hollanda - Dolf van der Linden
 Almanya - Franz Josef Breuer
 İtalya - Cinico Angelini
 Fransa - Franck Pourcel

Önceki yarışmalarda katılmış bu yıl geri dönen bir katılımcı vardır: Fud Leclerc, 1956 ve 1958 yıllarında Belçika'yı temsil etmişti.

Her ülkenin en sevdikleri şarkı için bir oy veren 10 jüri üyesi vardı.

Aşağıdaki tablo, 1960 yarışmasında oyların, kendi ülkelerinin oylarını duyurmaktan sorumlu olan sözcü ile birlikte verildiği sıralamayı göstermektedir. Her ulusal yayıncı, yarışmanın kendi ana dillerinde yer almasını sağlamak için yarışmaya bir yorumcu gönderdi. Temsilcilerin ve temsil ettikleri yayın organlarının detayları da aşağıdaki tabloda yer almaktadır.

Resmî site25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1961 Eurovision Şarkı Yarışması, 6. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1960 yarışması'nı kazanmasından dolayı ilk kez ve günümüze dek devam eden Cumartesi günü 18 Mart 1961 tarihinde Fransa'nın kenti Cannes'te bulunan Palais des Festivals et des Congrès'te yapılmıştır. Yarışmanın kazananı Lüksemburg'u temsil eden "Nous les amoureux" adlı şarkısıyla Jean-Claude Pascal olmuştur. Lüksemburg yarışmayı ilk defa kazanmıştır. Yarışma ayrılan zamanın üzerine çıkıldığı için kazanan şarkının performansı Birleşik Krallık'ta canlı olarak yayınlanamadı.

1960 yarışması, 1958 yarışması'nda "Tom Pillibi" adlı şarkısıyla Jacqueline Boyer'ın kazanmasından dolayı Palais des Festivals et des Congrès, Cannes, Fransa'da yapılmıştır.Fransız Rivierası'nda yer alan Cannes, yoğun bir turist destinasyonu ve dünyaca ünlü Cannes Film Festivali'ne ev sahipliği yapmakla ünlüdür. Palais des Festivals et des Congrès de Film Festivali'ne ev sahipliği yapmaktadır. Orijinal bina 1949 yılında inşa edilmiştir ve JW Marriott Cannes'ın şu andaki yerinde bulunan Promenade de la Croisette bulvarında yer almaktadır.

Toplamda on altı ülke yarışmaya katılmıştır. Finlandiya, İspanya ve Yugoslavya yarışmaya ilk kez katılmışlardır. Bu yıl geri dönen veya çekilen ülke olmamıştır.

Her performansın orkestrasını yöneten bir orkestra şefi vardı.

 İspanya - Rafael Ferrer
 Monako - Raymond Lefevre
 Avusturya - Franck Pourcel
 Finlandiya - George de Godzinsky
 Yugoslavya - Joze Privzek
 Hollanda - Dolf van der Linden
 İsveç - William Lind
 Almanya - Franck Pourcel
 Fransa - Franck Pourcel
 İsviçre - Fernando Paggi
 Belçika - Francis Bay
 Norveç - Øivind Bergh
 Danimarka - Kai Mortensen
 Lüksemburg - Leo Chauliac
 Birleşik Krallık - Harry Robinson
 İtalya - Gianfranco Intra

Her ülkenin en sevdikleri şarkı için bir oy veren 16 jüri üyesi vardı.

Aşağıdaki tablo, 1961 yarışmasında oyların, kendi ülkelerinin oylarını duyurmaktan sorumlu olan sözcü ile birlikte verildiği sıralamayı göstermektedir. Her ulusal yayıncı, yarışmanın kendi ana dillerinde yer almasını sağlamak için yarışmaya bir yorumcu gönderdi. Temsilcilerin ve temsil ettikleri yayın organlarının detayları da aşağıdaki tabloda yer almaktadır.

All the juries (apart from Austria and the United Kingdom) announced their votes in French.

Resmî site25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1962 Eurovision Şarkı Yarışması, 7. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1961 yarışması'nı kazanmasından dolayı 18 Mart 1962 tarihinde Lüksemburg'un başkenti Lüksemburg'da bulunan Villa Louvigny'de yapılmıştır. Yarışmanın kazananı Fransa'yı temsil eden "Un premier amour" adlı şarkısıyla Isabelle Aubret olmuştur. Fransa yarışmayı üçüncü defa kazanarak ilk defa bir ülke üçüncü kez kazanmış oldu. Avusturya, Belçika, Hollanda ve İspanya ilk defa sıfır puan almışladır.

1962 Eurovision Şarkı Yarışması'na Lüksemburg ev sahipliği yapmıştır. 1962 yarışması'na ev sahipliği yapan mekân olarak Villa Louvigny seçilmiştir. Villa Louvigny zamanında Compagnie Luxembourgeoise de Télédiffusion yayıncısının merkez binası olarak kullanılmıştır. Şehir merkezindeki Ville Haute mahallesinde bulunan Belediye Parkı'nda yer almaktadır.

Fransa'nın katılımcısının performansını gerçekleştirilmesinden sonra, ekranlar karardı ve kısa süreliğine güç sıkıntısı yaşandı. Ayrıca, Hollanda'nın katılımcısının performansını gerçekleştirdiği sırada Avrupa'daki izleyicilerin sadece televizyon ekranlarında karanlığı gördüklerinde, Hollanda'nın performansı sırasında da kısa bir güç kesintisi gibi görünüyordu. Elektrik kesintisi yüzünden oylama sırasında Hollanda derecesini etkiliyor gibi görünüyordu. Yine de, yarışmadan sonra şarkı Avrupa'da popüler olmuştur.

Toplamda on altı ülke yarışmaya katılmıştır. Yarışmaya ilk kez katılan, Geri dönen veya çekilen ülke olmamıştır.

Her performansın orkestrasını yöneten bir orkestra şefi vardı.

Önceki yarışmalarda katılmış bu yıl geri dönen dört katılımcı vardır: Fud Leclerc, 1956, 1958 ve 1960 yıllarında Belçika'yı temsil etmişti; Camillo Felgen, 1960 yıllarında Lüksemburg'u temsil etmişti;

Her ülkenin en sevdikleri şarkı için bir oy veren 16 jüri üyesi vardı.

Aşağıdaki tablo, 1961 yarışmasında oyların, kendi ülkelerinin oylarını duyurmaktan sorumlu olan sözcü ile birlikte verildiği sıralamayı göstermektedir. Her ulusal yayıncı, yarışmanın kendi ana dillerinde yer almasını sağlamak için yarışmaya bir yorumcu gönderdi. Temsilcilerin ve temsil ettikleri yayın organlarının detayları da aşağıdaki tabloda yer almaktadır.

Resmî site25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1963 Eurovision Şarkı Yarışması, 8. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1962 yarışması'nı kazanan ülke olan Fransa'da yapılmak istense de ekonomik durum nedeniyle ev sahipliği teklifini geri çevirmiş böylece 23 Mart 1963 tarihinde Birleşik Krallık'ın başkenti Londra'da bulunan BBC Televizyon Merkezi'nde yapılmıştır.
Yarışmanın kazananı Danimarka'yı temsil eden "Dansevise" adlı şarkısıyla Grethe & Jørgen Ingmann ikilisi olmuştur. Danimarka yarışmayı ilk defa kazanmış oldu. Finlandiya, Hollanda, İsveç ve Norveç sıfır puan almışladır.

BBC, 1960, 1972 ve 1974 yıllarında olduğu gibi, bir önceki yarışmanın galibi olan Fransa yerine yarışmaya ev sahipliği yapmaya istekli oldu.
Ev sahibi mekan BBC Televizyon merkezi, White City, Londra'da bulunmaktadır. Birçok BBC programlarının barındığı en tanınan tesislerinden biridir. Mart 2013'te kapanana kadar dünyanın en büyük tesislerinden biri olmaya devam etti.

İki stüdyo (TC3 ve TC4) kullanıldı: Biri Katie Boyle, izleyici ve oylama tablosu için; diğeri de katılımcı ve onlara eşlik eden orkestra için. Olağandışı bir şekilde, bir bom mikrofonu (normalde drama ve komedi şovları için kullanılır) kullanıldı. Yarışmaya yenilik katması için bu mikrofon kullanıldı.

Bu yılki tartışma oylama sırasında oldu. Norveç'in oylarını duyurma sırasında Oslo'daki oyları okuyan Roald Øyen, doğru bir prosedürü kullanmadı, çünkü şarkı adının ve ardından ülkenin isminin, puanları vermeden önce duyurulmuş olması gerekiyordu. Katie Boyle, Norveç'ten sonuçlarını tekrarlamasını istedi, ancak Norveçli sözcü, Katie'den tüm diğer sonuçların alınmasından sonra onlara geri dönmesini istedi. Monako ilk olarak hem Birleşik Krallık'a hem de Lüksemburg'a bir puan verdikleri için ikinci kez oylama yapmaları istendi. Daha sonra, Katie Boyle tekrar oy almak için Monako'ya geri döndüğünde, Monako'nun Lüksemburg'a puan verilmemesine neden oldu. (bu durum ülkelerin pozisyonları üzerinde herhangi bir etkisi olmadı).

Üçüncü kez Toplamda on altı ülke yarışmaya katılmıştır. Önceki yıl olduğu gibi yarışmaya ilk kez katılan, Geri dönen veya çekilen ülke olmamıştır.

Her performansın orkestrasını yöneten bir orkestra şefi vardı.

Her ülkenin beş favori şarkısını sırasıyla 5, 4, 3, 2 ve 1 puanla ödüllendiren 20 jüri üyesi vardı. Tüm bu puanlar daha sonra toplanarak en çok puan alan beş şarkı sırasıyla 5, 4, 3, 2 ve 1 oy aldı.

Aşağıda finaldeki tüm 5 puanın bir özeti verilmiştir:

Aşağıdaki tablo, 1963 yarışmasında oyların, kendi ülkelerinin oylarını duyurmaktan sorumlu olan sözcü ile birlikte verildiği sıralamayı göstermektedir. Her ulusal yayıncı, yarışmanın kendi ana dillerinde yer almasını sağlamak için yarışmaya bir yorumcu gönderdi. Temsilcilerin ve temsil ettikleri yayın organlarının detayları da aşağıdaki tabloda yer almaktadır.

Resmî site25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1964 Eurovision Şarkı Yarışması, 9. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1963 yarışması'nı kazanmasından dolayı 21 Mart 1964 tarihinde Danimarka'nın başkenti Kopenhag'da bulunan Tivolis Koncertsal'da yapılmıştır. Yarışmanın 1986 yılına kadar 16 yıl ve 92 günle yarışmanın en genç kazananı İtalya'yı temsil eden "Non ho l'età" adlı şarkısıyla Gigliola Cinquetti olmuştur. Almanya, İsviçre, Portekiz ve Yugoslavya sıfır puan almışlardır.

1962 yarışması'na ev sahipliği yapan mekan Tivolis Koncertsal (Tivoli Konser Salonu) Danimarka'nın başkenti Kopenhag'da bulunan Danimarka'nın ünlü eğlence parkı ve Tivoli Bahçeleri'ndedir. Paris'te var olan Jardin de Tivoli'ye ismini veren park 15 Ağustos 1843'te açıldı ve Klampenborg'da Dyrehavsbakken'den sonra dünyanın en eski ikinci eğlence parkı.

Her ülkenin bir, iki veya üç favori şarkısı arasından üç puan dağıtan 10 jüri üyesi vardı. Puanlar toplandı ve ilk, ikinci ve üçüncü yerleştirilen şarkılara sırasıyla 5, 3 ve 1 oy verildi. Eğer jüri içinde her bir noktaya sadece bir şarkı gelirse, 9 puan alır. Sadece iki şarkı seçilmişse, şarkılar sırayla 6 ve 3 puan alır.
İsviçreli katılımcının performansınan sonra bir siyasi protesto meydana geldi: "Boycott Franco & Salazar" yazan bir pankart tutan bir adam sahneye girdi. Bu olay devam ederken, televizyon izleyicilerine skor tablosu gösterildi; Adam salondan çıkarıldıktan sonra yarışma devam etti.

Üçüncü kez Toplamda on altı ülke yarışmaya katılmıştır. İsveç şarkıcıların yarışmayı boykot etmesi nedeniyle yarışmadan çekilmiş, fakat yarışmayı yayınlamıştır. Portekiz yarışmaya ilk kez katılmış, aynı zamanda ilk sıfır puanlarını almıştır. Almanya, İsviçre ve Yugoslavya ilk kez sıfır puan almışlardır. Hollanda Avrupa dışından temsilci seçen ilk ülke olmuştur. Temsilcisi Anneke Grönloh Endonezya asıllıdır. İspanyol müzik grubu Los TNT Eurovision tarihindeki ilk temsil eden müzik grubudur.

Önceki yarışmalarda katılmış bu yıl geri dönen bir katılımcı vardır: Anita Traversi, 1960 yıllarında İsviçre'yi temsil etmişti.

Her ülkenin beş favori şarkısını sırasıyla 5, 4, 3, 2 ve 1 puanla ödüllendiren 20 jüri üyesi vardı. Tüm bu puanlar daha sonra toplanarak en çok puan alan beş şarkı sırasıyla 5, 4, 3, 2 ve 1 oy aldı.

Aşağıda finaldeki tüm 5 puanın bir özeti verilmiştir:

Aşağıdaki tablo, 1964 yarışmasında oyların, kendi ülkelerinin oylarını duyurmaktan sorumlu olan sözcü ile birlikte verildiği sıralamayı göstermektedir. Her ulusal yayıncı, yarışmanın kendi ana dillerinde yer almasını sağlamak için yarışmaya bir yorumcu gönderdi. Temsilcilerin ve temsil ettikleri yayın organlarının detayları da aşağıdaki tabloda yer almaktadır.

Resmî site25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1965 Eurovision Şarkı Yarışması, 10. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1964 yarışması'nı kazanmasından dolayı 20 Mart 1965 tarihinde İtalya'nın kenti Napoli'de bulunan Sala di Concerto della RAI'de yapılmıştır. Yarışmanın kazananı Lüksemburg'u temsil eden "Poupée de cire, poupée de son" adlı şarkısıyla France Gall olmuştur. Lüksemburg yarışmayı ikinci kez kazanmıştır. Almanya, Belçika, Finlandiya ve İspanya ikinci kez sıfır puan almışlardır.

Yarışma, Güney İtalya'daki Campania bölgesinin başkenti ve İtalya'nın Roma ve Milano'dan sonra üçüncü büyük şehri olan Napoli'de gerçekleşti. Bu yarışma İtalya'nın Eurovision Şarkı Yarışması'ndaki ilk ev sahipliğidir. Ev sahibi mekan, 50'lerin sonlarında ve altmışların başlarında, yarışmadan birkaç yıl önce kurulan yeni Sala di Concerto della RAI (Napoli RAI Üretim Merkezi) idi. Fuorigrotta bölgesindeki Viale Marconi'de yer almaktadır. Yapı, program ve kurgu ile bir oditoryumun çekimi için kullanılan toplam 1227 m²'lik ve 370 kişilik üç TV stüdyosuna sahiptir. Napoliten şarkı arşivleri de içinde barındırılıyor.

Her ülkenin bir, iki veya üç favori şarkısı arasından üç puan dağıtan 10 jüri üyesi vardı. Puanlar toplandı ve ilk, ikinci ve üçüncü yerleştirilen şarkılara sırasıyla 5, 3 ve 1 oy verildi. Eğer jüri içinde her bir noktaya sadece bir şarkı gelirse, 9 puan alır. Sadece iki şarkı seçilmişse, şarkılar sırayla 6 ve 3 puan almaktadır.

Toplamda on sekiz ülke yarışmaya katılarak rekor kırılmıştır. İsveç bir yıl aradan sonra geri dönmüştür. İrlanda yarışmaya ilk kez katılmıştır. Lüksemburg daha sonraları Avrupa'da ün kazanacak "Poupée de cire, poupée de son" adlı şarkısıyla France Gall ile ikinci defa kazanmıştır. Almanya, Belçika, Finlandiya ve İspanya ikinci defa sıfır puan almıştır. Yarışma ayrıca, ilk defa Doğu Avrupa ülkelerine de, Intervision ağı üzerinden yayınlandı.
İsveçli katılımcı Ingvar Wixell, şarkısının performansını orijinal İsveççe ismi "Annorstädes vals" yerine İngilizce dilinde gerçekleştirdi. Tüm diğer katılımcılar için yerli diller kullanıldı. Bu durum, sonraki 1966 yarışması için bir kural getirilmesine yol açtı. Böylelikle, tüm katılımcıların şarkılarını kendi ulusal dillerinden birini kullanarak yapmak zorunda oldukları kuralı getirildi.

Önceki yarışmalarda katılmış bu yıl geri dönen üç katılımcı vardır: Udo Jürgens, 1964 yıllarında Avusturya'yı temsil etmişti; Conchita Bautista, 1961 yıllarında İspanya'yı temsil etmişti; Vice Vukov, 1963 yıllarında Yugoslavya'yı temsil etmişti.

Her ülkenin beş favori şarkısını sırasıyla 5, 4, 3, 2 ve 1 puanla ödüllendiren 20 jüri üyesi vardı. Tüm bu puanlar daha sonra toplanarak en çok puan alan beş şarkı sırasıyla 5, 4, 3, 2 ve 1 oy aldı.

Aşağıda finaldeki tüm 5 puanların bir özeti verilmiştir:

Aşağıdaki tablo, 1965 yarışmasında oyların, kendi ülkelerinin oylarını duyurmaktan sorumlu olan sözcü ile birlikte verildiği sıralamayı göstermektedir. Her ulusal yayıncı, yarışmanın kendi ana dillerinde yer almasını sağlamak için yarışmaya bir yorumcu gönderdi. Temsilcilerin ve temsil ettikleri yayın organlarının detayları da aşağıdaki tabloda yer almaktadır.

Resmî site25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1966 Eurovision Şarkı Yarışması, 11. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1965 yarışması'nı kazanmasından dolayı 5 Mart 1966 tarihinde Lüksemburg'un başkenti Lüksemburg'da bulunan Villa Louvigny'de yapılmıştır. Yarışmanın sunuculuğunu ise Josiane Chen yapmıştır.
Yarışmanın kazananı Avusturya'yı temsil eden "Merci, Chérie" adlı şarkısıyla Udo Jürgens olmuştur. Avusturya yarışmayı ilk defa kazanmış oldu. İtalya ve Monako ilk defa sıfır puan almışladır. Bir ülke yarışmaya yalnızca ulusal dillerinde şarkı gönderebildiği belirten kural getirilmiş, muhtemelen 1965 yarışmasında İsveç'in katılımcısı İngilizce dilinde yarışması nedeniyle oluşturuldu.

1966 Eurovision Şarkı Yarışması'na Lüksemburg ev sahipliği yapmıştır. 1966 yarışması'na ev sahipliği yapan mekan olarak Villa Louvigny seçilmiştir. Villa Louvigny zamanında Compagnie Luxembourgeoise de Télédiffusion yayıncısının merkez binası olarak kullanılmıştır. Aynı zamanda 1962 yarışmasına da ev sahipliği yapmıştır. Şehir merkezindeki Ville Haute mahallesinde bulunan Belediye Parkı'nda yer almaktadır.

Oylama sırasında, sunucu (Josiane Chen) yanlışlıkla "İyi geceler, Londra" diyerek İngiltere'yi selamladı. Daha sonra hatasını fark etti ve Birleşik Krallık sözcüsü Michael Aspel'in “Günaydın, Lüksemburg” diyerek karşılık verdiğini söyleyerek “İyi akşamlar, Londra” dedi.
1966, Milly Scott'un Hollanda'yı temsil etmesiyle ilk siyahi şarkıcının Eurovision sahnesinde yer aldığı yıl olmuştur. Ayrıca taşınabilir bir mikrofon kullanan ilk şarkıcıydı. Bu yarışma, Danimarka’nın 1978’e kadar katılmadan önceki katıldığı son yarışma oldu.
Ayrıca bir orkestranın eşlik etmediği ilk yarışmalardan biriydi. Domenico Modugno tarafından seslendirilen "Dio, come ti amo" adlı İtalyan katılımcısı, Sanremo Müzik Festivali'ndeki performansından bu yana yeniden düzenlenmiş ve düzenlemenin önceden kesinleştirilmesi gerektiğini belirten EBU kuralını delmişti. Cumartesi öğleden sonra yapılan provada Modugno uç dakikalık zaman sınırını aşmayan orkestranın aksine kendi müzisyenleri ile birlikte yeni düzenlemeyi gerçekleştirdi. Modugno'nun Provası'nın ardından şovun yapımcıları tarafından zaman sınırını aştığı belirtildi ve orkestranın orijinal düzenlemesini kullanması istendi. Modugno, yarışmadan çekilme tehdidiyle karşı karşıya olduğu orkestradan çok memnun kalmadı. Hem yapımcılar hem de EBU şefi Clifford Brown, Gigliola Cinquetti'nin İtalya'yı temsil etmek için Lüksemburg'a uçmak için çok kısa bir süre olduğunu düşündü, bu yüzden EBU, Modugno'nun yarışmanın orkestrası yerine kendi müzisyenlerini kullanmasına izin verdi. Web sitelerine ve resmi olarak Angelo Giacomazzi'nin orkestra şefi olarak gösterilmesine rağmen, Giacomazzi aslında katılımcı için piyano çaldı.

Toplamda on sekiz ülke yarışmaya katılmıştır. Yarışmaya ilk kez katılan, Geri dönen veya çekilen ülke olmamış, 1965 yarışması'na katılan tüm ülkeler bu yıl da katılmıştır.

Her performansın orkestrasını yöneten bir orkestra şefi vardı.

 Almanya - Willy Berking
 Danimarka - Arne Lamberth
 Belçika - Jean Roderes
 Lüksemburg - Jean Roderes
 Yugoslavya - Mojmir Sepe
 Norveç - Øivind Bergh
 Finlandiya - Ossi Runne
 Portekiz - Jorge Costa Pinto
 Avusturya - Hans Hammerschmid
 İsveç - Gert Ove Andersson
 İspanya - Rafael Ibarbia
 İsviçre - Jean Roderes
 Monako - Alain Goraguer
 İtalya - Angelo Giacomazzi
 Fransa - Franck Pourcel
 Hollanda - Dolf van der Linden
 İrlanda - Noel Kelehan
 Birleşik Krallık - Harry Rabinowitz

Önceki yarışmalarda katılmış bu yıl geri dönen iki katılımcı vardır: Udo Jürgens, 1964 ve 1965 yıllarında Avusturya'yı temsil etmişti; Domenico Modugno, 1958 ve 1959 yıllarında İtalya'yı temsil etmişti;

Her ülkenin beş favori şarkısını sırasıyla 5, 4, 3, 2 ve 1 puanla ödüllendiren 20 jüri üyesi vardı. Tüm bu puanlar daha sonra toplanarak en çok puan alan beş şarkı sırasıyla 5, 4, 3, 2 ve 1 oy aldı.

Aşağıda finaldeki tüm 5 puanların bir özeti verilmiştir:

Aşağıdaki tablo, 1966 yarışmasında oyların, kendi ülkelerinin oylarını duyurmaktan sorumlu olan sözcü ile birlikte verildiği sıralamayı göstermektedir. Her ulusal yayıncı, yarışmanın kendi ana dillerinde yer almasını sağlamak için yarışmaya bir yorumcu gönderdi. Temsilcilerin ve temsil ettikleri yayın organlarının detayları da aşağıdaki tabloda yer almaktadır.

Resmî site25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1967 Eurovision Şarkı Yarışması, 12. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1966 yarışması'nı kazanmasından dolayı 5 Nisan 1967 tarihinde Avusturya'nın başkenti Viyana'da bulunan Großer Festsaal der Wiener Hofburg'ta yapılmıştır. Yarışmanın sunuculuğunu Erika Vaal yapmıştır.
Yarışmanın kazananı Birleşik Krallık'ı temsil eden "Puppet on a String" adlı şarkısıyla Sandie Shaw olmuştur. Birleşik Krallık yarışmayı ilk kez kazanmıştır. İsviçre sıfır puan almıştır.
Avusturya 2015 yılına kadar sadece bu yarışmaya ev sahipliği yapmıştır.

1967 Eurovision Şarkı Yarışması'na Viyana ev sahipliği yapmıştır. 1967 yarışması'na ev sahipliği yapan mekan olarak Großer Festsaal der Wiener Hofburg seçilmiştir. Yarışmanın mekanı, Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun yöneticileri olan Habsburg Hanedanının başlıca kışlık sarayı olan Hofburg Sarayı idi. Şu anda Avusturya Cumhurbaşkanı'nın resmi konutu olarak hizmet vermektedir.

Sahne kurulumu bu yıl biraz farklıydı. Sahnenin her iki ucunda iki döner aynalı duvar vardı ve her şarkının başlangıcında dönmeye başladı ve her şarkının sonunda dönmeyi bıraktı. Sunucu Erika Vaal, kazanan şarkıyı ve ülkeyi tebrik etmesinin ardından birkaç farklı dilde güle güle diyerek programı sonlandırdı. Siyah ve beyaz görüntü olarak yayınlanan son yarışma oldu.

Toplamda on yedi ülke yarışmaya katılmıştır. Yarışmaya ilk kez katılan, Geri dönen ülke olmazken Danimarka yarışmadan çekilmiştir. Danimarka, 1978'de geri dönebilmek için bu noktada yarışmaya katılmamayı ve ayrılmayı seçti. Bunun nedeni, DR'deki TV eğlence departmanının yeni direktörünün, paranın daha iyi bir şekilde harcanabileceğini düşünmesiydi.

Her performansın orkestrasını yöneten bir orkestra şefi vardı.

 Hollanda - Dolf van der Linden
 Lüksemburg - Claude Denjean
 Avusturya - Johannes Fehring
 Fransa - Franck Pourcel
 Portekiz - Armando Tavares Belo
 İsviçre - Hans Möckel
 İsveç - Mats Olsson
 Finlandiya - Ossi Runne
 Almanya - Hans Blum
 Belçika - Francis Bay
 Birleşik Krallık - Kenny Woodman
 İspanya - Manuel Alejandro
 Norveç - Øivind Bergh
 Monako - Aimé Barelli
 Yugoslavya - Mario Rijavec
 İtalya - Giancarlo Chiaramello
 İrlanda - Noel Kelehan

Önceki yarışmalarda katılmış bu yıl geri dönen üç katılımcı vardır: Claudio Villa, 1962 yılında İtalya'yı temsil etmişti; Kirsti Sparboe, 1965 yılında Norveç'i temsil etmişti ve Raphael, 1966 yılında İspanya'yı temsil etmişti.

Her ülkenin beş favori şarkısını sırasıyla 5, 4, 3, 2 ve 1 puanla ödüllendiren 20 jüri üyesi vardı. Tüm bu puanlar daha sonra toplanarak en çok puan alan beş şarkı sırasıyla 5, 4, 3, 2 ve 1 oy aldı.

Aşağıdaki tablo, 1967 yarışmasında oyların, kendi ülkelerinin oylarını duyurmaktan sorumlu olan sözcü ile birlikte verildiği sıralamayı göstermektedir. Her ulusal yayıncı, yarışmanın kendi ana dillerinde yer almasını sağlamak için yarışmaya bir yorumcu gönderdi. Temsilcilerin ve temsil ettikleri yayın organlarının detayları da aşağıdaki tabloda yer almaktadır.

Resmî site25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1968 Eurovision Şarkı Yarışması, 13. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1967 yarışması'nı kazanmasından dolayı 6 Nisan 1968 tarihinde Birleşik Krallık'ın başkenti Londra'da bulunan Royal Albert Hall'da yapılmıştır. Yarışmanın sunuculuğunu Katie Boyle yapmıştır.
Aslında İspanya "La La La..." adlı şarkısıyla Joan Manuel Serrat'ı yarışmaya göndermiş fakat Serrat Katalan olduğu için İspanya Serrat'ı yarışmadan çekmiştir ve yerine aynı şarkıyı İspanyolca söyleyen Massiel'i yarışmaya temsil etmesi için görevlendirmiştir. Yarışmanın kazananı İspanya'yı temsil eden "La, la, la" adlı şarkısıyla Massiel olmuştur. İspanya yarışmayı ilk kez kazanmıştır. Yarışmayı ikinci olarak tamamlayan Birleşik Krallık ile aralarında sadece bir puan vardır.

Yarışma Londra'da bulunan Royal Albert Hall'de yapılmıştı. Royal Albert Hall, 1871 yılında açıldığından beri çeşitli performans türleri, spor, ödül törenleri, yıllık yaz The Proms konserleri ve diğer etkinliklerden dünyanın önde gelen sanatçılarına ev sahipliği yapmakla ünlüdür ve Birleşik Krallık'ın en değerli ve en seçkin binalarından biri haline gelmiştir.

Renkli biçimde yayınlanan ilk Eurovision yarışmasıdır. Yarışmayı renkli yayımlayan ülkeler: Fransa, Almanya, Hollanda, İsveç, İsviçre ve Birleşik Krallık'dır. Yarışmadan bir sonraki gün Birleşik Krallık, BBC2 kanalında yarışmayı tekrar yayınlamıştır. Yarışma tüm doğu ülkelerinde ve Tunus'ta yayınlanmıştır. Katie Boyle üçüncü kez sunuculuk yapmıştır.

Toplamda on yedi ülke yarışmaya katılmıştır. Yarışmaya ilk kez katılan, Geri dönen ülke veya yarışmadan çekilen ülke olmamıştır.

Her performansın orkestrasını yöneten bir orkestra şefi vardı.

 Portekiz - Joaquim Luís Gomes
 Hollanda - Dolf van der Linden
 Belçika - Henri Segers
 Avusturya - Robert Opratko
 Lüksemburg - André Borly
 İsviçre - Mario Robbiani
 Monako - Michel Colombier
 İsveç - Mats Olsson
 Finlandiya - Ossi Runne
 Fransa - Alain Goraguer
 İtalya - Giancarlo Chiaramello
 Birleşik Krallık - Norrie Paramor
 Norveç - Øivind Bergh
 İrlanda - Noel Kelehan
 İspanya - Rafael Ibarbia
 Almanya - Horst Jankowski
 Yugoslavya - Miljenko Prohaska

Her ülkenin beş favori şarkısını sırasıyla 5, 4, 3, 2 ve 1 puanla ödüllendiren 20 jüri üyesi vardı. Tüm bu puanlar daha sonra toplanarak en çok puan alan beş şarkı sırasıyla 5, 4, 3, 2 ve 1 oy aldı.

Aşağıdaki tablo, 1968 yarışmasında oyların, kendi ülkelerinin oylarını duyurmaktan sorumlu olan sözcü ile birlikte verildiği sıralamayı göstermektedir. Her ulusal yayıncı, yarışmanın kendi ana dillerinde yer almasını sağlamak için yarışmaya bir yorumcu gönderdi. Temsilcilerin ve temsil ettikleri yayın organlarının detayları da aşağıdaki tabloda yer almaktadır.

Katılmayan bazı ülkeler de yarışmayı kendi televizyon kanallarında yayınlamaya karar verdiler.

Resmî site25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1969 Eurovision Şarkı Yarışması, 14. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1968 yarışması'nı kazanmasından dolayı 29 Mart 1969 tarihinde İspanya'nın başkenti Madrid'de bulunan Teatro Real'da yapılmıştır. Yarışmanın sunuculuğunu Laurita Valenzuela yapmıştır.
Yarışma tarihinde ilk kez dört ülke (Birleşik Krallık, Fransa, Hollanda ve İspanya) yarışmayı kazanmıştır. Ancak, böyle bir durum olması durumu için hiçbir kural yoktu, dolayısıyla dört ülkenin hepsi ortak kazananlar olarak ilan edildi.
Fransa'nın dördüncü kez birinci geldiği yarışmadır. Hollanda'nın üçüncü kez birinci geldiği yarışmadır. İspanya ve Birleşik Krallık'ın ikinci kez birinci geldiği yarışmadır. Bu yarışma İspanya'nın ev sahipliği yaptığı tek yarışmadır.

1969 yarışmasına ev sahipliği yapmak için seçilen mekân, Madrid'de bulunan bir opera binası olan Teatro Real'di. Tiyatro, 1966'da bir konser tiyatrosu ve İspanyol Ulusal Orkestrası ile RTVE Senfoni Orkestrası'nın ana konser salonu olarak yeniden açıldı. Finalde sürrealist İspanyol sanatçı, Salvador Dalí tarafından oluşturulan bir sahnede metal heykel yer aldı.

Sürrealist İspanyol sanatçı Salvador Dalí, 1969 yarışmasının tanıtım materyalinin yanı sıra sahnede kullanılan metal heykelin tasarımından sorumluydu. Yarışma tarihinde ilk kez eşitlik oldu ve o zamana kadar bu durumla ilgili bir kural olmadığından 18 puan alan dört ülke yarışmanın kazananı ilan edildi. Ancak yarışma sonrasında kazanan dört katılımcıya madalya verilmesinden ötürü şarkı yazarlarına madalya verilememiştir.

Toplamda on altı ülke yarışmaya katılmıştır. Yarışmaya ilk kez katılan, Geri dönen ülke olmazken Avusturya diktatör ile yönetilen (İspanya o zaman diktatör Francisco Franco'nun yönetimi altındaydı.) bir ülkeye şarkıcı göndermek istemediği gerekçesi nedeniyle yarışmadan çekilmiştir.

Her performansın orkestrasını yöneten bir orkestra şefi vardı.

 Yugoslavya - Miljenko Prohaska
 Lüksemburg - Augusto Algueró
 İspanya - Augusto Algueró
 Monako - Hervé Roy
 İrlanda - Noel Kelehan
 İtalya - Ezio Leoni
 Birleşik Krallık - Johnny Harris
 Hollanda - Frans de Kok
 İsveç - Lars Samuelson
 Belçika - Francis Bay
 İsviçre -  Henry Mayer
 Norveç - Øivind Bergh
 Almanya - Hans Blum
 Fransa - Franck Pourcel
 Portekiz - Ferrer Trindade
 Finlandiya - Ossi Runne

Aşağıdaki tablo, 1969 yarışmasında oyların, kendi ülkelerinin oylarını duyurmaktan sorumlu olan sözcü ile birlikte verildiği sıralamayı göstermektedir. Her ulusal yayıncı, yarışmanın kendi ana dillerinde yer almasını sağlamak için yarışmaya bir yorumcu gönderdi. Temsilcilerin ve temsil ettikleri yayın organlarının detayları da aşağıdaki tabloda yer almaktadır.

Resmî site25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1970 Eurovision Şarkı Yarışması, 15. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. 21 Mart 1970 tarihinde Hollanda'nın başkenti Amsterdam'da bulunan RAI Congrescentrum'da yapılmıştır. Yarışmanın sunuculuğunu Willy Dobbe yapmıştır.
Yarışmanın kazananı İrlanda'yı temsil eden "All Kinds of Everything" adlı şarkısıyla Dana olmuştur. İrlanda yarışmayı ilk kez kazanmıştır. Lüksemburg sıfır puan almıştır.

Önceki yarışmada dört kazanan olmasından dolayı, hangi ülkenin 1970 Eurovision'a ev sahipliği yapacağına dair bir soru ortaya çıktı. Birleşik Krallık, 1968 Yarışmasına ve İspanya'nın 1969 Yarışmasına ev sahipliği yapmasıyla birlikte sadece Fransa ve Hollanda'yı dikkate alındı. Bir madeni para kurasında, Hollanda'nın ev sahibi olması kararlaştırıldı.
1970 yarışmalarının bulunduğu Congrescentrum, Amsterdam'daki Ferdinand Bolstraat'ta yarı-kalıcı bir sergidir ve 31 Ekim 1922'de açılmıştır. Bu bina, 1961'de Avrupa Meydanındaki mevcut RAI binası tarafından değiştirilmiştir. Avrupa Meydanı'ndaki mevcut kongre ve etkinlik merkezi, Alexander Bodon tarafından tasarlandı ve 2 Şubat 1961'de açıldı.

Hollandalı yapımcılar fuara katılmak için sadece 12 ülke Amsterdam'da yer alacağını açıklamıştı. Sonuç neredeyse günümüze kadar süren bir formattı. Uzun bir açılış dizisi (Amsterdam'da çekilmiş) sahneyi kurulma aşaması gösterilmişti. Her katılımcının performanslarının öncesinde kendi ülkelerinde yer aldığı kısa bir 'kartpostal' tarafından tanıtıldı. Ancak, İsviçre, Lüksemburg ve Monako'nun 'kartpostallar' ı Paris'te (Fransız kartpostalında olduğu gibi) çekildi. Willy Dobbe sadece İngilizce, Fransızca ve Hollandaca diilerinde izleyicileri karşıladı ve tanıtımını sadece 24 saniye sonra bitirdi. Ekran başlıklarında her katılımcının, küçük harflerle listelenen şarkı başlıkları ve sanatçının ve bestecilerin / yazarların adları listelenmiştir. Set tasarımı Roland de Groot tarafından tasarlandı; Basit bir tasarım, çeşitli şekillerde hareket ettirilebilen bir dizi eğri yatay çubuk ve gümüş badandan oluşuyordu.

Avusturya (1969 yarışması'nda da katılmamıştı.), Finlandiya, İsveç, Norveç ve Portekiz 1969 yarışması'ndaki sonuçlarını ve oylamasını boykot etmeleri sebebiyle yarışmaya katılmamıştır. Portekiz Ulusal final yapmış hatta kazananı Sérgio Borges olmasına rağmen katılmamıştır.

Her performansın orkestrasını yöneten bir orkestra şefi vardı.

Aşağıda finaldeki tüm 5 puanların bir özeti verilmiştir:

1.^ Hollanda İrlanda'ya 5 puan vermiştir.
2.^ İsviçre İrlanda'ya 6 puan vermiştir.
3.^ Belçika İrlanda'ya 9 puan vermiştir.

Aşağıdaki tablo, 1970 yarışmasında oyların, kendi ülkelerinin oylarını duyurmaktan sorumlu olan sözcü ile birlikte verildiği sıralamayı göstermektedir. Her ulusal yayıncı, yarışmanın kendi ana dillerinde yer almasını sağlamak için yarışmaya bir yorumcu gönderdi. Temsilcilerin ve temsil ettikleri yayın organlarının detayları da aşağıdaki tabloda yer almaktadır.

Resmî site25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1971 Eurovision Şarkı Yarışması, 16. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1970 yarışması'nı kazanmasından dolayı 3 Nisan 1971 tarihinde İrlanda'nın başkenti Dublin'de bulunan Gaiety Theatre'de yapılmıştır. Yarışmanın sunuculuğunu Bernadette Ní Ghallchóir yapmıştır.
Yarışmanın kazananı Monako'yu temsil eden "Un banc, un arbre, une rue" adlı şarkısıyla Séverine olmuştur. Monako yarışmayı ilk kez kazanmıştır.

Yarışma, İrlanda'nın başkenti ve en kalabalık şehri olan Dublin'deki Gaiety Theatre'da düzenlendi. Bu, yarışmanın İrlanda'da yapıldığı ilk yarışmaydı.

İlk defa, her katılımcı yayıncının, canlı finalden önce tüm şarkıları "önizlemeler" bölümünde yayınlaması gerekiyordu. Belçika'nın önizleme videosu Nicole & Hugo'nun "Goeiemorgen, morgen" adlı şarkısını seslendirdi, ancak Nicole, yarışma finalinden bir gün önce ani bir hastalık geçirdi, Jacques Raymond ve Lily Castel kısa sürede katılımda yer alacaklardı. Raporlar, Castel 'nın gösteri için uygun bir elbise satın almak için yeterli zamana sahip olmadığını belirtmiştir.
BBC, Kuzey İrlanda sorunu nedeniyle Birleşik Krallık'ın şarkısına olası izleyiciden gelecek tepki nedeniyle endişe duyuyordu. Özellikle Birleşik Krallık ve İrlanda Cumhuriyeti'nde popüler olan Dublin seyircisinden herhangi bir rahatsızlık duymayı kolaylaştırmak için Kuzey İrlandalı şarkıcı Clodagh Rodgers'ı seçtiler. Ancak, Rodgers Birleşik Krallık'ı temsil etmesi nedeniyle IRA'dan ölüm tehditleri aldı.
Daha önce ya solo ya da düet çalışmaların aksine İlk kez altı kişiye kadar olan grupların yarışmasına izin veren kural getirildi. Bu yarışma RTÉ'nin ikinci dış yayın programıydı. Yarışma birkaç gün sonra İzlanda, ABD ve Hong Kong'da yayınlandı.

Bu yılki yarışmaya yeni bir oylama sistemi eklendi: her ülke, her biri (her biri kendi ülkesi hariç) verilen iki jüri üyesini, biri 25 yaşın üstünde ve diğeri 25 yaşın altında (en az on yıl aralarındaki farkla) yarışmaya gönderdi. Her iki jüri bir ve beş puan arasında katılımcı ülkelere bir puan vermiştir.

Malta yarışmaya ilk kez katılmış, Avusturya, Finlandiya, İsveç, Norveç ve Portekiz yarışmaya geri dönmüştür. Böylece yarışmaya on sekiz ülke katılarak rekor kırılmıştır.

Her performansın orkestrasını yöneten bir orkestra şefi vardı.

Önceki yarışmalarda katılmış bu yıl geri dönen iki katılımcı vardır: Katja Ebstein, 1970 yılında Almanya'yı temsil etmişti ve Jacques Raymond, 1963 yılında Belçika'yı temsil etmişti.

Her ülkenin beş favori şarkısını sırasıyla 5, 4, 3, 2 ve 1 puanla ödüllendiren 20 jüri üyesi vardı. Tüm bu puanlar daha sonra toplanarak en çok puan alan beş şarkı sırasıyla 5, 4, 3, 2 ve 1 oy aldı.

Aşağıda finaldeki tüm 5 puanların bir özeti verilmiştir:

Aşağıdaki tablo, 1970 yarışmasında oyların, kendi ülkelerinin oylarını duyurmaktan sorumlu olan sözcü ile birlikte verildiği sıralamayı göstermektedir. Her ulusal yayıncı, yarışmanın kendi ana dillerinde yer almasını sağlamak için yarışmaya bir yorumcu gönderdi. Temsilcilerin ve temsil ettikleri yayın organlarının detayları da aşağıdaki tabloda yer almaktadır.

Resmî site25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1972 Eurovision Şarkı Yarışması, 17. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1971 yarışması'nı kazanmasından dolayı Monako'da yapılması gerekmesine rağmen Prenslik bu etkinliğin taleplerini karşılayamamıştır. 31 Ocak 1972 tarihinde Avrupa Yayın Birliği'nden Monako prensi III. Rainier'e Monako'da yapılması için mektup götürmüş, fakat Prens bu teklifi geri çevirmiştir. Böylece Avrupa Yayın Birliği, Yarışmanın Birleşik Krallık'ın kentlerinden Edinburg'da bulunan Usher Hall'de yapılmasına kararlaştırmıştır. Yarışma 25 Mart 1972 tarihinde yapılmıştır. Yarışmanın sunuculuğunu Moira Shearer üstlenmiştir.
Yarışmanın kazananı Lüksemburg'u temsil eden "Après toi" adlı şarkısıyla Vicky Leandros olmuştur. Lüksemburg yarışmayı üçüncü kez kazanmıştır.

1972 Eurovision Şarkı Yarışması, İskoçya'nın başkenti Edinburgh'ta yapılmıştır. 1972 yarışmasının mekanı olan Usher Hall, İskoçya'nın Edinburgh kentinin batı ucundaki Lothian Yolu üzerinde bulunan bir konser salonu. 1914'te kurulduğu günden bu yana konser ve etkinliklere ev sahipliği yapmış ve akustiklerinden dolayı sanatçılar tarafından sevilen, yakın zamanda restore edilmiş oditoryumunda yaklaşık 2.900 insanı barındırabilmektedir. Salon, sağdaki The Royal Lyceum Theatre ve soldaki The Traverse Theatre ile çevrilidir.

Sahne tasarımı, sahnede yarışan performansları tanıtmak için Edinburgh Kalesi'nde yapılan bir aralık gösterisi ve oylama tablosunu göstermek için bir ekran bulunmaktaydı. Her ülkenin performansından önce, her şarkının sanatçılarının isimleri ve şarkıların isimleriyle birlikte bir resim ekrana yansıtıldı ve her performans sırasında animasyonlu spiral şekiller ek görsel efekt olarak yansıtıldı. Aralık gösterisi Edinburgh Castle Great Hall dış geniş Esplanade yapıldı. Jüri üyeleri kalenin güvenliğinde TV'deki Usher Hall'da yarışan performansları izledi.
Her ülke, 16 ve 25 yaşları arasında bir ve 26 ila 55 arasında bir olmak üzere iki jüri üyesine sahipti. Her bir şarkı için kendi ülkelerinin şarkısı dışında 1 ila 5 puan verdiler. Her bir şarkı gerçekleştirildikten hemen sonra oylarını verdiler ve oylar daha sonra toplandı ve sayıldı. Aralık gösterisinin ardından halk oylama dizisi için, jüri üyelerinin puanları sahnedeki ekrandan kaldırılmıştır. Kazanan Lüksemburg, oylama boyunca üst sıralarda yer almayı başarmıştır.

1971 yarışması'na katılan tüm ülkeler katılmıştır. İlk kez katılan, geri dönen veya çekilen ülke olmamıştır. İrlanda ilk ve son kez sadece bu yarışmada İrlandaca şarkı ile katılmıştır.

Her performansın orkestrasını yöneten bir orkestra şefi vardı.

Önceki yarışmalarda katılmış bu yıl geri dönen dört katılımcı vardır: Vicky Leandros, 1967 yılında Lüksemburg'u temsil etmişti; Carlos Mendes, 1968 yılında Portekiz'i temsil etmişti; Family Four, 1971 yılında İsveç'i temsil etmişti; Tereza Kesovija, 1966 yılında Monako'yu temsil etmişti.

Aşağıda finaldeki tüm 5 puanların bir özeti verilmiştir:

Her ulusal yayıncı, etkinliğin kendi dillerinde yayınlanmasını sağlamak için yarışmaya bir yorumcu gönderdi. Katılan ülkeler dışında, yarışma ilk kez Asya kıtasında, Japonya, Tayvan, Tayland, Filipinler ve Hong Kong ülkelerinde yayınlandı. Brezilya ve Yunanistan da canlı yayın yaptı. İzlanda ve İsrail birkaç gün sonra yarışmayı yayınladılar. Aşağıdaki tablo, oyların her ülkenin iki jüri üyesi, yorumcu ve yayın istasyonu ile birlikte verildiği sıralamayı göstermektedir.

Resmî site25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1973 Eurovision Şarkı Yarışması, 18. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1972 yarışması'nı kazanmasından dolayı 7 Nisan 1973 tarihinde Lüksemburg'un başkenti Lüksemburg'da bulunan Grand Théâtre'de yapılmıştır. Yarışmanın sunuculuğunu Helga Guitton yapmıştır.
Yarışmanın kazananı Lüksemburg'u temsil eden "Tu te reconnaîtras" adlı şarkısıyla Anne-Marie David olmuştur. Lüksemburg yarışmayı dördüncü kez kazanmıştır.

Lüksemburg şehri olarak da bilinen Lüksemburg şehri, şehir statüsüne sahip bir komün ve Lüksemburg Büyük Dükalığı'nın başkentidir. Güney Lüksemburg'daki Alzette ve Pétrusse Nehirleri'nin kesiştiği noktada yer almaktadır. Şehir, Orta Çağ'da Franklar tarafından kurulan ve çevresinde bir yerleşimin geliştirildiği tarihi Lüksemburg Kalesi'ni barındırmaktadır.
1964 yılında Théâtre Municipal de la Ville de Luxembourg olarak açılan Grand Théâtre de Luxembourg, 1973 yarışmasının mekanı oldu. Kentin tiyatro, opera ve bale için en önemli mekanıdır.

Ülkelerin kendi dillerinde şarkıyla katılma zorunluluğu kuralı düştü, bu nedenle bazı ülkeler yarışmaya İngilizce dilinde şarkıyla katılmışlardır. Yarışmaya İspanya'nın intihal yaptığına dair suçlamalar damga vurmuştur. İddialara göre İspanya'nın "Eres tú" adındaki şarkısı 1966 Eurovision Şarkı Yarışması'nda Yugoslavya'yı temsil eden şarkının ("Brez besed" adlı şarkının) kopyasıdır. Şarkılar arasında var olan büyük benzerliklere rağmen İspanya yarışma dışı bırakılmamıştır.
Portekiz'in "Tourada" şarkısındaki sözlerin bir kısmı, ülkenin çürüyen diktatörlüğüne karşı saldırı olarak anlaşılmıştır. Ayrıca, İsveç'in şarkısı sırasında "göğüsler" kelimesi kullanıldı. Ancak, EBU tarafından herhangi bir işlem yapılmamıştır. Yarışmada yaşanan bir diğer ilk orkestrada kadın orkestra şefleri görev alması olmuştur. (İsveç ve İsrail yarışmaya kadın orkestra şefleri göndermiştir). Yarışma sonunda "Tu te reconnaîtras" adlı şarkısıyla Lüksemburg kendi evinde yeniden birinci olarak liderliğini korumuştur. Çeşitli iddiaların hedefi olmuş İspanya ise Lüksemburg'un 4 puan gerisinde kalarak yarışmadan ikincilikle ayrılmıştır.

Bu yılki yarışmaya yeni bir oylama sistemi eklendi: her ülke, her biri (her biri kendi ülkesi hariç) verilen iki jüri üyesini, biri 25 yaşın üstünde ve diğeri 25 yaşın altında (en az on yıl aralarındaki farkla) yarışmaya gönderdi. Her iki jüri bir ve beş puan arasında katılımcı ülkelere bir puan vermiştir.

Yarışmaya on yedi ülke katılmıştır. İsrail yarışmaya ilk kez katılmış, Yarışma boyunca Münih'te gerçekleştirilen 1972 Yaz Olimpiyatları'nda yaşanan olayların (Münih Katliamı) endişesi devam etmiştir. Bu nedenle yarışmanın yapıldığı süre boyunca olağanüstü güvenlik önlemleri alınmıştır. Avusturya ve Malta yarışmadan çekilmiştir.

Her performansın orkestrasını yöneten bir orkestra şefi vardı.

Önceki yarışmalarda katılmış bu yıl geri dönen üç katılımcı vardır: Marion Rung, 1962 yılında Finlandiya'yı temsil etmişti; Massimo Ranieri, 1971 yılında İtalya'yı temsil etmişti ve Cliff Richard, 1968 yılında Birleşik Krallık'ı temsil etmişti;

1.^ Şarkıda ayrıca Fransızca, İngilizce ve İspanyolca kelimeler bulunmaktadır.
2.^ Şarkıda ayrıca İspanyolca, İtalyanca, Felemenkçe, Almanca, İrlandaca, İbranice, Boşnakça, Fince, İsveççe ve Norveççe kelimeler bulunmaktadır.

Aşağıda finaldeki tüm 10 puanların bir özeti verilmiştir:

Aşağıdaki tablo, 1973 yarışmasında oyların, kendi ülkelerinin oylarını duyurmaktan sorumlu olan sözcü ile birlikte verildiği sıralamayı göstermektedir. Her ulusal yayıncı, yarışmanın kendi ana dillerinde yer almasını sağlamak için yarışmaya bir yorumcu gönderdi. Temsilcilerin ve temsil ettikleri yayın organlarının detayları da aşağıdaki tabloda yer almaktadır.

Resmî site25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1974 Eurovision Şarkı Yarışması, 19. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1973 yarışması'nı kazanmasından dolayı Lüksemburg'un yapması gerekirken iki yıl üst üste ev sahipliği yapmanın vereceği mali yükü kaldıramayacağı gerekçesiyle bu hakkından vazgeçmiştir. Böylece 6 Nisan 1974 tarihinde Birleşik Krallık'ın kenti Brighton'da bulunan The Dome'da yapılmıştır. Yarışmanın sunuculuğunu Katie Boyle yapmıştır.
Yarışmanın kazananı İsveç'i temsil eden "Waterloo" adlı şarkısıyla ABBA olmuştur. İsveç yarışmayı ilk kez kazanmıştır.

Brighton, Büyük Britanya'nın güney kıyısında, Brighton ve Hove şehilerinin (Brighton, Hove, Portslade ve diğer köylerden oluşan daha önceki kasabalardan oluşan) önemli bir parçasıdır.
1974 Yarışması'na ev sahipliği yapan mekan Konser Salonu, Corn Exchange ve Pavilion Tiyatrosu'nu içeren bir sanat merkezi olan Brighton Dome'tur. Tüm üç mekan, Pavilion Bahçeleri'ndeki Kraliyet Köşkü'ne ve Pavlus Sarayı'na ortak koridorlar aracılığıyla tüm köşkün Prens Regent (daha sonra IV. George) için inşa edilmiş olması nedeniyle tamamlandı ve 1805 yılında Royal Pavilion Sitesinin geri kalanına bir yeraltı tüneli ile bağlandı.

Auftakt für Brighton (Brighton için Prelude) adlı iki gece önizleme programı, Mart ayı sonunda Alman ulusal yayıncısı ARD yayını tarafından koordine edilmiş ve gazeteci Karin Tietze-Ludwig tarafından ev sahipliği yapmıştır. Birçok Avrupa ülkesinde eş zamanlı olarak yayınlanan ilk “önizleme” programı olmuştur. Birleşik Krallık, programı yerine, 24 ve 31 Mart'ta BBC1'de David Vine tarafından sunulan kendi önizleme gösterilerini yayınlamıştır. Fransız katılımcısının şarkısı Eurovision finalinden çekilmiş olsa da, önizlemeleri gösteren bütün ülkeler tarafından yayınlandı. Program ayrıca "Abba" gibi ön incelemelerde özel olarak değerlendirilmiştir.

Fransa, yarışmaya "La vie à vingt-cinq ans" adlı şarkısıyla Dani ile katılacaktı fakat cumhurbaşkanları Georges Pompidou'nun yarışma haftasında ölmesi üzerine yarışmadan çekilmeyi uygun gördü. Aynı sorun Anne-Marie David için de geçerliydi, kurallar gereği önceki yarışmanın kazananı bir sonraki yarışmanın açılış gösterisinde bulunması gerekiyordu fakat ölüm olayı nedeniyle katılmamıştır. Onun yerine BBC ve EBU Genel Müdürleri yarışmanın açılışını yapmıştır.
Malta yarışmaya "Paċi Fid Dinja" adlı şarkısıyla Enzo Guzman ile katılacaktı fakat bilinmeyen sebeplerden ötürü yarışmadan çekilmiştir.
İtalyan Rai yayıncı kanalında 1974 Eurovision Şarkı Yarışması'nı yayınlamayı reddetti çünkü temsilci olarak seçtikleri Gigliola Cinquetti'nin seslendirmiş olduğu "Sì" yani (evet) şarkısı İtalyan Boşanma Referandumu'nu etkileyebileceği gerekçesiyle yarışmadaki performansını yayınlamamıştır. Şarkı İtalya'nın tüm bu olumsuz düşüncelerine rağmen ikincilik gibi bir başarı elde etmiştir.

Yarışmaya on yedi ülke katılmıştır. Yunanistan yarışmaya ilk kez katılmış, Fransa yarışmadan çekilmiştir.

Her performansın orkestrasını yöneten bir orkestra şefi vardı.

Önceki yarışmalarda katılmış bu yıl geri dönen üç katılımcı vardır: Gigliola Cinquetti, 1964 yılında İtalya'yı temsil etmişti ve kazanmıştı; Romuald Figuier, 1964 yılında Lüksemburg'u temsil etmişti ve Bendik Singers, 1973 yılında Norveç'i temsil etmişti;

Notlar:

a. ^ Bazı kelimeler İngilizce içermektedir.

Aşağıdaki tablo, 1974 yarışmasında oyların, kendi ülkelerinin oylarını duyurmaktan sorumlu olan sözcü ile birlikte verildiği sıralamayı göstermektedir. Her ulusal yayıncı, yarışmanın kendi ana dillerinde yer almasını sağlamak için yarışmaya bir yorumcu gönderdi. Temsilcilerin ve temsil ettikleri yayın organlarının detayları da aşağıdaki tabloda yer almaktadır.

Resmî site 25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1975 Eurovision Şarkı Yarışması, 20. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1974 yarışması'nı kazanmasından dolayı 22 Mart 1975 tarihinde İsveç'in başkenti Stockholm'de bulunan Stockholmsmässan'da yapılmıştır. Yarışmanın sunuculuğunu Karin Falck yapmıştır. İsveç ilk defa yarışmaya ev sahipliği yapmıştır.
Yarışmanın kazananı Hollanda'yı temsil eden "Ding-A-Dong" adlı şarkısıyla Teach-In olmuştur. Hollanda yarışmayı dördüncü kez kazanmıştır.

Yarışma, ülkenin kültürel, medya, siyasi ve ekonomik merkezlerinden biri olan ve İskandinavya'daki en kalabalık şehir alanlarından biri olan İsveç'in başkenti ve en büyük şehri olan Stockholm'de gerçekleşti.
Yarışma mekanı Stockholmsmässan (ya da Türkçe Stockholm Uluslararası Fuar Merkezi) idi. Ana bina, Stokholm Belediyesi'nin güneyindeki bir banliyö olan Älvsjö'dedir. 1971 yılında inşa edilmiş ve 4.000 kişilik kapasitededir.

Bu yıl yeni bir puanlama sistemi uygulandı. Her ülke en az yarısı 26 yaşın altında olmak zorunda olan 11 üyeden oluşan bir jüri tarafından temsil edilecek. Her jüri üyesi her şarkıya 1 ila 5 puan arasında bir puan vermek zorunda kaldı, ancak kendi ülkelerine oylarına oy veremedi. Oylama, şarkının performansından hemen sonra alındı. Son şarkı performansını sergiledikten sonra jüri sekreteri, kullanılan tüm oyları topladı ve en yüksek puan alana 12, ikinci en yüksek puana 10, üçüncü en yüksek puana 8, dördüncü en yüksek puana 7 veridli ve böylece 10. sırada yer alan şarkı için 1 puana dek sıralama yapıldı. Jüri sözcüsü yarışımanın sunucusu tarafından çağrıldığında şarkıların sunulduğu sırayla on favori şarkısını açıkladı. Ev sahibi Karin Falck birkaç kez yeni sistemi "Fransa'da yedi kaç" Gibi sorularla karıştırdı. Bugünün aksine, puanlar sırasıyla (1'den 12'ye kadar) verilmemiştir, ama sırayla şarkılar çalınmıştır. Skorların sırasıyla artan 1 puan ile başlayan duyurulan prosedür, 1980 yılına kadar yapılmadı.

Yarışmaya 17 ülke katılmıştır. Türkiye ilk defa yarışmaya katılmış, Fransa ve Malta yarışmaya geri dönmüş, Yunanistan ise 1974 Kıbrıs Harekâtı nedeniyle Türkiye'nin yarışmasını protesto etmek amacıyla yarışmadan çekilmiştir.

Her performansın orkestrasını yöneten bir orkestra şefi vardı.

Aşağıdaki tablo, 1974 yarışmasında oyların, kendi ülkelerinin oylarını duyurmaktan sorumlu olan sözcü ile birlikte verildiği sıralamayı göstermektedir. Her ulusal yayıncı, yarışmanın kendi ana dillerinde yer almasını sağlamak için yarışmaya bir yorumcu gönderdi. Temsilcilerin ve temsil ettikleri yayın organlarının detayları da aşağıdaki tabloda yer almaktadır.

Resmî site25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1976 Eurovision Şarkı Yarışması, 21. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1975 yarışması'nı kazanmasından dolayı 3 Nisan 1976 tarihinde Hollanda'nın kenti Lahey'de bulunan World Forum'da yapılmıştır. Yarışmanın sunuculuğunu Corry Brokken yapmıştır. Hollanda üçüncü defa yarışmaya ev sahipliği yapmıştır.
Yarışmanın kazananı Birleşik Krallık'ı temsil eden "Save Your Kisses For Me" adlı şarkısıyla Brotherhood of Man olmuştur. Birleşik Krallık yarışmayı dördüncü kez kazanmıştır.

Lahey, Hollanda Krallığı hükûmetinin ve Güney Hollanda eyaletinin başkentinin merkezidir. Aynı zamanda Amsterdam ve Rotterdam'dan sonra Hollanda'nın üçüncü büyük şehridir. Hollanda'nın batısında bulunan Lahey, Haaglanden bölgesinin merkezindedir ve daha büyük Randstad bölgesinin güneybatı köşesinde yer almaktadır.
Yarışma Congresgebouw'da (şu anda Dünya Forumu olarak da bilinir) gerçekleşti. Mekan 1969 yılında inşaat edilmiştir.

Bir önceki yılın yarışmasında tanıtılan puanlama sistemi 1976'da geri döndü. Her jüri en iyi şarkıya 12, en iyi ikinci şarkı, en fazla 10, üçüncüsü 8 ve daha sonra da 7 ila 1 puan aldı. Bugünün aksine, puanlar sırasıyla (1'den 12'ye kadar) verilmemiştir, ama sırayla şarkılar çalınmıştır. Mevcut prosedür 1980 yılına kadar kurulmamıştır.

İsveç, Malta ve Türkiye bu yarışmadan çekimiş, katılan ülkelerin sayısı, önceki yarışma katılan on dokuz ülkeden on sekize düşmüştür. Avusturya ve Yunanistan yarışmaya dönmüştür.
İsveç bir başka yarışmayı kazanacak finansal destek bulamadığı gerekçesiyle yarışmadan çekilmiştir. Malta Enzo Guzman'ı "Sing Your Song, Country Boy" adlı şarkısıyla seçmesine rağmen bilinmeyen sebeplerden dolayı yarışmadan çekilmiştir. Türkiye ise 1974 Kıbrıs Harekâtı nedeniyle Yunanistan'ın protestoları dolayısıyla yarışmadan çekilmiştir.
Lihtenştayn Biggi Bachmann'ı "Little Cowboy" adlı şarkıyı seçmesine rağmen Televizyon kanalı bulunmadığı gerekçesiyle yarışmaya katılımına izin verilmemiştir.

Her performansın orkestrasını yöneten bir orkestra şefi vardı.

Önceki yarışmalarda katılmış bu yıl geri dönen dört katılımcı vardır: Fredi, 1967 yılında Finlandiya'yı temsil etmişti; Sandra Reemer, 1972 yılında Hollanda'yı temsil etmişti; Anne-Karine Strøm, 1974 yılında Norveç'i temsil etmişti ve Peter, Sue ve Marc, 1971 yılında İsviçre'yi temsil etmişti.

Aşağıda finaldeki tüm 12 puanların bir özeti verilmiştir:

Aşağıdaki tablo, 1976 yarışmasında oyların, kendi ülkelerinin oylarını duyurmaktan sorumlu olan sözcü ile birlikte verildiği sıralamayı göstermektedir. Her ulusal yayıncı, yarışmanın kendi ana dillerinde yer almasını sağlamak için yarışmaya bir yorumcu gönderdi. Temsilcilerin ve temsil ettikleri yayın organlarının detayları da aşağıdaki tabloda yer almaktadır.

Each national broadcaster [with the exception of Israel] also sent a commentator to the contest, in order to provide coverage of the contest in their own native language.

Resmî site25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1977 Eurovision Şarkı Yarışması, 22. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1976 yarışması'nı kazanmasından dolayı 7 Mayıs 1977 tarihinde Birleşik Krallık'ın başkenti Londra'da bulunan Wembley Konferans Merkezi'nde yapılmıştır. Yarışmanın sunuculuğunu Angela Rippon yapmıştır. Birleşik Krallık altıncı defa yarışmaya ev sahipliği yapmıştır.
Yarışmanın kazananı Fransa'yı temsil eden "L'oiseau et l'enfant" adlı şarkısıyla Marie Myriam olmuştur. Fransa yarışmayı beşinci kez kazanmıştır.

Thames Nehri üzerinde bulunan Londra, İngiltere'nin ve Birleşik Krallık'ın başkenti, Birleşik Krallık'taki en büyük metropol bölgesi ve Avrupa'nın en büyük kentsel bölgesidir. Londra, iki bin yıldır büyük bir yerleşim yeri olmuş, tarihi Londinium adını veren Romalılar tarafından kurulmasına kadar uzanıyor. 1977'de açılan Wembley Konferans Merkezi, İngiltere'deki ilk çok amaçlı konferans merkezidir. Merkez şarkı yarışması için ev sahibi mekan olarak seçildi.

Yarışma aslında yapıldığı tarihten 5 hafta önce yapılması gerekiyordu ama BBC'nin kameramanların yaptığı grevden dolayı tarih ertelenmişti. 1977'de ilk defa dört seneden sonra ülkelerin kendi dillerinde şarkılarını söyleme kuralları çıkarıldı, Almanya ve Belçika bu kuraldan önce şarkılarını seçtikleri için yarışmaya İngilizce şarkılarla katılmalarına izin verildi.

1977 yılında Eurovison tarihinde ilk defa bir Afrika ülkesi olan Tunus'un yarışmaya katılması bekleniyordu fakat son anda katılmaktan vazgeçmiştir. İsveç yarışmaya geri dönmüş, Yugoslavya ise yarışmadan çekilmiştir.

Her performansın orkestrasını yöneten bir orkestra şefi vardı.

Önceki yarışmalarda katılmış bu yıl geri dönen birçok katılımcı vardır: Schmetterlinge müzik grubunun üyesi olan Beatrix Neundlinger ve Günter Grosslercher, 1972 yılında Avusturya'yı temsil eden Milestones müzik grubunun üyeleriydi. Dream Express müzik grubunun üyesi olan Patricia Maessen, Bianca Maessen ve Stella Maessen 1970 yılında Hollanda'yı temsil eden Hearts of Soul müzik grubunun üyeleriydi.
The Swarbriggs müzik grubu 1975 yılında İrlanda'yı temsil etmişti; Ilanit 1973 yılında İsrail'i temsil etmişti; Michèle Torr 1966 yılında Lüksemburg'u temsil etmişti; Os Amigos müzik grubunun üyesi olan Fernando Tordo ve Paulo de Carvalho 1973 ve 1974 yıllarında solo şarkıcı olarak Portekiz'i temsil etmişti.

Notes:

a. ^Bazı kelimeler İngilizce dili içermektedir.

Aşağıda finaldeki tüm 12 puanların bir özeti verilmiştir:

Aşağıdaki tablo, 1977 yarışmasında oyların, kendi ülkelerinin oylarını duyurmaktan sorumlu olan sözcü ile birlikte verildiği sıralamayı göstermektedir. Her ulusal yayıncı, yarışmanın kendi ana dillerinde yer almasını sağlamak için yarışmaya bir yorumcu gönderdi. Temsilcilerin ve temsil ettikleri yayın organlarının detayları da aşağıdaki tabloda yer almaktadır.

Her ulusal yayıncı [İsrail hariç] aynı zamanda yarışmayı kendi ana dillerinde kapsamalarını sağlamak için yarışmaya bir yorumcu gönderdi.

Resmî site25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1978 Eurovision Şarkı Yarışması, 23. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1977 yarışması'nı kazanmasından dolayı 22 Nisan 1978 tarihinde Fransa'nın başkenti Paris'te bulunan Palais des Congrès'te yapılmıştır. Yarışmanın sunuculuğunu Denise Fabre ve Léon Zitrone yapmıştır. Fransa üçüncü defa yarışmaya ev sahipliği yapmıştır.
Yarışmanın kazananı İsrail'i temsil eden "A-Ba-Ni-Bi" adlı şarkısıyla İzhar Kohen & Alphabeta olmuştur. İsrail yarışmayı ilk kez kazanmıştır. Bu kazanma, yarışmaya katılmamış olsalar bile, yarışmayı yayınlayan birçok Kuzey Afrika ve Orta Doğu ülkesinde sorunlara yol açtı.

Etkinlik, Fransa'nın başkenti ve en büyük şehri olan Paris'te gerçekleşti ve ev sahibi mekan, Paris'in 17. bölgesinde konser salonu, kongre merkezi ve alışveriş merkezi olan Palais des congrès de Paris oldu. Mekan Fransız mimar Guillaume Gillet tarafından yaptırılmış ve 1974 yılında açılmıştır.

Björn Skifs, her ülkenin kendi dilinde şarkı göndermesi gerektiği kuralından memnun değildi. Yine de İngilizce şarkı söylemeyi planlıyordu, ancak son anda fikrini değiştirdi ve şarkı sözlerini tamamen unutmasına neden oldu. 20 ülkeyle birlikte, gösteri ayrıca Yugoslavya, Tunus, Cezayir, Fas, Ürdün, Doğu Almanya, Polonya, Macaristan, Çekoslovakya, Dubai, Hong Kong, Sovyetler Birliği ve Japonya'da canlı olarak yayınlandı.

Yarışmaya 20 ülkeye katılarak Eurovision tarihindeki ilk en yüksek katılımlı yarışması olmuştur. Danimarka 1967 yılından sonra ilk kez geri dönmüş ve ayrıca Türkiye yarışmaya dönmüştür. Türkiye ve Yunanistan Kıbrıs Harekâtı nedeniyle birbirlerini protesto etmelerinin ardından ilk kez aynı yarışmada bulunmuşlardır.

Her performansın orkestrasını yöneten bir orkestra şefi vardı.

Önceki yarışmalarda katılmış bu yıl geri dönen birçok katılımcı vardır: Springtime müzik grubunun üyesi olan Norbert Niedermeyer, 1972 yılında Avusturya'yı temsil eden Milestones müzik grubunun üyesiydi. Ireen Sheer 1974 yılında Lüksemburg'u temsil etmişti; Jean Vallée 1970 yılında Belçika'yı temsil etmişti;

Notes:

a. ^Bazı kelimeler Fransızca dili içermektedir.
b. ^Bazı kelimeler İngilizce dili içermektedir.

Aşağıda finaldeki tüm 12 puanların bir özeti verilmiştir:

Aşağıdaki tablo, 1978 yarışmasında oyların, kendi ülkelerinin oylarını duyurmaktan sorumlu olan sözcü ile birlikte verildiği sıralamayı göstermektedir. Her ulusal yayıncı, yarışmanın kendi ana dillerinde yer almasını sağlamak için yarışmaya bir yorumcu gönderdi. Temsilcilerin ve temsil ettikleri yayın organlarının detayları da aşağıdaki tabloda yer almaktadır.

Each national broadcaster [with the exception of Israel] also sent a commentator to the contest, in order to provide coverage of the contest in their own native language.

Resmî site25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1979 Eurovision Şarkı Yarışması, 24. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1978 yarışması'nı kazanmasından dolayı 31 Mart 1979 tarihinde İsrail'in kenti Kudüs'te bulunan Uluslararası Kongre Merkezi'nde yapılmıştır. Yarışmanın sunuculuğunu Daniel Pe'er ve Yardena Arazi yapmıştır. İsrail ilk defa yarışmaya ev sahipliği yapmıştır.
Yarışmanın kazananı İsrail'i temsil eden "Hallelujah" adlı şarkısıyla Gali Atari & Milk and Honey olmuştur. İsrail yarışmayı ikinci kez kazanmıştır. İsrail ayrıca İspanya ve Lüksemburg'dan sonra üst üste ikinci kez kazanan üçüncü ülkedir.
Mart ayında yapılan son yarışmadır.

Akdeniz ile Ölü Deniz arasındaki Judean Dağları'nda bir plato üzerinde yer alan Kudüs, dünyanın en eski şehirlerinden biridir. Eski Çivi yazısı formunda Kudüs'e, "Canaanite" döneminde (M.Ö. 2400), "Barış Şehri" anlamına gelen "Urusalima" adı verildi. İbrahimî dinler olan Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam için kutsaldır.

Her ülkenin ilk on şarkısı için 12, 10, 8, 7, 6, 5, 4, 3, 2, 1 puan alan veren jüriler vardı. Bu durum, tercih sırasına göre puanların görünüm sırasına göre ilan edildiği son yıldı.

Yarışmaya 19 ülke katılmıştır. Türkiye Maria Rita Epik ve 21. Peron'u "Seviyorum" şarkısını seçmesine rağmen yarışmanın Kudüs'te yapıldığı gerekçesiyle yarışmadan çekilmiştir.

Her performansın orkestrasını yöneten bir orkestra şefi vardı.

Aşağıda finaldeki tüm 12 puanların bir özeti verilmiştir:

Aşağıdaki tablo, 1979 yarışmasında oyların, kendi ülkelerinin oylarını duyurmaktan sorumlu olan sözcü ile birlikte verildiği sıralamayı göstermektedir. Her ulusal yayıncı, yarışmanın kendi ana dillerinde yer almasını sağlamak için yarışmaya bir yorumcu gönderdi. Temsilcilerin ve temsil ettikleri yayın organlarının detayları da aşağıdaki tabloda yer almaktadır.

Resmî site25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1980 Eurovision Şarkı Yarışması, 25. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1979 yarışmasını kazanan İsrail'in yapması gerekirken iki yıl üst üste ev sahipliği yapmanın vereceği mali yükü kaldıramayacağı gerekçesiyle bu hakkından vazgeçmiştir. Böylece 19 Nisan 1980 tarihinde Hollanda'nın Lahey kentinde bulunan Nederlands Congresgebouw'da yapılmıştır. Yarışmanın sunuculuğunu Marlous Fluitsma yapmıştır.
Yarışmanın kazananı İrlanda'yı temsil eden "What's Another Year" adlı şarkısıyla Johnny Logan olmuştur. İrlanda yarışmayı ikinci kez kazanmıştır.

Aslında 1979 yılındaki yarışmayı İsrail kazanmıştı fakat o zamanlar IBA kanalının ekonomik bir sorunu vardı ve yarışmaya İsrail ev sahipliği yapamayacaktı. Ayrıca 19 Nisan İsrail'de anma günü olduğu için İsrail yarışmaya da katılamamıştır. Daha sonra 1979 yarışması'nda 2. olan İspanya'ya ardından Birleşik Krallık'a ev sahipliği teklifi götürülmüş fakat her iki ülke de yarışmaya ev sahibi olmayı reddetmiştir. Sonunda Hollanda yarışmaya ev sahipliği yapmayı kabul etmiştir. Dönemin IBA genel müdürü olan Tommy Lapid'in oğlu Yair Lapid'e göre, Lapid NOS'taki mevkidaşını aradı ve fazladan maliyetin IBA'nın normal çalışmasını felç edebileceğini fark ettiğini "istenmeyen onuru" Hollanda'nın almasına ikna etti.
Lahey, Hollanda Krallığı hükûmetinin ve Güney Hollanda eyaletinin başkentinin merkezidir. Aynı zamanda Amsterdam ve Rotterdam'dan sonra Hollanda'nın üçüncü büyük şehridir. Hollanda'nın batısında bulunan Lahey, Haaglanden bölgesinin merkezindedir ve daha büyük Randstad bölgesinin güneybatı köşesinde yer almaktadır.
Yarışma Congresgebouw'da (şu anda Dünya Forumu olarak da bilinir) gerçekleşti. Mekan 1969 yılında inşaat edilmiştir. Daha önce 1976 yılına ev sahipliği yapmıştır.

Yarışmanın mekanı olarak 1976 Eurovision Şarkı Yarışması'na ev sahipliği yapan mekan Nederlands Congresgebouw seçildi. Açılış filminin 1976'daki bölümleri tanıtımda yeniden kullanıldı ve aynı set tasarımcı (Roland de Groot) tasarımın sorumluluğunu üstlendi. 1977 ve 1978 yarışmalarında olduğu gibi, şarkılar arasında önceden filme alınmış bir kartpostal yoktu ve her ülkeden gelen konukların sunumları yapıldı. Bunun dışında, sunuculuk yapan Marlous Fluitsma, oylama dışında, sunumu İngilizce veya Fransızca yapmamıştır; bu sunumun neredeyse tamamen Hollandaca yapıldığı anlamına gelir. NOS, projeye yalnızca 725.000 ABD Doları harcamıştır.
Fas yarışmaya ilk (şu ana dek son) kez katılmıştır. Katılmasının nedeni, İsrail'in yarışmaya katılamamasıdır. Monako yarışmadan çekilmiş ve 2004 yılına kadar geri dönmemiştir.
Avustralya doğumlu Johnny Logan İrlanda'yı "What's Another Year" adlı şarkıyla temsil etmiş ve kazanmıştır. İrlanda, 1970 yılındaki "All Kinds of Everything" adlı şarkısıyla kazanmasından sonra yarışmayı yine Hollanda'nın ev sahipliğinde kazanmıştır.

1975 yılında uygulanan puanlama sistemi aynı kaldı; her ülkenin ilk on şarkısı için 12, 10, 8, 7, 6, 5, 4, 3, 2, 1 puan veren bir jüri vardı. Ancak bu yıl ilk kez ülkelerin oylarını artan sırayla 1, 2, 3,... şeklinde kullanmaları gerekiyordu. Bu değişiklik, her bir oylamanın sonunda her bir ülkenin en yüksek 12 puanını almasını beklemek yarışmanın heyecanını artırdı.

Yarışmaya 19 ülke katılmıştır. Fas yarışmaya ilk kez katılmış, Türkiye yarışmaya geri dönmüş, İsrail ve Monako yarışmadan çekilmiştir.

Her performansın orkestrasını yöneten bir orkestra şefi vardı.

Aşağıda finaldeki tüm 12 puanların bir özeti verilmiştir:

Aşağıdaki tablo, 1980 yarışmasında oyların, kendi ülkelerinin oylarını duyurmaktan sorumlu olan sözcü ile birlikte verildiği sıralamayı göstermektedir. Her ulusal yayıncı, yarışmanın kendi ana dillerinde yer almasını sağlamak için yarışmaya bir yorumcu gönderdi. Temsilcilerin ve temsil ettikleri yayın organlarının detayları da aşağıdaki tabloda yer almaktadır.

 Avusturya - Jenny Pippal
 Türkiye - Başak Doğru
 Yunanistan - TBC
 Lüksemburg - Jacques Harvey
 Fas - Kamal Irassi
 İtalya - Mariolina Cannuli
 Danimarka - Bent Henius
 İsveç – Arne Weise
  İsviçre - Michel Stocker
 Finlandiya - Kaarina Pönniö
 Norveç - Roald Øyen
 Almanya - TBC
 Birleşik Krallık - Ray Moore
 Portekiz - Teresa Cruz
 Hollanda - Flip van der Schalie
 Fransa - Fabienne Égal
 İrlanda - David Heffernan
 İspanya - Alfonso Lapeña
 Belçika - Jacques Olivier

Resmî site25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1981 Eurovision Şarkı Yarışması, 26. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1980 yarışması'nı kazanmasından dolayı 4 Nisan 1981 tarihinde İrlanda'nın başkenti Dublin'de bulunan RDS Simmonscourt Pavilion'da yapılmıştır. Yarışmanın sunuculuğunu Doireann Ní Bhriain yapmıştır. İrlanda ikinci defa yarışmaya ev sahipliği yapmıştır.
Yarışmanın kazananı Birleşik Krallık'ı temsil eden "Making Your Mind Up" adlı şarkısıyla Bucks Fizz olmuştur. Birleşik Krallık yarışmayı dördüncü kez kazanmıştır.

Bu yarışmanın ev sahipliğini İrlanda'nın başkenti Dublin yapmıştır.
Yarışma, normalde tarım ve at gösterileri için kullanılan RDS'nin 15.000 kişilik Simmonscourt Pavyonu'ndaki yüksek güvenlik önlemi altında gerçekleşti. 250'den fazla silahlı asker ve polis olası siyasi gösterilere karşı koruma sağlamak için hazır bulundular.

Bir yıl önce yarışmayı kazanan İrlanda, 1981 yarışmasına ev sahipliği yaptı; 1971'de olduğu gibi, 1981'deki Eurovision Şarkı Yarışması, ülkenin yayıncısı RTÉ tarafından yapıldı. Dolayısıyla sunuculuk görevini, İrlanda'da bir TV sunucusu olarak ve şu anki günlerde yayınlanan Women Today radyo programında tanınan Doireann Ni Bhriain yapmıştır. İrlandaca ve İngilizceye akıcı bir şekilde konuştuğu için seçildi, ayrıca biraz Fransızca dili öğrenmiştir. Yönetmen Ian McGarry, Noel Kelehan ise şovun şef şefiydi.
EBU'dan gelen açıklamada maliyetin 110.000 sterlin olmasına rağmen, RTÉ'nin 300.000 sterlinin üzerinde bir maliyeti vardı. Bundan sonra İrlanda Hükûmeti, gösterinin sahnelenmesi sonucunda turizmden yaklaşık 2.000.000 £ kazanmayı bekliyordu. RDS 1988'de bir sonraki İrlanda Eurovision üretimine ev sahipliği yapacak.

Yarışmaya 20 ülke katılmıştır. Kıbrıs Cumhuriyeti ilk kez katılmış, İsrail ve Yugoslavya yeniden katılmış ve Fas ve İtalya yarışmadan çekilmiştir.

Her performansın orkestrasını yöneten bir orkestra şefi vardı.

Aşağıda finaldeki tüm 12 puanların bir özeti verilmiştir:

Aşağıdaki tablo, 1981 yarışmasında oyların, kendi ülkelerinin oylarını duyurmaktan sorumlu olan sözcü ile birlikte verildiği sıralamayı göstermektedir. Her ulusal yayıncı, yarışmanın kendi ana dillerinde yer almasını sağlamak için yarışmaya bir yorumcu gönderdi. Temsilcilerin ve temsil ettikleri yayın organlarının detayları da aşağıdaki tabloda yer almaktadır.

Resmî site25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1982 Eurovision Şarkı Yarışması, 27. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1981 yarışması'nı kazanmasından dolayı 24 Nisan 1982 tarihinde Birleşik Krallık'ın kenti Harrogate'de bulunan Harrogate Uluslararası Merkezi'nde yapılmıştır. Yarışmanın sunuculuğunu Jan Leeming yapmıştır. Birleşik Krallık yedinci defa yarışmaya ev sahipliği yapmıştır.
Yarışmanın kazananı Almanya'ı temsil eden "Ein bißchen Frieden" adlı şarkısıyla Nicole olmuştur. Almanya yarışmayı ilk kez kazanmıştır.

Harrogate, North Yorkshire, İngiltere'de bir kaplıca şehridir. Tarihi bir turizm merkezidir ve ziyaretçinin ilgi çekici yerleri arasında spa suları ve RHS Harlow Carr bahçeleri bulunmaktadır. Yakınlarda Yorkshire Dales milli parkı ve Nidderdale AONB bulunmaktadır. Kasaba, 16. yüzyılda suları keşfedildikten sonra, Georgian dönemi'nde 'The Spa' olarak tanındı. 17. ve 18. yüzyıllarda 'chalybeate ’suları (demir içeren) popüler bir sağlık tedavisidir ve zengin fakat hastalıklı ziyaretçilerin girişi kasaba zenginliğine katkıda bulunmuştur.
Yarışmanın ev sahibi mekanı Harrogate Uluslararası Merkezi seçildi. Büyük kongre ve sergi merkezi, yarışmadan kısa bir süre önce açıldı ve ana 2000 koltuklu oditoryumda düzenlenen ilk büyük etkinlikti.

Yarışmanın açılışında "Harrogate nerede?" Şeklinde bir Avrupa haritası gösterildi. çeşitli ülkelerin dillerinden ekranda ortaya çıkıyor. Soru her zaman, İrlanda hariç, ilgili ülkenin şarkısının söylendiği dildedir. İrlandalı katılımcı İngilizce olarak söylemesine rağmen sorunun cevabını haritadaki İrlandaca oldu. Ardından harita Harrogate'nin Yorkshire'daki konumuna yakınlaştırıldı, ardından şehri gösteren bir tanıtım videosu izledi.
Yunanistan yarışmaya "Sarantapente Kopelies" adlı şarkısıyla Themis Adamantidis ile katılacağını açıklamasına rağmen yarışmadan çekilmiştir.
Kasım 1981'de Fransız yayıncı TF1 Yetenek yokluğu ve şarkıların sıradanlığı yüzünden bu yarışmaya katılmayı reddetmiştir.

Her performansın orkestrasını yöneten bir orkestra şefi vardı.

Aşağıda finaldeki tüm 12 puanların bir özeti verilmiştir:

Aşağıdaki tablo, 1982 yarışmasında oyların, kendi ülkelerinin oylarını duyurmaktan sorumlu olan sözcü ile birlikte verildiği sıralamayı göstermektedir. Her ulusal yayıncı, yarışmanın kendi ana dillerinde yer almasını sağlamak için yarışmaya bir yorumcu gönderdi. Temsilcilerin ve temsil ettikleri yayın organlarının detayları da aşağıdaki tabloda yer almaktadır.

 Portekiz - TBC
 Lüksemburg - Jacques Harvey
 Norveç - Erik Diesen
 Birleşik Krallık - Colin Berry
 Türkiye - Başak Doğru
 Finlandiya - Solveig Herlin
  İsviçre - Michel Stocker
 Kıbrıs Cumhuriyeti - Anna Partelidou
 İsveç - Arne Weise
 Avusturya - Tilia Herold
 Belçika - Jacques Olivier
 İspanya - Marisa Naranjo
 Danimarka - Hans Otto Bisgaard
 Yugoslavya - Miša Molk
 İsrail - Yitzhak Shim'oni
 Hollanda - Flip van der Schalie
 İrlanda - John Skehan
 Almanya - TBC

Resmî site25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1983 Eurovision Şarkı Yarışması, 28. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1982 yarışması'nı kazanmasından dolayı 23 Nisan 1983 tarihinde Batı Almanya'ın kenti Münih'te bulunan Rudi-Sedlmayer-Halle'de yapılmıştır. Yarışmanın sunuculuğunu Marlene Charell yapmıştır. Almanya ikinci defa yarışmaya ev sahipliği yapmıştır.
Yarışmanın kazananı Lüksemburg'u temsil eden "Si la vie est cadeau" adlı şarkısıyla Corinne Hermès olmuştur. Lüksemburg yarışmayı beşinci ve son kez kazanmıştır.
Türkiye'yi "Opera" adlı şarkıyla temsil eden Çetin Alp & the Short Waves yarışmayı 0 (sıfır) puanla, aynı puandaki İspanya'yla birlikte sonuncu tamamlamıştır.

Almanya'nın şehri olan Münih, Bavyera eyaletinin başkentidir. Münih, başkent olarak parlamentoya ve devlet hükûmetine ev sahipliği yapmaktadır. Yarışmaya ev sahipliği yapmak için Rudi-Sedlmayer-Halle seçildi. İlk olarak Bavyera Eyalet Spor Birliği Başkanı seçildi. 6.700 kişilik salon, 1972 Yaz Olimpiyatları için basketbol etkinliklerine ev sahipliği yapmak üzere 1972'de açıldı.

Charell'in iki yerine üç dilde puan vermeyi tercih etmesi nedeniyle, oylama yaklaşık bir saat sürdü ve Eurovision yarışmasını 1979'dan sonra ikinci kez üç saatten fazla sürmüştür. Buna ek olarak, Charell oylama boyunca 13 dilde hata yapmış, bazen üç dil arasındaki "puan" kelimelerini karıştırmak, bazıları ise "Schweden" (İsveç) 'e verilen puanları "Schweiz" (İsviçre)'ye verilmiş gibi açıklaması olmuştur.
Dil sorunları, yarışmacıların tanıtılması sırasında da ortaya çıktı. Charell, Fin şarkıcı Ami Aspelund'u "Ami Aspesund" olarak tanıttı, ayrıca Norveçli şef Sigurd Jansen'i "... Johannes ... Skorgan ..." olarak tanıttı. orkestra şefinin adını unuttuktan sonra gerçek ismini açıklamak zorunda kaldı.

Oylamanın sona ermesine doğru, Lüksemburg'un kazanacağı açıktı, ancak daha önce Almanya, İsveç ve Yugoslavya'nın tümü Lüksemburg'un jüri oyları boyunca çekişme halindeydi. Bir noktada, Yunan jürisinin ev sahibi ülke Almanya'ya yalnızca bir puan vermesinden sonra aradaki fark açılmaya başladı Bu yarışma, Yunanistan'ın Kıbrıs'a puan vermediği tek yıldı.

Bu yarışmanın ara gösterisi, "Gecenin Yabancıları" da dahil olmak üzere, uluslararası üne kavuşmuş Alman şarkılarının karışık olduğu bir dans gösterisiydi. Sunucu Marlene Charell baş dansçıydı.

Yarışmaya 20 ülke katılmıştır. Fransa, İtalya ve Yunanistan yeniden katılmış ve İrlanda ülkede yaşanan grev nedeniyle yarışmadan çekilmiştir.

Her performansın orkestrasını yöneten bir orkestra şefi vardı.

Aşağıda finaldeki tüm 12 puanların bir özeti verilmiştir:

Aşağıdaki tablo, 1983 yarışmasında oyların, kendi ülkelerinin oylarını duyurmaktan sorumlu olan sözcü ile birlikte verildiği sıralamayı göstermektedir. Her ulusal yayıncı, yarışmanın kendi ana dillerinde yer almasını sağlamak için yarışmaya bir yorumcu gönderdi. Temsilcilerin ve temsil ettikleri yayın organlarının detayları da aşağıdaki tabloda yer almaktadır.

 Fransa - Nicole André
 Norveç - Erik Diesen
 Birleşik Krallık - Colin Berry
 İsveç - Agneta Bolme-Börjefors
 İtalya - Paola Perissi
 Türkiye – Fatih Orbay
 İspanya - Rosa Campanero
  İsviçre - Michel Stocker
 Finlandiya - Solveig Herlin
 Yunanistan - Irini Gavala
 Hollanda - Flip van der Schalie
 Yugoslavya - TBD
 Kıbrıs Cumhuriyeti - Anna Partelidou
 Almanya - Carolin Reiber
 Danimarka - Bent Henius
 İsrail - Yitzhak Shim'oni
 Portekiz - João Abel Fonseca
 Avusturya - Tilia Herold
 Belçika - An Ploegaerts
 Lüksemburg - Jacques Harvey

Resmî site25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1984 Eurovision Şarkı Yarışması, 29. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1983 yarışması'nı kazanmasından dolayı 5 Mayıs 1984 tarihinde Lüksemburg'un başkenti Lüksemburg'ta bulunan Rudi-Sedlmayer-Halle'de yapılmıştır. Yarışmanın sunuculuğunu Désirée Nosbusch yapmıştır. Lüksemburg dördüncü ve son defa yarışmaya ev sahipliği yapmıştır.
Yarışmanın kazananı İsveç'i temsil eden "Diggi-Loo Diggi-Ley" adlı şarkısıyla Herreys olmuştur. İsveç yarışmayı ikinci kez kazanmıştır.

Lüksemburg şehri olarak da bilinen Lüksemburg şehri, şehir statüsüne sahip bir komün ve Lüksemburg Büyük Dükalığı'nın başkentidir. Güney Lüksemburg'daki Alzette ve Pétrusse Nehirleri'nin kesiştiği noktada yer almaktadır. Şehir, Orta Çağ'da Franklar tarafından kurulan ve çevresinde bir yerleşimin geliştirildiği tarihi Lüksemburg Kalesi'ni barındırmaktadır.
1964 yılında Théâtre Municipal de la Ville de Luxembourg olarak açılan Grand Théâtre de Luxembourg, 1984 yarışmasının mekanı oldu. Kentin tiyatro, opera ve bale için en önemli mekanıdır.

Yarışmaya 19 ülke katılmıştır. İrlanda yeniden katılmış ve İsrail Yom Hazikaron anma gününün yarışma gününe denk gelmesi nedeniyle ve Yunanistan yarışmadan çekilmiştir.

Her performansın orkestrasını yöneten bir orkestra şefi vardı.

Notes

1.^Bazı kelimeler İngilizce dili içermektedir.
2.^Bazı kelimeler İtalyanca dili içermektedir.
3.^Bazı kelimeler Almanca Dili içermektedir.

Aşağıda finaldeki tüm 12 puanların bir özeti verilmiştir:

Aşağıdaki tablo, 1984 yarışmasında oyların, kendi ülkelerinin oylarını duyurmaktan sorumlu olan sözcü ile birlikte verildiği sıralamayı göstermektedir. Her ulusal yayıncı, yarışmanın kendi ana dillerinde yer almasını sağlamak için yarışmaya bir yorumcu gönderdi. Temsilcilerin ve temsil ettikleri yayın organlarının detayları da aşağıdaki tabloda yer almaktadır.

 İsveç – Agneta Bolme Börjefors
 Lüksemburg – Jacques Harvey
 Fransa – Nicole André 
 İspanya – Matilde Jarrín
 Norveç – Egil Teige
 Birleşik Krallık – Colin Berry
 Kıbrıs Cumhuriyeti – Anna Partelidou
 Belçika – Jacques Olivier
 İrlanda – John Skehan
 Danimarka – Bent Henius
 Hollanda – Flip van der Schalie
 Yugoslavya – Snežana Lipkovska-Hadžinaumova
 Avusturya – Tilia Herold
 Almanya – Ruth Kappelsberger
 Türkiye – Fatih Orbay
 Finlandiya – Solveig Herlin
  İsviçre – Michel Stocker
 İtalya – Mariolina Cannuli
 Portekiz – TBC

 İsveç – Fredrik Belfrage (SVT, TV1)
 Lüksemburg – Valérie Sarn and Jacques Navadic (RTL Télévision), Karlchen and Helmut Thoma (RTL plus)
 Fransa – Léon Zitrone (Antenne 2)
 İspanya – José-Miguel Ullán (TVE2)
 Norveç – Roald Øyen (NRK)
 Birleşik Krallık – Terry Wogan (BBC1), Richard Nankivell (British Forces Radio)
 Kıbrıs Cumhuriyeti – Pavlos Pavlou (RIK)
 Belçika – Jacques Mercier (RTBF1), Luc Appermont (BRT TV1)
 İrlanda – Gay Byrne (RTÉ1), Larry Gogan (RTÉ Radio 1)
 Danimarka – Jørgen de Mylius (DR TV)
 Hollanda – Ivo Niehe (Nederland 1)
 Yugoslavya – Mladen Popović (TVB2), Oliver Mlakar (TVZ 1), Tomaž Terček (TVL1)
 Avusturya – Ernst Grissemann (FS2)
 Almanya – Ado Schlier (ARD Deutsches Fernsehen), Roger Horné (Deutschlandfunk)
 Türkiye – Başak Doğru (TRT)
 Finlandiya – Heikki Seppälä (YLE TV1), Jaakko Salonoja (YLE Rinnakkaisohjelma)
  İsviçre – Bernard Thurnheer (TV DRS), Serge Moisson (TSR), Ezio Guidi (TSI)
 İtalya – Antonio De Robertis (Raidue and Rai Radio 1)
 Portekiz – Fialho Gouveia (RTP1)
 İzlanda – (Katılmayan ülke) – TBC (Sjónvarpið)
 İsrail – (Katılmayan ülke) – Yorumcu yok

Resmî site25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1985 Eurovision Şarkı Yarışması, 30. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1984 yarışması'nı kazanmasından dolayı 4 Mayıs 1985 tarihinde İsveç'in kenti Göteborg'ta bulunan Scandinavium'de yapılmıştır. Yarışmanın sunuculuğunu Lill Lindfors yapmıştır. İsveç ikinci kez yarışmaya ev sahipliği yapmıştır.
Yarışmanın kazananı Norveç'i temsil eden "La det swinge" adlı şarkısıyla Bobbysocks olmuştur. Norveç yarışmayı ilk kez kazanmıştır.

Göteborg, İsveç'teki ikinci ve İskandinav ülkelerindeki beşinci büyük kenttir. Arenanın inşaatı, 1969 yılında onlarca gerileme sonrasında başladı ve 18 Mayıs 1971'de açıldı. Scandinavium, İsveç Hokey Ligi'nden Frölunda HC'nin ev arenası ve yıllık Göteborg At Şovu'na ev sahipliği yapmaktadır.

Hollanda ve Yugoslavya yarışmadan çekilmiştir. Hollanda'da yarışma günü ile aynı gün ölüleri anma günü olması nedeniyle ve Yugoslavya Zorica Kondža ve Josip Genda'nın seslendirdiği "Pokora" adlı şarkıyı seçmesine rağmen Josip Broz Tito'nun ölüm günü olması nedeniyle yarışmadan çekilmişlerdir. İsrail ve Yunanistan yarışmaya yeniden katılmıştır.
1985 aynı zamanda önceki on üçten az Eurovision sanatçısının geri dönüş yaptığı yıldı. Yarışmanın kazananı Bobbysocks! ikilisi de daha önce solist olarak katılmıştı: Hanne Krogh, 1971 yılında Norveç'i, Elisabeth Andreassen ise 1982'de İsveç'i Kikki Danielsson'la birlikte Chips'de düet yapmıştır. Kikki de bu yıl ev sahibi ülke İsveç için geri döndü ve böylece Elisabeth Andreassen ve Bobbysocks!'a karşı yarışmıştır.
1956'da yapılan ilk Eurovision Şarkı Yarışması'nı kazanan Lys Assia, Eurovision Şarkı Yarışması'nın otuzuncu serisinin onuruna konuk oldu. Sunucu Lill Lindfors tarafından tanıtıldı. Kamera seyircileri selamlayan Lys'e yakınlaştı, orkestra kazanan şarkısı "Refrain" adlı şarkıyı çaldı.

Ev sahibi Orkestra Şefinin adı ve soyadı kalın yazıyla yazılmıştır

 İrlanda - Noel Kelehan
 Finlandiya - Ossi Runne
 Kıbrıs Cumhuriyeti - Haris Andreadis
 Danimarka - Wolfgang Käfer
 İspanya - Juan Carlos Calderón
 Fransa - Michel Bernholc
 Türkiye - Garo Mafyan
 Belçika - Curt-Eric Holmquist
 Portekiz - José Calvário
 Almanya - Rainer Pietsch
 İsrail - Kobi Oshrat
 İtalya - Fiorenzo Zanotti
 Norveç - Terje Fjærn
 Birleşik Krallık - John Coleman
  İsviçre - Anita Kerr
 İsveç - Curt-Eric Holmquist
 Avusturya - Richard Oesterreicher
 Lüksemburg - Norbert Daum
 Yunanistan - Haris Andreadis

Aşağıda finaldeki tüm 12 puanların bir özeti verilmiştir:

 İrlanda - John Skehan
 Finlandiya - Annemi Genetz
 Kıbrıs Cumhuriyeti - Anna Partelidou
 Danimarka - Bent Henius
 İspanya - Matilde Jarrín
 Fransa – Clémentine Célarié
 Türkiye - Fatih Orbay
 Belçika - An Ploegaerts
 Portekiz - Maria Margarida Gaspar
 Almanya - Christoph Deumling
 İsrail - Yitzhak Shim'oni
 İtalya - Beatrice Cori
 Norveç - Erik Diesen
 Birleşik Krallık - Colin Berry
  İsviçre - Michel Stocker
 İsveç - Agneta Bolme-Börjefors
 Avusturya - Chris Lohner
 Lüksemburg - Frédérique Ries
 Yunanistan - Synia Kousoula

Resmî site25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1986 Eurovision Şarkı Yarışması, 31. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1985 yarışması'nı kazanmasından dolayı 3 Mayıs 1986 tarihinde Norveç'in kenti Bergen'de bulunan Grieghallen'de yapılmıştır. Yarışmanın sunuculuğunu Åse Kleveland yapmıştır. Norveç ilk kez yarışmaya ev sahipliği yapmıştır.
Yarışmanın kazananı Belçika'yı temsil eden "J'aime la vie" adlı şarkısıyla Sandra Kim olmuştur. Norveç yarışmayı ilk kez kazanmıştır. Eurovison Yarışmasının en genç kazanan ismi olmuştur. Kendisini 15 yaşında olarak göstermiştir ama aslen 13 yaşındaydı. İkinci sıraya yerleşmiş olan İsviçre bunun üzerine ne kadar itiraz ettiyse de, bir sonuca varılmamıştır.

1985'e gelindiğinde Norveç, “sıfır puan ülkesi” olmaktan ve altı defa sonuncu gelmeyi kabul etmişti. 1985 Yarışmasını kazandıklarında, Norveç nüfusu arasında bir gurur kaynağıydı. 1985 sonbaharında, NRK bir sonraki yıl yarışmayı Bergen'deki Grieghallen'de düzenleyerek başkent Oslo'dan ve ana şehir Stavanger, Sandnes ve Trondheim'den gelen teklifleri reddetti.

Norveç ilk kez Eurovision Şarkı Yarışması'na ev sahipliği yaptığında NRK, etkinlik için cömert bir bütçe sundu ve Grieghallen'i canlı şov için Viking-esque "buz sarayına" dönüştürdü ve sahne için beyaz ve pastel neon ışıklarıyla tamamladı. Ayrıca NRK, açılış numarası için sunum yapan Åse Kleveland için özel elmas kaplı bir elbiseye de sahipti. 15 kilonun (6,8 kg) üzerinde yükselen ödüllü elbise, NRK'nın Oslo'daki Marienlyst'deki kostüm departmanında sergilenmektedir.
Sunulan ara gösterilerden birinde Norveçli ulusal yayıncılık orkestrası Kringkastingsorkesteret (KORK) eşliğinde Norveçli müzisyenler Sissel Kyrkjebø ve Steinar Ofsdal yer aldı. Bergen şehrinin geleneksel şarkısı Udsikter fra Ulriken ("Nystemte'n" olarak da bilinir) ile açıldılar ve Bergen bölgesinin manzaralarını ve seslerini gösterirken tanıdık bir dizi melodi sundu. Ofsdal, akordeon, kaydedici ve hardingfele gibi bir dizi geleneksel Norveç halk enstrümanı çaldı. Sunum Kyrkjebø'yu uluslararası alanda tanınan bir sanatçı olmasına neden olmuştur.

Yarışmaya 20 ülke katılmıştır. İzlanda ilk defa yarışmaya katılmış, Hollanda ve Yugoslavya yarışmaya geri dönmüş, İtalya yarışmaya herhangi bir delege göndermediği ve Yunanistan ise Ortodoks bayramı olan Paskalya nedeniyle yarışmadan çekilmiştir.

Ev sahibi Orkestra Şefinin adı ve soyadı kalın yazıyla yazılmıştır

Aşağıda finaldeki tüm 12 puanların bir özeti verilmiştir:

 Lüksemburg - Frédérique Ries
 Yugoslavya - Enver Petrovci
 Fransa - Patricia Lesieur
 Norveç - Nina Matheson
 Birleşik Krallık - Colin Berry
 İzlanda - Guðrún Skúladóttir
 Hollanda – Joop van Zijl
 Türkiye - Ümit Tunçağ
 İspanya - Matilde Jarrín
  İsviçre - Michel Stocker
 İsrail - Yitzhak Shim'oni
 İrlanda - John Skehan
 Belçika - Jacques Olivier
 Almanya - Christoph Deumling
 Kıbrıs Cumhuriyeti - Anna Partelidou
 Avusturya - Tilia Herold
 İsveç - Agneta Bolme-Börjefors
 Danimarka - Bent Henius
 Finlandiya - Solveig Herlin
 Portekiz - Margarida Andrade

Resmî site25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1987 Eurovision Şarkı Yarışması, 32. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1986 yarışması'nı kazanmasından dolayı 3 Mayıs 1986 tarihinde Belçika'nın başkenti Brüksel'de bulunan Palais du Centenaire'de yapılmıştır. Yarışmanın sunuculuğunu Viktor Lazlo yapmıştır. Belçika ilk kez yarışmaya ev sahipliği yapmıştır.
Yarışmanın kazananı İrlanda'yı temsil eden "Hold Me Now" adlı şarkısıyla Johnny Logan olmuştur. İrlanda yarışmayı üçüncü kez kazanmıştır. Johnny daha önce 1980 yarışmasını kazanarak Eurovison Yarışmasının ikinci kez kazananı olmuştur.

Brüksel, Belçika'nın başkentidir. Brüksel Başkent Bölgesi, hem Belçika Fransız Topluluğunun hem de Flaman Topluluğunun  bir parçasıdır ancak Flandre ve Valon Bölgesi bölgelerinden ayrıdır.
Yarışma, 1930'dan beri Belçika'nın Heysel Platosu'ndaki (Heysal Parkı) bağımsızlığının yüzüncü yılını kutlamak üzere inşa edilen bir dizi sergi salonu olan Palais du Centenaire'de gerçekleşti. Yüzüncü Yıl Sarayı (Fransız: Palais du Centenaire, Hollandaca: Eeuwfeestpaleis), 1935 Dünya Fuarı'nın kalan binalarından biridir. Hâlen ticaret fuarları için kullanılmaktadır.

Başlangıçta, yarışma iki Belçika halk yayıncısı tarafından ortaklaşa düzenlenecekti: Fransızca konuşan Radio Télévision Belge Francophone (RTBF) ve Felemenkçe konuşan Belgische Radyo-Televizyon Televisieomroep (BRT). Amaç Belçika'ya birleşmiş bir ülkenin imajını vermekti. Ancak hızlı bir şekilde, iki yayıncı arasında, özellikle mekanda, sunum yapanlar ve yarışmanın yayınlanması arasında anlaşmazlıklar ortaya çıktı. Son olarak, BRT projeden çekildi ve RTBF sadece yarışmanın organizasyonunu üstlenmeye karar verdi.

1987 yarışmasına 22 ülke katılarak en fazla katılımlı yarışma olmuştur. İtalya ve Yunanistan yarışmaya geri dönmüş, Sadece Fas, Malta ve Monako yarışmaya katılmamıştır.

Ev sahibi Orkestra Şefinin adı ve soyadı kalın yazıyla yazılmıştır

Notes

1.^Bazı kelimeler İngilizce içermektedir.

Aşağıda finaldeki tüm 12 puanların bir özeti verilmiştir:

 Norveç - Sverre Christophersen
 İsrail - Yitzhak Shim'oni
 Avusturya - Tilia Herold
 İzlanda - Guðrún Skúladóttir
 Belçika - An Ploegaerts
 İsveç - Jan Ellerås
 İtalya – Mariolina Cannuli
 Portekiz - Ana Zanatti
 İspanya - Matilde Jarrín
 Türkiye - Canan Kumbasar
 Yunanistan - Synia Kousoula
 Hollanda - Ralph Inbar
 Lüksemburg - Frédérique Ries
 Birleşik Krallık - Colin Berry
 Fransa - Lionel Cassan
 Almanya - Gabi Schnelle
 Kıbrıs Cumhuriyeti - Anna Partelidou
 Finlandiya - Solveig Herlin
 Danimarka - Bent Henius
 İrlanda - Brendan Balfe
 Yugoslavya - Ljiljana Tipsarević
  İsviçre - Michel Stocker

Resmî site25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1988 Eurovision Şarkı Yarışması, 33. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1987 yarışması'nı kazanmasından dolayı 30 Nisan 1988 tarihinde İrlanda'nın başkenti Dublin'de bulunan RDS Simmonscourt Pavilion'da yapılmıştır. Yarışmanın sunuculuğunu Pat Kenny ve Michelle Rocca yapmıştır. İrlanda üçüncü defa yarışmaya ev sahipliği yapmıştır.
Yarışmanın kazananı İsviçre'yi temsil eden "Ne partez pas sans moi" adlı şarkısıyla Céline Dion olmuştur. İsviçre yarışmayı ikinci kez kazanmıştır.

Dublin, İrlanda'nın başkenti ve en büyük şehridir. Dublin, İrlanda'nın doğu kıyısındaki Leinster eyaletinde, Liffey Nehri'nin ağzında. Viking yerleşimi olarak kurulan Dublin Krallığı, Norman istilasının ardından İrlanda'nın ana şehri oldu. Şehir, 17. yüzyıldan itibaren hızla genişledi ve kısa bir süre önce, 1800'de Birlik'ler Yasası'ndan önce Britanya İmparatorluğu'nun ikinci büyük kentiydi.
Yarışma, normalde tarım ve at gösterileri için kullanılan Royal Dublin Society'nin Simmonscourt Köşkü'nde gerçekleşti. Mekan daha önce 1981 yarışmasına ev sahipliği yapmıştı.

Ev sahibi yayıncı RTÉ, daha genç bir izleyici çekmek ve sürdürmek için yarışmayı yenilemek amacıyla, müzik yayınları ve gençlik programlarının direktörlüğünü üstlenen Declan Lowney'i bu bölümün direktörü olarak kullandı. Geleneksel skorbordun yerini, sahnenin her iki tarafında yer alan iki dev Vidiwalls aldı; bu da, oyuncuların oy duyurularında belirlediği yeşil odadan gelen oyuncuların canlı görüntülerini yansıttı ve bilgisayar tarafından oluşturulan yeni bir skor tahtası kullanıldı.
Baş yapım tasarımcısı Michael Grogan altında Paula Farrell tarafından tasarlanan sahnenin, aynı zamanda Eurovision Şarkı Yarışması için şimdiye kadar yapılmış en büyük ve en karmaşık olanıydı. Yönetmen, salonun büyük kısmının ortalama büyüklükteki bir sergi salonu olan salonda yer alması gerçeğini telafi etmek için, yönetmen seyircinin bulunduğu salonu kasten karartmış ve izleyicinin geniş açılı çekimlerini kullanmayı reddetmiştir. mekanın illüzyonunu, olduğundan daha büyük olmasıyla yaratır.
Kartpostallar için katılımcılar İrlanda'da kültürden geleneğe, spordan gezmeye kadar konular işlenmiştir.

1988 yarışmasına 21 ülke katılmıştır. Kıbrıs Cumhuriyeti yarışmadan çekilmiştir.

Ev sahibi Orkestra Şefinin adı ve soyadı kalın yazıyla yazılmıştır

Aşağıda finaldeki tüm 12 puanların bir özeti verilmiştir:

Resmî site25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1989 Eurovision Şarkı Yarışması, 34. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1988 yarışması'nı kazanmasından dolayı 6 Mayıs 1989 tarihinde İsviçre'nin kenti Lozan'da bulunan Palais de Beaulieu'da yapılmıştır. Yarışmanın sunuculuğunu Jacques Deschenaux ve Lolita Morena yapmıştır. İsviçre ikinci defa yarışmaya ev sahipliği yapmıştır.
Yarışmanın kazananı Yugoslavya'yı temsil eden "Rock Me" adlı şarkısıyla Riva olmuştur. Yugoslavya yarışmayı ilk kez kazanmıştır.

Lozan, İsviçre'nin Fransızca konuşulan kısmında bir şehir ve Vaud kantonunun başkenti ve en büyük şehridir. Şehir, Cenevre Gölü kıyısında yer almaktadır (Fransızca: Lac Léman veya sadece Le Léman). Kuzeybatısındaki Jura Dağları ile birlikte Fransız şehri Évian-les-Bains'e bakmaktadır. Lozan, Cenevre'nin 62 kilometre (38.5 mil) kuzeydoğusundadır.
1989 yarışmasına ev sahipliği yapmak için kongre ve sergi merkezi olan Palais de Beaulieu seçildi. Merkezde 1.844 kişilik Théâtre de Beaulieu konseri, yarışmanın yapıldığı dans ve tiyatro salonu yer alıyor. 1954'te açılan Théâtre de Beaulieu, İsviçre'deki en büyük tiyatrodur.

1989 yarışmasına 22 ülke katılmıştır. Kıbrıs Cumhuriyeti yarışmaya geri dönmüştür.

Ev sahibi Orkestra Şefinin adı ve soyadı kalın yazıyla yazılmıştır

Aşağıda finaldeki tüm 12 puanların bir özeti verilmiştir:

Resmî site25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1990 Eurovision Şarkı Yarışması, 35. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1989 yarışması'nı kazanmasından dolayı 5 Mayıs 1990 tarihinde Yugoslavya'nın kenti Zagreb'de bulunan Vatroslav Lisinski Konser Salonu'nda yapılmıştır. Yarışmanın sunuculuğunu Helga Vlahović Brnobić ve Oliver Mlakar yapmıştır. Yugoslavya ilk defa yarışmaya ev sahipliği yapmıştır. Yarışmanın kazananı İtalya'yı temsil eden "Insieme: 1992" adlı şarkısıyla Toto Cutugno olmuştur. İtalya yarışmayı 1964 yılıyla birlikte 2. kez kazandı.
Yarışmaya katılan çoğu şarkının sözleri, Kasım 1989'da Berlin Duvarı'nın yıkılmasıyla doğu Avrupa'da yola giren demokrasi ile ilgilidir ki yarışmanın birincisi olan şarkı Avrupa Birliği'nin 1992'de yürülüğe girecek olmasıyla ilgilidir.

Hırvatistan'ın başkenti olan Zagreb, Yugoslavya'nın en büyük ikinci şehriydi. Yarışmaya ev sahipliği yapmak üzere Vatroslav Lisinski Konser Salonu seçildi. Konser salonu ve kongre merkezi, 19. yüzyıl Hırvat bestecisi Vatroslav Lisinski'nin adını aldı.
1990 yarışmasına ev sahipliği yapmak için, 1989 yılında ilk büyük tadilattan geçti. 1992 yılında, salonun bakır çatı örtüsü tamamen değiştirildi. 1999 ve 2009'da yeniden yapılanma ve tadilat işleri yapılmıştır.

1990 Eurovision Şarkı Yarışması, bir yaş kuralı uygulanan ilk yarışmadır. Avrupa Yayın Birliği (EBU), 11 ve 12 yaşları arasında olan 1989 yarışmasında iki sanatçının yaşları arasındaki eleştirilerin ortaya çıkmasından sonra bir kısıtlama kuralı getirmeye zorladı. 1990'dan itibaren, yarışmanın yapıldığı gün 16 yaşın altındaki hiçbir sanatçı sahne alamadı. Bu kural, Eurovision'da şimdiye kadarki en genç kazanan için rekorun hiçbir zaman kırılmayacağı anlamına geliyordu, çünkü 1986 yarışmasını Belçika'ya kazandıran Sandra Kim daha 13 yaşındaydı.

1989 yarışmasına 22 ülke katılmıştır. Malta adına yarışmaya 15 yıl aradan sonra "Our Little World of Yesterday" adlı şarkısıyla Maryrose Mallia katılmak istese de 22 ülke katılım kuralı olduğundan dolayı yarışmasına izin verilmemiştir. Daha sonra bu kural kaldırılmıştır.

Notes

1.^ Bazı kelimeler İngilizce, Fransızca ve Sırp-Hırvatça içermektedir.

Aşağıda finaldeki tüm 12 puanların bir özeti verilmiştir:

 İspanya - Matilde Jarrín
 Yunanistan - Fotini Giannoulatou
 Belçika - Jacques Olivier
 Türkiye - Korhan Abay (aynı zamanda 2004 Eurovision Şarkı Yarşıması'nı sunmuştur)
 Hollanda - Joop van Os
 Lüksemburg - Jean-Luc Bertrand
 Birleşik Krallık - Colin Berry
 İzlanda – Árni Snævarr
 Norveç - Sverre Christophersen
 İsrail - Yitzhak Shim'oni
 Danimarka - Bent Henius
  İsviçre - Michel Stocker
 Almanya - Gabi Schnelle
 Fransa - Valérie Maurice
 Yugoslavya - Drago Čulina
 Portekiz - João Abel Fonseca
 İrlanda - Eileen Dunne
 İsveç - Jan Ellerås
 İtalya - Paolo Frajese
 Avusturya - Tilia Herold
 Kıbrıs Cumhuriyeti - Anna Partelidou
 Finlandiya - Solveig Herlin

Resmî site25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1991 Eurovision Şarkı Yarışması, 36. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1990 yarışması'nı kazanmasından dolayı 4 Mayıs 1991 tarihinde İtalya'nın başkenti Roma'da bulunan Studio 15 de Cinecittà'da yapılmıştır. Yarışmanın sunuculuğunu Gigliola Cinquetti ve Toto Cutugno yapmıştır. İtalya ikinci defa yarışmaya ev sahipliği yapmıştır.
Puanları eşit olan Fransa ve İsveç'in -ikisi de 4 ülkeden 12 tam puan almıştır- 10 puan aldıkları ülke sayısına bakıldığında 5'e 2 üstünlük sağladığı için yarışmanın kazananı İsveç'i temsil eden "Fångad av en stormvind" adlı şarkısıyla Carola olmuştur. İsveç yarışmayı üçüncü kez kazanmıştır. Carola, daha önce ülkesini 1983 Eurovision Şarkı Yarışması'nda temsil etmiş ve üçüncü olmuştur

Yarışmaya ilk olatak Sanremo Müzik Festivali'nin her yıl gerçekleştiği Sanremo'daki Teatro Ariston'un ev sahipliği yapması kararlaştırılmıştı. Organizatörler, Eurovision Şarkı Yarışması'nın oluşturulmasına ilham veren İtalyan festivaline saygılarından dolayı bu kararı aldığı belirtiliyordu. Ancak Irak'ın Kuveyt'in İşgalinden ve Körfez Savaşı'nın patlak vermesinden sonra, ev sahibi yayıncı RAI, Ocak 1991'de, yabancı delegelerin güvenliğini daha iyi sağlamak için bu yarışmayı Roma'ya taşımıştır. Bu olay ciddi organizasyon sorunlarına ve gecikmelere neden oldu.
Roma, İtalya'nın başkenti ve özel bir komündür (Comune di Roma Capitale). Roma, Lazio bölgesinin başkenti olarak da hizmet vermektedir. Roma'daki büyük bir film stüdyosu olan Cinecittà stüdyosu 15, daha sonra yeni mekan olarak onaylanmıştır. 400.000 metrekarelik bir alana sahip, Avrupa'nın en büyük film stüdyosu ve İtalyan sinemasının merkezi olarak kabul edilmektedir. Stüdyolar, Faşist dönemde İtalyan film endüstrisini canlandırmak için bir planın parçası olarak inşa edildi.
Yarışmayı bir önceki yılın kazananı Toto Cutugno ve 1964 yılında yarışmayı ilk defa İtalya'ya getiren Gigliola Cinquetti sunmuştur. Avrupa Yayın Birliği'nin resmi dillerinin İngilizce ve Fransızca olmasına karşın, iki sunucu bu dilleri neredeyse hiç kullanmayıp tüm yarışmayı İtalyanca sunmuştur. Sunucular, oylama sırasında da İngilizce ve Fransızca kullanmaktan imtina etmeye çalışmışlardır, oyları İngilizce ve Fransızcanın yanında İtalyanca olarak da tekrar etmişlerdir, hatta bazı ülkelerin jüri sözcülerinden İtalyanca konuşmalarını istemişlerdir. Toto Cutugno'nun ülkeleri ve şarkılarını sıkça yanlış anons etmesi, resmi olmaktan oldukça uzak sunuş stili ve oylama sırasındaki heyecanlı tavırları hem delegasyonlardan, hem de o dönemin Avrupa Yayın Birliği denetçisi Frank Naef'den yarışma sonrası bolca şikayet almıştır. Bunun yanında yarışma sırasında pek çok teknik hata yaşanmıştır; İsveç temsilcisi Carola'nın mikrofon bağlantısı kopmuştur ve salonun duyamaması üzerine tekrar sahne alması gündeme gelmiştir, Ankara'daki Türk jürisiyle Roma arasında çok zor bağlantı kurulmuştur ve ancak Frank Naef'in yardımları sayesinde Türk oyları açıklanabilmiştir.

1991 yarışmasına 22 ülke katılmıştır. Malta 16 yıl aradan sonra yarışmaya geri dönmüştür. Hollanda ise Ölüleri anma gününün yarışma gününe denk gelmesi nedeniyle yarışmadan çekilmiştir.

Son oylamada (İtalya), ilk üç yarışmacının hiçbiri - İsveç, İsrail ve Fransa - son 12 puan oylamasına kadar herhangi bir puan almamıştı. Bu oylama Fransa'ya gitti ve ilk kez yirmi iki yıl sonra, Fransa'nın İsveç'i yakalamak için büyük bir açığın üstesinden gelmesiyle birinci olmak için bir durum vardı. Bununla birlikte, 1969'un dört yollu kazananından bu yana, kurallar tek bir açık galibi sağlamak için değiştirildi. Prosedürdeki ilk adım, her ülkeye verilen 12 puanlık oy sayısını kontrol etmekti. İsveç ve Fransa hâlâ eşit sayıda tam puan almıştı. Ancak 10 puanlar sayılırken, İsveç daha fazla on puan aldığı tespit edildi ve nihayet kazanan ilan edildi.
Eğer günümüzdeki modern oylama kullanılsaydı (2008-günümüz) Fransa daha fazla ülkeden puan almasından dolayı yarışmanın kazananı olacaktı.

Aşağıda finaldeki tüm 12 puanların bir özeti verilmiştir:

 Yugoslavya - Mebrura Topolovac
 İzlanda - Guðríður Ólafsdóttir
 Malta - Dominic Micallef
 Yunanistan - Fotini Giannoulatou
 İsviçre - Michel Stocker
 Avusturya - Gabriele Haring
 Lüksemburg - Jean-Luc Bertrand
 İsveç - Bo Hagström
 Fransa - Marie-France Brière
 Türkiye - Canan Kumbasar
 İrlanda - Eileen Dunne
 Portekiz - Maria Margarida Gaspar
 Danimarka - Bent Henius
 Norveç - Sverre Christophersen
 İsrail - Yitzhak Shim'oni
 Finlandiya - Heidi Kokki
 Almanya - Christian Eckhardt
 Belçika - An Ploegaerts
 İspanya - María Ángeles Balañac
 Birleşik Krallık - Colin Berry
 Kıbrıs Cumhuriyeti - Anna Partelidou
 İtalya - Rosanna Vaudetti

Resmî site 25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1992 Eurovision Şarkı Yarışması, 37. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1991 yarışması'nı kazanmasından dolayı 9 Mayıs 1992 tarihinde İsveç'in kenti Malmö'de bulunan Malmö Isstadion'da yapılmıştır. Yarışmanın sunuculuğunu Lydia Cappolicchio ve Harald Treutiger yapmıştır. İsveç üçüncü defa yarışmaya ev sahipliği yapmıştır.
Yarışmanın kazananı İrlanda'yı temsil eden "Why Me?" adlı şarkısıyla Linda Martin olmuştur. İrlanda yarışmayı dördüncü kez kazanmıştır.

Malmö, İsveç'in Skåne ilinin başkenti ve en büyük şehridir. Metropolis bir gamma dünya kentidir (GaWC tarafından listelendiği gibi) ve Stockholm ve Göteborg'dan sonra İsveç'teki üçüncü ve 300.000'in üzerinde nüfusu olan İskandinavya'daki altıncı en büyük kenttir.
Yarışmanın ev sahibi mekanı 4.800 kişilik kapalı spor alanı olan Malmö Isstadion seçildi. 1968'de açılan Malmö Redhawks buz hokeyi takımının eski ev arenası ve 2014 Dünya Gençler Buz Hokeyi Şampiyonası için zaman içinde büyük bir yenileme çalışması geçirdi.

1992 yarışmasına 23 ülke katılmıştır. Hollanda yarışmaya geri dönmüştür. Eurovision tarihinin o yıla dek en yüksek katılımlı yarışması olmuştur.

Aşağıda finaldeki tüm 12 puanların bir özeti verilmiştir:

Resmî site 25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1993 Eurovision Şarkı Yarışması, 38. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1992 yarışması'nı kazanmasından dolayı 15 Mayıs 1993 tarihinde İrlanda'nın kenti Millstreet'te bulunan Green Glens Arena'da yapılmıştır. Yarışmanın sunuculuğunu Fionnuala Sweeney yapmıştır. İrlanda dördüncü defa yarışmaya ev sahipliği yapmıştır.
Yarışmanın kazananı ev sahibi İrlanda'yı temsil eden "In Your Eyes" adlı şarkısıyla Niamh Kavanagh olmuştur. 

Bu yılki yarışmaya ev sahipliği yapan Millstreet sadece 1.500 kişilik bir nüfusa sahipti. Bu şehir, o ana Eurovision Şarkı Yarışması'na ev sahipliği yapan en küçük şehir olmuştur. Günümüzde de bu rekoru elinde tutmaktadır.
Yarışmaya ev sahipliği yapacak olan Green Glens Arena'nın sahibi Noel C. Duggan, 1992'de İrlanda zaferinin aynı gecesinde devlet yayın kurumu RTÉ'ye, yarışmanın düzenlenmesi için mekanın serbest kullanımını önerdi. Büyük bir kapalı iyi donanımlı binicilik merkezi olan mekan, ev sahibi yayıncı RTÉ'nin bulunduğu yere uygun görülüyordu. Yerel ve ulusal otoritelerin büyük desteği ve bölgedeki birkaç işletme ile bu ölçekte bir olaya uyum sağlamak için kasabanın altyapısı büyük ölçüde geliştirildi. Aynı zamanda devlet yayıncısı RTÉ tarafından şimdiye kadar denenmiş en büyük dış yayındı ve katılan herkes için teknik bir zafer olarak kabul edildi. Sahne, iki yıl sonra Dublin'de kullanılacak sahnenin de tasarımcısı olan Alan Farquharson tarafından tasarlandı..

Kvalifikacija za Millstreet (Türkçe: Milstreet için eleme,İngilizce: Qualification for Millstreet,Fransızca: Qualification pour Millstreet), Millstreet, İrlanda'da düzenlenen 1993 Eurovision Şarkı Yarışması için gerçekleştirilen ön elemedir. Eurovision Şarkı Yarışması'na daha önce hiç katılmamış (Bosna-Hersek, Hırvatistan ve Slovenya Yugoslavya tarafından temsil edilmekteydiler fakat bağımsız ülkeler olarak yarışmaya daha önce hiç katılmamışlardı) yedi ülkenin yer aldığı ön eleme 3 Nisan 1993 tarihinde Ljubljana, Slovenya'da bulunan RTV SLO stüdyolarından Tajda Lekše'nin sunuculuğu aracılığıyla canlı olarak yayınlanmış ve üç ülke 1993 Eurovision Şarkı Yarışması finaline yükselmiştir.

1993 yarışmasına 25 ülke katılmıştır. Bosna-Hersek, Hırvatistan ve Slovenya ön elemede ilk üçte olmayı başararak ilk kez katılmışlardır. Eurovision tarihinin o yıla dek en yüksek katılımlı yarışması olmuştur.

Aşağıda finaldeki tüm 12 puanların bir özeti verilmiştir:

Oldukça çekişmeli bir oylamaya sahne olan yarışmada sonuç, oylarını açıklayan son jüri olan Malta'ya kadar belli olmamıştır ve tüm oylama ev sahibi İrlanda ile Birleşik Krallık'ın rekabeti ile geçmiştir. Aslında oylarını sekizinci sırada vermesi gereken Malta, teknik problemlerden dolayı oylarını son sırada açıklamıştır. Malta oylarını açıklamadan önce birinci 175 puanla İrlanda, ikinci ise 164 puanla Birleşik Krallık iken Malta, Birleşik Krallık'a hiç oy vermemiş, İrlanda'ya ise 12 puan vermiştir. 12 puan verildikten sonra salonda çok büyük alkış ve kutlamalar meydana gelmiştir. Bu, İrlanda'nın beşinci birinciliği olmuştur ve o zamana kadar en çok birinciliği olan iki ülkeyle (Fransa ve Lüksemburg) eşitlenir duruma gelmiştir. 1968 ve 1969 yıllarında İspanya, 1972 ve 1973 yıllarında Lüksemburg ve 1978 ve 1979 yıllarındaki İsrail birinciliklerinden sonra İrlanda, ev sahibi olduğu yarışmayı kazanan dördüncü olmuştur. Ancak bu ülkelerden farklı olarak bir sonraki yılda da yarışmayı düzenleyebilmiştir.
Oylama sırasında kuşatma yüzünden zorlukla bağlantı kurulabilen Saraybosna'daki Boşnak jüri sözcüsüne salondaki seyirciler moral alkışı göndermiştir.

Resmî site 25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1994 Eurovision Şarkı Yarışması, 39. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1993 yarışması'nı kazanmasından dolayı 30 Nisan 1994 tarihinde İrlanda'nın başkenti Dublin'de bulunan Point Theatre'da yapılmıştır. Yarışmanın sunuculuğunu Cynthia Ní Mhurchú ve Gerry Ryan yapmıştır. İrlanda beşinci defa yarışmaya ev sahipliği yapmıştır.
Yarışmanın kazananı İrlanda'yı temsil eden "Rock 'n' Roll Kids" adlı şarkısıyla Paul Harrington & Charlie McGettigan olmuştur. İrlanda yarışmayı altıncı kez kazanarak Eurovision tarihinde en fazla kazanan ülke unvanını korumayı başarmıştır. Ayrıca yarışma tarihinde ilk ve tek üç kez art arda kazanan ülke olmuştur.
Eurovision tarihinde ilk defa oylama telefon yerine uydu üzerinden yapıldı ve bunun sonucunda izleyiciler sözcüleri ekranda görebildi.

İrlanda, Cork'taki Millstreet'teki 1993 yarışmasını kazandıktan sonra beşinci kez yarışmaya ev sahipliği yaptı. Dublin, ev sahibi şehir olarak seçildi ve Eurovision Şarkı Yarışması dördüncü kez İrlanda'nın başkentinde yapıldı. Yarışma mekanı, Dublin Docklands arasında, Liffey Nehri'nin Kuzey Duvarı Rıhtımı'ndaki Point Theatre idi.

Yarışma, suda yüzen yıldızların, havai fişeklerin ve karikatürlerin etrafında dans eden, kahve içip bisiklet süren kısa bir filmle başladı. Kameralar daha sonra beyaz renkte giyinmiş ve tanınmış İrlandalı figürlerin karikatür kafaları giyen dansçıların Avrupa ülkelerinin bayraklarını taşıyan sahneye çıktığı mekana yayıldı. Sunucular sahneye muhteşem bir şekilde tiyatronun çatısından inen bir köprüden girdiler. Bu yılki video kartpostallar, yarışmacıların İrlanda'da okuma, balık tutma ve diğer etkinlikler yapmalarını gösteren edebi bir temaya sahipti. Sahne, Paula Farrell tarafından Millstreet sahnesinden dört kat daha büyüktü ve gökdelenler ve video ekranlarından oluşan bir şehir sahnesi ve sürekli değişen gece gökyüzünün zeminini içeren tasarımı, fütüristik bir Dublin'in ne olabileceği fikrine dayanıyordu. Biri sabit kalan Liffey nehri gibi görünüyor. Zemin, sulu bir etki sağlamak için koyu mavi yansıtıcı bir boyayla boyandı.

1994 yarışmasına 25 ülke katılmıştır. Bu yıl uygulamaya sokulan kural ile katılıma ilgi duyan ülkelerin artışı nedeniyle 2004 yılında getirilen Yarı final sistemine kadar önceki yılda son 5'te olan ülkeler bir sonraki yarışmaya katılımına izin verilmemiştir. Önceki yıl son beşte olan Belçika, Danimarka, İsrail, Slovenya ve Türkiye ile kendi istekleriyle yarışmadan çekilen İtalya ve Lüksemburg katılmamıştır. Estonya, Litvanya, Macaristan, Polonya, Romanya, Rusya ve Slovakya yarışmaya ilk kez katılmıştır.

Notlar

1. ^ Şarkı sözlerinin bir kısmı İngilizce sözler içeriyordu.

Aşağıda finaldeki tüm 12 puanların bir özeti verilmiştir:

Some participating countries didn't provide radio broadcasts for the event, the ones who did are listed below.

Resmî site 25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1995 Eurovision Şarkı Yarışması, 40. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1994 yarışması'nı kazanmasından dolayı 13 Mayıs 1995 tarihinde İrlanda'nın başkenti Dublin'de bulunan Point Theatre'da yapılmıştır. Yarışmanın sunuculuğunu Mary Kennedy yapmıştır. İrlanda altıncı defa yarışmaya ev sahipliği yapmıştır.
Yarışmanın kazananı Norveç'i temsil eden "Nocturne" adlı şarkısıyla Secret Garden olmuştur. Norveç yarışmayı ikinci kez kazanmıştır. Norveç, İrlanda'nın üst üste üç kez kazanma rekorunu kırmayı başarmıştır.

1994 yarışmasını kazandıktan sonra, RTÉ, 1995'te üst üste üçüncü bir yarışmaya ev sahipliği yapmayı göze alamayacaklarından endişe duyuyordu. BBC, yarışmaya ev sahipliği yapma sorumluluğunu üstlenmeyi teklif etti ve hatta yarışmanın ortak bir yapım olarak Kuzey İrlanda'nın başkenti Belfast'ta düzenlenmesini önerdi. Sonunda RTÉ, yarışmanın tüm masraflarını üstlenerek yapmaya karar verdi. Bununla birlikte, EBU'ya İrlanda'nın bir kez daha kazanması durumunda, olayı üst üste dördüncü yıl boyunca gerçekleştirmeleri beklenmeyeceğini sordular.
İrlanda, Cork'taki Millstreet'teki 1994 yarışmasını kazandıktan sonra altıncı kez yarışmaya ev sahipliği yaptı. Dublin, ev sahibi şehir olarak seçildi ve Eurovision Şarkı Yarışması beşinci kez İrlanda'nın başkentinde yapıldı. Yarışma mekanı, aynı zamanda bir yıl önceki yarışmaya da ev sahipliği yapan Dublin'deki Point Theatre idi.

İrlanda'nın Eurovision'daki ilk kazananı 1970 yılında "All Kinds of Everything" adlı şarkısıyla Dana ve "Bay Eurovision" lakaplı 1980 ve 1987 yılında (sırasıyla "What's Another Year?" ve "Hold me Now") adlı şarkılarıyla iki kez kazanan Johnny Logan yarışmaya konuk olarak katılmıştır. Seyirciler, şarkılar ve oylama arasında Johnny Logan'ın doğum gününü kutlamıştırlar.
Sahne, İrlanda'nın Millstreet kentinde düzenlenen 1993 yarışmasının sahnesini de tasarlayan Alan Farquharson tarafından tasarlandı. Her ne kadar karanlık ve oldukça kasvetli bir sahne olsa da, gösterişli bir açılışın sağlanmasına yardım etti ve dev bir ekran, ok şeklindeki sahnenin havai fişeklerin ortasında bir araya gelmesini sağlamak için sonradan ortadan kaybolan bir merdivene inen sunucuyu ortaya çıkarmak için döndürüldü. Ara gösteri olarak, Clannad, Brian Kennedy (aslında 11 yıl sonra İrlanda'yı temsil edecek ve kazanan grupla işbirliği yapacak olan) ve önde gelen müzisyen Michael O'Suilleabhan tarafından bestelenen İrlandalı birçok iyi performanstan oluşuyordu.

1995 yarışmasına 23 ülke katılmıştır. EBU, önceki yıla katılımcı sayısını azaltarak yirmi üç olarak belirlemiştir. Önceki yıl son yedi'de olan ülkeler Estonya, Finlandiya, Hollanda, İsviçre, Litvanya, Romanya ve Slovakya'nın katılmasına izin verilmemiş, Belçika, Danimarka, İsrail, Slovenya ve Türkiye yeniden yarışmaya katılmıştır.

Aşağıda finaldeki tüm 12 puanların bir özeti verilmiştir:

Kazanan şarkı "Nocturne" sadece 24 Norveççe kelime içermesine karşın, yarışma sonrasında Türkiye dahil birçok ülkede popüler bir şarkı olmuştur. Ayrıca şarkının bestecisi ve grubun kurucularından Rolf Lovland Norveç'e ilk birinciliği getiren "La det Swinge" şarkısının da bestecisidir.

 Polonya - Jan Chojnacki
 İrlanda - Eileen Dunne
 Almanya - Carmen Nebel
 Bosna-Hersek - Diana Grković-Foretić
 Norveç - Sverre Christophersen
 Rusya - Marina Danielian
 İzlanda - Áslaug Dóra Eyjólfsdóttir
 Avusturya - Tilia Herold
 İspanya - Belén Fernández de Henestrosa
 Türkiye - Ömer Önder
 Hırvatistan - Daniela Trbović
 Fransa - Thierry Beccaro
 Macaristan - Katalin Bogyay
 Belçika - Marie-Françoise Renson "Soda"
 Birleşik Krallık - Colin Berry
 Portekiz - Serenella Andrade
 Kıbrıs Cumhuriyeti - Andreas Iakovidis
 İsveç - Björn Hedman
 Danimarka - Bent Henius
 Slovenya - Miša Molk
 İsrail - Daniel Pe'er (co-presenter of the 1979 Eurovision Song Contest)
 Malta - Stephanie Farrugia
 Yunanistan - Fotini Giannoulatou

Resmî site 25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1996 Eurovision Şarkı Yarışması, 41. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1995 yarışması'nı kazanmasından dolayı 18 Mayıs 1996 tarihinde Norveç'in başkenti Oslo'da bulunan Oslo Spektrum'da yapılmıştır. Yarışmanın sunuculuğunu Ingvild Bryn ve a-ha grubunun solisti Morten Harket yapmıştır. Norveç ikinci defa yarışmaya ev sahipliği yapmıştır.
Yarışmanın kazananı İrlanda'yı temsil eden "The Voice" adlı şarkısıyla Eimear Quinn olmuştur. İrlanda yarışmayı yedinci ve son kez kazanmıştır. Böylece İrlanda yarışmanın en çok kazanan skorunu arttırmıştır.
Televizyonda yayınlanmayan, yalnızca sesli olan bir ön eleme turu, Avrupa Yayın Birliği (EBU) tarafından, televizyon finalinde yarışacak olan katılımcı ülkelerin sayısını yirmi dokuzdan daha yönetilebilir sayıya yirmi üçe kadar kısaltmak amacıyla düzenlendi.

Oslo, Norveç'in başkenti ve en kalabalık şehridir. Hem ilçe hem de belediye oluşturur. İlk kez, Norveç'in başkenti yarışmaya ev sahipliği yaptı. Bu, Bergen'deki 1986 yarışmasının ardından etkinliğin Norveç'te gerçekleştirildiği ikinci yarışma oldu.
Ev sahibi mekan olarak çok amaçlı bir kapalı arena olan Oslo Spektrum seçildi. Aralık 1990'da açılan, her yıl düzenlenen Nobel Barış Ödülü Konseri ve ulusal ve uluslararası şöhretin sanatçılarının konserleri gibi önemli etkinliklere ev sahipliği yapmasıyla tanınıyor.

Avrupa Yayın Birliği, çok sayıda potansiyel katılımcı ülkeyi daha gerçekçi bir kesime indirgemeye yönelik kabul edilebilir bir yöntem bulma çabalarını denemeye devam etti. Bu yıl, 1993 için kullanılmış olan ön eleme turuna geri döndüler, ancak bu sefer yalnızca bir ülke bu süreçten muaf tutuldu - ev sahibi Norveç. Asla televizyonda yayınlanmayan veya radyoda yayınlanmayan sadece sesli ön eleme turu EBU tarafından televizyonda finalde yarışacak katılımcı ülkelerin sayısını kısaca listelemek için kullanıldı. Ev sahibi Norveç haricinde, yirmi dokuz ülkeden gelen şarkılar ulusal jüriler için çalındı, bunlardan sadece yirmi ikisi Oslo'daki televizyon finaline seçildi. Almanya, İsrail, Danimarka, Macaristan, Rusya, Makedonya ve Romanya'nın hiçbiri final gecesinde yer alamadı. Sonuç olarak, Makedonya'nın katılımı hiçbir zaman EBU tarafından bir ilk katılım olarak sınıflandırılmadı, ülke nihayetinde 1998 yılındaki yarışmada ilk katılımını gerçekleştirdi. Ayrıca bu yıl, Bulgaristan ve Ukrayna'nın başlarda katılması söz konusuyken sonradan bu ülkeler katılmaktan vazgeçmişlerdir.
Bunun yanında, yarışma tarihinde ilk defa oylama bölümü Silicon Graphics tarafından sağlanan sanal gerçeklik teknolojisi kullanılarak yapıldı. Sunucu Ingvild Bryn, izleyicilere 3 boyutlu bir puan tablosu, yeşil oda görüntüleri, jüri sözcüleri ve ülke grafiklerinin yer aldığı "mavi oda"yı tanıttı. Tek fiziksel yönler Ingvild'in kendisi ve iki podyumdu. Yarışma tarihinde ilk kez, telefon veya video bağlantısı yerine puanları iletmek için bir jüri sözcüsünün kendisi sahneye çıktı. Norveçli jüri sözcüsü Ragnhild Sælthun Fjørtoft, Norveç'in skorlarını duyurmak için mavi ekran setinde Ingvild Bryn'e katıldı. Sanal puan tablosu sadece ülkenin adını ve toplam skorunu listelemekteydi; bunun yanında puan tablosu 1984 yılından beri ilk kez ülkelerin bayraklarını göstermiyordu. 1985'ten önce, bayraklar sadece 1977 ve 1982'de tabloda görünmekteydi. Puan tablolarındaki bayraklar 1997'de geri döndü ve göründü. O zamandan beri çoğu puan tablosunda düzenli olarak bayraklar yer almıştır; tek istisna 2000 ve 2001'dir.
Bu yılki başka bir yenilik ise; tüm yarışmacılara kendi ülkelerinden bir politikacı tarafından kendi dillerinde iyi şanslar dilenmesiydi. Bu önceden kaydedilmiş mesajlar, performanslarından hemen önce gösterildi. Bu, Eurovision'da bu tür dileklerin olduğu tek yıldı.
Son olarak, Eurovision Şarkı Yarışması'nın adı bu yıl değiştirildi, yeniden markalandı ve bu yıl çoğunlukla "Eurosong '96" olarak anıldı. Ancak bu isim hiç popüler olmadı ve gelecek yıldan itibaren yeniden "Eurovision Song Contest" (Eurovision Şarkı Yarışması) olarak kullanılmaya devam edildi.

Aşağıda ön eleme turundaki tüm 12 puanların bir özeti verilmiştir:

Aşağıda finaldeki tüm 12 puanların bir özeti verilmiştir:

Resmî site 25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1997 Eurovision Şarkı Yarışması, 42. kez düzenlenen Eurovision Şarkı Yarışmasıdır. Yarışma, bir önceki yılın kazananı İrlanda'da, başkent Dublin'de bulunan Point Theatre'da 3 Mayıs 1997 tarihinde yapılmıştır. Sunuculuğunu Carrie Crowley ve Ronan Keating'in üstlendiği yarışmanın kazananı "Love Shine a Light" adlı şarkısıyla Birleşik Krallık'ı temsil eden Katrina & The Waves olmuştur. Bu yılla birlikte Birleşik Krallık yarışmayı beşinci kez kazanmıştır.

İrlanda 1996'da Oslo'daki yarışmayı kazandıktan sonra beş yıl içinde dördüncü kez yarışmaya ev sahipliği yaptı. Dublin, ev sahibi şehir olarak seçildi ve Eurovision Şarkı Yarışması'nın İrlanda başkentinde gerçekleştirildiği altıncı yarışma oldu. Yarışma mekanı, Dublin Docklands arasında, Liffey Nehri'nin Kuzey Duvarı Rıhtımı'ndaki Point Theatre idi. Tiyatro daha önce 1994 ve 1995 yarışmalarına ev sahipliği yaptı. The Point Theatre finalde üç kez ev sahipliği yapan tek mekandır.

1996 ön eleme turundaki tartışmaların ardından, Avrupa Yayın Birliği 1997 için yeni bir sistem başlattı: önceki dört yıla göre en düşük ortalama puanları olan ülkeler 1997 yarışmasına katılmayacak ve bir önceki yıla göre en düşük ortalamalara sahip olanlar hariç tutulacaktı. Beş ülke gelecekteki yarışmaların dışında tutulacaktı (bir yıl boyunca dışlanan her ülkenin bir sonraki yıla otomatik olarak katılmasına izin verileceği için tasarruf edilmesi istenmiştir).
İsrail yarışma gününün Holokost Anma Günü ile aynı günde olması nedeniyle katılmayı reddetmiştir. Böylece önceki yıl düşük puan alan Bosna-Hersek yarışmaya katılma hakkı elde etmiştir. RTÉ, sanatçılar için önceki yıllara göre daha küçük bir performans alanı olan bir sahne ile gösteri hazırladı. Bu daha önce 1988 ve 1994 yarışmalarına katılan Paula Farrell tarafından tasarlanan üçüncü Eurovision'du.
Bu yıl çok çeşitli stiller vardı. Danimarka bir rap şarkısı ile katıldı. Hırvatistan Spice Girls versiyonuyla geldi ve İsveç 1980'lerin ortalarında bir müzik grubunu ile katıldı. Müzik genel olarak eskisinden daha moderndi ve 1991'den beri ilk defa yüksek tempolu bir şarkı kazandı. Bu yıl ilk kez televoting Avusturya, Almanya, İsveç, İsviçre ve Birleşik Krallık olmak üzere beş ülkede test edildi. Halk oylaması yapan ülkelerin sonuçları, bazı durumlarda, jüri kullananlardan farklıydı. İzlanda, bu beş ülkeden 18 puanının 16'sını aldı.

1.^^ Şarkı sözlerinin bir kısmı İngilizce sözler içeriyordu.

Aşağıda ön eleme turundaki tüm 12 puanların bir özeti verilmiştir:

 Belçika – Dutch: André Vermeulen (BRTN TV1), Guy De Pré (BRTN Radio 2), French: Jean-Pierre Hautier (RTBF La Une); Alain Gerlache and Adrien Joveneau (RTBF La Première)
 Finlandiya – Aki Sirkesalo & Olli Ahvenlahti (YLE TV1); Iris Mattila & Sanna Kojo (YLE Radio Suomi)
 Makedonya – Dragan B. Kostik (MTV 1)
 Slovakya – Juraj Čurný (STV2)
 Yugoslavya FC – Nikola Nešković (RTS2)

Resmî site 25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1998 Eurovision Şarkı Yarışması, 43. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1997 yarışması'nı kazanmasından dolayı 9 Mayıs 1998 tarihinde Birleşik Krallık'ın kenti Birmingham'da bulunan National Indoor Arena'da yapılmıştır. Yarışmanın sunuculuğunu Terry Wogan ve Ulrika Jonsson yapmıştır. Birleşik Krallık sekizinci defa yarışmaya ev sahipliği yapmıştır. Wogan yarışmanın tarihinde hem yorumculuk yapıp hem de sunuculuk yapan Denise Fabre ve Léon Zitrone'den sonra üçüncü kişi olmuştur. Sahnede değilken, BBC izleyicilerine yorumculuk yapmak için sahne arkasındaki özel standında yer almıştır.
Yarışmaya yirmi beş ülke katılmış, Makedonya yarışmaya ilk kez katılmış, Belçika, Finlandiya, İsrail, Romanya ve Slovakya yarışmaya geri dönmüştür. Avusturya, Bosna-Hersek, Danimarka, İzlanda ve Rusya yarışma kuralları gereği önceki yıl aldıkları kötü sonuçlar nedeniyle katılamamış, İtalya ise yarışmadan çekilmeyi tercih etmiştir. İtalya 2011 yılına kadar geri dönmemiştir.
Yarışmanın başlarında, daha çok Yunanistan, İsrail ve Türkiye'nin katılımcılarını çevreleyen tartışmalar oldu. Yunan besteci Yiannis Valvis, yönetmen Geoff Posner'ın şarkısının filme çekmeyi düşündüğü için mutsuzdu; Birçok Ortodoks Yahudi, İsrail için transseksüel Dana International'ın seçilmesine itiraz etti; Türkiye provalar sırasında şarkılarını üç dakikalık bir süre içinde almak için mücadele etti. Dana International, "Diva" adlı şarkısıyla 172 puan alarak yarışmayı kazanmıştır. Şarkıcı, 1993'te Cinsiyet değiştirme ameliyatı geçirmesinden beri yarışmaya katılan ilk açık transseksüel sanatçı olmasından dolayı, İsrail ve Avrupa'da çok fazla medya ilgisini çekmişti. Birleşik Krallık yarışmada ikinci olmuş ve Malta üçüncü olmuştur.

Birleşik Krallık ve yayıncı kuruluş BBC, Birmingham şehrinde bulunan National Indoor Arena'da 1998 yarışması'na ev sahipliği yapmıştır. 1982 yılından beri Eurovision Şarkı Yarışması ilk kez ve günümüze dek son kez Birleşik Krallık'ta yapıldı. Yarışma 1960, 1963, 1968, 1972, 1974, 1977 ve 1982 yıllarından sonra sekizinci kez ev sahibi olan Birleşik Krallık, en çok ev sahibi olan ülke rekorunu kırmıştır. Ev sahibi şehir ve mekan 8 Ağustos 1997 tarihinde açıklanmıştır.
National Indoor Arena, 1992 Birleşik Krallık genel seçimleri için salondaki en az sekiz seçmen sayılması da dahil olmak üzere geçmişte birçok önemli etkinlik için kullanıldı. Eurovision Şarkı Yarışması'ndan bir hafta sonra şehir, 24. G8 zirvesine ev sahipliği yapacaktı. Terry Wogan, Bill Clinton'ın konaklayacağı için otel odasını boşalttı. Ekim 1991'de açılan arena, İngiltere'de 1990'lardaki İngiliz televizyon dizisi Gladyatörleri'ne ev sahipliği yapmıştı.
National Indoor Arena'nın kapasitesi 12.700 sandalyeye kadar çıkarken, BBC 4.000 seyircinin ağırlayabileceği mekanın sadece yarısını kullanıma kapatmaya karar verdi. Ana sahnenin en seçkin öğesi olarak balina kuyruğu şeklinde bir yapısı vardı. Yarışmacıların oylamayı izlediği sahnenin arkasında büyük bir yeşil oda inşa edildi. Bir gece kulübü, bir bar alanı ve 40 büyük televizyon ekranına benziyordu. Her iki alan Andrew Howe-Davies tarafından tasarlanmıştır.

Yarışmanın sahneye çıkış kuraları 13 Kasım 1997 tarihinde Birmingham şehrinin ev sahibi mekanın dışında yapıldı, kura çekiminin sunuculuğunu Terry Wogan ve 1997 yarışmasının kazananı Katrina Leskanich yapmıştır. 1997 yılında getirilen yeni kural ile katılımların çoğunda orkestrasız sistem kullanılmasına izin verilmiştir. Almanya, Belçika, İsrail, İsviçre, Malta, Slovenya ve Yunanistan orkestrayı kullanmayı tercih etmemiştir. Fransa ise kısmen orkestrayı kullanmıştır.
Yarışmada ilk defa tüm şarkı performansları bittikten sonra izleyiciler beş dakikalık oylama zamanı içinde oylarını iletmiştir. İngiliz dili konuşan son üllke yarışmaya ev sahipliği yapmıştır. Ayrıca bu yarışmadan sonra dil serbestliği kuralı getirilmiştir. Kuraldan önce Resmî dili İngilizce olan Birleşik Krallık, İrlanda ve Malta bu dilden yararlanabiliyordu.

Tanıtımlar, geleneksel bir objeye ve daha sonra çağdaşına bakarak "Birmingham Eski ve Yeni" nin açılış temasıyla devam etti. Popüler Britpop şarkıları ve ayrıca bazı klasik müzik parçaları fon müziği olarak kullanılmıştır. Sonunda, ülkelerin bayrakların performansları yapıldı ve sonra orkestra şefi ya da yapmak üzere olan ülkenin performansının başlangıcında gösterildi. Çeşitli temalar sahneye çıkış sırasına göre listelenmiştir:

Macaristan, Romanya, Slovakya ve Türkiye'de televizyon yayınlarında yaşanan sorunlar yüzünden istisna olarak jüri oylaması ile ülkelere puanlarını vermiştir. Bu ülkeler dışında kalanlar ise halk oylaması ile puanlarını vermiştir.

Yarışmanın açılışı, Birmingham, Old ve New başlıklı bir videoyla başladı. Ev sahibi şehrin geçmişi ve şimdiki manzarası, tarihine bir bakış atmak için yan yana getirildi. Orkestra ekranda göründüğü gibi, Yaşamın Muhafızları'nın aktarımın başlangıcını seslendiren trompetleri de ortaya çıktı. BBC tarafından 1960 yılında Londra'da düzenlenen ilk yarışmayı özetleyen kısa bir video gösterildi. Katie Boyle (yarışmayı dört kez sunan tek kişi), önceki yılın galibi, Katrina and the Waves grubunun vokalisti Katrina Leskanich ile birlikte izleyiciye katıldı.

Finalde tüm 12 puanların bir özeti:

Resmî site 25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1999 Eurovision Şarkı Yarışması, 44. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1998 yarışması'nı kazanmasından dolayı 29 Mayıs 1999 tarihinde İsrail'in Kudüs şehrinde yapılmıştır. İsrail ikinci defa yarışmaya ev sahipliği yapmıştır.
Yarışma 29 Mayıs 1999 tarihinde Uluslararası Kongre Merkezi'nde yapılmış, mekan 20 yıl sonra ikinci kez ev sahipliği yapmıştır. Yarışmanın sunuculuğunu Dafna Dekel, Yigal Ravid ve Sigal Şahamon yapmıştır. İsrail'in önceki kazananları 1978 yarışmasını "A-Ba-Ni-Bi" adlı şarkısıyla kazanan İzhar Kohen ve ertesi yılın kazananı Gali Atari yarışmada konuk olarak yer almıştır.
Yarışmayı 163 puanla İsveç'i temsil eden Charlotte Nilsson, "Take Me to Your Heaven" adlı şarkıyla kazandı. Bu sonuçla İsveç 1990'lardaki (1991 yılında Carola birinci oldu) ikinci, toplamda ise dördüncü zaferini kazandı.

Hazırlık evresinde yarışmaya İsrail yerine Malta veya Birleşik Krallık'ın ev sahipliği yapabileceğine yönelik spekülasyonlar mevcuttu. Spekülasyona, İsrail'in yarışma için fon sağlayamayacağı konusundaki kaygılar ve bir önceki yılın kazananı Dana International'ın bir trans birey olmasından dolayı Ortodoks Yahudilerin karşı çıkması neden olarak gösterilmişti; ancak bütün bunlar resmî yayın organı IBA ile organizasyon ekibi için bir engel teşkil etmedi ve Kudüs'teki Uluslararası Kongre Merkezi yarışma mekanı olarak belirlendi.
2020 yılına göre Kapalı alan olmayan konser salonunda yapılan tek yarışmadır.

Bu yarışmada yıllarca süren mevcut kurallar kaldırıldı: 1977'den beri her ülkenin kendi dillerinden birinde şarkı söylemek zorunda kaldığı kurallar kaldırıldı. Katılan ülkelerin çoğunluğu, yirmi üç kişiden dördü, tamamen veya kısmen İngilizce dilinde şarkıyla katıldı Ulusal dili İngilizce olan İngiltere, İrlanda ve Malta'yı saymamakla Litvanya, İspanya, Hırvatistan, Polonya, Fransa, Kıbrıs, Portekiz ve Türkiye olmak üzere yalnızca sekiz ülke kendi ulusal dillerinde söylemeyi seçti. Ayrıca, yarışma tarihinde ilk defa canlı müzik isteğe bağlı hale geldi. IBA bundan faydalandı ve orkestrayı yarışmadan şov için para kazanmanın bir yolu olarak bırakmaya karar verdi. Bu durum, Eurovision gelenekçilerinin kızmasına neden oldu; iki kez kazanan Johnny Logan bu hareketi eleştirdi ve şimdi olayın "karaoke" olduğunu açıkladı.
İsrail'de derleme CD'si yayınlandı. CD, Polonya, Kıbrıs, Hollanda ve İngiltere'den şarkılarını içermiştir. O zamandan beri, tüm derleme CD'lerinde tüm şarkılar yer aldı.
1999 yılında Avrupa Yayın Birliği yarışmaya mali olarak en çok katkı sağlayan Almanya, Birleşik Krallık, Fransa ve İspanya'nın 2000 yarışmasına katılmak için son beş yarışmanın puanlarına bakılmaksızın otomatik olarak katılacağını açıklamıştır.
Letonya'nın yarışmaya ilk kez katılacağı açıklansa da daha sonra yarışmaya katılmama kararı almıştır. Bunun üzerine yarışmaya katılım hakkı Macaristan'a verilmiş, Magyar Televízió yayıncısı da yarışmaya katılmamıştır. Bunun üzerine Portekiz'in 23. ülke olarak katılmasına izin verilmiştir.
Avusturya, Bosna-Hersek, Danimarka ve İzlanda 1998 yarışması'na katılmalarının izin verilmemesinin ardından geri dönmüştür. Ayrıca Litvanya beş yıl aradan sonra geri dönmüştür. Litvanya heyetinin başa çıkması gereken bütçe sorunları vardı ve EBU Litvanyalıların herkesten bir gün sonra İsrail'e gelmesine izin verdi. Diğer taraftan gelen ilk delegasyon Estonya idi.
Rus yayıncı Pervıy Kanal İsrail'deki 1999 yarışması'na güçlü bir geri dönüş yapmak için 1998 yarışmasını yayınlamama kararı almış, fakat o yıllarda önceki yılı yayınlamayan ülkenin takip eden yıl geri dönmesini engelleyen kural getirilmişti. Böylece diğer yıl Rusya yarışmaya geri dönememiştir.

Yarışma başlamadan önce ülkelerin seçimleri ile ilgili bir takım tartışmalar yaşanmıştır. İki şarkının İsrail'de yarışmak için uygun olmadığı tespit edildi: Bosna-Hersek'in temsilcisi Hari Mata Hari'nin yarışmada seslendireceği şarkının daha önce Finlandiya'da yayınlanması sebebiyle diskalifiye edilmiş, Almanya'nın temsilcisi Corinna May şarkısının ise 1997 yılında başka şarkıcı tarafından seslendirildiği ortaya çıkmış ve diskalifiye edilmiştir. Her iki katılımcı da daha sonra ülkelerini temsil etme hakkına sahip olacaktır.
Hırvatistan'ın temsilcisi Doris Dragović'in erkek vokalleri için playback kullanması Norveç delegasyonunun tepkisini çekmiş, bu olayın üzerine Avrupa Yayın Birliği'nin her gelecek sene öncesi ortalamasını aldığı önceki 5 yılın ortalamasında ülkenin puanını üçte bir oranında azaltma kararı aldı.

Resmî site 25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2002 Eurovision Şarkı Yarışması, 25 Mayıs 2002'de Estonya'nın Talinn kentinde düzenlenen 47. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Bir önceki yarışmada Estonya'yı temsilen Tanel Padar, Dave Benton ve 2XL tarafından seslendirilen "Everybody" adlı şarkının birinci olması sonrası, yarışma bu ülkede gerçekleştirilmiştir.
Yarışma sonrası, OGAE Türkiye Eurovision Fan Kulübü'nün açıklamasına göre, TRT Almanya'dan puan alınamamasından şüphelenip Avrupa Yayın Birliği'ne itiraz etmiştir. EBU, itirazın ardından Almanya'daki oylar hakkında herhangi bir açıklama yapmamıştır. Ancak ülke sayısındaki bir düzenlemenin ardından Türkiye ve Yunanistan'ın 2003 Eurovision Şarkı Yarışması'na katılacağı belirtilmiştir. Bu gelişme, Eurovision tarihini değiştirmiş, Türkiye ilk birinciliğini 2003 yılında almış ve etnik/oryantal parçaların temsil egemenliğinin, Doğu Avrupa ülkelerinden Birleşik Krallık'a uzanmasına vesile olmuştur.
Letonya'nın da geçen yıl küme düşmesi sebebiyle yarışmaya katılmaması planlanıyordu ancak Portekiz, yayıncısındaki iç sorunlar nedeniyle katılmayacağını açıklamıştır ve Portekizle boşalan yeri, küme düşen ülkeler içerisinde en yüksek sıralamaya sahip olan Letonya almıştır. Bu, Letonya için özellikle önemli bir gelişme olmuştur çünkü Letonya bu yıl Marie N'in I Wanna şarkısıyla ilk birinciliğini almıştır.

Resmî site

2004 Eurovision Şarkı Yarışması, Türkiye'nin İstanbul şehrinde düzenlenen 49. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışmayı Ruslana, "Wild Dances" adlı şarkısı ile Ukrayna adına kazanmıştır. 12 Mayıs'ta yarı finali, 15 Mayıs'ta ise finali gerçekleşen yarışmanın ev sahipliğini TRT yapmıştır.
Sunuculuğunu Meltem Cumbul ve Korhan Abay'ın üstlendiği yarışma yarı finalli sistemin uygulandığı ilk Eurovision Şarkı Yarışması'dır. "Aynı Gök Kubbe Altında" (veya İngilizce olarak Under the Same Sky) sloganının kullanıldığı yarışmaya Andorra, Arnavutluk, Belarus ilk kez katılmış; Danimarka, Finlandiya, Monako, Litvanya ve Makedonya ise yeniden katılmışlardır.

Sertab Erener'in 2003 yarışmasını kazanmasının ardından TRT yarışmanın yapılması için olası aday yerleri açıkladı. İlk olarak Mydonose Showland düşünülmüştü. Ancak TRT buranın kapasitesinin yarışma için yetmeyeceğinden Mydonose Showland adaylar arasından çıkarıldı. Geriye yarışmanın yapılabileceği iki yer kaldı.

TRT, yarışmanın Abdi İpekçi Arena'da yapılmasına karar verdi.

2003 Eurovision Şarkı Yarışması'nda ilk 10'a girebilen ülkeler doğrudan finalde, diğerleri ise yarı-finalde yarışmıştır. Bunun dışında sadece dört ülke (Birleşik Krallık, Fransa, İspanya ve Almanya) daha doğrudan finalde yarışmıştır.

Bu yıl, daha önceki yıllardan çok daha farklı bir logo ve slogan kullanılmıştır. Bu yılki logoda Eurovision yazısındaki "V" harfi bir kalp şeklindedir ve bu kalbin içine ev sahibi ülkenin bayrağı eklenmiştir. Alt tarafta da ev sahibi şehir ve yıl yazmaktadır.
Logo dizaynı, sonraki yarışmalarda da aynı şekilde kullanılmıştır. EBU, 2015'te logonun yazı tipini değiştirmiştir.

Yarı-final, 12 Mayıs 2004 günü saat 21:00 (CET)'da başladı. İlk 10'a giren ülkeler finale çıkma hakkını kazandı.

"Büyük dörtlü" adı verilen grup (Birleşik Krallık, Fransa, İspanya ve Almanya) doğrudan finalde yarışmıştır. Bunun dışında 2003 yılında ilk 10 sıraya girebilen ülkeler ve yarı-final elemesinde ilk 10 sırya girebilen ülkeler finalde yarışmıştır.

2004 Eurovision Şarkı Yarışması'nın, 15 Mayıs 2004 tarihinde yapılan final gecesinde DVD ve CD'ler satışa bir gösteri sonrası sunulmuştur. DVD'lerin içinde yarı final ve final gösterilerinin yanı sıra, oylamalar, birincinin tanıtımı, basın toplantısı, şarkıcılar hakkında bilgi gibi çeşitli şeyler bulunmaktadır. Toplam 330 dakikalık DVD'lerin yanı sıra CD'lerde her ülkenin şarkısı bulunmaktadır. DVD ve CD'lerin satışları bazı noktalarda bir süre daha devam etmiştir.

Eurovision Şarkı Yarışması

Resmî site

2005 Eurovision Şarkı Yarışması ya da 50. Eurovision Şarkı Yarışması, Ukrayna'nın başkenti Kiev'de düzenlendi. Yunanistan'ı temsil eden Elena Paparizu "My Number One" adlı parçasıyla 230 puan elde ederek birinci oldu. Yarı-final 19 Mayıs 2005'te, final ise 21 Mayıs 2005'te yapıldı.
Resmî logosu 2004'teki gibi kalp içinde ev sahibi ülkenin bayrağı bulunan Eurovision yazısıydı. Resmî slogan ise 2004'teki sloganın devamı niteliğindeki "Uyanış"tı. Bu slogan aynı zamanda ülkenin uyanışını ve Avrupa'ya hazır olduğunu simgeliyordu.
Bulgaristan ve Moldova ilk kez bu yarışmada boy gösterdi. Ayrıca 1998'den beri yarışmayan Macaristan da tekrar sahne aldı. Lübnan da yarışacağını bildirmesine rağmen daha sonra çekilme kararı aldı. Favori gösterilen Belarus, İzlanda ve Hollanda finale dahi çıkamadı. Ayrıca yarışmayı bugüne kadar 7 kez kazanan İrlanda'nın şarkısı da yarı final barajına takıldı. Ev sahibi Ukrayna ve yarışmaya en çok bütçeyi ayıran ve 'Büyük Dörtlü' olarak adlandırılan Almanya, Birleşik Krallık, Fransa ve İspanya finalde son beşi oluşturdu.

Yarı-final, 19 Mayıs 2005 tarihinde gerçekleştirilmiştir. 25 ülke performansını sergilemiş, 39 ülke oy vermiştir.

Finalistler:

Dört otomatik finalist Almanya, Birleşik Krallık, Fransa ve İspanya;
2004 finalinde ilk 10'da yer alan ülkeler (diğer otomatik finalistler);
2005 yarı-finalinde ilk 10'da yer alan ülkeler.
Final, 21 Mayıs 2005 tarihinde gerçekleştirilmiştir ve Yunanistan galip tamamlamıştır.
Kalın yazılı ülkeler 2006 Eurovision Şarkı Yarışması finalinde otomatik olarak yer almıştır.

Ayrıca 1995'te İspanya'ya ikincilik kazandıran Anabel Conde de Andorra'nın parçasında vokallik yapmıştır.

Resmî site

2006 Eurovision Şarkı Yarışması veya 51. Eurovision Şarkı Yarışması, 18 ve 20 Mayıs 2006 tarihlerinde Yunanistan'ın başkenti Atina'da gerçekleştirilen yarışmadır. Yarışmada Finlandiya'yı temsil eden Lordi grubunun "Hard Rock Hallelujah" şarkısı birinci olmuştur. Ermenistan yarışmaya ilk kez katılmıştır.

Eurovision Şarkı Yarışması'nda ilk kez hard rock türü bir şarkı birinci olmuştur.
Birinci olan şarkı "Hard Rock Hallelujah", Eurovision Şarkı Yarışması tarihinde o güne kadarki en yüksek puanı almıştır. (2009'da bu rekoru 387 puanla Norveç egale etmiştir.)
Eurovision Şarkı Yarışması tarihinin 1000. şarkısı İrlanda'nın "Every Song Is a Cry for Love" şarkısı olmuştur.
Birinci olan "Hard Rock Hallelujah" şarkısı Ermenistan, Monako ve Arnavutluk haricinde tüm ülkelerden puan almıştır.
Litvanya, Eurovision Şarkı Yarışması tarihinde ilk kez 12 puanını aldı. Bu 12 puanı İrlanda verdi.

Yarı-final, 18 Mayıs 2006'da, TSİ 22:00'de başladı. Oylamaya yarı-finalde yarışan 23 ülke, 14 otomatik finalist ve Sırbistan-Karadağ katıldı.

Finalistler şu ülkelerdi:

Otomatik olarak her sene finalde olan dört ülke Almanya, Birleşik Krallık, Fransa ve İspanya;
2005 finalinde ilk onda olan ülkeler;
2006 yarı-finalinden çıkan on ülke.
Final, 20 Mayıs 2006'da TSİ 22:00'de başladı ve yarışma Finlandiya tarafından kazanıldı.
Kalın harflerle yazılan ülkeler 2007 Eurovision Şarkı Yarışması finalinde otomatik olarak yarışacak ülkelerdi.

Resmî site

2007 Eurovision Şarkı Yarışması ya da 52. Eurovision Şarkı Yarışması, 2007 yılında Finlandiya'nin başkenti Helsinki'deki Hartwall Areena'da düzenlenen yarışmadır. Yarı-finali 10 Mayıs, finali ise 12 Mayıs 2007 tarihinde düzenlenmiştir. Yarışmayı Sırbistan adına yarışan Marija Šerifović, "Molitva" adlı şarkısıyla kazanmıştır. Gürcistan, Çek Cumhuriyeti, Sırbistan ve Karadağ yarışmaya ilk kez katılmıştır. Yarışmanın ev sahibi yayıncısı YLE'dir.
Türkiye, 2006 yılında Sibel Tüzün ile aldığı on birincilik sonucu yarı-finalde yarışıp finale çıkma çabasını gösterdi ve 12 Mayıs'ta yapılan finalde, 163 puan alarak dördüncü olurken 5 ülkeden 12 tam puan alarak, eski yarışma kurallarına göre seneye finale doğrudan katılma hakkı elde etti. Fakat, 2008 Eurovision Şarkı Yarışması'nda 'Büyük Dörtlü' Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İspanya ve ev sahibi Sırbistan'ın finale çıkıp diğer ülkelerin yarı-finalden başlamasına karar verilmiştir.

Yarı-final, 10 Mayıs 2007 tarihinde TSİ 22.00'da başlamıştır. 28 ülke performans sergilemiştir ve 42 ülke oy kullanmıştır.
Kalın yazılı ülkeler finale kalmıştır.

Finalistler:

'Büyük Dörtlü' Almanya, Birleşik Krallık, Fransa ve İspanya;
2006 finalinde ilk 10'da yer alan ülkeler;
2007 yarı-finalinde ilk 10'da yer alan ülkeler.
Final, 12 Mayıs 2007 tarihinde TSİ 22.00'da başlamıştır ve Sırbistan'ın birinciliğiyle sona ermiştir.

 Avusturya - Andi Knoll
 Belarus - Denis Kurian
 Belçika - Jean-Pierre Hautier (RTBF) / André Vermeulen & Anja Daems (VRT)
 Bosna-Hersek - Dejan Kukrić
 Bulgaristan - Georgi Kushvaliev & Elena Rosberg
 Hırvatistan - Duško Ćurlić
 Kıbrıs Cumhuriyeti - Vasso Komninou
 Çekya - Kateřina Kristelová
 Danimarka - Søren Nystrøm Rasted & Adam Duvå Hall 
 Estonya - Marko Reikop
 Finlandiya - Heikki Paasonen & Ellen Jokikunnas & Asko Murtomäki (fi) / Thomas Lundin (sv)
 Fransa - Julien Lepers & Tex
 Almanya - Peter Urban
 Yunanistan - Fotis Sergoulopoulos & Maria Bakodimou
 Macaristan - Gábor Gundel Takács & Éva Novodomszky
 İzlanda - Sigmar Guðmundsson
 İrlanda - Marty Whelan
 Letonya - Kārlis Streips
 Litvanya - Darius Užkuraitis
Makedonya - Milanka Rašić
 Malta - Antonia Micallef
 Hollanda - Cornald Maas (both evenings) & Paul de Leeuw (final only)
 Norveç - Per Sundnes
 Polonya - Artur Orzech
 Portekiz - Isabel Angelino & Jorge Gabriel
 Romanya - Andreea Vuţescu Demirgian
 Rusya - Yuri Aksyuta & Yelena Batinova
 Sırbistan - Duška Vučinić-Lučić
Slovenya - Mojca Mavec
  İsviçre - Bernhard Thurnheer(SF), Jean-Marc Richard (TSR)
 İspanya - Beatriz Pécker
 İsveç - Kristian Luuk & Josef Sterzenbach
 Türkiye - Bülend Özveren
 Ukrayna - Tymur Miroshnychenko
 Birleşik Krallık - Paddy O'Connell & Sarah Cawood (yarı-final) & Terry Wogan (final)

Resmî site

2008 Eurovision Şarkı Yarışması veya 53. Eurovision Şarkı Yarışması, Sırbistan'ın başkenti olan Belgrad'ta 24 Mayıs 2008'de finali yapılmış olan ve Rusya'nın Believe adlı şarkısıyla galip geldiği yarışmadır. 2008 yılında, önceki senelerden farklı olarak Eurovision Şarkı Yarışması'nın artık 2 Yarı Finalli olmasına karar verilmiştir. 2007 yılının birincisi Sırbistan ve Büyük 4'lü (Almanya, Fransa, İspanya, Birleşik Krallık) direkt finalde yarışmışlardır. Yarışmaya Azerbaycan ve San Marino ilk kez katılmıştır. Yarışma başlangıcında 2007 Eurovision Şarkı Yarışması galibi Marija Şerifoviç konser vermiştir. Ayrıca Eurovision tarihinde ilk kez TRT bir Türk partisini organize etmiştir.
Geriye kalan tüm ülkeler ise Yarı Final'de yarışmışlardır. 2. Yarı Final'den de onar ülke Final'e katılmaya hak kazanmıştır ancak bunlardan yalnız ilk 9'a giren ülkeler halk tarafından Televoting yöntemiyle Final'de yarışmayı garantilemiştir. 10. ülke ise bu ilk 9'a girmeyi başaramamış ülkeler arasından olmuştur ve her ülkenin jüri oyları sonucunda en yüksek puanı alan ülke Final'e katılmaya hak kazanmıştır. Yarışmayı yaklaşık 20.000 kişi izlemiştir.

20 Mayıs 2008 tarihinde gerçekleştirilmiştir.
Almanya ve İspanya bu yarı finalde oy kullanmıştır.
Keten renkli ülke jüri sayesinde finale kalmıştır.

22 Mayıs 2008 tarihinde gerçekleştirilmiştir.
Birleşik Krallık, Fransa ve Sırbistan bu yarı-finalde oy kullanmıştır.
Keten renkli ülke jüri sayesinde finale kalmıştır.

Finalistler:

Büyük Dörtlü Almanya, Birleşik Krallık, Fransa ve İspanya
ev sahibi ülke Sırbistan
birinci yarı finalde ilk 9 ülke oylamayla, 10. ülke jürinin oyuyla seçilmiştir.
ikinci yarı finalde ilk 9 ülke oylamayla, 10. ülke jürinin oyuyla seçilmiştir.
Final 24 Mayıs 2008'de gerçekleştirilmiştir ve Rusya'nın birinciliğiyle sonuçlanmıştır.

Finalde 12 Puan Alan Ülkeler

 Avustralya
Avustralya'nın, yarışmaya girmemiş olmasına rağmen, yarışma SBS'de yayımlanmıştır. İlk yarı final 23 Mayıs Cuma günü yayımlanmıştır. 2. Yarı Final 24 Mayıs Cumartesi 08.30'da Avustralya'da yayımlanmıştır. Final 25 Mayıs Pazar 07.30'da Avustralya'da yayımlanmıştır. Önceki yıllarda Avustralya, Birleşik Krallık'ın BBC yayınını yayımlamıştır. Son yıllarda müsabaka, SBS'den yayımlanmaya başlanmıştı.

Avusturya
Avusturyalı yayıncı ORF yarışmadan çekilmesine rağmen canlı yayın yapılmıştır.

 İtalya
Programı canlı olarak yayımlamış olan San Marino RTV, İtalya'nın bazı yerlerinde izlenildi: (Bologna'yı kapsayan Emilia'nın küçük bir parçası) Romagna, Kuzey Marche, Venedik'i kapsayan Güney Veneto.

 Dünya
Eurovision şarkı yarışmasını dünya çapında canlı yayın olarak, TRT Int, TVRi, ERT World, Armtv, TVE Internacional, TVP Polonia, RTP Internacional, RTS Sat ve SVT Europa yayımlamıştır.

Resmî site

2009 Eurovision Şarkı Yarışması veya 54. Eurovision Şarkı Yarışması, 12-14-16 Mayıs 2009 tarihlerinde Rusya'nın başkenti Moskova'da düzenlenen, Norveç'in 387 puanla birinci olduğu yarışmadır. Yarışmanın birinci yarı finali 12 Mayıs, ikinci yarı finali ise 14 Mayıs tarihlerinde düzenlenmiştir. Yarışmaya 42 ülke katılmıştır. Slovakya da yarışmaya yeniden katılma kararı alarak yarışmada yerini almıştır. San Marino ise ekonomik sorunlardan dolayı katılamayacağını açıklamıştır. 2009'da tele oylamalarının yanında jüri oylarının da kullanılacağını açıklanmıştır. "Büyük Dörtlü" olarak adlandırılan Fransa, Almanya, İspanya ve Birleşik Krallık yarışmaya direkt katılma haklarını yine kaybetmeyecektir. Yarışmanın yarı finalleri, manken Natalya Vodyanova ve oyuncu Andrey Malahov, finali ise şarkıcı Alsu ve İvan Urgant tarafından sunulmuştur. Yarışmayı Alexander Rybak'ın temsil ettiği Fairytale parçası 387 puan alarak kazanmıştır.

Yarışma, Dima Bilan'ın zaferinden sonra 2009 yılında Rusya'da yapıldı. Rusya başbakanı Vladimir Putin, yarışmanın Moskova'da düzenleneceğini duyurdu.
Rusya ulusal kanalı Channel One, EBU'ya yarışmanın Moskova'da bulunan Olimpiyskiy'de yapılmasını önerdi. Daha sonra 13 Eylül 2008 tarihinde EBU bunu onayladı.

2009 Eurovision Şarkı Yarışması'nın yarı final gruplarını Yana Çurikova sunmuştur. Aslında Yana Çurikova, 2009 Eurovision Şarkı Yarışması'nın sunuculuğunu da yapacaktı, fakat çekilmiştir. Onun yerine yarıfinalleri Andrey Malahov ve Natalya Vodyanova yarışmayı sundu. Finali ise İvan Urgant ve Alsu sundu.

Yarışmayı, Eurovision Şarkı Yarışması'nın ilk galibi olan Lys Assia açmıştır. Assia, 1956 yılında kendisine galibiyet getiren "Refrain"'ni söylemiştir. Ayrıca 1979 Eurovision Şarkı Yarışması'nda Almanya'yı temsil eden “Dschinghis Khan” grubu, 2004 Eurovision Şarkı Yarışması'nın galibi Ruslana,2003 Eurovision Şarkı Yarışması 'na katılan dünyaca ünlü Rus grup t.A.T.u, "Ne Ver', Ne Boysia" adlı şarkılarını, 2007 Eurovision Şarkı Yarışması'nın galibi Marija Šerifović ve 2008 Eurovision Şarkı Yarışması'nın galibi Dima Bilan da programa katılmıştır.

Rusya'nın ana yayın kuruluşu Pervıy Kanal Eurovision 2009 için alt logo ve tema sunmuştur. En alt logosu ise bir "Fantastik Kuş" olarak belirlenmiştir. Önceki yıllarda olduğu gibi, alt logosu genel logosu ile yan yana sunulmuştur. 2009 yılındaki yarışmanın logosunda slogan olmamıştır.
Sahne, tasarımcı John Casey tarafından tasarlanmıştır. Casey daha önce 1997 yılında Dublin'de yapılan 1997 Eurovision Şarkı Yarışması'nın sahnesini de tasarlamış ve 1994 - 1995 yıllarında da sahne tasarımı işinin içinde yer almıştır. LED ekranlarının farklı türleri ile oluşan çağdaş bir ayar, bir Rus Avangard sanatı ile ilişkilendirmektedir. Yarışma için bir tiyatro tasarımı da bulunmaktadır. Ayrıca, sahnenin büyük bölümündeki kavisli LED ekranlar her yönde hareket edebilir haldedir ve her bir şarkıyı farklı hissettirmek için sağlanan dairesel orta kısmı da dahil olmak üzere birçok değişiklik göze çarpmaktadır.

2009 Eurovision Şarkı Yarışmasının biletlerinin fiyatı 300 rubleden 30 bin ruble kadardır. En ucuz biletler (300-1800 ruble) yarışma çerçevesinde yapılacak olan sabah ve akşam konserleri için olan biletlerdir. Yarı finalı izlemek isteyenler 800-20 bin arası ruble ödemek durumunda kalmışlardır. Final için en ucuz bilet 1000 ruble, en pahalısı ise 30 bin ruble olmuştur. Yarışmanın her konserine 20 bine yakın seyircinin katılması beklenilmiştir.

30 Ocak 2009'da Eurovision Şarkı Yarışması'na katılacak ülkeler yarı-finallere bölünmüştür ve yarı-final çekiliş gruplarını Yana Churikova sunmuştur. Büyük Dörtlü Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İspanya ve ev sahibi Rusya doğrudan finale katılmıştır. Diğer 38 ülke 7, kalan beşinde ise 6 ülke olmakla 6 gruba bölünmüştür. Çekilişten sonra ise kalan 38 ülkenin ise yarı-finallerde çıkış yapacağı belirlenmitir. Fakat ülkelerin (hem doğrudan finale və hem de yarı-finallere katılacak ülkelerin) çıkış tarihi 30 Ocak tarihinde yapılan çekilişte olmayacağı, 16 Mart'ta yapılan çekilişte belirlenmiştir.
16 Mart 2009 tarihinde 2009 Eurovision Şarkı Yarışması'na katılacak ülkelerin temsilcileri bir toplantı yapmış ve bu toplantıda ülkeler temsil edecekleri şarkıları tanıtmışlardır. Bu toplantıda Gürcistan'ın yarışmaya katılmayacağı açıklanmıştır. Söz konusu Gürcistan'ın temsil edeceği şarkının Rusya devlet başkanı Vladimir Putin'e gönderme yapması nedeniyle yarışmadan diskalifiye olunmuştur. Toplantıda 38 ülkenin yarı-finallere, 5 ülkenin (Büyük Dörtlü ve ev sahibi Rusya) ise finale çıkış numaraları belirlenmiştir.

Eurovision Şarkı Yarışması'nda, Avrupa Yayın Birliği tarafından bir araya getirilen ve EMI Records ve CMC International tarafından (11 Mayıs 2009 tarihinde yayınlanan) 2009 Yarışması'nın resmi derleme bir albümü çıkarılmıştır. Albüm, 2009 yarışmasına giren 42 şarkının tümünü içeriyordu. (büyük finale yükselemeyen yarı finalistler dahil.)

2009'daki seçim süreçlerinin tamamlanmasıyla, üç ülke daha önce yarışmaya katılan sanatçıları seçmişti. Geri dönen sanatçılar arasında 1998 ve 2005'te Malta'yı temsil eden Chiara, 2004'te Yunanistan'ı temsil eden ve 2006 Yarışmasını sunan Sakis Rouvas yer aldı. 2008 yılında Euroband ikilisinin bir parçası olan Friðrik Ómar da yer aldı.
Slovenya'yı Quartissimo ile temsil eden Martina Majerle, 2003'te Hırvat ve 2007'de Slovence kısımlarında yedek vokalist olarak yer almıştı.

Birinci yarı-final 12 Mayıs'ta Moskova'da düzenlenmiştir.
Almanya ve Birleşik Krallık bu yarı-finalde oy kullanmıştır.
Oylamada ilk 9'a giren ülkeler otomatik olarak finale kalırken son finalist jüri tarafından seçilmiştir.

İkinci yarı-final 14 Mayıs'ta Moskova'da düzenlenmiştir.
Fransa ve Rusya bu yarı-finalde oy kullanmıştır. İspanya ise oylamada yaşadığı sorunlar nedeniyle yalnızca jüri oyları kullanmıştır.
Oylamada ilk 9'a giren ülkeler otomatik olarak finale kalırken son finalist jüri tarafından seçilmiştir.

Finalistler:

"Büyük Dörtlü" (Almanya, Birleşik Krallık, Fransa ve İspanya).
Ev sahibi ülke, Rusya.
Birinci yarı-finalde ilk 9'a giren ülkeler ve jürinin belirlediği finalist.
İkinci yarı-finalde ilk 9'a giren ülkeler ve jürinin belirlediği finalist.
Final 16 Mayıs'ta gerçekleştirildi ve Norveç'in birinciliğiyle sona erdi.

Geçen yıllardan farklı olarak, bu yıl yapılacak Eurovision Şarkı Yarışması'nda oy vermede %50 jüri, %50 televoting (Tele oylama) sistemi etkili oldu. Bu sayede siyasi oylamaların önüne geçilmesi hedeflenmişti.

Norveç, normalde 17. sırada oylarını açıklayacaktı. Fakat oylamada yaşadığı problemlerden dolayı en son oylarını açıkladı.

Norveç dışında bütün ülkeler bu sene uygulamaya konulan yarı halk oylaması, yarı jüri oylaması kuralına göre oylarını sunmuştur. Norveç, halk oylamasında yaşadığı sorunlar nedeniyle yalnızca jüri oyları kullanmıştır.

Birinci yarı-finalde bütün ülkeler halk oylamasını kullanmıştır.

İkinci yarı-finalde Arnavutluk ve İspanya hariç bütün ülkeler halk oylamasını kullanmıştır.
Arnavutluk televoting'de yaşadığı sorunlar nedeniyle yalnızca jüri oylarını kullanmıştır.
İspanya'nın ulusal televizyon kanalı RTVE yayını 66 dakika gecikmeli olarak yayınladığı için jüri oylarını kullanmıştır.

Finalde 12 puan alan ve veren ülkeler:

 Avustralya
Avustralya kanalı birinci yarı finali 15 Mayıs Cuma 2009'da yerel saat 19:30'da (09:30 UTC), ikinci yarı finali 16 Mayıs Cumartesi 2009'da yerel saat 19:30'da (09:30 UTC), finali ise 17 Mayıs Pazar 2009'da yerel saat 19:30'da (09:30 UTC) yayınlandı.
 Avusturya
Avusturya kanalı ORF yarışmadan çekilmesine rağmen canlı yayın yapmıştır.

 Dünya
Dünya'da bu yarışmayı, yarışmaya katılan ülkelerin ülke kanalları ile diğer ülkelerin kanalları da yayınlanmıştır:

Ayrıca Eurovision Şarkı Yarışması resmî sitesinde yarışma yayınlanmıştır.

Resmî site

2010 Eurovision Şarkı Yarışması, 55. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. İlk olarak 18 Mayıs, 20 Mayıs, 22 Mayıs 2010 tarihleri arasında yapılması planlandı, fakat yarışma finalinin Şampiyonlar Ligi final maçı ile çakışması üzerine yarı-final ve final günleri 25 Mayıs, 27 Mayıs ve 29 Mayıs 2010 tarihlerine alınmıştır. Yarışma, Norveç'te yapılmıştır, çünkü 2009'da birinci olan ülke Alexander Rybak'ın "Fairytale" adlı şarkısı ile Norveç'ti. Yarışma, Oslo'da bulunan Telenor Arena'da yapılmıştır. Ülke, ev sahipliği yapacağı yarışma için 17 milyon € harcamıştır. Yarışmaya 39 ülke katılmıştır. Gürcistan'ın bir yıl aradan sonra yeniden katıldığı yarıştan Andorra, Çek Cumhuriyeti, Karadağ ve Macaristan ise ekonomik sebeplerden ötürü çekilmiştir. Erik Solbakken, Haddy Jatou N'jie ve Nadia Hasnaoui sunuculuğunu üstlendiği yarışmayı Almanya, Lena Meyer-Landrut'un seslendirdiği "Satellite" adlı şarkı ile 246 puan toplayarak kazandı. Almanya'nın ardından Türkiye, Romanya, Danimarka ve Azerbaycan ilk beş sırayı oluşturmuştur. İsveç tarihinde ilk kez yarı finalleri geçemeyip finale yükselememiştir. Romanya ilk kez Moldova'ya 12 puan vermemiştir.

Başlangıçta, Norveç Kültür Bakanı Trond Giske ve Norwegian Broadcasting Corporation (NRK) başkanı Hans-Tore Bjerkaas tarafından yarışmanın düzenleneceği yer için 150 milyon Norveç kronu (17 milyon €) bütçe ayrılmasına kararlaştırılmıştı. Bu miktar Helsinki'de düzenlenen 2007 Eurovision Şarkı Yarışması'ndaki bütçeden daha fazlaydı ama Moskova'daki 2009 Eurovision Şarkı Yarışması'nın bütçesinden fazla değildi. Günümüz standartlarında konserin revize edilmiş tahmini maliyeti 211 Norveç kronudur (24 milyon €). 27 Mayıs 2009'da Oslo'da düzenlenen basın toplantısında, yarışmanın Oslo metropol alanında düzenleneceği ilan edildi. NRK, Oslo'nun yarışmaya ev sahipliği yapabilmek için yeterli kapasite, mekânlar ve altyapıya sahip tek şehir olduğunu savundu. 3 Temmuz 2009'da, yarışmaya ev sahipliği yapacak mekânın yeni inşa edilmiş Telenor Arena'nın olmasına karar verildi. Telenor Arena, Oslo'nun komşusu Bærum'da bulunmaktadır. Oslo Spektrum'un daha küçük boyutu ve kapasitesi, yarışmaya ev sahipliği yapmasına imkân vermedi.

10 Mart 2010 tarihinde NRK, yarışmanın sunucularını duyurdu. Sunuculuğa Erik Solbakken, Haddy Jatou N'jie ve Nadia Hasnaoui seçilmişti. Solbakken ve N'jie, üç gösterinin açılışını yaptı, sanatçıları tanıttı ve oylama sırasında yeşil odada röportaj yaptı, Hasnaoui ise oylama bölümü ve sonuçların açıklanmasını sundu. İkinci kez, ikiden fazla sunucu yarışmayı sundu. İkiden fazla sunucunun görev aldığı ilk Eurovision Şarkı Yarışması, 1999 tarihli yarışmaydı.

2010 yılı Eurovision Şarkı Yarışması'nın resmî başlangıcı olan Moskova, Oslo ve Bærum Belediye Başkanları arasındaki "Host City Insignia Exchange" (ev sahibi şehir nişanı değişimi) sırasında; 4 Aralık 2009 tarihinde, yarışmanın sanat, slogan ve tasarım temasını ilan etti. Bir seri kesişen daireler olarak belirlenen sanat teması, "Eurovision Şarkı Yarışması'nı çevreleyen duyguların çeşitliliği ve insan topluluğu"nu tanımladığı için seçilmişti. Ek olarak logo; siyah, altın rengi ve pembe renklerini ihtiva etmekteydi ve zemin rengi beyazdı. 6 Mayıs 2010'da sahne tasarımının öngösterimi yapıldı, gösteride LED ekranlar kullanılmadı, onun yerine çeşitli diğer ışıklandırma teknikleri tercih edildi.

2009 ve 2008 kartpostallarının (şarkılar öncesinde gösterilen görseller) aksine, 2010 kartpostalı basitliği esas almıştı ama aynı zamanda yenilikçi bir fikir de içeriyordu, stadyumda yer alırmışcasına kalabalığın başları üzerinden bir görüntü vardı.
Kartpostallarının temel özellikleri: bir grup küçük altın top (ESC 2010'un teması), her bir ülkenin şeklinde biçimlendirilmişti. Ardından, bunlar hareket ediyor ve ülkelerin bir şehrinden (genellikle başkentinden) destek veren ve tezahürat yapan küçük bir grup insanın önceden kaydedilmiş videoları bir ekran şekline geliyordu. Bundan sonra, sahneye çıkmaya hazırlanan ülkenin sanatçısı birkaç saniye gösteriliyor ve ardından toplar bu ülkenin bayrağını oluşturuyordu.
Ülke şekillerinde küçük farklılıklar vardı: Sırbistan, İsrail, Kıbrıs Cumhuriyeti gibi bazı ülkelerin şekilleri, bu alanlardaki toprak anlaşmazlıkları nedeniyle tam olarak gösterilmedi.

Yarı-finallerde yarışacak 34 ülke altışar gruba ayrılarak kürelere konulmuş ve çekiliş yapılmıştır.

Birinci yarı-final, Oslo'da 25 Mayıs 2010 tarihinde gerçekleştirildi.
Yarı halk oylaması ve yarı jüri oylaması ile yapılan oylamalarda ilk 10'a girebilen ülkeler finale yükseldi.
Almanya, Fransa ve İspanya bu yarı-finalde oy kullandı.

Jüri ve halk oylamasının sonuçları Haziran 2010'da EBU tarafından açıklanmıştır..

İkinci yarı-final, Oslo'da 27 Mayıs 2010 tarihinde gerçekleştirildi.
Yarı halk oylaması ve yarı jüri oylaması ile yapılan oylamalarda ilk 10'a girebilen ülkeler finale yükseldi.
Birleşik Krallık ve Norveç bu yarı-finalde oy kullandı.

Jüri ve halk oylamasının sonuçları Haziran 2010'da EBU tarafından açıklanmıştır..

Final, 29 Mayıs 2010 tarihinde TSİ 22.00'da Oslo'daki Telenor Arena'da gerçekleştirildi.
'Büyük Dörtlü' ve ev sahibi ülke, Norveç, otomatik olarak finalde yarıştı.
25 ve 27 Mayıs 2010 tarihlerindeki yarı-finallerde ilk 10'a giren ülkelerle birlikte toplamda 25 şarkı yarıştı.
Final gecesi oylama sistemi 2009 yarışması'nda olduğu gibi yarı halk oylaması ve yarı jüri oylaması ile oldu.

1 İspanya'nın temsilcisi Daniel Diges, "Algo pequeñito" performansı sırasında Jimmy Jump adlı bir şahış, sahnede korsan bir gösteri yapmıştır. Bu nedenden dolayı İspanyol ekibi konsantrelerinin bozulduğunu gerekçe göstererek en son Danimarka ekibi şarkısını söyledikten sonra ikinci kez sahneye çıktı ve şarkısını 26. sırada ikinci kez söylemiştir. Bu olay Eurovision Şarkı Yarışması tarihinde ilk kez gerçekleşmiştir.

Jüri ve halk oylamasının sonuçları Haziran 2010'da EBU tarafından açıklanmıştır.

Finalde 12 puan alan ve veren ülkeler:

 Avustralya
Avustralya kanalı birinci yarı finali 28 Mayıs Cuma 2010'da yerel saat 19:30'da (09:30 UTC), ikinci yarı finali 29 Mayıs Cumartesi 2010'da yerel saat 19:30'da (09:30 UTC), finali ise 30 Mayıs Pazar 2010'da yerel saat 19:30'da (09:30 UTC) yayınlamıştır.
 Yeni Zelanda
Sadece yarışmanın finalini 30 Mayıs Pazar 2010'da yayınlanmıştır.
 Macaristan
Macaristan bu yıl yarışmada olmamasına rağmen yarışmayı canlı olarak sunmuştur.
 Karadağ
Karadağ bu yıl yarışmada olmamasına rağmen yarışmayı canlı olarak sunmuştur.
 Kazakistan
Kazakistan yarışmada olmamasına rağmen yarışmayı canlı olarak sunmuştur.
 Kosova
Kosova yarışmada olmamasına rağmen yarışmayı canlı olarak sunmuştur.
 Vietnam
Vietnam yarışmaya girebilmek için gerekli koşullara sahip olmamasına rağmen yarışmayı canlı olarak sunmuştur.
 Dünya
Dünya'da bu yarışmayı, yarışmaya katılan ülkelerin ülke kanalları ile diğer ülkelerin kanalları da yayınlanmıştır:

Ayrıca Eurovision Şarkı Yarışması resmî sitesinde yarışma yayınlanmıştır.

 Almanya - Peter Urban
 Arnavutluk - Leon Menkshi
 Avustralya - Julia Zemiro ve Sam Pang
 Azerbaycan - Hüsniye Muharremova
 Belçika - Felemenkçe: André Vermeulen ve Bart Peeters (VRT), Fransızca: Jean-Pierre Hautier ve Jean-Louis Lahaye (RTBF)
 Belarus - Denis Kuryan
 Birleşik Krallık - Paddy O'Connell ve Sarah Cawood (yarı finaller, BBC Three) ve Graham Norton (TV, BBC One) ve Ken Bruce (Radyo, BBC Radio 2) (final)
 Bosna-Hersek - Dejan Kukrić
 Danimarka - Nikolaj Molbech
 Estonya - Marko Reikop
 Finlandiya - Fince: Jaana Pelkonen, Asko Murtomäki (YLE), İsveççe: Tobias Larsson (FST5)
 Fransa - Peggy Olmi, Yann Renoard (yarı finaller), Cyril Hanouna - Stéphane Bern (final)
 Gürcistan - Sopho Altunashvili
 Hırvatistan - Duško Ćurlić
 Hollanda - Daniël Dekker ve Cornald Maas
 İrlanda - Marty Whelan (TV), Maxi (radyo)
 İspanya - José Luis Uribarri
 İsveç - Edward af Sillen ve Christine Meltzer
  İsviçre - Almanca: Sven Epiney (SF zwei). Fransızca: Jean-Marc Richard and Nicolas Tanner (TSR 2). İtalyanca: Sandy Altermatt (RSI La 1)
 İzlanda - Sigmar Guðmundsson
 Kıbrıs Cumhuriyeti - Nathan Morley (CyBC Radyo)
 Letonya - Karlis Streips
 Litvanya - Darius Užkuraitis
 Macaristan - Zsolt Jeszenszky
 Kuzey Makedonya - Karolina Petkovska
 Malta - Valerie Vella
 Norveç - Olav Viksmo-Slettan
 Polonya - Artur Orzech
 Portekiz - Sérgio Mateus
 Romanya - Leonard Miron ve Gianina Corondan
 Rusya - Dmitry Guberniev and Olga Shelest
 Sırbistan - Duška Vučinić-Lučić (yarı final 1 ve final) ve Dragoljub Ilić (yarı final 2 ve final)
 Slovakya - Roman Bomboš
 Slovenya - Andrej Hofer
 Türkiye - Bülent Özveren
 Ukrayna - Tymur Miroshnychenko
 Yunanistan - Rika Vagiani

Resmî site

2011 Eurovision Şarkı Yarışması, yapılan 56. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma, bir önceki yılın kazananı Almanya'nın Düsseldorf şehrinde düzenlendi. Yarışmayı, Eldar & Nigar ikilisinin seslendirdiği "Running Scared" adlı şarkıyla Azerbaycan kazanmıştır. Yarı-finaller 10 - 12 Mayıs 2011, final ise 14 Mayıs 2011'de düzenlenmiştir. Avusturya üç yıl aradan sonra yeniden katılmıştır. Slovakya ilk önce yarışmadan çekildiğini bildirmiştir. Daha sonra EBU'nun yoğun çabaları sonrasında dönmüş fakat bu sefer de ulusal final gerçekleştirecek bütçeyi bulamadığı için katılamayacağını bildirmiştir. Bunun üzerine EBU, bütçeyi kendisinin karşılayacağını açıklamıştır ve Slovakya yarışmaya dahil edilmiştir. San Marino iki yıllık aradan sonra yeniden katılmıştır. Aynı şekilde Macaristan bir yıllık aradan sonra yarışmaya dönmüştür. Yarışmanın sunuculuğunu Anke Engelke, Judith Rakers ve Stefan Raab yapmıştır. Ayrıca Almanya'nın uzun yıllar sonrasında elde ettiği birincilik, yarışmaya ilgi göstermeyen ülkeleri harekete geçirmiştir. Birleşik Krallık'ın Eurovision için dünyaca ünlü Blue grubunu görevlendirmesi, yarışmaya 14 yıl boyunca katılmayan İtalya'nın geri dönmek için bu seneyi seçmesi gibi gelişmeler ile Eurovision Şarkı Yarışması; Avrupa ülkeleri için yeniden millî bir yarışma hâline geldi.

Düsseldorf'taki Esprit Arena'nın yarışmaya ev sahipliği yapacağı 12 Ekim 2010 tarihinde ARD tarafından açıklandı. Almanya daha önce 1957 ve 1983 yılında yarışmaya ev sahipliği yapmıştır. 2011 yarışması, Doğu ve Batı Almanya'nın birleşmesinden bu yana Almanya'da düzenlenen ilk Eurovision Şarkı Yarışması oldu.

Yirmi üç şehir yarışmaya ev sahipliği yapmak için aday olmuştur. Ancak Alman ulusal kanalı ARD bu şehirlerden sekiz tanesinin adaylığını kabul etmiştir. Bu şehirler; Berlin, Hamburg, Hannover, Gelsenkirchen, Düsseldorf, Köln, Frankfurt ve Münih'tir.

2008 yılından beri "Big four" olarak anılan gruba bu yıl İtalya da katılmıştır ve böylece grup, "Big five" adını almıştır.

16 Aralık 2010 tarihinde NDR, yarışmanın sunucularını duyurdu. Sunuculuğa Anke Engelke, Judith Rakers ve Stefan Raab seçilmişti. Üçüncü kez, ikiden fazla sunucu yarışmayı sunmuştur. İkiden fazla sunucunun görev aldığı ilk Eurovision Şarkı Yarışması, 1999 tarihli yarışmaydı ve geçen sene de aynı format gerçekleşmişti.

Yarışmanın grafik tasarımını Turquoise Branding üstlenmiştir. Yarışmanın sloganı Feel Your Heart Beat! (Kalp Atışlarını Hisset) olarak belirlenmiştir. Logoda ise büyük bir kalp yer tutmuştur. Her performanstan önce bir postcard ekrana gelmiştir. Her ülkenin postcardında kendi ulusal dillerinde Feel Your Heart Beat sloganı ekrana gelir.

Yarı-finalde yarışacak 39 ülke altışar gruba ayrılarak kürelere konulmuş ve çekiliş yapılmıştır.

Birinci yarı-final, 10 Mayıs 2011 tarihinde Düsseldorf'taki Esprit Arena'da gerçekleştirilmiştir.
Birinci yarı-finalde %50 halk oylaması ve %50 jüri oylaması ile yapılan oylamalarda ilk 10'a girebilen ülkeler finale yükselmişlerdir.
Birleşik Krallık ve İspanya bu yarı-finalde oy kullanmıştır.

1.^İki ifade Fransızca içeriyor.

İkinci yarı-final, 12 Mayıs 2011 tarihinde Düsseldorf'taki Esprit Arena'da gerçekleştirilmiştir.
İkinci yarı-finalde %50 halk oylaması ve %50 jüri oylaması ile yapılan oylamalarda ilk 10'a girebilen ülkeler finale yükselmişlerdir.
Almanya, Fransa ve İtalya bu yarı-finalde oy kullanmıştır.

2.^İki kelime Rusça içeriyor.

Final, 14 Mayıs 2011 tarihinde gerçekleştirilmiştir.
Sadece "Büyük Beşli" adı verilen ülkeler otomatik olarak finalde yer almıştır.
10 ve 12 Mayıs 2011'deki iki yarı-finalden gelen yirmi ülke ile beraber finalde toplam yirmi beş ülke yer almıştır.
Finalde oylama, 2010 yarışmasında olduğu gibi yarı halk oylaması ve yarı jüri oylaması şeklinde oldu. Oylama ilk performanstan itibaren başlayıp son performanstan sonraki 15 dakika sonunda bitti.
Arka plan müziği olarak Gary Go'nun "Wonderful" adlı şarkısı kullanılmıştır.

Final sonundaki puanların açıklanması sırasında; Hollandalı şarkıcı ve sunucu Mandy Huydts'ın, Danimarka temsilcisi A Friend in London grubunun New Tomorrow şarkısına ülkesinin verdiği on iki puanı açıklamasının ardından grubun vokalisti Tim Schou canlı yayında Huydts'a İngilizce olarak "Biliyorsun bebeğim, seni istiyorum...seni becermek istiyorum" diyerek bir skandala neden oldu. Schou daha sonra bir açıklama yaparak özür diledi ve "İlk puanları duyduktan sonra kamera bize yaklaşınca çok heyecanlandım. Özür diliyorum Avrupa! Özür dilerim!" açıklamasını yaptı. Mandy Huydts'ın menajeri ise durumun çok şık olmadığını ama Mandy'nin bu konuda sadece güldüğünü ve olayı komik bulduğunu ifade etti.

Konuk Jüri: Birleşik Krallık  İspanya 

Finalde 12 puan alan ve veren ülkeler:

Resmî site

2012 Eurovision Şarkı Yarışması, 57. kez gerçekleştirilen Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Azerbaycan adına yarışan Ell & Nikki'nin 2011 yarışmasını kazanmasının ardından Azerbaycan'ın başkenti Bakü'de düzenlendi. 22 ve 24 Mayıs 2012'deki yarı finaller ile 26 Mayıs 2012'deki final aşamaları yeni inşa edilen Kristal Salon'da gerçekleştirildi.
Kırk iki ülkenin katıldığı yarışmaya, en son 2009 yarışmasına katılan Karadağ geri dönerken, Azerbaycan ile Karabağ Savaşı'ndan bu yana çözülemeyen sorunlar ve güvenlik kaygısı nedeniyle Ermenistan ve Eurovision yerine 2012 Avrupa Futbol Şampiyonası (Ukrayna ile birlikte ev sahipliği yaptığı) ve 2012 Yaz Olimpiyatları'na odaklanılacağı gerekçeleriyle Polonya katılmaktan vazgeçti. Öte yandan pek çok insan hakları savunucusu, Azerbaycan'daki hükûmetle ilgili endişelerin ifade edilmesinin kısıtlanmasını protesto etti.
Yarışmanın tasarımı, Azerbaycan'ın bilinen yaygın takma adı "Odlar Yurdu"ndan ilham alınarak oluşturulan "Ateşini Yak!" sloganı etrafında inşa edildi ve 1998'den 2009'a kadar kullanılan oylama sistemine geri dönüldü. Oylama, performanslar sona erdikten sonraki 15 dakika içinde yapıldı. Her ülkenin oyu 50:50 sistemiyle belirlendi; oyların yarısını televoting sonuçları, yarısını ulusal jüri puanı oluşturdu. İsveç adına yarışan Loreen; Thomas G:son ve Peter Boström tarafından yazılan ve 372 puan toplamayı başaran "Euphoria" şarkısıyla birinci oldu. Rusya'yı temsil eden Buranovskiye Babuşki "Party for Everybody" adlı şarkısıyla ikinci, "Nije ljubav stvar" adlı şarkıyı seslendiren ve Sırbistan adına yarışan Željko Joksimović üçüncü oldu. "Büyük Beşli" grubunun üyelerinden Almanya, İtalya ve İspanya, ilk 10 içinde yer alarak sırasıyla sekizinci, dokuzuncu ve onuncu oldular.

Azerbaycan'ın Eurovision'a ilk katılımı 2008 yılında gerçekleşti ve ülke, bundan sonraki her yarışmada yer aldı. Finali 14 Mayıs'ta gerçekleştirilen 2011 Eurovision Şarkı Yarışması'nda ülke adına yarışan Ell & Nikki, "Running Scared" adlı şarkısıyla birinci oldu. Bu birincilik sonrasında 2012'deki organizasyonu düzenleme hakkı elde eden Azerbaycan; ülkenin, Kafkasların ve Hazar Denizi kıyısının en büyük şehri olan başkent Bakü'yü 2012 yarışmanın ev sahipliğini yapması için belirledi. Hazar Denizi'nin içinde doğru uzanan Abşeron Yarımadası'nın güney kıyısında yer alan ve şehir merkezi ile İçeri Şehir (21,5 ha) olmak üzere iki ana bölümden oluşan kentin nüfusu, 2009 başındaki tahminlere göre iki milyondu.
Azerbaycan'ın galibiyetinden kısa süre sonra, 23.000 kişi kapasiteli bir konser alanının Bakü'deki Devlet Bayrağı Meydanı'nın yakınlarına inşa edileceği açıklandı. Üç gün sonra, Tevfik Behramov Stadyumu ile Haydar Aliyev Spor ve Fuar Kompleksi, yarışmanın gerçekleştirilebileceği diğer mekânlar olarak organizatörler tarafından duyuruldu. 2 Ağustos 2011'de Alpine Bau Deutschland AG, şu an Bakü Kristal Salon olarak bilinen yeni bir mekânı inşa etmek için düzenlenen ihaleyi kazandı. Kısa süre sonra da inşaat hazırlıkları başlatıldı. Sözleşmede tam maliyet geçmemesine rağmen Azerbaycan hükûmeti, mekânın inşası için 6 milyon AZN tahsis etti.
8 Eylül 2011'de Azad Azerbaycan TV (ATV), Kristal Salon'un 2012 Eurovision Şarkı Yarışması'nın gerçekleştirileceği mekân olacağını bildirse de Avrupa Yayın Birliği tarafından resmî onaylama yapılmadı. 31 Ekim 2011'de, ulusal televizyon kanalı İctimai TV genel yayın müdürü İsmail Ömerov, mekân seçimi ile ilgili kararın Ocak 2012'de yönetim kurulu tarafından belirleneceğini duyurdu. 25 Ocak 2012'de, Kristal Salon'un yarışmanın gerçekleştirileceği yer olduğu doğrulandı. Yarışmanın biletleri 28 Şubat 2012'de İnternet üzerinden satışa sunuldu. Salonun 23.000 kişilik kapasitesi olmasına rağmen yarışmanın final aşamasını 16.000 kişi izledi.

29 Haziran 2011'deki Eurovision Referans Grubu toplantısında, 1998 yarışması ve 2009 yarışması arasında uygulanan televoting sistemine geri dönülmesi kararı alındı, bu sisteme göre tüm performanslar bittikten sonraki 15 dakikalık zaman diliminde telefon ve kısa mesaj hatları açılarak oylama yapıldı. (2010 ve 2011 yarışmalarında oylama, şovun tamamında yapılmıştı.) Her ülke, sonuçlarını 50:50 sistemiyle kararlaştırdı; oyların yarısını televoting sistemi, yarısını ulusal jüri belirledi. Her katılımcı ülkenin ulusal jürisi, müzik endüstrisinin beş profesyonel üyesinden oluşmaktaydı.
26 Kasım 2011'de paylaşılan resmî kurallara göre, finalde yarışacak ülke sayısı, ev sahibi ülke ve Büyük Beşli de dahil olmak üzere 26 olarak açıklandı ve her yarı finalde on ülke, finale katılım hakkı kazandı. Böylece, 2003 yarışmasından bu yana ilk kez 26 ülke finalde yarışmış oldu.

Yarışmanın yarı final kuraları, 25 Ocak 2012'de, Bakü'deki Buta Sarayı'nda gerçekleştirildi. Otomatik olarak finalist olan ülkeler (Almanya, Azerbaycan, Birleşik Krallık, Fransa, İtalya ve İspanya) haricindeki katılımcılar, altı küre halinde geçmişteki yarışmalara dayalı olarak ayrıldı. Bu kürelerdeki ülkelerden yarısı (veya yarıya yakını), 22 Mayıs 2012 tarihindeki ilk yarı finalde yarıştı. Diğer yarısı ise 24 Mayıs 2012'deki ikinci finalde yarıştı. Bu kura çekimi ayrıca ülke delegasyonlarının provalarının ne zaman başlayacağını bilmeleri için yaklaşık olarak sahneye ne zaman çıkılacağını ve otomatik finalistlerin hangi yarı finalde oy vereceğini belirlemektedir.

1.^ Ermenistan, yarı final kuraları gerçekleştirildikten yaklaşık bir buçuk ay sonra yarışmadan çekildi.

Yarışmanın logo ve slogan tasarımında, Azerbaycan'ın takma ismi olan "Odlar Yurdu"ndan esinlenildi, slogan "Ateşini Yak!" (İngilizce: "Light Your Fire!") olarak belirlendi.
Her video tanıtım kartpostalı, şarkıcı veya performansçıların bir görüntüsüyle başladı, ardından ülke bayrağı ve turuncu-kırmızı alevlerden bir arka planın üzerine, el yazısını andıran bir yazı ile ülke adı yazıldı. Kartpostallar, Azerbaycan'ın çeşitli görüntülerinden oluşuyordu ve her bir kartpostal, ülkenin bir özelliğini anlatıyordu. (örn. Bolluk Yurdu (İngilizce: Land of Abundance), Şiirler Yurdu (İngilizce: Land of Poetry) vb.) Bu yazılar ve görüntüler, sahne alacak ülkenin kültüründen yola çıkarak hazırlandı. Bazı kartpostallar ise ev sahibi şehir olan Bakü'ye odaklandı. (örn. Caz Şehri (İngilizce: City of Jazz), Eğlence Şehri (İngilizce: City of Leisure) vb.) Kartpostallar, sahne alacak ülkenin bayrak renklerinin, yarışmanın gerçekleştirildiği Kristal Salon'a yansıtılmasıyla son buldu. Bu kartpostalların, Azerbaycan turizmini daha geniş kitlelere sunmak için görev yapması amaçlandı.
Çıkış sıralaması, ülke, sanatçı, şarkı, söz yazarları ve besteci isimlerinin belirtildiği tanıtıcı grafikler, 2011 yarışmasının tanıtıcı grafikleriyle temel olarak aynı olmasına rağmen 2012'nin temasından izler barındırdı. Alt puanlar (1-7) kırmızı karelerle vurgulanırken, büyük puanlar (8, 10, 12) ise puan değeri arttıkça boyutu da artan turuncu renkteki karelerle vurgulandı. Grafiklerin her ikisi de, Londralı marka tasarım ajansı Turquoise tarafından yapıldı.

İctimai TV (İTV), Eurovision Şarkı Yarışması'nın yayıncısı olan Avrupa Yayın Birliği'nin (EBU) üyesiydi ve Azerbaycan'ın resmî televizyon kanalıydı. Azerbaycan'ın en büyük telekomünikasyon operatörü Azercell, yarışmanın ana sponsoru seçildi. 1 Aralık 2011'de Brainpool, resmî prodüksiyon ortağı olarak ilan edildi; İTV, 2011 yarışmasının Alman televizyon prodüksiyon şirketi olan Brainpool'ün başarılarından tatmin oldu.

Ev sahibi Azerbaycan'ın Eurovision Şarkı Yarışması'na yaptığı büyük ölçekli yatırım, "ülkenin kötü demokrasi ve insan hakları sicili konusundaki şüpheleri azaltmak" için bir girişim olarak Batı medyasında tartışıldı. Arap Baharı'ndan esinlenen 2011 Azerbaycan protestoları sırasında tutuklanan bir aktivist olan Elnur Mecidli, yarışma öncesinde ülkenin imajını yumuşatmak için serbest bırakıldı ancak birçok siyasi tutuklu kalmaya devam etti. İnsan Hakları İzleme Örgütü, yarışma arifesinde "protestoculara şiddetli bir müdahalede bulunulduğunu" rapor etti, Uluslararası Af Örgütü ise yarışmaya kadar devam eden "muhalefetin, sivil toplum kuruluşlarının (STK), eleştirmen gazetecilerin ve aslında Aliyev rejimini eleştiren herkesin ifade özgürlüğünün sert bir baskı" altında tutulmasını kınadı.
Ayrıca İnsan Hakları İzleme Örgütü, Azerbaycan hükûmeti ve Bakü Şehir Kurumunu, inşa edilen Kristal Salon'a ulaşan yolların yapılmasını engelleyen evlerin yıkılması için yerel halkın zorla tahliye edilmesi konusunda da eleştirdi. Şeffaflık ve ekonomik haklar ile ilgili kampanyalar yürüten Public Association for Assistance to Free Economy, tahliyeleri "insan hakları ihlali" olarak niteledi ve "yasal yetkiye dayanmadığını" belirtti. BBC'ye yaptığı bir açıklamada Eurovision, yakın zamanda ziyaret ettikleri Bakü'de "konser salonu inşasının temiz bir inşaat alanında gayet yolunda devam ettiğini ve yıkıma gerek olmadığını" gözlemledi. Avrupa Yayın Birliği yarışmanın "apolitik" yapısına ve Azerbaycan hükûmetinin inşaat alanının Eurovision Şarkı Yarışması'na bağlı olmadığı iddialarına atıf yaptı.
Yarışmanın birincisi Loreen, yarışma sırasında yerli insan hakları aktivistleri ile tanışarak bunu yapan tek yarışmacı oldu. Daha sonra, gazetecilere yaptığı açıklamada "Azerbaycan'da her gün insan hakları ihlal edilmektedir. Böyle şeyler hakkında sessiz olunmamalı." şeklinde konuştu. Bir Azerbaycan hükûmet sözcüsü, Loreen'i eleştirerek yarışmanın "siyasallaşmaması" gerektiğini söyledi ve EBU'nun bu tür toplantıları önlemesini istedi. İsveçli diplomatlar EBU'ya cevap olarak İsveç televizyonunun ve Loreen'in yarışma kurallarına aykırı hareket etmediğini bildirdi.
26 Mayıs tarihinde, hükûmet karşıtı flash mob bir gösteri, polis tarafından hızlıca dağıtıldı. Aktivistler yarışmadan sonra uluslararası ilgi Azerbaycan'ı terk ettiğinde baskı görmekten korktuklarını ifade ettiler. Almanya'dan sunucu Anke Engelke oyları açıklamadan önce, Azerbaycan'daki insan hakları sorununu ima eden bir açıklama yaptı ve "Bu gece kimse kendi ülkesine oy veremiyor. Fakat oy verebilmek güzel. Ve bir tercihe sahip olmak güzel. Yolculuğunda iyi şanslar

2013 Eurovision Şarkı Yarışması, 58. kez gerçekleştirilen geleneksel Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Loreen'in "Euphoria" şarkısıyla 2012 yarışmasını kazanması üzerine İsveç'in Malmö şehrinde düzenlendi. Bu yarışmayla birlikte İsveç, sonuncusu 2000 yılında olmak üzere yarışmaya beşinci kez ev sahipliği yaptı. Sveriges Television (SVT), mekân olarak İsveç'teki çeşitli adaylar arasından Malmö Arena'yı seçti. Petra Mede yarışmanın sunuculuğunu tek başına yaptı. En son 2011 yarışmasında yer alan Ermenistan dahil olmak üzere otuz dokuz ülke yarışmaya katıldı. Bosna-Hersek, Portekiz, Slovakya ve Türkiye 2013 yılında yarışmaya dahil olmaktan vazgeçti.
Yarışmanın teması, kültürel çeşitlilik ve katılımcı ülkeler arasındaki eşitliliğin yanı sıra her yarışmacının yarışmaya getirdiği etkiyi vurgulayan "We Are One" (Türkçe: Hepimiz Biriz) sloganı etrafında inşa edildi. Eurovision tarihinin önceki yarışmalarıyla karşılaştırıldığında 2013 yarışması, tanıtımlarda ev sahibi ülkeye odaklanmak yerine İsveç'in kararı üzerine katılımcı sanatçıya ve sanatçının ülkesine odaklandı. Her şarkıdan önce ekrana gelen kartpostallar geleneksel olarak, ev sahibi ülkenin doğasını, kültürünü ve sosyal hayatını anlatırdı; bu yarışmada değişiklik yapılarak kartpostallarda yarışmacının kendi ülkesindeki günlük yaşamından kesitler aktarıldı.
"Only Teardrops" şarkısıyla yarışan Emmelie de Forest, 2013 yarışması galibinin Danimarka olmasını sağladı, Azerbaycan'a 47 puan fark atarak 281 puan topladı. Böylece Danimarka, İsveç topraklarında yapılan yarışmalarda ikinci kez birincilik kazanmış oldu. Yarışmada üçüncü sırada Ukrayna, dördüncü sırada Norveç yer aldı ve ilk beşin son sırasında Rusya onları izledi. Büyük Beşli ülkelerinden yalnızca İtalya ilk ona girdi ve yedinci oldu. 2004 yılından bu yana finale çıkamayan Hollanda, finale çıkarak dokuzuncu oldu. Raporlara göre, 2013 yarışmasının yarı finalleri ve finali toplam 170 milyon kişi tarafından izlenildi. 1985'ten bu yana ilk kez, eski Yugoslavya ülkelerinden hiçbiri Eurovision Şarkı Yarışması finalinde yer almadı.

8 Temmuz 2012'de İsveçli yayıncı Sveriges Television (SVT), Malmö'deki Malmö Arena'nın 2013 Eurovision Şarkı Yarışması'nın yapılacağı mekân olarak seçildiğini duyurdu. Daha önceden 1975, 1985, 1992 ve 2000 yıllarındaki yarışmalara ev sahipliği yapan İsveç, 2013 yarışmasıyla birlikte beşinci kez yarışmanın ev sahipliğini üstlendi. Malmö ise ilki 1992'de olmak üzere ikinci kez yarışmanın yapıldığı şehir oldu. SVT, daha önceki yıllara göre yarışmayı daha küçük bir mekânda yapma arzusunda olduğunu dile getirdi; daha küçük bir ortam ayarlamak hem daha kolaydı, hem de ev sahibi şehir diğer kutlama ve festival etkinlikleri için halihazırda süslenmiş durumdaydı. Malmö Arena'nın seçilmesinde bu unsurlar etkili oldu, bunun yanı sıra Malmö, başlangıçta yarışma için istekli olan Stockholm ve Göteborg'un ardından nüfus bakımından İsveç'in üçüncü en büyük şehriydi.
Malmö, İsveç'in Skåne ilinde yer alır, Öresund köprüsü ve tüneli ile ülkenin güneybatı kısmını Danimarka'nın başkenti Kopenhag'a yaklaşık 30 dakikalık bir tren yolculuğuyla bağlar. Böylece Danimarka'daki ziyaretçilerin Malmö'deki çeşitli etkinliklere kolay bir şekilde ulaşması da sağlanır. SVT, arenanın küçük olmasına ve bir yarı finalde iki ülkenin hayranlarını barındıracak kapasitede olmamasına rağmen etkinliğe katılması muhtemel Danimarkalı ve Norveçli hayranların sayısını dikkate alarak Danimarka ve Norveç'in farklı yarı finallerde yarışmasına karar verdi. Bunların yanı sıra Öresund Köprüsü'ne kültürleri bağlayıcı bir ifade olarak yarışma temasında yer verdi.

2012 yarışmasının final gecesinde İsveç'in zaferinin ardından SVT başkanı Eva Hamilton, 2013 yarışması için Stockholm, Göteborg ve Malmö'deki çeşitli yerlerin yarışmaya mekân olarak düşünüldüğünü İsveç medyasına bildirdi. Expressen, alternatif üç farklı mekânın yarışmada kullanılacağını; Göteborg ve Malmö'nün yarı finallere, Stockholm'ün finale ev sahipliği yapacağını ileri sürdü. Ancak bu öngörü, SVT'nin yarışmaya yalnızca tek bir şehrin ev sahipliği yapacağını açıklamasıyla geçersiz hâle geldi.
20 Haziran 2012'de Göteborg, Nisan 2013 sonlarında şehirde gerçekleşecek Göteborg Horse Show adlı etkinlik nedeniyle ev sahipliği adaylığından çekildiğini duyurdu. Eurovision Şarkı Yarışması ile neredeyse aynı zaman diliminde yapılacak olan bu ve diğer etkinlikler nedeniyle otel odalarının kullanılabilirlik durumuyla ilgili sıkıntılar olabileceğine dair endişelerini de dile getirdi. 2013 yarışması baş yapımcısı Martin Österdahl, yarışmanın önceki yıllardaki gibi büyük bir arenada yapılmasından hoşlanmadıklarını, böyle bir kararlarının olmadığını belirtti ve SVT'nin 2013 yarışmasının "daha cana yakın ve kişisel" olmasını istediğini İsveçli medyaya duyurdu. Ayrıca SVT, Avrupa Yayın Birliği'nin (EBU) de geçen yıllarda yarışma maliyetinin artması sebebiyle "küçük" bir 2013 yarışması istediğini bildirdi.
Aşağıdaki şehirlerdeki mekânlar ve otel odaları, 2013 yarışmasının gerçekleşebileceği yerler olarak aday gösterildi. 8 Temmuz 2012'de Malmö Arena'nın yarışmanın gerçekleşeceği mekân olarak seçildiği doğrulandı. Malmö Arena, Stockholm'de yer alan Friends Arena, Tele2 Arena ve Ericsson Globe mekânlarının ardından İsveç'in dördüncü büyük kapalı arenası olma özelliğine sahiptir.

2013 yarışmasında resmî kurallar kapsamında halk ve jüri oyları sonuçlarının kombinasyonunun detaylarıyla ilgili değişiklikler yapıldı. Ülkelerin ulusal jürilerinden her biri, kendi ülkesi dışındaki her yarışmacının şarkısı için oy kullanabildi. Ulusal jüri oyları, her bir üyenin oylarını toplayarak belirli yarışmacıları birinci sıradan son sıraya doğru sıraladı. Aynı şekilde, halk oylamasının sonuçları da sırasıyla değerlendirildi ve ilgili ülkenin oy vereceği ilk on sıralamayı belirlemekte kullanıldı. Jüri oylarının tam sıralaması ve halk oylarının tam sıralaması birleştirilerek ülkenin yarışmacılara vereceği oylar ortaya çıkarıldı. Oylamalarda birinci sırada yer alan yarışmacı ülke 12 puan, en alt sırada yer alan yarışmacı ülke 1 puan aldı. Yarışmanın resmî Medya El Kitabı'nda izleyicilerin, resmî uygulamalar aracılığıyla yarışma devam ederken oy kullanabilecekleri açıklandı.
Yayınların resmî ana medya sponsorluğunu İsveç-Finlandiya telekomünikasyon şirketi TeliaSonera ve Alman kozmetik şirketi Schwarzkopf üstlendi. Diğer sponsorlar arasında makyaj şirketi IsaDora kozmetik, süpermarket ICA ve Tetra Pak yer aldı.
Şarkıcı ve oyuncu Sarah Dawn Finer tarafından canlandırılan Lynda Woodruff adlı çizgi roman karakteri, skeçlerle birlikte yarı finaller ile finallerde sahne aldı. "Lynda", önceki yıl Bakü'de gerçekleştirilen yarışmada İsveç'in oylarını sunmuştu. Ayrıca finalde yarışma sonuçları açıklanmadan önce, ABBA'nın "The Winner Takes It All" şarkısını seslendirdi. Futbolcu Zlatan Ibrahimović'in Eurovision finalinin açılış bölümünün bir parçası olacağı 28 Nisan'da ortaya çıktı, futbolcu daha önceden kaydedilen bir video aracılığıyla doğduğu şehir Malmö'den izleyicilere hoş geldiniz mesajı vererek açılışı yaptı. 2011'de İsveç'i temsil eden Eric Saade, finalde Green Room sunuculuğunu üstlendi.

Yarı final için kuralar 17 Ocak 2013 tarihinde Malmö Belediye Sarayı'nda çekildi. EBU yayın merkezinde yapılan bir toplantı sonucunda, Malmö'ye olan coğrafi yakınlığı nedeniyle Danimarka'nın ilk yarı finalde, Norveç'in ikinci yarı finalde sahne alarak yarışması kararlaştırıldı. Bu uygulama, her iki ülkeden gelecek ziyaretçilerin maksimum sayıda bilet kullanabilmelerine olanak sağladı. Aynı zamanda EBU, ilk yarı final tarihinin İsrail'deki ulusal bayram tarihiyle çakışması nedeniyle oluşabilecek komplikasyonları önlemek için İsrail delegasyonunun isteğiyle ülkenin ikinci yarı finalde yarışmasını onayladı. Doğrudan finalist olan yarışmacı ülkeler (Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İspanya, İtalya ve İsveç) dışında kalan ülkelerin adları, önceki dokuz yıldaki oylama kalıplarına dayalı olarak beş fanusa ayrıldı. Bu fanuslardan çekilen 15 ülke (Danimarka hariç) 14 Mayıs 2013'teki birinci yarı finale dahil oldu, diğer 15 ülke (Norveç ile İsrail hariç) ise 16 Mayıs 2013'te ikinci yarı finalde yarıştı.
Ülkelerin fanuslara konulma şekli, halk oylaması ortağı Digame tarafından aşağıdaki gibi belirlenmiştir:

Önceki yıllardan farklı olarak yarışmacıların sahneye çıkış sıraları, gösterileri daha heyecanlı hâle getirmek ve tüm yarışmacıların sahne dışına çıkışında zaman kazanmak, birbirine benzeyen şarkıların art arda sergilenmesini engellemek amacıyla delegasyon ekibi yerine yapımcılar tarafından belirlendi. Bu karar, yarışmanın hayranları ve katılımcı yayıncıları tarafından karışık tepkilerle karşılandı.
Yarı finallerde sahneye çıkış sıraları 28 Mart 2013'te yayımlandı. Finaldeki sahneye çıkış sıraları ise 17 Mayıs 2013'te açıklandı. Ek bir ayrım, finale çıkan finalistlerin, finalin hangi yarısında ülkelerini temsil edeceğiyle ilgili olarak ortaya çıktı. Bu ayrım, yarı final galipleri için toplanan basın toplantısı sırasında gündeme geldi, Büyük Beşli (Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İspanya ve İtalya) ülkelerinin finalde kaçıncı sırada yarışacağı, birinci bireysel basın toplantısında duyuldu. Ev sahibi ülke olan İsveç'in kaçıncı sırada yarışacağı, 18 Mart 2013'te delegasyon tarafından toplantı başkanlarıyla beraber kurayla belirlendi. İsveç, finalde 16. sırada yarıştı.

Daha önceden de bahsettiği gibi SVT, Malmö Arena'nın alanını en iyi şekilde kullanmak istedi ve önceki yıllara göre seyircilerin ekrandaki görünürlüğünü artırmayı amaçladı. SVT ana bir sahne ve buraya yakından çevrelenmiş bir parkurla bağlanan yüksek-alçak değiştirilebilen zeminlerden oluşan bir sahne oluşturdu, ana sahnenin iki tarafında ve küçük sahnenin çevresinde kalabalık şovu ayakta izleyebildi. Ana sahnenin hareketliliği ikinci yarı finalin açılışında ve Moldova'nın performansının sonuna doğru kullanıldı, performansta şarkıcının elbisesinin altında zemin yavaşça hareket ederek şarkıcıya daha uzun bir görünüm verilmesini sağladı. Küçük sahnenin hareketliliği ise Birl

2014 Eurovision Şarkı Yarışması, 59. defa gerçekleştirilen Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Danimarka adına yarışan Emmelie de Forest'ın "Only Teardrops" şarkısıyla 2013 yarışmasını kazanması üzerine yarışma Kopenhag, Danimarka'ya taşındı. Böylece Danimarka, en sonuncusu 2001 yılında olmak üzere yarışmaya üçüncü kez ev sahipliği yapmış oldu. Yarışmanın yarı finalleri 6 ve 8 Mayıs 2014 tarihlerinde, finali 10 Mayıs 2014'te gerçekleştirildi. Yarışma, yayın kuruluşu DR tarafından çeşitli adaylar arasından seçilen B&W Hallerne'de yapıldı. Sunuculuğunu Lise Rønne, Nikolaj Koppel ve Pilou Asbæk üstlendi.
Yarışmaya otuz yedi ülke katıldı; Portekiz bir, Polonya ise iki yıllık aranın ardından yarışmaya geri döndü. Bulgaristan, Hırvatistan, Kıbrıs ve Sırbistan ise yarışmadan çekildi. Böylece, bir önceki yıldan daha az ülke yarışmaya katılmış oldu; bu, 2006 yılından bu yana katılımcı sayısının en az olduğu yıl idi. İki yıldır San Marino'yu temsil eden Valentina Monetta, bu yarışmada da San Marino'yu temsil ederek arka arkaya üç defa yarışmaya katılmış oldu.
Karadağ ve San Marino, sırasıyla 2007 ve 2008 yıllarındaki ilk katılımlarından beri ilk defa finale yükseldiler. Yirmi altı ülkenin yer aldığı finali; Karadağ on dokuzuncu, San Marino ise yirmi dördüncü sırada tamamladı. Yarışmaya en çok finansal kaynağı sağladıkları için doğrudan finale katılma hakkına sahip beş referans ülkesinden yalnızca İspanya temsilcisi Ruth Lorenzo ilk ona girebildi.
Avusturya adına yarışan Conchita Wurst, "Rise Like a Phoenix" şarkısıyla yarışmayı kazandı. Bu, Avusturya'nın 1966'dan bu yana kazandığı ilk birinciliği oldu. Bir drag queen olan Wurst'un galibiyeti, Batı ve Doğu Avrupa devletlerinin LGBT haklarına bakış açılarındaki kutuplaşmanın yoğunlaştığı bir süreçte politik bir mesaj olarak da nitelendi. Hollanda yarışmayı ikinci, İsveç ise üçüncü sırada tamamladı; böylece uzun bir aradan sonra hiçbir Doğu Avrupa ülkesi ilk üçe giremedi.

2 Eylül 2013 tarihinde Danimarka'nın kamusal yayın kuruluşu DR; Kopenhag'ın 2014 yarışmasının ev sahibi olarak belirlendiğini, yarışmaya Refshaleøen'de bulunan ve eskiden bir tersane olarak kullanılan B&W Hallerne'in ev sahipliği yapacağını sosyal ağ hashtagi biçimindeki yarışma sloganı, "#JoinUs" ("#BizeKatıl") ile birlikte açıkladı. Refshaleøen, yarışmaya ev sahipliği yapacak ve basın merkezi ile diğer pek çok olanağı karşılayacak biçimde bir "Eurovision Adası" olarak yeniden düzenlenmiştir.
2013 yılının Ağustos ayının sonlarında Kopenhag belediye başkanı, Frank Jensen, şehrin yarışmaya ev sahipliği yapmak üzere kırk milyon (Danimarka Kronu) bütçe ayırdığını ve Kopenhag'ın 2014 Yeşil Avrupa Başkenti seçilmesine vurgu yaparak, 2014 yarışmasının günümüze dek gerçekleştirilen "en yeşil" Eurovision Şarkı Yarışması olacağını bildirdi.

En büyükleri Herning ve Kopenhag olmak üzere beş şehir, yarışmaya ev sahipliği yapmak üzere aday olmuştur. Seçim sürecine ilk katılan mekanlar, Kopenhag'da 2001 yarışmasına ev sahipliği yapan Parken Stadyumu ve Herning'de Dansk Melodi Grand Prix 2013'e ev sahipliği yapan Jyske Bank Boxen olmuştur. Sırasıyla Fredericia ve Aalborg'da bulunan Messe C ve Gigantium onları izlemiştir. Sürece katılan en son şehir, eski şehir hapishanesini aday gösteren Horsens olmuştur. Eğer Horsens ev sahini olarak seçilseydi, hapishanenin açık olan avlusu cam bir çatı ile tamamen kapatılacaktı.
17 Haziran 2013 tarihinde Aalborg ili, şehirdeki otel odalarının sayısının yetersiz olduğunu gerekçe göstererek adaylıktan çekilmiştir. DR, yarışmanın gerçekleştirileceği tarihlerde ev sahibi şehirlerde en az 3,000 otel odasının rezervasyonlara açık olmasını şart koşarken Aalborg'da yalnızca 1,600 otel odası vardı ve yarısından fazlası Eurovision Şarkı Yarışması ile aynı tarihlerde gerçekleştirilecek başka etkinlikler için ayrılmıştı. 18 Haziran 2013 tarihinde DR; Kopenhag, Herning ve Horsens'ın adaylıklarının resmi olarak onaylandığı ve Fredericia ilinin de adaylık sürecine katıldığını açıkladı.
19 Haziran 2013, yarışmaya ev sahipliği yapmak üzere adaylık belirtmek için son tarihti ve Wonderful Copenhagen, Kopenhag şehir merkezi bölgesi belediye meclisi ile etkinlik ve ziyaretçiler bürosu yarışmaya ev sahipliği yapmak üzere üç mekan aday gösterdi: Parken Stadyumu, DR Byen'in bahçesinde büyük bir çadır ve B&W Hallerne. DR, yarışmaya ev sahipliği yapacak mekanın iç yüksekliğinin en az 16 metre olması ve binanın içinde hiçbir taşıyıcı kolon olmamasını şart koşmuştu. 25 Haziran 2013 tarihinde Fredericia ili, yarışmaya ev sahipliği yapmak üzere gereken bu özellikleri sağlayan hiçbir mekana sahip olmaması sebebiyle adaylıktan çekildiklerini açıkladı. 28 Haziran 2013 tarihinde Parken Sport & Entertainment CEO'su, Anders Hørsholt, Parken Stadyumu'nun yarışmanın gerçekleştirileceği tarihlerde bir takım futbol maçlarına ev sahipliği yapacağı gerekçesiyle yarışmaya ev sahipliği yapamayacağını bildirdi.

Yarışma, 2008 yılından beri olageldiği üzere iki yarı final ve bir finalden oluştu. Her iki yarı finalden en yüksek puan alan onar ülke, ev sahibi ülke Danimarka ve yarışmaya finansal kaynak sağlayan beş ülke (Büyük Beşli olarak da bilinir): Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İspanya ve İtalya ile finalde yarışmaya hak kazanmışlardır.
20 Eylül 2013 tarihinde Avrupa Yayın Birliği, jüri oylamasında değişiklikler içeren 2014 yarışmasının resmi kurallarını yayınladı. Açıklamalara göre, kurallardaki değişiklikler ile oylama konusunda daha şeffaf olunması hedeflenmiştir. Ulusal jürilerin her beş üyesinin ismi, 1 Mayıs 2014 tarihinden yarışmanın başlangıcına dek açıklanmış ve yarışmanın ardından her jüri üyesi kişisel puanlamasını yayınlamak zorunda bırakılmıştır. Ek olarak; jüri üyesinin, geçmişte ikiden fazla kez bu görevde bulunmamış ve yalnızca bir ülkenin ulusal jürisinin parçası olması şart koşulmuştur. Kuralar sonucu yarı finaller ve finalde sahneye çıkış sıralarının belirlendiği önceki yılların aksine, tıpkı 2013 yılında olduğu gibi, sahneye çıkış sıraları yarışmanın yapımcıları tarafından belirlenmiştir.

Yarı final kuraları, 20 Ocak 2014 tarihinde Kopenhag Belediye Binası'nda gerçekleştirilmiştir. Norveç ve İsveç'in coğrafi olarak Danimarka'ya oldukça yakın olduğu ve her iki ülkede de bilet satışlarını maksimize etmek için bu ülkelerin farklı yarı finallerde yarışmalarına karar verilmiş ve Avrupa Yayın Birliği tarafından gerçekleştirilen bir kura sonucunda İsveç'in bir, Norveç'in ise ikinci yarı finalde yarışacağı belirlenmiştir. İsrail delegasyonu, birinci yarı finalin ülkede resmi bir bayrama denk gelmesi nedeniyle ikinci yarı finalde yarışmak istediklerini belirtmiş ve Avrupa Yayın Birliği, İsrail'i ikinci yarı finale yerleştirmiştir. Böylece; İsveç, Norveç ve İsrail ile otomatik finalistler (Almanya, Birleşik Krallık, Danimarka, Fransa, İspanya ve İtalya) dışında kalan yirmi sekiz ülke, önceki on yılda olduğu gibi altı fanusa ayrılmıştır.
Fanuslar, tele oylama ortağı Digame tarafından aşağıdaki gibi belirlenmişlerdir:

Tıpkı bir önceki yıl olduğu gibi; şarkıcılar yarı final/finalin hangi kısmında sahne alacaklarını bir kura ile belirledikten sonra, ev sahibi yayıncı DR ve yapımcıları hangi ülkenin hangi sırada sahneye çıkacağını kararlaştırdılar. 17 Mart 2014 tarihinde Kopenhag'da gerçekleştirilen bir delegasyonlar toplantısı sırasında ev sahibi ülke Danimarka'nın finalde yirmi üçüncü sırada sahne alacağı belirlendi. 24 Mart 2014 tarihinde, her iki yarı final için de sahneye çıkış sıraları kamuoyuna duyuruldu. Yarı finallerden sonra gerçekleştirilen finalistlerin basın toplantıları ve doğrudan finalde yarışan ülkelerin (Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İspanya ve İtalya) temsilcilerinin 6 Mayıs 2014 tarihinde gerçekleştirilen ilk bireysel basın toplantılarında şarkıcıların çektikleri kuralar sonucunda ülkelerin finalin hangi kısmında (bir ve on üç arası birinci, on dört ve yirmi altı arası ikinci) sahneye çıkacakları belirlendi. Yapımcılar; Ukrayna'nın ilk, Birleşik Krallık'ın ise son sıraya yerleştirildiği final için sahneye çıkma sıralarını 9 Mayıs 2014 tarihinde (OAS) 02.00'de açıkladılar.

Yarışmanın tematik grafik tasarımı, 18 Aralık 2013 tarihinde Avrupa Yayın Birliği tarafından yayınlandı. Resmi etkinlik görselleri; kalbine Danimarka bayrağı eklenmiş geleneksel Eurovision Şarkı Yarışması logosunu da içeren, yarışmanın logosu "#JoinUs" (#BizeKatıl)ın merkezinde bulunduğu mavi ve mor renklerin ağır bastığı bir elmas olarak belirlenmiştir. Sahneye çıkış numarası, ülke, şarkıcı, şarkı, söz yazarları ve bestecilerin ifade edildiği tanıtıcı grafiklerde; büyük bir elmas üzerinde sahneye çıkış numarası belirtilirken, ülke bayrağını yansıtan görece daha küçük bir elmasın altında ülke ismi, sağında ise şarkı/şarkıcı/besteci/söz yazarları ifade edilmiştir.
Ülkeler sahne almadan önce gösterilen ve yaklaşık bir dakika uzunluğundaki tanıtıcı görüntüler veya daha çok bilinen ismiyle "postcardlar"da, tıpkı bir önceki yılda olduğu gibi her ülkenin temsilcileri yer almış ve farklı biçimlerde, temsil ettikleri ülkenin bayrağını tasarlamışlardır. Postcardların finalinde her temsilci tasarladığı bayrağın fotoğrafını çeker ve söz konusu bayrak küçülerek, tanıtıcı grafiklere eklenen ve ülke bayrağını yansıtan elması oluşturur.
Örneğin Birleşik Krallık temsilcisi Molly, Birleşik Krallık bayrağını; Routemaster otobüsleri, Royal Mail minibüsleri, beyaz/kırmızı kâğıt şeritleri ve mavi yağmurluklar giyen insanlar kullanarak oluşturmuştur.

Danimarka kraliyet ailesi mensupları Veliaht Prensi Frederik ile karısı Veliaht Prensesi Mary; ev sahibi yayıncı DR tarafından, özel konuklar olarak yarışma finaline davet edildiler. 2014 yılının Mart ayında DR, Avustralya'nın Eurovision Şarkı Yarışması'na olan bağlılığını selamlamak üzere Jessica Mauboy'a, 8 Mayıs 2014 tarihinde gerçekleştirilen ikinci yarı finalin ara gösterisinde sahne alması üzere bir davet yolladı. Ara gösteri sırasında, önceden kaydedilmiş bir video ile Avustralya bir performans sergiledi ve Mauboy, "Sea of Flags" isimli şarkısını seslendirdi.

Yarışma; Rusya'nın Ukrayna'ya 

2015 Eurovision Şarkı Yarışması, 60. kez gerçekleştirilen geleneksel Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Conchita Wurst'un "Rise Like a Phoenix" şarkısıyla 2014 yarışmasını kazanması üzerine Avusturya'nın Viyana şehrinde düzenlendi. Böylece Avusturya 1967 yarışmasından sonra ikinci kez ev sahipliği yaptı. Yarışmanın ilk olarak yarı finallerinin 12 ve 14, finalinin ise 16 Mayıs 2015 akşamı gerçekleştirileceği 2014 yılında delegasyon başkanı tarafından açıklanmıştı. Daha sonra ise bu tarihler yarı finaller için 19 ve 21, final için ise 23 Mayıs 2015 olarak değiştirilmiştir. Sunuculuğunu Mirjam Weichselbraun, Alice Tumler ve Arabella Kiesbauer üstlenmiştir.
Kırk ülke katılımını onaylamıştır, Avustralya ilk defa katılmıştır ve Çek Cumhuriyeti, beş yıllık aradan ve Kıbrıs Cumhuriyeti ve Sırbistan, bir yıllık aradan sonra geri döndüklerini açıklamıştır. Ukrayna ise mali ve siyasi nedenlerden dolayı 2015 yılında katılmayacağını açıklamıştır.
İsveç adına yarışan Måns Zelmerlöw yarışmayı "Heroes" şarkısı ile 365 puan toplayarak kazandı. Bu İsveç'in 21. yüzyılda aldığı ikinci ve tarihinde aldığı altıncı birinciliğidir. Ancak tele oylama sonucunda İtalya birinci ve Rusya ikinci sırada yer almış, jüri oyları seyirci oylarını değiştirmiş ve birinciyi seçmiştir. Böylece 2009 yılından bu yana ilk defa seyirci oyları birinciyi seçememiştir. İtalya "Grande amore" şarkısı ile 292 puan toplayarak 2012 yılından sonra ilk kez İngilizce olmayan bir şarkı ilk üçe girmiştir. Rus şarkıcı Polina Gagarina'nın seslendirmiş olduğu "A Million Voices" 303 puan toplayarak Eurovision tarihinde ilk kez yarışmayı ikinci sırada bitiren bir ülke 300 puanın üzerine çıkmıştır; 2011 yılından bu yana ilk kez "Büyük Beşli" ülkelerinden biri ilk üçe girebilmiştir. Almanya ve Avusturya yarışmayı sıfır puanla tamamlamış; yarışma tarihinde ilk kez ev sahibi ülke sıfır puan almıştır. Aynı zamanda 2015 yarışmasında Karadağ bağımsızlığından bu yana ve Çek Cumhuriyeti yarışmaya katıLdığından beri en iyi derecelerini almıştır. Ayrıca bu yıl 2012 Eurovision Şarkı Yarışması'nda olduğu gibi İsveç ve Rusya ilk iki sırada yer almıştır.
Bu yıl Eurovision Şarkı Yarışması yaklaşık 197 milyon kişi tarafından izlenerek yeni bir rekor alındı. 20 Nisan 2015 tarihinde Universal Music Group tarafından 2015 Eurovision Şarkı Yarışması resmi albümü yayınlanmış, albümde 40 ülkenin şarkıları yer almıştır.

6 Ağustos 2014 tarihinde, Viyana'nın 2015 Eurovision Şarkı Yarışması'na ev sahipliği yapacağı açıklanmıştır. Ev sahibi mekân olarak 16,000 kişilik kapasiteye sahip Wiener Stadthalle seçilmiştir.

2014 Yarışması'nda Avusturya'nın zaferinden sonra devlet kanalı Viyana veya Salzburg'un yarışmaya ev sahibi şehir olma olasılığını ortaya çıkarmıştır. Viyana, Klagenfurt, Innsbruck, Aşağı Avusturya, Graz, Yukarı Avusturya, Burgenland ve Vorarlberg şehirlerinin mekân ve tanıtım maliyetini karşıladıklarını; Salzburg'un ihaleden çıkmasına rağmen hâlâ ilgilendikleri bildirildi.
Avusturya'nın başkenti Viyana'nın ev sahibi kent olma şansının yüksek olmasıyla birlikte iki adet aday mekânı bulunmaktadır: Yıl boyunca Erste Bank turnuvalarına adaylık yapacak olan Wiener Stadthalle ve birçok konser ve yıl boyunca fuar merkezi olacak olan Messe Wien. Bu mekânlar sırasıyla 16.000 ve 30.000 kapasiteye sahiptir. Ayrıca yarışta Stadthalle Graz ve Schwarzl Freizeit Zentrum ile birlikte Avusturya'nın en büyük ikinci kenti olan Graz kenti de bulunmaktadır. Klagenfurt'ta bulunan 30.000 kapasiteli Wörthersee Stadion'de bu ev sahipliği yarışmasına katılmıştır. Ancak, stadyumun yarışmaya ev sahipliği yapabilmesi için uygun bir niteliğe sahip değildir. Innsbruck'ta bulunan Olympiahalle ise 1964 ve 1976 Kış Olimpiyatları'nda artistik patinaj ve buz hokeyi müsabakalarına ev sahipliği yapmıştır. Beşinci olarak Linz şehrinde bulunan Brucknerhaus arenası yarışma için yeterli kapasiteye sahip olmasa da ihaleye dahil olmuştur. Coğrafi olarak Linz şehrine yakın olan Wels ise yarışmayla yakından ilgilenmiştir. Oberwart şehrinde bulunan Exhibition Hall ve Vorarlberg şehrinde bulunan Vorarlberger Landestheater arenaları da son aday olan mekânlardan biridir.
29 Mayıs 2014 tarihinde, 2015 yarışması için ORF ve EBU ev sahibi olabilmek için mekân hakkında bazı gereklilikleri ve ayrıntıları yayımladı. ORF 13 Haziran 2014 yılına kadar aday mekânların belirtilen gereklikleri ve ölçütleri sağlayabilecekleri hakkında bilgilerini istedi.

Ev sahipliği yapabilecek olan mekânın sonuçlanmasından sonra yarışma öncesi en az 6 ila 7 hafta ve bir hafta boyunca kullanılabilir olması gerektiğini belirtti.
Seçilen mekân açık hava olmamalıdır, bina en azından 10.000 kapasiteli ve 15 metre minimum tavan yüksekliği ile klimalı bir bina olmakla beraber ses ve ışık için izole edilmiş olmalıdır.
Green Room arenada veya mümkün olduğunca onun yakınında ve 300 kapasiteli bir oda olmalıdır.
Ev sahipliği yapacak yerin en az 6000 m² alan, 2 adet yemek standı bir izleme odası, makyaj bölümü, elbise dolabı ve yaklaşık 50 yorumcu kabini olması gerekmektedir.
11 Mayıs ve 2014 Mayıs 2015 tarihleri arasında kullanılabilir, en az 1500 gazeteci kapasiteli ve 4000 metrekare (43,000 sq ft) büyüklüğünde bir basın merkezine sahip olmalıdır.
13 Hazirandan sonra ORF 2015 Eurovision Şarkı Yarışması'na ev sahipliği yapabilecek 12 adet mekânı açıkladı: ORF 21 Haziran günü 3 şehri (Viyana, Innsbruck ve Graz) aday sürecinin son aşamasında kısa listeye almıştı.
Seçilen şehir Ağustos 2014 öncesinde açıklanması uygun görülmüştü.

 †   Ev sahibi
 ‡   Kısa listeye alınanlar

Sahne ve arenanın tasarımı için 2500 ton materyal kullanılmıştır. 1400 spot lambası ve 5000 adet prizi bağlamak için 20 km uzunluğunda kablolar kullanılmıştır. Sahne 14,3 m genişliğinde ve 44 m yüksekliğindedir. Sahne tasarımı için 700 kişi çalışmıştır. 26 kamera kullanılmıştır. Ziyaretçi salonu ve yiyecek ikramı için 800 gönüllü çalışmıştır. 1700 gazeteci ve 10.000 seyirci arenada yer almıştır.

Yarışma 2008 yılından bu yana olduğu gibi iki yarı final ve bir büyük finalden oluşmuştur. Her iki yarı finalde de en yüksek puana sahip ilk on ülke, ev sahibi ülke Avusturya ve yarışmaya finansal kaynak sağlayan beş ülke (Büyük Beşli olarak da bilinir): Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İspanya, İtalya ve Eurovision'un 60. yılı nedeniyle özel olarak davet edilen Avustralya ile finalde yarışmaya hak kazanmıştır.

EBU 2011 yılında, 2015 Yarışmasından önce beklenen sonuçlar ile 1956 yılından bu yana tüm yarışmaları dijital olarak arşivleme kararı almıştı. Daha sonra arşivin hazır olarak yarışmanın 60. yıl dönümünde çıkacağını bildirilmiş ve yayına hazır formatlarda gazetecilere sunulmuştur. Şu anda arşivler "seçilen içerik" adlı buton ile Eurovision web sitesi aracılığıyla kamuya erişilebilir haldedir.
1 Eylül 2014 tarihinde 60. Eurovision Şarkı Yarışması'nın kuralları yayınlanmıştır. 2009 yılından günümüze kadar kullanılan, televoting ve müzik sektörünün profesyonellerinden oluşan jürilerin oylarının yarı yarıya birleştirilmesi ile oluşturulan oylama yönetimi her yıl olduğu gibi 2015 yarışmasında da kullanılmıştır. Bu sisteme göre her katılımcı ülkenin müzik endüstrisinde profesyonel beş jüri üyesi bulunmalıdır. Ülkelerin ulusal jüri üyelerinden her biri, kendi ülkesi dışında diğer ülkelere oy vermek zorundadır. Her jüri üyesi beğendiği on ülkeyi ilk sıradan son sıraya doğru sıralar. Aynı şekilde tele oylama uygulamasından en çok oy alan ilk on ülkede sıralanır. Jüri oylarının tam sıralaması ve halk oylarının tam sıralaması birleştirilerek ülkenin yarışmacılara vereceği oylar ortaya çıkarılır ve birinci sırada yer alan yarışmacı ülke 12 puan, en alt sırada yer alan yarışmacı ülke 1 puan alır. Bir tele oylama durumunda (teknik sorunlar/oyların yetersizliği) veya jüri hatası (teknik sorun/kuralların ihlali) sonucunda ülkeler sadece tele oylama/jüri oylamasını baz alabilir.
Bu yılın katılımcı ülkelerinin jüri üyeleri 1 Mayıs 2015 tarihinde EBU tarafından açıklanmıştır. Her ülkenin beş tane olmak üzere toplamda iki yüz yetmiş jüri üyesi bulunmaktadır. Ulusal jürilerin her beş üyesinin ismi, 1 Mayıs 2015 tarihinden yarışmanın başlangıcına dek açıklanmış ve yarışmanın ardından jüri üyeleri yapmış oldukları sıralamaları açıklamak zorunda kalmıştır. Bu uygulama 2014 yılında EBU tarafından oylama sisteminin daha şeffaf olması ve herhangi bir oy avcılığının olmaması amacıyla yapılmıştır. Buna ek olarak her bir jüri üyesi, geçmişte ikiden fazla kez bu görevde bulunmamış olmalı, oy gününde en az on altı yaşında olmalı, herhangi bir katılımcı ülkenin yayın kanalı çalışanı olmamalı, müzik endüstrisinde çalışır olması, temsil ettikleri ülkenin vatandaşı olmalı, yarışmacılarla herhangi bir bağı olmaması ve tarafsızlığına göre oy vermesi gerekmektedir.

Ev sahibi şehrin devir teslim töreni ve Yarı finalde yarışan Otuz üç ülkenin hangi yarı finallerde yarışacağı 26 Ocak 2015 tarihinde Viyana Belediye Binası'nda yapılan kura ile belirlenmiştir. Bu törenin sunuculuğunu Andi Knoll ve Kati Bellowitsch üstlenmiştir. Doğrudan finalist olan yarışmacı ülkeler (Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İspanya, İtalya, Avustralya ve Avusturya) dışında kalan ülkelerin adları, önceki on yıldaki oylama kalıplarına dayalı olarak beş fanusa ayrıldı. Bu fanuslardan çekilen 17 ülke 19 Mayıs 2015'teki birinci yarı finale dahil oldu, diğer 16 ülke ise 21 Mayıs 2015'te ikinci yarı finalde yarışmıştır.
Fanuslar, tele oylama ortağı Digame tarafından aşağıdaki gibi belirlenmişlerdir: 

Daha önceki yıllarda olduğu gibi ülkelerin yarı final/finalin hangi kısmında sahne alacakları ev sahibi yayıncı tarafından karar verilmiş ve EBU Yönetim Danışmanı ve Referans Grubu tarafından onaylanmıştır. 2013 yılından bu yana olduğu gibi yarışmacıların sahneye çıkış sıraları, gösterileri daha heyecanlı hâle getirmek, tüm yarışmacıların sahne dışına çıkışında zaman kazanmak, birbirine benzeyen şarkıların art arda sergilenmesini engellemek amacıyla delegasyon ekibi yerine yapımcılar tarafından belirlendi.
16 Mart 2015 tarihinde Viyana'da gerçekleştirilen bir delegasyonlar topla

2016 Eurovision Şarkı Yarışması, 61. kez gerçekleşen geleneksel Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Avusturya'nın başkenti Viyana'da yapılan 2015 Eurovision Şarkı Yarışması'nda İsveç adına yarışan Måns Zelmerlöw'un "Heroes" şarkısıyla 2015 yarışmasını kazanması üzerine yarışma İsveç'in başkenti Stockholm'a taşındı. 1975 ve 2000 yarışmalarından sonra Stockholm bu yıl üçüncü, Ericsson Globe'de ise ikinci ev sahipliğini yapacaktır. Son katılım sayısına bağlı olarak ülkeler, 2008 yılından bu yana iki yarı final ve bir finalden oluşan bölümlere ayrılacaktır. Mart 2015 tarihinde EBU tarafından referans grubu toplantısında yarışmanın yarı finallerinin 10 ve 12 Mayıs, finalinin ise 14 Mayıs 2016 tarihinde yapılacağı kararlaştırılmıştır. Yarışmanın sunuculuğunu Måns Zelmerlöw ve Petra Mede üstlenmiştir.
Yarışmayı Ukrayna adına temsil eden Jamala, "1944" şarkısıyla kazanmıştır. Ukrayna ikinci ve 2004 yılından bu yana ilk zaferini elde etmiştir. 2009 yılından bu yana uygulanan jüri ve halk oylamalı sistem ile bu yıl ne halk oylaması birinciyi seçebildi ne de jüri oylaması birinciyi seçebildi. Ukrayna her ikisinde de ikinci olarak yarışmayı kazanmıştır. Aynı zamanda ilk kez yarışmayı Kırım Tatarca bir şarkı kazanmıştır.
Bu yıl 42 ülke yarışmada yer almıştır. Bosna-Hersek, Bulgaristan, Hırvatistan yarışmaya dönmüş ve 2015 yılında davet edilen Avustralya ilk kez normal bir katılımcı olarak yarışmaya katılmıştır. Portekiz formatsal nedenlerden dolayı katılmamış, Romanya ise Avrupa Yayın Birliği (EBU)'ya olan borcundan dolayı yarışmaya günler kala diskalifiye edilmiştir. Bu yıl yapılan en önemli değişiklik oylama sisteminde olmuştur. 1975 yılından bu yana kullanılan sistem değiştirilerek halk ve jüri oylarının toplam sonucu birinciyi belirlemiştir.
Bu yıl tekrar 26 ülke finalde yer almıştır. İlk kez yarışma ABD'de canlı olarak yayınlanmıştır. Çek Cumhuriyeti ilk kez katıldığı 2007 yılından bu yana finale yükselirken, Bosna-Hersek ve Yunanistan ilk kez yarı finalden geçememiş ve 2000 yılından bu yana da ilk finale yer alamamışlardır. Avustralya ikinci olarak ilk defa ilk üçe girmiş, Bulgaristan ise elde ettiği dördüncülükle 2005 yılından bu yana en iyi sonucunu elde etmiştir. Justin Timberlake finalin ara gösterisinde yer almıştır. Yarışma bu yıl 204 milyon kişi tarafından izlenerek geçen senenin rekoru olan 197 milyon seyirciyi 7 milyon farkla geçmiştir.

İsveç ulusal kanalı SVT, 2015 zaferinin ardından 2016 Eurovision Şarkı Yarışması'nın hazırlıklarına başlamıştır. 24 Mayıs 2015 tarihinde SVT başkanı Hanna Stjärne yarışma için herhangi bir bütçe planlamasının yapılmadığını söylemiş; ancak ekonomik planlamaların başlayacağını bildirmiştir. Ertesi gün SVT ev sahipliği için ihale aşamasının başladığını ve aday şehirlerin tekliflerini alacağını açıklamıştır. 18 Haziran 2015 tarihinde SVT ve EBU referans grubu arasında ilk resmi toplantı düzenlendi ve yarışmanın ana ayrıntıları ele alındı. 9 Eylül 2015 tarihinde İsveç hükûmeti yarışma harcamalarının ilk etapta 60 milyon İsveç kronu olacağını açıkladı.

İsveç Televizyonu Eurovision için ev sahibi arena olarak ilk tercihi Stockholm'de bulunan Tele2 Arena olduğunu 24 Mayıs'ta duyurdu. Diğer şehir ve arenaların, daha sonraki bir tarihte yapılacak ihale aşaması için başvurmaları mümkün olabilecektir. Bu karar 2015 Eurovision Şarkı Yarışması bittikten sonraki hafta duyuruldu, 2016 Eurovision Şarkı Yarışması ev sahipliği ilgilenen şehirler ve Mekânlar SVT için gerekli belgeler ile birlikte kendi tekliflerini hazırlamak zorunda kalacaktır. Yaklaşık 3 hafta içinde 2015 Eurovision Şarkı Yarışması sonrası şehirler tekliflerini sunacak, bundan yaklaşık bir hafta sonra SVT aday Mekânların tekliflerini değerlendirecek ve yaz ortasında ev sahibi şehir ve Mekânı açıklayacaktır. 2 Haziran 2015 tarihinde Sandviken şehrinde bulunan Göransson Arena yarışma için ev sahipliği yapabileceğini açıklamış ve 2013 Eurovision Şarkı Yarışması'na ev sahipliği yapan Malmö kentinde bulunan Malmö Arena ev sahipliği için başvurmuş; ancak yarışma tarihlerinde aşırı yoğun bir programa sahip olduğu için adaylıktan çekilmiştir. 12 Haziran 2015 tarihinde Örnsköldsvik şehrinde bulunan Fjällräven Center ev sahipliği için aday olmuştur. Tele2 arena 5 Temmuz 2015 tarihinde Mayıs ayında yapılacak etkinliklerden dolayı yarışmadan çekilmiştir.
2016 yarışması ile ilgilenen arena ve şehirler aşağıda gösterilmiştir. 2 Haziran 2015 tarihinde SVT ev sahibi arenanın sahip olması gereken özellikleri aşağıda açıklamıştır:

Ev sahibi arenanın yakınında birçok otel bulunmalı ve yeterli kapasiteye sahip olmalıdırlar
Arenanın içerisinde yeterli büyüklükte bir basın merkezi bulunmalı.
SVT, arenanı sahne inşaatı, ışıklandırma ve teknolojik donanımlar en az 4-6 hafta boyunca kullanılabilir olmalı
Ev sahibi şehir büyük bir havalimanına yakın olmalıdır.
8 Temmuz 2015 tarihinde, Stockholm'un 2016 Eurovision Şarkı Yarışması'na ev sahipliği yapacağı açıklanmıştır. Ev sahibi Mekân olarak 16.000 kişilik kapasiteye sahip Ericsson Globe seçilmiştir. Arena, 1999 yılında İsveç adına yarışan Charlotte Nilsson'un kazanmasıyla 2000 Eurovision Şarkı Yarışması'na ev sahipliği yapmıştır. Bu ev sahipliği ile Stockholm üçüncü ev sahipliğini ve Ericsson Globe ise ikinci milenyumda yaptığı ikinci ev sahipliğidir. Yarışmanın basın merkezi 1.500 gazeteci ile beraber Hovet arenasında yer alacak ve delegasyon toplantıları Anexet arenasında yapılacaktır.
Rengin anlamı
  Ev sahibi şehir

Yarışma 2008 yılından bu yana olduğu gibi iki yarı final ve bir büyük finalden oluşacaktır. Her iki yarı finalde de en yüksek puana sahip ilk on ülke, ev sahibi ülke İsveç ve yarışmaya finansal kaynak sağlayan beş ülke (Büyük Beşli olarak da bilinir): Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İspanya, İtalya direkt olarak finale çıkacaktır.
Her katılımcı ülkenin müzik endüstrisinde profesyonel beş jüri üyesi bulunmalıdır. Ülkelerin ulusal jüri üyelerinden her biri, kendi ülkesi dışında diğer ülkelere oy vermek zorundadır. Her jüri üyesi beğendiği on ülkeyi ilk sıradan son sıraya doğru sıralar. Aynı şekilde tele oylama uygulamasından en çok oy alan ilk on ülke de sıralanır. Jüri oylarının tam sıralaması ve halk oylarının tam sıralaması birleştirilerek ülkenin yarışmacılara vereceği oylar ortaya çıkarılır ve ilk on içinde birinci sırada yer alan yarışmacı ülke 12 puan, ilk onun en alt sırasında yer alan yarışmacı ülke 1 puan alır. Bir tele oylama durumunda (teknik sorunlar/oyların yetersizliği) veya jüri hatası (teknik sorun/kuralların ihlali) sonucunda ülkeler sadece tele oylama/jüri oylamasını baz alabilir.
1 Eylül 2015 tarihinde 61. Eurovision Şarkı Yarışması'nın kuralları yayınlanmıştır. 2009 yılından günümüze kadar kullanılan, televoting ve müzik sektörünün profesyonellerinden oluşan jürilerin oylarının birleştirilmesi ile oluşturulan oylama yönetimi her yıl olduğu gibi 2016 yarışmasında da kullanacaktır. Ancak bu yıl farklı olarak jüri ve halk oyları birleştirilmeyecek, ilk olarak yalnız jüriden gelen oylar ile birlikte oylama sonunda sunucuların açıklayacağı halk oyları eklenerek birinci seçilecektir. Bu yılın katılımcı ülkelerin jüri üyeleri 29 Nisan 2016 tarihinde EBU tarafından açıklanmıştır. Her ülkenin beş tane; toplamda iki yüz yetmiş jüri üyesi bulunmaktadır. Ulusal jürilerin her beş üyesinin ismi, 1 Mayıs 2016 tarihinden yarışmanın başlangıcına dek açıklanacak ve yarışmanın ardından jüri üyesi kişisel puanlamasını yayınlamak zorunda kalacaktır. Bu uygulama 2014 yılında EBU tarafından oylama sisteminin daha şeffaf olması ve herhangi bir oy avcılığının olmaması amacıyla yapılmıştır. Ek olarak; jüri üyesinin, geçmişte ikiden fazla kez bu görevde bulunmamış, oy gününde en az on altı yaşında girmiş, herhangi bir katılımcı ülkenin yayın kanalı çalışmamış ve bunlardan bağımsız bir müzik endüstrisinde yer almış, temsil ettikleri ülkenin vatandaşı olmasın ile birlikte yarışmacılarla herhangi bir bağı olmaması ve tarafsızlığına göre oy vermesi gerekmektedir.
Yarışmanın ön tarihleri Viyana'da 16 Mart 2015 tarihinde yapılan delegasyonlar toplantısı sonucu belirlenmiştir. Yarı finaller 10 ve 12, final ise 14 Mayıs 2016 tarihinde yapılacaktır. Bu tarihler ev sahibi yayıncı tarafından değiştirilebilecekti; fakat SVT, yarışmanın yapılacağı Mekânı açıkladıktan sonra tarihleri onaylamıştır.
Avrupa Yayın Birliği (EBU) ve Asya-Pasifik Yayın Birliği (ABU) 2014 yılında ABU TV Şarkı Festivali'nden bir şarkıcının Eurovision Şarkı Yarışması'na konuk yıldız olarak katılması tartışılmıştır. Temmuz 2015 tarihinde EBU, ABU Genel Kurul toplantısında böyle bir fikirlerinin olduğunu açıklamıştır.
Eylül 2015 tarihinde Doğu Avrupa'da yaşayan seyircilerin yarışmayı geç vakitlerde izlediği ve buna bağlı olarak bu ülkelerde izlenme sayısının düşmesinden dolayı SVT EBU'ya yarışmanın başlangıç saatinin 21:00 (OAS)'den 20:00 (CET)'e çekilmesini önermiştir.  Ancak 28 Ekim 2015 tarihinde açıklanan 2016 Eurovision kurallarında başlangıç saatinin 21:00 olduğu yazmaktadır. Buna ek olarak, SVT yarışma için maksimum bütçenin 125 milyon İsveç kronu (Eylül 2015 tarihi itibarıyla € 13.3M) olduğunu ortaya koydu. Bu rakam Danimarka'nın başkenti Kopenhag'da yapılan 2014 Eurovision Şarkı Yarışması'nın final maliyetinin %50'si ve Azerbaycan'ın başkenti Bakü'de yapılan 2012 yarışmasının üçte biri kadardır.

EBU, 18 Şubat 2016 tarihinde, 1975 yılından bu yana kullanılan oylama sistemini değiştirdiğini açıklamıştır. Yeni oylama sistemi Melodifestivalen'den ilham alınarak oluşturulmuş olup iki aşamadan oluşmaktadır: ilk olarak her ülkenin jüri oylarıyla belirleyeceği 1-8, 10 ve 12 puanlar ve her ülkeden toplanacak olan halk oyları yarışmanın birincisini belirleyecektir. İlk olarak sunucular teker teker ülkelere bağlanarak profesyonel jüri üyelerinin vereceği oyları 1-8, 10 ve 12 puan şeklinde alacak ve her ülkeden gelen halk oyları kombine edilerek toplu bir şekilde favori şarkılara paylaştırılacaktır. Bu halk oyları sunucular tarafından, en az oyu alan ülkeden başlayarak en çok oy alan ülkeye doğru sıra sıra açıklanacaktır. Eğer bir ülke

2017 Eurovision Şarkı Yarışması, 62. kez gerçekleştirilecek olan Eurovision Şarkı Yarışması'dır. İsveç'in başkenti Stockholm'de yapılan 2016 Eurovision Şarkı Yarışması'nda Ukrayna'nın temsilcisi Camala'nın seslendirdiği "1944" adlı şarkının 534 puanla birinci olmasıyla Ukrayna yarışmaya ev sahipliği yaptı. Bu, Kiev'de gerçekleşecek olan ikinci Eurovision Şarkı Yarışması ve 2009 ile 2013 yıllarında Eurovision Çocuk Şarkı Yarışması'na ev sahipliği yaptıktan sonra 4. Eurovision etkinliği oldu. Yarışmanın yarı finalleri 9 ve 11, finali ise 13 Mayıs 2017 tarihinde gerçekleştirildi.
2017 yarışmasında kırk iki ülke yarışacaktır. Portekiz ve Romanya bir yıllık aradan sonra geri dönmüşlerdir. Bosna-Hersek finansal yetersizliklerden dolayı yarışmadan çekilmiştir. Rusya temsilcisi Yuliya Samoylova'nın 2014 yılında Rusya tarafından işgal edilen Kırım'a yasa dışı bir şekilde gittiği ortaya çıkmıştır. Bu sebeple Ukrayna, Samoylova'nın ülkeye girişini yasaklamıştır. 13 Nisan 2017 tarihinde Rusya yarışmadan çekildiğini açıklamıştır. Avrupa Yayın Birliği Ukrayna'nın bu eylemini kınamıştır.

9 Eylül 2016'da yarışmanın Kiev'deki Uluslararası Sergi Merkezi'nde gerçekleşeceği açıklanmıştır. Mekân 11.000 seyirciyi ağırlayabilecek kapasiteye sahiptir ve Ukrayna'daki en büyük sergi merkezidir. Livoberezhnyi Masyv bölgesinde yer almaktadır. Ekim 2002'de açılmıştır.

Ukrayna ulusal kanalı National Television Company of Ukraine (NTU) başkanı ve Ukrayna delegasyon başkanı Viktoria Romanova, 18 Mayıs 2016 tarihinde ilk organizasyon toplantılarını 6 Hazirandan önce gerçekleştireceklerini açıklamıştır. Aynı zamanda 13 ve 14 Haziran 2016 tarihinde ulusal kanal ile EBU Cenevre'de yarışmanın ana hatlarının belirlenmesi, ev sahibi şehrin seçimi ve teknik konular hakkında bir toplantı gerçekleştirmişlerdir. Romanova ev sahibi şehrin yaz ortasında açıklanacağını söylemiştir.
NTU ve Ukrayna hükûmeti 23 Haziran tarihinde resmen ihale aşamasını başlatmıştır. Ev sahibinin seçimi dört aşamadan oluşmaktadır:

24 Haziran-8 Temmuz: Ev sahibi olmak isteyen şehirlerin başvuru tarihleri.
8-15 Temmuz: NTU'dan bir çalışma grubu ve hükûmetin atadığı, Ukrayna başbakanın ise yönettiği Yerel Çalışma Grubunun oluşturulması.
18-22 Temmuz: Ev sahipliği için aday olan şehirlerin Yerel Çalışma Grubu'na tekliflerini sunması ve 22 Temmuz günü üç adayın kısa listeye alınması.
22 Temmuz-1 Ağustos: EBU ve komite üç aday şehirden en uygun olanını ev sahibi olarak açıklayacaktır.
Ev sahibi şehirlerin sağlaması gereken kriterler aşağıda açıklanmıştır:

Yarışmanın yapılacağı arena en az 7.000 kişilik kapasiteye sahip olmalıdır. İdeal rakam ise 10.000 kişidir.
Basın merkezinin kapasitesi 1.500 kişiden az olmamalıdır.
Aday şehir en az 3.000 kişiye hizmet verebilecek bir açılış konseptini düzenleyebilmelidir.
Ev sahibi şehrin otel fiyatları Avrupa standartlarında olmalıdır ve arenaya ve şehir merkezine yakın olmalıdır. En az 2.000 otel odası tesis edilmelidir: 1.000 kişi katılımcı ülkelerin delegasyon üyeleri ve 1.000 kişi medya mensupları ve fanlar.
Ev sahibi şehir yarışmacıların, delegelerin, medya mensuplarının ve fanların can güvenliği sağlayabilmelidir.
Şehrin uluslararası hava taşımacılığına uygun olması gerekmektedir. Şehirdeki havalimanları şehir merkezine, arenaya ve otellere erişebilmeli ve bu erişim yollarındaki trafik lambaları, işaretleri ve benzeri yazılar uluslararası ölçütlerde ve anlaşılır olmalıdır.
Ev sahibi şehir sosyal etkinlikler ve partiler düzenleyebilmeli ve hem şehrin hem de Ukrayna'nın kültürünü iyi bir şekilde yansıtabilmelidir.
Ev sahipliği için adaylık başvurusunun sona erdiği 8 Temmuz tarihine kadar 6 şehir aday olmuştur: Dnipro, Harkiv, Herson, Kiev, Lviv ve Odessa. Adaylık sürecinin başında ve öncesinde Cherkasy, İrpin, Uzhhorod ve Vinnytsia yarışma ile yakından ilgilenmiş fakat adaylık için başvurmamıştır. Ukrayna külltür bakanı Yevhen Nyshchuk, 30 Haziran'da yaptığı bir açıklamada yarışmanın Ukrayna dışında yapılmayacağını ve en uygun şehirlerin Kiev veya Lviv olduğunu söylemiştir.
20 Temmuz tarihinde UA:Pershyi kanalında sunuculuğunu Timur Miroşniçenko'nun yaptığı "City Battle" adlı 2 saatlik canlı yayında 6 aday şehir tekliflerini Yerel Organizasyon Komitesine sunmuştur. Program, UA:Pershyi, Radio Ukraine ve UA:Pershyi YouTube kanalında yayınlanmıştır. Aday şehirlerin tekliflerini ise şu isimler açıklamıştır:

Programda fanlar, komite üyeleri ve medya mensupları yer aldı.
22 Temmuz'da Kiev, Odessa ve Dnipro kısa listeye alınmış ve ev sahibinin de 27 Temmuz tarihinde açıklanacağı bildirilmiştir. Birçok ev sahibi açıklanması ertelenmesinden sonra, NTU kanalı 8 Eylül tarihinde Ukrayna hükûmetinin 9 Eylül'de yaptığı toplantı sonrasında, yerel saat ile 13.00'da Kiev'de bulunan Hükûmet Basın Merkezinde ev sahibi şehrin açıklanacağını duyurmuştur.
Anahtar
 †   Ev sahibi
 *   Kısa liste

2017 yarışmasının ön tarihleri, 14 Mart 2016 tarihinde Stockholm'da yapılan delegasyon toplantısında belirlenmiştir. Yarı finallerin 16 ve 18 Mayıs; finalin ise 20 Mayıs 2017 tarihinde yapılacağı açıklanmıştır. Tarihler Avrupa Yayın Birliği (EBU) tarafından o tarihlerde yapılabilecek herhangi bir televizyon programı ya da spor aktivitesine denk gelmemesi ve bir karışıklığın ortaya çıkmaması amacıyla kararlaştırıldı. Ancak bu tarihler ev sahibi ülkenin ulusal kanalı tarafından 2016 yarışmasının ardından sonra yapılacak EBU referans grup toplantısında değiştirilebilecektir.
Fakat 24 Haziran 2016 tarihinde Avrupa Yayın Birliği 2017 yarışmasının tarihlerinin bir hafta geriye alındığını açıkladı. Yarı finaller için 9 ve 11, final için 13 Mayıs 2017 tarihleri belirlendi. Ev sahibi kanal NTU bunun sebebini ilk etapta belirlenen tarihlerin 18 Mayıs'taki Kırım Tatar Sürgünü günü ve UEFA Avrupa Ligi yarı final sezonunun ikinci ayağı ile örtüşmesi olduğunu açıkladı.

Katılımcı ülkelerin hangi yarı finallerde yer alacağını belirleyebilmek amacıyla 31 Ocak 2017 tarihinde Column Hall'da bir kura çekilişi düzenlenmiştir. EBU, 21 Ocak 2016 tarihinde yarışmanın resmi tele oylama sponsoru Digame tarafından 37 ülke 6 küreye ayrılmıştır. 2013 yılında alınan kararlar itibarıyla komşu ya da birbiri arasında kültürel-tarihsel bağların bulunduğu ülkeler farklı kürelere dağıtılmıştır. Fanuslar, tele oylama ortağı Digame tarafından aşağıdaki gibi belirlenmiştir:

30 Ocak 2017 tarihinde, yarışmanın temasının çeşitlilik olacağı açıklandı. Slogan "Celebrate Diversity" ("Çeşitliliği kutla") olarak belirlendi. Yarışmanın yönetim şefi Jon Ola Sand "Çeşitliliği kutlama fikri Eurovision değerlerinin kalbinde: Avrupa'nın her yerinde ve ötesinde hem ortak yönlerimizi hem de benzersiz farklılıklarımızı kutlamak için harika müzikler bir araya geliyor." dedi. Yarışmanın logosu ve görsel tasarımı farklı boncukların bir araya gelmesiyle oluşan geleneksel bir kolyeden oluşuyor.

27 Şubat 2017'de yarışmanın sunucularının Oleksandr Skiçko, Volodymyr Ostapçuk ve Timur Miroşniçenko olacağı açıklandı. Böylece Eurovision Şarkı Yarışması ilk defa üç erkek sunucudan oluşan bir grup tarafından sunulacaktır ve 1956 yılından sonra ilk defa, kadın sunucu olmayacaktır. Ayrıca Miroşniçenko 2013 ve 2009 yıllarında Eurovision Çocuk Şarkı Yarışması'nı da sunmuştur.

31 Ekim 2016 tarihinde Avrupa Yayın Birliği 2017 yarışması'na 43 ülkenin katılacağını açıklamıştır. Portekiz ve Romanya yarışmaya geri dönmüş, Bosna-Hersek ise finansal nedenlerden dolayı yarışmadan çekildiğini açıklamıştır. Rusya 13 Nisan 2017 tarihinde temsilcileri Yuliya Samoylova'nın Ukrayna'ya girişinin yasaklanmasının ardından çekildiğini açıklamıştır. Sonuç olarak, katılımcı ülke sayısı 42 olmuştur.

O'G3NE grubu daha önce bir Eurovision etkinliği olan 2007 Eurovision Çocuk Şarkı Yarışması'nda Hollanda'yı "Adem in, Adem Uit" şarkısıyla temsil ettikten sonra tekrar bir Eurovision etkinliğinde yarışacaktır.
Imri Ziv 2015 ve 2016 yıllarında İsrail temsilcilerinin arka vokalliğini yaptıktan sonra bu yıl İsrail'i temsil etmiştir.
Omar Naber Slovenya'yı 2005'ten sonra ikinci kez temsil etmiştir.
SunStroke Project grubu Moldova'yı 2010 yılında temsil ettikten sonra ikinci kez ülkesini temsil etmiştir.
2011 Sırbistan temsilcisinin arka vokali olan Tijana Bogićević bu yıl yarışmaya katılmıştır.
Estonya'yı ikili olarak temsil eden olan Koit Toome daha önce 1998'de ve Laura Põldvere 2005'te Estonya'yı temsil etmiştir.
Valentina Monetta San Marino'yu 2012, 2013 ve 2014 yıllarında üst üste temsil ettikten sonra bu yıl dördüncü kez Jimmie Wilson ile birlikte temsil etmiştir.

18 ülke bu yarı-finalde yarıştı. Birleşik Krallık, İspanya ve İtalya bu yarı finalde oy kullandı.

18 ülke bu yarı-finalde yarıştı. Almanya, Fransa ve Ukrayna bu yarı-finalde oy kullandı.

Hem Jüri oylamasından hem de halk oylamasından 12 puan veren ülkeler koyu harflerle yazılmıştır.

Hem Jüri oylamasından hem de halk oylamasından 12 puan veren ülkeler koyu harflerle yazılmıştır.

Hem Jüri oylamasından hem de halk oylamasından 12 puan veren ülkeler koyu harflerle yazılmıştır.

Bir ülkenin Eurovision Şarkı Yarışması'na katılabilmesi için aktif bir EBU üyesi olması gerekir. EBU her yıl olduğu gibi bu yıl da 56 üye ülkeye katılım davetiyesi gönderecektir. Gözlemci üye olan Avustralya'nın katılımına EBU tarafından karar verilecektir. Aşağıda katılıp katılmayacağı belli olmayan ve yarışma hakkında bir takım açıklamalarda bulunmuş ülkeler yer almaktadır:

 Andorra - Ràdio i Televisió d'Andorra (RTVA), 19 Mayıs 2016 tarihinde Andorra'nın 2017 yılında da yarışmaya katılmayacağını açıklamıştır.
 Bosna-Hersek - Radio-Televizija Bosne i Hercegovine (BHRT)'nin EBU'ya olan 6 milyon frang (€5.4 milyon) borcundan dolayı EBU üyeliğinden çıkarılabilme tehlikesiyle karşı karşıya ve bu yüzden seneye yarışmaya katılamayabilirler. BHRT EBU'dan 8 Haziran 2016 tarihine kadar borçlarını ödeyebilmesi için izin istemiştir.
 Lüksemburg - RTL Télé Lëtzebuerg (RTL) 25 Mayıs 2016 tarihinde ülkesinin 2017 yarışmasına katılmayacağını açıklamıştır. Ancak Lüksemburg hükûmetinin dilekçeler komitesi Büyük Dükalık ile ilgili beş dile

2018 Eurovision Şarkı Yarışması, 63. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Ukrayna'nın başkenti Kiev'de yapılan 2017 Eurovision Şarkı Yarışması'nı "Amar Pelos Dois" adlı şarkısıyla Salvador Sobral kazanmasından dolayı Portekiz'in başkenti Lizbon'da bulunan Altice Arena'da yapılmıştır. Yarışmanın yarı finalleri 8 ve 10 Mayıs 2018 ve final ise 12 Mayıs 2018 tarihinde gerçekleşmiştir. Üç canlı gösterinin sunuculuğunu Filomena Cautela, Sílvia Alberto, Daniela Ruah ve Catarina Furtado üstlenmiştir.
Yarışmaya 43 ülke katılmıştır. Bu katılım sayısı 2008 ve 2011 yıllarında sağlanan katılım ile birlikte rekordur. Rusya bir yıl aradan sonra geri dönmüştür. 2011 yılından sonra ilk kez yarışmadan çekilen ülke olmamıştır. Yarışmanın kazananı İsrail'i "Toy" adlı şarkısıyla temsil eden Netta Barzilay olmuştur. İsrail yarışmayı dördüncü kez kazanmıştır.
Bu yılki yarışmada Azerbaycan, Romanya ve Rusya yarı final sistemi getirilen 2004 yılından beri ilk kez finale çıkamamıştır. Ayrıca 2005 yılından sonra ilk kez Kafkas ülkesi finalde yer almamıştır.

2017 Eurovision Şarkı Yarışması finalinde, Portekiz'in zaferinin ardından ülkenin yayın kuruluşu RTP'nin 2018 yarışmasını düzenleyen kanal unvanını ettiği bildirildi. EBU'nun Eurovision Şarkı Yarışması'nın İcra Süpervizörü Jon Ola Sand, Sobral'ın zaferinin ardından, kazanan basın toplantısında RTP'ye ev sahipliği davetiyesi düzenledi. Ertesi gün RTP Genel Müdürü Nuno Artur Silva, yayıncının 2018'de yarışmayı düzenleyeceğini ve yarışmayı ev sahipliği yapma olasılığı yüksek bir mekân olarak Lizbon'daki MEO Arena'sını (daha sonra, Altice Arena olarak değiştirildiğini) belirtti. 15 Mayıs 2017'de RTP, Lizbon'u ev sahibi şehir olarak doğrulamıştı, ancak ertesi gün hem ana şehir hem de mekân hakkında nihai bir karar alınmadığını açıkladı.
Bir ev sahibi şehir seçmek için temel şartlar EBU tarafından Kiev'de kazanılmalarını takiben RTP'ye sunulan bir belgede belirtildi:

Yaklaşık 10.000 seyirci kapasiteli uygun bir mekân.
Tüm delege için yeterli imkânlara sahip 1.500 gazeteci için uluslararası bir basın merkezi.
En az 2.000 delege, akredite gazeteci ve izleyiciyi barındırabilen otel odalarının, farklı fiyat kategorilerinde iyi bir şekilde dağıtılması.
Kent, mekân ve otellerle kolayca bağlantı olan yakındaki bir uluslararası havaalanı da dahil olmak üzere verimli bir ulaşım altyapısı.
Lizbon'un yanı sıra, diğer şehirler, Braga, Espinho, Faro, Gondomar, Guimarães ve Santa Maria da Feira olmak üzere 2018 yarışmasına ev sahipliği yapmak istediklerini belirtti. Porto belediye başkanı Rui Moreira, yarışmaya ev sahipliği yapmak için "milyonlarca avro harcama" ile ilgilenmeyeceğini, ancak Porto Büyükşehir Bölgesi'nden (Espinho, Gondomar ve Santa Maria da Feira) bir teklifi destekleyeceğini belirtti.
13 Haziran 2017'de, RTP temsilcileri, Cenevre'deki EBU genel merkezinde Eurovision Şarkı Yarışması Referans Grubu ile bir araya geldi. Toplantı sırasında RTP yetkilileri, Eurovision Şarkı Yarışması'na ev sahipliği yapmakla ilgili birçok konuyu kapsayan ve Ukrayna yayıncısı UA:PBC'nin deneyiminden öğrendikleri bir çalıştaya katıldılar. Ayrıca, ev sahibi şehir ve mekân için birden fazla teklif de dahil olmak üzere 2018 yarışmasına ilişkin ilk planlarını sunma fırsatı buldular.
25 Temmuz 2017'de EBU ve RTP, Braga, Gondomar, Guimarães ve Santa Maria da Feira'nın onayladığı tekliflerinden Lizbon'un ev sahibi şehir olarak seçildiğini açıkladı. Buna ek olarak, RTP, gösteri yeri olarak Altice Arena'nın bulunduğu Parque das Nações'i gösterdi.
Anahtar:
 †   Ev Sahibi Şehir

Yarışma, 2017 yarışması'nda Salvador Sobral tarafından seslendirilen "Amar pelos dois" şarkısıyla kazandığı zaferin ardından ilk kez Portekiz'de gerçekleşecek. Teklif aşamasından sonra Lizbon'daki Altice Arena, ev sahibi yayıncı Rádio e Televisão de Portugal (RTP) ve Avrupa Yayın Birliği (EBU) tarafından mekân olarak seçildi.
Çok amaçlı arena Expo '98 için yapılmış ve 20.000 katılımcı kapasitesine sahip ve Portekiz'deki en büyük kapalı mekân ve Avrupa'daki en büyük kapalı mekân olma özelliğini taşıyor. Lizbon'un kuzeydoğusunda, Expo '98'e ev sahipliği yapan modern Parque das Nações nehir kıyısının kalbinde yer almaktadır. Yakınlardaki uluslararası havalimanına metro ile, ülkenin geri kalanına ve Avrupa'ya trenle (Oriente İstasyonu) bağlanmaktadır.

Eurovision Village, etkinlik haftaları boyunca resmi Eurovision Şarkı Yarışması fanı ve sponsorlar alanıdır. Sanatçıların ve DJ'lerin performanslarının yanı sıra ana mekândan yayınlanan canlı gösteriler de izlenebilir. Lizbon'un şehir merkezi Praça do Comércio'da (aynı zamanda Terreiro do Paço olarak da anılır), Tejo Nehri'ndeki açık büyük bir merkezi meydanda yer alan bu yer, 4 Mayıs 2018'de halka açımıştır.
EuroClub, yarışma katılımcıları tarafından resmi partilerin ve özel performansların mekânıdır. Eurovision Köyünün aksine, EuroClub'a erişim akredite edilmiş taraftarlar, delegasyonlar ve basınla sınırlıdır. Eurovision Köyü'ne yakın olacak ve 6-12 Mayıs tarihleri arasında hizmet vermiştir.
Tüm yarışmacıların ve heyetlerinin basından, taraftarlardan ve halktan önce sunulduğu "Mavi Halı" etkinliği 6 Mayıs 2018'de Lizbon Belém bölgesindeki Sanat, Mimarlık ve Teknoloji Müzesi'nde (MAAT) yer alacak. Bu, yakındaki Elektrik Müzesinde düzenlenecek olan 2018 yarışmasının resmi Açılış Töreni'nden önce gelecek.

Yarışmanın teması All Aboard!, 7 Kasım 2017'de Lizbon Oceanarium'da düzenlenen basın toplantısında açıklandı. Görsel tasarımı, Lizbon ve Portekiz'in Atlantik kıyısındaki konumuna ve ülkenin denizcilik tarihine hitap eden okyanus motiflerine sahiptir. Stilize edilmiş bir deniz kabuğu tasvir eden ana amblemin yanı sıra, bir deniz ekosisteminin farklı yönlerini sembolize etmek için on iki ek amblem tasarlandı. Yarışmadaki Yönetici Süpervizörü Jon Ola Sand, temanın ve logoların "Lizbon tarihiyle rezonansa girdiğini ve çeşitlilik de dahil olmak üzere Eurovision'un temel değerlerinin çok iyi olduğunu vurguladı. Okyanus, hepimizi birbirine bağladı ve çeşitliliği, katılımcı yayıncıların her biri için iyi bir ilham kaynağı olabilir." önümüzdeki mayıs ayında Lizbon'u görmeyi dört gözle bekliyoruz."

8 Ocak 2018'de RTP ve EBU, yarışmada ilk defa, RTP'ye ev sahipliği yapan Sílvia Alberto, Filomena Cautela ve Catarina Furtado'dan oluşan ve oyuncu Daniela Ruah ile birlikte dört kadın sunucu tarafından ev sahipliği yapılacağını duyurdu. 2015 yılından bu yana ilk kez bir yarışmacının bir erkek sunumcuya sahip olmaması ve ikinci ardışık yılda sunumcuların hepsinin aynı cinsiyetten oluşması olmuştur.

Katılımcı ülkelerin hangi yarı finallerde yer alacağını belirleyebilmek amacıyla 29 Ocak 2018 tarihinde City Hall of Lisbon'da bir kura çekilişi düzenlenecektir. 2013 yılında alınan kararlar itibarıyla komşu ya da birbiri arasında kültürel-tarihsel bağların bulunduğu ülkeler farklı kürelere dağıtılmıştır. Fanuslar aşağıdaki gibi belirlenmiştir:

RTP, 12 Mart 2018'de final için açılış ve aralıklı eylemlerle ilgili ilk detayları açıklamıştır. Finalin açılış eylemi, Portekizli scratching ikilisi Beatbombers tarafından canlı müzik ile finalist ülkeleri tanıtan bayrak geçitlerinden önce Portekizli fado şarkıcıları Mariza ve Ana Moura tarafından bir düet performansına sahip olacak. Finalde yer alan aralarda, Salvador Sobral'ın "Amar pelos dois" ve yeni bir single'ın yanı sıra Brezilyalı müzisyen Caetano Veloso ile bir düet ve Branko'nun elektronik müzik performansları gerçekleştirilmiştir.

31 Ekim 2016 tarihinde Avrupa Yayın Birliği 2017 yarışması'na 42 ülkenin katılacağını açıklamıştır. Rusya yarışmaya geri dönmüş, Makedonya ise EBU'ya olan borçlarının birikmesinden dolayı önce engellenmiş ancak sonra yapılan görüşmeler sonucunda 17 Kasım'da yine listeye eklenmiştir.

19 ülke bu yarı finalde yarışmış, Birleşik Krallık, İspanya ve Portekiz bu yarı finalde oy kullanmıştır.

18 ülke bu yarı finalde yarışacak. Almanya, Fransa ve İtalya bu yarı finalde oy kullanacak.

Eurovision Şarkı Yarışması'na katılmak için aktif EBU üyeliği gerektirir, ya da EBU'nun Avustralya'yı davet ettiği gibi bir davet edilme söz konusu olabilir. Birkaç ülke katılımı hakkında yorumda bulunmuştur.

 Andorra - 14 Mayıs 2017 tarihinde Ràdio i Televisió d'Andorra (RTVA) kanalının genel yayın yönetmeni finansal sorunlar ve şirkette yapılanma gerekçesiyle yarışmaya katılmayacaklarını açıklamıştır.
 Bosna-Hersek - 18 Eylül 2017 tarihinde, BHRT 2018 yılında da yarışmaya dönmeyeceklerini açıklamıştır.
 Lüksemburg - Lüksemburglu yayıncı (RTL) yeni oylama sisteminin Lüksemburg'a başarı getirmeyeceğini düşündüğü için katılmama kararı aldı.
 Monako - 31 Ağustos 2017 tarihinde TMC kanalı Monako'nun yarışmaya dönmeyeceğini açıklamıştır.
 Slovakya - Slovak Radio and Television of Slovakia (RTVS), 11 Eylül 2017 tarihinde 2018 yılında yarışmaya dönmeyeceklerini duyurmuştur.
 Türkiye - 7 Ağustos 2017 tarihinde TRT yarışmaya dönmeyeceklerini duyurmuştur.

 Almanya - Barbara Schöneberger
 Arnavutluk - Andri Xhahu
 Belçika - Danira Boukhriss
 Birleşik Krallık - Mel Giedroyc
 Çek Cumhuriyeti - Radka Rosická
 Fransa - Élodie Gossuin
 Gürcistan - Tamara Gaçeçiladze (2017 yarışması'nda Gürcistan temsilcisi)
 İspanya - Nieves Álvarez
 İsrail - Lucy Ayoub
 İsveç - Felix Sandman
 İsviçre - Letícia Carvalho
 İtalya - Giulia Valentina
 Kıbrıs Cumhuriyeti - Hovig (2017 yarışması'nda Kıbrıs Cumhuriyeti temsilcisi)
 Polonya - Mateusz Szymkowiak
 Slovenya - Maja Keuc (2011 yarışması'nda Slovenya temsilcisi)
 Yunanistan - Olina Xenopoulou

Çoğu ülke, katılımcılara ve gerektiğinde oy verme bilgisine yer vermek için Lizbon'a yorumcu gönderir veya kendi ülkelerinden yorum yapacaktır.

 Almanya - TBA (One, yarı finaller), TBA (Das Erste, final)
 Avustralya - Myf Warhurst ve Joel Creasey (SBS, tüm gösteriler)
 Birleşik Krallık - Scott Mills ve Rylan Clark-Neal (BBC Four, yarı finaller), Graham Norton (BBC One, final)
 Fransa - Christophe Willem ve André Manoukian (France 4, Yarı finaller), Stéphane Bern, Christophe Willem ve Alma (France 2, final)
 İtalya - TBA (Rai 4, yarı finaller), TBA (Rai 1,

2019 Eurovision Şarkı Yarışması, 64. kez düzenlenen Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma, "Toy" adlı şarkıyla bir önceki yılın kazananı İsrail'de, ülkenin Tel Aviv şehrinde gerçekleştirilmiştir. Tel Aviv Kongre Merkezi'nde düzenlenen yarışmanın yarı finalleri 14 ve 16 Mayıs, finali ise 18 Mayıs 2019 tarihinde yapılmıştır.
41 ülkenin katıldığı yarışmada, bir önceki yılın katılımcıları Bulgaristan ve Ukrayna ise çekilmiştir.
Yarışmanın kazananı Duncan Laurence'ın söylediği "Arcade" şarkısıyla Hollanda olmuştur. Hollanda 1957, 1959, 1969 ve 1975 yıllarından sonra beşinci kez kazanmıştır. İlk 5 İtalya, Rusya, İsviçre ve İsveç'ten oluşmuştur. Finalde Kuzey Makedonya 7. olarak ve San Marino 19. olarak tarihlerinin en iyi derecelerini almıştır.

2019 yarışması, 1979 ve 1999 yıllarından sonra, 2018 yarışması'nda "Toy" adlı şarkısıyla Netta Barzilay'ın kazanmasından dolayı üçüncü kez İsrail'de yapıldı.

Akdeniz kıyısında bulunan Tel Aviv, İsrail'in başkenti ve en büyük ikinci kentidir. Yüzölçümü yaklaşık 51,8 km² kadar olan şehir, ayrıca üç milyonluk Guş Dan metropolündeki en kalabalık ve en geniş kenttir.
Yarışma, Expo Tel Aviv'in Ocak 2015'te açılışı yapılan "Bitan 2" (Pavilion 2) adlı 10.000 kişilik kongre ve kongre merkezinde gerçekleşecek. Tel Aviv'in kuzeyindeki Rokach Bulvarı'nda yer alan kongre merkezi, konserler, sergiler, fuarlar ve konferanslar gibi birçok farklı etkinliğin mekanı olarak hizmet veriyor. Fuar alanında on salon ve pavyon, artı geniş bir dış mekan alanı ve hatta bir eğlence parkı bulunuyor. Yeni pavyon 26 - 28 Nisan tarihleri arasında 2018 Avrupa Judo Şampiyonasına ev sahipliği yaptı.

İsrail'in Lizbon'daki zaferinden sonra, hem Barzilai'nin hem de İsrail'in başbakanı Benjamin Netanyahu, 2019 yarışmasının Kudüs'te gerçekleştirileceğini belirtti, ancak bunun IPBC ve EBU'nun onaylaması beklenildi. İsrail Maliye Bakanı Moshe Kahlon da bir röportajda, etkinliğin yalnızca Kudüs'te yapılacağını ve bunun 120 milyon İsrail Şekeli (yaklaşık 24 milyon avro) maliyetini tahmin ettiğini belirtti.
Kudüs belediye başkanı Nir Barkat, etkinliğe ev sahipliği yapmak için Kudüs Arenası ve Teddy Stadyumu'ndan olası mekânlardan söz etti.
Kudüs belediyesi, yarışmanın yetersiz kapasitesi nedeniyle, 1979 ve 1999 Eurovision Şarkı Yarışması'na ev sahipliği yapan Uluslararası Kongre Merkezi'nde düzenlenmeyeceğini de doğruladı.
Başka bir olası yer Tel Aviv'de bulunan Menora Mivtachim Arena oldu. Ancak, 13 Mayıs 2018'de, şehrin belediye başkanı Ron Huldai, Tel Aviv'in etkinliğe ev sahipliği yapmama kararını verdiğini duyurdu. Daha sonra Time Out'taki bir kaynak, hükûmetin konuya karar vermesini ertelemesi anlamına geldiğini ve Kudüs'ün uygun bir seçenek olarak görülmemesi halinde bir teklif vermeye istekli olacağını açıkladı. Ancak bu açıklamaya rağmen, Tel Aviv 11 Haziran 2018'de dört nihai aday şehirden biri (Kudüs dahil) olarak teyit edildi.
Petah Tikva belediye başkanı, 16 Mayıs 2018'de, Şehrin etkinliği barındırabilecek bir mekanı olmamasına rağmen yarışmaya ev sahipliği yapmakla da ilgilendiğini açıkladı.
Diğer olası yerler arasında Hayfa'daki Sammy Ofer Stadyumu ve Beerşeba'daki Turner Stadyumu yer almaktaydı. Kudüs'teki Teddy Stadyumu ile birlikte, üç öneri de EBU'nun kuralları gereği olarak stadyumları kaplamak için geçici veya sürekli bir çatının inşasına bağlıydı.
Birkaç medya kuruluşu, EBU'nun İsrail'in ulusal yayıncısına, bazı ülkelerin siyasi baskılar nedeniyle katılmamaya karar vermesi halinde yarışmanın İsrail'de gerçekleşmeyeceği konusunda uyarmış olabileceğini bildirmişti. Bu durum, daha sonra IPBC ve EBU tarafından 22 Mayıs 2018 tarihinde reddedildi. Yarışma için EBU referans grubunun temsilcileri Mayıs 2018'in sonlarında İsrail'i ziyaret ettiler ve ev sahibi şehir, mekan ve tarihlerle ilgili kararın, İsrail ulusal yayın organı ile yapılan görüşmelerden sonra alınacağını doğruladılar.
10 Haziran 2018'de, İsrail medyasının Eilat şehrinin potansiyel bir ev sahibi şehir olarak kabul edildiği bildirildi.
11 Haziran 2018'de Tel Aviv, Hayfa, Kudüs ve Eilat şehirleri yarışmaya ev sahipliği yapacak adaylar olarak gösterildi. EBU tarafından Haziran ayında, dört aday şehrin tekliflerinin sunulacağı bir toplantının yapılması kararlaştırıldı.
19 Haziran 2018'de Cenevre'deki EBU merkezinde bir toplantı düzenlendi. Kan, EBU referans grubu ve önceki ev sahibi ülkelerin (Birleşik Krallık, Hollanda ve İtalya dahil) temsilcileriyle 2019'un ayrıntılarını sıralamaya başlamak için bir araya geldi. 2018'in ev sahibi Portekiz'in Rádio e Televisão de Portugal (RTP) kanalından organizasyon ve gereksinimler hakkında bir bilgi aldılar.
Kan, 24 Haziran 2018'de 2019 yarışmasına ev sahipliği yapmak isteyen şehirler için ihale sürecini resmen başlattı. Aynı gün, İsrail'i kimin evlerinde temsil edeceklerini seçme konusunda yardım etmek isteyen yayıncılar için ihale sürecini de açtılar.
Her ne kadar ev sahipliği için başından itibaren Kudüs ön plana çıkarılmış olsa da, Kudüs'ün belediye başkanı Nir Barkat dini yükümlülükler ve olası boykotlar ile ilgili duyulan kaygılar nedeniyle yarışmanın şehirde düzenlenmeyeceğini Ekim 2018'de duyurdu. Seçimler, ihale sürecini zorlaştırabilir. Ayrıca, üst düzey bir maliye bakanlığı yetkilisi İsrail haber kaynağı Haaretz'e, ev sahibinin Tel Aviv Kongre Merkezi'nden New Pavilion 2'den (Menora Mivtachim Arena'nın spekülasyon mekanı yerine) ev sahipliği yaptığı Tel Aviv olacağını iddia etti. Her iki tesis de, EBU tarafından belirlenen minimum oturma ihtiyacını karşılayan 10.000 kişiye kadar hizmet verebilir. Haifa da geçerli bir seçenek, futbol sezonu ile çatışmalar olsa da, Sammy Ofer Stadyumu tek yeterli mekanın kullanımını zorlaştırabilir. Tel Aviv, 2016 yılından bu yana, yıl boyunca yarışmaya katılanların çoğunluğunu (2018 yarışmasına katılan ülkelerin 21'ini) sergileyen İsrail'den Eurovision Calling partilerine ev sahipliği yaptı.
Henüz ilan edilmiş dört aday şehir olmasına rağmen, 26 Haziran 2018'de Tamar Bölge Meclisi Başkanı Dov Litvinoff, Masada'nın yarışmaya ev sahipliği yapmak için bir teklifte bulunacağını söyledi.
28 Haziran 2018 tarihinde Başbakan Netanyahu'ya yakınlığı ile bilinen İsrailli bakan Michael Oren, Kudüs'ün yarışmaya ev sahipliği yapacak kaynaklara sahip olmadığını belirterek, Tel Aviv'in daha muhtemel ev sahibi olduğunu açıklayarak tartışmalara yeni boyut getirmiştir. Kısa bir süre sonra hükûmetin 12 milyon € 'luk ödeme yapmadığını bildiren Kan, 29 Temmuz 2018'de uzlaşma sağlayarak barındırma masraflarını ve güvenlik konuları çözmeyi talep etti.
Kan ile hükûmet arasındaki gerginliğin ardından, Kan, finansman eksikliğinden dolayı ev sahipliği yapma hakkını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. Sonunda iki taraf arasında bir uzlaşmaya varıldı. Tel Aviv Belediye Başkanı, şehrin ev sahibi şehir olarak seçilmesi halinde, kentin Kongre Merkezi'nin kendisine ödeme yapmaya istekli olacağını açıkladı.
27 Ağustos 2018 haftası, yarışmanın süpervizörü Jon Ola Sand, EBU delegesiyle birlikte İsrail ziyaretinde bulundu, Kudüs ve Tel Aviv'deki potansiyel mekanları inceleme ve Eilat'tın adaylık teklifini inceledi. 30 Ağustos 2018'de Sand, Kan kanalında yaptığı bir röportajda Eilat'ın artık ev sahibi olmayarak yarışın Kudüs ve Tel Aviv arasında geçeceğini söyledi. Ayrıca, EBU üyelerinin yarışmayı boykot edeceği tartışmalarının olmadığını ve gelecek hafta ev sahibi şehir hakkında bir karar verileceğini belirtti.
13 Eylül 2018 tarihinde Avrupa Yayın Birliği yarışmanın Tel Aviv'de bulunan Tel Aviv Kongre Merkezi'nde 14, 16 ve 18 Mayıs 2019 tarihlerinde yapılacağını duyurdu.
 †   Ev sahibi mekan
 ‡   Kısa listede
  Elenen

Eurovision Village, resmî Eurovision Şarkı Yarışması hayran mekanı olmakla birlikte etkinlik haftası boyunca sponsorluk yaptı aynı zamanda yerel sanatçıların gösterilerini izleyebilediği ve ana mekândan canlı şovlar yayınlandı. Alan Tel Aviv'deki Charles Clore Parkı'nda kuruldu.

Yarışmanın sloganı olan Dare to Dream (Türkçe:"Hayal kurmaya cesaret et"), 28 Ekim 2018'de açıklandı. Görsel tasarım 8 Ocak 2019'da yayınlanmış ve altın yıldız oluşturan üçgenlerden oluşan logo kullanılmıştır. Ana versiyonun yanı sıra logonun iki alternatif versiyonu daha geliştirilmiştir.

25 Ocak 2019 tarihinde KAN yarışmayı sunacak dört sunucuyu açıkladı: TV sunucuları Erez Tal (2018 Eurovision Şarkı Yarışması'nın büyük finalinin yorumculuğunu yaptı.) ve İsrailli yayıncı Keshet 12 çalışanı Assi Azar, süper model Bar Rafaeli ve KAN sunucusu Lucy Ayub (2018 Eurovision Şarkı Yarışması'nın jüri oylarını okumuştu). Tal ve Rafaeli ana sunucular olmuş, Azar ve Ayub greenroom sunucusu olmuştur.

Katılımcı ülkelerin hangi yarı finallerde yer alacağını belirleyebilmek amacıyla 28 Ocak 2019 tarihinde Tel Aviv Sanat Müzesi'nde bir kura çekilişi düzenlenecektir.
Çekilişin ilk aşamasında ev sahibi ülke İsrail ve 'Büyük Beşli' ülkelerinin hangi yarı finallerde oy kullanacağı belirlenecektir. İkinci aşamada ülkelerin hangi yarı finallerde yer alacağı kura ile belirlenecek, Mart ayında yapılacak kurul toplantısıyla ülkelerin sahneye çıkış sıraları belirlenecektir. İlk yarı finalde 18, ikinci yarı finalde 18 ülke yarışacaktır. Her yarı finalde ilk ona giren ülkeler, ev sahibi ülke ve 'Büyük Beşli' dahil toplamda 26 ülke finale kalacaktır.
EBU, 26 Ocak 2019 tarihinde yarışmanın resmî tele oylama sponsoru Digame tarafından 36 ülke 6 küreye ayrılmıştır. 2013 yılında alınan kararlar itibarıyla komşu ya da birbiri arasında kültürel-tarihsel bağların bulunduğu ülkeler farklı kürelere dağıtılmıştır.
Yarı final kura çekim töreninin sunucuları Lucy Ayub ve Assi Azar olarak belirlenmiştir. İsviçre ikinci yarı finalde yarışacaktır.

1 Mart 2019 tarihinde mentalist Lior Suchard'ın Finalde özel konuk starı olarak yer alacağı açıklanmıştır. 8 Nisan 2019 tarihinde Madonna'nın ara gösteride iki şarkı ile performansını sergileyeceği açıklanmıştır. 15 Nisan 2019 tarihinde EBU açılış ve ara gösterileri hakkında bilgi verdi. Birinci yarı final Netta Barzilay tarafından açılacak, kazanan şarkısı "Toy"'un yeni versiyonu ve henüz yayı

2020 Eurovision Şarkı Yarışması, 65. kez düzenlenmesi planlanan ancak COVID-19 pandemisi nedeniyle iptal olan şarkı yarışmasıdır. Yarışma, bir önceki yılı "Arcade" adlı şarkıyla kazanan Hollanda'da yapılacaktı. 
İptal söz konusu olmasaydı Hollanda bu yılla birlikte yarışmaya beşinci kez ev sahipliği yapmış olacaktı. En son 1980 yılında, bir Eurovision etkinliği olarak ise 2012 Eurovision Çocuk Şarkı Yarışması'nda ev sahipliği yapmıştı.
Yarışmanın yarı finallerinin 12 ve 14, finalinin ise 16 Mayıs 2020 tarihlerinde yapılması planlanmıştı. 41 ülkenin katılması planlanan yarışmaya Bulgaristan ve Ukrayna bir yıl aradan sonra geri dönecekti. Karadağ ve Macaristan yarışmadan çekilmiştir.
Yarışma COVID-19 pandemisi sebebiyle iptal edildi. Böylece yarışma 64 yıllık tarihinde ilk defa iptal olmuştur.

2020 yarışmasının organizasyonu için hazırlıklar, Hollanda'nın İsrail, Tel Aviv'deki 2019 yarışmasını kazanmasının hemen ardından 19 Mayıs 2019'da başladı. Avrupa Yayın Birliği'nin (EBU) yürütme danışmanı olan Jon Ola Sand, yarışmaya katılan Hollandalı yayıncı AVROTROS yayıncısına bir sonraki yarışmaya ev sahipliği yapmak için gereken çalışmalara başlamak için gerekli olan araçları içeren bir belge ve USB sürücüsü verdi. AVROTROS, her biri prodüksiyonda farklı bir rol üstlenecek olan kardeş haber yayıncısı NOS ve ana yayın kuruluşu NPO ile ortak bir prodüksiyon oluşturmak üzere belirlendi.

Hollanda Başbakanı Mark Rutte'a göre, bazı belediye başkanları teklifleri yerine getirmeye başlamış, Laurence'nin kazandığı saatler içinde kısa mesajlarla lobi yapmıştır. Aşağıdaki şehirler teklif vermeye ilgi duyduğunu belirtti:

12 Haziran 2019'da, ev sahipliğine resmen ilgi gösterdiğini belirten tüm şehirler, karşılanması gereken kriterlerin bir listesini aldı.
Bu şehirlerin, 10 Temmuz 2019 tarihine kadar sunmaları gereken "teklif defterlerini" oluşturmak için dört haftası vardır. Diğer şehirler ve bölgeler, son başvuru tarihinden önce bir teklif kitabı göndererek teklif sürecine katılabilir.
Temmuz ayı ortasında, organizasyon yayıncıları başvuruda bulunan şehirleri ziyaret etti.
Ev sahibi şehir, EBU'ya danışarak tüm tekliflerin değerlendirilmesinden sonra seçilip Ağustos 2019'da ilan edildi.
Dokuz şehir, organizasyon yayıncılarına teklif vermekle ilgilendiklerini (veya ilgilendiklerini) bildirmiştir. Arnhem, 's-Hertogenbosch, Maastricht, Rotterdam ve Utrecht şehirleri olmak üzere 10 Temmuz 2019 tarihinde başvuru kitaplarını NPO yayıncısına ileterek resmen başvuruda bulunmuştur. 16 Temmuz 2019 tarihinde organizasyon yayıncısı Maastricht ve Rotterdam şehirlerinin kısa listede olduğunu açıklamış, dolayısıyla kalan üç şehir ev sahibi şehir yarışından elenmiştir.
Anahtar:
 ‡   Kısa listede olanlar

Yarışma'nın sloganı "Open Up" 24 Ekim 2019 tarihinde Hollandalı yayıncı NPO ve Avrupa Yayın Birliği tarafından açıklanmıştır. 28 Kasım 2019 tarihinde Hollandalı yayıncı NPO ve Avrupa Yayın Birliği yarışmanın görsel dizaynını yayınlamıştır. Logo'yu yarışmacı 41 ülkenin ilk katılımlarına göre bayrak renklerinin dizilimleri oluşturmuştur. Eurovision Şarkı Yarışması'nın hikâyesini çağdaş bir şekilde kutlayan, veri odaklı tema geliştirildi.

4 Aralık 2019 tarihinde, NPO yayıncısı yarışmayı üç kişinin sunacağını açıklamıştır: oyuncu ve TV sunucusu Chantal Janzen, şarkıcı ve yarışmanın Felemenkçe anlatıcısı Jan Smit ve şarkıcı, 1998 ve 2007 yarışmalarında Hollanda'yı temsil eden Edsilia Rombley.

Yarışmaya katılan ülkelerin yarı final kuraları 28 Ocak 2020 tarihinde Rotterdam Belediye Binası'nda yapıldı.
Çekilişin ilk aşamasında ev sahibi ülke Hollanda ve 'Büyük Beşli' ülkelerinin hangi yarı finallerde oy kullanacağı belirlendi. İkinci aşamada ülkelerin hangi yarı finallerde yer alacağı kura ile belirlendi. Yarışma iptal olmasaydı mart ayında yapılacak kurul toplantısıyla ülkelerin sahneye çıkış sıraları da belirlenmiş olacaktı. İlk yarı finalde 17, ikinci yarı finalde 18 ülkenin yarışması planlanmıştı. Her yarı finalde ilk ona giren ülkeler, ev sahibi ülke ve 'Büyük Beşli' dahil toplamda 26 ülke finale kalacaktı.
EBU, 25 Ocak 2020 tarihinde yarışmanın resmi tele oylama sponsoru Digame tarafından 35 ülke 5 küreye ayrılmıştır. 2013 yılında alınan kararlar itibarıyla komşu ya da birbiri arasında kültürel-tarihsel bağların bulunduğu ülkeler farklı kürelere dağıtılmıştır.
Yarı final kura çekim töreninin sunucuları Edsilia Rombley, Chantal Janzen ve Jan Smit olarak belirlenmiştir.

13 Kasım 2019 tarihinde Avrupa Yayın Birliği yarışmaya 41 ülkenin katılacağını açıklamıştır.

Bu yarı finalin 12 Mayıs 2020 tarihinde gerçekleşmesi ve 17 katılımcı ülkeyle birlikte Almanya, Hollanda ve İtalya'nın oy kullanması kararlaştırılmıştı.

Bu yarı finalin 14 Mayıs 2020 tarihinde gerçekleşmesi ve 18 katılımcı ülkeyle birlikte Birleşik Krallık, Fransa ve İspanya'nın oy kullanması kararlaştırılmıştı.

 Andorra – 18 Mart 2019 tarihinde Andorralı RTVA yayıncısının genel müdürü Xavier Mujal, Katalan yayıncı TV3 ile birlikte gelecekte katılabileceklerini belirtmiştir. Fakat, Mayıs 2019'da katılmayacaklarını resmen açıkladı.
 Bosna-Hersek – 28 Aralık 2018 tarihinde, Bosna-Hersek'in delegasyon başkanı Lejla Babović Yarışmaya geri dönmenin asıl hedefleri olduğunu belirtti, ancak mali durumları EBU ile büyük miktarda borç sahibi olmak ve düzenli maliyetleri finanse etmek için yeterli parayı almamak son derece zorlayıcı olacağı açıklamasında bulundu.
 Karadağ - 8 Kasım 2019 tarihinde Radio Televizija Crne Gore yarışmadan ekonomik nedenlerden dolayı çekildiklerini açıklamıştır. 9 Kasım 2019 tarihinde RTCG Genel müdürü Božidar Šundić yarışmaya katılımı veya çekilme kararını henüz RTCG konseyinde görüşmediklerini şu an için çekilmediklerini belirtmiştir. 13 Kasım 2019 tarihinde EBU Karadağ'ın yarışmnadan çekildiğini açıklamıştır.
 Macaristan - 25 Ekim 2019 tarihinde Duna TV 2011 yılından günümüze Eurovision temsilcisinin belirlendiği A Dal 2020'nin kurallarını açıkladı. Fakat Eurovision katılımı ile ilgili herhangi bir açıklama yapmadı. 13 Kasım 2019 tarihinde EBU Macaristan'ın yarışmadan çekildiğini açıklamıştır.

Resmî site25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2020 UEFA Şampiyonlar Ligi finali, 2019-20 UEFA Şampiyonlar Ligi sezonunun şampiyonunu belirleyen, toplamda 65. organizasyon UEFA Şampiyonlar Ligi adını aldıktan sonra ise 28. final karşılaşmasıdır. Karşılaşmanın 30 Mayıs 2020'de Türkiye'nin İstanbul şehrindeki Atatürk Olimpiyat Stadyumu'nda gerçekleştirilmesi planlanmış ancak COVID-19 pandemisi nedeniyle ertelenmiştir. 17 Haziran'da yapılan açıklamayla final İstanbul'dan Lizbon'a alınmıştır. Maç 23 Ağustos 2020 tarihinde Portekiz'in başkenti Lizbon'da bulunan Işık Stadyumu'nda Fransız ekibi Paris Saint-Germain ile Alman ekibi Bayern Munich arasında oynanmıştır.
Bayern Munich maçı 1-0 kazanarak 6. kez kupanın sahibi olmuştur. Aynı zamanda Bayern, turnuva boyunca oynadığı tüm maçları kazanarak %100 galibiyet oranına ulaşan ilk takım olmuştur.

Maçın adamı:

2020 UEFA Avrupa Ligi finali
2020 UEFA Süper Kupası

UEFA Champions League2 Kasım 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Resmî websitesi)

2021 Eurovision Şarkı Yarışması, 65. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. 2020 yarışması'nın Avrupa Yayın Birliği tarafından iptal edilmesinden sonra 2020 yarışması'na ev sahipliği yapması planlanan Hollanda'nın Rotterdam şehrinde bulunan Ahoy Rotterdam'in ev sahipliği yapacağı açıklanmıştır. Hollanda son ev sahipliğini 1980 yarışması'nda yapmıştı.
Yarışma Avrupa Yayın Birliği ve AVROTROS, Nederlandse Publieke Omroep (NPO) ve Nederlandse Omroep Stichting'in (NOS) birlikte yürüttüğü organizasyonda yarı finalleri 18 ve 20 Mayıs'ta, finali ise 22 Mayıs 2021 tarihinde Rotterdam Ahoy'da gerçekleştirildi. EBU, katılımcı ülkelerin şarkıcı ve şarkı tercihlerinde 2020 ve 2021 yarışmaları arasındaki devamlılık ve değişimleri görüştü ve birçok katılımcı ülke 2020'de seçtiği temsilcilerle devam etmeyi tercih etti.
Yarışmaya 39 ülke katıldı. Önceki yarışmada geri döneceğini açıklayan Bulgaristan ve Ukrayna en son katıldıkları 2018 yılından sonra geri dönme karar aldı. Ermenistan, Karadağ ve Macaristan yarışmadan çekilme kararı aldı. Belarus yarışma kurallarını ihlal eden bir şarkı gönderdiği için diskalifiye edildi.
Yarışmayı İtalya'yı temsil eden Måneskin grubu "Zitti e buoni" isimli İtalyanca şarkıyla kazandı. Böylece İtalya 1964 ve 1990 yılındaki birinciliklerden sonra üçüncü birinciliğini elde etti. İtalya bu birinciliğiyle Almanya'nın 2010 yılındaki zaferinden sonra birincilik elde eden ilk "Büyük Beşli" ülkesi oldu. Ayrıca Måneskin, Finlandiya'nın 2006 yılındaki birinciliğinden sonra birincilik elde eden ilk müzik grubudur.
Yarışmayı Fransa ikinci, İsviçre üçüncü, İzlanda dördüncü ve Ukrayna beşinci olarak tamamladı. Böylece Fransa 1991 yılından ve İsviçre 1993 yılından itibaren yarışmadaki en iyi derecelerini elde etti. Ayrıca 1995 yılından beri ilk defa ilk üçe giren şarkıların hiçbiri İngilizce değildir.
Almanya, Birleşik Krallık, İspanya ve Hollanda halk oylamasından sıfır puan aldı. Ayrıca Birleşik Krallık jüri oylamasından da sıfır puan alarak yarışmayı 2003 yılından sonra bir kez daha sıfır puanla tamamladı.
Ukrayna bu yıl da yarı finalleri geçerek ilk kez 2004 yılındaki yarışmadan itibaren uygulamaya konan yarı finallerde şimdiye kadar elenmeden finallere kalmayı başaran tek ülke olmuştur.

2021 yarışması, 2019 yarışması'nı kazanmasından dolayı Hollanda'nın Rotterdam şehrinde yapılacak. Açıklama 16 Mayıs 2020 tarihinde yapılan Eurovision: Europe Shine a Light programında yapıldı.
1980 yarışması'ndan sonra Hollanda beşinci kez ev sahipliği yapacak. Rotterdam Ahoy daha önce 2007 Eurovision Çocuk Şarkı Yarışması'na ev sahipliği yapmıştı.

2020 Eurovision Şarkı Yarışması'nın ertelenmesinden sonra Avrupa Yayın Birliği, Hollandalı yayıncılar AVROTROS, NOS ve NPO ve 2020 yarışması'nın ev sahibi şehri Rotterdam ile birlikte 2021 yarışmasını düzenlemek için görüşmelere başladı. 23 Nisan 2020 tarihinde Rotterdam belediye meclisi 2021 yarışması'nın yapılması €6.7 million bütçe ile onayı almıştır. Rotterdam'ın yarışmaya ev sahipliği yapmak isteyip istemediği konusunda EBU'nun Nisan ayı sonlarına kadar bilgilendirilmesi gerektiği belirtilmişti. AVROTROS, NOS ve NPO'nun, Rotterdam'ın etkinliğe ev sahipliği yapmayı reddetmesi halinde bir alternatif bulmak için Mayıs 2020 ortasına kadar zaman verilmiştir.
7 Mayıs 2020'de Hollandalı yetkililer, COVID-19 için bir aşı üretilinceye kadar ülkedeki tüm toplu toplantıları yasakladığını açıklamıştır. Ev sahibi yayıncılar kararı ve etkinliği nasıl etkileyeceğini değerlendirdiklerini belirttiler. 18 Eylül 2020 tarihinde EBU yarışma için pandeminin gelişimine göre dört senaryo belirlemiştir Buna göre A Senaryosu Klasik yarışma formatında yapılması, B Senaryosu Sosyal mesafe kuralığına uygun olarak formatın yapılması, C Senaryo seyahat yasakları dolayısıyla sadece katılımcıların katılımının gerçekleşeceği format ve D senaryosu ise katılımcıların bulunduğu ülkelerden performanslarını sergilemesi (Kasım'da yapılacak 2020 Eurovision Çocuk Şarkı Yarışması gibi) formatları belirlenmiştir.

Yarışmacılar ve heyetlerinin yetkilendirilmiş basın ve hayranlar huzurunda sunulduğu "Turkuaz Halı" ve Açılış Töreni etkinlikleri 16 Mayıs 2021 tarihinde Rotterdam Limanı'nda gerçekleştirilecek.

2021 Eurovision Şarkı Yarışması üç Hollandalı devlet yayıncısı Nederlandse Publieke Omroep (NPO), Nederlandse Omroep Stichting (NOS) ve AVROTROS tarafından ortaklaşa düzenlendi. Yayıncılar yarışmada farklı roller üstlenmiştir. Sietse Bakker ve Astrid Dutrénit yarışmanın yapımcılığına getirilmiştir. Emilie Sickinghe ve Jessica Stam ise yapımcı yardımcılıkları görevine getirilmiştir.
Ocak 2020'de Avrupa Yayın Birliği Jon Ola Sand'dan boşalan süpervizörlük görevine Martin Österdahl'in getirildiğini duyurmuştur. Bu atamadan önce Österdahl 2013 ve 2016 yarışmalarının yapımcılığını üstlenmişti. Ayrıca 2012 ile 2018 yılları arasında Eurovision Şarkı Yarışması'nın referans grubu üyeliğini sürdürmüştür.

7 Mayıs 2020'de Hollandalı yetkililer, COVID-19 aşısı bulunana kadar ülkedeki tüm toplu toplantıları yasakladı. Ev sahibi yayıncılar kararı ve etkinliğin nasıl etkileyeceğini değerlendirdiklerini belirttiler.
18 Eylül 2020'de EBU, yarışma için acil durum senaryolarının bir özetini yayınladı, Bunlar:

Yarışmanın normal bir şekilde yapılması (A Senaryosu);
Yarışmanın sosyal mesafe kurallarına uyularak yapılması (B Senaryosu);
Rotterdam'a seyahat kısıtlaması olan ülkelerin performanslarını kendi ülkelerinde kayda alınarak yapılması (C Senaryosu);
Rotterdam'dan sadece ev sahibi ülkenin yer alması tamamen uzaktan yapılan yarışma (D Senaryosu), tüm ülkelerin performanslarını kendi ülkelerinden gerçekleştirilmesi ve seyircisiz yarışmanın yapılması. Bu senaryo Kasım 2020'de 2020 Eurovision Çocuk Şarkı Yarışması için uygulanmıştı.
Şubat 2021'de EBU ve ev sahibi yayıncılar, yarışmayı normal bir şekilde ev sahipliği yapmayı reddettiklerini açıkladılar. (Senaryo A). Senaryo C de değiştirildi - tüm etkinlikler, senaryo D'deki gibi uzaktan gerçekleştirilecek. Yarışma için sağlık ve güvenlik protokolü 2 Mart 2021'de yayınlandı ve EBU yarışmanın senaryo B kapsamında yapılacağını onaylarken, koşullar değiştiğinde ölçek küçültme seçeneklerinin masada kalacağını yineledi. 30 Nisan 2021 tarihinde EBU Senaryo B'ye göre yarışmanın gerçekleştirileceğini açıkladı.

18 Eylül 2020 tarihinde EBU'nun olası senaryoları açıklamasından sonra 2020 yarışması için kullanılması planlanan görsel tasarım ve slogan olan "Open Up" (Açıl) 2021 yarışması'nda da kullanılacağını belirtmiştir. Güncellenen logo 4 Aralık 2020'de yayınlandı.

18 Eylül 2020 tarihinde EBU'nun olası senaryoları açıklamasından sonra 2020 yarışması için belirlenen sunucuların 2021 yarışması'nda da yer alacağını açıklamıştır. Oyuncu ve televizyon sunucusu Chantal Janzen, şarkıcı ve yorumcu Jan Smit, 1998 ve 2007 yıllarında Hollanda'yı temsil eden şarkıcı Edsilia Rombley ve Nikkie de Jager yarışmanın sunuculuğunu üstlenmiştir.

2021 yarışmasının tarihlerinin açıklanması sırasında ev sahibi ülke Hollanda'nın yapımcısı Sietse Bakker 2020 yarışması için planlanan sahne tasarımının 2021 yarışması için de kullanılacağını açıklamıştır. Tasarım, "Açıl" sloganı ve tipik Hollanda düz peyzajından ilham almıştır. Sahnenin tasarımını 2011-12, 2015 ve 2017-19 yıllarındaki sahne tasarımlarını da yapan Florian Wieder yapmıştır. 2019 yarışmasının aksine katılımcıların yer aldığı "Green Room" (Yeşil oda) ana performans mekânı içerisine yerleştirilecek şekilde dizayn edildi.

2020 yarışması'nın iptal edilmesinin ardından EBU, 2020 yarışması için seçilen şarkıların Eurovision Şarkı Yarışması referans grubu ve ulusal yayıncılarla tartışılması gereken 2021 yarışmasında yarışmasına izin verme seçeneğini araştırdı. 2020 yarışması'nda Bulgaristan'ı temsil etmesi planlanan Victoria şarkıların tekrar yarışması fikrine destek verdi. Fakat 20 Mart 2020 tarihinde EBU Eurovision Şarkı Yarışması kuralları gereği yarışan şarkıların tekrar yer alamayacağını açıklamıştır.

18 Haziran 2020'de EBU, önceden kaydedilmiş geri vokallere bir yıl için izin verileceğini duyurdu. Kaydedilmiş arka vokallerin kullanımı tamamen isteğe bağlı olacaktır. Her delegasyon, sahne içinde veya dışında geri vokalleri kullanmayı seçebilir. Canlı ve kaydedilmiş geri vokallerinin bir kombinasyonuna da izin verilecektir. Şarkının melodisini seslendiren tüm geri vokaller, şarkıcının sahne kullanımı da dahil olmak üzere, arenada sahnede veya sahne dışında canlı olacaktır.

İlk yarı finalde şarkıcı Davina Michelle ve oyuncu Thekla Reuten, Hollanda'nın su yönetimi tarihine odaklanan "The Power of Water (Suyun Gücü)" isimli bir gösteri gerçekleştirdiler.
İkinci yarı finalin açılışı, dansçı Redouan Ait Chitt ve şarkıcı-söz yazarı Eefje de Visser tarafından, aralarında bale dansçısı Ahmad Joudeh ve BMX-er Dez Maarsen'in de olduğu bir ekiple gerçekleştirdi.
Final, 16 yaşındaki DJ Pieter Gabriel'in eşliğinde yirmi altı finalistin de tanıtıldığı geleneksel bayrak geçit töreniyle açıldı. Ardından altı eski Eurovision galibi [Lenny Kuhr (1969), Getty Kaspers ile Teach-In (1975), Sandra Kim (1986), Helena Paparizou (2005), Lordi (2006) ve Måns Zelmerlöw (2015)] "Rock the Roof" isimli bir gösteri gerçekleştirdi. Ayrıca Duncan Laurence 2019 yılında yarışmayı kazandığı şarkısı "Arcade" ile birlikte yeni bir şarkı daha seslendirdi.

17 Kasım 2020 tarihinde Avrupa Yayın Birliği 2020 yarışması için planlanan yarı final yerleştirmelerinin bu yıl da geçerli olacağını açıklamıştır. Buna göre Birinci Yarı finalde 17 ülke yarışacak. Almanya, Hollanda ve İtalya 1. Yarı finalde oy kullanıp tanıtımları yapılacak. 2. Yarı finalde ise 18 ülke yarışacak. Birleşik Krallık, Fransa ve İspanya 2. Yarı finalde oy kullanıp tanıtımları yapılacak. Geçtiğimiz Mart ayında Delegasyon toplantısında 2020 yarışması için Hollanda'nın finalde 23. sıra sahneye çıkacağı kararlaştırılmıştı, Avrupa Yayın Birliği bu kararın 2021 yılı için de geçerli olacağını açıkladı.

26 Ekim 2020 tarihinde EBU iptal edilen 2020 yarışması'nın katılımcı sayısı ile aynı olan kırk bir ülkenin yarışmaya katılacağını açıklamı

2022 Eurovision Şarkı Yarışması, 66. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma, 2021 Eurovision Şarkı Yarışması'nı  "Zitti e buoni" adlı şarkısıyla  Måneskin müzik grubunun kazanmasıyla 2022 Eurovision Şarkı Yarışmasını İtalya'nın Torino şehrinde bulunan Pala Alpitour'da yapılmıştır. Yarışmanın ilk yarı finali 10 Mayıs 2022, ikinci yarı finali 12 Mayıs 2022, finali 14 Mayıs 2022 tarihlerinde yapılmıştır. Yarışmanın sunuculuğunu İtalyan televizyon sunucusu Alessandro Cattelan, şarkıcı Laura Pausini ve Lübnanlı-İngiliz şarkıcı Mika üstlenmiştir.
1965 yılında Napoli ve 1991 yılında Roma'daki ev sahipliklerinden sonra İtalya üçüncü kez ev sahipliği yapmıştır.
Yarışmaya 40 ülke katıldı. Ermenistan ve Karadağ en son katıldıkları 2019 yılından sonra yarışmaya geri dönme karar aldı. Rusya'nın yarışmaya katılması planlanmıştı fakat Rusya'nın Ukrayna'yı işgali nedeniyle yarışmadan diskalifiye edilmiştir.
Kazanan, Kaluş Orkestrası tarafından seslendirilen ve grubun üyeleri Ihor Didenchuk, Ivan Klimenko, Oleh Psiuk, Timofii Muzychuk ve Vitalii Duzhyk tarafından yazılan "Stefania" şarkısıyla Ukrayna oldu. Ukrayna'nın finalde halk oylamasından aldığı 439 puan, yarışma tarihinde bugüne kadar alınan en çok puan oy olmuştur ve böylece "Stefania" şarkısı Eurovision tarihinde kazanan ilk hip-hop şarkısı olmuştur. Birleşik Krallık, İspanya, İsveç ve Sırbistan ilk beşi tamamlarken, Birleşik Krallık ve İspanya sırasıyla 1998 ve 1995'ten bu yana en iyi sonuçlarını elde ettiler.

Hollanda'nın Rotterdam kentinde yapılan 2021 yarışmasını kazanmasından dolayı 2022 yarışması İtalya'nın Torino kentinde yapılacak. İtalya yarışmaya üçüncü kez ev sahipliği yapacak, Torino ise ilk Eurovision etkinliğine ev sahipliği yapmış olacak. Seçilen mekan, Santa Rita bölgesinde bulunan, konserler, sergiler, ticaret fuarları ve konferanslar gibi etkinlikler için bir mekan olarak hizmet veren ve daha önce 2006 Kış Olimpiyatları'nda buz hokeyi etkinliğine ev sahipliği yapmış çok amaçlı kapalı arena özelliğine ve 15.657 kişilik kapasiteye sahip Pala Alpitour olmuştur.

2021 yarışmasını kazanmasından dolayı 2022 yarışmasına ev sahipliği yapma hakkı İtalya'ya verilmiştir. Hazırlıklar 23 Mayıs 2021 tarihinde başlamıştır. Avrupa Yayın Birliği adına Eurovision yönetim şefi Martin Österdahl hazırlıklar ile ilgili bilgileri içeren dokümanları ve USB belleği İtalyan yayıncı RAI'ye vermiştir.

23 Mayıs 2021 tarihinde, Bologna, Milano, Pesaro ve Torino şehirlerinin temsilcileri yarışmaya ev sahibi şehir olmak için ilgilendiklerini açıkladılar. Roma Belediye Başkanı, Virginia Raggi yarışmaya ev sahipliği yapmaya ilgi duyduklarını açıkladı.
24 Mayıs 2021 tarihinde Rimini belediye başkanı Andrea Gnassi yarışmaya ev sahipliği yapmak istediklerini açıklamıştır. Aynı gün Floransa belediye başkanı Dario Nardella, Sanremo ve Verona şehirleri yarışmaya ev sahipliği yapmak ile ilgilendiklerini açıklamıştır.
28 Mayıs 2021 tarihinde Bari belediye başkanı Antonio Decaro yarışmaya ev sahipliği yapmak istediklerini açıklamıştır. Aynı gün Temsilciler Meclisi vekili Marco Di Maio eğer Rimini şehri ev sahibi olursa San Marino RTV yayıncısı ile ortak yönetmeyi planladıklarını açıkladı.
28 Haziran 2021 tarihinde Torino belediye meclisi şehri 2022 yarışmasına ev sahibi olarak resmen aday göstermek için sunulan iki önergeyi oybirliğiyle onayladı.
7 Temmuz 2021 tarihinde İtalyan ev sahibi yayıncısı RAI ve EBU yarışmaya ev sahipliği yapmak için gerekli şartları sağlayan maddeleri ve başvuruları almaya başlamıştırː

Mekan, yarışmadan en az 6 hafta önce ve yarışmanın bitiminden bir hafta sonra müsait olmalıdır;
Mekan, klimalı, iç mekanda olmalı, müsait bir çevre ve etkinlik sırasında ana salonda yaklaşık 8.000 - 10.000 seyirci kapasitesine sahip olmalıdır;
Ev sahibi şehir uluslararası havalimanına en fazla 90 dakika mesafeyi geçmemelidir;
Mekan, seti ve üst düzey bir yayın prodüksiyonu üretmek için gereken diğer tüm gereksinimleri barındıracak kapasiteye sahip bir ana salona sahip olmalı ve ana salondan kolayca erişilebilecek, aşağıdaki gibi ek prodüksiyon ihtiyaçlarını desteklemek için yeterli alana sahip olmalıdır: basın merkezi, delegasyon alanları, soyunma odaları, sanatçı tesisleri, personel tesisleri, ağırlama, seyirci tesisleri vb.;
Ev sahibi şehirde etkinlik yerine yakın olmak kaydı ile 2.000'in üzerinde otel odası bulunması gerekmektedir;
Bu sürecin ilk aşamasında, şehirler resmi olarak yayıncıya başvuracak. İlgilenen tüm şehirler tekliflerini bir teklif defterinde sunmalı ve 12 Temmuz 2021'e kadar RAI'ye göndermelidir. Daha sonra RAI ve EBU, yaz boyunca tüm teklif defterlerini inceleyecek ve başvurulardan en uygun şehri 2022 yarışması için ev sahibi şehir olarak seçecek.
9 Temmuz 2021 tarihinde Torino şehri resmi olarak başvurduğunu açıklamıştır. Aynı gün Pesaro şehri Adriatic Arena mekanı ile başvurduğunu açıklamıştır. onları daha sonra 12 Temmuz 2021 tarihinde Bologna ve Jesolo şehirleri resmi başvurusunu yaptı. ve Rimini ve Forli (Bertinoro ve Cesena ile birlikte) şehirleri 13 Temmuz 2021 tarihinde resmen başvuru yapmıştır. 13 Temmuz 2021 tarihinde RAI yarışmaya ev sahipliği yapmak için 17 şehrin başvuru yaptığını açıklamış ve kazanan şehrin Ağustos sonunda belli olacağını belirtmiştir. 13 Temmuz 2021'de RAI, 17 şehrin yarışmaya ev sahipliği yapmak için teklif verdiğini ve ertesi gün teklif kitaplarının verildiğini duyurdu. 11 şehrin yaptığı ayrıntılı planlarını hazırlamak ve sunmak için 4 Ağustos 2021'e kadar süre verildi. 24 Ağustos 2021 tarihinde, Bologna, Milan, Pesaro, Rimini ve Torino yarışmaya ev sahibi olmak için yarışa devam eden şehirler olarak belirlendi.
8 Ekim 2021 tarihinde RAI yayıncısı yarışmaya Torino'nun ev sahibi şehir olarak ve Pala Alpitour'un da ev sahibi mekan olacağını açıklamıştır.
Resmi Başvuru Yapan Şehirler:
Anahtar:
 †  Ev sahibi mekan
 ‡  Kısa listeye giren şehirler
  Başvuru kitabı gönderen şehirler

Yarışmanın teması ve sloganı "The Sound of Beauty" 21 Ocak 2022 tarihinde detaylarını ise 24 Ocak 2022 tarihinde yayınlanmıştır. Tasarım, İtalyan bahçe tasarımını da yansıtan sesin görsel özelliklerini iletmek için simatiklerin simetrik yapısı ve desenleri etrafında yapıldı, tipografi ise 20. yüzyılın başlarındaki İtalyan afiş sanatından ilham aldı; renkler İtalyan bayrağının renklerinden çizildi.

3 Aralık 2021 tarihinde Rai 1'in yöneticilerinden Stefano Coletta, İtalya haber ajansı ANSA ile yaptığı röportajda, Eurovision 2022'nin sunucularının 2022 Sanremo Müzik Festivali'ne kadar açıklanmayacağını doğruladı. İtalyan haber ajansı Adnkronos ve TV magazin sitesi TV Sorrisi e Canzoni televizyon sunucusu Alessandro Cattelan, şarkıcılar Laura Pausini ve Mika'nın yarışmanın sunucuları olduğunu iddia etmiştir. 2 Şubat 2022 tarihinde Sanremo 2022'nin ikinci gecesinde iddia edilen üçlünün resmi olarak yarışmanın sunucuları olduğu açıklanmıştır.

3 Eylül 2021'de İzlandalı yayın platformu RÚV, 2022 yılının yarışmasının kurallarını yanlışlıkla önceden sızdırdı ve üst üste ikinci yıl delegasyonların önceden kaydedilmiş geri vokalleri kullanma seçeneğine sahip olacağını açıkladı. Her delegasyon, sahnede veya sahne dışında, geri vokalleri veya canlı ve kaydedilmiş geri vokallerin bir kombinasyonunu kullanmayı yine de seçebilir. Şarkının melodisini seslendiren tüm ana vokaller, kurallara göre halen canlı olarak seslendirmelidir.

30 Kasım 2021'de OGAE Yunanistan, art arda ikinci yıl için, EBU'nun tüm ulusal yayıncıların yarışmadan önce bir katılımcının performans gerçekleştiremediği durumlarda kullanılabilecek bir "canlı-bantta" yedek kayıt oluşturmasını gerektireceğini açıkladı. Bu, daha sonra yarışmanın yönetici Martin Österdahl tarafından doğrulandı.

22 Kasım 2021'de Roma merkezli bir stüdyo olan Atelier Francesca Montinaro'nun, sosyal medya hesaplarından 2022 yarışmasının sahne tasarımı için RAI kanalı tarafından seçildiğini duyurdu. Stüdyo, 2013 ve 2019'daki Sanremo Müzik Festivali için sahne tasarımında daha önce deneyime de sahiptir. 2016 yılından bu yana ilk kez Eurovision'da Alman tasarımcı Florian Wieder'e bu görev verilmemiş oldu.

Katılımcı ülkelerin hangi yarı finallerde yer alacağını belirleyebilmek amacıyla 25 Ocak 2022 tarihinde Palazzo Madama'da kura çekilişi düzenlenecektir. Resmî tele oylama sponsoru Digame tarafından 36 ülke 6 küreye ayrılmıştır. 2013 yılında getirilen kuralllar gereği komşu ya da birbiri arasında kültürel-tarihsel bağların bulunduğu ülkeler farklı kürelere dağıtılmıştır.
'Büyük Beşli' ülkeleri olan Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İspanya ve İtalya hangi yarı finallerde oy kullanacağı belirlenecektir. Seremoni'de Rotterdam Belediye Başkanı Ahmed Aboutaleb'in Torino Belediye Başkanı Stefano Lo Russo'ya sembolik anahtar teslim töreni de yapılacaktır. 18 Ocak 2022 tarihinde Avrupa Yayın Birliği yarı final kura torbalarını açıklamıştır.
Yarı final kura çekim töreninin sunucuları Carolina di Domenico ve Gabriele Corsi olarak belirlenmiş fakat Corsi'nin COVID-19 testi pozitif çıkmasından dolayı sunuculuk görevini Mario Acampa üstlenmiştir.

"Kartpostallar", sahne bir sonraki yarışmacının girişini gerçekleştirmesi için hazırlanırken televizyonda gösterilen 40 saniyelik video tanıtımlarıdır. Şubat ve Nisan ayları arasında çekilen ve Matteo Lanzi tarafından yönetilen 2022 kartpostalları, yarışmanın "Güzelliğin Sesi" temasına dayanıyor. "Leo" adlı bir drone tarafından yönlendirilen her kartpostal, İtalya'da eylemlerle ilgili resimler ve çeşitli sanatsal unsurlarla süslenmiş farklı bir yeri sergileyecek, katılan sanatçılar ise chroma keying ile üst üste bindirilmiş görüntüler aracılığıyla görünmüştür. Her katılımcı ülke için aşağıdaki konumlar kullanılmıştır:

20 Ekim 2021 tarihinde EBU 2022 yarışmasına 41 ülkenin katılacağını açıklamıştır. 2021 yarışmasına katılan tüm ülkelerin yanında en son 2019 yılında katılan Ermenistan ve Karadağ yarışmaya geri dönmüştür. 25 Şubat 2022 tarihinde EBU, Rusya'nın Ukrayna'yı işgali nedeniyle Rusya'yı yarışmadan diskalifiye etti, Böylece yarışmaya katılan ülke sayısı 40'a inmiş oldu.

Yarışma, daha önce 

2023 Eurovision Şarkı Yarışması, 67. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Kaluş Orkestra'nın "Stefania" adlı şarkısıyla 2022 Eurovision Şarkı Yarışması'nı kazanan Ukrayna, Rusya'nın Ukrayna'yı işgali nedeniyle etkinliğe ev sahipliği yapma taleplerini karşılayamadığı için yarışmaya, 2022'deki yarışmayı 2. bitiren Birleşik Krallık ev sahipliği yapma hakkı kazandı. Yarışma Birleşik Krallık'ın Liverpool kentinde yapılmıştır. Yarışma Avrupa Yayın Birliği ve Ukraynalı yayıncı UA:PBC ile işbirliği içinde ev sahibi yayıncı BBC ile birlikte organize etmiş, yarışmanın yarı finaller 9 ve 11 Mayıs Final ise 13 Mayıs 2023 tarihinde Liverpool Arena'da yapılmıştır. Üç gösterinin sunuculuğunu İngiliz şarkıcı Alesha Dixon, İngiliz oyuncu Hannah Waddingham, Ukraynalı şarkıcı Yuliya Sanina ve finalde İrlandalı televizyon sunucusu Graham Norton yapmıştır.
Kazanan şarkı Loreen tarafından seslendirilen Tattoo adlı şarkı olmuştur. Finalde 583 puan toplayan şarkı Loreen'e ikinci, İsveç'e ise yedinci zaferini getirmiştir. Yarışmaya 37 ülke katılmıştır. Bulgaristan, Karadağ ve Kuzey Makedonya yarışmaya 2021-2023 global enerji krizinden ekonomik olarak etkilendikleri için katılmamışlardır.

2022 yarışmasını Ukrayna kazandı ve Eurovision geleneğine uygun olarak ülkeye EBU tarafından 2023 yarışmasını düzenleme fırsatı verildi. Bu, Ukrayna'nın etkinliğe üçüncü kez ev sahipliği yapması olacaktı. Ülke daha önce 2005 ve 2017 yıllarında ev sahipliği yapmıştı. Bununla birlikte, Rusya'nın Ukrayna'yı işgali ışığında, Fransa, Almanya, İtalya, İspanya ve Birleşik Krallık'tan oluşan "Büyük Beşli" den alternatif bir ülkenin 2023 yarışmasına ev sahipliği yapmaya davet edilebileceği tahmin edilmekteydi. Birleşik Krallık, 2022 yarışmasında ikinci olması nedeniyle, yazılı olmayan kurala göre, kazananın reddedilmesi durumunda yarışmaya ev sahipliği yapmak için davet edildi. Ukrayna dışında yarışmanın olması durumunda 1980 yılından sonra ilk kez yarışma kazanan ülkede yapılamadı.
16 Mayıs 2022'de Ukraynalı katılımcı yayıncı Suspilne'nin başkanı Mykola Chernotytskyi, yarışmaya barışçıl bir Ukrayna'da ev sahipliği yapmak istediklerini ve ülkenin etkinlik sırasında tüm katılımcıların ve heyetlerinin güvenliğini garanti edebileceğini umduğunu belirtti. Chernotytskyi daha sonra yayıncının 20 Mayıs'ta yarışmaya ev sahipliği yapma konusunda EBU ile görüşmelere başlayacağını belirtti.
Çok sayıda Ukraynalı yetkili, ülkenin 2022 yarışmasını kazanmasının ardından yarışmanın Ukrayna'da yapılmasını savundu. Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski, yarışmanın bir gün Mariupol'da gerçekleşmesini umduğunu söyledi. Kiev Şehir Devlet İdaresi birinci başkan yardımcısı Mykola Povoroznyk, 26 Mayıs 2022'de Kiev'in istenirse yarışmaya ev sahipliği yapmaya hazır olduğunu belirtti. Ukrayna kültür bakanı Oleksandr Tkachenko 3 Haziran'da yarışmanın ülkede gerçekleşmesine izin vermek için EBU ile koşullu değişiklikleri görüşme niyetini belirtti. Ukrayna hükûmetinin Verkhovna Rada temsilcisi Taras Melnychuk, 10 Haziran'da yarışmanın düzenlenmesine yardımcı olmak için bir komite kurulduğunu belirtti.
16 Haziran'da Suspilne ve Ukrayna hükûmeti, Ukrayna'daki olası ev sahipliği seçeneklerini görüşmek üzere EBU ile bir toplantı yaptı. Ertesi gün EBU, hem Suspilne hem de üçüncü taraf uzmanlarla yapılan değerlendirmelerin ardından Ukrayna'nın yarışmaya ev sahipliği yapamayacağını ve 2022 yarışmasının ikincisi Birleşik Krallık'ın yayıncısı BBC ile ev sahipliği yapmak için görüşmelerin başlatılacağını duyurmuştur. Bir önceki yılın kazanan ülkesinde yarışmanın yapılmadığı en son yarışma 1980 yılında yapılmıştır.
Duyuruyu takiben, Birleşik Krallık'taki bazı şehirler yarışmaya ev sahipliği yapmakla ilgilendiklerini belirtti: Londra, Manchester, Liverpool, Brighton, Birmingham, Leeds, Sheffield, Wolverhampton, Sunderland, Edinburgh, Glasgow, Aberdeen, Cardiff ve Belfast. Aynı zamanda, Suspilne başkanı Chernotytskyi ve Ukrayna kültür bakanı Tkachenko, Ukraynalı Eurovision kazananları Ruslana, Jamala ve Oleh Psiuk (Kalush Orkestrası'nın kurucusu) ile birlikte, EBU ile etkinliğe Ukrayna'nın ev sahipliği yapma konusunda daha fazla görüşme talebinde bulunan ortak bir bildiri yayınladılar. Birleşik Krallık başbakanı Boris Johnson, Polonyalı yayıncı TVP ve Polonya başbakan yardımcısı ve kültür bakanı Piotr Gliński yarışmanın Ukrayna'da yapılması gerektiğini savundu. Ayrıca İngiliz The Guardian gazetesi, Avrupa Birliği'nin Belçika'nın başkenti Brüksel'de düzenlenecek etkinliğe ev sahipliği yapmak için bir teklif hazırladığını öne sürdü.

Birleşik Krallık'ın Ukrayna adına yarışmaya ev sahipliği yapacağının onaylanmasıyla eşzamanlı olarak, ev sahibi yayıncı BBC, 25 Temmuz 2022'de teklif sürecini başlattı. BBC, "tüm potansiyel adaylar, bu ölçekte ve karmaşıklıkta bir etkinliğe ev sahipliği yapacak kapasiteye, yeteneğe ve deneyime sahip olduklarını gösteren bir dizi minimum standardı karşılamalıdır." açıklamasını yaptı. Ev sahibi şehir için önceki yıllardaki seçim kriterleri arasında en az 10.000 seyirci kapasiteli bir mekan, maksimum 1.500 gazeteci için bir basın merkezi, uluslararası bir havaalanına kolay ulaşılabilirlik ve en az 2.000 delege, gazeteci ve seyirciler için otel konaklaması yer alıyordu.
İhale sürecinin ilk aşamasında BBC, 20 İngiltere şehri ve kasabasından ilgi ifadeleri aldı 12 Ağustos 2022 tarihinde yedi tanesi 12 Ağustos 2022'de kısa listeye alınan: Birmingham, Glasgow, Leeds, Liverpool, Manchester, Newcastle ve Sheffield. Bu şehirler ikinci aşamaya geçerek, ay boyunca şehirleri de ziyaret edecek olan BBC tarafından yapılacak değerlendirme için tekliflerini ayrıntılı olarak geliştirmek için 8 Eylül'e kadar süreleri vardı. 27 Eylül'de Glasgow ve Liverpool'un son kısa listeye alındıkları açıklanmış ve 7 Ekim'de BBC yarışmanın ev sahibi şehri Liverpool ve mekanı ise Liverpool Arena olarak açıklanmıştır.
Anahtar:
 †  Ev sahibi mekan
 ‡  Final listeye alınanlar
 ‡  Kısa listeye alınanlar
  Başvuruda bulunanlar

2023 Eurovision Şarkı Yarışması İngiliz yayıncı Britanya Yayın Kuruluşu (BBC) tarafından yapılmıştır. Ukraynalı yayıncı Ukrayna Kamu Yayın Şirketi (UA:PBC) Canlı şovlar için Ukrayna öğelerini geliştirmek ve uygulamak, tema resimleri, arka plan müziği, sunucu seçimi, kartpostallar ve açılış ve aralık eylemleri dahil İngiliz yayıncı ile birlikte çalışmıştır. Üç gösteri, BBC'nin ticari yan kuruluşu olan BBC Studios tarafından yapımcılığı üstlenmiştir. Yapımcılığı Kıdemli yapım ekibi, genel müdür olarak Martin Green, baş komisyon üyesi olarak Rachel Ashdown, baş yapımcı olarak Andrew Cartmell, gösteri başkanı olarak Lee Smithurst, yarışma başkanı olarak Twan van de Nieuwenhuijzen ve sorumlu yönetici olarak James O'Brien'dan oluşmuştur.

7 Ekim 2022'de, ev sahibi şehir duyurusu ile birlikte EBU, 2023 yarışmasının genel logosunu açıkladı. Tipik olarak merkezinde ev sahibi ülkenin bayrağının bulunduğu Eurovision kalbi, ülkenin bir önceki yılki galibiyetini yansıtmak için bu yıl için Ukrayna bayrağını içerir. 'Şarkı Yarışması' metnine aşağıda 'Birleşik Krallık' ve daha aşağıda 'Liverpool 2023' eşlik ediyordu.
Yarışmanın teması ve sloganı "United by Music" 31 Ocak 2023'te açıklandı. Londra merkezli marka danışmanlığı Superunion ve Ukraynalı prodüksiyon şirketi Starlight Media tarafından tasarlanan sanat eseri, bir elektrokardiyograma benzeyen bir dizi iki boyutlu kalp etrafında inşa edildi ve ritme tepkiyi temsil ediyor ve ses, renkler ise Ukrayna ve İngiliz bayraklarından esinlenmiştir. Yazı karakteri Penny Lane, 20. yüzyıl Liverpool sokak tabelalarından ve şehrin müzik mirasından esinlenmiştir.

22 Şubat 2023'te 2023 yarışması'nın sunucuları açıklandı. İngiliz şarkıcı Alesha Dixon, İngiliz oyuncu Hannah Waddingham ve Ukraynalı şarkıcı Yuliya Sanina tüm gösterilerin sunuculuk görevinde yer almıştır. İrlandalı televizyon sunucusu Graham Norton ise finalde diğer üç sunucuya katıldı. Ukraynalı sunucu Timur Miroşnıçenko ve İngiliz spor ve televizyon sunucusu Sam Quek "Turkuaz Halı" ve Açılış seremonisi etkinliğinin sunucuları olmuştur.

13 Nisan 2023'te yarı finaller için açılış ve ara gösteri ile ilgili bilgiler BBC ve UA:PBC tarafından yayınlandı. Final için açılış ve ara gösteri ile ilgili bilgiler ise 17 Nisan'da açıklandı.
Birinci yarı finalde açılışı yarışmanın sunucularından Yuliya Sanina "Mayak" adlı şarkısıyla yaptı. Rita Ora ise önceki şarkılarının yanı sıra yeni single'ı "Praising You" şarkısını söyledi ve Alyosha Rebecca Ferguson ile birlikte "Ordinary World" adlı şarkısını seslendirmiştir.
İkinci yarı final, yarışmanın tarihi üzerine bir Spoken word parçasıyla açılmıştır, ara gösteride Mariya Yaremchuk, Otoy tarafından seslendirilen tanınmış Ukraynalı müzik eserlerinin bir karışımı olan "Music Unites Generations" yer aldı. Zlata Dziunka ve Podilya dans topluluğuyla birlikte üç drag sanatçısının "Be Who You Wanna Be" şarkı performansı yer aldı.
Finalde ise açılışı Kalush Orchestra ve kazanan şarkıları "Stefania"'nın yer almıştır. Ayrıca grup "Voices of a New Generation" adlı bir şarkılarını da seslendirmişlerdir. Performansı, yirmi altı finalistin tamamının tanıtıldığı ve dört eski Ukraynalı Eurovision katılımcısının İngiliz klasikleriyle karıştırılan yarışan şarkılarında yeni dönüşler gerçekleştirdikleri bayrak geçit töreni izlemiştir. Go A müzik grubunun seslendirdiği "Şum", Camala'nın kazandığı şarkısı "1944", Tina Karol'un seslendirdiği "Show Me Your Love" ve Verka Serduchka'nın seslendirdiği "Dancing Lasha Tumbai". Ara gösteri Sam Ryder ve "The Liverpool Songbook", eski Eurovision katılımcıları Cornelia Jakobs, Daði Freyr, Duncan Laurence, Mahmood, Netta ile Liverpool'un müzik mirasına bir saygı duruşu ve Sonia, burada her biri ev sahibi şehirden kendi şarkılarını söylemişlerdir.

22 Kasım 2022'de EBU, 2023 yarışması için oylama sisteminde büyük değişiklikler yapıldığını duyurdu. Yarı finallerin sonuçları, 2004 ve 2007 arasında olduğu gibi, yalnızca televizyon yoluyla belirlenirken, 2009 finalinden beri olduğu gibi finalin sonuçları hem ulusal jüriler hem de televizyon tarafından beli

2023 Kahramanmaraş depremleri, 6 Şubat depremleri ya da 2023 Türkiye-Suriye depremleri, 6 Şubat 2023'te dokuz saat arayla meydana gelen, merkez üsleri sırasıyla Kahramanmaraş'ın Pazarcık ve Elbistan ilçeleri olan, 7,8 Mw  ve 7,6 Mw  büyüklüklerindeki iki depremdir. Mercalli şiddet ölçeğine göre sarsıntıların şiddeti, ölçeğin en yüksek değeri olan XII (Afetsel) olarak saptandı. Depremler sonucunda Türkiye'de resmî açıklamaya göre en az 53 bin 537, Suriye'de ise en az 8 bin 476 kişi öldü ve toplamda 138 binden fazla kişi ise yaralandı. Depremlerin ardından büyüklüğü 6,7 Mw 'e kadar varan 45 binden fazla artçı sarsıntı gerçekleşti.
Pazarcık merkezli ilk deprem, Türkiye ve Suriye'nin yanı sıra Lübnan, Kıbrıs, Irak, İsrail, Ürdün, İran ve Mısır'ın da yer aldığı geniş bir coğrafyada hissedildi. İki büyük deprem, yaklaşık 350.000 km2 (140.000 mil kare) alanda, Almanya'nın toplam yüz ölçümü kadar bir bölgede hasara yol açtı ve 14 milyon kişiyi etkiledi. Türkiye'de birçok tarihî yapı da dâhil ilk gün 39 binden fazla bina yıkılırken, 11 ilde toplam 518 bin konut yıkıldı veya ağır hasar aldı. Ayrıca 128 bin 778 konut ise orta derecede hasar aldı. Afet sonrası 2 milyondan fazla kişi barınma sorunu yaşarken en az 5 milyon kişi farklı bölgelere göç etti. Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), depremler sonucu Türkiye'de 658 bin, Suriye'de ise 170 bin çalışanın geçim olanaklarını yitirdiğini duyurdu.
Türkiye hükûmeti, deprem bölgesi için doğal afet ve salgın gibi acil durumlarda uluslararası kuruluş ve ülkelerden yardım çağrılarını kapsayan en yüksek acil durum olan 4. seviye alarm ilan edildiğini açıklarken, Dünya Sağlık Örgütü, depremler için 3. seviye acil durum ilan etti. Ayrıca depremlerden etkilenen 10 ilde 3 ay süreyle olağanüstü hâl ilan edildi ve ölenler için Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde yedi gün, Kosova, Arnavutluk, Kuzey Makedonya ve Bangladeş'te ise bir gün ulusal yas ilan edilmesine karar verildi. 102 ülke Türkiye'ye yardım teklifinde bulunurken 94 ülkeden gelen 141 binden fazla kişi arama kurtarma çalışmalarına dâhil oldu. Onlarca ülke ilk yardım malzemesi, teçhizat, sağlık ekibi gönderdi ve taziye mesajları yayımladı. Ayrıca Ermenistan-Türkiye sınırı yardım sevkiyatı için otuz yıl aradan sonra ilk kez açıldı.
2023 Meclis Deprem Araştırma Komisyonu'nun raporuna göre depremlerin toplam maliyeti Türkiye'de 148,8 milyar dolar oldu. Türkiye'nin 2023 gayrisafi yurt içi hasılasının yüzde 9'una denk gelen maddi zarar, 1999 Marmara depreminin yol açtığı maddi kaybın yaklaşık 6 katından fazla oldu. Dünya Bankası, depremlerin Suriye'ye doğrudan maliyetinin ise toplamda 5,1 milyar dolar olduğunu duyurdu. İki ülkede toplam 153,9 milyar dolar maddi zarara yol açan depremler, dünyada en çok maddi zarara sebep olan üçüncü deprem oldu.
Pazarcık'ta meydana gelen ilk deprem, 1668 Kuzey Anadolu depreminden sonra Anadolu topraklarında gerçekleşen en büyük ikinci deprem ve Türkiye Cumhuriyeti tarihinde kaydedilen en büyük deprem olarak kayıtlara geçti. Elbistan merkezli ikinci deprem ise Türkiye'de meydana gelen depremler arasında en büyük üçüncü deprem oldu. Deprem bölgesinde 571 km yüzey kırığı oluşurken, bölge 3 ila 9 metre batıya kaydı. Depremler, 1939 Erzincan depremini geride bırakarak Türkiye'de, 1822 Halep depremini geride bırakarak Suriye'de en çok can kaybı ile sonuçlanan sarsıntılar olarak kaydedildi. Aynı zamanda, 300 binden fazla insanın öldüğü 2010 Haiti depreminden bu yana dünya çapındaki en ölümcül depremdir.

Depremler Anadolu, Arap ve Afrika levhaları arasındaki üçlü eklemin yakınında gerçekleşmiştir. Birinci deprem İTÜ'nün ön inceleme raporuna ve MTA'nın saha inceleme raporuna göre Doğu Anadolu Fay Hattı üzerinde, AFAD'ın ön değerlendirme raporuna göre ise Ölü Deniz Transform Fayı üzerinde gerçekleşmiştir. İkinci deprem ise Doğu Anadolu Fay Hattı üzerinde meydana gelmiştir. Depremlerin mekanizması ve konumu Doğu Anadolu Fay Hattı ve Ölü Deniz Transform Fayı üzerinde meydana gelen depremlerle uyumludur. Doğu Anadolu Fayı, Türkiye'nin Ege Denizi'ne (batıya) doğru ekstrüzyonunu barındırırken, Ölü Deniz Fayı, Arabistan yarımadasının Afrika ve Avrasya levhalarına göre kuzeye doğru hareketini barındırır.
Doğu Anadolu Fayı, Anadolu ve Arap levhaları arasındaki sınırı oluşturan 700 km uzunluğundaki sol yönlü bir transform fayıdır. Fay, yılda 1–4 mm batıya doğru, 10 mm oranında azalan bir kayma oranı gösterir. Fay; 1789 (7,2 Mw ), 1795 (7,0 Mw ), 1872 (7,2 Mw ), 1874 (7,1 Mw ), 1875 (6,7 Mw ), 1893 (7,1 Mw ) ve 2020'de (6,8 Mw ) büyük depremlere neden olmuştur ve bu depremler fayın bazı bölümlerini parçalamıştır. Doğudaki sismik olarak aktif Palu ve Pütürge segmentleri 6,8-7,0 Mw  depremleri için yaklaşık 150 yıllık bir yineleme aralığı göstermektedir. Batıdaki Pazarcık ve Amanos segmentleri 7,0-7,4 Mw  depremleri için sırasıyla 237-772 yıl ve 414-917 yıl yineleme aralıklarına sahiptir.
Ölü Deniz Transform Fayı, Kızıldeniz'den kuzey-güney yönünde, Doğu Anadolu Fay Hattı ile birleştiği Maraş üçlü eklemine kadar uzanır. Türkiye'nin güneyindeki sol yanal doğrultu atımlı fayın kuzey kısmı en az 14 büyük tarihî depremin kaynağı olmuştur. En son 1822 ve 1872'de iki büyük deprem meydana gelmiş, 1872'deki deprem en az 1.800 kişinin ölümüne neden olmuştur. 115, 526, 587, 1170 ve 1822 depremleri de binlerce ölümle sonuçlanmıştır.

6 Şubat'ta yaşanan depremlerin meydana geldiği bölge sismolojik olarak nispeten sakindir. 1970'ten bu yana bu depremlerin merkez üssünün 250 km çapı içinde 6 veya daha büyük büyüklükte yalnızca üç deprem meydana gelmiştir. Bunların en büyüğü 6,8 Mw  büyüklüğünde, 24 Ocak 2020'de Elazığ'da oldu. Bu depremlerin tamamı Doğu Anadolu Fay Hattı boyunca veya fayın yakınında gerçekleşti. 1114'te Maraş'ta 40.000 kişinin öldüğü bir deprem yaşandı. 1513 yılında Maraş yöresinde tahmini büyüklüğü Mw 7,4 olan ve Malatya'yı da etkileyen bir deprem yaşandı. 2023 öncesinde, 510 yıldır kırılmayan Gölbaşı-Türkoğlu segmenti sismik boşluk olarak değerlendirilmekteydi.
Merkez üssünün görece sismik durgunluğuna rağmen, Türkiye'nin güneyi ve Suriye'nin kuzeyi geçmişte şiddetli ve yıkıcı depremler yaşadı. Adana'nın kuzeydoğusunda, 1268 yılında yaklaşık 60.000 kişinin öldüğü bir deprem yaşandı. Suriye'nin Halep kenti, tarih boyunca birçok büyük depremle zarar görmüştür. Ancak bu depremlerin tam konumları ve büyüklükleri yalnızca tahminî olarak belirlenebilmektedir. Halep'te, 1138'de tahmini büyüklüğü 7,1 Mw  olan ve 1822'de tahmini büyüklüğü 7,0 Mw  olan depremler yaşandı. 1822 depreminin can kaybı tahminen 20.000-60.000 idi.

Deprem, Türkiye saatiyle 04.17'de (UTC 01.17) Amerika Birleşik Devletleri Jeoloji Araştırmaları Kurumu'na göre 7,8 Mw büyüklüğünde, Kandilli Rasathanesi'ne göreyse 7,7 Mw ve 7,4 ML olarak gerçekleşmiştir. Deprem odağı, Kahramanmaraş il merkezinin 40 km güneydoğusunda, Kahramanmaraş'ın Pazarcık ilçesinin 38 km güneybatısında ve Gaziantep il merkezinin 34 km batısında yer alır. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde en büyük, dünyada ise Ağustos 2021'den itibaren gerçekleşmiş en büyük depremdir.
Deprem, sağ yönlü atımlı faylanmaya karşılık gelen bir odak mekanizmasına sahiptir. Yırtılma, ya kuzeybatı-güneydoğu doğrultulu kuzeydoğu eğimli ya da kuzeybatı-güneydoğu doğrultulu, kuzeybatı eğimli fay üzerinde oluştu. USGS, ~190 km uzunluğunda ve ~25 km genişliğinde bir yırtılma boyutu olduğunu saptadı. Suudi Arabistan'daki Kral Abdullah Bilim ve Teknoloji Üniversitesinden bir jeofizik profesörü, depremin 300 km'den uzun bir fay kırmış olabileceğini söyledi. İtalya Ulusal Jeofizik ve Volkanoloji Enstitüsü Başkanı Carlo Doglioni, depremler sonucunda Anadolu yarımadasının batıya doğru 3 metre kaydığını ifade etti. Doğu Anadolu Fayı ve Ölü Deniz Transformu'nun kırık kesitlerine sahip olduğu düşünülmektedir.
Kahramanmaraş'ın Pazarcık ilçesinde gerçekleşen depremden 9 saat sonra yerel saatle 13.24'te merkez üssü Kahramanmaraş'ın Ekinözü ilçesinin 4 km güney doğusu olan 10,0 km derinliğinde 7,5 Mw  büyüklüğünde Doğu Anadolu Fay Hattı'nın kuzeyindeki kolu olan Sürgü-Çardak Fayı'nda bir deprem daha oldu.
Prof. Övgün Ahmet Ercan depremlerin ardından yaptığı açıklamada Bölgede 2 değil 3 deprem olduğunu belirtti. 04.17'de başlayan 7.8 ilk depremin 20. saniyesinde 7.6'lık 20 km ötede bir deprem olduğunu daha belirtti, 13.24'te ise 7.5 büyüklüğünde 3. deprem olduğunu belirtti. 7.8 büyüklüğündeki depremin, Pazarcık'tan Malatya yönüne doğru kırılarak ilerlediği belirtilirken, 20 saniye sonra meydana gelen 7.6 büyüklüğündeki depremin ise Nurdağı'ndan Hatay'a kadar etkili olduğunu ifade etti. İstanbul Teknik Üniversitesi'nin yayınladığı son raporda ise Bölgede 2 deprem olduğu kesinleştirildi. Mevcut verilere göre 6 Şubat 2023 tarihinde 7.0 ve üzeri büyüklüğünde iki büyük deprem meydana gelmiş olup, üçüncü bir büyük deprem olduğuna dair resmi bir kayıt bulunmamaktadır.

Ana sarsıntıdan yaklaşık 11 dakika sonra 6,7 Mw büyüklüğünde bir artçı sarsıntı meydana geldi. USGS'ye göre, ana sarsıntıdan sonraki altı saat içinde 25 adet 4,0 Mw  ya da daha büyük artçı kaydedildi. On iki saatten daha uzun bir süre sonra USGS büyüklüğü 4,3 Mw  ya da daha büyük en az 54 artçı sarsıntı bildirirken, Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD) en az 120 artçı sarsıntı kaydetti. Küçük boyutlu artçı sarsıntıların bir yıl daha sürmesinin beklenebileceği söylendi. 3 ay içinde 30 binden fazla artçı sarsıntı kaydedildi.

20 Şubat 2023'te Türkiye saatiyle 20.04'te merkez üssü Defne ve Samandağ ilçeleri olan 6,4 Mw (± 0,1) ve 20:07 5,8 Mw büyüklüğünde iki deprem meydana geldi. Sarsıntılar nedeniyle 6 Şubat'ta ağır hasar alan bazı binalar yıkıldı ya da yan yattı. O gün 28 hasar ihbarı geldiği söylendi. Oluşan depremlerden sonra EMSC, Hatay için sahil kesiminde tsunami uyarısı verdi. Depremin ardından en büyüğü 5,8 olmak üzere doksandan fazla artçı sarsıntı kaydedildi. Bunların bazıları 4.5, 5.2 ve 5.2 büyüklüğündeydi. Depremlerde toplam 11 kişi hayatını kaybederken 592 kişi yaralandı. Deprem sonrası Antakya'da ayakta kalan son hastane olan Hatay Mustafa K

2024 Eurovision Şarkı Yarışması, 68. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma, 2023 Eurovision Şarkı Yarışmasını "Tattoo" adlı şarkısıyla  Loreen'in kazanmasından dolayı 2024 Eurovision Şarkı Yarışması İsveç'in Malmö kentinde yapıldı. Yarışma Avrupa Yayın Birliği ve Sveriges Television (SVT) birlikte yürüttüğü organizasyonda yarı finalleri 7 ile 9 Mayıs'ta, finali ise 11 Mayıs 2024 tarihinde Malmö Arena'da gerçekleştirildi. Yarışmanın sunuculuğunu Malin Åkerman ve Petra Mede yapmıştır. Mede daha önce 2013 ve 2016 yıllarında bu görevi üstlenmişti.
Otuz yedi ülkenin katıldığı yarışmaya en son 1993 yılında katılan Lüksemburg 31 yıl aradan sonra geri dönmüş, Romanya ise yarışmadan çekilmiştir. Hollanda finale çıkma hakkı kazansa da finalden önce yarışmadan diskalifiye edildi. Hollandalı izleyicilerin ise oy kullanma hakkı saklı tutuldu. Hamas-İsrail Savaşı nedeniyle İsrail'in katılımcı ülkeler arasında olması birçok tartışmanın konusu oldu ve etkinlik için ek güvenlik önlemleri alındı.
Kazanan Nemo'nun seslendirdiği ve sözlerini Benjamin Alasu, Lasse Midtsian Nymann ve Linda Dale ile birlikte yazdığı "The Code" şarkısıyla İsviçre oldu. Jüri oylamasında en çok puanı alan İsviçre seyirci oylamasında beşinci oldu ve toplamda 591 puanla yarışmayı kazandı. Hırvatistan seyirci oylarında birinci oldu ve toplam oylarda ikinci sırayı alarak ülkenin bağımsız bir ülke olarak bugüne kadarki en iyi sonucunu elde etti. Ukrayna, Fransa ve İsrail ise ilk beşte yer alan diğer ülkeler oldu.

Eurovision geleneğine uygun olarak İsveç, bir önceki yarışmayı kazanmasından dolayı yarışmaya ev sahipliği yapma hakkını aldı. 2024, Eurovision Şarkı Yarışması'nın ülkede 1975, 1985, 1992, 2000, 2013 ve 2016'dan sonra yedinci kez düzenlendiği yıl oldu. Yarışmanın mekanı, 2013 yılında da yarışmaya ev sahipliği yapan 15.500 kişilik Malmö Arena olarak seçildi.
Malmö Live etkinlik merkezi yarışmayla ilgili çeşitli etkinliklere ev sahipliği yaptı. 5 Mayıs 2024 tarihinde yarışmacılar ve delegasyonlarının akredite basın ve hayranlar önünde tanıtıldığı "Turkuaz Halı" etkinliği ile açılış ve kapanış törenleri burada gerçekleştirildi. Mekan aynı zamanda final gösterimine de ev sahipliği yaptı ve yarışma katılımcılarının resmî parti sonrası partilerine ve özel performanslarına ev sahipliği yapan EuroClub da yine burada gerçekleştirildi.
Folkets Park'ta bir "Eurovision Köyü" oluşturuldu. Burası yarışma katılımcılarının ve yerel sanatçıların performanslarının yanı sıra halka yönelik canlı gösterilerin gösterimlerine de ev sahipliği yaptı. Friisgatan'da Folkets Park ile Triangeln istasyonu arasında bir "Eurovision Caddesi" kuruldu. Sokakta çeşitli müzik performanslarının düzenlenmesi planlanmıştı ancak organizasyon İsrail'in yarışmaya katılması nedeniyle birçok sanatçının etkinlikten çekilmesinden olumsuz etkilenmiş ve güvenlik nedeniyle Eurovision Köyü'ne nakledilmiştir.
Bir taraftar kuruluşu olan OGAE, Amiralen'de Euro Fan Café açtı.
İsveç'e "Waterloo" şarkısıyla ilk galibiyetini getiren ABBA'nın 1974'teki yarışmadaki zaferinin 50. yıldönümünü kutlamak için 29 Nisan - 12 Mayıs 2024 tarihleri arasında Södergatan'da özel bir ABBA World sergisi düzenlendi.

İsveç'in 2023 yarışmasını kazanmasının hemen ardından, 2024 yarışmasına ev sahipliği yapmakla ilgilendiklerini dile getiren ilk şehirler, ülkenin en büyük üç şehri ve daha önce yarışmaya ev sahipliği yapmış olan Stockholm, Göteborg ve Malmö oldu. Bunların yanı sıra, 2023 zaferini takip eden günlerde Eskilstuna, Jönköping, Örnsköldsvik, Partille ve Sandviken gibi bir dizi başka şehir de teklif verme niyetini dile getirdi.
SVT, şehirlerin adaylıklarını beyan etmeleri için son tarih olarak 12 Haziran 2023 tarihini belirledi. Stockholm resmi başvurusunu 7 Haziran'da yapmış, ertesi gün Göteborg resmi başvurusunu yapmış ve 13 Haziran'da Örnsköldsvik ve Malmö'nün de başvurduğu açıklanmıştır. 8 Haziran'da Sandviken şehri yarıştan çekildiğini açıklamış ve Jönköping'in daha sonra, yeterince büyük bir arena olmadığı için yine yarıştan çekildiği açıklanmıştır.
Başvuru süresinin kapanmasına kısa bir süre kala SVT, hangi şehirlerden teklif aldığını belirtmese de birkaç şehirden teklif aldığını açıkladı. 7 Temmuzda, Gothenburg ve Örnsköldsvik şehirlerinin elendiği açıklanmıştır. O günün ilerleyen saatlerinde EBU ve SVT, Malmö'yü ev sahibi şehir olarak duyurdu.
Key:
 †  Ev sahibi şehir
 *  Başvuru yapan şehir
  Başvuru yapmayan şehir

2024 Eurovision Şarkı Yarışması'nın yapımcılığını İsveçli ulusal yayın kuruluşu Sveriges Television (SVT) üstlenmiştir. Çekirdek ekip, baş yapımcı olarak Ebba Adielsson, iletişimden sorumlu yönetici yapımcı olarak Christel Tholse Willers, yapımdan sorumlu yönetici olarak Tobias Åberg, yönetici yapımcı olarak Johan Bernhagen, yarışma yapımcısı olarak Christer Björkman ve TV yapımcısı olarak Per Blankens görevlendirilmiş, Ek yapım personeli arasında yapım başkanı David Wessén, hukuk başkanı Mats Lindgren, medya başkanı Madeleine Sinding-Larsen ve yönetici asistanı Linnea Lopez yer alacak.
Willers, Åberg, Bernhagen, Björkman ve Lindgren daha önce 2000, 2013 ve/veya 2016 yarışmalarında çeşitli görevlerde çalışmışlardı. Björkman ayrıca Amerikan Şarkı Yarışması'nın (Eurovision formatının Amerika Birleşik Devletleri için bir uyarlaması) yapımcılığını üstlendi ve Blankens, Sinding-Larsen ve Willers'ın da çalıştığı İsveç'in Eurovision ulusal finali olan Melodifestivalen'de büyük ölçüde yer aldı.
Malmö Belediyesi yarışma bütçesine 30 milyon SEK (yaklaşık €2.500.000) katkıda bulunacak.

14 Kasım 2023 tarihinde, EBU ve SVT 2023 yarışmasının sloganı olan "United by Music" sloganının 2024 ve gelecek yarışmalarda da korunacağını duyurdu. 2024'e eşlik eden "Eurovision Işıkları" adlı tema sanatı 14 Aralık'ta açıklandı. Stockholm merkezli Uncut ve Bold Scandinavia ajansları tarafından tasarlanan bu ürün, Kutup ışıkları ve ses ekolayzırlarda bulunan dikey çizgilerden ilham alan basit, doğrusal geçişlere dayanıyor ve farklı formatlar dikkate alınarak uyarlanabilecek şekilde tasarlandı.

2024 yarışmasının sahne tasarımı 19 Aralık 2023'te açıklandı. 2011–12, 2015, 2017–19 ve 2021 yarışmalarının aynı sahne tasarımcısı olan Alman Florian Wieder tarafından tasarlandı ve İsveçli Fredrik Stormby, aydınlatma ve ekran içeriğini tasarladı. İzleyiciler için "benzersiz bir 360 derecelik deneyim yaratmak" amacıyla, tümü haç şekilli bir merkezin etrafına yerleştirilmiş, diğer aydınlatma, video ve sahne teknolojisi teknolojilerinin yanı sıra hareketli LED küpleri ve zeminleri içermektedir.

5 Şubat 2024 tarihinde İsveçli komedyen ve televizyon sunucusu Petra Mede ve Amerikan-İsveçli oyuncu Malin Åkerman'ın 2024 yarışması'nda sunuculuk yapacağı açıklanmıştır. Mede daha önce 2013 ve 2016 yıllarında (ilki solo ve ikincisi Måns Zelmerlöw ile) olmak üzere iki defa sunuculuk yapmıştır.

Birinci Yarı finalde 2018 İsveç temsilcisi Benjamin Ingrosso ve İrlanda adına üç kez kazanan (1980, 1987 ve 1992) Johnny Logan sahne almıştır. İkinci yarı finalde Yunanistan'ın 2005 yılı kazananı Elena Paparizu, "My Number One" şarkısını, Türkiye'nin 2003 yılı kazananı Sertab Erener, "Everyway That I Can" şarkısını ve İsveç'in 1999 yılı kazananı Charlotte Perrelli, "Take Me to Your Heaven" şarkısını seslendirdi. Aynı yarı finalde 2023 Eurovision Şarkı Yarışması'nı ikinci bitiren Fin rapçi Käärijä da ara şovda sahne almıştır.

Eurovision Şarkı Yarışması'na katılım için uygunluk yarışmayı Eurovision ağı üzerinden alabilecek ve ülke çapında canlı olarak yayımlayabilecek, aktif bir EBU üyeliğine sahip ulusal bir yayıncı olmayı gerektirmektedir. EBU, tüm üyelere yarışmaya katılma daveti gönderir.
5 Aralık 2023 tarihinde Avrupa Yayın Birliği, 2024 yarışmasına 37 ülkenin katılacağını açıklamıştır. Lüksemburg en son katıldığı 1993 yılından 31 yıl sonra yarışmaya geri dönmüştür. 2023 yarışmasına katılan Romanya'nın ise 2024'e katılmayacağı geçici olarak açıklanırken, duyurunun yapıldığı tarihte EBU ile Rumen yayıncı TVR arasındaki görüşmelerin halen devam ettiği açıklanmıştır. 25 Ocak 2024 tarihinde Rumen TVR yayıncısı 2024 yarışmasına katılmama kararı almıştır.
Bu seneki yarışmaya daha önce de Eurovision'a katılmış iki sanatçı katılmıştır. Sırasıyla 2007'de Moldova'yı ve 2010'da İzlanda'yı temsil eden Natalia Barbu ve Hera Björk.

Resmi dilde "Çekiliş" olarak da anılan, katılımcı ülkelerin yarı finallerini belirlemeye yönelik kura, 30 Ocak 2024'te TSİ 21:00'da yapılmıştır. Yarı finalistler, blok oylama şansını azaltmak ve yarı finallerdeki heyecanı artırmak amacıyla, tarihsel oylama kalıplarına dayalı olarak bir dizi potaya bölünmüştür. Çekiliş aynı zamanda "Büyük Beşli" ülkelerinden oluşan altı finalist (Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İspanya ve İtalya) ve – ev sahibi ülke İsveç oy kullanmış ve yayın yapmışlardır. Yarı final kura çekim töreninin sunucuları Pernilla Månsson Colt ve Farah Abadi olarak belirlenmiş, Törende ayrıca önceki ev sahibi şehir olan Liverpool Şehir Konseyi genel müdürü Andrew Lewis'dan sembolik anahtarı Malmö Belediyesi komiseri Katrin Stjernfeldt Jammeh'e teslim etmiştir.

Almanya, Birleşik Krallık, İsveç bu yarı finalde oy kullanmış ve performanslarını sergilediler.

Fransa, İspanya ve İtalya bu yarı finalde oy kullanmış ve performanslarını sergilediler.

Ulusal jüri üyelerinin 12 puanlık skorları, her katılımcı ülkeden bir kişi tarafından açıklandı.

İlk yarı finalin on elemesi yalnızca televizyondan yapılan oylamayla belirlendi. İlk yarı finalde yarışan on beş ülkenin tamamı, Almanya, İsveç, Birleşik Krallık ve Dünyanın Geri Kalanı oylarının tamamı oy kullandı. Yarışmaya katılmaya hak kazanan on ülke belirli bir sıraya göre açıklandı ve sonuçların tamamı final yapıldıktan sonra yayınlandı.

Aşağıda ilk yarı finalde alınan 12 puanın özeti yer almaktadır. Hırvatistan sekiz ülkeden 12 puanla maksimum puanı alırken, Ukrayna 12 puanlık beş set aldı. Hem Litvanya hem de Kıbrıs 12'şer puanlık iki set alırken, Portekiz ve Sırbistan birer 12 puan aldı.

İkinci yarı finalde elemeye hak kazanan on kişi, geçerli bir televizyon oylaması so

2025 Eurovision Şarkı Yarışması, 69. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Avrupa Yayın Birliği (EBU) ve İsviçre Yayın Kurumu'nun (SRG SSR) organize ettiği yarışma 2024 Eurovision Şarkı Yarışmasını "The Code" adlı şarkısıyla Nemo'nun kazanmasından dolayı İsviçre'nin Basel kentinde yapıldı. Organizasyonun yarı finalleri 13 ile 15 Mayıs'ta, finali ise 17 Mayıs 2025 tarihinde St. Jakobshalle'da gerçekleştirildi. 1956 yılında Lugano ve 1988 yılında Lozan'da yapılmasının ardından yarışma üçüncü kez İsviçre'de yapıldı.
Otuz yedi ülkenin katıldığı yarışmaya en son 2022 yılında katılan Karadağ yarışmaya iki yıl aradan geri dönmüştür. Moldova'nın normalde katılması planlanırken ekonomik sorunlar ve seçilen ulusal şarkının kalitesi nedeniyle yarışmadan çekilmiştir.

Bu yılki yarışma, 2024 Eurovision Şarkı Yarışması'nı "The Code" adlı şarkısıyla Nemo'nun kazanmasının ardından İsviçre'nin Basel kentinde gerçekleşecek. İsviçre, daha önce sırasıyla 1956'daki Lugano'da düzenlenen açılış yarışması ve 1989'da Lozan'da düzenlenen yarışmanın ardından, yarışmaya üçüncü kez ev sahipliği yapacak. Yarışma için seçilen mekan, kapalı alan sporları ve konser etkinlikleri için mekan olarak hizmet veren 12.400 kişilik St. Jakobshalle olmuştur. Arena, Basel-Landschaft'taki Münchenstein belediyesinde, Basel-Stadt sınırının hemen yanında yer almaktadır.
Messe ve Basel Kongre Merkezi kompleksi, yarışmayla ilgili çeşitli etkinliklere ev sahipliği yapacak. Yarışma katılımcılarının ve yerel sanatçıların performanslarının yanı sıra canlı gösterilerin halka yönelik gösterimlerine ev sahipliği yapacak olan Eurovision Köyü, yarışma katılımcılarının resmi after-partilerine ve özel performanslarına ev sahipliği yapan EuroClub ve 11 Mayıs 2025'te yarışmacıların ve delegasyonlarının akredite basın ve taraftarlar önünde tanıtıldığı ve ardından açılış töreninin yapıldığı "Turkuaz Halı" etkinliği bu merkezde olacak. St. Jakob-Park, geçmiş Eurovision sanatçılarının performanslarının yanı sıra, girişin ücretli olacağı bir final gösterimine ev sahipliği yaparken Stadyum da canlı yayında yer alacak. Eurovision Caddesi Stäinevorstadt'ta yer alacak.

İsviçre'nin 2024 yarışmasını kazanmasının ardından Cenevre yerel yönetimi, 2025'te olacak yarışmaya Palexpo'da ev sahipliği yapmak istediğini belirterek resmi başvuruda bulundu. Aynı gün, Basel-Stadt Hükûmeti Başkanı Conradin Cramer Basel'in 2025 etkinliğine ev sahipliği yapmasına ilgi duyduğunu dile getirdi. 12 Mayıs'ta St. Gallen'deki Olma Hall olası bir mekan olarak önerildi. 1956'da ev sahibi şehir olan Lugano, 13 Mayıs'ta 2025'te ev sahipliği yapma teklifini reddetti; Bern kanton hükûmeti başkanı Philippe Müller ise etkinlikte "antisemitizmin artması" gerekçesiyle İsviçre'nin fiili başkentinde yarışmaya ev sahipliği yapma konusundaki isteksizliğini dile getirdi. Müller, 15 Mayıs'ta Bern kanton hükûmetinin tamamı tarafından alenen yalanlandı; konsey Nemo'yu tebrik etti ve Bern'de yarışmanın düzenlenmesine destek verdiğini açıkladı. Bu arada, Zürih belediye meclisinin bir teklifi görüşmek üzere "yüksek öncelikli" bir toplantı düzenlediği bildirildi. 1989 yarışmasına ev sahipliği yapan Lozan, 14 Mayıs'ta altyapı yetersizliğini öne sürerek 2025'te ev sahipliği yapma teklifini reddetti. 15 Mayıs'ta Nemo'nun memleketi olan Biel/Bienne, etkinliğe katılma ve ortak ev sahipliği yapma isteğini açıkladı. 17 Mayıs'ta Fribourg yerel yönetimi olası bir teklifi incelediğini bildirdi. Basel-Stadt hükûmeti 5 Haziran'da ihaleye gireceğini doğruladı ve olası mekanlar olarak St. Jakobshalle ve St. Jakob-Park'ı önerdi. 6 Haziran'da Biel/Bienne ve Bern belediyeleri potansiyel bir ortak teklif duyurdular. 12 Haziran'da St. Gallen, etkinliğe ev sahipliği yapmak için gereken şartları karşılamadığı için teklif vermeyeceğini duyurdu.
Ev sahibi yayıncı SRG SSR, 27 Mayıs 2024 haftasında, ilgili şehirler için bir gereksinimler listesi yayınlayarak ihale sürecini başlattı. Basel, Bern, Cenevre ve Zürih olmak üzere dört şehir, SRG SSR'ye ilgilerini resmen bildirdi. Ev sahibi yayıncının temsilcileri, Temmuz ayı başında teklif veren dört şehri ziyaret etti ve bunlardan ikisini 19 Temmuz'da kısa listeye aldı. Buna göre Basel ve Cenevre son iki finalist olarak açıklanmıştır. Seçilen ev sahibi şehrin Ağustos ayı sonuna kadar açıklanacağı bildirilmişti. 30 Ağustos'ta EBU ve SRG SSR Basel'i ev sahibi şehir olarak açıklamış, St. Jakobshalle'i de yarışma mekanı olarak duyurmuştur. Kasım 2024'te Basel Stadt kantonunda yarışmanın düzenlenmesi için yapılacak harcamalara dair bir referandum düzenlenmiş ve seçmenlerin %66,6'sı harcama planına onay vermiştir.
 †  Ev sahibi şehir
 *  Kısa listede
 ^  Teklif iletenler

Eurovision Şarkı Yarışması'na katılım için uygunluk yarışmayı Eurovision ağı üzerinden alabilecek ve ülke çapında canlı olarak yayımlayabilecek, aktif bir EBU üyeliğine sahip ulusal bir yayıncı olmayı gerektirmektedir. EBU, tüm üyelere yarışmaya katılma daveti gönderir.
12 Aralık 2024 tarihinde Avrupa Yayın Birliği, 2025 yarışmasına 38 ülkenin katılacağını açıklamıştır. Bu ülkeler arasında en son katıldığı 2022 yılından 2 yıl sonra yarışmaya geri dönme kararı alan Karadağ da vardır. 22 Ocak 2025'te Moldova yarışmadan çekilme kararı aldığını duyurmuş ve böylece 37 olan katılımcı sayısı değişmemiştir.
Mart 2025 itibarıyla yarışma aynı ülke adına ikinci kez katılan bir şarkıcıya sahne olacaktır: Justyna Steczkowska önceden Polonya'yı 1995'te, Nina Žižić de Who See ile beraber Igranka adlı şarkıyla Karadağ'ı 2013'te temsil etmişlerdir. Steczkowska'nın 30 yıl aradan sonra geri dönmesi, aynı şarkıcının yarışmaya katılımları arasında geçen en uzun süre olma rekoru olan 24 yıl fark ile 1982'de Kıbrıs Cumhuriyeti'ni ve 2006'da Yunanistan'ı temsil etmesi ile elinde bulunduran Anna Vissi'nin rekorunu kıracaktır.
2025 Eurovision şarkı yarışması ayrıca yarışmaya katılan ülkelerin seçtiği şarkıların dilleri ile önceki yarışmalardan ayrışmaktadır. 1998 yılında ulusal dilde şarkı söyleme zorunluluğunun kalkmasından bu yana ilk kez katılımcıların yarıdan fazlası kendi ulusal dilinde şarkı söylemektedir. 37 katılımcı ülkeden 20'si kendi ulusal dillerinden en az birinde ve 4 ülke de ulusal dilleriyle beraber İngilizce şarkı söylemektedir. Geri kalan 13 ülke şarkılarını ulusal dili dışında dillerden seçmiştir ve bu 2000 yılından beri İngilizce söylenen şarkıların yarıdan az olduğu ilk yarışmadır. Bu anlamda 1998'den beri İsveç ilk kez İsveççe, Almanya 2007 yılı hariç ilk kez Almanca ve Letonya 2004 yılı hariç ilk kez tamamen Letonca bir şarkı seçmiştir.

EBU üyesi Andorra'da, Bosna-Hersek'te, ve Slovakya'daki yayıncı kuruluşlar EBU'nun katılmcı ülkeler listesini ilan etmesinden önce katılmayacaklarını bildirmişlerdi. Makedonya'nın yayıncı kuruluşu olan MRT Ekim 2024'te Eurovision fanlarının yayıncının geri dönmesine dair bir e-posta göndermesi üzerine ülkenin yarışmaya olası geri dönüşünü gündeme almış, ancak Kuzey Makedonya 2025 yılında yarışmaya katılacak olan ülkeler listesinde yer almamıştır. Kosova'nın yayıncı kuruluşu RTK'nın genel müdürü Shkumbin Ahmetxhekaj Haziran 2024'te EBU'ya resmi bir mektup göndermiş ve Kosova'nın 2025'te yarışmaya resmi olarak katılması için talepte bulunmuştur. Ancak bu talep EBU'nun genel meclisi tarafından Temmuz 2024'te reddedilmiştir.

2025 Eurovision Şarkı Yarışması İsveç ulusal yayıncı kuruluşu İsviçre Yayın Kurumu (SRG SSR) tarafından gerçekleştirilecektir. Çekirdek ekip idari yapımcı olarak Reto Peritz ve Moritz Stadler'den oluşmaktadır, Yves Schifferle de gösterinin başındaki isimdir. Önceki yarışmadan görevlerini devam ettiren kişiler yarışmanın başındaki isim olan Christer Björkman ve yapımın ana sorumlusu olan Tobias Åberg ile organizasyonun başı olan Nadja Burkhardt-Tracol, finans sorumlusu Manfred Winz, güvenlikten sorumlu Aurore Chatard ve hukuki işlerden sorumlu olan Kevin Stuber ile diğer prodüksiyon personelini içerir. Tema müziği ve arka plan şarkısının yapımı sanat yönetmeni Artu Deyneuve tarafından idare edilecektir.
Yarışmanın organizasyonunun 2025 için yeniden yapılandırılacağı EBU tarafından 1 Temmuz 2024'te o yılki yarışmada yaşanan olayların incelenmesi sonucu duyurulmuştur. Bu amaçla iki yeni pozisyon oluşturulmuştur: ESC direktörü ve marka ve ticari işler sorumlusu. ESC direktörü yarışmanın yönetim amiri Martin Österdahl ile marka ve ticari işler sorumlusunun çalışmalarını yönetecektir. Önceden 2023'te idari direktör olarak görev almış olan Martin Green ESC direktörü olarak atanmıştır. Hollanda'yı 2024'te temsil eden Joost Klein'in geçen seneki finalden diskalifiye edilmesine sebep olan olaylara önlem olmak adına 2025'ten itibaren ülke delegasyonlarının basın amirlerinin önceden alınmış izinleri olmadan şarkıcıların sahne arkası çekimlerine izin verilmeyecektir. Birtakım davranış kuralları ve yasal yükümlülük koşul yönergeleri oluşturulacak ve organizasyonda yer alan bütün personel için zorunlu tutulacaktır.
Basel-Stadt İdare Konseyi'nin yarışma bütçesine 35 milyon İsviçre frangı katkı sunması beklenmektedir.

16 Aralık 2024'te SRG SSR 2025'in sanatsal konseptini ve sahne tasarımını duyurdu. "Birlik Aşkı Şekillendirir" olarak adlandırılan konsept yarıton pikselleşme etkisi yaratabilecek şekilde dizilen değişebilen renklerde "Eurovision kalpleri"nin minyatürlerinden oluşur ve böylece "milyonlarca insanın Eurovision Şarkı Yarışması ile birlikte dinleyip kutlama yapabilmek için birleştiğini" sembolize eder. Daha önce de yedi yarışmada sahne dizaynını gerçekleştirmiş olan ve bu yıl geçen seneden sonra tekrar sahne tasarımından sorumlu Alman prodüksiyon tasarımcısı Florian Wieder tarafından inşa edilen ve ayakta izleyici alanına dek uzanan bir merkezi uzantı ve çevreleyici LED bir kavisli duvarla vurgu kazanan sahne İsviçre'nin dağlarından ve dilsel çeşitliliğinden ilham alarak hazırlanmıştır. 26 Şubat 2025'te SRG SSR 1992'den bu yana ilk defa organizasyonun başında 2025 yarışmasının maskotunu ilan etmiştir. Adı "Lumo" olan ve Basel Sanat ve Tasarım Akademisi'nden Lynn Brunner tarafından tasarlanan maskot, turunc

2026 Eurovision Şarkı Yarışması, 70. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Avrupa Yayın Birliği (EBU) ve Österreichischer Rundfunk (ORF) tarafından organize edilen yarışma, 2025 Eurovision Şarkı Yarışması'nı "Wasted Love" adlı şarkısıyla JJ'in kazanmasından dolayı Avusturya'nın başkenti Viyana'da düzenlenmiştir. Organizasyonun yarı finalleri 12 ve 14 Mayıs'ta, finali ise 16 Mayıs 2026 tarihinde Wiener Stadthalle'de gerçekleştirilmiştir.
Yarışmaya otuz beş ülkeden yayıncı katılmıştır; bu sayı 2025'e kıyasla iki eksik olup, yarı finallerin uygulanmaya başlanmasından önceki dönemde en son 2003 yılında görülen en düşük katılımcı sayısıdır. Hollanda, İrlanda, İspanya, İzlanda ve Slovenya, Gazze soykırımı bağlamında İsrail'in yarışmaya dâhil edilmesini protesto etmek amacıyla katılmama kararı almıştır. Bu durum, 1970 yarışması ile birlikte yarışma tarihindeki en yüksek boykotçu ülke sayısına işaret etmektedir. Buna karşılık Bulgaristan, Moldova ve Romanya, son yıllardaki yokluklarının ardından yarışmaya geri dönmüştür.
Temsilcisi Dara'nın "Bangaranga" adlı şarkısıyla 516 puan toplayarak yarışmayı kazanan Bulgaristan, tarihindeki ilk şampiyonluğunu elde etmiş ve yarışmayı kazanan 28. farklı ülke olmuştur. Öte yandan İsrail, yarışmayı üst üste ikinci kez ikinci sırada tamamlayarak Ukrayna'dan (2007 ve 2008'de ikincilik) bu yana arka arkaya ikinci olan ilk ülke unvanını kazanmış; Romanya ise yarışmayı üçüncü sırada bitirerek yarışma tarihindeki en iyi derecesini tekrarlamıştır.

2026 yarışması, JJ tarafından seslendirilen "Wasted Love" adlı şarkıyla 2025 yarışmasını kazanmasının ardından Viyana, Avusturya'da gerçekleştirilmiştir. Bu, Avusturya'nın yarışmaya üçüncü kez ev sahipliği yapışı oldu; daha önce 1967 ve 2015 yıllarında da, her iki seferinde de yine Viyana'da düzenlenmişti. Yarışma için seçilen mekân, 2015 yılında da yarışmaya ev sahipliği yapmış olan, 16.152 kapasiteli Wiener Stadthalle'dir.

Avusturya'nın 2025 yarışması'nı kazanmasının ardından ülke genelindeki birçok şehir 2026'daki etkinliğe ev sahipliği yapmakla ilgilendiklerini belirtti. Ev sahibi yayıncı Österreichischer Rundfunk'un (ORF) direktörü Roland Weißmann, seçim sürecinde mekan uygunluğu ve havalimanına yakınlığın temel kriterler olduğunu vurguladı. ORF'nin program direktörü Stefanie Groiss-Horowitz ise son yıllarda yeni inşa edilen büyük arenaların eksikliğine dikkat çekti ancak uygulanabilir planları olan belediyeleri teklif vermeye teşvik etti.
18 Mayıs 2025'te Viyana Belediye Başkanı Michael Ludwig, şehrin ihaleye girme niyetini doğruladı. Aynı gün Graz, olası bir teklifi incelediğini açıkladı ve Belediye Başkanı Elke Kahr, uygun bir mekan olarak Stadthalle Graz'ı işaret etti. Yine Graz'da bulunan Schwarzl Freizeit Zentrum, konser yöneticisi ve operatörü Klaus Leutgeb tarafından potansiyel bir mekan olarak önerildi. Ayrıca 18 Mayıs'ta Innsbruck ve Wels sırasıyla Olympiahalle ve yeni bir sergi salonu için teklif vereceklerini doğruladılar. Oberwart da 2026 etkinliğine ev sahipliği yapmakla ilgilendiğini ifade etti. 19 Mayıs'ta St. Pölten belediye başkanı Matthias Stadler olası bir arena olarak VAZ St. Pölten'yi önerdi. 26 Mayıs'ta Ebreichsdorf geçici bir mekanda ev sahipliği yapma teklifini sundu.
Klagenfurt bu teklifi reddetti, Klagenfurt'un bulunduğu Karintiya eyaleti ise 2015 yarışması öncesinde yapılan bir değerlendirmede, Wörthersee Stadyumu'nun ev sahipliği gereksinimlerini karşılamak için "maliyetli uyarlamalara" ihtiyaç duyacağının belirlendiğini; bunun sonucunda, bölgede etkinliğe ev sahipliği yapmanın "mümkün olmadığına" karar verildiğini kaydetti.  Salzburg Belediye Başkanı Bernhard Auinger'in bütçe kısıtlamalarına ve Salzburgarena'nın uygun bir mekan olarak bulunmamasına bağladığı kararla, teklif vermeme kararı aldı. Salzburg eyaleti ise iyimserliğini dile getirdi ve Vali Yardımcısı ve eyalet turizm danışmanı Stefan Schnöll'ün sözcüsü, "pragmatik yaratıcılıkla" eyalette uygun bir mekan bulmanın mümkün olabileceğini ifade etti.
ORF, şehirlerin ve belediyelerin başvurularını beyan etmeleri için başvuru formu açarak 2 Haziran 2025'te ihale sürecini başlattı. Bu adaylar daha sonra ayrıntılı ihale belgelerini alacak ve tekliflerini sunmak için 4 Temmuz'a kadar süreleri olacak. Yayıncı ayrıca final için geçici tarihler belirledi: ilk yarı final için 12 veya 19 Mayıs 2026, ikinci yarı final ise 14 veya 21 Mayıs 2026 ve final için 16 veya 23 Mayıs 2026. Seçilen ev sahibi şehrin 8 Ağustos 2025'e kadar belirlenmesi bekleniyor. Ebreichsdorf 15 Haziran'da süreçten çekildi. 21 Haziran'da Oberwart'ı takip etti. 20 Haziran'da, Graz'daki okul saldırısından on gün sonra, Steiermark valisi Mario Kunasek, şehrin bir teklifle ilerlemesi gerektiğine inanmadığını belirtti. Graz şehrinin ihaleye çıkıp çıkmama konusunda nihai kararını 27 Haziran'da vermesi bekleniyor. Graz şehri 27 Haziran'da ihaleye çıkmama kararı aldı. Son tarihe kadar teklif veren tek şehirler Viyana ve Innsbruck oldu. EBU ve ORF, 20 Ağustos'ta Viyana'yı ev sahibi şehir olarak duyurdu.
Anahtar:
 †  Ev sahibi şehir
 *  Kısa listeye alınanlar
 ^  Başvuruda bulunanlar

Eurovision Şarkı Yarışması'na katılım için uygunluk yarışmayı Eurovision ağı üzerinden alabilecek ve ülke çapında canlı olarak yayımlayabilecek, aktif bir EBU üyeliğine sahip ulusal bir yayıncı olmayı gerektirmektedir. EBU, tüm üyelere yarışmaya katılma daveti gönderir.
15 Aralık 2025 tarihinde Avrupa Yayın Birliği, 2026 yarışmasına 35 ülkenin katılacağını açıklamıştır. Bu ülkeler arasında en son katıldıkları 2022 yılından 3 yıl sonra Bulgaristan, 2023 yılından 2 yıl sonra Romanya ve 2024 yılından 1 yıl sonra dönen Moldova da vardır.

 Gazze savaşı, İsrail'in yarışmaya katılımını tartışmalı hale getirmiş; ülkenin yarışmadan çıkarılması çağrıları yapılmış ve 2024 ve 2025 edisyonlarında katılıma karşı gösteriler düzenlenmiştir. İsrail'in 2024 şarkısı "Hurricane" de tartışmalara yol açmıştı, zira daha önceki "October Rain" başlıklı versiyonun 7 Ekim saldırılarına gönderme yaptığı ve siyasi tarafsızlık kurallarını ihlal ettiği düşünülmüştü. Bu durum, şarkının ancak yeniden yazıldıktan sonra EBU tarafından kabul edilmesine neden oldu. İsrail, 2024'te beşinci ve 2025'te ikinci olarak yarışmayı tamamladı ve her iki durumda da halk oylamasında ilk iki sırada yer aldı. Bu durum, kısmen İsrailli hükûmet yetkilileri tarafından halk oylarını artırmak ve ülkenin katılımcılarına desteği teşvik etmek amacıyla yürütülen reklam kampanyalarına bağlandı. 2024 katılımcısı için bu tür kampanyaların varlığı İsrail Dışişleri Bakanlığı tarafından onaylandı ve 2025 katılımcısı için de benzer kampanyalar, EBU'nun bir doğruluk kontrolü ve Açık kaynak istihbaratı girişimi olan Eurovision News Spotlight tarafından detaylandırıldı. İsrail Hükümeti Reklam Ajansı tarafından yayınlanan 2025 yılındaki reklam seti, toplamda 68 milyondan fazla gösterim (impression) aldı. Birçok katılımcı yayın kuruluşu, 2025 finalinin ardından tele oylama sisteminin yeniden düzenlenmesi ve bireysel ülkelerin tele oylama sonuçlarının bağımsız bir şekilde denetlenmesi çağrısında bulundu.
2026 yarışması öncesinde, İrlanda, Hollanda, Slovenya ve İspanya yayıncıları, İsrail'in yarışmaya katılmasına izin verilmesi hâlinde yarışmayı boykot etme niyetlerini açıkladı. Diğer bazı yayıncılar ise, Avrupa Yayın Birliği (EBU) tarafından belirli koşulların yerine getirilmesine bağlı olarak yarışmaya katılabileceklerini bildirdi. Yarışmanın referans grubu, İsrail'in katılımının 4 ve 5 Aralık tarihlerinde yapılması planlanan EBU genel kurulunda karara bağlanacak olması nedeniyle, yayıncıların 2026 yarışması için yaptıkları başvuruları mali bir yaptırıma uğramadan geri çekebilecekleri son tarihi 13 Ekim'den Aralık ortasına erteledi. Bu kararın, yayıncılarla İsrail'in katılımına ilişkin kapsamlı bir istişare süreci yürütülmesine imkân tanıması amaçlandı. Kasım ayı başında, İsrail'in yarışmadaki temsiline ilişkin olarak özel bir genel kurul oturumu düzenlenmesi ve bu konuda oylama yapılması planlandı; ancak savaşın sona erdirilmesini amaçlayan bir ateşkes anlaşması ve barış planının yürürlüğe girmesinin ardından bu oturum iptal edildi. 4 Aralık'ta gerçekleştirilen genel kurulda, İsrail'in katılımına ilişkin ayrı bir oylama yapılmaksızın, oylama sisteminde bir dizi değişikliğin kabul edilmesi yönünde karar alındı ve bu karar, İsrail'in yarışmaya katılmasına imkân tanıdı. Bu gelişmenin ardından, söz konusu dört ülkenin yayıncıları boykotu sürdüreceklerini açıkladı; 10 Aralık'ta ise İzlanda da boykota katıldı. İrlanda, Slovenya ve İspanya yayıncıları ayrıca yarışmayı yayımlamayacaklarını da duyurdu. Bu durum, yarışmanın İrlanda'da 1963'ten, Slovenya'da 1985'ten ve İspanya'da 1961'den bu yana ilk kez yayımlanmaması anlamına gelmektedir. İspanya'nın çekilmesi, 2011 yılında İtalya'nın katılımıyla genişletilen "Büyük Beşli"nin ilk kez eksik kalmasına da yol açtı. Boykot, çeşitli medya kuruluşları tarafından “Eurovision Şarkı Yarışması tarihindeki en büyük kriz” olarak nitelendirildi. İsrail'in yarışmaya katılmasına izin verilmesini protesto eden, 2024 yılında İsviçre adına birincilik kazanan Nemo, kazandığı kupayı EBU'ya iade etti. 1994 yılında İrlanda adına Paul Harrington ile birlikte yarışmayı kazanan Charlie McGettigan da daha sonra aynı adımı atacağını açıkladı.
Aşağıdaki ülkelerin yayıncıları, 2026 yılında yarışmayı boykot edeceklerini teyit etti:

 İzlanda – RÚV başlangıçta 2026 için ülke temsilcisini geleneksel ulusal finali Söngvakeppnin aracılığıyla seçeceğini açıklamıştı. Ancak 8 Eylül 2025'te RÚV yönetim kurulu başkanı Stefán Jón Hafstein, yayıncının katılımının “belirsiz” olduğunu ve bunun İsrail'in yarışmaya katılıp katılmayacağına bağlı olacağını ifade etti. 26 Kasım'da RÚV yönetim kurulu, İsrail'in yarışmadan men edilmesini tavsiye etme yönünde oy kullandı; genel kurul oylamasından altı gün sonra, 10 Aralık'ta ise etkinliği boykot edeceğini açıkladı.
 İrlanda – 11 Eylül 2025'te RTÉ, “İsrail'in katılımının gerçekleşmesi hâlinde” yarışmaya katılmayacağını; bunun gerekçesi olarak “Gazze’deki bü

2027 Eurovision Şarkı Yarışması, 71. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışmanın Avrupa Yayın Birliği (EBU) ve ev sahibi yayıncı Bulgaristan Ulusal Televizyonu (BNT) tarafından düzenlenmesi bekleniyor. BNT, 2026'da Dara'nın "Bangaranga" şarkısıyla Bulgaristan adına yarışmayı kazandığı için kurallar gereği yarışmayı düzenleyecek.

2027 yarışması, 2026 yarışmasını Dara'nın seslendirdiği "Bangaranga" adlı şarkıyla kazanmasının ardından Bulgaristan'da düzenlenecektir. Bu, Bulgaristan'ın yarışmaya ilk kez ev sahipliği yapması ve Sofya'da gerçekleştirilen 2015 Eurovision Çocuk Şarkı Yarışması'nın ardından ülkede düzenlenen ikinci Eurovision etkinliği olacaktır.

Bulgaristan'ın 2026'daki zaferinin ardından, Bulgaristan Ulusal Televizyonu (BNT) Genel Müdürü Milena Milotinova, kazananın basın toplantısında yayıncının 2027 yarışmasına Sofya'da ev sahipliği yapmaya hazır olduğunu açıkladı.
Daha sonra Bulgaristan'daki çeşitli şehirler yarışmaya ev sahipliği yapmakla ilgilendiklerini açıkladı. 17 Mayıs 2026'da Burgaz Belediye Başkanı Dimitar Nikolov, şehrin ev sahipliği yapmak istediğini duyurdu, aynı gün Sofya Belediye Başkanı Vasil Terziev de başkentin resmî adaylık başvurusunda bulunacağını doğruladı. Filibe Belediye Başkanı Kostadin Dimitrov da şehrin adaylık başvurusu yapmayı planladığını açıkladı. 18 Mayıs'ta ise Varna Belediye Başkanı Blagomir Kotsev de şehrin yarışmaya ev sahipliği yapmaya ilgi duyduğunu belirtti.
21 Mayıs 2026 itibarıyla Bulgaristan hükûmeti, yarışmaya yönelik hazırlıkları koordine etmek amacıyla Başbakan Yardımcısı Ivo Hristov başkanlığında bakanlıklar arası bir çalışma grubu oluşturulması çalışmalarını başlattı.
BNT, 8 Haziran'da ev sahibi şehir seçim sürecini resmen başlatarak ilgilenen dört şehir için adaylık şartlarını yayımladı. Ev sahibi şehrin temmuz ayı sonuna kadar belirlenmesi beklenmektedir.

Henüz EBU tarafından onaylanmasa da, resmi bir kuruluş veya yetkili bir kişi tarafından katılacağı açıklanmış ülkeler aşağıda verilmiştir. Şu ana kadar on dört ülke katılımını onayladı.
Kanada yarışmaya ilk kez katılacak ve 2022 yılından 4 yıl sonra Kuzey Makedonya yarışmaya geri dönecektir.

2026 Eurovision Şarkı Yarışması'na katılmış fakat 2027 yılında katılım açıklamasında bulunmayan ülkeler:

 Kosova - Kosova'nın ulusal yayın kuruluşu Kosova Radyo Televizyonu (RTK), EBU'ya Eurovision ve Eurovision Çocuk Şarkı Yarışması'na katılmak için yeniden başvuruda bulunduğunu açıkladı. RTK yetkililerinin, 25-26 Haziran 2026 tarihlerinde Prag'da yapılacak Genel Kurul sırasında EBU yetkilileriyle görüşüldü. Ayrıca yayın kuruluşu, hem Eurovision hem de Junior Eurovision için ulusal seçim görevi görecek olan "Akordet e Kosovës" festivalini yeniden hayata geçirmeyi planlıyor.
 Macaristan - Başbakan Péter Magyar, 2026 Macaristan parlamento seçimlerinden  önce Macaristan'ın Eurovision'a katılımına hükümetin karar verip vermeyeceğini bilmiyorum ama eğer öyleyse, bir geri dönüş planlayacağız demişti. Avusturya yayın kuruluşu ORF'ye verdiği bir röportajda Kültür Bakanı veya Devlet Sekreterine, Macaristan'ın Eurovision'a olası dönüşünü incelemesi talimatını vereceğini ve böyle bir yarışmaya katılmamanın mantıklı olmadığını belirtti. Macaristan en son 2019 yılında katılmıştı.
 Slovakya - Rádio Slovensko'nun müdürü Jindřich Bardan ile yapılan bir röportajda Rozhlas a televízia Slovenska (RTVS) kanalının 2026 için dönmeyi planladıklarını finansal sıkıntılardan dolayı dönemediklerini ancak dönmeyi planladıklarını açıkladı.  Slovakya en son 2012 yılında katılmıştı.

Resmî site

24 TV, Ethem Sancak'nın imtiyaz sahibi olduğu TürkMedya bünyesinde bulunan ve 24 Ocak 2007 tarihinde İstanbul merkezli yayın yapmaya başlayan ulusal bir Türk televizyon kanalıdır.

Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu'nun Star Medya Grubu'na el koymasının ardından Star gazetesini ve "Kanal 24"'ün isim hakkı 19 milyon dolar fiyatla satışa çıktı, fakat beklenen ilgi görmedi. Daha sonra Mart 2006'da gerçekleşen ihalede 5 milyon 150 bin dolara Kuzey Kıbrıslı iş insanı Ali Özmen Safa satın aldı. Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) Başkanı Ahmet Ertürk, Özmen'in ihalede verdiği 5 milyon 150 bin dolarlık teklifi 8 milyon dolara çıkarması ve ayrıca 4 milyon dolarlık çalışanlardan kaynaklanan kıdem tazminatını ödemesi karşılığında toplam 12 milyon dolara el sıkıştıklarını belirtti.
Ali Özmen Safa gazeteyi ve 24'ün isim haklarını satın aldıktan sonra, Alaaddin Kaya ve oğlu Cüneyt Kaya birlikte şirket kurduklarını belirtti. Şirketin %60'ının Kaya Ailesi'ne, %40'ının ise kendisine ait olacağını duyurdu. Fakat daha sonra Ethem Sancak ve 2008 senesinde kalp krizi sonucu hayatını kaybeden Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı Hasan Doğan, birlikte 2007 senesinde Star Medya Yayıncılık A.Ş.'ye ortak oldu. Ethem Sancak, daha sonra Ali Özmen Safa ve Hasan Doğan'ın Star Medya Yayıncılık A.Ş.'deki hisselerini alarak kuruluşun tek sahibi oldu.
İstanbul'da suikastte uğrayarak hayatını kaybeden Ermeni yazar Hrant Dink’in cenaze töreninin, Bolu’da 12 yıl sonra bitirilen Bolu Dağı Tüneli ile Türkiye hükümetî'nin Irak’a müdahaleyi tartıştığı gün olan 23 Ocak 2007 tarihinde ve bu olayları canlı yayın yaparak "24" televizyonu haber ve kültür kanalı olarak yayın hayatına başladı.
20 Mayıs 2009 tarihinde ise Star Medya Yayıncılık A.Ş'nin sahibi Ethem Sancak, şirkette sahip olduğu hisselerin %50'sini Rixos Otelleri'nin işletmecisi olan Fettah Tamince'ye devredeceğini ve işlemlerin başladığını açıkladı. Son olarak da eski milletvekili Tevhit Karakaya grubun hisselerini Ethem Sancak'tan devir alarak Yönetim Kurulu Başkanlığı'na geldi.
1 Eylül 2017 tarihinde HD yayına başlamıştır. Kanal, 30 Nisan 2018'de logosunu değiştirdi.

24 HD, 1 Eylül 2017'de kurulan, 24 ile eş zamanlı yayın yapan 24'ün yüksek çözünürlüklü kanalıdır.
24 HD, Türksat 4A 12310 V 15000 3/4 frekansından, D-Smart 34. kanaldan, Digiturk 40. kanaldan, Türksat TKGS 24. kanaldan, KabloTV 59. kanaldan, Turkcell TV+ 54. kanaldan ve tivibu 38. kanaldan izlenebilmektedir.

Kanalın yayın politikası bağlamında kamuoyunda dönem dönem tartışmalar olmuştur. İstanbul'da deniz ulaşımının sağlandığı İDO araçlarında bir dönem sadece Kanal 24 yayını yapılması, kanalın iktidar yanlısı haber içerikleri gerekçe gösterilerek eleştiri konusu olmuştur. 2009 yılında yaşanan bir tartışmada Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, bu durumu eleştiren sunucu Mehmet Ali Erbil'e yönelik olarak "Tutturmuş bir şey televizyon" ve "Hayırdır ya televizyonda şov mu yapacaksın?" ifadelerini kullanmıştır. Kurum ise kendisini, yayınların ticari anlaşmalara dayanarak yapıldığı yönündeki açıklama ile savunmuştur.
2016 yılında Hrant Dink cinayetinin üzerinden 9 yıl geçtikten sonra, kanal, Ogün Samast'ın yakalandıktan sonraki anlarda Samast'a poz verdirilen anlara dair görüntüleri yayınlamıştır.

24 TV'nin yayınlarını paralel olarak yayınlayan radyo kanalıdır. 24 Radyo, "Haberin Yeni Frekansı" sloganıyla 30 Aralık 2023 tarihinde yayın hayatına başladı. İlk olarak İstanbul'da 87.8 frekansından yayına başlayan 24 Radyo ulusal yayına geçerek Ankara ve İzmir'de 107.6, Bursa'da 103.7, Kocaeli ve Sakarya'da 102.2, Konya'da 100.4, Kayseri'de 106.3, Trabzon'da 102.0, Eskişehir'de 93.0 frekanslarından ulusal yayın yapmaktadır.[1]

24 TV
24 Radyo [2]

360, TürkMedya bünyesinde yayın yapan ulusal televizyon ve eğlence kanalı.
Yayın hayatına Skyturk adında bir haber kanalı olarak başlayan kanal, 1 Aralık 2014'ten beri eğlence kanalı olarak yayın yapmaktadır. Kanalın genel yayın yönetmenliğini Oğuz Altuğ Demirel yürütmektedir.
Kanal Türksat 4A, Eutelsat 7A, Digiturk, D-Smart, KabloTV, Turkcell TV+ ve tivibu'dan izlenebilmektedir.

Haziran 2002'de Skyturk adı ile kurulan kanal, Çukurova Holding bünyesine yayın hayatına başladı. 2002 yılında sol üst köşede, 2002-2003 yılları arasında ise sağ alt köşede logosu bulunan Skyturk, Ocak 2003'te test yayınını sonlandırarak normal yayına geçti. 2003-2012 arasında logo sağ üst köşede yer aldı.
Kanala, Sky kanalının telifli marka kullanımından dolayı 30 Mart 2006'da dava açıldı.
21 Ekim 2009'da kanal, saat 18.00'de bir televizyon binasının bahçe duvarındaki şüpheli paketi fark eden güvenlik görevlileri durumu polise bildirdi ve saat 18:15 sularında patlayacak şekilde ayarlandığı tespit etti. Paketin fünye ile patlatılmasının ardından ses bombası uzman polis tarafından etkisiz hale getirildi. 12 Aralık 2011'de Show TV, Skyturk, Akşam Gazetesi ve Güneş Gazetesi'nin Topkapı'daki binalarının olduğu araziye ev yapılması nedeniyle Ayazağa'daki yeni binalarına taşındı. Kanal, 23 Ocak 2012 tarihinde Skyturk360 adını aldı ve logosunu sol üst köşeye taşıdı, bununla beraber 16:9 formatında yayına başladı. 15 Ağustos 2012 tarihinde kanal D-Smart 95. kanaldan 43. kanala taşındı. 18 Mayıs 2013'te Çukurova Holding'in ödenmesi gereken borçları sebebiyle kanalın yönetimine TMSF tarafından el konuldu. 21 Kasım 2013'te kanal, TürkMedya'ya satıldı. Ondan sonra kanal, 31 Aralık 2013 tarihinde 360 adını aldı ve Sky markasını bırakmış oldu. 18 Temmuz 2014 tarihinde 8 yıldır devam eden telif davasını kaybetti. Alınan kararla 1 Aralık 2014'ten itibaren haber temasını bırakarak eğlence temalı bir kanal halini aldı. Aynı zamanda kırmızı olan logo yenilenerek mor rengini aldı. Ayrıca kanalın bulunduğu bina da Bahçelievler semtinden Küçükçekmece'deki TürkMedya binasına taşındı.
1 Eylül 2017 tarihinde HD yayına başladı.

1 Eylül 2017'de kurulan ve 360 ile eşzamanlı yayın yapan 360 HD, 360'ın yüksek çözünürlüklü kanalıdır. Türksat 4A 12310 V 15000 3/4 frekansından, Eutelsat 7A 11458 V 30000 5/6 frekansından, D-Smart 43. kanaldan, Digiturk 29. kanaldan, Türksat TKGS 16. kanaldan, KabloTV 33. kanaldan, Turkcell TV+ 28. kanaldan ve tivibu 30. kanaldan izlenebilmektedir.

360 Ana Haber'i sırasıyla hafta içleri;

Tuba Atav (23 Ocak 2012-8 Haziran 2012)
Korcan Karar (1 Ekim 2012-29 Mayıs 2014)
İlkin Ündeş Kavukçu (30 Mayıs 2014-30 Kasım 2014)
Oylum Talu (1 Aralık 2014-Ocak 2015)
Kerem Seven (1 Ocak 2015-Şubat 2016) (Hafta içi)
Helin Aslan (1 Ocak 2015-Ekim 2016) (Hafta sonu)
Zehra Küçük (22 Şubat 2016-Ekim 2016) (Hafta içi)
Kaan Yakuphan (10 Ekim 2016-Aralık 2016) (Hafta içi)
Gökay Kalaycıoğlu (Ocak 2017-Aralık 2017) (Hafta içi)
İbrahim Güneş (?-?)

Burçin Şimşek (23 Ocak 2012-30 Eylül 2012)
Helin Aslan (1 Aralık 2014-Aralık 2015)

Eylül Han Yılmaz (28 Mart 2011-2 Ekim 2011)
Burçin Şimşek (3 Ekim 2011-18 Aralık 2011)
Caner Karaer (19 Aralık 2011-4 Kasım 2012)
Caner Karaer ve Burçin Şimşek (5 Kasım 2012-23 Haziran 2013)
Burçin Şimşek (24 Haziran 2013-4 Mayıs 2014)
Helin Aslan (5 Mayıs 2014-30 Kasım 2014)
Lokman Dağ (1 Aralık 2014-1 Mart 2015)
Veysel Diker (2 Mart 2015-Haziran 2015)
Zehra Küçük (Nisan 2015-Şubat 2016)
Helin Aslan (Şubat 2016-Aralık 2016)

Resmî site 
TürkMedya 21 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

6-7 Eylül Olayları veya İstanbul Pogromu (Yunanca: Σεπτεμβριανά Septemvriana, "Eylül Olayları"), İstanbul'da yaşayan Rum azınlığa karşı belirli basın araçları eliyle örgütlendirilmiş kitleler tarafından 6-7 Eylül 1955'te gerçekleşen organize toplu saldırı ve linç olayları. Gladio'nun Türk kolu olan Seferberlik Tetkik Kurulunun yanı sıra Kontrgerilla ve günümüz Millî İstihbarat Teşkilatı'nın selefi olan Millî Emniyet Hizmeti tarafından planlanarak desteklendiği iddia edilmiştir. Olaylar, önceki gün Türk basınında çıkan ve Türkiye'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün Selanik, Yunanistan'daki doğduğu evin bombalandığını iddia eden yalan haberlerle tetiklendi. Sonradan yakalanan bir Türk konsolosluk yetkilisi, bombayı olayları kışkırtmak için kurguladıklarını itiraf etti ancak Türk basını bunu görmezden gelerek bombanın Yunanlar tarafından atıldığını iddia etti.

1955'ten itibaren Demokrat Parti hükûmeti gittikçe zorlaşan bir ekonomik durumla karşı karşıya kalmış ve özellikle yüksek enflasyon nedeniyle hayat standardı düşen kesimin güvenini kaybetmiştir; şüpheli metotlarla muhalefeti susturma çabaları ise basının, aydınların ve öğrencilerin de Demokrat Parti'den soğumasına yol açmıştır. Örneğin Alman Dışişleri'nin bir raporuna göre daha olaylardan 15 gün evvel, muhalefeti kontrol amacıyla 7 Eylül 1955 günü İstanbul, Ankara ve İzmir'de sıkıyönetim ilan edilmesine karar verilmiştir. 1956 yılında muhalefeti baskı altına almak için Basın ve Toplantı Yasası'na getirilen kısıtlamalar da büyük ölçüde 6-7 Eylül olaylarıyla gerekçelendirilmiştir. Menderes hükûmetinin azınlıklara karşı baştaki liberal politikası, gittikçe zorlaşan ekonomik koşullarla değişir ve ilişkiler gerginleşir.

Kıbrıs Türkleri'ne yapılan baskılar, 1955 yılında Türkiye kamuoyunun gündeminde baş köşeye oturmuştur. O dönem Türkiye'de en çok satan gazete olan Hürriyet'in başlığında İstanbul'da yaşayan Rumların aralarında bağış toplayarak Kıbrıs Rumları'nın ENOSİS çetelerine gönderdiğini yazıyordu. Dışişleri yetkilileri Londra'da Kıbrıs temaslarına devam ederken, Atatürk'ün Selanik'teki evinde bir bomba patlamasıyla ilgili haber, önce 6 Eylül 1955 günü saat 13.00 haberlerinde radyoda yayımlandı. (Atatürk'ün Selanik'teki evine bomba attığı iddia edilen Selanik Üniversitesi hukuk öğrencisi Oktay Engin daha sonra gıyabında mahkûm edilmiştir. (Oktay Engin, 22 Şubat 1992 - 18 Eylül 1993 tarihleri arasında Nevşehir Valiliği'ne getirilmiştir.)
Bunun üzerine, “Atamızın evi bombalandı” manşetiyle ikinci baskı yapan Mithat Perin'in sahibi, Gökşin Sipahioğlu'nun yazı işleri müdürü olduğu DP yanlısı İstanbul Ekspres gazetesi genelde tirajı 20.000 civarında olduğu halde 6 Eylül'de 290.000 basmış ve o dönemde kurulmuş olan Kıbrıs Türktür Derneği üyelerince bütün İstanbul'da satılmaya ve halkı galeyana getirmek üzere kullanılmaya başlandı.
Aynı baskıda Kıbrıs Türktür Derneği genel sekreteri Kamil Önal Mukaddesata el uzatanlara bunu çok pahalıya ödeteceğiz, ödeteceğimizi alenen söylemekte de bir mahzur görmüyoruz diye yazmıştır.
Kıbrıs Türktür Cemiyeti'nin önayak olması ve diğer gençlik örgütleri, meslek kuruluşları, DP teşkilatı, bazı resmi ve gayriresmî makamların telkin ve teşvikiyle yerel kalabalıklar ve şehre dışarıdan getirilmiş olan kitlelerce 6 Eylül akşamı Cumhuriyet tarihinde görülmemiş bir yağma ve yıkım eylemi gerçekleştirildi.
İlk saldırı saat 19.00 sıralarında Şişli'deki Haylayf Pastanesi'ne yapıldı. Ardından büyüyen kalabalık Kumkapı, Samatya, Yedikule, Beyoğlu'na geçerek gayrimüslimlerin toplu olarak yaşadığı birçok semtte önce Rumların, ardından da Ermeni, Yahudi ve hatta yanlışlıkla bazı Türklerin dükkânlarına saldırarak yağmaya başladı. İstanbul'daki Rum azınlığın ev, işyeri ve ibadet yerlerine yönelik bu saldırılarda emniyet pasif bir tutum sergiledi. Rum vatandaşların adresleri hakkında önceden bilgi sahibi olan, yirmi-otuz kişilik organize birliklerin kent içindeki ulaşımı özel arabalar, taksi ve kamyonların yanı sıra otobüs, vapur gibi araçlar yardımıyla sağlandı. 7 Eylül sabahına kadar süren saldırılarda aralarında kilise ve havraların da bulunduğu 5.000'den fazla taşınmaz tahrip edildi ve milyonlarca dolarlık mal sokaklara saçılıp, yağmalandı.
İstanbul'un her yerinde yağmalar aynı yöntemle yapıldı. Dükkânlara saldıranlar önce vitrinleri taşlayarak kırdılar ya da demir parmaklıkları kaynak makineleri ve tel makasları yardımıyla açtılar, ardından içerideki alet ve makineleri dışarı çıkararak paramparça ettiler.
Kiliseler ve mezarlıklar da payını aldı: Kiliselerin içindeki kutsal resimler, haçlar, ikonalar ve diğer kutsal eşyalar tahrip edildiği gibi, İstanbul'da bulunan 73 Rum Ortodoks kilisesinin tamamı ateşe verildi.
İzmit ve Adapazarı’ndan gelen yağmacılar geri dönmek üzere Haydarpaşa Garı'na geldiklerinde, üzerlerinde yağmaladıkları mallarla yakalandılar. Bunların büyük bir bölümünün başka şehirlerden getirildiği ortaya çıktı (örneğin Sivas’tan 145, Trabzon’dan 117, Kastamonu’dan 116, Erzincan’dan 111 kişi.)

Türk basınına göre 11 kişi, bazı Yunan kaynaklarına göre 15 kişi öldürülmüştür. Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi Dr. Dilek Güven'in Sabah gazetesine verdiği röportaja göre ölü sayısının az oluşu gruplara "ölü olmasın" emri verilmesi sebebiyledir. Resmî rakamlara göre 30 kişi, gayriresmî rakamlara göre 300 kişi saldırılar ve linçler nedeniyle yaralanmıştır. Güven'e göre resmi rakamlara göre altmış olan tecavüze uğrayan ve utanmalarından veya korkmalarından dolayı şikayette bulunamayan kadın sayısının 400'e yakın olduğu tahmin edilmektedir. Buna ek olarak Güven 6-7 Eylül olayları adlı kitabında bu saldırıların arkasında İngiliz yetkililerin olduğunu belirtmektedir.
4.214 ev, 1.004 işyeri, 73 kilise, bir sinagog, iki manastır, 26 okul ile aralarında fabrika, otel, bar gibi yerlerin bulunduğu 5.317 mekân saldırıya uğramıştır.
Maddi hasarın, o günün değerine göre 150 milyon - 1 milyar Türk lirası arasında olduğu tahmin edilmektedir. Demokrat Parti hükûmeti zarara uğrayıp tescil ettirenlere toplam 60 milyon Türk lirası civarında tazminat ödemiştir.

Olayların başladığı saatlerde İstanbul'da olan başbakan Adnan Menderes saldırıların kontrol edilememesi üzerine Sapanca'dan çağrıldı ve sıkıyönetim ilan edildi. Olaylarla ilgili olarak önce 3.151 kişi tutuklandı. Sonradan bu sayı 5.104'e yükseldi.
10 Eylül 1955 günü dönemin İçişleri Bakanı Namık Gedik istifa etti. Başlangıçta soruşturmalar Kıbrıs Türktür Cemiyeti ve gençlik örgütleri etrafında yoğunlaşan ve o günlerde ilan edilen sıkıyönetim savcıları tarafından yapılan ilk soruşturma ve yargılamalar, daha sonra DP iktidarının bastırması sonucunda komünistler suçlanmıştır. Aralarında Aziz Nesin, Nihat Sargın, Kemal Tahir, Asım Bezirci, Hasan İzzettin Dinamo ve Hulusi Dosdoğru'nun bulunduğu yaşayan fişlenmiş komünistler ile ölmüş dört komünist hakkında dava açıldı. Dava beraatle sonuçlandı ve tutukluların çoğu Aralık 1955'te serbest bırakıldı. Kısa süre sonra Kıbrıs Türktür Cemiyeti de kapatıldı. 1960 darbesinden sonra, bu olaylar Yassıada yargılamalarının gündemine oturdu. 27 Mayıs darbesinden sonra cunta tarafından organize edilen Yassıada Yargılamalarında olayların DP hükûmetinin başbakanı Adnan Menderes'in provokasyonu sonucu kontrolden çıktığı iddia edildi ve cunta mahkemesi Demokrat Parti yönetimini 6-7 Eylül olayları nedeniyle de cezalandırıldı.
Dr. Dilek Güven'e göre:

Kıbrıs Türktür Cemiyeti Başkanı Hikmet Bil ve üyeleri cezaevine girdi. Ama "Ya bizi serbest bırakırsınız ya da biz bazı şeyleri ifşa ederiz" deyince serbest bırakıldılar. Olaylar halkın üzerine kaldı. Çünkü mahkemede, "Türk milleti galeyana geldi, olayları gerçekleştirdi" denildi. Kimse ceza almadı. İkinci dava Yassıada'ydı. Menderes ve hükûmet üyeleri yargılandı. Bu davada da olaylar sadece hükûmet üyeleri üzerine yıkıldı. Menderes, defalarca MAH yani MİT Başkanı'nın mahkemeye çağrılmasını istedi. Ama hep reddedildi. Olaylar aydınlatılmadı.

Olayların ardından, Türkiye'de yaşayan binlerce Rum Türkiye'den göç etmiştir. Rum nüfusun zamanla azalmasıyla Rumların ekonomideki etkisi zayıflamaya başlamış ve daha önceki azınlıklara yönelik eylemlerde olduğu gibi Türklerin sermayeye hakim olması hızlanmıştır. Birkaç bin Rum ise özellikle Mersin ve Tarsus'a yerleşmişlerdir. Zamanla kalan Rumların da büyük çoğunluğu İstanbul'u terk etmiştir. Nüfus mübadelesi sonucunda 1925 yılında yaklaşık 100.000'e düşen İstanbul'daki Rum nüfus, 2006 yılında 2.500 kişiye kadar düşmüştür. Ülkedeki toplumsal olarak çeşitli etnik yapıyı belirtmek için yaygın olarak yapılan "mozaik " benzetmesine atıfta bulunarak, 6-7 Eylül Olayları için Namık Gedik tarafından "mozaik çatladı" açıklaması yapılmıştır.
6-7 Eylül 1955 olayları, Rumların büyük göç dalgalarıyla ülkeden ayrılmasına neden oldu. Gayrimüslimlerin büyük bir kısmı için, yaşananlar, Türk vatandaşı olarak kabul görmediklerinin kanıtı olmuştu. Hangi parti iktidarda olursa olsun, gelecekte de ayrımcılıklara maruz kalacakları düşüncesiyle ve kendilerini güvende hissetmedikleri için, özellikle Rumlar yurtdışına göç kararı vermişlerdir. Nesiller boyu bu topraklarda yaşamış olan İstanbul'un gayrimüslim yerlileri, bu gibi davranışlar sonucu evlerini ve anavatanlarını terk etmek durumunda bırakılmışlardır. Ancak hükûmetin o dönemde kabul etmediği olaylar 1998 yılı içinde bir meclis önergesi sırasında kabul edildi. Tazminat değeri olan 70.000 Lirayı vermeye hükûmet yanaşmadı.

6-7 Eylül olaylarının olduğu sırada Seferberlik Tetkik Kurulunda görevli olan, 1988-1990 yılları arasında MGK genel sekreterliği yapan Sabri Yirmibeşoğlu, gazeteci Fatih Güllapoğlu'na verdiği röportajda 6-7 Eylül olayları hakkında şu demeci vermiştir.

2003 çıkışlı Yunanistan ve Türkiye ortak yapımı dram filmi Bir Tutam Baharat, olaylardan etkilenmiş İstanbullu Rum bireyleri konu almıştır. 2008 yapımı Güz Sancısı filmi olayları konu almış ve Türkiye'de yoğun tartışmalara neden olmuştur. 2013 yapımı Sürgün, 1964 Rum Tehciri'nin yanı sıra 6-7 Eylül Olayları'nı da işlemiştir. 2021 yapımı Netflix dizisi Kulüp, 2. sezonunda olayların İstanbu

a Haber, 2011 yılında Turkuvaz Medya Grubu tarafından kurulmuş haber kanalıdır. A Haber, günümüzde Türkiye'nin en büyük şirketlerinden olan Kalyon Grubuna aittir. Kanalın genel yayın yönetmenliğini Habertürk TV'nin eski genel yayın yönetmeni Erdoğan Aktaş üstlenmiş, 2011'de yerine eski yardımcısı Cengiz Er geçmiştir. 2013 yılından bu yana a Haber genel müdürlüğü görevini Abdulhalik Çimen yürütmektedir.

24 Nisan 2011'de test yayınına, 25 Nisan 2011'de ise normal yayına başlamıştır. Haber yayınının yanı sıra, bazı futbol karşılaşmalarını da yayınlamaktadır. Copa America 2011'in yayın haklarına sahip olup, tüm maçları HD kalitesi ile naklen yayınlamıştır. 2011 İtalya Süper Kupa Finalini de HD kalitesiyle yayınlamıştır. Türkiye Kupası 2011-2012 sezonu maçlarının bazılarını da HD kalitesiyle canlı yayınlamıştır.
a Haber, SD ve HD kalitede yayın yapmaktadır. Türkiye'nin ilk HD yayın yapan haber kanalıdır. TRT Türk'ten sonra 16:9 geniş ekran formatında yayın yapan ikinci haber kanalıdır.

A Haber ekipleri 81 il, 325 ilçe, 172 ülkede yayına hazır olarak konumlanmış durumda. Türkiye ve dünyadaki canlı yayın noktaları, Almanya'dan İngiltere'ye, Amerika'ya kadar birçok ülkedeki temsilcilikleri; Ortadoğu, Rusya ve Balkanlar'daki muhabir ağı ile gelişmeleri olay yerinden izleyiciye sunuyor.

BBC izleme listesine göre A Haber, yaygın biçimde hükûmet yanlısı bir kanal olarak değerlendirilmektedir; “Türkiye’de hükûmet yanlısı medya, protestocuları ahlaksız, şiddet yanlısı olarak etiketliyor” ve barışçıl protestoları “provokatör gruplar” şeklinde nitelendiriyor. Kanal, muhalif seslere yer vermemesi ve medya içinde muhalefetle ilgili konuları susturması nedeniyle eleştirilmektedir.

Kanalın Diğer Frekansları:

Can Okanar
Cansın Helvacı
Haktan Uysal
Banu El
Gökhan Kurt
Merve Tepe
Merve Türkay
Merve Özkan Çakaloğlu
Sinan Tatlı
Mehmet Tahir İnan
Hikmet Öztürk
Orhan Sali
Esra Akyürek
Canan Barlas
Sümeyye Gaffaroğlu

2014 yılında Radyo Turkuvaz'ın kapanmasıyla yayına başlayan a Haber Radyo yayınlarının önemli bir kısmı a Haber Televizyonu ile paralel içeriktedir. Radyo, Turkuvaz Medya Grubuna bağlıdır.
A Haber Radyo, A Haber TV yayınları ile aynı anda A Haber Radyo'dan dinleyiciler ile buluşurken, ulusal yayının yanı sıra dijital ortamda yer alan uygulamaları yayın yapmaktadır. Kuruluşundan bu yana birçok ödül kazanan A Haber Radyo, Türkiye genelinde 194 noktada yayındadır.
Türkiye genelinde farklı frekanslardan yayın yapan Turkuvaz Medya Grubu bünyesindeki ulusal haber radyosudur. İstanbul'da 88.8 ve 90.2, Ankara'da 90.0 ve 99.7, İzmir'de 95.2 ve 104.3, Bursa'da 88.8, Antalya'da 97.6 ve 102.0, Adana'da 97.8 ve Kars'ta 88.8 frekanslarından yayın yapmaktadır.
Radyo frekansları tüm liste:
*İstanbul 90.2 ve 88.8 *Ankara 99.7 *İzmir 104.3 *Adana 97.8 *Bursa 88.8 *Antalya 102.0 *Konya 92.6 *Trabzon 99.9 *Aydın 94.5 *Balıkesir 106.8 *Bolu 90.0 *Çanakkale 88.8 *Denizli 88.8 *Diyarbakır 88.7 *Edirne 104.3 *Erzurum 98.0 *Eskişehir 91.8 *Gaziantep 88.8 *Kayseri 102.9 *Kocaeli 88.8 *Manisa 95.2 *Mersin 106.8 *Muğla 93.7 *Ordu 102.0 *Rize 90.8 *Samsun 92.0 *Sivas 90.0 *Tekirdağ 101.7 *Van 92.0 *Zonguldak 100.0

Resmî site
A Haber Web TV 19 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
A Haber Radyo Ana sayfası 27 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Turkuvaz Radyolar Ana sayfası 29 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
A haber'e verilen skandal cezalar 22 Ocak 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Aarhus, 1948'den 1 Ocak 2011'e kadar Århus, Danimarka'nın ikinci büyük kentidir. Kattegat denizinde Jutland'ın doğu kıyısında ve Kopenhag'ın yaklaşık 187 kilometre kuzeybatısında yer almaktadır.
Yutland'ın en büyük şehri olan Aarhus, 8. yüzyılda bir fiyordun kuzey kıyılarında, Aarhus Nehri'nin ağzında bir Viking kalesi olarak kuruldu. Danimarka boğazlarında kesişen ticaret yolları üzerinde yer alan, esasen askeri bir tesisten bir ticaret merkezine dönüştü ve 1441'de ona Market kasabası ayrıcalıkları verildi. Bölgesel ticaretle desteklenmiş ve piskoposluk nüfusunun merkezi olarak, 19. yüzyıla kadar süren siyasi açıdan istikrarsız bir dönemde istikrarlı kaldı. Sanayi, hızlı nüfus artışını bölgesel rakipleri geride bırakırken, sanayi devrimi bir dönüm noktası haline geldi. 1934'te Jutland'daki ilk üniversite Aarhus'ta kuruldu ve bugün bir üniversite şehri ve Jutland'daki ticaret, hizmetler, sanayi ve turizm için en büyük merkez.
Kentin başlıca kültürel kurumları arasında Den Gamle By, ARoS Aarhus Kunstmuseum, Moesgård Müzesi, Kvindemuseet, Musikhuset ve Aarhus Tiyatrosu bulunmaktadır. Danimarka'nın en genç ve en hızlı büyüyen demografiye sahip şehridir ve İskandinavya'nın en büyük üniversitesi olan Aarhus Üniversitesi'ne ev sahipliği yapmaktadır. Ticari olarak şehir, ülkedeki başlıca konteyner limanıdır ve Vestas, Arla Foods, Salling Group ve Jysk gibi büyük Danimarka şirketlerinin genel merkezleri burada bulunmaktadır.
Bir liman kenti olan Århus, ülkenin Yülen (İngilizce Jutland ya da Danca Jylland) yarımadasının kuzeydoğusunda yer alır. 2004 Sayımına göre 228.547 kişinin yaşadığı kent, Århus ilinin de merkezidir. Kent düz, verimli ve ormanlık bir alan üzerinde kuruludur. Tarımsal ürünlerin dışsatımı ile, kömür, demir gibi madenlerin dışalımında kentin limanının önemi büyüktür.
Kentte gezilip görülecek yerler arasında; 13. yüzyıldan kalma, ülkenin ve kuzey Avrupa'nın en büyük kilisesi olan katedral, Danimarka'nın geçmişindeki yapıların yakın zamanda yapılmış tıpkılarının bulunduğu eski Dan yaşamını canlandıran Den Gamle By ("eski kent"), Bitkibilimi (Botanik) bahçesi, Tivoli Friheden eğlence parkı ve kentin sanat müzesi ARoS sayılabilir. Kent ayrıca, ülkenin önemli üniversitelerinden birini de barındırır.

Aarhus, 2.874 / km2 (7.444 / sq mi) yoğunluk için 91 kilometrekarede (35 sq mi) 261.570'lik bir nüfusa sahiptir. [2] Aarhus belediyesi 706 / km2 (1.829 / sq mi) yoğunluğa sahip 468 km² üzerinde 330.639 nüfusa sahiptir. Belediye nüfusunun beşte birinden azı şehir sınırlarının ötesinde ikamet ediyor ve neredeyse tamamı kentsel bir alanda yaşıyor. Aarhus'un nüfusu, ulusal ortalamaya göre hem daha genç hem de daha eğitimli ve bu da eğitim kurumlarının yoğunluğuna atfedilebilir. Nüfusun %40'ından fazlası üniversite mezunu olup, şehrin sadece %14'ü ilkokul veya ortaokul mezunudur. En büyük yaş grubu 20-29 yaş arasındadır; şehirdeki ortalama yaş 37,5 olup, Aarhus Danimarka'daki en genç şehir ve en genç belediyelerinden biridir.
Şehrin çoğunluğu sırayla Hristiyan ve Müslüman dinine mensuptur. Budist, Hindu ve Yahudi cemaati de dahil olmak üzere şehir 75 farklı dini grup ve mezhebe ev sahipliği yapmaktadır. Nüfusun çoğunluğu, hem şehirdeki hem de bir bütün olarak ülkenin en büyük dini kurumu olan Protestan devlet kilisesi, Danimarka Kilisesi'nin üyeleridir. Nüfusun yaklaşık %20'si resmi olarak herhangi bir dine bağlı olmamakla beraber, bu oran yıllardır yavaş yavaş artmaktadır.
1990'larda şehre Türkiye'den önemli bir göç dalgası vardı. Göçmenlerin çoğunun kökleri Avrupa ve gelişmiş dünya dışında, 130 farklı milletten yaklaşık 25.000 kişiden oluşuyor ve en büyük gruplar Orta Doğu ve Kuzey Afrika'dan geliyor. En çok katkıda bulunanlar Polonya, Almanya, Romanya ve Norveç olmak üzere Avrupa içinden yaklaşık 15.000 kişi geldi.
Birçok göçmen, 2000 yılından bu yana yabancı kökenli sakinlerin yüzdesinin %66 arttığı Brabrand, Hasle ve Viby banliyölerinde yerleşmiştir. Bu da şehirde gettolaşmayla sonuçlanmıştır; batılı olmayan ülkelerden gelen göçmenler Danimarkalılar'a göre nispeten daha yoksul ve daha yüksek suç oranına sahiplerdir.

ARoS resmî sitesi 5 Haziran 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kentin resmî sitesi
Århus Üniversitesi 15 Ocak 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Abdi İpekçi Arena ya da Abdi İpekçi Spor Salonu, İstanbul, 10. Yıl Cad. Zeytinburnu'nda bulunan çok amaçlı kapalı bir spor salonuydu. Kapasite itibarıyla Sinan Erdem Spor Salonu ve Ülker Spor ve Etkinlik Salonu'ndan sonra Türkiye'nin en büyük üçüncü salonuydu. Adını, inşaatının başladığı yıl öldürülen gazeteci Abdi İpekçi'den almıştır. 2018 yılında yıkılan salonun yerine Abdi İpekçi Basketbol Gelişim Merkezi yapılmıştır.

Salon 12.500 seyirci kapasitesine sahipti. Ancak özellikle kulüp takımlarının Avrupa kupalarındaki maçları ve Türkiye millî basketbol takımının pek çok maçında bu kapasite oldukça aşılmıştır. Maçlarda salonun seyirci kapasitesinin bu kadar büyük olması sorun yaratmış ve taraftarların tribünde dağılması sebebiyle yeterli baskıyı kuramaması nedeniyle 2005'te tribüne perdeleme sistemi yapılmıştır. Böylece seyirci sayısı az olan maçlarda perdeler indirilerek tribünler küçültülmesi sağlandı.
Dört yönlü ve ekranlı skor göstergesi, altı adet çevrimiçi sisteme açık gişe, dört ayrı bölümde seyirci tuvaletleri, dört adet çağdaş şekilde tasarlanmış soyunma odaları, iki adet genel ağ odası ve basın merkezi, iki adet çok amaçlı kullanılabilen büyük salon, dört adet hakem ve gözlemci odası, ofisler, modern VIP salonları salonu zenginleştiren diğer unsurlardır. Türkiye Basketbol Federasyonu'nun ofisleri de salonun altında yer almaktaydı.
1500 araçlık bir otoparka sahip olan Abdi İpekçi Arena İstanbul Atatürk Havalimanı'na 12 km, D-100 karayoluna 2,5 km, Sahilyolu'na 1 km uzaklıkta bulunuyordu. Marmaray Kazlıçeşme durağına yürüyerek 610 mt. uzaklıkta yer almaktaydı.

Salonun yapımına 1979'da başlanmıştır. Uzun süren tartışmalar ve duraklamalar nedeniyle inşaatı ancak 10 yıl sonra tamamlanabilmiştir. Salon, 3 Haziran 1989 tarihinde Amerikalı Harlem Wizards ile Washington Generals takımları arasında oynanan gösteri maçıyla açıldı. 1989-90 sezonunda ilk kez Türkiye Basketbol Ligi maçlarına ev sahipliği yaptı. Türkiye millî basketbol takımının 1993 Avrupa Basketbol Şampiyonası elemelerinde 14 Kasım 1992 tarihinde oynadığı Belçika maçını, yapılan özel organizasyon sayesinde 20 bine yakın seyirci bilet parası ödemeden izledi.
Abdi İpekçi Arena, 2001 Avrupa Basketbol Şampiyonası ile 2010 FIBA Dünya Basketbol Şampiyonası'nda kullanılan salonlardan biriydi. Basketbol Süper Ligi'nden Anadolu Efes ve Galatasaray Odeabank ile Kadınlar Basketbol Süper Ligi'nden Galatasaray maçlarını bu salonda oynamaktaydı. Daha sonra bu iki takım maçlarını Sinan Erdem Spor Salonu'nda oynamaya başladılar. Salon, 2009 Avrupa Kısa Kulvar Yüzme Şampiyonası gibi basketbol dışındaki spor branşlarından organizasyonlara da ev sahipliği yapmıştır.
Salonda spor müsabakalarının dışında pek çok parti kongresi ve konserler düzenlenmiştir. 12-15 Mayıs 2004 tarihinde Türkiye'de yapılan 2004 Eurovision Şarkı Yarışması Abdi İpekçi Arena'da düzenlenmiştir. Yarışmanın yarı finali ve finali bu salonda yapılmıştır. Yarışmanın logosu olan kalp içindeki Türk bayrağı figürü uzun süre salonun dış dekorasyonunda yer almıştır. 2010 yılında ise WWE (Dünya Güreş Eğlencesi) şirketinin SmackDown şovuna ev sahipliği yapmıştır.
Yaklaşık 30 yıl spor ve kültür-sanat organizasyonlarına ev sahipliği yapan spor salonunun yıkımına 2018 tarihinde başlanmıştır.
Aynı yere Basketbol Gelişim Merkezi inşa edilmiş ve hizmete girmiştir.

İnşaat Mühendisleri Odası odanın kuruluşundan itibaren 50 yıl içerisinde ülkede gerçekleştirilmiş 50 büyük inşaat projesini bir juri tarafından saptayarak bu projeleri 50 Yılda 50 Eser adı altında ilan etmiştir. Liste bölgesel kalkınma, binalar, ulaşım, hidroloji ve endüstri alt başlıklarını taşımaktadır. Bu proje de o liste içerisinde yer almaktadır.

Abdi İpekçi
Basketbol Gelişim Merkezi

Abdi İpekçi Spor Salonu, Yerini Yepyeni ve Modern Bir Basketbol Gelişim Merkezi’ne Bırakıyor 15 Ekim 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Abdülaziz (Osmanlıca: عبد العزيز, romanize: ʿAbdü'l-ʿAzîz; 8 Şubat 1830, İstanbul - 4 Haziran 1876, İstanbul), Osmanlı İmparatorluğu'nun 32. padişahı ve 111. İslam halifesidir. 25 Haziran 1861'den 30 Mayıs 1876'ya kadar Osmanlı İmparatorluğu'nu yönetti. II. Mahmud'un oğlu olan Abdülaziz, 30 Mayıs 1876'da bir hükûmet darbesiyle tahttan indirildi.

Abdülaziz, 8 Şubat 1830'da İstanbul'daki Eyüp Sarayı'nda doğdu. Babası II. Mahmud, annesi ise asıl adı Besime olan Çerkes asıllı Pertevniyal Sultan'dır. Pertevniyal Valide Sultan Camii, annesinin himayesinde inşa edildi; yapımına Kasım 1869'da başlandı ve 1871'de tamamlandı. Baba tarafından büyük ebeveynleri I. Abdülhamid ile Nakşidil Sultan'dır. Bazı anlatımlarda Nakşidil Sultan, İmparatoriçe Joséphine'in kuzeni olduğu ileri sürülen Aimée du Buc de Rivéry ile özdeşleştirilmekle birlikte, bu iddia tarihçiler arasında tartışmalıdır. Pertevniyal Sultan ise Mısır Valisi Kavalalı İbrahim Paşa'nın üçüncü eşi olan Hûşyar Kadın'ın kız kardeşidir. Hûşyar Kadın ile İbrahim Paşa, Mısır Hıdivi İsmail Paşa'nın anne ve babasıdır.

Güreş, cirit, av ve bilek güreşi sporlarına meraklı olan padişahın tahtta kaldığı sürece en çok üzerinde çalıştığı konu Osmanlı Donanması'nın modernizasyonu idi. Bu nedenle o dönemlerde Avrupa devletlerinden alınan kredilerin çoğu bu konuda harcandı. Sayısı gün geçtikçe artan Osmanlı Ordusu'nun askerlerine yetecek dönemin son model top ve tüfeklerinin sağlanması da Abdülaziz döneminde gerçekleşmiştir.
Hükümdarlığı süresince sık sık ülke içi ve ülke dışı temaslarda bulunmuş geziler düzenlemiştir. I. Selim'den sonra Mısır'ı ziyaret eden ilk ve tek Osmanlı padişahı'dır.

Eyaletlerin yanı sıra Batı Avrupa'da ziyaretler yapan ilk ve tek padişahtır. 1867 yılında Paris'te açılan büyük bir sanat sergisine III. Napolyon'un daveti üzerine katıldı. Sergiden sonra imparator ile temaslarda bulunmuş İngiltere, Belçika, Almanya, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu gezilerinden sonra da geri dönmüştür. Ayrıca Richard Wagner'in Bayreuth operasına maddi yardımda bulunmuş ve davet edilmiştir. Seyahatlerinde İngiltere kraliçesi Victoria, Belçika kralı II. Leopold, Prusya kralı I. Wilhelm, Avusturya-Macaristan imparatoru Franz Joseph ve Romanya Prensi I. Karol ile görüşmüştür.
Osmanlı'da Abdülaziz döneminde Batı'yla iyi ilişkiler kurulmasına özellikle dikkat edildi. Tanzimat Fermanı ile Osmanlı'nın girdiği Batılılaşma süreci bu dönemde de devam etti. Ülke genelinde yeni vilâyetler ilân edildi ve İstanbul Üniversitesi Fransız Eğitim sistemi örnek alınarak tekrar düzenlendi. Şark Ekspresi'nin bir durağı olan Sirkeci Garı'nın temelleri Abdülaziz döneminde atılmıştır. Rumeli ve Anadolu'da demiryolu ağı kurmaya çalışmıştır. Abdülaziz'in 15 senelik hükümdarlığı boyunca yaptığı bazı yenilikler şunlardır;

İlk kez posta pulu basıldı (1863)
Bank-ı Osmani-i Şahane açıldı (1863)
Osmanlı Donanması'na ilk zırhlı savaş gemisi katıldı (1864)
Vilayet Nizamnamesi ile yeni idari yapı ve bunun uygulanmasıyla vilayet meclisleri oluşturuldu (1864)
Mekteb-i Sanayi (Sanayi Okulu) açıldı (1865)
Dârülfünûn (İstanbul Üniversitesi) faaliyete geçti (1868)
Mekteb-i Sultani (Galatasaray Lisesi) açıldı (1868)
Dîvân-ı Ahkâm-ı Adliyye (Yargıtay) kuruldu (1868)
Şûrâ-yı Devlet (Danıştay) kuruldu (1868)
Mecelle yayınlandı (1869)
Dârülmuallimât (Kız Öğretmen Okulu) açıldı (1870)
Belediyeye bağlı ilk modern İtfaiye teşkilâtı kuruldu (1871)
Darüşşafaka açıldı (1873)
Mekteb-i Maadin (Maden Mektebi) açıldı (1874)
Döneminde yaşanan önemli olaylardan bir kısmı ise Rusya ve Avrupa devletlerinin kışkırttığı Balkan isyanlarıdır. 1861-64 yılları arasındaki Karadağ İsyanı İkinci Karadağ Harekatı ile bastırılmasına rağmen, Karadağ sorunu büyümeye devam etti. 1861-66 yılları arasındaki Eflak-Boğdan olayları Birleşik Romanya'nın doğuşunu ve bağımsızlık mücadelesini hızlandırdı. 1862-67 yılları arasındaki Sırbistan olayları ise Türk askerlerinin Sırbistan'daki Belgrad başta olmak üzere çeşitli kalelerden çekilmesiyle kısacası Sırbistan Prensi'nin askeri bir kolluk kuvvetine, orduya sahip olacak şekilde fiilen özerkliğinin daha da genişletilmesiyle sonuçlandı. Bu yönde eleştiri yapan basın gazeteler sert şekilde cezalandırıldı veya sansür uygulandı. Basın özgürlükleri sınırlandırıldı. 1866-68 arasındaki Girit Ayaklanması, Sadrazam Mehmed Emin Âli Paşa'nın hazırladığı Girit Nizamnamesi ile çözümlenmeye çalışıldıysa da Girit'in kaybına giden olaylar dizisi başlamış oldu. 
Buna rağmen kendi hukuken ve fiilen Osmanlı sınırlarının güneyde genişlemesini sağladı. Zira;

Kendisi Midhat Paşa ile birlikte bir ordu gönderilmesini organize ederek Lahsa Seferi ile Osmanlı'nın uzun bir süre önce kaybettiği 1670lerden beri denetimini sağlayamadığı Arabistan'daki Lahsa bölgesini ve Katar'ı ele geçirdi. Necid Kaymakamı İmam Abdullah bin Faysal, 29 Mart 1871'de elçisi Abdülâziz bin Suvaylem'i Midhat Paşa'ya göndererek, Al-Ahsa ve Katif'i hakimiyetinde bulunduran kardeşi Suud bin Faysal'a karşı destek talebi Osmanlılar açısından açılacak seferin meşru zeminini oluşturdu. II. Necid Emirliği'nin Arabistan'daki gücü kırıldı ve böylece ileride 1891'e kadar yine Osmanlılarca desteklenen Cebel-i Şemmer Emirliği'nce yıkılmasının da önü açıldı. Bu bölge, 1913 sonrası Sultan Reşad döneminde İngilizler ve Kuveyt Emirinin destekleri ile tekrar kurulan ve ileride Suudi Arabistan adını alacak III. Necid Emirliği'nin saldırıları ile elden çıkmıştır.
1872'de ise yerel soyluların yeteneksiz Zeydi İmamlar karşısında daveti üzerine, Ahmed Muhtar Paşa komutasındaki orduyu Yemen'e gönderip Yemen'in dağlık kısmı, San'a ve çevresini ele geçirip İngiliz işgalindeki Aden ve Yemen'in en güneydeki sahil kesimi dışındaki yerlerde Yemen Vilayeti'ni kurdurdu. Bu bölge çıkan isyanlara karşın I. Dünya Savaşı'nın sonuna kadar elde tutuldu.
Mısır Hidivi İsmail Paşa ile birlikte ortaklaşa hareket ederek Sudan ve Afrika'nın Doğu sahillerinin ele geçirilmesini sağladı tabii bunda İngilizlerin Fransızlar yerine daha zayıf Mısır ve Osmanlı Askerlerinin kendi bölgeleri ile arasında tampon görevi görmesine rıza göstermesi de etkili olmuştur. Ras Hafun, Cape Guardafui ve Zanzibar Krallığı'na kadar binlerce km²'lik alan bu sayede Osmanlı İmparatorluğu ve vassalı Mısır Hidivliği'nin eline geçmiştir. Bu bağlamda üstelik Osmanlı'nın dağılma döneminde Sırbistan'da boşaltılan kaleler sayılmazsa neredeyse hiç toprak kaybetmeyip, topraklarını genişleten son Osmanlı padişahıdır. Afrika'daki bu ele geçirilen topraklar ile Osmanlı'nın elindeki Doğu Afrika topraklarının tamamı (Trablusgarb haricinde) II. Abdülhamid döneminde kaybedilecektir.
Abdülaziz orduyu da güçlendirmiş ve özellikle donanmaya yeni gemi alımları ile personel eğitimi açısından olmasa da yeni alınan, yaptırılan modern gemilerle; gemi sayısı bağlamında Osmanlı donanması dünyanın en güçlü 3. donanması arasına girmiştir. Ancak ne yazık ki bu başarılarını mali alanda sanayi alanında gerçekleştirememiştir. Yaptığı aşırı borçlanmalar yanında ve aldığı paraları yerli sanayi gelişiminde, Osmanlı'ya uzun vadede maddi yarar sağlayacak ekonomik dönüşü olacak şekilde kullanamamış ve iktidarının son yılları hem mali hem de siyasi bunalımlar içinde geçmiştir. Özellikle maliye, ekonomi, sanayi alandaki hataları ile Osmanlı'nın ekonomik anlamda çöküşünün ve toprak kayıplarının da önünü açmıştır. Zira Osmanlı İmparatorluğu ilk dış borçlanmasını Kırım savaşına finansman bulabilmek için 1854 yılında yaptı. Bu yıldan 1874 yılına kadar geçen 20 yıllık sürede 15 ayrı dış borçlanma yapıldı ve Sultan Abdülaziz döneminde bu borçlanmalar iyice hızlandı, borç paralar geri kazanç sağlayacak şekilde kullanılamadı, 1875'e gelindiğinde ise toplamda 239 milyona yakın dış borç yılda 11 milyon taksitle ödenmeliydi. Osmanlı hazinesi ise yılda ortalama 18 milyon gelir elde ediyordu, kısacası Osmanlı faizleri bile ödeyemez hale gelmişti.1875'te kendi döneminin sonunda Rus taraftarlığıyla tanındığı için halkın «Nedimof» adını taktığı Mahmut Nedim Paşa'nın sadrazamlığında (1875) çıkarılan Ramazan Kararnamesi ile durduruldu. Kısaca Osmanlı devleti kendi iktidarının sonuna doğru iflasını ilan etti.
Öte yandan onun döneminde Osmanlı'ya bağlı Mısır Hidivliği'nde Süveyş Kanalı açıldı ki bu kanal Dünya Ticaret yollarını 300 yıl sonra Osmanlı-Mısır yararına değiştirecek nitelikteydi. Ancak Midhat Paşa'nın Osmanlı'dan bağımsız borçlanma yetkisi verilmemesi yönündeki itirazları göz ardı edilerek Hidivlikle yönetilen Mısır'ın özerklik haklarının genişletilmesi, özellikle Hidiv İsmail Paşa'ya verilen bağımsız borçlanma yetkisi bu eyaletin 1882'de Sudan ile birlikte kesin olarak kaybına yol açan Mısır'ın borç sorununun ortaya çıkmasına başlangıç teşkil etti. Zira Mısır Hidivi bu kanalı yabancı uluslararası konsorsiyuma üstelik onlardan aldığı borçla yaptırmıştı, geç açılması yanında Abdülaziz'in mali yönden yaptığı hataların aynısını da kendi yaptı. Yine Abdülaziz'in hükümdarlığının son yılları ise 1875-76 yılındaki Hersek İsyanı ile 1867'de başlayan ve 1876'da iyice yayılan Bulgar İsyanları ile mücadele ederek geçti. İktidarının son yıllarındaki mevcut bunalımlar, yaşanan mali siyasi sorunlar, veliaht V. Murad ve annesinin kendi aleyhine olan faaliyetleri yanında, veliaht sistemini değiştireceği yine saltanatı kendi oğullarına bırakacağı yolundaki söylentiler ve bunu destekler hareketleri de kendine karşı darbenin önünü açtı. Zira saltanatı kendi çocuklarına intikal ettirmek isteyen Sultan Abdülaziz bu hususta ağabeyi Sultan Abdülmecid'den daha ileri gitmiş, Mısır ziyareti dönüşünde Nisan 1863'te seyahatte yanında bulunan henüz altı yaşındaki Yûsuf İzzeddin'i kara kuvvetlerine, diğer oğlu Mahmud Celâleddin'i deniz kuvvetlerine kaydettirerek ileride yapmayı düşündüğü veraset değişikliği için muhtemel itirazlarını önlemeyi amaçladığı güçlerden biri olan askerî bürokrasiyi yanına çekmeye çalışmıştır. Hatta 1867'deki yurtdışı gezisinde bu amaçla protokol kurallarına aykırı V. Murat'tan önce şehzade Yusuf İzzeddin'in kabulüne uğraşılması, 1866'da Mısır Hidivi İsmail Paşa'nın kendinde

I. Abdülmecid (Osmanlıca: ‎سلطان عبدالمجيد, 25 Nisan 1823, İstanbul – 25 Haziran 1861, İstanbul), 31. Osmanlı padişahı ve 110. İslam halifesidir. II. Mahmud'un, Bezmialem Sultan'dan olan oğludur. Döneminde Tanzimat Fermanı'nı ilan ettirmesiyle ünlüdür. Osmanlı İmparatorluğu'nun son dört padişahının babası olarak, en çok sayıda oğlu padişahlık yapmış Osmanlı hükümdarı olan Abdülmecid, babası II. Mahmud gibi vereme yakalanmıştı. Ihlamur Kasrı'nda öldüğünde 38 yaşındaydı. Fatih'in Sultan Selim semtinde, Yavuz Selim Camii Haziresi'ne defnedildi ve bugün adı verilen bir türbesi bulunmaktadır.

Batı kültürüyle yetiştirilmiştir. İyi Fransızca konuşur ve batı müziğini severdi. Babası II. Mahmud gibi yenilik yanlısıydı. Babasının ölümü üzerine tahta çıktı. Abdülmecid'in tahta çıkışı sevinç uyandırmıştı. Talihi, Mustafa Reşit, Mehmet Emin Ali Paşa, Fuat Paşa gibi devlet adamlarına rastlamasıydı. Saltanatı sırasında en çok tutucuların muhalefetiyle karşılaştı. 1840'lı yıllarda İrlanda'da ortaya çıkan ve milyonu aşkın insanın ölümüyle sonuçlanan kıtlık esnasında, İrlandalı bir doktor ziyaretçisinin kendi ailesini de bu kıtlığa kurban verdiğini söylemesi üzerine gemiyle bu ülkeye gıda yardımı yapılmasını sağlamıştır. Bu davranış hâlen İrlanda halkı tarafından takdir edilmektedir.

1 Temmuz'da (1839) tahta çıktığında; Mısır sorunu Nizip yenilgisiyle (24 Haziran 1839) çıkmaza girmiş durumdaydı. Babasının cenaze töreni sırasında başvekil Mehmet Emin Rauf Paşa'dan padişahın mührünü zorla alan, Meclisi Valayı Ahkâmı Adliye Reisi Koca Mehmet Hüsrev Paşa, kendisini sadrazam ilan ettirdi (2 Temmuz 1839).
Henüz Nizip bozgunundan haberi olmayan padişah, sorunu çözmek için orduya ve donanmaya harekâtı durdurmaları için emir gönderdi. Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa'yı bağışladığını ve anlaşmak istediğini bildirmek üzere Köse Akif Efendi'yi Mısır'a yolladı. Bu arada düşman saydığı Hüsrev Paşa'nın sadarete gelmesinden korkan Kaptan-ı Derya Ahmet Fevzi Paşa, donanmayı Mısır'a götürüp, Mehmet Ali Paşa'ya teslim etti (3 Temmuz 1839). Nizip yenilgisinin haberi İstanbul'a ulaştı. Birleşik Krallık, Fransa, Rusya, Avusturya ve Prusya, verdikleri ortak bir notayla Mısır sorununun kendilerine danışılmadan çözülmemesini istediler (27 Temmuz 1839). Bu nota kabul edildi. Böylece Osmanlı Devleti, Avrupa devletlerinin bir tür güdümü altına girmiş oldu.

Londra ve Paris'te, Osmanlı devletindeki ıslahat hazırlıkları konusunda görüşmelerde bulunan hariciye nazırı Mustafa Reşit Paşa, bir ıslahat programının gerekliliğine padişahı inandırdı. Hazırlanan Gülhane Hatt-ı Hümayunu (Hatt-ı Şerif ya da Tanzimat Fermanı da denir) Mustafa Reşit Paşa tarafından 3 Kasım'da Gülhane'de okundu. Tanzimat dönemini açan bu belgeyle, yargılamasız kimsenin cezalandırılamayacağı, mal ve mülkünün zorla alımına gidilemeyeceği ilkesi getiriliyor, devletle birey arasındaki ilişkileri düzenleyecek yasaların çıkarılacağı açıklanıyordu.
Tanzimat Fermanı'nın uyandırdığı olumlu hava Mısır sorununun çözümünü kolaylaştırdı. Birleşik Krallık'ın önerisiyle, beş büyük devlet Londra'da bir araya geldiler. Mısır valisini destekleyen Fransa dışlanarak, 15 Temmuz 1840'ta Birleşik Krallık, Rusya, Avusturya ve Prusya arasında Londra Antlaşması imzalandı. Mısır valiliği veraset yoluyla Mehmet Ali Paşa'ya bırakılarak, ele geçirdiği topraklar ve Osmanlı donanması geri alındı. Aynı devletler, aralarına Osmanlı Devletiyle Fransa'yı da alarak imzaladıkları Boğazlar Sözleşmesi ile (13 Temmuz 1841) Osmanlı Devleti'nin boğazlar üzerindeki egemenliği tanındı ve boğazlar yabancı savaş gemilerine kapatıldı.
Tanzimatın öngördüğü ilkeleri uygulamak için Meclis-i Âli-i Tanzimat kuruldu (1853). Her eyaletten, yörelerinin gereksinmelerini bildirmek üzere ikişer temsilci İstanbul'da toplantıya çağrıldı. Merkezden her bölgeye gönderilen imar meclisleri çalışmaya başladı. Mâliye, Fransa'daki örgütlenme temel alınarak düzenlendi. Mâli yetkililer, idare amirlerinden alınarak defterdarlara verildi. Vergilerin saptanması vilâyet meclislerine, toplanması da muhassıl adı verilen vergi memurlarına bırakıldı. İltizam yöntemi kaldırıldı. Aşar, her yerde eşit olarak alınmaya başladı. Hristiyanlardan alınan vergilerin toplanmasında patrikhanelerin aracılığı kabul edildi. Ticaret meclisleri kuruldu. Fransız ceza kanunu çevrilerek uygulamaya konuldu. Meclis-i Maarif-i Umumiye toplandı (1845). İlk idâdiler açıldı. 1847'de Maârif-i Umûmiye Nezâreti kuruldu. 1848'de ilk muallim mektebi, aynı yıl Harbiye'de kurmay sınıfı, 1850'de Darülmaarif adı verilen lise, 1851'de ilk bilim akademisi sayılan Encümen-i Daniş açıldı. 1846'da Darülfünun binasının temeli atıldı. Askerlik yasası çıkarılarak (6 Eylül 1843) kura yöntemi benimsendi, askerlik süresi 4-5 yıl olarak sınırlandı.
Abdülmecid, Tanzimat'ın uygulanmasında karşılaşılan zorlukları yerinde görmek amacıyla yurt gezilerine çıktı. 1844'te İzmit, Mudanya, Bursa, Gelibolu, Çanakkale, Limni, Midilli, Sakız'ı ziyaret etti; 1846'da Silistre'ye kadar uzanan bir Rumeli gezisi yaptı. Her yıl Meclisi Vâlâyı Ahkâmı Adliye'yi bir nutukla açması, onun milletvekili düzenine yakın olduğu görüşünü destekler.

Devletin bütün kurumlarında başlatılan yenileşme çabaları, karşılaşılan tepkiler dolayısıyla istenilen sonucu vermedi. Abdülmecid zaman zaman tutucuları görevlendirmek zorunda kaldı. İmkansızlıklar nedeniyle yeniden iltizam yöntemine dönüldü. 1840'ta kâime-i mutebere adıyla ilk kâğıt para çıkarıldı. Devlet ıslahat işleriyle uğraştığı sırada Birleşik Krallık ve Fransa'nın çıkar çatışmaları ve kışkırtmalarıyla Suriye ve Lübnan'da Dürziler ile Maruniler arasında olaylar çıktı (1845).
1848 ihtilâlleri sırasında Avusturya'ya karşı bağımsızlık savaşı veren Macar yurtseverleri Türkiye'ye sığındı. Bab-ı Âli'nin, Avusturya ve Rusya'nın baskı ve tehditlerine karşın sığınanları geri vermemesi Avrupa'da Osmanlı Devleti'nin saygınlığını yükseltti. Eflak ve Boğdan'a da yansıyan ayaklanma, İngilizlerle yapılan Baltalimanı Antlaşmasıyla (1 Mayıs 1849) geçici olarak sonuca bağlandı.
Bir süre sonra ortaya çıkan kutsal yerler sorunu, Osmanlı Devleti ile Rusya'yı savaşa sürükledi. Kudüs'teki katolikleri korumak için başvuran Fransa'ya karşı, Rusya da ortodoksların haklarını korumak için harekete geçti. Bab-ı Âli'ye verdiği bir nota ile ortodokslara geniş haklar tanınmasını, bunların koruyuculuk hakkının da kendisine verilmesini istedi. Osmanlı hükûmeti bunu kabul etmeyince de Eflâk ve Boğdan'ı işgal etti. Bunun üzerine Abdülmecid, Rusya'ya savaş açtı (4 Ekim 1853). Osmanlı Devleti, müttefikleri Birleşik Krallık, Fransa, Piyemonte ile birlikte Kırım Savaşı'nı kazandı.

Yalnız, Paris'te imzalanacak barış antlaşmasından önce padişah, Tanzimat Fermanı'nı tamamlayan Islahat Fermanı'nı ilân etmek zorunda bırakıldı (18 Şubat 1856). Azınlıklara, savaştan önce Rusların istediğinden daha fazla haklar veren bu belge, Paris Antlaşması'nı (30 Mart 1856)'da imzalayan Birleşik Krallık, Fransa, Rusya, Avusturya ve Piyemonte tarafından senet kabul edildi. Böylece, bir iç sorun olan ıslahat konusunda yabancılara müdahale hakkı tanınmış oldu. Buna karşılık Osmanlı Devleti imzacı devletlerin güvencesi altında bütünlüğünü koruyor ve Avrupa devletleriyle eşit haklara sahip sayılıyordu.Siyasi buhranları bu şekilde atlatan Abdülmecid, yeniden ıslahat işlerine döndü. 1856'da askerlik teşkilâtı yedi ordu esası üzerine kuruldu ve Hristiyanlar da askere alınmaya başlandı. Maarif-i Umumiye nezareti kuruldu (28 Nisan 1857). Avrupa'ya öğrenci gönderildi (1857). Mülkiye Mahreç Mektebi (1859), Telgraf Mektebi (1860) gibi bazı meslek okulları açıldı. Yeni toprak kanunu (Arazi kanunnamesi) yayınlandı (1857). Devletin gelir ve giderleri bir bütçeye bağlandı. Tersane yeniden düzenlendi.
Abdülmecid, çeşitli toplulukları eşitlik ilkesi içinde ve Osmanlılık düşüncesi çevresinde birleştirmeye çalıştı. Fakat, özellikle Gayrimüslimlerde uyanan ve batılı devletlerce desteklenen ulusçuluk duyguları böyle bir birliğin kurulmasını olanaksızlaştırıyordu. 1856 Islahat Fermanı'yla Gayrimüslimlere verilen geniş ayrıcalıklar, Müslümanların tepkisine yol açtığı gibi, Gayrimüslimler de askere alınma kararına karşı çıktılar. Osmanlı toplumu yeniden huzursuz bir ortama sürüklendi. Cidde'de (1857), Karadağ'da (1858) olaylar çıktı. Avrupa devletleri olayların bir Avrupa kurulunca denetlenmesini istediler.

Avrupa devletlerinin devletin içişlerine karışmasından hoşlanmayanlar, padişahı ve hükûmet erkânını öldürüp Abdülaziz'i tahta çıkarmak için örgütlendiler. Kuleli Vakası olarak bilinen bu örgütlenme, bir ihbar üzerine dağıtıldı (14 Eylül 1859), önderleri cezalandırıldı.
Bu sırada mâli durum da çıkmaza girmişti. Savaş giderlerini karşılamak üzere ağır koşullarla alınan dış borçların hazineye büyük yükü yanında padişahın ve sarayın sorumsuz harcamaları da durumu gittikçe ağırlaştırıyordu. Devlet, Kırım Savaşı sırasında ilk kez dışarıdan borç almak zorunda kalmıştı (24 Ağustos 1854). Bunu ikinci (1855), üçüncü (1858), dördüncü (1860), borçlanmaları izledi. Beyoğlu sarraflarından alınan borçlar da 80 milyon altın lirayı aştı. Bunlar için rehin verilen mücevherlerle borç senetlerinin bir bölümü yabancı tüccar ve bankerlerin eline geçti. Durumu sert biçimde eleştiren sadrazam Mehmet Emin Âli Paşa azledildi (18 Ekim 1859). Birleşik Krallık, Fransa, Avusturya, Prusya ve Rusya Bab-ı Âli'ye bir nota vererek, Islahat Fermanı'nda söz konusu edilen ıslahatların gerçekleştirilmesini istediler (Ekim 1859). Bunların sağlanması için ayrı ayrı müdahalede bulunacaklarını da belirttiler.
Nitekim Rusya ilk adımı atarak, Bosna-Hersek ve Bulgaristan'daki Hristiyanların durumunu uluslararası bir kurulun incelemesini istedi. Bu sorun çözülmeden, Lübnan olayları yeniden alevlendi (1860). Ardından Şam olayı patlak verdi. Hollanda ve Amerikan konsolosları bu karışıklıklar sırasında öldürüldü (1860). Hariciye nazırı Fuat Paşa, olağanüstü yetkili olarak Lübnan'a yollandı. Fransa, Beyrut'a asker çıkardı. 9 Haziran 1868'de Lübnan ayrıcalıklı sancak durumuna getirildi.

Sultan Abdülmecid, dışa

Abdülmecid Efendi (Osmanlı Türkçesi: عبد المجيد افندی) veya II. Abdülmecid (Osmanlı Türkçesi: عبد المجید ثانی, 'Abdü’l-Mecîd-i-sânî) (29 Mayıs 1868, İstanbul - 23 Ağustos 1944, Paris), 32. Osmanlı padişahı Abdülaziz’in altı oğlundan biri, Osmanlı hanedanından son İslam halifesi, iki kutsal caminin hizmetkârı, 16 Mayıs 1926 ile 23 Ağustos 1944 yılları arası Osmanlı Hanedan reisi, ressam ve müzisyen. Osmanlı hanedanının tek ressam üyesidir ve döneminin Türk ressamları arasında yer almıştır. Amcasının oğlu Mehmed Vahdettin’in 4 Temmuz 1918’de tahta çıkması üzerine Osmanlı tahtının veliahdı olan Abdülmecid; bu sıfatı 1 Kasım 1922’de saltanat kaldırılıncaya kadar taşıdı. TBMM tarafından 18 Kasım 1922’de halife seçildi. Osmanlı halifeliğine resmen son veren 431 sayılı Kanun'un kabul edildiği 3 Mart 1924 tarihine kadar “halife” unvanını taşıdı. Tarihe “Son Osmanlı Halifesi” olarak geçmiştir.

Sultan Abdülaziz'in dördüncü oğlu olarak 29 Mayıs 1868ʼde İstanbul'da doğdu. Annesi Hayranıdil Kadınefendi'dir.
1876'da babasının tahttan indirilmesinden sonra Sultan II. Abdülhamid'in gözetiminde Yıldız Sarayı'ndaki Şehzâdegân Mektebinde sıkı bir eğitim aldı. Tarihe ve edebiyata meraklı, dil öğrenmeye yatkındı. Arapça, Farsça, Fransızca ve Almanca öğrendi. Sanâyi-i Nefîse hocaları ile ilişki kurdu. Osman Hamdi Bey, Salvatore Valeri'den resim dersi aldı. Fausto Zonaro ile dostluk kurup resim çalışmalarında onun yolunda ilerledi.

Taht sırasında çok gerideydi. İcadiye'deki köşkünde sanatla meşgul olarak yaşadı. Dönemin saray geleneklerine uygun olarak alafranga yaşama ilgi duydu. Şahsuvar Başkadınefendi'den oğlu Ömer Faruk Efendi, Mehista kadınefendi'den kızı Dürrüşehvar Sultan dünyaya geldi.
Köşkünde, ailesiyle birlikte dışa kapalı olarak yaşamayı II. Meşrutiyet'in ilanına kadar sürdürdü. Yeni rejimin ilanından sonra ülkede kurulan pek çok sivil ve sosyal kuruma destek verdi. Ermeni Kadınlar Birliğinin başdestekçisi, Hilâl-i Ahmer Cemiyetinin fahri başkanıydı.
Resim ve müzik sanatları ile çok yakından ilgiliydi. Türk resim sanatının öncü isimleri arasında yer aldı. 1909'da kurulan Osmanlı Ressamlar Cemiyeti'nin fahri başkanlığını yaptı. Yurt içinde ve yurt dışındaki çeşitli sergilere tablolarını gönderdiği bilinen Abdülmecid Efendi'nin eserlerinden birisi Paris'teki büyük yıllık sergide sergilenmiş; Haremde Beethoven, Haremde Goethe, Yavuz Sultan Selim adlı tabloları 1917'de Viyana'daki Türk ressamlar sergisinde sergilenmiştir. Özellikle portre alanında başarılı idi. En önemli portrelerinden biri devrinin ünlü şairi Abdülhak Hamit Tarhan'ın portresidir. Kızı Dürrüşehvar Sultan'ın, oğlu Ömer Faruk Efendi'nin portreleri en bilinen eserlerindendir. Osmanlı Ressamlar Cemiyeti'nin gazete çıkarma girişimleri, Galatasaray sergileri, Şişli Atölyesi'nin kurulması, Viyana sergisi, Avni Lifij'in Paris'te burslu okutulması onun desteklediği sanatsal olaylardandır.
Resim kadar müziğe de büyük ilgi duyan Abdülmecid, ilk müzik derslerini Feleksu Kalfa'dan aldıktan sonra Macar piyanist Géza de Hegyei ve keman virtüözü Carl Berger ile çalıştı. Ünlü besteci Franz Liszt'in öğrencisi olan Hegyei'ye kendi yaptığı Liszt tablosunu; Carl Berger'e ise, kendi ürünü bir beste olan Elegie’yi armağan ettiği bilinir. Keman, piyano, viyolonsel ve klavsen çalan Abdülmecid'in üzerinde eski Türkçe harflerle adının yazılı olduğu 1911 yapımı değerli piyanosu Dolmabahçe Sarayı’nda 48 numaralı odada saklanmaktadır. Çok sayıda bestesi olduğu bilinir ancak eserlerinin pek azına ulaşılabilmiştir.

31 Mart Olayı’ndan sonra II. Abdülhamid tahttan indirilmiş; Veliaht Reşat Efendi tahta çıkarılmış; Şehzade Abdülmecid Efendi’nin ağabeyi Yusuf İzzeddin Efendi veliaht olmuştu. Yusuf İzzeddin’in 1916’da intihar etmesinden sonra Sultan Abdülmecid’in oğullarından Şehzade Vahdettin veliaht tayin edildi. 3 Temmuz 1918’de VI. Mehmed Reşad’ın ölümü ve Vahdettin’in tahta çıkması üzerine Şehzade Abdülmecid Efendi veliaht ilan edilmiştir.
Veliaht Abdülmecid Efendi, I. Dünya Savaşı sonunda İstanbul’un işgal altında bulunduğu sırada Sultan VI. Mehmed’e, Damat Ferit Paşa hükûmetini eleştiren lâyihalar gönderdi. Kuvâ-yi Milliye lehinde beyanlarda bulundu. Damat Ferit hükûmeti yerine Ali Rıza Paşa hükûmeti kurulduktan sonra Vahdettin’e karşı muhalif tutumunu değiştirerek, oğlu Şehzade Ömer Faruk Efendi’yi amcazadesi Sultan Vahdeddin’in küçük kızı Sabiha Sultan ile evlendirdi.
13 Ocak 1920'de, yaklaşık 150.000 kişilik büyük bir katılımla düzenlenen Sultanahmet Mitingi'ni otomobilinden takip etmiş ve burada kendisine yaklaşan gençleri coşkulandıran kısa bir konuşma yapmıştır.
Ülkeyi işgallerden kurtarmak için Anadolu’da örgütlenen Kuvâ-yi Milliye hareketi, eski yaverlerinden Yumni Bey aracılığıyla onu 1920 Temmuz'unda Ankara’ya davet ettiklerinde olumlu yanıt vermedi. Ankara ile teması, Sultan Mehmet Vahdettin tarafından haber alınınca Çamlıca’daki veliahtlık dairesinden alınarak Dolmabahçe Sarayı’ndaki özel dairesinde 38 gün göz hapsinde tutuldu.
Türk Kurtuluş Hareketi’nin önderi Mustafa Kemal, Şubat 1921’de bir mektup daha yazarak kendisine sultanlık teklif ettiğinde, Abdülmecid bir kere daha “hayır” yanıtı verdi. Kendisi yerine, oğlu Ömer Faruk'u Ankara'ya gönderdi ama Mustafa Kemal Paşa, Ömer Faruk'u kabul etmeyerek payitahta geri gönderdi. Abdülmecid Efendi, 1921 sonunda Anadolu'ya geçmek için Fevzi Paşa aracılığıyla bir girişimde bulundu. Konu Meclis'te görüşüldü, uygun görülmedi.
Kurtuluş Savaşı’nın zaferle sonuçlanmasından sonra toplanacak barış konferansına hem Ankara hem de İstanbul hükûmetlerinin davet edilmeleriyle başlayan ihtilaf üzerine TBMM 1 Kasım 1922’de kabul ettiği kanunla saltanatı kaldırdı. Saltanatın kaldırılması ile birlikte Abdülmecid'in veliaht sıfatı kayboldu.

Saltanatı elinden alınan ve “ihanet-i vataniyye” ile ithamına karar verilen Vahdettin’in, 16-17 Kasım 1922 gecesi HMS Malaya adlı İngiliz zırhlısı ile Türkiye’yi terk etmesi üzerine Türkiye Büyük Millet Meclisi, hilafet makamının boşaldığına hükmetti. Meclis, seçime katılan 162 mebustan 148’inin oyu ile 18 Kasım’da Abdülmecid Efendi’yi halife olarak seçti. Aynı gün Mustafa Kemal Paşa tarafından onandı. Oylamada dokuz milletvekili çekimser kalmış, II. Abdülhamid’in şehzadelerinden Mehmed Selim ve Abdürrahim Hayri efendilere beş oy verilmişti.
TBMM’nin kararını Abdülmecit Efendi’ye tebliğ etmek üzere Müfid Efendi başkanlığında kura ile seçilmiş 15 kişilik heyet İstanbul’a gönderildi. 24 Kasım 1922 günü Topkapı Sarayı’ndaki Hırka-i Şerif Dairesi’nde biat töreni gerçekleşti. İlk defa Arapça yerine Türkçe dua edildi. Cuma namazı için gidilen Fatih Camii’nde, yeni halife için Müfid Efendi tarafından ilk defa Türkçe hutbe okundu. “Küçük cihattan büyüğüne döndük” mealindeki hadisi konu alan hutbede, “büyük cihat” cehalete karşı savaş diye yorumlandı. Yeni halife, İslam alemine bir beyanname neşrederek kendisini seçen Meclis'e teşekkür etti.

21-27 Aralık 1922 tarihinde toplanan Hint Hilafet Konferansı, Abdülmecid'in halifeliğini tasdik ve kabul etti ve 3 Ocak 1923'te de Mustafa Kemal Paşa’ya “müncî-i hilâfet” (hilâfetin kurtarıcısı) unvanını verdi. Saltanatsız halifeliğin ne olduğu konusunun tartışılması bir muhalefet cephesi oluşturdu. Cumhuriyet'in ilânına kadarki dönemde, halifenin devlet başkanı sayılıp sayılamayacağı yolunda değişik görüşler ortaya çıktı. 29 Ekim 1923'te Cumhuriyet ilan edilince hilafet ve halifenin durumu gündeme geldi. Halifenin, ödeneğinin artırılmasını talep etmesi ve yabancı siyasi konukları kabul etmek için izin istemesi, Türk Hükûmeti ile halife arasında gerilim yarattı. 5-20 Şubat 1924 günleri İzmir'de yapılan Harp Oyunları sırasında bir araya gelen devlet büyükleri halifelik meselesini de görüştüler. Ankara hükûmetinin İstanbul'daki temsilcisi Refet Paşa, 19 Kasım 1922 tarihli bir yazı ile, Abdülmecid Efendi'nin “halîfe-i müslimîn ve hâdimü’l-haremeyn” unvanını kullanmak, cuma günleri selâmlık resmine çıkmak ve Fâtih Sultan Mehmed'in sarığı gibi sarık sarmak, İslâm âlemine yazılı istenilen beyannâmenin bir de Arapçasını neşretmek talebinde bulunduğunu, Sultan Vahdeddin'i takip hususunda mâzur görülmesini istediğini Ankara'ya bildirdi. Mustafa Kemal Paşa ise Abdülmecid Efendi'nin Fâtih'in sarığı yerine redingot giyebileceğini bildirdi. Fakat “halîfe-i müslimîn” yerine “halîfe-i resûlullah” tabirini kullanması, imzasını da “Abdülmecid bin Abdülaziz Han” tarzında yazması uzun tartışmalara sebep oldu. Bununla saltanat fikrinin ortadan kalkmadığı ileri sürüldü.
1 Mart 1924'te başlayan bütçe görüşmelerinin 3 Mart'taki son oturumunda Urfa Milletvekili Şeyh Saffet Efendi ve 53 arkadaşı tarafından verilen bir önerge ile halifeliğin ilgası istendi. Hilafetin İlgasına ve Hânedân-ı Osmânî'nin Türkiye Cumhuriyeti Memaliki Haricine Çıkarılması Hakkındaki (431 Sayılı) Kanun, oturuma katılan 158 üyenin 157'sinin oyuyla kabul edildi. Aynı kanun ile hanedan üyelerinin yurt dışına sürülmesi kararı alındı.

Karar Abdülmecit Efendi'ye İstanbul Valisi Haydar Bey ve Polis Müdürü Saadettin Bey tarafından bildirildi. Abdülmecid ve ailesi halkın galeyana gelmemesi için ertesi sabah, saat 05.00'te gizlice Dolmabahçe Sarayı’ndan alınarak otomobil ile Çatalca’ya götürüldüler. Burada bir süre Rumeli Demiryolları Şirketi’nin amiri tarafından ağırlandıktan sonra Simplon Ekspresi’ne (eski Şark Ekspresi) bindirildiler.
Abdülmecid Efendi İsviçre’ye vardığında, o ülkenin kanunlarına göre birden fazla eşlilerin ülkeye girmesine izin verilmediği gerekçesi ile sınırda bir süre alıkonuldu ancak bu gecikmeden sonra ülkeye kabul edildi. Bir süre İsviçre’de Leman Gölü kıyısındaki Büyük Alp Oteli’nde kaldıktan sonra Ekim 1924’te Fransa’nın Nice kentine geçti ve ömrünün geri kalanını orada tamamladı.
Abdülmecid Efendi, sürgünün ilk durağı Montrö’de bir bildiri yayımlayarak Türk Hükûmetini “ladini” (dinsiz, din dışı) olmakla suçlamış ve İslam dünyasını hilafet konusunda karar almaya çağırmıştı. Ancak Ankara'nın İsviçre'ye baskısı üzerine bir daha böyle konuşmalar yapmadı.

Abdülmecid Efendi, Fransa'nın Nice şehrinde sakin bir yaşa

Acıbadem Üniversitesi 18 Mayıs 2007'de kurulan, kâr amacı gütmeyen bir vakıf üniversitesidir. Ana amacı sağlık bilimleri alanındaki tüm bilim dallarını bir araya getirmek olan üniversite sağlık dışı alanlarda da eğitim vermeyi amaçlamaktadır.

Acıbadem Sağlık ve Eğitim Vakfı 03.06.2002 tarihinde “Acıbadem Üniversitesi” ni kurmak üzere çalışmalara başlamış ve üniversite 18 Mayıs 2007 tarihinde kurulmuştur. 2007-2009 yılları arasında üniversite altyapısı ve öğrenim planları hazırlanmış, 2009-2010 eğitim öğretim yılında da ilk öğrencilerini alarak eğitime başlamıştır. 2010-2011 eğitim öğretim yılında ilk mezunlarını vermiştir.
2009 yılında Maltepe'de bulunan geçici kampüsünde eğitime başlayan üniversite, 2013 yılında Ataşehir'deki daimi kampüsüne taşınmıştır. 2014 yılında ise Atakent Acıbadem Üniversitesi Hastanesi hizmete girmiştir.
2021-22 eğitim-öğretim yılında 1882 ön lisans,	2842 lisans, 248 yüksek lisans ve 162 doktora öğrencisi olarak toplamda 5134 öğrenci öğrenim görmekteydi. 2022 yılı itibari ile üniversite kapsamında 156 profesör, 76 doçent, 114 doktor, 80 öğretim görevlisi ve 115 araştırma görevlisi olmak üzere toplam 541 akademik personel görev yapmaktaydı.

Prof. Dr. Necmettin Pamir (2007-2011)
Prof. Dr. Ahmet Şahin (2011- )

Amblemde “Acıbadem Üniversitesi” ifadesi yazılıdır. Lacivert; onurun, saygınlığın ve farklılığın ifadesidir. Turuncu; gençliğin ve dinamizmin ifadesidir. Doğan güneş; yeniliğin ve dinamizmin ifadesi, kitap; akıl yolunun ve bilimin göstergesi, zeytin dallarlı ise; insani düşüncenin göstergesidir. Kuruluş tarihi evrensel olması bakımından Romen rakamları ile ifade edilmiştir.

Acıbadem Üniversitesi Kerem Aydınlar Kampüsü 26.000 m² alan üzerine kurulu ve 100.000 m² kapalı alana sahiptir. Kampüs engelsiz yaşam ve çevreci anlayışıyla Leed Gold - Leadership In Energy and Environmental Design (Çevre ve Enerji Tasarımında Liderlik) adayıdır. Kampüste Cafe APLUS ve Starbucks bulunmaktadır.

750 kişi kapasiteli ve 1.700 m²'lik kapalı alanıyla çok amaçlı bir yapıya sahip olan konferans merkezi, 102 m²'lik sahne alanıyla; ses ve akustik düzeni ile çeşitli kongre ve seminer organizasyonlarının yanı sıra müzik, tiyatro, opera, bale ve dans gibi sanat etkinlikleri için de donanımlı bir yapıya sahiptir. Konferans Merkezinin amacına uygun altyapı ve teknik donanımının yanı sıra, uluslararası organizasyonlar için iki simültane çeviri kabini de bulunmaktadır. Merkezinde, üç adet kulis odası, 500 m²'lik geniş fuaye alanı ve otuzar kişilik üç salon halindeki paralel oturum salonları vardır. Konferans Merkezi ile bağlantılı olan paralel salonlar; otuzar kişilik üç salon halinde kullanılabileceği gibi bölmeler açılarak 90 kişilik tek salon olarak da kullanılabilir.

3000 m²'lik Spor Merkezi'nde;

Çok amaçlı Spor Salonu (kapalı devre müzik sistemi, maç düzeninde 225 seyirci, gösteri düzeninde ise 500 seyirci kapasiteli)
Spor Salonu'nu panoramik açıdan gören 200 m'lik Koşu Parkuru,
Uluslararası standartlarda Squash Kortu,
Kardiyo-güç geliştirme sistemleri ve serbest ağırlık istasyonlarının bulunduğu Fitness Salonu,
Spinning Stüdyosu,
Plates Stüdyosu,
Yarı Olimpik Yüzme Havuzu
bulunmaktadır.

Acıbadem Üniversitesi Konukevi; 84 daire ve 252 yatak kapasitelidir. Tüm daireler, tek ve iki kişilik olmak üzere üç kişiliktir. Dairelerde mini buzdolabı, mikrodalga, kettle, mutfak lavabosu, yemek masası, saç kurutma makinesi, TV, dahili telefon ve tüm dairelerin kendisine ait banyosu bulunmaktadır. Öğrenci odalarında, yatak, yastık, yorgan, çalışma masası, duvarda sabit okuma lambası, tekerlekli ofis sandalyesi, stor ve kumaş perde, duvarlara sabitlenmiş dolap ve raflar, kasa bulunmaktadır. Konukevinde, kablosuz internet, merkezi ısıtma, kesintisiz sıcak su, jeneratör, elektronik kart geçiş sistemi, bavul odası, çamaşırhane mevcuttur. Ayrıca, öğrencilerin kendi yemeklerini yapabilecekleri hobi mutfağı bulunmaktadır. Etüt odasında grup çalışmaları için çalışma odaları, ortak kullanılan oyun odası, dinlenme salonunda TV, PlayStation, projeksiyon ve bilardo masası bulunmaktadır. Öğrenci Konukevi üniversiteye üç dakika yürüme mesafesindedir.

Vakıf kuruluşundan bu yana üniversite bünyesinde eğitim gören öğrencilere karşılıksız burs sağlamaktadır. Her yıl 205 tıp öğrencisine burs verilmektedir. Ayrıca Acıbadem Sağlık Grubu'nda çalışmakta olan hekimlerin bilimsel çalışmalarını (yurt içi, yurt dışı kongre katılımlarını; yurt içi ve yurt dışı yayınlarını) desteklemektedir.

Vakfın amacı Türkiye'nin sosyal, ekonomik, kültürel, teknolojik yönden gelişmesine katkılar sağlayacak girişim ve faaliyetlerde bulunmak, sanat ve spor dallarının gelişmesine yönelik çalışmalara destek olmak, çağdaş bilim anlayışına ve milli değerlere sahip, fikren, bedenen ve kültürel yönden sağlıklı, çağımızın gerektirdiklerine uygun seviyede eğitim almış nesillerin yetişmesine yardımcı olmak doğrultusunda her türlü faaliyetlerde bulunmaktır.

Acıbadem Üniversitesi SK
Acıbadem Holding

Resmî site

Ada tavşanları ailesi yaklaşık elli türden oluşan tavşanlar ve yaban tavşanlarından oluşur. Ada tavşanları ıslıklı tavşanlarla beraber Tavşanımsılar takımının üyeleri olarak oluşturmaktadır. Ada tavşanları ıslıklı tavşanlardan küçük tüylü kuyrukları, uzun kulakları ve arka ayakları ile ayrılır. Leporidler adını Latin leporislerinden almıştır ve lepusun tamlayanı yabani tavşandır.
Lepus hariç cinslerin tüm üyeleri genel olarak tavşan olarak adlandırılır. Lepus cinsleri ise genelde yaban tavşanı olarak adlandırılır. Buna rağmen iki tane farkı olsa da günümüzdeki taxonomy'in doğuşu jacrabbitslerin doğuşuyla Lebus'ta olduğu bilinmektedir ve genel olarak Pronolagus and Caprolagus yabani tavşan olduğu var sayılmaktadır.
Leporidler Okyanusya hariç tüm dünyada yerlidir. Okyanusya'ya gelişleri yerli memeliler için büyük bir tehdittir.
Ada tavşanlarının 18 kadar türü vardır; bunlardan bir bölümünün anayurdu Yenidünya(Amerika), bir bölümününki Eskidünya'dır (Avrupa, Asya ve Afrika).
Yenidünya'nın Sylvilagus cinsinden pamukkuyruk ada tavşanları, yer altındaki oyuk tünellerde yaşama alışkanlığında değildir. Ama dişi tavşan, yavrulayacağı zaman pek derin olmayan bir çukur kazar; bu çukurun içini de göğsünden ve karnından dökülen yumuşak tüylerle döşer. ABD'nin güney bölgelerinde yaşayan pamukkuyruklardan bataklık adatavşanını (Sylvilagus aquaticus) öbür ada tavşanlarından ayıran en büyük özellik, iyi yüzmesi ve su bitkileriyle de beslenebilmesidir.

Adalar, Prens Adaları, İstanbul Adaları ya da Kızıl Adalar (Yunanca: Πριγκηπονήσια Pringiponisia), İstanbul'un Anadolu Yakası'nın güney kıyılarının açıklarında, Marmara Denizi'nin kuzeydoğu kesiminde yer alan, ilin en az nüfuslu ilçesi ve takımadadır. İlçenin yüzölçümü 11 km²dir. Adalar ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 6 metredir.
Büyüklü küçüklü 9 ada ve kıyıya yakın iki kayalıktan oluşur. Aynı zamanda İstanbul ilinin bir ilçesini oluşturan Adaların beşinde (Büyükada, Heybeliada, Burgazada, Kınalıada ve Sedef Adası) yerleşim vardır. Sivriada, Yassıada, Kaşık Adası ve Tavşan Adası'nda ise sürekli ve düzenli yerleşim bulunmamaktadır. Kıyıya yakın kayalıkların (Yıldız ve Dilek kayalıkları) ise 1010 yılındaki depremde batmış olan Vordonos Adaları'nın zirveleri olduğu bilinmektedir. Adalar ilçesinin merkezi Büyükada olup, ilçe 5 mahalleden oluşmaktadır; Büyükada'daki Maden ve Nizam mahalleleri, Kınalıada, Burgazada ve Heybeliada. 2013 verilerine göre nüfusu 16.166'dır.

Adalar, tarih boyunca çeşitli kaynaklarda ve dönemlerde çeşitli adlarla anılmıştır. Bunların en yaygını Batı kaynaklarının kullandığı "Prens Adaları" ya da "Prensler Adaları"dır. Bu ad adalara, Bizans döneminde soyluların, prenslerin, patriklerin hatta imparatorların sürgün yeri olarak kullanıldıkları; kimi kaynaklara göre de, Bizans İmparatoru II. Justinus 567'de Büyükada'da görkemli bir saray ve manastır yaptırdığı için verilmiştir. Antik dönemde adalara Dimonisi veya Demonisi (Cin Adaları) adası denmiş, Aristoteles "Demonisi"nin Heybeliada'da ilk kez bakır madeni işleten birinin adı olduğunu ve adaların giderek onun adıyla anıldığını ileri sürmüş, kendisi ise Halkedon (Kadıköy) Adaları demiştir. Yunan filozof Artemidoros, Pitiusa (Çamlı), Romalı tabiat bilgini Plinius, Propontidas (Marmara Adaları) derken Bizanslılar burada yaşayan keşişlerden dolayı Papadonisia (Papaz Adaları, Keşiş Adaları) demişler; tarihçi Hammer, Les İles des Saint (Evliya Adaları), Thomas Allom Demonesca, Türkler, topraklarının renginden dolayı Kızıl Adalar diye adlandırmışlardır.
Adaların Yunanca adları şöyledir; Büyükada (Πρίγκηπος/Prinkipos), Heybeliada (Χάλκη/Halki), Burgazadası (Αντιγόνη/Antigoni), Kınalıada (Πρώτη/Proti), Sedefadası (Τερέβινθος/Terebinthos, modern Yunanca: Αντιρόβυθος/Antirovithos), Yassıada (Πλάτη/Plati), Kaşıkadası (Πίτα/Pita), Sivriada (Οξειά/Ohia) ve Tavşanadası (Νέανδρος/Neandros).

Adalar, Dördüncü Zaman başlarındaki yerkabuğu hareketleri sırasında boğazlar açılıp Trakya-Kocaeli penepleninin güney kesimleri sularla kaplanırken, peneplenin su üstünde kalmış parçalarıdır. Adaların, Kocaeli Yarımadası'nın batısını kapsayan eski bir kitlenin parçaları oldukları, coğrafi konumları ve jeolojik yapı özelliklerinin yanı sıra, bölgenin denizaltı topoğrafyasından da anlaşılmaktadır. Burada, güneydoğuya doğru derinleşen bir platform Kocaeli Yarımadası'na doğru yavaş yavaş yükselerek Büyükada ile Dragos arasında 10–15 m derinlikte bir sırt haline gelir. Yapılan ölçüm ve araştırmalar, bütün adalar arasında, sular altında kalmış eski bir nehrin vadileri olduğu sanılan olukların; adaların kuzeybatısında da, Boğaziçi kanalının devamı olduğu tahmin edilen bir oluğun varlığını göstermektedir.
Adalar çeşitli yükseklikteki tepelerden oluşur. Büyükada'nın, Yüce (Aya Yorgi): 203 m, İsa (Hristos): 163 m, Tepeköy (Nevruz): 150 m, Avcı: 145 m'lik dört tepesi; Heybeli'nin Değirmen: 136 m, Köy 128 m, Makarios 98 m, Ümit 85 m yükseklikteki dört tepesi; Burgazadası'nın 170 m'lik Bayrak (Hristos) Tepesi, Kınalı'nın Çınar: 115 m, Teşvikiye: 115 m, Manastır: 93 m'lik üç tepesi vardır. Sedefadası 55 m'lik, Yassıada 46 m, Sivriada 90 m, Kaşıkadası 13 m, Tavşanadası da 40 m'lik birer tepeye sahiptirler. Adalarda akarsu ve göl yoktur.
Adaları merkez ve çevre olarak iki büyük gruba ayırmak mümkündür: Büyükada, Haybeliada, Burgaz ve Kaşıkadası merkez grubudur. Bu adalar, çevredeki Sedefadası, Tavşanadası, Yassıada, Sivriada ve Kınalıada'dan daha yüksektir.
Adalar'ın İstanbul'a uzaklıkları, en yakın Kınalıada, en uzak Tavşanadası olmak üzere 7 deniz miliyle 13,5 deniz mili (25 km) arasında değişir. Yassıada ile Sivriada hariç Adalar, en batıdaki Kınalıada'dan en doğudaki Sedef Adası arasında kuzeybatı-güneydoğu doğrultusunda 12 km'lik bir hatta dizilidir.
Takımadaları oluşturan 9 ada dışında, Bostancı ile Kınalıada arasında suyun oldukça sığ olduğu bölgede, biri Bostancı, diğeri Maltepe açıklarındaki sığlıkta, üzerlerinde fener bulunan iki kayalık yer alır. Bu kayalıklardan Bostancı'ya yakın olanı Vordonos Adası olarak bilinir. Bu adacığa Yıldız Kayalığı da denir. Maltepe'ye yakın olanının adı ise Dilek Kayalığıdır.
Adaların toprağı, demir oksitli kırmızı topraktır. Kireç tabakalarına karışmış bol miktarda demir filizi toprağa kızıl bir renk verir. Bu toprak, ağaç, meyve, sebze, çiçek tarımına elverişlidir. Çevre maden bakımından zengindir. Büyükada'da, Maden semtinde, eskiden demir çıkartılıp işlendiği; Heybeliada Çamlimanı'nda bakırla karışık demir yataklarının bulunduğu, ayrıca saf bakır madeni çıkarıldığı için adaya "bakır" anlamında Halki adı verildiği, boraks madeninin de bulunduğu bilinmektedir. Günümüzde demir ve bakır madenleri tükenmiş durumdadır.

Adaların iklimi ana çizgileriyle İstanbul kentinin aynıdır. Ancak konumları nedeniyle bazı özellikler de gösterir, örneğin sıcaklık birkaç derece daha fazladır. İstanbul Adaları'na en yakın meteoroloji istasyonları Göztepe, Kartal ve Yalova'nın değerlerine göre Adalar'daki yıllık ortalama sıcaklık yaklaşık 14 °C'dir. Günlük ortalama sıcaklıklar yılın hiçbir gününde 0 °C'nin altına inmemektedir. Dolayısı ile kışın kar pek az görülür. Yazın da İstanbul'un diğer bölgelerine oranla daha az yağış alır. Yıllık yağış miktarı adalar çevresinde 600 mm'nin üzerinde olup yağış rejimi, Marmara geçiş tipi ile benzerlik gösterir. Yağışın düşmesinde hava hareketlerinin yanı sıra bölgenin fiziki etmenleri de oldukça etkilidir. Örneğin bölgenin topoğrafik özellikleri, yağışın seyrelmesinde önemli bir faktördür. Adalar ve çevresinde yıllık ortalama yağışlı gün sayısı yaklaşık 120 gündür. Yine ortalama yağışlı gün sayısının en fazla olduğu mevsim kış mevsimi ve en az olduğu mevsim, özellikle temmuz ve ağustos ayları olmak üzere, yaz mevsimidir. Adalardaki bitkiler için en elverişli yağış tipleri, sağanak olmayan ve zamana yayılan bol yağışlardır. Çünkü sağanak yağışlar toprağın derinlerine nüfuz edemez ve yüzeysel akışlarla seyrelerek ortadan kaybolur. Günlük ortalama 25 mm'nin üstündeki yağışlar sağanak yağış, 25 mm'nin altındaki yağışlar ise normal yağış olarak kabul edilir. Sağanak yağışın en uzun süreli görüldüğü aylar kasım, aralık ve ocak aylarıdır. Kuraklığın en şiddetli olduğu dönem ise temmuz ve ağustos aylarına denk gelir. Ölçümlere göre Adalar ve çevresinde yıllık göreli nem oranı %73–77 arasındadır (Göztepe %77, Kartal %73, Yalova %75). Sise az rastlanır ve çabuk dağılır. Sonbahar, genellikle ilkbahardan daha sıcak geçer. İlkbahar aylarının özellikleri birkaç hafta içinde sona erer ve yaza geçilir. Rüzgâr rejimi de genelde İstanbul'un aynıdır, ama adaların konumları bu rüzgârların etkilerini yumuşatır. Yaz mevsiminde kuzeyin nemli ve serin havasını, ilkbahar ve kış mevsimlerinde ise güneyin ılıtıcı etkisini taşıyan bu rüzgarlar bitki örtüsü üzerinde genel olarak canlandırıcı etki yapar. Bu sayede pek çok bitki türü tomurcuklanma, yapraklanma ve çiçeklenme eğilimi gösterir. Karşı kıyıda bulunan Aydos, Kayış Dağı, Alemdağı, Küçük ve Büyük Çamlıca tepeleri, Kınalıada hariç diğer adaları poyraz rüzgârından korur. Kışın daha çok Karayel eser. Batı rüzgârı mayıs ayından itibaren aralıklarla esmeye başlar. Batı-karayel adalar çevresinde fırtınalara yol açan en tehlikeli rüzgârlardır. Sonbahar, kış ve ilkbahar aylarında zaman zaman esen lodos, adaları ısıtır. Sıcak mevsimlerde ise, yerel bir rüzgâr olan meltem havayı serinletir. Bu iklim ve rüzgâr özellikleri adaları sevilen bir yazlık ve dinlenme yeri yapar.
Adalar zengin ve çeşitli bir bitki örtüsünü sahiptir. Genelinde Marmara tipi geçiş iklimi görülmekle birlikte; Karadeniz'e kıyasla, kışları ılık ve yağışlı olarak geçen Akdeniz ikliminin özellikleri daha belirgindir. Sıcaklık şartları uygun olmasına rağmen Adalar, yağış dağılımı ve yapısından dolayı nemli ormanların gelişmesine elverişli değildir. Akdeniz ikliminin belirgin olmasının doğal bir sonucu olarak, Adalar'daki bitki örtüsünün çoğunluğunu soğuğa duyarlı kurakçıl ormanlar oluşturur. Makiler (özellikle ormanların tahrip olduğu yerlerde) ve çamlar, hakim doğal örtünün bileşenleridir. Akdeniz ikliminin tipik bitkisi olan makiler, ilkbaharda birden rengarenk çiçeklenir ve hoş kokular yayar. Taş meşesi, süpürge çalısı, sakız, kocayemiş, katırtırnağı, mersin, bodur ardıç, laden ayrıca yabani zeytin, kekik, lavanta, adaçayı, zakkum sık rastlanan türlerdendir. Adalar denilince akla gelen çamlar, makilerden sonra en yaygın bitki ve ağaç türüdür. En çok Heybeliada'da görülen çamlar, kızılçam da denilen "Pinus Brutia"lar grubundadır. Büyükada'nın kuzey kesimlerinde fıstık çamları, manastır ve mezarlıklar çevresinde serviler, yollarda akasyalar, ıhlamurlar, bahçelerde çeşitli süs ve meyve ağaçları bulunur. Adaların karakteristik bitkilerinden biri de mimozadır. Mimozalar yanında, adaların gülleri, şebboyları, petunyaları, lale ve sümbülleri, glayörleri, beyaz sarı pompon gülleri, ortanca ve kasımpatıları ünlüdür.
Meskun adalarda av hayvanı kalmadığı gibi artık tavşan da yoktur. Tavşanadası, Sivriada ve Sedefadası'nda adatavşanı bulunur. Bölge kuş açısından zengindir. Martılar, kargalar, karabatak, ispinoz, serçe, kızılgerdan (narbülbülü), kaya güvercini, sığırcık, saksağan, saka vardır. Av kuşlarından, mevsiminde keklik, bıldırcın, çulluk, yaban kazı görülür. Tarih boyunca balıkçılığın ana uğraş olduğu ünlü adalarda 1950'ler, hele de 1970'lerden sonra balık cinslerinin büyük kısmının nesilleri hızla tükenmiştir.

Adalarla ilgili tarihlenebilen ilk olay, Makedonya Kralı Büyük İskender'in komutanlarından Antigonos'un oğlu

Adi fındık (Corylus avellana), huşgiller (Betulaceae) familyasından Avrupa ve Anadolu'da doğal olarak yetişen çok yıllık çalı (ağaççık)türü. Ortalama 3 m, en fazla 5 m kadar uzunluğa sahiptir. Gövde çapı 15–18 cm, ortalama ömrü 80-100 yıldır.
Ilıman nemli iklim alanlarda yetişen bitki yarı gölgelik alanlara dayanıklıdır. 10 m'den 1700 m'ye kadar yüksekliklerde görülür. Birden çok gövde yapan çalı şekilli bitki, kış mevsiminde yapraklarını döker. Genç sürgünler sarımtırak-gri, yaşlı dallar gri-kahverengidir. Sonbaharda olgunlaşan meyveleri 1,5–2 cm boyutunda ve yumurta biçimlidir.
Adi fındıkta; çiçeklenme zamanı; Şubat-15 Nisan, olgunlaşma zamanı; Ağustos, Eylül ayları, toplanma zamanı; Eylül-Ekim ayları, ilk tohum tutma yaşı; 10. yıl, bol tohum yılı tekrarı 2 yılda birdir. 1000 adi fındık tanesi 800-1700 gr (ortalama 1250gr) ağırlığındadır. Çimlenmede %60-75 oranında başarı sağlanır.
Ağacın odunlarından fıçı, sandalye ve sepet yapımında yararlanılır. Kömüründen kara barut ve resim kömürü yapılır.

Adi gürgen (Carpinus betulus), huşgiller (Betulaceae) familyasından kerestesi değerli bir orman ağacı türü.
Dağılımı Avrupa'yı (İber Yarımadası hariç), Orta Avrupa'yı, İngiltere'nin güneyine ve İsveç'in güneyine kadar uzanan geniş bir yelpazeye sahiptir. Doğuya doğru Karadeniz üzerinden Kafkasya'ya ve kuzey İran'a ulaşır. Rakım dağılımı deniz seviyesinden Orta Avrupa'da 700 m, Batı Alplerde 1000 m ve İran'da 1800 m arasında değişmektedir.
Oldukça yavaş büyüyen ve yoğun dallı bir ağaç, gençken konik, daha sonra oval veya yuvarlak büyüyen bir ağaç. Ergin ağaçlar 10 m genişliğe ve 15–20 m yüksekliğe ulaşır. Ağaç yaşlandıkça dallar sarkmaya başlar. Genç dallar gri-kahverengidir: yaşlı dallar ve gövde koyu gri ve dikkat çekici derecede pürüzsüzdür. Yapraklar ilkbaharda taze yeşil bir renktir. Yaprağın keskin bir çift tırtıklı kenarı vardır ve yaprağın üst kısmı bir noktaya doğru incelir. Sonbaharda yapraklar rengi altın sarısına döner. Gürgen yıllık olarak budanırsa, kuru kahverengi yapraklar genellikle kışa kadar ağaçta kalır. Küçük fındıklar dekoratif ayrı meyve kümelerine asılır. Kök büyümesi yüzeye nispeten yakındır. Çürümüş yapraklar iyi toprak iyileştiricilerdir. Bir gürgen kolayca 200 yaşına ulaşabilir. Carpinus betulus'a yeterli yer verilirse daha sonraki yaşlarda yirmi metre yüksekliğe kadar geniş bir taç oluşturur.
Kuru toprakta ve nemli toprakta yetişebilir, kısa süreli su baskınlarına, dona  ve rüzgara dayanıklıdır. Toprakla ilgili çok az talepte bulunur, tınlı toprakları tercih eder. insanlar, (iri) evcil hayvanlar ve çiftlik hayvanlarında genellikle toksik etkisi yoktur. Bulvarlar ve geniş caddeler, parklar, meydanlar, mezarlıklar, endüstri alanı, büyük bahçeler ve ağaç çitlerinde dikimleri yapılır. Adi gürgen, ovalarda, tepelerde ve alçak dağ kuşağında meydana gelen, ılıman iklimlerin tipik bir mezofili türüdür. Yüksek yaz sıcaklıkları güneydeki dağılımını sınırlarken, çok dayanıklı bir türdür ve hatta don oyuklarında bulunur. Islak ağır kilden hafif kuru kumlu topraklara kadar tolere edebilmesine rağmen, asitliden kalkerliye kadar derin nemli ve iyi drene edilmiş toprakları tercih eder. Kısmi güneşli koşullarda yetişir ve aynı zamanda, kayın ağacından biraz daha az olmasına rağmen, Avrupa'daki birkaç güçlü gölgeye toleranslı yerli ağaçtan biridir. Bu nedenle bu tür hem ikincil bir tür hem de alt ağaç olarak rol oynayabileceği gibi, büyümesiyle verimliliği artan çıplak ve bozuk topraklarda kolonici olarak da rol oynayabilir. Karışık ormanlarda tehlikeli bir istilacı olabilir, meşe, dişbudak (Fraxinus excelsior) veya sarıçam (Pinus sylvestris) gibi değerli kereste türlerinden daha iyi ve daha hızlı yenilenir.
Adi gürgen, çoğunlukla yaprak döken meşelerin (Quercus robur, Quercus petraea) hakim olduğu karışık meşcerelerde yetişerek meşe-gürgen orman toplulukları oluşturur. Bu bitki örtüsü, tipik olarak Avrupa dişbudağı (Fraxinus excelsior), küçük yapraklı ıhlamur (Tilia cordata), yabani kiraz (Prunus avium), ova akçaağacı (Acer campestre), adi fındık (Corylus avellana) ile verimli topraklardaki klasik Avrupa ılıman ormanını temsil eder. Gürgen, kayın ormanlarında da (Fagus sylvatica) bulunabilir, saf meşcereler daha nadirdir.
Yaygın bir türdür. Bu türü etkileyen herhangi bir geniş çaplı tehdit bildirilmemiştir. IUCN Kırmızı Listesinde bu nedenle Asgari Endişe olarak değerlendirilir. Bu tür Avrupa, Kuzey Anadolu, Kafkaslar ve Rusya'da bulunur. Geniş bir alanda doğallaşmıştır. Dağılımının çoğunda yaygın bir türdür. İspanyol vasküler florasının Kırmızı Listesi'nde Hassas (D1+2) olarak listelenmiştir, ancak yalnızca yerel olarak nadir olduğu düşünülmektedir. Danimarka, Lüksemburg, İsviçre ve Büyük Britanya'da En Az Endişe Veren olarak listelenmiştir. Batı Asya'da Quercus iberica ile geniş yapraklı ormanlara hakimdir (1.000-1.200 m'ye kadar). Dağılımında yaygın bir tür olması nedeniyle, popülasyon sayılarına ilişkin kesin veriler yoktur. Geniş yapraklı yaprak döken ormanlarda (Quercus-Fagus) veya karışık ormanlarda (Abies-Picea-Fagus) veya bazen düz yerlerde saf meşcereler oluşturarak bulunur. Tür, hayvanlar tarafından çiğnendiğinde kabuk hasarına karşı dirençlidir, dış yüzeyi tamamen kaldırıldığında bile, maruz kalan kambiyum genellikle tamamen iyileşir. Tohumların çoğu hayvanlar ve kuşlar tarafından alındığı için rejenerasyon yavaş bir süreçtir ve tohumların çimlenmesi iki ila üç yıl sürebilir. Odunu ağır ve çok serttir ve aletler ve bina yapımında kullanılır ve geleneksel olarak öküz boyundurukları, doğrama tahtaları ve ağır kirişler için kullanılırdı. Aynı zamanda sıcak ve yavaş yanar, bu da onu çok uygun bir odun yapar; neredeyse kömüre eşit bir kalorifik değere sahiptir. Bu tür bir süs ağacı olarak yetiştirilir ve budamaya iyi dayandığı ve yoğun bitki örtüsüne sahip olduğu için, çit ve budamacılık için çokça kullanılmıştır; birkaç çeşit mevcuttur. Bu tür için şu anda yürürlükte olan veya şu anda gerekli olan bilinen bir koruma eylemi yoktur.
Kayıtlı salgınların olmaması nedeniyle, adi gürgen üzerindeki belirli hastalıklar ve zararlılar kapsamlı bir şekilde çalışılmamıştır. Adi gürgen yakındaki daha değerli ağaçların yanında duyarlı bir konukçu olabileceğinden, kansere neden olan Nectria cinsinin veya Armillaria cinsinin kök çürümesine neden olan genel mantar enfeksiyonları bildirilmiştir. Carpinus cinsindeki diğer türler gibi, Lymantria dispar tarafından saldırıya uğrayabilir. Aynı zamanda Thaumetopoea processionea için duyarlı bir konakçıdır.
Adi gürgen odunu beyaz, yoğun, çok sert ve sağlamdır. Aslında gürgen adı, sertliğine atıfta bulunularak 'boynuz ağacı' anlamına gelir. Bununla birlikte, ağaçlar düzensiz bir şekle sahip olma eğilimindedir. Odunun çapraz taneleri vardır ve bu nedenle işlenmesi zordur. Esnek değildir ve kurutma işlemi sırasında büyük ölçüde küçülür. Bu sebeplerden dolayı gürgen ticari açıdan düşük ilgi görmüştür ve hiçbir zaman endüstriyel olarak yetiştirilmemiştir. Geçmişte metallerin kıt ve pahalı olduğu dönemlerde daha çok alet sapları, değirmen çarkları, tarım aletleri, ahşap perçinler vb. gibi aşınmaya karşı direnç gerektiren küçük parçaların yapımında kullanılırdı. Daha yakın zamanlarda döşeme, bilardo ipuçları, bagetler ve piyano mekanizmaları için ve bazen de akçaağaç alternatifi olarak kullanılmaktadır. Odun yavaş yandığından yüksek kalorifik değere sahiptir, bu da onu mükemmel bir yakacak odun ve odun kömürü yapar. Kök emicilerden yenilenebilme özelliğinden dolayı, meşelerin yanında karışık baltalıklarda yetiştirilebilir ve epikormik dalların üretilmesini sınırlandırır. Budama yapıldığında bile iyi tepki verir, bu da onu iyi bir çit ve yem ağacı yapar. Adi gürgen ayrıca toprağın erozyon ve heyelanlardan korunması için çıplak eğimli alanlarda ağaçlandırma plantasyonlarında meşe ile dikilir ve gerektiğinde çalı olarak muhafaza edilir. Süs amaçlı farklı çeşitleri mevcuttur; daha sık kullanılanlardan biri, normal balon şeklinde bir taç ile 'Fastigicata', daha nadir olarak, yoğun gözyaşı şeklinde 'Columnaris' veya küçük ve derin loblu yaprakları olan 'Incisa'dır. Kent parklarında, bahçelerde ve yol kenarlarında, yerel olarak daha zengin topraklarda bol miktarda bulunabilirler.

Adi kızılağaç (Alnus glutinosa), huşgiller (Betulaceae) familyasından 20–30 m'ye ulaşabilen esmer kabuklu ve seyrek dallı bir türdür.150-200 yaşına kadar yaşayabilir.

Adi kızılağaç, Avrupa'nın çoğunda bulunabilen ve hızlı büyüyen yaprak döken bir ağaçtır. Ağaç yetiştiriciliği ve odun endüstrisindeki çoklu kullanımları nedeniyle, ağaç önemli bir orman türü olarak kabul edilmektedir. Kara kızılağaç oldukça yumuşaktır, ancak su altında tutulduğunda dayanıklıdır, dolayısıyla su altı yapıları ve daha küçük tekneler için kullanılır. Ağaç, ekolojik olarak kış boyunca yaban hayatı için değerli bir besin kaynağı sağlar. Adi kızılağaç, ılımlı ila soğuk bir iklimi tercih eder ve en iyi nehir kıyıları ve bataklıklar gibi yüksek su seviyesinin olduğu derin topraklarda yetişir. Bu lokasyonlarda taşkın kontrolüne ve nehir kıyılarının stabilizasyonuna da katkıda bulunur. Adi kızılağaç, azot bağlama kabiliyeti nedeniyle, diğer bitkiler için toprak koşullarını iyileştirme ve böylelikle azotlu gübre ihtiyacını en aza indirme yeteneği ile değerli bir öncü türdür. Bununla birlikte, ağaç ışık talepkardır ve sonunda yeni ve komşu ağaçların rekabetine dayanamaz.
Yaygın kızılağaç, yaban hayatı için yiyecek ve barınak sağlar ve çok sayıda böcek, liken ve mantar tamamen ağaca bağımlıdır. Öncü bir türdür, boş arazileri kolonize eder ve arkasında diğer ağaçlar belirdikçe karma ormanlar oluşturur. Sonunda yaygın kızılağaç ormanlık alanlarda ölür çünkü fideler orman tabanında bulunandan daha fazla ışığa ihtiyaç duyar.

Sakallı kızılağaç (Alnus glutinosa subsp. barbata)
Yapışkan kızılağaç (Alnus glutinosa subsp. glutinosa)
Toros kızılağacı (Alnus glutinosa subsp. antitaurica)
Huş yapraklı kızılağaç (Alnus glutinosa subsp. betuloides)

Ak pelikan, beyaz pelikan ya da ak kutan (Pelecanus onocrotalus), pelikangiller (Pelecanidae), familyasından çok büyük bir su kuşu türüdür. Avrupa'nın güneydoğusundan Asya'ya yayılan bölgede ve Afrika'da bataklıklarda ve sığ göllerde yaşar.

Ak pelikan çok büyük bir kuştur ve pelikanlar arasında yalnızca tepeli pelikan ak pelikandan ortalama olarak daha büyüktür. Kanat genişliği 226 ila 360 cm. arasındadır ve maksimum kanat genişliği yaşayan uçan hayvanlar arasında büyük albatroslardan sonra ikinci en büyük kaydedilmiş kanat genişliğidir. Ak pelikanın toplam boyu 140 ile 180 cm. arasında değişir ve çok büyük gagasının uzunluğu 28,9 ila 47,1 cm. arasındadır. Erişkin erkek kuşlar 9 ila 15 kg. ağırlığındadır ancak Palearktikte bulunan büyük ırklar genellikle 11 kg. ağırlığındadır ve nadiren 13 kg.'ı geçerler. Erişkin dişi kuşlar 5,4 ila 9 kg. arasında daha az ağır ve büyüktürler. Standart ölçüler arasında kanat kiriş ölçüsü 60 ila 73 cm., kuyruk 16 ila 21 cm., tarsus ise 13 ila 14,9 cm. arasındadır. Farklı bölgelerdeki pelikanlar üzerinde yapılan ölçümler Batı Palearktik'te yaşayan pelikanların Asya ve Afrika'da yaşayanlardan daha büyük olduklarını göstermektedir.

Erişkin olmayan ak pelikanların tüyleri gri renklidir ve uçuş tüyleri de koyu renklidir. Havada süzülerek uçarken zarif bir görüntü sergileyen pelikanın boynu aşağı doğru bükülerek başı gövdesine yakın ve aynı hizada durur. Üreme mevsiminde erkeğin başındaki deri pembemsi tonda iken dişinin başındaki deri turuncumsu tonda olur. Tepeli pelikandan saf beyaz tüyleri, göz çevresindeki tüysüz pembe derisi ve pembemsi ayakları ile ayırt edilir. Erkekler dişilerden daha büyüktür ve uzun gagaları aşağıya doğru kavisli olarak büyür. Dişilerin gagaları ise daha kısa ve düzdür. Asya'da yaşayan Pelecanus philippensis ak pelikandan biraz daha küçüktür ve tüyleri kahverengimsi gri iken gagası daha soluk ve mat renklidir. Benzer şekilde küçük pelikan da daha küçük boyutludur, tüyleri kahverengimsi-gridir, gagası açık pembe ile gri renktedir ve sırtında soluk pembe renkli tüyler bulunur.
Ak pelikan su yaşamına çok iyi uyum sağlamıştır.Kısa ve kuvvetli bacakları ile tamamen perdeli ayakları su içinde kolay ilerlemesine ve su yüzünde havalanmasına yardımcı olur. Su yüzünden garip şekilde havalanmasına karşın bir kere uçmaya başladıktan sonra uzun kanatlı pelikanlar kuvvetli uçucudurlar ve genellikle V şeklinde gruplar hâlinde uçarlar.

Ak pelikanlar genellikle ılık tatlı su havzalarında bulunan kuşlardır. Akdeniz'in doğusundan Vietnam'a kadar Avrasya'ya dağılmış hâlde üreme kolonileri mevcuttur. Avrasya'da tatlı ya da acı su havzalarında, göl kıyıları ve akarsu deltalarında, lagünlerde, bataklıklarda genellikle yuva yapma amaçlı olarak yoğun sazlıkların yanında yaşarlar. Ayrıca Afrika'da Sahra Çölü'nün güneyinde yıl boyu göç etmeyen popülasyonları vardır. Afrika'da genellikle tatlı su gölleri ile sodalı göllerin kıyısında bulunduğu gibi deniz kıyısı ile haliçlerde de yaşarlar. Üreme dönemi sırasında göçmen popülasyonlar Doğu Avrupa'dan Kazakistan'a kadar olan bölgede bulunurlar. Avrasya ak pelikan popülasyonunun %50'sinden fazlası Romanya'da Tuna Deltası'nda ürerler. Ayrıca Bulgaristan'da Burgaz yakınıdaki göllerde ve Srebarna Gölü'nde de çok sayıda bulunurlar. Pelikanlar Tuna'ya mart sonu ve nisan başı gibi gelir üreme döneminden sonra da eylül ile kasım sonu arasında ayrılırlar. Avrupa pelikanlarının kışlakları tam olarak bilinemese de genellikle Afrika'nın kuzeydoğusundan Irak ile Hindistan'ın kuzeyine kadar olan kuşak içinde kışlarlar. Pakistan'da çok sayıda Asya popülasyonu kışlar. Genel olarak ovalarda bulunan bu kuşlara Doğu Afrika ve Nepal'da 1.372 m. rakıma kadar olan yerlerde de rastlanır.

Ak pelikanlar asıl olarak balık ile beslenir. Pelikanlar sabah erken tündeikleri yuvalarından beslenmek için ayrılırlar ve Çad ile Kamerun'da gözlemlendiği gibi 100 km.'ye kadar avlanmak için uçarlar. Günlük besin ihtiyaçları 0,9 ila 1,4 kg arasında balıktır. Buna göre yaklaşık 75.000 kuştan oluşan ve Tanzanya'da Rukwa Gölü'nde bulunan en büyük ak pelikan kolonisinin yıllık balık tüketimi 28.000 tona yaklaşır. Avlanan balıklar genellikle 500 ila 600 g. ağırlığında oldukça büyük balıklardır. Avrupa'da bayağı sazan, Çin'de kefal, Hindistan'da da Aphanius dispar türü sazan balığını tercih ederler. Afrika'da ise Haplochromis ve Tilapia cinsi yaygın bulunan çiklitleri tercih ettikleri görülür. Pelikanın büyük boğaz kesesi yalnızca kepçe görevi görür. Pelikan gagasını suyun altına soktuğunda boğaz kesesi açılarak büyük bir kepçe gibi su ve balığı içine alır. Kuş kafasını sudan çıkarınca küçülen kese suyu dışarı atarken balığı içeride hapseder. 6 ila 8 arası ak pelikan su üzerinde at nalı şeklinde bir düzen oluşturarak birlikte avlanırlar. Gagalarını aynı anda suya batırarak boğaz keseleri ile oluşturdukları çember içinde kalan tüm balıkları avlarlar. Özellikle sığ sularda çoğunlukla grup hâlinde avlanır ve beslenirler ancak yalnız başına avlanan pelikanlara da rastlanır.
Pelikanlar yalnızca balıklarla beslenmezler ve aslında fırsatçıdırlar. Bazı durumlarda, özellikle Güney Afrika kıyılarında gözlemlendiği gibi diğer kuşların yavrularını da yedikleri görülür. Güney Afrika'da üreme döneminde pelikanların Morus capensis türü sümsük kuşlarının yaklaşık 2 kg ağırlığındaki yavrularını yedikleri görülmüştür. Benzer şekilde Namibya'da karabatak yumurta ve yavrularını kendi yavrularına yedirdikleri gözlemlenmiştir. Yerel pelikan popülasyonu yerel karabatak popülasyonuna öyle bağlıdır ki bölgedeki karabatak popülasyonu azaldığında pelikan popülasyonunun da azaldığı görülmüştür. Ak pelikanlar ayrıca kabuklular, iribaşlar ve hatta kaplumbağalarla da beslenirler. İnsanların bıraktıklarını kolaylıkla kabul ederler ve besinlerinde sıra dışı kalemlere de rastlanmıştır. Kıtlık zamanlarında pelikanların martıları ve ördek yavrularını da yedikleri görülmüştür. Martıları yemeden önce suyun altında tutarak boğar ve öyle yerler. Pelikanlar ayrıca diğer kuşların avlarını da çalabilirler.

Ilıman bölgelerde nisan ile mayıs ayında başlayan üreme mevsimi Afrika'da tüm yılı kapsar ve Hindistan'da ise şubat ile nisan arasında başlar. Çok sayıda pelikan koloniler hâlinde bir arada ürerler. Dişi kuş ortalama iki olmak üzere bir ila dört adet arasında yumurta yumurtlar. Yuva yerleri değişkenlik gösterir. Bazı popülasyonlar ağaçlarda çalı çırpıdan ibaret yuvalar yaparken, Afrika'da üreyenlerin tamamı dahil çoğunluğu yerde otlar, çlırpılar ve tüylerde oluşan yuvalarda ürerler. Yavruların bekımını erkek ve dişi birlikte yapar. Kuluçka süresi 29 ila 36 gün arasındadır. Yumurtadan tüysüz çıkan yavrular kısa sürede kara-kahverengi hav tüyler çıkarırlar. Koloni yumurtalar çatladıktan 20 ila 25 sonra gruplar hâlinde toplanır. Yavrular 65 ila 75 günlükken palazlanırlar. Yavruların yaklaşık 565'i erişkinliğe erişir ve cinsel olgunluğa erişme yaşı 3 ila 4 yıldır.

Pelikanlar özellikle büyük boyutları sayesinde yırtıcı kuşlardan korunurlar ancak simpatrik Haliaetus türü kartallar özellikle yumurtaları, yumurtadan yeni çıkmış ya da palazlanmış yavruları avlayabilir. Ara sıra çakallardan aslanlara etçil memeliler de pelikanlara ve yavrularına saldırabilir. Büyük bir memeli yırtıcının ya da insanların koloniye yaklaşması hâlinde pelikanlar kendilerini koruma amaçlı olarak yuvalarını terk ederler. Ayrıca timsahlar ve özellikle de Afrika'da Nil timsahı yüzen pelikanları öldürüp yemektedir.

Günümüzde bazı bölgelerde balıkların aşırı avlanması nedeniyle ak pelikanlar besin bulabilmek için uzun mesafeler katetmek zorunda kalmaktadır. Ak pelikanlar çeşitli şekillerde insanlar tarafından istismar edilmektedir. Boğaz keseleri tütün kesesi yapmak için kullanılır. Derileri yüzülerek tabaklanır. Guanosundan gübre olarak yararlanılır. Yavru pelikanların yağları Çin ve Hindistan'da geleneksel tıp uygulamalarında kullanılır. Etiyopya'da etleri için avlanırlar. İnsanlar tarafından verilen rahatsızlıklar, avlanma ve üreme alanlarının kaybı ak pelikanların popülasyonunun azalmasına neden olan faktörler arasındadır. Popülasyonşarın özellikle Palearktik'te azaldığı gözlemlenmiştir.
Afrika-Avrasya Göçmen Sukuşları Korunması Sözleşmesi'nde yer alan kuş türlerinden biri de ak pelikandır. Dünya Doğa ve Doğal Kaynakları Koruma Birliği (IUCN) tarafından asgari endişe altındaki türler arasında listelenmiştir. Genel olarak bakıldığında ak pelikan, pelikanlar arasında en yaygın olarak dağılmış türdür. Bazı bölgelerde büyük koloniler bulunsa da popülasyon büyüklüğü açısında kahverengi pelikan ve muhtemelen Avustralya pelikanının ardından gelir. Avrupa'da 7.345 ile 10.000 üreyen çift olduğu tahmin edilmektedir ve bunların 4.000 çifti Rusya'da yuvalanmaktadır. Göç döneminde İsrail'de 75.000 den fazla ak pelikan gözlemlenmiştir ve Pakistan'da kışları 45.000 kadar kuşun kışladığı tahmin edilmektedir. Afrika kıtasındaki tüm kolonilerde 75.000 çift kuşun bulunduğu tahmin edilmektedir.

Ak pelikan Romanya'nın ulusal kuşudur. Sıklıkla hayvanat bahçelerinde ya da yarı açık kolonilerde esaret altında tutulurlar. Londra'da St.James Parkında bulunan koloni 1664 yılında Rusya elçisi tarafından II. Charles'a hediye edilmiş olan çiftten türemiştir. Bu hediye elçilerin kuş hediye etmesi geleneğini de başlatmıştır.

TRAKUS Türkiye'nin anonim kuşları - Ak pelikan fotoğrafları
BirdLife Species Factsheet4 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Great White Pelican videos, photos & sounds21 Ağustos 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. on the Internet Bird Collection
(Great) White Pelican – Species text in The Atlas of Southern African Birds16 Temmuz 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..

BJK Akatlar Spor Kompleksi, Akatlar, İstanbul'da bulunan spor salonu. Beşiktaş (basketbol takımı), Beşiktaş (kadın basketbol takımı) ve Beşiktaş (kadın voleybol takımı)bu salonu kullanmaktadırlar. 2004 yılında açılmıştır.

45 dönümlük arazi üzerinde yer almaktadır. Arazide; çok amaçlı spor salonu, 6 adet tenis kortu, bir büyük 4 adet halı saha, kapalı otopark, kapalı yüzme havuzu, fitness salonu, Türkiye'nin en büyük bowling salonu, alışveriş merkezi ve restoranlar olarak planlanmış; şu anda 5.600 metrekare zemine oturan, 8.500 metrekareyi kapsayan spor salonu faaliyete geçecek hale getirilmiştir.
2013-14 sezonu başında İntegral Forex ile yapılan sponsorluk anlaşması ile 3 yıl boyunca Akatlar Arena'nın ismi Beşiktaş İntegral Forex Arena olarak değiştirilmiştir. İntegral Forex ile yapılan sponsorluk anlaşmasının sonlandırılmasının ardından yeniden BJK Akatlar Arena olarak anılmaktadır. 10 Ağustos 2022 tarihinde Emlakjet ile yapılan isim sponsorluğu kapsamında salonun adı Beşiktaş Emlakjet Spor Kompleksi olmuştur.28 Haziran 2024'te yapılan sponsorluk anlaşma gereği salonun ismi BJK Fibabanka Spor Kompleksi olmuştur.

Akmerkez, İstanbul'un Beşiktaş ilçesinde, Kültür Mahallesinde yer alan bir alışveriş merkezidir.

Akkök, Tekfen ve İstikbal gruplarının dünya ölçeğinde bir alışveriş merkezi kurma girişimi, 18 Aralık 1993 tarihinde Akmerkez'in doğumuyla sonuçlandı. Binanın mimari projesi Prof. Dr. Fatin Uran tarafından tasarlandı. Kısa zamanda alışveriş ve eğlence anlayışına getirdiği yüksek standartlarla, Uluslararası Alışveriş Konseyi ICSC 'nin de dikkatini çekerek, 1995 yılında "Avrupa'nın En İyi Alışveriş Merkezi" seçildi. Aynı konsey 1996 yılında dünyanın en iyi alışveriş merkezi olarak Akmerkez'i seçti ve bu dalda verilen en büyük ödül olan "ICSC International Design and Development" ödülünü verdi. Dünyada bu iki ödüle layık görülen ilk alışveriş merkezi olan Akmerkez, 1999 yılında Madrid'de "ICSC-Solal Merit" ve 2001 Martında Torino'da aynı ödüle "Vitrin Düzenleme Yarışmaları" ile topluma sağladığı katkılardan ötürü bir kez daha layık görüldü. Şubat 2010'da yenilendi.

Dört kattan oluşan Akmerkez Alışveriş Merkezi'nde yıl boyu çalışan iklimlendirme cihazları, yangın ihbar ve söndürme sistemleri, modern güvenlik sistemleri, devamlı müzik yayını, bina otomasyonu bulunmaktadır. 180.000 metrekarelik alana kurulu komplekste alışveriş merkezinin yanı sıra, 14 ve 17 katlı ofis katlarıyla 24 katlı rezidans binası vardır. Üçgen bir alana yayılmış olan alışveriş merkezinin 3 atriumu, ana dolaşım yolları ile birbirine bağlanmıştır. 41 yürüyen merdiven, 2 panoromik asansör, yayalara ve servise açık 30 asansörü bulunmaktadır. Akmerkez, dünya ortalaması %85 olan mağaza kiralama yüzdesini %98'lere taşımıştır. 246 mağazaya sahiptir.

Ayda 1-1.5 milyon insan tarafından ziyaret edilen (hafta içi 40-45 bin, hafta sonu ve özel günlerde 70 bin ve üzeri) her gün 10.00-22.00 arası hizmet veren Akmerkez'de temizlik, güvenlik ve genel bakım konularında; 120 kişilik temizlik, 146 kişilik güvenlikle birlikte, 116 kişiden oluşan teknik ve yönetim kadrosu görev yapmaktadır. Akmerkez, 18 Aralık 1993 tarihinde açıldı. 4 Aralık 2003 tarihinde tadilatla yenilendi.

2003 yılında "Avrupa'nın En İyi Alışveriş Merkezi" ile "Dünyanın En İyi Alışveriş Merkezi" ödüllerine layık görüldü.
15 Nisan 2005 tarihinde Akmerkez halka açıldı ve İMKB'de işlem görmeye başladı.

Akmerkez Resmi Web Sitesi 12 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Akra, Atlas Okyanusu'nun bir parçası olan Gine Körfezi'nin güney kıyısında yer alan Gana'nın başkenti ve en büyük şehridir. 2021 nüfus sayımı itibarıyla, 20,4 km² (7. 9 sq mi), 284.124 kişilik bir nüfusa ve 3.245 km² (1.253 sq mi) büyüklüğündeki daha büyük Büyük Akra Bölgesi, 5.455.692 kişilik bir nüfusa sahiptir. Yaygın kullanımda "Akra" adı genellikle, 199,4 km²'yi (77,0 sq mi) kapsadığı 2008'den önce var olduğu şekliyle Akra Metropolitan Bölgesi topraklarına atıfta bulunur.
İngiliz James Kalesi, Hollanda Crêvecoeur Kalesi (Ussher Kalesi) ve Danimarka Christiansborg Kalesi etrafındaki farklı yerleşimlerin sırasıyla Jamestown, Usshertown ve Christiansborg olarak birleşmesinden oluşan Akra, 1877-1957 yılları arasında Britanya kolonisi Altın Sahili'nin başkenti olarak hizmet vermiş ve o zamandan beri modern bir metropole dönüşmüştür. Başkentin mimarisi, 19. yüzyıl sömürge mimarisinden modern gökdelenlere ve apartman bloklarına kadar uzanan bu tarihi yansıtmaktadır.
Akra, Büyük Akra Bölgesi'nin ekonomik ve idari merkezidir ve yaklaşık 4 milyon insanın yaşadığı ve Afrika'nın on üçüncü en büyük metropol alanı olan daha büyük Büyük Akra Metropoliten Alanı'nın (GAMA) merkezi olarak hizmet vermektedir. Küreselleşme ve Dünya Şehirleri Araştırma Ağı adlı düşünce kuruluşu 2020 yılında Akra'yı "Gama" düzeyinde bir küresel şehir olarak tanımlayarak artan uluslararası etki ve bağlantı düzeyine işaret etmiştir.

 Chicago, Amerika Birleşik Devletleri
 Washington, DC, Amerika Birleşik Devletleri
 Adana, Türkiye (2012)
 Samsun, Türkiye (2012)

Google Earth Akra, Gana 25 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Photo-stream of Akra u=icn fotolar 23 Temmuz 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Akra fotoğrafları

Akropolis (Grekçe: ἀκρόπολις; Modern Yunanca: ακρόπολη, ἄκρος "yukarıda bulunan, yüksek ve πόλις "Şehir") Antik Yunan kentlerinde, kentlerin yanıbaşındaki tepelerde inşa edilen hisarlara ve bu yapıların bulunduğu özel alanlara verilen addır.
Klasik dönem Yunanistan'ında her önemli yerleşme yerinin bir akropolisi vardı ve akropolisler büyük şehirlerin en önemli bölgeleriydi. Dini işlevi de bulunan akropolislerde tapınaklar, hazinedarlıklar ve çeşitli kurumlar da yer alırdı. MÖ 5. yüzyılda yalnızca tapınaklara ayrılmış olan akropolisler, bir tepe üzerinde bulunmasından ötürü saldırı esnasında kent halkının sığınağı olarak kullanılmaktaydı.
Eski Yunan Medeniyeti, Yunanistan'ın yanı sıra Anadolu'da da çok sayıda akropolis inşa etmiştir. Bugün hala ayakta duranlar arasında Arykanda, Assos, Pergamon (Bergama), Kaunos, Olympos, Phaselis sayılabilir.

Akropolislerin en ünlüsü Atina Akropolisi'dir. Attika ovasında, deniz düzeyinden 152 m yükseklikte 270x150 boyutlarında bir kayalık olan Atina Akropolis'ine Cilalı taş devrinde yerleşildi. Tunç devrinde (MÖ yaklaşık 3000) evler ve bir kral sarayı yapıldı.Günümüze kalan görkemli yapılar, Milattan önce 5. yüzyılda devlet adamı Perikles tarafından başlatılan geniş bir yapı programı sonucunda gerçekleştirildi. Yapılış sıralarına göre Atina Akropolisi'ndeki başlıca yapıtlar şunlardır:

Partenon: MÖ 437-432
Propylaion (kapılı giriş) : MÖ 437-432
Athena tapınağı : MÖ 427-424
Erehteyon : MÖ 421-405
Bu yapıların önemli bölümleri hâlâ ayaktadır. Sanayinin yarattığı çevre kirlenmesinden korunmaları için hazırlanan kapsamlı bir restorasyon programı, 1980 yıllarından bu yana sürdürülmektedir.

Akçaağaç (Acer), ağaçların ve çalıların bir cinsidir. Cins, Sapindaceae familyasına yerleştirilir. Çoğu Asya'ya özgü olan yaklaşık 132 tür vardır, ayrıca Avrupa, kuzey Afrika ve Kuzey Amerika'da bir miktar vardır. Yalnızca bir tür, Acer laurinum, Güney Yarımküre'ye kadar uzanır. Türkiye'de Ova akçaağacı, Çınar yapraklı akçaağaç, Dağ akçaağacı, Beşparmak akçaağaç, Toros akçaağacı, Doğu akçaağacı, Tatar akçaağacı, Kayın gövdeli akçaağaç, Gürgen yapraklı akçaağaç gibi türler doğal olarak yetişir. Kırmızı akçaağaç, Japon akçaağacı, Şeker Akçaağacı ve Dişbudak yapraklı akçaağaç gibi türler park ve bahçelerde peyzaj amaçlı kullanılır.
Cinsin tip türü, Avrupa'daki en yaygın akçaağaç türü olan Acer pseudoplatanus, çınar yapraklı akçaağacıdır. Akçaağaçların genellikle kolayca tanınabilir avuç içi (ing:palmate) yaprakları (Acer negundo bir istisnadır) ve ayırt edici kanatlı meyve’leri vardır. 
Akçaağaçların en yakın akrabaları at kestanesi'dir. 
Akçaağaç şurubu bazı akçaağaç türlerinin özsuyundan yapılır.

"Akçaağaç" cinsinin bilinen en eski kesin temsilcisi fosil, Kuzey Amerika/Asya Ayrımları için tanımlandı

Çoğunlukla kışın yaprağını döken ağaç ve ağaççık halinde odunsu bitkilerdir. Sürgünlerde karşılıklı olarak yer alan tomurcuklar ya kiremitvari dizilen pullar veya dışarıdan görülen iki pul ile örtülmüştür. Uzun saplı yapraklar basit, loplu veya tüysüdür. Yapraklar bazılarında sapından koparılınca süt çıkar.
Çiçekler erdişi veya bir evciklidir. Kısa sürgünlerde dik duran veya aşağı sarkan salkım, mürekkep salkım vaziyetinde yer alırlar. Çanak ve taç yapraklar çoğunlukla 5 parçalıdır. Bazen taç yaprak hiç yoktur. Stamen 4-8 kadar fakat genellikle 8 tanedir. Ovaryum iki gözlüdür. Genellikle 2 ender olarak da 3 nuks (kanatlı meyve) gelişir. Bir tür hariç (şeker akçaağacı - Acer saccharum) diğerlerinde çimlenme epigeiktir.
Gövdelerinin genç yaşlarda düzgün pürüzsüz, sonraları derin çatlaklı levhalar halinde parçalanmış kabukları vardır. Birçoğu yaz sürgünü yapar. Sonbaharda yedek madde olarak nişasta depo ederler. Sürgünlerin uçlarında nişasta, tanen, şekerli madde salan türler vardır.

Kerestesi sarı ya da pembe beyaz renkli, parlak ve dağınık gözenekli olan akçaağaçların odunları genellikle ağır, beyaz ve serttir. Yarıldığı zaman basit geçitli dağınık iletim boruları, en fazla 4 sıra halinde uzanan parlak özışınları göze çarpar. Bazılarında öz odun koyu renkte ve belirgin, bazılarında ise farksızdır.
Başta tornacılık olmak üzere değişik amaçlar için kullanılan odunlarından başka bazı türlerin besi suyundan özel şuruplar yapılmaktadır.

Işık ihtiyaçları yüksektir. Ancak yarıgölge şartlarında da yetişebilmektedirler. Genellikle iyi drene edilebilen, organik maddece zengin ve killi topraklarda iyi yetişir. Akçaağaçlar tohumla, çelik, kalem ve göz aşılarıyla çoğatılabilmektedir. Tohumla çoğaltmada ekimden önce tohumun tabi olacağı işlemler çok değişiktir. Yalnızca dişbudak yapraklı akçaağaç (Acer negundo) türünün tohumunda herhangi bir çimlenme engeli yoktur.
Her mevsimde ayrı bir renk alan yaprakları, bazılarının göz alıcı çiçek ve meyvelerinden dolayı park ve bahçelerde yetiştirilirler.

Akçaağaçlar dünyanın tropik bölgeleri dışında kalan birçok yerinde Asya, Avrupa, Kuzey Afrika ve Kuzey Amerika' da doğal yayılış gösteren çok sayıda türe sahiptir.

Himalaya akçaağacı (Acer acuminatum)
Geniş akçaağaç (Acer amplum)
Sivri yapraklı akçaağaç (Acer argutum)
Florida akçaağacı (Acer barbatum)
Asya akçaağacı (Acer barbinerve)
Çin akçaağacı (Acer buergerianum)
Acer caesium
Acer calcaratum
Campbell akçaağacı (Acer campbellii)
Ova akçaağacı (Acer campestre) Türkiye.
Kırmızı çizgili akçaağaç (Acer capillipes)
Beşparmak akçaağaç (Acer cappadocicum) Türkiye.
Gürgen yapraklı akçaağaç (Acer carpinifolium)
Acer caudatum
Asma yapraklı akçaağaç (Acer circinatum)
Sarmaşık yapraklı akçaağaç (Acer cissifolium)
Meşin yapraklı akçaağaç (Acer coriaceifolium)
Alıç yapraklı akçaağaç (Acer crataegifolium)
David akçaağacı (Acer davidii)
Devil akçaaağacı (Acer diabolicum)
Ihlamur yapraklı akçaağaç (Acer distylum)
Acer elegantulum
Faber akçaağacı (Acer fabri)
Yelpaze yapraklı akçaağaç (Acer flabellatum)
Forrest akçaağacı (Acer forrestii)
Girald akçaağacı (Acer giraldii)
Kayalık dağı akçaağacı (Acer glabrum)
İspanya akçaağacı (Acer granatense)
Büyük dişli akçaağaç (Acer grandidentatum)
Kağıt kabuklu akçaağaç (Acer griseum)
Yunan akçaağacı (Acer heldreichii)
Henry akçaağacı (Acer henryi)
Hers akçaağacı (Acer hersii)
Toros akçaağacı (Acer hyrcanum) Türkiye.
Dolunay akçaağacı (Acer japonicum)
Düz kabuklu akçaağaç (Acer laevigatum)
Defne yapraklı akçaağaç (Acer laurinum)
Acer laxiflorum
Beyaz kabuklu akçaağaç (Acer leucoderme)
Lobel akçaağacı (Acer lobelii)
Acer longipes
Büyük yapraklı akçaağaç (Acer macrophyllum)
Mançurya akçaağacı (Acer mandshuricum)
Nikko akçaağacı (Acer maximowiczianum)
Maximowicz akçaağacı (Acer maximowiczii)
Bahçe akçaağacı (Acer micranthum)
Miyabe akçaağacı (Acer miyabei)
Boyalı akçaağaç (Acer mono)
Fransız akçaağacı (Acer monspessulanum) Türkiye.
Dişbudak yapraklı akçaağaç (Acer negundo)
Kara akçaağaç (Acer nigrum)
Herdemyeşil akçaağaç (Acer oblongum)
Kıbrıs akçaağacı (Acer obtusifolium)
Oliver akçaağacı (Acer oliverianum)
Kartopu yapraklı akçaağaç (Acer opalus) Türkiye.
Japon akçaağacı (Acer palmatum)
Pax akçaağacı (Acer paxii)
Acer pectinatum
Çizgili akçaağaç (Acer pensylvanicum)
Acer pentaphyllum
Çınar yapraklı akçaağaç (Acer platanoides) Türkiye.
Dağ akçaağacı (Acer pseudoplatanus)
Kore akçaağacı (Acer pseudosiebolianum)
Acer pycnanthum
Beşloplu akçaağaç (Acer quinquelobium) Türkiye.
Acer robustum
Acer rotundilobum
Acer rubescens
Kırmızı akçaağaç (Acer rubrum)
Boz akçaağaç (Acer rufinerve)
Gümüş akçaağacı (Acer saccharinum)
Şeker akçaağacı (Acer saccharum)
Doğu akçaağacı (Acer sempervirens) Türkiye
Yeşil dolunay akçaağacı (Acer shirasawanum)
Siebold akçaağacı (Acer sieboldianum)
Sıkkım akçaağacı (Acer sikkimense)
Acer sinense
Acer skutchii
Su akçaağacı (Acer spicatum)
Huş yapraklı akçaağaç (Acer stachyophyllum)
Acer sterculiaceum
Acer syriacum
Tatar akçaağacı (Acer tataricum) Türkiye.
Acer tegmentosum
Tonkin akçaağacı (Acer tonkinense)
Kayın gövdeli akçaağaç (Acer trautvetteri) Türkiye.
Üç çiçekli akçaağaç (Acer triflorum)
Acer truncatum
Acer tschonoski
Acer tsinglingensis
Türkistan akçaağacı (Acer turkestanicum)
Acer ukurunduense
Acer undulatum Türkiye.
İran akçaağacı (Acer velutinum)
Wilson akçaağacı (Acer wilsonii)
Acer yangbiense

https://web.archive.org/web/20090307050849/http://www.massmaple.org/treeID.html
http://maple-trees.com/ 20 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Akşam, günlük ulusal Türkçe gazete. Mustafa Kartoğlu yönetiminde, TürkMedya tarafından çıkarılmakta olan günlük gazetedir.

1994 yılı ortasında, Ilıcak ailesi ismi ve marka hakkı Mehmet Ali Ilıcak yönetiminde 14 Eylül 1994 tarihinde yeniden yayına girdi. 1997'nin Nisan ayında Çukurova Holding tarafından satın alındı. 15 Eylül 1997'de internet üzerinden de yayıncılığa başladı. 18 Mayıs 2013 tarihinde gazetenin sahibi olan Mehmet Emin Karamehmet'in, Cavit Çağlar ve İnterbank ile ilgili kredi ilişkilerinden kaynaklanan 440 milyon dolar borçtan kalan 75 milyon doların ödenmemesi nedeniyle, TMSF tarafından Akşam gazetesini de elinde bulunduran şirketlerine el konulmuştur.
Haziran 2013'te gazetenin Genel Yayın Yönetmenliği'ne Yeni Şafak ve Star gazetelerinde çeşitli görevlerde bulunan eski Adalet ve Kalkınma Partisi Bursa Milletvekili Mehmet Ocaktan atanmıştır.
21 Kasım 2013 tarihinde Çukurova Holding Yönetimi ve Sancak Medya Grubu arasındaki görüşmeler anlaşmayla sonuçlanmış olup Akşam gazetesi ve bağlı olduğu Türkmedya Yayın Grubu'na satılmıştır.

Gazetenin haftalık kültür-sanat ekidir. Yapı Kredi Yayınları tarafından hazırlanmaktadır.

Alen Markaryan
Deniz Gökçe
Derya Canan Süter
Emin Pazarcı
Engin Verel
Hikmet Genç
Hümeyra Şahin
Kurtuluş Tayiz
Murat Kelkitlioğlu
Okan Güray Bülbül
Serkan Fıçıcı
Ufuk Ulutaş
Vedat Bilgin
Yaşar Hacısalihoğlu

Yeni Şafak
Yeni Akit
Sabah
Takvim
Türkiye
Star
Güneş

Resmî site

Alageyik ya da Yağmurca (Dama dama) geyikgiller (Cervidae) familyasından, göçmen olmayan ve sürü oluşturan, kürek boynuzlu ve benekli gececil bir geyik türüdür. Dünyada en saf yabani alageyiklerin bulunduğu tek yer Antalya'dır ve yöre halkı tarafından Benekli geyik adı da verilmektedir. Sonradan insanlar tarafından asırlar içinde bütün Avrupa'ya yayılmıştır. İran'ın batı kıyıları ötesinde Asya'da doğal olarak bulunmazlar.
Evcil ve yarı evcil popülasyonları Avrupa başta olmak üzere değişik bölgelerdeki doğal parklarda ve korunaklı avlaklarda bulunan gözde bir türdür. Yabanileri çok ürkektir ve en ufak bir ses duyumunda ormanda izini kolayca kaybettirebilmektedir.
Yaşam süreleri 12 yıl kadardır.

2 alt türü vardır. Bazen mesopotamica alt türü ayrı bir tür olarak da sınıflandırılır.

Dama dama dama (Anadolu alageyiği) : Dünyada yabani alageyiklerin en saf olarak bulunduğu tek yer Türkiye'de Antalya ilidir. Avrupa'daki evcil ve yarı evcil popülasyonları bu alt türe aittir.
Dama dama mesopotamica (İran alageyiği) : Günümüzde daha çok İran'ın batısında bulunurlar ve soyları tehlike altındadır.

Dama dama dama alt türünün günümüzdeki yabani popülasyonlarının Türkiye'de yıl boyu görüldüğü iki alandan birisi Antalyadaki Termessos Milli Parkı ve Düzlerçamı Yaban Hayatı Geliştirme Sahasında, diğeri Mersin dir. Ayrıca çok az miktarda Bolu Dağlarında da bulunur.
Türkiye'de ilk defa av ve yaban hayatı çalışmaları Antalya Orman Bölge Müdürlüğüne bağlı Düzlerçamı bölgesinde 1966 yılında başlamıştır. Senelerce bilinçsiz ve acımasız sürdürülen avcılık nedeni ile nesilleri yok olma sınırına gelen ve sadece Türkiye'de Düzlerçamı'nda 7 baş kalan alageyikler koruma çalışmalarıyla 2010 yılında 300-400 başa ulaşmıştır. Düzlerçamı'ndan Türkiye'nin çeşitli yerlerine alageyik aktarılmaktadır. Bir asır önce alageyiklerin görüldüğü Dilek Yarımadası Milli Parkına günümüzde Antalya Düzlerçamı'ndaki 200 başlık popülasyondan bir kısmı aktarılmıştır.
Dama dama mesopotamica alt türü yalnızca Hakkâri'de ender olarak görülür.

Rengi yazın beyaz lekelerle süslü açık sarımsı kahve, kışın ise bir teviye grimsidir. Bütün hayvanın siyahımsı kahverengi olduğu zamanlar da vardır.

Erkek alageyikler 140–160 cm uzunluğunda bir boya ve 90–100 cm omuz yüksekliğine sahiptir. Ağırlıkları 60–100 kg olur. Dişileri ise 130–150 cm uzunluğunda, 75–85 cm omuz yüksekliğinde ve 30–50 kg ağırlığındadır.

Geyikgiller familyasının diğer türlerinde ağaç gibi dendritik dallanma gösteren boynuzlar, tıpkı erkek sığınlarda (Alces alces) olduğu gibi erkek alageyiklerde (Dama dama) de el ayasına veya daha doğru bir tanımlama ile yaba ya benzeyen palmat biçimli kürek boynuzdur. Gençken dalsı olan boynuzları 3 yaşından sonra kürek boynuz olarak gelişir. Boynuzların ağırlığı 5–7 kg gelir.

Ormanlık alanlar ve orman içi açıklıkları ana habitatıdır. Daha çok kapalı orman olarak adlandırılan ormanın iç kısımlarında bulunurlar. Çam ormanlarını tercih etmelerine karşılık yapraklı ormanları da kullanırlar. İyi birer tırmanıcı olmadıkları için sarp kayalıklarda görülmezler. Orman tabanında beslenmeyi ve dolaşmayı severler.

Evcil ve yarı evcil popülasyonları doğal parklarda ve korunaklı avlaklarda kalabalık sürüler hâlinde bulunur. Antalya gibi gerçek yabani ortamlarında kalabalık sürü oluşturmazlar ve büyük bir erkeğe bağlı daha ufak sürüler hâlinde toplanırlar. Gündüzleri de sık çalıların arasında gizlenirler. Görme duyuları diğer geyik türlerine göre daha iyi gelişmiştir ve diğer geyiklerden farklı olarak alageyikler hareketsiz cisimleri de kolaylıkla görerek algılar ve değerlendiriler. Çabuk harekete geçerler. Koşmaya hazırlanırken kuyruklarını sallar, sonra geniş adımlarla tırıs tırıs koşuya geçerler; 1 metreden yüksek çitlerin üzerinden atlayabilirler. İhtiyatlı olan bu hayvanların izlerinin takip edilmesi kolay değil ve avlanması zordur.

Ana besinlerini otlar oluşturur. Ayrıca, ağaç sürgünleri, yapraklar ve çalılarla da beslenirler. Türkiye'de Antalya Düzlerçamında özel beslenme noktalarında kışın besin bulamadıkları için insanlar tarafından yemlenirler.

Çiftleşme dönemi ekim ayındadır ve bir ay kadar sürer. Bu devrede erkek alageyiğin derin ve kalın homurtular veya havlamalardan oluşan çiftleşme çağırışı (böğürtü) 3 - 3,5 km uzaktan duyulabilir. Böğüreceği zaman boynunu ileri uzatır, normalden daha aşağı eğik başını da birden yukarı atar. Üreme dönemi dışında ise tehlike anında tiz çığlık şeklinde sesler çıkarırlar.
Dişiler Haziran ayında sürüden uzakta tenha bir yerde tek yavru doğururlar; ikiz yavru enderdir. Yavrular doğduklarında 30 cm boyunda ve 4,5 kg ağırlığında olur. Yavrusu kokusuz doğar ve diğer geyik türlerininkinden daha çabuk ayaklanır. İlk 15 dakika içerisinde ayağa kalkmayı, 1 saat içinde de koşmayı öğrenirler. Dişi alageyik yavrusuyla pek fazla ilgilenmez. Bir tehlike karşısında onu ya yanına alır ya da çalıların arasına gizledikten sonra bir daha arkasına bakmadan kaçar. Alageyikler tek erkek egemenli sürü (harem) oluşturdukları için erkek yavrular belli bir ergenliğe ulaştıklarında sürü dışında bırakılırlar.

Alageyik dünyanın pek çok yerine insanlar eliyle taşınmıştır. Alageyiğin doğal yayılım alanı Anadolu ve Batı İran'dır. Bunun dışında İtalya, Yunanistan ve Balkanların da muhtemel doğal yayılma alanı olduğu düşünülmektedir. Bununla beraber, dünyanın pek çok yerinde alageyik popülasyonları mevcuttur.

Alageyik Arjantin'in Neuquén bölgesindeki Victoria Adası'na, milyarder Aaron Anchorena tarafından götürülmüştür. Ancheron, adanın yerli türleri olan Güney And geyiği ve pudu ile alageyik popülasyonunu karıştırarak avlanma imkânlarını geliştirme niyetindeydi. Günümüzde bu türlerin popülasyonu durağan bir görünüm arz etmektedir.

Alageyik Avrupa'ya Romalılar eliyle yayılmıştır. Yakın zamanlara kadar Birtanya'ya Normanlar tarafından asilzadelerin ormanlarında yetişmesi ve avlanması için götürüldüğü düşünülmekteydi. Bununla beraber son bulgular (Fishbourne Roman Palace) göstermektedir ki alageyik adaya Romalılar tarafından M.S. 1. yüzyılda götürülmüştür. Ancak Romalılar tarafından götürülen popülasyonun yaşayıp yaşamadığı, dolayısıyla günümüzdeki popülasyonun Normanlar tarafından götürülen popülasyon olup olmadığı kesin değildir.

Yunanistan'ın Rodos adasında küçük bir alageyik popülasyonu mevcuttur. Amerika Birleşik Devletleri'nin Georgia,  Pensilvanya, Tennessee gibi eyaletlerinde değişen sayılarda alageyik sürüleri mevcuttur ve bunların erken 20. yüzyılda insanlar tarafından taşındığı bilinmektedir. Güney Afrika'ya da götürülmüş olan alageyik, Yeni Zelanda'ya 1860'tan sonra taşınmıştır.

TRAMEM Türkiye'nin Anonim Memelilerti
Dama dama. ITIS - Integrated Taxonomic Information System.

Alemdağı (Yunanca: Meludion), İstanbul'un Anadolu yakasında, Çekmeköy sınırları içinde bulunan tepedir. Deniz seviyesinden 442 m'lik yüksekliğiyle İstanbul'un en yüksek 2. noktasıdır.
Alemdağı ve çevresi Birinci Zaman'ın (Paleozoik) Silüryen ve Devoniyen devirlerine ait kayaçlardan meydana gelmiştir. Bu kayaçlar, tortul detritik kayaçlardan arkozlar, grovaklar, kuvarsitler, feldspatlı kuvarsitler ve şeyllerdir. Alemdağı'nı oluşturan kayaçların tabakalarını Kocaeli Yarımadası'ndaki diğer yüksek tepeler gibi doğu-batı doğrultusunda kıvrılmıştır. Bu kıvrılma hareketi muhtemelen Kaledonien Orojenezi'nde (435-395 milyon yıl önce) meydana gelmiştir.
Alemdağı, üzerini kaplayan orman örtüsüyle ilginç bir mesire alanıdır. Kocaeli Yarımadası'nda görülen iki farklı karakterdeki bitki örtüsünün sınırı bu dağdan geçer. Dağın kuzeye bakan yamaçları nemli ormanlar sahasına dahilken güneye bakan yamaçlarında kuru ormanlar görülür.

Algemene Vereniging Radio Omroep ya da AVRO, Hollanda'nın resmî ulusal kanallarından birsidir. Tüm televizyon sahipleri tarafından ödenmesi gereken zorunlu bir ücret tarafından finanse edilen Hollanda merkezli bir ulusal televizyon yayın kuruluşudur. Genel merkezi Amsterdam'da bulunur.

AVRO Nachtdienst

De Sandwich
Schiffers.fm
The Best of 2Night (with KRO and TROS)
Roodshow

Ekdom in de nacht
Effe Ekdom
Toppop radio

Arbeidsvitaminen

Andermans veren
Blik op de weg
Budget TV
ChaletChantal
Chantal@Avro.nl
Close Up
Devil's Advocate
EénVandaag (co-production with TROS)
Fort Boyard
Gehaktdag
Hoge Bomen
In de Hoofdrol
Junior Eurovisie Songfestival
Koefnoen
Missers
Nederland in Beweging
Op de Bon
Op zoek naar Evita
Op zoek naar Joseph
Opium
Opsporing Verzocht
The Phone
Sonic X
TopPop
Tussen Kunst en Kitsch
Vinger aan de pols
Wie is... de Mol? (Dutch version of The Mole)
ZipZoo
Zóó30

Anniko van Santen (TV)
Bert van Lent (Radio)
Chantal Janzen (TV)
Cornald Maas (TV)
Frits Sissing (TV & Radio)
Gerard Ekdom (TV & Radio)
Hans van der Boom (Radio)
Hans Smit (Radio)
Hans Schiffers (Radio)
Jacques Klöters (Radio)
Jan Mom (Radio)
Jan Steeman (Radio)
Jeffrey Willems (Radio)
Joey van der Velde (TV)
Kick van der Veer (Radio)
Maartje Stokkers (Radio)
Maartje van Weegen (TV & Radio)
Marcel Kuijer (TV)
Marjolein Dekkers (Radio)
Martijn Rossdorf (Radio)
Nelleke van der Krogt (TV)
Owen Schumacher (TV)
Paul Groot (TV)
Peter Bree (Radio)
Pia Dijkstra (TV & Radio)
Pieter Jan Hagens (TV)
Regina Romeijn (TV)
Renate Schutte (TV)
Rosemarijn Reijmer (Radio)
Ruben Nicolai (TV)
Sipke Jan Bousema (TV)
Tijl Beckand (TV)

İçki ya da alkollü içecek, merkezî sinir sistemi (MSS) depresanı ve bir alkol türü olan etil alkol (etanol) içeren içecek türüne verilen ortak isimdir. Likör, viski, cin, votka, rom, tekila, şarap, bira, vermut en çok    tüketilen içkilerdendir. Alkollü içeceklerin tarihi'nin Neolitik dönemli (yaklaşık MÖ 10.000) erken bir tarihe kadar uzanması düşünülmektedir. İçki tüketimi, birçok kültürde önemli bir sosyal rol oynar. Çoğu ülkede içkilerin üretimini, satışını ve tüketimini düzenleyen yasalar vardır. Düzenlemeler, yüzde alkol içeriğinin etiketlenmesini (alkol derecesi veya alkol kanıtı olarak) ve bir uyarı etiketinin kullanılmasını gerektirebilir. Yasal içki içme yaşı dünya genelinde 15 ile 21 yaş arasında değişir. Bazı ülkeler bu tür faaliyetleri tamamen yasaklıyor (örn:suudi arabistan, kuveyt, iran gibi islam ülkeleri), ancak alkollü içecekler dünyanın birçok yerinde yasaldır. Alkolün sağlık üzerindeki olumsuz etkileri birçok ülkelede önemli bir sorun hâline gelmiştir.
Küresel alkol endüstrisi 2018'de 1 trilyon doları aştı. Alkollü içecekler içki dükkânı, süpermarket, bakkal, özel izin verilen yerlerde satılmaktadır. Alkollü içecekler evde, restoranda ve başka yerlerde servis edilebilir. Aperitif ve dijestif normalde yemekten önce (apéritif) veya sonra (digestif) servis edilen alkollü içeceklerdir. İçme kültürü, içkilerin keyif verici ve sosyal kayganlaştırıcı olarak tüketimini çevreleyen gelenekler ve sosyal davranışlar bütünüdür.
Alkol, düşük dozlarda öforiye neden olan, anksiyeteyi azaltan ve sosyalliği artıran bir depresandır. Daha yüksek dozlarda sarhoşluk, stupor, uyuşukluk, bilinç kaybı veya ölüme neden olur. Uzun süreli kullanım alkolizm, çeşitli kanser türleri, kardiyovasküler hastalık ve fiziksel bağımlılığa yakalanma riskinin artmasına neden olabilir. İçki, dünyada yaygın kullanılan eğlence amaçlı uyuşturuculardan biridir ve şu anda tüm insanların yaklaşık %33'ü alkollü içecek kullanmaktadır. DSÖ tarafından bildirildiği üzere, alkol en yüksek risk grubu kanserojendir ve tüketiminin hiçbir miktarı güvenli kabul edilemez.

Etanol (CH3CH2OH), alkollü içeceklerin etkin katkı maddesidir. Çoğunlukla fermantasyon (bazı maya çeşitlerinin etkisi ile karbonhidratların oksijensiz ortamda alkole dönüşmesi) yöntemi ile elde edilir. Etanol ilaç ya da  sakinleştirici olarak da kullanılmakta olup, kullanımı ve satışı pek çok ülkede kanunlarla kontrol altına alınmıştır.
Alkol üretmek amacıyla mayanın kültürlendirilmesi işlemine mayalama denir.
%55'ten fazla etanol içeren alkollü içecekler yanıcı sıvılar olarak anılır ve kolay alev alırlar. Flaming Dr. Pepper ya da Fiery Blue Mustang gibi bazı egzotik içkiler farklı tadlarını yanma işlemine borçludurlar.
Kimya biliminde alkol, içinde bir karbon atomuna bağlı bulunan bir hidroksil grubu (-OH) ve devamında diğer karbon atomları ile hidrojenlere bağlı bulunan herhangi bir organik bileşiği ifade eden genel bir terimdir. Propilen glikol ya da şeker alkolü gibi yiyecek ve içeceklerde bulunabilen diğer alkoller, alkollü kapsamına girmezler.

Bir içkideki alkol konsantrasyonu genellikle hacimsel veya kütlesel yüzde ile ifade edilir. Alkol konsantrasyonunu ifade etmek için Standart derece de kullanılabilir. Standart derece yaklaşık olarak alkol yüzdesinin iki katına karşılık gelir (örneğin 80 standard derece ≈ %40 hacimsel alkol). Yaygın damıtma yöntemi ile 192 standart dereceden daha fazla alkol elde edilemez. Çünkü bu sınırın ötesinde etanol su ile azotrop oluşturur.
Pek çok maya, alkolün hacimsel olarak %18'den fazla olduğu ortamda gelişemez. Dolayısıyla, şarap ve bira gibi fermente içkiler için %18, doğal bir sınır değeridir. Çözelti içerisinde %25 alkol oranına kadar gelişebilen maya türleri de geliştirilmiştir. Ancak bu tür mayalar içki üretiminde değil, etanol üretiminde kullanılırlar. Bazı içkiler (Spiritler) fermente edilmiş çözeltinin damıtılması yoluyla üretilirler. Böylece alkol konsantre edilirken bazı yan ürünlerinden arındırılır. Bazı şaraplar, fermentasyon yolu ile ulaşılabileceğinden daha yüksek alkol 
yüzdesi elde etmek amacıyla, içerisine ilave alkol karıştırılarak zenginleştirilmiş şaraba dönüştürülürler.

İçkiler, şeker ya da nişasta içeren ürünlerin fermente edilmesi sonucu elde edilen az alkollü içeceklerle, az alkollü içeceklerin damıtılması yöntemiyle üretilen yüksek alkollü içeceklerden oluşurlar. Bazı durumlarda, şarap gibi, az alkollü içeceklerin alkol miktarları, damıtma yöntemiyle elde edilen ürünlerin karıştırılması şeklinde yükseltilir. Porto şarabı ya da Sherry, bu tür zenginleştirilmiş şaraplardandır.
Biralar, kısmen kısa (tamamlanmamış) fermentasyon prosesi ve bir iki hafta ile sınırlı kısa bir yaşlandırma işlemi sonucu, %3-8 oranında alkol ve aynı zamanda doğal karbonasyon içerecek şekilde üretilir.
Şaraplar daha uzun (tam) fermentasyon prosesi ve aylar ve hatta yıllarla anılan bir yaşlandırma süreci sonucunda, %7-18 oranında alkol içerecek şekilde üretilir. Köpüklü şarap genellikle, şarabın şişelenmeden önce içerisine az bir miktarda şeker atılması şeklinde yaratılan ikinci fermentasyon işlemi ile elde edilir.
Likörler, aroma nüfuz edilmesi sonucu elde edilen, yüksek şeker katkılı içkilerdir.
Spiritler, genellikle %37,5 veya daha fazla oranda alkol içerirler. Spiritlere aroma, damıtma işlemi sırasında değil, damıtma işleminden sonra nüfuz edilir.
İçkilerin isimlerini, çoğunlukla, onların damıtıldığı kaynak maddeler belirler:

Konuşma dilinde "elma şarabı" ya da "şeri brendi" şeklinde meyve belirtilmediği sürece tüm şarap ve brendilerin üzümden yapıldığı kabul edilir. Bir başka damıtılarak elde edilen içki ise cindir. Cin de votka gibi patates ya da tahıllardan damıtılarak elde edilir, ancak cin baharatlar, bazı bitkiler ve özellikle ardıç meyvesi ile tatlandırılarak üretilir. Cin içkisinin adı, Flemekçede juniper diye anılan ardıç bitkisinden ismini almış olan, Hollanda'nın genever likörü'nden gelir.

İçki listesi
Alkol tüketimine göre ülkeler listesi
Türklerde içki
Damıtılmış içki
Sek (alkol)
Kaçak içki
İçki yasağı
Alkol hukuku
Akşamdan kalmalık
Kokteyl

Phillips, Rod (2016). Alkol Tarihi. Dilek Berilgen Cenkçiler tarafından çevrildi. Maya Kitap. ISBN 978-605-9902-53-3.

Alman Çeşmesi (Almanca: Deutscher Brunnen), İstanbul'daki Sultanahmet Meydanı'nda, Sultan I. Ahmed Türbesi'nin karşısında yer alan çeşme. Alman İmparatoru II. Wilhelm'in Sultan II. Abdülhamid'e ve İstanbul'a hediyesidir. Almanya'da yapılıp İstanbul'daki yerine monte edilmiştir. Neo-Bizanten üslubunda bir çeşmedir; içeriden altın mozaikle süslüdür.
Alman Çeşmesi, Dersaadet'in kalbi Sultanahmet Meydanı gibi çok merkezi bir konumda 1900 yılında inşa edilerek 1901'de Alman yetkililerin de katılımıyla açılışı yapılan, farklı mimarisiyle gözleri üzerine çeken bir meydan çeşmesidir. İnşa edildiği yerin merkezi olması gibi, aynı zamanda yakın tarihimiz açısından da önemli bir yerde durmaktadır. Zira Birinci Dünya Savaşı'ndaki müttefikliğe giden süreçte Osmanlı-Alman ilişkileri açısından son derece önemli bir dönemin simgesi olmuştur. Alman İmparatoru II. Wilhelm'in Osmanlı topraklarına gerçekleştirdiği ziyaretlerin ikincisinde Sultan II. Abdülhamid ile mülakatının ve Osmanlı-Alman dostluğunun bir hatırası olmak üzere İmparator tarafından çok değerli malzemeler ile zengin bir biçimde yaptırılmış, İstanbul halkına bir hediye olarak sunulmuştu. Bu anlamda bir ziyaret hatırası ya da Dersaadet halkına bir hediye olarak dile getirilse de aslında çeşme büyük bir siyasi anlam taşımaktaydı. II. Wilhelm'in çeşmenin İstanbul'un merkezi sayılan Sultanahmet Meydanı'na yapılması yönündeki ısrarı da bunun bir göstergesiydi. Çeşme, Alman İmparatorunun ziyaretini ebedileştirmek amacını taşıyordu ve bugün dahi bulunduğu konum itibarıyla bu amaca ulaştığını söylemek yanlış olmayacaktır.

Alman Çeşmesi, Türkiye'ye üç kez gelen İmparatorun 1898'de İstanbul'a ikinci kez gelişinin anısına ithaf edilmiştir. İlk gelişinde 1889 Osmanlı ordusuna Alman tüfeklerinin satışını sağlayan II. Wilhelm, ikinci İstanbul ziyaretinde Bağdat Demiryolu'nun Alman firmalarına verilmesi vaadini almıştı. Bu ziyaretin anısına Alman hükûmeti tarafından yaptırılan çeşme, imparatorun bir deseninden yola çıkarak düzenlenmiştir.

Çeşmenin planlarını Kaiser'in özel danışmanı Mimar Spitta çizmiş, yapımını Mimar Schoele üstlenmiştir. Ayrıca Alman mimar Carlitzikle İtalyan Mimar Joseph Antony de bu projede çalışmışlardır. Alman hükûmeti önce hipodrom alanını düzenlemiş, meydanın ağaçlandırılması yapıldıktan sonra Almanya'da hazırlanan çeşme buradaki temeller üzerine oturtulmuştur. Mermerleri ile değerli taşları Almanya'da işlenmiş ve parçalar halinde gemi ile İstanbul'a getirilmiştir.

Yapımına 1899'da başlanan çeşmenin 1 Eylül 1900'de, Sultan II. Abdülhamid'in 25. cülus törenine yetiştirilmesi planlanmıştı. Ancak çeşmenin inşası bu tarihe yetişmeyince, II. Wilhelm'in doğum günü olan 27 Ocak 1901'de bir tören ile çeşmenin açılışı gerçekleşmiştir.

Alman çeşmesi, ne heykelli Avrupa çeşmelerine ne de Osmanlı meydan çeşmelerine benzer. Yüksek bir taban üzerine oturtulmuş, sekizgen planlı bir yapıdır. Su haznesinin üzerinde sekiz sütunun taşıdığı bir kubbe yer alır. Sütunları birbirine bağlayan kemerlerin üzerindeki pandiflerde birer madalyon bulunur. Dördünün içinde yeşil zemine II. Abdülhamid tuğrası, diğer dördünün içinde Prusya mavisi üzerine II. Wilhelm'in simgesi olan "W harfi" altında II sayısı konulmuştur.
Koyu yeşil renkte kolonların taşıdığı görkemli bir kubbe ile örtülü çeşmenin tunç kitabesinde Almanca olarak “Alman Kaiser’i Wilhelm II 1898 yılı sonbaharında Osmanlıların hükümdarı haşmetlü Abdülhamid II nezdinde ziyaretinin şükran hatırası olarak bu çeşmeyi yaptırdı” yazmaktadır.

Çeşmede bir de Osmanlıca kitabe vardır. Bu kitabede Osmanlı Seraskerlik Dairesi'nden, aynı zamanda edebiyatçı olan Ahmet Muhtar Paşa'nın beyiti sülüs yazıyla İzzet Efendi tarafından yazılmıştır:
Hazreti Abdülhamid Hanın muhibbi halisi
Ziveri eklili haşmet, kayser alitebir
Ya'ni alman imparatoru, hükümdarı güzi
Hazreti Wilhelmi Sani, kamuranı nizigar
Padişahı ali Osmani ziyaret kasdidüb
Mahdemiyle eyledi İstanbulu pirayedar
Bu mülakatı muhabbet perveri tezkar içün
Eyledi bu çeşmesarı saha piray-i karar
Sübesü cari olan abı safa teşkil eder
Abi safii müsafata misali abdar
Vakfa giri hayret eyler çeşmi ehli dikkati
Tarzi inşasındaki hissi bedii zernigar
Rükni ak'vai hayatoldukça abi canfeza
Payidar olsun bu te'sisi muhabbet üstüyar
Bi bedel tarihi caridir lisanı luleden
Oldu bu çeşme mülakate ne dicu yadigar (1316)

 OpenStreetMap'te Alman Çeşmesi ile ilgili coğrafi veriler  

İstanbul.net.tr 17 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
T.C. İstanbul Valiliği (Harika İstanbul) / İstanbuldaki Çeşmeler ve Tanıtımı

Almanca (Deutsch; Almanca telaffuz: [dɔʏtʃ]), Hint-Avrupa dil ailesine ait, ağırlıklı olarak Orta ve Batı Avrupa'da konuşulan bir Batı Cermen dilidir. Avrupa Birliği'nin resmî dillerinden biri ve en çok konuşulanıdır. Özellikle Almanya, Avusturya, Lihtenştayn, Lüksemburg, İsviçre'nin büyük bölümü, İtalya'nın Güney Tirol bölümü, Belçika'nın doğu kantonları, Polonya ve Romanya'nın bazı bölgeleri ve Fransa'nın Alsas-Loren bölgesinde konuşulmaktadır. Dünyanın yaygın lisanlarından biridir.

Almanca, eski dönemlerde Türkçede Slav dilleri ile benzer şekilde Nemçece olarak adlandırılmıştır. Türkçedeki Alman kelimesi Fransızca aynı anlama gelen Allemand sözünden alıntıdır.

Yaklaşık 120 milyon konuşura sahip Almanca, dünyada en çok konuşulan 12. dildir. Konuşur nüfuslarına göre sırasıyla Almanya, Avusturya, Lihtenştayn, Lüksemburg, İsviçre'de çoğunluk dilini oluşturmaktadır. Buna ek olarak İtalya'nın Güney Tirol bölümü, Belçika'nın doğu kantonları, Polonya ve Romanya'nın kimi bölgeleri ve Fransa'nın Alsas-Loren bölgesinde Almanca çeşitli azınlıkların anadili olmaktadır. Türkiye'de 25.000 kadar Alman ikâmet etmektedir. Bu grup eski tâbiriyle "Bosporus-Deutsche" ("Boğaziçi Almanları") ve Akdeniz Bölgesinde yaşayan Alman vatandaşlarından oluşmaktadır.
Ayrıca bu ülkelerden kimilerine özgü eski sömürgelerde (Namibya gibi; ama Güney Afrika da) dikkate değer ölçüde Almanca konuşan nüfûsa rastlanır. Çeşitli Doğu Avrupa ülkelerinde Almanca konuşan azınlıklar bulunmaktadır. Bunların arasında Rusya, Macaristan ve Slovenya sayılabilir. Ayrıca Kuzey Amerika'nın (özellikle ABD), Latin Amerika'da Arjantin ve Brezilya'nın kimi bölgelerinde Almanca konuşulmaktadır.

Almancanın yaygın bir şekilde öğrenilmesi ve öğretilmesi amacıyla DAAD ve Goethe Enstitüsü kurulmuştur. DAAD Merkezleri genel itibarıyla üniversitelerden, Goethe Enstitüleri de ortaöğretim kurumlarından sorumludur. Almanca öğrenimi, dil yeterliliklerini belirlemek ve belgelemek amacıyla uluslararası kabul görmüş sertifika sınavları ile desteklenmektedir. Goethe Enstitüsü tarafından sunulan Goethe-Zertifikat ve TestDaF gibi sınavlar, dil öğrenenlerin Almanca dil seviyelerini A1'den C2'ye kadar değerlendirmektedir.
2015 yılında yayımlanan kapsamlı bir araştırma dünyada 15 milyon kişinin Almanca dilini öğrenmekte olduğunu ortaya koymuştur.

Almanya Standart Almancası
Avusturya Standart Almancası
Cermen dilleri
Eski Yüksek Almanca
İsviçre Standart Almancası
Orta Yüksek Almanca
Pensilvanya Almancası
Muhlenberg Efsanesi

Goethe Enstitüsü - Türkiye5 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Almatı (Kazakça: Алматы), Kazakistan'ın iki milyondan fazla nüfusu ile en büyük şehridir ve eski başkentidir. Güney Kazakistan'da, Kırgızistan sınırına yakın Trans-İli Alatau dağlarının eteklerinde yer alan Almatı, kültür, ticaret, finans ve inovasyonun önemli bir merkezidir. Şehir, 700-900 metre (2.300-3.000 fit) rakımda yer almakta olup, çevredeki dağlardan kaynaklanan ve ovalara akan Büyük Almatı ve Küçük Almatı nehirleri şehirden geçmektedir. Almatı, Orta Asya'nın ikinci büyük şehri ve Bağımsız Devletler Topluluğu'nun (BDT) dördüncü büyük şehridir. 
Almatı, Sovyet döneminde 1929'dan 1991'e kadar ve bağımsızlığın ardından 1991'den başkentin 1997'de Akmola'ya (şimdiki Astana) taşınmasına kadar Kazakistan'ın başkenti olarak hizmet vermiştir. Artık başkent olmamasına rağmen Almatı, Kazakistan'ın en kozmopolit ve etkili şehri olmaya devam ediyor ve genellikle ülkenin kültürel ve finansal kalbi olarak kabul ediliyor ve halk arasında "Güney Başkenti" olarak anılıyor. Cumhuriyetçi öneme sahip bir şehir olarak sınıflandırılıyor ve bu da ona bölgesel yönetimden özerklik sağlıyor. Şehir, cumhuriyetçi önemi çerçevesinde sekiz idari bölgeye ayrılmıştır.
Almatı, 1978'de küresel halk sağlığı politikasını şekillendiren Alma-Ata Birincil Sağlık Hizmetleri Konferansı, 2011 Asya Kış Oyunları ve 2017 Kış Üniversite Oyunları da dahil olmak üzere uluslararası etkinliklere ev sahipliği yapmıştır. Şehir ayrıca 2022 Kış Olimpiyatları'na ev sahipliği yapmak için de aday olmuş ve kış sporları için uluslararası bir merkez olarak konumunu daha da sağlamlaştırmış, ancak nihayetinde ihaleyi Pekin'e kaptırmıştır.
Almatı, Kazakistan ve Orta Asya'nın en işlek havalimanı olan ve yılda 9,5 milyondan fazla yolcuya hizmet veren Almatı Uluslararası Havalimanı da dahil olmak üzere kapsamlı bir ulaşım ağına sahiptir. Şehir ayrıca 2011 yılında açılan Almatı Metrosu ile de hizmet vermektedir. Ek olarak, otobüsler ve troleybüsler şehrin kapsamlı toplu taşıma sistemine katkıda bulunmaktadır. 
Almatı'nın, çeşitli ekosistemleri ve doğal yürüyüş parkurlarıyla Ile-Aladağ Milli Parkı ve Büyük Almatı Gölü gibi doğal güzelliklere yakınlığı, şehri açık hava meraklıları için popüler bir destinasyon haline getirmektedir. Ayrıca, dünyanın en yüksek rakımlı buz pisti olan Medeu ve Shymbulak kayak merkezine yakınlığı, Almatı'nın macera ve açık hava etkinlikleri için önemli bir turizm merkezi olarak ününe katkıda bulunmaktadır.
2017'den beri müzik alanında UNESCO Yaratıcı Şehirler Ağı üyesi olan Almatı, kültürel katkılarıyla ünlüdür. Ayrıca, Küreselleşme ve Dünya Şehirleri Araştırma Ağı tarafından Gamma+ seviyesinde küresel şehir olarak sınıflandırılması, ekonomik ve bölgesel önemini vurgulamaktadır. Almatı, sayısız şehir parkı, ağaçlarla çevrili sokakları ve çeşmeleriyle bölgenin en yeşil şehirlerinden biri olarak ün kazanmıştır. Şehrin silüeti, tarihi Sovyet dönemi binalarını modern gökdelenlerle harmanlayarak, devam eden ekonomik gelişimini ve gelişen kimliğini simgelemektedir.
Almatı'daki önemli simge yapılar ve turistik yerler arasında Kazakistan Merkez Devlet Müzesi, Yükseliş Katedrali, Yeşil Çarşı, Arbat ve şehrin ve çevredeki dağların panoramik manzaralarını sunan bir tepe noktası olan Kök Töbe bulunmaktadır. Şehir ayrıca Al-Farabi Kazak Ulusal Üniversitesi, Kazak-İngiliz Teknik Üniversitesi, Uluslararası Bilgi Teknolojileri Üniversitesi ve Narxoz Üniversitesi gibi prestijli eğitim kurumlarına da ev sahipliği yapmaktadır.

Almatı Şehri kayak yapmak için ideal bir yerdir. Çimbulak kayak telesiyejleri deniz seviyesinden 3163 metreye kadar çıkmaktadır. Çimbulak kayak merkezinin yanında yer alan Büyük Almatı Gölü, görülmeye değer doğal güzelliğe sahiptir. Ayrıca Almatı yerleşim alanında 16 milyondan fazla ağaç olduğu tahmin edilmektedir.

Merkez Müzesinde Kazakistan tarihine ilişkin öğeler bulabilirsiniz. Türkiye'de tarih kitaplarında olan Altın Elbiseli Adam'ın kostümünün bir kopyası da burada bulunmaktadır. Panfilov Parkında, II. Dünya Savaşı'nda yaşamını yitirenler anısına yanan ateş ve anıt görmeye değer, kudretli bir anıttır.

Almatı Yönetim Üniversitesi de Almatı'da yer almaktadır.

Almatı merkezinde çok düzgün yol planlaması vardır. Bütün caddeler dikey ve yatay olarak hizalanmıştır. Caddenin bir tarafında binalar tek numaralı, karşı tarafında da çift numaralıdır. Bir adresi söylemenin de kolay yolu, gidilecek yerin dikey ve yatay kesişim caddelerini söylemektir. Almatı Kazakistan'ın en büyük şehridir.

 Wikimedia Commons'ta Almatı ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Voznesensk Katedrali
Almatı Akimat Binası

Altice Arena (eskiden MEO Arena ve ayrıca Pavilhão Atlântico), Portekiz'in başkenti Lizbon'da bulunan gösteri, konser ve spor merkezidir. Arena, Portekiz ve Avrupa'daki en yüksek kapalı alandır. İlk olarak Expo’98 için planlanmıştır. Açıldığı yıl olan 1998'den beri pek çok konser ve aktiviye ev sahipliği yapmıştır.

Lizbon'da çok amaçlı bir arena inşa etme planları, Expo '98 Ana Planının ilk tartışmalarına kadar uzanıyor. Şehrin, konseri, kongresini ve büyük kapsamdaki spor etkinliklerini karşılayabilecek çok yönlü bir tesisi yoktu. Hem Lizbon'da hem de Portekiz'de var olan yapıların kapasitesi sınırlıydı (4.000 kişiye kadar) ya da konvansiyonel olmayan etkinliklere (örneğin, dünya çapında kapalı spor karşılaşmaları) uyum sağlamak zordu. Mevcut mekânların bir diğer eksikliği, modern konserlere, müzikallere ev sahipliği yapmak ve doğru canlı TV yayını yapmak için gerekli gördüğü teknik altyapının olmamasıydı.
Ülke, Lizbon Kolezyumu gibi daha küçük kapalı salonlar ve açık hava stadyumu arasındaki mevcut boşluğu doldurmak için bir arenaya ihtiyaç duydu. Sonuç olarak, Portekiz önemli kapalı spor şampiyonalarının oyunlarına ev sahipliği yapmayacak ve soğuk ve yağışlı havalarda ülkede büyük konserler baş göstermeyecektir.
Pavilhão Atlântico'yu Expo 98 ana planı dahilinde inşa etme kararı, arenada Lizbon kentinin çok ötesinde bir toplama alanına sahip oldu. Gare do Oriente'ye ve birkaç ana karayolu kavşağına kısa mesafede olmak, arenanın ülkenin dört bir yanından izleyiciler yaratmasına olanak tanır.
Temmuz 2012'de arena Arena Atlântico S.A.'ya 21,2 milyon avro karşılığında satıldı. Mayıs 2013'te Portugal Telecom, mekânın adlandırma haklarını satın aldı ve hizmet markası MEO'dan sonra MEO Arena olarak yeniden markaladı. Ekim 2017'de, Portugal Telecom'un Altice tarafından devralınmasının ardından, mekan, Altice Arena olarak yeniden adlandırıldı.

Bina, Skidmore, Owings & Merrill (SOM) ile birlikte Brezilya ve Portekiz'de çeşitli hükûmet ve ofis binalarının mimarı olan Portekizli mimar Regino Cruz tarafından tasarlandı. SOM, Manchester ve Berlin Olimpiyat Stadyumları yarışmalarında birincilik ödülü almış ve ABD'de birçok büyük spor pavyonunun (Portland, Philadelphia, Oakland ve Minneapolis) tasarlanmasından sorumludur. Stüdyo aynı zamanda Lizbon'daki Parque das Nações 'nin kuzey ucunda bulunan Vasco da Gama Tower' un eş-tasarımcısıdır. Altice Arena'nın şekli büyük bir uçan tablaya veya atnalı yengeç anımsatmaktadır. Böyle benzersiz bir şekil, yapısal ve sembolik sebeplerden ötürü, temelleri için kutup düşünmesini gerektiriyordu. Örneğin, çatı, bir kervan şeklinde tasarlanmış bir ahşap ızgaranın üzerine oturuyor. Dünya okyanuslarını ve Portekiz'in 15. yüzyıldaki keşiflerini kutlayan bir dünya fuarına katılan ahşap, beton veya çelikten daha uygun kabul edildi.
Tasarımın ana hedefleri şunlardı: 1) Böyle büyük bir yapıdan üretilen görsel darbeyi en aza indirin; 2) rasyonel enerji kullanımı; ve 3) binanın içinde ve dışında seyirci akışını basitleştirmek.
Ana cephe, güneye doğru yönlendirilir ve bu, daha soğuk kış aylarında güneşe maruz kalmayı arttırır, aynı zamanda yaz aylarında doğrudan güneş ışığının önüne geçer. Bu maruz kalma, ısıtma ve klima masraflarının azaltılmasına olanak sağlarken aynı zamanda binanın üstündeki doğal havalandırma çıkışları hava dolaşımı ve soğutma sağlar. Ana katın yerden 6,4 metre aşağıda yer almasıyla, mimarlar cömertçe yüksek bir tavana izin verdiler, aynı zamanda dış ayak izini de azaltarak (hava koşullarına maruz kalan daha küçük yüzey alanının bir sonucu olarak) ısı alışverişini en aza indirdiler. Dış cam cephe, yalnızca kış aylarında güneş ışığına izin verecek şekilde tasarlanan çıkıntılı panellerle gölgelenmektedir. Hareketli jaluziler sistemi doğal aydınlatmanın pavyona girmesini sağlar.
Erişilebilirlik, tüm binayı çevreleyen kısa bir stadyum-oturma-benzeri dış merdiven vasıtasıyla da açıktır.

Arena 10.076 kişinin katıldığı 2014-15 UEFA Futsal Cup Final Four etkinliğine ev sahipliği yapmış, bu katılım Futsal şampiyonalarının rekor katılım seviyesindedir.
Arena'nın Şimdiye kadar yapılmış en dikkat çekici etkinliklerden birisi de 2005 yılında MTV Avrupa Müzik Ödülleri'ne ev sahipliği yapmasıydı.
Arena 1999 yılında İspanya ve Amerika Birleşik Devletleri tarafından oynanan FIBA U-19 Dünya Şampiyonası'nın finaline ev sahipliği yapmıştır.
Mayıs 2018'de Arena 2018 Eurovision Şarkı Yarışması'na ev sahipliği yapacak.

Resmi site

Altın, kimyasal bir elementtir; kimyasal sembolü Au (Latince aurum'dan), atom numarası 79'dur. Saf halinde parlak, hafif kırmızıya çalan sarı renkli, yumuşak, sünek ve dövülgen bir metaldir. Altının parlak sarı rengi, asitlere karşı dayanıklılığı, doğada serbest halde bulunabilmesi ve kolay işlenebilmesi gibi özellikleri, insanların İlk çağlardan beri ilgisini çekmiştir.
Altın, parlak sarı rengi ve ışıltısıyla göz alan çok ağır bir metaldir. Üstelik kolay kolay tepkimeye girmeyen çok kararlı bir element olduğu için havadan ve sudan etkilenmez. Bu yüzden hiçbir zaman paslanmaz, kararmaz ve donuklaşmaz. Bir başka özelliği de saf haldeyken çok yumuşak olmasıdır; bu nedenle kolayca dövülerek biçimlendirilebilir. Altın bütün bu özellikleriyle tarih boyunca en kıymetli metallerden sayılmıştır.
2023 yılında, dünyanın en büyük altın üreticisi Çin iken, onu Rusya ve Avustralya izledi. 2020 itibarıyla, yer üstünde toplam yaklaşık 201.296 ton altın bulunmaktadır. Bu, her bir kenarı yaklaşık 21,7 metre (71 ft) olan bir küpe eşittir. Dünyada üretilen yeni altının yaklaşık %50'si mücevherlerde, %40'ı yatırımlarda ve %10'u sanayide kullanılır. Altının yüksek şekil verilebilirliği, sünekliği, korozyona ve diğer çoğu kimyasal reaksiyona karşı direnci ve elektriğin iletkenliği, her türlü bilgisayarlı cihazda korozyona dayanıklı elektrik konnektörlerinde kullanılmaya devam etmesine yol açtı (başlıca endüstriyel kullanımı). Altın ayrıca kızılötesi kalkanlama, renkli cam üretimi, altın varaklama ve diş restorasyonunda da kullanılır. Bazı altın tuzları hâlâ tıpta iltihap önleyici ajan olarak kullanılmaktadır.

Altın, tüm metallerin en dövülebilir olanıdır. Tek atom genişliğinde bir tel haline getirilebilir ve daha sonra kopmadan önce önemli ölçüde gerilebilir.
Bu tür nanoteller, fark edilir bir sertleşme olmaksızın dislokasyonların ve kristal ikizlerinin oluşumu, yeniden yönlendirilmesi ve göçü yoluyla bozulur. Bir gram altın 1 metrekare (11 ft2) lik levhaya dövülebilir ve bir avoirdupois onsu 28 metrekare (300 ft2) dövülebilir. Altın yaprak yarı saydam hale gelecek kadar ince dövülebilir. İletilen ışık yeşilimsi mavi görünür çünkü altın sarı ve kırmızıyı güçlü bir şekilde yansıtır. Bu tür yarı saydam levhalar ayrıca kızılötesi ışığı güçlü şekilde yansıtır ve bu nedenle ısıya dayanıklı giysilerin vizörlerinde ve uzay giysilerinin güneş vizörlerinde kızılötesi (radyant ısı) kalkanları olarak kullanılır. Altın, ısı ve elektriğin iyi bir iletkenidir.

İnsanlar tarafından kullanılan en eski kayıtlı metal, serbest veya "doğal" olarak bulunabilen altın gibi görünmektedir. y. 40.000 MÖ civarında geç Paleolitik dönemde kullanılan İspanyol mağaralarında az miktarda doğal altın bulunmuştur.
Dünyadaki en eski altın eserler Bulgaristan'dandır ve MÖ 5. binyıla (MÖ 4.600 ila MÖ 4.200) kadar uzanır. Örneğin Varna Gölü ve Karadeniz kıyısı yakınlarındaki Varna Nekropolü'nde bulunanlar, tarihteki en erken "iyi tarihlendirilmiş" altın eser bulgusu olarak düşünülür. Birkaç tarih öncesi Bulgar buluntusu da en az onlar kadar eski kabul edilir: Hotnitsa'daki altın hazineleri, Durankulak, Pazarcık yakınlarındaki Yunatsite Kurgan yerleşiminden çıkan eserler, Sakar altın hazinesi, ayrıca Pravadı'daki Kurgan yerleşiminde bulunan boncuklar ve altın takılar - Solnitsata ("tuz çukuru"). Ancak Varna altını en eskisi olarak anılır çünkü bu hazine en büyük ve en çeşitli olanıdır.
Altın eserler muhtemelen ilk kez Antik Mısır'da hanedanlık öncesi dönemin en başında, MÖ 5. binyılın sonu ve 4. binyılın başında ortaya çıkmış ve eritme işlemi 4. binyıl boyunca geliştirilmiştir. Altın eserler Aşağı Mezopotamya arkeolojisinde 4. binyılın başlarında ortaya çıkmıştır. 1990 itibarıyla Batı Şeria'daki Wadi Qana mağara mezarlığında bulunan MÖ 4. binyıl altın eserler Levant'tan gelen en eski eserlerdi. Altın şapkalar ve Nebra diski gibi altın eserler Orta Avrupa'da MÖ 2. binyıl Bronz Çağı'ndan itibaren ortaya çıkmıştır.
Bilinen en eski altın madeninin haritası Eski Mısır'ın 19. Hanedanlığı'nda (MÖ 1320-1200) çizilmiştir; oysa altına dair ilk yazılı referans MÖ 1900 civarında 12. Hanedanlık'ta kaydedilmiştir. MÖ 2600'lü yıllara ait Mısır hiyeroglifleri, Mitanni Kralı Tushratta'nın Mısır'da "topraktan daha bol" olduğunu iddia ettiği altını tasvir eder.
Mısır ve özellikle Nübye, tarihin büyük bölümünde önemli altın üretim alanları olabilecek kaynaklara sahipti. Bilinen en eski haritalardan biri olan Torino Papirüs Haritası, Nübye'deki bir altın madeni planını yerel jeoloji göstergeleriyle birlikte gösterir. Yangın çıkarmayı da içeren ilkel çalışma yöntemleri hem Strabon hem de Diodorus Siculus tarafından anlatılmıştır. Ayrıca, günümüzde Suudi Arabistan olan Kızıldeniz'in karşısında büyük madenler de vardı.

Altın, MÖ 14. yüzyıl civarından 19 ve 26 numaralı Amarna mektuplarında geçmektedir.
Altın, Eski Ahit'te sık anılır, Yaratılış 2:11'den (Havila'da) başlayarak, altın buzağı hikâyesi ve Menorah ve altın sunak dahil olmak üzere tapınağın birçok bölümünden başlar. Yeni Ahit'te, Matta'nın ilk bölümlerinde magi'nin armağanları arasındadır. Vahiy Kitabı 21:21, Yeni Kudüs şehrini "kristal kadar berrak, saf altından yapılmış" sokaklara sahip olarak tanımlar.
Karadeniz'in güneydoğu köşesindeki altının işletilmesinin Midas zamanına dayandığı söylenir. Bu altın, muhtemelen MÖ 610 civarında Lidya'da dünyanın en eski madeni parasının yapımında önemliydi.
MÖ 8. yüzyıla dayanan altın post efsanesi, antik dünyadaki plaser yataklarından altın tozunu yakalamak için postların kullanımına atıfta bulunur.
MÖ 6. veya 5. yüzyıldan itibaren Chu (eyalet), bir tür kare altın sikke olan Ying Yuan'ı dolaşıma sokmuştur.
Roma metalurjisinde, özellikle MÖ 25'ten itibaren Hispania'da ve MS 106'dan itibaren Daçya'da hidrolik madencilik yöntemlerinin başlamasıyla büyük ölçekte altın çıkarmak için yeni yöntemler geliştirildi. En büyük madenlerinden biri, yedi uzun su kemerinin büyük alüvyon yatağının çoğunu yıkamaya olanak tanıdığı León'daki Las Médulas'tı. Transilvanya'daki Roșia Montană'daki'daki madenler de çok büyüktü ve çok yakın zamana kadar hala açık ocak yöntemleriyle altın çıkarılıyordu. Ayrıca Britanya'daki daha küçük yatakları, örneğin Dolaucothi'deki placer ve sert kaya yataklarını da işlettiler. Kullandıkları çeşitli yöntemler, MS 1. yüzyılın sonlarına doğru yazılan Naturalis Historia ansiklopedisinde Yaşlı Plinius tarafından iyi bir şekilde açıklanmıştır.
Mansa Musa'nın (1312'den 1337'ye kadar Mali İmparatorluğu'nun hükümdarı) 1324'te Mekke'ye yaptığı hac sırasında, Temmuz 1324'te Kahire'den geçtiği ve binlerce kişi ve yaklaşık yüz deveden oluşan bir deve kervanıyla birlikte olduğu ve burada o kadar çok altın dağıttığı bildirilmişti ki, Mısır'daki altın fiyatları on yıldan fazla düşürüp yüksek enflasyona neden oldu. Çağdaş bir Arap tarihçisi şöyle demiştir:

Altın, o yıl Mısır'a gelene kadar Mısır'da fiyatı yüksekti. Miskal 25 dirhemin altına düşmedi ve genellikle üstündeydi, ancak o zamandan beri değeri düşüp fiyatı ucuzladı ve şimdiye kadar ucuz kaldı. Miskal 22 dirhemi veya daha azını geçmez. Bu durum, Mısır'a getirdikleri ve orada harcadıkları büyük miktardaki altın nedeniyle yaklaşık on iki yıldır bu şekilde devam etmektedir[...].

Avrupalıların Amerika'yı keşfetmeleri, büyük ölçüde, özellikle Mezoamerika, Peru, Ekvador ve Kolombiya'da yerli Amerikalı halklar tarafından büyük bir bollukta sergilenen altın süs eşyalarına dair raporlarla desteklendi. Aztekler altını tanrıların ürünü olarak görüyorlardı ve ona kelimenin tam anlamıyla "tanrı dışkısı" (Nahuatl dilinde teocuitlatl) diyorlardı ve II. Montezuma öldürüldükten sonra, bu altının çoğu İspanya'ya gönderildi. Ancak Kuzey Amerika'nın yerli halkları için altın işe yaramaz olarak görülüyordu ve doğrudan faydalarıyla ilgili olan obsidyen, çakmak taşı ve arduvaz gibi diğer mineraller daha çok değer görüyordu.
El Dorado, altın sikkelerle birlikte muhteşem bir bollukta değerli taşların bulunduğu efsanevi bir hikâyeye uygulanır. El Dorado kavramı birkaç dönüşüm geçirdi ve sonunda önceki mitin anlatımları da efsanevi kayıp bir şehrin anlatımlarıyla birleştirildi. El Dorado, İspanyol İmparatorluğu tarafından Kolombiya'daki Muisca yerli halkının efsanevi bir kabile şefini (zipa) tanımlamak için kullanılan bir terimdi. Bu şef, bir başlangıç ayini olarak kendini altın tozuyla kapladı ve Guatavita Gölü'ne daldı. El Dorado'yu çevreleyen efsaneler zamanla değişti; bir adamdan bir şehre, bir krallığa ve en sonunda bir imparatorluğa dönüştü.
Erken modern dönemden başlayarak, Batı Afrika'nın Avrupalılar tarafından keşfi ve Afrika'nın sömürgeleştirilmesi büyük ölçüde bölgedeki altın yataklarına dair raporlar tarafından yönlendirildi ve sonunda Avrupalılar tarafından "Altın Sahili" olarak adlandırıldı. 15. yüzyılın sonlarından 19. yüzyılın başlarına kadar, bölgedeki Avrupalı ticareti öncelikle fildişi ve kölelerle birlikte altına odaklanmıştı. Batı Afrika'daki altın ticareti, başlangıçta Portekizlilerle ticaret yapan ve daha sonra İngiliz, Fransız, İspanyol ve Danimarkalı tüccarlarla ticaret yapmaya başlayan Ashanti İmparatorluğu tarafından yönetiliyordu. İngilizlerin Batı Afrika altın yataklarının kontrolünü ele geçirme istekleri, Ashanti İmparatorluğu'nun İngiltere tarafından ilhak edildiği 19. yüzyılın sonlarındaki Anglo-Ashanti savaşlarında rol oynadı.
Mısır hükümdarları zamanında MÖ 3200 yıllarında, altın darphanelerde eşit boyda çubuklar halinde çekilerek para olarak kullanıldı.
Au sembolü Latince "altın" anlamına gelen aurum kelimesinden gelir.
Peru'da MÖ 2000 yılına ait altın ziynet eşyaları kalıntılarına rastlanmış olup, Amerika kıtasındaki Aztekler ve İnkaların da altına tutkun oldukları bilinmektedir.
Altına önem veren eski medeniyetler arasında; Yunanları, İranlıları, Makedonları, Asurluları, Sümerleri ve Lidyalıları saymak yerinde olur.
MÖ 550 yıllarında Lidya Kralı Krezos, altını para olarak (sikke) bastırmış ve altının para olarak basılması ile de ticaret artmıştır. Şehirler zenginleşmiş ve dünya yeni bir refah dönemine girmiştir.
İskit ve Sarmat

Altınbaş Üniversitesi, 2008 yılında İstanbul'da kurulmuş olan bir vakıf üniversitesidir. Kuruluşunda Kemerburgaz Üniversitesi adıyla eğitim vermeye başlayan kurum, 1 Temmuz 2017 itibarıyla Altınbaş Üniversitesi adını almıştır. İlk öğrencilerini 2011 yılında almıştır, 2011-2012 öğretim döneminde eğitime başlamıştır.

2008 yılında Altınbaş Holding  Mehmet Altınbaş Eğitim ve Kültür Vakfı Yönetim Kurulu tarafından alınan karar doğrultusunda vakıf üniversitesi olarak kuruluş çalışmaları başlatılmıştır. 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu ve Vakıf Yükseköğretim Kurumları Yönetmeliği doğrultusunda başvuru evrakları hazırlanmış, Kemerburgaz'da kampüs için arazi alımı yapılmış, proje hazırlanmış ve üniversite ‘’İstanbul Kemerburgaz Üniversitesi’’ olarak adlandırılmıştır. 22 Mayıs 2008 tarihinde kuruluş kanunu TBMM’de kabul edilmiş ancak imar sorunu nedeniyle kampüs inşaatına başlanamamıştır. Kemerburgaz’daki arazi ile ilgili sorunların çözümü için çalışmalar devam ederken üniversitenin kuruluşunda gecikmeye yol açmamak maksadıyla Altınbaş Holding’in ‘’Mahmutbey Dilmenler Caddesi, Bağcılar’'da bulunan yönetim binasının üniversiteye devri konusunda Aralık 2010'da karar alınmış ve binanın üniversite ihtiyaçları doğrultusunda düzenlenmesi çalışmaları başlatılmıştır.
1 Ağustos 2011 tarihi itibarıyla üniversite tüm birimleri ile eğitim ve öğretime hazır hale getirilmiştir.
2021-22 eğitim-öğretim yılında 1533 ön lisans,	7374 lisans, 3206 yüksek lisans ve 338 doktora öğrencisi olarak toplamda 12451 öğrenci öğrenim görmekteydi. 2022 yılı itibari ile üniversite kapsamında 75 profesör, 46 doçent, 165 doktor, 81 öğretim görevlisi ve 84 araştırma görevlisi olmak üzere toplam 451 akademik personel görev yapmaktaydı.
Üniversitenin 3 yerleşkesi (Bağcılar, Bakırköy, Şişli) ve 9 fakültesi, 3 enstitüsü, 1 meslek yüksekokulu ve 1 yabancı diller yüksekokuluyla eğitim vermektedir. Yaklaşık 13.800 öğrenciye ev sahipliği yapmakta olup, öğrenci/öğretim üyesi oranı 4:1'dir .

Resmî site

Amsterdam, Hollanda'nın başkenti ve en büyük şehridir. Haziran 2024'te şehir merkezinde 933.680, kentsel alanda 1.457.018 ve metropol alanında 2.480.394 nüfusa sahiptir. Hollanda'nın Kuzey Hollanda eyaletinde yer alan Amsterdam, çok sayıda kanalı nedeniyle halk arasında "Kuzeyin Venediği" olarak anılır ve bu kanallar artık UNESCO Dünya Mirası Alanı'dır.
Amsterdam, taşkınları kontrol etmek için baraj yapılan Amstel Nehri'nin ağzında kurulmuştur. Başlangıçta 12. yüzyılda küçük bir balıkçı köyü olan Amsterdam, Hollanda'nın ekonomik bir güç merkezi olduğu 17. yüzyıldaki Hollanda Altın Çağı'nda önemli bir dünya limanı haline geldi. Amsterdam, finans ve ticaretin önde gelen merkezi olmasının yanı sıra seküler sanat üretiminin de merkeziydi. 19. ve 20. yüzyıllarda şehir genişledi ve yeni mahalleler ve banliyöler inşa edildi. Şehrin uzun bir açıklık, liberalizm ve hoşgörü geleneği vardır. Bisiklet, şehrin modern karakterinin anahtarıdır ve şehir genelinde çok sayıda bisiklet yolu ve şeridi bulunmaktadır.
Amsterdam'ın başlıca turistik yerleri arasında tarihi kanalları; Hollanda Altın Çağı sanatının sergilendiği devlet müzesi Rijksmuseum; Van Gogh Müzesi; Amsterdam Kraliyet Sarayı ve eski belediye binasının bulunduğu Dam Meydanı; Amsterdam Müzesi; modern sanat eserlerinin sergilendiği Stedelijk Müzesi; Concertgebouw konser salonu; Anne Frank Evi; Scheepvaartmuseum, Natura Artis Magistra; Hortus Botanicus, NEMO, kırmızı ışık bölgesi ve esrar kafeleri yer almaktadır. Şehir, dünyanın en ünlü gece kulüpleri arasında yer alan birçok gece kulübüyle gece hayatı ve festival etkinlikleriyle tanınmaktadır. Sanatsal mirası, kanalları ve üçgen çatılı dar kanal evleri, şehrin 17. yüzyıldaki Altın Çağı'nın iyi korunmuş mirasları, her yıl milyonlarca ziyaretçiyi kendine çekmektedir. 
1602 yılında kurulan Amsterdam Borsası, dünyanın en eski "modern" menkul kıymetler piyasası borsası olarak kabul edilir. Hollanda'nın ticari başkenti ve Avrupa'nın en önemli finans merkezlerinden biri olan Amsterdam, alfa dünya şehri olarak kabul edilir. Şehir, Hollanda'nın kültür başkentidir. Birçok büyük Hollanda kurumu genel merkezini bu şehirde bulundurmaktadır. Dünyanın en büyük şirketlerinin birçoğu Amsterdam'da yerleşiktir veya Avrupa genel merkezlerini burada kurmuştur; örneğin Uber, Netflix ve Tesla gibi teknoloji şirketleri. Amsterdam, Hollanda'nın resmi başkenti olmasına rağmen, hükûmet merkezi değildir. Ana hükûmet kurumları ve yabancı elçilikler Lahey'de bulunmaktadır. 
2022 yılında Amsterdam, Economist Intelligence Unit tarafından yaşanacak en iyi dokuzuncu şehir ve Mercer tarafından çevre ve altyapı açısından yaşam kalitesi bakımından 12. sırada yer aldı. Şehir, 2019 yılında küresel olarak en iyi teknoloji merkezlerinden biri olarak 4. sırada yer aldı. Amsterdam Limanı, Avrupa'nın beşinci büyük limanıdır. KLM merkezi ve Amsterdam'ın ana havaalanı Schiphol, Hollanda'nın en işlek, Avrupa'nın ise üçüncü en işlek havaalanıdır. Hollanda başkenti, yaklaşık 180 milletin temsil edildiği dünyanın en çok kültürlü şehirlerinden biridir. Amsterdam'da göç ve etnik ayrımcılık güncel bir sorundur.
Amsterdam'ın tarihi boyunca önemli sakinleri arasında ressamlar Rembrandt ve Vincent van Gogh, 17. yüzyıl filozofları Baruch Spinoza, John Locke, René Descartes ve Holokost kurbanı ve günlük yazarı Anne Frank bulunmaktadır.

Amsterdam, istasyonun ana caddesi olan Amsterdam Centraal istasyonu ve Damrak'tan güneye doğru açılır. Kasabanın en eski bölgesi De Wallen (İngilizce:"The Quays") "Rıhtımlar" olarak bilinir. Damrak'ın doğusunda yer alır ve şehrin ünlü kırmızı fener mahallesini içerir. De Wallen'in güneyinde, Waterlooplein'in eski Yahudi mahallesi bulunur.
"Grachten" olarak bilinen Orta Çağ ve sömürge dönemi Amsterdam kanalları, evlerin ilginç duvarlara sahip olduğu şehrin kalbini kucaklar. Grachtengordel'in ötesinde, Jordaan ve Pijp'nin eski işçi sınıfı bölgeleri vardır. Şehrin başlıca müzelerinin bulunduğu Museumplein, adını Hollandalı yazar Joost van den Vondel'den alan 19. yüzyıldan kalma bir park olan Vondelpark ve Plantage hayvanat bahçesi ile mahalle de Grachtengordel'in dışındadır. Şehrin çeşitli bölümleri ve çevresindeki kentsel alan polder'lerdir. Bu, Aalsmeer, Bijlmermeer, Haarlemmermeer ve Watergraafsmeer'de olduğu gibi, göl anlamına gelen -meer son ekiyle tanınabilir.

Amsterdam kanal sistemi bilinçli şehir planlaması sonucudur. 17. yüzyılın başlarında, göçün zirvede olduğu zamanlarda, uçları IJ körfezinde ortaya çıkan eşmerkezli dört yarım kanal kanalına dayanan kapsamlı bir plan geliştirildi. Grachtengordel olarak bilinen, kanalların üçü çoğunlukla konut inşaatı içindi: Herengracht ("Heren", Amsterdam'ın yönetici lordları olan "Heren Regeerders van de stad Amsterdam" anlamına gelirken, "gracht" kanal anlamına gelir, bu nedenle isim kabaca "Lordların Kanalı" olarak çevrilebilir), Keizersgracht (İmparatorun Kanalı) ve Prinsengracht (Prens Kanalı). Dördüncü ve en dıştaki kanal, dış halkadaki tüm kanalların ortak adı olduğu için haritalarda genellikle bahsedilmeyen Singelgracht'dır. Singelgracht, en eski ve en içteki kanal olan Singel ile karıştırılmamalıdır.

Kanallar savunma, su yönetimi ve ulaşım için hizmet etti. Savunmalar, geçiş noktalarında kapıları olan bir hendek ve toprak setleri şeklini aldı, ancak bunun dışında duvarcılık üstyapı'sı yoktu. Orijinal planlar kayboldu, bu nedenle Ed Taverne gibi tarihçilerin orijinal niyetler hakkında spekülasyon yapması gerekir: Düzenin değerlendirmelerinin dekoratif olmaktan ziyade tamamen pratik ve savunma amaçlı olduğu düşünülür.
İnşaat 1613'te başladı ve yerleşimin genişliği boyunca batıdan doğuya, tarihçi Geert Mak dediği gibi- popüler bir efsanede olduğu gibi merkezden dışarıya doğru değil- devasa bir ön cam sileceği gibi ilerledi. Güney kesiminde kanal inşaatı 1656'da tamamlandı. Daha sonra konut binalarının inşaatı yavaş ilerledi. Amstel nehri ile IJ körfezi arasındaki alanı kapsayan eşmerkezli kanal planının doğu kısmı hiçbir zaman uygulanmadı. Sonraki yüzyıllarda arazi, fazla planlama yapılmadan parklar, yaşlıların evleri, tiyatrolar, diğer kamu tesisleri ve su yolları için kullanıldı. Yıllar geçtikçe, Nieuwezijds Voorburgwal ve Spui gibi birçok kanal doldurularak caddeler veya meydanlar haline geldi.

17. yüzyılda Amsterdam kanallarının geliştirilmesinden sonra, şehir iki yüzyıl boyunca sınırlarının ötesine geçmedi. 19. yüzyıl boyunca Samuel Sarphati o zamanki Paris ve Londra'nın ihtişamına dayanan bir plan tasarladı. Plan, Grachtengordel'in hemen dışında yeni evlerin, kamu binalarının ve sokakların inşasını öngörüyordu. Ancak planın temel amacı halk sağlığını iyileştirmekti. Plan şehri genişletmese de, “Paleis voor Volksvlijt” gibi bugüne kadarki en büyük kamu binalarından bazılarını üretti. Sarphati'nin ardından, inşaat mühendisleri Jacobus van Niftrik ve Jan Kalff, şehrin merkezini çevreleyen 19. yüzyıldan kalma mahallelerden oluşan bir halka tasarladılar ve şehir, 17. yüzyıl sınırının dışındaki tüm arazilerin mülkiyetini koruyor ve böylece gelişmeyi sıkı bir şekilde kontrol ediyordu. Bu mahallelerin çoğu işçi sınıfına ev sahipliği yaptı.
Aşırı kalabalığa yanıt olarak, 20. yüzyılın başında Amsterdam'ın daha önce gördüğü her şeyden çok farklı olan iki plan tasarlandı: “Plan Zuid” (mimar Berlage tarafından tasarlandı) ve Batı. Bu planlar, tüm sosyal sınıflar için konut bloklarından oluşan yeni mahallelerin geliştirilmesini içeriyordu.
İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra şehrin batı, güneydoğu ve kuzey kesimlerinde büyük yeni mahalleler inşa edildi. Bu yeni mahalleler, şehrin yaşam alanı eksikliğini gidermek ve insanlara modern olanaklara sahip uygun fiyatlı evler sunmak için inşa edildi. Mahalleler esas olarak yeşil alanlar arasında yer alan, geniş yollara bağlanan ve mahalleleri motorlu araba ile kolayca erişilebilir kılan büyük konut bloklarından oluşuyordu. O dönemde inşa edilen batı banliyölerine topluca Westelijke Tuinsteden denir. Aynı dönemde inşa edilen kentin güneydoğusundaki bölge Bijlmer olarak biliniyor.

Amsterdam Belediyesi, tarihsel olarak çevresindeki yerleşimlerle yapılan idari düzenlemeler sonucunda genişlemiştir. Bu kapsamda, daha önce bağımsız bir belediye olan Weesp, 24 Mart 2022 tarihinde alınan resmî karar doğrultusunda Amsterdam'a bağlanmıştır. Bu tarihten itibaren Weesp, Amsterdam Belediyesi'nin bir parçası hâline gelmiş; yerel kimliğini koruyan özel bir idari statüyle yönetilmeye devam etmiştir.

Amsterdam'ın zengin bir mimarlık tarihi vardır. Amsterdam'daki en eski bina, 1306'da kutsanan Wallen'in kalbindeki Eski Kilise Oude Kerk (İngilizce: Old Church)'dir. En eski ahşap bina Begijnhof adresindeki Het Houten Huys. 1425 civarında inşa edilmiştir ve mevcut iki ahşap binadan biridir. Aynı zamanda Amsterdam'daki Gotik mimari'nin birkaç örneğinden biridir. Hollanda'nın en eski taş binası olan Moriaan 's-Hertogenbosch'da inşa edilmiştir.
16. yüzyılda ahşap binalar yerle bir edildi ve yerine tuğla binalar yapıldı. Bu dönemde, Rönesans mimari stili'nde birçok bina inşa edildi. Bu dönemin binaları, yaygın Hollanda Rönesans tarzı olan basamaklı beşik cepheleriyle çok tanınır. Amsterdam hızla kendi Rönesans mimarisini geliştirdi. Bu binalar mimarın Hendrick de Keyser ilkelerine göre inşa edildi. Hendrick de Keyser tarafından tasarlanan en çarpıcı binalardan biri Westerkerk. 17. yüzyılda barok mimari Avrupa'nın başka yerlerinde olduğu gibi çok popüler oldu. Bu kabaca Amsterdam'ın Altın Age ile aynı zamana denk geldi. Amsterdam'da bu tarzın önde gelen mimarları Jacob van Campen, Philips Vingboons ve Daniel Stalpaert idi.

Philip Vingboons, şehrin her yerinde görkemli tüccar evleri tasarladı. Amsterdam'daki barok tarzı ünlü bir bina, Baraj Meydanı üzerindeki Kraliyet Sarayı'dır. 18. yüzyıl boyunca Amsterdam, Fransız kültürü tarafından büyük ölçüde etkilendi. Bu, o dönemin mimarisine de yansır. 1815 civarında, mimarlar barok stili kırdı ve farklı neo-tarzlarda inşaat yapmaya başladı. Gotik tarzdaki binaların çoğu o döneme aittir ve bu nedenle neo-gotik tarzda inşa edildiği söylenir. 1

Anadolu Kavağı, İstanbul ilinin Beykoz ilçesinde yer alan bir mahalledir. İstanbul Boğazı'nın kuzey kıyısında bulunan mahalle, turistik bir balıkçı kasabası oluşu ve şehirden uzakta sakin bir mahal olmasıyla öne çıkmaktadır.

Mahallenin tepesinde, Marmara Denizi ile Karadeniz'in bağlantı noktasına hakim bir noktada konumlanan Doğu Roma döneminden kalma Yoros Kalesi, mahallenin turizminin ana dayanağıdır. Bir diğer turistik öge de mahallenin balıkçı restoranları ve waffle gibi atıştırmalıklar satan büfeleridir. Bunlar sayesinde yaz aylarında mahalle nüfusunun çok üzerinde turist çekebilmektedir. Yaz sezonu boyunca cumartesi günleri Bostancı'dan kalkan Mehtap Gezisi adı verilen, akşam Anadolu Kavağı'na uğrayıp geri dönen canlı müzikli vapur seferleri yapılmaktadır.
Mahalle, Osmanlı İmparatorluğu, Ankara Hükûmeti ve sonrasında Türkiye Cumhuriyeti'nin bünyesinde generallik yapan Mareşal Fevzi Çakmak'ın doğum yeri olmasıyla da bilinir.

Ortaçeşme'den kara yoluyla Kavacık'tan kalkan, Kanlıca-Çubuklu-Paşabahçe-Beykoz güzergâhından Anadolu Kavağı'na gelen 15A otobüsleri ile; deniz yolu ile ise Sarıyer'den ve Üsküdar'dan kalkan Şehir Hatları motorlarıyla gelinebilir.

T.C. İstanbul Valiliği (Harika İstanbul) / Anadolukavağı tanıtım sayfası
 Wikimedia Commons'ta Anadolu Kavağı ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
 OpenStreetMap'te Anadolu Kavağı ile ilgili coğrafi veriler

Anadolu Yakası, Anadolu Tarafı ya da Asya Yakası, İstanbul'un Asya üzerinde kalan toprakları için kullanılan tabirdir. İlk ne zaman kullanıldığı bilinmemekle beraber Osmanlı döneminden beri kullanıldığı kesindir. Kuzey sahilinde Beykoz ve kuzeydoğusunda Şile, güney sahilinde ise Tuzla, Pendik, Kartal, Maltepe, Kadıköy bulunmaktadır. Boğazda bulunan iki ilçe Üsküdar ve Beykoz olup iç ilçeler ise Sultanbeyli, Ümraniye ve yeni ilçe statüsüne kavuşmuş olan Sancaktepe, Ataşehir ve Çekmeköy'dür. 1973'e kadar pek canlılığı olmayan Anadolu Yakası, Boğaziçi Köprüsü'nün yapımından sonra iyice hareketlenmeye başlamıştır. İstanbul nüfusunun 1/3'ü burada yaşamaktadır. Avrupa Yakasına göre daha yeşildir ve trafik daha az yoğundur. Bununla beraber 1950'lerden bu yana seyreden köyden kente göç olgusu, bölgedeki nüfus, araç ve yolculuk hareketlerinin yoğunlaşmasına neden olmuştur. 2000 yılında gerçekleştirilen Genel Nüfus Sayımı sonuçlarına göre Anadolu yakası ilçelerinin toplam yıllık nüfus artışı %35,17'dir. Aynı sonuçlar, İstanbul'un Anadolu yakasında toplam nüfusun yaklaşık %35'inin, çalışan nüfusun ise %34'ünün bölgede yer aldığını göstermektedir.

Adalar
Ataşehir
Beykoz
Çekmeköy
Kadıköy
Kartal
Maltepe
Pendik
Sancaktepe
Sultanbeyli
Şile
Tuzla
Ümraniye
Üsküdar

Anadolu Yakası12 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Avrupa Yakası
İstanbul'un ilçeleri

Antik Roma, MÖ 8. yüzyılda İtalya Yarımadası'nda kurulan Roma şehir devletinden doğarak tüm Akdeniz'i çevreleyen bir imparatorluk hâline gelen medeniyetin adıdır. Yaklaşık 2.200 yıl boyunca varlığını sürdürmüş olan Roma uygarlığı bir monarşiden oligarşi ve cumhuriyetin bileşimi bir demokrasiye ve daha sonra da otokratik bir imparatorluğa dönüşmüştür.
Fetih ve asimilasyon yollarıyla Batı Avrupa ve Akdeniz'i çevreleyen bölgede egemen olan Roma İmparatorluğu, iç istikrarsızlıkların ve özellikle de göçebe toplulukların akınlarıyla yıpranmaya başlamıştır. Bu etkiler sonucunda Hispania, Galya ve İtalya'yı içine alan Batı Roma İmparatorluğu 5. yüzyılda bağımsız krallıklara bölündü. İmparatorluğun batı kesiminin dağılması, tarihçiler tarafından Antik Çağlar'ın sonu, Orta Çağ'ın, aynı zamanda Karanlık Çağ'ın da başlangıç tarihi olarak kabul edilir. Öte yandan Doğu Roma İmparatorluğu, Osmanlı padişahı Fatih Sultan Mehmed'in 1453 yılında İstanbul'u fethetmesiyle son bulmuştur.
Roma uygarlığı, kültürel olarak yoğun biçimde ilham ve örnek aldığı Antik Yunan ile birlikte "klasik antikite"ye dâhil edilir. Antik Roma Batı dünyasındaki hukuk, savaş, sanat, edebiyat, mimari, teknoloji ve dil konularının gelişimine büyük katkıda bulunmuştur ve hâlen de günümüz dünyası üzerinde büyük etkiye sahiptir.

Efsaneye göre Roma, MÖ 27 Nisan 753 tarihinde Truva prensi Aeneas'ın torunları olan Romulus ve Remus adlı ikiz kardeşler tarafından kuruldu. Alba Longa'nın Latin kralı Numitor, kardeşi Amulius tarafından tahtından edilmiş ve Numitor'un kızı Rhea Silvia Romulus ve Remus'u doğurmuştu. Rhea Silvia Mars'ın tecavüzüne uğramış bir Vesta bakiresiydi ve bu da ikizleri yarı tanrı konumuna getirmişti. İkizlerin tahtı yeniden ele geçirmelerinden korkan yeni kral, Romulus ve Remus'un boğdurulmasını emretti. Dişi bir kurt (bazı anlatımlara göre bir çobanın karısı) ikizleri kurtardı ve büyüttü. İkizler yeterince büyüdüklerinde Alba Longa tahtını Numitor'a geri verdiler. Ardından kendi şehirlerini kurdular. Ancak Romulus şehrin ilk kralının kim olacağına ilişkin bir tartışmada Remus'u öldürdü. Böylece şehir Romulus'un adıyla anılmaya başlandı. Efsaneye göre şehirde kadın olmadığından Latinler Sabinleri bir festivale davet ettiler ve bakire kadınlarını çaldılar. Bu da Latinler ile Sabinlerin bütünleşmesine yol açtı.
Roma şehri Tiber nehrinin sığ bir bölümündeki yerleşimlerin gelişmesiyle ortaya çıkmıştı. Arkeolojik bulgulara göre Roma köyü muhtemelen MÖ 8. yüzyılda kurulmuştu ancak bu tarih MÖ 10. yüzyıla kadar götürülebilir. Etrüsklerin MÖ 7. yüzyıl sonlarında aristokrat ve monarşik bir elit kesim oluşturarak bölgede siyasi kontrol sağladıkları anlaşılmaktadır. Etrüskler MÖ 6. yüzyıl sonlarında bölgedeki güçlerini yitirdiler ve bu noktada Latin ve Sabin kabileleri yöneticilerin iktidarını çok daha fazla sınırlayan bir cumhuriyet oluşturarak kendi devletlerini yeniden kurdular.

Titus Livius gibi daha sonraki dönemlerin *yazarlarının anlattıklarına göre Roma Cumhuriyeti Roma'nın yedi *kralından sonuncusu Gururlu Tarkinus'un tahttan indirildiği ve her yıl seçilen magistralar (memurlar) ve çeşitli temsilî kurumlardan bir araya gelen bir sistemin oluşturulduğu MÖ 509 tarihinde kuruldu. En önemli magistralar kuvvet yetkisi ya da askerî kumandanlık yetkisine sahip iki konsüldü. Konsüller patricilerden (asiller) oluşan Roma Senatosu ile çekişmek durumundaydılar. Senato başlangıçta önde gelen asillerden oluşan ve tavsiyelerde bulunan bir kurumdu ancak zaman içinde gücü de, boyutu da arttı. Diğer görevliler praetorlar, aedilisler ve quaestorlar idi. Magistralıklar başlangıçta yalnızca soylulara mahsustu. Ancak daha sonra sıradan insanlara (plebler) da açıldı. Cumhuriyet meclisi comitia centuriata ve comitia tributadan oluşuyordu.
Romalılar Etrüskler de dâhil olmak üzere İtalya Yarımadası'ndaki diğer halkları boyunduruk altına aldılar. Roma'nın İtalya'daki hegemonyasına yönelik son tehdit MÖ 281 yılında önemli bir Yunan kolonisi olan Taranto'dan gelmiş ancak bu da savuşturulmuştur. Romalılar stratejik bölgelerde koloniler kurarak fethettikleri yerleri güvence altına almışlar ve bölgede dengeli bir denetim sağlamışlardır. MÖ 3. yüzyılın ikinci yarısında Roma, Kartaca ile Pön savaşlarının ilkinde karşı karşıya geldi. Bu savaşlar sonunda Roma, Sicilya ve Hispania'da ilk denizaşırı fetihlerini yaptı ve önemli bir emperyal güç olarak yükselişe geçti. MÖ 2. yüzyılda Makedonya ve Selefki imparatorluklarını bozguna uğrattıktan sonra Romalılar Akdeniz'in hâkimi hâline geldiler.
Ancak bu hâkimiyet iç çekişmelere yol açtı. Senatörler eyaletlerin üstünden zengin oldular ancak çoğunluğu ufak çaplı çiftçi olan askerler daha uzun süre evlerinden uzak kalıyorlar ve topraklarıyla ilgilenemiyorlardı. Ayrıca yabancı kölelere yönelik eğilim, maaşlı iş sayısını azaltıyordu. Savaş ganimetleri, yeni bölgelerdeki merkantilizm ve tımar sistemi zenginler için yeni ekonomik fırsatlar yarattı ve yeni bir tüccar sınıfı olan atlı sınıfını ortaya çıkardı. Roma hukukuna göre Senato üyeleri ticaretle uğraşamıyordu. Dolayısıyla atlılar teoride senatoya girseler de siyasi iktidar bakımından kısıtlandırılmışlardı. Senato sürekli olarak toprak reformlarını geri çevirerek atlı sınıfına hükûmette daha fazla söz hakkı vermeyi reddetti. Rakip senatörlerin kontrolündeki şehirli işsizlerden oluşan çeteler şiddet yoluyla seçmenlere gözdağı veriyorlardı. MÖ 2. yüzyıl sonunda sulh hâkimi olan Gracchus kardeşlerin patricilerin elindeki toprakları pleblere dağıtacak bir reform yasasını senatodan geçirmeleriyle mesele kritik bir noktaya geldi. Her iki kardeş de öldürüldü ancak senato pleb ve atlı sınıflarının huzursuzluğunu yatıştırmak için Gracchus kardeşlerin reformlarından bazılarını geçirdi. Müttefik İtalyan şehirlerinin Roma vatandaşlığı alamamaları MÖ 91-88 yılları arasında yaşanan Sosyal Savaş'a neden oldu. Marius'un yaptığı askerî reformlar, askerlerin kumandanlarına şehre duyduklarından daha fazla bağlılık duymasına neden oldu. Bu Marius ile Sulla arasında Sulla'nın MÖ 81-79 yılları arasındaki diktatörlüğüyle sonuçlanacak iç savaşa yol açtı.
MÖ 1. yüzyılın ortalarında Jül Sezar, Pompey ve Crassus cumhuriyeti kontrol altına almak için Birinci Triumvirate olarak bilinen gizli bir üçlü yönetim anlaşması yaptılar. Sezar'ın Galya'yı fethetmesinden sonra senato ile Sezar'ın arası açıldı ve Sezar ile Pompey'in önderlik ettiği senato güçleri arasında bir iç savaş çıktı. Savaşı Sezar kazandı ve ömür boyu diktatör ilan edildi. MÖ 44'te Sezar, tüm iktidarı kendi elinde toplamasına karşı olan senatörler tarafından anayasal hükûmeti geri getirmek amacıyla öldürüldü. Ancak sonrasında Sezar'ın vârisi olarak gösterdiği Augustus ile Sezar'ın eski yandaşları Marcus Antonius ve Lepidus'tan oluşan ikinci bir üçlü yönetim başa geldi. Ancak bu ittifak çok geçmeden bir iktidar mücadelesine dönüştü. Lepidus sürgüne gönderildi ve Augustus, Marcus Antonius ile Kleopatra'yı MÖ 31'de Aktium savaşında yenerek MÖ 27'de Roma'nın tartışmasız hükümdarı oldu.

Tüm düşmanlarını yenen Augustus cumhuriyetin devlet yapısını görünüşte yerinde bırakarak neredeyse tüm iktidarı elinde topladı. Halefi Tiberius ciddi bir muhalefetle karşılaşmadan başa geçti ve 68'de Nero'nun ölümüne kadar devam eden Julio-Claudian hanedanını kurdu. Artık imparatorluk olan Roma'nın genişlemesi ahlâksız ve yoz bazı imparatorlara (Caligula tam anlamıyla deliydi ve Nero da gaddarlığı ve devlet işlerinden ziyade kişisel meselelerine zaman ayırmasıyla bilinirdi) rağmen devam etti. Julio-Claudian hanedanını Flavian hanedanı takip etti. "Beş İyi İmparator" döneminde (96-180) imparatorluk toprak genişliği, ekonomi ve kültür bakımından doruk noktasına ulaştı. Pax Romana sırasında iç ve dış tehditlerden uzak Roma zenginleşti. Trajan döneminde Daçya'nın fethiyle imparatorluk en geniş sınırlarına ulaştı. Roma toprakları 6,5 milyon km²'lik bir alanı kapsıyordu.

193 ile 235 yılları arasındaki döneme Severus hanedanı hâkim oldu ve Elagabalus gibi yetersiz bazı hükümdarlar başa geçti. Buna ilaveten ordunun kimin imparator olacağı konusunda artan etkisi uzun süreli bir emperyal çöküşe ve Üçüncü Yüzyıl Krizi olarak adlandırılan dış istilalara neden oldu. Kriz Diocletianus döneminde aşıldı. Diocletianus 293 yılında imparatorluğu iki imparator ve onların yardımcılarından oluşan bir tetrarşi ile yönetilmek üzere doğu ve batı olarak ikiye ayırdı. Yarım yüzyıldan uzun bir süre birçok ortak yönetici imparatorluğun başına geçmek için mücadele etti. 11 Mayıs 330'da imparator I. Konstantin Byzantion'u Roma İmparatorluğu'nun başkenti ilan etti ve adını Konstantinopolis olarak değiştirdi. İmparatorluk 395 yılında Doğu Roma İmparatorluğu (Bizans İmparatorluğu) ve Batı Roma İmparatorluğu olarak ebediyen ikiye bölündü.
Batı Roma İmparatorluğu sürekli olarak barbar akınlarından muzdaripti ve imparatorluğun çöküşü aşamalı olarak sürdü. 4. yüzyılda Hunların batıya akını Vizigotların imparatorluk sınırları içine iltica etmelerine neden oldu. 410 yılında I. Alarik önderliğindeki Vizigotlar Roma şehrini yağmaladılar. Vandallar Galya, İspanya ve Kuzey Afrika'daki Roma topraklarını istila ettiler ve 455'te Roma'yı yağmaladılar. 4 Eylül 476'da Germen Odoakr, batının son Roma imparatoru Romulus Augustus'u tahttan indirdi. Yaklaşık 1200 yılın sonunda Roma'nın Batı'daki egemenliği sona erdi.Şablon:KDŞ
Doğu Roma İmparatorluğu ise I. Justinianus döneminde bir süreliğine de olsa Kuzey Afrika ve İtalya'yı ele geçirdi. Ancak I. Justinianus'un ölümünden sonra Doğu Roma'nın Batı'da sahip olduğu topraklar İtalya'nın güneyi ve Sicilya ile sınırlı kaldı. Doğuda İslâm'ın yükselişi bir tehdit unsuruydu. Müslümanlar Suriye ve Mısır'ı ele geçirdiler ve çok geçmeden Konstantinopolis'e doğrudan bir tehdit oluşturmaya başladılar. Ancak Doğu Roma 8. yüzyılda Müslümanların kendi topraklarındaki ilerleyişini durdurmayı başardı ve 9. yüzyıldan itibaren kaybedilen toprakları geri aldı. MS 1000 yılında İmparatorluk, tarihinin en görkemli dönemini yaşamaktaydı. Bu dönemde II. Basileios Bulgaristan ve Ermenistan'ı yeniden 

Anvers (Fransızca: Anvers [ɑ̃vɛʁs]  ( dinle)), Antwerpen veya Antwerp (Felemenkçe: Antwerpen [ˈɑntʋɛrpə(n)]  ( dinle)), Belçika'nın Flaman Bölgesi'nde bir şehir ve belediyedir. Antwerp Eyaleti'nin başkenti ve en büyük şehri olup, 208,22 km² (80,39 mil kare) yüzölçümüyle Belçika'nın üçüncü büyük belediyesidir. 565.039 nüfusuyla Belçika'nın en kalabalık belediyesi ve 1,2 milyondan fazla nüfusa sahip metropol alanı ile Brüksel'den sonra ülkenin ikinci büyük metropol alanıdır.
Antwerp'ten Scheldt Nehri akar. Antwerp, nehrin Westerschelde haliçiyle Kuzey Denizi'ne bağlanır. Brüksel'in yaklaşık 40 km (25 mil) kuzeyinde ve Hollanda sınırının yaklaşık 15 km (9 mil) güneyindedir. Antwerp Limanı, dünyanın en büyük limanlarından biridir ve Avrupa'da Rotterdam'dan sonra ikinci sırada ve küresel olarak ilk 20'de yer almaktadır. Şehir ayrıca dünyanın elmas ticaretinin merkezi olarak da bilinir. 2020 yılında Küreselleşme ve Dünya Şehirleri Araştırma Ağı, Antwerp'i Gamma + (üçüncü seviye/en üst düzey) Küresel Şehir olarak değerlendirdi. 
Hem ekonomik hem de kültürel olarak Antwerp, özellikle İspanyol Öfkesi (1576) öncesinde ve sırasında ve sonrasında Hollanda İsyanı boyunca ve sonrasında, Aşağı Ülkeler'de uzun zamandır önemli bir şehir olmuştur. 1531'de inşa edilen ve 1872'de yeniden inşa edilen Antwerp Borsası, dünyanın ilk amaca yönelik inşa edilmiş emtia borsasıydı. Şehir, 1920'de Yaz Olimpiyatlarına ev sahipliği yaptı.
Antwerp yerlilerine, 17. yüzyılda şehri yöneten İspanyol soylularına atıfta bulunan İspanyolca onursal señor veya Fransızca seigneur, "lord" kelimelerinden sonra Sinjoren (Hollandaca telaffuz: [sɪˈɲoːrə(n)]) lakabı verilmiştir. Şehrin nüfusu oldukça çeşitlidir ve yaklaşık 180 milliyeti içermektedir; 2019 itibarıyla nüfusunun %50'sinden fazlasının ebeveynlerinden biri doğumda Belçika vatandaşı değildi. Dikkat çekici bir topluluk ise Yahudi topluluğudur; zira Antwerp, 21. yüzyılda önemli bir Haredi nüfusuna ev sahipliği yapan Avrupa'daki iki şehirden biridir (Londra ve Stamford Hill semti ile birlikte).

Avrupa'nın en eski kentlerinden biridir. 1531'de kurulan Anvers Borsası, dünya tarihinde bu amaç için inşa edilmiş ilk ticaret borsasıdır. Dünya'nın dördüncü, Avrupa'nın ikinci büyük limanına sahiptir. Kentin içinden geçen Schelde Nehri 350 km boyunca içeri girerek büyük gemilerin bile seyir yapmasına olanak sağlamıştır. Gemi geçiş seferlerine engel olmasın diye nehir üzerinde hiçbir köprü yapılmamıştır.
Belçika'da başkent Brüksel'den sonraki ikinci büyük şehridir. Anvers'in toplam nüfusu 523.248'dir.

Anvers şu kentlerle kardeş şehir bağlantısı kurmuştur:

 Rotterdam, Hollanda, 1940
 Mulhouse, Fransa, 1954
 Sankt Petersburg, Rusya, 1958
 Rostock, Almanya, 1963
 Şanghay, Çin, 1984
 Akhisar, Türkiye, 1988
 Hayfa, İsrail, 1995
 Cape Town, Güney Afrika, 1996
 Barselona, İspanya
 Ludwigshafen, Almanya, 1998

Belçika'nın yerleşim birimleri

Resmi Belediye websitesi
Uzaydan Anvers

Araba (tekerlekli taşıt), yolcu ve yük taşımaya uygun tekerlekli, motorlu veya motorsuz hareket edebilen her türlü kara ulaşım taşıtı. Motorsuz olanlar hayvanlarla ya da insanlar tarafından yürütülür. Çekçekler, el arabaları insan gücüyle yürürken, kağnı, öküz ve mandayla; fayton ve benzeri arabalar at ile, otomobil, kamyon vb. motordan aldığı güçle yürütülür. Keçilerin çektiği hafif arabalar da vardır.

Araba kelimesi ilk kez Codex Cumanicus'ta geçmektedir. Sakaca rraha (at arabası) ses evrimi ile Zentçe raθa aynı anlamda ve eşkökenli Sanskritçe rátha (ata koşulan tören arabası) eşkökenli Arapça arrādat (عرّادة ) (iki tekerlekli savaş arabası) eşkökenli Latince raeda (dört tekerlekli at arabası).

Arabaların M.Ö. 3000 yıllarında tekerlek ve kızağın bulunmasından sonra ortaya çıktığı düşünülmektedir. İlk çağ kavimlerinin (Sümer, Mısır, Yunan, Asur) arkası açık iki tekerlekli savaş arabaları kullandıkları bu dönemle ilgili adak heykelciklerinde görülmektedir.
İki tekerlekli ve parmaklıklı ilk arabaları M.Ö 2000'li yıllarda savaş amacıyla Hititliler yapmıştır. Frigler, Yunanlar ve Romalılar dağlık ve sarp bölgelerde arabaların devrilmemesi için teker açıklığı kadar mesafede birbirine paralel giden oyuk yollar yaptığı bilinmektedir.
9. yüzyıldan itibaren arabaların üstü kapatılmaya başlanmış ve 1400'lü yıllardan sonra arabalarda yay makas kullanılarak sarsıntıların azaltılmasında önemli başarılar sağlanmıştır. Yine aynı dönemde Uzak Doğu'da çekçek, Anadolu'da kağnı, Almanya'da koçu arabaları yapılmıştır.
Fayton ve kupa yapımına 1500'lü yıllarda İngiltere'de, 17. yüzyılda Berline'ler Fransa'da başlanmıştır. Demiryolu ulaşımının başlaması ve 20. yüzyılda otomobillerin geliştirilmesi ile atlı arabaların önemi oldukça azalmıştır.
Osmanlılarda Tanzimat'a kadar yalnızca padişahlar, şeyhülislamlar ve kazaskerler arabaya binebilmekteydi. Tanzimat'tan sonra bu araba ayrıcalığı kaldırılmış, ikinci Meşrutiyet'ten sonra ise kadınlarla erkekler aynı arabaya binmeye başlamışlardır.
İstanbul'da ilk kullanılan araçlar öküzle çekilen koçu arabaları olmuştur. Ardından talikalar kullanılmış, binek olarak da fayton, landon ve Berline tipi arabalara binilmiştir.

Türkiye'de 1950'li yıllara kadar İstanbul'da faytona binilirken, 1964 yılına kadar Ankara sokaklarında fayton dolaşmıştır. Günümüzde ise İstanbul Adalarda, İzmir'de ve kıyı kentlerimizde turistik amaçlarla fayton taşımacılığı yapılmaktadır. Özellikle Gökçeada ve Bozcaada'da vardır .

Araba satış bayiliği

Arap Camii, Türkiye'nin İstanbul iline bağlı Beyoğlu ilçesindeki Galata semtinde yer alan cami. Önceleri Aziz Paolo (San Paolo) veya Aziz Domeniko Kilisesi (San Domenico) olarak bilinen ibadethane, 1453 yılında şehrin Osmanlı egemenliğine girmesinin ardından camiye çevrildi.

Galata kentsel dokusunda beton bloklar arasında, sivri külahlı hayli yüksek kare biçimli kulesiyle hala fark edilebilen Arap Camii; fetih öncesinden kalan İstanbul'un tek Gotik kilisesidir. 
Bir rivayete göre, İstanbul'da ezan sesinin yükseldiği ilk yerdir. Yapılışı hakkında iki farklı rivayet vardır. Birincisine göre, 717 yılında yapılmış olan İstanbul'un ilk cami hüviyetini taşıyan eser Arap Camii'dir. İstanbul'un Fethi için 717 yılında gelmiş olan Müslüman Arap kumandanlarından ve sahabe neslinden meydana gelen bir ordu başında Mesleme bin Abdülmelik adındaki komutan bir cami yaptırmış ve adına da Arap Camii denilmiştir.
Hicri 95 Senesinin Zilhicce ayında 15 Ağustos 717'e Mesleme bin Abdülmelik, Karadan bir ordu, denizden kuvvetli bir donanma ile Bizans'ı kuşatmıştır. Muhasara bir yıl kadar devam etmiş ancak Kostantiniyye alınamamıştı. Ama Galata zapt edilmişti. Mesleme ve İmparator Leon arasında varılan bir anlaşma sonucu Arap mescidi inşa edilmiş ve ibadete açılmıştır. 7 yıl kadar İstanbul'da kalmış olan Arap Müslüman Ordusu ibadetini burada yapmıştır. Daha sonra Şam'da çıkan bir isyan üzerine Arap ordusunun Şam'a gitmesi üzerine Dominiken Papaz ve Rahipleri burasını kilise haline sokmuş, şimdi minare olarak kullanılan çan kulesini bu esnada ilave etmişlerdir. 
1453 İstanbul'un fethinden sonra kilise yeniden camiye çevrilerek öndeki mihrap ve minber ilave edilmiş ve Osmanlı kayıtlarında yine Arap Mescidi ismini almıştır.
İkinci rivayete göre Dördüncü Haçlı Seferi'nde Kudüs yerine Konstantinopolis'i ele geçirmeyi amaçlayan Katolikler, 1200'lerin başlarında Pavlus'a adadıkları bir kiliseyi ve yanına Dominikan Tarikatı'na bağlı bir manastırı Galata'da yaptırmışlardır. Papaların da yakın ilgisini çeken bu manastır ve kilise, bir süre sonra mezhebin kurucusu olan Aziz Dominik'in adının da eklenmesiyle tanınır: San Paolo ve San Domeniko.
1475'te Fatih, kiliseyi camiye çevirerek vakfına katmıştır. Yirmi yıl sonra da, İspanya'dan çıkartılan Endülüs Arapları'nın bir kısmının, çevredeki mahallelere yerleştirilmesiyle cami, "Arap Camii" olarak tanınır. Caminin Araplara mal edilmesinin bir nedeni de, minareye çevrilen eski çan kulesinin 714'te Şam'da yaptırılan ünlü Emeviye Camii'nin özgün minaresini çağrıştırmasıdır.
III. Mehmed ve I. Mahmud'un annesi Saliha Sultan ve II. Mahmud'un kızı Adile Sultan değişik dönemlerde Cami'yi onartmış; hünkar mahfili, sebil, çeşme, şadırvan gibi ögeler ekletmişlerdir. Özellikle Saliha Sultan'ın yaptırdığı onarımdan sonra caminin iç düzeni, mahfillerin, mihrabın barok ahşap tasarımlarıyla hayli değişmiş, tiyatral bir görümün egemen olmuştur.
1913-1919 yılları arasındaki kapsamlı onarım sonucu yapı yeniden büyük bir değişime uğrar: Avlu duvarı yıkılır, Cami genişletilerek yeniden yaptırılır. "Arabesk" bir son cemaat mahalli ekletilir. Döşeme altında kalan yüzü aşkın Latin soylusunun mezar taşları müzeye taşıtılırken, mihrabın yanındaki "Mesleme'nin Çilehanesi", "Arap Baba Merkadi" ve çevrede sahabelere ait oldukları ileri sürülen birkaç kabir de Arap kimliğini daha güçlendirerek vurgular. Yapı her ne kadar büyük ölçüde İslamlaşmış (Osmanlılaşmış) ise de, dikkatli bir göz, çok az da olsa Gotik geçmişini belgeleyen birtakım mimarî ögeleri fark edebilir.

 OpenStreetMap'te Arap Camii ile ilgili coğrafi veriler

Art Nouveau (Türkçe: Yeni Sanat; Fransızca telaffuz: [aʁ nuvo]), zarif dekoratif süslemelerin ön plana çıktığı, kıvrımların ve bitkisel desenlerin sıklıkla kullanıldığı bir sanat akımıdır. Köklerinin Londra merkezli Arts & Crafts Hareketi'ne dek gittiği söylenebilir. Avrupa ve Amerika'yı etkilemiştir.
19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında etkili olmuş bu akım Türkiye'de Yeni Sanat ya da 1900 Sanatı olarak adlandırıldığı gibi birçok Avrupa ülkesinde de bölgesel olarak değişik adlarla anılmış, adlara uygun olarak da uygulamaların niteliklerinde değişiklikler görülmüştür. Modern Style, Yellow Book Style, Fin de Siècle Style, Jugendstil, Secession Stil bölgesel olarak kullanılan adlara örnektir. Akımın ilk aşamalarında mimarlıktaki gelişmeler daha belirgindir. Kullanılan abartılı barok stili benzeri dekoratif bezeme ve süslemeler sebebiyle Floral Style (Doğal Stil), Style Coup De Fouet (Kamçı Vuruşu Stili) ve Style Anguille (Yılanbalığı Stili) olarak da anılmıştır.

Orta Çağ'ın gotik sanatını savunan İngiliz estetikçi ve tarihçi John Ruskin’den etkilenen, Praeraphaelit grubu üyesi William Morris, mutluluğun el emeğiyle elde edilebileceği, işçi kesiminin yaşama sevincine bu tür çalışmalar ile ulaşabileceği inancındaydı. İnsan ile maddenin arasına giren makinenin, dolayısıyla endüstriyel gelişimin güzelliği yok ettiği görüşündeydi. Yalnız ve yalnız insan elinin maddeye can verebileceği, Orta Çağ sanatçılarının eserlerinin mükemmelliğinden aldıkları zevkle özgür ve mutlu olduklarını savunuyordu.	
Sosyalist fikirlere sahip William Morris; sanatı el emeği niteliğiyle geniş halk topluluklarına mal etmek suretiyle demokratlaştırmak istemiş, sanat kurumları açmış ayrıca imal ve satışın bir arada gerçekleştiği günümüz meslek okulları niteliğindeki atölye-mağaza olan Morris Company’i açmıştır.
W. Morris’in bakış açısı birçok sanatçı tarafından benimsenmiş, desteklenmiş ; bu yolla el sanatlarına dayalı bir sanat akımı oluşmuştur. Endüstriyel gelişmelerle ev yapımı ürünlerin pahalı kalmasıyla fakir işçi kesim yerine zengin koleksiyonculardan rağbet görmüştür. Kısaca endüstriye yenilmiştir.
Art Nouveau ismi 1896 yılında Paris’te açılmış olan, dekoratif mobilya ve aksesuar satan bir mağazadan gelmektedir. Devlet salonuna kabul edilmeyen sanatçıların da bu tür eşyaların alım satımıyla ilgilenmeye başlamasıyla akım güçlenmiş ve anti akademik bir nitelik kazanmıştır.
Art Nouveau, zamanla klasisizmi reddetmiştir. Bu toplumsal değişimi de yansıtan bir durumdur. Darwin sonrası bir toplumda, tanrının varlığının ancak sorgulanabildiği bir zamanda, insan ruhunun karanlık yanları ortaya çıkmaya başlamıştı. Fin de siècle yani “yüzyılın sonu” sanatçıları ve yazarları sis ve loşluğu, parlak gün ışığına yeğlerler. Paris gece hayatından, dansçılar ve hayat kadınlarından ilham alan grafik çalışmalar mimaride Victor Horta’nın Loie Fuller’e tasarladığı tiyatro binası bunu kanıtlar niteliktedir.
Klasisizme sırtını dönen Art Nouveau sanatçıları ilhamı öncelikle doğada aramışlardır. Bitkisel motifler, kadın figürleri, kıvrılan bükülen çizgiler akımın etkilediği her alanda kullanıldı. Bitkileri ve hayvanları düzenli kompozisyonlarda statik bir formda kullanılarak, eskilerin aksine doğanın dinamik kuvvetleri dile getirilmeye çalışılmıştır.
Demirin yapı malzemesi olarak kullanılması mimari için önemli bir devrim hareketi olmuştur. Demir; metro girişlerinde, yapıların değişik bölümlerinde, günlük yaşam araç ve objelerinde hem fonksiyonel hem de süs olarak değerlendirilmiştir.
Demirin kullanımının yanı sıra Art Nouveau’nun karakteristiklerinden birisi de camın yoğun kullanımı, bunun bir sonucu olarak ışık ve aydınlatma çözümleridir. Aydınlatmanın önem kazanmasıyla cam pencerelerle aydınlatılan merdiven ya da hollerin merkez olarak yerleştirildiği yeni bir plan düzenine gidilmiştir. 
Art Nouveau mimarlık sanatı 4 aşamada incelenebilir:

1896-1900 yılları arasında, başka stillerin yansımalarının net olarak görüldüğü dönemde Neo Barok denilebilecek motifler ve bitkisel bezemeler ön plandadır.
"Gotik'i taklit ya da tekrar etmemeli sadece devam etmeliyiz" diyen Antoni Gaudi yapıtlarında renkli yüzeyler, dalgalı formlar, bol dekorasyon ve organik motifler kullanarak bu akımın ilk örneklerini yaratmıştır. Gotik mimari ve Katalan mimarisinin bir sentezi de sayılan yapıtların her yerinde süsleme öğeleri olarak bükük, kıvrık çizgili hacimler kullanılmıştır.
1905-1914 yılları arası bir geçiş aşamasıdır. Bu dönemde dekoratif süsler sadeleşmiş, çizgiler stilize edilmiş, eğri çizgiler çokgen ve küpler oluşturmaya başlamıştır.
1925'te uluslararası stil (İngilizce: Style Internationale) uygulamaya geçmiş; eğriler, geometrik figürler, yoğun dekor, sistematik sadelik, fantezi-fonksiyon paralellikleri oluşmuştur.
Art Nouveau'nun el sanatlarını yayma ilkesi 20. yüzyılda endüstriyel tasarım ilkesini oluşturmuş, el sanatlarının fonksiyonel olması gerekliliği vurgulanmıştır. Mimarlıkta da form fonksiyonu izler. Uluslararası stil de aynı zamanda kübik hacimler oluşturur, düz yüzeyler teras nitelikli katlar ve bu formları tamamlar; yalınlaşan tasarımda yüzeyler dik açılarla birleşir. Bu mimari stilinin tanınmış temsilcileri arasında Le Corbusier, Walter Gropius, Mies van der Rohe, Alvar Aalto sayılabilir.

Papadopulos Apartmanı
Hidiv Kasrı

Art Nouveau in Riga22 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Letonca), (Rusça), (İngilizce)
Art Nouveau in Poland (Lehçe)
Orivit, Alman Art Neuveau akımı üzerine bir site.8 Haziran 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Brussels Capital of Art Nouveau16 Aralık 2002 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca), (İngilizce)
Art Nouveau 1890-1914 (İngilizce)
1900 Architecture21 Kasım 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca), (İngilizce), (Çekçe), (Almanca), (İspanyolca), (Felemenkçe), (Norveççe)
Art Nouveau Links & History19 Ağustos 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Szecesszio2 Kasım 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
House of Hungarian Art Nouveau21 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Macarca), (İngilizce)
Hungarian Csetneki Lace (Macarca), (İngilizce), (Fransızca)
Art Nouveau European Route22 Temmuz 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce), (Katalanca), (İspanyolca), (Fransızca)
Art Nouveau in Central Europe (İngilizce)
24 pictures of a Bechstein grand piano Art Nouveau21 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Réseau Art Nouveau Network18 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce), (Fransızca), (Katalanca), (Slovence), (Almanca), (İtalyanca), (Norveççe)
Artcyclopedia - Art Nouveau (İngilizce)
L'art Nouveau1 Aralık 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca)

Arıcılık, bal arısı kolonilerinin beslenmesi ve bakımı ile arı ürünleri elde edilerek zirai kazanç sağlanan meslektir. Bu işi yapanlara arıcı denir. Arıcılıkta en çok bal üretimi hedeflenir. Bunun yanında balmumu, polen, arı sütü, arı zehiri ve propolis gibi arı ürünleri de arıcılık ile elde edilebilir.
Arı kolonilerinin tutulduğu ahşap veya ahşap benzeri malzemeden yapılmış kutulara "arı kovanı" denir. Kovanlar 2 çeşittir; silindirik olanlara karakovan, prizma şeklinde olanlara ise fenni kovan denir. Genelde ahşaptan yapılır, ancak son yıllarda gıdaya uygun plastikten yapılmış kovanlarda kullanılmaktadır.
Arıcılık genellikle "arılık" denilen, coğrafi konumu ve ekolojisi bu işe uygun yerlerde yapılır. Eğer arı kolonileri bütün yıl aynı arılıkta tutularak bakımları yapılırsa buna "sabit arılıcılık" denir. Eğer arı kolonileri bal toplanma ayları olan yaz aylarında, daha çok çiçek bulunduran ve daha uygun ekolojiye sahip yayla gibi bölgelere taşınırsa buna da "seyyar arıcılık" denir.

Arıcılığın tarihi insanlık tarihi kadar eskidir. İspanya'nın Valensiya şehrinde bir mağarada 1919 yılında bulunan duvar resimlerinde arıcı tasvirine rastlanmıştır. Bu tasvirler arıcılığın yaklaşık olarak 15.000 yıllık geçmişi olduğunu göstermektedir. Son yıllarda Mısır'da firavun mezarlarında yapılan araştırmalarda 3.200 yıllık kurumuş bala rastlanmıştır. Okunan tabletler eski Mısırlıların 4.000 yıl öncesinden beri balı besin, ilaç ve dini amaçlarla kullandıklarını göstermektedir. MÖ 3.000 yıllarında Mezopotamya'da yaşayan Sümerlerin de balı ilaç olarak kabul ettikleri bilinmektedir.

Kovan ve ekipmanlar; Modern arıcılık uygulamalarında arının yaşam ortamı, arının dış etkenler (nem, sıcaklık, soğuk, yağmacılar, hastalık etmenleri vs.) den korunması, verim, sağlık, kontrol edilebilirlik ve arı ürünleri hasadı gibi birçok amaçla iyileştirilmiş ve bunlar için ekipman, malzeme ve ilaçlar geliştirilmiştir.
Arıcılıkta kullanılan hiçbir malzeme, ilaç ve uygulamanın arı ve insan sağlığına negatif etki yapmaması, balda kalıntı bırakmaması, tadını bozmaması esastır.
Ayrıca ihtiyaç duyulan koloniler için ana arı, gerekli durumlarda kullanılmak üzere besin (kek, şurup) takviyesi yapılır, koloni güçlendirilir veya kalabalık koloniler yapay bölünerek çoğaltılır.
Kovanların yerleşimi; Kovanlar kirli su kaynakları ve çevre (yol, çöplük, bataklık, sanayi artıkları, tarımsal ilaçlama) den uzak, direkt rüzgâr almayan, yazın güneş, kışın da yağmur ve nem gibi dış etkenlerden korunaklı yerlere yerleştirilmelidir. Kovan yerleşimi sağlıklı koloni ve ürün için olduğu kadar verim açısından da önemlidir. Arılara kovanlara yakın içilebilir kalitede su temin edilmelidir.
Besleme; Arıcılıkta dışarıdan besleme koloni için zorunluluk arzeden durumlarla sınırlandırılmalıdır. Şekerle yapılan aşırı beslemeler ve arının doğal yiyeceğinin (bal-polen) alınması, arının beslenmesini ve sağlığını bozduğu gibi elde edilen balın tadını da bozar ve kalitesiz bala dönüştürür.
Arının kışlık beslenmesi arı mevcuduna ve mevsim özelliklerine (uzun kış yaşayan bölgelerde daha fazla) göre ayarlanır.
Arı için yapılan beslenme önerilerinde belirli oranlarda şeker (sakkaroz, pudra şekeri), tuz, limon, yumurta sarısı, soya unu, yağsız toz süt, bira mayası, sirke, limon tuzu, bal-polen yer alırken, antibiyotik kullanımı ise yasaktır.
Önerilmeyen besinler ise; Nişastadan üretilmiş şekerler (mısır şekeri, saf monosakkaritşekerler; glukoz, fruktoz), invert şekerler, kaynatılmış şeker, lokum, pekmez, karamel vb. ısıl işlem görmüş ve katkı maddeleri ilave edilmiş ürünler, ekşimiş bal, çam balı (yavru üretimini baskılar) gibi besinlerdir.
Arıcılık için yapılan plantasyonlar; Uzun çiçeklenme dönemi ve dekar başına nektar verimleri ile öne çıkan ağaçlar ve tek yıllık bitkiler önemli bir ekonomik katkı sağlarlar; Akasya, kestane, meyve ağaçları, çam (kızılçam ve sarıçam), Faselya (Arı otu, Phaselia tanacetifolia), karabuğday, korunga, lavanta vb.
Ana arı ve ırk; Verimli bir arıcılık için arıcılığın yapılacağı yerleşimde kendi doğal çevresine ait bir ırk veya melezi (F1) ile yapılması tavsiye edilir. Gezginci arıcılıkta da beslenen arı türüne uygun alanlara arılar götürülmelidir.
Arı ıslahı; Arıcılık, verimi yüksek, saldırgan olmayan ve hijyenik davranış gösteren (varroa'yla mücadele edebilen) kolonilerden ana üretimi yapılarak ırkın seleksiyonu yoluyla iyileştirilir. Böylece verim arttığı gibi, saldırganlığı azaltılmış ve daha sağlıklı, dolayısıyla daha az ilaç kullanan kolonilerle arıcılığı yürütme olanağı sağlanmış olur.

Teknik Arıcılık Dergisi

Kovanlık

Astana (Kazakça: Астана), daha önce Akmola, Akmolinsk, Tselinograd ve Nur-Sultan olarak da adlandırıldı. Kazakistan'ın başkentidir. Şehir sınırları içindeki 1.622.245 nüfusuyla, 1997 yılına kadar ulusal başkent olan Almatı'dan sonra ülkenin ikinci büyük şehridir. Şehir, Kazakistan'ın kuzeyinde, İşim Nehri kıyısında yer almaktadır. Akmola bölgesi içinde yer almasına rağmen kendi kendini yönetmektedir. İlk olarak 1830 yılında Aqmoly olarak kurulan şehir, daha sonra Akmolinsk, Tselinograd ve Aqmola olarak yeniden adlandırıldıktan sonra 1998 yılında Kazakça'da "başkent" anlamına gelen Astana adını almıştır. 2019 yılında, eski cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev'in onuruna kısa bir süreliğine Nur-Sultan adını almıştır, ancak 2022 yılında tekrar Astana adını almıştır.
Astana'nın tarihi, özellikle başkent olduktan sonra hızlı bir büyüme ile işaretlenmiştir. Modern ve planlı bir şehre dönüşümü, Japon mimar Kisho Kurokawa tarafından tasarlanan bir ana plan doğrultusunda gerçekleşti. Bugün Astana, Akorda Rezidansı, Parlamento Binası ve Yüksek Mahkeme de dahil olmak üzere önemli devlet kurumlarına ev sahipliği yapan fütüristik mimarisiyle ünlüdür. Kazakistan ve Orta Asya'da kültür, eğitim ve ticaret için önemli bir merkez haline gelmiştir.
Şehir, Kazakistan'ın bağımsızlığını simgeleyen Bayterek, Han Şatir Eğlence Merkezi ve Orta Asya'nın en büyük camilerinden biri olan Hazreti Sultan Camii gibi modern simge yapılarıyla ünlüdür. Kültürel ve dinler arası etkinliklere ev sahipliği yapmak üzere tasarlanan Barış ve Uzlaşma Sarayı, şehrin diyalog ve işbirliği merkezi rolünü vurgulamaktadır. 2021 yılında Astana, Kazakistan'ın 10 öncelikli turistik destinasyonundan biri olarak kabul edildi. Ziyaretçiler, Astana Operası ve Kazakistan Cumhuriyeti Ulusal Müzesi gibi kültürel mekanların yanı sıra, İşim boyunca uzanan rekreasyon alanları sunan Cumhurbaşkanlığı Parkı ve Merkez Parkı gibi parkları da keşfedebilirler.
Astana, 2011 Asya Kış Oyunları'na ev sahipliği yaparak uluslararası tanınırlık kazandı; bu etkinlik, şehrin büyük ölçekli spor etkinlikleri düzenleme yeteneğini sergiledi. Şehir ayrıca, sürdürülebilirlik ve inovasyona olan bağlılığını küresel çapta dikkat çeken, "Geleceğin Enerjisi" temasına odaklanan büyük bir uluslararası sergi olan Expo 2017'ye de ev sahipliği yaptı. Astana ayrıca, karşılıklı anlayış ve barışı teşvik etmek için dünyanın dört bir yanından dini liderleri bir araya getiren önemli bir etkinlik olan Dünya ve Geleneksel Dinler Liderleri Kongresi'ne de ev sahipliği yapmaktadır.
Şehrin ulaşım altyapısı, hem iç hem de uluslararası uçuşlar için önemli bir merkez olan Nursultan Nazarbayev Uluslararası Havalimanı'nı içermektedir. Astana ayrıca, Kazakistan ve ötesindeki büyük şehirlere hizmet veren Astana-1 ve Astana-Nurly Zhol olmak üzere iki demiryolu istasyonuyla da iyi bir bağlantıya sahiptir. Şehrin toplu taşıma sistemi otobüsleri içermektedir ve şu anda yapım aşamasında olan planlanan Astana Hafif Metro sistemi, şehir içi ulaşım ağını önemli ölçüde geliştirerek şehir içinde verimli ve sürdürülebilir seyahat imkanı sunması beklenmektedir.
Astana, Nazarbayev Üniversitesi, L.N. Gumilyov Avrasya Ulusal Üniversitesi ve Astana Bilgi Teknolojileri Üniversitesi gibi önemli eğitim kurumlarına ev sahipliği yaparak eğitim ve inovasyon merkezi rolüne katkıda bulunmaktadır. Bu kurumlar, şehrin teknoloji, araştırma ve yüksek öğrenim alanlarındaki büyümesini destekleyerek Astana'yı bölgede giderek daha önemli bir bilgi ve ilerleme merkezi haline getirmektedir.

Astana, Kazakça'da "başkent" anlamına gelmektedir.
Astana, 19. yüzyılda Çarlık Rusyası döneminde Akmolı ("beyaz mezar") ve Akmolinsk adları ile bilinmekteydi. 1961 yılında Sovyetler Birliği döneminde Bakir Topraklar Projesi sırasında Tselinograd adını aldı. 1991 yılında Kazakistan'ın bağımsızlığını ilan etmesinin ardından Akmola olarak değiştirildi. 1998'de şehrin ülkenin yeni başkenti olmasıyla Astana olarak değiştirildi.
2019'da ise 28 yıl devlet başkanlığı yapan Nursultan Nazarbayev'in görevden çekilmesini takiben kendisinin onuruna şehrin adı Nur-Sultan olarak değiştirildi. Eylül 2022 tarihinde Kazakistan cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev, başkentin adının tekrar Astana olarak değiştirilmesini onayladı.

Akmolı yerleşimi, 1830 yılında İşim Nehri kıyısında, Fyodor Şubin liderliğindeki Sibirya Kazakları'na bağlı bir birlik tarafından bir okrug olarak kurulmuştur. Adını bölgede bulunan bir yerden aldığı tahmin edilmektedir. 1832'de yerleşim kasaba statüsüne sahip oldu ve Akmolinsk adını aldı. Kasabanın oldukça avantajlı konumu, 1863'te, Rus İmparatorluğu'nun Coğrafi ve İstatistiki Sözlüğü'nden bir özet olarak belirtilmiştir. Bu coğrafi merkezin doğuda Kargalı'ya, güneydeki Aktav kalesine ve batıda Atbasar'dan Kökşetav'a bağlanan yol ve hatların nasıl olduğunu açıklamaktadır. 1838'de, Kenesarı Han'ın yönettiği büyük ulusal kurtuluş hareketi sırasında Akmolinsk Kalesi yakıldı. Hareketinin bastırılmasından sonra kale yeniden inşa edildi. 16 Temmuz 1863'te Akmolinsk resmi olarak bir uyezd kasabası ilan edildi. Rus kapitalist pazarının hızlı gelişimi sırasında, Sarıarka bölgeleri yönetim tarafından ekonomik amaçlarla aktif bir şekilde kullanıldı. Kazak bozkırlarını yöneten yönetmelik taslağını hazırlamak için imparatorluk hükûmeti 1865'te Bozkır Komisyonu oluşturdu. 21 Ekim 1868'de, Çar II. Aleksandr, Turgay, Ural, Akmolinsk ve Semipalatinsk oblastlarının yönetilmesine ilişkin bir yönetmelik taslağı imzaladı. 1869'da Akmolinsk yeni kurulan Akmolinsk Oblastı'nın merkezi oldu. Varlığının ilk 30 yılında nüfusu 2 bini geçmezken sonraki 30 yıl içinde nüfusu üç kat arttı. 1893'te Akmolinsk, 6,428 nüfuslu, 3 kilise, 5 okul ve 3 fabrikadan oluşan bir uyezddi.

1917-1919 yılları arasında Rus İç Savaşı sırasında Akmolinsk Bolşevikler ve muhalifleri arasında bir çatışma merkeziydi.
II. Dünya Savaşı sırasında Akmolinsk, Rusya SFSC, Ukrayna SSC ve Beyaz Rusya SSC'den tahliye edilmiş tesislerden mühendislik araç ve gereçlerinin Kazakistan SSC'ye taşınması için bir yol görevi gördü. Savaş gereksinimlerine cevap vermek için yerel endüstriler görevlendirildi ve ülkenin gerekli tüm malzemelerle savaşı ve ev cephelerini sağlamasına yardımcı oldu. Savaş sonrası yıllarda Akmolinsk, SSCB'nin savaş sonucu harap olan batısındaki ekonomik canlanmanın işaretine dönüştü. Ayrıca birçok Alman, Josef Stalin'in yönetimi altında buraya yerleştirildi.
1950'lerde Kazak SSC'nin kuzey oblastları, bölgeyi Sovyetler Birliği'nin ikinci tahıl üreticisi haline getirmek amacıyla Nikita Kruşçev tarafından yönetilen Bakir Topraklar Projesi'nin bir bölgesi haline geldi. Aralık 1960 tarihinde SBKP Merkez Komitesi Kazak SSC'nin kuzeyindeki beş oblastı kapsayan Tselinni Krayı'nı kurma kararı aldı. Akmolinsk Oblastı ise ayrı bir idari varlık olarak varlığını sürdürdü. Rayonları yeni kray yönetimine doğrudan bağlıydı ve Akmolinsk yeni Bakir Topraklar ekonomik bölgesinin yönetim merkezi ve krayın idari merkezi oldu. 20 Mart 1961 tarihinde Kruşçev'in önerisiyle Bakir Topraklar Projesi'ndeki rolüne uygun olarak Kazakistan SSC Yüksek Sovyeti Akmolinsk kentinin adını Tselinograd olarak değiştirdi. 24 Nisan tarihinde de Akmolinsk Oblastı Tselinograd Oblastı adını aldı. 1960'larda Tselinograd tamamen dönüştü. 1963'te, ilk üç yeni yüksek katlı konut bölgesinde çalışma başladı. Buna ek olarak, şehir Bakir Topraklar Sarayı, Gençlik Sarayı, Sovyetler Evi, yeni bir havalimanı ve çeşitli spor salonları da dahil olmak üzere bir dizi yeni anıtsal binaya kavuştu. 1971'de Tselinni Krayı lağvedildi ve Tselinograd oblastın idari merkezi haline geldi.

Sovyetler Birliği'nin dağılmasından ve Kazakistan'ın bağımsızlığını ilan etmesinin ardından şehir asıl adının değiştirilmiş bir hali olan Akmola olarak değiştirildi. 6 Temmuz 1994 tarihinde Kazakistan Yüksek Konseyi ülkenin başkentini Almatı'dan Astana'ya taşıma kararı aldı. Kazakistan'ın başkenti 10 Aralık 1997'de Akmola'ya taşındıktan sonra şehir 6 Mayıs 1998 tarihinde Astana adını aldı. 10 Haziran 1998'de Astana uluslararası alanda bir başkent olarak tanıtıldı. 16 Temmuz 1999'da Astana, UNESCO tarafından "Barış Şehri" unvanı aldı.
19 Mart 2019 tarihinde Kazakistan'ın kurucu Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev'in görevini bırakmasından sonra yerine anayasa gereği Senato Başkanı Kasım Cömert Tokayev geçti. Tokayev yemin töreninde başkent Astana ismini Nur-Sultan olarak değiştirilmesi teklifini verdi. Kazakistan parlamentosu teklifi kabul ederek başkentin ismini değiştirdi. 23 Mart 2019 günü Kazakistan başkentinin adı Nur-Sultan olarak değiştirildi. Eylül 2022 tarihinde Kazakistan cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev, başkentin adının tekrar Astana olarak değiştirilmesini onayladı.

Astana, Kazakistan'ın ortasında İşim Nehri'nin kıyısında yer almaktadır. 51° 10' kuzey enlemi ve 71° 26' doğu boylamındadır. Şehrin yüzölçümü 722.0 km²'lik bir alanı kapsamaktadır. Astana'nın deniz seviyesinden 347 m yükseklikte bulunmaktadır. Astana, İşim Nehri'nden dolayı Kazakistan'ın kuzeyi ile son derece ince yerleşmiş başkent arasındaki geçiş bölgesinde geniş bir bozkır manzarasında yer almaktadır.

Astana, Ulan Batur'un ardından dünyanın ikinci en soğuk başkentidir. Şehir, sıcak yazları ve uzun, çok soğuk, kuru kışları ile nemli bir karasal iklime (Köppen iklim sınıflandırması Dfb) sahiptir. Yıllık ortalama sıcaklık +3.5 °C'dir. Yaz sıcaklıkları ara sıra +35 °C'ye yükselirken, kış sıcaklıkları ise −30 ila −35 °C'ye kadar düşmektedir. Ocak ayında ortalama sıcaklık −14.2 °C olup en soğuk aydır ve en düşük sıcaklık rekoru Ocak 1893'te −51,6 °C olarak kaydedilmiştir. Temmuz ayında ortalama sıcaklık +20.7 C olup en sıcak aydır.
İşim Nehri genel olarak Kasım ayının ikinci haftasından Nisan ayı başına kadar donmaktadır. Astana, sık sık yüksek rüzgârları nedeniyle Kazaklar arasında bir üne sahiptir ve bunun etkileri özellikle kentin hızlı gelişen ancak nispeten açığa çıkan sol yakasında güçlü bir şekilde hissedilmektedir.

Astana idari olarak dört ilçeye (аудан awdan) ayrılmaktadır. İlk olarak Almatı (Алматы) ve Sarı

Atatürk Havalimanı (IATA: ISL, ICAO: LTBA) veya eski adıyla Yeşilköy Havaalanı, İstanbul'un Avrupa Yakası'nda bulunan ve günümüzde özel jetler için kullanılan bir havalimanıdır. 1900'lerin başında Türkiye'de ilk hava ulaşımının başlatıldığı yer olan Yeşilköy Havalimanı, 1953 yılında uluslararası hava trafiğine açılmıştır. 29 Temmuz 1985 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün soyadı dönemin Cumhurbaşkanı Kenan Evren tarafından havalimanına verilmiştir.
2015 yılı verilerine göre Türkiye'nin en yoğun trafiği ve dünyanın 11. en yoğun yolcu trafiğinin olduğu havalimanıdır. Günlük ortalama 1100 uçağın kullandığı havalimanı, Avrupa'nın en önemli transit yolcu havalimanları arasında bulunmaktaydı. Meydana iniş yapan ve meydandan havalanan uçak sayısı, 4 Eylül 2016'da 1453 ile (Her 59,46 saniyede bir uçak iniş ya da kalkışı) tüm zamanların rekorunu kırdı. Pist başına saatte oluşan uçak trafiği rekoru ise 55 uçak ile Londra'daki Gatwick Havalimanı elinde tutmaktadır. Bu sayı Atatürk havalimanında 30'du. 2015 yılında 61.332.124 yolcu, 464.774 uçak ve 790.744 ton kargo trafiğine ev sahipliği yapmış olan Atatürk Havalimanı, ülkenin en işlek havalimanıydı. 7 Nisan 2019'dan itibaren sivil uçuşlara, 5 Şubat 2022'den itibaren de kargo uçuşlarına kapatılmış ve bu uçuşlar İstanbul Havalimanı'na aktarılmıştır.

İstanbul Atatürk Havalimanı'nın coğrafi koordinatları 40°58'34"N, 28°48'50"E şeklindedir. İstanbul'un en büyük ilçelerinden Bakırköy ve merkezi deniz kenarında olan Yeşilköy semtinin sınırları içerisinde yer alan havalimanı, arazisi güneyde Marmara Denizi, kuzeyde ise D-100 Karayoluyla sınırlanmıştır.

Türkiye'de ilk havacılık girişimleri 1911-12'de, bugün Atatürk Havalimanı olan arazinin yakınında kurulan iki hangar ve küçük bir meydanla başlamıştır. İlk kullanım amacı askeridir; Harbiye Nazırı Mahmud Şevket Paşa orduda kullanılacak uçaklar için bir tesis oluşturmak istemiştir.

Cumhuriyetin ilanının ardından 1925'te kurulan Türk Tayyare Cemiyeti'yle sivil havacılığın ilk adımları atılmaya başlanmıştır. Yeşilköy'deki tesis 1933 yılına kadar askeri amaçla kullanılmış, bu tarihteyse Amerika'dan alınan iki King Bird modeli uçakla sivil uçuşlar başlamıştır. Bir hangar ve yanındaki kâgir bina sivil uçuşlara ayrılırken, binanın üst katına bir bekleme odası ve bilet satış gişesi kurularak terminal oluşturuldu. Şubat 1933'te ilk protokol yolcuları İstanbul-Ankara uçuşunu gerçekleştirdi. O tarihte yakıt ikmali gerektiğinde uçaklar Eskişehir'e iniyor, ardından Ankara'ya devam ediyordu. Ankara'da Gazi Eğitim Enstitüsü'nün yanındaki bir tarla pist olarak kullanılıyordu. Yine 1933'te beş uçaklık bir filo Türk Hava Postaları adı altında çalışmaya başladı.

Türkiye'nin 1944 Chicago Sivil Havacılık Sözleşmesi'ni imzalamasının ardından Yeşilköy Havaalanı'nın uluslararası hale getirilmesi kararlaştırıldı. 1947'de havaalanıyla ilgili proje hazırlandı ve Bayındırlık Bakanlığı'nın verdiği yetkiyle Amerikan Westinghouse-IG White firmaları 1949'da yapıma başladı. 10 bin m²'lik bir alanı kaplayan bu meydan tesisleri hem iç, hem dış seferler için hizmet eden bir terminal binası, 2300 metre uzunluğunda bir pist, bir hangar ve servis yapılarından oluşuyordu. Havaalanında ayrıca radyo alıcı-vericisi ve ayrı bir enerji santrali de vardı. Proje 1953'te tamamlanarak aynı yılın 1 Ağustos'unda hizmete girdi.

Hızla artan uluslararası yolcu trafiği ve teknolojik gelişmeler -özellikle de geniş gövdeli uçakların yaygınlaşması- Yeşilköy Havaalanı'nın genişleme ve yenileme ihtiyacını ortaya çıkarttı. 1961'de bu ihtiyacı karşılamak üzere çalışmalar ortaya çıktı ve 1968 yılında geniş gövdeli uçaklara uygun ikinci bir pistin inşaatına başladı. 3 bin metre uzunluğa ve 45 metre genişliğe sahip 17/35 pisti gecikmelerin sonucunda 12 Kasım 1972'de açıldı.
Yeni pistin ışıklandırma sistemi bulunmadığından sadece gündüz saatlerinde kullanılabileceği, iki pistin saatte toplam 55 uçaklık kapasite sağlayacağı belirtiliyordu. O günlerde havalimanına günde 150-200 uçak iniş kalkış yapıyor, yoğun günlerde sayı ortalama 250'ye ulaşıyordu.
Terminal ve hava trafik kontrol açısındansa sorunlar artarak sürüyordu. Ekim 1970'te havaalanını denetleyen İstanbul Valisi Vefa Poyraz gazetecilere “durumu fevkalade perişan bulduğunu” söylüyordu. Havaalanının gelişimi için 1971 yılında bir master plan hazırlandı. Mimar Hayati Tabanlıoğlu tarafından hazırlanan proje her biri 5 milyon yolcu kapasiteli dört terminalin yanı sıra THY Hangar Tesisleri, Kargo Tesisleri, Hava Trafik Kontrol Kulesi ve Teknik Blok, Aydınlatma Sistemi, Elektrik Dağıtım Sistemi, eski 05/23 pistinin yeniden yapımı, akaryakıt ikmal tesisleri ile diğer tesisleri kapsıyordu. Biri asma, üç kattan oluşacak, 1500 araçlık otoparkı da bulunan terminal ünitelerinin 1975'te tamamlanması planlanmıştı.
Özellikle Almanya'ya işçi göçü ve artan turist sayısıyla çoğalan charter uçuşlarının yarattığı trafiği karşılamak için yeni bir transit salonu için çalışmalar başladı. Bir yıl gecikmeyle Mayıs 1974'te açılan salon, üç ay sonra havalandırma sorunları nedeniyle kapatılarak renove edildi. Sekiz pasaport ve 12 gümrük muayene bankosuna sahip 3 metrekarelik charter terminali Temmuz 1974'te hizmete girdi. Aynı yıl eylül ayında -yine özellikle Almanya'ya giden işçilerin talebini karşılamak üzere- Ulaştırma Bakanı Hasan Ferda Güley'in talimatıyla bir namaz yeri oluşturuldu. Terminalde bir emzirme salonu da yolcuların hizmetine girdi.

Hayati Tabanlıoğlu'nun projesi tam olarak hayata geçmese de proje kapsamında yapılan yeni dış hatlar terminali 1983'te hizmete girdi. 29 Temmuz 1985'te havalimanının adı Cumhurbaşkanı Kenan Evren tarafından değiştirilerek İstanbul Atatürk Havalimanı oldu. 1980'lerin sonlarına doğru havalimanının kapasitesini artırmak için çalışmalar tekrar yoğunlaştı ve 1988'de yap-işlet-devret modeliyle ihaleye çıkıldı. 205 milyon dolar teklif veren Alarko-Lockheed-John Laing konsorsiyumu ihaleyi kazansa da proje sıkça değişen hükûmetler nedeniyle hayata geçemedi.
1993'te kargo terminali, Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından artan bavul ticareti ve charter yolcu trafiğini karşılamak üzere de 1995'te C Terminali hizmete girdi.
DHMİ'nin artan trafiği karşılayacak 20 milyon kapasiteli yeni terminal ve otopark için çıktığı YİD ihalesini 17 Temmuz 1998'de Tepe-Akfen-Vienna Airport konsorsiyumu -daha sonra Vienna'nın ayrılmasıyla Tepe-Akfen-Ventures- kazandı.

İnşaatı öngörülenden kısa bir sürede tamamlayan TAV Havalimanları, terminali 3 Ocak 2000'de hizmete açtı. Ardından sözleşmede yapılan yenilemelerle dış hatlar terminalini iki kez genişleten TAV Havalimanları toplam terminal alanını 286.770 metrekareye çıkarttı. Bu genişlemede yeni bir dış hatlar terminali, yolcu araç bağlantı köprüleri ve yolcu bindirme köprüleri yeniden yapıldı. 7 Nisan 2019'da Atatürk Havalimanı'ndan yapılan tüm tarifeli uçuşlar İstanbul Havalimanı'na aktarılmıştır. Atatürk Havalimanı'nın işletme hakkı Ocak 2021'e kadar TAV Havalimanları'ndaydı.

15 Mayıs 2022 tarihinde T.C. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği bakanı Murat Kurum, Atatürk Havalimanı'nın yıkılacağını ve 132 bin ağaçla Türkiye'nin en büyük Millet Bahçesi yapılacağını açıkladı. Aynı gün, Zafer Partisi Genel başkanı Ümit Özdağ, kararı eleştirdi ve havalimanının yeniden açılacağı vaadini verdi.
17 Mayıs 2022 tarihinde yıkım çalışmaları başlayan havalimanına, Cumhuriyet Halk Partisi İstanbul İl başkanı Canan Kaftancıoğlu Atatürk Havalimanı'na giderek "Millet Bahçesi adı altında Katarlılara peşkeş çekmek için kapatıyorlar. CHP olarak, 84 milyonla ve 16 milyon İstanbulluyla birlikte hesap soracağız" açıklamasını yaptı. Aynı gün içerisinde Cumhuriyet Halk Partisi Genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da "Bu işte bir damla mürekkebi olan herkes vatan hainidir. O makinelerin müteahhiti; sana ise özel ilgi göstereceğiz!" dedi.
Şubat 2024'te Danıştay, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin temyiz başvurusu sonucunda, Atatürk Havalimanı arazisine yapılması planlanan Millet Bahçesi'nin ihalesini “Davaya konu ihale işleminde hukuka uygunluk bulunmadığı” gerekçesiyle oy birliğiyle iptal etti.

Atatürk Havalimanı, Uluslararası Sivil Havacılık Örgütü'nün (ICAO) yaptığı sınıflandırmaya göre CAT III niteliklerine sahip olup, meteorolojik koşulların kötü olduğu zamanlarda bile uçak iniş-kalkışına imkân verebilecek düzeydeydi.
Toplam 11 milyon 650 bin m² alana sahip olan Atatürk Havalimanı, 63 bin 165 m² iç hatlar ve 282 bin 770 m² dış hatlar terminali ile toplam bina alanı açısından Türkiye'nin en büyük havalimanıydı. Ayrıca 7 bin 260 metrekarelik VIP ve CIP terminaline sahipti. 7 Nisan 2019 tarihinden beri ticari uçuşlar İstanbul Havalimanı'ndan yapılmaktadır.

Eski dış hatlar terminali olarak kullanılan bina TAV Havalimanları'nın işletmesini üstlenmesinin ardından modernize edilmişti. Terminalde 12 köprü, 96 check-in kontuarı, gidiş katında dört, geliş katında toplam yedi bagaj bandı bulunmaktaydı.
Yıldız şeklindeki terminalin gidiş katında self-servis ve alakart restoranların yanı sıra uluslararası kahve ve fast-food zincirleri bulunmaktaydı. Yiyecek içecek noktaları BTA tarafından işletilmekteydi. Terminalde Garanti, Akbank ve THY'nin loungları bulunmaktaydı. Ayrıca bir geliş katında mescit ile kayıp eşya büroları yer almaktaydı.
Tüm uçuşların %75'i THY, %14'ü Onur Air ve %8'i Atlasglobal tarafından yapılmaktaydı. Güvenlik kontrolü sonrasında sigara içilebilecek bir teras alanı bulunmaktaydı.

1997'deki YİD ihalesinin ardından TAV tarafından inşa edilen ve 2000'de hizmete açılan terminal, aradan geçen sürede iki kez genişletilerek bugünkü halini almıştır. THY'nin uçuşlardaki payı %68, Lufthansa'nın da %27 idi.
34 köprü, 224 check-in kontuarı, geliş katında 11 bagaj bandı bulunmaktaydı. Uzun bir dikdörtgen şeklinde olan terminalde döviz bürosu, eczane, mescit bulunmaktaydı.
Uluslararası kahve ve fast-food zincirlerinin yanı sıra farklı ülke mutfaklarına odaklanan alakart restoranlar ve kafelerle terminalde geniş bir yiyecek içecek yelpazesi sunulmaktaydı.
Pasaport kontrolü sonrasın

Atina (Yunanca: Αθήνα Athína, Grekçe: Ἀθῆναι Athênai), Yunanistan'ın başkenti ve yaklaşık 4 milyon kişilik nüfusuyla en büyük, Avrupa Birliği'nin yedinci büyük şehri. Attika'ya hakim bir konumda olan Atina, aynı zamanda bu idari birimin yönetim merkezidir. 3.400 yıllık yazılı tarihi ve MÖ 7. ile 11. arasındaki binyıllara uzanan insan varlığıyla dünyanın en eski şehirlerinden biridir. Şehir adını Antik Yunan bilgelik tanrıçasından almıştır.
Klasik Atina çok güçlü bir şehir devletiydi. Bir sanat, öğrenim ve felsefe merkezi olmasının yanı sıra Platon'un akademisine ve Aristoteles'in Lykeion'una ev sahipliği yapmıştı. Avrupa kıtası -özellikle Antik Roma- üzerindeki kültürel ve siyasi etkisi nedeniyle yaygın olarak Batı medeniyetinin beşiği ve demokrasinin doğum yeri olarak kabul edilir. Modern zamanlarda Atina, büyük bir kozmopolit metropoldür ve Yunanistan'daki ekonomik, finansal, endüstriyel, denizcilik, siyasi ve kültürel yaşamın merkezidir. 2023 yılı itibarıyla, Atina metropoliten alanı ve çevresindeki belediyelerin nüfusu yaklaşık 3,8 milyondur. 
Atina, Küreselleşme ve Dünya Şehirleri Araştırma Ağı'na göre Beta statüsünde bir küresel şehirdir ve Güneydoğu Avrupa'daki en büyük ekonomik merkezlerden biridir. Aynı zamanda büyük bir finans sektörüne sahiptir ve limanı Pire, hem Avrupa'nın en işlek 3. yolcu limanı, hem de dünyanın en büyük 26. konteyner limanıdır. Kentin yüzölçümü 39 km², metropoliten alanın yüzölçümü ise 427 km²'dir. Şehir tepelerle çevrilidir ve yalnız batı kısmı açıktır. Aynı zamanda Atina, Kıta Avrupası'nın en güneyindeki başkenttir.
Klasik dönemin mirası, antik anıtlar ve en ünlüsü erken Batı kültürünün önemli bir simgesi olarak kabul edilen Partenon olmak üzere, sanat eserleriyle temsil edilen kentte hâlâ belirgindir. Şehir aynı zamanda Roma, Bizans ve daha az sayıda Osmanlı anıtını da muhafaza ederken, tarihi kentsel çekirdeği binlerce yıllık tarihi boyunca süreklilik gösteren unsurlara sahiptir. Atina, iki UNESCO Dünya Mirası Alanı'na ev sahipliği yapmaktadır: Atina Akropolisi ve Orta Çağ'dan kalma Dafni Manastırı. Atina'nın 1834 yılında bağımsız Yunan devletinin başkenti olarak kurulmasına kadar uzanan modern dönemin simge yapıları arasında Yunanistan Parlamentosu ve Yunanistan Millî Kütüphanesi, Atina Ulusal ve Kapodistrian Üniversitesi ve Atina Akademisi'nden oluşan Atina Mimari Üçlemesi yer almaktadır. Atina aynı zamanda dünyanın en büyük antik Yunan eserleri koleksiyonuna sahip Ulusal Arkeoloji Müzesi, Akropolis Müzesi, Kiklad Sanat Müzesi, Benaki Müzesi ve Bizans ve Hristiyan Müzesi gibi çeşitli müze ve kültür kurumlarına da ev sahipliği yapmaktadır. Atina, 1896 yılında ilk modern Olimpiyat Oyunlarına ev sahipliği yapmış, 108 yıl sonra da 2004 Yaz Olimpiyatları'na ev sahipliği yaparak Olimpiyatlara birden fazla kez ev sahipliği yapan az sayıdaki şehirden biri olmuştur. 2016 yılında Atina, UNESCO Öğrenen Şehirler Küresel Ağına katılmıştır.

Şehrin Grekçe adı Ἀθῆναι (Athênai) çoğul bir addı. Yunancanın erken lehçelerinde ise Ἀθήνη (Athḗnē) şeklinde tekil bir addı. Şehrin adının Θῆβαι (Thêbai) ve Μυκῆναι (Μukênai) adlarında olduğu gibi muhtemelen daha sonra çoğul hâle getirildiği düşünülmektedir. Sözcüğün kökü olasılıkla Grekçe veya Hint-Avrupa kökenli değildir ve Attika'nın Yunan öncesi alt tabakasının bir kalıntısıdır. Antik çağda Atina'nın adını koruyucu tanrıçası Athena'dan mı yoksa Athena'nın adını şehirden mi aldığı tartışılırdı. Günümüzde bilim insanlarının geneli tanrıçanın adını şehirden aldığı konusunda hemfikirdir, çünkü -ene eki yer adlarında yaygınken kişi adları için nadiren kullanılır.
Mitolojide Atina şehrine ismin verilmesi tanrılar arasındaki müsabaka sonucu olmuştur. Denizler tanrısı Poseidon şehre sahip olabilmek için üç dişli yabasını kayaya vurmuş ve vurduğu yerden at ortaya çıkmış, bazı söylencelere göre de su kaynağı fışkırmıştır. Bunun üzerine Zekâ tanrıçası Athena, yaldızlı mızrağını yavaşça yere dokundurmuş, oradan dalları pıtrak gibi olgun meyvelerle dolu gümüş yapraklı güzel bir zeytin ağacı bitmiştir. İnsanlar zeytin ağacını daha yararlı bulup beğendiklerinden şehir Atina adını alıp Athena'nın olmuştur.
Osmanlıcada آتينا Ātīnā olarak adlandırılan şehir Medinetü'l Hükema adıyla da anılırdı.
Modern Yunan devletinin kuruluşunun ardından ve kısmen de yazı dilinin tutuculuğundan dolayı, Ἀθῆναι yeniden şehrin resmî adı oldu. 1970'lerde Katarevusa'nın terk edilmesi ile birlikte Αθήνα (Athína) resmî ad kabul edildi. Günümüzde şehir için sıklıkla kısaca η πρωτεύουσα (ī protévousa ; 'başkent') ifadesi kullanılır.

Atina Neolitik Çağdan bu yana bir yerleşim alanıdır. En eski yapıların tarihi Son Tunç Çağına değin uzanır. O dönemde, kale işlevi gören Akropolis'in doruğuna kiklop (büyük boyutlu) taşlardan örülmüş dev bir duvar çevreliyordu. Duvarlarının sağlamlığından ya da coğrafi konumundan dolayı Atina, Son Tunç ve İlk Demir çağlarının karışık dönemlerini büyük yıkıma uğramadan atlattı. Ele geçen çanak çömlek üsluplarından Atina'daki uygarlığın kesintiye uğramadan geliştiği anlaşılmaktadır. Milattan Önce (MÖ) 1000'lerde kent kuzeybatı yönünde yayılmaya başladı. MÖ 6. yüzyılda, özellikle Peisistratos ve oğullarının egemenliği döneminde (MÖ y. 560-510) olağanüstü bir gelişme gösterdi. MÖ 580'de bugün Parthenon'un bulunduğu yere Hekatompedon olarak bilinen bir Athena Tapınağı yapıldı. MÖ 566'da Peisistratos, Athena'nın onuruna dört yılda bir yapılmak üzere Panathenaia Oyunları'nı yeniden düzenledi. MÖ 530'da Akropolis'te Athena Polias için büyük bir tapınak daha inşa edildi. Akropolis böylece kaleden çok, bir kutsal yer işlevi görmeye başladı. Kentin hızlı gelişmesi karşısında eski agora yetersiz kalınca Akropolis'in kuzeybatısındaki evler yıkılarak burada yeni bir agora düzenlendi. Burası siyasal, hukuksal, dinsel ve ticari amaçlı bir toplanma alanıydı. Ayrı bir tiyatronun inşa edilmesinden önce de oyun yarışmaları düzenlenirdi. Alanın çevresinde çeşitli kamu yapıları ve kutsal yapılar yer alırdı. MÖ 480'de Atina'yı ele geçiren Persler kenti yakıp yıktılar. Akropolis'teki yapılar ve yamaçlardaki pek çok ev yerle bir oldu.
Milattan Önce 479'da kenti geri alan Atinalılar daha büyük surlar yaptılar. Bu tarihten 20 yıl kadar sonra kenti, limanı Pire'ye bağlayan yolun iki yanında ünlü Uzun Duvarlar örüldü. Pers istilasından sonraki 30 yılda Atinalılar yalnızca surlar, agorada Stoa Poikile ve kent meclisi yürütme kurulunun toplantı salonu gibi kamusal yapılar inşa ettiler. MÖ 449'da Perslerle varılan anlaşmadan sonra Atina yeni bir kalkınma dönemine girdi. Güney Attika'daki zengin Laurium (Lavrion) gümüş madenleri de yeniden işletilmeye başladı. Perikles, Perslere karşı Atina önderliğinde kurulan Delos Birliği'ni oluşturan kent devletlerinden para almayı savaştan sonra da sürdürdü. Bu kaynaklarla kent tarihinin en büyük yeniden inşa hareketi başlatıldı. Kırk yıl içinde Akropolis baştan aşağı yeniden yapıldı.
Yapımına MÖ 447'de başlanan Parthenon, MÖ 438'de bitirildi. Tapınağın yapımında Kallikrates, İktinos, Phidias gibi mimarlar görev aldılar. MÖ 431'de Peloponnesos Savaşı patlak verdiğinde Akropolis'in anıtsal kapısı Propylaion'un yapımı bitmek üzereydi. Nikias Barışı (MÖ 421) döneminde Erekhtheion Tapınağı'nın yapımına başlandı. Sicilya'ya düzenlenen sefer yüzünden (MÖ 415-413) Erekhtheion ancak MÖ 406'da tamamlanabildi. Atina'nın Peloponnesos Savaşı'ndan yenik çıkması üzerine tüm yapım etkinlikleri bir süre için durdu. MÖ 394'te Knidos açıklarında Spartalılara karşı bir deniz zaferi kazanan Konon, 10 yıl önce Spartalıların yıkmış olduğu Uzun Duvarlar'ı yeniden yaptırdı. MÖ 338-322 arasında devletin mali kaynaklarının denetlenmesinde görev yapan hatip Lykurgos yeni bir bayındırlık hareketi başlattı. Pnyks Tepesinde büyük bir toplantı salonu yapılırken, Dionysos Tiyatrosu yeniden inşa edildi. Panathenaia Stadionu da bu dönemde gerçekleştirilen yapılar arasındaydı. Bu dönemde Atina'daki mimarlık atılımlarının yanı sıra, felsefe okulları ortaya çıktı. Platon (MÖ 428/427-348/347) Akademia'da, Aristoteles ve yandaşları Lykeieon'da, Antisthenes ve Kynikler, Kynosarges gymnasion'unda felsefe okulları oluşturdular. Zenon agoradaki Stoa Poikile'de ders verirken, Epikuros ve izleyicileri kent içindeki bahçeli bir evde toplanıyorlardı. Ama görkemli tapınaklar, kamu yapıları ve caddeler dışında kentin pek etkileyici bir görünümü yoktu. Su sıkıntısı çekiliyordu. Sokaklar dar ve dolambaçlı, sokağa bakan evler de penceresiz, çirkin yapılardı.

Helenistik ve Roma dönemlerinde yabancı hükümdarlar da Atina'nın gelişmesine katkıda bulundular. Bunlar arasında en önemlileri Pergamonlu Attalos hanedanından II. Eumenes (hükümdarlığı MÖ 197-159) ile II. Attalos'tu (hükümdarlığı MÖ 159-138). İkisi de Akropolis yakınlarında ikişer katlı birer stoa yaptırdılar. MÖ 86'da kenti kanlı bir biçimde ele geçiren Romalı general Sulla, pek çok evi yıktırdı. Perikles Odeionu da savunma sırasında yandı, ama birkaç yıl içinde yeniden yapıldı. Roma döneminde eski agoranın doğusunda bir pazar yeri, gene agorada bir konser salonu, bir kütüphane, Akropolis'te İmparator Augustus ile Tanrıça Roma için bir tapınak yapıldı.
İmparator Hadrianus (hükümdarlığı Milattan Sonra 117-138) yapımına 600 yıl önce başlanan büyük Zeus Olympia Tapınağı'nı tamamladı. Ayrıca bugün Zappion Parkı'ndaki ünlü Hadrianus Kapısı'nı, bir kütüphane, bir gymnasion ve bir pantheion ile bugün hâlâ kullanılan sukemerlerini yaptırdı. Yıkılmış olan Atina kent surları, Valerianus döneminde (Milattan Sonra 253-260) yeniden yapıldı. Ama MS 267'de bir Cermen kavmi olan Heruli istilası sırasında surlar bir kez daha yıkıldı. Kentin aşağı bölümü yağmalandı, agoranın tüm yapıları yakılıp yıkıldı. Probus döneminde (267-282) yıkılan evlerin taşlarından yeni bir duvar örüldü. 4 ve 5. yüzyıllarda Atina, Yunan dünyasının kültür merkezi olmayı sürdürdü. Ama 529'da İmparator Justinianus'un felsefe okullarını kapatması, kentin kültür yaşamını söndürdü. Bu dönemden sonra Atina Bizans İmparatorluğu'nun merkezi Konstantinopolis'in yanında bir taşra kasabası görünümü

Atlas, Türkiye'de Nisan 1993'ten beri yayımlanan bir aylık coğrafya ve keşif dergisi.
Türkiye'nin en eski coğrafya, gezi, doğa, macera ve keşif dergilerindendir. Sloganı  "Her zaman keşfetmek için bak" olan dergi, Doğan Burda Dergi grubu bünyesinde çıkarılan bir yayındır.
Dünyanın uzak köşeleri hakkında yazılar ve fotoğraflar içerir. 1998'e kadar kendisini "Aylık gezi ve turizm dergisi" olarak tanımlayan dergi, zamanla doğa koruma, kültür alanlarına ağırlık vermiş ve 1998 yılının Ocak ayından itibaren kendisini “Aylık coğrafya ve keşif dergisi” olarak tanımlamıştır.
Her sayıda 4-6 konu yer alır. Türkiye'yi tanıtmaya ve dünyayı gezen Türklerin fotoğraflarını, yazılarını yayımlanır.
Atlas Tatil, Arkeo Atlas, Yeşil Atlas, Atlas İstanbul ve Foto Atlas derginin çıkardığı bazı yan yayınlardır.

Hürriyet gazetesi bünyesinde bir seyahat, turizm dergisi  olarak Mehmet Yaşin, Özcan Yüksek, Kemal Tayfur, Hüseyin Keçe gibi gazeteciler öncülüğünde yayına başladı. İlk sayısı 1993 yılının nisan ayında yayımlandı.
Mehmet Yaşin genel yayın yönetmenliğinde çıkan ilk sayıda  yer alan yazıların başlıkları şunlardı: "Bulutların Ötesi Hemşin", "Ege ve Akdeniz'de Su Altından Notlar", "Beykoz'u Kurtaran Tepe:Yuşa", "Yalova Darendere'de Ailece yürümek", "Olympos: Tanrıların Buluştuğu Vadi", "Jip Safari/Yeni Rotaların Peşinde", "Adana:Topraktaki Ölümsüzlük Sırrı", "İkinci Ev/ Beykoz ve Kemer Country, Kır Yuvaları", "Bir Şehir/Venedik", "Bir Ülke/Mısır", "Çerkezler:Kaf Dağı'nın İnsanları".
Başlangıçta tanınmış fotoğrafçıların arşivlerinden yararlanarak çıkan derginin zamanla kendi yazar ve fotoğrafçı kadrosu oluştu. Derginin genel yayın yönetmenliğini uzun yıllar Özcan Yüksek sürdürdü. Özcan Yüksek, Şubat 2014'te bu görevden alınmış; fotoğraf editörü Sinan Çakmak genel yayın yönetmeni olmuştur.
Günümüzde Göbeklitepe kazı başkanlığını yürüten Necmi Karul, 2000 yılında derginin editörlük görevinde yer almıştır.

Magma

Resmî sitesi 5 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Atık su arıtma, gün geçtikçe hızlı bir şekilde kirlenmekte olan temel yaşam kaynağı olan suyun evsel veya endüstriyel amaçlarla kullanıldıktan sonra arıtılması işidir.
Bu arıtım işlemi fiziksel, kimyasal veya Biyolojik yollarla yapılabilmektedir:

Kimyasal arıtım: atık suyun hızlı ve yavaş karıştırma ünitelerinde çeşitli kimyasallar eklenip, bu kimyasalların atık suyun içindeki kirleticiler ile reaksiyona girerek çökelmesi ile oluşur.
Biyolojik arıtım: evsel veya endüstriyel atık suların oksijenli veya oksijensiz bakteriler yardımı ile biyolojik olarak parçalanması ile gerçekleşir.
Fiziksel arıtma: hiçbir kimyasal veya bakteri kullanmadan mekanik işlemlerle fiziksel olarak atıksuyun içindeki yağ ve kaba atıkların ızgara, yağ sıyırıcı paletler ve benzeri düzenekler ile uzaklaştırılmasıdır.
Ana atık su arıtma prosesleri şunlardır; ızgara (ince veya kaba), ön çökeltim havuzu, kimyasal veya biyolojik arıtma üniteleri, son çökeltim havuzu ve dezenfeksiyon ünitesi.

Atık su arıtma proseslerinin veya proses kombinasyonlarının seçimi aşağıdaki kriterlere bağlıdır:
Atık su karakteri: Bu, kirleticinin askıda, koloidal veya çözünmüş, biyolojik parçalanabilen gibi hangi formda olduğunu ve toksisitesini kapsamalıdır.

Çıkış suyu kalitesi: Çıkış suyunun zehirlilik (bioassay) deney sonuçları gibi ileriye yönelik istenebilecek deşarj kısıtlamalarına da planlamada yer verilmelidir.
Herhangi atık su arıtma problemi için mevcut yer ve maliyet: İstenen arıtma verimine çoğu zaman bir veya daha fazla arıtım kombinasyonu ile ulaşılabilir. Ancak bu seçeneklerden yalnızca bir tanesi en ekonomiktir. Bu nedenle proses tasarımına geçemeden önce detaylı bir fizibilite analizi yapılmalıdır.
Paket Atıksu Arıtma sistemi Kanalizasyon sistemi bulunmayan veya kanalizasyon sistemi olup da atık su arıtma tesisi istenen tesislerde atıksu arıtma tesisi ihtiyacını ekonomik ve kolay montaj yöntemleri ile çözen atık su arıtma sistemidir. Arıtma tesisi kurarken arıtma prosesi, işletim maliyetleri arıtma tesisinin ekipman ve imalat kalitesi arıtma tesisi için belirleyici parametrelerdir.

Avicii Arena (orijinal ismiyle Stockholm Globe Arena), İsveç'in başkenti Stockholm'da bulunan arena. Avicii Arena şu anda dünyanın en büyük yarım küre binasıdır ve inşaatı iki buçuk yıl sürmüştür. Büyük bir beyaz top şeklinde olup çapı 110 metre (361 feet) ve iç yüksekliği 85 metredir (279 feet). Binanın hacmi 605.000 metreküp (21.188.800 metreküp) 'dir. Gösteriler ve konserler için 16.000 ve buz hokeyi müsabakaları için 13.500 kişilik kapasiteye sahiptir.
Arenanın şekli İsveç Güneş Sistemi'ndeki Güneşi temsil etmektedir. Aynı zamanda Güneş Sistemininde yer alan Güneş'in Dünya üzerindeki en büyük ölçekli modeli unvanına da sahiptir.
2 Şubat 2009 tarihinde, Stockholm Globe Arena'nın adlandırma hakları resmen İsveçli telekomünikasyon şirketi Ericsson tarafından satın alındı ve Ericsson Globe olarak değiştirildi.

Globe arena öncelikle buz hokeyi için kullanılıyordu ve AIK, Djurgårdens IF ve Hammarby IF gibi takımların maçlarına ev sahipliği yapıyordu. 1989 yılında açılan arena buz hokeyi için koltuklandırılmış (2005 yılından beri), aynı zamanda müzikal gösteriler ve buz hokeyi dışında futsal gibi diğer spor aktiviteleri içinde kullanılmıştır. FCA fastigheter'e aittir.

Avignon, Fransa'nın Provence-Alpes-Côte d'Azur bölgesinde Vaucluse departmaninda, Rhône Nehri'nin kıyısında bulunan şehir.
Avignon, Orta Çağ'dan kalan şehir duvarı, Palais des Papes (Papalık Sarayı) ve UNESCO Dünya Mirasları'ndan sayılan Pont St. Bénézet köprüsü ile tanınır.
1947 yılından bugüne kadar her sene Temmuz ayında Avignon'da Festival d'Avignon (Avignon Festivali) kutlanır. Festival için her sene çeşitli tiyatro, dans ve şarkı gösterileri organize edilir. Bu gösterilerden yüzlercesi açık hava altında, genelde sokaklarda yapılır.

Avignon şehrinin, aşağıdaki şehirlerle kardeş şehir bağları vardır:

 Wetzlar, Almanya
 Siena, İtalya
 Tortosa, İspanya
 Tarragona, İspanya
 Colchester, Birleşik Krallık
 New Haven, Connecticut, Amerika Birleşik Devletleri
 Guanajuato, Meksika
 Diourbel, Senegal

Fransa'daki şehirler listesi

Avignon sehri resmi websitesi1 Mart 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (Fransızca)
Papalar Sarayi8 Ocak 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca)
Festival d'Avignon Festivali1 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca)

Avrupa Kültür Başkenti, Avrupa Birliği tarafından periyodik olarak her yıl belirlenen kent veya kentlere verilen ünvandır. Seçilen kentin kültürel yaşamını ve kültürel gelişimini sergilemesi için oldukça iyi bir fırsattır. Bu kentler, uluslararası platformda kendi kültürlerine has özellikleri sergilemeleri için birtakım değişimler yaşamaktadırlar.

Öncelikle, Avrupa Kültür Kenti kavramı 13 Haziran 1985'te Yunanistan Kültür Bakanı Melina Mercouri tarafından ortaya atılmıştır. Daha sonradan Avrupa Kültür Kenti seçilen Atina'ya oldukça olumlu kültürel ve sosyoekonomik etkiler olmuş ve bu kentin bir cazibe merkezi hâline geldiği görülmüştür.
1999 yılında Avrupa Kültür Kenti, Avrupa Kültür Başkenti olarak değiştirilmiştir. 2000 yılından itibaren de finanse edilmeye başlanmıştır. 2005-2019 arasında ise yeni seçim sistemi belirlenmiştir. 2005'ten sonraki seçimlerde bu ünvanın birden fazla kente verilmesi kararlaştırılmıştır. 2010 yılındaki Avrupa Kültür Başkentlerinden biri de İstanbul'dur.

1985:  Atina
1986:  Floransa
1987:  Amsterdam
1988:  Batı Berlin
1989:  Paris
1990:  Glasgow
1991:  Dublin
1992:  Madrid
1993:  Antwerp
1994:  Lizbon
1995:  Lüksemburg
1996:  Kopenhag
1997:  Selanik
1998:  Stockholm
1999:  Weimar
2000:  Avignon,  Bergen,  Bologna,  Brüksel,  Helsinki,  Kraków,  Prag,  Reykjavík,  Santiago de Compostela
2001:  Rotterdam,  Porto
2002:  Brugge,  Salamanca
2003:  Graz
2004:  Cenova,  Lille
2005:  Cork
2006:  Patras
2007:  Sibiu,  Lüksemburg,     Greater Region
2008:  Liverpool,  Stavanger
2009:  Vilnius  Linz
2010:  Essen,  İstanbul,  Pécs
2011:  Turku,  Tallinn
2012:  Guimarães,  Maribor
2013:  Marsilya,  Košice
2014:  Umeå,  Riga
2015:  Mons,  Pilsen
2016:  San Sebastián,  Wrocław
2017:  Aarhus,  Paphos
2018:  Leeuwarden,  Valletta
2019:  Matera,  Filibe
2020:  Rijeka,  Galway
2021:  Temeşvar,  Elefsis
2022:  Kaunas,  Esch-sur-Alzette
2023:  Veszprém,  Timisoara,  Eleusis 1
2024:  Tartu,  Bad Ischl,  Bodø
2025:  Nova Gorica,  Chemnitz
2026:  Slovakya,  Finlandiya
2027:  Letonya,  Portekiz
2028:  Çekya,  Fransa,  Kuzey Makedonya
2029:  Polonya,  İsveç
2030:  Kıbrıs Cumhuriyeti,  Belçika
2031:  Malta,  İspanya
2032:  Bulgaristan,  Danimarka
2033:  Hollanda,  İtalya
1 Yapılan planlara göre 2023'te Avrupa Kültür Başkentlerinden bir tanesi Birleşik Krallık'a ait şehirlerden birisi olacaktı fakat ülkenin 2016 yılında verdiği Brexit kararının ardından verilen karar ile ülkenin 2019 itibarıyla bu ünvana sahip olmayacağı açıklanmıştır.

Arap Kültür Başkenti
Yeşil Avrupa Başkenti
Avrupa Gençlik Başkenti

Avrupa Birliği Komisyonu - Avrupa Kültür Başkenti3 Ağustos 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Avrupa Kültür Başkenti Aday Şehir Birliği 16 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Avrupa Yakası, Rumeli Tarafı veya Rumeli Yakası, İstanbul şehrinin Avrupa üzerinde kalan toprakları.
İlk ne zaman kullanıldığı bilinmemekle beraber Rumeli Yakası isminin Osmanlı döneminden beri kullanıldığı düşünülmektedir.
Kuzey sahilini kapsayan Eyüpsultan, Arnavutköy ve Çatalca, güney sahilinde ise Fatih, Zeytinburnu, Bakırköy, Küçükçekmece, Avcılar, Beylikdüzü, Büyükçekmece  ve Silivri bulunmaktadır. Boğaziçinde bulunan ilçeler Beyoğlu, Beşiktaş ve hem kuzey sahiline hem de boğaziçine bakan ilçeler Beykoz ve Sarıyer'dir. İç ilçeler Esenyurt, Başakşehir, Bağcılar, Bahçelievler, Güngören, Esenler, Bayrampaşa, Sultangazi, Gaziosmanpaşa, Kâğıthane ve Şişli'dir.

Arnavutköy
Avcılar
Bağcılar
Bahçelievler
Bakırköy
Başakşehir
Bayrampaşa
Beşiktaş
Beylikdüzü
Beyoğlu
Büyükçekmece
Çatalca
Esenler
Esenyurt
Eyüpsultan
Fatih
Gaziosmanpaşa
Güngören
Kâğıthane
Küçükçekmece
Sarıyer
Silivri
Sultangazi
Şişli
Zeytinburnu

Anadolu Yakası
İstanbul'un ilçeleri

Avusturya (Almanca: ), resmî adıyla Avusturya Cumhuriyeti (Almanca: ), Orta Avrupa'da denize kıyısı olmayan, dokuz eyaletten oluşan ülke. Batıda Lihtenştayn ve İsviçre, güneyde İtalya ve Slovenya, doğuda Macaristan ve Slovakya, kuzeyde ise Almanya ve Çekya ile komşudur. Avusturya'nın yüzölçümü 83.879 km2dir ve yaklaşık 9 milyonluk bir nüfusa sahiptir. Avusturya Almancası ülkenin resmi dili olsa da, birçok Avusturyalı gayri resmi olarak çeşitli Bavyera lehçelerinde konuşmaktadır.
Avusturya başlangıçta 976 yılı civarında Avusturya Markgraflığı olarak tarih sahnesine çıktı ve daha sonra bir dükalık ve arşidüklük haline geldi. 16. yüzyılda Avusturya, Habsburg Monarşisi'nin kalbi ve tarihin en etkili kraliyet hanedanlarından biri olan Habsburg Hanedanı'nın küçük bir kolu tarafından yönetilen bir devlet olarak hizmet vermeye başladı. Bir arşidüklük olarak, Kutsal Roma İmparatorluğu'nun önemli bir parçası ve idari merkeziydi. Avusturya, 19. yüzyılın başlarında büyük güçlerden biri olan ve Alman Konfederasyonu'nu yöneten kendi imparatorluğunu kurdu ancak 1866'da Avusturya-Prusya Savaşı'ndaki yenilginin ardından diğer Alman devletlerinden ayrılarak kendi yolunu izledi. 1867 yılında Macaristan ile anlaşmaya varılarak Avusturya-Macaristan İkili Monarşisi kuruldu.
Avusturya-Macaristan tahtının olası veliahtı Arşidük Franz Ferdinand'ın bir suikast sonucu öldürülmesinin ardından Avusturya, İmparator Franz Joseph yönetiminde bu olayın ardından başlayan I. Dünya Savaşına dahil oldu. Monarşinin yenilmesi ve dağılmasından sonra, Almanya ile birleşme niyetiyle Alman-Avusturya Cumhuriyeti ilan edildi. Ancak yeni kurulan devlet İtilaf Devletleri tarafından desteklenmedi ve tanınmadan kaldı. 1919'da Birinci Avusturya Cumhuriyeti, Avusturya'nın yasal halefi oldu. 1938'de, Alman Reich'ının Şansölyesi olan Avusturya doğumlu Adolf Hitler, Avusturya'nın ilhakını sağladı. 1945'te Nazi Almanyası'nın yenilgisi ve uzun bir Müttefik Devletler işgali döneminin ardından Avusturya, İkinci Cumhuriyet olarak bilinen egemen ve kendi kendini yöneten demokratik bir ulus olarak yeniden kuruldu.
Avusturya, devlet başkanı olarak doğrudan seçilmiş bir Federal Başkan ve federal hükûmetin başı olan bir Şansölye tarafından yönetilen bir parlamenter temsili demokrasidir. Avusturya'nın başlıca büyük kentleri arasında Viyana, Graz, Linz, Salzburg ve Innsbruck şehirleri gelmektedir. Avusturya, kişi başına düşen GSYİH açısından sürekli olarak dünyanın en zengin 20 ülkesi arasında yer almaktadır. Ülke yüksek bir yaşam standardına sahip olarak 2018'de İnsani Gelişme Endeksi açısından dünyada 20. sırada yer aldı. Viyana, yaşam kalitesi göstergelerinde sürekli olarak uluslararası alanda en üst sırada yer almaktadır.
İkinci Cumhuriyet, 1955'te dış siyasi meselelerde daimi tarafsızlığını ilan etti. Avusturya, 1955'ten beri Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği üyesidir. AGİT ve OPEC'e ev sahipliği yapmakta ve OECD ve Interpol'ün kurucu üyesidir. Avusturya ayrıca 1995'te Schengen Anlaşması'nı imzalayan ülkelerden biri oldu ve 1999'da Euro para birimini kullanmaya başladı.

Avusturya'nın yerel ismi olan Almanca Österreich ismi "doğu ülkesi" anlamına gelir ve ilk olarak 996 tarihli "Ostarrîchi belgesinde" yer alan Eski Yüksek Almanca Ostarrîchi kelimesinden türemiştir. Bu kelime muhtemelen Orta Çağ Latincesi'nde Avusturya Markgraflığı anlamına gelen "Marchia orientalis" kelimesinin yerel (Bavyera) lehçeye çevrilmiş formudur.
Avusturya, Bavyera'nın 976 yılında kurulan bir vilayetidir. "Avusturya" kelimesi, Almanca isminin romanizasyonudur ve ilk olarak 12. yüzyılda kaydedilmiştir. O zamanlar, Avusturya'nın Tuna havzası (Yukarı ve Aşağı Avusturya) Bavyera Düklüğü'nün en doğusuydu.

Orta Avrupa ülkesi olan Avusturya, Roma öncesi zamanlarda çeşitli Keltik kabileler tarafından kuruldu. Noricum Kelt krallığı daha sonra Roma İmparatorluğu'uncs sahiplenilip eyalet yapıldı. Doğu Avusturya'daki günümüz Petronell-Carnuntum, Yukarı Pannonia eyaleti denilen yerde başkente dönüşen önemli bir ordu kampıydı. Carnuntum'da yaklaşık 400 yıl boyunca 50.000 kişi yaşıyordu.

Roma İmparatorluğu'nun yıkılmasından sonra bölge Bavyeralılar, Slavlar ve Avarlar tarafından işgal edildi. Frank Kralı Şarlman MS 788'de bölgeyi fethetti, kolonizasyonu teşvik etti ve Hristiyanlığı yaydı. Doğu Frank Krallığı'nın parçası olarak, günümüz Avusturya'sını kapsayan çekirdek bölgeler Babenberg'in evine miras bırakıldı.
Çok eski tarihlerden beri insanların yaşadığı bu ülke, M.Ö. 100 yıllarında Romalılar tarafından işgal edildi.
Bölge marchia Orientalis olarak bilinirdi ve 976'da Babenberg'li Leopold'a verildi.

Almanya ile beraber olan Avusturya'ya 803 senesinde Şarlman tarafından "Doğu Marklığı" unvanı verildi. Böylece Germen İmparatorluğu'nun bir parçası olarak kurulmuş oldu. Daha sonraları başa geçen Habsburg Hanedanı, ülkenin sınırlarını genişletmişlerdir. 15. yüzyılda Avrupa'nın ve Hristiyanların en güçlü devletlerinden biri haline gelen Avusturya, Osmanlılara karşı arkası kesilmeyen saldırılara liderlik etmiştir. 16. yüzyıl başlarında Osmanlı Devleti çeşitli seferler ile 1529'da Macaristan'ı, daha sonra 1540'ta Avusturya'yı yendi. İmparator I. Ferdinand, Macaristan'ın Osmanlı Devleti'ne bırakılması ve senede 30.000 duka altın vergi vermek şartları ile bir antlaşma imzaladı. Böylece Osmanlı saldırıları son buldu.
Osmanlı-Kutsal İttifak Savaşları sonucunda Osmanlı Devleti'nden ayrılan Macaristan ile birleşerek Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nu kurdular. I. Dünya Savaşı'nda parçalanan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'ndan ayrılan Avusturya harp sonunda Almanya ile birleşmek istemesine rağmen, galip devletler buna müsaade etmediler. Bağımsız bir devlet olarak kurulan Avusturya Cumhuriyeti, Hitler tarafından 1938'de Almanya'ya katıldı. II. Dünya Savaşı'nın sonunda Almanya'nın yenilmesi ile Avusturya; Amerika Birleşik Devletleri, Sovyetler Birliği, İngiltere ve Fransa tarafından işgal edildi. 1955'te bu devletlerle bir antlaşma yapıldı ve Avusturya bağımsızlığını elde etti.

Avusturya batıda Konstans Gölü'nden doğuda Neusiedl Gölü'ne kadar uzanır. En doğu noktasından en batı noktasının uzaklığı 570 kilometre, en kuzey noktasından en güney noktasının uzaklığı yaklaşık 300 kilometredir.
Doğu Alpler üzerinde kurulmuş bulunduğundan ülkenin aşağı yukarı dörtte üçü dağlık arazidir. Kuzeyde ülkeyi batıdan doğuya kateden Tuna Nehri'nin ülkedeki uzunluğu 350 kilometredir. Bu kısımlar en alçak yerlerdir. Alpler Avusturya'da ülkeyi batıdan doğuya doğru üç sıra halinde kaplamışlardır. Ülkenin en yüksek dağı 3798 m ile "Grossglockner"dir.
Göller bakımından çok zengin olmasına rağmen bu göller çok küçüktür. En büyük gölü Neusiedl Gölü'dür ki, yüzölçümü 320 km² dir. Bunun bir kısmı da Macaristan'a aittir.

Avusturya'nın büyük bölümü, karasal ve okyanus etkileri gösteren, Orta-Avrupa geçiş ikliminin etkisi altındadır. Yoğun yağış ve Batı rüzgarı iklimi etkileyen önemli etkenlerdir. Alp bölgesinin kendine ait bir iklim özelliği vardır. Bu bölgede yazlar serin, kışlar bol kar yağışlıdır. Burada yıllık yağış 3000 mm seviyesine ulaşır.
Ülkenin kuzey ve batısını etkisi altına alan okyanus etkisi nedeniyle bu bölgelerde yağışlar daha düşük (yıllık 2000 mm) ve yıl içinde sıcaklık farklılaşmaları daha stabildir. Kışlar bu bölgelerde göreceli olarak yumuşak ve yazlar da sıcak geçer. Salzburg'da ortalama sıcaklık Ocak ayında -2 °C Temmuz'da 18 °C'dir.
Ülkenin doğusunda karasal iklim egemendir. Bu bölgede kışlar çok sert ve yağışlı geçer. Yağışlar genellikle kar şeklinde olup, alçak yerlerde yağmur halinde olur. Hava sıcaklığı kışın genellikle 0 °C'ın altında bulunur. Bu zamanda dahi hava açık ve berrak olduğundan kış sporlarına elverişlidir. Ortalama sıcaklık Ocak ayında -4 °C, Temmuz ayında 18 °C'dir. Bu bölgede yıllık yağış oranı 600 mm civarındadır.
Tuna Nehri kış aylarında donduğundan, ulaşımın aksamaması için buz kırma çalışmaları devamlı yapılır. Yükseklerde fırtınalar bazen çok şiddetli olur. Kara iklimi özelliğinden dolayı yaz ayları sıcak geçer. Sıcaklık ortalaması 20 °C'ın üzerindedir. Bu mevsimde az miktarda da olsa yağış görülür.

Ülkenin toplam alanının yarıya yakını ormanlıktır. Kuzey Alpler'in ön bölgesini daha çok meşe ve kayın ağaçlarının hakim olduğu ormanlar kaplar. Waldviertel ve Hausruck bölgeleriyle merkezi Alpler'in doğu kısmı kayın, meşe, akçaağaç, ladin ağırlıklıdır.
Avusturya'nın en önemli çevre sorunu sanayi, turizmin yol açtığı yoğun trafik ve çevre ülkelerin çevre kirliliğinin büyük katkıda bulunduğu asit yağmurudur. Ormanlık alanın dörtte biri bu problemden etkilenmektedir ve kimi bölgelerde ağaç sayısında hızlı bir azalma gözlenmektedir. Yoğun tarım, elektrik enerjisi elde etmek üzere yapılan barajlar ve ormanların azalmasıyla ortaya çıkan erozyon ülkenin diğer önemli çevre sorunlarıdır.
Avusturya'nın hayvanlar dünyası Orta Avrupa'nın çeşitliliğini gösterir. Dağlık bölgelerin tipik türleri dağ keçileri ve dağ sıçanlarıdır. Ormanlarda ayrıca karaca, alageyik ve yaban domuzları da yaşar. Ülkede 1997 yılından beri koruma altında bulunan iki düzine kadar özgür kahverengi ayı yaşamaktadır. Ülkenin doğusunda tarla faresi ve tarla sincabına rastlanır.
Ülkenin toplam alanının %24'ü doğal koruma altındadır. Avusturya'da üç doğal park, yüzlerce de koruma alanı ve doğal park bulunur.

Ülkenin aşağı yukarı %47'si ormanlarla kaplıdır. Orta Avrupa'nın en fazla ormana sahip ülkesidir. Alpler'in 2150 metreye kadar olan yüksekliklerinde mevcut olan ormanların büyük bir kısmı özel şahıslara aittir.
Madenler bakımından oldukça zengin sayılan Avusturya'da demir, magnezyum, grafit ve kömür elde edilir. Dünyada en çok grafit üreten ülkedir. Petrol ve doğal gaz üretiminde Avrupa'da dördüncü sıradadır. Bunlardan başka bakır, çinko, kurşun, antimon, boksit ve tungsten madenleri de kâfi miktarlarda üretilmektedir.

8,60 milyon (2019) olan nüfusun yaklaşık %93'ü Avusturyalıdır. Türkler, Almanlar, Slavlar, Hırvatlar ve Macarlar (özellikle Burgenland'da), Slovenler (özellikle Karintiya'da), Çekler (özellikle Viyana'da) ve daha k

Büyük Ankara Yangını; 1916 yılının Eylül ayında, Ankara'nın merkez mahallelerinde başlamış ve kısa süre içerisinde tüm şehre yayılarak kentin büyük çoğunluğunun yok olmasına sebep olmuştur. 13 Eylül gecesi başlamış, 15 Eylül sabahına dek sürmüştür. Yangın Hisarönü Mahallesi'nde çıkmış; Çıkrıkçılar Yokuşu, Saraçlar Çarşısı, Bedesten ve Atpazarı bölgelerine kadar sıçramıştır. 5 kişinin hayatını kaybettiği olayda çoğu gayrimüslimlere ait yaklaşık 1000 ev, 935 dükkân, 7 kilise, 2 cami ve 3 sağlık kurumu tamamen yanmıştır. Yangının etkisini büyük oranda yabancı nüfusun yaşadığı bölgede göstermesi, felaketten en çok zarar gören kısmın Ermeni ve Rum vatandaşların olmasına yol açmıştır. Olay hakkında yeterince resmî belgenin olmaması ve yangın sonrasında durumun pek az esere yansımasının sonucu olarak, yangının nedeni hakkında kesin bir bilgi yoktur. Konu üzerine çalışmalar yapan bazı araştırmacılar, yangının kasten çıkartılmış olabileceği konusunda hemfikir olmuşlardır.

Felaketten önce Ankara'da azımsanmayacak oranda Yahudi, Ermeni ve Rum vatandaş yaşamaktaydı. Şehirdeki ticarete ezici bir nüfuzla Ermeniler yön vermekteydi. Sarraflık, kuyumculuk, bankerlik, müteahhitlik gibi meslek alanlarının yanı sıra; o zamanlar Osmanlı İmparatorluğu'nun dünyada lider olduğu ve Ankara'yla özdeşleşmiş olan tiftik üretimi ve ticareti de Ermenilerin elindeydi. Maddi yönden oldukça güçlü olan Ermeniler, şehrin en zengin kesimlerinde yaşıyorlardı. Türkler ve Yahudiler ise daha yoksul bir yaşam sürmekteydiler. Başlarda toplumu oluşturan bu çeşitli unsurlar arasında herhangi bir anlaşmazlık veya sorun yaşanmadıysa da, I. Dünya Savaşı'nın başlaması ve takriben Ermeni Kırımı'nın gerçekleşmesiyle beraber Türkler ve Ermeniler arasında çatışmalar başlamıştır. Ermenilerin ülke genelinde Türklere karşı başlattıkları silahlı ayaklanmaların ve Türk topraklarında ayrı bir Ermeni devleti kurma emelleri, Türklerin tepkisini çekmiş ve toplumda bir yabancı düşmanlığı doğmasına sebep olmuştur. Yangında çoğunlukla yabancılara ait konut ve iş yerlerinin yanarak zarar görmesi ise ortaya yangının azınlık mahallelerini yok etmesi ve Ermenilerin Ankara'yı terk etmelerine sebep olması için kasıtlı bir şekilde çıkartılmış olabileceği kanısını doğurmuştur.

[1]

1959 Avrupa Basketbol Şampiyonası ya da Eurobasket 1959, 11. Avrupa Basketbol Şampiyonasıdır. 21-31 Mayıs 1959 tarihleri arasında İstanbul'da düzenlendi. Türkiye'de yapılan ilk turnuvanın maçları İstanbul Mithatpaşa Stadı'nda oynandı.
Bu turnuva, Avrupa dışından bir ülkenin son kez katılımına sahne oldu. Bu ülke ilk ve tek katılımını yapıp turnuvada son sırada yer alan İran'dı.

Bu turda turnuvaya katılan 17 takım 4 ayrı gruba ayrıldı.1 grup 5 takımdan oluşurken diğer 3 grupta dörder takım yer aldı.Grupları ilk iki sırada bitiren 8 takım final turlarına yükselirken, geriye kalanlar klasman gruplarına kaldı.

Klasman turu, Eleme turu sonunda gruplarını ilk iki sırada tamalayamayan toplam 9 takım arasında oynandı.Üç ayrı gruba ayrılan 9 takım arasında yapılan maçlar sonunda 2. klasman turu grupları oluştu.2. Klasman turunda, ilk turda gruplarını birinci bitiren takımlar arasında 9.-11.'lik, ikinci bitirinler arasında 12.-14.'lük ve üçüncü olanlar arasında da 15.-17.'lik sıralama karşılaşmaları yapıldı.

1. Grup

2. Grup

3. Grup

1. Grup (1. - 4.)

SSCB - Janis Krumins, Gennadi Volnov, Maigonis Valdmanis, Valdis Muiznieks, Viktor Zubkov, Arkady Bochkarov, Yuri Korneev, Guram Minashvili, Mikhail Semyonov, Aleksander Petrov, Vladimir Torban, Mikhail Studenetski (Antrenör: Stepan Spandarian)
Çekoslovakya - Jiri Baumruk, Frantisek Konvicka, Bohumil Tomasek, Miroslav Skerik, Jaroslav Sip, Boris Lukasik, Jaroslav Krivy, Dusan Lukasik, Zdenek Rylich, Jiri Stastny, Jaroslav Tetiva, Bohuslav Rylich (Antrenör: Gustav Hermann)
Fransa - Henri Grange, Robert Monclar, Maxime Dorigo, Philippe Baillet, Christian Baltzer, Andre Chavet, Jerome Christ, Jean-Claude Lefebvre, Bernard Mayeur, Michel Rat, Lucien Sedat, Henri Villecourt (Antrenör: Robert Busnel)
Macaristan - Janos Greminger, Tibor Zsiros, Laszlo Banhegyi, Tibor Czinkan, Laszlo Gabanyi, Janos Simon, Janos Bencze, Zoltan Judik, Otto Temesvari, Miklos Bohaty, Arpad Glatz, Merenyi (Antrenör: Janos Pader)
 Türkiye - Tuğrul Demir, Güner Yalçıner, Turhan Tezol, Tunç Erim, Özer Salnur, Ünal Büyükaycan

Sabahonline - 6 as adamdan 12 dev adama 20 Ocak 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2014 Türkiye yerel seçimleri, bilinen adıyla 2014 Türkiye Cumhuriyeti yerel seçimleri, resmî adıyla 30 Mart 2014 Mahalli İdareler Genel Seçimleri, 30 Mart 2014 tarihinde yapılan ve Türkiye sınırları içindeki yerel yönetimlerin belirlendiği bir seçimdir. Türkiye'de mahalli idareler ile mahalle/köy muhtarlıkları ve ihtiyar heyetlerinin seçilmesi amacıyla 2972 sayılı yasanın sekizinci maddesi uyarınca, her beş yılda bir yapılan seçim son olarak 29 Mart 2009 tarihinde yapılmıştı.

Yerel seçimlerin beş yılda bir yapılıyor olması nedeniyle 30 Mart 2014'te yapılması planlanan seçimlerin 2012 yılında AK Parti ve MHP'nin hazırladıkları önerge ile 27 Ekim 2013 tarihine alınması teklif edildi. Gerekçe olarak kış aylarında seçim propagandalarının güçlükle yapılması gösterilmişti. CHP de öneriye kısmen destek vermiş, fakat 26, 27 ve 29 Ekim tarihlerinin resmî tatil olması nedeniyle vatandaşların bu dönemi tatil olarak değerlendirmesi durumunda seçimlere katılım oranının düşebileceğini, bu nedenle seçim tarihinin 3 Kasım 2013 olması yönünde görüş bildirmişti. AK Parti ve MHP bu öneriye destek vermedi. Seçim tarihi değişikliğine açık destek veren AK Parti ve MHP'nin toplam milletvekili sayısı 377 olmasına rağmen, anayasanın ilgili maddesinin değiştirilmesi için gerekli olan 367 oy 12 Ekim 2012 tarihinde yapılan oylamada sağlanamadı.
12 Kasım 2012'de kabul edilen ve 6 Aralık 2012'de Resmî Gazete'de yayımlanan yasa değişikliği ile Aydın, Balıkesir, Denizli, Hatay, Malatya, Manisa, Kahramanmaraş, Mardin, Muğla, Ordu, Tekirdağ, Trabzon, Şanlıurfa ve Van illerinde, sınırları il mülki sınırları olmak üzere aynı adla büyükşehir belediyeleri kuruldu ve bu illerin il belediyeleri büyükşehir belediyesine dönüştürüldü. Böylece toplam büyükşehir belediyesi sayısı 16'dan 30'a yükselirken yine aynı değişiklikle İstanbul ve Kocaeli'ye ek olarak Adana, Ankara, Antalya, Bursa, Diyarbakır, Eskişehir, Erzurum, Gaziantep, İzmir, Kayseri, Konya, Mersin, Sakarya ve Samsun büyükşehir belediyelerinin sınırları il mülki sınırları olarak değiştirildi.
Aynı düzenlemeyle 27 yeni ilçe kurulurken, büyükşehir belediyeleri sınırları içine giren ilçelerin mülki sınırları içerisinde yer alan köy ve belde belediyelerinin tüzel kişilikleri kaldırılarak, köyler mahalle olarak, belediyeler ise belde ismiyle tek mahalle olarak bağlı
bulundukları ilçenin belediyesine katıldı. Bu illerdeki il özel idarelerinin tüzel kişiliği ile bucakları ve bucak teşkilatları kaldırıldı.

Seçimler öncesi uygulanacak seçim takvimi 21 Aralık 2013 günü Yüksek Seçim Kurulu (YSK) tarafından açıklandı. İllerin en az yarısında oy verme günü olan 30 Mart 2014 tarihinden en az altı ay öncesi yani 30 Eylül 2013 tarihi itibarıyla teşkilat kurmuş ve büyük kongrelerini yapmış olan siyasi partiler 30 Mart 2014 yerel seçimlerine katılma hakkını kazandılar. 31 Aralık 2013'te Yüksek Seçim Kurulu, 30 Mart 2014'te yapılacak Yerel Seçimler'e girebilecek olan siyasi partileri açıkladı. YSK, 17 Ocak 2014 tarihinde 31 Aralık 2013'te ilan edilen 25 siyasi partiden ayrı olarak Yurt Partisi ve Muhafazakar Yükseliş Partisi'nin de seçimlere katılabileceklerine karar verdi.
Seçimlere katılabileceği ilan edilen siyasi partilerden Halkın Yükselişi Partisi dışındaki 26 partinin seçimlerde kullanılacak oy pusulasındaki yerlerini belirlemek üzere 27 Ocak 2014 tarihinde Yüksek Seçim Kurulu (YSK) Başkanlığında kura çekimi yapıldı.

30 Mart 2014 tarihinde yapılan mahalli idareler genel seçimlerinde bir sandıkta kullanılacak oy sayısı YSK tarafından 320 olarak belirlendi. Nüfusu 400'ü geçmeyen köylerde de bu uygulama geçerli oldu. Uygulamaya neden olarak ise yurt genelindeki sandık alanlarının yetersiz olması gösterildi. YSK Başkanı Sadi Güven partilerin seçimde kullanılacak birleşik oy pusulasındaki yerlerinin belirlenmesine yönelik kura çekimi öncesi yaptığı konuşmada net rakamlar olmamasına rağmen yurt içi seçmen sayısının 52 milyon 721 bin 589 olduğunu, bu sayının itirazların değerlendirilmesinin ardından az da olsa değişebileceğini, sandık kurulu sayısının 194 bin 701, sandık sayısının da 400 bin civarında olacağını bildirdi. Mahallelerde 48 milyon 55 bin 316 seçmen, 169 bin 213 sandıkta; beldelerde 820 bin 194 seçmen, 3 bin 379 sandıkta ve köylerde 3 milyon 820 bin 321 seçmen, 21 bin 718 sandıkta seçmenin oy kullanabileciği belirlendi. Ancak YSK tarafından açıklanan bu rakamlara, cezaevlerinde kurulacak seçim sandıklarının dahil olmadığı açıklandı.
Oy verme saatleri, Yüksek Seçim Kurulunun aldığı karar doğrultusunda Türkiye'nin illerine göre farklılıklar gösterdi. Bu kapsamda; Adıyaman, Ağrı, Artvin, Bingöl, Bitlis, Diyarbakır, Elazığ, Erzincan, Erzurum, Gaziantep, Giresun, Gümüşhane, Hakkâri, Kars, Malatya, Kahramanmaraş, Mardin, Muş, Ordu, Rize, Siirt, Sivas, Trabzon, Tunceli, Şanlıurfa, Van, Bayburt, Batman, Şırnak, Ardahan, Iğdır ve Kilis illerinde saat 07:00 ile 16:00 saatleri arasında oy kullanılabilirken bunun dışında kalan diğer illerde 08:00 ile 17:00 saatleri arasında oy kullanılabildi.
Seçmenlerin ikamet ettikleri yerlere göre kullandıkları oylarda da farklılıklar oldu. Buna göre; köylerde ikamet eden seçmenler, İl genel meclisi üyeliği seçimi ile Köy muhtarlığı ve köy ihtiyar meclisi üyeliği seçimi için oy kullanabildiler. Büyükşehir olmayan illerde ikamet eden seçmenler, İl genel meclisi üyeliği seçimi, Belediye başkanlığı ve belediye meclis üyeliği seçimi ile Mahalle muhtarlığı ve mahalle ihtiyar heyeti üyeliği seçimi için oy kullandılar. Türkiye'de büyükşehir belediyeleri sınırları içerisinde ikamet eden seçmenler ise; Büyükşehir belediye başkanlığı seçimi, Belediye başkanlığı ve belediye meclis üyeliği seçimi ile Mahalle muhtarlığı ve mahalle ihtiyar heyeti üyeliği seçimi için oy kullanabildiler.

Seçmenler, oy kullanmak için seçim sandığı gittiklerinde ise; yanlarında nüfus cüzdanı, resmî daireler veya iktisadi devlet teşekküllerince verilen soğuk damgalı kimlik kartı, pasaport, evlenme cüzdanı, askerlik belgesi, sürücü belgesi veya avukatlık kimlik belgesi gibi kimliğini tereddütsüz ortaya koyan resimli, resmî nitelikteki belgelerden birini sandık görevlilerine göstermek zorunda oldular. Ayrıca, seçmenlerin bu belgeleri ibraz edemedikleri takdirde seçmen bilgi kağıdı ile birlikte nüfus müdürlüklerinden alınabilecek nüfus kayıt örneğini sandık görevlilerine ibraz ettikleri takdirde oy kullanabildiler. Ceza infaz kurumu ve tutukevlerinde bulunan seçmenlerden bu belgeleri ibraz edemeyenlerin ise yalnızca idarece kendilerine verilmiş belgeleri ibraz etmeleri yeterli oldu. Bunun dışındaki belgeler, oy kullanmak amacıyla geçersiz sayıldı.
Seçim sandıklarının başında görevli olan sandık görevlileri, oy kullanmak amacıyla gelen seçmenlere oy kullandıkları pusulaları ve uygun renkteki zarfları vermekle de görevliydiler. Üç farklı renkte zarf ve beş farklı renkte oy pusulası kullanılan 30 Mart 2014 Mahalli İdareler Genel Seçimlerinde; turuncu renkte zarfa il genel meclisi üyeliği seçimleri için verilen yine turuncu renkteki pusula, mavi renkteki zarfa; belediye başkanlığı seçimleri için verilen yine mavi renkteki oy pusulası konuldu. Mor renkteki zarfa ise köy veya mahalle muhtarları ile ihtiyar heyetlerinin yazılı olduğu kâğıtlar konuldu. Ancak, Büyükşehir statüsü olan yerlerde; beyaz renkte kullanılıp büyükşehir belediye başkanlığı adaylığı için kullanılan bileşik oy pusulası ile mavi renkteki belediye başkanlığı seçimleri için kullanılan bileşik oy pusulası ve il genel meclis üyeliği için kullanılan olan sarı renkteki bileşik oy pusulalarının üçü mavi renkli zarfa konularak kullanıldı.

Seçmenler 30 büyükşehir belediye başkanını, 1.351 ilçe ve belde belediye başkanını, 1.251 il genel meclisi üyesini ve 20.500 belediye meclisi üyesini belirlemek için sandık başına gittiler. Seçimlerin resmî sonuçları 6 Mayıs 2014 tarihinde Yüksek Seçim Kurulu (YSK) tarafından düzenlenen basın toplantısıyla kamuoyuna açıklandı. YSK yapılan itirazlar sonucu iki il merkezi (Yalova ve Ağrı), yedi ilçe (Aydıntepe-Bayburt, Mahmudiye-Eskişehir, Güroymak-Bitlis, Çatalzeytin-Kastamonu, Buharkent-Aydın, Şabanözü-Çankırı, Yeşilyurt-Tokat) ve beş beldedeki belediye başkanlığı seçimlerini iptal etti. Bu seçim çevrelerinde 1 Haziran 2014 tarihinde yeniden seçim düzenlendi.
Aşağıdaki tabloda Türkiye geneli seçim sonuçları için büyükşehir belediyeleri sınırları için büyükşehir belediye meclislerinin oluşturulduğu ilçe belediye meclisleri oy oranları ile büyükşehir belediyeleri dışındaki 51 ildeki il genel meclisi oy oranlarının toplamı esas alınmıştır.

2014 yerel seçimleri büyükşehir belediye başkanlığı seçimleri sonuçları:

2014 yerel seçimleri belediye başkanlığı seçimleri sonuçları:

30 Mart 2014 il genel meclisi seçim sonuçları (büyükşehir belediyeleri dışındaki 51 ilde düzenlendi);

30 Mart 2014 belediye meclisi üyeliği seçim sonuçları ;

Aşağıda, belirtilen illerin, belirtilen ilçelerine göre, 2014 Türkiye Yerel Seçim Sonuçları yer almaktadır.

Sabah, Yerel Seçimler 201426 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2024 Türkiye yerel seçimleri, Türkiye'deki yerel yönetimlerin belirlenmesi için 31 Mart 2024 tarihinde yapılan yerel seçimlerdir. 1393 belediyede yapılan seçimlerde belediye başkanları, büyükşehir belediye başkanları, belediye meclisi üyeleri, il genel meclisi üyeleri, muhtarlar ve ihtiyar heyetleri belirlendi.

Seçimlerden sonra, parti değiştiren veya kayyım atanan belediyeler (2 Temmuz 2026)
Seçimler, 2023 genel seçimleri ve cumhurbaşkanlığı seçiminden 10 ay sonra yapıldı. Ülkede devam eden ekonomik kriz ve hızla yükselen enflasyona rağmen, 2023 seçimlerini Cumhur İttifakı ve Recep Tayyip Erdoğan kazanmıştı. Yenilginin ardından, altı partiden oluşan muhalefet koalisyonu dağıldı ve ana muhalefet partileri Cumhuriyet Halk Partisi ile İYİ Parti, neredeyse tüm belediye başkanlıkları için ayrı adaylar çıkardı. Halkların Demokratik Partisi'nin yerine geçen ve Türkiye'deki Kürt azınlık haklarını savunan başlıca parti olan Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi, daha önce Millet İttifakı lehine adaylarını geri çekmesine rağmen, batıdaki birçok büyükşehirde kendi adaylarını çıkardı. Ayrıca bu seçim, Kasım 2023'te selefi Kemal Kılıçdaroğlu'nu mağlup ederek CHP Genel Başkanı olan Özgür Özel'in liderliğinde girilen ilk ülke çapındaki seçim oldu.
Seçim sonuçları, herhangi bir seçim ittifakında olmayan Cumhuriyet Halk Partisi için “şaşırtıcı bir zafer” olarak değerlendirildi. Parti, elindeki büyükşehir belediyelerinden yalnızca birini kaybederken, dört yeni büyükşehri kazandı. İstanbul'da Ekrem İmamoğlu'nun ve Ankara'da Mansur Yavaş'ın, sırasıyla %51 ve %60 oy oranlarıyla yeniden seçilmesi Cumhuriyet Halk Partisi'nin zaferinde kilit rol oynadı. Her iki belediye başkanı da önceki dönemlerinden farklı olarak, bağlı bulundukları büyükşehir belediye meclislerinde çoğunluğu elde ederek daha fazla yetkiye sahip oldu. Bu durum, onları bir sonraki Cumhurbaşkanlığı seçimleri için potansiyel adaylar hâline getirdi.
Cumhuriyet Halk Partisi, %37,81 oy oranı ile 1977 yerel seçimlerinden beri ilk kez birinci parti oldu ve yerelde iktidar konumuna geçti. CHP başkent Ankara ve en büyük il İstanbul dahil 14 büyükşehirde seçimi kazanırken, AK Parti ise %35,48'lik oy oranıyla tarihinde ilk kez ikinci parti konumunda kaldı. Yeniden Refah Partisi ise girdiği ilk yerel seçimde ülke genelinde %6,19'luk oranıyla üçüncü parti oldu ve 1 büyükşehir, 1 il ve çok sayıda aldığı ilçelerle seçimde dikkat çeken bir parti oldu. İYİ Parti'nin lideri Meral Akşener, partisinin oy oranının neredeyse yarıya düşmesinin ardından istifa edeceğini açıkladı.

Dünya geneline yayılan COVID-19 salgınının Türkiye'de tespit edilen ilk vakası, Sağlık Bakanlığı tarafından 11 Mart 2020 tarihinde açıklandı. Ülkedeki virüse bağlı ilk ölüm ise 15 Mart 2020'de gerçekleşti. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, 1 Nisan 2020'de yaptığı açıklamada vakaların tüm Türkiye'ye yayıldığını açıkladı. 7 Nisan 2023 itibarıyla Türkiye'de bu virüs ile enfekte olmuş toplam hasta sayısının 17.232.066, ölen toplam hasta sayısının 102.174 kişi olduğu bildirildi. 26 Nisan 2022 itibarıyla Türkiye, 193 ülke arasında vaka sayısında Güney Kore ve İtalya'nın ardından en çok vaka görülen 10. ülke olurken, gerçekleşen ölüm sayılarında ise Güney Afrika'nın ardından 19. sırada yer almaktaydı. Salgın, Türkiye'de sosyal, ekonomik, siyasi, iktisadi, idari, hukuki, askerî, dinî ve kültürel alanlarda birçok önemli etkilere ve sonuçlara neden olan radikal kararlar alınmasına neden oldu. Yurt içi seçmen olarak da hesaba katılan 18 yaş ve üstü nüfusta şu anda hiç aşı olmamış yaklaşık 5 milyon kişi (~%7,5) bulunmaktadır.

6 Şubat 2023'te dokuz saat arayla meydana gelen, merkez üsleri sırasıyla Kahramanmaraş'ın Pazarcık ve Ekinözü ilçesi olan, 7,8 Mw (± 0,1) ve 7,5 Mw  büyüklüklerindeki iki deprem sonucunda Türkiye'de resmî rakamlara göre en az 50.500 kişi öldü ve 107.000'den fazla kişi ise yaralandı.

19 Ağustos 2019'dan  2 Mart 2021'e kadar HDP'li 3 büyükşehir, 5 il, 33 ilçe ve 7 belde belediyesine kayyum atandı. 2023 itibarıyla HDP'nin 3'ü ilçe ve 2'si belde olmak üzere 5 belediyesi vardır.

18 Aralık 2019 tarihinde Urla'nın CHP'li belediye başkanı İbrahim Burak Oğuz, FETÖ üyesi olma suçundan tutuklandı. Yerine vekaleten görev yapması için ilçe kaymakamı Önder Can kayyım olarak atandı. CHP İzmir İl Başkanlığı, yeni başkanın belediye meclisi içinden seçilmemesine tepki gösterdi. 31 Aralık 2020 tarihinde ilçeden arsa aldığı iddiasıyla Önder Can da İçişleri Bakanlığı kararıyla görevden alındı yerine Murtaza Dayanç atandı.

Ağrı'nın Patnos ilçesinin HDP'li Belediye Eş Başkanları Emrah Kılıç ve Müşerref Geçer'in "ihaleye fesat karıştırma" iddiasıyla tutuklanması ardından 7 Temmuz 2023 tarihinde Belediye Meclisinde Başkanlık seçimine gidildi.
Patnos Belediye Meclisinde, HDP grubundan Mehmet Şahin Savcı, AK Parti grubunda Çetin Taşdemir, başkanlığa aday gösterildi. Toplantıya katılan 18 meclis üyesinin 14'ünün oyunu alan Mehmet Şahin Savcı Patnos Belediyesinin yeni başkanı seçildi.

Yalova belediye başkanı Vefa Salman ve 4 belediye personeli, görevden alınarak "kamu görevlisinin resmi belgede sahteciliği" ve "görevi kötüye kullanma" suçlarından 3 yıl 6 aydan 10'ar yıla kadar hapis cezası istemiyle yargılanmasına başlandı.

Amasya belediye başkanı Mehmet Sarı, Bartın belediye başkanı Cemal Akın ile Ağrı belediye başkanı Savcı Sayan, 2023 genel seçimlerinde milletvekili adayı olmak için görevlerinden istifa etti.

Ülke genelindeki 1393 belediyedeki 185 bin 369 sandıkta aynı gün ve tek turlu olarak yapılan seçimlerde seçmenler yerel yönetimlerin farklı pozisyonlarını belirlemek için oy kullandılar. Bu kapsamda;

Büyükşehirlerde
büyükşehir belediye başkanı
ilçe belediye başkanı
ilçe belediye meclisi üyeleri
muhtar ve ihtiyar heyeti üyeleri
İlçelerde
il genel meclisi üyeleri
ilçe belediye başkanı
ilçe belediye meclisi üyeleri
muhtar ve ihtiyar heyeti üyeleri
Beldelerde
il genel meclisi üyeleri
belde belediye başkanı
belde belediye meclisi üyeleri
muhtar ve ihtiyar heyeti üyeleri
Köylerde
il genel meclisi üyeleri
muhtar ve köy ihtiyar heyeti üyeleri
için oy kullandılar.
Belediye başkanlıkları ve muhtarlık seçimlerinin tamamında en çok oyu alan aday seçimi kazandı. Belediye meclisi üyelikleri ise, partilerin aldıkları oy oranına göre belirlendi.

2 Ocak 2024 tarihi itibarıyla seçime katılma şartlarını yerine getiren partilere ilişkin genel bilgiler burada listelenmektedir. Yenilik Partisi ve Genç Parti seçime katılmayacağını açıkladı. Seçime katılabilen Büyük Türkiye Partisi, Ocak Partisi'ne katıldığını açıkladı.
35 siyasi partinin oy pusulasındaki yerleri, 27 Ocak 2024 tarihinde YSK tarafından açıklandı.

10 Eylül 2023'te Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, "Mansur Bey bizim belediye başkanımızdır ve belediye başkan adayımızdır" açıklaması ile Ankara Büyükşehir Belediye başkan adayının yeniden Mansur Yavaş olduğunu açıkladı. Aynı gün İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Zeydan Karalar ve Mersin Büyükşehir Belediye Başkanı Vahap Seçer'in yeniden aday olmasının beklenildiği fakat Muğla Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Gürün ve Tekirdağ Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Albayrak'ın yeniden aday gösterilmeyeceği iddia edildi. 7 Kasım 2023'te Tunç Soyer yerine Selin Sayek Böke'nin İzmir Büyükşehir Belediye başkanlığına aday gösterileceği iddia edildi.
30 Kasım 2023'te yeni genel başkan Özgür Özel, İYİ Parti genel başkanı Meral Akşener'i ziyaret ederek iş birliği teklifi sundu fakat 4 Aralık 2023'te İYİ Parti'nin Genel İdare Kurulu, CHP'nin yerel seçimde iş birliği teklifini reddetti.
13 Aralık 2023 tarihli VOA Türkçe haberine göre, ana muhalefet partisi CHP, 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde Kürt siyasi hareketinin temsilcisi olan DEM Parti ile olası bir işbirliği üzerine konuşurken, AK Parti ve MHP'nin yeniden "terörle ilişkili olmak" suçlamalarında bulunabileceği ya da AK Parti'nin stratejik bir değişiklik yapabileceği iddia edildi. Habere göre, CHP, yerel seçimler için DEM Parti ile çeşitli şehirlerde işbirliği yapmayı düşünüyordu.
CHP Genel Başkanı Özgür Özel, partisinin hem İstanbul hem de Türkiye için en iyi sonucu almak için yerel seçimde hiçbir partiyle ittifak kapısının kapalı olmadığını söyledi. Özel, "Hiçbir partiyle seçim ittifakına kapalı değilim" diyerek "Partim, Türkiye ve İstanbul için en iyi sonucu almak istiyorum" dedi.
14 Aralık 2023'te Cumhuriyet Halk Partisi Parti Meclisi, 31 Mart 2024'te yapılacak yerel seçimlerde 226 belediye başkan adayı belirledi. Bunlardan 4'ü büyükşehir, 6'sı il belediyesi olmak üzere toplam 226 aday kamuoyuna ilan edildi. PM, İstanbul ve Ankara'nın mevcut belediye başkanları Mansur Yavaş ve Ekrem İmamoğlu'nu yeniden aday gösterdi. 2019 seçimlerinde az oy farkıyla kaybedilen Balıkesir'de Ahmet Akın, Bursa'da ise eski Nilüfer Belediye Başkanı Mustafa Bozbey aday gösterildi. "100. yıl" affıyla partiye geri dönen Bolu Belediye Başkanı Tanju Özcan, yeniden belediye başkan adayı oldu.
11 Şubat 2024 tarihinde kampanya sloganı "İşimiz gücümüz Türkiye" olarak açıklandı. 22 Şubat 2024 tarihinde Manisa'nın Saruhanlı ilçesinde CHP adayı Zeki Bilgin'in başvurusu, başvuru geç teslim edildiği için İlçe Seçim Kurulu tarafından reddedildi. Seçime katılmak için CHP, Saadet Partisi'nin listelerini destekleme kararı aldı. Ancak CHP'li Zeki Bilgin'in Saadet Partisi'nden seçime girme başvurusu da reddedildi.

Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) için yerel seçim aday başvurularının 7 Ekim'deki kongre sonrası kasım ayı başında başlayacağı iddia edildi. 9 Kasım 2023'te AK Parti Seçim İşleri Başkanı Ali İhsan Yavuz aday başvuruların başladığını ve 17 Kasım'da biteceğini açıklamıştı. Ancak AK Parti'de yerel seçimler için aday adaylığı başvuruları 22 Kasım'a kadar uzatıldı.
NTV'nin haberine göre MHP, AK Parti ile 11 görüşme yaptı. Çalışmanın AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'a ve MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'ye sunulması beklendiği belirtilerek, Mersin, Manisa ve Muğla illerinde MHP tarafından aday gösterileceği ve AK Parti tar

Abu Dabi (Arapça: أبو ظبي "Ebûzabî"), Birleşik Arap Emirlikleri'nin (BAE) başkentidir. Şehir, Abu Dabi Merkez Başkent Bölgesi'nin merkezi, Abu Dabi Emirliği'nin başkenti ve Dubai'den sonra BAE'nin en kalabalık ikinci şehridir. Şehir, BAE'nin orta batı kıyısından Basra Körfezi'ne uzanan T şeklinde bir adada yer almaktadır.
Abu Dabi, Basra Körfezi'nde, orta batı kıyısı açıklarında bir adada yer almaktadır. Şehrin ve Emirliğin büyük bir kısmı, ülkenin geri kalanına bağlı anakarada bulunmaktadır. 2023 yılı itibarıyla, Abu Dabi'nin kentsel alanının tahmini nüfusu 2,5 milyon iken, Abu Dabi Emirliği'nin nüfusu 3,8 milyondur. Şehirde genel merkezi bulunan Abu Dabi Yatırım Otoritesi (ADIA), yaklaşık 1 trilyon ABD doları değerinde varlığı yönettiği tahmin edilmektedir ve bu da onu Norveç Hükûmet Emeklilik Fonu Global ve Çin'in CIC'sinden sonra dünyanın üçüncü büyük egemen varlık fonu yapmaktadır. Abu Dabi'nin kendisi, orada bulunan çeşitli egemen varlık fonlarının birleşimiyle yönetilen bir trilyon ABD dolarının üzerinde varlığa sahiptir.
Abu Dabi, yerel ve federal hükûmet ofislerine ev sahipliği yapar ve Birleşik Arap Emirlikleri Hükûmeti ile Mali ve Ekonomik İşler Yüksek Konseyi'nin merkezidir. Şehir, Al Nahyan ailesinin bir üyesi olan BAE başkanının da ikametgâhıdır. Abu Dabi'nin hızlı gelişimi ve kentleşmesi, büyük petrol ve doğalgaz rezervleri ve üretimi ile nispeten yüksek ortalama gelirle birleşerek, onu büyük ve gelişmiş bir metropol haline getirmiştir. Ülkenin siyaset ve sanayi merkezi, önemli bir kültür ve ticaret merkezidir. Abu Dabi, yaklaşık 503 milyar dolarlık BAE ekonomisinin yaklaşık üçte ikisini oluşturmaktadır.

INSEAD
Paris-Sorbonne Üniversitesi Abu Dabi

 Ankara, Türkiye

Abu Dabi belediye başkanlığı
Abu Dabi bilgi portali

Acara Özerk Cumhuriyeti (Gürcüce: აჭარა; tam adı: აჭარის ავტონომიური რესპუბლიკა - Açaris Avtonomiuri Respublika), Gürcistan'ın güneybatı kesiminde yer alan, tarihî Acaristan mıntıkasını da içine alan özerk cumhuriyet. Yönetim merkezi Batum'dur. Türkiye'nin hemen kuzeydoğusunda Artvin ve Ardahan illeri sınırında yer alır. Artvin'in Kemalpaşa ilçesinde bulunan Sarp Sınır Kapısı Batum'a açılır. Bir süre Osmanlı İmparatorluğu yönetiminde kalmış olan Acara Özerk Cumhuriyeti, 1921'de imzalanan Kars Antlaşması'nın bir sonucu olarak Acara Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti adıyla kurulmuş, Sovyetler Birliği'nin dağılıp Gürcistan'ın bağımsız olmasından sonra bugünkü adını almıştır. Gürcistan'ın merkezî yönetimine tabi olan Acara Özerk Cumhuriyeti, Türkiye ile tarihî, dinî ve kültürel yakınlığa sahiptir. 1921 Kars Antlaşması metnine göre Türkiye, bölgeyi dinî toplulukların bütün haklarını garanti altına alan geniş bir yönetimsel özerkliğe sahip olması ve Batum limanından vergisiz şekilde serbest ticaret yapabilmesi koşuluyla Gürcistan'a bırakmıştır.

Arkeolojik buluntulara göre Acara Neolitik Çağlardan beri insanların yerleşim yeri olmuştur. Antik Gürcü kabilesi Moshlar antik çağlarda bu bölgeyi yurt edindi, Acara bölgesi MÖ 7. yy dan 3. yy. a kadar Kolhis'in bir parçasıydı. Bölge İberya Krallığı içerisinde MS 4. yy. sonlarında bir ilçe (saeristavo) olarak ortaya çıktı. MS 4. ve 5. yüzyıllarda Yunan tüccarlar tarafından kolonize edildi, Acara sahili daha sonra Roma hakimiyetine geçti. Bathus (Bathys) (günümüz de Batum) ve Apsaros (Apsaruntos) (Modern Gonio) bu zamanların önemli şehirleri ve kaleleri idi. Arkeolojik çalışmalar günümüz Kobuleti yakınlarında Piçvnari'de zengin bir antik kentin kalıntılarını ortaya çıkarmıştır. MS 2. yüzyılda Bathus, Roma lejyonlarının önemli bir askeri üssüydü. Apsaros tiyatrosu ile meşhurdu.
Hristiyanlık döneminin başlarında Acara Aziz Andreas, Aziz Matta ve Aziz Simon isimleriyle bağlantılıdır. Aziz Matthias'ın Batum yakınlarında Gonio kalesine defnedildiği söylenir. Acara MS 2. yüzyılda Lazika Krallığı'na katılmıştır. Bölgenin kilit kalesi Petra (Tsihisdziri) Bizans ve Persler arasındaki Lazika Savaşı'nda (542-562) önemli bir rol oynamıştır.
9. yüzyılda bölge iki Gürcü devleti; Tao-Klarceti ve Egrisi-Abhaz Krallığı arasında bölünmüştü.
11. yüzyılda Acara birleşik Gürcistan Krallığı'nın bir parçası oldu ve Samsthe Prensliği'nin yöneticileri tarafından idare edildi. Bölge 11. yüzyılda Selçuklu Hanedanı ve 13. yüzyılda Moğollar tarafından harap edildi. Gürcistan Krallığı'nın bölünmesinden ve buna mütakip iç savaşlardan sonra Acara 1535 yılında Guria Prensliği'nin bir parçası olana dek sürekli el değiştirmiştir. Bu dönemde Cenevizliler Karadeniz ticaret kolonilerinden birini Gonio'da kurdu.

Osmanlılar 1614 yılında bölgeyi fethetti. Acara halkı bu dönemde kademeli olarak İslamı benimsedi Osmanlı döneminde Acara-yı Ulya (Yukarı Acara) ve Acara-yı Süfla (Aşağı Acara) sancakları kuruldu. Bu sancaklar Çıldır Eyaleti'ne bağlıydı. Bu eyaletin merkezi de bazen Çıldır bazen Ahıska (Ahaltsihe) idi.
93 Harbi savaşı sırasında Acara halkının büyük bir bölümü Anadolu'nun çeşitli yerlerine göç etti. Harpten sonra imzalanan Berlin Antlaşmasıyla Rusya İmparatorluğuna ilhak edildi ve Batum Oblastı kuruldu. 1883 yılında Batum Oblastı ve Artvin Oblastı birleştirilerek Batum yönetim bölgesi oluşturuldu.

I. Dünya Savaşı sırasında 3 Mart 1918 tarihli Brest-Litovsk Antlaşması'yla Osmanlı'nın toprağı oldu. Transkafkasya Komiserliği ile yapılan görüşmelerin sonuçsuz kalmasından sonra 14 Nisan 1918 tarihinde Osmanlı askerleri tarafından ele geçirildi.
30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesi gereğince Birleşik Krallık tarafından geçici olarak işgal edilmiş ve İngiliz yönetimi bölgeyi 20 Temmuz 1920'de Gürcistan'a bırakmıştır. Türk Kurtuluş Savaşı döneminde Bolşeviklerin Gürcistan'a saldırısı sırasında Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti Ordusu tarafından alınmıştır. Birinci meclise Akif Bey (Sümer), Ahmet Fevzi Bey (Erdem), Hahutzade Ahmet Nuri Efendi, Ali Rıza Bey (Acara), İmamzade Edip Efendi (Dinç) olmak üzere beş Batum milletvekili seçilmiştir.

16 Şubat 1921'de Sovyetlerin Gürcistan Demokratik Cumhuriyeti'ne saldırmasıyla Türkiye ile Gürcistan arasında müzakere başlamış ve 23 Şubat'ta Sovyetler BirӀiği, Gürcistan'a savaş ilan edince Gürcistan hükûmeti, Ardahan ve Artvin sancaklarının Türkiye'ye bırakıldığını bildirmiştir. Ertesi gün 24 Şubat'ta Tiflis, Kızıl Ordu tarafından işgal edilmiştir.
Müzakerenin sonucu Türkiye Büyük Millet Meclisi Ordusuna bağlı birlikler 7 Mart'ta Ardahan ve Artvin'i, 10 Mart'ta Ahıska'yı almış ve 14 Mart'ta Batum ve Ahılkelek'e girmişlerdir. Gürcüler Ahıska ve Ahılkelek'in Türkiye'ye verilmesine razı olmuş; ancak Batum'u vermek istememiştir. 16 Mart 1921'de Moskova Antlaşması imzalanarak Batum'un Sovyetlere bırakılması kararlaştırıldıysa bu haber cepheye ulaşmamıştır. Bu arada 11. Kızıl Ordu Batum'a yaklaşmaktaydı.
Gürcü ordusu Kızıl Ordu'nun saldırısına dayanamayarak son hattı olan Samatredi - Poti hattından geri çekilmiş ve ordunun büyük kısmı Bolşevikleşmiştir. 17 Mart'ta Gürcü hükûmeti Batum'u terk etmiştir. Gürcü kurucu meclisi Batum'u terk etmeden önce şu kararı vermiş:
Batum'u Türklere terk etmektense Bolşeviklerde kalması daha iyidir. Çünkü bir gün Sovyetler ortadan kalkacak, fakat bir kere Türk olan Batum daima Türk kalacaktır.
17-18 Mart gecesi Gürcü hükûmeti Batum'u Türkiye'ye teslim ettikten sonra eski Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmetinin Gürcistan mümessili olan Albay Mehmet Kâzım Bey (Dirik) tarafından mutasarrıflık kurulmuştur.
18 Mart'ta Bolşeviklik ilan eden Batum'daki Gürcü Alay Komutanı Giorgi Mazniaşvili REFKOM idaresini kurmuş ve Batum'un Gürcülere bırakılmasını istemiştir. Kâzım Bey reddedince kendisinin kaldığı vilayet konağına saldırmış ve iki kuvvet arasında çatışma yaşanmıştır. Zor durumda kalan Türk birliklerin çoğu Çoruh'un gerisine çekilmiştir. 19 Mart'ta Moskova Antlaşması cephe birliklerine ulaşmıştır. Ancak 20 Mart'ta Gürcüler Samaya ve Barshane tabya ve kışlalarına saldırmış ve çarpışma alanına gelen Kızıl Ordu süvari alayı Türk birliklerinin bütün eşyalarını yağma ettikten sonra esir almıştır. Türk askerleri 22 Mart'ta kadar tutuklu kalmışlardır.
28 Mart'ta 11. Alay Borçka'ya çekildi, aynı gün Albay Kâzım Bey Batum'u bırakarak Trabzon'a gitmiş, 7. Alay Batum (Çoruh sol kıyısı)'dan Hopa'ya çekilmiştir. Ahıska'daki 15. Süvari Alayı Zaruşat'a, 8. Alay Çıldır ve Çaksuyu'ya, Ahılkelek'teki 29. Alay ve 9. Tümen Süvari Bölüğü Gümrü yakınlarına çekilmiştir.

Sovyetler Birliği’nin çözülmesinden sonra Acara, 1991’de bağımsızlığını ilan eden Gürcistan’ın içinde kaldı. Acara’nın bu tarihte başına geçerek otoriter bir yönetim kuran Aslan Abaşidze, bölgeyi Gürcistan’daki iç savaşın dışında tuttu. Ancak Abaşidze, kişisel servet edinmek, insan haklarının ihlali, suç örgütlerine göz yummak gibi konularda suçlandı. Eduard Şevardnadze’nin devlet başkanlığı boyunca Tiflis yönetiminin fiilen denetimi dışında kaldı. ABD ve Soros destekli Karanfil veya Gül Devrimi olarak adlandırılan darbeyle 2004 yılında Şevarnadze’yi deviren Miheil Saakaşvili yönetimindeki muhalefet, Saakaşvili’nin devlet başkanı seçilmesinden sonra bu konuya da el attı. Bu çerçevede uzun süren ve savaş eşiğine kadar gelen kriz yaşandı. Rusya'yla yakın ilişkide olan Abaşidze, Kars Antlaşması'na atıfla garantör ülke olarak Türkiye'den de yardım istedi. Türkiye sorunun barışçıl yollarla çözümünü desteklemekle birlikte, askeri müdahale durumunda Kars Antlaşmasına dayanabileceğini de belirtti. Yapılan diplomatik görüşmeler sonucunda gerekli desteği bulamayan Abaşidze, Mayıs 2004’te ülkeyi terk edip Rusya’ya gitmek zorunda kaldı. Abaşidze’nin devrilmesinden sonra, merkezi yönetim bölgenin özerkliğine müdahale ederek, özerk yönetimin birtakım yetkilerini kıstı, yönetimin belirlenmesinde değişikliğe gidildi.

Aslan Abaşidze’nin 2004'te devrilmesinden sonra Acara Özerk Cumhuriyeti’nin statüsü Gürcistan anayasasında yapılan değişikliklerle kısıtlandı. Yeni statüye göre bölgesel yasama organı olan Yüksek Konsey (parlamento) 30 üyeden oluşur ve 5 yılda bir yenilenir. Bölgesel hükûmet olan Acara Özerk Cumhuriyeti Bakanlar Konseyi'nin başkanı, Gürcistan devlet başkanı tarafından belirlenmektedir. Devlet Başkanına bölgesel hükûmeti ve parlamentoyu feshetme yetkisi de verilmiştir.
Acaristan, 6 yönetim bölgesine ayrılmıştır:

Acara, Karadeniz’in güneydoğu kıyısında yer alır. Topraklarının büyük bölümü Küçük Kafkas Dağlarına yayılır. Kuzeyde Guria, doğuda Samtshe-Cavaheti, güneyde Türkiye yer alır. Acara büyük ölçüde dağlık bir bölgedir ve % 60’ı dağlarla kaplıdır. Bu dağların en yüksek noktası 3.000 m’yi aşar. Bölgedeki dağların önemli kısmı Mesheti Dağlarının bir parçasıdır. Mesheti Dağlarının (batıya bakan yamaçlar) pek çok kısmı ılıman yağmur ormanları ile kaplıdır.

Acara’da astropikal iklim egemendir. Yönetim merkezi Batum’da ortalama sıcaklık 14 °C’dir. En soğuk ay olan ocak ortalaması 6 °C olarak ölçülür. En sıcak aylar olan temmuz ve ağustos ortalaması ise 22 °C olarak gerçekleşir. Batum’da en düşük sıcaklık olarak -7 °C ve en yüksek sıcaklık olarak da 40 °C kaydedilmiştir.

Acara'nın çay, fındık, narenciye ve tütün yetiştirmek için iyi imkânları vardır. Dağlık ve ormanlık bölgenin astropikal bir iklimi ve birçok kaplıcası vardır. Tütün, çay, narenciye ve avokado önemli ürünler olup, çiftlik hayvanlarının besiciliğide ayrıca önemlidir. Önemli sanayi dalları çay ambalajlama, tütün işlemeciliği, meyve ve balık konserveciliği, petrol rafineri ve gemi yapımı üzerine yoğunlaşmıştır.
Bölgenin başkenti Batum; Gürcistan, Azerbaycan ve kara ile çevrili Ermenistan'ın mal nakliyesini yöneten önemli bir kapıdır. Batum limanı, Kazakistan ve Türkmenistan'dan gelen petrolün taşınması için kullanılır. Petrol rafinerisi, Supsa limanına boru yolu ile ulaşan ve oradan Batum'a demiryolu ile taşınan Azerbaycan'dan gelen Hazar petrolünü işler. Acara'nın başkenti gemi yapımı ve üretimi konusunda önemlidir.

Acara, Gürcistan'ın t

9°03′K 38°44′D
Addis Ababa veya Addis Abeba, Etiyopya ve Afrika Birliği'nin başkenti. 80 farklı dilin konuşulduğu şehirde Hristiyan, Müslüman ve Yahudi toplulukları yer alır. Deniz seviyesinden 2.355 metre yüksekte olan Addis Ababa'nın konumu 9.03° K 38.74° D'dir.
Addis Ababa uluslararası havaalanı ve kenti Aden Körfezi'ndeki Cibuti liman şehrine bağlayan demiryoluyla önemli bir kavşaktır. Deri, metal ve tekstil üretiminin yanı sıra kahve, tütün ve süt ürünleri üretimi açısından kent büyük bir ticari önem taşımaktadır.
Geniş caddeler ve modern yüksek binaların yanında geleneksel kulübeleri ve gecekondu mahalleleri de bulunduran kent yumuşak bir iklime sahiptir. Addis Ababa Üniversitesi, müzik ve sahne sanatlarına yönelik yüksek okulları ve birçok araştırma enstitüsü şehri önemli bir eğitim merkezi yapar. Afrika Birliği'nin ve Birleşmiş Milletler Afrika Ekonomik Kurulunun merkezi olması nedeniyle birçok uluslararası konferansa ev sahipliği yapmaktadır.
Şehrin en önemli turistik yapıları, St. Georg Katedrali (1896), II. Menelik Sarayı ile arkeolojik, etnolojik ve sanatsal birçok eseri içeren müzelerdir.
1886 yılında İmparator II. Menelik tarafından kurulan şehrin bulunduğu alanı eşi İmparatoriçe Taytu Betul seçmiştir. Şehre adını veren Addis Ababa ifadesi Etiyopya dilinde "yeni çiçek" anlamına gelir. Kent 1889'da Etiyopya'nın başkenti olmuştur. Kentin plansız büyümesi, 1917'de Cibuti demiryolunun tamamlanmasından sonra büyük bir hız kazanmıştır. 1936'dan 1941'e kadar faşist İtalyan birlikleri tarafından işgal edilen kent, 1960'lı yıllarda tekrar hızlı bir büyüme yaşamış, nüfusunu ikiye katlamış ve birçok hafif sanayi işletmesine kavuşmuştur. Addis Ababa aynı zamanda 1963 yılında Afrika Birliği Örgütü'nün sözleşmesinin imzalandığı kenttir. Addis Ababa'nın nüfusu yaklaşık olarak 2,7 milyondur ve senede %4 büyüme oranı vardır.
Kuzeydoğu Afrika'da bir zamanlar Habeşistan olarak bilinen Etiyopya'nın ilginç geleneklerinden biri, bir hanedanın kurucusu olan her kralın kendisi için yeni bir başkent yaptırmasıdır. Bugünkü başkent Addis Ababa da 1887 gibi oldukça yakın bir tarihte Kral II. Menelik'le başlayan yeni hanedanlık döneminde kurulmuştur.

Adı yeni çiçek anlamına gelen Addis Ababa, deniz yüzeyinden 2500 metre yükseklikteki dağların üzerinde, okaliptus ağaçlarının arasında uzanır. Bolivya'nın başkenti La Paz'dan sonra dünyanın ikinci yüksek başkentidir. Derin vadilerle yarılmış olan kentteki belli başlı yapıların hepsi beyaz badanalı, çatıları da oluklu teneke kaplıdır. Bu yapıların yanında yer alan çamurdan yapılmış, saz damlı yüzlerde kulübe, kente büyükçe bir köy görünümü verir. Karayollarıyla Kenya'ya, Somali'ye ve Sudan'a bağlanan Addis Ababa, Kızıldeniz kıyısındaki Cibuti'ye de demiryoluyla bağlıdır. Ayrıca Avrupa ve Orta Doğu ülkeleriyle bağlantısını sağlayan bir havalimanı vardır.

 Pekin Çin
 Chuncheon, Güney Kore
 Leipzig Almanya
 Ankara Türkiye
 Beerşeba İsrail
 Netenya İsrail
 Milan İtalya
 Kahire Mısır
 Bangkok Tayland

Addis Ababa - Vikigezgin 27 Ağustos 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Addis Ababa City Administration
Support for Mayor’s overhaul of Addis Ababa11 Ocak 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Addis Ababa City Council
Introduction to Addis Ababa9 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Adıge Cumhuriyeti (AC) (Adigece: Адыгэ Республик, Rusça: Республика Адыгея), Kuzey Kafkasya'da Rusya Federasyonu üyesi bir cumhuriyet. Kafkas Dağlarının kuzeyinde, Krasnodar Kray sınırları içinde yer alır. Cumhuriyet, Güney Federal Bölgesi'nin bir parçasıdır. Cumhuriyetin yazıçeviri olarak adı Respublika Adıgeya olup Adıgeya olarak da bilinir. Adıge Cumhuriyeti adını, günümüzde nüfusun daha azı durumunda olan (% 25.2) Batı Çerkeslerinden (Batı Adıgeleri) alır. Başkenti Maykop'tur (2010'da 154.740). Yüzölçümü 7.600 km² (Krasnodar Barajı ile birlikte 7.800 km²), nüfusu 440327 (2010). Nüfus yoğunluğu 58.8'dir. Adıge Devlet Üniversitesi cumhuriyetin üniversitesidir.

27 Temmuz 1927'de Rusya SFSC içerisindeki Kuban-Karadeniz Oblastı'nda Çerkes Özerk Oblastı oluşturuldu. O dönem yönetim merkezi Krasnodar kentiydi. 24 Ağustos 1927'de ismi Adıge (Çerkes) Özerk Oblastı olarak değiştirildi. 17 Ekim 1924'te Kuzey Kafkasya Krayı'nın kurulmasıyla Rusya SFSC'nin oblastı olmaktan çıkarıldı.
Temmuz 1928'de Adıge Özerk Oblastı olarak yeniden adlandırıldı. 10 Ocak 1934'te Azov-Karadeniz Krayı'nın kurulmasıyla oraya dahil edildi ve Kuzey Kafkasya Krayı'ndan çıkarıldı. 1936'da oblastın yönetim merkezi Maykop şehriydi. 13 Eylül 1937'de Krasnodar Krayı kurulduğunda oraya dahil edildi.
3 Temmuz 1991'de oblast, Rusya Federasyonu'na bağlı özerk cumhuriyet statüsüne yükseltildi. 5 Ocak 1992'de Adıge Cumhuriyeti'nin ilk cumhurbaşkanı olarak Aslan Carimov seçildi. Adıge Cumhuriyeti'nin 3'te 2'sini Ruslar oluşturmaktadır. Günümüzde cumhurbaşkanı Murat Kumpilov'dur.

Adıge Cumhuriyeti, Rusya'nın Güney Federal Bölgesi'nde, Doğu Avrupa'da yer alır; Kafkas Dağları Sistemi içerisinde, Kuzeybatı Kafkasya'nın eteklerinde konumlanmıştır. Cumhuriyetin kuzey kesimleri ovalık, güney kesimleri ise dağlıktır. Topraklarının yaklaşık %40'ı (çoğunlukla Avrupa kayını, meşe ve akçaağaç) ormanlarla kaplıdır.
Yüzölçümü — 7.792 km².
Sınırlar — Adıge Cumhuriyeti tamamen Krasnodar Krayı ile çevrilidir.
En yüksek noktası — Çuguş Dağı: 3.238 m (10.623 ft).

Adıge Cumhuriyeti ile Krasnodar Krayı arasındaki kuzey sınırının bir parçasını oluşturan 870 kilometre uzunluğundaki Kuban Nehri, Kafkasya'daki en önemli nehirlerden biridir.
Diğer nehirler şunlardır:

Belaya
Çohrak Nehri
Dah Nehri
Fars Nehri
Hodz Nehri
Kişa Nehri
Büyük Laba Nehri — (Adige Cumhuriyeti ve Krasnodar Krayı doğu sınırının bir kısmını oluşturur)
Psekups Nehri
Sahray Nehri
Suhoy Kurcıps Nehri

Cumhuriyetin büyük gölleri olmamasına rağmen birkaç baraj gölü vardır:

Krasnodar Baraj Gölü — (Kuzey Kafkasya'da en büyüğü)
Oktyabrskoye Baraj Gölü
Şapsığ Baraj Gölü
Tşikskoye Baraj Gölü
Şenciyskoye Baraj Gölü
Çetukskoye Baraj Gölü
Kujorskoye Baraj Gölü
Maykop Baraj Gölü

Cumhuriyetin başlıca dağlarının zirveleri 2.000-3.238 metre arasında değişmektedir:

Çuguş Dağı — 3.283 m
Fışte Dağı — 2.868 m
Oşten Dağı
Pseaşho Dağı
Şepsi Dağı

Cumhuriyet, petrol ve doğalgaz açısından zengindir. Diğer doğal kaynaklar arasında altın, gümüş, tungsten ve demir bulunur.

Ocak ayı ortalama sıcaklığı: −0,5 °C
Temmuz ayı ortalama sıcaklığı: +23 °C
Yıllık ortalama yağış miktarı: 70 santimetre
15 Şubat 2010 tarihinde, kış ayları için mutlak maksimum sıcaklık kaydedildi — başkent Maykop şehrinde sıcaklık 23,4 °C olarak ölçüldü.

Adıge Cumhuriyeti hükûmetinin başındaki yürütme yetkilisi, beş yıllık süreyle atanan Devlet Başkanıdır (Mayıs 2011'e kadar bu ünvan "Cumhurbaşkanı" idi). Adayların Rusça ve Adıgece'yi birlikte bilmesi zorunludur.
Mevcut Devlet Başkanı Murat Kumpilov'dur (27 Ocak 2017'den bu yana). Kumpilov, bölgenin geçici başkanı olarak göreve başlamış ve Aslan Thakuşinov’un yerini almıştır. Ayrıca doğrudan seçilen bir Devlet Konseyi bulunmaktadır. Devlet Konseyi, Temsilciler Konseyi ve Cumhuriyet Konseyi olmak üzere iki bölümden oluşur. Her iki konsey de beş yılda bir seçilir ve her birinde 27'şer milletvekili görev yapar.
Cumhuriyet, Rusya Federasyonu parlamentosuna üç temsilci gönderir; biri Devlet Duması’na, diğer ikisi Federasyon Konseyi’ne.
Adıge Cumhuriyeti Anayasası, 14 Mayıs 1995’te kabul edilmiştir.

Adıge Cumhuriyeti idari olarak yedi ilçeye (rayon), iki şehre/kasabaya ve (daha düşük idari düzeyde) beş kent tipi yerleşime ayrılmıştır. Belediye birimi olarak cumhuriyet iki kentsel okruga, beş kentsel yerleşime ve 46 kırsal yerleşime ayrılmıştır.

Yerel isimdeki "м.р." kısmı, "муниципальный район" (Belediye İlçesi) ifadesinin kısaltmasıdır.

Nüfus: 496.934 (2021 Nüfusu); 439.996 (2010 Nüfusu); 447.109 (2002 Nüfusu); 432.588 (1989 Sovyet Nüfusu)

Yaşam beklentisi:
		
			
			
		
		
			
			
		
		
			
			
		

Kaynak: Rusya Federal Devlet İstatistik Servisi 12 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine'de arşivlenmiştir

2021 Nüfus Sayımına göre, cumhuriyetin toplam nüfusunun %64,4'ünü Ruslar oluştururken, Çerkesler %25,7'lik paya sahiptir. Diğer gruplar arasında Ermeniler (%3,3), Kürtler (%1,2), Romanlar (%0,7) ve Ukraynalılar (%0,6) bulunmaktadır.

56.900 kişinin katıldığı 2012 anketine göre Adıge Cumhuriyeti nüfusunun %35,4'ü Rus Ortodoks Kilisesi'ne, %23,6'sı İslam'a, %3'ü bağımsız Hristiyan ve %1'i herhangi bir kiliseye ait olmayan veya diğer Ortodoks kiliselerinin üyesi olan Ortodoks Hristiyanlığı'na inanmaktadır. Ayrıca nüfusun %19,8'i "spiritüal fakat dindar değil" olarak beyan etmektedir, %8'i ateisttir ve kalan %8,6'sı diğer dinleri takip etmektedir veya din beyan etmemiştir.

Adıge Cumhuriyeti'nde, başkent Maykop'ta bulunan Adıge Devlet Üniversitesi ile Maykop Devlet Teknoloji Üniversitesi, bölgedeki iki büyük yükseköğretim kurumudur.

Adıge Cumhuriyeti, Rusya'nın en yoksul bölgelerinden biri olmasına rağmen bol ormanlara ve verimli topraklara sahiptir. Bölge; tahıl, ayçiçeği, çay, tütün ve diğer tarım ürünlerinin üretimiyle bilinmektedir. Domuz ve koyun yetiştiriciliği de gelişmiştir.
Gıda, kereste, ağaç işleme, kağıt ve selüloz, ağır sanayi ve metal işleme en gelişmiş sanayi dallarıdır.

Maykop'ta küçük bir havaalanı bulunmaktadır (ICAO havaalanı kodu: URKM). Cumhuriyet sınırları içerisinden birkaç demiryolu hattı da geçmektedir.

Adıgece (Адыгабзэ), Kuzeybatı Kafkas dilleri ailesine mensup bir dildir. Rusça ile birlikte, Adıgece cumhuriyetin resmi dilidir.
Cumhuriyette 8 devlet müzesi ve 23 özel müze bulunmaktadır. En büyük müze, Maykop'ta bulunan Adıge Cumhuriyeti Ulusal Müzesi’dir.

Hazret Sovmen (1937 doğumlu), Adige Cumhuriyeti’nin ikinci cumhurbaşkanı.
Aslan Carimov (1936 doğumlu), Adige Cumhuriyeti’nin ilk cumhurbaşkanı.
Anatoli Berezovoy (1942–2014), Sovyet pilotu/kozmonot.
Konstantin Vasilyev (1942–1976), ressam.
Aslan Thakuşinov (1947 doğumlu), Adıge Cumhuriyeti’nin üçüncü cumhurbaşkanı.
Muharbi Kirjinov (1949-2026), halterci.
Vladimir Nevzorov (1952 doğumlu), judocu.
Anna Kareyeva (1977 doğumlu), hentbol oyuncusu.
Aslan Tlebzu (1981 doğumlu), Adige halk müzisyeni.
Andrey Kobenko (1982 doğumlu), futbolcu.
Nikita Kuçerov (1993 doğumlu), buz hokeyi oyuncusu.

Çerkesler
Çerkesya

Afşin, Kahramanmaraş ilinin bir ilçesidir. 1572 tarihinde Osmanlı Devleti egemenliğine giren Efsus, 02.08.1944 gün ve 4642 sayılı kanunla 1944 yılında ilçe merkezi olmuş ve Afşin adını almıştır. Merkez, belde ve köyleriyle birlikte ilçenin nüfusu 2020 TÜİK verilerine göre 80.980'dir. Türkiye'nin en büyük termik santral kompleksi olan Afşin-Elbistan Termik Santrali Afşin'in Çoğulhan kasabasındadır. Bu santral Afşin ilçe sınırları içindedir. Fakat santralde işletilen kömürlerin bulunduğu havzalar Elbistan ilçesi sınırlarındadır.
Yedi Uyurlar olarak da bilinen Eshab-ı Kehf (Ashâb-ı Kehf) mağarasının ilçede olduğu iddia edilmektedir.
Türkiye'nin önemli ozanlarından Aşık Mahzuni Şerif (Şerif Çırık), Aşık Yener (Hacı Yener), Aşık Mahsudi (Osman Dağlı) Aşık Erfani (Serkan Açıkgöz) ve şair Hayati Vasfi Taşyürek bu ilçede doğmuştur.

Roma İmparatorluğu devrinde Arabissus veya daha yaygın kullanımıyla Arabissos adlarıyla anılan kentin belki imparator Gordianus (234-238) devrinde Urfa'dan göçen Arap aşiretleri tarafından iskân edilmiş olması olasılığı ileri sürülmüştür. Kentin adı yazılı kaynaklarda en erken 4. yüzyılda görülür. 540 yıllarında imparator I. Justinianus tarafından oluşturulan Üçüncü Ermenistan eyaletinin yönetim merkezlerinden biri Arabissos'tur. 582-602 yıllarında imparator olan Maurikios aslen buralıdır. İmparatorun "esmeroğlu" anlamına gelen adı belki de doğduğu kentin etnik yapısına dair bir ipucu olabilir.
Arap coğrafyacı el-Baladhurî'nin Kitabu'l-Buldan adlı eserinde kentin adı ˤArebsûs olarak zikredilir. Türkçede 16. yüzyılda Dulkadiroğlu Beyliği döneminden itibaren kullanılan Yarpuz adı açıkça bu isimden türemiştir. Türkçe anlamı "naneye benzer bir kokulu ot" olan yarpuz adına benzerliği yakıştırmadır.
Arap kaynaklarında daha sık olarak görülen diğer isim el-Efsus'tur. Osmanlı kayıtlarında da bu isim kullanılmış ve kentin resmi adı 1944'e dek Efsus olagelmiştir. Bu isim, geç Bizans döneminde halk arasında kullanılan Ephesós adına işaret eder. Bu adın kaynağı hakkında bilgimiz yoktur. Ancak Batı Anadolu'daki Ephesos (Efes) gibi burada da Yedi Uyurlar efsanesinin hürmet görmesi, Hristiyanlık döneminde iki kenti birleştiren ortak bir dinî pratiğe işaret edebilir.
1071 Malazgirt Savaşı'ndan kısa bir süre sonra Afşin Bey adındaki bir Türk komutanının eliyle kentin zapt edildiği anlatılmaktadır. Ancak hakkında fazla bilgiye sahip olmadığımız Afşin Bey'in, zapt ettiği kentin adıyla lakaplandırılmış olması kuvvetle muhtemeldir. Yunanca Ephesós adının, Anadolu'daki pek çok yer adında olduğu gibi, Yunanca ismin nesne (akkuzatif) hâlinden Efsun veya Afşun biçimini almış olması gerektir. Tarsus > Tersun, Adrassós > Adrasan, Momoassós > Mamasun, Termessós > Tırmısın örneklerinde de aynı evrim görülür.
Sevan Nişanyan'ın hazırladığı Türkiye yerleşim birimleri envanterine göre İmparator III. Gordianus (234-238) devrinde Urfa'dan göçen Arap aşiretleri Afşin'de iskân edilmiştir. Arabissos ismi bu vesileyle verilmiştir. Aslen Afşinli olan İmparator Maurikios'un (582-602) adı "Arapoğlu" anlamına gelir. Urfalı Mateos Vekayinamesinde 1076/77 olayları meyanında anılan Apşun adı Arabson > A(r)bşon biçiminden türemiştir, "ünlü Selçuklu komutanı Afşin" ile ilgili olması düşünülemez. Türkçe resmî belgelerde 1944'e dek kullanılan Efsus adı orijinal ismin Arapça yazımı, Yarpuz ise aynı adın yerel Türkmen ağzındaki biçimidir. Afşin adı Cumhuriyet döneminde verilmiş olup mitolojiktir.

Afşin ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.220 metredir. Afşin'de karasal iklim hâkim olup ilçede zengin linyit yatakları vardır. Kahramanmaraş'a 150 km Elbistan'a 28 km Göksun'a 50 km uzaklıktadır. Ulaşım tamamen kara yoluna dayalıdır. Bazı köylerinde Akdeniz iklimi yaşanır ama çoğunluk ve merkez karasal iklime dayalıdır. İlçenin yüzölçümü 1.502 km²dir.

İlçe sınırlarındaki höyüklerden ayrı olarak merkez mahallede de eski yapılar vardır. Bunlardan birisi Ulucami olarak da bilinen Pir Ali Camii'dir. Danişmendliler döneminde Pir Ali oğlu Mehmed tarafından 1571 yılında inşa ettirilmiştir. Vakıf defterlerinde Efsus Köyü Mescidi diye geçen, Pir Ali ya da Turabioğlu Camii olarak da bilinen yapı Cumhuriyet Dönemi'nden itibaren Ulucami adıyla anılmıştır. Günümüze sadece minaresi ve avlu kapısı özgün biçimde ulaşan ilk yapı 1979'da yıkılmış ve yerine betonarme bir cami inşa edilmiştir. Caminin gelir durumuyla ilgili ilk kayıtlara 17. yüzyılın sonlarında tutulan vakıf defterlerinde rastlanmaktadır. Bu kayıtlarda camiye ait belli giderlerin Ashab-ı Kehf Vakfı'ndan karşılanması gerektiği yönünde bilgiler vardır.

Ayrıca Afşin'de dünyanın en zengin bakır madenlerinden biri son yıllarda keşfedilmiştir. MTA kurumu, yaptığı incelemelerden sonra rezerv büyüklüğü 1 milyar tondan fazla olan bakır madeninin hüyüklü ve nadir bölgesinde tespit edildiğini bildirmiştir. Bakırın ton fiyatının 7 bin dolar civarı olduğu bilindiğine göre bu maden Türkiye'nin tüm borçlarını kapatıp fazlasını da sağlayacak zenginliktedir.
Bu maden ocağının daha önce rezerv bitti sanılarak terk edildiği anlaşılmış fakat sonradan MTA tarafından yapılan yeni araştırmalarla dünya üzerindeki en büyük madenlerden bir olduğu fark edilmiştir. Fakat henüz işletilmesi için bir çalışma görülmemektedir. Oysa burası Afşin ve Elbistan havzalarına kömürden daha çok gelir getirebilecek büyüklüktedir.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

1482 yılında, Ahilik Teşkilatının kurucusu Ahî Evran  adına yaptırılan Alevi Tekkesi ve Cem Evi Türbesi, Kırşehir il merkezinde bulunmaktadır. Türbeye içinden bir merdivenle çıkılmaktadır. Kırşehir il merkezinde yer almaktadır. Zaviye; planlı mescid, Ahiliğin kurucusu Ahi Evran'ın türbesi ve zaviye- tekke olarak kullanılan mekanlardan oluşmaktadır.

Ahi Evran Kabiri, Kırşehir'in merkezinde bulunan tarihi kabir, adını Ahi Evran-ı Veli'den almaktadır. İslam'a hizmetinden ve dini makamından dolayı Alevi Türkmen halkı arasında Veli olarak anılan, esnaflar birliği ve ahilik (esnaf, üretim erbabı) örgütünün kurucusu Ahi Evran-ı Veli adına yapılmıştır. Aslen zaviye olarak yapılan bina sonraki yıllarda camii olarak kullanılmaya başlanmıştır.

Anadolu'yu işgal eden Moğollara karşı, kendisini destekleyen ve aslen günümüz İran, Afganistan ve Türkmenistan sınırlarında bulunan Horasan kökenli Alevi Türkmenlerle beraber yaptığı savaşta başarısız olmuştur. 1 Nisan 1261 tarihinde kılıçlarla parçalanarak öldürülen Ahi Evran'den sonra eşi ve çocukları Hacı Bektaş Veli'ye sığınmışlardır. Ahilik teşkilatı mensupları Anadoluyu terk etmeyerek direnişlerini devam ettirmişler, Anadolu ve Rumelinin Türkleşmesinde çok önemli rol oynamıştır.
Ahi Evran, Hacı Bektaşi Veli'nin tavsiyesiyle zamanın Rum, Ermeni ve Yahudi esnaflarına karşı Anadoluya yeni gelen Türk esnafların birlik ve dayanışması için sonradan Ahilik denen esnaf dayanışma Teşkilatını kurmuştur ve böylece aldığı destekle başarıyla anadoluya Türkmen Aleviliğini yaymışlardır.
Günümüzdeki esnaf odalarının temeli Ahi Evran tarafından atılmıştır.

Ahilik (Ahiyân-ı Rum), Ahi Evran tarafından Hacı Bektaş-ı Veli'nin tavsiyesiyle kurulan esnaf dayanışma teşkilatıdır. Aslen Horasan kökenli olup Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde Anadolu’da yaşayan Alevî-Bektâşî Müslüman Türkmen halkın sanat, ticaret, ekonomi gibi çeşitli meslek alanlarında yetişmelerini sağlayan, onları hem ekonomik hem de ahlaki yönden yetiştiren, çalışma yaşamını iyi insan meziyetlerini esas alarak düzenleyen bir örgütlenmedir. Temel mesleği "Dabbaklık"tır. Kendi kural ve kurulları vardır. Günümüzün esnaf odalarına benzer bir işlevi olan Ahilik iyi ahlakın, doğruluğun, kardeşliğin, yardımseverliğin kısacası bütün güzel meziyetlerin birleştiği bir sosyo-ekonomik düzendir.Ahilik teşkilatı, Anadolu’da esnaf ve zanaatkârlar arasında dayanışmayı esas alan bir örgütlenme biçimidir.

Bu konuda esas olarak iki iddia mevcuttur. İlk iddiaya göre kelime Arapça kökenlidir. Buna göre "Ahi" kelimesi Ahiyye'nin tekili olan "ah" kelimesine birinci tekil "ya"sı ilave olunarak "ahi" şeklinde telaffuz olunmuş halidir. Bu fikre göre Ahi'nin sözlük manası "kardeşim" demektir. Bu iddianın güçlü yanı, Ahiliğin ilk olarak Araplarda Fütüvvet Teşkilatı adıyla çıkması, dolayısıyla Ahilik ile ilgili terimlerin Arapça olması gereğidir. Ancak bu kanıt yeterli değildir.
İkinci iddiaya göre Ahi kelimesi Türkçe Akı kelimesinin zamanla değişimi sonucu ortaya çıkmıştır. Bu kelimenin Ahi birlikleri içinde zaman zaman Ahi Baba şeklinde ifade edildiğini görüyoruz. Buna göre kelimenin Arapça manası ile düşünüldüğünde "Kardeşim Baba" diye bir tabir uygun düşmüyor. Fakat Divânu Lügati't-Türk'te akı Eli açık, koçak, selek, cömert, yiğit, delikanlı gibi manalar ifade eden Akı kelimesiyle düşünüldüğünde "Ahi Baba" tabiri daha mantıklı görünüyor.
Bu konuda Selçuk Üniversitesi Tarih bölümünde öğretim üyesi Prof. Dr. Mikail Bayram şu görüşlerini dile getiriyor:

Fütüvvet Teşkilatı Fütüvvet, İslam dünyasında kahramanlık, yiğitlik ve cömertlik mefkuresinin adıdır. Şövalyelik nasıl Orta Çağ Batı dünyasına ait mahsus bir ülkü ise, Fütüvvet Teşkilatı Fütüvvet de Orta Çağ İslam dünyasına ait bir ülküdür. Nasıl ki Araplar İslam'dan önce kültürlerinde mevcut olan Fütüvvet anlayışını İslami değerlerle geliştirip devam etmişler, nasıl ki Farslar "cevanmerdi" anlayışını aynı şekilde İslam süzgecinden geçirmişler, Türkler de kendi "Akılık" ülküsünü İslami ahlak ve değerlerle geliştirerek devam ettirmişlerdir. Arap kültüründe ideal kahraman, sehavet ve şecaat timsali olan Fütüvvet erinin adı "Feta", İran kültüründe "Cevanmerd", Türk kültüründe "Akı"dır. Türk Akılığı, İslamiyetle Arap Fütüvvet şiarından etkilenmiştir. Akılar birbirlerine karşı kardeşçe tutumundan dolayı Akı kelimesi yerini Ahi kelimesine bırakmış ve Abbasi Devlet]'nin sona ermesiyle Fütüvvet yerini Ahiliğe bırakmıştır. 

Orta Asya'da hüküm süren Oğuz Yabguluğu yıkılınca 1040 Oğuz Türkleri yavaş yavaş Selçuklu egemenliği altına girerek Anadolu'ya göç etmeye başladı. Ekseriyeti göçebe olan Oğuzlar, kopup geldikleri Orta Asya steplerine benzediği için daha çok Orta Anadolu kırsalını mesken olarak tercih ediyorlardı. Dolayısıyla Orta Anadolu'nun Türkleşip İslamlaşması hızlı olurken, şehirlerde bu dönüşüm yavaştı. İslam dini de, yerleşik hayatı gerekli kılıyordu. İşte bu sebeple, göçebe Türkmenlerin İslâmlaşma sürecini hızlandırmak, Anadolu'yu Türk yurdu haline getirmek, şehirlerde yaşayan Rum ve Ermeni tacirleriyle rekabet edebilmek amacıyla ve Hacı Bektaş-ı Veli'nin tavsiyesiyle Ahi teşkilâtı Anadolu'da kuruldu. Kısacası Anadolu'da Ahiliğin şekillenmesi ve köylere kadar teşkilatlanması politik ve sosyo ekonomik bir mecburiyetin ürünüdür.

Bazı araştırmalar Ahiliğin Kırşehir'de ortaya çıktığını ileri sürer. Diğer bir görüşe göre, Bağdat'ta büyük üstadlardan ders alan Ahi Evran, Arapların kurduğu Fütüvvet Teşkilatı'ndan etkilenerek, 1205'te Anadolu'ya gelmesinden kısa bir süre sonra ilk olarak Kayseri'de Ahilik Teşkilatını kurmuştur.
Tarihi kaynaklardan, Ahi Evran zamanında Anadolu'nun şehir ve kasabalarında ortaya çıkan Ahi kurumlarının, Ahi Evran'a bağlı merkezi bir teşkilat olabileceği imajı çıkıyor. En azından bu kurumlar, onun koyduğu ilkelere bağlı kalmış olmakla, manen Ahi Evran'in liderliğindeki geniş bir teşkilatın şubeleri gibidir. Fakat onun ölümünden sonra, bağlı olunan ilkelerde büyük benzerlikler mevcut olmakla beraber, İbn-i Batuta'nın belirttiği gibi, Anadolu'nun en ücra köşelerine kadar yayılan bu kurumlar arasında organik bir bağ bulunmamaktadır.

Ahilik, Anadolu'da köylere kadar yayılarak Anadolu'nun daha kısa sürede Türkleşip İslamlaşmasını sağlamıştır.
Göçebe Türkmenler yerleşik hayata geçirilerek hem İslami uyum kolaylaşmış, hem de Türk şehirciliği hız kazanmıştır.
13. yy'ın ikinci yarısına kadar çoğunlukla gayrimüslimlerin Türk olmayan yerli halkın elindeki sanat ve ticaret işlerine Müslüman Türkler de katılmış ve hızlanma kazandırmıştır.
Türk esnaf ve sanatkarları arasında sağlanan dayanışma ve yardımlaşma sayesinde Ahilik önemli bir güç haline gelmiş, hız kazanmış, asayişin bozulduğu zamanlarda kendi otoritesini yürütmüştür.
Dini ve ahlaki yapı korunmuştur.

Prof. Dr. Köprülü'ye göre Ahi birliklerinin ideolojik yapısını oluşturan ögelerden birisi Bâtınîliktir ve Ahilik teşkilatı Bektaşi İslâmî bir yapı barındırmaktadır. Ayrıca seyyah İbn-i Batuta'nın ifadesine göre Ahi zaviyeleri Bektaşi dergahına mensuptur. Hacı Bektaş-ı Veli'yle Ahi Evran'ın Kırşehir'de sık sık bir araya gelip sohbet ettikleri yazılır.
Fütüvvetnâmelere göre, Ahiliğin anenevi menşei Ali'ye dayanmaktadır. Muhammed, Ali'ye "Sen benim yoldaşımsın, ben Cebrail'in yoldaşıyım, Cebrail de Allah'ın yoldaşıdır" diyor. Sonra Salmân-ı Fârisî'ye Ali'ye yoldaş olmasını söylüyor. Salmân-ı Fârisî'de Ali'nin elinden tuzlu su içerek ona yoldaş oluyor. Bundan sonra Muhammed, Ali'ye: "Ya Ali ben seni tamamlıyorum ve olgunlaştırıyorum," diyerek şalvarını giydiriyor ve beline bağlıyor. Fütüvvetnâmelere göre; fütüvvetin temeli budur ve fütüvvet ehli arasında kadeh sunmak, şalvar giydirmek ve bel bağlamak, yani yoldaşlık ve kardeşlik kuralları buradan gelmektedir.

Ahi olmak ve peştamal kuşanmak için kişinin bir Ahi tarafından önerilmesi zorunludur. Üye olmak isteyenlerden yedi fena hareketi bağlaması ve yedi güzel hareketi açması beklenmektedir:

Cimrilik kapısını bağlamak, lütuf kapısını açmak,
Kahır ve zulüm kapısını bağlamak, hilim ve mülâyemet kapısını açmak,
Hırs kapısını bağlamak, kanaat ve rıza kapısını açmak,
Tokluk ve lezzet kapısını bağlamak, riyazet kapısını açmak,
Halktan yana kapısını bağlamak, Hak'tan yana kapısını açmak,
Herze ve hezeyan kapısını bağlamak, Marifet Kapısını açmak,
Yalan kapısını bağlamak, doğruluk kapısını açmak.
Kafirler, çevresinde iyi tanınmayanlar, kötü söz getirebileceği düşünülenler, zina ettiği ispatlananlar, katiller, (kasaplar), hırsızlar, dellallar, vergi memurları, vurguncular örgüte katılamaz.
Kadınlar, Ahiliğin "kadınlar kolu" olarak adlandırabileceğimiz Bacıyan-ı Rum (Anadolu Bacıları) teşkilatına üye olmuşlardır.

Ahilik Teşkilatı Selçuklular döneminde ekonomik ve ticârî faaliyetlerinin yanı sıra, askerî ve siyasi faaliyetlerde de bulunmuş, aynen Bektaşi ve Yeniçeri Ocaklarının olduğu gibi Osmanlı Beyliği'nin kuruluşunda ve güçlenmesinde etkin rol oynamışlardır. Aşıkpaşazade Derviş Ahmet, Osmanlı'nın kurulmasında etkin olan Dört unsur arasında Ahiliği de belirtmiştir. İlk Osmanlı padişahlarının ve vezirlerinin çoğu Ahi Teşkilâtı'na mensup şeyhlerdir.
Ahi Teşkilâtı'nın müslümanlara has bir kurum olarak iş görmesi 17. yüzyıla kadardır. Osmanlı Devleti'nin hakimiyet alanı genişleyip, gayrimüslim oranının artmasıyla farklı dinden kişilerin ortak çalışması zorunlu olmuştur. Din ayrımı gözetilmeden ortaya çıkan bu kuruluşa da gedik denmiştir. 1727 yılından itibâren rastladığımız bu kavram Türkçe bir kelime olup tekel veya imtiyaz anlamına gelmektedir. Kavram olarak "Osmanlı bünyesindeki esnaflığa ve sanatkarlığa girişi tetkik etmek" demektir. Yapı olarak ahilikten farklı olmamakla birlikte ömrü onun kadar uzun olmamıştır. Zira 1838 Balta Limanı Antlaşması'yla tekel idaresi ortadan kalkmış ve gedikler çözülmüştür.
Ahilik teşkilâtı 3 dereceli bir düzene dayanır. Her kapı üç dereceyi içerir. Bu dereceler şöyle sıralanır:

Yiğit
Yamak
Çırak
Kalfa
Usta
Ahi
Halife
Şeyh
Şeyh-ül Meşayıh
Ahilik, Galip Demir'e göre, "Türkler'in Rönesansı"dır. Veysi Erken'e göre, Ahilik ve kurum düzeni bugünlerin şartlarında bile, 5 çekirdek ilke ile, "Toplumsal sorumluluk, Hizmette mükemmellik, Dürüstlük ve doğruluk, Ortak yaşama" ile örnek bir 'yatay örgütlenme' toplum hareketi şekillendiriyor. Erken, Ahiliğin bu yönüyle, 2000'li yıllar için bile ileri bir örgütlenme modeli sunduğunu kaydediyor.
Ahilik töreleri yaygın Türkçe deyimlere dönüşmüşlerdir. Örnek olarak "pabucunu dama atmak" sözü ahiliğin peştamal kuşanma töreni ile ilgilidir. Çıraklıktan kalfalığa geçiş töreni öncesinde eğitimi tamamlanan çırağın pabucu dama atılır. Bir yandan da artık ustalarından, kalfalarından eskisi gibi ilgi görmeyeceğini ortaya koyar bu deyim.
Ahilikte sanatkarlar gündüzleri işyerlerinde 4 aşamadan oluşan hiyerarşi içinde mesleğin inceliklerini öğrenirler, akşamları toplandıkları ahi konuk ve toplantı salonlarında aynı hiyerarşi içinde ahlakî ve felsefî eğitim görürlermiş.
Kırşehir'de kabri bulunan Ahi Evran'ın kurduğu bu teşkilatla ilgili Ahilik geleneğinin unutulmaması için Türkiye Esnaf ve Sanatkarlar Odaları tarafından bazı şehirlerde her yıl Ahilik haftası ve kutlamaları yapılmaktadır. Ahilik teşkilatı, gençlerin iyi yetişmesini ve meslek kazanmasını sağlardı. Savaş, afet vs. kötü durumlarda da kuruma üyeler ve halk arasında dayanışma olurdu. Padişahlar ve diğer yöneticiler de ahilik teşkilâtını destekleyerek gelişmesini istemişlerdir.

Doç. Dr. Bedri Noyan Bektaşilik-Alevilik
Fiş, Radi "Bir Mutasavvıf, Bir Ahi Hümanisti, Mevlana"
Gener, Cihangir "Ezoterik ve Batını Dinler Tarihi"
Cumhuriyetin 50. yılında esnaf ve sanatkar.
Bayram, Sadi, Ahîlik ve Loncalar, "Milli Kültür Dergisi" Cilt I., Ankara, 1977
Demir, Galip, 

Ahlat Selçuklu Mezarlığı, Bitlis'in Ahlat ilçesinde bulunan ve Orta Çağ dönemine ait dünyanın en büyük Türk-İslam mezarlığıdır. Mezarlık bugün bir açık hava müzesi niteliğindedir ve Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) Dünya Mirası Geçici Listesi'ne alınmıştır.
210 dönümlük bir alanı kaplayan Ahlat Selçuklu Mezarlığı'nda muhtelif biçimlerde yaklaşık 8200 mezar taşı bulunuyor. Bu mezar taşlarından 118 tanesi anıt niteliğini taşır. Mezarlıkta ayrıca şahideli, şahidesiz sanduka şeklinde mezarlar bulunur. Orta Asya Türk mezar tiplerine benzeyen ve yeraltına kazılmış odacıklar şeklinde yapılmış mezarlar da vardır.
Ahlat Selçuklu Mezarlığı'nın geçmişi, tarihî olarak 1000 yıl öncesine dayanıyor. Mezarlığın, Mervânîler öncesinde dahi var olduğu tespit edilmiştir. Mezarlıkta tarih boyunca bölgede hüküm sürmüş Ermeniler, Rojekîler, Dilmaçoğulları, Saltuklular, Ahlatşahlar, Mervânîler, Bedlîs Beyliği, Eyyubîler, Selçuklular ve nihayet Osmanlılar gibi farklı milletler ve cemaatlere ait cenazelerin üst üste defnedildiği ortaya konuldu. Müslüman mezarlarının yanı sıra ve belki de daha fazla sayıda Hristiyan ve Ezidî mezarları da bulunmuştur.
Alışılmış mezar ölçülerinden büyük, 3,50 metre yüksekliğe varan ve her cephesinde süsleme bulunan dikdörtgen prizma şeklindeki şâhideleriyle tanınırlar. Alanın giriş kısmında Ahlat Müze Müdürlüğüne bağlı bir arkeolojik inceleme merkezi bulunur. Mezarlık, Kültür Ve Turizm Bakanlığı ile Van Yüzüncü Yıl Üniversitesinin işbirliğinde yürütülen bir proje kapsamına alındıktan sonra 2010 yılında bakım, onarım ve yenileme çalışmaları başladı. Bakım ve onarım çalışmaları sırasında şimdiye 700 mezar taşının kitabeleri çözümlendi.
Ahlat Selçuklu Mezarlığı'nın en büyük özelliklerinden biri, alışılmış mezar taşlarından çok daha büyük ve uzun mezar taşlarıdır. Bazı mezar taşlarının yüksekliği 3,5 metreyi bulur. Mezar taşlarının her cephesinde dikkat çekici süslemeler vardır. Bu mezar taşları, Türkler'in Orta Asya kültüründen gelen ejder, palmet, kandil gibi geometrik desen ve şekillerle bezenmiştir.

Türkiye'deki mezarlıklar listesi

 OpenStreetMap'te Ahlat Selçuklu Mezarlığı ile ilgili coğrafi veriler

Akdamar Kilisesi, Ahtamar Kilisesi, Surp Haç Kilisesi veya Kutsal Haç Katedrali (Ermenice: Աղթամարի Սուրբ Խաչ եկեղեցի Ağtamari Surp Haç Egeğedzi), Türkiye'nin doğusunda, Van Gölü üzerindeki Akdamar Adası'nda yer alan bir kilisedir. Kudüs'ten İran'a kaçırıldıktan sonra 7. yüzyılda Van yöresine getirildiği rivayet edilen Hakiki Haç'ın bir parçasını barındırmak maksadıyla Kral I. Gagik'in emriyle 915-921 yıllarında Mimar Manuel tarafından inşa edilmiştir. 20. yy.'daki Ermeni Kırımı'ndan sonra cemaatsiz kalan dini yapı bugün müze olarak hizmet vermektedir.

Adanın güney doğusuna kurulmuş olan kilise, mimari açıdan Orta Çağ Ermeni sanatının en parlak eserleri arasında sayılır. Kızıl andezit taşından inşa edilmiş olan kilisenin dış cephesi, alçak rölyef şeklinde işlenmiş zengin bitki ve hayvan motifleriyle ve Kutsal Kitap'tan alınma sahnelerle bezenmiştir. Kilise bu özelliğiyle de Ermeni mimari tarihi içinde eşsiz bir konuma sahiptir. Kilisenin kuzeydoğusundaki şapel 1296-1336 tarihlerinde, batısındaki jamadun (cemaat evi) 1793 tarihinde, güneyindeki çan kulesi 18. yüzyıl sonlarında ilave edilmiştir. Kuzeyindeki şapelin ise tarihi bilinmemektedir.
1915 Ermeni Kırımı'nda cemaati küçülmüştür. Doğudaki birçok başka Ermeni anıtı ile birlikte Akdamar Kilisesi'nin de 1951'de hükûmet emriyle yıkımı kararlaştırılmış, 25 Haziran 1951'de başlatılan yıkım çalışması o dönemde genç bir gazeteci olan ve tesadüfen olaydan haberdar olan Yaşar Kemal'in haber vermesiyle durdurulmuştur.
On yıllar boyunca bakımsız olarak kalan kilise 2005-2007 döneminde Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı öncülüğünde, Türkiye Ermenileri ve komşu Ermenistan ile ilişkilerin geliştirilmesine yönelik bir adım olarak, 1.5 milyon dolar harcanarak restore edilmiştir. Restorasyon çalışması bazı uluslararası kültür çevrelerinde "siyasi amaçlı" olarak tanımlanmıştır. Kilise 29 Mart 2007 tarihinde TC Kültür Bakanı Ertuğrul Günay ve Ermenistan Kültür Bakan Yardımcısının katılımıyla müze olarak tekrar açılmıştır. Restorasyon çalışması sonrası, kilisede 19 Eylül 2010 tarihinde Türkiye Ermenileri Patrikliği Ruhani Meclisi Patrik Genel Vekili Başpiskopos Aram Ateşyan yönetiminde bir ayin düzenlenmiştir, bu 95 yıl aradan sonra burada düzenlenen ilk ayindir. Akdamar Kilisesinde ayin TC Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından sağlanan özel izin ile yılda bir kez yapılmaktadır.
23 Ekim 2011'de Van'da meydana gelen depremde kilise hafif hasar gördü. Kilisenin kubbesinde çatlak oluşurken, bazı cam ve seramikleri de kırıldı. 2013 yılında başlatılan restorasyon çalışmaları sonucunda, daha önce arkeolojik kazılarla gün yüzüne çıkarılan manastır ve şapel gibi yapılar orijinaline uygun olarak yenilenmiştir. Tarihi kilisede 2023 yılında 11. ayin gerçekleştirilmiştir.

 Wikimedia Commons'ta Akdamar Kilisesi ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Akköprü; Ankara'nın Yenimahalle ilçesinde bulunan tarihi bir köprüdür. İstanbul Yolu güzergâhında bulunan köprünün altından Ankara Çayı geçer.

1222 yılında dönemin Ankara valisi Kızıl Bey tarafından yaptırılan köprü eskiden kullanılan Bağdat ticaret yolunun Ankara kavşağında yer almaktadır. Osmanlı döneminde kervanların yanı sıra askere ve hacca giden insanların uğurlandığı ve yola çıktıkları nokta olmuştur. 8 Ağustos 1959 tarihinde kentsel sit alanı olarak tescillendikten sonra çeşitli dönemlerde tadilattan geçmiştir. 1960'lı yıllarda Karayolları Genel Müdürlüğü tarafından yapılan onarımlar sırasında beton dolgu ile yenilenmiş ve taşıt trafiğine kapanmıştır. Uzun yıllar boyunca önemli bir taşımacılık güzergahının parçası olan Akköprü günümüzde sadece yayaların kullanımına açıktır.

Akköprü ağırlıklı olarak andezit taşından inşa edilmiştir. Yapılan çalışmalarda yer yer devşirme taşlar da kullanıldığı ve bazı dönemlerde çimento içerikli harçlarla yapıya müdahale edildiği anlaşılmıştır. Yedi adet kemer gözden oluşan köprünün güney ucunda bulunan iki kemer belediye tarafından yapılan çalışmalar sonucunda toprak dolgusu altında kalarak kapanmıştır. Gövde taşları büyük oranda yenilenmiş ve zemini betonla kaplanmıştır. Sonradan metal korkulukların da eklendiği köprünün batı kısmında çoğu silinmiş ve hasara uğramış olan iki yazıt bulunmaktadır.

Akköprü, Ankara'nın Yenimahalle ilçesinde, Varlık mahallesinde bulunur. ANKAmall alışveriş merkezinin karşısındadır ve 1997 yılında açılan Ankara metrosu'nun 1. aşamasının 12 durağından birinin önünde bulunur. Metronun 12 istasyonundan biri Akköprü olarak adlandırılmıştır. İstasyon hemzemin olup İvedik istasyonuna 1689, Atatürk Kültür Merkezi istasyonuna 1158 metre uzaklıktadır.

Türkiye'deki köprüler listesi

 OpenStreetMap'te Akköprü (köprü) ile ilgili coğrafi veriler

Akçakoca Kalesi (Ceneviz Kalesi), Düzce ili, Akçakoca ilçesinde bulunan tarihi kale. Şehir merkezinin 3 km kadar batısında, yüksek bir falezin kıyısında inşa edilmiştir. Ceneviz Ticaret Yolu üzerindeki önemli duraklardan biridir. UNESCO, 2013'te kaleyi Dünya Mirası Geçici Listesi'ne dahil etmiştir.
Dördüncü Haçlı Seferi sonucu İstanbul haçlıların eline geçmiş, Latin İmparatorluğu kurulmuştu. Kale 1204-1261 yılları arasında Karadeniz kıyılarına da hakim olan Latinler tarafından veya aynı dönemlerde bölgede hüküm sürmüş İznik İmparatorluğu tarafından yapılmıştır. Tarihi kale Ceneviz Kalesi olarak halk arasında isimlendirilmektedir. Kalenin ticari amaçlı inşa edildiği veya onarıldığı sanılmaktadır. O dönemde Diapolis (Akçakoca) şehri önemli bir sahil kasabasıydı ticari açıdan ve stratejik bakımdanda önemli bir kasabaydı. Kalenin yapımından sonra Balkanlar'daki bazı Türk asıllı Hristiyan mültecilerin de Diapolis (Akçakoca) kasabasına güvenlik maksatlı yerleştirildiği sanılmaktadır.
Kalenin yapımında çevreden temin edilen, işlenmemiş moloz taşlar ve kiremit kullanılmıştır. Kale içinde 5,30 m genişliğinde su sarnıcı bulunur.
Defne ağaçlarıyla kaplı kale günümüzde mesire alanı olarak kullanılmaktadır. Kalenin batı kıyısında bulunan Ceneviz Kalesi Plajı mavi bayrak sahibidir.

Alahan Manastırı, Mersin ili Mut ilçesi civarında büyük bir kilise örenidir.

Alahan, Mersin'i Karaman'a bağlayan devlet karayolunun 2 km kadar doğusunda ve Mut ilçesinin kuş uçuşu 15 km kadar kuzeyinde yer alır. Toros Dağları üzerinde ve yaklaşık olarak 1200  rakımındadır. Manastırın yolu hemen hemen her mevsim açıktır ve ana yoldan ulaşım 10 dakika sürmektedir.

İsa'nın havarilerinden Tarsuslu Pavlus (Sen Paul) ve yine Tarsus'ta yaşamış Hristiyanlığın öncülerinden Barnabas, MS 41 yılında Hristiyanlığı yaymak için Anadolu'da çeşitli yolculuklar yapmışlardır. Bu azizlerin gezileri sırasında konakladıkları hemen her yerde anılarına tapınaklar yapılmıştır. Fakat, o tarihte Hristiyanlık henüz resmi din olmadığından ve ibadet gizli olduğundan tapınakların da gözden uzak ve ulaşımı güç yerlerde olması tercih edilmiştir. Alahan Manastırının olduğu yerde de böyle bir tapınağın yapıldığı anlaşılmaktadır.
Ancak bugünkü manastır öreni Hristiyanlığın resmen kabul edilişinden sonra, beşinci yüzyılda inşa edilmiştir. Manastırı yaptıran kişi manastırda lahdi ve bir kitabesi olan Tarasis adlı bir rahiptir. Ancak finansman büyük ölçüde Bizans İmparatoru tarafından sağlanmıştır. Kimi kaynaklar manastırın MS 440-442 yılları arasında, kimi kaynaklar da MS 474'ten sonra inşa edildiği görüşündedir. İmparator 440-442 döneminde II. Theodosius (401-450), 474 ten sonra ise ise Flavius Zeno'ydu (425-491). (Belki de manastırın farklı bölümleri farklı imparatorlar döneminde inşa edilmişti).
Manastırın parlak döneminin Arap akınları başlayınca, yani 7. yüzyılda sona erdiği anlaşılmaktadır. Bununla birlikte manastırın uzun süre ayakta kaldığı bellidir. Nitekim 17. yüzyılda ünlü gezgin Evliya Çelebi (1611-1683) manastır için Usta elinden yeni çıkmış gibi duruyor tanımlamasını yapmıştır.

Alahan Manastırı geniş bir alana yayılan bir komplekstir. Bu kompleks, Batı Kilisesi (Evangelist Bazilika), Manastır ve Doğu Kilisesi, kaya oyma keşiş odaları ile çevredeki mezarlardan oluşmuştur. Kompleksin taş işçiliği ve motiflerle bezeli zengin süslemeleri dönemin en usta ellerinden çıktığını göstermektedir. Ne var ki, Batı Kilisesi yıkılmıştır. Doğu Kilisesi ise bir ören olarak varlığını sürdürmektedir.
Yıkılmış Batı kilisesinin girişi olduğu sanılan bir mekanda aralarında Cebrail ve Mikail'in de bulunduğu kanatlı melek ve çeşitli hayvan tasvirleri ve İsa büstü vardır. İki yapı 115 m uzunluğunda kolonlu kemerli bir galeri-terasla birbirine bağlanmıştır. Galerinin ortasında kabartma süsleme ile her yanı işlenmiş büyük bir niş yer alır. Aynı galeride apsisli bir vaftizhane bulunmaktadır. Vaftizhane içinde haç biçimli bir havuz vardır. Vaftizhanenin karşısında kaya mezarları oyulmuştur. Mezarlardan birisi Manastır grubunun kurucusu Tarasis'e aittir. Kitabesi şöyledir: Burada çok mümtaz Flavius Severinus ve Flavius Dagalaiphus’un konsüllüğünden sonra İndiktionun 15. yılının 13 Şubatında kutsal oruçların ilk haftasının salı günü ölmüş olan hatırası kutsal kurucu Tarasis yatıyor.
Doğu kilisesi özenli bir işçilikle kesme taşlardan inşa edilmiştir. Kilisenin değişik yerleri kabartma süsler ile dekore edilmiştir. Dikdörtgene yakın planlı kubbenin binayı aşan duvarlarında her cephede birer adet olmak üzere dört pencere bulunmaktadır. Kilise altmış yetmiş yıl sonra (532-537) inşa edilecek olan İstanbul'daki Ayasofya kilisesi ile ortak özelliklere sahiptir

Alahan'da 1955-1972 arasında arkeolog Michael Gough (1916-1973) tarafından bilimsel kazılar yapılmıştır. Bu kazılar sırasında Gough bir ara Ankara İngiliz Arkeoloji Enstitüsü müdürlüğü de yapmıştır. (Bu enstitünün ilk müdürü yine Mersin'de Yümüktepe kazılarını yürüten John Garstang [1876-1956] idi.)

Alahan manastırı 25.02.2000 tarihinde Dünya Kültür Mirası aday (tentative) listesine eklenmiştir. Türkiye listesinin 12. sırasındadır.

 OpenStreetMap'te Alahan Manastırı ile ilgili coğrafi veriler

Alanya, Türkiye'nin Akdeniz Bölgesi'ndeki Antalya iline bağlı bir turizm ilçesidir. İl merkezine uzaklığı 154 kilometredir. Türkiye'nin güney sahillerinde bulunan Alanya'nın yüzölçümü 1.577 km²dir. Alanya ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 18 metredir. TÜİK nüfus verilerine göre 2022'de ilçesin nüfusu 364.180 kişidir. Alanya ilçesi idari olarak Antalya iline bağlıdır, Alanya Belediyesi ve ilçesi de Antalya Büyükşehir Belediyesi sorumluluk alanına girmiştir. Alanya'ya 45 kilometre mesafede bulunan Alanya Gazipaşa Havalimanı 2012 yılında faaliyete geçmiştir.
Stratejik konumu bakımından Akdeniz'in kıyı kesimlerinde küçük bir yarımada şeklindedir. Kuzeyinde Toros Dağları uzanır. Alanya tarih boyunca; Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı gibi imparatorluklar için Akdeniz'de önemli bir kale vazifesi görmüştür. Selçuklu zamanında, I. Alaeddin Keykubad yönetimi altındaki bölge, jeopolitik bir önem kazanmıştır. Şehrin bugünkü sembollerinden Kızıl Kule, tersane ve Alanya Kalesi bu dönemde yapılmıştır.
Bölgede Akdeniz ikliminin özellikleri görülmektedir. Kışın ılık ve yazın sıcak geçer. Turizm açısından Türkiye'de yüzde dokuzluk bir paya sahipken Yabancıların Türkiye'de mülk alımında ise yüzde otuzluk bir paya sahiptir. Turizm, özellikle 1958'lerden sonra gelişmeye başlayarak, ilçedeki en etkin iş kolu haline gelmiş ve bu durum bölgede nüfus artışını meydana getirmiştir. Sıcak iklimi sayesinde birçok sportif faaliyet ve kültürel etkinliğe elverişlidir.

Şehir, tarih boyunca birçok defa farklı isimlerle adlandırılmıştır. Alanya ismi, Latince (Coracesium) veya Yunancaya (Korakesion) Luvi dilinde uç/çıkıntılı şehir anlamına gelen Korakassa kelimesinden geçmiştir. Bizans egemenliği altındayken, Yunanca güzel/hoş dağ anlamındaki Kalonoros veya Kalon Oros adı kullanılmıştır. Selçuklu Hanedanı ise şehrin adını, I. Alaeddin Keykubad'ın isminin farklı bir türevi "Alaaddin'in şehri" anlamına gelen Alâiye'ye (علائيه) çevirmişlerdir. 13 ve 14. yüzyıla gelindiğinde ise İtalyan tüccarlar Candelore veya Cardelloro ismini kullanmışlardır. 1935 yılında Mustafa Kemal Atatürk buraya yaptığı ziyaret ile şehir isminin son halini almıştır. Söylentilere göre, bir hata sonucu telgraftaki Alâiye kelimesi Alanya şeklinde yazılmıştır. 1933 yılında ise Resmi Gazetede Alanya adının kullanılmasıyla bu isim resmilik kazanmıştır.

Alanya, Antik çağlarda korsanlara, Bizans döneminde derebeylerine ev sahipliği yapmış ve nihayet Anadolu Selçukluları döneminde de başkentliğe yükselmiş ender güzellikteki tarihi bir şehirdir.
Alanya antik çağda Pamfilya ile Kilikya arasında yer almıştır. Herodot'a göre bu bölgenin insanları Truva savaşı sonrası Anadolu'ya dağılan insanların soyundan gelir.
Yapılan araştırmalarda (Kadıini Mağarası-1957) ilk yerleşimin günümüzden 20 bin yıl öncesine üst Paleotik Döneme kadar uzandığı anlaşılmıştır.
Tarihte bilinen ilk adı Coracesium'dur. MÖ 4. yüzyılda Persler'in istilası altındadır. Daha sonra korsanların barınağı olmuştur. MÖ 139 yılında Seleukos İmparatorluğu kenti istila etmiştir. Ama bundan sonra bile kent korsanların barınağı olmaktan kurtulamamıştır. MÖ 65 yılında Romalı general Gnaeus Pompeius Magnus tarafından Roma İmparatorluğu topraklarına katılan şehir, Roma'nın çöküşü ile Bizans döneminde adı da “güzel dağ” anlamında Kalonoros olur.
1204 yılında Haçlı orduları'nın İstanbul'da Latin İmparatorluğu'nu kurması üzerine Anadolu'da bir otorite boşluğu doğmuştur. Bir derebeyi olan Kyr Vart, Kilikya Ermeni Krallığı adına Kalonoros'ta hakimiyeti sağlamıştır.
Kent, 1221 yılında Anadolu Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat tarafından ele geçirilmiştir. Sultan Alaaddin Keykubat derebeyi Kyr Vart'ın kızıyla evlenerek kenti yeniletmiş ve kışlık başkent yapmıştır. Kentin adını da Sultan Alaaddin'in şehri anlamına gelen Alâiye olarak koymuştur. Alaaddin Keykubat döneminde şehir en parlak günlerini yaşar. Bugünkü kale, tersane ve hala ayakta duran yapıların birçoğu o dönemdendir.
1300 yılında Anadolu Selçukluları'nın dağılması sonucu şehir Karamanoğlu Beyliği'nin egemenliğine girer. Konya merkezli Karamanoğulları, 1427 yılında şehri 5 bin altın karşılığı Mısır Memluk Sultanlığı'na satar.
Nihayet Anadolu'da birliğin sağlanması ve Osmanlı Beyliği'nin öne çıkması ile Alâiye, 1471 yılında Fatih Sultan Mehmet'in komutanlarından Gedik Ahmet Paşa tarafından Osmanlı Devleti topraklarına dahil edilir.
Osmanlı İmparatorluğu döneminde Alâiye, önce Kıbrıs Eyaletine bağlanır (1571), ardından Konya Vilayetinin sancağı yapılır (1864), sonra Antalya sancağına (1868) ve nihayet 1871 yılında da Antalya'nın ilçesi yapılır.
1931 yılında Mustafa Kemal Atatürk programında olmamasına rağmen Alaiye'yi ziyaret etmiş ve bu jeste karşılık da dönemin belediye başkanı Hüseyin Hacıkadiroğlu, Alaiye halkı adına ziyaret sonrası Atatürk'ün seyahat etmekte olduğu gemiye Alaiyelilerin sevgi, saygı ve bağlılıklarını ileten bir telgraf çekmiştir. Ancak o zamanlarda karadan gemiye çekilen telgrafların tamamı Çanakkale üzerinden iletildiğinden, Atatürk'ün eline ulaşan telgrafta Alaiye'nin adı yanlışlıkla Alanya olarak yazılmıştır. Bunu fark eden Atatürk, Sultan Alaaddin'in şehrinin adının Alanya olarak değiştirilmesi talimatını vermiştir. Cumhuriyet döneminde Mustafa Kemal Atatürk'ün emri ile bundan sonra kent Alanya adını almıştır.

Alanya 1872 yılında bir belediye olarak kurulmuş ve 1901'de ilk belediye başkanını seçmiştir. Bugün Alanya, Alanya Belediyesi tarafından, otuz yedi üyeden oluşan bir belediye meclisi ve bir belediye başkanı tarafından yönetilmektedir. Belediye meclisinde yirmi dört üye Cumhuriyet Halk Partisi'nden, dokuz üye Milliyetçi Hareket Partisi'nden ve dört üye İyi Parti'dendir. Cumhuriyet Halk Partisi'nden Osman Tarık Özçelik, 2024 yılında, 2014'ten beri belediye başkanlığı yapan Adem Murat Yücel'den sonra belediye başkanı seçilmiştir. Bu sonuçla beraber ilçe yönetimi 74 yıl sonra ilk kez CHP'ye geçti. Seçimler her beş yılda bir yapılır ve bir sonraki seçim Mart 2029'da gerçekleştirilecektir.
Alanya ilçesi, şehir merkezi dahil olmak üzere 17 belediyeye ve 92 köye bölünmüştür. 2014'te değişen büyükşehir yasası ile beraber 17 belediye mahalleye çevrilmiştir, şu anda 102 mahallesi bulunmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu'ndan beri Antalya İli'nin bir parçası olan Alanya, birçok yerel politikacı tarafından ayrı bir Alanya İli olma talebiyle desteklenmiş ve bu pozisyon yabancı sakinler dernekleri tarafından da desteklenmiştir.
Alanya Belediyesi'nin yanı sıra, Alanya Kent Konseyi de şehir politikalarına yönelik önerilerde bulunarak Alanya belediyesini desteklemede önemli bir rol oynamaktadır. Yerel topluluk ile yönetim organları arasında bir köprü görevi gören konsey, dört meclis ve 24 çalışma grubundan oluşmaktadır. Başkan Nurhan Özcan liderliğindeki konsey, Alanya'nın yönetimi ve gelişimini artırarak etkili iletişim ve iş birliğini kolaylaştırmaktadır.

Antalya Körfezi'nde, Anadolu'nun güney sahili boyunca Pamfilya ovasına yerleşmiş, kuzeyinde Toros Dağları ve güneyinde Akdeniz bulunan, Türk Rivierası sınırları dahilinde, kıyı şeridi boyunca 70 kilometrelik alana sahip bir ilçedir. Batıdan doğuya sahil şeridi boyunca Manavgat ilçesi, kuzeybatı kısımlarında dağlık bir araziye sahip Gündoğmuş ilçesi, kuzeyinde Hadim, doğusunda Taşkent ve Sarıveliler, güneydoğusunda ise Gazipaşa ilçeleriyle çevrilidir. Manavagat, Side ve Selge gibi eski şehirlere ev sahipliği yapmaktadır.
Pamfilya ovası, denizin ve dağların arasında izole edilmiş, tipik Doğu Akdeniz kozalaklı-sklerofil-geniş yapraklı ormanlara sahiptir. Bu ormanlarda Lübnan sediri, yıl boyunca yapraklarını dökmeyen makiler, incir ağaçları ve karaçam yetişmektedir. Antalya'nın doğusu ve Alanya'da dağlar genellikle başkalaşım kayaçlarından meydana gelmektedir. Bu oluşumla birlikte kayaların yüksekten alçağa hareket etmesi sonucu ilçe bölünmüştür. Böylece Mahmutlar, Sugözü ve Yumrudağ bölgeleri oluşmuştur. Benzer bir litojik hareketin şehrin altında da oluştuğu gözlemlenmiştir. Boksit, alüminyum cevheri, ilçenin kuzeyinde sıkça görülür ve mayınlı olabilme ihtimali vardır.
Bölgenin belirgin özelliklerinden birisi de kayalık özelliğe sahip yarımadanın doğu ve batı olarak bölünmüş olmasıdır. Limanı, ilçe merkezi ve Keykubat sahili isimlerini, I. Alaeddin Keykubad'ın buraya yerleşmesi sonucu almışlardır. Damlataş sahili adını, meşhur Damlataş Mağarası'ndan almıştır. Kleopatra sahili ise ilçenin batısındadır. Kleopatra Plajı adı muhtemelen bir efsaneye dayanmaktadır. Efsaneye göre, İmparator Marcus Antonius ve Kleopatra burada balayılarını geçirdikten sonra, İmparator şehri düğün hediyesi olarak Kleopatra'ya vermiştir. Atatürk bulvarı şehrin ana caddesidir ve denize paralel uzanır. Caddenin güneyinde birçok turistik bölge bulunur. Kuzeyde ise dağlık alanlar uzanır. Çevre Yolu Caddesi ve diğer büyük caddeler, kuzeyden ilçe merkezini çevrelemektedir.

Alanya tipik bir Akdeniz iklimine sahiptir. Akdeniz havzası kışın çok fazla yağış getirir, yazları ise kışa oranla daha uzun, sıcak ve yağışsız geçer. Bu durum, turizmde "güneş gülümsüyor" sloganına ilham kaynağı olmuştur. Pek sık olmasa da kıyıya yakın bölgelerde sağanak yağış yıl içinde görülür. Toros Dağları'nın denize yakın olması sise neden olur ve çoğu sabah gökkuşağı oluşur. Sıcak günlerde sıklıkla olmasa da dağların yüksek kesimlerine kar yağmaktadır. Alanya'da deniz suyunun yıllık ortalama sıcaklığı 21,4 °C (71 °F), ağustos ayında ise 27,9 °C (82 °F)'dir.

Şehrin ekonomisi tamamen tarım ve turizme dayalıdır. Hizmet sektörü iyi gelişmiştir. Üretilen hizmet ve malların tamamına yakının tüketimi, çevrede bulunan turistik otellerde gerçekleşmektedir.

Alanya, ülke turizminde önemli paya sahiptir. 1980'li yıllarda başlayan turizm atılımı sayesinde şehir, bugünkü halini almıştır. İlk başlarda apart otellerin yoğun olduğu ilçede, günümüzde 1.000 kişi kapasiteli tesislerden 3.500 kişi kapasiteli devasa tesislere kadar pek çok çeşit ve türde turistik tesis mevcuttur.

Seracılık ve narenciye üretimi bölgenin sıcak ikliminden dolayı son derece gelişmiş tekniklerle 

Ali Saim Ülgen (15 Ağustos 1913 - 8 Şubat 1963) Türk mimar ve restoratör. Türkiye'nin onarım ve restorasyon alanlarında uzmanlaşmış ilk yüksek mimarlarından biridir. Eski eserlere olan ilgisi küçük yaşlarda başlamış, lise yıllarında ise artarak devam etmiştir. İstanbul Erkek Lisesi'nde öğrenciyken ilk kitabını yayımlamış ardından da Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'nde eğitimine devam etmiştir. Kısa bir süre Ankara Üniversitesi'nde sanat tarihi üzerine dersler vermiş sonraki yıllarında ise Vakıflar Genel Müdürlüğü bünyesindeki restorasyon çalışmaları ile ön plana çıkmıştır. Başta İstanbul olmak üzere Trakya ve Anadolu'da 150'ye yakın tarihi yapıtın restoresinde görev alarak Türk restorasyon tarihine yön vermiştir. Mimar Sinan'ın eserleri üzerlerine yaptığı çizimler günümüz akademik camiası için önemli birer referanstır.

Doktor olan babası Hicri Bey ile Adviye Hanım'ın oğlu olarak İstanbul'da dünyaya geldi. Ortaöğretimini İstanbul Erkek Lisesi'nde tamamlayarak Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'ne başladı. Buradaki eğitimi dışında İstanbul Üniversitesi'nde Arif Müfid Mansel'in arkeoloji derslerine katıldı. Üniversite eğitimi sonrasında Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'nin Mimarlık Tarihi ve Şehir Kürsüsü'nde asistan olarak görev aldı. Maarif Vekâleti'nin düzenlediği sınavı kazanarak Almanya'ya gitti. 1939 yılında II. Dünya Savaşı'nın başlaması üzerine Fransa'ya geçti. Burada Paris Notre Dame Kilisesi'nin restorasyonunda görev alan isimlerden biri oldu. Yurt dışındaki asistanlık görevi kısa sürdü ve Türkiye'ye döndü. 1940 yılında Kahramanmaraş'ta askerlik görevinde bulundu.
Bu dönemlerde tarihî eserlerin kötü ve anlık kullanımlarına dair eleştirel bir rapor yayımladı. Daha sonra Maarif Vekâletine bağlı olarak faaliyet gösteren Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğünde çalışmaya başladı. Mimar olarak yeni binalar yapmaktan çok eskileri onarmayı tercih etti ve aynı anda hem Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'nde mimarlık tarihi dersleri verdi hem de İstanbul Arkeoloji Müzeleri'nde mimarlık çalışmalarını yürüterek çeşitli kazılara katıldı. 1946 yılında Anıtlar Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğünde Anıtlar Şubesi'ne atandı. 1949'da kendi gayretleri doğrultusunda kurulan Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu üyeliğine getirildi. 1959'da Vakıflar Genel Müdürlüğü bünyesine çalışmalarını devam ettirdi ve vakfa ait eserlerin restoresinde görev aldı. Ayrıca bu yıllarda Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde öğretim görevlisi sıfatıyla Türk sanatı ve sanat tarihi üzerine akademik dersler verdi.

Ali Saim Ülgen'in eski eserlere olan ilgisi çok küçük yaşlarda başlamıştır. Bu dönemlerinde evlerine çok yakın olan Ayasofya Müzesi'nin kubbelerine çıkmayı istemiş ve bu doğrultuda ailesine baskı yapmıştır. Ailesi de gerekli izinleri alarak onun bu isteğini gerçekleştirmiştir. İstanbul Lisesi'nde eğitim gördüğü yıllarda eski eserlere olan ilgisi daha da artmış ve gezip gördüğü eserleri 200 sayfalık İstanbul ve Eski Eserleri adlı kitabında toplamıştır. Semavi Eyice onun bu eserini lise dönemlerinde yazmasından ötürü pek fazla akademik olmadığını fakat Harf Devrimi sonrasında yeni harflerle bir lise öğrencisi tarafından yazıldığı için ilgi çekici olduğunu söylemiştir. Ali Saim Ülgen'in kendi alanındaki çalışmalarında Vakıflar Genel Müdürlüğündeki görevinin ayrı bir önemi vardır. Bu görevinde Türkiye'nin çoğu yerini gezmiş ve tarihî eserleri yerinde inceleme fırsatı bulmuştur. Bu yıllarındaki çalışmalarını İslami eserlere de yöneltmiştir. Kendisi ağırlıklı olarak İstanbul olmak üzere Trakya ve Anadolu'da 150'ye yakın tarihi yapının restoresinde görev almıştır. Konya Alâeddin Camii, Siirt Ulu Camii, Aksaray Sultan Hanı, Nevşehir Hacı Bektaş-ı Veli Külliyesi, Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası, Hunad Hatun Külliyesi ve Bursa Yeşil Türbe bunların başında gelmektedir. Kendisi Türkiye dışında Trablusgarp'ta Turgut Reis Türbesi ve Kudüs'te Kubbetü's-Sahre'nin restoresine katkı sağlamıştır. Ayrıca Suriye, Irak, Ürdün ve Pakistan gibi ülkelerde de çalışmalarda bulunmuştur.
Süleymaniye Külliyesi'nin restoresini gerçekleştirdiği sırada dönemin başbakanı Adnan Menderes camii cephesinin restoresini/temizlenmesini bizzat Ali Saim Ülgen'e vermiştir. Kendisi de bu cepheleri murç yardımıyla temizlemiştir. Özellikle Macit Rüştü Kural onun bu yöntemini eleştirmiş ve camii ölçülerini küçülttüğünü ileri sürmüştür. Saim Ülgen sonraki süreçte haksız saldırı ve eleştirilere maruz kalmış, hakkında Millî Birlik Komitesi tarafından kovuşturma açılmıştır. Komisyon kendisini yargılatmak istemişse de sonunda suçsuz bulunmuştur. Zihinsel olarak yorulan ve zarar gören Ali Saim Ülgen, ilerleyen süreçte evinde kalp krizi geçirmiş, ayrıca evine çok yakın olan bir alışveriş merkezi üzerinde iki uçağın birbiriyle çarpışmasının tesirinde kalmıştır. Bu kazanın kendisinde tesir ettiği şok ve gürültü sebebiyle 8 Şubat 1963'te ölmüştür. Kendisi Klasik Osmanlı mimarisini temellendiren Mimar Sinan'ın büyük hayranlarından biridir ve eserlerini en küçük detayına kadar incelemiştir. Mustafa Kemal Atatürk'ün isteği sonrasında yapılması istenen Mimar Sinan monografisinin dokümanlarını hazırlayıp planlarını çizmiştir. Bu araştırmanın tarih kısmını Mehmet Fuad Köprülü, mimarlık kısmını Albert Gabriel, plan ve rölövelerini ise kendisi çizecekti fakat bu proje dönemsel sorunlar nedeniyle gerçekleşemedi. Çizdiği planlar ise ancak ölümünden sonra yayımlanmıştır. Çizimini yapıp restitüsyonlarını gerçekleştirdiği çoğu yapıtın günümüzde var olmamasından ötürü onun bu çalışmalarının önemini artmıştır. Çizimlerini ve projelerini hazırladığı yapıtların başında Saliha Sultan Çeşmesi, Beşiktaş Sinan Paşa Hamamı, Fındıklı Molla Çelebi Hamamı, Sapanca Rüstem Paşa Kervansarayı, Lüleburgaz Sokollu Mehmed Paşa Kervansarayı, İstanbul Ebu’l Fazıl Efendi Camisi, Kapıağası Cafer Ağa Medresesi, Fındıklı Kaptan Arap Ahmed Türbesi ve Hürrem Sultan Hamamı bulunmaktadır. Özellikle 1976 yılında yıkılan Mimar Sinan Mescidi, Ali Saim Ülgen'in çizimlerine göre yenilenmiştir.

Kendisine ait yazılı eserler arasında. Anıtların Korunması ve Onarılması, Bursa Anıtları Albümü (Halim Baki Kunter ile beraber), Fatih Camisi, Fatih Devrinde İstanbul ve Bizans Sarnıcı gelmektedir. Ayrıca da Türk Tarih Kurumu Belleteni, Mesleki ve Teknik Öğretim, Selamet, Vakıflar Dergisi, Arkitekt, Mimarlık, Ülkü, Fatih ve İstanbul ile İlahiyat Fakültesi Dergisi gibi yerlerde Türk sanat tarihi üzerine yazıları bulunmaktadır. Özellikle Halim Baki Kunter'le beraber hazırladığı Fatih Camii adlı eserinde Fatih Camii'nin 12 Havari Kilisesi'nin üzerine inşa edilmediğini belirtmiştir.
Ali Saim Ülgen'in Anadolu'nun çeşitli bölgelerindeki çalışmaları ve izlenimleri kendisine has bir arşivciliği de ortaya çıkarmıştır. Kendisinin 50 yıllık yaşamına ait arşiv ve görseller, Osmanlı Klasik Dönem Mimarisi, Türkiye'de restorasyon ve mimarlık konuları dışında kendi yaşamından da izler taşımaktadır. Ali Saim Ülgen'in bu arşivleri, Ahmet Ersoy'un önderliğinde Mimarlık Vakfı tarafından ön tahlili ve ayrımı yapılarak 2012 yılında SALT Araştırma bünyesine aktarılmış, 2013 yılında ise "Modern Türkiye'nin Osmanlı Mirasını Keşfi: Ali Saim Ülgen Arşivi" adlı sergi ile de gösterilmiştir. Arşivde kendisine ait fotoğraflar, haritalar, röleve çizimler, krokiler, broşürler, makaleler, yazışmalar, notlar ve çeşitli belgeler bulunmaktadır. Arşivlerin ilk bölümü kendisine ve ailesine ait fotoğraflar, nüfus cüzdanları, diplomalar ve kimlik kartlarından oluşmaktadır. İkinci bölüm Türkiye coğrafyasından tarihî eserlerin fotoğraflarından oluşurken diğer bölümlerde ise akademi ve mimarlık camiası için önemli sayılabilecek çizimler bulunmaktadır.

Altındağ, Ankara ilinin metropol ilçelerinden biridir. İlçenin nüfusu, TÜİK verilerine göre 6 Şubat 2025 tarihi itibarıyla 414.893'tür.

Tarih boyunca Ankara, Altındağ bölgesinde kurulmuş ve yerleşim bölgesi haline gelmiştir. Bu yüzden Altındağ, "Eski Ankara" olarak bilinmektedir. Ankara'nın tarihi, şehir merkezi olan Altındağ'dan ibarettir. Kökleri ve geçmişi Ankara Kalesi'nin tarihiyle özdeş sayılır, tarihi paleolitik çağlara kadar uzanıyor. Ancak en aydınlatıcı bulgular Hititlerden öteye gitmiyor. MÖ 4000-1200 yıllarına denk gelen Hititler döneminde Ankara Kalesi'nin İçkale bölümünün yerleşime açık olduğu biliniyor. MÖ 547 yılındaki Pers egemenliğinden sonra, MÖ 281 yılında Galatların eline geçen Ankara, bu dönemde kale kent haline dönüşür. Ankara Kalesi'nin konumu, yapılış şekli, kullanılan taşların özellikleri Galatlar tarafından inşa edildiğini gösteriyor. Ankara, MÖ 25 yılında Roma topraklarına katılır, bulunduğu bölgenin başkenti niteliğini kazanır. 10 yılında Hacı Bayram Camii'nin bulunduğu yerde İmparator Augustus adına bir tapınak inşa edilir. Yine bu dönemde İmparator Augustus Yunan şehir devletlerini örnek alarak Ankara'yı 12 semtten oluşan serbest bir şehir haline dönüştürür. Ankara, 395 yılında Roma İmparatorluğu'nun ikiye bölünmesiyle birlikte 1073 yılına kadar Bizanslıların yönetiminde kalır. 1073'te kent Türkler'in eline geçer; 1143'te Selçuklu Sultanı I. Rükneddin Mesud, 1169'da da II. Kılıç Arslan tarafından yönetilir. İç Kale'deki Sultan Alaeddin Camii, Samanpazarı semtindeki Arslanhane Camii Selçuklu döneminden günümüze kalan önemli eserlerdir. 14. yüzyılda sık sık el değiştiren Ankara; İlhanlılar, Eretna Beyliği, Ahiler daha sonra da Osmanlılar'ın egemenliğine girer, 1402'de de ünlü Ankara Savaşı'na sahne olur. Osmanlı döneminde, önce Büyük Anadolu Eyaleti'nin merkezi, sonra da sancak merkezi olan Ankara'da sof yapımı, debbağlık ve kundura üretimi oldukça gelişir, ticaretin gelişmesiyle birlikte birçok han ve bedesten inşa edilir. Cumhuriyetin kurulmasıyla başkent olan Ankara, sahip olduğu tarihi mirasın üzerine inşa edilerek bugünkü görünümüne ulaşır. İlk yerleşim merkezi olmaya başladığı yıllardan itibaren Ankara, Altındağ bölgesinde kalesi, camileri, hanları, hamamları, evleriyle kale ve civarında kurulmuştur. Ankara ili merkez ilçesi 7 Eylül 1953 tarihinde metropol ilçe haline gelmiş ve Altındağ adını almıştır. Türkiye'nin kurulduğu ilk TBMM bu ilçe sınırları içerisinde yer almaktadır.

Altındağ, İç Anadolu Bölgesi'nin kuzey batısındaki Yukarı Sakarya Bölümü'nde yer alır.
Altındağ'ın kuzeyinde Ankara iline bağlı Çubuk ve Pursaklar, batısında Keçiören ve Yenimahalle, güneyinde Mamak, güneybatısında Çankaya, doğusunda Akyurt ve Elmadağ bulunmaktadır. Altındağ; Ankara Ovası, Çubuk ve Mürted (Akıncı) Ovaları arasındaki engebeli arazide kurulmuş olup, ova kısımları tüm arazinin az bir kısmını kapsar. İlçenin yüzölçümü 123 km²dir. Altındağ'ın yüzölçümünün %31'i dağlık, %6'sı ova ve %3'ü de dalgalı araziden oluşmuştur. Altındağ ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.196 metredir. İlçe, Keçiören, Yenimahalle ve Çankaya ilçelerine doğru düz, Mamak ve Çubuk yönünde ise orta yükseklikte tepelerden oluşan bir arazi yapısına sahiptir. Yüzeyi, Ankara şehrinin doğusunda bulunan İdris ve Hüseyingazi dağları, kuzeyde bulunan Etlik ve Karyağdı dağları ve Ankara Ovası ile çevrilmiştir. Güneyi Hatip ve Ankara çayları ile sınırlıdır. Çubuk Çayı üzerinde kurulan Çubuk Barajı Altındağ'ı kuzey ve güney yönünden ikiye bölmektedir.

Genel olarak karasal iklimin hüküm sürdüğü Altındağ'da, kışlar soğuk ve yağışlı, yazlar ise sıcak ve kuraktır. En çok yağış 51,8 mm ile mayıs ayında düşerken, en az yağış 14,4 mm ile ağustos ayında düşer. İlkbahar mevsiminde kırkikindi yağışları olarak adlandırılan yükselim yağışları düşer. Yıllık ortalama yağış miktarı 367 mm'dir. En sıcak aylar temmuz (ortalama 23,4 °C) ve ağustos (ortalama 23,9 °C), en soğuk aylar ise ocak (ortalama 0,6 °C) ve şubat (ortalama 1 °C) olarak belirlenmiştir. Yaz ile kış arasındaki sıcaklık farkı büyük, gece ile gündüz arasındaki sıcaklık farkıda yüksektir. Ortalama sıcaklık farkı 12° civarındadır. Bitki örtüsü bozkırdan (step) oluşmaktadır. Orman ve fundalık yok denecek kadar azdır. Altındağ'ın toprakları ilkbaharda yeşerir, yazın ise otlar sararıp kurur. Bitki örtüsünü iyileştirmek için özellikle akarsu boyları olmak üzere ağaçlandırma yapılmaktadır. Toprak türü olarak kireçli topraklardan oluştuğu görülmektedir.

Altındağ ilçesi 26 mahalleden oluşmaktadır.

Not: 2008 yılında köyler mahalle statüsüne geçtiğinden kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Altındağ'ın 26 mahallesi bulunmaktadır. Altındağ'da yıllar içinde mahalle sayısında sürekli değişiklik yapıldı. 2012 yılında 55 mahallesi bulunan Altındağ'ın mahalle sayısı 2013 yılında 38'e düşürüldü. 2018 yılında yapılan değişiklikle ise mahalle sayısı 26'ya kadar indirildi. En uzak mahallesi ise 24,7 km uzaklıktaki Aydıncık'tır. TÜİK verilerine göre, 2023 yılı itibarıyla nüfusu en fazla olan mahallesi 83.893 kişi ile Karapürçek'tir. Altındağ ilçesi sınırları içerisinde yer alan Karapürçek mahallesi, Ankara ilinin en yüksek nüfusa sahip mahallesidir.

Altındağ ilçesi, Türkiye'nin en büyük ve en önemli birçok müzesine birden sahiptir. Anadolu Medeniyetleri Müzesi ve Ankara Etnografya Müzesi başta olmak üzere onlarca müze, birçok tarihî Anadolu medeniyetinin izlerini günümüze taşımaktadır. Ankara Devlet Resim ve Heykel Müzesi özellikle Cumhuriyet dönemi heykeltıraşları ve ressamlarına ait birçok eseri barındırmaktadır. I. TBMM binası Ankara Kurtuluş Savaşı Müzesi olarak işletilirken, II. TBMM binası, Cumhuriyet Müzesi olarak kullanılmaktadır. Tarihi Çengel Han'da bulunan Çengelhan Rahmi Koç Müzesi, dünyadaki sayılı sanayi müzelerindendir. Tarihi Hamamönü semtinde bulunan Mehmet Âkif Ersoy'un yaşadığı ve İstiklâl Marşı'nı yazdığı ev, bugün Mehmet Akif Ersoy Müze Evi'dir. Önemli anıtlar olarak Ulus'taki Zafer Anıtı bulunmkatadır. Bu yapıt, Türk Kurtuluş Savaşı kahramanlarının anısına Yeni Gün Gazetesi öncülüğünde yaptırılmıştır. Türk Hükûmetince açılan uluslararası yarışma sonucu birinci olan Avusturyalı sanatçı Heinrich Krippel'e 1925 yılında sipariş edilen heykel Viyana'da Birleşik Maden İşletmelerinde döktürülmüş, 24 Kasım 1927 tarihinde Ulus Meydanı Sümerbank Genel Müdürlük Binası önüne yerleştirilmiştir. Daha sonra meydan genişletme çalışmaları sırasında ilk yeri değiştirilerek bugünkü yerine taşınmıştır. Ulusta bulunan Hacı Bayram Camii Ankara için sembol olmuş yapılardan biridir. Yapılış tarihi 1427 yılındadır. Osmanlıdan günümüze eksilmeden bir ilgi ile gelen Hacı Bayram-ı Veli'nin manevi kişiliğinde yoğunlaşan ve neredeyse bütün Anadolu'yu kucaklayan, kendine mahsus bir aşk buraya bambaşka bir güzellik katar. Burada camiye bitişik Hacı Bayram Türbesi ve Monumentum Ancyranum yer alır. Monumentum Ancyranum MÖ 2 yüzyıl Friglerin ay tanrısı Men adına yapılmış ve sonradan yıkılmış bulunan tapınağın üzerine, Galat hükümdarı Amintos'un oğlu Kral Pylamenes tarafından Roma İmparatoru Augustus için bir bağlılık nişanesi olarak inşa ettirilmiştir. Ankara Roma Hamamını 3. yüzyılda Septimus Severus'un oğlu Roma İmparatoru Caracalla; sağlık tanrısı Asklepoin adına yaptırmıştır. 8. yüzyıldaki yangın sonunda yıkılmışsa da, onarılarak 5. yüzyılda hamam olarak kullanılabilmiştir. Jülian Sütunu 4,5 m yüksekliğindedir. Sütunu Bizans İmparatoru Julien L'apostat tarafından diktirildiği tahmin edilmektedir. Halk arasında Belkıs Minaresi olarak da bilinmektedir.

Altındağ Belediyesi'nin aşağıdaki şehirlerle kardeş şehir anlaşması vardır:

 Umeå, İsveç
 Hammamet, Tunus
 Visoko, Bosna-Hersek
 Es-Salt, Ürdün
 Silistre, Bulgaristan

Altındağ Kaymakamlığı
Altındağ Belediyesi
YerelNET'te Altındağ 18 Mart 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Altınköy Açık Hava Müzesi, Ankara'nın Altındağ ilçesinde bulunan bir açık hava müzesidir. Hızla gelişen şehirler ve onların karşısında yok olmaya yüz tutmuş köylerin, 21. yüzyılın en önemli problemlerinden biri olduğuna vurgu yapmak ve dikkat çekmek için Altındağ Belediyesi tarafından büyük bir alana inşa ettirilen bu müze; 1930-1950'li yılların köy mimarisini, geleneklerini ve kültürünü örnek alarak oluşturulmuştur.
500 dönümlük bir arazi içerisinde yer alan Altınköy Açık Hava Müzesi; köy kahvesi, muhtarlık, ahırlar, bahçeler ve geleneksel Türk tipi köy evleriyle, tamamen bir köy hayatı yansıtacak şekilde kurulmuştur. Müze; sadece görsel olarak değil, köyün içinde gerçekleştirilen aktivitelerle eğitici ve öğretici bir işlevi de yerine getirmektedir. Doğal ve organik ürünlerin satışının da yapıldığı köyde, bu ürünlerin yapım ve üretim aşaması da gözler önünde gerçekleşmektedir. Köy camisi, asma köprü, okul, bakkal, değirmen, evler ve sokaklar, köyün içinde bulunan diğer yapılardır.

Amman (Arapça: عمان), Ürdün'ün başkenti ve en büyük şehridir, ülkenin ekonomik, siyasi ve kültürel merkezidir. 2024 yılı itibarıyla beş milyonluk nüfusuyla Amman, Ürdün'ün en büyük şehri ve Levant bölgesinin en büyük şehri, Arap dünyasının beşinci büyük şehri ve Orta Doğu'nun altıncı büyük metropol alanıdır.
Amman, dünyanın en eski sürekli yerleşim gören şehirlerinden biridir. Amman'daki yerleşimin en eski kanıtı, dünyanın en eski insan heykellerine ev sahipliği yapan 'Ain Ghazal'da MÖ 8. binyıla kadar uzanmaktadır. Demir Çağı'nda şehir, Ammon Krallığı'nın başkenti olan Rabat Aman olarak biliniyordu. MÖ 3. yüzyılda şehir Philadelphia olarak yeniden adlandırıldı ve Dekapolis'in on Greko-Romen şehrinden biri oldu. Daha sonra, MS 7. yüzyılda Raşidun Halifeliği şehri Amman olarak yeniden adlandırdı. İslam döneminin büyük bir bölümünde şehir, yıkım dönemleri ile göreceli refah dönemleri arasında gidip geldi. Amman, 15. yüzyıldan 1878'e kadar Osmanlı döneminde büyük ölçüde terk edilmişti ve daha sonra Çerkesler tarafından yeniden yerleşime açıldı. Şehir, 1904'te Hicaz Demiryolu'na bağlanmasının ardından büyüdü ve 1909'da ilk belediye meclisinin kurulmasına yol açtı.
Amman, 1921'de Ürdün'ün başkenti olarak belirlenmesinin ardından hızlı bir büyüme yaşadı ve farklı Ürdün ve Levant şehirlerinden göçler aldı; daha sonra da ardı ardına gelen mülteci dalgalarını ağırladı: 1948 ve 1967'de Filistinliler; 1990 ve 2003'te Iraklılar; ve 2011'den beri Suriyeliler. Başlangıçta yedi tepe üzerine kurulmuştu, ancak şimdi 22 bölgeyi birleştiren 19 tepeye yayılmış durumda ve bu bölgeler Büyük Amman Belediyesi tarafından yönetiliyor. Amman'ın bazı bölgeleri, Jabal al-Luweibdeh ve Wadi Abdoun gibi, bulundukları tepelerden (jabal) veya vadilerden (wadi) isimlerini almıştır. Doğu Amman, ağırlıklı olarak kültürel etkinliklere ev sahipliği yapan tarihi yerlerle doludur, Batı Amman ise daha moderndir ve şehrin ekonomik merkezi olarak hizmet vermektedir.
2018 yılında yaklaşık bir milyon ziyaretçi Amman'ı ziyaret etmiş ve bu da onu dünyanın en çok ziyaret edilen 89. şehri ve en çok ziyaret edilen 12. Arap şehri yapmıştır. Amman nispeten hızlı büyüyen bir ekonomiye sahiptir ve Küreselleşme ve Dünya Şehirleri Araştırma Ağı tarafından Beta küresel şehir olarak sınıflandırılmıştır. Ayrıca, ekonomik, işgücü, çevresel ve sosyo-kültürel faktörlere göre Orta Doğu ve Kuzey Afrika'nın en iyi şehirlerinden biri olarak adlandırılmıştır. Şehir, Doha ile birlikte ve sadece Dubai'nin gerisinde, çokuluslu şirketlerin bölgesel ofislerini kurmak için Arap dünyasının en popüler yerleri arasında yer alıyor. Amman'da, şehre hizmet veren ve komşu Zerka'ya bağlayan Hızlı Otobüs Sistemi (BRT) de dahil olmak üzere bir otobüs ağı bulunmaktadır.

Amman M.Ö. 7000 yılında kurulmuş olup tarihteki en eski şehirlerden biridir. Şehirdeki ilk insan yerleşimi belirtileri kalkolitik çağa (MÖ 4000-3000) kadar uzanmaktadır.
MÖ 13. yüzyılda Amman, şehrin sakinleri olan Ammonlular tarafından Rabbath Ammon veya Rabat Ammon olarak adlandırılmaktaydı. İncil'e göre şehir Ammon Krallığı'nın başkenti idi. Helenistik dönemde şehrin adı Filadelfeia olup Dekapolis'e bağlıydı.
635 yılında Müslümanların eline geçen Amman, 1516'da Yavuz Sultan Selim'in Mısır seferi sırasında Osmanlı topraklarına katıldı. 1860'lar ile 1914 yılları arasında yarım milyona yakın Çerkes Osmanlı İmparatorluğu'nda mülteci durumuna düşmüş ve bunlardan bir kısmı 1878'den sonra Suriye Vilayeti'ne yerleşmiştir. 1878'de Çerkes muhacirler Amman'ın antik kalıntılarına yerleşerek bir Çerkes köyü kurdular.
1908'de tamamlanan Hicaz Demiryolu hattının Amman'dan geçmesi şehrin önemini artırdı. I. Dünya Savaşı'ndan sonra İngiliz manda yönetimine giren Amman 1946'da Ürdün Krallığı'nın başkenti oldu.
Modern Amman, bir Çerkes köyü olarak başlamış olup, geliştirilerek büyük bir şehir haline getirilmiştir.

Amman, Lut Gölü'nün 35 km kuzey doğusunda, Akdeniz'in 110 km doğusunda ve Kudüs'ün 65 km doğusunda yer almaktadır. Şehir, Ürdün bayrağındaki yedi köşeli yıldızını temsil eden yedi tepe üzerinde yer almaktadır.
Amman'da Akdeniz iklimine benzer ancak ama yine de kıtasal olarak farklı bir iklim görülmektedir. Deniz seviyesinden 773 m yükseklikte olması bunu etkilemektedir. Şehirde sık sık yoğun sis görülebilmektedir.

Amman keskin bir şekilde ikiye ayrılmıştır. Şehrin doğu kesimi geleneksel bir İslam şehri olup eteklerindeki barınaklarda çok sayıda Filistinli mülteci yaşamaktadır. Batı kesimi ise yeşillik içinde olup kafeler ve sanat galerileri bulunmaktadır. Kraliyet Sarayı doğu kesiminde, Meclis ise batı kesiminde yer almaktadır.
Şehrin en önemli tarihî eseri, Romalılar'dan kalma kalesidir. Kalenin içinde antik bir tiyatro bulunmaktadır.

Amman beş yılda bir doğrudan seçilen 41 üyeli belediye meclisi tarafından yönetilmektedir. Belediye meclisi 1909 yılında kurulmuş olup 1914 yılında ilk ilçe merkezi kuruldu. 18 yaşın üzerindeki tüm Ürdün vatandaşları belediye seçimlerinde oy kullanma hakkına sahiptirler. Ancak, belediye başkanı kral tarafından atanmaktadır.
Amman Büyükşehir Belediyesi 27 semtten oluşmaktadır:

Önemli bir sanayi merkezi olan şehirde 14 üniversite bulunmaktadır. Ürdün Üniversitesi Amman'daki en büyük üniversitedir.
Amman, Ortadoğu ve Afrika'da iş için seyahat edenler ve turistler tarafından en çok ziyaret edilen şehirler arasında 8. sırada, uluslararası ziyaretçilerin en çok para harcadığı şehirler arasında ise 9. sırada yer almaktadır. Şehri 2011'de ziyaret eden 1,8 milyon turist 1,3 milyar dolardan fazla harcama yapmıştır.

2009 IAAF Dünya Kros Şampiyonası Amman'da düzenlenmiştir.

Karayolları ile ülkenin diğer şehirlerine bağlanan başkent Amman'ın 30 km güneyinde Kraliçe Aliye Uluslararası Havalimanı yer almaktadır. Şehir içi toplu ulaşım taksi ve otobüsle yapılmaktadır. Taksilerin bazılarında sabit bir yol ve ücret bulunmaktadır. Şehirde ayrıca Akabe kentine yolcu taşıyan çok sayıda özel otobüs şirketi bulunmaktadır.

Amman'ın aşağıdaki şehirler ile kardeş şehir anlaşması bulunmaktadır.

Amman Menkul Kıymetler Borsası
On Kemerli Köprü

Resmî Site

Amman in Encyclopædia Britannica Online26 Nisan 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Anadolu Eyaleti veya Anadolu Beylerbeyliği, 1393 yılında kurulan Osmanlı Devleti eyaleti. 16. yüzyılda nüfusu 5.455.000 olup bunun 5.410.000'i Müslüman, 45.000'i gayrimüslimdir ve yüzölçümü 223.114 km² kadardır.

Anadolu Eyaleti, I. Bayezid, 1393 yılında Rumeli'ye geçerken Kara Timurtaş Paşa'yı Anadolu Beylerbeyi olarak Ankara'da bırakması ile Batı Anadolu'da kurulmuştur. Anadolu Eyaleti'nin merkezi, Fatih Sultan Mehmed zamanında İshak Paşa'nın Kütahya'ya tayinine kadar Ankara olmuştur. 1451'de merkez Kütahya olmuştur. Osmanlı şehzadelerinde Yıldırım Bayezid, Şehzade Bayezid ve kardeşi II. Selim Kütahya'da vali olarak bulunmuşlardır. Karamanoğulları Beyliği'nden alınan Akşehir, Beyşehir ve çevresi önce 1451-1466 yılları arası Anadolu Eyaleti'ne bağlanmış, daha sonra bu topraklar yeni kurulan Karaman Eyaleti'ne bağlanmıştır.
Beylerbeyi hassı 1.000.000 akça olup eyalet 299 zeamet ve 7166 tımara taksim edilmiş olup, zemaet ve tımar sahiplerinin askerleriyle beraber 17.000 donanımlı süvari içeriyordu. Beylerbeyi vezirlik rütbesine sahip değilse Rumeli Beylerbeyi'nden sonra gelirdi.
Anadolu Eyaleti, 1826 yılında Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılması yani Vaka-i Hayriye'nin ardından Aydın (İzmir), Hüdevandigar (Bursa), Kastamonu ve Ankara olmak üzere 4 eyalete bölünmüştür.

Osmanlı Devleti'nin esas kuvveti, "Kapıkulu" denilen piayade ve süvari birlikleri ile yerli kulu denilen eyalet askerlerinden oluşuyordu. Yeniçeri askeri İstanbul'dan başka bazı vilâyetlerde de bulunurdu. Eyalet merkezi Kütahya'da da bulunan bu askerlerin kethüda yeri, serdarı ve saire subayları vardı. Bu asker ve subaylar, maaşlarını ocaklık olarak verilen aşar ve cizye vergisi gibi gelirlerden alırlardı. Bunlardan başka humbaracı, cebeci ve topçu bölüklerinden bir kısmı da eyalette ikamet ederlerdi. Eyalet askeri, yerli kulu piyadesiyle akıncılar ve delilerden oluşan serhat kulu piyadelerinden oluşurdu. Yerli kulu askerleri vali ve sancak beyinin kumandasında idi ve subayları vali tayin ederdi. Olağanüstü durumlarda ihtiyaca binaen gönüllü olarak orduya "sekban" isminde dışarıdan askerler dahil edilirdi ve bunlar da sonradan yerli kulu sınıfına dahil edildiler. Daha sonraları bunların yerine "tüfekçi" ismi verilen bir sınıf piyade görevine getirilmiştir. Sekbanların ve tüfekçilerin eyaletlerde en büyük zabitlerine "Serçeşme" denirdi. Serçeşme subayı merkezde bulunurdu. 50-60 tüfekçi bir bayrak altında toplanarak "gönüllü subayı" ve "bölük başı" nın idaresine bırakılırdı.
Yerli kulu askerlerinden müsellem adı verilen askerî sınıfı, şimdiki istihkâm taburları tarzında ordunun geçeceği yolları açar ve bunun haricinde top çekme ve zahire tedarik etme gibi vazifelerle yükümlüydüler. Müsellemlere bulundukları memleketlerde seksener-yüzer dönümlük arazi verilerek oranın hasılatıyla geçinirler ve sefer zamanı "Benevbet" tabiri ile beşte biri sefere giderdi.
Mahallî düzeni sağlamakla da yükümlü olan topraklı süvariye tımarlı sipahi de denirdi. Savaş zamanında zeâmet ve tımar başkanından onda biri memlekette kalarak hem savaşta bulunan arkadaşlarının işlerini düzeltme, hem de bulunduğu mahalin muhafazasıyla yükümlü olan kişilere de "korucu" denirdi.
Tımar sahiplerinden ölen olursa, ölenin arazisi; gönüllü olarak savaşa giden ve yararlı işler yapan askerlere verilirdi. Ölen tımar sahiplerinin oğlu varsa ve o da savaşa gidebilecek ise tımar ona verilirdi. Eğer çocuk küçük ise askerlik çağına gelinceye kadar kendi yerine donanımlı bir süvari gönderilme şartıyla tımarı kendine bırakılırdı.
İstanbul'da kışlaları olmayıp at beslemek için başkente yakın mahallerde ikamet eden kapıkulu süvarileri altı bölük idi. Bunlar sipah, silahtar, sağ ulufeciler, sol ulufeciler, sağ gureba ve sol gureba grupları idi. Bu altı bölük süvari askeri, yeniçeri; yani piyade devşirme ocağından ve saray acemi ocağından yetişerek bölüklere dağıtılırlardı. Bunların vilayetlerde en büyük subayı kethüda yeri idi.
Hayvan besleme mecburiyetinde olan süvari birlikleri İstanbul'a yakın Bursa, Edirne, Kütahya yörelerinde otururlardı.

İsmail Hakkı Uzunçarşılı merhumun Bizans ve Selçukilerle Germiyan ve Osmanoğulları Zamanında Kütahya Şehri isimli eserinde listesini verdiği Anadolu Valileri şunlardır:
1451 Öncesi:

Anadolu Medeniyetleri Müzesi, Ankara'nın Altındağ ilçesinde bulunan bir tarih ve arkeoloji müzesidir.
Müzede, Anadolu'da yaşamış uygarlıklara ait arkeolojik eserler kronolojik olarak sergilenmektedir.
Müze binaları, Mahmud Paşa Bedesteni ve Kurşunlu Han adlı tarihî ve mimari öneme sahip iki yapıdır. Bu binalar, Mustafa Kemal Atatürk'ün isteği ve vizyonu doğrultusunda Millî Eğitim Bakanlığı tarafından satın alınıp restore edilerek müze hâline getirilmiş, çeşitli dönemlerde restorasyonları ve düzenlemeleri yapılmıştır.
Bir "Hitit Müzesi" olması niyetiyle kurulan müze, zamanla Hitit Uygarlığı dışındaki diğer Anadolu uygarlıklarına ait eserlere de ev sahipliği yapmaya başlamış ve zengin bir koleksiyon oluşmuştur. Müzede sergilenen eserler, bir “hafıza deposu” niteliği taşıyan  koleksiyonun yüzde 5'inden daha azını oluşturmaktadır.

Bu müze, "Ậsar-ı Ậtika Müzesi" ismiyle bilinir ve Bedesten'e taşındıktan sonra 1968 yılına kadar "Arkeoloji Müzesi" olarak adlandırılmıştır. Müze, Hitit eserlerinin topluca sergilendiği ilk müze olarak Hitit (Eti) Müzesi adıyla da tanınmaktadır.

Ankara'daki ilk müze, Kültür Müdürü Mübarek Galip Bey tarafından 1921 yılında kalenin Akkale adı verilen burcunda açılır. Atatürk'ün önerileri doğrultusunda merkezde bir "Eti Müzesi" oluşturma düşüncesinden yola çıkılarak, diğer bölgelerden Hitit eserlerinin Ankara'ya gönderilmeye başlamasıyla beraber daha geniş bir müze yapısına ihtiyaç duyulmuştur.

Mustafa Kemal Atatürk'ün isteği üzerine Ankara'da bir Hitit müzesi kurulmasına yönelik ilk girişim; 1921 yılında, dönemin Hars Müdürü Mübarek Galip Bey ve Maarif Vekili Hamdullah Suphi Tanrıöver tarafından başlatıldı. O döneme kadar Augustus Tapınağı ve Roma Hamamı gibi arkeolojik alanlarda çeşitli kalıntılar ele geçirilip depolandıysa da mevcut tarihî eserlerin ilk defa kapsamlı ve düzenli bir şekilde korunması, 1 Ekim 1921 tarihinde Akkale'de açılan "Eti Müzesi" veya diğer adıyla "Asar-ı Atika Müzesi" sayesinde oldu. Böylelikle, ileride Anadolu Medeniyetleri Müzesi adını alacak ve dünyanın en kapsamlı Anadolu uygarlıkları müzesine dönüşecek olan bir kurumun temelleri atılmış oldu.
Fakat bu müze öylesine küçük bir alanda kurulmuştu ki, kısa bir süre sonra envanterdeki eserlerin muhafaza edilebileceği daha geniş bir alana olan gereksinim arttı. Bir dönem bu müzenin müdürlüğünü üstlenen Remzi Oğuz Arık'a göreyse; Ankara Kalesi'ndeki bu müze, bir müze olmaktan çok düzene konmuş bir depo görünümündeydi. Ayrıca; müzenin koleksiyonu o yıllarda halka değil, sadece tarih alanında çalışmalar yürüten bilim insanlarına açıktı. Bu kısıtlı koşullar altında müzenin daha fazla idare edilemeyeceğine kanaat getiren dönemin Hars Müdürü Hamit Zübeyir Koşay; 1936 yılında Ankara Kalesi'nin güneydoğusunda ve metruk bir hâlde bulunan Mahmut Paşa Bedesteni ile Kurşunlu Han'ın onarılarak müzenin yeni binası olarak kullanılmasını teklif etti.
Mahmut Paşa Bedesteni'nin Sadrazam Mahmud Paşa tarafından inşa edildiği, Kurşunlu Han'ın ise Sadrazam Rum Mehmed Paşa tarafından yaptırıldığı bilinmektedir. Bu binaları müzeye dönüştürme fikrinin kabul görmesi üzerine Maarif Vekili Saffet Arıkan devreye girerek bu yapıların bakanlık bünyesine geçirilmesini sağladı ve böylece 1938 yılında başlayıp 1968'e kadar devam edecek olan uzun bir restorasyon çalışmasına başlandı.

1940'ta, henüz yenileme çalışmaları devam ederken, bedestene ait bir bölümün onarımı hızlıca tamamlanarak Akkale'deki eserler Alman Hititolog Hans Gustav Güterbock'un başkanlığında bir heyet tarafından buraya taşındı. 1943 senesinde ise müzenin ilk bölümü tamamen ziyarete açıldı. O sıralarda Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde öğretim üyesi olarak görev yapan Güterbock ayrıca Alacahöyük, Kargamış, Sakçagözü, Malatya ve Cerablus'tan çıkartılan eserlerin de restorasyon ve teşhire hazırlık işlerini üstlenmiştir.
1948 yılına gelindiğinde Kurşunlu Han'da devam eden yenileme çalışmaları büyük ölçüde tamamlanmıştı ve müze müdürlüğü Akkale'nin depo olarak kullanılıp geri kalan bütün eserlerin bundan böyle burada sergilenmesine karar verdi.

Müzenin bugünkü adını alarak kurumsal anlamda son haline ulaşması ise 1968'de gerçekleşti. Tarih öncesi çağlardan beri Anadolu topraklarında medeniyet kurmuş topluluklara ve halklara ait eserlerin kronolojik bir sıra ile sergilendiği ve bu yönüyle dünyanın sayılı müzeleri arasına girdi. Anadolu Medeniyetleri Müzesi; Avrupa Konseyi’ne bağlı Avrupa Müze Forumu tarafından verilmekte olan Avrupa Yılın Müzesi Ödülü’nü 19 Nisan 1997 tarihinde İsviçre’nin Lozan kentinde 68 müze arasından birinci seçilerek almış ve Türkiye’de bu ödülü kazanan ilk müze oldu.
Günümüzde Mahmut Paşa Bedesteni ve Kurşunlu Han'ın büyük bir kısmı teşhir salonu olarak kullanılmakta; hanın bodrum katındaki ahır kısmı ise depo görevi görmektedir. Müze bünyesinde ayrıca kütüphane, fotoğraf ve restorasyon atölyeleri, konferans salonu, laboratuvar ve araştırmacı odaları bulunur.

Bir "Hitit Müzesi" olması niyetiyle kurulan Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nin koleksiyonunda ilk yıllarda sadece Hititler'e ait eserler bulunmaktaydı. Fakat; ilerleyen yıllarda Maarif Vekâleti ve Hars Müdürlüğü'nün Anadolu'daki valiliklere sahip oldukları eserleri Ankara'ya -Eti Müzesi'ne- sevk etmelerini isteyen tebligatlar göndermeleri sonucunda müzenin envanteri hızlı bir şekilde büyümeye ve diğer Anadolu uygarlıklarına ait eserlere de ev sahipliği yapmaya başladı.
Müzenin koleksiyonundaki eserler arsında  1926-1932 yıllarında Yozgat'taki Alişar Höyüğü'nde kazı çalışmaları yapan Von der Osten'ın buluntuları; 1931-1939 aralığında Alman Arkeoloji Enstitüsü Müdürü Kurt Bittel'in yürüttüğü Çorum'daki Boğazköy kazısından çıkan eserler; Maarif Vekilliği tarafından 1932'den 1934'e kadar Ahlatlıbel, Karalar ve Göllü Dağ'da yapılan kazılarda ortaya çıkartılan kalıntılar ve Türk Tarih Kurumu'nun 1935-1942 yılları arasında Alacahöyük, Pazarlı Höyük, Çankırıkapı, Ankara Kalesi, Etiyokuşu Höyüğü, Karaoğlan Höyüğü, Hacılar Höyük, Bitik Höyük, Alâeddin Tepesi, Hacı Bayram Camii ve Demirci Höyük gibi mekanlarda yaptığı kazı ve araştırmaların buluntuları yer alır.
Müzede yer alan ve MÖ 6200 yıllarına tarihlenen Çatalhöyük kent planını içeren harita, dünyanın bilinen en eski haritasıdır.

Müzenin arması olarak Hitit Kralı IV. Tuthaliya'nın (MÖ 1237-1209 arasında hüküm sürmüştür) mührü kullanılmıştır.

 OpenStreetMap'te Anadolu Medeniyetleri Müzesi ile ilgili coğrafi veriler  
Resmî site
"Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi". 25 Temmuz 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi.  3 Mart 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sanal Gezinti (sanalmuze.gov.tr) 7 Şubat 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Anafartalar Caddesi; Ankara'nın Altındağ ilçesinde bulunan bir caddedir. Şehirdeki ilk modern dükkanlar, kafeler ve eğlence merkezleri, Ulus Meydanı ile Samanpazarı'nı arasında uzanan bu caddede açılmıştır. Ayrıca; ilk çok katlı ve betonarme yapılar da Anafartalar Caddesi ve çevresindeki sokaklarda inşa edilmiştir. Cumhuriyetin ilk yıllarında kent merkezi Ulus civarında geliştiği için Şehremaneti, Çocuk Sarayı Apartmanı, Ankara Adliyesi gibi pek çok kamu binası da burada bulunmaktaydı.

Atatürk Bulvarı ile Çankırı ve Cumhuriyet Caddelerinin kesiştiği noktadan başlayıp çeşitli yerlerde kırılarak Talatpaşa Bulvarı'na kadar uzanan Anafartalar Caddesi; Zincirli Camii, Anafartalar Çarşısı, Hasan Fehmi Ataç Apartmanı ve Şengül Hamamı gibi birçok tarihi yapıya ev sahipliği yapmaktadır.

İşçen, Yavuz (Mayıs 2015). Cadde Anafartalar. Ankara: Cadde Anafartalar Kuyumcuları Yayınları. ISBN 978-605-84304-0-2.

Anavarza (diğer adıyla Anazarbus, sonradan Justinopolis) (Grekçe: Ἀναζαρβός / Ίουστινούπολις, Orta Çağ'da Ain Zarba; Arapça: عَيْنُ زَرْبَة), antik bir Kilikya şehriydi. Geç Roma İmparatorluğu döneminde, Kilikya Secunda'nın başkentiydi. Roma İmparatoru I. Justinianus, 527 yılında şehri şiddetli bir depremden sonra yeniden inşa etti. Kilikya Ermeni Krallığı'nı fethettikten sonra, 1374 yılında Memlük İmparatorluğu'nun güçleri tarafından yıkıldı. Günümüzde Adana ili, Kozan ilçesi sınırları içerisinde, bulunan antik kent. Antik kaynaklarda adı Anazarbos (Ἀνάζαρβον), Anazarba (Ἀνάζαρβα), Aynızarba veya Anazarbus (Ἀνάζαρβος) olarak geçer.

Adana’nın yaklaşık 70 km kuzeydoğusunda ve Kozan'ın ise 28 km güneyinde, bugünkü Dilekkaya köyü sınırları içinde yer alan antik şehir, Sunbas Çayının Ceyhan ile birleştiği yerin 8 km kuzeyinde ada gibi yükselen bir tepe üzerinde inşa edildiği görülmekte.

Kentin Roma İmparatorluk Devri öncesi tarihi hakkında hemen hemen hiçbir bilgi yoktur. MÖ 19. yılında İmparator Augustus tarafından ziyaret edilen kent "Anazarbus yanındaki Caesarea" diye anılmaya başlamıştır. Anazarbus veya Anabarzus adının esasen kente hakim olan ve Çukurova düzlüğünün en çarpıcı fiziki oluşumlarından biri olan 200 metre yüksekliğindeki kaya kütlesine ait olduğu ve belki Eski Farsça Na-barza ("Yenilmez") adından tahrif edildiği düşünülebilir.
Anavarza Roma İmparatorluk Devrinin ilk iki yüzyılı boyunca büyük bir varlık göstermemiş, Kilikya başkenti Tarsus'un gölgesinde kalmıştır. Tarsus günümüze kadar yaşayabilmiştir ama bunun karşılığında tarihi anıtlarının büyük bir bölümünü kaybetmiştir. Roma imparatorlarından Septimius Severus'un, Pescennius Niger ile yaptığı iktidar savaşı sırasında, Severus'un tarafını tutan kent, onun Niger'i 194 yılında İsos'ta yenerek imparatorluğun tek hakimi olmasından sonra ödüllendirilmiş, tarihinin en parlak dönemini yaşamaya başlamıştır. 204-205 yıllarında Kilikya, İsaurya ve Likaonia eyaletlerinin metropolisi olmuştur.
260 yılında diğer Kilikya kentleri gibi Anavarza da Sasani Kralı Şapur tarafından fethedilmiştir. 4. yüzyılda İsauryalı Balbinos tarafından tahrip edilmiş olan Anavarza, İmparator II. Theodosius zamanında 408 yılında kurulan Cilicia secunda'nın ve eyaletin başkenti olmuştur.
525/526 yılındaki büyük depremden zarar gören kent, İmparator İustinianus tarafından onartılarak İustiniopolis (Ἰουστινιανούπολις) adıyla onurlandırılmıştır, ancak eski ad kalıcı oldu ve Küçük Ermenistan kralı Thoros I, 12. yüzyılın başlarında burayı başkenti yaptığında, Anazarva olarak biliniyordu.
561 yılında ikinci kez deprem felaketine ve bunu hemen izleyen büyük bir veba salgınına uğramıştır. İslam İmparatorluğunun zuhurundan sonra Arap ve Rum devletleri arasındaki sınır bölgesinde kalan kent sürekli akın ve savaşlarla tahrip edilmiş ve nüfusunun büyük bir bölümünü kaybetmiştir.

Antik kent Anavarza'da bulunan önemli kalıntılar arasında, 1500 metre uzunluğunda 20 burçlu sur duvarı, sütunlu yol, hamam ve kilise, tiyatro, amfiteatr, stadyum, suyolları, kaya mezarları, MS 3. yüzyıla ait deniz tanrıçası Thetys mozaiği, Kilikya Bölgesi'ndeki tek örnek olan 3 girişli zafer takı ve ovanın ortasında bir ada gibi yükselen tepe üzerindeki Ortaçağ kalesi yer almaktadır. İmparator Nero döneminde Roma ordusunda görev yapan, yazmış olduğu De Materia Medica isimli beş ciltlik eserin 18. yüzyıla kadar bütün modern ülkelerin tıp fakültelerinde temel eserlerden biri olarak okutulan, dünyaca ünlü farmakolog Dioskurides'in Anavarzalı olması da kentin dünya bilim tarihine katkısı açısından dikkate değerdir.

11. yüzyıl ortalarında kent, Bizans Devleti'nin Kars bölgesinde yeni fethettiği Ermeni topraklarından göç ettirilen Ermenilerle iskân edilmiştir.
Malazgirt Savaşından sonra Anadolu'da merkezi otoritenin iflası üzerine, Kars'ın son Ermeni kralının oğlu veya torunu olduğu iddia edilen Rupen adlı Ermeni askeri şefi 1080 yılı dolayında Sis (Kozan) ve çevresinde bir dizi Bizans kalesini ele geçirerek beyliğini ilan etmiştir. Rupen sülalesi 1097'den sonra bölgeye gelen Haçlıların ve 1277'den sonra Moğolların desteğiyle bölgede egemenliğini 1375 yılına kadar korumayı başarmıştır. Rupen soyundan gelen II. Levon (1189-1219) Anamur'dan İskenderun Beleni'ne uzanan alanda egemenliğini pekiştirerek 1199 yılında Papa'nın tevdi ettiği "Ermenistan Kralı" tacını giymiştir.
Rupen oğulları döneminde yeniden inşa edilen Anavarza Kalesi, hanedanın (Sis Kalesi ile birlikte) iki ana ikametgâhından biri ve hanedan mensuplarının gömüldüğü mahal olarak önem kazanmıştır. 1950'li yıllara kadar kale içinde görülebilen anıt-mezarlar hâlen tahrip edilmiş olup yazıtları da kayıptır.
14. yüzyıldan itibaren Anavarza yöresinde Varsak ve Avşar Türkmenleri egemen olmuş ve 16. yüzyıldan itibaren Kozanoğulları yönetiminde fiilen bağımsız bir Türkmen beyliği Sis ve Anavarza Kalelerinde egemen olmuştur. Halkın hak ve hukukunu yüzyıllarca dış saldırılara karşı korumuşlardır. Osmanlı Devletinin konar-göçer Türkmenleri yerleşik hayata geçirme politikasına karşı çıkmışlardır. Kozanoğlu Beyliği üzerine 1864-1866'da Derviş Paşa kumandasındaki Fırka-yı İslahiye gönderilmiştir.

Yaşar Kemal'in İnce Memed romanında Anavarza'da geçen bir bölüm bulunur.
Yaşar Kemal'in Yılanı Öldürseler romanı Anavarza kayalıklarında geçer.

Kilikya Ermeni Krallığı

Özel

Genel
Smith, William, (Ed.) (1854). "Anazarbus". Dictionary of Greek and Roman Geography (İngilizce). 15 Mart 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 31 Mart 2021. 
Bu maddenin bazı bölümleri, şu anda kamu malı olan "Encyclopædia Britannica'nın on birinci baskısından" çevrilmiştir.
 Bu madde şu anda kamu malı olan yayından metin içerir:  Herbermann, Charles, (Ed.) (1913). "Anazarbus". Katolik Ansiklopedi (İngilizce). New York: Robert Appleton Company. , bkz.
Richard Stillwell, William L. MacDonald, Marian Holland McAllister, Stillwell, Richard, MacDonald, William L., McAlister & Marian Holland ((Ed.)). "ANAZARBOS Cilicia Campestris, Turkey". The Princeton Encyclopedia of Classical Sites (İngilizce). 17 Mart 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 31 Mart 2021. KB1 bakım: Editörler parametresini kullanan (link) 

Anavarza için giriş Suda'dan.
 Wikimedia Commons'ta Anavarza Kalesi ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Andorra la Vella, Andorra Prensliği'nin başkenti ve en büyük yerleşim birimidir. En büyük popülasyonu Katalanlar oluşturur. 2004 sayımlarına göre nüfusu 22.035'tir.

Andorra la Vella, Andorra'nın güneybatısında, 42°30′K 1°30′D koordinatlı yerde bulunur. Valira del Nord ve Valira del Orient adlı iki dağ akarsuyunun Valira Nehri'ni oluşturmak üzere birleştikleri noktada bulunur. Escaldes-Engordany yerleşim alanıyla yan yanadır. 1023 metrelik rakımıyla Avrupa'nın en yüksek rakımlı başkenti ve popüler bir kayak merkezidir.
Soğuk kışlar ve ılık, daha az yağışlı yazlarla ılıman bir iklime sahiptir. Sıcaklık ortalaması ocak ayında -1 °C, temmuz ayında ise ortalama 20 °C'dir. Yıllık ortalama yağış miktarı ise 808 milimetredir.

Andorra la Vella'nın bulunduğu bölgedeki ilk yerleşimler Cilalı Taş Devri'nin sonlarına doğru yapılmaya başlandı. 803'te, Mağribiler'in yönetiminde bulunan bölgeyi alan Şarlman, burada bağımsız bir devletinin temellerini attı.

Andorra la Vella komünü, üç köye bölünür. Bunlar Andorra la Vella, La Margineda ve Santa Coloma'dır.

En yakın havaalanları olan Toulouse, Girona, Perpignan (Perpinyà) ve Barselona havalimanlarına arabayla üç saatlik mesafededir. Havaalanı bulunmamasının sebebi az nüfuslu bir kent ve dağlık yeryüzü şeklidir. Şehirde aynı zamanda bir tren istasyonu yoktur, bunun yerine Fransa'daki L'Hospitalet-près-l'Andorre'deki tren istasyonuna otobüs servisi vardır. Buradan Paris ve Barselona'ya tren servisi vardır.

Andorra'nın asıl sakinleri olan Katalanlar, şehir nüfusunun %33'ünü oluşturur. Çoğunluk %43 ile İspanyollarda olup kayda değer miktarda Portekizli (%11) ve Fransız (%7) azınlığı da bulunmaktadır. Resmi dil olan Katalanca'nın yanı sıra İspanyolca ve Fransızca da konuşulur. Sakinlerinin çoğunluğu Katoliktir. Ortalama yaşam süresi 80 yıldan fazladır.

Andorra la Vella, aşağıdaki şehirlerle kardeş şehirdir;

 Sant Pol de Mar, İspanya
 Valls, İspanya

Andorra la Vella Şehir Konseyi13 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Katalanca)

Ankara'da spor, Türkiye'nin Ankara ilinin spor tarihçesini, sporda son iki sezondaki spor kulüplerini, önemli spor tesislerini ve ünlü sporcu-spor adamlarını konu alan maddedir. Ankara'nın futbol, basketbol, voleybol, hentbol, futsal, buz hokeyi gibi farklı branşlarda faaliyet gösteren takımları vardır.

2024-25 sezonunda Ankara'da futbol, basketbol, voleybol, hentbol, buz hokeyi ve su topu süper liglerinde takımlar yer almıştır.

2025-26 sezonunda EuroCup'ta Türk Telekom da yer almaktadır

Lig takımları (2025-26)

Lig takımları (2025-26)

Avrupa Kupaları (2025-26)

Lig Takımları (2025-26)
Su topunda tek takım ve Buz Hokeyinde takım yer almaktadır. 

Ankara'nın eski stadyumları 19 Mayıs Stadyumu ve Cebeci İnönü Stadyumu yıkılırken, yen stadyumlar yapılmıştır: Osmanlı Stadyumu ve Eryaman Stadyumu gibi.

Ankara spor salonlarında branşlarına göre en önemli salonlar: Basketbol: Ankara Spor Salonu, voleybol: Başkent Spor Salonu ve hentbol: THF Spor Salonu'dur.

Kaynak:

Ankara'da turizm; daha çok yerli turistlerin ziyaretleriyle yürümektedir ve büyük oranda kültür turizmine dayanmaktadır. Ankara, 2018 yılında 3,7 milyon ziyaretçi ile yerli turistlerin en çok konaklama yaptığı 5. Türk şehri olmuştur. Ayrıca turistik tesis ve yatak sayısı bakımından 81 il arasından 11. sırada yer almaktadır.

Ankara denildiğinde akla ilk gelen yapılardan birisi şüphesiz ki Ankara Kalesi'dir. Galatlardan beri var olduğu bilinen kale; Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluğu dönemlerinde birçok kez onarımdan geçmiştir. Akkale ve saat kulesi, kalenin bünyesinde bulunan diğer önemli tarihi yapılardır.
Anadolu Selçuklu sultanı I. Alaeddin Keykubad adına; Çubuk Çayı, İncesu Deresi ve Hatip Çayı'nın birleştiği noktada yaptırılmış olan Akköprü ise şehirde Selçuklular döneminden kalan ender yapılardan birisidir. Köprü, 1959 yılında kentsel sit alanı olarak tescillenmiştir.
Türk Kurtuluş Savaşı'nın büyük lideri ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucu cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk adına yaptırılmış olan Anıtkabir, şehirdeki manevi değeri en yüksek olan yapılardan birisidir. Ankara'ya en hakim noktalardan biri olan Anıttepe'de bulunan anıt mezarı her yıl önemli gün ve millî bayramlarda milyonlarca insan ziyaret etmektedir. 2017 yılında gelen 6 milyondan fazla ziyaretçi ile büyük bir rekor kırılmıştır.
Ankara Büyükşehir Belediyesi'nin ambleminde de yer alan Kocatepe Camii ve Atakule, şehrin tarihi bir değeri olmayan fakat ulusal ve uluslararası alanda tanınmasını sağlayan iki simge yapıdır. Tasarımında Osmanlı mimarisinden büyük ölçüde izler taşıyan Kocatepe Camii'nin inşası yaklaşık 20 yıl sürmüştür. Atakule ise 2010'lu yılların başlarında kapatıldıktan sonra 6 yıl kadar tadilatta kalmış, 2018 yılında tekrar kullanıma ve ziyarete açılmıştır.

Doğrudan Kültür ve Turizm Bakanlığı'na bağlı 6 müze ve 4 ören yeri ile Ankara; Antalya, Aydın, Mersin, İstanbul, Muğla ve İzmir gibi şehirlerin ardından Türkiye'de devlet destekli en çok müzenin bulunduğu 9. şehirdir. Fakat sıralamaya diğer özel müzeler de dahil edildiğinde şehirdeki toplam müze sayısı 80'i bulmaktadır ve böylece Ankara, İstanbul'dan sonra en çok müzeye ev sahipliği yapan 2. Türk şehri olmaktadır.
1997 yılında Avrupa'nın en prestijli müzecilik ödülü olan Avrupa Yılın Müzesi Ödülüne layık görülmüş olan ve sadece Türkiye'nin değil, tüm dünyanın önde gelen müzelerinden biri olan Anadolu Medeniyetleri Müzesi'ni 2017 yılında 189.246 kişi ziyaret etmiş, böylece müze Türkiye'nin en çok ziyaret edilen 9. müzesi olmuştur.
Anıtkabir inşa edilene kadar Mustafa Kemal Atatürk'ün naaşının muhafaza edildiği Etnografya Müzesi, Türkiye'nin önde gelen ve en eski sanat müzelerinde birisi olan Devlet Resim ve Heykel Müzesi, Türkiye Büyük Millet Meclisi yeni ve son binasına taşınana kadar meclis binası olarak kullanılmış ve günümüzde müzeye çevrilmiş olan Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet Müzeleri Ankara'da bulunan diğer önemli müzelerdendir.
Ankara'da klasik müzecilik anlayışına göre genelde arkeolojik, etnografik, tarihi veya sanatsal nesne ve belgelerin sergilendiği müzelerin yanı sıra hamam müzesi, satranç müzesi, mobilya müzesi, ekmek müzesi, hukuk müzesi gibi değişik temalarda ve çoğu alanında ilk olan onlarca müze bulunmaktadır. Bu yönüyle şehir ziyaretçilere farklı ve yaratıcı deneyimler yaşama imkânı sunmaktadır.

Gordion; Erken, Orta ve Geç Tunç Çağı'na ait Frig dönemi eserlerin sergilendiği bir ören yeridir. Ayrıca ünlü Frig hükümdarı Kral Midas'ın tümülüsü de burada bulunmaktadır. Kazılarda ortaya çıkan eserlerin teşhir edildiği müze 1963 yılında açılmıştır.
Tarih boyunca çeşitli uygarlıklara ev sahipliği yapan Ankara toprakları, Roma İmparatorluğu döneminde büyük bir imar faaliyetinden geçmiştir. 1. derece arkeolojik sit alanı olarak tescillen ve Roma dönemine ait önemli eserlerin ele geçirildiği Roma Tiyatrosu, Roma İmparatoru Caracalla tarafından sağlık tanrısı Asklepios adına yaptırılan Roma Hamamı ve başka bir roma imparatoru olan Augustus adına inşa edilen Augustus Tapınağı; şehirdeki önemli arkeolojik kalıntılardır. Roma İmparatoru Julian'ın Ankara'yı ziyareti onuruna dikilen Jülian Sütunu ve bir inşaatın temel kazısı sırasında ortaya çıkan Ankara Roma Yolu diğer önemli Roma dönemi eserlerindendir.

Beypazarı, Ankara'nın tarihi dokusu en iyi korunmuş ve turizme kazandırılmış sayılı yerleşim yerlerinden birisidir. Geleneksel tarzda inşa edilmiş olan tarihi Beypazarı evleri, Osmanlı dönemi sivil mimarinin en önemli örneklerindendir. Çoğu iki veya üç katlı, ahşap konak olan bu yapıların büyük bir kısmı günümüzde müze, butik otel, restoran ve dükkân olarak kullanılmaktadır. Telkari sanatı, dokumacılık, yemenicilik, demircilik, bakırcılık, semercilik gibi önemli el sanatlarının hala başarılı bir şekilde yaşatıldığı Beypazarı, somut olmayan kültürel varlıkların korunması konusunda Türk kültür ve turizmine oldukça katkı sağlamaktadır. Her yıl Haziran ayında düzenlenen Beypazarı Festivali ile çok sayıda turist bölgeye çekilmekte ve ekonomiye katkı sağlanmaktadır. Yaşayan Müze ve Türk Hamam Müzesi, ilçedeki önemli müzelerdendir.

Ankara, Türkiye'nin başkenti ve en kalabalık ikinci şehridir. Ankara sözcüğü ile ayrıca şunlardan biri kastedilmiş olabilir;

Ankara Büyükşehir Belediyesi, Ankara il sınırları içerisindeki belediye işlerini yürüten kuruluş.
Ankara Sancağı, merkezi günümüzdeki modern Ankara olmak üzere Osmanlı Devleti'ne bağlı sancaklardan bir tanesiydi.
Ankara Eyaleti, Osmanlı'da vilayet sistemine geçilmeden önce var olmuş bir eyaletti.
Ankara Vilayeti, kendisine bağlı beş sancaktan oluşan (Ankara, Çorum, Yozgat, Kırşehir ve Kayseri sancakları) bir Osmanlı vilayetiydi.

Ankara (isim), Ankara şehrinin tarihi adları hakkında bir madde.
Ankara Okulu
Ankara Hükûmeti

Ankyra Muharebesi, MÖ 240 yılında Antiokus Hieraks ve kardeşi Selevkos II Kallinikus arasında yaşanmış olan bir çarpışma.
Ankara Muharebesi, 1402 yılında Osmanlı Devleti ile Timur İmparatorluğu arasında yaşanmış olan ve Osmanlı'da Fetret Devri'nin başlamasına sebep olan savaş.
Ankara Antlaşmaları, çeşitli yıllarda ve çeşitli ülkeler arasında Ankara'da imzalanmış olan siyasi ve askeri içerikli anlaşmalar.

Ankara Kalesi
Ankara Sinagogu
Saat Kulesi

Ankyralı Klementos
Ankyralı Theodotos
Ankara Yahudileri

Büyük Ankara Yangını
Ankara Fetvası
Ankara Cinayeti

Ankara Çayı, Sakarya Nehri'nin bir kolu olan ve şehrin tam ortasından geçen akarsu.

Ankara çamur balığı, anavatanı Ankara olan bir tatlı su balığı.
Ankara keçisi, şehrin sembollerinden biri olarak kabul edilmesinin yanı sıra yünü tekstil sanayinde sıkça kullanılan bir keçi türü.
Ankara kedisi, literatüre Turkish Angora adıyla geçmiş olan ve Ankara Büyükşehir Belediyesi tarafından kentin maskotu olarak belirlenen bir kedi cinsi.
Ankara tavşanı, dünyaya Ankara'dan yayılmış olan ve yünü oldukça değerli sayılan bir tavşan türü.
Ankarapithecus meteai, fosilleri Ankara yakınlarında bulunan ve yaklaşık 10 milyon yıl önce yaşadığı düşünülen bir primat.

Ankara armudu, Ankara yöresinde yetiştiriciliği yapılan bir armut çeşidi.
Ankara çarşağı
Ankara çiğdemi, adını Türkiye'nin başkenti Ankara'dan alan ve bu yörenin endemik bitkisi olan bir çiçek türü.
Ankara karanfili
Ankara sığırkuyruğu

Ankara Üniversitesi
Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi
Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi

Ankara Lisesi
Ankara Fen Lisesi

Ankara Metrosu
Ankaray
Ankara Garı

Ankara Uluslararası Film Festivali
Ankara Uluslararası Müzik Festivali
Ankara Uluslararası Tiyatro Festivali

Ankara Sinema Derneği
Türkiye'nin Kalbi Ankara
Ankara Postası
Ankara Ekspresi
Ankara Ekpresi

Behzat Ç. Bir Ankara Polisiyesi
Behzat Ç. Ankara Yanıyor

Ankara Devlet Tiyatrosu

Ankara (roman), Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun 1934 yılında yayımlanmış olan bir romanı.

Ankara Demirspor
MKE Ankaragücü
Ankara Spor Salonu

Ankara Hastanesi
Ankara Bilkent Şehir Hastanesi

1457 Ankara, bir asteroit.
Ankara (puro), TEKEL idaresinin 1950'lerin sonundan itibaren üretmeye başladığı bir puro markası.
Ankara (viski), TEKEL tarafından 1963'te üretilmeye başlanan bir viski.

Ankara, tarih boyunca pek çok değişik isimle anılmıştır. Şehir, Frigler, Galatlar ve Romalılar (Klasik, Helenistik ve Bizans dönemlerinde) tarafından gemi çapası anlamına gelen Ἄγκυρα (Klasik Yunancada Anküra okunur) olarak adlandırıldı; bu ad Latin harfleri ile Batılı kaynaklarda Ankyra ve Ancyra olarak yazılmıştır. Ankara, Arapça kaynaklarda "Beldei-el Selasil", "Mamuriye" ve "Ma'muriye-i Selâse" olarak geçer. Klasik Yunanca "Anküra" şeklinde telaffuz edilen şehrin adı, Araplar tarafından korunmuştu. Türkler'in Anadolu'ya gelmesinden sonra bu ad "Ankara" ve "Engürü" olarak değişime uğradı, batı dillerine de "Angora" olarak geçti. "Engürü" adı, Arapça ekiyle Engüriye olmuştur. Ankara'yı egemenliğinde tutan devletler tarafından basılan sikkelerde kullanılan resmî ad, Selçuklular'da "Ankara", İlhanlılar döneminde "Engürü" ve "Engüriye", Osmanlı Devleti'nde "Engürü" ve "Ankara" olmuştur. Osmanlılar'da 16. yüzyıldan itibaren şehrin adı resmen Ankara (آنقره) olmasına rağmen, halk arasında "Engürü", Batılılar arasında ise "Angora" şeklinde kullanılmaya devam etmiştir. Cumhuriyetin ilanından sonra diğer adların kullanımı son bulmuş ve Ankara adı evrenselleşmiştir.

Ankara civarında Hititler'den ve daha önceki medeniyetlerden kalma çeşitli arkeolojik siteler olmakla beraber bunların adları bilinmemektedir.

Ankyra, Frigler zamanında önemli bir kentti. Pers İmparatorluğu'na giden Kral Yolu üzerinde bulunuyordu ve MÖ 333'te Büyük İskender'in III. Darius ile savaşmaya giderken Ankyra'dan geçtiği kayıtlarda yer alır.
Tarihçi Pausanias’a göre Ankyra, Kral Midas’ın kurduğu kentti. Pausanias, "gemi çapası" anlamına gelen Ankyra adının, Frig kralı Midas'ın bir demir parçası bulduğu yere Anker (Yunanca gemi çapası anlamında) ismini vermesinden kaynaklandığını ve Kral Midas'ın, kente adını veren çapayı Zeus Tapınağı'nda sakladığını söylemektedir.
2. yüzyılın ortalarında yaşamış olan Lidyalı seyyah Pausanias, Galatlar'ın Anadolu’ya yerleşmeleri hakkında bilgi verirken, Ankara’dan da söz eder. "Ankyra" kentini Gordios'un oğlu Midas’ın kurduğunu ve Frigler'in bir kenti olduğunu anlatır. Yunanca ve Latince gemi çapası demek olan kentin ismi için açıklama yapma gereğini duyan Pausanias, Midas’ın bulduğu gemi çapasının, kendi dönemine kadar Jüpiter Tapınağı'nda saklandığını söyleyerek kentin isminin hikâyesini aktarır. Çapa, 2. yüzyıldan itibaren sikkelerin üzerine de işlenmektedir. Gene Pausanias, adı geçen metinde, Midas kaynağı adı ile bilinen ve üzerine öyküler yazılan su kaynağının Ankyra kentinde olduğunu bildirir ve "İşte Galatlar bu Ankyra kentini aldılar" der.

6. yüzyıl Bizans tarihçisi Stephanos Byzantinos, coğrafya sözlüğünde MÖ 2. yüzyılda Afrodisiaslı Apollonius'a dayandırarak Ankara'nın kuruluşuna dair bilgiler vermektedir. Bu bilgilere göre MÖ 278'de Anadolu'ya gelen Galatlar, Pontus kralı I. Mithridatis Ktistes ile birlikte Mısır'a karşı bir savaşa girer, onları mağlup ederek denize kadar sürer ve Mısırlılar'ın gemilerinden aldıkları çapaları da zafer nişânı olarak beraberlerinde yurtlarına getirir. Galatlar, bu zafer üzerine onlara verilen topraklar üzerinde bir kent kurar, adını da "çapa" anlamına gelen "Ankyra" koyarlar. Ankara'da MÖ 240 veya 239 yılında Selevkos İmparatoru Selevkos II Kallinikus ile kardeşi Antiokus arasındaki çarpışma Ankyra Muharebesi olarak tarihe geçmiştir.

Kelt boylardan Tektosaglar, MÖ 1. yüzyılda Ankyra'yı ele geçirdiler ama daha sonra Romalıların kontrolü altına girdiler. MÖ 25'te Ankyra'nın bulunduğu Galatya resmen Roma İmparatorluğu'nun bir vilayeti hâline geldi. Tarihçi Strabon, "Ankyra Kalesi Tektosaglara aittir. Burası Blaudos dolayındaki Lidya’ya doğru uzanan Phryg kenti ile aynı ismi taşır" demektedir. (Galatya'daki Ankyra'dan başka, Frigya'da da bir Ankyra vardı.)

Ankyra'nın nasıl adlandırıldığını Ankyra'da basılmış sikkelerdeki ibareleri inceleyerek takip etmek mümkündür.
Roma istilasını izleyen yıllarda Ankyra ismi sikkelerde görülmedi. İşgal sonrasında Galatya, Roma resmî terimiyle bir koinon, yani bir birlik idi, Ankyra da bu koinonun resmî kimliği olmayan büyük bir kenti idi. O dönem Ankyra'da sikkeler basılır ama üzerlerinde ΚΟΙΝΟΝ ΓΑΛΑΤΙΑΣ veya ΤΟ ΚΟΙΝΟΝ ΓΑΛΑΤΩΝ (Galatya Koinon'u) yazardı. Galatya, resmen bir Roma eyaleti olduktan sonra Ankyra, Augustus zamanında saygıdeğer anlamına gelen Sebaste adı ile onurlandırıldı. Diğer iki eski Galatya şehri Pessinus ve Tavium'a da aynı onursal isim verildiğınden Ankyra için bu ada bir de Tectosagon (şehre eskiden sahip olan Galat boyunun adı) eklendi ve bunun ardından basılan sikkelerde ΣΕΒΑΣΤΗΝΩΝ ΤΕΚΤΟΣΑΓΩΝ (Sebastenon Tektosagon) ibaresi yer aldı. MS 80 yılında basılan sikkelerde "Sebastene Tektosages" ibâresi kullanılmasına karşın "Ankyra" yazılı değildi. Zirâ Ankyra hâlâ bir polis (şehir) değildi. Ancak, sonraki yüzyıllarda Ankyra gittikçe önem kazandı ve bu durum basılan sikkelerde şehrin adından da anlaşılabilmektedir.
Nero (54-68), Ankyra'ya Metropolis unvanı verdi. Bu, gerek sikkelerde, gerekse Augustus Tapınağı'ndaki yazılarda ilân edilmiştir. Antoninus Pius (MS 138-161) döneminden başlayarak Gallienus dönemine kadar basılmış olan sikkelerin arka yüzlerinde MHTPOΠOΛIC THC ΓAΛATIAC (Metropolis tes Galatias, Galatların Metropolisi) veya MHTPOΠOΛEΩC ANKYPAC (Metropoleos Ankyras, Ankyra Metropolisi) ibaresi bulunmaktadır.
Ankyra şehri, 211-217 yılları arasında imparator olan Antoninus Caracalla'nın şehre yaptığı pek çok iyilik nedeniyle onun döneminde Antoniniana unvanını almıştır. Örneğin bir madalyada ΑΝΤΩΝΕΙΝΙΑΝΗ ΑΝΚΥΡΑ ΜΕΤΡΟ (Antoniniana Ankyra Metro[polis]) yazar.
Caracalla zamanında Ankara ayrıca "Neokoros" unvanını da almıştır. Neokoros, bir eyaletteki tüm tapınaklardan sorumlu bir din adamıdır; bu din adamları imparatorlarını tanrılaştırma işlevini de üstlenince, imparatorlar adına tapınaklar inşa eden şehirler de Neokoros olarak adlandırıldılar. Neokoros olmak bir şehir için onur kaynağı idi. Gallienus zamanındaki sikkelerde şehrin ikinci kere Neokoros olduğunu belirtmek için sikkelerin üzerinde BN (bis neokoros, iki kere neokoros) yazıldığı görülür.

"Ἄγκυρα" kelimesi klasik Yunanca telaffuzla 'Anküra' okunur, Koini ve Bizans Yunancasında bu, 'Ankira' olarak değişmiştir. (Modern Yunancada ise 'Angyira' okunur) Yunan harflerinden Latin harflerine transliterasyonu yapıldığında, Batılı kaynakların bazılarında "Ankyra", bazılarında ise "Ancyra" olarak yazılır.
Şehrin adı, klasik Latince kaynaklarda "Ancyra" şeklinde yazılmıştır. Klasik Latincede 'Ankira' olarak telaffuz edilen Ancyra'nın, Halk Latincesi ve ondan türeyen Latin dillerinde telaffuzu 'Ansira'ya dönüşmüştür. Almancaya geçen Eski Yunanca sözcüklerde ise k harfi korunmuştur, dolayısıyla Ankyra 'Ankira' olarak okunur. 

Ankyra, Araplar tarafından 8. yüzyılda iki kere ele geçirilmiş, her ikisinde de Bizanslılar tarafından geri alınmıştır. 7-11. yüzyıl arasındaki Bizans-Arap mücadelesi ile ilgili epik Bizans şiiri Digenis Akritis (9 ve 10. yüzyıldan kalma), "Ankyra" kalesinden bahseder.
Bu mücadele Araplar tarafından da Battal Gazi Destanı'nda anlatılmıştır.
Battal Gazi destanında şehrin adı "Mâmûriye" olarak geçer. Battal Gazi, 8. yüzyılda Emevi döneminde yaşamıştı. 11. yüzyılda yazılan Dânişmendnâme'de de Battal Gazi destanına değinilir. Her iki destanda da "Mâmûriye", "Engürî" ve "Engüriyye" adları eş anlamlı kullanılmıştır.
Aynı dönemde Arapça kaynaklarda Ankara Kalesi'nin adı, "Kal'at üs-Selâsil"dir. Arapça Selasil, zincirler (silsilenin çoğulu) demektir, yani kalenin o zamanki adı, "Zincirler Kalesi" anlamına geliyordu. Şehrin kalesinin kapısında bulunan muazzam örme zincirler gündüz kaldırılır, gece bir perde gibi indirilirdi. Kalesinden dolayı şehir de "Beldet üs-Selâsil", yani "zincirler beldesi" olarak anılıyordu. Şehir için "Ma'muriye-i Selâse" (zincirli bayındır yer) adı da kullanılmıştır.
14. yüzyılda Ankara Kalesi hâlâ "Selasil Kalesi" adıyla anılmaktaydı. Kösedağ Muharebesi'nden (1243) sonra Anadolu Moğol hakimiyetine geçmiş, 1290'da "Engürü" şehri, Ahiler tarafından idâre edilmeye başlanmıştı. Ahilerin 1361'de şehri Osmanlı sultanı I. Murad'a teslim etmeleriyle ilgili olarak, Mehmet Neşrî’nin Kitab-ı Cihannüma'sında, ”...Serhaddı Rûm'da, kaleyi selasil'e geldi, imdi oraya Engürü derler, ol diyârın müfsitleri kâm etti, ol vakit Kale-i Engüriyye ahiler elinde idi. Ahiler, istiklâl edüp kaleyi teslim ettiler.” yazar.

Arap istilasını izleyen Türk fetih sürecinde, Bizans adlarına sahip olan küçük veya terk edilmiş şehirlere Türkçe yeni adlar verilmiş (Dorylaion - Eskişehir gibi), büyük şehirlerin adları ise, Türk halk etimolojisine uydurularak korunmuştur (örneğin, Caesareia - Kayseri, Iconium - Konya). Eski Arap coğrafyacıları ve tarihçileri, Ankara'nın eski Yunan telaffuzu olan Anküra'yı Angüra olarak muhafaza etmişlerdir. Bu ad Ankara ve Engürü olarak değişime uğramış, bunlardan sonuncusu Arapça ekiyle Engüriye olarak edebî ve resmî dilde de görülmüştür. Engüriye'yi Anguriya telaffuz edenler olmuştur. Moğol istilasından önce Anguriye isimi de görülür. Bu, Türkçeleşip Ungüri sonra da Ungüriye olmuştur.
12. yüzyılda Türkmenlerin gelmesiyle Batılı kaynaklarda şehir Angora diye anılmaya başlanır. Ankara'ya has olan Ankara keçisi, Ankara kedisi, Ankara tavşanı da, Batı ülkelerinde Angora keçisi, Angora kedisi ve Angora tavşanı olarak bilinir. Angora, ayrıca, Batı dillerinde Ankara tavşanından elde edilen yünün, Rusçada ise Ankara keçisinden elde edilen tiftiğin (moher) adıdır.
Anadolu Selçuklu Devleti'nde, Ankara ismi sikkelerde ilk olarak II. Kılıçarslan'ın oğlu Ankara Meliki Mesud Şah (1095-1156) tarafından kullanılmıştır. 582-600 H. tarihleri arasında Ankara darplı sikkeleri vardır. Daha sonra II. Keyhüsrev 1237-1243 tarihlerinde Ankara darplı sikkeler basmıştır. Son olarak II. Keykavus H. 655 (M. 1257) tarihli Ankara darplı sikke basmıştır. Selçuklu adına başka Ankara darplı sikke basılmamıştır.

1243 Kösedağ Savaşı'nın ardından Moğollar Anadolu'yu istila ettiler. Büyük Selçuklu Devleti'nin yıkılmasından sonra Anadolu'nun büyük kısmı İlhanlıların 

Ankara Anlaşması (20 Ekim 1921), TBMM ve Fransız Hükûmeti arasında Türk-Fransız Cephesi'ndeki faaliyetleri durdurmuştur. TBMM yönetimindeki bölgenin güney sınırının taslak olarak belirlenmesine karar verilmiştir, ama asıl politik kararları Lozan Antlaşması'na bırakmıştır.
Doğu sorununda Birleşik Krallık, Yunanistan ve İtalya ile millî menfaatleri uyuşmayan Fransa, Sevr Antlaşması'nın imzalanmasından 3 ay önce Türk-Fransız Cephesi'nde geçici bir mütareke yaparak TBMM ile ikili ilişkilere başlamıştı. Ancak, yeni Türkiye Büyük Millet Meclisini bir siyasi mevcudiyet olarak kabul etmelerine rağmen Millî Hükûmet'in Fransa ile ilişkileri daha ileri götürmesi mümkün olmamıştı.
Sakarya Meydan Muharebesi'nin kazanılması ve Sovyet Rusya ile Ankara Hükûmeti arasında imzalanan Moskova Antlaşması, Türk-Fransız ilişkilerini de olumlu yönde etkiledi. Fransa Cumhuriyeti, eski bakanlarından Henry Franklin-Bouillon'u gayriresmî olarak Ankara'ya gönderdi. 9 Haziran 1921'de Ankara'ya gelen Bouillon, Mustafa Kemal, Dışişleri Bakanı Vekili Yusuf Kemal Bey ve Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak Paşa ile iki hafta kadar devam eden görüşmelerde bulundu. Özellikle, Mustafa Kemal ile Franklen-Buyyon arasında yapılan görüşmelerde esas olarak "Mîsâk-ı Millî" konusu ve yeni Türk Devleti'nin mevcudiyeti ele alındı. Franklen-Buyyon ve Fransa, "Mîsâk-ı Millî"yi ve yeni devletin varlığını anlamalarına rağmen Yunan ileri harekâtının sonucunu ve dolayısıyla Sakarya Meydan Muharebesi'nin sonucunu görmeden kesin bir teşebbüste bulunmadılar. Nihayet, Zafer, Fransızlar'ın bu tereddütünü ortadan kaldırdı ve iki ülke arasında Ankara Anlaşması imzalandı.
Ankara Anlaşması ile İtilaf Devletleri Cephesi bozulmuş ve yeni Türk Devleti, Fransa tarafından tanınmıştır. Bu anlaşma sonunda Güney Cephesindeki savaş resmen sona ermiş ve Türkiye'nin Güney sınırı belirlenmiştir.
Nihayet bu antlaşma ile Türk millî emellerinin haklılığı ilk defa olarak İtilaf devletlerinden birisi tarafından da resmen haklı görülmüş ve onaylanmıştır. Antlaşmanın imzalanmasını müteakip iki ülke aynı düzeyde temsilcilerini karşılıklı göndererek siyasi ilişkilerine süreklilik kazandırmışlardır. Fakat, bu antlaşma ile Fransa ve Türkiye arasındaki askerî harekât sona ermiş olmasına rağmen, Lozan müzakeresinde Fransa, İtilaf Devletleri safındaki yerini ve durumunu muhafaza etmiştir.

Ankara Spor Salonu, Ankara'nın Ulus semtinde yer alan spor salonu. 2010 FIBA Dünya Basketbol Şampiyonası için yapılmıştır. VIP, loca ve portatif tribünler hariç 10.400 olan kapasite bu etkenlerle 13 bine kadar çıkmaktadır. 2023 yılında AK Parti ve CHP olağan kurultayları da bu spor salonunda yapılmıştır.

2010 FIBA Dünya Basketbol Şampiyonası için Ankara'da yapılan Ankara Arena çok amaçlı spor tesisinin inşaatında toplam 34 bin m³ beton ve 4 bin ton demir kullanılmıştır. İnşaatta 370 işçi günde iki vardiyalı sistemle 18 saat mesai yapmıştır. Çalışmalar 2010 Şubat ayının ilk haftasında toplamda 8 ayda tamamlanmıştır.

Ankara Arena tamamlandıktan sonra ilk olarak 9. Efes Cup ve 2010 FIBA Dünya Basketbol Şampiyonası'nda boy göstermiştir. Basketbol dışında voleybol, tenis, buz hokeyi ve boks gibi spor branşlarının organizasyonlarına da ev sahipliği yapabilmektedir.
2021 FIVB Kadınlar Dünya Kulüpler Şampiyonası'nın tüm maçları bu salonda yapılmıştır.

55 bin m²'lik bir alan üzerine kurulan olan Ankara Arena 1.425'i protokol koltuğu olmak üzere toplam 10.400 seyirci kapasitesine sahiptir.

Ankara'nın şehir merkezinde yer alan tesiste 21 bin m²'lik otopark yer almaktadır. Bu otopark 545'i kapalı olmak üzere toplam 925 araçlık dizayn edilmiştir. Salona otobüs, metro ve dolmuş ile Ankara'nın her yerinden rahatlıkla ulaşılabilmektedir.
Tüm binaya ulaşımı sağlayan merdiven ve farklı kotlarda oluşturulan terasları, açık ve kapalı mekanları ile tesisin kentin sosyal yaşamının bir uzantısı olması amaçlanmıştır. Ayrıca Ankara Arena Spor Kompleksinin sadece spor aktiviteleri ile kullanılan bir tesis olmaktan çıkıp sosyal yaşamın bir parçası olarak kente 365 gün 24 saat hizmet veren bir merkez haline gelmesi planlanmıştır.
Ankara Arena içerisinde spor salonunun yanında; ısınma salonu, sporcu ve hakemler için soyunma odaları, idari ofisler, basın merkezi ve çalışma odaları da yer alıyor. Seyirciler için kafe, büfe, restoran ve mağazalar düşünülürken tesis içerisinde protokol ve VIP için de özel bölümler mevcut. Salonda ayrıca, engelliler için özel otoparklar ayrılmış, ulaşım kolaylığını sağlayacak çözümler ve özel tuvaletler inşa edilmiştir.

Ankara Büyükşehir Belediye Meclisi, Ankara Büyükşehir Belediyesi'nin faaliyetlerini denetleyen bir belediye meclisidir. 22 Temmuz 2004 tarihli 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu'nun 13. maddesi uyarınca her ayın ikinci haftası birleşim gerçekleşmektedir.

Meclisin başkanlık divanı üyeleri aşağıdaki tabloda gösterilmektedir;

Mecliste grubu bulunan partilerin grup başkan vekilleri aşağıdaki tabloda gösterilmektedir:

5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu'nda bahsedildiği gibi, her dönem başında yapılan toplantıda üyeler arasından en az beş, en fazla dokuz kişiden oluşan komisyonlar kurulabilir. Ankara Büyükşehir Belediye Meclisinin günümüzde 32 komisyonu bulunmaktadır.

Ankara'da 2024 Türkiye yerel seçimleri sonrasında belirlenen meclis üyeleri, Ankara'nın 25 ilçesine göre aşağıdaki tabloda gösterilmektedir:

Resmî site

Ankara Büyükşehir Belediyesi veya kısaca ABB, Ankara ilinin belediye işlerini yürüten kamu kurumudur. 2019 yerel seçimlerinde Cumhuriyet Halk Partisi'nden aday gösterilen ve Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı seçilen Mansur Yavaş, mazbatasını 8 Nisan 2019'da alarak göreve başlamıştır.

16 Şubat 1924 tarihinde 417 sayılı yasa ile Ankara Şehremaneti kurulmuştur. Şehremaneti Yasası 1930 yılında çıkarılan 1580 sayılı yasa ile yürürlükten kaldırılmıştır.
Büyükşehir belediyelerinin kuruluşu, 23 Mart 1984 tarihinde kabul edilen Büyükşehir Belediyelerinin Kuruluşu Hakkındaki 195 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile olmuştur. Daha sonra bu kararname 9 Haziran 1984 tarihinde 3030 sayılı yasa ile değiştirilmiştir.
10 Haziran 2004 tarihinde çıkarılan  5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu ile belediyelere yeni düzenlemeler gelmiştir. 6 Aralık 2012 tarihinde çıkarılan 6360 sayılı On Dört İlde Büyükşehir Belediyesi ve Yirmi Yedi İlçe Kurulması ile Bazı Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanuna göre ilin bütün sınırları Ankara Büyükşehir Belediyesi sınırlarına dahil edilmiştir.

27 Mart 1994 tarihinde Büyükşehir Belediye başkanı olarak seçilen Melih Gökçek, 1995 yılında Hitit Güneş Kursu olan belediye logosunu Atakule-cami minaresi ve 3 yıldızlı logoya çevirdi. Bunun üzerine eski CHP Trabzon Milletvekili Avukat Rahmi Kumaş, Gökçek'in Hitit Güneş Kursu yerine belirlediği Atakule-cami minaresi ve 3 yıldızdan oluşan amblemini yargıya taşıdı. Ankara 2. İdare Mahkemesi, amblemi, “Belediyenin amblem belirleme yetkisi olmadığı" gerekçesiyle iptal etti. Dava, Ankara 3. İdare Mahkemesi'ne taşındı. 3. İdare Mahkemesi, "Ankara’yı temsil etmediği" gerekçesiyle amblemi bu kez esastan iptal etti. İdare Mahkemesi'nin kararında, "amblemde kullanılan simge ve işaretlerin anlamlarının ortalama bir bilinç ile doğrudan çıkarımını olanaklı kılan açıklık ve anlaşılırlık özelliğinin bulunmadığı, kullanılan sembol figürlerin, Ankara'yı tarihsel ve kültürel derinliği ve ağırlığı ile orantılı biçimde tanıtıcı öğe niteliği taşımadığı" belirtildi. Belediyenin, iptal kararının bozulması için Yargıtay 8. Dairesi'ne başvurusu reddedildi. Belediye, bunun üzerine karar düzeltme yöntemiyle kararın bozulmasını istedi, ancak Danıştay 8. Daire de belediyeyi haksız buldu. Danıştay 8. Daire, karar düzeltmeyi 4'e karşı 1 oyla reddetti. Rahmi Kumaş'ın, Melih Gökçek'in Atakule-cami minareli amblemin yıldız sayısını 25 Temmuz 2011'de, 3'ten 5'e çıkararak belirlediği yeni logoya ilişkin açtığı dava ise hala devam ediyor.

Kullanımdaki mevcut amblemde Atakule'ye eklenmiş iki minare ile hilâl ve beş yıldız yer almaktadır. Amblem kentin dönüşümünde temel etken olan cumhuriyetin çağdaş uygarlığı temel alan felsefesi ve dayandığı değerlere işaret etmektedir.

Ankara Büyükşehir Belediyesi, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı, Ankara Büyükşehir Belediye Meclisi ve Ankara Büyükşehir Belediye Encümeni olmak üzere üç ana gruba ayrılır.

Ankara Büyükşehir Belediyesi'nin 32 daire başkanlığı ve dört denetleyici ve düzenleyici kurumu bulunmaktadır.

Bunun dışında Etik Komisyonu olmak üzere bir komisyon bulunmaktadır.

Ankara Büyükşehir Zabıtası (tam adıyla Ankara Büyükşehir Belediyesi Zabıta Teşkilatı), belediye hizmetlerinin icra ve denetiminden sorumlu olarak görevlendirilmiş teşkilattır.
1845 yılında genel kolluk işleriyle görevlendirilmek üzere kurulan Zaptiye Teşkilatı (Jandarma-Zabıta) Ankara'da da belediye hizmetlerinin uygulanması ve denetiminden de sorumlu olmuşlardır. 1924 yılında 417 Sayılı Kanun ile belediye zabıta hizmetlerinin polis teşkilatınca yürütülmesine karar verilmiştir. Daha sonra 1580 Sayılı Belediyeler Yasası'na göre Emniyet 4. Şube Müdürlüğü tarafından yürütülen zabıta hizmetlerini yeni kurulacak ayrı bir teşkilat ile yürütülmesi kararlaştırılmıştır. Ankara Belediyesi Zabıtası 15 Temmuz 1949 tarihli 9642 sayılı karar ile Polis Teşkilatı'ndan kaldırılan bu sorumluluk dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü tarafından onanmasıyla, dönemin belediye başkanı Ragıp Tüzün tarafından kurulan zabıta teşkilatına verilmiştir. 7 Kasım 1949 tarihli belediye meclisi oturumunda teşkilat kurulması kararı çıkarılmış ve teşkilat 1 Ocak 1950 itibarıyla göreve başlamıştır.

Ankara Büyükşehir Belediyesi'nin 16 anonim şirketi, kamu kuruluşu olarak ise ASKİ ve EGO olmak üzere iki kuruluşu bulunmaktadır.

Ankara Büyükşehir Belediye Meclisi, Ankara Büyükşehir Belediyesi'nin faaliyetleriyle ilgili kararları almak için oluşturulan bir organdır. 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu'nun 13. maddesine göre her ayın ikinci haftası birleşim gerçekleşmektedir.

Belediyenin mevcut 3, kullanılan 2 binası vardır. Tandoğan, Kızılay, Ulus ve Varlık'taki binalar, eski terminal alanında yapılan belediyeye ait 23 katlı yeni yapının bitmesiyle 2009 yılında kullanımdan çıkarılmıştır. Tandoğan Meydanı ve Atatürk Kültür Merkezi arasındaki Ankara Büyükşehir Belediyesi Hizmet Binası 23 katlı olup 2008 yılı sonunda hizmete girmiştir. Zabıta, İtfaiye ve Çevre Koruma Daire Başkanlıkları hariç tüm birimler yeni binaya toplanmıştır.

Resmî site

Esenboğa Havalimanı (IATA: ESB, ICAO: LTAC), Türkiye'nin başkenti Ankara'ya ve Kırıkkale'ye hizmet veren uluslararası havalimanıdır. Ankara şehir merkezinin 25 km kuzeydoğusunda, Çubuk ve Akyurt ilçe sınırları içindedir. Kırıkkale şehir merkezinin ise 94 km kuzeybatısındadır. 1955 yılında hizmete girdi. Havalimanının sahibi Devlet Hava Meydanları İşletmesi iken işletmecisi TAV Havalimanları'dır.
Türkiye'nin iç ve dış hatları bir arada bulunduran ilk havalimanı olan Esenboğa, yolcu trafiği açısından ülkenin en büyük dördüncü havalimanıdır. Uluslararası Havalimanları Konseyi –Avrupa (ACI-Europe) 2009'da Ankara Esenboğa Havalimanı'nı, “5-10 milyon yolcu” kategorisinde "en iyi havalimanı" seçmiştir.
Esenboğa Havalimanı, Newsweek Türkiye dergisinin 100. sayısında yayınladığı "Türkiye'de Umut Veren 100 Şey" listesinde 22. sırada yer almıştır.

Ankara'dan sivil amaçlı ilk uçuşlar İstanbul'a gerçekleştirildi. 1933'te küçük bir filoyla ilk düzenli hava yolu oluştu. Sivil havacılık çalışmalarının yoğunlaşmasıyla birlikte Ankara'da yeni bir havaalanı oluşturulmasına karar verildi ve bunun için şehrin batısında bulunan Etimesgut bölgesi seçildi. Güvercinlik Havalimanı'nda yapılan iyileştirme ve geliştirme çalışmalarının ardındansa Etimesgut askerî kullanım için ayrıldı; sivil uçuşlar tekrar buraya kaydırıldı.
Cumhuriyet'in kuruluşunun ardından Ankara'nın yeniden planlanması gündeme gelmiş; 1927'de bu amaçla bir uluslararası yarışma açılmıştır. Yarışmayı kazanan Hermann Jansen'in planında havaalanı bugünkü Anadolu (eski adıyla Tandoğan) meydanının bulunduğu alanda yer almaktadır.

12 Şubat 1947'de Devlet Hava Yolları ilk dış seferini Güvercinlik-Atina arasında gerçekleştirmiştir. Türkiye'nin 1944 Chicago Sivil Havacılık Sözleşmesi'ni imzalamasının ardından, İstanbul Yeşilköy'le birlikte Ankara'da da uluslararası bir havalimanı inşa edilmesi kararlaştırılmıştır. Bunun için Bayındırlık Bakanlığı tarafından yetkilendirilen Amerikan Westinghouse-IG White firmaları 1951 yılında başladıkları Esenboğa Havalimanı inşaatını 1955'te tamamlamıştır.
03R-21L pisti ilk yapıldığında 2752x60 boyutlarındadır. Hâlen kullanılmakta olan büyük uçak hangarı 1954'te, teknik blok, kule ve yolcu hizmetlerinin müşterek verildiği terminal binası 1958'de tamamlandı.

Takip eden yıllarda Esenboğa Havalimanı'nda ihtiyaca uygun olarak teknik iyileştirme geliştirme çalışmaları yapıldı. Akköprü VOR (VHF omnidirectional radio range) istasyonu 1960'ta açılmış, altı yıl sonra kule ve teknik hizmetlerin terminalden ayrılmasıyla Çubuk VOR binası da devreye girdi. Tamir atölyeleri, idari binalar, depolar ve uçak hangarları da eklenerek havalimanı büyümeye devam etti. İlk dönemde hava trafik kontrolörlerine de Esenboğa'daki DHMİ Havacılık Okulu'nda eğitim veriliyordu.

Artan yolcu trafiğine cevap verebilmek için iç hatlar terminali ayrılarak yeni bir bina inşa edildi ve 1984'te faaliyete girdi. Ertesi yıl paralel 3752x45 metre boyutlarındaki 03L-21R pisti kullanıma açıldı. Ayrıca yabancı devlet ve hükûmet başkanlarıyla uluslararası heyetlerin ağırlandığı konukevi de 1982'de tamamlandı.
Esenboğa Havalimanı'nda geliştirme çalışmaları 1990'larda da hızlanarak sürdü. 1994'te dış hatlar charter terminali devreye alındı. Yeni bir teknik blok ve kule, itfaiye binası, arıtma tesisi gibi ilaveler yapıldı.

Yapılan tüm geliştirme çalışmalarına karşın artan trafiğe cevap veremeyen Esenboğa Havalimanı'nın tamamen yenilenmesi için bir mimari proje yarışması düzenlenerek birinci seçilen tasarımın hayata geçirilmesi için 23 Ocak 2004'te ihaleye gidildi. Yap-işlet-devret projesi olarak planlanan ihaleyi TAV 15 yıl 8 ay işletme süresiyle kazandı. Planlanandan bir yıl önce bitirilen yeni terminal, otopark ve bağlı birimler 16 Ekim 2006'da hizmete girdi.

Ankara Esenboğa Havalimanı, Uluslararası Sivil Havacılık Örgütü'nün (ICAO) yaptığı sınıflandırmaya göre CAT III niteliklerine sahip olup meteorolojik koşulların kötü olduğu zamanlarda bile uçak iniş-kalkışına imkân verebilecek düzeydedir. NASA'nın uzay mekiği programındaki olası bir acil iniş yeri olmuştur.
TAV Havalimanları Mayıs 2023'e kadar havalimanının işletme hakkını elinde tutmaktadır.

Esenboğa Havalimanı, 2020'de Airports Council International tarafından Avrupa'daki en iyi 15-25 milyon yolcu kapasiteli havalimanlarından biri seçildi.
19 Ocak 2026
Esenboğa Havalimanı, 3. Pisti ve yeni kontrol kulesi açıldı. 3.750 metre uzunluğunda ve 75 metre genişliğindeki 03R/21L pisti hizmete sunuldu ve eski pist  03C/21C olarak değiştirildi. Bunun yanı sıra 77 metrelik yeni kontrol kulesi kullanıma açıldı.

Esenboğa Havalimanı, DHMİ tarafından 1998'de açılan bir mimari yarışmayla tasarlandı. Yarışmayı mimarlar Ercan Çoban, Ahmet Yertutan, Suzan Esirgen ve Süleyman Bayrak'ın projesi kazandı. Mimar Çoban, yaklaşımlarını "Biz bu arada yolcuyu biraz rahatlatmak istedik. Bu nedenle yaptığımız projede bir kere olabildiğince gün ışığı kullandık. Olabildiğince bu karmaşık işlemleri çok rahat algılanabilir kılmaya çalıştık. Kimsenin kafası karışmadan kapıdan giriyor, karşısında check-in bankoları sonra köprüden geçiyor ve kapılara ulaşıyor. Olabildiğince dingin ve basit” şeklinde özetledi.

Ankara Esenboğa Havalimanı, Türkiye'nin ilk iç ve dış hatları bir arada olan havalimanıdır. Toplam 182 bin metrekareyle ülkenin en büyük dördüncü terminal alanına sahip havalimanı konumundadır. 18 yolcu köprüsü, 18 pasaport gişesi ve dokuz bagaj bantı bulunmaktadır. Toplam 10 milyon yolcu/yıllık kapasiteye sahip terminal binasında 130 check-in kontuarı, dört adet CIP ve bir adet VIP salonu bulunuyor.

Çok sayıda şirket Esenboğa Havalimanı'ndan kargo hizmeti vermektedir.

508 metrekare alanda hizmet veren Ankara Esenboğa Havalimanı Genel Havacılık Terminali Ocak 2012'de açıldı. Terminalde iç ve dış hatlara seyahat edecek yolcuların güvenlik, gümrük, pasaport işlemleri en hızlı şekilde yapılabiliyor. Terminal Çubuk Yolu, Özel Hangarlar Bölgesi 5 no'lu apronda bulunuyor. İç Hatlar ve Dış Hatlar için ayrılmış iki ayrı salon bulunan terminal TAV tarafından yapıldı ve işletiliyor.

Esenboğa Havalimanı kompleksi içerisinde 17 bin metrekare kapalı alana sahip bir simülatör binası ve eğitim merkezi bulunuyor. 1997'de başlayan ve 2002'de sonuçlanan çalışmalar çerçevesinde en üst düzeyde hava trafik kontrol eğitimi verilecek bir tesis oluşturuldu. Binada ATC simülatörünün yanı sıra elektronik, güvenlik ve bilgisayar amaçlı 11 adet sınıf bulunuyor. 360 derecelik kule simülatörü 3-boyut destekli görüntü özelliğine sahip ve yaklaşma/yol kontrol simülatörüne entegre çalışarak üst düzeyde gerçekçi bir eğitim sistemi ortaya çıkarıyor. Bu özellik kule ve yol yaklaşma arasındaki tüm koordinasyon çalışmalarının simüle edilmesine imkân tanıyor. Esenboğa, İstanbul, Antalya, Adnan Menderes, Dalaman havalimanlarının bire bir, Van Ferit Melen ve Diyarbakır meydanlarının da temel olmak üzere yedi havalimanı görüntüleri simülatör veri tabanında bulunuyor.

2006'da yeni terminalin hizmete girmesinin ardından eski A terminali yıkılarak yerine THY Teknik tarafından uçak hangarı inşa edildi. Hangar binasının toplam kapalı alanı yaklaşık 7 bin metrekaredir. B terminali de PTT tarafından kargo hizmeti vermek üzere kullanılmaktadır.

Havalimanı içerisinde ayrı bir bina olan Büyük Şeref Salonu, Türkiye Cumhuriyeti cumhurbaşkanı ve bakanları ile yabancı ülke başkanlarının karşılandığı ve uğurlandığı yerdir. Yakınında ayrıca 2016'da açılan bir cami yer almaktadır.

13 Kasım 2025 itibarıyla havalimanından uçuş icra eden havayolları ve güncel destinasyonlar tablodaki gibidir:

442-A ve 442-K Havalimanı-AŞTİ-Kızılay hattında 10 Yıllık anlaşma ile Ego'dan Belko Air adlı Belediye Şirketine verilen yetkiye göre belediye otobüsleri şehir merkezinden kalkarak havalimanındaki dış ve iç hatlara götürmektedir.

Yeni Ankara Esenboğa Taksiciler Motorlu Taşıyıcılar Kooperatifi 1986'dan bu yana havalimanında hizmet vermektedir. Kooperatif bünyesinde 90 taksi ve 200 personel bulunmaktadır.

16 Ocak 1983'te, THY'nin İstanbul-Ankara seferini yapan Boeing 727 tipi Afyon isimli uçağı Ankara'da sis ve kar yağışı nedeniyle piste 50 metre kala çakıldı. 60 yolcudan 47'si öldü.
30 Mart 1998'de, Lefkoşa-Ankara seferini yapan Kıbrıs Türk Hava Yolları'na ait yolcu uçağı, el bombası şeklindeki çakmakla Mehmet Ertürk tarafından kaçırıldı. Uçak Ankara'ya indirildi. Mehmet Ertürk yakalandı.
10 Nisan 2007'de, Diyarbakır-İstanbul seferini yapan Pegasus Havayollarına ait uçak, üzerinde bomba olduğunu söyleyen bir kişi tarafından kaçırılmak istendi. Tahran'a gitmek istediğini belirten Mehmet Gökşingöl, uçağın Esenboğa Havalimanına indirilmesinin ardından yaklaşık 40 dakika sonra teslim oldu.

 OpenStreetMap'te Ankara Esenboğa Havalimanı ile ilgili coğrafi veriler  

Esenboğa Havalimanı 15 Mart 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ankara Etnografya Müzesi, Ankara'nın Altındağ ilçesinde bulunmaktadır. Kurtuluş Savaşı'nda cuma namazlarının kılındığı eski adı Namazgâh Tepesi olan yerde kuruldu. Önceleri Arkeoloji Müzesi olarak kullanılması düşünülmüş, sonra Resim Heykel Müzesi olmasına karar verilmiş, açılış töreninden sonra bugünkü işlevine kavuşmuştur.

Bina, Cumhuriyet döneminin önemli mimarlarından biri olan Arif Hikmet Koyunoğlu tarafından yapılmıştır. Bina müteahhidi ise Nafiz Bey'dir. Bina dikdörtgen planlı olup tek kubbelidir. Yapının taş duvarları küfeki taşı ile kaplanmıştır. Alınlık kısmı mermer olup üzerleri oyma ile süslüdür.
Binaya 28 basamaklı bir merdivenle çıkılır. Kapıdan girilince kubbe altı holüne ve buradan da iç avlu denilen sütunlu kısma geçilir. Buranın ortasına mermer bir havuz yapılmış, çatı kısmı açık bırakılmıştır. Daha sonra bu iç avlu Atatürk'e geçici kabir olarak ayrıldığında, havuz bahçeye nakledilerek çatısı kapatılmıştır. Atatürk'ün naaşı, 10 Kasım 1953'te buradan Anıtkabir'e nakledilirken törende Türk gençliği adına Atatürk'ün Gençliğe Hitabesi'ni S. Eriş Ülger okudu.. İç avlunun etrafında simetrik olarak büyüklü küçüklü salonlar yer almaktadır. İdare kısmı müzeye bitişik olup iki katlıdır.
Müze önünde at üstünde duran bronz Atatürk Heykeli 1927'de Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitim Bakanlığı tarafından İtalyan sanatkâr Pietro Canonica'ya yaptırılmıştır.

Etnografya Müzesi, Türk sanatının Selçuklu devrinden zamanımıza kadar devam eden örneklerinin sergilendiği bir müzedir.
Anadolu'nun çeşitli yörelerinden derlenmiş halk giysileri, süs eşyaları, ayakkabı, takunya örnekleri, Sivas yöresi kadın ve erkek çorapları çeşitli keseler, oyalar, çevreler, uçkurlar, peşkirler, bohçalar, yatak örtüleri, gelin kıyafetleri, damat tıraş takımları eski geleneksel Türk sanatının birer temsilcileridir.
Türklere özgü teknik malzeme ve desenlerle kendi içinde halı dokuma merkezlerinden Uşak, Gördes, Bergama, Kula, Milas, Ladik, Karaman, Niğde, Kırşehir yörelerine ait halı ve kilim koleksiyonu vardır.
Anadolu maden sanatının güzel örnekleri arasında XV. yüzyıldan kalma Memlük kazanları, Osmanlı şerbet kazanları, güğüm leğen, sini, kahve tepsisi, sahanlar, taslar, mum makasları vb. çeşitli madeni eserler vardır.
Osmanlı Devri yayları, okları, çakmaklı tabancalar, tüfekler,kılıç,yatağanlar ve atlas kumaş üzerine işlenmiş üzerinde Sultan II. Mahmud'un tuğrası bulunan bir Osmanlı Devleti arması müzede sergilenir.
Türk çini porselenleri ve Kütahya porselenleri, tasavvuf ve tarikat ile ilgili eşyalar, Türk yazı sanatının güzel örneklerinden levhalar bulunmaktadır.
Türk ağaç işçiliğinin en güzel örneklerinden, Selçuklu Sultanı III. Keyhüsrev'in tahtı (13. yüzyıl), Ahi Şerafettin Sandukası (14. yüzyıl), Nevşehir Ürgüp'ün Damsa Köyü Taşhur Paşa Camii mihrabı (12. yüzyıl), Siirt Ulu Camii Mimberi (12. yüzyıl) Merzifon Çelebi Sultan Medresesi Kapısı (15. yüzyıl) müzemizin önemli eserlerindendir.
VII. Dönem TBMM üyesi Besim Atalay'ın müzeye armağan ettiği koleksiyonu çeşitli devirlere ait Türk sanat tarihlerini içermektedir.
Müzede özellikle Anadolu etnografya ve folkloru, sanat tarihi ile ilgili eserleri içeren bir ihtisas kütüphanesi bulunmaktadır.

 OpenStreetMap'te Ankara Etnografya Müzesi ile ilgili coğrafi veriler  

Ankara Etnografya Müzesi resmi sitesi* 24 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ankara Kalesi, Ankara'nın Altındağ ilçesinde bulunan tarihî bir kale. Ne zaman yapıldığı kesin olarak bilinmemekle birlikte MÖ 5. yüzyıl başında Galatların Ankara'ya yerleşmeleri sırasında kalenin var olduğu bilinmektedir. Romalılar, Bizanslılar, Selçuklu Hanedanı ve Osmanlılar dönemlerinde birçok kez onarımdan geçmiştir. Ankara Kalesi dışarıdan görünümüne göre daha büyüktür. Her yıl çeşitli festivallere de ev sahipliği yapmaktadır.

Kale tarih içinde çeşitli dönemler yaşamıştır. MÖ 2. yüzyıl başında Romalıların Galatya'yı işgalinden sonra kent büyüyerek kale dışına taştı. Roma İmparatoru Caracalla MS 217'de kalenin surlarını onarttı. MS 222 - 260 arasında İmparator Alexander Severus, Perslere yenilince kale kısmen tahrip edildi. 7. yüzyılın 2. yarısından sonra Romalılar kaleyi onarmaya başladı. Bizans döneminde İmparator II. Justinianos MS 668'de dış kaleyi yaptırmıştır, İmparator III. Leon 740'ta kale duvarlarını onarırken iç kale surlarını yükseltmiştir. Bunun ardından İmparator I. Nikiforos 805'te, İmparator I. Basileios 869'da bu kaleyi onarmıştır. Kale 1073 yılında Selçuklu Hanedanı'nın eline geçmiştir. 1101 yılında Haçlılarca ele geçirilen kale 1227 yılında tekrar Selçuklu Hanedanı'nın hakimiyetine girmiştir. I. Alâeddin Keykubad kaleyi yeniden onartmış, 1249'da ise II. İzzeddin Keykavus kaleye yeni ilaveler yapmıştır. Osmanlı döneminde 1832'de Kavalalı İbrahim Paşa tarafından onarımdan geçirilmiş, kalenin dış duvarları genişletilmiştir.

Kalenin yerden yüksekliği 110 m'dir. Tepenin yüksek bölümünü kaplayan iç kale ve çevresini kuşatan dış kaleden oluşur. Dış kalenin 20'ye yakın kulesi vardır. Dış kale eski Ankara şehrini çevirir. İç kale yaklaşık 43.000 m²lik bir yer kaplar. 14–16 m yüksekliğindeki duvarların üstünde çoğu 5 köşeli 42 kule vardır. Dış surları kuzey-güney doğrultusunda yaklaşık 350 m, batı-doğu doğrultusunda ise 180 m boyunca uzanır. İç kalenin güney ve batı duvarları bir dik açı oluşturur. Doğu duvarı tepenin girinti çıkıntılarını izler. Kuzey yamaç ise farklı tekniklerle yapılmış duvarlarla korunur. Koruma düzeninin en ilgi çekici yanı; doğu, batı ve güney duvarları boyunca 15–20 m'de bir yer alan 42 tane beşgen burçtur. Dış kale ile iç kale, doğuda Doğukalesi'nde batıda hatip çayına bakan yamaçta birleşir. İç kalenin güneydoğu köşesinde ise kalenin en yüksek yeri olan Akkale yer alır. Dört katlı olan iç kale Ankara taşından ve toplama taşlarla yapılmıştır. İç kalenin iki büyük kapısı vardır. Biri dış kapı, diğeri ise hisar kapısı adını taşır. Kapı üzerinde bir de İlhanlılara ait kitabe bulunur. Kuzeybatı kısmında Selçuklu Hanedanı'nın yaptırdığını gösteren bir yazı bulunmaktadır. Duvarların alt bölümü mermer ve bazalttan yapılmıştır, üst kesimlerine doğru bloklar arasında tuğla bölümlerin büyük ölçüde zarar görmesine karşın, iç kale bozulmadan günümüze kadar gelmiştir. 8 ve 9. yüzyılda kent istilalara uğrayınca, kaleyi hızla onarmak için, o sıralarda yıkıntı hâlinde olan Roma anıtlarının mermer blokları, sütun başlıkları, su yollarının mermer olukları kullanılmıştır. Kale yapısında rastlanan heykel, lahit, sütun başlıkları kalenin yapımı ve onarımında etrafta bulunan malzemelerden yararlanıldığını göstermektedir.

 Wikimedia Commons'ta Ankara Kalesi ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Ankara Kalesi tarihçe 2 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ankara Muharebesi, farklı kaynaklara göre 20 veya 28 Temmuz 1402'de Ankara'nın kuzeydoğusundaki Çubuk Ovası'nda, Osmanlı Devleti ile Timur İmparatorluğu arasında gerçekleşen muharebedir. Timur İmparatorluğunun kesin zaferiyle sonuçlanan muharebe sonrasında, Osmanlı Padişahı I. Bayezid Timurlulara esir düşmüş ve devlet, Fetret Devri olarak bilinen 11 yıllık hükümdarsız bir döneme girmiştir.
I. Murad'ın yerine 1389'da Osmanlı padişahı olan I. Bayezid ilk olarak ayaklanan Anadolu beyliklerini egemenliği altına aldı ve 1391'de Konstantinopolis'i kuşattı. 1396'da Niğbolu Muharebesinde Batı Avrupa'dan şövalyelerin oluşturduğu Haçlı ordusunu yenilgiye uğrattı. 1397 sonbaharında Karamanlılara karşı Akçay Muharebesi'ni kazandı. I. Bayezid 1399'da Malatya'yı Memlûklerden aldı. 1370 yılında Timur'un başına geçtiği Türk-Moğol devleti Timur İmparatorluğu ise Mâverâünnehir'de dağınık hâldeki Türk ve Moğol boylarını birleştirdi. 1378 yılında İran'ı alan Timur, sonrasında Azerbaycan ve Irak'ı ele geçirdi. 1391 ve 1395'te olmak üzere iki kez Altın Orda Devleti'ni mağlup etti. Timur 1399 yılında Hindistan Seferi ile Hindistan'ın kuzeyini kontrolü altına aldı. Ardından batıya yönelerek Bağdat'ı aldı ve Karakoyunlu Hükümdarı Kara Yusuf, tâbi olduğu Celâyir Sultanı Ahmed Celâyir ile birlikte I. Bayezid'e sığındı. Timur, Azerbaycan bölgesini verdiği oğlu Miranşah'ın akıl sağlığının bozulması ve karışıklıklar çıkması nedeniyle yedi yıl harbi olarak adlandırılan üçüncü batı seferine çıktı.
1399-1400 kışını Karabağ'da geçiren Timur, Pasinler'e geldiği esnada Anadolu beyleri kendisine sığındı ve Bayezid tarafından alınan topraklarının geri verilmesini talep etti. Timur, Akkoyunlu Hükümdarı Kara Yülük Osman Bey ile Erzincan Emiri Mutahharten'i siyasi vaatler ile kendi safına çekti. I. Bayezid ise Mutahharten'e tekrar kendisine tâbi olmasını ve vergisini vermesini istedi. Timur ise Bayezid'e Haçlılar ile savaşması nedeniyle saldırmadığını, haddini bilmesini ve kendisini savaşa zorlamamasını tembihledi. Bayezid ise Timur'a; "önceden beri onunla muharebe yapmak istediğini ve gelmediği takdirde kendisinin onun üzerine gideceğini" söyleyen bir mektup gönderdi. Bunun üzerine Timur, Sivas Kalesi'ni ele geçirmesinin ardından Suriye tarafına hareket etti. Bayezid ise bu esnada Mutahharten'den Erzincan ve Kemah'ı geri alırken Mutahharten'in ailesini tutsak etti. Timur, Bayezid'den Kemah ve çevresini teslim etmesini, şehzadelerinden birisini kendisine rehin vermesini, kendisine tâbi olmasını, Anadolu beylerinin topraklarını geri vermesini ve Kara Yusuf ile ailesinin teslim edilmesini talep ederken Bayezid bu istekleri reddetti. Timur, 1402 yılında tekrar Kemah Kalesi'ni ele geçirdi. Daha sonra Osmanlı elçileri tarafından Bayezid'in diplomatik teamüllere uymayan hakaret içerikli mektubu getirildi. Timur mektubu okuduktan sonra elçilere: "Bayezid'e verdiği nasihatlerin fayda etmediğini ve taleplerini yerine getirmeyen Bayezid'in sabırla bekleyerek intikamına hazır olmasını" tembihleyen bir konuşma yaptı. Timur, şart koştuğu taleplerinden vazgeçmedi ve Bayezid'in ordusuyla harekete geçtiğini öğrenince muharebe kararı aldı.
İki ordu Çubuk Ovası'nda, 20 veya 28 Temmuz günü muharebe düzenini aldı. Farklı kaynakların belirttiğine göre; Timur'un 140.000-800.000, Bayezid'in ise 70.000-300.000 aralığında askerden oluşan ordusu mevcuttu. Timur İmparatorluğu'nun, Osmanlı ordusunun sol cenahına ok saldırısıyla yaptığı ilk saldırıyı Rumeli tımarlı sipahileri püskürttü. Muharebe başında Osmanlı ordusunun sol cenahında yer alan Kara Tatarlar, muharebe esnasında saf değiştirerek Timur tarafına geçtiler. Daha sonra Anadolu beylerine bağlı eyalet askerleri de saf değiştirdiler. Her iki cenahını kaybeden Osmanlı ordusu, kalan kuvvetlerini merkezde birleştirerek tek bir tümen hâline geldi. Osmanlı ordusunda Sadrazam Çandarlı Ali Paşa, Yeniçeri Ağası Hasan Ağa, Süleyman Çelebi, Mehmed Çelebi ve İsa Çelebi kuvvetleriyle birlikte muharebe alanını terk ettiler. Bayezid kalan kuvvetleriyle düşman çemberini yararak, muharebe alanından yaklaşık 16 kilometre uzaklıktaki Mahmutoğlan'a ulaştı ancak burada atının tökezleyip düşmesiyle Sultan Mahmud tarafından yakalanarak esir alındı.
Muharebenin ardından Osmanlıların elindeki birçok şehir Timur ordusu tarafından yağmalanırken Bayezid'in Bursa'daki ailesi esir alındı. Bayezid, 8 Mart 1403'te Akşehir'de öldü. Timur, Bayezid'in ele geçirdiği topraklarını Anadolu beylerine iade etti ve Anadolu'daki siyasi birlik bozuldu. Kalan topraklar Osmanlı şehzadeleri arasında paylaştırıldı. Böylece Osmanlı Devleti, Fetret Devri olarak adlandırılan ve 1413 yılına kadar süren bir iktidar boşluğu dönemine girdi. Devletin sınırları; Çorum, Amasya ve Tokat hariç, Orhan Gazi dönemindeki sınırlarına kadar küçüldü. Timur'un Anadolu ve civar yerlere yaptığı seferler nedeniyle Anadolu'daki ticaret akışı bozuldu. Venedik ve Ceneviz ise Doğu Akdeniz'deki deniz ticaretini ele geçirdi. Anadolu'nun demografik yapısı kısmen değişirken, buradaki insan nüfusu Rumeli ve Balkanlara göç etti.

Osmanlı Padişahı I. Murad'ın 1389'daki ölümünün ardından yerine geçen I. Bayezid, ilk olarak yeniden ayaklanan Anadolu beyliklerini bir yıl içinde kendi ülkesinin topraklarına kattı. Anadolu'daki birliği sağladıktan sonra 1391 yılında Bizans İmparatorluğunun başkenti Konstantinopolis'i kuşattı. 1396'da Niğbolu Muharebesi'nde Macaristan Kralı Sigismund yönetiminde, Batı Avrupa'dan şövalyelerin oluşturduğu Haçlı ordusunu mağlup etti. Ertesi sene 1397 yılının sonbaharında Karamanlılara karşı kazanılan Akçay Muharebesi sonucunda Konya, Niğde, Aksaray, Karaman ve Develi; Osmanlı Devleti'nin eline geçti. 1398'de ise Sivas ve çevresini kontrol eden Kadı Burhâneddin'in öldürülmesiyle Sivas, Tokat, Kayseri ve Amasya da Osmanlı egemenliğine girdi.
1399'da Memlûk Sultanı Berkuk'un ölmesiyle birlikte, yerine çocuk yaştaki Ferec'in geçmesinden yararlanan I. Bayezid, Malatya'yı Memlûklerden aldı. Dulkadiroğulları Beyliği'nin elinde bulunan Kâhta, Divriği, Besni ve Darende kaleleri de Osmanlıların eline geçti. Bu fetihlerden sonra Osmanlı Devleti'nin sınırları böylece Fırat boylarına dayandı. I. Bayezid daha sonra yenilgiye uğrayan yerel hanedanları tasfiyeye yönelerek, sıkı bir merkezî yapı kurmaya girişti. Bu amaçla Balkanların Hristiyan prensliklerine ve aristokrasisine yaslanması ise, Anadolu beyliklerinin ve İslam ulemasının kendisine duyduğu tepkiyi artırıcı bir rol oynadı.
Aynı dönemde Mâverâünnehir'de Timur'un başında olduğu başka bir Türk-Moğol devleti de bulunduğu bölgede topraklarını genişletiyordu. 1370 yılında devletin başına geçen Timur ilk olarak civar yerlerde dağınık hâldeki Türk ve Moğol boylarını birleştirdi. 1378 yılında İran'ı ele geçirdi. Daha sonra Azerbaycan ve Irak'ı aldı. 1391'de Kunduzca Muharebesinde Toktamış Han yönetimindeki Altın Orda Devleti'ni mağlup etti. 1395'teki Terek Muharebesinde bir kez daha Altın Orda ordusunu yenilgiye uğratarak onların Rusya üzerindeki hâkimiyetine son verdi. Timur, daha sonra doğuya yöneldi ve 1399 yılında Hindistan seferi sonunda Kuzey Hindistan'ın tamamını ele geçirdi. Bu seferin ardından tekrar batıya yönelerek Bağdat'ı ele geçirdi ve Karakoyunlu hükümdarı Kara Yusuf tâbi olduğu Celâyir Sultanı Ahmed Celâyir ile birlikte Anadolu'ya geçerek I. Bayezid'e sığındı.
Mısır'daki Memlûk Devleti ise Timur'un baskıları sonucu ismen Timur'a tâbi olduklarını bildirdi. İran'ı hâkimiyeti altına alan Timur, Büyük Selçuklu İmparatorluğu ve İlhanlıların vârisi olarak Anadolu'da kendi hâkimiyetini sağlamak amacındaydı. Asıl amacı hiçbir zaman yeni ve sürekli bir devlet kurmak olmayan, bunun aksine ganimet ve ün kazanmayı ve kendisine karşı yapılan hakaret ile meydan okumaya karşılık vermeyi amaçlayan Timur, Osmanlı Devleti'ni kontrolü altına almayı amaçlamaktaydı.

Timur, Azerbaycan valiliğine atadığı oğlu Miranşah'ın asayişi sağlayamaması, hakkında şikâyetler gelmesi ve bu bölgede karışıklıklar çıkması nedeniyle, Hindistan seferinin ardından Eylül 1399'da çıktığı "Yedi Yıl Harbi" olarak da adlandırılan üçüncü Batı seferinde; Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan'ı ele geçirdi. Ankara Muharebesi öncesinde kuzeyde Altın Orda, güneyde Mısır Memlûk Devleti Timur'a mağlup oldu ve böylece Osmanlı Devleti muhtemel iş birliği yapacağı devletlerin yenilgiye uğramasıyla tek başına kaldı. 1399-1400 kışını Karabağ'da geçiren Timur, Pasinler'e geldiği zaman Germiyanoğlu II. Yakub Bey, Menteşeoğlu İlyas Bey, Aydınoğlu İsa Bey ve Saruhanoğlu Hızır Şah gibi eski Anadolu beyleri kendisine iltica ederek Bayezid tarafından ele geçirilen topraklarının geri verilmesini talep ettiler. Timur, Akkoyunlu hükümdarı Kara Yülük Osman Bey ile Erzincan Emiri Mutahharten'i isyan etmeleri ve Osmanlı iktidarını zayıflatmaları için kendi safına çekerek birtakım siyasi vaatlerde bulundu. Bunun yanında Timur'un hükümdarlığına son verdiği Karakoyunlu Beyi Kara Yusuf ile Celâyir Sultanı Ahmed Celâyir de Bayezid'e sığındı.
Bayezid, Timur'a itaatini bildiren Mutahharten'e yolladığı mektupla kendisine tâbi olarak vergisini göndermesini istese de bunu reddeden Mutahharten, durumu Timur'a bildirdi. Timur ise buna cevaben tehditkâr ve nasihatvari bir mektup yolladı. Mektupta özetle; "Osmanlıların Avrupa sınırında Hristiyanlarla savaşmaları nedeniyle onlara saldırmadığını, böyle bir savaşın Müslümanların aleyhine olacağını" ve "Bayezid'in haddini bilmesini ve kendisini savaşa zorlamamasını" ifade etti. Bu mektuba Bayezid, "Seninle ne zamandan beri muharebe etmek isterdim, şimdi bunu fiile çıkarmaya azmettim; eğer sen benim üzerime gelmezsen ben sana karşı Tebriz ve Sultaniye'ye geliyorum." sözleriyle yanıt verdi.
Bayezid'in cevabı üzerine Timur, ordusunu toplayarak Sivas'a doğru hareket etti ve Sivas Kalesi'ni ele geçirdikten sonra kaleyi yakıp yıktırdı. Teslim olanları bırakmasının ardından, 4.000 sipahiyi kendisine karşı koydukları gerekçesiyle öldürttü. Devamında ise önce Malatya, Kâhta ve civar yerleri; ardından Antep, Halep ve Şam'ı; sonrasında ise Mardin ve üçüncü kez Bağdat'ı ele g

Ankara Resim ve Heykel Müzesi, Ankara'nın Altındağ ilçesinin Ulus semtinde, Namazgâh tepesinde  bulunan sanat müzesi ve kültür merkezi.
6 Nisan 1980 tarihinde hizmete giren müze, 1927'de “Türk Ocakları Merkez Binası” olarak inşa edilmiş olan ve I. Ulusal Mimarlık Akımının en güzel örneklerinden  kabul edilen tarihi binada yer alır. Cumhuriyet öncesi ve sonrası Türk plastik sanatının tarihinin oluşum ve gelişim dönemlerini yansıtan sanat eserlerini içeren zengin bir koleksiyona sahiptir. Müzede  Osman Hamdi Bey'den Abdülmecid Efendi'ye, Şeker Ahmet Paşa'dan Fikret Mualla'ya, Şevket Dağ'dan Şefik Bursalı, İbrahim Çallı, Abidin Dino'ya çok sayıda sanatçının orijinal eserleri sergilenmektedir.
Müze binasında, operet temsilleri için uygun bir sahne mevcuttur. Ankara'nın ilk Kültür ve Sanat Salonu olarak hizmet veren bu sahne, günümüzde hem Ankara Devlet Opera ve Balesi'nin operet temsilleri için hem de diğer sanat kurumları ve özel sanat topluluklarının konserleri ile kültürel amaçlı kongre, panel ve konferanslar için kullanılmaktadır.

Müze binası olarak hizmet veren tarihi yapı, Ankara'daki büyük kamu binasından dördüncü yapıtıdır. Türk Ocağı binası olarak inşa edilen bu yapı için 1924 yılında devrin tanınmış mimarlarından teklifler istenmişti. Mimar Arif Hikmet Bey'in çizdiği suluboya resmin  Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa tarafından beğenilmesiyle proje  onaylandı ve binanın inşaatı 21 Mart 1927'de başladı.
Mustafa Kemal, binada Türk süslemelerinin kullanılmasını istemiş ve yalnızca Türk işçilerinin çalışmasını emretmişti. Mimar Koyunoğlu mezartaşı ustalarını toplayarak ve Marmara adasından mermer getirerek 1930 yılı Nisanında binanın inşaatını tamamladı. İnşaatta mermer ustası Hüseyin Avni, maden ustası Hakkı, taşçı ustası Baki ve Ankaralı Hüseyin Efendiler çalıştı. 23 Nisan 1930'da binanın açılışı yapıldı.
Türk Ocakları merkez binası, 1931 yılı başlarında Türk Ocaklarının kapanmasından sonra 10 Haziran 1931 tarihinde Cumhuriyet Halk Fırkası (Partisi)'ne devredildi.

Yapı, 1932 yılında Ankara Halkevi olarak hizmet vermeye başladı. Türk motifleriyle süslü, gül ağacından yapılmış 500 koltuklu, localı bir salona sahip olan bina, Ankara Halkevi olarak kullanıldığı dönemde Türkiye Cumhuriyeti tarihinin ilk operalarının sahnelenmesi Özsoy Operası, 19 Haziran 1934; Taş Bebek Operası, 27 Aralık 1934); ilk dil ve tarih kurultayları (I. Türk Tarih Kongresi, 2 Temmuz 1932; I. Türk Dili Kurultayı, 26 eylül-5 Ekim 1932) gibi önemli etkinliklere ev sahipliği yaptı.

1952 yılında Halkevleri'nin kapatılması üzerine bina hazineye devredilmiş, kullanma yetkisi ise yeniden açılan Türk Ocakları'na verilmiştir.
1952-1961 yılları arasında binada, Türk Ocakları Derneği'nin düzenlediği etkinliklerin yanında Devlet Tiyatroları'nın temsilleri ve Ankara Belediyesi'nin nikâh hizmetleri verildi. Bina 1961 yılında Millî Eğitim, 1965'te Köy İşleri, 1971'de Millî Savunma Bakanlıkları'na, 1972'de yeniden Millî Eğitim Bakanlığı'na verilmiş; Halk Eğitim Merkezi ve Akşam Sanat Okulu haline getirilmiştir. Bütün bu el değiştirmeler sırasında çok yıpranan binada tarihsel eşyalarının bir bölümü tahrip edildi; salonun locaları söküldü, sahne kullanılmaz duruma geldi.

Bina 1975 yılında Kültür Bakanlığı'na devredildi ve müze haline getirilmesi için çalışmalar başladı. 1985 yılında Hacı Ömer Sabancı Vakfı’nın katkılarıyla bina orijinal şekline uygun olarak restore edilmeye başlandı, locaları ve süslemeleri 1930 yılındaki şeklini alarak sahnesi kullanılır duruma getirildi. Böylece müze işlevinin yanı sıra kültür merkezi işlevini de kazandı. Salonun kapasitesi orijinal olarak 468 olup son yıllarda 426 koltuk bulunmaktadır. Gerek Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü’nün gösterileri gerekse diğer kuruluşların aktiviteleri için sıklıkla kullanılmaktadır.

Müzede Daimi sergilerin teşhir edildiği 6 salon mevcuttur. Bu salonlarda 750 kadar yapıt sergilenmektedir. Müze envanterinde 1114 resim bulunduğu tahmin edilmektedir.
Türk sanatçılara ait Cumhuriyet öncesinden günümüze kadar tarihlenen resim, heykel, seramik, baskı ve Türk süsleme sanatı eserleri sergilenir. Şeker Ahmet Paşa, Abdülmecid Efendi, Hüseyin Zekai Paşa, Halil Paşa, Hoca Ali Rıza gibi ressamların resimleri ilk bölümde, İbrahim Çallı, Hikmet Onat, Namık İsmail gibi sanatçıların eserleri ise Cumhuriyet Dönemi ürünlerinin sergilendiği ikinci bölümde yer alır.
Koleksiyonun ilk yapıtları, Osman Hamdi Bey’in “Silah Taciri”, Vasili Vereşçagin’in “Timur’un Mezarı Başında”, Zonaro’nun “Genç Kız Portresi”, Emel Korutürk’ün “Gazi’ye Şükran” tablolarıdır. Yapı 1976 yılında Millî Eğitim Bakanlığı'ndan bu dört tanınmış tabloyla birlikte teslim alınmıştı.
Müzenin oluşumu 1978 yılında devlet kurumlarındaki sanat eserlerinin toplanmasıyla sağlandı. Sanat eserlerinin tespit edilip toplanması için oluşturulan sanatçı grubu Eşref Üren, Turan Erol, Arif Kaptan, Orhan Peker, Refik Epikman, Osman Zeki Erol, Şefik Bursalı'dan oluşuyordu. Ekip, koleksiyona değecek değerde 500 kadar eser belirledi; bu eserler bir başbakanlık genelgesi ile toplandı, restorasyon ve koservasyonları yapıldı.
Millî Kütüphane'nin kurucusu Adnan Ötüken'in başlattığı tablo alımları sonucu oluşan koleksiyonda yer alan bazı eserler restore edilerek müze koleksiyonuna eklenmiş; yurt dışındaki müzelerden tablo satın alınarak daha da genişletilmiştir.
Şeref Akdik'in eşi Sara Akdik'in kırk yapıtlık Şeref Akdik koleksiyonu, Çelik Gülersoy'un yedi yapıtlık hat koleksiyonu, Emel Korutürk'ün İbrahim Çallı portreleri, İbrahim Cimcoz'un İbrahim Çallı portresi, Hikmet Onat, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Eşref Üren ve Arif Kaptan'ın birer yapıtından oluşan bağışları ile koleksiyon genişledi. 1997 yılında yapılan sayım ve tespit çalışmalarına göre  koleksiyonda toplam 4687 eser bulunmaktaydı. Müze binasında bulunması gereken resimlerin çeşitli kamu kurumlarına dekor amaçlı verilmesi gibi nedenlerle müzenin resim koleksiyonu zincirinde kırılmalar olmuştur.
Ratip Tahir Burak'ın yaptığı Ergenekon'dan Çıkış 1-2 tabloları müzede sergilenmektedir.

Müzedeki eserlerin sayımının yapılarak, orijinalliklerinin tespit edilmesi için 2007 ve 2008 yıllarında oluşturulan iki ayrı sayım komisyonunun çalışmaları sonucunda 256 parça eserin kayıp, 14 adet eserin kayıp/sahte (orijinalinden çekilmiş fotokopi), 32 eserin sahte olduğu, sahteler ile birlikte toplam 302 eserin orijinallerinin bulunmadığı rapor edilmiştir. Bu çalışmalar sürerken 2009'da müzede Hoca Ali Rıza'ya ait 13 adet karakalem eskizinin çalınarak yerlerine fotokopilerinin konulduğu anlaşıldı. Organize bir suç örgütü tarafından müzeden çalınarak  satıldığı anlaşılan tabloların bir kısmı gerçekleştirilen soruşturma ve baskınlar sonucunda 2013 yılında çeşitli koleksiyonerlerin evinde ele geçirildi. 2014'te devam eden baskınlar ile kayıp tablolardan altmış biri bulunmuştur.

İstanbul Resim ve Heykel Müzesi

 OpenStreetMap'te Ankara Resim ve Heykel Müzesi ile ilgili coğrafi veriler  

Ankara Devlet Resim ve Heykel Müzesi Video 28 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ankara Devlet Resim ve Heykel Müzesi Sanal Gezinti  15 Şubat 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ankara Roma Hamamı veya Caracalla Hamamı; Ankara'nın Altındağ ilçesinde bulunan bir Roma hamamıdır. Günümüzde Hacı Bayram Mahallesi sınırları içerisinde yer alan yapı, ilk katmanı Frigler dönemine kadar uzanan bir höyük üzerine inşa edilmiştir.

Ankara'da bir antik hamam yapısı olduğuna dair ilk bilgilere, şehrin farklı noktalarına oyulmuş 12 kilise yazıtından ulaşılmakla beraber bugün bunlardan yalnızca 5 tanesi ayaktadır. Söz konusu yazıtlarda, Tiberius Julius Justus Junianus isimli bir rahibin Ankara'da bir hamam inşa ettirdiği ve şehre farklı hizmetlerde bulunduğu aktarılır. Bahsi geçen hamamın Caracalla Hamamı olup olmadığına dair kesin bir bilgi bulunmamakla beraber bazı araştırmacılar bu varsayımı doğru kabul etmektedir. Bölgede ele geçirilen sikkeler üzerine çalışmalar yürüten tarihçiler ise binanın imparator Caracalla döneminde tamamlandığını öne sürmektedir. Caracalla'nın Ankara'ya bir ziyaret düzenlediği de göz önünde bulundurulduğunda, hamamın imparatorun gelişinden önce tamamlandığı ve Caracalla'nın gelişi şerefine açıldığı da düşünülebilir. Caracalla'nın bölgesel temsilcisi olarak görev yapan Agonothetes Titus Flavius Gaianus'un imparator şerefine sağlık yarışmaları düzenlemiş olması, imparatorun hastalıktan kurtulmasını kutlamak amacıyla şehirde Megala Asklepia Soteria oyunlarının gerçekleştirilmesi ve bölgede Caracalla'nın çabucak sağlığına kavuşmasını dileyen yazıtlar bulunmuş olması da bu iddiaları güçlendirmektedir. Arkeolojik kazılarda gün yüzüne çıkartılan Asklepios heykeli ise hamamın bu tanrıya adanmış olabileceğine dair iddiaları ortaya çıkarmıştır. Ayrıca; hamamın bitişiğindeki palaestra yapısının aslında daha önceki yıllarda inşa edilmiş olması muhtemel Polyeidos Gymnasiumu ile bağlantılı olabileceği ve dolayısıyla mevcut hamamın eski bir gymnasiumun dönüştürülmesiyle ortaya çıktığını savunan görüşler de vardır. Bu doğrultuda yapının Caracalla'dan daha önce, imparator Hadrianus döneminde inşa edilmiş olması gerekir. Anadolu'daki diğer gymnasium-hamam yapıları bu iddiaya doğruluk payı katsa da henüz kanıtlanmış bir durum değildir.
1701 yılında Ankara'yı ziyaret eden Fransız gezgin Joseph Pitton de Tournefort'nun çizdiği gravürlerde Caracalla Hamamı tespit edilebilmekte ve yapının yüksek duvarlara sahip olduğu görülmektedir. 1813'te şehre gelen İskoç gezgin John Macdonald Kinneir ise bir tepenin üstünde yaklaşık 10 metre yüksekliğinde duvarlara sahip bir yıkıntı bulunduğunu not etmiştir. Dolayısıyla bu yıkıntının Caracalla Hamamı olduğu düşünülmektedir. Bununla birlikte; bu duvarların 1926 yılında, dönemin Millî Savunma Bakanlığı binasının inşaatı sırasında dinamit kullanılarak tahrip edildiği de eldeki veriler arasındadır. Fransız fotoğrafçı Guillaume de Jerphanion tarafından 1928'de çekilmiş olan bir kare ise Caracalla Hamamı'na ait duvarların kısmen ayakta gözüktüğü ilk ve tek fotoğraftır.

Hamam çevresindeki ilk arkeolojik kazı, Çankırı Caddesi'nin yapımı esnasında bazı antik dönem mimari kalıntılarının keşfedilmesi sonrasında başladı. Dönemin Millî Eğitim Bakanlığı kontrolünde devam eden çalışmalara Alman arkeologlar Kurt Bittel ve Knut Olof Dalman başkanlık yaptı. 1937 yılında sahada çalışmalar yürüten Remzi Oğuz Arık ise bulduğu Frig, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı dönemine ait seramik parçalarıyla yapının çok katmanlı bir geçmişe sahip olduğunu kanıtladı. 1938 yılına gelindiğinde, dönemin Müzeler Müdürü Hamit Zübeyir Koşay ve Türk Tarih Kurumu adına Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nden Hans Henning von der Osten başkanlığında yeni bir heyet mevcut kazıların sorumluluğunu devraldı. Aynı yıl, höyüğün ortasındaki 5x10 metrelik bir alanda gerçekleştirilen sondaj çalışmaları sonucundaysa hamamın caldarium (sıcaklık) ve prefenarium (ocaklık) kısımları ortaya çıkartıldı. Ertesi sene Profesör Arık ve öğrencileri aynı kısımda araştırmalarını devam ettirirken; 1941 yılına gelindiğinde yapının toprak altındaki büyük bir kısmı gün yüzüne çıkartıldı. 1943'e kadar kazılara önderlik eden Necati Dolunay döneminde ise hamamın palaestrası ile kuzey kanadındaki çalışmalar tamamlandı. 1944-1947 yılları arasında çalışmaların başına getirilen Mahmut Akok, hamam mimarisinin simetrik olup olmadığını anlamak amacıyla yapının güneyindeki Maliye Yüksekokulu arazinde kazılar yaptı. Bunun sonucunda; ortaya çıkartılan yeni duvarların kuzeydekilerle simetrik olmadığı ve dolayısıyla bu kısmın çeşitli sebeplerden ötürü tamamlanmadan bırakıldığı keşfedildi. 1996-2001 yılları arasında, Anadolu Medeniyetleri Müzesi öncülüğünde sahada tanzim ve teşhir çalışmaları yapıldı. 2000 senesinden 2006'ya kadar ise Ankara Kalesi'nin dış surlarını belirlemek amacıyla yapılan kurtarma kazılarında Caracalla Hamamı'nın güneybatısında da çalışmalar yürütüldü.

Sit alanında 2009 yılında yapılan çalışmalar esnasında birçok tarihi nesne de ele geçirilmiştir. Bu buluntular arasındaki en önemli eserlerden birisi de Antik Mısır'ın Geç Hanedanlık Dönemine tarihlenen (MÖ 8. yüzyıl sonları) bir muskadır. Fayanstan yapılmış olan muskanın ön yüzünde 19. Hanedan firavunlarından II. Ramses’in doğum adı, arkasında ise hükümranlık döneminde kullandığı taht adı yazılıdır. Devekuşu tüyü ve güneş kursu motiflerinin bezenmiş olduğu eser, Petrie ve Ashmolean Müzelerinde sergilenen çağdaş muska örneklerinden biçim ve içerik açısından oldukça farklıdır. Caracalla Hamamı'nda çıkartılan bir diğer obje ise "Attis Heykelciği"dir. Yaklaşık 12 santimetre boyunda ve bronzdan yapılmış olan heykelciği önemli kılan şey ise o güne kadar İç Anadolu’da yürütülen hiçbir kazıda benzer bir Attis tasvirine rastlanılmamış olmasıdır. Bu örnekte Attis; kanatlı, başında Frig başlığı, belden bir kemer ile tutturulmuş chiton elbisesi ve uzun çizmeleriyle ayakta dururken betimlenmiştir. Bugüne kadar ele geçirilen örneklerden hiçbirisi, buradaki kazıda bulunan heykelcikle kusursuz bir uyum göstermemektedir. Kayda değer buluntulardan sonuncusu da "Çarmıha Gerilmiş İsa Heykelciği"dir. Diğer pek çok kalıntıyla birlikte bir antik çöplüğün içinde bulunmasından dolayı MS 8. yüzyılda şehri istila eden Emevi ordularının tahribatı sırasında buraya atıldığı düşünülmektedir. Bu bağlamda heykelcik, Erken Bizans Dönemine tarihlenmektedir. 11 santimetre yüksekliğinde olup İsa kollarını yana açmış, çıplak ve başında yuvarlak bir çelenkle tasvir edilmiştir. Fakat ahşaptan yapıldığı düşünülen çarmıh detayı yok olmuştur.

Günümüzde, temelleri haricinde yapıların büyük bir kısmı yıkık vaziyette olsa da mevcut kalıntılardan kompleksin plan şeması, kullanılan yapım teknikleri ve malzeme türleri anlaşılabilmektedir. Hamam binasının inşa aşamasında kemer ve tonoz gibi mimari tekniklerin yanı sıra taban mozaikleri, mermer kaplamalar ve kanalizasyon künkleri gibi dekoratif veya mühendislik amaçlı elemanlardan da yararlanıldığı bilinmektedir. Genel olarak günümüze ulaşan parçaların büyük çoğunluğu da duvarlara aittir. Ayrıca hamam yapısında kullanılan ısıtma sistemine ait pilae yapılarının büyük çoğunluğu iyi şekilde korunmuştur. Bölgedeki yapılarda kullanılan ana malzeme taş ve tuğladır. Duvar örgülerinde birbirini örüntüler halinde takip eden taş ve tuğla sıralar, yani almaşık duvar tekniği uygulanmıştır. Yapılara sonraki dönemlerde eklenen duvar sıralarında ise moloz taş örgü sisteminin kullanıldığı gözlemlenir. Birkaç kapı eşiğinde kireçtaşı ve mermer kullanımına da rastlanır.

Bugün bilinen sınırlarıyla yaklaşık olarak 65.000m²'lik bir alana kurulmuş olan Caracalla Hamamı, hamam binası ve palaestra olmak üzere iki ayrı bölümden oluşur. Hamam binasının boyutları 180x140 metre iken, kuzeydoğusundaki palaestra ise 95x95 metre ölçülerindedir. Caracalla Hamamı'nda hypocaust adı verilen alttan ısıtma sistemi kullanılmıştır. Ankara'nın soğuk iklim şartlarına sahip olmasından dolayı normalden farklı olarak bu sistem apoditerium kısmının altına kadar uzatılmıştır. Yapıyı bütünüyle ısıtmak ve ısı kaybını önlemek amacıyla da bu sistemin tercih edildiği düşünülebilir.
Ana hamam binası; caldarium (sıcaklık), tepidarium (ılıklık) ve frigidarium (soğukluk) olmak üzere üç bölümden oluşur. Güneybatıda yer alan tepidarium yaklaşık olarak 11x25 metre boyutlarındadır. 25x25 metre şeklinde kare planlı olarak inşa edilen caldarium kısmında ise terleme amacıyla kullanılan bir sudatorium (buharlık) bulunur. Apoditerium (soyunmalık) ile birlikte yapının girişinde konumlanmış olan frigidarium bölümü ise 15x35 metre ölçülerindedir. Ayrıca; yapı genelinde 14 adet prefenarium (ocaklık) bulunur.
Kare planlı palaestranın her bir kenarında, eşit aralıklarla yerleştirilmiş 32 sütundan oluşan portikolar bulunur. Kuzeydoğudaki portikonun tam ortasında ise hamam binasına açılan bir kapı yer alır. Palaestranın güneydoğusunda yer alan üstü kapalı yapıların ne amaçla kullanıldığı kesin olarak bilinmese de bunların yağışlı havalarda ısınma hareketleri yapmak için kullanılan alanlar olduğu düşünülmektedir. Yine güneydoğu cephesinde palaestradan çıkışta kullanılan başka bir kapı yer alır.

Hamam, sadece bir temizlik ve rahatlama alanı değil, aynı zamanda spor, sosyal etkinlikler ve dini ritüellerin gerçekleştirildiği bir merkez olarak değerlendirilmelidir. Caracalla Dönemi'ne tarihlendirilen agonistik oyunlar, hamamın palaestra kısmının festival ve kutlamalarda da kullanıldığını göstermektedir. Genel olarak kullanım alanları aşağıda sıralanamıştır.

Apodyterium (Soyunma Odası): Ziyaretçilerin kıyafetlerini çıkardıkları ve eşyalarını bıraktıkları giriş bölümüdür. Aynı zamanda sosyal etkileşimlerin başladığı yerdir.
Frigidarium (Soğuk Su Odası): Soğuk su havuzlarının bulunduğu bölümdür. Sıcak banyodan sonra vücudu rahatlatmak ve gözenekleri kapatmak için kullanılırdı.
Tepidarium (Ilık Su Odası): Vücudu sıcak suya hazırlamak için bir geçiş alanı olarak kullanılırdı. Aynı zamanda masaj ve yağlanma işlemleri de burada gerçekleştirilirdi.
Caldarium (Sıcak Su Odası): Hamamın en sıcak bölümüdür. Sıcak su havuzları ve buhar odaları bulunurdu. Vücudu terletmek ve toksinlerden arındırmak için kullanılırdı.
Sudatorium (Terlem

Ankara armudu, Türkiye'de İç Anadolu Bölgesinde özellikle Ankara yöresinde yetiştiriciliği yapılan kışlık armut çeşidi.
Piramidal bir büyüme gösteren Ankara armudunun ana dalları seyrek yan dalları ise sıktır. Pulcukları kiremitvari dizilmiş kahverengimsi, yuvarlak ve sivri, yaprak tomurcukları ile pulcukları sıkıca birbiri üzerine kapanmamış, ucu sivri şişkin çiçek tomurcukları vardır. Sarımsı-yeşil renkli yaprak sapı uzunca ve tüysüzdür. Yapraklar dikdötgensi-yumurta biçiminde üstü parlak koyu yeşil alt yüzeyi donuk mavimsi-yeşil kenarı hafif dişlidir. Meyve, yuvarlak, orta büyüklükte, kabuğu ince ve hafif pürüzlü olup, ortalama ağırlığı 140-160 gr civarındadır.
Meyve üretimi için başka bir armut çeşidine ihtiyaç duyar. İklim isteği bakımından yazları sıcak ve kurak, nem oranı bakımdan düşük şartlarda en iyi gelişmeyi ve meyve üretimini sağlar. Drenaj bakımından iyi, besince zengin hafif topraklarda yetişir. Ankara armudu aşıyla üretilir. En çok kışın yapılan kalem aşısı metodu uygulanır. Anaç olarak ayva, ahlat ve diğer armut çeşitleri kullanılır.

Ankara ilinde ulaşım, şehir içi ulaşım ve şehirlerarası ulaşım olmak üzere iki kategoriye ayrılabilir. Şehir içi ulaşımlar metro, hafif raylı sistem, otobüs, teleferik ve banliyö gibi toplu ulaşım araçlarıyla gerçekleştirilebilirken; şehirlerarası ulaşımda ise havaalanlarından, tren istasyonlarından, otogarlardan ve otoyollardan yararlanılmaktadır. Toplu ulaşımda ücret tahsilatı AnkaraKart ile yapılır.

Esenboğa Havalimanı; başkent Ankara'yı diğer Türk ve dünya şehirlerine bağlayan hem yerel hem de uluslararası bir havalimanıdır. Ankara'dan aktarmasız olarak Afganistan, Almanya, Avusturya, Belçika, Fransa, Irak, İran, Katar, Kıbrıs, Rusya, Türkmenistan, Ukrayna ve Ürdün'e uçuşlar düzenlenmektedir.

Ankara Garı
İzmir Mavi Treni: Ankara ile İzmir'i birbirine bağlayan anahat trenidir.
4 Eylül Mavi Treni: Ankara ile Malatya'yı birbirine bağlayan anahat trenidir.
Ankara Ekspresi: Ankara ile İstanbul'u birbirine bağlayan anahat trenidir.
Doğu Ekspresi: Ankara ile Kars'ı birbirine bağlayan anahat trenidir.
Güney Kurtalan Ekspresi: Ankara ile Kurtalan'ı birbirine bağlayan anahat trenidir.
Van Gölü Ekspresi: Ankara ile Tatvan'ı birbirine bağlayan anahat trenidir.
Ankara YHT Garı
Ankara – Eskişehir YHT: Ankara ile Eskişehir'i birbirine bağlayan YHT hattıdır.
Ankara – İstanbul YHT: Ankara ile İstanbul'u birbirine bağlayan YHT hattıdır.
Ankara – Konya YHT: Ankara ile Konya'yı birbirine bağlayan YHT hattıdır.
Ankara – Karaman YHT: Ankara ile Karaman'ı birbirine bağlayan YHT hattıdır.
Ankara – Sivas YHT: Ankara ile Sivas'ı birbirine bağlayan YHT hattıdır.

Türkiye'nin en büyük otobüs terminali olan AŞTİ'den ülkenin her yerine seferler düzenlenmektedir.

Otoyol 4: Ankara ile İstanbul'u (ve dolayısıyla diğer Marmara şehirlerini) birbirine bağlayan yoldur.
Otoyol 21: Ankara ile Kapadokya ve Çukurova bölgelerini birbirine bağlayan yoldur.
Ankara-İzmir Otoyolu: Ankara ile İzmir'i birbirine bağlaması planlanan yoldur.
Ankara-Samsun Otoyolu: Ankara ile Samsun'u birbirine bağlaması planlanan yoldur.

Ankara'nın il yolları

Ankara'nın tarihi, Tunç Çağı Hatti uygarlığına kadar uzanmaktadır. Bunu milattan önce ikinci milenyumda Hitit uygarlığı dönemi, milattan önce onuncu yüzyıldaki Frigya uygarlığı dönemi ve sonrasında sırasıyla Lidyalılar, Farslar, Makedonlar, Galatyalılar, Roma İmparatorluğu, Bizans İmparatorluğu, Selçuklu Hanedanı ve Osmanlı İmparatorluğu dönemleri takip etmektedir.

Anadolu'daki insan karakterli ilk fosil primat kalıntıları Fikret Ozansoy tarafından Ankara'da bulunmuş ve Ankarapithecus meteai adı verilmiştir.
Ankara'nın bilinen tarihi Paleolitik Çağa kadar uzanmaktadır. Bu döneme ait çeşitli eserlere Gâvurkale, Ergazi, Lodumlu ve Maltepe'de rastlanmıştır.
Eti Yokuşu'nda 1937'de Türk Tarih Kurumu tarafından yapılan ve Prof. Dr. Şevket Aziz Kansu tarafından idare edilen kazıların raporu Etiyokuşu hafriyatı raporu adıyla 1937'de basılmıştır. Bu raporda buranın en az MÖ 3000 yıllarında iskan edildi belirtilmektedir. Raporda birinci kısımda graviye içinde elde edilen Paleolitk aletler, ikinci kısımda ise Kalkslitik yerleşim yerinde toplanan keramik ve diğer çeşitli kültür piyesleri ayrıntılı olarak incelenmiş ve envanterleri yayınlanmıştır.
Ankara'nın eskiliği ile ilgili buluntular Anadolu Medeniyetleri Müzesi Çağlar boyu Ankara galerisinde sergilenmektedir. İlk basımı 1950 olan Avram Galanti'ye ait Ankara Tarihi Kitabı II. bölümde buluntular gösterilmektedir.

Hititler MÖ 2000'de Anadolu'daki ilk siyasi birliktir. Ankara şehir merkezi ve çevresindeki en eski kalıntılar Bronz çağında hüküm sürmüş olan Hatti uygarlığına aittir. Helenistik döneme kadar yazılı belgelerde Ankara hakkında bir bilgi bulunmadığından Hitit dönemi Ankara'sı hakkındaki bilgilere bu dönemi ve kültürü ortaya koyan Orta Anadolu'daki merkezler ve Ankara çevresindeki aslan ve sfenks tasvirleri aracılığı ile ulaşılmaktadır. Bilinen Ankara'nın bugünkü şehir sınırları içinde yerleşim olduğuna dair bir kanıt bulunamamıştır.
Hitit kenti olan Ankawa'nın bugünkü Ankara olmadığı görüşleri vardır.

MÖ 12. yüzyıl başlarında  boğazlar üzerinden Anadoluya giren deniz kavimlerinin istilasıyla Hitit İmparatorluğu ortadan kaldırılmıştır. Ankara ve çevresine Frigler egemen olmuşlardır. Friglerin ilk kralı ülkenin başkenti Gordion’a adını veren Gordias’tır. Tarihçi Arianos’a göre Gordias Thelmessoslu (Fethiye) bir kadınla evlenmiş ve Midas adını verdiği bir oğlu olmuştur. Geçmiş dönemlerine ait kesin bilgiler bulunmayan Friglerin en çok bilinen ve meşhur kralı Midasdır. Ancak yapılan bazı araştırmalara göre Frigyalıların bütün krallarına Midas adını verdiği de söylenmektedir.
Gordion şehri, bugünkü Ankara'ya 76 km uzaklıkta bulunan Polatlı ilçesinin sınırları içinde bulunmaktadır.
Ankara'nın kurulmasına dair anlatılanlar arasında olan Frigya tradisyonunda, Kral Midas Ankara'nın kurulmasının önderi kabul edilir.
İkinci yüzyılın ortalarında yaşamış olan Lidyalı gezgin Pausanias, Galatların Anadolu’ya yerleşmeleri hakkında bilgi verirken, Ankara’dan da söz eder. Ankara kentini Gordios’un oğlu Midas’ın kurduğunu ve Friglerin bir kenti olduğunu anlatır. Yunanca ve Latince gemi çapası demek olan kentin ismi için açıklama yapma gereğini duyan Pausanias, Midas’ın bulduğu gemi çapasının, kendi dönemine kadar Jüpiter (Zeus) tapınağında saklandığını söyleyerek kentin isminin arkasındaki anlamı vermeye çalışır. Gene Pausanias, adı geçen metinde, Midas kaynağı adı ile bilinen ve üzerine öyküler yazılan su kaynağının, Ankyra kentinde olduğunu bildirir ve "İşte Galatlar bu Ankyra kentini aldılar" der.
Ankara'daki Frig varlığı bugünkü şehir sınırları içinde Ankara istasyonu civarında, belediye binası yanında, Çankırıkapı'da, Augustus Tapınağı'nın ve Türk Tarih Kurumu binasının temellerinde bulunan kalıntılarla kendini göstermektedir.
Anıtkabir ile Atatürk Orman Çiftliği arasında bulunan 20 kadar tümülüs Frig dönemi nekropollerindendir.

Ankara MÖ 7. yüzyılda Batı Anadolu'da Gediz ve Küçük Menderes vadilerini kapsayan bölgeye egemen olan ve tarihte para basımını ilk kez gerçekleştiren kavim olarak bilinen Lidyalıların eline geçmiştir.

Pers İmparatorluğu'nun  egemenliği, Makedonya kralı Büyük İskender'e yenilmelerine kadar devam etmiştir.

Ankara, Büyük İskender tarafından MÖ 333 yılında fethedildi, İskender, Gordion şehrinden gelmişti ve kısa bir süre burada ikamet etti. Babil'de ölümünden sonra (MÖ 323) generalleri arasında bölüşülen imparatorlukta Ankara'ya Antigonus sahip oldu. Antik zamanda şehrin en büyük genişlemesini yaşadığı Frigya döneminin dışında, bir başka önemli genişleme Ankara'ya gelip şehri Kara Deniz limanları ve Kırım ile kuzey; Asur, Kıbrıs ve Lübnan ile güney; ve Gürcistan, Ermenistan ve Pers İmparatorluğu ile doğu arasında mal ticareti için merkez haline getiren
Pontos Yunanları zamanında meydana geldi. O zamana kadar şehir (Türkler tarafından biraz değiştirilerek Ankara olarak kullanılmaktadır.) Ànkyra (Yunanca'da Çapa anlamına gelmektedir.) ismini almıştı.

MÖ 278'de Orta Anadolu'nun geri kalan bölümüyle beraber Kelt ırkından Galatyalılar tarafından istila edildi. Bunlar Ankara'yı önde gelen kabilelerinden Tectosagelerin merkezi yaptılar. Diğer kabile merkezleri Trocmilerin merkezi Pessinos (Balhisar) ve Ankara'nın doğusunda Tolstibogiilerin merkezi Tavium idi. Kente o zaman Ankara deniyordu. Kelt unsuru belki de az sayıda, Frig dili konuşan köylüler üzerinde bir savaşçı aristokrasiden ibaretti. Yine de Kelt dili Galatia'da yüzyıllarca konuşulmaya devam etmiştir. MS IV. yüzyıl sonlarında Galatya'nın yerlisi olan St.Jerome Ankara çevresinde konuşulan dilin Roma İmparatorluğunun kuzeybatısında (Trier yakınları)konuşulan dile çok benzediğini yazmaktadır. Bu belki de daha eski Frig dili konuşan nüfusun Kelt işgalcilerin dilini benimsediğini göstermektedir.

Şehir Augustus tarafından MÖ 25 yılında fethedilmiş ve Roma İmparatorluğu tarafından yönetilmeye başlanmıştır. Galatya'nın başkenti Ankara, büyük ticari öneme sahip bir merkez olma özelliğini de sürdürdü. Ankara aynı zamanda duvarlarında mermere kazınmış Res Gestae Divi Augusti diye bilinen kitabeyi bulunduran ve Augustus'un Faaliyetlerinin resmi kayıtlarını içeren  Ankara Anıtı (Augustus ve Roma Tapınağı) ile de ünlüdür. Ankara kalıntıları bugün hala değerli yarım kabartmalar, kitabeler ve diğer mimari parçalarla döşelidir.
Augustus Ankara'yı Orta Anadolunun üç yönetim merkezinden biri yapmaya karar verdi. Daha sonra şehre Frigyalılar ve Gal dili ve Keltçeye yakın bir dil konuşan Galatyanlar yerleştirildi. Ankara Tectosage diye bilinen kabilenin merkeziydi ve Augustus onları geliştirerek imparatorluğuna ana bir merkez haline getirdi. İki diğer Galatyan kabile merkezleri; Yozgat yakınlarındaki Tavium  ve Batıda Sivrihisar yakınındaki Pessinus (Balhisar) Roma döneminin oldukça önemli yerleşkeleri olma durumlarını sürdürdüler fakat Ankara büyük bir metropol haline geldi.
Roma İmparatorluğunun iyi zamanlarında Ankara'da 200,000 kişi yaşadığı tahmin edilmektedir ve bu sayı Roma İmparatorluğunun düşüşünden on ikinci yüzyılın başlarına kadar olan zamandan çok daha fazladır. Küçük bir nehir olan Ankara Çayı Roma şehirlerinin içerisinden doğru akmaktadır. Şimdi nehir çevrilmiş durumdadır fakat Roma, Bizans ve Osmanlı dönemlerinde eski kentlerin kuzey sınırlarını belirlemekteydi. Çankaya, şimdiki şehir merkezinin güneyinde görkemli tepelerin kenarında Roma şehirlerinin dışında bulunmaktaydı ve muhtemelen yazlık dinlenme yerleri olarak kullanılmaktaydı. 19. yüzyılda En az bir Roma villası veya köşkünün kalıntıları şu anki Çankaya Köşkünün çok fazla uzağında olmayan bir yerde bulunmaktaydı. Roma şehri batıda Tren İstasyonu ve Gençlik Parkının olduğu alana, tepelerin güneyinden doğru da şu anda Hacettepe Üniversitesinin kapladığı bölgenin aşağısına doğru uzanmaktaydı. Ankara tüm ölçütlerde büyüyebilen ve diğer Roma kentleri olan Gaul veya Britanya'dan daha geniş bir şehirdi.

Ankara'nın önemi Kuzey Anadolu'daki yolların kuzeyden güneye ve doğudan batıya uzanarak bir kavşak noktası oluşturmasına dayanmaktadır. Büyük İmparatorluk yolları Ankara'dan geçerek doğuya doğru uzanıyordu ve imparatorların ve ordularının  başarıları bu yoldan geçmekteydi. Bu yollar yalnızca Roma büyük şehirlerini bağlamakla kalmamış, aynı zamanda işgalciler için de kullanışlı bir güzergâh olmuşlardır. 3. yüzyılın ikinci yarısında, Ankara batıdan gelen Gotların önlenemez başarılarıyla istila edildi (Kapadokya'nın kalbine girerek esirler almışlar ve şehri talan etmişlerdir) ve daha sonra da Araplar geldi. 10 yıllık bir dönemde şehir antik dünyanın en görkemli kraliçelerinden birinin batı ileri karakollarından biri haline gelmişti. Suriye çöllerinden gelen Palmiralı  Arap imparatoriçesi Zenobia Roma imparatorluğu içindeki zayıflık ve kargaşadan faydalandığı bir dönemde avantajı eline alarak kendine burada kısa ömürlü bir devlet kurmuştur.

Şehir 272 yılında İmparator Aurelian kontrolündeki Roma İmparatorluğuna tekrar bağlandı. Diocletian (284-305) tarafından çoklu (dörde kadar) yöneticilerin bulunduğu bir sistem olan tetrarşi yürürlüğe sokuldu ve önemli bir program olan yeniden yapılanma ve Ankara'nın batısına Germe ve Dorlion (şimdiki Eskişehir) doğru yol yapım çalışmalarına girişildi.
Altınçağında Roma Ankarası büyük bir pazar ve ticaret merkezi olmasının yanında aynı zamanda büyük yönetim sarayları ve ofisleri olan şehrin resmi önemli kurallarının konduğu praetoriumları barındıran büyük bir yönetim merkezi olarak da görev yapmaktaydı. 3. yüzyıl boyunca Ankara'da yaşam, tıpkı diğer Anadolu şehirlerinde olduğu gibi askeri olarak işgal girişimlerine karşı koyma ve şehrin ayakta durmasını sağlamaya yönelikti. Ankara'nın tarihi  Bronz Çağ'da  Hitit medeniyetine kadar götürülebilir ve sonra sırasıyla milattan önce 2. milenyumda  Hititler, MÖ 10. yüzyılda  Frigyalılar, daha sonrasındaysa  Lidya, Persler, Makedonya, Galatya, Romalılar, Bizanslar, Selçuklular ve Osmanlıların hakimiyetine girmiştir.

Ankara yakınlarındaki Kallippi'nin bilinmeyen bir köyünün yerlileri, Proklos ve Hilarios'un da dahil olduğu o zamanların şehitleri İmparator Trajan (98-117)'

Ankara Üniversitesi İbni Sina Araştırma ve Uygulama Hastanesi, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi'ne bağlı bir hastane.
Acil serviste yılda yaklaşık 30.000 hastaya ayaktan ve yatarak tedavi hizmeti vermektedir. Hastaların tüm değerlendirmeleri, deneyevi ve radyolojik incelemeleri ve gerektiğinde cerrahi girişimleri acil servis içinde yapılmaktadır.
İbni Sina Hastanesi merkez ameliyathanesinde bulunan 26 ameliyathanede günde yaklaşık 80-110 ameliyat yapılmaktadır.
Transplantasyon biriminde canlı vericilerden ve kadavradan yılda ortalama 50 hastaya karaciğer nakli ve 60 hastaya böbrek nakli yapılmaktadır.
Hemodiyaliz biriminde 35 cihaz ile yılda 1500 hastaya 12000 seansın üzerinde hemodiyaliz ve CAPD Biriminde de hâlen 60 hastaya kronik periton diyalizi uygulanmaktadır.
Kemik iliği transplantasyonu biriminde yılda ortalama 70 hastaya kemik iliği nakli gerçekleştirilmektedir. Bu konuda hastane bir referans merkezi haline gelmiş olup, Avrupa Kemik İliği Transplantasyon Birliği'ne 117. merkez olarak kabul edilmiştir.

Anıtkabir, Ankara'nın Çankaya ilçesinde yer alan ve Mustafa Kemal Atatürk'ün anıt mezarını içeren komplekstir. Emin Onat ile Orhan Arda'nın tasarımı olan Anıtkabir'in 1944'te başlanan inşası 1953'te tamamlanmıştır. Anıt mezar binası başta olmak üzere çeşitli yapı ve anıtların yanı sıra Barış Parkı olarak adlandırılan ağaçlık alandan oluşur.
Atatürk'ün 10 Kasım 1938'deki ölümünün ardından naaşının, Ankara'da bir anıt mezar inşa edilene kadar Ankara Etnografya Müzesi'nde kalacağı açıklandı. Anıt mezarın inşa edileceği yeri belirlemesi amacıyla hükûmet tarafından bir komisyon kuruldu. Hazırlanan rapor doğrultusunda, 17 Ocak 1939'daki Cumhuriyet Halk Partisi meclis grubu toplantısında yapının Rasattepe'ye inşa edilmesine karar verildi. Bu kararın ardından ilgili arazide kamulaştırma çalışmaları başlatılırken yapının tasarımının belirlenmesi amacıyla 1 Mart 1941'de uluslararası bir proje yarışması açıldı. 2 Mart 1942'de sona eren yarışma sonrasında yapılan değerlendirmeler sonucunda, Emin Onat ve Orhan Arda'nın projesinin, birtakım değişikliklerle uygulanmasına karar verildi ve 9 Ekim 1944'te gerçekleştirilen temel atma töreniyle inşaata başlandı. Dört kısım hâlinde gerçekleştirilen inşaat, yaşanan birtakım sorunlar ve aksaklıklar nedeniyle planlanandan geç olarak Ekim 1953'te tamamlanırken, inşaat devam ederken dahi projede değişiklikler yapılmıştı. 10 Kasım 1953'te gerçekleştirilen bir törenle, Atatürk'ün naaşı buraya nakledildi. 1973'ten beri İsmet İnönü'nün kabrinin de yer aldığı Anıtkabir'e 1966'da defnedilen Cemal Gürsel ile 1960-1963 yılları arasında defnedilen on bir kişinin naaşları ise, 1988'de Anıtkabir'den kaldırıldı.
Kompleksteki ana yapı olan anıt mezar binasının Şeref Holü olarak adlandırılan kısmında Atatürk'ün sembolik bir lahdi yer alırken Atatürk'ün naaşı, bu yapının alt katındaki mezar odasında defnedilmiştir. Komplekse giriş, Aslanlı Yol adı verilen allenin başlangıcından yapılır ve bu yol, tören meydanına ulaşır. Anıt mezar, revaklarla çevrili bu alanın bir kenarında konumlanırken meydanın Aslanlı Yol'un doğrultusundaki diğer kenarında da kompleksten çıkış kısmı yer alır. Aslanlı Yol'un dört köşesi, tören meydanının çıkışı ve meydanın köşeleri olmak üzere komplekste on adet kule, iki heykel grubu ve Atatürk ve Kurtuluş Savaşı Müzesi bulunur. Anıt Bloku olarak adlandırılan tüm bu yapılar, Barış Parkı adı verilen ağaçlık bir alanla çevrilidir. Yapıların betonarme olduğu kompleksteki yapıların yüzeylerinde ve zeminlerinde, farklı tiplerdeki mermer ve travertenler kullanılırken farklı yerlerde kabartma, mozaik, fresk ve oyma tekniğiyle oluşturulan süslemeler vardır. İkinci Ulusal Mimarlık Akımı üslubunda Neoklasik olan yapı, günümüzdeki Türkiye topraklarında tarih boyunca hüküm sürmüş Hitit, Antik Yunan, Selçuklu ve Osmanlı kültürlerinden izler taşır.
Anıtkabir'deki tüm hizmet ve işlerin sorumluluğu Türk Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Başkanlığına aittir ve burada gerçekleştirilecek etkinlikler bir kanunla düzenlenir. Türkiye'deki millî bayramlar ile Atatürk'ün ölüm yıl dönümü olan 10 Kasım günlerinde, hükûmet tarafından Anıtkabir'de resmî anma törenleri gerçekleştirilir. Bunların dışında, devlet protokolüne dâhil kişiler ile diğer gerçek ve tüzel kişi temsilcileri tarafından da törenler düzenlenir. Anıtkabir, yabancı hükûmet yetkililerinin Türkiye'ye düzenlediği resmî ziyaretlerde de zaman zaman uğradığı ve resmî törenlerin gerçekleştirildiği bir yerdir.

Mustafa Kemal Atatürk'ün 10 Kasım 1938'de, İstanbul'daki Dolmabahçe Sarayı'nda ölümünün ardından, defin yeri konusunda basında çeşitli tartışmalar başladı. Hükûmetin 13 Kasım tarihli açıklamasında, Atatürk için bir anıt mezar yapılıncaya kadar kendisinin naaşının Ankara Etnografya Müzesi'nde kalacağının kararlaştırıldığı bildirildi. 19 Kasım'da Ankara'ya taşınan cenaze, 21 Kasım'da düzenlenen törenle müzeye konuldu.
Anıt mezarın yerinin belirlenmesi amacıyla kurulan komisyon, yabancı mimarlardan oluşan bir heyetin görüşlerini alarak bir rapor oluşturdu. 24 Aralık'ta Bakanlar Kurulu, raporun incelenmesi için Cumhuriyet Halk Partisi Meclis Grubuna sevkine karar verdi. 3 Ocak 1939'daki meclis grubu toplantısında, raporu incelemekle görevlendirilen 15 kişilik CHP Anıtkabir Parti Grubu Komisyonu kuruldu. Çeşitli yerlerde incelemelerde bulunan komisyon, 17 Ocak'taki toplantısında anıt mezarın inşa edileceği yeri Rasattepe olarak belirledi. İlk etapta, anıt mezarın inşa edileceği arazinin bir bölümü özel şahıslara ait olduğundan Haziran 1939 itibarıyla kamulaştırma çalışmalarına başlandı.

Anıtkabir'in inşa edileceği arazinin kamulaştırılmasıyla görevli olan ve Cumhuriyet Halk Partisi milletvekillerinden oluşan komisyon 6 Ekim 1939'da, Anıtkabir'in tasarımının belirlenmesi için uluslararası bir proje yarışmasının düzenlenmesine karar verdi. Komisyonun 18 Şubat 1941 tarihli tebliğiyle, 31 Ekim 1941'de sona erecek bir proje yarışmasının düzenleneceğini açıkladı. Yarışma, değişen maddelerden dolayı şartnamesinin yeniden düzenlenmesi nedeniyle 1 Mart 1941'de başladı. Şartnameye göre en az üç kişiden oluşan jüri, birincilik için hükûmete üç proje önerecek ve hükûmet de bu projelerden birisini seçecekti. Yarışmanın jüri üyelerinin planlanan bitiş tarihi olan Ekim 1941'e kadar belirlenememesinden dolayı 25 Ekim'de yarışma süresi 2 Mart 1942'ye kadar uzatıldı. Yarışma devam ederken Ivar Tengbom, Károly Weichinger ve Paul Bonatz; yarışmanın sona ermesinin ardından ise Arif Hikmet Holtay, Muammer Çavuşoğlu ve Muhlis Sertel, jüri üyesi olarak belirlendi.

Yarışmaya Türkiye'den 25; Almanya'dan 11; İtalya'dan 9; Avusturya, Çekoslovakya, Fransa ve İsviçre'den ise birer adet olmak üzere toplam 49 proje gönderildi. Çeşitli nedenlerle diskalifiye edilen projelerin ardından değerlendirilmeye alınacak 47 proje, 11 Mart 1942'de jüriye teslim edildi. 21 Mart'ta çalışmalarını tamamlayan jüri, değerlendirmelerini içeren raporu Başbakanlığa sundu. Hükûmete önerilen raporda Johannes Krüger, Arnaldo Foschini ve Emin Onat ile Orhan Arda'ya ait projeler seçilmişti. Üç projenin de direkt uygulanmaya uygun olmadıkları, yeniden incelenmeleri ve birtakım değişikliklere gidilmesi gerekliliğinden bahsediliyordu. Raporda ayrıca; Hamit Kemali Söylemezoğlu, Kemal Ahmet Arû ile Recai Akçay, Mehmet Ali Handan ile Feridun Akozan, Giovanni Muzio, Roland Rohn ve Giuseppe Vaccaro ile Gino Franzi tarafından oluşturulan projelere de mansiyon ödülü verilmesi öneriliyordu. Hazırlanan raporun özeti, 23 Mart'ta tebliğ olarak Başbakanlık tarafından kamuoyu ile paylaşıldı.
Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün başkanlığında 7 Mayıs'ta toplanan Bakanlar Kurulunda, Onat ile Arda'nın projesi yarışmanın birincisi olarak belirlendi. Yarışma jürisi tarafından önerilen diğer iki proje ikinci kabul edilirken beş projeye ise mansiyon ödülü verildi. Başlarda, birinci seçtiği proje dâhil hiçbir projenin uygulanmamasına karar veren hükûmet, 9 Haziran'da yayımladığı bildiriyle bu kararı değiştirerek Onat ile Arda'nın projesinin birtakım düzenlemeler sonrasında uygulanmasının kararlaştırdığı duyurdu. Bu düzenlemeler, proje sahiplerinin de yer alacağı bir heyet tarafından yapılacaktı. 5 Nisan 1943'te Başbakanlık, jürinin eleştirileri doğrultusunda altı ay içerisinde yeni bir proje hazırlamalarını Onat ile Arda'ya tebliğ etti. Mimarların ikinci projeyi sundukları Başbakanlık Anıtkabir Komisyonu, 18 Kasım 1943'te aldığı kararla, mimarların uygun gördükleri düzenlemelerinin ardından projenin uygulanacağını bildirdi. İnşaatın yürütülmesi görevi ise 20 Kasım tarihinde Bayındırlık Bakanlığına verildi. Onat ile Arda'nın bu karar sonrasında yaptıkları değişikliklerle oluşturulan üçüncü proje, 4 Temmuz 1944'te mimarlar ile Bakanlık arasında imzalanan sözleşmeyle birlikte uygulama aşamasına geçildi.

Anıtkabir inşaatı öncesinde Rasattepe, ağacın bulunmadığı çorak bir araziydi. İnşaatın temeli atılmadan önce, Ağustos 1944'te, bölgenin ağaçlandırmasını sağlamak amacıyla 80.000 liralık su tesisatı çalışmaları yapıldı. Anıtkabir ve çevresinin peyzaj planlamasına 1946'da, Sadri Aran'ın önderliğinde başlandı. Aran'ın hazırladığı plana göre yapılan peyzaj ve ağaçlandırma çalışmaları kapsamında ağaçlandırma, toprak tesviyesi ve fidan dikme çalışmaları gerçekleştirilirken 1953 yılındaki açılış sonrasında da buradaki ağaçlandırma ve peyzaj çalışmalarına düzenli olarak devam edildi.
Bayındırlık Bakanlığı tarafından 4 Eylül 1944'te gerçekleştirilen ve inşaat arazisindeki toprak tesviye çalışmaları ile allenin istinat duvarlarının yapılmasını kapsayan inşaatın birinci kısmının ihalesini, Hayri Kayadelen'e ait Nurhayr Şirketi kazandı. 9 Ekim 1944'te gerçekleştirilen Anıtkabir'in temel atma töreninde başbakan, bakanlar, sivil ve askerî bürokratlar yer almıştı. 12 Ekim'de hükûmet, Anıtkabir inşaatına ödenek tahsisi yapmaya izin isteyen bir yasa tasarısı hazırladı. 1 Kasım'da Başbakanlık tarafından meclise sunulan tasarıya göre 1945-1949 yılları arasındaki dönem için Bayındırlık Bakanlığına, her yıl 2.500.000 lirayı aşmamak kaydıyla 10.000.000 liraya kadar geçici taahhütlere girme yetkisi veriliyordu. 18 Kasım'daki Meclis Bütçe Komisyonunda görüşülen ve kabul edilen yasa tasarısı, 22 Kasım'da ise Meclis Genel Kurulunda kabul edildi ve 4 Aralık 1944 tarihli T.C. Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girdi.

İnşaatın kontrol ve mühendislik hizmetini Bayındırlık Bakanlığına bağlı Yapı ve İmar İşleri Başkanlığı yürütürken Orhan Arda'nın Mayıs 1945 sonunda inşaatın kontrolü için görev başına gelmesi ve devamlı olarak inşaat başında kalması kararlaştırıldı. İnşaatın kontrol şefliğine Ekrem Demirtaş getirilse de, Demirtaş'ın 29 Aralık 1945'te görevinden ayrılmasıyla yerine Sabiha Gürayman geçti. İnşaatın ilk kısmı 1945 yılı sonunda tamamlanırken bir tümülüs alanı olan Rasattepe'de, Türk Tarih Kurumu tarafından Temmuz 1945'te gerçekleştirilen kazılarda Frig dönemine ait bazı arkeolojik bulgulara rastlanmıştı.
Anıt mezar binası ile tören meydanını çevreleyen binaların yapılmasını kapsayan inşaatın ikinci kısmı için 18 Ağustos 1945'te gerçekleştirilen ihaleyi

Aosta (Fransızca: Aoste), Torino'nun 110 km kuzeybatısında İtalya Alp'lerindeki iki dilli Aosta Vadisi'ndeki önemli bir şehirdir. Mont Blanc Tüneli'nin İtalya yakınında Buthier Nehri ve Dora Baltea Nehrinin birleşme, kavşak noktasında konumlanır.
İtalya'nın 1948 Anayasası ile kısmi bölgesel özerklik verilmiş 20 bölgesinden birisidir.

Aosta'ya yerleşim tarih öncesi zamanlarda başlamaktadır. Daha sonra Salassi Kelt şehri haline gelir. Terentius Varro şehri MÖ 25 tarihinde ele geçirir ve Augusta Praetoria'nın Antik Roma kolonisini kurar. MÖ 11 yılından sonra Aosta Roma İmparatorluğu'nun bölgesi olan Alpes Graies ("Grey Alps":Yeşil Alpler)'in başşehri olur.
Batı Roma İmparatorluğu'nun çöküşünden sonra şehir Burgundlar, Ostrogotlar ve Bizans'lılar tarafından ele geçirilir. Lombardlar şehri kendilerinin İtalyan Krallığına eklerler. Daha sonra da III. Pepin'in Frank Krallığı tarafından kovulurlar.
10. yüzyılda Aosta Burgonya Krallığı'nın parçası haline gelir. Daha sonra 1032 yılında çöküşü ile Savoya Hanedanı'nın I. Umberto Biancamano topraklarına katılır.
Savoya Hanedanı altında Aosta'ya özel bir statü garanti edilir. Bu durum yeni İtalyan Cumhuriyeti 1948 yılında ilan edildiğinde de muhafaza edilir.

Aosta Vadisi (İtalyanca: Valle d'Aosta, Fransızca: Vallée d'Aoste, Arpitanca: Val d'Outa), Kuzeybatı İtalya'da özerk bir bölgedir. Aosta Vadisi Özerk Bölgesi diğer İtalyan bölgeleri gibi illere bölünmemiştir ve tek bir il olduğu kabul edilmektedir. İsviçre, Fransa ve Piyemonte ile sınıra sahip bölgenin başkenti Aosta şehridir.
3.263 km²'lik yüz ölçümüne sahip bölge, İtalya'nın en küçük ve aynı zamanda tek Frankofon bölgesidir, resmî dili İtalyanca ve Fransızca olmasına rağmen bölgede Arpitanca ya da Valdôtain denen bir Franko-Provensal dili konuşulur. Gressoney adlı bir kasabada ise Almancanın bir lehçesi konuşulmaktadır. Bölgenin nüfusu 30 Eylül 2025 tarihi itibarıyla 122.464'tür.
Bölgenin Başbakanlığını Renzo Testolin yapmaktadır.

Bölgenin nüfus gelişimi aşağıdaki gösterimde görülebilir:
Kişi

Aosta Vadisi illere bölünmemiştir. Yerel idare birimleri olarak  komünler bulunmaktadır. Aosta Vadisi'nde 74 tane komün vardır ama bunlardan bazıları nüfusça çok küçüktürler. Tek bir komün, Aosta, büyük nüfusludur ve nüfus göre diğer beş sırayı alan önemli beldeler ise yine küçük nüfusludur.

İtalyanca Wikipedi "Valle d'Aosta" maddesi 19 Ekim 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İtalyanca)

Valle d'Aosta Bölgesi resmi websitesi 12 Ocak 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca) (Fransızca) (Erişme:28.1.2009)
Curlie'de d'Aosta/ Aosta Vadisi (DMOZ tabanlı)
VMV - Valle d'Aosta Sanal Müzesi  26 Eylül 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca) (Fransızca) (İngilizce)
45°44′49″K 7°26′21″D

Ahî Şerafeddin Camii veya halk arasında bilinen adıyla Arslanhane Camii; Ankara'nın Altındağ ilçesinde, Ankara Kalesi'nin güney ucunda bulunan 13. yüzyıla tarihlenen bir  camidir.
Anadolu Selçuklu devrinin içi ahşap direkli, ahşap tavanlı camileridendir. Şehrin en eski ve önemli yapılarından birisi kabul edilir. 2023 itibarıyla UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi'ndeki kültür varlıklarındadır.
Caminin kuzeydoğusunda yer alan Ahi Şerafeddin Türbesinin dış duvarında bulunan aslan heykelinden dolayı "Arslanhane" adıyla anılmaktadır.

Arslanhane Camii'nin yapım tarihi ve kim tarafından yaptırıldığı konusunda kesin bir bilgi bulunmaz. Yapıda bulunan iki adet kitabe doğrultusunda yapılış tarihi ile ilgili farklı fikirler ortaya atılmıştır. Yapının minberindeki kitabeyi esas alan araştırmacılara göre cami 1289 -1290'da Ahi Hüsameddin ve kardeşi Ahi Hasaneddin tarafından yaptırılmış; yapının batı cephesindeki kitabeyi esas alanlara göre 13. yüzyılın başlarında, Emir Seyfeddin Ay-aba tarafından yaptırılmış; 1280-1290'da ise tamir görmüştür.
Cami, "Arslanhane" adını, müştemilâtının duvarında gömülü bulunan Bizans'tan kalma arslan heykellerinden alır.
Günümüzde ibadete açık olan yapı, küçük ölçekli dükkânların ve konutların bulunduğu ticari bir merkez içerisinde yer alır. 2018'de UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesine  girmiştir.

Caminin batı cephesinde, kırık bir taş parçası üzerinde yer alan kitabede “Esirgeyen Allah’ım, Emir el-merhum Seyfeddin” ifadesi yazılıdır. Söz konusu yazıtı inceleyen Paul Wittek, kitabenin yazı stili bakımından 13. yüzyılın başlarına tarihlenebileceğini ve bahsi geçen kişinin de I. İzzeddin Keykâvus’un emirlerinden Seyfeddin Ayaba olduğunu söylemiştir. Fakat Emir Seyfeddin aynı dönemde Kayseri'deyken öldürüldiğü ve bu yazıtın da devşirme malzemeden yapıldığı göz önünde bulundurulunca, bunun ancak bir mezar taşı olabileceği ve sonradan getirilip camiye konduğu düşünülmektedir.
İç mekanda, minberin aynalık kısmında bulunan kitabede ise caminin 1289-1290 yılları arasında, Ahi Hüsameddin ve kardeşi Ahi Hasaneddin tarafından inşa ettirildiği yazar. 80x30 cm boyutlarında olan kitabe Selçuklu sülüsüyle yazılmıştır ve yapının banisi, inşa tarihi ve devrin sultanı hakkında bilgiler verir. Ayrıca bu kitabenin "Bu mübarek cami..." şeklinde başlaması da yapının gerçek inşa kitabesi olduğunu kanıtı olarak görülür. Kitabede adı geçen iki kardeş, caminin yakınında türbesi bulunan Ahî Şerafeddin'in babası ile amcasıdır.

Arslanhane Camii, Anadolu'ya 11. yüzyılda Türklerle geldiği ve daha önce yaşadıkları bölgelerdeki yapılardan esinlenmelerle geliştiği düşünülen ahşap direkli camilerin günümüze kadar koruyabilmiş bir örneğidir.

24 ahşap ayaklı, dikdörtgene yakın (21,50 metre x 25.00 metre) bazilikal planlı sade bir yapıdır.  Ahşap sütunları, bindirme tekniğiyle yapılmış tavanı, ahşap minberi ve alçı mihrabı nedeniyle Ankara'daki Selçuklu eserlerinin en ihtişamlısıdır.
Doğu, batı ve kuzey yönünde olmak üzere üç kapısı vardır. Kadınlar mahfiline açılan  kuzey kapısı, diğerlerinden  daha süslü ve daha görkemlidir. Kuzey kapı oyma mermer, doğu ve batı kapıları patlıcan moru ve firuze renkli çinilerle birlikte tuğla örgülüdür.
Yapının kuzey doğu köşesinden yükselen tek bir minaresi bulunur. Kalın yuvarlak gövdeli minare, sekiz köşeli bir pabuç kısmı üzerinde yükselir. Kaide, Roma ve Bizans döneminden devşirme malzemelerle birlikte moloz taş ile örülmüştür. Gövde kısmı, doğu ve batı kapılarındaki gibi patlıcan moru ve firuze renkli çinilerle ve tuğla ile örülmüştür.

Cami, kıble duvarına dikey dört sıra halindeki 24 ahşap sütunla beş sahna ayrılmıştır. Orta sahın yan sahınlardan daha geniş ve yüksektir. Ahşap sütunlar Roma dönemine ait devşirme taş sütun başlıkları ile sonlanır.
Tavan, ahşap konsol ve kirişlerle düz olarak yapılmış ve üzeri kiremitle örtülmüştür. Ahşap tavanda, yapıdaki depremlerden dolayı ya da oluşabilecek kaymayı veya oynamayı gösteren yekpare ağaçtan yapılmış bir madalyon bulunur.
Yüzü mozaik çinilerle kaplı mihrap, Anadolu'daki Selçuklu mihraplarının en güzellerinden kabul edilir. Mihrabın süslemesinde alçı da kullanılmıştır.
Caminin minberi, Selçuklu devrinin tipik özelliklerini yansıtan, ceviz ağacından yapılmış orta boy bir minberdir. "Kündekâri minber" devrinin en başarılı örnekleri arasında gösterilir. Üzerindeki kitabeye göre 1290 yılında Mehmed b. Ebû Bekir adında bir neccâr tarafından yapılmıştır.
Bahçesinde minare altında üç ve doğu cephesinde üç olmak üzere toplam altı adet mezar bulunur. Yapının kuzeyinde küçük bir meydan ile Ahi Şerafettin Türbesi bulunmaktadır.

Beyşehir Eşrefoğlu Camii
Sivrihisar Ulu Cami

İç mekan

 Wikimedia Commons'ta Arslanhane Camii ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
 OpenStreetMap'te Arslanhane Camii ile ilgili coğrafi veriler

Artuk Bey (d. ? - ö. 1091), Artuklu Beyliği'nin kurucusu olan Türk komutandır.

Oğuzlar’ın Döğer boyuna mensup olup, 1063 yılında kendisine bağlı Türkmenlerle Selçuklu Sultanı Alparslan’ın hizmetine girdi. Bazı yabancı kaynaklarda telaffuzdan kaynaklı sebeplerle kendisinden Urtuk, Ortok, Ortuk ve Artak şeklinde bahsedilmiştir. Babası Eksük (Eksik) Bey, Selçuklular döneminde alt rütbede askeri komutan anlamına gelen “salar” unvanına sahipti.
1071'de yaşanan Malazgirt Meydan Muharebesi'nde görev alan Artuk Bey, Romen Diyojen ile Alp Arslan arasında imzalanan barış antlaşmasının VII. Mihail tarafından kabul edilmemesi üzerine diğer Selçuklu emirleriyle birlikte Kızılırmak'ı geçerek Orta Anadolu'ya akınlarda bulundu. 1072'de İmparator VII. Mihail, Norman ve Frank paralı askerlerinde bulunduğu Bizans güçlerini Anadolu'ya göndermişti. Ancak bir süre sonra Bizans komutanları ile Avrupalı paralı askerler arasında anlaşmazlık sonucu Norman-Frank paralı askerlerin komutanı Ursel'in (Roussel de Bailleul) isyanını bastırmakla Mihail'in amcası İoannis Dukas (Sezar) ile general III. Nikiforos görevlendirildi. İoannis Dukas 1073 yılında Sakarya Irmağı dolaylarında Ursel'e yenilerek esir düştü. Ursel esir aldığı Dukas'ı imparator ilan ederek İstanbul'u ele geçirmek amacıyla Sapanca Dağlarında üs kurdu. Durumun vahametini anlayan III. Nikiforos bu isyanı bastırmak için, o sıralarda İzmit dolaylarından akınlarda bulunan Artuk Bey ile iletişim kurarak onu Ursel üzerine saldırmaya ikna etti. 1074'te Artuk Bey'in yaptığı saldırıda gafil avlanan Ursel ve İoannis Dukas (Sezar) esir alınarak büyük bir bedelle Bizans'a teslim edildi.
Artuk Bey tüm bu başarılı seferlerini sürdürürken, büyük olasılıkla Anadolu'daki fethi yöneten Kutalmışoğlu Süleyman ile arasının açılması nedeniyle Sultan Melikşah tarafından görevinden alınarak 1076'da Luristan valiliğine atandı. Bu görevdeyken Lahsa ve Basra'da Karmatilerin, Bağdat'taki Halife'ye ve Selçuklular'a karşı başlattıkları isyanı bastırmakla görevlendirildi. Basra'ya gelen Artuk Bey şehre sokulmasa da ihtiyacı olan yiyecek ve diğer ekipmanı tedarik edebildi. 1077 yılı Ocak ayında Katif şehrine harekete geçerek burayı dirençle karşılaşmadan ele geçirdi. Ahsa'ya gelerek müttefik emirlerden Abdullah bin Ali ile birlikte Karmatiler'i kuşattıktan bir süre sonra Karmatiler teslim olmayı kabul etti. Bu esnada Bayreyn'e geçerek buradaki Karmatiler'i de itaat altına aldı. Diğer taraftan teslim şartlarını kabul eden Ahsa'daki Karmatiler şehri teslim etmeyerek yeniden savunmaya geçtiler. Artuk bey burayı yeniden kuşatsa da havaların sıcaklığı nedeniyle bir kısım askerini, Abdullah bin Ali'ye destek için kardeşi Alpkuş emrinde bırakarak Bağdat'a gitti. Burada Halife tarafından karşılanarak başarılı seferine istinaden kendisine Rükniddin ve Zahirüddin unvanları verildi.
Bağdat'tan Basra'ya geçen Artuk Bey burada bulunurken kardeşi Alpkuş'un, bölgede kendi hakimiyetini kurmak isteyen Abdullah bin Ali tarafından öldürüldüğünü haber aldı. Hızlıca hareket edip Ahsa'yı kuşatsa da uzun süre geçmesi nedeniyle Abdullah'ın oğlu Ali'yi kardeşinin kanının diyeti olarak alarak Luristan'a geri çekildi. Selçuklu vasalı olarak Güney-Güneydoğu Anadolu'daki bazı yerleşimler Mervaniler emirlerin yönetimi altında bulunmaktaydı. 1080'de emir Nizamüddin Nasr'ın ölümünden sonra yerine geçen Nasruddevle Mansur'un yaptığı bazı icraatları, topraklarında yaşayan halkı rahatsız etmesinin yanı sıra Selçuklular içinde tehdit oluşturmaya başlamıştı. Bu esnada halifenin vezirliğinden azledilen Cuheyroğlu Fahruddevle Selçuklu Sultanı Melikşah'ın huzuruna çıkarak onu Mervaniler üzerine bir sefere çıkmaya onu ikna etti. Melikşah tarafından yarı bağımsız hükümdar anlamına gelen melik unvanı verilerek Diyarbakır bölgesinin hakimi olarak atandı (Temmuz 1083). Artuk Bey'de diğer birçok Selçuklu emirleriyle birlikte Fahruddevle'ye yardım için görevlendirildi. Sıkışık bir durumda kalan Nizamüddin Nasr, kendisine yardım karşılığında Diyarbakır, Cizre ve bazı kaleleri kendisine vereceğini belirterek Musul, El-Cezire ve Halep hakimi olan Şerefüddevle Müslim'in desteğini aldı. Şerefüddevle Müslim'in Diyarbakır önlerine gelip burada ordugahını kurduğu bilgisini haber alan Selçuklu kuvvetleri Fahruddevle, Artuk Bey ile Çubuk Bey önderliğinde Diyarbakır'a doğru harekete geçti. Şerefüddevle Müslim kuşatıldığını anlayınca akrabalık bağı bulunan Fahruddevle ile barış yapmaya çalıştı. Esasen Fahruddevle onunla barış yapıp zarar görmeden çekilmesi için Selçuklu kuvvetlerini geri çekmeye karar verse de Artuk ve diğer Türkmenler buna razı olmadı. Bu esnada büyük ihtimalle Artuk Bey'in iznini alan Çubuk Bey ani bir baskınla Şerefüddevle Müslim'in ordusunu dağıtırken, Şerefüddevle'de kaçarak Diyarbakır kalesine sığındı. Fahrüddevle bu olayı haber alınca tüm ganimetin İsfahan'da bulunan sultana gönderilmesini istemişse de Artuk Bey bunu kabul etmemiştir. Bunun yanı sıra Artuk Bey, kendisine haraç vermeyi öneren Şerefüddevle Müslim'in emniyetli bir şekilde topraklarına çekilmesini de sağladı (Ağustos 1084). Bu yaşananlardan sonra Selçuklu ordusundan ayrılan Artuk Bey, Fahrüddevle'nin şikayeti üzerine Melikşah'ın huzuruna çıkmak için İsfahan'a geçti.
Melikşah tarafından hoş karşılanmayan Artuk Bey, bunun üzerine Suriye Selçukluları yöneticisi Tutuş'un hizmetine girdi. Tutuş tarafından kendisine Kudüs ve yöreleri ikta olarak verildi. Bu sırada Musul ve Halep bölgesi emiri Şerefüddevle Müslim ile Anadolu Selçuklu Devleti hükümdarı I. Süleyman Şah arasında sınır çatışmaları yaşanmaktaydı. Süleyman Şah 1084'te Antakya'yı ele geçirdikten sonra Halep'i de topraklarına katmak istiyordu. Müslim bu durum karşısında Artuk Bey'den yardım istedi. Artuk Bey, Anadolu'daki görevlerinden alınmasında rolü olan Süleyman Şah'a karşı Müslim ile ittifak yapmayı kabul etti. Ancak tam olarak ittifak gerçekleşmeden Süleyman Şah ile savaşa giren Müslim yenilerek öldürülmüştü. Artuk bey bundan sonra güçlerini toparlayarak Diyarbakır üzerine sefer hazırlıklarına başladı. Bu sırada Sultan Melikşah kendisini yeniden bağlamak amacıyla ona değerli hediyeler yollamıştı. Ancak Artuk Bey bunları kabul etmeyerek bir nevi sultana karşı isyanını göstermişti. Bunun üzerine Melikşah bölgedeki emirlerine Artuk Bey'i kontrol altına alma talimatı gönderdi. Bu emirler Artuk Bey tarafındaki Türkmen beylerine elçiler yollayarak onların sultana isyan içinde bulunmamalarını istediler. Türkmen beylerinin büyük bölümünün kendisinin hizmetinden ayrılması üzerine El-Cezire topraklarına çekildi.
Süleyman Şah 1085'te gönderdiği ulaklarla Halep kumandanına şehrin kendisine teslimini istedi. Kale kumandanı İbnülhuteyti ise Melikşah'a haber göndererek gelecek cevaba göre hareket etmek istiyordu. Sultandan cevabın gelmemesi üzerine kale komutanı bu sırada Dımaşk'ta bulunan Tutuş'a haber göndererek şehri teslim almasını istedi. Artuk Bey'in de desteğini alan Tutuş harekete geçerek şehre yürüyünce Süleyman Şah'ta karşı harekete geçti. 4 Haziran 1086'da meydana gelen ve Artuk Bey'in önemli rol oynadığı Ayn Seylem Muharebesi'nde Süleyman Şah öldükten sonra Tutuş şehrin kendisine teslimini istedi. Kale kumandanı İbnülhuteyti bu seferde şehri ona teslim etmeyerek sultan Melikşah'a teslim edeceğini bildirdi. Bunun üzerine Tutuş ile birlikte Halep'in kuşatılması ve sonrasında da şehrin büyük bölümünün ele geçirilmesinde bulundu. Ancak şehri tam ele geçiremeden Sultan Melikşah'ın Halep'e yaklaştığı haberi üzerine Tutuş Dımaşk'a, kendisi de Kudüs'e çekildi. Bundan sonraki süreçte faaliyetleri hakkında pek bir bilgi bulunmayan Artuk Bey, 1091 yılında Kudüs'te ölmüştür. Ölümünden sonra oğlu İlgazi Bey tarafından babasının adıyla bilinen Artuklu Beyliği kurulmuştur. Diğer oğlu Sökmen Bey'de bu beyliğin Sökmenoğlu kolunu yönetmiştir.

Alparslan: Büyük Selçuklu dizisinde Onur Ayçelik tarafından canlandırılmaktadır.

Ashâb-ı Kehf Külliyesi, farklı inanç ve kültürlerde yer bulmuş Ashâb-ı Kehf anlatısının geçtiği yer olarak kabul edilen, Kahramanmaraş ilinin Afşin ilçesi yakınlarındaki  bir mekandır.
Antik Çağ'dan beri kutsal sayılan kayalık bir tepenin yamacındaki mağaranın çevresinde kuruludur. Külliye, 466 yılında Roma İmparatoru II. Theodosius'un emri ile inşa edilen İsa Mescidi adlı kilisenin yerinde, 13. yüzyıldan itibaren inşa edilmiş bir dizi yapı içerir. 2015 yılından beri UNESCO Dünya Miras Geçici Listesi'ndedir.

Kahramanmaraş'ın Afşin ilçesinin kuzey batısında, merkeze yaklaşık 7 km uzaklıkta Bencilüs Tepesi üzerindedir.

Hristiyan ve İslam İnançlardaki anlatıya göre, Roma İmparatoru Dakyanus Hristiyanları kendisine ve putlara tapınmaya zorlayan zalim bir hükümdardı. Rivayete göre Hristiyanlık dinine mensup yedi genç, zalim hükümdarın baskısından kurtulmak ve ibadetlerini gerçekleştirmek için bir çobanın gösterdiği mağaraya sığınıp uykuya dalmış ve 309 yıl boyunca uyku halinde kaldıktan sonra  imparator II. Theodosius döneminde uyanmıştır. Hikâyenin kahramanlarının hayatlarından etkilenen imparatorun, bölgeye bir kilise yapımasını emretttiğine ve bu emir üzerine 466'da İsa Mescidi adlı yapının inşa edildiğine inanılır.
Zamanla harabeye dönen bu kilisenin üzerine 1215 - 1234 yıllarında bir dizi inşaat yapılmıştır.  Anadolu Selçuklu Devleti'nin Maraş Emîri olan Nusretüddin Hasan Bey tarafından mağara ile uyumlu olarak ve kilisenin bazı malzemeleri de kullanılarak bir cami inşa edildi. Dulkadir Beyliği döneminde bir medrese ve kadınlar mescidi, Osmanlılar döneminde ise 1531 yılında Paşa Çardağı inşa edildi.
Külliye, 2015 yılında UNESCO Dünya Miras Geçici Listesi'ne dahil edilmiştir.

Asklepios, (Yunanca Ἀσκληπιός, Latince Aesculapius) Yunan Mitolojisi'nde tıbbın ve sağlığın tanrısı. Apollon ve Koronis'in oğludur. Tıp sanatlarının iyileştirici yönünü temsil eden Asklepios'un kızları; Hygieia (''Hijyen'' anlamında, temizlik tanrıçası), Iaso (Hastalıklardan iyileşme tanrıçası), Akeso (İyileşme sürecinin tanrıçası), Aglæa (Sağlıklı hâlin tanrıçası) ve Panakea (Evrensel devanın tanrıçası) olmakla beraber aynı zamanda birçok erkek çocuğu da bulunmaktadır.
Yılanlı asası ile Yunan söylencelerinde Apollon'un oğlu olarak geçer. Buna göre; Teselya Kralı'nın kızı Koronis tanrı Apollon ile ilişkiye girer ve ondan gebe kalır. Ne var ki, tanrının çocuğunu karnında taşırken Arkadya'dan gelen bir yabancıyı da yatağına alır. Bu haberi tanrıya kutsal kuşu olan karga verir. Apollon kız kardeşi Artemis'i Koronis'i cezalandırmak üzere görevlendirir. Artemis de kadını bir odun yığınının üzerinde diri diri yanmaya mahkûm eder. O ateş öyle büyüktür ki, o zamanlar köpükler gibi ak olan karga tüyleri, o günden sonra is karası rengi olur. Kadın alevler üzerinde can vermek üzeredir ki; Apollon çocuğunu Koronis'in karnından alır. Çocuğu yetiştirmesi için at adam Kheiron'a verir.
Bu olay hekim-tanrının son anda kurtarıcı olarak yetişmesinin simgesidir. Asklepios'a hekimlik sanatını öğreten Kheiron bütün at adamlar gibi doğanın içinde yaşayan, doğanın sırrına ermiş bir varlıktır. Sağlığın kaynağı da doğada olduğuna göre; Kheiron'un açık havada, güneşin altında şifalı otlardan ve sulardan yararlanma yollarını bilmesi de gerçek olarak ortaya çıkmaktadır. Asklepios böylece usta bir hekim olarak yetişir, hekimliğin ve cerrahlığın tüm bilgilerini edinir.
Asklepios, elindeki asasını (ki bu asa da bugün bildiğimiz, tıbbın simgesi olan yılan dolanmış asadır.) yanından hiç ayırmaz, gittiği her yere onu da götürür, yorulduğu zaman da ondan destek alır. Daha öteye giderek, ölüleri bile diriltmeye çalışır. Bunun sırrını efsane şöyle açıklar: Tanrıça Athena, Gorgon canavarı öldüğü zaman bedeninden akan kanı toplamış ve Asklepios'a vermiştir. Gorgon'nun sağ tarafındaki damarlarda zehirli, sol tarafındaki damarlarda şifalı kan varmış. Asklepios bu şifalı kanla ölüleri diriltme yoluna gitmiş.
Ancak insanların ölümsüz olması fikri hem Zeus'un iktidarını sarsmış, hem de yeraltınının tanrısı Hades'i çok kızdırmış. Ve Hades kardeşini bir şeyler yapması konusunda kışkırtmış, Zeus da Asklepios'un başına bir şimşek fırlatarak onu öldürmüş. Derler ki o an Asklepios'un elinde reçete yazılı olan kâğıt toprağa düşmüş ve yağan yağmurla üzerindeki yazılar toprağa karışmış. Oradan da her derde deva sarımsak bitmiş. Apollon da, Zeus'a yıldırımları bağışlayan Kykloplar'ı öldürerek, oğlunun öcünü almış.

Asklepios'un yok oluşundan sonra hekimlik sanatını kızı, Hygieia (Yunanca sağlık anlamına gelir) ve oğulları Asklepiades adında bir lonca düzeni içinde sürdürmüşlerdir. Atina'da, Bergama'da, İzmir'de Asklepios adına tapınaklar kurmuşlardır. Bergama'da  Asklepion adıyla bilinen sağlık sitesi antik Yunan dünyasındaki üç büyük sağlık sitesinden biri olarak kabul edilir.
Asklepios efsanesine Anadolu'da yapılan bir katkı da şudur (aynı hikâye Lokman Hekim için de anlatılır); Zeus Asklepios'u yıldırımıyla öldürünce bu sırada hekimin yazmakta olduğu reçete oradaki bir otun üzerine düşmüş, yağan yağmurla kâğıttaki yazı toprağa karışarak her derde deva sarımsak meydana gelmiştir.
Diğer bir söylenceye göre, Asklepios daima elinde asasıyla dolaşırmış. Bu asa, hekim, hastalarına giderken ona destek olur; asasına yaslanan hekim ondan güç alır; yorulmadan hastadan hastaya koşarak şifa dağıtırmış. Asklepios'un Asası hekimliğin simgesidir ve veteriner hekimlerde aynen beşeri hekimlerde çift başlı yılan olarak kullanılan sembolüdür. Asklepios'un diğer simgeleri: Çam kozalakları, defne dalları, keçi ve köpektir.

Erhat, Ezra (2004 ), Mitoloji Sözlüğü İstanbul:Remzi Kitabevi (Büyük Fikir Kitapları Dizisi) ISBN 9789751403919
Salt, Alparslan (2006) Semboller Ansiklopedisi, İstanbul: Ruh ve Madde Yayıncılık/Yayınevi Genel Dizisi. ISBN 9789756377178

Aspendos veya Belkıs (Pamfilya lehçesi: ΕΣΤϜΕΔΥΣ; Attika lehçesi: Ἄσπενδος), Antalya ili Serik ilçesinde bulunan Belkıs köyünde yer alan antik tiyatrosuyla meşhur bir antik kenttir. Pamfilya'nın en zengin şehirlerinden birisidir.

Aspendos, Serik ilçesinin 8 kilometre doğusunda, Köprüçayı'nın dağlık bölgesinden düzlüğe ulaştığı yerde MÖ 10. yüzyılda Akalar tarafından kurulmuş ve antik devrin mamur zengin kentlerinden biridir. Buradaki tiyatro MS 2. yüzyılda Romalılar tarafından inşa edilmiştir. Kent biri büyük, biri küçük iki tepe üzerine kurulmuştur.

Coğrafyacı Strabon ve Pamponrus Mela-(Pomponius Mela), Kentin Agruslularca kurulduğunu yazarlar. Bölgeye MÖ 1200'den sonra Yunan göçleri olmuştur oysa Aspendos adının kaynağı Rumlardan önceki yerli Anadolu dilidir. Önemli bir ticaret yolu üzerinde olduğu ve Köprüçay Irmağı ile limana bağlandığı için Aspendos, her çağda ele geçirilmek istenen kentler arasında yer almıştır. Antik Kent Aspendos MÖ 5. Yüzyıl ilk çeyreğine kadar Pers hâkimiyetinde idi. Şehrin yakınlarında akan nehrin kenarında MÖ 467 yılında Yunanlarla Persler arasında geçen, Eurymedon Savaşı adıyla anılan savaşta Yunanlar kazanmıştı.

Aspendos'un en önemli yapısı tiyatrosudur. Antik tiyatrolar arasında en iyi şekilde korunarak gelmiş bir açık hava tiyatrosudur. Bu tiyatro Anadolu'daki Roma tiyatrolarının günümüze sahnesi ile ulaşabilen en eski ve sağlam bir örneğidir. Mimarı Aspendoslu Theodorus'un oğlu Zenon'dur. Antonius Pius zamanında yapımına başlanmış Marcus Aurelius zamanında tamamlanmıştır (138-164). Tiyatro, kentin yerli tanrıları ile imparator ailesine sunulmuştur.
Her yıl binlerce yerli ve yabancı turist Aspendos'u gezmektedir. Antik tiyatro ayrıca konserler, etkinlikler için kullanılmaktadır.
Bir de Aspendos Antik Tiyatrosu'nun küçük bir öyküsü var. Aspendos kralının bir zamanlar herkesin evlenmek istediği çok güzel bir kızı vardır. Kral kızını kime vereceğini bilemediği için halka, "Kim halkımız, kentimiz için en yararlı şeyi yaparsa kızımı ona vereceğim" diye duyurur. Bunun üzerine iki ikiz kardeş iki büyük yapı yaparlar. Biri kente çok uzaklardan karmaşık yolları birçok zorluğu geçerek su getiren su kemerleri, öteki ortasında yere metal para atıldığında üst sıralardan bile sesinin duyulduğu dünyanın akustik olarak en iyi tiyatrosudur. Kral su kemerlerini gördükten sonra kızını su kemerlerini yapana vermek ister. Bunun üzerine tiyatronun mimarı Zenon krala bir oyun oynar. Kral tiyatronun üst sıralarında gezerken bir fısıltı duyar: "Kral kızını bana vermeli." Akustiğe hayran kalan kral kızını büyük bir kılıçla ikiye ayırır ve kardeşlere verir.

Stadion
Agora
Bazilika
Hamam
Su kemeri
Nympheum (anıtsal çeşme)
Akropol

Antik yerleşimde kentin su ihtiyacını karşılayan Aspendos su kemeri hala yapıldığı tarihten günümüze kadar ayakta kalmış eserler arasında görülmekte. Su kemeri kalıntılarını inceleyen arkeologların yapmış olduğu bilimsel araştırma ve değerlendirme sonucu elde edilen verilerin MS 2. yüzyıl içerisinde yapıldığı sanılmaktadır. Yapılış tarz ve mimarisinde dönemin tekniklerini taşıyan su kemeri, kaynağından 15 metre yükseklikte oyulmuş taş bloklar kanalı ile antik yerleşime 30 metre yükseklikteki kulelerde biriktirilip antik yerleşime dağıtıldığı gözükmektedir. Ayrıca su kemeri hakkındaki en net bilginin ören yerinde bulunan bir yazıtta adı geçen Tiberius Claudius Italicus tarafından yaptırıldığı ve şehrin hizmetine sunulduğu yazmaktadır.

Aspendos antik kenti sikkeleri Pers döneminde, MÖ 5. yy. ortalarında başlamıştır. En iyi bilinen antik sikkeleri, MÖ 420-300/250 dolaylarında darbedilmiş olan gümüş stater serisidir. Bu stater kategorisinde olan antik sikkeler, ön yüzde boğuşan çıplak iki güreşçi tasvirine sahiptir. Genellikle aralarında harfler veya semboller bulunurken sikke arka yüzlerde belirgin bir şekilde bir sapancı, fırlatma duruşunda genellikle bir Triskeles (Aspendos'un sikkelerinde uzun bir sivil amblem) şehrin etnik kökenini gösterir. Antik sikkeler üzerindeki güreşçi tipinin seçimi belirsizdir. Güreş, eski zamanlarda popüler bir spordur ve olimpiyatlardaki etkinliklerden birisidir. Belki Aspendos antik kenti o zamanlar güreşçileriyle ünlüydü veya MÖ 5. yüzyılın ortalarındaki Olimpiyat etkinliğinde galip gelmiştir, ancak bir yüzyıldan fazla sikkelerinde varlığını sürdüren bu tip antik sikkelerin öne çıkması önemli olduğunu göstermektedir. Aspendos antik kentinin gümüş sikkelerinin bolluğu aynı zamanda şehrin ticari öneminin de bir kanıtıdır.
Bir çift güreşçiyi tasvir eden Aspendos sikkeleri, ilk olarak MÖ 400'lü yıllardan itibaren Aspendos tarafından darbedilmiş ve 320'li yıllarda Büyük İskender'in evrensel para birimi ile değiştirilene kadar darb edilmeye devam edilmiştir. Bu güreşçi sikkeleri, genellikle bir hoplit savaşçısını veya süvarisini tasvir eden militarist bir ön yüze sahip olan, arka yüzünde ise bir triskeles veya domuz bulunan daha önceki antik sikkelerin yerini almıştır. Pisidya'daki antik Selge şehri, 4. yüzyılda Aspendos'un antik sikkelerini açıkça taklit eden bir dizi stater kategorisinde olan kendi antik sikkelerini darbetmiştir.
MÖ 5. yüzyılın sonlarına doğru ve MÖ 4. yüzyılda, ön yüzünde bir çift güreşçi, arka yüzünde ise bir sapancı figürü, Aspendos staterlerinin yaygın olarak tanınan tasarımı haline gelmiştir. Çeşitli şekillerde, güreşçiler tekrar tekrar farklı dövüş pozisyonlarında tasvir edildi. Ancak, bunu sadece özellikle Aspendos'taki güreşin popülerliğinin bir göstergesi olarak görmek yanlış olur. Aksine, güreşçiler Aspendos'un başka bir kurucusuna atıfta bulunmaktadır. Bu sikkelerde, Teselya'dan gelen Yunan şehir kurucusu Polypoites ile yerel bir Pamfilya hükümdarı arasındaki güreş müsabakası tasvir edilmektedir. Güreş müsabakasının galibi Polypoites, Aspendos çevresindeki toprakları aldı. Güreş müsabakasını kaybeden yerel yöneticinin adının Aspendos olması muhtemeldir. Ayrıca şehrin adı Yunanca ΣΦΕΝΔΟΝΑΝ:Sphendonan sapanla atmak kelimesiyle ilişkilendirilmiştir. Bu, Aspendos'un sapancının şehri olarak anlaşılabileceği anlamına gelir. Uzun sapan, Güney Küçük Asya'da tipik bir silahtı ve ayrıca Aspendos'un dağlık iç kesimlerindeki çobanlar tarafından kurtlara ve sığır yağmacılarına karşı kendilerini korumak için kullanılırdı. Dionysios Periegetes, Mopsos'un Aspendos kentinin kurucu ktistesleri arasında yer aldığını aktarmaktadır [Dionysios Periegetes, 852].
Aspendos'un antik dünyadaki geniş sikke yelpazesi, MÖ 5. yüzyılda Aspendos'un Pamphylia'daki en önemli şehir hâline geldiğini göstermektedir. O zamanlar Eurymedon (Köprüçay) Nehri Aspendos'a kadar ulaşıma elverişliydi ve şehir tuz, yağ ve yün ticaretinden büyük bir zenginlik elde etmiştir. Antik kentte darbedilmiş olan sikkelerin arka yüzlerinde antik kentin Anadolu adı olan orijinal ismi ΕΣΤFΕΔΙΙΥΣ-ESTFEDIIYS lejantları görülmektedir. Diğer tip Stater sikkelerinde ön yüzde miğferli, sağa ilerleyen çıplak Hoplit, sağ elinde mızrak ve sol elinde yuvarlak kalkan, arka tip Triskeles ve antik kentin Anadolu adı olan orijinal ismi ΕΣΤFΕΔΙΙΥΣ-ESTFEDIIYS lejantları EΣTFΔII ve Ε-Σ-T-F olarak görülmektedir. Drahmi kategorisinde olan antik sikkelerde ön yüzde at üzerinde mızrak fırlatan süvari tasviri arka tip yaban domuzu üzerinde bir mızrak ile birlikte EΣTFEΔIIYΣ ve EΣT lejantları görülmektedir.

 OpenStreetMap'te Aspendos ile ilgili coğrafi veriler  

Aspendos antik tiyatrosu'nun uydudan görünüşü 25 Kasım 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Google Maps

Assos (Grekçe: Άσσος), Çanakkale'nin Ayvacık ilçesinin yaklaşık 17 km güneyindeki Behramkale Köyü'nde yer alan bir antik kent.
Antik Çağda Troas diye adlandırılan bölgenin güney ucunda volkanik bir tepenin zirvesi ve yamaçlarında, Midilli adasının karşısında kurulmuştur. Tarih boyunca Lidya, Pers, Pergamon¸ Roma egemenliği altına giren bölge Orta Çağ'da terk edilmiş, 1880-1883 yıllarında Amerikan Arkeoloji Enstitüsü'nün yaptığı kazılar sırasında Amerikalı genç mimar Francis H. Bacon tarafından bulunmuştur.
Aktif olduğu zamanlarda Assos, bulunduğu bölgedeki tek büyük limana sahip olduğu için geçen gemiler sayesinde zengin olmuştu. Assos'taki andezit taşından imal edilen lahitler, içine konan cesetlerin çabuk çürütmesi ile dünyaca ün yapmış; antik dönemde Lübnan, Suriye, Yunanistan ve Roma'ya ihraç edilmiştir.
Antik Çağ'ın büyük düşünürlerinden Aristo'nun bu kentte üç yıl yaşamış ve felsefe okulu kurmuş olması nedeniyle felsefe tarihi açısından önem taşır. Assos, Pavlus tarafından da ziyaret edilmiştir ve kent bu nedenle Hristiyanlarca kutsal olarak kabul edilir.
MÖ 900'lerde kurulan bu kentin en göz alıcı yeri en tepesine yapılmış olan, Dorik yapılı Athena Tapınağı'dır. Kentin ayrıca büyük bir antik tiyatro da vardır.
Günümüzde, şehrin olduğu dağın eteklerinde ve yamaçlarındaki Behramkale kenti hâlen aktiftir.
MÖ 347'de Aristoteles'in Assos'ta felsefe okulu kurmasından hareketle, 2000 yılında, Assos'ta Felsefe adı verilen felsefe çalıştayları başlatılmıştır. Çalıştaylar, her yıl Şubat ayında sunum dili Türkçe, Temmuz ayında ise İngilizce olmak üzere yılda iki kere kesintisiz olarak düzenlenmektedir.
Assos, 2017 yılından beri UNESCO Dünya Miras Geçici Listesi'nde bulunmaktadır.

Assos kentinde ilk defa iskan edenlerin kim olduğu bilinmez ancak arkeolojik verilerden kentte Tunç Çağı'ndan beri kesintisiz iskan edildiği anlaşılmaktadır.
Bölge, MÖ 7. yüzyılda Lesbos Adası'ndan (Midilli) gelen Aiol kolonileri tarafından iskân edilerek gelişmiş, zenginleşmiştir. MÖ 6. yüzyılda Lidya Krallığı kıyılardaki Helen şehirleri üzerinde politik güç sağlamak istemiş ve bunun sonucunda Assos MÖ 560'ta Lidya Krallığı'nın hâkimiyetine girmiştir. MÖ 546 yılında Perslerin Lidya hakimiyetine son vermesi sonucu Pers egemenliği başladı. Bu dönemde vergi siteminde değişiklik olmadı. Vergi toplayanlar, Persler'den ziyade Helen yöneticilerdi.
MÖ 5. yüzyılda Pers egemenliğine karşı Atina Devleti'nin liderliğinde kurulan Attika-Delos Deniz Birliği'nin kuruluşu sırasında Assos, yılda 1 talent ödeme karşılığında kurucu üyeler arasında kaldı. Persler, uğradıkları yenilgilerden sonra Ege'nin Asya kıyılarından ayrılmaya başlamıştı. Ancak zaman içinde Persler yeniden Anadolu kıyılarına döndüler, Batı Anadolu kıyılarında yaşayanları yeniden Pers egemenliğine zorlayan Kral Barışı'nın (MÖ 387) imzalanmasından hemen sonra Eubolos adında bir tüccar kendini Assos ve Atarneus kentlerinin kralı ilan etti. Onun ölümünden sonra hizmetkarlarından Hermesisas yönetimi ele geçirdi. Gençliğinde Platon'un okulunda öğrenim görmüş olan Hermesias, başta Aristo olmak üzere filozof dostlarını Assos'a davet etti. Hermesias'ın yeğeni Phtias ile evlenen Aristo, Assos'ta üç yıl yaşadı. MÖ 347'de Assos'ta bir felsefe okulu kurdu ve yaşam bilimi üzerine çalışmalar yaptı. Kral Hermesias, MÖ 345 yılında bağımsızlığını yitirdi; Pers komutanı Rodoslu Memnon tarafından esir alınarak Persepolis'te çarmıha gerildi ve kentte yeniden Pers hâkimiyeti başladı. MÖ 344'te Assos'tan ayrılan Aristo; Makedon Kralı II. Filip'in oğlu İskender'i yetiştirmek üzere Pella'ya gitmiştir. Bölgede Pers hâkimiyeti, MÖ 334 yılında Büyük İskender'in Granikos Savaşı'nda kazandığı zafer ile son buldu.
Assos, Büyük İskender'in ölümünden sonra Galatlar tarafından işgal edildi. MÖ 241 yılında Pergamon Krallığı'nın egemenliği altına girdi. MÖ 133'te Kral III. Attolos'un vasiyeti ile Bergama Krallığı Roma'ya geçince Assos kenti de Roma egemenliğine girdi.
Kent, Roma yönetimi döneminde gelişti. Bu dönemde tarım arazilerinin verimliliği ile ünlü oldu. Erken imparatorluk döneminde Athena Polias, Zeus Soter ve Asklepios kültleri yanında Roma imparatoru Augustus ve karısı Livia'yı tanrılaştıran Assoslular, Hristiyanlığın doğuşundan sonra kenti Aziz Pavlus ve Aziz Luka'nın ziyaret etmiş olmasının da etkisi ile Hristiyanlığı kabul ettiler. MS 381 - 390 yıllarında, Hristiyanlığın etkisi ve imparatorluğun emirleri doğrultusunda, birçok tapınak kapatılmış ve yıkılmış, taşları kilise ve konut inşasında kullanılmıştır; ayrıca harç yapımına gerekli kirecin sağlanması için tüm mermer malzeme agora yakınındaki kireç kuyusunda yakılmıştır. Assos Athena Tapınağı ve tapınağa ait sunak da bu zamanda tahrip edilmiştir.
MS 3. yüzyılın ortalarından sonra kent önemini yitirdi. MS 5. yüzyılda piskoposluk merkezi hâline gelen kentte yerleşim, 7. yüzyılda sonra erdi.
Latinler, Franklar, Selçuklu ve Osmanlı Türkleri akropolise birçok kez kente saldırmışlardır. Bizans Dönemi'nde piskoposluk merkezi hâline gelen Assos, 1080 yılında, Selçuklu Hanedanının egemenliği altına girdi, ancak 17 yıl süren egemenlikten sonra I. Haçlı ordusu komutanlarından Keşiş Pierre, bölgeden Türkleri uzaklaştırdığı için burada 1330 yılına kadar Bizans hâkimiyeti devam etti. 14. yüzyılda Karesi Beyliği'nin topraklarında olan Assos, tüm Çanakkale çevresi ile birlikte 1359 yılında Sultan I. Murat'a satılarak Osmanlı topraklarının bir parçası oldu.

6x13 Dor düzenli sütün ile çevrili Athena Tapınağı, Akropolün en önemli yapısıdır. Ön oda ve kutsal oda bölümlerinden oluşan tapınağın etrafı sütunlardan oluşmakta olduğunu tapınağın kutsal odasında bulunan tanrıça heykeli ise 1800 yıllarda yapılan kazı çalışmaları sonucunda ABD'ye götürüldüğünü Tekin Gün (Assos Athena Tapınağı) adlı araştırma notlarından anlaşılmaktadır. MÖ 530 yılına ait tapınak 14x30 m. ölçüsündedir. Tapınağın bazı sütunları yerine dikilmiştir. Athena Tapınağı frizlerinden bir kısmı İstanbul Arkeoloji Müzesi'ndedir. 1838 yılında yapılan kazı çalışmasında çıkan mimari bloklar, frizler ise; Boston müzesi, Fransa'daki Louvre müzesi arkeoloji müzesine götürülmüştür. İkinci bir surla takviye edilen akropoldeki iç surlar Orta Çağ'da, Osmanlı döneminde ve günümüzde de restore edilmiştir.
Assos Nekropolü, Helenistik ve Roma dönemlerinden kalmadır. Mezarlar, Helenistik çağdan Arkaik çağa kadar kesintisiz devam eder.
Akropolün güney eteklerindeki teraslar üzerinde Agora inşa edilmiştir. Agoranın doğusunda meclis binası (bouleuterion), kuzey ve güneyde stoalar (revaklar) bulunur.
Agora ile Batı kapısı arasındaki gymnasium Helenistik Dönem'de yapılmıştır. Batı kapıdan aşağı inen taş yol hamamlara ve tiyatroya ulaşır. 5 bin kişilik tiyatro, doğal bir kaya oyuğuna MÖ 3. yüzyılda inşa edilmiştir.

Assos kalıntılarını ilk belirten, Piri Reis'tir (1521). 1672'de John Covel, 1785'te Choiseul-Gouffier kenti gezen ilk seyyahlardır; 19. yüzyılda başka seyyahlar onları takip etmiştir. Charles Texier, 1835 yılında kentin kapsamlı planı ile birlikte tapınak frizlerinin çizimlerini yapmış; bu araştırma üzerine, 1838 yılında Sultan II. Mahmut, yüzeydeki heykeltıraşlık eserlerinin büyük bölümünü Fransa Kralına armağan etmiştir. 
Assos'ta ilk sistemli kazı çalışmaları 1881'de Amerikan Arkeoloji Enstitüsü tarafından başlatıldı. Amerikan Arkeoloji Enstitüsü adına mimar J. T. Clarke ve F. H. Bacon başkanlığında ilk kazılar bağlanmıştır ve yaklaşık Amerikalı ekip, 3 yıllık çalışma sonunda kentin önemli mimari yapılarını açığa çıkardı. Çalışmalarda çıkarılan eserlerin bir kısmı Osmanlı Devleti'nin izni ile paylaşılarak Amerika Birleşik Devletleri'ne götürülmüş ve Boston Güzel Sanatlar Müzesi'nde sergilenmişti. 
Assos'taki kazı çalışmaları 1981 yılında Ümit Serdaroğlu tarafından yeniden başlatıldı ve 2005'te ölümüne kadar sürdürüldü. Serdaroğlu; batı nekropolisi, agora, tiyatro ve akropoliste çalışmalar yaptı. 2005 yılından itibaren kazı başkanlığını ÇOMÜ adına Prof. Dr. Nurettin Arslan sürdürmektedir.

Assos'ta ilk olarak 2009 yılında sistematik yüzey araştırmasına başlanmıştır. 2010 yılında Batı Kapısı'nın doğusundaki alanda araştırmalar yapılmıştır. Sistematik olarak toplanan arkeolojik bulguların yanında, yüzeyde görülen tüm kalıntılar harita üzerine işlenmiştir. Yüzey araştırmasının bitirilmesinden sonra Assos kentinin çağlara göre nasıl bir gelişim gösterdiği daha iyi anlaşılabilecektir. Yüzey araştırması kapsamında Batı Kapısı'nın 20 m doğusunda ve gymnasionun güneyinde olmak üzere iki noktada sondaj yapılmıştır. Batı Kapısı doğusundaki sondajın üst seviyelerinde açma Bizans Çağı'na ait apsisli bir yapıya rastlanması nedeni ile buradaki çalışma sonlandırılmıştır. Daha sonra gymnasionun güneyinden geçip agoraya ulaşan caddenin bulunduğu alanda açma çalışmalara başlanmıştır. Bu alandaki kazılarda gynmasionun porticusuna ait üç adet sütünün ana cadde üzerine düştüğü görülmüştür. Genişliği 6,5 m olan ana caddenin zemini düzgün dörtgen andezit taş bloklar ile kaplanmıştır. Cadde üzerindeki dolgu içerisindeki bulgular Geç Roma ve Erken Bizans Çağlarına tarihlenmektedir. Caddenin kuzey ve güney kenarlarında yağmur sularını sarnıçlara ulaştıran kanallar yapılmıştır. Caddenin güney kenarında döşeme taşlarının eksik olduğu kısımda ana kayaya kadar inilmiştir. Taş blokların altında bulunan, küçük taşlardan oluşan 0,70 m kalınlığa sahip dolgu içerisindeki seramikler Helenistik Çağ'a aittir. Stratigrafi, taş dolgunun altındaki Arkaik Çağ tabakasının ardından ana kayanın üzerindeki 0,15 - 0,20 m kalınlığındaki Bronz Çağı tabakası ile son bulmaktadır. Kent içerisindeki bu ilk sondaj Assos'taki iskân tarihinin aydınlatılması bakımından önemlidir. Önümüzdeki yıllarda yapılacak yüzey araştırması ve bununla bağlantılı küçük sondajlarla konu hakkındaki bilgilerin daha da zenginleşeceği beklenmektedir.

2009 yılında sürdürülen Athena Tapınağı'nın restorasyon çalışmaları başlatılmış, sütun gövdelerindeki beton parçaların sökülmesi işlemlerinde, ilk restorasyonda demirin kullanılmış olması yüzünden sıkıntılar yaşanmıştır. Ancak her şeye rağmen bu

Asur (antik kent), Mezopotamya'nın kuzey kısmında, günümüzde Musul yöresinde, Dicle Irmağı'na bakan bir plato üzerinde kurulmuş antik bir kenttir. Bölgedeki arkeolojik kazılar, MÖ 3. binyılın başlarında burada bir yerleşim olduğunu göstermektedir. Ancak yayılma alanı ve diğer nitelikleri hakkında kesin bilgilere ulaşılamamıştır. Bugüne kadar tespit edilen yapı kalıntıları, antik Mezopotamya'da yapıldığı gibi, eski yapıların üstüne aynı tarzda inşa edilmiş olan bir İştar tapınağı altında kalmış temellerdir. Asur, Kalah ve Ninova kentleri Asur'un başlıca kentleridir.

Bir hükümdarlık olarak Asur tarihi üç ayrı dönemde, imparatorluk olarak var olmuştur. Bu imparatorluklar; MÖ 2. binyılın ilk yarısı Eski Asur İmparatorluğu, MÖ 2. binyılın ikinci yarısı Orta Asur İmparatorluğu ve MÖ 1000-612 Yeni Asur İmparatorluğu'dur. Eski Asur İmparatorluğu Akadlı İluşuma tarafından kurulmuş, daha sonra Babil hükümdarı Hammurabi'nin çağdaşı olan Amurru I. Şamşi-Adad ile devam etmiştir. Eski Asur, I. Şamşi-Adad'ın hükümranlık döneminde Bereketli Hilal'de hâkimiyet alanı en geniş ve en güçlü devlet hâline gelmiştir. Anadolu'ya yönelen ticari girişimlerin canlandırdığı ekonomik durum, bu gelişmede belirleyici olmuştur.
Asur'un yükselişinde, kral İluşuma ve oğlu Erişum (MÖ 1939-1900) zamanlarında, bu iki kralın ticaret konusundaki politikaları büyük rol oynamıştır. İluşuma Güney Mezopotamya'dan gelen tüccara bir takım imtiyazlar tanımış, onları bu şekilde Asur'a çekmeyi başarmıştır. Aynı zamanda doğu ile yapılan kalay ticaretini de kontrol altına almayı başarmıştır. Böylece Güney Mezopotamyalı tüccar Asur'a gelip daha ucuz fiyattan kalay alabilmekte, çoğunluğu Basra Körzesi üzerinden gelen bakırı satabilmekteydi. Güneyden gelen üç kervan yolu olduğu anlaşılmaktadır, Ur-Nippur-Asur, Dicle üzerinden ve Elam-Dicle doğusundaki Der-Asur yolları. İluşuma'nın oğlu Erişum ise altın, arpa, bakır, gümüş, kalay ve yün ticaretini vergiden muaf tutarak bu ticareti büyük ölçüde Asur üzerine çekmiştir. Asur'un ticari yönden sağladığı bu gelişme, söz konusu iki kralın hükümdarlık döneminin sahip olduğu bu avantaj önemlidir. Dönem bir yandan III. Ur Hanedanlığı'nın yıkıldığı dönemdir. Diğer yandan ise MÖ 2. binyıl başlarından itibaren Anadolu'da yaşanan gelişmeler bakımından önem taşır. Anadolu'da bu dönemde küçük köy toplulukları yerine yerel hükümdarların idaresindeki kentlerin gelişmeye başladığı görülmektedir. Bu kentler gelişen iş bölümü ve artan nüfuslarıyla önemli birer pazar hâline gelmiştir.
Kısa sürede Asur, konumunun da sağladığı avantajla diğer kentlerden çok daha önemli ve zengin bir kent hâline geldi. Bu denli hızlı gelişmede, başta Kaneş olmak üzere Anadolu'da yerel hükümdarların izniyle ve onlara vergi ödeyerek yapılan ticaretin payı büyüktür. Kaneş'deki Asurlu tüccarlar birkaç kuşak içinde antik çağların milyonerleri sayılabilecek kadar zenginleştiler. Üstelik Anadolu'yla olan ticaret bu tüccarlarla sınırlı kalmadığı, Anadolu'da yapılan kazılarda bulunan kil tabletlerden anlaşılmaktadır. Asur iş çevreleri, son derece gelişkin, bir o kadar da karmaşık, özgün bir finans düzeni oluşturmuşlardı. Anadolu'yla ticarette kullanılan sermayenin bir kısmı, bu ticaretin dışındaki bazı yatırımcılar tarafından, kârın sözleşmeyle belirlenmiş bir bölümü karşılığında sağlanan uzun vadeli yatırımlarla finanse etmekteydi. Ticaretle Asur'a akan kazanç, kentin imarı yanında büyümesini ve zenginleşmesini sağlamıştır.
Asur, krallığın merkezi oldu ve Asurlular MÖ 19. yüzyılda kurdukları devleti giderek genişlettiler. MÖ 1300'de Asur kralı I. Salamanasar, Kalde ve Asur ülkelerini birleştirdi. Sonra bir dönem Hititler'in egemenliğine giren Asurlular MÖ 14. yüzyıl ortalarına doğru yeniden egemenlik elde ettiler. Kral I. Tiglat-Pileser zamanında (MÖ 1100) Karadeniz ve Akdeniz'e kadar sınırlarını genişlettiler.
Kral 2. Sargon iki kez Babil'i ele geçirdi. Suriye ve Mısır'ı yendi. Asur devleti, Asurbanipal (MÖ 668-626) en parlak dönemini yaşadı. Nil Nehri ile Basra Körfezi arasındaki tüm ülkeleri egemenlik altına aldı. Fakat bu dönem uzun sürmedi. Asur devleti, Medler'in saldırısı sonunda yenilerek ortadan kalktı (MÖ 612).

Asurlular, aslen Kuzey Irak'ta, Dicle kıyısında bulunan Aşur/Asur (Qalat Şarqat) şehri ve çevresinde yaşayan bir Sami toplulukken özellikle MÖ 2000 sonrası doğu-batı arası küresel ticaretten faydalanarak gelişmiş ve topraklarını genişleterek ülkelerini bir imparatorluğa dönüştürmüş İlk Çağ topluluğudur. Başkentleri Ninova'dır. Mutlak monarşi ile yönetilmişlerdir.
İlk Çağ'da, Orta Doğu'nun en büyük imparatorluklarından birinin merkezi olmuştur. MÖ 2. binyılın başından itibaren özellikle Anadolu'da koloniler kurmuş, Anadolu'ya yazıyı taşımışlardır. Asur ülkesi, önceleri Babil'e, MÖ 2. binyılın büyük bölümü boyunca Mitannilere bağımlı kalsalar da MÖ 14. yüzyılda bağımsızlıklarını kazanmış ve Fırat'a kadar topraklarını genişleterek buralara yerleşmişlerdir. Daha sonra Mezopotamya'da, Anadolu'nun güneydoğusunda, zaman zaman da Suriye'nin kuzeyinde büyük güç kazanmışlardır

I. Tukulti-Ninurta'nın ölümünden (MÖ 1208) sonra gerileme dönemine girdi. MÖ 11. yüzyılda I. Tiglat-Pileser zamanında kısa süre yeniden eski gücüne kavuştuysa da, bunu izleyen dönemde hem Asur Krallığı, hem de düşmanları, yarı göçebe Aramilerin akınlarıyla yıprandı. MÖ 9. yüzyılda Asur kralları sınırlarını yeniden genişletmeye başladılar. MÖ 8. yüzyılın ortasından MÖ 7. yüzyılın sonuna değin III. Tukultī-Apil-Ešarra (III. Tiglath-Pileser), II. Šarru-Kinu (II. Şarrum-Ken, II. Sargon) ve Sin-Ahhe-Eriba (Sinahherib) gibi güçlü kralların önderliğinde Basra Körfezinden Mısır'a kadar uzanan toprakları egemenlikleri altında birleştirerek günümüzde Yeni Asur İmparatorluğu olarak adlandırılan bir imparatorluk kurdular.
Son büyük Asur kralı, Aššur-Bāni-Apli (Aššurbanipal)'di. Aššur-Bāni-Apli (Aššurbanipal) (Aššurbanapal, Ailein Halefi - Son Büyük Asur Kralı), Elam'ı ele geçirerek bölge halkını yok etmiştir.
Bu dönemde sanatta büyük bir gelişme olduğu bilinmekteyse de, hükümdarlığın son yılları ve MÖ 627'deki ölümünü izleyen dönemin olayları karanlıkta kalmıştır. Asur Krallığı MÖ 612-609'da Keldaniler'in ve Medler'in ortak saldırılarıyla yıkılmıştır.
İmparatorluğun çökmesiyle birlikte Asur halkı da tarihî kayıtlardan silinir. Son olarak Harran ve çevresinde yaşadıkları bilinmekle birlikte kayıtlarda yer almasa da eski imparatorluk topraklarında daha sonraki yüzyıllarda da yaşamlarını sürdürdükleri ve zamanla bölgenin diğer halkları içinde eriyip gittikleri aşikârdır.
Acımasızlıkları ve savaştaki atılganlıklarıyla tanınan Asurlular, anıtsal yapılar da bırakmışlardır. Ninive, Asur, Kalah (Nimrud), Dur Şarrukin (Horsâbad) ve başka yerlerde bulunan kalıntılar, Asurların mimarideki ustalığını göstermektedir. MÖ 612'de Med-Babil kuvvetleri tarafından Asur Devleti'ne son verilmiştir.
Günümüzde bazı Süryani toplulukları Asurluların soyundan geldiklerini iddia etmektedirler.

Sırrı Tiryaki, “Asur-Urartu İlişkilerinde Yerel Beylikler ve Onların Rolü” 23 Şubat 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Amelie Kuhrt, “Eski Çağ’da Yakındoğu” Cilt 1 Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları – Şubat 2017
Hakan Erol, “Eski Asur Şehir Devletlerinde Ticari Tekelleşme Politikası” 2 Haziran 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Arzu Ötümlü, “Tarihten Günümüze Kadar Bereketli Hilal’de Sosyo-Ekonomik Yapı” 28 Şubat 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Joshua J. Mark, “Ashur”17 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Atakule Alışveriş Merkezi, Ankara'da, döner restoranlı kulesi ile meşhur alışveriş merkezi. Çankaya semtinde, Cinnah Caddesi ile Çankaya Caddesi'nin kesiştiği, Zübeyde Hanım Meydanı'na cepheli konumdadır.

Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlık Konutları yakınında, Ankara Botanik Parkı üstünde, şehir manzarasına tamamen hâkim olan alışveriş merkezinin çevresinde, çeşitli büyükelçilik binaları ile konut ve iş yeri amaçlı 4-6 katlı yapılar mevcuttur. Atakule Alışveriş Merkezi'ne anıtsal nitelik kazandıran kule, İstanbul'da bulunan Endem TV kulesinden sonra Türkiye'nin en yüksek döner platformlu kulesidir.

13 Ekim 1989 tarihinde Ankara'nın başkent oluşunun 66. yıl dönümüne denk gelen günde 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal tarafından açılışı yapılan kulenin altında, Türkiye'nin ikinci ve Ankara'nın ilk Alışveriş Merkezi hizmet vermeye başlamıştır. Yapının adı bir yarışma sonucu belirlenmiştir.
Modern alışveriş merkezinin plan ve projesi Mimar Ragıp Buluç tarafından hazırlandı. Kutlutaş İnşaat firması ile tamamı Türk mühendis ve işçiler tarafından inşa edilen alışveriş merkezi temelleri 1987 yılında dönemin Başbakanı Turgut Özal tarafından atıldı. İsmi, düzenlenen bir yarışma ile Ankara halkı tarafından verilmiştir. Mimari yapısı ve konumu itibarıyla da önemli bir turizm merkezidir. 12 Haziran 2011 tarihinde yeni ışıklandırmasının açılışı Recep Tayyip Erdoğan tarafından yapılmıştır.
2014 yılında alışveriş merkezi kısmını yıkma çalışmaları başlamış, ancak mimarın izni olmadığı gerekçesiyle yıkım ruhsatı mahkeme kararıyla iptal edilerek inşaat durdurulmuştur. Mimar Ragıp Buluç'un telif hakları mücadelesine Ankara Mimarlar Odası da destek olmuştur. Yeni yapı, Atakule GYO A.Ş. tarafından üstlenilmiş ve inşa edilmiştir. Yıkılan çarşının yerine yapılan yeni alışveriş merkezi ise 29 Ekim 2018'de havai fişek gösterileriyle açılmıştır.

Atrium çarşı niteliğinde inşa edilen ve tamamı alışveriş merkezi olarak faaliyet gösteren, sosyal ünite olarak nikâh ve kokteyl salonu bulunduran 5 katlı bölümdü. Çarşı kısmı 2014'te yıkılmıştır. Yerine yapılan çarşının mimarı Ali Osman Öztürk'tür. Yenilenen alışveriş merkezi, doğal ışığı içeri taşıyan cam bir kubbeye, modern ve güncel bir mimariye ve panoramik Botanik Park manzaralarına sahiptir.

125 m yükseklikte inşa edilmiş betonarme taşıyıcı sistemli yapı özelliğinde, çıkış ve inişte şehir manzarasına hâkim iki adet cam asansörle seyir terasına ulaşılmaktadır. 360° panoramik Ankara manzarasına sahip platformda aynı zamanda arttırılmış gerçeklik deneyimleri sunulmaktadır. Bu bölümün altında kafe-bar katı, üzerinde ise döner platformlu restoran katı yer almaktadır. En üstte ise, kubbe altında lounge ve restoran bulunmaktadır. Ayrıca Türkiye'nin ilk döner platformlu restoranlarından birine sahip seyir teraslı kulesi, teknolojik özelliği ile tesise anıtsal ve simgesel nitelik kazandırmaktadır.

Alışveriş merkezi ve kuleye ek olarak birden fazla etkinlik ve davet salonlarına sahip olan Atakule; nikâh, davet, kokteyl vb. organizasyonlara da hizmet vermektedir. Bu salonlardan biri olan Event Hall, Botanik Park manzarasına sahip cam cepheye ve bir terasa sahiptir.

Ankara'daki gökdelenler listesi

Atatürk Orman Çiftliği, 1925 yılında Ankara'nın batısında Yenimahalle'de bulunan, Gazi Mustafa Kemal Atatürk tarafından parça parça ve farklı bireylerden satın alınan arazi üstünde onun talimatı ile kurulan ve Türk tarımına öncülük eden çiftliktir. (Çiftlik alım kayıtlarına Atatürk'ün Türkiye İş Bankası'ndaki 00000002 no.lu hesap detaylarından ulaşılabilir).
1937'de Atatürk tarafından Hazine Müsteşarlığı'na bağışlanan çiftlik, günümüzde Tarım ve Orman Bakanlığına bağlı tüzel kişiliği haiz bir kuruluş olarak faaliyetlerini sürdürmektedir. 1992'de birinci derecede tarihî ve doğal sit alanı olarak tescil edilmiştir.
Ankara'nın en büyük yeşil alanı olan çiftlik arazisi içinde ülkenin en büyük hayvanat bahçesi, Atatürk'ün doğduğu Selanik'teki evin bir benzeri, tarihî Karadeniz Havuzu ve Devlet Mezarlığı gibi ziyaret alanları bulunmaktadır.

Kurtuluş Savaşı öncesi Ankara Büyükşehir Belediyesi reisliği yapan Hacı Ziya Bey'in mülkiyetinde bulunan Orman Çiftliği arazisi, Cumhuriyet'in kuruluşundan sonra istimlak edilerek Mustafa Kemal Paşa'ya armağan edilmişti. O yıllarda büyük ölçüde bataklık ve sazlıklarla kaplı olan 52.000 dekarlık alanda Mustafa Kemal Paşa'nın talimatı ile gerçekleştirilen başarılı çalışmalar; fidan yetiştirme, bahçecilik, bağcılık ve hayvancılık alanlarında çiftçilere örnek ve yol gösterici oldu. Çiftlikteki tarım ve hayvancılık faaliyetleri doğrultusunda bünyesinde endüstriyel tesisler de kuruldu. Mustafa Kemal'in Ankara'da bir çiftlik kurma arzusunda bozkır ortasına kurulmuş olan yeni başkent Ankara'nın halkı için bir doğa güzelliği ve sosyal yaşam alanı yaratma isteği de önemlidir.
İlk adı “Orman Çiftliği” olan arazi, 1937 yılında Atatürk tarafından Hazine'ye bağışlandı. Çiftliğin yönetilmesi için 13 Ocak 1938'de yürürlüğe giren kanunla “Devlet Ziraat İşletmeleri Kurumu” kuruldu. Çiftlik içindeki bira fabrikası bu dönemde Tekel Müdürlüğüne devredildi. Orman Çiftliği, “Gazi Orman Çiftliği” adını alarak faaliyetlerini sürdürdü.
1 Nisan 1950'de yürürlüğe giren 5659 sayılı Kanun ile “Atatürk Orman Çiftliği” adını almış olan çiftlik, aynı kanunla Tarım ve Köy İşleri Bakanlığına bağlı, tüzel kişiliğe sahip bir kuruluş statüsünü aldı. Çiftliğin faaliyetleri her yıl Türkiye Cumhuriyeti Sayıştay Başkanlığı tarafından incelenmekte ve rapora bağlanmakta; bu raporlar Türkiye Büyük Millet Meclisi KİT Komisyonu tarafından görüşülerek onaylanmaktadır.
Arazi, 1950'li yıllardan başlanarak Makina ve Kimya Endüstrisi Kurumu'na, Çimento Fabrikaları'na, kömür depolarına, trafolara, çeşitli fabrikalara, spor tesislerine, konut kooperatiflerine, hal yeri yapımına, üniversitelere, Ankaray depolama tesislerine, Ankara Şehirlerarası Otobüs Terminali'ne, Ordu Evi'ne, turistik tesislere yerler; tahsis edilerek, satılarak Çiftlik arazisi, amaçları dışında parça parça yok edilmiştir.
Günümüzde de Gazi Banliyö İstasyonu merkez olmak üzere, onun çevresinde yer alan bir alanda konaklama tesisleri, yüzme havuzu, lokantalar, çocuk bahçeleri ziyaretçilere hizmet verir. Çiftlik bünyesindeki süt fabrikası, şarap ve meyve suyu fabrikasında çeşitli ürünler üretilmektedir.

Çiftliği gezip görmeye gelen halk için "Gazi İstasyonu" adlı tren istasyonu yapıldı. Mimar Ahmet Burhanettin Bey'in (Tamcı) tasarladığı yapı, Birinci Ulusal Mimarlık Akımının ilk anıtsal gar yapılarındandır; 1 Şubat 1926'da törenle hizmete giren yapı, günümüzde lokanta olarak hizmet vermektedir.
1936-1937 yılları arasında mimar Ernst Arnold Egli tarafından, Atatürk'ün isteği ile çiftlik arazisinde bazı yapılar inşa edildi. Çiftlik arazisi üzerindeki bira fabrikası, bira fabrikası hamamı, memur ve işçiler için konutlar, Atatürk’ün manevi kızı Ülkü için bir ev ve çiftlik müdürü için yapılan villa, Egli’nin inşa ettiği yapılardandır.
1933 yılında çiftlikte kurt, tilki, çakal, ayı, domuz, süne, kımıl gibi tarıma ve insana zarar veren hayvanların teşhiri amacıyla bir hayvanat bahçesi kurulmuştu. Bu minyatür hayvanat bahçesinin çok ilgi çekmesi üzerine projesini Necdet Pençe’nin çizdiği modern bir hayvanat bahçesi oluşturuldu ve 1940 yılında hizmete girdi. 32 hektarlık bir alanda Türkiye’nin en büyük hayvanat bahçesi olarak kuruldu.
Ankara Ticaret Odası tarafından Atatürk'ün Selanik'te doğduğu evin bire bir kopyası çiftlik arazisi üstüne yaptırılarak 1981’de "Atatürk Orman Çiftliği Atatürk Evi Müzesi" adıyla ziyarete açılmıştır.
1988 yılında anıt park niteliğindeki Devlet Mezarlığı, Atatürk Orman Çiftliği içinde hizmete girdi.

Müdüriyet binasının girişinde yer alan kulevari saatin 1926 yılında çalışanların mesaiye uymaları adına yapıldığı düşünülmektedir. Kare planlı saat köşkünün üzerine yerleştirilmiş kare planlı kadrana sahip saat hâlen çalışmaktadır.

Atatürk Orman Çiftliği, 1992’de birinci derecede sit alanı olarak tescil edildi. Çiftlik içinde “Gazi Tesisleri” olarak bilinen 46 hektarlık alan, 2011 yılında üçüncü derecede doğal sit alanı olarak yeniden düzenlendi.

Atatürk Orman Çiftliği Hayvanat Bahçesi
Devlet mezarlığı
Koliba

 OpenStreetMap'te Atatürk Orman Çiftliği ile ilgili coğrafi veriler  
Resmî site
Atatürk Orman Çiftliği Müdürlüğü Kuruluş Kanunu
AOÇ Satış Mağazası

Atatürk ve Kurtuluş Savaşı Müzesi ya da resmî adıyla Anıtkabir Atatürk ve Kurtuluş Savaşı Müzesi, Anıtkabir'de Atatürk'ün mozolesinin bulunduğu Şeref Salonu'nun altındaki 3 bin metrekarelik sütunlu alanda bulunan, 21 Haziran 1960'ta ziyarete açılmış müze.
Müzenin Misak-ı Millî Kulesi ve İnkılap Kulesi arasında bulunan kısım, 1960'tan bu yana "Atatürk Müzesi" olarak hizmet vermekteydi. Bu bölüm, Kasım 2001'de başlayan ve 9 ay süren bir çalışma sonunda yeni bölümlerle birleştirildi ve Büyük Taarruz'un 80. yıl dönümü olan 26 Ağustos 2002 tarihinde dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ile Başbakanı Bülent Ecevit tarafından ziyarete açıldı. Müze, dönemin Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu'nun talimatı ile yaptırılarak Genelkurmay Başkanlığının sanat danışmanı Mehmet Özel'in koordinatörlüğünde hazırlanmıştır.

Atatürk ve Kurtuluş Savaşı Müzesi dört bölümden oluşur: Birinci bölümde Atatürk'ün özel eşyaları; ikinci bölümde Çanakkale Kara ve Deniz Savaşları panoraması; üçüncü bölümde Sakarya Meydan Muharebesi ve Büyük Taarruz panoraması; dördüncü bölümde Atatürk devrimlerinin fotoğraf ve açıklamalarla tanıtıldığı, rölyeflerle zenginleştirilmiş tonozlu koridor bulunmaktadır.
Birinci bölümde ilgi çeken bazı parçalar Atatürk'ün balmumundan heykeli ve köpeği Foks'un doldurularak saklanan bedenidir.
İkinci ve üçüncü bölümlerdeki panoramalar, Çanakkale Savaşı ve Türk Kurtuluş Savaşı yıllarında yaşanan olayları dönemin resimlerinden yararlanarak canlandırır. Panoramaların önünde maketlerle bir savaş alanı düzenleniş ve üç boyutlu bir etki sağlanmıştır. Çanakkale Savaşı panoraması önünde bu savaşta kullanılmış olan mermiler, silahlar, toplar, yanmış tekerlekler ve kağnılar sergilenmektedir. Senaryosunu Turgut Özakman'ın yazdığı 40 metre uzunluğundaki panoramaları izlerken ziyaretçiye, Muammer Sun'ın bestelediği müzikler, top sesleri, gemi düdükleri, kılıç şakırtıları, at nalları ve "Allah Allah" nidaları gibi savaş efektleri dinletilir.
İkinci ve üçüncü bölümün ortasında Kurtuluş Savaşı'na katılan komutanların portreleri ve Kurtuluş Savaşı'nı gösteren büyük boy tablolar sergilenmektedir. Bu çalışmalar, Moskova'daki bir stüdyoda Rus sanatçılar tarafından gerçekleştirilmiştir.
Dördüncü bölüm, panorama bölümünü çevreleyen koridordaki 18 tonozda yer alan tematik sergi alanlarından oluşur. Tonoz müzesinde Mustafa Kemal'in Samsun'a çıkışından ölümüne kadar yaşanan olaylar 3 bin kadar fotoğrafla anlatılır. Her tonozda bir devrim anlatılmaktadır. Tonoz müzelerinin bulunduğu galeri boyunca Kara Fatma'dan Şahin Bey'e kadar asker ve sivil 20 kahramanın büstü ve öz geçmişi sergilenir. Müzenin dördüncü bölümünün yer aldığı alan, Atatürk mozolesinin bulunduğu Şeref Salonu'nu ayakta tutan sütunlu salon ile Anıtkabir'in temel duvarları arasında kalan bölümdür. Tonozlu odacıklar, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlarının defnedilmesi amacıyla hazırlanmış, ancak kullanılmayarak ve müzeye dahil edilmiştir.
Müzenin çıkışında Atatürk'ün doğduğu evin, ilk meclis binasının, Kara Harp Okulu'nun maketleri, Turan Erol'un Çanakkale Savaşları'ndan bir kesiti anlatan büyük tablosu ve çeşitli Atatürk fotoğrafları yer alır.

Müzede dünyada benzeri bulunmayan üç panorama sergilenmektedir: 6x40 metre büyüklüğündeki Çanakkale Kara ve Deniz Savaşları panoraması, 7x30 metre büyüklüğündeki Sakarya Meydan Savaşı panoraması ve 7x30 metre büyüklüğündeki Büyük Taarruz panoraması. Bu panoramalar ve müzedeki dev tablolar Aydın Erkmen'in yönlendirdiği 12 Rus ressam tarafından yapılmıştır.
Panoramaların oluşturulabilmesi için Turgut Özakman'ın yazdığı senaryodan hareketle Kurtuluş Savaşı muharebelerinin geçtiği alanlarda figüranlar kullanılarak 14 bin kare fotoğraf çekilmiş ve bu fotoğraflardan yararlanılarak eskizler hazırlanmıştır. Panoramaların eskizlerini Aydın Erkmen çizdi; renkli eskizler Rusya'da yapıldı. Rusya ve Hollanda'daki büyük resim stüdyolarında dev panoramalar bir bütün olarak hazırlandı ve bunları sarmak için bir makine imal edildi; böylece panoramalar silindir haline getirilerek uçakla Ankara'ya taşınmış, ardından tırlarla havaalanından Anıtkabir'e getirilmiştir. Silindirler özel makineyle açılarak tabana bağlanmış, eserlerin zedelenen kısımları sanatçılar tarafından 20 gün üzerinde çalışarak yenilenmiştir.

Müze bünyesinde oluşturulan Atatürk Özel Kitaplığı, 26 Haziran 2005'te düzenlenen bir törenle açıldı. Atatürk'e ait 3 bin 123 kitabın sergilendiği kitaplık, ziyaretçilerin kitaplara bilgisayar ortamında ulaşmalarını sağlayacak şekilde tasarlanmıştır. Ziyaretçiler, dokunmatik ekranlı bilgi cihazlarından kitaplarla ilgili bilgiye ulaşabilmektedir. Kitaplık, ziyaretçilere, Atatürk'ün fikir hayatını oluşturan kitaplar hakkında bilgi alma ve özellikle okuyup altını çizdiği kitapları inceleyebilme fırsatı da vermektedir.

Yozgatlı, Hüseyin; Ulualp, Ayşegül, (Ed.) (1994). Anıtkabir Anıtkabir Müzesi. Ankara: Anıtkabir Komutanlığı. 

TSK Anıtkabir Sayfası 13 Nisan 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Atletizm; koşu, yürüyüş, atma ve atlama branşlarını içeren; bir pist veya sahada yapılan dünyanın en eski sporlarından biridir. Bu tür fiziksel aktivitelere çağlar boyunca tüm dünyada yaygın ilgi duyulmuştur.
Tarihin en ünlü atletizm yarışmaları, ilk kez Antik Yunanistan'da düzenlenen Olimpiyat Oyunları'nda gerçekleşmiştir. Eski Olimpiyat Oyunları, yalnızca spor yarışmalarının düzenlendiği bir etkinlik değil, aynı zamanda sporun sanat ve kültürle birleştiği büyük şenliklerdi. Atletler yarışmalardan 10 ay önce hazırlanmaya başlar, son dönemi ise Olimpiyat Oyunları'nın düzenlendiği yer olan Olimpia'da geçirirlerdi. Günümüzde de yarışma öncesi hazırlık süreçleri, farklı biçimlerde devam etmektedir.
Atletizm, insanın fiziksel güç ve yeteneklerinin neredeyse tümünün kullanılmasını gerektiren bir spor dalıdır. Atletler birbiriyle yarışırken, aynı zamanda kendi güç ve yeteneklerinin sınırlarını tanır, bunları geliştirmeye çalışırlar.
Pist ve alan atletizmi üç ana kategoriye ayrılır: Koşu, yürüyüş ve alan (atlama ve atma) yarışları.

Koşu branşı, atletizmin temel disiplinlerinden biridir ve çeşitli kategorilere ayrılır. Bunlar kısa mesafe sürat koşuları, orta ve uzun mesafe koşuları, engelli koşular ile bayrak yarışlarıdır. Bu yarışmalar, organizasyonun niteliğine bağlı olarak kapalı salonlarda, açık hava pistlerinde, yollarda ya da kır parkurlarında düzenlenebilir.
Kısa mesafe sürat koşuları genellikle 400 metreye kadar olan mesafeleri kapsar. Bu kategorideki atletler, yarışın başlangıcından bitişine kadar mümkün olan en yüksek hızda koşmayı hedefler. Temel kısa mesafe koşu mesafeleri şunlardır: 100 metre, 200 metre ve 400 metre. 400 metre, açık hava pistinde bir tura karşılık gelmektedir.
Kapalı salon pistleri, açık hava pistlerine kıyasla daha kısadır ve genellikle eğimli virajlara sahip 200 metrelik pistler kullanılmaktadır. Salon yarışmalarında düzenlenen en kısa sürat koşusu mesafesi 50 metredir. Kısa mesafe koşucularının performansı; çıkış anındaki hızlanma, ivmenin en üst düzeye çıkarılması ve elde edilen hızın yarış boyunca mümkün olduğunca korunması üzerine kuruludur.
Orta mesafe koşuları, 800 ve 1.500 metre yarışlarını kapsar. Bu yarışlar teknik olarak hız koşusu sayılmakla birlikte, orta mesafe koşuları hız ve dayanıklılığın iyi bir taktik anlayışıyla birleştirilmesine dayanır. 2000'li yıllarda Türk kadın atlet Süreyya Ayhan Kop, 1.500 metre branşının en iyi sporcularından biri olarak kabul edilmekteydi.
Uzun mesafe yarışları pistte koşulan 3000, 5000 ve 10.000 metre yarışlarını kapsar. Maraton ve yol parkurunda koşulan öteki yarışlar ise daha uzun mesafelerde yapılır. Son yıllarda uzun mesafe koşularına kadınlar da katılmaktadır. İlk kez 1969'da uluslararası bir yarışmada 1.500 metre koşan kadınlar, 1974'te 3000 metre koşusuna, 1970 sonlarında da maraton yarışlarına katıldılar. Yalnızca erkeklerin koştuğu, 28 tahta engel ve 7 su engelinden oluşan 3000 metre engelli yarışı dışında kalan tüm uzun mesafe koşularına kadınlar da katılırlar.
Dünya genelinde yaygınlık kazanan uzun mesafe yarışlarında, özellikle maraton koşularına katılım sayısı her geçen yıl artmaktadır. Günümüzde Londra ve New York maratonlarına her yıl on binlerce atlet katılmaktadır.
Düz koşu kategorisi altında yer alan bayrak yarışları, atletizmde özel bir disiplindir. Bu yarışlar genellikle 4 × 100 metre ve 4 × 400 metre formatında gerçekleştirilir. Her takım dört koşucudan oluşur ve her koşucu, toplam mesafenin eşit bir bölümünü koşar. Koşucular kendi bölümlerini tamamladıklarında, "bayrak" adı verilen çubuğu bir sonraki takım arkadaşına devreder. Bayrağın doğru ve kurallara uygun şekilde el değiştirmesi, bu yarış türünde kritik öneme sahiptir.
Engelli koşular, atletlerin belirli aralıklarla yerleştirilmiş engellerin üzerinden atlayarak tamamladıkları koşu disiplinleridir. Bu yarışlarda sporcular, sabit sayıda -genellikle 10 adet- engeli aşmak zorundadır. Engel yükseklikleri, yarış mesafesine ve sporcunun cinsiyetine göre farklılık gösterir. Erkekler için 110 metre, kadınlar içinse 100 metre engelli koşularında engel yüksekliği 106,7 cm'dir. 400 metre engelli yarışlarında ise, hem erkekler hem de kadınlar için engel yüksekliği 91,4 cm'dir.
Yürüyüş yarışları, kendine özgü tekniğiyle yapılan, dayanıklılık gerektiren bir atletizm branşıdır. Bu disiplinin temel kuralı; sporcunun, yürüyüş sırasında öne attığı ayağı yere basmadan önce, gerideki ayağın yerle temasını kesmemesidir. Bu teknik nedeniyle sporcular, adımlarını bacaklarını bükmeden atmak zorundadır. Yürüyüş yarışları genellikle yol parkurlarında gerçekleştirilir. Mesafeler; kadınlar için 10 kilometre, erkekler için ise 20 ve 50 kilometre olarak belirlenmiştir.

Yüksek atlamada, ilk yıllarda makas tekniği denen bir teknik kullanılıyordu. Bu alanda daha sonra yeni teknikler geliştirildi. İçlerinde en iyisi sayılan köprü (flop) tekniğinde atlet, yukarı sıçradıktan sonra dönerek çıtayı sırtüstü geçer.

Sırıkla atlama, atletin esnek bir sırık yardımıyla yüksekliğe ulaşmayı hedeflediği bir atletizm branşıdır. Geçmişte metal ve bambu sırıklar kullanılırken, daha sonra cam elyafından üretilen sırıklar kullanılmaya başlanmış ve bu malzeme değişimi, branşta önemli bir gelişme sağlamıştır. Nitekim sırıkla atlamada dünya rekoru, 22 ile 25 yıl arasındaki dönemde 1 metreden fazla bir farkla yenilenmiştir.
Atlet, sırığı iki eliyle kavradıktan sonra çıtaya doğru hızla koşar; sırığın ucunu çıtanın hemen önündeki V biçimli kutuya yerleştirir ve sırığa abanarak kendini yukarı doğru fırlatır. Çıtayı aşarken sırığı bırakır ve sırık, sporcunun atlayış yaptığı tarafta kalır.
Yüksek atlama ve sırıkla atlamada, yarışmacı her bir yükseklik için üç atlayış hakkına sahiptir. Amaç, çıtayı devirmeden mümkün olan en yüksek seviyeyi geçmektir.

Uzun atlama ve üç adım atlama, sporcunun hız alarak 10 santimetre genişliğindeki basma tahtasından sıçrayıp mümkün olduğunca uzağa atladığı atletizm branşlarıdır.
Uzun atlamada sporcu, tek bir sıçrayışla en uzak mesafeye ulaşmayı hedefler.
Üç adım atlama ise üç aşamalı bir sıçrama tekniğine dayanır. İlk adımda atlet, sıçradığı ayağıyla yere basar; ikinci adımda diğer ayağıyla yere iner ve bu ayağıyla son sıçrayışı yaparak atlayışını tamamlar.

Gülle atma, metalden yapılmış top biçimindeki bir cisim olan güllenin, 2,1 metre çapındaki dairesel bir alanın içinden, omuzdan gelen bir kol hareketiyle fırlatıldığı bir atletizm dalıdır. Erkekler için kullanılan gülle 7,26 kilogram, kadınlar içinse 4 kilogram ağırlığındadır. Sporcu, gülleyi omuz hizasında tutarak tek elle itme şeklinde atışı gerçekleştirir.

Çekiç atma, 7,26 kilogram ağırlığındaki metal bir topun, ucu halka şeklinde olan bir tel aracılığıyla fırlatıldığı bir atletizm branşıdır. Sporcu, bu halkayı eliyle kavrayarak çekici döndürüp fırlatır. Atış, 2,1 metre çapındaki ve bir bölümü tel örgüyle çevrili bir çemberin içinden gerçekleştirilir.
Disk atma ise erkeklerde 2 kilogram, kadınlarda 1 kilogram ağırlığındaki disklerle yapılan bir atma dalıdır. Atışlar, 2,5 metre çapındaki dairesel bir alanın içerisinden yapılır. Sporcular, diske itici güç sağlamak amacıyla bu dairenin içinde dönerek atışı gerçekleştirirler.

Cirit atma, atıcının atış çizgisine doğru koşarak hız aldığı ve ardından ciriti öne doğru bir silkme hareketiyle fırlattığı bir atletizm branşıdır. Erkekler için kullanılan cirit 800 gram, kadınlar içinse 600 gram ağırlığındadır. Bu dalda, olimpiyatlarda altın madalya kazanan ilk kadın Türk atlet Berfin Alkay'dır.

Dekatlon, erkek sporcuların katıldığı ve iki gün süren on branşlı bir atletizm yarışmasıdır. Yarışmanın ilk gününde sırasıyla 100 metre koşu, uzun atlama, gülle atma, yüksek atlama ve 400 metre koşu dallarında mücadele edilir. İkinci gün ise 110 metre engelli koşu, disk atma, sırıkla atlama, cirit atma ve 1.500 metre koşu yarışları gerçekleştirilir.
Heptatlon, kadın sporcuların katıldığı ve yedi branştan oluşan çoklu atletizm yarışmasıdır. Bu yarışma da iki gün sürer. Birinci gün 100 metre engelli koşu, gülle atma, yüksek atlama ve 200 metre koşu; ikinci gün ise uzun atlama, cirit atma ve 10.000 metre koşu dallarında yarışmalar yapılır.

Dünya atletizminin yönetici organı Uluslararası Atletizm Federasyonları Birliği'dir (UAAF). Dünya atletizm rekorlarını bu kuruluş onaylar. Ayrıca turnuvaların düzenlenmesinden yarışlarda kullanılan malzemeye kadar birçok konuyla ilgili kararları verir. 1896'dan beri dört yılda bir yapılan Olimpiyat Oyunları atletizm dünyası için en önemli yarışlara sahne olur.

Salon atletizmi genellikle 200 metre uzunlukta piste sahip kapalı salonlarda yapılan atletizm türüdür.
Salon atletizmi ile açık hava atletizmi arasındaki en önemli fark; çekiç atma, cirit atma, disk atma, yürüyüş ve maraton yarışmalarının yapılmamasıdır. 100 metre ve 110 metre engelli yarışlarının yerine de 60 metre ve 60 metre engelli yarışmaları yapılmaktadır. Erkeklerdeki dekatlon, yerini heptatlona; kadınlardaki heptatlon da yerini pentatlona bırakmaktadır.

IAAF Dünya Atletizm Şampiyonası
Atletizmde Olimpiyat madalyası kazananlar listesi (kadınlar)
Atletizmde Olimpiyat madalyası kazananlar listesi (erkekler)
Atletizmde Olimpiyat rekorları listesi
Atletizmde dünya rekorları listesi
Türkiye Atletizm Federasyonu
Dünya Yıldızlar Atletizm Şampiyonası
Yaz Olimpiyatları'nda atletizm
Dünya Atletizm Birliği

Uluslararası Atletizm Federasyonu21 Şubat 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Veteranlar atletizm

Augustus (Latince: Imperator Caesar Divi Filius Augustus; 23 Eylül MÖ 63 – 19 Ağustos 14), Roma İmparatorluğu'nun kurucusu ve ilk imparatorudur. MÖ 27 - MS 14 yılları arasında hüküm sürmüş olan Augustus, Gaius Octavius Thurinus olarak doğmuş ve MÖ 44 yılında Jül Sezar tarafından evlatlık edinilmesinin ardından Gaius Julius Caesar Octavianus adını almıştır.
Augustus özellikle Roma Cumhuriyeti'nin Roma İmparatorluğuna dönüşümünü sağlayan en önemli isim olarak bilinir. Augustus, Roma Cumhuriyeti'ni resmi olarak koruduğunu iddia etmiş olsa da, pratikte onu sonlandırarak yerine daha despot bir rejim olan imparatorluk sistemini kurmuştur. Tarihçiler bu durumu "Cumhuriyet'in restorasyonu" maskesi altında yapılan bir rejim değişikliği olarak tanımlar. Görünürdeki bu koruma çabasına rağmen, Cumhuriyet'in temel taşı olan güçler ayrılığı ve geçici yönetim ilkeleri Augustus döneminde tamamen ortadan kalkmıştır. Augustus tek başına Roma Cumhuriyetine istediği gibi yön verebilen tek kişilik güce sahip oldu. Tüm ordu, hazine ve dış politika kararları tek bir kişinin, yani Augustus'un kontrolüne geçmiştir. Augustus, geleneksel cumhuriyet kurumlarının (Roma Senatosu, konsüller ve halk meclisleri) varlığını sürdürmesine izin vermiştir. Fakat Augustus, bu kurumların yetkilerini tamamen budamış ve onları kendi iradesini onaylayan sembolik organlara dönüştürmüştür. Augustus, kendisinden sonra yerini üvey oğlu Tiberius'un almasını sağlayarak yönetimde veraset sistemini başlatmış ve Augustus, Cumhuriyet'in seçim ilkesini fiilen bitirmiştir. Augustus ölümüne kadar Roma'yı istikrara kavuşturdu ve yüzyıllarca sürecek bir imparatorluk sistemi kurdu.
Genç Octavius, büyük dayısı Jül Sezar tarafından evlat edinilmiş ve Sezar'ın MÖ 44 yılında öldürülmesinin ardından onun varisi olmuştur. Ertesi yıl Octavius, Marcus Antonius ve Marcus Aemilius Lepidus'la birlikte güç birliğine giderek "İkinci üçlü hükümdarlık", triumvirlik olarak bilinen askeri diktatörlüğü oluşturdu. Bir Triumvir olarak Octavianus, konsüller Hirtius ve Pansa'nın ölümlerinin ardından konsül güçlerini elinde topladı ve kendini sürekli olarak seçtirerek Roma ve eyaletlerinin büyük bölümünü bir otokrat şeklinde oldukça etkili bir biçimde yönetti. Üçlü yönetim, hükümdarlarının arasındaki kişisel ihtiraslar sonucunda çöktü. Lepidus sürgüne gönderilirken Antonius MÖ 31 yılında Octavianus'un ordusuna karşı kaybettiği Aktium Muharebesi'nin ardından Kleopatra ile birlikte intihar etti.
İkinci üçlü hükümdarlığın sona ermesinden sonra, Octavianus Roma Senatosunun yetkisinde olan, ancak pratikte kendi üzerinde topladığı idari güçler yardımıyla Roma Cumhuriyeti'nin işleyişinde değişiklikler düzenledi. Bir cumhuriyet olarak tasarlanmış devletin tek bir kişi tarafından yönetilebilmesi için uygun hale getirilmesi birkaç yıl sürdü ve sonuçta Roma İmparatorluğu olarak bilinen yapı ortaya çıktı. İmparatorluk makamı, hiçbir zaman Octavianus'tan evvel Sezar ve Sulla'nın sahip olduğu Roma diktatörlüğü gibi bir mevki değildi; hatta Octavianus, Roma halkı "diktatörlük görevini üstlenmesini istediğinde" bu talebi geri çevirdi. Yasal yoldan Augustus, Senato tarafından kendine ömür boyu verilen tribün, censor, konsül gibi aslında seçimle elde edilen (birbirine uymayan) farklı güçleri üzerinde topladı. Bağımsız gücünü, ekonomik başarılarına, yeni fethedilen yerlerden elde edilen kaynaklara, imparatorluğun her tarafında kurulan patronaj ilişkilerine, emekli ya da halen görevde olan askerlerin sadakatine, senato tarafından verilen şeref payelerinin yetkilerine  ve insanların saygısına borçluydu. Augustus'un Roma lejyonlarının çoğunluğu üzerinde sahip olduğu hâkimiyet, senatoya karşı silahlı bir tehdit oluşturmasını sağlamış ve senato kararlarına baskı yapabilmesinin önünü açmıştır. Senato muhalefetini silah yoluyla devre dışı bırakabilecek durumda olması karşısında, Senato Augustus'un mutlak liderliğine karşı ses çıkaramaz hale gelmiştir.
Augustus, büyük bir güce ulaşmasına rağmen monarşik unvanları reddetti ve saltanatını cumhuriyet sisteminin devam ettiği illüzyonu üzerine kurdu. Tarihçiler, cumhuriyet sisteminin Augustus tarafından sonlandırıldığı görüşüne sahiptir. Augustus monarşik unvanlar yerine, krallığı çağrıştırmayacak "ilk vatandaş" (princeps) unvanıyla asıl gücü kendi hakimiyetinde topladı. Augustus'un getirdiği sistem, princeps unvanlı tek bir kişiyi (imparatoru) Roma senatosunun üstünde konumlandırıyordu. Cumhuriyet döneminden farklı olarak, imparatorluk döneminde güç Roma senatosundan tek bir kişiye Augustus'a geçmişti. Augustus, Roma senatosunun işlevselliğini devam ettirdi ama asıl hakimiyet imparatora geçti ve tarihçiler tarafından cumhuriyetin sonu olarak görüldü. Augustus, MÖ 19'da Roma İmparatorluğu'nda bulunan tüm eyaletler üstünde "mutlak iktidar" (Imperium Maius) yetkisini aldı ve o andan itibaren Augustus Caesar üstün bir şekilde kontrolü sağladı, Roma İmparatorluğu'nun ilk imparatoru olarak gücünü sıkılaştırdı. Ayrıca MÖ 2'de Augustus, ülkenin babası anlamına gelen "Pater Patriae" olarak ilan edildi.
Antik Romalı tarihçi Cassius Dio, Augustus dönemiyle ilgili olarak şöyle söyler: "Augustus döneminde cumhuriyet ismen varlığını sürdürüyordu, ama gerçekte Augustus her şeyin efendisiydi." Augustus'un saltanatı, görece bir barış dönemi olan ve Pax Augusta ya da Augustus Barışı olarak adlandırılacak dönemin başlangıcı olmuştur. Sınırlarda sürekli devam eden savaşlar ve taht kavgasından çıkan ve Dört İmparator Yılı olarak bilinen iç savaş dışında, Akdeniz dünyası iki yüzyıldan uzun bir süre barış içerisinde yaşamıştır. Augustus, Roma İmparatorluğu'nun sınırlarını genişletmiş, sınırları "bağımlı tampon devletler" yardımıyla güvenlik altına almış ve Partlarla diplomasi yoluyla barışı sağlamıştır. Roma vergilendirme sistemi düzeltilmiş, resmî bir kurye sistemi ile birlikte yeni yollar yapılmış, sabit bir ordu (ve küçük bir donanma) oluşturulmuş, Praetorian muhafızlığı kurulmuş, resmî bir polis gücü ve Roma yangınlarıyla mücadele etmek için bir itfaiye gücü tesis edilmiştir. Roma şehri onun döneminde yeniden inşa edilmiştir. Başarılarını günümüze kadar ulaşmış olan Res Gestae Divi Augusti adıyla kayda almıştır. MS 14 yılında ölümü üzerine, Augustus senato tarafından Romalıların ibadet etmeleri gereken bir tanrı ilan edilmiştir. Adları olan Augustus ve Caesar, sonradan gelen tüm imparatorlar tarafından kullanılmış ve Sextilis ayının adı onun anısına Augustus olarak değiştirilmiştir. Halefi, üvey oğlu Tiberius olmuştur.

Augustus, MÖ 63 yılının 23 Eylül günü Gaius Octavius adıyla Roma'da (ya da Velletri) doğmuştur. Aynı adı taşıyan babası, equestrian sınıfından saygıdeğer ancak sıradan bir ailedendi ve Makedonya valiliği yapmıştı. Doğumundan kısa bir süre sonra babası, muhtemelen Thurii'deki bir köle ayaklanması karşısında elde ettiği zaferin anısına Octavius'a, Thurinus cognomen'ini vermiştir. Annesi Atia, kısa bir süre sonra Roma'nın en başarılı generali ve diktatörü olacak olan Jül Sezar'ın yeğeniydi. Octavius, ergenlik çağının ilk yıllarını büyük babasının Veletrae (bugünkü Velletri) yakınlarındaki evinde geçirmiştir.
Babası MÖ 59 yılında, Octavianus henüz dört yaşındayken öldü. Annesi ve üvey babası Lucius Marcius Philippus'un tarafından büyütüldü. MÖ 52 ya da 51 yılında, Octavius büyük annesi (Sezar'ın ablası Julia) cenazesinde bir konuşma yaptı. Dört yıl sonra toga virilis giydi ve MÖ 47'de Pontifler koleji'ne seçildi. Ardından MÖ 46 yılında, Jül Sezar tarafından yaptırılan Venüs Genetrix Tapınağı için düzenlenen Yunan oyunlarında görevlendirildi. Şamlı Nikolaos'a göre, Octavius Sezar'ın maiyetinde Afrika seferine katılmayı istemiş ancak annesi Atia karşı çıkınca vazgeçmiştir. MÖ 46 yılında, annesi Sezar'ın Pompey'in güçleriyle savaşmayı planladığı Hispania'ya gitmesine izin verdiyse de, Octavius hastalandığı için bu yolculuğa katılamadı.
İyileştiğinde, cepheye gitmek üzere denize açıldı ancak bir gemi kazası geçirdi; bir avuç arkadaşıyla karaya çıktı ve büyük dayısının da hayranlığını uyandıracak biçimde düşman topraklarının ortasından geçerek Sezar'ın kampına geldi. Velleius Paterculus, bu olaydan sonra Sezar'ın genç Octavianus'un, arabasında kendine eşlik etmesine izin verdiğini aktarır. Roma'ya döndükten sonra, Sezar Vesta Rahibelerine, Octavius'un birinci mirasçısı olduğuna dair bir vasiyet bıraktı.

Jül Sezar MÖ 15 Mart 44'te öldürüldüğünde, Octavius askeri eğitim almak için İllirya'daki Apollonia kentinde bulunuyordu. Bazı ordu komutanlarının Makedonya'ya sığınma önerisini reddederek, siyasi açıdan herhangi bir şansı ya da güvencesi olup olmadığını araştırmak için gemiyle İtalya'ya geçti. Brundisium yakınlarındaki Lupiae'de karaya çıktıktan sonra, Sezar'ın vasiyetinin içeriğini öğrendi ve ondan sonra Sezar'ın siyasi varisi, mülklerinin de üçte ikisinin mirasçısı olmaya karar verdi. Hiçbir meşru çocuğu bulunmayan (tek kızı Julia MÖ 54 yılında ölmüştü) Sezar, yeğeni Octavius'u oğlu ve mirasçısı olarak evlat edinmişti. Bu nedenle Octavius Gaius Julius Caesar adını almıştı. Roma geleneklerine göre biyolojik ailesini belirtmek için Octavianus soyadını da kullanması gerekiyordu ancak elde soyadını kullandığına dair bir kanıt yoktur. Bunun nedeni muhtemelen soyadının mütevazı köklerini fazla göz önüne çıkartacak olmasıdır. Daha sonraları Marcus Antonius, Octavianus'u Sezar'ın cinsel arzularını tatmin ederek evlatlığı olmakla suçlamış; ancak Suetonius Antonius'un bu suçlamasının politik bir iftira olarak tanımlamıştır.
Octavianus Roma'nın siyasi hiyerarşisine başarılı bir giriş yapabilmek için sınırlı mali imkanlarına güvenemezdi. Sezar'ın Brundisium'daki askerleri tarafından sıcak bir biçimde karşılandıktan sonra Octavianus, Sezar'ın Partlara karşı düzenlenecek sefer için tahsis ettiği paranın bir bölümünü talep etti. Doğuya yönelik askerî harekâtların başlangıç noktası olan Brundisium'da tutulan para yaklaşık 700 milyon sestertiusdu. Bu paranın kaybolmasıyla ilgili olarak sonradan yapılan bir Senato soruşturmasında Octavianus'a karşı herhangi bir eylemde bulunulmadı; zira Octavianus

Augustus Tapınağı; Ankara'nın Altındağ ilçesinde, Hacı Bayram Camii'nin hemen bitişiğinde bulunan, tahminen MÖ 25-20 yılları arasında inşa edilmiş bir tapınaktır.

Tapınağın; daha önceki yıllarda Frig tanrıları Kibele ve Men'e adanmış fakat zaman içerisinde aldığı ağır hasarlar sonucunda yıkılmış olan bir kutsal mekanın üzerine inşa edildiği düşünülmektedir. Tahminen MÖ 25-20 yılları arasında, son Galat hükümdarı Amintas'un kızı Pilamenes tarafından, Roma İmparatoru Augustus adına bir bağlılık nişanesi olarak yaptırılmıştır.
21. yüzyıla gelene kadar pek çok depreme ve hava kirliliği gibi diğer yıkıcı çevresel etkenlere maruz kalan tapınağın duvarları büyük oranda yıkılmış ve içinde bulunan yazıtlar da zarar görmüştür. Dünya Anıtlar Fonu, yapının yok olmasını engellemek ve bir an önce restorasyon çalışmalarının başlamasını sağlamak amacıyla 2002 ve 2004 yıllarında yayımladığı listelere Augustus Tapınağı'nı da dahil etmiş; bunun üzerine Amerikalı hayırsever Robert W. Wilson'ın bağışladığı parayla Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Orta Doğu Teknik Üniversitesi ortaklaşa bir çalışma gerçekleştirerek taş ve mermer yüzeylerin ne durumda olduğunu gösteren bir hasar tespit çalışması gerçekleştirmiştir. 2007 yılında, Kress Derneği'nin Avrupa Koruma Programı çerçevesinde finanse edilen bir toplantıda ise konuyla ilgili uzmanlardan binanın yüzeylerinde meydana gelen aşınmaların ilerlemesi ve bununla nasıl mücadele edilmesi gerektiği konusunda fikir alışverişi yapılmıştır. Ayrıca aynı sene bakanlık tarafından tapınağa özel bir birim oluşturulmuş, 2008 yılında da Ankara Büyükşehir Belediyesi öncülüğünde alanın imar planı çıkartılmıştır.

Yapılan arkeolojik araştırmalar ile daha önceki zamanlarda şehri ziyarete gelmiş yabancı seyyahların bıraktıkları gravür ve betimlemelerden yola çıkılarak tapınağın yıkılmadan önce etrafı sütunlarla çevrili, dikdörtgen planlı bir yapı olduğu anlaşılmıştır. Bu sütunların birbirine paralel olarak, uzun duvarlarda on beşerli, kısa duvarlarda altışarlı gruplar halinde yan yana sıralandığı; ayrıca binanın ön kapısında dört, arka cephesinde de iki tane sütun yeri olduğu tespit edilmiştir. 5. yüzyıl dolaylarında, Bizans İmparatorluğu döneminde cephelere pencereler açılmış ve bir kilise haline getirilmiştir. Günümüzde yalnızca iki yan duvarı ile kenarları işlemeli olan kapı kısmı ayakta durmaktadır.

Kanuni Sultan Süleyman döneminde, Kutsal Roma İmparatoru I. Ferdinand'ın diplomatik temsilcisi olarak İstanbul'a gönderilen Flaman diplomat Ogier Ghiselin de Busbecq; aynı zamanda Ankara'yı ziyaret eden ilk yabancı seyyahlardandır. Şehirde yaptığı gözlemleri özenle kayıt altına almış ve karşısına çıkan bütün Yunanca ve Latince yazıtları kopyalamıştır. Augustus Tapınağı'na yaptığı ziyaret esnasında binanın duvarlarına kazınmış olan İmparator Augustus'un vasiyet metnini ilk keşfeden kişi de kendisi olmuştur. Yazıtlar, beraberindeki Janos Belsius tarafından kayıt altına alınmış; tapınağın ilk çizimi ise Alman tüccar Hans Dernschwam tarafından yapılmıştır. Busbecq; o zamanlarda dahi tapınağın harap halde ve tavanı da dahil olmak üzere duvarlarının yıkılmış olduğunu anlatır. Ayrıca yine kendisinin tahminlerine göre bina daha önceleri bir vali tarafından resmi ikametgâh olarak kullanılmıştır. Günyüzüne çıkartılan vasiyet metninin ise yarısının sağ taraftaki duvarda, diğerinin de sol tarafta olduğunu söylemiş ve üst satırların gayet iyi okunduğunu, orta kısımlardan itibaren boşlukların ortaya çıktığını ve en alt bölümlerin ise tamamen tahrip olduğunu aktarmıştır. Dernschwam ise kendi yazılarında yapının tavanın olmadığını, iç kısımda imamlar için yapılmış on adet oda bulunduğunu ve güney cephedeki duvarda demir parmaklıklarla kapatılmış üç yüksek pencere yer aldığını anlatmıştır.

18. yüzyılda, dönemin Fransa Kralı XIV. Louis'nin eski eserler uzmanı olarak Ankara'yı ziyaret eden Paul Lucas da Hacı Bayram Camii'nin yanında iki büyük duvar sırası bulunduğunu; bu duvarların sütun kaideler ve başlıklarla bezendiğini aktarır. Ayrıca Lucas'ya göre tapınağın duvarları, daha eski dönemlerden kalma başka yapılardan devşirilen malzemelerle inşa edilmiştir. Yine Louis tarafından Ankara'ya yollanan bir diğer kişi ise Fransız botanikçi Pitton de Tournefort'dur. Tournefort; Ankara'nın en güzel Anadolu şehirlerinden biri olduğunu söyleyerek başladığı notlarında ise yapının büyük taş bloklardan ve beyaz mermerden inşa edildiği, giriş kısmının köşelerinin hala ayakta olduğu yazılıdır. Charles Texier; Description de I'Asie Mineure I ve Principal Ruins of Asia Minor adlı eserlerinde tapınağa ait çizim ve gravürlere yer vermiştir. Sık sık İtalya'daki Roma dönemi tapınaklara gönderme yapan Texier, Ankara'daki bu yapının Roma'daki binalardan daha gösterişli olduğunu söylemiştir.

İmparator Augustus'un hayattayken yaptığı işleri anlatan Res Gestae Divi Augusti'nin bir kopyası da Augustus Tapınağı'nın duvarlarına işlenmiştir. Roma’daki orijinal yazıt kaybolduğu için bu metnin günümüze ulaşmış olan tek tam kopyasıdır. Bu yüzden tarihçiler tarafından "Monumentum Ancyranum" (Ankara Anıtı) olarak adlandırılmıştır. Kırmızı boyayla ve iki farklı dilde kaydedilen metinlerden Latince olanı, yapının ante duvarlarının pronaos'a (ön oda) bakan yüzüne; Grekçe olansa güneydoğudaki cella (kutsal bölüm) duvarının dışa bakan tarafına yazılmıştır. Latince metinde imparatorun rahipleri ve onların görevleri boyunca gerçekleştirdikleri işleri anlatan bir liste yer alırken, Grekçe metinde ise daha sonraki dönemlerde yaşamış olan bir rahiple alakalı bilgiler bulunur. Roma tarihi açısından oldukça büyük bir öneme sahip olan Ankara Anıtı, dünya tarihi içinde değerlendirildiğinde de evrensel bir kültürel mirastır. Yazıtla ilgili ilk çalışmalar 1800’lü yıllarda William John Hamilton, Otto Puchstein ve Theodor Mommsen tarafından yapılmıştır. Mommsen, bu yazıtın önemine dikkat çekmek amacıyla "Yazıtlar Kraliçesi" olarak tanımlamıştır.

Ak Medrese (Ankara)

 OpenStreetMap'te Augustus Tapınağı ile ilgili coğrafi veriler

Ayaş, Ankara ilinin bir ilçesidir. Ankara'nın 55 km batısındadır. Tarıma elverişlidir, bazı çiftlikler bulunur. İçmeleri ile meşhurdur.
İlçenin yüzölçümü 1.041 km²dir. Ayaş ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 954 metredir.

Ayaş'ın uzun bir tarihi vardır ve Evliya Çelebi'nin eserleri ile folklor şarkılarında da ismi geçer.
Ayaş'a yerleşenler Oğuz boylarıdır ve çeşitli köy adlarının Bayat, Afşar, Peçenek, Kıpçak ve Kargın olması da bundandır. 
1554'te, Ayaş Sancak merkezi ve 1864'te Ankara'nın nahiyesi oldu.
Eğitim bakımından ileri olan Ayaş, 1900 itibarıyla 8 medrese, 2 iptidai mektep ve 1 rüştiye bulundurmaktaydı.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Ayaş'ın 33 mahallesinin sekizi merkezde bulunmaktadır. Merkez mahallelerinde 4.318 kişi (%35,1) yaşamaktadır. En uzak mahallesi ise 37,4 km uzaklıktaki Gençali'dir. Merkez mahalleleri dışında nüfusu en fazla olan, 1.296 kişi ile Oltan mahallesidir. Ayaş'ın nüfusu 2017 yılında 13 kişi artmıştır.**
Ayaş ilçesinin mahallelerinin ilçeye uzaklığı, rakımı ve nüfusu

* Km, kaymakamlığa olan uzaklıktır.
** TÜİK 1 Şubat 2018 verileri

Ayaş kaplıca, ılıca ve içmeceleriyle ünlüdür. İlçede 2008 yılı itibarıyla 2000 yataklı bir kaplıca tesisinin inşası başlamıştır. Ayaş'ta her yıl haziranın son haftası dut festivali yapılmaktadır. 2010 yılında yaklaşık 40 bin kişi festivale katılmıştır. Ayaş ilçesinde geniş yeşillik alanlar ve bol miktarda dut ağacı vardır. İlçe, ekonomik ve altyapısal olarak hızla gelişmektedir. Ayrıca Ayaş ilçesi domatesi ile meşhurdur. Bunların yanı sıra Ayaş Tarihi Paşa Hamamı, Asartepe Kanyonu, Yağmur Dede Türbesi gibi yerlerde bölgeye gelen ziyaretçilerin sıklıkla ziyaret ettiği noktalardır.

Ayaş Belediyesi 3 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 Wikimedia Commons'ta Ayaş ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
 OpenStreetMap'te Ayaş ile ilgili coğrafi veriler

Aynoroz (Yunanca: Άγιον Όρος - Kutsal Dağ), Balkanlar'da Yunanistan'ın Halkidiki yarımadasından Ege Denizi'ne doğru uzanan 3 dar ve uzun yarımadanın en doğuda olanı. Doğu Ortodoks manastırının önemli bir merkezidir. Yunanistan Cumhuriyeti içinde özerk bir hükûmet olarak yönetilmektedir. Aynoroz yarımadasının toprağı kalkerli olup, oldukça dağlıktır. En yüksek noktası adanın en güneyindeki Athos Dağı'dır (2.033m). Nüfusun çoğunluğu rahiplerden meydana gelir ve 2.250 kişi kadardır. Athos Dağı'nda, Konstantinopolis Ekümenik Patriğinin doğrudan yetkisi altında  20 kadar manastır vardır. Devletin yönetim biçimi 20 manastırı temsil eden 20 kişi ve küçük bir meclis tarafından yönetilir ve Yunanistan'a bağlıdır. Halkın başlıca gelir kaynağı zeytin ve üzümcülük gibi Akdeniz ürünleri ve hayvancılıktır.
Athos Dağı, Yunancada genellikle Agion Oros (Άγιον Όρος, 'Kutsal Dağ') ve varlık "Athonite Eyaleti" (Αθωνική Πολιτεία, Athonikí Politía) olarak anılır. Diğer Ortodoks geleneği dillerinde 'Kutsal Dağ' anlamına gelen isimler de kullanılmaktadır. Buna Bulgarca ve Sırpça (Света гора, Sveta gora); Rusça (Святая гора, Svyataya gora); ve Gürcüce (მთაწმინდა, mtats'minda) dahildir. Klasik çağda dağ Athos olarak adlandırılırken, yarımada Acté veya Akté (Koinē Yunanca: Ἀκτή) olarak biliniyordu.
Athos Dağı, eski zamanlardan beri bir yerleşim yeridir ve yaklaşık 1.800 yıllık Hristiyan varlığı ve en az MS 800 ve Bizans dönemine dayanan uzun tarihi manastır gelenekleriyle bilinir. Bugün, Yunanistan ve Romanya, Moldova, Gürcistan, Bulgaristan, Sırbistan ve Rusya gibi Doğu Ortodoks ülkeleri de dahil olmak üzere diğer birçok ülkeden 2.000'den fazla keşiş, Athos'ta dünyanın geri kalanından izole edilmiş bir hayat yaşıyor. Athonite manastırları, iyi korunmuş eserler, nadir kitaplar, eski belgeler ve muazzam tarihi değere sahip sanat eserlerinden oluşan zengin bir koleksiyona sahiptir ve Athos Dağı 1988'den beri bir Dünya Mirası alanı olarak listelenmiştir.
Athos Dağı yasal olarak Yunanistan'ın geri kalanı gibi Avrupa Birliği'nin bir parçası olmasına rağmen, Kutsal Dağ'ın Manastır Devleti ve Athonite kurumları, Yunanistan'ın Avrupa Topluluğuna (AB'nin öncüsü) kabulü sırasında yeniden onaylanan özel bir yargı yetkisine sahiptir. Bu, Manastır Devletinin yetkililerine, topraklarındaki insanların ve malların serbest dolaşımını düzenleme yetkisi verir.
10. yüzyılda dinsel bir topluluk olarak doğan Aynoroz, Bizans, Osmanlı ve Yunanistan egemenlikleri boyunca da bağımsızlığını korumayı başarmıştır.
Aynoroz'a "Aynaroz" da denir.
Athos Dağı'na günlük ziyaretçi sayısı sınırlıdır ve hepsinin sınırlı bir süre için geçerli özel bir giriş izni alması gerekmektedir. Ortodoks Hristiyanlar izin alma prosedürlerinde önceliklidir. Yarımada sakinleri, Doğu Ortodoks Kilisesi üyesi olan 18 yaş ve üstü erkekler ve aynı zamanda keşiş veya işçi olmaktadır.
COVID-19 salgınıyla mücadele tedbirlerinin bir parçası olarak Athos Dağı ziyaretleri 19-30 Mart 2020 tarihleri arasında askıya alınmıştır.

Aynoroz'un ortak bir plana göre yapılan 20 manastırı da ortak bir mimari yapıdadır. Hepsi kuleli bir surla çevrilmiş olan geniş avlulu kalelerdir. 10. yüzyılda yapılmaya başlanmış olan kiliseler dinsel konulu Bizans duvar resimleriyle süslenmişlerdir.

Megísti Lávra (Μεγίστη Λαύρα)
Vatopédi (Βατοπέδι veya Βατοπαίδι)
İviron (Ιβήρων, ივერონის მონასტერი - Gürcü manastırı)
Hilandariu (Χιλανδαρίου, Хиландар - Sırp manastırı)
Dionysiu (Διονυσίου)
Kutlumusiu (Κουτλουμούσι)
Pantokratoros (Παντοκράτορος)
Ksiropotamu (Ξηροποτάμου)
Zografu (Ζωγράφου, Зограф - Bulgar manastırı)
Dohiariu (Δοχειαρίου)
Karakalu (Καρακάλλου)
Filoteu (Φιλοθέου)
Simonos Petra (Σίμωνος Πέτρα veya Σιμωνόπετρα)
Agiu Pavlu (Αγίου Παύλου)
Stavronikita (Σταυρονικήτα)
Ksenofondos (Ξενοφώντος)
Osiu Grigoriu (Οσίου Γρηγορίου)
Esfigmenu (Εσφιγμένου)
Agiu Panteleimonos (Αγίου Παντελεήμονος veya Ρωσικό, Святого Пантелеимона - Rus manastırı)
Konstamonitou (Κωνσταμονίτου)

Ayvalık (Yunanca: Αϊβαλί Aivali, Grekçe: Κυδωνίες Kydonies), Türkiye'nin Balıkesir ilinin bir ilçesidir. Balıkesir'in en batısında, Ege Denizi kıyısında bulunan ilçe, Türkiye'nin en önemli turizm merkezlerinden biridir. Ayvalık kış mevsimlerinde büyük bir kasaba nüfusuna sahip olmakla birlikte, yaz mevsimlerinde turizmin de etkisiyle dönemsel nüfus artışı yaşamaktadır. Tarihte çeşitli uygarlıklara ev sahipliği yapmış olan Ayvalık, 2017'den beri UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi'nde yer almaktadır.

Ayvalık, Antik Çağ'da bir tür yabani ayva anlamına gelen Kidonia (Antik Yunanca: Κυδωνίαι) olarak anılıyordu. Bölgeye ilk yerleşenlerinin Midilli'nin Kydona köyünden ya da Girit'in Kydonies bölgesinden gelmiş olabilecekleri düşünülmektedir. İsim konusunda bazı görüşler de Ayvalık'ın Aioliki'nin (Eolya'nın) bozulmuş şekli olduğudur. Ayvalık anlamına gelen Kydonie ismi ise, MÖ 330'dan beri süregelmektedir. Kentin adı Osmanlıcada "آيوالق" olarak geçmekteydi.

Antikçağ'da, Ayvalık Adaları'na Hekatonisa ismi veriliyordu. Bu isim, adaların en büyüğü Nesos (Moshonisi, Cunda veya Alibey Adası) aynı isimle söylenen Nesos ya da Nasos antik kentinin baş tanrısı olan Hekatos olarak da anılan Apollon'dan gelmekteydi. Apollon Adaları'nda Nesos dışında Chalkis, Pordoselene ve Kydonia antik yerleşmeleri vardı. Antik kaynaklar Chalkis, Pordoselene ve Nasos'tan çok söz etmelerine karşılık, Kydonia hakkında yazan sadece yazları akan ünlü bir sıcak su kaynağına sahip olduğunu bildiren Plinius olmuştur. Bu dört antik kentten Chalkis ve Pordoselene yok olmuşlar; ancak Kydonia ve Nesos, sırasıyla Ayvalık ve Cunda (Alibey) olarak günümüze ulaşmışlardır.

Bugün, eski Kydonia olduğu düşünülen alanda, ciddi bir arkeolojik çalışma olmamasına karşılık hâlen antik devre ait bol miktarda çanak çömlek parçalarına rastlanmaktadır. Bu parçalar üzerinden yapılan ön çalışmalar, Helenistik (MÖ 330-30) ve Roma (MÖ 30-MS 395) çağlarına ait yerleşim yerleri bulunduğunu işaret etmektedir. Doğu Roma verilerine dayanılarak Roma döneminde en parlak çağını yaşadığı düşünülen şehrin, Bizans döneminde önemini yavaşça kaybettiği, yerleşimin Ayvalık'ta yer alan İlkkurşun Tepesi eteklerine kaydığı düşünülmektedir. Kentin daha sonraki çağlardaki gelişimi bu bölge merkezli olmuştur.
İlkçağda Misya, Hititler, Frigler, Lidya, Orta Çağ'da Roma İmparatorluğu ve Doğu Roma İmparatorluğu, 14. yüzyıldan itibaren de Osmanlı İmparatorluğu egemenliğine girmiştir. 19. ve 20. yüzyılın başlarında en parlak dönemini geçiren kentte yaşayan Rum ahalinin, 1821 yılında Yunan ayaklanmasına katılması sonucu ilçenin büyük bir kısmı boşaltılmış, daha sonra dönmelerine izin verilmekle beraber kent eski canlılığına kavuşamamıştır. Bugün eski dönemlerden fazlaca kalıntıya rastlanmamasına rağmen, yer yer Antik Yunanistan ve Antik Roma çağlarına ait çanak ve çömlek parçacıkları görülmektedir. Ayvalık'ta birçok tarihi yapının yanı sıra ve Rumlardan kalma ev ve kiliseler bulunmaktadır.

Kent dokusu Osmanlı döneminde formunu kazanmıştır. Bugünkü Ayvalık'ın kurulması 1430-1440 yıllarına rastlar. Ayvalık o zamanlar limana hakim bir tepe üzerinde kurulu idi. Doğu Roma İmparatorluğu'nu sıkıştıran Osmanlı İmparatorluğu, Alibey Adası'nda bir deniz üssü kurmuştur. Daha sonraları şehre Rumlar yerleşmeye başlamış ve kısa sürede Türk nüfusu aşmışlardır. Osmanlı kaynaklarında Ayvalık adına ilk kez 1772 yılında yayınlanan bir fermanla rastlanır. Bu fermanın, 1770'te Çeşme önlerinde Rus donanmasıyla yapılan bir savaştan dönerken Ayvalık'a uğrayan, daha sonra sadrazam olan Cezayirli Hasan Paşa tarafından çıkarttıldığı düşünülmektedir. Bölge, 1789'dan itibaren gayrimüslimlerin yaşadığı bir özerk bölge olmuştur. Bu özerklik 1821'deki Yunan ayaklanmasına dek sürmüş, bu ayaklanma sonucunda Ayvalık boşaltılarak 1840'ta Karesi Sancağı'na bağlı bir ilçe yapılmıştır. Daha sonra Rumların dönmesine izin verilmesine rağmen, ilçe eski canlılığına kavuşamamıştır. Osmanlı İmparatorluğu yönetiminin Anadolu'da incelemeler yapmak için gönderdiği Vital Guinet tarafından yayımlanan 1891 tarihli istatistiğe göre 21.666 olan kent nüfusunun 21.486'sı Rum, 180'i Türk'tür.
1900-1914 tarihli bir Fransız yıllığında Ayvalık'ın o zamanki sosyo-ekonomik yapısı hakkında şu bilgiler verilmektedir;
"30.000 nüfusludur. Postasını Avusturya-Macaristan İmparatorluğu işletmektedir. Zeytinyağı, balmumu, yerli ipek, şarap, sabun dışsatımı yapılır ve şeker, kahve, yün, pamuklu kumaş, ham deri ithal eder. Fransa, Büyük Britanya ve İrlanda Birleşik Krallığı, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, İtalya Krallığı'nın kentte konsoloslukları bulunur. Bankalar; Osmanlı Bankası, Atina Bankası, Viyana Kredi Bankası'dır. Aynı zamanda bir akademi, iki oteli bulunan ilçede içinde eczanesi de olan bir genel hastane ve cüzzam hastanesi faaliyet göstermektedir."
Mayıs 1917'de Otto Liman von Sanders'in komutası altındaki Alman kuvvetlerinin yardımı ile 12.000-23.000 Rum, Ayvalık'tan Anadolu'nun iç bölgelerine tehcir edildi.

İlçe I. Dünya Savaşı sonrası İzmir'in işgali ile birlikte 29 Mayıs 1919'da Yunan egemenliğine girmiştir. İşgal sonrası Anadolu'da ilk direniş 172. Alay Komutanı Yarbay Ali Çetinkaya tarafından başlatılmıştır. İşgalin ilk günlerinde bazı Rum çeteciler ve Yunan askerler 2 köyü yakmakla suçlanmıştır. Bu işgal 15 Eylül 1922'ye kadar sürmüştür. Tetkik Heyeti Raporu'na göre işgal sırasında Ayvalık çevresinde Rum çeteleri pek çok Türkü öldürmüş ve soymuştur. Eylül 1922'de, Ayvalık'ta 3,000 Rum erkek İç Anadolu'ya tehcir edilmiş, 23'ü hariç hepsi yolda ölmüştür. 24 Temmuz 1923'te imzalanan Lozan Antlaşması'nda belirtilen Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi gereğince, Girit, Makedonya ve Midilli Türkleri ilçeye yerleştirilmiştir. Burhaniye'ye bağlı varlık gösteren Ayvalık, 19 Mayıs 1928 tarihinde ilçe olmuştur.
İlçede Girit göçmenleri çoğunluğu oluşturmaktadır. Bunların yanında yerli yörükler, Bosna muhacirleri ve Arnavutlar da bulunmaktadır.

Ayvalık, Türkiye'nin Balıkesir ilinin Ege Bölgesi'nde kalan bir ilçesi olup Midilli'nin tam karşısında kurulmuştur. Çam ormanları ve Zeytin bakımından zengin olan ilçe Ege Denizi kıyısında olup Ayvalık Adaları adı verilen takımadalara sahiptir. Ayvalık'ın kuzeydoğusunda Gömeç, güneyinde İzmir iline bağlı Dikili ve Bergama ilçeleri, batısında ise Ege Denizi bulunur.

Ayvalık'ın karşısında ise ondan Midilli Boğazı ile ayırılan, Yunanistan Cumhuriyeti'nin, Kuzey Ege Adaları coğrafi bölgesinin Midilli iline bağlı olan ve hem Midilli ilinin hem de Kuzey Ege Adaları coğrafi bölgesinin yönetim merkezi olan Midilli şehri çıplak gözle görülebilecek yakınlıkta yer almaktadır.
Ayvalık, bir adalar topluluğudur. Kaşık, Poyraz, Kamış, Büyükkuruada ve Güvercinada bunlardan bazılarıdır.
Ayvalık ilçesinde dağlar denize dik uzandığından kıyılar girintili çıkıntılıdır. Bu kıyılar boyunca burunlar ve koylar meydana gelmiştir. İlçenin Ege Denizi'ne olan kıyıları 34 km'dir.
İlçenin yüzölçümü 305 km²dir. Ayvalık ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 7 metredir.

İlçede Akdeniz iklimi hüküm sürer. Ege Bölgesi'nde yer alması nedeniyle kışları ılık ve yağışlı, yazları sıcak ve kuraktır. Devamlı hafif rüzgarlı günler mevcuttur. Yaz sıcaklığı ortalama 24-34 °C'dir. Kışlar ise ılıktır. Özellikle yazları tüm çevre kavurucu sıcaklıkta iken Ayvalık'ta batıdan esen ve genellikle öğleleri başlayan imbat ilçeyi serinletir. Bazı yazlar da "meltem" rüzgarları eser. Kazdağı yönünden gelen esintinin haftalarca sürdüğü de olur.

Ayvalık ilçesine bağlı irili ufaklı 22 kadar ada vardır. Bu adaların en büyüğü Alibey Adası ya da diğer ismi ile Cunda Adası olup 1964 yılında bir köprü ile Lale Adası'na oradan da ilçe merkezine bağlanmıştır. Bu köprülerden biri aynı zamanda Türkiye'nin ilk boğaz köprüsü olma özelliğini taşır. Alibey Adası dışındaki tüm Ayvalık Adaları 1995 yılında millî park ilan edilmiş ve yerleşim yasaklanmıştır. Adalar içinde tarihi ve turistik öneme sahip olan bir diğeri de Tımarhane Adası'dır. Bu adaya Türkler eski zamanlarda Taşlı Manastır olarak da adlandırmışlardır. Bu ada özellikle Osmanlı İmparatorluğu döneminde Ayvalık'ta yaşayan Rumların içkiyi fazla kaçırması üzerine sert esen rüzgarı ile akıllarını başlarına toplamaları için gönderildikleri bir mekân olduğundan bu ismi almıştır.

Bölgede ilk nüfus sayımı 1891'de Vital Guinet yönetiminde yapılmış, 21.666 olan kent nüfusunun 21.486'sının Rum, 180'inin Türk olduğu belirtilmiştir. İlçe nüfusu 1975 sayımına göre 33.000 kişidir. Belediye nüfusu 1980 yılı sayımında 19.371, 1985'te 21.381, 1990'da 25.687, 1997'de ise 29.342 kişi olarak belirlenmiştir. Bu rakamlara göre yıllık ortalama nüfus artış hızı %2,5 dolaylarındadır.
İlçe nüfusu 2020 sayımlarına göre 71.725 kişidir. Yazları gelen turistlerle nüfus oldukça artar. Ayvalık Türkiye'nin en kalabalık 207. yerleşim birimidir.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

İlçe ekonomisi büyük ölçüde zeytin ve turizme bağlıdır. Ayvalık'ta zeytin dışında pamuk, çam fıstığı ve mandalina gibi tarım ürünleri de yetiştirilir. Ayrıca bölgede, Bağyüzü Köyü'nde yetiştirilen Kozak üzümü tanınmış bir üründür. Son yıllarda turfanda sebzecilik ve Kozak çam balı üretimi de yapılmaktadır. Arazinin %70'i zeytinlik olan Ayvalık'ta zeytinden sabun ve zeytinyağı üreten sanayi kuruluşları bulunmaktadır. Türkiye'de 110 milyon zeytin ağacı vardır ve bunun 2.500.000'i ilçede bulunur. Balıkçılık ve balık restoranları da önemli bir gelir kaynağıdır.

Turizm alanında büyük bir potansiyele sahip olan ilçede başta Şeytan Sofrası olmak üzere çeşitli doğal güzellikler olmakla birlikte, özellikle eski Rum evleri ve yapılarına dayanan kültür turizmi de gelişmiştir. Özellikle Sarımsaklı Plajları ve Alibey Adası'nda ise deniz turizmi gelişmiştir.
İlçede 1994 yılında yapılan bir çalışmaya göre 1842-1914 yılları arasından kalma toplam 363 bina bulunmaktadır.
İlçe son yıllarda Ege Adaları'ndan çok sayıda günübirlik misafir ağırlamaktadır. Bu ziyaretlerin amacı genellikle alışveriştir. Bu 

Azerbaycan, resmî adıyla Azerbaycan Cumhuriyeti (Azerice: Azərbaycan Respublikası [ˈɑzæɾbɑjdʒɑn ɾespublikasɯ]), Batı Asya ile Doğu Avrupa'nın kesişim noktası olan Kafkasya'da yer alan bir ülkedir. Güney Kafkasya'nın en büyük yüz ölçümüne sahip ülkesi olan Azerbaycan'ın doğusunda Hazar Denizi, kuzeyinde Rusya, kuzeybatısında Gürcistan, batısında Ermenistan ve güneyinde İran ile komşudur. Kendisine bağlı olan Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti'nin ise kuzey ve doğusu Ermenistan ile, güneyi ve batısı İran ile çevrilmiştir, Türkiye ile 17 km'lik sınırı bulunmaktadır.
Azerbaycan, zengin kültürel mirasa sahiptir. Müslümanların çoğunlukta olduğu ülkeler arasında opera, tiyatro gibi sahne sanatlarını barındıran ilk ülke olma özelliğini taşır.
Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti 1918 yılında kurulmuştur, ancak iki yıl sonra 26 Nisan 1920'de Kızıl Ordu sınırı geçerek Azerbaycan'a girmiş, 28 Nisan 1920'de Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti kurulmuş ve ardından Sovyetler Birliği topraklarına katılmıştır. Ülkenin tekrar bağımsızlığını kazanması 1991'de Sovyetler Birliği'nin dağılması ile gerçekleşmiştir.
1991 yılının Eylül ayında, çatışmalı bölge Dağlık Karabağ'daki Ermeni çoğunluk, Dağlık Karabağ Cumhuriyeti'nden ayrılmak istemiş ve Sovyetler Birliği'nin dağılma sürecinde başlayan Birinci Dağlık Karabağ Savaşı 1994 yılında sona ermiştir. Dağlık Karabağ ve onu çevreleyen 7 bölge o zamana kadar uluslararası alanda Azerbaycan'a bağlı kabul edilirken savaş sonrasında bölge, AGİT öncülüğünde yapılan görüşmeler sonucunda fiilen bağımsız kabul edildi. Dağlık Karabağ Cumhuriyeti, dağılışına kadar fiilen savaşın sona ermesinden sonra bağımsız kalmış, fakat diplomatik anlamda hiçbir devlet tarafından tanınmamış ve Azerbaycan'a bağlı bir de jure bölge olarak kabul edilmiştir. Nitekim 2020 yılında gerçekleşen İkinci Dağlık Karabağ Savaşı sonrasında Dağlık Karabağ ve 7 bölge yeniden Azerbaycan yönetimi altına girmiştir.
7 Ağustos 2025'te Ermenistan ve Azerbaycan liderleri Nikol Paşinyan ve İlham Aliyev, neredeyse 40 yıldır devam eden Karabağ çatışmasının ardından Washington'da ABD Başkanı Donald Trump'ın davetiyle barış anlaşması imzaladı. Bu antlaşmayla Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki savaş bitmiş oldu.
Azerbaycan, üniter bir anayasal cumhuriyettir. Türk Devletleri Teşkilatı ve TÜRKSOY'un etkin üyesidir. 158 ülkeyle diplomatik ilişkisi ve 38 uluslararası kuruluşa üyeliği vardır. GUAM, Bağımsız Devletler Topluluğu ve Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü'nün kurucu üyelerindendir. 1992'den bu yana Birleşmiş Milletler'e üyedir, 9 Mayıs 2006'da Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından kurulan İnsan Hakları Konseyi'nin üyeliğine seçilmiştir. Ayrıca Bağlantısızlar Hareketi, AGİT ve Avrupa Konseyi'ne de üyedir, Barış İçin Ortaklık projesinde NATO ile iş birliği yapmaktadır.
Azerbaycan Cumhuriyeti Anayasası'nda resmî din yoktur ve ülkedeki tüm ana siyasi güçler laik milliyetçidir ancak halkın çoğunluğu ve kimi muhalefet güçleri Şii İslam inancına sahiptir. Diğer Doğu Avrupa ve Bağımsız Devletler Topluluğu ülkeleri ile karşılaştırıldığında Azerbaycan, sosyal ve ekonomik gelişme ile okuryazarlık oranında yüksek seviyelere ulaşmıştır. İşsizlik ve intihar oranları da düşüktür.
Bununla beraber 1993'ten beri iktidarda olan, Yeni Azerbaycan Partisi, bireysel hakları sınırlama, siyasal baskı, basına yönelik sansür gibi otoriter ve insan haklarını zedeleyici politikalar yapmakla suçlanmıştır. Azerbaycan, 1 Ocak 2012 tarihinden itibaren Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde iki yıllık daimi olmayan üyeliğe başlamıştır.

Steingass'ın Farsça sözlüğünde āẕar-ābād, آذر آبادگان āẕar-ābādgān Tebriz şehrinin eski adı olarak kaydedilmiştir. "Āzar" (Farsça: آذر‎) Ateş, baycan veya orijinal olarak bilinen haliyle "Pāyegān" (Farsça: پایگان‎) Muhafız/Koruyucu (Āzar Pāyegān = "Ateş Muhafızları") (Farsça: آذر پایگان‎) anlamına gelmektedir. Adların kökeni Zerdüştlük dönemi Perslerine (İran) dayanır. Müslümanların Pers'i fethetmesinden sonra birçok Farsça söz Arapça yazılmaya başlandı ve orijinal telaffuz şeklini yitirdi; örneğin "G / P / ZH / CH" sesleri Arapçada herhangi bir karşılık bulamadı. Böylece "Azar Paigān", Azerbaycan olarak bilinir hale geldi.
Farklı bir görüşe göre, Azerbaycan adı Ahameniş İmparatorluğu'nda Midya satraplığının yöneticiliğini yapan ve imparatorluğun Büyük İskender tarafından fethinden sonra görevine devam eden Pers Atropat'tan türemiştir. Bu adın da Zerdüştlük dini kökenli olduğu düşünülmektedir. Atropat, Atropatena bölgesinde (günümüzde İran Azerbaycan'ı) egemenlik kurmuştur. Diğer bir görüşe göre ise o bölgede büyük bir devlet kurmuş olan ve Hazar Denizi'ne de adını veren Hazarlar'ın (Kazar, Kuzar, Xazar) adından kaynaklanır.

Azerbaycan'daki en eski insan yerleşimleri Taş Devri'ne kadar uzanır, bu yerleşimin bulgularına Azıh Mağarası'nda rastlanmıştır ve Kuruçay kültürü adıyla tanınır. Eski Taş Çağı ve Tunç Çağı ile ilgili kalıntılara ise Tağılar, Damcılı, Zar, Yatak-yeri adlı yerleşim merkezlerinde yer alan mağaralarda ve Leylatepe ile Saraytepe nekropollerinde ulaşılmıştır.
Azerbaycan'da milattan önce dokuzuncu yüzyılda, ilk İskit-Saka yerleşimleri başladı. İskitlerin ardından Manna Devleti (MÖ IX), sonra İranlı Medler Aras Nehri'nin güneyindeki bölgeye egemen oldular (MÖ IIV). Medler, MÖ 900-700 arasında büyük bir imparatorluk kurdular ancak MÖ 549 yılında yıkıldılar ve topraklarına Ahameniş İmparatorluğu sahip oldu. Ahamenişlerin, Azerbaycan topraklarını da ele geçirmesi üzerine buralarda Zerdüştlük yayılmaya başladı. Daha sonra Büyük İskender'in imparatorluğu Azerbaycan'da egemen oldu, devamında Selevkos İmparatorluğu'na bağlandı. Romalılar da Roma İmparatorluğu devrinde buraya yerleşti. Bölgenin asıl yerlileri olan Albanyalılar MÖ dördüncü yüzyılda bir imparatorluk kurdular. Bu devirde Zerdüştlük, Atropatena ve Kafkasya coğrafyasında yayıldı.

Albanya, 252'de Sasani İmparatorluğu'nun vasal bölgesi haline geldi ve Kral Urnayr, dördüncü yüzyılda devlet dini olarak Hristiyanlığı kabul etti. Devlet, çok sayıda Sasani ve Bizans fethine rağmen dokuzuncu yüzyıla kadar bölgede varlığını sürdürdü. Sasanilere itaat ederken kendi monarşisisni de devam ettirebildi. Albanya Kralı, derebeyi olmasına rağmen sadece sembolik bir otoriteye sahipti. Sivil dini ve askeri otorite Sasani askeri hükûmetinin elindeydi. 7. yüzyılın ilk yarısında ise bölgeye Müslümanlar tarafından yapılan fetihler sonucu Albanya da müslüman yönetimin çatısı altına girdi. Emevi halifesi, hem Sasanileri hem de Romalıları, transkafkasyadan çıkarmayı başardı ve 667 yılında, Kral Javashir öncülüğünde başlayan Hristiyan isyanını da bastırdıktan sonra Albanya'yı kendine bağladı.
Abbâsî Halifeliği'nin gerilemesiyle oluşan otorite boşluğunda, Müsafiriler, Sâciler, Şeddadiler ve Büveyhîler gibi birçok yerel devlet bölgeye egemen oldu. 11. yüzyılın başında Orta Asya'dan batıya doğru ilerleyen Oğuz Türkleri, Azerbaycan'ı ele geçirdi;
Bölgeye giren ilk Türk devleti 1067 yılında Selçuklular oldu. Türklerin yerleşimi öncesinde burada Ermenice, Farsça ve Eski Azerice gibi hint-avrupa dil ailesine ve kafkas dil ailesine mensup diller konuşuluyordu. Bunlardan Eski Azerice, zamanla Türkçe ile kaynaşarak günümüzdeki Azericenin ilk formunu oluşturdu. Bazı dilbilimciler, bu bölgede konuşulan Tat lehçelerinin de Eski Azericeden türediğini söylemektedir. Daha sonra bölgeye hakim olan İldenizliler, bölgesel olarak Selçuklu İmparatorluğu'na bağlı olmakla beraber kendi yönetimlerini kurdular.
Bölge hanedanlarından Şirvanşahlar, Timur İmparatorluğunun çatısı altında bir devlet haline geldikten sonra, Altın Orda Devleti Toktamış'a karşı savaşta Timurlular'a yardım ettiler. Timur'un ölümünden sonra ise bölgede Karakoyunlular ve Akkoyunlular olmak üzere iki bağımsız ve rakip Türk devleti ortaya çıktı: Kara Koyunlu ve Ak Koyunlular Azerice konuşan Türk boylarının bir konfedere devletiydi Şirvanşahlar ise bu süreçte yeniden bağımsızlaşarak yerel yönetimlerini güçlendirdiler.
I. İsmail'in Kızılbaş ordusu Azerbaycan seferini gerçekleştirip 1500'de Çabani Meydan Muharebesi'nde Şirvanşah Ferruh Yasar'ın ordusunu yenmiş ve Tebriz'e girip Safevi Devleti'ni kurmuştur. Safevi hükümdarlarının ana dili Azerice idi, devletin yıkılışına kadar Safevi sarayında konuşuldu. Devletin feodal beyleri Azerice konuşan Kızılbaş aşiretlerinden oluşuyordu. ve devlet yönetiminde üstünlük onlardaydı. benzer şekilde Safevilerin devlet ordusunu oluşturdular. Böylece Azerbaycan Safevi egemenliğine girmiştir. Daha sonra da Afşarlar, Zendler ve Kaçarlar tarafından yönetilmiştir. Bölgede o zamana kadar hakim olan Sünniliğin, ağırlığı Şii inancına bırakması da yine bu dönemde gerçekleşmiştir.
Şirvanşahlar, 1538'e kadar safevi egemenliği altında, kendi bulundukları bölgede iktidarlarını sürdürebildiler. Şah İsmail'den sonra gelen oğlu Şah Tahmasb ise Sirvanşahları derdest ederek etti ve bulundukları bölgeyi, Safevi vilayeti yaptı. Vilayetin adı da Şirvan oldu. Osmanlı- Safavi Savaşı sonunda Osmanlı Devleti, kısa süreliğine de olsa bugünkü Azerbaycan topraklarının bir kısmını ele geçirdi ve yönetti. 17. yüzyılın başında, Safavi yönetici I. Abbas, bölgeyi Osmanlılardan geri aldı.
Safevilerden sonra bölge Afşar hanedanı tarafından yönetildi. Nadir Şah'ın (h. 1736-1747) ölümünden sonra, onun eski tebaasının çoğu istikrarsızlığın patlamasından çıkar sağladı. Azerbaycanda çeşitli yarı bağımsız biçimlerine sahip çok sayıda kendi kendini yöneten Azerbaycan hanlıklar ortaya çıktı. Hanlıklar, Orta Asya ve Batı arasındaki uluslararası ticaret yolları aracılığıyla kendi işlerini kontrol ediyorlardı.
1722 ve 1723 yılları arasında süren Rus-İran Savaşı'nın sonrasında, Safavi İmparatorluğu çöktü. Bakü ve çevresi Ruslar tarafından işgal edildi. Kısa bir araya rağmen bugün Azerbaycan topraklarında bulunan Safavi Devletine komşu olan ülkeler, Safavilerin bölgeye gelişinden 19. yüzyıla kadar İranlıların yönetiminde kaldı.

Safevilerin ardından, bölge yine Türk kökenli olan Afşar Hanedanlığı'nın yönetimine girdi. Nadir Şah'ın ölümünün ardından ise 

Aziz Pavlus Kilisesi veya Aziz Paulos Anıt Müzesi, Mersin ilinin Tarsus ilçesinde yer alır. Geleneğe göre Aziz Pavlus Kilisesi'nin inşa tarihi 1102'dir, ancak mevcut yapı, kubbesiz bir bazilika, çok daha sonra Ortodoks Arap - Rum Cemaati tarafından 1862'de inşa edildi (veya yeniden inşa edildi). Rum Kırımı ve Türkiye-Yunanistan nüfus mübadelesinden dolayı kilisenin cemaati yok olmuştur ve ziyaretçilerinin sayısı azalmıştır. 1992-1993 yıllarında ise Vatikan tarafından Aziz Pavlus Sempozyumu ve Ayini düzenlenmiştir. Hristiyanlarca kutsal kabul edilen kilise, hac yeri olarak ziyaret edilmektedir. Bina toplam alanı  460 m2 dir. Yapı malzemesi genellikle kesme taş olup iç boyutlar 19.30 m × 17.50 m dir.
Aziz Pavlus Kilisesi, Aziz Pavlus Su Kuyusu ile birlikte, 25 Şubat 2010 yılında Dünya Mirası Listesine aday olarak sunulmuştur.

 OpenStreetMap'te Aziz Pavlus Kilisesi (Tarsus) ile ilgili coğrafi veriler  
Aziz Pavlus Kilisesi ve Aziz Pavlus Su Kuyusu 4 Kasım 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Aziz Pavlus Su Kuyusu, Mersin ilinin Tarsus ilçesinde bulunan ve Hristiyan azizlerinden Pavlus'a ait olduğu öne sürülen bir su kuyusudur.
Kuyu Tarsus ilçe merkezinde restore edilmiş eski Tarsus evlerinin bulunduğu mahallede ve 36°55′09″K 34°53′37″D koordinatlarındaki bir evin avlusundadır.
İsa'nın havarilerinden olan ve dinin yayılması için büyük çaba sarf ettiği için Petrus ile birlikte en önemli iki isimden biri sayılan Pavlus (Pavlos, Saul) aslen Tarsuslu'ydu. Pavlus'un Hristiyan olmadan önce yaşadığı yer de Tarsus'tu.
Günümüzde kazı çalışmaları sırasında ortaya çıkarılan ve Pavlus dönemine ait olduğu saptanan bazı duvar kalıntılarından hareketle bir bina avlusunda yer alan antik dönem su kuyusunun da Pavlus'un kullandığı kuyu olduğu tahmin edilmektedir. 
Kuyunun çapı 1.15 metre, derinliği de 38 metredir. Ağız taşı silindir biçiminde fakat kuyu gövdesi kare biçimindedir ve dörtgen kesme taşlarla yapılmıştır. Kuyu çevresi günümüzde düzenlenmiş ve kuyu koruma altına alınmıştır. Kuyu Kudüs'e hacı olmak için giden Hristiyanlarca kutsal kabul edilmekte ve ziyaret edilmektedir.
Kuyu Tarsus'taki diğer tarihi mekanlarla birlikte Unesco Dünya Mirasları Geçici listesinde yer almaktadır.

Aziz Petrus Kilisesi (Klasik Süryanice: Knisset Mar Semaan Kefa), Stauris Dağı'nın batısında kayalara oyulmuş 13 metre derinliğinde, 9,5 metre genişliğinde ve 7 metre yüksekliğinde bir mağaradan oluşmaktadır. Hristiyan geleneğine göre, Antakya'daki ilk Hristiyanların gizli toplantıları için kullandıkları bu mağara, Hristiyanlığın en eski kiliselerinden biri olarak kabul edilir (mevcut arkeolojik kalıntılar esas olarak 4.-5. yüzyıla tarihlenmektedir). 2023 Kahramanmaraş depremlerinde kilisenin hasar görmediği bildirilmiştir.

Antakya (antik Antiochia), erken Hristiyanlık döneminde önemli bir merkezdi. Hristiyan geleneğine göre, Antakya Kilisesi apostolik dönemde (yaklaşık MS 38-40 civarı) Aziz Petrus ve Aziz Pavlus tarafından kurulmuş olup, Pentarşi'nin (beş patrikhane) bir parçasıydı. Elçilerin İşleri kitabında belirtildiği üzere, "Hristiyan" terimi ilk kez burada kullanılmıştır. Antakya, Roma İmparatorluğu'nun üçüncü büyük şehri olarak missioner faaliyetlerin merkezi olmuş, Mezopotamya ve Pers İmparatorluğu'na evangelizasyon yapılmıştır.
Kilise tarihi boyunca bölünmeler yaşamış; özellikle Kalkedon Konsili (451) sonrası Melkit (Rum Ortodoks) ve Yakubi (Süryani Ortodoks) hatları oluşmuştur. Günümüzde bu mirası taşıyan kiliseler arasında Antakya Rum Ortodoks Patrikhanesi, Süryani Ortodoks Kilisesi ve çeşitli Doğu Katolik kiliseleri yer almaktadır.
Kutsal Kitap'ın Elçilerin İşleri bölümünde Barnabas'ın Tarsus'a giderek Pavlus'u Antakya'ya getirdiği, Antakya'da bir yıl birlikte çalışarak Hristiyanlığı yaydıkları ve bu dine inananlara 'Hristiyan' adının verilmesinin Antakya'da gerçekleştiği bilinmektedir. Bu bilgilere ek olarak Pavlus'un Galatyalılara yazdığı mektupta Antakya'ya gelen Petrus ile Hristiyanlığın o günkü durumunu tartıştığını belirtmektedir. Hristiyan geleneği Petrus'u Antakya Kilisesi'nin kurucusu ve burada oluşan Hristiyan topluluğun ilk önderi olarak kabul etmiştir.
Kilisenin erken döneminden günümüze sadece taban mozaiğinin parçaları ve sunağın sağında, duvar boyamalarının izleri kalmıştır (bu kalıntılar esas olarak 4.-5. yüzyıla tarihlenir). Dağa açılan tüneli bir zamanlar burada toplanan Hristiyanların baskınlar sırasında kaçmak için kullandıkları sanılmaktadır. Kayalardan sızarak yalakta toplanan su vaftiz için kullanılmıştır. Son yıllara kadar ziyaretçilerin şifalı kabul ederek içtikleri, hastalara götürdükleri bu su sızıntısı depremler nedeniyle azalmıştır.
Kilisenin ortasındaki taş sunağın üstünde eskiden 21 Şubat tarihinde Antakya'da kutlanan Aziz Petrus Kürsüsü Bayramı için yerleştirilen taştan bir kürsü vardır. Sunağın üzerindeki mermer Petrus heykeli 1932 yılında yerleştirilmiştir. 1098 yılında Antakya'yı ele geçiren haçlılar kiliseyi birkaç metre daha uzatıp iki kemerle ön cepheye bağlamışlardır. Bu cephe 1863 yılında, Papa IX. Pius'un isteğiyle restore işlerine girişen Kapusen rahipleri tarafından yeniden yapılmıştır. Restorasyona III. Napolyon da katkıda bulunmuştur. Kilise girişinin solunda duran kalıntılar bir zamanlar ön cephenin önünde bulunan revaktan geriye kalmıştır.
Bahçenin birkaç yüzyıl mezarlık olarak kullanıldığı bilinmektedir. Kilisenin iç kısmında da özellikle sunağın çevresinde de mezarlar bulunmuştur. Günümüzde bir müze olan kilisede valiliğin izniyle müze müdürlüğü denetiminde ayin yapılabilmektedir.

Azorlar (Portekizce: Açores), Portekiz'e bağlı olan Atlas Okyanusu'nun ortasındaki takımadalar topluluğudur. Lizbon'a yaklaşık 1500 km uzaklıkta bulunan adalar, Kuzey Amerika'nın doğu sahilinden de yaklaşık 3900 km uzakta yer alır.
Azorlar, kuzeybatıdan güneydoğuya doğru 600 km'lik bir alana yayılan üç küme meydana getirir: Kuzeybatıda Flores ve Corvo; merkezde Fayal, Pico, Sao Jorge, Graciosa ve Terceira; güneydoğuda São Miguel ve Santa Maria.
Çok engebeli ve volkanik asıllı adaların iklimi yumuşak ve nemlidir. Başlıca zenginlik kaynağı olan tarım, bir yandan ılıman bölge ürünlerine (tahıl, sebze, tütün, üzüm), bir yandan da tropikal ve astropikal bölge ürünlerine (Turunçgiller, çay, muz, serlerde yetişen ananas vb.) yönelmiştir. Büyükbaş hayvancılık önemli bir yer tutar. Canlı hayvan, tereyağı, peynir ihracatı yapılır. El işlerinden (bez, dantel, seramik vb.) başka, sanayi alanında, dokuma, ispirtolu içki, besin maddeleri, sigara yapımı da önemlidir. Ayrıca balina ve amber balığı avlama üssüdür. Adalarda deprem riski de bulunmaktadır, 1980'de 7.2 büyüklüğünde bir deprem meydana gelmiştir.
Havaalanları da önemlidir (Terceira adasında Lages alanı ve Santa Maria'daki alan). Ünlü Türk pehlivanı Koca Yusuf'un mezarının burada olduğu düşünülüyor.

Ağrotur ve Dikelya (İngilizce: Akrotiri and Dhekelia, Yunanca: Ακρωτήρι και Δεκέλεια, romanize: Akrotiri kai Dekelei) veya resmi adıyla Hükümran İngiliz Üsleri Ağrotur ve Dikelya (İngilizce: Sovereign Base Areas of Akrotiri and Dhekelia, SBA), Birleşik Krallık'ın Kıbrıs Adası'nda Kıbrıs Cumhuriyeti'nin bağımsızlığını tanımasından sonra elinde bulundurmaya devam ettiği iki ayrı Britanya Denizaşırı Toprağıdır.
Üsler Batı Üs Bölgesi olarak da bilinen Limasol yakınlarındaki ve Episkopi Cantonment'ı içeren Ağrotur ile Ayios Nikolaos İstasyonu'nu içeren ve Doğu Üs Bölgesi olarak bilinen Dikelya olmak üzere ikiye ayrılmıştır.

Birleşik Krallık, günümüzde üsleri bırakmak istediğine dair herhangi bir açıklamada bulunmamıştır. Buna rağmen, Annan Planı kapsamında 117 kilometrekarelik tarımsal alanı yeni oluşturulacak devlete bırakmayı önermiş; ancak bu öneri planla birlikte reddedilmiştir. Günümüzde üslerde (Ayios Nikolaos İstasyonu dahil olmak üzere) 3000 kişi çalışmaktadır.
2008'de Kıbrıs Cumhuriyeti başkanlığına seçilen Dimitris Hristofyas, Birleşik Krallık'ta endişe yarattı. Hristofyas, adadaki İngiliz üslerini kaldırmaya ant içti ve adadaki Britanya varlığını "sömürgeci bir leke" olarak niteledi. Hristofyas, 2011 Libya bombardımanı sırasında adadaki üslerin kullanılmasından rahatsız olduğunu da belirtti.
Ocak 2010'da bir İngiliz gazetesinde ekonomik nedenlerle Britanya Savunma Bakanlığı'nın adadaki üsleri askersizleştirme yönünde tartışmalı planlar hazırladığını bildiren bir haber yayımladı.
Birleşik Krallık, Suriye'deki IŞİD hedeflerini vurmaya izin veren tezkereyi onaylanmıştır, bunun ardından 3 Aralık 2015'te adadaki Kraliyet Hava Kuvvetleri'ne bağlı üsten 4 adet Tornado jeti havalanmış ve IŞİD hedeflerini vurmuştur.

Üsler kurulurken, sınırlar özellikle yerleşimlerden sakınmak için çizildi. Buna rağmen, üslerde yaklaşık 14,000 kişi yaşamaktadır. Bunların 7000'ini üslerde veya üs sınırları içindeki tarımsal arazilerde çalışan Kıbrıslılar, geriye kalanını ise Britanyalı aileler oluşturmaktadır.

Ağrotur ve Dikelya için toplanan herhangi bir ekonomik istatistiki bilgi yoktur. Ana ekonomik faaliyetler, askeriyeye hizmetlerin sağlanması ve sınırlı tarımdır. 1 Ocak 2008'de Avrupa Birliği'nin bir parçası olmamasına rağmen Ağrotur ve Dikelya Kıbrıs Cumhuriyeti'nin geriye kalanıyla birlikte Euroyu para birimi olarak kabul etti. Üsler Britanya hakimiyetinde olan ve euro kullanan tek bölgedir.

Ağıt, genellikle bir ölümün ya da acı, üzücü bir olayın ardından söylenen halk türküsü. Doğal afet'ler, ölüm, hastalık gibi çaresizlikler karşısında korku, heyecan, üzüntü, isyan gibi duyguları ifade eden ezgili sözlerdir. Ağıt söylemeye ağıt yakma, ağıt söyleyenlere ise ağıtçı denir. Ağıtın İslamiyet öncesi Türk edebiyatındaki adı sagudur ve yuğ adı verilen cenaze törenlerinde okunur; divan edebiyatındaki adı ise mersiyedir.

Türklerde ağıt geleneği çok eskidir. Anadolu'nun hemen her yerinde söylenir. Ağıtlar yarı anonim folklor ürünleri arasında da sayılabilir. Türkçede 7, 8 ve 10 heceli ağıtlar yaygındır. En çok rastlanılanı 8 hecelilerdir. Gösteri bölümüyle tiyatro, söyleniş biçimiyle şiirseldir.
Ağıtlar türkü ve destanla yakın ilişki içindedir. Erkeklerin söylediği ağıtlar varsa da ağıtları daha çok kadınlar söyler.

Doğu Anadolu yöresi
Can evimden vurdu felek neyleyim
Ben ağlarım çelik teller iniler
Ben almadım toprak aldı koynuna
Yarim diyen bülbül diller iniler
Gider oldum Avşar ili yoluna
Bakmam gayrı bu diyarın gülüne
Karaları taksın çapar koluna
Yağız atlı nice kollar iniler
Dertli dertli Çukurova yolunu tut
adam olun
İç Anadolu yöresi
Aliihsan'ın Ağıdı
Gideceğim anamoğlu senin ardından,
Ben ölürüm yiğit edem derdinden,
Biriciktin kaldırdılar yurdundan,
Anamın oğluda bir tek gardaşım,
Ölesiye sana yanar ateşim.
 
İhsan davar keser sağ eli kanlı,
Ne bir dayı varda ne de bir emmi,
Kasaplar içinde gül edem ünlü,
Anamın oğluda gurban oluyum,
Gül gardaşım ben yoluna ölüyüm.
Kelep kelep gül edemin kekili,
Anası gızından alır akılı,
İç cepleri burcu burcu kokulu,
Anamın oğlu da gurban oluyum,
Gül gardaşım ben yerine ölüyüm.
Saçlarını taramışlar tel gibi,
Gardaşı yok emmisi yok el gibi,
35 yaşında gonca gül gibi,
Babamın oğlu da gurban olurum,
Kalk gardaşım ben yerine ölürüm.
Salhane'den gelir sırtı ceketli,
Pazara giderdi eli sepetli,
Gardaşa yananın kalmıyor aklı,
Babamın oğlu da öldürdü beni,
Gülleri açarken soldurdu beni.
Gelmedi diyerek bana darılmış,
Helâllaşmış bacısına sarılmış,
Yaz gelirken beş guzudan ayrılmış,
Geliyor bayramlar ışıyın vakti,
Soğudu mu gül gardaşım bağrıyın tahtı.

Yuğ
Mersiye

Şarkışla Ağıtları (Ağıt Örnekleri, Derleyen: Mehmet Kalkanoğlu, 1949)

Aşkabat (Türkmence: Aşgabat, Farsça عشق آباد), Türkmenistan'ın başkentidir. 1.031.092 (2012) kişiyle Türkmenistan'ın en büyük şehridir. İran sınırı yakınında, Kopet Dağları'nın eteğinde, Karakum Çölü'nde bir vahada bulunur. 'Aşgabat şäheri' adlı kendine ait bölgede, ülkenin Ahal Vilayeti'nde yer alır. Aşkabat, Türkmenistan'ın güneyinde, İran sınırından 26 km'de yer alır. 1881'de bu bölge Rus işgal güçleri tarafından alınmıştır. İran'ın en büyük ikinci şehri olan Meşhed'dan 920 km uzaklıkta bulunur.
Aşkabat bir başkent olarak çeşitli yönetim binalarıyla bezenmiştir. Bunlar özellikle kentin en önemli caddesi olan Türkmenbaşı Caddesi'nde toplanmıştır. Kent uluslararası bir havaalanına sahiptir. 2016 senesinde hizmete giren havalimanı Türkmen kültüründe önemli bir figür olan "Laçin" kuşu şeklinde olup mimari ödüller almıştır. Ayrıca bu havalimanı eskisinden daha büyük ve daha modern. Kent bir endüstri merkezi değildir. Kent merkezindeki ekonomik faaliyetler küçük esnaf dükkanları ve devlete ait olan mağazalarla sürmektedir. Şehirde bir kültür merkezi, üniversite, çeşitli yüksekokullar, tiyatro, müzeler ve bir hayvanat bahçesi bulunmaktadır.

Aşkabat, Türkmence Aşgabat, Farsça عشق آباد, Rusça Ашхаба́д olarak bilinir. 1991'den önce şehir İngilizcede Ashkhabad olarak Rusçadan direkt çeviri yapılarak kullanılmıştır. Ayrıca Ashkabat, Ashgabad ve 'Ishqábád kullanımları da görülmekteydi. Adın Farsça Ashk-ābād, "Arsaces Şehri"nden türetildiği sanılmaktadır. Başka bir açıklama da adın Farsça'daki عشق (eshq:"aşk") ve آباد (ābād: "yerleşim yeri" veya "kent"), sözcüklerinin birleşmesinden oluşan "aşk şehri" anlamında olduğudur.

Aşgabat 1818'de kervan yollarının kesişme noktasında bir köy olarak kurulmuştur. Nisa köyü(antik başkent Parthia)'nden ve İpek Yolu'nda bulunan antik şehir Konjikala (Moğollar tarafından 13. yüzyılda yok edilmiştir.)'nın harabelerinden fazla uzakta değildir.
1881 yılında bölgedeki bir Rus Ordu Üssü'nün etrafında gelişmeye başlamıştır. Trans-Hazar-Demiryolu'na bağlantısı, Kazakistan, Özbekistan ve Hazar Denizi'yle bağlanmasını ve bunun sonucunda kentin 1885 yılından itibaren sürekli genişlemesine neden olmuştur. 1919-1927 yılları arasında kentin adı 'Poltorazk'tı.
1919 yılında Aşkabat'ta dünyanın ilk Bahai mabedi yapılmıştır. 1938'de zorunlu olarak sanat galerisine çevrilmiş ve 1963 yılında da yıkılmıştır.
1924'te Aşkabat Sovyetler Birliği içinde Türkmenistan'ın başkenti olmuştur. 5. Ekim 1948'deki yıkıcı deprem sonucunda kent tamamen zarar görmüştür ve daha sonra yeniden inşa edilmiştir. 1962'de Aşkabat'ın Karakumkanal'ına bağlantısı gerçekleştirilmiştir. Bu su kanalı, dünyanın en uzun su kanallarından biri olup, 600 kilometre doğudan akan Amuderya nehriyle bağlanmıştır.
27 Ekim 1991'de Türkmenistan'ın bağımsızlığını ilan etmesiyle Aşkabat başkent olmuştur.

Aşkabat'ta ulaşım otobüs, dolmuş ve taksilerle yapılmaktadır. Kentteki hemen hemen tüm özel araçlar aynı zamanda taksi olarak da hizmet vermektedir. Ülkede petrol ve gaz çok ucuz ve bol olduğundan ötürü küçük motorlu ekonomik araçlar son derece az olup araçlar genelde 2500cc ve üstü motorlu, lüks araçlardır. Yollar çok geniş ve genelde 4 şeritlidir. Bu sebepten ötürü ulaşım çok rahat ve ucuzdur. Kentte metro yoktur.

Anav Kültürü bölgesinde 1904, 1905 yıllarında yapılan kazılarda M.Ö. 9000 yılında başlayan bir neolitik uygarlığa rastlanmıştır. Bu uygarlık M.Ö. 8000 yıllarında hayvancılığı ve M.Ö. 6000 yıllarında ise madenciliği uygulamıştır. Bilinen en eski medeniyetin burada kurulduğu ve dünyaya medeniyetin buradan yayıldığı arkeologlar tarafından açıklanmıştır. Arkeologlar, bulguların ilk Orta Asyalı ön-Türklere ait olduğunu ve uygarlığın Çin'e ve İran'a buradan yayıldığını öne açıklarlar.

Aşkabat, 865.000(01.01.2020) kişiyle Türkmenistan'ın en büyük şehridir. Şehrin nüfusu çoğunlukla Türkmenlerden oluşmaktadır. Daha sonra sırasıyla Rus, Ermeni ve Azeri gibi etnik azınlıklar gelir. Kentin büyük çoğunluğunun Sünni Müslüman olmasının yanında, Hristiyan azınlıklar da bulunur. Ayrıca Aşkabat geçmişte Bahai azınlığının da önemli bir yerleşim yeriydi.

1948 yılındaki 7,3 büyüklüğündeki deprem sonucunda eski şehir merkezi tamamen yok olmuştur. Bu nedenle diğer Orta Asya şehirlerinde tipik olan doğu tarzı eski şehir yoktur. Aşgabat şehir merkezi depreme dayanıklı modern çelik-beton ve cam binalarla donatılmıştır.
Aşkabat'ta şehir yaşamının genel görüntüsü, ülkenin eski cumhurbaşkanı Saparmurat Türkmenbaşı'nın eserleri ile doludur. Kentin en yüksek binası, 'Tarafsızlık Kuşağı' cumhurbaşkanının altından heykeliyle taçlandırılmıştır.
Sanat Müzesi, Ülke Müzesi, Tarih Müzesi ve botanik bahçesi bazı görülmeye değer yerlerdendir. Aşkabat ayrıca ülkenin el sanatları merkezi durumunda ve özellikle de el dokuması halılarıyla meşhurdur.

Aşkabat'ın aşağıdaki şehirler ile kardeş şehir anlaşması bulunmaktadır.

 Albuquerque, Amerika Birleşik Devletleri
 Ankara, Türkiye
 Atina, Yunanistan
 Karaman, Türkiye
 Astana, Kazakistan
 Kiev, Ukrayna
 Taşkent, Özbekistan
Partner şehirler
 Erivan, Ermenistan (2014'ten beri)

Kavuncu, A. Çolpan (2014). Türk Dünyası Başkentleri22 Ağustos 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. s. 189. ISBN 978-9944-237-25-3
Е. М. Поспелов (Ye. M. Pospelov). "Имена городов: вчера и сегодня (1917-1992). Топонимический словарь." (City Names: Yesterday and Today (1917-1992). Toponymic Dictionary.) Москва, "Русские словари", 1993. (Rusça)

Resmî site

BIBSYS, Norveç Eğitim ve Araştırma Bakanlığı tarafından kurulan ve düzenlenen bir idari kurumdur. Araştırma, öğretim ve öğrenmeyle ilgili verilerin - tarihsel olarak kütüphane kaynaklarıyla ilgili meta veri alışverişi, depolanması ve alınması üzerine odaklanan bir hizmet sağlayıcısıdır.
BIBSYS tüm Norveç üniversiteleri ve üniversite fakültelerinin yanı sıra araştırma kurumları ve Norveç Ulusal Kütüphanesi ile işbirliği yapmaktadır. Bibsys resmi olarak Trondheim, Norveç'te bulunan Norveç Bilim ve Teknoloji Üniversitesi (NTNU) altında bir birim olarak düzenlenmiştir. Yönetim kurulu Norveç Eğitim ve Araştırma Bakanlığı tarafından atanmaktadır.
BIBSYS, birleştirilmiş arama hizmeti Oria.no 30 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ve diğer kütüphane hizmetlerini sağlayarak araştırmacılara, öğrencilere ve diğerlerine kütüphane kaynaklarına kolay erişim sunmaktadır. Ayrıca, araştırma ve özel kütüphanelere entegre iç operasyon ürünleri ve açık eğitim kaynakları sağlamaktadır.
DataCite üyesi olarak BIBSYS, Norveç'te ulusal bir DataCite temsilcisi olup Norveç'in tüm yükseköğretim ve araştırma kurumlarının araştırma verilerinde DOI kullanmasına olanak verir.
Tüm ürün ve hizmetleri üye kurumlarıyla işbirliği içinde geliştirilir.

BIBSYS, 1972'de Norveç Kraliyet Bilim ve Edebiyat Topluluğu Kütüphanesi (Det Kongelige Norske Videnskabers Selskabs Bibliotek), Norveç Teknoloji Enstitüsü Kütüphanesi ve Norveç Teknoloji Enstitüsü Bilgisayar Merkezi arasında ortak bir proje olarak başlamıştır. Projenin amacı dahilî kütüphane rutinlerini otomatikleştirmekti. 1972'den bu yana Bibsys, Trondheim'daki iki kütüphanenin kütüphane sistemi tedarikçisinden, Norveç'teki araştırmalar ve özel kütüphaneler için ulusal bir kütüphane sistemi geliştirmeye ve işletmeye evrilmiştir. Hedef kitlesini araştırma ve özel kütüphanelerin müşterilerini, kütüphane kaynaklarına kolay erişim sağlamasını içerecek şekilde genişletmiştir.
BIBSYS, Eğitim ve Araştırma Bakanlığına karşı sorumlu olan ve idari olarak NTNU'da birim olarak örgütlenen bir kamu idari kurumudur. BIBSYS Kütüphane Sistemine ek olarak, ürün portföyü BISBYS Ask, BIBSYS Brage, BIBSYS Galleri ve BIBSYS Tyr idir. Uygulamaların ve veritabanlarının tüm işlemleri merkezi olarak BIBSYS tarafından gerçekleştirilir. BIBSYS aynı zamanda hem ürünleriyle bağlantılı olarak hem de sağladıkları ürünlerden bağımsız ayrı hizmetler sunmaktadır.

Om Bibsys 3 Aralık 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Norveççe)

Bahreyn (Arapça: البحرين - El Bahreyn), resmi adıyla Bahreyn Krallığı (Arapça: مملكة البحرين - Memleketü'l-Bahreyn), Batı Asya'da bir ada ülkesidir. Basra Körfezi'nin ortasında yer alan ülke, 33 doğal ada ve ek olarak 50 yapay adadan oluşan küçük bir takımadadan oluşmaktadır ve bu takımadaların merkezinde, ülkenin kara kütlesinin yaklaşık %80'ini oluşturan Bahreyn Adası bulunmaktadır. Bahreyn, Katar ile Suudi Arabistan'ın kuzeydoğu kıyısı arasında yer almakta olup, Kral Fahd Köprüsü ile Suudi Arabistan'a bağlanmaktadır. 2024 yılı itibarıyla nüfusu 1.588.670 olup, bunun 739.736'sı (%46,6) Bahreyn vatandaşı, 848.934'ü (%53,4) ise yabancı uyrukludur. Bahreyn yaklaşık 760 kilometrekare (290 mil kare) bir alana yayılmış olup, Maldivler ve Singapur'dan sonra Asya'nın en küçük üçüncü ülkesidir. Başkenti ve en büyük şehri Manama'dır.
Günümüz Bahreyn topraklarını kapsayan bölge, bir zamanlar Antik Dilmun medeniyetinin bulunduğu yerdi. Antik Çağ'lardan beri inci balıkçılığıyla ünlüydü ve 19. yüzyıla kadar dünyanın en iyisi olarak kabul ediliyordu. Bahreyn, 628 yılında Muhammed'in yaşamı sırasında İslam'dan etkilenen ilk bölgelerden biriydi. Arap egemenliği döneminden sonra, Bahreyn 1521'den 1602'ye kadar Portekiz İmparatorluğu tarafından yönetildi ve bu tarihte Safevi İran'ının Şahı Büyük Abbas tarafından kovuldular. 1783'te Beni Utbe ve müttefik kabileler Bahreyn'i Nasr Al-Madhkur'dan ele geçirdi. O zamandan beri, Ahmed el Fateh'in Bahreyn'in ilk hakimi olduğu Al Khalifa kraliyet ailesi tarafından yönetilmektedir. 
19. yüzyılın sonlarında, İngilizlerle yapılan ardışık anlaşmaların ardından Bahreyn, Birleşik Krallık'ın himayesi altına girdi. 1971'de bağımsızlığını ilan etti. Eskiden bir emirlik olan Bahreyn, 2002'de yarı anayasal monarşi ilan edildi ve anayasanın 2. maddesi şeriatı yasama için temel bir kaynak haline getirdi. 2011'de ülke, bölgesel Arap Baharı'ndan ilham alan protestolar yaşadı. İktidardaki Sünni Müslüman El Halife kraliyet ailesi, muhalifler, siyasi muhalefet figürleri ve Şii Müslüman nüfusu da dahil olmak üzere grupların insan haklarını ihlal etmekle eleştirildi.
Bahreyn, Basra Körfezi'ndeki ilk petrol sonrası ekonomilerden biri olarak bilinir ve bu, bankacılık ve turizm sektörlerine on yıllarca yapılan yatırımların sonucudur. Dünyanın en büyük finans kurumlarının birçoğu Manama'da bulunmaktadır, ancak petrol gelirleri hala hükûmet bütçesinin önemli bir bölümünü oluşturmaktadır. Dünya Bankası tarafından yüksek gelirli bir ekonomi olarak kabul edilmektedir. Bahreyn, Birleşmiş Milletler, Bağlantısızlar Hareketi, Arap Birliği, İslam İşbirliği Teşkilatı ve Körfez İşbirliği Konseyi üyesidir. Şanghay İşbirliği Örgütü'nün Diyalog ortağıdır.

Arapçada bahr deniz demektir. Bahreyn ise "iki deniz" anlamına gelir.

Bahreyn antik zamanlardan beri insanlar için bir yerleşim yeri olmuştur. Tarihte ilk olarak Dilmun medeniyetinin bulunduğu bölgede önemli bir ticaret noktası olmuştur. Basra Körfezi'ndeki stratejik konumu sebebiyle ülke sırasıyla Asur, Babil, Yunan, Ahameniş İmparatorluğu ve Sasani İmparatorluğu kontrolüne geçmiştir.
İslam'ın ortaya çıkmasından sonra Müslümanlığı da beraberinde getiren Arap medeniyetlerinin etkisine ve kontrolüne girmiştir.
1521'de Portekizlilerin eline geçen ada 1559'da Osmanlıların eline geçmiştir ve burada Osmanlı Devleti bir üs kurmuştur, ancak bir süre sonra tekrar ada Portekizlilerin eline geçmiştir. 1602'de Portekizliler İranlılar tarafından adadan uzaklaştırılmıştır. Bu tarihten Halife Hanedanı'nın Bahreyn'de hakimiyeti ele geçirdiği 1783 yılına kadar ada İranlılar ile Arap kabilelerinin mücadele alanı olmuştur. 1957 yılında Pehlevî İranı'nın 14. eyaleti olarak ilan edilen ancak gerçekte İngiliz sömürgesiyle yönetilen ada 1971'de Birleşik Krallık hakimiyetinden çıkarak bağımsızlığına kavuşmuştur.
2011 yılında ortaya çıkan Arap Baharı sırasında nüfusu Şii çoğunluktan oluşan halk Sünni yöneticilere karşı ayaklanma başlatmış ancak bu ayaklanma bastırılmıştır.

Bahreyn 3 büyük adadan meydana gelir. En geniş adası Bahreyn Adasıdır, 48 km uzunluğunda ve
19,3 km genişliğindedir. Baş şehri Manama, bu ada üzerindedir. Diğer büyük adaları Muharrak ve
Sitra'dır. Kıyıları nakliyat ve gemilerin yaklaşması için elverişlidir. Adalar genel olarak denizden çok yüksek değildir. En tepe noktası 137 m ile Bahreyn Adasındaki bir tepedir.

Bahreyn 2006 yılında Arap dünyasının en hızlı büyüyen ekonomisi oldu. 2011 yılında, Wall Street Journal gazetesine bağlı Heritage Foundation isimli derneğin yayımladığı, Index of Economic Freedom (Özgür Ekonominin Listesi) 'e göre Bahreyn Orta Doğu bölgesinin en özgür, tüm dünyada ise 10. özgür ekonomi olarak kabul edilmiştir. Bankacılık sektörünün büyük gelişimi, özellikle İslami Bankacılıktaki gelişme, bölgedeki büyük ekonomik gelişmenin etkisi ile çok hızlı gelişmiş ve bu büyüme sayesinde 2008 yılında dünyanın en hızlı büyüyen finans merkezi unvanını almıştır.
Ekonomide tarihsel olarak Bahreyn, petrol üretimi ve inci üretimi ile tanınmaktadır. Fakat 20. yüzyılda petrol tüketiminin artması ile Petrol tüm Arap ülkelerinde olduğu gibi, Bahreyn'de de lokomotif güç olmuştur. Petrol ticaretinin; ülke ihracatındaki oranı %60, ülke gelirlerindeki oranı %60, Gayrısafi Yurt içi Hasıla'daki (GYH) oranı %30'dur. 1985 yılından bu yana petrol fiyatlarındaki değişikliklerle Bahreyn Ekonomisi dalgalanan bir ekonomi şeklini almıştır. Örneğin 1990-1991 Körfez Savaşı sürecinde ve sonrasında olduğu gibi.
İletişim ve ulaştırma faaliyetlerinin ülkede çok hızlı gelişmesi ile ülke yabancı yatırımcılar için bir çekim merkezi oldu. öyle ki Amerika Birleşik Devletleri ile 2004 yılında serbest ticaret anlaşması imzaladı(US-Bahrain Free Trade Agreement). Söz konusu anlaşma ile iki devlet arasındaki gümrük vergileri azalacaktır.
İşsizlik, özellikle gençler arasında, petrol ve su kaynaklarının azalması ile birlikte devletin en büyük sorunlarındandır. 2008'de işsizlik oranı %4 olarak tespit edilmiş olmasına rağmen, kadın nüfusunun %85'i ülkede çalışmamaktadır. Söz konusu %4 olarak belirlenen işsizlik oranı içerisinde kadın nüfusunun işsizliği dahil edilmemişti. 2007'de ise Bahreyn Arap bölgesindeki ilk işsizlik sigortası hakkı veren ülke olmuştur. İşsizlik sigortası yanı sıra, çalışma koşullarında da çeşitli gelişmeler sağlanmaktadır.

Ülkenin kuzeyinde çok fazla yerleşim görülürken güneyinde yaklaşık 20 kilometre kuzeyine kadar yerleşim görünmemektedir.
Nüfusun yarısına yakını Bahreyn'in yerlilerine ilaveten Filistin, Umman ve Suudi kökenli Araplardan oluşurken, kalan kısım İran, Hindistan, Pakistan, Filipinler, Endonezya hatta ABD ve İngiltere kökenli vatandaşlardan meydana gelmektedir. 2000 sonrası ülkede Sünni nüfusun oranının arttırılması için sistematik olarak bazı Sünni göçmenlere vatandaşlık verilmektedir. Şii Farslar da (Acem olarak isimlendirilirler) ülkeye eski zamanlarda göç etmiş bir gruptur.
Bunun bir etkisi de erkek/kadın oranında görülmektedir. Bahreyn'de her 100 kadına 154 erkek düşer, 25-54 arasında bu oran 192'ye kadar çıkar. Bu oranlar Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri'nden sonra erkeklerin aleyhine olan dünyanın en yüksek üçüncü cinsiyet oranlarıdır.

Bahreyn idari olarak 5 ile (Arapça: محافظة / muhafaza) ayrılır;

Manama
Merkez ili
Muharrek ili
Kuzey ili
Güney ili

CIA World Factbook26 Kasım 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bakü (Azerice: Bakı, Azerice telaffuz: [bɑˈcɯ]  ( dinle)), Azerbaycan'ın Hazar Denizi'nin batı kıyısında yer alan başkentidir. Kafkasya'nın en büyük şehri, en önemli kültür ve ticaret merkezidir. Ülkenin en doğusundaki ve en önemli sanayi, ticaret ve kültür merkezi olmanın yanı sıra bir liman kenti olarak da önemlidir. Şehirde yaşayanların büyük çoğunluğunu Azerbaycanlılar oluşturur. Şehir, Hazar Denizi'ne doğru uzanan Abşeron Yarımadası üzerinde kurulmuştur.
Kent, 2006 yılında faaliyete geçen 1.768 kilometre uzunluğundaki Bakü-Tiflis-Ceyhan Petrol Boru Hattı'nın çıkış noktasıdır. Bakü Limanı, Hazar Denizi'nin en önemli limanıdır. Şehirde tiyatro, kütüphane, sinema ve diğer kültürel mekânlara sık rastlanır. Lonely Planet'in sıralamasına göre, Bakü, gece hayatı için dünyanın en önemli on gidilecek yerinden biridir.
Azerbaycan ekonomisinin gelişmesiyle, 2000'li yılların başından itibaren şehrin dört bir köşesinde, birçok yeni alan inşa edilmiştir. Yeni altyapılarıyla (binalar, mahalleler, sokaklar, restoranlar ve diğer mağazalar) Bakü hızla değişmektedir.
Resmî istatistiklere göre 2023'teki Bakü şehir nüfusu 2.336.600'dür. Kentin banliyöleri de dahil olduğu zaman şehrin toplam nüfusu yaklaşık 3.125.000 kişiye ulaşmaktadır, yani Azerbaycan nüfusunun üçte biri bu şehirde yaşamaktadır. Bakü, 2012 Eurovision ve 2015 Avrupa Olimpiyat Oyunları'na ev sahipliği yapmıştır. 2017'de ise 2017 İslami Dayanışma Oyunları'na ev sahipliği yapmıştır. Hem de Formula 1'e ev sahipliği yapmaktadır.

Bakü'nün tarihi eski devirlere uzanır. Abşeron arazisinde bulunmuş arkeolojik buluntular buranın eski yaşama yeri olduğunu ispatlar. Pirallahı, Zığ Gölü etrafı, Şüvelan, Merdekan, Binegedi, Emircan ve benzeri yerlerde milattan önce 3-1'inci bin yıllara ait arkeolojik malzemeler bulunmuştur.
Bakü şehrinin ne zaman kurulduğu tam olarak bilinmemektedir. Bazı araştırıcılar Bakü'yü Kaytara (Kankara), Albana, Baruka vb. ile özdeşleştirirler. Bakü'de bulunmuş 5-7. yüzyıllara ait Sasani hazinesi o devirde buranın yaşama yeri olduğunu gösterir. 5-6. yüzyıllarda Bakü, Bağavan ve Ateş-i Bakvan diye adlandırılır. Arap kaynaklarında (10. yüzyıl) "Bakuye", "Bakuh", "Baku", Rus kaynaklarında (15. yüzyıl) "Baka", Safeviler devri Farsça kaynaklarda "Badükübe" olarak geçiyor.

Bakü'nün iklimi karasal iklimdir. Kışları soğuk ve yağmurlu veya kar yağışlıdır, yazları ise sıcak ve kuraktır. Fakat güney kısımlarında hava yazın serin, kışın ise ılık ve yağışlıdır. Bu nedenle güney bölümünün bir kısmı ormanlıktır.Bakü, yıl boyunca etkili olan kuvvetli rüzgârlarıyla tanınır. 
Şehirde özellikle kuzeyden esen “Hazar” ve güneyden esen “Gilavar” rüzgârları 
iklim üzerinde belirleyici rol oynar. Bu özellik, Bakü'ye “Rüzgârlar Şehri” 
lakabının verilmesine neden olmuştur.Bakü, yıl boyunca etkili olan kuvvetli rüzgârlarıyla tanınır. Bakü, deniz seviyesinin yaklaşık 28 metre altında yer alan konumuyla, 
dünyanın deniz seviyesinin altında bulunan başkentlerinden biridir. 
Bu durum, şehrin Hazar Denizi kıyısındaki coğrafi yapısından kaynaklanmaktadır.

Bakü'nün 11 idari bölgesi (rayon) vardır. Azerbaycan Cumhuriyeti Devlet İstatistik Komitesi verilerine göre bu bölgeler ve bilgileri şu şekildedir:

Bakü şehrinin resmî şehir nüfusu 2.092.400'dür (2011), metropoliten nüfusu ise 3.000.000'dur. Bakü nüfusunun % 90'ını Azeriler oluşturur. Diğer milletler ise Ruslar % 5,3, Tatarlar %1,2, Lezgiler %1,2, Ukraynalılar %1 ve Yahudiler %0,3
Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nin dağılması'ndan önce, 1970'lerde şehir nüfusunun çoğunluğu Azerilerden oluştu ve oranları hızla arttı. Tüm diğer milletlerin sayıları ise çok önceden azalmaya başlamıştı ve bu azalma, dağılma ve bağımsızlık döneminde çok hızlandı ve devam etmektedir. 1988 ve 1994 arasındaki Karabağ Savaşı dolayısıyla artan gerilim yüzünden, 1990'da Ermenilerin hemen hemen hepsi şehri terk etti.
Kafkasya'daki üç başkent arasında, Bakü en yüksek nüfusa sahip şehirdir ve nüfusu Tiflis ve Erivan'ın toplamından fazladır.

Nüfusun çoğunluğun anadili Azericedir. Rusçayı Rus azınlık anadil olarak, Azeriler ikinci dil olarak, diğer etnik kökenli Azerbaycanlılarsa ikinci ya da üçüncü dil olarak konuşur.

Bakü'de halkın %94'ü Müslümandır (çoğunluğu Şii Caferi). Halkın geri kalanı ise (yaklaşık %4'ü) Hristiyan'dır (çoğunluğu Rus Ortodoks Kilisesi, Gürcü Ortodoks Kilisesi ve Malakan). Çok küçük bir bölümü ise Yahudidir (çoğunluğu Aşkenaz ve Dağ Yahudisi).

Bakü şehri, Kafkasya'nın en büyük şehridir. Eski zamanlar ekonomisinde petrol ve tuz esas yer tutardı. Arap seyyahı Ebu Dülefin'in (10. asır) bildirdiğine göre, Bakü'deki iki petrol kaynağından yılda takriben 720 bin dirhem gelir elde ediliyordu. Feodal ilişkilerinin, ticaret ve sanatkârlığın gelişimi şehrin ilerlemesine imkân veriyordu. Uluslararası ticaret yolları sınırında olan Bakü Doğu ve Batı ülkeleri arasındaki ticarette başlıca öneme sahipti. Bakü'ye Hazar, Slav, Bizans, Çin, Irak, Suriye, Cenova, Venedik, İran, Hindistan tacirleri geliyordu. Bakü'den İran, Irak ve sair ülkelere petrol ihraç ediliyordu.
9. asrın ikinci yarısında Abbasiler hilafetinin zayıflaması ve merkezi hâkimiyetten uzaklaşma meyillerinin kuvvetlenmesi hilafete tabi ülkelerde bağımsız devletlerin kurulmasına sebep oldu. Bu devletlerden biri de Şirvanşahlar Devleti'ydi.

Bakü metrosu (Azerice: Bakı Metropoliteni) 25 istasyona sahip 34,6 kilometre uzunluğunda iki hat içermektedir. Bu istasyonların 25 giriş lobisi bulunmaktadır. İstasyonların yedisi büyük derinliktedir. Bakü metrosu, Kafkasya'nın en uzun, en çok istasyona sahip olan ve en kalabalık metrosudur. Metroda merdiven kısmının toplam uzunluğu 4000 metreden fazla olan beş tür 39 yürüyen merdiven yapılmıştır. Tünel yapımlarının toplam uzunluğu 17,1 kilometreden fazladır. Bakü metrosunun diğerlerinden seçilme özelliği, onun hatlarının tepelik bölgede bulunan kentin birbiriyle kesişen rölyefe göre yapılmıştır. Burada %60 ve %40'binlik eğimliliği ve küçük yarıçaplı birçok eğrinin mevcut olmasıdır.
Şehrin kuzey batıdasında yeni bir hat (Hat 3) ve 8 yeni istasyon da inşaat halindedir. 
Daha uzun vadeli projelerin içerisinde iki yeni metro hattının inşaat edilmesi vardır ve ve metro ağının Haydar Aliyev Uluslararası Havalimanı'na da bağlanması planlanmaktadır.

1928 yılında otobüs hatları açıldı ve şehirde hizmet etmeye başladı. Şehrin her mahallesinde otobüs hatları vardır.
2010 yılına göre, Bakü 310 otobüs hattına sahiptir ve minibüsler bu hatları da kullanır, şehirde 1.130 belediye otobüsü ve 3.300 minibüs hizmet etmektedir, ek olarak 1.496 adet otobüs satın alıp hizmete sokulması ve 664 otobüs durağı kurulması planlanmaktadır.
Şehirde dolaşan belediye otobüslere ek olarak şehir kenarında bulunan Bakü Uluslararası Otobüs Terminalinden, hem Azerbaycan'ın her şehri hem de yurt dışında birçok şehirlere (örneğin, Tiflis, Tahran, Tebriz, Kars, Astrahan, Volgograd, Moskova) giden otobüsler seferleri yapılır. Dünya'nın en büyük otobüs terminallerinden bir olan Bakü Uluslararası Otobüs Terminali, her gün 20.000 yolcuya, yurt içi ve uluslararası rotalar boyunca çevresinde hizmet verip, her gün 950 otobüs hareket eder. Terminal 4 katlıdır ve 14 yürüyen merdiven ve 10 asansör işlemektedir. Ayrıca 93 yataklı bir otel, 700 araçlık kapalı otopark, 800 mağazalı bir alışveriş merkezi, 500 kişilik kantin, banka, sağlık merkezi, posta ofisi ve VIP bekleme odası bulunmaktadır. Ayrıca istasyon danışmanının ofisi ve otobüs şoförleri için dinlenme odaları da bulunmaktadır. Terminal kendi elektrik enerjisini 35 kV'lık yardımcı elektrik santrali ve beş transformatör ile sağlar.

1941 yılında troleybüs hatları açıldı ve şehirde hizmet etmeye başladı. 1989 yılında troleybüs sisteminin, 110 km'si şebeke hatlarında olmak üzere, toplam 300 km yol uzunluğuna ve 32 hatta sahipti ve 359 troleybüs hizmetteydi. Fakat 1999 yılına gelindiğinde hat sayısı 5'e düşmüştü ve troleybüs sayısı da 65'e inmişti. 30 Haziran 2006'da son troleybüs seferleri yapıldı ve sona erdirildi. Tüm troleybüs hatları tamamıyla söküldü.

1889'de Bakü'nün şehir ulaşımı için Bakü'de atlı tramvay hatları inşa edilmişti. Fakat atlı tramvaylar başkentinin yoğun ulaşım ihtiyaçlarını karşılayamadı. 1903'te Bakü'de elektrik tramvay hatlarının bağlanması konusunda Şehir Duma'sına teklif geldi. Bu önerinin gerçekleşmesi 20 yıl sonra oldu. Ancak, 1922 yılında Bakü Sovyeti projeyi gerçekleştirebildi. Şehirde elektrikli tramvay hatlarının inşasına başlandı. Önce gerekli malzeme olmadığından, raylar Rusya'nın birkaç fabrikasında sipariş edildi. Şehirde ilk kez Şubat 8, 1924 elektrikli tramvay kullanıma açıldı. Bu Tramvay hatları şehrin tren istasyonlarına da bağlandı. 1966 yılında tramvay yollarının uzunluğu 102,5 km'ye ulaşmıştı.
1924'ten beri Bakü'de servis yapan tramvay, 2004'te son yolculuğunu yapmıştır ve istasyonlar ile hatlar söküldü. Tramvay hatları sökülmüş olsa bile, 2012'de Bakü'de yeniden tramvay hatlarının inşa edilmesine ve tramvayın tekrar hizmete konulmasına kara verildi. Fakat bu yeni tramvay hatları, eskiden tramvay hatlarının yer aldığı ana kavşaklara yerleştirilmeyip, sahil boyunca inşa edilecek.

Bakü füniküleri, 5 Mayıs 1960'ta da hizmete açılmıştır. SSCB zamanında füniküler trenleri özel siparişle Ukrayna'nın Harkiv kentinde hazırlanarak Bakü'ye getirilmiştir. Bakü fünikülerin 2 istasyonu vardır: bunlar "Behram Gür" ve "Şehitler Hiyabanı" istasyonları. İstasyonlar arası mesafe 455 metredir. Toplam 2 vagonu olan fünikülerler, saniyede 2,5 metre hızla hareket ederek bir istasyondan diğerine 4 dakikaya ulaşıyor. Vagonlar arası bekleme süresi 10 dakika ve gidi-geliş ücreti ise 20 kepik olmuştur. Füniküler saatte ortalama 2 bin yolcu taşıma olanağına sahiptir.
1980'li yılların sonlarında kötü durumunda olduğu için geçici olarak kapatılmıştır ve büyük bir onarımdan sonra 2001 yılının sonunda yeniden kullanıma açılmıştır. Bakü füniküleri 2001'de ve 2007'de iki kez esaslı tekrar tamir edilmiştir. 2007 yılındaki onarımdan sonra vagonların hareketi sırasında oluşan gürültü en aza indirilmiştir. 2011 yılının Nisan ay

Balear Adaları Özerk Topluluğu, İspanya'ya bağlı beş büyük ve onları çevreleyen birkaç küçük adadan oluşan bir özerk bölgedir. Tüm İspanya'nın resmî dili olan İspanyolca ile birlikte Katalanca da bu bölgede resmî dildir. Bölgeyi oluşturan adalardan büyük olan beş tanesi Mallorca, Minorka, İbiza, Cabrera ve Formentera'dır.

Tarihi kaynaklara göre 2600 senedir insanların buralarda yaşadığı bilinmektedir. Tarihte muhtelif zamanlarda Balear Adaları Romalıların, Kartacalıların, Cezayir ve İspanyolların idaresinde kalmıştır. M.Ö. 122 senesinde adalar, Romalıların eline geçmiş, 466'da Vandallar hakim olmuştur. Vandallarla Doğu Roma İmparatorluğu arasında devam eden mücadeleden sonra, adalar Doğu Roma İmparatorluğuna dahil oldu. Sekizinci yüzyılda adalar, Arapların eline geçti. Balear Adaları 903'te yapılan antlaşmayla Emevi Devletine dahil oldu. 400 seneye yakın Müslümanların elinde kaldı. 1230'da Aragonların saldırısına uğrayarak istila edildi. İngilizler buraları her ne kadar elde etmeye çalıştıysa da başarılı olamadı. 1802'de yapılan son bir anlaşmayla İspanya'ya bağlı bir eyalet haline geldi. Hâlen de İspanya'nın bir eyaleti durumundadır. Ticaret ve stratejik yönden Batı Akdeniz'in son derece önemli takımadalarındandır.

Balear Adaları, jeolojik yapı olarak Sierra Nevada Dağlarının devamıdır. Bu adalar önemli deniz çöküntüsüyle birbirinden ayrılıp su yüzüne çıkmış kısımlardır.
Balear Adalarının önemlileri; Minorka, Mallorca, Cabrera, İbiza ve Formentera'dır. Bu adaların etrafında küçük adalar vardır.

Genellikle yükseklikleri azdır. Sadece Mallorca Adasındaki dağların yüksekliği 1400 metreyi bulmaktadır. Mağaralar çoktur. Bilhassa Ejderha Mağaralar çok meşhurdur. Bunların içinde yazın konser verilen salonları bile vardır.

Balear Adalarında Akdeniz iklimi görülür. İklim oldukça yumuşaktır. Kışı yağmurlu, yazları ise oldukça sıcaktır. İklim bakımından adalar arasında farklılık vardır. Minorka'da koruyucu yüksek dağlar olmadığı için, kışın daha soğuk ve yağmurlu, yaz mevsiminde diğer adalardan daha fazla hissedilir sıcaklık vardır. Mallorca'ya ocak ve mart aylarında iki üç hafta kar yağar. Diğer adalara nadiren kar yağar. Adalarda en fazla sıcaklık temmuz ve ağustos aylarında olur.
Balear Adalarının düzlüklerinde az da olsa otlak sahalar vardır. Tepe olan yerler ziraata elverişli değildir. Minorka'nın açık kuzey sahaları bodur tipi ağaçlarla kaplıdır. Kapalı kalan güney dereleri, bazı çamlıklar ve yarı tropikal bitki örtüsüne sahiptir. Adaların kıyı kesimlerinde Akdeniz tipi ağaçlara rastlanır.

Adaların en önemli madenleri; taşkömürü, mermer, demir, bakır, kalaydır. Madenlerin belirli bir kısmı işletilir, diğer kısmı ihraç edilir.

Nüfusun % 80'den fazlası Mallorca'da yaşar. Bütün Balear Adalarının nüfusunun 1/3'ü ise başşehir Palma'da ikamet eder. Mallorca ve Minorka'da yaşayanların çoğu şehirlidir. İbiza ve Formentera'da yaşayan halkın 1/3'ü köylülerdir. Nüfus yoğunluğu bölge bölge değişir. Bazı yerlerde metrekareye 38 kişi düşer. Adalarda hemen hemen her milletten azınlıklar mevcuttur.
İdare: Bütün adaların başşehri Palma'dır ve İspanya'nın bir eyaleti durumundadır. Palma aynı zamanda askeri ve dini merkezdir. Mallorca toplumu üç bölgeye ayrılmıştır. Mahalli idare komünler vasıtasıyla yürütülür. Mallorca 52, Minorka 7, İbiza ise 6 yardımcı bölgeye ayrılır.

Mallorca ve İbiza adalarında ağaç ve fidan, Minorka'da en kaliteli portakal türleri yetiştirilir. Hububatlardan baklagiller ve hayvan yemleri, badem, fasulye, incir, zeytin ve şeftali yetiştiriciliği ile bağcılık ileri bir seviyededir.
Bütün adalarda beslenen hayvanların en önemlisi koyun ve keçidir. Ürünlerin ve hayvanların pazarlama yeri İbiza'dır. Badem, incir, şeftali, portakal, balık ihraç edilir. Tavukçuluk yeteri kadar yapılır. İbiza'da çok eskiden beri deniz tuzu elde edilir. Senede 70.000 ton işlenerek ihraç edilir.
Balear Adalarında iklimin çok iyi olmasından, İngiltere ve Avrupa ülkelerinden fazla miktarda turist gelir. Özellikle tatillerini burada geçirirler.

Mallorca
Minorka
İbiza
Formentera
1113-1115 Balear Adaları Seferi

 Bu madde şu anda kamu malı olan Yunan ve Roma Coğrafya Sözlüğü'nden metin içermektedir‎. Smith, William, (Ed.) (1854–1857). Yunan ve Roma Coğrafya Sözlüğü (İngilizce). Londra: John Murray. 

Balear Adaları Özerk Topluluğu hükûmeti resmî sitesi6 Kasım 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İspanyolca)

Ballıca Mağarası, bilinen diğer adıyla İndere, Karadeniz Bölgesi'nde, Tokat'ın ismini de verdiği Ballıca köyünde bulunan mağaradır.
Oluşumu yaklaşık 3,4 milyon yıl önce başladığı tahmin edilen Ballıca Mağarası yaklaşık 680 metre uzunluğunda 90 ile 94 metre yüksekliğindedir. Toplamda 5 kat ve 9 salondan oluşan ve günümüzde hâlen bazı bölümlerde oluşum devam eden mağarada yaz ve kış ortalama sıcaklık 17-24 derece arasında olup ortalama nem %55'i aşmaktadır.
Mağara içinde bulunan pırasa ve makarna şekilli sarkıtlar, sütunlar, soğan sarkıtlar, dikitler, havuzlar, mağara gülleri, mağara incileri ve ebruları  ülke ve dünya açısından güzel örneklerdir. Türkiye'de soğan sarkıtların bulunduğu tek mağaradır. Dikitsiz sarkıtların bulunması diğer mağaralardan farklı yanıdır. Mağaraya girdikten sonra 19 m yukarı çıkılmakta, 75 m aşağıya inilmektedir.
Dünyanın en büyük mağaraları arasında yer alan mağara, 1995'ten bu yana ziyarete açıktır. Tokat merkeze 33 km, Pazar ilçesine 8 km mesafededir. Mağaraya 70 m yakınlıkta otopark bulunmaktadır. Ziyaretçi sayısı 2000'de 55 bin, 2006'da 60 bin, 2017'de 110 bin, 2024 yılında 176 bin 250 kişidir.
Mağara, 2019'da UNESCO tarafından Dünya Mirası Geçici Listesi'ne eklendi. Türkiye'deki 28 Jeolojik Miras Alanı'ndan birisidir. 2007 yılında 483 ha alan ile birlikte Tabiat Parkı ilan edilmiştir. Mağara koloniler halinde cüce yarasalar bulunur.

Resmî site

Balâ, Ankara ilinin ilçesidir. İlin güneydoğusunda, Ankara şehir merkezine 70 km mesafededir.
Ankara'nın, Cumhuriyet döneminden önce kurulmuş en eski yerleşim yeridir. İlçeye 16. yüzyıldan itibaren Bozulus Türkmenleri ve Orta Anadolu Kürtleri yerleştirilmiş; 93 Harbi'nden sonra Kartal Dağı mevkiine Kafkas göçmenleri yerleşmiştir. İlçeye 35 km. mesafedeki Beynam Ormanları hem ilçenin hem de Ankara'nın en önemli mesire yerlerindendir. Kesikköprü Barajı ve Hidroelektrik Santrali ilçe sınırları içinde bulunur.
Bala ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.313 metredir. İlçenin yüzölçümü 1.851 km²dir.

Ankara ilinin yüksek yaylarından birisi olan Kartal Yaylası üzerine kurulmuştur. Doğusunda Kırşehir'in Kaman, Kırıkkale'nin Karakeçili ilçeleri, batısında Ankara'nın Haymana ve Gölbaşı ilçeleri, güneyinde Şereﬂikoçhisar, kuzeyinde Elmadağ ilçesi ile çevrilidir.

Yazları sıcak, kışları soğuk ve kar yağışlı geçer. Yüksekliği nedeniyle kış aylarında Ankara ilinin en soğuk ilçelerindendir.

Afşar Höyük, Balâ ilçesi Afşar mahallesinin merkezinde; doğal bir kayalık üzerine kuruludur. Demir Çağı'nda ve Roma döneminde iskân gördüğü tespit edilen olan Afşar Höyük, 2007'de 1. Derece Sit Alanı olarak tescil edilmiştir.
Afşar Kasabası içindeki Yavaşlar Höyük, İlk-Orta ve Geç Tunç Çağı'nın tamamında iskân görmüş bir yerleşimdir; 2003 yılında alınan bir kararla 1. Derece Arkeolojik Sit Alanı ilan edilmiştir.
Beynam mahallesinde bulunan Beynam Höyük'te, Kalkolitik ve İlk Tunç Çağı'ndan kalma seramikler ele geçmiştir. 1997'de 1. Derece Arkeolojik Sit Alanı ilan edilmiştir.
İlçeye 25 km. uzaklıkta, Karaali mahallesi yakınındaki Roma döneminden kalma Tomu harabeleri ilçenin çevresindeki eski yerleşimlerden biridir.

16. yüzyılda Türkmenistan'daki Daşoğuz'dan Türkiye'ye gelen Bozulus Türkmenleri, Erzurum dağlarında yaylak, Aydın ovalarında kışlak olmak üzere konar göçer hayatı yaşamakta iken Osmanlı Devleti'nin 1690'da çıkardığı bir fermanla konargöçerleri yerleşmeye zorlaması üzerine, Bozulus Türkmenleri'ne bağlı Tabanlı aşireti mensupları Balâ havalisine yerleşmiştir. Böylece Balâ, 1690-1691'de dönemin aşiret reisi İmirzalıoğlu Şeyh Ali Mirza tarafından kuruldu.
Bozulus Türkmenlerinin Aydın Beyliği Danişmentli Cemaati kolu, 1699'daki ikinci bir fermanla Aydın eyaletine bağlı Söke-Koçarlı havalisine gönderildi. Böylece Aşıkoğlu, Çatalören, Karadalak ve Üçem köyünün bir kısmı göç etti. Ancak bu köyler yerleşik düzene geçmedi ve bir kısmı 1820 yılında tekrar Balâ havalisine geldi.

Balâ, Osmanlı İmparatorluğu'nun iskân ve nüfus düzenleme politikaları doğrultusunda 16. yüzyıldan itibaren Orta Anadolu Kürtlerinin  yoğun biçimde yerleştirildiği ilçelerden biri oldu. Kürt aşiretleri, ilçenin güneydoğusundan geçen Kızılırmak havzası boyunca ve kuzey kesimlerde bulunan toplam 18 köyde iskan edilmiştir. Bu dağılım, Orta Anadolu'daki diğer Kürt topluluklarının mekânsal düzeni ile paraleldir ve bölgedeki tarihsel iskân politikaları ve coğrafi koşulların etkisiyle şekillenmiştir.
Konar-göçer yapıya sahip aşiretlerin bir kısmı Balâ ve çevresinde kademeli olarak yerleşik hayata geçmiş; böylece ilçe, bölgedeki Kürt aşiretlerinin kültürel, sosyal ve ekonomik varlığının merkezlerinden biri hâline gelmiştir. Balâ Kürtleri, Kürtçenin Kurmancî lehçesini konuşmaktadır ve Sünni-Hanefi mezhebine bağlıdır. Tarihsel olarak Heciban, Bilikan, Atmani, Terikan ve Direjan aşiretlerine mensupturlar. Günümüzde aşiret yapısı, geçmişteki toplumsal önemini büyük ölçüde kaybetmiş olmakla birlikte, kültürel ve tarihî kimlik açısından hâlâ belirli bir rol oynamaktadır.

93 Harbi'nden sonra Kafkasya'dan Anadolu'ya geçen bir grup Kafkasya göçmeni  Kartal Dağı mevkiine yerleşmiş ve burayı Kartaltepe olarak adlandırmıştır. Kentin adı daha sonra II. Abdülhamit'e ithafen Hamidiye olarak değiştirildi. İlçe, Ankara'nın yüksek bir yaylası kurulduğundan Farsçada "yüksek, yukarı" anlamlarına gelen Balâ adını aldı.
Başlangıçta Karaali'ye bağlı olan yerleşimin nüfusu, çevreden gelen göçmenlerle arttı. 1887'de Balâ Ankara Vilayet Sancağına bağlı bir kaza (ilçe )oldu. Kurulduğu dönemde Hasanoğlan, Elmadağı gibi yerleşim yerlerini de kendi sınırları içinde bulunduran büyük bir ilçeydi. Merkesi Hisar kabası idi. 1900 yılında Bala adıyla ilçe merkezi oldu.

Ülkede I. Dünya Savaşı'ndan sonra başlayan bağımsızlık mücadelenin başında, Erzurum ve Sivas kongreleri yapılmış ve milletin temsilcilerinin Ankara'da toplanmasına karar verilmişti. Heyet-i Milliye üyeleri ile Sivas'tan çıkan Mustafa Kemal Paşa, 26 Aralık 1919 Cuma günü Keskinlilerin koruma ve gözetiminde İğdebeli–Köprüköy yolu ile Balâ'ya geldi ve geceyi Beynam köyünde geçirdikten sonra 27 Aralık 1919'da Dikmen sırtlarından Ankara'ya girdi. Beynam Köyü'nde Mustafa Kemal ve arkadaşlarının konakladığı köy evi Türk Silahlı Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı tarafından onarılmış; 2004 yılında Bala Belediyesine tahsis edilmiş; bir müze ve kültür merkezi haline gelmiştir.

1921 yılında itibaren ilçede  Haziran ayında "Hasat Festivali" düzenlenmeye başladı. Festival her yıl 20–30 Haziran tarihleri arasındaki bir Pazar günü düzenlenmeye devam eder.

Balâ'nın ekonomisi büyük ölçüde tarım, sanayi ve ticarete dayalıdır. Ayrıca ilçede buğday arpa  ayçiçeği, mercimek, nohut, fasulye, şeker pancarı, kavun ve karpuz yetiştirilmektedir. Sanayi özellikle tekstil, gıda ve inşaat sektörlerinde yoğunlaşmıştır. Yörede alçıtaşı işlemeciliği de yapılmaktadır.Kızılırmak üzerinde kurulan Kesikköprü Barajı ilçe sınırları içerisindedir.

Kızılçam ağaçlarıyla kaplı Beynam Ormanları ve Kesikköprü Barajı hem ilçenin hem de Ankara'nın önemli mesire yerlerinden biridir. Ankara Büyükşehir Belediyesi'nin Kesikköprü mahallesinde yaz kampı bulunmaktadır.

İlçe merkezinde biri genel, üçü meslek olmak üzere dört lise vardır.

Yörede Türkmen/Abdal kültürü yaşamaktadır. Bala ilçesi Kırklareli'nin Keskin ilçesi ile ortak karakteristik özellik gösterir. Bu iki ilçe İç Anadolu'nun en zengin halay ve bozlak bölgelerindendir. Balâ ve Keskin yöresi halayları ayak ve bel hareketlerine dayanır. Yöre, halaylara eşlik eden davul, zurna ve bağlamanın en iyi icra edildiği yerlerdendir.
Balâ ve Keskin türküleri mahalli sanatçı Hacı Taşan tarafından gün yüzüne çıkarılmıştır. "Kerpiç Kerpiç Üstüne", "Allı Turnam", "Bugün Ayın Işığı", "Köprüden Geçti Gelin", "Suda balık Yan Gider", "Adem Olan Adem Sever", "Hopbarlem" adlı halay türküleri yöreyle özdeşleşmiştir. "Ankara'da Yedim Taze Meyvayı" adlı uzun hava ise, yörenin en karakteristik uzun havalarındandır.
Saz ve söz kültü, özellikle Türkmen/Abdal yerleşim yeri olan Koçyayla ve Yeniköy köylerinde  hayatın ayrılmaz bir parçasdır. Davul, zurna ve bağlamanın yanı sıra keman da yöresel enstrümanlar arasına girmiştir.

Balâ Tavası, Topalak, Hoşmerim, Katmerli Çörek, Yufka Ekmeği, Bazlama, Kömbe, Oğmaç, Mantı, Madımalak, Su Böreği, Kavurga, Kara Kabak, kabak gülü dolması, Besmet, Hedik, Erişte, Sızgıt, İncir uyutması, Pekmez Peltesi (helvası), Etli Mercimekli Bulgur Pilavı, Ağuz, Kuymak yemekleridir.

İlçenin nüfusu 2020 yılı adrese dayalı nüfus kayıt sistemine göre 25.780'dir. Bu nüfus, 14.109 erkek ve 11.671 kadından oluşmaktadır. Balâ'ya bağlı toplam 55 mahalle bulunmaktadır. İlçe, sürekli olarak dışarıya göç vermektedir. 2007–2017 dönemindeki nüfusunda yaklaşık %26 azalma olmuştur.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle nüfusuna geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Balâ'nın 55 mahallesinin 4'ü merkezde bulunmaktadır. Merkez mahallelerinde 2.568 kişi (%11,8) yaşamaktadır. En uzak mahallesi ise 58,5 km uzaklıktaki Kuyular'dır. Merkez mahalleleri dışında nüfusu en fazla olan, 1.723 kişi ile Afşar mahallesidir.
İlçenin 2016 Yılı Belediye Tüzüğünde 21 Bozulus Türkmeni köyü, 2 Türkmen Abdal köyü, 8 Türk köyü, 1 Kazan Tatar Türkü köyü, 18 Kürt köyü olmak üzere toplam 47 köyü (mahallesi) bulunmaktadır.

Orta Anadolu Kürtleri ile ilgili ek okuma
Ceyhan Suvari (Derleyici), Ayşe Yıldırım (Derleyici), Tülin Bozkurt  (Derleyici), İlker M. İşoğlu  (Derleyici), Artakalanlar/Anadolu'dan Etnik Manzaralar, 20 Mart 2006, E Yayınları,
Ingvar Svanberg, Kazak Refugees in Turkey: A Study of Cultural Persistence and Social Change, Academiae Ubsaliensis, 1989

Banja Luka ya da Banaluka (Sırp Kiril: Бања Лука, UFA: baɲaˈluːka), Bosna-Hersek'te bir şehir ve aynı zamanda Bosna-Hersek'te bulunan özerk yönetim Sırp Cumhuriyeti'nin fiilî başkentidir. Osmanlı kaynaklarında Banaluka (بنالوقه) olarak geçen şehir 1639 yılında değin Bosna beylerbeyinin ikâmetgâhı olarak büyük bir gelişme gösterdi. Daha sonra eyalet merkezinin Saraybosna'ya taşınmasıyla eski önemini yitirdi.

Banja Luka'nın tarihi, Romalılar dönemine kadar uzanır. Şehir, ilk olarak Romalılar tarafından kurulmuş ve 16. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'nun bir parçası haline gelmiştir. Osmanlı döneminde Banja Luka, önemli bir idari ve ticaret merkezi olmuştur. Ayrıca bu dönemde şehirde birçok cami, köprü ve hamam inşa edilmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşüyle birlikte, Banja Luka 1878 yılında Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun kontrolüne geçti. Bu dönem, şehrin modernleşmesi açısından önemli bir dönüm noktası olmuştur. Şehirdeki idari yapılar, altyapı projeleri ve sanayi yatırımları hız kazanmıştır.

Banja Luka, II. Dünya Savaşı sonrası kurulan Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti'nin bir parçası haline geldi. Yugoslavya döneminde şehir, Bosna-Hersek'in bir endüstri merkezi olarak gelişti ve modern bir şehir görünümü kazandı. Ancak 1969 yılında şehir büyük bir depremle sarsıldı ve ciddi hasar gördü.

1992-1995 yılları arasında yaşanan Bosna Savaşı sırasında Banja Luka, Sırp Cumhuriyeti'nin de facto başkenti haline geldi. Savaş sırasında şehirde ciddi çatışmalar yaşanmasa da, Banja Luka etnik temizlik ve zorunlu göçlerle anıldı. Savaşın ardından, Sırp Cumhuriyeti'nin en büyük şehri ve siyasi merkezi olarak görev yapmaya devam etti.

Banja Luka, Vrbas Nehri kıyısında yer alır ve şehir, nehrin her iki yakasına yayılmış durumdadır. Şehir, deniz seviyesinden yaklaşık 163 metre yükseklikte bulunur ve Bosna-Hersek'in kuzeybatısındaki önemli bir ulaşım ve ticaret merkezidir. Bölge, karasal iklimin etkisi altındadır, yazları sıcak ve kışları soğuk geçer.

2013 nüfus sayımına göre, Banja Luka'nın toplam nüfusu 185,042'dir. Şehirdeki nüfusun büyük bir kısmını Sırplar oluşturmaktadır; ayrıca Boşnaklar, Hırvatlar ve diğer etnik gruplar da şehirde yaşamaktadır.

Banja Luka, Bosna-Hersek'in önemli bir ekonomik merkezidir. Şehirde birçok sanayi tesisi ve ticaret merkezi bulunmaktadır. Tarım, enerji, tekstil ve gıda işleme gibi sektörler, şehir ekonomisinin temel taşlarıdır. Ayrıca şehir, Bosna-Hersek'in mali ve bankacılık sektöründe de önemli bir rol oynamaktadır.

Banja Luka, Bosna-Hersek'in önemli bir kültür ve eğitim merkezidir. Şehirde Banja Luka Üniversitesi gibi önemli eğitim kurumları bulunmaktadır. Ayrıca şehirde birçok kültürel etkinlik ve festival düzenlenmektedir. Banja Luka Tiyatrosu ve birçok müze, şehirdeki kültürel yaşamın önemli unsurlarıdır.

Banja Luka, özellikle basketbol ve futbol gibi spor dallarında önemli başarılar elde etmiştir. Şehirde birçok spor kulübü bulunmaktadır ve Borac Banja Luka futbol kulübü, Bosna-Hersek'in en tanınmış spor kulüplerinden biridir. Ayrıca şehir, yıllık olarak düzenlenen uluslararası bir tenis turnuvasına da ev sahipliği yapmaktadır.

Banja Luka, Bosna-Hersek'in önemli ulaşım merkezlerinden biridir. Şehir, karayolu ve demiryolu ile ülkenin diğer büyük şehirlerine ve komşu ülkelere bağlıdır. Ayrıca şehirde bir havaalanı da bulunmaktadır. Banja Luka Uluslararası Havalimanı, bölgenin hava trafiği açısından önemli bir merkezdir.

Banja Luka'da birçok tarihî yapı ve turistik mekân bulunmaktadır. Kastel Kalesi, şehrin en eski yapılarından biridir ve şehir merkezinde yer almaktadır. Ayrıca Vrbas Nehri, hem yerel halkın hem de turistlerin dinlenme ve spor etkinlikleri için tercih ettiği bir bölgedir.

Bangkok (Tayca กรุงเทพมหานคร), Tayland'ın başkenti ve en kalabalık şehridir. Şehir, Tayland'ın merkezindeki Çao Phraya Nehri deltasında 1.568,7 kilometrekarelik (605,7 mil kare) bir alanı kaplar ve 2024 yılı itibarıyla tahmini nüfusu 11,4 milyon kişidir, bu da ülke nüfusunun %15,9'unu oluşturmaktadır. 2021 yılı tahminine göre, çevredeki Bangkok Metropol Bölgesi'nde 17,4 milyondan fazla insan (Tayland nüfusunun %25'i) yaşamaktadır; bu da Bangkok'u bir mega şehir ve aşırı bir primat şehir haline getirerek, Tayland'ın diğer kentsel merkezlerini hem büyüklük hem de ulusal ekonomi için önem açısından gölgede bırakmaktadır.
Bangkok'un kökenleri, 15. yüzyılda Ayutthaya döneminde küçük bir ticaret merkezine dayanmaktadır; bu merkez zamanla büyüyerek 1767'de Thonburi ve 1782'de Rattanakosin olmak üzere iki başkente ev sahipliği yapmıştır. Bangkok, 19. yüzyılın sonlarında, ülke Batı'dan gelen baskılarla karşı karşıya kalırken, Siam'ın modernleşmesinin merkezinde yer almıştır. Şehir, 20. yüzyıl boyunca ülkenin siyasi mücadelelerinin merkezindeydi; Siam (daha sonra Tayland olarak yeniden adlandırıldı) mutlak monarşiyi kaldırdı, anayasal yönetimi benimsedi ve sayısız darbe ve ayaklanma yaşadı. 1972'de Bangkok Büyükşehir Belediyesi'ne bağlı özel bir idari bölge olarak kurulan şehir, 1960'lardan 1980'lere kadar hızla büyüdü ve şimdi Tayland'ın siyaseti, ekonomisi, eğitimi, medyası ve modern toplumu üzerinde önemli bir etkiye sahiptir. 
1980'ler ve 1990'lardaki Asya yatırım patlaması, birçok çokuluslu şirketin bölgesel merkezlerini Bangkok'a taşımasına yol açtı. Şehir artık finans, iş ve pop kültüründe bölgesel bir güç haline geldi. Ulaşım ve sağlık hizmetleri için uluslararası bir merkez olup, sanat, moda ve eğlence merkezi olarak da öne çıkmıştır. Şehir, sokak hayatı ve kültürel simge yapılarının yanı sıra genelev bölgeleriyle de bilinir. Büyük Saray, Wat Arun ve Wat Pho dahil olmak üzere Budist tapınakları, Khaosan Yolu ve Patpong'un gece hayatı gibi diğer turistik mekanlarla tezat oluşturmaktadır. Bangkok, dünyanın en iyi turistik yerleri arasında yer almakta ve birçok uluslararası sıralamada dünyanın en çok ziyaret edilen şehri olarak adlandırılmıştır. 
Bangkok'un hızlı büyümesi, yetersiz şehir planlamasıyla birleşince, düzensiz bir şehir manzarası ve yetersiz altyapıya yol açmıştır. Geniş bir otoyol ağına rağmen, yetersiz yol ağı ve önemli ölçüde özel araç kullanımı, 1990'larda ciddi hava kirliliğine neden olan kronik ve felç edici trafik sıkışıklığına yol açmıştır. Şehir yönetimi o zamandan beri sorunu çözmek için toplu taşımaya yöneldi, 10 şehir içi raylı sistem hattı işletmeye aldı ve başka toplu taşıma araçları inşa etti; ancak trafik sıkışıklığı yaygın bir sorun olmaya devam ediyor.

Siyam Krallığı'nın eski başkenti olan Ayutthaya şehrinin Myanmarlılar tarafından işgal edilmesinden sonra, kral Taksin başkenti günümüzde Bangkok sınırları içerisinde yer alan Thonburi'ye taşımıştır. Chao Phraya nehrinin batı kıyısında bulunan Thonburi Burma'dan gelebilecek saldırılara karşı korunmasız olduğu için, bir sonraki kral olan I. Rama başkenti nehrin doğu kıyısına taşımıştır. Rattanakosin isimli bu bölge doğuya kazılan bir kanal sayesinde bir ada halini almıştır ve Bangkok'un temelleri burada atılmıştır. Günümüzdeki Tayland kralı IX. Rama, Bangkok'u kuran I. Rama'nın da dahil olduğu Chakri Hanedanına mensuptur.

2010 yılı istatistik raporlarına göre kayıtlı nüfus 8,280,925'tir. Mamafih, bu rakam pek çok kayıtsız ikamet edenleri ve metropolitan bölgesinden günü birlik ziyaret edenleri kapsamaz. Yaklaşık olarak 400,000–600,000 yasal olmayan Kamboçya, Myanmar, Rusya, Ukrayna, Pakistan, Nijerya, Hindistan, Bangladeş, Çin ve diğer ülkelerden kaçak göçmenler vardır.
Nüfusun büyük çoğunluğunu 92% ile Budistler, geri kalanı (6%) ile Müslümanlar, Hıristiyanlar (1%), Yahudi (300 ikamet eden), Hinduizm/Sikh (0.6%) ve diğerleri teşkil eder. Bangkok'da 400 Budist tapınağı, 55 cami, 10 kilise, 2 Hindu tapınağı, 2 Sinagog ve 1 Sikh gurudwara vardır.

Bangkok'un 50 bölgesi, Bangkok Metropolitan İdaresi yetkisi altında idari alt bölümleri olarak hizmet vermektedir. 35 bölge Chao Phraya nehri'nin doğusunda yer almaktadır. 15 bölge ise şehrin Thonburi olarak adlandırılan bölümünde yer almaktadır.

2004 yılında kabul edilen, idari ve genel planlama amacıyla gruplar halinde düzenlenmiş bölgeler, karakteristik yapılarına göre aşağıdaki gibi sıralanmaktadır.

Rattanakosin cluster – Tarihi koruma, yönetim, geleneksel perakende ve kültür turizmi alanlarında
Lumphini cluster – Ana iş, ticari ve turizm alanları
Vibhavadi cluster – İstihdam, perakende ve hizmet ve yüksek yoğunluklu konut alanları
Chao Phraya cluster – Gelişen ekonomik alanlar
Thonburi cluster – Tarihi ve kültürel koruma ve turizm alanları
Taksin cluster – Gelişen istihdam ve yüksek yoğunluklu konut alanları
Phra Nakhon Nuea cluster – Konut alanları; potansiyel şehir genişleme için geçiş bölgesi
Burapha cluster – Konut alanları; potansiyel şehir genişleme için geçiş bölgesi
Suwinthawong cluster – Tarım ve yerleşim alanları
Sinakharin cluster – Banliyö alanları
Mahasawat cluster – Tarım ve yerleşim alanları
Sanam Chai cluster – Konut tarım, sanayi ve ekolojik turizm alanları

Kaynak: Weatherbase16 Mart 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bangkok'ta oldukça gelişmiş bir ulaşım ağı vardır. Viyadükler üzerinden giden Gök Treni (BTS SkyTrain) Sukumvit ve Silom bölgeleri üzerinden giden iki hatta sahiptir. Tek hatlık MRT Metro ise tren istasyonundan başlamaktadır. İnşası yeni bitmiş olan Havalanı Raylı Bağlantısı (Airport Rail Link) ise Suvarnabhumi Havaalanından şehir merkezine bağlantı sağlamaktadır.
Bangkok'ta nehir ulaşımı da aktif bir şekilde kullanılmaktadır. Chao Phraya nehri üzerinde değişik hatlardaki tekneler servis vermektedir. Ayrıca çeşitli kanallarda da tekne servisleri vardır.
Toplu taşımanın dışında ise taksi, tuk-tuk, motosiklet taksi gibi seçenekler bulunmaktadır.

Bangkok Mastercard'ın 2016 verilerine göre Dünya'nın en çok ziyaret edilen şehridir. Zengin bir geçmişe sahip olan şehirde görülebilecek çok sayıda tarihi yapı ve müze bulunmaktadır. Şehrin en önemli tarihî eserleri genel olarak Ko Rattanakosin adı verilen bölgede toplanmıştır. Bangkok'un ilk yerleşim birimi olan Thonburi bölgesi Burma'dan gelen istilacılara karşı korunaksız olduğu için şehir nehrin karşı kıyısındaki Rattanakosin'e taşınmıştır. Buranın etrafında yine güvenlik sebebiyle bir de kanal kazılmış ve bölge bir ada halini almıştır. Burada Wat Phra Kaew ve Kraliyet Sarayı, Uzanan Buda tapınağı Wat Pho, Şehir Sütunu ve Milli Müze gibi çeşitli tarihi yerler bulunmaktadır.
Rattanakosin'in genişlediği bölge olan Banglamphu'da ise görece daha yeni tarihî eserler bulunmaktadır. Bunların en önemlileri Altın Dağ olarak da bilinen Wat Saket, Wat Ratchanadda ve Demokrasi anıtıdır. Banglamphu'dan sonra şehrin genişlemeye devam ettiği bölge olan Dusit ise büyük ölçüde batı tarzında bir mimariye sahiptir. Ülkesini batı standartlarına taşımayı hedeflemiş olan Kral Rama V burada Mermer Tapınak olarak da bilinen Wat Benchamabophit, Dusit Sarayı, Vianmek Tik Konağı gibi batı tarzında yapılar inşa ettirmiştir.
Bangkok'un diğer bir önemli tarihi bölgesi ise Çin Mahallesidir. Rattanakosin bölgesinin inşasında çalışmış olan Çinli göçmenler kanalın karşı kıyısındaki Yaowarat olarak bilinen bölgeye yerleştirilmişlerdir. Günümüzde çok hareketli bir bölge olan Çin mahallesinde renkli pazarların yanı sıra 5.5 ton ağırlığındaki saf altından bir Buda heykeline ev sahipliği yapan Wat Traimit gibi tarihi yapılar da bulunmaktadır.

Bangkok'un birkaç kardeş şehri vardır:

 Pekin, Çin
 Washington Amerika Birleşik Devletleri
 Moskova, Rusya
 Manila, Filipinler, 1997
 Seul, Güney Kore, 2006
 Ankara, Türkiye, 2012
 Milano, İtalya

Bangkok Gezi Rehberi19 Aralık 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bangkok Metropolitan İdaresi7 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
BangkokTourist - Bangkok Turizm İdaresi Resmi seyahat rehberi

Bangladeş (Bengalce: বাংলাদেশ), resmî adıyla Bangladeş Halk Cumhuriyeti (Bengalce: গণপ্রজাতন্ত্রী বাংলাদেশ - Gônoprojatontri Bangladeş), Güney Asya'da yer alan Bangladeş, dünyanın en kalabalık sekizinci ülkesi ve 148.460 kilometrekarelik (57.320 mil kare) bir alanda 174 milyondan fazla nüfusuyla en yoğun nüfuslu ülkeler arasında yer almaktadır. Bangladeş, kuzeyde, batıda ve doğuda Hindistan, güneydoğuda ise Myanmar ile kara sınırlarını paylaşmaktadır. Güneyinde Bengal Körfezi boyunca uzanan bir kıyı şeridine sahip olup, Siliguri Koridoru ile Bhutan ve Nepal'den, kuzeyinde ise Hindistan'ın Sikkim eyaleti ile Çin'den ayrılmıştır. Başkent ve en büyük şehir olan Dakka, ülkenin siyasi, mali ve kültürel merkezidir. Çitagong ise ülkenin ikinci büyük şehri ve en işlek limanıdır.
Modern Bangladeş toprakları, antik tarihte birçok Hindu ve Budist hanedanlığının kalesi olmuştur. 1204'teki Müslüman fethinden sonra bölge, Sultanlık ve Babür yönetimine tanık olmuştur. Mughal İmparatorluğu'nun en büyük alt bölümü olan Bengal bölgesi, gelişen tekstil endüstrisi ve tarımsal verimliliğiyle bilinen, dünyanın en müreffeh ve ticari açıdan aktif bölgelerinden biri olarak ortaya çıktı. 1757'deki Plassey Savaşı, sonraki iki yüzyıl boyunca sürecek İngiliz sömürge yönetiminin başlangıcını işaret etti. 1947'deki Hindistan'ın Bölünmesi'nin ardından Doğu Bengal, yeni kurulan Pakistan Dominyonu'nun doğu ve en kalabalık kanadı oldu ve daha sonra Doğu Pakistan olarak yeniden adlandırıldı. 
Batı Pakistan merkezli hükûmetin yirmi yılı aşkın süren siyasi baskısı ve sistematik ırkçılığının ardından, Doğu Pakistan 1971'de iç karışıklık yaşadı ve bu da şiddetli bir hükûmet askeri operasyonunun ardından bağımsızlık savaşına yol açtı. Mukti Bahini, Hint güçlerinin yardımı ve desteğiyle başarılı bir silahlı devrim gerçekleştirdi; Pakistan tarafından gerçekleştirilen bir soykırıma rağmen, Bangladeş 16 Aralık 1971'de bağımsız bir ulus oldu. Bağımsızlık sonrası dönemde, Şeyh Muciburrahman 1975'teki suikastına kadar ülkeyi yönetti. Cumhurbaşkanlığı daha sonra Ziyaur Rahman'a geçti ve o da 1981'de suikasta kurban gitti. 1980'ler, 1990'da kitlesel bir ayaklanmayla devrilen Hüseyin Muhammed Erşad'ın diktatörlüğüyle geçti. 1991'deki demokratikleşmenin ardından, Begüm Halide Ziya ve Şeyh Hasina Vecid arasındaki Begümler Savaşı, ülkenin siyasetini sonraki dört on yıl boyunca belirledi. Hasina, Ağustos 2024'te kitlesel bir ayaklanmayla devrildi. 
Bangladeş, Westminster sistemine dayalı üniter bir parlamenter cumhuriyettir. Güney Asya'nın ikinci büyük ekonomisine sahip orta güçtür. Bangladeş, dünyanın dördüncü büyük Müslüman nüfusuna ev sahipliği yapmaktadır. Güney Asya'nın üçüncü büyük ordusuna sahip olan Bangladeş, Birleşmiş Milletler'in barış koruma operasyonlarına en büyük katkıyı sağlayan ülkedir. Sekiz bölge, 64 ilçe, 495 alt ilçe ve 4.578 birlik konseyinden oluşan Bangladeş, dünyanın en büyük mangrov ormanına ev sahipliği yapmaktadır. Dünyanın en büyük mülteci nüfuslarından birine sahip olan ülke, yaygın yolsuzluk, insan hakları ihlalleri, siyasi istikrarsızlık ve iklim değişikliğinin olumsuz etkileri gibi zorluklarla karşı karşıya kalmaya devam etmektedir. Bangladeş, SAARC ve diğer birçok uluslararası kuruluşun üye devletidir.

Bangladeş, milattan önce bölgede hüküm süren büyük devletlerin, MS 750-1200 arasında yerel Palas hanedanlarının egemenliği altında kaldı. Onuncu asırdan itibaren Müslümanlar bölgeye egemen olmaya başladılar.
Bangladeş 12. yüzyıldan 1757 yılına kadar Müslümanların idaresinde, 1757'den 1905 yılına kadar İngilizlerin egemenliğinde kaldı. 1947 yılında da Müslüman kesimi "Doğu Pakistan" adıyla Pakistan'ın bir eyaleti oldu ve 1969 yılına kadar Pakistan'ın eyaleti olarak kaldı. 28 Kasım 1969'da meclis üyelerinin teşkili için yapılan seçim propagandaları esnasında Mucibü'r-Rahman ve onun "Avami Partisi" seçim propagandalarını Doğu Pakistan'a özerklik vereceği vaadi üzerine kurmuştu. Aralık 1970'te yapılan seçimler sonucunda Avami Partisi 313 sandalyeden 167'sini aldı. 1 Mart 1971'de Millet Meclisinin teşkili ertelendi. Bu durum Doğu Pakistan'da meşru hakların ihlali sayıldı ve genel greve gidildi. Bunun üzerine ordu, grevcilerin üzerine gitti ve iç savaş başladı. Bir kısım halk da Hindistan'a sığındı. Bu arada Hindistan-Pakistan Savaşı başladı.
1971 Aralık ayında savaş bittiğinde Hindistan, Doğu Pakistan'ın büyük bir bölümünü işgal etmişti. Hindistan burayı iki hafta kadar kontrol altında tuttu. 22 Aralık 1971'de Mucibü'r-Rahman'ın liderliğinde Bangladeş Müslüman Halk Cumhuriyeti kurulduktan sonra Hindistan ülkeyi terk etti. Mucibü'r-Rahman ve Avami Partisi'nin iktidara gelmesiyle karışıklıklar dinmedi.
15 Ağustos 1975'te yapılan darbe ile Mucibü'r-Rahman ve ailesi öldürüldü. İdareyi Kandahar Mustak Ahmed ele aldı. 3 Kasım 1975'te Dakka Garnizon Komutanı Tuğgeneral Halid Müşerref, Mustak Ahmed'i devirdi. Ancak kendi iktidarda sadece dört gün kalabildi.
7 Kasım 1975 tarihinde General Ziyaü'r-Rahman bir darbe ile Halid Müşerref'i devirdi. Ziyaü'r-Rahman zamanında ordu uzun müddet siyasetten uzak durdu. 1977 yılında yapılan seçimleri Ziyaü'r-Rahman kazandı ve geçici olsa da siyasi istikrar temin edildi. 30 Mayıs 1981 tarihinde bir grup subay ve askerî birlik başarısız bir darbe yaptılar. Ziyaü'r-Rahman'a bağlı birlikler darbeyi bastırdılar. Ancak darbe esnasında Ziyaü'r-Rahman öldürüldü. 15 Kasım 1981'de seçim yapıldı ve Millî Birlik Partisi lideri, öldürülen Ziyaü'r-Rahman'ın yardımcısı Abdüssettar, oyların % 66'sını alarak devlet başkanı oldu. Ancak siyasi istikrar yine temin edilememiş ve kargaşa bitmemişti. Nihayet hükûmet, Millî Güvenlik Kurulu kurulmasını kabul ettiyse de gerginlik durmadı. Sonunda Genelkurmay Başkanı Muhammed Erşad, askerî bir darbe ile Abdüssettar'ı devirerek idareye el koydu. Askerî idare iki sene iş başında kalacağını ilan etti. 21 Mart 1985'te yapılan referandumda Erşad'ın devlet başkanlığında kalması onaylandı. Diktatörlük ve otoriter bir rejimle ülkeyi yönettiği söylenen Muhammed Erşad'ın geniş çaplı kitle gösterileri neticesi istifa etmesi üzerine 6 Aralık 1990 senesinde Şahabeddin Ahmed devlet başkanlığına vekaleten getirildi. 19 Eylül 1991 senesinde yapılan seçimleri kazanan (Ziyaü'r-Rahman'ın dul eşi) Halide Ziya başbakan oldu.

1991 genel seçimlerinden sonra, anayasanın on ikinci ek maddesi parlamento cumhuriyetini yeniden tesis etti ve Begüm Halide Ziya Bangladeş'in ilk kadın başbakanı oldu. Eski bir first lady olan Ziya, 1990'dan 1996'ya kadar BNP hükûmetine liderlik etti. 1991'de maliye bakanı Saifur Rahman, Bangladeş ekonomisini liberalleştirmek için büyük bir program başlattı. Chittagong Borsası'nın kurulmasına ek olarak; bankacılık, ilaç, havacılık, seramik, çelik, telekomünikasyon ve üçüncül eğitim yatırımlara açıldı ve bunun sonucunda artan bir piyasa rekabeti yaşandı. 1991'deki bir kasırgada yaklaşık 140.000 Bangladeşli hayatını kaybetti; yaklaşık 200.000 kişinin hayatı, şimdiye kadar gerçekleştirilmiş en büyük afet yardım çalışmalarından biri olan Deniz Meleği Operasyonu aracılığıyla Amerika Birleşik Devletleri askeri liderliğindeki bir görev gücü tarafından kurtarıldı. 1992'de, Burma'daki demokrasi yanlısı hareketin bastırılması nedeniyle tahmini 250.000 Burma'lı mülteci Bangladeş'e sığındı; bu mültecilerin çoğu 1993'te Burma'ya geri döndü. 1994'te Bangladeş, Haiti'ye yönelik askeri müdahale olan Demokrasiyi Destekleme Harekâtı'nda ABD dışındaki en büyük birliği sağladı.
1996'da, bir yıl süren siyasi çalkantı, boykot edilen bir Şubat seçimine, bir askeri darbe girişimine ve seçimleri denetleyecek bir geçici hükûmet üreten arabuluculuk çabalarına tanık oldu. Üç ay boyunca, Muhammad Habibur Rahman ülkenin geçici lideri olarak görev yaptı. Avami Birliği, 21 yıl sonra Haziran seçimlerinde iktidara geri döndü. Başbakan Şeyh Hasina'nın ilk girişimlerinden biri, babasının katillerini kovuşturmadan koruyan, son derece tartışmalı Tazminat Tüzüğü'nü yürürlükten kaldırmaktı. Hasina ayrıca, güneydoğu tepe bölgelerindeki bir ayaklanmayı sona erdiren Chittagong Tepeleri Barış Anlaşması'nı imzaladı. Ganj'ın suyunu paylaşmak için Hindistan ile bir anlaşmaya vardı. 1997'de Şeyh Hasina, Güney Afrika'nın apartheid sonrası ilk başkanı Nelson Mandela'yı, Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) başkanı Yaser Arafat'ı ve Türkiye Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'i Bangladeş'in bağımsızlığının gümüş jübile kutlamaları için ağırladı.
Ekonomik reform ivmesi, muhalefetin sık sık yaptığı hartallar ve grevler de dahil olmak üzere siyasi istikrarsızlık nedeniyle ivme kaybetti. 2001'de BNP, ekonomiyi iyileştirme vaatleriyle iktidara geri döndü. İkinci Ziya yönetimi daha yüksek ekonomik büyüme gördü, ancak güvenlik ve siyasi sorunlar ülkeyi 2004 ile 2006 arasında etkisi altına aldı. Radikal İslamcı militan grup Jamaat-ul-Mujahideen Bangladesh (JMB), birçok terör saldırısı yaptı. BNP'nin 2006'daki döneminin sonunda yaygın siyasi huzursuzluk yaşandı. Bangladeş ordusu, Başkan Iajuddin Ahmed'i olağanüstü hâl ilan etmeye çağırdı ve Fakhruddin Ahmed liderliğindeki geçici bir hükûmet, seçim sistemi, yargı ve bürokrasiye yönelik reformları uygulamak üzere Ocak 2007'den Aralık 2008'e kadar kuruldu. JMB liderleri tutuklandı ve daha sonra Mart 2007'de idam edildi.
2008 Bangladeş genel seçimlerinde ezici bir zafer elde ettikten sonra Avami Birliği hükûmeti iktidara geri döndü ve 6 Ocak 2009'da yemin ederek Şeyh Hasina'nın bir kez daha Başbakan olmasını ve ülkeye siyasi istikrar ve ekonomik büyüme getirmesini sağladı. 2010 yılında Yüksek Mahkeme yasal boşluklardan yararlanarak askeri müdahalelerin kapsamını daralttı ve anayasadaki laik ilkeleri yeniden teyit etti. Avami Birliği, 1971 vahşetlerinin hayatta kalan Bengal İslamcı işbirlikçilerini yargılamak için savaş suçları mahkemesi kurdu. Hasina ve yönetimi altında insan hakları ihlalleri arttı, özellikle Hızlı Harekât Taburu tarafından zorla kaybolmalar yaşandı ve hükûmet 2009'da iktidara döndüğünden beri giderek daha otoriter olmakla suçlandı. 2014 seçimleri ve 2024 seçimleri BNP-Cemaat ittifakı tara

Barselona (İspanyolca ve Katalanca: Barcelona), İspanya'nın kuzeydoğu kıyısında bulunan bir kent. Katalonya özerk bölgesinin başkenti ve en büyük kenti, ayrıca İspanya'nın nüfus bakımından ikinci en büyük kentidir. Şehir merkezi sınırları içindeki nüfusu 1,6 milyon, komşu ilçelerle birlikte Barselona ilinin nüfusu 4,8 milyondur. Avrupa Birliği sınırları içindeki beşinci en büyük metropoliten alandır. Kent, İspanya-Fransa sınırının yaklaşık 150 km güneyinde yer alır. İspanya'nın Akdeniz kıyısındaki en önemli limanı ve ticaret merkezidir. Kendine özgü kültürü ve güzelliğiyle ün yapan Barselona'nın, Gaudi'nin başını çektiği modernizm akımıyla planlanmış, 1900'lerden kalma ızgara planlı modern bölümü ilgi çekmektedir. Yaygın dil Katalanca'dır.
Zengin bir kültürel mirasa sahip olan Barselona, günümüzde önemli bir kültür merkezi ve önemli bir turizm destinasyonudur. Özellikle Antoni Gaudí ve Lluís Domènech i Montaner'in UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde yer alan mimari eserleri ünlüdür. Şehir, İspanya'nın en prestijli iki üniversitesine ev sahipliği yapmaktadır: Barselona Üniversitesi ve Pompeu Fabra Üniversitesi. Akdeniz için Birlik'in genel merkezi Barselona'da bulunmaktadır. Şehir, 1992 Yaz Olimpiyatları'nın yanı sıra dünya çapında konferans ve fuarlara ve ayrıca birçok uluslararası spor turnuvasına ev sahipliği yapmasıyla tanınmaktadır.
Barselona, Avrupa'nın başlıca limanlarından biri ve Avrupa'nın en işlek yolcu limanı olan Barselona Limanı, yılda 50 milyondan fazla yolcuya hizmet veren Barselona Uluslararası Havalimanı, geniş bir otoyol ağı ve Fransa ile Avrupa'nın geri kalanına bağlantı sağlayan yüksek hızlı tren hattı ile bir ulaşım merkezidir.

Barselona söylentiye göre MÖ 3. yüzyılda Kartacalılar tarafından eski bir İberya kenti üzerine kurulmuştur. Kentin adı, eski İberce Barkeno sözcüğünden gelir. Latince kaynaklarda ise Barcino, Barcilonum ve Barcenona olarak anılır.
MÖ 218'de Romalılar tarafından fethedildi ve MÖ I. yüzyılda sömürge statüsü aldı. Kent Roma döneminde Colonia Faventia Julia Augusta Pia Barcino adını almış, Magriplilerce de Barcaluna olarak adlandırılmıştır. 415'te Vizigotların işgal ettiği kent, 717 dolaylarında Endülüs Emevi Devletinin topraklarına katıldı. 801'de Karolenj Hanedanı'ndan I. Louis (Dindar Louis) kenti Endülüs devletinden alarak kendi topraklarına kattı. Barselona kontları bu dönemde özerkleştiler ve 10.-11. yüzyıllarda Katalonya'nın geri kalan bölgelerini de denetimleri altına aldılar. 1137'de Katalonya ve Aragon'un birleşmesiyle kentte ticaretle uğraşan varlıklı sınıfların siyasi gücü arttı. Kısa sürede Barselona, Akdeniz ticaretinde Cenova ve Venedik'le boy ölçüşür hale geldi.

 14. yüzyılda veba salgınları nüfusu önemli ölçüde azaltınca kent bir duraklama dönemine girdi. Napoli'nin 1442'de Barselona'nın yerine Katalonya-Aragon monarşisinin merkezi olması kentin önemini daha da azalttı. 16. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'nun Akdeniz'de artan gücü ve Amerika'nın keşfi de Barselona'nın Akdeniz ticaretindeki konumunu gölgeledi. 1615'ten sonraki dönemde Madrid'deki yöneticilerle ilişkiler bozuldu ve Katalonya'nın Amerikan kolonileriyle ticaret yapması tümüyle engellendi. 1705'te İspanya Veraset Savaşı sırasında Avusturyalı arşidük III. Karl Barselona'da krallığını ilan etti. Ama V. Felipe savaşı kazanınca kent 1714'te ele geçirildi ve özerkliğine son verildi.
1808-13 arasında Napolyon'un egemenliği altında kalan kent, bundan sonraki dönemde hızla sanayileşmeye başladı. Buhar gücüyle çalışan ilk dokuma fabrikası 1832'de açıldı. Kısa sürede Barselona, İspanya Krallığı'nın en önemli kenti haline geldi. İşçi sayısının hızla artmasıyla siyasi ve toplumsal çatışmalar da baş gösterdi. Bunların en önemlileri 1835'te 11 manastırın tahrip olmasına ve 1909'da 60'tan fazla kiliseyle dinsel yapının bütünüyle yakılmasına yol açan olaylardı.
Barselona, Katalan ayrılıkçı hareketinin de merkeziydi. 1936'da İspanya İç Savaşı'nın başlamasıyla kent Özerk Katalonya hükûmetinin ve Cumhuriyetçi güçlerin merkezi durumuna geldi. Temmuz 1936'da, şehri Francisco Franco'ya teslim etmeyi amaçlayan askeri ayaklanma, sendikacı milislerin kitle halinde harekete geçmeleriyle bastırıldı. Mart 1938'de İtalyan hava kuvvetleri tarafından şiddetli biçimde bombalandı. Ocak 1939'da kentin işgali Cumhuriyetçi hükûmetin yenilgiyi kabul etmesine yol açtı.
Franco kuvvetlerinin eline geçmesinden sonra Katalonya'nın özerk kurumları feshedildi. İç Savaş sırasında uğradığı yıkıma rağmen Barselona, sanayileşmiş ve zengin bir bölgenin merkezi olarak gelişimini devam ettirdi.
1978'de yeni anayasa uyarınca Katalonya Özerk Topluluğu'nun (Generalitat de Catalunya) merkezi oldu. Bölgede Barselona'yla birlikte Girona ve Lleida ve Tarragona illeri yer alır. 1992 Yaz Olimpiyatları'na ev sahipliği yaptı.

Barselona İber Yarımadası'nın kuzeydoğu kıyısında yer alır. Güneydoğu yönünde Akdeniz'e doğru inen hafif eğimli bir arazi üstünde kurulmuştur. Kuzeydoğuda Besôs, güneybatıda Llobregat nehirlerinin arasında kalan verimli ovada yer alır. Kuzeybatıdan, en yüksek tepesi Tibidabo (532 m) olan dağlarla çevrilidir. Akdeniz ikliminin hüküm sürdüğü Barselona'da iklim yumuşaktır.

Barselona kent planı düzenli ve uyumludur. Ticaret ve yerleşme alanları eski kentin merkeziyle çevresinde yoğunlaşmıştır. Sanayi bölgeleri bunların dışından çevreye doğru yayılır. Eski kentin ana ekseni, kuzeyde büyük ticaret merkezi Plaza de Cataluña, güneyde ise Paseo Marítimo ve kıyı şeridi arasında uzanan bir dizi bulvardan oluşan Ramblas'tır. Geniş kaldırımları, ağaçlar altındaki bankları ve kitap, gazete, el sanatı ürünleri, özellikle de başta kuşlar olmak üzere ev hayvanları ve çiçek satılan küçük dükkanlarıyla Ramblas sevilen bir gezinti alanıdır.
Yeni kent Ensanche (Uzantı), birbirini dikine kesen geniş caddeleriyle kuzeye doğru uzanır. Eski kenti ve Ramblas'ın batısını yarım daire biçiminde çevreleyen Rondas'ın kuzey ucunda Üniversite Meydanı yer alır. Bu meydan geçen geniş Jose Antonio caddesinin her iki başında birer boğa güreşi arenası vardır. Kentteki öbür ana cadde kuzeydoğu-güneybatı doğrultusunda uzanan Avinguda Diagonal'dır (1979'a kadar Avenida del Generalismo Franco).

Barselona'nın nüfusu 20. yüzyılın ilk yarısında yavaş bir artış hızı göstermiştir. 1950'lerden 1980'lerin başlarına kadar İspanya'nın daha az gelişmiş yörelerinde gelen göçle nüfusu hızla artmış, 1980'ler ve 1990'lar boyunca yüksek yaşam standartları nedeniyle nüfus artışı yavaşlamaya başlamıştır.
Barselona kentinin nüfusu 2006 yılı itibarıyla 1.673.075, metropoliten alanının nüfusu 3.218.071'tür. Nüfusun üçte ikiye yakını Katalonya doğumludur.
Resmi dil olan İspanyolca Berselona'nın hemen hemen her yerinde anlaşılır. Bununla birlikte Barselona'nın yerel dili olan Katalanca nüfusun ezici bir kesimi tarafından konuşulur. Yine nüfusun büyük bir kısmı Katolik Hristiyandır, bununla birlikte Evanjelist, Ortodoks, Müslüman, Yahudi ve Budist azınlıklar da yaşar. İspanya'daki en büyük Yahudi nüfusa ev sahipliği yapar.

Katalonya'daki sanayi kuruluşlarının dörtte üçü Barselona ve çevresindedir. Buradaki üretim, toplam ülke üretiminin önemli bir kısmını oluşturur. 18. yüzyılın ikinci yarısından başlayarak en önemli sanayi kolu olan dokumacılık, sonraları yerini metalurji ve makine sanayilerine bırakmıştır. Ama Avrupa Birliği'ne üye olması dokumacılığın modernleşmesine ivme kazandırmıştır. Başlıca imalat ürünleri otomobil, ağır makineler, kimyasal maddeler, ilaç, kozmetik ve deri ürünleridir. Barselona, borsası ve kentteki yerli ve yabancı bankacılık kuruluşlarıyla önemli bir finans merkezidir.
Deniz taşımacılığı da kent ekonomisinde önemli yer tutar. Yüzden fazla denizcilik şirketinin gemileri kenti dünya limanlarına bağlar. Bunların yanı sıra turizm de Barselona'nın önde gelen gelir kaynakları arasındadır.

Barselona, bütün İspanya için bir kültür merkezi olmasının yanı sıra, Katalan dili ve kültürünün zenginleştirdiği özgün bir tarihsel geleneğe de sahiptir. Katalonya'nın siyasi ve toplumsal tarihinde belirleyici olan Katalan kültürü kapalı ve yerel bir kimliğe bürünmemiş, tersine dünyadaki öbür akımlarla, özellikle Avrupa'ya açılarak gelişmiştir.
1450'de kurulmuş olan Barselona Üniversitesi ve 1968'de kurulan Özerk Barselona Üniversitesi kentin önde gelen bilim ve araştırma kurumlarındandır. Kentte büyük önem taşıyan müzeler arasında romanesk ve gotik ressamların yapıtlarını barındıran Katalonya Güzel Sanatlar Müzesi, 12-18. yüzyıl heykellerinin sergilendiği Federico Marés Müzesi ve gençliğinde dokuz yıl burada yaşamış olan Pablo Picasso'nun pek çok yapıtının bulunduğu Picasso Müzesi, Deniz Müzesi ve Joan Miró Vakfı önemli yer tutar.
Ünlü ressam Picasso da 1895-1900 yıllarında Barselona'da yaşamıştır ve 1900 yılında ayrıldığı Barselona'ya 1901 yılında dönen Picasso 1904 yılına kadar tekrar Barselona'da yaşamış ve "Mavi Dönemim" dediği ürünlerini yaratmış, fakat 1904 yılından sonra Fransa'ya yerleşmiştir. 1973 yılında Fransa'da ölmüştür. Museo Picasso (Picasso Müzesi), 1981 yılında eşinin de Picasso'nun yaptığı seramik çalışmalarını bağışlamasıyla bugünkü halini almıştır. Ünlü ressamın 2.500'den fazla eserini bu şehirde özellikle de Museo Picasso'da görmek mümkündür.
1847'de kurulan Teatro del Liceo kent opera ve balesinin barındırır. Kentte saygın bir senfoni orkestrası da vardır. Geleneksel Katalan halk oyunları yörenin önemli sanat gösterilerindendir. Kentte 130 sinema ve 14 tiyatrodan başka eğlence parkları bulunur.

Barselona, uzun spor geleneğine sahip bir şehir olarak 1992 Yaz Olimpiyatları ile İspanya'da düzenlenen 1982 FIFA Dünya Kupası'na iki stadyumuyla ev sahipliği yapmıştır. Şehir, 1899'da kurulan, dünyanın en çok tanınan futbol takımı ve dünyanın en zengin ikinci futbol kulübü olan Barcelona Futbol Kulübü'nün (FC Barcelona) evidir. FC Barcelona'nın ayrıca basketbol (Barcelona (basketbol takımı)), hentbol (FC Barcelona (hentbol)), rink hokey (FC Barcelona Hoquei) ve buz hokeyi (FC Barcelona (buz hokeyi)), futsal (FC Barcelona Futsal) ve ragbi (FC Barcelona (ragbi)) takımları 

Basilica Therma, diğer adlarıyla Terzili Hamam, Kral Hamamı, Kral Kızı Hamamı veya Sarıkaya Roma Hamamı, Türkiye'nin Yozgat ilinin Sarıkaya ilçesinde yer alan Roma İmparatorluğu dönemine ait bir halk banyosudur. 2. yüzyılda inşa edilen hamamın jeotermal aktivitesi hâlâ mevcuttur.
Basilica Therma, Anadolu'da Roma mimarisinideki hamamlar içinde ünik bir örnektir . Fransiz gezgin Chantre ilk kez 1893-1894 yılları arasında belgelemiş, sonrasında Dr. Von der Osten 1927-1932'de bölgede Alişar'da yaptığı çalışmalar sırasında buradaki kalıntılardan bahsetmiştir. İlk kazılar 1932'de Richard C. Haines tarafından gerçekleştirilmiştir. 1987 yılında taşınmaz kültür varlığı olarak tescillenen yapıda 2010 yılında Yozgat Müze Müdürlüğü tarafından kazı ve temizlik çalışmaları başlatılmıştır 2013 yılında alan sit alanı olarak tescillenmiş ve kamulaştırma çalışmaları gerçekleştirilmiştir.
Tarihi Hamam'da ziyaretçi düzenlemeleri yapılmış olup ziyarete açılması planlanmaktadır

Hamamdan ilk defa 2. yüzyılda Batlamyus Atlası'nda, Antik Yunan yazısıyla “Σαρούηνα” (Sarouena) şeklinde bahsedilmiştir.
Latince kaynaklarda “Aquae Saravenae” şeklinde yazılmıştır. Orijinalinin 4. veya 5. yüzyılda çizildiği tahmin edilen, Peutinger Haritası'nın 13. yüzyılda hazırlanan kopyasında ise bozuk Latince ile “Aquas Aravenas” yazar.
6. ve 7. yüzyıllardaki Bizans piskoposluk listelerinde ise “Βασιλικαί θέρμαι” (Basilikai Thermai; ‘kral hamamı’, ‘sultanhamam') olarak geçmektedir.

Basilica Therma, 2. yüzyılda Kapadokya Eyaleti'nin Bozok Platosu'nda büyük bir vadinin en derin kısmına, deniz seviyesinden 1170 metre yükseklikte, doğrudan termal kaynak üzerine inşa edilmiştir. Kayseri üzerinden Kamuliana, Euaissa ve Sibora yolu üzerinde bulunuyordu. Yine yakınlarında Tavium, Sebastopolis ve Rumdiğin gibi kentler bulunuyordu.
4. yüzyılda Anadoluda'da Paganlığın yasaklanması ve Hristiyanlığın yayılmasından sonra hamamın kuzey kısmına bir kilise binası eklenmiştir. Daha sonra kasaba bir piskoposluk merkezi olmuş ve 451 yılına kadar piskoposluk mevcudiyetini korumuştur. Bu dönemde büyük havuzun ortasına haç kabartmalı bir mermer vaftiz taşı yerleştirilmiştir. Paganlar Basilica Therma'nın havuzunda bu taş üzerinde vaftiz edilmiş ve yeni dine sokulmuştur. Bu özelliğinden dolayı hamam, Hristiyanlar için kutsal bir yer işlevi görüyordu.
979 sonbaharında Doğu Roma Generali Bardas Fokas, isyancı soylu asker Bardas Skleros'un ordusunu Basilica Therma yakınlarında mağlup etti. Ardından bu zaferin onurlandırılması amacıyla günümüzde Üçayak Kilisesi adıyla bilinen büyük bir kilise inşa edildi ancak zaferin kazanıldığı Basilica Therma civarı yerine savaşın başladığı bölgeye, 100 km batıya inşa edildi.
1067'de Doğu Roma, Kayseri Muharebesi'ni kaybetti ve 7 asırdır egemen olduğu Kapadokya eyaletini Selçuklu İmparatorluğu'na kaptırdı. Ardından sırasıyla Danişmentliler, Rum Selçuklu Devleti ve ardından Osmanlı İmparatorluğu'nun egemenliğine girdi.
Osmanlı'da hamama dair en net kayıtlardan biri 1905 yılına ait bir belgede yer alır. Buna göre Boğazlıyan kasabasında açılan bir mekteb-i iptidai muallimlerinin maaşları ödenemediği için, ‘Ilısu Kaplıcası' gelirlerinin onlara tahsis edilmesi değerlendirilmiştir. Bu durum Basilica Therma'nın 20. yüzyıl başlarına değin faal olduğunun ve belli bir ziyaretçi kitlesine sahip olduğunun göstergesidir.
2014'teki kazılar sırasında ortaya çıkarılan hamamın çevresinde ₺10 milyonluk kamulaştırma yapıldı.
Hamam, 2018'de UNESCO tarafından Dünya Mirası Geçici Listesi'ne eklendi.
İnsansız hava araçları ile yapılan dijital belgeleme çalışması ile hamama ait dijital kayıtlar elde edilmiştir. Böylece daha önce gerçekleştirilen Yersel Lazer Tarama Tekniğinde elde edilen veriler ile karşılaştırılması da yapılarak dijital teknolojilerin avantajları ve dezavantajları konusunda da bir örnek çalışma ortaya konmuştur 

Hamamdan geriye günümüze üç havuz ve küçük havuza inen merdivenler, bir dizi kemer, iki apsis duvarı ve çevredeki diğer duvar yıkıntıları kalmıştır. Çevredeki zemin ve yollar zamanla yükseldiği için hamam toprağa batmış ve yüzeyden birkaç metre aşağıda kalmıştır.
Hamamın yanındaki kilise ve diğer yapılardan geriye ise yalnızca temel ve yere çok yakın seviyede duvarlar kalmıştır.

Basilica Therma'da biri büyük, diğer ikisi küçük olmak üzere üç havuz bulunur. Büyük havuzun ortasında bir vaftiz taşı bulunurken küçük havuzların her ikisinde de havuza inişi kolaylaştıran basamaklar bulunur. Havuzlardan çıkan termal su 48 °C sıcaklıktadır.
Büyük havuzun uzunluğu 23,3 metre, eni 12,8 metre genişliğinde, derinliği ise 1,34 metredir ve dikdörtgendir. Havuzun ortasındaki vaftiz taşı ise 120x140 santimetre ölçülerinde, 25 santimetre kalınlığında, ovale yakın altıgen şeklinde iki parçalıdır ve haç kabartmasına sahiptir.
Büyük havuzun kemerlerinin bitişiğinde, her iki yanında simetrik merdivenleri olan, 16 metre uzunluğunda ve 4 metre eninde yine dikdörtgen bir iç havuz bulunmaktadır. Bu iç havuz, büyük havuzun uzantısı şeklindedir ve suları kemerlerin altından birbirine karışır.
Zeminden fışkıran termal suların bulunduğu üçüncü havuz ise iç havuzlara 90° dik olarak konumlandırılmıştır. Ancak diğer iki havuzun aksine kenarları köşeli değil yuvarlatılmış dikdörtgen biçimindedir.

Hamamın duvar ve kemerlerinin büyük kısmı yıkılmış, yalnızca tonozlu arka mekâna geçişi sağlayan batı cephe duvarı ayakta kalabilmiştir. Bu kısımda 10 gözlü, 2 katlı mermer, kemerli bir duvar görülmektedir. Kemerler bindirme kemer üslubuyla inşa edilmiştir.
Kemerlerin her iki yanında kemeri destekleyen yarım daire biçiminde apsis duvarları bulunur.
Kalan parçalar öküz, çiçek ve yaprak motifleriyle süslenmiş frizler bulunur. Her bir kemerin tam ortasında ise ve aslan başlı süslü kornişler vardır. Sütunların kornişinde yaprak ve bitki desenleri, öküz motifleri, Yunan mitolojisindeki Sağlık Tanrısı Asklepios'u simgeleyen yılan desenleri gibi desen ve kabartmalar bulunur. Özellikle Asklepios desenlerinden ötürü Basilica Therma'nın bir şifa merkezi işlevi gördüğü düşünülmektedir.

Kazılarda küçük buluntular keşfedilmiştir. İçlerinden özellikle İmparator Antoninus Pius portreli Roma sikkesi, Basilica Therma'nın yapılış tarihinin netlik kazanmasına yardımcı olmuştur.

Kemik obje: Çay kaşığını andıran, gövde boyunca dairesel süslemeler içeren ve MÖ 1. yüzyıla ait kemik obje
Roma sikkesi: Ön yüzünde İmparator Antoninus Pius portresi, arka yüzünde Erciyes Dağı olan bronz sikke
Roma madalyonu: Geç Roma devrine ait haç motifli, okunaksız Latin harfler içeren madalyon
Selçuklu koku kabı: 12-13. yüzyıllara ait, desenli Selçuklu koku kabı
Tarak: Çift taraflı, ortasında iki aslan figürü yer alan Selçuklu Devri ahşap tarak
Osmanlı sikkeleri: Sultan III. Ahmed dönemine ait altın ve gümüş sikkeler

 OpenStreetMap'te Basilica Therma ile ilgili coğrafi veriler

Bask Bölgesi, İspanya'nın kuzeyinde özerk bölge. Yüzölçümü 7.234 km² nüfusu ise 2.125.000 kişidir. Özerk Bölgenin başkenti Vitoria-Gasteiz şehridir. Bölgeye özerklik 25 Temmuz 1979 tarihinde verilmiştir. Bölge kendi içinde emniyetini Ertzaintza denilen polis teşkilatı ile sağlamaktadır.

Bölgedeki yasalar Özerk Bölgeyi üç ilden oluşan bir federasyon olarak tanımlar. Bu sistem 1200 yılından beri bölgede aralıklarla kullanılan Foral Sistemi'dir. Francisco Franco sonrası 1978 Anayasası bölgeye tarihi bir hak olarak geniş yetkilerle bir özerklik sağlamıştır.Bask Parlamentosu ve hükûmeti Vitoria-Gasteiz'de bulunmaktadır. Parlamentoda 25 temsilci bulunur ve bu temsilcilerin oylarıyla Bölge Başbakanı (Lehendakari) seçilir. 1937 yılından beri Başbakanlar Bask Milliyetçi Partisi'nden seçilmektedir. Bask Ülkesi kendi polis teşkilatına (Ertzaintza) ve kendi radyo/tv'sine (Euskal Irrati Telebista) sahiptir. Bu ve diğer güçler Gernika Yasası ile güvence altındadır.

Bölgedeki Bask Milliyetçileri Navarra topraklarının Tarihi Bask Ülkesinin olduğunu ve Başkentlerini Pamplona'ya taşıma iddiasındadırlar. Bask Hükûmeti, Navarra'nın simgesi olan Laurak Bat armasını yıllardır kullanmaktadır.

Bask Ülkesi kişi başına düşen 30.680 Amerikan doları gelirle İspanya'nın en zengin bölgelerinden biridir. Bu oran Avrupa Birliği ortalamasının da üzerindedir.

Baskça ve İspanyolca bölgede resmi dillerdir. Dil ile ilgili 1984'te yapılan bir nüfus sayımı; halkın %23'ünün Baskçayı anladığını, %21'inin konuşabildiğini, %13'ünün okuyabildiğini ve % 10'unun ise yazabildiğini ortaya çıkarmıştır.

Bask Özerk Bölgesi içinde pek çok siyasi parti bulunmaktadır. Bunlar;

Bask Milliyetçi Partisi (PNV/EAJ)
Batasuna
Aralar
Bask Ülkesi Komünist Hareketi
Bask Ülkeleri Komünist Partisi
Bask Ülkesi Komünist Partisi
Bask Dayanışması
Ezker Batua /Sol Birlik
Halk Partisi
Bask Ülkesi Sosyalist Partisi
Zutik

Bask Özerk Bölge Hükümeti 26 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Batum (Gürcüce-Lazca: ბათუმი / Batumi), Gürcistan'ın ikinci büyük şehri ve Acara Özerk Cumhuriyeti'nin başkentidir. Karadeniz'in doğu kıyısında, Gürcistan-Türkiye sınırının yaklaşık 20 kilometre (12 mil) kuzeyinde yer alan Batum, Kafkas Dağları'nın eteklerinde, nemli subtropikal bir bölgede bulunmaktadır. Ülkenin başlıca kent merkezlerinden biri olarak, Avrupa ve Asya arasında önemli bir liman, ticaret merkezi ve kültürel geçit görevi görmektedir.
Şehir, derin su limanı ve bölgesel ticaret yolları üzerindeki stratejik konumu nedeniyle güneydoğu Karadeniz bölgesinin tarihinde önemli bir rol oynamıştır. Yüzyıllar boyunca Batum, Gürcistan Krallığı, Osmanlı İmparatorluğu, Rus İmparatorluğu ve Sovyetler Birliği tarafından yönetilmiş ve her biri kendine özgü kültürel ve mimari izler bırakmıştır. Ekonomisi tarihsel olarak, özellikle 20. yüzyılın başlarında Bakü-Batum boru hattının inşasından sonra, deniz ticareti ve petrol taşımacılığına dayanmıştır. Bugün, Hazar enerji ihracatı ve bölgesel ticaret için önemli bir geçiş noktası olmaya devam etmektedir. 2000'li yılların başlarından itibaren Batum, turizm, yüksek katlı yapılaşma ve ulaşım altyapısına yapılan büyük ölçekli yatırımlarla hızlı bir modernleşme sürecinden geçmiştir. Kumar endüstrisi, modern otelleri ve gece hayatı nedeniyle sıklıkla "Karadeniz'in Las Vegas'ı" olarak anılırken, aynı zamanda restore edilmiş 19. yüzyıl mimarisi ve kamusal alanlarıyla da tanınmaktadır. 2025 yılı itibarıyla şehir yaklaşık 187.000 nüfusa sahiptir ve büyük kültürel etkinliklere, eğitim kurumlarına ve Gürcistan'ın en işlek limanlarından birine ev sahipliği yaparak hem önde gelen bir turizm merkezi hem de Güney Kafkasya'da hayati bir ekonomik merkez haline gelmiştir.

Batum hakkında ilk bilgiler MÖ 4. yüzyılda, Yunan filozof Aristoteles’in eserinde karşımıza çıkmaktadır. Aristoteles, Karadeniz kıyısında, Kolkheti Krallığı’nda (Egrisi) “Batusi” adında bir şehirden söz etmektedir. Romalı yazar Flavius ve Yunan coğrafyacı Flavius Arrianus da Batum'u aynı isimle tanıyordu. “Batusi” Yunanca bir kelimedir ve derin anlamına gelmektedir. Gerçekten de Batum, Karadeniz'de Kırım Yarımadası’ndaki Sivastopol şehrinden sonra en derin ve elverişli limana sahiptir.
Şehrin doğu girişinde, Korolistzkali civarında yapılan arkeolojik kazılar, bu alanlarda MÖ 2 bin sonları ile binli yılların başlarında insanların yaşadığını ve komşu halklarla sıkı ticarî ilişkilerinin olduğunu göstermektedir. Korolistzkali Vadisi'nde ekonomi ve kültür merkezi olan Tamaris Dasakhleba semtindeki Tamaris Tsikhe/Tamar Kalesi adını taşıyan tepe eski Batum’un merkezi sayılıyordu.
MS 2. yüzyılda, Roma İmparatoru Hadrianus döneminde Batum’da Roma garnizonu vardı. 5. yüzyılda (Kartli) Kralı Vahtang Gorgasali Batum’u kendi topraklarına kattı.
6., 7. ve 8. yüzyıllarda Batum ve çevresi Egrisi ve Egrisi-Abhaz Beyleri tarafından yönetiliyordu. Feodal dönemde Batum Kalesi çevresinde köy tipi yerleşimler vardı.

Gürcü ulusunun birleşmesi ve Gürcistan Krallığı’nın kurulmasından sonra Batum şehri ve tüm Acara, Klarceti sınırları içerisine giriyor ve krala bağlı “Eristavi” denen derebeyi/prensler tarafından yönetiliyordu. Daha sonra Batum topraklarını Gurieli soyadlı eristaviler yönetmiştir. 15. yüzyılın sonunda, Kahaber Gurieli döneminde Türkler bu bölgeyi ele geçirmeyi başarsa da Rostom Gurieli kısa süre sonra Batum ve çevresini geri aldı ve Türkleri Gürcü topraklarından çıkardı. Rostom Gurieli'nin 1564 yılında ölümünden sonra Türkler, Lazeti (Lazistan) ve çevresindeki toprakları yeniden ele geçirerek şimdiki Batum'da istihkâmlar yaptılar. 1609 yılında Mamia Gurieli Türklerin ordusunu imha etti ancak 17. yüzyılın sonunda Türkler Lazistan (Lazeti) ve Batum'u tekrar aldılar. Türkler Batum'u Liva yani Lazistan Sancağı'nın merkez şehri yaptılar. Batum Sancağı, Acaristzkali Çayı ile Çoruh Nehri'nin birleştiği yerden Tsihisdziri'ye kadar olan toprakları kapsıyordu. Osmanlıların hâkim olmasından sonra İslam dini bölgeye girdi.
1873 yılında Batum, Lazistan Paşalığı'nın merkez kentiydi. Sancak beyi yani mutasarrıf tarafından yönetiliyordu. Mutasarrıf doğrudan Trabzon valisine bağlıydı.

19. yüzyılın başlarından itibaren Gürcistan toprakları Rusya İmparatorluğu tarafından ele geçirilmeye başlanmış ve Ruslar yavaş yavaş Acara’ya doğru yaklaşmıştır. 1877-1878 yıllarında Osmanlı-Rus savaşı sırasında Rusya ve onun işgali altında bulunan Gürcü ulusunun çıkarları, bu en eski Gürcü topraklarının Osmanlılardan kurtarılmasının büyük önemi olduğu için birbiriyle kısmen örtüşmüştür.
Kartli’de, İmereti’de, Kaheti’de, Samegrelo’da ve Guria’da aktif şekilde birlikler oluşturulmaya başlandı. Osmanlı-Rusya savaşı’nda Rusya bayrağı altında savaşan Gürcülerin sayısı 30 binden fazlaydı. 3 Mart 1878 günü, savaşın tarafları olan Osmanlılarla Rusya arasında Ayastefanos Antlaşması imzalandı. Osmanlılar savaş tazminatının bir kısmını bazı topraklarını bırakarak ödedi. Bu topraklar arasında tarihî Gürcü toprakları olan Kola-Artaani (Göle), Şavşet-İmerkhevi (Şavşat-İmerhev), Artanuci (Ardanuç), Oltisi (Oltu), Taoskari (Olur), Macakheli, Lazistan’ın bir kısmı ve Acara da vardı.
Ayastefanos Antlaşması'nın ele alındığı Berlin Konferansı’nda (13 Haziran-12 Temmuz 1878) Rusya Ayastefanos Antlaşmasıyla elde ettiği toprakların ana kısmını korumayı başardı. Böylece Acara ana Gürcistan’a geri döndü.
25 Ağustos 1878 yılında Batum’a General Sviatipolk Mirski komutasındaki Rus ordusu girdi. O zamanki adıyla Aziziye Meydanı’nda (şimdiki Özgürlük Meydanı) devir teslim töreni yapıldı ve Sviatopolk Mirski Derviş Paşa’dan şehrin anahtarını teslim aldı.
Rus idarî sistemine göre Batumis Olki yani Batum İli kuruldu ve okrug denen üç alt idarî birime yani üç ilçeye ayrıldı. Batum ilinin okrug/ilçeleri şunlardı: Batum, Artvin ve Acara. Batum şehri “Porto-Franko” yani serbest liman kenti olarak ilan edildi. Bu İngilizlerin fikriydi, İngilizler Berlin Kongresi’nde bu şehrin serbest liman kenti olarak açıklanmasını istemiş ve kabul de ettirmişlerdi.
“Porto-Franko” yani serbest liman statüsü Batum'a belli katkılar sağladı. Bu dönemde Batum önemli ölçüde büyüdü ve yavaş yavaş modern, Avrupalı şehir görünümüne kavuştu. Ancak yerel halkın sosyal durumu ağırlaştı. Millî üretim Avrupa malları ile rekabet edemiyordu. Bununla birlikte başka bir sorun daha ortaya çıktı; kaçakçılık, rüşvet ve başka sorunların getirdiği olumsuzluklar, Çveneburiler başta olmak üzere Müslüman halkın çoğunun Osmanlı ülkesine göç etmesinin önünü açan sebeplerden biri haline geldi. Batum'un serbest liman statüsü 1886 yılında iptal edildi.
12 Haziran 1883 tarihinde Rusya İmparatorluğu devlet meclisi kararına dayanarak Batum olki/ili statüsü iptal edildi ve Kutaisi Guberniyası yani Kutaisi Vilayeti ile birleştirildi. Bununla ilgili olarak Kutaisi Askerî Vali Yardımcısı unvanı oluşturuldu. Vali Yardımcısı doğrudan Batum okrugunu yani Batum ilçesini yönetiyordu.
Şehrin kendine ait yönetimi yoktu ve bu durum şehrin normal şekilde büyüyüp gelişmesini engelliyordu. 1885 yılında Batum'da yaşayan 90 kişi Rusya'nın Kafkasya iç işleri birimi amirine yazılı başvuru yaparak Batum'a şehir statüsü verilmesini istediler. 28 Nisan 1888 tarihinde Batum'a şehir statüsü verildi. Aynı yıl şehrin yöneticilerinin (meclis) seçimi yapıldı. Batum olki/ili 1903 yılında Kutaisi Valiliğinden ayrıldı.
20. yüzyılın başlarında Batum ve tüm güneybatı Gürcistan ekonomik açıdan en gelişmiş bölgelerden biri idi. Ekonomik ilişkilerin gelişmesi burada şehir yaşamına yönelimi ve tarımsal üretimi artırdı. Batum büyük şehir merkezi ve birinci sınıf limanıyla Güney Kafkasya ve Orta Asya transit ticaretinde öncü rolü oynuyordu.
Birinci Dünya Savaşı'na kadar Batum Avrupa şehri görünümüne kavuştu. Bu, Batum'un yerel idaresinin ileri görüşlü faaliyetleri ve şehrin gelirlerinin amacına uygun kullanılmasının sonucunda gerçekleşti.

Birinci Dünya Savaşı'nın başlaması Amier Kafkasya'da (Güney Kafkasya) siyasi gelişmelerin yönünü değiştirdi. Rusya İmparatorluğu'nda 1917 yılı devrimi nedeniyle istikrarsız durum ve Ekim Devrimi sonucunda oluşan ciddi anarşik ortam, Rusya'nın Kafkasya Cephesi'ni dağıtmasına ve Güney-batı Gürcistan'ın, Gürcistan'ın ana gövdesinden tekrar kopmasına neden oldu.
Bilindiği üzere, 3 Mart 1918 tarihinde Brest'de Bolşevik Rusya ve Almanya arasında yapılan ateşkes antlaşmasının (Brest Litovsk Antlaşması) 4. Maddesiyle Batum, Kars ve Ardahan illeri, halklarına kendi kaderini tayin hakkı tanınması koşuluyla Rusya yönetiminden çıkacak ve Osmanlı ve Rusya arasında 1877 yılı öncesi devlet sınırlarına dönülecekti. Bu tür gelişmelerin Güney Kafkasya için tamamen kabul edilemez durum oluşturmaktaydı. Batum ili konusu özellikle 14 Mart-5 Nisan 1918 tarihleri arasında yapılan Trabzon Konferansı'nda aktif olarak incelendi. Güney Kafkasya delegasyonunun amacı Rusya ile Osmanlı arasında 1914 yılına kadar olan sınırın korunmasını sağlamak, Osmanlı delegasyonunun amacı ise Güney Kafkasya'da Brest Litovsk Antlaşmasını şartsız kabul ettirmekti. Görüşmeler sonuçsuz kaldı.
14 Nisan 1918 tarihinde Osmanlı Devleti ve Güney Kafkasya (Amier Kafkasya) delegasyonu liderleri, ortaya çıkan bu durumun görüşmelerde çatlaklık olarak kabul edilmemesini ve konferansa ara verilmesi konusunda anlaştılar. Ancak bu anlaşma ihlal edildi ve aynı gün Osmanlı askerleri Batum'u işgal etti.

Trabzon Konferansı'nın devamı niteliğinde olan Batum ateşkes görüşmeleri iki etapta gerçekleşti (11-26 Mayıs 1918 ve 31 Mayıs-4 Haziran 1918): Batum görüşmelerinin ilk etabı Güney Kafkasya Federal Cumhuriyeti ve Osmanlı Devleti arasında; ikinci etabı ise Osmanlı Devleti ile Güney Kafkasya'nın bu üç bağımsız cumhuriyeti arasında ayrı ayrı gerçekleşmiştir. Batum Konferansı'nın ilk etabında Güney Kafkasya Delegasyonu (Başkanı A. Çkhenkeli), artık, görüşmelerde Brest Litovsk Antlaşması'nı temel almak için çaba gösteriyordu. Osmanlı tarafı ise ilave olarak yeni isteklerde bulunuyordu. Osmanlılar o kadar geniş toprakları istiyordu ki kendi müttefikleri Almanya ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu bile buna tepki gö

Batı Avrupa, Avrupa kıtasının batısında yer alan bölgeye verilen isim. Hangi ülkelerin Batı Avrupa bölgesi içinde kaldığına dair farklı görüşler vardır.
Batı Avrupa, güneyde İspanya ve Akdeniz doğuda Almanya, İsviçre ve İtalya kuzeyde Kuzey Denizi batıda ise Atlas Okyanusu ile çevrilidir. Bölgede yükselti fazla değildir ve okyanus iklimi görülmektedir. Yıllık sıcaklık farkları azdır ve her mevsimde nem yüksektir. Tarım alanlarının dışında bitki örtüsü bol yapraklı ormanlar ve çayırlardan oluşur
Batı Avrupa'daki ülkeler liberal demokrasi yönetimine sahiptir. Bu ülkelerde kapitalist ekonomi modeli uygulanmaktadır. Bölge ülkeleri Batı Avrupa'nın siyasi ekonomik ve kültürel özelliklerini kurdukları sömürge imparatorlukları ve göçlerle dünyanın değişik bölgelerine taşıdılar. ABD, Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda halkının büyük bir kısmı Batı Avrupa kökenlidir.
Bölge ülkeleri Avrupa Konseyi üyesidir. Ayrıca Andorra dışındaki ülkeler Avrupa Birliğine; Andorra ve İrlanda dışındaki ülkeler de NATO'ya Üyedir.

 Avusturya
 Belçika
 Fransa
 Almanya
 Lihtenştayn
 Lüksemburg
 Monako
 Hollanda
 İsviçre

Batı dünyası, Batı medeniyeti ya da kısaca Batı, dünyanın diğer medeniyetlerine kıyasla Avrupa ve Kuzey Amerika ile Avustralya ve Yeni Zelanda'yı kastetmek için kullanılan siyasal kavram. Soğuk Savaş esnasında Batı kavramı Batı Bloku olarak Avrupa'daki ve Kuzey Amerika'daki komünist olmayan ülkeleri kastetmek için kullanılmıştır.

Soğuk Savaş döneminde, komünist olmayan ülkelerde, komünist ülkelere kıyasla daha fazla hak ve özgürlük olduğu iddiası ile oluşturulan özgür dünya kavramı da zaman zaman özellikle Batılı ülkeler tarafından Batı dünyası anlamında kullanılır. Ancak Özgür dünya tanımı genelde Japonya gibi Avrupalı olmayan ancak müttefik olan demokratik ülkeleri de kapsamakla birlikte, demokratik olmayan fakat Soğuk Savaş esnasında Batı ile müttefik olan özellikle Güney Amerika, Asya ve Afrika'daki ülkeleri kapsamaz.

Birçok tarihçiye göre Batı medeniyetinin kökleri Antik Yunan ve Roma medeniyetlerine dayanır. Avrupalıların Yeni Dünya'ya ulaşması ile Avrupa medeniyeti, ABD ve Kanada kültürlerinin de temelini oluşturmuştur.

Günümüzde Batı dünyasının büyük bir kısmı Hristiyan geleneğinden gelmektedir.

Doğu dünyası

Bağdat (Arapça: بغداد), Irak'ın başkenti ve en büyük şehridir. Irak'ın merkezinde, Dicle Nehri kıyısında yer almaktadır. Şehrin tahmini nüfusu 8 milyondur. Orta Doğu ve Arap dünyasının en kalabalık ve büyük şehirleri arasında yer almakta olup Irak nüfusunun %22'sini oluşturmaktadır. Bağdat, bölgenin başlıca finans ve ticaret merkezidir.
MS 762 yılında Mansûr tarafından, en azından Yeni Babil dönemine kadar uzanan bir yerleşim yeri üzerine kurulan Bağdat, Abbasi Halifeliği'nin başkenti ve en önemli kalkınma projesi oldu. Şehir, entelektüel ve kültürel bir merkez haline geldi. Bu durum, Bilgelik Evi de dahil olmak üzere birçok önemli akademik kurumu barındırmasının yanı sıra çok etnikli ve çok dinli bir ortam sunması nedeniyle, şehre "Öğrenim Merkezi" olarak dünya çapında bir ün kazandırdı. İslam'ın Altın Çağı'nda, Abbasi döneminin büyük bir bölümünde, Bağdat dünyanın en büyük şehirlerinden biriydi ve nüfusu bir milyonu aşarak Çang'an ile rekabet ediyordu. 1258'de Moğol İmparatorluğu'nun elinde büyük ölçüde yıkılan şehir, sık sık yaşanan salgınlar, iktidar değişiklikleri ve ardı ardına gelen imparatorluklar nedeniyle yüzyıllarca sürecek bir gerileme yaşadı. Daha sonra Bağdat, Osmanlı Irak'ının idari merkezi olarak hizmet verdi ve Basra, Musul ve Şahrizor vilayetleri üzerinde yetki kullandı.
I. Dünya Savaşı sırasında Bağdat, Mandater Irak'ın başkenti oldu. 1932'de Irak'ın bağımsız bir monarşi olarak tanınmasıyla, Arap kültürünün önemli bir merkezi olarak eski öneminin bir kısmını yavaş yavaş geri kazandı. Baas Partisi yönetimi sırasında şehir, göreceli bir refah ve büyüme dönemi yaşadı. Ancak, 2003'te Irak'ın işgaliyle başlayan Irak Savaşı nedeniyle ciddi altyapı hasarıyla karşı karşıya kaldı ve bu da kültürel miras ve tarihî eserlerin önemli ölçüde kaybına yol açtı. 2013-2017 yılları arasındaki isyan ve yeniden başlayan savaş sırasında, dünyadaki en yüksek terör saldırısı oranlarından birine sahipti. Ancak, bu saldırılar 2017'de Irak'taki IŞİD militan grubunun toprak kaybından bu yana giderek azaldı ve artık nadirdir. Savaşın sona ermesinden bu yana istikrarı sağlamak için çok sayıda yeniden yapılanma projesi yürütülmektedir. 
Irak'ın en büyük şehri Bağdat, hükûmetin merkezidir. Irak ekonomisinin %40'ını oluşturmaktadır. İslam tarihinin önemli bir merkezi olan Bağdat, şehrin tarihi çeşitliliğini vurgulayan çok sayıda tarihi camiye, kiliseye, mandiye ve sinagoga ev sahipliği yapmaktadır. El-Kazımiye Camii, Buratha Camii, Abdülkadir Geylani Türbesi ve Ebu Hanife Camii gibi dini mekanlar her yıl milyonlarca insan tarafından ziyaret edilmektedir. Bir zamanlar büyük bir Yahudi topluluğuna ev sahipliği yapmış ve Hindistan'dan gelen Sih hacılar tarafından düzenli olarak ziyaret edilmiştir. Bağdat, bölgesel bir kültür merkezidir. Şehir, kahvehaneleriyle ünlüdür.

Bağdat isminin Farsça kökenli olduğu düşünülmektedir. Arap yazarlar tarafından Farsça kaynaklardan edinilen yaygın görüşe göre; isim Farsça 'Bag' (Tanrı) ve 'dād' (verilen) kelimelerinin birleşmesi ile oluşmuş olup 'Tanrı'nın verdiği' veya 'Tanrı hediyesi' manasına gelmektedir. Ancak Hammurabi kanunlarında 'Bagdadu', Talmud'da ve Milat öncesi kaynaklarda 'Bagdasa' ismiyle anılan bir şehir olması şehrin isminin Farsça kökeni hakkındaki tezleri çürütür.
Abbasi halifesi Mansur tarafından başkent yapılan ve imar edilen şehre 'medinetüsselâm' (cennet şehri, barış şehri) adı verilmiştir. Bağdat yerine Buğdân, Medinetü Ebu Cafer, Medinetü'l-Mansur, Medinetü'l hulefa ve Zevra gibi adlar da kullanılmıştır.

Yüzyıllar boyunca İslam dünyasının önemli tarih, ilim, kültür, siyaset ve ticaret merkezi olan Bağdat, dünyaca ünlü eski medeniyet merkezleri olan Babil, Seleukia, Medain gibi şehirlerin kalıntılarının yakınında kurulmuştur.
Bağdat, İslam öncesi dönemde Sasani devletine bağlı küçük bir şehirdi. İranlı tacirler her sene burada bir panayır kurarlardı. Öyle ki bu panayıra Çinli tüccarların dahi geldiği tarihî kaynaklarda yer almaktadır.

Bağdat, 634 (hicri 13) yılında, halife Ömer'in komutanlarından Müsennâ bin Hârise tarafından fethedildi. Dört halife döneminde daha çok ticaret şehri olarak gelişmesini sürdürdü. Emeviler döneminde ise önemli bir askerî üs haline getirildi.
İkinci Abbasi halifesi Mansur, 759 yılında Bağdat'ın ticari ve stratejik önemini fark etti ve şehri Abbasi devletinin başkenti yaptı. Çünkü Bağdat'ın Dicle kıyısındaki sıcak bir iklime sahip coğrafi yapısı askeri ve ticari anlamda büyük öneme sahipti.
Halife Mansur ilk olarak 762 yılında şehrin imarına başladı. Adını ise Kur'an'daki 'barış yurdu veya cennet' anlamına gelen 'dar'us selam' isminden esinlenerek 'Medinetu's Selam' koydu. Dicle nehrinin batı yakasında kurulan şehre, İslam dünyasının dört bir yanından getirttiği mimar ve işçilere sağlam surlar ve çarşılar inşa ettirdi. Şehrin imarı konusunda devrin bilginlerinden yararlandı.
Dairevi bir şehir planına sahip olan Bağdat, kanallarla Dicle nehrine bağlandı. Ayrıca şehir çevresi 30 m yüksekliğinde surlarla çevrilmişti. Şehrin dört ana kapısı vardı ve bu kapılardan çıkan yollar sıkı bir şekilde korunuyordu. Sarayını şehrin merkezine inşa ettiren Mansur, 774'te askerî bölge için Dicle'nin doğu yakasına 'rusafe kerh' adı verilen bir semt de kurdurttu.
Halife Harun Reşid döneminde Bağdat gelişmesini sürdürdü ve bilim alanında devrinin merkezi konumuna yükseldi. 809 yılında Harun Reşid'in ölümünden sonra oğulları arasındaki taht kavgalarında şehir büyük tahribat yaşadı. Halife Mutasım zamanında ise hilafet merkezi Samarra'ya taşınınca şehir gözden düştü.

945 yılında Abbasi devletinin zayıflamasıyla şehir Büveyhoğulları'nın eline geçti. Bir ara Türk askerler ayaklanarak şehri ele geçirdiyse de Büveyhoğulları tekrar kontrolü sağladılar. el-Kaim döneminde ise halifenin çağrısıyla Büyük Selçuklu sultanı Tuğrul Bey 15 Aralık 1055'te şehri alarak Bağdat'ta Türk egemenliğini başlatmıştır. Bu dönemde de gelişen şehirde 1227 yılında Muntasır tarafından ilk İslam üniversitesi kuruldu.
1059'dan 1142'ye dek Büyük Selçuklular, Bağdat'ta Şahne adında Türk asıllı komutanlar bulundurdular. Bu komutanlar, Bağdat askerî valisi ve zaptiye nazırı olarak görev yaparlarken, ayrıca Halife'nin şerefini ve hayatını da koruyorlardı.

Bağdat'ın tarihindeki ilk felaket, 1258'de Moğol İlhanlı hükümdarı Hülagû Han'ın şehri kuşatmasıyla geldi. Abbasi yöneticilerinin barış teklifine Hülagü olumsuz yanıt verdi. Moğollar, Halife Mutasım'ın teslim olmasının ardından şehri yakıp yıktı, Halife'yi de öldürdü. Şehirdeki 5 asırlık bilimsel ve kültürel birikimi talan etti. Bunların arasında büyük bir bilim merkezi olan Beyt'ül Hikmet de vardır.
İslam dünyasında siyasi ve kültürel büyük yıkıma neden olan bu felaketten sonra, 1393 yılında şehri bu defa Timur kuşatmıştır. Timur da Hülagü Han gibi şehirdeki bilim merkezlerini tahrip etmiştir.

Bu yıkımlardan sonra şehre 1410-1467 yıllarında Karakoyunlular, ardından da Akkoyunlular hâkim olmuştur. Bu dönemde şehir imar edilmemiş, halkı şehri terk etmeye başlamıştır. 1508 yılında Şah İsmail tarafından alınan şehirde Safevi devri başlamıştır. Şii olan Şah İsmail şehirdeki pek çok Sünni büyük zatın türbelerini ve mimari yapıyı yıktırtmıştır.
Bağdat'ın Safevilerin eline geçmesi Osmanlı devletini rahatsız etmiş ve buraya sahip olmak için askerî harekâtlara girişmelerine neden olmuştur.

Ayrıca Bağdat Eyaleti ve Bağdat Vilayeti
Askerî ve ticari öneminden dolayı Kanuni Sultan Süleyman 1534'te Irakeyn Seferi sonucunda Bağdat'ı Safevilerden aldı. 1624'te Safeviler'in geçici işgaline uğrayan şehir padişah IV. Murat'ın Bağdat Seferi sonucunda tekrar Osmanlı ordusunca fethedildi. 1821'de şehirde Kaçarlar ile yoğun çatışmalar yaşandı.

I. Dünya Savaşı'na kadar Osmanlıların elinde olan Bağdat, 1917'de İngiliz kuvvetlerince işgal edildi ve 1921'de kurulan bağımsız Irak Krallığının başşehri oldu. Bu durum Türkiye tarafından da Lozan Antlaşması ile (1923) resmen kabul edildi.
II. Dünya Savaşı sonrasında petrol gelirlerindeki büyük artış, Bağdat'ın gelişmesinde büyük rol oynadı. Irak sanayisinin çoğu buradadır. Deri eşya, ipek ve pamuklu dokuma, tuğla, çimento, hurma, tütün mamullerinin yanı sıra petrol rafinerileri, demiryolu atölyeleri ve bir de demir çelik fabrikası vardır.
Bağdat'ta eski şark pazarlarından, cam ve selih binalara kadar her çeşit mimari yapı görülebilir. Şehrin eski manzarası değişmekle beraber, pek çok eski bina, kaldırım kahveleri, eski tarz minare ve camiler bugün de durmaktadır. Kazımeyn'deki 19. yüzyıl yapısı altın kubbeli görkemli cami ile yüzü aşkın başka cami ve minare, şehrin mimari güzelliğine ayrı bir hava vermektedir.
Irak'ın başlıca devlet kurumlarının merkezi yine Bağdat'tadır. 1958'de kurulmuş olan Bağdat Üniversitesinden başka El-Mustansır Üniversitesi, Teknoloji Üniversitesi ve birkaç yüksek okul vardır.
Saddam Hüseyin yönetiminin 1990'da Kuveyt'i işgal etmesi üzerine başlayan Körfez Savaşı'nın ardından kurulan ve Amerika Birleşik Devletleri önderliğindeki BM Gücü, 1991 Ocak ayından itibaren Bağdat'ı bombaladı. İki ay süren bombardıman neticesinde şehir harap oldu. 2003 yılındaki Irak savaşı sırasında 9 Nisan tarihinde Amerika Birleşik Devletleri tarafından işgal edildi

Mezopotamya çanağının ortasında, Dicle Irmağı'nın iki yakası üzerinde ve Dicle'nin Fırat'a en çok (40 km) yaklaştığı noktada, geniş bir alüvyon ovası üzerinde yer alır. Bağdat, konum olarak Irak'ın tam ortasında yer alır ve kalbi durumundadır. Bağdat'ta yazlar kuru ve çok sıcak, kışlar yumuşak ve serin geçer. Ortalama yağış yılda 130 mm dolayındadır.

Bağdat'ta yazlar kuru ve çok sıcak, kışlar yumuşak ve serin geçer. Ortalama yağış yılda 130 mm dolayındadır.

Bağdat'ın iklim şartları, düzlük ve çöl yapısı nedeniyle ilde bitki örtüsü olarak çöl ağaçları olan Palmiye ve hurma ağaçları bulunur.

Bağdat'ın ekonomisini tarım, turizm, alışveriş ve petrol ihracatı oluşturmaktadır.

Bağdat, Irak ve Mezopotamya kültürü İslam dini ve geleneksel Arap kültürü etrafında biçimlenmiştir. Buna karşın, Bağdat şehri çeşitlilikler içinde yüksek bir kozmopolit toplum ve canlı b

Bağlama, saz, Sharki, Šargija ya da Bozuk Türk halk müziğinde ve Balkan halk müziğinde yaygın olarak kullanılan telli tezeneli bir çalgı türüdür. Tezene denilen ve genellikle kiraz ağacı kabuğundan yapılmış bir mızrapla tellere vurularak çalınır. Tekne bir kütükten oyulmuştur ve armut biçimindedir.
Kullanılan tekniğe göre mızrap (tezene) veya parmaklar ile çalınır. Parmaklarla çalma tekniğine şelpe ve dövme denir. Genellikle altta iki çelik ile bir sırma (ipek veya bakır sırma) bam (oktav teli), ortada iki çelik ve üstte bir çelik ile bir sırma bam teli olmak üzere toplam 7 tellidir, 5, 6, 8, 9, 11 ve 12 telli olanları da görülmüştur. Tezene ile çalınır.
Bağlamanın yapıldığı ağaç türleri de çeşitlilik göstermektedir. Kapak kısmı için genellikle Ladin Ağacı tercih edilirken tekne için genellikle Dut, Ardıç, Ceviz ve Maun ağaçları tercih edilir. Kullanılan ağaç türleri ve özellikleri yapan ustaya ve bölgesel özelliklere bağlı olarak değişebilir.
Aslında bağlama adı küçük boyda olan sazlar için kullanılır (üç telli ve dört telli) büyuk olan ve üç tel grubu olan saz için bozuk ve tambura adı kullanılmıştır.

Bağlama, kullanım amaçlarına göre farklı tür ve boylarda çalınmaktadır. Günümüzde genellikle aşağıdaki türlerle tanınır.

Cura (en küçük boy)
Çöğür (kısa kol bağlama)
Kısa saplı bağlama (yakın zamanda geliştirilmiş bir bağlama türü)
Uzun Sap Bağlama (genel adıyla saz)
Tambura (uzun kol bağlama)
Divan sazı (büyük boy bağlama)
Meydan sazı (en büyük boy bağlama)

Halk müziğinde çoğunlukla karşılaşılan düzenler şunlardır: (Parantez içindekiler sırası ile alt, orta ve üst tellere çekilmesi gereken sesleri ifade eder.)

Bozuk Düzen, Kara Düzen (La, Re, Sol) Karar Sesi: La
Bağlama Düzeni (La, Re, Mi) Karar Sesi: Mi
Misket düzeni (La, Re, Fa#) Karar Sesi: Fa#
Abdal düzeni (La, La, Sol) Karar Sesi: La (Azerbaycan da  Açıq kök veya Bayramı kökü olarak bilinir Muharrem Ertaş orta tellere pirinçten bir oktav teli eklemiştir diğer çelik tel ise alt tellerle aynı oktavdır. bu düzenle çalmaya açıktan çalma da denir)[1]
Acem Düzeni (La, Re, Fa) Karar Sesi: Fa
Müstezat Düzeni (La, Do, Sol) Karar Sesi: Do
Kütahya Düzeni (La, Re, Re) Karar Sesi: Re

Balta sazı
Kopuz
Cura

Başkent veya başşehir, bir devletin yönetim merkezi olan şehir. Başkent, idari açıdan ülkenin en önemli şehridir. Siyasi karar alma merkezi olan başkent bir ülkedeki hükûmet merkezidir. 
Demokrasilerde genellikle meclis ve diğer hükûmet organları başkentte bulunur. Bazı monarşilerde, başkent hükümdarın sürekli ikamet ettiği şehri temsil eder. Diplomatik ilişki içerisinde bulunulan ülkelerin büyükelçilikleri de genellikle başkentte yer alır.

Başkentlerin ortaya çıkabilmesi için kentlerin ortaya çıkması yeterli değildi. Fırat ve Dicle nehirleri arasındaki Mezopotamya'da ilk kentler M.Ö. 6000 yıllarına kadar geri gitse de başkentin ortaya çıkması ancak bir devlet örgütlenmesi gerekiyordu. M.Ö. 2350 dolaylarında Agade kralı Büyük Sargon'un Sümer kent devletlerini zor kullanarak ele geçirip bölgesel bir devlet kurması ile ilk başkent ortaya çıktı. Sargon ve sonraki Akad kralları fethettikleri yerlerden elde ettikleri büyük ganimetleri başkentte topladılar, burayı tapınaklar ve benzeri kamusal binalarla süslediler. Mezopotamya'da daha önce var olan kent devletleri ile karşılaştırıldığında başkent hem kralın oturduğu yer hem de zenginliklerin yığıldığı yer olarak diğer kentlerden ayrışır.
M.Ö. 1750 dolaylarında Babil kralı Hammurabi Sümer ve Akad kentlerini tek bir yönetim altında birleştirerek bölgesel devletten imparatorluğa geçişi sağladı. Bu sefer tüm kaynaklar başkent Babil'de toplandı. Antik dönem imparatorluklarında başkent değiştirmeler de sık olarak görülüyordu. Örneğin Antik dönem Mısır'da bir düzineden fazla başkent değiştirme oldu. İlke olarak her firavun kendi başkentini seçip anıt mezarını oraya yakın bir yere yaptırıyordu. Dolayısıyla ardından gelen firavun yeni bir yeri başkent olarak seçebilirdi. Aşağı ve Yukarı Mısır'ı birleştiren Menes M.Ö. 3100'de Memfis'i başkent yapmıştı. Ancak M.Ö. 2000'lerde Teb kenti gerçek anlamda bir başkent niteliğini kazandı. Başkent değiştirme Mezopotamya'da da sık görülen bir olaydı. Sümerler döneminden beri kralların kendi adlarına bir kent kurmaları çok onurlu bir iş sayılmaktaydı. Örneğin Asur kralı I. Tukulti-Ninurta başkent Asur'dan 3 kilometre uzakta kendi adını taşıyan yeni bir başkent yaptırmaya girişti. Kralı temel amacı bu kentin Susa kralı Untaş Napirişa'nın eski başkent Susa'dan 60 km. ileride kendi adına kurduğu başkentten daha görkemli olması idi. Görüldüğü gibi bu kentlerin kurulmalarının nedeni ekonomik veya stratejik değildi. Nitekim kralın ölümünden bir süre sonra ihtişamlı görünümü olan kent terkedildi.
Tarihsel olarak Mezopotamya, Mısır ve Anadolu'da kurulmuş olan büyük kentler ve başkentler hükümdarın oturduğu karargahlar görünümündeydi. Burada yaşayan yönetici seçkinler ve çevreleri için zanaatkarlar, köleler ve kentin savunmasını yapan askerler bu merkezlere toplanmıştı. Elde edilen zenginlikler de bu kentteki saraylara, anıt mezarlara ya da büyük kamu binalarına yatırılmaktaydı. Gerçekleştirilen bayındırlık işlerinden dolayı başkent çok görkemli görülse de, bu kentin dışında başka büyük kentin bulunmaması, toplumsal yaşamın kentsel bir dizgeye dayanmadığını gösteriyordu.

Avrupa tarihinde ilk devletler Yunan kent devletleri idi ve dolayısıyla başkent henüz oluşmamıştı. Yunan kent devletlerinin ardından İskender'in kurduğu imparatorluğun bir başkenti oldu. İskender Mısır'ı ele geçirdikten sonra M.Ö. 332'de başkent Memfis'in doğusundaki küçük bir balıkçı köyüne bir kent kurdurttu ve burayı başkent ilan etti. Doğu toplumlarındakine benzer şekilde başkent kurmanın burada da devam ettiğini görüyoruz. İskender'in adını taşıyacak pek çok kentten biri olan İskenderiye antik dünyanın en büyük iki kütüphanesinden birine sahip idi. Roma devleti ise önce bölgesel bir devlet, sonra imparatorluk haline geldi ve döneminin benzeri olmayan bir merkezine dönüştü. M.Ö. 390'da Roma'nın Galyalılar tarafından yağmalanmasından sonra kısa bir süre kentten ayrı kalan Romalılar, tehlike geçip Galyalılar gittikten sonra yeniden başkenti imara giriştiler. Bu dönemde başkentin Roma'dan Veii'ye taşınması önerisi kabul edilmedi. Bu öneriye karşı çıkanlar kutsal yerlerinin çoğunun kentin içinde olduğunu gerekçe gösteriyorlardı.
Batı Roma imparatorluğunun çöktüğü 5. yüzyıldan 10. yüzyıla kadar olan sürede Avrupa tarihinde kentler de neredeyse tarihten silindi. İtalya ve Güney Fransa'da bazı kentler ayakta kalsalar da kente dayalı ekonomik düzen çöktü. Bir zamanlar bir milyon insanı barındıran Roma'nın nüfusu Karolenjler döneminde 20 bin kişiye kadar düştü, Viyana gibi bazı kentler tamamen tarih kayıtlarından silindi. Charlemagne'nın ne bir başkenti ne de bir oturma yeri vardı. 11. yüzyıldan itibaren kentler oluşmaya başlasa da ulus devletlerin ortaya çıkışına kadar yarı özerk derebeylikler ya da erk alanları şeklindeki kent devletleri varlıklarını sürdürdü. Kent devletleri farklı özellikler gösterse de ortak özelliği iktidarın bir kişide değil senato, konsey, meclis vb. bir kolektif siyasal kurumda toplanmış olması idi. Güçlü bir kişinin iktidarı tek başına ele geçirdiği de görülürdü ama kısa süreli olurdu. Bu kent devletçikleri fethe dayalı askeri bir siyaset izler, bazen diğer kentleri kendi iktidarları altına alırlardır. Bu şekilde Kuzey ve Orta İtalya'da, İsviçre'de, Flanders'de ve Kuzey Almanya'daki Hansa kentlerinden bahsedilebilir. Bu kent örgütlenmelerin hiçbirinde gerçek anlamda bir başkentten söz edilemez.
15. ve 16. yüzyıllarda Batı ve Kuzey Avrupa'da feodalizmin çöküşüyle birlikte kent devletleri güçlerini kaybetti, merkantilizm düşüncesi ve monarşiler güçlerini artırmaya başladı.1648'de yapılan Westfalya Barışı ulus devletlerin ortaya çıkmasına doğru önemli bir adım oldu. Ancek merkezi monarşiler ile kent devletleri arasındaki ekonomik ve siyasi erk savaşı birdenbire son bulmadı, 19. yüzyıla kadar devam etti. Hansa kentlerinin birçoğu Polonya ve Danimarka krallarının egemenliği altına girdi, Flanders'deki kentler Burgund dükünün dolayısıyla Habsburgların kontrolüne girdi. Krallar kimi kent devletlerine ayrıcalıklar vermek zorunda kaldılar. Lizbon, Sevilla, Frankfurt, Hamburg gibi kentler merkantilist krallık yönetimleri altında zenginleştiler. 17. yüzyılın sonlarında nüfusu hızla artan en önemli başkent Londra oldu. Ticari kapitalizmden endüstri kapitalizmine geçiş Manchester, Liverpool gibi endüstri kentlerinin nüfus ve üretim güçleriyle Londra seviyesine ulaşmasını sağladı. Zenginliğin toplandığı haraççı ekonomilerdekinden farklı şekilde sermaye ve emek piyasalarının sistemli bir biçimde ilişki içinde olduğu günümüz başkentlerin ortaya çıkmasının ilk örneği Londra olmuştur.

Endüstri devrimi tek tek kentlere ya da kentsel birliğe dayalı kent devletleri düzenini çökertti. Avrupa'daki son kent devletleri de ya ulus devlet haline geldiler ya da ulus devletlerin egemenliğine girdiler. Ulus devletlerin yönetim merkezi olarak başkentlerin planlanması, mimarisi, klasik mimari ve planlamanın ötesinde simgesel bir işlev ve değer taşımaya başladı. Buralar ulusal kimliğin simgelendiği ve diğer kentlere örnek gösterildiği mekanlar haline geldi. Kısaca çağdaş başkentin ortaya çıkması büyük ölçüde ulusal devletlerin gelişmesine denk düşer. Bu simgesel içeriklerinin yanı sıra mal üretimi ve hizmet sunumunun da merkezidir. Amos Rapoport başkentlerin özelliklerini şöyle sıralar

güçlü bir merkezcilik
ulusal kimlik, statü ve iktidarın simgeleşmesi
diğer kentler üzerinde liderlik ve denetim
siyasal ve ekonomik karar alma süreçlerinde öncelikli olma
Siyasal toplum ve mekan ilişkisi başkentlerde daha çok önem kazanır. Başkentler iktidarın kendisini meşrulaştırdığı ve sağlamlaştırdığı kentler olmuştur. Avrupa'nın önde gelen başkentlerinde 1850-1880 yılları bu anlamda kökten dönüşümlerin olduğu yıllar oldu. Bu dönemde başkentler yeni değerlere ve ekonomik ilişkilere uygun olarak yeniden imar edildiler.

Lawrence J. Vale çağdaş başkentleri yaşadıkları evrime göre üç tipe ayırarak incelemiştir.
Evrimlerini kendi içsel dinamikleriyle gerçekleştiren başkentler: Bu başkentler uzun bir geçmişe sahiptir ve başkentlik niteliklerini kesintisiz sürdürmüşlerdir. Londra, Paris, Viyana gibi başkentler bu gruba girer. Roma İmparatorluğu döneminde Viyana ve Londra küçük bir garnizon, Paris de mütevazı bir kentti. Bato Roma'nın yıkılmasından sonra hepsi kent niteliğini yitirdi. Roma ve Paris sadece piskoposluk kenti olarak varlıklarını sürdürdüler. 10. ve 11. yüzyılda kentler yeniden canlanmaya başladı. Viyana 1200 yıllarında Roma'nun dört katı büyüklüğünde bir kent oldu. 13. yüzyıldan sonra ise Habsburgların merkezi oldu.
Evrimlerini kendi içsel dinamikleriyle gerçekleştirmiş ancak başkentlik niteliği kesintili olan başkentler: Bunlar tarihin bir döneminde başkent olmuş ancak bu niteliğini bir dönem kaybedip sonra yeniden kazanmıştır. Roma, Moskova, Atina gibi başkentler bu gruba girer.
Daha önce başkentlik niteliğine sahip olmayan ancak siyasal bir kararla yeni yönetim merkezi yapılan başkentler: Bu tip başkentlere daha çok kıta Avrupa'sı dışındaki bölgelerde rastlanır.
Wolman başkentleri sahip oldukları işlevler ve niteliklere göre sınıflandırmıştır.
Çok işlevli başkentler: Ekonomik, politik, sosyal ve kültürel alanda her yönüyle işlevsel olan Londra, Paris, Tokyo, Moskova, Berlin örnek verilebilir.
Uluslararası başkentler: Diğer işlevlerinin yanı sıra uluslararası alandaki etkin rolleriyle önce çıkan Londra, Tokyo gibi başkentler
Politik başkentler: Diğer fonksiyonları daha zayıf olup politik yönleriyle öne çıkan başkentler: Örneğin Ankara, Canberra, Washington D.C.
Federal sistemdeki başkentler: Washinton D.C., Brasilia, Canberra, Berlin
Üniter devletlerdeki başkentler: Ankara, Atina

Bir ülkede birden fazla başkent olması ender görülen bir durumdur. Bununla birlikte bir ülke, bazı nedenlerden dolayı birden fazla başkent tayin edebilir. Buna örnek olarak, Güney Afrika Cumhuriyeti'nin idari başkenti Pretoria, yasama başkenti Cape Town, yargı başkenti Bloemfontein'dir.

Başkurdistan Cumhuriyeti (Başkurtça: Башҡортостан Республикаһы, romanize: Başkortostan Respublikahı, Rusça: Республика Башкортостан, romanize: Respublika Başkortostan, Tatarca: Башкортостан, romanize: Başkortostan) Rusya'ya bağlı federal bir cumhuriyettir. İdil Nehri ile Ural Dağları arasında yer almaktadır. Başkenti Ufa şehridir. 2010 yılında yapılan nüfus sayımına göre 4.072.292 nüfusa sahip Başkurdistan, Rusya'nın en kalabalık cumhuriyetlerinden biridir. Başkurdistan'da 2010'da yapılan nüfus sayımına göre 1.584.554 Başkurt yaşamaktadır.
Başkurdistan, Rusya'daki ilk etnik özerk cumhuriyet olarak 28 Kasım 1917 tarihinde kurulmuştur. 20 Mart 1919'da Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti'ndeki ilk özerk sovyet sosyalist cumhuriyet olan Başkurdistan Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'ne dönüştürülmüştür.
Başkurdistan Anayasası ve Rusya Federasyonu Anayasası uyarınca; Başkurdistan, Rusya Federasyonu içerisinde bir devlet olarak tanımlanmaktadır. 11 Ekim 1990'da Başkurdistan Devlet Egemenlik Bildirgesi'ni kabul etmiş ve bağımsızlık ilan edilmiştir. Ancak daha sonra bu kabul geri alınmıştır.

Ülke, Asya ile Avrupa'nın birleştiği bölgede bulunmaktadır.
Başkurdistan Özerk Cumhuriyeti Güney Urallardan batıya doğru, Ağizel ve Kama Nehirlerine kadar uzanmaktadır. Başkurdistan Cumhuriyeti, federasyon içinde Sverdlovsk Oblastı, Perm Krayı (kuzey); Udmurtya Cumhuriyeti (kuzeybatı); Tataristan Cumhuriyeti (batı); Orenburg Oblastı (güney/güneybatı), Çelyabinsk Oblastı (doğu) bölge ve cumhuriyetleriyle komşudur. Güney yönünde Kazakistan ile Başkurdistan arasında Orenburg Oblastı yer almaktadır. Başkurdistan'ın yüzölçümü 143.600 km2'dir.

Arap coğrafyacısı İdrisi'nin yazdığı bilgilere göre, 12. yüzyıl Başkurdistan'ında Kastra, Mastra, Karukiya, Gurhan ve Nimcan isimli beş şehir bulunmaktadır. Nimcan şehrinin halkı Hazar Kağanlığı, Orta Asya bölgeleri ve İran ile ticari ilişkilere sahiptir. 1552'de Kazan Hanlığı'nın yıkılmasından sonra Başkurtlar Ruslara karşı birlikte ayaklanmış ancak 18. yüzyılın sonlarında Rus egemenliğine girmişlerdir.
Rus İç Savaşı sırasında Başkurt Ulusal Hareketi ortaya çıkmıştır. 28 Kasım 1917'den 23 Mart 1919'a kadar, Beyaz Ordu ile Kızıl Ordu arasında kalmış kısa ömürlü bir Başkurdistan devleti söz konusudur. 23 Mart 1919'da Başkurdistan ÖSSC kurulmuştur. 11 Ekim 1990 tarihinde Başkurdistan Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti, Yüksek Sovyet Başkurdistan Devlet Egemenliği Deklarasyonu ilan etmiştir. Devlet egemenliği biçimsel olarak görülmüştür.
2015 yılında Başkurdistan, Uluslararası Türk Kültürü Teşkilatından ayrılmıştır.

Başkurdistan hükûmetinin başı (1 Ocak 2015'ten önce "Cumhurbaşkanı"), dört yıllık dönem için halk tarafından seçilmektedir. Cumhuriyet Anayasası'na göre Başkurdistan Cumhuriyeti başı, ülke halkının ve vatandaşlarının haklarını ve özgürlüklerini garanti altına almakla, Başkurdistan Cumhuriyeti'nin ekonomik ve siyasi çıkarlarını korumak ve kendi toprakları içerisinde meşruiyeti ve düzeni güvence altına almakla yükümlüdür.
19 Temmuz 2010 tarihinde Rüstem Hamitov, Başkurdistan'ın lideri olmuştur. Kendisinden önceki lider, 17 Aralık 1993 tarihinde seçilen Murtaza Rahimov'dur. Seçim yapılmaya başlamadan önce Rahimov, Başkir Cumhuriyeti Yüksek Sovyet Başkanı'ydı. Bu, Sovyet döneminde Başkurdistan'ın en yüksek makamıydı. Aralık 2003'te AGİT tarafından "temel sahtekarlığın unsurlarını" taşımakla suçlanmış bir kamuoyu seçiminde Rahimov yeniden seçilmiştir.
Başkurdistan Cumhuriyeti'nin yasama organı, kısaca Koroltay olarak bilinen Devlet Meclisi'dir. Tek kamaralı bir meclis olan Koroltay, halk tarafından doğrudan seçilen 110 milletvekilinden oluşmaktadır. Milletvekillerinin görev süresi beş yıldır. Cumhuriyet'in parlamenter yapısı, temsil esasına dayalı olup, yasama süreci bu kurum tarafından yürütülmektedir.
Cumhuriyet'in anayasal düzeni, 24 Aralık 1993 tarihinde yürürlüğe giren Anayasa ile belirlenmiştir. Anayasanın 1. maddesinde, Başkurdistan Cumhuriyeti'nin, Rusya Federasyonu içerisinde yer alan egemen bir devlet olduğu açıkça ifade edilmektedir. Bu çerçevede Cumhuriyet, Rusya Federasyonu ile paylaşılan yetki alanlarının dışında kalan devlet otoritelerine sahip bulunmaktadır. Başkurdistan'ın Rusya Federasyonu ile ilişkileri, anayasal düzeyde "eşitlik" ve "karşılıklı anlaşmaya dayalı bağlılık" ilkeleri çerçevesinde tanımlanmıştır. Böylece Cumhuriyet, hem kendi iç egemenliğini koruyan hem de federal yapının bir parçası olan çift yönlü bir siyasal statüye sahiptir.
Başkurdistan Cumhuriyeti ile Rusya Federasyonu arasındaki ilişkiler, çeşitli anayasal ve sözleşmesel temeller üzerine inşa edilmiştir. Bu bağlamda mevcut düzenin temelini; Rusya Federasyonu Anayasası, Başkurdistan Cumhuriyeti Anayasası, Federasyon Anlaşması (yapılan değişikliklerle birlikte) ve ayrıca Başkurdistan Cumhuriyeti'nin devlet organları ile Rusya Federasyonu'nun yetkileri arasındaki ayrım ve karşılıklı yetki paylaşımını düzenleyen özel anlaşmalar oluşturmaktadır. Bu belgeler, Cumhuriyet'in hem federal sistem içerisindeki konumunu hem de kendi iç egemenlik alanını tanımlayan normatif dayanaklardır.
Cumhuriyet'in yargı erki, çok katmanlı bir kurumsal yapı üzerine oturtulmuştur. Yargı organları arasında Anayasa Mahkemesi, Yüce Mahkeme, Temyiz Mahkemesi, yerel mahkemeler ve sulh hâkimlikleri bulunmaktadır. Anayasa Mahkemesi, Cumhuriyet Anayasası'na uygunluk denetimi yaparken; Yüce Mahkeme ve Temyiz Mahkemesi, genel yargı alanında en üst düzeydeki adli otoriteler olarak görev yapmaktadır. Yerel mahkemeler ve sulh hâkimlikleri ise adalet hizmetinin doğrudan halka ulaşmasını sağlayan temel yargı organlarıdır.
Başkurdistan Cumhuriyeti tarafından anayasasında, cumhuriyet sınırları içinde, evrensel olarak kabul edilen uluslararası hukuk ilkeleri, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı maddeleri ve Rusya Anayasası ile tam uyum içinde, yerel özerk yönetim tanınmış ve güvence altına alınmıştır.
Başkurdistan Cumhuriyeti, yönetim ve idari yapıya ilişkin tüm sorunları kendi içinde halletmektedir. Yerleşimlerin listesi, belediyelerin kurulması, belediyelerin sınırlarının ve isimlerinin değiştirilmesine ilişkin işlemler, Başkurdistan Cumhuriyeti kanununda düzenlenmiştir.
Devlet, batıdaki komşusu Tataristan Cumhuriyeti ile yakın ekonomik ve kültürel bağlara sahiptir.

Başkurdistan, idari açıdan üniter bir yapıya sahiptir. Devletin temel işleyişindeki üç güç olan yasama, yürütme ve yargı dikkate alındığında, yerel yönetimlerin hemen hemen herhangi bir gücü yoktur. İllerin ve diğer birimlerin yönetimi, merkezi yönetimden sonra gelir. Yerel yönetimler yalnızca bulundukları yerde hizmet vermek amacıyla kurulmuşlardır. Ülkenin en büyük idari birimleri 54 il, 8 büyükşehir: Ufa, Sterlitamak, Salavat, Neftekamsk, Oktyabrski, Kumertau, Sibay, Ağizel ve 1 kapalı şehir Mejgorye'dir. İllerin idari yapısında sadece ilçeler veya hem ilçe hem şehir olabilmektedir. 8 büyükşehirden, sadece Ufa şehri 7 ilçeye ayrılmıştır.

Başkurdistan, Yekaterinburg zaman dilimindedir (YEKT). UTC'e göre saat farkı +05.00 (YEKT).

Başkurdistan Cumhuriyeti, sahip olduğu güçlü sanayi potansiyeli, gelişmiş ziraat ekonomisi ve zengin doğal kaynaklarıyla Rusya'nın en gelişmiş bölgelerindendir. Cumhuriyet, federal bütçeye ve ülkenin ekonomik gelişmesine büyük katkı sağlamaktadır. Gayri safi yurt içi hasılanın sektörel dağılımı şu şekildedir:

Sanayi      % 39,5
İnşaat      % 6,2
Ulaştırma   % 7,5
Ticaret     % 11,2
Ziraat      % 10,8
Diğer dallar % 24,8
Başkurdistan gayri safi yurt içi hasılası, hacim bakımından Rusya Federasyonu bölgeleri arasında ilk on bölge arasında yer almaktadır.

Başkurdistan Cumhuriyeti; Rusya Federasyonu'nun petrol üretim ve rafine, kimya ve petrokimya ürünleri, enerji üretimi, petrol, petrol ürünleri ve gaz nakliyesi yapan en büyük işletmelerini içeren gelişmiş yakıt ve enerji komplekslerine sahiptir.
Başkurdistan, Rusya bölgeleri arasında ham petrol işleme ve akaryakıt üretiminde 1. sıradadır.
Başkurdistan'ın petrol rafine fabrikaları, yılda 60 milyon ton petrol işleme kapasitesine sahiptir. Petrolün rafine derinliği %80'den fazladır. Burada çeşitli kalitede benzin, mazot, dizel, mineral yağ, kok kömürü, zift gibi ürünler üretilmektedir. Üretilen ürünler kalite ve doğa dostluğu açısından dünya standartlarına uygundur.
Bazı sanayi sektörlerinde Başkurdistan, Rusya'da ilk sırada yer almaktadır. Cumhuriyetin, Rusya Federasyonu ekonomisindeki payı sektörel bazda şu şekilde detaylandırılabilmektedir (Rusya'daki toplam üretime oranla):

Kalsiyum soda	% 46
Kauçuk soda	% 22
Polietilen malzemesi	% 23
Petrol	% 14
Otomobil benzini	% 17
Aydınlatma lambaları	% 27
Sentetik yağlı ispirto 	  % 100
Zirai kimyasallar	% 80
Sentetik kauçuk	 % 23
Sentetik reçine ve naylon 	% 19
Akaryakıt	% 13
Dizel yakıt 	 % 16
Metal tezgâhları 	% 22
Başkurdistan, kimya ve petrokimya sanayinin merkezlerindendir. Cumhuriyet, sentetik reçine ve plastik, butilli ve izobutilli ispirto ve kalsiyumlu soda üretiminde 1. sırada; kaustik soda ve kimyasal tarım ilaçları üretiminde 3. sırada ve polietilen ve sentetik kauçuk üretiminde 4. sırada yer alarak, belli kimyasal ürünlerin üretiminde Rusya'da liderdir.
Buradaki fabrikalarda kalsiyum sodanın, butil ve izobutil ispirtoların yarısı, oto benzininin %20'si, dizel yakıtın %15'i ve sentetik kauçukların, sentetik katranların, plastiklerin %12'si üretilmektedir. Petrol rafine fabrikalarında kaliteli benzin, dizel ve kerosin üretilmektedir. Petrol rafine ürünleri sadece Rusya pazarında değil, diğer ülkelere de ihraç edilmektedir.
En büyük petro-kimya işletmeleri Bashneftekhim, Ufaorgsintez, AO Kauçuk, AO Kaustik, PO Soda, Salavataneftorgsintez, Limprom ve Minudobreniya'dır.

Makine sanayisinde 300 civarında işletme faaliyet göstermektedir. Bunların büyük kısmı petrol ve gaz çıkarma ve işleme, kimya, petrokimya ve madencilik sanayileri sektöründe hizmet göstermektedir. Elektroteknik sanayisi ve donanım üretimi de gelişmiştir. Uçak motorlarının üretimi kurulup devamlı geliştirilmektedir.
Cumhuriyet, Rusya bölgeleri içinde troleybüs ve helikopter ü

Belarus (Belarusça ve Rusça: Беларусь, Belarus), resmî adıyla Belarus Cumhuriyeti, Doğu Avrupa'da denize kıyısı olmayan bir ülkedir. Doğu ve kuzeydoğuda Rusya, güneyde Ukrayna, batıda Polonya ve kuzeybatıda Litvanya ve Letonya ile çevrilidir. Belarus, 207.600 kilometrekare (80.200 mil kare) alana yayılmış olup 9,1 milyonluk bir nüfusa sahiptir. Ülke yarı boreal iklime sahiptir ve idari olarak altı bölgeye ayrılmıştır. Minsk, başkent ve en büyük şehirdir; özel statülü bir şehir olarak ayrı olarak yönetilir.
Orta Çağ döneminin büyük bir bölümünde, günümüz Belarus toprakları, Polotsk Prensliği gibi bağımsız şehir devletleri tarafından yönetilmiştir. Yaklaşık 1300 yılında bu topraklar tamamen Litvanya Büyük Dükalığı'nın ve daha sonra Lehistan-Litvanya Birliği'nin yönetimine geçmiştir; bu dönem, 1792-1795 yılları arasındaki Lehistan-Litvanya bölünmeleriyle Belarus'un ilk kez Rus İmparatorluğu'na katılmasına kadar 500 yıl sürmüştür. 1917 Rus Devrimi'nin ardından, İç Savaş sırasında meşruiyet için yarışan farklı devletler ortaya çıktı ve nihayetinde 1922'de Sovyetler Birliği'nin kurucu cumhuriyetlerinden biri olan Beyaz Rusya Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nin yükselişiyle sonuçlandı. Polonya-Sovyet Savaşı'ndan (1918-1921) sonra Belarus, topraklarının neredeyse yarısını Polonya'ya kaybetti. Belarus'un sınırlarının büyük bir kısmı, Sovyetlerin Polonya'yı işgalinden sonra İkinci Polonya Cumhuriyeti'nin bazı topraklarının yeniden Belarus'a entegre edilmesiyle 1939'da modern şeklini aldı ve II. Dünya Savaşı'ndan sonra kesinleşti. II. Dünya Savaşı sırasında askeri operasyonlar Belarus'u harap etti; nüfusunun yaklaşık dörtte birini ve ekonomik kaynaklarının yarısını kaybetti. 1945'te Beyaz Rusya Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti, Sovyetler Birliği ile birlikte Birleşmiş Milletler'in kurucu üyesi oldu. Cumhuriyet, 1970'lere kadar siyaseti domine eden ve Belarus'un tarım ekonomisinden sanayi ekonomisine dönüşümünü denetleyen yaygın ve çeşitli bir Nazi karşıtı isyancı hareketine ev sahipliği yapmıştır.
Cumhuriyet parlamentosu 27 Temmuz 1990'da Belarus'un egemenliğini ilan etti ve Sovyetler Birliği'nin dağılması sırasında Belarus 25 Ağustos 1991'de bağımsızlığını kazandı. 1994'te yeni bir anayasanın kabul edilmesinin ardından, Alexander Lukaşenko, bağımsızlık sonrası ülkenin ilk ve tek serbest seçiminde Belarus'un ilk cumhurbaşkanı seçildi ve o zamandan beri cumhurbaşkanlığı görevini sürdürüyor. Lukashenko, oldukça merkeziyetçi ve otoriter bir hükûmetin başındadır. Belarus, basın özgürlüğü ve sivil özgürlükler konusunda uluslararası ölçümlerde düşük sıralarda yer almaktadır. Ekonominin büyük bölümlerinin devlet mülkiyetinde olması gibi Sovyet döneminden kalma bazı politikaları sürdürmektedir. 2000 yılında Belarus ve Rusya, daha fazla işbirliği için bir anlaşma imzalayarak Birlik Devleti'ni kurdu. 
Ülke, kuruluşundan beri Birleşmiş Milletler üyesidir ve Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT), Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü (CSTO), Avrasya Ekonomik Birliği (EAEU), AGİT ve Bağlantısızlar Hareketi'ne katılmıştır. Avrupa Birliği'ne katılma konusunda herhangi bir istek göstermemiştir, ancak birlikle ikili ilişkilerini sürdürmekte ve Bakü Girişimi'ne de katılmaktadır. Belarus, Avrupa Konseyi'ne üye olmayan üç Avrupa ülkesinden biridir (Rusya ve Kosova ile birlikte); 1993'te katılmaya çalışmış ancak seçim usulsüzlükleri ve ciddi insan hakları endişeleri nedeniyle kabul edilmemiştir (Belarus, idam cezasını uygulamaya devam eden tek Avrupa ülkesidir). Konsey ile olan sınırlı ilişkisi, 2022 Nisan ayında Rusya'nın Ukrayna'yı işgal etmesinden sonra askıya alınmıştır.

6. ve 8. yüzyıllar arası Belarusların ataları olan kavimler, bu ülkeye yerleşti ve daha önce burada yaşayan Fin-Ugor kökenli bazı kavimleri zamanla özümlediler. 9. yüzyılın sonunda bölgede İsveç kökenli Varegler tarafından Polotsk ve Turov prenslikleri kurulduysa da 10. yüzyılın sonunda bu prenslikler Kiev Prensliği'ne bağlandılar. 10. yüzyılda bu bölge Bizans İmparatorluğu tarafından vaftiz edilen Kiev Prensi I. Vladimir tarafından 988 yılından başlayarak Hristiyanlaştırıldı. 1237 yılında bu prenslikler daha sonra Polotsk prensliğinden ayrılan Minsk ve Vitebsk prenslikleriyle birlikte özerliklerini kazandılarsa da aynı yıl Altın Orda İmparatorluğu'nun vasalı oldular. Ancak bölge 1239-1320 yılları arasında Litvanya Büyük Dükalığı tarafından fethedildi. Litvanyalılar, devletlerinin başkentlerini Kernavė'den önce Grodno (Belarusça: Hrodna)'ya, sonra Novogrudok (Belarusça: Navahrudak)'a taşıdılar ve devletin resmi dili Beyaz Rusça oldu. Ancak 14. yüzyılda devletin başkenti önce Trakai'ye, sonra Vilnius'a taşınınca ve Litvanyalılar paganlıktan önce Ortodoksluğa, sonra Polonyalıların etkisiyle 15. yüzyılda Katolikliğe geçince, bu durum Ortodoks inancını büyük ölçüde koruyan Belaruslar'ın tepkisini çekti. Bugünkü Belarus'u oluşturan bölge Litvanya'ya bağlı Brześć Litewski (Bugün Brest), Vitebsk (Belarusça: Viciebsk), Novogrudok, Minsk (Belarusça: Mensk), Polock (Polotsk), Mscislaw (Mstislavl) ve Wilno (Vilnius) illerine bölündü.
1386 yılında Litvanya Büyük dükü Jogalia, 2. Wladyslaw adıyla Polonya Kralı olunca, iki ülke arasında Jagiellon Hanedanı aracılığıyla kişisel birlik kuruldu. Bu birliktelik 1569 yılında Lublin Birliği antlaşmasıyla kalıcı bir birlikteliğe dönüştü. Litvanya'nın kalıcı birliğe yanaşmada güçlük çıkarması 1567'de Podlasya, Volinya, Podolya ve Kijow (Kiev) illerinin Polonya Kralı 2. Zygmunt tarafından ele geçirilmesine yol açtı.
Bu arada daha sonra Rus Çarlığı'na dönüşecek olan Moskova Büyük Düklüğü'nün tehdidi artmaya başladı. 1514 yılında Smolensk'i ele geçiren Ruslar, 1535 yılında Vilnius'a kadar geldiler. Ruslar, Livonya Savaşı'nda (1558-1582) 1563'te Polotsk'u işgal ederek Litvanya ordusunu Vilnius'a kadar sürdülerse de Polonyalılar 1572 yılından itibaren Belarus'u geri aldılar ve hatta 1581 yılında Rusya'nın Velike Luki ve Sokol kentlerini işgal edip, Pskov kentini kuşattılar. Hatta Polonyalılar, 1609 yılında kuşattıkları Smolensk'i iki yıl sonra ele geçirdiler ve Moskova'yı 1610-1612 yılları arasında işgal ettiler. Ruslar, 1612 ve 1617'de Smolensk'i geri almaya çalıştılarsa da başarılı olamadılar. 1618 yılında yapılan Deulino Barışıyla Polonyalılar, Smolensk ve Czernihów (Chernigov) illerini Rusya'dan geri aldılar. Ruslar 1632'de yeniden saldırsalar da 1634'te imzalanan Polanów (Polyanovka) anlaşmasıyla başarısızlıklarını kabul ettiler.
Belarus, genellikle 17. yüzyılın ilk yarısına kadar ekonomik olarak gelişme gösterdi. Ancak bu süreç 1648 yılında Rus Kazaklarının önderi (atamanı) Bogdan Hmelnitski'nin Litvanya Ukraynası'nda başlattığı isyan yüzünden bitti. Kırım Hanlığı'yla ittifak kuran Hmelnitski, bir yıl içinde Litvanya'ya bağlı Ukrayna ve Belarus'u ele geçirerek, Polonya'ya bağlı Lublin kentine girdi. Polonyalı'ları 1648'de Żółte Wody (Zhovti Vody), Korsun ve Piławce (Pilavtsi), ertesi yıl Zborów (Zboriv) savaşında yendi ve onları, kendisine Ukrayna'da geniş haklar tanıyan Zborów anlaşmasına zorladıysa da, Polonya meclisi (Sejm) bu anlaşmayı reddetti. Karşı saldırıya geçen Polonya-Litvanya Birliği kuvvetleri Hmelnitski ve müttefiklerini Beresteczko (Berestechko, Ukrayna) savaşında yenilgiye uğrattı ve onu Biała Cerkiew (Bela Tserkva) anlaşmasıyla, önceki anlaşmada aldıkları hakların çoğunu kaybetmeye razı olmaya zorladı (Örneğin sadece Kiev ili özerk olacak, Braclaw (Bratislav) ve Czernihów (Chernigov) illerinin özerkliği iptal edilecekti). Bunu içine sindiremeyen Hmelnitski, saldırıya geçse de Brześć Litewski (Brest) savaşında yenilgiye uğradı ve Belarus'tan çekilmek zorunda kaldı ancak başta Kijow (bugün Kiev) olmak üzere Ukrayna'nın önemli bir bölümünü elinde tutuyordu.
Hmelnitski, Boğdan (Moldova) voyvodası Basil Lupu ve Kırım Hanı ile ittifak kurarak Polonyalıları Bitwa pod Batohem (Batoh) savaşında yenilgiye uğrattı. Ancak 1654'te Kijow (Kiev) savaşında yenilgiye uğradı ve Rus Çarı Aleksey'e sığındı. Rus Çarıyla Pereyeslav Anlaşmasını yaparak, kendisini Rusya'ya bağlı özerk Ukrayna atamanı ilan etti. Bu durum Rus-Polonya savaşı'nın başlamasına yol açtı. Aynı yıl Litvanya asıllı Polonya soylusu olan ve Litvanya'nın büyük Ataman'ı Janusz Radziwiłł (Litvanca Jonušas Radvila) kuzeni Boguslaw'la birlikte İsveç Kralı 10. Karl'la ilişki kurdu ve Litvanya'yı Polonya'dan koparmak ve İsveç'e bağlı bir hükümdar olarak yönetmek için İsveç Kralı'yla anlaştı. Bu anlaşma 1655'te İsveç'in Polonya'yı istilasına yol açtı.
1654 yılında başlayan Rus-Polonya savaşında Ruslar başlangıçta büyük başarılar kazandılar ve Polonya-Litvanya Birliği'nin sınır şehirlerinden Bely ve Dorogobuzh şehirlerini Eylül ayında ele geçirip, Smolensk'i kuşattılar. Büyük Litvanya Atamanı Janusz Radziwiłł, Orsha (bugün Belarus'ta)'da Ruslar'ı karşıladı ve onları 12 Ağustos'taki Szkłów (Shklov) Çarpışması'nda yenilgiye uğrattı. Ancak 12 gün sonraki Szepielewicze (Shepeleviche) Çarpışması'nda Aleksey Trubetskoy komutasındaki Rus ordusuna yenildi. Ruslar, geri almak istedikleri Smolensk'i 23 Aralık'ta ele geçirdiler. Ruslar ayrıca güneyden geliştirdikleri saldırıyla Bryansk, Roslavl, Homel (Gomel, bugün Homyel) şehirlerini ele geçirdiler. Pskov'dan gelişen saldırıyla da 1 Temmuz'da Nevel (bugün Rusya'da), 17 Temmuz'da Polotsk ve 17 Kasım'da Vitebsk düştü. Böylece Ruslar, yıl sonunda Polonya'dan Kuzey ve Doğu Belarus'u ve Ukrayna'nın doğusunu aldılar. Ayrıca Rus boyar Vasil Buturlin, ordusundaki bazı anlaşmazlıklara karşın Volinya'ya girdi ve Ostrog ve Rovno (Bugün Rivne) şehirlerini aldı. Ayrıca Rus ordusu, Polonya Livonyası'na girdi ve Ludza ve Rezekne kasabalarını aldı.
1655 yılının başında Janusz Radziwiłł, Orsha'yı Ruslardan geri aldı ve 3 ay süreyle Mohylew (Mogilev, bugün Mahilyov) şehrini kuşattıysa da alamadı. Ocak ayında Rus komutan Vasil Borisoviç Şeremetyev, kendisiyle birlik olan Polonya Kazakları atamanı Bogdan Hmelnitski'yle birlikte Kırım Tatarları'yla ortak hareket eden Polonya ordusunu Akhmatov'da izlemeye aldıysa da Polonya ordusu Zhashkov kasabasında aniden Rus ordusuna saldırı

Belediye başkanı-meclis yönetimi, günümüzde Amerika Birleşik Devletleri ve bazı ülkelerde kullanılan yerel yönetim sistemi. Bu sistemde belediye başkanı ve meclis, yasama ve yürütme arasındaki ilişkilere bağlı olarak görevlerini yürütmektedirler.
Güçlü meclis-güçsüz belediye başkanı modelinde meclis belediye bütçesi üzerinde birinci elden karar alma yetkisine sahip olup hem yasama hem de yürütme erkini elinde tutar. Tek bir kişinin baskın siyasi güce sahip olmasının tercih edilmediği siyasi geleneğe sahip ülkelerde tercih edilmekte olup belediye başkanının yetkisi çok sınırlıdır ve makam sembolik değeri haizdir. Güçlü başkan modelinde ise idari otoritesi geniş yetkilerle bezenen tek bir kişi meclis oturumunu yönetme, gündemi belirleme, azletme, atama, bütçeyi idare etme gibi haklara sahiptir ve meclis çoğunlukla göstermeliktir.

Toprak, Zerrin (2011). "Yerel Yönetimlerde Başkanın Politik Lider Rolü". İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası. 69 (1-2). İstanbul: İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi. s. 306. ISSN 1303-4375.

Belfast (İrlandaca: Béal Feirste), Kuzey İrlanda'nın başkenti ve ana limanı olan Belfast, Lagan Nehri kıyısında yer alır ve Belfast Körfezi ve Kuzey Kanalı aracılığıyla açık denize bağlanır. İrlanda'nın (Dublin'den sonra) ikinci büyük şehridir ve 2024 yılında tahmini nüfusu 352.390'dır ve metropol alanının nüfusu 671.559'dur.
1613'te İngiliz yerleşimi olarak kurulmuş olsa da, şehrin erken dönemdeki büyümesi İskoç Presbiteryenlerin akınıyla yönlendirilmiştir. Onların torunlarının İrlanda'nın Anglikan kurumuna duydukları hoşnutsuzluk, 1798 isyanına ve ardından 1801'de Büyük Britanya ile birleşmeye katkıda bulunmuştur; bu birleşme daha sonra şehrin endüstriyel dönüşümünün anahtarı olarak kabul edilmiştir. 1888'de şehir statüsü verildiğinde, Belfast dünyanın en büyük keten üretim merkeziydi ve 1900'lere gelindiğinde tersaneleri toplam Birleşik Krallık tonajının dörtte birini oluşturuyordu. 
Batı bölgelerinden fabrika ve değirmen işleri nedeniyle gelen İrlandalı Katolik nüfusla mezhepsel gerilimler mevcuttu. İrlanda'nın Birleşik Krallık'taki geleceği konusundaki bölünmeyle daha da artan bu gerilimler, iki kez uzun süreli şiddet dönemlerine yol açtı: 1920-22 yılları arasında, Belfast'ın İngiliz bağlantısını koruyan altı kuzeydoğu bölgesinin başkenti olarak ortaya çıkmasıyla ve 1960'ların sonlarından itibaren otuz yılı aşkın bir süre boyunca İngiliz Ordusu'nun sürekli olarak sokaklarda konuşlandırılmasıyla. Çatışmanın bir mirası, Protestan ve Katolik işçi sınıfı bölgelerinin bariyerlerle güçlendirilmiş ayrımıdır. 
İyi Cuma Anlaşması'ndan bu yana, bir zamanlar birlikçilerin kontrolündeki şehirde seçim dengesi, genel bir çoğunluk olmasa da, İrlandalı milliyetçiler lehine değişti. Aynı zamanda, yeni göçmenler, iki toplumsal gelenekten herhangi biriyle özdeşleşmek istemeyen giderek artan sayıda sakine katkıda bulunuyor. 
Belfast, finansal teknoloji (fintech), turizm ve yeniden geliştirilen liman bölgesindeki tesislerle film sektörünün önemli katkılarıyla hizmet sektöründe önemli bir büyüme gördü. Şehir, küçültülmüş bir Harland & Wolff tersanesi ve havacılık ve savunma müteahhitleri de dahil olmak üzere ticari ve endüstriyel rıhtımlara sahip bir limanı korumaktadır. Windsor Çerçevesi kapsamında, Belfast ve Kuzey İrlanda, mallar için AB tek pazar kurallarının bazı yönlerini uygulamaya devam ederken Birleşik Krallık'ın iç pazarında yer almaktadır. 
Şehre iki havaalanı hizmet vermektedir: Lough kıyısında bulunan George Best Belfast Şehir Havaalanı ve şehrin 24 kilometre batısında bulunan Belfast Uluslararası Havaalanı (Aldergrove olarak da bilinir). Belfast, iki üniversiteye ev sahipliği yapmaktadır: şehir merkezinde Ulster Üniversitesi ve şehrin güneyindeki Botanik bölgesinde Queen's Üniversitesi. Belfast, 2021'den beri UNESCO tarafından Müzik Şehri olarak belirlenmiştir.

Belfast, Kuzey Kanalı'ndan İrlanda Denizi'ne ve Kuzey Atlantik'e açılan Belfast Lough'un başındaki Lagan Nehri'nin ağzındadır. 19. yüzyıl boyunca, konumun haliç özellikleri yeniden tasarlandı. Tarama ve ıslahla, lough derin bir deniz limanına ve geniş tersanelere ev sahipliği yapacak hale getirildi. Lagan kıyıya çekildi (1994'te bir baraj su seviyesini yükselterek gelgit çamur düzlüklerinin kalanını örttü) ve çeşitli kolları menfezlendi 2008'de Connswater Community Greenway tarafından öncülük edilen modele göre, bazıları artık "gün ışığına çıkarma" için değerlendirilmektedir.

Georgian Belfast'tan, şehir bir kentsel mirası korumaktadır. Clifton House'a (Belfast Charitable Society, 1774) ek olarak, buna Linen Hall Kütüphanesi (Belfast Society for Promoting Knowledge, 1788), Ulster Müzesi (Belfast Doğa Tarihi Derneği tarafından 1833'te Belfast Belediye Müzesi ve Sanat Galerisi olarak kurulmuştur) ve Botanik Bahçeleri (Belfast Botanik ve Bahçe Derneği tarafından 1828'de kurulmuştur) dahildir. Bunlar önemli kültürel mekanlar olmaya devam edmektedir: Bahçeler örneğinde, şehrin küresel kültürlerinin yıllık kutlaması olan Belfast Melā'sı da dahil olmak üzere açık hava şenlikleri için kullanılmaktadır.

Belfast şehrinin şu resmî kardeş şehir anlaşmaları vardır:

Curlie'de Belfast Şehri için enformasyon sitesi (DMOZ tabanlı) (İngilizce)
 Vikigezgin'de Belfast gezi rehberi (İngilizce)

Belgrad, Sırbistan'ın başkenti ve en büyük şehridir. Sava ve Tuna nehirlerinin birleştiği noktada ve Karpat Havzası ile Balkan Yarımadası'nın kesişme noktasında yer almaktadır. 2022 nüfus sayımına göre, Belgrad şehir merkezinin nüfusu 1.197.114, bitişik kentsel alanın nüfusu 1.298.661, şehrin idari alanının (kabaca metropol alanına karşılık gelir) nüfusu ise 1.682.720 kişidir. Güneydoğu Avrupa'nın önemli şehirlerinden biri ve Tuna Nehri üzerindeki en kalabalık üçüncü şehirdir.
Belgrad, Avrupa'nın en eski sürekli yerleşim gören şehirlerinden biridir. Avrupa'nın en önemli tarih öncesi kültürlerinden biri olan Vinča kültürü, MÖ 6. binyılda Belgrad bölgesinde gelişmiştir. Antik Çağ'da Trakya-Dakiyalılar bölgede yaşıyordu ve MÖ 279'dan sonra Keltler şehre yerleşerek ona Singidūn adını verdiler. Augustus döneminde Romalılar tarafından fethedildi ve 2. yüzyılın ortalarında Roma şehir hakları verildi. 520'lerde Slavlar tarafından yerleşime açıldı ve 1284'te Sırp kralı Stefan Dragutin'in merkezi olmadan önce Bizans İmparatorluğu, Frank İmparatorluğu, Bulgar İmparatorluğu ve Macaristan Krallığı arasında birkaç kez el değiştirdi. Belgrad, Stefan Lazarević döneminde Sırp Despotluğu'nun başkenti olarak hizmet verdi ve daha sonra halefi Đurađ Branković 1427'de şehri Macar kralına geri verdi. 1456'daki kuşatma sırasında Osmanlı İmparatorluğu'na karşı Macar ordusunu desteklemek için çalınan öğle çanları, günümüze kadar yaygın bir kilise geleneği olarak kaldı. 1521'de Belgrad Osmanlılar tarafından fethedildi ve Smederevo Sancağı'nın merkezi oldu. Sık sık Osmanlı ve Habsburg yönetimi arasında el değiştirdi ve Osmanlı-Habsburg savaşları sırasında şehrin büyük bir kısmı yıkıldı.
Sırp Devrimi'nin ardından Belgrad, 1841'de tekrar Sırbistan'ın başkenti ilan edildi. Kuzey Belgrad, 1918'e kadar en güneydeki Habsburg karakolu olarak kaldı; bu tarihte, I. Dünya Savaşı'ndan sonra eski Avusturya-Macaristan topraklarının yeni Sırp, Hırvat ve Sloven Krallığı'nın bir parçası olması nedeniyle şehre bağlandı. Belgrad, kuruluşundan dağılmasına kadar Yugoslavya'nın başkentiydi. Ölümcül stratejik bir konumda bulunan şehir, 115 savaşta yer aldı, 44 kez yerle bir edildi, beş kez bombalandı ve birçok kez kuşatıldı.
Sırbistan'ın en büyük şehri olan Belgrad, Sırbistan içinde özel bir idari statüye sahiptir. Belgrad, merkezi hükûmetin, idari organların ve hükûmet bakanlıklarının merkezi olmasının yanı sıra, neredeyse tüm büyük Sırp şirketlerinin, medyanın ve bilimsel kurumlarının da bulunduğu yerdir. Belgrad, Beta-Küresel Şehir olarak sınıflandırılmıştır. Şehir, dünyanın en büyük kapasitelerinden birine sahip bir hastane kompleksi olan Sırbistan Üniversite Klinik Merkezi'ne; en büyük Ortodoks kilise binalarından biri olan Aziz Sava Kilisesi'ne; ve Avrupa'nın en büyük kapasiteli kapalı arenalarından biri olan Belgrad Arena'ya ev sahipliği yapmaktadır.
Belgrad, 1948 Tuna Nehri Konferansı, ilk Bağlantısızlar Hareketi Zirvesi (1961), AGİT'in ilk büyük toplantısı (1977-1978), Eurovision Şarkı Yarışması (2008) gibi önemli uluslararası etkinliklere ve ayrıca ilk FINA Dünya Su Sporları Şampiyonası (1973), UEFA Avrupa Şampiyonası (1976), Yaz Üniversite Oyunları (2009) ve üç kez EuroBasket (1961, 1975, 2005) gibi spor etkinliklerine ev sahipliği yapmıştır. 21 Haziran 2023'te Belgrad, BIE-İstihdam Fuarı Expo 2027'ye ev sahipliği yapacağı doğrulandı.

Zemun'da bulunan yontma taş aletler Belgrad civarının eski taş ve orta taş çağlarında avcı ve toplayıcı topluluklara ev sahipliği yaptığını gösterir. Bu aletlerin bir bölümü modern insanlardansa Neandertallerle özdeşleşen Musteryen tipindedir. Bölgede ayrıca 50.000 ile 20.000 yıl öncesine tarihlenen Orinyasiyen ve Gravettiyen aletler bulunmuştur.
Tarımla uğraşan toplulukların bölgeye ilk yerleşimi MÖ 6200 ile 5200 yılları arasında Neolitik Starčevo kültürü ile olmuştur. Belgrad ve civarında kültüre ait birçok kazı alanı vardır, bunlar arasında kültürün adını taşıyan Starčevo da vardır. Starčevo kültürü MÖ 5500-4500 yılları arasında yerini adını yine bölgedeki Vinča-Belo Brdo'dan alan daha gelişmiş bir tarım kültürü olan ve Starčevo kültürünün etkisiyle ortaya çıkan Vinča kültürüne bırakmıştır. Vinča kültürü birçoğu tarih öncesi Avrupa'nın en büyüklerinden olan kurdukları büyük yerleşimlerle tanınır. Vinča Leydisi adlı insan biçimli buluntu, Avrupa'nın ilk işlenmiş bakır objesi olarak bilinir. Bazı bilginlere göre tarih öncesi Vinča sembolleri, alfabenin bilinen ilk formudur.

Tarih öncesi Balkanlardaki Traklar ve Daçyalılar Roma'nın bölgeyi fethine kadar bölgeyi yönetmiştir. Trako-Daçyalı Singi kabilesinin ikamet ettiği bölge, 279 yılındaki Kelt istilasında Skordiskler tarafından ele geçirildi ve "Singidūn" (dūn, kale) olarak adlandırıldı. 34-33 yılları arasında Silanus tarafından yönetilen Roma ordusu kente geldi. Kentin adı 1. yüzyılda Romalılarca Singidunum yapıldı, 2. yüzyılın ortalarında kent Roma otoritelerince municipium ilan edildi ve yüzyılın sonunda tam teşekküllü bir colonia'ya (en yüksek düzeyde Roma şehri) evrildi. İlk Hristiyan Roma İmparatoru olan "Büyük Konstantin" olarak da bilinen I. Konstantin'in modern Sırbistan'da bir bölgede doğmuş olmasıyla birlikte Hristiyanlığı dirilten Roma İmparatoru Flavius Iovianus da Singidunum'da doğmuştur. Jovian selefi Julianus dönemindeki geleneksel Roma dininin yükselişine son vererek Hristiyanlığı Roma İmparatorluğunun resmî dini olarak tekrar ilan etti. 395 yılında bölge Bizans İmparatorluğu hâkimiyetine geçti. Singidunum'dan sonra Sava kıyısında bir Kelt şehri olan Taurunum (Zemun) bulunuyordu ve Roma ve Bizans zamanından beri "ikiz kardeş" olarak anılan kentler bir köprüyle birbirine bağlandı.

442 yılında Hun İmparatoru Attila tarafından tahrip edilen kent, 471 yılında Yunanistan'a doğru ilerleyen Büyük Teoderik tarafından alınır. Ostrogotların İtalya'ya gitmek için bölgeden ayrılmasıyla kent Gepidler tarafından alınır ve 539 yılında tekrar Bizans hâkimiyetine geçer. 577 yılında 100.000 kadar Slav Trakya ve Illyricum'a akın etmiş, kentleri yağmalamış ve kentlerin bir bölümüne yerleşmiştir. Kent 582 yılında Avar hükümdarı I. Bayan tarafından ele geçirilmiştir. Bizans kaynağı De Administrando Imperio'ya göre Beyaz Sırplar ana yurtlarına dönerken Belgrad'da durmuş, Stratigostan toprak talep etmiş, Adriyatik'e uzanan batıda toprak edinmiş ve İmparator Herakleios'a (610-641) bağımlı olmak kaydıyla bölgeyi yönetmişlerdir. Avarlar 9. yüzyılda Franklar tarafından yıkılınca, Taurunum Frank ülkesine katılıp Malevilla adını alırken, Singidunum Bizans egemenliğine geri dönmüştür. 878 yılında şehir ilk kez Birinci Bulgar Krallığı tarafından Beligrad olarak anılmıştır. 4 yüzyıl boyunca şehir Bizans İmparatorluğu, Macaristan Krallığı ve Birinci Bulgar Krallığı arasında savaşlara sahne olmuştur. II. Basileios (976-1025) şehirde bir garnizon kurmuştur. Birinci ve İkinci Haçlı seferinde orduların konakladığı kent; Üçüncü Haçlı seferinde Friedrich Barbarossa ve 190.000 haçlı askeri Belgrad'ı harap olmuş gördüler.

Stephen Dragutin (1276-1282), kayınpederi Macar Kralı V. István aracılığıyla kenti 1284'te boyundurluğu altına almış ve Srem Krallığı'nın başkenti yapmıştır. Dragutin, tarihte Belgrad'ı yöneten ilk Sırp kralı olarak bilinir. 1371'deki Çirmen Muharebesi'ni takiben 1389'da yapılan I. Kosova Muharebesi'yle birlikte Sırp İmparatorluğu, güney topraklarını fetheden Osmanlı İmparatorluğu karşısında parçalanmaya başlamıştır. Buna karşın başkenti Belgrad olan Sırp Despotluğu yönetimindeki kuzey toprakları direnmeye devam etmiş, kent Sırp prensi Lazar Hrebeljanović'in oğlu despot Stefan Lazarević zamanında bir gelişme kaydetmiştir. Lazarević, surları ve sadece despota ait kulesi olan bir kale inşa ettirmiş ve şehrin antik surlarını onartarak Osmanlılara neredeyse 70 yıl boyunca karşı koyabilmiştir. Onun zamanında şehir Osmanlı hâkimiyetinden kaçan sayıları 40.000-50.000 olduğu düşünülen birçok Balkan kökenli insana sığınak olmuştur.

1427'de Stefan'ın halefi Đurađ Branković Belgrad'ı Macarlara vermek zorunda kaldı ve Smederevo yeni başkent yapıldı. Hükmü süresince Osmanlı İmparatorluğu, Sırp Despotluğu'nun çoğu bölgesine hâkim oldu ve Belgrad başarısızlıkla sonuçlanan ilk Osmanlı kuşatmasına 1440'ta ve ikincisine 1456'da sahne oldu. Osmanlı'nın Orta Avrupa'ya ilerlemesine engel teşkil eden Belgrad 1456'da 100.000 Osmanlı askeri tarafından kuşatılmış, Hristiyan komutan János Hunyadi komutasındaki ordular şehri II. Mehmed'e karşı savunmuştur. Bu savaş birçokları tarafından "Hristiyanlığın kaderinin kararı"nı vermiş; Papa III. Callixtus tarafından zafer anısına Hristiyan dünyası boyunca öğle çanı çalınması emredilmiştir.

29 Ağustos 1521 tarihinde kent Osmanlı Padişahı I. Süleyman önderliğindeki Osmanlı kuvvetleri tarafından fethedildi. Şehir bu vesileyle yerle bir oldu ve neredeyse bütün Ortodoks Hristiyan nüfus İstanbul'a, bugün Belgrad ormanları olarak bilinen bölgeye gönderildi. Belgrad bu dönemde Osmanlı Avrupası'nda İstanbul ile birlikte 100.000 nüfusu aşan 2 şehirden biriydi ve bir sancak hâline getirildi. Türk hâkimiyetiyle birlikte Osmanlı mimarisi bölgede ilk eserlerini vermeye başladı, birçok cami inşa edildi ve şehirdeki oryantal etki güçlendirildi. Türk seyyah Evliya Çelebi'nin 1660 yılında bildirdiğine göre şehirde kamu binaları dışında yaklaşık 7000 ev, 7 hamam, 6 kervansaray, 217 mescit ve camii bulunmaktaydı. Şehirdeki camiilerin birçoğu 1806'daki Sırp ayaklanması sırasında hasar görmüş, Sırp yazar Joakim Vujic 1826'da başka eserlerin yanı sıra çoğu yakılan veya yıkılan 30 kadar camii listelemiştir. Günümüzde Belgrad'da ibadete açık tek cami olarak Bayraklı Camii bulunmaktadır.
1594'teki Banat İsyanı Türkler tarafından bastırıldı. Sadrazam Koca Sinan Paşa Vračar Yaylası'ndaki Aziz Sava'nın kalıntılarının ateşe verilmesini emretti ve 20. yüzyılda Aziz Sava Katedrali bunu anmak için inşa edildi.
Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu prensleri II. Maximilian, Savoy Prensi Eugen ve mareşal Baron Ernst Gideon von Laudon önderliğinde Habsburg Monarşisi tarafından 1688-1690, 1

Belçika (Felemenkçe: België, Felemenkçe telaffuz: [ˈbɛlɣijə]  ( dinle)), resmî adıyla Belçika Krallığı (Felemenkçe: Koninkrijk België, Felemenkçe telaffuz: [ˈkoːnɪŋkˌrɛik ˈbɛlɣijə]), Kuzeybatı Avrupa'da yer alan bir ülkedir. Alçak Ülkeler olarak bilinen kıyı ovası bölgesinde konumlanan ülke; kuzeyde Hollanda, doğuda Almanya, güneydoğuda Lüksemburg ve güneyde Fransa ile komşudur. Batıda ise Kuzey Denizi ile çevrilidir. Ayrıca kuzeybatıda Birleşik Krallık ile deniz sınırı bulunmaktadır. 30.689 km2 (11.849 sq mi) yüzölçümüne sahip olan Belçika'nın nüfusu 11,8 milyonu aşmaktadır; kilometrekare başına 383 kişi olan nüfus yoğunluğu ile Avrupa'da altıncı sırada yer almaktadır. Ülkenin başkenti ve en büyük metropol alanı Brüksel'dir; diğer önemli şehirleri arasında Anvers, Gent, Charleroi, Liège, Brugge, Namur ve Leuven bulunur.
Belçika, bölgesel ve dilsel temellere göre yapılandırılmış karmaşık bir federal sisteme sahip parlamenter anayasal monarşi ile yönetilmektedir. Ülke, yüksek derecede özerkliğe sahip üç bölgeye ayrılmıştır: kuzeyde Flaman Bölgesi (Flandre), güneyde Valon Bölgesi (Valonya) ve ortada Brüksel Başkent Bölgesi. Ayrıca Belçika'da iki ana dil topluluğu bulunmaktadır: nüfusun yaklaşık %60'ını oluşturan Felemenkçe konuşan Flaman Topluluğu ile yaklaşık %40'ını oluşturan Fransızca konuşan Fransız Topluluğu. Bunun yanı sıra Doğu Kantonları'nda nüfusun yaklaşık %1'ini oluşturan küçük bir Almanca konuşan topluluk da vardır. Bu dilsel çeşitlilik ve buna bağlı siyasi anlaşmazlıklar, altı farklı hükûmetten oluşan karmaşık bir yönetim yapısına yansımıştır. Belçika, yüksek gelirli ekonomiye sahip gelişmiş bir ülkedir. Avrupa Birliği'nin kurucu altı üyesinden birisidir ve başkenti Brüksel Avrupa Birliği'nin fiili başkenti olarak kabul edilir. Avrupa Komisyonu, Avrupa Birliği Konseyi, Avrupa Konseyi ve Avrupa Parlamentosu'nun iki merkezinden biri (diğeri Strazburg) burada yer alır. Brüksel ayrıca NATO gibi birçok önemli uluslararası kuruluşun merkezine ev sahipliği yapmaktadır.
Günümüzdeki Belçika toprakları, Antik Çağ'da Belga kabilelerinin egemenliği altındaydı ve MÖ 1. yüzyılın ortalarında Roma İmparatorluğu'na katıldı. Orta Çağ boyunca, merkezi konumu sayesinde görece refahını koruyan bölge, hem ticari hem de siyasi açıdan daha büyük komşularıyla yakın ilişkiler içinde oldu; Karolenj İmparatorluğu'nun, ardından Kutsal Roma İmparatorluğu'nun ve daha sonra Burgonya Hollandası'nın bir parçasıydı. Habsburg İspanyası (1556-1714), Avusturya Habsburgları (1714-1794) ve Devrimci Fransa (1794-1815) yönetimlerinin ardından, 1815'te Viyana Kongresi sonrasında modern Belçika'nın büyük bölümü Hollanda Birleşik Krallığı'na dahil edildi. Yüzyıllar boyunca çeşitli Avrupa güçleri arasında el değiştirmesi nedeniyle Belçika, "Avrupa'nın savaş alanı" olarak anıldı ve bu ün, 20. yüzyıldaki iki dünya savaşıyla daha da pekişti.
Bağımsız Belçika, 1830 yılında Belçika Devrimi'nin ardından kuruldu. 19. yüzyılda Sanayi Devrimi'ne katılan ilk ülkelerden biri oldu ve Avrupa kıtasında sanayileşen ilk ülke haline geldi. 20. yüzyılın başlarında Belçika, başta Belçika Kongosu ile Ruanda-Urundi olmak üzere çeşitli sömürgelere sahipti; bu topraklar 1960 ile 1962 yılları arasında bağımsızlıklarını kazandı. 20. yüzyılın ikinci yarısında, Felemenkçe konuşanlar ile Fransızca konuşanlar arasındaki gerilimlerin arttı; bu gerilimler, siyasi kültür farklılıkları ile Flandre ve Valonya arasındaki eşitsiz ekonomik gelişmeden kaynaklandı. Bu süreç, 1970 ile 1993 yılları arasında üniter yapıdan federal sisteme geçişi de içeren kapsamlı devlet reformlarına yol açtı. Reformlara rağmen gerilimler sürmekte; ülkede Flamanlar arasında güçlü bir ayrılıkçı eğilim, tartışmalı dil yasaları ve 2010 federal seçimlerinin ardından 589 gün boyunca hükûmet kurulamamasına neden olan parçalı bir siyasi yapı oluşmuştur.

Roma'nın Galya'yı işgaline ilişkin anlatımında Roma lideri Jül Sezar, Belga halkının başlangıçta Sen ve Marne nehirlerinden Ren Nehri'ne kadar uzanan Galya'nın kuzey kesiminde yaşadığını belirtti. Buna göre Belgalar, günümüz Belçika topraklarının büyük bölümünün yanı sıra Fransa, Hollanda ve Almanya'nın önemli kısımlarında da yerleşikti. Sezar, Belgaları Galyalılar arasında en cesur olanlar olarak tanımladı ve bunu Roma eyaletine uzak olmalarına, lüks mallar getiren tüccarlarla sınırlı temas kurmalarına ve Ren'in ötesindeki Cermen kabileleriyle sürekli savaş hâlinde bulunmalarına bağladı. Bu geniş bölge içinde Sezar, siyasi açıdan baskın olan ve günümüzde Fransa'nın kuzeyinde yer alan belirli bir alanı "Belçika" olarak adlandırdı.
Modern Belçika, Hollanda ve Almanya'nın komşu bölgeleriyle birlikte, Morini, Menapi, Nervii, Germani Cisrhenani ve Aduatuci gibi en kuzeydeki Belga kabilelerinin yaşadığı topraklara karşılık gelmektedir. Jül Sezar, bu kabileleri son derece savaşçı ve ekonomik açıdan gelişmemiş olarak tanımladı, ayrıca Ren Nehri'nin doğusundaki Cermen kabileleriyle akrabalıklarına dikkat çekti. Bunun yanı sıra, güney Belçika'daki Arlon çevresi, toprakları günümüz Lüksemburg'u ile Fransa ve Almanya'nın komşu bölgelerine kadar uzanan güçlü Treveri kabilesinin egemenliği altındaydı.
Sezar'ın fetihlerinin ardından Gallia Belgica adı, Belga ve Treveri topraklarını da kapsayan Kuzey Galya'nın büyük bölümünü içine alan bir Roma eyaletinin Latince adı hâline geldi. Daha sonra Roma Belgica'sı ikiye ayrıldı, Aşağı Ren sınırına daha yakın olan bölgeler, özellikle günümüzdeki Belçika'nın doğu kesimleri, sınır eyaleti Germania Inferior'a dâhil edildi. Batı Roma İmparatorluğu’nun merkezi yönetiminin çöküşüyle birlikte, Belgica ve Germania eyaletleri Romanlaşmış halklar ile Cermence konuşan Frankların karışımından oluşan bir nüfus tarafından meskûn hâle geldi; Franklar zamanla askerî ve siyasi alanlarda hâkim konuma yükseldi.

5. yüzyılda bölge, Frank Merovenj krallarının egemenliği altına girdi. bu krallar, önce günümüzdeki Kuzey Fransa'daki Romanlaşmış nüfus üzerinde bir krallık kurdu. 8. yüzyılda Frank İmparatorluğu, güç merkezlerinden biri günümüz doğu Belçika topraklarını da kapsayan Karolenj Hanedanı tarafından yönetildi. Yüzyıllar boyunca farklı şekillerde bölünen imparatorluk, 843 tarihli Verdun Antlaşması ile üç krallığa ayrıldı ve bu sınırlar Orta Çağ'daki siyasi yapıyı kalıcı biçimde etkiledi. Modern Belçika topraklarının büyük bölümü Orta Krallık içinde yer aldı ve daha sonra Lotharinya olarak anıldı; buna karşılık Schelde Nehri'nin batısındaki kıyı bölgesi olan Flandre Kontluğu, Fransa'nın öncülü sayılan Batı Frank Krallığı'nın en kuzey parçası oldu.
870 tarihli Meerssen Antlaşması ile bugünkü Belçika toprakları bir süreliğine tamamen Batı Krallığı'na katıldı, ancak 880'de Ribemont Antlaşması ile Lotharingia kalıcı olarak Doğu Krallığı'nın, yani daha sonra Kutsal Roma İmparatorluğu'na dönüşecek yapının denetimine girdi. Bu iki büyük krallık arasındaki sınır bölgesinde yer alan derebeylikler ve piskoposluklar, aralarındaki güçlü bağlantıları sürdürdü; örneğin Flandre Kontluğu, Scheldt'in ötesine genişledi ve bazı dönemlerde Hainaut Kontluğu ile aynı soylular tarafından yönetildi.
13. ve 14. yüzyıllarda özellikle Flandre Kontluğu'nda dokumacılık ve ticaret büyük bir gelişme gösterdi ve bölge, Avrupa'nın en zengin yerlerinden biri hâline geldi. Bu ekonomik refah, Flandre ile Fransa Kralı arasındaki çatışmalarda önemli bir rol oynadı. Nitekim 1302'deki Altın Mahmuzlar Savaşı'nda Flaman milisleri, ağır süvari şövalyelerden oluşan güçlü bir orduya karşı beklenmedik bir zafer kazandı; ancak Fransa kısa süre sonra isyancı eyalet üzerindeki denetimini yeniden sağladı.

1830 yılında Belçika Devrimi, Güney Eyaletlerinin Hollanda'dan ayrılmasını sağladı ve geçici bir hükûmet ile ulusal kongre yönetiminde, Katolik ve burjuva nitelikli, resmi dili Fransızca olan ve tarafsız bağımsız bir Belçika'nın kurulmasına yol açtı. 21 Temmuz 1831'de I. Leopold'un kral olarak tahta çıkmasıyla, bugünkü Belçika Ulusal Günü olarak kutlanan tarihten itibaren ülke anayasal monarşi ve parlamenter demokrasi ile yönetilmeye başlandı, laik bir anayasa Napolyon Yasaları temelinde oluşturuldu. Başlangıçta seçme hakkı sınırlı olsa da, 1893 genel grevinin ardından erkekler için genel oy hakkı (çoğul oy sistemi 1919'a kadar) ve 1949 yılında kadınlar için oy hakkı getirildi.

19. yüzyılın başlıca siyasi partileri Katolik Parti ve Liberal Parti olurken, 19. yüzyılın sonlarına doğru Belçika İşçi Partisi ortaya çıktı. Başlangıçta, özellikle Hollanda monarşisinin reddedilmesinin ardından, soylular ve burjuvazi arasında resmî dil Fransızca olarak kullanıldı. Zamanla Felemenkçe eski statüsünü yeniden kazanmaya başladı ve bu durum 1898'de resmî olarak tanındı; 1967 yılında ise parlamento, Anayasa'nın Felemenkçe bir versiyonunu kabul etti.
1885 yılında Berlin Konferansı, Kongo Bağımsız Devleti'nin kontrolünü II. Leopold'a özel mülkü olarak devretti. 1900 civarında, Kongo'daki nüfusa uygulanan aşırı ve vahşi muamele nedeniyle uluslararası endişeler arttı; Kongo, II. Leopold için öncelikle fildişi ve kauçuk üretiminden gelir elde edilen bir kaynak oldu. Üretim kotalarını karşılayamayan çok sayıda Kongolu, Leopold'un görevlileri tarafından öldürüldü. 1908'de bu tepkiler üzerine Belçika devleti, koloninin yönetimini üstlendi ve bölge bundan sonra Belçika Kongosu olarak adlandırıldı. 1919 yılında yapılan bir Belçikalı komisyon tahminine göre, Kongo nüfusu 1879'daki seviyesinin yarısına düştü.

Almanya, Ağustos 1914'te Fransa'ya saldırmayı amaçlayan Schlieffen Planı kapsamında Belçika'yı işgal etti ve I. Dünya Savaşı'nın Batı Cephesi çatışmalarının büyük bölümü ülkenin batı kesimlerinde gerçekleşti. Savaşın ilk ayları, Alman güçlerinin aşırı uygulamaları nedeniyle "Belçika'nın Tecavüzü" olarak anıldı. Savaş sırasında Belçika, Alman kolonileri Ruanda-Urundi'yi (günümüz Ruanda ve Burundi) kontrol altına aldı ve 1924'te Milletler Cemiyeti bu bölgeleri Belçika'ya manda olarak verdi. I. Dünya Savaşı sonrasında Belçika, 1925'te Prusya'ya bağlı Eupen ve Malmedy ilçelerini ilhak etti ve böylece Almanca konuşan bir

Berlin, hem yüzölçümü hem de nüfus bakımından Almanya'nın başkenti ve en büyük şehridir. 3,7 milyon nüfusuyla, Avrupa Birliği'ndeki herhangi bir şehrin şehir sınırları içindeki en yüksek nüfusa sahiptir. Şehir aynı zamanda Almanya'nın eyaletlerinden biridir ve yüzölçümü bakımından ülkenin üçüncü en küçük eyaletidir. Berlin, Brandenburg eyaletiyle çevrilidir ve güneybatıda Brandenburg'un başkenti Potsdam ile sınır komşusudur. Berlin'in kentsel alanının nüfusu 5 milyonu aşmaktadır ve bu da onu Almanya'nın en kalabalık kentsel alanı yapmaktadır. Berlin-Brandenburg başkent bölgesi yaklaşık 6 milyon nüfusa sahiptir ve Ren-Ruhr bölgesinden sonra Almanya'nın ikinci büyük metropol bölgesidir ve Avrupa Birliği'nde GSYİH bakımından beşinci büyük metropol bölgesidir.
Berlin, batıdaki Spandau ilçesinde Havel'e dökülen Spree Nehri kıyılarında kurulmuştur. Şehir, batı ve güneydoğu ilçelerinde göller içermektedir; bunların en büyüğü Müggelsee'dir. Şehrin alanının yaklaşık 1/3'ü ormanlar, parklar ve bahçeler, nehirler, kanallar ve göllerden oluşmaktadır. İlk olarak 13. yüzyılda belgelenen ve iki önemli tarihi ticaret yolunun kesişme noktasında bulunan Berlin, Brandenburg Markizliği'nin (1417–1701), Prusya Krallığı'nın (1701–1918), Alman İmparatorluğu'nun (1871–1918), Weimar Cumhuriyeti'nin (1919–1933) ve Nazi Almanyası'nın (1933–1945) başkenti olarak belirlenmiştir. Berlin, Aydınlanma Çağı, Neoklasisizm ve 1848–1849 Alman devrimleri sırasında bilimsel, sanatsal ve felsefi bir merkez olarak hizmet vermiştir. Gründerzeit döneminde, sanayileşmenin tetiklediği ekonomik patlama, Berlin'de hızlı bir nüfus artışına neden olmuştur. 1920'lerde Berlin, nüfus bakımından dünyanın üçüncü büyük şehriydi.
II. Dünya Savaşı'ndan sonra ve Berlin'in işgalinin ardından şehir, Berlin Duvarı ile Batı Berlin ve Doğu Berlin olarak ikiye ayrıldı. Doğu Berlin, Doğu Almanya'nın başkenti ilan edilirken, Bonn Batı Almanya'nın başkenti oldu. 1990'daki Almanya'nın yeniden birleşmesinin ardından Berlin, bir kez daha tüm Almanya'nın başkenti oldu. Coğrafi konumu ve tarihi nedeniyle Berlin, "Avrupa'nın kalbi" olarak adlandırılmıştır. Berlin, kültür, politika, medya ve bilim alanlarında küresel bir şehirdir. Ekonomisi, çeşitli yaratıcı endüstrileri, girişim şirketlerini, araştırma tesislerini ve medya şirketlerini kapsayan yüksek teknoloji ve hizmet sektörüne dayanmaktadır. Berlin, hava ve demiryolu trafiği için kıtasal bir merkez görevi görür ve karmaşık bir toplu taşıma ağına sahiptir. Berlin'deki turizm, şehri popüler bir küresel destinasyon haline getirmektedir. Önemli endüstriler arasında bilgi teknolojisi, sağlık sektörü, biyomedikal mühendislik, biyoteknoloji, otomotiv endüstrisi ve elektronik yer almaktadır.
Berlin, Berlin Humboldt Üniversitesi, Berlin Teknik Üniversitesi, Berlin Sanat Üniversitesi ve Berlin Özgür Üniversitesi gibi birçok üniversiteye ev sahipliği yapmaktadır. Berlin Hayvanat Bahçesi, Avrupa'nın en çok ziyaret edilen hayvanat bahçesidir. Babelsberg Stüdyosu, dünyanın ilk büyük ölçekli film stüdyosu kompleksidir ve Berlin'de geçen birçok film bulunmaktadır. Berlin, üç Dünya Mirası Alanına ev sahipliği yapmaktadır: Müzeler Adası, Potsdam ve Berlin'deki Bahçe ve Saraylar ve Berlin Modernizm Konut Siteleri. Diğer önemli yerler arasında Brandenburg Kapısı, Reichstag binası, Potsdamer Platz, Avrupa'da Katledilen Yahudiler Anıtı ve Berlin Duvarı Anıtı bulunmaktadır. Berlin'de çok sayıda müze, galeri ve kütüphane vardır.

Kentin ortasından akan Spree Nehrinin, iki kıyısında, Cölln ve Berlin adlı iki balıkçı köyü iken ilk kez 1307 yılında birleşti. Brandenburg'un (daha sonra ise Prusya'nın) başkentliğini yapan Berlin, 18. yüzyıla kadar önem arz eden bir şehir değildi. Ancak Prusya'nın güçlenmesi sürecinde öncelikle Kuzey Almanya'nın ve sonrasında da Avrupa'nın siyasi, ekonomik ve kültürel anlamda önemli merkezlerinden biri haline geldi. 1871 yılında kurulan Alman İmparatorluğu'na başkentlik yapan Berlin, 1933 yılından itibaren Nazi Almanyası'nın da başkentiydi. II. Dünya Savaşı'nda harabeye döndü, müttefik devletler tarafından işgal edildi.
II. Dünya Savaşı'ndan sonra şehir dört sektöre bölündü ve tüm Almanya'da olduğu gibi Berlin de ABD, Birleşik Krallık, Fransa ve SSCB'nin kontrolüne girdi. Batılı ülkelerle Sovyetler Birliği arasında hızla gelişen siyasi farklılık ülkeyi olduğu gibi kenti de doğu ve batı olmak üzere ikiye böldü. 12 Ağustos 1961 tarihinde Berlin Duvarı'nın yapımına başlandı ve Berlinlilerin doğudan batıya geçişi en katı yöntemlerle engellendi. Zamanın imparatorluk merkezi Mitte ile birlikte, Berlin'i inşa eden mimar Karl Friedrich Schinkel'in tasarladığı binalar, büyükelçilikler, saraylar, müzeler tamamen kentin doğu kesiminde kaldı. Türkiye'den kaçak yollarla getirilen Bergama Sunağı'nın sergilendiği dünyanın en önemli müzelerinden biri olan Bergama Müzesi, Cölln ile Berlin'i birleştiren anlaşmanın yapıldığı St. Nicholas Kilisesi de tıpkı diğer önemli yapılar gibi Doğu Berlin'de kaldı.
1989'da duvarın yıkılması ve 3 Ekim 1990'da iki Almanya'nın resmen birleşmesiyle Berlin eyalet şehir olarak eski bütünlüğüne kavuştu ve birleşik Almanya Federal Cumhuriyeti'nin başkenti oldu.

Cölln şehri (çift kent Berlin-Cölln Spree adasında) ilk defa 1237'de resmi olarak kayıtlara geçti ve 1244'te ilk defa Berlin adında anıldı. Berlin, Spree nehrinin kuzey kısmında yer alıyordu. 1307'de iki şehirde beraber kullandıkları bir belediye binasına sahip oldular. Berlin'in adının armasındaki ayı (Almanca: Bär) ile ilgisi yoktur. Daha çok Slav dilinden gelen Berl kelimesinden olduğu düşünülüyor. Berl Slav dilinde Bataklık anlamına geliyor. Spandau ve Köpenick, Berlin'den önce kuruldu. Berlin şehri tarihin geçen kısmında 1157'de Mark Brandenburg'a ait oldu.
1415'te I. Friedrich Mark Brandenburg'un elektörü oldu ve 1440'a kadar da elektör olarak kaldı. Hohenzollern Hanedanı Berlin'e 1918'e kadar hükümdarlık etti.

Otuz Yıl Savaşları 1618'den 1648'e kadar sürdüğü sırada belki en çok Berlin'i vurdu. Evlerin üçte biri hasar gördü ve nüfusun yarısı azaldı. Friedrich Wilhelm 1640'ta hükümdarlığı babasından aldı ve Berlin'e Avrupa'nın çeşitli yerlerinden insanları davet etti. Dinlere karşı da hoşgörülüydü kendi. 1671'de 50 tane Yahudi ailesine Berlin'e Avusturya'dan taşınma izini verildi. 1685'te Friedrich Wilhelm Fransız Huguenotları Mark Brandenburg'a davet etti. 15.000'nin üzerinde gelen Huguenotların 6000'ini Berlin'e yerleşti. 1700'de Berlin'in nüfusunun yüzde 30'si Fransızlardan oluşuyordu. Huguenotların Berlinlilere kültürel etkisi yoğundu. Ayrıca Bohemya, Polonya ve Salzburg'danda çok göçmen Berlin'e geldi.

1871'de Berlin Almanya İmparatorluğunun başkenti oldu ve 1701'de Birinci Friedrich'in taçı Berlin'de takıldığı için Prusya'nın başkenti oldu. 1 Ocak 1710'da Berlin, Cölln, Friedrichswerder, Dorotheenstadt ve Friedrichstadt birleşip bir şehir oldu. 1861'de Wedding, Moabit, Tempelhof, Schöneberg ve Spandau da Berlin ile birleşti.

I. Dünya Savaşı'ndan sonra 1918'de Berlin'de Weimar Cumhuriyeti kuruldu. 1920'de komşu şehirlerle ve belediyelerle Berlin yeniden birleşince başkentin nüfusu 4 milyon oldu.
Nazi Partisi iktidara gelince 1933'te Berlin Nazi Almanyası'nın başkenti oldu. Naziler 1936'da Berlin'de yapılan Olimpiyat Oyunlarını da propaganda için kullandı. Sonrasında Adolf Hitler ve mimar Albert Speer Berlin'in yapısını değiştirip dev yapıların Roma stilinde yapılmasına karar verdi.
Naziler Berlinli Yahudileri toplumdan soyutlayıp toplama kamplarına gönderdi, birkaç yıl sonra da katlettiler. 1933'te başkentte 160.000 Yahudi yaşıyordu. 1938'de Kristal Gece olarak bilinen geceden sonra Yahudilere yapılan saldırı ve tacizler artarak devam etti. II. Dünya Savaşı'nda Berlin yoğun bombardımana tutuldu ve Berlin'deki evler ve yapılar hasar görüp yıkıldı. Eğer Hitler savaşı kazansaydı Berlin'i Büyük Alman İmparatorluğu'nun başkenti yapmayı ve adını Germania olarak değiştirmeyi planlıyordu.

Berlin Kızıl Ordu tarafından ele geçirilince, kent 8 Mayıs 1945'te kapitülasyona uğradı. Londra Antlaşmasına göre de bütün Almanya 4 sektöre bölünecekti. Bunun yanı sıra Berlin'in de 4 sektöre bölünmesi kararlaştırıldı. Batılı Müttefikler (ABD, Fransa ve Birleşik Krallık) şehrin batısını işgal ederken Sovyetler de kentin doğusunda söz sahibi oldular.
Batılı Müttefiklerinin ve Sovyetlerin ideolojileri pek uyuşmadığından, Sovyetler 1948/49'da Batı-Berlin'ne ekonomik ambargo uygulamaya başladı. Bundan yılmayan Batılı Müttefikler Batı Berlin'e havadan destek vermeye başladı (Luftbrücke). 

Almanya Federal Cumhuriyeti'nin Almanya'nın batısında kurulması üzerine Almanya'nın doğusunda Doğu Almanya(DDR) 1949'da ilan edildi, böylece Soğuk Savaşın etkisi Berlin'e de yansıdı. Federal Cumhuriyeti başkentini Bonn olarak ilan edince, Doğu Almanlar Doğu-Berlin'i başkent ilan etti. Batı ve Doğu arasındaki ayrılık daha da büyüdü ve 13 Ağustos 1961 Berlin Duvarı'nın yapılmaya başlamasıyla bu ayrılık en yüksek düzeye ulaştı.
Batı Berlin de facto Almanya Federal Cumhuriyetine aitti ve bu yüzden Batı Berlin'e özel haklar tanındı. Doğu Berlin de Demokratik Almanya Cumhuriyeti'nin bir parçasıydı. Berlin'in doğusu ve batısı tamamen birbirinden ayrıydı. Geçişler sadece belirli kontrol noktalarından olabilirdi. Almanya Demokratik Cumhuriyetin'den Berlin'in batısına geçiş tamamen yasaktı ve sınır bölgelerine keskin nişancılar konulmuştu.
1989'da Berlin Duvarı yıkıldı ve iki ülke Almanya Federal Cumhuriyeti adı altında tekrar birleşti. Bir süre sonra Berlin, Birleşik Almanya'nın başkenti oldu. 1991'de verilen kararla başkent Bonn'daki bakanlıkların, yasama ve yönetim birimlerinin büyük bir kısmının Berlin'e taşınması kararlaştırıldı. Hükûmet ve Federal Meclis 1 Eylül 1999 tarihinde Berlin'de işine başladı.

Berlin'in doğudan-batıya uzunluğu 45 km'dir ve güneyden kuzeye ise 38 km'dir. Şehrin yüzölçümü 892 km²'yi bulur. Berlin eyaleti, tek komşusu Brandenburg eyaletiyle çevrilidir. Polonya sınırına sadece 70 km uzaklıktadır.
Berlin'in coğrafi oluşumu buzul çağının etkisiyle belirlenmiştir. Alm

Bern (Almanca: Bern, Fransızca: Berne, Romanşça: Berna, İtalyanca: Berna), İsviçre'nin de facto başkenti ve en büyük beşinci şehri aynı zamanda İsviçre Konfederasyonunun ve Bern kantonunun resmî başkentidir.
Bern şehrinin nüfusu 2020 yılı itibari ile 143.043'tür. Çevre yerleşim bölgeleri ile birlikte Bern nüfusu 419.000 kişiye ulaşır.
Bern'de yaşayanların çoğunluğu Almanca ya da daha özel olarak Bern Almancası konuşmaktadır.

Bern şehrinin adına ilk olarak 1 Aralık 1208 tarihli bir belgede rastlanmıştır. Şehrin adının kaynağı bugüne kadar anlaşılmasa da, kısmen efsaneler kısmen yorumlamalar ile temellendirilmiş çeşitli açıklamalar bulunmaktadır.

En bilinen efsane Justinger'in kroniğine dayanır. Konrad Justinger'in kroniğine göre Bern 1191'de "Berchthold V. von Zähringen" tarafından kurulmuştur. Şehrin kurulma hikâyesine göre kurduğu şehrin adını ilk avladığı hayvanın adını vermeyi karar vermişti. Bu hayvan bir ayı olmuştu ve ayının Almanca ismi olan "bär"dan dolayı şehrin ismi "Bern" olmuştu. Bär ile Bern arasında hiçbir linguistik bağlantı olmasa da, Bern şehrinin flamalarında ayı resminin kullanılması ile bir halk etimolojisi gelişmiştir.
Daha ikna edici bir öneri ise "Lexikon der schweizerischen Gemeindenamen"de (İsviçre belediye isimleri ansiklopedisi) verilmektedir. Buna göre kentin adı Keltçe "berna" sözcüğünden gelmektedir. Bu sözcük eski İrlandaca "toprak", "kaya", ''yarık", "yırtık" gibi anlamlara gelmektedir ve belli bir toprak parçasını ya da Aare nehrinin bir tanımlamak için kullanılmış olmalıdır. Sözcük Gallo-Romanca konuşan topluluklar tarafından alınıp Almancaya ödünç verilmiş olmalıdır.

Şehrin olduğu bölgede La Téne kültüründen bu yana yerleşim görülür. Tiefenau bölgesinde bulunan MÖ. 3. yüzyıla ait yerleşim kanıtları bulunmuştur.MÖ. 2. yüzyılda tüm yarımadanın yerleşimlerle kaplandığı görülür. Jül Sezarın bahsettiği 12 Helvetik kabileden biri burada olmalıdır. Roma çağında MS. 165-211'e kadar Enge yarımadasında amfitiyatrosu ve kaplıcaları olan bir gallo-Roman "vicus" bulunuyordu.
Çok sayıda kazı alanı, erken Orta Çağ'da Bümpliz'de bir yerleşim bulunduğunu kanıtlamaktadır. Burada 7. yüzyıldan 9. yüzyıla kadar bir Mauritius kilisesi ve karolenj burgonyasından kalma ağaçtan bir tahkimatı olan bir kraliyet sarayı kalıntıları bulunmuştur.
Günümüzdeki şehir ise 12. yüzyılda yukarı Burgonya'da iktidarda olan Zähringer hanedanından V. Berthhold tarafından kurulmuştur. 14. yüzyıl kroniği Cronica de Berno kuruluş yılı olarak 1191 tarihini verir. Berthold'un varis bırakmadan ölmesi sonunda  Zähringer hanedanı sona erdi ve Bern, 1218'de bir altın berat ile özgür imparatorluk şehri yapıldı.

Şehrin bağımsız bir şekilde büyümeye başlaması Habsburg ve Burgonya soylularının rahatsızlığına yol açtı ve 1339'da patlayan Laupen savaşında Bern, müttefiklerinin de yardımıyla önemli bir zafer kazandı. Üç orman kantonu arasında 1323'ten beri  geçerli olan ve 1341'de yenilenmiş olan birlik Eski İsviçre Federasyonu anlaşmasına Bern de 1353'te katıldı ve 1353 ile 1481 arasında federasyonun oluşum döneminin 8 kantonundan biri oldu.
Şehir, Aare nehrinin oluşturduğu yarımadanın batısına doğru gelişmeye devam etti. Zytglogge'nin bulunduğu yer ("Zeit glocke" yani saat çanı) 1191'den 1256'ya kadar olan genişlemeyi, Käfigturm'un olduğu yer ise 1345'e kadar olan genişlemeyi gösterir. Otuz Yıl Savaşları sırasında, tüm yarımadayı korumak amacıyla, büyük ve küçük "Schanze" adı verilen iki yeni tahkimat daha yapıldı.
1405'te meydana gelen büyük yangında, şehrin orijinal ahşap evleri tamamen kül olunca, yerlerine şu anda eski şehrin karakteristiği haline gelmiş olan yarı ahşap ve daha sonra da kumtaşından evler yapıldı. 14. yüzyılda Avrupa'yı vuran veba salgını dalgalarına rağmen, şehir büyümeye devam etti ve çevredeki kırsal bölgelerden yoğun bir göç aldı.

Şubat 1528'de Berchtold Haller'in başlattığı reform hareketi Bern yönetiminin de desteğini aldı. Bern, 1415'te Aargau'yu, 1536'da Vaud'u ve başka küçük bölgeleri işgal edip ele geçirdi ve böylece Alplerin kuzeyindeki en büyük şehir devleti oldu. Sınırları bugünkü Bern kantonu ve Vaud kantonunu büyük bölümünü içeriyordu. 1648 yılında yapılan ve Avrupa ulus devletlerinin büyük kısmının sınırlarının çizilmesini sağlayan Westfalya anlaşması sayesinden Bern de imparatorluktan bağımsızlığını kazanmayı başardı.
Orta Çağ'ın oligarşik iktidar biçimi 18. yüzyıla kadar egemenliğini sürdürdü: 200 ile 299 arasındaki patriciden oluşan "Gross Rat" (büyük meclis) en büyük karar organı idi. Bu meclisin üyeleri içinden asıl yürütmeyi oluşturan "Klein Rat" (küçük meclis) seçilirdi. En üstte ise "Schultheiss" yer alırdı.

31 Aralık 2019'da Belediye sınırları içindeki Bern şehir nüfusu, geçici oturanlar dahil, 143.278 kişidir. Belediye sınırları içinde Bern şehrinin nüfus sayımı verilerine göre tarihsel nüfus gelişmesi şu grafik ve tabloda özetlenmiştir: 

Belediye sınırları içindeki Bern şehri nüfusunun değişik konuşma dilleri; bağlı oldukları din ile mezhep  ve İsviçreli olup olmadıkları itibarıyla sınıflandırılmasının tarihsel gelişmesi şu "Tarihî Nüfus Verileri" tablosunda incelenebilir:

Belediye sınırları içinde Bern şehri 6 bölgeye (Stadtteile) ve her bir bölgede çok sayıda semte (Quartiere) bölünmüştür: Şu liste bunları özetler:

Bern'de düzinelerce sinema bulunur. Sinemalarda genellikle filmler orijinal dillerinde (örneğin İngilizce) gösterilir ve altyazı olarak Almanca veya Fransızca filme eklenir. Çok az sayıda sinemada Almanca dublajlı filmler izlenebilir.

Bern Tiyatrosu
Narrenpack Tiyatrosu Bern
Schlachthaus Tiyatrosu
Tojo Theater
Effinger-Strasse Tiyatrosu
Käfigturm Tiyatrosu

Kunstmuseum (Güzel Sanatlar Müzesi)
Zentrum Paul Klee. Paul Klee'nin hayatına ait belgeler ve eserleri sergilenir. Bu modern binanın mimarı Renzo Piano'dur.
Art-Hall
Doğal Tarih Müzesi(Natural History Museum)
Alpine Museum
Historisches Museum (Tarih Müzesi)
Einstein House
Posta Müzesi

Zibelemärit (Soğan Pazarı) - her yıl Kasım ayının dördüncü pazartesi günü kurulan bir yıllık pazarı
Berner Fasnacht - Karnaval
BeJazz -  Yaz ve Kış Caz Festivali
Sokak Çalgıcıları festivali
Gurtenfestival - Gurten tepesinde müzik festivali
Internationales Jazzfestival Bern
SHNIT Enternasyonal Kısa Metrajli Film Festivali - Yıllık Ekimin birinci haftasında
Taktlos-Festival

Bern Üniversitesi (Almanca: Üniversität Bern) 1834'te kurulmuştur. Bern kantonu tarafından finanse edilmekte ve yönetilmektedir. Belirli bir şehirden ayrı bir kampüsü olmayıp şehir içinde farklı binalarda eğitim vermektedir. Geniş akademik alanlarda kurs ve programları bulunmaktadır. Üniversitede 8 fakülte bulunmaktadır:

Katolik ve Protestan Teolojisi
Hukuk
Ekonomik ve Sosyal Bilimler
Tıp
Fen
Müzik
Güzel Sanatlar
Üniversite bilimsel ve bilgisel araştırmaya önem vermekte ve 160 kadar araştırma "enstitüsü" bulunmaktadır.
Bern'de ayrıca yüksek eğitim için 1997'de kurulmuş olan Bern Uygulamalı Bilimler Üniversitesi (Berner Fachhöchschule) bulunmaktadır. Bu üniversite kurumuna 6 "okul" bağlıdır: Mühendislik ve Enformasyon Teknoloji Okulu; Mimarı, İnşaat ve Tahta Sanayi Mühendislik Okulu; İşletme, İdarecilik ve Sosyal Çalışma Okulu; Bern Güzel Sanatlar Üniversitesi; İsviçre Ziraat Koleji ve Magglingen Spor Koleji.

Bern değişik otoyollar ile (A1, A12, A6) diğer şehirlere bağlanmıştır.
"İsviçre Federal Demiryolları (SBB-CFF-FFS)" tarafından işletilen "Bahnhof Bern (Bern Tren Gari)" şehri ülke içindeki ve Avrupa demiryolları sistemlerine bağlamaktadır. Bahnhof Bern Interlaken'den Berlin'e ICE ile ve Paris'e TGV ile ekspress hızlı trenleri için önemli bir istasyondur.
Bern'de bir havaalanı (Regionalflugplatz Bern-Belp) bulunmakta ve İsviçre, bazı Avrupa şehirlerine ve yaz mevsimlik tatil için uçuşlar yapılmaktadır.
"Bern S-bahn" banliyö tren sistemi, "Bern Tramvay Ağı" Sistemi, "Bern Troleybüs" sistemi ve otobüsler şehir içi kamu ulaşımında entegre bir şekilde  etkin olarak kullanılmaktadır. Ayrıca şehirde "Marzili" semtinden "Bundeshaus"'a giden "Marzilibahn" adı verilen kısa 106 metrelik bir füniküler sistemi bulunmaktadır.

 Vaduz, Lihtenştayn
 Viyana, Avusturya
 Bordeaux, Fransa
 Krıvıy Rih, Ukrayna
 New Bern, Kuzey Karolina, Amerika Birleşik Devletleri

Bern şehrinin resmi sitesi28 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Wikivoyage" "Berne" maddesi11 Eylül 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
DMOZ Open Directory Projesi "Bern" maddesi  (İngilizce)

Beypazarı, Ankara'ya bağlı bir ilçedir. İlçenin yüzölçümü 1.697 km²dir. Beypazarı ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 684 metredir.

Osmanlı Devleti'nin toprak rejimi ve askeri sisteminin bel kemiğini oluşturan tımarlı sipahi merkezlerinden birisi olan Beypazarı, yöredeki sipahi beyine ve ticari, ekonomik hayatın yoğunluğuna istinaden Beğ Bazarı şeklinde adlandırılmıştır.
Beypazarı, Roma döneminde, İstanbul'u Ankara ve Bağdat'a bağlayan önemli büyük tarihi geçit yolları üzerinde bulunmaktaydı. Bilinen ilk adı "kaya doruğu ülkesi" anlamına gelen Lagania idi ve Bizans İmparatorluğu'nun piskoposluk merkeziydi. M.S. 491-518 yılları arasında hüküm süren Doğu Roma (Bizans) İmparatoru Anastasios'un ziyaretine atfen şehrin adı, Lagania - Anastasiopolis (Anastasios Kenti) olarak değiştirildi.

Beypazarı toprakları pek çok eski uygarlıklara ev sahipliği yapmıştır. İlk yerleşimi işaret eden net bilgiler bulunmamakla birlikte yerleşim yeri olarak kullanılmasının eski çağlara dayandığını gösteren bulgular vardır. Bu yüzden üzerinden değişik hakimiyetler gelip geçen Beypazarı topraklarında biriken tarih farklı kültürlerin izlerini taşımaktadır. Beypazarı'nın Evliya Çelebi'nin Seyahatname’sinde değinmeden geçemediği tarihi önemi, bu farklılıklarla beslenmiştir.
Eski bir yerleşim yeri olan Beypazarı topraklarında, sırasıyla Hitit, Frig, Galat, Roma, Bizans, Anadolu Selçuklu ve Osmanlıların egemen olduğu bilinmektedir.
Selçuklular döneminde Beypazarı, İstanbul - Bağdat yolu üzerinde önemli bir ticaret merkezi olmuştur. Beypazarı, Orhan Bey'in Ankara'yı alması ile Hüdavendigâr (Bursa) Sancağı'na bağlanarak Osmanlı yönetimine geçmiştir.
Roma döneminde, "Lagania" adlı alan bu yöre bir piskoposluk merkezi haline gelmiştir. "Kaya Doruğu" anlamına gelen bu ad daha sonra o dönemlerde hüküm süren İmparator Anastasius'un (M.S. 491 - 518) bölgeye ziyaretiyle "Lagania Anastasiapolis" olarak değişmiştir. İstanbul'u Ankara'ya ve Bağdat'a bağlayan geçit yolları üzerindeki konumuyla ticari anlamda parlak dönemlerini yaşamıştır.
Beypazarı, Türklerin Anadolu'ya egemen oluşuyla Türkmen boylarının da yurdu olur. Bu boylardan en önemlisi Kayı Boyu'dur. Selçuklu Sultanlığı kendilerine yurt olarak yer göstermiş, Gazi Gündüzalp yönetiminde ilk önce Ankara civarına yerleşmişlerdir. Osmanlı Devleti'nin kurucusu olan Osman Bey'in dedesi Gazi Gündüzalp'in mezarı Beypazarı'nın Hırkatepe Köyü'ndedir.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

UNESCO, 2020'de Beypazarı Tarihî Kenti'ni Dünya Mirası Geçici Listesi'ne dahil etti.

Beypazarı, konakları ile meşhurdur. Genellikle iki ya da üç katlı olan konaklar yapılırken işlevsel ve kültürel detaylarla bezenmişlerdir. Bu evler zemin katları taş, üst katları ahşap iskelet içine ahşap veya kerpiç dolgu sistemi kullanılarak inşa edilmiş.
Bahçeli evlerin bir özelliği olan ve "çantı" olarak da bilinen "guşgana", tipik Beypazarı evlerinin en üst kısmında bulunan küçük bir bölüm. Bu bölüm inşaata yarıda kalmış hissi verse de aslında kasten o şekilde yapılandırılmıştır. Beypazarlılar, hem aileleri genişlediğinde evi büyütme ihtimalini düşünerek hem de yiyeceklerini kuruturken veya muhafaza ederken de yararlanmak amacıyla böyle bir yapı tercih etmişler. Guşganalar yazın sıcaktır; kışlık ihtiyaçlar kurutulur ve kış geldiğinde de o aylarda soğuk olan bu kısımda bozulmadan saklanır. Yarının erzakını bugünden hazır eden tedbirli Beypazarlı, sıcak kanlı olduğunu da evlerini birbirine bitişik yapmış olmasıyla açığa vuruyor.
Birbirine komşu evlerdeki kapılar, pencereler, guşganalar birbirine bakar durumda. Bu iç içe yerleşim tarzı sosyal yaşamın ve ilişkilerin samimiyetine işaret ediyor. Eğimli kesimlerde bulunan ve bahçesiz olan evlere giriş direkt olarak sokaktan yapılıyor. Küçük bahçeli evlerde ana girişle bahçe girişi sokakla bağlantılı biçimde düzenlenmiş. Büyük bahçeli evlerde önce bahçeye ardından eve ulaşılıyor. Evlerin girişlerinde; "hayat" diye adlandırılan kısımda, kıymetli eşyaları yangınlardan, yağmacılardan korumak için kullanılan demir kapılı mahzenler yer almakta. Dışarıya küçük pencerelerle açılan zemin katta bulunan taşlıkta genellikle ocak ve yalak bulunur.
Bu kat, asıl yaşam alanı olan üst katlara ilk birkaç basamağı ahşap olan merdivenlerle bağlanır. Katlar arasında ulaşımı sağlayan merdivenlerin başında mamrak denen ve depo olarak kullanılan bölümleri örten kapaklar bulunmaktadır. Yöre dilinde çardak olarak adlandırılan sofa bölümü etrafında mutfak ve tuvalet gibi alanlar vardır. Bazı evlerdeki sofa etrafında dışa dönük eyvan, sekilik gibi düzenlemeler yapıda hareketlilik yaratan çıkmalar oluşturur. Sofalar geniş ya da kemerli pencerelerle aydınlatılmıştır.
Beypazarı evlerinde yerel dilde "dinme dolap" diye adlandırılan ve katlar ve bölümler arasında yatay ve düşey servis sağlayan döner dolaplar vardır. Ev çatıları genellikle oluklu kiremitle kaplıdır. Son zamanlarda onarım amaçlı elden geçerken kolay uygulanabilirliği ve ucuzluğu düşünülerek sac malzemeyle kaplanmış çatılar da bulunmaktadır. Bahçeli evlerde sokak yönündeki bahçe duvarlarının oldukça yüksek olması dışarıya karşı tedbiri vurguluyor.
Bahçelerin komşu evlerle neredeyse bitişik olması da halk arasındaki güven duygusunu düşündürüyor. Anadolu evlerinin genel mimari özellikleri ile birlikte gelişmiş olan konakların çamdan kapılarını aralayarak samimi, sıcak yaşantılara göz atabiliyor insan. Göz atmakla kalmayıp, içinde konaklayarak, konaklarda sunulan yöresel yemekleri tadarak bu yaşantıdan birkaç gün çalabilirsiniz.
Yöresel kültürü yansıtan değerlerin sunulması için Beypazarı Konakları'nın bazıları restoran veya pansiyona çevrilmiş. Daha küçük evler de yöresel gıda ürünlerinin satıldığı mağazalara ya da el işçiliği alanında büyük önem taşıyan Beypazarı gümüşçülerine mekan olmuşlar.

Yıllar boyu gümüşü, bakırı, demiri, deriyi, ipeği işleyen Beypazarı halkı bu sanatlardan geçimini sağlamaya devam ediyor. Günlük yaşamın bir parçası olarak karşımıza çıkan el emeği göz nuru ürünler yalnızca turistlere hitap etsinler diye işlenmemekte; aynı zamanda, yöre halkının ihtiyaçlarına cevap vererek bir gelir kaynağı teşkil etmekte. Beypazarı, kültürü ve geleneklerini yaşatan, kendini bu işe adamış el sanatı ustalarıyla el sanatları tezgâhları turistik ve yaşamsal anlamda büyük önem taşımaya devam ediyor.

Telkâri
Beypazarı'na Ahilik yoluyla kazandırılmış Telkari, Beypazarlılar için oldukça eski bir uğraştır. Gümüş işlemeciliğinin en gözde sanat olduğu bu ilçede gümüş madeninin bulunduğu düşünülmesin. İlçeye gümüş başka illerden geliyor. Gümüşün işlenip ince tel haline getirilerek şekillendirildiği bu tekniğe telkâri denir. Telkâri işçiliğiyle kemer, kolye, bilezik, küpe, iğne, başlık gibi takı ve aksesuarlar yapılıyor. Bu özgün ürünler ilçeye gelen ziyaretçilerin ilgisini oldukça çekiyor. Mardin başta olmak üzere, Türkiye'nin ve yurt dışında birçok yerde alıcısını bularak ticârî pazarı hareketlendiriyor.

Dokumacılık
İlçede bu sanattan ortaya çıkan ürünler hala kullanılıyor. Suni ipek, pamuk ipliği ve yün ipliği kullanılarak icra edilen sanat, bir aile mesleği olarak devam ettiriliyor. Dokuma tezgâhlarında kıldan kumaşlar dokunuyor ve kışın giyilecek şalvar, yelek gibi giysiler dikiliyor.
Beypazarı'nda "ipekli bürgü" yöreye özgü dokuma olduğundan oldukça büyük önem taşıyor. Bürgü, kadınların örtünmek için kullandığı bir tür örtüdür ve çok eski dönemlerden beri dokumacılığın vazgeçilmez ürünlerindendir.

Yemenicilik
Türkiye'nin Gaziantep, Şanlıurfa, Mardin, Kilis gibi şehirlerinde de devam ettirilen yemenicilik Beypazarı için oldukça önemli bir sanattır. Deriden yapılmış kısa konçlu ayakkabı olarak tarif edilebilecek yemeniler Beypazarı'nda oldukça ilgili görüyor. Renk renk boyanmış deriler, ustalarının ellerinde biçimlenip ayaklara yarıyor. Yemenilerin de telkari işi takılar gibi, hem yurt içinden hem yurt dışından alıcısı mevcut.

Bindallı - El İşlemeleri
Dokuma işi olan veya ince deriden yapılmış birtakım giysilere ya da eşyalara, iğne ile farklı renklerde, özelliklerde iplikler kullanılarak yapılan süslemeler işleme olarak adlandırılır. Beypazarı yöresinde en yaygın ve ön plandaki yöresel giysi türü olan sırma işlemeli "bindallı”lar çeşit çeşit desenle süslenir. Her genç kıza annesinden kalan bu değerli elbiseyi, "çevre" adı verilen minik örtülerin işlenmesiyle süslenmiş tülbentler tamamlar.

Dövme Bakırcılık
Beypazarı'nda yaygın olarak icra edilir. Bu sanat bakır madeninin dövülerek işlenip genellikle mutfakta kullanılan çeşitli eşyalara dönüştürülmesi işidir. İlçede en çok ilerlemiş sanat olarak görülür. Bakır ustalarının elinde çekiç ve örs ile dövülerek hayat bulan maden; tencere, tava, kazan, ibrik, güğüm ve sigaralık gibi eşyalarla halkın yaşantısındaki yerini hala korumakta.

Demircilik
Ateşin şekillendirdiği sanatla ortaya çıkan emek demircilik. Ateş ocaklarında yumuşayıp şekil alan demir; örs, çekiç, balyoz ve maşa kullanılarak çeşitli eşyalara, araçlara dönüştürülüyor.
70 yıldır uygulanan sanat, eskisi kadar olmasa da ilçede varlığını hala devam ettiriyor. Halkın günlük hayatında işlev sahibi olmayı sürdürürken, ustasına gelir kaynağı oluyor.

Semercilik
İçinde bulunduğumuz yüzyılda bu mesleğin sürdürüldüğü ender yerlerden olan Beypazarı'nda eskisi gibi yaygın olmasa da semercilik hala icra edilen bir sanat. Bir kervan yolu üzerinde bulunan Beypazarı'nda semerciliğin gelişmesi şaşırtıcı değil ancak zamanla ulaşım araçlarının değişmesiyle eskiye göre oldukça az ürün verilmekte. Yine de, yeni üretim ve onarım hizmeti hala halk içinden alıcısını buluyor ve ustalara gelir kaynağı oluyor.

Saraçlık
Eski dönemlerde ulaşımda yaygın olarak kullanılan at arabalarının gerekleri sonucu gelişen bu sanat, deri ve meşinden yapılma eşyalar işlenerek icra edilir. Ustasına saraç adı verilir. at takımları, araba koşumları, eyer, semer gibi takımların deri kısımlarının tamiri ve üretimi işidir. Beypazarı'nda hâlen yaşatılmakta olan bu mesleğin Türkler için önemi büyükt

Beyrut (Arapça: بيروت), Lübnan'ın başkentidir. Nüfusu 1,5 milyonun üzerinde olan Beyrut, deniz etkisinden biraz korunan bir körfezin kıyısındadır.
Beyrut'ta tipik bir Akdeniz iklimi görülür. Uzun yıllar Orta Doğu'nun ekonomik, fikrî ve kültürel merkezi olan Beyrut, 1970'lerden sonra başlayan toplumsal ve siyasal karışıklıklar ve bu yüzden patlayan Lübnan İç Savaşı (1975-1991) sonucu bu özelliğini kaybetmiştir.
Beyrut, Osmanlı döneminde planlı bir gelişme göstermişti. 1943'te Lübnan'ın bağımsızlığını kazanmasından sonra gelişigüzel ve hızlı bir büyüme dönemine girmiştir.
İç savaştan önce Beyrut nüfusu içinde Hristiyan ve Müslümanların sayısı hemen hemen eşitti. Şimdi Müslümanlar çoğunlukta. Halkın büyük çoğunluğunu meydana getiren Araplar, Lübnanlıları, Filistinli mültecileri, Suriyelileri ve başka göçmen Arap cemiyetleri de içine alır. En büyük ve tek etnik azınlık Hristiyan Ermenilerdir. Ama Hristiyan Araplar gibi iç savaş yüzünden ve sonrasında sayıları göçle azaldı ve azalmaya devam etmektedir.
Beyrut'un doğusunda Hristiyanlar, batısında ise Müslümanlar çoğunluktadır. Eskiden Müslüman topluluğun çoğunluğu Sünni iken 1960'lardan sonra göçler sonucu Şiilerin sayısı giderek artmıştır ve bugün Müslüman topluluğun çoğunluğunu oluşturmaktadır. Batı Beyrut'un bazı bölümlerinde küçük Dürzi toplulukları da yaşar.
Beyrut, 1950-70 yılları arasında Orta Doğu'nun gözbebeği idi. Lübnan'ın serbest ekonomi ve döviz sistemi, altın esasına dayalı istikrarlı ve konvertibl parası, banka hesaplarının gizliliğini sağlayan kanunları, çekici banka faizleri Beyrut'u Arap zenginlerinin bankacılık merkezi haline getirdi. Ayrıca deniz ve hava yoluyla dünyaya açılması ve yabancı firma ve bankalar içinde Ortadoğu'ya girmek açısından ideal bir üs olan Beyrut, serbest liman bölgesiyle Ortadoğu'nun en büyük antreposu oldu. Şehirdeki Beyrut Amerikan Üniversitesi, Saint Joseph Üniversitesi, Lübnan Üniversitesi ve Beyrut Arap Üniversitesi diğer Arap ülkelerinden pek çok talebeyi Beyrut'a çeken bir faktördü. Ancak 1970'lerden sonra başlayan iç karışıklıklar ve Arap-İsrail Savaşı'ndan sonra Filistin Kurtuluş Örgütünün (FKÖ) karargahını buraya taşıması ve devlet otoritesinin ve düzeninin zayıflaması Beyrut'un cazibesini kaybettirdi. Bu toplumsal ve siyasal karışıklıklar gittikçe artarak 13 Nisan 1975'te iç savaşa yol açtı. İç savaş Beyrut'un çok ağır maddi hasarına ve can kaybına yolaçtı. Savaş 1991 yılında sona erdiğinde Beyrut bir harabeye dönüşmüştü ve 150.000 Lübnanlı can vermişti. Kentin merkezi onarılmasına ve maddi olarak biraz toparlanmasına rağmen geleceği hala belirsizdir. 12 Temmuz 2006 tarihinde başlayan 2006 İsrail-Lübnan Krizi'nde İsrail'in hava saldırıları sırasında Beyrut kenti, özellikle güney kısmı ağır hasar görmüştür.
4 Ağustos 2020 tarihinde meydana gelen 2020 Beyrut patlamalarında, 6 yıl önce Beyrut Limanı'nda el konulan ve limanda depolanan 2.750 ton amonyum nitrat infilak edince, çok şiddetli bir patlamaya ve şok dalgasına yol açtı ve kentde büyük bir hasara neden oldu. Patlamadan dolayı 200'den fazla kişi can verdi, 7.000'den fazla kişi yaralandı ve 300.000'den fazla Beyrutlu evsiz kaldı.

Beyrut, 1516 tarihinde Yavuz Sultan Selim'in Mısır seferi sonucu Osmanlı topraklarına katılmıştır. Nitekim bu topraklar I. Dünya Savaşı ile kaybedilene dek, 400 yıl boyunca Osmanlı hâkimiyetinde kalmıştır. Bu süreç içerisinde Beyrut, uzun yıllar müstakil bir eyalet olmayıp; kimi zaman Sayda eyaletine, kimi zaman Şam eyaletine bağlı bir sancak olmuştur. Müstakil bir eyalet haline gelmesi ise 19. yüzyılın son çeyreğinde gerçekleşmiştir. Yüzyılın başında adeta bir köy olan Beyrut, yüzyılın sonuna gelindiğinde ise bölgenin ticaret limanı olmak için birbiriyle yarışan kıyı şehirleri arasından sivrilerek, imparatorluğun önde gelen liman kentlerinden biri haline gelmiştir. Genellikle deniz yolu ile şehre ulaşım sağlayan seyyahların Beyrut'un dillere destan güzelliği ile ilgili anlatıları oldukça meşhurdur. 20. yüzyılın başında, Selim Ali Selam Beyrut'un en önemli isimlerinden biriydi ve Osmanlı Meclis-i Mebûsan'ında Beyrut mebusu ile Beyrut Belediye Başkanı da dahil olmak üzere çok sayıda kamu görevinde bulundu. Selim Ali Selam'ın modern yaşam tarzı göz önüne alındığında, bir halk figürü olarak ortaya çıkması, kentin sosyal gelişimi açısından bir dönüşüm oluşturdu.

 İstanbul Türkiye
 Ankara Türkiye
 Paris Fransa 1992
 Los Angeles Amerika Birleşik Devletleri 2006
 Vitória Brezilya
 São Paulo Brezilya
 Rio de Janeiro Brezilya
 Montreal Kanada
 Atina Yunanistan

Beyrut'taki Türkiye Büyükelçiliği5 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bhutan (Dzongka: འབྲུག་ཡུལ་, romanize: Druk Yul; Dzongka telaffuz: [ʈuk̚˩.yː˩]) veya Butan, resmî adıyla Bhutan Krallığı (Dzongka: འབྲུག་རྒྱལ་ཁབ་, romanize: Druk Gyal Khap), Güney Asya'da denize kıyısı olmayan bir ülkedir. Doğu Himalayalarda bulunan ülkenin batısında ve güneyinde Hindistan, kuzeyinde ise Çin'in Tibet bölgesi yer alır. Çok yakın olmalarına rağmen Bangladeş ve Nepal'le sınırdaş değildir. 754.000'in üzerinde nüfusa sahiptir, 38.394 km²'lik alanıyla yüzölçümlerine göre ülkeler listesinde 133. ülkedir. Tarihî İpek Yolu üzerinde, Hint altkıtası, Güneydoğu Asya ve Tibet'in kesişim noktasında yer alan Bhutan meşrutiyetle yönetilir ve Mahayana Budizmini baz alan bir ulusal kimliğe sahiptir.
Ülkenin güneyinde subtropikal özellikler gösteren vadiler, kuzeyinde ise subalpin kuşak Himalaya Dağları yer alır. Ülkenin dağlık bölgelerinde 7.000 metreden daha yüksek zirveler bulunur. Ülkenin en yüksek noktası olan Gangkhar Puensum zirvesi, ayrıca dünyada tırmanılmamış en yüksek dağdır. Yaban hayatı oldukça zengindir, doğu Himalayalarda yaşayan takin Bhutan'ın sembol hayvanıdır. Başkent Thimphu en büyük şehirdir.
Hint altkıtasında ortaya çıkan Budizm Gotama Buda hayattayken Bhutan ve komşusu Tibet'e yayıldı. Birinci binyılda Bengal'deki Pala İmparatorluğu'ndan gelen Vajrayana Budizmi etkili oldu. Budizm Hindistan'da gerilerken Tibet, Bhutan, Sikkim ve Nepal'in bir bölümü Mahayana kolunun sığınağı oldu. Bhutan da Tibet İmparatorluğu'nun etkisi altına girdi. 16. yüzyılda Ngawang Namgyal Bhutan vadilerini tek bir devlet olarak birleştirdi. Namgyal üç Tibet saldırısını püskürttü, diğer din okullarını bastırdı, Tsa Yig adlı hukuk sistemini oluşturdu, dinî ve sivil yöneticilerden oluşan bir yönetim kurdu. Namgyal ilk Zhabdrung Rinpoche kabul edildi ve halefleri Tibet'teki Dalay Lama gibi Bhutan'ın ruhani liderleri oldular. 17. yüzyılda ülke Kuzeydoğu Hindistan, Sikkim ve Nepal'de egemenlik kurdu, Cooch Behar Devleti'ni de etkisi altına aldı. 19. yüzyıldaki Bhutan Savaşı'nın ardından Himalayaların eteklerinde Bhutan'a açılan kapı niteliğindeki ovalar (duars) Britanya Hindistanı'na geçti. Wangchuck hanedanı iktidara yükseldikten sonra Britanyalılarla daha iyi ilişkiler kuruldu. 1910'da yapılan bir antlaşmayla Bhutan içişlerinde özerk, dışişlerinde Britanya'ya bağlı hâle geldi. Bu düzenleme 1949'da Hindistan'la yapılan antlaşmayla devam etti. 1971'de Birleşmiş Milletlere katıldı. Aralarında Bangladeş, İsrail, Kuveyt, Brezilya, Japonya, Tayland ve Türkiye'nin de bulunduğu 55 ülke ve Avrupa Birliği'yle diplomatik ilişkiler kuruldu. Ancak hâlen Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin 5 daimî üyesi ile ilişkisi bulunmamaktadır. Bhutan Hindistan ordusuna bağlı olsa da kendi askerî birliklerine sahiptir.
Bhutan, az gelişmiş ülke kategorisi içinde değerlendirilir. 2008 Anayasası'yla Bhutan seçimle gelen Ulusal Meclis ve Ulusal Konsey'in bulunduğu parlamenter sisteme geçmiştir. Ülkenin lideri ise "Ejder Kral" ismi verilen Bhutan Kralı'dır. Güney Asya Bölgesel İşbirliği Teşkilatı'nın (SAARC) kurucu üyesidir. İnsani Gelişme Endeksi'nde 2020 verilerine göre Güney Asya'da Sri Lanka ve Maldivlerin ardından üçüncü sıradadır. Ayrıca İklim Kırılganlığı Forumu (CVF), Bağlantısızlar Hareketi, BIMSTEC, IMF, Dünya Bankası, UNESCO ve Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) üyesidir. 2016 yılında ülke SAARC ülkeleri arasında ekonomik özgürlükler, iş yapma kolaylığı, barışçıllılk ve düşük yolsuzlukta birinci sıradaydı. Bhutan dünyada hidrolik güç elde etmekte kullanılabilecek en fazla su kaynağına sahip ülkelerden biridir. Hidroelektrik enerjisi ülkenin ana ihracatını oluşturmaktadır. İklim değişikliği sebebiyle eriyen buzullar Bhutan için endişe kaynağıdır.

Batısında ve güneyinde Hindistan'ın, kuzeyinde Çin'in yer aldığı Bhutan'ın coğrafi konumu 27-30 Kuzey enlemi, 90-30 Doğu boylamı üzerindedir. Ülkenin toplam yüzölçümü 47.000 km² olup 1.075 km'lik bir kara sınırına sahiptir. Ülkenin sınırlarından 470 km'si Çin ile, 605 km'si ise Hindistan'ladır.
Ülke, dağlık bir arazi üzerine kuruludur. Ancak iklim çeşitlilik göstermektedir. Kuzey ovalarda tropikal iklim hâkimdir. Orta kısımdaki vadilerde kışlar soğuk, yazlar sıcak geçer. Himalayalar'da ise kışlar sert, yazlar serindir.

Ülkede birkaç verimli ova ve ağaçsız bozkır yer almaktadır. Ülkenin en düşük rakımlı yeri, Drangme Chhu (97 m) adındaki bölgedir. Buna karşılık en yüksek rakımlı noktası Kula Kangri'nin zirvesi olup tam 7.553 m'dir.
Ülkede kereste, alçıtaşı, kalsiyum karbür, hidro güç sanayileri yapılmaktadır. Ancak ülkede tarıma elverişli arazi hemen hemen yoktur. Ülkedeki tarıma elverişli alan oranı %2, otlaklar %6, ormanlık arazi %66 kadardır. Ülkedeki arazilerin sadece 340 km² kadarı sulanabilmektedir. Ülkede tüm yıl boyunca sert fırtınalar, yağış sezonu boyunca yaygın toprak kaymaları görülmektedir.
Bhutan Anayasası, ülkede ormanlık alanların ülke yüzölçümünün %60'ın altında olamayacağını düzenlemiştir. Bu kapsamda devlet, kırsal kesimde yaşayan halka bedava elektrik kullanımını teşvik etmektedir. Bhutan aynı zamanda hidroelektrik santralleri bakımından zengindir.

Ülke nüfusu 2018 tahminlerine göre 754.388 kadardır. 2006 verilerine göre ülkenin %39,99'u 0-14 yaş arası; %56,05'i 15-64 yaş arası ve %3,96'sı 64 yaş üzeridir. Ülkedeki nüfus artış oranı %2,17'dir. Ülkede mülteci oranı çok düşüktür. Bhutan'da bebek ölüm oranı 108,89 ölüm/1.000 doğan bebek civarıdır. Ülkedeki ortalama yaşam süresi 52,79 yıldır. Bu oran kadınlarda 52,41 yıl, erkeklerde 53,16 yıldır. Ülkede ortalama her kadının 5,07 çocuğu mevcuttur. Ülkedeki AIDS oranı %0,01'den azdır. Ülkedeki okuryazar oranı 2008 verilerine göre %59,5'tir.

Ülkede yaşayan ana grupları Ngaloplar (Batı Butanlılar) and Şarçoplar (Doğu Butanlılar) oluşturur. Şarçopların sayısı az miktarda daha fazla olmakla birlikte, ülkedeki siyasi ve ekonomik güç Ngaloplarda yoğunlaşmıştır. Kral ve siyasi üst sınıf Ngalop grubunu mensuptur.
Lhotşampalar (Güney Butanlılar), çoğunlukla kökenleri Nepal'e dayanan bir etnik gruptur. Bu grubun kökenlerini, 19. yüzyılın sonlarında Britanya Hindistanı'nda yer alan Doğu Nepal'den göç eden kişiler oluşturmuştur. 1988 nüfus sayımında ülkenin yaklaşık %45'ini oluşturmuşlardır. 1980'lerin sonlarından sonra Bhutan hükûmeti, 108.000 Güney Butanlıyı tehcir etmiş ve mülklerine el koymuştur. Bu, büyük bir göç dalgasına (zorunlu veya kendi isteğiyle) yol açmıştır. Günümüz itibarıyla Lhotşampa, Bhutan nüfusunun %20'sini oluşturmaktadır.
Ülkedeki din oranları Tibet Budistleri %75, Hint ve Nepal Hinduları %25 şeklindedir. Ülkede Dzongka (resmî), Şarçopça, Bumthangca, Kurtopçe, Nepalce gibi diller konuşulmaktadır.

Ülkenin resmî adı "Butan Krallığı"dır. Ülkenin yerel adı "Druk Yul (Barışçıl Ejderhanın Ülkesi)" olarak bilinir. Ülke yönetimi parlamenter demokrasiyi baz alan anayasal monarşi üzerine kuruludur. Ülkenin başkenti Thimphu'dur. Ülkedeki idari bölgeler aşağıdaki gibidir:

Ülke, Hindistan'dan 8 Ağustos 1949'da ayrılmıştır. Butan'ın dikdörtgen biçimli bayrağı bir köşegen ile ikiye ayrılmıştır. Üstteki altın sarısı üçgen laik kraliyet gücünü, alttaki portakal renkli üçgen ise Budizmi simgelemektedir. 
Bayrağın ortasında ise Butan'ı simgeleyen bir ejderha bulunmaktadır.

8 Ağustos 1949'da bağımsızlık kazanan Butan'ın dış ilişkilerini Hindistan yürütmektedir. Dışarıdan aldığı yardımın büyük kısmı da Hindistan'dan gelmektedir. Butan - Hindistan bağlantıları hava taşımacılığında ve yol yapımında girişilen işbirlikleriyle daha da güçlenmiştir. Butan 1970'li yıllarda takas ekonomisini bırakıp para sistemine geçmiştir. Nüfusun büyük çoğunluğu tarım ve hayvancılıkla uğraşmaktadır. Budist Butan Krallığı monarşiyi ve Budist yaşam biçimini koruyabilmek için kapılarını teknolojik gelişmelere kapalı tutmuştur.
2000 yılı itibarıyla ülkenin satınalma gücü paritesi 2,3 milyar $, reel büyüme %6 civarındadır. Ülkede çalışan kesimin %38'i tarım, %37'si sanayi ve %25'i hizmet sektöründe çalışmaktadır. Enflasyon oranı %7 olup millî gelirler 146 milyon $; giderler ise 152 milyon $ şeklindedir. Ülke sanayisi çimento, ormancılık ürünleri, meyve, alkollü içecek, kalsiyum karbür üzerinedir.
Ülkedeki işsizlik oranı %9,3'tür. Ülkedeki tarım ürünleri pirinç, mısır, narenciye, hububat, süt ürünleri, yumurta şeklindedir. Ülke ihracatı 154 milyon $ olup alçıtaşı, kereste, el sanatları ürünleri, çimento, meyve, elektrik türü ürünler Hindistan'a satılmaktadır. Ülkenin ihracat ortakları arasında en büyük pay %94 ile Hindistan'dır. Ayrıca Bangladeş de bu payda yer almaktadır.
Ülkedeki ithalat miktarı ise yaklaşık 269 milyon $'dır. Butan, dış ülkelerden yakıt ve yağlama maddeleri, hububat, makine ve yedekleri, araçlar, kumaşlar, pirinç satın almaktadır. Hindistan %77 ile en fazla satın alınan ülkedir. Hindistan'ı Japonya, Birleşik Krallık, Almanya ve ABD izlemektedir. Ülkenin dış borç tutarı 120 milyon $'dır. Butan'ın para birimi "Butan Ngultrumu" (BTN) ve Hindistan Rupisi'dir (INR).

Ülkede 1997 itibarıyla 6.000 telefon kullanıcısı yer almaktadır. Ülkenin telefon kodu 975 olup AM 0, FM 1 ve kısa dalga radyo yayınları mevcuttur. 1999 yılında 48 televizyon kanalının yayımlanmasıyla Bhutan, dünyanın en son televizyon yayını veren ülkesi olmuştur. Ülkenin internet kodu .bt'dir.

Aşağıda ulaşım hakkındaki sayısal değerler bulunmaktadır.

Demiryolları: 0 km
Karayolları (1996):
toplam: 3.285 km
asfalt: 1.994 km
asfalt olmayan: 1.291 km
Deniz yolları: yok
Limanları: yok
Hava alanları: 2 (2000 verileri)

Butan 2014 yılında 133.480 yabancı ziyaretçiyi ağırladı. Sektör 21.000 kişiyi istihdam ediyor ve GSYİH'nın %1,8'ini oluşturuyor. Ancak, Butan'ın pahalılığına getirdiği açıklama olan kaliteli turistleri çekme hedefi, aslında sadece zengin turistleri kastettiği için eleştirilebilir ve tanım gereği "kalite"nin aslında "zengin" anlamına gelip gelmediği sorusunu ortaya çıkarır.
Ülkede şu an hiçbir UNESCO Dünya Mirası alanı bulunmamaktadır. Ancak 2012'den beri UNESCO'nun dâhil edilmesi için ilan edilmiş sekiz geçici alana sahiptir. Butan ayrıca dağ macerası yürüyüşü ve yürüyüşü ile ünlüd

Binicilik, kısaca ata binme becerisidir. Binicilik; atı kullanma sanatı olup atı tam yerinde, sakin, zamanında, güven içinde ve olabildiğince işe uygun kuvvet sarf ettirerek kullanma becerisidir. Biniciliğin tarihi çok eski zamanlara kadar uzanır.
Binicilik sporunun ilk izlerine, tarihte ilk Türk devleti olarak bilinen ve Çin'de yaşamış olan Chou “Çu” sülalesinin hâkimiyeti döneminde rastlanmaktadır. Türk asıllı imparator Hiao'dan (MÖ 900) söz eden kronikler, kendisinin mükemmel bir at ustası (binici) olduğunu yazmaktadırlar. Ata ilk binen kavim Türklerdir ve atlar ilk kez Türkler tarafından evcilleştirilmiştir.
Savaşlarda önemli rol oynayan süvariler, yani atlı askerler, binicilik tarihinde önemli bir yere sahiptir. İlk süvari birliklerini MÖ 2600'de Çinlilerin kurdukları bilinmektedir. Çinliler ata binmeyi MÖ 3. yüzyılda Hunlardan öğrenmişlerdir. Ancak binicilikte asıl gelişme, 5. yüzyılda eyerin bulunmasından sonra gerçekleşmiştir. Daha önceleri çıplak atın sırtına binilir ya da atın sırtına bir kilim ve battaniye atılarak oturulurdu.
Günümüzde askerî amaçlı binicilik gerilerken spor amaçlı binicilik önem kazanmıştır. Binicilikte başlıca iki biçim vardır: İngiliz biniciliği ve Batı biniciliği. İngiliz biniciliği spor amacıyla yapılan biniciliktir. Batı biniciliği ise Amerika kıtalarında kovboy denen sığır çobanlarına özgü biniciliktir. Kovboylar, uzun üzengili ağır eyerler kullanır ve bacakları düz duracak biçimde ata binerler. İngiliz biniciliği ise, binicinin güvenliğini, atı denetimini ve atın rahatlığını dikkate alan bir anlayışa dayanır.
Çocukların ata binmeyi öğrenmelerinin en iyi yolu, genellikle boylarına uygun midilliler ile sağlanır.

At'ın bilimsel adı Equus Caballus'tur. Çok eski çağlardan beri insanoğlu ile beraber yaşayan atların geçmişi, günümüzden yaklaşık 55 milyon yıl öncesine dayanır. En eski şekli ile atın, insanoğlundan 50 milyon yıl önce var olduğu kabul edilir. Erkek ata aygır, dişi ata kısrak, yavrusuna tay, kastre edilene iğdiş, başıboş dolaşana hergele ya da yılkı denir. Yük işinde kullanılan atlara beygir adı verilir.
Atların bölümleri üç başlık altında incelenebilir. Bunlar: Baş, gövde ve bacaklardır. Baş bölgesinde tepe, alın, burun, ağız ve dudaklar bulunur. Gövde bölgesinde; boyun, cidağı, sırt, bel, sağrı, karın ve kalçalar bulunur. Bacaklar ön ve arka bacaklar olarak ikiye ayrılır. Ön bacaklarda omuzlar, pazu, kestaneler, topuklar, bukağılık ve tırnak bulunur. Arka bacaklarda ise, uyluklar, baldırlar, hanep, incik, topuk ve tırnak bulunur.
Don; atın vücut, yele ve kuyruğundaki tüy ve kılların rengine denir. Don, tay büyümesini tamamlayıncaya kadar değişebilir. Ancak büyüme çağının sonunda tüylerinin rengi gerçek donu oluşturur ve yaşlılık çağına kadar devam edebilir. Atların alın ve yüzlerindeki nişanelere akıtma, ayaklarındakilere ise seki adı verilir. Donlar bir renkli, iki renkli, üç renkli ve müzdeviç olarak dörde ayrılır. Bir renkli donlar: al, yağız, beyaz ve izabel'dir. İki renkli donlar: doru, kula, boz ve kır olarak dörde ayrılır. Üç renkli donlar ise; ahreç, kızıl kır ve üveyik kır'dır. Müzdeviç donlar; hayvanın üzerinde başlı başına iki donun bölümler şeklinde bulunMası ile olur ve bu donlardan birisi genellikle beyazdır.
Donatım; Binicilik sporunda at ve binici tarafından kullanılan teçhizat ve malzemelerdir. At donatımındaki temel teçhizat ve malzemeler:
Başlık; atın sevk ve idaresi için kullanılan temel donatımdır. Kullanım maksatlarına göre birçok çeşidi bulunan başlığın ana parçaları; tepe kayışı, yanak kayışı, burunsallık, çene altı kayışı, alınsallık, boğaz altı kayışı, dizgin, ağızlık demiri (Gem, kantarma vb.) ve yanak lastikleridir.
Eyer; binicinin ata oturması için deri, tahta ve demirden yapılmış teçhizata eyer denir. Eyerin altına konulan eyer altı olarak adlandırılan örtü vardır. Parçaları; ön hane, orta hane, arka hane, üst tepindirik, alt tepindirik, çeki kayışları, kolan, üzengi kayışları ve üzengilerdir (Temurlenk, 1996, s.151-208). Binicilik branşlarına göre eyer çeşitleri mevcuttur.
Mevsimsel olarak kullanılan at örtüleri, profesyonel yarışlarda kullanılan getr olarak adlandırılan ayak koruyucuları ve at nakliyesinde kullanılan ayak ve kuyruk koruyucuları gibi işleve göre atlar için tasarlanmış sonsuz renk ve çeşitlerde malzemeler mevcuttur.
Binici donatımındaki malzemeler: Koruyucu başlık (Tog), binici çizmesi (botla beraber çeps denen koruyucular da tercihe bağlı olarak kullanılabilir), binici pantolonu, binici ceketi, gömlek, kravat, binici eldiveni, mahmuz ve kamçı bulunur.
Tımar; solunum organı olan derinin, normal beden ısısını koruması ve vücutta biriken toz, kir, kepek ve çamur vb. zararlı cisimlerin dışarı atılması için yapılan temizlik çalışmasıdır. Aynı zamanda binici ve at arasındaki ilişkinin gelişmesine yardımcı olur.
Manej; binicilerin ve atların binicilik eğitimini yaptıkları, yarışmaların düzenlendiği, kapalı ve açık olarak inşa edilebileceği gibi, zeminde kum, çim veya çeltik (pirinç kabuğu) kullanılan genellikle dikdörtgen şeklindeki alandır. Ölçüleri 20X40 metre veya 20X60 metre olabilir.
Ahır veya Hara; atların çalışma dışında yerleştirildikleri ve korundukları 4 tarafı kapalı yerdir. Ahırların tasarımları atların kullanım alanlarına göre değişmektedir. Üretim haralarında genelde aygırlar 4m'ye 4m genişliğindeki bölmelerde ve hamile veya taylı kısraklar bölmesiz, içerisinde suluk bulunan açık alanlarda muhafaza edilir. Binicilik kulüplerinde ise 4 yanı kapalı bölmeli ahırlar mevcuttur. At bakılan tesislerin ahır veya hara sistemleri  işletmecilerine göre farklılıklar göstermektedir.
Padok; atların doğasında olan 'otlama' isteklerini karşıladıkları yeşil açık alanlardır. Atlar sürü hayvanları ve otçul oldukları için otlamak doğalarında vardır. Atların hem otladıkları hem de rahat ve ferah vakit geçirdikleri alanlar olan padoklar; yer sıkıntısı olan ahır ve tesislerde toprak veya kum zemin olarak bölümlendirilmiştir veya çoğunlukla tesislerde bulunmamaktadır.
Uyarı ve Yardım; binicinin ata isteklerini bildirdiği tesirlerin hepsine birden denir. Temel yardımlar; baldır, ağırlık ve dizgin yardımıdır. Yardımcı uyarı ve yardımlar ise mahmuz, kamçı ve sestir. Yürüyüş kararları; atın belirli bir tempo ile yürürken adımlarının ve sıçramalarının eşit uzunluk ve eşit zamanda atılmasıdır. Atın doğal olarak üç yürüyüş şekli vardır. Adeta; dört zamanlı bir yürüyüş şekli olup, atın her ayağını farklı zamanlarda atmasıyla yaptığı en yavaş yürüyüş şeklidir. Süratli; iki zamanlı bir yürüyüş şeklidir ve at çapraz ayaklarını aynı zamanda atar. Dörtnal ise üç zamanlı ve en hızlı yürüyüş şeklidir.

Günümüzden 4 bin yıl önce Orta Asya'daki Türklerin atı binek hayvanı olarak kullandıkları bilinmektedir. Ata sağlam oturmanın ve üzenginin önemini ise ilk olarak Kafkas kökenli İskitler kavramışlardır. At sırtında savaşan ve avlanan en eski topluluk olarak Hititler tarihe geçmiştir. Ksenophon'un "Hippike" adlı kitabı, binicilik konusunda yazılan ilk kitaptır. Bugün de kullandığımız yöntemlerle atın zor kullanmadan eğitilebileceğini ilk ileri süren kişi, "Ecolé de Cavalerie" adlı kitabın yazarı François Robichon de la Guérinière'dir.
Türkler, Orta Asya'da göçebe olarak yaşadıkları eski çağlarda iyi biniciydiler. Eski Türklerin çöğen(polo), cirit gibi at sırtında oynanan oyunlarda usta oldukları bilinmektedir. Ama yerleşik yaşama geçildikçe ve Osmanlı döneminde, özellikle kentlerde binicilik önemini yitirmiş ve askeri amaçlarla sınırlı kalmıştır. 1913'te Sipahi Ocağı'nın kurulmasıyla biniciliğe yeniden önem verilmeye başlanmıştır. Özellikle cumhuriyet döneminde binicilik sivillerin de ilgi gösterdiği bir spor haline gelmiştir. Türk biniciler uluslararası yarışmalara ilk kez 1931'de katılmış ve Yüzbaşı Cevat Mustafa bireysel sıralamada üçüncülük elde etmiştir. Ertesi yıl Teğmen Saim Polatkan Nice konkurhipiklerinde "Kısmet" adlı atıyla ikinci olmuştur. Türk biniciler arasında uluslararası karşılaşmada ilk altın madalyayı 1934'te Viyana konkurhipiklerinde Teğmen Cevat Gürkan almıştır. Uluslararası karşılaşmalarda adını duyuran ilk Türk kadın binici Hayal Gönenli'dir ve 1971 yılında Balkan şampiyonasında gümüş madalya kazanmıştır. Sonraki tarihlerde, özellikle Balkan ülkeleri arasından yapılan karşılaşmalarda pek çok Türk binici madalya almıştır.

Günümüzde binicilik branşları Uluslararası Binicilik Federasyonu'na (FEI) bağlı olan Engel Atlama, At Terbiyesi ve Engelli At Terbiyesi, 3 Günlük Yarışma, Atlı Dayanıklılık, Voltij (Atlı Jimnastik), Atlı Arabacılık ve Engelli Atlı Arabacılık ve Dizginleme olarak kategorilendirilmiştir. Bu branşların dışında branş olarak disipline edilmemiş, kültürel sporlar arasında Polo, Varil Yarışları, Horseball, Atlı Okçuluk gibi at üzerinde yapılan gösteri veya yarış amaçlı sporlar mevcuttur.
Binicilik branşları, düz koşudan farklı olmakla beraber daha fazla kural ve talimatlar içermektedir.

Ata, atın sol tarafından binilip sol taraftan inilir. Atın hareketsiz kalmasını sağlamak için dizgin sol elde sıkı ve gergin tutulur. Binici, sol omzu atın sol tarafına gelecek biçimde, sırtı atın kuyruk tarafına gelecek şekilde durur. Sol eli ile dizgini ve kamçıyı tutar, iki elini de atın ensesine koyar. Sol ayağını üzengiye geçirir ve ayağıyla bastırarak üzengiyi kolanın altına doğru iter. Sonra ata doğru döner ve eyerin ortasını ya da öte yandaki kenarını tutarak hafifçe sıçrar. Sağ bacağını atın üzerinden aşırarak yavaşça eyere oturur. Sağ ayağını da üzengiye geçirerek rahat bir oturuş sağlar ve dizginleri denetimi altına alır. Ata binmenin temeli dengeli bir biçimde sıçramaya ve sağ ayağını atın üzerinden seri biçimde aşırmaya dayanır.
Attan değişik biçimlerde inilebilir. Binici genellikle atı durduktan sonra, dizginleri ve varsa kamçıyı sol eline alır. Ayaklarını üzengilerden çıkarır ve öne doğru hafifçe eğilerek sol elini atın boynuna, sağ elini eyerin ön bölümüne dayar. Sağ bacağını atın sırtından sol tarafına aşırarak yere atlar. Binici yavaşça parmak uçları üzerine ve atın biraz açığına inmelidir. Daha sonra dizginler sağ el

Birgi, İzmir ilinin Ödemiş ilçesine bağlı bir mahalledir.

Birgi, sırasıyla Frigler, Lidyalılar, Ahameniş İmparatorluğu, Pergamon Krallığı ve Romalılar'ın egemenliği altına girdi. 13. ve 14. yüzyıllarda Aydınoğulları Beyliği'ne başkentlik yaptı. 1426'da ise Osmanlı İmparatorluğu'nun sınırlarına dâhil oldu.
Birgi, daha önceleri bir köy iken, 2012 yılında kabul edilen ve 30.03.2014 tarihinde yürürlüğe giren 6360 sayılı kanun ile idarî bölüm olarak mahalle statüsü aldı.

İlçe merkezine 10 km uzaklıktadır. Ulu Cami ve Çakırağa Konağı gibi tarihî yapılara ev sahipliği yapmaktadır. 2012 yılından bu yana UNESCO tarafından Dünya Mirası Geçici Listesi'de yer almaktadır. 2022 yılında ise Dünya Turizm Örgütü tarafından dünyanın en iyi 32 turizm köyünden birisi seçildi.

Tarihi Birgi köyünde yer alan turistik yapılar şöyledir:

Çakırağa Konağı (18. yüzyıl)
Aydınoğlu Mehmet Bey Camii (14. yüzyıl)
Aydınoğlu Hamamı (14. yüzyıl)
İmam-ı Birgivi Türbesi (16. yüzyıl)
Sandıkoğlu Konağı (19. yüzyıl)
Birgivi Mehmet Efendi Medresesi (16. yüzyıl)
Karaoğlu Camii (18. yüzyıl)
Birgi Surları
Demiri Mağaza (16. yüzyıl)
Küp Uçuran (12. yüzyıl)
Ümmü Sultan Türbesi (14. yüzyıl)
Gazi Umur Bey Heykeli
Kerim Ağa Konağı (18. Yüzyıl)

Birgi, birçok dizi, filme ve belgesele ev sahipliği yapmıştır. Bunların bazıları şunlardır:
1. 2013-2014 yılları arasında yayınlanan Tatar Ramazan dizisi
2. 2014-2016 yılları arasında yayınlanan Yeşil Deniz dizisi
3. 2014 yılında vizyona giren Unutursam Fısılda filminin bazı sahneleri 
4. 2018 yılında vizyona giren Görevimiz Tatil filminin bazı sahneleri

 Wikimedia Commons'ta Birgi ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Birleşik Arap Emirlikleri (Arapça: الإمارات العربية المتحدة, el-İmârâtü'l-Arabiyyetü'l-Müttahide), kısaca BAE, Batı Asya'da, Arap Yarımadası'nın doğu ucunda yer alan bir ülkedir. Yedi emirlikten oluşan federal yarı anayasal bir monarşidir ve başkenti Abu Dabi'dir. Birleşik Arap Emirlikleri doğu ve kuzeydoğuda Umman, güneybatıda ise Suudi Arabistan ile sınır komşusudur. Basra Körfezi'nde Katar ve İran, Umman Körfezi'nde ise Umman ile deniz sınırlarını paylaşmaktadır. 2024 yılında Birleşik Arap Emirlikleri'nin tahmini nüfusu 11 milyondan fazlaydı. Dubai ülkenin en büyük şehridir. İslam devlet dinidir. Arapça resmi dildir, İngilizce ise en çok konuşulan dil ve iş dili olmaya devam etmektedir.
Günümüz Birleşik Arap Emirlikleri, deniz ticareti ve denizciliğe odaklanmış olan Doğu Arabistan'ın tarihi bölgesinde yer almaktadır. Portekizliler 1500 civarında bölgeye gelmiş ve Perslere karşı savaşırken bölgede üsler kurmuşlardır. 1622'de kovulmalarının ardından Hollandalılar boğazları kontrol altına almış ve küresel denizcilik egemenliğini kurmuşlardır. 19. yüzyılda inci avcılığının önemli bir ekonomik faaliyet haline gelmesiyle birlikte, Körfez'de korsanlık yaygınlaştı ve bu durum İngiliz müdahalesine yol açtı. Yerel şeyhlikler, Suudi ve Umman'ın egemenlik girişimlerinden etkili bir şekilde korunan bir İngiliz himayesi olan Ateşkes Devletleri'ni oluşturmak için Birleşik Krallık ile bir anlaşma yaptı. Ateşkes Devletleri, 1971'de Birleşik Arap Emirlikleri olarak tam bağımsızlığını kazanana kadar İngiliz etkisi altında kaldı. Abu Dabi hükümdarı ve ülkenin ilk başkanı (1971-2004) Zayed bin Sultan Al Nahyan, yeni bulunan petrolden elde edilen gelirleri sağlık, eğitim ve altyapıya yatırarak Emirliklerin hızlı gelişimini denetledi.
BAE, küresel ilişkilerde orta güç olarak kabul edilir; Dubai, uluslararası bir finans, turizm ve ticaret merkezi olarak hizmet vermektedir. Nüfusun sadece %11'i yerli Emirlik vatandaşıdır; Nüfusun büyük çoğunluğu gurbetçiler ve göçmen işçilerden oluşmaktadır ve bunların çoğu Güney Asya'dandır. Birleşik Arap Emirlikleri, dünyanın yedinci en büyük petrol rezervlerine ve yedinci en büyük doğal gaz rezervlerine sahiptir. BAE, 21. yüzyılda doğal kaynaklara olan bağımlılığını azaltarak ve giderek turizm ve iş dünyasına odaklanarak Körfez İşbirliği Konseyi (GCC) üyeleri arasında en çeşitlendirilmiş ekonomiye sahiptir. BAE, Birleşmiş Milletler, Arap Birliği, İslam İşbirliği Teşkilatı, OPEC, Bağlantısızlar Hareketi, Dünya Ticaret Örgütü ve BRICS üyesidir; ayrıca Şanghay İşbirliği Örgütü'nün diyalog ortağıdır. 
Yedi yönetici emirden oluşan Federal Yüksek Konsey, en yüksek devlet otoritesidir. Konsey, üyelerden birini federal başkan olarak atar; başkan da başbakanı atar ve başbakan da kabineyi kurar ve yönetir. BAE, otoriter bir devlettir ancak bölgesel standartlara göre genel olarak liberaldir. Konut, sağlık, eğitim ve kişisel güvenlik gibi çeşitli sosyal göstergelerde yüksek sıralarda yer almasının yanı sıra, İnsani Gelişme Endeksi'nde de bölgesel olarak en yüksek sırada yer almaktadır. İnsan hakları örgütleri, hükûmet eleştirmenlerinin hapsedilip işkence gördüğü, ailelerin devlet güvenlik aygıtı tarafından taciz edildiği ve zorla kaybetme vakaları olduğu yönündeki raporlar nedeniyle BAE'yi insan hakları konusunda yetersiz, insan özgürlüğü endeksinde düşük sıralarda değerlendirmektedir. Toplanma, dernek kurma, ifade özgürlüğü ve basın özgürlüğü gibi bireysel haklar ciddi şekilde baskı altındadır.

16. yüzyılda başlayan Portekiz etkisi 17. yüzyılda yerini İngilizlere bıraktı. Başat kabile Kavasim ile Arabistan içlerinden gelen Hanbelîleri korsan olarak ilan eden İngilizler, 1819-1820'de kıyı limanlarına karşı saldırıya geçti. Aslında İngilizlerin asıl amacı, bölge ticaretini kendi egemenlikleri altına almaktı. Mahalli esnafın büyük bir direnişi dahi İngilizleri deniz ticaretini kendi güdümleri altına almalarını engelleyemedi ve sonunda korsanlığa son veren 1820 Denizlerde Genel Barış Antlaşması'nı zorla kabul ettirdiler. 1853 yılında Denizlerde Kalıcı Ateşkes Antlaşması'nın imzalanması üzerine bölgeye Ateşkes Kıyısı adı verildi. İngilizler 1892 yılında Özel Ayrıcalık Antlaşması olarak bilinen bir paktın oluşmasını sağlayarak bölgenin dış politikasını denetim altına aldılar.
Ateşkes Kıyısı 1873-1947 arasında İngiliz Doğu Hindistan Kumpanyası, sonraki yıllarda da İngiliz Dışişleri Bakanlığı tarafından yönetildi. 1971 yılında İngilizlerin Basra Körfezi'nden çekilmesi üzerine emirlikler "Birleşik Arap Emirlikleri" adı altında bir federasyon oluşturarak 2 Aralık 1971 tarihinde İngiltere'den bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir. Ülkede bağımsızlık günü millî bayram olarak kutlanılır. Anayasası ise, yine 2 Aralık 1971'de oluşturulmuştur.

Birleşik Arap Emirlikleri'nin en önemli gelir kaynağı petroldür. 1992'de toplam 837 milyon varil petrol üretmiştir. OPEC ülkeleri arasında 1993'te gerçekleştirilen anlaşmadan sonraki günlük petrol üretimi 2 milyon 160 bin varildir. 1993'teki petrol rezervi 64 milyar 750 milyon varil olarak tahmin ediliyordu. Doğal gazın da ülke ekonomisine önemli katkısı olmaktadır. 1992'de 25.5 milyar m³ doğal gaz üretmiştir. 1993'teki doğal gaz rezervi de 5.5 trilyon m³ olarak tahmin ediliyordu. Petrol ve doğal gazdan elde edilen gelirin gayri safi yurt içi hasıladaki payı %47'dir.
Şubat 2021'de Birleşik Arap Emirlikleri, BAE vatandaşlık kanununda önemli değişiklikler yaptı. Hükûmet, nitelikli yatırımcıların ve özel yeteneklere sahip kişilerin aileleriyle birlikte vatandaşlığa alınmasına izin vermeye karar verdi. Birleşik Arap Emirlikleri, ekonomisine katkıda bulunabilecek yatırımcıların yanı sıra özel yetenekleri de ülkeye çekmeyi hedefliyor.

Ülkenin en önemli sanayi kuruluşları petrol arıtma tesisleridir. Ruveys'teki arıtma tesisleri günde 300.000 varil petrol işleyebilmektedir. Ruveys'te ayrıca petrol yan ürünleri çıkaran petrokimya tesisleri bulunmaktadır. Aynı bölgede doğal gaz işleme tesisleri de kurulmuştur ve bu tesislerde propan ve bütan gaz üretilmektedir. Ummunnar'daki arıtma tesisleri de günde 60.000 varil petrol işleyebilmektedir.
Birleşik Arap Emirlikleri petrol gelirlerini diğer sanayi alanlarında değerlendirmek suretiyle millî sanayisini geliştirmeye çalışmaktadır. Bu amaçla birçok fabrika ve sanayi tesisi kurulmuştur. Başta gelen sanayi tesisleri çimento, alüminyum, kablo ve kiremit üretimi üzerinedir. Bunların yanı sıra bazı küçük sanayi tesisleri de kurulmuştur. İmalat sanayisinin gayri safi yurt içi hasıladaki payı %7'dir. Çalışan nüfusun yaklaşık %14'ü sanayi sektöründe iş görmektedir. Buna petrol tesislerinde çalışanlar da dahildir.

Birleşik Arap Emirlikleri'nin hem Basra Körfezi hem de Umman Denizi boyunca uzun birer kıyısının olması balıkçılık ve inci avcılığı imkânı vermektedir. İnci ticareti eski önemini kısmen kaybetmiş olsa da balıkçılık yine bir gelir kaynağı olarak sürdürülmektedir. 1991'de 92,5 ton balık ve deniz ürünü avlanmıştır.
Topraklarının genelde çöl olmasına rağmen ülkede modern usullerle kısmen tarım da yapılmaktadır. 1992'de başta hurma olmak üzere 240 bin ton meyve, 365 bin ton sebze üretilmiştir. Çok yaygın olmamakla birlikte hayvancılık da yapılmaktadır. 1992'de ülkede 55 bin baş sığır, 275 bin baş koyun bulunuyordu. Tarım ve hayvancılıktan elde edilen gelirin millî gelir içindeki payı %2'dir. Tarım, hayvancılık ve balıkçılık sektöründe çalışanlar tüm çalışan nüfusun %6.4'ünü oluşturmaktadır.

Dış ticaretten de önemli miktarda gelir sağlanmaktadır. Dubai Emirliği'nin merkezi olan Dubai şehri aynı zamanda bir ticaret merkezidir. Bu şehirde Râşid ve Cebeli Ali Limanı adlı iki büyük limanın bulunması şehre ticari yönden canlılık kazandırmaktadır. Adı geçen limanlar vasıtasıyla ülkenin dünyayla deniz bağlantısı sağlanmaktadır.
Dubai'nin bir ticaret merkezi olmasında buranın yönetiminin ekonomik politikasının da etkisi olmuştur. Dubai yönetimi yabancı sermaye sahiplerine ve ticaretçilere her türlü kolaylığı sağlamaktadır. Dubai'nin yanı sıra Ebu Zaby'da da geniş kapasiteli, modern donanımlı iki uluslararası liman bulunmaktadır. Dış ticarete önem verilmesi ve yabancı sermaye sahiplerine kolaylık sağlanması ülkede bankacılık sektörünün gelişmesine de imkân sağlamıştır. Çalışanların üçte ikisinin Asyalılardan oluştuğu belirlenmiştir. Yabancıların ülkede ucuz bir işgücü olarak değerlendirilmesi toplumdaki sosyal dengelerin bozulmasına yol açmıştır.
BAE; petrol, petrol ürünleri ve doğal gazın yanı sıra alüminyum, inci, hurma ve kurutulmuş balık ihraç etmektedir. İthal ettiği malların başında ise makineler, ulaşım araçları, elektrikli ve elektronik araçlar, dayanıklı tüketim malları, kimyasal maddeler, ilaç, gıda maddeleri, canlı hayvan gelir. Dış ticareti daha çok Amerika Birleşik Devletleri, Fransa, Hollanda ve Japonya iledir. Dış ticaretinde açık olmamaktadır. 1990'da ihracatı ithalatından yaklaşık 8,5 milyar dolar daha fazla olmuştur.

Ülke monarşi ile yönetilen Yedi Emirlikten oluşan federasyon ile yönetilir. (Arapçada el-İmârât el-Arabiyye el-Müttahide İngilizcede United Arab Emirates) Birleşik Arap Emirlikleri'nde emirlikler iç işlerinde bağımsız, dış işlerinde Birleşik Arap Emirlikleri'ne bağlıdır. Ülkenin başkenti Abu Dabi'dir. En büyük şehri ise dünyaca ünlü kent olan Dubai'dir. Körfez ülkeleri içerisinde en liberal dış ticaret rejimine sahiptir.

Askeri Organlar: Silahlı Kuvvetler, Deniz Kuvvetleri (Denizcilik ve Kıyı Güvenlik Kuvvetleri), Hava ve Hava Savunma Kuvvetleri, Federal Polis Kuvvetleri. Askerlik Hizmeti yaşı ve Zorunluluğu: 18 yaşındaki herkes; zorunlu askerlik hizmeti bulunmamaktadır.

Birleşik Arap Emirlikleri'nde ortalama her 100 kadın nüfusa karşı 219 erkek bulunur, 25-64 yaş aralığında bu oran 322'ye kadar düşer. Bu oranlar Katar'dan sonra erkek nüfus aleyhine olan dünyanın en yüksek ikinci cinsiyet oranlarıdır.

Ülkede diğer Arap ülkelerinde olduğu gibi resmî dil Arapçadır. Eğitim genelde İngilizcedir ve özellikle iş hayatında yaygın olarak İngilizce kullanılır. Ülkede çok yabancı olduğu için (Hintçe, Endonezce) İngilizce de yaygındır.

Birleşik Krallık, resmî adıyla Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığı, Avrupa anakarasının kuzeybatı kıyılarında, Kuzeybatı Avrupa'da egemen bir ülkedir. Birleşik Krallık; İngiltere, İskoçya, Galler ve diğer ülkelerden İrlanda Denizi ile ayrılan Kuzey İrlanda olmak üzere dört kurucu ülkeden oluşur. Birleşik Krallık, tek kara sınırını Kuzey İrlanda'da İrlanda ile paylaşır. Doğuda Kuzey Denizi, güneyde Manş Denizi ve güneybatıda Kelt Denizi ile Atlas Okyanusu ile çevrili olan Birleşik Krallık, dünyanın en uzun 12. kıyı şeridine sahiptir. Birleşik Krallık'ın toplam alanı 244.376 km karedir (94.354 mil2). Hem İngiltere'nin hem de Birleşik Krallık'ın başkenti ve en büyük şehri Londra'dır, Edinburgh, Cardiff ve Belfast sırasıyla İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda'nın ulusal başkentleridir.
Britanya topraklarında Neolitik Çağ'dan beri yerleşim bulunmaktadır. MS 43 yılında Britanya'nın Roma işgali başlamıştır. 383 ile 410 yılları arasında Roma'nın Britanya'dan çekilmesinin ardından, 450 yılı civarında Anglo-Saksonlar adaya yerleşmeye başlamıştır. 1066 yılında Normanlar İngiltere'yi fethetmiştir. Güller Savaşı'nın ardından İngiltere Krallığı gelişmeye ve genişlemeye başlamış, bu süreç 16. yüzyılda Galler'in ilhakı ve Britanya İmparatorluğu'nun kurulması ile sonuçlanmıştır. 17. yüzyıl boyunca Britanya monarşisinin rolü, özellikle İngiliz İç Savaşı'nın etkisiyle azalmıştır. 1707'de İngiltere Krallığı ve İskoçya Krallığı, Birlik Antlaşması uyarınca birleşerek Büyük Britanya Krallığı'nı oluşturmuştur. George devrinde başbakan makamı kurumsal hale gelmiştir. 1800 Birlik Yasası ile İrlanda Krallığı da birliğe dahil edilmek suretiyle 1801'de Büyük Britanya ve İrlanda Birleşik Krallığı kurulmuştur. İrlanda'nın büyük bölümü 1922'de Özgür İrlanda Devleti olarak Birleşik Krallık'tan ayrılmış ve 1927 tarihli Kraliyet ve Parlamento Unvanları Yasası ile günümüzdeki Birleşik Krallık adı kabul edilmiştir.
Birleşik Krallık, dünyanın ilk sanayileşmiş ülkesi olup ve 19. yüzyıl ile 20. yüzyıl başlarının büyük bölümünde, özellikle 1815-1914 arasındaki Britanya Barışı (Pax Britannica) döneminde dünyada hiper güç olmuştur. Britanya İmparatorluğu, 19. yüzyılın büyük kısmında dünyanın önde gelen ekonomik gücü olmuştur. Bu konum; tarımsal refahı, baskın ticaret ülkesi olunması, büyük sanayi kapasitesi, önemli teknolojik başarıları ve 19. yüzyıl Londra'sının dünyanın başlıca finans merkezi olarak yükselmesi ile desteklenmiştir. 1920'lerde sınırlarının zirvesine ulaşan imparatorluk, dünya kara yüzeyinin ve nüfusunun neredeyse dörtte birini kapsayarak tarihteki en büyük imparatorluk olmuştur. Ancak Britanya'nın  Birinci Dünya Savaşı ve İkinci Dünya Savaşı'ndaki rolü ekonomik gücüne zarar vermiş ve küresel çapta yaşanan sömürgesizleşme dalgası Britanya kolonilerinin çoğunun bağımsızlığına yol açmıştır.
Birleşik Krallık, üç ayrı yargı bölgesine sahip bir anayasal monarşi ve parlamenter demokrasidir. İngiltere ve Galler, İskoçya ile Kuzey İrlanda. İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda'nın kendilerine yetki devredilmiş çeşitli konuları denetleyen hükûmetleri ve parlamentoları bulunmaktadır. Gelişmiş ülke statüsünde ve gelişmiş ekonomiye sahip olan Birleşik Krallık, nominal GSYİH'ye göre dünyanın en büyük ekonomileri arasında yer almaktadır ve dünyanın en büyük ihracatçı ve ithalatçılarından biridir. En yüksek savunma harcamalarından birine sahip nükleer güç olan Birleşik Krallık, yine Avrupa'nın en güçlü ordularından birine sahiptir. Yumuşak güç etkisi, eski kolonilerinin hukuk ve siyaset sistemlerinde gözlemlenebilir. Britanya kültürü, özellikle dil, edebiyat, müzik ve spor alanlarında küresel çapta etkili olmaya devam etmektedir. Büyük güç olan Birleşik Krallık, çok sayıda uluslararası örgüt ve forumun üyesidir.

Ülkenin resmî adı "Kuzey İrlanda ve Büyük Britanya Birleşik Krallığı"dır ve pek çok kaynakta ülkenin adı kısaca "Birleşik Krallık" olarak geçmektedir. İngiltere, aslında ülkenin resmî adında geçen "Büyük Britanya"yı oluşturan üç bölgeden birisidir. Büyük Britanya'yı oluşturan diğer iki bölge, İngiltere ile birlikte tarihsel süreç içerisinde tek bir ülke çatısı altında birleşen Galler ve İskoçya'dır. Ülkenin resmî adında geçen Kuzey İrlanda ise İrlanda'nın bağımsızlığını kazanmasından sonra Birleşik Krallığa bağlı olarak kalan, İrlanda adasının kuzey doğu kısmında yer alan bölgedir. Ayrıca, imparatorluk döneminin bir kalıntısı olarak ülkeye bağlı olan çok sayıda küçük, denizaşırı toprak parçası bulunmaktadır.
1707 Birlik Eylemleri, İngiltere Krallığı ve İskoçya Krallığı'nın "Büyük Britanya Adıyla Tek Bir Krallıkta Birleştiğini" ilan etti. 1800 Birlik Eylemleri, 1801'de Büyük Britanya Krallığı ile İrlanda Krallığını birleştirdi ve Büyük Britanya ve İrlanda Birleşik Krallığı'nı oluşturdu. İrlanda'nın bölünmesi ve 1922'de Kuzey İrlanda'yı İrlanda adasının Birleşik Krallık içindeki tek parçası olarak bırakan Özgür İrlanda Devleti'nin bağımsızlığını takiben, adı "Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığı" olarak değiştirildi.

Büyük Britanya, yaklaşık yarım milyon yıldır yerleşim yeri olmuştur. En eski arkeolojik kalıntılar arasında kemikler ve çakmaktaşı aletler bulunur. MÖ 2500 civarında başlayan Tunç Çağı, tarım ve hayvancılığın evrimine ve en ünlüsü Stonehenge'de taş ve ahşap dairelerin inşasına tanık oldu.
Romalılar

Julius Caesar (MÖ 100-44) ve Roma lejyonerleri ilk olarak MÖ 55'te Kent'e ayak bastı, ancak Romalıların Büyük Britanya'yı işgal etmesi, güneydoğu İngiltere'yi alması ve ardından kuzeye itmesi, yollar inşa etmesi ve askerÎ karakollar kurması MS 43 yılına kadar değildi. MS 80 civarında Roma İmparatorluğu, İngiltere ve Galler'in çoğunu ele geçirdi. İmparator Hadrianus (76-138) Hadrian Duvarı'nın inşasıyla kuzey sınırını belirledi. Roma Britanyası (Latince: Provincia Britannia) 400 yıl sürdü. Ticaret gelişti ve barış galip geldi - ancak Kıta Avrupası'nda yaşanan Kavimler Göçü'nün bir parçası olarak Kuzey Almanya'dan Saksonlar (Saxons) ve Angıllar (Angles) düzenli olarak Roma Britanyası'na baskın düzenlemesiyle Roma'nın gücü azaldı.
Saksonlar ve Vikingler

MS 4. yüzyılda, Kıta Avrupası'nda yaşanan Kavimler Göçü'nün bir parçası olarak Kuzey Almanya'dan Saksonlar (Saxons) ve Angıllar (Angles) düzenli olarak Roma Britanyası'na baskın düzenledi. MS 700'de İngiltere Adanın doğu ve güney kısımlarına yerleşen Anglosaksonlar, zamanla kendi hâkimiyetlerini oluşturarak İngiltere'de Anglo-Sakson Kroniğini başlattılar.
 I. Viking istilası ve Wessex Krallığı

790 yılı civarında İngiltere, Viking istilalarına maruz kaldı. İngiltere'de "Danes" ve "Norsemen," Fransa'da "Norman" adı verilen ve 100 yıldan uzun bir süre Hristiyan Avrupa'da merhametsiz paganlar olarak korku salmışlardı.
Anglosakson hakimiyeti sürecinde bölgede irili ufaklı Anglosakson kabile krallıkları egemen olmuştur. Viking istilasına karşı birleşme ihtiyacı Britanya adasındaki çok devletli karmaşık yapının İngiltere, Galler ve İskoçya şeklinde üçlü bir devlet yapısında Büyük Alfred'in (848-899) egemenliğindeki Wessex Krallığı altında konsolide olmasına imkân tanıdı. Wessex Krallığı, önce Vikingleri adadan attıktan sonra, 927 yılında diğer küçük krallıkları içine katarak İngiltere Krallığı haline gelmiştir. 790 yılı civarında başlayan ve 100 yıl kadar devam eden Viking istilaları, 11. yüzyıla kadar endemik savaşla sonuçlandı.
 II. Viking istilası ve Viking Krallığı 

X. yüzyıldan itibaren Norveç ve Danimarka Krallığı da (Vikingler) İngiltere ile tekrar ilgilenmeye başladı. İngilizler için bundan sonra gerileme süreci de böylece başlamış oldu. Bu süreç, Vikingler'in XI. yüzyılın başlarında ülkenin tamamını ele geçirmesiyle neticelendi ve Danimarka Kralı Knud aynı anda İngiltere, Norveç ve Danimarka kralı oldu. Ancak bu dönemde Normandiya'ya yerleşen Vikinglerin Normanlar'ın istilâsı başladı.

Orta Çağ
1066'da I. William (1028-1087), Fransa'dan Kanal'ı geçti ve Hastings Savaşı'nda Saksonları yendi.
Başarılı bir askerî işgalin ardından Normandiyalı William, tüm İngiltere topraklarını kraliyet mülkü ilan etti. ve neredeyse yüzde 20'sini elinde tuttuktan sonra, ana vasallarını toprağın yaklaşık yüzde 40'ına tekabül eden mülklerle ödüllendirmeye başladı.
Daha sonra kral olarak taç giydi ve hem kendi hem de halefleri, bölgesel kontrol uygulayan yerel baronlarla feodal bir krallığı yönetti. Normanlar 1066'da İngiltere Kralı Harold'u mağlûp ederek ülkeye hâkim oldular. İngiltere toprakları Norman kökenli aristokratlara (lordlar) paylaştırıldı ve bir çeşit feodalite dönemi başladı.
Kraliyet ve bölgesel otorite arasındaki gerilim, 1215'te Magna Carta'nın imzalanmasıyla kraliyet gücünün kesilmesine ve tarafların bu sözleşmeyle ilgili sorumluluklarını yerine getirmemesi üzerine İngiltere'de uzun bir iç savaş olan Güller Savaşı'na yol açtı. Sadece 1485'te, III. Richard'ın (1452-1485) yenilmesi ve Galler asıllı Tudor Hanedanının tahtı ele geçirmesiyle ülkede istikrar sağlandı.
Tudor Rönesansı (1485-1603)

Tudorlar döneminde, İngiltere büyük bir Avrupa gücü haline geldi. Henry (1491-1547) bağımsız bir İngiltere Kilisesi kurmak için Papalık ile bağlarını kopardı ve kızı I. Elizabeth (1533-1603), İspanyol Armadası'nı yenerek İngiltere'yi savundu. Elizabeth, Katolik ve Protestan tebaası arasında diplomatik bir rota çizdi ve Anglo-Galli seçkinler aracılığıyla Galler'i sıkı bir şekilde kontrol etti; Bağımsız İskoçya, İngiltere'nin azılı düşmanı Fransa ile müttefik olduğu için Elizabeth için daha sorunlu oldu ve İskoç kraliyetleri kendi krallıklarını kontrol edemedi. Böyle bir kraliyet, İskoç Kraliçesi Mary (1542-1587), gasp edildi ve İngiltere'de sürgüne kaçtı, burada Elizabeth'e karşı yaptığı entrika, idamına yol açtı.
Kral VIII. Henry'nin kendine bir erkek vâris doğurmayan Kraliçe Catherine'dan boşanarak yeniden evlenmek istemesi papalıkla arasının açılmasına sebep oldu. Papa bu boşanmayı onaylamayınca ilişkiler koptu ve Henry 1534'te kendini İngiltere Kilisesi'nin başı ilân ederek bütün kilise mallarına el koydu. Böylece İngiltere'de Protestanlık hâkimiyeti başlamış oldu.
Stuartlar (1603-

Birleşmiş Milletler (İngilizce: United Nations), resmî kısaltmasıyla BM (İngilizce: UN), 26 Haziran 1945 tarihinde Birleşmiş Milletler Antlaşması'nın imzalanmasıyla kurulan, uluslararası barış ve güvenliği korumak, devletler arasında dostane ilişkiler geliştirmek, uluslararası işbirliğini teşvik etmek ve bu hedeflere ulaşmak için devletlerin eylemlerini uyumlaştırma merkezi olarak hizmet etmek amacıyla kurulmuş küresel bir uluslararası kuruluştur.
Birleşmiş Milletler'in genel merkezi New York şehrinde yer almakta olup, Cenevre, Nairobi, Viyana ve Lahey'de de çeşitli ofisleri bulunmaktadır. BM, altı ana organdan oluşur: Genel Kurul, Güvenlik Konseyi, Ekonomik ve Sosyal Konsey, Uluslararası Adalet Divanı, Sekreterya ve Vesayet Konseyi. Bu organlar, birçok uzman ve bağlı kuruluşla birlikte Birleşmiş Milletler Sistemini oluşturur. Kuruluşun toplamda 193 üye devleti ve 2 gözlemci devleti bulunmaktadır.
Birleşmiş Milletler, özellikle 20. yüzyılın ortalarındaki dekolonizasyon süreci sırasında, öncelikli olarak ekonomik ve sosyal kalkınmaya odaklandı. Birçok yetkilisi ve kurumu Nobel Barış Ödülü'ne layık görülerek barış ve insani kalkınma alanında küresel bir lider olarak tanındı. Bununla birlikte, BM zaman zaman etkisizliği, taraflı tutumları ve yolsuzluk iddiaları nedeniyle eleştirilmektedir.

Birleşmiş Milletler'in kurulmasından önceki yüzyılda, silahlı çatışmaların ve çekişmelerin mağdurlarına koruma ve yardım sağlamak amacıyla Uluslararası Kızılhaç Komitesi gibi birçok uluslararası kuruluş kuruldu.
I. Dünya Savaşı sırasında, özellikle ABD Başkanı Woodrow Wilson başta olmak üzere birçok lider, barışı kalıcı biçimde güvence altına alacak uluslararası bir kuruluşun kurulmasını savundu. Savaşı kazanan İtilaf Devletleri, Paris Barış Konferansı'nda barışın şartlarını belirlemek üzere toplandı. Bu süreçte Milletler Cemiyeti'nin kurulması kararlaştırıldı, ancak Amerika Birleşik Devletleri bu kuruluşa hiçbir zaman katılmadı. 42 ülke tarafından onaylanan Milletler Cemiyeti, 10 Ocak 1920'de resmen yürürlüğe girdi ve faaliyete geçti. Cemiyet Konseyi, Genel Kurul'un çalışmalarını yöneten yürütme organı olarak görev yaptı ve dört daimi üyeden oluşuyordu: Birleşik Krallık, Fransa, İtalya ve Japonya.
1920'lerde bazı sınırlı başarılar elde eden Milletler Cemiyeti, 1930'larda etkisiz kaldığını gösterdi. 1933'te Japonya'nın Mançurya'yı işgaline karşı önlem alamadı. Kırk ülke Japonya'nın Mançurya'dan çekilmesini oylasa da Japonya karşı oy kullandı ve geri çekilmek yerine Milletler Cemiyeti'nden ayrıldı. 1936'da Cenevre'de Etiyopya İmparatoru Haile Selassie'nin uluslararası müdahale çağrısı sonuçsuz kaldı. İtalya'ya yönelik ekonomik yaptırım çağrısı da başarısız olunca cemiyet, İkinci İtalya-Etiyopya Savaşı'na karşı etkili bir tepki veremedi. Bunun ardından İtalya ve bazı diğer ülkeler de Milletler Cemiyeti'nden ayrıldılar. 1939'da II. Dünya Savaşı patlak verdiğinde, Milletler Cemiyeti fiilen kapandı.

Birleşmiş Milletler'in kuruluşuna giden süreç, 12 Haziran 1941'de Londra'da düzenlenen Müttefikler Konferansı'nda St James's Palace Deklarasyonu'nun kabul edilmesiyle başladı. Ağustos 1941'de ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt ile Birleşik Krallık Başbakanı Winston Churchill, savaş sonrası dünya düzenine ilişkin hedefleri belirleyen Atlantik Bildirisi'ni yayımladılar. 24 Eylül 1941'de Londra'da yapılan Müttefikler Konseyi toplantısında, Mihver işgali altındaki ülkelerin sürgündeki sekiz hükûmeti, Sovyetler Birliği ve Özgür Fransız Kuvvetleri temsilcileri, Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri tarafından belirlenen ortak politika ilkelerine uymayı oybirliğiyle kabul ettiler.
Aralık 1941'de Roosevelt ve Churchill, Beyaz Saray'da düzenlenen Arkadya Konferansı'nda bir araya geldi. Birleşmiş Milletler'in kurucusu olarak kabul edilen Roosevelt, Müttefik ülkeleri tanımlamak için "Birleşmiş Milletler" terimini ortaya attı; Churchill ise bu ifadenin daha önce Lord Byron tarafından kullanıldığını belirterek öneriyi kabul etti. 29 Aralık 1941'de Roosevelt, Churchill ve Harry Hopkins tarafından kaleme alınan Birleşmiş Milletler Bildirisi'nin metni, Sovyetler Birliği'nin önerilerini içeriyordu ancak Fransa'ya herhangi bir rol vermiyordu. Atlantik Bildirisi'nden farklı olarak, Roosevelt'in ısrarı üzerine Stalin'in de onayladığı din özgürlüğü hükmü belgeye eklendi. Roosevelt'in "Dört Polis" fikri, Birleşmiş Milletler Bildirisi'nde ortaya çıkan dört büyük Müttefik ülke olan Amerika Birleşik Devletleri, Birleşik Krallık, Sovyetler Birliği ve Çin'i ifade ediyordu. 1 Ocak 1942'de Roosevelt, Churchill, Sovyetler Birliği'nin eski Dışişleri Bakanı Maksim Litvinov ve Çin Başbakanı Soong Tse-ven, Birleşmiş Milletler Bildirisi'ni imzaladılar; ertesi gün 22 ülkenin temsilcileri de imzalarını ekledi. Savaş boyunca "Birleşmiş Milletler" terimi, Müttefiklerin resmî adı olarak kullanıldı. Bir ülkenin Birleşmiş Milletler'e katılabilmesi için bildirgeyi imzalaması ve Mihver Devletleri'ne savaş ilan etmesi gerekiyordu.
Ekim 1943'te düzenlenen Moskova Konferansı, "Genel Güvenlik Üzerine Dört Güç Bildirisi" de dâhil olmak üzere Moskova Bildirileri'nin kabul edilmesiyle sonuçlandı. Amerika Birleşik Devletleri, Sovyetler Birliği, Birleşik Krallık ve Çin tarafından imzalanan bu bildiri, "mümkün olan en kısa sürede genel bir uluslararası kuruluşun" oluşturulmasını öngörüyordu. Bu, Milletler Cemiyeti'nin yerini alacak yeni bir uluslararası örgütün kurulmasının ilk kez kamuoyuna açık biçimde gündeme getirilmesiydi. Kısa süre sonra düzenlenen Tahran Konferansı'nda Roosevelt, Churchill ve Sovyet lideri Josef Stalin bir araya gelerek savaş sonrası uluslararası örgüt fikrini ayrıntılı biçimde ele aldılar. Yeni uluslararası örgüt, 21 Eylül-7 Ekim 1944 tarihleri arasında Dumbarton Oaks Konferansı'nda Müttefik Büyük Dörtlü'nün delegasyonları arasında formüle edildi ve müzakere edildi. Yeni örgütün amaçları, yapısı ve işleyişi ile ilgili öneriler üzerinde anlaşmaya vardılar. Tüm sorunların çözülmesi için Şubat 1945'te Yalta'da düzenlenen konferans ve Sovyetler Birliği ile yapılan müzakereler gerekti.

1 Mart 1945 tarihine kadar, 21 ülke daha Birleşmiş Milletler Bildirisi'ni imzaladı. Aylar süren planlamanın ardından, 25 Nisan 1945'te San Francisco'da Birleşmiş Milletler Uluslararası Örgütlenme Konferansı başladı. Konferansa 50 ülkenin hükûmetleri ve çok sayıda sivil toplum örgütü katıldı. Büyük Dörtlü'nün delegasyonları genel kurul oturumlarına başkanlık etti. Daha önce Winston Churchill, Ağustos 1944'te Paris'in kurtuluşunun ardından Fransa'nın büyük güç statüsünü geri kazanması için Franklin D. Roosevelt'e baskı yapmıştı. Birleşmiş Milletler Antlaşması'nın taslağı iki ay içinde tamamlandı ve 26 Haziran 1945'te 50 ülkenin temsilcileri tarafından imzalandı. Antlaşma, Güvenlik Konseyi'nin beş daimi üyesi olan Amerika Birleşik Devletleri, Birleşik Krallık, Fransa, Sovyetler Birliği ve Çin'in yanı sıra diğer 46 ülke tarafından onaylandı. Böylece Birleşmiş Milletler, 24 Ekim 1945'te saat 20.07'de (UTC) resmen kuruldu.
51 ülkenin temsil edildiği Genel Kurul ve Güvenlik Konseyi'nin ilk toplantıları, Ocak 1946'da Londra'da yapıldı. Görüşmeler, İran'ın Azerbaycan bölgesindeki Sovyet birlikleri ile Yunanistan'daki İngiliz kuvvetlerinin varlığı gibi güncel konularla hemen başladı. İngiliz diplomat Gladwyn Jebb, geçici genel sekreter olarak görev yaptı. Genel Kurul, Birleşmiş Milletler genel merkezinin New York'ta kurulmasına karar verdi. İnşaat 14 Eylül 1948'de başladı ve 9 Ekim 1952'de tamamlandı. Norveç Dışişleri Bakanı Trygve Lie, Birleşmiş Milletler'in ilk genel sekreteri olarak seçildi.

Birleşmiş Milletler'in birincil görevi barışı korumak olsa da, Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyetler Birliği arasındaki bölünme genellikle örgütü felç ediyordu; genellikle sadece Soğuk Savaş'tan uzak çatışmalara müdahale etmesine izin veriyordu. Bunun iki önemli istisnası, 7 Temmuz 1950'de Sovyetler Birliği'nin yokluğunda kabul edilen ve ABD liderliğindeki koalisyonun Kuzey Kore'nin Güney Kore'yi işgalini püskürtmesini onaylayan Güvenlik Konseyi kararı ile 27 Temmuz 1953'te imzalanan Kore Ateşkes Anlaşması idi.
29 Kasım 1947'de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, İngiliz Mandası altındaki Filistin'in Yahudi ve Arap devletleri olarak ikiye bölünmesini ve Kudüs'ün uluslararası bir statüye tabi tutulmasını öngören 181 sayılı kararı kabul etti. Plan, 33 lehte, 13 aleyhte, 10 çekimser oyla kabul edildi; bir ülke ise oylamaya katılmadı. Yahudi toplumu planı kabul ederken, Filistinli Araplar ve Arap devletleri reddetti. Bu durum iç savaşa yol açtı. 15 Mayıs 1948'de İsrail Devleti'nin ilanıyla birlikte, çevredeki Arap orduları Filistin'e girerek 1948 Arap-İsrail Savaşı'nı başlattı. İki yıl sonra, BM arabulucusu Ralph Bunche, çatışmaya son verecek bir ateşkes anlaşmasını müzakere etti. Güvenlik Konseyi de "Filistin'in tüm bölgelerinde ateşkes ilan edilmesini" kararlaştırdı. 7 Kasım 1956'da Süveyş Krizi'ni sona erdirmek amacıyla ilk BM Barış Gücü kuruldu. Ancak aynı yıl BM, Sovyetler Birliği'nin Macaristan'ı işgaline karşı bir müdahalede bulunamadı.
14 Temmuz 1960'ta BM, Katanga bölgesine düzen sağlamak ve 11 Mayıs 1964'e kadar Demokratik Kongo Cumhuriyeti'nin kontrolünü yeniden tesis etmek amacıyla Birleşmiş Milletler Kongo Operasyonu'nu (UNOC) başlattı. Bu operasyon, örgütün o döneme kadarki en büyük askerî gücüydü. Görev sürecinde, BM'nin en etkili genel sekreterlerinden biri olarak anılan Dag Hammarskjöld, isyancı lider Moise Tshombe ile görüşmek üzere yoldayken geçirdiği uçak kazasında hayatını kaybetti. Kısa süre sonra, ölümünden sonra Nobel Barış Ödülü'ne lâyık görüldü. 1964'te Hammarskjöld'ün halefi U Thant, Kıbrıs'a BM Barış Gücü'nü gönderdi. Bu görev, BM tarihinin en uzun soluklu barış gücü operasyonlarından biri haline geldi.

Genel Kurul, üye devletlerden oluşur. Her üyenin Genel Kuruldaki temsilcileri 5 kişiden çok olamaz. Genel Kurul'un görevleri şunlardır:

Silahsızlanma ve silah denetimi konusunda önerilerde bulunmak.
Barış ve güvenliği etkileyecek görüşmeler yapmak, her konuda önerilerd

Bisiklet (Fr. 'Bicyclette' İki dairecikli) ya da popüler olmayan eski adıyla velespit (Fr. 'Vélocipède' Tez Ayak), motorsuz veya elektrik motorlu, iki veya üç tekerlekli, pedallı, (bazen elektrik motor destekli) insan gücü ile ilerleyen bir ulaşım aracıdır. 19. yüzyıl sonlarında bisiklet anlamında Arapça derrâce sözcüğünün kullanıldığı da belirtilmektedir. Halk dilinde bisiklet anlamında demirat, teker, yelatı gibi sözcüklerin kullanıldığı tespit edilmiştir. Bisikletin eş anlamlısı olarak ise çiftteker ve çalınga sözcükleri bulunmaktadır. Ulaşım ve eğlencenin yanı sıra bisiklet sporunda da kullanılır. BMX, Dağ bisikleti, şehir (hibrit) bisikleti, tandem (çift kişilik bisiklet), tur bisikleti, yol bisikleti gibi türleri vardır. Vitesli ve vitessiz türleri bulunmaktadır.

Bisikletin icadı konusunda tarihçiler arasında tam bir fikir birliği yoktur ve ileri sürülen tarihler tartışmalıdır. Bisiklet, tek bir mucit tarafından icat edilmemiş, tarih içerisindeki pek çok farklı çabanın bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Leonardo da Vinci'ye ait olduğu ileri sürülen 1492 tarihli bir bisiklet karalamasının 1960'larda Codex Atlanticus'a eklenmiş sahte bir çizim olduğu anlaşılmıştır. 1790'larda icat edilen vélocifère veya célérifère isimli hızlı at arabası aracı, bisikletin atalarından biri olarak kabul edilmez.
Binicisi tarafından itme gücü sağlanan iki tekerlekli ve kanıtları tartışmalı olmayan ilk taşıt, Alman Baron Karl von Drais de Sauerbrun tarafından icat edilmiştir. Drais, 1817 yılında aracı 14 km boyunca kullandı ve 1818 yılında Paris'te sergiledi. Von Drais, aracını Laufmaschine (koşu makinesi) olarak adlandırdı, çünkü tahtadan yapılmış aracın sabit bir gidonu vardı, fakat hareketi sağlamak için pedalları yoktu. Binici, ayakları ile yerden güç alıyor, bir denge tahtası binicinin kollarını destekliyordu. Zamanla bu isim yerine draisienne ve velosipede isimleri daha popüler hâle geldi. Draisienne günümüzde birçok dilde tren rayları üzerinde ray boyu kas gücüyle hareket eden aletler için kullanılır. Von Drais aracının patentini aldı, ancak kısa sürede kopyaları Avusturya, Birleşik Krallık, İtalya ve Amerika Birleşik Devletleri gibi pek çok ülkede türedi.
Londralı Denis Johnson, von Drais'in koşu makinesinden bir adet satın aldı ve İngiltere'de patentini alarak geliştirdi. 300 adet üretip "yaya at arabası" adıyla piyasaya sürdüğü araç, "hobi atı" adıyla ünlendi. Karikatüristler, bu aracı "züppe atı" olarak tanımlıyor ve yoldan geçenler, binicilerle alay ediyorlardı. Hobi atının sadece düzgün yollarda rahatça kullanılabilmesi, emniyet endişelerini gündeme getirdi ve araç, altı ay içerisinde gözden düştü. Drais ve Johnson'ın çabaları, iki tekerlekli bisikletin hareket hâlinde iken dengede kalabileceğini ispatlasa da sonraki 40 yıl boyunca çalışmalar üç ve dört tekerlekli bisikletler üzerinde yoğunlaştı.
İlk büyük oranda seri bisiklet üretimi "Michaux Company" tarafından yapılmıştır. Şirket, yılda yüzkırk bisiklet üretiyordu. Bisikletin ilgi görmesi, dönemin devletlerinin de dikkatini çekmiştir. 1800'lerin ikinci yarısında Fransa Savunma Bakanlığı bisiklet üretimini destek vermiş ve 1871'de imal edilen bisikletler, Almanya ile o zaman yapılan savaşta kullanılmıştır.
Trufaut, içi boş kauçuk lastiğini bulmuş, bunu İskoçya'da eşit çapta tekerlekleri olan komple kadrolu, bilyalı ve millî bisikletlerin yapılması takip etmiş, ardından da ortadan katlanan portatif bisikletler piyasaya çıkmıştır.
İrlanda'da 1888 yılında havalı plastik bisikletler piyasaya sürülmüştür. Bu durum bisiklet endüstrisini geliştirmiştir. Bisiklet üretiminde kullanılan malzemenin fiyatının yüksekliği, işçilik maliyetlerinin yüksekliği nedeniyle halka inememiştir. 1800'lerin sonundan fabrikaların artması ve seri üretimin hızlanmasıyla maliyetlerde yaşanan düşüş, bisikletin geniş kitlelere ulaşmasını sağladı. Özellikle Belçika, Fransa, İngiltere, İtalya ve İspanya'daki bisiklet fabrikaları, bisikletin bu ülkelerde yaygınlaşmasına ve bisiklet sporunun gelişmesine önayak olmuştur.
II. Dünya Savaşı'nda Avrupa ülkeleri, bisikleti ordu süratinin artırılması için askerî amaçla kullanmışlardır.

Bisiklet o kadar günlük hayat içindedir ki sayısal dünya alfabesi Unicode'da 0x1F6B2 Kod noktası bisiklet ikonu için ayrılmıştır. Bunun HTML entity kodu olarak karşılığı olan &#x1F6B2; web sayfasında şu "harfi" gösterir: 🚲.

Bisiklet tipleri birkaç farklı şekilde sınıflandırılabilirler. Bunlardan birisi tekerlek çaplarına göre yapılan sınıflandırmadır. Üç tekerlek çapı şu anda çok yaygın olarak kullanılmaktadır. Bunlar 28 inç (710 mm), 26 inç (660 mm), 20 inç (510 mm). Bunların dışında 27 inç (690 mm) çapındaki tekerlekler, uzun yıllar boyunca yol bisikletlerinde kullanılmıştır. 584 milimetre (23,0 in) çaplı 650B olarak tanımlanan tekerlekler de son zamanlarda bazı üreticiler tarafından kullanılmaya başlanmıştır. 29 inç (740 mm) çaplı tekerlekler dağ bisikletinde yaygınlığı gitgide artmıştır. 2012 yılında olimpiyatlarda birçok dağ bisikleti yarışçısı 29 inç (740 mm) tekerlekleğe sahip bisiklet kullanmışlardır.
Teker çapı sınıflandırmasına göre 28 inç (710 mm) tekerlek çapına sahip bisikletler yol bisikleti, 26 inç (660 mm) tekerlek çapına sahip bisikletler dağ bisikleti olarak kabaca tanımlanır. 20 inç (510 mm) tekerleklere sahip bisikletler BMX bisikletleri 19 inç (480 mm) hacı bisikleti olabildikleri gibi, farklı üç tekerlekli, hatta dört tekerlekli bisikletlerde ve yatay bisikletlerde sıklıkla kullanılırlar.

Bisikletler kullanım amaçlarına göre de sınıflandırılabilirler. Teker çapı ne olursa olsun, ince tekerlekli ve daha nahif yapılı, asfaltta kullanıma yönelik yapılmış bisikletlere yol bisikleti denir.
Gene tekerlek çapı 622 milimetre (24,5 in) ya da 559 milimetre (22,0 in) olmasına bakılmaksızın (genellikle 559 mm olur), sağlam gövdeli ve dayanıklı parçalardan yapılmış, daha kalın lastiklerin kullanılmasına izin veren bisikletler araziye uygundurlar ve bunlara dağ bisikleti denir. Dağ bisikletlerinin ön süspansiyonlu, ön ve arka süspansiyonlu, süspansiyonsuz tipleri olabilir. Süspansiyon miktarına ve olup-olmamasına göre bisiklet kullanım alanları değişebilir.
Teker çapı 622 milimetre (24,5 in) ya da 559 milimetre (22,0 in) ve son zamanlarda da 622 milimetre (24,5 in) ya da 584 milimetre (23,0 in) olarak üretilen bazı bisikletler, uzun yollarda kullanılmak üzere üretilirler. Bu bisikletlerin ön ve arka kısımlarında çanta taşımaya imkânları vardır. Çamurluklar, rahat sele ve gidonlar kullanırlar. Tek amacı uzun mesafelere binicisini ve binicinin eşyalarını taşımak olan bu bisikletlere tur bisikleti denir.
Teker çapı Türkiye'de 28 inç (710 mm), Fransa, İtalya, İskandinav ülkeleri gibi bölgelerde ise 650B olan bazı bisikletler vardır ki bunlara şehir bisikletleri denir. Bu bisikletlerin çoğu zaman ön ve arkalarında sepetleri, dinamolu ışıklandırma sistemleri vardır. Avrupa'nın pek çok yerinde genç-yaşlı insanlar şehir içindeki işlerini görmek, bir yerden bir yere gitmek, yük taşımak için bu bisikletleri kullanırlar.
Asıl amacı akrobasi ve bazı özel yarışlar olan, sağlam yapılı ve 20 inç (510 mm) tekerlekli bisikletlere BMX bisikletleri denir. Bu bisikletler 1980'li yıllardan itibaren ortaya çıkmış ve bütün dünyada popülerlik kazanmışlardır.
İki sürücünün aynı anda binmesine müsaade eden bisikletlere tandem denir. Tandemler, uzun turlardan kısa arazi yarışlarına kadar pek çok farklı alanda kullanılabilirler.
Sürücüsünün arkasına yaslanmasına hatta bazı durumlarda yatar pozisyonda durmasına müsaade eden bisikletlere yatay bisiklet denir. Yatay bisikletler Türkiye'de yaygın değildir. Yatay bisiklet kelimesi bile bilinmemektedir. Yatay bisikletin İngilizcesi İngilizce: Recumbent Bicycle'dir.
Sadece tek bir tekerleki olan bisikletler de vardır. İki tekerlek karşılığı kullanılan İngilizcesi "İngilizce: Bicycle" olan bisiklet, tek tekerlekten oluştuğu için İngilizcedeki "İngilizce: Unicycle" kelimesinin karşılığı olarak unisiklet kelimesiyle tanımlanmaya başlamıştır. Eskiden sirklerde gösteri amacıyla kullanılan unisikletler, son yıllarda sokak hareket yarışmalardan unisiklet basketbolu, hokeyi ve dağ unisikleti manasına gelen "muni" kategorilerine kadar geniş bir alana yayılmış ve giderek dünyada popülerlik kazanmışlardır. Tek tekerlekli bisiklet, yani unisikleti kullanmayı öğrenmek, normal bisiklet kullanmaktan farklıdır.
Elektrikli bisiklet motorda ve pilde yeni teknolojiler (örn. Ni-MH) sayesinde fiyat ve kulanım kolaylığı getirerek bisikleti daha çekici hale kılmaya başlamıştır. Bu yüzden daha uzun mesafeler bisikletle terlemeden ulaşılabilir hale gelmiştir. Buna ek olarak sıkışık trafikte araba içinde hareketsiz yolculuk yerine, daha hür, daha sosyal, daha sağlıklı, daha masrafsız ve daha çevreci bir seçenek sunması gibi nedenler elektrikli bisikleti daha çekici hale getirmiştir. Elektrikli motor ön teker göbeğine, arka teker göbeğine ya da daha dengeli olsun diye pedallar arasına yerleştirilebilir. Elektrik enerjisinin depolandığı pil kadro içinde saklı veya üzerinde monte edilmiş olabilir. Motor pilden aldığı enerjiyle pedal gücüne yardım ederek sürücünün konforunu arttırır. Kanunun bisiklet süratine ve motor gücüne koyduğu kısıtlamalara uyabilmek ve kullanım kolaylığı için elektrikli bisikletlerde hız ve pedal gücü ölçen, motor yardımının oranını ayarlayan aygıtlar da sistemin parçası olabilir.
İş bisikletleri özellikle yük taşımak için üretilirler. Bazıları yüz kilo ve üstündeki yükleri taşıyabilecek kadar sağlamdır. Elektrik motor destekli olanları yüklü iken bile zorlanmadan trafiğe de uyabilir. İki veya üç tekerlekli modelleri vardır.
Katlanabilen bisiklet uzunca bir seyahatin ilk ve son kısımlarında kullanmak için, motorlu taşıtta beraber götürülebilme kolaylığı amacıyla daha az yer kaplayacak şekilde kolayca katlanıp, varınca da kolayca açılıp binilebilen bisiklet çeşitlerine denir.
Scooter ya da "kick bike" denilen iki tekerli, oturaksız, bir ayakla üstüne yere yakın basılıp bir ayakla yeri iterek binilen bisiklet çeşitleri de vardır. Daha kısa ve yokuşsuz

Bisiklet, iki tekerlekli bisikletin gelişmesi sonucunda ortaya çıkmış bir spor dalıdır. Eğlence, ulaşım ve yarışma amacıyla bisiklet sürmenin giderek yaygınlaşması bisiklet sporunu daha da geliştirmiştir. Ama bu yaygınlaşmada, bisikletin yeni gelişmelerle daha rahat ve kolay kullanılır bir araç haline gelmesinin de etkisi olmuştur.
Bisiklet kısa yolculuklarda kullanışlı ve ekonomik bir araçtır. Birçok ülkede turlarla ilgili bilgi sağlayan ve toplu bisiklet gezileri düzenleyen bisiklet kulüpleri vardır.
Bisikletle yola çıkmadan önce, bisikletin kullanıma uygun durumda olup olmadığı kontrol edilmelidir. Güvenli ve keyifli bir sürüş için her zaman bisikletin temiz tutulması, işleyen bölümlerinin yağlanması, gerekli ayarların yapılması, lastikler iyice şişirilmesi ve hepsinden de önemlisi frenlerinin denetlenmesi gerekir.

Bisiklet sporunun yüz yılı aşan bir geçmişi vardır. Bu spor özellikle Avrupa ülkelerinde çok sevilmekle birlikte, başka ülkelerde de ilgi sürekli artmaktadır. Dünyanın pek çok yerinde, amatör ve profesyonel bisikletçiler için çeşitli yarışlar yapılır. Bisiklet yarışları, yol bisikleti, pist bisikleti, cyclo-cross, dağ bisikleti ve BMX kategorilerinde düzenlenir. Bisiklet yarışları, Türkiye'de Türkiye Bisiklet Federasyonu ve dünyada UCI kuralları ile düzenlenir.

Erkekler amatör bisiklet yarışları, 1896'dan beri Olimpiyat Oyunları'nda yer alır. Kadınlar yol yarışları ise 1984'te Olimpiyat Oyunları kapsamına alınmıştır. Bisiklet sporunda ayrıca amatör ve profesyonel dallarda dünya şampiyonaları düzenlenmektedir.
Yol yarışlarında, tüm sürücüler toplu biçimde aynı anda yarışa başlar. Bu tür yarışlarda bitiş çizgisine ilk ulaşan yarışı kazanır. Klasik bisiklet yarışları 250 km civarında bir mesafede yapılabilan tek günlük yarışlardır.
Zamana karşı yol yarışlarında, her bisikletçi kısa aralarla peş peşe çıkış noktasından hareket eder. Takım zamana karşı ya da bireysel zamana karşı olarak yapılabilir.
Çok etaplı yol bisikleti yarışları da mevcuttur. Bu yarışlar 3 gün ila 21 gün arasındadır. Etapların bazıları takım ya da bireysel zamana karşı olabilir. Bu yarışların en ünlüsü, Fransa Bisiklet Turu'dur ve Fransa'nın çeşitli yerlerinde 3.500-4.000 km dolaylarında mesafede yapılır. Benzer olarak; İspanya Bisiklet Turu ve İtalya Bisiklet Turu da düzenlenmektedir. Bu üç tura Büyük Turlar denilmektedir. Türkiye'de çok etaplı yol bisiketi yarışı olarak Cumhurbaşkanlığı Türkiye Bisiklet Turu düzenlenmektedir.

Oval biçimindeki pistlerde yapılan bisiklet yarışları kısa mesafeli yarışlardır. Pistin bir tur uzunluğu, katları 1000'i verecek şekilde, 500, 400, 333,3 ya da 250 metre olabilir. Veledrom adı verilen bisiklet pistleri, dış kenarı yüksek olacak biçimde içe doğru eğimlidir ve bir fincan tabağını andırır. Bu eğim, yarışçıların köşeleri hızla dönerken savrulmalarını önler. 500-1000 metre arasındaki kısa mesafeli yarışlar, sürat yarışlarıdır. Sürat yarışlarında, bitiş çizgisinde bisikletin hızı saatte 65 kilometreye kadar ulaşabilir. 4.000-5.000 metre yarışları takip yarışlarıdır. 5 km, 10 km ya da 20 km'lik orta mesafe yarışlarında ise, zamana karşı yarışılır. Bu yarışların tümü tek kişilik bisikletlerle yapılan yarışlardır. Aynı zamanda iki kişilik bisikletlerle yapılan yarışlar da vardır.
Velodrom yarışları; 1000 metre sürat yarışı, 4000 m.takım sürat yarışı, 1000 metre ferdi saate karşı yarış, 4000 metre ferdi sürat yarışı, puanlı yarış, çifte (tandem).

Dağ bisikleti yarışı, orta ve yüksek dereceli teknik sürüş gerektirecek şekilde, genelde off-road arazilerde yapılan yarışlardır. çeşitli şekillerde yapılmaktadır: Cross-country, enduro ve tepe inişi yanında 4X veya four cross yarışları vardır. Cross-country dağ bisikleti, Yaz Olimpiyatları'ndaki tek dağ bisikleti disiplinidir.

Diğer bisiklet yarışları arasında, bisiklet yarışı ile krosun (kır koşusu) bir bileşimi olan kros bisikleti (cyclo-cross) vardır. Kros bisikleti inişli çıkışlı ve bozuk parkur yapılır. Yarışçıların bazen bisikletten inerek yürümeleri ve bisikletlerini omuzlarında taşımaları gerekir.

2008 yılında Pekin olimpiyatlarında yarış başlatılmıştır.

İlk bisiklet yarışı, Osmanlı döneminde, 1896'da Atina'da düzenlenen ilk modern Olimpiyat Oyunları'ndan bir yıl sonra, 1897'de Selanik'te yapıldı. Daha sonra bisiklet satıcılarının girişimiyle İstanbul'da da bisiklet yarışları düzenlendi. Ama asıl gelişme, 1908'de II. Meşrutiyet'in ilanından sonra gerçekleşti. Fenerbahçe Spor Kulübü, 1912'de bir bisiklet şubesi kurarak bu sporun gelişmesine öncülük etti.
1923'te Bisiklet Federasyonu kuruldu ve bu tarihten itibaren bölgeleri dolaşmayı amaçlayan bisiklet gezileri düzenlendi. Ne var ki, bir bisiklet ekibi bisiklet bulamadığı için 1924'te Paris'te düzenlenen Olimpiyat Oyunları'na katılamadı. Türkiye ilk uluslararası yarışmalara 1927'de Bulgaristan'da katıldı.
Türkiye'de ilk kez 1928'de Ege Turu adı altında yarışma düzenlendi. Daha sonra, 1938, 1939, 1941 ve 1942'de İstanbul-Edirne-İstanbul bisiklet yarışları yapıldı. 1963'te de Marmara Turu adı altında bisiklet yarışları yapılmaya başlandı ve Marmara Turu 1966'da uluslararası nitelik kazandı. 1968'de de Cumhurbaşkanlığı Türkiye Bisiklet Turu adını aldı. 1970'te de ilk kez Esen Bisiklet Kulübü adıyla bir kadın bisiklet takımı kuruldu.
Türk bisikletçileri 1971'de İzmir'de düzenlenen Akdeniz Oyunları'nda dereceye girdiler. Başarılı sürücülerden biri olan Erol Küçükbakırcı 1973'te Balkan şampiyonu oldu; 1975'te de Libya ve Suudi Arabistan turlarını kazandı. Hasan Can 1977'de Fransa Bisiklet Turu L'avenir Ödülü'nü aldı. Cumhurbaşkanlığı Uluslararası Bisiklet Turu'nda 1989'da ve 1993'te Türk takımı üçüncü oldu. Aynı turun bireysel dalında 1993'te Ayhan Aytekin, 1996'da Nadir Yavuz da üçüncülük elde etti. 1996'daki Cumhurbaşkanlığı Uluslararası Bisiklet Turu'nda Türk bisikletçiler takım halinde ikinci oldular. 1998'de yapılan Balkan Yol Şampiyonası'nda Erdinç Doğan altın madalya kazandı.
Türk dağ bisikleti tarihi 1997'de ilki yapılan, Uluslararası Alanya Dağ Bisikleti Kupası ile başlar. 2007 Avrupa Dağ Bisikleti Şampiyonası'na Türkiye 12-15 Temmuz tarihlerinde Ürgüp'te ev sahipliği yapacaktır.
2007 yılında Türkiye 3 adet uluslararası yol bisikleti turuna ve 12 adet uluslararası dağ bisikleti yarışmasına ev sahipliği yapacaktır. Bunların yanı sıra ulusal düzeyde tüm disiplinlerde yarışlar düzenlendiği gibi; Yol bisikleti, yol bisikleti zamana karşı, pist, olimpik dağ bisikleti ve dağ bisikleti maraton disiplinlerinde Türkiye Şampiyonaları organize edilmektedir.

Türkiye Bisiklet Federasyonu

Bizans İmparatorluğu veya Doğu Roma İmparatorluğu ya da kısaca Bizans, Geç Antik Çağ ve Orta Çağ boyunca Roma İmparatorluğu'nun devamı şeklinde var olan ve başkenti Konstantinopolis (günümüzde İstanbul, önceleri Byzantion) olan ülke. 5. yüzyılda Batı Roma İmparatorluğu'nun dağılışı ve çöküşü sürecinden sonra ayakta kalan imparatorluk, 1453'te Osmanlı'ya yenik düşünceye kadar yaklaşık bin yıl boyunca var olmaya devam etmiştir. Var olduğu sürenin başı ve ortalarını kapsayan çoğunda, Avrupa'da ekonomik, kültürel ve askerî bakımdan en güçlü ülkeydi. Batı Avrupalılar, Bizans'ın "Roma İmparatorluğu" olduğu iddiasını kabul etmiyor ve Bizans İmparatorluğunu Roma olarak görmeyip, Bizans'ı "Yunan İmparatorluğu" (Latince: Imperium Graecorum) olarak adlandırıyordu. "Bizans İmparatorluğu" ve "Doğu Roma İmparatorluğu" terimleri ülkenin yıkılışından sonraki tarihçiler tarafından yaratılmış olup imparatorluk vatandaşları kendi ülkelerine Roma İmparatorluğu (Grekçe: Βασιλεία τῶν Ῥωμαίων, tr. Basileia tôn Rhōmaiōn; Latince: Imperium Romanum), veya Romania (Grekçe: Ῥωμανία, Rhomania); kendilerineyse "Romalılar" demekteydi.
4. yüzyıldan 6. yüzyıla kadar yaşanan bazı göze çarpan olaylar, Roma İmparatorluğu'nun Grek Doğu ve Latin Batı şeklinde ayrışma sürecini belirledi. I. Konstantin (h. 324-337) imparatorluğu yeniden organize ederek Konstantinopolis'i başkent yaptı ve Hristiyanlık dinini yasallaştırdı. I. Theodosius (h. 379-395) döneminde, Hristiyanlık ülkenin devlet dini olarak kabul edildi ve diğer dinler yasaklandı. Son olarak Herakleios zamanında (h. 610-641), imparatorluğun askerî ve idari sistemi yeniden yapılandırıldı ve Latince yerine Yunanca resmî dil olarak benimsendi. Böylece, her ne kadar Roma devleti ve devlet gelenekleri sürdürüldüyse de, Konstantinopolis çevresinde, Latin'den ziyade Yunan kültürü ve Ortodoks Hristiyanlık geleneklerine göre şekillendiğinden ötürü, modern tarihçiler Bizans'ı Antik Roma'dan ayırır.
İmparatorluğun sınırları, ülkenin var olduğu süre içinde, bazı gerileme ve toparlanma döngüleriyle kendini belli eden kayda değer değişiklikler gösterdi. I. Justinianus (h. 527-565) döneminde Kuzey Afrika, İtalya ve bizzat –daha sonraki iki asır elde tutulacak olan– Roma şehri de dahil olmak üzere Batı Akdeniz kıyıları yeniden ele geçirildi ve imparatorluk en geniş sınırlarına erişti. Mauricius (h. 582-602) döneminde ülkenin doğu sınırları genişledi ve kuzey sağlamlaştırıldı. Ancak imparator bir suikaste kurban gidince Bizans-Sasani Savaşı (602-628) patlak verdi ve kaynaklar bakımından zayıflayan Bizans İmparatorluğu, 7. yüzyılda İslam'ın yayılışı sürecinde çok büyük toprak kayıpları yaşadı. Birkaç yıl içerisinde en zengin illeri olan Mısır ve Suriye'yi Araplara kaybetti.
Makedon Hanedanı (10-11. yüzyıllar) süresince imparatorluk sınırları tekrar genişledi ve iki yüzyıl süren Makedon Rönesansı yaşandı. Bu dönem 1071 Malazgirt Savaşı sonrası Anadolu'da başlayan büyük toprak kayıplarıyla son buldu. Bu savaşta yaşanan kayıp sonucunda Türkler Anadolu'ya yerleşmeye başladı.
Komninos Restorasyonu sırasında imparatorluk yeniden toparlandı. Öyle ki, 12. yüzyılda Konstantinopolis Avrupa'nın en zengin şehriydi. Ancak 1204'te Dördüncü Haçlı Seferi sırasında başkent yağmalanınca ve ülke toprakları birbiriyle yarışan Bizanslı Yunan ve Latin krallıkları arasında bölüştürülünce imparatorluk büyük bir darbe aldı. Her ne kadar 1261'de Konstantinopolis geri alınıp toparlansa da, Bizans İmparatorluğu var olduğu son iki yüzyıl boyunca bölgede birbiriyle kapışan birkaç devletçikten biri olarak kaldı. Geriye kalan toprakları 15. yüzyıl boyunca Osmanlılar tarafından aşama aşama fethedildi. 1453'te Osmanlı İmparatorluğu Konstantinopolis'i fethedince Bizans İmparatorluğu sona erdi.

Roma İmparatorluğu'nun son dönemlerinden bahsetmek üzere "Bizans" sözcüğünün ilk kullanımı, 1557'de Alman tarihçi Hieronymus Wolf'un tarih kaynakları koleksiyonu Corpus Historiæ Byzantinæ'ye dayanır. Terim, kaynağını Konstantin'in başkenti Konstantinopolis olarak adlandırmasından önce şehrin ismi olan "Byzantion"dan alır. Şehrin bu eski adı, Konstantin'den sonra tarihi ve edebî kaynaklar dışında hemen hemen hiç kullanılmaz. 1648'de Byzantine du Louvre (Corpus Scriptorum Historiae Byzantinae) ve 1680'de Du Cange'ın Historia Byzantina eserleri yayımlanınca, "Bizans" terimi Montesquieu gibi Fransız yazarları arasında popülerlik elde etti. Ancak terim, Batı dünyasında 19. yüzyıl ortalarına kadar genel bir kabullenim görmedi.
Bizans İmparatorluğu, kendi halkı tarafından "Roma İmparatorluğu", "Romalıların İmparatorluğu" (Latince: Imperium Romanum, Imperium Romanorum; Yunanca: Grekçe: Βασιλεία τῶν Ῥωμαίων Basileia tōn Rhōmaiōn, Grekçe: Ἀρχὴ τῶν Ῥωμαίων Archē tōn Rhōmaiōn), "Romania" (Latince: Romania; Yunanca: Grekçe: Ῥωμανία Rhōmania), "Roma Cumhuriyeti" (Latince: Res Publica Romana; Yunanca: Grekçe: Πολιτεία τῶν Ῥωμαίων Politeia tōn Rhōmaiōn), Graikia (Yunanca: Γραικία) ve ayrıca Rhōmais (Yunanca: Grekçe: Ῥωμαΐς) gibi adlarla ifade ediliyordu. Vatandaşlar kendilerini Romaioi ve Graikoi şeklinde adlandırıyorlardı. Öyle ki, 19. yüzyıl gibi geç bir döneme kadar Rumlar sıklıkla kendi ana dillerini Romaika ve Graikika şeklinde tanımlamaktaydı.
Her ne kadar Bizans İmparatorluğu, tarihi boyunca çoklu bir etnik karaktere sahip olsa da ve Romano-Helenistik geleneklerini sürdürüp korusa da, döneminin batılı ve kuzeyli çağdaşları tarafından, sürekli artan Yunan bileşenleriyle tanımlandı. Bizans İmparatorluğu'nu Roma İmparatorluğu'nun prestijinden ayrı tutmak amacıyla batının yeni krallıkları arasında kullanılan "Grek (Yunan) İmparatorluğu" (Latince: Imperium Graecorum) ve "Grek İmparatoru" (Imperator Graecorum) gibi terimlere ara sıra rastlanılmaktadır.
Bizans imparatorunun meşru Roma imparatoru olmasına yönelik otoritesi, Papa III. Leo 800 yılında Şarlman'ı Imperator Augustus olarak taçlandırınca sarsıldı. Roma'daki düşmanlarına karşı Şarlman'ın desteğine ihtiyaç duyan Leo, o sırada Roma İmparatorluğu tahtında bir erkeğin oturmayışı bahanesini kullanarak burada bir boşluğun bulunduğunu ve dolayısıyla kendinin herhangi bir imparatoru taçlandırabileceğini öne sürüyordu. Papalar ve batılı krallar Roman (Romalı) terimini Bizans imparatorları için kullandıkları zaman Imperator Romanorum (Türkçe: Romalıların imparatoru) yerine Imperator Romaniae (Türkçe: Romania'nın imparatoru) terimini kullanmayı tercih ettiler. Bunlardan birincisi Şarlman ve ondan sonra gelenler için kullanılmaktaydı.
İslam ve Slav dünyasında böyle bir ayrım hiç olmamıştır ve Bizans, Roma İmparatorluğu'nun devamı olarak görülmüştür. İslam dünyasında Roma İmparatorluğu birincil olarak Rûm şeklinde ifade edilmekteydi. 20. yüzyıla kadar Millet-i Rûm veya "Roma devleti" terimleri Osmanlılar tarafından eski Bizans'a ait (Osmanlı toprakları içindeki Ortodoks Hristiyan topluluğu) kimseler için kullanılmıştır.

Roma ordusu, Güneybatı Avrupa ve Kuzey Afrika da dahil olmak üzere Akdeniz bölgesinin tamamını kaplayan birçok kıyı bölgesini ele geçirdi. Bu bölgeler hem kentsel hem de kırsal halklar barındıran farklı kültürel topluluklara aitti. Genel olarak, doğu illeri, batıdakilere göre daha kentleşmiş durumdaydı. Doğu illeri Makedonya İmparatorluğu altında daha önce birleştirilmiş ve Grek (Yunan) kültürü etrafında Helenleştirilmişti.
Batı, doğuya göre 3. yüzyılda yaşanan dengesizlikten çok daha ağır etkilendi. Yerleşik Helenleşmiş doğuyla daha genç Latinleşmiş batı arasındaki farklılık devam etti ve daha sonraki yüzyıllarda çok büyük bir önem arz etmeye başladı. Bu iki dünya arasındaki uzaklaşma da böylece gerçekleşmiş oldu.

Kontrolü sağlamak ve yönetimi iyileştirmek adına, 285-324, 337-350, 364-392 ve 395-480 yıl aralıklarında Roma imparatorunun işleri farklı kişilere dağıtıldı. Her ne kadar idari bölümlenmeler çeşit çeşit olsa da, genel olarak batı ve doğu arasında bir iş bölümünü içeriyordu. Her bir bölümlenme, bir güç paylaşımı (hatta iş paylaşımı) biçimindeydi. Temel olarak imperium bölünmez olarak kabul edildiği için, parçalanmış bölümleri yöneten eş imparatorlar birbirlerini rakip hatta düşman olarak kabul etseler dahi, ülke en nihayetinde yasal bir bütündü.
293'te imparator Diocletianus yeni bir idari sistem oluşturdu (tetrarşi) ve böylece imparatorluğun tehlike altındaki bölgelerindeki güvenliği garantilemeye çalıştı. Kendini bir eş imparatorla (Augustus) ilişkilendirdi ve her eş imparator bunun ardından Caesar lakaplı genç birer meslektaş edinerek yönetimi paylaştı ve bu genç imparatorlar daha sonra daha kıdemli olan meslektaşlarının yerini aldı. Ancak, 313'te tetrarşi çöktü ve birkaç yıl sonra I. Konstantin imparatorluğun iki idari bölgesini birleştirerek tek bir Augustus olarak başa geçti.

330'da Büyük Konstantin, imparatorluğun merkezini Byzantion şehrinin bulunduğu yere ikinci bir Roma (Nova Roma) olarak kurduğu Konstantinopolis'e taşıdı. Şehir, Avrupa ve Asya ile Akdeniz ve Karadeniz arasındaki ticaret rotalarının üzerinde stratejik bir konumdaydı. Konstantin, imparatorluğun askerî, mali, sivil ve dinî kuruluşlarında önemli değişikliklere gitti. Özel olarak, sürdürdüğü ekonomik politikaları, bazı akademisyenler tarafından "tedbirsiz maliye" şeklinde tanımlanmaktadır, fakat bizzat kendinin ön ayak olduğu altın solidus, istikrarlı bir para birimi olarak ekonomiyi dönüştürdü ve kalkınmayı teşvik etti.
Konstantin döneminde Hristiyanlık devletin resmî bir dini olmadıysa da imparatorluk tercihi olmanın ayrıcalığını yaşadı, çünkü imparator bu dini bonkörce destekliyordu. Konstantin, imparatorların dinî ilkeler üzerine sorgulama yapabilmesinin önüne geçen prensipler ortaya koydu ve imparatorlar artık bu iş için genel eklesiyastik konsillere başvurmak zorundaydı. Arles Konsili ve Birinci İznik Konsili'ni toplaması, Konstantin'in kilisenin birliğine olan ilgisini ve kendinin bunun başında olma niyetini göstermektedir. Çoktanrıcılığın ülke çapında yeniden canlanması için kararlı adımlarıyla bilinen Julianus 361'de başa geçince, Hristiyanlık dininin yayılışı kesintiye uğradı ve imparator kilise tarafından "Dön

Bişkek, Kırgızistan'ın başkenti ve en büyük kentsel şehridir. Şehir aynı zamanda Çuy bölgesininde başkentidir. Kazakistan sınırına yakın konumda olup 2024 yılı itibarıyla yaklaşık 1.200.000 nüfusa sahiptir.
Hokand Hanlığı, yerel kervan yollarını kontrol etmek ve Kırgız kabilelerinden haraç toplamak için 1825 yılında Pişpek kalesini kurmuştur. 4 Eylül 1860'ta, Kırgızların onayıyla, Albay Apollon Zimmermann liderliğindeki Rus kuvvetleri kaleyi yıkmıştır. Günümüzde kalenin kalıntıları, yeni ana caminin yakınında, Cibek Jolu Caddesi'nin hemen kuzeyinde bulunmaktadır. Kalenin bulunduğu yerde 1868 yılında, orijinal adı olan Pişpek adıyla bir Rus yerleşimi kurulmuştur. Bu yerleşim, Rus Türkistanı Genel Valiliği ve Semireçye Oblastı sınırları içinde yer almıştır.
Kara-Kırgız Özerk Bölgesi, 1925 yılında Rus Türkistanı'nda kurulmuş ve Pişpek başkenti olarak belirlenmiştir. 1926 yılında Sovyetler Birliği Komünist Partisi, şehri, orada doğan Bolşevik askeri lider Mihail Frunze'nin (1885-1925) adıyla Frunze olarak yeniden adlandırmıştır. Frunze, Sovyetler Birliği'ndeki ulusal sınırlandırmanın son aşamalarında, 1936 yılında Kırgız Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nin başkenti olmuştur. 1991 yılında Kırgız parlamentosu, başkentin adını Pişpek'in değiştirilmiş orijinal adı olan Bişkek olarak değiştirmiştir. 
Bişkek, Tanrı Dağlarının bir uzantısı olan Kırgız Ala-Too Sıradağları'nın kuzey ucunda, yaklaşık 800 metre (2.600 ft) rakımda yer almaktadır. Bu dağlar 4.895 metre (16.060 ft) yüksekliğe ulaşmaktadır. Şehrin kuzeyinde, verimli ve hafifçe dalgalanan bir bozkır, komşu Kazakistan'a kadar uzanır. Bölgenin büyük bir kısmı Çu Nehri tarafından sulanır. Bişkek, bir yan hat ile Türkistan-Sibirya Demiryolu'na bağlıdır. 
Bişkek, geniş bulvarları ve mermer kaplı kamu binalarıyla birlikte, iç avluları çevreleyen çok sayıda Sovyet tarzı apartman bloğunun bulunduğu çok büyük bir şehirdir. Ayrıca, çoğunlukla şehir merkezinin dışında olmak üzere binlerce daha küçük, özel yapım ev de vardır. Sokaklar, çoğu iki tarafında dar sulama kanallarıyla çevrili bir ızgara düzenini takip eder; bu kanallar, sıcak yaz aylarında gölge sağlayan ağaçlara su sağlar.

Kentin adının nereden geldiği konusunda birçok sav vardır. Bunlardan birisi Kırk kız efsanesinden geldiği düşünülmektedir. Bu efsaneye göre Kırgız halkı kırk kızdan kırk boya ayrılan bir millettir. Başka bir sava göre kırk kazıktan Kırgız ismi gelmektedir. Bişkek isminden önceki ismi Pişpekti. Sonradan değişikliğe uğrayıp Bişkek adını almıştır.

İpek Yolu üzerinde bulunan ve kervanların dinlenme yeri olan yörede, 1825'te Özbek hanı Kokhand bir kale yaptırdı. Ruslar 1862'de kaleyi yakıp yıkarak bölgeyi de ele geçirdiler. Önceleri kalenin yerini garnizon olarak kullanan Ruslar, zamanla kenti geliştirip Pişpek olarak adlandırdıktan sonra Rus köylülerine verimli topraklar verip onların bölgeye yerleşmelerini özendirdiler. 1926'da kent yeni kurulan Kırgız Sovyet Cumhuriyetinin başkenti oldu. Yine 1926'da kentin adı, Rus devrimlerinde önemli roller oynamış, Lenin'nin yakın arkadaşı ve Bişkek doğumlu Mikhail Frunze'nin anısına Frunze olarak değiştirildi.
Sovyetler Birliği'nin 1991'de dağılmasından sonra, Kırgızistan 1991'de bağımsızlığını kazanınca, kentin adı Bişkek'e çevrildi. Kent bugün hızla yenilenen canlı bir yerdir. Sovyet döneminde bulunan birçok sanayi kuruluşu bugün ya kapanmış ya da küçülmüş olarak üretimlerini sürdürmektedirler. Bir zamanlar Bişkek'in barındırdığı önemli bir Sovyet savaş pilotu eğitim okulunu bitirenler arasında Mısır'ın devrik başkanı Hüsnü Mübarek de vardır.
2002'de ABD Manas uluslararası havaalanını antlaşmayla Afganistan ve Irak'a karşı kullanılmak üzere "Gancı ABD üssü"ne çevirince, Rusya da benzeri bir antlaşmayla Kant'da kendi hava üssünü kurmuştur.

Bişkek genç bir şehir olsa da çevresindeki bölgede tarih öncesinden kalma kalıntılar bulunmaktadır. Aynı zamanda Greko-Budist dönemi, Nesturi etkisinin bulunduğu dönem, Orta Asya hanlıklarının dönemi ve Sovyet döneminden de eserler bulunmaktadır.
Şehrin orta kısmı dikdörtgensel bir ızgara planına sahiptir. Şehrin ana bulvarı doğudan batıya giden ve bölgenin ana nehrinden adını alan Çuy Bulvarıdır. Sovyet döneminde bu bulvarın adı Lenin Bulvarı olmuştur. Bu bulvarın üzerinde ve civarında Kırgızistan'ın önemli hükûmet binaları ve üniversiteleri bulunmaktadır. Bunların arasında Bilimler Akademisi kompleksi de bulunmaktadır. Bu bulvarın en batıdaki kısmına Deng Xiaoping Bulvarı adı verilmiştir.
Kuzey-güney doğrultusundaki ana sokak halen halk arasında eski adı olan Sovyetskaya Sokağı olarak bilinen Yusup Abdrahmanov sokağıdır. Kuzey ve güney bölümlerinin adları sırasıyla Yelebesov ve Baytık Batır sokaklarıdır. Sokak üzerinde birkaç alışveriş merkezi bulunur ve kuzey tarafından Dordoy Pazarına giriş yapılabilir.
Erkindik (Özgürlük) Bulvarı, Çuy Bulvarının güneyindeki ana demiryolu istasyonu olan Bişkek II'den Çuy Bulvarının kuzeyinde kalan müze mahallesi ve heykel parkına ve oradan kuzeye Dışişleri Bakanlığına kadar gider. Yani doğrultusu kuzey-güney dir. Eskiden adı bir komünist devrimci olan Feliks Dzerjinski'ye atfen Dzerjinski Bulvarı adını almıştır. Halen yolun kuzeyinden devam eden yola Dzerjinski Sokağı denir.
Önemli bir doğu-batı doğrultusunda yol da Cibek Colu (İpek Yolu) dur. Çuy Bulvarına paralel ve 2 km kuzeyindedir. Çüy bölgesinin ana doğu-batı yolunun bir parçasıdır. Hem doğu hem de batı otogarları Cibek Colu'nun üzerinde bulunmaktadır.
197 Vasilyeva Sokağı'nda bir Katolik kilisesi bulunmaktadır. Bu kilise Kırgızistan'daki tek Katolik katedrali olma özelliğini taşımaktadır.

Ala-Too Meydanında bulunan Devlet Tarih Müzesi
Geleneksel Kırgız el işlerini sergileyen Devlet Uygulamalı Sanat Müzesi.
Frunze'nin Evi Müzesi
Kırgız Beyaz Sarayı'nın yakınındaki parkta bulunan İvan Panfilov heykeli
Tren istasyonu karşısındaki büyük bir parkta bulunan Mihail Frunze'nin atlı heykeli.
1946'da Alman savaş esirleri tarafından inşa edilen ve günümüze renovasyon veya onarıma ihtiyaç duymadan gelen tren istasyonu (Çoğu inşa eden savaş esiri öldü ve cesetleri istasyonun yakınındaki çukurlara gömüldü)
Yedi katlı devasa bir mermer bina olan ana hükûmet binası Kırgız Beyaz Sarayı. Bu bina önceden Kırgız SSC Komünist Partisinin yönetim merkezi olmuştur.
Ala-Too Meydanında askerlerin nöbet değişiminin izlenebileceği bir bağımsızlık anıtı
Şehir merkezinin batısında büyük bir pazar olan Oş Pazarı
Kırgız Ulusal Filarmonisi Binası

Şehrin kuzeydoğusunda Dordoy Pazarı adı verilen büyük bir pazar vardır.

Şehre 40 km uzaklıkta Kırgız Ala dağları bulunmaktadır. Ala-Arça Milli Parkı'da 30-45 dakikalık bir uzaklıkta bulunmaktadır.

Bişkek'in ülkenin ikinci en büyük şehri Oş'a olan mesafesi 300 km'dir. Ona en yakın olan büyük şehir ise Kazakistan'ın 190 km uzaklıktaki Almatı şehridir. Taşkent'e 470 km, Duşanbe'ye 680 km ve Astana, Kabil, Urumçi ve İslamabad'a 1000 km uzaklıktadır.

Bişkek'in iklimi Akdeniz etkisindeki nemli karasal iklimi (Dsa)'dir. Kışın ortalama sıcaklığı 0 santigrat derecenin altındadır. Ortalama yıllık yağış 440 mm civarıdır. Ortalama günlük en yüksek sıcaklık Ocak'ta 3 santigrat dereceden Temmuz'da 31 santigrat derece arasıdır. Yaz ayları ara sıra olan ve güçlü rüzgarlara sebep olan gök gürültülü fırtınalarla biten kuru dönemlerden oluşur.Nadiren kum fırtınaları da görülür. Güneydeki dağlar ve kuzeybatı-güneydoğu doğrultusunda giden dağlar tahrip edici hava koşullarından bir derece koruma sağlar. Kış aylarında ise seyrek kar fırtınaları ve sıkça olan yoğun sis en belirgin hava durumu özellikleridir. Ara sıra ani sıcaklık değişimlerinden dolayı sisler günlerce sürebilir.

Bişkek, Kırgızistan'ın nüfus bakımından en yoğun şehridir. Nüfusu bir 2019 tahminine göre 1.012.500'dür. Şehrin kuruluşundan 1990'lara kadar Ruslar ve diğer Avrupa halkları şehrin nüfusunun çoğunluğunu oluşturmuşlardır. 1970 nüfus sayımına göre Kırgızlar nüfusun yüzde 12,3'ünü oluştururlarken Avrupalılar nüfusun yüzde 80'ini oluşturmuştur. Günümüzde Bişkek halkının çoğunluğu (%66) Kırgızdır. Avrupa halkları ise Bişkek nüfusunun %20'sinden azını oluşturur. Buna rağmen Kırgızca genç nüfus arasında kullanımdan düşmektedir ve Rusça ana dil olarak kullanılmaktadır.

Bişkek'te hava kirleticilerinin emisyonu 2010'da 14400 tona ulaşmıştır. Kırgızistan'ın bütün şehirleri arasında en yüksek hava kirliliği olan şehir Bişkek'tir ve bazen Bişkek'teki kirletici yoğunluğu özellikle de şehir merkezinde maksimum izin verilen kirletici yoğunluklarını aşmaktadır. Örneğin formaldehit yoğunluğu bazen izin verilen miktarların 5 katı kadar olabilir.
Bişkek'te hava kalitesini izleme sorumluluğu Kırgız Devlet Hidrometeoroloji Ajansındadır. Bişkek'te kükürt dioksit, formaldehit, amonyak ve azot oksitlerin seviyesini ölçen yedi tane hava kalitesi izleme istasyonu bulunmaktadır.

Bişkek Kırgızistan'ın para birimi olan somu kullanmaktadır. Somun değeri değişse de 2015 Şubat'ı itibarıyla ortalama 1 dolar başına 61 som olmuştur. Bişkek ekonomisi genelde tarıma dayalı olup şehrin dış bölgelerinde tarımsal ürünler takas edilmektedir. Bişkek'in sokakları pazar ve benzeri yerler gibi tarımsal ürün satıcılarıyla çevrilidir. Şehir merkezinde bankalar, mağazalar, marketler ve alışveriş merkezleriyle biraz daha şehirimsi bir yapılanma bulunmaktadır. Talebin çok olduğu ürünler arasına heykel, oyma, tablo gibi el yapımı zanaat işleri ve doğaya dayalı heykeller bulunmaktadır.

Eski Sovyet ülkelerindeki birçok şehir gibi Bişkek'teki konutlandırma durumu Sovyetler Birliği'nin çöküşünden beri büyük bir değişime uğramıştır. Sovyet döneminde vatandaşlara konut dağıtılırken günümüzde Bişkek'in konutları özelleştirilmiştir.
Yavaş yavaş tek ailenin yaşadığı evler daha fazla yaygınlaşsa da Bişkek halkının çoğu Sovyet döneminden kalma apartmanlarda yaşamaktadır. Kırgız ekonomisi ne kadar büyüse de konut sayısındaki artış inşaat sayısının azlığıyla az olmuştur. Refahın artması ve yeni resmi evlerin yokluğundan dolayı önemli derecelerde fiyat artışı görülmektedir. Örnek olarak da 2001'den 2002'ye ev fiyatları 2'ye

Bodrum Kalesi, Türkiye'nin en önemli turizm merkezlerinden bir olan Muğla'nın Bodrum ilçesinde bulunan bir kaledir. Kale, yaklaşık olarak 1402 yılında St. Jean Şövalyeleri tarafından Aziz Peter Kalesi adıyla inşa edilmiştir. Bodrum'un simgesi haline gelmiş kale, 1960 yılından beri Sualtı Arkeoloji Müzesi olarak da kullanılmaktadır.

Kalenin yaptırılma nedeni, güçlenmekte olan Osmanlı Devleti tehdidine karşı Şövalyeler'in anakarada güvenli bir bölge ihtiyaçları olmuştur. Zaten bir kale inşa edilmiş olan Kos' a yakın olan Bodrum, kalenin inşa yeri olarak seçilmiştir. Kalenin yapıldığı bölgede Dorlar zamanından kalma savunma temelleri ile 11. yüzyıldan küçük bir Selçuklu kalesi bulunmaktaydı. 1402-1522 yılları arasında St. Jean Şövalyeleri tarafından kontrol edilmiş kale tek bir millet yerine İtalyan, Fransız, Alman ve İngilizlerin ortak eseridir. Kalenin farklı bölümleri farklı zamanlarda inşa edilmiştir. Şapel 1406, İngiliz Kulesi 1413, ilk duvarlar ise 1437 yılında tamamlanmıştır.
Osmanlı Devleti kaleye 15. yüzyıl boyunca zaman zaman saldırılarda bulunmuş olmasına karşın kale bu saldırılara direnmiştir. Cem Sultan ise kardeşi II. Bayezid'a yaptığı başarısız darbe girişimi sonrasında kaleye sığınmıştır.
Kale, 1523 yılında Rodos Kuşatması sonucunda Kos ve Rodos ile birlikte Osmanlı egemenliği altına girmiştir. Bunun sonucunda kaleye bir minare eklenmiş ve kale içinde yer alan şapel "Süleymaniye Camii" ismi altında camiye dönüştürülmüştür. 400 yıl boyunca Osmanlı kontrolü altında bulunan kale, bu süre zarfında eski önemini yitirmiş ve zaman zaman askeri üs ve hapishane olarak kullanılmıştır. Kalede bulunan çeşitli eser ve rölyefler, 19. yüzyılda Osmanlı izni ile İngiltere'deki British Museum'a götürülmüştür.
Birinci Dünya Savaşı'nda bir Fransız savaş gemisinin açtığı ateş sonucunda kalenin minaresi yıkılmış ve bazı kuleleri zarar görmüştür. Kısa süre İtalyan hakimiyetine girmiş olmasına rağmen, İtalyan kuvvetleri 1921 yılında kaleden geri çekilmiştir. Savaştan sonra yaklaşık 40 yıl boyunca boş kalan kale daha sonra Sualtı Arkeoloji Müzesi'ne dönüştürülmüştür.

Bodrum kalesi iki liman arasında kayalık bir alan üzerinde kurulmuştur. Antik çağda önce ada olan bu alan sonraları kente bağlanarak yarımada durumuna gelmiştir. Kale, kare planlı, 180 x 185 m ölçülerindedir. İç kale içinde değişik ülke adları verilmiş kuleler bulunmaktadır. En yüksek kule deniz seviyesinden 47,50 m yükseklikte olan Fransız Kulesi'dir. Diğer kuleler İtalyan Kulesi, Alman Kulesi, Yılanlı Kule ve İngiliz Kulesidir.
Kalenin doğu duvarı dışında kalan bölümleri çift beden duvarları olarak takviye edilmiştir. İç kaleye 7 kapı geçilerek ulaşılır. Kapılar üzerinde armalar bulunmaktadır. Armalar üzerinde haçlar, düz veya yatay bantlar, ejder ve aslan figürleri bulunmaktadır. İç kalede Şapelin altı dahil olmak üzere 14 sarnıç vardır. Kale koruganı, çiftli duvarlar arası su hendeği, asma köprü, denetim kulesi, II. Mahmut tuğrası kalenin göze çarpan yerlerindendir.
Bodrum Kalesi, 19. yüzyıl sonunda kalenin hapishane olarak kullanıldığı dönemde bir hamam yapısı ile Osmanlı niteliği kazanmıştır.

Kale bugün Sualtı Arkeoloji Müzesi olarak kullanılmaktadır. Müze koleksiyonlarında bulunan eserler Türk hamamı, Amphora sergilemesi, Doğu Roma Gemisi, Cam Salonu, Cam Batığı, Uluburun batığı, Sikke ve Mücevherat Salonu, Karyalı Prenses Salonu, İngiliz Kulesi, İşkence ve Katliam Odaları ve Alman Kulesi'nde sergilenmektedir. Ayrıca, 33.5 dönüm genişliğindeki bir arazi üzerine kurulmuş olan kalede açık mekanlarda da eser sergilenmektedir.
Müze, 1995 yılında Avrupa'da Yılın Müzesi Yarışması'nda "Özel Övgü" ödülünü almıştır.

Bodrum, Jean-Pierre Thiollet, Anagramme Ed, 2010 (ISBN 978-2-35035-279-4)

 OpenStreetMap'te Bodrum Kalesi ile ilgili coğrafi veriler  

Bodrum Kalesi için uzaydan görüntü siteleri: Google, Yahoo, Microsoft
Bodrum Kalesi Sanal Tur (Virtual Tour)
Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi

Bosna-Hersek, genellikle sadece Bosna olarak anılır, Güneydoğu Avrupa'da bir ülkedir. Kuzey, batı ve güneyden Hırvatistan; doğudan Sırbistan ve güneydoğusunda Karadağ ile çevrili olup Adriyatik Denizi'ne Neum şehrinin olduğu yerde yalnızca 20 km'lik limansız bir kıyısı bulunmaktadır. Ülkenin coğrafyası merkez ve güneyde dağlık, kuzeybatıda tepelik, kuzeydoğuda düzlük bir karakter sergiler. Başkent ve en büyük şehir olan Saraybosna, birçok yüksek dağla çevrelenmiştir. Ülkenin çoğunluğunu kaplayan Bosna bölgesinde karasal iklim görülür, bu bölgede yazları sıcak, kışları kar yağışlı ve soğuktur. Ülkenin güney kıyılarındaki daha küçük Hersek bölgesinde ise tipik Akdeniz iklimi görülür. Bosna-Hersek doğal kaynaklar açısından da zengin bir görünüm arz eder.
Bosna-Hersek'te insan yaşamı Üst Paleolitik çağında, kalıcı yerleşim ise Cilalı Taş Devri'ne ait Butmir, Kakanj ve Vučedol kültürleriyle başladı. Hint-Avrupa halklarının ulaşmasının ardından İlirya ve Kelt uygarlıkları bölgeye yerleşti. Kültürel, siyasi ve sosyal açılardan zengin ve karmaşık bir tarihe sahip olan ülkede bugün çoğunluğu oluşturan Güney Slavları'nın yerleşmesi 6 ile 9. yüzyıllar arasına rastlar. 12. yüzyılda kurulmuş Bosna Banlığı'nı takip eden 14. yüzyıl Bosna Krallığı, 1463'te Osmanlı İmparatorluğu tarafından yıkıldı. Bosna-Hersek 19. yüzyıl sonlarına dek Osmanlı hakimiyetinde kaldı. Osmanlılar bölgeye İslam'ı getirdiler ve ülkenin sosyokültürel yapısını büyük oranda değiştirdiler. 1878'deki Berlin Kongresi uyarınca Bosna Vilayeti fiilen Avusturya-Macaristan hakimiyetine girdi. İki savaş arası dönemde Yugoslavya Krallığı'na katılan Bosna-Hersek, II. Dünya Savaşı'nın ardından yeni kurulan Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti'ni oluşturan federe cumhuriyetlerden biri oldu. Yugoslavya'nın dağılmasını takiben 1992'de bağımsızlık ilan eden Bosna-Hersek, yeni kurulan devleti kabul etmeyen Sırp toplumu nedeniyle üç yıl sürecek Bosna Savaşı'na sürüklendi. Savaş 1995'te imzalanan Dayton Antlaşması ile sona erdi. Antlaşmaya göre ülkede barışı uygulayacak Barışı Uygulama Konseyi adı altında uluslararası bir konsey kuruldu. Konsey tarafından kurulan Bosna-Hersek Yüksek Temsilciliği cumhurbaşkanını görevden alma dahil birçok yetkiyle donatıldı. Ayrıca üçlü cumhurbaşkanlığı ile ülkedeki üç etnik grup temsil edilmesi sağlandı.
2013 sayımına göre 3,531,159 nüfusa sahip olan ülke anayasada kurucu halklar olarak belirtilen ve eşit haklara sahip olan üç etnik gruba ev sahipliği yapmaktadır. Bu gruplar nüfusun %50,11'ini oluşturan Boşnaklar, %30,78'ini oluşturan Sırplar ve %15,43'ünü oluşturan Hırvatlardır. İngilizcede ve daha birçok dilde etnik kimlik göz önünde tutulmadan tüm Bosna-Hersek halkına Bosnalı denir. Ancak Türkçede tarihten gelen yakınlıktan dolayı Bosnalı denildiğinde Boşnaklar yani Bosnalı Müslümanlar kastedilir. Ayrıca ülkede Bosnalı veya Hersekli olmak da ayrı etnik kimliği vurgulamak için kullanılır. Yahudiler, Çingeneler, Ukraynalılar ve Türkler gibi diğer azınlıklar, anayasada "diğerleri" kategorisinde sınıflandırılır.
Bosna-Hersek çift meclisli bir yasama organı ve üç üyeli Cumhurbaşkanlığı ile yönetilir, ancak merkezî hükûmetin gücü oldukça kısıtlıdır. Ülke iki özerk devletçiğe (entite) bölünmüş durumdadır. Bunlar, Bosna-Hersek Federasyonu ve Sırp Cumhuriyeti'dir. Brçko İlçesi Dayton Antlaşması'yla iki entitenin de dışında bırakılmıştır ve kendisine ait bir yerel yönetimi bulunmaktadır. Bosna-Hersek Federasyonu 10 kantona ayrılmıştır.
Bosna-Hersek gelişmekte olan bir ülkedir ve İnsani Gelişme Endeksi'nde 73. sırada yer almaktadır. Ülke ekonomisi büyük ölçüde sanayi ve tarıma dayalıdır, ancak turizm ve hizmet sektörü son yıllarda önemli ilerleme kaydetmiştir. Bosna-Hersek Birleşmiş Milletler, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı, Avrupa Konseyi, Barış İçin Ortaklık, Orta Avrupa Serbest Ticaret Antlaşması ve Akdeniz İçin Birlik üyesidir. Ülke Avrupa Birliği'ne potansiyel aday statüsündedir, 15 Aralık 2022'de Avrupa Birliği Bosna-Hersek'e adaylık statüsüne onay vermiştir. ve Nisan 2010'dan beri NATO'ya adaydır.

"Bosna" adından ilk kez 958 yılında Bizans İmparatoru VII. Konstantinos'un kaleme aldığı jeopolitik bir kitap olan De Administrando Imperio'da bahsedilir.
Bosna adını "Horion Bosona" dan alır. Eski dilde iyi insanların bölgesi anlamına gelir.

Dayton Antlaşması sonrasında entitelerin yüz ölçümleri şöyledir:

Bosna-Hersek Federasyonu: 26.345 km² (%51,46)
Sırp Cumhuriyeti (RS): 24.840 km² (%48,52)
Brčko İlçesi: 12 km² (%0,02)

Bosna-Hersek'te karasal iklim hakimdir. Hava sıcaklıkları, en sıcak aylar olan Temmuz ve Ağustos'ta 30 dereceye kadar çıkarken, en soğuk günler ise, Aralık ve Ocak aylarında yaşanmakta ve sıcaklık -20 dereceye kadar düşmektedir. Genelde 4 mevsim bol yağış alan ülkede en yağışlı ay Haziran (110–115 mm), en kurak ay ise Aralık'tır (40–70 mm). Ülkenin güneybatı kesiminde ve Neretva Vadisinde Akdeniz iklimi görülür. Bu bölgelerde meyve-sebze bahçeleri, üzüm bağları bulunmaktadır. Hayvancılık ise, ülkenin tümünde yapılmaktadır.
Başlıca nehirleri Una, Sana, Drina, Sava, Bosna, Vrbas ve Mostar Köprüsü'nün altından akan Neretva'dır.
Başlıca doğal kaynakları kömür, demir, boksit, manganez, ormanlar, bakır, krom, çinko, kurşun, tuz, barit, asbest, kaolin ve alçıdır.
Ülkedeki ekilebilir toprakların oranı %14, otlak ve meraların oranı %20, orman ve ağaçlık alanların oranı %39, diğer toprakların oranı da %27'dir. Sulanabilen arazi 20 km²'dir.

İlkokul eğitimi 9 yıldır. Lise eğitimi ise 4 yıl. Boşnak, Hırvat ve Sırplar aynı okullarda eğitim almaktadır. Öğretmen yetiştirme pedagoji fakültelerinde gerçekleşmektedir ancak öğretmen lisansı olmadan da öğretmenlik yapılmaktadır.
Bosna-Hersek'te eğitimi, kalitesi açısından iki kısma ayırmalıyız: Yükseköğretim öncesi ve yükseköğretim. İlk ve orta öğretimde sağlam Yugoslavya eğitim sisteminden vazgeçilmemesi; öğrencilerin yükseköğretime tam anlamıyla hazırlanmasını sağlamaktadır. Bosna-Hersek'te üniversite giriş sınavı olamamakla birlikte öğrenciler istedikleri bölümde istedikleri kadar sene uzatarak okuyabilmektedirler.
Bosna-Hersek'in köklü bir yüksek eğitim geçmişi vardır. Ülkede ilk yüksek eğitim kurumu 1531 yılında Gazi Husrev Bey tarafından kurulmuştur. Ülkenin ilk modern üniversitesi 1940 yılında kurulan Saraybosna Üniversitesi'dir. Bugün pek çok devlet okulunun yanı sıra özel üniversiteler de eğitim hizmeti vermektedir. Bosna-Hersek Bilim ve Sanatlar Akademisi bölgenin en önemli sanat okullarından biridir.

1995 yılında Bosna Savaşı'nın sonlanmasından sonra uygulanmaya konan bu sistemde Bosnalı, Sırp ve Hırvat öğrenciler için, özellikle tarih, edebiyat, dil gibi dersler ayrı müfredat olarak, farklı sınıflarda kendi etnik kökenlerindeki öğretmenler tarafından verilir. Okulun iki farklı girişi ve bölünmüş bir bahçesi bulunur.

Akdeniz kıyısındaki diğer şehirler gibi Bosna'da tarih sahnesindeki yerini Roma İmparatorluğu içerisinde almıştır. Roma İmparatorluğu'nun çöküşünden sonra Bosna'nın yönetimi 1200'lü yıllarda bağımsızlığını elde edene kadar çeşitli kereler el değiştirmiştir. Bağımsızlığını 260 yılı aşkın bir süre koruyan Bosna Krallığı, bu süre boyunca Macarlar ve Sırplara karşı topraklarını savunmak zorunda kalmıştır.
1463 yılında Osmanlı idaresi altına geçen Boşnaklar aynı zamanda İslam'ı benimsedi. İslam'ı kabul etmeyen Boşnakların dinî vecibelerini yerine getirmesine izin veren Osmanlı idaresi Bosna topraklarında inşa ettiği yapılar ve camilerle aynı zamanda Boşnakların gelenekleri ile kültürüne de etki etmiştir. 1878 yılına kadar devam edecek olan Osmanlı idaresi altındaki dönemde pek çok Boşnak Osmanlı idaresinde, devlet yönetiminde önemli görevlere getirilmiştir. Zayıflayan Osmanlı İmparatorluğu'nu parçalamaya karar veren müttefiklerin malî sıkıntılar içerisindeki İstanbul'a baskısı sonucu Bosna'daki Osmanlı idaresi savaşılmadan, masa başında son bularak Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun kontrolüne geçmiştir.
1918-1941 yılları arasındaki dönem Yugoslavya Krallığı'nın iç karışıklıkları ve savaşla geçmiştir. 1941-1945 yılları arasındaki II. Dünya Savaşı sırasında Naziler Yugoslavya'yı işgal ederek Slovenya'yı Almanya'ya, Hırvatistan'ı İtalya'ya ve Makedonya'yı Bulgaristan'a bağlayarak özellikle Yahudi ve Çingenelere karşı bir etnik temizlik hareketine girişerek toplama kamplarında binlerce insanı öldürmüşlerdir.
1945-1990 yılları arasındaki soğuk savaş döneminin 35 yıllı Tito'nun liderliği altında geçti. Bu dönemde Bosna-Hersek'in sınırları 1918 öncesi döndü ve Boşnaklar kültürel kimliklerine yeniden kavuştular. Batı'nın desteği ile Yugoslavya'da savaşın izleri çabuk silindi. Batılı ülkeler Yugoslavya'yı sadece ekonomik değil aynı zamanda askerî ve siyasi alanda da destekledi. 1970'li yıllarda Sovyet müdahalesi riski ile karşılaşıldığında Amerika Birleşik Devletleri Yugoslavya'yı savunmak için nükleer güce başvurabileceğini açıkladı. Soğuk Savaş'ın son bulması ve sona eren komünist rejimle birlikte parçalanan Sovyetler Birliği'nden Yugoslavya da etkilendi.

1986-1992 yılları arasında yaşanan kanlı iç savaşların sonrasında Yugoslavya parçalandı. Aşırı milliyetçi Slobodan Miloşeviç ve onun desteklediği militanlarca Büyük Sırbistan'ı kurma hayalleri ile sistematik bir katliam gerçekleştirildi. Bu dönemde 100.000'in üzerinde Boşnak yaşamını kaybetti. Sırpların başta Saraybosna olmak üzere kuşatma altında tuttuğu şehirleri bombalamasına, keskin nişancı ateşi ile masum sivilleri öldürmesine, başta aydınlar olmak üzere seçilmiş kişilerin toplama kamplarında öldürülmesi ile gerçekleştirilen etnik temizlik hareketine batılı ülkeler; uzun süre gereken tepkiyi göstermeyerek soykırıma seyirci kaldı.
Şubat 1992'de bağımsızlığını ilan eden Bosna-Hersek 7 Nisan 1992'de ABD ve diğer batılı ülkelerce tanındı ve 22 Mayıs 1992'de Birleşmiş Milletler'e yaptığı üyelik başvurusu kabul edildi.
Bosna Savaşı 1992 yılının ilkbaharında başladı. Bosna'nın kuzeyini hedef alan saldırıların amacı bu bölgelerden Boşnak ve Hırvatları uzaklaştırarak Sırp devletini kurmaktı. Sırpların bu saldırılar

Bosna-Hersek Federasyonu (Federacija Bosne i Hercegovine, Федерација Босне и Херцеговине, Federasyon, Bosna Savaşı içindeki Boşnak-Hırvat Savaşı'nı sona erdiren 1994 Washington Anlaşması ile oluşturulmuş ve Ekim 1996'ya kadar çalışmalarını sürdüren bir kurucu meclis kurmuştur.
Federasyonun bir başkenti, hükûmeti, başkanı, parlamentosu, gümrük ve polis departmanları ve iki posta sistemi vardır. Bosna-Hersek topraklarının yaklaşık yarısını kaplar. 1996'dan 2005'e kadar kendi ordusu olan Bosna-Hersek Federasyonu Ordusu vardı ve daha sonra Bosna-Hersek Silahlı Kuvvetleri ile birleşti. Başkent ve en büyük şehir Saraybosna'dır.

Bosna-Hersek Federasyonu'nun kurulmasının temeli, Mart 1994 tarihli Washington Anlaşması ile atıldı. Anlaşmaya göre, Bosna-Hersek Cumhuriyeti Ordusu ve Hırvat Savunma Konseyi kuvvetleri tarafından tutulan birleşik bölge, Vance-Owen planı doğrultusunda on özerk kantona bölünecekti. Kanton sistemi, bir etnik grubun diğerine hakimiyetini önlemek için seçilmiştir. Bununla birlikte, Hırvatlar ve Boşnakların Federasyonları için talep ettikleri toprakların çoğu, o noktada hala Bosnalı Sırplar tarafından kontrol ediliyordu.
Washington Anlaşması, 1994 baharında, 24 Haziran'da Bosna-Hersek Federasyonu Anayasasını kabul eden ve ilan eden bir Anayasa Meclisi toplanarak uygulandı.
1995 yılında Bosna hükûmet güçleri ve Bosna-Hersek Federasyonu'nun Bosnalı Hırvat güçleri Batı Bosna Özerk Bölgesi'ndeki güçleri yendi ve bu bölge federasyona (Una-Sana Kantonu) eklendi.

Dört yıllık savaşı sona erdiren 1995 tarihli Dayton Anlaşması ile Bosna-Hersek Federasyonu, Sırp Cumhuriyeti ile birlikte ülke yüzölçümünün %51'ini oluşturan Bosna-Hersek'in iki entitesinden biri olarak tanımlandı. Savaştan sonra kantonlar ve federal yapı oldukça yavaş inşa edildi. Ayrılıkçı Hırvat Hersek-Bosna kurumları, aşamalı olarak kaldırıldıkları 1996-97 yılına kadar Federasyon kurumlarına paralel olarak varlığını sürdürdü ve işlev gördü. 8 Mart 2000'de Brčko İlçesi, Bosna-Hersek içinde özerk bir bölge olarak kuruldu ve her iki Bosna tarafının topraklarının bir kısmından oluşturuldu. Brčko İlçesi artık mülkiyeti her iki tarafa da ait olan bir bölgedir.
2001-2002'de Yüksek Temsilcilik Ofisi (YTO), Bosna-Hersek Anayasa Mahkemesi'nin üç kurucu halkın siyasi eşitliğine ilişkin kararlarına uygun olarak, Federasyon Anayasası ve seçim yasasında değişiklikler yaptı. Bu, Boşnakların üst mecliste de çoğunluğu kontrol etmeye gelmesiyle temsil haklarından mahrum bırakıldıklarını iddia eden Bosnalı Hırvatların şikayetlerini tetikledi. Memnun olmayan Hırvat siyasetçiler ayrı bir Hırvat Ulusal Meclisi kurdular, seçimlere paralel bir referandum düzenlediler ve Federasyon'daki Hırvatların çoğunlukta olduğu bölgelerde kendi özerkliklerini ilan ettiler. Girişimleri, SFOR'un baskısından ve yasal işlemlerden kısa bir süre sonra sona erdi.
Hırvatların Federasyon'da temsil edilmesinden memnun olmayan Hırvat siyasi partileri, birkaç kanton yerine Hırvatların çoğunlukta olduğu bir federal birim oluşturmakta ısrar ediyorlar. SDA ve diğer Boşnak partileri buna şiddetle karşı çıkıyor. Eylül 2010'da Uluslararası Kriz Grubu, "Boşnak ve Hırvat liderler ile işlevsiz bir idari sistem arasındaki anlaşmazlıkların karar vermeyi felç ettiği, tarafı iflasın eşiğine getirdiği ve toplumsal huzursuzluğu tetiklediği" konusunda uyardı. Ocak 2017'de Hırvat Ulusal Meclisi, "Bosna-Hersek kendi kendine sürdürülebilir hale gelmek istiyorsa, o zaman Hırvat çoğunluğa sahip bir federal birimi içerecek bir idari-bölgesel yeniden yapılanmaya ihtiyaç duyulduğunu, bunun Bosna-Hersek'teki Hırvat halkının daimi özlemi olmaya devam ettiğini" belirtti.
2010-14'te Federasyon Hükûmeti, büyük Hırvat siyasi partilerinin rızası olmadan SDP tarafından kuruldu ve bu da siyasi bir krize yol açtı.
Sejdic-Finci konusunda Devlet düzeyinde AB tarafından kolaylaştırılan müzakerelere paralel olarak, Şubat 2013'te ABD büyükelçiliği, maliyetli ve karmaşık yönetişimi ele almayı amaçlayan 2013 yılında FBIH Temsilciler Meclisine 188 tavsiyesini sunan bir uzman çalışma grubunu destekledi. Şu anda Federasyon Tüzüğünde öngörüldüğü gibi, Federasyon, Kantonlar ve belediyeler arasında örtüşen yetkilere sahip yapılardı. Girişim nihayet Parlamento tarafından kabul edilmedi.
HDZ BiH üyesi Božo Ljubić'in temyiz başvurusunun ardından, Aralık 2016'da Bosna-Hersek Anayasa Mahkemesi, Federasyon Halk Meclisinin dolaylı seçimine ilişkin seçim formülünü, bunun kurucu halkların meşru temsilini garanti etmediğini belirterek kaldırdı. Dikkate değer bir şekilde, karar Venedik Komisyonu'nun aynı konudaki dostane görüşü ile aynı fikirde değildi. Seçim Yasasını revize edecek yasal değişiklikler yapılmadığı için, 2018 Yazında Bosna-Hersek Merkez Seçim Komisyonu, 2013 nüfus sayımına ve asgari temsil formülüne (her kantonda her bir kurucu kişi başına bir vekil) dayanan Halk Meclisinin oluşumu için geçici olarak yeni bir formül çıkardı.
2022'de Yüksek Temsilci, Ljubic kararını uygulayarak federal Anayasa ve Seçim Yasasında değişiklikler yaptı. Değişiklikler ayrıca, Washington Anlaşması'nda öngörüldüğü gibi, Federasyon'daki Hırvatlar ve Boşnaklar arasındaki orijinal güç dengesini yeniden inşa etti.

Bosna ve Hersek'in iki tarafını birbirinden ayıran Entiteler Arası Sınır Hattı (EASH), tanımlandığı şekliyle (en önemlisi ülkenin batı kesiminde ve Saraybosna çevresinde) ayarlamalarla, Bosna Savaşı'nın sonunda var oldukları şekliyle cephe hatları boyunca uzanır. Dayton Anlaşması ile EASH'nin toplam uzunluğu yaklaşık 1.080 km'dir. EASH idari bir sınırdır ve ordu veya polis tarafından kontrol edilmez ve burada serbest dolaşım vardır.
Kantonlardan beşi (Una-Sana, Tuzla, Zenica-Doboj, Bosna Podrinje ve Saraybosna) Boşnakların çoğunlukta olduğu kantonlar, üçü (Posavina, Batı Hersek ve Kanton 10) Hırvatların çoğunlukta olduğu kantonlar ve ikisi (Merkez Bosna ve Hersek-Neretva) 'etnik olarak karışıktır', yani kurucu halkların korunması için özel yasama prosedürleri vardır.
Brčko İlçesi'nin önemli bir kısmı da Federasyonun bir parçasıydı; ancak, bölge oluşturulduğunda, her iki tarafın da ortak bölgesi haline geldi, ancak ikisinin de kontrolü altına alınmadı ve bu nedenle doğrudan Bosna-Hersek'in yetkisi altındadır. Şu anda Bosna-Hersek Federasyonu'nun 79 belediyesi var.

Federasyonun hükûmetine ve siyasetine iki büyük parti, Boşnak Demokratik Eylem Partisi (SDA) ve Bosna-Hersek Hırvat Demokrat Birliği (HDZ BiH) hakimdir.
Varlık düzeyindeki kurumlar şunları içerir:

Federasyon Cumhurbaşkanı ve iki başkan yardımcısı (BHF cumhurbaşkanları listesi)
Garantili etnik temsile sahip Federasyon Hükûmeti (BHF başbakanları listesi)
Çift Meclisli Parlamento:
Alt meclis olarak Temsilciler Meclisi ve
Üç kurucu halkın çıkarlarını koruyan üst meclis olarak Halklar Meclisi;
Federasyon Anayasa Mahkemesi.
Federasyon nüfusunun kabaca %70,4'ünü Boşnaklar, %22,4'ünü Hırvatlar ve yaklaşık %2'sini Sırplar oluşturduğundan, Hükûmet oluşturma ve yasama sürecinde temsil edilmesi için Parlamento'nun Halklar Meclisinin (üç ulus için eşit temsil ile) Hırvatlar, Sırplar ve ulusal azınlıkların çıkarlarının adil bir şekilde paylaşılmasını sağlaması gerekiyor.
Federasyon ayrıca oldukça özerk on kantona bölünmüştür. Her birinin kendi hükûmetleri, meclisleri ve özel ve ortak yetkileri vardır. 2010 yılında Federasyon Anayasa Mahkemesi, eğitim ve kültür kantonların münhasıran yetkisinde olduğundan, iki Federasyon bakanlığının -Eğitim ve Bilim Bakanlığı ile Kültür ve Spor Bakanlığı- anayasaya aykırı olduğuna karar verdi.

Bosna-Hersek Federasyonu on kantondan oluşmaktadır. (Boşnakça: kantoni, Hırvatça: županije):

Bosna-Hersek Federasyonu, Bosna-Hersek'in yüzölçümünün %51'ini oluşturur ve ülke toplam nüfusunun %62,85'ine ev sahipliği yapar.

Sırp Cumhuriyeti
Brčko İlçesi
Bosna-Hersek Cumhuriyeti
Dayton Anlaşması
Hersek-Bosna Hırvat Cumhuriyeti

Bozkır veya step, fiziki coğrafyada kurakçıl otsu bitkilerden oluşan, sıcak ve ılıman iklimlerdeki ağaçsız ekolojik bölge.
Kıtaların iç bölgelerinde yağış miktarı 500–300 mm'ye düştüğü zaman ormanlar yerini otsu bitkilere ve çalılara bırakır. Bozkır kuşağı denen bu bölgelerde görece kurak, ama çok sıcak olmayan yazları çok soğuk kışlar izler. Doğu Avrupa'nın güneyinden Asya'nın içlerine doğru uzanan bozkır kuşağı Kuzey Amerika'nın ortabatısında preri, Güney Amerika'da pampa adıyla anılır. Kuraklığın süresine göre buralarda birkaç santimetre yüksekliğindeki otlardan, soğanlı ve yumrulu bitkilere kadar değişen bitki türleri yetişir. İçinde yetişen bitki türlerine göre adlar alan bu alanlarda günümüzde daha çok buğday tarımı yapılır. Bu bozkır kuşağından sonra iç bölgelerdeki çöller başlar.
Ilıman meralar, iklim ve bitki örtüsü gibi faktörlere bağlı olarak farklı özellikler gösteren ekosistemlerdir. İklimsel faktörler, özellikle yağış ve sıcaklık, ilmi meraların oluşumunda ve sürdürülebilirliğinde büyük bir rol oynamaktadır.
Ilıman meralar, sıcak ve nemli iklimlerde, özellikle tropikal bölgelerde sıkça görülürler. Bu ekosistemler, bitki örtüsü olarak genellikle otlar ve diğer küçük bitkilerden oluşur. İlmi meralar, dünya üzerindeki biyolojik çeşitliliğin önemli bir parçasıdır ve birçok hayvan türü için yaşam alanı sağlarlar.
Ilıman meraların çeşitli ekolojik hizmetleri vardır. Bunlardan en önemlisi, toprak erozyonunu önlemeleridir. Bu ekosistemler, toprağı korumak için kök sistemleri ve bitki örtüsü kullanarak suyu emerler ve toprağın kaymasını önlerler. Ayrıca, ilmi meralar, karbon depolama, su döngüsü, habitat sağlama ve toprak verimliliği gibi diğer ekolojik hizmetleri de sağlarlar. Ancak, günümüzde insan faaliyetleri nedeniyle ilmi meralar büyük tehdit altındadır. Tarım, ormanlık alanların yok edilmesi, aşırı otlatma, ormansızlaşma ve iklim değişikliği gibi faktörler, ilmi meraların azalmasına ve yok olmasına neden olmaktadır. Bu nedenle, ilmi meraların korunması ve sürdürülebilirliği için çeşitli önlemler alınması gerekmektedir. Bu önlemler arasında, ilmi meraların korunması ve restorasyonu için doğal kaynakların sürdürülebilir kullanımı, ağaçlandırma projeleri, kontrollü otlatma ve ormansızlaşmanın durdurulması gibi uygulamalar yer almaktadır. Ayrıca, iklim değişikliği ile mücadele etmek için de önlemler alınması gerekmektedir. Bu, fosil yakıt kullanımının azaltılması, yenilenebilir enerji kaynaklarına geçiş ve sera gazı emisyonlarının azaltılması gibi uygulamaları içermektedir.
Sonuç olarak, ilmi meralar ekolojik çeşitliliğin önemli bir parçasıdır ve birçok hayvan türü için yaşam alanı sağlarlar. Ancak, insan faaliyetleri nedeniyle ilmi meralar büyük tehdit altındadır ve korunmaları gerekmektedir.

Arjantin: Arjantin'de Pampas olarak bilinen geniş bozkır alanları bulunmaktadır. Pampas, tarım ve hayvancılık için ideal koşullara sahip olup, ülke ekonomisinin önemli bir parçasını oluşturur. Bu bölgede buğday, mısır ve soya fasulyesi gibi ürünlerin yanı sıra büyükbaş hayvancılık da yaygındır.

Ukrayna: Ukrayna, geniş bozkır alanları ile bilinir. Bu bölgeler, zengin toprak yapısıyla (çernozyom) dikkat çeker ve bu sayede tarımsal üretimde büyük bir rol oynar. Ukrayna bozkırlarında buğday, arpa, mısır ve ayçiçeği gibi ürünler yaygın olarak yetiştirilir.
Rusya: Rusya'nın güney bölgelerinde yaygın olarak bozkır bitki örtüsü görülür. Bu alanlar, geniş tarım arazilerine ev sahipliği yapar ve hayvancılık için de elverişlidir. Özellikle Stavropol ve Rostov bölgeleri, buğday ve arpa üretimi ile öne çıkar.

Kazakistan: Kazakistan, geniş bozkır alanlarına sahiptir. Bu alanlar, tarım ve hayvancılık için önemli ekonomik faaliyetlerin merkezidir. Özellikle buğday ve koyun yetiştiriciliği öne çıkar.
Özbekistan: Özbekistan'da bozkır bitki örtüsü yaygındır ve bu bölgeler tarımsal üretimde önemli bir rol oynar. Pamuk, tahıl ve sebze üretimi yaygındır.
Kırgızistan: Kırgızistan'da dağlık bölgelerde ve ovalarda bozkır bitki örtüsü görülür. Bu alanlar, hem hayvancılık hem de bitkisel üretim açısından değerlidir. Koyun, sığır ve tahıl üretimi öne çıkar.

ABD: ABD'nin Great Plains bölgesinde yaygın olarak bozkır bitki örtüsü bulunur. Bu alanlar, dünyanın en geniş ve verimli tarım alanlarından birini oluşturur. Mısır, buğday ve soya fasulyesi üretimi yoğun olarak yapılır.
Kanada: Kanada'da Prairie adı verilen bozkır alanları bulunmaktadır. Bu bölgeler, tahıl üretimi için önemli olup, biyolojik çeşitlilik açısından da zengindir. Buğday ve arpa gibi ürünlerin yanı sıra, büyükbaş hayvancılık da yaygındır.

4. ^ Bozkır Bitki Örtüsü Nerelerde Görülür?

Bozlak, Türk Halk edebiyatında bir uzun hava türüdür. Konusunu aşiret kavgalarından, kan davalarından, aşk maceralarından alır. İç Anadolu bölgelerinde söylenir. Avşar bozlağı, Urum bozlağı gibi türleri vardır. Ankara, Kırıkkale, Kırşehir, Yozgat ve Çorum gibi Orta Anadolu yörelerinde görülür.
Usulsüz bir sözel türdür. Bu türü belirleyen ögelerden ilki, kürdi dizisi içerisinde seslendirme yapılmış olmasıdır. Bunun yanında muhayyer dizisinde bozlaklar görülmesine karşın, bu diziyle yapılan seslendirmelerde durak ve tiz durakta kalınacağı zaman, üst yeden olacak şekilde Si sesleri ters glisandoyla pestleştirilir. Dolayısıyla yine kürdi makamlarının etkisi oluşur.
Ses genliğinde en geniş türdür. Küme ve motif sekilemeleri sıkça yapılmıştır. Seslendirme, genel olarak durak sesinin bir küçük üçlü üzerindeki sesten veya bu sesin bir oktav tizinden, yani tiz duraktan başlar. Sözel bölmeye başlamadan önce, tek çalgı tarafından yol gösterme adı verilen bir usulsüz acış yapılır. Sözel bölümün seslendirilmesi sırasında ise çalgılardan biri dem tutabilir.

Toklumenli Aşık Said (1835-1910) - Toklumen, Kırşehir
Muharrem Ertaş (1913-1984) - Çiçekdağı, Kırşehir
Hacı Taşan (1930-1983) - Keskin, Kırıkkale
Çekiç Ali (1932-1973) - Kaman, Kırşehir
Neşet Ertaş (1938-2012) - Çiçekdağı, Kırşehir
Şekip Şahadoğru (1932-1995) - Çorum
Ali Rıza Yurtoğlu (?? -2005) - Balışeyh, Kırıkkale
Bahri Altaş (1952-2018) - Kaman, Kırşehir
Seyit Çevik (1941-2020)- Keskin, Kırıkkale
Neşet Abalıoğlu (1972 - 2023)- Kırıkkale
Erol Coke (1948 - 2000) - Keskin, Kırıkkale
Vedat Coke (1959 - 2011) - Keskin, Kırıkkale
Taner Olgun (1976 - 2020) Keskin, Kırıkkale
Ekrem Çelebi (1952 - 2023) Çiçekdağı, Kırşehir
Muammer Öztaş (1960 - 2018) Sarıyahşi, Aksaray
Ersoy Savaş (1963 - 2023) Keskin, Kırıkkale

Haşim Aslıhak (1951-2020) - Sungurlu, Çorum
Mustafa Tatlıtürk (1962-) - Sarıkaya, Yozgat
Tufan Altaş (1976-) - Kaman, Kırşehir
İsmail Altunsaray (1980-) - Kırşehir
İbrahim Yıldız (1998-) - Gülşehir, Nevşehir
Ali Şahin (2001-) - Keskin, Kırıkkale
Bekdaş Dolu (2000-) - Keskin, Kırıkkale
İbrahim Yıldız (1998-) - Nevşehir
Hulusi Gökmeşe (1984-) - Ankara- Çankırı Kalfat
Kamil Abalıoğlu (1952-) - Keskin, Kırıkkale
Özgür Can Çoban (1995-) - Kırşehir
Eren Özdemir (1998-) - Kırıkkale
İbrahim Yıldız (1998-) - Nevşehir
Çetin İçten (1958-) - Keskin, Kırıkkale
Bahri İlhan (1943-) - Keskin, Kırıkkale
Muhlis Berberoğlu (1995-) - Şarkışla, Sivas
Haydar Şanlı   (1963-) - Yerköy, Yozgat

Karakaya, Oğuz & Önal, Hamit, "Türk Halk Müziğinde Bir Uzun Hava Türü Olarak Bozlak", Selçuklu Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Dergisi. 709-726.
Mirzaoğlu, F. Gülay (1998), "Toroslar'dan Çukurova'ya Yankılanan Ses: "Bozlak" Toroslar'dan Çukurova'ya Yankılanan Ses: "Bozlak" 20 Mart 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Folkloristik: Prof. Dr. Dursun Yıldırım Armağanı, (Ed. M. Özarslan, Ö. Çobanoğlu), Ankara. 408-418.
Şen, Yavuz & Aksu, Cahit (1999), "Uzun Havalarımızdan Bozlak ve Ustaları", Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi Sayı 12, Erzurum. 107-109.

Bratislava (Slovakça telaffuz: [ˈbracɪslava] Şehrin tarihinde Avusturyalılar, Bulgarlar, Hırvatlar, Çekler, Almanlar, Macarlar, Yahudiler ve Slovaklar da dâhil olmak üzere birçok milletten ve dinden insanın etkisi vardır. 1563'ten 1783'e kadar Macaristan Krallığı'nın taç giyme yeri, yasama merkezi ve başkentiydi; on bir Macar kralı ve sekiz kraliçe, Aziz Martin Katedrali'nde taç giydi. Macar parlamentolarının çoğu 17. yüzyıldan Macar Reformu dönemine kadar burada toplandı ve şehir birçok Macar, Alman ve Slovak tarihi şahsiyete ev sahipliği yaptı.
Günümüzde Bratislava, Slovakya'nın siyasi, kültürel ve ekonomik merkezidir. Slovakya cumhurbaşkanının, parlamentosunun ve Slovak Yürütme Kurulunun merkezidir. Birçok üniversitenin yanı sıra çok sayıda müze, tiyatro, galeri ve diğer kültür ve eğitim kurumlarına sahiptir. Slovakya'nın büyük işletmelerinin ve finans kuruluşlarının birçoğunun merkezi buradadır.
Satın alma gücü paritesine göre GSYİH, diğer Slovak bölgelerinden yaklaşık üç kat daha yüksektir. Bratislava'ya her yıl çoğunluğu Çek Cumhuriyeti, Almanya ve Avusturya'dan olmak üzere yaklaşık bir milyon turist gelmektedir.

Şehir, bugünkü adını 16 Mart 1919'da aldı. O zamana kadar İngilizcede çoğunlukla "Pressburg" (Almanca adı Preßburg'dan) olarak biliniyordu, çünkü 1526'dan sonra çoğunlukla Habsburg monarşisinin hakimiyetindeydi ve şehir önemli bir etnik Alman nüfusa sahipti. Bu terim, 1919 öncesi Slovakça (Prešporok) ve Çekçe (Prešpurk) isimlerin türetildiği terimdir.
Dilbilimci Ján Stanislav, şehrin Macarca adı olan Pozsony'nin, muhtemelen 950'den önce kalenin sahibi olan bir prensin Božan soyadına atfedildiğine inanıyordu. Latince isim de aynı soyadına dayansa da, sözlükbilimci Milan Majtán'ın araştırmasına göre Macarca versiyon, prensin yaşamış olabileceği döneme ait hiçbir resmi kayıtta bulunmamaktadır. Ancak her üç versiyon da Slovakça, Çekçe ve Almancada bulunanlarla ilişkilidir: Vratislaburgum (905), Braslavespurch ve Preslavasburc (her ikisi de 907).
Orta Çağ yerleşimi Brezalauspurc (kelime anlamıyla Braslav'ın kalesi), bazen Bratislava'ya atfedilir, ancak Brezalauspurc'un gerçek konumu akademik tartışma altındadır. Şehrin modern adı, Pavol Jozef Šafárik'in Orta Çağ kaynaklarını analiz ederken Braslav'ı Bratislav olarak yanlış yorumlamasına ve daha sonra Bratislav olacak olan Břetislaw terimini icat etmesine atfedilir.
1918-1919 devrimi sırasında, ulusal kendi kaderini tayin hakkını desteklediği için Amerikalı Slovaklar tarafından 'Wilsonov' veya 'Wilsonstadt' (ABD Başkanı Woodrow Wilson'dan sonra) ismi önerildi. Sadece bazı Slovak vatanseverler tarafından kullanılan Bratislava ismi, Slavca bir ismin şehrin Çekoslovakya'nın bir parçası olması yönündeki talepleri destekleyebileceği düşüncesiyle Mart 1919'da resmiyet kazandı.

Bölgede bilinen ilk kalıcı yerleşim, Neolitik çağda M.Ö. 5000 civarında Lineer Çanak Çömlek Kültürü ile başladı. M.Ö. 200 yıllarında Kelt Boii kabilesi, oppidum olarak bilinen müstahkem bir kasaba olan ilk önemli yerleşimi kurdular. Ayrıca bir darphane kurarak biatecs olarak bilinen altın ve gümüş sikkeler ürettiler.

Bölge M.S. 1. yüzyıldan 4. yüzyıla kadar Roma etkisi altında kaldı ve bir sınır savunma sistemi olan Donaulimes'in bir parçası haline getirildi. Romalılar bölgeye üzüm yetiştiriciliğini getirdi ve günümüze kadar gelen bir şarapçılık geleneği başlattı.
Slavlar, 5. ve 6. yüzyıllar arasında Kavimler Göçü sırasında Doğu'dan geldiler. Avarların saldırılarına bir yanıt olarak yerel Slav kabileleri ayaklandı ve bilinen ilk Slav siyasi varlığı olan Samo İmparatorluğu'nu (623-658) kurdular. 9. yüzyılda Bratislava ve Devín kaleleri, Slav devletlerinin önemli merkezleriydi: Nitra Prensliği ve Büyük Moravya. Akademisyenler, dilbilimsel argümanlara dayanarak ve ikna edici arkeolojik kanıtların yokluğu nedeniyle Büyük Moravya'da inşa edilen iki kalenin kale olarak tanımlanmasını tartışmaktadır.

"Brezalauspurc" adlı bir yerleşime yapılan ilk yazılı atıf 907 yılına aittir ve bir Bavyera ordusunun Macarlar tarafından yenilgiye uğratıldığı Pressburg Muharebesi ile ilgilidir. Bu savaş, kendi iç çöküşü ve Macarların saldırıları nedeniyle zaten zayıflamış olan Büyük Moravya'nın çöküşüyle bağlantılıdır. Savaşın tam yeri bilinmemektedir ve bazı yorumlara göre Balaton Gölü'nün batısında gerçekleşmiştir.
10. yüzyılda Pressburg bölgesi (daha sonra Pozsony ilçesi olacak olan bölge) Macaristan'ın (1000 yılından itibaren "Macaristan Krallığı" olarak anılmaktadır) bir parçası haline geldi. Krallığın sınırında önemli bir ekonomik ve idari merkez olarak gelişti. 1052 yılında Alman İmparatoru III. Heinrich, Macaristan Krallığı'na karşı beşinci seferine çıktı ve Pressburg'u kuşattı ancak Macarlar Tuna nehrindeki ikmal gemilerini batırdığı için başarılı olamadı. Bu stratejik konum, kentin sık sık saldırılara ve savaşlara sahne olmasına neden olurken, aynı zamanda kente ekonomik kalkınma ve yüksek siyasi statü de kazandırdı.

Bratislava'nın 17 tane kardeş kenti vardır:

Bratislavali rehberler tarafından hazirlanmis sehir rehberi 31 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Info Bratislava

Tunç Çağı veya Bronz Çağı, bölgeden bölgeye fark etmekle birlikte yaklaşık olarak MÖ 3300'den MÖ 1200'e kadar süren, bronz kullanımı, bazı bölgelerde yazı'nın varlığı ve diğer erken kentsel uygarlığın özellikleriyle tanımlanan tarihi bir dönemdir.
Tunç Çağı, eski toplumları ve tarihi sınıflandırmak ve incelemek için Christian Jürgensen Thomsen tarafından 1836'da önerilen üç-çağ sisteminin ikinci ana dönemidir.
Eski bir uygarlığın Tunç Çağına ait olduğunun kabul edilmesi için ya kendi bakırını ergitip kalay, arsenik veya diğer metallerle alaşım yapıp bronz üretmesi ya da başka yerlerdeki üretim alanlarından bronz için gereken diğer öğeleri takas etmesi gerekir.
Tuncun o dönemde var olan diğer metallere göre daha sert ve dayanıklı olması, Tunç Çağı uygarlıklarına teknolojik avantaj sağladı.
Karasal demir doğada çok olsa da eritme için gerekli 1.250 °C (2.280 °F)’lik yüksek sıcaklık, demir kullanımını MÖ 2. binyılın sonuna kadar erteletti.
MÖ 6.000'lerden beri kullanılan ve 900 °C (1.650 °F)'den yüksek sıcaklıklar verebilen Neolitik çanak çömlek fırınlarında 231,93 °C (449,47 °F)’lik erime noktalı kalay ve 1.085 °C (1.985 °F)‘lik erime noktalı bakır eritilerek tunç yapıldı.
Tunç Çağı, Antik Avrupa, Asya ve Orta Doğu halklarının hammadde ve alet kültürlerindeki üçüncü evredir. Kalay ve bakırın karışımından oluşan tunç Anadolu'da Kalkolitik sonunda görülür. Ancak tunç madeninin alet ve kap yapılmasında kullanılması MÖ 3. binyıl başlarına rastlar.

Mezopotamya'da ve Mısır'da tunçtan eserlerin yapılmaya başlandığı sıralarda (MÖ 4. binyıl sonu) yazı keşfedilmiş bulunduğundan bu ülkeler için Tunç Çağı deyimi yerine yazılı belgelerden elde edilen kronoloji ve sınıflandırmalar kullanılır. Buna karşılık yazıyı henüz kullanmayan Anadolu, Hellas (Yunanistan), Balkanlar ve Avrupa gibi bölgeler için Tunç Çağı deyimi geçerlidir. Tunç Çağı Anadolu'da MÖ 3000, Girit'te, Ege'de ve Hellas'ta MÖ 2500 - MÖ 2000, Avrupa'da ise MÖ 2000 yıllarında başlar.
Anadolu'da Tunç Çağı üç evre gösterir:
Tunç Çağı üç bölüme ayrılır:

Erken Tunç Çağı (MÖ 3000 - MÖ 2000)
Orta Tunç Çağı (MÖ 2000 - MÖ 1750)
Geç Tunç Çağı (MÖ 1750 - MÖ 1200)

Metalin, özellikle de bronzun yaygın kullanımı Bronz Çağı boyunca Avrupa ve Küçük Asya'da yaygındı. Bu dönem, kalay cevherinin çıkarılması ve eritilmesi ve bronz alaşımını oluşturmak için sıcak bakıra kalay eklenmesi gibi özel üretim teknikleri gerektiren bronz teknolojisinin gelişmesiyle karakterize edilmiştir. Kalay kaynaklarının ticaretinde görüldüğü gibi, bu dönemde ticaret ağları da kurulmuştur. Ancak tunç teknolojisinin ortaya çıkışı ve gelişiminin tüm bölge ve kültürlerde eşzamanlı olmadığına dikkat etmek önemlidir. Buna ek olarak, kalay alaşımlı bronzun bilinen en eski kullanımı, bazı uzmanlar bu tarihlendirmeye itiraz etse de, Sırbistan'ın Pločnik kentindeki bir Vinča kültür alanında MÖ 5. binyılın ortalarına tarihlendirilmiştir.

Batı Asya'yı da içine alan Yakın Doğu, MÖ 4000 civarında Mezopotamya'da Sümer uygarlığının yükselişiyle başlayan Bronz Çağı'na giren ilk bölgelerden biriydi. "Medeniyetin beşiği" olarak bilinen bu bölge, yazı sistemleri, merkezi hükûmetleri, yazılı hukuk kuralları ve gelişmiş mimari projeleri olan ileri toplumlar geliştirmiştir. Ayrıca yoğun tarım uyguluyorlardı, şehir devletleri ve imparatorlukları vardı ve kölelikle birlikte karmaşık bir sosyal hiyerarşiye sahiptiler. Ayrıca matematik, astronomi, astroloji, savaş, tıp ve din alanlarında da önemli ilerlemeler kaydetmişlerdir. Yakın Doğu'daki Tunç Çağı üç döneme ayrılabilir: Erken, Orta ve Geç. Kuzey Anadolu'da bulunan Hitit İmparatorluğu, Tunç Çağı boyunca önemli bir uygarlık olmuştur. MÖ 14. yüzyılda güçlerinin doruğuna ulaşmışlar, ancak daha sonra Deniz Halkları'nın istilaları nedeniyle dağılmışlardır. Tunç Çağı'nda bölgedeki diğer önemli uygarlıklar arasında Batı Anadolu'daki Arzawa ve Assuwa ile Tunç Çağı'nın MÖ 3150 civarında Protodinastik dönemde başladığı Mısır yer almaktadır.

Bronz Çağı Çöküşü

Brunei, resmî adıyla Brunei Ülkesi, Barışın Ülkesi veya Bruney Darüsselam (Malayca: Negara Brunei Darussalam, Cavi: نڬارا بروني دارالسلام‎), Güneydoğu Asya'daki Borneo adasında yer alan sultanlık. Ülkenin tek komşusu Malezya'dır. Başkenti Bandar Seri Begavan'dır. İslami monarşi ile yönetilen ülkenin resmî dili Malaycadır. Ülkenin gelir kaynaklarının başında doğal gaz ve petrol vardır. Ülke ekonomisi Sultan'ın ve Shell'in elindedir. Katar'dan sonra GSMH ölçütüne göre dünyanın en zengin ikinci ülkesi olarak kabul edilmektedir.
Brunei Sultanı Hassanal Bolkiah dünyanın en zengin isimleri arasında yer alır.

Brunei Güneydoğu Asya'da yer alan Borneo adasında konumlanmıştır. Ülkenin toplam yüzölçümü 5.765 km2 olup birbirleriyle kara bağlantısı olmayan 2 adet parçadan oluşur. Nüfusun büyük kısmı batıdaki parçada yaşamaktadır. Güney Çin Denizi'ne 161 km kıyısı bulunan ülkenin tek kara komşusu 381 km'lik sınırı ile Malezya'dır. Brunei yaklaşık 500 km2 karasal suya sahiptir, münhasır ekonomik bölgesinin büyüklüğü ise 200-deniz-mili (370 km; 230 mi) olmaktadır.
Brunei, Köppen iklim sınıflandırmasına göre tropikal yağmur ormanı iklimine (Af) sahiptir. Ülkenin büyük kısmı ova cinsi tropik yağmur ormanı ekolojik bölgesi içindedir, ancak iç kesimlerde dağ cinsi yağmur ormanları vardır.

2014 verilerine göre etnik açıdan ülke nüfusunun %65,7'si Malay, %10,3'ü Çinli, %3,4'ü yerli halk, %20,6'sı ise diğer küçük etnik gruplara mensuptur. Malay terimi ülkede yer alan Brunei, Tutong, Belait, Dusun, Murut, Kedayan ve Bisaya adlı yerli grupları kapsamakta olup Bumiputera olarak adlandırılan bu gruplara devlet tarafından özel ayrıcalıklar tanınmaktadır. Ülkede yabancı göçmen sayısı fazladır.
Resmî din olan İslam, özellikle de Sünni Şafii İslam %80'i aşkın inanan oranıyla ülkedeki baskın dindir. Budizm ve Hristiyanlık her biri için yaklaşık %7 olmak üzere ülkedeki diğer büyük dinlerdir. Yerli dinler gibi diğer dinlere inananlar veya dinsiz kişiler toplumun %5'ini oluşturmaktadır.

Ülkenin resmî dili Standart Malayca olmasına rağmen halk tarafından Standart Malaycadan farklı olan Brunei Malaycası konuşulmaktadır. Çinli azınlıklar çeşitli Çin dilleri konuşmaktadır. İngilizce çoğunluk tarafından bilinmekte olup ülkede kullanılan başlıca iş dilidir.

Brunei'nin idari bölümleri

Yönetim
Government of Brunei Darussalam website
Chief of State and Cabinet Members 26 Ekim 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Genel bilgi
"Brunei". The World Factbook (2026 bas.). CIA. Arşivlenmesi gereken bağlantıya sahip kaynak şablonu içeren maddeler (link) 
Brunei from UCB Libraries GovPubs
Curlie'de Brunei (DMOZ tabanlı)
Wikimedia Atlas'da Brunei
İş
Brunei Business Directory 19 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Gezi

Brunei Tourism website
Brunei Attractions website
Brunei information on globalEDGE

Brüksel (Fransızca: Bruxelles; Felemenkçe: Brussel) veya resmî adıyla Brüksel Başkent Bölgesi (Fransızca: Région de Bruxelles-Capitale; Felemenkçe: Brussels Hoofdstedelijk Gewest), Belçika'nın başkenti ve üç federal bölgesinden biridir. Birkaç yüzyıl önce bataklığın kurutulması sonucu ortaya çıkmış bir şehirdir. Adı bataklığın içindeki yerleşim yeri anlamına gelir. Brüksel büyükşehrine bağlı 19 belediyenin (Fransızca: Communes, Felemenkçe: Gemeenten) toplam nüfusu 1.191.604'tir (2017). Büyükşehrin bir parçası hâline gelmiş civar belediyelerin nüfusu ve gün içinde işleri için Brüksel'e gelenlerin (Brüksel'de çalışan nüfus) miktarı da göz önüne alındığında toplam kapsamlı nüfusun birkaç milyona çıktığı hesaplanmaktadır.
Avrupa Birliği'nin üç ana kurumu olan AB Komisyonu, AB Bakanlar Konseyi ve Avrupa Parlamentosu içinde ilk ikisinin resmî organlarının büyük çoğunluğu Brüksel'de yerleşiktir. Sonuncusu Avrupa Parlamentosu ise Strazburg ile dönüşümlü olarak Brüksel'de çalışmalarını yürütmektedir. Bunlara bağlı ve bunlarla ilgili irili ufaklı yüzlerce kuruluş da dikkate alındığında Brüksel, bu sebeplerden Avrupa Birliği veya Avrupa başkenti olarak gösterilir. Ayrıca NATO Merkez Karargâhı da Brüksel'dedir.
Nüfusun çoğunluğunun anadili Fransızcadır (%80). Brüksel kökenli veya Brüksel'e Flaman bölgesinden gelmiş ve Felemenkçe konuşan bir azınlık da bulunmaktadır (20%). Bu yönden Brüksel (aslen bir Flaman şehri olmasına rağmen) bir Flaman denizinin ortasında bir Fransız adası gibidir. Bu demografik özelliğe rağmen Brüksel'de iki resmî dil Fransızca ve Felemenkçe olup hukuken eşit ve her alanda zorunludur.
Belçika vatandaşlığını edinmek diğer AB ülkelerine kıyasla çok daha kolay olduğu için 1960'lardan itibaren kayda değer bir yabancı kökenli nüfus da Brüksel'e yerleşmiştir. Başlangıçta genellikle vasıfsız göçmen işçi olarak gelen bu kuşak ve ardından ikinci ve üçüncü nesiller içinde, başta Faslılar, ardından, aşağı yukarı denk sayıda, çoğu Emirdağ kökenli Türkler ve eski bir Belçika sömürgesi olan Kongo'lu Afrikalılar köken sıralamasında ilk üçü oluşturmaktadırlar. 1970'lerden itibaren özellikle AB resmî kurumlarının sağladığı iş imkânları nedeniyle yabancı kökenli nüfusa, AB ülkeleri kökenli ve daha kalifiye bir topluluk da eklenmiştir ve sayıları artmaktadır.
Brüksel nüfusuna bu yollarla dahil olmuş yabancı kökenlilerin toplam nüfusun %28½'unu oluşturduğu hesaplanmaktadır. İstanbul ile benzerlikler arz eden bu süreç sonrasında son 30-40 yılda Batı Avrupa'da nüfus, kültür ve mimari yapısı Brüksel kadar değişmiş kent yoktur denilebilir. Bu süreç içinde bir gettolaşma da doğmuş, yerli Brükselliler belli semtlerde ağırlıklarını muhafaza edip buralara adeta 'çekilir'ken, Faslı, Türk ve Afrikalı semtleri ve bir AB kurumları ve çalışanları mahallesi oluşmuştur.

 Atlanta, ABD
 Pekin, Çin
 Berlin, Almanya
 Kiev, Ukrayna
 Ljubljana, Slovenya
 Prag, Çekya
 Washington, DC, ABD

Resmî site
Brüksel haritası 19 Haziran 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Brüksel Bölgesi'nin hükûmeti27 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Budapeşte, Macaristan'ın başkenti ve en kalabalık şehridir. 1,7 milyon nüfusuyla Macaristan'ın en büyük şehridir ve daha geniş metropol alanı yaklaşık 3,3 milyonluk bir nüfusa sahiptir, bu da ülke nüfusunun üçte birini temsil eder ve ülkenin ekonomik çıktısının %40'ından fazlasını üretir. Budapeşte, ülkenin siyasi, ekonomik ve kültürel merkezidir, Avrupa Birliği'nin en büyük on şehrinden biridir ve Orta ve Doğu Avrupa'nın ikinci en büyük kentsel alanıdır. Budapeşte, Tuna Nehri üzerinde yer alır ve Transdanubia tepelerini Büyük Macaristan Ovası ile birleştiren eski ticaret yolları üzerinde, Karpat Havzası'nın merkezinde stratejik bir konumdadır.
Budapeşte, sürekli olarak dünyanın en önemli 50 şehri arasında sıralanan, 120 milyar ABD dolarının üzerinde GSYİH'ye sahip şehirlerin dar grubuna ait, yüksek kaliteli insan sermayesine sahip olduğu için küresel bir kültür başkenti olarak adlandırılan ve dünyanın en yaşanabilir 35 şehri arasında yer alan küresel bir şehirdir. Şehir, 150.000'den fazla öğrencisi olan 30'dan fazla üniversiteye ev sahipliği yapıyor; bunların çoğu, doğa bilimlerinde Eötvös Loránd Üniversitesi, mühendislik ve teknolojide Budapeşte Teknoloji Üniversitesi, yaşam bilimlerinde MATE ve tıpta Semmelweis Üniversitesi gibi alanlarında dünya çapında yüksek sıralarda yer alan büyük kamu araştırma üniversitelerinde eğitim görüyor. Budapeşte ayrıca, çeşitli BM kuruluşları, DSÖ Budapeşte Merkezi, IOM bölgesel merkezi, EIT ve CEPOL'ün AB genel merkezi ve Çin Yatırım Ajansı'nın ilk yurt dışı ofisi dahil olmak üzere çeşitli uluslararası kuruluşlara da ev sahipliği yapıyor. Budapeşte, 1896'da Avrupa kıtasındaki ilk yeraltı ulaşım hattını açtı ve bu hat hala M1 Millennium Underground olarak kullanılmaktadır. Günümüzde sabit hatlı metro ve tramvay ağı, Budapeşte'nin toplu taşıma sisteminin omurgasını oluşturmakta ve günde 2,2 milyon insanı taşımaktadır, bu da onu önemli bir kentsel ulaşım sistemi yapmaktadır. 
Budapeşte'nin tarihi, Romalılar tarafından Aquincum kasabasına dönüştürülen erken bir Kelt yerleşimiyle başladı, 1. yüzyılda Aşağı Pannonia'nın başkentiydi. 9. yüzyılın sonlarında Macaristan'ın kurulmasının ardından, bölge 1241'de Moğollar tarafından yağmalandı. 1361'de kraliyet merkezi oldu ve Buda, 15. yüzyılda Matthias Corvinus döneminde Rönesans kültürünün Avrupa merkezlerinden biri haline geldi[37][38][39]. 1541'deki Buda kuşatmasının ardından yaklaşık 150 yıl Osmanlı egemenliği yaşandı[40] ve 1686'da Buda'nın yeniden fethinden sonra bölge yeni bir refah çağına girdi; 1873'te Buda, Peşte ve Óbuda'nın birleşmesinden sonra Pest-Buda küresel bir şehir haline geldi. Bu zamana kadar Budapeşte, I. Dünya Savaşı'nın ardından 1918'de dağılan büyük bir güç olan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun eş başkenti olmuştu. Şehir aynı zamanda 1848 Macar Devrimi, 1945 Budapeşte Muharebesi ve 1956 Macar Devrimi'nin de odak noktasıydı.
Budapeşte'nin Tuna Nehri kıyısındaki tarihi merkezi, 13. yüzyıldan kalma Matthias Kilisesi ve Budin Kalesi'nden 19. yüzyıldan kalma Macar Parlamentosu, Devlet Operası, Güzel Sanatlar Müzesi ve Aziz Stephen Bazilikası gibi önemli klasik mimari anıtlarına kadar birçok önemli eseri nedeniyle Dünya Mirası Alanı olarak sınıflandırılmıştır. Budapeşte, Roma döneminden beri popüler bir kaplıca merkezi olmuştur ve 100'den fazla şifalı jeotermal kaynağı ve en büyük termal su mağara sistemi ile Avrupa'nın kaplıca başkenti olarak kabul edilir. Şehir, dünyanın ikinci büyük sinagoguna ve üçüncü büyük parlamento binasına, 40'tan fazla müze ve galeriye, neredeyse on Michelin yıldızlı restorana ev sahipliği yapmaktadır ve kendine özgü Macar mutfağına odaklanması nedeniyle dünyanın en iyi 50 yemek şehri arasında gösterilmektedir. Budapeşte, harabe barların önemli bir rol oynadığı gece hayatıyla da ünlüdür; ayrıca şehir, son yıllarda Hollywood film yapımının merkezi haline gelmiştir. Budapeşte düzenli olarak büyük küresel spor etkinliklerine ev sahipliği yapmaktadır; yaklaşık 70.000 kişilik Puskás Arena, en son UEFA Euro 2020'de dört maça, 2023 UEFA Avrupa Ligi finaline ve 2020 UEFA Süper Kupası'na ev sahipliği yapmış ve 2026 UEFA Şampiyonlar Ligi finaline ev sahipliği yapacaktır. Şehir ayrıca 2023 Dünya Atletizm Şampiyonası'na ve 2017 ve 2022 Dünya Su Sporları Şampiyonası'na da ev sahipliği yapmıştır. Budapeşte, 2025 yılında 7 milyon uluslararası geceleme ziyaretçisi çekerek Avrupa'nın en popüler destinasyonlarından biri olmuştur.

Kanuni Sultan Süleyman tarafından ilk olarak 1526'da fethedilen Budin ve Peşte, bir buçuk asırlık bir Türk hakimiyetinden sonra 1686'da elden çıkmıştır. Türk idaresi sırasında, Karadeniz üzerinden Tuna yoluyla İstanbul'dan nispeten kolay ulaşılan bir beylerbeyilik merkezi olduğundan kolayca Türkleşmişti. Ticaret yollarının birleştiği bir yerde bulunan Budin ve Peşte, bir taraftan zengin bir ticaret şehri görünümü alırken, burada kurulan çeşitli vakıflar bu Orta Avrupa şehrine bir Osmanlı yerleşim merkezi manzarası vermişti. 1662 yılında burayı ziyaret eden Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesi'nde Budin ve Peşte’nin etraflı bir tasviri bulunmaktadır.
Evliya Çelebi, Buda'da 25 cami, 47 mescit, 12 medrese, 16 mektep, 2 hamam, 8 kaplıca, 9 han, 1 saat kulesi ve 1 bedesten bulunduğunu bildirmektedir. Bunların çoğu bugün ayakta değildir. Sokullu Mustafa Paşa'nın yaptırdığı Mustafa Paşa Camii ve Türbesinin, Mîmar Sinan'ın eseri olduğu bilinmektedir.

19. yüzyılda Macaristan'ın bağımsızlık mücadelesi ve modernleşmesi dönemin karakterini oluşturmuştur. 1848'de Habsburglara karşı başkentte ayaklanma başlamış ve bir yıl sonra bastırılmıştır. Budapeşte 1867 Avusturya-Macaristan Antlaşması ile doğan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun iki başkentinden birisi oldu. Bu uzlaşma Budapeşte'nin I. Dünya Savaşı'na kadar sürecek olan ikinci büyük kalkınma dönemini başlattı. Budin ve Peşte'yi birbirine bağlayan ilk kalıcı köprü olan Zincirli Köprü de 1849'da açıldı. Peşte ülkenin idari, siyasi, ekonomik, ticari ve kültürel merkezi haline gelmeye başladı. Şehrin gelişmesine bağlı olarak Macaristan'ın kırsal kesimlerinden artan göç Macarların şehirde çoğunluğa sahip olan etnik grup olmasını sağladı. 1851'de Macarlar Budapeşte nüfusunun %35.6'sını oluştururken bu oran 1910 itibarıyla %85.9'a çıkmıştır. Buna bağlı olarak Budapeşte'de en çok kullanılan dil artık Almanca değil Macarca oldu. Diğer yandan 1900'de şehrin nüfusunun %23.6'sını Yahudiler oluşturuyordu. Budapeşte'deki büyük Yahudi topluluğundan dolayı 20. yüzyılın başında Budapeşte sıkça "Yahudilerin Mekkesi" ya da "Yudapeşte" şeklinde anılır olmuştu.

I. Dünya Savaşı'nın sonunda Avusturya-Macaristan İmparatorluğu yıkıldı ve Macaristan Cumhuriyeti ilan edildi. 1920'de imzalanan Triyanon Antlaşması ise ülkenin bölünmesine ve Macaristan'ın nüfusunun ve topraklarının üçte ikisini kaybetmesine yol açmıştır. 

1944 yılında, II. Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru, Budapeşte kısmen Britanya ve Amerikan hava saldırıları tarafından tahrip edildi. 24 Aralık 1944'ten 13 Şubat 1945'e kadar şehir Budapeşte Muharebesi'nde kuşatıldı. Budapeşte'ye saldıran Sovyet ve Rumen askerleri, Alman ve Macar askerlerine karşı şehri savunmak büyük zarara yol açtılar. Bütün köprüler Almanlar tarafından tahrip edilmiştir. Ancak Zincirli Köprü'deki aslan heykelleri savaşın yıkımından kurtulmuşlardır. 38.000'den fazla sivil çatışma sırasında hayatını kaybetti. Budapeşte'de bulunan 250.000 Yahudi nüfusunun %20 ila %40'ı 1944 ve 1945 başlarında Nazi soykırımı yoluyla öldü. İsveçli diplomat Raoul Wallenberg Yahudilere İsveç pasaportları vererek ve onları konsolosluk koruması altına alarak onbinlerce Budapeşte Yahudi'sinin hayatını kurtarmayı başarmıştır.
1949 yılında, Macaristan Komünist Halk Cumhuriyeti ilan edildi. Yeni komünist devlet Budin Kalesi'ni eski rejimin sembolü olarak görmüş ve 1950'lerde kale ciddi şekilde tahrip edilmiştir. 23 Ekim 1956'da Budapeşte'de demokratik değişiklikler talep eden barışçıl gösteriler başladı. Göstericiler Budapeşte radyo istasyonuna giderek taleplerinin yayınlanmasını istediler. Yönetimse göstericilerin vurulması emrini verdi. Macar askerlerse silahlarını göstericilere vererek binanın ele geçirilmesini sağladılar. Böylece Macar Devrimi başlamış oldu. Göstericiler Imre Nagy'nin başbakan olmasını talep ettiler ve aynı günün akşamında Macaristan İşçi Partisi Merkez Komitesi bu talebi kabul etti.
Kalkışmanın en önemli karakteristiği ise Sovyet karşıtı olmasıdır. Nagy başbakan olduktan sonra Varşova Paktı'ndan ayrılacaklarını ve tarafsız olacaklarını ilan ettikten sonra Sovyet tankları isyanı bastırmak için Budapeşte'ye girdi. Çatışmalar 3000'den fazla ölü bırakarak, Kasım ayının başına kadar devam etti. 2006'da devrimin 50. yılına istinaden Şehir Parkı'na yapılan anıt açıldı.
Altmışlardan seksenlerin sonuna kadar Budapeşte Doğu Bloku'nun en mutlu "kışlası" olarak anılırdı ve şehir bu dönemde II. Dünya Savaşı'nın yarattığı yıkımı sonunda atlatabilmiştir. Yıkılan köprülerden Erzebet Köprüsü ancak 1964'te tekrar inşa edilebilmiştir. 1970'lerde ayrıca M2 ve M3 metro hatları açıldı. 1987 yılında, Tuna kıyısındaki Buda Kalesi Dünya Mirası UNESCO listesine dahil edilmiştir. Andrassy Bulvarı (Milenyum Yeraltı, Hosok tere ve Városliget dahil) 2002 yılında UNESCO listesine eklendi. 1980'li yıllarda kentin nüfusu 2,1 milyona ulaşmıştır.
20. yüzyılın sonlarında ise 1989 Devrimleriyle sivil hayattaki değişim Budapeşte sokaklarına da yansımıştır. Diktatörlük döneminden kalan anıtlar kamusal alanlardan kaldırılmış ve Hatıra Parkı'na taşınmıştır.

Eskiden ekonominin merkezi Buda iken 19. yüzyıldan sonra ticaret etkinlikleri Peşte'ye kaymıştır. Büyük bankalar, ülkedeki yabancı şirketlerin çoğu ve en güzel mağazalar Peşte'nin Belvaros semtindedir.
Budapeşte temel sanayi (termik santral, çelik ve boru fabrikaları, petrokimya, yapı sanayileri) ve tüketim sanayisi (un fabrikaları, hazır giyim, kereste, kâğıt, matbaacılık, ilaç, kozmetik sanayileri) merkezidir. Ayrıca COMECON çerçevesi içinde, mekanik ve elektrikli makinalar (takım tezgâhları, kamyonlar, demiryolu gere

Bulgaristan (Bulgarca: България, romanize: Bŭlgariya), resmî adıyla Bulgaristan Cumhuriyeti (Bulgarca: Република България, romanize: Republika Bŭlgariya), Güneydoğu Avrupa'da yer alan bir ülkedir. Balkanların doğu kısmında, Tuna nehrinin hemen güneyinde ve Karadeniz'in batısında yer almaktadır. Güneyde Yunanistan ve Türkiye, batıda Sırbistan ve Kuzey Makedonya, kuzeyde ise Romanya ile komşudur. Bulgaristan, 110.994 km2 (42.855 sq mi) bir alanı kapsamaktadır ve yüzölçümü bakımından Avrupa'nın en büyük 16. ülkesidir. Sofya, ülkenin başkenti ve en büyük şehridir; diğer büyük şehirler arasında Burgaz, Filibe ve Varna bulunmaktadır.
Modern Bulgaristan topraklarında bilinen en eski toplumlardan biri, MÖ 6500 yılına tarihlenen Karanovo kültürüdür. MÖ 6. ile 3. yüzyıllar arasında bu bölge, antik Traklar, Persler, Keltler ve Makedonlar arasında süregelen çatışmalara sahne oldu. Bölgeye istikrar, MS 45 yılında Roma İmparatorluğu'nun burayı fethetmesiyle geldi. Ancak Roma İmparatorluğu'nun parçalanmasının ardından yeniden başlayan kabile istilaları, 6. yüzyıl civarında bölgeye erken Slav topluluklarının yerleşmesine yol açtı. 7. yüzyılın sonlarına doğru, Eski Büyük Bulgaristan topraklarından Asparuh önderliğinde gelen Bulgarlar, Balkanlara kalıcı olarak girdiler ve 681 yılında Bizans İmparatorluğu tarafından bir antlaşmayla resmen tanınan Birinci Bulgar İmparatorluğu'nu kurdular. Bu imparatorluk, Balkanların büyük kısmına hükmetti ve Slav kültürlerini derinden etkileyerek Kiril alfabesinin geliştirilmesinde önemli rol oynadı. Birinci Bulgar İmparatorluğu, 11. yüzyılın başlarında Bizans imparatoru II. Basileios'un fethiyle yıkıldı. Ancak 1185'te başarılı bir Bulgar isyanıyla kurulan İkinci Bulgar İmparatorluğu, özellikle II. İvan Asen döneminde (1218-1241) en parlak dönemini yaşadı. İmparatorluk, uzun süren savaşlar ve iç çekişmelerin ardından zayıfladı ve 1396'da Osmanlı egemenliğine girerek yaklaşık beş asır sürecek bir döneme girdi.
1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı, günümüzdeki üçüncü ve mevcut Bulgar devletinin oluşumuyla sonuçlandı; Bulgaristan 1908 yılında Osmanlı İmparatorluğu'ndan bağımsızlığını ilan etti. Ancak yeni devletin sınırları dışında kalan çok sayıda etnik Bulgar, irredantist eğilimlerin doğmasına neden oldu ve bu durum, komşularıyla yaşanan çeşitli çatışmalara ve her iki dünya savaşında Almanya ile ittifak kurmasına yol açtı. 1946'da Bulgaristan, Sovyetler Birliği liderliğindeki Doğu Bloku'na katıldı ve sosyalist bir devlet hâline geldi. 1989 Devrimlerinin ardından, iktidardaki Komünist Parti siyasi tekelinden vazgeçti ve çok partili seçimlere izin verdi. Böylece Bulgaristan, demokratik bir yönetime geçiş yaptı.
1991 yılında demokratik anayasasını kabul eden Bulgaristan, 28 ili kapsayan bir parlamenter cumhuriyet hâline geldi ve yüksek düzeyde siyasi, idari ve ekonomik merkeziyetçilikle yönetilmeye başlandı. Yüksek gelirli ekonomisi, büyük ölçüde hizmet sektörüne dayanmakta olup, onu imalat, madencilik ve tarım izlemektedir. Karadeniz kıyısındaki stratejik konumu ve doğalgaz ile petrol boru hatları için bir transit ülke olması, Bulgaristan'ın ekonomik ve jeopolitik önemini artırdı. Dış ilişkileri, coğrafi konumu ve Avrupa Birliği ve NATO'ya üyeliği tarafından şekillendirildi.

Bulgaristan adı, Birinci Bulgar İmparatorluğu'nu kuran Türk kökenli bir boy olan Ön Bulgarlardan gelmektedir. Ön Bulgarların isimleri günümüzde hâlâ tam olarak aydınlatılamamıştır ve MS 4. yüzyıldan daha erken bir tarihe kadar izini sürmek zordur ancak muhtemelen Proto-Türkçe bulģha ("karıştırmak", "sallamak", "yerini değiştirmek") kelimesinden ve onun türevi olan bulgak ("isyan", "düzensizlik") kelimesinden türetilmiştir. Anlamı, "isyan etmek", "kışkırtmak" veya "bir düzensizlik durumu yaratmak" ve dolayısıyla "karışıklık çıkarıcılar" olarak genişletilebilir.
4. yüzyılda hem "karma bir ırk" hem de "baş belası" olarak tasvir edilen ve Çinliler tarafından "Beş Barbarlar" (Wu Hu) olarak adlandırılan göçer grubunun bir parçası olan Jieler gibi İç Asya'daki fonolojik olarak yakın isimlere sahip boy grupları da sıklıkla benzer isimlerle adlandırılmıştır.

Bulgaristan'ın ilk sakinleri Hint-Avrupa kökenli bir kavim olan Traklardır. Milatla birlikte ülke önce Roma İmparatorluğu, sonra da Bizans İmparatorluğu egemenliğine girer.
Bizans İmparatorluğu yıkılıncaya değin Bizans ile savaşıp hâkimiyet alanlarını genişleten Bulgarlar, 1018-1186 yılları arasında yeniden Bizans İmparatorluğu'nun egemenliğine girdi.

14. yüzyılda Türklerin Rumeli'ye çıkmasından sonra bağımsızlıklarını yitirerek Osmanlı Devleti'nin egemenliğine girmişlerdir.
Osmanlı Devleti'nin gerilemeye başlaması ve Çarlık Rusyası'nın da desteğiyle, Balkanların tümünde olduğu gibi Bulgaristan'da da ulusal kurtuluş hareketi alevlenmiş, 93 Harbi'nden yenilgiyle çıkan Osmanlı Devleti, Bulgaristan'ı 3 Mart 1878 tarihinde içişlerinde bağımsız bir Prenslik olarak, 5 Ekim 1908 tarihinde ise tam bağımsız Çarlık olarak tanımıştır.

I. Dünya Savaşı'nda Osmanlılarla aynı cephede savaşa katılan Bulgaristan, II. Dünya Savaşı'na da Almanya saflarında katılarak her iki savaştan da yenilgiyle çıktı.
II. Dünya Savaşı'nın ardından Balkanlar'da ilerleyen Sovyet ordusunun da yardımıyla Georgi Dimitrov önderliğinde sosyalist rejime geçen ülke, soğuk savaş yıllarında Varşova Paktı'nın üyesi olarak kaldı.
Doğu Bloku'nun çözülmesiyle 1990 yılında sosyalist rejimin yıkıldığı Bulgaristan, komşusu Türkiye ile olan ilişkilerini oldukça olumlu bir temele oturttu.
2004 itibarı ile NATO üyesi olan Bulgaristan 1 Ocak 2007'de de AB'nin tam üyesi oldu.

Bulgaristan parlamenter demokrasi ile yönetilen bir cumhuriyettir. Seçimler Merkez Seçim Komisyonu tarafından denetlenir ve düzenlenir. Siyasi partiler doğrudan halk oylamasıyla meclisteki 240 sandalye için yarışırlar. Ulusal Meclis yasaları çıkarma, bütçeyi onaylama, cumhurbaşkanlığı seçimini düzenleme, hükûmeti oylama ve görevden alma, savaş ilan etme, askerî birliklerini yurt dışına gönderen tezkereyi çıkarabilme ve uluslararası sözleşmeleri onaylama yetkisine sahiptir.
13 Kasım 2016'da yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerini Bulgar Sosyalist Partisi ve koalisyon ortakları tarafından desteklenen Rumen Radev %59,37 oyla kazandı.

24 Mart 2017'de Bulgaristan Ulusal Meclisinin 240 üyesini belirlemek için yapılan seçimde çok sayıda parti yarıştı. En az 4, en fazla 16 milletvekili çıkaran 31 seçim bölgesinde yarışan partiler %4 seçim barajını da aşmak zorundadırlar. %54,07 oranında katılımın olduğu seçimlerde 5 parti barajı geçerek meclise girmeyi başarabildi.

Koca Balkan Dağları (Stara Planina) Bulgaristan'ı kuzeyde Tuna platosu, güneyde ise Trakya platosu olarak kabaca iki coğrafi bölgeye ayırır. Oldukça dağlık bir coğrafyaya sahip olan güney Bulgaristan'da Rodop ve Rila sıradağları vardır. Ülkenin ve Balkanların en yüksek zirvesi olan 2.925 metre rakımlı Musala Dağı da buradadır.
Ülkenin en önemli ırmağı olan Tuna Nehri, aynı zamanda Romanya-Bulgaristan sınırının çok büyük kısmını oluşturur.
Bulgaristan sınırları içerisinde doğup, Yunanistan-Türkiye sınırını oluşturarak Ege Denizi'ne dökülen Meriç (Марица) ve Sofya yakınlarında doğup ülkenin güneybatısından geçerek Yunanistan'dan Ege Denizine dökülen Struma ırmakları, ülkenin başlıca ırmakları arasında gösterilir.

Bulgaristan Akdeniz, Okyanus ve Kıta hava kütlelerinin buluşma noktasında yer alması ve dağlarının bariyer etkisinden kaynaklanan çeşitli ve değişken iklime sahiptir.
Kuzey Bulgaristan, Balkan dağlarının güneyindeki bölgelere göre ortalama 1 °C daha soğuktur ve 200 mm daha fazla yağış kaydeder. 
Sıcaklık genlikleri farklı alanlarda önemli ölçüde değişir. 
Kaydedilen en düşük sıcaklık -38,3 °C, en yüksek sıcaklık ise 45,2'dir.
Yağış yılda ortalama 630 mm'dir. Dobruca yılda 500 mm yağış alırken, dağlarda yağış 2500 mm'yi aşar. 
Kıtasal hava kütleleri kış aylarında önemli miktarda kar yağışı getirir.

Nispeten küçük yüzölçümü dikkate alındığında Bulgaristan'ın değişken ve karmaşık bir iklimi vardır. Ülke, kıtasal iklim bölgesinin en güney bölümünü kaplar ve güneydeki küçük alanlar Akdeniz iklim kuşağına girer. Kıtasal bölge baskındır çünkü kıtasal hava kütleleri engelsiz Tuna Ovası'na kolayca akar. Kış aylarında daha güçlü olan karasal etki bol kar yağışına neden olur; Yazın ikinci yarısında Akdeniz etkisi artar ve sıcak ve kuru hava oluşur. Bulgaristan beş iklim bölgesine ayrılmıştır: kıtasal bölge (Tuna Ovası, Balkan Öncesi ve Geçiş jeomorfolojik bölgesinin yüksek vadileri); geçiş bölgesi (Yukarı Trakya Ovası, Struma ve Mesta vadilerinin çoğu, aşağı Balkan vadileri); kıta-Akdeniz bölgesi (Struma ve Mesta vadilerinin en güney bölgeleri, doğu Rodop Dağları, Sakar ve Istranca); Kıyı şeridi boyunca ortalama uzunluğu 30–40 km olan Karadeniz bölgesi; ve 1000 m'nin üzerindeki dağlarda alpin bölgesi (Orta Balkan Dağları, Rila, Pirin, Vitoşa, Batı Rodop Dağları, vb.).

Bulgaristan üniter bir devlettir. 1880'lerden beri bölgesel yönetim birimlerinin sayısı yediden 26'ya kadar değişmiştir. 1987 ile 1999 yılları arasında idari yapı dokuz ilden (oblasti, tekil oblast) oluşuyordu. Ekonomik sistemin merkezîleşmesine paralel olarak yeni bir idari yapıya geçildi. 27 ili ve bir büyükşehir başkentini (Sofya-Grad) içerir. Tüm alanlar adlarını ilgili başkentlerinden alır. İller 265 belediyeye bölünmüştür. Belediyeler, dört yıllığına seçilen belediye başkanları ve doğrudan seçilen belediye meclisleri tarafından yönetilir. Bulgaristan, Bakanlar Kurulunun doğrudan bölge valilerini atadığı ve tüm illerin ve belediyelerin finansman açısından büyük ölçüde ona bağımlı olduğu oldukça merkezî bir devlettir.

31.12.2022 itibarıyla 'Ulusal İstatistik Enstitüsü' tarafından yayınlanan verilere göre Bulgaristan nüfusu 6.447.710 kişi olarak belirtilmiş olup illere göre nüfus dağılımı aşağıdaki gibidir;

Bulgaristan, özel sektörün GSYİH'nın %70'inden fazlasını oluşturduğu açık, üst-orta gelir aralığında bir piyasa ekonomisine sahiptir. 1948'de ağırlıklı olarak kırsal nüfusa sahip, büyük oranda tarıma dayalı bir ülkeden, 1980'lere gelindiğinde Bulga

Buruciye Medresesi veya diğer adıyla Hacı Mes'ud Medresesi, Türkiye'nin Sivas şehrinde yer alan medrese. 1271 yılında, Anadolu Selçuklu Sultanlarından III. Gıyaseddin Keyhüsrev zamanında Hamedan yakınlarındaki Burucird'den gelme Muzafferüddin Burucirdi tarafından yaptırılmıştır. İlmiye çalışmaları için medrese olarak yaptırılmış ve devrin pozitif ilimlerinin okutulduğu bina olarak uzun yıllar kullanılmıştır.

Sarımtırak renkli taşların oyma olarak yapılan giriş kapısı ve avlu karşısındaki iç cephe, devrin Selçuklu taş oymacılığının en güzel örneklerindendir. Yapı kareye yakın dikdörtgen planlı olup, üzeri açık avlu etrafındaki sütunlu revaklar ve bunların gerisinde bulunan hücrelerden oluşmaktadır. Giriş kapısının sol yanında mavi ve siyah çinilerle süslü türbede medrese binasını yaptıran Burucerdioğlu Muzaffer Beyin (Hacı Mes'ud) ve çocuklarının kabirleri yer alır. Türbenin yanında da iki beşik tonozlu küçük oda bulunmaktadır. Revakların arkasında medrese odaları, ana eyvanın yanlarında da iki kubbeli oda vardır. Vakfiyesinden binada bir de kütüphane bulunduğu anlaşılmaktadır.Taş işlemeciliğinde ağırlığın taç kapıda yer aldığı görülür. Yıldız, rumi ve geometrik motifler yüzeysel ancak bir dantel gibi işlenmiştir. Medrese 1965-1966'da tamir edilmiş ve müze haline getirilmiştir. Sonraki yıllar yine birçok kez tamir ve bakım görmüştür.

Yeni Rehber Ansiklopedisi 4 syf. 238

Buz hokeyi, buzun üzerinde iki takımla oynanan bir hokey sporu veya oyundur. Oyuncular hokey patenlerini giyip buz pateni pisti'nde buz hokeyi sopası ile diski (pakı) kontrol etmeye çalışırlar. Oyuncular hokey diski'ni (pakı) kaleye sokarak sayı bulurlar. Takımda biri kaleci olmak üzere altı oyuncu molasız oynar. Aslen bir takımda 20'den fazla oyuncu vardır. Bir oyuncu kuralları ihlal ederse hakem ceza olarak takımı bir süreliğine 5 kişiyle oynatır. 26x56 mt. genişlikte bir alanda oynanır. 15 ya da 20 dakikalık üç devreden oluşur.

Buz hokeyi konusunda Kanada, Rusya, İsveç, Finlandiya, Çek Cumhuriyeti, Amerika Birleşik Devletleri ve Slovakya önde gelen ülkelerdir. Dünyadaki en iyi oyuncuların çoğu NHL'dendir (Ulusal Hokey Ligi). Yılın sonunda Stanley Kupası'nı kazanmaya çalışırlar. Kuzey Amerika'da kadınlar Kadınlar Ulusal Hokey Ligi ve kadınlar Batı Hokey Ligi'nde oynar. Kuzey Amerika ve Avrupa'da erkekler hokeyi kadınlar hokeyinden daha popülerdir. Kış Olimpiyat Oyunlarında hokey hem kadınlar hem de erkekler tarafından oynanır. Buz hokeyi 19. yüzyılda Kanadalı güverteciler tarafından bulunmuştur. NHL 1917'de başlamıştır. 2007 itibarıyla doğu-batı konferansı adlarıyla 15'lik iki ligi vardır.
Bu sporun en popüler olduğu ülkeler ABD, Kanada, Rusya, İsveç, Finlandiya ve Çek Cumhuriyeti'dir.

Buz hokeyi, ilk kez Orta Çağlarda Kuzey Avrupalılar tarafından oynanmaktaydı. 19'uncu Yüzyıl ortalarında ise ilkel formda Kanada'da oynanmaya başlanmış, ilk resmi hokey oyununun 1855'te Kingston, Ontario'da oynandığı düşünülmektedir. Kayıtlara geçen ilk maç 1865'te bir üniversite öğrencisi olan Robertson tarafından düzenlendi. Daha sonra Robertson, ilk buz hokeyi kurallarını geliştirdi.Bu kurallar gereğince takımlar dokuzar oyuncudan oluşuyor ve kare şeklinde bir pak kullanılıyordu. Montreal'de toplanan bir komite oyunun yedişer kişilik takımlarla oynanmasını öngörmüştür. 1909'da ulusal hokey kurulu, oyuncu sayısının altıya indirilmesine karar verdi. 1893'te ise Stanley kupası başladı. Bu kupada en iyi Kanadalı hokey takımına Lord Stanley ödülü verilmekte ve günümüzde devam etmektedir.

Oyun sahasının boyutları en çok 61 metre uzunluğunda ve 30 metre enindedir; en az 56x26m olmalıdır. Sahanın köşeleri ovaldir ve bu ovallik en fazla 7 ila 8.5 
metre yarıçapta olmalıdır.
Buz sahasının yanları “bordlar” olarak bilinen ağaç veya plastik bir duvarla çevrilmiş olmalı, buzun üstünden ölçüldüğünde 1.20 metreden alçak veya 1.22 metreden yüksek olmalıdır. Yan duvarların altında, 15 ila 25 cm yüksekliğinde ve sarı renkte bir tekme bandı olacaktır. Bu kurallarda belirtilen resmi işaretlemelerin dışında, bütün buz yüzeyi ve çevresindeki duvarlar beyaza boyanmış olmalıdır.

Buz Hokeyi'nde ofsayt kuralı şu şekilde uygulanmaktadır. Hücum eden takım oyuncularından hiçbiri defans yapan takım sahasında bulunan mavi çizgiye paktan önce giremez. Girmesi durumunda hakem ofsayt düdüğünü çalar ve oyunun durduğu yere en yakın başlama noktasından oyun tekrar başlatılır.

Türkiye Buz Hokeyi Süper Ligi
Türkiye Millî Buz Hokeyi Takımı
Türkiye kadın millî buz hokeyi takımı
NHL (Ulusal Hokey Ligi)
Süper Lig (buz hokeyi)
1. Lig (buz hokeyi)
Türkiye Buz Hokeyi Federasyonu
Dünya Buz Hokeyi Şampiyonası
Dünya Kadınlar Buz Hokeyi Şampiyonası
Avrupa Buz Hokeyi Şampiyonası
Su altı buz hokeyi
Kızak hokeyi
Bandy
Rounders
Çim hokeyi
Rink hokey

Hockey Arena 23 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
PowerPlay Manager

Bükreş (Rumence: București), Romanya'nın başkenti ve en büyük şehridir. Romanya'nın güneydoğusunda, Dâmbovița Nehri üzerinde yer almaktadır. Nüfusu resmi olarak 1,71 milyon kişi olarak tahmin edilmektedir; daha büyük metropol alanı ise 2,31 milyon nüfusludur ve bu da Bükreş'i Avrupa Birliği'nde şehir sınırları içindeki nüfus bakımından 9. en kalabalık şehir yapmaktadır. Şehir alanı 240 km² (93 mil kare), metropol alanı ise 1.811 km² (699 mil kare) büyüklüğündedir. Şehrin kendisi idari olarak "Bükreş Belediyesi" (Rumence: Municipiul București) olarak bilinir ve ulusal bir ilçe ile aynı idari seviyeye sahiptir; ayrıca her biri yerel bir belediye başkanı tarafından yönetilen altı sektöre ayrılmıştır. Bükreş, önemli bir kültürel, siyasi ve ekonomik merkez, ülkenin hükûmet merkezi ve Muntenya bölgesinin başkentidir.
Bükreş'ten ilk kez 1459 yılında belgelerde bahsedilmiştir. Şehir 1862 yılında başkent olmuş ve Romanya medyasının, kültürünün ve sanatının merkezi haline gelmiştir. Mimari yapısı, tarihsel (çoğunlukla Eklektik, ancak Neoklasik ve Art Nouveau da), savaşlar arası dönem (Bauhaus, Art Deco ve Romanya Rönesansı mimarisi), sosyalist dönem ve modern tarzların bir karışımıdır. İki Dünya Savaşı arasındaki dönemde, şehrin zarif mimarisi ve elit kesiminin sofistike yapısı, Bükreş'e Küçük Paris veya Doğu'nun Paris'i lakaplarını kazandırmıştır. Tarihi şehir merkezindeki binalar ve semtler savaş, depremler ve Nikolay Çavuşesku'nun sistemleştirme programı nedeniyle ağır hasar görmüş veya yıkılmış olsa da, birçoğu ayakta kalmış ve restore edilmiştir. Son yıllarda şehir, ekonomik ve kültürel bir patlama yaşamaktadır. Avrupa'nın en hızlı büyüyen yüksek teknoloji şehirlerinden biridir. 2016 yılında, tarihi şehir merkezi Dünya Anıtlar Gözlem Örgütü tarafından "tehlike altında" olarak listelendi. Bükreş, 1940'larda bir milyon nüfusa ulaşarak Romanya'nın en kalabalık şehridir. 2017 yılında, Mastercard Küresel Kentsel Destinasyonlar Endeksi'ne göre Bükreş, gece konaklayan turist sayısında en yüksek artış gösteren Avrupa şehri oldu. Aynı çalışmaya göre, 2018 ve 2019 yıllarında Bükreş, Avrupa'da en yüksek gelişim potansiyeline sahip destinasyon olarak sıralandı. Ekonomik olarak Bükreş, Romanya'nın en müreffeh şehri ve bölgenin en zengin başkenti ve şehridir; 2017'den beri Budapeşte'yi geride bırakmıştır. Şehirde çok sayıda büyük kongre tesisi, eğitim kurumu, kültür mekanı, geleneksel "alışveriş pasajları" ve rekreasyon alanları bulunmaktadır. Bükreş, Ilfov İlçesi içinde yer almakta ve bu ilçe ile çevrilidir.

Bükreş'in Rumence adı olan București, henüz doğrulanmamış bir kökene sahiptir. İsim, tarihteki farklı efsanelere göre prens, haydut, balıkçı, çoban veya avcı olan Bucur'un adıyla ilişkilendirir. Rumence'de bucurie kelimesi 'neşe' ('mutluluk') anlamına gelmektedir ve Daçyaca kökenli olduğuna inanılır. Bu nedenle Bükreş şehri 'neşe şehri' anlamına gelmektedir.

Çok eski yerleşim yeri olduğunu gösteren arkeolojik kalıntılar olmakla beraber Bükreş (București) adına ilk defa 1459'dan kalma yazılı belgelerde rastlanmıştır. 1448-1476 arasında üç dönem tahta çıkan III. Vlad (Kazıklı Voyvoda), Eflak Devletini ve özellikle o dönemde başkent olan Tirgovişte'yi Osmanlılara karşı korumak için Bükreş Kalesi'ni yaptırdı. Ardından birçok başka yer de tahkim edilmişti. Bilhassa eline geçirdiği Müslümanları kazığa vurarak azap içinde öldürmesi sebebiyle Türkler Vlad'a Kazıklı Voyvoda derlerdi.
Fatih Sultan Mehmet, Vlad'ın bu katliamları üzerine 1462'de Eflak üzerine büyük bir sefer düzenledi. Bir ay süren hareket neticesinde Eflak, Osmanlıların mümtaz bir eyaleti hâline geldi. Böylece Osmanlı idaresine giren Bükreş, hızla gelişerek Eflak'ın başlıca ekonomi merkezi oldu. 1659'da başkent yapıldı. Kürkçüler sokağı ve Eyerciler sokağı gibi bazı sokak isimleri şehirde loncaların kurulduğunu göstermektedir.
Eflak ve Boğdan, Romanya Prensliğini oluşturmak üzere birleştirildi ve 1862 yılında, Bükreş yeniden ülkenin başkenti oldu; 1881 yılında, 19. yüzyılın ikinci yarısında I. Carol altında Romanya'nın yeniden ilan Krallığı'nın siyasi merkezi haline geldi. Bu yüzyılda kentin nüfusu önemli ölçüde artmıştır ve kentsel gelişmede yeni bir dönem başlamıştır. Bu dönemde, gaz aydınlatmasında, tramvaylar ve sınırlı elektrifikasyon getirilmiştir.
18. yüzyıldan başlayarak Bükreş'e mahallî prensler yerine İstanbul'daki Fenerli Rumlardan seçilen yöneticiler yollandı. 1821'de Tudor Vladimirescu önderliğinde başlayan ayaklanma sonucunda, Fener yönetimine son verildi. 1859'daki ayaklanmadan sonra da Eflak ve Boğdan birleşti ve 1862'de de Bükreş Romanya'nın başkenti ilan edildi. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonunda Romanya tamamen ayrıldı.
Romanya'da komünizmin kurulmasının ardından, şehir büyümeye devam etti. Çoğu kule bloklarına hakim olan yeni ilçeler inşa edildi. Nikolay Çavuşesku liderliği (1965-1989) sırasında şehrin tarihi bölümlerinin çoğu yıkıldı. 4 Mart 1977'te kentin 135 km (83.89 mil) uzağında, Vrancea merkezli olarak bir deprem meydana geldi ve 1500 kişinin ölümüne ve şehrin tarihi merkezinde fazla hasara yol açtı.
2000 yılından sonra kentin modernize ve kentsel yenilemesi deva etmektedir. Bükreş'in tarihi merkezinde restorasyon çalışmalarının yanı sıra, Konut ve ticari gelişmeler özellikle kuzey bölgelerinde devam etmektedir.
Bükreş'teki en önemli yükseköğretim kurumları Gheorghe Gheorghiu-Dej Politeknik Enstitüsü ve Bükreş Üniversitesi'dir. Ayrıca, çok sayıda araştırma merkezi ile bilim ve sanat dallarında öğrenim veren yüksek okullar vardır.
İmalat sanayisi olarak, başta makine aletleri ve tarım makineleri, elektrik ve otomotiv donanımı, otobüs ve troleybüs yapımı sayılabilir.
Ulaşım bakımından metro ve tramvay olarak gelişmiş durumdadır.

Bükreş 6 sektöre ayrılmıştır. Bunlar;

Sektör 1 (nüfus 227.717): Dorobanți, Băneasa, Aviației, Pipera, Aviatorilor, Primăverii, Romană, Victoriei, Herăstrău Park, Bucureștii Noi, Dămăroaia, Strǎulești, Grivița, 1 Mai, Băneasa Forest, Pajura, Domenii, Chibrit
Sektör 2 (nüfus 357.338): Pantelimon, Colentina, Iancului, Tei, Floreasca, Moșilor, Obor, Vatra Luminoasă, Fundeni, Plumbuita, Ștefan cel Mare, Baicului
Sektör 3 (nüfus 399.231): Vitan, Dudești, Titan, Centrul Civic, Dristor, Lipscani, Muncii, Unirii
Sektör 4 (nüfus 300.331): Berceni, Olteniței, Giurgiului, Progresul, Văcărești, Timpuri Noi, Tineretului
Sektör 5 (nüfus 288.690): Rahova, Ferentari, Giurgiului, Cotroceni, 13 Septembrie, Dealul Spirii
Sektör 6 (nüfus 371.060): Giulești, Crângași, Drumul Taberei, Militari, Grozăvești (Regie olarak da bilinir), Ghencea

Bükreş Günleri, Mustafa Balel, Eylül Yayınları, 1985

Bükreş'in kardeş şehirleri:

Büyük Birlik Partisi, 29 Ocak 1993 tarihinde Muhsin Yazıcıoğlu liderliğinde kurulan ve Türkiye'de faaliyet gösteren siyasi partidir. Parti tüzüğüne göre resmî kısaltması "BÜYÜK BİRLİK" şeklindedir. Simgesi hilal içerisinde güldür. Genel başkanı Mustafa Destici'dir.
7 Temmuz 1992 Pazar günü; Muhsin Yazıcıoğlu, Ökkeş Şendiller, İsmet Gür, Saffet Topaktaş, Ahmet Özdemir ve Esat Bütün'ün içinde yer aldığı altı MÇP'li milletvekili, başkanlık divanı üyeleri, birçok il, ilçe ve belde teşkilat başkanları, üst düzey yöneticilerinin istifası ile başlayan sürecin sonunda kurulmuştur. Faal olan parti kendisini siyasi yelpazede Türk milliyetçiliği ve Türk-İslam sentezi ideolojisinde konumlandırmaktadır.

Büyük Birlik Partisi, "Türk-İslam sentezi" ideolojisini benimser ve İslam kimliğini Türklük'ten daha da öne çıkarır. Muhsin Yazıcıoğlu, Türk olmayanlar hakkındaki görüşleriyle ilgili olarak BBP'nin Türkiye hedefini doğrulayarak: "Bizim davamız yaratılmışı seviyoruz yaratandan ötürü'dür. Laz, Çerkez, Kürt diye insanları ayırmıyoruz, ayırmayacağız. Biz aynı topraklar içinde, aynı bayrak altında yaşayan insanlarız. Kürtler kardeşimiz, PKK düşmanımızdır. Bu farkı görmemiz lazım. Biz çeteleşmeye, mafyalaşmaya ve cuntaya karşıyız. TBMM'de gerçek anlamda milletvekilleri olmasını istiyoruz. Yasama, yürütme, yargı ayrı olsun. Dokunulmazlıklar sınırlandırılsın. Kürsüde siyasetçilerin konuşması serbest olsun. Fikrini söyleyen siyasetçinin partisi kapanmasın." Ergenekon hakkında dedi "Elma armut, sap saman hepsi birbirine karıştı. Cunta varsa, çete varsa, bunların hepsi kazınsın. Türkiye gerçekten de demokratik bir ülke olsun".

1991 Türkiye genel seçimleri ardından oluşan meclis aritmetiğinde hiçbir siyasi partinin TBMM'de tek başına hükûmet kuracak çoğunluğu bulunmadığından bir koalisyon hükûmetinin kurulması zorunlu hale geldi. Bu dönemde Alparslan Türkeş görüşmeleri sürmekte olan DYP-SHP koalisyonuna dışarıdan destek vermek isterken, Muhsin Yazıcıoğlu'nun başını çektiği parti içi muhalefet güvenoyu verilmemesini isteyerek, yapılan oylamaya katılmadı. Böylece MÇP içindeki uzun süredir devam etmekte olan örtülü çekişme gün yüzüne çıkmış oldu.
7 Temmuz 1992 Pazar günü saat 14.00'da Ankara'da Maltepe Düğün Salonu'nda, Muhsin Yazıcıoğlu, Ökkeş Şendiller, İsmet Gür, Saffet Topaktaş, Ahmet Özdemir ve Esat Bütün'ün içinde yer aldığı 6 milletvekili, başkanlık divanı üyeleri, birçok il, ilçe ve belde teşkilat başkanları, üst düzey yöneticileri, Bizim Ocak Dergisi'ni çıkartan kadro ve Türkiye'nin birçok yerinde bulunan Bizim Ocak Dergisi temsilcilerinin de istifasıyla başlayan Muhsin Yazıcıoğlu önderliğindeki hareket, binlerce ülkücünün katılımıyla MÇP'den ve Bizim Ocak'tan ayrıldıklarını bir bildiri ile istifa kararlarını açıkladı. “Türk Milleti'ne Beyanname” başlıklı bu bildirinin dağıtıldığı toplantıda ayrıca 'Millî Mutabakat Çağrısı' başlıklı bir bildiri de okunarak yeni bir siyasi oluşum başlatılmış oldu ve yeni bir siyasi oluşum çalışmalarının sonucu olarak 29 Ocak 1993 tarihinde “Büyük Birlik Partisi” kuruldu ve genel başkanlık görevine Muhsin Yazıcıoğlu seçildi.
Büyük Birlik Partisi'nin kurulmasından hemen sonra, yaklaşan 27 Mart Mahalli Seçimlerine katılabilmek için gerekli olan teşkilatlanma barajı kısa sürede aşıldı ve 31 Temmuz 1993'te 1. Olağan Kurultayı Ankara Atatürk Spor Salonu'nda yapıldı. Daha sonraki süreçte; 27 Mart 1994 Mahalli Seçimleri, 18 Nisan 1999'da yapılan Mahalli İdareler ve Milletvekilliği Genel Seçimleri, 29 Mart 2009 Mahalli İdareler Seçimleri ve 2 Haziran 2011 Genel seçimlerine kendi ismi ve amblemi ile katılan Büyük Birlik Partisi; 24 Aralık 1995'te yapılan Milletvekilliği Genel Seçimleri'nde ANAP ile ittifak yaparak TBMM'ye girerken, 22 Temmuz 2007 de yapılan genel seçimlere katılmadı ve BBP'li 23 aday seçimlere farklı illerde bağımsız olarak katıldı. Bu adaylardan sadece Sivas'tan bağımsız olarak katılan Muhsin Yazıcıoğlu milletvekilliğini kazandı ve sonrasında yeniden BBP genel başkanı oldu.
2021 yılında, Büyük Birlik Partisi'nin yönetiminden ve Cumhur İttifakı'nı desteklemesinden memnun olmayan parti içerisinde bir grup partiden ayrıldı ve 191 kurucu üyeyle Milli Yol Partisi'ni kurdu.

25 Mart 2009 günü gerçekleşen helikopter kazasında başta parti Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu, Sivas İl Başkanı Erhan Üstündağ, Sivas Belediye Meclis Üyesi Adayı Murat Çetinkaya, Sivas İl Başkan Yardımcısı Yüksel Yancı'yı kaybeden Büyük Birlik Partisi, 29 Mart 2009 Mahalli İdareler Seçimlerinde Doğan Ürgüp ile Sivas Belediye Başkanlığını kazanmıştır. Seçimlerin ardından gerçekleştirilen 24 Mayıs 2009 tarihindeki 4. Olağanüstü Kongrede dönemin Genel Sekreteri Yalçın Topçu 507 oy alarak partinin yeni genel başkanı oldu. Yalçın Topçu iki yıl kadar sürdürdüğü genel başkanlık görevini 12 Haziran 2011 Milletvekili Genel Seçimlerinde alınan sonuç üzerine yaptığı yazılı açıklama ile bıraktı. Yalçın Topçu'nun ardından gerçekleştirilen 5. Olağanüstü Kongrede dönemin Genel Sekreteri Mustafa Destici, eski Alperen Ocakları başkanı Yavuz Ağıralioğlu ve eski Sivas milletvekillerinden Nevzat Yanmaz genel başkanlığa adaylıklarını açıkladılar ve yapılan seçim sonucunda geçerli sayılan 639 oydan 628'ini alan Mustafa Destici genel başkan seçildi.

Resmî site
Facebook'ta Büyük Birlik Partisi
X'te Büyük Birlik Partisi
Instagram'da Büyük Birlik Partisi

Büyük Selçuklu İmparatorluğu veya Selçuklu Devleti (Eski Anadolu Türkçesi: سلچوقلو دولتی, romanize: Selçuklu Devleti), Orta Çağ'da Oğuz Türklerinin Kınık boyu tarafından kurulan Türk, Sünni Müslüman bir imparatorluk. Selçuklular Hindukuş Dağları'ndan Batı Anadolu'ya ve Orta Asya'dan Basra Körfezi'ne kadar uzanan geniş bir alanı kontrol ettiler. Aral Gölü yakınında güç kazandıktan sonra ilk olarak Horasan'ı ele geçiren Selçuklular, buradan İran içlerine doğru ilerledi ve ardından Anadolu'daki şehirleri kontrol altına aldı.
Büyük Selçuklu İmparatorluğu, Tuğrul Bey (1016–63) tarafından 1037'de kuruldu. Tuğrul'u büyüten dedesi ve Oğuz Yabgu Devleti'nde yüksek makam sahibi olan Selçuk Bey, adını hem ülkeyi yöneten hanedana hem de imparatorluğa verdi. Devlet kurulduktan kısa süre sonra İslam dünyasının merkezi otoriteden yoksun parçalanmış siyasi haritasını birleştirdi ve daha sonra Haçlı Seferlerinin birinci ve ikincisinde kilit rol oynadı. Dili ve kültürüyle yoğun bir şekilde İranlılaşan Selçuklular, Türk-İran geleneğinde büyük bir gelişme sağladı ve İran kültürünü Anadolu'ya taşıdı. Türk boylarının ele geçirilen yerlerde devlet otoritesini artırmak gibi siyasi amaçlar doğrultusunda devlet yöneticileri tarafından ülkenin kuzeybatısına yerleştirilmesi ile bu bölgelerde Türkleştirme süreci başladı. Gittikleri bölgelere Türk kültürünü yayan Selçuklular beraberinde İslam dinini de Anadoluya yaydı.

Kınık boyu, Orta Asya'daki 24 Oğuz boylarından biridir. Bu boyun, Büyük Selçuklu İmparatorluğu'nun çekirdeğini oluşturan boy olduğu konusunda tarihçiler ittifak halindedir. Devlete ve hanedana adını veren Selçuk Bey'in bilinen en eski atası babası Dukak'dır. Dukak Oğuz Yabguluğu'nda sü-başı (ordu/birlik komutanı) olarak görev yapmış ve daha sonra adı kaynaklarda "Salcuk", "Salçuk", "Selcük", "Sarçuk" gibi farklı şekillerde yazılan oğlu Selçuk bu göreve gelmiştir. Selçuk Bey'in torunları Tuğrul ve Çağrı Bey'in kurduğu devlet devrin kaynakları tarafından, onun adına nisbetle Selçukıyân, Salâcıka veya Â-li Selçuk (Yüce Selçuklu) olarak verilir. Yusuf Yınal ve Arslan Yabgu'ya tabi Türkmenler ise Yınallılar (Yınâliyân) ve Yabgulular olarak kayıtlara geçmiştir. Oğuz Yabgularının Hazar Kağanlığı veya Karahanlılar'a bağlı oldukları ileri sürülür. Oğuzların Karahanlılar ile bazen mücadele bazen de ittifak halinde bulundukları ve onlara paralı asker olarak hizmet ettikleri tespit edilmiştir. Selçuk Bey'in oğullarına Mikail, İsrail, Musa, Yusuf gibi isimler vermesi nedeniyle de Hazarlara bağlı ve Musevi oldukları ileri sürülmektedir, fakat günümüzde genel kabul gören görüş bu isimlerin Hazarlar ile yapılan ticari ve kültürel ilişkilerin bir sonucu olduğudur.

10. yüzyılın ikinci yarısında, Kıtaylar Moğolistan'dan çıkartılınca Kıpçak boy birliği dağıldı ve Oğuzlar kuzey komşuları olan Türk boylarının birleşmesi ve göçleri sebebiyle ciddi baskıya maruz kaldılar. Bu da Yabguların otorite ve güçlerini etkilemeye başladı. Bu etki ve belki de bazı kaynaklarda belirtilen Selçuk Bey'in iktidar mücadelesine girdiği Yabgu karşısında başarılı olamaması sonucu (tahminen 960~985) Selçuk Bey boyu ile beraber Maveraünnehir yönüne göç ettiler ve yine bir Yabgu'ya bağlı Cend'e yerleştiler. Bu bölge o sıralarda özellikle Samaniler tarafından yoğun biçimde islam propagandası uygulanan bir bölgeydi ve Selçuk Bey de ailesi ile İslamiyeti seçti. İslamiyeti seçmesinden kısa süre sonra etrafındakiler ve özellikle silahlı Oğuzlar onun önderliğinde toplandılar. Bu göçebe topluluk Karahanlılara ve Samanîlere savaşlarda asker vererek karşılığında geniş otlaklar elde etti ve Samanîler Devleti'nin yönetiminde söz sahibi oldu. Samanîler Devleti yıkılınca Selçuk Bey, Müslüman halkıyla birlikte Horasan bölgesine yerleşti. Selçuk Bey'in 1009'da ölümünden sonra daha da güneye indiler.
Selçuk Bey'in oğlu Arslan Bey'in yönetiminde, Karahanlıları ve Gaznelileri endişelendirecek kadar güçlendiler. Arslan Bey'in Gaznelilerce tutuklanması ve 1032'de ölmesinden sonra, Selçuk Bey'in torunları Tuğrul Bey ve Çağrı Bey bağımsızlıklarını elde etmeye giriştiler. Selçukluların teşkilatlı devlet düzenine girmesi bu dönemde oldu. Devletin ilk yöneticisi Tuğrul Bey'di. Selçuklular 1035'te büyük bir Gazneli ordusunu yenerek Horasan içlerine doğru ilerlediler. 1037'de de, bugünkü Türkmenistan'da yer alan Merv kentini ele geçirdiler. 1040'ta Dandanakan Muharebesi'nde Gaznelileri ikinci kez yendiler ve Nişabur kentine girerek bağımsızlıklarını ilan ettiler. Tuğrul Bey sultan sanıyla hükümdar ilan edildi ve Büyük Selçuklu Devleti de böylece kurulmuş oldu.

Devletin temeli olan ordu, hassa ordusu ve tımarlı sipahilerden meydana geliyordu. Sarayda özel olarak yetiştirilip doğrudan sultana bağlı olan Gulamân-ı Saray askerleri çeşitli milletlerden seçilirdi. Bunlar senede dört defa maaş alırlardı. Selçuklular, askerî iktalar sayesinde maaş ödemeden bir orduyu beslemiş, mühim bir Türkmen nüfusunu toprağa ve devlete bağlayarak iskân etmişti. Bu sayede üretimin artmasını, halk ile hükûmet arasında yeni askerî ve idari bir kadronun kurulmasını temin etmişti. Bin süvariden fazla asker besleyen ikta sahipleri vardı. Büyük Selçuklularda ordu mevcudu 400.000'e kadar çıktı. Bunun 46.000'i merkezde, geri kalanı devletin diğer bölgelerine dağılmış durumdaydı. İkta sistemiyle ülke menfaatlerini ahenkleştirip kudretli askerî ve idari teşkilata sahip oldular. Aynı sistem Osmanlıları da etkiledi. Halk arasından Haşer denilen ücretli askerler de alınırdı. Ayrıca gönüllü Gâziyân ve çeşitli askerî sınıflar da vardı.

Hassa ordusu melik, vali, vezir ve diğer yüksek rütbeli devlet memurlarının emri altında, her an harekete hazır askerler olup maaş alan ordu mensuplarıdır.

Tımarlı Sipahiler, süvari kuvvetlerinden oluşan sipahi ordusu mensuplarından her biri, ülkenin çeşitli bölgelerinde kendilerine tahsis edilen toprakların (ikta=dirlik) gelirlerinden geçimlerini sağlıyordu.

Dandanakan'ın muzaffer başkumandanlarından Çağrı Bey, zafer sonrasında verilen toy yâni büyük ziyafette üstün idarecilik vasfı ve keskin siyâsî zekâsını takdir ettiği kardeşi Tuğrul Bey'i Büyük Selçuklu Devleti Sultânı îlân etti. Merv başşehir yapıldı. Toplanan kurultayda feth edilecek yerlerle idareciler tespit edildi. Ceyhun ile Gazne arasındaki bölge Çağrı Bey'e, Bust-Sistan havalisi Mûsâ Yabgu'ya, Nişâbur'dan îtibâren bütün batı bölgeleri Tuğrul Bey'e verildi. İbrahim Yınal ve Çağrı Bey'in oğlu Yâkutî, batı cephesinde vazife aldılar. Hanedandan Arslan Yabgu'nun oğlu Kutalmış, Gürcan ve Damgan'a, Çağrı Bey'in oğlu Kara Arslan Kavurd ise, Kirman havalisine tâyin olundular. Vazife taksiminin ardından kısa zamanda; kuzeyde Hârezm dâhil, Mâverâünnehr, Sistân, Mekrân bölgesi, Kirman ve civarı, Hürmüz Emirliği, hattâ Arabistan Yarımadası'nda Umman ve dolayları ile Gürcan, Bâdgis, Huttalân tamamen zapt edildi. Tuğrul Bey, Taberistân, Kazvin, Dehistân, İsfehan, Nihâvend, Rey ve Şehrezur'u alarak devletin sınırlarını genişletti. Büyük Selçuklu Devleti Gence ve Ani şehirlerini ele geçirmeden önce bölgeyi Şeddâdîler hakimiyeti altında tutuyordu. 1046'da Gence, 1048'de Erzen, Karaz, Hasankale, Erzurum ve havalisindeki Gürcü, Ermeni ve Bizans orduları mağlûbiyete uğratıldı.
Henüz yeni kurulan devlet kısa zamanda, Büveyhîlerin işgalindeki Bağdâd hariç, bölgedeki bütün İslâm topraklarına hâkim oldu. Sultan Tuğrul, Büveyhîlerin işgalindeki halifelik merkezi olan Bağdâd'ı kurtarmak için Abbasî halîfesi el-Kâim bi-Emrillah'ın daveti ile 18 Aralık 1055'te Bağdat'a girdi. Halîfenin, âlimlerin ve sünnî müslümanların büyük hüsn-i kabulüyle karşılanan Tuğrul Bey, Büveyhî hükümdarlığını yıkarak Abbasî halifeliğini yeniden ihya etti. İslâm âleminin takdirini kazanıp, büyük iltifatlara kavuştu. Halîfeliğe karşı yapılan Fatımî saldırılarını bertaraf etti. Halîfelik makamına ve Bağdâd şehrine hizmetinden dolayı 25 Ocak 1058'de Tuğrul Bey'e iki altın kılıç kuşatan halîfe, onu; doğunun ve batının hükümdarı îlân etti. Selçuklu sultânının, halîfe tarafından "Dünyâ hakanı" îlân edilmesi, Türklere büyük itibâr kazandırdığı gibi, Alplik ruhunu okşayarak islam dîninin cihâd emrine daha fazla sarılmalarına yol açtı. Aynı sene Tuğrul Bey, tahrikler sebebiyle isyan eden üvey kardeşi İbrahim Yınal'ı cezalandırdı. Çağrı Bey, yetmiş yaşlarında 1060'ta, Tuğrul Bey ise, 1063'te yetmiş yaşında öldü. Tuğrul Bey, devletini sağlam temeller üzerine oturtarak, sınırlarını Ceyhun'dan Fırat'a kadar genişletti. Anadolu üzerine yaptırdığı akınlarla, Bizans idaresinde bulunan bölgenin Türk yurdu olması için ilk harcı koydu.

Tuğrul Bey'in oğlu olmadığından, Çağrı Bey'in oğlu Alp Arslan Selçuklu Devleti sultânı oldu. Başa geçer geçmez amcasının veziri Amîd-ül-mülk'ü görevden alarak, yerine Nizâm-ül-mülk'ü tâyin etti. Sultan Alp Arslan, tahta geçmek iddiasında bulunan diğer rakiplerini bertaraf ettikten sonra, batıya yönelerek fetihlere başladı. Kafkaslardan dolaşıp bölgesel küçük krallıkları boyunduruk altına aldı. Kafkasya Seferinde Doğu Anadolu'nun Kuzeydoğu ucundaki ünlü Ani Kalesi'ni 1064'te alarak, 16 Ağustos 1064'te Kars'a girdi. 1067'de bölgenin kontrolünü elinde tutan Şeddadiler hanedanı Selçukluların işgaline uğramış ve 1174'e kadar Selçukluya bağımlı bir hanedan olarak devam etmiştir. Ani, Hristiyan âleminin kutsal yerlerinden biri idi. Bu fetihler İslam dünyasında büyük sevinç kaynağı oldu ve Halife Kâim bil-Emrillah, sultana, fetihler babası yani çok feth eden anlamına gelen Ebü'l-Feth lakabını verdi. Sultan, 1065 senesi sonlarında doğuya yönelerek Üstyurd ve Mangışlak taraflarına yürüdü. Başarı ile biten seferin sonunda; ticaret yollarını vuran Kıpçak ve Türkmenler itaat altına alındı.
Alp Arslan, 1067 senesinde Kirman meliki olan kardeşi Kavurd'un isyanı ile karşılaştı. Bu isyanı kısa sürede bastırdı (Bkz. Kirman Selçukluları). Öncelikle Müslümanlar arasında birliğin sağlanmasını arzu eden Alp Arslan, Bahreyn taraflarındaki Karmatî sapıkları ve Önasya'daki Şiî-Fâtımî kalıntılarını temizlemek için harekete geçti. Şiî-Fâtımî sultanının İslâm ülkeleri üzerinden kalkmakta olduğunu gö

Büyükşehir belediyesi, Türkiye'deki yerel yönetim birimlerinden biridir. Nüfusu 750 binin üzerinde olan illerde kurulan ve ilin tamamına hizmet vermek amacıyla oluşturulan bir yapıdır. Bu sistem, söz konusu nüfus kriterini karşılayan illerde, şehir genelinde entegre ve kapsamlı hizmetlerin sunulmasını amaçlar.
Türkiye'de nüfusu 750 binin altındaki illerde ise, belediye hizmetleri daha çok ilçe ve belde düzeyinde organize edilir ve bu bölgelerde, ilin tamamını kapsayacak şekilde hizmet veren bir üst belediye yapısı bulunmaz. Buna karşın, büyükşehir belediyeleri, ilçe belediyeleriyle birlikte çalışarak, kapsadıkları ilin tamamına yönelik hizmetler sağlar ve şehrin bütünleşik bir yönetimini gerçekleştirirler.

Türkiye'de büyükşehir belediyeleri, şehir genelinde kapsamlı ve entegre hizmetler sunmak üzere kurulmuş yerel yönetim birimleridir. Bu belediyeler, şehir planlaması ve altyapı geliştirme başta olmak üzere, ulaşım ve trafik yönetimi, çevre koruma, sosyal hizmetler ve sağlık, eğitim ve kültür ile ekonomik ve yerel kalkınma gibi geniş bir yelpazede sorumluluk alırlar. Büyükşehir belediyelerinin temel amacı, şehrin bütün sakinlerine yüksek kalitede hizmet sunarak yaşam kalitesini artırmak ve şehrin sürdürülebilir bir şekilde gelişimini sağlamaktır.
Bu çerçevede, büyükşehir belediyeleri, ulaşım sistemlerini düzenler ve geliştirir, trafik sorunlarına çözümler üretir, su ve kanalizasyon gibi temel hizmetlerin yanı sıra atık yönetimi ve çevre koruma faaliyetlerini yürütür. Ayrıca, sosyal yardım programları ile vatandaşların sosyal ihtiyaçlarını karşılar, halk sağlığına yönelik önlemler alır ve sağlık hizmetleri sunar. Eğitim ve kültürel etkinlikleri destekleyerek şehrin kültürel altyapısını geliştirir ve yerel ekonomiyi canlandırmak için sanayi, ticaret ve turizmi teşvik eder.
Büyükşehir belediyeleri, ilçe belediyeleriyle koordineli bir şekilde çalışarak bu geniş hizmet spektrumunu yönetir. Bu koordinasyon, hizmetlerin şehrin her köşesine ulaşmasını sağlar ve böylece şehrin bütünleşik bir yönetimini gerçekleştirir. 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu ile düzenlenen bu görev ve yetkiler, büyükşehir belediyelerini Türkiye'nin şehirlerinin gelişiminde kritik bir rol oynayan kurumlar haline getirir.

Türkiye'de büyükşehir belediyesi statüsü, 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu ile düzenlenmiştir. Bu kanunla, büyükşehir belediyelerinin sınırları, il mülki sınırlarını kapsayacak şekilde genişletilmiştir. Bu düzenleme, büyükşehir belediyelerinin ilçe belediyeleri üzerindeki koordinasyon ve denetim yetkilerini artırmış, şehir genelindeki hizmetlerin daha entegre ve kapsamlı bir şekilde sunulmasını sağlamıştır.

Türkiye'de 2024 yılı itibarıyla 30 büyükşehir bulunmaktadır. Bunlar alfabetik olarak; Adana, Ankara, Antalya, Aydın, Balıkesir, Bursa, Denizli, Diyarbakır, Erzurum, Eskişehir, Gaziantep, Hatay, İstanbul, İzmir, Kahramanmaraş, Kayseri, Kocaeli, Konya, Malatya, Manisa, Mardin, Mersin, Muğla, Ordu, Sakarya, Samsun, Şanlıurfa, Tekirdağ, Trabzon ve Van şeklindedir.

Belediye
Türkiye'de büyükşehir belediyeleri

Büyükşehir Belediyesi Kanunu1 Nisan 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Cagliari (/kælˈjɑːri/; İtalyanca telaffuz: [ˈkaʎʎari]; Sarduca: Casteddu), İtalya'ya bağlı olan Sardinya Özerk Bölgesi başkenti ve en büyük şehridir. Kentin nüfusu yaklaşık 146.627'dir; ancak kente bağlı metropol alanı —yakın çevresindeki 16 belediyeyle birlikte— 417.079 kişilik bir nüfusa sahiptir. Eurostat verilerine göre, Cagliari'nin iş gücü ve ulaşım bölgesi dâhil kentsel fonksiyonel bölge nüfusu 476.975'e ulaşmaktadır. Cagliari, İtalya'nın 26. en büyük şehri konumundadır.
Uzun ve zengin bir geçmişe sahip olan bu kadim şehir, tarih boyunca birçok uygarlığın yönetimi altında kalmıştır. Modern kentin yapıların altındaki katmanlar, Neolitik Çağ'dan günümüze kadar yaklaşık beş bin yıllık kesintisiz yerleşim tarihine tanıklık eder. Kentin önemli tarihî alanları arasında, kısmen tahrip edilmiş Domus de Janas adlı tarihöncesi kaya mezarları, Kartaca dönemine ait geniş bir nekropol, Roma döneminden kalma bir amfitiyatro, Bizans dönemine ait bir bazilika, Pisalılar döneminde yapılmış üç kule ve Habsburg İspanyası döneminde Akdeniz'in batısında stratejik bir güç merkezi hâline getiren güçlü sur sistemleri yer alır. Cagliari'nin doğal kaynaklarını, korunaklı limanı, güçlü şekilde tahkim edilmiş Castel di Castro tepesi (günümüzdeki Casteddu), lagünlerinden elde edilen tuz, Campidano ovasından gelen buğday ve Iglesiente madenlerinden çıkarılan gümüş ve diğer cevherler oluşturmuştur.
Şehir, 1324'ten 1848'e kadar Sardinya Krallığı'nın başkentiydi; 1848'de krallığın resmî başkenti Torino olmuştur (krallık 1861'de İtalya Krallığı'na dönüşmüştür). Günümüzde Cagliari, bölgesel düzeyde kültürel, eğitimsel, politik ve sanatsal bir merkezdir; Art Nouveau mimarisi ve birçok anıtıyla tanınır. Ayrıca Sardinya'nın ekonomik ve endüstriyel merkezi konumundadır: Akdeniz'in en büyük limanlarından birine, bir uluslararası havaalanına sahiptir ve İtalya'daki 8.092 belediye arasında 106. en yüksek gelir seviyesine sahiptir; bu da onu bazı kuzey İtalyan şehirleriyle aynı seviyeye getirir.
Cagliari, 1607'de kurulan Cagliari Üniversitesi'ne ve 5. yüzyıldan bu yana varlığını sürdüren Cagliari Katolik Başpiskoposluğu'na da ev sahipliği yapmaktadır.

Belediye sınırları içindeki nüfusu (13 Temmuz 2010 itibarıyla) 157.222 kişidir. Fakat şehre birleşik olan (Elmas, Assemini, Capoterra, Selargius, Sestu, Monserrato, Quartucciu, Quartu Sant'Elena adlarını taşıyan) belde varoş yerleşimleri ile birlikte Metropoliten Cagliari'nin nüfusu yaklaşık 500.000 kişi olmaktadır.
İtalya'nın 19. yüzyılda birleştirilmesinden sonra Cagliari nüfusu kırsal alandan olan göçlerle büyük gelişmeler gösterdi. Bu nüfus büyümesi 20. yüzyılda da devam etti. Şehir nüfusu 1901'de 61.678 iken 1951'de:130.511 ve 1981'de 219.648 oldu. Ama bundan sonra şehrin nüfusu daha önce belediye sınırları içinde bulunan Selargius ve Quartucciu'nun 1983'te; Elmas'ın 1989'da ve Monserrato'nun 1991'de yapılan referandumlar sonundan Cagliari belediyesinden ayrılıp otonom belediyeler olmaları dolayısıyla büyük düşüşler gösterdi. 2001'de sayımında Cagliari belediye sınırları içinde nüfus 164.249'a düşmüştür ve 2010 tahminine göre 157.222'ye inmiştir. Nüfus sayımları sonuçlarını gösteren şu zaman grafiği Cagliari belediye sınırları içindeki nüfusun gelişmesini açıkça göstermektedir:
Kişi

Cagliari'nin şu komünlerle sınırları bulunur: 
Assemini, Capoterra, Elmas, Monserrato, Quartu Sant'Elena, Quartucciu, Selargius, Sestu

Cagliari şu kentlerle kardeş şehir bağlantısı kurmuştur:

 Buenos Aires, Arjantin
 Nanyuki, Kenya
 Pisa, İtalya
 Vercelli, İtalya
 Padova, İtalya
 Biella, İtalya

Cagliari'de şu ülkelerin konsoloslukları bulunmaktadır:

Sardinya Özerk Bölgesi
Cagliari (il)

Cagliari Belediyesi resmi websitesi8 Mayıs 1999 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)

Marcus Aurelius Antoninus (doğum adı: Lucius Septimius Bassianus), (4 Nisan 186 – 8 Nisan 217), Caracalla olarak da bilinen, 211 – 217 yılları arasında tahta çıkmış Roma imparatoru.

Caracalla, geç Roma İmparatorlarından Septimius Severus ve Julia Domna'nın büyük oğludur. Galya eyaletinin Lugdunum kentinde, Lucius Septimius Bassianus adıyla doğdu, ardından Marcus Aurelius'la olan bağlarına vurgu yapmak için yedi yaşında adını Marcus Aurelius Antoninus olarak değiştirdi. Kendisine verilmiş olan Caracalla takma adının, o dönemde moda olan başlıklı bir Gal tuniğini giymeyi alışkanlık haline getirmesinden kaynaklandığı söylenir. Genellikle Roma İmparatorluğu'nun en zalim ve kanlı İmparatorlarından biri olduğu kabul edilir.

193'te İmparatorluk tahtına oturan Septimus Severus, 211'de Eboracum'u (York) ziyaret ederken öldü ve Caracalla kardeşi Publius Septimius Antoninius Geta ile birlikte imparatorluğunu ilan etti. Bununla birlikte Caracalla'nın asıl niyeti imparatorluğu yalnız yönetmekti. Zamanı gelince kardeşi Geta'yı, kayınpederi Gaius Fulvius Plautianus'u ve karısı Fulvia Plautilla'yı (aynı zamanda 2. dereceden kuzeni) suikastla öldürttü. Geta'nın destekçilerine işkence yaptırdı ve kardeşine karşı Damnatio Memoriae emretti. Mısır eyaletindeki İskenderiye halkı, onun Geta'yı nefsi müdafaa olarak öldürdüğü yolundaki iddialarını duyunca, Caracalla'nın diğer iddialarında olduğu gibi, bu iddialarla alay ettiler. Caracalla'nın bu aşağılamaya cevabı 215'te hiçbir şeyden şüphelenmeden şehir önünde onu selamlamak için toplanan şehrin ileri gelen yurttaşlarını vahşice katletmek oldu ve takip eden birkaç gün boyunca birliklerini şehrin yağması için serbest bıraktı. Tarihçi Cassius Dio'ya göre, 20.000'den fazla insan öldürüldü. İmparatorluğu boyunca Caracalla, Lejyon askerlerine ödenen maaşı 675 denarii ye yükseltti ve orduyu hediyelere boğarken eğitmeni olan babasının dediği gibi askerleri önemsedi ama diğerlerini görmezden geldi.

İmparatorluğu süresince 3 şey göze çarpar: 212'de (Constitutio Antoniniana) bildirisi ile tüm Roma İmparatorluğu'nda vergi gelirlerini artırmak için uygun olanlara Roma vatandaşlığı bahşedilmesi; lejyonların ödemeleri için Roma sikkelerindeki gümüş miktarının %25 azaltılması ve Roma'nın dışında Caracalla Hamamı olarak bilinen ve hala görülebilen büyük bir thermae inşa edilmesi.

Caracalla zamanla etkin bir askeri diktatör haline geldi ve bunun sonucu olarak da askerler hariç herkesin gözünden düştü. Bir İroni olarak, Edessa'dan Pers topraklarına doğru, çıkan savaş için seyahat ettiği sırada yol kenarında tuvaletini yaparken bir suikast sonucu 8 Nisan 217'de Harran'da Julius Martialis isimli bir imparatorluk muhafız subayı tarafından öldürüldü. Herodian, Martialis'in kardeşinin Caracalla tarafından ispatlanmamış bir saldırı yüzünden birkaç gün önce öldürüldüğünü söyler; öte yandan Cassius Dio, Martialis'in centurion'da terfi ettirilmediği için kızgın olduğunu söyler. İmparatorluk muhafızı Martialis'e yardımcı oldu ve o da Caracalla'yı tek bir kılıç darbesiyle öldürdü. Atla kaçmaya çalışırken bir muhafız okçu tarafından öldürüldü. Caracalla'nın ölümünün ardından ona karşı kurulan komplonun içinde olduğu neredeyse kesin olan Praetorian muhafız lideri Macrinus yerine geçti.

Cognomen Caracalla takma adı Aurelius Victor'un Epitome de Caesaribus adlı kitabına göre, Lucius Septimius Bassianus'un Gallilere ait bir pelerin olan Caracalla'yı kişisel bir tarz olarak benimseyip ordusuna ve sarayına yaymasıyla ortaya çıkmıştır.

Monmouthlu Geoffrey'nin efsanevi History of the Kings of Britain adlı eseri Caracalla'yı, Bassianus adıyla bir Britanya kralı olarak tasvir eder. Severus'un ölümün ardından, Romalılar Geta'yı Britanya Kralı yapmak istiyorlardı ancak, Britonlar annesi bir Briton olduğu için Bassianus'u tercih ettiler. İki kardeş, sonunda Geta'nın öldüğü bir savaş yaptılar ve Bassianus tahta çıktı.

Romanya'daki Caracal şehri, adını Caracalla'dan alır.

Caracalla'nın Hayatı (LacusCurtius'da Historia Augusta : Latince Metin ve İngilizce çevirisi)

Cardiff (İngilizce:  İngilizce telaffuz: ['kɑːdɪf], Galce: Şablon:Ses-nohelp), Birleşik Krallık'ın dört ana bölgesinden biri olan Galler'in başkenti ve 481,082 kişilik nüfusu ile en büyük şehridir. Yerel dil olan Galce'de Caerdydd şeklinde yazılıp "kardid" olarak okunan Cardiff ayrıca, Galler'in ticari ve kültürel merkezidir. Kurumlar, Galler'e ait ulusal medya, Galler hükûmetinin ülke ve oturacak yerinde en popüler ziyaretçi varış yeridir (Çeşitli ofislerinin Galler boyunca dağıtılmasına rağmen). Cardiff'e 2006 yılında 11,7 milyon ziyaretçi gelmiştir.

Temiz havası ile ünlü Galler'in temiz şehri Cardiff, Britanya'nın en çok yağış alan bölgelerindendir ve hava değişimlerine karşı her zaman tedbirli olmak gerekmektedir. Yaz dönemi ortalama sıcaklığı 21 °C, kış dönemi ortalama sıcaklığı ise 4 °C'dir.

 Luhansk, Luhansk Oblast,  Ukrayna.
 Hordaland county,  Norveç.
 Nantes, Pays de la Loire Region / Brittany,  Fransa.
 Stuttgart, Baden-Württemberg,  Almanya.
Xiamen, Fujian,  Çin.
Yirmi-sekiz ülkenin bir toplamının, Cardiff'te diplomatik bir varlığı vardır. Bu ulusların birçoğu, Almanya gibi, İtalya, İsviçre, Danimarka, Kanada, Tayland ve Çek cumhuriyeti, fahri konsolosluklar ile temsil edilir. İrlanda cumhuriyetinin, sürekli bir konsolosluğu vardır ve Birleşik Devletler'in İngiliz elçiliği, bir uydu ofisini çalıştırır.

Curlie'de Cardiff/ Cardiff (DMOZ tabanlı) (İngilizce)

 (İngilizce)

Cebelitarık, Akdeniz'den Atlantik Okyanusu'na (Cebelitarık Boğazı) geçişin yakınında, İber Yarımadası'nın güney ucunda, Cebelitarık Körfezi'nde bulunan bir Britanya Denizaşırı Bölgesi ve şehirdir. 6.8 km² bir alana sahiptir ve kuzeyde İspanya (Campo de Gibraltar) ile sınır komşusudur. Cebelitarık'ın peyzajı, eteklerinde yaklaşık 34.003 kişinin yaşadığı, yoğun nüfuslu bir kasabanın bulunduğu "Cebelitarık Kayası" tarafından domine edilmektedir ve bu nüfusun büyük çoğunluğu Cebelitarıklıdır.
Cebelitarık, 1160 yılında Almohadlar tarafından kalıcı bir gözetleme kulesi olarak kurulmuştur. Geç Orta Çağ'da Nasridler, Kastilyalılar ve Marinidlerin kontrolü altında değişiklik göstermiştir ve yakınlardaki Algeciras'ın yaklaşık 1375 yılında yıkılmasının ardından stratejik önemi artmıştır. 1462 yılında tekrar Kastilya Krallığı'nın bir parçası olmuştur. 1704 yılında, İspanya Veraset Savaşı sırasında, Anglo-Hollanda güçleri Cebelitarık'ı İspanya'dan ele geçirmiş ve 1713'te Utrecht Antlaşması ile Britanya'ya sonsuza dek devredilmiştir. Cebelitarık, özellikle Napolyon Savaşları ve II. Dünya Savaşı sırasında, Akdeniz'e giriş ve çıkışı kontrol ettiği için Kraliyet Donanması için önemli bir üs haline gelmiştir ve dünya deniz ticaretinin yarısı bu boğazdan geçmektedir.

Cebelitarık'ın egemenliği, İngiliz-İspanyol ilişkilerinde bir tartışma konusu olup, İspanya bölge üzerinde hak iddia etmektedir. Cebelitarıklılar, 1967'de İspanyol egemenliği tekliflerini ve 2002'de ortak egemenlik tekliflerini büyük çoğunlukla reddetmiştir. Bununla birlikte, Cebelitarık, İspanya ile yakın ekonomik ve kültürel bağlarını sürdürmekte olup, birçok Cebelitarıklı hem İspanyolca hem de Llanito adı verilen yerel bir lehçeyi konuşmaktadır.
Cebelitarık'ın ekonomisi, finansal hizmetler, e-oyun, turizm ve limana dayanmaktadır. Dünyanın en düşük işsizlik oranlarından birine sahip olan Cebelitarık'ta, iş gücünün büyük bir kısmı İspanya'da ikamet edenler veya Cebelitarık yerlisi olmayanlardan oluşmaktadır, özellikle özel sektörde. Brexit'ten bu yana, Cebelitarık Avrupa Birliği'nin bir üyesi değildir ancak Cebelitarık ile İspanya arasında sınır hareketlerini kolaylaştırmak amacıyla Schengen Anlaşması'na katılmak için müzakereler devam etmektedir.

Adı Arapçadan türemiştir: جبل طارق, (Romanizasyon: Jabal Ṭāriq, "Tarık Dağı" (adını 8. yüzyıl Mağribi askeri lideri Tarık bin Ziyad'dan almıştır). Arapçadaki adı olmaya devam ediyor. İsmin Arapçanın kısaltılmış hali olduğu da öne sürülmüştür: جبل على الطريق, (Romanizasyon: Jabal Ealaa Altariq, Afrika'dan İberya'ya yolda ilerliyor)

Gorham Mağarası'nda yaklaşık 50.000 yıl öncesine ait Neandertal yerleşimlerine dair kanıtlar Cebelitarık'ta keşfedilmiştir. Neandertallerin nihai yok oluşunun ardından, Cebelitarık'ın mağaraları Homo sapiens tarafından kullanılmaya devam etmiştir. Gorham Mağarası'ndaki birikintilerde yaklaşık 40.000 yıl öncesinden 5.000 yıl öncesine kadar uzanan taş aletler, eski ocaklar ve hayvan kemikleri bulunmuştur.
Neolitik döneme ait çok sayıda çömlek parçası, Cebelitarık'ın mağaralarında bulunmuştur. Bu parçaların çoğu, adını Almería kasabasından alan ve Endülüs'ün diğer bölgelerinde de bulunan Almerian kültürüne özgü türlerdir. Bronz Çağı'nda, insanların büyük ölçüde mağaralarda yaşamayı bıraktığı dönemde, burada yaşam olduğuna dair çok az kanıt bulunmaktadır.
Antik çağlarda, Cebelitarık Akdeniz halkları tarafından dini ve sembolik öneme sahip bir yer olarak kabul edilmiştir. Fenikeliler, yaklaşık MÖ 950'den itibaren birkaç yüzyıl boyunca burada bulunmuş, muhtemelen Gorham Mağarası'nı yerel tanrılara adanmış bir tapınak olarak kullanmışlardır. Onları takiben Kartacalılar ve Romalılar da aynı şekilde bu bölgeyi kullanmışlardır. Cebelitarık, muhtemelen Fenike kökenli olan Mons Calpe olarak biliniyordu. Mons Calpe, antik Yunanlar ve Romalılar tarafından Herakles Sütunları'ndan biri olarak kabul edilmiştir. Ancak, antik dönemden kalma kalıcı yerleşimlere dair bilinen bir arkeolojik kanıt bulunmamaktadır. Onlar, bugün İspanya'nın San Roque kasabası yakınlarında yer alan Campo (hinterland) olarak bilinen bölgenin başında yerleşmişlerdir. Yerli Turdetani halkının erken dönem yerleşim yeri üzerine, yaklaşık MÖ 950'de Fenikeliler tarafından Carteia kasabası kurulmuştur.

Batı Roma İmparatorluğu'nun çöküşünden sonra, Cebelitarık kısa bir süre Vandalların kontrolüne girmiştir. Vandallar, bu bölgeye Afrika'ya geçiş yapmaları için Bonifacius tarafından davet edilmiştir.

Daha sonra bölge, 414'ten 711'e kadar yaklaşık 300 yıl boyunca Vizigot Krallığı'nın bir parçası olmuştur.
710'daki bir akın sonrasında, Tarık bin Ziyad komutasındaki çoğunluğu Berberi olan bir ordu, 711 Nisan ayında Kuzey Afrika'dan geçerek Cebelitarık civarına (büyük olasılıkla körfeze ya da kayaya değil) inmiştir. Tarık'ın seferi, İber Yarımadası'nın büyük bir kısmının İslam tarafından fethedilmesine yol açmıştır. Mons Calpe, "Tarık'ın Dağı" anlamına gelen Jabal Ṭāriq olarak adlandırılmıştır, bu isim zamanla Cebelitarık'a dönüşmüştür. Cebelitarık'a İslam kaynaklarında ayrıca "Cebelü'l-feth" (Fetih Dağı) de denilmektedir.
1145 yılında Endülüs, Muvahhidler'in hakimiyetine geçmiştir. 1160 yılında, Muvahhid Sultan Abd al-Mu'min, kalıcı bir yerleşim yeri ve bir kale inşa edilmesini emretmiştir. Bu yerleşim Medinat al-Fath (Zafer Şehri) adını almıştır. Şehir, Abd al-Mu'min'in İşbiliye'deki oğlu Yusuf b. Abdülmü'min tarafından, kardeşi Osman'ın da yardımıyla çok sayıda usta ve işçi toplanarak inşa edilmiştir. Şehirde büyük bir cami, saray, resmi binalar, kışla, güzel bahçeler ve su dağıtım şebekesi yer almıştır. Bu kaleye ait olan Mağribi Kalesi'nin Hürmet Kulesi bugün hâlâ ayaktadır.

1274'ten itibaren, kasaba Granada'daki Nasriler (1237 ve 1374'te), Fes'teki Marinidler (1274 ve 1333'te) ve Kastilya kralları (1309'da) tarafından ele geçirilmiş ve tekrar tekrar fethedilmiştir. Nasrilerin Algeciras'ı yaklaşık 1375'te yıkıp terk etmeleri ve 1375'te Marinidler'den Cebelitarık'ı elde etmeleri üzerine, Nasriler, Algeciras'tan daha kötü bir doğal limana sahip olmasına rağmen, daha iyi savunma olanakları sunan Cebelitarık'ı boğazda askeri ve kentsel bir ileri karakol olarak tercih etmişlerdir. Ancak, Cebelitarık bu dönemde hiçbir zaman büyük bir nüfusa ulaşamamıştır.

1462 yılında, Cebelitarık, Emirlikten Granada'nın Juan Alonso de Guzmán tarafından ele geçirildi.
Fetihten sonra, Kastilya Kralı IV. Henry, Cebelitarık'ı ek bir unvan olarak "Cebelitarık Kralı" ilan etti ve burayı Campo Llano de Gibraltar bölgesinin bir parçası olarak belirledi. Altı yıl sonra, Cebelitarık, Medina Sidonia Dükü'ne geri verildi; Dük, 1474'te burayı, Kordoba ve Sevilla'dan gelen 4.350 konverso (Yahudilikten Hristiyanlığa geçenler) grubuna sattı. Bu satış karşılığında, şehir garnizonunu iki yıl boyunca koruyacaklarını belirten bir anlaşma yapıldı; iki yıl sonunda, konversolar şehirden sınır dışı edildi ve memleketlerine döndüler veya İspanya'nın diğer bölgelerine taşındılar. 1501'de, Cebelitarık İspanyol Tahtı'na geri geçti ve Kastilya Kraliçesi I. Isabella, Cebelitarık'a halen kullanılan armayı veren Kraliyet Emirnamesi'ni yayımladı.

1704'te, İspanyol Veraset Savaşı sırasında, Büyük İttifak'ı temsil eden birleşik bir İngiliz-Hollanda filosu, Cebelitarık'ı Habsburg Arşidüklüğü'nün (Charles of Austria) İspanya Kralı olma kampanyası adına ele geçirdi. Daha sonra, çoğu nüfus şehirden ayrıldı ve birçok kişi yakın bölgelerde yerleşti. İttifak'ın kampanyası başarısız olunca, 1713'te Utrecht Antlaşması yapıldı ve bu antlaşma ile Cebelitarık Britanya'ya devredildi, böylece Britanya'nın savaştan çekilmesi sağlandı. İspanyol krallarının Cebelitarık'ı yeniden elde etme girişimleri başarısız oldu; 1727'deki kuşatma ve Amerikan Bağımsızlık Savaşı sırasında (1779-1783) Büyük Kuşatma ile tekrar denediler.
Büyük Kuşatma'nın yıkıcı etkisinin ardından, şehir neredeyse tamamen yeniden inşa edildi. 1784'te Milano'dan 25 yaşında gelen ve taş ustası veya mühendis olduğu düşünülen Giovanni Maria Boschetti, Victualling Yard'ı (1812'de tamamlandı) ve birçok başka binayı inşa etti. Boschetti, eski şehrin tarzını belirlemekle sorumlu olarak kabul edilir; bu tarz, Gibraltar Miras Vakfı'nın genel müdürü Claire Montado tarafından "askeri mühimmat tarzı kemerli kapılar, İtalyan stuko rölyefler, Ceneviz kepenkler, İngiliz Regency demir balkonlar, İspanyol vitray ve Gürcü pencereler" olarak tanımlanmıştır.
Napolyon Savaşları sırasında, Cebelitarık Kraliyet Donanması için kilit bir üs haline geldi ve Trafalgar Savaşı'na (21 Ekim 1805) giden süreçte önemli bir rol oynadı. Halifax, Bermuda ve Malta ile birlikte dört İmparatorluk kalesinden biri olarak belirlenen Cebelitarık, stratejik konumu sayesinde Kırım Savaşı (1854-1856) sırasında da önemli bir üs oldu. 18. yüzyılda, barış zamanı askeri garnizonun sayısı 1.100 ile 5.000 arasında değişiyordu. 19. yüzyılın ilk yarısında, Britanya ve Akdeniz'in dört bir yanından – İtalyan, Portekizli, Malta'lı, Yahudi ve Fransız – insanların şehirde ikamet etmesiyle nüfus önemli bir artış gösterdi ve 1860'ta 17.000'i geçti.
Süveyş Kanalı'nın açılmasıyla stratejik değeri arttı, çünkü Süveyş'in doğusundaki Britanya İmparatorluğu ile Britanya arasındaki deniz yolunda yer alıyordu. 19. yüzyılın ilerleyen yıllarında, kalelerin ve limanın iyileştirilmesi için büyük yatırımlar yapıldı.

II. Dünya Savaşı sırasında, Cebelitarık'ın sivil nüfusunun çoğu tahliye edilerek, ağırlıklı olarak Londra'ya, ayrıca Fas, Madeira ve Jamaika'daki Cebelitarık Kampı'na gönderildi. Cebelitarık Kayası bir kale olarak güçlendirildi. 18 Temmuz 1940'ta Vichy Fransız hava kuvvetleri, Vichy donanmasının Britanya tarafından bombalanmasına misilleme olarak Cebelitarık'a saldırdı. Deniz üssü ve oradaki gemiler, Malta Adası'nın uzun kuşatması sırasında adanın ikmalinde ve tedarik edilmesinde kilit rol oynadı. Malta'ya uçak takviyeleri göndermek için yapılan sık kısa seferlerin yanı sıra, 1942 Ağustos'unda kritik "Operation Pedestal" konvoyu Cebelitarık'tan yürütüldü. Bu operasyon, yoğun Alman ve İtalyan hava saldırıl

Cenabi Ahmed Paşa Camii; Ankara'nın Altındağ ilçesinde bulunan bir camidir.

Kitabesinde yer alan bilgilere göre 1565 yılında tamamlanan cami, Kanuni Sultan Süleyman'ın vezirlerinden olan Cenabi Ahmed Paşa adına yaptırılmıştır. 1887, 1936, 1938, 1959, 1992 ve son olarak 2011 yıllarında onarımdan geçmiştir. 14 Ekim 1972 tarihinde ise Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu tarafından tescillenmiştir.

Tezkiret-ül Bünyan'da adı geçtiğinden dolayı Mimar Sinan tarafından tasarlandığı tahmin edilen cami, tek minareli ve biri merkezi olmak üzere toplamda dört kubbelidir. Mimari açıdan, sanatçının diğer üç göz revaklı camileriyle büyük oranda benzerlik gösterir. Yığma taşıyıcı sistemle inşa edilmiş ve ana malzeme olarak Ankara taşı kullanılmıştır. Klasik Osmanlı mimarisinin özelliklerini yansıtan yapı; kare planlıdır ve son cemaat yeri yanlardan açık, önde üç büyük kemerle çevrilidir. Bu kemerlerin üzerinde kurşunla kaplı üç adet kubbe bulunur. Devşirme malzeme kullanılmamış, tamamı düzgün kesme taştan inşa edilmiştir. Geçirdiği yenileme çalışmaları sırasında ufak tefek değişikliklere maruz kalsa da genel itibarıyla özgünlüğü korunmuştur.
İç mekanda ise mihrabıı, minberi ve giriş kapısı beyaz mermerden yapılmış olup oldukça sadedir. Ana duvarlarda sivri kemerli 32, kubbenin bulunduğu kasnak kısmında ise 16 penceresi bulunur. Mihrap, taç süslemeleriyle hareketlendirilmiş ve kubbeiçi gibi yüzeylerde kalemişi kullanılmıştır. Camiyle aynı arazi içerisinde bulunan türbe ve mezarlık alanıyla da bir külliye teşkil eder. Yakın çevresinde günümüze ulaşmamış bir mevlevihane, çeşme ve hamam var olduğu ve alanın külliye fikri ile düzenlediği düşünülmektedir.

Coğrafi koordinat sistemi, dünya üstündeki herhangi bir yeri, topografik bir nokta olarak tanımlamayı sağlayan bir koordinat sistemi. Küresel koordinat sistemindeki üç bileşenden ikisi kullanılarak belirtilir. Burada aşılması gereken zorluk, dünyanın bir küre değil de jeodezi bağlamında yaklaşık olarak bir elipsoit ya da basık sferoit şeklinde olmasıdır.

İlk defa Babilliler ortaya atmış, sonrasında Batlamyus tarafından bir tam çemberin 360 derece (360°) olduğunun belirtilmesi ile teori geliştirilmiştir.
Sanayi devrimi ve emperyalizm çağında askeri ve ticari denizciliğin gereksinimleri sonucu büyük önem kazanmış ve hızla standartlaşmıştır. Günümüzdeki sistemlerin kaynakları da ulusal ya da NATO benzeri ittifaklara ait askeri standartlardır. Özellikle 1980 sonrası dünya ekonomisinde hakim duruma gelen küreselleşme politikaları daha evrensel standartlar yaratmış, GPS teknolojilerini ve yeni uygulama alanlarını teşvik etmiştir.

Enlem (kısaltması: φ, phi ya da Lat.) yeryüzündeki bir noktanın yerküre merkezinden ölçülmek üzere ekvatora olan açısıdır. Aynı enlem açılarını birleştiren paralel çizgilere Enlem çizgileri ya da paralel denir. Kuzey Kutbu 90°N; Güney Kutbu 90°S olup 0° paraleli ya da enlemi de ekvator olarak adlandırılır. Böylece ekvator yerküreyi kuzey ve güney yarıkürelerine böler.
Boylam (kısaltması: λ, lambda ya da Lon.) yeryüzündeki bir noktadan geçerek iki kutbu birleştiren boylam çizgisi ya da meridyenin, Greenwich'den geçen referans ya da başlangıç meridyeni ile açısıdır. Tüm meridyenler yarım çember şeklinde, 0 referans meridyeninin batısında 180 (W) ve doğusunda 180 (E) olmak üzere 360 adet yarım çemberdirler, yani referans meridyenin tam karşısındaki simetriği, aynı zamanda 180°W ve 180°E meridyenidir. Paralel değildirler, kuzey ve güney kutup noktalarında birleşirler.

Belli bir noktanın gösteriminde önce enlem sonra boylam olmak üzere bir değer çifti kullanılır. Enlem ve boylamlar için geleneksel ölçü birimleri derece, dakika (1/60 derece) ve saniye (1/60 dakika) olmakla birlikte ondalık sisteme uyarlanmış yazım biçimleri de vardır:

DMS Derece:Dakika:Saniye (49°30'00"N, 123°30'00"W)
DM Derece:Dakika-ondalık (49°30.0', -123°30.0'), (49d30.0m,-123d30.0')
DD Dakika-ondalık (49.5000°,-123.5000°), genellikle 4-6 ondalık haneyle.
Bunlardan günümüzde en yaygını, Google maps ve GPS aygıtlarının da benimsediği, ondalık sistemde dakika yazımıdır.

PD ya da RD (Potsdam Datum); NTF ('Nouvelle triangulation de la France'); CH1903 (Schweizer Datum 1903); ED50, ED77, ED79 gibi 1950 sonrası ED ('European Datum') sistemleri; NAD27, NAD83 gibi NAD (The North American Datum) sistemleri ve GRS80, WGS60, WGS64, WGS72, WGS84 (NAD83 ile aynıdır) gibi daha evrensel datumlar arasında, NATO askeri standardı olan ED50 1950'lerden itibaren Türkiye tarafından da benimsenmiş, ancak 2000'li yıllarda yerini daha evrensel durumdaki WGS84 ('World Geodetic System 1984') standardına bırakmaktadır.

Küresel koordinat sistemi
GPS

Cumhurbaşkanlığı Sarayı, Türkiye'nin başkenti Ankara'daki Atatürk Orman Çiftliği arazisinde, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nin içinde bulunan Türkiye cumhurbaşkanının çalışma binalarıdır. Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarında inşa edilmesine atıfla Ak Saray ya da Başkanlık Sarayı olarak da anılır.

Saray başlangıçta ülkenin başbakanları için yeni bir merkez olarak tasarlandı. Türkiye'den çeşitli teklifler hazırlandı ancak proje Şefik Birkiye'ye verildi. 2013'te inşasına başlandı. TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi, yeşil alan olan Atatürk Orman Çiftliği'nin üzerinde bina yapılmasını takibe aldı ve ruhsat talebinde bulundu. Resmî yazıyla Büyükşehir Belediyesi ve Başbakanlık'tan istenen ruhsat üç ay sonra TOKİ tarafından gönderildi. Üzerinde proje müellifinin adı olmayan ruhsatın iptali için başvuru yapıldı.
Ağustos 2013'te binanın kaba inşaatı sona erdi. Bağlantı yolları için 10.000 ağaç söküldü. Üç bloktan oluşacak ve toplam alanı 150 bin metrekare olan binada şunların olacağı açıklandı: Eksi ikinci katında Hükûmet Harekât Merkezi olacak. Çelik destekli özel beton kullanılacak olan merkez; bom­ba, fü­ze, kimyasal ve nük­le­er sal­dı­rı­la­ra kar­şı ko­ru­nak­lı ola­cak ve 24 sa­at ke­sin­ti­siz ile­ti­şi­m sağ­la­na­cak. Bu merkezde, kriz du­ru­mun­da ko­mu­tan­la­r, bakan­lık­la­r ve il­gi­li bi­rim­le­ri toplanabilecek. Yerleşke içinde bir de helikopter pisti bulunacak.
Danıştay, 4 Mart 2014 tarihinde binanın inşaatı için durdurma kararı verdi.
10 Ağustos 2014'te Recep Tayyip Erdoğan'ın cumhurbaşkanı seçilmesinin ardından binanın cumhurbaşkanlığına tahsis edileceği duyuruldu. Çankaya Köşkü ise yeni başbakanlık merkezi olarak değiştirildi. Çankaya, ülke kurulduğundan bu yana cumhurbaşkanları için sembolik bir merkez olduğu için bu olay, tarihî bir değişiklik olarak görüldü.
2015 yılında, Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu, sit alanına saray yapılmasının önünü açan Koruma Kurulunun ilke kararını oy birliğiyle reddetti. Söz konusu kararda "Tarihî sit alanlarının doğal yapısıyla birlikte korunması gerektiğinden bu alanlarda bitki örtüsünü, topografik yapıyı, silüet etkisini bozabilecek, tahribata yönelik inşai ve fiziki müdahale yasağı getirilmiştir." dendi.

Binanın tarzı Osmanlı-Selçuklu olarak belirtildi. Mimar Doğan Hasol, sarayın Selçuklu'yu yansıtacak bir özelliği olmadığını belirtti: "Niçin Selçuklu, niçin Osmanlı, niçin taklit? Selçuklu’dan ayakta kalmış, örnek oluşturabilecek saray yok; Osmanlı’nın ise hangi sarayını taklit ediyorsunuz? Topkapı’yı mı, Dolmabahçe’yi mi, Beylerbeyi’ni mi? Asıl soru: Niçin taklit ediyorsunuz? Sanatın her dalında olduğu gibi mimarlıkta da taklit kabul edilemez. Mimarın görevi, çağdaş teknolojinin sağladığı olanaklarla çağdaş ihtiyaçlara uygun, yenilikçi, özgün eser ortaya koymaktır. Oysa bugün iktidar, tarihselci özentiyle bir mimarlık üslubu yaratma peşinde. Kamu kesimi, olabilirmiş gibi, Selçuklu-Osmanlı senteziyle yapılar üretmeye zorluyor mimarları. (...) Geriye bakıp, tarihten formlar aktarmaya yeltenen ideolojik yaklaşımlar özellikle baskıcı rejimler döneminde birçok ülkede defalarca denenmiştir. Örneğin Hitler Almanya'sında, Mussolini İtalya'sında, Stalin dönemi Sovyetler Birliği’nde..."

Kasım 2014'te binanın maliyeti 1.370.000.000 Türk lirası olarak açıklandı.

Basında 1.000 odalı saray olarak yer alması üzerine Erdoğan, sarayda 1150 oda olduğunu ve "itibardan tasarruf olamayacağını" belirtti. Mimarlar Odası Ankara Şube Başkanı Tezcan Karakuş Candan sarayın 2250 oda ile dünya şampiyonu olduğunu ileri sürdü.

Mimarlar Odası, yüksek maliyeti nedeniyle de eleştirilen Cumhurbaşkanlığı Sarayı'nın elektrik, su, doğal gaz, ısıtma, soğutma, temizlik, peyzaj giderlerinin aylık en az 21 milyon TL olduğunu öne sürdü.
Saray giderleri bir Sayıştay raporunda da belgelendi.
Cumhuriyet Halk Partisi Ankara Milletvekili Murat Emir, Kalkınma Bakanı Cevdet Yılmaz'ın bütçe görüşmelerinde Meclis'in saatlik çalışma maliyetini söz konusu etmesine tepki olarak Saray'ın maliyetini meclise taşıdı: "Milletin iradesinin yansıdığı Meclis'in bir saatlik çalışmasının 600 bin TL olduğunu ifade ederek, son vermeyi amaçladıkları parlamenter sistemi bu yolla tartışmaya açmak, Meclis'i değersizleştirmek istemiştir. (...) TBMM'de, Bakan Yılmaz'ın da içinde bulunduğu milletin seçtiği 550 milletvekilinin görev yaptığı ve Yılmaz'ın çıkardığı 600 bin TL'yi böldüğümüzde vekil başına saatlik bin 90 lira düştüğüdür." Cumhurbaşkanlığı için bu yıl 434 milyon TL'lik bütçe ayrıldığını, güne bölündüğünde ise sarayın günlük maliyetinin 1 milyon 189 bin TL, 8 saat mesai esas alındığında saatlik maliyetin 148 bin 630 TL olduğunu söyleyen Emir, "Bir vekil için saatlik bin 90 TL harcama yapılıyorken, Recep Tayyip Erdoğan için saatlik harcama miktarı 148 bin 630 TL. Yani Recep Tayip Erdoğan yaklaşık 148 vekile denk geliyor" dedi.

Resmî olarak 29 Ekim 2014'te, ülkenin 91. kuruluş yıl dönümünü anmak için düzenlenen Cumhuriyet Bayramı resepsiyonda açılışının yapılacağı açıklanmış ancak bazı davetli katılımcıların etkinliği boykot edeceğini açıklaması ve Ermenek maden kazasının gerçekleşmesi yüzünden açılış resepsiyonu iptal edilmiştir.
15 Temmuz 2016'yı 16 Temmuz 2016'ya bağlayan gece askerî darbe girişimi sırasında saray çevresi darbeyi gerçekleştirmeye çalışanlar tarafından birkaç kez bombalandı. 

Ankara'daki Atatürk Orman Çiftliği'nin yaklaşık 50 dönümü kullanılarak inşa edilen ve başlarda Ak Saray olarak adlandırılan Cumhurbaşkanlığı Sarayı'nın inşası yüzünden birçok eleştiri topladı. Bir sit alanı olarak korunan Atatürk Orman Çiftliği'nde inşaat yasağı bulunduğu için sarayın inşasının durdurulmasına dair çeşitli mahkeme kararları çıksa da inşaat tamamlandı. Muhalefet, bunu hukukun üstünlüğünün açıkça ihlal edilmesi olarak değerlendirdi. Proje; inşaat sürecinde yolsuzluk, yaban hayatına zarar verilmesi ve yeni yollar yapılması için çiftlikteki hayvanat bahçesinin tahribi gibi konularda sert eleştirilere ve iddialara maruz kaldı. Ayrıca inşasını yasa dışı olarak değerlendiren muhalifler tarafından 'Kaç-Ak Saray' (Kaçak Saray) olarak adlandırıldı.
Yaklaşık 1.150 odası olan ve maliyeti $350 milyon (€270 milyon) tutan saray, maden kazalarının ve işçi haklarının ülke gündemine hâkim olduğu bir süreçte ortaya çıkması ve kullanılmaya başlanması yüzünden büyük eleştirilere yol açtı.
2015'te Mustafa Kemal Atatürk'ün mirası olan Atatürk Orman Çiftliği'nden 8 dönüm daha Cumhurbaşkanlığı Sarayı'na verildi.

Çankaya Köşkü
Huber Köşkü
Vahdettin Köşkü
Dolmabahçe Sarayı Çalışma Ofisi
Yıldız Sarayı
Cumhurbaşkanlığı Ahlat Köşkü
Cumhurbaşkanlığı Marmaris Devlet Konukevi

Kaçak Saray. Gökçe Bolat, Tezcan Karakuş Candan, Ali Hakkan, Kırmızı Kedi Yayınları

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı9 Temmuz 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Cumhuriyet Halk Partisi, Türkiye'de faaliyet gösteren sosyal demokrat bir siyasi partidir. Parti tüzüğüne göre resmî kısaltması "CHP" şeklindedir. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk tarafından kurulan parti, Türkiye'nin en eski siyasi partisidir. Logosu, Kemalizm'in temel ilkelerini temsil eden Altı Ok'tan oluşmaktadır: cumhuriyetçilik, devrimcilik, laiklik, halkçılık, milliyetçilik ve devletçilik. Şu anda 135 milletvekili ile iktidardaki muhafazakâr Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AK Parti) ardından Türkiye Büyük Millet Meclisi'ndeki en büyük ikinci partidir. Parti, İlerici İttifak ve Sosyalist Enternasyonal'in tam üyesidir ve Avrupa Sosyalistler Partisi'nin ilişkili üyesidir. Partinin genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, genel sekreteri Rıfat Turuntay Nalbantoğlu'dur.
Cumhuriyet Halk Partisi'nin kökeni, Türk Kurtuluş Savaşı sırasında kurulan çeşitli direniş gruplarına kadar dayanır; bu grupların çoğu daha önce İttihat ve Terakki Cemiyeti ile bağlantılı kişilerden oluşuyordu. Mustafa Kemal Atatürk'ün liderliğinde bu gruplar, Anadolu ve Rumeli Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti adıyla 1919'daki Sivas Kongresi'nde birleşti. 1923 yılında Halk Fırkası adıyla siyasi bir örgüt olarak kurulan parti, kısa bir süre sonra Cumhuriyet Halk Fırkası adını aldı ve Atatürk'ün ilk cumhurbaşkanı olduğu Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunu ilan etti. Türkiye'nin tek parti dönemine geçmesiyle birlikte, CHP ülkede kapsamlı siyasi, kültürel, sosyal ve ekonomik reformların uygulanmasında temel araç hâline geldi.
II. Dünya Savaşı'nın ardından, Atatürk'ün halefi İsmet İnönü çok partili seçimlere izin verdi ve CHP, 1950 genel seçimlerini kaybettikten sonra iktidarı barışçıl bir şekilde devrederek tek parti dönemini sona erdirip Türkiye'nin çok partili dönemini başlattı. 1960 Askerî Darbesi'ni izleyen yıllarda parti kademeli olarak merkez sol çizgiye yöneldi; bu yönelim, 1972 yılında Bülent Ecevit'in genel başkan olmasıyla birlikte kesinlik kazandı. CHP, dönemin diğer tüm partileriyle birlikte 1980 Askerî Darbesi sonrasında kapatıldı. Parti, 9 Eylül 1992'de Deniz Baykal tarafından, 1980 öncesi üyelerinin çoğunluğunun katılımıyla, yeniden ve orijinal adıyla kuruldu. Yeniden kuruluşundan beri en uzun süre görev yapan genel başkan Kemal Kılıçdaroğlu'dur. Parti 2002 yılından bu yana iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi'ne karşı ana muhalefet partisi konumundadır. Özgür Özel liderliğindeki CHP, 2024 yerel seçimlerini kazandı ve 1977 yerel seçimlerinden beri ilk kez birinci parti oldu. Mayıs 2026'da yargı müdahalesiyle Özel'in genel başkanlığı düşürüldü, Kılıçdaroğlu yeniden genel başkan olarak atandı ve bu durum, parti içi liderlik krizine dönüştü.

4-11 Eylül 1919 tarihleri arasında toplanan Sivas Kongresi'nde, Türkiye'nin çeşitli bölgelerinde kurulan müdâfaa-i hukuk cemiyetleri, Anadolu ve Rumeli Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti (ARMHC) adı altında birleştirilmiştir. 23 Nisan 1920 tarihinde toplanan Türkiye Büyük Millet Meclisi ARMHC delegelerinden oluşmuş, ancak 1922'de Meclis, Birinci Grup ve İkinci Grup adıyla iki gruba ayrılmıştır. Mustafa Kemal Atatürk'ün takipçileri daha sonra "birinci grup" olarak adlandırılmıştır.
İkinci grup, azınlık olsa da parlamentoda güçlü bir muhalefet oluşturdu. Lozan Antlaşması'nın kabulü nedeniyle Meclis'te baş gösteren yoğun tartışmalar üzerine Mustafa Kemal Atatürk, 9 Eylül 1923 tarihinde Dokuz Umde adı verilen siyasi programı ilan etti ve iki gün sonra İçişleri Bakanlığı'na verilen bir dilekçeyle kendine bağlı milletvekillerinden oluşan Halk Fırkası'nı kurdu. Mayıs 1923'te meclis, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Lozan Antlaşması'nın daha güçlü bir meclis tarafından onaylanmasını sağlamak amacıyla yeni seçimler için bir tasarı hazırladı. Halk Fırkası, 1923 seçimlerinden sonra resmi olarak kuruldu. İkinci dönem için görev yapan mecliste Lozan Antlaşması kabul edildi, cumhuriyet ilan edildi ve halifelik kaldırıldı.
Partinin resmî kuruluş tarihi 11 Eylül 1923 olmasına rağmen, partinin kuruluş tarihi daha sonradan partileşme kararının alındığı 9 Eylül 1923 olarak kabul edilmiştir.

Türkiye'nin siyasi tarihinde, pratikte Cumhuriyet Halk Partisi Jön Türkler ve İttihat ve Terakki'nin devamı olarak değerlendirilmiştir. Partinin kuruluşunun ardından 1924'te, radikal devrimlere karşı çıkan muhalifler, Kâzım Karabekir liderliğinde Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nı kurdu. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Şeyh Said İsyanı'na karışmak ve Atatürk'e suikast planlamakla suçlandı. Başbakan İnönü, hükûmete olağanüstü yetkiler veren bir yasa sundu ve sıkıyönetim ilan edildi, CHP dışındaki tüm siyasi partiler yasaklandı, devlet onayı olmayan gazetelerin yayımlanması yasaklandı (bu yasak 1930'a kadar sürdü). Türkiye, Serbest Cumhuriyet Fırkası'nın kurulduğu dönem dışında 1946 yılına kadar tek partili rejimde yönetildi. 1923'ten 1946'ya kadar, CHP Türkiye'yi dönüştüren kapsamlı sosyal, kültürel, ekonomik ve hukuki reformlar başlattı. Bu reformlar arasında İsviçre ve İtalyan hukuk ve ceza kanunlarının benimsenmesi, sanayileşmenin hızlandırılması, toprak reformu ve kırsal kalkınma programları, iskân kanunu, laiklik, kadınların seçme ve seçilme hakkı ve Latin harflerine geçilmesini sağlayan Harf Devrimi gibi birçok adım bulunuyordu. Bu dönemde ulus inşasına öncelik verildi. Bu süreçte milliyetçilik ilkesinin benimsenmesi, Dil Devrimi ve sözdebilimsel teorilerin (Güneş-Dil Teorisi ve Türk Tarih Tezi) ortaya konulmasıyla Türk milliyetçiliği ideolojisi yayıldı. Partinin 1927'deki ikinci olağan kongresinde, Atatürk Türk tarihindeki son on yılın belirleyiciliğine bir konuşma yaparak gençlere Cumhuriyet'i koruma çağrısında bulundu. Atatürk kişi kültünün tarihsel yazımının temelini bu anlatı oluşturduğu öne sürülmüştür. 1930-1939 yılları arasında, CHP ideolojisini netleştirdi ve "Altı Ok" duyuruldu. Bu dönemde parti tarihsel görüşlerden ayrılarak cumhuriyetçilik, milliyetçilik, laiklik, devrimcilik, halkçılık ve devletçilik ilkelerini benimsedi.

29 Mayıs 1935 tarihinde toplanan 4. Olağan Kurultayı'da partinin adı, Dil Devrimi doğrultusunda Cumhuriyet Halk Partisi olarak değiştirildi. 18 Haziran 1936 tarihinde yayımlanan bir genelgeyle bütün illerde parti il başkanlığı valilikle birleştirildi. İçişleri bakanı, parti genel sekreterliği sıfatını üstlendi. 5 Şubat 1937 tarihinde yapılan anayasa değişikliğiyle, CHP'nin "Altı Ok"u Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'na resmen dâhil edildi.
Büyük Buhran'ın başlamasıyla birlikte, parti, Başbakan İnönü ve Maliye Bakanı Celal Bayar tarafından savunulan devletçi ve liberal fraksiyonlara ayrıldı. Atatürk genellikle İsmet İnönü'nün politikalarını destekledi. Türkiye'nin erken dönemde ekonomik gelişimi büyük ölçüde devlet girişimleriyle sağlandı.

Atatürk'ün ölümünden bir gün sonra, İsmet İnönü ikinci cumhurbaşkanı seçildi ve Cumhuriyet Halk Partisi'nin liderliğini üstlendi. İnönü döneminde, ekonomiye devlet müdahalesi politikası benimsendi ve Köy Enstitüleri gibi kırsal kalkınma girişimleri yapıldı. Hatay Devleti referandum sonucu anavatana katıldı. İnönü, Türkiye'yi II. Dünya Savaşı'na çekmeye çalışan Müttefik ve Mihver güçlerine rağmen tarafsızlık politikası benimsedi; bu süreçte, silahlı bir güç olarak tarafsızlığı sağlamak için zorunlu askerlik ve kısıtlama önlemleri uygulandı. Savaşın ilerleyen sürecinde, Irkçılık-Turancılık Davası'yla beraber Pan-Türkistler partiden uzaklaştırıldı.
II. Dünya Savaşı'nın ardından İnönü, Türkiye'nin demokratikleşmesini sağlamaya çalıştı. Savaşın sona ermesiyle birlikte, liberal ve devletçi fraksiyonlar arasındaki tartışmalar yeniden ortaya çıktı. Dörtlü Takrir, özellikle Celal Bayar olmak üzere bazı CHP üyelerinin istifasına neden oldu; Bayar daha sonra Demokrat Parti (DP)'yi kurdu. İnönü, 1946'da çok partili genel seçim düzenleme kararı aldı. CHP 465 sandalyenin 397'sini kazandı. Demokrat Parti'nin muhalefeti ve Amerika Birleşik Devletleri'nin çabalarıyla, parti komünizme karşı bir tavır aldı ve bazı kırsal kalkınma programlarını durdurdu. 1946-1950 yılları arasındaki dönem, İnönü'nün Türkiye'yi Batı ile yakınlaştırdığı bir dönemdir. 1950 yılında gizli oy açık tasnif ilkesiyle seçimler düzenlendi. İnönü, iktidarın barışçıl bir şekilde değiştirilmesine liderlik etti. 1950 seçimlerinden bu yana, parti parlamentodaki salt çoğunluğu kazanamamıştır.

1950'lerde uygulanan çoğunluk sisteminden dolayı, DP nispeten yakın oy oranları almasına rağmen açık ara farkla meclisi kazandı. Bu durum CHP'nin 10 yıl boyunca muhalefette kalmasına neden oldu. Bu süre zarfında, parti politikaları dönüşüm geçirerek sosyal demokrasiye doğru yöneldi. İsmet İnönü, iktidarı kaybetmeden önce işçi haklarını yasalaştırdı. 1951'deki dokuzuncu kurultayda gençlik ve kadın kolları kuruldu. 1953'te sendikaların ve meslek odalarının kurulması önerildi ve partinin programına iki meclisli bir parlamento, anayasa mahkemesinin kurulması, seçim güvenliği, yargı bağımsızlığı ve işçilerin grev hakkı gibi konuların desteklenmesi eklendi.
DP ve CHP rakip olsalar da DP iktidarı çoğunlukla Kemalist politikaları sürdürdü. Ancak Demokrat Parti yönetimi iktidarının sonlarına doğru giderek otoriterleşti. İnönü, DP taraftarları tarafından defalarca linç girişimine maruz kaldı. DP hükûmeti CHP'ye ait mal varlıklarına el koydu. CHP'nin 1957 seçimlerinde muhalefet partileriyle seçim ittifakı kurmasını engellendi. Süreci takiben 27 Mayıs 1960 tarihinde Türkiye tarihinde ilk askerî darbe yapıldı. Askerî yönetim döneminde DP kapatıldı ve Başbakan Adnan Menderes idam edildi. DP'nin politikalarını izleyen siyasi oluşumlar o dönemden beri CHP'yi Menderes'in idamına ilişkin algılanan rolü nedeniyle eleştirmektedir.
CHP 1961 seçimlerinden birinci parti olarak çıktı ve DP'nin halefi Adalet Partisi ile koalisyon kurdu. Türkiye'de kurulan ilk koalisyon hükûmeti yedi ay görev yaptı. İnönü 1965 seçimlerine kadar diğer iki kere daha hükûmet kurdu. Dönemin çalışma bakanı Bülent Ecevit, işçilere grev hakkı ve toplu sözleşme hakkı tanımada etkili oldu, partideki Demokratik Sol hareketin lideri olarak, CHP'nin Ortan

Cumhuriyet Müzesi veya II. TBMM Binası, TBMM'nin 1924-1960 yılları arasında faaliyetlerinin gerçekleştirildiği Ankara'nın Altındağ ilçesindeki tarihî yapı.
1923 yılında inşa edilen yapı, mimar Vedat Tek'in eseridir. 1981'de müzeye dönüştürülerek ziyarete açılmıştır. Günümüzde Ankara Cumhuriyet Müzesi Müdürlüğüne bağlı olarak hizmet vermektedir.

Cumhuriyet Halk Fırkası binası olarak inşa edildi. I. Türkiye Büyük Millet Meclisi binasının (TBMM) yetersiz gelince 1924 tarihinde II. Türkiye Büyük Millet Meclisi olarak kullanılmaya başlanmıştır. 27 Mayıs 1960 Askerî Darbesi'ne kadar meclis olarak kullanıldı.
TBMM'nin 1961'de tamamlanan modern binasına taşınması üzerine yapı, CENTO Genel Merkezi olarak kullanılmak üzere tahsis edildi. CENTO'nun kaldırılması üzerine  Kültür Bakanlığı'na devredildi. Binanın ön tarafının Cumhuriyet Müzesi olarak düzenlenmesi, arka tarafının ise Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü'nün hizmet binası olarak kullanılmasına karar verildi.
Restorasyonlar sonrasında 30 Ekim 1981'de Cumhuriyet Müzesi adıyla ziyarete açıldı. 1985'te ziyarete kapatılarak teşhir çalışmaları başlatıldı. Müze, Ocak 1992'de tekrar ziyarete açıldı.
Ağustos 2001'de tekrar ziyarete kapatılan müze, restorasyon ve teşhir düzenlemeleri yapıldıktan sonra 29 Ekim 2008'de yeniden ziyarete açılmıştır. Ankara Cumhuriyet Müzesi Müdürlüğü'ne bağlı olarak hizmet vermektedir.

1924 ile 1960 arasında, Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurul Salonu olarak kullanılan bu salon, çeşitli seçim dönemlerinde 610 milletvekiline kadar ev sahipliği yapmıştır. Toplamda 116 milletvekili koltuğuna sahip olan salon, Atatürk ilke ve devrimlerinin gerçekleştirildiği, çağdaş yasaların çıkarıldığı, önemli antlaşmaların yapıldığı ve çok partili sisteme geçişin sağlandığı bir mekân olarak önem taşır. Atatürk, 15-20 Ekim 1927 tarihleri arasında 6 gün boyunca 36 saat 33 dakika süren "Büyük Nutuk"u bu salonda okumuştur.
Müzede, Türkiye'nin ilk üç Cumhurbaşkanı olan Mustafa Kemal Atatürk, Celal Bayar ve İsmet İnönü dönemlerine ait olaylar, hikayeler ve fotoğrafların yanı sıra, cumhurbaşkanlarının kişisel eşyaları ve o döneme ait Meclis kararları ile kanunlarına dair bilgiler sunulmaktadır. Ayrıca, eserler ve arşiv materyalleri de sergilenmektedir.

Mimar Vedat Tek tarafından bodrum kat üzerine iki kat olarak kesme taştan inşa edilmiştir. Tavanı Selçuklu ve Osmanlı motifleriyle örülmüştür ve kemerler, saçaklar ve çiniler de Cumhuriyet dönemini yansıtır.

Girişin sağındaki odalarda ilk üç cumhurbaşkanına, Mustafa Kemal Atatürk, İsmet İnönü, Celal Bayar'a, ait eşyalar ve mecliste kullanılan eşyalar sergilenmektedir. Müzenin giriş kapısının karşısında bulunan Genel Kurul salonunda 116 tane milletvekili sırasının bulunur.

 OpenStreetMap'te Cumhuriyet Müzesi ile ilgili coğrafi veriler  

Cumhuriyet Müzesi (II. Meclis Binası) Sanal Tur Gezisi
Türkiye Büyük Millet Meclisi Cumhuriyet Müzesi - T.C. Turizm ve Kültür Bakanlığı
https://sanalmuze.gov.tr/muzeler/ankara-cumhuriyet-muzesi/
https://artsandculture.google.com/story/9wVhk-HlyMappQ?hl=tr

Krep, cızlama veya akıtma (Fransızca: Crêpe); un, yumurta, süt, erimiş yağ, şeker, tuz ve kabartma tozu ile hazırlanan sulu hamurun kızgın bir yüzeye dökülmesiyle yapılan yiyecek veya tatlı. Anadolu'da cızlama, Rumeli'de akıtma denir.

Tatlı ve tuzlu olarak hazırlanabilir. Un, tuz, yumurta ve süt kullanılarak yapılır. Anadolu'da ve Rumeli'de çok yaygındır. Türkiye'deki benzerleri kayganadır.
İstenirse teflon tavada yağ ilave etmeden de pişirilebilir.
Tüketim çeşitleri;

Beyaz peynir ve maydanoz karışımı serpilerek dürüm yapılarak yenilebilir.
Sucuklu, sosisli, salamlı veya hepsi karıştırılarak dürüm yapılarak yenilebilir.
Sucuklu yumurta, sosisli yumurta, salamlı yumurta, kaşarlı yumurta, beyaz peynirli yumurta veya sade yumurta ile yenilebilir.
Ceviz ve pekmez karışımı sürülerek dürüm yapılarak veya aralarına ceviz ve pekmez karışımı sürülerek en az 7 en çok 10 kat akıtma hazırlanır ve baklava dilimi şeklinde kesilerek yenilebilir.
Arasına tereyağı, reçel, pekmez, kaymak, bal, kakaolu krema vb sürülerek dürüm şeklinde yenilebilir.

Basılı ilk yemek kitabı Melceü’t-Tabbâhîn'de tarifi vardır. Cızlama olarak tarifte geçmektedir.

Çankırı Şabanözü Cızlaması 19.12.2022 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Arapgir Akıtma Bıciği 06.06.2023 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Konya kaygana 24.01.2024 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Konya adına coğrafi işaret almıştır.

Çorum'un Alaca ilçesinde yapılır. Alaca cızlağı 01.02.2024 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Çorum adına coğrafi işaret almıştır.

Waffle

Dakka (Bengalce: ঢাকা, okunuşu [ˈɖʱaka]; Babür İmparatorluğu dönemindeki adlarıyla Dacca ve Cihangir Nogor), Bangladeş'in başkenti ve Dakka ilinin merkezi. Dakka bir megakenttir ve Güney Asya'daki en büyük şehirlerden biridir. Buriganga Nehrinin kıyısında yer alan Dakka'nın nüfusu büyükşehir alanı ile birlikte 12 milyondur ve bu özelliğiyle Bangladeş'in en büyük şehridir. Dünyanın en fazla nüfusa sahip 9. şehridir ve ayrıca dünyadaki nüfusu en yoğun şehirlerden de biridir. Dakka "Camiler Şehri" olarak bilinir ve dünyanın en iyi muslinini üretmesiyle tanınmıştır. Aynı zamanda "dünyanın çekçek başkenti" olarak da bilinir. Her gün yaklaşık 400 bin kişi şehirde çekçek kullanmaktadır. Bugün bölgedeki en büyük kültür, eğitim ve iş merkezlerinden biridir.
17. yüzyıldaki Babür hakimiyeti sırasında şehir Cihangir Nagar olarak bilinmekteydi. İdari biriminin başkentiydi ve dünya çapında bir muslin ticareti merkeziydi. Britanya egemenliği döneminde şehir hızla büyüdü ve Kalküta'dan (günümüzde Kolkata) sonra Bengal'deki en büyük ikinci şehir haline geldi. 1905 yılındaki Bengal'in bölünmesinin ardından, Doğu Bengal ve Assam ilinin başkenti haline geldi fakat 1911'de bölünmenin iptal edilmesi sonucu il başkenti olma özelliğini kaybetti. 1947'deki Hindistan'ın bölünmesinin ardından Doğu Pakistan'ın idari merkezi oldu ve 1971'de bağımsız Bangladeş'in başkenti haline geldi. Bu dönemde şehirde büyük bir kargaşa yaşandı. Bunların içinde sıkıyönetim, Bangladeş'in bağımsızlığının ilanı, askerî baskı, savaş sırasında meydana gelen hasarlar ve doğal afetler bulunmaktaydı.
Çağdaş Dakka, Bangladeş'teki ekonomik, kültürel ve siyasi hayatın merkezidir. Ülkede altyapısı en gelişmiş yer olmasına rağmen kirlilik, trafik sıkışıklığı ve artan nüfus nedeniyle hizmetlerin yetersiz kalması gibi sorunlar yaşamaktadır. Son on yıllarda Dakka'da ulaşım, iletişim ve bayındırlık alanında çağdaşlaşmalar yaşanmıştır. Şehir büyük yabancı yatırımlar ve daha fazla ticarî faaliyete ev sahipliği yapmaktadır. Aynı zamanda, şehre ülkenin diğer yerlerinden gittikçe artan bir nüfus akışı vardır ve bu da Dakka'yı dünyadaki en hızlı büyüyen şehir yapmaktadır.

Şu an Dakka'nın bulunduğu bölgede yerleşimin varlığı, 7. yüzyıla kadar uzanmaktadır. Şehrin bulunduğu bölge Budist Kamarupa ve Pala İmparatorluğu tarafından yönetilmekteydi, 9. yüzyılda ise yönetim Hindu Sena Hanedanı'na geçti. Şehrin adı Ballal Sena tarafından 12. yüzyılda tanrıça Dakeşvari için yaptırılan Dakeşvari Tapınağı'ndan kaynaklanıyor olabilir. Dakka ve çevresindeki bölgeler o dönemde Bengalla olarak adlandırılmaktaydı. Kasabada Lakşmi Pazarı, Şankari Pazarı, Tanti Pazarı, Patuatuli, Kumartuli, Bania Nagar ve Goal Nagar gibi birkaç pazar bulunmaktaydı. Sena Hanedanı'ndan sonra, Dakka Delhi Sultanlığı'na bağlı Türki ve Paştun valiler tarafından yönetildi. 1608'de Babürlerin eline geçti.
1608'de başlayan Babür egemenliğinde şehir Bengal'in başkenti (Racmahal) olarak ilan edilince, şehirde büyük bir gelişme ve nüfusta büyük bir büyüme yaşandı. Babür subahdarı İslam Han şehrin ilk yöneticisiydi. Han, imparator kısa bir süre önce ölmüş olmasına rağmen, şehri Babür İmparatoru Cihangir'in onuruna "Cihangir Nagar" (জাহাঙ্গীর নগর; Cihangir'in Şehri) olarak adlandırdı. Şehrin ana büyümesi Babür Şaista Han döneminde yaşandı. Şehir bu dönemde yaklaşık bir milyon kişilik nüfusuyla 19'a 13 kilometrelik bir alana yayılmıştı. Britanyalı Doğu Hindistan Şirketi, 1765'te gelir toplama hakkını (Divani hakkı) kazandı ve 1793'te Bengal Navablarını (yöneticileri) tüm yetkilerini bırakmaya zorlayarak şehrin yönetimini ele geçirdi. Bu dönemde şehrin nüfusu Kalküta'nın önem kazanması nedeniyle önemli miktarda düştü; fakat daha sonra maddi açıdan gelişim ve çağdaşlaşma bunu takip etti. 1874'te çağdaş bir kentsel su dağıtım sistemi kuruldu ve 1878'de elektrik sistemi geldi. Şehrin yakınlarında Britanyalı ve Bengalli askerlere hizmet eden Dakka Kışlası kuruldu.

Bengal'in 1905'teki başarısız bölünmesinin ardından, Dakka yeni kurulan Doğu Bengal ve Assam eyaletinin başkenti ilan edildi; ancak 1911'de Bengal yeniden birleştirildi. 1947'deki Hindistan'ın bölünmesinin ardından, Dakka Doğu Pakistan'ın başkenti oldu. Hindistan'ın bölünmesinin ardından şehir büyük çatışmalara tanıklık etti. Şehrin Hindu nüfusunun çoğu Hindistan'a göç etti, bu sırada şehre bir Müslüman akını yaşandı. Yerel siyasetin merkezi olarak ise, şehirde giderek artan sayıda siyasi olaylar ve şiddet olayları yaşanmaya başladı. Urduca'nın tüm Pakistan'ın tek resmî dili olarak ilan edilmesi, büyük kalabalıkların katıldığı protesto yürüyüşlerine sebep oldu. Bengal Dil Hareketi olarak bilinen protestolar, Pakistan polisinin ateş açarak pek çok öğrenci göstericiyi öldürmesiyle son buldu. 1950'ler ve 60'lar boyunca, Dakka'daki siyaset sıcaklığını korudu ve Bengal'in bağımsızlığı yönündeki talepler giderek arttı.

1970 Bhola kasırgası bölgeye çok büyük bir hasar verdi ve tahminlere göre 500 bin kişiyi öldürdü. Şehrin yarısından fazlasını su bastı ve milyonlarca kişi mahsur kaldı. Etnik ayrımcılık ve kasırganın yol açtığı zararları telafi etmek için hükûmetin az gayret göstermesi nedeniyle halkın hükûmete olan öfkesi büyüdü ve Bengalli siyasetçi Mucibur Rahman 7 Mart 1971'de Dakka'da milliyetçi bir miting düzenledi. Tahmini olarak bir milyon kişi mitinge katıldı ve bu 26 Mart günü Bangladeş'in bağımsızlığının ilanı ile sonuçlanır. Buna cevaben, Pakistan ordusu Işıldak Operasyonu'nu düzenledi ve binlerce kişiyi tutukladı, işkence etti ve öldürdü. Bangladeş Kuvvetleri ile yapılan dokuz aylık bir çatışmadan sonrası Pakistan Ordusu 16 Aralık günü yenilgiyi kabul etti ve böylece Bangladeş Kurtuluş Savaşı bitmiş oldu. Ülkenin başkenti olarak, Dakka bağımsızlıktan sonra kırsal alanlardan işçilerin şehre göç etmesi sonucu hızlı ve büyük bir büyümeye sahne oldu. Şehrin nüfusunun yanı sıra ticaret ve endüstrinin de gelişmesi hizmetler ve altyapıda sorunlar doğurdu. Şehir sınırlarının genişlemesi ve Uttara, Muhammedpur, Başundara, Mirpur ve Motichil gibi yeni yerleşim alanlarının gelişmesini, büyük bir emlak patlaması izlemiştir.

Dakka, merkezi Bangladeş'te, 23°42′0″K 90°22′30″D koordinatlarında, Buriganga Nehri'nin doğu kıyısında yer alır. Ganj Deltası'nın alçak kesimlerinde bulunur ve 153.84 km² alan kaplar. Sekiz tane ana thana - Lalbağ, Kotvali, Sutrapur, Ramna, Motichil, Paltan, Danmondi, Muhammedpur – ve on altı tane yan thanadan oluşur - Gulşan, Mirpur, Pallabi, Şah Ali, Turaag, Sabucbağ, Dakka Kışlası, Demra, Hazaribağ, Şiampur, Badda, Kafrul, Kamrangir çar, Khilgaon ve Uttara. Şehrin toplamda 130 semti ve 725 mahallesi bulunur. Dakka ilçesi 1463.60 kilometrekarelik bir alanı kaplar ve Gazipur, Tangail, Munşiganc, Racbari, Narayanganc, Manikganc ilçeleriyle komşudur. Tropik birki örtüsü ve nemli toprak karakterize ettiği arazi, deniz seviyesine yakın ve düzdür. Bu, Dakka'yı muson mevsiminde siklonlar ve aşırı yağış yüzünden meydana gelen sellere karşı kılar.

Dakka sıcak, yağışlı ve nemli bir tropik iklimi yaşar. Köppen iklim sınıflandırmasına göre, Dakka tropik yağışlı ve kuru bir iklime sahiptir. Yıllık sıcaklık ortalaması 28 °C olan şehir, ayrı bir muson iklimine sahiptir. Aylık sıcaklık ortalamalarının en düşüğü 20 °C'lik ocak, en yükseği ise 32 °C'lik mayıstır. Yıllık ortalama yağış olan 1854 milimetrenin neredeyse %80'i mayıs ile eylül ayları arasında düşer. Trafik ve endüstriyel atıkların sebep olduğu giderek artan hava ve su kirliliği, şehirde halk sağlığı ve yaşam kalitesini etkileyen ciddi bir sorundur. Şehrin yakınlarındaki su kaynakları ve sulak alanlar, inşaat nedeniyle doldurulduklarından dolayı yıkıma maruz kalmaktadır. Kirlilik ile birleşen doğal alanların bu şekildeki yıkımı, yerel biyolojik çeşitliliği tehdit etmektedir.

Dakka belediyesi 1 Ağustos 1864'te kuruldu ve 1978'de "kurum" seviyesine yükseldi. Dakka Şehir Kurumu, şehrin işlerini yürüten özerk kuruluştur. Tüzel kişiliği sahip alan vekillerini seçen pek çok semte bölünmüştür. Belediye başkanı her beş yılda bir seçimle seçilmektedir ve şu anki başkan Sadek Hüsein Hoka'dır. Dakka Eğitim Kurulu, İngilizce eğitim veren ortaokullar ve medreseler dışında bölgedeki devlet okulları ve pek çok özel okuldan sorumludur. Bangladeş'teki tüm medreseler merkezi bir kurul tarafından yönetilmekte olup İngilizce eğitim veren ortaokullar ayrı eğitimsel ve idari yapılara sahiptir.
Dakka Büyükşehir Polisi, 1976 yılında kurulmuştur ve 21,400 çalışana sahiptir. Bangladeş'teki en büyük polis servisidir.
Şehir 25 seçim bölgesine ayrılmıştır. İki ana siyasi parti Avami Birliği ve Bangladeş Milliyetçi Parti'dir. Bakanlıkların büyük kısmı Ramna'da bulunur. Bangladeş Yüce Divanı ve Bangladeş Yüksek Mahkemesi de şehirde yer alır. Bangabhaban sarayı daha önce Britanya'nın hindistan valisine, Doğu Pakistan valisine ev sahipliği yapmış olup günümüzde Bangladeş Başkanlık Sarayı olarak kullanılmaktadır. Louis Kahn tarafından tasarlanmış olan Jatiyo Sangshad Bhaban, parlamentoya ev sahipliği yapmaktadır. Kabe ile benzer bir tasarıma sahip olan Beytül Mukerrem ülkenin ulusal camisidir. Bara Katra sarayı, Lalbağ Hisarı, Hoseni Dalan ve Ahsan Manzil şehrin diğer tarihî mekânları arasındadır.
Artan trafik sıkışıklığıyla mücadele için Bangladeş yönetimi 2000'li yıllarda şehrin dış kesimlerinde bir kentleşme politikası uygulamış ve Dakka'nın banliyölerindeki yeni binalar ve tesisler için gelir vergisini on yıllığına kaldırmıştır. Dakka'nın bir kanalizasyon sistemi bulunmasına rağmen bu nüfusun sadece %25'ine hizmet vermektedir, %30'luk bir kesime ise lağım çukurları hizmet vermektedir. Dakka'daki evlerin sadece üçte ikisi su sistemine bağlıdır. Şehirde yılda 9.7 milyon ton katı atık üretilmektedir. Devlet ve özel şirketler atıkları şehir çapında toplayıp gübre olarak kullanma çalışmalarında kısmen başarılı olsalar da, hâlen çoğu katı atık şehir yakınlarındaki alçak rakımlı bölgelere veya su kütlelerine dökülmektedir.

Dakka Bangladeş'in ticari olarak da başkentidir. Şehir büyüyen bir orta sınıfa sahiptir ve bu da lüks mallar ve çağdaş t

Danimarka, resmî adıyla Danimarka Krallığı (Danca: ), Kuzey Avrupa'da bir İskandinav ülkesidir. Danimarka Krallığı'nın ana vatanı ve en kalabalık bileşenidir; aynı zamanda Danimarka Krallığı olarak da bilinir ve anayasal olarak üniter bir devlettir; Kuzey Atlantik Okyanusu'ndaki Faroe Adaları ve Grönland özerk bölgelerini içerir. Ana vatan Danimarka, ayrıca "kıtasal Danimarka" veya "Danimarka'nın kendisi" olarak da adlandırılır ve kuzey Yutland yarımadası ile 406 adadan oluşan bir takımadadan oluşur. İskandinav ülkelerinin en güneyinde yer alır; İsveç'in güneybatısında, Norveç'in güneyinde ve Almanya'nın kuzeyinde bulunur ve Almanya ile kısa bir sınır paylaşır. Danimarka'nın kendisi batıda Kuzey Denizi ve doğuda Baltık Denizi arasında yer alır.
Faroe Adaları ve Grönland dahil olmak üzere Danimarka Krallığı, alanı 100 metrekareden (1.100 fit kare) büyük yaklaşık 1.400 adaya sahiptir; 443'ü isimlendirilmiş ve 78'i yerleşim yeridir. Danimarka'nın nüfusu 6 milyondan fazladır (1 Mayıs 2025), bunun yaklaşık %40'ı Danimarka'nın en büyük ve en kalabalık adası olan Sjælland'da yaşamaktadır; Danimarka Krallığı'nın başkenti ve en büyük şehri olan Kopenhag (København), Sjælland, Amager ve Slotsholmen'de yer almaktadır. Çoğunlukla düz, ekilebilir araziden oluşan Danimarka, kumlu kıyıları, düşük rakımı ve ılıman iklimiyle karakterize edilir. Danimarka, Danimarka Krallığı'nda hegemonik bir etkiye sahiptir ve iç işlerini yürütmek için diğer kurucu varlıklara yetki devretmiştir. Faroe Adaları'nda 1948'de özerklik kurulmuş; Grönland 1979'da özerklik ve 2009'da daha fazla özerklik elde etmiştir.
Birleşik Danimarka Krallığı, Baltık Denizi'nin kontrolü için verilen mücadele sırasında MS sekizinci yüzyılda bir deniz gücü olarak ortaya çıkmıştır. 1397'de Norveç ve İsveç ile Kalmar Birliği'ni kurdu. Bu birlik, İsveç'in 1523'te ayrılmasına kadar sürdü. Geriye kalan Danimarka-Norveç Krallığı, 17. yüzyılda İsveç'e toprak kayıplarıyla sonuçlanan bir dizi savaşa maruz kaldı. 19. yüzyılda yükselen milliyetçi hareketler, 1848'deki Birinci Schleswig Savaşı'nda Danimarkalılar tarafından yenilgiye uğratıldı. 5 Haziran 1849'da Danimarka Anayasası'nın kabulüyle mutlak monarşi sona erdi. İkinci Schleswig Savaşı'nda Danimarka, Schleswig-Holstein'ı kaybetti; bu da Danimarka siyasetinde değişikliklere yol açtı ve küçülen bölgede sosyal uyumu vurguladı, Jutland'ın geniş bataklıkları tarım için temizlendi, Indre Misyonu ve Grundtvig arasında bölünen yeni Hristiyan hareketleri ortaya çıktı, ancak genel olarak halk arasında birleşik bir ülke ve devlete ait olma duygusu daha da güçlendi. 1920'de Kuzey Schleswig tekrar Danimarka'ya katıldı. 
Danimarka, 19. yüzyılın ortalarında sanayileşmeye başladı ve önemli bir tarım ihracatçısı haline geldi. 20. yüzyılın başlarında sosyal ve işgücü piyasası reformları uygulayarak, günümüzdeki refah devleti modelinin ve gelişmiş karma ekonominin temelini attı. Danimarka, I. Dünya Savaşı sırasında tarafsız kaldı; Danimarka'nın tarafsızlığı, II. Dünya Savaşı'nda Nisan 1940'taki hızlı Alman işgaliyle ihlal edildi. İşgal sırasında, 1943'te bir direniş hareketi ortaya çıktı, İzlanda ise 1944'te bağımsızlığını ilan etti; Danimarka, savaşın sona ermesinin ardından Mayıs 1945'te özgürlüğüne kavuştu. 1973'te Danimarka, Grönland ile birlikte (Faroe Adaları hariç), günümüzdeki Avrupa Birliği'ne üye oldu; ancak kendi para birimi olan kronu korumak gibi bazı istisnalar müzakere etti. 
Danimarka, gelişmiş, yüksek gelirli bir ekonomiye, yüksek yaşam standardına ve güçlü sosyal refah politikalarına sahip gelişmiş bir ülkedir. Danimarka kültürü ve toplumu genel olarak ilerici, eşitlikçi ve sosyal açıdan liberaldir; Danimarka, eşcinsel birliktelikleri yasal olarak tanıyan ilk ülkedir. Danimarka, NATO, İskandinav Konseyi, OECD, AGİT, Avrupa Konseyi ve Birleşmiş Milletler'in kurucu üyesidir ve Schengen Bölgesi'nin bir parçasıdır. Danimarka, İskandinav komşularıyla yakın siyasi, kültürel ve dilsel bağlar sürdürmektedir.

Çoğu etimolojik sözlük ve el kitabı "Dan" kelimesini (Almanca: Tenne) "düz arazi" anlamına gelen bir kelimeden türetir. Bunun da Güney Schleswig'deki sınır ormanlarına olası bir atıfta olmakla beraber, ormanlık alan veya sınır arazisi anlamına gelebileceği düşünülmektedir.
Danmark kelimesinin Danimarka içinde ilk kaydedilen kullanımı, Gorm (y. 955) ve Harald Bluetooth (y. 965) tarafından dikildiğine inanılan iki Jelling taşı üzerinde büyük taşta ᛏᛅᚾᛘᛅᚢᚱᚴ ([danmɒrk]) ve küçük taşta genitif ᛏᛅᚾᛘᛅᚱᚴᛅᚱ ([danmarkaɽ]) olarak görülür.

Danimarka'daki en eski arkeolojik buluntular, MÖ 130.000 ile 110.000 yılları arasındaki Eem buzullararası dönemine kadar uzanır. Danimarka, yaklaşık MÖ 12.500 yılından beri yerleşim yeri olmuş ve tarım MÖ 3900 yılından beri vardır. 
Danimarka'daki İskandinav Tunç Çağı (MÖ 1800–600), mezarlık höyükleri ile nitelenir ve bu höyükler, lur ve Güneş Arabası da dahil olmak üzere çok sayıda buluntu bırakmıştır.
Roma Öncesi Demir Çağı'nda (MÖ 500 – MS 1), yerli gruplar güneye göç etmeye başladı ve ilk kabile Danimarkalılar, Roma Öncesi ve Germen Demir Çağı arasında, Roma Demir Çağı'nda (MS 1–400) ülkeye geldi. Roma eyaletleri, Danimarka'daki yerli kabilelerle ticaret yollarını ve ilişkilerini sürdürdü ve Danimarka'da Roma sikkeleri bulundu. Danimarka'da ve Kuzeybatı Avrupa'nın büyük bir bölümünde bu dönemden kalma güçlü Kelt kültürel etkisine dair kanıtlar vardır. Bu etkiler, diğer şeylerin yanı sıra Gundestrup kazanının bulunmasında da kendini gösterir.
Danimarka kabileleri, doğu Danimarka adalarından (Sjælland) ve günümüzde Güney İsveç'teki Skåne bölgesinden gelmiş olup, Kuzey Cermen dillerinin erken biçimini konuşuyorlardı. Tarihçiler, onların gelişinden önce Yutland'ın ve en yakın adaların büyük bölümünün Jüt kabileleri tarafından yerleşim yeri olarak kullanıldığına inanmaktadır. Efsaneye göre, birçok Jüt Büyük Britanya'ya göç etti; bazıları Britanya Kralı Vortigern'in paralı askerleri olarak geldi ve Kent, Wight Adası ve diğer bölgelerden oluşan güneydoğu topraklarını kurarak buralara yerleştiler. Daha sonra, Anglosaksonları oluşturan işgalci Angllar ve Saksonlar tarafından asimile edildiler veya etnik temizliğe uğratıldılar. Yutland'da kalan Jüt nüfusu, yerleşen Danlar ile kaynaştı.
Tarihçi Jordanes'in Getika'da Dani halkı hakkında yazdığı kısa notun, modern Danların atalarından biri olan Danların erken bir bahsi olduğuna inanılır.
Danevirke savunma yapıları 3. yüzyıldan itibaren aşamalar halinde inşa edildi ve MS 737'deki inşaat çalışmalarının muazzam boyutu, bir Danimarka kralının ortaya çıkmasına bağlanır. Yeni runik alfabe ilk kez aynı dönemde kullanıldı ve Danimarka'nın en eski şehri olan Ribe yaklaşık MS 700 yılında kuruldu.

8. yüzyıldan 10. yüzyıla kadar, daha geniş İskandinav bölgesinin nüfusu, İskandinav olmayanlar tarafından Vikingler olarak adlandırılırdı. Çoğunlukla tarım, balıkçılık ve ticaretle geçinseler de, mükemmel denizcilerdi ve İzlanda, Grönland ve Kanada'ya kadar seyahat ederlerdi. Avrupa'nın her yerinde, Konstantinopolis'e ve ötesine kadar ticaret yaparlardı, ancak aynı zamanda yerel yerleşim yerlerine baskınlar düzenler ve uzak yerlerde koloniler kurarlardı. Danimarkalı Vikingler, en aktif olarak Doğu ve Güney Britanya Adaları ile Batı Avrupa'ya baskınlar yaparlardı.
Savaşçı bir ulus olarak tanınan Vikingler batıda Büyük Britanya, İzlanda, Grönland ve hatta Kuzey Amerika'ya kadar ulaşarak sömürgeler kurdular. Doğuda ise Karadeniz ve Hazar Denizi kıyılarına kadar uzanan yerleşim birimleri kurmuşlardır. İngiltere'nin büyük bir bölümü bu dönemde Viking egemenliği altında kaldı.
Danimarka, 8. yüzyılın sonlarına doğru büyük ölçüde birleşmişti ve yöneticileri Frank kaynaklarında sürekli olarak kral (reges) olarak anılırdı. 804 yılında Gudfred'in hükümdarlığı döneminde Danimarka krallığı, Bornholm hariç Jutland, Skåne ve Danimarka adalarının tamamını kapsamış olabilir.

İskandinavyalı I. Harald (Danimarkalı) Mavi Diş Harald 980 yılında ilk defa olarak Danimarka ve Norveç'i birleştirerek krallık kurmayı başardı. Ayrıca Alman misyonerlerin etkisiyle Hristiyanlığı kabul etti. 
1013 yılında Kral Sweyn Forkbeard yönetiminde İngiltere'nin bazı bölgelerine (Danelaw olarak bilinen bölgeye) ve Fransa'ya yerleştiler. Burada Danimarkalıların ve Norveçlilerin, ilk hükümdar olarak Rollo'nun önderliğinde Fransa Kralı I. Robert'e bağlılık yemini etmeleri karşılığında Normandiya'ya yerleşmelerine izin verildi. Bu döneme ait bazı Anglo-Sakson Peni paraları Danimarka'da bulunmuştur.
1363 yılında Danimarka kralı IV. Valdemar'ın kızı I. Margaret, Norveç kralı VI. Haakon'la evlenerek iki ülkeyi bir bayrak altında birleştirdi. 1397 yılında İsveç, Norveç, Danimarka ve sömürgeleri (Faroe Adaları, İzlanda, Grönland ve Finlandiya) birleşerek Kalmar Birliği adı altında büyük bir İskandinav İmparatorluğu haline geldiler.

1521 yılında İsveç Kalmar Birliği'nden resmen ayrıldı. Bu arada İskandinav ülkeleri Martin Luther tarafından Almanya'da başlatılan Protestan Reformu ile sarsıldı. Danimarka ve Norveç 1821 yılına kadar Danimarka-Norveç adı altında birlikte hareket etmeye devam ettiler. 19. yüzyılın başlarında Danimarka Napolyon Savaşları'yla temelinden sarsıldı. Birleşik Krallık filosu 1801 yılında Kopenhag'a saldırdı. Danimarka'nın müttefiki olan Fransa savaşı kaybedince Danimarka 1814 yılında imzaladığı Kiel Antlaşması uyarınca savaşı kazanan tarafın üyesi olan İsveç'e Norveç'i bırakmak zorunda kaldı.

20. yüzyılın ilk yıllarında Danimarka'nın Karayiplerdeki sömürgeleri ABD'ye satıldı. Danimarka Dünya Savaşları'nda tarafsız kaldı. Danimarka I. Dünya Savaşı'nda tarafsız kaldı. Danimarka II. Dünya Savaşı'nda tarafsız kalmasına rağmen 9 Nisan 1940 tarihinde Almanya tarafından işgal edildi. Danimarka ordusu ve Hava kuvvetleri zayıftı ve toprakları düzdü bu yüzden 4 saat içinde Danimarka işgal edildi. Buna karşılık Birleşik Krallık ordusu Faroe Adaları ve İzlanda'yı işgal etti. İzlanda 17 Haziran 1944 tarihinde bağımsızlığını ilan ederek Danimarka'dan ayrıldı. Faroe Adaları ise 1948'de Danimarka'ya geri verildi.
Dün

Davul, bilinen en eski vurmalı çalgılardan biridir.
Ahşap, maden ya da pişmiş topraktan silindirik bir gövdeye gerilen deriden oluşur. Elle ya da sopayla vurarak çalınır.
Biçimi değişse de dünyanın her yerinde ve her toplumda kullanılan bir çalgıdır. 

Davul sözcüğünün kökeni tartışılmışsa da konu üzerinde fikir birliği oluşmamıştır. Mahmut Ragıp Gazimihal (1952), Dîvânu Lugâti't-Türk’te (MS 1072-1074) geçen tovul/tovil “şahin av yapınca çalınan davul” kelimesinden hareketle orijinin Türkçe olduğunu ileri sürmüş (Gazimihal, 1952: 163), Curt Sachs (1919) Hint Avrupa dillerinde davul sözcüğünün karşılığı olarak kullanılan kelimeleri, Arapça tabl “davul” ile karşılaştırmış, 1968 yılında Sir Harold Bailey kelimenin Akatça tabalu/tapalu sözcüğüne bağlamıştır.
Parth yazılarında taβil/taβel (MS 3. yüzyıl) ve taβάla/taβila (MS 5. yüzyıl) savaş davulu anlamında kullanılmıştır. Aynı dönem Ermenicesinde tauił/tauoł kayıtlı olup, Partçadan ödünç alınmış olabilir FMI 66, Kaşgari'nin Divan'ında rastlanılan tovil/tovul formları da Part mirası olmalıdır.
Karadeniz Rumcası'na taulin (ταούλιν Giresun, Tirebolu), tavuli (İnebolu), taul (Ordu, Santa), tavul (Gümüşhane), tağul (Ordu, Gümüşhane) formlarında girmiştir.
Türkçede davulun diğer adları; köbürge (köbrüge), küvgür, tuğ, tavul, tabıl (veya babl)dır. 
Davul çalanlara davulcu, tabilzen, tabbal gibi adlar verilirdi. 8. yüzyılda köbürge (köbrüge), daha sonraları tuğ ve 11. yüzyılda küvrüğ adını almıştır.
Bandolarda kullanılan ve baget ile çalınan küçük davullara ise trampet denir.
Türk ordu mızıkasının baş sazı olan davul Avrupa'da “Turkische trommel” ve “tambour des Turcs” diye anılmaya başlamıştı. Osmanlı mehterhanesinden örnek alınarak Avrupada kurulan takımlardan, sanat musikisine de geçmişti.
Bestesi Gluck, Mekke hacıları Operasında 1764 yıllarında davula yer vererek eserin içinde zille birlikte icra ettirmişti.
Yakin Doğu memleketlerinde de davul, Türklerden kalma ismini korudu. 1809'da davula Mısır'da “tabl Tourky” (tabl-ı Türki), Libya'da "toultanen Dourgnı (tabl-ı sultan-i Türki)" deniyordu.
1778'den 1854'e kadar Villoteau, Mozin, Boistse ve başkanları tarafından davulların Türkmen kökenli olduğu belirtilmiştir.
Spontini La Vesatane (1807) ve Fernan da Cortes (1809) operalarında kullanıldıktan sonra davula orkestrada da yer verildi.
Beethoven, savaş senfonisinde (1813) davulla top gürültülerini canlandırdı.
Berlioz, Faust'un Macar Marşı'nda, Rossini ile Vagner de operalarında davulu kullandılar.

Bilinen en eski daalahelanı versinvulun neolitik çağda yapılmıştır.
Eski Mısırlıların, Asurluların ve Uzakdoğuluların davulu kullandıkları bilinmektedir.
Çin'de bulunan ve MÖ 5500-2350 yıllarına tarihlenen Neolitik kültürler'de timsah derisinden yapılmış davullar bulunmuştur. Edebi kayıtlarda davul şamanistik özellikler gösterir ve genellikle ayin törenlerinde kullanılırdı.

Bronz Dong Son davulu, kuzey Vietnam'ın Tunç Çağı Dong Son kültürü tarafından yapılmıştır. Süslü bir Ngoc Lu davuludur.
Amerika Yerlileri dinsel törenlerinde dans ederken, tempo tutmak için davul çalarlardı.

Davul, Türklerin eski dinleri olan Şamanlık'ta dinsel törenlerde çalınırdı. Şaman din adamları kötü ruhları davul çalarak kovarlardı. Türkler Müslüman olduktan sonra davul bu eski işlevini yitirdi.
Tarihin ilk çağlarından beri Asya'da Hunlar, Mezopotamya‘da Sümerler tarafından kullanılan davulu Romalılar çarpıştıkları Hun ve Avarlarda görmüşlerdi. 
Davulun Avrupaya geçerek tanıtılıp yerleşmesini sağlayan ise 16. yüzyılda Osmanlı Türkleri oldu.
Osmanlı Türklerinde Tuğ ve sancakla birlikte davul devletin egemenlik simgesiydi.
Türklerde davul Osmanlı döneminde hem mehterhane adı verilen bando’da hem de halk müziğinde kullanıldı. Askeri müzikte kullanılan davullar büyük çaplı ve tek yüzü deri kaplıydı biraz daha küçüğü atın iki yanına bağlanarak da çalınırdı.
Davulun müzikte kullanılmasından başka bir haberleşme aracı olarak sa kullanıldı. Yalnız başına ilan ve haber verme işlerinde, bekar odalarında, hanlarda, şehirlerde, akşam kapilar kapanırken, yangın haberinde, fetih haberinde, savaşta dağılmış askeri bir araya toplamakta, divan kuruluna haber vermek işlerinde, askeri saf düzeni alınmasını işaret etmekte ve kale kuşatmalarında düşman lağımlarının yerini bulmakta kullanılmış olduğu bilinmektedir.
Bir kale fethedildiği zaman çalınan davula Tabl-ı Beşaret denirdi. Fetihler, fatihleri olan hükümdarlar tarafından fetihname veya beşaretname denilen mektuplarla komşu hükûmetlere ve yurt içindeki şehirlere bildirilirdi. Fetih haberi alan şehirlerde, kalelerde fetih şenlikleri yapılırdı. Tabl-ı beşaret denilen davul çalınması da bu anlamdadır. Mısır seferinde Tumanbay ele geçirildiği zaman Yavuz Sultan Selimin huzuruna “tabl-ı beşaret” gümbürtüleri ve top gürültüleri arasında törenle çıkarılmıştı.
Savaşta gece bastırınca askerin dağılarak birbirinden ayrı düşmemesi için çalınan bir ritime Tabl-ı Asayiş denirdi. Asayiş davulu çalındıktan sonra çarpışmaya son verilir, herkes olduğu yerde kalır ve etrafa karakollar kurularak sabahın olması beklenirdi.
Savaşın başladığı anı belirlemek için çalınan davul tarafından yapılan bir çalış biçimine Tabl-ı Cenk veya Saf denirdi. Bazen köşün (kös, tek derili olup madeni büyük bir kase üzerine gerilen deve ve benzeri hayvan derileriyle kaplı, iri bir çift tokmağı olan büyük duvallara denir.) katılmasıyla da çalındığı olurdu. Saf vuruşu çalındığında asker, bir çeşit savaş düzeni olan saf oluşturur ve bu şekilde savaşa girilirdi. Bundan böyle, 16. yüzyılın sonlarına kadar savaşlarda saf oluşturularak davulların ve köslerin saf usulü vurması devam etmiştir. 1402'de Ankara Savaşı'nda Sultan Yıldırım Beyazıt, Timur'a karşı savaşa başlarken saf çalınıyordu: “Sultan Beyazıt sancakları çözdürdü. Kösler çalındı, saf–ber–saf bağlandı”.
Fatih Sultan Mehmet, Kara Buğdan kazasında, “Padişah buyurdu: Hey gaziler ne durursunuz, qayret-i islamdır. Ve illa saf saf olup alaylar bağlansın” dedi.
Biten savaştan sonra divan toplantısını haber vermek için çalınan davullara tabl-ı cenk-i harbi denir. 1456'da Varna'da, baskıncı Kazaklar yenildikten sonra cenk-i harbi davulları ile divan kurulmuştu. “Bade Paşanın seraperdesi gelüp cümle orduyu islam tınab tınabe çataçet kurulup, cenk-i harbi tabılları döğdürüp divan-ı padişahi oldukta” ifadeleri kayıtta mevcuttur.
17. yüzyılda kervansaraylarda, hanlarda, bekar odalarında ve şehir kapılarında, yatsıdan sonra kapılar kapanacağından kimsenin içeri alınmaması veya dışarı çıkarılmaması için verilen işaret üzerine çalınan davul ritmine Tabl-ı Derbend denirdi. Bu yüzyılda Malatya'da bekar odalarında, Rumeli'de sınır kalelerinde, Tatvan'da davul çalınıp kapılar örtülürdü. Tatvan'da eskiden Süleyman Han (Kanuni zamanında) “Zal paşa burada müfid ve muhtasar bir kala bina ettürüp derbend çalınır olmuştu”.
Ordugahı koruyan karakol erlerinin ve kalelerde nöbet bekleyen erlerin uyumaması için çalınan davul ritmine Tabl-ı Ordugah Nöbetleri denirdi. Bu davullar çalarken yektir Allah diye bağırırlardı. Mahmut Şevket Paşa da bunu şöyle bildirir: “Orduğah ve kalada asker hal-i teyakkuz ve intibah üzere bulundurmak için davul çalınır idi. Tablzen davul çaldıkları vakit ara sıra yektir Allah deyü bağırırlar ve davulu ol vezinde çalarlar idi” demektedir.
Kale kuşatmalarında düşmanın, kale duvarlarını yıkmak için lağım kazıp kazmadığını anlamaya yarayan hassas davullara Tabl-ı Lağım denir. Bunlar, yere dikili iki ağaç üzerine oturtulur ve üstüne çomağı bağlanır. Tokmak titrerse düşmanın kazma faaliyetinde bulunduğu anlaşılır ve derhal karşı önlem alınırdı. Türkler bu yöntemi Kanuni Sultan Süleyman'nın Rodos kuşatmasında bulmuş ve uygulamışlardır. 17. yüzyılda da davul içine darı ve buğday koyarak düşman lağımları araştırılırdı. 1657'de Kazakların Özü kalesini kuşattıklarında, kalede bulunan Evliya Çelebi “Lakin onların lağım hilelerinden havf edüb kalanın içinde, divanlarında lağım yerleri arayup, kala divanları üzerine davullar koyup, davulların içine darı ve buğday döküp lağım hilesi gözetirdik. Küffar kala temelinü kazıp lağım ederse, davullar üzere darılar lağımcıların külüngü darbesinden sıçraşırlar, hamdullah öyle bir lağım hilesi duyulmadı” diyor.

Çin birlikleri, birlikleri motive etmek, bir yürüyüş hızı belirlemeye yardımcı olmak ve emirler veya duyurular yapmak için tàigǔ davul kullandı. Örneğin, MÖ 684'te Qi ve Lu arasındaki bir savaş sırasında, davulun askerlerin morali üzerindeki etkisi, büyük bir savaşın sonucunu değiştirmek için kullanılır.
İsviçreli paralı piyade askerlerinin beşli davul birlikleri de davul kullandı. Davulcunun sağ omzunda taşınan, bir kayışla asılan (genellikle geleneksel tutuş kullanılarak tek elle çalınan) trampetin erken bir türünü kullandılar. İngilizce "davul" kelimesi ilk kez bu enstrüman için kullanılmıştır. 
Benzer şekilde, İngiliz İç Savaşı‘nda, kıdemli subayların emirlerini savaşın gürültüsü üzerinden iletmek için küçük subaylar tarafından halat gerdirme davulları taşındı. Bunlar ayrıca davulcunun omzuna asılırdı ve tipik olarak iki bagetle çalınırdı. 
Farklı alaylar ve bölükler, yalnızca kendilerinin tanıdığı ayırt edici ve benzersiz davul ritmleri vardı. 
19. yüzyılın ortalarında, İskoç ordusu Highland alaylarına boru mızıka grubu eklemeye başladı.
Kolomb öncesi savaş sırasında, Aztek uluslarının savaşan savaşçılara sinyal vermek için davul kullandıkları biliniyordu. Davul için Nahuatl kelimesi kabaca huehuetl olarak çevrilir.
Dünyanın en eski dini metinlerinden biri olan Rig Veda, Dundhubinin (savaş davulu) kullanımına ilişkin çeşitli referanslar içerir. Arya kabileleri, Rig Veda'nın VI. Kitabında ve ayrıca "Savaş davulunun İlahisi" olarak anıldığı Atharva Veda'da yer alan bir ilahinin söylenmesi ve savaş davulunun çalınmasıyla hücum etti.

Davul sadece müzikal nitelikleri için değil aynı zamanda uzak mesafelerde iletişim aracı olarak da kullanılır. 
Afrika'nın iletişim davulları, konuşulan dilin ton kalıplarını taklit etmek için kullanılır. 
Sri Lanka tarihi boyunca 2500 yılı aşkın davul devlet ve toplum arasındaki iletiş

Dağıstan, resmî adıyla Dağıstan Cumhuriyeti (Rusça: Республика Дагестан/ Respublika Dagestan), Doğu Avrupa'nın Kuzey Kafkasya kısmında, Hazar Denizi kıyısında bulunan Rusya'ya bağlı, özerk bir cumhuriyettir. Kuzey Kafkasya Federal bölgesinin bir parçasıdır ve Büyük Kafkas Dağları'nın kuzeyinde konumlanır. Rusya'nın en güneyinde yer alan Dağıstan, güney ve güneybatıda Gürcistan ve Azerbaycan ile, batı ve kuzeyde Rusya'ya bağlı cumhuriyetler olan Çeçenistan ve Kalmukya ile kuzeybatıda ise Stavrapol Krayı ile sınır komşusudur. Mahaçkale, başkenti ve en büyük kentidir. Diğer büyük kentleri ise Derbent, Kizlyar, İzberbaş, Kaspiysk, Buynaksk'tır.
50.300 kilometrekare yüzölçümüne ve 30'dan fazla etnik grubun dâhil olduğu 3,1 milyonluk bir nüfusa sahiptir. Linguistik ve etnik çeşitlilik açısından Rusya'nın en heterojen cumhuriyetlerinden biridir. Nüfusu büyük çoğunlukla Kuzey Kafkasya dillerini ve Türkî dilleri konuşmakla birlikte Rusça, lingua franca işlevi görmektedir.

Dağıstan kelimesi Türkçe olan dağ kelimesi ile Farsça yer/ülke anlamına gelen -stan ekinin birleşiminden oluşmuştur.
Dağıstan'ın bazı bölgeleri çeşitli zamanlarda Leketia (veya Lakz veya Legarin ülkesi) olarak anılmıştır.
1860 ve 1920 arası Dağıstan kelimesi, günümüz Dağıstan'ının güneydoğu kısmında yer alan Dağıstan Oblastı için kullanılmıştı.
Bugünkü sınırlarına 1921 yılında, Terek Oblastı ile birleştirilerek Dağıstan Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nin kurulması ile ulaştı.

Ağulca: Республика Дагъустан (Respublika Daġustan)
Avarca (Kafkasya dili)Avarca: Дагъистаналъул Жумгьурият (Daġistanałul Jumhuriyat)
Azerice: Дағыстан Республикасы (Dağıstan Respublikası)
Çeçence: ДегIестан Республика (Deġestan Respublika)
Dargince: Дагъистан Республика (Daġistanes Respublika)
Kumukça: Дагъыстан Жумгьурият (Dağıstan Cumhuriyat)
Lakça: Дагъусттаннал Республика (Daġusttannal Respublika)
Lezgice: Республика Дагъустан (Respublika Daġustan)
Nogayca: Дагыстан Республикасы (Dağıstan Respublikası)
Rusça: Респу́блика Дагеста́н (Respublika Dagestan)
Rutulca: Республика Дагъустан (Respublika Daġustan)
Sahurca: Республика Дагъустан (Respublika Daġustan)
Tabasaranca: Дагъустан Республика (Daġustan Respublika)
Tatça: Республикей Догъисту (Respublikei Doġistu)

Ana madde: Dağıstan Cumhuriyeti'nin İdari Blümleri
Dağıstan, idari olarak kendi idarelerine sahip 41 ilçe (rayon) ve 10 şehre bölünmüş durumdadır.

MS ilk birkaç yüzyıl, Albanya, Part İmparatorluğu'nun bir vassalı oldu ve ardından Part İmparatorluğuna tamamen tâbî duruma geldi. Sasani İmparatorluğu'nun ilerlemesiyle İmparatorluk topraklarında bir satraplık haline geldi. Geç antik dönemde, bölge üzerindeki hakimiyet mücadelesi dolayısıyla Sasani İmparatorluğu ve Bizans İmparatorluğu arasında savaşlar yaşandı. Süreç içerisinde bölge halklarının görece büyük bir kısmı Hristiyanlık ve Zerdüştlüğü benimsedi.
5. yüzyılda, Sasaniler üstün konuma geldiler ve 6. yüzyılda Derbent'de Hazar Kapıları olarak bilinen bir kale inşa ettiler. Aynı süreçte Dağıstan'ın kuzey kısmı önce Hunlar ardından da Avarlarca işgal edildi. Sasaniler döneminde Güney Dağıstan, Derbent merkez olmak üzere, Pers kültürünün bir kalesi haline geldi ve Persleştirme politikası yüzyıllar boyunca uygulandı.

Persler 664 yılında, Derbent'te Araplarca yenilgiye uğratıldı. 905 ve 913 yıllarında bölge halkları Araplara karşı ayaklanmış olsa da İslam, süreç içerisinde önce Samandar ve Kubaçi gibi kent merkezlerinde ardından ile dağlık bölgelerde benimsendi. 15. yüzyıla gelindiğinde bölgede Hristiyan varlığı neredeyse tamamen silindi, yalnızca Datuna'da 10. yüzyıldan kalma bir kilise varlığını koruyabildi.

Moğol egemenliği aşınırken Kaitagi ve Tarki'de yeni güç merkezleri ortaya çıktı. Erken 16. yüzyılda İran, bölgedeki egemenliğini pekiştirdi ve kesintilere uğrasa da 19. yüzyıla kadar egemenliğini sürdürdü. 16. ve 17. yüzyılda gelenekler kodifiye edildi ve dağlı topluluklar (cemaatler) önemli ölçüde özerklik elde ettiler.
1594 yılında Dağıstan'ı istila etmeyi hedefleyen İvan Hvorostin komutasındaki Rus ordusu Buynak mevkiinde Osmanlı askerleriyle takviyeli Gazi Kumuk Hanlığı ordusunca büyük bir yenilgiye uğratıldı.
Ruslar'ın bölgedeki ilk hakimiyeti, 18. yüzyılda Büyük Petro döneminde Dağıstan kıyılarının 1722-1723 Rus-Safevi Savaşı sonucu ilhakı ile gerçekleşti. Ancak ilhak edilen yerler 1735 Gence Andlaşması ile tekrar Safevîler'e bırakıldı.
1730 ila 1740'ların başlarında, Dağıstan'da kardeşinin öldürmesinin ardından Büyük İran hükümdarı ve askeri deha Nadir Şah bölgeyi tamamen ele geçirmek maksadıyla uzun bir sefer düzenledi. Başlarda önemli kazanımlar elde etse de nihayetinde güney Dağıstan halklarıyla karşı kritik birkaç savaşı kaybedip geri çekilmek zorunda kaldı. 1747'den itibaren Dağıstan'ın İran egemenliğindeki kısmı, merkezi Derbent'te bulunan Derbent Hanlığı üzerinden idare edildi. 1796 İran Seferi ile Rusya, Derbent'i ele geçirdi. Ancak Rusya iç karışıklıkları dolayısıyla bölgenin tamamından çekilmek durumunda kaldı ve bölgede İran egemenliği yeniden tesis edildi.

1806 yılında Derbent Hanlığı kendi isteğiyle Rusya'nın egemenliğine girdi ancak bu egemenlik 1804-1813 Rusya-İran Savaşı sonuna kadar İran tarafından resmen tanınmadı. 1813'te Rusya'nın savaştan zaferle çıkmasıyla İran, Güney Dağıstan ve onun başkenti olan Derbent ile birlikte Kafkasya'daki diğer büyük topraklarını da Gülistan Andlaşması ile Rusya egemenliğine terk etmek zorunda kaldı. 1828 tarihli Türkmençay Andlaşması ile Rusya'nın Dağıstan üzerindeki egemenliği pekişti ve İran askeri denklemin dışında kaldı.

Fakat Rus idaresi dağlıları hayal kırıklığına uğrattı ve öfkelendirdi. Ağır vergiler, müsadere ve Mahaçkale gibi kale inşaları; dağlıları, Gazi Muhammed (1828-32), Gamzat-bek (1832-34) ve Şamil (1834-59) önderliğindeki Müslüman Kafkasya İmamlığı'nın altında ayaklanmaya itti. Bu ayaklanmalar sonucu Kafkasya Savaşı 1864'e kadar sürdü. Dağıstan ve Çeçenistan, 1877-1878 Rus-Osmanlı Savaşı'ndan yararlanarak Emperyal Rusya'ya karşı son kez ayaklandı.

21 Aralık 1917'de İnguşetya, Çeçenistan, Dağıstan ve kalan tüm Kuzey Kafkasya, Rusya'dan bağımsızlıklarını ilan etti ve "Kuzey Kafkasya'nın Birleşik Dağlıları"(ayrıca Kuzey Kafkasya Dağlık Cumhuriyeti olarak da bilinir) adında tek bir ülke altında birleştiler ve dünyadaki büyük güçlerce de tanındılar. Başkenti Buynaksk'a taşıdılar. Kurulan devletin ilk başbakanı olan Tapa Chermoyev, Çeçen bir devlet adamıydı. İkinci başbakan ise ülkenin anayasasını da yazan İnguş devlet adamı Vassan-Girey Dzhabagiev'di. Bolşevik Devrimi'nden sonra Osmanlı orduları Azerbaycan ve Dağıstan'ı ele geçirdi ve bölge, kısa ömürlü Kuzey Kafkasya Dağlık Cumhuriyeti'nin bir parçası haline geldi. Beyaz Ordu ve yerel milliyetçilerle üç yıldan fazla savaştıktan sonra Bolşevikler zafer kazandılar ve Dağıstan Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'ni 20 Ocak 1921'de ilan ettiler. Sovyetler'in dağılma sürecinde Dağıstan kendini bir cumhuriyet olarak ilan etti ancak egemenlik talebinde bulunmadı.

1999 Ağustos'unda Çeçenistan'dan Şamil Basayev ve Hattab'ın liderlik ettiği İslamcı bir grup, Bağımsız Dağıstan İslam Cumhuriyeti'ni kurmak maksadıyla Dağıstan'ı işgal girişiminde bulundu. İşgalciler yerel halktan destek bulamadılar ve Rus askerince geri püskürtüldüler. Bu eyleme cevap olarak Rusya, sonraki yıl Çeçenistan'ı tekrar yeniden işgal etti.

Halkın Meclisi olarak adlandırılan Dağıstan parlamentosu tek kanatlıdır ve doğrudan, dört yıl için seçilen 72 temsilciden oluşur. Halkın Meclisi, Dağıstan'ın en üst düzey yasama organıdır.
Dağıstan anayasası, 10 temmuz 2003'te kabul edilmiştir. Anayasaya göre en üst düzey yürütme organı olan Devlet Konseyi on dört etnik grubun temsilcilerinden oluşur. Devlet Konseyi üyeleri, Dağıstan Anayasal Meclisi tarafından dört yıl için atanır. Devlet Konseyi hükûmet üyelerini atar. Başkan, Rusya devlet başkanınca aday gösterilir ve Halk Meclisince onaylanır.
Devlet Konseyi'nde temsil edilen etnik gruplar; Avarlar, Agullar, Azerbaycanlılar, Çeçenler, Durginler, Kumuklar, Laklar, Lezgiler, Nogaylar, Ruslar, Rutullar, Sahurlar, Tabasaranlar ve Tatlardan oluşur.
1987'den 2006 yılına kadar Magomedali Magomedov tarafından ifa edilen Devlet Konseyi Başkanlığı eskiden en üst düzey yürütme göreviydi. Magomedov, Sovyet döneminden gelip Rusya Federasyonu döneminde de iktidarını koruyabilen, üç dönem üstüste seçim kazanabilen çok az sayıda liderden biridir. 20 Şubat 2006'da Halk Meclisi, Devlet Konseyi Başkanlığı görevine son verdi ve Devlet Konseyi'ni dağıttı. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, yeni ihdas edilen başkanlık görevi için Halk Meclisine Mukhu Aliyev'in adaylığını sundu. Aliyev'in adaylığı Halk Meclisi tarafından kabul edildi ve Mukhu Aliyev cumhuriyetin ilk başkanı oldu. 20 Şubat 2010'da Aliyev'in yerine Magomedsalam Magomedov başkan oldu. Magomedov'un ardından başkanlık görevi Ramazan Abdulatipov tarafından 2013-2017 yılları arasında yerine getirildi. 3 Ekim 2017 itibarıyla devlet başkanı Vladimir Vasilyev'dir.

Rusya Federasyonu'nun Avrupa'daki kesiminin güneyinde yer alan Dağıstan, Kafkas Dağları'nın kuzey yamacının en doğu ucundan 50.278 km² bir alanı kaplar. Güney ve batısı Güton dağında 3646 metreye, Bazardyuzu (Pa Dağı'nda da 4480 metreye ulaşan Kafkas Dağları'nın ana doruk hattıyla çevrilidir. Doğusunda Hazar Denizi, kuzeyinde Kalmuk Özerk Cumhuriyeti, batı ve kuzeybatısında Çeçenistan ve Kuzey Kafkasya, güneybatısında Gürcistan ve güneyinde de Azerbaycan yer alır.
Dağıstan doğudan batıya 200, kuzeyden güneye 400 kilometre kadar bir uzunluğa sahiptir. Başkenti Mahaçkala'dır. Diğer önemli şehirler Derbent, Kızılyar, İzberbaş ve Buynak'tır.

Dağıstan adı bir kavmi değil, coğrafi-topoğrafik bir anlam ifade eder. Rusçada da 'Dağlar Ülkesi' anlamında "Strana Gor" ifâdesi kullanılmaktadır.
Dağıstan coğrafi açıdan beş bölgeye ayrılır; birinci bölgede Kafkas Dağları ve Dağıstan iç platosu yer alır. Dağlar arasından Hazar Denizi'ne akan Sulak, Samur ve Kurak gibi ırmaklar buralarda derin vadi ve uçurumlar meydana getirmiştir. Kafkas Dağları'nın 

Def veya tef (Farsça ve Arapça: دف), yuvarlak bir tahta kasnağın bir veya iki yanına deriden bir örtü geçirilerek yapılan ve parmak vuruşlarıyla çalınan müzik aleti.

Defin tarihi eskilere dayanmaktadır. Mezopotamya ve diğer yerlerde yapılan arkeoloji kazılarda, ellerinde def bulunan figürlere rastlanmaktadır. Genelde yuvarlak olan deflerin köşeli olanları da mevcuttur. Anadolu'nun bazı yerlerinde def “daire”, Trakya'da “dare” adı ile de bilinmektedir. Düğünlerde kullanılan defler de bunlardır.
Def, Türk Musikisinde bir usul vurma aletidir. Bir çeşit açık davul olan tefin çeşitli şekillerine eski kavimlerde de rastlanır. Araplar'dan İspanya yoluyla Avrupa'ya geçmiş ve adına tambour de basque denmiştir. Orkestraya da girmiştir. Türk musikisinde, fasıl şefi olan ser hanendenin veya birkaç hanendenin elinde bulunur. Parmak vuruşlarıyla usul tutulur. Her vuruşta, kasnaktaki ince pirinçten 8 çift küçük zil daireye çarparak tınlar

Bir yerden bir yere madeni bir yol üzerinde, mekanik bir güçle hareket ettirilen araçlar içinde, insan ve eşya taşımasını temin eden tesislerin hepsine birden demiryolu denir.
Buradan demiryolunun bir bütün olduğu, sadece, ray, travers ve balasttan ibaret bulunmadığı, istasyon binalarının, köprü ve tünellerin, lokomotif depolarının, telgraf, telefon direkleri ve benzerlerinin de demiryolunun bir parçası olduğu ve tarifte sözü geçen taşıma işine yardımcı her tesisin aynı şekilde demiryolunun bir kolunu teşkil ettiği anlaşılır. Bu tariften iyi bir demiryolunda sadece yolun iyi nitelikte olmasının yeterli olmayacağı, bütün tesislerin aynı şekilde iyi olmasının gerektiği, dolayısıyla bunu temin etmenin de çok büyük masraflara yol açacağı kendiliğinden anlaşılır.
Traversler üzerine özel tertibatla bağlanan rayların ucuca eklenmesi ile, elde olunan paralel iki demir şerit, en basit şekliyle bir demiryolu olur. Burada ray dizileri arasındaki iç yüzlerden ölçülen uzaklığa hattın açıklığı veya ekartman denir.
George Stephenson'un yaptığı ilk yolda bu açıklık 4 fit 8½ inç = 1435 mm idi. Bundan sonra başkaları tarafından yapılan hatlarda farklı açıklıklar kullanıldı. Ve kısa zamanda Birleşik Krallık'ta yedi muhtelif açıklıkta demiryolu meydana geldi, bir hattan diğerine geçişte meydana gelen zorluklar sebebiyle bu keyfiliğe son verme lüzumunu duyan hükûmet 1846'da çıkarılan bir kanunla bunu yaptı ve standart açıklık olarak 1435 mm kabul edildi.
Bugün bütün Dünya'da Japonya, Rusya ve bazı diğer ülkeler hariç 1435 mm standart açıklık olarak kabul edilmiştir. Demiryollarında kabul edilen söz konusu bu tek standart açıklık sayesinde dünya genelinde pek çok ülke arasında kesintisiz ulaşım sağlanmaktadır.

Arkeologlar Mısır'daki bir piramitin yakınında M.Ö. 2600 yıllarında yapıldığı sanılan bronz ray kalıntılarını gün ışığına çıkarmışlardır. Piramidin yapımında kullanılan taşların ocaklardan taşınmasında bu raylardan yararlanıldığı sanılmaktadır. Mısır'da kullanılan ray örneğinden, lokomotif yapımının gerçekleşmesine dek binlerce yılın geçmesi gerekmiştir. Bu süre içinde raylar, özellikle maden ocaklarında, hayvanların ya da insanların ağır maddelerle yüklü araçları daha kolay çekmelerini sağlamak amacıyla kullanılmıştır. Bu raylar genellikle tahtadan kimi zaman da rayın dayanıklılığını artırmak amacıyla metallerle kaplanarak yapılmaktaydı. İlk demir ray 1738 yılında İngiltere'de, Cumberland'daki bir maden ocağında kullanılmıştır. Demiryollarındaki asıl gelişim ise buhar makinelerinin gelişmesi ile olmuştur. 1804 yılında Richard Trevithick ilk lokomotifi inşa ederek 24 Şubat günü Galler'deki bir kalay madeninde kullanmıştır. 27 Eylül 1825'te ise kamu hizmetine giren demiryolları ve lokomotifler yolcu ve yük taşımaya başlamasıyla sanayi devrimini de başlatmış sayılır.
İlk elektrikli yol ise 1879 yılında Berlin'de deneysel olarak inşa edilmiş ve bu tarihten sonra özellikle şehir içi tramvay taşımacılığında elektrikli hatlar kullanılmaya başlanmıştır.

Osmanlı İmparatorluğu'nda ilk demiryolu, imparatorluğa tabi olan Mısır'da yapılmıştır. 1851'de Kahire ile liman kenti İskenderiye arasında demiryolu yapılması planlanmıştır. Bu hattın ilk kısmı İskenderiye ile Kafr El-zayt arasında 1854'te hizmete girmiştir. İskenderiye - Kahire hattının tamamı ise 1856'da açılmıştır. Anadolu'daki ilk demiryolu hattı ise İngilizler tarafından İzmir ile Aydın arasında yapılmıştır. Hattın ilk bölümü İzmir - Gaziemir arasında 30 Ekim 1858'de hizmete girmiştir. 1 Temmuz 1866'da ise İzmir - Aydın demiryolu hattının tamamı hizmete girmiştir.

Bugünkü Türkiye Cumhuriyeti sınırlarındaki ilk demiryolu 1860 yılında bir İngiliz şirketi tarafından kurulan İzmir-Aydın hattının bir bölümüdür. Sonra sırasıyla 1865'te İzmir-Kasaba, 1869-1877 yılları arasında Şark Demiryolları (Rumeli hattı) döşendi. Daha sonra 1872'de Anadolu-Bağdat ve Cenup demiryolları, 1892'de Mudanya-Bursa, 1899'da Horasan-Sarıkamış ve Sarıkamış-Sınır hatları döşendi ve büyük demiryolları olarak Amasya, Samsun demiryolları ağı döşendi. En fazla demiryolu Cumhuriyet döneminde yapılmıştır.

Demiryolu hat açıklığı
Demiryolu mühendisliği
Demiryolu uzunluğuna göre ülkeler listesi
Osmanlı İmparatorluğu'nda demiryolu ulaşımı
Uluslararası Demiryolları Birliği

Devlet Mezarlığı, Türkiye Cumhuriyeti cumhurbaşkanları ile Türk Kurtuluş Savaşı sırasında en az tümen komutanlığı yapmış ve 1988 yılında Genelkurmay Başkanlığının politik kriterlerine uyan (Örnek: Sakallı Nurettin Paşa politik kriterlere uygun bulunmamıştır.) 61 komutanın mezarlarının yer aldığı, 1988 yılında hizmete açılmış; "anıt-park" niteliğindeki mezarlıktır. Kenan Evren'in: "Anıtkabir'in mezarlık olmaması, cumhurbaşkanlarını ve Kurtuluş Savaşı'nda büyük yararlılıkları görülmüş ve Atatürk'ün yakın silah arkadaşı olan komutanları bir araya toplamak" düşüncesiyle Evren tarafından yaptırılmıştır. Ankara'da, Atatürk Orman Çiftliği arazisi içinde yer alır. 536.000 metrekarelik alanda yer alan ve 356.000 metrekaresi yeşil alan olan park, halka açıktır. Millî Savunma Bakanlığı tarafından yönetilir.
Türkiye'de, Devlet Mezarlığı'nın yaptırılması için 6 Kasım 1981 Tarihli ve 2549 Sayılı Kanun 11 Kasım 1981'de Resmî Gazete'de yayımlandı. Mezarlık için Millî Savunma Bakanlığı'nın 1982 yılında açtığı yarışma sonucu 42 proje arasından seçilen Y. Müh. Mimar Özgür Ecevit ile, Y. Ziraat Müh. Ekrem Gürenli'nin projesi uygulanmıştır. Bu projede İslam kültürüne uygun olarak gösterişli mezarlardan kaçınılmış, işlevsel olmayan anıtsal formlar kullanılmamış ve hüzünlü bir hava oluşmamasına dikkat edilmiştir. 30 Ağustos 1988 günü devlet töreni ile hizmete açılmıştır.
8 Kasım 2006 tarihinde TBMM'de yapılan yasal düzenleme ile başbakanların yanı sıra TBMM başkanlarının da ailelerinin talebi doğrultusunda Devlet Mezarlığı'na defnedilmesi sağlanmıştır. Bu şekilde cumhurbaşkanı ve kurmay komutanların dışında ilk defnedilen başbakan Mustafa Bülent Ecevit'tir.

Park içinde, 19 Mayıs 1919'dan Cumhuriyetin kurulduğu güne kadar olan tarih döneminde ülke tarihi açısından önemli olaylar heykel ve simgelerle canlandırılmıştır. "Cumhuriyet Tarih Yolu" olarak adlandırılan bu alan, Türkiye'deki ilk büyük kapsamlı heykel düzenlemesidir. Bu düzenleme için 600 ton Marmara mermeri kullanılmıştır. Mezarlık alanındaki heykeller, Prof. Dr. Rahmi Aksungur tarafından yapılmıştır. Heykel düzenlenmesinin uygulanmasında ayrıca şu heykel sanatçılarının emeği geçmiştir: Ayla Aksungur, Ömer Yavuz, Elvide Akdağ, Ulaş Korkmaz, Mustafa Yılmaz, Deniz Erol, Ferit Yazıcı. 

Cumhuriyet Tarih Yolu'ndaki ilk heykel, Atatürk’ün  Samsun’a çıkışını ifade eden bir kayadır. Kayanın gölgesi, haritadaki Samsun limanının siluetini ortaya çıkarır. Kayadaki bir delik, gölgenin içinde bir ışık belirmesine neden olur. Özellikle 11.00-14.00 saatleri arasında bu ışık, Atatürk’ün profili olarak belirir. Böylece Atatürk’ün Samsun’a çıkışı toprağa düşen nur olarak canlandırılmıştır. 19 Mayıs bölümünden sonra "Kongreler Bölümü" yer alır. Bu bölümdeki iki basamak, Kongreler sonucu Meclis'in kurulmasını simgeler. Kongreler bölümünden sonraki "Savaşlar Bölümü"'nde 5 sütun yer alır. Sütunların üzerinde Nutuk'tan sözler vardır. Bölümün sonundaki heykel, Lozan Anlaşması'nı simgeler; sağda ve soldaki rölyeflerin her biri ise bir savaşı anlatmaktadır. En son heykel bölümünde "Cumhuriyet" tek bir soyut heykel ile sembolleştirilmiştir.

Devlet Mezarlığı'nda yer alan müzede defnedilen Cumhurbaşkanları ve Kurtuluş Savaşı Komutanlarına ait eşyalar, resimler ve dergiler sergilenir.

1931 yılında Atatürk tarafından yaptırılan "Karadeniz Havuzu" adlı havuz, Devlet Mezarlığı inşaatı sırasında restore edilmiştir. Çevresi, dinlenme havuzu olarak kullanılmaktadır.

Mezarlık alanı sınırlarındaki tören alanı üzerinde "otağ çadırı" formunda tasarlanmış bir yapı bulunur. "Simge" olarak adlandırılan sekizgen planlı bu yapı, tören alanını güneş ve yağmurdan korur. Simgenin altındaki "Anısal Duvar", mezarlıkta yatanların adlarından oluşmuş, bitmemiş bir duvar görünümündedir. Her yeni Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı için yeni bir taş konularak örülmesine devam edilmektedir. Böylece Cumhuriyet'in sürekliliği ifade edilir.
Mezar alanlarına giden tören yolunun iki yanında İstiklal Savaşı'nı simgeleyen iki heykel grubu, Cumhurbaşkanları mezar alanı içinde cumhuriyetin gelişimini simgeleyen heykel ve 25 metre uzunluğundaki bayrak direği bulunur.

Not: Devlet Mezarlığında 61 Kurtuluş Savaşı Komutanı ve 60 Cumhurbaşkanı mezarı hazırlanmıştır. 2006 Yılında Yapılan Kanun değişikliği ile artık Başbakanlar ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanları da buraya defnedilebilecektir.

Not1: Mezarlığa defnedilecek Kurtuluş Savaşı Komutanları 1988 yılında Genelkurmay Başkanlığı tarafından belirlenmiştir (Parantez içindeki rütbeler Genelkurmay'ın çevirilerine dayanmaktadır).

Türk Kurtuluş Savaşı'na katılan üst düzey subaylar listesi
Türkiye cumhurbaşkanlarının gömüldükleri yerler listesi
Türkiye başbakanlarının gömüldükleri yerler listesi
Türkiye'deki mezarlıklar listesi

Savunma Bakanlığı Devlet Mezarlığı Müdürlüğü web sitesi
Anıtkabir’in Hatırlanmayan Yılları(1974-1988)10 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Dicle ırmağı, Fırat ırmağı ile birlikte Mezopotamya'yı oluşturan iki büyük nehirden biri ve doğuda olanıdır. Türkiye'de bulunan Elazığ ilinin Sivrice ilçesinden doğan nehir, Irak boyunca akar ve Fırat'la birleşerek Şattülarap'ta Basra körfezine dökülür.
Irmak ana kaynaklarını Doğu Anadolu Bölgesi dağlarından ve dipten sızma yoluyla Elazığ'daki Hazar (Gölcük) gölünden alır. Türkiye'nin önemli akarsularındandır. Toplam uzunluğu 1900 km'dir. Türkiye topraklarında kalan bölümün uzunluğu ise 523 km'dir. En önemli kolları Batman ile Yanarsu, Botan, Habur, Büyük Zap ve Küçük Zap'tır. Debisi ortalama 360 m³/sn dir. Eylül ayı ortalarında 55 m³/sn ile en küçük, Şubat sonunda 2263 m³/sn akımı ile büyük değişiklik gösterir. Akarsuda genellikle yaz sonu kuraklığı ve güz başı yağış noksanlığı nedeniyle su azalır. Buna rağmen kış sonu yağışı ile ilkbahar başındaki karların erimesinden oluşan su ile kabarır.
Dicle, Güneydoğu Toroslarda Maden Dağları kesiminde, Hazarbaba Dağı'nın güney tarafında, Yıldızhan yanındaki bir kaynaktan çıkar. Eskiden Hazar Gölü'nden beslenirdi. Şimdi gölle bağlantısı kesilmiştir. Kaynaktan çıktıktan sonra Maden ilçesinin önünden geçerek, Maden Çayı adını alır ve güneydoğuya doğru dar ve derin vadilerden geçip Diyarbakır şehrinin bulunduğu lav sahanlığının doğu kesimine paralel akar. Burada ırmak vadisinin tabanı 600 m'ye iner. Diyarbakır'ın güneyinde 8 km mesafede doğuya yönelir. Bundan sonra kuzeyden Toros Dağları yamaçlarından inen başlıcaları Diyarbakır havzasında doğan Anbarçayı, Kuruçay, Pamukçayı ve Hazroçayı, Batman ve Yanarsu ile birleşir. Güneyden ve Mardin eşiğinden inen sel yatakları Göksu ve Savur Çayı Dicle'ye katılır. Raman Dağının güney eteklerinde dar boğazlardan geçerek Botan Suyu ile birleşerek onun doğrultusunda güneye döner.
Dicle Irmağı, güneye doğru akarken Cizre ilçesinin içinden Habur Suyu kavşağına kadar 40 km uzunlukta Türkiye-Suriye arasında sınırı meydana getirir. Habur Suyu ile birleştikten sonra Irak topraklarına girer. Dicle, Irak toprağında çöküntü çukurdan akarak, dar boğazları aşar Musul'da Büyük ve Küçük Zap sularıyla birleşir. Mezopotamya ovasına iner, bundan sonra Bağdat yakınlarında Fırat'a 35 km yaklaşır. Burada yine İran'dan gelen Piyale Irmağı ile birleşir. Bu birleşmeden sonra tekrar Fırat'a yaklaşır ve Kurna yakınında Basra'nın 64 km yukarısında Fırat'la birleşerek Şatt'ül-Arab ismini alır. Basra Körfezi'ne dökülür.
Dicle Irmağının suları yaz mevsimi sonlarına doğru azalır. Nisan ayında, nehrin yukarı çığırındaki dağlarda karların erimesinden suları çoğalır, en yüksek seviyesine ulaşır. Dicle, marttan mayısa kadar üç ay içinde, bütün yıl akıttığı suyun hemen yarısını akıtır. Rejimi düzenli değildir. Bu bakımdan bazı yıllar haddinden fazla taşarak birçok zararlara sebep olur. Bu sebeple zararlarını önlemek maksadıyla Dicle'nin Mezopotamya'da kalan kıyılarına daha M.Ö. 3000 yıllarında setler yapılmıştır. Bu setler suların taşmasını önlediği gibi ekilen arazilerin yazın sulanmasını da sağlamıştır. Fakat setlere rağmen büyük taşmalar önlenememiştir. Yirminci asırda çalışmaları ancak 1939'da başlamış ve Kut Barajı yapılmıştır. 1958'de Samarra ve 1961'de de Dokham Barajı yapılarak suların taşması önlenmiştir. Bugün sadece Samarra ve Amarra arasında bir milyon hektarlık arazi ekilebilir hale sokulmuştur.

Dicle, eski Mezopotamya sınırını meydana getiren ırmaklardan biridir. Fırat ile birlikte Eski Ahit'te Aden Bahçesi'nde bulunduğu belirtilen 4 nehirden birisidir. Uzunluğu Fırat'tan daha kısa olmakla beraber suyu daha çoktur. Dicle, günümüzde de sulama kanallarıyla sulama sağladığı gibi, orta büyüklükteki taşıtlar nehrin ağzından Bağdat'a kadar, daha küçük boy taşıtlarsa Musul'a kadar giderek ulaşıma katkıda bulunmaktadırlar. Bu ırmaklardan ulaşım bakımından çok faydalanıldığı tarihî kalıntılardan anlaşılmaktadır. Dicle kıyısında eskiden kurulmuş Amed (Diyarbakır), Hasankeyf, Ninova, Nemrut, Asur şehirlerinin eski kalıntıları bunun en sağlam belgesidir.
Dicle ırmağı üzerinde Kralkızı, Batman ve Dicle gibi önemli Hidroelektrik santraller kurulmuştur. Ilısu Barajı'nın temeli 05.08.2006 tarihinde Başbakan Erdoğan tarafından atılmış olup, Türkiye'nin baraj gölü açısından 2., enerji üretimi bakımından 4. büyük barajı olan Ilısu'nun tamamlanmasıyla Dicle ırmağı üzerinde Cizre Barajı'nın yapımına başlanacaktır. Ilısu Barajı 2019'da su tutmaya başlamış olup Mart 2020'de enerji üretimine geçmiştir.

Nehrin Sümerce ismi İdigna veya İdigina 'dır, akan su anlamındadır. Sonradan bu isim Elamcaya ti-gi-ra ve bundan sonra eski Farsçaya Tigra ve eski Yunanca Tigris olarak geçmiştir. Sümerce isim Akatçaya İdiklat olarak geçmiştir, bu isimde İbranicede Hiddekel, Süryanicede Diklat Arapçada Dicle olmuştur.
Modern Türkçe ve Farsçada Dicle, Kürtçede dicle, dîjle'dir.
Dünyada Diclenin bilinen adı Tigris'tir. Dünya dillerinede Yunancadan geçmiştir. Yunancada kelimelerin sonuna gelen –is eki gelir ve "Tigris"ten çıkarılınca geriye kök kelime Tigr kalıyor.

Dünyanın en uzun nehirleri

11. yüzyıl, 1001'den 1100'e kadar sürmüş yüzyıldır.

1010-1011: İkinci Goryeo-Kitan Savaşı; Kore kralı geçici olarak başkentten kaçmak zorunda kaldı, ancak bir dayanak oluşturmadı ve bir karşı saldırı korkusuyla Kitan güçleri geri çekildi.
1014: II.Basil'in Bizans orduları, Kleidion Muharebesi'nde Bulgaristanlı Samuil'e karşı galip geldi.

Alp Arslan dünyaya geldi.

Gazneli Mahmut öldü.

Dandanakan Muharebesi

1054: Gökbilimciler tarafından büyük bir süpernova gözlemlendi. Bu süpernovanın kalıntıları Yengeç Bulutsusu'nu oluşturacaktır.

1061-1091: Akdeniz'de Sicilya'nın Normanlar tarafından fethi.
1065: Alp Arslan önderliğinde Selçukluların Gürcistan'ı ilk işgali.
1065: Garcia yönetimi altında Galiçya Krallığı ve Portekiz'in bağımsızlığı
1066: Stamford Köprüsü Muharebesi'nde, son Anglo-Sakson kralı Harold Godwinson, Norveç Kralı III.Harold'ı yendi.
1066: Hastings Muharebesi, Norman Fatih William İngiltere'yi fetheder.

1071: Malazgirt Meydan Muharebesi
1072: Golpejera Muharebesi, Kastilyalı II. Sancho ile Kastilya VI. Alfonso arasında yapılır.

Ahmed Sencer dünyaya geldi.

I. Mahmud (Selçuklu) öldü.
1096-1099: I. Haçlı Seferi

Ahlatşahlar Beyliği, Şah-i Ermen veya Sökmenliler Beyliği, 1100 ve 1207 yılları arasında Ahlat merkez olmak üzere Van, Erciş, Bargiri, Tatvan, Malazgirt, Muş ve Sason civarında hüküm sürmüş birinci dönem Türk Anadolu beyliği.

Çağrı Bey'in 1016 ve 1021 yılları arasında yaptığı keşif gezisinden sonra 1040 yılından itibaren bu bölgeye Yabgulu Türkmenleri gelmeye başlamış ve buradan Diyarbakır ve Musul'a kadar yayılmışlardır. 1054 yılında Büyük Selçuklu sultanı Tuğrul Bey, bölgeye düzenlediği seferde Van, Erciş, Adilcevaz ve Besni'yi Selçuklu hakimiyetine almış ve Türkmen yerleşimini hızlandırmıştır. 1071 Malazgirt Savaşı'nda bu bölge Selçuklu üssü olarak kullanılmıştır. Melikşah döneminde 1085 yılında Diyarbakır'ın alınmasından sonra Diyarbakır eyaletine bağlanarak yönetilmiştir. Azerbaycan Meliki İsmail Kutbeddin'in esiri olan Sökmen el-Kutbî, Selçuklu sultanı Berkyaruk'la kardeşi Muhammed Tapar arasındaki saltanat mücadelesinde Muhammed Tapar'a hizmet ettiğinden dolayı kendisine ikta olarak verilen Ahlat ve çevresinde 1100 yılında Ahlatşahlar Beyliği'ni kurmuştur.

Berkyaruk'un ölümünden sonra tahta geçen Muhammed Tapar döneminde geçmişteki hizmetlerinden dolayı Sökmen Bey daha güçlü hale gelmiştir. 1108 yılında Azerbaycan Emiri İsmail Mevdud ve Sökmen Bey, Muhammed Tapar'ın emriyle Musul'u ele geçirmişlerdir. Bu başarının ardından Sökmen Bey, Diyarbakır eyaletinin en büyük kenti olan Meyyafakirin'i (Silvan) 1109 yılında beyliğine katarak bölge beylikleri arasında güçlü bir konuma gelmiştir. 1111 yılında Sökmen Bey, Azerbaycan Emiri İsmail Mevdud'la birlikte Haçlılar denetiminde olan Urfa ve Tilberaş Kalesi kuşatılmış ancak başarı olamamışlardır. Sökmen Bey bu seferde hastalanmış ve Ahlat'a dönerken yolda ölmüştür.

Sökmen Bey'in ölümünden sonra yerine geçen oğulları ve torunları döneminde Gürcülerle uzun süren mücadeleler yaşanmıştır. Artuklular ve Musul Hakimi İmameddin Zengi topraklarının bazı bölümlerine el konulmuştur. Eyyubiler ile çeşitli sorunlar yaşanmıştır. 1185 yılında Nasireddin Muhammed Sökmen varis bırakmadan ölünce Ahlatşahlarda köleler dönemi başlamış ve 1207 yılında Ahlat'ın Eyyubi hakimiyetine girmesi ile Ahlatşahlar Beyliği son bulmuştur.

Ahlatşahlar, sanat ve mimaride büyük bir gelişme göstermişlerdir. Ahlatlı ustalar Ahlat'la birlikte bütün Anadolu'ya değerli eserler kazandırmıştır. Selçuklu dönemi eserleri arasında yer alan Divriği Ulu Camii, Alâeddin Camii, Tercan Mama Hatun Türbe ve Kervansarayı, Hacı Ahlati, Harzemşah el-Ahlatî gibi adı bilinen ünlü Türk mimarlarının eserleridir. Ahlat mezar taşları Türk taş işçiliğinin birçok örneğine sahiptir. Ahlat ve Bitlis arasında II. Sökmen'in eşi Şahbanu tarafından yaptırılan köprü, yollar ve büyük han sayesinde bu bölge döneminde, uluslararası ticaret yolu niteliği kazanmıştır. Önceleri Azerbaycan'ın çeşitli kasaba ve şehirlerindeki Türkmen esnaf ve sanatkarları arasında doğan Ahilik, Ahlatşahlar döneminde örgüt ve hiyerarşi kazanmış ve Anadolu'ya yayılmıştır. Ahi Evran adıyla ünlenen Nasırettin Mahmut, o dönemde Ahlatşahlar'a bağlı olan Hoy bölgesinde 1171'de doğmuştur.

Sökmen el-Kutbî (1100 - 1111)
Zahireddin İbrahim (1111 - 1127)
Ahmed (1127 - 1128)
II. Sökmen (1128 - 1185)
Seyfettin Baytimur (1185 - 1193)
Bedreddin Aksungur (1193 - 1197)
Malik el-Mansur Muhammed (1197 - 1206)
İzzeddin Balaban (1206 - 1207)

Akad İmparatorluğu veya Akkad İmparatorluğu, uzun ömürlü Sümer uygarlığından sonra Mezopotamya'nın ilk antik imparatorluğuydu. Merkezi, Akad şehri ve çevresindeydi. İmparatorluk, Mezopotamya, Levant ve Anadolu'da nüfuz sahibi oldu ve Arap Yarımadası'nda Dilmun ve Magan'a (günümüz Suudi Arabistan, Bahreyn ve Umman) kadar güneye askerî seferler düzenledi.
Akad İmparatorluğu, kurucusu Akkadlı Sargon'un fetihlerinin ardından MÖ 24. ve 22. yüzyıllar arasında siyasi zirvesine ulaştı. Sargon ve ardılları altında, Akad dili zamanla Elam ve Gutium gibi komşu fethedilen devletlere empoze edildi. Akad tarihteki ilk imparatorluk olarak kabul edilir ancak bu kesin değildir ve daha önce de Sümerler vardır.

Akadlar ile ilgili bilgiler, Susa, Gasur, Mari ve Tell Brak kazılarında bulunmuştur. Akad devletini kuran ve imparatorluk hâline getiren kişi Sargon'dur. Sargon hakkında Akad dönemi belgelerinde ve bu belgelerin daha sonraki dönemlerdeki kopyalarında bilgiler bulunmaktadır. Ayrıca Sargon ve torunu Naram Sin'e ait zafer anıtları, Manishistu Obeliski ve Şartamhari gibi Akad dönemine ait belgeler bulunmaktadır. Şartamhani metinlerinde, Sargon ve torunu Naram-Sin'in seferlerine yer verilmektedir.

Sargon (MÖ 2334 - MÖ 2279), Mezopotamya'da siyasi birliği sağlamıştır. Bu yüzden, Sargon'a Şar Kişşati (Kiş Kralı) unvanı verilmiştir. Sargon, hükümdarlığı döneminde Elamlılarla vasallık antlaşması yaparak doğudan gelecek saldırıları güvence altına almıştı. Doğudaki bu güvenliği sağladıktan sonra, batıya bir sefer yapıp Amanos ve Toroslar'a kadar olan bölgeyi ele geçirdi. Fırat kenarındaki Tuttul kentiyle birlikte, Mari, Ebla ve Dür-Katlimmu kentlerini hâkimiyeti altına aldı. Şartamhari metinlerinde Sargon'un Puruşhanda'ya bir sefer yaptığı görülür. Sargon'un kurmuş olduğu dünyanın bilinen ilk imparatorluğunun sınırları, doğuda Karun Irmağı'ndan, batıda Akdeniz'e, güneyde Basra Körfezi'nden, kuzeyde Anadolu'ya kadar uzanmaktaydı. Sargon'un Rimus ve Manishistu adında iki oğlu vardı. Sargon'un yerine önce Rimus (MÖ 2278 - 2270) ardından da Manishistu (MÖ 2269 - 2255) geçmiştir.

Naram Sin (MÖ 2254 - 2218) dedesi Sargon'un bıraktığı imparatorluğun sınırlarını koruyup genişletti. Güneyde Sümerler'e, doğuda Elamlılar'a ve kuzeyde Anadolu'ya seferler yapmıştır. Bunlardan kendisine ait Şartamhari metinlerinde, Anadolu'da 17 krallıktan oluşan bir orduya karşı savaştığını, bunlar arasında Puruşhanda, Karşaura, Kaniş gibi krallıklar olduğunu ve bu ordunun başında Hatti Kralı Pampa'nın yer aldığından söz etmektedir. Naram Sin'den sonra yerine oğlu Şar-Kali-Şarri (MÖ 2217 - 2193) geçmiştir. Şar-Kali-Şarri döneminde, ona karşı Anadolu, Elam ve Güney Mezopotamya'da ayaklanmalar olmuş ve dağ kavimleri bölgeye saldırılar düzenlemiştir.

Şar-Kali-Şarri'nin ölümünden sonra dört kişi aynı anda kendilerini kral ilan etmiştir. Onlardan kimin tahtın vârisi olduğu bilinmemektedir. Babil bölgesine yaklaşık yüz yıl hâkim olan Gutiler'in kral listesi, Akad kralları listesine karışmıştır. Bu iç çekişme döneminde, Dudu (MÖ 2189 - 2168) ve Şu-Turul'un (MÖ 2168 - 2154) krallıkları görülmektedir. Dudu bir süre Gutilerle mücadele etmiş ancak yenilmekten kurtulamamıştır. Önce Orta Babil'de küçük bir toprak parçası olarak devam eden Akadlar, MÖ 2154 yılında Gutiler tarafından ortadan kaldırılmıştır.

Akad hükûmeti, gelecekteki tüm Mezopotamya devletlerinin kendilerini karşılaştırdıkları bir "klasik standart" oluşturmuştur. Geleneksel olarak "ensi", Sümer şehir devletlerinin en yüksek görevlisiydi. Daha sonraki geleneklerde, tanrıça İnanna ile evlenerek ensi olunur, bu da hükümdarlığı ilahi rıza ile meşrulaştırırdı.
Başlangıçta, monarşik lugal (lu = adam, gal = Büyük) rahip ensiye bağlıydı ve sıkıntılı zamanlarda atanırdı, ancak daha sonraki hanedan dönemlerinde, tapınak kuruluşundan bağımsız olarak kendi "é" (= ev) veya "sarayına" sahip olan lugal en üstün rol olarak ortaya çıktı. Mesalim zamanında, Kiş şehrini kontrol eden hanedan šar kiššati (= Kiş kralı) olarak tanınırdı ve muhtemelen iki nehrin birleştiği yer olması ve Kiş'i kontrol edenin sonuçta nehrin aşağısındaki diğer şehirlerin sulama sistemlerini kontrol etmesi nedeniyle Sümer'de üstün kabul edilirdi.
Sargon fetihlerini "Aşağı Deniz "den (Basra Körfezi), "Yukarı Deniz "e (Akdeniz) kadar genişlettikçe, çağdaş metinlerde ifade edildiği gibi, "göğün altındaki toprakların tamamına" ya da "gün doğumundan gün batımına" hükmettiği hissediliyordu. Sargon döneminde "ensi "ler genellikle konumlarını korudular, ancak daha çok eyalet valileri olarak görüldüler. "šar kiššati" unvanı "evrenin efendisi" anlamına gelecek şekilde kabul görmüştür. Sargon'un Dilmun (Bahreyn) ve Magan'a, tarihteki ilk organize askeri deniz seferlerinden biri olan deniz seferleri düzenlediği bile kaydedilmiştir. Daha sonraki belgelerde iddia edildiği gibi Kaptara (muhtemelen Kıbrıs) krallığı ile Akdeniz'de de bunu yapıp yapmadığı daha tartışmalıdır.
Sargon'un torunu Naram-Sin'de bu durum Sargon'dan daha ileri gitmiş, kral sadece "Dört Çeyreğin (Dünyanın) Efendisi" olarak adlandırılmakla kalmamış, aynı zamanda kendi tapınağını kurarak "dingir" (=tanrılar) mertebesine yükselmiştir. Önceleri bir hükümdar Gılgamış gibi öldükten sonra ilahlaşabilirdi ama Naram-Sin'den itibaren Akad kralları yaşamları boyunca yeryüzündeki tanrılar olarak kabul edilmişlerdir. Portreleri onları ölümlülerden daha büyük boyutlarda ve hizmetkârlarından biraz uzakta gösteriyordu.
Hem Sargon hem de Naram-Sin'in ülkenin kontrolünü ellerinde tutmak için benimsedikleri stratejilerden biri, kızları Enheduanna ve Emmenanna'yı sırasıyla Sümer ay tanrısı Nanna'nın Akad versiyonu olan Sin'in baş rahibesi olarak Sümer'in en güneyindeki Ur'a yerleştirmek; oğullarını stratejik yerlere eyalet "ensi" valileri olarak yerleştirmek ve kızlarını İmparatorluğun çevre bölgelerindeki (Urkesh ve Marhashe) yöneticilerle evlendirmekti. Naram-Sin'in kızı Tar'am-Agade'nin Urkesh'te evlendirilmesi bu durumun iyi belgelenmiş bir örneğidir.
Brak idari kompleksindeki kayıtlar, Akadların yerel halkı vergi tahsildarı olarak atadıklarını göstermektedir.

Akadlar egemen güç hâline gelene kadar Sümer kent kültürünü benimsemişler ve kendi katkılarıyla birlikte bu kültürün sonraki toplumlara aktarılmasında önemli rol oynamışlardır. Kültürel süreklilik bağlamında çivi yazısını benimseyerek kendi dillerine adapte etmişlerdir. Ayrıca Sümer dinini de benimsemişlerdir. Akadlar resmî devlet işlemleri ve din törenlerinde Sümerceyi kullanmayı sürdürerek geleneksel kültür oluşturmuş kurumlarla birlikte varlığını korumuştur. Okuma-yazmanın öğretildiği dinî okullar bunların başında gelmektedir. Yaklaşık olarak 1500 yıl sonra bile Yeni Asur kralı Asurbanipal kütüphanesinde Sümer dinî ve edebi metinlerini kopyalama çalışmalarını sürdürebilmiştir.

Akadca (Akadca: 𒀝𒅗𒁺𒌑 akkadû, ak-ka-du-u2; logogram: Akadca: 𒌵𒆠 URIKI), Doğu Sami dillerine ait Antik Mezopotamya'da, özellikle Asur ve Babil imparatorluklarında kullanılmış ölü dil. Dil, kayda geçmiş ilk Sami dili olup, aslen soysal açıdan akraba olmadığı Sümerce için kullanılmış çivi yazısı ile yazılmıştır. Akadca ismini Akad İmparatorluğu'nun başkenti Akad şehrinden almıştır. Bir izole dil olan Sümerce ve Akadcanın birbirleri üzerindeki karşılıklı etkileşimleri, bu iki dilin bir dil birliği içerisinde sınıflandırılmasına yol açmıştır.

Akadca, diğer Sami dilleri ile birlikte Afrika ve Orta Doğu'ya yayılmış Afro-Asya dil ailesi içerisinde değerlendirilir. Yakın Doğu'daki Sami dilleri içerisinde Ebla diliyle beraber Doğu Sami dilleri alt grubunu oluşturur. Bu grup Kuzeybatı ve Güney Sami dillerinden, yüklem-özne-nesne veya özne-yüklem-nesne yerine özne-nesne-yüklem sırası göstermesi yönünden ayrıdır. Bu özelliğin bu grupta Sümerce etkisiyle geliştiği düşünülmektedir.

Akadca yer isimleri, Sümer metinlerinde ilk olarak MÖ 3. binyılın ortalarında tespit edilmiştir. MÖ 25. ve 26. yüzyıllarda tamamen Akadca yazılmış metinler üretilmeye başlanmıştır. MÖ 10. yüzyılda ise dil, Babil ve Asur bölgelerinde Babil ve Asur Akadcası olmak üzere 2 değişkeye ayrılmıştır. Keşfedilmiş çoğu Akadca metin Yakın Doğu'da Demir Çağı'na düşen bu dönemde üretilmiş olup, dinî, hukukî, resmî ve askerî pek çok dokümanı içermektedir. Dil, Bronz Çağı Çöküşü'ne kadar Yakın Doğu'da lingua franca statüsüne sahip olmuştur.
Dilin soyunun tükenmeye başlaması, Demir Çağı'na düşen Yeni Asur İmparatorluğu döneminde meydana gelmiştir. MÖ 8. yüzyıldan başlayarak imparatorlukta Aramicenin en eski formu olan Eski Aramice yaygınlaşmaya başlamıştır. Helenistik Dönem'de dil, Asur ve Babil bölgelerindeki tapınaklarda çalışan rahipler ve akademisyenlerin kullanımı ile sınırlı kalmış, keşfedilmiş son Akadca metin MS 1. yüzyıla tarihlenmiştir. Modern dillerden Sâbiîce ve Süryanice (Yeni Aramice), Kuzeybatı Sami dilleri olmalarına rağmen Akadca söz varlığı ve dilbilgisi ihtiva etmektedir.

Akad dilinin köklerinin çoğu üç ünsüzden (kökler olarak adlandırılır) oluşur, ancak bazı kökler dört ünsüzden (sözde dörtlüler) oluşur. Kökler bazen transkripsiyonda büyük harflerle temsil edilir, örneğin PRS (karar vermek). Bu köklerin arasına ve çevresine, kelime oluşturma veya gramer işlevleri olan çeşitli ekler, son ekler ve önekler eklenir. Ortaya çıkan ünsüz-ünlü deseni, kökün asıl anlamını farklılaştırır. Ayrıca, transkripsiyonda (ve bazen çivi yazısının kendisinde) çift ünsüzle temsil edilen orta kök çiftlenebilir.
ʔ, w, j ve n ünsüzleri "zayıf kökler" olarak adlandırılır ve bu kökleri içeren kökler düzensiz formlara yol açar.

Resmi olarak, Akadca'da üç sayı (tekil, ikili ve çoğul) ve üç durum (yalın, belirtme, tamlayan) vardır. Bununla birlikte, dilin daha önceki aşamalarında bile ikili sayı körelmiştir ve kullanımı büyük ölçüde doğal çiftlerle (gözler, kulaklar vb.) sınırlıdır ve sıfatlar ikili sayıda asla bulunmaz. İkili ve çoğulda, belirtme ve tamlayan hali tek bir yalın dışı halde(oblique case) birleşmiştir.
Akadca, Arapçadan farklı olarak, yalnızca çoğul bir sonla oluşturulmuş "ses" çoğullarına sahiptir; kırık çoğullar kelime kökü değiştirilerek oluşturulmaz. Tüm Sami dillerinde olduğu gibi, bazı eril isimler prototip olarak dişil çoğul eki (-āt) alır.
šarrum (kral) ve šarratum (kraliçe) isimleri ve dannum (güçlü) sıfatı, Akadcanın hal sistemini açıklamaya hizmet edecektir.

1 Yalın dışı durum belirtme halini ve tamlayan halini içerir.
Yukarıdaki tablodan da anlaşılacağı gibi, sıfat ve isim ekleri yalnızca eril çoğulda farklılık gösterir. Başta coğrafyaya gönderme yapanlar olmak üzere belirli isimler, tekilde -um ile biten bir bulunma eki oluşturabilir ve ortaya çıkan biçimler zarf görevi görür. Bu formlar genellikle üretken değildir, ancak Neo-Babilce'de um eki ina edatıyla birkaç yapının yerini alır.
Akkadcanın sonraki aşamalarında, buluma hali dışında çoğu durum ekinin sonunda meydana gelen mimleme (ikili yapı sonundaki -n) ve nunlama (ikili yapı sonundaki  -n) ortadan kalktı. Daha sonra, eril isimlerin yalın ve belirtme halleri tekilleri -u''ya dönüştü ve Neo-Babilce'de çoğu kelime sonundaki kısa ünlüler düştü. Sonuç olarak, eril çoğul isimler dışındaki tüm biçimlerde hal eki farklılaşması ortadan kalktı. Bununla birlikte, birçok metin, genellikle düzensiz ve yanlış olmasına rağmen, hal eklerini yazma uygulamasını sürdürdü. Bu dönem boyunca en önemli iletişim dili, hal eki ayrımından yoksun olan Aramice olduğundan, Akadca'nın hal sisteminin kaybolmasının fonolojik olduğu kadar alansal bir fenomen olması da mümkündür.

Akadca'da bağımsız kişi zamirleri şu şekildedir:

Ek(edat) zamirleri (tamlayan, belirtme ve yönelme eklerini karşılayan) aşağıdaki gibidir:

Akadcadaki işaret zamirleri, Batı Sami dilindeki zamir türünden farklıdır. Aşağıdaki tablolar, Akadca işaret zamirlerini yakın ve uzak gösterimlerine göre göstermektedir:

Akadca'daki ilgi zamirleri aşağıdaki tablodaki gibidir:

Çoğul ilgi zamirlerinden farklı olarak, Akadcadaki tekil ilgi zamirleri hal eklerinin tümünde çekim gösterir. Bununla birlikte, yalnızca ša formu (başlangıçta tekil eril belirtme) hayatta kalmıştır, diğer formlar ise zamanla kaybolmuştur.

Aşağıdaki tablo Akadca'da soru zamirlerinin kullanımını göstermektedir:

Akkad dili, esas olarak tek kelimeden oluşan edatlara sahiptir. Örneğin: ina (içinde, üzerinde, dışarı, aracılığıyla, altında), ana (-a/-e, için, -den sonra, yaklaşık), adi (-a/-e), aššum (nedeniyle), eli (yukarı, üzerinden), ištu/ultu (nın/-nin, beri), mala (uygun olarak), itti (ayrıca, ile). Bununla birlikte, ina ve ana ile oluşturulmuş bazı bileşik edatlar vardır : ina balu (-sız/-siz), ana ṣēr (kadar), ana maḫar (ieriye) Edatın karmaşıklığından bağımsız olarak, edattan sonraki isim her zaman tamlayan eki durumundadır.

Ad öbekleri
Sıfatlar, ilgi tümceleri ve apozisyonlar isimden önce gelir. Sayılar sayılan isimden önce gelir. Aşağıdaki tabloda erbēt šarrū dannūtum ša ālam īpušū abūya 'şehri inşa eden dört güçlü kral benim babalarımdır' ad öbeği analiz edilmektedir:

Akadca cümle düzeni Özne+Nesne+Fiil (SOV) şeklindeydi ve bu da onu Arapça ve İncil İbranicesi gibi tipik olarak bir fiil-özne-nesne (VSO) kelime düzenine sahip olan diğer birçok eski Sami dilinden ayırmaktadır. (Etiyopya'daki modern Güney Sami dillerinde de SOV düzeni vardır, ancak bunlar tarihsel zamanlar içinde klasik fiil-özne-nesne (VSO) dili Ge'ez'den gelişmiştir.) Bu sözcük düzeninin SOV dili olan Sümerce etkisinin bir sonucu olduğu ileri sürülmüştür. Her iki dili anadili olarak konuşanların en az 500 yıl boyunca tek bir toplum oluşturarak yakın dil teması içinde olduğuna dair kanıtlar vardır. Bu nedenle bir sprachbund oluşmuş olabilir. Orijinal bir VSO veya SVO sıralamasına dair daha fazla kanıt, fiile doğrudan ve dolaylı nesne zamirlerinin eklenmiş olması gerçeğinde bulunabilir. Kelime sırası, muhtemelen Aramice'nin etkisi altında, MÖ 1. bin yılın sonlarından MS 1. binyıla kadar SVO / VSO'ya kaymış görünüyor.

Akadca kelime dağarcığı çoğunlukla Sami kökenlidir. "Doğu Sami" olarak sınıflandırılmasına rağmen, temel söz dağarcığının birçok unsuruna, ilgili Sami dillerinde belirgin bir paralellik bulmaz. Örneğin: mārum 'oğul' (Sami *bn), qātum 'el' (Sami *yd), šēpum 'ayak' (Sami *rgl), qabûm 'say' (Sami *qwl), izuzzum 'stand' (Sami * qwm), ana 'to, for' (Sami *li).
Sümerce ve Aramice ile yoğun temas nedeniyle, Akadca kelime dağarcığı bu dillerden birçok alıntı kelime içerir. Bununla birlikte, Aramice alıntı kelimeler MÖ 1. binyılın 1. yüzyıllarıyla ve öncelikle Mezopotamya'nın kuzey ve orta kesimlerinde sınırlıyken, Sümerce alıntı kelimeler tüm dil alanına yayılmıştı. Önceki dillerin yanı sıra Hurri, Kassit, Ugaritik ve diğer eski dillerden bazı isimler ödünç alınmıştır. Sami olmayan iki dil olan Sümerce ve Hurrice kelime yapısı bakımından Akadcadan farklı olduğundan, bu dillerden sadece isimler ve bazı sıfatlar (birçok fiil değil) ödünç alınmıştır. Bununla birlikte, her ikisi de Sami dilleri olan Aramice ve Ugaritçe'den bazı fiiller (birçok isimle birlikte) ödünç alınmıştır.
Aşağıdaki tablo Akadca'daki alıntı kelime örneklerini içermektedir:

Akkadca, başta Sümerce olmak üzere diğer dillere de ödünç alma kaynağıydı. Bazı örnekler şunlardır: Sümerce da-ri ('kalıcı', Akadca dārum'dan), Sümerce ra gaba ('biniciler, haberci', Akadca rākibum'dan).

Aşağıda 7. Hammurabi Kanunu yer almaktadır. Çevrilmiş kelimelerin yanlarına hâl ve cinsiyetleri ile zaman ve şahıs bilgileri eğik olarak eklenmiştir.

Bir kimse, tanık ya da yazılı bir anlaşma yokken başka bir adamın oğlundan ya da kölesinden gümüş ya da altın, erkek ya da kadın köle, öküz ya da koyun, eşek ya da başka bir şey satın alırsa ya da ücretini ödeyerek kiralarsa hırsız addolunur ve ölümle cezalandırılır. 

Babil ve Asur uygarlıkları
Sümerler

Alacahöyük, Çorum'un Alaca ilçesinin 15 km kuzeybatısındaki Alacahüyük köyündeki bir höyüktür. Bu höyükte dört ayrı kültür evresinden kalma on beş yerleşim ya da yapı katı saptanmıştır.

Yapılan arkeolojik kazı ve araştırmalar neticesinde, Alaca Höyük sakinleri yangından sonra yerleşmeyi terk etmemiş olduğu çıkan arkeolojik verilerden değerlendirilmektedir. Ölülerini aynı mezarlıkta D, H, B ve R mezarlarına, hoker durumda gömüldüğü tespit edilmiştir. Yerleşimin mezar biçimleri en eski tarihli ile en yeni tarihli arasında değişiklik bulunmamaktadır. Yangın öncesine ve sonrasına ait mezar buluntuları da farklı bir kültür süreci yansıtmamaktadır. Bu bilgilere göre yangının, ne kadar şiddetli ve kapsamlı olursa olsun, Eski Tunç Çağı'nı sonlandırmış olamayacağı sonucuna ulaşılmıştır. Diğer bir anlatımla, Eski Tunç Çağı, 5. kat yangınından sonra da bir süre devam etmiş ve Geçiş Dönemi'nin ardından Koloni Çağı'na kesintisiz geçilmiştir. Bu süreçte ortaya çıkan değişiklikler akademisyen arkeolog Tahsin Özgüç'ün belirttiği gibi, güneyden gelen kültürel etkilerin ortaya çıkardığı yerel bir gelişim olarak değerlendirilmelidir.

Eski Tunç ve Hitit döneminde çok önemli kült ve sanat merkezi olan Alacahöyük' te 4 uygarlık çağı açığa çıkarılmıştır. Alacahöyük arkeolojik araştırmalarda İlk bulgular MÖ 3500'lü yıllara götürse de bazı bulgular, tarihi 1500 yıl daha geri götürerek MÖ 5000'li yıllara kadar dayandığını gösteriyor. Orta Anadolu’da MÖ yaklaşık 1750 yıllarına kadar süren Hatti Dönemi, Hititlerin Anadolu’ya gelip bir krallık kurmalarıyla son bulmuştur. Ancak, Hatti kültürünün izleri Hitit Uygarlığı içinde de devam etmiştir. Hitit İmparatorluk Çağında Alaca Höyük, mabet-sarayı, temiz ve atık su kanalları, biri kabartmalı olmak üzere anıtsal iki kapısı ve girişinde bulunan şehir suru ile önemli bir kült merkezi olduğu gözükmektedir.

Alacahöyük ilk olarak 1835 yılında William John Hamilton tarafından keşfedildi. 1907'de Th Makridi İstanbul müzeleri adına ilk çalışmalarını başlatmıştır.

Alacahöyük'ün esas adı İmat Höyük'tür. Çevreye en yakın bilinen yerleşim birimi Alaca ilçesi olduğu için Alaca adıyla anılır. Atatürk buraya kendi cebinden verdiği 500 lirayla ilk kazıları başlatmış ve girişiminin sonucu dünyada yankı bulmuştur.
Alacahöyük’teki ilk kazılar, Osmanlı arkeolog Theodor Makridi tarafından 1907'de yapıldı. Buradaki kazılar 1935'ten sonra Dr. Hamit Zübeyir Koşay ve Remzi Oğuz Arık'ın başkanlığında yürütüldü. Bu kazılarda Bakır Taş Çağı'ndan Osmanlı dönemine kadar gelen uzanan dönemlere ait buluntular ele geçti. Alaca Höyük’te 1935 yılı kazılarına Sfenksli Kapı’nın kuzeyinde başlanılan kazılarda, 6-8 metre derinlikte, yazımızın konusunu oluşturan mezarlardan B, R, T işaretli olanları bulunmuş, 10.20 m. derinlikte Geç Kalkolitik Çağ kadar inilmiştir. 1936 yılı kazılarında A,A’,C mezarları günışığına kavuşturulmuş, 13.81 metre derinlikte anatoprağa ulaşılmıştır. 1937-1939 yılları arasında da H, D, E, F, K, L ve S mezarları bulunmuştur. Bugüne kadar mezarların stratigrafisi konusunda çeşitli araştırmalar yapılmış değişik sonuçlara ulaşılmıştır.

Remzi Oğuz Arık, Hamit Zübeyir Koşay ve M.Akok başkanlığında uzun yıllar süren kazı sonucunda höyükde 4 ana yerleşme evresinde toplanan veriler netlik kazanmış, Kalkolitik Çağ'dan Demir Çağı'na kadar süren; yaklaşık 15 yapı evresi ortaya çıkarılmıştır. Yapılan arkeolojik incelemeler 3. evre'deki buluntular İlk Tunç Çağı'nı işaret etmektedir. Yerleşme içinde Höyüğün en ünlü tabakası olağanüstü gömüt armağanlarına sahip kral mezarlarının olduğu 3. tabaka sayılmakla beraber tabakaya ait 4 yapı evreside bulunmuştur. Alacahöyük raporlarında bu tabaka çok kez Bakır Çağı olarak tanımlanmaktadır.

İlk Evre verilerin MÖ 5000-MÖ 3500'li yıllara kadar olabileceğini gösterirken, Alacahöyük'ün birinci kültür evresi olarak adlandırılan üst katlarında, Friglerden başlayarak Roma, Bizans, Anadolu çanak çömlek, özellikle içi boyalı toprak kaplar ve ayaklı meyvelikler göstermektedir. Bu katlarda ortaya çıkarılan silah ve kullanım eşyalarının çoğu taştandır.

İkinci Evre verileri MÖ 2500 - MÖ 2100 kral ve prens mezarlarına rastlanmıştır. Mezarlarda göze çarpan bulgular; gümüşten yapılan ölü armağanları, altın ve gümüşten yapılan değerli eşyalar. Özellikle mezarın çevresinde bulunan yabani hayvanların kafatasları ve boynuzları görülüyor. Erkeklerde daha çok takı bulunurken kadın mezarlarında o döneme ait silahlara rastlanmıştır.

Üçüncü Evre: MÖ 2000 – MÖ 1200 Bu dönemde Alacahöyük toprakları Hititlere aitti. Hititlere ait çok önemli arkeolojik eserler bulunmuştur. Kenti çevreleyen surlar Hititlerden kalmış olduğunu belgesel yönetmeni Tekin Gün araştırma yazısında geçmektedir. Ayrıca Sfenksli kapı Hititler döneminde inşa edilmiştir. O döneme ait en özgün ve naif sanat eserlerinden birisi de bu sfenksli kapılardır. Sfenkslerin çevreyi kötülüklerden koruduğuna inanılıyordu. Taşlar üzerinde çok ilginç motifler yer alır. Bazı motiflerde müzisyenlerin olduğu görülmüştür. Bu motifler o dönemlerle ilgili bizlere önemli tarihsel geliştirmeler katmaktadır. Ayrıca bu döneme ait çivi yazılı tabletler bulunmaktadır.

MÖ 650 Bu evrede Helenistik, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı yaşamıştır. Çok önemli bulgulara rastlanamamıştır. Bu kültürel evrede bu kentin önemi artık kalmamıştır. O döneme ait kalıntılar Ankara müzesinde sergilenmektedir. Çanak-çömlek ve para gibi eşyalar bulunur.
Alacahöyük'te ele geçen buluntular, Ankara'daki Anadolu Medeniyetleri Müzesi ile 1941'de ziyarete açılan Alacahöyük Müzesi'nde sergilenmektedir. Alacahöyük ve Boğazköy'ü kapsayan alan 1988'de Boğazköy-Alacahöyük Millî Parkı adıyla millî park ilan edilmiştir.

Alacahöyük yerleşmesinin Kalkolitik Çağ'a tarihlenen yapı katlarına; diğer tabakalara göre ancak çok az alanda inilebilmiştir. Bu açıdan bu çağa ait yerleşim planının çizilmesi olanaksızdır. Ancak bazı yapıların ortaya çıkışından en azından bu çağın yapım teknolojisini anlayabilmekteyiz. Koşay bu yapıların planlarını; M. Akok imzalı çizimler ile yayınlamasına karşın bilgi vermemektedir. Akok'un planları ve üç boyutlu çizimlerinden taş temel veya subasmanın üzerine, analı kuzulu yerleştirilen ince kerpiç tuğlalarından örülme sıvalı duvarların var olduğu yorumlanabilir. Dam örgüsü konusunda bir bilgi verilmemesine rağmen bunların günümüz Anadolu kerpiç mimarisindeki gibi düz damlı olduğu sanılmaktadır. Dama konan ince toprak örtünün (?) altında hatıl ve kamışların varlığı da günümüz mimarisine uymaktadır. Yapıların tabanları kil sıvalıdır. Planlarda birbirine yapışık dörtgen odalar ile karşılaşılmakta; evlerin içinde ocak yerleri bulunmaktadır. Alaca'nın 1963-67 yılları çalışmalarına ait raporda çamur sıvalı kamış duvarların varlığı bildirilmektedir. Daha sonraki yayınlarda ise bu konuya değinilmemiştir. Gerçekten bunların dal-örgü kulubelere mi ait olup olmadığı bilinmemektedir. 2012 yılı çalışmalarında, H4 19 açmasında yanmış kerpiç yığınlarının altında yer alan 53 cm'lik dolgu toprağının altında ikinci bir yangın tabakası açığa çıkarılmıştır. Bu yangın tabakasında yoğun bir şekilde Son Kalkolitik döneme ait çanak çömlek parçaları bulunmuştur. Ancak bu çanak çömlek parçaları henüz herhangi bir mimari tabakayla ilişkilendirilememiştir. 

Kalkolitik Çağ yapı katlarında; birbirine yakın mal gruplarından çanak çömlek parçaları ele geçmiştir. Yapı katlarına göre bir ayrımın olmadığı ya da yayınlarda bu şekilde bir analizin yapılmadığı belirlenmektedir. Hamuru iri kum katkılı, boya astarlı, açkılı siyah mal ile orta kaba hamurlu; içi dışı kahverengi mal; dışı grimsi siyah içi siyah mal; ince hamurlu dışı siyah açkılı içi sarımtrak esmer maldan parçalar bulunduğu bildirilmektedir. Dışı gri içi siyah açkılı malın Kalkolitik Çağ'ın en altyapı katlarında ele geçtiği söylenmektedir. Biçimlerde çok çeşitlilik yoktur. Düz dipli, ağzı yayvan silindir biçimli kaseler, yüksek ayaklı meyvalıklar, çömlekler, tek ve çift kulplu testicik gibi İç Anadolu Bölgesi'nin kendine özgü özelliklerini de veren biçimler görülmektedir. İçi kırmızı alacalı; dışı siyah içi ve dışı açkılı; üzerinde kırmızı bant olan tek tük parçalar da ele geçmiştir. Alaca'nın bu yapı katlarında ele geçen çömlek parçalarının kulpları dikkat çekicidir. Bazı kulplar şematik hayvan biçiminde yapılmıştır. Kabarcık düğme kulp, çengel kulp gibi çeşitleri görülmektedir. Bazı mal gruplarında çizi, oyuk ve kabartma tekniği ile yapılmış bezeme bulunmaktadır. Şevronlar, birbirine paralel çizgiler, dalgalı hatlar, sokma nokta bezemeler en çok görülen bezeme türüdür.

Ağırlık askısı, halka, çıngırak, ağırşak ve çok az sayıda figürin bulunmuştur. 

Çakmaktaşının obsidiyene nazaran daha fazla kullanılmış olduğu bir endüstri ile karşılaşılmıştır. Dilgi endüstrisi hakimdir. Yarı şeffaf obsidiyenin hammadde olarak kullanılmış olduğu örnekler vardır. Üçgen biçimli çakmaktaşı ok uçları topluluğun yaşam tarzı konusunda fikir vermektedir.  

Alacahöyük Kalkolitik Çağ toplulukları günlük işlerinde yassı baltanın yanı sıra sap delikli taş baltalar da kullanmışlardır. Ezgi taşları, öğütme taşları diğer kaba alet grubunu oluşturmaktadır.  

Yapılan açma ve kazı çalışmalarında çok sayıda bızın yanı sıra kemik çekiçler, saplar, boynuz oraklar bulunmuştur. İTÇ'nda da kullanılan kemik çekiçlerin işlevleri bilinmemektedir.  

Alacahöyük Kalkolitik Çağ tabakasının ölü gömme gelenekleri de ancak çizimlerle gösterilmiştir. Bu çizimlerden ölülerin hocker biçiminde yanlarına mezar hediyesi konularak gömüldükleri anlaşılmaktadır. Mezarlarda, kapların yanı sıra bulunan bakırdan bilezikler bu çağdaki takılara örnektir. Mezar tipi olarak taş sanduka mezarların yanı sıra toprak mezarlar da vardır. Tekil gömütlerin yanında ikililer de ortaya çıkarılmıştır.

Çorum ilinin 45 kilometre güneyindeki Alaca höyük antik kentinde Tanrıça Hepat'a ithaf edilen baraj, MÖ 1240'lara tarihlendiriliyor. Tarım arazilerini sulamak ve içme suyu sağlamak amacıyla kullanılan eser, yaklaşık 150 metre uzunluğunda bir bente sahiptir. Gölpınar Hitit barajı'nın, III. Hattuşili veya IV. Tut

Alişar Höyüğü, Yozgat'ın 45 km güneydoğusunda, Sorgun ilçesine bağlı Alişar köyünün kuzeyinde bulunan bir höyüktür.

Alişar Höyük'te yerleşim Neolitik Dönem'den başlayarak Kalkolitik, Tunç Çağı ve Hitit dönemleri boyunca devam etmiş ve Frig dönemine kadar sürmüştür. Ayrıca Geç Roma veya Bizans dönemine ait bir kilisenin kalıntıları da bulunmuştur. Neolitik dönemde (höyük yüzeyinin 26 metre altında ve ana toprağın yaklaşık 11 metre üzerinde bulunan) yerleşim yeri bir gölün ortasındaydı ve yerleşim höyükle sınırlıydı. Kalkolitik Çağ'da bölge kurumaya başladıkça yerleşim yavaş yavaş höyükten dışarı yayıldı ve dış savunma yapıları inşa edildi. Sonunda Erken Tunç Çağı'nda kapıları olan büyük bir savunma surları inşa edildi. Nihayet bölgenin en önemli şehri haline geldi.

Güneyindeki Kaniş (Kültepe) gibi, MÖ 2. binyılda Asurlu tüccarların geldiği bir ticaret merkezi haline geldi. Bulunan Kapadokya tipinde Eski Asurca yazılmış elli üç (kopyaları da dahil) çivi yazılı tabletlere göre, o dönem Anadolu'sunda tipik bir Asur ticaret merkezinin özelliklerini göstermektedir. Sonra şehir imha oldu; bu, yarı-efsanevi Hitit kralı Anitta'nın istilası sonucu olmuş olabilir. Anitta'nın Kussar adında bir şehri ele geçirdiğine dair kayıtlar vardır ve bu şehrin Alişar Höyük olduğu anlaşılabilmektedir. Hititler sonra kuzeyde bulunan Hattuşaş'ı başkent yaptılar. MÖ 1400-1200 döneminde Alişar muhtemelen Ankuwa adlı bir taşra kasabası idi. Çoğu Hitit yerleşkeleri gibi Geç Tunç Çağının sonunda, MÖ 12. yüzyılda yanıp imha edildi. Daha sonra Frigler burayı ele geçirdiler. Alişar yakınlarında Kerkenes'te Friglerden kalma büyük bir Demir Çağ kenti bulunmaktadır.

Bir çukura kurulan höyük 520x350 m ölçülerinde olup, 30 m yüksekliği ile Anadolu'nun büyük höyüklerinden biridir. Burası 1927-32 yıllari arasında Chicago Üniversitesi'nden Hans Henning von der Osten başkanlığında bir ekip tarafından kazılmıştır. Sonunda eski, (doğu-batı), (güney - kuzey) yollarının birleştiği merkeze yakın yerde Alişar Höyük meydana çıkarılmıştır. Burada bulunan kalıntılar Ankara'daki Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde sergilenmektedir. Türkiye Arkeolojik Yerleşmeleri Projesi aracılığıyla 1992 kazılar tekrar başlatılmıştır. Kazılar Ronald Gorny idaresinde Chicago Üniversitesi'nden bir ekip tarafından yürütülmektedir.
Höyüğün ilk kuruluşundaki hali (MÖ 3200-2600) dörtgen planlı, kerpiç duvarlı, düz damlı evleriyle basit bir köy görünümündedir. Bundan sonraki devirlerde şehrin iç kalesi olduğu, evlerin belirli bir plana göre yapıldığı ve bazılarında duvarların içten ve dıştan sıvandığı görülür. Bu devirde şehir surla çevrilmiştir. Mezopotamya ile kültür alış verişinin bu devirde başladığı anlaşılmaktadır.
Üçüncü devirde ise, iki sur da, yani iç kale ve dış kale kuvvetlendirilmiş, iç kalenin alanı genişletilmiştir. Bu devir, MÖ 2200-2000 yılları arasında olup, Hitit çağına kadar devam eder.
Dördüncü devre gelince, Alişar'ın gelişmeleri iyice seçilebilmektedir. MÖ 2000-1500 yılları arasında Alişar büyük bir şehir hüviyetine bürünmüştür. Eski tunç çağının tersine, Hititler alt şehri yurtlandırmışlardır, yine alt şehir eski Hitit çağını karakterlendiren büyük bir surla sağlamlaştırılmıştır. Şehir, geniş planlı kale kapıları, yeraltı yolları ve yer yer kulelerle kuvvetlendirilerek savunmalı bir hale getirilmiştir. Büyük Hitit çağında (MÖ 1400-1200) önemini kaybetmeyen höyük, yine küçük bir yerleşme alanı olmuştur.
Beşinci devirde MÖ 1200 - 700 yıllarında Alişar'da, Hitit - Frig Kültürü görülür. Artık bu devirden sonra alt şehir önemini kaybetmiştir. Bundan sonra şehirde ortaya çıkan eserler Frig kültürünün ağırlığını ortaya koymuştur. Bu çağda iç kale eski temelleri üzerine yeniden yapılmışsa da MÖ 19. yüzyıla ait olan ilk yapı katının iç kale suru bir yangınla ortadan kalkmıştır.
Frig devrinden sonra önemini iyice kaybeden Alişar; Med, Pers, Helenistik çağ, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı devirlerini yaşamışsa da bu devirlerden söz edilebilecek önemli izler yoktur.

Ronald L. Gorny, Hittite Imperialism and Anti-Imperial resistance as viewed from Alişar Höyük. Bulletin of the American Schools of Oriental Research 299/300, 1995, 65-89 (The American Schools of Oriental Research). Bulletin of the American Schools of Oriental Research 299/300, 1995, 65-89 (The American Schools of Oriental Research).[4] 5 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Branting, S. 1996. Branting, S. 1996. The Alisar Regional Survey 1993-1994: A Preliminary Report. The Alisar Regional Survey 1993-1994: A Preliminary Report. Anatolica
Ronald L. Gorny 1995 "Alişar Höyük in the Late Second Millennium BC", in Carruba, O., Giorgieri, M. and Mora, C. (Hrsg.) Atti dell Congresso Internazionale di Hittitologia, Studia Mediterranea 9, 1995, 159-171. Ronald L. Gorny 1995 "Alişar Höyük Late in the second millennium BC," in Carruba, O., Giorgieri, M. and Mora, C. (eds) Atti dell Congresso Internazionale di Hittitologia, Studia Mediterranea 9, 1995, 159-171.

 OpenStreetMap'te Alişar Höyüğü ile ilgili coğrafi veriler  
TAY projesi [5] 3 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Türkiye İlk Tunç Çağı Araştırmaları Üzerine Bir Değerlendirme [6] 7 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TAY projesi tahribat belgeleri [7] 22 Temmuz 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kerkenes kazı projesi [8]

Anadolu avcı-toplayıcılar (AHG), MÖ 13.642-13.073 yılları arasında (epipaleolitik dönem) İç Anadolu'da yaşamış genetik insan soyunun adıdır. Bu popülasyon, günümüz Avrupalılarının bilinen genetik soylarının oluşumunda rol oynayan üç insan soyundan biri olan Anadolu neolitik-çiftçilerinin (ANF) atalarıdır.

Bu antik nüfusun varlığı İç Anadolu'nun Pınarbaşı mevkiinde (37 ° 29'N, 33 ° 02'E) yapılan kazılarda ortaya çıkan kemiklerin analiz edilmesiyle keşfedildi. Bu popülasyon, Pleistosen Çağ'da yaşamış diğer popülasyonlardan farklıdır.
Anadolu avcı-toplayıcılarının zamanla çiftçiliği benimsediği ve Neolitik anadolu-çiftçilerini oluşturduğu düşünülmektedir.

Otozomal seviyede yapılan temel bileşen analizinde (PCA), bu popülasyonun Anadolu'da daha sonra ortaya çıkan Anadolu aseramik-çiftçileri (AAF) ve Anadolu seramik-çiftçileri (ACF) ile benzer bir genetik profile sahip olduğu tespit edildi. Bu erken dönem Anadolu çiftçileri daha sonra Avrupa'ya yayılarak Avrupalı avcı-toplayıcılarla karıştı ve mevcut Avrupa halklarının genetiğine, özellikle de Akdenizlilerin genetiğine kayda değer etki etti. Anadolu avcı-toplayıcıların bu analizdeki konumları Natufian çiftçileri ve Batı avcı-toplayıcıları (WHG) arasındadır. Ayrıca ADMIXTURE ve qp-Adm analiz sonuçları, Geç Pleistosen dönemde Orta Anadolu'da hem Avrupa hem de Yakın Doğu kökenli avcı-toplayıcıların yaşadığını doğrular. Bu popülasyonun 14.000 yıl önce Avrupa'da yaşayan Villabruna genetik kümesi ve özellikle Balkanlarda yaşamış Iron Gates HG popülasyonlarına genetik yakınlığı daha fazladır.

Analiz edilen erkek birey, bazı erken dönem Batılı avcı-toplayıcılarda bulunan Y-DNA haplogrubu C1a2'ye (C-V20) ve K2b mitokondriyal haplogrubuna sahipti. Modern Avrasya popülasyonlarında her iki haplogrup da nadir olarak görülmektedir.

Kafkas avcı-toplayıcılar

Anadolu hipotezi, 1987 yılında İngiliz arkeolog Colin Renfrew tarafından geliştirilmiş, Proto-Hint-Avrupalıların yayılmasının Neolitik Anadolu'da ortaya çıktığını öneren bir varsayım. Akademik çevrelerde Kurgan hipotezine karşı desteklenen en önemli teoridir.
Anadolu hipotezi, Neolitik dönem boyunca Anadolu'da yaşamış Proto-Hint-Avrupa dili (PHA) konuşmacılarının, MÖ 7. ve 6. bin yılın Neolitik devrimi sırasında yayılarak Hint-Avrupa dillerinin tarihi dağılımına yol açtıklarını öne sürer.
Bu hipoteze göre Hint-Avrupa dilleri, barışçıl bir şekilde Avrupa'ya, Küçük Asya'dan MÖ 7000 civarında, Tarım Devrimi ile yayılmıştır. Bu varsayıma göre, Neolitik Avrupa halkının çoğunluğu Hint-Avrupa dilleri konuşmuş, daha sonra yapılmış göçler ise önceden var olan Hint-Avrupa dillerini yeni gelen diğer Hint-Avrupa dilleri ile değiştirmiştir.

Ermeni hipotezi
Hint-Hitit hipotezi
Kurgan hipotezi
Neolitik devrim

Anadolu hiyeroglifleri, yaklaşık 500 işaretten oluşan bir logografik yazı biçimi. Önceleri Hitit hiyeroglifleri olarak biliniyorlardı fakat kullanıldığı dilin Hititçe değil Luvice olduğu kanıtlandı ve ardından bazı İngilizce kaynaklarda Luvi hiyeroglifi olarak anılmaya başlandı. Son zamanlarda ise bu yazı sistemi kullanılarak daha başka dillerde yazılmış yazıtlar ortaya çıkınca bu tanım yerine, coğrafyayı işaret edecek şekilde "Anadolu Hiyeroglifi" kullanımı kabul görmeye başladı. Tipolojik olarak Mısır hiyeroglifleri'ne benzeseler de grafiksel olarak bir ilişkileri yoktur. Mısır hiyeroglifleri'ne benzer bir şekilde bu Hiyeroglif yazı biçiminin de kutsal bir rol oynadığı kesinlik kazanmamıştır. Hitit çivi yazısı ile kanıtlanabilir bir bağlantısı yoktur.

Anadolu hiyeroglifinin kullanımı, Anadolu'da ve modern Suriye'de MÖ ilk bin yılın başlarında görülür. En eski örnekler kişisel mühürlerde ortaya çıkar, ancak bunlar yalnızca isimlerden, başlıklardan ve uğurlu işaretlerden oluşur ve dili temsil ettikleri kesin değildir. Asıl metinlerin çoğu taş üzerinde anıtsal yazıtlar olarak bulunur, ancak kurşun şeritler üzerinde birkaç belge de günümüze dek ulaşabilmiştir.
Luvice yazılmış ilk yazıtlar Geç Tunç Çağı’na, MÖ 14 ila 13. yüzyıl arasına tarihlendirilir. İki yüzyıl boyunca seyrek kullanımının ardından hiyeroglifler erken Demir Çağı'nda, MÖ 10. - 8. yüzyıllar arası yeniden görülür. MÖ 7. yüzyılın başlarında, Anadolu hiyeroglif yazı sistemi, 700 yıl boyunca kullanıldıktan sonra, diğer alfabetik yazı sistemleri ile rekabet edemeyerek unutuldu.

 Wikimedia Commons'ta Anadolu hiyeroglif yazısı ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Sign list, logografik ve hece okumaları ile
AncientScripts.com
The invention of Luwian hieroglyphic script (by Isabelle Klock-Fontanille)24 Eylül 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Anatolianscripts.com - Anadolu Hiyeroglifi25 Mart 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Anadolu din ve mitolojisi Hatti, Hitit, Luvi, Hurri, Asur, Urartu, Lidya, Frig gibi Anadolu'nun antik halklarının yanı sıra kısmen Ermeni, Türk ve Yunanların daha geç döneme ait inanç ve söylencelerinden oluşmaktadır. Çatalhöyük, tarımsal yerleşimden kent yerleşimine geçilen dünyanın en eski kenti kabul edilmektedir. Burada ana tanrıça heykellerinin yanında bulunan hayvan özellikle boğa sembolleri, ana tanrıça kültünün yanı sıra erkek verimlilik sembollerinin de kullanıldığı gök ve savaş tanrısının boğa formunda sembolize edildiğini düşündürmektedir

Hattiler MÖ 2500-2000/1700 yıllarında Anadolu'da yaşamış bir uygarlık olup Hatti dininin temelleri Taş devri'ne dek uzanmaktadır. Hatti inancında yeryüzü ana tanrıça olarak kişileştirilmiştir. Hatti pantheon bir boğa tarafından temsil edilen fırtına tanrısı Taru, bir leopar tarafından temsil edilen güneş tanrıçası Furušemu veya Wurunšemu ile diğer tanrıların yer almaktadır ki bunların çoğu Hititlerce ödünçlenmiştir. Telepinu ve ejderha İlluyanka gibi Hitit efsaneleri bile Hatti mirasısıdır.

Hurri kültürü Hititlerin dinî üzerinde önemli ölçüde etkili olmuştur. Kummanni de bulunan Kizzuwatna Hurri kült merkezi Hitit inançları içerisine sızmayı başarmıştır. Böylece Hitit ve Hurri dinleri birleşerek sinkretik bir din ortaya çıkmıştır. Sadece Hitiler değil Geç dönem Urartu krallığında da Hurri kökenli tanrıları saygı duyulmaktaydı. Hurri dinî farklı formlarda Eski Mısır ve güney Mezopotamya hariç, tüm Yakın Doğu dinlerini etkilemiştir.
Hurri panteonundaki önemli tanrılar şöyledir:

Teşup, Teşup; Hava tanrısı.
Hebat, Hepa; Teşup'un eli olan ana tanrıça. Hititler Güneş tanrıçası olarak kabul edilmiştir
Sharruma veya Sarruma, Šarruma; Teşup ile Hebat'ın oğulları.
Kumarbi; Teşup'un babası; Urkesh şehrinde yaşamaktaydı.
Shaushka veya Shawushka, Šauska; doğurganlık, savaş ve şifa tanrıçası olup Asur tanrıçası İştar'ın karşılığıdır
Shimegi, Šimegi; güneş tanrısı.
Kushuh, Kušuh; Ay tanrısı.
Nergal; Öteki dünya (yeraltı)tanrısı
Ea; Babil kökenli olduğu sanılan deniz ve nehir tanrısı

Hitit mitolojisi, Mezopotamya kaynaklarından esinlenmiş olmakla beraber, Hatti ve Hurri etkisinde kalmıştır. Hititler, ele geçirdikleri bölgelerde tapınılan tanrı ve tanrıçalara gösterdikleri saygıdan ve onları da yerel ölçekte bile olsa tanımalarından dolayı "bin tanrılı halk" adını almıştır.

Frigler de Hititler gibi çok tanrıcı olup en önemli tanrıçaları ise Kibele'dir. Başlıca Frig tanrıları şunlardır;
Kibele: Ana tanrıça, toprak ve üretim ile ilgilidir.
Attis: Kibele'nin sevgilisi, tanrısallaştırılan ölümlü Attis
Sabazios: Trakya kökenli veya Frig yerel tanrısı olarak düşünülen tarım tanrısı.
Men: Ay tanrısı

Antarktika, Güney yarımküre'nin en güneyinde bulunan ve Güney Kutbu'nu içeren kıta. Afrika ve Okyanusya'nın güneyinde olan ve içinde ülke bulunmayan tek kıta. Dünyanın en kurak yeridir, kıtanın bazı yerlerine 2 milyon sene yağmur yağmamıştır.
Güneydeki efsanevi kıtanın bulunması 200 yıllık bir arayıştan sonra; ancak 1840'ta başarıyla sonuçlanmıştır. Yelkenlisiyle kıyılar boyunca yaklaşık 2.000 km yol alan Charles Wilkes, denizlerden oluşan Kuzey Kutbu'nun tersine, Güney Kutbu'nun olduğu yerde gerçekten büyük bir kıta bulunduğunu kanıtlamıştır. 14,4 milyon km²'lik yüzölçümüyle bu kıta neredeyse Afrika'nın yarısı büyüklüğündedir. Bu bölgenin içinde Güney Shetland, Güney Georgia gibi birkaç takımada da yer alır.
Adı, "Arktika'nın karşısındaki" (Yunanca: Antarktikos) anlamına gelir. Antarktika'yı ortalama 2.000 m kalınlığında büyük bir buz katmanı zırh gibi örter. Bir zamanlar "ulaşılamaz" diye adlandırılan kutup noktasında buzun kalınlığı 4.335 m'yi bulur. Bu buz kütlesi 24 milyon km³'lük hacmi ile yeryüzündeki bütün buzların %92'sini oluşturmaktadır. Kıyılarından kopan 350–600 m kalınlığındaki buz parçaları günde 1–3 m hızla ilerler ve birbiri üstüne yığılır. Bu tür yüzen yığınlardan biri olan Ross Buz Sahanlığı 540.000 km²'yi bulan alanıyla neredeyse Fransa büyüklüğündedir. Gelgit olayının buzlardan kopardığı büyük parçalar yüzerek çevreye dağılır. Bu tür buzdağları arasında 20.000 km² büyüklüğe ulaşanlar olur.
Güney Kutbu'nda yeryüzünün en soğuk ve en fırtınalı iklimi egemendir. Ortalama sıcaklık yaz aylarında -20 °C'dir ve bu, güneyden fırtınalar estiğinde -70 °C'ye kadar düşebilir. Coğrafi Güney Kutbu noktasında bulunan ABD gözlem istasyonunda yapılmış ölçümlerde sıcaklığın yıllık ortalamasının -50 °C olduğu, en sıcak ayda ancak -29 °C'ye yükseldiği belirlenmiştir. Yani yeryüzünün bu en büyük buzdolabının sıcaklığı Kuzey Kutbu'ndan ortalama 22 derece daha düşüktür.
Antarktika'nın uluslararası telefon kodu +672'dir.

Yunancada Arktos (ἄρκτος) "ayı" anlamına gelmektedir. Kuzey yarıkürede görülebilen Büyük Ayı takımyıldızına verilen addır. Kuzeydeki yerleri işaret etmek için "Ayının yanındaki" anlamında Arktikos (ἀρκτικός) kullanılmaktadır. Sözcük günümüze Arktik (Arctic) olarak gelmiştir. Dünyanın bilinen kuzey bölümünü dengelemek için güneyde olması gerektiği düşünülen henüz bilinmeyen topraklar için de Arktos'un zıddı olarak Antarktikos (ἀνταρκτικός) adı kullanılmıştır. Birleşik ve eril bir ad olan Antarktikos Yunancanın romanizasyonu ile Latinceye dişil versiyonu olarak Antarktiké biçiminde geçmiştir. "Kuzeyin karşıtı, güneye ait olan" anlamındadır. Günümüzde kullanılan Antarktik (Antarctic, Antarctique) adının kökeni budur. MS birinci yüzyıldan itibaren ve coğrafi keşifler dönemi boyunca güneydeki bilinmeyen donmuş toprak kütlesini tanımlamak için kullanılmıştır. Günümüzde ise Güney Kutbu, Antarktika kıtası, buz sahanlıkları, çevre sular, Yakınsama alanı, Güney Okyanusu ve buralardaki adalardan oluşan kutup bölgesini tanımlamaktadır. Okunuşundaki ilk /k/ ya da yazılışındaki ilk ‘'c etimolojik nedenlerle yazıma eklenmiş, orta çağda okunmadan telaffuz edilirken daha sonraları yazıldığı gibi okunur hâle gelmiştir. 
Bugünkü coğrafi kullanımından önce, "Antarktik" adı kuzeyin karşıtı anlamında başka yerler için de kullanılmıştır. Örneğin 16. yüzyılda Fransızlar tarafından Brezilya'da kurulan kısa ömürlü bir koloniye "France Antarctique" denilmiştir.
"Antarktik" adının geçirdiği serüvenin bir uzantısı olarak Antarktika adı ilk kez İskoç coğrafyacı ve haritacı John George Bartholomew tarafından Okyanus biliminin öncülerinden Sir John Murray'ın bir makalesi için 1886 yılında çizdiği haritada kullanıldı. Haritada kıta toprakları Antarctica olarak isimlendirilmişti. Bu harita daha sonra çizilen haritalardaki kullanımın temelini oluşturdu, kıta için Antarktika adının kullanımı giderek yaygınlaştı ve 1920'lerde bütünüyle kabul gördü.

Antarktika'nın keşif süreci, MÖ 600-300 yıllarında Yunan filozofların dünya ile ilgili olarak ortaya koydukları "simetri" ve "denge" düşüncesi ile Batlamyus'un MS 2. yüzyılın ilk yarısında simetri ve denge için güneyde bir büyük toprak parçasının varlığına ikna olduğuna dair yazdıkları üzerine şekillenen ve yüzyıllarca süren Terra Australis'i arama çabaları ile başladı.

15. Yüzyılda Avrupalı kâşifler Vasco de Gama ve Bartolomeu Dias'ın Afrika kıtası boyunca gidip Ümit Burnu'nu dolaşarak yeni rotalar bulmaları; 1520'de Portekizli denizci Ferdinand Magellan'ın batıya yönelip Magellan Boğazı adı verilen kanalı keşfederek Pasifik Okyanusu'na ulaşması; Amiral Drake'in 1578'de Güney Amerika ve Antarktika'yı ayıran ama o tarihte böyle olduğu bilinmeyen Drake Boğazı'nı keşfetmesi; 1599'da Dirck Gerritsz'in, 1603'te Gabriel de Castilla'nın, 1615'te Jacob le Maire ve Willem Schouten ile 1619'da Garcia de Nodal kardeşlerin yolculukları; Anthony de la Roché‘un 1675'te Güney Georgia Adaları'nı keşfetmesi; 1699'da Edmond Halley'in, 1720'de Yüzbaşı George Shelvocke'in keşif yolcukları; 1739'da Jean-Baptiste Charles Bouvet de Lozier'in Bouvet Adası‘nı, 1771'de Yves-Joseph de Kerguelen-Trémarec'in Kerguelen Adaları'nı, 1772'de Marc-Joseph Marion du Fresne'nin Crozet Adaları'nı keşfetmeleri; James Cook'un 1769-1771'deki birinci ve 1772-1775'teki ikinci keşif yolculukları Antarktika'nın keşif sürecinin parçaları oldu.
17. yüzyılda Avustralya'nın keşfedilmesi ve devamındaki keşif seferleriyle coğrafyacılar Terra Australis'in nihayet bulunduğuna ve Avustralya'dan daha güneyde başka bir önemli kara kütlesi daha bulunmadığına ikna olmuşlardı; kıtaya "Avustralya" adı bu yüzden verilmişti. Özellikle, kâşif Matthew Flinders, Terra Australis adının Avustralya adına çevrilmesinin yaygınlaştırılmasında etkili olmuştur. Coğrafya haritaları da Kaptan James Cook'un Resolution ve Adventure gemileri ile 17 Ocak 1773'te, Aralık 1773 ve Ocak 1774'te değişik enlem ve boylamlarda, üç kez Güney Kutup Dairesi'ni geçmesine kadar bu hipotezi destekler görünüyordu.
Cook 1773'ün Ocak ayında buz engeli nedeniyle devam etmeyi tehlikeli bularak geri dönmeden önce 71. güney enlemini geçerek Antarktika kıyılarına 121 km yaklaşmıştı. Cook'un ikinci seferindeki karmaşık ve inişli çıkışlı rota, Avustralya ve Ateş Toprakları arasında hiçbir önemli kara parçası olmadığını kanıtladı. Böylece, güneyde yaşanabilir bir kıta olduğu efsanesini sona erdirmesine rağmen gelecekte Antarktika'nın keşfi için yolu açık tuttu. Ona göre 60. güney enleminin ılıman tarafında topraklar vardı fakat ötesi için ulaşılması zor ve hiçbir ekonomik değeri olmadığına kendini ikna etti.
Sonraki elli yıl boyunca Kuzey denizlerinde balinaların azalması üzerine güneye inen balina avcılarının dışında Güney Okyanusu ve civarına sefer düzenlenmedi, Antarktika'nın aranması için herhangi bir girişimde bulunulmadı.

Antarktika'ya ilk kimin ayak bastığı konusu tartışmalı olmakla birlikte; Ulusal Bilim Vakfı, NASA, Kaliforniya Üniversitesi, San Diego ve diğer araştırmalarAvrupalı ve Amerikalı kâşiflerin Antarktika ile ilk doğrulanan karşılaşmasının 1820 yılında gerçekleştiği konusunda hemfikirdirler. Buna göre; Rus İmparatorluk Donanması'ndan Fabian Gottlieb von Bellingshausen, Kraliyet Donanması'ndan Edward Bransfield ve Amerikalı denizci Nathaniel Palmer komutalarındaki mürettebatla birlikte kıtayı veya buz sahanlıklarını ilk görenlerdir. Bellingshausen liderliğindeki Rus seferinde Bellingshausen ve Mikhail Lazarev kaptanlığındaki Vostok ve Mirny gemileri bugünkü adıyla Kraliçe Maud Toprakları'ndan 32 km uzaklıktaki bir buruna ulaşarak bugünkü adıyla Prenses Martha Sahili'ndeki Fimbul Buz Sahanlığı'nı gözlemleyerek kayıt altına aldı. Bundan üç gün sonra Barnsfield, on ay sonra da Palmer ana karayı gördüler. Antarktika kıtasına ilk belgelendirilmiş ayak basma, bazı tarihçilerin karşı çıkmalarına karşın Amerikalı denizci John Davis tarafından gerçekleştirildi. Davis 7 Şubat 1821 tarihinde Batı Antarktika'daki Charles Burnu yanındaki Hughes Koyunda karaya çıktı. Kıta topraklarına ilk kaydedilen ve teyit edilen ayak basma ise 1895 yılında Adare Burnu'na oldu.
1838-1842 Birleşik Devletler Keşif Seferi'nin bir parçası olarak Amerika Birleşik Devletleri Donanması tarafından yürütülen ve 1839 yılının Aralık ayında Sydney, Avustralya'dan Güney Okyanusu'na düzenlenen seferde (Wilkes Seferi ya da Ex. Ex. Seferi olarak da anılır) 25 Ocak 1840 tarihinde Ballany Adaları'nın batısındaki Antarktika kıta topraklarına ulaşıldı. Burası sonradan Wilkes Toprakları olarak adlandırıldı.
Batı kıyısındaki Balleny Adaları'nın keşfedilmesinden iki gün sonra 22 Ocak 1840'ta Jules Dumont d'Urville'in 1837-1840 seferindek mürettebatın bazı üyeleri Adélie Toprakları kıyısından 48 km uzaklıkta Dumoulin Adaları adı verilen bir grup kayadan oluşan adaların en yükseğine çıktılar. Bazı mineral, yosun ve hayvan örnekleri topladılar.
1841 yılında James Clark Ross HMS Erebus ve HMS Terror gemileriyle günümüzde bilinen adıyla Ross Denizi'ni geçti ve Ross Adası'nı keşfetti. Buzdan bir duvar gibi yükselen Ross Buz Sahanlığı boyunca seyretti ve sefere katılan gemilerinin adı verilen Erebus Dağı ile Terör Dağı'nı keşfetti. 
Mercator Cooper 26 Ocak 1853'te Doğu Antarktika'ya ayak bastı.
1907'de Ernest Shackleton liderliğindeki Nimrod Seferi'nde Edgeworth David'in liderliğini yaptığı grup ilk kez Erebus Dağı'na tırmandı ve Manyetik Güney Kutbuna ulaştı. Tehlikeli geri dönüş yolculuğunda grubun liderliğini 1931 yılında keşif seferlerini bırakıncaya kadar birkaç sefere daha katılacak olan Douglas Mawson üstlendi. Shackleton ve seferin üç üyesi Aralık 1908 ve Şubat 1909 arasında birçok ilki gerçekleştirdiler: Ross Buz Sahanlığı'na karadan ilk ulaşan oldular; Beardmore Buzulu üzerinden geçerek Transantarktik Dağları'nı aştılar; Antarktika Yaylası'na ayak basan ilk insanlar oldular.
14 Aralık 1911'de Norveçli kutup kâşifi Roald Amundsen, Whales Körfezi'nden başlayan ve Axel Heiberg Buzulu üzerinden devam eden bir rota kullanarak Coğrafî Güney Kutbu'na ilk ulaşan kişi oldu. Scott'ın talihsiz seferi Amundsen'den bir ay sonra 

Antik Mısır (veya Eski Mısır), Antik Çağ'daki medeniyetlerden biridir. Kuzeydoğu Afrika'da Nil Nehri'nin denize ulaştığı yarısı çevresinde yayılmış antik bir uygarlıktır. Uygarlığın yayıldığı bölge, bugünkü Mısır toprakları içinde yer almaktadır. MÖ 3.050 yılları civarında kuruluşundan önce, "Aşağı Mısır" (Nil Deltası ve güneyi, şimdiki Kuzey Mısır) ve "Yukarı Mısır" (Teb kenti merkez olmak üzere günümüz Güney Mısır'ı) olarak ikiye ayrılmaktaydı. Uygarlık, MÖ 3.150 yılında ilk firavunun yönetimi altında Aşağı Mısır ve Yukarı Mısır'ı politik olarak birleştirdi. Bu politik birlik, izleyen 3 bin yıl boyunca sürdü.
Antik Mısır tarihinde, arada Orta Krallık olarak adlandırılan görece istikrarsız dönemlerin yaşandığı bir dizi istikrarlı krallık dönemi yer almaktadır. Antik Mısır, Yeni Krallık döneminde en gelişkin düzeyine ulaştı. Ardından, ağır seyreden bir gerileme dönemine girdi. Mısır, son dönemlerine doğru dış güçler karşısında art arda yenilgilere uğradı ve MÖ 31 yılında, erken Roma İmparatorluğu tarafından istila edilerek firavunların egemenliğine son verildi, Roma'nın bir eyaleti haline getirildi.
Antik Mısır uygarlığının başarısı, kısmen Nil Vadisi'nin koşullarına uyum sağlamakta gösterdiği beceriden gelmektedir. Taşkınların öngörülmesi ve verimli vadinin kontrollü sulanması, toplumsal ve kültürel gelişmeyi besleyen ürün fazlasının üretilmesini sağlamıştır. Ürün fazlasının kullanılmasıyla siyasi otorite, Nil vadisi ve civarındaki çöl arazisindeki madenleri işletmek, özgün bir yazı sistemini erken evrelerde geliştirmek, karmaşık inşaat ve tarım projelerini hayata geçirmek, dış dünya ile ticareti geliştirmek ve yabancı istilacıları uzak tutmaya ve Mısır üstünlüğünü kabul ettirmeye yönelik bir askeri yapılanışı sağlamak için gerekli kaynakları sağlamıştır. Bu yöndeki faaliyetleri harekete geçiren ve planlayıp örgütleyen, seçkin yazmanlardan oluşan bir bürokrasi, dini liderler, bir firavunun denetimi altındaki yöneticiler topluluğuydu. Bu unsurlar, aynı hedeflere yönlendirildi ve bölgede yerleşik insanları, ayrıntılı düzenlenmiş bir dini inançlar sistemi çerçevesinde bir araya getirdi.
Antik Mısır'ın birçok başarısı, bu uygarlık içinde ortaya çıkan çeşitli gelişmelere, uygulamalara dayanmaktadır. Taş ocaklarının işletilmesi, anıtsal piramit ve tapınakların, dikilitaşların yapımına olanak sağlayan ölçümleme ve inşaat teknikleri, taşkın sonrası kaybolan arazi sınırlarının tespitinde harita ve kadastro bilgisi, pratik ve etkili bir tıp bilgisi, sulama ve tarım teknikleri, bilinen ilk geminin yapımı, Mısır fayans ve cam tekniği, yeni yazın biçimleri ve bilinen en eski barış antlaşması gibi. Sonuçta Mısır, kalıcı bir miras bıraktı, sanat ve mimarisi yaygın olarak örnek alındı ve eski yapıtları dünyanın uzak köşelerine kadar taşındı. Anıtsal kalıntıları, yüzyıllar boyunca gezginlerin ve yazarların ilham kaynağı oldu. Erken Modern Dönem'deki kazılar, Mısır Uygarlığı'nın yapıtlarına karşı ilgi uyanmasına, giderek bu yönde bilimsel araştırmalara yol açtığı gibi dünya ve Mısır için bıraktığı kültürel mirasa karşı daha büyük bir takdir oluştu.
Antik Mısır; Augustus Caesar'in liderliğindeki Roma İmparatorluğu tarafından MÖ 30 yılında ele geçirilmiştir. MS 7. yüzyılda Araplar burada egemen olmuş; 1250 yılında Memlükler; 1517 yılında ise Osmanlı İmparatorluğu sınırlarına katılmıştır. 1882 yılında da Mısır; Birleşik Krallık'ın kolonisi olmuştur.
Antik Mısır'da hukuk
Eski Mısır'da firavunların görevi; halkın ihtiyaçlarını karşılamak, kanunlar yapmak ve adaleti sağlamaktı. Mısır toplumunda hukuk kurallarının önemsendiği bilinmekle beraber bu kuralların yazılı olduğu kanun metinleri günümüze kadar ulaşmıştır. Ancak geç dönemlere ait sözleşmelerden hareketle Mısır hukukunun genel ilkeleri tespit edilmiştir. Buna göre Eski Mısır'da ağır suçlar hapis ve idamla, hafif suçlar ise sakatlanma ve kırbaçlamayla cezalandırılmıştır. Ayrıca bu kanunlarda mülkiyet, miras ve aile hukukuyla ilgili hususlara yer verilmiştir

Geç Eski Taş Çağı'nda Kuzey Afrika'nın kurak iklimi giderek ısındı ve kuraklaştı. Bu yörelerde yaşayan insanlar, Nil vadisine yakınlaşmak zorunda kaldılar. Avcı-toplayıcı Modern İnsan, göçebelikten itibaren, Orta Buzul Çağı boyunca bu bölgede yaşamını sürdürdü. Böylece neredeyse 12 bin yıllık bir dönem boyunca Nil vadisi, insan türünün yaşam alanlarından biri oldu. Nil vadisinin verimli toprakları, bu bölgede yaşayan insanlara, yerleşik bir tarım ekonomisi ve daha uzmanlaşmış, merkezileşmiş toplumsal yapı geliştirme olanağı sağladı. Dolayısıyla bu bölgedeki gelişmeler, uygarlık tarihinin temel taşlarından bazılarını oluşturdu.
3000 yıldan daha fazla olan Antik Mısır tarihini incelemek için bölümlere ayırmak şarttır:

Hanedanlık Öncesi Dönem
Eski Krallık Dönemi (1. - 6. hanedan)
Birinci ara dönem (7. - 10. hanedan)
Orta Krallık Dönemi (11. - 14. hanedan)
İkinci ara dönem (15. - 17. hanedan)
Yeni Krallık Dönemi(18. - 20. hanedan)
Son ara dönem (21. - 26. hanedan)
Pers dönemi
Geç Hanedanlık Dönemi (28. - 30. hanedan)
Yunan dönemi
Roma dönemi

Mısır'da insan paleolitik zamandan beri vardı. Bu dönemin Mısır toplulukları merkezi bir yönetim kuramamışlardı. Siyasal birlik adına ise ilk gelişme bu dönemin sonunda Yukarı Mısır'ın kuzeyinde yer alan Hierakonpolis merkezi oldu.
Hanedanlık öncesi ve Erken Hanedanlık Dönemi'nde Mısır iklimi bugünkünden çok daha az kurak bir iklimdi. Mısır topraklarının geniş bir bölümü, toynaklı hayvan sürülerinin otladığı savanlarla kaplıydı. Flora ve Fauna (yaban hayatı), tüm bölgede çok daha verimliydi ve bu durum çok sayıda su kuşu türünün ve popülasyonunun yaşamasına olanak sağladı. Doğal olarak bu bölgede yaşayan insan toplulukları için avlanma yaygındı ve bu durum birçok hayvan türünün süreç içinde ilk kez bu bölgede evcilleştirilmesine olanak sağladı.
MÖ 5.500 dolaylarında Nil vadisinde yaşayan küçük insan toplulukları, tarım üzerinde etkili bir denetim, hayvan yetiştiriciliği, özgün çömlekçilik ve boncuk, tarak, bilezik gibi kişisel eşyalar yapımı olarak kendini gösteren bir dizi kültürel gelişme sağlamış bulunuyorlardı. Yukarı Mısır'daki bu kültürlerin en yüksek gelişme göstermiş olanı, Badari Kültürü, yüksek kalitede çömlekçiliği, taş aletleri ve bakır kullanımıyla bilinmektedir. Kuzey Mısır'da Badari Kültürünü, bir dizi teknolojik gelişme sağlayan Armatyan ve Gerzyan kültürleri izledi. Gerzyan zamanında Biblos sahili ve Filistin bölgesi ile temaslar kurulmaya başlandığı gösteren bulgular vardır.
Güney Mısır'da Badari Kültürü'ne benzer özellikler gösteren Naqada Kültürü, yaklaşık olarak MÖ 4. binli yıllarda Nil Vadisi boyunca yayılmaya başlamıştı. Hanedanlık öncesi Mısırlılar, Naqada I dönemi kadar eski tarihlerde, Etiyopya'dan kesici ağızlar ve diğer yonga aletlerin yapımında kullanılmak üzere obsidyen getirmekteydiler. Yaklaşık bin yıllık bir süre içinde Naqada Kültürü, birkaç küçük tarım toplumundan güçlü bir uygarlık yönünde gelişme gösterdi. Öyle ki bu uygarlığın siyasi otoritesini temsil eden hükümdarlar, bölgede yaşayan tüm nüfus ve bölgenin kaynakları üzerinde bir hakimiyet kurdular. Naqada III hükümdarları, hükümranlıklarının etki alanını Nil boyunca Mısır'ın kuzeyine doğru geliştirirken önce Nekhen, daha sonra da Abidos gibi güç merkezleri oluşturdular. Ayrıca güneyde Nübye ile batıda Libya Çölü'nün vahalarıyla ve doğuda Doğu Akdeniz kültürleriyle ticari ilişkiler geliştirdiler.
Naqada Kültürü, artan gücünü ve seçkin bir sınıfın zenginliğini yansıtan birçok eşya üretmiştir. Bunlar arasında, boyanmış çömlekler, yüksek kalitede dekoratif taş vazolar, kozmetik paletler, altın Lapis lazuli ve fildişi'nden yapılma mücevher sayılabilir. Ayrıca çok sonraları Mısır'ın Roma hakimiyeti döneminde yaygın olarak kullanılan çeşitli işlemeli içecek kapları, muskalar ve küçük heykelciklerin üretiminde kullanılacak olan seramik sırı olarak bilinen fayansı geliştirdiler. Hanedanlık öncesi dönemin son evresinde Naqada Kültürü, yazıyı kullanmaya başladı ki, bu yazı sistemi sonunda eski Mısır dilini yazmak için gelişkin bir Hiyeroglif sistemi halinde geliştirildi.

Hierakonpolis'te yaşayanlar diğer Mısır topluluklarına göre daha ileri bir kültüre sahiptiler. Dikdörtgen planlı evler yapıyor, seramik üretiyor ve küçük hacimli değiş-tokuş ticareti yapıyorlardı. Ancak MÖ 3500 yıllarında meydana gelen iklim değişikliği nedeniyle Hierakonpolisliler Nil Nehri'nin taşkınlarına maruz kalan bölgelere inmek zorunda kaldılar.
Hierakonpolis'i terk etmeyenler ise belli bir zenginliğe sahip olan elit sınıfıydı. Bu elit sınıfı göç eden toplulukları örgütlediler. Böylece sel sularını kontrol altında tutacak sulama projeleri gelişmeye başladı. Yani, sulu tarım ekonomisi keşfedilmiş oldu. Bu keşfi kentlerin kurulması izledi. Bu süreç, MÖ 3.000'li yılların sonunda Aşağı ve Yukarı Mısır'ın birleşmesiyle sonuçlandı.

Mısır'ın tarihi ilk kez Mısırlı tarihçi ve rahip Manetho tarafından yazılmıştır. Manetho Mısır hanedanlık tarihini, uzun firavunlar dizisini Menes'den başlayarak kendi zamanına kadar 30 Hanedana bölmüştür (Bazı kaynaklarda 31 hanedanlık görülmektedir. Bunun nedeni Pers bir sülalenin devleti yönetmiş olmasıdır. Bazı tarihçiler bu sülaleyi hanedan sayısına katarken bazıları katmamıştır.). Bu hanedanlık dizisi bugün için hâlen kullanılmaktadır. Maneto, kendi resmi tarihini Menes adlı kralla başlatmayı seçti. Daha sonra onun, MÖ 3.200 dolaylarında, Aşağı Mısır ve Yukarı Mısır krallıklarını birleştiren kral olduğuna inandı. Birleşik bir devlete geçiş, aslında antik Mısır yazarlarının bize aktardıklarından daha yavaş bir süreç içerisinde, aşama aşama gerçekleşti ve Menes'le ilgili olarak günümüze ulaşan bir kayıt bulunmamaktadır. Ancak bugün için bazı bilim insanları, efsanevi Menes'in, Narmer Paleti'nde aşağı ve yukarı Mısır'ın birleşmesini simgeleyen bir törende kraliyet takılarıyla resmedilen firavun Narmer olabileceğine inanmaktadır.

Hanedanlık Dönemi'nin başlarında (MÖ 3.150 dolayları), ilk firavun Memphis'te bir başkent kurarak Aşağı Mısır üzerindeki hakimiyetini sağlamlaştırdı. Bu başkente dayanarak verimli d

Antik Çağ, antik tarih ya da İlk Çağ, insanlık tarihinin başlangıcından erken dönem Orta Çağ'a (Geç Antik Çağ'a) kadar uzanan zaman dilimindeki belirgin kültürel ve siyasi olayları konu alır. Her ne kadar bitiş tarihi olan erken Orta Çağ büyük oranda göreceli olsa da çoğu Batılı akademisyenler Batı Roma İmparatorluğu'nun 476'daki çöküşünü antik Avrupa tarihinin sonu olarak tanımlarlar. 
Antik tarih için kullanılan bir başka terim de antikitedir (antiquity). Yine de bu terim (antikite) daha çok Antik Yunan ve Antik Roma uygarlıklarını özel olarak tanımlamakta kullanılmaktadır.
Sümerce çivi yazısının keşfedilmiş en eski yazım türü olduğuna göre, kayıtlı tarihin süresi yaklaşık 5000 yıldır. Genetik delillere göre ise insanoğlunun ilk ortaya çıkışı yaklaşık 1,5 milyon yıl öncedir. Ayrıca, Homo sapiens'in Afrika'yı yaklaşık 60.000 yıl önce terk ettiğine dair gelişen bir düşünce ve deliller vardır.
Antik tarih, MÖ 3000  –  MS 500 döneminde insanların yaşadığı tüm kıtaları kapsar. Üç çağ sistemi, eski tarihi Taş Devri, Bronz Devri ve Demir Devri olarak dönemlere ayırır ve kayıtlı tarihin genellikle Tunç Devri ile başladığı kabul edilir. Üç çağın başlangıcı ve bitişi dünyanın bölgelerine göre değişir. Birçok bölgede Tunç Çağı'nın genellikle MÖ 3000'den birkaç yüzyıl önce başladığı kabul edilirken Demir Çağı'nın sonu bazı bölgelerde MÖ ilk binyılın başlarından diğerlerinde MS birinci binyılın sonlarına kadar değişir.

Antik tarihin incelenmesindeki en temel sorun, sadece bir kısmının kayıtlı ve belgelenmiş olması ve bu belgelenmiş kısmından sadece bir bölümünün günümüze ulaşabilmiş olmasıdır. Antik tarihin bitişinden çok sonraya kadar okuryazarlık herhangi bir kültüre yaygınlaşmamıştır, böylece tarihi yazma fırsatına sahip olmuş insan sayısı azdı. Yazılmış tarihler bile yaygınlaşmamış, dağılamamıştır, zira o dönemlerde matbaa makinesi olmadığı için bir eseri çoğaltmanın tek yolu el ile kopyasını çıkartmaktı. Antik Batı'nın okuryazarlık oranı en yüksek uygarlıklarından olan Roma İmparatorluğu'nun en ünlü ve önemli tarihçilerinden birçoğunun eserlerinin çoğu kayıptır. Örneğin, MÖ 1. yüzyılda yaşamış Romalı tarihçi Livius Roma'nın tarihini yazmış ve eserinin adını Ab Urbe Condite (Kentin Buluşundan) koymuştur. Eserin 142 cilt olduğu düşünülmektedir, bugüne sadece 35 cildi ulaşabilmiştir.
Tarihçilerin antik dünyaya dair bilgi edinmelerinin iki ana yolu vardır: arkeoloji ve birincil kaynakların incelenmesi.

Ana madde: Arkeoloji
Arkeoloji, geçmiş medeniyetlerden kalma eserleri bulmak, tarih ve sanat açısından incelemektir. Antik tarihin incelenmesinde, arkeologlar antik kentlerin kalıntılarında kazılar yaparak o dönemlerde insanların yaşayışlarına ve kurdukları uygarlığın özelliklerine dair ipuçları ararlar.

Antik dünya hakkında bilinenlerin çoğu, o dönemlerde yaşayan tarihçilerin çevreleri, geçmişleri ve dönemleri hakkında yazdıklarındandır. Her ne kadar yazarın bakış açısı ve önyargıları eserleri etkilemiş olsa da, onların ilk elden yaptıkları bu izah ve tasvirler antik geçmişi anlamak için büyük önem arz etmektedir.
Tanınmış antik yazarlardan bazıları:

Herodotos
Josephus
Livius
Polybios
Suetonius
Tacitus
Thukydides
Sima Qian

Antik Mısır
Antik Yunanistan
Antik Roma
Kartaca
Etrüskler
Fenike
İskitler

Antik Çin
Antik Japonya
Antik Kore
Moğollar
Antik Türkler
Hunlar

Antik Hindistan
Antik İran
Asur
Babil
Gutiler
İndus Vadisi Uygarlığı
İsrail Krallığı
Yehuda Krallığı
Medler
Mezopotamya
Mitanni
Sümer
Urartu
Hititler

Aksum Krallığı
Kuşi

Adena
Aztekler
İnkalar
Mayalar
Kızılderililer
Olmekler

Antik felsefe
Historiyografi
Antik çağlarda savaş

Carl Becker (1931). "Everyman His Own Historian". 13 Şubat 2006 tarihinde kaynağından arşivlendi. Speech delivered to the American Historical Association 
Eyewitness Testimony, Elizbeth Loftus, Harvard, (1996)
Decoding Ancient History : A toolkit for the historian as detective, Carol G. Thomas, D.P. Wick, Prentice Hall. (1993)
Changes in the Roman Empire: Essays in the Ordinary, Ramsay Mac Mullen, Princeton (1993)
Greeks and the Irrational, E. R. Dodds, U of Calif Press (1964)
History of Magic and Experimental Science, Lynn Thorndike (1923)
Enemies of the Roman Order: Treason, Unrest & Alienation in the Empire, Ramsay Mac Mullen, Harvard (1966)
"Directory of Ancient Historians in the USA". 
The Idea of History, R.G. Collingwood (1946)
What is History?, E.H. Carr (Becker 1931, Loftus 1996, Mac Mullen 1990, Thorndike 1923, Mac Mullen 1966, Thomas & Wick 1993)
"Project Livius. Articles on Ancient History". 4 Temmuz 2008 tarihinde kaynağından arşivlendi. 

"Dünya Tarihi" (İngilizce). 10 Ocak 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Birçok makaleye sahip büyük bir veri tabanı

Aramca veya Aramice (Klasik Süryanice: ܐܪܡܝܐ; İmparatorluk Aramicesi: 𐡀𐡓𐡌𐡉𐡀; Babilli Yahudi Aramicesi: אַרָמָיָא), Sâmî (Semitik) dil ailesinin Kuzeybatı grubundan bir dil. Suriye ülkesinin eski adı olan Aram sözcüğüne izafeten adlandırılmıştır.
Aramice en eski kaynaklar MÖ 2. binyıl başlarında Suriye'de bulunmuştur. MÖ 1. binyıl başlarında Babil ve Asur ülkelerini içeren Mezopotamya'da Akadca yerine egemen dil olarak benimsenmiş, MÖ 6. yüzyılda tüm Yakın Doğu'da egemenlik kuran Pers (İran) İmparatorluğu'nun resmî yazışma dili olmuştur. Aynı dönemde Yahudiler tarafından İbranice yerine günlük konuşma ve yazı dili olarak kullanılmaya başlanmıştır. İsa'nın anadilidir. MS 7. yüzyılda İslamiyet'in yayılması ile de yerini Arapçaya bırakmıştır. Günümüzde yaklaşık 2.000.000 kullanıcısı vardır.
Aramicenin Urfa lehçesinden türeyen ve MS 2. yüzyıldan itibaren Süryani alfabesi (Estrangelo) ile yazılan lehçesine Süryanice adı verilir.

Süryanice-Aramice, tarihte birçok halk, din ve ülke tarafından konuşulmuş olduğundan sayısız lehçelere ayrılmış ve en şaşaalı dönemleri olan MÖ 300-MS 700'lü yıllar arasında Batı Avrupa'dan Uzak Doğu'ya kadar çok geniş bir coğrafyaya yayılma imkânı bulmuş bir dildir.

Arami Lehçeler, temel olarak Doğu ve Batı olmak üzere iki ana kola ayrılırlar. Bu ayrımın kabaca Fırat Nehri'nin batısı ve doğusu olduğu kabul edilir.

Eski Arami Dili: Bunlar Eski Arami yazısıyla yazılmış olan yazıtlar olup MÖ 800-750 yılları arasına tarihlenmektedirler. Suriye havalisinde kurulmuş olan küçük Arami prensliklerince kullanılmışlardır.
Eski Ahit Aramicesi: Eski Ahit'in Danyal ve Ezra bölümlerinin bir kısmı bu dilde yazılmıştır, yaklaşık MÖ 167 yılına tarihlendirilmektedir.
Filistin Aramicesi: Üç kısma ayrılmaktadır:
Filistin Yahudi Aramicesi: Tevrat'ın Aramice tercümesi olan Onkelos ve Akilas Targumları (Aramice Çeviri) Filistin Yahudi Aramicesinin Yuda lehçesinde; Kudüs Talmudu'nun (Talmud Yeruşalmi) Gemara, Alaha ve Agada bölümleri ise, Filistin Yahudi Aramicesinin Galile lehçesinde yazılmışlardır.
Filistin Hristiyan Aramicesi: Hristiyan Galile lehçesi İsa'nın anadiliydi.
Sameyri (Şomronit) Aramicesi: Kudüs'teki Yahudi din bilgelerinin otoritesini kabul etmeyen farklı mezhepten Musevilerin dilidir ve MS 4. yüzyıla tarihlenir. Lehçe olarak Filistin Yahudi Aramicesinin Galile lehçesine yakındır.
Mısır Aramicesi: MÖ 5. yüzyılda Mısır'da bulunan Yahudi asker kolonisinin kullandığı bir lehçeydi.
Nabati Aramicesi: Suriye ve Lübnan civarından Mısır, Anadolu ve Avrupa'ya kadar yayılmıştır. Filistin Aramicesine benzeyen bir lehçe olup MÖ 1 yıldan itibaren 500 yıl kadar kullanılmıştır, farklı bir alfabesi olup harfler bitiştirilerek yazılmıştır bu özelliği ile harfleri bitişik yazılan ilk Sami alfabesi olarak tarihe geçmiştir.
Palmira (Tedmür) Aramicesi: Tedmürlü Arapların farklı alfabeleri ile yazılan ve MÖ 1. yüzyıldan itibaren 300 yıl kadar kullanılan bir Arami lehçesi olup Filistin Aramicesine yakındır. Çok geniş coğrafyada bu alfabeyle yazılmış yazıtlar bulunmaktadır.
Çağdaş Batı Arami Lehçeleri: Bugün Şam ve Lübnan'ın birkaç köyünde birkaç bin kişi tarafından konuşulan tek Batı Aramicesidir.

Eski Doğu Aramicesi: MÖ 9. yüzyıllarda Akadca ile beraber kullanılmıştır daha sonra gelişerek MÖ 5. yüzyılda "İmparatorluk Aramicesi" ismini almıştır. Kuzeybatı Anadolu'ya kadar yayılmıştır.
Süryanice: Urfa ve Mardin bölgesinde bulunan Süryaniler 2. yüzyılda Hristiyanlığı kabul etmeleriyle Yunan kültürüyle de harmanlanıp güçlü ve zengin bir edebiyat meydana getirmişlerdir. En önemli eserler Kutsal Kitabın Peşitta adı verilen Süryanice çevirisidir. 431 Efes ve 451 Kadıköy Konsilleri ile farklı mezheplere bölünen Süryanilerin dil ve alfabeleri de Doğu ve Batı olmak üzere iki ayrı kola ayrılmışlardır.
Batı Süryanicesi: Bizans'ın etkisinde kalan Monofizit (İsa'nın Tek ve ayrılmaz bir Tabiatı olduğuna inananlar) Yakubiler, 680 yılında bunlardan ayrılan ve Monothelitizm'i benimseyen (İsa'nın tek tanrısal karakteri olmakla beraber insani iradesinin de olduğunu savunan görüş) daha sonra 1182 yılında Katolikliği benimseyen Lübnanlı Maruniler ve bugün Katolik olup, Bizans ayin biçimine göre ibadet eden Melkitler oluşturur.
Doğu Süryanicesi ise Diofizit (İsa'nın birbirinden bağımsız çift tabiatı olduğunu savunan görüş) Nesturiler (Asuriler olarak da bilinir) ve daha sonra bunlardan ayrılık Katolikliği benimseyen Keldaniler oluşturur. Nesturiler, Doğu Aramicesini Çin'e kadar taşımış ve yaymışlardır. Her iki grupta sesli harflerin okunuşları farklılıklar gösterir.
Harran Aramicesi: MS 8. yüzyılda Urfa'nın güneyinde yaşayan pagan Harran Krallığı'nın dilidir.
Miniha Aramicesi: Süryaniceye yakın bir lehçe olup Mardin civarında MS 2. yüzyılda konuşulmuştur.
Babil Talmudu Aramicesi: MS 4-6 yüzyıllarda Babil Sürgünü'ndeki Yahudilerce oluşturulan Babil Talmudu'nun Aramicesidir. Süryaniceye yakın olan bu Lehçede daha sonra Yahudi din bilginleri birçok kitaplar yazmışlardır.
Mande Aramicesi: Zerdüşt, Musevi ve Hristiyan geleneklerinden oluşmuş bir din olan Sabi tarikatının konuştuğu lehçedir. Farklı bir alfabesi vardır lehçe olarak en fazla Babil Talmudu Aramicesine benzemekle beraber en az yıpranmış ve en arı Arami lehçesidir.
Çağdaş Doğu Arami Lehçeleri: Bugün Arapçanın yayılmasıyla Aramicenin Doğu Lehçelerini konuşanların sayıları gittikçe azalmıştır. Bunlardan ayakta kalanları.
Hristiyan Çağdaş Doğu Arami Lehçeleri:
Turoyo ܛܘܪܝܐ: Yakubi Süryanilerce konuşulan Çağdaş Batı Süryani lehçesidir. Midyat (Tur-Abdin) bölgesi ve İstanbul'da Suriye, Lübnan ve göçlerle bazı Avrupa ülkelerinde, Amerika kıtasında ve Avustralya'da en az 800.000 kişi tarafından konuşulmaktadır.
Mlahsö ܡܠܚܬܝܐ: Trabzon'da bu dili konuşan bir aile (altı kişi) tespit edilmiştir. Daha çok sade kelimeler vardır. Kelime yapısı bakımından Klasik Süryaniceye Turoyo'dan daha yakındır.
Surit ܣܘܪܬ (Aturaya ‏ܐܬܘܪܝܐ): Asuri Hristiyanlarınca konuşulan Çağdaş Doğu Süryani Lehçesidir. 210.000 kişi tarafından İran, Irak, Suriye, Türkiye, Kıbrıs, Ermenistan, Gürcistan, Azerbaycan, Lübnan, Avrupa ülkeleri, Amerika ve Kanada'da konuşulur.
Yeni Doğu Keldanicesi (ܟܠܕܝܐ Kaldaya): Keldaniler tarafından kullanılan Çağdaş Doğu Süryani Lehçesidir. İran, Irak, Türkiye, Suriye, Lübnan, Avrupa ülkeleri, Amerika ve Kanada'da 806.000 kişi tarafından konuşulur. Bu dili konuşanlar ile Surit konuşanlar rahatlıkla anlaşabilirler.
Hertevin (ܣܘܪܬ Sôreth): 1960'lı yıllara dek Siirt civarında yaşayan 1.000 kadar kişi tarafından konuşulan, Surit'e yakın bir lehçedir.
Yahudi Çağdaş Doğu Arami Lehçeleri:
Lişana Deni (לשנא דני): Çoğu İsrail'de olmak üzere, Irak ve Türkiye'de 8.000 kişi tarafından konuşulur, İbrani alfabesiyle yazılır.
Lişan Didan (לשן דידן): Çoğu İsrail'de olmak üzere, İran, Türkiye, Azerbaycan, Gürcistan'da 4.000 kişi tarafından konuşulur, İbrani alfabesiyle yazılır.
Lişanid Noşan (לשניד נשן): Çoğu İsrail'de olmak üzere, Irak'ta 2.000 kişi tarafından konuşulur, İbrani alfabesiyle yazılır.
Hulaula: Bugün çoğu İsrail'de yaşayan, İran kökenli 10.000 kişi tarafından konuşulur, İbrani alfabesiyle yazılır.

Tarih boyunca farklı alfabeler ile yazılan Aramice, bugün Hristiyanlar tarafından Süryani alfabesi, Museviler tarafından ise İbrani alfabesi ile yazılmaktadır.

Süryaniler listesi
Yahudi Aramicesi

Arap-Bizans savaşları, 7. yüzyıldan 11. yüzyıla kadar Müslüman Araplar ile Bizans İmparatorluğu arasında yapılan savaşlardır. Çatışmalar, 7. yüzyılda İslam peygamberi Muhammed'in, Raşidun ve Emevi halifelerinin ilk Müslüman fetihleri sırasında başladı ve halefleri tarafından 11. yüzyılın ortalarına kadar devam etti.

630'larda Arabistan'dan Müslüman Arapların ortaya çıkışı, Bizans'ın güney eyaletlerinin (Suriye ve Mısır) hızla Arap Halifeliğine kaptırılmasıyla sonuçlandı. Sonraki elli yıl boyunca, Emevi halifeleri döneminde Araplar, hâlâ Bizans'ın elinde olan Anadolu'ya defalarca akınlar düzenleyecek, Bizans'ın başkenti Konstantinopolis'i iki kez kuşatacak ve Afrika'daki Bizans Eksarhlığı'nı fethedecekti. Bu durum, 718'deki İkinci Arap Konstantinopolis Kuşatması'nın başarısızlığa uğramasından sonra, Anadolu'nun doğu kenarındaki Toros Dağları'nın karşılıklı olarak yoğun biçimde tahkim edilmiş ve büyük ölçüde nüfusu azaltılmış bir sınır olarak kurulmasına kadar istikrar kazanmadı. Abbasi döneminde ilişkiler daha normal hale geldi, karşılıklı elçilikler gönderidi ve hatta ateşkes dönemleri yaşandı. Ancak 10. yüzyıla kadar Abbasi hükûmeti ya da yerel yöneticiler tarafından desteklenen baskınlar ve karşı baskınlarla çatışmalar kalıcı olarak devam etti.
İlk yüzyıllarda Bizanslılar genellikle savunma halindeydiler ve açık alan savaşlarından kaçınarak müstahkem kalelerine çekilmeyi tercih ettiler. Ancak 740'tan sonra Araplarla savaşmak ve kaybettikleri toprakları geri almak amacıyla baskınlar düzenlemeye başladılar. Buna karşı Abbasiler, Anadolu'da çoğunlukla büyük ve yıkıcı baskınlarla misillede bulundu.
Araplar donanma kurarak Akdeniz'e açıldı ve 650'lerden itibaren tüm Akdeniz bir savaş alanına dönüştü. Adalara ve kıyı yerleşimlerine karşı baskınlar ve karşı saldırılar başlatıldı. Arap akınları, Girit, Malta ve Sicilya'nın fethinden sonra 9. yüzyılda ve 10. yüzyılın başlarında doruğa ulaştı, filoları Fransa, Dalmaçya ve Konstantinopolis kıyılarına ulaştı.
861'den sonra Abbasi devletinin gerilemesi ve parçalanması ve buna paralel olarak Bizans İmparatorluğu'nun Makedon hanedanı yönetimi altında güçlenmesiyle birlikte gidişat yavaş yavaş tersine döndü. Yaklaşık 920'den 976'ya kadar itibaren elli yıllık bir süre içinde Bizanslılar Arap savunmasını kırdılar ve kuzey Suriye ile Büyük Ermenistan üzerindeki kontrollerini yeniden sağladılar. Arap-Bizans savaşlarının son yüzyılına, Suriye'deki Fatımilerle olan sınır çatışmaları hakim oldu. Ancak sınır, 1060'tan sonra Selçuklu Türkleri ortaya çıkana kadar sabit kaldı.

6. ve 7. yüzyıllarda devam eden ve yükseliş dönemine giren Bizans-Sasani savaşları ve yinelenen hıyarcıklı veba (Justinianus Vebası) salgınları, Arapların ani ortaya çıkışı ve yayılması karşısında her iki imparatorluğu da güçsüz ve savunmasız bıraktı. Bizans ve Pers imparatorlukları arasındaki savaşların sonuncusu Bizanslıların zaferiyle sonuçlandı: İmparator Herakleios kaybedilen tüm toprakları geri aldı ve 629'da Gerçek Haç'ı Kudüs'e geri getirdi.

İki imparatorluk da birkaç yıl içinde kendilerini Müslüman Araplarla savaş halinde bulduklarından askeri olarak toparlanmaya fırsat bulamadılar. Bu, tarihçi Howard Johnston'a göre bu ancak önüne ne bulursa katıp sürükleyen "bir insan seline" benzetilebilirdi. George Liska'ya göre ise "gereksiz yere uzayan Bizans-Pers çatışması İslam'ın yolunu açtı".620'lerin sonlarında, İslam Peygamberi Muhammed, Arabistan'ın çoğunu fetih yoluyla ve komşu kabilelerle ittifaklar kurarak Müslüman yönetimi altında birleştirmeyi zaten başarmıştı ve ilk Müslüman-Bizans çatışmaları onun liderliği altında gerçekleşti. İmparator Herakleios ve Pers generali Şahrbaraz'ın 629'da Pers birliklerinin işgal altındaki Bizans doğu eyaletlerinden çekilmesine ilişkin şartlar üzerinde anlaşmaya varmasından sadece birkaç ay sonra, Arap ve Bizans birlikleri Bizans'ın vassal krallığı Gassaniler'in Muhammed'in elçisinin öldürülmesine tepki olarak Mute Muharebesi'nde karşı karşıya geldi. Muhammed 632'de öldü ve yerine yarımadanın tamamında güçlü bir Müslüman devletinin sağlamlaşmasıyla sonuçlanan başarılı Ridde Savaşları'ndan sonra tüm Arap Yarımadası'nın tartışmasız kontrolünü elinde bulunduran ilk Halife olan Ebû Bekir geçti.

Müslüman tarihçilerine göre, Bizans kuvvetlerinin Arabistan'ı işgal etme niyetiyle kuzey Arabistan'da yoğunlaştığına dair istihbarat alan Muhammed, Bizans ordusunu kuzeyde karşılamak amacıyla bir Müslüman ordusunu kuzeye, bugünkü kuzeybatı Suudi Arabistan'da bulunan Tebük'e götürdü. Ancak Bizans ordusu önceden geri çekilmişti. Her ne kadar tipik anlamda bir savaş olmasa da bu olay Müslüman Arapların Bizanslılarla ilk karşılaşmasını temsil ediyordu. Ancak bu durum hemen askeri bir düşmanlığa yol açmadı.
Tebük seferine ilişkin bir Bizans anlatımı yoktur ve ayrıntıların çoğu daha sonraki Müslüman kaynaklardan gelmektedir. Bir Bizans kaynağında muhtemelen 629 tarihli Mute Savaşı'na atıfta bulunulduğu ileri sürülse de bu kesin değildir. İlk çatışmalar, Bizans ve Sasani imparatorluklarının Arap vassal devletleri olan Gassaniler ve Lahmiler ile başlamış olabilir. Her halükarda, Müslüman Araplar 634'ten sonra her iki imparatorluğa karşı da topyekûn bir saldırı başlattılar ve bunun sonucunda Levant, Mısır ve İran'ın İslam adına fethi sağlandı. Bu fetihlerin başarılı Arap generalleri Halid bin Velid ve Amr bin el-'As'dı.

Levant'ta, Muhammed'in ölümünden sonra yerine geçen ve Raşidun Halifeleri adı verilen dört halifeden ilki Ebu Bekir'in emriyle Müslüman Arap ordusu, yerel birliklerin yanı sıra Bizans imparatorluk birliklerinden oluşan kuvvetlerle savaşmaya başladılar. İslam tarihçilerine göre, Suriye'nin her yerindeki Monofizitler ve Yahudiler, Arapların bu fetih harekâtlarını memnuniyetle karşıladılar. Arapları, kendilerini Bizans egemenliğinden kurtaran "kurtarıcılar" olarak gördüler.
Bizans İmparatoru Herakleios hastaydı ve 634'te Arapların Suriye'yi ve Bizans Filistini'ni fethetmesine direnmek için ordularına komuta edememişti. 634 yazında Ecnadeyn ve aynı yılın Aralık ayında veya 635'in Ocak ayında yapılan Fahl Muharebesi'nde Raşidun ordusu kesin bir zafer elde etti. Bu zaferden sonra Müslüman kuvvetleri 634 yılında Halid bin Velid'in komutası altında Şam'ı fethetti. Müslümanları yeni kazandıkları topraklardan çıkarmak için Bizans, aralarında Theodore Trithyrius ve Ermeni general Vahan'ın da bulunduğu büyük komutanların komutası altında mümkün olan en fazla sayıda askerin toplanıp gönderilmesini içeriyordu.
Suriye'de ilerleyişini sürdüren Müslüman ordusunu durdurmak için yukarıda bahsedilen Bizans ordusu 636'da Yermük önlerine geldi. Burada yapılan Yermük Muharebesi de kesin Arap zaferiyle sonuçlandı. Herakleios'un, 9. yüzyıl tarihçisi Balazuri'ye göre Konstantinopolis'e gitmek üzere Antakya'dan ayrılırken söylediği veda ünlemi onun hayal kırıklığının ifadesidir: "Elvada sana ey Suriye. Düşman için ne güzel bir memleketsin."

Mute Muharebesi
Tebük Seferi
Dathin Muharebesi
Firaz Muharebesi
Karyeteyn Muharebesi
Ecnadeyn Muharebesi
Yermük Muharebesi
Busra Muharebesi
Halep Kuşatması
Maraş (Germanicia) Kuşatması
Demirköprü Muharebesi
Konstantinopolis Kuşatması (674-678)
Konstantinopolis Kuşatması (717-718)
Kartaca Muharebesi (698)
Sebastopolis Muharebesi
Afyon (Akroinon) Savaşı
Dazimon Muharebesi

Arap Yarımadası (eskimiş Ceziretü'l-arap) (Arapça:شبه الجزيرة العربية Şibhe'l-ceziretü'l-Arabiyye) ya da Arabistan, Asya'nın güneybatısı ve Afrika'nın kuzeydoğusunda yer alan yarımada. Büyük bölümü çöl olan yarımada, içerdiği petrol ve doğalgaz kaynakları nedeniyle Orta Doğu'nun jeopolitik açıdan önemli bir bölgesidir. Bölgede nüfusun büyük bölümü Arap ve Müslüman kökenlidir. Ayrıca yarımada, İslam dininin ortaya çıktığı yerdir.
Yarımadada yer alan ülkeler Suudi Arabistan, Yemen, Umman, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Bahreyn (ada ülkesi), Kuveyt, Irak ve Ürdün'dür. Bunlardan Irak ve Ürdün topraklarının bir kısmı Arap yarımadasının dışında kalır.

Batısında Kızıldeniz, güneydoğusunda Umman Denizi ve doğusunda da Basra Körfezi bulunur. Yarımadanın başlıca bölümleri batıdaki dağlık Hicaz, iç kısımdaki Necid ve doğudaki Lahsa (Al-Hasa) ile aynı zamanda ülke ismi de olan Umman ve Yemen bölgeleridir
Başlıca yüzey şekilleri şunlardır;

Jeoloik olarak Arap levhası olarak adlandırılan ve kuzeyde Güneydoğu Anadolu bölgesine kadar uzanan ayrı bir levha üzerindedir. Levhanın hareket yönü kuzey doğrultusundadır.

Bölgeye özgü nesli tehlikedeki bazı türler;

Arap parsı
Arabistan oriksi
Arap kurdu

Arabistan iklimi, toprağı nedeniyle yüksek bölgelerde genellikle ılıktır. İklimin en uygun olduğu bölgeler, Yemen'e yakın bölgelere sahip olan Necid Çölü'dür. Dehna Çölü ve Tehame bölgelerinde şiddetli sıcaklıklar ve kuraklık vardır. Tehame'de genellikle yağış yoktur ve ortalama sıcaklık 37 °C civarındadır. Yağış olmayan çöllerde sıcaklık geceleri 38 °C, gündüzleri 43 °C'dir.
Hicaz ve güneyin (Yemen, Umman) ılımlı bir havası var. Yıllık ortalama yağış miktarı: 160 – 180 mm. Bununla birlikte, yağışlarla meydana gelen kısmi yeşillik, sıcak ve boğucu sam adı verilen kuru rüzgarlar bölgeye hakimdir.

Daha çok bilgi için: İslam Devleti
Helenistik açıdan Arap Yarımadası 3 kısma ayrılır

Arabia Petrea: Sina Yarımadası ve yarımadanın kuzeybatısı kıyılarını kapsar.
Arabia Deserta: Kuzeydeki çöllük bölgeyi kapsar.
Arabia Felix: Yarımadanın büyük bölümünü kaplayan kalan kısmı.

Osmanlı Arabistanı
Körfez ülkeleri

Kuzey Buz Denizi ya da Arktik Okyanusu, Asya, Avrupa ve Kuzey Amerika'nın kuzeylerinde yer alan, Kuzey Kutbu'nu kapsayan, buzlarla kaplı bir okyanustur. Uluslararası Hidrografi Örgütü (IHO) tarafından okyanus olarak kabul edilmektedir (Arctic Ocean). Yüzölçümü 14.090.000 km² olan devasa bir alandır. Diğer okyanuslara göre sığ olup, en derin noktası 5.449 m, ortalama derinlik 1.038 m'dir. Rusya (Yakutistan dâhil tüm Sibirya ve adaları), ABD, Kanada, Danimarka (Grönland), Norveç (Svalbard ve Jan Mayen) ile kıyıları vardır. Bunlara ek olarak soğuk ve elverişsiz iklimine rağmen çok önemli hayvan çeşitliliğine sahip olan Arktik Okyanus'ta birçok balık ve kuş türü yanında kompleks habitatlar oluşturan memeliler de yer alır. Özellikle kutup bölgesinin ikon hayvanları kutup ayıları, foklar, morslar, belugalar ve narvaller bu iklim ve çevre koşullarına milyonlarca yıllık bir evrimle adapte olmuşlardır.

Yaklaşık olarak kuzey kutbunu ortalayan bu su kütlesi dünyanın en küçük okyanusu olarak kabul edilir. Yüzölçümü Hint Okyanusu'nun kabaca altıda birinden biraz küçükken, Akdeniz'in beş katından daha büyüktür. Uzaklığı, yıpratıcı hava şartları ve kalıcı-mevsimsel buzlar nedeniyle hemen hemen en az bilinen bir okyanustur. Kabaca Grönland, Kuzey Amerika ve Avrasya tarafından çevrelenen bir sınıra sahiptir. Erken tarihsel süreçte ilk çağ Yunan bilginlerince Kuzey Kutbu dünyanın şekli konusunda önemli bir nesne olmuştur. 19. yüzyılın sonlarında Norveçli kâşif Fridtjof Nansen merkezi Kuzey Kutbu'nda büyük bir okyanus keşfetti. 20. yüzyılın ilk yarısında hâlâ tek bir okyanus havzası olduğu sanılırken; 1950 sonrası okyanus tabanının karmaşık yapısı ortaya konulmuştur. Okyanus bilimindeki gelişmelere göre okyanus tabanı iki ana ve onlar da üç okyanus altı sırtı tarafından dört yavru havzaya ayrılmıştır. Bu sırtların merkezi Kanada açıklarından Yeni Sibirya adalarına değin uzanır. Bu sırt 1940'larda Sovyet bilim insanlarınca keşfedildi ve ünlü Rus bilgin Lomonosov'un adı verildi. Lomonosov sırtı, Arktik Okyanusu iki büyük parçaya ayırır. Bu parçalar Avrasya ve Amerasia havzalarıdır. Arktik okyanusun eşsiz bir özelliği de toplam yüzölçümünün üçte birinin kıta sahanlıklarıyla kaplı olmasıdır. Kısmen kalıcı veya mevsimlik buz kütleleriyle kaplı olması fotosentez için elzem olan güneş ışığı geçişini 100 kat düşürmektedir. Arktik Okyanus, Avrasya kısmında yarımada ve adalarla ufak denizlere bölünür. Bunlar; Çukçi, Doğu Sibirya, Laptev, kara ve Barents denizleridir. Okyanusun toplam yüzölçümünün yüzde 36'sına sahip bu denizler, toplam hacmin sadece yüzde 2'sini temsil eder. Drenaj havzaları olarak da Mackenzie ve Colville nehirleri hariç önemli nehirler genelde Avrasya kısmında sularını okyanusa boşaltır.

Arktik Okyanusun kabuk katmanı aşağı yukarı senozoyikten günümüze değin aktif Gakkel sırtının yayılmasıyla oluşmuş ve bu sırt Atlantik okyanus ortası sırtının bir devamıdır. Arktik Okyanusu çevreleyen dağ sıralarını oluşturan temel kayalar erken ve orta Paleozoyik döneminde Caledonian-Ellesmerian orojenisi dahilinde şekillenmiştir. Bu oluşumun Triyas ve Jura dönemlerindeki bir bölgesel dalımla takip edilir ve bu bölgedeki ana hidrokarbon kaynaklarını oluşturur. Arktik okyanus, geç Kretase döneminden beri Atlantik ortası sırtının kuzeye göçüyle domine edilmiştir. Bu etkiyle Grönland ve Kanada ile yine Grönland ve Spitzbergen arası riftleşme meydana gelir. Gakkel sırtında olan deniz tabanı genişlemesinin başlangıcı Paleosen-Eosen sınırına tekabül eder. Riftleşme (çatlak-açıklık) meydana geldiğinde, Lomonosov sırtı kıtadan uzağa kutup noktası yönünde ilerledi ve Paleojen'de yavaş oranda, Neojen'de ise görece hızlı bir dalma meydana gelmiştir.

Okyanusların sınırları

The Hidden Ocean Arctic 2005 21 Ağustos 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Oceanography Image of the Day 23 Ağustos 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Arctic Council 18 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Northern Forum 8 Kasım 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Arctic Environmental Atlas İnteraktif harita
NOAA Arctic Theme Page 10 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Kuzey Buz Denizi". The World Factbook. CIA. Arşivlenmesi gereken bağlantıya sahip kaynak şablonu içeren maddeler (link) 
Daily Arctic Ocean Rawinsonde Data from Soviet Drifting Ice Stations (1954–1990) 19 Ocak 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at NSIDC
NOAA North Pole Web Cam 13 Temmuz 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NOAA Near-realtime North Pole Weather Data 23 Mart 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Search for Arctic Life Heats Up by Stephen Leahy 22 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
International Polar Foundation 5 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
National Snow and Ice Data Center – Daily report of Arctic ice cover based on satellite data16 Aralık 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Marine Biodiversity Wiki

Arktika, Kuzey Kutup Dairesi’nin üstünde kalan bölge olarak tanımlanır.
Bir adını da Antik Yunancada “ayı” anlamına gelen arktos sözcüğünden alan Kuzey Kutup Bölgesi, toplam 27 milyon km²'lik bir alana yayılır. Bunun 9 milyon km²'si kara, geri kalanı denizdir. Burada en sıcak ayda bile deniz suyu sıcaklığı +10 °C'nin üstüne çıkmaz. Arktik kara ve deniz iklimlerinin egemen olduğu bölgede yağış azdır, yılda 100 mm ile 500 mm arasında değişir. Kuru rüzgarlar ve sis, düşük sıcaklık (Grönland'da şubat ortalaması -40 °C), sıcaklığın mevsimlere göre büyük değişkenlik göstermesi (+15 °C ile -40 °C) bu bölgenin iklim özellikleri arasındadır. 23 Eylül ile 21 Mart arasında Güneş'in hiç doğmadığı kış kutup gecesi, yılın geri kalan bölümünde ise, hiç batmadığı kutup gündüzü yaşanır.
Sıcaklığın çok düşük olmasına karşın, kutup bölgelerinin de en az tropik bölgeler kadar güneş enerjisi aldığı unutulmamalıdır. Kara bitkileri buna, çok hızlı ve karmaşık bir büyüme biçimi benimseyerek uyum sağlamıştır. Denizlerde ise yüksek oksijen ve zengin besin maddesi nedeniyle, bir de 0 derece dolayındaki deniz suyu sıcaklığı fazla değişmediği için plankton ve balık çok boldur.
Yaşamın denizlerdeki bu zenginliğine karşın, az sayıdaki buzsuz kıyı bölgesinde oldukça sınırlı olduğu gözlenir. Bitki örtüsü tundralara özgü yosunlardan, likenlerden, ardıç ağaçlarından ve cüce akkayınlardan oluşur. Temmuz sıcaklığı 6 °C'nin altına düşerse bunlar da yerlerini buz çölüne bırakırlar. Zemin 600 m derinliğe kadar donmuş durumdadır ve yazın ancak yüzeyden 10–200 m arasında bir derinliğe kadar çözülür. Donmuş zeminin altında bulunan çamur katmanı aşağı doğru akar ve her türlü inşaat çalışmasını çok zorlaştırır.

Armutlu Yarımadası, Marmara Denizinin doğusunda, İzmit Körfezi ile Gemlik Körfezinin arasında uzanır. Yarımadanın doğu sınırı tartışmalı olsa da Yalova-Orhangazi-Gemlik yolu genel kabul görmektedir. Yarımadanın uzunluğu 32 km, en geniş yeri Kapaklı burnu ile Kalem burnu arasında 21 km'dir.
Yalova ilinin tamamı yarımada üzerindedir. Ayrıca, kuzeyde Kocaeli, güneyde Bursa ilinin toprakları yarımada üzerindedir. Yarımadanın güneyinde İznik Gölü yer alır.
Yarımadanın oluşumunda Kuzey Anadolu Fay Hattı neden olmuştur. Samanlı Dağlarının doğusunda iki kola ayrılan fay hattı kuzeyde ve güneyde çek-ayır alanlarında çukurlar oluşturmuştur. Yarımada bir Horst görünümündedir. İzmit Körfezi, Gemlik Körfezi, İznik Gölü, Sapanca Gölü bu çukurların sularla dolmasıyla oluşmuştur. Fayın kuzey kolu Adapazarı-İzmit arasında doğu batı yönünde uzanır. Fay hattının güney kolu Mudurnu-İznik gölü arasında yarımadanın güneyinden geçer. Samanlı dağları yarımadanın ana kütlesini oluşturur. En yüksek yeri Keltepe 1999 metredir.
Fay hatlarıyla çevrili alanda termal kaynaklar bulunur. Kuzeyde Yalova'da ve batıda Armutlu'da bulunan termal kaynaklar daha sıcaktır (60-70C). Güney kısımlarda Keramet, Gemlik, Orhangazi termal kaynaklar fazla sıcak değildir (20-30C).
Yarımadanın kıyıları yüksek kıyı tipindedir. Alçak ve dar kumsal alanlar dere ağızlarında görülür. Kısa ve eğimli akarsular taşıdıkları alüvyonlarla kıyı ovalarını oluşturmuştur.
Armutlu yarımadası canlı hayatı açısından Önemli Doğa Alanı (ÖDA) kabul edilir. Yerleşmenin yoğun olmadığı alan kumullar, maki ve ılıman ormanlarla kaplıdır. Alanda Marmara tipi Akdeniz iklimi etkindir. Yörede Çatalca peygamber çiçeği ve Ümraniye çiğdemi gibi endemik bitki türleri bulunur. Nadir hayvan türlerinden Ortanca ağaçkakan, Kara ağaçkakan alanda yaşar. Küresel ölçüde nesli tehlikede olan şeritli engerek ile sarı lekeli zıpzıp'ın yaşam alanıdır. Halk yörede ormancılığın yanında tarım ve hayvancılık yapar. İkinci konut ve turizm baskısı doğal hayat üzerinde tehdit oluşturur.

Artuklu Beyliği ya da diğer adıyla Artuklular, Harput, Mardin ve Hasankeyf bölgelerinde 1102-1409 yılları arasında hüküm sürmüş bir Oğuz Türkmen beyliğidir.
Artuklular, 1102 yılında, Güney ve Doğu Anadolu Bölgesi'nde Artuk Bey tarafından kurulmuş bir beyliktir. İsmini Türkmen beyi olan Artuk Bey'den almıştır. 1086 yılında Kudüs'ü alan Artuk Bey aynı yıl burada öldü. Daha sonrasında Artuklular Hasankeyf, Mardin ve Harput olmak üzere üç ana koldan idare edildiler.
Hasankeyf kolu, Artuk Bey'in oğlu Sökmen Bey tarafından kurulmuştur. Başkenti Hasankeyf, daha sonra da Diyarbakır olarak belirlenmiştir. 1231 yılında Eyyubiler tarafından yıkılmışlardır.
Mardin kolunun kurucusu İlgazi Bey'dir. Sırasıyla Anadolu Selçuklu, Eyyubi ve Moğol hakimiyetine girmişler, 1409 yılında Karakoyunlular tarafından yıkılmışlardır.
Harput kolunun kurucusu Mardin Artuklularından Melik İmameddin Ebubekir'dir. 1224 yılında I. Alaaddin Keykubad, Harput'u alarak bu kola son vermiştir.
Artuklulardan günümüze kadar gelen tarihî eser, hâlen ayakta durmakta olan Malabadi Köprüsü'dür. Malabadi Köprüsü 1147 yılında yapılmıştır. Malabadi Köprüsü dünyanın en büyük taş kemerli köprüsüdür ve Ayasofya'nın kubbesini içine rahatlıkla alabilecek kadar büyüktür.

Sökmen Bey ve İlgazi Bey, Selçuklu Sultanlığı ile çatışmaya girdikleri El Cezire'de Diyarbakır, Mardin ve Hasankeyf'e yerleştiler. Mardin beyi Sökmen, 1104 yılında Harran Muharebesi'nde Haçlıları mağlup etti. İlgazi Bey, Mardin'de Sökmen'in yerini aldı ve 1118'de kadı İbnü'l-Aşşab'ın isteği üzerine Halep'in kontrolünü ele geçirdi. 1119 yılında, Ager Sanguinis Savaşı'nda Antakya Prensliği İlgazi Bey tarafından mağlup edildi.

Haçlılarla İlgazi Bey, Edessa İlçesini yağmaladıktan sonra barıştı. 1121'de, kuzeye Ermenistan'a gitti ve aralarında kayınpederi Mazyad Dubais II ibn Sadaqah ve Gence Sultanı Melik'in liderliğindeki adamlar da dahil olmak üzere tahmini 15.000-20.000 asker vardı. İlgazi Bey Gürcistan'ı işgal etti ancak 1121 Didgori Savaşı'nda Gürcistan kralı IV. Davit tarafından yenilgiye uğradı. İlgazi Bey 1122'de öldü ve yeğeni Belek Gazi nominal olarak Halep'i kontrol etmesine rağmen, şehir gerçekten İbn El-Keşşab tarafından kontrol ediliyordu. İbn-i Keşşab 1125'te suikastçılar tarafından öldürüldü ve Halep, 1128'de Musul'un atabeyi İmadeddin Zengi'nin kontrolüne geçti.
Belek Gazi'nin ölümünden sonra Artuklular Harput, Hasankeyf ve Mardin arasında bölündü. Hasankeyf beyi Sokman'ın oğlu Rukn el-Daula Dāʾūd 1144 yılında öldü ve yerine oğlu Kara Aslan geçti. Kara Aslan, Zengiler'e karşı Edessa Kontu II. Joselin ile ittifak kurdu ve Joselin 1144'te uzaktayken Zengi Devleti, düşen ilk Haçlı devleti olan Edessa'yı geri aldı (bkz. Urfa Kuşatması). Hasankeyf, Zengi Devleti'nin de vasalı oldu. Kara Aslan'ın oğlu Nūr al-Dīn Muḥammad, kızı Nuraddin Muhammed ile evlenen Anadolu Selçuklu Sultanı II. Kılıç Arslan'a Eyyubi sultanı Selahaddin ile ittifak yaptı. II. Kılıç Arslan ile barış anlaşmasında Selahaddin, Artukluların teknik olarak hala Selahaddin'in henüz kontrol edemediği Musul'un vasalları olmasına rağmen, Artuklu topraklarının kontrolünü ele geçirdi. Bununla birlikte, Artuklu desteğiyle Selahaddin, nihayet Musul'un kontrolünü de ele geçirdi ve yönetimi 1180'lerin sonlarına doğru Selçuklu İmparatorluğu'ndan Eyyubi Sultanlığı'na devretti. Selçuklu İmparatorluğu bundan kısa bir süre sonra 1194'te tamamen dağıldı.
Artuklu hanedanı, Cezire'nin nominal komutasında kaldı, ancak Eyyubi yönetimi altında güçleri azaldı. Hasankeyf şubesi 1198'de Diyarbakır'ı fethetti ve merkezi buraya taşındı, ancak 1231'de Selçuklularla ittifak kurmaya çalışınca Eyyubiler tarafından yıkıldı. Harput kolu, Eyyubiler ile Selçuklular arasındaki kaygan bir politika nedeniyle Anadolu Selçuklu Sultanlığı tarafından tahrip edildi. Mardin kolu daha uzun süre hayatta kaldı, ancak Eyyubiler, Anadolu Selçuklu Devleti, İlhanlılar ve Timurluların bir vasalı olarak hayatta kaldı. Kara Koyunlular Mardin'i ele geçirdi ve sonunda 1409'da Artuklu egemenliğine son verdi.

Artuklu hanedanının ana kolları Hasankeyf, Harput, Mardin ve Halep'te bulunuyordu.

Bu kol başlangıçta Hasankeyf (Ḥiṣn Kaifā) merkezliydi. Merkezi 1183'te Diyarbakır'a taşındı.

Sökmen Bey, Artuk Bey oğlu, 1102–1104
İbrahim (Hasankeyf Beyi), Sökmen Bey oğlu, 1104–1109
Rüknü'l-Devle Davud, Sökmen Bey oğlu, 1109–1144
Fahreddin Kara Arslan, Davud Bey'in oğlu, 1144–1174)
Nureddin Muhammed, kara Aslan oğlu 1174–1185
Kutbeddin Sökmen II, Nureddin Muhammed oğlu, 1185–1201
Nasruddin Mahmud, Nureddin Muhammed oğlu, 1201–1222
Rükneddin Mevdud, Nasruddin Mahmud oğlu, 1222–1232/33.
Rüknüddin Mevdûd'un hükümdarlığından sonra Artukluların Hasankeyf koluna ait topraklar Eyyubiler'in eline geçti.

Harput kolu başlangıçta Hasankeyf kolunun bir parçasıydı ancak daha sonra Kara Arslan'a karşı çıkarak bağımsızlığını kazandı.

İmâdüddin Ebu Bekir, Kara Arslan'ın oğlu, 1185–1204
İbrahim bin Ebu Bekir, 1203–1223
Ahmet Hızır, 1223–1234
Artuk Şah, 1234.
Harput kolu, 1234 yılında Selçuklu sultanı I. Keykubat tarafından fethedildi.

Artukluların Mardin kolu, 1101-1409 yılları arasında Mardin ve Silvan bölgelerinde hüküm sürmüştür ve İlgazi ve kardeşi Alp Yaruk'un torunları tarafından yönetilmiştir.

Yâkuti, 1101–1104
Ali bin Yakuti, 1104
Sökmen, 1104–1115
İlgazi, Artuk'un Oğlu, 1115–1122
Timurtaş, 1122–1154
Necmeddin Alpı, 1154–1176
II. İlgazi, 1176–1184
Hüsâmeddin Yavlak Arslan, 1184–1203
Artuk Arslan, 1203–1239
I. Necmeddin Gazi, 1239–1260
Muzaffer Fahreddin Kara Arslan,1260–1292. Moğol hâkimiyetini tanıdı
Şemseddin Dâvud, 1292–1294
II. Necmeddin Gazi, 1294–1312
Ali Alpı, 1312
el-Melikü’s-Sâlih, 1312–1364
el-Melikü’l-Mansûr Ahmed, 1364–1367
el-Melikü'l Mahmūd (second rule), 1367
II. Şemseddin Dâvud, 1367–1376
Mecdüddin İsa, 1376–1407
Şehâbeddin Ahmed, 1407–1409.
Mardin kolu, 1409 yılında Karakoyunlular tarafından fethedilmiştir.

Halep'i yöneten Artuklu kolu, Mardin kolunun bir uzantısıydı.

İlgazi, 1117–1121
Süleyman, 1121–1123
Belek Gazi, 1123–1124
Timurtaş, 1124–1125
[Selçuklu yönetimi, Porsuk, 1125–1127]
Süleyman, 1127–1128.
Halep, 1128 yılında Zengilerin eline geçmiş ve 1183 yılına kadar Zengi hanedanı tarafından yönetilmiştir.

Malabadi Köprüsü
Artuklu beyleri listesi
Anadolu Beylikleri

Arzava, Geç Tunç Çağı'nda Batı Anadolu'da Göller Bölgesi'nden Ege Denizi'ne uzanan kuşakta kurulmuş olan bir devlettir. Adının Ormanlar Yurdu anlamına geldiği ileri sürülmüştür Doğusunda Hitit Krallığı, kuzeyinde hakkında çok az bilgi bulunan Assuva federasyonu yer almaktaydı.

Devletin adı ve o dönem siyasi olayları içinde oynadığı rol bilinmekteyse de, ülkenin sınırları tam olarak bilinmemektedir. Arzava Batı Anadolu'da kurulmuştu. Başkenti Apasa veya Zippasla kentiydi. Bu kentlerden ilkinin Efes'in eski adı olduğu, ikincisinin de Manisa'nın hemen doğusundaki Selendi İlçesinde bulunan Ters Tepe Höyüğü olduğu düşünülmektedir. Son araştırmalar Ters Tepe Höyüğü'nün  Arzava krallıkları içindeki Seha Nehri Ülkesi'nin merkezi olduğunu ortaya çıkarmıştır.  Devletin kuruluş tarihi belirsizdir. Anadolu'da yazılı belge döneminden önce çeşitli küçük şehir devletleri vardı. Arzava'nın da bu küçük devletlerden biri olduğu, fakat Hitit döneminde de varlığını sürdürdüğü düşünülebilir.

Arzava halkı Luvi kökenliydi ve Luvi dili Arzava bölgesinin belirleyici özelliğiydi. Arzava bölgesi Hitit kaynaklarında, güney Anadolu'da bir başka bölge ve küçük devlet olan Kizuvatna (sonradan Kilikya ve Çukurova) ile birlikte Luviya olarak adlandırılmaktadır.

Arzava Hitit krallığı kurulduktan kısa süre sonra Labarna (MÖ 17. yüzyıl) tarafından Hitit krallığına bağlanmıştı. Ama devletin tamamen ortadan kaldırılmadığı ve Hitit krallığına bağlı bir vasal devlet olarak yaşamağa devam ettiği anlaşılmaktadır. 
Arzava Krallığı gücünün doruğuna MÖ 15. ve 14. yüzyıllarda ulaştı. Eski krallık döneminin sonuna doğru (MÖ 14. yüzyıl) Hititler'in Anadolu'daki egemenlik sahaları iyice daralmıştı. Bu dönemde Arzava'nın bağımsızlık kazandığı anlaşılmaktadır. Hititler çeşitli iç sorunlar içerisindeyken, Arzava 14. yüzyıl içinde Anadolu'nun en önemli güçlerinden biri hâline geldi. Bu dönemde Tarhuntaradu adındaki Arzava kralı ile Mısır Firavunu III. Amenhotep (MÖ 1386-1349) arasındaki yazışmalardan, Mısırlılar'ın da o dönemde Arzava'yı Anadolu'nun egemen gücü olarak gördükleri anlaşılmaktadır. Nitekim Mısır'da bulunan ve Mısır'ın diplomatik ilişkilerinin anlatıldığı Amarna mektuplarının 31 ve 32'cileri Arzava'ya ilişkindir.
Bu dönemde Hititler'in vasalı olan Güney Batı Ege sahilleri Attarisiyas yönetimindeki Akalar’ın saldırılarına uğruyordu. Hitit kralı I. Tuthaliya (MÖ 14. yüzyıl başları) bir ordu göndererek Aka saldırılarını püskürtüp Siyanti nehri dolaylarını Madduwatta adlı bir vasalına bıraktı. (Bu nehir büyük ihtimalle Büyük Menderes nehridir.) Tuthaliya verdiği bu desteğe karşılık, Madduwatta’nın Arzava’yı denetlemesini istiyordu. Ancak Madduwatta kendisine yardım için gönderilmiş Hitit ordusunu arkadan vurup, Arzava ile anlaştı. Arzava kralının kızı ile evlenip Arzava’nın kralı oldu. Zayıflama dönemine girmiş olan Hititler de uzun süre bu bölge ile ilgilenemediler. Madduwatta bir süre için Batı Anadolu’nun büyük bölümüne hâkim oldu.
Fakat Hititler toparlandılar ve imparatorluk çağında I. Şuppiluliuma (MÖ 1344-1322) Arzava’nın gücünü kırdı. Şuppiluliuma’nın ölümü ve Hitit ülkesindeki veba salgını sayesinde Arzava bir süre daha bağımsızlığını koruyabildiyse de, yeni Hitit imparatoru II. Murşili (MÖ 1321-1295) 1320 yılında Arzava’yı yeniden Hititler’e bağladı. Hitit belgelerinde savaş sonunda Hititlerin 62 000 esir aldıkları kayda geçmiştir.
II. Murşili Arzava ülkesini, Mira, Hapalla, Seha Nehri ülkesi ve Wilusa gibi yarı özerk yerel krallıklara böldü. Bu krallıkların Arzava Krallığı'nın varlığı süresi boyunca da Arzava çatısı altında mevcudiyet göstermiş olmaları mümkündür.

Deniz Kavimlerinin saldırıları Hitit ve Truva gibi Arzava'nın da sonu oldu. Kentler harabeye döndü. İnsanlar iç bölgelere kaçtılar. Kimi tarihçiler Hitit imparatorluğunun yıkılışından beş yüz yıl kadar sonra ortaya çıkan Lidya’nın da Arzava’nın devamı olduğu görüşündedirler.

Luvi dili
Hititler
Mira Krallığı

Asur Ticaret Kolonileri Çağı, genellikle Anadolu'daki kentlerin hemen yakınlarında, Asurlu tüccarlar tarafından kurulan ve karum adı verilen ticaret amaçlı yerleşmelerin Anadolu'da yaygınlaşmasıyla başlayan bir dönemdir. Bu ticari amaçlı yerleşimlerin yaygınlaşması esasen Asurlu tüccarların Anadolu'yla son derece organize bir biçimde sürdürülen ticari ilişkileri yerleştirmesinin bir göstergesidir. MÖ 1.950 – 1.750 yılları arasında yaklaşık 200 yıl süren bu dönem Anadolu'da aynı zamanda yazılı tarihin ve Orta Tunç Çağı'nın başlangıcı olarak kabul edilir. Dönemin sona erişinin, Anadolu'da Hitit yayılmasından kaynaklanmış olması kuvvetle muhtemel görünmektedir. Kuşşara Kralı Anitta, Hattuşaş'Boğaz köy'ı 1700'lerin başlarında yakıp yıkmıştı. Kısa sürede en azından Orta Anadolu'daki krallıkları birer birer yıkarak bölgede ilk siyasi birliği kuran Kuşşara krallarının, Asur Ticaret Kolonileri Çağı'na son verdikleri kabul edilmektedir. Koloni Çağı boyunca Anadolu'ya sızan Hititler oraları  istila ederken Asur kolonilerini de ortadan kaldırmışlar, toparlanabilen Asurlu tüccarlar da ülkelerine dönmüştür. Hititler sadece yerel krallıkları yıkmakla kalmadılar aynı zamanda ticaretin serbestliğine de geniş ölçüde sınırlamalar getirdiler. Artık maden ithalat ve ihracatı bağımsız tüccarlar tarafından yapılmıyor, ekonominin tüm alanlarında olduğu gibi Hattuşaş'ın denetimi altında organize ediliyordu.
Bununla birlikte, Asurlu tüccarlar Anadolu'nun Güneydoğu, Doğu, Doğu Karadeniz ve Orta Anadolu bölgelerinde ticari koloniler kurmuşlardı. Bu bölgelerin yer altı kaynakları hammadde ihtiyacını karşılıyordu ve bunun dışındaki bölgelere yayılma gereği duyulmamıştı. Dolayısıyla Anadolu'nun diğer bölgeleri için Asur Ticaret Kolonileri Çağı'ndan söz edilemez.
Bu çağla ilgili bilgilerimizin çok büyük bir bölümü arkeolojik kazılarda ele geçen Eski Asur lehçesinde çivi yazısı ile yazılmış kil tabletlere dayanmaktadır. Bu tabletlerin büyük çoğunluğu "Kapadokya Tabletleri" olarak bilinen ve başta Kültepe'de olmak üzere Alişar ve Boğazköy'deki kazılarında bulunmuş belgelerdir. Söz konusu tabletler esas olarak Asurlu tüccarların evlerinin bir bölümünde tuttukları kendi arşivlerinden oluşmaktadır. Dolayısıyla hemen hepsi ticari mektuplardır.

Mezopotamya kültürleri, kendi çevrelerinde bulunmayan gümüş, altın, bakır, dağ kristali, obsidiyen, serpantin, diorit, mermer ve kereste gibi hammaddeler için Mezopotamya çevresine, bu arada Anadolu'ya yönelmek durumundaydılar. Dolayısıyla Asur Ticaret Kolonileri Çağına kadar Anadolu'yla Mezopotamya arasında birkaç binyıl boyunca giderek gelişen ticari ilişkiler sürmekteydi. Örneğin Mezopotamya'nın MÖ 4000 – 3100 tarihleri arasında yer alan Uruk Dönemi'nde, metal ve bazı hammadde gereksinimlerini Güneydoğu Anadolu, İran ve Uman gibi bölgelerden, sömürgecilik benzeri bir sistemle sağladıkları biliniyor. Tunç Çağı'na gelindiğinde ise özellikle bakır, tunç yapımında esas hammadde olması yönünden önem kazanmıştır. İhtiyaç duyulan bir başka metal de gümüştü. Gümüş, çoğu ödemelerde ve değer belirlemede temel ölçüt olarak kullanıla gelmiştir. Mezopotamya kültürleri bu maddeleri dışarıdan sağlamak zorundaydılar.  Öte yandan Tunç yapımı için Anadolu'nun da kalaya ihtiyacı vardır ve o tarihlerde Anadolu'da kalay üretilmiyordu. Kalayın Anadolu'ya Asur Krallığı'ndan getirildiği, ele geçen tabletlerden açıkça okunmaktadır. Fakat Mezopotamya'da kalay da yoktur. Asur, muhtemelen kalayı "doğudan", büyük olasılıkla Zagros Dağları ötesinden getiriyordu.
Anadolu'da yönetici bir sınıfın mimaride kendini ortaya koyması Erken Tunç Çağı II (MÖ 2700 – 2400) döneminde görülmeye başlanmıştır. Bu dönem boyunca artı ürüne el koyan yerel beylerin elinde büyük bir satın alma gücü oluşmaya başlamıştır. Bunun da etkisiyle ticaretin yönü Mezopotamya üstüne kaymaya başladı. Mezopotamya ile sürdürülen ticari ilişkiler, daha gelişkin Mezopotamya uygarlığıyla teması sağlamıştı. Geçmişten beri kendi iç dinamikleriyle şekillenen Anadolu kültürel yapıları bu temasla çeşitlenmeye başlamıştır. Bu çeşitlenmenin belirgin etkileri, Erken Tunç Çağı III döneminde, MÖ 3. binyılın ikinci yarısında Batı Anadolu'ya kadar yayılma göstermiştir. Bu yaygınlaşmanın Mezopotamya ile Anadolu arasındaki ticaretin organize bir hale gelmesi şeklinde yorumlamak gerekmektedir. Akad Krallığı'nın kurucusu Sargon'la (MÖ 2334 – 2279) ilgili bir tablette bu açıkça görülmektedir. Sargon hakimiyetini Toroslar'ın güney eteklerine kadar genişletmesi bu hammadde kaynaklarına ulaşma amacını güdüyordu. Sargon'un çağı Anadolu için önemlidir çünkü Mezopotamya devletlerinin Anadolu'ya yönelik zora dayanan yayılmasının başlarını teşkil etmektedir. Bu yayılma politikasının oluşmasının gerisinde, tüccarların taleplerinin olduğunu düşünmek için nedenler vardır. Aksaray Puruşhattum'daki Asur tüccarları Sargon'a bir mektup göndererek "ticaret yollarının güvenliğini sağlamasını ve Gümüş Ülkesi"ne bir sefer düzenlemesini istemişlerdir.
Ordunun peşinden, savaş ganimetlerini ya da yağmalanan malları satın almak üzere Mezopotamyalı tüccarın da bölgeye geldiği, en azından erzak ve hayvan yemi alımlarıyla başlamak üzere yerli üretici ve daha çok da yerli tüccarla alış verişe girdiği düşünülebilir. Bu bağlamda, Asur Ticaret Kolonilerinin baş aktörü olan Asurlu tüccarların Anadolu'da organize bir ticaret kurmalarının temellerinin bu dönemde atılmış olabileceği ileri sürülmektedir. Sonraki yüzyıllarda, III. Ur Hanedanı ardından Asur bölgede güçlü bir devlet olarak gelişme göstermişti. Kral İluşuma ve halefi Erişum (MÖ 1906-1867) Asur'un dışarıyla ticaretini canlandırmışlardı. Ancak Asur, Anadolu'ya  Akadlar gibi zora dayanan bir yayılmayla girmedi. Sistemli bir şekilde ve en önemlisi savaşmadan, ticari ilişkiler yoluyla hammadde gereksinimlerini karşılama yoluna gittiler.

Anadolu'daki birçok büyük yerleşimle Asur ülkesi arasında ticaret yapılmakla birlikte Anadolu'daki ana ticari merkezi Kaniş'ti. Asur'la ticaret yapan merkezlerin hemen kent dışında "karum" adıyla bilinen pazarlar ve yerleşimler bulunurdu. Ticaret yolları üzerinde ayrıca konaklama birimleri, karumlara oranla daha küçük çaptaki ticari merkezler bulunur ve bunlara "vabartum" adı verilirdi. "Asur Kent Meclisi'nin atadığı, Asur Kentinin Temsilcisi" anlamında "šipru ša alim.ki" olarak adlandırılan bir elçi sürekli olarak Kaniş'te bulunurdu. Bu elçi Asur'la Anadolu'daki devletlerarasındaki diplomatik ilişkileri sürdürmekle görevlidir. Dolayısıyla Anadolu'daki en yüksek otoriteye sahip Asurlu bu elçilerdir. Asurlu bir diğer görevli ise Šaqil-datim olarak adlandırılan memurlardı. Bu memurlar Kaniş Karum'un elçisiydi ve šadduatum adı verilen vergiyi toplardı.
Anadolu'yla ticaret yapacak tüccarlar, kayıt yaptırıp ticari organizasyona katılır, belirlenen ödenekleri ve vergileri öderlerdi. Anadolu'da ise yerel siyasi otoriteyle Asurlu tüccarın karşılıklı yükümlülükleri, Kültepe'de ele geçen çeşitli çiviyazısı tabletlerde görülmektedir. Yerel otoritenin sağladığı güvenliğe ve karumlarda ikamet etme hakkına karşılık tüccarlar vergi ödeyecekler ve vergisiz (kaçak) işlem yapmayacaklardır. Öte yandan bazı lüks malların ticareti yasaklanmıştır. Asurlu tüccar ise kendi hukuk sistemlerine göre yargılanma hakkına sahiptir.
Ticaret esas olarak Anadolu'dan altın, gümüş, bakır, tahıl ve yün alımına, Mezopotamya'dan kalay, dokuma, süs eşyaları ve bazı kokular getirilmesine dayanmaktadır. Taşıma ise eşek kervanlarıyla yapılmaktaydı. Tüccar, çeşitli adlarda vergiler ödemekteydi. "Datum" adlı vergi Karumlarda, "Şaddutum" Vabartumlarda, "Nişhatum" ise yerel krallıklara ödenmekteydi.
Asurlu tüccarların Anadolu'da iş yapması, yerel krallıklarla Asur arasındaki antlaşmalara dayanmaktaydı. Fakat hangi mallara, ne oranda vergi uygulanacağı yerel kralların belirlediği oranlardı. Alınan bir kısım verginin bugün için oranlarını bilmek mümkün olmamaktadır. Ama bazılarının tam olarak oranlarını bilmekteyiz. Örneğin çivi yazılı tabletlerde nishatum ya da nisihtum olarak geçen vergi, dokuma ürünlerinde ve yünde % 5, kalayda % 2,5 veya % 3, gümüşte ise yaklaşık olarak % 4'dü. En yüksek vergi oranlarından biri 1/10 oranıyla amutum üzerinden alınan vergidir. Diğer yandan kervandaki her kişi için sabit bir vergi, bir kafa vergisinin de alındığını söz konusu kayıtlardan anlamaktayız.
Ticaretten alınan tüm vergiler bir araya geldiğinde büyük bir mali yük oluşturuyordu. Bu durum doğal olarak kaçak mal naklini ortaya çıkarmıştır. Hatta, resmi ticaret hatları (Harran-Şarri –Kral Yolu) dışında Harran-Sugunnim olarak adlandırılan bir "kaçakçılık yolu" güzergâhı bile vardır. Kaçakçılık, kente malı gümrük dışından sokmak, farklı güzergahlardan nakletmek ya da ticareti yasaklanan / kısıtlanan malların ticaretini yapmak şeklinde oluyordu.
Anadolu'da son çalışmalara göre kırktan fazla karum ve vabartum olduğu belirlenmiştir. Çivi yazısı tabletlerde bugüne kadar 20 karumun adı belirlenmiştir. Bunlar Abum, Buruddum, Durhumit, Eluhut, Hahhum, Hattuş, Hurrama, Kaniş, Nihriya, Buruşhattum, Samuha, Şimala, Tawiniya, Tegarama, Timelkia, Şupululia, Urşu, Wahşuşana, Wa/uşhania ve Zalpa'dır. Yine çivi yazısı tabletlerden 24 vabartumun adı bilinmektedir.
Asurlu tüccarın karumlardaki merkez bürosuna "bit-karim" adı verilmekteydi. Bit-karim, tüm organizasyonun düzenli işleyişinden sorumlu olduğu gibi tüm vergilerin toplandığı merkez durumundadır. Bir ticaret odası gibi çalışan kurum aynı zamanda tüccarlar arası itilafları çözmede bir hakem gibi işlev üstlenmektedir. Diğer yandan kayıt, depolama ve emanete bırakma işlemleri de bu bürolarda yapılmaktaydı. Tüccarların karumlarda ya da vabartumlarda karşılaştıkları hukuki anlaşmazlıklar "şehrin Babaları" denilen bir meclisçe, bazen de "Beştebir" denilen bir heyette karara bağlanırdı. Ancak buralarda sonuç elde edilemezse son karar Asur kentinde verilirdi.
Asıl sermayedar, yani tüccar Asur'daydı. Anadolu'da ise onlara bağlı, bir bakıma temsilci olan adamları iş yapardı. Bazı temsilciler sermayedarın ortağı da olabiliyordu. Ticaret işindeki diğer grup da 

Atlas Okyanusu veya Atlantik Okyanusu, 106.460.000 km2 yüzölçümü ile Dünya'nın en büyük ikinci okyanusudur. Dünya yüzeyinin yaklaşık %20'sini ve Dünya'nın su yüzeyinin yaklaşık %29'unu kaplar. Bir zamanlar tek parça olan ana kıtanın bölünmesiyle oluşmuştur. Avrupa ve Afrika'yı Amerika kıtalarını ayırır. Avrupalı bakış açısıyla "Eski Dünya"yı "Yeni Dünya"dan ayırdığı kabul edilir.
Ortalama derinliği 3.314 metre olan okyanusun en derin noktası Porto Riko Çukuru'dur. Ayrıca dünyanın en uzun okyanus sıradağı olan Orta Atlas Sırtı bu okyanusta bulunur. 106.400.000 kilometrekare alana sahiptir ve yeryüzünün beşte birini kaplar. Atlas Okyanusuna Avrupa'dan Ren, Elbe; Afrika'dan Kongo ve Nijer; Amerika'dan St. Lawrence, Mississippi, Orinoco, Amazon, Parana ve Uruguay nehirleri dökülür.

Okyanusların sınırları

"Atlas Okyanusu". The World Factbook. CIA. Arşivlenmesi gereken bağlantıya sahip kaynak şablonu içeren maddeler (link) 
Curlie'de Oceans (DMOZ tabanlı)
www.cartage.org.lb
"Map of Atlantic Coast of North America from the Chesapeake Bay to Florida" 8 Mayıs 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. from 1639 via the World Digital Library

Avustralasya; Avustralya, Yeni Zelanda, Yeni Gine adası ve Pasifik Okyanusu'ndaki komşu adaları kapsayan Okyanusya'da bir bölge. Terim ilk kez Charles de Brosses'nin Histoire des navigations aux terres australes (1756) adlı kitabında kullanılmıştır. Latincede "Asya'nın güneyi" anlamına gelen sözcük daha doğuda yer alan Polinezya ve güneydoğu Pasifik'i (Magellanica) dışarıda bırakan bölgeyi tanımlamaktadır. Kuzeydoğusunda yer alan Mikronezya'dan da ayrılan bölge, Hindistan'ın da yer aldığı Hint-Avustralya Levhası'nda bulunmaktadır.

Avustralasya terimi zaman zaman Avustralya ve Yeni Zelanda'yı belirtmek için kullanılmaktadır. Yeni Gine adasının (Papua Yeni Gine ve adanın Endonezya sınırları içindeki bölümü) Avustralasya sınırları içinde olduğu da düşünülmektedir. 

Avustralasya terimi geçmişte Avustralya ve Yeni Zelanda spor takımlarını belirtmek için kullanılmıştır. Yeni Zelanda ve Avustralya tenis takımlarının 1905–1915 yılları atasında katıldığı Davis Kupası turnuvaları ile 1908 ve 1912 Yaz Olimpiyatları bu duruma örnek olarak gösterilebilir.

Ekolojik açıdan bakıldığında, Avustralasya birçok eşsiz bitki ve hayvan türüne ev sahipliği yapmaktadır. Burada sözü edilen bölge Avustralya, Yeni Gine ile Lombok ve Sulawesi'yi de içine alan adalardan oluşmaktadır. Wallace Çizgisi Avustralasya'yı biyolojik olarak Asya'dan ayırmaktadır. Borneo ve Bali bu çizginin batısında kalan topraklardır.

Richards, Kel (2006). "Australasia". Wordwatch. ABC News Radio. 21 Temmuz 2014 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 8 Ocak 2011. 
Encyclopædia Britannica'nın on birinci baskısında Avustralasya21 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Aydınoğlu Beyliği veya Aydınoğulları Beyliği, Anadolu Selçuklu Devleti'nin çökmesi ve dağılmasıyla başlayan Anadolu Beylikleri döneminde, 14. yüzyıl başlarında Güneybatı Anadolu'da Aydın ve çevresinde kurulmuş; döneminde hayli etkili olmuş bir Türkmen beyliğidir.

1308'de Aydın ve çevresinde kuruldu. Devletin kurucusu Aydınoğlu Mehmed Bey, Germiyanoğlu Yakub Bey'in ordusunda subaşıydı (ordu komutanı) ve Germiyanoğulları Beyliği'nin Batı Anadolu'daki sınırlarını genişletmekle görevlendirilmişti. Bizans'tan Birgi'yi aldıktan sonra bağımsızlığını ilan etti; Birgi'yi babasının adıyla anılan beyliğinin başkent yaptı (1308). Kente, kendi adıyla anılan bir ulu cami ve külliye inşa ettirdi. Birgi'nin ardından Ödemiş, Sultanhisar ve İzmir'i de topraklarına kattı. Ayasuluk'ta (bugünkü Selçuk) Aydınoğullarının ilk donanmasını kurdu. Topraklarını beş oğlu arasında paylaştırdı. İzmir valiliğine oğullarından Umur Bey'i getirdi. Ayasuluk'taki donanma, Umur Bey'in komutasında Ege adalarına ve Rumeli kıyılarına akınlar yaptı.
Mehmed Bey'in 1334'te ölümü üzerine beyliğin başına oğlu Umur Bey geçti; 14 yıl saltanat sürdü. Umur Bey Selçuk ve İzmir'de tersaneler kurdu; donanmasını güçlendirdi. Sakız, Bozcaada, Eğriboz, Mora ve Rumeli kıyılarına akınlar düzenledi. Bizans'taki taht kavgalarına müdahale etti ve Kantakuzen'in tahta oturmasında rol oynadı. Umur Bey Alaşehir'i de topraklarına katınca, Venedik, Ceneviz, Rodos Şövalyeleri ve Kıbrıs Krallığı'nın donanmaları birleşerek harekete geçti. Birleşik Haçlı donanması 1344'te İzmir'in sahil kesimini ele geçirdi ve Aydınoğulları bu savaşta donanmasını yitirdi. Umur Bey, İzmir'i geri almak için yaptığı kuşatma sırasında öldü.

Umur Bey'in 1348'deki ölümünden sonra sırayla Mehmet Bey'in oğullarından Hızır Bey ve İsa Bey Aydınoğulları hükümdarı oldu. Hızır Bey, 1348'de Venedik, Kıbrıs Krallığı ve Rodos Şövalyeleri ile çok ağır bir anlaşma imzalamak zoruna kalmıştı. Yirmi maddelik anlaşmanın şartları gereği, Aydın ili iskelesinde alınan gümrük vergisinin yarısı Latinlere bırakılıyor; Aydınoğlu deniz kuvvetleri silahtan tecrit ediliyor, gemiler karaya çekiliyordu. Bu anlaşma beyliğin deniz faaliyetlerini durdurmasına ve gücünü yitrmesine sebep oldu. Benzer bir anlaşma 1351'de Ceneviz'le de imzalandı. Anlaşma, 1371'de İsa Bey döneminde de yenilendi.
Aydınoğuları, başlangıçta Osmanlılarla dostane ilişkiler kurulmuştu. Ancak ilişkiler, 1389'da Osmanlı tahtına çıkan I. Bayezid'in kardeşi Yakup Bey'i öldürmesi üzerine bozuldu. Bu olaya tepki gösteren ve güçlerini birleştiren Anadolu Türkmen Beyleri arasına Aydınoğulları Beyliği de katıldı. Genç Osmanlı Sultanı Yıldırım Bayezid, kendisine karşı birleşen beylikler üzerine 1390'da sefere çıktı. Aydınoğlu himayesinde bir Rum şehri olan Alaşehir'i Osmanlı idaresine kattı. İsa Bey, bu gelişmeler üzerine topraklarını Yıldırım Bayezid'e bırakarak Tire'de oturmayı kabul etti. İsa Bey'in kızı Hafsa Sultan'ın Yıldırım Bayezid ile evlendirilmesi sonucu iki aile arasında akrabalık ilişkisi sağlandı.
1402'deki Ankara Savaşı'nda Yıldırım Bayezid'i yenen Timur Aydınoğulları'na eski topraklarını geri verdi. Beyliğin başına İsa Bey'in oğlu Musa Bey', onun kısa süre sonra ölümü üzerine de II. Umur Bey geçti (1403).
II. Umur Bey, 1405 yılında beyliği amcasının oğlu Cüneyd Bey'e bırakmak zorunda kaldı. Aydınoğulları, Cüneyd Bey'in idaresinde bir süre daha varlığını sürdürebildi. Cüneyt Bey, Osmanlı Devleti'ndeki Fetret devri olayları ve Düzmece Mustafa isyanında önemli rol oynadı. En sonunda İzmir yakınlarındaki sığındığı kalede teslim olmak zorunda kaldı ve hem kendisi hem de ailesi öldürüldü. Böylece 1426'da Aydınoğulları Beyliği toprakları II. Murad tarafından kesin olarak Osmanlı Devleti'ne katılarak ilhak edildi.

Beylik hanedanının torunlarından Aydınoğlu Molla Yakup Bey, 1597 yılında İzmir'in en büyük camii olan Hisar Camii'ni yaptırdı. Bu da, Aydınoğlu ailesinin Osmanlı idaresinde de uzun süre ön planda kaldığına işaret etmektedir. Osmanlı idaresinden sonra da varlığını sürdürdüğü düşünülmektedir; ama tam olarak nerede oldukları bilinmemektedir.

Aşıklı Höyük, Aksaray'a bağlı Kızılkaya Köyü'nün yakınlarında yer alan arkeolojik bir alandır. Radyokarbon örneklerinin sonuçlarına göre, Aşıklı Höyük'te yerleşiklik MÖ 9. bin yılda başlar ve MÖ 8. bin yıl sonuna dek sürer. Yerleşme yaklaşık olarak MÖ 8200-7500 arasına tarihlenmektedir. Aşıklı topluluğu, bu bin yıla yakın süreç boyunca yerleşimi hiç terk etmez. Bu kesintisiz iskan süreci, yerleşim düzeni ve mimaride radikal değişim ve dönüşümler ile ve aynı zamanda ekonomide ve teknolojide oldukça yavaş ve kademeli bir değişim ile birlikte takip edilebilmektedir. Bu bağlamda Aşıklılılar, bölgede yerleşikliğe geçen ilk avcı-toplayıcılardandır ve gerek ilk yerleşiklik süreçleri gerekse de bin yıllık iskan süreci içerisinde yerleşikliğe adaptasyon ile birlikte yaşam biçimleri teknik, sosyal, kültürel, bilişsel boyutlarda tümüyle okunabilmektedir. Kısaca diyebiliriz ki, insanlık tarihinin en önemli değişim ve dönüşüm süreçlerinden biri olarak avcı-toplayıcı ve göçer yaşamdan yerleşik yaşama geçiş süreci Orta Anadolu'nun Volkanik Kapadokya Bölgesi'nde Aşıklı Höyük özelinde izlenebilmektedir.
Mimarlık tarihinin önemli gelişim ve dönüşüm süreçleri Aşıklı Höyük'te adım adım izlenebilmektedir. Mimaride saz ve ağaç gibi doğadan doğrudan temin edilebilen organik malzemelerin kullanımı, kerpiç üretimi ve kerpicin çeşitli şekillerde inşa malzemesi olarak tercih edilmesi, oval planlı kulübelerden dörtgen planlı konutlara geçiş ve yerleşme düzeninde dönüşüm gibi Yakın Doğu Neolitik Çağ mimarisini karakterize eden önemli dönüm noktaları ve değişim süreçleri Orta Anadolu Neolitiği bağlamında Aşıklı Höyük'te bin yıllık kesintisiz bir iskan sürecine paralel olarak takip edilebilmektedir.

Aşıklı Höyük, Orta Anadolu'nun Volkanik Kapadokya bölgesinde bulunan bir höyük yerleşmesidir. Aksaray il merkezinin 25 km doğusunda Kızılkaya Köyü'nde, Melendiz Çayı'nın kenarında yer almaktadır.
Yaklaşık 4 hektar büyüklüğünde bir alanı kaplayan Aşıklı Höyük deniz seviyesinden 1119.45 metre yüksekliktedir. Höyüğün özellikle batısı Melendiz Çayı'nın sık sık yatak değiştirmesi nedeniyle aşınmıştır.
Yerleşmenin yer aldığı Volkanik Kapadokya Bölgesi ve Melendiz Vadisi, içerdiği farklı ekolojik nişler, su kaynakları, fauna ve florada çeşitlilik ve hammadde kaynakları açısından oldukça verimli bir bölgedir. Aşıklı Höyük, güneyinde Hasandağ ve Melendiz Dağ silsilesinin çevrelediği bir çanak içinde volkanik kayaçlar, tüflü araziler ile tanımlı bir bölgede yer alır. Bugün Karasal iklimin hakim olduğu bölgede ekonomi bağcılık, şarapçılık, buğday tarımı ve hayvan besiciliğine dayanır.

İlk kez 1963 yılında Hititolog Edmund Gordon tarafından saptanan Aşıklı Höyük'te ilk kapsamlı çalışma 1964-65'te Ian Todd tarafından gerçekleştirilen yüzey toplaması, kesit çalışması ve tarihlendirme çalışmalarıdır. Höyüğün yamaçlarından topladığı karbon örnekleri ile Ian Todd Aşıklı Höyük'teki yerleşimi günümüzden 9 veya 10 bin yıl öncesine tarihlemiştir.
Aşıklı Höyük'teki ilk arkeolojik kazı çalışmaları, 1989 yılında, Mamasun Barajı'nın su düzeyinin yükseltilmesine karar verilmesi dolayısıyla höyüğün olasılıkla su altında kalacağının anlaşılması üzerine İstanbul Üniversitesi Prehistorya Anabilim Dalı tarafından başlatılmıştır. Söz konusu kurtarma kazıları Ufuk Esin başkanlığında gerçekleştirilmiş, ikinci başkanlığı ise Dr. Savaş Harmankaya yapmıştır.
2000-2003 yılları arasında çalışmalar Nur Balkan Atlı başkanlığında devam etmiş; 3 yıllık bir aradan sonra ise 2006 yılında Mihriban Özbaşaran ve Güneş Duru tarafından yeni amaçlar ve yöntemler ile farklı ülkelerden uzmanların da katılımıyla disiplinlerarası araştırmaları kapsayan ikinci dönem kazı ve araştırma çalışmaları başlatılmıştır.

Aşıklı Höyük'te ilk yerleşiklik, MÖ 9. bin yılda toprağa yarı-gömük, oval biçimli, kerpiç duvarlı kulübeye benzeri binalarda barınan ve aynı zamanda saz örgü kulübeler de kullanan, besin ekonomisi koyun, keçi, sığır, kızıl geyik, tavşan, balık ağırlıklı olmak üzere yabani hayvan avı, hem yabani hem de kültüre alınmış tahıl ve baklagillerin hasadı ve ot, yemiş ve meyve toplayıcılığı ile karakterize olan, ölülerini hocker pozisyonunda (cenin pozisyonu, ana karnındaki pozisyon) binaların tabanlarına açılan çukurlara gömen ilk Aşıklılılar ile temsil edilmektedir.
Oval biçimli kerpiç binalarda yapı içi öğeler ateş yerleri, direk yerleri, kimileri çatıyı taşıyan direklere ait irili ufaklı çukurlar ve sekilerden oluşur. Öğütme taşları da yapı içi buluntulardandır. Tabanları sıvalı söz konusu yapılarda taban sıvasının kesilerek açıldığı mezar çukurları da mevcuttur. Ölüler yukarıda belirtildiği gibi hocker pozisyonunda gömülmektedir ve kimi çukurlarda iskeletler ile birlikte buluntular da mevcuttur.
MÖ 9. bin yıl yerleşmesinde toprağa yarı-gömük, oval biçimli kerpiç kulübeler, kullanımları bittikten sonra çöplük olarak kullanılmışlardır.
Aşıklılılar'ın ilk yerleşiklik süreçlerinden itibaren yerleşmenin sonuna dek öne çıkan en önemli unsurlardan biri, “süreklilik” olgusudur. MÖ 9. bin yılda bu durumu, yapı için açılan çukurun kullanımı devam ederken gerçekleştirilen duvar ve taban yenilemelerinden yani aynı alanda bina yapım ve kullanımının süreklilik içererek devam etmesinden ve de benzer şekilde ateş yerlerinin de süreklilik içerir şekilde aynı noktada konumlandırılmasından izleyebilmekteyiz.
MÖ 9. bin yılda günlük yaşam binaların arasında yer alan açık alanlarda geçmekte; pişirme, deri ve post işleme, obsidyen yongalama, kemik ve boynuz işçiliği, sepet ve boncuk yapımı gibi günlük faaliyetler birkaç direk yardımı ile üstü örtülen veya tamamen açık aktivite alanlarında gerçekleştirilmektedir. Açık alanlarda yer alan büyük pişirme çukurları, yine bu alanlarda bulunan hayvan kemikleri, bitki kalıntıları, bızlar çoğunlukta olmak üzere kemik aletler, obsidyen aletler ve yongalama artıkları günlük faaliyetlere dair bulgulardandır.
Yukarıda belirtildiği üzere avcılık ve toplayıcılık temelli besin ekonomisinin yanı sıra, yerleşiklik süreci içerisinde buğday ve arpa tarımı başlar ancak yabani türlerin tüketimi sürmektedir; çok çeşitli türleri içeren yabani hayvan avının yanında ise özellikle dişi koyun ve keçilerin yerleşmede veya yerleşme yakınında tutulmaya başlamasıyla ilk hayvan evcilleştirme uygulamalarından söz edilebilmektedir.

MÖ 8. bin yılda Aşıklı sakinleri bitişik planlı, adeta birbirine eklemlenerek çoğalan, çoğunlukla tek veya iki, nadiren ise üç odalı ve girişlerin damdan gerçekleştirildiği dörtgen planlı kerpiç konutlarda yaşamışlardır. Bu konutların oluşturduğu yapı grupları, genellikle dar aralıklarla birbirinden ayrılır. Bu dar aralıkların haricinde ise kimi yapı grupları arasında çöplük ve işlik olarak kullanılmış olan açık alanlar mevcuttur. Sokak veya geçit olarak adlandırılabilecek olan aralıklar, bu çöplüklere açılır. Konutlar, yerleşmenin kuzeyinde yer alır ve yerleşmenin güneyinden çakıllı bir yol ile ayrılır. Yerleşme söz konusu çakıllı yol ile iki ana işlevsel alana bölünmüştür. Çakıllı yolun güneyi “Özel Amaçlı Yapılar Alanı” olarak tanımlanan ve konum, boyut ve plan açısından konutlardan farklılık gösteren iki özel binanın yer aldığı alandır.
Konutlar, plan, boyut ve yapı içi öğeler bağlamında neredeyse standarttır ve bu standart Aşıklılılar tarafından neredeyse yüzyıllarca korunmuştur. Yapı içi öğeler ocaklar, sekiler, çukurlar ve direk yerlerinden oluşur. Ocaklar genellikle mekanların güneyinde yer almaktadır. Çukurlardan kimileri yine mezar çukurlarıdır ve ölü gömme geleneği mekan içi taban altı hocker pozisyonunda gömütler ile MÖ 9. bin yıldan 8. bin yıla, aynı şekilde devam eder. Taban yenilemeleri ve ocak vb. yapı içi öğelerin konumlandırılması bağlamında süreklilik olgusu MÖ 8. bin yılda da baskındır.
MÖ 8. bin yılda günlük faaliyetlerin örüldüğü yaşam alanı, ortak açık alanlardan dam seviyesine taşınır. Girişlerin de aynı zamanda olasılıkla ahşap merdivenler ile damdan gerçekleştirildiği kerpiç konutlarda dam seviyesinde gerçekleştirilen günlük faaliyetlerin artıkları, faaliyet sonrasında yapı aralarındaki dar aralıklara atılmıştır ve bu sayede Aşıklılıların 8. bin yıl günlük faaliyetlerine dair bulgulara ulaşılabilmektedir.

MÖ 8. bin yıl yerleşmesinde Aşıklılılar iki özel işlevli yapı inşa etmişlerdir. Bugün söz konusu yapıların yer aldığı alan, bir korugan altında sergilenmektedir. Konutların olduğu alandan bir çakıllı yol ile ayrılmakta olan “Özel Amaçlı Yapılar Alanı” yerleşmenin güneyinde yer alır. Konut alanındaki yapılardan boyut, plan, malzeme ve iç öğeler açısından oldukça farklı olan iki yapı ile söz konusu alanın, Aşıklı topluluğunun sosyal yaşamları ve inançlarıyla ilintili pratikleri bağlamında ortak kullanım gören bir “komünal alan” olduğu düşünülmektedir.
Yapılardan biri kuzey duvarı taşla örülü, iç avlulu ve tabanın bir kısmının iri kerpiç bloklarla döşendiği duvarları sıvalı ve kırmızı boyalı bir yapıdır. Alanın daha güneyinde yer alan bir başka özel amaçlı yapının ise planı kareye yakındır. Kerpiç duvarlı, tabanı defalarca yenilenmiş ve her yenilemede kırmızı, sarı gibi renklere boyanmış olan bu yapı kanal, seki vb. iç öğelere sahiptir.

Aşıklı topluluğu, tahıl tarımının başlangıcı ve hayvanların yerleşmede tutulmaya başlaması gibi insanlık tarihinde önemli dönüşümlerin yanı sıra Anadolu özelinde birçok gelişmenin de ilklerine imza atmıştır diyebiliriz.
Taban ve duvarları kireç sıvalı özel amaçlı bir yapıda görülebileceği üzere, Aşıklılılar kirecin yakılması ve söndürülmesi işlemi olan ilk piroteknoloji uygulamasını gerçekleştirmişlerdir.
Bir diğer ilk, iki farklı mezarda ölülerin boyun ve kollarında bulunan bakır boncuklardır. Bakırı hem sıcakken hem de soğukken işleyerek söz konusu boncukları üreten Aşıklılılar, ilk madencilik faaliyetini de gerçekleştirmişlerdir denilebilir.
Aşıklılılar, ilk cerrahi müdahale ile birlikte de anılırlar. Yaklaşık 20-25 yaşlarında ölmüş olduğu saptanan bir Aşıklı kadınının kafatasında saptanan delik, bilinen ilk trepanasyon uygulamasıdır. Söz konusu müdahale esnasında kadının yaşamakta olduğu, operasyon sonrasında a

Babil, Mezopotamya'da adını aldığı Babil kenti etrafında MÖ 1894 yılında kurulmuş, Sümer ve Akad topraklarını kapsayan bir imparatorluktur. Babil'in merkezi bugünkü Irak'ın El Hilla kasabası üzerinde yer almaktadır. Babil halkının büyük bir kısmını, tarih boyunca çeşitli Sami kökenli halklar oluşturmuştur. Bölgede konuşulmuş en yaygın dil Akadca olmuş olmasına rağmen Sümerce dinî dil olarak kullanılmıştır. Aramice ise ilerleyen yıllarda bölgenin geçer dili konumuna gelmiştir.
Başlangıçta Akad İmparatorluğu'nda yer alan önemsiz ve güçsüz bir şehirken, şehrin Amori hükümdarı Hammurabi tarafından kısa süre içinde büyüyen ve gelişen şehir, kısa ömürlü de olsa bölgedeki en güçlü imparatorluklardan biri hâline gelmiştir. Bu dönemden sonra tüm Güney Mezopotamya'ya Babil denilmeye başlanmış, devletin kutsal şehri Nippur olmuştur. Hammurabi'nin oğlu hükümdarlığı altında güçten düşen devlet uzun süre boyunca Asur, Kassit ve Elam egemenliği altında kalmıştır. Şehir Asurlular tarafından yıkılıp yeniden inşa edilmiştir. MÖ 609-539 yılları arasında hüküm sürmüş Yeni Babil İmparatorluğu, bağımsızlığını Asurlulardan Keldani Nabopolassar önderliğinde kazanmıştır. Bu devletin de çökmesi ile Babil şehri Ahameniş, Seleukos, Part, Roma ve Sasani egemenliği altında kalmıştır.

Mezopotamya'da Babil öncesi Sümer-Akkad dönemi, Sümer uygarlığının ortaya çıktığı MÖ 5400'lere kadar uzanan zengin bir tarihle karakterize edilir. Daha sonra Akad, Asur ve Babil'i oluşturacak olan Akadca konuşan Sami halkı MÖ 35. ve 30. yüzyıllar arasında ortaya çıkmıştır.
MÖ 3. binyıl boyunca Sümerce ve Akadca konuşanlar arasında önemli bir kültürel alışveriş olmuş, bu da yaygın iki dilliliğe ve karşılıklı dilsel etkiye yol açmıştır. Akadca, MÖ üçüncü binyıldan ikinci binyıla geçişte Mezopotamya'da konuşulan dil olarak yavaş yavaş Sümercenin yerini almıştır.
MÖ 5400'den itibaren Akad İmparatorluğu'nun yükselişine kadar (MÖ 24. yüzyıl) Mezopotamya'da Ur, Kiş, Lagaş gibi Sümer şehir devletleri egemendi. Akadca isimler bazı devletlerin krallık listelerinde görünmeye başlasa da Sümer kültürü baskın durumdaydı. Bu dönemde en önemli dini merkez tanrı Enlil'in şehri olan Nippur'du.
Akad İmparatorluğu (MÖ 2334-2154) Akad Semitleri ve Sümerleri birleştirerek antik Yakın Doğu'da baskın bir güç haline gelmiştir. Ancak ekonomik zorluklar, iklim değişiklikleri ve iç çatışmaların ardından Zagros Dağları'ndan gelen Gutilerin saldırıları nedeniyle sonunda gerilemiştir.
Sümer, MÖ 22. yüzyılın sonlarında Üçüncü Ur Hanedanlığı (Neo-Sümer İmparatorluğu) ile yeniden bir diriliş yaşamış, Gutileri kovmuş ve kuzeyde Akadca konuşan Asur'un bazı bölgelerini kontrol altına almıştır.
MÖ 2002'de Elamlılar tarafından Üçüncü Ur Hanedanlığı yıkılınca, Amoriler güney Mezopotamya'ya göç etmeye başlamış ve burayı ele geçirerek küçük krallıklar kurmuştur. Asurlular ise kuzeyde bağımsızlıklarını korumuştur. Güneydeki devletler Amorileri durduramayınca bir süre kuzeydeki Akad akrabaları Asurlulardan yardım almak zorunda kalmıştır.
Bu dönemde Asur kralı Ilu-şuma güneydeki seferlerini anlatırken Akadların özgürlüğünü sağladığını belirtir. Ancak bazı tarihçiler bunun askeri bir başarıdan ziyade güney şehir devletleriyle ticari anlaşmalar yapılması şeklinde yorumluyor.
Ilu-şuma'nın politikaları halefleri tarafından da sürdürülmüştür. Fakat Sargon I tahta çıktıktan sonra Asur ordusunu güneyden çekerek Anadolu'ya odaklanmış ve böylece güney Mezopotamya Amorilerin kontrolüne geçmiştir. Amor döneminin ilk yüzyıllarında en güçlü şehir devletleri ise güneyde Larsa, Isin ve Eshnunna, kuzeyde ise Asur olmuştur.

MÖ 1894 civarında, Sümu-abum adındaki Amorİ hükümdarı, komşu küçük şehir devleti Kazallu'nun topraklarından biri olan o zamanlar nispeten küçük Babil şehrini ele geçirerek, yeni ele geçirdiği toprakları bağımsız bir devlet haline getirdi. Saltanatı, bölgedeki diğer küçük şehir devletleri ve krallıklar arasında bir devlet kurmakla geçti. Ancak, Sümu-abum'un kendisine hiçbir zaman Babil Kralı unvanı vermemesi, Babil'in o dönemde hala önemsiz bir kasaba veya şehir olduğu ve krallık unvanını hak etmediğini düşündürmektedir.
Sümu-abum'u, aynı şekilde yönetim süren Sümu-la-El, Sabium ve Apil-Sin takip etti. Bu dönemde hiçbir yazılı kayıtta Babil krallığından bahsedilmez ve bu kralların kendilerini Babil Kralı olarak adlandırdıklarına dair bir bilgi yoktur. Bu Amorİ hükümdarlarından Sin-Muballit, sadece tek bir çanak tablete göre, resmi olarak Babil kralı olarak kabul edilen ilk kişi oldu. Bu kralların yönetimi altında Babil, çok az toprak parçası kontrol eden küçük bir devlet olarak kaldı ve kendisinden daha eski, daha büyük ve daha güçlü komşu krallıklar olan Isin, Larsa, kuzeydeki Asur ve doğudaki Elam (İran) tarafından gölgede bırakıldı. Elamlar, güney Mezopotamya'nın geniş topraklarını işgal etmişlerdi ve bu erken dönem Amorİ yöneticileri büyük ölçüde Elam'a bağlı olarak hareket ediyorlardı.

Babil tarihi Hammurabi döneminde (MÖ 1792-1750 civarı) büyük bir değişim yaşadı. Hammurabi hükümdarlığında öncelikle Babil'i küçük bir kasabadan önemli bir şehre dönüştürdü. Vergi sistemi ve merkezi yönetim kurarak güçlü bir yönetim oluşturdu. Elamların hakimiyetinden kurtuldu ve hatta Elam topraklarına kadar uzanan seferler düzenledi.
Ardından Mezopotamya'nın güneyini sistematik olarak ele geçirerek bölgede uzun süredir devam eden istikrarsızlığı sona erdirdi. Bu fetihlerle birlikte Sümer, Akad ve Asur'un eski kanunlarını geliştirerek ünlü Hammurabi Kanunlarını oluşturdu. Bu kanunlar günümüzde Louvre Müzesi'nde sergileniyor.
Fetihlerinin etkisiyle Mezopotamya'nın güneyinde yüzyıllardır baskın olan Nippur kentinin yerini Babil aldı. Babil, kutsal bir şehir olarak anılmaya başladı ve güney Mezopotamya'nın hakimi olmak isteyen herkes burada taç giyme töreni düzenlemek zorundaydı.
Hammurabi döneminde Babil, ticaret alanında da önemli bir güç haline geldi. Amorilerle yoğun ticaret yapıldı ve Batı ile güçlü ilişkiler kuruldu. Bu dönemde Babil, hem askeri hem de ticari açıdan önemli bir merkez haline geldi.

Güney Mezopotamya, doğal savunulabilir sınırları olmadığı için saldırılara açık kaldı. Hammurabi'nin ölümünden sonra, imparatorluğu hızla dağılmaya başladı. Halefi Samsu-iluna döneminde, güneydeki topraklar yerel bir Akkad kralı olan Ilum-ma-ili tarafından alınarak, Babil İmparatorluğu'ndan ayrıldı. Güney, sonraki 272 yıl boyunca Babil'den bağımsız kaldı.
Babil ve Amorit yöneticileri, kuzeydeki Asur'dan kovuldu. Asur'un yerel yöneticisi Puzur-Sin, Babil İmparatorluğu'na karşı ayaklandı ve Amorit yöneticilerini kovdu. Daha sonra, yerel bir kral olan Adasi, iktidar ele geçirdi ve Babil İmparatorluğu'nun topraklarını geri almaya çalıştı.
Amorit yönetimi zayıflayan Babil'de devam etti. Hammurabi'nin ölümünden sonra kaybedilen toprakları geri almak için yapılan girişimler başarısız oldu.
Şamşu-Ditana, Babil'in son Amorit hükümdarı olacaktı. Saltanatının başlarında, bugün kuzeybatı İran'ın dağlarında kökeni belirsiz bir dil konuşan bir halk olan Kassitler tarafından baskı altına alındı. Babil daha sonra MÖ 1595'te Hint-Avrupa dili konuşan, Anadolu kökenli Hititler tarafından saldırıya uğradı. Şamşu-Ditana, Hitit kralı Murşili I tarafından Babil'in yağmalanmasının ardından devrildi. Hititler uzun süre kalmadılar, ancak onların yol açtığı yıkım nihayet Kassite müttefiklerinin kontrolü ele geçirmesine izin verdi.

Kassit hanedanı Mari'li Gandash tarafından kurulmuştur. Kassitler, kendilerinden önceki Amorit hükümdarları gibi, aslen Mezopotamya'nın yerlisi değillerdi. Aksine, ilk olarak bugün kuzeybatı İran'da bulunan Zagros Dağları'nda ortaya çıkmışlardı.
Kassitlerin etnik aidiyeti belirsizdir. Yine de dilleri Semitik ya da Hint-Avrupa değildi. Ya izole bir dil olduğu ya da muhtemelen Anadolu'daki Hurro-Urartu dil ailesi ile ilişkili olduğu düşünülmektedir, ancak günümüze ulaşan metinlerin azlığı nedeniyle genetik bağına dair kanıtlar yetersizdir. Bununla birlikte, bazı Kassit liderleri Hint-Avrupa isimleri taşıyor olabilir ve daha sonra orta ve doğu Anadolu'daki Hurrileri yöneten Mitanni elitine benzer bir Hint-Avrupa elitine sahip olabilirler, diğerleri ise Sami isimlere sahipti.
Kassitler Babil'in adını Karduniaš olarak değiştirdiler ve hükümdarlıkları 576 yıl sürerek Babil tarihindeki en uzun hanedanlık oldu.
Bu yeni yabancı egemenlik, eski Mısır'daki Sami Hiksoslar'ın kabaca çağdaş yönetimiyle çarpıcı bir benzerlik sunar. Babil'in Amorit krallarına atfedilen tanrısal niteliklerin çoğu bu dönemde ortadan kalktı; "tanrı" unvanı hiçbir zaman bir Kassit hükümdarına verilmedi. Babil, krallığın başkenti ve eski Mezopotamya dini rahiplerinin tüm güce sahip olduğu ve kısa ömürlü eski Babil imparatorluğunun miras hakkının verilebildiği tek yer olan Batı Asya'nın "kutsal şehirlerinden" biri olmaya devam etti.
Babil, kısa süreli göreceli güç dönemleri yaşadı, ancak genel olarak Kassitlerin uzun egemenliği altında nispeten zayıf olduğunu kanıtladı ve uzun dönemleri Asur ve Elam egemenliği ve müdahalesi altında geçirdi.
Babil'de Kassit egemenliğinin tam olarak ne zaman başladığı belli değildir, ancak Anadolu'dan gelen Hint-Avrupalı Hititler şehrin yağmalanmasından sonra Babil'de uzun süre kalmamışlardır ve Kassitlerin kısa süre sonra buraya yerleşmiş olmaları muhtemeldir. Agum II MÖ 1595'te Kassitler adına tahta geçti ve İran'dan Fırat'ın ortasına kadar uzanan bir devleti yönetti; Yeni kral, Asur'un yerli Mezopotamya kralı Erishum III ile barışçıl ilişkilerini sürdürdü. Yirmi dört yıl sonra Hititler'in ele geçirdiği Marduk'un kutsal heykelini geri almış ve Marduk'u Kassit tanrısı Shuqamuna'ya eşit ilan etmiştir.
Toprak kaybına, genel askeri zayıflığa ve okuryazarlık ile kültürdeki belirgin azalmaya rağmen, Kassit hanedanı Babil'in en uzun ömürlü hanedanı olmuş, Babil'in Elamlı Shutruk-Nakhunte tarafından fethedildiği MÖ 1155 yılına kadar yaşamıştır.

Babil'in kontrolünü Elamlılar ele geçirmişti fakat uzun sürmedi. Elam ile Asur savaşırken Marduk-kabit-ahheshu isimli kişi MÖ 1155-1139 yılları arasında hüküm süren 4. Babil Hanedanı'

Balkanlar, kısmen Balkan Yarımadası’na karşılık gelen bir bölge, Avrupa kıtasının güneydoğu kesiminde, İtalya Yarımadası'nın doğusu, Anadolu'nun batısı ve kuzeybatısında yer alan, coğrafi ve kültürel bölgedir. Bölge için bazı yayınlarda Güneydoğu Avrupa terimi de kullanılır.
Bölge adını batıdan doğuya uzanan ve Bulgaristan’ı ikiye bölen dağ silsilesinden almıştır. Önceleri bu sıradağların adı olarak kullanılan Balkan, daha sonraları tüm bu bölge için kullanılmaya başlanmıştır. “Balkan” sözcüğüne bütün dillerde rastlanır. Balkanlar'ın bazı kısımlarındaki çok yönlü geri kalmışlık sebebiyle bölge genel olarak, Avrupa'nın sorunlu yerlerinin başında kabul edilir. Osmanlı İmparatorluğu’nun bölgedeki hükümdarlığının bitişinden itibaren Balkanlar’ın paylaşımına dair sıkıntılar günümüze dek sürmüştür. Bölgede, 49 milyon civarında insan yaşar.
Osmanlı İmparatorluğu’ndan önce, Antik ve Orta Çağ kaynaklarında, topografik durumu iyi bilinmeyen bölgedeki dağların bazı kısımlarına Haemus (Yunanca: Αἵμου veya Αἵμος) denirdi.

Bölgenin adı olan Balkan veya Balkanlar sözü Türkçedir. Bu söz Türk Dil Kurumu tarafından "öz. a. Hırvatistan, Sırbistan, Karadağ, Kosova, Slovenya, Arnavutluk, Kuzey Makedonya, Bosna-Hersek, Bulgaristan, Yunanistan ve Trakya'yı içine alan bölge" şeklinde belirtilir. Kelimenin yapısında yer alan Balkan sözünün, "sarp ve ormanlık sıradağ; sık ormanla kaplı dağ; yığın, küme; sazlık, bataklık" gibi anlamları vardır. Dünyadaki diğer dillere de Türk dilinden geçmiştir. Bölgeye, kültürel ve tarihî nedenlerle bazen Macaristan ve Moldova da dahil edilmektedir.
Kelime, Osmanlı Türkçesinde yaygın bir kullanıma sahip olmuştur (Golyak Balkanı, Bor Balkanı, Bababalkanı vb.). Osmanlı son döneminde ünlü sözlük yazarı ve edebiyatçı Şemseddin Sami tarafından oluşturulan Kâmûs-ı Türkî adlı ünlü sözlükte "Sarp ve müselsel veya ormanla mestur dağ, silsile-i cibal" şeklinde Balkan sözünü belirtmiş, ayrıca "Rumeli kıtasını garbdan şarka şakk eden silsile-i cibal ki buna izafetle kıta-i mezkûreye Balkan şibh-i ceziresi denir." şeklinde de kelimenin gelişimini açıklamıştır.
Bölge adının yapısında bir kelime ve ona eklenen çokluk eki vardır: Balkan+lAr. Balkan (Ad) +lAr (Çokluk eki) yapılarından oluşur. Türkçe "-lAr" çokluk eki ile kurulan "Balkanlar" ismi, bu ekin "aile, boy, millet, topluluk, grup" anlamını veren işlevi ile "sarp ve ormanlık sıradağların olduğu yer" anlamında kalıplaşmıştır.

Türkiye Türkçesi literatüründe Rumeli adlandırması da Balkanlar adlandırmasına denk veya ona yakın bir kullanıma sahiptir. Rumeli ismi ise, Osmanlı İmparatorluğu'nun Doğu Roma İmparatorluğu'ndan fethettiği topraklara verdiği Türkçe isimdir, Roma diyarı/toprakları anlamına gelir. Osmanlı Türkleri, Avrupa'ya ayak bastıktan sonra, burada fethettikleri yerlere Rumeli adını verdiler. Hâlbuki bu isim evvelce bugünkü Anadolu için kullanılmış, hatta Orta Çağ Avrupa kaynaklarında Romanie şeklinde tercüme edilmiş iken bu son şekil, Rumeli'nin Anadolu'ya mütenazır olarak kullanılması gibi, Balkan yarımadasına tatbik olunmuş ve garp kaynaklarında "Peninsule romaine" tarzında da kullanılmıştır. Yeni çağlardan itibaren, Avrupa harita ve kitaplarında bu yarımadaya "Turquie d'Europe" veya "Empire ottoman d'Europe" denildiği görülüyor ki, sonradan Türkçe neşriyatta, bu adlara muadil olmak üzere, "Avrupa-i Osmânî" ve "Rumeli-i Şâhâne" tabirleri kullanılmıştır.
Rum+el+i (< Rum Eli: Rum (Ad) El (Ad) +i (3. teklik iyelik eki) yapısındaki sözün kökündeki "Rum" kelimesi "Doğu Roma İmparatorluğu sınırları içinde olan toprak, halklar" anlamıyla kelimenin yapısına katılmıştır. "Roma" sözünün bir biçimidir: (Lat.) Roma > Rum (Osm.Tr.).

Balkanlar, güneybatıda Adriyatik Denizi ve İyon Denizi; güneyde Akdeniz; güneydoğuda Ege Denizi, Marmara Denizi; doğuda Karadeniz ile çevrili bir yarımadadır. Kuzey sınırlarını Tuna, Sava ve Kupa nehirleri oluşturur. Kuzeybatıdan (Trieste Körfezi) güneye ve doğuya dek olan bölge sınırları denizlerle çevrilidir: Adriyatik, İyon Denizi, Akdeniz, Ege Denizi, Çanakkale Boğazı, Marmara, İstanbul Boğazı, Karadeniz. Karadeniz kıyılarında, Tuna'nın döküldüğü yerden Tuna boyunca kuzey sınır Belgrad'a ulaşır. Burada Sava boyunca devam edip Hırvatistan-Bosna-Hersek hudut hattından batıya ilerleyen kuzey sınırı Slovenya'ya girer. Čatež ob Savi köyünde Krka Nehri'nden devam eden kuzeybatı sınırı, nehrin ağzı Gradiček'in batısından Vipava Nehri üzerinden ilerleyip İtalya'ya geçer. Gorizia yakınlarında Soča Nehri ile birleşen sınır, Trieste Körfezi kıyısındaki Monfalcone yakınlarında Adriyatik'e bağlanır. Balkanlar'ın toplam yüzölçümü 504.884 km²'dir. Ayrıca Balkan coğrafyasında UTC+01.00 (Hırvatistan, Slovenya, Bosna-Hersek, Karadağ, Arnavutluk, Kosova, Sırbistan, Kuzey Makedonya), UTC+02.00 (Yunanistan, Bulgaristan, Romanya) ve UTC+03.00 (Türkiye) olmak üzere üç zaman dilimi kullanılmaktadır. Türkiye dışında, tüm diğer Balkan ülkelerinde yaz saati uygulaması uygulanır.
Balkanlar'ın veya coğrafi adla Balkan Yarımadası'nın doğu, güney ve batı sınırları hakkında mevcut görüş birliğine rağmen, kuzey sınırları tartışmalıdır. Bazı coğrafyacılar kuzey sınırını Tuna ve Drava nehirleri olarak kabul eder, bazıları da sınır Karpat Dağları'nın doğusundan geçirir. Balkan Yarımadası'nın kıyıları, Akdeniz sistemine dâhil olan altı denize açılmaktadır. Bu durum, Balkanlar'ın, Akdeniz stratejisindeki çok boyutlu yerini vurguladığı gibi Balkan ülkelerinin çoğunun deniz ulaştırması ve denizcilik alanlarındaki gelişmelerine de ışık tutmaktadır.
Balkanlar'da muhitlerin coğrafi yapısına bağlı olarak iklimde değişiklikler görülür. Adriyatik ve Ege kıyılarında Akdeniz iklimi hâkimdir. Karadeniz kıyılarında iklim, nemli subtropikal ve ılıman okyanus tipindedir. İç kesimlerde ise nemli kıtasal iklim görülür. Yarımadanın kuzeyi ile dağlık alanlarda kışlar soğuk ve karlı, yazlar sıcak ve kurudur. Güney kesimlerde kışları iklim hafiftir. Nemli kıtasal iklim, Slovenya geneli, Kuzey Hırvatistan, Bosna-Hersek, Arnavutluk içleri, Kuzey Karadağ, Kosova, Kuzey Makedonya, Bulgaristan, Sırbistan ve Romanya'da görülür. Geri kalan ve yaygın olmayan iklim tipleri olan nemli subtropikal iklim ve okyanus iklimi, Slovenya kıyılarında, Kuzey Hırvatistan kıyılarında, Bulgaristan'ın Karadeniz kıyılarında ve Türkiye'de görülür. Akdeniz iklimi, Güney Hırvatistan, Arnavutluk kıyı kesiminde, Yunanistan'da, Güney Karadağ'da ve Türkiye'nin Ege kıyılarında görülür.

Bölge alanının büyük kısmı dağlarla kaplıdır. Bu dağ yapıları genelde kuzeyden batıya veya güneyden doğuya uzanır. Balkan topraklarının en yüksek dağı 2925 metreye yükselen ve Bulgaristan'da bulunan Rila Dağı'dır. Rila Dağı'nı, 2917 metre ile Yunanistan'daki Olimpos Dağı ve 2914 metre ile Bulgaristan'daki Vihren takip eder. Bu yüksek dağların yanı sıra, en büyük dağ yapıları Dinar Alpleri, Arnavutluk Alpleri, Şar Dağları, Balkan Dağları, Rodop Dağları'dır. Bu dağ dizilerinin dışında, daha küçük ve yerel dağlar da vardır.
Dinar Alpleri, Slovenya, Hırvatistan, Bosna-Hersek, Sırbistan, Arnavutluk, Karadağ ve Kosova topraklarında uzanan sıradağ dizisidir. Arnavutluk Alpleri, Arnavutluk güneyinden Yunanistan'ın orta kesimine dek uzanır. Şar Dağları da bu sıradağların güneydoğusunda, Arnavutluk, Kosova ve Kuzey Makedonya toprakları içinde yer alır. Koca Balkan Dağları, Karadeniz kıyılarından Bulgaristan içlerine doğru yayılır. Hem Bulgaristan ve Yunanistan topraklarında yer alan Rodop Dağları da önemli dağ dizilerindendir.

Bölgenin birçok kesiminde çeşitli büyüklükte akarsular yer alır. Bölgedeki nehirler içinde bazıları birçok ülke içinde akar ve büyük bir havzayı oluştururlar. Bazıları ise daha bölgesel veya yerel nehirlerdirler. Bölgedeki önemli nehirlerden birisi olan Tuna Nehri Balkanlar'ın doğu kısmında yer alan ülkeleri Karadeniz'e bağlar. Tuna Nehri'ne kuzeyden katılan Sava Nehri ve doğudan katılan Morava Nehri diğer önemli nehirlerdendir. 550 km uzunluğa sahip Morava Nehri, Balkanlar bölgesindeki en uzun nehir unvanına sahiptir; Morava'yı Drina Irmağı takip eder. Batıdan güneye akan ve Adriyatik'te denize dökülen Neretva Nehri de bölgenin önemli su kaynaklarından birisidir. Diğer önemli nehirlerin başında Bulgaristan'da doğan Meriç nehri, Arnavutluk'ta akan Drin Nehri ve Kuzey Makedonya'da doğan Vardar Nehri'dir.

Dağlarla yükselmiş ve üç denizle çevrili yapısıyla Balkan Yarımadası, coğrafi bakımdan etkileyici sayılabilir. Kuşlar her gün Tuna Deltası'nda görünür, bölgenin güney periferisinde deniz hayatı vardır. Bitki hayatı da yüksekte, denizden orman sınırına doğru görülür. Balkan coğrafyası, Avustralya'daki Büyük Mercan Resifi ve Ekvador'daki Galapagos Takımadaları'ndan sonra dünyanın biyolojik çeşitlilik bakımından üçüncü en önemli alanı olarak kabul edilmiştir.
Macaristan'daki Tuna Deltası, Avrupa deltaları içinde büyüklük bakımından ikinci, korunmuş alan bakımından ilk sıradadır. Bu delta alanı akarsular, kanallar, ağaç saçaklı göller ve sazlık adalar barındırır. Burası kuş gözlemcileri ve yaban hayat tutkunları için bir cennettir. Bulgaristan'da Meriç Vadisi'nde yer alan Zlato Pole Koruma Alanı, tehlike altındaki birçok tür için bir vaha özelliği gösterir. Koruma alanı, bitki ve hayvan çeşitliliği bakımından oldukça zengindir. Sırbistan, UNESCO listesinde yer alan en az dokuz sulak alana sahiptir. Bunlar içinde Golija-Studenica Biyosfer Rezervi, sadece iyi korunmuş doğal kaynakları bakımından değil, aynı zamanda kültürel kaynakları bakımından da önemlidir. Avrupa'nın diğer bölgelerinde nesli tükenerek yok olmuş bitki ve hayvan türleri burada hâlen gelişmekte, Sırbistan'ın yeşil bataklıkları ve ormanlarında yaşamını sürdürmektedir.
Balkanlar'ın birçok kesiminde farklı doğal kaynaklar bulunur. Arnavutluk'un doğal kaynakları petrol, doğal gaz, kömür, boksit, kromit, bakır, demir cevheri, nikel, tuz, kereste, hidro-enerjidir. 2009 yılı verilerine göre Arnavutluk, günde 5400 varil petrol üretmiştir. Doğal gaz üretimi de 30 milyon metreküptür. Bosna-Hersek'in doğal kaynakları kömür, demir cevheri, boksit, bakır, kurşun, çinko, kr

Batı Asya, Asya'nın en batıdaki bölgesidir. Anadolu, Arap Yarımadası, İran, Mezopotamya, Levant bölgesi, Kıbrıs adası, Sina Yarımadası ve Transkafkasya'yı (kısmen) kapsamaktadır. Bölgenin Mısır'da bulunan Süveyş Kanalı ile Afrika'dan, Türk Boğazları'nın su yolları ve Büyük Kafkas Dağları ile Avrupa'dan ayrıldığı düşünülmektedir. Doğusunda Güney Asya, kuzeydoğusunda Orta Asya bulunmaktadır. Bölgeyi sekiz deniz çevrelemekte (saat yönünde): Ege Denizi, Karadeniz, Hazar Denizi, Basra Körfezi, Umman Denizi, Aden Körfezi, Kızıldeniz ve Akdeniz.
20 ülke tamamen veya kısmen Batı Asya'da yer almaktadır ve bunlardan 13'ü Arap dünyasının bir parçasıdır. Batı Asya'daki en kalabalık ülkeler Türkiye (kısmen Balkanlar'da), İran, Irak, Suudi Arabistan ve Yemen'dir. Batı Asya'nın toplam nüfusunun 300 milyon olduğu tahmin edilmektedir (2015 itibarıyla).

"Batı Asya" coğrafi bir terim olarak 19. yüzyılın başlarında, "Yakın Doğu" terimi jeopolitik bir kavram olarak gündeme gelmeden önce bile kullanılıyordu. Klasik Antik Çağ tarihi bağlamında "Batı Asya", klasik antik çağ yazarlarınca bilinen coğrafyanın en doğudaki erişilen noktaları olan Maveraünnehir ve Hindistan'ın da ötesindeki "İç Asya" yani İskitya ve "Doğu Asya" nın aksine, Asya'nın klasik antik çağda bilinen kısmı anlamına gelebilir. 20. yüzyılda "Batı Asya", arkeoloji ve antik tarih alanlarında zorlu bir coğrafi çağı belirtmek için kullanıldı, özellikle Eski Mısır'ın ilk uygarlıklarını karşılaştırmak amacıyla "Eski Mısır hariç Bereketli Hilal" alanı için bir kısaltma olarak kullanıldı.
Terimin çağdaş jeopolitik veya dünya ekonomisi bağlamında kullanılması, en az 1960'ların ortalarına kadar uzanıyor gibi görünüyor.

Biga Yarımadası, antik ismiyle Troas ya da Troad, Çanakkale Boğazı'nın ikiye böldüğü Anadolu ve Rumeli bağlantısının doğu kısmıdır. Boğazın kuzeyinde Gelibolu Yarımadası, güneyinde ise Biga Yarımadası yer alır. Bugün Çanakkale ilinin topraklarının bütünü Biga Yarımadası'nı oluşturur. Bölge adını Cumhuriyet Dönemi'nde önce bölge merkezi olan fakat günümüzde Çanakkale'nin ilçesi olan Biga'dan almıştır.
Çanakkale il merkezi, Biga, Ayvacık, Bayramiç, Çan, Ezine, Yenice ve Lapseki ilçe merkezleri yarımadanın başlıca yerleşmeleridir.

Troas bölgesi gerek jeolojik yapısı ve jeopolitik konumu gerekse iklim ve yer altı zenginlikleri açısından tarih boyunca yerleşim için çekici bir bölge olmuştur. Hellen kolonizasyon hareketleri Anadolu tarihi içinde önemli bir yere sahiptir.

Troas bölgesinde M.Ö. 8. yüzyılda Yunan göçleri etkili olmuştur. Troas bölgesi kolonizasyon hareketlerinin buluntular ışığında değerlendirildiği bu çalışmada, bölgede etkili olan Aiol, İon ve diğer halkların, koloni hareketleri içinde nasıl bir yöntem izlediği, ne amaçla bölgeye göç ettikleri, hangi kentleri kurdukları, kurulan kentlerin hangi niteliklere sahip oldukları, arkeolojik veriler ile irdelenmeye çalışılmıştır.

Biga: Çanakkale'nin Marmara Denizi kıyısındaki Biga ilçesi yarımadaya ismini vermiştir. Biga kelimesinin kentin Doğu Roma dönemindeki adı olan "Pegai" den geldiği düşünülüyor.
Troas-Troad: Bu isimler bölgedeki dünyaca ünlü Troya kentinden gelir. Troas arkeolojik olarak bölgeyi belirtmek için yaygın şekilde kullanılır. Bu tarihsel isim aynı zamanda bölgede Büyük İskender adına kurulan bir kentinin adının diğer Alexandria kentleriyle karışmaması için kullanılır. Bu antik şehir Alexandria Troas adıyla tanınır.

Biga Yarımadasının kuzeyinde Çanakkale Boğazı ve Marmara Denizi, güneyde Edremit Körfezi, doğudan Gönen Çayı, batıdan Ege Denizi bulunur. Kapıdağ Yarımadası'nın batısından Edremit Körfezi'nin kuzeydoğusuna kadar olan hattın batı bölgesindedir. Alanı yaklaşık 10.000 km²'dir. Verimli kıyı ovaları ve madenleri nedeniyle ilk çağdan beri yerleşmeler (Abydos, Lampsakos, Dardanos, Neandreia, Troya, Assos, Alexandria Troas) kurulmuştur. Sınırları Misya'ya dayanmaktadır. Troas bölgesi sınırları birçok antik yazar tarafından farklı biçimde yorumlanmıştır.Antik yazar Amasyalı Strabon Troas bölgesinin sınırları hakkındaki farklı görüşlere sahiptir.Homeros, Troas’ı Aisepos ırmağından; Eudoktos ise, Priapos’un karşısında uzanan Kyzikene Adası’ndaki Artake’den başlatır. Ve böylece sınırları daraltır; fakat Damastes Troas’ı Parion’da başlatarak ülkeyi daha da daraltır ise de öte yandan onu Lekton’a kadar uzatır. Diğer yazarlar ise onun sınırlarını farklı şekilde uzatırlar. Lampsakos’lu Kharon, onu Praktiondan başlatarak yayılma alanını üç yüz stadion daha küçültür ki, bu da Parion’dan Praktion’a kadar uzaklıktır, bununla birlikte onu Abydos’tan başlatır; ve aynen Epheros’da Aiolis’i Abydos’tan Kyme’ye kadar uzatır. Diğer yazarlarda onun sınırlarını farklı olarak tanımlarlar. Troas bölgesi Strabon'un da bize gösterdiği üzere birçok antik yazar tarafından kaleme alındığını bildirmektedir. Günümüze ulaşmamasına karşın Lampsakoslu Kharon'un yaşadığı dönemle ilgili yazdığı  birçok kitapta notlar görülmektedir. Troas Bölgesi ile ilgi yazdığı iki kitaplık Peri Lampsakou (Lampsakos hakkında) ve Horoi Lampsakenon (Lampsakos yıllıkları) şüphesiz bölge ile ilgili eserler olmalıdır.Strabon Troas tarihi ve coğrafi sınırlarının netlik açısından kendinden önceki yazarları da dikkate alarak Troas Bölgesini Aisepos (Gönen Çayı) Irmağı'nın denize döküldüğü yerden İda Dağı'nın güneyindeki Adramyttenos (Edremit Körfezi) Körfezi'ne çizilen hattın batısı olarak sınırlandırmıştır. İstanbul Fakat Troas Bölgesi, tartışmalı olmakla birlikte Hitit metinlerinde Wiluşa adıyla da anılmakta olduğu görülmektedir.

Biga yarımadasının güneyinde Kaz Dağı (1700 m) yer alır. Baba Dağı, Gürgen Dağı, Eybek Dağ, Kocakatran Dağ, Ağı Dağ, Yenice çöküntüsünün kuzeyinde Armutçuk Dağı ve Karlık Dağı diğer dağlardır. Dağlık alanlardan kuzey ovalarına fay yapılarının neden olduğu kademeli geçiş gerçekleşir.

Marmara ve Ege Denizi kıyılarında yazları sıcak ve kurak, kışlar ılık ve yağışlı tipik Akdeniz İklimi hakimdir. İç kesimlerde yazları kurak, kışlar daha yağışlı ve soğuk yarı karasal iklim etkin olur. Yarımada içinde denize uzaklık, bakı ve yükseklik farklılığı önemli sıcaklık ve yağış farkına neden olur. Kıyılar az yağış alırken dağlık alanlar fazla yağış alır. Dağlarda sık bir bitki örtüsü bulunur. Plato ve tepelerde bozulmuş ve seyrek bitki örtüsü, alçaklarda maki ve garig toplulukları hakimdir.
Kazdağı Millî Parkı yarımadanın güneyinde yer alır.

Biga yarımadasında eğim yönüne göre akarsular değişik yönlere akarlar. Kaz Dağı'ndan doğan Kocabaş Çayı (Biga Çayı-Granikos) ve Gönen Çayı kuzeye doğru akarak Marmara Denizi'ne dökülür. Batıya doğru akan Tuzla Çayı ve Karamenderes Nehri Ege Denizi'ne dökülür.

Yarımadada günümüzde tarıma dayalı ekonomi hakimdir. Yörede eski çağlarda da işletilmiş olan bazı maden kaynakları bulunur. Demir kurşun, kaolen, perlit, mermer, bentonit, tuz, sileks, granit, wollastonit, linyit ve kireçtaşı, altın işletilebilecek rezervlere sahiptir.

Birinci Türk Coğrafya Kongresi, Türkiye'de coğrafya derslerinin müfredatı, coğrafya ders kitaplarının hazırlanması, coğrafi terimlerin belirlenmesi, Türkiye coğrafyasının ana hatları ve engebeli alanların adlandırılması konularında çalışmak üzere 6-21 Haziran 1941 tarihinde Ankara'da yapılan kongredir.
Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde cumhurbaşkanı İsmet İnönü himayesinde ve Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel başkanlığında, çeşitli bilim dalları ve devlet kurumlarından uzmanların katılımı ile  gerçekleşmiştir. Esas amacı coğrafya eğitimi olsa da bu kongre çoğunlukla Türkiye'de bugün kullanılan coğrafi bölgelerin belirlenmesi ile anılır.
Kongrede Türkiye'de  7 ana coğrafi bölgeye ve 21 coğrafi bölüme ayrılmıştır. Ana coğrafi bölgeler şunlardır;

Akdeniz Bölgesi
Doğu Anadolu Bölgesi
Ege Bölgesi
Güneydoğu Anadolu Bölgesi
İç Anadolu Bölgesi
Karadeniz Bölgesi
Marmara Bölgesi

İkinci Türk Coğrafya Kongresi

Türk Coğrafya Kurumu resmi sitesi2 Nisan 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bitik Höyük, Ankara il merkezinin 42 km kuzeybatısında, Kahramankazan İlçesine bağlı Bitik Köyü yakınlarında yer alan bir höyüktür. Tepe, 250 x 240 metre boyutlarında olup 18 metre yüksekliktedir.

Höyükte 1942 yılında Prof. Remzi Oğuz Arık başkanlığında kısa dönemli bir kazı çalışması yapılmıştır.

Kazılarda Klasik Dönem, Frig, Hitit, Kalkolitik Çağ ve Erken Tunç Çağı II. evre tabakaları ortaya çıkarılmıştır. Bu kazılarda ova taban suyu ile karşılaşıldığı için ana toprağa kadar inilememiştir. Daha sonra 1994 yılında Japon Anadolu Arkeolojisi Enstitüsü'nden Sachihiro Omura tarafından araştırma yapılmıştır.

Kazılarda Karaoğlan Höyük buluntularına benzeyen, içi siyah boya astarlı, dışı açık parlak yüzey renkli çanak çömlek parçaları bulunmuştur.
Bitik Höyük'le ilgili en önemli buluntu, kazılarda değil, kerpiç yapmak için açılan bir çukurda rastlantı sonucu bulunan Bitik Vazosudur. Dört parça halinde ele geçen vazo, silindir boyunlu, geniş ağızlı, yumurta gövdeli ve dört şerit kulpludur. Bezemeler üst üste yerleşmiş üç frizden oluşmakta ve kutsal evlilik (hieros gamos) törenini konu almaktadır.

Türkiye Arkeolojik Yerleşmeleri – TAY Projesi tarafından hazırlanan 2002 yılı tahribat raporunda höyüğün bütünüyle tahrip edilmiş olduğu belirtilmektedir.

Fotoğraflar 4 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bitinya (Yunanca: Βιθυνία Bithynia) veya Bitinya Krallığı, MÖ 377 ve MÖ 64 yılları arasında Nikomedia (İzmit) başkentli, İzmit Körfezi, İstanbul, Sakarya, Düzce ve Bursa arasında kalan bölgede hüküm sürmüş, Trakya kökenli Bitinler tarafından kurulmuş devlet. Aynı zamanda ülke toprakları coğrafî bir tâbir olarak da sıklıkla kullanılmaktadır. Osmanlı Devleti'nin kurulduğu bölge de içerisinde bulunur.

Antik Çağ ve Roma İmparatorluğu döneminde Marmara Denizi'ni çevreleyen Nicomedia, Kalkedon, Kios ve Apamea pek çok kenti kapsayan verimli topraklara sahip bir bölgedir. Strabo, Antik Anadolu coğrafyasını anlattığı Geographika adlı eserinde Mithridates Eupator'u yenen Romalı komutan Pompeius'un yıktığı Pontus Krallığı'nın Karadeniz ve Kalkedon ağzına kadar olan bölümlerini Bitinya Krallığı'nın idaresi altına verdiğini, bu bölgede Bitin adlı bir halkın yaşadığını bildirmiştir. Sahil bölgelerinde oldukça verimli vadilere sahip olan bölge genelde dağlık ve ormanlık alanlarla kaplıdır. En önemli dağ antik Misya'da yer alan Bursa Uludağ'dır.

Bölge adını Trak kökenli Bitinlerden almıştır. Herodot, Bitinlerin Trakya'dan Anadolu'ya geçtiğini belirtmektedir. Bu kavimler MÖ 11. yüzyıl civarında bölgeye göç etmişlerdi. MÖ 7. yüzyıldan itibaren Lidya içerisinde yer alan Bitinya bölgesi, MÖ 513/512 yıllarında I. Darius'un Trakya Seferinden sonra Hellespontos Frigya'ya bağlandı. Büyük İskender'in MÖ 334 yılındaki Granikos Muharebesi'nde Persleri yenmesine kadar da onların yönetiminde kalmıştır.
Büyük İskender'in komutanı Kalas bölgeyi ele geçirmeye çalışmışsa da, Botiras'ın oğlu Bas Kalas'ı yenmiştir. Bas'ın oğlu Zipoites zamanında Bitinya Krallığı sağlam zeminler üzerine oturtulmuştur. Oğlu I. Nikomedes zamanında ise ülke sınırları genişlemiştir.
MÖ 74 yılında IV. Nikomedes krallığı bir vasiyetle Roma İmparatorluğu'na bırakınca, Roma egemenliğine giren bölgeyi Gnaeus Pompeius Magnus tarafından MÖ 64 yılında oluşturulan Bitinya ve Pontus Eyaleti'ne bağlanmıştır.

Prousa/Prussa - Bursa
Apollonia/Apolyond - Gölyazı
Myrleia - Mudanya
Kios - Gemlik
Besbikos - İmralı Adası
Nikaia, İlirya - İznik
Posedion burnu- Bozburun, Armutlu
Ksenodokhion - Yalova
Basilinopolis - Çeltikçi
Prainetos - Karamürsel
Nikomedeia - İzmit

Bas (MÖ 377 - MÖ 327)
Zipoites (MÖ 327 - MÖ 279)
I. Nikomedes (MÖ 279 - MÖ 250)
IV. Nikomedes (? - MÖ 64)

Bizans-Selçuklu Savaşı Küçük Asya ve Suriye'deki güç dengesini Bizans İmparatorluğu'ndan Selçuklulara kaydıran bir dizi belirleyici muharebedir. Orta Asya'nın bozkırlarından gelen Selçuklular, Hunların yüzlerce yıl önce benzer bir rakip olan Roma karşısında uyguladıkları taktikleri tekrarladılar, ancak bu sefer yeni kabul ettikleri İslam'ın verdiği coşkuda vardı; Selçuklular birçok yönden Levant, Kuzey Afrika ve Küçük Asya'da Dört Halife, Emevîler ve Abbâsîler tarafından başlatılan Arap-Bizans savaşları'ndaki Müslümanların fetihlerine yeniden başladılar.
Bugün, Malazgirt Meydan Muharebesi, Bizanslıların Türklere karşı savaşı kaybettikleri an olarak görülmektedir; ancak Bizans ordusu 1071'den önce tartışmalı nitelikteydi ve düzenli Türk saldırıları başarısız thema sistemini bozuyordu. Malazgirt'ten sonra bile, Küçük Asya üzerindeki Bizans egemenliği hemen sona ermedi veya Türkler tarafından muhaliflerine uygulanan ağır imtiyazlar yoktu - Türklerin tüm Anadolu yarımadasını kontrol etmeleri 20 yıl sürdü ve kalıcı olmadı.
Savaş sırasında Selçuklu Türkleri ve müttefikleri, Mısır Fâtımî Halifeliği'ne saldırdı, Kudüs'ü ele geçirdiler ve Birinci Haçlı Seferi'nin başlamasına neden oldular. Birinci Haçlı Seferi'nde önemli kazanımlar elde edilmesine rağmen, Bizans İmparatorluğu'na yapılan Haçlı yardımına ihanet ve yağma karıştı. Malazgirt'ten yüz yıl içinde Bizanslılar Türklerden Küçük Asya sahillerini başarıyla geri almış ve etki alanlarını Filistin ve hatta Mısır'a kadar uzatmışlardı. Daha sonra Bizanslılar daha fazla yardım alamadılar ve Dördüncü Haçlı Seferi, Konstantinopolis'in yağmalanmasına bile yol açtı. Çatışma sona ermeden önce, Selçuklular zayıf İznik İmparatorluğu'ndan daha fazla toprak almayı başardılar, ancak Sultanlık'ın Moğollar tarafından ele geçirilmesi nihai Bizans-Osmanlı savaşlarına yol açtı.

11. yüzyılın başlarından itibaren Orta Asya'dan Selçuklu Türkleri batıya doğru genişliyor, çeşitli Arap gruplarını yeniyor ve Abbasi halifeliğinin Bağdat'taki güç merkezini işgal ediyordu. Aynı zamanda Bizans imparatorluğu Urfa ve Suriye'de birkaç kazanç elde ediyordu. 1067'de Selçuklu Türkleri Kayseri'ye saldırıp Küçük Asya'yı işgal ettiler, 1069'da ise Konya'ya saldırdılar. 1069'daki Bizans karşı saldırısı, Selçuklu Türklerinin bu topraklardan geri çekilmesine neden oldu. Bizans ordusunun daha fazla saldırısı Türkleri Fırat'ın gerisine sürdü.
Buna rağmen Selçuklu Türkleri, Malazgirt'i ele geçirerek Küçük Asya'ya girişlerine devam ettiler. Bizans İmparatoru Romen Diyojen, Selçuklulara karşı kesin bir darbe vurmak ve yönetiminde Güney İtalya'da Norman fetihleri ile kaybettiği topraklara karşılık bazı askeri zaferler eklemek amacıyla bir ordu kurdu. Yürüyüş sırasında, Selçuklu Türklerinin lideri Alp Arslan, Malazgirt'ten çekildi. Taktiksel geri çekilmesi, ordusunun Bizanslıları pusuya düşürmesine izin verdi ve kısa bir süre sonra Malazgirt'i geri aldı. Zaferin kendisi Selçuklu Türkleri için o zaman çok az kazanıma yol açtı, ancak Bizans İmparatorluğu'nda başlayan sivil belirsizlik, Selçukluların ve diğer çeşitli Türk müttefiklerinin Küçük Asya'ya girmesine izin verdi

O zamanlar birçok Bizanslı, Selçukluların Malazgirt zaferini tam bir felaket olarak görmediler ve Türkler Anadolu'daki kırsal bölgeleri işgal etmeye başladığında, Bizanslılar şehirlerine yabancı fatihler olarak değil, çeşitli Bizans hiziplerinin talep ettiği paralı askerler olarak yerleştirmeye başladılar. Hatta 1078'de bir Bizans İmparatoru İznik şehrinin savunmasını istilacı Türklere verdi.
İç savaşın sonucu, Bizans tahtında hak iddia edenlerin Türk yardımını istediği ve onları Bizans topraklarına kabul ettiği anlamına geliyordu. İznik gibi şehirlerin kaybedilmesi ve Anadolu'daki bir başka yenilgi iç savaşın uzamasına neden oldu. Sivil çatışma sonunda, Küçük Asya'daki isyanları sona erdirmek için İmparatorluk ordularına komuta eden I. Aleksios'un kendisinin isyan edip, 1081'de Bizans tahtını ele geçirmesiyle sona erdi. Aleksios tarafından uygulanan acil durum reformlarına rağmen, Antakya ve İzmir 1084'te kaybedildi.
1091'de, Küçük Asya'da I. Aleksios'un elinde kalan Bizans kasabaları da kaybedildi. Ancak, her şey Bizans kaybı ile sonuçlanmadı; 1091'de, Norman istilası geri çekilmesi İmparatorluğun Türklere karşı gücünü odaklamasına izin verdi, Bizanslılar birleşik bir Selçuklu/Peçenek istilası ve Konstantinopolis kuşatmasını engelledi. Bizanslılar böylece Ege Adaları'nı Çaka Bey'den kurtararak filosunu yok edebildiler ve hatta 1094'te Marmara Denizi'nin güney kıyılarını geri alabildiler.
1094'te I. Aleksios, Papa II. Urbanus'dan silah, malzeme ve vasıflı birlik isteyen bir mesaj gönderdi. 1095'teki Clermont Konsili'nde Papa, Kudüs'ü ele geçirmek için bir Haçlı Seferi vaaz etti ve bu süreçte Doğu'daki Hristiyan dünyasını İslam saldırısından koruyamayan Bizans İmparatorluğu'na yardım etti. Haçlı Seferleri, Bizans İmparatorluğu'nun birçok hayati Anadolu kentini fethetmesine yardımcı olsa da, 1204 yılında İmparatorluğun dağılmasına yol açtı ve bu süre zarfında Bizanslılar topraklarına tutunmaya çalıştı.

İlk Haçlılar, Aleksios'un Batı'dan yardım talebini takiben 1096'ya geldi. Bizanslılar ve Haçlılar arasındaki anlaşma, Türklerden geri alınan Bizans kentlerinin İmparatorluğa teslim edileceğiydi.
Bu, Haçlılar için faydalıydı çünkü ele geçirilen kasabalarda asker bırakmak zorunda kalmıyorlar ve tedarik hatlarını koruyorlardı. Buna karşılık Bizanslılar, Haçlılara düşman bölgede yiyecek tedarik edecek ve Aleksios'un birlikleri, tehlikeli durumlarda onlara destek görecekti. Haçlılar ilk kez 6 Mayıs 1097'de İznik'e saldırmaya başladılar. I. Kılıç Arslan, Haçlı ordularının muazzam büyüklüğü nedeniyle oradaki Türklere yardım edemedi; 16 Mayıs'ta bir başka küçük yenilgi Kılıç Arslan'ın 19 Haziran'da şehri Bizans'a teslim etmesine ve geri çekilmesine neden oldu. Bundan sonra Dorileon'daki mutlak galibiyet Haçlılara Küçük Asya'yı ilerleyişe açık ahle getirdi: Sozopolis, Akşehir, Konya, Antiocheia, Pisidya, Heraclea ve Kayseri tüm bu şehirler Haçlıların eline geçti ve müttefikleri Kilikya Ermeni Krallığı'nın olduğu Kilikya'ya ulaştılar.
I. Aleksios, bu fetihleri elinde tutamadı, Kayseri ve gelecekte başkentleri olacak Konya gibi birçok şehri Anadolu Selçuklu Devleti geri aldı. Ancak Aleksios'un kayınbiraderi Megas doux ("Büyük dük") İoannis Dukas, yeniden inşa eden kara ve deniz güçleriyle 1097'de gerçekleştirdiği sefer ile Ege kıyı şeridi ile Türkler'den İzmir, Efes, Sardis, Filadelfiya, Laodikeia ve Choma şehirlerini alarak Batı Anadolu'nun iç bölgesinde Bizans kontrolünü sağladı.

Kazandıkların zaferlerin ardından, Haçlılar, Selçukluların elinde olan Antakya'yı kuşattılar. Kuşatma, Blois Kontu Stephen'ın sahte tavırları yüzünden, Haçlıların Bizanslılara yardım etmesinin sona ermesini işaret eder. Musul'un Selçuklu valisi Gürboğa, Antakya'ya destek olarak 75,000 kişilik büyük bir ordu yolladı; onun yakın zamanda Haçlıların eline geçen Urfa'yı başarısızlıkla sonuçlanan kuşatması Haçlılara zaman kazandırdı ve Antakya 3 Haziran 1098 günü düştü, Gürboğa ancak ertesi gün şehre ulaştı. Buna rağmen, Gürboğa'nın birlikleri iç kaleye sızabildiler orada kısır ve umutsuz savaş, Haçlıların Gürboğa'nın saldırısını püskürtmelerine izin verdi. Bu noktada, Haçlılardan biri olan Blois Kontu Stephen, savaş alanını terk etti ve I. Aleksios'a Haçlıların yok edildiğini ve Bizans İmparatoru'nu geri dönmesi gerektiği konusunda uyardı.
I. Aleksios'un bu açık terk edişinin bir sonucu olarak Haçlılar, Gürboğa'nın dağılmış ordusunu yenmeyi başardıklarında Antakya'yı geri vermeyi reddettiler. Bu kızgınlıkla Haçlılar, Bizanslılara Selçuklulara ve müttefiklerine karşı yardım etmekten büyük ölçüde vazgeçtiler. Birincinin başarılarını takip etmek için başlanan 1101 Haçlı Seferi, mutlak bir yenilgiyle sona erdi ve Küçük Asya'da Selçuklu iktidarının başkenti İkonyum (günümüz Konya) olarak Anadolu Selçuklu Devleti'nin kurulmasını sağladı.

I. Aleksios'un ölümünden sonra iktidara oğlu II. İoannis geldi. O dönem Anadolu Selçuklu Devleti, eski müttefiki Dânişmendliler Beyliği ile savaş halindeydi. II. İoannis bunu bir avantaj olarak kullanarak Anadolu ve Suriye'ye bir dizi sefer düzenledi. İoannis, başarılı bir şekilde Antakya'ya kadar Anadolu'nun güney sahilini ele geçirdi. Gavras Ailesi'nin Trabzon'da ayrılıkçı bir devlet kurma girişimini bozdu ve mensubu olduğu Komninos Hanedanı'nın geldiği Kastamonu'yu geri aldı. Buna rağmen, Türk direnişi güçlüydü ve İoannis, Selçuklu başkenti Konya'yı ele geçiremedi ve tüm fetihleri elinde tutamadı - 1130'larda İoannis tarafından ele geçirilen Çankırı şehri, imparatorun sadece 2.000 kişiden oluşan bir garnizonla bıraktığı için tekrar kaybedildi.
İoannis, Suriye'deki yerel Haçlı krallıkları, özellikle Urfa ve Antakya üzerindeki hakimiyetinin altını çizen bir dizi sefer için önemli ölçüde zaman ve çaba harcadı, ancak Bizans İmparatorluğu için bu seferler uzun vadeli toprak kazanımı ile sonuçlanmadı. İmparator, Bizans ordusunu yeni tümenler alarak güçlendirdi ve Bizans bölgesinde yeni kaleler, tahkimatlar ve eğitim kampları kurdu. Bununla birlikte, Suriye'deki kampanyalarına dökülen kaynakların ölçeği Anadolu'dan çok daha büyüktü, bu da İoannis'in saygınlığın uzun vadeli fetihten daha önemli olduğunu düşündüğünü göstermektedir. 1143'te imparator İoannis'in ölümcül bir av kazası, Bizanslıları daha fazla ilerleme sağlama fırsatından mahrum bıraktı.

II. İoannis ardında Bizans İmparatorluğu'na güçlü bir ordu, önemli miktarda nakit rezerv ve iyileşmiş saygınlık bırakarak 1143'te öldü. Ancak yeni imparator I. Manuil, dikkatinin çoğunu Anadolu'dan ziyade Macaristan, İtalya, Sırbistan ve Haçlı devletlerine yöneltti. Manuil imparatorluğa yönelik saldırıları yenmek ve Balkanları elinde tutmakta büyük ölçüde başarılı olsa da, İtalya'daki politikası başarısız oldu ve hükümdarlığındaki cömert harcamalar, özellikle Bizans tarihçisi Nikitas Honiatis tarafından eleştirildi. Bu dönemde Selçuklu Türkleri, II. Kılıç Arslan yönetiminde düşmanları Dânişmendliler Beyliği'ne boyun 

Bizans imparatorları listesi, Bizans İmparatorluğu'nun imparatorları hakkında kısa ayrıntılar sağlayan ve bu uzun (330'dan 1453'e kadar) süren imparatorluğun başına geçmiş olan kişilerin hepsini bir arada gösteren bir bilgi kaynağıdır. Bu liste, tek başına hüküm sürmeyen veya kıdemli imparator unvanını taşımayan bazı Bizans hükümdarlarını kapsamaz.
Liste, Konstantinopolis (şimdiki İstanbul) başkent yaparak hüküm süren ilk Roma imparatoru Büyük Konstantin'le başlamaktadır. Aynı zamanda Hristiyanlığı resmen tanıyan ve destekleyen ilk imparator olarak da bilinir. Kendisinden iki imparator önce hüküm süren Roma İmparatoru Diokletian ise imparatorluğun yönetim merkezini Nikomedya'ya (modern İzmit) taşıyarak devleti buradan yönetmiştir. Diokletian döneminde imparatorluk yapısında önemli değişiklikler yapılmış, özellikle kurduğu Tetrarşi sistemiyle yönetim yeniden düzenlenmiştir. Bu süreçte eski cumhuriyet döneminden kalan kurumlar iyice geri plana itilmiş ve daha merkezi bir yönetim anlayışına geçilmiştir. Daha sonraki Bizans imparatorları ise kendilerini her zaman Roma imparatoru olarak görmüş ve bu şekilde tanımlamıştır.
İmparator Herakleios (610-641) döneminde orduda kullanılan dilin Latince yerine Yunanca olmasına doğru bir süreç başlamıştır. Yine aynı dönemde İmparatorluğun yöresel idare birimlerini themalar halinde oluşmaya / şekillenmeye başlamıştır. Doğu Roma İmparatorluğunda eski Yunanca yüzyıllardır hakim konuşma dili olmasıyla beraber, bu değişiklik, resmî olarak Bizans İmparatorluğu'nun Latince dilini ve alışılagelmiş Roma devleti gelenek ve göreneklerini bir tarafa bırakması anlamına gelmiştir. Gerçekten M.S. 800'den sonra batı Avrupa'da Papalık ve Frankların hükümdarlığı olan Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu Konstantinopolis'ta bulunan bir Roma İmparatorluğu'nun otoritesini kısmen bu nedenle reddetmeye başlamışlardır.
Aşağıda sunulan bu listede bulunan imparatorların resmî unvanları Herakleios'tan önce Augustus idi ama Dominus (Hakim) adı da kullanılmakta idi. Resmî olarak, imparatorların adları 

İmparator+Sezar+taht ismi+Augustus
olarak ifade edilmekte idi. Herakleios'tan sonra resmî isim eski Yunanca

Basileus (Yunanca: Βασιλεύς)+taht ismi
olarak ifade edilmeye başlandı. Basileus sözcüğü eskiden kral, hükümdar anlamına gelmekteydi, ama bu tarihten sonra İmparator anlamını aldı. Bundan sonra eski Yunancada diğer krallar için Regas (Lat. "Rex" sözcüğünden geliştirilmiş Yunanca: Ρήγας) veya Archon (Yunanca: Άρχων, "hükümdar") sözcüğü kullanılmaya başlanmıştır. Bizans Yunancasında ayrıca hükümdar anlamında kullanılan “autokrator” (Yunanca: Αυτοκράτωρ, “tek başına hükmeden”) unvanı da yaygın biçimde kullanılmıştır. Bizans imparatorluk ideolojisinde zaman zaman “kosmokrator” (Yunanca: Κοσμοκράτωρ; kosmokratōr; “dünyanın hükümdarı”) ve "Kronokrator" (Yunanca: Χρονοκράτωρ; "zamanın hükümdarı") gibi daha sembolik ve retorik unvanlar da kullanılmıştır; ancak bu tür ifadeler resmî unvan sisteminin temel bir parçası değildir. 
İlerleyen yüzyıllarda Bizans imparatorları kendilerini “Romalıların İmparatoru” (Yunanca: Basileus tōn Rhōmaiōn) olarak tanımlamaya devam etmişlerdir. Ancak Orta Çağ’da Batı Avrupa’daki bazı siyasi ve dini çevreler, Konstantinopolis merkezli imparatorluğun Roma İmparatorluğu’nun tek meşru devamı olduğu görüşünü kabul etmemiştir. Bu bağlamda Bizans imparatorları, Batı Avrupalı kaynaklarda zaman zaman “Yunanların imparatoru” (Latince: Imperator Graecorum) ya da Yunanların kralı (Latince: Rex Graecorum) gibi ifadelerle anılmıştır.
800 yılında Şarlman’ın Batı’da “Roma İmparatoru” (Latince: Imperator Romanorum) olarak taç giymesi, Roma imparatorluk unvanının Batı’da yeniden ortaya çıkmasına yol açmış ve iki merkez arasında meşruiyet konusunda uzun süreli bir rekabetin oluşmasına katkıda bulunmuştur. Batı’daki tüm imparatorluk iddialarına rağmen Bizans imparatorları ve 1204’teki Dördüncü Haçlı Seferi sonrasında ortaya çıkan İznik, Trabzon ve Epir gibi Bizans halef devletleri, kendilerini Roma İmparatorluğu’nun devamı ve “Romalıların İmparatoru” (Yunanca: Basileus tōn Rhōmaiōn) olarak tanımlamaya devam etmiştir.

Bizans İmparatorluğu
Roma imparatorları listesi
Roma ve Bizans imparatoriçeleri listesi
Latin İmparatorluğu
Osmanlı İmparatorluğu

Gregory, Timothy E. (Tr. çev. Esra Ermert), (2016 Son baskı; 2008 1. baskı), Bizans Tarihi, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları. ISBN 978-9750815072
Dikici, Radi (2013), Bizans İmparatorluğu Tarihi, İstanbul: Remzi Kitabevi, ISBN 978-975141555
Vasiliev, Alexander A. (Tr. çev.: Tevabil Alkaç) (2016) Bizans İmparatorluğu Tarihi, İstanbul: Alfa Yayıncılık, ISBN 978-6051712659
Lemerle, Paul (Tr. çev.: Galip Üstün) (2004) Bizans Tarihi, İstanbul: İletişim Yayıncılık, ISBN 975-0502316
Mango, Cyril, (Tr. çev.: Gül Ç. Güven) (2016 Son baskı; 2008 1. baskı), Bizans Yeni Roma İmparatorluğu, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları. ISBN 978-9750814105

Bodrum, Muğla'nın 13 ilçesinden birisidir. İlçe günümüzde önemli bir turizm merkezi olması ile anılmaktadır ki bunda Bodrum'un kendine has bazı özellikleri olması etkilidir. Nüfus açısından il genelinde Menteşe ve Fethiye'yi geçerek en büyük ilçe ünvanına sahip olmuştur.

Bodrum'un antik çağdaki adı 'Halikarnassos'tur. Türkçe 'Halikarnas' olarak okunmuştur. Aziz Petrus Kalesi adı verilen kale ile birlikte şehrin Aziz Petrus'a adanmasıyla şehre 'Petrium' adı verilmiştir. Bu isim zaman içerisinde önce 'petrum' sonra 'potrum' ve en sonunda 'Bodrum' olarak söylenir olmuştur.

Bodrum, Yunan ve Anadolu uygarlıklarının kesişme noktası olan topraklar üzerinde yer almaktadır. Leleg, Karia, Pers, Dor, Helen, Roma, Bizans ve Osmanlı gibi çeşitli uygarlıklara ait arkeolojik buluntular yöre ve çevresinin yedi bin yıllık bir geçmişi olduğuna işaret etmektedir. Bodrum antik çağda Karya bölgesinin en önemli liman kentlerinden biridir. Burada tarihin babası olarak tanınan Herodotos ve tarihin ilk kadın amirali I. Artemisia gibi pek çok önemli kişi yaşamıştır.
Bodrumlu tarihçi Heredotos'un kaynaklarına göre Bodrum'da yaşam MÖ 1.000 yılında Dorlar tarafından şu an kalenin bulunduğu bölgeye kurulan şehirle başlamıştır. Şehir daha sonra Lidyalıların ve Perslerin egemenliğine girmiş olsa da en parlak dönemlerinden birini Karya Satraplığının egemenliği altındayken yaşamıştır. MÖ 334 yılında Büyük İskender'in gerçekleştirdiği fetihler sırasında yıkılıp yakılan Bodrum, uzun bir süre boyunca toparlanamamış, İskender'in ölümünden sonra bir süre generaller tarafından yönetilmiştir. MÖ 133'te Romalıların himayesi altında olan Bodrum, Roma'nın ikiye bölünmesinden sonra (MS 324) ise Aphrodisias Metropolitliğine bağlı bir piskoposluk olarak varlığını sürdürmüştür.
11. yüzyılda Türklerin eline geçen Bodrum, 13. yüzyılda Menteşe Beyliği'nin bir parçası olmuştur. Bodrum, Kanuni Sultan Süleyman döneminde Osmanlı İmparatorluğu topraklarına katılmıştır. I. Dünya Savaşı sonunda (11 Mayıs 1919) İtalyanlarca işgal edilen Bodrum, Kurtuluş Savaşı'yla birlikte Türkler tarafından geri alınmıştır.
Dünyanın Yedi Harikasından biri olan Mausoleum Halikarnassos şehrinde inşa edilmiştir. Depremler ve istilaların etkisiyle zamanla yıkılan mozolenin mermerden taşları Bodrum Kalesi'nin yapımında kullanılmıştır. Kaleyi 15. yüzyılda Hristiyan Şövalyeler inşa etmiştir. İnşaat 100 yıllık bir sürede tamamlanmıştır. Papa kalenin bitmesi için kalenin yapımında çalışanlara endüljans kâğıtları dağıtmıştır. Bodrum şehri Anadolu toprakları üzerinde en son ele geçirilen Hristiyan toprağıdır. Şehir II. Mehmed zamanında kuşatıldıysa da ancak I. Süleyman'ın Rodos Seferi sırasında ele geçirilebilmiştir. Bodrum Kalesi bugün dünyanın en büyük 2. Sualtı Arkeoloji Müzesi olarak hizmet vermektedir. Doğu Akdeniz'de ayakta kalan en sağlam kaledir. Bodrum şehri ise pek çok kültürel etkinliğe ev sahipliği yapmaktadır.
Eski adıyla Halikarnassos olarak bilinen Bodrum'a bugün de Halikarnas diye seslenilir. Aziz Petrus adına inşa edilen kaleden sonra Petrium olarak anılan şehrin adı zamanlar Petrum ve Bodrum hâline gelmiştir.

Bodrum, Muğla ilinin batı köşesinde yer alır. İlçe topraklarının büyük çoğunluğu kendi adını taşıyan bir yarımada içerisinde bulunmaktadır ki ilçe kuzey, batı ve güneyden Ege Denizi ile çevrelenmiştir. Doğusundaki Milas hariç herhangi bir idari sınırı yoktur.
İlçenin yüzölçümü 650 km²dir. Bodrum ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 8 metredir.

İklim itibarıyla Ege ve Akdeniz iklimlerinin sentezinden oluşan bir özelliğe sahiptir. Yarımada olarak mikro klima alan özelliği gösterir. Yaz aylarında neredeyse hiç nem bulunmaz. Kış aylarında ise nem oranı oldukça düşüktür. Yaz ayları sıcak ve kurak, kış ayları oldukça ılık ve yağışlıdır. 1970 yılından günümüze kadar yalnızca 2004 yılı şubat ayında kar yağışı görülmüş ve kar kalınlığı ortalama 5 cm'yi bulmuştur.
Yarımada bitki örtüsü olarak çok belirgin bir şekilde ikiye ayrılmıştır. Bodrum-Milas kara yolunun batısında yer alan kısımda bitki örtüsü yer yer çalılık ve fundalıklar ile yörede "çeti" tabir edilen dikenli otlarla kaplıdır. Karayolunun doğusunda yer alan kısım iğne yapraklı kızılçam, yabani çilek, mersin ve sandal ağaçlarıyla kaplıdır. İlçe arazisinin %61,3'ü orman sayılan alanlardandır. Ancak son yıllarda çıkan orman yangınları sonucunda orman örtüsünde belirgin bir azalma gözlenmiştir. İlçede düzenli akarsu yoktur. Mumcular Mahallesinde bulunan Sulama Göleti ise sulama ve içme suyu amaçlı kullanılmaktadır.

Bodrum ilçesi, Muğla ilinde en fazla nüfusa sahip ilçedir.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Bodrum'da 2003 yılından beri her yıl yaz aylarında Uluslararası Bodrum Bale Festivali düzenlenmektedir. Bu festival Türkiye'nin ilk ve tek bale festivali olma özelliğini taşımaktadır. Ayrıca 2014 yılından beri Uluslararası Bodrum Bienali düzenlenmektedir.
Şehirde 2010 yılından beri Bodrum Barok Müzik Festivali düzenlenmektedir.

Bodrum Kent TV

Bodrum FM (101.7)
Radyo Halikarnas (105.8)
Eko FM (107.6)

Lime Bodrum Magazin
Bodrum Bülten
Bodrumlife
Bodrumlife Nereye Gidilir

Bodrum Olay Gazetesi
Bodrum Yarımada Gazetesi
Bodrumca Gazetesi
Bodrum Gündem Gazetesi
Bodrum Haber2000 Gazetesi
Bodrum Ekspres Gazetesi
Bodrum Çökertme Gazetesi
Bodrum Times

Bodrum, dünyaca ünlü bir tatil beldesi olması nedeniyle gelişmiş ulaşım imkânlarına sahiptir. Şehrin hava ulaşımı Milas-Bodrum Havalimanı üzerinden sağlanmaktadır ki şehre uzaklığı 32 km'dir. Bodrum'da üç büyük marina ve kruvaziyer yanaşma iskelesi de mevcuttur. Marinaların ilk yapılanı Bodrum merkezde bulunan Milta marinadır. İkinci marina Turgutreis beldesinde bulunan D-Marin ve üçüncüsü Yalıkavak beldesinde bulunan Pal Marina'dır.
Bodrum önemli bir kara yolu kavşağında bulunmaz. Bodrum'a kara yoluyla ulaşım Milas üzerinden çift şeritli asfalt yol ile sağlanmaktadır. Bodrum, il merkezi Muğla'ya 111 km, İzmir'e 242 km, Marmaris'e 165 km ve Fethiye'ye 234 km uzaklıktadır.

İlçenin futbol kulübü 1931 yılında kurulan Bodrumspor'dur. Kulübün renkleri yeşil-beyazdır. 1995-96 sezonunda tarihinde ilk defa 3. Lig'de mücadele etmeye başlamıştır. 2014-14 sezonunda Bölgesel Amatör Lig 7. Grup'ta namağlup şampiyon olan kulüp, tarihinde ikinci kez 3. Lig'e yükseldi. 2016-17 sezonunda 3. Lig 2. Grup'ta şampiyon olarak 2. Lig'e yükseldi.
2021-22 sezonunu 3. sırada bitirerek play-offlara kalan Bodrumspor, finalde Karacabey Belediyespor'u 3-0 mağlup ederek tarihinde ilk kez 1. Lig'e yükselme başarısı gösterdi. 2022-23 sezonunda 1. Lig'i 62 puanla 4. bitiren Bodrumspor, play-offlara katılma şansı yakaladı. Play-offlarda ilk maçta Göztepe'yi sonraki maçta ise Eyüpspor'u mağlup ederek final oynama şansı kazandı. Final maçında Pendikspor'a 2-1 mağlup oldu.
2023-24 sezonunda 1. Lig'i 57 puanla 4'üncü bitiren Bodrumspor, play-off'a katılıp ilk maçta Boluspor'u 2-0 daha sonra Çorumspor ile 1-1 ve 0-0 berabere kalıp penaltılarda 5-4 eleyerek finale kaldı ve finalde Sakaryaspor'u normal süresi 1-1 uzatmalarda 3-1 yenen Bodrumspor tarihinde ilk defa Süper Lig'e çıktı.

 Eskişehir, Türkiye (12.01.2010)
 Borçka, Türkiye – Artvin (07.11.2019)
 Milas, Türkiye – Muğla (07.09.2020)
 Beşiktaş, Türkiye – İstanbul (11.03.2022)
 Tepebaşı, Türkiye – Eskişehir (03.02.2022)
 Ovacık, Tunceli, Türkiye – Tunceli (06.12.2022)
 Arsuz, Türkiye – Hatay (03.04.2023)
 Houmt Souk, Tunus (10.03.2014)
 Mali Lošinj, Hırvatistan (11.10.2022)
 Prizren, Kosova (13.07.2023)
 Bucak, Türkiye – Burdur (07.11.2024)
 Gerze, Türkiye – Sinop (07.11.2024)
 Hekimhan, Türkiye – Malatya (07.11.2024)

Özel

Genel
Bodrum, Jean-Pierre Thiollet, Anagramme Ed, 2010 (ISBN 978-2-35035-279-4)

Muğla turizm
Bodrum Belediyesi3 Eylül 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bodrum Kaymakamlığı22 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Boncuklu Höyük, Konya İl merkezinin güneydoğusunda, Karatay İlçesi'ne bağlı Hayıroğlu Beldesi sınırları içinde, Çatalhöyük'e 9 km. mesafede yer alan bir höyüktür. Boncuklu Höyük'ü iskan eden topluluk yerleşik avcı-toplayıcı bir topluluktur. Kazı çalışmalarında tarım yapıldığına ilişkin herhangi bir bulguya rastlanmamıştır. Bununla birlikte Boncuklu Höyük sakinlerinin "tarımcılık aşamasının başlarında bulunan bir grup" olduğu düşünülmektedir ve Çatalhöyük Kültürü'nün öncüsü olarak görülmektedir. Tepe, 180 x 120 metre boyutlarında olup 2 metre yüksekliktedir. Bu tepe üzerindeki yerleşmenin 1 hektarlık alana yayıldığı belirtilmektedir.

Boncuklu Höyük, Liverpool Üniversitesi Arkeoloji Bölümü'nden Douglas Baird başkanlığında 1994-2002 yılları arasında gerçekleştirilen Konya Ovası arkeolojik yüzey araştırmaları sırasında, sekiz yıl süren araştırmanın son gününde saptanmıştır. Kazılar 2006 yılında Douglas Baird başkanlığında başlatılmıştır. İlk yılda küçük bir ekip olan kazı ekibi izleyen yıllarda üç İngiliz, bir Avustralya ve bir Amerikan üniversitesinden bilim insanları ve öğrencilerin katılımıyla geniş bir ekip haline dönüşmüştür.

Ortaya çıkarılan en önemli mimari buluntu elipsoit olarak tanımlanan bir yapıdır. İki evreli olduğu düşünülen yapının ilk evresinde duvarlar tek sıra kerpiç tuğla ile yapılmıştır. Bu evrede tabanın beş kez sıvandığı anlaşılmaktadır. Bir sonraki evrede duvarlar ikinci bir kerpiç tuğla sırasıyla takviye edilirken bu evrede taban da iki kez daha sıvanmıştır. Güney duvarı yakınında dört dikme çukuru vardır ve kullanım süresi içindeki farklı zamanlarda dikmeler kullanıldığı anlaşılmaktadır. Tabanın en üst sıvasında çapraz örgülü hasır bir yaygı bulunmuştur. Konutların taban altında, her evde farklı sayıda olan gömütler bulunmuştur.
Üzeri boyanmış alçı parçalarının duvarlarda kullanılmış olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca tabanda kuzey duvarına yaslanan boyalı alanlar vardır. Boyanın rengi kırmızı ve turuncudur. Bazı duvar bölümlerinde kabartma olduğu belirtilmektedir. İş makinesiyle yürütülen çalışmalarda kabartma kısmen tahrip olmuştur. Yapı 1 olarak adlandırılan bu yapının altında en az iki daha erken tarihli yapı olduğu ileri sürülmektedir. Girişler zemin seviyesinde, ocaklar odaların kuzey kesiminde olup tabanlarda hasır yaygılar bulunmaktadır.
Kazı çalışmaları dünyanın bilinen en eski duvar boyama ve duvar kabartma uygulamalarını vermiştir.
Çatalhöyük'te görüldüğü gibi büyükbaş hayvan kafataslarının duvarlara monte edilmesi uygulaması Boncuklu Höyük'te de görülmektedir.
Yontma taş aletler çoğunlukla obsidiyendir ve çoğu mikrolitiktir.
Kazılarda bulunan hayvan kemiklerinin incelenmesinde keçi, at, sığır, domuz, geyik, kaplumbağa, etçiller ve çeşitli kuş türlerinin avlandığı anlaşılmaktadır. En çok yararlanılan hayvan türleri, her ikisi de yabani tür olmak üzere sığır ve domuzdur.
Tarımsal etkinliğine rastlanmadığı belirtilmesine karşın ele geçen bitki kalıntıları arasında evcilleştirilmiş tahılların olduğu ileri sürülmektedir. Bitkisel buluntular konusunda ayrıca bataklı faunasıyla ilişkilendirilen buluntulardan söz edilmektedir.

Radyokarbon tarihleme yöntemi sonuçları günümüzden 10.500 – 9.500 yıl öncesini vermektedir. Boncuklu Höyük Anadolu'daki bilinen ilk yerleşimdir. Günümüzden 10.500 yıl öncesinde iskan edilen höyük, Çatalhöyük'ten bin yıl daha eski bir yerleşimdir. Boncuklu Höyük kazılarının, Neolitik Devrim'in Anadolu üzerinden Balkanlar'a ve Avrupa'ya yayılması konusunun bulgulanması açısından son derece önemli olduğu ifade edilmektedir. Ayrıca bir yapıya ait temellerle "çeşitli Erken Tunç Çağı etkinliklerine ait kanıtlar"dan söz edilmektedir.

 OpenStreetMap'te Boncuklu Höyük ile ilgili coğrafi veriler  
Boncuklu Höyük resmi web sayfası 31 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bozburun Yarımadası, Ege bölgesi, Muğla ili, Marmaris ilçe sınırlarındaki yarımadadır. Marmaris'in güney kısmında, güneybatı yönünde uzanan Datça Yarımadasının güneye uzanan parçası şeklindedir. Antik dönemde Karya Khersonesosu olarak anılan yarımada, coğrafi özelliklerinden hareketle Yunanca taşlı yarımada anlamına gelen Trakheia Khersonesos olarak da bilinmektedir. Anadolu'dan Akdeniz'e doğru sokulan üç yarımadadan biri olarak stratejik öneme sahiptir. Yarımadanın 17 km güneyinde Rodos Adası, 7,5 km batısında Sömbeki (Simi) Adası yer alır. Yarımadanın Datça Yarımadasına bağlandığı doğu kısmında Marmaris kenti bulunur.
Datça Yarımadası ve Bozburun Yarımadası Akdeniz ile Ege Denizi'ni birbirinden ayırır. Hisarönü Körfezi Bozburun ve Datça yarımadalarını birbirinden ayırır. Yarımada dağlık yapıdadır, bazıları 500 m'den yüksek 20 tepe ayrıca 25 adet koy bulunur.

Yarımada üzerine Marmaris'e ait; Bozburun, Selimiye, Söğütköy, Bayırköy, Taşlıca, Turgutköy, Orhaniye, Osmaniye, Hisarönü ve İçmeler mahalleleri yer alır.

Bozburun Yarımadası Türkiye'nin az bozulmuş doğal alanlarındandır. Kalker ve serpantin kayaçlar üzerinde gelişen kızılçam, sığla ormanları ve kumul bitkileri bulunur. Yarımadada 470 takson belirlenmiştir. Yeni bulunan bitkilerin %44'ü geniş yayılışlı veya yayılışı bilinmeyen türlerden, %11'i Avrupa-Sibirya elementi, %19'u Doğu Akdeniz, %26'sı Akdeniz elementidir.

Boşnaklar (Boşnakça: tek. Bošnjak - Boşnyak, çoğ. Bošnjaci - Boşnyatsi), Güney Slav halkıdır. Çoğunluğu Bosna-Hersek ile Sırbistan'da yaşar. Ayrıca Hırvatistan, Karadağ, Slovenya, Kosova, Kuzey Makedonya ve Türkiye'de mühim sayıda Boşnak yaşamaktadır. Türkiye'de 500.000 Boşnak bulunmaktadır. Boşnaklar eski dönemlerde "Bošnjanin - Boşnyanin" (Latince: Bosnensis) olarak adlandırılırlardı, Orta Çağ Bosna devletinin sakinleri anlamına gelmekteydi.
Boşnaklar, yüzyıllarca dine dayalı bir kimlik tanımı içinde yer almışlar, Bosna-Hersek ve Sancak'ta yaşayan Ortodoks veya Katolik Güney Slavları ise Sırp veya Hırvat milletlerinin bu bölgelerdeki uzantıları kabul edilmiştir. 1963'te Yugoslavya'nın sosyalist Federal Cumhuriyet tanımına geçişi ile birlikte Bosna-Hersek Sosyalist Cumhuriyeti yönetiminde Sırpların egemen konumunun zayıflamaya başlaması Boşnaklar için yeni bir millî kimlik tanımının yolunu açmıştır. 1961'de ortaya atılan "Etnik Müslüman" terimi ile Boşnaklar bu isim altında Bosna-Hersek'in yönetiminde Sırpların ve Hırvatların yanı sıra söz sahibi hâle gelmişlerdir. 1968'de Müslüman milleti kavramı, dinî mensubiyeti ifade eden Müslüman kavramından farklı bir anlam içerecek şekilde Yugoslavya Anayasası'na girmiştir. (Bu anlama göre, örneğin, Yugoslavya Arnavutları, (ekseri) Müslüman olup Müslüman değildiler.). Bosna-Hersek'in bağımsızlığını kazanmasından sonra, Boşnak terimi millî bir anlam kazanmıştır.

Sırbistan-Karadağ 2002 ve 2003 nüfus sayımı verilerine ve bireylerin kendi tanımlamalarına göre önemli bir Boşnak nüfus bulunmaktadır. Söz konusu veriler şu şekildedir:
Sancak'ta; Boşnaklar 193.026 kişi (toplam nüfusun %45,31'i), Sırplar 156.852 kişi (toplam nüfusun %36,82'si), Karadağlılar 29.892 kişi (toplam nüfusun %7,02'si), Müslüman milleti 27.047 kişi (toplam nüfusun %6,35'i);
Karadağ'da; Karadağlılar 267.669 kişi (toplam nüfusun %43,16'sı), Sırplar 198.414 kişi (toplam nüfusun %31,99'u), Boşnaklar 48.184 kişi (toplam nüfusun %7,77'si), Arnavutlar 31.163 kişi (toplam nüfusun %5,03'ü), Müslüman milleti 24.625 kişi (toplam nüfusun %3,97'si), Hırvatlar 6.811 kişi (toplam nüfusun %1,1'i).
Ayrıca Hırvatistan ve Makedonya'da %1'ler civarında küçük bir Boşnak nüfus yaşamakta, iş gücü göçü nedeniyle başta Almanya olmak üzere Batı Avrupa ülkelerine yerleşmiş Boşnaklar da bulunmaktadır. 
İlk olarak 1935'te Prizren'e başlayan Tuzlalı Boşnak göçlerinin asıl maksadı Yugoslavya-Türkiye arasında imzalanan göç anlaşmasından faydalanmaktı. Tuzla'dan gelişlerin 1945'e kadar sürdüğü bilinir. Kapı kapanınca Prizren'de kalakalmış olan Boşnaklar evlerine dönemedi, civarda 18 köy kurup yerleştiler. Bu köyler Nebregošte, Manastirica, Ljubinje Gornjo, Ljubinje Donjo, Rečane, Lokvica, Sredska, Bogošovce, Mušnikovo, Plavanje, Grnje Selo, Rlačiki, Pejciki, Drlajčiči, Milačiki, Zivinjanje'dir.
Özellikle Balkan savaşları ve 1. Dünya Savaşı arasında Türkiye'ye günümüzdeki Bosna Hersek, Sırbistan ve Karadağ'dan Boşnak göçü olmuştur. Boşnakların Türkiye'de yerleştiği şehirler şunlardir:

Boşnak folkloru, 15'inci yüzyıla tarihlenen uzun bir geleneğe sahiptir. Boşnak kültüründeki pek çok unsur gibi onların folklorları Slavik karışımı ve Doğu etkisindedir. Tipik olarak 19'uncu yüzyıldan önce yer alır. 
Boşnak folklorunda iki popüler karakter, düzenbaz ve kahraman görülür. Diğer düzenbazlar akıllı bilge adamı içerir.

Boşnaklar, bir Güney Slav dili olan Boşnakça konuşurlar. Boşnak lisanı, Sırpçadan alfabe olarak, Hırvatçadan bazı kelimeler bakımından farklıdır. Bu 3 değişke genellikle Sırp-Hırvatça adı verilen dilin 3 farklı standartlaştırılmış formu olarak kabul edilmekte olup hepsi bu dilin Ştokavyan lehçesinin Doğu Hersek grubuna mensuptur. Doğu Trakya bölgesinde yaşayan bir Güney Slav halkı olan Pomaklar ile de dilleri birbirine yakındır, ancak Pomakça Bulgarca ile daha yakın bir ilişki içerisindedir.
Boşnakçanın söz varlığında Müslüman dünyasının terminolojileri çok fazladır. Bu Müslüman terimleri içinde Türkçenin yeri, tarihî ilgisi ve Osmanlı Devleti'ndeki uzun tarih birliği sebebiyle apayrıdır. Türkçe, Boşnakçanın yapısında sadece söz varlığıyla değil, dil kullanımıyla da vardır. Mesela, Boşnakların bayram kutlamalarında “bajram mubarek olsun” ifadesinin aynen kullanılması buna örnektir.
Boşnakça ayrıca kendine özgü iki yazılış biçimine sahipti. Bunların ilki 'Begovica (ayrıca Bosansika olarak da söylenir) Kiril alfabesi; ikincisi ise Arap alfabesidir (Osmanlı devri). Bugün, bu iki kullanım da hemen hemen ölmek üzeredir. Çünkü, günümüzde bu kullanımın okuryazar sayısı oldukça azdır. Bugün Boşnakça Latin esaslı alfabe ile yazılmaktadır.

Boşnakların çoğu İslam'a, bazıları Ateizm, Agnostisizm ve Deizm'e inanır. Bundan dolayı Seküler Hümanizm Dünya Görüşü Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti zamanı boyunca yaygındı. Rumeli Müslümanlarının çoğunluğu Sünni'dir ve az sayıda Bektaşi inancına sahiptir. Bunun dışında Katolik ve Ortodoks Hristiyan Boşnaklar da vardır.

Hersekliler
Karadağ Boşnakları
Kosova Boşnakları
Slovenya Boşnakları

Kuzey Amerika Boşnak Kongresi [8] 7 Mayıs 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bosniak American Advisory [9] BAACBH.org
Diplomatik Gözlem [10]
Boşnakça yayın [11] 27 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Devlet arşivi [12] 10 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bronz Çağı Çöküşü Güneybatı Asya'da ve Doğu Akdeniz'de, Bronz Çağı sonları, Demir Çağı başlarında yaşanan hızlı, yıkıcı ve kültürel dağılmalara, çözülmelere yol açan bir dizi toplumsal çöküştür. Doğu Akdeniz'deki Bronz Çağının yüzyıllar içinde oluşan tüm kurumları yerle bir olmuştur, şehir hayatı çok büyük ölçüde gerilemiştir, geriye yalıtılmış köy toplumları kalmıştır. Miken Yunanistanı'nda saray ekonomileri çökmüştür. Yıkımların ardından Kıta Yunanistan'ı, Ege Adaları ve Anadolu 400 yıl sürecek bir karanlık çağa girecektir. Bu dönemden günümüze Mısır kaynakları hariç hiçbir yazılı belge kalmamıştır. Akdeniz'in tüm doğu yarısında, Antik Mısır hariç, neredeyse tüm büyük ve orta ölçekli kentler, çoğunlukla yağmalanıp ateşe verilmiş, diğerleri bu akıbete uğramamak için boşaltılmıştır. Bronz Çağı boyunca gelişip serpilen tüm krallıklar, yine Mısır hariç yıkılmış ve bir daha varlık gösterememiştir.
Tüm bu yıkımlar MÖ 13. yüzyılın son çeyreğiyle MÖ 12. yüzyıl boyunca gerçekleşmiştir. Saldırılar ve sonucu yıkımlar, MÖ 13. yüzyılın son çeyreğinde tek tük görülmeye başlamış, MÖ 1190 civarında sıklaşmış, MÖ 1180'li yıllarda en yoğun evreye ulaşmış, MÖ 1175'e gelindiğinde iyiden iyiye seyrekleşmeye başlamıştır.

Bronz Çağı sonlarında Akdeniz'in doğu yarısında güçlü toplumsal, siyasi yapılanışlar var olmayı sürdürüyordu. Bunlar Yunanistan'da Miken krallıkları, Girit'de Minos Uygarlığı, Anadolu'da Hitit İmparatorluğu, Kıbrıs'ta Alaşya Krallığı, Suriye ve Kuzey Mezopotamya'da Asur İmparatorluğu ve Mitanni, yine Suriye'de Ugarit, Mısır'da Antik Mısır Kuzey Arabistan'da Arami kabileleriydi.
Miken Uygarlığı MÖ 1260 – 1150 yılları arasında çöktüğünde, Anadolu ve Suriye'deki, Hitit İmparatorluğu ve Antik Mısır'ın da yine Suriye ve Kenan topraklarındaki ticareti ciddi biçimde kesildi. Anadolu'da ise Hitit İmparatorluğu MÖ 1190 dolaylarında yıkılmıştır. Öte yandan bu bölgelerdeki okur-yazarlık da aynı ölçüde geriledi. Dönemin başlarında Troya’dan Gazze’ye kadar hemen hemen her kent örneğin Hattuşaş, Miken ve Ugarit gibi şiddetli saldırılara uğradı ve diğer birçok kent de terk edildi. Asur İmparatorluğu kralı I. Tiglat-Pileser’un MÖ 1076’daki ölümünü izleyen 150 yıllık dönem de İmparatorluk için bir gerileme dönemiydi. Varlıklarını ancak daha dar bir bölgeye çekilerek sert bir savunmayla sürdürebildiler. Bu yıkımların sonlarına doğru MÖ 10. yüzyıl ortalarında Geç Hitit krallıkları, Arami krallıkları ve Yeni Asur Devleti’nin ortaya çıktığı görülmektedir.
Tüm Yunanistan anakarasında, Anadolu’da ve Yakın Doğu’da Ege Adaları’nda MÖ 1200 – 800, büyük merkezi otoritelerin olmadığı yazılı belgelere rastlanmayan bir karanlık çağ yaşanmıştır. Dolayısıyla antik dünyanın kent devletleri ya da krallıkları yerine artık bu köy kültürleri hakim olacaktır. Bu dönem, Akdeniz Karanlık Çağı olarak da bilinir. Gerçekten de MÖ 12. yüzyıl başı, tüm Doğu Akdeniz için dört yüz yıl kadar sürecek bir karanlık çağın başlangıcı olmuştur. Birçok kaynakta Ege Göçleri olarak ifade edilen olaylar dizisi bu genel çöküşü dile getirmektedir.
Ancak bu döneme karanlık çağ denilmesi, esas olarak arkeolojik bulguların ve yazılı kaynakların sınırlı olmasından kaynaklanıyordu. Son yıllarda Anadolu'daki birçok kent ve höyükte yapılan kazılarda elde edilen buluntular, bu dönemin tümüyle karanlık olmadığına işaret etmektedir. Bu bulgular ışığında özellikle arkeologlar karanlık çağ tanımlamasına karşı çıkıyorlar. Bununla birlikte arkeolojik bulgular da toplumsal yapıların köklü bir değişiklik geçirmiş olduğunu, önceki dönemin büyük yerleşimlerinde dahi "basit, geleneksel ve köylü kültürüne" geri dönüldüğüne tanıklık etmektedir.

Geç Bronz Çağı'nın tüm önemli Anadolu kentleri yıkım izleri göstermektedir, arkeolojik kazılarda yıkım izleri bulunan bir katmanla mutlaka karşılaşılmaktadır. Kızılırmak kavisi içindeki hiçbir kent yıkımdan kurtulamadı, başkent Hattuşaş, Alacahöyük, Maşat ve Alişar. Görünüşe göre bu yerleşimler yabancılar tarafından iskan edildi. İzleyen yüzyıl boyunca bu bölgede hiçbir kent görülmemiştir. Kavsin dışında Karaoğlan yakıldı ve sakinleri öldürüldü, kazılarda kurbanların iskeletlerinden kalanlar bulunmuştur. Alişar, Maşat benzer şekilde yıkıma uğradılar. Tüm Hitit kentleri izleyen bin yıl boyunca bu topraklardaki uygarlık, Hititler'in düzeyini yeniden canlandıramadı.
Öte yandan Troya'nın VIIa olarak tanımlanan kazı katmanı yakılıp yıkılmıştı. Bu yıkımın MÖ 1190 ya da 1180 yıllarında gerçekleşmiş olması muhtemel görünmektedir. Surlarla çevrili Milet de yıkıma uğramış görünmektedir. Arkeolojik kazılar kentin GHIIIC içinde (MÖ 1190-1060) yıkıma uğradığını göstermektedir. Milet daha sonra iskan edilmiştir.
Büyükçe bir yerleşim olan Tarsus da yıkıma uğrayan bir başka Hitit yerleşimidir. Kentte yapılan arkeolojik çalışmalara göre MÖ 1190 yılı sonrasında yakılıp yıkıldığı anlaşılmaktadır.
Günümüz Güneydoğu Anadolu bölgesinde Bronz Çağı sonlarında yıkıma uğrayan diğer yerleşimler Lidar Höyük, Tille Höyük, Norşuntepe gibi yerleşimlerdir.

Hitit kralı IV. Tuthaliya'nın hükümdarlığı sırasında (MÖ 1237-1209) ada, ya bakır kaynaklarının güvenliğini sağlamak ya da korsan faaliyetlerini önlemek amacıyla Hititler tarafından istila edilmiştir. Kısa bir süre sonra MÖ 1200'de IV. Tuthaliya'nın oğlu III. Arnuvanda adayı yeniden istila etmiştir. Geç Bronz Çağı sonlarında MÖ 1200 – 1050 arasında Enkomi, Kition (günümüzde Larnaka) ve Sint	a gibi kentler, terk edilmelerinden önce yaklaşık tarihlerle MÖ 1179 ve MÖ 1190 yıllarında iki kez yakıldı ve yağmalandı. Bazı kentlerde yıkımın izleri görünürken bazı küçük yerleşimlerin terk edilmiştir ama yıkım izleri görünmemektedir. Tüm bunların bir Miken istilası olup olmadığı net değildir. Kısa süreli iskan edilmiş bir yerleşim olan Kokkinokremos'daki bazı dökümhanelerde bakır, gümüş ve altın külçeleriyle iş aletlerinin gizlendiği yerler bulunmuştur. Kent halkı, yaklaşan bir tehlikeyi görüp kentlerini bir anda boşaltmış görünmektedir. Bütün bunların geri dönülüp alınmamış olması, bu insanların öldürüldüğünü ya da köleleştirildiğini düşündürmektedir.

Suriye yerleşimlerinin Geç Bronz Çağı'nda Mısır ve Ege kıyıları ile düzenli bir ticari ilişki içinde olduklarını gösteren kanıtlar vardır. Antik Mısır'da bulunan kanıtlar firavun Merenptah hükümdarlığı (MÖ 1213 – 1203) sonrasında Ugarit'de bir yıkım yaşandığını göstermektedir. Ugarit'in son Bronz Çağı kralı Ammurapi, MÖ 1215 – 1180 tarihleri arasında hüküm sürmüş olan son Hitit kralı II. Şuppiluliuma’nın çağdaşıydı. Kil tablet üzerine yazılmış bir mektup yakılıp yıkılmış kentte yangından kararmış halde bulunmuştur. Mektup, bugünkü Sina, Filistin ve Kıbrıs’ı kapsayan ve Kıbrıs merkezli bir Bronz Çağı hükümdarlığı olan Alaşiya kralının yardım talebine verilmiş dramatik bir yanıttır. Ammurapi mektupta, ilerleyen Deniz Kavimleri istilalarının Yakın Doğu’daki devletleri ciddi bir krizle karşı karşıya bıraktığına değinmektedir. Bütün piyadelerin ve savaş arabalarının Hatti ülkesinde olduğu, tüm gemilerimin Likya açıklarında devriye gezdiği bildirilmektedir. “Böylece ülke savunmasız kaldı.” denilmektedir. Yine Ugarid'de bulunan bir mektuptan III. Suppiluliuma'nın istilalar karşısında Ammurapi'den yardım istemiş olduğunu göstermektedir.
Ne var ki Ugarit için de hiçbir yardım gelmedi ve kent Bronz Çağı sonlarında yakılıp yıkıldı. Bu yıkımın tarihi konusunda bir süre farklı hipotezler ileri sürülmüştür ve halen kesin bir tarih belirlemek güçtür. Genel yaklaşım Ugarit'in yıkım tarihi, MÖ 1196 ile MÖ 1179 yılları arasında bir tarihte olmalıdır. Bu yangında kavrulmuş durumda bulunan kil tabletlerdeki mektuplar, kentin denizden gelen bir saldırı sonucu yakılıp yıkıldığını göstermektedir. Ugarit kralının mektubunda yedi gemiden söz edilmektedir. Ugarit ile Alaşiya arasındaki üç mektupta da aniden oraya çıkan, kentleri yakıp yıktıktan sonra yelken açarak uzaklaşan bir düşmandan söz etmektedir. Kıbrıs'tan, Kral Alashiya'dan bir mektup da kentlerin denizden gelen saldırganlar tarafından yakılıp yıkıldığından söz etmektedir. Aynı zamanda Likya açıklarında devriye gezen Ugarit filosunun da yok edildiği belirtilmektedir. Ugarit'ten çok uzak olmayan Ras ibn Hani ve Tell Subs gibi liman kentlerinde de yıkım tabakaları görülmektedir. Asi Nehri üzerindeki antik yerleşmeler Alalah, Hama, Katna ve Kadeş gibi kentler, yine MÖ 1200 civarında tahrip edilmiştir.
Günümüz Suriye'sinin kuzeyinde Fırat kıyısındaki Emar MÖ 1185 civarında “düşman orduları"nın saldırılarıyla yıkılmıştır. Bu tarihlendirme kazılarda bulunan iki kil tablete dayanmaktadır.
Mısır'daki kanıtlar Firavun Horemheb döneminde göçebe Shasu kabilelerinin daha ciddi bir sorun olduğunu göstermektedir. Firavun II. Ramses Kadeş Savaşı’ndan sonra, bu göçebe toplulukları, Ölü Deniz’in doğu sahilleri boyunca uzanan Moab Dağları ötesine sürmek için bir sefere çıkmıştır. Daha sonra Moab’da bir kale inşa etmişti. Merneptah döneminde Shasu kabileleri, Horus’un Yolu olarak bilinen, bugünkü Suriye’nin kuzeyindeki Rakka yakınlarına kadar uzanan ticaret yolunu tehdit ediyorlardı. Bu yol üzerindeki Deir Alla yerleşiminin MÖ 1190’dan sonra şiddetli bir yıkım yaşadığına ilişkin kaynaklar vardır. Her şeyden önce, kentteki kazılarda üzerinde Mısır Kraliçesi Twosret’in kartuşu kazınmış bir vazo bulunmuştur. Twosret MÖ 1191-1190 yılları arasında Mısır’a hükmetmişti. Yıkıma uğrayan diğer bir yerleşim Lachish de Deir Alla’la aynı tarihlerde ya da birkaç yıl sonra yıkılmıştır. Bundan kısa bir süre sonra MÖ 1150 dolaylarında kent çevreden gelen yerleşimciler ve III. Ramses’in bir garnizonu tarafından iskan edilmiştir. Gazze’nin kuzeyindeki tüm sahil kentleri imha edildi ve kanıtlar Gazze, Aşdod, Aşkelon, Akka ve Yafa’nın otuz yıldan fazla bir süre yeniden iskan edilmediğini göstermektedir. İç kesimlerdeki Tel Hozor, Betel, Beit Şemeş, Eglon, Debir ve diğer birçok kentin de imha edildiği anlaşılmaktadır. Sahildeki yerleşimlerin yıkımından kaçan yerli halkla, Anadolu’dan göç eden unsurlar ve göçebe topluluklar kaynaşmış olabilir. Bu topluluklar yüksek bölgelere çekilerek küçük köyle

Büyük Okyanus veya Pasifik Okyanusu, Amerika, Asya, Antarktika ve Okyanusya kıtaları arasında bulunur ve Dünya'nın en büyük okyanusudur. Pasifik adını İspanya krallığı adına Dünya'yı dolaşan Portekizli denizci Ferdinand Magellan vermiştir. Magellan, günler süren zorlu ve fırtınalı koşullar altında adını verdiği Macellan Boğazı'ndan geçip bu okyanusa açıldığında, fırtınaların dinmesinden ve kendisini sakin suların karşılamasından dolayı Portekizcede "sakin" anlamına gelen pacífico sözcüğünden yola çıkarak bu adı vermiştir. 179,7 milyon km² yüzölçümüne sahiptir. Neredeyse Atlas Okyanusu ve Hint Okyanusu'nun toplamı kadar yüzölçümü vardır. En derin yeri 11.034 metre ile Mariana Çukuru olup burası aynı zamanda Dünya'daki en derin noktadır. En kalabalık ada Tahiti'dir. Ayrıca Dünya'daki depremlerin %90'ı ve büyük depremlerin ise %80'i Pasifik bölgesinde oluşmaktadır. Bunun nedeni Büyük Okyanus'un çok derin olmasıdır. 708.000.000 km³ hacmi vardır ve kapladığı alan Dünya'daki toplam karaların alanından biraz daha büyüktür. Okyanusun 3.000-3.500 metreden daha derin her yerinde sıcaklık 2 °C derecenin altındadır. Üzerinde irili ufaklı yaklaşık 20.000 ada bulunmaktadır. Buna karşın toplam yüz ölçümünün yalnızca %1 kadarı karadır. Japonya, Endonezya ve Yeni Gine vb. volkanik adalarla çevrilmiştir. Bu adalara "ateş çemberi" adı verilir.

Okyanusların sınırları

EPIC Pacific Ocean Data Collection Viewable on-line collection of observational data (İngilizce)
NOAA In-situ Ocean Data Viewer plot and download ocean observations (İngilizce)
NOAA PMEL Argo profiling floats Realtime Pacific Ocean data (İngilizce)
NOAA TAO9 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. El Niño (İngilizce)
NOAA Ocean Surface Current Analyses (İngilizce)

Candaroğulları Beyliği veya İsfendiyaroğulları Beyliği, Anadolu Selçuklu Devleti'nin yıkılışından sonra Kastamonu ve çevresinde kurulan bir Türkmen beyliğidir.
Denizci özellikleri, Sinop'ta kurdukları tersanenin Osmanlı Devleti'ne katılması ve geliştirilmesi, Osmanlı Donanması'na güç kattı. Kastamonu'nun Küre ilçesindeki bakır ocakları, Beylik daha Osmanlı İmparatorluğu'na ilhak olmadan önce, Osmanlı İmparatorluğu'nun top üretimi için kullanılmıştır.

Oğuz Türkleri'nin Kayı şubesinden inen, Beylik, İlhanlı hükümdarı Geyhatu tarafından Eflani'nin Şemseddin Yaman Candar'a ikta verilmesi sonucu 1291 yılında kurulmuştur.
Yaman Candar'dan sonra tahta geçen Süleyman Paşa, Kastamonu ve Sinop'u fethederek beyliğin sınırlarını genişletmiştir.
Yıldırım Bayezid, Anadolu'daki birliği sağlama yolundaki çalışmaları sırasında Candaroğulları topraklarına sahip olmuş, fakat Sinop'ta Candaroğulları Beyliğini devam ettirmiştir.
İsfendiyar Bey Ankara Savaşı'ndan (1402) sonra Timur'un hakimiyetini tanıdı. Bunun karşılığında da eski Candaroğulları toprakları kendisine verildi, böylece Kastamonu'ya yeniden hakim oldu.
İsmail Bey tahta geçtiğinde Kızıl Ahmed Beyin isyan etmesi sonucu beylik sona doğru sürüklendi. Nihayet 1461 yılında II. Mehmed'in Trabzon seferi öncesinde Candaroğulları, Osmanlı İmparatorluğu topraklarına tamamen katıldı.
15. Yüzyılın ortalarında Sinop, Candaroğullarının ve Karadeniz'in en müstahkem kalelerinden biri olup, bir rivayete göre 400 topu vardı; kalede 10.000 muhafız ve 2.000 topçu bulunuyordu; limanında Candaroğullarına ait 900 tonluk bir gemi vardı ki bu gemi, Osmanlılar henüz bu büyüklükte gemi yoktu ve İsmâil Bey'e ait olan bu gemi Osmanlı denizciliğinde benzeri yapılmak üzere bir örnek olmuştu.
Beyliğin Kastamonu-Sinop kolunun sona ermesinin haricinde, Çankırı'nın Çelebi Mehmed tarafından 1417 yılında kendisine tahsis edilmesiyle burada bey olan İsfendiyar Beyin oğlu Kasım, ölümüne kadar (1464) berat yazdıran ve tuğra çektiren bir Bey olarak varlığını sürdürdü.

Uzunçarşılı, İsmail Hakkı (1947). Büyük Osmanlı Tarihi: İstanbul'un Fethinden Kanuni Sultan Süleyman'ın Ölümüne Kadar. II (1988 bas.). Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları. ISBN 9756945117. 
Uzunçarşılı, İsmail Hakkı (1947). Büyük Osmanlı Tarihi: Anadolu Selçukluları ve Anadolu Beylikleri Hakkında bir Mukaddime ile Osmanlı Devleti'nin Kuruluşundan İstanbul'un Fethine Kadar. I (1988 bas.). Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları. ISBN 9756945117. 
Yücel, Yaşar (1980). Anadolu Beylikleri Hakkında Araştırmalar I: Çoban-Oğulları Beyliği, Çandar-Oğulları Beyliği, Melikü’l-Ebsar’a göre Anadolu beylikleri (1988 bas.). Türk Tarih Kurumu Yayınları. ISBN 9789751600806. 5 Haziran 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 28 Mayıs 2020. 
Yaman, Talat Mümtaz (1935). Kastamonu Tarihi: : XV'inci asrın sonlarına kadar. Ahmet İhsan Matbaası. 5 Haziran 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 28 Mayıs 2020. 
Uzunçarşılı, İsmail Hakkı (1937). Anadolu Beylikleri ve Akkoyunlu, Karakoyunlu Devletleri (2019 bas.). Türk Tarih Kurumu Yayınları. ISBN 9789751624574.

Cilalı Taş Devri veya bilimsel adıyla Neolitik Çağ (Yeni Taş Devri), Mezopotamya, Asya, Avrupa ve Afrika'da Taş Devri'nin son bölümü olan arkeolojik dönemdir (MÖ 10.000 - MÖ 2.000 civarı). Neolitik Çağ veya Yeni Taş Devri (Grekçe νέος néos 'yeni' ve Grekçe: λίθος líthos 'taş' kelimelerinden türetilmiştir) Taş Devri'nin Avrupa, Asya ve Afrika'daki son bölümü olan arkeolojik bir dönemdir. Neolitik çağ, dünyanın çeşitli yerlerinde bağımsız olarak ortaya çıkmış gibi görünen geniş kapsamlı gelişmelerden oluşan Neolitik Devrimi gördü. Bu "Neolitik paket" çiftçiliğin başlayışını, hayvanların evcilleştirilmesini ve avcı-toplayıcı yaşam tarzından yerleşik tarza geçişi içeriyordu.
'Neolitik' terimi, 1865 yılında Sir John Lubbock tarafından üç yaş sisteminin geliştirilmiş hali olarak icat edildi.
Neolitik dönem, yaklaşık 12.000 yıl önce Epipaleolitik Yakın Doğu'da ve daha sonra dünyanın diğer bölgelerinde tarımın ortaya çıkmasıyla başladı. Yakın Doğu'da, yaklaşık 6.500 yıl öncesinden (M.Ö. 4500) Kalkolitik Çağ'ın (Bakır Çağı) geçiş dönemine kadar sürmüş, metalurjinin gelişmesiyle işaretlenmiş ve Bronz Çağı ve Demir Çağı'na kadar sürmüştür.
Bu dönemde (MÖ 8000-5500) önceki devirlere göre daha sert ve daha düzgün taş aletler yapılmıştır. Topraktan veya kilden yapılan kaplar ateşte pişirilmiş, bunun sonucunda seramik sanatı başlamıştır. Bu devirdeki insanlar bilgi ve teknikte önceki dönemlere göre oldukça ileri bir düzeye çıkmışlardır. Kemik ve taştan daha kullanışlı aletler yapılmıştır. İnsanların yerleşik düzene geçmesi de bu dönemde meydana gelmiştir. Birbirine yakın aileler topluca bir yerde oturarak köyleri meydana getirmişlerdir. Böylece tarihteki ilk köyler kurulmuştur. Ayrıca insanlar tahıl üretimine de başlamış, hayvanlar evcilleştirilmiş, insanlar tüketicilikten üretici duruma geçmişlerdir. İlk defa ticaret başlamıştır.
Diğer yerlerde Neolitik, Mezolitik'i (Orta Taş Çağı) takip etti ve daha sonraya kadar sürdü. Antik Mısır'da Neolitik dönem Protodinastik döneme kadar (y. M.Ö. 3.150) sürdü. Çin'de, Şang öncesi Erlitou kültürünün yükselişiyle birlikte M.Ö. 2.000'lere kadar sürerken ve İskandinavya'da Neolitik, M.Ö. 2.000'e kadar sürdü.

Gezegende yaşanan son buzul çağının sona ermesi ardından, insan topluluklarının yayılma eğilimi gösterdikleri ılıman iklim kuşaklarında, yepyeni bir evrimsel açılım yaşanmaya başlanmıştır. Buzulların çekilmesiyle ılıman iklim kuşağında gerek fauna gerekse flora, hem çeşitlilik hem de popülasyon olarak belirgin gelişmeler göstermiştir. Bu mevsimsel farklılıkların oldukça belirgin olduğu ve genellikle kurak sayılabilecek yaşam alanlarında ortaya çıkan ve yayılabilen türler, kaçınılmaz olarak dayanıklı, uyum sağlama ve üreme yetenekleri geniş, görece daha küçük cüsseli türlerdi. Bu ortam, insan topluluklarına geniş olanaklar sunmuştur.

Buğday ve arpa gibi yaygın, kurak iklime uyumlu bitki türlerinin ve koyun, keçi, sığır gibi otçul türlerin ortaya çıkması ve yaygınlaşmasıyla insan topluluklarının yaşam biçimi de değişmeye başlamıştır. Doğaya doğrudan müdahale ederek, besin olarak kullanılabilecek bitki türlerini yetiştirme ve bazı hayvan türlerini evcilleştirerek sürüler oluşturmak, bu dönemin belirgin özelliği olmuştur.
İnsan toplulukları bu yeni yaşam tarzında iki ana kolda gelişme göstermişlerdi. Bazı topluluklar evcilleştirdikleri hayvanlardan oluşan sürüleri temel besin kaynağı olarak kullanırken bazı topluluklar ise sınırlı ölçüde de olsa bahçe tarımına başlamışlardır. Her iki ana kol da avcı-toplayıcı topluluklar olmaktan zamanla çıkmış, bir anlamda besin üreten topluluklar haline dönüşmeye başlamışlardır. Kuşkusuz ağırlıklı olarak tarımla uğraşan topluluklar, avcı-toplayıcı toplulukların yaşam tarzını bırakarak yerleşik düzene geçmek zorunda kalmışlardır. Ağırlıklı olarak hayvan sürülerini kullanan topluluklar ise göçebe ya da yarı-göçebe topluluklar haline gelmişlerdir.

Özellikle tarım yapmanın öğrenilmesi bu toplumların beslenme ve yaşam tarzlarında kökten değişikliklere yol açmıştır. Büyük ölçüde rastlantılara, ileri derecede uzmanlaşmaya bağlı olan avcı-toplayıcı yaşam tarzı yerini, besin maddelerini saklayabilen ve beslenme açısından daha güvenli toplumlar almıştır.
Bu gelişmeler, "Neolitik Devrim" olarak adlandırılan ve insan topluluklarının yaşam biçiminde köklü değişikliklere yol açan bir süreçtir. Gezegenin her yöresinde yaşamakta olan topluluklarda zamandaş olarak ortaya çıkmayan Neolitik Devrim başlangıçta; Orta Doğu, Ön Asya, Uzak doğu gibi geniş ve düzenli akarsuların yaygın olduğu bölgelerde yaşanmaya başlanmıştır.

Neolitik çağ, çanak çömleksiz Neolitik ve çanak çömlekli Neolitik olmak üzere ikiye ayrılır. Bu çağda tarımın keşfi, hayvan evcilleştirme, çanak çömlek yapımı, ekmek yapımı, duvarlara resim çizilmesi gözlemlenmiş, tekerleğin temelleri atılmıştır.

Tarımın keşfedildiği ilk yer Orta Doğu'da Bereketli Hilal adı verilen bölgedir. Tarımın keşfedilmiş olması üretici ekonomiye geçişin başlangıcı olduğundan en önemli gelişmedir. Ayrıca bu dönemde hayvanlar evcilleştirilmeye başlanmıştır. Köpek, Mezolotik dönemde evcilleştirilen ilk hayvandır. Etinden, sütünden, yününden vb. faydalanmak amacı ile koyun, keçi, domuz ve sığır gibi hayvanlar daha sonraları evcilleştirilen hayvanlardır. Daha sonraki gelişmelerde, ev yapımı vardır. İlk zamanlar dairesel kulübeler halinde başlayan ev yapımları, daha sonra dikdörtgenler şeklinde gerçek ev görünümünde yapılmıştır. Bunun sonucu olarak köyler ortaya çıkmıştır. Uzun mesafeli ticarete konu olan ilk mal, obsidyendir. (Obsidyen, siyah renkli volkanik taştır) Obsidyen alet yapımında kullanılan hammaddedir. Bu çağda bakır da kullanılmaya başlamıştır.

Bu çağda, avcılık tamamen bırakılmıştır. Artık besin üretimine dayalı ekonomi tamamen yerleşmiştir. Düzenli evler yapılmıştır. Bu evlerde ayrı ayrı odalar vardır. Ayrıca Jeriko ve Jarma (Filistin) gibi yerleşim yerlerinin etraflarına sur duvarlar yapılmıştır. Sur duvarlar derin hendeklerle çevrilmiştir. Bu duvarların önemi, ortak emek gücünün kullanılması ve ileri düzeyde bir toplumsal örgütlenmenin görülmesidir. Bu dönemin sonuna doğru, ölüler evlerin tabanına gömülmek yerine yerleşim yerlerinin dışında bir yere gömülmeye başlanmıştır.
Neolitik insan yerleşimleri şunları içerir:

Dünyanın bilinen en eski mühendislik ürünü karayolu, İngiltere'deki Post Track, MÖ 3838'den kalmadır ve dünyanın en eski bağımsız yapısı Malta, Gozo'daki Ġgantija Neolitik tapınağıdır.

Datça Yarımadası, 1928'e kadar Reşadiye Yarımadası (yabancı kaynaklarda antik Knidos kentinin adı ile de anılır), Muğla ilinde yer alan 70 km uzunluğunda dar bir yarımadadır. Gökova Körfezi ile Hisarönü Körfezini birbirinden ayırır. Akdeniz ile Ege Denizi'nin kesişme noktasındadır. Önemli bir doğa ve yat turizmi odağıdır.
Yarımadada yerleşme MÖ 2000 yıllarına kadar uzanır. Bu kıyıların girintili çıkıntılı yapısı, doğal ve iyi korunan limanlara sahip olması, Avrupa, Asya ve Afrika'ya yakın konumda olması tercih edilmesinde önemlidir. Tarihi kaynaklara göre; Mısırlılar, İskitler, Asurlar, Eolyalılar (Truva Savaşından sonra), İyonlar ve Dorlar bölgede hâkimiyet kurmuşlardır.
Dorlar yarımadanın uç kısmına Knidos kentini kurmuştur.

Eski adı olan Reşadiye yarımadası adı zamanın Osmanlı padişahı V. Mehmet Reşat onuruna verilmiştir. Cumhuriyet zamanında Reşadiye adı tekrar Datça olarak değiştirilmiştir.

Demir Çağı, demirin çeşitli alet ve silah yapımında esas malzeme olarak kullanıldığı bir arkeolojik devirdir.
Bu tür malzemenin kullanımı, zaman içinde toplumlardaki farklılaşan tarım teknikleri, dini inanç sistemleri ve sanatsal stillerle uyumlu hale gelmiştir. Arkeolojik bir tanımlama olarak Demir Çağı, toplumların ve uygarlıkların, esasen kesici aletler ve silah yapımında malzeme olarak ağırlıklı olarak demiri kullanıyor olmalarını ifade etmektedir. Demir Çağı, Danimarkalı arkeolog Christian Jürgensen Thomsen tarafından, insan toplumlarının tarih öncesi ve antik gelişme süreçlerini sınıflandırmak için kullanılmıştır. Thomsen, bu sınıflandırmada Taş Çağı, Bronz Çağı ve Demir Çağı olmak üzere üçlü bir tasnife gitmişti.
Demir Çağı kavramı kronolojik bir anlam ifade etmez. Dünyanın her bölgesinde bu üç devir eşzamanlı olmadığı gibi genel geçerli bir silsile değildir. Zamanın akışı ve koşullar coğrafi bölgeye göre değişiklikler göstermektedir. Üç devrin birbirini izlemesi evrensel bir gereklilik olmamıştır. Örneğin Güney Pasifik Adaları, Afrika kıtasının iç bölgeleri ile Kuzey ve Güney Amerika kıtalarında toplumlar, kendi içsel dinamiklerinin bir sonucu olarak Taş Devri'nden doğrudan doğruya Demir Çağı'na geçiş yapmışlardır. Diğer yandan bir toplumda demir malzemenin kullanılıyor olması o toplumu bir Demir Çağı toplumu yapmayacaktır. Örneğin Sicilya'da demir kullanımı MÖ ikinci bin sonlarında başlamıştı ama Sicilya Demir Çağı MÖ 9. yüzyılda başladı. Formüle etmek gerekirse, bir toplumu Demir Çağı toplumu yapan şey, esas itibarıyla üretim araçlarının üretiminde kullanılan teknolojidir. Yani, o toplumun tarımda ve sanayide, mal ve hizmet üretiminde kullandığı techizatın üretildiği teknolojidir. Demir Çağı toplumları bu teknolojide, önceki Taş Çağı ve Bronz Çağı toplumlarından farklı olarak demir teknolojisini kullanan toplumlardı. Tarımda ahşap ya da bronz saban, çapa yerinde demir saban ve çapa, zanaatlerde örneğin ahşap işlemeciliğinde keza demir aletler kullanılmaya başlanmıştı. Üretim araçları imalinde kullanılan malzemenin daha elverişli olması kuşkusuz üretici güçleri geliştirmiştir.
Kuşkusuz günlük kullanım için üretilen alet-edavatta önceki dönemlerin malzemeleri de kullanılmaya devam edilmiştir. Hâlen obsidiyen bıçaklar günlük kullanımda yer almayı sürdürdü. Öte yandan Bronz Çağı toplumlarının ordularında fırınlanarak sertleştirilen ahşap malzemeden silahlar ve obsidiyen ve bronz temren yaygındı.

Sistematik olarak demir üretimi ve demir aletler kullanımı Anadolu'da yaklaşık olarak MÖ 2. bin civarında başlamıştır. Hindistan'ın Ganj Vadisi'nde yapılan son arkeolojik araştırmalar en eski demir işçiliğinin MÖ 1.800 yılına ait olduğunu göstermiştir. Ne var ki bütün bunlar, “Bildiğimiz kadarıyla…” diye başlamalıdır. Çünkü bu güne kadar ulaşılan arkeolojik kanıtlar bu yöndedir. Ancak, yeni arkeolojik buluntular ortaya çıkarsa, bu konudaki genel kabul görmüş olan bu tarihlendirme tümüyle değişebilecektir.
Dolayısıyla Demir Çağı'nın, demir işleme tekniğinin, Yakın Doğu'daki bir bölgede yeni ve ileri bir teknoloji olarak keşfedildiğini ve buradan civar bölgelere toplumlar arası temaslar yoluyla yayıldığını düşünmek, şimdilik yerinde olacaktır. Bununla birlikte Demir Çağı'ndan önceki binlerce yıl boyunca meteorik demir ya da demir-nikel alaşımları biliniyor ve kullanılıyordu. Belirgin ölçüde nikel içeren meteorik demir, MÖ 4 binde alet ve silah yapımında kullanılıyordu. Bu şekilde doğal metal durumundaki demir, cevherin ergitilip ayrıştırılmasını gerektirmeden kullanılabilmektedir. Bronz Çağı boyunca bu şekilde meteorik demirden işlenmiş demir ürünlerin kullanımı artmıştır. Meteorik demiri nikel oranının düşüklüğünden ayırt edebiliyoruz. Bu tür buluntular Orta Doğu'da, Güneydoğu Asya'da ve Güney Asya'da bulunmuştur.
Arkeolog Antony Snodgrass, Bronz Çağı Çöküşü'nün Akdeniz civarında yol açtığı toplumsal alt-üst oluşların sonucunda ticaretin daraldığına dikkati çekerek, bunların sonucunda belirgin bir kalay sıkıntısı yaşandığını ileri sürmektedir. Bu bağlamda, metal endüstrisinin bronza alternatif metaller arayışına ittiğini açıklamaktadır. Gerçekten de bu dönemde birçok bronz eşyanın yeniden değerlendirilerek kullanıldığına, aletlerin ergitilerek silah yapımında kullanıldığına ilişkin kanıtlar bulunmaktadır. Demir kullanımın yaygınlaşmasıyla üretim teknolojisi geliştirildi ve fiyatlar düştü. Kalayın yeniden bollaşmasına rağmen alet ve silah yapımında esas olarak demir kullanılmaya devam edildi ve demir, bronzun yerini alacak ölçüde ucuzladı. Demirin ucuz olmasının nedenleri metalurjideki gelişmeler ile yaygın talepti. Ayrıca, Toroslardaki ormanlık alanların işletmeye açılması da etkili olmuştur. Çünkü Antik Çağ'da demir ergitmesi odun kömürüyle yapılıyordu ve bir birim ağırlıkta demiri ergitmek için 8 birim ağırlıkta odun kömürü gerekmekteydi. Demirin ucuz olmasının bir diğer nedeni de bakıra oranla çok daha bol bulunan bir cevher olmasındandır. Demir cevherinin yerkabuğunda bulunabilen madenler içindeki payı % 7 ile bakırdan onbin kat fazladır. Öte yandan, Dövme demir ürünler dökme bakır ürünlerin yerini aldı. Sonuçta demir, daha güçlü ve daha sert bir metal olmasıyla demir kullanan uygarlıklara belirgin bir üstünlük sağladı.
Son arkeolojik çalışmalar sadece bu gelişme çizgisi hakkındaki bilgilerimizi değil fakat aynı zamanda Bronz Çağı'ndan Demir Çağı'na geçişin nedenlerine ilişkin görüşleri de değiştirmiştir. Son araştırmalar demirin MÖ 1.800 dolaylarında Hindistan'da kullanıldığını göstermektedir. Afrika yerleşimlerinde ise bu tarih MÖ 1.200 dolaylarına gelmektedir. Bütün bunlar demir işleme tekniklerinin sıradan bir buluş ve basitçe yayılmayla insan topluluklarına ulaştığı fikrini tartışmalı kılmaktadır. Bu bağlamda Demir Çağı'nın Avrupa'da kendini göstermesi, Antik Yakın Doğu'da, Antik Hindistan'da, Antik İran'da ve Antik Yunanistan'da Bronz Çağı Çöküşü'nün bir evresi olarak görünmektedir. Avrupa'nın diğer bölgelerinde ise Demir Çağı MÖ 8. yüzyılda Orta Avrupa'da, MÖ 6. yüzyılda Kuzey Avrupa'da başladı.
Demir Çağı'nın yarattığı toplumsal ortam, aynı zamanda geleneksel elyazması metinler de dahil olmak üzere dönemin yazınını da korumuş, günümüze taşımıştır. Sanskrit ve Çin yazını bu dönem içinde gelişmiştir. Yine dönemin, günümüze ulaşan yazılı metinleri Hint Vedaları ve Hristiyanlığın ve Museviliğin kutsal kitaplarıdır. Demir Çağı'nı Bronz Çağı'ndan ayırt eden özelliklerinden biri de alfabetik karakterlerin ortaya çıkartılması, bunun giderek bir yazı dili haline getirilmesidir. Böylece bir edebiyat ve tarih yazını oluşabilmiştir.
Nüfus hareketleri ve göçlerin MÖ 9. ve 12. yüzyıllar arasındaki durumu hakkında çok az bilgimiz vardır. Yine de önemli nüfus hareketleri olduğu bilinmektedir. Demir silahlı Dorlar'ın Antik Yunanistan'ı istila etmelerinin Grek Karanlık Çağı'nın başlamasına neden olduğu düşünülmektedir. Çeşitli topluluklar Anadolu'da ve Antik İran'da Elam topraklarını ele geçirmiştir. Urartular, Armenyalı topluluklar tarafından topraklarından sürüldü ve Kimmerler, Meshetler, Kafkasya'dan Anadolu'ya göç ettiler. Orta Avrupa ile Karadeniz ve Kafkasya'nın kuzeyindeki halklar bu göçlerden etkilendiler ve demir kullanımını Keltler’e ulaştırdılar. Keltler ise Batı Avrupa ve Britanya Adaları’na yayılarak buradaki halklara demir işçiliğini tanıttılar.
Çağdaş arkeolojik kanıtlar, MÖ 1.200 yıllarında demir üretiminin Anadolu’da bilindiğini göstermektedir. Yine bazı arkeolojik kanıtlar daha önceki tarihlerde de demir kullanıldığını göstermektedir. Demir, MÖ 3. binlerde Yakın Doğu’da kıt bulunan ve dolayısıyla değerli bir madendi. Bu değerlilik MÖ 2 binli yıllar için de geçerlidir. Yakın Doğu ve Antik Mısır kazılarında bulunan demir araç-gereç ve silahlar, değerli eşyalarla birlikte bulunmuştur. Örneğin Alacahöyük Prens Mezarları'nda, Mezopotamya Ur Kral Mezarları'nda, Antik Mısır'da firavun Tutankamun'un mezarında ve III. Amenhotep ile IV. Amenhotep'e hediye edilen (muhtemelen Hitit ve Mitanni yapımı) değerli eşyalar arasında demir silahlar bulunmuştur. Bütün bu buluntular, demirin günlük kullanım eşyası olmadığını ortaya koymaktadır. Bu durumu Aristoteles de doğrulamakta, demirin altın kadar değerli olduğunu belirtmektedir.
Demirin bronza göre daha üstün kullanım özellikleri bilinmiyordu. Hem demir işleme teknikleri hem de demirin üstünlükleri MÖ 1.200 – 1.000 yıllarında hızla ve uzun mesafelere yayıldı. Demir metalürjisi tarihinde demiri ergitmek –oksitlenmiş demir cevherinden kullanılabilir metalin elde edilmesi-, bakırın ergitilmesinden çok daha güç gerçekleştirilen bir teknoloji olmuştur. Bakır ve kalayın ergime sıcaklıkları, (sırasıyla 1.085 °C ve 232 °C) demire oranla daha düşük olduğundan bronz için görece basit fırınlar, örneğin seramik fırınları yeterlidir. Oysa demir ancak uygun biçimde tasarlanmış fırınlarda ergitilebilir ve ergime sıcaklığı (1.538 °C) çok daha yüksektir. Dolayısıyla demirin ergitilerek kullanılması teknolojisi, bronzdan birkaç bin yıl sonra geliştirilebilmiştir. Bu dönemde demirin söz konusu dereceye kadar ısıtılmasını sağlamak olanaklı değildi.
Antik Yakın Doğu’da Demir Çağı “I” ve “II” olarak iki dönem içinde incelenir. I. Dönem MÖ 1.200 – 1.000 yılları arasında bronz çağını hem süreklilik gösteren hem de göstermeyen bir dönemdir. Neredeyse tüm Akdeniz'in doğu yarısında yaşanan Bronz Çağı Çöküşü özellikle Deniz Halkları'ndan grupların saldırıları ve yıkımları, geniş topraklarda hüküm süren krallıklardan bazılarının sonunu getirmiştir. Öte yandan uzun mesafeli ticaret büyük ölçüde kesilmiştir. İzleyen 400 yıl içinde günümüze ulaşan pek az yazılı metin vardır. Tüm bunlara karşın 13. ve 12. yüzyıllarda tüm bölgede yaygın olan kültürde bir kesinti belirgin değildir. Tersine Bronz Çağı kültürü ile belirgin bir devamlılık görülmektedir. Buna karşın daha sonra I. Dönem kültürü içinde daha önemli bir farklılaşma baş göstermiştir.
Demir Çağı süresince en iyi aletler ve silahlar çelikten yapıldı. Kullanılan çeliğin bir kısmı, ağırlık olarak yüzde 0,3 ile yüzde 1,2 karbon içermekteydi. Çelik 

Dilek Yarımadası - Büyük Menderes Deltası Millî Parkı, Aydın il sınırları içinde Dilek Dağı'nın Ege Denizi'ne uzandığı son noktada yer alan millî parktır. 27.675 hektarlık bir alana sahiptir. Bu alanın 10.985 hektarı 19.05.1966 yılında Millî Park ilan edilen Dilek Yarımadasına, 16.690 hektarı 1994 yılında Millî Park ilan edilen Büyük Menderes Deltasına aittir.
Karşısında Yunanistan'a ait Ege adalarından Sisam adası bulunan Millî Parkın Dilek Yarımadası bölümü, Samsun Dağları'nın Ege Denizi'ne doğru uzanan son noktasıdır. Jeolojik yapısı; Paleozoik şistler, Mezozoik kalkerler ve mermerler ile Neojen tortul kütlelerden meydana gelmiştir. Yarımadanın morfolojik yapısı içinde birçok tepe, vadi, kanyon ve koy bulunur. Ortalama 650 m yüksekliğe sahip yarımadanın en yüksek yeri Millî Parkın adını aldığı Dilek Tepe'dir (Mykale) ve 1237 m yüksekliğindedir. Millî Park adını bu tepeden almaktadır. Ayrıca kumlu, killi, yatık ve yüksek kıyı şekillerini içeren plajlarıyla ilgi çekici kıyı özelliklerine sahiptir.
MÖ 9. yüzyılda İyon kentinin kutsal toplanma merkezi Panionion, antik Thebai kenti, Ayayorgi Manastırı, tarihi Doğanbey Köyü (Domatia) ile Karine, Hagios Antonios Manastırı ve Zeus Mağarası da Millî Park Sınırları içindedir.
Yarımadanın güneyine bitişik olan Büyük Menderes Deltasının en önemli su kaynağı 584 km uzunluğundaki Büyük Menderes Nehridir. Delta, birkaç lagün, tuzcul bataklıklar ve çamur düzlüklerini kapsayan taşkın sahası özelliğinde önemli bir sulakalandır. Bu alan zengin biyolojik çeşitlilik, nesli tükenmek üzere olan canlıları ve endemik türleri barındırması nedeniyle uluslararası öneme sahiptir.
Millî Park, Uluslararası Sulakalanlar Sözleşmesi (Ramsar), Avrupa´nın Yaban Hayatı ve Yaşam Ortamlarının Korunmasına Yönelik Sözleşme (Bern), Biyolojik Çeşitlilik Anlaşması (Rio) ve Akdeniz'in Kirliliğe Karşı Korunması Sözleşmesi (Barselona) kapsamında korunan alan niteliğindedir. Dilek Yarımadası – Büyük Menderes Deltası Millî Parkı, Önemli Kuş Alanı, Önemli Bitki Alanı ve Önemli Memeli Alanı olması nedeniyle aynı zamanda Önemli Doğa Alanıdır.

Hem Dilek Yarımadası hem de Büyük Menderes Deltası'nın barındırdığı farklı ve çeşitli fiziksel özellikler bitki örtüsünün de kısa mesafeler içerisinde farklı ve çeşitli olmasına yol açmıştır. Millî Park içerisinde 804 bitki türü belirlenmiştir. Bu bitkilerden 6'sı dünyada sadece burada görülür. Ayrıca dünyada sadece Türkiye'de bulunan 18 bitki türünü de barındırır. Akdeniz maki bitki örtüsünün hemen hemen bütün bitki türlerinin en canlı ve sağlıklı örnekleri yarımadada yer alır. Dilek Yarımadası, genelde yaygın olarak Kuzey ve Batı Anadolu'da yayılış gösteren Anadolu Kestanesi'nin en güneye indiği, Türkiye'de birkaç yerde bulunan Kartopu'nun, Finike Ardıcı'nın, Melez Pırnal Meşesinin ve Dallı Servinin küçük orman toplulukları meydana getirerek yetiştiği tek yerdir. Başka deyişle, Millî Park, Akdeniz'den Karadeniz'e kadar tüm Anadolu'da var olan bitki türlerinin doğal olarak bir arada görüldüğü biricik doğa müzesi olma özelliğini taşımaktadır. Bu benzersiz biyolojik çeşitlilik nedeniyle Dilek Yarımadası, Avrupa Konseyi tarafından “Flora Biyogenetik Rezerv Alanı” yani, bitki örtüsü açısından soyu tükenmekte veya genetik çeşitliliği çok azalmakta olan bir canlı türü ya da topluluklarını korumaya yönelik uluslararası düzeyde koruma alanı olarak kabul edilmiştir.
Millî Park'ta bulunan bitki türleri arasında ayrıca Karaçam, Kara Selvi, Erguvan, Defne,Sandal Ağacı, Zeytin, Meşe türleri, Akçaağaç, Ihlamur, Çınar, Zakkum,Kokarçalı, Hanımeli, Kavak, İncir, ahlat, Böğürtlen, Keçiboynuzu, Katırtırnağı, Dişbudak, Yasemin, Alıç, Menengiç, Sumak, Karaağaç, Funda ve Eğrelti otları sayılabilir.

Dilek Yarımadası 28 çeşit memeli, 42 çeşit sürüngen ve çok sayıda deniz canlısına ev sahipliği yapmaktadır. Ayrıca yarımada, nesli tükenmekte olan Anadolu Parsı'nın batıda yaşadığı son noktadır. Bunun dışında Kurt, Tilki, Çakal,Sırtlan, Vaşak, Yaban kedisi, Porsuk, Sansar, Kirpi, Oklu kirpi, Yaban Domuzu, Kertenkele, Kaplumbağa, Kaya Kartalı, Deniz Kartalı, Şahin, Doğan, Martı, Karatavuk, Keklik, Kaya güvercini, Tahtalı güvercin, Yaban İneği, Yabani at, Tavşan, Su samuru, Akdeniz foku, Çulluk, Kerkenez, Yeşilbaş Ördek, Hazar sumrusu, doğaya terk edilmiş ve yabanileşmiş sığırlar ve atlar yarımadada yaşayan hayvanlar arasında sayılabilir.

Doğa Koruma ve Millî Parklar Genel Müdürlüğü Dilek Yarımadası-Büyük Menderes Deltası Millî Parkı 15 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Diyar- Rum (Rum Ülkesi ya da Rum Bölgesi) tarihte Müslümanların Anadolu'yu tanımlamak için kullandığı bir tabirdir. Buradaki Rum'dan kasıt genel olarak Roma ya da Romalı, özel olarak da Doğu Roma ya da Doğu Romalı olmaktadır.
Anadolu'nun yüzlerce yıl Roma etkisi ve hakimiyeti altında kalması, bilhassa Doğu Roma'nın asıl topraklarını oluşturması ve onun insan kaynağını öncelikli olarak karşılaması (birçok Doğu Roma hükümdarı, komutanı, bürokratı, din adamı, bilim insanı vs. Anadolu kökenlidir), onun bu isimle adlandırılmasını açıklar.
Türkler Anadolu'ya geldikten sonra da bu ismi kullanmışlardır. Öyle ki kendilerine Anadolulu anlamında Rum ya da Rumi (örneğin Mevlana Celaleddin-i Rumi) dedikleri olmuştur. Tarihçilerin Anadolu Selçukluları dediği devletin o zamanki asıl ismi de Rum Selçukluları'dır. Sonraki zamanlarda da Müslümanlar Anadolulu Türklere Rum ya da Rumi demeye devam ettiler. Bu aynı zamanda onları diğer Türklerden (Azeri, Kıpçak, Uygur vs.) ayıran bir isimdi. Anadolu Türklerinin şu anda diğer Türkler gibi (örneğin Özbek Türkleri, Kazak Türkleri, Kırgız Türkleri) özel bir ismi olmayıp direkt Türk denmektedir. Bu da zaman zaman anlam karmaşasına neden olmaktadır.

Doğu Afrika, Afrika kıtasının doğusunda, Cibuti, Eritre, Etiyopya, Kenya, Somali, Tanzanya ve Uganda'yı içine alan bölge. Mozambik genellikle Güney Afrika içinde, Ruanda ve Burundi ise Orta Afrika içinde sınıflandırılır.
Doğu Afrika'yı oluşturan 7 ülkenin toplam yüzölçümü 3.653.000 km²'dir. Bu alan jeomorfolojik bakımdan birkaç geniş bölgeye ayrılır. En kuzey kesimi Etiyopya Platosu içinde yer alır; bu kesimin güneydoğusunda bulunan Afar Çöküntüsünün yer yer deniz düzeyinin altına inen ovaları Doğu Afrika Rift Sisteminin bir bölümünü oluşturur. Bu sistem güneyde Mozambik'e kadar yüzey şekillerini belirler. Anakaranın Umman Denizine uzanan büyük çıkıntısı Afrika Boynuzu'nun üzerinde, alçak kıyı ovalarının egemen olduğu Cibuti ve Somali yer alır. Güneydeki bütün kıyı ovalarının gerisinde Masai Stepi ve Nyasaland Platosu yükselir; yalnızca Somali'de oldukça geniş bir düzlük olan Benadir Ovası uzanır.
Bu bölgede yüzyıllar boyunca Afrika, Asya ve Avrupa kökenli çok değişik insan grupları bir araya gelmiştir. İnsangillere (Hominidae) ait ilk kalıntılar da Doğu Afrika'da bulunmuştur. Kalıntıların ortaya çıkarıldığı ünlü arkeolojik alanlar, 3-4 milyon yıl önce yaşamış ilk insangillerden günümüz insanına uzanan evrimin bir olasılıkla burada gerçekleştiği düşünülmektedir. Daha yakın dönemlere tarihlenen alanlarda ise Paleolitik, Neolitik, Tunç ve Demir Çağı insanlarının kültürel evriminin değişik aşamalarına özgü kalıntılara rastlanmıştır.
Doğu Afrika'daki bugünkü dil ailelerinden çoğunu oluşturan toplulukların bölgeye gelişi 4 bin yıldan uzun süren karmaşık bir süreç boyunca gerçekleşmiş, 20. yüzyılda komşu kıtalardan gelenlerin yol açtığı dallanmalar daha da karmaşık bir yapının doğmasına yol açmıştır.

Dulkadiroğulları Beyliği (Osmanlıca ذلقدر, ẕü’l-ḳadr [kudretli]) veya sadece Dulkadiroğulları, II. Dönem Anadolu beyliklerinden biridir. 1339-1515 yılları arasında Anadolu'nun güneyinde, Elbistan merkez olmak üzere kurulmuş bir Türkmen devletidir. Dulkadiroğulları Oğuzlar'ın Bozok kolundan, Yıldız Han soyundan, Avşar, Beydilli, Kargın boyundandır. İlk reisi Zeyneddin Karaca Bey'dir. Osmanlı İmparatorluğu ve Memlûkler arasında mücadelelere neden olan devlet, 1515 yılı Turnadağ Muharebesi sonucunda yıkılarak Osmanlı İmparatorluğu'na bağlanmıştır.
Osmanlı sarayına çeşitli dönemlerde toplam  beş adet gelin göndermiş olan Dulkadirli hanedanı böylece Osmanlı hanedanıyla akraba olmuştur. Yıldırım Bayezid'in eşi, Çelebi Mehmed'in eşi, II. Murad'ın annesi ve eşi, Fatih'in annesi, Fatih'in babaannesi ve Yavuz Sultan Selim'in annesi Dulkadir Sultanlarının  kızlarıdır. Dulkadiroğlu Devleti Osmanlı Devleti'ne bağlandıktan sonra Dulkadiroğlu Hanedanının şehzadeleri Osmanlı Devleti içinde beylerbeyi, sancakbeyi, tımarlı sipahi alaybeyleri olarak önemli görevlerde bulunmuşlardır. Sultan Alaüddevle Bozkurt Han'ın oğlu Şehzade Şahruh Mehmed Bey'in torunu olan Şehzade Davut Bey 1580 yılında Kayseri sancak beyi olmuş 1610 yılına kadar bu görevde bulunmuştur. Davut Bey'in devlet görevi bittiğinde kendisine has olarak Kayseri'nin 357 köyünü kapsayan, Tomarza, Bünyan, Develi, Sarız, Pınarbaşı, Akkışla ilçelerini de kapsayan Zamantı Bölgesi verilmiştir. Davut Bey'in tımarlı sipahi alaybeyi olan oğulları bölgeyi Gülveren Köyü'nden yönetmişlerdir. Babadan oğula Osmanlı sarayından tasdikle devam eden bu görev  Sultan Abdülmecid Hanı'n 19 Ocak 1841 fermanı ile kalan son tımarlı sipahileri tımarlarına ölene kadar sahip olmak şartıyla emekliye sevk etmesi ile Büyük Selçuklu döneminden beri Anadolu ve Ön Asya Türklüğünün idari ve askeri aristokrasisi ve bürokrasisini oluşturan tımarlı sipahi sınıfı resmen sona erdi. Bu bağlamda Gülveren'den bölgeyi yöneten Dulkadiroğlu Mehmed Sipahi Bey'in 1899 yılındaki ölümüne kadar bu görev sürmüş oldu. Bu tarihten sonra Asakir-i Nizam-ı Şahane adı ile oluşturulan yeni bir askeri sistemde Dulkadiroğlu hanedanı mensupları askeri görevlerini bu çatı altında sürdürerek yönetimde oldular. Dulkadiroğlu Hanedanı mensuplarının tımarlı sipahi alaybeyleri bölgede alaybeyler sipahiler olarak bilinmekle birçok mühim işlere imza atmışlardır. Bu hanedan Gülveren başta olmak üzere, Harsa, Bel ve Alaybeyli köylerinde yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Soyları günümüzde de sürmektedir. Azerbaycanın Kah rayon Armutlu köyü, Kırşehir, Kayseri, Gaziantep, Kahramanmaraş, Elazığ, Malatya gibi illerde de bu hanedana bağlı aileler varlıklarını devam ettirmektedir.

Zülkadriye Eyaleti

Dânişmendliler Beyliği, 1071/1075–1178 yılları arasında Sivas merkez olmak üzere; Çorum, Tokat, Niksar, Amasya, Malatya, Elazığ, Kayseri şehirleri civarında kurulmuş bir Anadolu beyliğidir. II. Kılıç Arslan tarafından yıkılmıştır. İlk başkenti Niksar olup sonraki başkenti Sivas'tır. Anadolu Selçuklu Devleti'ne katılan ilk Türk beyliğidir.
Danişmendliler'in kurucuları, yönetici sınıfı ve halkın büyük çoğunluğu Oğuzlar'ın Çepni boyundan gelmektedir. Kızılırmak havzasında ve Sivas'ta, Oğuz boylarından Çepniler’e ait yer isimlerinin fazlalılığı buna delil olarak gösterilmektedir. Danişmendliler yıkılınca Çepniler'in büyük kısmı Orta Karadeniz'e göçmüştür ve Hacıemiroğulları Beyliğini kurmuştur. Batıya göç eden Çepniler ise Karesioğulları'nı kurmuştur. Tokat Müzesi'nde yer alan kitabede Karesioğulları ile Danişmendoğulları arasındaki bağlantı görülebilmektedir. Yusuf Halaçoğlu, Karesi döneminde Balıkesir Hisariçi Mahallesi, İvrindi ve Savaştepe yöresine yerleşen Manavlar'ın Çepni boyundan olduğunu belgelemiştir. Kızılırmak havzasında kalan Çepni boyları, Harezmşahlar Devleti'nin yıkılmasıyla Batı Türkistan'dan gelen Beydili boyundan olan Türkmenlerle karışarak günümüz Sıraç Türkmenlerini meydana getirmiştir. Günümüz Kızılırmak havzasında bulunan Alevi kimliğinin temelinde, Danişmendliler vardır. Ayrıca Danişmend bölgesinde Danişmendli Türkmenleri olarak adlandırılan konar-göçer gruplar vardı. Romanya-Dobruca bölgesini yurt tutmaya çalışan Sarı Saltuk Türkmenleri de Çepni kökenli olup Danişmend ülkesi çıkışlıdır.

Dânişmend'in kelime anlamı Farsçada "bilgili adam" olup, İbnü'l-Esîr gerçek adı Taylu olan gazinin Türklere muallimlik yaptığı için dânişmend unvanı alıp melikliğe dek yükseltildiğini bildirmiştir. Dönemin kaynaklarında tam adı "Melik-i Muazzam Dânişmend Ahmed Gazi bin Ali et-Türkmâni" şeklinde zikredilmektedir. Kaynaklarda beyliğin kurucusu Dânişmend Gazi'nin Azerbaycan'da Arrân ve civarında yaşayan bir Türkmen ailesine mensup olduğu belirtilmektedir. Birinci Haçlı Seferi tarihi hakkında kendi dönemiyle ilgili bilgi veren en önemli tarihçilerinden Albertus Aquensis ve 12. yüzyıl tarihçilerinden Sur başpiskoposu Willelmus Tyrensis de Dânişmendlilerin Türk asıllı bir hanedan olduğunu belirtmektedirler. İbn Hamdun ve İzzeddin İbn Şeddad, Dânişmend Gazi'nin Türkiye Selçuklu Devleti'nin kurucusu Süleyman Şah'ın dayısı olduğunu söylemektedir. Beyliği Edessalı Mateos "Tanismanios", Bizanslı tarihçi Nikitas Honiatis ise "Persarmen Taismanios" olarak anmıştır. Khoanites'İn verdiği "İran Ermenileri" tanımlamasının beyliğin kökenine dair tartışmaları beraberinde getirmiş beyliğin adının Dânişmendlilerin kısmen hüküm sürdüğü eski Armeniakon Themasına mı, aşiret ya da hanedanın soyuna mı vurgu yaptığı kesinlik kazanmamıştır.

Kaynaklarda adı "Melik-i Muazzam Dânişmendli Ahmed Gazi bin Ali et-Türkmâni" şeklinde geçen Dânişmend Ahmed Gazi, Sultan Alparslan'ın 1064 yılında çıktığı Kafkasya seferi sırasında orduya katılmış ve bu tarihten itibaren Alparslan'ın hizmetine girmiştir. Malazgirt Savaşı'na da katılan Dânişmend Gazi, zaferin kazanılmasında önemli rol oynadı. 1080 yılında Bizanslılardan Sivas'ı aldı ve Dânişmendli Hanedanını kurdu.
Sivas'ı bir üs olarak kullanan Dânişmend Gazi; Çavuldur, Tursan, Kara Doğan, Osmancık, İltekin ve Karatekin adlı emirleriyle Amasya, Tokat, Niksar, Kayseri, Zamantı, Develi ve Çorum'u fethederek, beyliğine kattı. Birinci Haçlı Seferi'nde başkenti İznik'i kaybederek Anadolu içlerine çekilen I. Kılıçarslan'ın yardımına koştu. I. Kılıçarslan'a Haçlılarla yaptığı Eskişehir Savaşı'nda destek sağladı. Haçlılar bu savaşı kazanarak Anadolu içlerine ilerlemeye devam ettiler. Ancak Dânişmendlilerin ve Anadolu'daki diğer Türk birliklerinin saldırıları sonucu Haçlı orduları kuvvetlerinin büyük bir bölümünü kaybettiler.
Dânişmentliler 1100 yılında Bizans Devletinden bağımsız olarak hüküm süren Malatya'yı kuşattılar. Antakya'yı ele geçirerek Antakya Prensliği'ni kurmuş olan Haçlı hükümdarı Boemondo, Malatya'nın yardımına koştu. Ancak yenilerek, Dânişmendlilerin eline tutsak düştü. Malatya 1103 yılında Dânişmendlilerin eline geçti. Dânişmend Gazi, elinde esir bulunan Boemondo'yu iki yüz altmış bin dinar karşılığı serbest bıraktı. Ancak bu hareketi, I. Kılıçarslan'la arasını açtı. Maraş civarında yapılan savaşta yenilen Dânişment Gazi, 1104 yılında öldü. Beyliğin başına oğlu Melik Gazi geçti.

Kayseri Ulu Camii (1143)
Niksar Ulu Camii (1145)
Kayseri Gülük Camii ve Medreseleri
Amasya Halife Gazi Türbesi
Melik Gazi Türbesi (1164)
Tokat Yağıbasan Medresesi (1152)
Niksar Yağıbasan Medresesi (1158)

Dânişmendoğlu Aynüddevle'nin bakır sikkesi
Bosworth, Clifford Edmund (2004) The New Islamic Dynasties: A Chronological and Genealogical Manual, Edinburgh University Press, s.215, Online31 Aralık 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Efes (Hititçe: 𒀀𒉺𒊭 Apaša, Eski Yunanca: Ἔφεσος Ephesos), Anadolu'nun batı kıyısında, bugünkü İzmir ilinin Selçuk ilçesinin üç kilometre güneybatısında yer alan antik bir Luvi şehriydi. Şehir Anadolu'da Yunan sömürgeciliğinin başlamasıyla birlikte İyonya ve daha sonra Roma dönemlerinde de önemini korumuştur. 
Kuruluşu Cilalı Taş Devri'ne yani MÖ 6000 yıllarına dayanır. 
MÖ 10. yüzyılda eski Arzava başkentinin yerine Attik ve İyonyalı Yunan kolonistleri tarafından inşa edilmiştir.
Klasik Yunan döneminde İyonya'nın on iki şehrinden biriydi. Şehir, MÖ 129'da Roma Cumhuriyeti'nin kontrolüne geçtikten sonra gelişti.
1994'te UNESCO tarafından Dünya Mirası Geçici Listesi'ne dâhil edilen Efes 2015'te ise Dünya Mirası olarak tescil edildi.
Şehir antik Dünyanın Yedi Harikası'ndan biri olan şehrin yakınındaki Artemis Tapınağı (MÖ 550 civarında tamamlandı) ile ünlüdür. Diğer birçok anıtsal yapı arasında Celsus Kütüphanesi ve 25.000 seyirci alabilen II. Claudius zamanında başlanıp, Trajan (MS 98-117) döneminde tamamlanan antik tiyatro da vardır.
Efes, Vahiy Kitabı'nda adı geçen Asya'nın yedi kilisesinden biriydi. Yuhanna İncili burada yazılmış olabilir.
Şehir 5. yüzyıl birkaç Hristiyan konsilinin yeriydi (bkz. Birinci Efes Konsili). Şehir 263 yılında Gotlar tarafından yıkıldı ve yeniden inşa edilmesine rağmen limanın Küçük Menderes Nehri tarafından yavaş yavaş silinmesi nedeniyle şehrin ticaret merkezi olarak önemi azaldı. MS 614'teki bir depremde kısmen tahrip oldu. Efes harabeleri Adnan Menderes Havalimanı'ndan 65,7 km, Kuşadası Limanı'ndan ise 17,9 km uzaklıktadır.
2015 yılında UNESCO Dünya Mirası olarak eklendi. 2022 yılındaki kazı çalışmalarında MS 7. yüzyıla denk gelen Erken Bizans Dönemi'nden kalma dükkânlara ve bir mahalleye ulaşıldı. Efes ören yeri 2 milyon 634 bin 355 kişi ile 2024 yılında Türkiye'den en çok ziyaret edilen müze olmuştur.

Efes'i çevreleyen alan yakındaki Arvalya ve Çukuriçi olarak bilinen yapay höyükler tarafından ortaya çıkarıldığı üzere Neolitik Çağ (yaklaşık MÖ 6000) sırasında zaten iskân edilmişti.
1996 yılı içinde Selçuk, Aydın ve Efes yol üçgeninin yaklaşık 100 m kadar güney batısında, mandalina bahçeleri arasında Derbent Çayı'nın kıyısında Çukuriçi Höyüğü saptanmıştır. Arkeolog Adil Evren başkanlığında yapılan araştırma ve kazılar sonucu, bu höyükte taş ve bronz baltalar, iğneler, açkılı seramik parçaları, ağırşaklar, obsidyen (volkanik cam) ve sileks (çakmak taşı), deniz kabukluları, öğütme ve perdah aletleri bulunmuştur. Yapılan değerlendirmelerle Çukuriçi Höyük'te Neolitik dönemden Erken Bronz Çağı'na kadar bir yerleşimin ve yaşamın olduğu saptanmıştır. Aynı tür malzemeler yine Selçuk-Kuşadası yolunun yaklaşık 8. km'sinde Arvalya Deresi'nin bitişiğinde Gül Hanım tarlasında buluna Arvalya Höyüğü'nde saptanmıştır. Çukuriçi ve Arvalya (Gül Hanım) höyüklerinde saptanan eserler ile Efes'in yakın çevresinin tarihi böylece Neolitik Dönem'e kadar ulaşmaktadır.

MÖ 1050 yıllarında Yunanistan'dan gelen göçmenlerin de yaşamaya başladığı liman kenti Efes, MÖ 560 yılında Artemis Tapınağı çevresine taşınmıştır. Bugün gezilen Efes ise Büyük İskender'in generallerinden Lisimahos tarafından MÖ 300 yıllarında kurulmuştur. Şehir Roma'dan özerk bir şekilde Apameia Kibotos şehri ile ortak para bastırmıştır. Bu şehirler klasik dönemdeki Küçük Asya'da çok parlak yarı özerk davranmaya başlamışlardı. Lisimahos, kenti Miletli Hippodamos'un bulduğu "Izgara Plan"a göre yeniden kurar. Bu plana göre, kentteki bütün cadde ve sokaklar birbirini dik olarak keser.

Hellenistik ve Roma çağlarında en görkemli dönemlerini yaşayan Efes, Roma İmparatoru Augustus zamanında, Asya Eyaleti'nin başkenti olmuş ve nüfusu o dönem (MÖ 2-1. yüzyıl) 200.000 kişiyi aşmıştır. Bu dönemde her yer mermerden yapılmış anıtsal yapılarla donatılır.

MS 4. yüzyılda limanın dolmasıyla Efes'te ticaret geriler. İmparator Hadrianus, limanı birkaç kez temizletir. Liman kuzeyden gelen Marnas Çayı ve Küçük Menderes nehrinin getirdiği alüvyonlarla dolar. Efes denizden uzaklaşır. 7. yüzyılda Araplar bu kıyılara saldırır. Bizans döneminde tekrar yer değiştiren ve ilk kez kurulduğu Selçuk'taki Ayasuluk Tepesi'ne gelen Efes, 1330 yılında Türkler tarafından alınır. Aydınoğullarının merkezi olan Ayasuluk, 16. yüzyıldan itibaren giderek küçülmeye başlamıştır. Günümüzde ise bölgede Selçuk ilçesi bulunmaktadır.
Efes ören yerinde, Hadrianus Tapınağı girişindeki frizde Efes'in 3 bin yıllık kuruluş efsanesi şu cümlelerle yer alır: Atina kralı Kodros'un cesur oğlu Androklos, Ege'nin karşı yakasını keşfetmek ister. Önce, Delfi kentindeki Apollon Tapınağı'nın kahinlerine danışır. Kahinler ona, balık ve domuzun işaret ettiği yerde bir kent kuracağını söyler. Androklos bu sözlerin anlamını düşünürken Ege'nin lacivert sularına yelken açar... Kaystros (Küçük Menderes) Nehri'nin ağzındaki körfeze geldiklerinde karaya çıkmaya karar verirler. Ateş yakarak tuttukları balıkları pişirirlerken çalıların arasından çıkan bir yaban domuzu, balığı kaparak kaçar. İşte kehanet gerçekleşmiştir. Burada bir kent kurmaya karar verirler...
Doğu ile Batı arasında başlıca kapı durumunda olan Efes önemli bir liman kenti idi. Bu konumu Efes'in çağının en önemli politik ve ticaret merkezi olarak gelişmesini ve Roma Devrinde Asia eyaletinin başkenti olmasını sağlamıştır. Efes, antik çağdaki önemini yalnızca buna borçlu değildir. Anadolu'nun eski ana tanrıça (Kybele) geleneğine dayalı Artemis kültürünün en büyük tapınağı da Efes'te yer alır.
MÖ 6. yüzyılda bilim, sanat ve kültürde Milet ile birlikte en ön sırada yer alan Efes, bilge Herakleitos, rüya tabircisi Artemidoros, şair Callinos ve Hipponaks, gramer bilgini Zenodotos, hekim Soranos ve Rufus gibi ünlü kişileri yetiştirmiştir.

Efes, tarihi boyunca birçok kez yer değiştirdiğinden kalıntıları yaklaşık 8 kilometrelik geniş bir alana yayılır. Ayasuluk Tepesi, Artemision, Efes ve Selçuk olarak dört ana bölgedeki harabeler yılda ortalama 1,5 milyon turist tarafından ziyaret edilmektedir. Tümüyle mermerden yapılmış ilk kent olan Efes'teki başlıca yapılar ve eserler aşağıda açıklanmıştır:

Dünyanın yedi harikasından biri olan Artemis Tapınağı, antik dünyanın mermerden inşa edilmiş ilk tapınağı olup temelleri MÖ 7. yüzyıla kadar gitmektedir. Tanrıça Artemis'e ithafen Lidya kralı Croesus tarafından yaptırılan yapı, Yunan mimar Chersiphron tarafından tasarlanmış ve dönemin en büyük heykeltıraşları Pheidias, Polycleitus, Kresilas ve Phradmon tarafından yapılmış olan bronz heykellerle süslenmişti. Büyüklüğü 130 x 68 metre ve ön cephesi diğer Artemis (Ana Tanrıça) tapınakları gibi batıya dönüktü. Tapınak hem bir pazar yeri, hem de bir dinî müessese olarak kullanılıyordu. Artemis Tapınağı MÖ 21 Temmuz 356'da adını ölümsüzleştirmek isteyen Herostratus adlı bir Yunan tarafından yakıldı. Aynı gece Büyük İskender doğmuştur. Büyük İskender Anadolu'yu fethettiğinde Artemis Tapınağı'nın yeniden yapılması için yardım teklif etmiş fakat reddedilmiştir. Tapınaktan günümüze sadece birkaç mermer blok kalmıştır.
Artemis Tapınağı ile ilgili kazı çalışmaları 1863 yılında British Museum'un katkılarıyla arkeolog John Turtle Wood tarafından başlatılmış ve 1869 yılında 6 metre derinlikte, Artemis Tapınağı'nın temellerine ulaşılmıştır.

Roma dönemi yapılarının en güzellerinden birisi olan yapı hem kütüphane, hem de mezar anıtı görevini üstlenmiştir. 106 yılında Efes valisi olan Celsius ölünce oğlu kütüphaneyi babasının adına mezar anıtı olarak yaptırmıştır. Celsius'un lahdi kütüphanenin batı duvarı altındadır. Cephesi 1970-1980 yılları arasında restore edilmiştir. Kütüphanede kitap ruloları, duvarlardaki nişlerde saklanıyordu.

Bülbüldağı'nda İsa'nın annesi Meryem'in son yıllarını Yuhanna ile birlikte geçirdiğine inanılan kilisedir.Hristiyanlar için hac yeridir ve bazı papalar tarafından da ziyaret edilmiştir. Meryem'in burada ölü mezarının da Bülbüldağı'nda olduğu düşünülmesine karşın Kitab-ı Mukaddes'te anlatıldığı gibi Meryem'in mezarı dönemin Selefkos'unda bugünün Silifke'sinde olduğu inanılmaktadır.

Bizans döneminde mezar kilisesi hâline getirilmiş olan bu yer, Geç Roma imparatorlarından Decius zamanında putperestlerin zulmünden kaçan yedi Hristiyan gencin Panayır Dağı eteklerinde sığındıkları rivayet edilen mağara olduğuna inanılır. Dünya üzerinde ilgili mağaranın kendi sınırları içinde olduğunu iddia eden 33 kent olmasına karşın Hristiyan kaynaklarının çoğuna göre kent Hristiyanlarca kutsal sayılan Efes'tir. Türkiye'de Yedi Uyurlar mağarası olarak en çok bilinen ve ziyaret edilen mağara ise dönemin önemli bir merkezi ve St. Paul'ün doğum yeri olan Tarsus'takidir. Eski ismi Arap kaynaklarında Efsus şeklinde geçen Afşin de bilim adamlarından oluşan bir heyete hazırlattığı rapor ve yerel mahkemede açtıkları keşif davası ile iddiasını arttırmıştır. Türkiye'deki diğer Ashab-ı Kehf ise Lice'dedir.
Efes'teki bu mağaranın üstüne bir kilise yapılmış hâli 1927-1928 yılları arasındaki bir kazıda ortaya çıkarılmış, kazı sonucunda 5 ve 6. yüzyıla ait olan mezarlar da bulunmuştur. Yedi Uyurlar'a ithaf edilmiş yazıtlar hem mezarlarda hem de kilise duvarlarında bulunmaktadır.

1374-75 yılında Aydınoğulları'ndan İsa Bey tarafından Ayasuluk Tepesi'ne Mimar Şamlı Dımışklıoğlu Ali'ye inşa ettirilmiştir. Artemis Tapınağı ile Saint Jean Kilisesi arasında yer almaktadır. Anadolu cami mimarisinin ilk örneklerini sergileyen camide zengin süslemeler ve çiniler vardır. 19. yüzyılda kervansaray olarak da kullanılmıştır

Hadrian Tapınağı: İmparator Hadrianus adına, anıt tapınak olarak inşa ettirilmiştir. Korinth düzenlidir ve frizlerinde Efes'in kuruluş efsanesi işlenmiştir. 20 milyon TL ve 20 YTL banknotlarının arka yüzünde Celsus Kütüphanesi ile birlikte bu tapınağın resmi kullanılmıştır.

Domitian Tapınağı: Şehirdeki en büyük yapılardan biri olduğu düşünülen İmparator Domitianus adına yapılmış olan tapınak Memmius Anıtı'nın karşısında Pollio Çeşmesi'nin sol çaprazında yer almaktadır. Günümüze yalnızca temelleri ulaşmış olan tapınağın yanlarında sütunların bulundu­ğu belirlenmiştir. Domitianu

Eretna Beyliği ya da Eretna Devleti, Anadolu'nun Moğol (İlhanlılar) istilasına uğramasından sonra, Sivas ve Kayseri merkezli kurulan, 1335 - 1381 yılları arası hüküm süren bir Anadolu beyliğidir. Beyliğin kurucusu Alaeddin Eretna, Uygur kökenli olup, İlhanlılar Devletinin Rûm (Anadolu) valisi Timurtaş'a hizmet eden komutanlardan birisiydi. Timurtaş ile kızkardeşini evlendirerek akrabalık bağı da kuran Eretna, Timurtaş'ın Mısır'a gidip kendisini de yerine vekil bırakmasını fırsat bilip Moğollara karşı ayaklandı. Memlük sultanı adına sikke kestirip hutbe okuttu. Celayirî Emir (Şeyh) Hasan Büzurg kendisine tabiliği reddeden Eretna üzerine bir ordu ile yürüdü ve Sivas ile Erzincan arasında Karanbük mevkiinde meydana gelen savaşı Eretna kazandı. Bundan sonra nüfuzunu kuvvetlendiren Eretna bağımsızlığını ilan etti. Kayseri'de ölen Alaeddin Eretna, Köşk Medresesi avlusundaki kümbete gömüldü. Öldüğünde Sivas, Tunceli, Elazığ (kısmen), Kayseri, Amasya, Tokat, Çorum, Develi, Şebinkarahisar, Ankara, Zile, Canik, Ürgüp, Niğde, Aksaray, Erzincan, Doğu Karahisar ve Darende onun hakimiyeti altındaydı.
Eretna dindar, iyiliksever ve alim bir hükümdar olarak tanınmıştır. İdaresi altındaki yerleri adilane yönettiğinden ve seyrek çıkan sakalları sebebiyle halk arasında köse peygamber lakabıyla meşhur oldu.

Eretna, Eratna şeklinde günümüzde okunan sözün Arap alfabesindeki orijinali Ertine (آرتين) şeklinde de okunabilir. Aynı zamanda bir Uygur dili de sayabileceğimiz Tuva Türkçesinde bu sözün günümüzde bir anlamı vardır. Tuva dilinde "Ertine" (эртине), hazine, değer verilen manalarına gelir.

Alâeddin Eretna'nın üç oğlundan en büyüğü olan Hasan Büzurg Sivas valisi iken Ramazan çok genç yaşta ölmüş ve Güdük Minare adıyla anılan kümbete gömülmüştü. Diğer oğulları Cafer ve Mehmed beyler babalarının ölümü üzerine birbirlerine karşı iktidar mücadelesine giriştiler. Isfahan Şah Hatun' un oğlu olan Mehmed Bey ümera tarafından Gıyaseddin unvanıyla hükümdar ilan edildi. Adına hutbe okutup sikke kestiren Gıyaseddin Mehmed'in yaşının küçük olması ve dirayetsizliği bir süre sonra nüfuzunu kaybetmesine sebep oldu. Kendisini beğenmeyen ümera ve ulemanın baskısıyla 1354'te tahtını terk ederek Karamanoğulları'na sığındı. Ondan boşalan tahta yine ümerâ tarafından bu defa Cafer Bey çıkarıldı ve İzzeddin unvanıyla sultan ilan edildi. Ancak tahtını tekrar ele geçirmek için harekete geçen Mehmed Bey 1355 Nisan'ında meydana gelen Yalnızgöz Savaşı'nda kardeşi Cafer Bey'i mağlup etti. Kısa bir aradan sonra Eretnalı tahtına yeniden oturan Mehmed Bey büyük yardımlarını gördüğü Hoca Ali Şah ile mücadeleye girdi ve sonunda onu da bertaraf etti (1358). Mehmed Bey iktidarı döneminde en çok Moğollar'ın sebep olduğu olaylarla uğraştı. Her vesileyle karışıklık çıkaran Moğollara karşı giriştiği mücadelede başarısız kalan Mehmed Bey, veziri Kadı Burhâneddin'in bütün gayretlerine rağmen idaresinden ve kendisinden memnun olmayan Hacı Şadgeldi ve Hacı İbrahim gibi devlet adamları tarafından Sivas'ta öldürüldü.

Henüz 13 yaşında tahta geçen Alaaddin Ali Bey ülkede nüfuzunu kaybetti. Valiler bağımsız hareket etmeye başladı. Karamanoğulları Kayseri'yi ele geçirdi. Kadı Burhaneddin'in çabalarıyla ülkede istikrar sağlanmaya çalışılsa da başarılı olunamadı 15 yıl hüküm süren Alaaddin, Amasya üzerine yapılan bir sefer sırasında vebadan öldü.(1380)

Ali Bey'in henüz yedi yaşında olan oğlu hükümdar ilan edildi. Yaşı küçük olmasından dolayı Şebinkârahisar yöneticisi Kılıç Arslan kendisine naip oldu. Kadı Burhaneddin önce Kılıç Arslan'ı öldürüp onun yerine naiplik yaptı, kısa süre sonra da küçük hükümdarı tasfiye ederek Eretna Devleti'ne son verdi ve kendi adıyla anılacak Kadı Burhaneddin Devleti'ni kurdu.(1381)

Alaaddin Eretna Bey
Gıyaseddin Mehmed
İzzeddin Cafer
Alaaddin Ali Bey
II. Mehmed

Arkeogenetikte, Erken Avrupalı Çiftçileri (EEF), İlk Avrupalı Çiftçiler (FEF), Neolitik Avrupalı Çiftçiler veya Anadolu Neolitik Çiftçileri (ANF) terimleri, Neolitik dönemde Avrupa'da yaşamış çiftçilerinden gelen genetik insan soyunun adıdır.
EEF'lerin atalarının MÖ 43.000 civarında Batılı avcı-toplayıcılardan (WHG'ler), MÖ 23.000'li yıllarda ise Kafkas avcı-toplayıcılarından (CHG) ayrıldığına inanılmaktadır. MÖ 7. binyılda, EEF'lerin Anadolu ve Balkanlar'a göç ettiği ve o dönemde bölgede yaşayan WHG'lerin yerlerini aldıkları düşünülmektedir. EEF'lerin Y-DNA haplogrubu genellikle G2A olsa da, kısmen H, T, J, C1a2 ve E1b1 hablogrupları da görülmektedir. Anneden geçen Mitokondriyal DNA'ları ise çeşitlilik göstermektedir. EEF'lerin Balkanlarda Tuna ve Batı Akdeniz boyunca batıya doğru genişleyen iki gruba bölünmüş oldukları bilinmektedir. Bununla beraberi Kuzey Avrupa ve Doğu Avrupa'nın büyük bölümü EEF genetik mirasından etkilenmedi.
Kalkolitik ve erken Tunç Çağı boyunca EEF'lerden türeyen kültürler, Karadeniz-Hazar steplerinde CHG katkılı Doğu Avcı-Toplayıcılar (EHG) ve Batı Step Çiftçilerinin (WSH'ler) istilalarıyla ezildi. Bu istilalar, Avrupa'da EEF Y-DNA'larının neredeyse yok olmasına ve EHG/WSH Y-DNA'larının (esas olarak R1b ve R1a) bölgede yaygınlaşmasına yol açtı. Ancak EEF'lerin mtDNA'ları varlığını devam ettirdi. Bu durum, EHG/WSH erkekleri ve EEF dişilerinin karıştığı göstermektedir. WSH'ler daha sonra Kuzey Avrupa'ya ve Avrasya steplerine dönünce, EEF mitokondriyal DNA'ları Avrasya'nın birçok yerine yayıldı.
Kuzeye doğru gittikçe azalan EEF genetik mirası, Akdeniz ülkelerinde ortalama %60 (Sardinyalılar arasında %85 ile en fazla) ve Baltık Denizi çevresinde %30 civarındadır.

Ermeni Yaylası veya Ermeni Yaylaları (Ermenice: Հայկական լեռնաշխարհ), Batı Asya'nın kuzey kesimini oluşturan üç yayladan biridir. Bu yaylalardan en merkezde yer alanıdır ve en fazla yüksekliğe sahip olanıdır. Batıda Anadolu Yarımadası ile doğuda İran Yaylası ile komşudur. Yaklaşık 400,000 km²'lik bir alana sahip olup en yüksek zirvesi 5,137 metrelik yüksekliği ile Ağrı Dağı'dır.
"Ermeni Platosu" ifadesi, 1808'de Fransızcada ("plateau d'Arménie"), 1814'te İngilizcede ("Armenian highlands") ve 1817'de Almancada ("Armenisches Hochland") kullanıldı.

Ermenilerin bölgeye yerleşmesinden önce Ermeni Yaylası'nda yer alan bölgeler yerli Anadolulular tarafından farklı isimlerle anılmıştır. Sivas, Tokat ve Amasya'nın bulunduğu bölge Hititler tarafından Yukarı Diyar (Kur Eliti) olarak biliniyordu. Bugün Elazığ ve Bingöl'ün yer aldığı alan ise Hititlerce Išuwa (İşuwa) olarak isimlendirilmiştir. Bölgede Hitit eserlerine ev sahipliği yapan İmikuşağı, Korucutepe, Norşuntepe ve Tepecik gibi önemli kazı alanları mevcuttur. Hititler, kendi krallıklarının doğusunda bulunan ve bugünkü Kuzeydoğu Anadolu'ya denk gelen bölgeyi ise Azzi-Hayaša olarak adlandırır.
Demir Çağı'nda bölgeye hakim olan Urartular ise krallıklarına Biania (Van) kendilerine ise Bianili (Vanlı) demişlerdir. Nairi de Urartuların kendileri için kullandığı isimler arasındadır. Urartu döneminde Van Gölü'ne Nairi Denizi denmekteyken, Iğdır'ın bulunduğu bölgeye Erikua, Erzurum-Kars bölgesine Diauehi, Iğdır'a Luhiuni, Doğubayazıt taraflarına Kurşi, Elazığ-Tunceli bölgesine Şebeterya, Van Gölü'nün kuzeyine Zenzium, Van il merkezine Tuşpa, Siirt'e Karya, Cizre bölgesine Ukki, Bingöl'e Urmeniukini, Ağrı civarına Anaşi, Ermenistan sınırındaki Kars, Ocaklı'nın bulunduğu alana Akhuriani, Batman taraflarına Suhni ve Alzi, Patnos'a Aramili, Kuzeybatı İran'da yer alan Urmiye Gölü çevresine Gilzan ve Gurzan, Hakkari, Yüksekova'ya Kubuşkia ve bugün Ermenistan'ın başkenti olan Erivan'a da Erebuni denmekteydi.
Her ne kadar Urartular Doğu Anadolu topraklarını Biania veya Nairi olarak isimlendirse de güneydeki Semitik komşuları onlar için Uruatri, Uraştu, Urartu ve Ararat gibi isimler kullanmaktaydı. Bu isimler daha sonra Ermeniceye Ararat olarak giriş yapmıştır.
Bölgenin ilk kez Ermenistan adıyla anılması ise M.Ö. 518 yılında rastlar. Bugün kuzeybatı İran sınırları içerisindeki Bisütun'da bulunan ve Ahameniş Kralı I. Darius'un başarılarının anlatıldığı Behistun Kayası üzerinde yer alan Armina ismi tarihte Ermenistan'a verilen ilk referanstır.
Yunanlar tarafından Armenoi şeklinde isimlendirilen Ermeniler ilk başta Ermeni Yaylası'nın sadece Güneybatı bölgesinde bulunmuşlarsa da M.Ö. 6. yüzyılda bölgede dominant hale gelmişler ve Persler tarafından bölgeye Armina (Ermenistan) adının verilmesini sağlamışlardır. Ermeniler ilk kez bir proto-etnik grup olarak bu dönemde tarih sahnesine çıkmış ve ilk Ermeni hanedanlığı olan Orontes Hanedanı bu dönemde bölgeye hakim olmuştur.
Bölge, klasik antik dönemde "Büyük Ermenistan" şeklinde anılmaya başlanmış ve Ermenilerin tarihindeki ana bölgelerden biri hâline gelmiştir. Ermeni Yaylası; Küçük Ermenistan, Sophene ve Kommagene ile birlikte Ermenilerle ilişkili olan dört jeopolitik bölgeden biridir.

1040'lardan beri yaylalar çeşitli Türk halklarının ve Safevî Hanedanlığının egemenliği altında olmuştur. 16. yüzyıldan itibaren Safeviler tarafından yönetilen Doğu Ermenistan, 1828'de Rus kontrolüne girmiştir. Yaylalar, Ağrı Dağı'nın bulunduğu Ağrı Vadisi'nden batı ve doğu bölgelerine ayrılır. Geleneksel olarak Batı Ermenistan olarak adlandırılan Ağrı Vadisi'nin batısındaki bölge, bugün Doğu Anadolu Bölgesi'nin bir parçasıdır ve geleneksel olarak Doğu Ermenistan olarak adlandırılan doğu bölgesi, şu anda Küçük Kafkasya olarak bilinir.

Ermeni Yaylası ifadesi bugün özellikle bazı Avrupalı ve Ermeni jeologlar ve coğrafyacılar tarafından kullanılır.

Bunun yanı sıra, bu terim radikal Ermeni milliyetçileri tarafından da sıklıkla kullanılmaktadır. Aryan üstünlükçüsü bir siyasi grup olan Ermeni Aryan Tarikatı'nın (Հայ Արիական Միաբանության-Armenian Aryan Order) internet sitesinin ana sayfasında bir Ermeni Yaylası haritası bulunur ve altında şu sözler yer alır: "Ermeni Yaylası: Ermenilerin Vatanı, Aryan Uygarlığının Beşiği. Dünya Aryanları, onu özgürleştirin, kendinizi özgürleştirin".

Ermeniler (Ermenice: հայեր, hayér, Ermenice telaffuz: [hɑˈjɛɾ]) veya Haylar, anayurdu Batı Asya'daki Ermeni Yaylaları olan etnik grup ve millettir.
Ermeniler, Ermenistan'ın demonimidir. Anayurtları Ermenistan dışında dünyanın çeşitli bölgelerine yayılarak diaspora oluşturmuş Ermeniler sırasıyla Rusya, Amerika Birleşik Devletleri, Fransa ve Gürcistan'da yüksek nüfusa sahiptiler. İran ve eski Sovyet devletleri haricindeki Ermeni diasporası, çoğunlukla 20. yüzyıl başındaki Ermeni Tehciri sonrası ortaya çıkmıştır.
Ermenilerin çoğu, dünyanın en eski ulusal kiliselerinden biri olan Ermeni Apostolik Kilisesi'ne bağlıdır. Hristiyanlık, İsa'nın ölümünden kısa bir süre sonra, iki havarisi Aziz Yudah ve Aziz Bartalmay'ın çabalarıyla ilk defa Anadolu'daki Ermeniler arasında yayılmaya başladı. Dördüncü yüzyılın başlarındaki Ermenistan Krallığı, Hristiyanlığı bir devlet dini olarak benimseyen ilk devlet oldu.

Ermeniler kendilerine Hay (Erm: հայ çoğul: հայեր - hayér) ve ülkelerine Hayastan (Erm: Հայաստան) veya Hayk  (Հայք) adını verirler. Bu isim, geleneksel olarak Ermenilerin efsanevi atası olan ve Horenli Movses'e göre: Babil Kralı Bel'i, MÖ 2492 yılında mağlup edip, ülkesini Ararat bölgesinde kuran Nuh'un büyük torunu Hayk'tan türetilmiştir.  Ayrıca "Hay" isminin iki konfederasyonlu Hitit vasal devletlerinden biri olan Hayasa-Azzi'den geldiği veya ilişkili olduğu da ileri sürülmektedir. En nihayetinde "Hay" sözcüğü, Proto Hint-Avrupa sözcüklerinden póti (lord veya efendi) veya  *h₂éyos/*áyos "(metal anlamına gelir) kelimelerinden türetilebilir.
Horenli Movses, Ermeni kelimesinin Hayk'ın soyundan gelen Armenak veya Aram isminden geldiğini yazmıştır. Horenli; hem Ermenistan'ı hem de Ermenileri Hayk (Հայք) olarak ifade eder — yukarıda adı geçen ve bahse konu patrik Hayk ile karıştırılmamalıdır) Patrik olan Hayk (Հայկ) adı, Ermenistan için kullanılan Hayk' (Հայք) adı ile tam olarak ve birebir homofon değildir. Hayk' (Հայք) klasik Ermenice'de, Ermeni için kullanılan Hay (հայ) teriminin yalın hâlinin (nominativ) çoğuludur. Bazıları Hayk (Հայկ) kelimesinden, Hayk' (Հայք) etimolojisinin imkansız olduğunu ve "Hay" (Ermeni) teriminin kökeninin doğrulanabilir olduğunu iddia eder. 
Bununla birlikte her iki kelimede Ermenilerin kendi kendilerini tanımlaması olan "Hay" (հայ) ve çoğulu "Hayer" (հայեր)  kelimelerinin kök kısmıyla bağlantılıdır. Hayk, bu nedenle etiyolojik (destan anlatısı) efsanevi bir figürdür, tıpkı "Kral Dan" Danimarkalılar, "Aşur" veya "Assur" – Asurlular ve "Tanrı Saxnot" ile Saksonlar gibi.

Yabancı ulusların Ermeni ülkesi için kullandıkları egzonim bir terim olan "Armina" veya "Arminiya"  MÖ 517 tarihli üç dilli Behistun Yazıtı'nda Eski Farsça; 𐎠𐎼𐎷𐎡𐎴 (a-r-mi-i-n /Armina/) Babil dilinde Armina), Elamca Harminuya) şeklinde kaydedilmiştir. Yunan dilinde bilinen en eski tasdiki, bazı tarihlerde Behistun Yazıtı'ndan bile öncesine tarihlenen, Yunanca; "Armenios" Αρμένιοι) Yunan tarihçi ve coğrafyacı Miletli Hekataios'a atfedilen bir parça bölümdür, içeriğinde; Pontus daki Chalybes halkından, Thermōdōn Nehri'ni geçerken, Ermenilerin güney komşu halkı diye bahseder. (MÖ 525-500)
Bir kısım araştırmacılar "Ermenistan" adını Erken Tunç Çağı'nın Armani (Armanum, Armi) veya Geç Tunç Çağı'nın Arme-Şupria devleti ile ilişkilendirdi. Bahse konu bu krallıklarda hangi dil veya dillerin konuşulduğu bilinmediğinden bu bağlantılar sonuçsuz kalmıştır. Bunlara ek olarak Arme'nin Van Gölü'nün hemen batısında bulunduğu kabul edilirken eski "Armani" bölgesinin yeri tartışma konusudur. Bazı modern araştırmacılar, günümüz Samsat yakınlarına "Arme" ile aynı genel alana yerleştirdiler ve en azından veya kısmen de olsa, Hint-Avrupa dilleri konuşan bir halk tarafından yaşandığını öne sürdüler. MÖ 1446'da Mısır firavunu III. Thutmose tarafından bahsedilen "Ermenen" topraklarının (Manna Krallığı' veya yakınlarında bulunur) Ermenistan'a bir referans olabileceği ileri sürülmekle beraber, spekülasyona da tabidir.

Ermenice, Hint-Avrupa dil ailesi içinde bağımsız bir koldur. Yukarı Fırat ve Aras havzasında MÖ 5. yüzyıldan itibaren varlığı kaydedilmiş ve 405 yılından itibaren Ermeni alfabesi ile yazılmaya başlanmıştır. Din adamı Mesrop Maştots (y. 361-441) tarafından geliştirilerek günümüze dek kullanılan Ermeni alfabesi 38 harften oluşur.
Modern Ermenice yazı lehçeleri, İstanbul merkezli olarak gelişen Batı Ermenicesi ile, İsfahan merkezli olarak yayılan Doğu Ermenicesidir. Ermenistan'ın resmî dili Doğu Ermenicesidir. Batı ülkelerindeki Ermeni diasporası bünyesinde Batı Ermenicesi daha yaygın olmakla birlikte, son yıllarda Ermenistan Cumhuriyeti'nin kültürel etkisinin artmasıyla birlikte Doğu Ermenicesi giderek ön plana çıkmıştır.

Ermeni toplumu, geleneksel tarih anlatımına göre MS 301 yılında "Aydınlatıcı" (Lusavoriç) lakabıyla anılan Aziz Gregor'un önderliğinde Hristiyan dinini kabul etmiştir. Yaygın bir kanıya göre dünyada Hristiyanlığı resmi olarak kabul eden ilk devlet Ermeni Krallığı'dır. Ancak 451 yılında Kalkedon Konsili'nde Roma Kilisesi ile Doğu kiliseleri arasında doğan doktrin farkları ve siyasi çekişmeler nedeniyle Ermeni Kilisesi, Ortodoks/Katolik dünyasıyla yolunu ayırarak Oryantal Ortodoks kiliselerinden biri oldu. Hristiyanlığı Ermenilere ilk tanıtanlar olduklarına inanılan, İsa Mesih'in havarileri Taday ve Bartalmay'a dayanarak Ermeni Apostolik Kilisesi adını alan ulusal kilise, Batılı kaynaklarda (Ermeni kilisesinin kurucusu olan Aziz Gregor'a atfen) Gregoryen adıyla da anılır.
Ermenilerin çoğunluğu Ermeni Apostolik Kilisesi'ne mensuptur. Bunun yanı sıra 17. yüzyılda ortaya çıkan Katolik Ermeni cemaati ve az sayıda Protestan Ermeni de mevcuttur.
5. yüzyılda (428 yıl) eski Ermeni Krallığı'nın yıkılması ile birlikte Ermeni Apostolik Kilisesine mensup olmak Ermeniliğin başlıca tanımlayıcı unsuru olarak değerlendirilmeye başlandı. Böylece, ulusal mezhebi terk ederek mesela Ortodoks kilisesine bağlanan Ermeniler, Rum olarak kabul edilmişler, yine aynı şekilde Malazgirt Savaşı'ndan önce ve sonra Müslümanlığı kabul eden Ermeniler de zamanla Arap, Fars, Türk ya da Kürt kimliklerini benimsemişlerdir.

Ermeni dili, Hint-Avrupa dil ailesi içinde kendi başına bağımsız bir dal olarak sınıflandırılır ve daha geniş bir Hint-Avrupa dil ailesine yerleştirilmesi ise apayrı bir tartışma konusudur. Yakın zamanlara kadar bilim adamları, Ermenicenin, Yunanca ve Eski Makedonca - Helenik dillerin önerilen lehçesi)  ile en yakın akraba olduğuna inanıyorlardı. Dilbilimci "Eric P. Hamp; 2012 yılındaki Hint-Avrupa aile ağacında, Ermenice'yi erken evresi MÖ.3000 yılına oturtulan (Greko-Ermeni veya Heleno-Ermeni) olarak'da adlandırılan, Pontus − Hint-Avrupa) alt grubu'na yerleştirdi. Ermeni ve Yunan dillerinin ortak kökenine ilişkin olarak, karşılıklı münhasır olmayan iki olası açıklama vardır.

Eric P. Hamp'a göre; önerilen Greko-Ermeni alt grubunun anavatanı, Karadeniz'in kuzeydoğu kıyıları ve Hinterlandları'dır. Oradan güneydoğu Kafkasya'ya göç ettiklerini ve Ermenilerin Batum'dan sonra kaldıklarını, Ön-Yunanların ise Karadeniz'in güney kıyıları boyunca Batıya doğru ilerlediklerini varsaymaktadır.
Antik Yunan tarihçi Herodot; yetersiz şekilde kanıtlanmış bir Hint-Avrupa dilini konuşan Batı Anadolu Friglerinin, erken Ermeni etnogenezine katkıda bulunduğunu öne sürdü: (MÖ 440 civarında yazdığı) "Ermeniler Frigler gibi kuşanır, onlar Frig kolonicileridir.."  (7.73) (Ἀρμένιοι δὲ κατά περ Φρύγες ἐσεσάχατο, ἐόντες Φρυγῶν ἄποικοι.) Bu durum MÖ 7. yy'ın sonlarında Kimmer istilası ile Frigya'nın yıkılmasından sonra, bazı Friglerin Doğuya doğru, Ermenistan'a göç ettikleri anlamına gelir. Erken dönem Yunan bilginleri, Friglerin yüzyıllar önce Anadolu'ya göç ettiklerini ve Makedonya'ya bitişik bir bölgeden, Balkanlar'dan geldiklerine inanıyorlardı. Ancak Ermenilerin veya dillerinin) Balkanlar'da ortaya çıktığına dair teori, zamansal çizelgelerdeki tutarsızlıklar, genetik ve arkeolojik kanıtların eksiklikleri nedeni ile son yıllarda, daha fazla inceleme ve eleştirel yaklaşımlar ile karşı karşıya kalmıştır. Ermenilerin Güney Kafkasya'ya özgün olduğu görüşü, Ararat Ovaları'nı Ermeni kültürünün beşiği olarak gören, eski Ermeni tarihi hesapları ve efsaneleri ile birlikte, modern genetik araştırmalar ile de desteklenmiştir. Bu minvalde bazı bilim adamları, Friglerin veya  akraba oldukları iddia edilen Muşki halkının'da, aslen Ermeni Yayların'dan olduklarını ve Batıya doğru hareket ettiklerini ileri sürmüşlerdir.

Birçok araştırmacı Ermenicenin, Yunanca ile olduğu kadar Hint-İran dillerine' de yakın olduğuna inanır. Bu görüş, bazı bilim adamları tarafından, Proto-Ermeni, Proto-Yunan, Proto-Hint-İran ve muhtemel Frig dilinin'de iniş yaptığı, Hint-Avrupa dili içinde, varsayımsal (Greko-Aryan veya Greko-Ermeni-Aryan) olarak da adlandırılan (klad veya monofiletik) bir dilsel yapının da önerilmesine yol açmıştır. Dilbilimci Ronald Kim'e göre;(2018) Ermenice ve Yunanca arasında kladistik bir bağlantı için yeterli kanıtlar yoktur ve bu iki dil arasındaki ortak özellikler sadece temas sonucu açıklanabilir. Ermenicenin, Hint-İran ve Baltık-Slav dilleriyle paylaştığı morfolojik özellikler'de erken bir temas'dan kaynaklıdır.
Tunç Çağı dönemi Trialeti-Vanadzor kültürü ile Aştarak bölgesinin 3 kilometre uzağında, Alagöz dağının güney yamaçlarında bulunan "Verin ve Nerqin Naver -  Ներքին ու Վերին Նավեր) mezarlık kompleksleri gibi alanlar, MÖ 3000 yılının sonlarına kadar, Ermenistan'da bir Hint-Avrupa varlığının mevcudiyetine işaret etmektedir. Tamaz V. Gamkrelidze ve Vyaçeslav İvanov gibi bazı akademisyenler tarafından ortaya konan tartışmalı Ermeni hipotezi, Hint-Avrupa anavatanının Ermeni Yaylası civarlarında olduğunu öne sürmektedir. Bu teori, 2018 yılında genetikçi David Reich ve ekibinin araştırmaları tarafından kısmen doğrulanmıştır. Benzer bir çalışma, Ermeni yaylaları'nın sadece Proto-Ermeniler için değil, aynı zamanda Proto Hint-Avrupalılar içinde vatan olduğunu desteklemektedir.

Genetik çalışmalar, Ermeni çeşitliliğini MÖ 3000 ve 2000 yılları arasında meydana gelen, Avrasya pop

Ermenistan Krallığı, aynı zamanda Büyük Ermenistan Krallığı, veya basitçe Büyük Ermenistan (Ermenice: Մեծ Հայք Mets Hayk; Latince: Armenia Maior), bazen Ermeni İmparatorluğu olarak da anılır, Antik Çağ'da bir monarşiydi. Hristiyanlığı devlet dini olarak kabul eden ilk devlettir. MÖ 321'den MS 428'e kadar varlığını sürdürmüştür. Tarihi, üç kraliyet hanedanı tarafından birbirini takip eden saltanatlara bölünmüştür: Orontes (MÖ 321–200 MÖ), Artaksiad (MÖ 189–MS 12) ve Arşak (52-428).

Önceleri Ararat yaylaları (Asurca: Urartu) olarak bilinen Doğu Anadolu, başlangıçta henüz üniter bir devlet veya ulus oluşturmayan kabilelerinin yaşadığı bir yerdi. Yaylalar ilk olarak Van Gölü civarında yaşayan kabileler tarafından Urartu (Urartuca: Biainili) çatısı altında birleştirildi. Krallık, Ağrı ve Bereketli Hilal'in dağlık bölgelerindeki siyasi üstünlük konusunda Asur Krallığı'na karşı meydan okudu.
Her iki krallık da MÖ 6. yüzyılda Doğu'dan komşu İrani işgalciler tarafından (Medler, ardından Ahameniş İmparatorluğu) ele geçirildi. Urartu toprakları, Ermenistan (Eski Farsça: Armina, Elamite: Harminuya, Akadca: Uraştu) adlı bir satraplık halinde yeniden düzenlendi. Ahameniş İmparatorluğu'nun MÖ 331'de Gaugamela Muharebesi'nde Büyük İskender'in Makedonya İmparatorluğu tarafından yenilgiye uğramasına kadar Orontes Hanedanı, üç yüzyıl boyunca Ahameniş İmparatorluğu'na bağlı satraplar olarak hüküm sürdü. İskender'in MÖ 323'te ölümünden sonra, Neoptolemus adlı bir Makedon generali, MÖ 321'de ölene kadar Ermenistan'ı kontrol etti ve daha sonra Orontesler satrap olarak değil, krallar olarak başa geçtiler.

İrani veya Ermeni kökenli olan Orontes Hanedanı'na mensup III. Orontes ve Küçük Ermenistan'ın hükümdarı Mitridates, kendilerini bağımsız olarak tanıdılar ve böylece eski Ermeni satraplığını bir krallığa yükselterek Ermenistan ve Küçük Ermenistan krallıklarını kurdular. III. Orontes ayrıca Sper'in altın madenlerini ele geçirmek isteyen Tesalyalı komutan Menon'u da yendi.
Makedonya İmparatorluğu'nun ardılı Selevkos İmparatorluğu tarafından zayıflayan son Orontes kralı IV. Orontes, MÖ 200/201'de devrildi ve krallık, bizzat Orontes Hanedanı'na bağlı olduğu tahmin edilen ve bir Selevkos komutanı olan I. Artaxias tarafından ele geçirildi.

Selevkos İmparatorluğu'nun Ermenistan üzerindeki etkisi, MÖ 190'da Magnesia Savaşı'nda Romalılar karşısında Selevkosların yenilgiye uğramalarından sonra zayıflamıştı. Böylece aynı yıl I. Artaşes tarafından Zariadres liderliğindeki Sophene Krallığı'nın yanı sıra Helenistik bir Ermeni devleti kuruldu. Artaşes, Yervandaşat'ı ele geçirdi, komşu kabileler pahasına Ermeni Yaylalarını birleştirdi ve Aras Nehri yakınında yeni kraliyet başkenti Artaşat'ı kurdu. Strabon ve Plutarkhos'a göre, Hannibal, I. Artaşes'in Ermeni sarayında misafir oldu. Yeni şehir, Antik Yunan dünyasını Baktriya, Hindistan ve Karadeniz'e bağlayan ve Ermenilerin gelişmesine izin veren ticaret yollarının geçiş güzergahında stratejik bir konumda kurulmuştu. Büyük Tigran, devletinin güney komşularında süren sürekli iç çekişmelerde sınırlarını genişletmek için bir fırsat gördü. MÖ 83'te, bitmeyen iç savaşlardaki gruplardan birinin daveti üzerine Suriye'ye girdi ve kısa süre sonra kendisini Suriye'nin hükümdarı ilan etti (Selevkos İmparatorluğu'nu neredeyse sona erdirdi) ve 17 yıl boyunca barış içinde yönetti. Hükümdarlığının zirvesi sırasında Büyük Tigran, Ermenistan topraklarını Kafkasya'nın bazı bölgelerine ve şu anda Türkiye, İran, Suriye ve Lübnan'ın güneydoğusu olan bölgeye kadar genişleterek Doğu Anadolu'nun ötesine ulaşmış ve Ermenistan Krallığı'nı Roma'nın doğusundaki en güçlü devletlerden biri haline getirmişti.

Ermenistan, MÖ 66'da Tigranakert Savaşı'ndan ve Ermenistan'ın müttefiki Pontus Kralı VI. Mithridatis'in nihai yenilgisinden sonra Antik Roma etki alanına girdi. İmparator Marcus Antonius krallığı MÖ 34'te işgal etti ve yendi, ancak Romalılar MÖ 32-30'da Roma Cumhuriyeti'nin Son İç Savaşı sırasında bölgedeki hegemonyasını kaybetti. MÖ 20'de Augustus, Partlarla bir ateşkes müzakere ederek Ermenistan'ı iki büyük güç arasında bir tampon bölge haline getirdi.
Augustus, MS 6'da V. Tigranes'i Ermenistan kralı olarak tahta çıkardı ancak Ermenistan Kraliçesi Erato ile birlikte ülkeyi yönetti. Romalılar daha sonra Ermenistan kralı olarak İberyalı Mitridates'i başa geçirdiler. Mitridates, Caligula tarafından tutuklandı ancak daha sonra Claudius tarafından yeniden tahta çıkarıldı. Bundan sonraki dönemde Ermenistan, her iki büyük gücün de karşıt hükümdarları ve darbecileri desteklediği Roma ve Partlar arasındaki çekişmenin odak noktasıydı. Partlar, MS 37'de Ermenistan'ı boyun eğmeye zorladı ancak MS 47'de Romalılar krallığın kontrolünü yeniden ele geçirdi. MS 51'de Ermenistan, Rhadamistus liderliğindeki Part destekli bir İberyalı istilasına uğradı. Ermenistan kralı VI. Tigranes MS 58'den itibaren hüküm sürdü, yine Roma desteğiyle tahta çıktı. Kargaşa dönemi, MS 66'da, I. Tiridatis'in Nero'nun onayıyla Ermenistan kralı olarak taç giymesiyle sona erdi. Ermeni krallığının geri kalan tarihi boyunca, Roma hala onu hukuken bağımlı bir krallık olarak görüyordu ancak yönetici hanedan Part kökenliydi ve çağdaş Roma yazarları Nero'nun Ermenistan'ı fiilen Partlara verdiğini düşünüyorlardı.

Nero yönetimindeki Roma İmparatorluğu, Roma'nın müttefiki Ermenistan Krallığı'nı işgal eden Partlara karşı bir sefer düzenledi (55-63). MS 60'ta Ermenistan'ı aldıktan sonra 62'de kaybeden Romalılar, Lejyon XV Apollinaris'i (bir Roma lejyonu) Pannonia'dan Suriye'nin legatusu olan General Gnaeus Domitius Corbulo'ya gönderdiler. 63 yılında, III. Gallica, V. Makedonica, X. Fretensis ve XXII lejyonları tarafından daha da güçlendirilen General Corbulo, I. Vologases yönetimindeki Part topraklarına girdi ve daha sonra Ermeni krallığını kral I. Vologases'in kardeşi I. Tiridatis'e geri verdi.
Başka bir sefer, 162–165'te, Part kralı IV. Vologases'in Ermenistan'ı işgal etmesi ve baş generalini tahta geçirmesinden sonra, İmparator Lucius Verus tarafından yapıldı. Part tehdidine karşı koymak için Verus doğuya doğru yola çıktı. Ordusu önemli zaferler kazandı ve başkenti geri aldı. Ermeni kökenli bir Roma vatandaşı olan Sohaemus, yeni vasal kral olarak atandı. Ancak Roma kuvvetleri içinde yayılan bir salgın hastalık vakası sırasında, Partlar 166'da kaybettikleri toprakların çoğunu geri aldılar. Sohaemus Suriye'ye çekildi ve  Ermenistan iktidarına geri döndü.
İran'da Arşak Hanedanı'nın yıkılmasından sonra ardılları olan başarılı Sasani İmparatorluğu, Ermenistan'da Pers hegemonyasını yeniden kurmayı amaçladı. Sasaniler 252'de Ermenistan'ı işgal etti. Ancak 287'de III. Tiridatis, Roma orduları tarafından Ermenistan Kralı ilan edildi. Aziz Krikor'un Hristiyanlık inancını Ermenistan'da yaymasından sonra Tiridatis Hristiyanlığı kabul etti ve Hristiyanlığı krallığının resmi dini ilan etti. Ermenistan'ın Hristiyanlığı kabul etmesi geleneksel tarihte, Roma İmparatoru Büyük I. Konstantin'in Hristiyanlığı kabul etmesinden ve Milano Fermanı'ndan çok daha önce 301 yılında gerçekleşmiştir.
387'de Ermenistan Krallığı, Doğu Roma İmparatorluğu ile Sasani İmparatorluğu arasında bölündü. Batı Ermenistan önce Küçük Ermenistan adı altında, daha sonra Bizans Ermenistanı adı altında Roma İmparatorluğu'nun bir eyaleti haline geldi; Doğu Ermenistan, 428'de yerel soylular kralı devirene ve Sasaniler onun yerine bir vali atayana ve Sasani Ermenistan'ı üzerindeki Marzpanlık dönemini başlatana kadar İran içinde bir krallık olarak kaldı. Tarihi Ermenistan'ın bu bölgeleri, Müslümanların İran'ı fethine kadar sıkı bir şekilde İran kontrolü altında kalırken Bizans tarafındaki bölgeler de 7. yüzyılda Arap orduları tarafından fethedilene kadar Bizans hakimiyetinde kaldı. 885 yılında, yıllar süren Roma, Pers ve Arap yönetiminden sonra Ermenistan, Bagratuni Hanedanlığı önderliğinde bağımsızlığını yeniden kazandı.

Kaba Taş Devri, Yontma Taş Devri veya bilimsel adıyla Paleolitik Çağ olarak tanımlanan Eski Taş Çağı günümüzden yaklaşık 2 milyon yıl önce başlamış ve 12.000 yıl önce son bulmuştur. Ancak verilen bu tarihlerin dünya geneli içinde geçerli olduğunu ve yerel olarak değişmeye açık bulunduğunu da belirtmek gerekir. İnsanlık tarihinin %99'u gibi çok büyük bir bölümünü kapsayan bu çağ, aynı zamanda ilk insan atalarının ortaya çıkışı ve ilk aletlerin üretimi yoluyla insanın kavrama yeteneği ve temsil etmesiyle de söz konusu tarihin gelişimi içinde çok önemli bir yer tutmaktadır.

Doğanın sınırlayıcı ve belirleyici baskısı altında yaşayan Paleolitik Çağ insanları ekonomik açıdan, avcı ve toplayıcı toplulukları temsil ederler. Besin üretmeyi bilmeyen bu insanlar, yalnızca yaşadıkları ortamda bulunan yabani sebze, meyve ve kökler ile avlandıkları hayvanları yiyerek beslenmişlerdir. İklim ve çevre koşullarının değişkenliği nedeniyle, yeni besin kaynakları aramak ve av hayvanlarını izleyerek, küçük gruplar halinde konar-göçer tarzda yaşamışlardır. Kaya sığınaklarının bulunduğu yerlerde mağara ve kayaaltı sığınaklarında barınmışlar, kaya sığınaklarının bulunmadığı yerlerde ise açık havada kurdukları sığınaklarda yaşamışlardır. 

Paleolitik Çağ, karakteristik çizgileri ve kültürleriyle Alt, Orta ve Üst olmak üzere 3 evreye ayrılır. Alt Paleolitik devrin insanları, beyin kapasiteleriyle orantılı olarak kendilerini vahşi hayvanlardan korumak, beslenmek, avlanmak için ve zaman zaman da kendi aralarındaki mücadelelerde kullanmak üzere birtakım basit taş aletler yapmaya başlamışlardır. Genellikle doğanın kendilerine sunduğu taşları, ya daha sert olan başka taşlarla yontarak işlemişler ya da doğal halde çevrelerinde bulunan ve çok az bir rötuşla alet haline gelebilen parçaları kullanmışlardır. Alt Paleolitik süresince oldukça ılımlı geçen iklimin Orta Paleolitik'de kurumaya, sertleşmeye ve giderek bol kar yağışıyla belirgin yeni bir buzullaşmaya dönmesi, insanın yaşayışı ve teknolojisinde bir dizi değişiklikler meydana getirmiştir. Bu teknolojik değişikliğin en belirgin yanı, yonga endüstrisinde kendini gösterir. Alt Paleolitik'in kaba taş alet (2 yüzeyli)yongalarının yerini oldukça düzenli bir şekilde yontulmuş kenarlarda yapılan düzeltilerle (rötuş)  uç kazıyıcı haline sokulmuş işlenik yonga aletler alır. Bu dönemin insanları olan Homo neanderthalensis'lerin, eldeki kısıtlı alet teknolojisi ile mamut, gergedan, geyik gibi büyük hayvanları avlayabilmeleri bu insanların avcılıkta ne kadar ustalaştıklarını ve hayvanları avlayabilmek için birtakım av teknik ve yöntemlerini geliştirdiklerinin bir kanıtıdır.

Ayrıca bu evrede, inançlarla ilgili birtakım belirtilerin ortaya çıktığı görülüyor. Örneğin tek ya da çift çukurlar şeklindeki mezarlar ve bunların yanındaki -belki de besin depoları olarak yorumlanabilecek- eklentiler, Neanderthal'lerin ölü gömme eylemleri hakkında bilgi veren izlerdir. İklimin tekrar hissedilir derecede soğuduğu ve kuru hale geldiği Üst Paleolitik Çağ'da, Homo Neanderthal'lerin yerini modern insanın atası sayılan Homo sapiens'ler alır. Homo sapiensler becerili ve aktüel insana daha yakın olan insanlardır. Üst Paleolitik'te yontma teknolojisindeki gelişme dikkat çekecek bir düzeyde olup, taş işçiliği en büyük gelişmesine ulaşmıştır. Alt Paleolitik'te kısmen de olsa Orta Paleolitik'de görülen klasik 2 yüzeylilerin (el baltası) yerini çakmak taşı yonga ve dilgilerin üzerine yapılmış, çeşitli tipteki aletler almıştır. Ön kazıyıcılar taş delgiler, taş kalemler, yaprak biçimli uçlar, mekik aletler bunlardan bazılarıdır. Üst Paleolitik'in son evrelerinde ise sırtı devrik dilgiciklerin ortaya çıktığı görülüyor. Taş aletlerin yanı sıra kemik ve boynuzdan yapılmış aletlerde de büyük bir artış gözlenmektedir. Esasen bu evrede taş aletler, büyük çoğunlukla kemik aletleri şekillendirmek için yapılmışlardır. Bu ise Üst Paleolitik'te artık alet yapan aletlerin üretildiğini göstermektedir.

Üst Paleolitik Çağ'ın önemli gelişmelerinden biri de insanların entelektüel hayatlarıyla ilgili birtakım sanat eserlerini yapmaya başlamalarıdır. Mağara duvarlarına ve çeşitli objeler üzerine yapılan boyalı resim, gravür, alçak kabartmalar ile heykelcikler, Paleolitik sanatın, sanat tarihi içinde oynadığı rolü ortaya koyar. Üst Paleolitik'te süslenme merakı da açıkça görülür. Balık kemiği, kavkı, çeşitli hayvan kemiği, diş ve kabuklarından yapılan süs eşyalarının Üst Paleolitik'te insanlar tarafından kullanıldığı bilinmektedir. Ayrıca bu devirde artık insanlar ölülerini sistemli bir biçimde gömmeye başlamışlardır. Anadolu Paleolitik'ine günümüze değin yapılan kazı ve yüzey araştırmalarının ışığında bakıldığında, yeterince araştırılmamış olmasına karşın, Alt, Orta, Üst Paleolitik dönemlere ait taş ve kemik endüstri, fauna, flora ve insan kalıntıları ile sanat yapıtlarının ele geçmiş olması, Anadolu'nun ne denli yoğun bir biçimde iskan edildiğini açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Bugünkü bilgilerin ışığında, Anadolu Paleolitik Çağ'ın tüm evrelerini, stratigrafik süreklilik içinde veren tek mağara Karain'dir. Antalya'nın 30 km kuzeybatısında yer alan bu merkez; Alt, Orta ve Üst Paleolitik evrelere ilişkin çeşitli "oturma tabanları" vermektedir. Sözü edilen evrelere ait çok sayıda yontma taş ve kemik aletin yanı sıra, taşınabilir sanat eserleri, Homo Neanderthal ve Homo sapiens'lere ait diş ve kemik kalıntıları, yine çok sayıda yanmış ve yanmamış kemik kalıntıları da vermiştir.
Karain Mağarası, buluntularıyla, yalnız Anadolu'da değil, aynı zamanda Yakın Doğu Paleolitiği için de büyük önem taşımaktadır. Anadolu Paleolitik'indeki en büyük boşluk, salt yaşlandırmanın henüz yapılamamış olmasından kaynaklanmaktadır. Bununla birlikte, son yıllarda Aşağı Fırat Havzasında yapılmış olan kazı ve sistemli yüzey araştırmaları ile Karain ve Yarımburgaz mağaralarında yeniden başlatılan kazılarda elde edilen buluntular üzerinde sürdürülmekte olan incelemeler, Anadolu Paleolitik'inin henüz çözümlenmemiş olan stratigrafik ve kronolojik sorunlarına çözüm aramaya yöneltilmiş bulunmaktadır. Yontma Taş Çağı eserlerinin en güzel örnekleri Güney Anadolu sahillerinde, Antalya civarında yer alan Karain Mağarası buluntularıdır. Burada yaklaşık 10,5 metre kalınlığındaki dolgu malzemesi içinde Yontma Taş Çağı'nın bütün evrelerine ait kültür tabakaları ortaya çıkarılmıştır. Bu tabakalar içerisinde çeşitli taşlardan yapılmış aletler arasında el baltaları, kazıyıcılar, uçlar ele geçirilmiştir. Kemikten yapılmış aletlerden cımbızlar, iğneler, süs eşyası gibi kalıntılar da bulunan eserler arasındadır. İstanbul'un 22 km batısında yer alan Yarımburgaz mağaralarında elde edilen veriler ise, burada büyük bir olasılıkla Homo erectusların yaşamış olduğunu ve burasını bir barınak olarak kullandıklarını kanıtlamaktadır. Elde edilen Alt Paleolitik Çağ taş endüstrisi çakmak taşı, kuartz ve kuartzitten oluşur; yonga türü aletler belirgin bir şekilde egemendir. Geriye kalan az sayıdaki çekirdek aletleri ile satır, kıyıcı satır örnekleri oluşturur.

Dönemler25 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Türkiye'de Paleolitik Çağ Arkeolojisi
Arkeo Atlas, 2007
Ekrem Akurgal (2002). Ancient Civilisations and Ruins of Turkey Londra:Kegan Paul. ISBN 978-0-7103-0776-7. (İngilizce)

Eskiyapar Höyük, Çorum İl merkezinin güneyinde, Alaca İlçesi'nin 6 km. batısında, eski Eskiyapar Köyü altında, Hüseyinabad Ovası'nda yer alan bir höyüktür. Tarım, yapılaşma gibi nedenlerle köyün yol açtığı tahribatı önlemek ve kazı çalışmalarına olanak vermek için 1983-84 yıllarında köy taşınarak höyük açılmıştır. Tepe, 350 metreye varan çapı ile bölgenin büyük höyüklerinden biri olup 13 metre yüksekliktedir. Konum olarak Alacahöyük, Boğazköy ve Şapinuva (Ortaköy) gibi önemli Hitit merkezlerinin neredeyse geometrik ortasındadır.

Höyük çok eski tarihlerden beri bilinmektedir. En eski kayıt 19. yüzyılda W. J. Hamilton'un kaydıdır. Höyükte ilk olarak 1945 yılında Alaca Höyük kazı ekibinden Ekrem Akurgal tarafından bir sondaj  yapılmıştır. Daha sonra Anadolu Medeniyetleri Müzesi Müdürü Raci Temizer başkanlığında 1968-83 yılları arasında kazılmıştır. İkinci dönem kazıları ise 1992 yılında Çorum Müzesi adına İ. Ediz başkanlığında yapılmıştır. Üçüncü dönem kazı çalışmaları 2010 yılından itibaren Doç. Dr. Tunç Sipahi başkanlığında yürütülmektedir.

Höyükte yeniden eskiye Bizans, Roma, Galat ve Frig yerleşmeleri tespit edilmiştir. Bunların altında Geç Tunç Çağı, Orta Tunç Çağı ve Erken Tunç Çağı tabakaları bulunmaktadır. Ancak Erken Tunç Çağı tabakasının altıdan daha eskiye tarihlenen yerleşmeler olduğu tahmin edilmektedir. Örneğin ele geçen bir meyvelik ayağı Kalkolitik Çağ yerleşmesi olduğunu ifade etmektedir. Öte yandan Eskiyapar'ın Eski Hitit Dönemi ve Hitit İmparatorluğu dönemlerinde oldukça önemli sayılan bir yerleşme olduğu anlaşılmaktadır. Bu tabakalarla ilişkilendirilen dini ve yönetsel yapılar ortaya çıkarılmıştır. Öyle ki Eskiyapar'ın Hitit kenti Ankuwa olduğu ileri sürülmektedir. Ayrıca tüm höyüğe yayılan gelişkin bir Demir Çağı tabakası kazılmıştır.

İlk dönem kazılarda Bir aslan rölyefi, Bizans mezar taşları, dini yapı kalıntıları ve Roma döneminden kalma yol işaret taşları bulunmuştur.
Erken Tunç Çağı yerleşmesinin bir kent özellikleri taşıdığı anlaşılmıştır. Bu tabakada ele geçen çanak çömlek buluntuları Alacahöyük ETÇ çanak çömleğiyle aynıdır. ETÇ III. Evrenin son safhalarına tarihlenen iki yapı içinde, tabanda açılan çukura dikkatlice gömülmüş iki define deposu bulunmuştur. Yapılar, yangınla tahrip olmadan önce, tehlikeden sakınmak için gömüldüğü düşünülmektedir. Kent, muhtemelen bir saldırıya uğramıştı ve bu hazinelerin sahipleri onları çıkarmaya hiç olanak bulamamışlardı. Bu definelerden biri iki gümüş kadeh, gümüş uzun saplı tava, gümüş kase ve elektrumdan tören baltası, altın küpeler, altın bilezik ve gerdançe, altın, gümüş ve akik boncuklar, giysi parçalarını tutturmakta kullanılan iki altın iğne bulunmuştur. İkinci definede de buna benzer parçalar vardır.

Değerli buluntuları oluşturan değişik biçimlerdeki küpeler yerleşimdeki kuyumcuların sanat yeteneğini gösteren buluntulardır. Öte yandan yönetici sınıfça simgesel bir anlam ifade eden dörtlü spiral boncuklar Arslantepe VIA ve İkiztepe III mezarlığında ele geçen tunç örneklerle eştir. Diğer yandan Troya A, D ve J hazinelerinde ve Limni Adası'ndaki Poliohni'de bunların benzerleri bulunmuştur. Buluntular çoğunlukla Troy ile ilişkilidir. Örneğin elektrum tavanın benzerlerine yalnızca Troya ve civarında rastlanmıştır. Aynı şekilde gümüş kadehler de Orta Anadolu'da değil Troya'daki benzerleriyle ilişkilidir. Diğer yandan sap delikli elektrum balta, Kuzey Kapadokya ve Karadeniz Bölgesi'nin güney yerleşmelerinde görülen örnekler gibidir. Bu çerçevede değerlendirildiğinde Eskiyapar hazineleri MÖ 2200 – 2000 yıllarına tarihlenmesi önerilmektedir.
Arkeolojik açıdan önemli bir buluntu da yazı karakteri yönünden Orta Hitit Dönemi özellikleri gösteren bir Hitit tabletidir. Söz konusu tablette, Hatti ve Hitit dönemlerinde önemli bir dini merkez olan Arinna ile Tahurpa'dan sözü edilmektedir. Çoğunluğu Orta Hitit Dönemi'ne tarihlenen ve Hitit Ülkesi'nde ele geçen tek örnek olması dolayısıyla Eskiyapar Hançeri olarak bilinmeye namzet tunç bir hançer, tunç mızrak ucu, bıçak gibi parçalar, Eski Hitit'den yarım gövde biçimli bardak ritonu, Boğazköy ve Alacahöyük'teki örneklerinden daha ince bir işçiliği ortaya sermesi bakımından daha kaliteli bulunmaktadır. Çok sayıda boğa başı parçalarının bulunmuş olması, Eskiyapar'ın bir Fırtına Tanrısı tapınağı barındırıyor olmasını olanaklı hale getirmektedir.

 OpenStreetMap'te Eskiyapar Höyüğü ile ilgili coğrafi veriler  

Yakın plan kroki 4 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Fotoğraflar 4 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Eyalet ya da beylerbeylik, Osmanlı İmparatorluğu'ndaki idari yapılanmada var olmuş en üst düzey birimdir.
Eyalet yöneticileri de beylerbeyi olarak anılmıştır. Osmanlı devlet teşkilatında Anadolu Eyaleti; Rumeli, Mısır, Bağdat ve Budin eyaletlerinin aşağısında kaldı. Sonraları vezirlerin adedi artınca bunun gibi eyaletlere vezirler de tayin edilir oldular.
Beylerbeyi, memuriyetine başlamadan önce, beraberinde itimat ettiği adamlarından birini vekil olarak daha önce mahalli memuriyetine gönderirdi ve buna mütesellim denirdi. Beylerbeyi savaşta görevli olacak olursa, eyaleti onun namına mütesellim idare ederdi. Beylerbeylik merkezinde mütesellim, defter kethüdası, defter muhasibi, tımar defterdarı, çavuşlar kethüdası, çavuşlar emini, alay beyi, kethüda yeri, kale bekçisi, topçu ve cebeci kethüdaları, zeamet ve tımar su başıları, evkaf zabitleri, yeniçeri serdarı gibi başkanlar bulunurdu.
Beylerbeyinin emir ve kanunları bir divanda toplanırdı. Bu divan, Dîvân-ı Hümâyun'un küçük numunesi idi. Beylerbeyliğine verilen haslar, 1688 yılından sonra yavaş yavaş kaldırılarak yerini salyane usulüne bırakmıştır. Beylerbeyi, "imdadiye-i seferiye" ve "îmdadiye-i hazariye" olmak üzere savaş ve barış zamanında senede iki sefer ödenen para ile eyaleti idare ederlerdi. Bu para, sancaktaki kazalara dağıtılır ve mübaşirler vasıtasıyla toplanırdı. Dağıtılan bu vergi, mahkeme-i şer'iyyede, memleket ileri gelenleri ve belirli kişiler tarafından mahalle ve hanelere dağıtılırdı. İmdadiyye salyaneleri, muharrem ve recep aylarında senede iki defa alınırdı. Beylerbeyi veya vali eğer taksiti aldığının akabinde görevinden alınacak veya başka yere tayin edilecek olursa, bulunduğu müddete ait parasını beraberinde alır, geri kalanını halefine verirdi.
Vali veya beylerbeyinin tayin olunduğu yere gelişi merasimle olurdu. Göreve gelecek kişi merkeze gelmeden önce merkez kadısına ve mütesellimine bir emir gönderip, üç günlük yeme-içme ziyefeti temini isterdi. Valinin gönderdiği buyruğun yanında üç günlük ihtiyaç erzak cetveli de bulunurdu. Bu cetvel hükmünce erzak hazırlanır ve bunun bedeli eyalet merkezi halkına taksim edilirdi. Vali veya beylerbeyleri bazı zamanlarda devriyye, kaftan fiyatı, yabancı ülkeden gelen eşya vergisi, uzaktan gelen büyük zatlara verilen hediyeler gibi isimler altında halktan bir takım örfi vergiler alırlardı. Bunu üzerine merkezi hükûmet, padişahın kanunları dışında alınan bu vergilerin alınmamasını birçok fermanla emretmiş ise de bazı vali ve beylerbeyleri kârlarından vazgeçmeyerek halkı soyup gitmişlerdir. Özellikle savaşların devam ettiği seneler gayrimeşru vergi tahsili daha müsait bir hal almıştır.
Sultan II. Mahmud zamanında vezir ve beylerbeylerinin aldıkları mali hazariyye, teftişiyye, tahsildariyye gibi vergiler asakir-i mansûre hazinesine bağlanmış ve 1840'ta tanzimattan sonra bu isim altındaki vergiler ortadan kaldırılarak vergilerin bugünkü tarzda tahsili uygulanmaya başlanmıştır.
Vali veya sancak beylerinin memuriyetleri sırasında verdikleri harç, bahşiş, elbise bedeli, hediye bedeli, kaftan bedeli gibi masraflar tayin olundukları yerdeki halktan tahsil edilirdi. Mahalli memuriyetine gelmekte olan vali veya beylerbeyleri, geçtikleri veya misafir oldukları yerlerde eşyalarının nakli için gerekli olan masraflar, at masrafı, gelip geçme ve devir masrafları gibi sarfiyatlar kanun gereğince yöre halkından alınırdı. Bütün masrafların dağılımı makeme-i şer'iyyede memleketin ileri gelenleri ve belirli kişiler tarafından kararlaştırılırdı. Eyalet dahilindeki her bir kazanın vergi tevzi defteri altı ayda bir kere İstanbul'a gönderilerek orada incelendikten sonra sadrazamlık tarafından üzerine onaylandığına dair bir işaret çekilerek geri gönderilirdi.
Kanuna göre Anadolu Beylerbelieri vezirlik rütbesinde değillerse Rumeli Beylerbeyi'nden sonra gelirler, eğer vezirliği varsa diğer vezirlerin kurallarına tâbi tutulurlardı. Beylerbeylik teşkilatındaki her beylerbeyi eyaleti dahilinde saltanat makamının vekili olduğundan, padişah namına bilumum hükmü yerine getirmeye yetkiliydi. Kendi eyaleti ile ilgili rütbeleri belirler, memleketin kadısı vefat ederse yerine diğeri tayin oluncaya kadar vekil kadı belirlerdi. Divanda dava dinler ve hakimler, valinin huzurunda hüküm verirlerdi. Vezirlik rütbesini elinde bulunduran bir vali işinden alınsa bile kendi eyaleti dahilinden çıkıncaya kadar dava dinleyip hüküm verebilirdi. Eğer beylerbeyi vezir değilse hüküm veremezdi.

Not:

Hidiv :  Mısır valileri beylerbeyi unvanının yanı sıra hidiv olarak da anılmışlardır.
Dayı : 1671 yılından itibaren seçilerek göreve getirilen Cezayir Eyaleti ve Tunus Eyaleti yöneticilerinin unvanıdır

Eşrefoğulları Beyliği, 13. yüzyılın sonları ile 14. yüzyılın başlarında hüküm süren Anadolu Türk beyliklerinden birisidir.
Eşrefoğulları Beyliği, Anadolu Selçuklu Devleti'nin uç beylerinden olan Eşrefoğlu Süleyman Bey tarafından 1280 yılı başlarında Beyşehir'de kurulmuştur. Beyliğin kurucusu olan Eşrefoğlu Süleyman Bey, Anadolu Selçuklu Sultanı III. Gıyaseddin Keyhüsrev döneminde (1264-1283) Selçuklulara bağlı bir uç beyi olarak görev yapmıştır. Ölüm tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte, Beyşehir'de yaptırdığı Eşrefoğlu Türbesi üzerindeki kitabeye göre Hicri 701 (Miladi 1301) yılından sonra öldüğü anlaşılmaktadır.
Beylik, 1302'de babasının yerine geçen Mehmet Bey'in döneminde genişleyerek, Bolvadin ve Akşehir bölgesini de topraklarına kattı, Mehmet Bey, 1314 yılında İlhanlılara bağlılığını bildirmesinin ardından 6 yıl daha hüküm sürmüştür.
Bağımsızlık arayışında olan Süleyman Bey'in torunu II. Süleyman Bey İlhanlıların Anadolu Valisi Timurtaş tarafından Beyşehir Gölü'ndeki Kirse Adası'nda yakalandı ve bedeni göle atıldı. Öldürülmesinden ardından Eşrefoğulları Beyliği 1326 yılında yıkılmıştır.

Farslar (Eski Farsça: 𐎱𐎠𐎼𐎿, Farsça: پارس‌ها), Persler veya Osmanlıcadaki tabirle Âcemler (Osmanlıca: عجم, Âcem), çoğunlukla İran'da yaşayan İranî bir halktır.
Antik Persler MÖ 9. yüzyılda günümüz İran'ın Fars eyaletine karşılık gelen Persis (Yunanca: Περσίς, Persís; Eski Farsça: 𐎱𐎠𐎼𐎿, Parsa) bölgesinde yaşamaktaydılar. Persler antik dünya topraklarının büyük bir kısmını kapsayıp önemli kültürel, politik ve sosyal etkiye sahip antik çağın güçlü imparatorluklarını kurmuş ve yönetmiştir. Bu noktada Fars devletlerinin tarihi kendi dönemine kadar antik çağda kurulmuş en büyük imparatorluk olan Ahamenişler ve Sasaniler şeklinde 2550 yıl öncesine kadar uzanır.
Farsların dili Farsça olmakla birlikte Farsça Hint-Avrupa dil ailesinin İran dilleri koluna bağlı bir Batı İran dilidir. Antik Farsça ve oradan Orta Farsçanın devamı olan Farsçaya ait en eski kayıtlar M.Ö. 1000'li yıllara dayanmaktadır. Bu dilde yazılmış yazılı ve sözlü eserlerden oluşan Fars edebiyatı ise dünyanın en eski ve önde gelen edebiyat geleneklerinden biridir ve tarihi önemi olan çok sayıda Fars şâir ve bilge mevcuttur. 

Farslar İranlı bir ulustur. Anzan-Güney Elam civarında yerleşiktiler ve başkentleri Sus şehriydi.
Etimolojik olarak Pars (Pers) sözcüğünden gelmektedir. Pars kelimesi Arapçanın etkisiyle Fars haline gelmiştir; Arapçada bulunmayan P harfi F ile ikame edilmiştir. Arapçada bu iki ses ortak kapalı a sesi ile verilmektedir. Arapçada "p" sesi olmadığından Araplarca "Pars/Pers" olarak değil, "Fars/Fers" olarak adlandırılmışlar ve sonrasında da genel olarak bu adla anılmışlardır. Yani anlaşılacağı üzere Farslar Müslüman olmadan önce bu isimle bilinmekteydiler. Günümüz İranlıların ataları olarak kabul edilirler. Antik İran'da kurulan en önemli iki imparatorluk Ahamenişler ve Sasaniler, Persler tarafından kurulmuştur.

Tarih kaynaklarında II. Sirus'un hakimiyeti, Pers tarihinin başlangıcı olarak gösterilmektedir. Ekbatan'ı ele geçiren Sirus, sonrasında tüm Medya'ya egemen oldu. MÖ 29 Ekim 539 tarihinde Babil'i ele geçirdi ve buradaki tutsak Yahudileri salıverdi.
İmparatorluğun doruk noktası I. Darius döneminin sonuna kadar olan zaman dilimini kapsar. Bu dönemde imparatorluk 20 eyaletten oluşmaktaydı ve bunlar "satrap" denilen valiler tarafından idare edilmekteydi.
Anadolu, MÖ 543-333 yılları arasında Pers hakimiyetinde kaldı. Anadolu'ya Med hakimiyetine son vererek gelen Perslerin, Anadolu'ya kültürel etkileri bilhassa Kapadokya (Persçe: Katpatuka) üzerinden olmuştur.
Yolları yeniden düzenleyerek ihtiyaçları olan tahıl, dokuma, hayvan ve hayvan ürünlerini Anadolu'dan almışlardır. Ayrıca dünyadaki ilk posta teşkilatını kurmuşlardır.
Perslerin boğazlara egemen olması boğazlardan ekonomik gelir sağlayan İyonyalıların tepkisine neden olmuştur.
İyon şehir devletlerini Pers istilasından kurtarmak için Büyük İskender, Asya seferine çıkar. MÖ 334'te İssos ve Granikos Savaşları ile Persler yenilmiş ve Ahameniş İmparatorluğu yıkılmıştır. Böylece Helenistik Dönem başlamıştır. Tarihleri boyunca Persler, tüm Anadolu'nun yerli kültürlerine saygı göstermişlerdir.

Antik Pers toplumunda aynı sınıftan insanlar dudak dudağa öpüşerek, astlar ise üstlerinin yanağını öperek selamlaşırlardı. Devlet otoritesini temsil eden kimseler, önünde rengin eğilerek ve bel kemikleri öpülerek selamlanırdı. Topluluk içinde tükürmek, sümkürmek ve akarsuları kirletmek yasaklanmıştı. Ayrıca sokakta yemek yemek de aynı şekilde hoş karşılanmamaktaydı ve yasaktı.
Persler, 36 karakterden oluşan çivi yazısını kullanmaktaydılar. Uzaklık ölçümünde "parasang" birimi, ödemelerdeyse "talent" kullanılmaktaydı. Dinleri Mitraizm ve Zerdüştlük idi.

Perslerin sanatsal mirası hem doğudan hem de batıdan katkılar içermektedir. İran'ın merkezi konumu nedeniyle Fars sanatı, doğu ve batı gelenekleri arasında bir füzyon noktası olarak hizmet vermiştir. Persler kaligrafi, halı dokuma, cam işi, lake, kakmacılık (khatam), metal işi, minyatür illüstrasyon, mozaik, seramik ve tekstil tasarımı gibi çeşitli sanat türlerine katkıda bulunmuştur.

Xenophon'un bildirdiği hesaplara göre, Akhamenid mahkemesinde çok sayıda şarkıcı vardı. Ancak, o dönemin müziğinden çok az bilgi edinilebilir. Sasani İmparatorluğu'nun müzik sahnesi, önceki dönemlerden daha mevcut ve ayrıntılı bir belgeye sahiptir ve özellikle Zerdüşt müzik ritüelleri bağlamında daha belirgindir. Genel olarak, Sasani müziği etkiliydi ve sonraki dönemlerde benimsendi.
İran müziği, bir bütün olarak, bölgeye özgü çeşitli müzik enstrümanlarından yararlanıyor ve eski ve Orta Çağlardan beri önemli ölçüde gelişti. Geleneksel Sasani müziğinde oktav on yedi tona ayrıldı. 13. yüzyılın sonunda İran müziği, batıdaki meslektaşlarına benzeyen on iki aralıklı bir oktav sürdürdü.

Fenike alfabesi, tahminen MÖ 1200 yılında ortaya çıkmış, Fenike dilini yazmak için kullanılmıştır. Günümüzde kullanılan birçok çağdaş alfabe Fenike alfabesinden türemiştir. Paleo-İbrani alfabesi, doğrudan Fenike yazı sisteminden gelmektedir. Modern Arap alfabesinin kökeni olan Arami alfabesi; Avrupa'da Yunan alfabesi, Yunan alfabesi üzerinden Kiril alfabesi ve Latin alfabesi, Fenike alfabesinden türemiş alfabelerdir. Fenikelilerden önce yazı, resimlerden oluşmaktaydı ve her kelimeye karşılık bir resim çizilirdi. Fenikeliler, her ses için bir sembol kullanarak bu sesleri birleştirip kelimeler oluşturdular. Bu sayede cümleler, artık resimlerin birleştirilmesiyle değil; seslerin birlikteliğini içerir kelimelerin birleştirilmesiyle kuruluyordu.
Bugün Fenike alfabesi ile ilgili arkeolojik kalıntılar, Mısır ve Lübnan'ın tarihi bölgelerinde bulunabilir. Fenike Alfabesi olarak adlandırılan ve ilk alfabe olduğu iddia edilen yazıt, İtalya'nın Toskana bölgesinde bulunan Marsilya Yazıtı'dır.

Bu tabelada Fenike Alfabesinden türeyen diğer alfabelerden örnekler gösterilmektedir. Böylece ortak kökenli harflerin zaman ile değişimi gözlemlenebilmektedir.

Arap alfabesi
İbrani alfabesi
Kiril alfabesi
Latin alfabesi
Orhun alfabesi
Yunan alfabesi

Phoenicia.org 3 Mart 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ancient Scripts.com (Phoenician)
The Alphabet of Biblical Hebrew 7 Aralık 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Omniglot.com (Phoenician alphabet) 15 Nisan 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Michael Everson's Final proposal for encoding the Phoenician script in the UCS

Fenike dili veya Fenikece, Fenikeliler tarafından kullanılmış tarihî bir Kuzeybatı Sami dili. Dil, Antik Mısırca Pūt; İbranice, Aramice ve Fenike dilinde Kenan Ülkesi; Yunanca ve Latince'de Fenike denen bir kıyı bölgesinde konuşulmuştur. Bu bölge, günümüzde Lübnan, Suriye kıyıları ve kuzey İsrail'i kapsar. Kuzeybatı Sami dilleri içerisinde bir Kenan dili olan Fenikece, kökensel açıdan İbranice ve Ugaritçe ile yakından ilişkilidir. Dilin Kartacalılar tarafından kullanılmış değişkesine Pönce denilmektedir.

Fenike alfabesi sadece sessiz harflerden oluşur ve sağdan sola yazılmıştır. İlk Kenan bölgesinde kullanılmış, sonrasında ise Geç Hititlerce kullanılmıştır. Fenike yazısı ilk alfabe örneklerinden bir olup kökeni Mısır hiyerogliflerine dayanmaktadır. Alfabeden türetilmiş yazı sistemlerini Sâmîrî alfabesi, Arami alfabesi, Eski Yunan alfabeleri ve Anadolu alfabeleri (Karya, Frig vb.) oluşturmaktadır. Latin, Ermeni, Gürcü, Arap, Uygur ve Moğol alfabeleri gibi pek çok yazının kökeni Fenike yazısı kökenli Arami veya Yunan alfabesine dayanır. Çeşitli Hint alfabelerinin kökenini oluşturan Brahmi alfabesinin kökeninin de Arami alfabesine ve dolayısıyla Fenike alfabesine dayandığı düşünülmektedir.

Pönce
Sami dil ailesi

Fenikeliler (Yunanca: Φοίνῑκες Phoínīkes), Antik Çağ'da yaşamış Sami dillerine mensup bir dil konuşan Akdenizli kavimdir. Bereketli Hilal'in Akdeniz'e bakan kıyılarında gelişen bu uygarlık, talassokrasik bir yapıda şekillenmiştir. Fenikeliler, Doğu Akdeniz'den tüm Akdeniz kıyılarına hatta Atlas Okyanusu'na yayılarak en bilineni Kartaca olan çeşitli şehir devletleri kurmuştur.
Bir deniz kavmi olarak öncelikle ticaretle uğraşmışlar; gittikleri yerlere zeytin, zeytinyağı, incir, ceviz, badem, nar, erik, hurma, kayısı, kavun, balkabağı, şarap gibi gıda ürünleri; bakır, demir, gümüş, altın gibi madenler; Sedir ağacından kereste; fildişi ve camdan sanatsal nesneler; yün, keten, pamuk ve ipek gibi kumaşlar götürmüşlerdir. Mısırlılardan öğrendikleri cam işleme sanatını ilerleterek, Sayda, Sur ve Sarepta gibi şehirlerde saydam camlar üretmişlerdir. Asıl şöhretlerini ise farklı farklı renklendirdikleri kumaşlar sayesinde edinmişlerdir. MÖ 1570'te bir tür kabuklu deniz canlısı olan Murex sayesinde mor renkli kumaşlar elde etmeyi başarmışlar ve sonraki zamanlarda Antik Yunanlar tarafından getirdikleri bu renk kumaşa atfen mor rengin vatanı (Yunanca: Phoiníkē) insanları yani Fenikeliler olarak anılmaya başlamışlardır. Antik Çağ'ın şairi Homeros, Troyalı Paris'in Helen'e kendisiyle birlikte kaçması için Fenike kumaşı hediye ettiğini söylemiştir.
Fenikelilerin en bilinen buluşu alfabedir. Fenike alfabesi, günümüz tüm modern alfabelerinin temelini oluşturmaktadır Alfabeleri, önce Anadolu ve Antik Yunan uygarlıklarında; sonra Kenan bölgesinde ve Antik Roma'da yaygın olarak kullanılmaya başlamıştır.

Fenikelilere ait ilk kayıtlar, Kenan toprakları olarak adlandırılan günümüzde Lübnan, Filistin, Gazze, İsrail, Suriye, Ürdün ve Türkiye'nin güney kıyılarını içine alan bölgede milattan önce üç bin yıllarına kadar gitmektedir. Arvad, Zemar (Simyra), Trablus, Biblos, Beyrut, Sayda, Sur, Akka liman şehirlerini kuran Fenikeliler, milattan önce 2500 yıllarından itibaren Mısırlılarla ticari münasebete başlamışlardır. Bu ülkeye ağaç ve nebati koku maddesi, zeytinyağı ve reçine ihraç ederlerdi. Ancak siyasi bakımdan iyi teşkilatlanamadıklarından kısa zamanda Mısır'ın nüfuzu altına girdiler. İki bin yıllarının başında Hiksosların istilalarına uğradılar. Mısırlılar istilacılara karşı korumak bahanesiyle Fenike topraklarını tamamen askeri işgal altına aldılar.
Uzun süren karışıklıklardan sonra Fenike, MÖ 14. yüzyılın sonunda Mısır'ın işgalinden kurtuldu. MÖ 9. yüzyılda ise, Fenike için Asurlular büyük bir tehdit unsuru oldu. Zaman zaman Fenike üzerine seferler düzenleyen Asurlular bölgeyi kısa aralıklarla hakimiyetleri altına aldılar. Fenike MÖ 6. yüzyılda Perslerin istilasına uğradı. Daha sonra Büyük İskender tarafından zapt edildi.
Fenikelilerin Sur kentinden kovulan bir grup asi Fenikeli MÖ 800 yılında Tunus sahillerinde Kartaca'yı kurdular. Kartaca kendi statüsüne rağmen Fenike kentlerinden olan Sur (Tyros)'a bağlılığını sürdürdü ve ticari kârının %10'unu tanrı Melkart'ın tapınağına bağışladı. Kartaca, Roma'ya karşı Hannibal isimli komutanı ile girdiği savaşı kaybetti ve bu sayede Roma, Akdeniz ticareti ve hakimiyetini ele geçirdi.
Fenikeliler, yaşadıkları dönemde Akdeniz'in her noktasına yayılmış, günümüzde Britanya olarak bilinen adaya kadar ulaşmış, o dönemde dünyadaki ilk büyük ticaret ağını oluşturmuştur. Hem başka dil konuşan insanlarla anlaşmayı, hem de kayıt tutmayı kolaylaştırmak amacıyla o zamana kadar sadece resimlerden oluşan yazı sistemlerini devrimsel bir buluş olan basit formlarda çizilebilen sembollere dönüştürmüşlerdir. Oluşturdukları Fenike alfabesiyle günümüz çağdaş yazı sisteminin temellerini atmışlardır. O dönemde Deniz Kavimleri'nden Fenikeliler ve Mikenler uygarlığın ulaştırma memurlarıydı, uygarlığı taşıma görevini gerçekleştirmişler; Avrupa'da Yunan, Minoan ve Roma uygarlıklarının şekillenmesine yardımcı olmuşlardır. Madenleri arama çabası, kâşif ve madencileri daha uzaklara, hatta Kuzey ve Batı Avrupa'nın bilinmeyen barbar bölgelerine kadar götürmüştür. Burada ticaret her zaman çalışmasını sürdürmüş, izolasyonu zayıflamış, insanların birbirleriyle ilişkilerini değiştirmiş, dünyaya yeni biçimleri kabul etmeye zorlamıştır.

Fenikelilere bu ismi veren Yunanlar olmuştur ve Fenikeliler ismini ilk olarak Yunan tarihçi Herodotos kullanmıştır. Fenikelilerin kendi dillerinde kendilerine ne ad verildiği tam olarak bilinmemektedir. Kendilerini Kenaniler adıyla zikrettikleri sanılmaktadır.
Kenani adı bazı araştırmacılara göre Hurrice olan bir sözcük iken bazı araştırmacılara göre de Samice bir sözcüktür ve kırmızı anlamına gelen Kenanigi'den gelmektedir. Fenikeliler adı da benzer şekilde Yunancada, Sur moruna atfen 'kızıl insanlar' anlamına gelen Phonikes kelimesinden gelmektedir. Kısaca bu etnik topluluğa Helenler Fenikeliler adını verirken Doğu kavimleri Kenaniler adını kullanmıştır.

Fenikeliler, Akdeniz ve Yakın Doğu'ya yayılmış farklı medeniyetler arasında aracı olarak hizmet etmiş, malların, bilginin, kültürün ve dini geleneklerin değişimini kolaylaştırmıştır. Geniş ve kalıcı ticaret ağlarının, Yunanlar ve özellikle Romalılar tarafından sürdürülecek olan ekonomik ve kültürel olarak bütünleşik bir Akdeniz'in temellerini attığı kabul edilir.

Fenikelilerin Yunanlarla bağları derindi. Doğrulanmış en eski ilişkinin, Girit'teki Minos medeniyetiyle (MÖ 1950-1450) başladığı anlaşılır. Bu uygarlık, Miken uygarlığı ile (MÖ 1600-1100) birlikte klasik Yunanistan'ın atası olarak kabul edilir. Arkeolojik araştırmalar, Minosluların Fenikeliler aracılığıyla Yakın Doğu mallarını, sanatsal stillerini ve geleneklerini diğer kültürlerden kademeli olarak ithal ettiğini öne sürer.
Fenikeliler, sekizinci yüzyıldan başlayarak önemli miktarlarda sedir kütükleri ve şarap sattılar. Mısır ile şarap ticareti, 1997'de İsrail'in Askalon'un 50 kilometre (30 mi) batısındaki açık denizde keşfedilen gemi enkazlarıyla canlı bir şekilde belgelenmiştir. Lübnan'ın Sur ve Sarepta'daki seramik fırınları, şarap taşımak için kullanılan büyük pişmiş toprak kavanozları üretiyordu. Fenikeliler, Mısır'dan Nübye altını satın aldılar.

Başka yerlerden, çoğunlukla Sardunya ve İber Yarımadası'ndan muhtemelen en önemlisi gümüş olmak üzere diğer malzemeleri elde ettiler. Bronz yapmak için kullanılan kalay "güney İspanya'nın Atlantik kıyısı yoluyla Galiçya'dan elde edilmiş olabilir ya da Rhone vadisi ve kıyı Massalia üzerinden kuzey Avrupa'dan (Cornwall veya Bretonya) gelmiş olabilir". Strabon, konumu bilinmeyen ancak İber Yarımadası'nın kuzeybatı kıyılarında olabilecek Cassiterides aracılığıyla Britanya ile oldukça kazançlı kalay ticaretinin olduğunu belirtir.

Fenike, sedir ağacı dışında önemli doğal kaynaklardan yoksundu. Kereste muhtemelen en eski ve en kazançlı zenginlik kaynağıydı; ne Mısır ne de Mezopotamya yeterli odun kaynağına sahipti. Sadece bu sınırlı kaynağa güvenemeyen Fenikeliler, hem günlük hem de lüks kullanım için çeşitli mallar üreten bir endüstriyel temel geliştirdiler.
Fenikeliler cam yapımı, oyma ve oyma metal işçiliği (bronz, demir ve altın dahil), fildişi oymacılığı ve ahşap işçiliği gibi teknikleri geliştirdiler veya bu tekniklerde ustalaştılar.
Fenikeliler seri üretimde erken öncülerdi ve çeşitli ürünleri toplu olarak sattılar. Antik çağda cam eşyanın önde gelen kaynağı oldular ve Akdeniz boyunca binlerce şişe, boncuk ve diğer cam objeleri gönderdiler.
İspanya'daki kolonilerde yapılan kazılar, onların çömlekçi çarkını da kullandıklarını gösterir. Çok çeşitli kültürlere maruz kalmaları, belirli pazarlar için ürünler üretmelerine olanak sağladı.
İlyada, Fenike kıyafetlerinin ve metal eşyalarının Yunanlar tarafından çok değerli olduğunu gösterir. Fildişi kabartmalar ve plakalar, oyulmuş istiridye kabukları, yontulmuş kehribar ve ince ayrıntılı ve boyalı devekuşu yumurtaları gibi uzmanlaşmış ürünler, özellikle daha zengin müşteriler için tasarlanmıştı.

En değerli Fenike malları, Fenike zenginliğinin önemli bir bölümünü oluşturan Sur moru veya diğer adıyla Tiran moru ile boyanmış kumaşlardı.
Menekşe-mor boya, bir zamanlar doğu Akdeniz'in kıyı sularında bol miktarda bulunan ancak yerel olarak yok olan Murex deniz salyangozunun hipobranşiyal bezinden elde ediliyordu.
Fenikeliler boyayı MÖ 1750 gibi erken bir tarihte keşfetmiş olabilirler. Fenikeliler, boya için ikinci bir üretim merkezini günümüz Fas'taki Mogador'da kurdular.
Fenikelilerin boyanın üretimi ve ticareti üzerindeki münhasır hakimiyeti, emek yoğun çıkarma işlemiyle birleşince, bu boyayı çok pahalı yaptı. Sur moru daha sonra üst sınıflarla ilişkilendirildi. Kısa sürede birçok medeniyette, özellikle de Romalılar arasında bir statü sembolü haline geldi. Fenikelilerden gelen Asur haraç kayıtları, büyük ihtimalle Tiran morunu da içeren "parlak renkli kumaştan giysiler" içerir. Fenike tekstillerinde kullanılan tasarımlar, süslemeler ve nakışlar iyi karşılanırken, teknikler ve belirli açıklamalar bilinmemektedir.

Fenike anavatanındaki madencilik faaliyetleri sınırlıydı; demir, değerli olan tek metaldi. İlk büyük ölçekli madencilik faaliyetleri muhtemelen Kıbrıs'ta, esasen bakır için gerçekleşti.
Sardunya neredeyse yalnızca mineral kaynakları için kolonileştirilmiş olabilir; Fenike yerleşimleri adanın güney kısımlarında, bakır ve kurşun kaynaklarına yakın yerlerde yoğunlaşmıştı. Roma işgalinden önceye ait olduğu görülen skorya ve bakır külçe yığınları, Fenikelilerin adada maden çıkardığını ve metalleri işlediğini düşündürmektedir.
İber Yarımadası; altın, gümüş, bakır, demir, kalay ve kurşun dahil olmak üzere antik çağda çok sayıda metalin en zengin kaynağıydı. Fenike ve Kartaca işgali sırasında bu metallerin önemli miktarda üretilmesi, büyük ölçekli madencilik faaliyetlerini kanıtlar. Kartacalıların madencilik için köle emeğine güvendikleri belgelenmiştir, ancak Fenikelilerin bir bütün olarak bunu yapıp yapmadığı bilinmemektedir.

En dikkat çekici tarım ürünü, Fenikelilerin Akdeniz boyunca yayılmasına yardımcı olduğu şaraptı. Üzüm asması Fenikeliler veya Kenanlılar tarafından evcilleştirilmiş ol

Frigler, Antik Çağ'da Orta Anadolu'da yaşamış Hint-Avrupa kökenli bir halk. Hititlerin MÖ 1200 civarında yıkılmasından sonra muhtemelen Güneydoğu Avrupa'dan bölgeye gelmişlerdir. Herodot ve Strabon gibi antik yazarların verdikleri bilgiler, dilbilim bulguları ve Güneydoğu Avrupa halkları ile aralarındaki maddi kültür benzerlikleri nedeniyle Friglerin Avrupa kökenli oldukları düşünülmektedir. Makedonyalıların komşuları olan ve Avrupa'da oturdukları sırada Brigler adını taşıyan Frigler, Makedonya ve Trakya'dan Boğazlar yolu ile Anadolu'ya göç eden Trak boylarından biriydiler.

Genel olarak kabul edilen görüşe göre MÖ 1200 yıllarına doğru başlayan ve dalgalar hâlinde dört yüzyıl kadar süren Trak göçleri, Hitit İmparatorluğu'nun yıkılışını izleyen dönemde yoğunlaşmıştı. Son yıllarda, Troya ve Gordion kazılarından elde edilen arkeolojik buluntular da bu görüşü desteklemektedir. Adını Homeros'un destanlarında geçen Migdon, Askanios, Otreus gibi liderlerin önderliğinde ilkel bir aşiret düzeninde yaşamlarını sürdürdüğü anlaşılan Friglerin Anadolu'daki ilk yüzyılları büyük ölçüde karanlıktır. Bununla birlikte, Eski Çağ yazarlarının verdikleri bilgilerden başlangıçta Troya ve çevresini ele geçirdikleri zaman içinde Askania Gölü kıyıları ile Sangarios Nehri vadisine doğru yayıldıkları anlaşılmaktadır.
Frigler, buradan güney ve doğu yönde genişleyerek Anadolu içlerine yayılmaya devam etmiştir. Gordion'da hemen Hitit yerleşmesi üzerinde bulunan erken Demir Çağı'na tarihlenen kalıntılar, ilk Frig göçmenlerinin MÖ 11. yüzyıla doğru Gordion'a ulaştıklarını ve başlangıçta basit köy düzeyinde yerleşik bir yaşamı benimsediklerini göstermektedir. Friglerin köy düzeyindeki yaşam biçiminden siyasal örgütlü bir devlet düzenine nasıl geçtiği ve bu geçişteki aşamalar bugün için bilinmemektedir. Bununla birlikte, ilk aşamada, merkeze bağlı tek bir krallıktan ziyade birçok beyliğin varlığı düşünülmelidir. Buna bağlı olarak Gordion'un önceleri bir beylik merkezi olduğu ileri sürülebilir. Arkeolojik kazılar Gordion'un daha MÖ erken 9. yüzyılda kabartmalı ortostatlarla süslü binalara sahip, çevresi sur ile tahkim edilmiş bir hisar olduğunu ortaya çıkartmıştır. Bu dönemde Gordion giderek içinde soylu yönetici bir sınıfın yaşadığı bir yönetim merkezi olma yolundadır. Gordion'daki bu büyük inşaat projesi gelişimini sürdürerek MÖ 9. yüzyılın sonuna gelindiğinde Orta Anadolu'da kendi dönemi için eşi olmayan anıtsal planlı kralî bir yerleşmeye dönüşmüştür.
Antik Batı kaynaklarında verilen bilgilere göre, Frig devletinin ilk kralı başkent Gordion'a adını vermiş olan Gordios'tur. Gordios, oğlu Midas'ın Frig tahtına geçtiği yıl MÖ 742 veya 738 dikkate alındığında, MÖ 8. yüzyılın ilk yarısında kral olmalıydı. Kral Gordios'tan sonra, Frig tahtına oğlu Midas geçmiştir. Frig kralı Midas hakkında bildiklerimiz esas olarak birbirinden ayrı iki yazılı kaynağa dayanmaktadır. Bunlardan ilki Midas'la çağdaş olan Asur Kralı II. Sargon'un yıllıklarıdır. Midas, Asur kaynaklarında Muşkili Mita adı ile tarihî bir kimliğe sahipken antik Batı kaynaklarında her tuttuğunun altın olması ve eşek kulaklı olması gibi daha çok efsanevi kişilik özelliklerinden söz edilir.
Frig yazılı belgelerinin yokluğu karşısında Frig toplumunu ve bu toplumun yarattığı uygarlığı anlamaya Homeros, Herodot, Strabon, Plinius gibi Eski Çağ yazarlarının vermiş olduğu bilgiler ve arkeolojik kazılarla gün ışığına çıkan buluntular yardımcı olmaktadır.
Homeros'a göre Frigler "savaşa girmek için yanıp tutuşan" bir ulustur. Strabon, onların "barışsever", Arrianus "çok mutlu insanlar", Livius "cesaretten yoksun, korkak" olduklarını belirtir. Antik Çağ dünyasında ün salan Friglerin müzik ve dansta gösterdikleri üstün performansı ise Athenaeus tarafından "...Frigya usulü flüt çalmayı onlar keşfetmişler ve kullanmışlardır. Bu sebepten, Yunanlar kendi aralarında flütçülere Frigya isimleri verirler..." şeklinde anlatılmaktadır. Homeros ve Herodot, Frigya'nın ormanlar, otlaklar, hayvan sürüleri ve toprak ürünleri bakımından zenginliğinden bahseder.
Frig soyluları ölülerini ya kayaya oyulmuş mezarlara ya da tümülüs denen yığma mezar tepelerinin altındaki odalara gömerlerdi. Kaya mezarlarının kimilerinde cephe kabartmalarla süslenmişti. Tümülüslere Gordion, Ankara ve Kerkenezdağ bölgelerinde yoğun olarak rastlanmaktadır. Bunlardan en büyüğü Midas'a ait olduğu sanılan 300 m. çapında ve 53 m. yüksekliğindeki Büyük Tümülüs'tür.
Midas'ın, MÖ 8. yüzyılın ikinci yarısında Orta Anadolu platosunda, batı kanadını Gordion merkez olmak üzere Trak kökenli Friglerin; doğu ve güneydoğu kanadını Muşkiler ve Tabalların oluşturduğu konfederatif bir devletin kralı olduğu anlaşılmaktadır. Machteld Mellink, "Batı dünyası yani Yunan komşuları krallığın Frigli yönünü, Doğu dünyası yani Asur, Kuzey Suriye ve Urartulu komşuları krallığın kendilerine daha yakın olan Muşkili yönünü tanımaktadırlar" diyerek antik Batı ve Doğu kaynaklarındaki Frig-Muşki, Midas-Mita ayrımına açıklık getirmeye çalışmıştır.

Midas'ın ölümü hakkında Asur belgelerinde herhangi bir bilgi verilmemiştir. Buna karşılık antik Batı kaynaklarında Kimmer istilacılara karşı aldığı yenilgiye dayanamayıp boğa kanı içerek intihar ettiği bildirilmektedir. Başkent Gordion'u yağmalayıp yıkan, Midas'ın ölümüne neden olan Kimmer istilası için Eusebios MÖ 696-695, Sextus Julius Africanus ise MÖ 675-674 tarihini vermektedir. Bununla birlikte Frig-Kimmer mücadelesi ile ilgili yazılı belge olmaması ve Gordion'da son yıllarda yangın tabakasından elde edilen radyokarbon tarihine bağlı olarak büyük yangının Kimmerlere mal edilmemesi nedeniyle babası Gordios gibi efsanevi kral Midas'ın da akıbeti belirsizdir.
Frig Krallığı'nın politik gücünün nasıl ve ne zaman sona erdiği açık değildir. Arkeolojik buluntular, MÖ 7. yüzyılın sonlarında başkent Gordion'da istikrarın ve zenginliğin devam ettiği yönündedir. Öyleyse Herodot'un bildirdiği gibi Frig Krallığı, Lidya Kralı Alyattes'in MÖ 590 yılındaki Halis seferine değin bağımsızlığını koruyordu. Ancak ne Doğu ne de Batı kaynaklarında Midas'ın ardılları hakkında açık bir kayıt yoktur.
Asur kayıtlarında Anadolu'yla ilgili olarak Midas'ın adı MÖ 8. yüzyılın ikinci yarısında geçmektedir. Klasik dünyanın yazarları Midas'ın 7. yüzyılın erken bir döneminde öldüğünü bildirmektedir. Tüm bu kaynaklar Midas'ın uluslararası bir kişilik olduğunu, bir yandan diğer Anadolu, Suriye ve Asur liderleriyle uğraşırken diğer yanda da batıdaki Yunan dünyasıyla ilgilendiğini anlatır. Hem tahtını Delfi'deki Apollon Tapınağı'na armağan etmiş hem de bir Yunan prensesle evlenmiştir. Eşek kulaklı ve her dokunduğu altın olan Midas öyküleri, her ne kadar efsanevi de olsa 8. yüzyılda yaşamış bu tarihsel kişilikten muhtemelen esinlenilmiştir.
MÖ 28 Mayıs 585 tarihinde Medler ile Lidyalılar arasında yapılan Halis barışından sonra Frig topraklarının Halis'in doğusunda kalan toprakları Medlerin denetimi altına girmiştir. Batıda kalan büyük kesim ise Lidya egemenliği altındaydı.
MÖ 547 ya da 546 yılında Lidya Krallığı'nın yıkılmasıyla birlikte Frigya toprakları, iki yüzyılı aşkın bir süre Pers İmparatorluğu'nun bir parçası olarak Kapadokya, Paflagonya ve Hellespontos ile birlikte Büyük Frigya satraplığına bağlanmıştı. Askerî ve idari planda kalan Pers egemenliği boyunca yerli halk büyük ölçüde geleneksel yaşam biçimi ve kültürlerini sürdürmeye devam etmiş, eski Frig dili ve yazısı en azından MÖ 4. yüzyıla, hatta 3. yüzyıla kadar kullanılmıştı. Pers egemenliğini takip eden Helenistik Dönem'de Anadolu'da Yunan kültürü, Yunan tarzı yaşam biçimi yayılmış; yerli diller, gelenekler yerini bu akıma bırakmıştır. Bununla birlikte köklü Frig kültürünün etkileri bölgede Roma döneminin sonlarına, hatta Hristiyanlığın  ortaya çıkma zamanına  kadar devam etmiştir. Bir zamanların ihtişamlı başkenti Gordion ise önemini yitirmiş, giderek sonun başlangıcındaki köy niteliğine bürünerek unutulmuştur.

Arkeolojik ve epigrafik bulgulara göre, Frigler Halis'in doğusunda Çorum, Tokat ve Kırşehir; kuzeyde Samsun; güneyde Niğde ve Konya; güneybatıda Burdur ve Elmalı Ovası; batıda Eskişehir, Afyonkarahisar ve Kütahya; kuzeybatıda Bandırma yörelerine kadar etki alanlarını genişletmişlerdi.
Friglerin ilk başkenti, Ankara'nın 100 kilometre kadar güneybatısında, Polatlı ilçesi sınırları içinde ve Sakarya Nehri üzerindeki Gordion'dur.
Frig yayılım sahası içinde Gordion başta olmak üzere Boğazköy, Alacahöyük, Ankira, Pazarlı, Alişar, Kerkenes, Maşat Höyük, Kaman Kalehöyük, Yazılıkaya, Şarhöyük, Daskileion ve Sinop gibi merkezler ile Frig tümülüslerinde gerçekleştirilen arkeolojik çalışmalar sayesinde Friglerin tarihi, arkeolojik ve kültürel kimliği her geçen gün daha da aydınlanmaktadır.

Frigce, bir Hint-Avrupa dilidir, ancak bu dil ailesindeki konumu hakkında kesin kabul edilen bir görüş yoktur. Buna karşılık Glottolog gibi kaynaklar ile bazı dilbilimciler tarafından soysal açıdan Frigcenin Frig-Grek teorisi altında Yunanca dili ile yakından akraba olduğu ve ortak bir proto dilden evrildiği ileri sürülür. Buna ek olarak Ermeni-Frig varsayımı altında dil (çoğu zaman Yunanca ile birlikte) Ermenice ile de ilişkilendirilmiştir ancak bu teori bazı dilbilimciler tarafından kabul görmemektedir. 

Harfler Yunan alfabesinden uyarlanmıştır. Yazıtlar kısa ve kullanılan dil hakkında bilgi ise sınırlıdır. Klasik Yunan alfabesiyle yazılmış en yeni belge dışında Eski Frigce metinlerde, arkaik Yunan alfabelerine benzeyen bir alfabe kullanılmıştır. Bugüne kadar Eski Frigce repertuvarının a, b, g, d, e, v, i, k. I, m, n, o, p, r, s, t, u harfleri olmak üzere 17 harften oluşan ortak bir birikiminin olduğu düşünülüyordu. Bugün bu birikimin 19 harften oluştuğu belirtilmektedir. Fakat Anadolu kronolojisinin yeniden gözden geçirilmesinden sonra en eski Frig belgelerinin en eski Yunan yazıtlarından yarım yüzyıl daha eski olduğu görülmektedir. Midas Tümülüsü duvar yazıları da en eski Yunan yazıtlarıyla aynı döneme aittir. Hangi halkın yol gösterici hangisinin izleyici olduğu kesin olarak açıklığa kavuşmamıştır.
İskender'in MÖ 3

Galatlar, MÖ 280-274 yıllarında Balkanlar ve Batı Anadolu'da yaşadıktan sonra Orta Anadolu'da Ankara ve Çorum, Yozgat yöresine yerleşen Orta Avrupa kökenli Kelt kavmine mensup Galyalılara, Yunanların ve Romalıların verdiği ad. Galatların yerleştiği bölgeye Antik Çağ'da Galatya adı verildi. Aşiret yapısına dayanan Galat krallıkları Roma İmparatorluğu'nun egemenliği altına girdikleri MÖ 1. yüzyıla kadar bu bölgede varlıklarını sürdürdüler. Orta Anadolu'da Galat dilinin MS 7. yüzyıla dek konuşulduğuna dair belirtiler vardır.

Romalıların Keltlerle yaptığı savaşlardan sonra Keltleri dağıtmasıyla birlikte, Galatları oluşturan Kelt kavimleri Romalıların baskısıyla Güney ve Doğu Avrupa'ya sürüldüler. Brennios (Brenn) adlı önderin komutasında doğuya yürüyen Galat gücünün, kadınlı erkekli 20.000 kişiden oluştuğu ve kadınların da erkeklerle birlikte savaşa katıldığı antik yazarlarca belirtilir. MÖ 280'de Pannonia'yı (bugünkü Macaristan), 279'da Yunanistan'daki Delphi kentini yağmaladılar. Aynı yıl İstanbul'un (Byzantion) karşısındaki tepeye karargâh kurarak kenti tehdit ettiler. Uzun pazarlıklar sonucu Byzantion'lular Galatların kenti surlarla çevirmemesi şartıyla Adapazarı civarına yerleşmesini kabul ederek İstanbul Boğazı'ndan geçmelerine yardım etmeyi kabul etti. Bir kışı İstanbul'da geçiren Galatlardan bir kısmı İstanbul'da kalarak asimile oldu. Bugün Galata olarak bilinen bölgenin isminin Galatlar'dan geldiği söylenir.

MÖ 277-274 yıllarında Ege bölgesi yağmalandı; Erythrai (Çeşme yakınında Ildırı) ve Milet kısa sürelerle Galatların eline geçti. MÖ 274'te Bergama kralı Filetairos ve Seleukos kralı I. Antiohos komutasındaki ordu Galatları ağır bir yenilgiye uğratarak Orta Anadolu'ya sürdü.
Galatlar Delphi zaferinden sonra Tektosaglar, Tolistobogii ve Trogmi adlı üç boy şeklinde örgütlendi. Orta Anadolu'da Sivrihisar (Pessinus), Ankara (Ankyra) ve Yozgat Büyüknefes (Tavium) bu üç boyun merkezi oldu. Bugünkü Ankara isminin türetildiği Ankyra kelimesinin "durduran" anlamında Galatlar tarafından verildiği söylenir. (İngilizcedeki anchor (deniz çapası) kelimesinin Ankyra kelimesinden türediği söylenir) Bölgede yapılan yüzey araştırmalarında Polatlı'da Basrikale ve Hisarlıkaya, Sakarya Irmağı'na hakim Çanakçı ve Çağlayık, Beypazarı'nda Tabanoğlu ve Dikmenkale, Ayaş'ta Canıllı, Keçiören'in Bağlum köyünde Hisartepe ve daha başka kale kalıntıları belirlendi. Kalelerin bazıları çevredeki kaya kitlelerine bağlanarak yapılmıştı.
Ankara'nın 100 km güneyinde ve Tuz Gölü çevresinde bulunan Kulu ilçesi önemli bir Galat yerleşimi idi. Bugünkü Kulu ilçesi eski Galat kenti olan Drya harabeleri üzerinde kurulmuştur. (Bakınız: Devrim Sönmez, Eski Çağlardan Günümüze Kulu, Konya, 2004.)

Galatya'nın MÖ 1. yüzyılın sonlarında Roma egemenliğine girmesinden sonra Anadolu'nun bu Avrupalı konukları kendi kültürel kimliklerini koruyamayarak asimile oldular. Yaşadıkları bölge ise Galatya adı ile bir Roma eyaleti oldu.
MS 1. yüzyılda Aziz Paulus'un çalışmaları sonucunda Hristiyanlığı kabul eden ilk Anadolu halkının Galatlar olduğu belirtilir. Paulus'un Galatyalılara Mektup'u, İncil'i (Yeni Ahit) oluşturan kitaplardan biri olarak kabul edilmiştir.
Doğu Roma İmparatorluğu'nun Türklere yenildiği 1071 Malazgirt savaşının ardından, Doğu Roma (Bizans) ordusunun generallerinden Frank kökenli Roussel de Bailleul bölgede hâlâ etkin olan Galat kültürüne dayanarak bir isyan başlatılma imkânını görmüş ve Malazgirt Savaşı'nın kaybedilmesiyle zayıflamış Doğu Roma-Bizans devletine karşı ayaklanarak Orta Anadolu'da bir devlet kurmuştur. Bizans bu devleti yıkmak için askerî birlikler gönderse de bunlar başarısız olmuştur. Bunun üzerine Türklere yardım için başvuran Doğu Roma-Bizans'ın çağrısıyla, Selçuklu Devleti de ilerisi için bu Frank-Kelt karışımlı devletin Türklere de problem çıkarabileceğini hesaplayarak Bizans'a bu konuda yardım etmiştir. Nihayetinde Roussel de Bailleul yakalandı ve idam edildi. Kurduğu devlet de ortadan kalktı. Buradaki ilginç yan Anadolu'ya gelişlerinden 1000 yıldan fazla bir zaman sonra bile bu Kelt kökenli Galat halkının hâlâ kültürel farklılığını koruyup siyasal ve askeri etkinliğini ortaya koyabilmiş olmasıdır.

Hint-Avrupa kavimlerinden olan Keltler MÖ 1000 dolaylarında Orta ve Batı Avrupa'nın büyük bir bölümünde egemenlik kurdular. MÖ 600 sıralarında Fransa, Britanya, Kuzey İtalya, Belçika, Güney Almanya, Bohemya (Çek Cumhuriyeti) ve İspanya'nın bir bölümü Kelt egemenliğinde bulunuyordu. Keltlere Helenler Keltai ya da Keltoi, Romalılar ise Galli (tekil hali Gallus) derlerdi.
MÖ 1. binyıl sonlarında güneyden Roma'nın, kuzeyden Germen kavimlerinin yayılmasıyla Avrupa'da Kelt egemenliği sona erdi. Britanya'da ise MS 5. yüzyıla dek süren Kelt hakimiyeti, Anglo-Sakson kavimlerinin istilası sonunda adanın kuzey ve batı kıyılarıyla sınırlandı.
Hâlen İrlanda ve İskoçya halkının bir kısmı ile Galliler (Welsh) ve Bretonlar Keltçeden türeyen diller konuşmaktadır.

Asteriks, Loreena McKennitt, Enya ve Yozgat 21 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Galatya, (Latince Galatia), Galat Kralı Amyntas'ın MÖ 25 yılında ölmesinin ardından Roma İmparatoru Augustus tarafından düzenlenen Roma eyaleti.

MÖ 189 yılında Galatlara karşı bir sefer için Romalılar tarafından bölgeye gönderilen Gnaeus Manlius Vulso, Galatlarla yaptığı savaşı kazandı. 189 yılından sonra artık bölgenin kontrolü Romalıların eline geçmişti. Kısa bir süre Pontus krallığının hakimiyetinde kalan bölge nihayet Mitridatik Savaşlarının ardından, Romanın da yardımıyla, yeniden özgürlüğüne kavuştu.
MÖ 64 yılındaki yerleşmelerin ardından Galatya, Roma'ya bağlı bir vasal devlet haline geldi ve her biri bir kabilenin başına olmak üzere üç yeni şef atandı. Ancak bu yapı, şeflerden Deiotarus'un tüm kabilelerin şefi olma tutkusunu tetikledi ve nihayet Romalıların da tanımasıyla Galat Kralı olarak tahta çıkan ilk kişi oldu.

Galatların üçüncü kralı Galatyalı Amyntas'ın MÖ 25 yılında ölmesi üzerine, Galatya Octavian Augustus tarafından başkenti Ancyra (modern Ankara) olacak şekilde bir Roma eyaleti olarak Roma imparatorluğuna eklemlendi. Amyntas tarafından Augustus'a olan sadakatini ve saygısını göstermek için eski bir Frig tapınağının yerine yeniden inşa edilen Ankara anıtı duvarları üzerine kazınmış olan ve Res Gestae Divi Augusti olarak bilinen yazıt, İmparator Augustus'un fiiliyatı hakkında günümüze kadar ulaşmış en önemli belgedir. Sadece birkaç eyalet Roma'ya sadık kalmak için bu kadar hevesli olmuştur. Galatlar, Kelt bölgelerinde yaygın olduğu üzere Roma-Kelt kökenli çok tanrılı bir tapınım sergilemişlerdir
386-95 yılları arasında yapılan yönetim reformlarının ardından Galatia Prima ve Galatia Secunda ya da Salutaris adında Frigya'ya bağlı iki yeni eyalet olarak yeniden düzenlenmiştir.

Germiyanoğulları Beyliği, Anadolu Selçuklu Devleti'nin çökmesi ve dağılmasıyla başlayan Anadolu Beylikleri döneminde Batı Anadolu'da Kütahya merkezli olarak kurulmuş bir Türk beyliğidir. Germiyan adının anlamı Farsça "sıcak" anlamına gelen germ sözcüğünden gelir.
I. Murat döneminde bazı toprakları Şehzade Bayezid'in Devletşah Hatun ile evliliği münasebetiyle (Simav, Emet, Tavşanlı ve çevresi) çeyiz olarak Osmanlılara verildi. Ankara Savaşı'ndan sonra yeniden kurulurken, 1428 yılında II. Yakub Bey memleketini kız kardeşinin torunu II. Murad'a vasiyet ederek vefatını müteakip Germiyanoğulları beyliği, Osmanlılara katıldı.

İbn Şeddat'ın Baybars tarihinde Germiyanoğlu Ali-şir Beg "Ali-şir et-Türkmani", İbn Bîbî'nin El-Evamirü’l-Alâ’iyye fi’l-Umûri’l-Alâ’iyye adlı eserinde ise Germiyanoğulları aşireti "Türkan-ı Germiyan" olarak tanımlanmıştır. Neşri'nin Kitab-ı Cihannüma adlı eserinde "Germiyan Türkini getürdüb" ifadesi geçmektedir. Ahmed Eflaki'nin eseri olan "Ariflerin Menkıbeleri" Germiyanoğlu Alişir bey için "Çünkü o Türk'tü laubali ve velilerin aleminden habersizdi" demektedir Yazıcıoğlu Ali, Tevârih-i Âl-i Selçuk adlı eserinde Germiyanları "Germiyan Türki ve Germiyan Türkleri" demektedir XIV. yüzyıl tarihçisi Aksarayî, Müsâmeretü'l-Ahbâr adlı eserinde Germiyan beylerini ve Alişiroğullarını "Türk emirleri" arasında saymaktadır.

Fuat Köprülü Germiyanoğullarının kökeninin Moğol istilasından sonra önce Malatya'ya sonra ise Kütahya'ya göçen bir Afşar boyu olduğunu nakleder. Zeki Velidi Togan ise aşiretin Harzem'den çıktığını iddia ederek Kanglı-Kıpçak kökene bağlıyor. Yılmaz Öztuna ise Germiyanların hangi oymaktan olduğu bilinmese de Afşar boyundan olabileceğini söylemektedir. 

Claude Cahen "Nates Paur l'Histaire des Turcamans" adlı makalesinde geçen Kürt köken iddiaları orijinal dilin yanlış çevrilmesinden kaynaklanan hatalı çıkarımlar olduğundan dolayı herhangi bir birincil kaynak dayanağı olmayan iddialar ortaya atılmıştır. Hanedanın Kürt kökenli olduğu iddiası genel kabul görmese de bazı akademisyenler hanedanın Türk ve Kürt melezi, Türk ve Kürtlerin karışık bir nüfusundan oluştuğu şeklinde sav öne sürmektedirler.

Germiyanoğuları'nın kesin olarak hangi tarihte Kütahya ve civarına yerleştikleri bilinmemektedir. Sultan I. Alâeddin zamanında Kütahya'nın kesin olarak Türkler'in hâkimiyetine girmesini takip eden yıllarda bu yöreye yoğun bir Türkmen yerleşmesi olmuştur. Anadolu'nun Moğollar tarafından istilası sebebiyle bu yoğunluk daha da artmıştır. O tarihlerde Kütahya ve çevresine yerleşen Türkmenler'in sayısı üç yüz bin civarındadır. Aynı tarihlerde Kütahya merkez olmak üzere bir beylik kuracak olan Germiyanoğulları aşiretinin de Kütahya yöresine yerleştiği görülür. Baba İshak ayaklanmasının 1241'de bastırılmasından sonra, II. Gıyaseddin Keyhüsrev tarafından bölgeye yerleştirildikleri ileri sürülmektedir. Ayrıca, Selçuklu şehzadesi olduğu iddiasıyla Karamanoğlu Mehmed Bey'in ortaya çıkardığı Cimri'nin (Gıyaseddin Siyavuş) yakalanması hadisesinde (1277) rol aldıklarına göre bu tarihte Kütahya, Afyon ve Denizli taraflarında yerlesmiş oldukları tahmin edilmektedir. Baba İshak'ın Babaî Ayaklanması sırasında Malatya'da olan Germiyanlılar'ın Cimri hadisesi esnasında Batı Anadolu'da bulunmaları, muhtemelen Moğol istilası sebebi ile bu bölgeye göç ettiklerine delalet etmektedir.

Cimri olayı sırasında (1277) Batı Anadolu'da bulunan ve Anadolu Selçukluları'nın hizmetinde hareket eden Germiyanlılara bu hizmetleri karşılığında Kütahya ve civari iktâ, yani timar olarak verilmiştir. Bu hadise sırasında Sâhipataoğulları Beyliği emrinde olduğu görülen Germiyanlılar, bu tarihten itibaren güçlü bir beylik haline gelmeye başladılar. Nitekim Batı Anadolu'daki Aydın, Menteşe, Saruhan, Denizli beyleri ilk zamanlarında Germiyanoğulları'na tabi idiler.
Moğollar'ın Anadolu'yu işgali ve Selçuklu Devleti üzerinde hâkimiyet kurmalarından sonra XIII. yüzyılın sonları ile XIV. yüzyılın başlarında uçlardaki beyler bağımsızlıklarını almaya başladılar. Germiyanlılar da Selçuklu-Moğol idaresine karşı çıkarak 1283'ten itibaren bir beylik olarak teşkilatlanarak II. Mesud'a karşı mücadeleye giriştiler. 1286 tarihinde Germiyan Türkleri Eşrefoğulları'nın Gargurum Vilayeti'ni yağma ederek tahribatta bulundular. Bunun üzerinde II. Gıyaseddin Mesud Moğol ve kendi kuvvetleri ile Germiyanlılar üzerine yürüdü. Germiyan askerlerinden elde edilenlerden bazıları katledildilerse de çoğu çekilmek durumunda kaldı. Bu sırada Selçuklu veziri Sahip Ata Fahrettin Ali Konya'ya gelip oradan Gargurum'da bulunan ve Germiyanlıları cezalandırmaya giden II. Mesud'un yanına geldi. II. Mesud, ortadan kaldırdığı Germiyan kuvvetlerinin tekrar meydana çıkacağını ümit etmediğinden askerini ihtiyatsız bulundurmuştu. Hatta Germiyan emirlerinden Mesud'un ordusuna esir olan 10 kişi serbest bırakıldı. Serbest bırakılanlar, Selçuklu ordusunun gafil vaziyetini Germiyanlılara bildirdiler ve Germiyanlılar da ansızın II. Mesud'un ordusuna baskın yaparak Ramazan ayının 17. günü, çarşamba, Selçuklu ordusunu bozguna uğrattılar ve esirlerini de kurtardılar.
1287'de II. Gıyaseddin Mesud kuvvet toplayarak tekrar Germiyanlılar'ın üzerine yürüdü. Germiyan kuvvetleri hiç gözükmediler. Mesud, Germiyan vilayetini yağma ederek ve birçok ganimet malı alarak Kayseri'ye döndü.
1288'de II. Mesud İlhanlılar'ın yanında iken I. Yakub Bey'in kız kardeşinin çocuğu Bedreddin Murat Selçuklular'la barışmak üzere Konya'ya geldi. Gıyaseddin Mesud'un ümerasından Hasbalaban Konya dışında ordugah kuran Germiyanlılar'ın yanına giderek onlarla görüştü ve kendilerine ikram ile gönüllerini aldı ve bu suretle mücadele sona erdi.
1289 senesinde Selçuklular ile Germiyanoğulları arasında harp tekrar başladı, hatta sınırlardaki emirler de harekete geçtiler. Mesud'un ümerasından İzzeddin Beylerbeyi, Germiyanoğulları üzerine yürüdü ve Bedreddin Murat'ın kuvvetlerine Denizli merkez kazası yakınlarında saldırdı. Germiyan askeri bozuldu ve Bedreddin Murat öldü. Bedreddin'in başı Konya'ya getirilerek teşhir edildi. Germiyanlılar bu mağlubiyetle yılmadılar; Germiyan eyaleti yağma edildi, bazen Mesud'un kuvvetleri bazen Germiyanoğulları galip geldi. 1290 senesinde kavga yatıştı. Bu olaylardan sonra Selçuklular ile Germiyanoğulları arasındaki münasebetin ne olduğu bilinmiyorsa da 1299 tarihli bir kitabeden Germiyanlılar'ın görünüşte de olsa Selçuklular'ın hâkimiyetini tanıdıkları görülür.

Aydınoğlu Mehmed Bey'in I. Yakub Bey'in emiri olduğu, Rumlar'la harp etmek üzere batıdaki İzmir Vilayeti ve etrafına gönderildiği bilinmektedir.
Menteşeoğulları'ndan Menteşe Bey'in damadı olan Emir Sasa Bey batıya daha evvel gelmiş, Tire ve Ayasuluğ (Selçuk)'u almış Sakız Adası'nı yağma etmişti. Sasa Bey, kendi fethine ortak olmak isteyen Germiyan kumandanı Mehmet Bey'in Birgi (Ödemiş) Kalesi'ni elde etmesini çekemedi. Aydın oğlu ile yalnız başa çıkamayacağını anlayan Sasa Bey Hristiyanlarla ittifak ettiyse de aralarında meydana gelen savaşta Sasa Bey öldürüldü (1310). Mevlânâ'nın torunu Ulu Arif Çelebi'nin ilk defa Birgi'yi ziyareti esnasında oranın yeni zaptedilip Aydın oğlu Mehmet Bey'in Birgi'de Germiyan emirinin subaşısı olarak bulunduğu yazar. Bu olaylardan Aydınoğulları Beyliği'nin Germiyan emirlerinden Mehmet Bey tarafından tesis edildiğini açıkça gösterir. Zaten Saruhan Bey ve Karesi Bey gibi hükûmet teşkil eden emirlerin de Germiyanoğulları emirlerinden olmaları pek muhtemeldir.
İzmir etrafına kadar kuvvet gönderen Germiyan hükümdarlarının, Alaşehir ve Simav bölgesine kadar yayıldığı malumdur. Manisa ve Balıkesir civarına yayılan Karesi ve Saruhan Beyleri'nin her tarafı Germiyan kuvvetleri ile çevrilen bu bölgeye nereden geldiklerinin bilinmemesi de bu beylerin Germiyanoğulları'nın emirleri olduğunu doğrular. Gerek Aydın oğlu Mehmet Bey ve gerek diğer uç beyleri zaptettikleri yerlerde hükûmet ederek bir müddet için Germiyanoğulları'nın hâkimiyetini tanımışlardır. Aydınoğlu Mehmet Bey'in damadı olan Emir Sadeddin Mübârek Kâbız'ın Germiyan emiri olması Mehmet Bey'in Germiyanoğulları'yla olan münasebetini açıklar.
Ertuğrul Bey'in uca yerleşmesinden ve Osmanoğulları'na sınırdaş olmasından dolayı Germiyanoğulları Osmanoğulları'yla rekabet içerisindeydi. Bundan dolayı aralarındaki münasebet, I. Yakub Bey zamanında daimi surette düşmanca olmuştur. Hatta bu anlaşmazlıktan Rumlar memnun idi. Germiyan hükümdarı Bilecik taraflarına akın ederek Rum memleketlerini yağmalamış, sonradan Ertuğrul Gazi'nin o bölgeye yerleşmesiyle Germiyan oğlu bundan sonra Bilecik Rumları üzerine saldırılarından vazgeçmiştir. Ertuğrul Gazi'nin vefatı yaklaşık 1289 tarihlerinde olduğu için iki beylik arasındaki düşmanlığın başlangıcı Yakub Bey'den önceye dayanmaktadır.
Germiyan oğlunun Osman Bey'e husumet göstermesine bir sebep, Eskişehir'in Selçuk hükümdarı tarafından Osman Bey'e verilmesidir. 1313 senesinde Osman Bey, Leblüce (Leblebici) Hisarı'nı fethe giderken; Germiyanlılar saldırmasın diye Karacahisar'ın muhafazasını oğlu Orhan Bey'e bırakmıştı.
1315 senesinde Germiyan oğlunun teşviki ile Çavdar Tatarları Orhan Gazi'nin Eskişehir'de bulunduğu ve askerinin de terhis edildiği sırada Osman Bey'in arazisine hücum ederek Karacahisar şehrini ve pazarını yağmaladı. Bunu duyan Orhan Bey tedarik ettiği bir kuvvetle Tatarlar'ın arkalarından yetişerek Çavdar oğlunu mağlup etmiş ve esir almıştır.
Germiyanlılar'dan bir mültezim, Eskişehir pazarında alış-veriş eden halktan gümrük vergisi almaya kalkmış ve buna engel olunarak mültezim Eskişehir'den kovulmuş ve bu olay iki hükûmet arasında savaşa sebebiyet vererek Germiyanoğulları mağlup olmuştur.
1318 senesinde Osman Bey'in ihtiyarlığına rahatsızlığı da eklenmiş, ordu kumandasına Orhan Bey geçmiştir. Orhan Bey, Bizans İmparatorluğu arazisine esaslı bir saldırı hazırlamış ve bu planın tatbiki için mühim bir kuvvet gönderdiği sırada Germiyanoğulları'nın saldırısından dolayı bu teşebbüs neticesiz kalmıştır.
1361'de Orhan Gazi, Dimetoka'nın fethini belirten fetihnameyi Sarı Laçin vasıtasıyla Germiyanoğulları'na göndermiş, Germiyan

Geç Hititler veya Geç Hitit Devletleri, Anadolu'nun Demir Çağı'ndaki Luvice, Aramice ve Fenikece konuşan siyasi varlıklarıdır. MÖ 1200'lerde batıdan gelen Ege Göçleri'nin saldırılarından kurtulabilen Hititler güney ve güney - doğu Toroslar'ın dağlık bölgelerine çekilerek yaşamışlar ve her biri bağımsız beylikler kurmuşlardır. Geç Hitit Devletleri MÖ 11. yüzyıldan itibaren hem siyasal hem de kültürel anlamda Arami etkisi altına girdiler ve zamanla Aramileştiler. Geç Hitit Devletleri Urartu ve Asurlular'a bağımlı olarak yaşadılar. MÖ 7. yüzyılda ise Asurlular bu devletlerin siyasal varlığına son verdi. Bu tarihten sonra bu devletlerin her biri Asur eyaleti oldu. Karkamış, Pattin(Unqi), Sam'al, Gurgum, Kummuhu, Milid, Keveh (Karatepe deki müstahkem mevki ile birlikte), Hilakku ve Tabal devletleri; Geç Hitit Devletleridir.

Geç Hitit Devletleri'nin ticaret ve zenginliğiyle en ünlü kenti Karkamış'tır. Sanat, mimari ve giyim kuşam bakımından Hitit İmparatorluğu geleneğini sürdürdüler. Geç Hititlerin sanatının bilinen en iyi örneği Konya'nın Ereğli ilçesi yakınlarındaki İvriz Kabartması'dır. Bu kabartmada Tuvana (Kemerhisar) kralı Warpalawa ile Fırtına tanrısı Taru tasvir edilmiştir. Zamanla Asur etkisine giren Geç Hititler sanatının son evresinde iki yenilik görülür. Bunlardan birisi dönemin özgün mimarlık örneği olan hilani denilen girişi sütunlu, dikdörtgen planlı malikane tarzı yapılardır. Diğeri ise kabartmalı ve üzerinde yazıların yer aldığı mezar stelleridir. Steller üzerindeki figürler, Geç Hitit devlerinde toplumun sınıflı olduğunu ve en azından elit kesimin okur-yazar olduğunu gösterir. Geç Hitit sanatının önemli özelliklerinden biri ise mimari ile yontuculuğun birlikte uygulanmasıdır. Sur duvarlarındaki kapılar, saray cepheleri kabartmalı taş bloklarla (ortostad) kaplanmıştır.
Geç Hitit krallıkları kültürünün ortak bir özelliği de Hitit hiyeroglif yazısıdır. Bu devirde Hitit çivi yazısı kabartmalarda kullanılmamıştır.

Geç Hitit Devletlerinin yayılım sahası, kısaca Tuz Gölü'nün güneydoğusu ile Fırat Nehrinin batısı arasında kalan bölgedir. Tabal ülkesinin yayılım sahası klasik dönemin Kapadokya'sıdır (Kappadokia). Kayseri, Aksaray, Niğde ve Nevşehir illerini içine alır. Tabal ülkesi batıda Frigya ile, doğuda Milid ülkesi, güneyde de Hilakku ile sınır komşusuydu. Tabal başlangıçta 24 yerel krallığın oluşturduğu bir konfederasyondu. Milid ülkesinin başkentin kalıntıları Malatya'nın 7 km. Güneydoğusundaki Arslantepe'de ortaya çıkarılmıştır. Melid, batıda Tabal, doğuda Urartu, güneyde Asur devleti'nin komşusuydu ve bu ülkeleri birbirine bağlayan yol üzerinde bulunuyordu. Gurgum ülkesi, Maraş bölgesidir. Bu ülke Asurlular tarafından ele geçirilince Marqasi Eyaleti adını alacaktır. Sam'al krallığının başkenti Gaziantep ilinin İslahiye ilçesi yakınlarındaki Zincirli harabeleridir. Sakçagözü, Zincirli'nin kuzeydoğusunda Keferdiz mahallesi yakınlarındadır. Burada birçok kabartma ve heykeller bulunmasına rağmen, bu eserler üzerinde yazı olmadığı için bu krallığın o dönemki adını bilemiyoruz. Karkamış kentinin kale ve yukarı şehir kalıntıları Gaziantep ili Karkamış ilçesinde yer alırken; aşağı şehir Suriye’de Cerablus’da bulunmaktadır. En güçlü Geç-Hitit devleti olan Karkamış’ın önemi Mezopotamya, Anadolu ve Mısır’ı bağlayan yolların kavşak noktasında bulunmasından ileri geliyordu. Kummuhu ülkesi, klasik dönemin Kommagene bölgesidir ve yaklaşık olarak Adıyaman ili topraklarını kapsar. Kuzeyden Milid, batı ve güneybatıdan Gurgum, Sam’al ve Arpad, güneyden ise Karkamış Krallığı ile komşu idi. Pattin krallığının ismi yakın zamanlara kadar yanlış olarak Hattina biçiminde okunurken bugün Pattin adı kullanılmaktadır. Pattin ülkesi Hatay ilinde Antakya ve Amik ovasını kapsamakta idi. Bu ülke Arami etkisine girdikten sonra Unqi adını almıştır. Keveh ülkesi, Ovalık Kilikya olarak bilinen Çukurova’dır. Bu ülke yazıtlarda Danuna ülkesi olarak da adlandırılmaktadır. Keveh, şehir krallıklarından oluşan bir konfederasyondu. Adana ve Tarsus şehirleri, Que ülkesindeydi. Asur belgelerinde Keveh ülkesi olan geçen bu ülke Luvice Hiyeroglif yazıtlarda Hiyawa Ülkesi olarak geçmektedir. Azatiwataya, Karatepe kentidir. Karatepe-Arslantaş, Kilikya Ovasının kuzeydoğu köşesinde, Ceyhan nehrinin batı yakasında, Osmaniye ili Kadirli ilçesi’ne 20 km mesafede yer alır. Sumer ve Akkad belgelerinde Amanum, Hitit belgelerinde Amana, Asur yazıtlarında Hamanu”, Yunanca Amanos ve Latince “Amanus” adlarıyla geçen Amanos Dağları (Nur Dağları), Sam'al ve Azatiwataya (Karatepe) arasında doğal bir engel oluşturuyordu. Azatiwataya, Que ülkesine bağlı şehir krallıklarından biriydi. Hilakku ülkesi Dağlık Kilikya'dır. Kilikia adının Hilakku'dan geldiği kabul edilmektedir. Bugün bu bölgeye Taşeli Platosu adı verilmektedir. Bölgenin doğu sınırını yakın bir zamana dek Lamas çayı denilen Limonlu Çayı (antik Lamos çayı) oluşturur. Bu çaya Hititler döneminde Lamiia Nehri deniliyordu. Hilakku, kısaca Keveh ülkesinin kuzey ve kuzeybatısındaki dağlık bölgedir. Batıda Göksu Havzası, kuzeyde Kapadokya'nın güneyi, doğuda Kilikya geçitleri ile sınırlıdır. Assur askeri seferlerinin batı sınırını Silifke Çayı adı da verilen Göksu Nehri (antik Kalykadnos / Hititler döneminde Hulaia Nehri) oluşturur. II. Şarrukin'in yıllıklarında Göksu'nun batısındaki bölge ve şehirler ile ilgili hiçbir bilgiye rastlanmamaktadır.

Kuzeyde yer alan grupta Hitit hükümdarları iktidarda kalmıştı. Güneydeki grupta ise yaklaşık olarak MÖ 1000 yılında Aramiler iktidara geldiler. Bu devletler her ne kadar birleşik devletler olarak görünseler de, aslında bağımsız krallıklardı.
Kuzeyde yer alan grup:

Tabal. Tyanitis (Tuvana Krallığı, Tunna, Hupisna, Shinukhtu, Ishtunda) adı verilen bir grup kenti ihtiva etmekteydi.
Kammanu (Arslantepe Höyüğü ile)
Hilakku
Kue (modern Karatepe deki müstahkem mevki ile)
Gurgum
Kummuhu
Karkamış
Güneyde yer alan Aramice konuşan grup:

Bit Gabbari (Sam'al ile)
Bit-Adini (Til Barsip şehriyle)
Bit-Bahiani (Hasiçi yakınlarında Guzana ile)
Unqi veya Pattina (Alalah'ın 800m yakınında Kinalua şehri ile, modern Tell Tayinat şehri)
Ain Dara, dinî bir merkez
Bit Agusi (Arpad, Nampigi ve (daha sonra) Halep kentleriyle)
Hatarikka-Luhuti (başlangıçta Halep olan başşehir ve daha sonraları Hatarikka)
Hama

Mezopotamya Devletlerinin Anadolu'ya olan ilgisi Akkad Krallığı dönemine dek uzanır. Akkad kralı Şarrukin (Sargon, 2334-2279), Amanos Dağları'nı aşarak Anadolu içlerine girmiştir. Yazıtlara göre Şarrukin Tuz Gölü'nün güneyindeki Puruşhanda adlı kentte oturan Akkadlı tüccarların yardım istemesi üzerine, Orta Anadolu'ya sefer yapan ilk kraldır. Şarrukin'in torunu Naram-Sin'in (2254-2218) orduları da Güneydoğu Anadolu Bölgesine, Diyarbakır taraflarına ulaşmıştır. Asur Devletinin, Anadolu'ya olan ilgisi ise Eski Assur Krallığı dönemine kadar uzanır. Assur (Aşşur) kenti, MÖ 1920-1750 yılları arasında yaklaşık 150 yıl süren organize bir ticaret faaliyetine önderlik etmişti. Ticaretin Anadolu'da oluşturduğu en büyük merkez Kayseri yakınlarındaki Kaniş/Neşa (Kültepe) idi. Burada Assurlu tüccarların evleri ve dükkânlarını da içine alan büyük bir pazar yeri(karum) oluşturulmuştu. Ticaret, büyük oranda tüccar aileler tarafından yürütülmekteydi. Merkezi Assur Devleti bu ticaret ilişkilerini doğrudan yönetmemekte, bir şekilde denetleyip vergi almaktaydı. Assurlu tüccarlar, tekstil ürünleri, kalay, değerli taş, takı gibi eşyaları pazarlamakta karşılığında da altın ve gümüş almaktaydılar.
Büyük Hitit Devleti'nin kurulmasından itibaren ise Anadolu'nun bu güçlü devleti Mezopotamya ile ilgilenmeye başlamış, I. Murşili Mezopotamya'ya sefer düzenleyerek Babil kentini ele geçirmişti(1595). Kral Telipinu Metninde bu olay şöyle anlatılmaktadır:
...Mursili...Halpa (Halep) üzerine yürüdü ve Halpa’yı yakıp yıktı. Halpa’dan aldığı tutsakları ve onların mallarını Hattusa’ya getirdi. Ondan sonra Babil’e yürüdü ve Babil’i yakıp yıktı...Babil’den aldığı tutsaklarla onların mallarını Hattuşaş’a götürdü.
Ancak Mezopotamya'da Hitit egemenliği geçici olmuştur. Uzun yıllar Mitanni egemenliğini kabul etmek zorunda kalan Asur kenti; 14. yüzyıl ortalarından itibaren Büyük Hitit Devleti'nin Mitanni Devletini zayıflatması ile yeniden önem kazanmaya başlamıştır.
Büyük Hitit Devletinin hükümdarı I. Şuppiluliuma (1344-1322), Mitanni Devletini yenilgiye uğratır, ancak yok edemez. Asur Devletine karşı tampon devlet olarak varlığını korumasına izin verir. Karkamış kentini ele geçiren I.Suppiluliuma, küçük oğlu Piyassili'yi oranın beyi olarak atar. Piyassili, kral II. Arnuwanda, kral II. Murşili, Mısırlılar tarafından öldürülen Zannanza ve Halpa'ya (Halep) kral olarak atanan Telipinu'nun kardeşidir. Karkamış Beyi Piyassili (Şarri-Kuşuh), ağabeyi II. Murşili'nin hükümdarlığı döneminde, onun yanında Batı Anadolu'daki Arzawa seferine katılır. Arzava Devletine son verilerek yerine Batı Anadolu'da küçük beylikler kurulur. Piyassili, bir müddet sonra hastalanarak ölür. Piyassili'nin soyu Karkamış'ı yönetmeye devam eder.
1274'te Mısır hükümdarı II. Ramses ile Hitit hükümdarı Muwatalli arasında yapılan ünlü Kadeş Muharebesinde kesin bir sonuç alınamaz. II. Ramses zafer kazandığını iddia etse de, Hititler bu savaştan daha karlı olarak çıkmıştır. Sonuç olarak bu iki büyük devlet de bu savaştan yıpranarak çıkmıştır. Barış antlaşması, Muwatalli'nin kardeşi III. Hattuşili'nin döneminde bu hükümdarla II. Ramses arasında yapılır (1259).
1270 yılında Assur Kralı I. Şulmanu-aşared, Mitanni Devletinin Kralı II. Sattuara'yı yenerek bu devleti ortadan kaldırır. I. Şulmanu-aşared, Doğu Anadolu'daki Uruatri kabileleriyle de savaşır.Bu dönemde Orta Assur kralları, batıda Fırat nehrine, kuzeyde de Yukarı Dicle bölgesi ve Toroslara kadar olan alanı kontrol altına alırlar.
III. Hattuşili'nin oğlu IV. Tuthaliya (1237-1209), Amurru kralı ile yaptığı bir antlaşmada Asur Devletinden kendi ülkesine denk güçlü bir devlet olarak bahseder:
Ve bana eşit olan krallarla, Mısır kralı ile Babil kralı ile Assur kralı ile (silinmiş: ve Ahhiyawa kralı ile), ben majeste dost 

Gordion (Frigce: Gordum; Grekçe: Γόρδιον; Türkçe: Gordion veya Gordiyon; Latince: Gordium), Frigya'nın tarihî başkenti olan antik kent. Sakarya Nehri ile Porsuk Çayı'nın birleştiği noktanın yukarısında kurulu bulunan kent günümüzde Ankara'ya 94 kilometre uzaklıkta, Polatlı'nın 29 kilometre kuzeybatısında yer alan Yassıhüyük'te bulunmaktadır.
1900'lerde Gustav Körte ile Alfred Körte tarafından ilk kazıların yapıldığı antik kentte ikinci kazılar Pennsylvania Üniversitesi Arkeoloji ve Antropoloji Müzesinin denetimi ve Rodney Young'ın başkanlığında 1950-1973 yılları arasında yürütülmüştür.
Sit alanındaki yerleşim, Erken Tunç Çağı'ndan (yaklaşık MÖ 2300) MS 4. yüzyıla kadar kesintisiz olarak devam etmiş, ardından MS 13. ve 14. yüzyıllarda yeniden iskan görmüştür. Gordion'daki höyük yaklaşık 13,5 hektarlık bir alanı kaplar ve en parlak döneminde yerleşim bunun ötesine, yaklaşık 100 hektarlık bir alana yayılmıştır. Gordion, Frig uygarlığının tipik bir örneği olup, yaklaşık MÖ 800 yılına ait iyi korunmuş yıkım tabakası, bölgenin kronolojisinde önemli bir dayanak noktasıdır. Sit alanındaki uzun tümülüs geleneği, Demir Çağı boyunca seçkinlerin anıtsal ve gömü uygulamalarının önemli bir kaydını sunmaktadır.
2023 yılında Gordion, UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne dâhil edilmiştir.

Gordion yer adı, Grekçe: Γόρδιον; [Górdion] 'dan gelmektedir. Bu isim ise kökenini, Frigce'de "şehir" anlamına gelen "Gordum" kelimesinden almıştır.

Gordion'un konumu, Anadolu'yu kat eden ana yolların kavşağında bulunması, ırmak ve diğer kaynaklar sayesinde suyun bolluğu ve çevresinin kuru tarım ve hayvancılığa uygun açık araziyle çevrili olması gibi çeşitli sebeplerden dolayı Friglere çekici gelmiş olmalıdır. Aynı doğal ortam koşulları Gordion'un MÖ 3. binyıldan başlayarak Hitit egemenliği zamanında da iskân görmesini de açıklar niteliktedir.
Arkeolojik bulgulara göre Frigler, Gordion'a Hititlerin yıkılması sonucu MÖ 12. yüzyılın sonları gibi erken bir tarihte gelmiştir. Kazılarda gün ışığına çıktığı kadar en erken Frig yerleşim yerleri gündelik hayata ilişkin malzemeler içeren, hafif konstrüksiyonlu küçük evlerden oluşan köy karakterine sahiptir. MÖ 9. yüzyılda ise büyük bir dönüşüm gerçekleşir ve yerleşim, içinde büyük yapıların yer aldığı muazzam surlarla çevrili bir kale hâlini alır. Yerleşimdeki bu önemli değişim muhtemelen bu şekilde büyük inşaat projelerinin yapımını yürütebilecek merkezî bir Frig devlet yönetiminin oluşmasıyla açıklanabilir. 9. yüzyılın sonuna gelindiğinde, Frig kalesi birkaç inşaat evresinin ardından kazılarla açığa çıkartılmış olan yerleşim planına sahiptir. Güneydoğudaki ana kale kapısının hemen içerisinde üstü açık, büyük avlunun çevresinde dizili dikdörtgen binalar, saray alanını oluşturmaktadır.
Bu kale, MÖ 800 civarında kent sakinlerinin tüm mallarını bırakarak yalnızca canlarını kurtarabildikleri büyük bir yangında tahrip olmuştur. Bu kalıntılar ve yangının hemen öncesi ve sonrasına ait zengin mezarlar sayesinde Friglerin bu dönemdeki maddi kültürü ve ekonomisi hakkında önemli bilgiler edinilmektedir. Teras üzerindeki sıra yapılar, tahıl işlenen ve dokumacılık yapılan hareketli yerlerdi. Saray alanındaki yapıların sadece birinde karşılaşılan çakıl taşı mozaik taban döşemesi ise Antik Çağ'da bilinen bu tip zemin döşemesinin en eski örneği olup bu bezemeci döşeme tarzının ilk kez Friglerce icat edildiğini göstermektedir. Saray alanındaki yapıların en büyüğünde bulunan çok iyi ince dokumalar ve fildişi kakmalı ahşap mobilya gibi lüks eşyalar, bu yapının krala ait, belki de yöneticinin kabul salonu olabileceğini göstermektedir. Tahrip olmuş kalede bulunan büyük miktarda seramik kap ve demir obje, Friglerin bu malzemelere dair büyük bir endüstriye sahip olduğunu kanıtlamaktadır. Suriye ve Filistin bölgelerinden ithal edilmiş lüks malzemeler ise Friglerin MÖ 800 civarındaki dış ticaret ilişkileri hakkında ipucu niteliğindedir.
Gordios ve oğlu Midas, MÖ 800 felaketinin ardından Frig kalesinin yeniden inşasında önemli rol oynamış olabilirler. Yeni kale, eskisini tamamen kaplamakta ve çok daha yüksek bir kotta yükselmektedir. Eski kale yapı birçok özelliğiyle birlikte kopyalanmış ve yeni yapılarında eskilerin işlevini sürdürmüş olması muhtemeldir. MÖ 8. yüzyılın sonuna doğru tamamlanan bu devasa proje, devlet yönetimi altında çalışan muazzam büyüklükte bir iş gücünü yansıtır.
Yeni kale Gordion'a üç asırdan fazla, MÖ 4. yüzyılın ikinci yarısı ortalarına kadar hizmet vermiştir. Bu uzun zaman diliminde Frigia'yı etkileyen bir dizi önemli olay gerçekleşmiştir. 7. yüzyılda, muhtemelen Kafkaslardan gelen akıncı göçmen Kimmerler Anadolu'yu alt üst etmiş, Frigia da bu felaketten nasibini almıştır. 7. yüzyılın sonuna doğru Kimmerleri batıda bastıran Lidyalılar siyasi egemenliklerini Anadolu'nun içlerine doğru genişletir. Gordion'da ana yerleşime bitişik bir kalenin içinde ele geçen çok sayıdaki Lidya seramiği nedeniyle bir Lidya askerî garnizonu barındırdığı düşünülmektedir. Bu askerî kale muhtemelen Persler tarafından tahrip edilmiştir. Ahameniş İmparatorluğu döneminde Gordion, Marmara Denizi'nin güneyindeki Daskileion'daki Pers satrabına bağlı ikinci derece bir idari ve askerî merkez durumundadır. MÖ 8. yüzyılın sonlarından 4. yüzyıla kadar yaşayan uzun ömürlü bu yeni kale Gordion'daki Frig maddi kültürünün en iyi temsil edildiği yerdir. Yazılı Frig belgelerinin çoğu bu döneme aittir.

Gordion'un çevresinde yaklaşık 85 adet tümülüs vardır. Bu tepeler önemli bireylerin mezarları olup MÖ 9. yüzyıldan 2. yüzyıla kadar uzanan geniş bir zaman dilimine aittir. Bu tip mezar biçimi Anadolu'da daha önce görülmediğinden bu uygulamanın Frigler tarafından Avrupa'daki memleketlerinden getirildiği düşünülmektedir. Gordion'da kazılan tümülüslerden birkaçı büyük yangının hemen öncesi ve sonrasında yaşamış nesillere aittir. Özellikle yangından hemen sonraya ait iki tanesi önemlidir. Bunlardan P Tümülüsü adlı ilki MÖ 775 yılına tarihlenmekte olup Frig kraliyet ailesinden bir prens veya prensese ait bir çocuk mezarıdır. Ahşap mezar odasında ele geçen ve çocuğun ikinci yaşamı için sunulmuş etkileyici lüks eşyaları arasında geometrik motifli çok ince kakma işçiliğe sahip ahşap mobilyalar ve belki de oyuncak olarak yapılan ahşap ve seramik hayvanlar dikkati çeker.
Hemen yakındaki diğer mezar ise 50 metreyi aşan yüksekliği ile Orta Anadolu'da bu tip mezarların bilinen en büyük örneğidir. İçinde ölünün yer aldığı ahşap mezar odası bozulmamıştır ve dünyanın bilinen sağlam en eski ahşap yapısıdır. Tıpkı çocuk mezarında olduğu gibi bu mezarda da ele geçen geometrik motifli zarif kakma bezemeli mobilyalar, Frig sanatçılarına özgün büyük bir ustalığa işaret etmektedir. Burada ayrıca belki de krallar arası hediye değiş tokuşuyla Suriye'den Gordion'a kadar gelmiş hayvan başlı kovalar ve kazanlar gibi çok sayıda tunç obje bulunmuştur. Bu kaplardan bir kısmı mezarın yanı başında verilen baharatlı et yemeği, mercimek ve bira ile şarap ve ballı bir içecekten oluşan ziyafette kullanılmıştır. Kapların üzerindeki balmumu bantlar üzerindeki yazılar bilinen en eski Frigce yazı örnekleridir. Bu mezarın sahibi 1.60 metre boyunda ve altmışlı yaşlarının başlarında ölmüş bir erkek olup muhtemelen Frigya kralıdır. Yakın zamanda mezarın ahşapları üzerinde yapılan radyokarbon analizleri kralın MÖ 740 civarında defnedildiğini göstermektedir. Dolayısıyla bu kralın aynı tarihlerde öldüğü düşünülen Gordios olduğu öne sürülmektedir.

Akurgal, Ekrem (1949). Spaethethitische Bildkunst (Almanca). Ankara: Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi. 
Akurgal, Ekrem (1959). "Chronologie der phrygischen Kunst". Anadolu (Almanca), 4. Ankara: Ankara Üniversitesi Dil Tarih-Coğrafya Fakültesi Eski Önyasa-Akdeniz Medeniyetleri Araştırma Enstitüsü. ss. 115-121. doi:10.1501/Andl_0000000049. ISSN 0570-0116. 
Akurgal, Ekrem (1961). Die Kunst Anatoliens von Homer bis Alexander (Almanca). Berlin: Verlag de Gruyter. 
Akurgal, Ekrem (2002). Ancient Civilizations and Ruins of Turkey (İngilizce) (2 bas.). Kegan Paul. ISBN 9780710307767. 
Akurgal, Ekrem (2005). Anadolu Kültür Tarihi (17 bas.). Ankara: TÜBİTAK. ISBN 975403107X. 
Gültekin Demir, Gül (Mayıs 2003). "Bereketin, zenginliğin ve paranın krallığı: Lydia uygarlığı". Toplumsal Tarih, 113. Ankara: Tarih Vakfı Yayınları. ss. 86-89. ISSN 1300-7025. 
Sams, G. Kenneth (Mayıs 2003). "Phrygler". Toplumsal Tarih, 113. Ankara: Tarih Vakfı Yayınları. ss. 82-85. ISSN 1300-7025. 
 İşbu madde Görkem Kökdemir tarafından CC BY-SA 3.0 lisansı altında yayımlanan metin içermektedir.

 OpenStreetMap'te Gordion ile ilgili coğrafi veriler

Grekçe veya Antik Yunanca (Ἑλληνική, Hellēnikḗ), MÖ 1500 ila MÖ 300 yılları arasında antik Yunanistan ve antik dünyada konuşulan Yunanca dilinin biçimleri. Genellikle şu dönemlere ayrılır: Miken Yunancası (MÖ 1400-1200), Karanlık Çağ (MÖ 1200-800), Arkaik veya Homeros dönemi (MÖ 800-500) ve Klasik dönem (MÖ 500-300).
Bugünkü Yunancanın atası sayılmakla beraber gerek farklı harfler kullanması gerek telaffuz farkları gerekse dil bilgisi ve oldukça gelişmiş bir vurgu sistemi ile bugünkü Yunancadan oldukça farklıdır.

Antik Yunanca, birçok lehçeye ayrılmış, çok merkezli bir dildi. Başlıca lehçe grupları Attik ve İyonik, Aiolik, Arkadokıbrıs ve Dorik olup bunların birçoğunun çeşitli alt bölümleri vardır. Bazı lehçeler Antik Yunan edebiyatında standartlaştırılmış edebî biçimlerde bulunurken diğerleri yalnızca yazıtlarda yer almıştır.
Ayrıca çeşitli tarihî biçimleri de vardır. Homeros Yunancası, epik şiirlerde (İlyada ve Odysseia'da) ve daha sonra diğer yazarların şiirlerinde kullanılan, Arkaik Yunancanın (esas olarak İyonik ve Aiolik'ten türetilmiş) edebî bir biçimidir.

Grekçede fiiller mastar, emir, dilek - şart ve istek kipi olmak üzere dört farklı forma sahiptir.

Çekimlenmemiş fiiller -σαι, -ειν, -σθαι, -ναι eklerinden mutlaka birisine sahiptirler ve bu ekler fiillerin hangi zamana ait olduklarını da bildirirler. Bütün mastarlar ön eksiz olmakla birlikte, edilgen yapıdaki bütün fiiller -σθαι ekiyle bitmektedir.

Emir kipi, komuta verirken kullanılan bir fiil formudur. Sıklıkla ikinci tekil ve çoğul şahıslarda kullanılır. Olumsuz bir komuta verilmek istendiğinde, cümleye μή negasyonu eklenir.

Dilek - Şart kipi ile çekimlenen fiillerin eklerinde mutlaka ω (ō) ya da η (ē) harfi bulunur. Nadiren bazı durumlarda ikinci ve üçüncü tekil şahısta bu harfler görünmez. Dilek - şart kipi yalnızca geniş zaman, aorist ve geçmiş zaman'da olsa da, geçmiş zamanda dilek - şart kipi oldukça nadir kullanılmaktadır. Aşağıda geniş zamanda dilek - şart kipiyle çekimlenen bazı fiiller listelenmiştir

Bu fiil türü ana cümlede kullanıldığından, çevirisinde 3 farklı duruma dikkat etmek gerekmektedir.

Adhortativ: şiddetli tavsiye ve öneri, genellikle birinci çoğul şahıs ile birlikte kullanılır. Örnek: ἄγε νῡν, ἴωμεν (áge nūn, íōmen): Hadi gel, gidelim.
Dubitativ: şüpheli, ihtiyatlı, onay bekleyen, genellikle fiilin soru olarak formüle edildiği cümlelerde görülür. Örnek: εἴπωμεν ἢ σῑγῶμεν (eípōmen ḕ sīgômen?): Konuşmalı mıyız?
Prohibitiv: yasaklayıcı ifadeler, olumsuz buyruklar. Örnek: μὴ θαυμάσῃς (mḕ thaumásēis): Şaşırma!.
Bu fiil türü yan cümle olarak kullanıldığında genellikle tam olarak belirli olmayan gelecek bir zamana ya da mevcut zaman içerisinde tekrarlayan bir olaya işaret etmektedir. Aşağıda listelenen üç farklı duruma dikkat etmek gerekir.

Cümle içerisinde ἄν (án) ya da ἐάν (eán) kelimecikleri varsa, çeviri "şayet, ise, -inde" gibi şartlı kip ile yapılmalıdır. Bu çeviriler genellikle sürekli tekrar eden olaylara işaret ettiğinden geniş zaman ya da tek seferlik gelecek bir olaya işaret ettiğinden gelecek zaman dahilinde yapılır. Geçmiş zamanın ifade edilmesi gerektiği durumlarda bu kelimecikler olmaksızın optativ kullanılır. Örnek: ἢν μὲν ἀνάγκη ᾖ, πολεμήσομεν (ḕn mèn anánkē êi, polemḗsomen): Eğer gerekliyse, savaşacağız.
Cümle içerisinde ινα, ως, οπως kelimecikleri varsa, bu cümleler belirli bir amaç bildirir. Örnek: δίδαξον καὶ ἐμέ, ἵνα σοφώτερος γένωμαι (dídaxon kaì emé, hína sophṓteros génōmai): Bana da öğret ki, daha bilge olabileyim.
Bir şeyin bilinmediği ifade edildiğinde ve korku ya da şüphe bildiren fiiller ile başlayan cümlelerde yan cümlede görülür. Örnek: φοβεῖται μὴ πολιορκώμεθα (phobeîtai mḕ poliorkṓmetha): Kaybetmiş olmaktan korkuyor.
Latincede "olurdu" ya da "olmuş olurdu" gibi cümleleri ifade etmek için bu kip kullanılmasına karşın, Grekçede bunun gibi ifadeler için aorist ya da imperfekt kullanılır.

Göbeklitepe veya Göbekli Tepe, Türkiye'nin Güneydoğu Anadolu Bölgesi'ndeki Şanlıurfa ilinin 18 km kuzeydoğusunda, Haliliye ilçesine bağlı Örencik köyü yakınlarında yer alan Neolitik bir arkeolojik sit alanıdır. MÖ 9600–9500 civarına tarihlenen Göbeklitepe, dünyanın şu ana kadar bilinen en eski tarihî yapısıdır. Bazı popüler kaynaklarda "tarihin sıfır noktası" nitelendirmesiyle de anılmaktadır. Yapıt, dünyanın bilinen en eski megalitleri olan taş sütunlarla, bir dizi büyük dairesel yapıdan oluşmaktadır. Çanak Çömleksiz Neolitik Çağ'a ait olduğu düşünülen bu yapıda T biçimindeki 10-12 dikilitaş yuvarlak planda dizilmiş, araları ise taş duvarlarla örülmüştür. Yapının merkezinde daha yüksek boyda olan iki dikilitaş, karşılıklı olarak yerleştirilmiştir. Bu dikilitaşların çoğu üzerinde insan, eller ve kollar, çeşitli hayvan ve soyut semboller, kabartılarak veya oyularak betimlenmiştir. Bölgede yapılan kazılarda çıkartılan bazı heykel ve taşlar, günümüzde Şanlıurfa Arkeoloji Müzesi'nde sergilenmektedir.
Söz konusu motifler, yer yer bir süsleme olmayacak kadar yoğun olarak kullanılmıştır. Bu kompozisyonun bir öykü, bir anlatım veya bir mesaj ifade ettiği düşünülmektedir. Hayvan motiflerinde boğa, yaban domuzu, tilki, yılan, yaban ördeği ve akbaba en sık görülen motiflerdir. Bir yerleşim yeri değil, kült merkezi olarak tanımlanmaktadır. Buradaki kült yapıların tarım ve hayvancılığa yakın olan son avcı grupları tarafından inşa edilmiş olduğu anlaşılmaktadır. Bu durumda bölgenin en erken kullanımının Çanak Çömleksiz Neolitik Çağ'a, yani günümüzden en az 11.600 yıl öncesine dayandığı ileri sürülmektedir.
Söz konusu dikilitaşlar, stilize insan heykelleri olarak yorumlanmaktadır. Özellikle D yapılı merkez dikilitaşlarının gövdesinde bulunan insan el ve kol motifleri, bu konudaki her türlü şüpheyi yok etmektedir. Bundan ötürü "dikilitaş" kavramı, işlev belirtmeyen yardımcı bir kavram olarak kullanılmaktadır. Esasen bu "dikilitaş"lar, insan vücudunu üç boyutlu olarak betimleyen stilize tarzda yontulardır.
Bununla birlikte, Göbeklitepe'deki en eski faaliyetlerin tarihlendirme olanağı şimdilik yoktur; fakat bu anıtsal yapılara bakıldığında Paleolitik Çağ'a kadar uzanan, birkaç binyıl daha eskiye, epipaleolitike kadar giden bir geçmişi olduğu düşünülmektedir. Göbeklitepe'nin bir kült merkezi olarak kullanımının MÖ 8000 tarihine kadar devam ettiği ve bu tarihten sonra terk edildiği, başka veya benzer amaçlarla kullanılmadığı anlaşılmaktadır.
Bütün bunlar ve kazılarda ortaya çıkarılan anıtsal mimari, Göbeklitepe'yi eşsiz ve özel bir yapı kılmaktadır. Bu bağlamda, UNESCO tarafından 2011 yılında Dünya Mirası geçici listesine alındı ve 2018'de kalıcı listeye girdi.
Bölgede benzer nitelikte başka arkeolojik sit alanlarının bulunmasından sonra 2021'de Göbeklitepe'nin de dahil edildiği bu arkeolojik sit topluluğuna Taş Tepeler adı verildi.
Göbeklitepe’nin, bugüne kadar incelenen, bilinen en eski ve ilk tapınak olduğu iddia edilmektedir. Yaklaşık olarak bilinen örneklerden en az 5 bin yıl daha geriye uzanan bu megalitik yapı, dinî inançların uygarlıkların oluşumu ve gelişimi üzerindeki belirleyici rolünü açık biçimde ortaya koymaktadır. Uzun yıllar boyunca kazı çalışmalarını yöneten Klaus Schmidt’in “Önce tapınak yapıldı, ardından şehir kuruldu” sözü, insanın inanma gereksiniminin ne denli temel ve güçlü bir motivasyon olduğunu vurgulamaktadır.

Tepede ziyaret edilen bir yatır bulunması dolayısıyla yerel olarak "Göbekli Tepe Ziyareti" olarak bilinen yükselti, yaklaşık 1 km uzunluğundaki bir kireç taşı plato üzerinde, 300x300 metrelik bir alanı kaplayan 15 metre yükseklikte bir tepedir. Platoda kült yapıların yanı sıra, taş ocakları ve işlikleri de bulunmaktadır.

Buluntuların ortaya çıkarıldığı alan; batısında sarp kenarlı bir sel yatağı bulunan, kuzeybatı-güneydoğu yönünde uzanan, aralarında hafif çökmeler bulunan, çapı 150 metre kadar olan kırmızı toprak yükselti grubudur. En yüksek iki tepecikteki mezarlar ortaya çıkarılmıştır.Tepe üzerinden kuzey ve doğuya bakıldığında Toros Dağları ve Karaca Dağ etekleri, batıya bakıldığında Şanlıurfa platosu ile Fırat ovasını ayıran dağ silsilesi, güneye bakıldığında ise Suriye sınırına kadar Harran Ovası görülmektedir. Bu konumuyla Göbeklitepe'nin çok geniş bir bölgeyi görebildiği gibi, kendisi de çok geniş bir bölgeden görülebilmektedir. Bir kült yapıları inşa etmek için buranın seçilmesinde bu özelliğin etkisinin olması muhtemeldir. Diğer taraftan böylesi anıtsal yapılar için çok kaliteli taş kaynağına ihtiyaç duyulduğu açıktır. Gerçekten Göbeklitepe'de kullanılan kireç taşı, her yerde bulunmayan oldukça sert bir taştır. Bugün bile bölgedeki en kaliteli kireç taşı olarak kabul edilmektedir. Dolayısıyla Göbeklitepe Platosu'nun seçilme sebeplerinden biri de bu olsa gerektir.
Urfa bölgesindeki Yeni Mahalle, Karahan, Sefer Tepe ve Hamzan Tepe gibi merkezlerde T biçiminde sütunların yüzeyde bulunduğu, Nevali Çori höyüğündeki kazılarda da benzer mimari ögelerin ortaya çıkarıldığı, dolayısıyla Göbeklitepe'nin bu merkezlerle ilişkili olabileceği de ileri sürülmektedir. Söz konusu merkezlerde saptanan sütunların Göbeklitepe'de ortaya çıkarılanlardan daha küçük (1,5-2 metre) olduğuna da dikkat çekilmektedir.
Sonuç olarak, Urfa bölgesinde Göbeklitepe'nin tek inanç merkezi olmayabileceği, birkaç inanç merkezi ve kült yapının daha olabileceği görüşü ortaya atılmaktadır. Fakat bu noktada önemli olan konu, diğer yerleşimlerde daha küçük boyutlu dikilitaşların Göbeklitepe'nin daha geç tabakası ile benzerlik göstermesidir.

Göbeklitepe, 1963 yılında İstanbul Üniversitesi ve Chicago Üniversitesi'nin yürüttüğü “Güneydoğu Anadolu Tarihöncesi Araştırmaları Projesi” (Prehistoric Research in Southeastern Anatolia) yüzey araştırmalarında tespit edilmiştir. Olağan ve doğal görünmeyen birkaç tepe, insan eliyle yapıldığı kesin olan binlerce kırık çakmak taşı döküntüyle kaplıydı. Yapılan yüzey araştırmaları sırasında höyüğün yüzeyinden toplanan buluntulara dayanılarak buranın Biris Mezarlığı (Epipaleolitik) ve Söğüt Tarlası 1 (Paleolitik ve Epipaleolitik), Söğüt Tarlası 2 (Çanak Çömleksiz Neolitik) gibi bölgenin önemli yerleşimlerinden biri olabileceği sonucuna varılmış ancak başka bir çalışma yapılmamıştır. Bölgeden ilk kez, 1980 yılında yayımlanan Peter Benedict'in "Survey Work in Southeastern Anatolia" adlı makalesinde söz edilmiştir. Ancak yine de üzerinde durulmamıştır. Daha sonra 1994 yılında Heidelberg Üniversitesi'nden Klaus Schmidt tarafından bölgede bir araştırma daha yapılmıştır. Sitenin anıtsal karakteristiği ve buna bağlı olarak arkeolojik değeri ancak o zaman dikkat çekmiştir.
Kazı çalışmaları ise 1995 yılında Şanlıurfa Müzesi başkanlığında ve İstanbul Alman Arkeoloji Enstitüsü'nden (DAI) Harald Hauptmann bilimsel danışmanlığında yapılan yüzey araştırmasından sonra başlatılmıştır. Hemen ertesinde yine Şanlıurfa Müzesi başkanlığında ve Klaus Schmidt bilimsel danışmanlığında kazılar başlatılmıştır. 2007 yılından itibaren ise kazı çalışmaları Bakanlar Kurulu kararlı kazı statüsüyle ve yine Alman Arkeoloji Enstitüsü'nden Prof. Dr. Klaus Schmidt'in başkanlığında devam ettirilmiştir. Projeye Alman Heidelberg Üniversitesi Tarihöncesi Enstitüsü de katılmıştır. Yıllarca sürdürülen ayrıntılı kazı çalışmaları, Neolitik Devrim'i ve hazırlayan zemini yeniden yazmayı sağlayacak güvenilir bilimsel sonuçlar sağlamıştır.

Kazı çalışmalarıyla Göbekli Tepe'de dört tabaka verilmektedir. En üstteki I. Tabaka yüzey dolgusudur. Diğer üç tabaka ise;

II. A. Tabaka: Dikilitaşlı Köşeli Yapılar (MÖ 8 bin – 9 bin)
Tabaka, Çanak Çömleksiz Neolitik Çağ B evresine tarihlenmektedir. Dikilitaşlı ve dörtgen planlı yapılar ortaya çıkarılmıştır. Söz konusu yapıların, çağdaşı olan Nevali Çori’deki tapınakla benzerliklerinde dolayı aynı şekilde kült yapıları olduğu sonucuna varılmıştır. Bu tabakanın tipik yapısı olarak kabul edilen “Aslanlı Yapı”’da dört dikilitaştan ikisi üzerinde birer aslan kabartması görülmektedir.
II. B. Tabaka: Yuvarlak – Oval Yapılar (ara tabaka olarak değerlendirilmektedir)
Çanak Çömleksiz Neolitik Çağ A-B geçiş evresi olarak tarihlenen bu tabakanın yapıları yuvarlak veya oval planda inşa edilmiştir.
III. Tabaka: Dikilitaşlı Dairesel Yapılar (MÖ 9 bin – 10 bin)
Çanak Çömleksiz Neolitik Çağ A evresine tarihlenen en alttaki bu tabaka Göbekli Tepe’nin en önemli tabakası olarak değerlendirilmektedir.
Baştan beri kazı çalışmalarına başkanlık eden Klaus Schmidt, ana hatlarıyla, yüzey tabakası dışında II. ve III. Tabakadan söz etmektedir. Schmidt'e göre III. Tabaka, T şeklinde 10-12 dikilitaş ve onları içine alan yuvarlak duvarlar ile bunun merkezinde daha yüksek ve karşılıklı yerleştirilmiş iki dikilitaştan oluşan yapılarla temsil edilen tabakadır ve daha eskidir. II. Tabaka ise bir veya iki daha küçük dikilitaşın yer aldığı -bazılarında dikilitaş yoktur- dörtgen planlı daha küçük ölçekli yapılarla temsil edilir. III: Tabaka'yı Çanak Çömleksiz Neolitik A olarak, II. Tabaka'yı ise Çanak Çömleksiz Neolitik B'nin erken ve orta evresine yerleştirmektedir. Schmidt, III. Tabaka'nın MÖ 10. binyıla, daha yeni tabakanın ise MÖ 9. binyıla tarihlenmesi gerektiğini belirtmektedir. Ancak III. Tabaka'daki henüz ortaya çıkarılmış yapılardan alınan malzemenin radyokarbon tarihlendirmesi, bu yapıların birbirleriyle tam olarak çağdaş olmadığını göstermektedir. En erken tarih D Yapısı'ndan gelmektedir. Bu verilere göre D Yapısı MÖ 10. binyıl ortalarında inşa edilmiş ve aynı binyılın sonlarında terk edilmiştir. C Yapısı'nın dış duvarı, D Yapısı'ndan daha sonraki bir tarihte, A Yapısı ise her ikisinden de sonra yapılmış gibi görünmektedir. Ancak bu değerlendirmeyi tam olarak doğrulamak için daha fazla veri gerektiği de kabul edilmektedir.

Göbekli Tepe'de yapılan kazılarda konut olabilecek herhangi bir mimari kalıntıya ulaşılamamıştır. Bunun yerine çok sayıda anıtsal kült yapı ortaya çıkarılmıştır. Yapılarda kullanılan dikilitaşların çevredeki kayalık platolardan tek parça olarak kesilip işlenerek Göbekli Tepe'ye getirildiği ileri sürülmektedir. B

Gün doğumu, sabah Güneş'in üst kenarının ufukta göründüğü andır. Bu terim, Güneş'in ufuktan geçen tüm süreci ve beraberindeki atmosferik etkileri de ifade edebilir.

Güneş ufuktan "yükseliyor" gibi görünse de, aslında Güneş'in görünmesine neden olan Dünya'nın hareketidir. Hareketli bir Güneş yanılsaması, Dünya gözlemcilerinin dönen bir referans çerçevesinde olmasından kaynaklanmaktadır; bu görünür hareket, birçok kültürün mitoloji ve dinlerinin, 1543 yılında astronom Nicolaus Copernicus'un güneş merkezli modelini formüle edene kadar geçerli olan yer merkezli model etrafında inşa edilmesine neden olmuştur.

Gün batımı
Astronomik obje yanılsamaları

Sun or Moon Rise/Set Table for one Year 14 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Full physical explanation of sky color, in simple terms 2 Kasım 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Güney Afrika, Afrika'nın Güney bölgesidir. Coğrafik ve jeopolitik çeşitliliğe sahiptir. Bölgenin en geniş toprakları Güney Afrika Cumhuriyeti sınırları içerisindedir.

 Botsvana
 Lesotho
 Namibya
 Güney Afrika Cumhuriyeti
 Esvatini
 Angola
 Malavi
 Mozambik

Birleşmiş Milletler'in bölgeler tablosunda Güney Afrika Bölgesi, 5 ülkeden meydana gelmektedir:

 Botsvana
 Lesotho
 Namibya
 Güney Afrika Cumhuriyeti
 Esvatini
Bölgenin çevrelediği diğer ülkeleri de kapsadığı varsayılabilmektedir:

Angola – Orta Afrika
Mozambik ve Madagaskar – Doğu Afrika
Malavi, Zambiya ve Zimbabve – Bazen Güney Afrika'yı ve Rodezya-Nyasaland Federasyonu'nu (Orta Afrika Federasyonu'nu) içerir.
Komorlar, Mauritius, Seyşeller, Mayotte ve Réunion – Afrika ana karasının doğusunda Hint Okyanusu'ndaki küçük adalar.

Yazlar +28 santigrat dereceyi aşarken, kışlar çok soğuk geçer. Kış sıcaklık ortalaması +1 santigrat derecedir. Zaman zaman -5 ila -9 arasında değişebilir. En düşük sıcaklık -45 derecedir. (6 Temmuz 1969, Cape Town)

Geniş yontulmamış elmas rezervleriyle ünlüdür.

Güney Amerika, Amerika'nın güneyinde bulunan bir kıta. Güney Yarımküre'de bulunmasına rağmen topraklarının küçük bir kısmı Kuzey Yarımküre'de yer almaktadır. Büyük Okyanus'un doğusunda, Atlas Okyanusu'nun batısında, Kuzey Amerika'nın güneyinde ve Antarktika'nın kuzeyinde bulunur. Güney Amerika, 17.840.000 km karelik bir yüzölçümüne sahiptir. Dünya yüzeyinin yaklaşık olarak %3,5'ini kaplamaktadır. 2005 yılına göre nüfusu 371.000.000'dan fazladır. Güney Amerika kıtalar arası yüzölçümü sıralamasında dördüncü ve nüfusta beşincidir.

Güney Amerika'nın aynı zamanda en büyük turist kaynaklarından biri olan coğrafi yapısı, kıtanın iklim özelliklerinin etkisiyle oluşan Amazon Ormanları'nı, Şili boyunca uzanan And Dağları'nı, dünyanın en kurak sıcak çölü olma özelliğini taşıyan Atakama Çölü'nü ve Brezilya'nın kuzeyinden akan Amazon Nehri'ni kapsamaktadır.

Bugüne kadar mümkün olan en iyi şekilde korunarak gelmiş antik şehirlerden biri olan Machu Picchu da Güney Amerika'da yer almaktadır.

Güney Amerika'da MÖ 16.500 yıllarına kadar dayanan bir insan varlığının bulunduğu, arkeolojik kazılarla doğrulanmıştır. Amazon Ormanları'nda ise MÖ 10.000 yıllarında kalıcı bir nüfusun bulunduğu düşünülmektedir. Bu nüfusun avcılık, toplayıcılık ve tarımla uğraştığına dair kanıtlar bulunmuştur. Norte Chico, Canari, Chibca, Chachapoya, Chavin, Moçe, İnka, Aravak ve Karib gibi topluluklar bölgenin keşfedilmesine kadar çeşitli medeniyetler kurmuştur.
İspanya ve Portekiz'in yaptığı keşiflerle bölgede yayılmaya başlamasının ardından, bu medeniyetler zamanla yok olmuştur. 1500 yılından itibaren Orta Amerika ve Kolombiya'da İspanya’nın, Brezilya’da ise Portekiz’in kontrolünde sömürge yönetimleri kurulmuştur. İngiltere, Fransa ve Hollanda'nın Guyanalar’a yerleşmeye başlamasıyla, Güney Amerika neredeyse tamamen sömürge haline getirilmiştir.
1808 yılında Simon Bolivar’ın liderliğinde bir araya gelmeye başlayan yurtseverler, Güney Amerika’daki ülkelerin bağımsızlığını sağlamak amacıyla İspanya’ya karşı büyük bir savaş başlatmışlardır. 25 yıl süren mücadelenin ardından, İspanya ve Portekiz’in bölgeden çekilmesiyle sonuçlanan savaş, yerini bağımsızlığını ilan eden ülkeler arasındaki rekabete bırakmıştır. Güney Amerika'nın büyük ölçüde bölünmesine neden olan savaşlar, uzun bir süre boyunca devam etmiştir.
I. Dünya Savaşı ve II. Dünya Savaşı’na askeri anlamda katılım gösteren tek Güney Amerika ülkesi olan Brezilya, Birleşik Krallık ve Fransa’nın deniz kuvvetlerine destek göndermiştir.
ABD ve Sovyetler Birliği arasındaki artan rekabetin etkisiyle başlayan Soğuk Savaş, Güney Amerika’yı şiddetli bir şekilde etkilemiştir. Kolombiya ve Peru başta olmak üzere birçok ülkede, Marksizm-Leninizm'i benimseyen ve Doğu Bloku tarafından desteklenen gruplar ortaya çıkmıştır. Arjantin ve Birleşik Krallık arasında gerçekleşen Falkland Savaşı da, Soğuk Savaş sırasında Güney Amerika'da gerçekleşen olaylar arasında yer almaktadır.

1990 yılından sonra Soğuk Savaş’ın etkileri giderek azalmış, kıta çapında bir demokratikleşme süreci başlamıştır. Brezilya ve Arjantin'de ekonomik büyümenin yavaşlaması, sanayi üretiminin azalması, işsizliğin artması gibi durumlara bağlı olarak krizler yaşanmıştır. 21. yüzyıl sosyalizminin gelişmesiyle Venezuela, Bolivya ve Peru'da ise sol görüşlü iktidarlar güç kazanmıştır.

1 Bu ülkelerin hem Güney Amerika hem de Kuzey Amerika'da sınırları var. 
(Güney Georgia ve Güney Sandwich Adaları kalıcı nüfusu bulunmadığı için tabloda yer almamaktadır.)

Güney Asya, hem coğrafi hem de etno-kültürel terimlerle tanımlanan Asya'nın Güney bölgesidir. Bölge Hindistan, Bangladeş, Bhutan, Nepal, Pakistan, Sri Lanka ve Maldivler ülkelerinden oluşmaktadır. Topografik olarak, Hint levhası hakimdir ve büyük ölçüde güneyde Hint Okyanusu ve kuzeyde Himalayalar, Karakurum Dağları ve tarafından doğal sınırları vardır. kuzeyinde yükselen Ceyhun, kuzeybatı sınırının bir parçasını oluşturur.
Güney Asya Bölgesel İşbirliği Teşkilatı (Saarc), 1985 yılında kurulan ve Güney Asya'daki sekiz ülkeyi de içeren bölgesel bir ekonomik işbirliği örgütüdür. Güney Asya, Asya kıtasının %11.71'ini ve dünyanın kara yüzey alanının %3.5'i olan yaklaşık 5.2 milyon km²'yi kapsamaktadır. Güney Asya'nın nüfusu yaklaşık 1.891 milyardır ve dünya nüfusunun yaklaşık dörtte biri olup, hem dünyanın en kalabalık hem de en yoğun nüfuslu coğrafi bölgesidir. Genel olarak, Asya nüfusunun yaklaşık %39.49'unu, dünya nüfusunun %24'ünden fazlasını oluşturuyor ve çok çeşitli insanlara ev sahipliği yapmaktadır.
2010 yılında Güney Asya, dünyanın en büyük Hindu, Müslüman, Sih, Jain ve Zerdüşt nüfusuna sahipti. Sadece Güney Asya, Hinduların %98.47'sini, Sihlerin %90.5'ini ve dünya çapındaki Müslümanların %31'ini, 35 milyon Hristiyan ve 25 milyon Budisti oluşturmaktadır.

Güney Asya'nın modern tanımları, Afganistan, Hindistan, Pakistan, Bangladeş, Sri Lanka, Nepal, Bhutan ve Maldivler'i dahil etmede tutarlıdır. Ancak Afganistan, bazıları tarafından Orta Asya, Batı Asya veya Orta Doğu'nun bir parçası olarak kabul edilir.

 Wikimedia Commons'ta Güney Asya ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Güney Avrupa, "Avrupa'nın güneyinde yer alan tüm ülkeleri" belirtmek amacıyla kullanılan bir terim. Bunun yanı sıra, kavram zaman içinde farklı politik, dilbilimsel ve kültürel anlamlar da kazanmıştır. Çoğu Güney Avrupa ülkesinin Akdeniz'e sınırı vardır.

Coğrafi olarak, Güney Avrupa, Avrupa kara kütlesinin güney yarımıdır. Bu tanım görecelidir ve kesin sınırları yoktur.
Coğrafi olarak Güney Avrupa'nın parçası olarak değerlendirilen ülkeler:

Güneybatı Avrupa
Güneybatı Avrupa'da toprakları olan ülkeler:

 Andorra
 Cebelitarık
 Fransa (Güney Fransa)
 İspanya
 Monako
 Portekiz
Güney-orta Avrupa
Güney-orta Avrupa'da toprakları olan ülkeler:

 İtalya (bazen Kuzey İtalya hariç)
 San Marino
 Vatikan
Güneydoğu Avrupa
Güneydoğu Avrupa'da (Balkan Yarımadası) toprakları olan ülkeler :

 Arnavutluk
 Bosna-Hersek
 Bulgaristan
 Hırvatistan
 Karadağ
 Kosova
 Kuzey Makedonya
 Romanya
 Sırbistan
 Slovenya
 Türkiye (Doğu Trakya)
 Yunanistan
Ada Ülkeleri
 Kuzey Kıbrıs
 Kıbrıs Cumhuriyeti(Coğrafi olarak tamamı Asya kıtasındadır fakat kültürel ve tarihi nedenlerden dolayı Avrupalı olarak kabul görür)
 Malta
Başlıca Adalar
 Korsika
 Balear Adaları
 Sardinya ve Sicilya
 Girit

Güney Avrupa'nın en belirgin ve tipik özelliği haline gelen iklim Akdeniz iklimidir. Akdeniz iklimi Portekiz'in büyük bir kısmında, İspanya'da, Güneydoğu Fransa'da, İtalya'da, Hırvatistan'da, Arnavutluk'ta, Karadağ'da, Yunanistan'da ve Türkiye'nin Batı-Güney kıyılarıyla birlikte Akdeniz adalarında görülür. Akdeniz ikliminin görüldüğü bu bölgelerde benzer vejetasyonlar ve yerşekilleri bulunur, bunlar kuru tepeleri, küçük ovaları, çam ormanlarını ve zeytin ağaçlarını içerir.
Daha soğuk iklimler Güney Avrupa'daki ülkelerin belirli bölgelerinde bulunabilir, İspanya ve İtalya'nın dağlık bölgeleri buna bir örnektir. Ek olarak, İspanya'nın Kuzey kıyısında daha yağışlı ve nemli bir Atlantik iklimi görülür.

Güney Avrupa'nın bitki örtüsü Akdeniz bölgesinin bitki örtüsüdür. Avrupa'daki Akdeniz ve Altakdeniz iklim bölgeleri Güney Avrupa'nın büyük bir kısmında, çoğunlukla Güney Portekiz'de, İspanya'nın çoğu bölgelerinde, Fransa'nın Güney kıyısında, İtalya'da, Hırvatistan kıyılarında, Bosna'nın büyük çoğunluğunda, Karadağ'da, Arnavutluk'ta, Makedonya'da, Yunanistan'da ve Akdeniz adalarında bulunur.

Klasik antik dönem olarak bilinen devir Antik Yunanistan'ın şehir devletlerinin yükselmesiyle başladı. Yunan etkisi Büyük İskender'in genişleyen imparatorluğu altında doruk noktasına ulaşarak Asya'ya kadar yayıldı.
Roma İmparatorluğu bütün Akdeniz havzasını Roma hukukuna ve Roma lejyonlarına dayalı devasa bir imparatorluk içine katarak bölgede egemen oldu. İmparatorluk ticareti, hoşgörüyü ve Yunan kültürünü destekledi. MS 300 ile birlikte Roma İmparatorluğu, başkenti Roma olan Batı Roma İmparatorluğu'na ve başkenti Konstantinopolis olan Doğu Roma İmparatorluğu'na bölünmüştü. Kuzey Avrupa'nın Cermenik halklarının saldırıları MS 476'da Batı Roma İmparatorluğu'nun çöküşüne neden oldu. Bu tarih aynı zamanda geleneksel olarak klasik çağın sonu ve Orta Çağların başlangıcı kabul edilir.
Orta Çağlarda Doğu Roma İmparatorluğu egemenliğine devam etti, günümüz tarihçileri bu devleti Bizans İmparatorluğu olarak adlandırır. Batı Avrupa'da Cermenik halklar eski Batı Roma İmparatorluğu'nun topraklarında iktidar mevkilerine girerek kendi krallıklarını ve imparatorluklarını kurdular.
Haçlı Seferleri olarak bilinen dönem, bir dizi dini motivasyonlarla yapılmış askeri seferler asıl amaçları Levant'ı Hristiyan hakimiyetine geri döndürmekti, başladı.Doğu Akdeniz'de birkaç Haçlı Devleti kurulmuştu. Bunların hepsi kısa ömürlü oldu. Haçlılar Avrupa'nın birçok yerini derin bir şekilde etkiledi. Haçlıların 1204'te Konstantinopolis'i yağmalaması Bizans İmparatorluğu'na ani bir son getirdi. Daha sonra tekrar kurulmasına rağmen, imparatorluk eski gücüne bir daha hiç kavuşamadı. Haçlılar daha sonra İpek Yoluna katılacak, Cenova ve Venedik tüccar cumhuriyetlerinin büyük ekonomik güçlere dönüşmelerini sağlayacak olan ticaret güzergâhlarını kurdular.Reconquista, Haçlılarla bağlantılı bir hareket, İberya'yı Hristiyan alemi için yeniden fethetmeye çalışmıştır.
Geç Orta Çağlar Avrupa'da bir karışıklık dönemiydi. Kara Ölüm olarak bilinen salgın ve ilişikili bir kıtlık Avrupa'da nüfus düştükçe demografik bir faciaya sebep olmuştur. Hanedan kavgaları ve fetih savaşları Avrupa'daki birçok devleti dönem boyunca sürekli savaş halinde tutmuştur. Balkanlar'da, Anadolu'da kurulmuş bir Türk devleti olan Osmanlı İmparatorluğu eski Bizans topraklarını devamlı olarak ele geçirmiştir ve bu 1453'te İstanbul'un Fethi ile sonuçlanmıştır.

Kabaca 14. yüzyıl Floransa'sından başlayarak ve daha sonraları baskı makinasının gelişmesiyle Avrupa'nın tamamına yayılan bilgi Rönesansı bilim ve teknolojide geleneksel öğretilere meydan okudu, Arapça metinlerle ve felsefeyle klasik Yunan ve Roma bilgisi yeniden keşfedildi.
Vestfalya Barışı ile 1648'de bitecek olan dini savaşlar Avrupa'da savaşılmaya devam edilirken, Portekiz ve İspanya'nın Reconquista ile İberya'da hakimiyet sağlamaları Asya, Amerika, Afrika ile doğrudan bağlantı kurulacak olan Keşifler Çağı'nı başlatacak bir dizi okyanus keşfinin yapılmasını sağladı. İspanyol tacı Avrupa'daki üstünlüğünü sürdürdü, İspanya ve Fransa arasında Otuz Yıl Savaşları ile başlayan çatışmanın Pireneler Antlaşmasıyla bitmesine kadar İspanyol tacı kıtadaki önde gelen güçtü. 1610 ve 1700 arasındaki dönemde Avrupa'da ve dünyada eşi görülmemiş bir dizi önemli savaş ve politik devrim gerçekleşti. Zamanın gözlemcileri ve o zamandan beri birçok tarihçi, savaşların devrimlere neden olduğunu savundu. Galileo Galilei, kendisinin güneş sistemini gözlemlemesini ve betimlemesini sağlayacak olan teleskobu ve termometreyi icat etti.Leonardo da Vinci dünyanın en ünlü tablolarından biri olan Mona Lisa'yı resmetti. Guglielmo Marconi radyoyu icat etti.
Avrupa'nın denizaşırı topraklarının genişlemesi Sömürge İmparatorluklarını ortaya çıkardı. Yeni Dünya'dan gelen hammadde akışı ile Birleşik Krallık'ın Sanayi Devrimi'nin birleşimi geçimlik tarım yerine üretime dayalı yeni bir ekonomi kurulmasına olanak sağladı.
1815 ve 1871 arasındaki dönemde çok sayıda devrim girişimi ve bağımsızlık savaşı yaşandı. Balkan ulusları Osmanlı İmparatorluğu'ndan bağımsızlıklarını geri kazanmaya başladılar. İtalya bir ulus devleti haline gelerek birleşti. 1870 yılında İtalya'nın Roma'yı ele geçirilmesiyle Papalık devletinin seküler gücü ortadan kalktı. İmparatorluk mücadelelerinde rekabet yayıldı ve 1875-1914 yıllarına İmparatorluk Çağı adının verilmesine sebep oldu.

Büyük güçler taraf seçerken, Güneydoğu Avrupa'da milliyetçiliğin artması I. Dünya Savaşı'nın 1914'te patlak vermesiyle sonuçlanacak olan süreci hızlandırdı. Müttefikler 1918 yılında İttifak Devletlerini yendiler. Paris Barış Konferansı sırasında Büyük Dörtlü şartlarını bir dizi antlaşmayla dayattılar, Versay Antlaşması bu antlaşmalardan biridir.
Adolf Hitler'in emrinde 1933'te iktidara gelen Nazi rejimi, Mussolini İtalyası ile birlikte II. Dünya Savaşı'nda Avrupa kıtasının kontrolünü ele geçirmek için uğraştı.
Müttefik zaferiyle sonuçlanan İkinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa Demir Perde ile bölündü. Güneydoğu Avrupa'daki ülkelere Sovyetler Birliği hakim oldu ve komünist devletlere dönüştüler. Komünist olmayan başlıca Güneydoğu Avrupalı devletler Amerika Birleşik Devletleri önderliğinde bir askeri ittifaka (NATO) katıldılar ve aralarında Avrupa Ekonomik Topluluğu'nu oluşturdular. Sovyet etki alanında kalan ülkeler Varşova Paktı olarak bilinen askeri ittifaka ve Comecon ekonomik bloğuna katıldılar. Yugoslavya tarafsız kaldı.
İtalya savaş sonrası gerçekleştirdiği ekonomik mucize dolayısıyla tekrar başlıca Sanayileşmiş devletler arasına girdi. Avrupa Birliği'nin (AB) önemi arttı vergilendirme, sağlık ve eğitim üye olan ulus devletler tarafından yönetilirken, Birlik ise piyasa kurallarının, rekabetin, yasal standartların ve çevreciliğin yönetimini kontrol altına aldı. Sovyet ekonomik ve politik sistemi çöktü, bu komünizmin 1989'da uydu devletlerde son bulmasına ve 1991'de Sovyetler Birliğinin dağılmasına sebep oldu. Sonuç olarak Avrupa'nın bütünleşmesi derinleşti, kıtadaki kutuplaşma ortadan kalktı ve Avrupa Birliği daha sonraları birçok eski komünist Avrupalı devleti genişleyerek içine aldı - Romanya ve Bulgaristan (2007) ve Hırvatistan (2013).

Aşağıdaki tablo Güney Avrupa'da en az beş milyon kişi tarafından konuşulan dilleri gösteriyor:

Aşağıdaki tablo 2013'te Güney Avrupadaki en işlek havalimanlarını listeliyor.

Güney Avrupa'da çoğunluğun mensup olduğu din Hristiyanlıktır. Hristiyanlık Güney Avrupa'ya Roma İmparatorluğu döneminde yayıldı ve imparatorluk hristiyanlığı MS 380 yılında resmi dini olarak benimsedi. 
Batı yarımı Roma'da doğu yarımı Konstantinopolis'te olacak şekilde Hristiyan kilisesinin tarihi parçalanmasından  dolayı Avrupa'nın farklı bölgelerinde Hristiyanlığın farklı mezhepleri hakim oldu.
Güney Avrupa'nın Batı yarısındaki hristiyanlar - Portekiz, İspanya, İtalya gibi - genellikle Roma Katolik Kilisesi'ne bağlıdır. Güney Avrupa'nın Doğu yarımındaki hristiyanlar ise - Yunanistan, Makedonya gibi - genellikle Yunan Ortodoks Kilisesi'ne bağlıdır.
Ek olarak, Güney Avrupa'nın doğu parçasında (Bosna, Arnavutluk, Makedonya, Türkiye gibi) İslam dinine mensup nüfusun çoğunlukta olduğu ülkeler de vardır.

Güney Okyanusu ya da Antarktika Okyanusu, bazı coğrafya ve çoğu hidrografi kaynaklarına göre Antarktika kıtasını çevreleyen su kütlesidir. Bu okyanus, dünyanın dördüncü büyük ve en son tanımlanmış okyanusudur.

Büyük miktardaki yakın tarihli deniz bilimi araştırması, Antarktika çevresini batıdan doğuya doğru dolaşan bir okyanus akıntısı olan Antarktik Kutup Çevresi Akıntısı’nın (Antarctic Circumpolar Current) küresel okyanus dolaşımında büyük önemi olduğunu ortaya koymuştur. AKA’nın soğuk sularının, kuzeyindeki daha sıcak sularla karşılaştığı ve karıştığı çepeçevre bölgenin adı Antarktik Bileşke’dir (Antarctic Convergence) ve oldukça kesin bir sınırı tanımlar. Mevsimlere göre dalgalanma gösteren bu sınır, ayrı bir su kitlesini ve eşsiz bir çevre bilimsel bölgeyi çevreler. Bileşke besin maddelerini yoğunlaştırır; bu yoğun kaynak ile deniz altı bitki yaşamı zenginleşir; gelişen bitki yaşamı da deniz altı hayvan yaşamını bollaştırır.
Tüm bu bilgiler ışığında ve 2000 yılı ilkbaharında, Bileşke’nin sınırladığı su kitlesinin beşinci dünya okyanusu olarak tanınması Uluslararası Hidrografi Örgütü (UHÖ; International Hydrographic Organisation, IHO) tarafından kararlaştırılmış ve Pasifik, Atlas ve Hint okyanuslarının güney bölümlerini birleştiren bu okyanusa "Güney Okyanusu" denilmesi kabul edilmiştir. National Geographic Society (Ulusal Coğrafya Kurumu) gibi kimi kaynaklarsa, aslında denizciler arasında da uzun zamandan beri geleneksel olarak kullanılmakta olan "Güney Okyanusu" terimini hâlen kullanmamaktadırlar; Atlas, Pasifik ve Hint Okyanusları'nın Antarktika'ya uzandığını kabul etmekte ve göstermektedirler.
UHÖ'ne üyelik kıyı şeridi bulunan ülkelerle sınırlıdır ve örgütün toplam 68 üyesi vardır. Örgütün 2000'deki anketine yalnızca 28 üye katılmıştır:

Arjantin dışındaki katılımcılar, Antarktika'yı çevreleyen suları ayrı bir okyanus olarak tanıma yönünde oy kullanmıştır.
Olumlu oy kullananların 18'i "Güney Okyanusu" adını, azınlıkta kalanlar ise "Antarktika Okyanusu" adını tercih etmişlerdir.
Ülkelerden 14'ü bu yeni okyanusun kuzey sınırının 60° G enlemi, 7'si 50° G enlemi ve diğer ülkeler de 35° G enlemine varacak kadar kuzeyde enlemler olması için oy kullanmıştır. 50° G enlemi Güney Amerika'dan geçer; yine karadan geçen 35° G enlemiyse, kuzey yarım küredeki Akdeniz'e denk gelen enlemin güney yarım küredeki simetriği gibidir. Dolayısıyla, 60° G enleminin Güney Okyanusu'nun kuzey sınırı olması karara bağlanmıştır.

Güney Okyanusu, Antarktika'nın kıyı şeridi ile kuzeydeki 60° G enlemi arasında kalan su kitlesidir (Şekil 1). Antarktika Antlaşması sınırı ile çakışan 60° G enlemi, mevsimlere göre dalgalanma gösteren Antarktik Bileşke'yi boyunca ve yaklaşık olarak gösterir. Böylece Güney Okyanusu, sırasıyla Pasifik, Atlas ve Hint Okyanusları'ndan sonra ama Arktik Okyanusu'ndan önce gelmek üzere, dünyanın beş okyanusu içindeki dördüncü büyük okyanus durumundadır.

Antarktik Bileşke, Güney Okyanusu'nun kuzey sınırının en iyi doğal sınırını oluşturur. "Kutup Cephesi" (Polar Front) olarak da adlandırılan Antarktik Bileşke, Yeni Zelanda hizasında 60° G enlemine çıkar ve Güney Atlantik'te de 48° G enlemine kadar uzanıp, batıdan esen kuvvetli rüzgârlarla çakışabilir.
Avustralya'da, Güney Okyanusu'nun tanımı aynen UHÖ'nün tanımında olduğu gibi yapılsa da Antarktika'yla Avustralya ve Yeni Zelanda'nın güney kıyıları arasında kalan su kitlesi de "Güney Okyanusu" olarak kabul edilir; haritalarda da öyle gösterilir. Özellikle, Tazmanya ve Güney Avustralya kıyılarına yönelik haritalarda gözüken deniz alanları hiç "Hint Okyanusu" olarak gösterilmez; daima "Güney Okyanusu" gösterimi vardır.

Güney Okyanusu, Antarktika ve Güney Amerika kıta levhalarının birbirlerinden uzaklaşması, bugün Drake Geçidi olarak bilinen geçidin açılması ve Antarktik Kutup Çevresi Akıntısı'nın kabaca 30 milyon yıl önce gelişmesi ile oluşmuştur. Dolayısıyla, dünyanın diğer okyanuslarına göre oldukça genç bir okyanustur.

Konum
60° G enlemi ile Antarktika arasında kalan su kitlesi.
Coğrafi koordinatlar
60° 00' G - 90° 00' D :
Buradaki boylam tanımı ismen var olan bir tanımdır çünkü Güney Okyanusu’nun büyük bir kutup çevresi su kitlesi olmak gibi benzersiz bir özelliği vardır ve Antarktika’nın çevresini 360° boylam tarayarak çevreler.
Haritadaki referans noktası
Antarktika

Toplam alan
20.33 milyon km²:
Bu alanda Amundsen Denizi, Bellingshausen Denizi, Drake Geçidi’nin bir kısmı, Ross Denizi, Scotia Denizi’nin küçük bir kısmı, Weddell Denizi ve diğer katkıda bulunan su kitlelerini içerir.
Karşılaştırmalı alan
Türkiye yüzölçümünün yaklaşık 26 katı
Kıyı şeridinin uzunluğu
17,968 km

Su sıcaklıklar -2 °C ile 10 °C arasında değişir.
Antarktika çevresinde doğuya doğru yol alan kiklon fırtınaları, buzul bölgelerle açık deniz arasındaki sıcaklık farkları nedeniyle, genellikle oldukça şiddetlidir. 40° G enlemi ile Antarktik Dönencesi (66° 33' 39" G enlemi) arasında kalan okyanus bölgesinde, tüm dünyada gözlenebilecek en yüksek ortalama güçte rüzgârlar gelişir.
Kışın, okyanusun Pasifik bölümü 65° ve Atlantik bölümü de 55° G enlemlerine doğru donar (Şekil 2) ; yüzey sıcaklıkları 0 °C’ın oldukça altına iner.
Bazı kıyı noktalarında, kıtanın içinden esen sürekli ve yoğun rüzgârlar nedeniyle, kıyı şeridinin kış boyunca buzlanmadığı görülür.

Güney Okyanusu derin bir okyanustur ve boylu boyunca 4000-5000 metrelere ulaşır; sığ sulara ise oldukça kısıtlı sayıda bölgede rastlanır.
Antarktik kıta levhası genellikle dar ve alışılmadık derecede derindir: küresel ortalama 133 metreyken, Antarktik kıta levhasının kenarı 400-800 metre arası derinliklerde seyreder.
Antarktik yüzer buz alanının yüzölçümü, Mart ayındaki ortalama en az 2.6 milyon km²‘den Eylül ayındaki ortalama en çok 18.8 milyon km²‘ye çıkar ki, bu da yaklaşık olarak altı kattan fazla bir artış demektir (Şekil 2).
Uzunluğu 21,000 km olan AKA her zaman için doğuya doğru akar. Dünyanın en büyük okyanus akıntısı olan AKA, saniyede 130 milyon m³ su taşır. Bu, dünyanın tüm nehirlerinin toplam akımının yaklaşık 100 katıdır.
En önemli daralma noktası, Güney Amerika ile Antarktika arasındaki Drake Geçidi'dir.
Uç yükseklikler
En alçak nokta: Güney Sandviç Çukuru’nun (Southern Sandwich Trench) güney ucu; -7,235 m
En yüksek nokta: deniz seviyesi; 0 m

Kıta levhası sınırında, olasılıkla büyük petrol ve doğalgaz alanları (bunların devasa kaynaklar olması da mümkündür).
Manganez yumruları.
Buzullarla taşınmış, mineral içeriği açısından olasılıkla zengin birikintiler.
Kum ve çakıl.
Buz dağları halinde taze su.
Kalamar, yüzgeç ayaklılar (deniz aslanı, fok, mors vb.) ve balinalar.
Kril ve balıklar.

Yüzlerce metre derine ulaşabilen su altı kısımları ile dev buz dağları; daha küçük buz dağları ya da buz dağı parçaları.
Deniz yüzeyinde, genellikle 0.5-1 metre kalınlığında buzlanma: bu buzlanmada kısa dönemli dinamik ya da yıl(lar)a yayılan değişkenlikler izlenebilir.
Kısa mesafeler içinde bile çok değişkenlik gösteren buzul birikimleri ile döşeli, derin kıta levhası.
Yılın büyük çoğunluğuna hakim olan hızlı rüzgârlar ve büyük dalgalar.
Özellikle Mayıs-Ekim arası dönemde gemi donmaları.
Bölgenin çoğunun arama ve kurtarma olanaklarına uzak oluşu.

Güncel konular
Antarktik ozon deliği nedeniyle bölgeye ulaşan güneşin mor ötesi ışınımlarının son yıllarda artış göstermiş olması, denizin birincil üretkenliğinde (fitoplankton üretimi) %15'e varan düşüşler ve kimi balıkların DNA'larında bozulmalar gibi gözlemlere yol açmıştır.
Yasa dışı, kayıtsız ve denetimsiz balıkçılık nedeniyle, ilgili yasaların şart koştuğundan 5-6 kat daha fazla olduğu tahmin edilen Patagonya Dişbalığı avcılığının, bu türün nüfusunun devamlılığını olumsuz etkilemesi beklenmektedir.
Dişbalığı avcılığının uzun hatlı ağlarla yapılması nedeniyle, deniz kuşlarının münferit ölümlerindeki büyük artış.
Kürklü deniz aslanı koruma altındadır ve 18. ve 19. yüzyıllardaki aşırı avlanmanın ardından, nüfuslarında ciddi bir yeniden artış gözlenmektedir.
Uluslararası anlaşmalar
Güney Okyanusu, diğer dünya okyanusları için geçerli olan tüm uluslararası anlaşmalara dahil olduğu gibi, Antarktika için geçerli olan anlaşmalara da dahildir:
Uluslararası Balina Avcılığı Kurulu (International Whaling Commission), 50°-130° B boylamları arasında 60° G enleminin, geri kalan bölgelerde ise 40° G enleminin güneyinde balına avcılığını yasaklar.
Antarktik Yüzgeç Ayaklıların Korunması Anlaşması (Convention on the Conservation of Antarctic Seals), bu hayvanların avlanmasını sınırlar.
Antarktik Deniz Canlıları Kaynaklarını Koruma Anlaşması (Convention on the Conservation of Antarctic Marine Living Resources), balıkçılığı düzenlemektedir.
ABD de dahil olmak üzere çoğu ulus, dalgalanma gösteren Antarktik Bileşke'nin güneyinde mineral kaynaklarının araştırılması ve değerlendirilmesini yasaklamaktadır.

Balıkçılık
1 Temmuz 2000 – 30 Haziran 2001 tarihlerini kapsayan bir yıllık dönemde, Güney Okyanusu’ndaki balıkçılık ile toplam 112,934 tonluk av elde edilmiştir; bunun %87’sini kril, %11’ini ise Patagonya Dişbalığı oluşturmuştur.
1999’un sonuna doğru uygulamaya konulan uluslararası anlaşmalarla önüne geçilmeye çalışılan yasa dışı, kayıtsız ve denetimsiz balıkçılıkla, yine 2000-2001 döneminde ve bir öngörüye göre, toplam 8,376 ton Patagonya ve Antarktik dişbalığı avlanmıştır.
Turizm
2000-2001 Antarktik yazı sırasında, çoğu deniz yolu ile olmak üzere, 12,248 turist Güney Okyanusu’nu ve Antarktika’yı ziyaret etmiştir. Bir önceki yılın turist sayısı ise 14,762’e ulaşmıştır.

Antarktika ve çevresindeki adalarda yer alan üs ve istasyonların (Tablo 1) liman ve havaalanları ile kıyıdan uzaktaki demirleme noktaları, Güney Okyanusu ve Antarktika'da temel ulaşım merkezleridir. Antarktika kıyıları boyunca bulunan az sayıdaki limanın çoğunluğu, denizlerdeki don durumu nedeniyle, hemen yalnızca yaz ortasındaki kısa dönemlerde kullanılabilir. O zamanlarda bile, limanların bazılarına buz kırıcı kılavuzlar olmadan girilemez.

Yukarıda sayılan üs ve istasyonlar hükûmetlere bağlıdır ve Antarktik limanların da çoğunu işletmektedirler. A

Güneydoğu Asya, Asya kıtasının bir parçasıdır ve Hindistan'ın doğusunda ve Çin'in güneyinde yer almaktadır. Güneydoğu Asya, Asya kıtasıyla Okyanusya arasında bulunan bölgeye verilen isimdir. Kesin sınırlarını çizmek oldukça zordur. Politik olarak batıya doğru Hint alt kıtası, kuzeye doğru Çin arasında uzanan bir kara parçası olarak görünür.
Mayıstan kasıma kadar süren rutubetli dönemde yüksek sıcak ve bol yağışlar, özellikle yüksek alanlarda zengin bir bitki örtüsünün gelişmesine neden olur. Bununla birlikte kurak sezon sırasında da belirli alçak alanlar bir kuraklığın hükmü altına girer. Özellikle Kuzeydoğu Tayland'ın Khorat Platosu gibi yağışlı bir bölgede uzanan alanlar kısmen yaprak döken bir orman örtüsünden oluşur. Yağmurlu sezonla birlikte baharda karların erimesiyle, bölgenin iki ana nehri olan Mekong ve Kızıl Nehir'in denize yakın daha alt erim alanlarında yükselen su seviyesi ağaçların büyümesine neden olur. Bu mevsimsel iklim değişmelerinden zengin denizsel gıda kaynaklarıyla sahil kısmı pek fazla etkilenmemiştir.
Güneydoğu Asya yiyecek kaynakları yönünden zengindir. Pirinç yabani bataklık otu olarak yetişir. Göller, nehirler ve sahiller bol miktarda balık sağlar ve tropikal körfez yani iki nehrin denize dökülen ağız kısımları bilinen en zengin yerleşim yerleridir. Aynı zamanda yüksek kaliteli taş hammadde kaynakları, çok sayıda bakır, kurşun ve demir cevheri yatakları ve dünyanın en zengin kalay kaynakları vardır.

Güneydoğu Asya terimi, Güney Asya ile Doğu Asya arasındaki durumu ifade eder. İkinci Dünya Savaşı sırasında, bölgenin büyük bölümlerinin Japon birlikleri tarafından işgal edildiği ve Batı Müttefikleri bu fetihleri planlarken bu ismi kullandıkları zaman, dışsal olarak son derece heterojen bölgeye atfedildi.

Güneydoğu Asya bölgesi doğal sınırlarla belirlenir. Güneydoğu Asya anakarası kuzeyde Hindistan ve Çin'den gelen dağ sıralarıyla sınırlandırılırken, Doğu, Güney ve Batıda denizler ile çevrilidir.

Güneydoğu Asya, Malay ve Çinhindi Yarımadalarından oluşan Hint Yarımadası'na ve Güneydoğu Asya'nın Malay Takımadalarına ayrılmıştır. Malay Takımadaları Avustralya kıyılarına kadar uzanır.
Çinhindi yarımadası iki büyük nehir Iravadi Nehri ve Mekong tarafından boşaltılır.

Güneydoğu Asya, batıda ve güneyde Hint Okyanusu (Andaman Denizi ve Bengal Körfezi) ve doğuda Pasifik Okyanusu (Polinezya ve Melanezya) ile sınır komşusudur. Malay Yarımadası'nın güney ucunda, Malakka Boğazı, Malezya ve Sumatra arasında uzanır. Dünyanın en önemli deniz ticaret yollarından biri olarak, Hint ve Pasifik okyanuslarının marjinal denizlerini birbirine bağlar. Avustralya Akdeniz'in Wallace Hattı'nın batısında yer alan bölgeler Güneydoğu Asya'nın bir parçasıdır.

Güneydoğu Asya ve Pasifik bölgesinde 2013'te 13,6 milyon olan işsizlik nispeten düşüktü. Güneydoğu Asya'daki toplam doğurganlık hızı yaklaşık 2.4'tür ve ortalama yaşam süresi ortalama 71 yıldır. 2010 yılında hükümet sağlık harcamaları sadece, toplam gayri safi yurtiçi hasılanın %3,6'sı ve dolayısıyla ortalama %9,2 olan tüm dünya bölgelerinin en düşük payları olmuştur. Buna ek olarak, Güneydoğu Asya petrol rezervleri onlarca yıldır sürekli olarak azalmaktadır. 1990 yılında 6.788 milyon ton, 2000 yılında 5.931 ton büyüklüğüne sahipken, 2008 yılına kadar 4.580 milyon tona düştü. Aynı zamanda, Güney ve Güneydoğu Asya'daki orman stokları 2000 ve 2010 yılları arasında yılda 677.000 hektar azalırken, Doğu Asya'da büyük ölçüde 2.78 milyon hektar tarafından yeniden ağaçlandırılmıştır.

Vietnam, MÖ 111'den geliyordu. M.Ö. 939 Çin korumasındaydı.
Dönemin başlangıcından sonraki ilk yüzyıllarda, Hint tüccarlar kültürlerini Güneydoğu Asya'nın büyük bölgelerine yayarlardı. Mekong Deltası'ndaki Funan Krallığı (200-550), Güneydoğu Asya'da Hinduizm ve Budizm'in ilk merkezine dönüştü. Yerini Khmer krallığı ve Sumatra'daki Srivijaya imparatorluğu aldı. 750 Borobodur, muazzam büyüklükteki teraslı bir tapınak kompleksi olan Cava'da inşa edildi. Khmer kralları Angkor Vat tapınak komplekslerinin inşasıyla aynı derecede etkileyici bir sanat eseri yarattılar.
9. Yüzyılda, Tai halkları kuzeyden günümüzdeki yerleşim alanlarına göç etti ve kültürünü şekillendirdikleri üst düzey Monlar ile tanıştı. 1044 yılında Bagan ile başkent olarak ilk Burma İmparatorluğu kuruldu.
Vietnam, Song hanedanı'nın bağımlılığından kurtuldu, 968'de kendi kuralına ulaştı ve 11. yüzyılın ortasında ilhak etti.
1253'ten beri Tai bir dizi küçük eyalet kurdu, 1292'den itibaren Sukotay krallığı önem kazandı. 1351'den itibaren Ayutthaya Krallığı güç kazandı, Angkor'u fethetti ve merkezi güç olarak Angkor için yapılan muazzam harcamalarla mali açıdan harap olan Khmer İmparatorluğu'nun yerini aldı.
Bölgeler üstü güç ilişkileri, ağ benzeri yapılar karakterine sahipti. Bu sözde mandala sistemine güçlü bir derebey hakimdir. Etkisi, etki alanının merkezden kenarına doğru giderek azalır. Güç dengesi değişirse, eski bir vasal, haraç ilişkilerini gevşetebilir veya yeni bir güç merkezine dönüşebilir.
Güneydoğu Asya'da 6. yüzyıldan 16. yüzyıla kadar geniş kapsamlı ticaret gelişti. Yüzyılda, Lena Shoal hurdası gibi sayısız gemi enkazı bu gelişmeye tanıklık ediyor. Bu ticaret için hurda ve balangay gemi türleri kullanıldı. Biri Çin'e, diğeri Java, Sumatra ve Malay Yarımadası'nı birbirine bağlayan iki ana ticaret yolu kurulabilir. Bir rota anakara boyunca ilerler ve ikinci rota Borneo, Palawan ve Luzon adasını birbirine bağlar.

Siam haricinde tüm Güneydoğu Asya ülkeleri 19. yüzyılda kolonileşti. Sömürgeciliğin arka planı, bölgenin o zamanlar özel bir değeri olan hammadde ve baharat zenginliğiydi. Ticarete uzun süre Arap tüccarlar hâkim olduktan sonra, bundan sonra Avrupalı güçler bölgedeki üstünlük için savaştı.
Portekiz, Güneydoğu Asya'ya ulaşan ilk sömürge gücü oldu ve 1511'de Malakka'nın önemli ticaret limanını fethettikten sonra deniz ticaretine egemen oldu. Hollanda daha sonra 16. yüzyılda denedi. 18. yüzyılda Güneydoğu Asya'da bir yer edindiler ve Malakka'yı 1641'de Portekizlilerden fethettiler (Doğu Timor'un küçük kolonisi dışında) Güneydoğu Asya'daki Portekiz sömürge yönetiminin sonunu müjdeledi. Öte yandan Hollandalılar, bölgenin baharat ticaretini Hollanda Doğu Hindistan Şirketi (VOC) aracılığıyla kontrol etti ve hammaddelere daha iyi erişebilmek için şu anda Endonezya olan bölgede çeşitli ticaret üsleri kurdu. Karargah bugün Cakarta olan Batavia idi.
Aynı zamanda İspanyollar bölgede faaliyete geçerek İspanya Kralı II. Philip'in adını verdikleri Filipinler'i Çin'i fethetmek ve Hristiyanlığa dönüştürmek amacıyla kolonileştirdiler.
İngilizler, Güneydoğu Asya'ya üçüncü büyük sömürge gücü olarak geldiler ve kendilerini bölgede kurmaya çalıştılar. Başlangıçta Endonezya'da önemsiz bir üsse sahip olduktan sonra, yerleşik padişahlarla yapılan görüşmelerden sonra, o zamanlar hala küçük bir Malay balıkçı köyü olan Penang ve Singapur adasının kontrolünü ele geçirdiler. Liman kenti Malakka ile birlikte bu bölgeler, İngilizlerin Güneydoğu Asya'daki önemli ticari üsleri olan Boğaz Yerleşimleri adı verilen bölgeyi oluşturdu. Napolyon Savaşları sırasında İngilizler, Fransızlar tarafından ele geçirilmekten korumak için geçici olarak Hollanda kolonilerini devraldı. Hollandalıların dönüşünden ve 1816'da sömürge bölgelerinin geri dönmesinden sonra, Malay takımadaları için rekabet yeniden ortaya çıktı. 1824 İngiliz-Hollanda Antlaşması nihayet bölgeyi İngiliz kontrolündeki bir bölüme (bugünün Malezya'sı) ve Hollanda yönetimindeki bir bölüme (bugünün Endonezya'sı) ayırmaya karar verdi. 1866'da İngilizler, Burma'nın fethi yoluyla uzun silahlı çatışmalardan sonra bölgedeki sömürge varlıklarını artırmayı başardılar.
Fransızlar yalnızca 19'uncu 19. yüzyılda Güneydoğu Asya'ya ayak bastı ve Vietnam, Kamboçya ve Laos'u Fransız Çinhindi olarak Fransız sömürge imparatorluğuna kattı.
Amerika Birleşik Devletleri, 1900'lerde Filipinler'i İspanya'dan aldığında Güneydoğu Asya'da da bir sömürge gücü haline geldi.

Güneydoğu Asya devletleri 1950'lerde bağımsızlığının hemen ardından milliyetçi esintiler taşıyan tek kişilik bir çaba gösterdi. Singapur haricinde, 1970'lere kadar ithal ikamesi (ithalatın ikamesi) kavramına kendilerini adadılar. Dış etkiler - Çin Halk Cumhuriyeti ve Sovyetler Birliği'ne yakınlık, özellikle de 1950-1953 Kore Savaşı ve Çinhindi Savaşları - güvenlik politikası alanında batı yönelimli devletler arasında daha yakın işbirliğine yol açtı. Bölgesel işbirliğine yönelik ilk girişimler, özellikle SEATO, hızla başarısız oldu. Washington'un Güneydoğu Asya'daki geleneksel ikili yaklaşımı, bölgesel işbirliğini daha da zorlaştırdı; bu, başlangıçta tamamen bozulmadan gelişmek için ikili bölgesel çatışmaları sınırlama sloganı altındaydı.
u nedenle siyaset, piyasa güçleri, yani Japon şirketleri ve yabancı Çin şirket ağları tarafından 1970'lerde artmaya başlayan bölgeselleşmeden sonra uzun bir süre geride kaldı. Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği (ASEAN) hükûmetleri, AFTA serbest ticaret bölgesinin oluşturulmasıyla entegrasyon sürecini aktif olarak yönlendirmeye 1990'ların başlarına kadar başlamadı. Bu noktada, tüm üyeler pazara dayalı, ihracata yönelik bir yola girmişlerdi. - ASEAN, 1990'lardan beri ekonomi ve güvenlik kurumları kurmayı ve böylelikle ABD dahil Güneydoğu ile Doğu Asya arasında köprüler kurmayı başarmıştır. Her şeyden önce, 1997'deki Asya krizinden sonra ortaya çıkan ve ASEAN'ı Çin, Japonya ve Güney Kore'ye bağlayan koordinasyon mekanizması ASEAN + 3'ün iyileştirilmesi gereken yer var gibi görünüyor. Genel olarak, Doğu Timor hariç on Güneydoğu Asya ülkesinin hepsinin ait olduğu ASEAN, AB'den sonra en başarılı bölgesel ittifaktır. 2020'ye kadar ekonomik, kültürel ve güvenlik-politik bir ayağı olan bir Asya topluluğu yaratılacaktır. Ancak hiçbir uluslarüstü işbirliği planlanmamaktadır. Singapur ve Tayland'ın entegrasyon projesi en aktif olarak takip ediliyor.

Güneydoğu Asya, dini çeşitlilik ile karakterizedir. Bölgenin bir ticaret merkezi olarak tarihsel rolü nedeniyle bölgedeki tüm büyük dünya dinlerinin takipçileri var. Budistler ve Mü

Gürcüler veya Kartveliler (Gürcüce: ქართველები Kartvelebi), günümüzde büyük bölümü Gürcistan’da yaşamakta olan Kafkasya halkı. Gürcüler ayrıca Azerbaycan, İran, Rusya, Türkiye, ABD ve Avrupa’nın bazı ülkelerine de dağılmıştır. Tarihsel antropoloji açısından Gürcüler; Svanlar, Lazlar ve Megreller ile aynı kökenden gelen bir Kartveli halkı olarak kabul edilir. Halkın büyük çoğunluğu bir Kartveli dili olan Gürcüce konuşmaktadır.
Gürcüler, Klasik Antik Çağ'ın İberya ve Kolhis medeniyetleri ile tarih sahnesine çıktılar; Kolhis, kültürel olarak Helen dünyasıyla bağlantılıyken İberya ise Büyük İskender, Ahameniş İmparatorluğu'nu ortadan kaldırana dek bu imparatorluktan etkilendi. Kapadokyalı Azize Nino tarafından Hristiyanlığın İberya'da yayılması ile birlikte 4. yüzyılda İsa'nın inancını benimseyen ilk milletlerden biri oldular ve günümüzde Gürcülerin büyük çoğunluğu Doğu Ortodoks Hristiyandır ve kendi milli otosefal kiliseleri olan Gürcü Ortodoks Kilisesi'ni takip ederler ayrıca Gürcü Katolik ve Müslüman topluluklar ve kayda değer sayıda dine bağlı olmayan Gürcüler de bulunmaktadır. Orta Çağlar Asya ve Avrupa'yı bir birine bağlayan bir köprü vazifesi gören Kafkasya'da 1008 yılında Gürcülerin birleşerek bir pan-Kafkas imparatorluğu  olan birleşik Gürcistan Krallığı'nı kurmasına tanık oldu, daha sonraları Gürcü Altın Çağı'nın başlamasıyla birlikte ülke politik ve kültürel gücünün zirvesine ulaştı. Bu dönem Moğollar ve Timur'un istilaları, Kara Veba, Konstantinopolis'in Düşüşü ve aynı zamanda büyük Gürcistan krallarının sonuncusu V. Giorgi'nin 1346 yılında ölümünü takiben ortaya çıkan iç karışıklıklar gibi nedenlerin bir sonucu olarak krallığın zayıflaması ve daha sonra bölünmesine dek sürdü.
Bundan sonraki Erken Modern Çağ boyunca, Gürcüler politik olarak bölünmüştü ve Osmanlı İmparatorluğu ve İran'ın ardışık hanedanlarına bağlı krallıklar ve prenslikler dönemi başladı. Gürcüler müttefikler aramaya başladılar ve siyasi ufuktaki Rusları kayıp Bizans İmparatorluğu'nun yerine "Hristiyan inancı uğruna" olası bir müttefik olarak buldular. Gürcü kralları ve Rus çarları, 1783'te Doğu Gürcistan Kartli-Kaheti Kralı II. Erekle'nin Rus İmparatorluğu ile bir ittifak kurmasıyla sonuçlanan karşılıklı en az 17 elçi görevlendirdiler. Bununla birlikte Rus-Gürcü ittifakı, Rusya'nın 1801'de iç karışıklarla mücadele eden Doğu Gürcistan Kartli-Kaheti Krallığı'nı  ve 1810'da Batı Gürcistan İmereti Krallığı'nı  ilhak etmeye devam ederek antlaşmanın şartlarını yerine getirmemesi nedeniyle sona erdi. Devleti yeniden canlandırmak için birkaç ayaklanma ve harekât düzenlendi, bunlardan en önemlisi başarısızlığa uğrayan 1832 komplosuydu. Gürcistan üzerindeki Rus yönetimi İran, Osmanlı ve Rus İmparatorluğu'nun 19. yüzyıl boyunca parça parça ilhak ettiği geriye kalan Gürcü bölgeleri ile yapılan çeşitli barış antlaşmaları sonucu kabul edildi. Gürcüler, Rusya'dan bağımsızlıklarını 1918'den 1921'e kadar kısa süreliğine Birinci Gürcü Cumhuriyeti döneminde ve son olarak Sovyetler Birliği'nden 1991'de yeniden kazandılar.
Gürcü milleti, her biri kendine özgü gelenekleri, adetleri ve diyalektleri olan çeşitli coğrafi boylardan ve Svanlar ve Megreller gibi kendi bölgesel dilleri olan akraba halklardan oluşuyor. Kendine özgü yazı sistemi ve 5. yüzyıla kadar uzanan kadim yazılı geleneği ile Gürcü dili, Gürcistan'ın resmi dili olduğu kadar ülkede yaşayan tüm Gürcülerin eğitim dilidir. Gürcistan Diaspora Sorunları Devlet Bakanlığı'na göre, resmi olmayan istatistikler dünyada 5 milyondan fazla Gürcü olduğunu söylemektedir.

Gürcüler kendilerini Kartvelebi (Gürcüce: ქართველები), ülkelerini Sakartvelo (Gürcüce: საქართველო), dillerini Kartuli (Gürcüce: ქართული) olarak adlandırır. Gürcü kroniklerine göre Kartvelilerin atası, Kitabı Mukaddes’teki Yafes’in torunlarından Kartlos’tur. Ancak bilim insanları, kelimenin eski zamanlarda baskın bir grup olarak ortaya çıkan proto-Gürcü kabilelerinden biri olan Kartlar'dan türediği konusunda hemfikirlerdir.Strabon, Herodot, Plutarkhos, Homeros gibi Antik Yunan ve Titus Livius, Tacitus gibi Romalı yazarlar ülkenin doğusundakileri İberler (Bazı Eski Yunan kaynaklarında İberoi), batısındakilerini de Kolhlar olarak adlandırmışlardır.
Gezgin Jacques de Vitry dini temelli teorilere dayandırarak, ismin kökenini Gürcüler arasında ünlü olan Aziz Giorgi'nin ismi ile açıklıyor, gezgin Jean Chardin ise, "Gürcistan" kelimesinin Kolhis'e geldiklerinde  gelişmiş bir tarım toplumuyla karşılaşarak etkilenen Yunanlarca Yunanca γεωργός (Georgios, "çiftçi") kelimesinden geldiğini düşünüyordu.
Prof. Aleksandre Mikaberidze'nin söylediği gibi, Gürcistan / Gürcüler kelimelerinin kökeninin bu asırlık açıklamaları, kelimenin kökeninin Farsça gurc / gurcān ("kurt") kelimesi olduğunu düşünen bilim camiası tarafından reddediliyor. Farsça kelime gurc / gurcān ile başlayan kelime, daha sonra Slav ve Batı Avrupa dilleri de dahil olmak üzere birçok başka dilde benimsendi. Bu terimin kendisi, Gorgan/Cürcan ("kurtların ülkesi") olarak anılan, Hazar'a yakın bölgenin antik İran ismiyle oluşturulmuş olabilir. Ancak söz konusu bu kaynaklarda Farsça "Gurc" (گرج) ile kurt anlamında gelen "gurg" (گرگ) kelimesinin birbirine karıştırıldığı görülmektedir. Farsça "Gurc" kelimesi, Türkçe "Gürcistan" anlamına gelir. Türkçede "Gürcü" olarak yerleşmiş olan kelimenin aslı ise, Farsça "Gurcî"dir (گرجی) ve Gurc ülkesinden olan demektir. "Gurc" ülkeyi ifade ettiği halde bu kelimeden ayrıca "istan" (ستان) sonekiyle "Gurcistan" (گرجستان) kelimesi türetilmiştir. "Gurcstan" kelimesi Türkçede Gürcistan biçiminde yerleşmiştir. Farsça "gurg" (گرگ) kelimesinin bir anlamı "kurt" olup Gürcü kralı Vahtang Gorgasali'nin adının bu kelimeyle ilişkili olduğu kabul edilir. Ne var ki, Latin harfli transliterasyonu üzerinden "gurg" (گرگ) ve "gurğ" (گرج) kelimeleri birbirine karıştırılmış ve Gürcistan'ın anlamı "kurtların ülkesi" biçiminde aktarılmıştır.
Kartveli adının bilimsel olarak kabul edilen ilk kullanımı Kudüs yakınlarındaki Umm Leysun köyünde bulunan 5-6. yüzyıla ait bir Asomtavruli yazıtında ႵႠႰႧႥႤႪႨ (Kartveli) şeklinde kaydedilmiştir.
Eski zamanlarda "Kartveli'" terimi, etnografik "Kartli" (İberya Krallığı) sakinlerini tanımlamaktaydı. Ülkenin "Kartli" adı altında varlığı yüzyıllardır süren etnogenetik sürecin bir sonucu olarak yaratılan mevcut kültürel ve politik durumunu tanımlamaya artık tekabül etmiyordu. 10. yüzyıldan itibaren ülkenin ismi Sakartvelo (Gürcistan Krallığı) ve sakinleri Kartveliler olarak adlandırılmaya başlandı. Etnogenez sürecinde, Kartveli etnosunun karakteristik özellikleri hem maddi hem de manevi kültürde olduğu kadar yaşam ve toplumsal bilinçde de şekillenir. Kartveli halkı, 11. ve 12. yüzyıllarda birleşik devlet dili, toprakları ve sıkı ekonomik bağlarıyla halihazırda oluşmuştu.
Hristiyanlığın Gürcistan'da 4. yüzyılda resmi din olmasından bu yana Gürcü Ortodoks Kilisesi, Kartveli halkının birleşmesine, kültürel ve toplumsal gelişimine önemli katkılarda bulunmuştur.

Antropologlar, arkeologlar ve dilbilimcilerin yanı sıra Gürcistan tarihçilerinin ve akademisyenlerinin çoğu, modern Gürcülerin atalarının Neolitik dönemden beri Güney Kafkasya ve Kuzey Anadolu'da yaşadığı konusunda hemfikirdir. Akademisyenler onları genellikle Proto-Kartveli (Kolhisliler ve İberyalılar gibi Proto-Güney Kafkasyalı) kabileleri olarak adlandırır.
Antik çağda Kartveliler, eski Yunanlılar ve Romalılar tarafından Kolhlar ve İberler olarak biliniyordu. Tibarenliler-İberyalıların Doğu Gürcü kabileleri krallıklarını MÖ 7. yüzyılda kurdular. Bununla birlikte, batı Kartvelileri (Kolhis kabileleri), doğuda İberya Krallığı kurulmadan çok daha önce (MÖ 1350 dolaylarında) ilk Kartveli devleti Kolhis'i kurmuşturlar. Gürcistan'ın çok sayıda bilim adamına göre, bu iki erken Kartveli krallığı olan Kolhis ve İberya'nın kuruluşu Kartveli ulusunun oluşması ve birleşmesi ile sonuçlandı.
Kafkas araştırmaları konusunda ünlü bilgin Cyril Toumanoff'a göre, Moshiler aynı zamanda ilk erken Kartveli devleti İberya'ya entegre olmuş erken proto-Kartveli kabilelerinden biriydi. Yahudi tarihçi Josephus Gürcülerden Thobel (Tubal) olarak da adlandırılan İberler olarak bahseder. David Marshall Lang, Tibar kökünün İber biçimini doğurduğunu ve bunun da Yunanların sonunda doğu Kartvelilerini adlandırmak için İber adını vermelerine neden olduğunu savundu.
Asur kaynaklarında Diaohi ve Yunancada Taohi Anadolu'nun kuzeydoğu kesiminde yaşıyordu. Bu eski kabile, birçok bilim adamı tarafından Gürcülerin ataları olarak kabul edilir. Modern Gürcüler, günümüz Türkiye'sine ait olan bu bölgeyi hala eski bir Gürcü krallığı olan Tao-Klarceti ismiyle çağırıyorlar. Bölge sakinlerinin bir kısmı hala Gürcüce konuşmaktadır.
Kolhlar İlk olarak I. Tiglat-Pileser'in Asur yıllıklarında ve Urartu kralı II. Sarduri'nin yıllıklarında bahsedilir ve doğu Kartveli boylarından Gürcüce konuşan Meshiler de bu devlete dahil idi.
Tiberler veya Tiberyalılar olarak da bilinen İberler, Doğu Gürcü İberya Krallığı'nda yaşadılar.
Hem Kolhlar hem de İberler, modern Kartveli ulusunun etnik ve kültürel oluşumunda önemli bir rol oynadılar.
Kafkas çalışmaları bilgini Cyril Toumanoff'a göre:

 Kolhis, yeni gelenlerin teşkilatlandığı ilk Kafkas Devleti olarak görünüyor Kolhis haklı olarak bir Proto-Kartveli değil, bir Kartveli (Batı Kartveli) krallığı olarak kabul edilebilir. Kartveli toplumunun kökenini bu en eski Kartveli devleti olan Kolhis'te aramak doğal görünmektedir.

Doğu Gürcistan'da, MÖ 6. ve 4. yüzyıllar arasında, Kartli’deki Gürcü boyları Mtsheta merkezinde güçlerini birleştirerek I. Parnavaz yönetiminde Kartli Krallığı'nı (İberya Krallığı) kurmuş ve Parnavaziani hanedanı başa geçmiştir.
Kolhis daha sonra Roma legati yönetimi altında Roma'nın Lazicum eyaleti haline gelirken, İberya Roma himayesini kendi kabul etti. MS 3. yüzyıla gelindiğinde, Lazlar, MS 562'ye kadar sürecek olan Lazika (Egrisi) krallığını kurdular.
İberya Krallığı, III. Mirian döneminde (geleneksel olarak 324 yılında), dinin yayılmasının atfedildiği Azize Nino’nun vaazları ile Hristiyanlı

Hacılar, Kayseri ilinin ilçesidir.

Hacılar köyünün kuran sülaleler buraya 15. yüzyılda Adana'nın Kozan ilçesinde Hacılar köyü ve civarından gelmiştir.
Hacılar halkı ilk defa 1411-1500 yılları arasında, ilçe sınırları içerisindeki Beğendik mahallesinin “Dört Kuyular” mevkiine yerleşmiş olup, daha sonra Kayseri yöresinde büyük etkinlik kuran Avşarların baskıları sonucu 1726 yılında yerleştikleri Dört Kuyular mevkiini terk ederek şu anda bulunulan yere yerleşmişlerdir.
İdari bakımdan önceleri Kayseri merkez ilçeye, daha sonra ise Melikgazi ilçesine bağlı olan Hacılar, 18 Mayıs 1990 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanan 3647 Sayılı Kanunla 09 Eylül 1991 tarihi itibarı ile ilçe olmuştur.

İlçe, Kayseri ilinin güneyinde, Erciyes Dağı eteklerinde kurulmuştur. Kayseri'ye 11 km uzaklıkta olup, dutlarıyla ünlü Eğribucak Bağları'na yakındır. Hacılar ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.373 metredir. Erciyes Dağı'nın önemli bir bölümü ilçe sınırları içerisinde bulunmaktadır. İlçenin kuzey ve doğusunda Melikgazi, güneyinde Develi, batısında ise İncesu İlçesi bulunmaktadır. İlçe sınırları içerisinde Erciyes Dağı dahil olmak üzere irili ufaklı 15 civarında dağ bulunmaktadır.
İlçe arazisi, küçük ekim alanları ve bahçeleri dışında genellikle volkanik kaya ve tepelerden oluşmaktadır. Arazi yapı itibarıyla güneyden kuzeye, batıdan doğuya doğru eğimlidir. İklimi kışları soğuk ve yağışlı, yazları sıcak ve kuraktır. Ancak doğa güzelliği, mesire yerleri, bağ ve bahçeleri ile gezilip görülmeye değer bir ilçedir. İlçenin yüzölçümü 187 km²dir. İlçe sınırları içerisinde kayda değer akarsu ve göl bulunmamaktadır.

|-
| 2019 || 13.270 || 13270 || data-sort-value="" style="background: var(--background-color-interactive, #ececec); color: var(--color-base, inherit); vertical-align: middle; text-align: center; " class="table-na" | veri yok
Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Halk önceleri bağcılık, tarla ziraatı, hayvancılık ve el sanatları ile meşgul iken, günümüzde sanayi ve ticaret ön plana çıkmıştır. Bugün ilçede tarla bitkileri ve meyvecilik alanındaki faaliyetlerin ekonomik önemi kalmamıştır. Karpuzsekisi ve Hürmetçiçiftliği köylerinden her ikisinde de geniş meralar bulunup, büyükbaş hayvan yetiştiriciliği bakımından önemli potansiyele sahiptir. İlçede 3000 büyükbaş hayvan, 4000 kadar da küçükbaş hayvan mevcudu olup, 2 tavuk çiftliği faaliyetini sürdürmektedir.
Dokumacılık 1950'li yıllarda halkın en önde gelen geçim kaynağı durumundaydı. Evlerde ilkel bir şekilde dokunan bezler Kayseri'de ve civarında satılırdı. Bu bezlere “Hacılar Bezi” adı verilirdi. Teknolojinin ilerlemesi ile birlikte, dokumacılık yerini ticaret ve sanayiye bırakmıştır. Hacılar Halkı, ipekli ve yünlü halı dokumacılığı, mobilya imalatı ve ticarette büyük başarı göstererek il çapında kendisini kanıtlamış ve söz sahibi olmuştur.
Ayrıca ilçe sınırları içerisinde 1974 yılında kurulan HES kablo fabrikası ile başlayan imalat sanayii giderek geliştirilerek bugün HES Kablo, HES Fiber Optik, HAS Çelik, HES Makine ve HES Kimya sanayi, İstikbal Mobilya, İpek Mobilya, Kilim Mobilya, Bellona Mobilya, Umut Mobilya, Mutlular Mobilya, gibi birçok uluslararası marka ortaya çıkmıştır. Sanayileşme çabaları 1999 yılında “Hacılar Özel Organize Sanayii”nin kurulmasıyla sonuçlanmış ve böylece Türk sanayiinde Hacılar kendine özel bir yer edinmiştir. Daha sonra bu bölge Kayseri Organize Sanayi Bölgesine katılmıştır. Bölgenin Hacılar tarafında 51 fabrikanın faaliyet göstermekte, ev tekstili, oturma gruplarında öncülük yapan İpek, Meşe, Umut mobilya, Mutlular, Kilim Mobilya, Mondi Mobilya ve Kilim Mobilya bunlar arasında sayılabilir. Ayrıca çeşitli sanayi dallarında Emek Çelik Kapı, Hes Kimya, Akelyaf, Köseoğlu Sunta, Kayplas, His tekstil, gibi sanayi kuruluşları Türk Ekonomisine büyük katkılar sağlayan ve Hacılar sanayisini yurt içinde ve dışında temsil eden önemli firmalardır.

İlçede Yukarı Mahalle, Orta Mahalle, Hasandağı ve Aşağı Mahalle konut bakımından eski ve taş binalardan oluşmaktadır. Yeni Mahalle, Erciyes ve Akyazı Mahallelerinde betonarme konutlar inşa edilmektedir.
İlçe merkezinde  Hacılar Belediye Spor Kulübü faaliyet göstermektedir. İlçe sınırları içerisinde spor sahası tamamlanarak Gençlik ve Spor İl Müdürlüğüne devredilmiştir. Günümüzde Hacılar Erciyesspor futbol takımı Bölgesel Amatör Lig'e çıkmayı başarmıştır ve 2 sezonun ardından takım Amatör kümeye gerilemiş 6 sezon sonra tekrar Bölgesel Amatör Lig'e yükselmiştir. Belediyeye ait bir kapalı yüzme havuzu mevcut olup, söz konusu havuz yarışmalar için standart ölçülere sahip değildir. İlçede 1962 yılından beri bir Halk Kütüphanesi hizmet vermektedir.

Kayseri Valiliği 6 Nisan 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hacılar Höyük, Burdur İl merkezinin 26–27 km güneybatısında yer alan bir höyüktür. Toroslar'ın kuzeye uzanan sırtları arasında oluşmuş bir vadide bulunmakta olup batısında Koca Çay akmaktadır. Höyüğün bulunduğu Burdur Ovası, Klasik Çağ'da Pisidia Bölgesi'nin kuzeybatısında kalır.

Höyükteki kazılar 1957-60 yıllarında İngiliz Arkeoloji Enstitüsü tarafından, James Mellaart başkanlığında yapılmıştır. Daha sonra 1985 ve 1986 yıllarında İstanbul Üniversitesi adına Prof. Dr. Refik Duru başkanlığında ve Prof. Dr. Gülsün Umurtak'ın da katıldığı sınırlı ölçüde kazılar yapılmıştır. Bu kazılar sayesinde hacılarda birçok eser bulunmuştur.

Kazılarda höyükte üç ana kültür evresinde 12 tabaka belirlenmiştir. En üstten başlamak üzere I. – V. tabakalar Erken Kalkolitik Çağ, VI. – IX. tabakalar Geç Neolitik Çağ ve Mellaart, ana toprağın hemen üzerinde yer alan en eski yerleşimin Çanak Çömleksiz Neolitik Çağ yerleşimi olduğu belirtmektedir. Bununla birlikte Prof. Dr. Refik Duru başkanlığında yapılan kazılarda, bu tabakanın Çanak Çömlekli Neolitik Çağ'a, dolayısıyla Erken Neolitik Çağ'a tarihlendirilmesi gerektiği öne sürülmüştür.

II. tabaka MÖ 6. binyılın ikinci yarısına tarihlenmektedir. Dörtgen bir yerleşmedir ve yaklaşık 2 bin metrekarelik bir alana yayılmaktadır. Yerleşimin etrafı taş temelsiz kalın bir kerpiç savunma duvarları ile çevrilidir. Duvarın kuzeyinde taş temelli iki kule vardır. Bu iki kulenin arasında, yerleşmenin ana girişi olan bir kapı mevcuttur. Surla çevrili bu yerleşmede farklı bölümlenme görülür. Batı kesiminde evler bulunur. Merkezde, iki yanında avluların yer aldığı çömlek işlikleri vardır. Doğuda ise günlük yaşamın sürdürüldüğü bölüm bulunur. Evler, biri giriş, diğer esas oda olmak üzere iki odalıdır ve iki katlı oldukları düşünülmektedir. Ana odada bir ocak bulunmaktadır. Kutsal mekan olarak kullanılan yapı bir ana oda, giriş odası, hemen batısında küçük bir mekan, dışta bir küçük avlu ile çakıl taşlarıyla döşeli bir başka mekandan oluşur. Giriş odasında bir ocak ve ekmek fırını bulunmaktadır. Yerleşmenin güney avlusunun ahır olarak kullanıldığı ileri sürülmektedir.
Hacılar IIA'nın yangınla tahribinden sonra kurulan Hacılar I yerleşmesi kültürde belirgin bir değişmeyi göstermektedir. Bu durum, farklı bir topluluğun gelip yerleştiği şeklinde yorumlanmaktadır. Bu yeni gelenler yangın tahribatını temizlerken I. – V. tabakalarda ağır tahribata neden oldukları görülmektedir. Bu yeni yerleşme, tek taş temel üzerine 3 metre kalınlıkta kerpiç duvarlarla inşa edilmiş ve girişi güneydoğudan olan bir kaledir. Tabanlar kilden olup üzerinde hazır izleri görülmektedir. Evlerde kapı bulunamamış olması nedeniyle girişlerin tavandan olduğu düşünülmektedir. Mekanların büyük kısmı depo ve kiler olarak kullanılmış görüldüğünden, bunların üstünde hafif malzemeden yapılmış bir ikinci katın olduğu varsayılmaktadır. Öte yandan yaşanan bir yangın sonucu alt kat mekanlarında kül, üst kattan düşen eşyalar, yıkıntı ve yanmış çocuk iskeletlerinden oluşan yaklaşık 2 metre kalınlıkta bir dolgunun varlığı da bu varsayımı desteklemektedir.
Höyükteki en önemli buluntulardan biri de arkeolojik yayınlarda "Hacılar tipi" olarak geçen kadın biçimindeki kaplardır. Hacılar'da bulunan "ayrışık kaplar"dan bazıları kuş, oturur ve başını geri çevirmiş durumda betimlene bir geyik biçimli kaptır.
Hacılar Höyük seramik çanak çömleği genel olarak elde yapılmış, krem zemin üzerine kahverengi bezemeli çanak çömleklerdir. Oval ağızlı kaseler, küre gövdeli çömlekler, büyücek vazolar, dikdörtgen çanaklar, küpler ve testiler, genel mal türleridir.
Yerleşmenin, Erken Kalkolitik Çağ sonunda, dış saldırılar altında terk edildiği ileri sürülmektedir.

Hacılar, Burdur

 OpenStreetMap'te Hacılar Höyük ile ilgili coğrafi veriler  
Yakın plan kroki

Hamidoğulları Beyliği, Anadolu Selçuklu Devleti'nin yıkılmasından sonra Eğirdir ve Isparta bölgesinde kurulan 2. Dönem Anadolu Beylikleri'ndendir. Beyliğin kurucusu Feleküddin Dündar Bey, babası İlyas ile dedesi Hamid zamanında da bu bölgede bulunmuşlardı. Bu nedenle bu bölgenin yabancısı değildi. Hamidoğulları'nın bir diğer önemli özelliği ise topraklarının bir kısmını para karşılığı Osmanlı Devleti'ne satmasıdır.
Isparta kenti ve çevresinin adı Cumhuriyet'e kadar Hamid olarak kaldı. Güneyde bulunan Tekeoğulları'na komşuydu.

Anadolu Selçuklu Devleti yıkılmaya yüz tutunca, Batı Anadolu'da bulunan Türkmen Beyleri, ayrı ayrı Beylikler kurma girişiminde bulundular. Sayıları (15)'i bulan bu beyliklerden biri de Hamidoğulları Beyliği idi. Isparta, Burdur, Konya İllerinin bazı yerleri, bu beyliğin sınırları içinde bulunuyordu. Beylik yak. 1301 (Hicri 700) de kuruldu. Elyarzigan Bey'in babası; Feleküddin Dündar Bey'in dedesi olan Hamid Bey'in adı verildi.
Beyliğe adı verilen Hamid Bey; Selçuklulardandır. Anadolu'da geçimlerini hayvancılıkla sağlayan bazı Türkmen yürüklerini toplamış, onlara baş olmuştur. Eline geçirdiği yerlere "Hamideli"; oralarda yaşayan halka da "Hamid Türkmenleri" denmiştir.
Başlangıç yıllarında, Başkent Uluborlu idi. Sonradan Eğirdir'e taşındı. Eğirdir bayındır hale getirildikten sonra, adı değiştirildi; "Felekâbât" oldu. Isparta'ya da "Hamid İli" denilmeye başlandı. Isparta, uzun süre bu adı taşıdı.

Gölhisar (Burdur'un ilçesi), Korkuteli (Antalya'nın ilçesi), Antalya; Hamidoğulları'nın egemenliğinin altına girince, sınırları da genişlemiş oldu.
Hamidoğulları Beyliğinin sınırları Burdur'dan taşıp, Antalya'ya vardıktan sonra, tarihi olaylar şöyle gelişti. Dündar Bey komşu ve çevrede bulunan öteki beyliklerle iyi ilişkiler içindeydi. Kendi gücüne, kuvvetine aşırı derecede güveni vardı. Kendine olan bu güveni de 15.000 yaya; 15.000 atlı askerinin oluşundan, Beyliğinin sınırları içinde 15 kalenin bulunuşundan idi.
Bahadır Han'ın en güçlü adamı İlhanlı Emir Çoban'a boyun eğmeyenlerin içinde Dündar Bey de vardı. Emir Çoban, İlhanlı imparatorluğunun en güçlü adamı haline geldikten sonra, oğullarını her ile vali yaptı. Oğlu Demirtaş'ı da Anadolu'ya gönderdi. Demirtaş (1317) 'de Anadolu'ya geldikten sonra, kendilerine boyun eğmeyenleri ortadan kaldırmak için, girişimde bulundu. Bunların başında Hamid Beyi Dündar Bey geliyordu. İzledi: yakalattı hemen yaşamına son verdi. Ama bu pek kolay olmadı. Yunus Bey'in oğlu Mahmut kendisine yardım etmemiş olsaydı, Dündar Bey'i yakalaması da öldürmesi de mümkün olmayacaktı. Dündar Beyin ortadan kaldırılmasında Mahmut'un pek büyük yardımını görmüştü. Bu yardımın bir karşılığı olarak da, Antalya ve çevresini Mahmut Beye verdi.

Hamidoğulları Beyliği: (1280-1391) arası 108 yıl yaşadı. Başkent önce Uluborlu idi; sonra Eğirdir'e nakledildi.
Hamidogulları Teke (Antalya) Beyliği (1300 - 1423) yılları arası (123) yıllık bir yaşamı oldu. Teke Beyliğine 80 yıl Antalya; 33 yıl da, Korkuteli başkent oldu.

Kısa bir süre sonra, Dündar Bey'in oğlu Hızır; öldürülen babasının beyliğine sahip çıkarak topraklarını tekrar geri aldı. Mısır'da bulunan kardeşi İshak Bey gelip beyliğin başına geçti (1328). İshak Bey ölünce kardeşi Mehmet'in oğlu Mustafa, sonra da Hüsamettin İlyas Beyler; hükümdar oldular.
İlyas Bey; Karamanoğulları ile girdiği savaşı kaybedince, Germiyanoğlu Süleyman Bey'e sığındı. Onun desteği ile de kaybettiği toprakları geri aldı. Ölümünden sonra başa geçen oğlu Kemalettin Hüseyin Bey; Karamanoğulları'ndan dirlik düzenlik ve rahat yüzü görmedi. Onların saldırılarından bıkıp usanan Hüseyin Bey; Beyşehir, Seydişehir, Akşehir, Yalvaç ve Şarkîkaraağaç'ı Murad Hüdâvendigâr'ın pâdişâhlığındaki Osmanlı Devleti'ne "80.000 altın" karşılığında devretti (1374). Kendisine ise sâdece Isparta ve Eğirdir kalmış oldu.

Hamidoğulları (Antalya) Teke Beyliği'nin başına Yunus Beyden sonra Mahmut Bey geçti. İlhanlıların güçlü adamı Emir Çoban'ın oğlu Demirtaş'la Mısır'a gitti; orada tutuklandı (1327); yönetimi kardeşi Hızır Bey aldı. Başkent Korkuteli'nde işleri düzene sokmaya çalıştı ise de hasta oluşu yüzünden yerini Dadı Bey'e bırakmak zorunda kaldı. Sonra, başa küçük Mehmet Bey geçti. Antalya, Kıbrıs Kralı Petro'nun işgaline uğramıştı (1365); on bir yıl sonra, almayı başardı. Yönetim Osman Bey'in elinde iken, Yıldırım Beyazit Antalya ve Teke yöresini egemenliği altına aldı oğlu İsa Çelebi'ye Sancak olarak verdi.

1402 Ankara Savaşı'ndan sonra 1402'de Osman Bey  Antalya ve Korkuteli'ni Timur'un egemenliğini tanıyarak geri aldı, yine Korkuteli'ni başkent yaptı. II. Murat Devrinde bir kargaşalıktan yararlanmak isteyen Hamidoğlu Osman Bey; Karamanoğlu II. Mehmed Bey ile işbirliği yaparak, Antalya'yı geri alma girişiminde bulundu ise de (1403) başarılı olamadı; Antalya Beyi Hamza tarafından Korkuteli'nde baskına uğradı; orada öldürüldü.
Kısa bir süre de Antalya emiri Yunus Bey'in kölesi Zekeriya'nın yönetiminde kalan Hamidoğulları (Antalya) Teke Beyliği de, böylece sona ermiş oldu.

Hamidoğulları devrinde yüz sekiz yıl gibi pek uzun bir süre Isparta, Burdur, Antalya, Konya illerinde bazı yerlerin yönetimini ellerinde bulunduran Hamidoğulları'nın bölgenin yer adları, sosyal, ekonomik, kültürel yaşamı, gelenek, görenek, töresi, bayındır hale gelmesi gibi alanlarda; özellikle Isparta, Uluborlu, Eğirdir ilçelerinin tarihleri içinde, pek büyük ve önemli bir yeri bulunmaktadır.
Isparta kenti ise Hamidoğulları sona erdikten sonra yuzyıllar boyunca bu beyliğin "Hamid" adını taşıdı. Hamidoğulları Beyliği sona erdikten sonra Isparta ve civarı Osmanlı Devleti içinde  "Hamid Sancağı" oldu. Sancak o zamanlar eyaletle ilçe arasında yer alan bir yönetim bölümü idi. 1891'de (Hamid) adına (mâmur, en bayındır) anlamına gelen bir (abat) eklenerek (Hamidâbât) olarak değiştirildi. Bu tarihten sonra da Isparta kentin adı "Hamidâbât" olarak kaldı. Bir süre Konya' ya bağlandı. 1919'da Konya'dan ayrıldı. 1922 yılında Hamidâbât adı Isparta olarak değiştirildikten sonra, il yapıldı. Görüldüğü gibi kent, altı yüz yılı geçkin, pek uzun bir süre, Hamidoğulları beyliğin "Hamid" adını taşımış oldu.
Hamidoğulları'nın ilk başkenti Uluborlu idi. Sonra buradan taşındılar Eğirdir'i "Başkent" yaptılar. Simdiki Isparta ilinin bu iki ilçesi Hamidoğulları devrinde başkent olmakla önem kazandılar; büyüdüler, bayındır hale getirildiler. Hamidoğullarından Dündar Bey, Eğirdir'de para bile bastı.

Isparta, Uluborlu, Eğridir şehirleri basta olmak üzere Isparta yöresinde Hamidoğulları'ndan kalma, pek çok tarihi yapıt bulunmaktadır. Bu yapıtlardan bazıları şunlardır; 

Isparta "Hızır Bey Hamamı": 1327-1328 yılları arası, Hamidoğulları Beyliğinin başında bulunan Dündar Bey'in kardeşi Hızır Bey tarafından yaptırılmıştır.
Isparta "Hızır Bey Camii": Bu cami de "Hızır Bey Hamamı" ile birlikte Hızır Bey tarafından yaptırılmıştır. 1888 yılında olan büyük Isparta depreminde yıkılmış, depremden sonra onarım görmüştür.
Uluborlu "Muhittin Çeşmesi": 1300 - 1324 yılları arasında 24 yıl Hamidoğulları Beyliğinin başında bulunmuş olan Dündar Bey tarafından yaptırılmıştır.
Uluborlu "Türbesi": Ahi Bahattin Camisi'nin bitişiğinde bulunan türbe Dündar Bey zamanında yaptırılmıştır.
Uluborlu "Efendi Sultan Camii": Dündar Bey zamanında yapılmıştır.
Uluborlu "Arapçık Çeşmesi": Dündar Bey zamanında yapılmıştır.
Eğirdir "Dündar Bey  Medresesi": Selçuk'ular zamanında han olarak yaptırılmış, Hamidoğullarından Dündar Bey tarafından da genişletilerek, medreseye çevrilmiştir. Hamidoğullarından kalma büyük ve tarihi değeri olan yapılardan biridir.
Şarkikaraağaç "Tahta Minare": Hamidoğulları tarafından yapılmıştır.
Afyonkarahisar ilinin Şuhut İlçesinde bulunan "Kubbeli Camii ve Minaresi": 1328 - 1335 yılları arası Hamidoğulları'nın Teke Beyi bulunan Hızır Bey tarafından yaptırılmıştır. Caminin üç kubbesi bulunmaktadır; minaresi de iki şerefelidir.
Burdur "Muzaffereddin Medresesi": 1340-1355 yılları arasında 15 yıl Hamid Beyliğinin başında bulunan Muzaffereddin Mustafa Bey tarafından yaptırılmıştır.
Bunlara benzer Hamidoğulları Beyliği sınırları içinde bulunan Gölhisar, Antalya, Korkuteli, Akşehir, Beyşehir, Seydişehir'de de bazı yapıtları bulunmaktadır.

İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Anadolu Beylikleri ve Akkoyunlu, Karakoyunlu Devletleri, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1937, ISBN 975-16-0044-8  s. 62-69.
Bosworth, Clifford (1996),The new Islamic dynasties: a chronological and genealogical manual, New York: Columbia University Press s. 226.

Hattice veya Hatti dili, MÖ 3. ve 2. binyılda Küçük Asya'da Hattiler tarafından konuşulmuş, Hint-Avrupa kökenli olmayan eklemeli bir dildir.
Anadolu'un kaydedilmiş en eski dili olan Hatticenin merkezi, Hitit işgallerinden önce Hattuşa'dan (Hattus) kuzeye doğru Nerik'e kadar bir alanı kaplıyordu. Hattice kaydedilmiş diğer şehirler arasında Tuhumiyara ve Tissaruliya bulunmaktadır. Hititçe konuşan halkların, güneydeki Kaniş'ten gelerek MÖ 18. yüzyılda Hattus'u fethi sonucunda Hattiler asimile olmuş veya bu yeni halk yerlerine geçmiştir. Buna rağmen bölge adı olarak Hatti ismini Hitit devrinde de korumuştur.
Yerli Hattice konuşuru halk, kendi dillerinde yazılı eser bırakmamış olduğundan ötürü, akademisyenler komşuları ve ardılları olan Hititlerin ürettiği dolaylı eserleri inceleyerek Hattice hakkında bilgi edinirler. Bazı Hattice kelimeler, MÖ 14. ve 13. yüzyıllardan kalma Hitit rahiplerinin dini tabletlerinde bulunabilir. Bu metinlerdeki Hattice kısımlar özel olarak belirtilmiştir.
Hattice kelimelerin kökleri dağlar, nehirler, şehirler ve tanrıların adlarında da bulunabilir. Ayrıca bazı mitolojik metinlerde bu kelimeleri içerir. Bunlardan en önemlisi, Hattice ve Hititçe yazılmış "Gökten Düşen Ay Tanrısı" efsanesidir.
Muhafazakâr görüş, Hatticenin komşu Hint-Avrupa ve Sâmî dillerinden farklı bir yalıtık dil olduğudur. Ancak yer adlarına ve şahsî isimlere dayanılarak Kaşkaların konuştuğu diğer bir sınıflandırılmamış dil olan Kaşka dili ile de ilgili olabilir. Hattice ile hem Kuzeybatı Kafkas (Abhazca gibi) hem de Güney Kafkas (Kartvel) dilleri arasındaki birtakım benzerlikler; bazı bilim insanlarının Orta Anadolu'dan Kafkasya'ya bir dil bloku bulunma ihtimali hakkında faraziyeler sunmalarına yol açmıştır.

Bilinen bazı Hattice kelimeler şunlardır:

Igor Diakonov'un ayrıntılı açıklaması 27 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Rusça)
A. S. Kassian'dan Hattice dilbilgisi (Rusça)

Hattiler (URUHa-at-ti), MÖ 2500-2000/1700 yıllarında Anadolu'da yaşamış bir uygarlık. Anadolu Yarımadası'nın bilinen en eski adı Hatti ülkesi'dir. İlk defa Mezopotamya yazılı kaynaklarında Akad sülalesi döneminde (MÖ 2350-2150) kullanılan bu adlandırma, MÖ 7. yüzyıl Asur yıllıklarında görüldüğü üzere, MÖ 630 tarihlerine değin süregelmiştir. Böylece Anadolu en az 1.500 yıl boyunca Hatti ülkesi olarak tanındı. Bu ad o denli yerleşmişti ki Anadolu'da Hattilerden sonra yaşayan Hititler yaşadıkları ülkeden söz ederlerken, Hatti ülkesi deyimini kullandılar. Bu ve bazı arkeolojik bulgular nedeniyle uzun yıllar boyunca Hititler ve Hattilerin aynı ırk ya da akraba ırklar oldukları varsayıldı.
Hititlerin Hattuşa tabletlerini ilk okuyan filologlar, hep bu tabire rastladıkları için bambaşka bir dil konuşan bu yeni kavme de Hatti adını taktılar. Oysa sonradan yine tabletlerden Hint-Avrupalı bir kavim oldukları anlaşıldı. Kussar kentinde yaşayan yönetici sınıfın bir araya getirdiği halk kendini Nesice konuşan Nesililer olarak anıyordu. Ancak Hitit biçimindeki adlandırma, bilim çevrelerinde yayıldığı için kalıcı oldu. Kaldı ki kendilerini Nesili olarak adlandıran bu grubun yanı sıra Anadolu'da Luviler ve Palalar adı ile tanınan gruplar vardı.

Zaten filologlar Hatti sözcüğünü olduğu gibi almayıp, onun Ahd-i Atik'de zikredilen "Heth" ve "Hittim" şeklinden esinlenerek Almanca Die Hethiter, İngilizce The Hittities, Fransızca Les Hittities ve İtalyanca Gli Ittiti deyimlerini ürettiler. Türkçede önceleri Eti sözcüğü kullanıldı, şimdi ise Hitit deyimi yerleşti. Burada yanlış kullanılan bir adlandırmaya işaret etmek yerinde olacaktır. Birçok bilim insanı bir zamanlar doğru olduğu sanılan, ancak şimdi isabetsiz olduğu anlaşılan "Proto-Hitit" ya da "Proto-Hatti" deyimlerini alışkanlık sonucu hâlâ kullanmaktadırlar. Hatti yerine "Proto-Hitit" tabiri kullanıldığı takdirde Hititlerin Hattilerden geldiği izlenimi ortaya çıkar. Oysa söz konusu iki halk birbirinden dil ve ırk bakımından tamamıyla ayrıdır. Hele adı Hatti olan kavmi "Proto-Hatti" diye anmak büsbütün anlamsızdır. Ancak kültürel açıdan bakıldığına Anadolu Hatti sanatının Hititler tarafından alındığını ve köklü Hatti geleneğinin Hititlerde yaşadığını görürüz. Hatti yer isimleri, şahıs isimleri ve efsaneleri Hitit kültüründe yer almıştır. Gerek Alaca Höyük, gerekse son yıllarda yapılan arkeolojik kazılar, Hatti kültürünün gücünü ortaya koymaktadır. Anadolu'ya ne zaman geldikleri bilinmeyen, belki dağınık gruplar hâlinde gelmiş olan Hititler, bu gücün bir parçası olmuşlardır. Hitit Krallığı'nın hâkim yönetici sınıfı olan ve Hatti geleneği taşıyan Hitit kralları, Anadolu'yu teokratik tabanlı bir feodal yapı içinde yönetmişlerdir.
Anadolu'daki Hatti beylikleri bir protohistorya (ön tarih) uygarlığıdır. Başka bir deyişle onlar henüz yazı kullanmadıkları için tarihsel sürece ait değildirler. Ancak bu beyliklerin konuştuğu dil, inandıkları din, yaşattığı örf ve âdetleri hakkında Hititler yolu ile birçok bilgiye sahip bulunmaktayız. Bu nedenle Hatti beylikleri ön tarih (protohistorya) uygarlığının güzel bir örneğidir.

Hatti ülkesi
Anadolu tarihi
Geç Tunç Çağı
Hurriler
Hititler
Luviler
Pelasglar

(İngilizce) Hattiler8 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hattuşa (Hititçe: 𒌷𒄩𒀜𒌅𒊭) ya da Hattuşaş, Hititler'in Geç Tunç Çağı dönemindeki başkentidir. Çorum il merkezinin 82 km güneybatısındaki Boğazkale ilçesinde bulunmaktadır.

Kent, tarih sahnesinde, Hitit İmparatorluğu'nun MÖ 17. ile 13. yüzyıllar arasında başkenti olarak yer almıştır. Hattuşaş, 1986 yılında UNESCO Dünya Mirasları listesine dâhil edilmiştir. Hattuşaş Çorum'un Sungurlu ilçesinin güneydoğusunda Boğazkale ilçesinin 4 km doğusundadır.

Kentte yerleşime dair ilk bulgular MÖ 6. binyıla kadar gitmektedir. MÖ 3. binyılda Hattiler bölgeye yerleşmeye başlar. Yerleşime bu dönemde Hattuş denilir. MÖ 19. ve 18. yüzyıllarda bölgeye gelen ve Kültepe merkezli ticaret kolonisi kuran Asurlular burada bir yerleşim yeri oluşturmuş, kentin aşağı kısmına yerleşmişlerdir. Kentin MÖ 1700 civarında Kuşşara kralı Anitta tarafından yakılıp yıkıldığı bilinmektedir. İlerleyen dönemde Hitit Kralı I. Hattuşili başkenti buraya taşımıştır. Kent kuzeyden gelen ve Asur-Mısır arşivlerinde Kaşkalar adı verilen kavimin saldırısına uğramıştır. Hititler tarafından başkent olarak bu dönemde Sapinuwa kullanılmıştır. MÖ 13. yüzyılda kral III. Murşili başkenti yeniden Hattuşa yapmıştır. Kent imparatorluğun yıkılışına kadar devletin merkezi olmuştur.
Kent yaklaşık olarak 2 kilometrekarelik dağlık bir arazide inşa edilmiştir. Ketnin etrafında MÖ 1344-1322 arasında hüküm sürmüş I. Şuppiluliuma döneminde inşa edilen surlar mevcuttur. Kentin içinde devletin idari merkezi, asillerin ikamet ettiği evler, tapınaklar ve askerî yapılar mevcuttur. Kraliyet mensupları kentin yukarı kısmında ikamet ederken tahkimatların içinde iç kale de mevcuttur. Kentin alt kısımlarında daha çok ahşaptan ve kerpiçten evler bulunurken kentin ihtiyaçları için tarımsal faaliyet alanları ve erzak depoları da bulunuyordu. Günümüze ancak taş temelli tapınak ve sarayların kalıntıları kalmıştır.
Kent imparatorluğun Bronz Çağı Çöküşü'yle beraber ortadan kalkmasıyla yıkılmış ve Frig dönemine kadar toplumsal hayat kesintiye uğramıştır. Sonra kısmen Galatlar tarafından kullanılan yerleşim Hititler dönemindeki önemini bir daha kazanamamıştır. 

Hitit Devleti'nin başkenti olan Hattuşaş sanat ve mimarlık alanında gelişmeler göstermiştir. Hattuşaş sözcüğü Hattus sözcüğünden yani Hatti insanlarının verdiği orijinal addan gelir. Hattuşaş çok geniş bir alana yayılmıştır. Yapılan kazılarda 5 kültür katı ortaya çıkmıştır. Bu katlarda Hatti, Asur, Hitit, Frig, Galat, Roma ve Bizans dönemlerinden kalma kalıntılar bulunmuştur. Kalıntılar Aşağı Kent, Yukarı Kent, Büyük Kale (Kral Kalesi), Yazılıkaya'dan oluşmaktadır.

Hattuşaş'ın kuzeyde kalan kısımına "Aşağı şehir", güneyde kalan kısımına "Yukarı Şehir" denir. Hattuşaş'daki kalıntıları ilk olarak Fransız arkeolog Charles Texier keşfetmiştir. 1893-1894 yıllarında kazılar başlatılmıştır ve bu kazılardan sonra 1906'da Alman Hugo Winckler ile İstanbul Arkeoloji Müzesi'nden Thedor Makridi Bey çivi yazısı ile yazılmış büyük bir Hitit arşivi bulmuşlardır. Hattuşaş'da MÖ III. binden itibaren yerleşim görülmektedir. Bu dönemdeki yerleşmeler genellikle Büyükkale çevresinde oluşmuştur. MÖ 19. ve 18. yüzyıllarda Aşağı Şehir'de Asur Ticaret Kolonileri Çağı yerleşmeleri görülmektedir ve şehrin adına ilk kez bu çağa ait yazılı belgelerde rastlanmıştır. Ortaya çıkan yazıtlardan Hattuşaş'ın MÖ 18. yüzyılda Kuşşara kralı Anitta tarafından tahrip edildiği ortaya çıkmaktadır. Bu tarihten sonra MÖ 1700 yıllarında Hattuşaş yeniden yerleşime açıldı ve MÖ 1600'lerde Hitit Devleti'nin başkenti olmuştur. Kurucusu Anitta gibi Kuşşara kökenli olan I. Hattuşili'dir.

Hattuşaş'ın "Yukarı Şehir" denilen bölgesi 1 km2 alana yayılmıştır ve eğimli bir arazi şekli vardır. Yukarı Şehir genellikle tapınaklar ve kutsal alanlardan oluşur. Yukarı Şehir güneyden çevrilen bir surla donatılmıştır. Bu sur üzerinde 5 tane kapı vardır. Kentin en yüksek noktasında bastion ile "Sfenksli Kapı" yer almaktadır. Güney surunun doğu ve batı ucunda karşılıklı "Kral Kapısı" ve "Aslanlı Kapı" yer almaktadır.

Hattuşaş'ın Kapıları

Aşağı ve Yukarı Şehir Tapınakları

Nişantepe'de II. Şuppiluliuma tarafından yaptırılan 2 numaralı oda

Kraliyet Sarayı, ikamet ve imparatorluğun yönetim merkezi de dâhil olmak üzere 150 m, 250 m kayalık bir tepe üzerine inşa edilmiştir.

Büyük Kale

Hattuşaş antik kentinin 2 km kuzeydoğusunda bulunan, kayalar arasındaki, galeri adı verilen iki girintiden oluşan, MÖ 13. yüzyılda yapılmış Hitit açık hava tapınağı.

Yazılıkaya

Hattuşaş kazılarında tapınaklardan ele geçirilen malzemeler 5 gruba ayrılır;

Seramikler
Aletler
Silahlar
Kült objeleri
Yazılı belgeler

Hattuşaş'ta yapılan kazılarda çıkarılan ve Ankara - Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde sergilenen Antik Eserler

 Wikimedia Commons'ta Hattuşa ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Boğazkale 21 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Haçlı Seferleri, Orta Çağ'da Papalık Devleti tarafından başlatılan, desteklenen ve bazen de yönetilen bir dizi dinî savaştı. Bu askerî seferlerin en iyi bilinenleri, 1095 ile 1291 yılları arasında Kudüs ve çevresini Müslüman yönetiminden geri almayı amaçlayan Kutsal Topraklara yapılan seferlerdir. 1099'da Kudüs'ün ele geçirilmesiyle sonuçlanan Birinci Haçlı Seferi'nden başlayarak düzinelerce askerî sefer düzenlendi ve yüzyıllar boyunca Avrupa tarihinin odak noktasını oluşturdu.
1095 yılında Papa II. Urban, Clermont Konsili'nde ilk seferi ilan etti. Bizans imparatoru I. Aleksios Komnenos'a askerî desteği teşvik etti ve Kudüs'e silahlı bir hac yolculuğu çağrısında bulundu. Batı Avrupa'daki tüm sosyal tabakalardan coşkulu bir tepki geldi. Katılımcılar, Avrupa'nın her yerinden geliyordu ve çeşitli motivasyonları vardı. Bunlar arasında dinî kurtuluş, feodal yükümlülüklerin yerine getirilmesi, şöhret fırsatları ve ekonomik ya da siyasi avantajlar vardı. Daha sonraki seferler, bazen bir kral tarafından yönetilen, genellikle daha organize ordular tarafından yürütüldü. Hepsine papalık tarafından endüljans verildi. İlk başarılar dört Haçlı devleti kurdu: Edessa Kontluğu; Antakya Prensliği; Kudüs Krallığı; ve Trablus Kontluğu. 1291'de Akka'nın düşmesine kadar bölgede bir şekilde Avrupalı varlığı devam etti. Bundan sonra başka büyük askerî seferler düzenlenmedi.
Kilise onaylı diğer seferler arasında, papalık kararlarına uymayan Hristiyanlara ve kâfirlere karşı, Osmanlı İmparatorluğu'na karşı ve siyasi nedenlerle yapılan Haçlı seferleri bulunmaktadır. 1147'den itibaren Kuzey Haçlı Seferleri, Kuzey Avrupa'daki pagan kabilelere karşı yapıldı. Hristiyanlara karşı Haçlı Seferleri, 13. yüzyılda Albigeois Haçlı Seferi ile başladı ve 15. yüzyılın başlarında Hussit Savaşları ile devam etti. Osmanlılara karşı Haçlı Seferleri 14. yüzyılın sonlarında başladı ve Varna Haçlı Seferi'ni de içeriyordu. 1212'deki Çocuk Haçlı Seferi de dahil olmak üzere popüler haçlı seferleri kitleler tarafından oluşturuldu ve Kilise tarafından onaylanmadı.

Haçlı Seferleri'nin fikir babası aslında İspanya ve Portekiz'den Müslümanların atılması için başlatılan Reconquista (Yeniden Fetih) hareketidir. Müslümanlar İspanya ve Sicilya'da hakimiyet kurmuşlardı. İber yarımadasında bulunan Hristiyan krallıklar ortak düşman Müslümanların elindeki şehirleri ve kutsal yer olan Kudüs'ü almak için başlattıkları hareket 9. yüzyıldan 15. yüzyılın sonuna kadar sürmüştür.
Aslında 1086 yılında Papa VII. Gregorius Doğu'ya bir haçlı seferi yapma düşüncesindeydi fakat bu halefi II. Urbanus'a nasip olacaktı. 1071 Malazgirt Zaferi'nden sonra Anadolu bir Türk akınına uğramıştı ve Selçuklu Türkleri güçlü bir hakimiyet kurmuşlardı. Suriye ve Filistin'i dahi ele geçiren Türkleri, Hristiyan dünyası tedirginlikle izlemekteydi. Politik başarıları ile bilinen Bizans imparatoru I. Aleksios Türkler'e karşı Papa'dan yardım istedi. Papa bu talebi kabul etti fakat onun amacı Bizans'a yardımdan çok Doğu topraklarını ve Kudüs'ü ele geçirmek, Papalığın görüşlerini benimsemeyen "Heretik" Doğu Hristiyanlarını kontrol altına almak ve Avrupa'nın içinde bulunduğu krizden kurtulmasını sağlamaktı. Çünkü 1094 senesi şiddetli kuraklığın getirdiği açlık ve sefalet, salgın hastalıklar ve artan nüfus gibi problemler ile Doğu'yu Batı'nın gözünde âdeta cennet haline getirmişti. 1095'te toplanan Clermont Konsili'nde, Papa, Hristiyanları Kudüs'ü ve doğu topraklarını ele geçirmek özellikle havarilerin yaşadığı yerlerin ve onlara ait kalıntıların Sarazen Müslümanların elinden kurtarılması için yapılacak kutsal savaşa davet etti. Dünyevi ve uhrevi pek çok vaatte bulunarak onları Haçlı Seferi'ne ikna etti. Kilise sadece dinî bir kurum değil aynı zamanda geniş toprakların yöneticisi siyasi bir otoriteydi. Avrupa toplumu feodal ailelerin birbirleriyle savaşları ve şövalyelerin adeta terör estirdiği büyük bir buhran içindeydi. Bu sefere katılacak kontlar ve dükler için öncelikli hedef maddi çıkarlar ve yeni topraklara sahip olmaktı. Böylece Fransızlar, Normanlar ve Lombardlar gibi pek çok milletten örgütlü bir ordu oluşturuldu ve bunlar 1097'de Konstantinapolis önlerine geldiler. I. Aleksios gördüğü bu devasa silahlı birlikler karşısında büyük bir endişeye kapılmıştı. Onların kendi topraklarından geçmesine izin vermedi ve onlara: "Eğer Antakya'yı bana vereceğinize dair yemin etmezseniz İslâm ülkelerine gitmek üzere Boğaz'ı geçmenize izin vermem" dedi. Aslında maksadı Haçlıları İslâm ülkelerine gitmeye teşvik etmek ve Türklerden kaybettiği toprakları geri almayı güvence altına almaktı.

Birinci Haçlı Seferi (1096-1099) katılan orduların miktarı ve sonuçları bakımından en önemli olan Haçlı Seferidir. Birinci Haçlı Seferi'nin 1096 yılında Clermont'ta toplanan kilise konsilinde Papa Urbanus tarafından başlatıldığı kabul edilmektedir. 1095 yılında Clermont'ta toplanan kilise konsilinde Papa II. Urbanus ve fanatik Keşiş Pierre l'Ermite tarafından teşvik edilmiştir. Ama bu sefere katılmak için Hristiyan Avrupa yüzeyinde propagandanın yapılması ve Haçlı askerlerinin toplanması bir yıldan fazla zaman almıştır. Bu sefer genellikle dalga dalga gelen bazıları sırf din aşkına savaşmayı gözüne alan çeşitli sınıftan halktan oluşan bir grup halinde; diğerleri ise çok düzenli soylu kişiler tarafından profesyonel askerî birlik şeklinde komuta edilen ordularla gerçekleştirilmiştir. Birinci Haçlı Seferi'nin genel olarak başlangıç ve birkaç ana safhadan oluştuğu kabul edilir.

Birinci Haçlı Seferi'nin ilk ana safhasına köylü haçlı seferi veya halkın haçlı seferi denmiştir. Bu sefere katılan Haçlı ordusu daha çok din aşkına savaşmayı göz almışlardan oluşmuştu. Haçlılar halk kitlelerden oluşmaktaydı; asiller ve profesyonel askerler bu sefere katılmamayı tercih etmişlerdi.
1 Ağustos 1096'da yola çıkan bu ordunun başında fanatik dindar Keşiş Pierre L'Ermite bulunmaktaydı. Bu Haçlı ordusu, hiç savaş deneyimi olmayan erkekler ve hatta tecrübesiz genç, çocuk ve kadını ihtiva etmekteydi. İznik üzerine doğru yürürken Yalova civarında Selçuklu orduları tarafından yenilip imha edildi.

İkinci gruba Baronların Haçlı Seferi denir çünkü Avrupa soyluları tarafından komuta edilmiş ve profesyonel ağır zırhlı şövalyelerle donanmıştı.
Bundan sonra Haçlı Ordusu'na katılacak daha profesyonel Güney İtalya Normanları, Lorraineliler, Fransız şövalyelerden oluşan büyük bir ordu 1097'de Konstantinopolis önlerine geldi. Komutanları arasında Aşağı Lorenli Godefroy de Bouillon, kardeşi Boulogneli Baudouin, kuzeni Bourglu Baudouin, Normandiya Dükü Robert, Tarantolu Boemondo ve kuzeni Tancred, Toulouse Kontu Raymond, Flandre Kontu II. Robert, Fransa kralı I. Philippe'in küçük kardeşi Vermandois kontu Hugues gibi Fransa'nın, Burgundi'nin ve Güney İtalya'nın önemli soyluları bulunmaktaydı.
Avrupa'nın belirtilen alanlarında bu ordular toplanmaktayken özellikle Almanya'da Yahudiler aleyhine bir büyük Pogrom başlatıldı. Bu Haçlı orduları iaşe ve hayvan yemi bulmak için yolların yakınlarında bulunan yerleşkelere büyük zararlar vermeye başladılar. Özellikle Macaristan'da verdikleri zararlar dolayısıyla oradaki idareci güçler bu Haçlı ordularının karşısında durdular. Bu Haçlı ordusu Bizans İmparatoru tarafından Balkanlarda iaşe satın almak için pazarlar, kamp alanı ve, çoğu Türk dili konuşan, Peçenek asıllı paralı askerlerden oluşan Bizans ordusu tarafından refakat sağlanarak kontrol edilmeye çalışıldı.
Kafile kafile Konstantinopolis'e erişen bu grup Haçlı ordusunda bulunan soylu Haçlı komutanlar Bizans İmparatoru I. Aleksios'a sadakat yemini ettiler ve ellerine geçirecekleri eski Bizans topraklarını tekrar Bizans idaresine vereceklerine ant içtiler. Bu Haçlı ordusu Bizans tarafından Anadolu'ya geçirildi ve yanlarına "Tatikios" adlı bir Türk asıllı Bizans generali komutasında bir Bizans refakat ve kılavuzluk ordusu verildi.
Bu Haçlı ordusu mevcudu için çok değişik tahminler yapılmaktadır. İnanılır bir kaynağa göre, bu ordu 30.000 ile 70.000 arasında askerden ve 30.000 asker olmayan kamp takipçisinden oluşmuştur.

Haziran ayının sonunda Haçlı ordusu Kudüs'e gitmek için yürüyüşe başladı. Fransız soylu asillerinden Blois kontu Stephen karısına gönderebildiği nadir bir mektupta bu geçişin 5 hafta süreceğini belirtmişti. Ancak bu geçiş 2 yıl sürdü.
10 Nisan'da Haçlılar yürüyüşe başlayıp önce Anadolu Selçuklu Devleti başkenti İznik'i kuşattılar. Anadolu Selçuklu Sultanı I. Kılıç Arslan Haçlılar'ın ciddi bir tehlike olabileceğini hesap edememiş ve 1097 ilkbaharında bütün ordusu ile Ermeni Gabriel'in elindeki Malatya'yı kuşatmaya gitmişti. Haçlılar bu sırada Bizans gemileriyle Yalova'ya oradan da İznik önlerine gelerek şehri kuşattılar. I. Kılıç Arslan durumun önemini geç de olsa anladı ve derhal İznik yakınına döndüyse de şehir kuşatılmıştı ve büyük Haçlı ordusuyla baş edemeyeceğine karar vererek geri çekildi. Beş hafta kuşatmaya dayanan İznik 17 Haziran 1097'de Bizans'a teslim edildi. I. Kılıç Arslan da 1097 yılında başkent'i İznik'ten Konya'ya taşımak zorunda kaldı.
Anadolu içlerine çekilen Kılıç Arslan Dânişmend Gazi ve Kayseri emiri Hasan ile ittifak yaptı. 30 Haziran 1097'de müttefikler Eskişehir Ovası'nda Haçlılara saldırdılar. Haçlılardan önde yürüyen Normanlardan oluşan grup Anadolu Selçuklu Sultanı I. Kılıç Arslan tarafından karşılandı. Bu ovaya çıkışın Bizans ve Haçlılarca "Dorileon" olarak adlandırılması nedeniyle Birinci Dorileon Muharebesi adı verilen askerî çatışma başladı. Bu muharebede ağır zırhlı, özel terbiyeli büyük zırhlı atlı ve özel silahlı şövalyeler ile ağır süvari hücumları yapan Haçlı ordusuna karşı olarak gayet hızlı ve manevra kabiliyetli; hafif zırhlı; ağır zırhlara karşı ve hızlı ağır süvari hücumlarına karşı efektif olmayan hatta hiç işlemeyen ok, cirit ve kılıç gibi hafif silahlı Selçuklu hafif süvarisine üstün geldiği açığa çıktı. Bu meydan muharebesini kazanamayacağını anlayan Sultan I. Kılıç Arslan ordusunu muharebe meydanından geri çekmek zorunda kaldı. Hristiyan tarihçileri bu muharebeyi kazanan Haçlı ordusunu ve bu ordunun komutanlarını çok öv

Helenistik Dönem, Büyük İskender'in istilalarıyla başlayan, Antik Dünya'da Grek etkisinin doruğa ulaştığı dönemdir. Dönem, Klasik Grek Dönemini izlemiştir ve Helenistik Dönem'in ardından, Klasik Grek egemenliğindeki bölge Roma Cumhuriyeti hakimiyetine geçmiştir. Bu dönemde dahi Klasik Grek kültürü (din, sanat ve yazın olarak) hâlen Roma hakimiyetine sızmıştır. Öyle ki Latincenin yanı sıra Grekçe konuşulmaya ve yazılmaya devam edildi. Helenistik Dönem bazen, Klasik Grek Uygarlığı'nın gerileme ve çöküş dönemi olarak görülmektedir. Bir başka açıdan da Klasik Grek Uygarlığı ile Roma Uygarlığı arasında bir geçiş dönemi olarak görülür. Dönemin başlangıcı çoğu kez Büyük İskender'in ölüm tarihi olan MÖ 323 olarak alınır. Dönemin sonu ise Yunanistan Yarımadası'nın Roma Cumhuriyeti tarafından işgal edildiği MÖ 146 olarak kabul edilir. Bazı tarihçiler ise Büyük İskender'in imparatorluğu'ndan kalan son devlet olan Ptolemaios Hanedanlığı'nın Aktium Savaşı'nda yenilgiye uğrayıp yıkıldığı tarih olan MÖ 31-30 tarihini Dönem'in sonu olarak kabul ederler.
Büyük İskender'in Pers İmparatorluğu'nu yenilgiye uğratmasından sonra Güneybatı Asya'da Makedonya Krallığı'na bağlı yeni krallıklar kurulmaya başlanmıştır. Bu yeni krallıklar, Klasik Grek kültürünü ve dilini söz konusu topraklara taşımıştır. Aynı şekilde bu krallıklar da yerel kültürlerden etkilenmiş, yerel uygulamaları ve kurumları benimsemiştir.
Bu anlamda Helenistik Dönem, Antik Grek uygarlığı ile Yakın Doğu'nun, Orta Doğu'nun, Güneybatı Asya'nın bir kaynaşmasını ve bu toplumları "barbar" olarak gören eski Grek tutumundan bir uzaklaşmayı, bir kopmayı temsil etmektedir. Bununla birlikte gerçek anlamda karma bir Grek-Asya kültürünün yaygın olduğunu ileri sürmek güçtür. Varlıklı sınıflar ve siyasi erki elinde bulunduran zümreler yeni karşılaştıkları kültürel öğeleri ya da tutumları, kendileri açısından yararlı ya da ilginç buldukları ölçüde benimseme eğilimindeydiler, fakat nüfusun büyük çoğunluğu eskiden olduğu gibi yaşamaya devam etmiştir.

Helenistik kavramı ilk olarak Alman tarihçi Johan Gustav Droysen tarafından, Greklerin baştan beri kendilerine verdikleri adlandırma olan ''Helen'' sözcüğünden türetilmiş ve 19. yüzyıl ortalarında kullanılmıştır. Droysen bu kavramla Büyük İskender'in MÖ 4. yüzyılda istila ettiği topraklarda Grek kolonileşmesi hareketinin ve Grek kültürünün yayılmasının anlatılmak istendiği bir kavram olarak kullanmıştır. Esasen Droysen'in bu tanımlaması pek çok tartışmaya yol açmıştır. Helenik tanımlamasına -en azından Droysen'in yüklediği anlamda- pek çok tarihçi karşı çıkmıştır. Bununla birlikte Helenistik tanımlaması hâlen kullanılagelmektedir. Dahası bu tarihsel dönemi tanımlayacak daha tercih edilir bir adlandırma yoktur.Gerçekten de Helenistik Dönem'in en belirgin gelişmelerinden biri de Asya ve Afrika'da hızla yeni Grek kolonilerinin kurulmasıydı. Bu gelişme esasen çok geniş bölgelerin tek bir siyasi otoritenin kontrolüne geçmesiyle ticaretin gelişmesinden kaynaklanıyordu. Bu yeni yerleşimler Grek dünyasının değişik yerlerinden gelen kolonicileri bir araya getirmişti. Eskiden olduğu gibi, tek bir "ana kent"den kaynaklanan bir yayılma değildi. Bu gelişmenin bir sonucu olarak esas kültürel merkezler, Yunanistan'dan Pergamon ve Rodos'a yayıldı ve Seleukia, Antioch, İskenderiye gibi kentler kuruldu. Değişik kentlerden gelen bu Grekçe konuşan insanlar Attika'nın saygın lehçesini kullanıyorlardı. Ancak bu kentlerde zaman içinde Helenistik Grekçe olarak da bilinen Koini lehçesi, bir bakıma ortak dil "lingua franca" olarak gelişmiştir.
Helenistik Dönem'in bir diğer karakteristiği ise gelişen ticaretin, onun teşvik ettiği üretim artışının yol açtığı bir gelişmeydi. Bu dönemde edebiyat, mimari, süsleme, plastik sanatlar ve bilimsel araştırmalarda son derece parlak ürünler ortaya çıktığı görülmektedir.
Kuşkusuz Helenleştirme, Antik Grek kültürünün Helenistik dünyaya yayılmasıydı. Ancak bu yayılmanın genişliği, etkinliği ve ne ölçüde bilinçli bir politikanın sonucu olduğu ciddi biçimde tartışmaya açıktır. Büyük İskender'in bilinçli bir Helenleştirme politikası izlemiş olduğunu düşünmek mantıklıdır. Ancak bu politikanın gerisinde yatan nedenleri bilmeye olanak yoktur. Antik Grek kültürünü geniş bir coğrafyaya yaymayı da amaçlamış olabilir. Ancak, genişleyen devasa bir imparatorluk toprakları üzerinde hakimiyet kurmayı sağlayacak etkin önlemler almayı amaçlamış olması daha yüksek bir olasılıktır.

Antik Grek, geleneksel olarak bağımsız şehir devletlerinden oluşuyordu. Bu şehir devletleri Peloponez Savaşı (MÖ 431-404) sonrasında tümüyle Sparta'nın hakimiyeti altına girmişti. Sparta, her ne kadar tüm şehir devletlerinden daha güçlü görünüyorsa da gücü sınırsız değildi. Sparta hakimiyeti de MÖ 371 yılındaki Leuctra Muharebesi'yle Thebai tarafından kırıldı. Fakat MÖ 362 yılındaki Mantinea Muharebesi sonrasında Yunanistan'daki şehir devletleri öylesine güçsüz duruma düşmüşlerdi ki, hiçbiri diğeri karşısında üstünlük arayışına girişecek durumda değildi. Bu zayıflık karşısında, II. Filip'in Makedonya Krallığı'nın Yunanistan üzerindeki etkisi gelişmeye başladı. Böyle olması kaçınılmazdı çünkü Makedon Krallığı Grek şehir devletlerine oranla daha geniş topraklarda hükümrandı ve merkezi bir yönetime sahipti, dolayısıyla her açıdan, özellikle de askeri yönden daha güçlüydü.
Güçlü ve yayılmacı bir hükümdar olan II. Filip'in tahta geçmesiyle Makedon Krallığı Yunanistan üzerinde bir güç haline gelmeye başladı. II. Filip Makedonya topraklarını genişletmek için her türlü fırsata sahipti ve MÖ 352 yılında Teselya ve Magnezya'yı topraklarına kattı. Thebai ve Atina ile düzensiz, plansız çatışmalar 10 yıldan fazla devam etti. Sonunda MÖ 338 yılında Heroneya Muharebesi'nde II. Filip Thebai ve Atina kuvvetlerini yenilgiye uğratmıştır. Sonunda Kral Filip kendi kontrolü altında Korinthos Birliği'ni kurdu. Hemen ardından Korinthos Birliği'nin lideri seçildi ve doğudaki Pers İmparatorluğu'na karşı bir sefer planlandı ancak hazırlıkların henüz başlarında bir suikasta uğradı. Suikast, muhtemelen oğlu Büyük İskender tarafından teşvik edilmişti.

Kral Filip'in yerine tahta geçen Büyük İskender, babasının planladığı İran seferini kendi üstlenmiştir. Seferin sonunda Büyük İskender Pers Kralı III. Darius'u tahttan devirerek tüm Pers İmparatorluğu hakimiyetindeki toprakları ele geçirdi. İstila edilen topraklar, Anadolu, Levant, Mısır, Mezopotamya, Medya, İran, Afganistan'nın, Pakistan'ın bir bölümü ve Asya stepleridir. Bu askeri seferin devamında, MÖ 323 yılında Büyük İskender öldü. Ancak doğuya doğru seferine devam ederken istila ettiği toprakların yönetimi için bazı generallerini, bir çeşit bölge valisi olarak atamıştır. Bu bölge valileri yer yer yerel halkın direncinyle karşılaştılar ve değiştirilmek zorunda kalındı. Örneğin Kapadokya Bölgesi için Aleksandros'un atadığı yönetici generallerinden Sabiktas'dı. Fakat yerel halkın direnişi neticesinde bir Pers soylusu olan I. Ariarathes'i atamak zorunda kalınmıştır.
Fethettiği çok geniş topraklar, İskender'in ölümünden sonra birkaç yüzyıl boyunca güçlü bir Grek etkisi altında kaldı. Grek kültürünün bu toprakları etkileme süreci, batıda Roma'nın ve doğuda Pers İmparatorluğu'nun yükselişine değin sürmüştür. Grek kültürüyle Doğu kültürünün karışmasıyla melez Helenistik kültürü gelişmeye başladı. Bu gelişme, Yunanistan'la bağları koptuğunda bile, Grek-Baktriya Krallığı'nda görüldüğü gibi sürdürdü. Bu melez Helenistik kültürünün İskender'in istilalarından sonra Makedonya İmparatorluğu'nda meydana gelen değişimlere karşın ve Diadochi hakimiyeti boyunca, Grek etkisi olmaksızın ortaya çıktığı ileri sürülebilir. İskender üzerine çalışmalarıyla bilinen İngiliz tarihçi Peter Green tarafından belirtildiği gibi, İskender'in istilalarının ortaya çıkardığı pek çok unsur, Helenistik Dönem kavramı altında birleştirilmiştir. İskender'in istilacı ordusu tarafından fethedilen Mısır, Anadolu ve Mezopotamya bir bakıma isteyerek "düşmüştü". Bu bölgelerde İskender, bir fatihden çok bir kurtarıcı görüldü.
Fethedilen birçok bölge, Diadoki olarak bilinen İskender'in generalleri ve ardılları tarafından yönetilmeye devam edildi. İskender'in ölümünün hemen ardından imparatorluk aralarında bölündü. Ancak bazı bölgeler nispeten kısa sürede elden çıktı ya da sadece görünüşte Makedon kontrolü altında kaldı. İki yüz yıl sonra imparatorluktan kalan yönetimler giderek azalmış ve farklılaşmıştı. Son olarak Ptolemaic Mısır da Roma tarafından yıkıldı.

İskender'in ölümünden sonraki aşağı yukarı kırk yıl, generaller arasında, imparatorluk üzerinde hâkimiyet kurabilmek için yapılan savaşlarla geçti. Yaklaşık MÖ 281 yılında bu savaşların sonucunda dört büyük krallık oluştu ve bölge askeri olarak duruldu.

Yunanistan ve Makedonya'da Antigonos Hanedanlığı.
Anadolu'da, merkezi Pergamon (bugünkü Bergama) olan yerel bir hanedanlık olarak Attalos Hanedanı
Mısır'da, merkezi İskenderiye'de Ptolemaios Hanedanı
Suriye ve Mezopotamya'da Antioch (bugünkü Antakya) merkezli Seleukos Hanedanı
Daha sonra iki krallık daha ortaya kurulmuştur, Gre -Baktriya Krallığı ile Grek-Hint Krallığı. Bir süre sonra bu krallıklardan her biri belirgin ve kendine özgü bir gelişme göstermiştir. Bu krallıkların çoğu sonraki dönemlerinde Roma Cumhuriyeti'nin egemenliği altına girdiler. Tarihleri, çeşitli ittifaklar, siyasi amaca hizmet eden evlilikler ve savaşlarla sürüp gitmiştir. Yine de bu krallıkların hükümdarları sonuna kadar kendilerini Helen olarak gördüler. Ayrıca diğer Helenistik krallıkların da hâlâ Helen olduğunu ve onlarla girişilecek çatışmaların "barbar"lara karşı savaşma olmadığının da bilincindeydiler.

Ptolemaios, İskender'in yedi muhafızından biriydi. İskender'in ölümünden hemen sonra Mısır satrapı olarak atandı. Daha sonra MÖ 305 yılında kendini I. Ptolemaios olarak kral ilan etmiştir. Daha sonraları "Soter" (kurtarıcı) olarak anıldı. Mısırlılar zaman içinde Ptolemaios soyundan gelen kralları, firavunların ardılları olarak görmüşlerdir. Ptolemaios hanedanı Mısır MÖ 30 yılında Roma hakimiyetine geçene kadar

Hint-Avrupa dil ailesi, yüzlerce dil ve lehçe içeren dünyanın en büyük dil ailesi. Dünyada 3,2 milyarı aşkın kişinin anadili bu aileye ait bir dil olup, bu değer dünya nüfusunun %46'sına tekabül etmektedir. Avrupa'nın en büyük dilleri, Güney ve Batı Asya dilleri, Kuzey ve Güney Amerika ve Okyanusya'da en çok konuşulan diller Hint-Avrupa dilleridir. Ethnologue'a göre yaşayan 445 Hint-Avrupa dili bulunmaktadır ve bu dillerin üçte ikisinden fazlası (313) Hint-İran koluna bağlıdır.
Dilbilimciler, Hint-Avrupa dillerinin Proto Hint-Avrupalılar tarafından konuşulmuş Proto Hint-Avrupa dili olarak adlandırılan bir dilden geldiğini öne sürmektedir. En çok destek gören Kurgan hipotezine göre dilin anavatanı Avrasya'nın Karadeniz-Hazar stepleri bölgesidir ve buradan dünyanın büyük bir kısmına yayılmıştır. Hint-Avrupa dillerinin bilinen ilk yazılı örnekleri Bronz Çağı sırasında üretilmiş ve Anadolu dilleri olan Hititçe ve Luvice ile Helen dili Miken Grekçesi kullanılarak yazılmış metinlerde kaydedilmiştir. En eski Hint-Avrupa kayıtları, Hint-Avrupalı olmayan Sami Asurluların Kültepe'de ürettiği metinlerde yer alan izole Hititçe kelime ve isimlerde tasdik edilmiştir.
Günümüzde, dünyada toplam konuşan sayısına göre en çok konuşulan 20 dilden 11'i Hint-Avrupa dil ailesine aittir. Bu diller sırasıyla İngilizce, Hintçe (Hindustânî), İspanyolca, Fransızca, Bengalce, Rusça, Portekizce, Urdu (Hindustânî), Almanca, Marathi ve Batı Pencapçası'dır.

Thomas Young 1813'te dil ailesine bağlı dillerin Batı Avrupa'dan Kuzeydoğu Hindistan'a uzanan coğrafi bölgede konuşulması nedeniyle Hint-Avrupa (Hint'ten Avrupa'ya kadar) terimini türetmiştir. Dil ailesini adlandırmak için aynı dönemde bir diğer adlandırma Hint-Alman (Indo-Germanic), Conrad Malte-Brun tarafından türetilmiştir.

Proto Hint-Avrupa dili, tüm Hint-Avrupa dillerinin ortak atası olduğu öne sürülen bir dildir. Proto Hint-Avrupalılarca konuşulduğu varsayılan dile ait herhangi bir yazılı kaynak bulunmadığından ötürü, dil hakkında ortaya konmuş bilgiler tarihsel dilbilim ve rekonstrüksiyon yöntemleri kullanılarak bu dil ailesi içinde yer alan dillerin karşılaştırılması ile ortaya çıkarılan özelliklere dayanmaktadır.
Tarihsel açıdan pek çok hipotez, Hint-Avrupa halklarının kökenlerini, yayılmasını ve farklılaşmasını açıklamak için geliştirilmiştir. Bu varsayımlardan en çok kabul göreni Kurgan hipotezi olmaktadır. Kurgan hipotezine göre dilin asıl konuşurlarının Doğu Avrupa'nın Karadeniz-Hazar bozkırlarında yaşadığı varsayılır. Bu teoride proto dil özellikle Yamnaya kültürü ve bu kültür ile ilgili kurganlar ile ilişkilendirilmektedir. Bunun yanı sıra Ermeni ve Anadolu hipotezleri daha az destek görmekle birlikte Kurgan hipotezine karşı desteklenen diğer teorileri oluşturmaktadır.

Ön Hint-Avrupalıların göçlerle birbirinden ayrılması, Hint-Avrupa dillerinin çeşitlenmesine neden olmuştur. Bu ayrılma ses evrimlerine neden olmuş ve Proto Cermence (tüm Cermen dillerinin atası) ve Proto Anadolu dilleri (tüm Anadolu dillerinin atası) gibi dillere evrilmiştir. Bu proto diller ise zamanla daha da farklılaşmış, günümüzdeki modern dilleri oluşturmuştur.Türkçe "götürmek", "taşımak" vb. anlamlara sahip *bʰer- kökünün çeşitli erken dönem Hint-Avrupa dillerindeki ve bu dillerin soyundan gelen modern Hint-Avrupa dillerindeki yansıması şu şekildedir:

Arnavutluk'ta ve Kosova'da konuşulur.

Hitit, Lidya, Likya, Milya, Karya, Side, Pisidya, Kalaşma, Luvi, Pala dilleri gibi Anadolu'da antik dönemde konuşulmuş dilleri içerip Hint-Avrupa dillerinin en eski ve en erken soyu tükenmiş koludur. Frigya dili de aynı dönemde Anadolu'da konuşulmakta olup başka bir Hint-Avrupa dilidir.

Litvanca, Letonca, Latgalyaca, Samogitçe

Dünyada 250 milyon kişi tarafından konuşulur.

Rusça, Ukraynaca, Belarusça, Podlakyaca, Batı Polesiyece

Çekçe, Slovakça, Lehçe, Sorbca

Bulgarca, Makedonca, Slovence, Sırpça, Hırvatça, Boşnakça

İngilizce dünyada 410 milyon kişi tarafından anadil olarak konuşulur ve 53 ülkede resmî dildir.
Almanca (95 milyon kişi anadili olarak konuşur), Felemenkçe (23 milyon kişi), Yidiş (3 milyon kişi), Afrikaans (16 milyon kişi)

İskandinav dilleri olarak da bilinen bu diller toplam 22 milyon kişi tarafından konuşulur. İskandinav dilleri İsveççe, Danca, Norveççe, İzlandacadır.

Ermenistan'da ve Rusya, ABD ve Fransa başta olmak üzere dünyada yaşayan Ermeni azınlıklar tarafından (yaklaşık 5 milyon kişi) konuşulur.

İran, Orta Asya ve Kafkasya'da 150 milyondan fazla kişi tarafından konuşulur. Bu grup Doğu ve Batı İrani diller olmak üzere iki alt gruba ayrılır. 

Batı grubuna ait diller: Farsça, Kürtçe, Tacikçe, Zazaca, Talışça, Tatça, Simnanca, Sengserce, Gilekçe, Mâzenderanca,,Goranice, Soranice
Doğu grubuna ait diller: Osetçe, Peştuca, Peraçça, Yağnupça, Pamir dilleri

Hintçe (333 milyon kişi), Urduca (104 milyon kişi), Sanskritçe, Pali dili, Romanca, Bengalce, Pencapça, Nepalce.

Latince, Umbriyaca, Oskanca, Faliskçe.

Dünyada 600 milyon kişi tarafından konuşulur. Başlıca Romen dilleri Fransızca, İspanyolca, İtalyanca, Portekizce, Rumence, Katalanca, Oksitanca, Korsikaca, Sarduca ve Arpitancadır.

Dünyada 1,5 milyon kişi tarafından konuşulur. Başlıca Kelt dilleri Bretonca, Galce, İrlandaca, İskoç dili, Kernevekçe, Manksça

Toharca veya Tohar dilleri, Hint-Avrupa dil ailesinin soyu tükenmiş bir dalıdır. Dil, Tarım Havzası'nın (günümüz Sincan, Çin) kuzeyindeki vaha kentlerinde ve Lop Çölü'nde bulunmuş MS 6. yüzyıldan 8. yüzyıla kadar uzanan el yazmalarıyla bilinmektedir.

Yunanistan çevresinde 15 milyon kişi tarafından konuşulur.

Hint Okyanusu, kuzeyde Asya, batıda Afrika ve Arabistan Yarımadası, doğuda Malay Yarımadası, Sunda Adaları ve Okyanusya tarafından çevrilen, dünyanın üçüncü büyük okyanusudur. Agulhas Burnu'nun güneyinde 20° Doğu boylamının geçtiği yerde Atlas Okyanusu'ndan; 147° Doğu boylamının geçtiği yerde de Pasifik Okyanusu'ndan ayrılır. En kuzeyde Basra Körfezi'nde, 30° enlemine kadar uzanır. Dünya sularının %20'sini kapsar. Afrika'dan Avustralya'ya kadar okyanusun genişliği 10.000 kilometre kadardır. Bu alanda yaklaşık olarak 73.566.000 km² yer kaplar. Hacminin yaklaşık olarak 292.131.000 km³ olduğu tahmin edilmektedir.
Okyanus içerisindeki ada ülkeler Madagaskar, Komorlar, Seyşeller, Maldivler, Mauritius, Sri Lanka ve Endonezya'dır. Asya ve Afrika arasında önemli bir geçiş yolu niteliğinde olması nedeniyle ülkeler arasında anlaşmazlıklar çıkmaktadır. Bağlantı bölgesi Hindistan'ın kuzeyinde kıta sahanlığından çıkarak güneye doğru ilerleyen bir sap ve iki koldan oluşan ters bir Y şeklindeki Orta Hint Okyanusu Sırtı'dır. Doğu, batı ve güney havzaları bu sırtlar yüzünden bir kez daha bölünmüştür. Kıta sahanlığı ortalama olarak 200 km genişliğe kadar uzanır. Bunun yanı sıra Avustralya'nın batı kıyılarında 1.000 km'ye kadar çıkmaktadır. Ortalama derinlik 3.890 metredir. En derin nokta Java çukurunda deniz seviyesinin yaklaşık 7.450 m altındadır. 50° güney enleminin kuzey bölümü %86 oranında pelajit çökeltilerle; diğer %14'lük bölüm ise toprak tortularıyla kaplanmıştır. Bu enlemin altında kalan bölgeler ise daha çok buzul alanlardır. IHO (International Hydrographic Organisation) 2000'de aldığı bir kararla Hint Okyanusu'nun bir bölümünde beşinci bir okyanusun daha sınırlarını belirledi. Bu yeni okyanus Antarktika kıyılarından 60° güney enlemine kadar uzanıyor. (Bkz. Güney Okyanusu)
Hint Okyanusu'ndaki önemli geçiş noktaları ve boğazlardan bazıları Babülmendep Boğazı, Hürmüz Boğazı, Malakka Boğazı, Süveyş Kanalı'nın güney girişi ve Sunda Boğazı'dır. Andaman Denizi, Umman Denizi, Bengal Körfezi, Büyük Avustralya Körfezi, Aden Körfezi, Mozambik Kanalı, Kızıldeniz okyanusun diğer bölümlerindendir.

Kuzey kesimlerde iklime muson rüzgâr sistemleri etki etmektedir. Ekimden nisana kadar güçlü kuzeydoğu rüzgârları eser; mayıs-ekim ayları arasında ise güney ve batı rüzgârları hüküm sürer. Bu rüzgârlar Umman Denizi'nden Hindistan alt kıtasına şiddetli muson yağmurları getirirler. Güney Yarımküre'de rüzgârlar genellikle daha yumuşaktır ama Mauritius yakınlarında şiddetli yaz fırtınaları yaşanabilir. Muson rüzgârlarının yönü değiştiğinde ise kasırgalar Arap Denizi ve Bengal Körfezi'nin kıyılarını vurmaktadır.
Okyanus akıntıları genel olarak musonlar tarafından kontrol edilir. Biri Kuzey Yarımküre'de saat yönünde, diğeri ise ekvatorun güneyinde saat yönünün tersi yönde olmak üzere iki büyük dairesel akıntı hakim akış şeklini belirler. Kış musonları etkisini gösterdiği sırada kuzey akıntılarını da tersine döndürür. Derin sulardaki dolaşım ise Atlantik, Kızıldeniz ve Antarktika'dan gelen akıntıların kontrolündedir. 20° güney enleminin kuzey bölgelerinde deniz suyu sıcaklığı minimum 22 °C değerlerindedir. Doğu bölgelerde bu 28 °C'ye kadar çıkmaktadır. 40°güney enleminin güneyinde ise sıcaklık çok hızlı bir şekilde düşer.
Suyun tuzluluk oranı 1000'de 32 ila 37 arasında değişmektedir. Tuzluluk oranı en yüksek olan yerler Arap Denizi ile Güney Afrika ve Güneybatı Avustralya arasındaki bölgelerdir.
45° Güney enleminden sonra su yüzeyinde irili ufaklı buz kütleleri ve buz dağları görülmeye başlanır. 60° Güney enleminin güneyindeki bölgelerde ise yıl boyunca bu kütlelere rastlanabilir.

Okyanusların sınırları

NOAA In-situ Ocean Data Viewer
The Indian Ocean in World History: Educational Website31 Mart 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Regional Tuna Tagging Project-Indian Ocean with details of the importance of Tuna in the Indian Ocean11 Eylül 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Detailed maps of the Indian Ocean
The Indian Ocean Trade: A Classroom Simulation
CIA – The World Factbook, Oceans: Indian Ocean9 Mayıs 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hispanik Amerika (İspanyolca: Hispanoamérica veya América hispana) ya da İspanyol Amerikası (İspanyolca: América española), Amerika'da İspanyolca konuşan uluslardan oluşan bölge.
Bu ülkelerin birbirleriyle ve eski Avrupa metropolü olan İspanya ile önemli ortak noktaları vardır. Bu ülkelerin tamamında, İspanyolca ana dildir ve arada resmî statüsünü Guaraní, Keçuva, Aymara veya Maya gibi bir veya daha fazla yerli dillerle ve Porto Riko'da İngilizceyle paylaşmaktadır. Katolik Hıristiyanlık bölgede egemen dindir.
Hispanik Amerika bazen Brezilya ile "Ibero-Amerika" terimi altında gruplandırılmaktadır ve İber yarımadasında kültürel kökenleri olan Amerika kıtasındaki ülkeler anlamına gelmektedir.

İspanya'nın Amerika kıtasını fethi 1492'de başladı ve nihayetinde, çeşitli Avrupa güçlerinin 15. ve 20. yüzyıllar arasında Amerika, Asya ve Afrika'da önemli miktarda toprak ve halka sahip olduğu geniş bir tarihsel dünya keşif sürecinin parçası oldu. Hispanik Amerika, büyük İspanyol İmparatorluğu'nun ana parçası oldu.
1808'de Napolyon'un İspanya'yı ele geçirmesi ve bunun sonucunda ortaya çıkan kaos, İspanyol İmparatorluğu'nun dağılmasına yol açtı ve bunun sonucu Hispanik Amerika topraklarında kurtuluş mücadelesi başladı. 1830'a gelindiğinde İspanyol Amerikan ve Asya topraklarından kalan tek yer Filipin takımadaları ile Küba ve Porto Riko adalarıydı. Bu da 1898 İspanyol-Amerikan Savaşı'na kadar sürdü.

Notlar

Kaynaklar

Hitit mitolojisi; Hitit İmparatorluğu'na ait inanışlar ve mitler sistemidir. Mezopotamya mitolojisini temel almış olmakla beraber, Hatti ve Hurri etkisinde kalmıştır. Hititler, fethettikleri bölgelerde tapınılan tanrı ve tanrıçalara gösterdikleri saygıdan ve onları yerel ölçekte de olsa kabul etmelerinden dolayı Bin Tanrılı Halk olarak anılmıştır.

Hitit mitolojisinin ve panteonunun odağında fırtına tanrısı bulunur. Baş tanrı olan eril fırtına tanrısının dışındaki bir diğer temel ve önemli kavram ise Hitit öncesi ve sonrası Anadolu mitoloji ve kültürlerinde de rastlanan, dişil güneş tanrıçasıdır ki bu tanrıça ana tanrıça ve arz ile özdeşleştirilmiştir. Bu kavramlarda köken araştırılmasına gidildiğinde varılan sonuçlar genellikle fırtına tanrısının Hint-Avrupa kökenli olduğu, güneş tanrıçasının ise bölgenin yerel halklarından yani Hattilerden alınmış olabileceğidir.
Hitit mitolojisi, Hititler öncesi Anadolu kavimlerinin inançlarından ve çevre inançlarından etkilenmiş olsa da en net karakteristiklerinden birisi, özellikle erken dönemlerde senkretizasyondan uzak olması ve hatta senkretizasyondan kaçınmasıdır. Örneğin Hitit mitolojisinin ana karakteri olan fırtına tanrısı, aynı zamanda büyük oranda yerelleşmiştir, diğer bir deyişle farklı yörelerin kendi yerel fırtına tanrıları vardır. Fırtına tanrısı kavramı odak alınarak millî veya genel bir karakterin vurgulanmasının yanı sıra bunun yerelleştirilmesiyle yerel karakter de vurgulanmaktadır.
Hitit İmparatorluğu'nun genişlemesiyle birlikte Hitit mitolojisinde senkretizm de görülmeye başlanmıştır. Bunun örneklerinden birisi, siyasi yayılmayla birlikte kraliyet arşivlerinde bahsedilen tanrı ve tanrıça isimlerinde Suriye ve Mezopotamya’da tapınılan tanrı ve tanrıçaların da isimlerine rastlanmaya başlanmasıdır. Yapılan antlaşmalarda geçmekte olan, antlaşmaya tanık tanrıların listelerinde de Hatti ve Hint-Avrupa dışı kökenli, çevre mitolojilerde yer alan tanrılara rastlanmaktadır. MÖ 13. yüzyılda Hitit mitolojisinde senkretizasyonun bir başka temsili olarak kabul edilebilecek bir yenilik daha yaşanmıştır ki bu da tanrı ve tanrıçaların gruplaştırılmasıdır. Buna göre tanrı ve tanrıçalar kaluti olarak anılan “daireler” içerisinde gruplaştırılmışlardır. Bugün Türkiye topraklarında bulunan Yazılıkaya’daki rölyeflerde betimlemelerine rastlanan bu olayın bir başka ilginç yönü de betimlemelerden Hatti kökenli olduğu anlaşılan çoğu tanrı için Hurri dilinde isimlerin kullanılmasıdır ki bu senkretizasyonun en bariz ve kalıcı örneğidir.
Bununla birlikte Hitit mitolojisinde, sistematik bir senkretizasyondan veya herhangi bir şekilde sistematik olarak kabul edilmiş bir mitik hiyerarşiden söz etmek pek doğru olmaz, zira resmî anlamda diğerlerinden üstün görülen ve kabul edilen bir mitik hiyerarşi bulunmamaktadır.

Hititler, birçok doğa olayını tanrılara bağlamakla beraber onları insan biçiminde (antropomorfik) olarak düşünmekteydiler. Buna göre bir tanrı, istediği takdirde çekip gidebiliyordu. Tanrının gitmesiyle ona bağlı olan doğa olayları da etkileniyordu.

Gök tanrısı aynı zamanda fırtına tanrısıydı. Anadolu'nun iklimini göz önünde bulundurulduğunda -eskiden daha sıcak olduğu düşünülse de- fırtınaların önemi olduğu söylenebilir. Bir fırtına sırasında Kral II. Murşili'nin dilinin tutulduğu şöyle ifade edilir:
"Birden hava bozdu. Gök tanrısı korkunç bir şekilde gürledi ve ben ürktüm. O zaman ağzında söz azaldı ve söz kesiklik yaparak yukarı doğru çıktı. Yıllar geçince bu düşlerimde de kendini duyurmaya başladı. Bu düşlerden birinde tanrının eli bana değdi ve konuşma gücümü bütünü ile yitirdim."
Bir Hitit metninde de II. Muvatalli'nin duası şöyle geçmektedir:
"Hatti'nin Fırtına Tanrısı'nın önünde yürüyen boğa Şeri, efendim, benim dua olarak bu sözlerimi tanrılara bildir! Efendiler, göğün ve yerin efendileri tanrılar bu sözlerimi ve duamı işitsinler."

Hititlerde tanrı ne kadar önemliyse tanrıça da o kadar önemlidir. Bunun izdüşümü olarak da Hitit toplumunda kadın, erkeğe eş değer konumdadır.
Hitit Tanrıçası, Hattilerde Vuruşemu, Hurrilerde Hepat diye adlandırılır. Hititlerde "Arinna'nın güneş tanrıçası", geç Hititlerde Kupaba olarak da geçmiştir. (Kybele'nin de aynı inancın devamı olduğu düşünülmektedir.)
Tanrıça isimleri tabletlerde farklı isimlerde geçse de benzer özelliklere sahiptir. Özellikle Hurri etkisiyle, Teşup'un panteona girmesiyle beraber Teşup'un karısı tanrıça Hepat da önemli bir yer tutmaya başlamış, hatta Arinna'nın güneş tanrıçası ile eş bir konuma gelmiştir. Bir belgede şöyle denmektedir:
"Bütün ülkelerin kraliçesi efendin, Arinna'nın güneş tanrıçası! Hatti ülkesinde sen Arinna'nın güneş tanrıçası adını alırsın, sedir ağacı ülkelerinde ise Hepat adını alırsın."

Hitit dininde liturji büyük oranda büyü ile iç içeydi. Liturji özellikle günlük hayatın ve tipik yaşam devrelerinin sorunlarıyla ilgiliydi. Örneğin kişinin yaşamının bir devresini kapatıp bir diğerine başlaması, ergenlik dönemi veya doğum gibi, çeşitli ritüellerle desteklenir ve geçişi kolaylaştırma amacı güdülürdü. Liturjinin ilgilendiği sorunların hepsinin kaynağı ilahî olarak görülmezdi; bazıların kaynağı bir tür “kirlilik” kavramıyla bağdaştırılırdı. Hitit kültüründe hastalıklar genellikle ritüellerle tedavi edilirdi; bu hem bireysel anlamda (örneğin uykusuzluk tedavisine rastlanmıştır) hem de daha toplumsal, kitlesel bir anlamda (örneğin salgınların kovulmasına rastlanmıştır) geçerlidir.
Liturjide yer alan büyü ve ritüeller büyük oranda günlük köy yaşantısından analojiler şeklindeydi.

Kral ve yönetimi dinin imparatorluk topraklarındaki idaresi ve konumundan sorumluydular ve bu tapınakların bakımı, litürjinin uygun şekilde yerine getirilmesi gibi çeşitli görevleri içermekteydi. Başkentte fırtına tanrısı ve güneş tanrıçasına tapınılan büyük tapınakların yanı sıra imparatorluk topraklarında birçok farklı yerde irili ufaklı birçok farklı tanrı ve tanrıça için tapınaklar bulunmaktaydı. Tapınaklarda yer alan put veya putların yapıldığı malzemeler, kalitesi (veya kaliteleri), sunulan adakların özellikleri, tapınakla ilgilenen hizmetlilerin sayısı ve nitelikleri gibi hususlar devletin sorumluluğu altındaydı.
Bir anlamda tapınakta, tapınağın adandığı tanrı (veya tanrıça) doyurulur ve bakılırdı. Tanrıların ihtiyacı olduğuna inanılan şeyler o dönemlerin Hitit soylularının ihtiyaçlarına benzerdi.
Tapınakların bakımının yanı sıra belirli dönemlerde farklı tanrılara şölenler düzenlenirdi. Bu şölen ve kutlamaların çoğunluğu tarımsal takvime göre gitmekteydi: örneğin sonbahar sezonunda gerçekleştirilen, depoların hasat edilen ürünlerle dolmasını kutlayan ve bu odak etrafında gelişen şölenler gibi. Ayrıca özellikle Yazılıkaya'daki ana galeriler Hattuşa'nın fırtına tanrısı için büyük bir yeni yıl kutlamasının da gerçekleştirildiği fikrini doğurmuştur. Hitit festivallerine, genellikle, kralın katılması şarttı. Bu, festivallerin zaman çizelgesini sık sık etkilemiştir.
Çoğunlukla festivallerde yiyecek türünde adaklar sunulur; çeşitli atletik müsabakalar, at veya koşu yarışları, müzik dinletileri gibi eğlenceler tertiplenirdi. Bununla birlikte, festivallerin sergilediği eğlence kültürü hakkında çok detaylı bilgilerin olduğu söylenemez; örneğin Hitit müziği hakkında çok az bilgi bulunmaktadır.

Hititler veya Etiler, Batı Asya'da Tunç Çağı'nın ilk büyük medeniyetlerinden birini kuran Anadolulu, Hint-Avrupa halkıdır. Muhtemelen Karadeniz'in ötesinden gelerek MÖ 2. milenyumun başlarında günümüz Türkiye topraklarına yerleşmişlerdir. Hititler, Kuzey-Orta Anadolu'da bir dizi siyasal oluşum meydana getirdi. Bunlar arasında MÖ 1750'den önce var olan Kuşşara Krallığı, yaklaşık MÖ 1750–1650 yılları arasına tarihlenen Kaneş ya da Neşa Krallığı ve MÖ 1650 dolaylarında başkenti Hattuşa olan bir imparatorluk yer alıyordu. Modern dönemde Hitit İmparatorluğu olarak bilinen bu yapı, MÖ 14. yüzyılın ortalarında I. Şuppiluliuma döneminde en parlak dönemine ulaşmış, Anadolu'nun çoğunu, Levant'ın kuzeyini ve Yukarı Mezopotamya'nın bir kısmını kapsayarak rakip Hurri-Mitanni ve Asur imparatorluklarıyla komşu olmuştur.
MÖ 3000 yıllarında pek iyi bilinmeyen nedenlerden ötürü Karadeniz'in kuzeyinden güneye doğru göç eden kavimlerden birisi olduğu iddia edilen Hititler, Anadoluya MÖ 2100-2000 yılları arasında Kafkasya üzerinden gelmişler ve Doğu ve Güneydoğu Anadolu'ya geçmişlerdir. MÖ 2000-1600 yılları arasında, Anadolu'da o dönemlerde hâkim olan Hatti ve Hurri beyliklerinin yanı sıra Hint-Avrupalı kavimlere de rastlanmaktadır. Bu dönemlerde Hitit prenslerinin kendilerine çeşitli politik sebeplerle Hattice ve Hurrice ad takmaları kimin yerli halk, kimin Hint-Avrupalı göçmen kavimler olduğunun anlaşılmasını zorlaştırmaktadır. Hititlerin Anadolu'daki egemenlikleri Eski Krallık Dönemi (MÖ 1660-1460) ve Büyük Krallık Dönemi (MÖ 1460-1190) olarak iki kısımda incelenebilir. MÖ 1660 civarında İç Anadolu'daki Hatti beyliklerini ele geçirerek Hattuşaş merkezli olarak kurdukları devlet MÖ 14. yüzyıl ortalarında I. Şuppiluliuma yönetimi altında Levant ve Yukarı Mezopotamya'ya değin genişleyerek bir süper güç hâlini almış ve egemenliklerinin pik noktasında Mısır ile beraber o zamanın medeniyet dünyasını paylaşmışlardır. Hitit tarihinde ilk kez Hititçe olduğu kabul edilen bir isimle tahta çıkan I. Şuppiluliuma yönetimi altında Hititlerin etkisi öylesine artmıştır ki genç yaşta ölen Mısır firavunu Tutankhamun'un dul eşi Ankhesenpaam, Şuppiluliuma'nın oğullarından biri ile evlenmek istemişti.
Halk, Hint-Avrupa dillerinin bilinen ilk örneği olan ve Anadolu dilleri sınıfına ait Hititçe ve Luvice dillerini konuşmuştur. Bu dillerin yanı sıra tabletlerinde Sümerce ve Akadca yazılar da mevcuttur. Anadoluya gelmeden önce mi yoksa geldikten sonra mı kullanmaya başladıkları bilinmemekle beraber çivi yazısını ve hiyeroglif yazı sistemini kullanmışlardır. Hititler anal adı verilen günlükler tutmuş, çok-tanrılı bir dine inanmışlardır.
Araştırmacılar Tunç Çağı boyunca demir işçiliğini tekellerinde tuttukları düşünülen Hititlerin, demir eritme yöntemini keşfettiğini düşünmekteydi. Bu görüş, 21. yüzyılla birlikte giderek daha fazla tartışılır hale gelmiştir. Geç Tunç Çağı çöküşü ve ardından gelen Demir Çağı'nda, demir işleme yöntemi bölge genelinde yavaş ve nispeten sürekli bir şekilde yayılmıştır. Tunç Çağı Anadolu'sundan kalma bazı demir objeler bulunsa da bunların sayısı aynı dönemde Mısır, Mezopotamya ve diğer bölgelerdeki buluntularla benzerlik göstermektedir ve bu objelerin sadece küçük bir kısmı silahtır. X-ışını, Tunç Çağı'ndan kalan demirlerin çoğunun veya tamamının gök taşı kaynaklı olduğunu göstermektedir. Hitit ordusu ayrıca savaş arabalarını kullanmasıyla da bilinmektedir.
1923'te Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasıyla birlikte Hititlere yönelik modern ilgi, ivme kazanmıştır. Hititler, Halet Çambel ve Tahsin Özgüç gibi Türk arkeologların yoğun dikkatini çekmiştir. Bu dönemde, yeni bir bilim dalı olan Hititoloji, devlet iştiraki olan Etibank ("Hitit bankası") gibi kurumların isimlendirilmesinde rol oynamıştır. Ayrıca gelişen Hitit araştırmaları, Hitit başkenti Hattuşaş'ın 200 kilometre (120 mi) batısında yer alan ve dünyanın en kapsamlı Hitit sanat koleksiyonuna ev sahipliği yapan Ankara'daki Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nin kurulmasına vesile olmuştur.

Hititler krallıklarına Hattuşa (Akadca Hatti) adını vermişlerdir; bu isim, MÖ 2. bin yılın başlarına kadar Orta Anadolu'da yaşayıp hüküm sürmüş olan Hatti adlı farklı bir halktan devralınmıştı. Hatti dili ise Hititçe ile akraba olmayan bambaşka bir dildi.
Modern anlamda kullandığımız "Hititler" ismi ise 19. yüzyıl arkeologlarının, Hattuşa halkını İncil'de bahsedilen Hititler ile ilişkilendirmelerinden kaynaklanıyor. Günümüzde Hitit olarak adlandırdığımız halk aslında kendine "Nesili" yani Nesice konuşan adını vermiştir. Nesili sözcüğü Kültepe'nin en eski adı olan Neşa'dan gelmektedir. Hititler'in başta politik sebepler olmak üzere, diğer birçok sebepten ötürü bulundukları yeri "Hatti Ülkesi" kendilerini de "Hatti sakini" olarak adlandırmalarından ötürü yüzyılın başında Anadolu'da çalışma yapan bilim insanları, Hititlere Hatti adını koydular. Boğazköy'de 1910'lu yıllarda tabletler okunmaya başlandıktan ve 1917 yılında Bedřich Hrozný Hititçe'nin bir Hint-Avrupa dili olduğunu ortaya koymasından sonra Eski Ahit'te "Hittim" olarak bahsedilen halkın Anadoluda yaşayan Hititler oldukları anlaşılmıştır. Günümüzde Hititler artık bu sözcüğün çoğul haliyle anılmaktadır. Türkçede ilk başta Etiler olarak adlandırılsalar da sonradan Hititler denmeye başlanmıştır. Sedat Alp tarafından incelenen Asurca metinlerdeki Anadolulu şahıs adlarında yer alan "ala", "ili" ve "ula" takılarının, Hattice "al", "il" ve "ul" takılarının Hititçeye uygulanmış hali olduğunu belirtmesi üzerine Anadoluda belirgin Hitit izlerinin MÖ 1800-1700 yılları arasında Neşa'da günümüzdeki adıyla Kültepe'de rastlanılmıştır. Hititler, yaklaşık iki yüz yıl boyunca gelişen Neşa kentinden sonra kendilerini “Neşitler” ya da “Neşalılar” olarak adlandırmışlardır. Ta ki Labarna adında bir kral MÖ 1650 civarında I. Hattuşili (“Hattuşa'nın adamı” anlamına gelir) adını alıp başkentini Hattuşa'da kurana kadar.

Hitit uygarlığının arkeolojik olarak keşfedilmesinden önce haklarındaki tek bilgi kaynağı Eski Ahit'te bulunan atıflardı. Francis William Newman, 19. yüzyılın başlarında yaygın olan eleştirel görüşü şu şekilde ifade etmişti: "Hiçbir Hitit kralı, güç konusunda bir Yehuda Kralı ile karşılaştırılamaz..."
19. yüzyılın ikinci yarısındaki keşifler Hitit krallığının ölçeğini ortaya çıkardığında, Archibald Sayce, Anadolu medeniyetinin Yehuda ile karşılaştırılmasından ziyade "bölünmüş Mısır Krallığı ile karşılaştırılmaya değer olduğunu" ve "Yehuda'nınkinden sonsuz derecede daha güçlüydü" şeklinde fikirler öne sürdü.
Sayce ve diğer bilim insanları ayrıca Yehuda ve Hititlerin İbranice metinlerde asla düşman olmadıklarını belirtmişlerdir; Krallar Kitabı'nda anlatıldığına göre, İsrailoğullarına sedir, savaş arabaları ve atlar konusunda takviyede bulunmuşlar, ayrıca Yaratılış Kitabı'nda anlatıldığına göre İbrahim'in dostları ve müttefikleri idiler. Hititli Uriya, Kral Davud'un ordusunda bir yüzbaşıydı ve 1. Tarihler 11'e göre onun "güçlü adamlarından" biri olarak sayılmaktaydı.

Fransız bilim insanı Charles Texier, 1834'te ilk kez Hitit kalıntılarını keşfetti, ancak bunları böyle tanımlamadı. Kendisinin ve bilim camiasının genel kanısı, bu antik yerleşimin Herodot'un bahsettiği Pteria (günümüzde Kerkenes'de olduğu bilinmektedir.) olduğu yönündeydi.
Hititler hakkında ilk arkeolojik kanıtlar, Kültepe'deki karumda bulunan ve Asurlu tüccarlar ile belirli bir "Hatti ülkesi" arasındaki ticari ilişkileri kayıt altına alan tabletlerde ortaya çıktı. Tabletlerdeki bazı isimlerin, Hattice ya da Asurca değil, Hint-Avrupa isimleri olduğu düşünülmekteydi.
Boğazkale'de William Wright tarafından 1884 yılında keşfedilen, "Hattuşalılar" tarafından yapılan bir anıtın üzerindeki yazının, Kuzey Suriye'deki Halep ve Hama'dan gelen değişik hiyeroglif yazılarla eşleştiği keşfedildi. Aslında Hama'daki hiyeroglif yazılar çok önceden, 1722 yılında keşfedilmişti; ancak bu yazıların Mısır hiyerogliflerinden farklı olduğunun farkına varan ilk kişi 1822 yılında J. L. Burckhardt olmuştu. 1870'e gelindiğinde A. Johnson ve S. Jessup, burada iki tane daha anıt keşfetmiş, ancak bölge halkının engellemesiyle onları kopyalayamamış, elleri boş dönmüşlerdi. Niyahet, iki yıl sonra, William Wright, Vali Suphi Paşa'nın da yardımıyla yazıların kopyalarını British Museum'a yollamış, aslını da İstanbul Arkeoloji Müzesi'ne taşıtabilmişti.
1887'de Mısır-Amarna'da yapılan kaçak kazılar sonucunda, Firavun III. Amenhotep ve oğlu Akhenaton'un diplomatik yazışmaları ortaya çıktı. Bu mektuplardan ikisi, "Kheta Krallığı" tarafından Akad çivi yazısıyla bilinmeyen bir dilde yazılmıştı, akademisyenler sesleri az çok yorumlayabilseler de içeriğini çözememişlerdi.
Bundan kısa süre sonra Sayce, 1880 yılında "Eski Ahit'teki Hititlerin Anadolu'da büyük bir imparatorluk kurduğu" şeklinde ortaya attığı teorisini, "Anadolu'daki "Hatti" veya "Khatti", Mısır'da bulunan metinlerde anılan "Kheta krallığı" ile hem de Eski Ahit'teki Hititler ile aynıdır." şeklinde genişletti.
Max Müller gibi diğerleri, Khatti'nin muhtemelen "Kheta" olduğunu kabul ettiler ancak onu Eski Ahit Hititleri yerine yine Eski Ahit'ten Kittim ile ilişkilendirmeyi önerdiler.
Sayce'ın tanımlaması, 20. yüzyılın başlarında geniş çapta kabul görmeye başladı; Boğazköy'de ortaya çıkarılan medeniyete "Hitit" adı verildi.
Arkeolog Hugo Winckler, Boğazköy'de, 1906'da başlayan aralıklı olarak yapılan kazılarda, Akadca çivi yazısıyla yazılmış ve Kheta'dan gelen Mısır harfleriyle aynı bilinmeyen dilde yazılmış 10.000 tabletlik bir kraliyet arşivi buldu. Ayrıca Boğazköy'deki kalıntıların, bir noktada Kuzey Suriye'yi kontrol eden bir imparatorluğun başkentinin kalıntıları olduğunu da kanıtladı.
Hattuşaş'da Alman Arkeoloji Enstitüsü başkanlığında 1907 yılından başlayan kazılar I. Dünya Savaşı sebebiyle durdu. 1931-1939 yılları arasında hız kazanan çalışmalar bu sefer de, II. Dünya Savaşı sebebiyle durduruldu, nihayetinde 1951 yılında tekrar başlatıldı. Kültepe, 1948'den 2005'teki ölümüne kadar Profesör Tahsin Özgüç tarafından başarıyla kazıldı. Hitit hükümdarlarını ve Hitit

Hititçe veya Hitit dili (Hititçe: 𒉈𒅆𒇷; nešili veya nešaumnili), Tunç Çağı'nda Anadolu'da yaşamış Hititlerin veya dillerinde kendilerine verdikleri isimleri ile Neşalıların konuşmuş olduğu, Hint-Avrupa dillerinin Anadolu alt grubuna ait bir ölü dil. Dil, diğer Anadolu dilleri olan Luvice ve Palaca ile yakından ilişkilidir. Tarihte belgelenmiş en eski Hint-Avrupa dilidir.
Dilin tarihi, Asur Akadcasında yer alan alıntı sözcük ve özel isimler baz alınarak MÖ 20. yüzyıla kadar dayandırılabilir, ancak Hititçe yazılmış Anitta metinleri gibi ilk kaynakların tarihte ortaya çıkması MÖ 16. yüzyılda gerçekleşmiştir. Dil, Geç Tunç Çağı'nda yerini Luviceye bırakmaya başlamıştır. 13. yüzyılda ise Luvice, Hititlerin başkenti Hattuşa'da dominant dil haline gelmiştir. Bronz Çağı Çöküşü sonrasında Hititçe ölü bir dil hâline gelse de Luvice, Geç Hitit Devletleri'nde varlığını bir süre daha sürdürmüştür.
Dil, Çek bilim insanı Bedřich Hrozný'nin çalışmaları sonunda çözümlenmiş, kendisi 1917'de ilk Hitit gramerini yayınlamıştır.

1902 yılında Jørgen Alexander Knudtzon Mısır-Hitit hükümdarları arasındaki mektupları inceleyerek ve dilin morfolojik yapısını dikkate alarak Hititçenin Hint-Avrupa dili olabileceğini öne sürdü. Bu teori Hint-Avrupa dillerinin morfolojik özelliklerinin alakasız başka dillerde de var olmasından ötürü geniş ölçüde kabul görmedi.
Hugo Winckler, Boğazköy'de Akad çivi yazısıyla bilinmeyen bir dil ile yazılmış tabletler keşfetti. Bedřich Hrozný'nin bu tabletleri incelemesi ile dilin bir Hint-Avrupa dili olduğu kesinlik kazandı. Hrzony, bu çıkarımını Hint-Avrupa dillerinde yaygın olan, çekimlenen adlarda seslilerinin (ablaut, İngilizcedeki sing, sang, sung örneği gibi) ve sessizlerin (r/n) değişmesi gibi özelliklere dayandırarak yaptı. Örneğin "su" anlamına gelen tekil nominatif watar kelimesi, "suyun" anlamına gelen tekil genitif wedenas olarak çekimlenmekteydi. Hrozny, bu özelliklerin başka bir Hint-Avrupa dilinden alıntılanamayacağını öne sürmüştür.

Hrozny'nin ilk çözdüğü ve tercüme ettiği cümlenin "“Nu NINDA-an ezzateni watar-ma ekuteni” söz öbeği olduğu rapor edilmiştir. Hrozny, Babillerde kullanılan ve ekmek anlamına gelen NINDA ideogramını tanımış, ezza kelimesinin yemek yemek manasına gelebileceğini ve diğer Hint-Avrupa dillerinde yemek yemek anlamındaki Grekçe edein, Latince edere ve Almanca essen gibi kelimelerle eş asıllı olabileceğini düşünmüştür. Hozny bu benzerlikten yola çıkarak nu kelimesinin şimdi, watar kelimesinin su olduğunu, ekutteni sözcüğünün ise kelimenin başında yer alan eku- kelimesinin Latince aqua ile benzerliğini gözlemleyerek "su içmek" anlamına gelebileceğini öne sürmüştür ve cümleyi "Şimdi ekmek yiyecek ve su içeceksin." olarak çevirmiştir.

Dil, Akadca'dan alındığı düşünülen Hitit çivi yazısı kullanılarak yazılmıştır, ancak bunun yanında farklı yazılar da kullanımdaydı. Resmî diplomatik yazışmaları ve saray arşivleri Âsur (Akad) çivi yazısıyla yazılırken kayalardaki kabartmalar ve yazıtlar için Anadolu hiyeroglifleri de denilen yazı sistemi kullanılırdı. Günümüzde, bu harflerle yazılan dilin Hititçe yerine dil ile akraba bir Luvice lehçesi olduğu bilinmektedir.

1. Editör: İlker KOÇ, Hititler, ODTÜ Yayıncılık, Ekim 2006, sayfa 18-19
2. Editörler: Hans GÜTERBOCK, Harry HOFFNER, Theo van den HOUT, The Hittite Dictionary

Anatolianscripts.com - Luvi Hiyeroglifi

Hristiyanlık, Nasıralı İsa'nın (Yeşua) yaşamına, öğretilerine ve vaazlarına dayanan, tek Tanrılı İbrahimî bir dindir. Günümüzde Hristiyanlık, dünya nüfusunun yaklaşık %30,1'ini oluşturmaktadır ve 2,8 milyarı aşkın takipçisi ile dünyanın en kalabalık dinidir. Takipçilerine, "Mesihçi" anlamına gelen Hristiyan veya Nasıralı İsa'ya ithafen İsevi veya Nasrani denir. Kitâb-ı Mukaddes'e inanan takipçileri, Yahudi metni olan Tanah'ta kehanet edilen İsa'nın Mesih olarak gelişinin bir Yeni Ahit (Yeni Antlaşma) olduğuna inanırlar.
Hristiyanlar, İsa'nın ''Tanrı'nın Oğlu'', ''Tanrı'nın enkarnasyonu'' ve Eski Ahit'te geleceği haber verilen ''Mesih'' olduğuna inanırlar. Hristiyanlık, teslis adı verilen inanç üzerine kuruludur. Bu inanca göre Tanrı'nın kendini açıkladığı üç kimliği vardır: Baba, Oğul ve Kutsal Ruh. İnanca göre Hristiyanlığın inanç sistemi ve ibadetleri, İsa tarafından 1. yüzyılda, Roma İmparatoru Tiberius devrinde, yine Roma'nın hakimiyetinde olan Filistin'de ortaya konulmuş ve havarileri ve diğer takipçileri tarafından öğretilerek yayılmıştır. Bir kişi Hristiyanlık inancına, Kitâb-ı Mukaddes'teki ayetlerden biri olan Romalılar 10:9 ayetinin yönlendirmesini uygulayarak geçebilmektedir.
Hristiyanlığın kökenleri en azından, MS 1. yüzyılda Roma İmparatorluğu yönetimindeki İsrail ve Filistin bölgesine değin uzanmaktadır. Hristiyanlık, temel olarak Yahudilik inancı üzerine kurulmuş ve daha sonraları Tarsuslu Pavlus'un da etkisiyle müstakil bir din olarak gelişmiştir. Hristiyanlığın kutsal kitabı olan Kitâb-ı Mukaddes'in Yahudiliğin kutsal kitabı olan Tanah'ı içinde barındırdığı göz önüne alınırsa, Hristiyanlığın erken döneminde Hristiyanlık ve Yahudilik arasındaki bağ daha net anlaşılacaktır.

Hristiyan sözcüğünün kökeni, mesih kelimesinin Yunanca karşılığı olan khristos (χριστός) kelimesine dayanır. Mesih sözcüğü, İbranicedeki maşiah (משיח) kelimesine dayanır ve ''mesh edilmiş, kutsal yağ ile ovulmuş, kutsanmış kişi'' anlamına gelir. Khristos (mesih) olarak adlandırılan İsa'ya inananlara, ilk olarak Antakya'da Hristiyan (Χριστιανός, Khristianos) denmeye başlamıştır. Hristiyan sözcüğü ise "Mesih'in yandaşı" ve "Mesih'e bağlı" anlamlarına gelir. Türkçede kullanılan Mesih kelimesi ise, Arapçadan geçme (مسيح) olup İbranicedeki maşiah (משיח) kelimesi ile kökteştir.

Tarih öncesi İsrail kralları ve yüksek rahipleri, görevlerinin simgesi olarak yağla kutsanırlardı. Tevrat'ın birçok yerinde bu işlemin yapıldığına dair ayetler vardır (Örnek: Levililer 14:18, Mısır'dan Çıkış 29:7, Levililer 21:10).
Geniş anlamıyla bu unvan, "Tanrı'nın bir görev vermek üzere seçmiş olduğu" kişileri de kapsıyordu. Eski Ahit'in Yeşaya kitabında, Yahudileri MÖ 500'lü yıllardaki Babil sürgününden kurtaran Pers Kralı Büyük Kiros'a da mesih unvanıyla hitap edildiği görülür.

Nasrânî kelimesinin Hristiyan geleneğindeki etimolojik açıklaması, Meryem oğlu İsa'nın memleketi olan Nasıra'ya izâfeten, kendinin ve getirdiği dinin mensuplarının da Nasıralı (Ναζωραίος, Nazoraios; ναζωραιων Nazoraion) olarak bilindiği anlamındadır. Bununla birlikte, araştırmacı yazar Ali Ünal'ın bu ismin etimolojisi hakkında getirdiği başka bir önerme de mevcuttur. Kur'an temel alınarak yapılan bu önermeye göre, Nasrani kelimesinin bir kökeni şudur: İsa'nın, yeni getirdiği dine yardım çağrısına havarilerin verdikleri cevaptır ve daha sonra da bu isim, "Nasrânî" (Yardımcılar) anlamında bir gelenek hâline gelmiştir. İsa, getirdiği din ve mensupları için hususiyetle Hristiyanlık ya da "Mesihîlik" anlamına gelen herhangi bir unvanla, getirdiği dini kendine izâfe eden bir yol tercih etmemiştir. Yahudi İsrailoğulları ise, onları Celileliler ya da Nasrânîler olarak anarlardı. Celileliler denmesinin sebebi, İsa'nın memleketi olan Nasıra'nın Celile'de bulunmasıydı.

Sakrament, Tanrı'nın aktif olarak yer aldığına inanılan kutsal ayinlere verilen addır. İnanca göre sakrament, Tanrı'nın kutsamasını, merhametini, lütfunu iştirak eden, inananlara ulaştıran veya görünmeyen gerçekliğini temsil eden görünen semboldür. Buna örnek olarak vaftiz verilebilir. Vaftizde su, Kutsal Ruh'un hediyesinin lütfunu, günahların affını ve Kilise'nin bir üyesi olmayı temsil eder. Sakramente bir başka bakış ise, Kutsayıcı Lütuf'un onayının fiziki bir işareti olmasıdır.

Vaftiz kelimesi köken itibarıyla Grekçedir ve "suya batırma" gibi bir anlamı vardır. Hristiyan inancındaki simgesel bir ritüel olarak, bireyin hayatında sadece bir kez gerçekleştirilir. İnanca göre İsa da Vaftizci Yahya tarafından Ürdün Nehri'nde vaftiz edilmiştir. Hristiyanlık inancına sahip olup, İsa'ya iman eden kişiler vaftiz olurlar. Vaftiz, Ortodoks Kilisesi'nde suya girmeyi gerektirirken, Katolik Kilisesi'nde ise üzerine su serpmekten ibarettir.

Kitab-ı Mukaddes'in Yeni Antlaşma kısmında da geçen, İsa'nın havarilerine nasıl dua edeceklerini göstermek amacıyla ettiği duadır:“Bunun için siz şöyle dua edin: ‘Göklerdeki Babamız, Adın kutsal kılınsın. Egemenliğin gelsin. Gökte olduğu gibi, yeryüzünde de Senin istediğin olsun. Bugün bize gündelik ekmeğimizi ver. Bize karşı suç işleyenleri bağışladığımız gibi, Sen de bizim suçlarımızı bağışla. Ayartılmamıza izin verme. Bizi kötü olandan kurtar. Çünkü egemenlik, güç ve yücelik Sonsuzlara dek senindir! Amin’.
- Matta 6:9‭-‬13Ayrıca Katolik ve Ortodoksların inançları gereği (azizlerin şefaati) ettikleri dualar vardır. Bunlar da şu şekildedir:Selam Sana (Hail Mary):
Selam Sana, lütufla dolu Meryem; Rab seninledir. Kadınlar arasında kutsalsın ve kutsaldır rahminin meyvesi İsa. Aziz Meryem, Tanrı’nın Annesi, biz günahkarlar için şimdi ve ölüm saatimizde dua eyle. Amin
Selam Kraliçe (Hail, Holy Queen: Salve Regina):
Selam Kraliçe, Merhamet Annesi, hayatımız, tatlılığımız ve ümidimiz selam. Biz Havva’nın sürgündeki evlatları sana yalvarıyoruz: bu gözyaşı vadisinde ağıtlarımızı ve gözyaşlarımızı ah çekerek sana yükseltiyoruz. Ey şefaatçimiz, o merhametli gözlerini bize çevir ve bu sürgünümüzden sonra rahminin kutsal meyvesi İsa’yı bizlere göster. Ey şefkatli, ey sevgi dolu, ey tatlı bakire Meryem. Amin.
Fatima Prayer (Oh my Jesus):

Ey İsa'm, günahlarımızı bağışla ve bizi cehennem ateşinden koru. Tüm ruhları, özellikle merhametine en çok ihtiyaç duyanları cennete götür.

Hristiyanlığın kutsal kitabı, Kitâb-ı Mukaddes'tir. Kitâb-ı Mukaddes, Eski Ahit ve Yeni Ahit olmak üzere başlıca iki bölümden oluşur.

Kitâb-ı Mukaddes'in ilk kısmı, Eski Ahit ya da Eski Antlaşma olarak adlandırılır. Yahudilerin kutsal kitaplarından olan Tanah ile bölüm adları ve sınıflandırmalar hariç hemen hemen aynıdır. Eski Antlaşma, İsa'nın doğumundan önceki çok uzun bir zaman diliminde Yahudi peygamberler tarafından yazılmıştır. Bu bölümde, henüz dünyaya gelmemiş oldukları için İsa ve annesi Meryem'den ismen bahsedilmez; ancak Eski Ahit'in bazı kitaplarında İsa'ya atıfta bulunulur.

Kitâb-ı Mukaddes'in ikinci bölümünü oluşturan Yeni Ahit ise, Nasıralı İsa'nın sağlığında ya da ölümünden sonra havariler ve elçiler tarafından yazılmıştır. Hristiyanlarca kanonik kabul edilen Matta, Markos, Luka ve Yuhanna incilleri, Yeni Antlaşma'nın ilk dört bölümünü oluşturur.
Yahudi kutsal metinlerinden oluşmuş olan Tanah'ın Hristiyanlıkta Eski Antlaşma olarak adlandırılmasının nedeni, Tanrı'nın İsa'dan asırlar önce Musa ile Sina Dağı'nda yaptığına inanılan antlaşmadır. Hristiyanlar, Tanrı'nın İsa aracılığı ile yeni bir antlaşma yaptığına inandıklarından ötürü, Kitâb-ı Mukaddes'in İsa'dan bahseden ikinci bölümünü Yeni Antlaşma olarak adlandırırlar.

İncil, Kitâb-ı Mukaddes'in Yeni Ahit kısmının ilk dört bölümünün her birine verilen addır. Matta, Markos, Luka ve Yuhanna tarafından kaleme alınmış olan dört İncil, yazarlarının adıyla anılır. İnciller, Nasıralı İsa'nın hayatını ve öğretilerini anlatır.
Türkçeye Arapçadan geçen incil kelimesinin aslı, Yunanca "Ευαγγελιον" (Evangelion) şeklindedir ve ''iyi haber, müjde'' anlamına gelir.
İncil kelimesi, gerçekte Yeni Antlaşma'nın ilk dört kitabının (bölümünün) her birini karşıladığı hâlde, bazen Yeni Antlaşma'nın tamamı için de kullanıldığı olur.

Türkçe literatürde yaygın olarak İsa adıyla anılan Yeşua, Hristiyanlığın temel figürüdür. Doğum ve ölüm tarihleri ile ilgili olarak kimi tarihçiler ve araştırmacılar farklı görüşler belirtirler. Ancak yaklaşık MÖ 4 yılında, günümüzde Filistin bölgesi sınırlarında yer alan, ancak o dönemde Roma İmparatorluğu'nun egemenliğinde olan Yahudiye Eyaleti'nin Beytüllahim şehrinde, annesi Meryem'in bakire olduğuna ilişkin iddia edilen bir mucizeyle dünyaya geldi. İsa'nın doğum yeri Beytüllahim olarak kabul edilmekle birlikte, memleketi sıklıkla Nasıra olarak geçer. Hristiyan kaynaklarda İsa, "Nasıralı İsa" olarak da anılır. Bu nedenle de Hristiyanlık dini "Nasranilik" olarak da adlandırılır. İsa'nın erken yaşamıyla ilgili fazla bir şey bilinmemektedir, ama çok büyük olasılıkla Yahudi kutsal kitapları ve dini konusunda eğitim gördüğü düşünülür; ki zaten kendi de annesi de bir Yahudi'dir. Marangozluk işiyle uğraştığına, Nasıra'da yaşayıp çalıştığına inanılır.
İsa'nın, Hristiyanlıkta mucizevi bir şekilde babasız dünyaya geldiği kabul edilir. Temel mesleği marangozluktur ve ayrıca şifa dağıtıcıdır. Yaklaşık 30 yaşındayken, Tanrı'nın mesajını ilan ederek bölgede vaaz verme ve şifa dağıtma hizmetine başladı. İncillere göre, çekici ve şaşırtıcı mucizeleriyle büyük kalabalıkları etrafında topladı; ancak 12 takipçisine ya da havarisine özel ilgi gösterdi. Çok geçmeden Tanrı'yla ilgili mesajı, yetkililerin engeliyle karşılaştı. Havarilerinden biri olan Yahuda'nın ihanetine uğradı ve inanca göre "Halkı isyana teşvik etmek" suçlamasıyla bazı Yahudi din adamlarının baskısı ve Roma İmparatorluğu'nun Yahudiye valisi Pontius Pilatus'un emriyle tutuklanıp çarmıha gerilmiştir.
Nasıralı İsa olarak da bilinir. Kitâb-ı Mukaddes'te kendine yer yer İsa Mesih denilerek atıfta bulunulur. Hayatı ile ilgili başlıca kaynaklar, kanonik incillerdir.
Hristiyan teolojisinde İsa'nın kimliğini inceleyen dal, Kristoloji olarak bilinir. Hristiyanlar için İsa; Mesih'tir, bütünüyle insan ve bütünüyle Tanr

Hurri-Urartu dilleri; sadece Hurrice ve Urartuca olmak üzere, bilinen iki dilden oluşan, Antik Yakın Doğu'nun soyu tükenmiş bir dil ailesidir.

Her ikisi de çivi yazısı ile kanıtlanmış olan Hurrice ve Urartuca dilleri arasındaki genetik ilişki tartışılmazdır. Hurri-Urartu'nun diğer dil aileleriyle olan daha geniş bağlantıları ise tartışmalıdır. 19. ve 20. yüzyılda, yazıt ve belgelerinin deşifre edilmesinden sonra, Hurrice ve Urartuca'nın, bölgede konuşulan Semitik veya Hint-Avrupa dilleri ile ilişkisinin olmadığı anlaşılmıştır, günümüze kadar gelen geleneksel görüş ise, başka dil aileleri ile açıkça ilişkisi olmayan, kendi başına bağımsız ve birincil bir dil ailesi olduğudur.
Hurri-Urartu'nun dışsal genetik ilişkisine dair ilk öneriler, 20. yüzyılın ilk yarısında tarihsel "Alarodian" önerisine dahil edilmiş olan Kartvelian dilleri, Elamca ve bölgedeki Semitik ve Hint Avrupa olmayan diğer diller ile olmuştur.
Dilbilimciler "I.M Dyakonov ve S.A Starostin; Hurri-Urartu dil ailesini, (ergatif ve aglütinasyon da dahil olmak üzere) ortak gramer ve fonetik özellikleri ile yakından ilişkilendirildiği, Kuzeydoğu Kafkasya dil ailesinin, bir kolu olarak dahil edilebileceğini öne sürmüşlerdir, "Starostin; Çin-Kafkas hipotezi çerçevesinden, Kuzey Kafkasya ve Hurri-Urartu ailelerinin belirli bir yakınlaşmasının var olduğunu vurgular. Dyakonov tarafından da savunulan Fritz Hommel'in "Alarodian dilleri teorisiyle de bağlantı oluşturulmuş olur.
Birçok araştırma, bu bağlantıların muhtemel ve olası olduğunu savunur, beraberinde ise diğer dilbilimciler, önerilmiş olan dil ailelerinin şüpheli olduğunu veyahut herhangi bir bağlantı mümkün olsa da, kanıtların kesin olmaktan çok uzakta olduğunu belirtir.
"Arnaud Fournet ve Allan R. Bomhard ise; Hurri-Urartu'nun, Hint-Avrupa dil ailesi ile kardeş bir dil ailesi olduğunu iddia eder. 
Eteokıbrıs dilinin araştırmacıları, bir takım morfemlerin Hurrice ile benzerliğine dikkat çeker, Kıbrıs-Minos yazıtının şifrelerinin eksik çözülmesi ve dil hakkındaki yetersiz bilgiler ve kronolojik boşluklar nedeniyle çözülememiştir.

Hurri-Urartu dillerinin veya önceden bölünmüş bir Proto-Hurri-Urartu dili'nin, ilk olarak Kura-Araks Kültürün'de konuşulduğu varsayılmaktadır.
Hurrice, MÖ 2300- MÖ -1000 yılları arasında Mezopotamya, Suriye'nin kuzey kesimleri ve Anadolu'nun güneydoğu kesimlerinde konuşuldu.Mittani (MÖ 1450-1270), Manna Krallığı ve Nairi konfederasyonun da Hurrice konuşan toplulukların var olması muhtemeldir, bu konuda yeterli veriler olmadığından, toplulukların hangi dilleri ne ölçüde konuştuklarına dair herhangi bir çıkarım yapmak zordur. Yetersiz bir şekilde önerilmiş olan Kassit dili, Hurri-Urartu dil ailesine ait olabilir.
Akadca metinler ve arkeolojik kanıtlara dayanarak, Marhaşi ve Antik Margiyana krallığını tanımlamak için önerilen, Marhaşi kişisel isimlerinin, Hurrice nin bir Doğu varyantı ya da Hurri-Urartu dil ailesinin daha başka bir dili olduğuna dair bir işaret olarak da yorumlanır.
Antik çağlarda Hitit kültürü üzerinde güçlü bir Hurri etkisi de vardı, bu yüzden birçok Hurri metni, Hitit siyasi merkezlerinde bulunur. dilin en erken bilinen metinleri Mitanni Kralı Tuşratta tarafından Firavun III. Amenhotep'e yazılan Amarna mektuplarında bulundu. Eski Hurrice çeşitli erken kraliyet yazıtlarından ve özellikle Hitit merkezlerindeki dini ve edebi metinlerden bilinmektedir.
Urartuca, MÖ 9. yy. sonlarından MÖ 7. yy. sonlarına kadar Urartu eyaletinin resmi yazı dili olarak kabul görmüştür, muhtemelen Van Gölü çevresindeki dağlık bölgelerde ve yukarı Zap vadilerinde nüfusun çoğunluğu tarafından konuşulmuştur. MÖ 2. binyılın başında Hurrice'den ayrılmıştır. Diğer taraftan Paul Zimansky ve bir kısım tarihçiler, Urartuca'nın sadece küçük iktidar sınıfı tarafından konuşulduğunu ve nüfusun çoğunluğunun ana dili olmadığını söylerler.
Her ne kadar Hurri-Urartu dilleri, Urartu krallığının çöküşüyle yok olmuş olsa da, Klasik Ermenicede az sayıda ödünç kelimeyle hayatta kaldığı ileri sürülmektedir.
Hurri-Urartu ve Sümerce arasında erken bir temas olduğunu gösteren, bazı sözcüksel eşleşmeler vardır. 

Alarodian dilleri; Kuzeydoğu Kafkas - Nah-Dağıstan dilleri ile soyu tükenmiş "Hurri-Urartu dillerini kapsayan, Alman şarkiyatçı "Fritz Hommel"  tarafından önerilmiş olan hipoteze dayalı  bir dil ailesidir.'

Hurri mitolojisi, Yakın Doğu'nun Bronz Çağı halkı olan Hurrilerin çok tanrılı diniydi. Bu insanlar geniş bir alana yerleştiler, bu nedenle aralarında, özellikle Nuzi ve Arrapha çevresindeki doğu Hurrialılar ile Suriye ve Anadolu'daki batı Hurrileri arasında farklılıklar vardı. M.Ö.14. Yüzyıldan itibaren Hurri dininin Hitit dini üzerinde güçlü bir etkisi olmuştur ve Hurri panteonu, Yazılıkaya'daki önemli Hitit tapınağında 13. yüzyıl kaya kabartmalarında tasvir edilmiştir.
Hurri dini, geniş bir alanda kolonize olan Hurrilerin kendi düşünsel özellikleriyle yerel inançları birleştirmesiyle oluşmuştur. Hurri dini çoğunlukla yabancı tanrılarla var olmuş ve zaman içerisinde birçok tanrıyı kendi panteonuna ekleyip biçimlendirmiştir. Hurri rahipler en çok Mezopotamya dinî ve edebî eserlerini taklit etmişlerdir. Hurri dininde Sümer-Akad etkileri ve Sami-Suriye etkilerine yoğunlukla rastlanılır. Bu unsurlar direkt olarak alınmayıp kendi kültürel unsurlarına göre bir düzene oturtulmuştur.
Hurri dininde tanrısal varlıklar isim yerine isim gibi görev yapmak üzere niteleme sıfatlarıyla anılmışlardı. Buna örnek olarak allani (hanımefendi), mušuni (âdil düzenleyici) verilebilir. Ayrıca sonuna -bi ve -lı ekleri eklenerek oraya ait, oradan gelen kimse olarak belirli bir bölgeye ait edilmişlerdir. Tanrıların isimleri incelendiğinde Aryan kökenlerine ait unsurlar görülür. Hurri dininde sık görülen unsurlardan biri de ikiliklerdir. Çeşitli tanrıların birleşerek ikili olduğu görülmektedir. Bunun güçlü bir tanrının diğer bir yönünü vurgulamaya ilişkin yapılmış olduğu düşünülmektedir. Tanrı ikiliklerinin dışında kişiliği olmayan varlıklara da ikilik verildiği görülmüştür. Bunlar; yer ve gök, dağlar ve ırmaklardır. Ayrıca kült araç ve gereçleri kutsanmış ve onlara da kurbanlar sunulmuştur. Hepat'ın tahtı, yatağı taburesi buna örnek gösterilebilir. Tanrıların gücüyse sınırlıydı. Etkilerinin başlayıp biteceği yerler belliydi. Kumarbi destanında en ufacık bir tehdit karşısında korkmaları dinî unsurların insani duygulardan ayrılmadığını gösterir.

Hurriler, Kuzeybatı Mezopotamya'ya ve daha sonra da Kuzey Suriye bölgesine yayılmışlardır. Doğu Kafkasya kökenli dinî inanışlarını da beraberlerinde getirmişlerdir fakat Mezopotamya halkıyla etkileşime geçmeleriyle birlikte yerel uygarlıklara ve kültürlere boyun eğmek zorunda kalmışlardır. Bu asimilasyon sürecinin ardından Hurri bölgesinde varlığını sürdüren tanrılara Mezopotamya ve Suriye kökenli adlar verilmeye başlanmıştır. Aynı şekilde, daha sonra farklı kökenlere sahip ama tipolojik açıdan benzer tanrısal varlıkların birbirlerine uyarlanmalarının bir sonucu olarak eski Hurri tanrılarının doğaları ve işlevleri de değişmiştir.
Hurrilerin inançları Zagros Dağlarından Anadolu'ya kadar geniş bir alana yayılmış olmasına rağmen doğu ve batı panteonları arasında yerel kültürlerle etkileşimler sonucu meydana gelmiş farklılıklar göz ardı edilemeyecek ölçüde büyüktür. Ancak Hurrilerin ilk ortaya çıkış alanları olan Kafkasya veya daha büyük bir ihtimalle Güney Kafkasya'da ve Kuzey Mezopotamya'da mevcut Hurri tanrıları ve kültleri ile ilgili çok az şey bilinmektedir.
Hurri tanrılarının ana grubu fırtına tanrısı Teşup, onun eşi Hepat ve kardeşi Şauşka'dır. Bu üçlü grup daha önceden Hurrilern Kuzey Suriye'deki merkezi haline geldiğinde Halabiye'de oluşmuştur. Hurri tanrılarının diğer Suriye şehirlerinde farklı şekilde ortaya çıkması ilgi çekicidir; örneğin, Alalah panteonunun başında fırtına tanrısı ve İşhara gelmektedir. MÖ 3. binyılda Teşup halen Hurri panteonundaki en yüce konumu elde edememiş durumdadır. Teşup kültü MÖ 2. binyılın başında yayılmaya başlar. Köken olarak fırtına tanrısı kült merkezinin, Mezopotamya'nın kuzeyinde yer alan dağlık bölge Kumme olduğu düşünülmektedir. Tanrının bu şehirle olan bağlantısı mitlerde ve kültlerde yaşamıştır.
Hurri tanrıları çok geniş bir coğrafyaya yayılmıştır ve onların oluşup şekillenmesinde Kuzey Suriye ve Kizzuvatna çevresi son derece belirleyici olmuştur. Halep kenti Hurri tanrılarının Ugarit ve Hattuşa'ya aktarılmasında merkezi bir rol oynamıştır. Ugarit ve Hattuşa çivi yazılı arşivleri ile Yazılıkaya açık hava tapınağı, uzun bir geçmişe sahip Hurri tanrılarının Geç Tunç Çağı'ndaki görünümünü ortaya koymakta ve onların daha önceki zaman dilimleri ile bağlantısını kurmamıza aracılık etmektedirler.

MÖ 1400'lerde Luvi ve Hurri etkisinde olan Kizzuvatna bölgesi, Hurrice ve Luvice konuşulan bir bölgedir. Hitit ülkesini de önemli derecede etkileyen bu bölge, büyü ve tedavi ile ilgili ritüellerin ortaya çıktığı bir yerdir. Hurrilerin tarih sahnesindeki önemini Hitit belgeleri sayesinde belgelenebilmekte olup Hurrilerin Hitit ülkesine etkisi ile ilgili metinler bu konuda ön plana çıkmaktadır. Ayrıca bu belgeler Hurri kültürünü de ortaya koymaktadır. Hurrilerin Hititler üzerinde büyük bir etkisi söz konusudur ve bu etki büyü ve fal kısmında da görülür. Öyle ki Hitit ülkesinde büyünün rolü Orta Hitit döneminden itibaren iyi bir şekilde belgelenmiş olup Hititlere büyü kavramı öncelikle Anadolu'nun güney ve güneydoğusundan yani Kizzuvatna'dan girmiştir. Boğazköy'de bulunan Hurrice-Hititçe ikidilli belgeler, Hurrilerin Orta Hitit dönemi ve belki de Eski Hitit döneminden itibaren Hititlere etkilerine ilişkin bilgiler vermektedir.
Hurri ülkesinin dinsel kültürü hakkında bilinenlerin çoğunluğu Hurrice yazılmış belgelerde yer almıştır. Bazı eski verilere göre günümüze kadar gelen mitolojiler Hurri kökenli idiler. Bu mitoloji tanrılarının çoğu insanca yaşamakta, insan gibi görülmekte ve sık görülen biçimde ölümlü olarak tanıtılmaktadırlar. Onlar da insanlar gibi doğuyor, büyüyüp evleniyor, çocuk sahibi oluyor ve de sık görülmese de gömülüyordu. Hurri tanrıbilimi, mitolojisi, kültleri ve dinsel ayinleri homojen bir sistem oluşturmaz; kolonize oldukları geniş alanlara ve etkisi altında kaldıkları kültürel etkilerin çeşitliliğine bakarak da bu beklenmez. Tarihin akışında yabancı tanrılarla var olmuşlar ve onları kendi panteonlarına eklemişlerdir ya da onları benzer özelliklerdeki kendi tanrılarıyla tanımlamışlardır. Hurri rahipler Mezopotamya dinî edebiyatının eserlerini taklit etmiş ve Hurri tanrılarını Mezopotamyalı tanrılarla tanımlayarak bu eserleri zenginleştirmişlerdir.
Hurriler çoğunlukla antik Yakın Doğu kehanet teorileri ve pratiklerinde aracı rolü oynamış gibi görünmektedir. Babil kehanet denemelerini kendi dillerine çevirmişler ve bir Mezopotamya geleneği olan iç organların hepatoskopik incelemesini kendilerine uyarlamışlardır; Hititler ise bu tür sanatları doğrudan Hurrilerden öğrenmişlerdir. Hattuşa'da yazılmış en eski Hurrice metinlerde bile kehanet denemeleri vardır. Bir kehanete varmak için Hurriler, hepatoskopi ile iç organların yorumlanmasının özel durumla bağlantılı olarak bir kombinasyonunu tercih ediyorlardı. Bu kombinasyon büyük olasılıkla hepatoskopinin antik Yakın Doğu'daki en erken formunu temsil eder. Mezopotamya topraklarında, tamitu tipindeki Akadca metinlerde Şamaş ve Hadad'da koyunun ciğerinin durumuna göre teşhis koyularak yanıt verilen kehanet araştırmalarında ortaya çıkmıştır.
Hurri ölü ayinleri hakkında nerdeyse hiçbir şey bilinmemektedir. Kral Parrattarna'nın öldükten sonra yakılışından bahseden sıkça başvurulan bir metnin yanlış yorumlanmış olduğu anlaşılmıştır. Mittani Kralı Tuşratta firavuna yazdığı mektuplardan birinde büyük babası için bir karaşk yaptırtmak istediğinden bahseder; bu olasılıkla ölü için bir tapınak ya da bir tür mozole olmalıdır. Bir Nuzi metninde gönderme yapılan ölülerin ruhlarının figürcükleri ölmüş atalara belli bir ilgi ve saygının varlığını düşündürür. Ancak, ölüler için ayinler ve gömme gelenekleri hakkında, özellikle de arkeolojik bakış açısından genel bir fikir edinebilmek için Yukarı Mezopotamya bölgesindeki Hurri yerleşim yerlerinde yapılmakta olan son kazılardan çıkacak sonuçları beklenmelidir.
Anadolu'nun güneydoğusundaki Kizzuvatna, MÖ 1400'lerde Luvi ve Hurri etkisinde olan bir bölge olarak ortaya çıkar. Hitit toplumunda yer alan büyü uygulamalarının büyük çoğunluğunun Hurrice ve Luvice konuşulan bu Kizzuvatna bölgesinden aldıkları anlaşılmaktadır. Bu sebeple büyüyle tedaviyi içeren ritüellerin büyük bir kısmı Luvi ve Hurri ortak kültürünü yansıtan Kizzuvatna kökenli metinlerdir. Kizzuvatna'dan günümüze birçok ritüel ulaşmıştır. Bu metinlerde kullanılan kelimeler ve ifadelerin de Luvice ve Hurrice etkisinde olduğu görülmektedir. Örneğin bunlarda Hurrice tanrı adları yanında Hurrice kavramlar ve yine Luvice kısımlara rastlanmıştır.

Hurrililer, başta Mezopotamya ve Suriye olmak üzere farklı kültürlerden gelen çok sayıda tanrıya tapıyorlardı. Zamanla birçok tanrı Mezopotamya ve Suriye tanrılarıyla birleştirildi; örneğin, Šauška Ninevehli Inanna ile, Teššub Aleppo ile özdeşleştirilmiştir, Kušuḫ ile ay tanrısı Sin ve Güneş tanrısı Šimige ile Samas Sippar arasında. Bu senkretizm, batı Hurrililer arasında Teššub'un eşi olarak Suriyeli Ḫebat, ay tanrısının karısı olarak Nikkal ve güneş tanrısının karısı olarak Aya gibi tanrıların yerli ortaklarını da içerdi.
Hurrililerin baş tanrısı, hava tanrısı Teššub'du. Tüm Hurrililer ayrıca aşk ve savaş tanrısı Šauška'ya, bereket tanrısı Kumarbi'ye, ay tanrısı Kušuḫ'ya ve güneş tanrısı Šimige'ye taptılar. Sadece batı Hurrililer Ḫebat'a ve Suriye kökenli oğlu Šarruma'ya taptılar. Diğer önemli tanrılar ana tanrıçalar Ḫudena Ḫudellura, Suriye yemin tanrıçası Išḫara ve Kubaba'nın yanı sıra Mezopotamya'nın bilgelik tanrısı Ea (Eya-šarri) ve ölüm tanrısı Ugur da sayılabilir.
Tek bir tarikatı paylaşan ikili veya çifte tanrılar da Hurrililer için tipiktir. Örneğin Ḫebat ve oğlu Šarruma, ikili Ḫebat-Šarruma'yı oluşturdu.

Hurrililer, efsanelerinin Mezopotamya ve Suriye etkilerinin açık olduğu edebi açıklamalarını yaptılar. En önemli mitler, Ugaritic paralel olan Kumarbi Döngüsünü oluşturur. Baal Döngüsü, Ugaritik hava durumu tanrısı Baal'ın nasıl tanrıların hükümdarı olduğunu anlatır. Benzer şekilde, Kumarbi Döngüsü, Teššub'un gücünü nasıl kazandığını ve sağlamlaştırdığını anlatıyor (

Hurrice veya Mitannice, MÖ 3. ve 2. binyıllar arasında Anadolu ve Kuzey Mezopotamya'da hüküm süren Hurriler (veya Mitanniler) tarafından konuşulmuş bir dildir. Genellikle bu dili konuşanların MÖ 2. binyıl'ın başlarında güneydoğu Anadolu ve kuzey Mezopotamya'ya yayıldıklarına inanılmaktadır.

Sondan eklemeli ve son derece ergatif olan Hurri dili, antik Urartu krallığının dili olan Urartucayla akrabadır. Bu iki dil birlikte Hurro-Urartu dillerini oluştururlar. Hurro-Urartu dillerinin bağlantılı olduğu diller tartışmalıdır. Hurro-Urartu dillerinin diğer dil aileleriyle (örneğin, Kuzeydoğu Kafkas dilleri) dilbilimsel bir ilişki içinde bulunduğuna dair çeşitli hipotezler var, ancak bunların hiçbiri genel olarak kabul görmemekte.
Alman Türkolog Marcel Erdal; Hurrice'nin Türk dilleri ile bir takım tipolojik benzerlikler taşıdığını, Türk ve Hurri mitolojisinin benzerlikler göstermesi üzerine iki dilin ilişkili olabileceğini ileri sürmüştür. Erdal ayrıca Hurri ve Oğuz sözcüklerinin aynı kökten gelmesi ihtimali üzerinde durmuştur.

Eski Ön Asya'nın önemli uygarlıklarından birinin temsilcisi olan Hurriler, Erken Tunç Çağı'ndan itibaren tarih sahnesinde izlenebilmektedirler. Güney Kafkasya ve Anadolu'nun doğusunda MÖ 3. binyılın sonlarına dek bulundukları ileri sürülebilen Hurriler, bu binyılın ortalarından itibaren de güneye doğru yayılım göstermişler ve Ön Asya'nın birçok yerinde varlıklarına dair izleri MÖ 2. binyıldan günümüze ulaştırmışlardır. Kendilerine ait kaynaklardan çok, ilişkide bulundukları diğer kavimlerin yazılı belgeleri vasıtasıyla siyasal ve kültürel yapıları üzerine bilgiler edinilebilen Hurrilerin her zaman bütünsel ve tutarlı bir şekilde ortaya konulabilen siyasal tarihlerinden söz etmek mümkün değildir. Bu durumun MÖ 2. binyılın ilk dönemlerine ait tarihleri hakkında daha geçerli olduğunun kabul edilmesi gerekirken, aynı binyılın ortalarına doğru Güneydoğu Anadolu ve Kuzey Suriye bölgesindeki bazı beyliklerde etkin olduğu gözlenen Hurri unsuru Ön Asya'daki en belirgin siyasal varlıkları olarak tanımlanabilecek Mitanni Devleti'nin içinde yer almıştır. En belirgin olarak Hurri unsuru ile tanınan bu siyasal yapı yazılı belgelerde Hurri, Hanigalbat ve Mitanni adıyla tanınır. Bu üç ismin birbirinin yerine kullanılabildiği belirtilmektedir. Hanigalbat adının Sami dillere özgü ve Akadca belgelerde geçtiği, Hurri adının Hurricede kullanıldığı ve Mitanni'nin ise Hint-Ari bir kullanım olduğu üzerinde durulur. Hurrilerin siyasal anlamda varlıklarının MÖ 2. binyılın sonlarına doğru gözden kaybolduğu izlenirken uygarlıktaki etkileri devam etmiştir. MÖ 3. binyılın sonlarına doğru yazılı kaynaklarda beliren Hurrilerin varlığının daha önceye götürülüp götürülemeyeceği ve anavatanlarının neresi olduğu Hurri araştırmalarında belli başlı tartışma konularından birisi haline gelmiştir.
Erken Güney Kafkasya kültürünün Hurrilerle ilişkili olabileceği tereddütle de olsa pek çok defa ifade edilmiştir. Bu fikrin arkasında yatan sebeplerden biri, Akad döneminde Dicle'nin doğusunda Kerkük çevresinde ve Fırat ve Dicle'nin arasında bulunan Yukarı Habur Vadisi'ndeki çivi yazılı belgelerde Hurricenin ortaya çıkıyor olmasıdır. Erken Güney Kafkasya kültürünün MÖ 2400-2000'lere tarihlenen son dönemi, Akad ve Üçüncü Ur Hanedanı dönemi ile çağdaştır. Diğer bir sebep ise Hurrice ile akraba olan Urartuca ve Kafkas dillerinin, Erken Güney Kafkasya kültürünün yayılım alanı içerisinde bulunmasıdır. Bu görüşü kronolojik olarak savunulamaz bulan Gernot Wilhelm, Erken Güney Kafkasya seramiğinin, Hurrilerin ilk ortaya çıkışından yüzyıllar öncesine ait olup ikinci bine kadar Hurrilerin Suriye'yi işgal etmediklerini  ve Fırat'ın batısındaki MÖ 2400 tarihlenen Ebla kenti arşivinde Hurrilere ait hiçbir iz olmadığını ifade eder.
Öte yandan, Karaz kültürü hakkında çalışmaları ile dikkat çeken Mahmut Pehlivan, Hurrilerin yaşadığı topraklar ile Karaz kültürünün yayıldığı coğrafyanın aynı olmasından yola çıkarak kültürün Hurriler tarafından ortaya çıkarıldığı tespitinde bulunur. Ayrıca Hurrilerin yaşayış tarzları ile Karaz kültürüne ait bazı temel özelliklerin birbiriyle olan benzerliklerini de değerlendirerek Karaz kültürünü oluşturan ve yaratanların Hurriler olduğu sonucuna varmıştır.
Hurri tarihinin geç safhaları ana hatları ile biliniyorsa da onların Ön Asya tarihine ne zaman katıldıkları ve bu sırada oynadıkları rol tam olarak anlaşılamamıştır. Kuzey Mezopotamya ve özellikle Habur çevresinde Hurrilerin ilk ne zaman ortaya çıktıkları tartışmaları, araştırıcıları aynı zamanda, Subartu ülkesinin neresi olduğu sorusuna da götürmüştür. Subartu terimi MÖ 2400'den itibaren belgelenirken, çoğunlukla MÖ 2. bin metinlerinde görülür. Bu belgeler incelendiğinde Mari arşivine ait olanlarının Subartu terimiyle, Fırat'a karışan Belih ırmağı ile Yukarı Dicle arasındaki bölge yani Habur Üçgeni'ni, Güney Mezopotamya belgelerinin ise Dicle'nin doğusunda Asur'un merkez bölgesini işaret ettiği anlaşılır. Bu bölgeler genellikle Hurriler tarafından iskân edildiğinden Subartu kelimesi doğrudan Hurrilerle ve onların ülkesiyle ilişkili hale gelmiştir.
1887'de Mısır'da Amarna mektuplarının ortaya çıkmasıyla Hurri-Subar tarihinde yeni bir devir açılmıştır. Nil vadisindeki Amarna arşivinde bulunan, Mitanni Kralı Tuşratta'nın III. Amenhotep'e yazdığı 494 satırlık mektup bilinen en uzun Hurrice metindir ve son yıllarda Hattuşa'da bulunan ikidilli metinler ve Ugarit'teki sayılı sözlük metinleri dışında Hurri dilinin çözülmesinde hâlâ anahtar rolü oynamaktadır. Bu kavimin adına Amarna mektuplarında "Hurvuhe" ve "Hurruhe" şeklinde rastlanılmaktadır.
Hurri dilinin şimdiye kadar bilinen en eski belgesi, bir rahibenin Urkiş'te tapınak yaptırmasıyla ilgili bir taş yazıttır. Urkiş kralı olan Tiş-atal'dan kalan taş bir tablette Nergal tapınağının yapımından söz eden bir yazıt vardır.
Dicle üzerindeki Samarra'da Üçüncü Ur Hanedanı zamanına ait bronz tablet Hurrilerin daha o vakitlerde büyük bir önem kazanmış olduklarını göstermektedir. Bu kavim hakkında başka kaynaklarda bilgi az olmakla beraber ticaretle ilgili çivi yazılı tabletlerde bunların 3. binyıl ortalarında Ön Asya'daki önemlerini anlatan dikkate değer bilgi bulunmaktadır Bu tabletlerde görülen yer adları ve ad isimleri ticaret mukavelelerini yapan Hurrilerin gerçek hüviyetlerini açık olarak tanıtmaktadır. Bunların Asyaniklerden olduklarını ortaya koymaktadır. Bu dilde konuşan gruplar 3. binyıl ortalarında Zagros Dağlarından Akdeniz hatta Filistin'e kadar yayılmış bulunmaktaydı. Diğer taraftan Kuzey Mezopotamya'da Kerkük bölgesinde bulunan tabletlerde Hurri gruplarının buralara doğru inmiş olduklarının delili durumundadır. Eski Tunç Çağı Doğu Anadolu kültürleri ile ilişkili oldukları kabul edilen Hurrilerin daha MÖ 3. binyılda Doğu Anadolu'da ve Suriye'de varlıklarına dair belirgin yazılı kanıtlar Akad Kralı Naram-Sin'e ait kimi metinlerdeki bazı yer ve şahıs isimleri dolayısıyla bilinir.

Hurricenin keşfi 1887 yılında Nil Vadisi’ndeki Amarna arşivinin bulunmasıyla başlamıştır. Burada Mitanni Kralı Tuşratta’nın III. Amonofis’e yazdığı 494 satırlık en uzun Hurrice metin bulunmuştur. Bu metin Hurri dilinin çözülmesinde anahtar bir rol oynamıştır. Mısır’ın Yeni Krallık döneminin başkentlerinden Amarna Arşivi’nde bulunan Sami olmayan bir dille yazılmış metinler ilk bulunduğunda, söz konusu dile Mitannice adı verildi. Daha sonra Hitit başkenti Boğazköy’de bulunan metinler olayın boyutunu daha anlaşılır kılmıştır. Söz konusu arşivlerde birçoğu edebi ve dinsel içerikli “Mitannice” metin bulunmuştur. Ancak Hititler bu dili Hurrice olarak adlandırmışlardır.

Hurri diline ait bulunan en eski belge Urkiş Kralı Tiş-ata'ya ait bir tablet olup tablette Nergal tapınağının yapımından bahsetmektedir.

Hurrice, Hint-Avrupa ve Semitik özellik göstermediği gibi ön eklerden oluşan Hattice'den de farklıdır. Hurrice'nin başlıca özelliği kelimelerin arkasına eklenen eklerle oluşturulması iken bilinen hiçbir sondan eklemeli dile benzememektedir.

MÖ 2. binyılın başlarına tarihlenen Kayseri yakınlarındaki Kültepe'de gün ışığına çıkarılan Kaniš Karumu çivi yazılı arşivlerindeki belgelerde çok sayıda Hurri yer ve şahıs adları ile Hurri diline ilişkin sözcüklerin bulunması, bu dönemde Orta Anadolu'ya dek uzanan Hurri etkisini göstermektedir. Ayrıca Kaniš'te bulunan ve Kaniš Kralı'na yollanan mektubun göndericisi olan Mama Kralı Anum-Hirbi'nin adının Hurrice olduğu da kabul edilir.

MÖ 17. yüzyılda Hitit Krallığı'nın kurulması ile birlikte başlayan Hititçe çivi yazılı belgelerde de Hurriler varlıklarını gösterirler. Hitit Krallığı kurulduktan sonra dış politikada ağırlık Anadolu'nun güneydoğusu ve Kuzey Suriye'ye verilmiş ve bu durum tüm Hitit tarihi boyunca devam etmiştir. MÖ 2. binyılın ortalarında siyasal açıdan Hititlerin yönetimi altına giren Hurrice varlığını koruduğu gibi Hitit kültürünü derinden etkilemiştir.

Mitanni mektubu temel alınarak ayırt edilebilen sesbirimler şunlardır:

Sesli harfler: /a/, /e/, /i/, /u/, /o/
Sessiz harfler: /f/, /p/, /t/, /k/, /h/, /š/, /z/, /s/, /l/, /m/, /n/, /r/, /v/, /y/
Hurricede sesli ve sessiz ünsüzler arasında herhangi bir ayrım yoktur. Hurrice isim ve kelimelerin yazımında Hurrili katipler sesli ve sessiz ünsüzleri ayırırken Babilce işaretlerdeki sesdizimleri kullanmışlardır. Böylece /t/ için TA TE TI DU hecelerini kullanmışlardır. Hurricede ünsüzler /v/ ve /y/ hariç tek veya çift yazılarak kısa ve uzun şeklinde ayırt edilir. Çivi yazısında bu durum uzun ünsüzler için ... VC-CV ... olarak belirtilirken kısa ünsüzler için ... V-CV ... olarak belirtilir. Uzun ünsüzler sadece ünlüler arasında görülür.
Ünsüzler gibi ünlüler de kısa ve uzun olarak yazılıyordu. Çivi yazısında bu durum CV ve VC arasına bir ünlü eklenerek belirtilmiştir. Sümercede yer alamayan /o/ ünlüsü ise /u/ işareti ile gösterilirken /u/ ünlüsü için de /Ú/ işareti kullanılmıştır. Yarı ünlü olan /v/ ve /y/ ise sırasıyla /ú/ ve /i-i-,-i/ ya da /ia/ şeklinde ifade edilmiştir. Örneğin;

še-e-ni-ip-wu-ú-e-en = še-n(a)-iffu-we-n (benim erkek kardeşimin)
a-i-

Hurriler veya Hurri Devleti, MÖ 3. binyıldan itibaren, Sümer, Akkad, Hitit, Ugarit ve Mısır kaynaklarında hakkında bilgiler bulunan, Mezopotamya ve Yukarı Dicle bölgelerinde hüküm süren, konuştukları dil itibarıyla (Hurrice) Asya kökenli olduğunu kabul edilen ve MÖ 7. yüzyıla kadar varlığını sürdüren devlet.

Erken Tunç Çağı'na ait Doğu Anadolu Bölgesi'ndeki kültür yerleşimlerinden olan Karaz Kültürü'nde ve Suriye'de bulunan çanak-çömlek türlerinin Hurrilere ait olduğu kabul edilmektedir. Hurillerle ilgili Akkad dönemi belgelerinden MÖ 3. binyılın sonlarında Güneydoğu Anadolu Bölgesi ve Mezopotamya'da yaşadıkları anlaşılmaktadır. Bir müddet Akad hâkimiyetine giren ve Akatça yazı dilini kullanan Hurriler, Akkadlar'ın yıkılmasından sonra bağımsızlığına kavuşmuşlar, bir takım beylikler kurmaya çalışmışlardır. Ancak Sümerler'in Üçüncü Ur Hanedanı zamanıda, Şulgi'nin bölgeye hâkim olması sonucu Hurriler bağımsızlığını yeniden yitirmişlerdir. Mari'de bulunan mektuplarda, Hurri kökenli bir topluluk olan Turukkiler'in yiyecek maddeleri yağmaladıkları yazılmıştır. Kayseri yakınlarında bulunan Kültepe'de bulunan çivi yazılı belgelerde çok sayıda Hurrice belgeye rastlanmıştır. Bu belgelerde Hurrice sözcükler bulunması, bu dönemde Hurrilerin Orta Anadolu'ya kadar etkisini sürdürdüğünü göstermektedir.

 Babil kaynaklarında, Hitit Kralı I. Murşili'nin, Babil seferinin dönüşünde Hurriler ile savaştığı yazmaktadır.
Artan nüfusun bir sonucu olarak MÖ 2500'lerde bölgedeki otlakların yetersiz kalması nedeniyle güney yönünde yayılma göstermişlerdir. Bu göçler iki ana hat üzerinden, Urmiye Gölü çevresinden Mezopotamya ve Elazığ - Malatya üzerinden Kuzey Suriye ve Filistin'e olmuştur.

Mitannilerin MÖ 16. yüzyılda Doğu Anadolu Bölgesi, Güney Doğu Anadolu ve Kuzey Suriye'ye olan göçleri vardır. Bu göçler Hurrilerin yaşadıkları yerlere olduğundan, Hurriler batıya doğru kaymışlardır. Bu kaymalar sonucu Hititler ile mücadeleler başlamıştır. Bazı Hurri kabileleri ise Mitanni egemenliğini kabul ederek onların yeni bir devlet kurmalarına yardım etmiştir. Mitannilerin ikinci göçü ile birlikte, yine batıya kayma olmuş ve Hurriler Hitit denetimindeki Çukurova bölgesini ele geçirerek burada Kizzuvatna Devleti'ni kurmuşlardır. I. Murşili'nin ölümünden sonra Hititler uzun süren bir taht kavgasına başlamışlardır. Bu durumdan yararlanan Hurriler Hattuşaş'a kadar ilerlemiştir. Burada kraliçe ve çocuklarını esir almışlardır. Hitit Kralı I. Zidanta zamanında Hititler bu devleti tanımış ve kral Pilliya ile barış anlaşması yapmıştır.

Mitanniler, Kizzuvatna dışında yaşayan Hurrilerin önemli bir kısmını hâkimiyeti altına alarak, toprakları bugünkü Kerkük bölgesinden Akdeniz'e kadar uzanan bir devlet kurmuşlardı. Türkiye-Suriye sınırına yakın bir yerde Resulayn civarında olduğu kabul edilen Vaşşuganni şehrini başkent yapmışlardı. Hurri-Mitanni Devleti'nin nüfusunun çoğunluğunu Hurriler oluşturmaktaydı. Devlet soyluları Hurrice isimler kullanmaktaydı. Mitani kralı Tuşratta'nın Mısır firavununa gönderilen ve Amarna'da bulunan mektupların çivi yazısı kullanılarak Hurrice yazılması, Tuşratta'nın Akatça yazılmış diğer mektuplarda, karşılığı bilinmeyen kelimeler için Hurrice kullanılması ve Tuşratta'nın bazen kendinen Hurri Kralı olarak bahsetmesi Mitanni Devleti'nin resmî dilinin Hurrice olduğunu göstermektedir. Ayrıca, Mısırlarla yapılan yazışmalarda, Hurri-Mitanni Devleti'nin Hititler'e karşı başarılar kazanıldığı öğrenilmektedir.

Hititler'in tahtına I. Şuppiluliuma'nın gelmesiyle Hititler bölgede yeniden güçlenmeye başlamışlardır. Şuppiluliuma ilk önce Kizzuvatna Devleti'ni bir anlaşmayla Hititler'e bağlamış, daha sonra Vaşşuganni üzerine bir sefer yaparak Hurri - Mitanni Devleti'ne son vermiştir. Fakat Şuppiluliuma'nın ölümünden sonra bölgede Hitit egemenliği azalmış ve Hurri-Mitanni devleti kendini toparlamıştır. Devletin varlığı Asur kralı I. Tukulti-Ninurta dönemine (MÖ 1244 - 1208) kadar sürmüştür.

Sondan eklemeli ve son derece ergatif olan Hurri dili, antik Urartu Krallığı'nın dili olan Urartucayla akrabadır. Bu iki dil birlikte Hurro-Urartu dillerini oluştururlar. Hurro-Urartu dillerinin bağlantılı olduğu diller tartışmalıdır. Hurro-Urartu dillerinin diğer dil aileleriyle (örneğin, Kuzeydoğu Kafkas dilleri) dilbilimsel bir ilişki içinde bulunduğuna dair çeşitli hipotezler var, ancak bunların hiçbiri genel olarak kabul görmemekte.
Hurrice, Hint-Avrupa ve Sami dilleri benzememektedir. Ayrıca eklerden oluşan Hattice'den de farklıdır. Hurrice'nin başlıca özelliği kelimelerin arkasına eklenen eklerle oluşturulması iken bilinen hiçbir sondan eklemeli dile benzememektedir.

Hurrice, göçler sonucu oluşan Mitanni Devleti ve Hititler tarafından benimsenmiş, günlük yaşamdan kralların aldığı ünvanlara kadar kullanmışlardır.

Mittani Devleti (Hurri - Mittani Devleti ana maddesi)
Hitit Devleti
Karaz Kültürü
Hurrice (Hurri dili ana maddesi)
Amarna mektupları (Hurri - Mitanni kralı Tuşratta'nın mektupları)
Kizzuvatna (Çukurova'da kurulan Hurri Devleti)
Vaşşuganni (Hurri - Mitanni Devleti başkenti)
I. Murşili (Hitit Kralı)
I. Şuppiluliuma (Hitit Kralı)

MÖ III. Binde Kuzeydoğu Anadolu (Yrd. Doç. Dr. Veli Ünsal)12 Kasım 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hurriler (Dr. Adil Alpman)1 Haziran 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Üçüncü Arami Göçü'nün Anadolu'nun Güneydoğusuna Yaptığı Etnik ve Siyasi Etkiler (Yrd. Doç. Dr. Ercüment Yıldırım, Arş. Gör. Okan Pekşen)

Hüseyindede Höyüğü, Çorum İl merkezinin güneybatısında, Sungurlu İlçesi'nin kuzeybatısında Yörüklü beldesinin 2,5 km. güneyinde yer alan bir höyüktür. Tepe, Hüseyindede Tepesi olarak da bilinmektedir. Kazılar sonucunda höyüğün bir Eski Hitit kült merkezi olduğu, kült yapılarının dışında başkaca yapı bulunmadığı ve Hüseyindede'nin geniş bir yerleşim olmadığı anlaşılmıştır.

Boyalı Höyük'ün batısındaki höyük 1997 yılında arasında Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Arkeoloji Bölümü'nden Doç. Dr. Tunç Sipahi ve ekibi tarafından saptanmış olup kazılar 1997 – 2003 yılları arasında Tunç Sipahi, aynı üniversiteden Prof. Dr. Tayfun Yıldırım ve Çorum Müzesi Müdürü İsmet Ediz başkanlığındaki bir ekipçe yürütülmüştür.

Kabartma bezemeli iki dini vazo, Çankırı İnandık Höyük kazılarında ele geçen ve halen Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde sergilenen, İnandık Vazosu olarak bilinen benzer bir vazo ile, şu an için dünyadaki bu tür sağlam vazo örnekleri arasındadır. Çorum Müzesi'nde sergilenen Hüseyindede Vazoları'nda kabartma halinde bir Hitit dini ayininde (muhtemelen bahar ayininde), kullanılan çalgılar ve müzik eşliğinde yapılan dans betimlenmektedir. Çalgılar arasında bir tür saz, ziller, lir yer almaktadır. Bugün de Çorum'un bazı ilçelerinde yapılan kutlamalarda saz ve zilin birlikte kullanıldığı görülmektedir. Küçük vazoda el ele tutuşarak halay çeken iki Hititli kadın figürü, kollarını yukarı kaldırarak parmaklarını şıklatarak dans eden bir kadın figürü, hem giysileri hem de danslarıyla günümüz yöre kültürünün, yaklaşık 3600 yıla dayanan geçmişini göstermektedir. Aynı vazoda yer alan bir boğa üzerinde akrobatik hareketler yapan Hititli figürü de, MÖ II. binyılda Girit ve Yunanistan'da benzer betimlemeler görülmesi yönünden ilginçtir. MÖ II. binyıl için Girit ve Yunan uygarlıklarının simgesi olarak görülen bu figürlerin Mısır ve Suriye'de bulunan örnekleri de bugüne kadar aynı kültürlere bağlanmıştı. Ancak Hitit Dönemi'nde Anadolu'da ele geçen bu figürler, Hitit Fırtına Tanrısı Tarhun için yapılan bir törenle ilişkilidir ve böylece yerel özellikler göstermektedir.
Hüseyindede yerleşmesinde tapınak yapıları dışında günlük kullanıma yönelik bir mimari bulunmamıştır. Bununla birlikte ortaya çıkarılan yapılar Eski Hitit Dönemi'nin en belirgin ve sağlam örnekleridir. Bu bağlamda çevrede başka Eski Hitit yerleşmelerinin de olması gerektiği düşünülmüş, yüzey araştırmalarında saptanan Boyalı Höyük'de 2004 yılında kazılara başlanmıştır.
Tapınak ya da kült yapısının 22,5 x 16 metre boyutlarında bir yapı kompleksi oluşturduğu kazılar sonucunda anlaşılmıştır. Kült vazolarının bulunduğu bu yapıya kazı yönetimi tarafından I nolu yapı olarak tanımlanmıştır. Yapı kompleksinde teraslama yöntemiyle inşa edilmiş dört oda gün yüzüne çıkarılmış olup içten içe 13,5 x 9 metre boyutlarındaki 4 nolu odanın tören uygulamaları için kullanıldığı düşünülmektedir. Bu şekilde tümü kült yapısı olan 6 yapı, kazı çalışmalarında ortaya çıkarılmıştır.
Kazılarda ortaya çıkarılan bir diğer ilginç buluntu ise 1 nolu yapı'ya ait 3 nolu odanın kuzeydoğu köşesinde kazılan Roma Dönemi mezarıdır. Ana kayaya oyularak yapılmış kaya mezar küçük bir ön oda ile küçük bir kapıdan girilen mezar odası vardır. Geçişin, ön odada bulunan kare biçimli bir taşla kapatıldığı anlaşılmaktadır. Mezar ve çevresinde yapılan araştırmalarda herhangi başka bir mimari buluntu ortaya çıkmamıştır. Aslında çevrede yıllarca sürdürülmüş olan yüzey araştırmalarında Roma seramiği veren çok sayıda yerleşim tespit edilmişti. Hüseyindede'de bulunan kaya mezarın yakındaki bir Roma yerleşimine ait olduğu tahmin edilebilir.
Kazılar sırasında ele geçen çanak çömlek buluntularının, Boğazköy, Alacahöyük, Eskiyapar Höyüğü ve İnandık Höyük Eski Hitit tabakalarında bulunan çanak çömlek tiplerinde olduğu belirtilmektedir.

Hüseyindede Höyükte ilk yerleşimin MÖ 1650 yılına dayandığı ifade edilmektedir.

 OpenStreetMap'te Hüseyindede Höyüğü ile ilgili coğrafi veriler  
Prof. Dr. Tayfun Yıldırım, Hüseyindede Kabartmalı Vazosunda Betimlenen Dans Eden Bir Hititli 16 Aralık 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. A. Ü. D.T.C.F. Dergisi
Prof. Dr. Tayfun Yıldırım, Yörüklü / Hüseyindedede Eski Hitit Kabartmalı Vazolarında Dans ve Müzik
Prof. Dr. Tayfun Yıldırım, Hüseyindede Tepesi'nde Bulunan İkinci Kabartmalı Vazoya Ait Yeni Bir Müzisyen 16 Aralık 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hüseyindede Höyük'te ele genen Eski Hitit Kült Vazosu fotoğrafı 5 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Fotoğraflar

I. Şuppiluliuma (yaklaşık MÖ 1344 - MÖ 1322), adı Hititçe olan ilk Hitit kralı. Şuppi Hititçe saf, luli ise kaynak anlamındayken; Şuppiluliuma, saf kaynaklı anlamı taşır. Yaklaşık 35 yıl boyunca Yakın Doğu tarihine damgasını vuran Hitit kralı, Hitit Krallığı'nı imparatorluğa dönüştüren hükümdar olarak kabul edilir. Hükümdarlığı döneminde Büyük Hitit İmparatorluğu en parlak dönemini yaşamış ve eski başkent Hattuşaş'ın savunması da güçlendirilmiştir. Ülkenin dört bir yandan saldırıya uğramasıyla küçülen devleti yeniden toparlamış, yakın doğunun en büyük devleti durumuna getirmiştir.

II. Tuthaliya'nın oğlu ve ardılıydı. Yaşamına ilişkin bilgiler oğlu ve ardılı II. Murşili'in yıllıklarında ayrıntılı olarak yer alır. Daha prensliği döneminde Hatti topraklarının büyük bir kesimini ele geçiren düşmanlarla savaşmaya başladı, askeri faaliyetlerde babasını temsil ettiğinden, kral olunca deneyimli ve yetenekli bir komutan olarak Kaşkalar'la yaptığı savaşlarda başarılı oldu; sınır bölgelerinde kaleler ve tahkimat yaptırdı. Hattuşaş (Boğazköy) yeniden kuruldu. Azzi-Hayaşa ve Arzava'ya başarılı seferler düzenledi. İşuva ülkesi ile (Aşağı Murat) çatıştı (MÖ 1365'e doğru).
Hükümdarlığının büyük bölümü doğudaki Mitanni Krallığı'na karşı yürüttüğü mücadeleler ve Hititlerin Suriye'de yeniden sağlam bir biçimde tutunmasını sağlamaya yönelik girişimlerle geçti. Mitanni kralı Tuşratta ile Kuzey Suriye'nin istilası için savaştı, ancak Toros geçitleri ve Kizzuvatna üzerinden Mitanni Krallığı'na saldırma girişiminin sonuç vermemesi üzerine ilk seferinde başarılı olamadı. Bu arada iç karışıklıkları yatıştırmak zorunda kaldı, Hayaşa kralı Hukkana ile bir antlaşma imzalayarak kızını onunla evlendirdi. Siyasal gücünü artırmak amacıyla Kizzuvatna kralı Şunaşşura ile anlaştı ve böylece Mitanni ile arasında bir tampon bölge oluşturdu.
Bundan sonra Kuzey Suriye üzerine yürüdü. Fırat'ı daha kuzeyden geçip Mitanni başkenti Vaşşuganni'ye (Vassukkani) arkadan yaklaşarak Suriye'nin kuzeyindeki Mitanni savunmasını aşma yoluna gitti. Planını başarıyla uygulayan Şuppiluliuma Mitanniler'in başkenti Vaşşuganni'yi ele geçirerek yağmaladı. Ardından Fırat'ı geçip güneye yönelerek Mısır'ın egemenliğindeki güney Suriye'ye girerek küçük krallıklara (Ugarit, Kadeş, Amurru) Hitit egemenliğini kabul ettirdi. Öylesine güçlüydü ki, diğer krallar arasındaki anlaşmazlıklara hakemlik yapardı.
Bu yüzden çıkan ve aralıklarla süren çatışmalar sırasında Mısır firavunu Tutankhamon'un ölümü (MÖ 1352) üzerine, onun dul kalan karısı ve üvey kızkardeşi olan Mısır kraliçesi Anhesenamen (firavun Akhenaton ve kraliçe Nefertiti'nin üçüncü kızları) Şuppiluliuma'yla gizlice yazışarak, bir Mısırlı ile evlenemeyeceğini bildirdi ve Şuppiluliuma'dan, oğullarından birini kendisine eş olarak göndermesini istedi. Mısır'ın anayanlı veraset yasalarına göre Anhesenamen'in yeni kocası firavun olacaktı. Şuppiluliuma Anhesenamen'in isteğine uyduysa da, babası tarafından Mısır'a gönderilen prens Zannanza Mısır sarayındaki rakip hiziplere bağlı askerlerce yolda yakalanarak öldürüldü. Bu olay sert bir tepkiye ve sonunda Kadeş Antlaşması'nın imzalanacağı, yıllarca süren savaşlara yol açtı.
Daha sonra oğlu Telipinu'yu Suriye'de bırakarak dinsel görevlerini üstlenmek için Hattuşa'ya döndü. Ama uzun zamandır Mitannilere bağımlı olan Asur'un bağımsızlığını kazanarak bölgede yeni bir güç durumuna gelmesi üzerine, hemen Suriye'ye yeni bir sefer düzenledi. Büyük stratejik önem taşıyan Karkamış kentini aldıktan sonra oğlu Telipinu'yu Halep, öbür oğlu Piyassili'yi de Karkamış kralı yaparak Suriye'nin kuzeyindeki Hitit egemenliğini sağlamlaştırdı.
Öte yandan, Şuppiluliuma Tuşratta'nın öldürülmesi sonucu Mitanni tahtına geçen Artatama ile bozuştu. Tuşratta'nın kendisine sığınan oğlu Mattivaza ile anlaştı ve kızını onunla evlendirerek Mattivaza'yı Mitanni kralı yaptı. Mattivaza'yla bir karşılıklı yardım antlaşması yaparak, Suriye'deki Hitit topraklarını büyüyen Asur tehdidinden koruyacak bir Mitanni tampon devleti oluşturdu.
Şuppiluliuma bundan kısa bir süre sonra Mısırlı savaş tutsaklarının Orta Anadolu'ya taşıdığı ve salgına dönüşen veba hastalığa yakalanarak öldü. Şuppiluliuma askeri yeteneklerinin yanı sıra, merkezi yetkiyi güçlendirmiş ve ele geçirdiği ülkelerin başına kral soyundan yöneticiler atayarak kendisine bağlamayı bilmişti. Fethettiği bölgelerde yaşayan insanları köle yapmayarak, O ülke halklarını Hitit imparatorluğuna bağlı halklar haline getirerek, içişlerinde özerk bıraktı.

Kadeş savaşını kim kazandı?-Mahfi Eğilmez-Ntvmsnbc.com 21 Mayıs 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Anadolu'nun Bin Tanrılı Kralı Şuppiluliuma - Nurdoğan K. Gülen, ISBN 978-605-106-210-5

II. Basileios (Yunanca: Βασίλειος Β΄ Βουλγαροκτόνος, Basileios II Boulgaroktonos yani "Bulgar-Kıran"; 958 - 15 Aralık 1025) 960'tan 15 Aralık 1025'e kadar Bizans imparatoru unvanını taşımıştır. I. Basileios ile başlayan Makedonyalı hanedanından olup, II. Romanos ile Theofano'nun oğludur. 960'tan 963'e kadar babası II. Romanos ile; 963'ten 969'a kadar II. Nikiforos ile ve 969'dan 976'ya kadar I. İoannis ile kardeşi olan VIII. Konstantinos ile birlikte daha çok sembolik olarak ortak imparatorluk unvanı taşımıştır. 976'dan 15 Aralık 1025'e kadar imparatorluk gücünü tam olarak yüklenmiş; ancak kardeşi VIII. Konstantinos sembolik ortak imparatorluğunu korumuştur.
945 yılında başlayan Bizans İmparatorluğu'nun genişleme dönemi birkaç ileri görüşlü dikkat çekici siyasetçi ve idare adamına bağlanabilir ve bunların arasında II. Basileios çok önemlidir.
II. Basileios hükümdarlığı sonunda imparatorluk yaklaşık beş asırlık tarihinin en görkemli ve geniş dönemini yaşıyordu ve varisi olan kardeşi VIII. Konstantinos'a Bizans tarihinde I. Justinianus'tan beri görülmemiş büyüklükte arazisi olan bir ülke bırakmıştır. Bu ülke coğrafi olarak Balkan Yarımadası, Anadolu, Kuzey Suriye, Kuzey Irak, aşağı Kafkaslar ve güney İtalya'yı kapsıyordu.
II. Basileios'un 65 yıl imparatorluk unvanı taşıması ve tam yetkilerle 49 yıl süren hükümdarlık dönemi bin yıllık Bizans tarihinde en uzun imparatorluk dönemidir. Bizans İmparatorluğu'nun en görkemli ve şanlı devirleri I. Justinianus ve II. Basileios dönemleridir. Ancak bu iki imparator arasında bazı bariz farklar bulunmaktaydı: I. Justinianus bir entelektüeldi ve hayatının çok büyük bir kısmı Konstantinopolis'te kendi sarayında geçmişti; buna karşılık II. Basileios başta bir askerdi ve hayatının mühim bir kısmı Konstantinopolis dışında ordularının başında geçmiştir. II. Basileios aynı zamanda çok iyi bir idareci, iyi bir maliyeci ve olağanüstü bir siyaset adamı idi. Justinianus unvanını amcası I. Justinus'tan miras olarak almıştı; II. Basileios ise imparatorluk yüksek mevkiine erişebilmek için iktidar mücadeleleri geçirmiş ve bu görevi gasp eden ve etmek isteyenleri ortadan kaldırmak zorunda kalmıştır.

II. Basileios daha 5 yaşında iken 22 Nisan 960'ta babası tarafından ortak imparator seçilmiş ve taç giydirilmişti. Ama 963'te babası II. Romanos öldüğü zaman Basileios ve kardeşi Konstantin daha yetişkin değillerdi. Anneleri olan 20 yaşındaki Theofano ve Saray Nazırı hadım Josef Bringas birlikte taht naipliği görevini yüklenmişlerdi. Kısa bir zaman sonra bir askeri isyan II. Nikiforos'un da ortak imparator olarak seçilmesini gerektirmiştir ve II. Nikeferos Fokas, Theofano ile evlenmiştir. Fakat altı yıl sonra 969'da Theofeno, II. Nikiferos'u elimine ederek sevgilisi olan I. İoannis'i tahta çıkartmıştır ve onun otoritesini ve meşruiyetini vurgulamak için iki kardeş, Basileios ve Konstantin'in, ortak imparator olarak tanınmaları gerekmiştir. Ocak 976'da I. İoannis çocuksuz olarak öldüğü zaman tahta o zamana kadar ortak imparatorluk yapmakta olan iki gence kalmıştır. Bu sefer taht naipliğini bir hadım olarak saray kethüdası olan ve iki genç imparatorun büyük-amcaları olan Basileios Lekapenos yüklenmiştir.
İki kardeşin saltanatlarının başında, aristokratlar ve yüksek ordu komutanları bu iki gencin iktidar güçlerini ortaklaşmak için birbirleriyle rekabete girişmişlerdir. Konstantinopolis'teki soylu ailelerinin iktidar hırsları birbiriyle ve imparatorluk hanedanı mensupları ile çelişkiye girince bu rekabet 13 yıl süren bir iç savaşa dönüşüp dejenere olmuştur.
Basileious tarafından Bizans ordularının doğu kesimi komutanlığı görevinden alınıp Mezopotamya'ya gönderilen Bardas Skleros önce saray kethüdasının iktidarını azaltmaya başarısız olarak çalışmıştır. Sklerus imparatorluğu gasp edip eline geçirmiş olan I. İoannis'in damadı olarak ve yüksek rütbeli ordu komutanı olarak meşru olarak kendinin imparator olması gerektiğini düşünmekteydi. 976'da kayınbiraderinin ölümünden birkaç ay sonra Bardas Skleros kendi komuta ettiği ordunun askerleri tarafından imparator ilan edildi. Doğu ordusunun hazinesini devraldı ve Kayseri (Caesarea) üzerine yürümeye başladı. 977'in güzünde Basileios Lekapene tarafından üzerine gönderilen diğer Bizans birliklerine karşı iki kesin galibiyet kazandı. Antalya (Attaleia)'da bulunan Bizans donanmasının güney filosunun kontrolünü eline geçirdi. Sonra İznik'i (Nicea) eline geçirerek Boğaz'ın Asya yakasına erişti. Antalya'dan gelen güney filo gemileri ile birlikte hem karadan hem de denizden Konstantinopolis'i Asya'dan bloke etmeye başladı. Fakat Bizans donanmasının diğer kısımları hemen toplanarak Skleros'a bağlı olan güney filosu gemilerini elimine ettiler.
Diğer taraftan, II. Basileios ilk defa tam olarak imparatorluk gücünü kendisi kullanarak, amcası saray kethüdası Basileios Lekapene'nin hiç düşünemediği bir siyasi karar aldı. Bizans ordusunda yüksek rütbeli görevlerde bulunmuş olan diğer ünlü general Bardas Fokas'ı kendine yardıma çağırdı. Bardas Fokas da eski imparator olan II. Nikiforos'un yeğeni idi; yüksek askerî komutan olarak meşru olarak imparator olma imkânı vardı ve bu nedenle Sakız (Chios) adasına sürülmüştü ve orada bir manastırda keşiş olarak yaşamaktaydı. II. Basileios'un isteğine hemen yanıt veren Bardas keşişliği bırakıp hemen Konstantinopolis'e dönüp, II. Basileios'a bağlılık yemini etti. Gizlice kendi güç merkezi olan Kayseri (Casearea)'ya gidip orada asker toplayıp bir yeni ordu kurmaya koyuldu.
Arkasında yeni bir ordu bulunmasından hiç hoşlanmayan Bardas Skleros ordusunu Boğaz kıyılarından çekti ve Anadolu içlerine dönüp Bardas Fokas'ın yeni ordusunu karşılamaya çalıştı. İki ordu birkaç defa sonuçsuz kalan çarpışmaya giriştiler. Bu çarpışmalarda Skleros ordusu üstün gelmekle beraber her seferinde Bardas Fokas ordusunu, savaş gücünü yitirmeden, geri çekilmeyi başardı. En sonunda, tam tarihi bilinmemekle beraber büyük olasılıkla 929 ilkbaharında, Anadolu'da Amorium'un kuzeydoğusu Pankaleia düzlüğünde iki Bardas orduları yeni bir muharebeye hazırlandılar. Şaşılacak bir şekilde iki komutan savaşın sonucunun iki komutanın şahsen teke tek savaşması sonucu ortaya çıkması üzerine anlaştılar. İki komutan Bardas'in teke tek savaşı sonunda rakibini bir kılıç darbesiyle yaralayıp onun savaş meydanında kaçmasına neden olan Bardas Fokas galip geldi. Bardas Skleros dağılan ordusuyla savaş meydanından kaçtı. 

Bu uzun süren iç savaş İmparatorluğu'nun dış prestijini incitmiş ve Araplar, Bulgarlar ve İtalya'da Kutsal Roma Germen İmparatoru II. Otto ile çatışmalara yol açmıştır. Skleros'un isyanının bastırılmasından sonraki altı yıl Basileios iktidar gücünü pekiştirmek için çabalara koyuldu. Bunda hadım amcası saray kethüdası ile açıkça olmamakla beraber çatışmalara girişti. II. Basileios'un devlet idaresini eline almaya çalışıp devlet siyasetine ve idaresine karışmaya başlaması, o zamana kadar efektif devlet idarecisi olan saray kethüdası Basileios Lekapenos tarafından hoş karşılanmadı. Saray Kethudası, Bardas Fokas ve Leo Melissenos ile ittifak kurarak, iktidarı elinde tutmaya çalıştı. Bu tehlikeli ittifaktan haberdar olan II. Basileios hemen tedbir alıp saray kethüdasını bir manastıra keşiş olarak girmeye zorladı. Bardas Fokas'ı ise Antakya Kontu olarak tayin ederek başkentten uzaklaştırdı ve Leon Melissenos'u ise affetti. Böylece II. Basileios imparatorluk iktidarını fiilen tek başına kendi eline geçirmeyi başardı. Kardeşi VIII. Konstantin hala ismen ortak imparator olmakla beraber, II. Basileios'un hüküm sürdüğü dönemde kendi başına devlet işlerine hiç karışmadı.

İktidar gücünün II. Basileios'un eline geçmesi ordu generallerinin hiç hoşuna gitmedi. Basileios'un Bulgaristan üzerine ilk askeri seferinde, bu generallerin komutasında altında olan ordu mensupları, savaşmaya karşı isteksizliklerini açıkça ortaya koydular. Bardas Skleros Abbasîlere sığınmıştı ve yarı hür yarı gözaltında Bağdat'a götürüldü. Ama II. Basileios'un 986'da Bulgar Kralı Samuil'e Trayan Kapısı savaşında yenildiği haberini alınca Abbasi Halifesi Abdülkerîm Tâi'yi kendine destek vermeye ikna etti. Ondan sağladığı finansman, asker ve malzeme ile yeni bir ordu kurup Bizans arazisine girip yeniden 987'nin ilk aylarında (Melitene)de (modern Malatyada) askerler tarafından imparator ilan edildi. Bu sefer Bardas Fokas da, bu asi gaspçı üzerine gideceğine, kendini imparatorluğa uygun gördü ve 15 Ağustos'ta kendi askerleri Bardas Fokas'i imparator olarak ilan ettiler. Bu iki imparatorluk gaspçısından Bardas Fokas daha güçlüydü; iki gaspçı önce bir ittifak yapmakla beraber, sonradan Fokas, Skleros'u yakalatıp (kendisinin imparator I. İoannis Çimiskes'e karşı 971'deki isyanında kapatılmış olduğu) (modern Ilgın'ın tam dışındaki) Tirofoyon adlı bir kaleye kapattı; kendi karısını da kaleye komutan olarak bıraktı ve kendi ordusuyla Konstantinopolis üzerine yürümeye başladı.
Bu isyancı ordu Anadolu'daki yöresel thema ordularıydı ve II. Basileios'un emri altında bu orduya karşı duracak asker bulunmuyordu. Fokas ordusuyla pek az mukavemet görüp Anadolu'daki uzun bir yürüyüşten sonra Marmara'ya eriştiği zaman ordusunu ikiye ayırdı. Bir orduyu Abidos'a (modern Çanakkale) gönderdi. Bu ordunun Çanakkale Boğazı'nı geçip Gelibolu'dan, Trakya'dan, Marmara Denizi kıyısından Konstantinopolis'e batıdan hücum edeceğini planlamıştı. Diğer orduyu kendi komutası altında Hrisopolis'e (modern Üsküdar) getirip orada ordugah kurup diğer ordunun batıdan Konstantinopolis'e gelmesini beklemeye koyuldu.
Bunun isyancılar kuşatması üzerine II. Basileios Kiev Prensi I. Vladimir'den destek istemeğe karar verdi. Daha Fokas ordusuyla Üsküdar'a erişmeden Kiev'e elçiler gönderdi. I. Vladimir 988'de Bizans'ın Karadeniz kuzeyinde ana üssü olan Chersonesos'u ele geçirmişti. I. Vladimir bu elçileri uygun karşıladı. Kendinin Bizans imparatoru Çimiskes ile babası Sviatoslav'ın yaptığı anlaşmaya bağlı olduğunu bildirdi. Chersonesos'i Bizans'a geri vermeyi ve eski anlaşmaya göre Bizans isterse ona askeri destek sağlamayı ve böylece Bizans'a 6000 kişilik bir 

II. Tuthaliya, MÖ 14. yüzyılın ortalarında hüküm sürmüş Hitit kralıdır. Kral I. Arnuvanda'nın oğlu, I. Şuppiluliuma'nın babasıdır.

Tuthaliya isimli Hitit kralları üzerindeki belirsizliklerden dolayı bu kralların numaralandırılmasında çelişkiler doğmuştur. Eski Hitit döneminde hüküm sürmüş olduğu düşünülen ancak sonradan mevcut olmadığı anlaşılan başka bir Tuthaliya yüzünden, 14. yüzyılda hüküm sürmüş olan iki adet Tuthaliya isimli Hitit kralı eski kaynaklarda II. ve III. Tuthaliya diye geçer. Kimi yeni kaynaklarda da karışıklığa mahal vermemek için birincisi I/II. Tuthaliya, ikincisi de II/III. Tuthaliya diye belirtilir.
Ayrıca, II. Hattuşili diye bir Hitit kralının var olduğunu savunan bazı tarihçiler MÖ 14. yüzyılda iki değil üç adet Tuthaliya isimli Hitit kralı olduğunu ve II. Hattuşili'nin, I. Tuthaliya'dan sonra, ama ilave edilen bir II. Tuthaliya'dan önce hüküm sürdüğünü öne sürerler. Bu görüşü savunanlar I. Arnuvanda'nın ardılı olan Tuthaliya için III. Tuthaliya ismini kullanmaktadır.
II. Tuthaliya'nin prensken kullandıgı Hurrice ismi Tašmi-šarri'dir.

Tahta babası I. Arnuvanda'nın ölümüyle çıkmıştır. Mevcut dokümanlardan II. Tuthaliya döneminde Hitit devletinin her yönde ayaklanma ve saldırılara maruz kaldığı ve kralın neredeyse bütün zamanını çeşitli cephelerdeki düşmana karşı yaptığı seferlere ve Hitit devlet otoritesini tekrar yerleştirmeye harcadığı anlaşılmaktadır.
III. Hattuşili dönemine ait bir dokümanda, tahminen II. Tuthaliya dönemine atıfta bulunularak, Hitit devletinin neredeyse dağılma aşamasına geldiği, kuzeydeki Kaşka kavimlerinin Hattuşa'yı yağmalayıp Kızılırmak'ın güneyine kadar indiğini, batıdan Arzava'nın, doğudan Azzi ve İsuva'nın saldırdığı, güneyde ise düşmanın Kizzuvatna'ya kadar ilerlediği belirtilmektedir.
II. Tuthaliya hakkında bilgi sağlayan en önemli kaynaklardan biri, oğlu I. Şuppiluliuma'nın seferlerinin anlatıldığı dokümandır. Yer yer hasarlı olan dokümandan, Hattuşa'nın Hitit kontrolünden çıktığı dönemde, Tuthaliya'nın seferlerini Samuha şehrinden yönettiği anlaşılır. Kaşka kavimlerine karşı çeşitli başarılı seferler yaptığı, bir seferinde 9 kabilelik bir grubu, baska bir seferinde 12 kabilelik bir grubu yendiği belirtilmiştir.
Batı Anadolu'da Hitit topraklarını sürekli taciz eden Masa ve Kammala ülkelerine karşı caydırıcı seferler yapar. Ancak Batı Anadolu'nun büyük bir kısmına hakim durumda bulunan Arzava ülkesi, dedesi I. Tuthaliya zamanında başarılı seferlerle yıpratılmış olmasına rağmen, bu dönemde oldukça güçlenmiş durumdadır. Amarna'da bulunmuş olan, Arzava kralının Mısır kralı III. Amenhotep'e yazdığı iki adet mektup yaklaşık olarak II. Tuthaliya dönemine tarihlenir ve Hitit devletinin zayıflığı ile ilgili ipuçları verir. Arzava'nın uç bölgelerine Şuppiluluma komutasında seferler de yapılmasına rağmen bunlar sadece Arzava ilerlemesini durdurmaya yeterli olmuştur.
Doğuda Hayasa kralı Karanni ile savaşmıştır ancak mücadelenin neticesi belli değildir. Hayasa ülkesinin tamamen kontrol altına alınmasının oğlu I. Şuppiluliuma zamanında olacaktır.
Oğlu Şuppiluliuma bu seferlerin birçoğunda babasıyla birlikte savaşmış, kimı zaman da babasından ayrı olarak seferlere gönderilmiştir. Bu kaynaklarda iki kez II. Tuthaliya'nın sağlık nedenlariyle Yukarı Ülke'de kalıp sefere çıkamadığından bahsedilir ki bu da kralın bu dönemde ilerlemiş bir yaşta olduğu şeklinde yorumlanabilir.
II. Tuthaliya'nın ne zaman öldüğü ve taht devir tesliminin ne şekilde olduğu tam belli değildir. II. Tuthaliya'nın varisi Genç Tuthaliya olarak bilinen oğludur ancak Şuppiluliuma buna karşı çıkmış, Genç Tuthaliya öldürülmüş ve diğer soyluların da desteğini alan Şuppiluliuma tahta çıkmıştır. Genç Tuthaliya'nın kısa bir süre de olsa krallık yapıp yapmadığı belli değildir.

Babası kral I. Arnuvanda, annesi ise Taduhepa'dır. Eşi Kraliçe Hašnuhepa ve bilinen oğulları Şuppiluliuma ve Şuppiluliuma'nin döneminde kraliyet muhafız birliği komutanlığı (GAL MEŠEDI) yapmış olan Zita'dır. Genç Tuthaliya ise bir cariyeden olan oğludur. Şuppiluluima henüz genç iken Genç Tuthaliya bir süre tahta geçmiş ancak Şuppiluluima daha sonra bunu kabul etmeyip hakkı olan tahtı almıştır.

Brandau, B. & Schickert, H. (2003) Hititler, Ankara: Arkadaş Yayınları.
(İngilizce) Bryce, T. (2005) Kingdom of the Hittites, 2nd Edition, Oxford; Oxford University Press.
(Almanca) Klengel, H. (1999) Geschichte des hethitischen Reichs, Leiden: Brill.

Hitit kralları listesi
Hitit İmparatorluğu

(İngilizce) *II. Tuthaliya'nın hükümdarlığı4 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Bu sayfada III. Tuthaliya olarak yazılmıştır)

II. Şuppiluliuma, IV. Tuthaliya'nın oğlu, MÖ 1207-1178 yıllarında hüküm sürdüğü düşünülen Hitit İmparatorluğu'nun Yeni (Büyük) Krallık Dönemi'nin bilinen son kralı ve Asur kralı I. Tukulti-Ninurta'nın çağdaşıdır. Komutası altındaki bir donanma Kıbrıslıları yenilgiye uğratmıştır, bu olay aynı zamanda tarihte kaydedilmiş ilk deniz muharebesidir.

II. Şuppiluliuma dönemine ait onlarca çivi yazılı doküman ve Luvi Hiyeroglifi ile yazılmış iki anıtsal kitabe  Boğazköy'de(Hattuşaş) bulunmuştur. Bu iki kitabe eski vassalı Tarhuntassa'ya ve Alasiya'ya (Kıbrıs) karşı yapılmış savaşları kaydetmiştir. Kitabelerden biri, Nişantepe olarak bilinen mevkide bir kaya yüzeyinde, diğeri ise sarayın hemen güneyindeki reservuar setinin doğu köşesinde inşa edilmiş, kutsal bir mekan olduğu düşünülen ve 2 numaralı oda olarak bilinen yapının iç duvarlarındadır.
II.Şuppiluliuma'nın babası IV. Tuthaliya'dır. Tuthaliya'nın ölümünden sonra tahta veliaht III. Arnuvanda çıkmış, ancak çok kısa bir süre sonra ölmüştür. Şuppiluliuma bir dokümanda, bu konuda kendisinin hiçbir günahı olmadığını, ağabeyi hiç varis bırakmadan öldüğü için onun yerine tahta çıktığını belirtir.

 2 numaralı odadaki kitabe, II. Şuppiluliuma'nın hükümdarlığı sırasında Hatti ülkesinin başına bela olan büyük bir siyasal istikrarsızlığı kaydettiği için tarihsel olarak önemlidir. Kitabe II. Şuppiluliuma'nın bir Hitit şehri olan ve II. Muvatalli'nin hükümdarlığı sırasında imparatorluğun siyasal başkenti olarak kısa bir süre hizmet etmiş olan Tarhuntassa şehrini yağmaladığını belirtmektedir. Tarhuntassa şehri ve çevresi, III. Hattuşili'nin Hitit tahtını ele geçirmesinden sonra vassal krallık statüsü kazanmış ve II. Muvatalli'nin oğullarından biri olan Kurunta buraya kral olarak atanmıştır. II. Şuppiluliuma döneminde Tarhuntassa'ya yapılan seferler, Kurunta veya varislerinin Hitit merkezi yönetimine karşı ayaklandığının göstergesidir. Aynı kitabe Batı Anadolu bölgesinde fethedilen çeşitli şehirleri de listeler.
II. Şuppiluliuma döneminde Hitit ülkesinde büyük bir kıtlık çekildiği de anlaşılmaktadır. Çağdaşı olan Mısır kralı Merenptah'ın Karnak tapınağındaki yazıtlarında 'Hatti ülkesini canlı tutabilmek için' tahıl gemilerinin gönderildiği belirtilmekdir. Ras Şamra (Ugarit) kazılarında bulunan bir mektupta, II. Şuppiluliuma, vassalı olan Ugarit kralından  Suriye'den gelecek olan tahıl yardımlarının acilen transfer edilebilmesi için hiç geciktirilmeden gemi ve mürettebat temin edilmesini ister.
Hatti ülkesindeki kuraklık Hitit devletinde zafiyete yol açmış olmalıdır. II. Şuppiluliuma'nın Akdeniz bölgesi ve Kıbıs seferlerinin, bu dönemde doğu Akdeniz sahilerinde büyük bir yıkıma sebebiyet verecek olan Deniz Kavimleri'nin yarattığı tehlikelere karşı ve Hitit limanlarını tahıl aktarımı için güvene almak amacıyla yapıldığı şeklinde değerlendirilir.

Gene Ras Şamra kazılarında bulunan kayıtlar temel alınarak, batıda oluşan tehdit sonucunda, Hitit Kralı'nın Ugarit'den destek talebinde bulunduğu bilinmektedir. Ugarit’in son kralı olan Ammurapi'ye gönderilen bir mektupta Hitit kralı şöyle der: “[Yaklaşan, gelen(?)] düşman bize karşı ve sayıca hiçiz  [...]. Sayımız çok az (?)[. . .] her ne kadar mevcutsa, onu bulmaya çalış ve onu bana gönder.”
Ammurapi gerçekten gemilerini ve askerlerini II. Suppiluliuma'nın yardımına göndermiş olabilir. Ancak bu sefer tehlike Ugarit'i vurur. Ammurapi, Alasiya’nın (Kıbrıs) hükümdarı Eşuvara’ya gemilerle yaklaşan Deniz Kavimlerinin tehdidi karşısında şöyle demektedir:

“Baba, dikkatle dinle, düşmanın gemileri (buraya) geldiler; şehirlerim(?) yakıldılar ve ülkemde şeytanca şeyler yaptılar. Babam bilmiyor mu ki tüm birliklerim ve savaş arabalarım(?) Hitit ülkesinde ve tüm gemilerim Lukka topraklarında? … Bu yüzden ülke kendi haline terk edilmiş durumda. Babam bilmelidir ki düşmanın buraya gelen yedi gemisi bize çok zarar verdi.”
Ele geçen dokümanlarda her ne kadar başarılı seferlerden bahsedilmişse de, MÖ 1170'lerin sonunda, Hitit Krallığı Deniz Kavimlerinin ve Kaşkaların işgaliyle sona ermiştir. II. Şuppiluliuma'dan sonra başka bir merkezi Hitit devleti kralı yoktur, ancak "Büyük Kral" unvanı bazı Geç Hitit krallıklarında bir süre daha kullanılmıştır.

Hititler
Hitit kralları listesi

(Almanca) Klengel, H. (1999) Geschichte des hethitischen Reichs, Leiden: Brill.
(İngilizce) Bryce, T. (2005) Kingdom of the Hittites, 2nd Edition, Oxford: Oxford University Press
(İngilizce) Astour, M. C. (1965) "New Evidence on the Last Days of Ugarit," American Journal of Archeology 69:253-8.
(İngilizce) Güterbock, H. G. (1967) "The Hittite Conquest of Cyprus Reconsidered," Journal of Near Eastern Studies 26:73-81.

(İngilizce) II. Şuppiluliuma'nın hükümdarlığı4 Kasım 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Isparta, Isparta ilinin merkezi olan şehirdir. Şehir, yöreye özgü el dokuması halıları ve gül yetiştiriciliğiyle tanınmaktadır.

Isparta ve çevresindeki yerleşim tarihi Paleolitik döneme kadar uzanmaktadır. Isparta'nın da önemli yerleşim merkezlerinden biri olduğu Pisidia bölgesine MÖ 2000'lerde Luvi ve Arzava toplulukları yerleşmiştir. Daha sonra bölgeye MÖ 1200'lerden itibaren Frigler, Lidyalılar, Persler ve Makedonyalılar egemen olmuştur. MÖ 323'te Büyük İskender'in ölümüyle beraber sırasıyla Seleukos, Bergama Krallığı ve sonrasında Roma hakimiyetine girmiştir. Roma İmparatorluğu döneminde önemli bir gelişme gösteren Isparta önemli bir piskoposluk ve ticaret merkezi oldu. Roma İmparatorluğu'nun bölünmesiyle Doğu Roma ve sonrasında Bizans topraklarında bulunan bölge, 1204 yılında Anadolu Selçuklu Devleti topraklarına katılmıştır. 1300 yılında Hamitoğulları Beyliği ve 1391 yılından sonra da Osmanlı topraklarına katılmıştır. II. Murad döneminde kesin olarak Osmanlı egemenliğine girmiştir. 16. yüzyılda güneybatı Anadolu'daki önemli pazarlardan biri olmuştur.

Yörenin yerleşme tarihi, paleolitik dönemle başlamaktadır. 1944 yılında Şevket Aziz Kansu döneminde yapılan incelemeler sonucunda Bozanönü Ovası'nın ortasında bulunan Kapıini Mağarası, üst paleolitik eserleri vermektedir. Keçiborlu'nun Gümüşgün (Baladız) yakınlarında Prof. Louis'in yaptığı kazılarda, Mezolitik çağına ait “Mikrolit” adı verilen çakmaktaşlarına rastlanmıştır.
Tarih öncesi çağın üçüncü dönemi, neolitik devri olmuştur. Bu devre ait Yeniköy (Şarkikaraağaç) Höyüğü'ndeki buluntular bunu doğrulamaktadır. Toprak Tol Höyüğü ve Köşktepe'de rastlanan küp mezarlar ile ele geçen başka buluntular, Isparta'daki yerleşimin Kalkolitik dönemde de var olduğunu göstermektedir. Kalkolitik dönem sonrası Tunç Kültürleri, Pisidia ovasında oldukça yaygın bir biçimde gözlenebilir.

Isparta şehir merkezi; Akdeniz Bölgesi'nin kuzeyinde, Antalya Bölümü, Göller Bölgesi'nde yer alır. Doğusunda Eğirdir, kuzeyinde Atabey ve Gönen ilçeleri, batısında Burdur İli bulunmaktadır. Merkez ilçeye en yakın ilçe, 22 kilometre ile Atabey'dir. Merkez ilçe Isparta; ilin dokuz ilçesi ile komşu değildir. Isparta merkez ilçesinin yüzölçümü 773 km²dir. Merkez ilçeye en uzak olan ilçe ise 189 kilometre ile Yenişarbademli'dir. Isparta'nın denizden yüksekliği ortalama 1.050 metredir.

Akdeniz iklimi ile karasal iklim arasında bir geçiş iklimine sahiptir. Kışları serin ve yağışlı yazları ise sıcak ve kurak geçmektedir. Çevresindeki göllerin iklim üzerinde önemli etkisi vardır. Yağışların büyük bir bölümü kış ve ilkbahar aylarında düşmektedir. Yıl içinde en çok yağış aralık ve ocak aylarında yaşanmaktadır. Aylık yağış miktarları ağustos ayına kadar düzenli olarak düşmekte ve temmuz, ağustos aylarında en kurak dönemine ulaşmaktadır. Eylülden itibaren yağış miktarı tekrar artmaya başlamaktadır. Bitki örtüsü bozkırdır. Isparta'da Akdeniz ikliminin etkili olmamasının nedenlerinden biri ilin Toros Dağları'nın arkasında kalmasıdır.

Dünya'nın en kaliteli güllerinin yetiştiği Isparta toprakları, dünya gül yağı üretiminin yaklaşık %65'lik kısmını karşılayarak sektöründe dünyada birinci sırada yer almaktadır.
Türkiye'nin en büyük çimento fabrikalarından biri olan Göltaş Çimento fabrikası bulunmaktadır 
Şehirde Süleyman Demirel Organize Sanayi Bölgesi, Isparta Deri Organize Sanayi Bölgesi, Yalvaç Organize Sanayi Bölgesi ve iki adet Sanayi Sitesi bulunmaktadır. Süleyman Demirel Organize Sanayi Bölgesi; şehir merkezine 26, Isparta Havalimanına 4 kilometre uzaklıktadır.

Şehirdeki ilk yataklı tedavi kurumu olan Gureba Hastanesi; 1900 yılında halkın bağışlarıyla kurulmuş ancak 1914 yılındaki depremle kullanılamaz hale gelmiştir. 1915 yılında yeni hastanenin inşaatına başlanmasına rağmen I. Dünya Savaşı sebebiyle çalışmalar gecikerek 1922 yılında sona ermiştir. 30 yataklı bu hastane; cumhuriyetin ilanından sonra yapılan çalışmalarla 50 yatak sayısına ulaşmış ve Verem Hastanesi adını almıştır. Bu bina günümüze ulaşmamıştır. 1945 yılında üç katlı devlet hastanesinin inşaatına başlanmış ve 1946 yılında hizmete açılmıştır. Taş bina olarak adlandırılan bu bina, daha sonra yapılan ilavelerle Süleyman Demirel Üniversitesine bağlı olarak kullanılmıştır.
Isparta Şehir Hastanesi, 24 Mart 2017'de hizmete girmiş olup 8 yıl içinde yaklaşık 13 milyon hastaya sağlık hizmeti sunmuştur. Başlangıçta 755 yatak kapasitesine sahip olan hastane, günümüzde 845 yatak ile faaliyet göstermektedir.

Isparta merkez ilçesine karayolu ile çevresindeki Antalya ve Afyon ve Denizli ve Konya illeri üzerinden ulaşılabilir. D.685 yolu ile Antalya'dan, D.650 ve D.685 yollarıyla kuzey yönünden, Isparta-Eğirdir arasındaki D.330 yoluyla da Konya yönünden şehir merkezine ulaşılabilir. Isparta Süleyman Demirel Havalimanı havayolu ile ulaşım sağlamaktadır.

Isparta'da 1 adet yerel televizyon kanalı (Kanal 32) ve 8 adet yerel radyo kanalı bulunmaktadır.
Yerel Televizyon Kanalları

Kanal 32 (Karasal, Uydu)
Yerel Radyo Kanalları

Arkadaş FM (90.2)
Romantik Ses (92.4)
Radyo Evrensel (96.6)
Radyo SDÜ (97.0)
FM32 (98.0)
Radyo Isparta (98.6)
BRT FM (101.3)
Özşen FM (94.4) (Yayın hayatına ara verdi.)
Yerel Gazeteler

Çözüm Gazetesi
Isparta Demokrat
Gülkent Gazetesi
Gülses Gazetesi
Isparta Manşet Gazetesi
Isparta Gazetesi
Isparta Sulh Gazetesi
Isparta Ekspress
İlke Gazetesi

Merkez ilçedeki, 44 mahalle ve 2 belde kasabası doğrudan Isparta'ya bağlı yerleşim birimleridir.

Gülcü Mahallesi

Osmanlı İmparatorluğu döneminde Elhacıvaz, Hacıvaz (1591'de Hacı Ayvaz) gibi isimlerle anılan mahallenin adı 1935'te Gülcü Mahallesi olmuştur.
Ününü, Isparta'nın en eski yerleşim yerlerinden biri olmasından çok, Isparta'da Isparta gülü'nün (Rosa Damacena) ilk yetiştirildiği yer olmasına borçludur. Müftüzade İsmail Efendi'nin 1888'de Bulgaristan'ın Kızanlık veya Kazanlık (Bulgarca: Kazanlık / Казанлък) şehrinden getirdiği gülleri Gülcü Mahallesi'ndeki arazisine dikmesiyle Isparta'da gülcülük başlamıştır.Isparta, hâlâ Türkiye gülyağı üretiminin %80'ini karşılamaktadır.

Sav Kasabası (Aşağı, Fatih, Yukarı)
Kuleönü Kasabası (Kemal, Okul-Yeni Cami)

Kaynak:

Isparta'nın profesyonel liglerde (futbol, basketbol, voleybol, hentbol) bulunan tek takımı Isparta 32 SK, 2021-2022 sezonu itibari ile 2. Lig'de mücadele etmektedir. Takım maçlarını 10.000 kişilik Isparta Atatürk Şehir Stadyumu'nda oynamaktadır.

Isparta'da Cumhuriyetin kurulduğu 1923'ten 1940'lara kadar biri şehir merkezinde diğeri Yalvaç ilçesinde olmak üzere iki ortaokul, eğitim hizmeti vermiştir. 1940 yılında Gönen Köy Enstitüsü kurulmuş ve buradan mezun olan öğretmenler şehirdeki eğitim faaliyetlerine katkı sağlamışlardır. 1950 yılında ilk lise açılmış, 1960 yılına kadar lise sayısı dokuza ulaşmıştır. 1969 yılında "Isparta Eğitim Enstitüsü" kurulmuştur.

21 Şubat 1976 tarihinde açılan "Isparta Devlet Mimarlik ve Mühendislik Akademisi" şehirdeki ilk yükseköğretim birimidir. Ayrıca aynı yıl "Meslek yüksekokulu" açılmıştır. 1992 yılında Süleyman Demirel Üniversitesi kurulmuştur.

 Bitlis Türkiye
 Komrat Gagavuzya, Moldova
 Genk Belçika
 Hamedan İran
 Vuhan, Çin (2026)

Isparta Valiliği
Isparta Belediyesi 1 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kadı Burhâneddin Ahmed Devleti, Eretna Devleti'nin topraklarında, Oğuzların Salur boyundan olan Vezir Kadı Burhâneddin Ahmed'in kendi adıyla 1381 yılında kurduğu devlettir. Devletin merkezi Sivas'tır.
Kadı Burhâneddin kısa zamanda Orta Anadolu'ya hâkim olmuş, ancak izlediği yayılma politikası yüzünden Karakoyunlu, Akkoyunlu ve Osmanlılarla ilişkileri bozulmuştur. Akkoyunlular ile yaptığı mücadele sırasında Kadı Burhâneddin, Akkoyunlu hükümdarı Kara Yülük Osman Bey tarafından öldürüldü. Yerine geçen oğlu Alâeddin Ali, Timur tehlikesi karşısında şehir halkının da isteğiyle 1398 yılında Sivas'ı Osmanlılara teslim etti. Sivas Valiliği'ne, Yıldırım Bayezid'in oğlu Mehmed Çelebi getirilmiş böylece Kadı Burhâneddin Devleti son bulmuştur.

Eretna Devleti'nin veziri olan Kadı Burhâneddin, 1381'de Eretna Devleti'nden ayrılarak kendi devletini kurdu. Kadı Burhâneddin, Sivas'ı kendine başkent yaptı. 
Devleti kurduğunu çevresindeki Osmanlı, Memlük ve Karakoyunlu ülkelerine savaş ilan eden Kadı Burhâneddin, ayrıldığı Eretna Devleti'ni tamamen fethetti.
Kadı Burhâneddin, yönettiği topraklara camiler ve okullar yaparak halkının bilime, dine ve edebiyata yönlendirmeye çalıştı. Kendine bir divan yazdırarak çevresindeki ülkelere gönderdi. 
Daha sonraki yıllarda güç sevdasına kapılan Kadı Burhâneddin, tüm Anadolu'yu hakimiyeti altına almak istedi ve Osmanlı İmparatorluğu ile savaşa tutuştu. Kırkdilim Muharebesi olarak tarihe gelen bu çarpışmada Kadı Burhâneddin galip geldi ve Osmanlı'ya bağlı bazı kaleler ve şehirler Kadı Burhâneddin Ahmed'in egemenliğine girdi.

Kafkasya, Karadeniz ve Hazar denizi arasında yer alan, Avrupa ve Asya'nın sınırında bulunan bölgenin ismi. Kafkas sıradağlarında, Avrupa'nın en yüksek dağı olan ve Kafkas halklarının sözlü edebiyatını oluşturan Elbruz Dağı bu bölgede bulunmaktadır. Kafkasya bölgesi siyasi ve coğrafi olarak Kuzey Kafkasya ve Güney Kafkasya olmak üzere ikiye ayrılır. Güney Kafkasya, bağımsız ve egemen devletlerden oluşmaktadır. Kuzey Kafkasya ise Rusya içinde bulunmaktadır.

Kafkas adının nereden geldiğiyle ilgili ilk açıklamalardan biri antik dönem yazarı Plinius'a aittir. Plinius, Kafkas adının kökeninin İskit dilinde ak kar anlamına gelen Gracaucasus'tan geldiğini belirtmiştir. 1800'lü yıllarda Kafkasya'yı gezen J. Klaproth ise Kafkas adının Farsça kökenli olduğunu ve Farsçada Kaf Dağı anlamına gelen Koh-Kaf(Kuh-i Kaf) sözcüğünden kaynaklandığını iddia etmiştir. Romalılar ise bu bölgeyi Kavkasus olarak adlandırmıştır.
Avrupa'da 15. ve 16. yüzyıllarda Kafkas adı Caucasus olarak geçmiş ve bu kullanım günümüze kadar gelmiştir; fakat bu kullanımlarda belirtilen Kafkasya, günümüzde Kuzey Kafkasya olarak anılan bölgeyi belirtiyor, Güney Kafkasya bu tanıma girmiyordu. Güney Kafkasya'yı belirtmek için Kafkas ötesi anlamındaki Transcaucasia sözcüğü kullanılıyordu.

Doğal sınırlarını batısında Karadeniz, doğusunda ise Hazar Denizi oluşturur. Kafkas Dağları Taman Yarımadası'ndan başlayıp, güneydoğu istikametinde uzanarak Abşeron Yarımadası'na ulaşır. Uzunluğu 1440 kilometreden fazladır. Genişliği ise 50 ile 225 km arasında değişir. Genellikle iki veya üç sıra halinde uzanır. Bu sarp dağlar batıdan doğuya doğru üç ana kısımdan oluşur. Birinci kısım Taman Yarımadası'ndan Kuban Irmağı'nın kaynaklarına kadar uzanır. Pşeha Vadisi'ne kadar yükseklik 1000 metrenin altındadır. Daha doğuya doğru ise 1500 metrenin altına düşmez.
Orta Kafkasya ise Kuban Vadisi'nden Daryal Geçidi'ne kadar uzanır. Dağların en sarp ve yüksek kesimi buradadır. Aynı zamanda dağlar en fazla genişliğe de burada ulaşırlar. Yüksekliği 5642 metre olan Elbrus ve yine yüksekliği 5047 metre Kazbek burada yer alır. Burada da büyük kitlelerin hareketine elverişli geçit yoktur. Böylece Batı ve Orta Kafkaslar sarp, son derece engebeli ve geçit vermeyen özellikleri nedeniyle Rusya'ya karşı direnen Kafkasyalıların son sığınaklarını teşkil etmiştir. Doğu Kafkaslar ise, Daryal Geçidi'nden Apşeron Yarımadası'na kadar uzanır. Burada dağlar alçalır ve yayvanlaşırlar. Daha çok yüksek platolar egemen manzarayı teşkil eder. Hazar Denizi'ne doğru ise bu platolar da kademeli olarak alçalmak suretiyle yok olurlar. Bu bölgenin merkezinde doğu-batı istikametinde uzunluğu 180 km, genişliği ise 106 km olan Dağıstan Platosu yer alır. Bu bölgenin batısı daha yüksek ve engebeli olduğu için oraya nüfuz edilmesi de zordur. Ancak Hazar Denizi'ne doğru arazi yapısı daha yeknesak bir hal alır ve içine girilmesi daha kolaydır. İşte bu nedenle Doğu Kafkasya'da Rusya'ya karşı mukavemet daha çok Çeçen İnguşlar'ın ve Avarlar'ın yaşadıkları Daryal Geçidi'ne doğru olan kesimde daha şiddetli olmuştur.
Kafkasya'nın akarsuları genellikle kaynaklarını Kafkas dağlarının kar ve buzlarla örtülü tepelerinden alırlar. Derin vadiler oyarak dağlardan indikten sonra kaynaklarını zaten bu dağlardan alan Kuban, Terek, Sulak ve Kura nehirlerine kavuşurlar. Doğu Kafkasya'nın kuzeyi Terek ve Sulak nehirlerine rağmen bir bozkırdır. Bu bozkır ile dağlık Dağıstan arasındaki sınır aşağı yukarı Mahaçkale-Hasavyurt arasında uzanan çizgidir. Bu çizginin kuzeyindeki bozkırda ve Hazar Denizi kıyılarında Kumuklar otururlar. Buna karşılık dağlık bölgede Kafkasyalı yerli halklar yaşarlar.

Kafkasya'nın iki önemli ve her zaman açık olan geçidi vardır. Bunlardan biri Daryal Geçidi'dir. Geçidin deniz seviyesinden yüksekliği 2379 metredir. Vladikafkas'ı Tiflis'e bağlayan ve Rusların "Gürcü Askeri Yolu" dedikleri yol da bu geçitten geçer. Yol aynı geçitte akmakta olan Terek Nehri'nin ana kolunu takip eder. Orta ve güney kesimleri üzerinde Osetler yaşarlar. Bu geçit Kafkasya'yı siyasi, askeri ve hattâ sosyal yönlerden iki ana parçaya ayırır. Gürcistan'ın Rusya'ya bağlanmasından sonra bu geçidin önemi daha da büyümüştür. Kafkasya'yı ele geçirmek isteyen Rusya için hem Gürcistan'la irtibatı sürekli açık tutmak ve hem de Batı Kafkasya'daki Çerkesler ve Abazalar ile Doğu Kafkasya'daki Çeçenler ve Dağıstanlılar arasındaki işbirliğini kesmek açısından hayati bir önem taşımaktaydı.

Daryal'dan başka ikinci önemli geçit Derbent'tir. Bu geçit Hazar Denizi kıyısı boyunca uzanır ve genişliği 1.5 ile 30 km arasında değişir. Dağıstan'da bu iki geçit kadar önemli olmasa da Avar, Karayan, Sol ve Mamison geçitleri de bulunmaktadır.

 Adıgey: Haritada 1 nolu yer.
 Astrahan Oblastı: Haritada 2 nolu yer.
 Çeçenistan: Haritada 3 nolu yer.
 Dağıstan: Haritada 4 nolu yer.
 İnguşetya: Haritada 5 nolu yer.
 Kabardey-Balkar: Haritada 6 nolu yer.
 Kalmukya: Haritada 7 nolu yer.
 Karaçay-Çerkesya: Haritada 8 nolu yer.
 Krasnodar Krayı: Haritada 9 nolu yer.
 Kuzey Osetya-Alanya: Haritada 10 nolu yer.
 Stavropol Krayı: Haritada 11 nolu yer.
 Rostov Oblastı: Haritada 12 nolu yer.
 Volgograd Oblastı: Haritada 13 nolu yer.

Aşağıdaki ülkelerin tamamı Güney Kafkasya'da yer almaktadır:

 Azerbaycan
 Ermenistan
 Gürcistan
Topraklarının bir kısmı Güney Kafkasya'da olan ülkeler ise şunlardır:

 Türkiye (Doğu Karadeniz'in Karadeniz dağları, Kuzey Doğu Anadolu ile Çoruh ve Aras havzaları)

 Abhazya
 Güney Osetya

Kuzey Kafkasya
Güney Kafkasya
Kafkasya halkları
Kafkasya Emirliği
Kafkas dilleri

Kafkasya Etnik Haritası 27 Mart 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Foto Muhabiri Russell Pollard adlı Artsakh (Dağlık Karabağ) Makaleleri ve Fotoğrafçılık
ve Gürcistan ile ilgili seyahat ve diğerleri için Bilgi
Uluslararası İlişkiler Kafkas İncelemesi-Güney Kafkasya'da bir akademik dergi]
BBC News: Bir bakışta Kuzey Kafkasya 26 Ocak 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., 8 Eylül 2005
Birleşmiş Milletler Çevre Programı haritası: Kafkasya arazi kullanımı
Birleşmiş Milletler Çevre Programı haritası: Kafkasya Nüfus yoğunluğu
Kafkasya Gıda Güvenliği (FAO) 10 Ağustos 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kafkasya ve İran 12 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Encyclopædia Iranica
Kafkasya Torino Gözlemevi Üniversitesi
Çerkes Kafkasya Web grubu
Gürcü Biyolojik Çeşitlilik Veritabanı (checklists for ca. 11,000 plant and animal species) 17 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kafkasya haberleri 19 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kapadokya, 60 milyon yıl önce Erciyes, Hasandağı ve Göllüdağ’ın püskürttüğü lav ve küllerin oluşturduğu yumuşak tabakaların milyonlarca yıl boyunca yağmur ve rüzgâr tarafından aşındırılmasıyla ortaya çıkan bölgedir.

Kapadokya adı en eski M.Ö. 6. yüzyılda Pers kaynaklarında görülür. Katpatuka olarak geçen bu ismin kaynağı belirsizdir. Bazı uzmanlar Luvi dilinde "Alçak Ülke" anlamına geldiğini öne sürmüşlerdir. Ama daha sonraki araştırmalar "aşağı, aşağıda" anlamına gelen "katta" zarfının Hititçe olduğunu, Luvi karşılığının ise "zanta" olduğunu göstermektedir.
Persçe "İyi Atlar Ülkesi" anlamına geldiği söylense de Fotoğraf Sanatçısı Ozan Sağdıç, 12 Eylül döneminde generallerin Kapadokya ismini Yunanca olduğu için yasaklayacaklarını öğrenince bu deyimi uydurduğunu açıklamıştır. Ayrıca Pers dilinde "iyi atlar ülkesi" anlamına gelen kelime "Huv-aspa" diye geçer.

İnsan yerleşimi Paleolitik döneme kadar uzanmaktadır. Hititler'in yaşadığı topraklar daha sonraki dönemlerde Hristiyanlığın en önemli merkezlerinden biri olmuştur. Kayalara oyulan evler ve kiliseler, bölgeyi Roma İmparatorluğu'nun baskısından kaçan Hristiyanlar için devasa bir sığınak haline getirmiştir.
Coğrafyacı Strabo, Roma İmparatoru Agustus döneminde yazılan ''Geographika'' (Coğrafya-Anadolu XII. XIII, XIV) adlı kitabında Kapadokya'nın sınırlarından da bahseder. Bu tarife göre Kapadokya, güneyde Toros Dağları, batıda Aksaray, doğuda Malatya ve kuzeyde Karadeniz' e kadar uzanmaktaydı. Günümüzde ise, Kapadokya olarak adlandırılan bölge, coğrafi oluşumlarının 250 km²'lik bir alanda yoğunlaşmış, başta Nevşehir olmak üzere Kırşehir, Niğde, Aksaray ve Kayseri illerine yayılmış bir bölgedir. En çok ziyaret edilen bölgeler ise; Ortahisar, Uçhisar, Göreme, Avanos, Ürgüp, Derinkuyu, Kaymaklı ve Ihlara' dır.
Kapadokya bölgesi, doğa ve tarihin bütünleştiği bir yerdir. Coğrafi olaylar Peribacaları'nı oluştururken, tarihi süreçte, insanlar da bu peribacalarının içlerine evler, kiliseler ve manastırlar oymuş bunları fresklerle süsleyerek binlerce yıllık medeniyetlerin izlerini günümüze taşımıştır. İnsan yerleşimlerinin Paleolitik döneme kadar uzandığı Kapadokya'nın yazılı tarihi Hititlerle başlar. Tarih boyunca ticaret kolonilerini barındıran ve ülkeler arasında ticari ve sosyal bir köprü kuran Kapadokya, İpek Yolu'nun da önemli kavşaklarından biridir.
MÖ 12. yüzyılda Hitit İmparatorluğu'nun çöküşüyle bölgede karanlık bir dönem başlar. Bu dönemde Asur ve Frigya etkileri taşıyan geç Hitit Kralları bölgeye egemen olur. Bu Krallıklar MÖ 6. yüzyıldaki Pers işgaline kadar sürer.
MÖ 332 yılında Büyük İskender Persleri yenilgiye uğratır, ama Kapadokya'da büyük bir dirençle karşılaşır. Bu dönemde Kapadokya Krallığı kurulur. MÖ 3. yüzyıl sonlarına doğru Romalıların gücü bölgede hissedilmeye başlar. MÖ 1. yüzyıl ortalarında Kapadokya Kralları, Romalı generallerin gücüyle atanmakta ve tahttan indirilmektedir. MS 17 yılında son Kapadokya kralı ölünce bölge Roma'nın bir eyaleti olur.
MS 3. yüzyılda Kapadokya'ya Hristiyanlar gelir ve bölge onlar için bir eğitim ve düşünce merkezi olur. 303-308 yılları arasında Hristiyanlara uygulanan baskılar iyice artar. Fakat Kapadokya baskılardan korunmak ve Hristiyan öğretiyi yaymak için ideal bir yerdir. Derin vadiler ve volkanik yumuşak kayalardan oydukları sığınaklar Romalı askerlere karşı güvenli bir alan oluşturur.

4. yüzyıl, daha sonra "Kapadokya'nın Babaları" olarak adlandırılan insanların, dönemi olur. Fakat bölgenin önemi, III. Leon'un ikonları yasaklamasıyla doruk noktasına ulaşır. Bu durum karşısında, ikon yanlısı bazı kişiler bölgeye sığınmaya başlar. İkonoklazm hareketi yüz yıldan fazla sürer (726-843). Bu dönemde birkaç Kapadokya kilisesi İkonoklazm etkisinde kaldıysa da, ikondan yana olanlar burada rahatlıkla ibadetlerini sürdürdüler. Kapadokya manastırları bu devirde oldukça gelişir.
Yine bu dönemlerde, Anadolu'nun Ermenistan'dan Kapadokya'ya kadar olan Hristiyan bölgelerine Arap akınları başlar. Bu akınlardan kaçarak bölgeye gelen insanlar bölgedeki kiliselerin tarzlarının değişmesine sebep olur. 11. ve 12. yüzyıllarda Kapadokya Selçuklu Hanedanının eline geçer. Bu ve bunu takip eden Osmanlı zamanlarında bölge sorunsuz bir dönem geçirir. Bölgedeki son Hristiyanlar 1924-26 yıllarında yapılan mübadeleyle, arkalarında güzel mimari örnekler bırakarak Kapadokya'yı terk ettiler.

Kapadokya bölgesinde yer alan Ortahisar ve Uçhisar çevresi, Erciyes Dağı, Hasan Dağı ve Göllüdağ kaynaklı volkanik püskürmelerin oluşturduğu piroklastik malzemelerin yoğun olarak biriktiği alanlardan biridir. Bu bölgede tüf tabakalarının diğer Kapadokya alanlarına kıyasla daha kalın ve kütlesel olduğu belirtilmektedir.
Kapadokya, Orta Anadolu Volkanik Kuşağı içinde yer almaktadır.
Volkanik patlamalar sırasında püsküren kül ve lavların, rüzgâr yönü ve topoğrafik yapı nedeniyle özellikle bu hat üzerinde yoğunlaştığı; bunun sonucunda Ortahisar ve Uçhisar'daki kaya kütlelerinin daha büyük ve bütüncül yapılar hâlinde şekillendiği jeolojik çalışmalarda ifade edilmektedir. Bu oluşumlar, çevresel erozyon süreciyle aşınan alanlara kıyasla daha dirençli kalarak günümüzde kale benzeri doğal kaya yapıları olarak varlıklarını sürdürmektedir.

60 milyon yıl önce 3. Jeolojik devirde Toroslar yükseldi. Kuzeydeki Anadolu Platosu'nun sıkışmasıyla yanardağlar faaliyete geçti. Erciyes, Hasandağı ve ikisinin arasında kalan Göllüdağ, bölgeye lavlar püskürttü. Platoda biriken küller yumuşak bir tüf tabakası oluşturdu. Tüf tabakasının üzeri yer yer sert bazalttan oluşan ince bir lav tabakasıyla örtüldü. Bazalt çatlayıp parçalara ayrıldı. Yağmurlar çatlaklardan sızıp yumuşak tüfü aşındırmaya başladı. Isınan ve soğuyan hava ile rüzgârlar da oluşuma katıldı. Böylece sert bazalt kayasından şapkaları bulunan koniler oluştu. Bu değişik ve ilginç biçimli kayalara halk bir ad yakıştırdı: "Peri bacası".
Bazalt örtüsü olmayan tüf tabakları ise erozyonla vadilere dönüştü. İlginç şekilli oluştu. Daha sonraları insan eli, emeği ve duygusu işe koyuldu. Dokuz-on bin yıl öncesine ait yerleşimlerden ilk Hristiyanların kayalara oydukları kiliselere, büyük ve güvenli yer altı kentlerine kadar uzun bir dönemde büyükana bir uygarlık yaratıldı.

Avanos, Ürgüp, Göreme, Akvadi, Uçhisar ve Ortahisar Kaleleri, Kızılçukur Vadisi (Kızıl Vadi) içindeki Üzümlü Kilise El Nazar Kilisesi, Aynalı Kilise, Güvercinlik Vadisi, Derinkuyu, Kaymaklı, Özkonak Yeraltı Şehirleri, Ihlara Vadisi, Selime Köyü, Çavuşin, Güllüdere Vadisi, Paşabağ-Zelve Anapınar Köyü belli başlı görülmesi gereken yerlerdir. Kayalara oyulmuş geleneksel Kapadokya evleri ve güvercinlikler yörenin özgünlüğünü gösterirler. Bu evler 19. yüzyılda yamaçlara ya kayalardan ya da kesme taştan inşa edilmişlerdir. Bölgenin tek mimarî malzemesi olan taş yörenin volkanik yapısından dolayı ocaktan çıktıktan sonra yumuşak olduğundan çok rahat işlenebilmekte ancak hava ile temas ettikten sonra sertleşerek çok dayanıklı bir yapı malzemesine dönüşmektedir. Kullanılan malzemenin bol olması ve kolay işlenebilmesinden dolayı yöreye has olan taş işçiliği gelişerek mimari bir gelenek halini almıştır. Gerek avlu gerekse ev kapılarının malzemesi ahşaptır. Kemerli olarak yapılmış kapıların üst kısmı stilize sarmaşık veya rozet motifleriyle süslenmiştir. Yöredeki güvercinlikler 19. yüzyılın sonları, 18. yüzyılda yapılmış küçük yapılardır. Güvercinliklerin yüzeyi yöresel sanatçılar tarafından zengin bezemeler, kitabeler ile süslenmişlerdir. Bölge şarapçılık ve üzüm yetiştiriciliği ile de ünlüdür.
2020 yılında Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından Kapadokya'nın merkezinin Ortahisar kasabası olduğu resmen tescil edilmiştir. Ortahisar Belediye Başkanı Mustafa Ateş, tescil belgesini duyurduğu açıklamasında "Kapadokya'nın merkezi artık resmi olarak Ortahisar'dır" ifadesini kullanmıştır.

Avanos'ta Hristiyanlık geleneğine bağlı olarak faaliyet gösteren Kapadokya Kilisesi (Kapadokya Protestan Kilisesi veya Kapadokya Kurtuluş Kilisesi olarak da anılır) adlı bir kilise bulunmaktadır. 2019 yılında kurulan kilise, Yukarı Mahalle'de 107. Sokak üzerinde yer almakta ve resmî internet sitesine göre Protestan teolojisi çerçevesinde Türkçe ibadet toplantıları düzenlemektedir. Kilise, Türkiye'deki Protestan kiliselerinin iletişim bilgilerinin yer aldığı bazı listelerde ve çevrimiçi gezi rehberlerinde Avanos'taki ibadet ve ziyaret noktalarından biri olarak gösterilmektedir.

Peribacaları
Göreme Örenyeri
Dünya Mirası listesi
Kapadokya'da çekilen filmler listesi

Sözen, Metin (ed.). Kapadokya. Ayhan Şahenk Vakfı, 1998. ISBN 975-6868-00-7

Nevşehir belediyesi 2 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kapadokya'nın uydudan görünüşü Google Maps

Kapıdağ Yarımadası, Balıkesir ilinin Erdek ilçesinin kurulu olduğu, bir kıstakla ana karaya bağlanan ve eski dönemlerde bir ada olan Marmara Denizi içindeki yarımadadır. Ayrıca Muğla ilinin Dalaman ilçesinin güneyinde de aynı isimli bir yarımada bulunmaktadır.

Kapıdağ yarımadası oluşum bakımından tomboloya örnektir. Alan önceden bir ada iken, dalga biriktirmesi nedeniyle yarımada olmuştur. Dalgalar ada ile kara arasına kum-çakıl gibi malzemeleri biriktirmiş, oluşan dar kıstak ile yarımada oluşmuştur. Kıstağın uzunluğu 1500 m, genişliği 1700 m'dir.
Tombolo, iki kıyı okundan oluşmaktadır. Orta kısmı henüz karalaşmamış Belkıs bataklığı bulunur. Bu alana yarımadadan gelen akarsular nedeniyle tortu dolmaya devam etmektedir.

Yüzölçümü yaklaşık 300 kilometrekare olup kuzey ve batı bölgelerinde yüksekliği 700-800 metreyi bulan dağlar bulunur. En yüksek yeri Dedebayırı Tepesidir (808 m). Diğer yüksek tepeler ise, Büyükgamla Tepe 797 m, Çokla Tepe 718 m, Kese Tepe 783 m, Dumanlı Tepe 668 m ve Yatak Tepe 774 m'dir.
Yarımadanın 17.686 hektarını ormanlar oluştur. Kara ile birleştiği kıstağın doğu yanında Bandırma Körfezi, batı yanında ise Erdek Körfezi yer alır.
Yarımada Marmara Geçiş İklimi bölgesindedir. Yıllık ortalama sıcaklık 14 °C, yıllık ortalama yağış 700,22 mm, yıllık bağıl nem ortalaması %71,34'tür.
Yarımadanın önemli akarsuları şunlardır: Değirmendere, Bağlar Dere, Ceylan Dere, Pekmez Dere, Keselidağ Dere, Muğla Dere, Eğridere, Ballıpınar Dere, Kurtboğaz Dere.

Su kaynakları bakımından zengin bir bölge olup, antik çağlardan beri yerleşim vardır. Bölgede bilinen en eski yerleşim yeri Kizikos'tur.
Kapıdağ Yarımadası tarihi yerler bakımından zengin bir yerdir. Kyzikos Antik Kenti, Zeytinli Ada, Kirazlı Manastırı gibi antik, tarihî ve doğal mekanları mevcuttur.

Yarımadada 6 takıma ait 32 memeli türü belirlenmiştir. Bunlar; Böcekçiller (5), Yarasalar (9), Tavşanımsılar (1), Kemiriciler (1), Etçiller (7), Çift toynaklılar (3). Yaban kedisi ve vaşakın yarımadada nadir tür olduğu belirlenmiştir.
Alanda 108 bitki türü belirlenmiştir. Çam, meşe türleri, kayın, gürgen, kestane ve zeytin yaygın olarak görülmektedir.

Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü 1957 yılında kıstak kısmına gemiler için bir kanal yapmaya başlamış, fakat denizin getirdiği sedimentler ile kanal ağızları hemen dolduğundan bu kanal işinden vazgeçilmiştir. Kanalın izi hâlâ görülebilir. Kıstak günümüzde hâlâ bataklıktır.

Karaburun Yarımadası, İzmir'in batısında kuzey-güney doğrultusunda bir yarımadadır. Urla Yarımadası'nın kuzey bölümünü oluşturur. Karaburun ilçesi yarımada üzerindedir.

Karaburun Yarımadası, Anadolu Yarımadası'nın batısının büyük bir bölümünü oluşturan Ege Bölgesi'nin Ege Denizi'ne doğru uzanan ve en çıkıntı yapan kara parçası olan Urla Yarımadası'nın kuzey bölümünü oluşturur. İzmir'in batısında kuzey-güney doğrultusunda bir yarımadadır.
Yarımada genelde oldukça engebeli bir yeryüzü yapısına sahiptir. Orta bölümünde kuzey-güney istikametinde uzanan Bozdağ kütlesi, yarımadanın en yüksek kesimini oluşturur. Dağlar denize dik inerler ve bu durum Karaburun Yarımadası'nın yerleşimini oldukça etkilemiştir. Mordoğan, Yeniliman, Badembükü ve Denizgiren mıntıkalarının bir bölümü ovalıktır. En yüksek tepesi 1218 m yüksekliğindeki Akdağ'dır ve kuzeyde yer alır.
Engebeli bir kütle oluşturur; Paleozoik, ikinci zaman ve neojen tortulları ile andezit bazaltlardan oluşan karmaşık bir jeolojik yapısı vardır. Yer yer kireçtaşlarına bağlı olarak çeşitli boyutta karst şekilleri de gelişmiştir.

Karaburun'a gitmek için İzmir-Çeşme otoyolunu izlemek gerekiyor. Bu yol Karaburun sapağına kadar 45 kilometre. Sapaktan sonra ise 55 kilometre daha yol almak gerekiyor. Özellikle Karaburun'a yaklaşırken yol oldukça virajlı ve zorludur. İzmir-Karaburun arası yaklaşık 100 kilometredir. Karaburun'a en yakın havaalanı İzmir'dedir.

Son yıllarda açılan Efes - Mimas Yolu'nun bir bölümü Karaburun Yarımadası'ndan geçmektedir. Dört farklı tematik güzergâhtan oluşan Efes - Mimas Yolu; yürüyüş, bisiklet, zeytin ve bağ ve mavi rotalara sahiptir. Selçuk, Menderes, Seferihisar, Güzelbahçe, Urla, Çeşme ve Karaburun ilçelerinden geçen Efes - Mimas yolu aynı zamanda İyon kültürüne ait tarihi şehirlerin içinden de geçmektedir. Rotaların ana güzergâhını Ephesus (Efes-Selçuk), Kolophon (Değirmendere-Menderes), Lebedos (Ürkmez-Seferihisar), Teos (Sığacık-Seferihisar), Klazomenai (İskele-Urla) ve Erythrai (Ildırı-Çeşme) oluşturmaktaıdr.

Karaman Eyaleti veya Karaman Beylerbeyliği, 1397-1402 ve 1470'te Konya merkez olmak üzere kurulan Osmanlı Devleti eyaleti. Eyaletin merkezi 1522-1562 arası Kayseri olmuştur.

Karaman Beylerbeyliği'nin, 17. yüzyıldaki kapladığı alan 78.518 km2 idi. Bugünkü Türkiye Cumhuriyeti idari yapısına göre 7 ili kapsamaktaydı. Bunlar;Karaman, Konya, Aksaray, Niğde, Kayseri, Nevşehir ve Kırşehir'dir. 1468'de Konya paşa sancağı olmak üzere, Beyşehir, Aksaray, İçil (Ermenek'in merkez olduğu 1845-1887 arası Silifke), Niğde ve Kayseri olmak üzere altı sancağı bulunmaktaydı. 1518'de Akşehir sancağı kurulmuştur. 1527'de Karaman vilayeti; Konya, Kayseri, İçil, Niğde, Beyşehri, Aksaray ve Maraş sancaklarından oluşmaktaydı. 1554'te Rum eyaleti'ne bağlı Bozok Sancağı'na bağlı kaza olan Kırşehri sancak yapılarak buraya bağlanmıştır. 1571'de eyalet 7 sancağa bölünmüştür. Bunlar, Konya, Niğde, Kayseri, Aksaray, Akşehir, Beyşehri ve Kırşehri'dir. Aynı yıl İçil sancağı Kıbrıs Eyaleti'ne bağlanmıştır. 1839'da Kayseri sancağı merkezi Yozgat olan Bozok Eyaleti'ne bağlanmıştır. 1864 yılında kabul edilen Teşkil-i Vilâyet Nizamnâmesi ile adı Konya Vilayeti olmuştur.

1700 - 1740 yılları arası bağlı olan sancaklar:

Konya Sancağı
Niğde Sancağı
Kayseri Sancağı
Kırşehir Sancağı
Beyşehir Sancağı
Aksaray Sancağı
Akşehir Sancağı

Karamanoğulları Beyliği veya Karamanlılar, Anadolu Selçuklu Devleti yıkılmadan önce Nureddin Bey tarafından temelleri atılan ve Kerimüddin Karaman Bey tarafından kurulan Larende merkezli devlettir. Karamanoğlu Mehmet Bey, Türkçeyi beylik sınırları içerisinde konuşulacak dil ilan etmişti ancak zamanla beylikte Farsça resmî dil olmuştur. 13. yüzyılda Anadolu'daki en güçlü Türk beyliği kabul ediliyordu. Beylerinin Afşar boyunaveya Salur boyunun, Karamanlı oymağına bağlı olduğunu belirtmiştir. Beyliğin halk kitlesi ise çoğunlukla Salur ve Afşar boyuna bağlıdır.

Karamanoğulları'nın kökeni ağırlıklı olarak yukarı Hazar havzasından bugünkü Azerbaycan ve Güney Azerbaycan alanına kadar Hazar boylarında yayılmış Dışoğuz ve İçoğuz Boy ve taifelerindendir. Sivas'a göç eden Hoca Saadettin'in oğlu Nûre Sûfi'ye dayanmaktadır. Karamanoğulları Beyliği toplumunda Oğuzların Salur alt grupları çok yaygın ve kalabalık nüfus sahibi olmuştur. Afşar Boyu ve taifeleri sonradan, bugünkü İran ve Suriye bölgesinden Adana üzerinden Karaman topraklarına Yörük olarak girmişler. Anadolu'da yayılmış olan Babailer tarikatına girerek yöredeki diğer Türkmenler üzerinde etkisini göstermiş ve Hristiyanlara ait yerleri ele geçirerek topraklarını genişletmiştir. Nûre Sûfi'nin oğlu Kerimüddin Karaman Bey 13. yüzyılda Karaman'dan başlamak üzere Kilikya bölgesinin büyük bir kısmında güç sahibi olmuştur. Bunun üzerine Anadolu Selçuklu Devleti sultanı I. Alaeddin Keykubad tarafından eski adı Germanikopolis olan Ermenek merkezli bu beyliği bölgenin beyi olarak atamıştır.
Osmanlı Devleti'nin Balkanlar'da ilerlediği dönemde Karamanoğulları bir Osmanlı kenti olan Beyşehir'i ele geçirmişti, bunun üzerine Osmanlılar, Konya'ya ilerlemişti. Bunun üzerine iki beylik arasında bir antlaşma imzalanmış ve bu antlaşma II. Bayezid yönetimine kadar geçerli olmuştu.
Timur 1403 yılındaki Anadolu seferi sırasında Karamanoğulları'nın kendisine saldırmaması üzerine beyliğin yönetimini bizzat II. Sultanzâde Nâsıreddin Mehmed Bey'e vermiştir. Bu durum Büyük Timur İmparatorluğu ile savaş hâlinde olan Osmanlı Devleti ile Karamanoğulları arasındaki güç mücadelesini Karamanoğulları lehine çevirmiş ve beylik Osmanlı himayesindeki toprakları ele geçirmeye başlamışlardı. Bursa'yı kuşatan Karamanoğulları, kenti ele geçirememiş, ancak Osmanlıların başkenti olan bu kenti yağmalamışlardı.
1443-1444 yılları arasında yapılan Varna Muharebesi esnasında Karamanoğlu İbrahim Bey, Ankara ve Kütahya'yı ele geçirmiş, Varna Muharebesi'nden zaferle dönen II. Murat Karamanoğulları'na sefer düzenlemiştir. İbrahim Bey'in ölümünden sonra Karamanoğulları Beyliği, İshak Bey ile Pîr Ahmed arasında paylaşıldı. Buna göre İshak Bey merkezi Silifke olan İçel, Ermenek ve Mut yörelerine, Pîr Ahmed ise ova bölgesine sahip oldu ve Konya'da oturdu. Ancak çok geçmeden İshak Bey, Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan'dan yardım alarak Pîr Ahmed'in üzerine yürüdü. Pîr Ahmed de Fatih Sultan Mehmed'e iltica etmek zorunda kaldı. 1465 yılında Osmanlılar'ın yardımıyla İshak Bey'i yenen Pîr Ahmed Karamanoğulları Beyliği'nin tamamını idaresi altına aldı. Uzun Hasan'ın yanına çekilen İshak Bey ise bir yıl sonra Eylül 1466'da öldü. Karamanoğulları Beyliği'nin varlığına son vermeye kararlı olan Fatih Sultan Mehmed bu maksatla birçok sefer yaptı. Osmanlı kuvvetleri Nisan 1468'de önce Gevale'yi, ardından Konya'yı aldı. Buraya Şehzade Mustafa idareci tayin edildi. Pîr Ahmed mücadeleye devam etti ve Karaman ilinin Toroslar bölgesini idaresi altında tuttu. Ancak Akkoyunlu tehdidinin ortadan kaldırılmasından sonra Karamanoğulları'nın elinde kalan dağlık bölgeler, Niğde ve Develi yöresiyle İçel sahillerine yönelik Osmanlı seferi 1474'te başarıyla sonuçlandı ve Karaman Beyliği tam anlamıyla kontrol altına alındı.
Kasım Bey'in 1483'te ölümünden sonra Karamanoğulları'nın ileri gelenleri İbrahim Bey'in torunu Turgutoğlu Mahmud Bey'i İçel'de bey yaptılarsa da onun 1487'de Osmanlı-Memlûk Savaşında Memlükler tarafını tutmasından dolayı üzerine kuvvet gönderilince Halep'e kaçtı. 1500-1501 yılında Osmanlı il yazıcısı tımarların gelirlerini azalttığı için Karamanlı sipahileri isyan çıkardılar ve İran'da yaşayan Kasım Bey'in yeğeni Mustafa'yı bey yaptılar, ancak Mustafa Bey Osmanlı kuvvetlerine karşı koyamayıp Mısır'a gitti ve 1513 yılında orada öldü. Karamanoğulları'na bağlı Turgutlu, Bayburtlu gibi oymaklar İran'da Safevî Devleti'nin kuruluşunda önemli rol oynamışlardır.

Bunlardan en önemlileri;

Tol Medrese (Ermenek) (1339)
Hasbey Medresesi (1241)
Şerafettin Camisi (13. yüzyıl)
İçeriçumra Karamanoğlu İbrahim Bey Camii (Cami-i Kebir) (1252)
İnce Minare (Dar-ül Hadis) Medresesi (1258-1279)
Hatuniye Medresesi
Zinciriye Medresesi
Aksaray Karamanoğlu Camisi (Ulu Camii)
Bor Ulu Camii
Ak Medrese - Karamanoğlu II. Alâaddin Ali Bey tarafından 1409'da yaptırılmıştır. Adını kapısındaki beyaz mermerden alır. Selçuklu mimari tarzının çok güzel bir örneğidir. Ali Bey Medresesi de denir. 1936'da restore edildikten sonra arkeoloji müzesi olarak kullanılmaktadır. Giriş kapısı, geometrik motiflerle süslüdür.

Karamanlılar (Ortodoks)
Karamanlıca

Özel

Genel
Sümer, Faruk (2001). "Karamanoğulları". TDV İslâm Ansiklopedisi. 24. Türkiye Diyanet Vakfı. Erişim tarihi: 5 Kasım 2020.

Karayipler, Karayip Denizi'ni, adalarını ve çevreleyen sahilleri kapsayan ve coğrafî olarak Orta Amerika'ya dâhil edilen bölgedir. Bu adalar, Florida'nın güneyinden başlayıp bir kıvrım oluşturarak Güney Amerika'da Venezuela'nın kuzey batısına dek inmektedir. Bölgede 7.000 dolayında ada, adacık ve kayalık bulunur. Burada otuz beş bağımsız ülke ya da bağımlı bölge yer almaktadır.
Uluslararası Hidrografi Örgütü'nün çizdiği sınırlara göre yay formatında sıralanan adalar Karayip Denizi'nin içerisinde yer almaktadır. Lucayan Adaları olarak adlandırılan ve Karayip Denizi sınırları içerisinde yer almayan Bahamalar ve Turks ve Caicos Adaları da bu bölge içerisinde yer bulmaktadır.

1492'de Hindistan'a ulaştığını zanneden Kristof Kolomb tarafından Batı Hint Adaları (Batı Hindistan) adı verilen bölge günümüzde de nadiren de olsa bu isim ile ifade edilmektedir. Günümüzde bölgenin ilk yerleşimcilerinden olan ve Aravaklar yerli grubunun bir kolu olan Karayipler'in adı ile anılmaktadır.

Adaların en eski sahipleri Aravak (Karayipçe: Aruac) ve Karayip (İspanyolca: Caribe) yerlileridir. 1492'de Ceneviz doğumlu İspanyol kâşif Kristof Kolomb tarafından keşfedilmiştir.

Karesi Beyliği, Karesioğulları Beyliği, Karasi Beyliği ya da Karasioğulları Beyliği, Anadolu Selçuklu Devleti'nin gerilemesinden sonra Oğuz boyları tarafından Balıkesir-Çanakkale ve Bergama yöresinde kurulan Anadolu Türk beyliğidir. Eşrefoğulları'ndan sonra en kısa hüküm süren beyliktir. Bu yöredeki ilk Türk devletidir. Karesi Beyliği'ni kuran Oğuz Türkleri, 24 Oğuz Boyundan biri olan Çepni boyundandır. Karesi Beyliğini kuran Türkmenler'in büyük kısmı ve yönetici kesimi Oğuzlar'ın Çepni boyundan gelmektedir. Karesi Beyliğini kuran Türkmenler'in ataları Danişmentlilerdir, Kızılırmak havzası içinden yani Danişment ülkesinden gelmişlerdir. Kitaba göre Danişmentliler de Çepni boyundandır.
Karesi Beyliği, komşusu olan Osmanoğulları Beyliği'nin genişlemesiyle bu beyliğe katılmıştır. Böylece Osmanlı yönetimine katılan ilk beylik olmuştur. İlerleyen dönemlerde Osmanlı Devleti içinde bu bölgede Karesi Sancağı kurulmuştur. Karesi beylerinin ve ileri gelen şahıslarının, Osmanoğullarının egemenliği altına girmelerinin ardından, Osmanlı Devleti'ne Rumeli topraklarında yayılmasında büyük katkıları olmuştur. Balıkesir ili Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarına dek idari taksimatta Karesi adını taşımıştır.

Arap kaynakları, bu beyliğe "Memleket-i Akirus" demektedir. Bu yüzden Akirus sözcüğünden çıkmış olabileceği de ileri sürülmektedir. Akirus "Achirus" İslam öncesi bu toprakların adlarından biridir.
14. yüzyılın başında Batı Anadolu'nun Türk Beyliklerince nasıl paylaşıldığını kaydeden Bizanslı tarihçi Nikiforos Grigoras'a göre Lidya ve Eolya'dan başlayarak Helespont (Çanakkale) ile sınırlanan Misya topraklarında Kalames ve onun oğlu Karasis hüküm sürmekteydi. Kantakuzenos'un eserinde ise Kalames'in oğlu Karasis'in hissesine Lidya'ya dek olan Misya topraklarının düştüğü ve buraya Karasia denildiği belirtilmektedir.

Anadolu Selçuklu Devleti zamanında Oğuz boyları, Anadolu'nun batısına yerleşmişler ve buralarda Uç Beylikleri kurmuştur. Uç Beyliklerinin görevi ise Anadolu Selçuklu Devleti sınırını korumaktır. Marmara sahilleri, Çanakkale bölgesi, Edremit Körfezi, Kizikos ile sınırlandırılan bu bölgeye, Anadolu Selçuklu Devleti'nin önemli komutanlarından Karesi Bey (Kara İsa), babası Kalem Bey ve Germiyanoğlu Yakup Bey, beraberinde büyük bir Türkmen grubu ile gelmiştir. Balıkesir ve çevresinin alınmasında Germiyanoğullarının katkısı olmuştur. Karesi Bey muhtemelen 1296-1297 yıllarında Erdek, Biga, Edremit, Bergama, Çanakkale hariç Balıkesir merkez olmak üzere büyük Misya sahasını Germiyan kuvvetlerinin desteğiyle ele geçirdiler. Karesi Bey, Anadolu Selçuklu Devleti'nde Marmara ve Ege kıyılıarının yönetiminden sorumlu bir uç beyi olduğu için kendisine Sahiller Emiri anlamına gelen Emir-ül Savahil unvanı verilmiştir. Karesi Bey'in soyu, Danişmendlilerin kurucusu olan Danişmend Gazi'den gelmektedir. Anadolu Selçuklu Devleti'nin yıkılmasından önce diğer Uç Beyleri gibi Karesi Bey de Batı Anadolu'daki Büyük ve Küçük Misya'da bağımsızlığını ilan ederek, bölgede Karesi Beyliği'ni kurmuştur. Karesi Beyliği'nin kuruluş tarihi tam olarak bilinmemekle birlikte 1296 ile 1300 yılları arasıdır. Fakat Anadolu Selçuklu Devleti'ne bağlı uç beylerinin büyük çoğunluğu 1299 yılında bağımsızlıklarını ilan ettikleri için Karesi Beyliği'nin kuruluş tarihi 1299 yılı kabul edilmektedir.

Bizans İmparatoru II. Andronikos, Batı Anadolu'daki Türk yayılmasını önlemek için Alanlar ile işbirliği yapmıştır. 1300 yılında oğlu IX. Mihail komutasındaki Bizans-Alan kuvvetleri, Manisa'daki Gediz Nehri civarında karargâh kurmuşlardır. Karesi orduları ile savaşan Bizans-Alan kuvvetleri başarısız olmuş, Alanlar geri çekilip savaşı bırakmışlardır. 1301-1302 yıllarında topraklarını savunamayan II. Andronikos, paralı asker olarak kiraladıkları adamları Karesi Türkmenleri üzerine salmıştır. 1304 Ocak ayının ilk günlerinde Bizans İmparatorluğu, Katalan Paralı Asker Birliği adlı bir askerî birlik kiralayıp bu askerleri Kizikos bölgesine göndermiş ve bu bölgenin altı mil ötesinde bir su kenarında eşleri ve çocukları ile yaşayan, Edincik bölgesine yerleşmek isteyen bir Türk boyunu katletmiştir. Katalanların ani hücumuna uğrayan Türkler, beş bine yakın kayıp vermiştir. Katalanlar, on yaşın üzerinde bütün erkekleri öldürmüş, bölgeyi yakıp yıkmıştır. Bu yüzden Karesi Beyliği, 1302-1308 tarihleri arasında bir durgunluk dönemi yaşamıştır.
İlhanlı Devleti veziri Emir Çoban, Anadolu'ya teftişe geldiğinde Ulubey makamında bulunan Germiyanoğulları Beyi Yakup Bey kendine bağlı beyler ile birlikte Emir Çoban'ın makamına giderek bağlılıklarını arz etmişlerdir. Bu beylerin arasında Karesi Bey de vardır.

Anadolu Selçuklu Devleti'nde Sarı Saltuk ismindeki bir reis kumandasında, 10.000 ile 20.000 arası nüfusları olan Batıni mezhebindeki bir Türkmen aşireti, Sinop sahillerinden gemilere binerek önce Kırım'a oradan da Aktav Tatarlarının reisi Şehzade Nogay'ın emri ile Rumeli'deki Dobruca (Dobriçe) bölgesine ve 1264 yılında Kiligria-Romanya'ya geçmişler ve oralara yerleşmişlerdir. Hoca Ahmet Yesevi'nin halifelerinden biri olan Sarı Saltuk, Hacı Bektaş-ı Veli'ye yardım için gönderilmiştir. Sarı Saltuk'un 1280-1281'de Babadağ'da ölmesi üzerine, daha fazla Bulgar ve Rumların baskısına dayanamayan Türkmenlerin bir kısmı 1306 yılında Ece Halil adlı bir reisin emrinde gemilere binip Trakya üzerinden Çanakkale-Lapseki Yöresi'ne geçmiştir. Bütün eşya ve hayvanatıyla bu topraklara gelen Türmenler, Karesi Bey tarafından iyi karşılanarak Karesi ve havalisinde iskan edilmişler ve beyliğin topraklarının değişik bölgelerine ve özellikle Kaz Dağı'nın kuzey eteklerine Dağobası ve Evciler bölgesine yerleşmişlerdir. Bu Türkmenlerin önemli bir kısmı da bugün Havran'a bağlı Sarnıçköy'nü yurt tutmuşlardır. Bu halk Şamanist inancına göre kutsal sayılan Kaz'ın adını da İda Dağı'na vermişlerdir. Karesi topraklarına yerleşen Türkmenler, bölgedeki Türk nüfus ve kuvvetleri artmıştır. Karesi Bey, kendi ismiyle anılan Beyliğinin sınırlarını, Bizans İmparatorluğu'nun zayıflığından ve beraberinde bulunan Ece Halil'in adamlarından faydalanarak daha da genişletmiştir. Ayrıca İç Anadolu'da Moğolların saldırılarından kaçan Türk boyları da Karesi Beyliği'ne sığınmıştır. Bu boylar arasında Çepni boyları da mevcuttur.
1308 yılında Bayramiç ve Ezine çevresinde bir Türkmen Prensliği kurulmuş fakat bu Beylik aynı yılda Karesi Beyliği'ne bağlanmıştır.
Karesi Bey, 1330 yılından önce ölmüştür. Tam ölüm tarihi bilinmemektedir. Karesi Bey ölünce onun için bir türbe yapılmıştır. Karesi Bey'den sonra Beyliğin başına Aclan Bey geçmiştir. Aclan Bey zamanında, Osmanoğulları Beyliği ile iyi ilişkiler kurulmuştur. Hacı İlbey, Aclan Bey'in vezirliği hizmetinde bulunmuştur. Yine de Aclan Bey'in kimliği netlik kazanmamış, Demirhan Bey veya Yahşi Bey olduğu ileri sürülmüştür.

Karesi Beyliği, kara ordusu yanında önemli derecede etkin bir donanmaya da sahipti. Balıkesir beyi Demirhan, denizde Rumlarla pek çok savaş yapmıştı. "Gemileri denizde rüzgârın önünde sanki uçarak gider, şehirler o gemilerden titrerdi". Gerçekten de Demirhan Bey'in yaptığı akınlarda ne derecede etkili olduğu; Bizans imparatoru II. Andronikos'un bizzat onunla görüşerek, bir saldırmazlık anlaşması yapmasından anlaşılmaktadır.

Demirhan Bey geçmiştir. Aclan Bey'in ikinci oğlu Yahşi Bey ise Bergama'nın yöneticisi olmuştur. Aclan Bey'in küçük oğlu Dursun Bey ise Bursa'da Orhan Gazi yanında bulunmuştur. 1333 yılında seyyah İbn Battuta, Balıkesir'i ziyaret etmiştir. Karesi Beyi, hem Marmara hem de Ege sahillerine kıyısı olan beyliğinde büyük bir donanma kurarak Rumeli'ye iki kere sefer düzenlemiştir. Karesi Beyin (hangi hükümdarın olduğu belirsiz, büyük ihtimal Yahşi Bey) ilk deniz seferi 1331 tarihinde 70 tekne ile Akdeniz'den Ferres'e (Ferecik veya Kara Feriye) düzenlediği seferdir. İkinci deniz seferi ise 1333 tarihinde 60 tekne ile Akdeniz'den Aynaroz Yarımdası'na düzenlediği seferidir. Bu yıllarda Karesi Beyliği, deniz gücü bakımından komşusu olan Osmanoğulları Beyliği'nden daha güçlüdür. Demirhan Bey halkına kötü davranmıştır. Bu durumdan şikayetçi olan halk ve beyliğin ileri gelenleri; Bursa'daki Dursun Bey'i davet etmiştirler. 1345 yılında Orhan Gazi ile birlikte gelen Dursun Bey, Bergama kalesine sığınan abisi Demirhan Bey tarafından öldürülmüştür. Bu duruma çok üzülen Orhan Gazi, halkın ve ileri gelenlerin de isteği üzerine 1361 yılında Karesi Beyliği topraklarını Osmanlı topraklarına katmıştır.

Karesi Beyliği'nin tarih sahnesinden çekilişi ve yerini henüz devlet olma aşamasında bulunan Osmanlı Beyliği'ne bırakışı, ileride güçlü bir devlet hâline gelecek olan Osmanlılar için askeri ve siyasi genişleme açısından önemli bir adım olmuştur. Orhan Bey'in oğlu Süleyman Paşa, Rumeli'ye geçişim gerek hazırlık döneminde gerekse icraat sırasında Karasi ümerâsının yardım ve desteklerini gördü. Yeni fethedilen Rumeli topraklarını Türkleştirmek için Anadolu'dan getirilen Türk nüfusu arasında Karasi ilinden gelenler, Gelibolu yarımadasına yerleştirildiler Yıldırım Bayezid, Saruhanoğulları Beyliği'ni 1390'da ele geçirdikten sonra Saruhan ve Karasi vilayetlerini birleştirerek oğlu Ertuğrul'a verdi. Daha sonraysa Bayezid'in oğullarından İsa Bey, Karasi Vilayeti'ne tayin edildi. Karesi Beyliği, Ankara Savaşı sonrasında Timur'un kendilerine bağımsızlık verdiği öteki beylikler gibi yeniden bir canlanma dönemi yaşamadı. Bununla beraber Karasi adı Osmanlı idaresi altıda varlığını uzun süre korudu ve 1393'te kurulan Anadolu Beylerbeyliği'ne bağlı sancaklardan biri oldu.

Karesi Beyliği'ne ait, Tokat Müzesi'nde bulunan Kutlu Melek ve Mustafa Çelebi'ye ait iki mezar taşı dışında herhangi bir kitabe bulunamamıştır.
Jeneolojik açıdan değer taşıyan Kutlu Melek ve Mustafa Çelebi'ye ait olan bu kitabelerde yer alan şecereye göre, Karesi Beyliği sülalesi, 11. yüzyılda kurulmuş bir Türkmen beyliği olan Danişmendlilere dayanmaktadır. Bu kitabe haricinde, Karesi Beyliği sülalesin Danişmendlilere dayandığını gösteren başka bir kaynak yoktur. Adı geçen kitabeler, ilk olarak İsmail Hakkı Uzunçarşılı tarafında

Karya (Grekçe: Καρία Karía), Anadolu'nun güneybatısında günümüzde Muğla kuzey kısımları Denizli güneyi ve içerideki bölgeye denk gelen coğrafyanın eski çağlardaki ismi. Bölgenin oluşumu Antik Yunan kavimlerinin Anadolu'nun Ege kıyılarında koloniler kurmaya başlamalarından öncesine dayanmaktadır ve bir uygarlık düzeyi yaratmış olan Karyalıların Anadolu'nun yerli halkı olduğu konusunda tarihçiler arasındaki mutabakat genişlemektedir.
Herodot'a göre, Karyalılar adlarını verdikleri Karya bölgesine efsanevi kurucu kralları Kar önderliğinde yerleşmiştir. Dilbilim araştırmaları Karya dilinin komşu Lidya ve Likya ve daha kuzeydeki Misya dilleri gibi Hititlerin ardılı Luviceden türemiş yerli bir Anadolu dili olduğunun kanıtlarını ortaya koymuştur. Bizzat Karyalıların Anadolu'nun yerlileri olduğu inancını taşıdıkları yine Herodot tarafından belirtilmektedir.

Karya bölgesi, günümüzde Aydın ve Muğla illerinin büyük bir bölümü ile Denizli ilinin batı uç kısmını kapsayan Anadolu'nun güneybatı ucunda yer almakta idi. Bu bölge genel olarak antik dönemde doğu ve güneydoğuda Frigya ve Likya, kuzeyde Lidya ve İyonya bölgeleri ile komşudur. Bölgenin batısı ve güneyini tümüyle Ege Denizi çevreler.
Bölgenin doğal sınırını kuzeyde Aydın Dağları ile Büyük Menderes Irmağı oluşturuyordu. Özellikle bereketli Büyük Menderes Ovası'nın farklı topluluklar tarafından iskân edilmiş oluşu sınır konusunda kimi karışıklıkların doğmasına neden olmuştur. Antik coğrafyacı Strabon bölgeyi "Magnesia'dan sonra yol Tralleis'e ulaşır. Messogis dağı solda ve yolun sağında Lidyalılar, Karyalılar, İyonyalılar, Miletoslular, Misyalılar ve Magnesia'nın Aioller'i tarafından işgal edilen Maindros ırmağının ovası bulunur. Aynı tür topografya Nysa ve Antioheia'ya kadar devam eder." şeklinde betimlemiştir.
Bu karışık etnik yapısına karşın, Lidya ile olan kuzeydeki sınırı, en azından MÖ 4. yüzyıla kadar Messogis dağlarının belirlemiş olduğu söylenebilir. Ancak Diodoros ve Strabon sınırın Maiandros ırmağı tarafından çizildiği görüşündedirler. MÖ 188 yılında imzalanan Apamea Antlaşması'ndan sonra sınır olarak Messogis yerine Maiandros kullanılmaya başlanmıştır.
Roma ve Bizans dönemlerinde bu yeni sınır benimsense de Hristiyanlık dönemi piskoposluk listelerinde Maiandros'un hemen kuzeyinde yer alan Tralleis, Nysa, Briula ve Mastaura gibi Karya kentleri Asya eyaletinin sınırları içerisinde geçmektedirler. Kuzeybatı uç kesimde ise sınırı en erken dönemden beri Maiandros çizmiş olmalıdır. Latmos Körfezi çevresi aslında Karya'ya dâhil olmakla birlikte Priene, Myus ve Miletos gibi İyon kentleri arasında paylaşılmıştır. Yani bu üç kent İyon kenti olmalarına karşın Karya bölgesinde yer alırlar.

Güneydoğuda Likya ile olan sınır belirgin bir biçimde açık değildir. Burada, erken dönemlerde tam bir bağımlılık göstermese de sonraları bir Likya kenti görünümü kazanan Telmessos MÖ 4. yüzyıldan başlayarak sınır oluşturduğu söylenebilir. Buna karşın Livius, Telmessos Körfezi'nin bir yanının Karya'ya, öteki yanının Likya'ya ait olduğunu bildirmektedir. Ancak özellikle MÖ 2. yüzyıldan itibaren sınırın İndos çayı tarafından çizilmiş olduğu, hatta MS 5. yüzyılın ortalarından başlayarak kilise örgütlenmesinde Kaunos'a değin daraltıldığı anlaşılmaktadır. Erken dönemlerde Kaunos, gerek konumu ve gerekse halkının kökeni, hatta konuştukları dil açısından Karyalılar ve Likyalılardan farklı bir topluluğun yaşadığı yer olarak kabul edilmektedir.
Bölgenin güneydoğu sınırını Salbakos oluşturmaktaydı. Strabon, Frigya ile Karya arasındaki sınırın Karura'dan geçtiğini bildirmektedir. Doğuda ise Kabalis yöresi ile komşu idi. Burada kuzeyden güneye doğru sıralanan Tabae, Attoudda, Apollonia Salbacae, Afrodisias, Herakleia, Apollonia ve Kidrama, Karya'nın en doğu uçtaki kent ve kasabalarını oluşturuyordu.

Son yıllarda yapılan araştırmaların ışığında bölgenin tarihini Herakleia'da bulunan tarih öncesi duvar resimlerinden dolayı Tarih öncesi'nden yani MÖ 8. binyıldan itibaren başlatmak mümkündür. Latmos Dağı'ndaki bu tarih öncesi resimler, Neolitik ile Kalkolitik dönemlere tarihlenmektedirler.
Bölgenin iç kesiminde yer alan ve bir İyon kenti olan Miletos, İasos'ta yürütülen kazılarda ve Torba'da ele geçen buluntular Kalkolitik Çağ'a aittir. Aynı merkezlerde ve başka kentlerde Bronz Çağı'na ait eserler de ele geçtiği görülür. Özellikle MÖ 2. bin ortalarından itibaren bir İyon kenti olan Miletos, daha güneyde İasos ve Knidos çevresinde Girit eserlerine rastlanır. MÖ 14. ve 13. yüzyılda Miletos ve İasos dışında Halikarnassos yarımadasında Balbura çevresinde ve içeride Stratonikeia sınırlarında Miken seramiği mevcuttur.
Aiolis ve İyonlardan sonra MÖ 900 yıllarına doğru göçe başlayan Dorlar, Karyalıların oturduğu bölgeye yerleşmeye başlayınca zaman zaman yerli halkın büyük direnişi ile karşılaşmışlardır. Buna karşı zamanla Dor Heksapolisi yani Dor Altı Kenti adı verilen bir birlik oluşturarak kendilerini güçlendirmeye çalışmışlardır. Rodos'tan Lindos, İalisos, Kamiros ve Kos, Anadolu'dan Halikarnassos ve Knidos kentlerinin katıldığı bu birliğin dinî yönü ağır basmaktaydı.
İlk önce Karyalılardan Homeros bahseder:

...Eumedes'in oğlu karşılık verdi, dedi ki:
Dinle bak, anlatayım sana dosdoğrusunu,

Kıyılara yakın Karyalılar, kıvrık yaylı Paionlar var...
Homeros'a göre Karyalılar Güneybatı Anadolu'ya yerleşmişlerdi. Ayrıca Homeros Karyalılardan; Paionlar, Lelegler, Kaukolar, Pelasglar, Likyalılar, Misyalılar, Frigler gibi Troya'nın yandaşı olarak bahseder.
MÖ 7. yüzyılda ve MÖ 6. yüzyılın ilk yarısında Karya'nın, Lidya topraklarına dâhil olduğu anlaşılmaktadır. Pers Kralı II. Kiros MÖ 545 yılında Lidya'yı egemenliği altına alınca Karya bölgesi de Perslerin egemenliğine girmiştir. Herodot'un bildirdiğine göre, Pers işgali sırasında kıyıda ve iç kesimdeki Karya ve Dor kentleri, Pidasa dışında hiçbir direniş göstermeyerek satraplık sistemi içine alınmışlardır. Bununla birlikte yerli prensler kendilerini kabul ettirmişler ve üstünlüklerini Helen kentleri üzerinde bile etkin kılmışlardır.
İyonyalıların MÖ 499 yılında başlayan ayaklanmasına kısa bir kararsızlıktan sonra katılmış olsalar da yenilgiden kurtulamamışladır. MÖ 480 yılında I. Artemisia önderliğinde Pers Kralı I. Serhas'ın Yunanistan seferine 60 gemilik bir donanma ile destek vermişlerdir.
MÖ 395 yıllarından sonra başlı başına bir satraplık hâline getirilen Karya yerli bir sülalenin yönetimine bırakılmıştır. İlk Karya satrabı Hissaldomos'tur ve onu oğlu Hekatomnos izlemiştir. Strabon'un bildirdiğine göre, Hekatomnos Karya kralıydı. Mausolos, İdrieos ve Piksodaros adlı üç oğlu ve iki kızı vardı. Erkek kardeşler arasında en büyüğü olan Mausolos, büyük kız kardeşi II. Artemisia ile evlenmiştir. Aslında bir satrap olan Mausolos, MÖ 377'de Karya bölgesinin gerçek kralı durumuna gelmiştir. Hekatomnos sülalesi zamanında özellikle Hekatomnos'un çocukları Mausolos, İdrieos, Piksodaros, Artemisia ve Ada zamanında bölge büyük bir gelişime sahne olmuştur. Karya bölgesi Mausolos ve Artemisia zamanında Pers yönetiminden ayrılmaya başlar.
Önceleri satraplık başkenti olan Milasa'da oturan Mausolos, MÖ 4. yüzyılın ortasına doğru deniz kıyısındaki elverişli konumu nedeniyle Halikarnassos'u başkent yapmıştır. Etki alanı kuzeyde Tralleis'ten güneyde Ksanthos'a kadar uzanıyordu.

Helen kültürüne hayran olan Mausolos, başkenti olduğu kadar diğer Karya kentlerini de sanat yapıtları ile süslemek üzere ünlü Helen mimar ve heykeltıraşları bölgeye davet etmiştir. Mausolos'tan ötürü "mausoleum" sözcüğü Roma devrinde Augustus ve Hadrianus'un mezarları gibi en gözde anıt mezarlar için kullanılmıştır. Günümüzde de bu terim modern dünyanın anıtsal mezarları için de kullanılmaktadır.
Mausolos çocuksuz ölünce krallığı Mausolos'un hem kız kardeşi hem de karısı olan II. Artemisia'ya kalır. Onun da ölümünden sonra kardeşi İdrieos yönetime geçer. İdrieos hastalanıp ölünce yerini karısı Ada alır ancak Hekatomnos'un üçüncü oğlu Piksodaros, Ada'yı Halikarnassos dışına sürgün eder. Piksodaros Pers yanlısı biri olduğundan yönetimi paylaşacağı bir satrap gönderilmesini ister. Piksodaros'un ölümüyle Persli Satrap Orontobates Halikarnassos'a egemen olur.
Hekatomnos'un kızı Ada, Halikarnassos'dan sürüldükten sonra Alinda kraliçesi olmuştur. İskender MÖ 334 yazında Karya'ya gelince, Halikarnassos'u yerle bir eder ve bu kenti Ada'ya geri verir. İskender'in ölümü üzerine Karya bölgesi önce I. Antigonos'un, MÖ 301 yılından sonra Lisimahos'un, MÖ 281 yılı sonrasında ise Seleukos'un eline geçer. Bu arada Kaunos, Halikarnassos ve Mindos gibi kıyı kentler Ptolemaioslar tarafından işgal edilir. MÖ 190 yılında Roma ve müttefiki Rodos ile Pergamon ve III. Antiohos arasında Magnesia yöresinde yapılan ve Antiohos'un yenilgisiyle sonuçlanan savaştan sonra imzalanan Apamea Antlaşması ile Maiandros'un güneyindeki tüm Karya ve Kuzey Likya Rodos'a, kuzeyindeki dar şerit ise Pergamon'a bırakılmıştır. Bu antlaşmaya göre Herakleia, Euromos, İasos, Milasa, Bargilia, Mindos, Halikarnassos, Pedasa ve Knios gibi kentler ise özgür bırakılmıştır.
Karya'daki Rodos egemenliği huzursuzluklara neden olmuş ve Üçüncü Makedonya Savaşı'nın bitmesiyle birlikte MÖ 167 yılında Karya, Roma'nın isteği üzerine yeniden bağımsızlığına kavuşmuştur. Pergamon Kralı III. Attalos'un MÖ 133 yılında vasiyet yoluyla bütün topraklarını Roma'ya bırakması ile Karya bölgesi, Roma'nın Asya eyaletinin bir parçası olmuştur. Romalı diktatör Lucius Cornelius Sulla zamanında ise Pisidia korsanlarını cezalandırmak üzere Roma bölgeye hâkim olur. Karya bölgesi bir süre ayrı bir eyalet olarak yönetilir.
MS 4. ve 5. yüzyıllarda Karya bölgesinin iç kısımlarının Hristiyanlaşmaya başladığı ve Hristiyanların gizlendiği kentler olarak da Afrodisias ve Amyzon çevresi görülür. Bu kentler piskoposluk merkezi olarak bilinmektedir. MS 6. yüzyıldan itibaren bölge Hristiyanlaşmış Bizans İmparatorluğu toprakları içerisinde yer alır. MS 10. yüzyıldan itibaren Arap akıncılarının istilasına ve yağmasına maruz kalır. Yine MS 10. yüzyıldan itibaren Rodos ve Rodos ile birlikte Venedi

Karyalılar, MÖ 2. binyılının sonlarından itibaren güneybatı Anadolu'da varlıkları bilinen ve Karya uygarlığını kurmuş kavim. Başkentleri başlangıçta Mylasa'da (Milas) iken, MÖ 4. yüzyılda Mausolus tarafından Halikarnas'a taşınmış, ancak Mylasa önemini korumuştur. Yaklaşık olarak Büyük Menderes Nehri ile Dalaman Çayı arasındaki bölgeye denk gelen yayılma alanlarında çok sayıda köy ve mezra türü yerleşimin bir araya gelerek oluşturduğu federasyonlar etrafında örgütlenmişlerdir.

En önemli kült merkezlerinden biri olan ve Zeus adı ile anılmakta birlikte yerli özelliklere sahip tanrılarından biri olan Mylasa'daki "Karyalı Zeus"un tapınağına Karyalıların yanı sıra sadece kuzey komşuları Lidyalılar ve Misyalıların kabul edilmesi geleneğinin işaret ettiği, anılan halklarla akrabalık bağları bulunduğuna dayalı inançları MÖ 1. binyıl boyunca canlı kalmış, günümüz bulgularıyla da doğrulanır niteliktedir. Nitekim, Karyalılarla ilgili ilk tarihi kayıtlardan biri, Mylasalı Arselis adlı bir Karya beyinin MÖ 7. yüzyılın başlarında Kral Gigis'in Sard'daki Lidya tahtını ele geçirmesine yardım etmesi ile ilgilidir. Diğer öndegelen tanrıları arasında, Arselis'in Lidya'dan getirdiği çifte baltayı (labrys) taşıdığı tasvir edilen "Labrandalı Zeus" ve ana tapınağı yine Mylasa'da bulunan "Zeus Osogoa" (başlangıçta sadece "Osogoa") bulunmaktaydı.

Arselis ile ilgili anılan ilk kesin tarihi kaydın kısa bir süre öncesine kadar (MÖ 8. yüzyıl) sürdüğü varsayılan bir dönemde Karyalıların Ege Denizi'ne yayılmış bir deniz kavmi olduklarını düşündüren eski Yunan kaynaklarına dayalı bir anlatı geleneği de bulunmaktadır. Daha da öncesinde Homeros'ta ise Karyalılar Truva Savaşı'nda Truvalıların müttefikleri arasında sayılmaktadır ve bölgeleri Milet (Balat) ve Mykale'yi (Dilek Yarımadası) de kapsayacak şekilde daha da kuzeye uzanır şekilde belirtilmektedir. Aynı dönemler Karya iç bölgeleri de yoğun ve özgün üretim tarzları ile arkeolojinin dikkatini çekmiştir.

Batı Anadolu sahil şeridine yönelik üç eski Yunan kolonizasyon dalgasının sonuncusunu ve en geç tarihlisini oluşturan Dorların kıyılarda koloniler kurmalarıyla Karyalılar iç bölgelerde egemenliklerini sürdürmüşler ve bu dönemde Mylasa, Alabanda (Çine), Alinda (Karpuzlu), Idrias (Eskihisar), Idyma (Akyaka), Garga (İncekemer), sonradan Afrodisias adını alacak mermercilik merkezi (Geyre) gibi gerçek anlamda Karya kentleri, yine Mylasa, Labranda, Kyramus, Hylimus gibi Karya kült merkezleri ortaya çıkmıştır. MÖ 7. ve 6. yıllarda Mermnadlar hanedanının Lidya kralları Anadolu'nun önemli bir kısmı gibi Karya Dor kentlerini de ele geçirdiler. MÖ 546'da Lidyalıların Perslere yenilmesinden itibaren ise, Karyalılar da Pers İmparatorluğu'nun yönetimi altına girdiler. Karyalıların bölgelerinde Perslere karşı kayda değer direniş örnekleri sergiledikleri ve Atina merkezli olarak kurulan Attik Delos Birliği'ne bir süre üye oldukları anlaşılmaktadır. Mylasalı Ekatomnos Hanedanı ve özellikle de Mausolos döneminde fiilen bağımsız politikalar izlemişler, ancak Helenizmin iç bölgelere de nüfuz etmesi ve eski Yunanca'nın resmi dil olarak yerleşmesi de bu dönemde başlamış, Karya dili muhtemelen Milattan kısa bir süre öncesinde veya sonrasında tarihe karışmıştır. Karya ülkesi Büyük İskender'in generalleri tarafından kurulan devletler ve sonrasında Roma İmparatorluğu içindeki çekişmelerden en çok zarar gören bölgelerden biri olmuş, MÖ 27'de Augustus'un Roma İmparatorluğu'nu kurmasıyla refaha kavuşmuştur. Karyalılar Anadolu'da içlerinde çoktanrıcı inançların en uzun ömürlü kaldığı halklardan biri olarak da dikkati çekmiştir. I. Konstantin saltanatında Doğu Roma İmparatorluğu'nun Hristiyanlık dinine geçmeye başlamasına kadar (4. yüzyıl) bu yeni din Karyalılar arasında fazla ilerleme kaydedemiştir. Bölge 13. yüzyıl ortalarından itibaren Menteşe Beyliği hakimiyetine geçmiştir.

Karkiya
Karyanda
Karya
Karca
Misyalılar
Lelegler
Likyalılar
Kilikyalılar

Kassitler, Birinci Babil Hanedanı'nın yıkılışından sonra MÖ 1531-1155 yılları arasında (Kısa Kronolojiye göre) Babil topraklarına hakim olan Antik Çağ halkıdır. Orta Kronolojiye göre Kassitler'in Babil yönetimi MÖ 1595'te başlamaktadır.
Kassitlerle ilgili bilgiler, çoğunluğu Nippur antik kenti olmak üzere Babil'de ele geçen ve parçalanmış haldeki tabletlerden ve adak yazıları, mühürler vb. kalıntılardan elde edilmiştir. Bununla birlikte günümüzde Kassit döneminden olup henüz birleştirilmemiş ya da çevirisi yapılmamış çok sayıda tablet bulunmaktadır.
Akadca metinlerde Kaššû adıyla bu halktan bahsedilmiştir. Kassitler'in Zagros Dağları'ndan geldikleri yönünde iddia bulunmakla birlikte ele geçen bulguların oldukça yetersiz olması Zagroslar'ın bu halkın anavatanı olduğu tezini güçlendirememektedir. Eski Yakın Doğu Çalışmaları öğretim görevlisi Leonhard  Sassmannshausen'e göre Kassitler, Zagrosların güneyinden günümüz Diyala taraflarından Babil krallığının kuzeyinde özellikle Sippar dolaylarına yerleşmeye başlamıştır. Sargon ve Üçüncü Ur Hanedanı dönemi kayıtlarda Zagroslar'ın orta ve güneyinde yaşayan halklar arasında Kassitlerden bahsedilmemesi, bu halkın MÖ 18. yüzyıl dolaylarında bölgeye gelmeye başladıklarını düşündürmektedir. Rim-Sîn I döneminde MÖ 1770 yılında, Kassit isimli bireye rastlanmıştır. Sonrasında Samsu-iluna döneminde MÖ 1742/41 yılında Babil'de politik etkinlikleri olan bir halk olarak ortaya çıktılar. İlerleyen sürede de Sippar-Yahrurum ve çevresinde Kassit toplulukları ve çevresinde kayıtlarda yer almaya başlamıştır. Bundan sonra MÖ 17. yüzyılda Orta Mezopotamya'da bazı yerel Kassit kralları ortaya çıkmaya başlamıştır. Kassitler'in Babil topraklarında yerleştirildiği, çoğunlukla tarım işçiliği olmak üzere işgücüne dahil edildiği ve hatta tayin listelerinde önemli konumlara geldiğini belirtilmektedir. Babil'e entegre olan Kassitler, zamanla toprak almaya hak kazanabilmiş ve başta at yetiştiriciliği olmak üzere çeşitli kademelerde memur olabilmiştir. Babil hükümdarlığının kuzeyinde feodal topluluklar halinde yavaş yavaş yayılmaya başlayan Kassitler, son Birinci Babil Hanedanı hükümdarı Samsuditana döneminde Babil'den bağımsız hareket etmeye başlamışlardır. Babil'in Hititler tarafından yıkılışından sonra Babil'i yöneten ilk Kassit kralı I. Burnaburiaš olarak belirtilirken ondan önce II. Agum'un Babil'de yönetim sürdüğü de değerlendirilmektedir. MÖ 16. yüzyılda Kassitler Babil'in kuzeyine hakimken, Uruk, Ur ve Larsa gibi kentlerin olduğu güneyde First Birinci Sealand Hanedanı hüküm sürmüştür. MÖ 14. yüzyılda tüm Babil'e hakim olan Kassitler, bölgede etkin bir hanedan olarak diğer devletlerle ilişki halinde bulunmaktadır. İlerleyen yıllarda gücü azalmaya başlayan Kassitler, Asur Kralı I. Tukulti-Ninurta (MÖ 1244 - 1208) Kassit Kralı IV. Kashtiliash'ı esir alıp Babil'i ele geçirdikten sonra bir süre Babil Krallığı, Asur'a bağlı vassal krallar tarafından yönetilmiştir. Asurlular'a karşı Elam baskısıyla birlikte Babil'de başlayan isyan sonucunda Kassitler yeniden bağımsız olarak Babil'i yönetmeye başlamıştır. .
Mezopotamya'daki Kassit egemenliği, Assur'un kısa süreli denetimi sonrasında doğudan MÖ 1155 yılında gelen Elam Kralı Şutruk-Nahhunte'nin saldırısı ile son bulmuştur.

Kaşkalar (Hitit metinlerinde Gašga, Kašga, Kaška; II. Ramses yazıtlarında Kškš, Asur kaynaklarında -Sargon yıllıkları- māt Kašku, Ugarit dilinde ise ktk) büyük olasılıkla Asur Ticaret Kolonileri Çağı ile MÖ 8. yüzyıl arasında, Orta ve Batı Karadeniz Bölgesi'nde, zaman zaman Hititlere karşı yaptıkları akınlarla imparatorluğun iç bölgelerinde yaşadığı, Hititlerin tarih sahnesinden çekilmesi ile yaşam alanlarının Asur sınırlarına ulaştığı tahmin edilen yarı göçebe kavim veya kavimler topluluğuydu.
Kaşka ismine eski krallık devrine ait belgelerde rastlanılmaz, bunun yanında III. Hattuşili ve IV. Tuthaliya dönemine ait belgelerde Kaşkaların Hitit İmparatorluğu'nun daha eski dönemlerindeki varlığından bahsedilir. Kendi dillerine ait çivi yazılı kaynak olmadığından dilleri hakkındaki veri ve yürütülen tahminler sınırlıdır. Kültür ve yaşayış tarzları hakkındaki bilgiler ise yine doğrudan onların dışındaki kaynaklardan elde edilir, arkeolojik miraslarına az miktarda rastlanır. İmparatorluğun varlığı boyunca sorun teşkil etmişlerdir, Kaşka yağmalarına tedbir olarak Hititler, zaman zaman idari merkezlerini değiştirmiştir. İmparatorluğun yıkılışı sonrası, Kaşka topluluklarının Asur sınırlarına kadar ilerlediği ve çevre krallıklarla birlikler kurdukları, en sonunda Asur baskınları ve Kimmer istilası sonucunda tarih sahnesinden silindikleri tahmin edilmektedir.

Kaşkaların Anadolu'nun yerel halkı olup olmadıkları bilinmemektedir. Asur Ticaret Kolonileri Çağı Anadolu'sunda bulunan ve daha sonraları Kaşka coğrafyası sınırları içinde kalacak olan bazı yerel krallıklar, Kaşkaların bu çağlarda Anadolu'da bulunup bulunmadığı hakkında ipucu sağlar. Kaşkaların yarı göçebe yaşam tarzı ve yaşadıkları coğrafyadan ötürü tercih etmiş olabilecekleri ağaç mimarisinden ötürü bıraktıkları arkeolojik miras oldukça azdır. Bıraktıkları miras bu kadar az olduğu için haklarındaki bilgiler Hitit, Mısır ve Asur devletlerinin belgelerinden elde edilir.

Eski krallık dönemine ait belgelerde, Kaşka isminden bahsedilmez. Bazı araştırmacılarca, bu ismin Hititler tarafından bölgenin yerlilerine sonradan verilmiş olduğu öne sürülür çünkü imparatorluk devrine ait belgelerde Kaşkaların tarih sahnesine çıkış tarihi eski krallık dönemine dayandırılır.
I. Hattuşili'nin askerî seferlerini anlattığı bir metinde, Kaşkaların adı geçmemekle beraber, Kaşkaların hakimiyet alanında bulunan Šanahuitta ve Zalpa'ya sefer düzenlendiği anlatılır. Hattuşili, bu seferlerden sonra Anadolu'da siyasi birliği sağlamış ve nihayetinde Kuzey Suriye'ye yönelir.
Kaşkaların tarih sahnesine çıkışları tam olarak belli olmamakla beraber, Hitit belgelerinde Kaşkaların I. Hantili (MÖ 1590-1560) döneminde yaşadıklarından bahsedilir. Hattuşa şehri surlarla çevriliydi; IV. Tuthaliya döneminden kalma yıllıklar bu surların yapılma nedenini, kuzeyden gelen Kaşka akınlarından korunmak olarak açıklar. Aynı belgelerde, Kaşkaların Tiliura ve Nerik kentini ele geçirdiğinden bahsedilir. Bu ele geçirmelerden sonra Kaşkalar, Nerik'te tam 300 yıl egemen olmuş ve Kaşka-Hitit sınırı ise Kummešmaha Nehri olur. Öte yandan bu kayıtların, I. Hantili üzerinden yapılmak istenen bir propagandanın da eseri olabileceği iddia edilmiştir.
Ammuna dönemine ait bir kronikte, yine Kaşka isminden olmasa da, Tipiya kentine yapılmış asker yerleştirmesinden edilir. Bu kent, imparatorluk devrine ait Hitit belgelerinde, II. Murşili'nin "Kral gibi yönetiyor" dediği, Pihhuniya adında bir beye sahip olduğu kaydedilmiş ve epey aktif bir Kaşka bölgesidir.

Kral I. Arnuvanda ve Kraliçe Aşmunikal'in Anadolu'da hüküm sürdüğü yıllarda, ana sefer hedefi olan Kaşkalara karşı savaş arabasıyla Zuliya Irmağı (Bugünkü Çekerek Irmağı) üzerindeki köprüyü tek başına geçmeyi deneyen sonra da ırmağa atlayıp yüzerek karşıya geçen Tuthaliya adında bir komutanın kahramanlıkları ün salmıştır.
Kaşkalara karşı direniş konusunda başarısız olan Arnuvanda ve Aşmunikal'in tanrılara sığınmak ve yardım dilemek için hazırlattığı dua metni, bu dönemde Kaşka-Hitit savaşları ve coğrafyası hakkında bilgi sağlar.

...Biz sizin ekmek ve şarap kurbanlarınızı besili sığır ve koyun kurbanlarınızı yine vereceğiz. Siz tanrılar bizim tarafımızı tutun!
Belgeye göre Kaşkalar; Nerikka, Huršama, Kaštama, Šeriša, Himuwa, Taggasta, Kammama, Zalpuva, Kapiruha, Huma, Dankušna, Tapašawa, Tarugga, Ilaluha, Zihhana, Sipidduwa, Washaya, Patalliya, Tuhaššuna ve Taharantiya şehirlerini ele geçirmiş, tapınakları ve heykelleri yağmalamışlardır. Bunların yanında, belgede, Kaşkalar ile anlaşma yapıldığı ancak hemen ardından bu anlaşmaların yine Kaşkalar tarafından bozulduğundan bahsedilir.
Bu dua metni dışında Kral ve Kraliçe, Kaşkalar ile uzlaşma çabasına girişir. Bu dönemde Hitit-Kaşka antlaşmalarının birden çoğaldığı gözlemlenmekte ve bu antlaşmaların normalde görülen Hitit antlaşma metinlerinden ziyade Kaşka ve Hitit halkının birlikte yaşayabileceği, bu durumun bazı şartlara bağlanması şeklinde farklılıklar göstermektedir ve yine normal antlaşmalardan farklı olarak kral değişikliği durumunda sadık kalınması, gerektiği zamanlarda asker ihtiyacının sağlanması gibi şartlar antlaşma metinlerinin hiçbirinde görülmez.

I. Şuppiluliuma'nın anallarında anlatılanlara göre babası II. Tuthaliya döneminde Kaşkalar, başkentin Samuha'ya taşınmasına sebep olmuş, Hattuşa'yı aşıp Nenassa kentini sınır yapmıştı. Babasının krallığı esnasında Hitit ordularına komutanlık eden Şuppiluliuma, -oğlu Murşili'nin kendi yıllıklarında aktardığına göre- Kaşkalara karşı başarılı seferleri sonucunda imparatorluğu eski kuzey sınırlarına kadar genişletir.II. Murşili'nin anallarında bahsedilenlere göre, döneminde birçok ayaklanma söz konusuydu; sadece Kaşkalar değil, tüm Anadolu toplulukları ayaklanmaya başlamıştı. Aslında her taht değişiminde isyanlar çıkardı fakat bu sefer kralın gençliğini kullanmanın peşindeydiler. Ülkenin veba salgınından dolayı zayıf düşüşü de önemli bir fırsattı. Bunun yanında Kaşka saldırıları, bazı bölgelerde nüfus boşalmasına neden olmuştu. II. Murşili'nin, bu bölgeleri özellikle Batı Anadolu'dan getirdiği ve sayısı 66.000'e yakın savaş tutsağı ile doldurduğu da aktarılır. Murşili'nin hükümdarlığının ilk yılında, Ishupitta ülkesinden gelen Kaşka toplulukları, Durmitta kentine saldırmak için ayaklanmışlar, Murşili ise Kaşkaların elinde bulunan Halilas ve Duddusgas şehirlerini ele geçirip yağmalar. Murşili, ilk olarak kuzey seferlerini tercih eder. Bu tercih, imparatorluğun bir geleneği hâline gelmiş olup Kaşka topluluklarının ne denli tehlike oluşturduğunu gösterir. Bu savaşların yanında savaş anlatılarının bir diğer özelliği, Murşili ve diğer kralların her seferinde Arinna başta olmak üzere diğer pek çok tanrı ve tanrıçanın yardımını aldığından bahsedilmesidir.
İshupitta ülkesindeki Kaşkalar bir süre II. Murşili'ye ordu vermeye başlamışlarsa da, aktarılana göre daha sonra isyan etmişlerdir. Murşili ise bu savaştan sonucunda şehri yakar, aldığı esirleri Hattuşa'ya götürür. Murşili, krallığının 5. yılında, Pala ülkesinin yolunu kesen Kaşkalar ile savaşmış ve daha sonraki yıl Zihhariya kentine seferler düzenler ve yine zaferlerle ayrılır. Bir sonraki yıl Zihhariya ülkesindeki Kaşkalar, Tarikarimu Dağı'nı ele geçirir ve Hattuşa'ya saldırır, II. Murşili buradaki Kaşkaları yener ve Zihhariya ülkesini yıkar.
II. Murşili'nin yıllıklarında, krallığının 7. yılında ortaya çıkan Pihhuniya adlı bir Kaşka hükümdarından söz ediir. Pihhuniya, her geçen gün sınırlarını genişletirken II. Murşili, ona bir elçi göndermiş ve Pihhuniya'nın aldığı köleleri geri isteyerek sorunu diplomatik bir şekilde çözmeyi dener, Pihhuniya ise II. Murşili'ye köleleri vermeyeceğini, kendisine saldırıldığı vakit karşılık vereceğini söyleyen bir mektup gönderir. Sonucunda ise Murşili, Pihhuniya ile onun topraklarında savaşır, Tipiya'yı ele geçirmiş ve Pihhuniya'yı esir alır bir şekilde bu savaştan galibiyetle ayrılır:

...Tipiya Ülkesine gittim. Babam Mitanni ülkesinde iken Tipiyalı Pihhuniya Yukarı Ülkeye saldırıda bulunmuştu... Kaşkalar bir kral tarafından yönetilmezdi ancak Pihhuniya, tıpkı bir kral gibi yönetiyordu...
II. Muvatalli'nin hükümdarlığı esnasında Kaşkalar, Hattuşa'yı aşarak Kaneş'e kadar ilerler. Muvatalli, batı seferinden kuzeye yönelmiş ve bu seferlerin yanında kardeşi III. Hattuşili'yi Yukarı Ülke'ye yönetici olarak atamış ve krallığı boyunca Kaşkalar ile III. Hattuşili ilgilenmiştir. Muvatalli, Anziliya ve Tapikka kentlerine yaptığı seferlerin ardından Kaşka meselesini tamamen kardeşine devreder; hatta Einar von Schuler'in iddia ettiğine göre, başkenti Kaşka istilasından korumak amacıyla Tarhuntaşşa'ya taşımaya karar verir. Hakpiş'te kral olan III. Hattuşili ise Kaşkalar ile mücadeleye girişir, nihayetinde Hantili zamanından bu yana Kaşkalar elinde bulunan Nerik kentini geri alır ve çevre kentleri haraca bağlar.

IV. Tuthaliya dönemine gelindiğine ise daha önce Tarhuntaşşa'ya III. Hattuşili tarafından kral olarak atanan Kurunta, Tuthaliya ile kral olma mücadelesine girişir ve bir süreliğine de olsa kendini kral ilan eder. Bunun ötesi, III. Hattuşili'nin, nasıl kral olduğunu anlattığı bir metinde, Kurunta'nın hareketlerinden endişelenerek aynı zamanda oğlu Tuthaliya ile bir süre aynı tahtı paylaşması ile krallığını da meşrulaştırma amacı güttüğü iddia edilmiştir. Bu siyasi şartlarda Kaşkalar; Assuva ülkesi, Sispinuwa Dağı, Sakaddunuwa Dağı gibi çeşitli bölgelerde ayaklanmalar gerçekleştirir ancak bunlar küçük boyutlu olup kısa sürede bastırılır.

MÖ 1200 yılları civarında Hititlerin sona ermesi ile birlikte, Ugarit ve Asur belgelerinde -kesinliği belli olmamakla beraber- Kaşkalar ile eşleştirilen, (Ktk) Kašku/a Krallığı'na rastlanılmaktadır. Bu eşleştirme doğru ise, belgelere göre Kaşkaların hüküm sürdüğü topraklar batıda Muşki'ye, doğuda Urartu'ya ve güneyde Tabal'a uzanmaktaydı. Asur'un egemenliğine girmeyi reddeden Kaşkalar, Urartu ve Muşki gibi krallıklar ile birlik olup Asur'a karşı savaşsalar da Asur'a vergi vermekle yükümlü olurlar. Asur Kralı III. Tiglat-Pileser dönemine ait belgelerde vergi vermekle yük

Keltler (Latince: Celtae, Galli) Tarih öncesi ve İlk Çağ döneminde Avrupa'da yaşayan ve günümüzde altı ulustan oluşan bir halktır. Dört bin yıl kadar önce Keltler, anavatanları olan Orta Avrupa'dan göç ederek özellikle Büyük Britanya Adaları'na, İspanya'ya ve Galya'ya yerleştiler.
Demir Çağında Britanya ve İrlanda'nın sakinlerini Keltler oluşturuyordu. Savaşçı ve avcı oldukları kadar mükemmel çiftçiydiler. Tekerlekli pulluğu ve fıçıyı icat ettiler. Yayılmaları batıda, Bronz Çağı'nın sonuna ve Demir Çağı'nın başına denk gelir. Sayısız göçleri sırasında Yunanların, Etrüsklerin, İtalyotların tekniklerini benimsediler; kazancılığı ve çömlekçiliği geliştirdiler. Onların yaptığı yollara sonradan Romalılar taş döşeyecekti. Çoğu zaman birbirine rakip kabileler ve klanlar halinde toplanmış olan Keltler, gerek yaşama biçimi, gerek kültür yönünden özgün bir halktı. Ürünlerin koruyucusu sayılan kır tanrılarına taparlar, geleneklerin koruyucusu olan hem kâhin, hem yargıç niteliğindeki din adamlarının (druidler) yönetiminde yaşarlardı.
MS 1. yüzyılda Romalılar tarafından kısmen yıkılan Kelt uygarlığı, yine de, Orta Çağ'a kadar yaşayageldi. Bugün bile, bazı Breton ve İrlanda törelerinde bu uygarlığın varlığını sürdürdüğü görülür.

Keltlerin ilk kez keltoi tabiriyle anıldığı ilk yazılı kaynak Yunan tarihçi Hekataios'a (MÖ 517) aittir. Hekataios, Kelt kabilelerini Rhenaina (Batı/Güneybatı Almanya) bölgesinde gösterir. Yunan mitolojisine göre Keltus Herakles ve Keltin'in oğlu, Bretannus'un kız kardeşidir. Keltus, Keltlerin ilk atası haline gelmiştir. Latincede Celta Herodotos'un Gauller için kullandığı bir terim haline gelir. Romalıların kullandığı Celtae Goidheller ve Britonlar olarak ayrılan adalı Keltleri değil kıta Gaullere atıfla kullanılır.
Modern İngilizcede terim (Edward Lhuyd'un yazılarında, 1707) kullanılır ve 17. yüzyılın diğer bilginleri bu terimi Büyük Britanya'nın ilk sakinlerinin tarihi ve dillerine atıfla kullanırlar.
Günümüzde "Kelt" ve "Keltik" terimi (Kelt ve Keltik olarak telaffuz edilir) belirli bir etnik grup ve bu grubun dillerine atıfla kullanılır. Seltik (Celtic şeklinde yazılış değişmez) diye telaffuz edilen kullanım ise belirli spor takımlarının (Boston Celtics, Celtic, Celta Vigo gibi) isimleriyle sınırlı olarak kullanılmaktadır.

Milattan önce 279 civarları Keltler balkanlardan, günümüzde Türkiye içerisindeki Anadolu topraklarında bulunan Galatya'ya (günümüzdeki Ankara ve Eskişehir'i kapsayan) bölgeye yerleşmişlerdir, Yunanlar tarafından asimile edilmişlerdir ancak kültürlerini korumuşlardır.

 Bretonya (Breizh)
 Cornwall (Kernow)
 Galler (Cymru)
 İrlanda (Eire)
 İskoçya (Alba)
 Man Adası (Mannin)
 Kuzey İrlanda (Tuaisceart Éireann)

Bretonca
Galce
İrlandaca
İskoçça
Kernevekçe
Manca
Bu altı ulus Kelt Kongresi (Celtic Congress) Kelt Birliği ve Pan-Kelt grupları tarafından Kelt ulusları olarak kabul edilirler. Her ulus bir Kelt dili konuşmaktadır ve bu onların Keltliğinin de göstergelerinden biridir.

Kelt dilleri
Galatlar
Galyalılar
Demir Çağı Britanya kabileleri

Kilikya (Grekçe: Κιλικία), Anadolu'nun Alanya'dan başlayıp, doğuda Kinet Höyük'te son bulan, kuzeyden de Toros dağlarıyla çevrili alanı kapsayan antik bölgedir. Genelde Dağlık Kilikya (Latince: Cilicia Trachea) ve Ovalık Kilikya (Latince: Cilicia Campestris) olarak tanımlanan iki bölümden oluşur.

Kilikya adını (Grekçe: Κιλικία), Yeni-Asur İmparatorluğu'nun daha sonra Kilikya olacak bölgenin batı kısmını adlandırmak için kullandığı Ḫilakku'dan (Akadca: 𒆳𒄭𒋃𒆪)) almıştır.

Kilikya'da ilk yerleşim, Cilalı Taş Devrinde görülmektedir. Bölgenin yerleşim kayıtları, MÖ 8000'de Cilalı Taş Devrinden başlar, Tunç Devrine: MÖ 8. ve 7. binyıla; Erken Bakır döneminden: MÖ 5800; Orta Bakır dönemine (Doğuda görülen Halaf ve Ubaid kültürleriyle uyumludur): MÖ 5400–4500; Geç Bakır Çağa: MÖ 4500–3400 sürer ve Erken Tunç Çağını: I.A. Dönemi MÖ 3400–3000; I.B. Dönemi: MÖ 3000–2700; Tunç II. dönem: MÖ 2700–2400 Tunç III. dönem A-B: MÖ 2400–2000'i kapsar.
Bölge, Hititler zamanında, Kizzuwatna olarak bilinmektedir. Asurlular tarafından Limonlu Çayı' ndan Kinet Höyük' e kadar uzanan Kilikia Pedias (Ovalık Kilikya) olarak adlandırılan ve günümüzde Çukurova olarak bilinen doğu bölümüne "Que", Tarsus’un batı ve kuzey bölümlerine de "Hilakku" adı verilmiştir. Bazı tarihçiler tarafından "Hilakku" nun Aramice yazılımının, Hellence'ye Kilikya olarak çevrilmiş olduğu belirtilmektedir. Homeros, İlyada'sında Çukurova'dan Bellerophontes'in gezindiği "Aleian düzlüğü" olarak bahsetmiştir. Aynı zamanda İlyada'da Kilikya ve Kilikyalıların Troya'ya uzanan bir kültürün ve toplumun uzantısı olabileceğine dair işaretler bulunmaktadır. Bunların en belirgini Luvi toplumunun batıya göçerken coğrafi tanımlarını, yani Tebai (Kilikya) kullanmaya devam etmeleridir. Ayrıca Kilikya şehirlerinin Homeros tarafından anılmış olmalarıdır: Tarzu (Tarsus), Ingira (Anchiale-Mersin), Danuna-Adana, Pahri (Mopsuestia-Misis), Kundu (Kyinda, sonra Anavarza) ve Azatiwataya (Karatepe).

Kilikya, jeopolitik konumu ve doğal kaynakları nedeniyle Asur'luların gözünde MÖ 1000'li yıllardan itibaren önemli bir yer tutmaya başlamıştır. MÖ 9. yüzyıldan itibaren Asurlular tarafından bölge üzerinde egemenlik mücadelesine girilmiştir. Yerel krallıklarla yapılan zorlu mücadele sonrasında Kilikya'nın özellikle Que olarak adlandırılan bölgesi Asur egemenliğine geçmiştir. Daha sonra Bölgede zayıflayan Asur egemenliği MÖ 8. yüzyıl ortalarında yeniden tesis edilmiştir. MÖ 715' te yapılan sefer sonucunda Göksu (Kilikya)'ya kadar "Hilakku" olarak adlandırılan topraklarda Asur egemenliğine geçmiştir. Asurbanipal'in ölümünden sonra yaşanan isyanlar, İskit ve Kimmer saldırıları sonucunda Kilikya'daki Asur egemenliği sona ermiştir.
Yeni Babilce'de Hume (Que) ve Pirindu (Hilakku) denen Kilikya, MÖ 590 yıllarında Babil saldırılarına uğramış, ama kesin olarak ele geçirilememiştir. Babilliler Kilikya' nın büyük bölümünü Kral Neriglissar döneminde, MÖ 557-556 yıllarında kesin olarak ele geçirmiştir. Babil İmparatorluğu' nun yıkılışından sonra Kilikya' nın içinde olduğu tüm Anadolu Pers egemenliğine geçti. Persler Kilikya' da yerli hanedanların hüküm sürmesine izin vermiş ve yerel hanedanlar otonom bir Pers Satraplığı olarak hüküm sürmeye başlamıştır.

MÖ 401 yılında, Ahamenîş Kralı II. Artaserhas, yerel Kilikya yöneticisi III. Syennesis'in Genç Kiros'un isyanına verdiği destek tepkisiyle Kilikya'nın özerkliğini kaldırdı. Bu durum, Kilikya Krallığı'nın lağvedilmesine ve Ahamenîş İmparatorluğu'na tam olarak entegre edilmesine yol açtı; bölge, Ahamenîş Kralı tarafından atanmış bir satrap tarafından yönetilen sıradan bir eyalet (satraplık) haline geldi ve MÖ 333'te Ahamenîş İmparatorluğu'nun sonuna kadar bu şekilde kaldı.
Genç Kiros'un isyanı bastırıldıktan sonra Kilikya, MÖ 396–395 yılları arasında Ege Denizi'ndeki askerî harekâtlar ve MÖ 380'lerde Kıbrıs'a karşı yapılacak eylemler için Ahamenîş kuvvetlerinin yeniden bir toplanma noktası olarak kullanıldı.
MÖ 390'lı yıllar boyunca, Kilikya Satrabı olarak Kamissaris atandı. Kamissaris'in yerine oğlu Datamis geçti. Datamis, MÖ 362'deki suikastına kadar hem Kilikya hem de Kapadokya'nın satrabı olarak görev yaptı.

MÖ 340'lı yıllarda Kilikya'nın satrabı Mazaeus idi. Mazaeus, Mısır'a karşı yürütülen bir seferdeki hizmetlerinin karşılığı olarak ayrıca Suriye üzerinde de yetkiyle donatılmıştı.

MÖ 333 yılında Kilikya toprakları Makedonya Kralı Büyük İskender'in egemenliği altına girmiştir. Büyük İskender'in ölümüyle İmparatorluk generalleri arasında bölünmüştür. Uzun yıllar süren savaşlar neticesinde Kilikya MÖ 281'de Selevkos egemenliğine geçti. Daha sonra da Kilikya'da Ptolemaios Hanedanı egemenliği görüldü. Kilikya'nın korsan yuvası haline gelmesi ve Akdeniz'de ticarete zarar vermesi Roma'yı olumsuz etkilemiş, bunun neticesinde Romalılar MÖ 102-101 yılında Kilikya'ya gelerek burayı üs olarak kullanmıştır. I. Mithradates savaşlarından sonra (MÖ 88-85) Kilikya bir Roma Eyaleti haline getirildi. Eyalet başta Kilikia Trakheia "Dağlık/Taşlık Kilikya" olmak üzere Pamphilia, Milyas ve Pisidya'nın bazı kısımlarını kapsamaktaydı. MÖ 64-63'te Kilikya Eyaletine "Ovalık Kilikya" olarak bilinen bölgede dâhil edildi. Selevkoslar ve Roma döneminde Kilikya Helenleşmiş olup, bu dönemde birçok şehir kurulmuştur. Roma İmparatorluğu'nun bölünmesiyle Kilikya Bizans hâkimiyetinde kaldı. Erken Bizans çağında Ovalık Kilikya iki ayrı eyalete bölündü. Bunlardan Cilicia Prima denen batı kısmının başkenti Tarsus, Cilicia Secunda denen doğu kısmının başkenti ise Anavarza oldu. 7. yüzyılın ortalarından itibaren Arap ve çok daha önceleri başlayan Sasani saldırılarına uğrayan bölgenin nüfusu azaldı, kentler harap oldu ve boşaltıldı. Kilikya'daki Arap hâkimiyeti 965 yılında bölgenin yeniden Bizans egemenliğine geçişine kadar sürdü. Bölgenin nüfusunun artırmak amacıyla yapılan yerleştirme politikası neticesinde Ermeniler'de bölgeye gelmiştir. Bizans döneminde 1080 yılından itibaren Ermeni beyliği olarak idare edilen bölge, 1199-1375 yılları arasında Kilikya Ermeni Krallığı egemenliğinde kaldı. 1300'lü yıllarda Çukurova' daki küçük bir bölüm hariç İlhanlı kuvvetlerince ele geçirildi. 1375 yılından sonra Kilikya bölgesi Memlûk Sultanlığı topraklarına geçti. 16. yüzyılda bölge Osmanlı topraklarına katıldı.

Kilikya bölgesi korsanlık faaliyetlerinin yoğun yaşanıldığı Akdeniz bölgesinde bölgenin tümü bundan etkilenmiş olduğu sanılmaktadır. Dağlık Kilikya bölgesinin tek geçim kaynağı olduğunu yapılan arkeolojik araştırmalar neticesinde bilinmekte. Antik bölgede korsan savaşlarında muvaffak olan Romalı General Pompeius'un, kıyı bölgelerine yolun yanı sıra, Pax Romana da Kilikya'nın kıyı ve ova kesiminin yapılaşmasının önünü kapatmıştır. Kilikya'daki Roma kentlerinin İmparatorluğun diğer kentleri ile bağlantısı korunabilmiştir. Bu Artan çeşme, cadde, su kemeri gibi tasarlanmış yapılar agora, tiyatro ve sütunlu cadde gibi yapılar da hizmetlerine sunulmuştur. Kilikya'nın ticari üretimine yönelik en önemli kanıt olduğu bilinmektedir. Kilikya Helenistik Dönem'den, Bizans Dönemi'ne kadar Şarap, tahin, keten, balık, balık sosu, badem, meyve-sebze, özelde balkabağı üreticisi olarak bilinirdi. Tarihin farklı evrelerinde Kilikya ticaretini ayakta tutan dinamiklerin, tarım, madencilik, ormancılık, hayvancılık olduğu söylense de, deniz ticareti bölgede önemli rol üstlenmiştir. Ormanlarla dolu Toroslar ve iç kesimdeki sert iklim koşullarında yetişen hayvan ürünleri de yerli halk tarafından farklı bir ticaret biçimi olarak uygulanmaktadır. Tarsus'taki keten işçilerinin politik bazı haklardan yoksun olduğu gözükse de gelir elde etmek için kentlerin tamamı üretime ya da ticaret bağımlı kaldığı gözükmekte.

Kilikya Ermeni Krallığı, Kilikya Ermeni Prensliği ya da kısaca Kilikya, 1080-1198 arası prenslik ve 1198-1375 arası krallık olan Çukurova bölgesinde bulunan bir devlettir. Bölgedeki I. Ruben adında olan bir Ermeni beyi tarafından Bizans İmparatorluğundan aldığı toprak üzerine kurulmuştur ve zamanla daha geniş bir alana yayılmıştır. 1375'te Memlük Sultanlığı tarafından varlığına son verilmiştir.

I. Levon devletin ilk kralı olmuştur. Devlet Haçlılarla ve özellikle Fransızlarla sıkı ilişkiler kurmuştur. Komşu Hristiyan ve Müslüman devletlerle ve kendi içinde mücadelelerde bulunmuştur. Moğol istilasından sonra İlhanlılara bağlanmış ve birlikte Memluk Devletine karşı savaşmıştır. Devlet 1252'den sonra Hethumid Hanedanı tarafından yönetilmiştir. Memluklar 1375 senesinde Sis'i ele geçirince devlet son bulmuştur ve bundan sonra bölgede Memluklere bağlı Ramazanoğlu Beyliği kurulmuştur. Kilikya Kralı unvanı Lüzinyan Hanedanına geçmiştir. Başkenti ve kilisenin merkezi Sis idi. Krallığın pek çok kalesi vardı ve ayrıca Toros dağları tabii bir savunma bölgesi oluşturuyordu.
Arapça kaynaklardan Kilikya bölgesinde karşılaşılan halkın Rum olduğu anlaşılmakta, bu belgelerde Ermeni halkından söz edilmemektedir, Ermenilerin Kafkasya ile ilişkili olduğu yazılmaktadır. Bizans 10. yüzyılda doğu ve kuzeybatı Anadolu'daki Ermeni halkı zorla Çukurova bölgesine yerleştirdiği bilinmektedir. Ermeni nüfusunu zorunlu göçe geçiren ilk Bizans imparatoru II. Basileios'dur. Yaklaşık 50 bin kişilik bir Ermeni nüfusu Orta Anadolu'ya göç ettirmiştir. Daha sonra Türk akınlarının baskısıyla 1064 yılında bu aileler Toroslar'a kaçışmışlardır. Zaten 1045 sonrasında Türklerin Doğu Anadolu'ya akınları buralardaki Ermenileri de göçe zorlamıştı. Toroslar ve güneyinde toplanan bu Ermeni nüfusu "Kilikya Ermeni Baronluğu"'nun kurulmasına zemin hazırlamıştır. I. Haçlı Seferi sırasında Haçlılar tarafından da desteklenip bu baronluğu kurmuşlardır. Haçlıların yıllar süresinde devam eden destekleriyle baronluk krallığa dönüştürülmüştür. Kilikya Ermeni Krallığı tarihi boyunca Bizans İmparatorluğu'na, Papalık'a, Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu'na, Büyük Selçuklulara, Anadolu Selçuklu Devleti'ne, İlhanlılar'a, Kudüs Krallığı'na ve Memlûk Sultanlığı'na tabi olarak varlığını sürdürebilmiştir. Bağlılıkları konusunda titiz ve girişken olmuşlardır. Örneğin Anadolu Selçuklu Devleti'nin Kösedağ Muharebesi yenilgisinden sonra Konya istikametinde ilerleyen Moğol kuvvetleri nedeniyle Ermeni krallığına sığınan I. Alaeddin Keykubat'ın eşi, I. Gıyaseddin Keyhüsrev'ın annesi Hunat Hatun, Ermeniler tarafından Moğollara teslim edilmiş, kısa süre sonra Moğollar tarafından öldürülmüştür.
Özellikle İlhanlılara bağlılıklarını göstermek konusunda son derece girişken bir tutum izlemiştir. Bu yüzden sık sık Memluk sultanlarının hışmını üzerlerine çekmişlerdir. Çoğu kez Memluk tüccarlarına engel olunagelmiştir. Memluk Sultanlığı, demir ve başta gemi yapımı için kereste ihtiyacını Anadolu'dan ithal etmektedir.
Krallığın tarihi boyunca her zaman Haçlılarla iyi ilişkiler içinde olduğunu söylemek zordur. Kilikya, Antakya Haçlı Krallığı ana yayılma hatlarından biri olduğundan aralarında zaman zaman sürtüşmeler yaşanmıştır. Bununla birlikte Ermeni Kralları Haçlı tarikatlarının yüksek mevkiinde bulunan şövalyelere imtiyazlar ve kaleler bağışlamışlardır.

Ruben Hanedanı
Kilikya (Roma eyaleti)

İlyas Gökhan, Türkiye Selçukluları ile Kilikya Ermenileri Arasındaki Siyasi İlişkiler

Kimmerler (Grekçe: Κιμμέριοι Kimmérioi) MÖ 8. yüzyılın ilk yarısına kadar Kimmerya olarak da tabir edilen İdil Nehri'inden Karadeniz'in kuzeyine doğru uzanan geniş bir alanda yaşamış büyük olasılıkla Hint-Avrupa kökenli oldukları varsayılan göçebe ve savaşçı bir ulustur.
Tutarlı Yunan ve yazılı Asur kaynaklarına göre Kimmerler MÖ 8. yüzyılın sonlarından itibaren Kafkasya üzerinden Anadolu'ya taşındılar ve burada Frigya-Muşki Krallığının parçalanmasına sebep oldular ve onyıllar boyunca Küçük Asya'nın Yunan şehir devletleri, Lidya Krallığı ve Asur İmparatorluğu için bir tehdit oluşturdular.

Kılıç kullanmada, ok atmada ve balta kullanmada ustaydılar. Kimmerlerden ilk söz eden Homeros Kimmerlerin ıssız dünyanın sisli ve karanlık ülkesinde yaşadıklarını yazar. Herodotos Kimmerlerin Kuzey Pontus bölgesinden geldiğini söyler. Kimmerya, MÖ 8. yüzyılın ortalarında İskitlerin eline geçince yerlerinden olan Kimmerler büyük kafileler halinde güneye inerek Kafkaslardaki Demir Kapı ve Derbent geçitlerini aşarak (Urartu) Doğu Anadolu'ya girdiler.
At üzerinde savaşan İskitler, yaya olarak savaşan Kimmerlere karşı üstünlük sağlamışlardı. MÖ 714'te Urartu sınırını aşarak Orta Anadolu'ya doğru saldırılara başladılar. Kummuh (Adıyaman yöresi), Meluddu (Malatya), Tabal (Nevşehir - Kayseri yöresi), doğuda Şubria (Diyarbakır yöresi) ve batıda Hubuşna'ya (Ereğli) kadar yayıldılar. Kimmerler daha sonra Karadeniz'in güney kıyısı boyunca batıya ilerleyip Sinop (Sinope) civarında bir üs oluşturmuş ve Tabal'a doğru güneye yönelmişlerdi.
Kuzeyden gelen bu tehdit karşısında Muşki kralı Mita, Asur ile ittifak yapmak zorunda kalmış ise de onun bu ittifakı bile Kimmer baskısını durduramamıştır. Milattan önce 705'te Muşki kralı Mita'nın da desteğini alan Asur Kralı II. Sargon Kimmerler ile Tabal'da yaptığı savaşta ağır bir yenilgiye uğradı ve savaş alanında öldü. Muşki kralı Mita da savaştan sonra bir daha tarih sahnesinde görülmedi.
Bu zafer üzerine Kimmerler bu bölgeyi bir süre daha ellerinde tuttular; Sinop'u (Sinope) ele geçirdiler, batıda Kızılırmak'a kadar uzandılar ve Dugdamme adındaki ünlü önderlerinin komutasında Friglerin üzerine yürüdüler. MÖ 696'da Frig başkenti Gordion'u yağmaladılar. Kimmerler, Asur kralı Esarhaddon tarafından MÖ 679 yılında Hubuşna (Ereğli) mevkiinde bozguna uğratıldıktan sonra batıya yönelerek Lidya'yı tehdide başladılar.
Lidya Kralı Gigis, Asur Kralı Asurbanipal ile diplomatik ilişkiler kurup, ondan sağladığı yardımla Kimmerleri MÖ 657'de büyük bir yenilgiye uğrattı ancak Kimmerler bir süre sonra yeniden Lidya'ya saldırıp başkentleri Sardes'i aldılar. Kral Gigis savaş alanında öldü. Sardes'i yakıp yıkan Kimmerler orada kalmayarak hızla Orta Anadolu'ya döndüler. Bir bölümü kuzeybatıya doğru çıkarak Altınoluk'a, Antandros kenti çevresine yerleştiler.
Gigis'ten sonra Lidya tahtına oğlu Ardis geçti. Ardis ülkesini Kimmer saldırılarının yarattığı güç durumdan kurtarmak amacıyla yeniden Asur Kralından yardım istedi. Ama Kimmerler kuzeybatıdan, Boğazlar üzerinden gelen Traklar ile birleşip yeniden Lidya'ya saldırdılar ve MÖ 638'de Sardes'i krallık sarayının bulunduğu Akropolis dışında bir kez daha istila ettiler. Bununla da yetinmeyip Ege Denizi kıyısındaki kentlerden Efes, Menderes Magnesiası, Myus, Priene, Lebedos ve Melia'nın yanı sıra bir olasılıkla Miletos'u da yağmaladılar.

Sonra Büyük Menderes vadisi boyunca doğuya yönelerek o dönemlerde yurt edinmiş oldukları Kapadokya bölgesine döndüler. (MÖ 630) Düzenli bir devlet örgütleri bulunmayan Kimmerler zaman içinde güçlerini yitirmeye başladılar. MÖ 630'dan kısa bir süre sonra ünlü önderleri Dugdamme'nin Kilikya bölgesindeki bir savaşta ölmesi, onların Anadolu'daki etkinliklerine son verdi. MÖ 680-660 yılları arasında Tabal, Hilakku ve Lidya Kimmer saldırılarından Asurluların yardımına sığınmak zorunda kalmışlardı, bir süre sonra ise MÖ 630 yılında Asurlular bu istilacıları yenmeyi başarmışlardır.
Sonuçta Lidya Kralı Alyattes tarafından MÖ 595'te büyük bir yenilgiye uğratılarak Kızılırmak'ın doğusuna sürüldüler. Anadolu'da kalanlar Balıkesir'in Edremit ilçesine bağlı Altınoluk beldesinde Antandros kentinde yaşamışlardır. Diğerleri ikiye ayrılarak Asya ve Avrupa'ya dağıldılar. Batıya giden bir kol MÖ 500'e kadar Macar ovalarında yaşadı. Kırım yöresinde yaşayan Kimmerler ise MÖ 4. ve 3. yüzyıllara kadar varlıklarını sürdürmüşlerdir.

Kimmerler arkeolojik olarak Orta Asya ve Sibirya'nın doğusundan (bilhassa özel olarak Karasuk, Arjaan ve Altay kültürlerinden) ve gelişimine katkıda bulunmuş olan Kafkasya'nın Kuban kültüründen kaynaklı güçlü etkileri içeren, Batı Avrasya bozkırlarının Erken Demir Çağı Çernogorovka-Novoçerkassk kültürleri ile ilişkilendirilirler.
Diğer bir başka görüş ise Kimmerlerin maddî olarak erken (Kelermes-Evresi) İskit kültürüne ait oldukları yönündedir.

MÖ 9 ve 8. yüzyılların başlarına tarihlenmektedir. Adını Çernogorovka köyü yakınlarındaki bir buluntu alanından almıştır. (Bahmut yakınlarındaki Siwersk kasabası) Tipik olarak, mezar tümülüsleri altında, bazen merkezi bir yeraltı dehlizi boyunca uzanan nişlerin içinde doğu-batı yönlü bodur tipi definli mezarlar bulunur. Erkek mezarların da bronzdan ok uçları, at koşum takımı ve bronz saplı demir hançerler defin kültü gereğince mezar donatıları olarak mevcuttur. Çernogorovka kültürünün metalürjisi muhtemelen Kuzey Kafkasya Kuban kültüründen etkilenmiştir.

Novoçerkassk kültürü Tunç Çağı'nın Kiriş mezar kültüründen türemiş olup MÖ 8 ve 7. yüzyıllara tarihlenir. Tuna ve Volga arasındaki bölgede yayılım gösterir. Alçak mezar höyükleri (Kurgan) altında, batı-doğu yönelimli mezarlar tipiktir ve daha eski höyüklerde sonrası dönemlere ait yeni mezarlar da mevcuttur. Erkek mezar eşyaları, genelde savaş gereçleri olan bileşik yaylar, elmas biçimli ağızlı ok uçlarının yanı sıra demir mızraklar, kılıçlar, hançerler, topuz taş uçlu sopalar, bileği taşları ve bronz ve kemik aksesuarlı koşum takımlarından oluşur. At mezarları ise nadirdir. Kadın mezarları çoğunlukla seramik eşyaları içerir. Bireysel mezarlar, sosyal farklılıkları gösteren altın takılar da dahil olmak üzere çok zengin bir şekilde donatılmıştır. Novoçerkassk kültürüne ait bir istif yığını Gürcistan'daki Surmuşi'de bulunmaktadır. Novoçerkassk kültürü MÖ 7. yüzyılda aniden sona erdi ve ardı sıra İskitlere atfedilen buluntular geldi. Bu, Herodot'un İskitlerin Kimmer topraklarını işgali hakkındaki açıklamalarını destekleyebilir.
Kuban bölgesindeki buluntular Asur ile olan temas ve bağlantılarını kanıtlamaktadır. Kislovodsk yakınlarındaki Klin-Yar III'teki bodur tipi definli mezarlar da Asur kralları Sanherib veya Asurbanipal zamanından kalma birkaç Asur'a özgü sivri başlı koni biçimli pirinç döküm miğfer, Novoçerkassk tipi at koşumlarıyla birlikte bulundu. Paralı askerlerin mezarları veya elde edilmiş ganimetler olabilirler. Ancak Askold, sacdan perçinlendiklerine ve Yakındoğu parçaları gibi döküm yapılmadıklarına dikkati çeker ve bunların yerel üretimler olduğunu belirtir. Urartu kralı I. Argişti'nin yazıtlı bir döküm bronz miğferi, Kuzey Osetya'daki Verhnyaya Ruça'da bulunur.
Ukrayna Ulusal Bilimler Akademisi'nin üyelerinden Alman arkeolog Renate Rolle (1977), Rusya'nın güney kesimlerinde Kimmerlerin varlığını arkeolojik kanıtlar ile henüz hiç kimsenin kanıtlayamadığını savunmuştur.

Tarih Profesörü Askold İ. İvançik, Kimmerlere ait buluntuları net bir şekilde belirlemek için kuzey Anadolu'da Antik Yunan yazarlarına göre Kimmerlerin yerleştiği ve İskitlerin ise bulunmadığı bölgeleri inceledi. Norşuntepe Höyüğü'nden iki gömütü ve (Vuslat Ünal tarafından İskitlere veya Sarmatlara atfedilen Amasya'nın İmirler köyü ve yakınlarındaki iki gömütü'de (tam menşeini belirtmeden) Kimmerlere atfeder. Norşuntepe Akropolü'ndeki gömütler içinde bulunan çanak çömlekler sayesinde, MÖ 7. yüzyılın ortalarına tarihlenen bir yapı ile örtülüdür ve Gömüt III'te Urartu kralı II. Argišti'ye ait yazıtlar, birkaç Urartuya özgü dizgin gem ağzı ve Kelermes evresine özgü bir yırtıcı kafalı dizgin gem ağızlığı bulunmaktadır. Amasya'daki Kimmer buluntuları İmirler köyünden bir gömütü içermektedir ve gömüt tipik olarak Erken (Kelermes) dönemi İskit tipi silahlar ve (dizgin-gem ile at koşumlarını barındırmaktadır. İmirlerin yaklaşık 100 km doğusunda ve Samsun'a 50 km uzaklıkta bulunan bir diğer Kimmer gömütü 250 adet İskit tipi ok ucu içermektedir.

Buluntularda tipik olarak çanak-çömlek eksiktir, fakat Askold İvançik'e göre bu zaten beklenilen bir şey değildir ve atlı göçebeler tarafından yapılan yağma ve hırsızlıkların... çoğu zaman "sadece arkeolojik yöntemler ile tanımlanması zor olan yetersiz izler bıraktığını" ifade eder ve Avrupa'daki Hun ve Macar istilaları ile olan benzerliklerine dikkat çeker.
Sardis'teki görünür vaziyetteki tahribatlı bir alan Kimmerlere atfedilir, ancak az sayıda Kimmer buluntusunu içerir ve (Kelermes) İskit biçimine özgü olan kıvrılmış çift kuş başlı bezemeli halka şeklindeki kemikten bir kın ağızlığı, MÖ 7. yüzyılın Proto-Korinth seramiklerine de yol açan bir katmandan gelir.Efes'ten gelen ok uçları bazen Kimmerlere atfedilir. Ancak bunların gerçekte Kimmeryalı savaşçılardan geldikleri de kanıtlanamaz. Üç kanatlı bronz'dan ok uçları Sardis, Norşuntepe gömüt-II), Nuşiyan, Boǧazköy,Ayanis Kalesi, Bastam kalesi (İran), Kayalıdere ve Samarya tapınaklarının cellalarından da bilinmektedir ve ayrıca MÖ 5. yüzyıla kadar ortaya çıktıkları da bilinir.
Nimrud'da (II. Aşurnasirpal MÖ 884-858) bulunan kabartmalardaki atlı biniciler, bazen Kimmerler veya İskitler olarak da yorumlanır, ancak Askold'a (2001) göre tipik olarak Yakın Doğu tarzında at binerler ve bu nedenle de göçebe at binicisi halkların üyeleri olarak tanımlanmamalıdırlar.

Ekim 2018'de Science Advances'te yayımlanan genetik bir çalışma, MÖ 1000 ila 800 yılları arasında gömülü olan üç Kimmer'in kalıntılarını inceledi. Elde edilen iki Y-DNA örneği R1b1a ve Q1a1 haplogruplarına ait iken, üç mtDNA örneği H9a, C5c ve R haplogruplarına aitti.
Temmuz 2019'da Current Biology bilim dergisinde yayımlanan baş

Kolhis ya da Kolhis Krallığı (Lazca: K'olxa, Gürcüce: კოლხა k'olh'a, კოლხიდა k'olh'ida, კოლხეთი k'olh'eti ya da ეგრისი egrisi, Urartuca: Qulha), Karadeniz'in doğu kıyılarında, bugünkü Gürcistan'ın batısında kurulmuş Antik Çağ krallığıdır.

Kolhis kültür alanı kuzeyde günümüz Rusya'sının Karadeniz kıyılarından, batıda tarihî Canik Bölgesi'ne denk düşen Ordu ilini içine alarak doğuda Gürcistan'ın İç Kartli Bölgesi'nden güneyde Çoruh'un güney kesimlerine dek uzanan coğrafyayı kapsar. Günümüzde Gürcistan sınırları içinde kalan doğu kesimi verimli ovası, gelişime ve etkileşime müsait konumuyla daha hızlı gelişirken, batıda günümüz Türkiye'sinin Doğu ve Orta Karadeniz bölümlerinin bir kısmını kapsayan batı kesimi dağlık, uçurumlarla dolu arazisi ve doğal sur görevi yapan sık ormanlık alanlar sebebiyle herhangi bir merkezî otoritenin bölgeye ulaşması zorlaştığı için Trabzon, Giresun, Ordu civarında yaşayan Kolhis kabileleri bağımsız, kısmen dış dünyadan izole bir yaşam biçimi sürdürüp kabile şeflerinin yönetimi altında, kralsız yaşamışlardır. Bu yüzden Kolhis coğrafyası doğuda Fasis ve batıda Pontus da denilen Türkiye'nin Doğu Karadeniz coğrafyası olmak üzere iki bölümde incelenebilmektedir.

Ulaşılmaz coğrafi konumu ve gücü Kolhis'i antik dünyanın efsanelerinin odak noktası hâline getirmiştir. Mitolojide Kolhis diyarı kuzeyde, antik dünyanın sonu olarak bilinen Kafkas Dağları ile sınırlanıyordu. Bu dağlar Orta Doğu mitolojilerinin efsanevî dağı olan Kaf Dağı'nı bünyesinde barındırıyordu. Dünyayı taşıyan sütunlardan olan bu dağlar, yanarak küle dönüşen ve küllerinden yeniden dirilen efsanevî Anka Kuşu'nun yurdu olarak biliniyordu. Ayrıca Yunan mitolojisinde Kolhis, Güneş'in doğduğu diyardı ve Helios muhteşem gün doğumu sarayını bu ülkede kurmuştu. Adına Antik Dünya'nın Yedi Harikası'ndan biri olan Rodos Heykeli'nin dikildiği Güneş Titanı Helios, Kolhis krallarının atası kabul ediliyordu. Helios 4 atın çektiği savaş arabasıyla gökyüzündeki yolculuğuna Kolhis'ten başlıyordu. İnsanoğlunun dostu, Güneş'ten ateşi çalarak insanoğluna verdiği için cezalandırılan Prometheus, Kafkas Dağları'nda zincire vurulmuştu. Prometheus'un acı çekmesi için her gün karaciğerini parçalayan kartal aynı zamanda Kolhis'in gücünün simgesi olan Altın Post'u koruyan Kolhis Ejderhası'nın da kardeşiydi.
Antik Kolhis inanışının temeli Güneş (Mjora) ve Ay (Tuta) idi. Güneş kültü inanışın merkeziydi, Kolhis Kralı Güneş'in soyundan geliyor, Güneş'in oğlu olarak kabul ediliyordu. Pazar günü Kolhis dilinde Mjaçxa: “Güneş Günü” anlamına geliyor, bu günde sadece Güneş'e ibadet ediliyordu. Kolhis'te bu derece gelişmiş olan Güneş Kültü ve bu diyarın zenginliği söylentileri Antik Yunanistan halkını etkilemiş -ve Olimpos Tanrılarından biri olmayan- Güneş Helios, Kolhis'le özdeşleştirilmişti. Arkeolojik buluntularda da Azak Denizi'nin doğu kıyısında MÖ 5. yüzyıla tarihlenen ve üzerinde “Ben Kolhis'te bulunan Tanrı Apollon'un -Güneş'in- kuluyum.” yazılı eserlere rastlanmıştır.
Yine Kolhis Ay kültüne ithafen Kolhis prensesi Midia, mitolojide Ay Tanrıçası Hekate'nin rahibesidir. Hatta farklı kaynaklarda Midia, bizzat Ay Tanrıçası Hekate ile Güneş'in oğlu Aietes'in kızıdır. Kolhis Kralı Aietes'in kız kardeşi Büyü Tanrıçası Kirke'nin de, Kolhis'te -Ay Tanrıçası için kutsal sayılan- söğüt koruluğunda bir mezarlığı vardır. Efsanevi kadın savaşçılar olarak bilinen -bazı mitologların Kolhisli Ares olarak andığı- Savaş Tanrısı'nın kızları ve Ay Tanrıçası'nın rahibeleri Karadenizli Amazonlar da bu topraklardandır.
Antik Çağ'da güçlü bir devlet olarak tarih sahnesine çıkan Kolhis'in gücü ve zenginliği antik dünyanın dikkatini çekmiş ve bu zenginliği ele geçirmek isteyen Yunanlarla, zenginliği vermek istemeyen Kolhislilerin mücadelesini anlatan "Argonautika” Altın Post Efsanesi'ne konu olmuştur. Kaynak olarak Apollonius Rhodius'un işlediği, Valerius Flaccus'un geliştirerek aktardığı efsanenin pek çok farklı versiyonu bulunmaktadır, efsanenin Kolhisli kahramanları ve farklı bir versiyonu aşağıda kısaca anlatılmaktadır.

Güneş soylu oldukları için Kolhislilerin gözleri açık renkli ve parlaktır. Böylece ömürlerinde birbirlerini görmemiş olsalar bile yabancı topraklarda karşılaştıklarında gözlerindeki bu farklılıktan dolayı aynı kökenden geldiklerini anlarlar.
Aietes: Güneş'in oğlu kabul edilen Kolhislilerin efsanevi kralı. Yaşadığı çağda dünyanın en güçlü kralıdır. Asırlar boyu Kolhis krallarının atası olarak kabul edilmiş, tarihî kaynaklarda da Kolhislilerin başına geçen kralın Aietes soyundan olduğu belirtilmiştir. Euryale, Harpe, Lyke, Menippe, Thoe gibi pek çok Amazon onun uğruna çarpışarak ölmüştür.
Medea: Güneş soylu, Kolhislilerin Kralı Aietes'in kızı, Kolhis prensesi, Ay rahibesidir; hatta “Ay” onun lakaplarından biridir. Büyü, zehir ve ilaç yapımı konusunda ustadır. Doğu Karadeniz'deki kadının etkili olduğu toplum yapısını yermek için, hayatı manipüle edilip çarpıtılmıştır.
Kirke: Güneş soylu, Aietes'in kız kardeşi, büyü tanrıçasıdır. Aiaia Adası'nda yaşamaktadır. Kolhis orijinli büyücü de yeğeni Medea gibi karanlık bir karakter olarak yansıtılmıştır.
Perses: Güneş soylu, Aietes'in erkek kardeşi, Kolhis Kralıdır. Taht için Aietes ile mücadeleye girmiş bu yüzden pek çok Amazonu karşısına almıştır.
Paflagon: Aietes'in yeğeni, Kirke'nin oğlu. Antik Çağ'da Sinop yöresini kapsayan Paflagonya Bölgesi adını bu kahramandan almıştır.
Absyrtos: Güneş soylu, Aietes'in oğlu, Kolhis prensi. Altın Post'un çalınması sonrasında canından olmuştur. Fakat ölümüyle ilgili pek çok farklı anlatım mevcuttur. Karadeniz'de akarsulara ve kentlere onun adı verilmiştir: Apsaros.
Halkiope: Güneş soylu, Aietes'in kızı, Kolhis prensesi.
Medus: Kolhis Kralı Aietes'in torunu, Medea'nın oğludur. Kolhis'ten, Orta Doğu'ya gelmiş burada atalarının Güneş kültünü yayarak yörede kurulacak Med İmparatorluğu'nun temelini atmış ve bu imparatorluğa adını vermiştir.
Bu yarı mitolojik kahramanları Gürcü yazar Otar Çiladze Yolda Bir Adam Gidiyordu adlı eserinde birer roman kişisi olarak kurgulamıştır.

Efsane Yunanistan'da bir şehir olan Aiolhos'un kralı Pelias ile tahtın kendi hakkı olduğunu iddia eden İason arasında başlar. İason, Kral Pelias'tan, kendi hakkı olan tahtı talep eder, Pelias da tahtı bir şartla kendisine bırakacağını, eğer güneşin doğduğu diyar olan Kolhis'e gidip, Güneş'in oğlu Kral Aietes'ten altın postu alıp getirirse kral olabileceğini söyler. Fakat İason, pek çok gemiyi batırmakla ün yapmış Karadeniz dalgaları, kıyılarında yaşayan savaşçı kabilelerin varlığı ve erkekler gibi savaşan Amazon kadınlarından dolayı Kolhis topraklarına tek başına gidemeyeceğinin farkındadır. Bu yüzden Yunanistan'ın her bir tarafından aralarında dünyanın en güçlü erkeği Herkül (Herakles), Peleus (Aşil'in babası), Argos, Orpheus gibi pek çok kahramanın da katıldığı ordusuyla birlikte Kolhis'e doğru yola çıkar. O zamana kadar Ege ve Akdeniz'in sakin sularında yelken açan Yunanlar Karadeniz'in devasa dalgalarına, korkutucu fırtınalarına şahit olurlar. Sinop kıyılarını geçince Karadeniz'in savaşçı kabileleriyle, savaşçı Amazonların topraklarını, ailenin geçimini sağlayan erkek gücüyle yapılabilen işleri yapabilen Karadeniz kadınlarını görürler. Çok geçmeden başkent Aia'ya varırlar. Ardından Hephaistos'un inşa ettiği Kolhis krallarının muhteşem sarayını görürler. 

Kolhislilerin kralı Aietes, Yunanları karşısında görünce hiç de sevinmez çünkü Truva Kralı Laomedon (Truva savaşlarındaki Hektor ve Paris'in büyükbabası) Karadeniz'e hiçbir Yunanın geçmesine izin vermeyeceğine dair Aietes'e söz vermiştir. Kral Aietes, Yunanlara gelme niyetlerini sorar. İason, tahtını geri alabilmesi için altın posta ihtiyacı olduğunu eğer bu isteğini yerine getirirse Aietes'e minnettar kalacağını anlatır. Bunun üzerine Kolhislilerin Kralı öfkeyle, ellerini ve dillerini kesmeden önce Yunanların ülkesini terk etmesini söyler. Tahtın kendi hakkı olduğu ve altın postu almak için haklı olduğu konusunda Kral Aietes'e dil döken İason, uzun uğraşları sonunda kralı anlaşma konusunda ikna eder. Aietes de kendisine ancak ve ancak Kolhis'in ateş püsküren boğalarını boyunduruk altına alıp, bu boğalarla Savaş Tanrısının tarlalarını sürerse, ardından bir ejderhanın dişlerini toprağa ekip bu dişlerden çıkacak savaşçıları yenerse altın postu vereceğini söyler. Elbette bunları Güneş Tanrısı'nın oğlu olan Kral Aietes'ten başka bir kimsenin yapabilmesi mümkün değildir. Kendisi de bunun farkında olan İason bu görevleri nasıl yerine getireceğini düşündüğü sırada Olimpos Tanrıları'nın yardımı ulaşır. Aşk Tanrısı Eros oku ile Kolhis Prensesi Midia'yı kalbinden vurur ve İason'a aşık eder. İason'a aşık olan prenses, kendisine altın postu ele geçirmek için yardım edeceğini ama karşılığında onu da kendisiyle birlikte Yunanistan'a götürmeye söz vermesini ister. İason, prensesin teklifini kabul eder. Midia vücuda sürüldüğünde ne ateşin, ne bir mızrağın, ne de okun vücuda zarar veremeyeceği bir ilacı, İason'a gönderir. İason hemen ilacı vücuduna sürerek görevleri yapmaya koyulur. Ateş püskürten boğalara boyun eğdirir, bunlarla Savaş Tanrısı Ares Ovası'nı sürer ve toprağa ektiğinde çıkan savaşçıları da yener. Hileyle bunları yaptıktan sonra sanki bunları kendi bileğinin gücüyle yapmış gibi Kral Aietes'in karşısına çıkıp altın postu isteyince Kral Aietes, İason'a kendi kızı Prenses Midia'nın yardım ettiğini anlar, sinirlenir ve Yunan kahraman ordusuna dönerek hepsini öldüreceğini geldikleri gemiyi de Karadeniz'in dibine göndereceğini söyler. Bunun üzerine Yunanlar altın postu gizlice çalarak bir an önce Kolhis'ten kaçmaya karar verirler. Midia Yunanlara altın postun saklandığı Ares'in Kutsal Korusu'nun yolunu gösterir. Fakat bu sefer aşılması gereken daha da büyük bir engel karşılarına çıkar. Ares Korusu'nda altın postu koruyan ateş saçan devasa bir ejderha vardır. Midia ejderhayı da yaptığı bir ilaçla uyutur. İason da meşe ağacında asılı duran postu alır ve hemen Kolhis'ten kaçmaya başlarlar. Fakat durumu fark eden savaş tanrısının rahipleri hemen krala haber gönderirler. G

Konstantinopolis veya Kostantiniyye (Osmanlıca: قسطنطينيه, romanize: Kostantînīyye; Grekçe: Κωνσταντινούπολις, romanize: Kōnstantinoúpolis; Latince: Constantinopolis), Roma İmparatorluğu (330-395), Bizans İmparatorluğu (395-1204 ve 1261-1453), Latin İmparatorluğu (1204-1261) ve Osmanlı İmparatorluğu'na (1453-1922) başkentlik yapmış tarihî bir şehir. Günümüzde şehir, Atatürk'ün inkılaplarından biri olarak 1928'de Latin harflerine geçilmesi sonrası, kentin Türkçe adının Latin harfleriyle yazılmış hali olan İstanbul olarak adlandırılmaktadır.

Bizans döneminde kullanılan adıyla Konstantinopolis; 1453'te Osmanlı padişahı Fatih Sultan Mehmet'in fethinden sonra Kostantiniyye, Dersaadet, İstanbul gibi değişik adlarla anılmıştır. Bunlardan resmî amaçlarla en çok kullanılanı Kostantiniyye'dir.
Şehir Osmanlıların eline geçtikten sonra da Konstantinopolis (Kostantiniyye) ismi kullanılmaya devam edilmiştir, bunun yanında İstanbul adı da yaygın olarak kullanılmıştır.
Osmanlı İmparatorluğu'nun sonlarına doğru İstanbul dışındaki adlar kullanımdan kalkmıştır. Buna karşın diğer dillerde Konstantinopolis adlandırması devam etmiş, kent Osmanlı Türkçesinde استانبول (İstanbul) olarak adlandırılırken Latin harfleriyle yazıldığında Konstantinopolis kullanılmıştır. Türkçede Latin harflerine geçiş sonrasında Türk Devleti diğer ülkelerden kentin Türkçe adını kullanmalarını talep etmeye başlamış, zamanla dünya genelinde İstanbul adı yaygınlaşmıştır.
Modern Yunancada İstanbul'un adı hâlâ Konstantinopolis olarak geçmektedir.

MÖ 667 yılında Antik Yunanistan'dan gelen Megaralı kolonistler bugünkü tarihî yarımadanın en doğusuna Bizantion (Yunanca: Βυζάντιον) adlı şehir devletini kurdular. Byzantion, MÖ 196'da Romalılar tarafından işgal edilinceye kadar şehir devleti özelliğini korumuştur. Bu antik Yunan şehri bugünkü İstanbul'un kentsel ilk atası olarak kabul edilir.

İstanbul'un başkentlik tarihi Roma İmparatorluğu'nun Doğu-Batı ayrılmasından 65 yıl önce başlamıştır. 11 Mayıs 330 tarihinde Roma İmparatoru I. Konstantin Byzantion'u imparatorluğun yeni başkenti seçmiş ve Yeni Roma (Latince: Nova Roma) diye tekrar isimlendirmiştir. İlk zamanlarından itibaren yeni başkentin tarihçileri kurucusunun adından dolayı onu Konstantin'in Şehri; Konstantinopolis diye anmaya başlamışlardır (Yunanca: Κωνσταντινούπολις veya Κωνσταντίνου Πόλις). Şehir hızla eski site sınırlarından taşarak batıya doğru yayılmaya başlamıştır.
Büyük Konstantin döneminden başlayarak Roma İmparatorluğu'nun başkenti ve Roma İmparatorluğu yıkıldığı MS 395'ten itibaren ardılı olan Doğu Roma İmparatorluğu'nun başkenti olur.

Konstantinopolis, önce Doğu Roma İmparatorluğu adıyla kurulan ve Batı Roma İmparatorluğu'nun yıkılmasından sonra zamanla adı Bizans İmparatorluğu'na dönüşen devletin de 395'te başkenti olmuştur. Konstantinopolis erken Orta Çağ'da da dünyanın en parlak ve zengin şehridir. Şehir ve güneyindeki Theodosius Limanı, 13. yüzyıla dek dünyanın en büyük ticaret merkezlerinden biri olur.

1204-1261 yılları arasında Latinlerin işgaline uğrayan Konstantinopolis Latin İmparatorluğu'nun bir parçası haline gelmiştir.

Latin egemenliğinden sonra Konstantinopolis daha sonra tekrar 1453'e kadar Bizans İmparatorluğu'nun başkenti olmuştur. 29 Mayıs 1453 tarihinde Fatih Sultan Mehmet'in Konstantinopolis'i ele geçirmesiyle şehir Osmanlı Devleti'nin başkenti olmuştur.

Kostantiniyye ve daha sonra İstanbul adlarını alan şehir, bu dönemde Osmanlı İmparatorluğu'nun başkenti olmuştur.
Sultan III. Mustafa 1762 yılında Konstantiniyye adının  kullanımını yasaklar.
1923'te Ankara'nın resmî olarak yeni Türkiye Devleti'nin başkenti ilan edilmesiyle, şehir MS 330'dan beri sürdürdüğü yaklaşık 1600 yıllık başkent statüsünü yitirmiştir.

İstanbul'un stratejik özelliklerinin başında Asya ve Avrupa kıtalarını birbirine bağlaması gelmektedir. Bir nevi köprü vazifesi görmektedir ve tarih boyunca kültürler arası köprü vazifesini başarıyla yerine getirmiştir. Doğu Roma İmparatorluğuna ve Osmanlı Devletine başkentlik yapmıştır. Tarih boyunca birçok devlet tarafından kuşatmaya uğramıştır ama emsali görülmemiş surlarını kimse aşmayı başaramamıştır. Bu surlar üç aşamadan oluşuyordu ve aralarında boşluklar bulunuyordu bu boşluklara da hendekler kazılmıştı ve içlerinde göletler oluşturulmuştu. Bu surları Osmanlı padişahlarından Fatih Sultan Mehmet geçmeyi başarmıştır ve Osmanlı'nın yeni başkenti olmuştur.
İstanbul ayrıca Yunan mitolojisinde de geçer ve "Altın Boynuz" olarak da bilinen Haliç'in oluşumu mitolojide anlatılagelir.
İstanbul'un Dünya haritasına bakıldığında hem Asya hem de Avrupa'ya hâkim bir yapısı bulunmaktadır. İstanbul Boğazı'ndan geçerek Rusya Federasyonu'na deniz yolu ile geçilebilir ya da Akdeniz havzasına inilebilir.

İstanbul, Orta Çağ boyunca kilise ve manastırlarıyla tüm Hristiyan dünyanın dikkatlerini kendisine çekmiştir. Bunların içerisinde en önemlisi Ayasofya'dır. O tek başına bir efsanedir. Ayasofya'sız bir İstanbul, İstanbul'suz bir Ayasofya düşünülemez. Bünyesinde barındırdığı altı bin rahip ve on yedi bin cemaatle Ayasofya, şehrin en büyük kilisesi ve patriğin merkezidir. Kilisenin ana kapısının üstünde Hz. İsa'nın çarmıhının bir parçası olduğu söylenen tahta bir haç bulunmaktaydı. Hristiyan seyyahlar bu haçın önünde istavroz çıkarır, ardından içeri girerlerdi.
Orta Çağ seyyahları yapının içindeki altın ve gümüş süslemelerin zenginliğinden, kullanılan mermer, porfir ve diğer kıymetli taşların güzelliğinden, özellikle mozaiklerin zarafetinden hayranlıkla söz eder. Ayasofya'da çan kulesi bulunmamaktadır. Novgorodlu Antonius'un belirttiği üzere, ibadete sementron (tahta levhaya vurulan tahta tokmak) ile davet edilmektedir.
Ayasofya yalnızca bir mabet değil, aynı zamanda şehir hayatının ve imparatorluk törenlerinin merkezinde yer almaktaydı. Doğu Roma imparatorları, taçlarını Ayasofya içerisindeki ompholium alanında giyer, burada halkın ve ruhban sınıfının önünde imparatorluk yemini ederlerdi. Taç giyme törenleri esnasında imparator, ilahi korolar eşliğinde kutsanır, ardından patriğin elinden tacını alırdı. Bu yönüyle Ayasofya, Tanrı'nın yeryüzündeki egemenliğini simgeleyen en önemli mekânlardan biri olarak kabul edilirdi.

Aya İrini (Yunanca: Ἁγία Εἰρήνη, anlamı "Kutsal Barış"), Bizans döneminde inşa edilen en eski kiliselerden biridir. Yapı, İstanbul'un (eski Konstantinopolis) Topkapı Sarayı avlusunda, Ayasofya'nın yakınında yer alır. İlk olarak İmparator I. Konstantin döneminde, yaklaşık 4. yüzyılın başlarında inşa edilmiştir.
532 yılındaki Nika Ayaklanması sırasında büyük hasar gören yapı, İmparator I. Justinianus tarafından yeniden yaptırılmış ve erken Bizans mimarisinin kubbeli bazilika tarzının önemli örneklerinden biri hâline gelmiştir.
Bizans döneminde patrik katedrali olarak da kullanılan Aya İrini, İstanbul'daki kiliseler arasında orijinal sintronon (piskopos sıraları) günümüze ulaşan tek yapıdır.
1453'te İstanbul’un Fethi'nin ardından Osmanlılar tarafından camiye çevrilmeyen nadir kiliselerden biri olmuştur. Bunun yerine, saray sınırları içinde bulunması nedeniyle silah deposu (cephanelik) olarak kullanılmış, 18. ve 19. yüzyıllarda ise müze ve konser salonu işlevi kazanmıştır.
Günümüzde Aya İrini, hem Bizans hem de Osmanlı dönemlerine ait mimarî izleri bir arada barındıran, tarihî ve kültürel açıdan büyük öneme sahip bir yapıdır. 20. yüzyıldan itibaren çeşitli konserlere ve kültürel etkinliklere de ev sahipliği yapmaktadır.

Doğu Roma dönemi İstanbul'unun ikinci büyük abidesi, bugün, yerinde Fatih Camii'nin ve II. Mehmet'in türbesinin bulunduğu yerdeydi. İsmini, kilisede medfun bulunan İsa'nın üç havarisinden; Aziz Timotheus, Aziz Andreas ve Aziz Lukas ile meşhur din adamı Aziz Ioannes Hırisostomos'tan almaktadır.
Venedik'teki San Marcos Kilisesi ile Efes'teki Agios Ioannes'in (Aziz Yahya) kiliseleri, Havariyyun Kilisesi örnek alınarak yapılmıştır. 1028'e kadar Doğu Roma imparatorlarının gömüldükleri anıt mezar kompleksi olarak kullanılmıştır. Şehrin kurucusu I. Konstantinos ile annesi Helena'nın, II. Theodosius'un ve I. Justinianus'un lahitleri burada bulunmaktadır. Kilise, 1197 yılında mali sıkıntılar yaşayan Doğu Roma İmparatoru III. Aleksios döneminde, bazı değerli eşyalarının imparatorluk hazinesine aktarılmasıyla kısmen boşaltılmıştır. Dördüncu Haçlı Seferi sırasında da Latinler tarafından yağmalanan yapı, 15. yüzyılın başlarına gelindiğinde büyük ölçüde tahrip olmuş durumdaydı.

Yapı, Doğu Roma İmparatorluğu'nun daha sonraki hanedanlarından Komnenos ve Paleologos hanedanlarının defin yeri olmuştur. Kiliseyi yaptıran İmparatoriçe Iriene, 1134'te ölmüş ve buraya defnedilmiştir. Fetihten sonra camiiye çevrilmiştir.

Şehrin Haliç'e yakın surlarının içinde yer alan bu kiliseden bugüne hiçbir iz kalmamıştır. Clavijo, kiliseyi şöyle anlatmıştır: "Kilise, Blakharne Sarayı'ndan pek uzakta değildi. Girişindeki kapıda Vaftizci Yahya'nın mozaikle işlenmiş bir resmi göze çarpıyordu. Kapıdan girince dört direğe dayanan ve içi altın yaldızlı mozaikler, mavi, yeşil, kırmızı renklerle boyanmış resimlerle süslü bir kubbenin altından geçiliyordu. Asıl kilise binasının içinde, en büyüğü ortada yer alan, üç bölme ile karşılaşıyordunuz. Duvarlar, tavandan zemine kadar en muhteşem mozaiklerle işlenmişti. Bu kilisede muhafaza edilen mukaddes eşya pek çoktu."

Şehrin güneybatısında bulunan bu kilise, bir manastırın iç bahçesinin ortasında yer almaktadır. Clavijo burayı da anlatmıştır: "Kilisenin asıl binasının dışı da birçok resim ve tasvirle süslenmişti. Kiliseye girerken sol tarafta Meryem'in ayaklarının  dibinde otuz kale ve şehrin temsil olunduğu ve isimlerinin Yunan harfleriyle yazılı olduğu bir tasvir dikkatimi çekti. Anlatıldığına göre bu kale ve şehirler, İmparator Romanos (1028-1034) tarafından bu kiliseye vakfolunmuştu. Kilisenin bir köşesinde İmparator Romanos'un mezarı görülmekteydi. Burada Vaftizci Yahya'nın diğer kolunu gördük. Aynı kilisede bize küçük bir haç gösterdiler. Papazların anlattığına göre bu haç, bizzat İsa Efendimiz'in, üzerinde çarmıha gerildiği asıl haçtan yapı

Kral Yolu veya tam ismi ile Pers Kral Yolu Pers İmparatorluğu kralı I. Darius zamanında MÖ 5. yüzyılda onarılmış ve yeniden düzenlenmiş bir antik anayoldur. Bu yol büyük imparatorluk boyunca Efes'ten Persepolis'e kadar hızlı ulaşımı kolaylaştırmak için yapmıştır. Bu kuryeler dokuz günde 2.699 kilometre seyahat edebiliyorlardı. Yunan tarihçi Herodot, "Dünya'da Pers kuryelerinden daha hızlı seyahat eden başka bir şey yoktur." cümleleri ile onları övmektedir. Benzer bir şekilde, "Ne kar ne yağmur ne sıcaklık ne de gecenin karanlığı onların görevlerini yapmalarına engeldi." cümlesi ise bu kuryelerin gayriresmî sloganlarıydı.

Yolun seyri Herodotus'un yazılarından, arkeolojik araştırmalardan ve tarihi kayıtlardan yararlanılarak yeniden yapılmıştır. Batıda Sardis ve Efes'ten başlayarak (Türkiye'de İzmir'in 95 km kadar doğusunda), doğuya doğru şu anki Türkiye'nin orta kuzey kısmından Asur'un başkenti Ninova'ya (şu anki Musul, Irak) varmaktadır, daha sonra Babil'in (şu anki Bağdat, Irak) güneyine geçmektedir. Babil'in yakınından, yolun iki ayrı yola ayrıldığı düşünülmektedir, bir tanesi kuzeybatıya daha sonra batıdan Ekbatan ve oradan da İpek Yolu ile beraber gitmektedir, diğer yol ise doğuya devam ederek Pers başkenti Susa'ya (şu anki İran) ulaşmaktadır ve daha sonra güneydoğudan Persepolis geçmektedir.
Yolun Pers İmparatorluğu'ndaki şehirler arasında en kolay veya en kısa yolu takip etmemesinden dolayı, arkeologlar yolun en batı kısmının Asur kralları tarafından yapıldığını düşünmektedirler çünkü yol eski imparatorluğun kalbine doğru gitmektedir. İlk çağda Batı Anadolu'da, Gediz ve Menderes nehirleri arasındaki bölgede kurulan Lidyalılar, Efes'ten Mezopotamya'ya kadar uzanan Kral Yolu denilen ünlü ticaret yolunu yapmışlardır. Bu yol sayesinde doğu-batı arasında ticaret ve kültürel etkileşim hızlanmıştır. Lidya Uygarlığı, Kral Yolu sayesinde ekonomi, bilim, sanat, kültür ve ticaret alanlarında çok önemli ilerlemeler kaydetmişti. Daha doğu taraftaki parçaları ise (şu anki İran) büyük ticaret yolu İpek Yolu ile kesişmektedir.
Ancak, I. Darius şu an bildiğimiz Kral Yolu'nu yapmış olan kişidir. Yol tabanını iyileştirerek ve parçaları birleştirerek bir bütün haline getirmiştir. öncelikle krallığın elçileri için hızlı bir ulaşımda ortamı sağlamıştır.
Darius'un geliştirmiş olduğu yol o kadar önemli bir antik eserdir ki Roma zamanında da kullanılmaya devam edilmiştir. Türkiye'de Diyarbakır'da bir köprü o zamanlardan beri hâlâ ayaktadır.

"The Persian Royal Road". Livius: Articles on Ancient History. 4 Mayıs 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 16 Şubat 2005. 
"The Royal Road". The History of Iran. 4 Mayıs 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 5 Mayıs 2006.

Kurgan hipotezi (teorisi) erken Hint-Avrupa kökenlerinin, Karadeniz-Hazar stepleri'nde bulunan arkeolojik "Kurgan kültürüne" dayandığını öne süren teorilerden biridir. Kurgan Türkçe "korugan" sözcüğünden türetilmiş höyük mezar anlamına gelen bir terimdir.
Kurgan modeli Hint-Avrupa kavimlerinin kökenleri ile ilgili olarak en fazla kabul görmüş olan önermedir. Kurgan çözümlemesi oldukça ilgi çekici ve birçok arkeolog ve dilbilimci tarafından tamamen ya da kısmen kabul görmüş bir çözümlemedir.
Kurgan hipotezi ilk olarak 1950'li yıllarda Marija Gimbutas tarafından kurgulanmıştır. Gimbutas "Kurgan kültürü" nü birbirini takip eden dört periyodun bileşkesi olarak tanımıştır. En erkeni (Kurgan I) Bakır Çağı'nda (erken MÖ 4. binyıl) Dinyeper/Volga arasında bulunan Samara ve Seroglazovka kültürlerini de içerir. Bu kültürlerin göçebe hayvancıları, hipoteze göre, MÖ 3. binyıla kadar Karadeniz-Hazar steplerinde ve Doğu Avrupa'nın içlerine yayılmışlardır.

1956'da Doğu Avrupa'nın Tarihöncesi, Bölüm 1, kitabında ilk kez ortaya sürüldüğünde, Marija Gimbutas'ın Hint-Avrupa kökenleri arayışlarına katkısı arkeoloji ve dilbilim disiplinlerinin sentezine öncülük etti. Hint-Avrupa köklerinin Kurgan modeli, Karadeniz-Hazar steplerini Proto-Hint-Avrupa (PHA) anavatanı olarak öne sürer. Çeşitli geç dönem PHA diyalektlerinin bölge boyunca konuşulmuş olduğu kabul ediliyor. Modele göre, Kurgan kültürü bütün Karadeniz-Hazar steplerini kapsayana kadar yayılmasını sürdürdü. (Kurgan IV MÖ 3000 civarındaki Yamna kültürü ile ilişkilendirilir.)
Atın evcilleştirilmesi ve daha sonra erken at arabasının kullanımından istifade eden Kurgan kültürü bütün Yamna bölgesinde yayıldı. Atın evcilleştirilmesine dair ilk güçlü arkeolojik kanıt Ukrayna'daki Azak Denizi'nin kuzeyindeki Sredny Stog kültürüne aittir ve erken PHA veya MÖ 5. bin yılın PHA öncesi dönemine denk gelir.
Ardından, steplerin ötesine ulaşan yayılma melez kültürlere veya Gimbutas'ın terimiyle "kurganlaşmış" kültürlere, yol açmıştır. Yaklaşık MÖ 2500'te Proto-Grekler'in Balkanlar'a göçü ve göçebe Hint-İrani kültürlerin doğuya göçü bu kurganlaşmış kültürlerden gelir.

Gimbutas, 1956'da "Kurgan kültürü" terimini Sredny Stog II, Yamna ve İp Baskılı Seramik kültürü'nü (Doğu ve Kuzey Avrupa'nın çoğunun 4. ve 3. bin yılını kapsar) birleştiren daha geniş bir terim amacıyla tanımlamıştır ve ortaya sürmüştür. "Kurgan kültürü" modeli, Kalkolitik Çağ'dan Erken Bronz Çağı'na pek çok kültürün arasındaki benzerliği varsayar. Modele ismini veren kurganlar önemli pek çok faktörün arasından sadece biridir. Arkeolojik kültürlerin gruplanmasında her zaman olduğu gibi, bir kültür ve diğerini ayıran çizgi netlikle çizilemez ve tartışmaya açıktır.
Gimbatus'un "Kurgan kültürü"ne dahil ettiği kültürler:

Bug-Dniester (Bug-Dniester culture) (MÖ 6. binyıl)
Samara(Samara culture) (MÖ 5. binyıl)
Kvalynsk (MÖ 5. binyıl)
Sredny Stog (MÖ 5. binyılın ortası-MÖ 4. binyılın ortası)
Dinyeper-Don (MÖ 5.-MÖ 4. binyıl)
Usatovo (geç MÖ 4. binyıl)
Maikop-Dereivka (MÖ 4. binyılın ortası-MÖ 3. binyılın ortası)
Yamna
David Anthony, "Kurgan kültürü" teriminin faydasızlık derecesinde muğlak olduğunu düşünür. Ona göre "Kurgan kültürü o kadar geniş tanımlanmıştır ki höyük mezarı olan neredeyse herhangi bir kültür, hatta höyük mezarı olmayan bir kültür dahi, bu tanıma dahil edilebilir." Bu yüzden, terimi kullanmaz ve bunun yerine Yamna kültürünü ve onun diğer kültürlerle ilişkisini ele alır. Maykop kültürünü bu kültürlere dahil etmez, çünkü konuştuklarının bir Hint-Avrupa dili değil bir Kafkas dili olduğunu tahmin eder.

Gimbutas'ın orijinal önerisi birbirini takip eden 4 Kurgan kültürü aşaması saptar:

Kurgan I, Dniyper/Volga bölgesi, MÖ 4. binyılın ilk yarısı. Görünüşe göre Volga havzası kültürlerinden gelir. Altgrupları arasında Samara ve Seroglazovka bulunur.
Kurgan II–III, MÖ 4. binyılın ikinci yarısı. Kuzey Kafkasya'daki Sredny Stog kültürü ve Maikop kültürünü kapsar. Taş halkalar, erken iki tekerlekli at arabaları, tanrıların insan biçimci dikili taşları.
Kurgan IV veya Yamna kültürü, MÖ 3. binyılın ilk yarısı, Ural'dan Romanya'ya kadar bütün bozkırın kuşatılması.
Öne sürülen 3 ardışık yayılma dalgası vardır:

1. Dalga, Kurgan I'e kadar uzanır, aşağı Volga'dan Dniyper'e yayılış, Kurgan I ile Cucuteni-Trypillian kültürünün aynı anda varlığı. Göçlerin yansımaları Balkanlar'a kadar, Tuna boyunca Sırbistan'daki Vinča kültürü ve Macaristan'daki Lengyel kültürüne kadar etki alanı bulmuştur.
2. Dalga, MÖ 4. binyılın ortaları, Maikop kültüründen doğar ve MÖ 3000 civarı "kurganlaşmış" melez kültürlerin (Globular Amphora kültürü), Baden kültürü ve nihayet İp baskılı seramik kültürü) Kuzey Avrupa'ya ilerleyişi ile sonuçlanır. Gumbitas bunu Hint-Avrupa dillerinin Batı ve Kuzey Avrupa'ya ilk girişi olarak görür.
3. Dalga, MÖ 3000–2800, Yamna kültürünün steplerin ötesine yayılması, karakteristik höyük mezarların günümüz Romanya, Bulgaristan, Doğu Macaristan ve Gürcistan bölgelerine tekabül eden yerlerde görülmesi. Gürcistan'daki Trialeti kültürü ve Cucuteni-Trypillian kültürü'nün sonuna denk gelir (yaklaşık MÖ 2750).

4500-4000 Erken PHA. Sredny stog, Dniyper-Don ve Samara kültürleri, atın evcilleştirilmesi (1. dalga).
4000-3500 Yamna kültürünün ortaya çıkışı, ilk kurgan yapım örnekleri. Kuzey Kafkasya'da Maikop kültürü. Hint-Hitit modelleri Proto-Anadolu dillerinin bu tarihten önce ayrıldığını öne sürer.
3500-3000 Orta PHA. Yamna kültürü zirvesinedir. Geç Neolitik Avrupa toplumları ile temasların Globular Amphora ve Baden kültürlerini kurganlaştırır (2. dalga). Maikop kültürü, Bronz Çağı'na girişin ilk işaretlerini gösterir. Bronz silahlar ve aletler Yamna bölgesine geçer.
3000-2500 Geç PHA. Yamna kültürü Karadeniz stepleri boyunca yayılır (3. dalga). Corded Ware kültürü Ren Nehri'nden Volga'ya uzanır. Bu süreçlerden izole olan Anadolu ve Tokaryan dalları haricindeki gruplar hala teknoloji ve alışveriş yapabilecek kadar hafif temas halindedir. Satemizasyonun fonetik trendleri hala görülmektedir.

Tümülüs
Yamna kültürü
Balbal
Ermeni hipotezi

Mario Alinei, Quaderni di semantica, vol. 26, "Interdisciplinary and linguistic evidence for Paleolithic continuity of Indo-European, Uralic and Altaic populations in Eurasia, with an excursus on Slavic ethnogenesis", 2003.
Anton Perdih Continuity of European Languages from the Point of View of DNA Genealogy // International Journal of Social Science Studies. — Vol 6, No 1 (2018) — ISSN 2324-8033 — doi:10.11114/ijsss.v6i1.2809

Anthony, David; Vinogradov, Nikolai (1995), "Birth of the Chariot", Archaeology, 48 (2), ss. 36-41 .
Blench, Roger; Spriggs, Matthew, (Ed.) (1999), Archaeology and Language, III: Artefacts, languages and texts, London: Routledge .
Dexter, Miriam Robbins; Jones-Bley, Karlene, (Ed.) (1997), The Kurgan Culture and the Indo-Europeanization of Europe: Selected Articles From 1952 to 1993 (İngilizce), Washington, DC: Institute for the Study of Man, ISBN 0-941694-56-9 .
Gimbutas, Marija (1956). The Prehistory of Eastern Europe. 1. 
Gimbutas, Marija (1970), "Proto-Indo-European Culture: The Kurgan Culture during the Fifth, Fourth, and Third Millennia B.C.",  Cardona, George; Hoenigswald, Henry M.; Senn, Alfred (Ed.), Indo-European and Indo-Europeans: Papers Presented at the Third Indo-European Conference at the University of Pennsylvania, Philadelphia: University of Pennsylvania Press, ss. 155-197, ISBN 0-8122-7574-8 .
Gimbutas, Marija (1982), "Old Europe in the Fifth Millenium B.C.: The European Situation on the Arrival of Indo-Europeans",  Polomé, Edgar C. (Ed.), The Indo-Europeans in the Fourth and Third Millennia (İngilizce), Ann Arbor: Karoma Publishers, ISBN 0897200411 
Gimbutas, Marija (1985), "Primary and Secondary Homeland of the Indo-Europeans: comments on Gamkrelidze-Ivanov articles", Journal of Indo-European Studies, 13 (1 ve 2), ss. 185-201 
Gimbutas, Marija; Dexter, Miriam Robbins; Jones-Bley, Karlene (1997), The Kurgan Culture and the Indo-Europeanization of Europe: Selected Articles from 1952 to 1993 (İngilizce), Washington, D. C.: Institute for the Study of Man, ISBN 0941694569 
Gimbutas, Marija; Dexter, Miriam Robbins (1999), The Living Goddesses (İngilizce), Berkeley, Los Angeles: University of California Press, ISBN 0520229150 
Krell, Kristina yıl=1998, Archaeology and Language, Bölüm 11. Gimbutas' Kurgans -  PIE homeland hypothesis, a linguistic critique, II, Blench and Spriggs 
Mallory, J.P.; Adams, D.Q., (Ed.) (1997), Encyclopedia of Indo-European Culture (İngilizce), London: Fitzroy Dearborn, ISBN 1-884964-98-2, 11 Eylül 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi13 Eylül 2020 .
Mallory, J.P. (1991), In Search of the Indo-Europeans: Language, Archaeology, and Myth, Londra: Thames & Hudson, ISBN 0-500-27616-1 .
Mallory, J.P. (1996),  Fagan, Brian M. (Ed.), The Oxford Companion to Archaeology (İngilizce), New York & Oxford: Oxford University Press, ISBN 0-19-507618-4, 6 Ekim 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi13 Eylül 2020 
Schmoeckel, Reinhard (1999), Die Indoeuropäer. Aufbruch aus der Vorgeschichte ("The Indo-Europeans: Rising from pre-history") (Almanca), Bergisch-Gladbach (Germany): Bastei Lübbe, ISBN 3404641620 
Strazny, Philipp (Ed). (2000), Dictionary of Historical and Comparative Linguistics (1 bas.), Routledge, ISBN 978-1-57958-218-0 
Zanotti, D. G. (1982), "The Evidence for Kurgan Wave One As Reflected By the Distribution of 'Old Europe' Gold Pendants", Journal of Indo-European Studies, 10, ss. 223-234 .

Kutuplar, Dünya'nın en kuzey ve en güney noktalarıdır. Bu noktalar coğrafya, haritacılık, manyetizma ve kutup yıldızı açısından farklı tanımlanır. Ancak aradaki farklar küçüktür.

Dünya kendi ekseni etrafında yaklaşık olarak günde bir defa döner. Coğrafi tanıma göre kutuplar, dönüş ekseninin Dünya yüzeyini kestiği noktalardır. Aynı zamanda, tanım gereği bu noktalar ekvatordan en uzak noktalardır (10000 km).

Dünya'nın bir manyetik alanı vardır. Bu alan, kabaca kuzey-güney doğrultusundadır. Ancak manyetik kutup coğrafi kutuptan farklıdır. Her şeyden önce kuzey coğrafi kutup dolaylarında yer alan kutup manyetizma açısından kuzey değil, güney kutuptur. Aynı şekilde güney coğrafi kutup dolaylarında yer alan manyetik kutup da manyetizma açısından kuzey kutuptur. Ne var ki, bu durum pusula kullanımında bir sorun yaratmaz. Ayrıca manyetik kutuplar her yıl birkaç kilometre yer değiştirir. 20. yüzyıl boyunca manyetik kutupların toplam olarak 1100 km yer değiştirdiği saptanmıştır. 2001 yılı verilerine göre, kuzey yarıküredeki manyetik kutup 81.3 kuzey ve 114.4 batı koordinatlarındadır. 1998 verilerine göre de güney yarıküredeki manyetik kutup 64.6 güney ve 138.5 doğu koordinatlarındadır. (Bu koordinatlar birbirlerinin tam karşısında değildirler. Yani antipodal değildir.)
Geçmişte manyetik kutuplar birkaç defa yer değiştirmiş olup, gelecekte de böyle bir kutup değişikliği olabilir.

Pusulanın bulunuşundan önce denizciler kuzey ve güney yönleri gök cisimlerinin yardımıyla saptarlardı. Kuzey yarıkürede en uygun gök cisimlerinden biri Kutup yıldızıdır (Polaris). Bulutsuz gecelerde rahatlıkla gözlemlenen Küçük ayı takımyıldızındaki bu yıldız, Dünya'nın dönme ekseninin gökküreyi kestiği noktaya çok yakındır. Arada sadece 46 dakikalık bir fark vardır ki, bu fark yeryüzü ölçülerinde yaklaşık 120 kilometreye denktir. Ancak Dünya'nın ekseninin 26000 yıllık bir periyot içerisinde yön değiştirmesi sebebiyle Polaris geçmişte, daima kuzey kutup tepe noktası dolaylarında olmamıştır. Kuzey kutup tepe noktasının bir başka adayı Vega yıldızıdır. Günümüzden 12000 önce kutup yıldızı Vega'ydı. (Vega günümüzden 14000 yıl sonra da kutup yıldızı olacaktır.)
Güney coğrafi kutbu tepe noktasında ise kutup yıldızı sayılacak parlak bir yıldız yoktur.

Kuzey Afrika, Afrika'nın kuzeyindeki bölgeye verilen isim. Bugün Kuzey Afrika'da Fas, Cezayir, Tunus, Libya, Mısır ve Sudan devletleri bulunmaktadır. Bölgede Müslümanlar çoğunluktadır. Bölgedeki yaygın diller Arapça, Berberice ve Fransızcadır.
Bölgenin sınırları, batıda Atlas Okyanusu, kuzeyde Akdeniz, doğuda Sina Yarımadası ve Kızıldeniz son olarak güneyde ise sırasıyla Batı Afrika, Orta Afrika ve Doğu Afrika bölgeleri yer alır.
Bölgenin kuzeybatısı Mağrip adı ile anılır ve ayrıca İspanya'nın Ceuta ve Melilla şehirleri de Kuzey Afrika'da yer alır.

Merkezi Kuzey Afrika yer alan tarihsel uygarlıklar ve devletler:

Kuzey Afrika'nın büyük bir kısmı 16. asırdan itibaren uzun yıllar Osmanlı Devleti'nin hâkimiyetinde kaldı. Trablusgarp Savaşı'ndan sonra İmzalanan Uşi Antlaşması ile Osmanlı Devleti, Kuzey Afrika'daki son toprak parçasını kaybetti. Kuzey Afrika'da 19. asrın sonu ile 20. asrın başlarında Fransa, Birleşik Krallık, İspanya ve İtalya tarafından sömürge yönetimleri kuruldu. Bölgedeki ülkeler II. Dünya Savaşı'ndan sonra bağımsızlıklarını kazandı.

Kuzey Amerika, kuzey yarım kürede bulunan, kuzeyde Arktik Okyanusu, doğuda Atlas Okyanusu, güneyde Karayip Denizi ve kuzeybatıda Büyük Okyanus ile çevrili olan kıtadır.
24.230.000 km²'lik bir alan oluşturmaktadır. 2001 yılındaki ortalama nüfusu 454.225.000'dir. Asya ve Afrika'dan sonra üçüncü büyük kıtadır ve nüfus olarak da Asya, Afrika ve Avrupa'dan sonra en kalabalık dördüncü kıtadır.
Yeni Dünya olarak da adlandırılan kara kütlesinin kuzey kısmında bulunmaktadır. Kuzey Amerika'nın Güney Amerika'ya tek kara bağlantısı dar Panama Kanalı'dır.

Kıta dört büyük bölgeye ayrılabilir: Meksika Körfezi'nden Kanada Arktiği'ne kadar, Great Plains; Rocky Dağları, Great Bas, Kaliforniya ve Alaska'yı içeren, jeolojik olarak genç, dağlık batı; kuzeydoğuda yüksek ama nispeten düz Kanada bölgesi; ve Appalachian Dağları'nı ve Florida Yarımadası'nı içinde bulunduran doğu bölgesi.

Amerika Birleşik Devletleri
Antigua ve Barbuda
Bahamalar
Barbados
Belize
Dominik Cumhuriyeti
Dominika
El Salvador
Grenada
Guatemala
Haiti
Honduras
Jamaika
Kanada
Kosta Rika
Küba
Meksika
Nikaragua
Panama
Saint Kitts ve Nevis
Saint Lucia
Saint Vincent ve Grenadinler
Trinidad ve Tobago

Kuzey Amerika ülkeleri listesi

Amerikan Kedisi

Kuzey Anadolu Dağları ya da Pontus Alpleri, Anadolu'nun kuzeyini kıyıya paralel, birkaç sıra halinde kuşatan sıradağlarıdır. Orojenez sonucu oluşan bu kıvrım dağları batıdan doğuya şöyle sıralanır: Köroğlu Dağları, Ilgaz Dağları, Küre Dağları, Canik Dağları, Köse Dağları, Giresun Dağları, Doğu Karadeniz Dağları, Mescit Dağı, Yalnızçam Dağları, Tecer, Mercan, Allahuekber Dağları. Erzurum-Kars yaylasında Palandöken Dağları ile Doğu Anadolu Dağları birleşir.

Karadeniz Dağları, Alpin Orojenezi sonucu oluşan Alpin kuşağıın kuzey Anadolu koludur. Mezozoik devrinde Tetis Okyanusu tabanı olan Anadolu'nun kuzey ve güneyindeki alanlara tortul malzemeler birikmiştir. Mezozoik sonunda bu malzemeler kıvrılarak su üstüne çıkmıştır. Oligosen sonunda Alp orojenezi en şiddetli hale gelmiş, Anadolu'nun kuzey ve güneyindeki araziler şiddetli kıvrılarak yükselmiştir. Yükselme önce Karadeniz Dağları'nda başlamış, sonra Toroslar'da gerçekleşmiştir. Oluşan dağlar Tersiyer sonlarında ve Kuaterner başlarında yeniden yükselmiştir. Oligosende toplu olarak yükselen dağlar Neojen devrinde aşınarak basıklaşmıştır. Ayrıca Miyosen sonlarından itibaren dağları doğu-batı doğrultusunda  Kuzey Anadolu Fay Hattı parçalamaya başlamıştır. KAF'ın etkisiyle oluşan çökmelerde Kelkit, Erbaa-Niksar, Taşova, Boyabat, Suluova, Vezirköprü, Tosya-Ilgaz, Çerkeş-Gerede, Düzce havzaları oluşmuştur.
Mezozoik arazilerin hâkim olduğu kütlelerde, Ilgaz dağlarında metamorfik (başkalaşım) kayaçlar, Kaçkarlarda iç püskürük kayaçlar (granit), Köroğlu Dağları dış püskürük andezit kayaçlardan oluşur.

Karadeniz Dağları üç ana bölüme ayrılır: Doğu Karadeniz Dağları, Orta Karadeniz Dağları, Batı Karadeniz Dağları. En yüksek alan doğu bölümüdür. Yüksekliğin fazla olmasından dolayı başta Kaçkar Dağları olmak üzere üzerinde güncel buzullar bulunur. Dağların yüksekliği ulaşımı zorlaştırmaktadır. Yüksek geçitlerden sağlanan ulaşım için tünel açma çalışmaları yapılmaktadır. 2023 m yüksekliğindeki Zigana Geçidi Doğu Karadeniz'i iç kesimlere bağlar. Tarihi İpek Yolu'nun da geçtiği geçit yerine yeni yapılan Zigana Tüneli kullanılmaktadır. Bu yol Trabzon'u İran'a bağlayan transit ticaret yoludur.
Deniz kenarında birinci sırada Rize Dağları ve Giresun Dağları bulunur. 3,000 metreyi geçen zirvelerden en yükseği 3,937 m ile Kaçkar Dağı zirvesidir.

Orta Karadeniz'de dağların yüksekliği azalır. Alçalan dağlar arasına yayvan ve geniş ovalar bulunur. Orta Karadeniz'den iç kesimlere ulaşım daha kolaydır. Bu olgu Samsun kentinin Karadeniz Bölgesi'nin en büyük kenti olmasını sağlamıştır.
1,000–1500 m yüksekliğindeki Orta Karadeniz Dağları, Canik Dağları altında gruplanır. Kızılırmak ve Yeşilırmak'ın taşıdığı alüvyonlarla oluşturduğu delta ovaları kıyı şeridinin genişlemesini sağlamıştır.

Batı bölümünde Karadeniz Dağları, doğudaki dağlardan alçak, Orta Karadeniz dağlarından daha yüksektir. Üç sıra halinde kıyıya paralel uzanan dağlardan; güneyde Köroğlu Dağları, ortada Ilgaz Dağları, kuzeyde Küre Dağları yer alır. Yer yer genişleyip daralan dağlar arasına ovalar sokulur; Düzce Ovası, Bolu Ovası, Kastamonu Ovası.

Çalı kuşağı: Kıyıda 250 m yüksekliğe kadar Akdeniz çalı türlerinin bulunduğu maki ve psödomaki kuşağı uzanır.
Geniş yapraklı ormanlar: 1200 metreye kadar geniş yapraklı ormanlar bulunur. 600-800 metreye kadar sık ve gür, nemcil orman topluluğu oluşmuştur. Gürgen, kayın, kızılağaç gibi ağaçlar ormana hâkimdir.
Karışık ormanlar: 1000–1500 m arası geniş ve iğne yapraklı ağaçların bir arada bulunduğu karışık ormanlar bulunur.
İğne yapraklı ormanlar: 1200/1500 m yüksekliğinden 2000m'ye kadar iğne yapraklı türler yaygındır.
Alpin çayırlar: 2000 m'nin üzerinde özellikle Doğu Karadeniz'de Alpin çayırlar bulunur.

Karadeniz Dağları, özellikle doğu kesimde olmak üzere, denizden hemen sonra başlar ve yüksekliği oldukça fazladır. Bu özelliklerinin getirdiği bazı sonuçlar şöyle sıralanabilir: 

Karadeniz Bölgesinde, dağların kıyıdan sonra birden yükselmeleri nedeniyle boyuna kıyı tipi görülür.
Küçük koylar hariç, büyük girinti-çıkıntılar yoktur. Çarşamba Ovası, Bafra Ovası ve Sinop Yarımadası başlıca çıkıntılardır.
Dar bir kıyı şeridi oluşmuştur.
Dar kıyı şeridi nüfusun kıyıda toplanmasına neden olmuştur.
Tarım toprakları dardır. Halk geçimini sağlamak için denize yönelmiştir.
Yamaç yağışlarının oluşmasına neden olarak, kıyı şeridinin bol yağış almasını sağlamıştır. Türkiye'de en yüksek yıllık ortalama yağış Rize'ye düşer: 2400 mm/yıl.
Deniz etkisi dar kıyı şeridinde görülür. Dağların güneyine nemli hava ulaşamaz ve yağış miktarı azalır. Birinci sıra dağların ardında bile karasal iklim etkileri görülmeye başlar; Gümüşhane ve Bayburt örneğinde olduğu gibi.
Doğu ve batı kısımlarında iç kesimlerle ulaşım zordur. Orta kesim dağları alçak olduğundan daha gelişmiştir.
Sakarya, Kızılırmak, Yeşilırmak gibi ırmaklar iç bölgelerden Karadeniz'e ulaşmak için dağlara boğaz vadiler açarak geçerler.
Dağların bulunduğu alanlar nüfus açısından tenhadır.
Eğimli arazide tarımsal makine kullanımı sınırlıdır. Trabzon 185, Rize 41 adet traktörle Türkiye'de en az traktöre sahip illerdir.

Türkiye'deki dağlar listesi
Türkiye'deki yanardağlar

Kuzey Avrupa, Avrupa'nın kuzey bölgesine verilen addır. Birleşmiş Milletler Kuzey Avrupa'yı aşağıdaki ülkeler ve bölgelerden oluşmuş olarak kabul etmektedir:

Danimarka
Faroe Adaları
Grönland
Estonya
Finlandiya
İzlanda
İrlanda
Letonya
Litvanya
Norveç
Svalbard ve Jan Mayen
İsveç
Birleşik Krallık
Man Adası
Manş Adaları: Guernsey ve Jersey
İskandinav ülkeleri yukarıdaki ülkelerden bir kısmına verilen addır. 19. yüzyıldan önce Rusya'nın Avrupa'daki toprakları, Baltık ülkeleri (Estonya, Livonya ve Courland) da İskandinav ülkeleri arasında sayılıyordu. Birleşik Krallık ve İrlanda bazen Batı Avrupa'da kabul edilmektedir. Danimarka, Norveç ve İsveç İskandinavya ülkelerini oluştururlar. Bu ülkeler, İzlanda ile birlikte dil ve kültür yakınlığına sahiptir. 1989 yılında bağımsızlıklarını kazanan ve Baltık ülkeleri olarak adlandırılan Estonya, Letonya ve Litvanya daha önce Sovyetler Birliğinin birer parçasıydı.

Hayvancılık, buğday, arpa ve patates  Danimarka ve İsveç'in güneyindeki başlıca tarımsal faaliyetlerdir. Norveç'in güneyinde ve İzlanda'da  
küçükbaş hayvan yetiştiriciliği gelişmiştir. Baltık ülkelerinin tarımını ise esas olarak hububat, patates, şekerpancarı üretimiyle büyükbaş hayvancılık oluşturur.

Kuzey Avrupa'da sanayinin temel hammadesi demir ve odundur. Denizden doğal gaz ve balık elde edilmektedir. Dağlardan düşen sulardan hidroelektrik üretilmektedir. Yeraltı kaynakları bakımından zengindirler. Demir, uranyum, bakır, kurşun, çinko en önemli madenlerdir.
Büyükbaş hayvancılık gelişmiştir. Hayvan ürünleri tüketimi ülke ihtiyaçlarını karşılamaya yeterlidir. Bir kısmı dışa ihraç edilir.

İzlanda ve Norveç kıyıları boyunca kuzeye doğru ilerleyen sıcak Atlantik akıntıları nedeniyle bu ülkelerin kıyı şerindinde iklim göreceli olarak daha yumuşak ve daha nemlidir. Bunun dışında, denizden uzak kalan bölgelerde hava genel olarak daha soğuktur. Genelde karasal iklim ve tundra iklimi görülür. 

Büyük çoğunlukla güneyde ve daha düz ve ılıman bir iklime sahip kıyı şeridine toplanmıştır. Gerek toplam nüfus gerek nüfus yoğunluğu bu ülkelerde çok düşüktür. İzlanda kilometrekareye düşen 3 kişiyle, Avrupa'nın en düşük nüfus yoğunluğuna sahip ülkesidir. İskandinavya Yarımadası'nda yaşayan insanların büyük çoğunluğunun göl ve kıyı şeridindeki adalarda ikinci evleri vardır.

Köşk Höyüğü, Niğde il merkezine 17 km mesafede bulunan bir höyüktür. Höyük 80 metre çapında 15 metre yüksekliktedir. Kazılarda ulaşılan buluntular Niğde Müzesinde sergilenmektedir. Müze'de diğer buluntular yanında MÖ 4883 yılına tarihlenen bir Kalkolitik ev modeli, birebir ölçülerde sergilenmektedir.

İlk olarak 1961 yılında tespit edilen höyükte kazılar 1981 yılında, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi tarafında Prof. Dr. Uğur Silistreli başkanlığında başlanmış, 1992 yılına kadar sürdürülmüştür. Kazılara 1996 yılında aynı fakülteden Prof. Dr. Aliye Öztan başkanlığında yeniden başlanmıştır.

Höyükte sürdürülen kazılarda iskanın Erken Neolitik Çağ, Geç Neolitik Çağ, Erken Kalkolitik Çağlarda sürdüğü saptanmıştır. Neolitik ve Kalkolitik yerleşmelerde üç yapı katı görülmüştür. Yukarıdan aşağıya I. yapı katı Kalkolitik, II. yapı katı Geç Neolitik, III. yapı katı ise Erken Neolitik evresine tarihlenmiştir. Höyüğün güney yamacında bulunan bir havuz, Roma Dönemi yerleşimin göstermektedir.

I. yapı katı duvarları iyi korunmamakla birlikte taş temeller üzerinde kerpiç duvarlar olduğu anlaşılmaktadır. Bu yapı katında üç fırın bulunmuştur. Fırınların yanında iyi sıvanmış yuvarlak ambarlar yapılmıştır. Öğütme taşları, dibekler, havan ve havanelleri ile toprak kaplar, bu alandaki diğer buluntulardır. Oldukça geniş olan bu mekanın ağaç dikmelere dayanan bir tavanla örtüldüğü anlaşılmaktadır. Ayrıca bir erzak küpünün yanında iki tanrıça heykelciği ile stilize boğa boynuzu şeklinde iki parça bulunmaktadır. Tüm bu buluntulardan mekanın bir kutsal mekan olduğu düşünülmektedir. Tanrıça heykelciklerinin I. ve II. yapı katlarında bulunan örneklerinden daha stilize modeller olduğu belirtilmektedir.

Höyüğün III. yapı katında mimari taş temeller üzerine kerpiç duvarlı ve dörtgen planlıdır. Yapıların taban ve duvarlarının özenli bir biçimde sıvandığı görülmüştür. İki odalı bir evde erzak küplerinin konulduğu ayrı bir kiler bulunmuştur.
Yine III. tabakada bulunan çanak çömlek üzerinde insan, hayvan ve geometrik kabartmalar görülmektedir. İnsan figürlerinde ana tanrıçalar ve erkekler betimlenmiştir. Öte yandan İnek; boğa; eşek; keçi; koç; kaplumbağa; antilop; kuş gibi çeşitli hayvan kabartmaları da vardır. III. tabaka çanak çömleğinin bu bezeme çeşitliliği, bu iskandaki insanların günlük yaşamları, inançları ve çevredeki fauna açısından çok geniş bilgi sunmaktadır. Çanak çömlek çeşitliliği oldukça fazladır, meyvelikler, dörtgen kutular, fincanlar, kaseler, uzun ve kısa yuvarlak karınlı çömlekler, küpler, kadın biçiminde çömlekler ele geçmiştir.
Taş aletlerin ağırlık bir kısmı obsidiyenden yapılmıştır, çakmak taşı kullanımı seyrek görülmektedir. Yakındaki Melendiz Dağı'nın zengin obsidiyen kaynakları sunması göz önüne alınırsa bunu doğal karşılamak gerekir. Obsidiyen aletlerde özellikle hançer, bıçak, ok ve mızrak ucu gibi silahlar özenle işlenmiştir. Kemikten yapılma biz, iğne, hançer, tören baltası, mühürler ele geçmiştir.

Ölü gömme geleneği, ölülerini evlerin altına gömdüklerini göstermektedir. Çoğunlukla basitçe gömülmelerine rağmen küpler içinde ya da taş sandukalarla gömülmüş gömülere de rastlanmaktadır. II. tabakada olduğu gibi III. tabaka yerleşiminde de ata kültü olduğu, boyalı bir kafatası buluntusundan anlaşılmaktadır. Kuruyan kafatasının kil ya da alçı ile sıvandığı ve göz çukurlarına siyah taşlar yerleştirildiği görülmektedir. Bir çocuk kafatasında da aynı işlemlerin uygulandığı belirtilmektedir.
Ölüler kişisel eşyaları, içine yiyecek ve içecek konan kaplarla birlikte gömülmektedir.
Höyükte 2008 yılına kadar yapılan kazılarda Erken Neolitik yerleşim tabakalarında 19 insan kafatası bulunmuştur. Bunlardan bir tanesi bir çocuğa ait olup diğerleri kadın ve erkek kafataslarıdır. Bu kafatasları kille sıvandıktan, yine kilden boyun yapıldıktan sonra hasıra sarılarak yerleşme içindeki belli bir odaya konulmuş halde bulunmuştur. Başsız ya da başlı gömütlerin tümü evlerin tabanın altına gömülüdür. On üç kafatasında kil, yüz hatlarını verecek şekilde işlenmiş ve yüzün tümü kırmızıya boyanmıştır. Diğer altı kafatasında benzer işlemler yapılmamıştır.
Bu ölü gömme geleneğinin yerleşmenin sadece Neolitik evrelerinde uygulandığı, Kalkolitik evrede tümüyle terk edildiği görülmektedir.
Neolitik evrede ölü gömme geleneğinin şu şekilde olduğu düşünülmektedir. Önce ölü evin tabanında açılan bir mezara hocker durumunda (dizler göğüse çekilmiş vaziyette) gömülmektedir. Tüm etlerin çürümesi, sadece iskeletin kalmasını sağlayacak kadar bir süre geçtikten sonra, mezarın sadece baş kısmı açılmakta, kafatası, alt çene kemiği ve en üstteki iki omur dikkatlice çıkarılmaktadır. Daha sonra yukarıda belirtilen kille sıvama uygulaması yapılmaktadır.

Höyüğün güney yamacında bulunan mermer havuz  2,5 metre derinlikte olup 23 x 66 metre boyutlarındadır. Havuz, suyunu höyükten çıkan bir kaynaktan almaktadır.

Yerleşmenin yakınındaki Melendiz Dağı, zengin obsidiyen kaynakları vermektedir. Bu sayede hem Neolitik, hem de Kalkolitik yerleşmeler boyunca höyüğün obsidiyen üretiminde ve ticaretinde önemli bir merkez olduğu anlaşılmaktadır. Öte yandan Ana tanrıça kültü, boğa kültü, tek ve çok renkli çanak çömlek ilişkileri, yerleşimin Çatalhöyük, Canhasan ve Hacılar Höyük benzerlikler gösterdiği, dolayısıyla kültürel bir ilişki içinde olduğunu göstermektedir. Yerleşmenin II. ve III. yapı katlarında görüldüğü üzere, tek renkli seramikler yanında renkli seramikler, bu kültürel bağları göstermektedir. Tüm bu buluntulara göre Köşk Höyük'ün, Çatal Höyük Erken Neolitik'in geç evresi, Çatal Höyük Batı, Canhasan ve Hacılar Erken Kalkolitik dönem kültürleriyle paralellik gösterdiği belirtilmektedir.

 OpenStreetMap'te Köşk Höyük ile ilgili coğrafi veriler  
Prof. Dr. Metin Özbek, Köşk Höyük (Niğde) Neolitik Köyünde Kil Sıvalı İnsan Başları Hacettepe Üniversitesi Edebiye Fakültesi Dergisi
birkaç fotoğraf
Harita
Yakın plan kroki

Kültepe ("kül tepesi"), antik adı Kaneş (Kanesh, bazen Kaniş/Kanish) veya Neşa (Nesha) olarak da bilinen ve Kayseri ilinde yer alan bir antik kent ve arkeolojik sit alanıdır. MÖ 3. binyılın başlarında (Erken Tunç Çağı) itibaren önemli bir yerleşim yeridir, ancak asıl ününü MÖ 2. binyılın başlarındaki (Orta Tunç Çağı) önemiyle kazanmıştır. Arkeolojik sit alanı, büyük bir höyük (tepe olarak da bilinir) ve MÖ 2. binyılın başlarında bir karum'un (Asur dilinde ticaret bölgesi anlamına gelir)) kurulduğu bir aşağı şehirden oluşmaktadır. Bugüne kadar özel evlerden çıkarılan 23.500 adet çivi yazılı tablet, antik Yakın Doğu'daki en geniş özel metin koleksiyonunu oluşturmaktadır.
2014 yılından bu yana Türkiye'deki Dünya Mirası Alanları Geçici listesindedir. Ayrıca Hitit dilinin en erken izleri ile birlikte, MÖ 20. yüzyıla tarihlenen yazılı buluntularla, Hint-Avrupa dil ailesinin en eski izleri keşfedilmiştir.

Kayseri il merkezinin 20 – 21 km. kuzeydoğusunda, merkez ilçesi Kocasinan'a bağlı Karaev ya da Karahöyük, yeni adıyla Kültepe Köyü'nün hemen güneyindedir. Arkeoloji yayınlarına, uzaktan görünümüyle kül rengi bir tepe olması nedeniyle Kültepe adıyla girmiştir. Yakın çevrede ise Karahöyük olarak bilinmektedir. Türkiye'deki diğer Karahöyük adlı yerleşimlerle karışmaması için Kültepe-Karahöyük olarak adlandırılması önerilmektedir. Höyük günümüzde 20 metre yükseklikte, 550 x 450 metre boyutlarında bir tepe yerleşimidir. Yerleşim, 19. yüzyıl sonlarından itibaren büyük tahribat görmüştür. Tahsin Özgüç başkanlığındaki kazıların başlamasıyla koruma altına alınmıştır.

19. yüzyılın sonunda, Orta Doğu'da arkeolojik keşif ve kazı faaliyetleri hızlanmıştı. O dönemdeki araştırmacıların pek çok farklı hedefi bulunuyordu: Estetik değeri yüksek arkeolojik eserleri belli başlı Avrupa müzelerine kazandırmak, kutsal kitap coğrafyasının kanıtlanmasına çalışmak, eski Orta Doğu dillerinin çözülmesini sağlamak ve siyasi amaçlı bilgi toplamak gibi... İşte bu araştırmacılar, Osmanlı İmparatorluğu topraklarında gerçekleşen arkeolojik çalışmaların da öncüleri olmuşlardır. Bu yıllarda Avrupa eski eser piyasasında "Kapadokya tabletleri" diye adlandırılan, çivi yazılı kil tabletler satılıyordu. Orta Anadolu'dan geldiği bilinen bu tabletlerin kaynağını bulmak üzere Th. G. Pinches, Ernst Chantre, Hugo Winckler ve H. Grothe, Kültepe'de kısa süreli kazılar yaptılar ama hedefe ulaşan, Hititçe'nin çözülmesine de katkısı olan Çekoslovak dil bilimci Bedrich Hrozny oldu.
Th.G. Pinches tarafından bulunan kil tabletlerde arkeoloji dünyasına tanıtılmıştı. Daha sonra E. Chantre başkanlığında 1893 – 1894 yıllarında kazılmıştır. Bu çalışmaları 1906 yılında H. Winckler ve aynı yıl içinde H. Grothe'nin, ardından 1925 yılında B. Hrozny'nin kazıları izlemiştir. Tahsin Özgüç başkanlığında 1948 yılında geniş çaplı kazılar başlatılmıştır. Bu çalışmalar 2006 yılından itibaren Fikri Kulakoğlu tarafından yürütülmektedir.
Anadolu'daki en eski yazılı belgeler, 1800'lü yıllarda burada ortaya çıkarıldı. Eski Asurca çivi yazısı metinlerin çözülmesi ve 1948'de başlayıp hâlen devam eden arkeolojik kazılar sayesinde, Hititler öncesinde Anadolu'nun siyasi yapısı, Kültepe ve Kültepe'nin yakın civarında koloni kurmuş olan Asurlu tüccarların varlığı ve günlük hayata dair bilgiler aydınlanmaya başladı. 

Kazılarda ortaya çıkarılan buluntularla MÖ 3. binyıl başından Roma Dönemi’ne kadar yerleşim olduğu anlaşılmaktadır. Arkeolojik ve tarihsel olarak en önemli yerleşim Asur Ticaret Kolonileri Çağı’ndaki adıyla Kaniş’tir. Yerleşimdeki yapı katları, eskiden yeniye doğru,

18. yapı katı (Höyük); Erken Tunç Çağı I
17. – 14. yapı katları; Erken Tunç Çağı II
13. – 11. yapı katları; Erken Tunç Çağı III
10, – 9. yapı katları / Karum 3 – 4; Erken Tunç Çağı III - Orta Tunç Çağı
8. yapı katı / Karum 2; Asur Koloni Dönemi
7. yapı katı / Karum 1b; Asur Koloni Dönemi
6 – 5. yapı katları / Karum 1a; Asur Koloni ve Hitit Dönemi
4. – 3. yapı katları; Demir Çağı
2. - 1. yapı katları; Helenistik Dönem ve Roma Dönemi

Tahsin Özgüç’ün 1948 yılından bu yana yürüttüğü kazılarda ortaya çıkarılan Asur çivi yazılı tabletlerden sadece Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde ve Kayseri Arkeoloji Müzesi’nde 13 binin üzerinde bulunmaktadır. Genel olarak “Kapadokya Tabletleri” olarak bilinen bu tabletlerden British Museum, Louvre Müzesi ve Amerikan müzelerinde çok sayıda tablet bulunmaktadır.

Kazılarda ortaya çıkartılan kil tabletler ve diğer buluntulardan MÖ 19. – 17. yüzyıllar arasında Mezopotamya ile Anadolu arasındaki zengin ticari ilişkileri ortaya koymaktadır. Bu hâliyle İç Anadolu'daki birkaç önemli yerleşmeden biri olarak görülür. Bu ticari ilişkilerin MÖ 3. binyılın ikinci yarısında, yine zengin bir Hatti kenti olduğu dönemde ortaya çıktığı anlaşılmaktadır. Kültepe, Kızılırmak güneyi için Erken Tunç Çağı'nın tüm evreleri ile Erken Tunç Çağı'ndan Orta Tunç Çağı'na geçişi açıklayan çok değerli bilgiler sunan bir yerleşmedir.

Asur Ticaret Kolonileri Çağı

 OpenStreetMap'te Kültepe ile ilgili coğrafi veriler  

TAY Yerleşme Ayrıntıları 23 Şubat 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TAY Yerleşme Dönem Ayrıntıları 23 Şubat 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hüseyin Sever, “Kültepe Tabletlerinin Anadolu Tarihi ve Kültür Tarihi Bakımından Önemi” 23 Temmuz 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tahsin Özgüç, “Yeni Araştırmaların Işığında Eski Anadolu Arkeolojisi” 19 Temmuz 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kürtler (Kürtçe: کورد, Kurd), doğuda Zagros Dağları'ndan batıda güneydoğu Toros Dağları'na ve güneyde Hemrin Dağları'ndan kuzeyde Kars–Erzurum platolarına kadar uzanan coğrafi bölgede yoğun yaşayan, tahminlere göre dünyada yaklaşık 20–45 milyon nüfusa sahip olan İranî bir halktır. Bugün dünyadaki en büyük Kürt nüfusu, 15–20 milyon civarı ile Türkiye'de bulunurken; İran, Irak ve Suriye'de de sayıları 3 ila 12 milyon arasında değişen önemli Kürt nüfusları bulunmaktadır. Gerek Orta Doğu'daki siyasi ve sosyal karmaşalar ve sorunlar, gerekse diğer sebepler dolayısıyla özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısında oluşan göçler sonucunda Batı Avrupa başta olmak üzere Kuzey Amerika ve Orta Asya gibi farklı bölgelere yerleşmiş bir Kürt diasporası da mevcuttur.
Kürt sözcüğü en az 17. yüzyıla kadar bir kolektif kimlik terimi haline gelmedi. Sözcük, bundan ziyade Kürtçe konuşan nüfusa (muhtemelen Kürtçe konuşmayan gruplar da dahil), komşu popülasyonlarca verilen bir isimdi. Bölgede yaşayan kitle için bu kimliğin ana belirteci klan ve aşiretlerinin belirledikleri mensubiyetleri olmuştur. Kürt kültürü yüzyıllarca süren etkileşimin de sonucuyla diğer Orta Doğu kültürleriyle çeşitli benzerlikler barındırırken, Kürt dinî inancı oldukça senkretik bir biçimde gelişmiştir. Bugün Kürtlerin çoğunluğu Şafii mezhebine bağlı Sünni Müslümanken, birçok farklı din ve inancın da mensuplarına rastlanır. Bunlara ek olarak Ezidilik ve Ehl-i Hakk gibi Kürtler arasında ortaya çıkan ve Kürt kültür ve dinî anlayışıyla karakterize çeşitli dinî mezhep, akım ve inançlar da mevcuttur.

Kürt veya Kürd sözcüğünün etimolojisi oldukça tartışmalı bir konudur ve tam olarak nasıl türediği kesin olarak bilinmemektedir.
Kürt sözcüğünün belgeli tarihi milattan sonra 6-7. yüzyıllardan başlar.

Kürtlerin öncül popülasyonlarına ilişkin çeşitli hipotezler vardır. İslami yönetim altında bilinen en eski Kürt hanedanları (10. ila 12. yüzyıllar) Hasnaviler, Mervaniler, Revvâdîler, Şeddâdîler ve ardından Selahaddin Eyyubi tarafından kurulan Eyyubiler'dir. 1514 Çaldıran Savaşı, Kürtlerin Osmanlılarla ittifak yapması ve Doğu Anadolu'da Kızılbaş isyanları sonrası boşaltılan bölgelere Sünni Kürtlerin yerleştirilmesi açısından Kürt tarihinde önemli bir dönüm noktasıdır. 1597 tarihli Şerefname, Kürt tarihinin ilk yazılı kaydıdır. 20. yüzyıldaki Kürt tarihi Türkiye, İran, Irak ve Suriye'de yaşayan Kürt grupları arasında şekillenmişse de kısmi özerkliğe sahip Uyezd yönetimi ve IKBY, Kürtler tarafından yönetilen yapılardan bazıları olmuştur.

Orta Doğu'daki Kürt toplumunun çoğunluğunun Türkiye'de yaşamasından ötürü Türkiye, Orta Doğu'daki ülkeler arasında en büyük Kürt nüfusu barındıran ülke konumundadır. Bununla birlikte Türkiye'deki Kürt nüfusun kesin sayısı da belli değildir ve bu konuyla ilgili çeşitli tahminler bulunmaktadır. Devlet İstatistik Enstitüsü (2005'ten sonra "Türkiye İstatistik Kurumu") tarafından 1965 yılında yapılan genel nüfus sayımına göre, 31.391.421 kişi olan Türkiye nüfusunun 2.370.233'ünün ana dilinin Kürtçe olduğu, ikinci dili dahil Kürtçe bilen toplam kişi sayısının ise 2.820.231 olduğu belirlenmiştir. Buna göre, nüfus kaydında Kürtçenin "ana dili ve ikinci dili" olarak geçtiği kişi sayısı, toplam nüfusun %8,98'ine tekabül etmektedir. Bununla birlikte, 1965 sonrası nüfus sayımlarında ana dil mevzu bahis edilmediği için daha güncel verilere nüfus sayımları doğrultusunda ulaşmak mümkün değildir. Genelde sayımlarda Zazalar'ın bu gruba dahil edilmesi karışıklıklara yol açmaktadır. Rudaw, 2024 yılında yayınladığı bir haberde Türkiye'de Kürt çoğunluklu bölgelerin nüfusunun 17 milyon civarında olduğunu ve toplam ülke nüfusunun yüzde 20'sinden az olduğunu belirtmiştir.

2007'de Milliyet gazetesinin KONDA'ya yaptırdığı ankette yüz yüze görüşme yapılan yaklaşık 50 bin kişinin %13,4'i kendisini Kürt olarak tanımlamış ve 18 yaş altındaki nüfusun eklenmesiyle bu oranın %15,68'e çıkıp, toplam nüfusa adapte edildiğinde Kürt nüfusunun 11 milyon 445 bin kişi olabileceği tahmin edilmiştir. 2010'lu yılların verilerine bakıldığında, CIA'ye göre, Türkiye'de yaklaşık 14-15 milyon Kürt asıllı Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı yaşamaktadır. Etnik gruplarla ilgili bir proje olan Joshua Project ise, yapmış olduğu araştırmalar ile Türkiye'deki Türkçe konuşanlar da dahil toplam Kürt nüfusunun 15 milyon civarında olduğunu belirtmektedir.Türkiye'deki Kürtler, çoğunlukla Güneydoğu Anadolu Bölgesi ve Doğu Anadolu Bölgesi'ne yayılmış halde bulunurlar. Osmanlı döneminde Konya, Ankara, Kırşehir ve Aksaray gibi İç Anadolu Bölgesi'nin köylerine sürülmüş (Orta Anadolu Kürtleri; Kürtçe: Kurdên Anatoliya Navîn) ve Cumhuriyet döneminde İstanbul, İzmir, Ankara, Adana, Mersin, Gaziantep, Antalya, Samsun ve Bursa gibi Türkiye'nin büyük kentlerine ve diğer ülkelere göç etmişlerdir. Ekonomik ve sosyal sebeplerle, ülkenin görece daha gelişmiş olan metropollerine yaşanan göçlerin dışında, Cumhuriyetin ilk dönemlerinde yaşanan isyanlar sonucu birçok zorunlu göç de yaşanmış, 1990'larda bölgedeki gerilimin artması ve sıklıkla çatışmaların yaşanması sebebiyle birçok köy boşaltılmıştır.
Bu nedenle, özellikle Anadolu'nun batısında yaşayan Kürt kökenli nüfusun, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'ya göre çok daha fazla olduğu tahmin edilmektedir. Ancak yukarıda belirtildiği gibi, nüfus sayımlarında vatandaşlık esas alındığı ve etnik köken sorulmadığı için, Kürt kökenli nüfusun nerede daha yoğun olduğu konusunda kesin bir şey söylemek olanaksızdır. Ayrıca evlenmeler sonucu da nüfus karışmıştır. Bir kısım Kürt kökenli Türkiye vatandaşı ise başta Almanya olmak üzere çeşitli Batı Avrupa ülkelerine göç etmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti'nde de, Suriye ve İran'daki gibi Kürt azınlığa yönelik çeşitli yasaklar konulmuş ve resmî bir asimilasyon politikası yürütülmüştür. Bazı sosyal bilimcilere göre asimilasyon politikaları daha sonra ortaya çıkan, özellikle 1970'ler ve 1980'lerde ivme kazanan Kürt etnik kimliği bazlı Kürt milliyetçisi akımlarını beslemiş, bunların ortaya çıkmasına katkıda bulunmuştur. Cumhuriyetin ilanından sonra Kürt kimliği reddedilmiş, özellikle 1930'lar ve 1960'larda Kürtlerin yoğunlukta yaşadığı bölgelerde bulunan Kürtçe isimli birçok yerleşim birimi ve coğrafî öğenin ismi değiştirilmiş, Kürtçe isimlerin yerini Türkçe isimler almıştır. Bunun dışında kültürel alanda da değişiklikler yapılmış, örneğin Osmanlı metinleri çağdaş Türkçeye çevrilirken veya kullanılırken, bu metinlerde geçen Kürdistan, Kürd gibi sözcükler yok sayılmış, metinden çıkarılmış, Kürt kökenli birçok tanınmış Osmanlı vatandaşının kökeninin Türk olduğu öne sürülmüştür. Kürt dilinden Kürtçe isimlere ve Kürt folklorüne kadar kültürün birçok alanında yasaklar konulmuştur.Cumhuriyetin ilk dönemlerindeki sıkılık; Adnan Menderes döneminde bir miktar rahatlasa, asimilasyon çabaları azalsa ve çeşitli alanlarda özgürlükler artsa da, özellikle 27 Mayıs Darbesi sonrası yeni anayasanın daha geniş haklar tanımasına rağmen bu özgürlükler pratikte azalmış, asimilasyon politikaları güçlenmiştir. Kürt kimliğine yönelik hareket özellikle 12 Eylül Darbesi sonrasında artmış; açık yerlerde Kürtçe konuşulması sıkı bir şekilde yasaklanmış ve Kürtlerin "Dağ Türkleri" olduğu iddia edilmiştir. Asimilasyona yönelik olan ve bilimsel temeli bulunmayan bu iddia, T.C. Genelkurmay Başkanlığı tarafından desteklenmiş, bu kurum tarafından bastırılan "Beyaz Kitap"ta şu açıklama yer almıştır:
Dağların yüksek kısımlarında, tepelerde yaz kış erimeyen karlar vardı. Güneş açınca üzerleri buzlaşan camsı parlak bir tabaka ile örtülürdü karın yüzü. Üstü sert, altı yumuşak olurdu. Bu karın üstünde yürününce, ayağın bastığı yer içeriye çöker, 'kırt-kürt' diye ses çıkarırdı. Doğulu Türkmenlere Kürt denmesinin nedeni buydu. Bölücülerin Kürt dedikleri, yüksek yaylalarda ve karlık bölgelerde yaşayan Türklerin karda yürürken ayaklarından çıkardıkları sesin adıydı aslında.
Benzeri bir iddia da Kürtçe için ortaya atılmış; Kürtçenin aslının Türkçe olduğu ve bu çeşitliliğin coğrafi şartlarla yaşam tarzının (dışarı ile temaslarının az olması) değişikliğinden dolayı meydana geldiği ve Kürtçedeki çoğu kelimenin Türkçe, Arapça ve Farsça kökenli olduğu ileri sürülmüştür. 12 Eylül'den sonra da Kürtler, Kürt kimliği ile ortaya çıkamamışlardır: Örneğin 1991'deki Körfez Savaşı sırasında devletin resmî televizyon kanalı TRT, haberlerde Kürtlere Kürt demektense, "Iraklı etnik gruplar" deyimini kullanmayı tercih ediyordu. 1970'ler ve sonrasında, özellikle 1980'lerde yoğunluk kazanan ve 1990'larda devam eden Kürt ayrılıkçı hareketi ile Türk Silahlı Kuvvetleri arasında bazı çatışmalar yaşanmış, Kürtlerin yoğunlukta yaşadığı ve bu grupların faaliyetlerini yoğunlaştırdığı Türkiye'nin güneydoğusunda kalan bölgelerde olağanüstü hal ilan edilmiştir. 1990'larda "Kürt meselesi" fikri reddedilmiş, örneğin TOBB için hazırlanan ve bu meseleyi ele alan 1995 tarihli rapor Doğu Sorunu olarak adlandırılmıştır. Nitekim sorunun "Doğu Sorunu", "Güneydoğu Sorunu" veya "Terör Sorunu" olarak adlandırılması yaygınlık kazanmış, askeriye tarafından desteklenmiş, 2000'li yıllarda Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'ın ilk kez "Kürt Sorunu" ifadesini kullanması da, özellikle başlarda bu kesimlerde olumsuz tepkilere yol açmıştır.
1996'da TRT, Kürtlerin bir Türk boyu olduğunu ve Kürtçenin uyduruk bir dil olduğunu savunan bir program yayımladı. Bununla birlikte, 1990'larda genel olarak Türkiye'de yaşayan Kürt azınlığın durumunda, 80'lere ve öncesine oranla rahatlama kaydedildi: Zira Turgut Özal, Türkiye'de ilk defa resmen Kürt kelimesini telaffuz etti ve Kürtçe konuşma ve yayın yasağı kısmen kaldırıldı. 2000'li yıllarla birlikte diğer bazı yasaklar da kısmen kaldırıldı, Kürt sorunu açık bir şekilde tartışılmaya başlandı ve gerek Türkiye Cumhuriyeti Devleti, gerekse sivil toplum kuruluşları gibi kurumlarca çeşitli açılımlar gerçekleştirildi. Örneğin 1 Ocak 2009 tarihinde, ağırlıklı olarak Kürtçenin Kurmanci lehçesi ile yayın yapan TRT 6 (daha sonraki adıyla TRT Kurdî) yayın hayatına başladı. Kanalın açılışında dönemin Başbakanı Recep Tayyip

Kürtçe (Kurdî, کوردی, Kürtçe telaffuz: [kʊrdiː]), Hint-Avrupa dil ailesine bağlı Hint-İran dillerinin batı İran koluna giren ve Türkiye'nin doğu ve güneydoğusu, Suriye'nin kuzeyi, Irak'ın kuzeyi ve kuzeydoğusu ile İran'ın batısında yaşayan Kürtler tarafından konuşulan bir dildir. Kürtçe Irak'ta, Irak'a bağlı Kürdistan Bölgesel Yönetimi'nde ve de facto özerk olan Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi'nde resmî dil statüsüne sahiptir. Kürtçenin yukarıda belirtilenler haricinde Ermenistan, Gürcistan, Türkmenistan, Lübnan, Afganistan, Rusya gibi ülkelerde az sayıda konuşanı bulunmaktadır.
Kürtçenin lehçeleri Kurmanci (Kuzey Kürtçesi), Sorani (Orta Kürtçe) ve Kelhuridir (Güney Kürtçesi). Ancak, Türkiye'de Kürtçe ile kastedilen büyük oranda bu dilin ülkede en çok konuşulan lehçesi olan Kurmancidir. Lekçe de birçok dil bilimci tarafından Kürtçenin lehçelerinden biri olarak kabul edilir.
Kürtçe genel olarak kuzeybatı İran dilleri içinde sınıflandırılsa da kuzeybatı İran dilleri kolunda bulunmayan, güneybatı İran dilleri koluna ait birçok özellik taşımaktadır ve Kuzey, Orta ve Güney lehçeleriyle kuzeybatı İran dilleri ve güneybatı İran dilleri arasında yer alan bir dialect continuum olarak konumlandırılmaktadır.

Kürtçe adı altında Kurmanci (Kuzey Kürtçesi), Sorani (Orta Kürtçe) ve Kelhuri (Güney Kürtçesi) olmak üzere üzerinde fikir birliği sağlanmış üç grup bulunmaktadır. Dördüncü bir değişke olan Lekçenin üç Kürt dilinden biri olarak mı yoksa ilişkili bir dil mi sayılması gerektiği konusunda fikir birliği bulunmamaktadır. Lekçe, Kürtçe ile Lurcanın her ikisiyle yüksek oranda benzerlik göstermesi nedeniyle Kürtçe ile Lurca arasında kalmış bir geçiş dili/lehçesi olarak da görülmektedir.

Kurmanci Kürtçesi, en yaygın konuşulan Kürt dilidir. 15-17 milyon kişi tarafından Türkiye, Suriye, Irak, İran ve Ermenistan'da konuşulmaktadır. 1930'lu yıllardan itibaren Kurmanci Kürtçesi Kürt-Latin alfabesi ile yazılmakta ve şu anda dil genişletme sürecini yaşamaktadır.
Cizre'deki Botani lehçesini ölçünlü lehçe yapma yönünde çabalar vardır. Bu şive Kamuran Bedirxan tarafından 1920'lerde Kürt dilbilgisi üzerine yazılan kitap için temel olarak alınmıştır.
Kurmanççanın lehçeleri:

Batı: Suriye'nin Halep ilinde, Türkiye'de kabaca Fırat'ın batısındaki illerde, Elazığ, Tunceli, Sivas, Konya, Ankara, Aksaray, Kırşehir ve İran'ın Horasan bölgesinde konuşulur.
Güneydoğu: Hakkâri ilinde, Irak'ın Duhok ve Erbil bölgesinde ve İran'ın Batı Azerbaycan ilinde konuşulur.
Merkezi: Türkiye'de, Suriye'nin Haseke ilinde, Irak'ın Sincar bölgesinde, Ermenistan'da, Gürcistan'da, Azerbaycan'da, Rusya'da, Lübnan'da ve İran'ın Batı Azerbaycan ilinde konuşulur.

Soranicenin yazımı için çoğunlukla Arap-Fars alfabesi kullanılır. Son zamanlarda Latin alfabesine geçme girişimleride olmuştur. Bu dil yazılı kaynak yönünden zengindir.
Soranicenin dağılımı Süleymaniye'ye kadar uzanan Kürt Baban hanedanlığınla bağlıdır. Bu şehrin ticari gücü Soranicenin yaygınlaşmasını sağlamıştır, böylece Kelhurice ve Havramice konuşanların sayısı azalmıştır.
Bugün Soranice, Kurmançça için Kürt kökenli sözcük türetmek için sıklıkla başvurulan bir kaynaktır.
Ağızları Erbili, Pişdari, Kerküki, Hanakini, Kuşnavi, Mukri, Süleymani, Bingirdi, Garrusi, Ardalani, Sanandaji, Varmava, Garmiyani, Cafi olarak sayılabilir.

Lehçeler:

Kelhuri, Kermanşahi: çoğunlukla batı İran'da konuşulur; Kermanşah şehri ve etrafında.
Feyli: Feyli aşireti tarafından kullanılır, İlami olarak da tanınır. Doğu Irak'ta Diyala eyaletinin İran sınırlarına yakın Hanekin bölgesinde ve İran'da İlam eyaletinde konuşulur. Ayrıca Kermşanşah eyaletinin bazı kısımlarında ve etrafında mevcuttur.
Sencabi: Hevraman ve Guran bölgerinde varlığını sürdürür.
Diğer lehçeler:
Gerusi (Bıcari), Melekşahi, Kolyayi, Baryayi, Kürdali
İran-Irak hattı dışında Türkiye'de Şeyhbızın aşireti tarafından konuşulur.

Kürt dilleri Latin, Kiril ve Arap alfabeleriyle yazılır:

Kürt dillerinin günümüze kadar gelen birçok eseri Arap harfleri temelli alfabeyle yazılmıştır. Klasik Kürt Edebiyatı şiirleri, divan, mevlid ve diğer birçok eserleri bu alfabeyle yazılmştır. Bu alfabe Arap alfabesine Farsçadaki پ (p), چ (ç), ژ (j), گ (g) harfleriyle Kürt dillerine has ڤ (v) harfinin eklenmesinden oluşur. 
Günümüzde Soranice için kullanılan alfabede bu harflerin dışında ڕ (rr), ڵ (ll), ە (e), ێ (ê), ۆ (o) harfleri de eklenmiştir. Arapçadaki ث (se), ذ (zel), ص (sad), ض (dad), ط (tı), ظ (zı) harfleri ise Soranî alfabesinde bulunmaz.

Latin harflerini temel alan Kürt alfabesi 31 harften oluşur.

A B C Ç D E Ê F G H I Î J K L M N O P Q R S Ş T U Û V W X Y Z
a b c ç d e ê f g h i î j k l m n o p q r s ş t u û v w x y z
Bu alfabede karşılanan 31 sesten 8'i ünlü, 23'ü de ünsüzdür. Ünlüler a, e, ê, i, î, o, u, û'dir.

Kürt dillerinin seslendirmesi yazılımla çoğu zaman aynı olan 31 harfinden, sekiz tane ünlü vardır (a e ê i î o u û) ve 23 ünsüz (b c ç d f g h j k l m n p q r s ş t v w x y z).
Küçük harfler: a b c ç d e ê f g h i î j k l m n o p q r s ş t u û v w x y z
Büyük harfler: A B C Ç D E Ê F G H I Î J K L M N O P Q R S Ş T U Û V W X Y Z    Bunun yanında "xw" ve "rr" digrafı da vardır.
Alfabedeki 31 harfle yazılan seslerin dışında ç, k, p, t seslerinin sert ve yumuşak olmak üzere iki farklı telaffuzu vardır. Latin-Kürt Alfabesini hazırlayan Celadet Ali Bedirhan da bu sesler arasındaki nüanslardan bahseder. Bunlar için alfabeye harf eklemek gerekmediği görüşündedir, fakat mesela x harfinin varyantı olan (Arapçadaki gayn غ harfi gibi telaffuz edilen) ses için Ẍẍ işaretini isteyenlerin kullanması için önerir (Bu tek başına bir harf olmayıp bir ses farkını göstermek için kullanılan bir işarettir). Soranî lehçesini yazmak için kullanılan Arap alfabesi temelli Kürt alfabesinde "rr" (ڕ) sesiyle birlikte "ll" (ڵ) sesi için de birer harf vardır.

Hint-Avrupa Dil Ailesinin İrani grubunda Kürt dillerinin yanı sıra Farsça ve Paştu gibi diller bulunur. Bu diller tahmin olarak aynı kökten doğmuştur ve zamanla ayrı gramer kurallarına sahip birer dil olmuşlardır. Örneğin Kurmanççada bulununan "erillik-dişillik" tüm İranî dillerde yoktur. Dilbilgisel cinsiyet Orta ve Güney Kürtçede tamamen kaybolmakla birlikte eril ve dişil olarak yalnızca Kuzey lehçesinde (Kurmanci) ve yalnızca tekil isim ve zamirlerde (çoğul halde ve sıfatlarda veya fiillerde değil) sınırlı olarak yer almaktadır. Diğer Kuzeybatı İran dilleri olan Zazaca, Goranice, Simnanca,Sengserce, ve Tatçada (Šāhrūdi, Tākestani) gibi dillerde ise dilbilgisel cinsiyet halen korunmaktadır. Kuzey Kürtçesinde, örnek olarak "'ap (amca)" ve "'met (hala)" kelimelerini ele alalım. Bu isimler akraba ismi olduğu için ve isimleri alan kişilerin de cinsiyeti belli olduğu için, cinsiyet belirten ek, rahat ve kolay bir şekilde gelir. Dişillik (feminin) eki "'a'"dır, erillik (masculin) eki de "'ê'"dir.

Apê min (mamê min) - Benim amcam
Meta min - Benim halam
Akraba isimlerinin dışında, varlık ve kavram isimlerine de gelen ekler bu kurala uyar. Varlık ve kavramlar, Kürtlerin yaşayışına, edindikleri deneyimlere bağlantılı olarak varlıklara bakış açısına göre şekillenir. Buna bağlı olarak bazı varlık ve kavramlar, birtakım özelliklerine göre eril yani erkek olur, bazıları da dişil yani kadın olur. 2 örnek verelim. Poz (burun) ve mal (ev) isimlerini ele alırsak, burun Kürtçede erildir yani erkektir, buna bağlı olarak gelen ek "'ê'" olur. Ev kelimesi de dişildir yani kadındır, buna bağlı olarak gelen ek "'a'" olur.

Pozê min - Benim burnum
Mala min - Benim evim
Bir kişi Kürtçede “arkadaşım” dediği zaman; dişil veya eril olduğu hemen belli olur. Arkadaş kelimesi "heval"dır.

Hevalê min (benim erkek arkadaşım)
Hevala min (benim kadın arkadaşım)

İrani dillerde kişi zamirlerinin bazı zamanlarda sözcük olarak birbirine benzemelerine rağmen gramer yardımıyla ne kastedildiği anlaşılır. Kişi zamirlerinde Kuzey Kürtçesinde iki hâl mevcutken (yalın hâl ve eğik hâl) Soranide, Güney Kürtçede ve Farsçada İngilizcede gibi zamirler tek hâle düşmüştür.

Farsçada ve Avestadaki uzun ā harfi Kürtçede  a olarak ve kısa a'nın e olarak yansımasına dikkat edilmeli (örnek: Far. barf "kar", farmān "buyruk", Av. azəm "ben", Kurmançça berf, ferman, ez). Avestada u ve v arasında ayrım yapılmıyor, yani tvəm zamiri tuəm (seslendirilişi tuım) olarak da değerlendirilebilir.

Çoğu İrani dillerdeki gibi Kürtçe de sahiplik şekli bir izafe ekleme sistemi yardımıyla kurulur. Güney Kürtçede kişi zamirleriyle birlikte izafe şekli yoktur. Örneğin Kurmanççadaki mala min "benim evim" Güney Kürtçede aynı şekilde mevcut değildir, direkt malim (evim) denir, -im adıl görevi yapan sonek kullanılır.

Yukarıdaki Sorani örneğindeki -eke eki İngilizcedeki the ile eşdeğerdir (definite noun marker).

Kürtçede 14 değişik zaman vardır. Burada aşağıda lafı geçecek olan erjativeye dikkat edilmesi gerekmektedir.

Not: "Ez dê" kelime grubu, günlük kullanımda "Ez'ê" şeklinde kısaltılır.
Not: Kürtçede Türk alfabesindeki "İ/i" harfinin karşılığı "Î/î" ayrıca "I/ı" harfinin karşılığı ise "I/i" dir.

Şimdiki zaman Kürtçede "di / de" öneğinle (Türkçedeki "iyor" gibi) ve sonunda "im / em" son ekiyle kuruluyor. Kurmançça şivelerinde yöreye göre "de-", "di-" ya da "ti-" kullanılır. Köken olarak bu ekin en eski hali "et-" tir. "Et-" hali 1800 lerde kaydedilen Soranicede İran'ın ortasında konuşulan yerel lehçelerde ve dillerde mevcuttur.
"Gitmek" örneği, burada fiil kökü Kurmanççada yöreye göre ya -ç- dir ya da -her- dir. Soran yörelerinde fiil kökü ya -ç- dir ya da -ro- dur:

Birinci tekil şahısda örnekler. Fiil kökleri çizgilidir:

Kürt dillerinde emir kipi yalnızca "bi-" örneğinde bulunur. En başta bi- öneki gelir, sonra eylem kökü ve bir -e soneki gelir.

Burada herin ‘gitmek’ (başka zamanlarda kullanılır) ve werin ‘gelmek’ istisnadır.

Here! (Herre) - Git!
Were!(Weree /Veree) - Gel!

Kurmanççada yarı ergatif (ayrık özegeçişli) durum sistemi bulunur. Şimdiki zamanda özne yalın nesne eğik durum eki taşırken eylem de özne ile uyum gösterir. Geçmiş zamanda ise özegeçişlilik görülür; yani özne eğik, nesne yalın duru

Kütahya (Latince: Cotyaeum), Ege Bölgesi'nde yer alan Kütahya ilinin merkezi olan şehirdir. Kütahya bölgesi, kuzey ve batıdaki yüksek dağ sırtlarında doruğa ulaşan tarım arazileri ile geniş bir yamaç alanına sahiptir. Kentin Yunanca adı Kotyaion, Roma dönemindeki adı ise Cotyaeum'dur.
Eski kaynaklara, sikke ve yazıtlara göre Kütahya'nın antik dönemdeki adı “Kotiaeion” (Cotiaeion)'dur. Ünlü Antik Çağ coğrafyacısı Strabon bu adın, “Kotys'in Kenti” anlamına geldiğini belirtmektedir. Kotys, Trakya'da yaşayan Odrisler'den olup, Romalılar'ın MS 38'de Anadolu'ya gönderdiği bir komutanın adıdır. Kütahya Arkeoloji Müzesi'nde bulunan bir sikkede bu ad “Koti” olarak geçmektedir. Kütahya adı, eskisine benzetilerek Türkler tarafından verilmiştir. Şehrin nüfusu 2013 yılına göre 249.558'dir.1927'de 17.000 olan nüfusu, 1990'da 131.000'e, 2000'de 167.000'e, 2008'de 213.000'e 2010'da 235.000'e çıkmış, 2014'te 228.000'e düşmüştür. Kent'in günümüzdeki belli başlı görülmesi gerekli yerleri Kütahya Kalesi, Cumhuriyet Caddesi (Yeni adı Sevgi Yolu) kentin merkezinde bulunan simgesi haline gelmiş çiniden yapılmış olan Vazo ve tarihi Germiyan Sokağı, Saat Kulesi, Zafertepe Anıtı, Tarihi Hükûmet Konağı (şu an Adliye olarak kullanılmaktadır), Frig Vadileridir.

Kuruluş tarihi kesin olarak tespit edilememekle beraber, tarihi MÖ 3000 yıllarına uzanmaktadır. Eski kaynaklara göre, Kütahya'nın antik çağlardaki adı Kotiaeon, Cotiaeum ve Koti şeklinde geçmektedir. İl topraklarına yerleşen en eski halk Friglerdir. MÖ 1200'lerde Anadolu'ya gelen Frigler, Hitit İmparatorluğunun topraklarına girdiler ve bir devlet olarak örgütlendiler. MÖ 676'da Kimmerler, Frigya Kralı III. Midas'ı bozguna uğratarak Kütahya ve çevresine egemen oldular.
Alyattes'in Lidya Kralı olduğu dönemde Kimmer egemenliği yerini Lidya yönetimi aldı. MÖ 546'da Persler Lidya Ordusunu yenilgiye uğratarak Anadolu'yu istila etti. MÖ 334'te Biga Çayı yakınlarında Persleri yenilgiye uğratan İskender yörede üstünlük kurdu. Büyük İskender'in MÖ 323'te ölümü ile Kütahya ve yöresi komutanlarından Antigonos'a geçti. MÖ 133'te Roma yönetimine girdi. Piskoposluk merkezi haline getirildi.
1071'de Malazgirt Meydan Muharebesi'nde Alp Arslan'a yenilen Bizans İmparatoru Romanus Diogenes tutsaklık dönüşü Kütahya'ya getirildi ve gözleri kör edildi. 1078'de Anadolu Selçuklu Devletini kuran Kutalmışoğlu Süleyman Şah Kütahya'yı da ele geçirdi. 1097'de Haçlıların saldırısına uğradı. II. Kılıç Arslan kaybedilen topraklarla birlikte Kütahya'yı geri aldı. II. Kılıç Arslan'dan sonra taht kavgaları nedeniyle tekrar Bizans'ın eline geçen şehir, son olarak I. Alâeddin Keykubad zamanında (1233) Selçuklu topraklarına dahil oldu. 1277'de II. Gıyaseddin Keyhüsrev Kütahya yöresini Germiyanoğlu Süleyman Şah kızı Devlet Hatun'u Osmanlı Sultanı I. Murat'ın oğlu Yıldırım Bayezid'a verdi. (1381) Germiyanoğulları Beyliğinin toprakları Devlet Hatun'un çeyizi olarak Osmanlılara verildi. (Kütahya ve çevresi dahil) 1402 Ankara Savaşında, Bayezid'i ağır bir yenilgiye uğratan Timur, Kütahya'yı alarak II. Yakup Bey'e geri verdi. Kütahya daha sonra Osmanlılara geçti ve Sancak Merkezi oldu.
Sultan II. Beyazıt'ın zamanında Şah İsmail yanlısı Şahkulu Kütahya'da ayaklandı. Bu isyan 1511 yılında bastırıldı. 19. yüzyılda Osmanlı Devletine başkaldıran Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın oğlu Kütahya'yı işgal etti. Sultan II. Mahmut ile imzalanan Kütahya Antlaşması ile Mısır askerleri Kütahya'yı terk etti. Avrupa'da 1848 ihtilalleri sırasında, Macarlar'da ayaklanmışlardı. Macar Ulusal Hareketi Avusturya ve Rusya tarafından bastırılınca hareketin önde gelenlerinden bazıları 1849'da Osmanlı Hükûmetine sığındı. Başta Lajos Kossuth olmak üzere Kütahya 'ya yerleştirilen Macarlar, 1851'e kadar burada kaldılar. Kütahya 1867'de Hüdavendigar Vilayetine bağlı bir sancak merkezi iken, II. Meşrutiyetten sonra bağımsız bir sancak oldu. Milli Mücadele yıllarında, Ocak 1921'de Çerkez Ethem düzenli ordu çatışmasına sahne olan Kütahya, 17 Temmuz 1921'de Kütahya-Eskişehir Muharebelerinde TBMM Batı Cephesi ordusunun yenilmesi üzerine Yunanların işgaline uğradı. Büyük Taarruz'a kadar işgal altında kalan Kütahya, 30 Ağustos 1922'de kurtuldu. Kütahya 8 Ekim 1923'te Vilayet durumuna getirilmiştir.

1381'de Kütahya ve yöresinin Osmanlılar'a çeyiz olarak verilmesiyle Yıldırım Bayezid burada vali olarak görev aldı. I. Murad Kosova Seferi'ne giderken, Anadolu'nun muhafazası için çeşitli yerlere valiler tayin ederken; Bayezid'in yerine de Sarı Timurtaş Paşa'yı tayin etti. Kütahya, Yıldırım Bayezid'in Rumeli'ye geçtiği sırada 1391 senesinde Karamanoğulları tarafından istila edildiyse de Yıldırım, Gelibolu'dan geri dönüşünde Karamanoğulları'nı uzaklaştırdı. 1402'de Ankara Savaşı'ndan sonra Timurlenk tarafından Germiyanoğlu II. Yakub Bey'e iade edilen topraklar II. Yakub Bey'in ölümüne kadar Germiyanoğulları'nda kaldı. 1428'de II. Yakub Bey'in vasiyetiyle Kütahya ve tüm Germiyanoğulları toprakları nihai olarak Osmanlılar'a geçti ve valiliğine de Kara Timurtaş Paşa oğlu Umur Bey'in oğlu Osman Çelebi tayin edildi.
Kütahya, Fatih Sultan Mehmed zamanında İshak Paşa'nın tayinine kadar bir vilayet olarak idare edildi ve o zaman merkezi Ankara olan Anadolu Beylerbeyliği'ne bağlı bulundu. İshak Paşa 1451 senesinde Karaman ve Menteşeoğulları sıkıntılarını hallettikten sonra Kütahya'da kaldı ve bu tarihten itibaren 1826'da Anadolu Beylerbeyliği'nin ortadan kaldırılmasına kadar Kütahya, Anadolu Beylerbeyliği'nin merkezi oldu.
Anadolu Eyaleti; Kütahya, Saruhan (Manisa), Aydın, Kastamonu, Menteşe (Muğla), Bolu, Ankara, Karahisar-ı Sahip (Afyonkarahisar), Çangırı (Çankırı), Teke (Antalya), Hamit (Isparta-Burdur), Sultanönü (Eskişehir), Karesi (Balıkesir) ve Bursa Sancağı olmak üzere on dört sancağa ayrılmıştır.
Kanûni zamanında Anadolu Eyaleti'nin hası on yük akçe yani bir milyon akçe tutuyordu. Yine bu teşkilat gereğince Anadolu Eyaleti 299 zeamet ve 7166 tımara bölünmüş olup tımar ve zeamet askerleriyle beraber 17,000 donanımlı süvari içeriyordu.
Sultan II. Beyazıt'ın zamanında Şah İsmail yanlısı Şahkulu Kütahya'da ayaklandı. Bu isyan 1511 yılında bastırıldı.

Anadolu'daki Celâli ayaklanmaları keşmekeşleri içerisinde hükûmet batı Anadolu'yu muhafaza için vezir Hafız Ahmed Paşa'yı Anadolu Eyaleti merkezi olan Kütahya'ya gönderdi (Ağustos 1601). Ahmed Paşa'nın Deli Hasan'a dayanacak kuvveti yoktu, bu yüzden Kütahya Kalesi'ne çekildi. Deli Hasan ve beraberindekiler Hafız Paşa'yı üç gün kadar Kütahya'da muhasara ederek sıkıştırdılarsa da şiddetli bir kışan ve karın çok fazla yağmasından dolayı muhasarayı kaldırmak mecburiyetinde kaldılar fakat kale haricindeki evleri yağmaladılar.

Anadolu Eyaleti valisi Can Mirza Paşa 1657 tarihinde Osmanlı Devleti'ne isyan eden Abaza Hasan Paşa'ya katıldığı için Kütahya halkı paşanın üç yüz kadar askerini katletmişler ve hükûmet tarafından Anadolu Eyaleti'ne tayin edilen Konakçı Ali Paşa'ya yardım etmişlerdir. Can Mirza Paşa Kütahya ahalisinden intikam almak için epey müddet şehri muhasara eylediyse de halkın fevkalâde gayretine binaen muvaffak olamamıştır fakat Kütahya'yı kurtarmak için hükûmet tarafından gönderilen askeri mağlup etmiştir. Buna rağmen şehri elde edememiştir.

1788'de Ruslarla yapılan savaşlar sırasında vali ve sancak beylerinin seferde bulundukarı sırada kendi namlarına vilâyet ve sancağı idare eden mütesellimler yolsuzkluk ve rüşvetler ile halkı soymakta idiler. Savaş devam ettiği için bu rezalet de aynı oranda artmıştı. İşte bu savaş durumunda Kütahya'ya yedi-sekiz mütesellim gelip gitmiş ve her birinin zulüm ve haksızlıkları memleketi harap duruma düşürmüş; bunun haberi de kulaktan kulağa yayılarak İstanbul'a kadar gitmişti. Tam bu sırada Dersaadet sakinlerinden uçarı biri kendi gibi bir oğlan ve birkaç bişiyi daha kendine uydurup yanına alarak sahte emir ve senetlerle İstanbul'dan Kütahya'ya gitmiş ve emirlerini okutarak mütesellimliğini ilân etmiştir.
Mütesellimlerin sık sık değişmesi sebebiyle Kütahya halkı başta bu kişiyi mütesellim zannederek inanmışlar ve sonra elindeki emirlerin yazılış tarzından ve kendinin münasebetsiz halinden şüpheye düşerek durumu İstanbul'a bildirmişlerdir. Mübaşir marifetiyle İstanbul'a çağrılan sahte mütesellim, kendinin İstanbul'dan değil ordudan mütesellim olarak gönderildiğini söylediyse de foyası meydana çıkmıştır.

Uşak voyvodası Acemoğlu Ahmed, zulmüne binaen voyvodalıktan azledilmiş ve idamı için Anadolu Eyaleti valisi Çandarlızâde İznikli Ali Paşa görevlendirilmişti. İdam edileceğini haber alan Acemoğlu kaçtığından bütün eşyası zabt ve müsadere edilerek kendi de takibe alındı (1793).
Ali Paşa, Acemoğlu'nun arkasından kendi kardeşi Osman Bey'i gönderdiyse de Osman Bey Acemoğlu'na mağlup olduğundan Ali Paşa bizzat kendi hareket ederek Banaz Kalesi'nde Acemoğlu'nu muhasara etti. Banaz'ın etrafı hendek ve su ile çevrili olduğu için muhasaranın bir müddet devam etmesi gerekiyordu. Vakit kış olduğundan Ali Paşa'nın maiyetindeki askerler bu durumu bahane ederek dağıldılar ve paşa az bir askerle meydanda kaldı. Ali Paşa bu müşkül vaziyet üzerine muhasarayı kaldırarak çekildi ve vaziyeti de İstanbul'a bildirdi.
Payitahttan gelen emirde ilk baharda Acemoğlu'nun hakkından gelinmesi üzere hazırlanması İznikli Ali Paşa'ya bildirildiyse de işi halledememiş olması devletçe olan şöhretini olumsuz etkilediğinden Karaman Eyalet valisi Azımzâde Abdullah Paşa ile yer değiştirmişlerdir. İznikli Ali Paşa gibi nüfuzlu ve kıymetli bir vezirin on beş bin asker, top ve cephane ile bu işi halledememiş olması devletin haysiyetine de dokunduğundan Acemoğlu meselesi, batı Anadolu'da nüfuzu olan Karaosmanoğulları'na havale edildi.
Acemoğlu, sığındığı Banaz Kalesi'nde iyice zor duruma düştü ve kurtulmaktan ümidini keserek bulunduğu mahalli terk ederek kaçtı ve Şaphane ile Simav arasındaki Köpenez Köyü'ne geldi. Acemoğlu burada Simav ve Gediz Voyvodası Nasuhoğlu Nasuh Ağa tarafından yakalanarak idam edildi ve başı önce Karaosmanoğulları'na oradan da İstanbul'a gönderilerek teşhir edildi.

Germiyanzâde Hacı Süleym

Latin Amerika, Latin dilleri konuşan Amerika ülkelerine ve çevresine işaret eder. Diğer bir deyişle bu bölgenin Anglo-Amerikan ve Cermen dilleri konuşan bölgeler ile zıtlık oluşturduğu da söylenir.
Latin Amerika tanımı üzerinde kesin bir mutabakat olduğu söylenemez. Çeşitli disiplinler ve araştırmacılar bölgenin tanımını farklı yapmışlardır. Uluslararası ilişkiler açısından daha çok bağımsız ülkeler ele alınmıştır. Bazı araştırmacılara göre ABD'nin güneyindeki tüm ülkeler Latin Amerika'dır. Bu durumda Fransızca, İspanyolca, Portekizce ve İngilizce konuşan tüm Karayip, Orta ve Güney Amerika ülkeleri ile Meksika bu sınıfta değerlendirilebilir.
Bölge aşağıdaki 20 ülkeden oluşur:

Arjantin
Bolivya
Brezilya
Kolombiya
Kosta Rika
Küba
Dominik Cumhuriyeti
Ekvador
Porto Riko
El Salvador
Guatemala
Honduras
Meksika
Nikaragua
Panama
Paraguay
Peru
Şili
Uruguay
Venezuela.
Latin Amerika ülkeleri arasında çok sayıda birleşme çabası da olmuştur. Avrupa Birliği örneğinden ilham olan bu çabaların çok başarılı olduğunu söyleyebilmek zordur.

Latin Bilgi Latin Amerika toplumsal hareketleri ve siyaseti üzerine güncel haber ve makaleler
Prensa Latina 17 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Küba merkezli Latin Amerika haber ajansının Türkçe web sayfası
KubaLatinDer  Kuba ve Latin Amerika Halklari ie Dayanışma dernegi/Ankara.

Lazika ya da Egrisi (Lazca: Laziǩa, Gürcüce: ეგრისი Egrisi, Yunanca: Λαζική Laziki, Farsça: لازستان Lazistan, Ermenice: Եգեր Yeger), ayrıca Laz İmparatorluğu olarak da bilinir, Karadeniz'in güneydoğu kıyısında tarihsel bölge. Latince'de 'Lazika'; "Lazların ülkesi" anlamına gelmektedir. Aynı dönem devleti Perslerin resmi literatüründe ise "Lazistan" olarak yer almıştır. Bugün Türkiye, Rusya ve Gürcistan sınırları içinde yer alır. Bu bölgeden “Lazika” adıyla ilk kez 7. yüzyılda yazarı bilinmeyen, Ermenice "Coğrafya” adlı kitapta bahsedilmiştir. Lazika Krallığı'nın sınırları 4. yüzyılın ikinci yarısında batıda Trabzon kuzeyde Kafkas Sıradağları ve doğuda Lihi Dağları'na kadar uzanıyordu.

MS 1. yüzyıldan itibaren Kolhisliler yerine "Laz" veya "Megrel" olarak anılan Megrel-Lazlar, önce Polemon egemenliğine daha sonra da Roma İmparatorluğu'na karşı bağımsızlık savaşı başlatmışlardır. 69-79 yıllarında Laz bir amiral olan Aniket, halkını Romalılara karşı ayaklandırmıştır. Stratejik bir bölge olan Lazika'yı bırakmak istemeyen Romalılar, Lazların özgürlük mücadelesi karşısında Lazika'yı terk etmek zorunda kaldılar. Samsatlı Lukianos, MS 163 yılında yazdığı "Toxaris" isimli kitabında "Tigrapat" adındaki Laz prensten bahseder. Bu durum o tarihlerde yarı bağımsız bir Laz devleti olduğunu göstermekle beraber, bu prensin gerçekten yaşadığına ilişkin bir kanıt yoktur.
Lazika'nın güçlenmesi, Laz akınlarının Çoruh'u aşarak Güneydoğu Karadeniz Bölgesi'ne de yönelmesi ve Lazların bu bölgeye kitlesel göçleri, Roma vasalı 2. Polemon'u tedirgin etti. Krallığını Lazlardan koruyabilmek amacıyla hükûmetini Romalılara teslim etti. Roma İmparatorluğu'nun bir eyaleti hâline gelmiş, bu eyalete de "Pontus Polemonyakos" adı verilmiştir. Trabzon'un doğusundan Çoruh yatağına kadar olan bölge Lazların eskiden beri yoğun olarak yaşadığı bir bölge olmasına rağmen, Lazika Krallığı'nın yönetimi dışında kalmıştır.
2. yüzyıldan itibaren, Lazika Krallığı güçlenmiş, 4. yüzyılda yönetim alanını Trabzon'a kadar genişletemediyse de etki alanı içine almıştır. 395'te Roma İmparatorluğu'nun ikiye ayrılması, Lazika Krallığı'nın güçlenip genişlemesine imkân sağlamış, bugün Batı Gürcistan olarak bilinen Fasis'i iktisâdî, siyâsî ve askerî açılardan birleştirmiştir. Lazika Krallığı, bir Bizans vasalı olmasına rağmen, kendisine bağlı vasalları da vardı.
Lazika bazı ayrıcalıklara sahip olmasıyla sıradan bir vasal devlet değildi. Prokopius, Lazika krallarının Roma imparatorunun emirlerini yerine getirmediğini, haraç ödemediğini ve imparator askeri sefere çıktığında ona askeri destek sağlamadıklarını aktarmaktadır. İç siyasette de büyük bağımsızlıkları vardı. Laz kralı öldüğünde, Lazlar krallarını seçerken, imparator yeni krala sadece kraliyet otoritesinin işaretlerini gönderir ve "Romalılar" Lazların kararına müdahale etmezdi. Önemli stratejik konumu (Hunlar başta olmak üzere göçebe kavimlere karşı bir siper) ve diğer süper güçlerin (Persler) Lazika'nın ne kadar önemli olduğunu bildiğinin farkındalığı nedeniyle imparatorluk, bölgedeki sınır savunması krallığa bağlı olduğu için Lazika'ya dosttu. Bu nedenle Lazika, imparatorluktan para ve askerî güç şeklinde yardım aldı. Ancak geçidi göçebelerden korumak için onlara para ve bir ordu gönderilmişti. Persler bunu biliyordu ve Lazika'ya hakim olmak ya da en azından Lazika ile savaştan kaçınmak istemekteydiler.

Kafkasya'da yaşayan barbarlara karşı tek kale Lazikadır.
Kayseryalı Prokopius
4. yüzyılın başlarında, Lazika'da Pitsunda Hristiyan Piskoposluğu (doğu piskoposluğu) kuruldu ve komşu İberya'da olduğu gibi Hristiyanlık MS 319'da krallığın resmi dini ilan edildi. Lazika ilk başta kilise olarak Konstantinopolis Patriği'ne bağlıydı. Pitsunda Piskoposu Stratophilus 325'te Birinci İznik Konsili'nin katılımcıları arasında yer aldı. 6. yüzyılın başlarında veya belki de 5. yüzyılın sonlarında, Lazların Kudüs çölünde daha sonra Jüstinyen tarafından restore edilen bir manastırı vardı. 6.-9. yüzyıllar arasında Lazika Krallığı'nın kendi metropolitleri bulunuyordu. Lazika Metropolitliği'nin merkezi - Fasis idi ve bu merkeze Petra (Tsihisdziri), Ziganev (Gudava), Tsaişi ve Rhodopolis (Vartsihe) piskoposları tabii idi.
5. yüzyılın ortalarında, Kral I. Gubaz, krallığının Bizans'a olan bağımlılığını tamamen sonlandırmak ve yardımcı yönetici olarak tahta oğlunu çıkarmak istiyordu. Bunun üzerine Bizans imparatoru Marcianus Lazika'ya karşı sefer düzenledi ve bozguna uğradı. Bizanslılar bu başarısızlık sonrası yeni bir sefere hazırlanmaya başladı. Gubaz, İran Şahı II. Yezdicerd ile ittifak kurmaya çalışsa da Sasaniler Hunlarla olan savaş ile meşguldü ve ittifakı reddetti. Sonunda, Bizans imparatorunun isteği üzerine Gubaz tahttan feragat etmek zorunda kaldı ve tahtı oğluna devretti. Svanlar ve Sanigler, Bizans ile olan çatışmadan yararlanarak 470'lerde bağımsızlıklarını ilan ettiler. 6. yüzyılın başlarında, Lazika Krallığı geçici olarak Sasani etkisine girdi. 523 yılında Lazika Kralı I. Tsate, Bizans İmparatoru tarafından tahta çıkarıldı. 6. yüzyılda Lazika Krallığı, Pers-Roma savaşlarına sahne oldu. Bu döneme ait ayrıntılı bilgiler 6. yüzyıl Bizans tarihçisi Prokopius’un “Savaşlar” isimli eserinde anlatılmaktadır.
6. yüzyıl Bizans tarihçisi Prokopius Savaşlar adlı eserinde şunları belirtmektedir:

Lazlar bir federasyondu, Justin ve Justinian’a bağlıydılar. Sınırları korumakla görevlendirilmişlerdi ve büyük ödenekler alıyorlardı. Bir Laz yönetici bir seferinde kraliyet asasını Perslerden almıştı: Laz kralları Tsate ve Gubaz’a Bizanslı eşler ve hatırı sayılır Bizans unvanları önerilmişti; Bizans sarayında eğitildiler, vaftiz edildiler ve beyaz kaftanlarla donatıldılar. Fakat Lazlar İmparatorluğa hiçbir zaman başarılı bir şekilde entegre olmadılar.
Persler, Doğu Kafkasya'da (İberya, Albanya ve Ermenistan'ın bir bölümünde) güçlü bir konum sağladıktan sonra, Lazika Krallığı'na özel bir stratejik önem verdiler. 528 yılında Persler, Lazika'nın Şorapani ve Skande kale kasabalarını işgal etti. Bizans yardımcı birlikleri Lazika kralına yardıma geldi ve Persler yenilgiye uğratıldı. Savaş öncesi durumu yeniden sağlamak için 532 yılında "Sürekli Barış" antlaşması yapıldı. İmparator I. Justinianus Lazika'daki otoritesini güçlendirdi (Petra kale şehrini inşa etti, bir ticaret tekeli kurdu ve ordusunu Lazika'nın kale şehirlerine yerleştirdi). Bu, 541 yılında II. Gubaz liderliğindeki bir ayaklanmaya (Lazika Ayaklanması) yol açtı.
Bizans hegemonyasından rahatsız olan Lazlar Pers şahından yardım istediler. 542 yılında I. Hüsrev büyük bir orduyla bu sırada Pers hegemonyası altında bulunan komşu İberya'ya ulaştı. Şah, Hunlara karşı bir sefere hazırlandığı söylentisini yayıyordu. Pers ordusu hızla İberya'yı geçti. Persler sınırda II. Gubaz'ın rehberleri tarafından karşılanarak Lazika'ya götürüldü. Persler ve Lazların birleşik ordusu, Bizanslıların ana kalesi olan Petra'yı aldı. Bu sırada Şah, Belisarius komutasındaki büyük bir Bizans ordusunun İran'ı işgal ettiğini öğrendi. Hüsrev İran'a döndü ve garnizonunu Petra Kalesi'nde bıraktı. Bu sırada Bizans'ın batıdaki durumu karışıktı. Bu yüzden İran'a ateşkes teklif etti. 545'te İran ile Bizans arasında beş yıllık bir ateşkes imzalandı. İran Şahı Lazika'da gizli planını uygulamaya başladı. Lazika Krallığı halkının yerine Persleri yerleştirmeyi planlıyordu. Bu planın uygulanması için Kral Gubaz'ı öldürmeleri gerekliydi. İranlılar Kral Gubaz'a suikast düzenletmek için Laz soylularından Parsansi'yi seçmeyi düşündüler. Parsansi, Gubaz ile olan kişisel çatışmasını unutup her şeyi krala bildirdi. Bütün halk Perslerin egemenliğinden rahatsız oldu. İranlılar Bizanslılardan daha iyi değildi. Gubaz, İranlılara karşı bir savaş başlatmaya karar verdi ve yardım için Bizans'a yöneldi. Bu zamana kadar Jüstinyen, batıdaki sorunlarını çözmüştü.
549'da Dagisthaios komutasındaki Bizans ordusu Petra Kalesi'ne ulaştı. Hüsrev, Petra garnizonuna yardım etmesi için Mihr-Mihroe komutasında büyük bir ordu gönderdi. Dagisthaios bir hata yaptı ve Lazika sınırındaki Lihi Geçidi'ni savunmak için çok küçük bir müfreze gönderdi. Bunun üzerine Pers ordusu hiçbir direnişle karşılaşmadan Lazika'ya girmeyi başardı. Bizanslılar Petra'yı terk edip geri çekildiler. Persler Petra'yı daha da güçlendirdiler ve Lazika'nın iç kesimlerine ilerlemeye başladılar. Gubaz liderliğindeki Lazlar, Perslere karşı büyük bir direniş gösterdi. Persler Lazika'dan ayrılarak İberya'ya geri çekildiler. 550'de Şah Lazika'ya yeni bir ordu gönderdi. Savaş sırasında Pers komutanı Huriane ölümcül şekilde yaralandı. Pers ordusunda karışıklık baş gösterdi, Lazların saldırılarına dayanamadı ve yenildiler. Bizanslılar daha sonra Petra'yı alabildiler ancak kaleyi kontrol etmek yerine yıktılar.
Hüsrev, Lazika'ya Mihr-Mihroe komutasında yeni bir ordu gönderdi. İranlıların bu sefer hedefi Arhaiopolis'i ele geçirmekti ancak başarılı olamadılar. Pers destekçisi bir Laz soylusu olan Teopobit Ukimerioni Kalesi'ni İranlılara devretti ve Takveri ve Svaneti'nin yolunu açtı. İranlılar Svaneti'yi işgal etti ve birliklerini oraya yerleştirdi. Bu sırada Bizanslılara karşı 550'de Abazg İsyanı ve 555'te Misimian İsyanı başladı. Bizans generalleri, kendilerinin başarısız eylemlerini imparatora bildirdiği için 554'te kral II. Gubaz'ı öldürdü. Gubaz'ın öldürülmesi Lazlar arasında şiddetli bir öfkeye yol açtı. Laz soylularının yaptığı müzakerede iki görüş ortaya çıktı. Bir grup Aieti liderliğindeki İran yöneliminin destekçileriydi. Diğer grup ise Partazi liderliğinde, Bizanslıları desteklemeyi sürdürmeye karar verdi. Sonunda, Gubaz'ın katillerinin cezalandırılması şartıyla Bizans yanlısı görüş galip geldi. Jüstinyen bu şartı yerine getirdi. Gubaz'ın kardeşi II. Tsate Lazika'nın yeni kralı oldu ve 562'de Lazika Savaşı sona erdi. Persler, Bizans'ın vasal krallığı olarak kalan Lazika'yı terk etti ancak Svaneti 570'lere kadar Pers etkisinde kaldı. 620'lerde Lazikalılar, Abazglar ile birlikte İmparator Herakleios'un Perslere karşı yaptığı seferlerde aktif rol aldı.
Lazika'nın, Rioni havzasının güney kesimi

Lazlar  (Lazca: Lazepe (çoğul), Lazi (tekil) Güney Kafkas dillerinden Lazca konuşan ve Türkiye ve Gürcistan'ın Karadeniz kıyısındaki bölgelerinde yaşayan bir etnik gruptur. Lazlar ağırlıklı olarak Rize'nin Fındıklı, Ardeşen, Pazar ilçelerinde ve Artvin'in Arhavi, Hopa ilçelerinde yaşarlar.
Günümüzde Lazların toplam nüfusunun tahminleri en düşük 750.000 ve en yüksek 1.5 milyon arasında değişmektedir. Lazlar en yoğun olarak Türkiye'nin kuzeydoğusunda yaşamaktadır. Lazların konuştuğu Lazca ile Gürcüce, Svanca ve Megrelce dilleri Güney Kafkas dil ailesini oluşturur. 2001'de yaklaşık 130.000-150.000 konuşanı ile Lazca UNESCO tarafından yok olma tehlikesi altındaki dil olarak sınıflandırılmıştır.

Etnik bir terim olarak Laz kelimesi, ilk kez Plinius'un "Naturalis Historia" adlı eserinde, Latince olarak Lazi biçiminde (Yunancası  Λαζοί (Lazi) ve Λαζαι (Laze)) olarak geçmektedir. "Lazlık", Prokopius'un da belirttiği gibi birden fazla Kolhis kabilesi tarafından zamanla benimsenmiş bir isim olmalıdır.
Evliya Çelebi 1640'ta, Lazları bir Doğu Kafkas kavmi olan Lezgilerle isim benzerliğinden dolayı karıştırmıştır. V. Minorsky, Çan kelimesinin Yunanca Sannoi/Tzannoi kelimeleriyle aynı şeyi ifade etiğini (ISLM Laz), Prokopius ise Tzani veya Kolhisli olarak bilinen halkın artık Lazi olarak adlandırıldığından bahsetmiştir.
W.E.D Allen ve N. Marr ise başka bir Kolhis kabilesi olan Svanların, Gürcüce Çaneti olan Laz Bölgesi'ne Lazan adını verdiklerini, bu adın La (bölgesel ön takı) + Zan (Lazların eski adı: Tzan, Tsan, Çan) etimolojisine sahip olduğunu belirtmektedir.
Strabon'un, Lazların ataları olan Kolhi (κολχοί) ve o halkın yaşadığı coğrafyanın adı olan Kolheti (κολχίς) kelimelerini eş anlamda kullanması tesadüf olmayabilir. MS 7. yüzyılın sonlarında, Kolhis'in Arap işgaline uğraması Lazlar için dönüm noktası olabilecek bir çağın başlangıcı olmuştur. Tzani/Çani (Τζάνοι) kelimeleri ise Lazilerin (Λαζούς), Yunan ve Gürcü kaynaklarında geçen diğer adı olup, Bizans Kültürüne adapte olmuş Lazları ifade etmek için de kullanılmıştır.
Bu da tarihte Trabzon'da yaşayan Tzani/Tzannoi ve Tsani/Tsannoi olarak adlandırılan halkın bir Kolhis kavmi olduğunu ve Kolhis'in 3. yüzyıldan sonraki mirasçısı olan Lazikalı Lazların bölgedeki versiyonu olduğu ispatlamaktadır. Nitekim bugün Gürcülerin Lazlara Çani, Ermenilerin de "Çen" demesi bunu ispatlamaktadır.
Günümüzde Rize'nin Çamlıhemşin ilçesinde yer alan ve Lazların bölgedeki en büyük köyü durumunda olan Topluca köyünün Lazca adı Tsano'dur. Bu köy isminin Lazların eski adıyla bir bağlantısı olduğu düşünülmektedir.

Modern teoriler Kolhis halklarının Laz ve Megrellerin atası olduğunu öne sürmektedir. Bu halklar antik dönemde Güneydoğu Karadeniz bölgesinin etnik ve kültürel yapısında önemli rol oynamıştır.

Lazların da dahil olduğu Zanların tarihte ilk defa görüldükleri devlet MÖ 1350 ile MÖ 164 yılları arasında varlığını sürdürmüş Kolhis Krallığıdır. Kolhis Krallığı, günümüzde Türkiye'nin Trabzon, Rize ve Artvin şehirlerini, Gürcistan'ın ise batısını kapsayan bir alanda yaşayan Kolhis halklarının güçlenmesiyle kurulmuştur. Kolhis'in Karadeniz bölgesindeki altın, balmumu, kenevir ve bal ticaretinde önemli bir yeri vardı.
MÖ 6. yüzyılda, Kolhis'in güneyinde yaşayan halklar (Makronlar, Mosinikler ve Marlar) Ahameniş İmparatorluğu'nun 19. Satraplığı'na bağlanmıştır. MÖ 330'da, İskender Ahameniş İmparatorluğu'na son vermiştir. İskender'in ölümüyle beraber bölgede Fars soylu I. Mithridatis tarafından Pontus Krallığı kurulmuştur. Kültürel olarak krallık Helenleşmişti ve Krallığın resmi dili Grekçe idi. VI. Mithridatis, Kolhis bölgesini işgal etmiş ve oğlu Mithridatis'i Kolhis kralı olarak atamıştır.
MÖ 83-62 yılları arasında Roma'nın bölgeyi işgal etmesiyle beraber Pontus ve Kolhis Krallıkları Roma İmparatorluğu'na bağlanmıştır. Kolhis'in güney bölümleri Roma'nın Pontus Polemoniacus eyaleti, Kolhis'in kuzey bölümleri ise Roma'nın Lazicum eyaleti olmuştur. Roma'nın Kolhis bölgesinde kontrolü sadece sembolik olarak kalmıştır.
Birinci yüzyıl tarihçilerinden Memnon ve Strabon, eskiden Makronlar olarak bilinen halkın Sanniler adını taşıdığını belirtmiştir. Bu iddia Stephanos Byzantinos tarafından desteklenmiştir. İkinci yüzyıl tarihçisi Arrianus, Kolhislilerle komşu olan Tzanların Sanniler ile aynı halk olduğunu not etmiştir.

Bizanslı tarihçi Agathias'ın 6. yüzyılda tuttuğu notlara göre, Yunan mitolojisinin en eski destanlarından Argonautika'da yazanlara göre Yasun ve adamları, Altın Post'u alıp Yunanistan'a getirmek için Kolhis'e gelmişlerdi. Yasun, Altın Post'un yanı sıra Kolhis prensesi Medea'yı da ülkesine kaçırmış ve onunla evlenmişti. "Lazlar büyük ve gururlu bir halktır ve onlar, oldukça önemli başka kavimlere hükmetmektedirler. Kolhidalıların antik isimlerine bağlı olmaları ile abartılı bir şekilde gurur duyuyorlar; muhtemelen kibirli tavırları da bu yüzdendir"

Lazlar, MS 2. yüzyılda Doğu Trabzon ile Abhazya arasında kalan sahil ve hinterland bölgesinde Lazika krallığını kurdular. Arrianus, Trabzon ile Dioskuria (Sebastopolis) arasında yaşayan halkları sayarken Lazları da saymıştır: Kolhisliler, Saniyalılar, Malahonlar, Heiohlar, Helonlar, Tsitreitler, Lazlar, Apsiller, Abazglar, Sanigler.
456 yılında Roma İmparatoru Marcianus bölgeyi ele geçirmiş ve Laz Kralı Gubaz'a boyun eğdirmeyi başarmıştır. Bölgeye bizzat giden Prokopius'un notları (MS 554) yazarın "Tzani (Çani)" olarak adlandırdığı Lazlar hakkında detaylı bilgi vermektedir:

"Tzaniler, kadim zamanlardan beri, herhangi bir hükümdara bağlı olmayan bağımsız bir halk olarak yaşamışlardır. Ömürlerinin tamamını gökyüzüne doğru uzanan ve ormanlarla kaplı olan bu dağlarda yaşayarak geçirirler. Zira, toprağı işleme konusunda usta değillerdir ve memleketleri, sarp dağların en az olduğu yerlerde bile oldukça engebelidir. Bu yaylalar, engebeli olmanın ötesinde, son derece taşlık, işlenmesi zor ve hiçbir mahsule uygun olmayan bir toprak yapısına sahiptir. Onlar tarım yapacak olsalar bile, ürün yetiştirmek için yeterli toprak bulamazlar. Burada, ne araziyi sulamak, ne de tahıl yetiştirmek mümkün değildir; çünkü bu bölgede düz bir arazi bulunmaz ve hatta buralarda ağaç da yetiştiği halde, bunlar meyve vermeyen ağaçlardır. Zira bu bölge bitmek bilmeyen kışın etkisiyle, uzun süre kar altında kaldığından, ilkbaharın başlangıç dönemi son derece belirsiz ve düzensizdir. Bu nedenlerden dolayı Tzaniler eski çağlarda bağımsız bir yaşam sürmüşler, ama şimdiki imparator I. Justinianus'un saltanatı sırasında, general Tzittas'ın komutasındaki bir Roma ordusu tarafından bozguna uğratıldılar ve hepsi kısa sürede mücadeleden vazgeçerek boyun eğdiler. Böylece, tehlikeli bir özgürlüğün yerine, sıkıntısı daha az olan esareti tercih etmiş oldular. Ve onlar hemen Tanrıya itaat ederek, Hristiyanlığı kabul ettiler. Böylece yaşam biçimlerini huzurlu bir yola sokmuş oldular ve daha sonra düşmana karşı sefere çıkıldığında, her zaman Romalıların yanında yer aldılar."
Prokopius, Lazların, Roma İmparatorluğu'nun doğu sınırını korumaları karşılığında yarı bağımsız krallıklarında özgür bir hayat sürdüğünü bildirmekteydi.
Latinlerin 1204'te Konstantinopolis'i işgal etmeleriyle, Bizans imparatorluğu yapmış Komnenoslar Trabzon'a kaçıp yeni bir devlet kurdular. Trabzon İmparatorluğu yönetiminde, Bizans yanlısı Yunanlar ile Kafkasyalıların konfederal yönetiminin desteklediği Lazlar arasında bir iktidar mücadelesi başladı. Bunun üzerine Gürcü kraliçesi Tamar'ın desteğiyle, 1204'te Rize ve çevresinde "Théma Grand de Lazia" (Büyük Laz Ülkesi Eyaleti) kuruldu.
1282'de, İmereti Krallığı Trabzon'u işgal etti. İşgal sonucunda Gürcüler Trabzon'u ele geçiremedi ama Trabzon İmparatorluğu'nun bazı bölgelerini işgal etti. Lazların yaşadığı bu bölgeler, İmereti Krallığı'na bağlandı.

Fatih Sultan Mehmed, 26 Ekim 1461 tarihinde Trabzon'u fethedip Osmanlı Devleti topraklarına katmıştır. Trabzon'un doğusunda 1204 yılında kurulan Büyük Lazia Theması'nın bir kısmı da Osmanlı Devleti'ne katılmıştır. Osmanlı Devletine bağlanan bölge, kimi kaynaklara göre Pazar'daki Melyat Deresi'ne kadar, kimi kaynaklara göreyse Fındıklı'ya kadardır. Osmanlı Devleti hakimiyeti dışında kalan Laz toprakları ise Gürcülerin yönetiminde kalmıştır. Lazların yaşadığı toprakların bir kısmı Guria, İmereti ve Samtshe'nin arasında idi. Büyük kısmı ise Samtshe'ye bağlıydı. 1535'teki Murcaheti Savaşı ile beraber Lazların yaşadığı bölge Guria Prensliği'ne bağlanmıştır. 1547'de Osmanlılar, günümüz Gürcistan'ın güneybatısındaki Gonio'yu ele geçirir. I. Selim'e karşı savaşan Laz halkına komutanlık eden Kahaber, birçok kez Osmanlı kuvvetlerini Lazların yaşadığı bölgede mağlup eder. Trabzon valisi I. Selim'in yeniçerilerinin savaşa dahil olmasıyla beraber savaşın gidişatı değişir ve Kahaber öldürülür. Osmanlılar Kahaber'in ölümüyle Lazların yaşadığı bölgeye girmeye muvaffak olurlar. Savaş aralıksız üç ay sürer ve Lazların erzakları tükenir. Laz askerlerin yaklaşık 3/4'ü Osmanlılarca öldürülür ve direniş kırılır. Nihayetinde Lazlar teslim olur ve Trabzon'un işgaliyle başlayan Trabzon İmparatorluğu'nun Osmanlılarca ilhakı tamamlanır. Gonio, 1878'te Rusya ile imzalanan Reasürans Tretesi ile Batum Rusya'ya bağlanana kadar Lazistan Sancağı'nın merkezi olur.
Lazların bazı kaynaklara göre kanlı olan asimilasyonu yaklaşık 300 yıl sürer. Bu süre zarfında Lazların Gürcü ve Hristiyanlıkla olan bağlantıları sona erer. Bölgede yaşayan ve Ortodoks kalmaya devam eden azınlık, İstanbul Rum Ortodoks Patrikhanesine inanmaya zorlanır. Bir zamanlar Gürcü Ortodoks Kilisesi'ne inanan Ortodoks Lazlar, Rum Ortodoks Patrikhanesine inanmalarını takriben Rumlaşırlar. İstanbul'daki Rum Kilisesi'ne inanan Lazlar zamanla Lazcayı unutur ve kimliklerini kaybederler. Helenleşen Lazlar Pontus Rumcası konuşmaya başlar. Bununla beraber Müslümanlığa geçen Lazlar Lazca konuşmaya devam ederler. 17 yüzyılın ortalarında Tunus'ta valilik yapan ve "Dayı" unvanını taşıyan birçok kişi Laz kökenlidir: Muhammed Laz (1647-1653), Mustafa Laz (1653-1665) ve Ali Laz (1673). Kahire'de heykeli

Ada, çevresi bütünüyle sularla çevrili kara parçasına verilen addır. Yeryüzündeki adaların bütünü on milyon kilometrekarelik bir yer kaplar. Adalar, tek tek olabileceği gibi, gruplar halinde de olabilir. Bu şekildeki adalara “takımada” adı verilir. Yarımada ise suyla çevrili, ancak bir tarafından ana kara parçasına bağlı bulunan coğrafi şekildir.
Yer bilimi açısından adalar, kıtasal adalar ve okyanus adaları olmak üzere temelde ikiye ayrılır. Yüzen adalar ise yeni bir yer bilimi konusudur.

Kıtasal adalar, komşu kıta kütlelerinin bir uzantısıdırlar. Tektonik hareketler, kara kütlesinin yer değişmesi sonucu komşu kıtadan ayrılarak ya da denizin ya da karanın yer bilim zamanlarındaki alçalması ya da yükselmesiyle oluşurlar.  Örneğin Madagaskar Adası; birinci zamanda “Avustralya-Hint-Madagaskar” kıtasının bir parçasıdır; kara kütlesinin yer değiştirmesi sonucu oluşmuştur.
Denizin ya da karanın alçalması ya da yükselmesiyle oluşan karasal adalara Büyük Britanya, Grönland ve New Foundland örnek verilebilir. Bunlarda ada ve komşu kıta, birbirlerinden oldukça sığ bir deniz kesimiyle ayrılmışlardır.
Tortul birikintilerin göl, ırmak ve denizlerde kıta sahanlığı boyunca oluşturduğu deltalar da karasal adalar sınıfındadır.

Okyanus adaları, tektonik hareketlere dayalı volkanik kökenlidirler. Volkanik adalar, püskürmeyle biriken maddelerin okyanus yüzeyinde yükselmesiyle oluşurlar. Tipik örneği, Polinezya, Melanezya ve Mikronezya takım adalarının çoğu yüzeyden az çok uzak bir denizaltı tabanının üzerindeki volkanik akıntıların sonucudur. Yeni Zelanda, Yeni Gine ve Melanezya'nın bazı adaları dağlık yüzey şekillerini ve bugünkü biçimlerini toprak hareketleri sonucunda almıştır. Kıvrılmalar ve kırılmalar genellikle çok yenidir ve bu adalarda sık sık deprem olur.

Ayrıca aşınan ve çöken yanardağ konilerinin çevresinde mercanlar tarafından oluşturulan sığ kayalıklara da mercan adaları (Atol) denmektedir. Örneğin, Avustralya'nın kuzeydoğusundaki Büyük Set Resifi. Fakat, Yeni Zelanda'da Avustralya'nın güneyinde ve bazı takım adalarda mercan kayalıkları yoktur: Markiz Adaları gibi. Üstelik denizaltı sığlıkları bazı mercan oluşumlarına taban yerine geçmiş ve Gilbert, Tuamotu gibi bazı takımadalar tamamıyla atollerden oluşmuştur.  
Volkanik kökenli adalar, uzun, dar ve genellikle kıvrılan sıralar biçimi aldıklarında “ada yayı” diye adlandırılırlar. Ada yayları yer kabuğunun tektonik dilimlerinin birbirine yaklaştığı yerde oluşurlar. Bir dilim diğerinin altına kayar; kayan bölge, ada yayına paralel bir bir derin deniz kırığı biçiminde belirir; alta kayan dilim, eriyip, magmayı oluşturur; magma da, yayın yanardağları arasından yeniden yukarı fışkırır. Yay ile kırık arasında kalan bölgede, kayan dilimin parçacıkları ve yayda oluşan aşınma, denizde tortulların birikmesine yol açar. Birçok yay, kayan dilimin bulunduğu bölgeye doğru kabararak kıvrılır. Böylece ada oluşur.
Tipik örnekleri: Aleut Adaları ve Kuril Adalarıdır. Ama Tonga, Kermadec ve Mariana Adaları ise bu oluşumdan farklı olarak iki dilim arasında yer almaktadırlar. 
Çeşitli birikme-aşınma süreçleri sonunda bazı ada yayları kıta kütlesi içerisinde kalabilir. Güney Amerika Andları ve Kuzey Amerika'nın batısındaki Cascade Dağları tipik örneklerdir.
Avustralya'yı dört tarafı denizlerle çevrili olduğu için ada olarak nitelemek yanlıştır. Çünkü bir kara parçasını ada olarak tanımlamak için o kara parçasının bir anakaraya bağlı olması gerekir. Avustralya bir anakaraya bağlı olmadığı için bir kıta olarak nitelendirilmiştir. Örneğin: Grönland Adası, Kuzey Amerika anakarasına, Japonya adaları Asya anakarasına bağlı olduğu için ada olarak nitelendirilmiştir.

Deniz, göl ya da akarsuların üzerinde akıntının ve rüzgârın etkisi ile hareket edebilen ve etrafı su ile çevrili kara parçalarına yüzen ada denilir. Yüzen ada oluşumu ve kullanımları açısından yeni bir yer bilimi konusudur.

Meksika’daki Xochimilco Gölü üzerindeki Chinampa denilen yüzen adalar; kuraklık nedeniyle gölün sularının çekilmesi sonucu bu adaların sayısı oldukça azalmıştır.
İtalya’da bulunan Roma yakınlarındaki göl üzerindeki 1 km2' lik yüzen ada koruma altındadır; kuşları ve bitki örtüsüyle Dünya'nın sayılı ekolojik bölgeleri arasındadır.
Peru-Bolivya sınırı yakınındaki Peru'nun Puno şehrinde Titikaka Gölü üzerindeki Uros Yüzen Adası üzerinde yerleşim yerleri de vardır. Ortalama ömrü altı sene olan bu ada, zamanla kendini yenileyebilmektedir.
Denizin üzerindeki yüzen adalara en tanınmış örnek: Sargassum Yüzen Adası'dır. Kuzey Atlantik’in ortasında akıntılar nedeniyle Sargassum denilen bir cins su yosununun birikmesi sonucu oluş olup Kristof Kolomb tarafından bulunmuştur. Bugün deniz biyologlarınca çok ilginç bulunmakta ve yüzen bir hayvanat bahçesi olarak değerlendirilmektedir. Sargassum'un kolları arasında her cins balık, küçük yengeçler, karidesler ve binlerce çeşit küçük canlı yaşamını sürdürür. Su yosunlarından oluşan bir başka yüzen ada da Pasifik'te Kaliforniya açıklarında bulunmaktadır. Macrocystis adlı dev su yosunundan endüstride çok kullanılan ‘algin’ adlı bir madde çıkarılır.

Solhan ilçesi Hanzarşah Köyü Aksakal Gölü ortasında hareket eden üç ada vardır. Adalar, göl içinde bağımsızdır. Üstüne binildiği zaman sal gibi her tarafa ağır ağır hareket etmektedir. Adanın üzerinde 4-5 tane bodur ve dış budak ağacı mevcuttur. Çevredeki bitkiler gölün mevcut suyu ile beslenmektedir. Ada üzerinde bulunan ot kökleri sarılıcı olması nedeniyle toprak tamamen bitki kökleri ile kaynamış ve yapışmış durumdadır. Ayrıca gölün ortasında bulunan adanın yapısı incelendiğinde çayır, ayrık ot ve suda yetişen çeşitli bitkilerin ada üzerinde mevcut olduğu görülmektedir.
Erzurum Olur İlçesi Ormanağzı Köyü Sülüklü Göl'ünde bir tane yüzen ada bulunmaktadır. Adıyaman Çat Baraj Gölü'nde sular kabarınca yüzen adalar ortaya çıkmaktadır. Kayseri Sultansazlığı'ndaki gölcüklerde yüzen saz adaları ortaya çıkmıştır. Denizli Işıklı Gölü'nün değişik kesimlerinde "hopa" denilen adalar, İçel Gülnar İlçesi Demirözü Köyü Adalıgöl'e ismini veren ada, Afyonkarahisar Eber Gölü'ndeki, Konya Akşehir Gölü'ndeki birer ada bilinen yüzen adalardır. Erzincan'a bağlı Ahmetli Köyü'nün güneydoğusunda, Ahmediye Gölü'ndeki, Ahmediye yüzen adasının boyu 48 metre, eni ise 1½ metre ile beş metre arasında değişmekte, kalınlığı 30 ile 60 santimetre arasındadır. Yüzen adanın yüzölçümü yaklaşık 105 metrekaredir. Ada tamamen bitkisel kökenli organik artıkların uygun şartlarda birikmesiyle oluşmuştur. Ayrıca Kızılırmak Kanyonu üzerinde de yüzen adalar vardır.

Uluslararası hukukta adaların durumu bulundukları yere göre değişir:

Karasuları içinde yer alan ada; kıyının bir eki sayılır.
Ada bir akarsu üzerinde iki devlet sınırında bulunuyorsa, akarsuyun orta çizgisi ile iki devlet arasında bölüşülür.
İki devlet arasında bölümsüz bir akarsu üzerindeki ada, iki tarafın da ortak mülkü sayılır.

Türkçe ada sözcüğünün Eski Türkçe ātaġ sözcüğünden geldiği ve bu sözcüğün Farsçaya da ādāġ şeklinde geçmiş olduğu belirtilir. Türkçede ada anlamında aral, cezire (<Arapça) ve simek sözcükleri de çeşitli sözlüklerde kayıtlıdır. Bunlardan aral sözcüğü bazı sözlüklerde takımada anlamında kayıtlıdır.

Tektonik
Tortul kayaçlar
Volkanik
Mercan adası
Magma
Yüzen ada
Türkiye'deki adalar listesi

Bir adanın oluşumu - flash24 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Definition of island22 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. from United Nations Convention on the Law of the Sea
Listing of islands from United Nations Island Directory.

Meydan Larousse Ansiklopedisi
Grollier Ansiklopedisi
Ada24 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Adriyatik Denizi (İngilizce telaffuz: [eɪdriˈætɪk]), Akdeniz'in bir parçası olan ve İtalya Yarımadası ile Balkan Yarımadası arasında kalan uzun bir körfezdir. Adriyatik, Akdeniz'in en kuzeydeki koludur ve Otranto Boğazı'ndan (İyonya Denizi'ne bağlandığı yer) kuzeybatıya ve Po Ovası'na kadar uzanır. İtalya, Arnavutluk, Hırvatistan, Bosna-Hersek, Slovenya ve Karadağ'ın denize kıyısı bulunmaktadır. Adriyatik, çoğu doğu kıyısının Hırvat kesiminde yer alan 1.300'den fazla adaya sahiptir. Kuzeyi en sığ, güneyi en derin olmak üzere üç havzaya ayrılmıştır ve maksimum 1.233 metre (4.045 ft) derinliğindedir. Bir su altı sırtı olan Otranto Sill, Adriyatik ve İyonya Denizleri arasındaki sınırda yer almaktadır. Hakim akıntılar Otranto Boğazı'ndan saat yönünün tersine doğu kıyısı boyunca ve batı kıyısı (İtalya) boyunca tekrar boğaza akar. Adriyatik'teki gelgit hareketleri azdır, ancak zaman zaman daha büyük genliklerin meydana geldiği bilinmektedir. Adriyatik'in tuzluluk oranı Akdeniz'den daha düşüktür, çünkü Adriyatik, Akdeniz'e akan tatlı suyun üçte birini bir seyreltme havzası görevi görerek toplar. Yüzey suyu sıcaklıkları genellikle yazın 30 °C (86 °F) ile kışın 12 °C (54 °F) arasında değişir ve Adriyatik Havzası'nın iklimini önemli ölçüde yumuşatır.
Adriyatik Denizi, Mezozoik çağda Afrika levhasından ayrılan Puglia veya Adriyatik Mikroplakası üzerinde yer almaktadır. Levhanın hareketi, Avrasya levhası ile çarpışmasının ardından çevredeki dağ zincirlerinin oluşumuna ve Apenin tektonik yükselmesine katkıda bulundu. Geç Oligosin'de, Adriyatik Havzası'nı Akdeniz'in geri kalanından ayıran Apenin Yarımadası ilk kez oluştu. Adriyatik'te her türlü tortu bulunur ve malzemenin büyük bir kısmı Po ve batı kıyısındaki diğer nehirler tarafından taşınır. Batı kıyıları alüvyonlu veya teraslı, doğu kıyısı ise belirgin karstifikasyon ile oldukça girintilidir. Adriyatik'te denizin karstik habitatlarını ve biyoçeşitliliğini korumak için oluşturulan düzinelerce deniz koruma alanı bulunmaktadır. Deniz, flora ve faunada bol miktarda bulunur, çoğu endemik, nadir ve tehdit altında olan 7.000'den fazla tür Adriyatik'e özgü olarak tanımlanmıştır.
Adriyatik kıyılarında 3.5 milyondan fazla insan yaşamaktadır; bu kıyılarda yer alan en büyük şehirler ise Bari, Venedik, Trieste ve Split'tir. Adriyatik kıyılarındaki ilk yerleşimler Etrüsk, İlirya ve Yunan'dır. MÖ 2. yüzyılda, kıyılar Roma'nın kontrolü altındaydı. Orta Çağ'da, Adriyatik kıyıları ve denizin kendisi, başta Bizans İmparatorluğu, Hırvatistan Krallığı, Venedik Cumhuriyeti, Habsburg Monarşisi ve Osmanlı İmparatorluğu olmak üzere bir dizi devlet tarafından çeşitli derecelerde kontrol edildi. Napolyon Savaşları, Birinci Fransız İmparatorluğu'nun kıyı kontrolünü ele geçirmesi ve İngilizlerin bölgedeki Fransızlara karşı koyma çabasıyla sonuçlandı ve sonunda Doğu Adriyatik kıyılarını ve Avusturya için Po Vadisi'nin büyük bir kısmını güvence altına aldı. İtalya'nın birleşmesinin ardından, İtalya Krallığı doğuya doğru genişlemeye başladı ve bu 20. yüzyıla kadar devam etti. I. Dünya Savaşı ve Avusturya-Macaristan ile Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşünden sonra, doğu kıyılarının kontrolü Yugoslavya ve Arnavutluk'a geçti. 1990'larda Yugoslavya'nın dağılmasının ardından Adriyatik kıyılarında dört yeni eyalet meydana geldi. İtalya ve Yugoslavya deniz sınırları üzerinde 1975 yılına kadar anlaşmaya vardılar ve bu sınır Yugoslavya'nın ardıl devletleri tarafından tanınmasına karşın, Slovenya, Hırvatistan, Bosna-Hersek ve Karadağ arasındaki deniz sınırları halâ tartışmalıdır. İtalya ve Arnavutluk 1992 yılında deniz sınırları üzerinde anlaştılar.
Balıkçılık ve turizm, Adriyatik kıyılarının tamamında önemli gelir kaynaklarıdır. Adriyatik Hırvatistan'ın turizm sektörü, ekonomik açıdan Adriyatik Havzası'nın geri kalanından daha hızlı büyüdü. Deniz taşımacılığı da bölge ekonomisinin önemli bir koludur. Adriyatik'te her biri yılda bir milyon tondan fazla yük elleçleyen 19 liman bulunmaktadır. Adriyatik'te yıllık kargo cirosuna göre en büyük liman Trieste Limanı iken, yıllık hizmet verilen yolcu bakımından en büyük liman ise Split Limanı'dır.

Adriyatik isminin etimolojisi, adını muhtemelen su veya deniz anlamına gelen İlirya adurundan alan Etrüsk yerleşim yeri olan Adria ile ilişkilidir. Klasik Antik Çağ'da deniz, Mare Adriaticum veya daha az sıklıkla "yukarı deniz" anlamına gelen Mare Superum olarak bilinmekteydi. Bununla birlikte, iki terim eş anlamlı değildi. Mare Adriaticum genel olarak Adriyatik Denizi'nin Venedik Körfezi'nden Otranto Boğazı'na kadar uzanan genişliğine karşılık gelmektedir. Bu sınır, Roma yazarları tarafından daha tutarlı bir şekilde tanımlandı. Erken Yunan kaynakları, Adriyatik ve İyon denizleri arasındaki sınırı, Venedik Körfezi'nin bitişiğinden Peloponnese'nin güney ucuna, Sicilya'nın doğu kıyılarına ve Girit'in batı kıyılarına kadar çeşitli yerlere yerleştirdi. Mare Superum ise normalde hem modern Adriyatik Denizi'ni hem de Apenin yarımadasının güney kıyılarındaki denizi, Sicilya Boğazı'na kadar kapsıyordu. 
Bu dönemde Dalmaçya veya Illyricum kıyılarındaki sular için kullanılan bir başka isim de Mare Dalmaticum'du.
Adriyatik Denizinin çevresindeki ülkelerin dillerindeki isimleri şunlardır: Arnavutça: Deti Adriatik; Emilian: Mèr Adriatic; Furlanca: Mâr Adriatic; Yunanca: Αδριατική θάλασσα – Adriatikí thálassa; İstro-Rumence: Marea Adriatică; İtalyanca: Mare Adriatico; Sırp-Hırvatça: Jadransko more, Јадранско море; Slovence: Jadransko morje; Venedikçe: Mar Adriàtico. Sırp-Hırvatça ve Slovencede deniz genellikle sadece Jadran olarak anılır.

Adriyatik Denizi, güneybatıda Apenin veya İtalyan Yarımadası, kuzeybatıda İtalya'nın Veneto ve Friuli-Venezia Giulia bölgeleri, kuzeydoğuda Slovenya, Hırvatistan, Bosna-Hersek, Karadağ ve Arnavutluk - Balkan yarımadası ile çevrili yarı kapalı bir denizdir. Güneydoğuda, Adriyatik Denizi 72-kilometre (45 mi) genişliğindeki Otranto Boğazı'nda İyonya Denizi'ne bağlanır. Uluslararası Hidrografi Örgütü (IHO), Adriyatik ve İyonya denizleri arasındaki sınırı, Arnavutluk'taki Butrinto Nehri'nin (39°44'N enleminde) ağzından Korfu'daki Karagol Burnu'na, bu adadan Kephali Burnu'na (bu ikisi 39°45'N enlemindedir) ve daha sonra Santa Maria di Leuca Burnu'na (39°48'N enleminde) uzanan bir hat olarak tanımlamaktadır. Kuzeybatıdan güneydoğuya 800 kilometre (500 mi) boyunca uzanan Adriyatik Denizi 200 kilometre (120 mi) genişliğindedir. 138.600 kilometrekarelik bir alanı kaplar ve 35.000 kilometre küp hacme sahiptir. Adriyatik 40° ila 45°47' kuzeyden kuzeybatıya uzanır ve Akdeniz'in en kuzey kısmını temsil eder. Deniz, coğrafi olarak Kuzey Adriyatik, Orta Adriyatik ve Güney Adriyatik olarak üçe ayrılır. Adriyatik Denizi drenaj havzası 235.000 kilometrekarelik (91.000 sq mi) bir alanı kaplar ve 1.8'lik bir kara-deniz oranına sahiptir. Drenaj havzası ortalama yüksekliği deniz seviyesinden 782 metre (2.566 ft) yüksekte olup, ortalama eğimi 12.1°'dir. Po, Soča, Krka, Neretva, Drin, Boyana ve Vyosa, Adriyatik'e boşalan başlıca nehirler arasındadır. 19. yüzyılın sonlarında Avusturya-Macaristan İtalya'nın Trieste şehrindeki Sartorio iskelesinde ortalama Adriyatik Denizi seviyesini kullanarak bir yükseklik karşılaştırmalı jeodezik ağ kurdu. Bu karşılaştırma ölçütü daha daha sonra Yugoslavya tarafından kabul edilen Avusturya tarafından ve dağılmasından sonra ortaya çıkan devletler tarafından muhafaza edildi. 2016 yılında Slovenya, kıyı kasabası Koper'deki iyileştirilmiş deniz seviyesi ölçüm istasyonuna atıfta bulunan yeni bir yükseklik ölçütünü kabul etti. Akdeniz üzerinde de büyük bir meteorolojik etkiye sahip olan Alpler, Trieste çevresindeki Duino ve Barcola'ya doğru Adriyatik'e uzanır.

Adriyatik Denizi'nde, büyük kısmı doğu kıyıda yer alan ve 1.246'sı Hırvatistan'a ait olmak üzere 1.300'den fazla ada ve adacık bulunmaktadır. Bu sayı, gelgit sonucu zaman zaman su yüzeyine çıkanlar da dahil olmak üzere her büyüklükteki ada, adacık ve kayaları kapsamaktadır. Hırvat adalarında, her biri yaklaşık 40.578 kilometrekare (15.667 sq mi) aynı alanı kaplayan en geniş alana sahip Cres ve Krk adaları ile deniz seviyesinden 780 metre (2.560 ft) yüksekliğe ulaşan en yüksek Brač adası yer almaktadır. Hırvat adaları, aralarında en fazla nüfusa sahip Krk, Korcula ve Braces olmak üzere daimi ikametgâh edilen 47 adayı barındırmaktadır. Adriyatik'in batı kıyısındaki adalar (İtalyan), karşı kıyıdakilerden daha küçük ve daha az sayıdadır; en iyi bilinenleri Venedik şehrinin inşa edildiği 117 adadır. Yunanistan'ın Korfu adasının kuzey kıyısı da IHO tarafından tanımlandığı şekilde Adriyatik Denizi'nde yer almaktadır. IHO sınırı, Diapontia Adaları'nı (Korfu'nun kuzeybatısı) Adriyatik Denizi'ne konumlandırmaktadır.

Adriyatik Denizi'ndeki münhasır ekonomik bölgeler:

Adriyatik Denizi'nin ortalama derinliği 2.595 metre (8.514 ft) ve maksimum derinliği ise 1.233 metre (4.045 ft)'dir, ancak Kuzey Adriyatik havzası nadiren 100 metre (330 ft) derinliği aşmaktadır. Venedik ile Trieste arasında, Ancona ile Zadar'ı birbirine bağlayan bir hatta uzanan Kuzey Adriyatik havzası, kuzeybatı ucunda sadece 15 metre (49 ft) derinliğindedir; güneydoğuya doğru giderek derinleşmektedir. Akdeniz'in en büyük sahanlığıdır ve aynı zamanda bir seyreltme havzası ve alt su oluşumu bölgesidir. Orta Adriyatik Havzası, 270-metre (890 ft) derinliğindeki Orta Adriyatik çukuru ile Ancona–Zadar hattının güneyinde yer almaktadır. 170-metre (560 ft) derinliğindeki Palagruža Sill, Orta Adriyatik Çukuru'nun güneyinde yer almaktadır ve onu 1.200-metre (3.900 ft) derinliğindeki Güney Adriyatik Çukuru ve Güney Adriyatik Havzasından ayırmaktadır. Güney Adriyatik Havzası, bağlı olduğu Kuzey İyon Denizi'ne birçok açıdan benzerdir. Enine, Adriyatik Denizi de asimetriktir. Apennine Yarımadası'nın kıyısı nispeten pürüzsüzdür, çok az ada vardır ve Monte Conero ve Gargano burnu denize tek önemli çıkıntıdır, bunun aksine, Balkan Yarımadası'nın kıyısı, özellikle Hırvatistan'da çok sayıda ada ile engebelidir. Apenin Dağları'nın kıyı şeridinden daha uzakt

Adriyatik veya Puglia levhası, Kretase döneminde büyük bir transform fay boyunca Afrika levhasından kopan ve esas olarak kıta kabuğunu taşıyan küçük bir tektonik levhadır. Adriyatik levhası adı genellikle levhanın kuzey kısmına atıfta bulunulduğunda kullanılır. Adriyatik/Puglia levhası, Avrasya levhası ile çarpıştıktan sonra, plakanın bu kısmı Alpin Orojenezi sırasında deforme oldu.
Adriyatik/Puglia levhasının, Avrasya levhasından bağımsız olarak, saat yönünün tersine küçük bir dönüş bileşeni ile NNE yönünde hareket ettiği düşünülmektedir. İkisini ayıran fay bölgesi, Alpler'den geçen Periadriyatik fayıdır. Çalışmalar, Avrasya kıtasal kabuğunun deforme olmasının yanı sıra, levha tektoniğinde alışılmadık bir durum olan Adriyatik levhasının altına doğru bir dereceye kadar battığını göstermektedir.

Ahtabolu veya Ahtenbolu (Bulgarca: Ахтопол Ahtopol), Güney Bulgaristan'ın Karadeniz kıyısında konumlanmış bir sahil kasabasıdır. Burgaz ilinin güneydoğusundaki bir burunda yer alan Ahtapol, Bulgaristan-Türkiye sınırına yakındır. Bulgaristan'ın en güneyindeki kasabalardan biridir. Istranca Doğa Parkı burada konumlanmıştır.
Antarktika'daki Ahtopol Zirvesi, adını bu kasabadan almıştır.

Ahtapol'de Neolitik dönemden kalma Trak yerleşimlerinin kalıntıları tespit edilmiştir. Muhtemelen MÖ 440-430'lü yıllarda Antik Yunanlar kenti kolonileştirilmiştir. Araştırmacılara göre şehir Atinalılar tarafından kurulmuştur. Romalılar bölgeye Peronticus adını vermiştir. Barbar istilalarıyla harap olan kenti yeniden inşa eden Bizanslı lider Agathon ise kenti Agathopolis (Yunanca: Αγαθόπολις) olarak adlandırmıştır. Diğer kaynaklara göre, kent MÖ 323'te bu ismi almıştır. Antik dönemde kentin adı Aulaiouteichos  veya Alaeouteichos olarak geçmekteydi. 

Orta Çağ'da kasaba, Bizans ile Bulgar İmparatorluğu arasında sık sık el değiştirmiştir. Orta Çağ kaynakları, Ahtopol'den Bizans, İtalyan ve birçok ülkeden gemilerin geldiği canlı bir ticaret limanı olarak bahseder. 14. yüzyılın sonlarında Osmanlı birliklerinin işgaliyle kasaba Ahtenbolu olarak adlandırılmıştır. Kasaba 1453'te Osmanlı egemenliğine girmiştir. 1498 tarihli bir Osmanlı vergi sicilinde Ahtopol'da 158 Hristiyan ailenin yaşadığı yazmaktadır. Aile isimlerinin çoğu Yunanca olsa da  Slav (Bulgar) isimli aileler de yer almaktadır. 1898'de Ahtopol, 300'ü Rum ve 110'u Bulgar olmak üzere 410 kişinin ikamet ettiği bir kasabaydı. 19. yüzyılda, Karadeniz ve Akdeniz'den gelen gemilerin balıkçılık ve denizaşırı yaptığı bir ticaret merkeziydi. Kentte bağcılık da gelişmiştir.
Ahtopol, deniz korsanları (genellikle Kafkasyalı Lazlar) tarafından defalarca yakılmış ve harap edilmiştir. 1918'de çıkan yangında şehir neredeyse tamamen yok olmuştur. Kasabada 8 metre yüksekliğinde ve 3.5 metre genişliğinde bir kale, 12. yüzyıldan kalma Aziz Yani manastırı ve üzerine atlı gravürü oyulmuş bir çeşmenin kalıntıları bulunmaktadır. Kasabada ayrıca 1796'ya tarihlenen bir kilise bulunmaktadır. Osmanlı kaynaklarında "Ahtabolu" adıyla geçen kasaba, 1878-1912 yılları arasında Edirne Vilayetinin Kırkkilise sancağına bağlı  bir kaza merkeziydi. Evliya Çelebi 1663 yılında buradan geçmiş ve Seyahatnamesinin 6. cildinde kasabadan "Ahtabolu" olarak bahsetmiştir.
Balkan Savaşları'ndan sonra, Osmanlı İmparatorluğu bölgeyi Bulgaristan'a bırakmış, kasabadaki Yunanlar yavaş yavaş Yunanistan'a taşınmıştır. Yerli halkın yerine çoğunluğu Doğu Trakya'dan olmak üzere (özellikle Pınarhisar'dan) 150 Bulgar aile yerleştirilmiştir.

1984 ve 1990 yılları arasında Ahtopol yakınlarından 28 Sovyet tipi M-100 sondaj roketi fırlatılmıştır. [1] 14 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ahtopol'de ılıman dönencealtı iklimi (Köppen iklim sınıflandırması: Cfa) görülmektedir.

"Ahtopol". Krajbrežna Strandža: Toponimi i hidronimi. Sofya: Universitetsko izdatelstvo "Sv. Kliment Ohridski". 2001. ss. 12-20. ISBN 954-07-1541-5. 

Ahtopol hakkında bilgi13 Temmuz 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ahtopol tatil kasabası hakkında bilgi ve resimler 9 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Akarsu, yeryüzünde ya da yer altında belirli bir yatak içinde, eğim boyunca sürekli veya zaman zaman akan sudur. Çoğunlukla tatlı sudan oluşan akarsular, tatlı su gölleriyle birlikte insanlığın temel su ihtiyacını karşılamak için kullanılırlar. Bunun yanında gıda, enerji ve turizm sektörleri tarafından da kullanılırlar.

Türkçede akarsular adlandırılırken akarsuyu belirtmek için çay, dere, öz, özen ya da ırmak gibi sözcükler getirilir. Bu konuda adı Türkçeleştirilen yabancı kökenli Fırat ırmağı bu sözleri içermezken, Türkçe kökenli olan Kızılırmak, Bakırçay gibi adlar kendiliğinden bu sözleri içerir.

Havza: Akarsuyun kaynağı ile ağzı arasında, akarsuya su veren tüm alanı kapsar. Akarsuyun kollarıyla birlikte sularını topladığı alandır. Akarsuyun açık denizlere okyanuslara ulaşması durumunda açık havza, bir göle, bataklığa dökülmesi veya çölde buharlaşarak yok olması durumuda kapalı havza oluşur.
Akarsu vadisi: Akarsuların, içinde aktıkları yatağı aşındırmalarıyla ortaya çıkan çukurluktur.
Su bölümü çizgisi: İki akarsu havzasını birbirinden ayıran sınırdır. Genellikle dağların doruk noktalarından geçerler.
Kaynak: Akarsuyun doğduğu alandır.
Yatak: Akarsuyun içinde aktığı çukurluğa yatak denir. Akarsuyun kıyılarının sınırladığı alan, suyun doldurduğu kısımdır.
Kol: Ana akarsuya havzasında karışan, dökülen her bir akarsuya verilen ad. Akarsuyun kolları çoğunlukla akarsudan daha küçüktür. Akarsuyun kolunun kendisinden büyük veya eşit olduğu durumlarda ana akarsuyun hangisi sayılacağı sorunu oluşur. Bu durumda kolların debisi, akış doğrultusu veya boyu, ana akarsuyu belirlemekte kullanılır.
Ağız: Akarsuyun bir başka akarsuya, göle, deniz veya okyanusa döküldüğü yere verilen isim. Akarsuyun en alçak kesimidir. Bazı durumlarda yer adı olarak kullanılır. Melen Çayı'nın Karadeniz'e döküldüğü yerde kurulan köy: Melenağzı Köyü.
Akım (debi): Akarsuyun herhangi bir kesitinden saniyede geçen su miktarını ifade eder. Genellikle m³/sn olarak ifade edilir.
Akarsu rejimi: Akarsuyun taşıdığı su miktarının (akım) yıl içinde değişimini ifade eden kavramdır. Akarsular kabaca; düzenli rejimli, düzensiz rejimli ve karma rejimli akarsular olarak üçe ayrılır.
Düzenli rejimli akarsu: Taşıdığı su miktarının yıl içinde fazla değişmeyen akarsuyun rejimidir. Yağışın düzenli olduğu ekvatoral iklim bölgesinde görülür.
Düzensiz rejimli akarsular: Yağış rejiminin düzensiz olduğu alanlarda görülür. Akdeniz, Muson, Savan ve Karasal iklim alanlarındaki akarsuların rejimidir.
Akarsu kavşağı: İki veya daha fazla akarsuyun birleştiği yer.
Akarsu Ağı:(Drenaj ağı): Ana akarsu ve kollarının oluşturulduğu şebekedir.
Talveg: Akarsu yatağının en derin noktalarının birleştirilmesi ile oluşan hat. Türkiye-Yunanistan sınırı Meriç ırmağı talveg çizgisidir.
Dolanma (eğrilik) oranı: Akarsuyun talveg uzunluğu ile kuş uçuşu uzunluğu arasındaki orandır.

Akarsuları sınıflandırmakta birçok kategorik yol izlenebilir. Aşağıda bazı sınıflandırmalar verilmiştir.

Sürekli akarsular ve süreksiz akarsular (mevsimlik akarsular) adlandırmaları, yılın tüm dönemi akış gösteren sürekli akarsular ile genellikle yarı kurak ya da kurak bölgelerde görülen kısa yağış dönemlerine akışın gözlenebildiği akarsuları birbirinden ayırmak için kullanılır. Haritalarda süreksiz akarsular kesikli mavi çizgilerle gösterilir. Sel rejimli akarsular:. Uzun süre yatağı kuru olup, yağıştan sonra su taşıyan çöl akarsularıdır.

Akarsular debisine göre küçükten büyüğe sırasıyla Dere, Çay ve Nehir (Irmak) olarak adlandırılır

Akma ortamına göre akarsular, yeraltı ve yerüstü akarsuları olmak üzere ikiye ayrılır.

Akarsu morfolojisi
Akarsu bilimi

Akçakoca, Batı Karadeniz Bölgesi'nde Düzce iline bağlı bir ilçedir.
Akçakoca, Karadeniz kıyı şeridinde 35 km uzunluğunda bir kumsala sahiptir. Özellikle 1950'den sonra turistik bir yer hâline gelmeye başlamıştır. Bunda özellikle Ankara ve İstanbul gibi büyük şehirlere 3 saatlik bir uzakta olmasının etkisi vardır. Ankara ve İstanbul'dan sonra Zonguldak ve Bursa'dan oldukça turist çekmektedir. Akçakoca denizi ve kumsalından başka bitki örtüsü bakımından bakir güzelliğiyle de turistleri çekmektedir. Ziyaretçilerin gece olduğunda kesinlikle ziyaret ettiği ve şehir halkının geceleri çıkıp dolaştığı Çınar Caddesi adını cadde boyu bulunan ağaçlardan almaktadır. Kayın, kestane, ıhlamur, çınar, meşe ağaçlarından oluşan bitki örtüsü tatilcileri çekmektedir. Fındık üretimi halkın gelirinde büyük rol oynamaktadır.

Akçakoca ve çevresinden tarihi hakkında kesin bilgi ve belgeler olmamakla birlikte bölgede yapılan kazılar sonucunda elde edilen bir takım eşyanın MÖ 1220 yıllarında Trakya yolu ile Anadolu'ya geçen Trak Kabilelerine ait olduğu tahmin edilmektedir. Roma egemenliği döneminde "Dia-Diospolis" yani "Parlayan Şehir" adıyla önemli bir liman ve ticaret merkezi olarak tanınır.
1185-1200 Yıllarında Ceneviz kalesi civarında kurulu olan Hristiyan köylerini buraya daha sonra gelen Selçuklu obaları tarafından yağma ve talan edilince buradaki Hristiyan halk imparatora şikâyet ederler, imparator bunun üzerine Romanya Dobruca'daki Peçenek, Uz, Kuman gibi Türklerin silahşör obalarını buralara Türkmenlere karşı tampon amaçlı getirip yerleştirir. Osmanlılarla-Selçuklular daha sonra kaynaşırlar.
Romanya, Dobruca'daki bu Türkler Trakya üzerinden getirilip bu nüfusu boşalmış Hristiyan köylerine yerleştirilmişlerdir: Aktaş, Nazımbey, Kalkın, Tahirli, Çayağzı, Akkaya, Melenağzı, Hasançavuş, Koçullu.
Bu Türk göçmenlerin bazıları, yaylalara çıktığından Altunçay, Subaşı, Dereköy köylerine de yerleşmişlerdir.
1204 tarihinde 4. Haçlı orduları İstanbul'a geldiler. Kudüs yerine İstanbul'u işgal ederek Bizans İmparatorluğu topraklarını bölüştüler. Latin İmparatorluğu'nu kurdular 1204 yılında Latin İmparatorluğu, 1204-1212 yılları arasında kısa bir dönem Trabzon İmparatorluğu egemenliği altında kalmıştır. 1212 yılından itibaren bölge İznik İmparatorluğu hakimiyetine girdi. 1261 yılında İznik İmparatorluğu'nun İstanbul'u ele geçirmesi sonucu Düzce ve havalisi tekrar 1323 yılına kadar Bizans İmparatorluğu'nun eline geçti. Cenevizliler fiilen Bizans'ın olan Diospolis, Herakleia, Amesus şehirlerine ticari açıdan hakim oldular ve hasarlı kaleleri onardılar, Diospolis -şimdiki adı ile Akçakoca- Osmanlı Beyliği döneminde 1319 yılında Orhan Gazi’nin lalası ve akıncı beylerden Konur Alp  tarafından fethedilerek, Türklerin eline geçmiş ve günümüze kadar kesintisiz Türk egemenliği altında kalmıştır. Bazı tarihçilere göre ise Akçakoca Osmanlılarca fetih edilmemiş Bizans'ın elindeki şehirde yaşayan çoğunluklu Türk nüfus Osmanlı'ya katılmıştır. Osmanlı fethi ile şehrin eski adlarından biri olan  "Dia" yani "Parlayan Şehir-Kent"  adı Türkçeleştirilerek " Akçaşar", " Akçaşehir"  olmak üzere değiştirilmiştir.
1862 yılına kadar Bolu Sancak Beyliği'ne bağlı bir voyvodalık ve 1934 yılına kadar da Akçaşehir adıyla nahiye olan bölge, 1934 yılında da isim değişikliği yapılarak Akçakoca Bey'in adını alarak Akçakoca ilçesi olmuştur. Aralık 1999 tarihinde Düzce'nin il olması nedeniyle Akçakoca ilçesi Düzce iline bağlanmıştır.

Tipik Karadeniz iklimi özelliklerini yansıtan havası, deniz kenarında olması nedeniyle nemlidir. Yılın büyük bölümünde yağmurlu geçer. Tatili deniz ve güneş olarak düşünenler için fazla ideal bir yer olmamakla birlikte, sakin ve huzurlu ortamı ile dikkat çeker.

Akçakoca, Karadeniz Bölgesi'nin deniz kıyısındaki en batıda kalan ilçelerinden biridir. Tarihi ve doğal güzellikleri barındıran, ormanla denizin ahenkle buluştuğu bir sahil ilçesidir. Fındık, Akçakocalıların geçiminde en büyük paya sahiptir. Neredeyse yerleşim yapılmayan yerlerin çoğunda fındık bahçelerini görebilirsiniz.
İlçenin yüzölçümü 380 km²dir. Akçakoca'nın deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 10 metredir. Akçakoca'nın deniz seviyesinden en yüksek rakımlı noktası, 1.154 metre ile Kaplan Dede Dağı'dır.
Akçakoca'nın sahili, yazları turistlerle kalabalıklaşır. Ekim ayı sonuna doğru sezon biter. Yerleşim yeri, İstanbul ile Ankara'nın tam ortasında denilebilir. Özellikle hafta sonları oldukça yoğunlaşır.

Akçakocada her yıl geleneksel olarak festival yapılmaktadır. Akçakoca'da son olarak 20-26 Temmuz arasında 14. Parlayan kent Akçakoca kültür ve sanat festivali gerçekleştirilmiştir. Bu sürede Yazın yoğun olan nüfus 200.000'i geçmektedir. Festival bakımından gittikçe Türkiye'nin en iyi festival organizasyonları arasında yer almaya başlamıştır. Konserlerde ise dönemin en popüler şarkıcıları ve en az 1 tane de karadeniz sanatcısı yer almaktadır. Ayrıca 2010 festivalinde Ceza da Akçakocaya gelmiştir. Akçakoca festivaline Bolu, Adapazarı, Düzce, Zonguldak, özellikle komşu ilçesi Ereğli'den seferler düzenlenmektedir. Festival programı her yıl Akçakoca belediyesi internet sitesinde yer almaktadır.

Yaz akşamları araç trafiğine kapatılan Atatürk Caddesi son derece modern kafelere sahiptir.[kime göre?] Merkez Camii yörenin ilginç mimarili camiilerinden biridir, ilk bakıldığında Uzak Doğu mimarisini anımsatsa da Yörük çadırından esinlenilmiştir. Caminin içi direksizdir, bu mekana genişlik ve ferahlık katmaktadır.
Merkez caminin karşısında geniş bir parkı mevcuttur. Bu parkta Karadenizlilerin genelde "Bagen" dediği serander değişik bir mimariye sahip kafeler yer alır. Osman Gazi ile Akçakoca'yı fethederek Osmanlı topraklarına katan komutanlardan Akçakoca Bey, Konur Alp'in heykelleri bulunmaktadır. Limanı da bu parka çok yakındır. Festivaller bu limanda gerçekleştirilmektedir. Çuhallı çarşısında Ankara Belediyesinin yardımları ile 2009 yılında gençlik parkı yapılmıştır.
Bu parkta tenis sahası, basketbol sahası, spor yapmak için kullanılan park aletleri mevcuttur. Karşısında geniş kumsalında yazları kum futbolu ve plaj voleybolu oynanmakta. Ayrıca belediye tarafından turnuvaları düzenlenmektedir. Ceneviz kalesinde piknik alanı vardır burada aileler mangal yapar. Ceneviz kalesinin hemen yanında kale plajı adı verilen mavi bayraklı bir plaj daha mevcuttur. Son olarak, kültürel kıymeti yüksek olan çantı evleri bulunmaktadır.

Akçakoca'daki turizm faaliyetleri, kısa yaz turizmine dayanmakta olup, aynı zamanda deniz-kum-güneş turizmi olarak da adlandırılan plaj turizmine bağlıdır. 1945'ten önce, Akçakoca'nın daha geniş ve uzun bir sahil şeridi vardı. Plaj, batı tarafındaki kayalıklardan Cuhallı'ya kadar uzanıyordu ve Geonavise Kalesi'nin altındaki kale plajına kadar devam ediyordu. Ancak, yol yapımı, kafeler, restoranlar, oteller ve konut binaları, plajı Cuhallı tarafında daha dar ve kısa hale getirdi. Skytower isimli otelin de inşa edilmesi sahildeki dolgu ve doğal tahribata örnek verilebilir. Akçakoca'nın merkezinde, eskiden Cuhallı Plajı'nın bir parçası olan büyük ve güzel bir plaj bulunmaktaydı, ancak şimdi balıkçılar için bir liman bulunmaktadır. Birçok yerli, limanın, beton ve kayaların bir araya getirilmesiyle oluşturulan, denizde mayo ve şortla yüzen insanlara karşı muhafazakâr unsurların hissettiği rahatsızlığa atfediyor.
Akçakoca'da Yukarı Mahalle, Cumhuriyet Mahallesi ve Orhangazi gibi mahallelerde birçok ahşap ev bulunmaktadır. Hükûmet, bu alanları koruma altına almıştır. Sonuç olarak, bu evlerin sahipleri dahi onarımlar ve kullanım için müdahalede bulunamamaktadır. Bu evlerin çoğu çökmekte ve bazıları alanlarda herhangi bir değişiklik yapmanın yasa dışı olması nedeniyle yangınlarla zarar görmektedir. Ancak, hükûmet henüz bu evler ve alanlar konusunda bir adım atmamıştır. Sonuç olarak, onlar sessizce kaderlerini beklemektedirler.

Başrollerinde Kıvanç Tatlıtuğ, Metin Akpınar, Peker Açıkalın gibi birçok ünlü oyuncunun oynadığı Amerikalılar Karadeniz'de 2 filmi Akçakoca'da çekilmiştir. Akçakoca'nın Dilaver ve Melenağzı köylerinde çekilen filmin küçük bir kısmında merkezden görüntüler de mevcuttur.
2016 yılında "Eski Sevgiliyi Unutmanın 10 Yolu" filminin tamamına yakını Akçakoca'da çekilmiştir.

Akçakoca Kaymakamlığı18 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Akçakoca Belediyesi25 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Alpler, Orta Avrupa'da yer alan büyük dağ silsilesi. İsviçre, Kuzey İtalya, Fransa, Slovenya'nın pek çok bölümünde görülür. Avusturya ve Lihtenştayn'ın hemen hemen hepsini kaplar ve Almanya'nın güneyinde önemli yer tutar. Coğrafi olarak 44°-48° kuzey enlemleri ve 5°-18° doğu boylamları arasında bulunur. Ekvator'dan ve Kuzey kutbundan hemen hemen aynı uzaklığa sahiptir. 207.000 km² bir alanı kaplar.

Alpler baştan başa İtalya'yı geçen Apeninleri, Slovenya ve Hırvatistan kıyısında uzanan Dinar Alplerini, Balkan ve Karpat Dağlarını içine alır. Bazı fasılalarla Anadolu'da Toros Dağlarıyla devam ederek, İran'a geçer ve oradan Orta Asya'ya uzanır.

Alp dağları, doğudan batıya 800 km bir kavis içinde değişen ve 200 km genişliğinde, orta Avrupa'nın hilal şeklinde coğrafik bir özelliğidir.
Dağların zirvelerinin ortalama yüksekliği 2500 metre'dir.
Dağ sırası Akdeniz'den Po havzasının kuzeyine, Fransa Grenoble'dan ve doğuya doğru orta ve güney İsviçre'ye kadar uzanır. Sıra dağlar Avusturya Viyana'ya ve doğuya Adriyatik Denizi'ne ve Slovenya'ya doğru devam eder.

Alp Dağları kendi içinde üç kısma ayrılır: Batı, Orta ve Doğu Alpler. 
Batı Alp Sıradağlarında Maritime, Cotian, Dauphine, Graian ve Pennine Alpleri önemlilerindendir. Maritime Alpleri, Riviera kıyıları ve İtalya ovaları boyunca yükselir ve 3000 metrenin üzerinde zirvelere sahiptir. Pennine Sıradağları en dikkat çekicisi olup, 96 km civarında uzunluğa ve Alplerin en çok görmeye değer tepelerine sahiptir. Batı ucunda, Fransa ve İtalya'nın birleştiği yerde Mont Blanc Tepesi mevcuttur. Karlarla kaplı bu tepe deniz seviyesinden 4810 metre yükseklikte olup Kıta Avrupa'sının (Avrupa'nın Balkanlar'a kadar olan kısmı.) en yüksek tepesidir. Pennine Alplerinin diğer ucundaki Monte Rosa 4634 m yüksekliktedir. İsviçre ve İtalya sınırında bulunan Matterhorn ise bıçak gibi yükselerek 4478 metreye ulaşır.
Orta Alplerin bir kolu da Ren Nehri Vadisinin kıyısındaki Bern Alpleridir. Finsteraarhorn (4274 m), Aletschhorn (4195 m) ve Jungfrau (4158 m) gibi dünyanın en güzel tepelerine sahiptir. Yaklaşık 30 km ayrı ve paralel bulunan Pennine ve Bern Alpleri İsviçre'nin en önemli manzaralarını oluştururlar. Orta Alplerin, Lepontine, Tödei, Glarus, Bernia, Albula ve Silvretta önemli kollarıdır.

Doğu Alpler, daha az yüksek tepelere sahip olmalarına karşılık güzellikleri yönünden dikkati çeker. Bavyera Alpleri, Julian ve Carnic Alpleri önemli kollarıdır. Dolomitler, ufalanan kalkerli yarları ile meşhurdur. Doğu Alplerde vadiler, sık ormanlara sahip olduklarından, toprak tarıma çok az müsaittir.
Güney Alplerin üzerinde yaklaşık 16 tane tepe vardır. Bunların en alçağı 3048 m civarındadır.
Alp vadileri oldukça değişiktir. Bazıları sayısız şelalelerin mevcut olduğu nehirleri barındıran dik yamaçlı, bazıları da, ana dağlara paralel uzanan geniş vadiler şeklindedir. Bunlardan kısa ve geçişi temin eden vadilere de rastlanır.

Ayrıca Yeni Zelanda'da da Alp dağları vardır. Adanın batısını boydan boya Güney Alp Dağları örtmüştür. Güney Alplerin en yüksek tepesi olan Cook Dağı yaklaşık 3764 m'lik yüksekliğiyle ülkenin de en yüksek noktasıdır. Dağlar kıyıdan 32 km kadar içerdedir.

Kar çizgisinden yukarıda olan tepelerde buzullara ve buz kesmiş kar taneciklerinden meydana gelen bölgelere rastlanır. Bu buzullar içinde en büyüğü 25,6 kilometre boyunda ve 1689,6 kilometrekarelik bir alanı kaplayan Aletsch'dir. Bu buzulların yataklarına buz nehri denir. Yüksek dağlara ve kutup bölgelerine münhasır olan bu dikkat çekici buz nehirleri ilk defa Alpler'de incelenmiştir. Hareketleri yavaş yavaş ve karmaşıktır. Dünyanın diğer bölgelerinde de olduğu gibi yavaş yavaş çekilmeleri yerkürenin ısındığına işaret etmektedir. Bazı bölgelerde 1000 metrelik yüksekliğe kadar inmekte ve daha aşağılarda dağların sırtlarında kaybolmaktadırlar. Buzullar pek çok V şekilli vadiyi genişleterek U şekline getirmişlerdir. Ayrıca arazide buzulların eriyerek bıraktıkları toprak ve taş artıklarına rastlanır.

Buzullardan kalan diğer bir izde göllerdir. Lago Maggiore ve Como güneyde İtalya'da bulunan çok güzel turistik göllerdir. Cenevre, Luzern ve Constanceis güzel olmakla beraber dağlık bölgede bulunurlar. 
Cenevre gölü, Okyanusdaki gel-git olaylarına benzer fakat menşei tamamen farklı olan bir olaya sahiptir. Olayın sebebi atmosferik basıncın değişmeleridir.
Alplerin doğu yamaçlarında birçok buzul göl bulunur. Bunlardan Tasman, Fox ve Josef buzulları en genişleridir.
Avrupa'nın bazı önemli nehirleri Alpler'in erimiş karlarını taşırlar. Rhône nehri Batı Alpler'den çıkıp Fransa'da denize dökülür. İtalya'nın önemli nehri olan Po da Alplerden beslenir ve doğu yönünde Lombardiya Ovalarından geçerek, Adriyatik'e dökülür. Alp derelerinin birleşmesinden meydana gelen Ren Nehri ise, kuzey yönünde vadiler arasında dolaşarak akar.

Okyanus ve kara rüzgârlarının sınırında bulunan Alpler'de, iklim genel olarak ılımandır. Ancak yer ve yüksekliklere göre farklı iklim şartları tarıma elverişli değildir. Yağış ortalamaları oldukça yüksektir. En çok yağış 3000 mm ile Conia'dadır. 2900 m yükseklikteki bölgelerde devamlı kar yağışları bulunur. Bu sebeple kayak ve spor müsabakalarına elverişlidir.

Alplerde 13,000 bitki türü belirlenmiştir. Alp bitkileri yaşam alanına ve kireçli veya kireçsiz olabilen toprak türüne göre gruplanabilir. Yaşam alanları çayırlar, bataklıklar, yaprak döken ve iğne yapraklı ormanlık alanlardan topraksız dağ yamacındaki yassı çakıllıklara, buzul taşlara, kaya yüzeylerine ve sırtlara kadar değişir.
Rakımla birlikte doğal bitki örtüsü sınırı, belli başlı yaprak döken ağaçlar olan meşe, kayın, dişbudak ve dağ akçaağacı ile belli olur. Bunlar aynı rakımda değildirler ne de birlikte yetişirler ama üst sınırları yabani otsu bitki örtüsünün değişmesiyle belli olan, ılıman iklimden daha soğuk iklime geçişe karşılık gelen yerlerdir. Bu üst sınır genellikle Alplerin kuzey tarafındaki deniz seviyesinin yaklaşık 1200 m üstündedir ancak güney eğimlerinde bu sınır çoğunlukla 1500 metreye hatta 1700 metreye kadar çıkar.
Alplerdeki bitki örtüsü çok zengin ve çeşitlidir. İki bin yüz metrenin üstünde çiçek veren bitki çeşidine rastlanmıştır.
Güney kıyılarda hurma tipi ve yarı tropikal bitki türlerine rastlanır. Bu bölgeye zeytin şeridi denir. Vadilerde ve alçak yamaçlarda meşe, kayın, akçaağaç gibi ağaçlar vardır. Yükseklerde çam, karaçam ve ladin hakimdir. Bunların üzerinde çayırlık bölge bulunur. 2430–2895 m arasında bitkiler kaybolurken karlı bölgeler başlar.

Alplerde genellikle dağların yüksek kesimlerinde birkaç hayvan türüne rastlanır. Ağaç çizgisinin üstünde Alp çayırlarında bulunan bir ara nesli tükenmeye yüz tutan vahşi keçi, boyları 60 santimetreye kadar ulaşan dağ faresi en çok rastlanan hayvanlardır. Bunların dışında av ve vahşi hayvan olarak çeşitli türde tavşan, tilki ve az görülen kahverengi ayıya rastlanır. Avrupa bizonu, uzun tüylü vahşi öküz ve kurdun nesli tükenmiştir.
Kuş türleri de oldukça boldur. Ormantavuğu, ağaçkakan, keklik ve su kuşları bunlar arasındadır. Kartallara, kuğu kuşlarına ve yırtıcı kuşlara yüksek tepelerde rastlanır. Kızılca, karga ve kuzgun da bulunur. Orman tavuğuna ise kar sınırında rastlanır. Göl ve akarsuları ise, alabalık ve diğer tür balıklarla doludur.

Dağlarda çeşitli geçitler mevcuttur. Eskiden kullanılan geçitlerin yanında Montegnevre Geçidi (1854 m), Mont Cenis Geçidi (2082 m), Küçük St. Bernard Geçidi (2188 m), Büyük St. Bernard Geçidi (2472 m), Orta İsviçre'de Simplon (2008 m) ve St. Gotthard (2112 m) geçitleri vardır. Nispeten doğuda ise İtalya'yı Avusturya'ya birleştiren Brenner (1370 m) geçidi mevcuttur. Bütün bunlara yaklaşık 50'den daha fazla geçidi de ilave etmek gerekir.
Daha sonra yapılan yol, köprü, tünel ve geçitlerle Fransa ve İtalya birbirine bağlanmıştır. 
1965'te tamamlanan 11,6 kilometrelik Mont Blanc tüneli, dünyanın en uzun otomobil tünelidir.

Madencilik önemli sayılmaz. Kuzeybatı Slovenya'da cıva ve bazı yerlerde kurşun çıkarılır. Bazı yerlerde kaya tuzu oldukça fazladır. Demir, bakır, çinko, altın, gümüş ve kömür ise, sınırlı miktarda bulunur.
Nispeten çok olan akarsular, hidroelektrik enerji elde etmede kullanılır.

Yayla kısımlarda tahıl ve patates yetiştirilir. Hayvan ve ilgili mamüller nispeten dağlık bölgelerden üretilip elde edilir. Özellikle İsviçre peyniri meşhurdur.

Alplerde önemli bir endüstri yoktur. 
Ahşap oymacılığı, saat imalatı ve mükemmel harita baskıcılığı da mühim yer tutar.

Önemli başka bir endüstri kolu da turizmdir. Manzara ve sağlıklı iklim, turistleri çeken bir unsurdur. Alçak vadiler, karlı tepelerden gelen rüzgâr tarafından serinletilir.
İsviçre, milletlerarası bir oyun sahası olarak kış sporlarının merkezidir.
Dağcılık da buralar için çekiciliği olan ayrı bir spordur.
Kış Olimpiyat Oyunları İsviçre, Fransa, İtalya, Avusturya ve Almanya'nın Alplerinde yapılır. Halen, bölge 14 milyon insanın yurdudur ve her yıl 120 milyon insan ziyaret eder.

Bölgenin nüfusu sekiz ülkeye dağılmış 14 milyon insandır. Dağların kenarlarında, ovalarda ve ovalarda imalat ve hizmet türü işler varken daha yüksek rakımlarda ve dağlarda çiftçilik hala önemli bir geçim kaynağıdır. Çiftçilik ve ormancılık Alp kültürünün bel kemiği olmaya devam ederken, şehirlerin ihracat yapmasının sağlayan ve dağ ekolojisini sürdüren sanayiler olmaya da devam etmektedir.
Alp bölgeleri çok kültürlü ve dil olarak da çok çeşitlidir. Dil lehçeleri yaygındır ve vadiden vadiye bölgeden bölgeye lehçeler değişir. Sadece slav Alplerinde 19 lehçe belirlenmiştir. Aosta Vadisi'nin Fransa, İsviçre ve İtalyan alplerinde konuşulan romantik lehçelerinin bir kısmı Arpitanca'dan türemiştir. Batı bölgesinin güneyi Oksitanca ile ilişkiliyken Alman lehçeler Cermen kabilelerinin dillerinden türemiştir. Güneydoğu İsviçre nüfusunun yüzde ikisince konuşulan Romanşça Latinceden türetilmiş eski Kelt dilleri kalıntılarından ve belki de Etrüskçe'dir.

Alpleri Koruma Anlaşması

Alp Dağları hakkında her şey
Rehber Ansiklopedisi
[1] Via Ferrata İle Tanışma - Amatörler İçin Dolomitler, Haldun Aydingun
Slayt Gösterisi / M

Aluşta (Kırım Tatarcası: Aluşta, Ukraynaca: Алушта, Rusça: Алушта) Ukrayna'nın Kırım Özerk Cumhuriyeti'nin güney sahilinde bölgesel öneme sahip bir şehir. İmparator I. Justinianus tarafından MS 6. yüzyılda kurulan, günümüzde bir tatil yeridir. Karadeniz sahilinde, Hurzuf'tan gelip, Sudak yolunun çizgisinin üzerinde olmasının yanı sıra, Kırım Troleybüs hattı üzerinde yer almaktadır. Bölge, Kırım dağlarına olan yakınlığı ve kayalık arazi nedeniyle dikkat çekicidir. Bizans savunma kulesi kalıntıları da vardır ve şehir adını 15. yüzyılda Ceneviz kalesinden almıştır. Kasaba, Bizans İmparatorluğu'nda Aluston (Αλουστον), Ceneviz hakimiyeti sırasında ise Lusta ismine sahipti.
1910 yılında, 544 Yahudi, şehir nüfusunun yaklaşık % 13'ünü oluşturan Aluşta'da yaşadı. 1939 yılında, 251 kişi ile kasaba toplam nüfusun sadece % 2.3'ünü oluşuyorlardı. II. Dünya Savaşı sırasında, 4 Kasım 1941 tarihinde, Almanlar kasabayı işgal etti ve 24 Kasım 1941'de, Sonderkommando 10 birimi yakaladığı diğer komünistlere ve partizanları ile birlikte 30 Yahudiyi öidürdü. 1941 Aralık ayı başında, Aluşta'da yaklaşık 250 Yahudi Sonderkommando 11b tarafından vurularak idam edildi.

Aluşta

Partenit

İzobilnoye köy şurası
Korbek (İzobilnoye)
Yukarı Şuma (Verhnyaya Kutuzovka)
Aşagı Şuma (Nijnyaya Kutuzovka)
Rozovıy
Luçistoye köy şurası
Demirci (Luçistoye)
Lavanda
Yedi Ev (Semidvorye)
Malıy Mayak köy şurası
Büyük Lambat (Malıy Mayak)
Kastel (Vinogradnıy)
Lazurnoye
Degirmenköy (Zaprudnoye)
Küçük Lambat (Kiparisnoye)
Kürkület (Lavrovoye)
Aşagı Degirmenköy (Nijneye Zaprudnoye)
Küçükköy (Puşkino)
Karasan (Utyos)
Maloreçenskoye köy şurası
Küçük Özen (Maloreçenskoye)
Ulu Özen (Generalskoye)
Tuvak (Rıbaçye)
Kuru Özen (Solneçnogorskoye)
Partenit kasaba şurası
Partenit
Karabag (Bondarenkovo)
Çayka
Privetnoye köy şurası
Üsküt (Privetnoye)
Arpat (Zelenogorye)

Amasra, Batı Karadeniz Bölgesi'nde, Bartın iline bağlı bir ilçedir.
Denize doğru uzanmış bir burun, burnun iki yanında korunaklı birer liman görevi gören iki koy ve ana karaya bağlı bağımsız adalarına sahip olan Amasra, antik dönemde Amastris 3.000 yıllık tarihiyle; hem çekicilik ve balıkçılığa dayanan yerel sanatlarına, hem de kendini çevreleyen ormanlık alanlarına sahip bir yerleşim yeridir. Amasra hâlen özgün balık lokantaları, otelleri ve ev pansiyonlarına sahip bir turizm bölgesidir.
Amasra yaz aylarında özellikle Ankara'ya olan yakınlığı nedeniyle çok fazla yerli turist ağırlar. Günübirlik ve konaklamalı birçok geziye ev sahipliği yapan Amasra'da Amasra plajı, Amasra Müzesi, Gürcüoluk Mağarası, Kuş Kayası yol anıtı, Göldere Şelalesi, Ağlayan Ağaç, Direkli kaya, Amasra Kalesi ve Amasra Feneri en çok ziyaret alan yerlerdir. Sanatçı Barış Akarsu'nun memleketidir. Akarsu, Ocak 2007'de çıkardığı son kasetini Amasralılara ithaf etmiştir. Amasra'da Barış Akarsu heykeli bulunmaktadır. Amasra'yı fetheden Fatih Sultan Mehmed'in heykeli de Amasra Müzesi'nin önünde bulunmaktadır.
İlçenin yüzölçümü 178 km²dir. Amasra ilçe merkezinin denizden ortalama yüksekliği 14 metredir.

Bölgede yapılan bilimsel araştırmalarda çıkan arkeolojik kalıntılar ve Nümismatik veriler ışığında çıkan sonuçların Amasra tarihi hakkında ilk yerleşim tarihini MÖ 5000 - MÖ 8500 (Neolitik Çağ) yılları arasına, hatta Üst Palelotik (Eski Taş Devri'nin üçüncü ve son alt devri) tarihlendiren bölgede antik kalıntıları araştıran belgesel yönetmeni G. Tekin Gün Paflagonya bölgesi yerleşimleri adlı eserde geçmektedir. Kurucaşile ve Ulus ilçelerinde tarih öncesi kaya üzerine Tamga, betimlemeleri Türklerin Orta Asya'dan Anadolu göçlerini desteklediği tarih öncesi varlıklarının izleri olduğunu, üzerinde bilimsel çalışmaların neticesinde daha fazla verilere ulaşılabileceği sanılmaktadır. Kentin isim kaynağı olan Amastris, Pers İmparatorluğu'nun son yöneticisi III. Dareios'un yeğeni, bir Pers prensesidir. Amastris'in Pers sarayından Karadeniz kentine gelen kadar geçirdiği macera dolu yaşamı ve sonucunda tarihte kendi adına bir devlet kurarak adına para basılan ilk kraliçe olmasıyla fark yaratmıştır. Amasra tarihi hakkındaki en net bilgiler bölgede uzun süre arkeolojik araştırma yapan Prof. Dr. Semavi Eyice Küçük Amasra Tarihi ve Eski Eserleri Kılavuzu eserinde geçmektedir. 1965 yılında yayınlanan eserde Amasra (Küçük Amasra tarihi) sırasıyla Amasra tarihinin başlangıcı, İyon kolonizasyonu, İranlılar ve İskender'in seferi, Roma İmparatorluğu, Hristiyanlık dönemi Amasra, Bizans idaresinde Amasra, Cenovalılar, Fatih ve Amasra, Amasra'nın fethi, Türk idaresinde Amasra, Amasra'nın eski eserleri olarak sıralanabilir.

13. yüzyılda Cenevizliler tarafından ele geçirilen Amasra'ya Fatih Sultan Mehmet liderliğindeki Osmanlı İmparatorluğu orduları Ekim 1460'ta bir sefer düzenler. Rivayete göre Fatih Sultan Mehmet şehre hakim bir tepeye geldiğinde hayranlığını belli etmek için şu sözü sarf etmiştir; "Lala, lala!, Çeşm-i Cihan bu mu ola" ve kaleye haber gönderir : " Bu kadar güzel bir yere zarar vererek almak istemem kalenin anahtarını bana getiriniz.
Rivayetin devamına göre, bu olay üzerine Amasra Kalesi komutanı anahtarı Fatih'in bulunduğu tepeye getirir ve şehir savaşmadan alınmış olur. Şehir ele geçirildikten sonra Karabük - Eflani yöresinde yaşamakta olan Kıpçak Türklerini buraya yerleştirilir. Ardından yörede yaşayan Rumlar'ın büyük bir kısmı ise İstanbul'a göç etmeye zorlanmıştır.

1987 yılına kadar Zonguldak ilinin Bartın ilçesine bağlı bir bucak olan Amasra, 1987'de ilçe olmuştur. 1991 yılında Bartın'ın il yapılmasıyla beraber Bartın'ın ilçesi olmuştur.

Mimari mirasıyla Amasra, Norwich merkezli Avrupa Tarihi Kentler ve Bölgeler Birliği üyesidir.

1955 yılında belediye binasında küçük bir salondan oluşan ilk müze açılmıştır. 30 Ocak 1982'de bu bina daha büyük bir müze olarak ziyaretçilere yeniden açıldı. Dört sergi salonu ile tek kattan oluşmaktadır. Objelerin çoğu Amasra ve çevresinden gelmekte olup Helenistik, Roma, Doğu Roma, Ceneviz ve Osmanlı dönemlerine aittir.
Hem karadan hem de su altından kalıntıların bulunduğu, deniz kenarında orta büyüklükte güzel bir arkeoloji müzesi vardır. Özellikle ilgi çekici olan, Roma imparatorluk döneminde yerel bir girişimcinin hileli bir yaratımı olan yılan tanrısı Glykon'un heykelidir.

1. Arkeoloji Salonu: Mezarlarda bulunan kil ve cam kaplar, gözyaşı şişeleri, altın ve bronzdan yapılmış el işleri ve denizden çıkarılan amforalar buradadır. Bronz heykeller, haçlar, silahlar ve altın, gümüş ve bronz paralar da sergilenir.
2. Arkeoloji Salonu: Hellenistik, Roma ve Doğu Roma dönemlerine ait mermer eserlere ayrılmıştır. Heykeller, büstler, mezarlar ve diğer mimari parçalar burada görülebilir.
1. Etnografya Salonu: Geç Osmanlı dönemine ait küçük sergiler bu salonda sergilenmektedir. Bunlar arasında Amasra'nın geleneksel oyma sanatının kanıtı olan tunç mutfak kapları, silahlar, yazı gereçleri, şamdanlar, pullar, seramik ve yüzükler ile ahşap kaplar bulunmaktadır.
2. Etnografya Salonu: Burada gümüşten yapılmış giysi ve el işleri, yatak örtüleri ve şallar, Kuran-ı Kerim yazmaları, halılar, çantalar ve duvar saatleri vardır. Müzenin koridorunda, İstanbul'daki Sultan Sarayı'nın matbaalarında üretilen 1852'den kalma bir Akdeniz haritası asılıdır. Müzenin bahçesinde küçük taş anıtlar vardır.

Amasra Kalesi Roma döneminde inşa edilmiştir. Kalenin surları Bizanslılar tarafından yapılmıştır. Ön duvarlar ve kapılar 14. ve 15. yüzyıllarda Cenevizliler tarafından yapılmıştır. Dar bir yarımada üzerinde yer almasına rağmen kalenin altından tatlı su havuzuna giden bir tünel vardır.

Aslen MS 9. yüzyılda bir Bizans kilisesi olarak inşa edilmiştir. Kilisenin narteks bölümü üç bölümden oluşmaktadır. Osmanlı Sultanı II. Mehmed 1460 yılında Amasra'yı fethettikten sonra camiye çevrilmiştir. Duaya açıktır. Aynı sokakta bir de şapel var ama 1930'dan beri ibadete kapalıdır.

Kuşkayası Yol Anıtı MS 41-54 yılları arasında Bitinya ve Pontus Valisi Gaius Julius Aquila'nın emriyle yapılmıştır. Bir dinlenme yeri ve anıttıdır. Claudius'un Roma İmparatoru olduğu dönemde, Aquila doğu vilayetlerinde ordunun inşasının komutanıydı. Amasra'nın biraz dışında yer alır ve yol kenarından inilen merdivenlerle kolayca erişilebilir.

Amasra'ya D010 karayolu ağı üzerinden Bartın-Amasra tüneli ile ulaşım sağlanmaktadır. Aynı zamanda ilçe Bartın ile Samsun arası sahil karayolunun başlangıcında bulunur. Özellikle yaz aylarında en fazla turistin geldiği Ankara'ya yaklaşık 290–300 km uzaklıktadır.
Amasra ilçesinin çevredeki bazı önemli yerleşim yerlerine uzaklığı aşağıdaki gibidir:
Zonguldak: 95 km
Karabük: 100 km
Kastamonu: 190 km
Sinop: 290 km
Ankara: 295 km
İstanbul: 380 km
Samsun: 380 km

Anadolu levhası, Avrasya levhası, Arap levhası, Afrika Levhası, Egeit levhası tarafından çevrelenen Anadolu'nun büyük kısmını kapsayan yerkabuğu parçasıdır.
Yerkürenin iç kısımları akışkan halde mağmanın bulunduğu manto katmanı bulunur. Bu akışkan yapının üzerinde katı haldeki Taşküre (Litosfer) bulunur. Mantodaki mağma konveksiyon hareketleriyle üzerinde yer alan yerkabuğunu sürükler. Hareket eden yerkabuğu kırılarak parçalara ayrılır. Her bir parçaya Levha denir. Mağmanın kıtaları sürükleyerek hareket ettirmesine Levha tektoniği denir.

Bu levhalardan biri de Anadolu levhasıdır. Anadolu levhasının kuzeyinde Avrasya levhası, güneyinde Arap levhası ve Afrika levhası yer alır. Afrika levhası 18 mm/yıl hızla kuzeybatıya doğru hareket ederek Anadolu levhasına baskı uygular. Bu baskı Anadolu'nun batıya doğru hareket etmesine yol açar. Anadolu levhasının Avrasya levhasıyla sınırını Kuzey Anadolu Fay Hattı belirler. Bu hatta Anadolu 25 mm/yıl hızla batıya doğru hareket eder. Anadolu'nun Arap levhasıyla karşılaşma alanı Doğu anadolu fay hattıdır. 558 km uzunluğundaki fay, Bingöl Karlıova'dan İskendurun körfezine kadar uzanır. Burada Doğu Afrika fay hattının devamı olan Ölüdeniz fayı ile birleşir. Fay hatları büyük depremlerin oluştuğu alanlardır.
Arap levhası Avrasya ile Akdeniz tabanında karşılaşır ve burada Dalma-Batma hattı oluşur. Afrika'nın Avrasya'nın altına doğru daldığı Helen ve Kıbrıs fayı boyunca Anadolu'yu bu alanda çeker. Anadolu'nun batısındaki güneybatı yönlü açılmanın sebebinin bu çekme hareketi olduğu sanılmaktadır.

Anapa (Rusça: Ана́па; Adigece: Bığurkal/Быгъуркъал), Rusya Federasyonu'na bağlı Krasnodar Krayı'nın Karadeniz kıyısında bulunan kentsel alan ve bu alanın merkezi olan önemli turizm ve liman kenti. Nüfusu 2002 sayımına göre 53.493'tür.

Anapa yöreleri bugünkü Adıgelerin (Çerkeslerin) ataları sayılan Meotların (Мыутӏэ) güçlü bir topluluğu olan Sindlerin bir yerleşim alanıydı. MÖ 7.-6. yüzyıllarda Sind-Meot toplulukları ile Greklerin ticari ilişkileri kurulmuş, 6-5. yüzyıllarda Kerç Boğazı, Karadeniz ve Azak Denizi kıyılarında Grek kolonileri (kentleri) doğmaya başlamıştı.
MÖ 480 yılında merkezi Panticapaeum olarak doğan Bosporos Krallığı'nın yanında, merkezi şimdiki Anapa yerinde bulunan Sindika limanı olan Sindika ya da Sind Krallığı bulunuyordu. Bu yerler şimdiki Güney Rusya ve Kafkasya'dan Yunanistan'a ve Akdeniz çevresine yapılan buğday, hayvan, şarap, kurutulmuş ve tuzlanmış balık ve köle ihracatının merkezleri konumundaydılar. Sindika, Bosporos Krallığı tarafından ele geçirildi, Sindler ve onlara yardım eden Meotların saldırıları sonucu tahrip olan Sindika kenti yerinde Gorgippia adlı bir Grek kenti kuruldu.
Sindika, en az bir yüzyıl kadar yaşadıktan sonra, kuzeydoğu steplerinden yönelen saldırılar nedeniyle Bosporos Krallığına katılmak zorunda kaldı. Bosporos, MÖ 3. yüzyılda, sulama tekniğinin gelişmesi sayesinde üretim artışı ve ucuzluk yaratan Mısır buğdayının rekabeti karşısında askeri ve ekonomik bir çöküş süreci içine girdi.
MS 2 yüzyılda beliren Gotlar'ın, ardından 4. yüzyılda şiddetlenen Hun'ların saldırıları sonucu bütün bu kıyı kentleri yağmalanıp yıkıldı, deniz ticareti ile birlikte kentsel yaşam da sona erdi.

Anapa, Bığurkale adıyla, Adıgelerin dışa açılan önemli limanlarından biriydi. Özellikle Bizans, Venedik, Cenevizli ve Osmanlı ticaret gemilerinin ve misyonerlerin uğrak yerlerindendi.
Osmanlı Devleti 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması ile Kırım Hanlığı üzerindeki korumasını yitirdi. Ruslar General A.V.Suvarov komutasında, Kırım ve Çerkesya sınırını oluşturan ve hukuksal açıdan Kırım'a ait olan topraklarda, yani Kuban Irmağı kuzey yakasında, Karadeniz'e doğru, boylu boyunca müstahkem hatlar inşa ederek, ileride Adigeler'in Kuban Irmağının kuzeyine geçip, göçebe Nogaylar ve Kalmuk'lar ile birleşmesini önlemek ve Kırım Hanlığı'nı ilhak etmek için hazırlık amaçlı çalışmalarını sürdürüyorlardı.
Bu gelişimden kaygı duyan Adıgeler Osmanlılardan yardım ve ittifak isteğinde bulundular. Osmanlılar da Ferah Ali Paşa'yı, Çerkesya'ya, Soğucak (Gelencik yakınında) muhafızlığına atadılar. Osmanlılar Tsemez (Ц1эмэз) koyundaki Sucuk-Kale veya Soğucak (Bugün "Novorossiysk") ile birlikte, 1781'de Fransız mühendislerinin de yardımıyla Anapa kalesini kurdular.

Anapa 1791'de Rusların eline geçti, ama 1792 Yaş Antlaşması ile Osmanlılara geri verildi. 1806-12 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında, Nisan 1807'de yeniden Rusların eline geçen Anapa, 1812 Bükreş Antlaşması gereğince Sucuk-Kale ile birlikte yeniden Osmanlılara geri verildi.
1828-29 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında, 12 Haziran 1828'de Anapa Rusların eline geçti, 1829 Edirne Antlaşması ile Osmanlılar Anapa'yı ve Karadeniz kıyısındaki Çerkesya topraklarını (Kuban ve Bzıb ırmakları arası) terk ettiler.
12 Haziran 1828'de Rusların eline geçene değin, bir Osmanlı Kalesi olan Anapa, aynı zamanda Çerkesya'nın da başkenti konumundaydı. Çerkesya'yı oluşturan her bölge (eyalet) ya da topluluğun yerel meclisleri tarafından seçilen temsilciler Anapa'da toplanıyorlardı. Ülke dışına gönderilecek elçiler, askeri komutanlar, yargıçlar, Rus saldırılarının arttığı dönemlerde, Adıge güçlerine komuta etmek üzere Hakim denilen ve sınırsız yetkiler verilen bir önder de seçilirdi. Ayrıca bölge (eyalet) komutanları da seçiliyordu. Örneğin dönemin ünlü Adıge komutanlarından Aşeguago Pşıquy'un (ölm. Mayıs 1838) komutasında sürekli 6 bin, savaş zamanında da 12 bin atlı asker bulunuyordu.
Anapa ve Karadeniz kıyısındaki bütün Rus kaleleri 1853-56 Kırım Savaşı sırasında Ruslarca tahliye edildi. Ama 1856 Paris Antlaşması gereğince, bu yerler Rus etki alanı içinde sayıldığından, yeniden Ruslarca ele geçirildi.

Ruslar 1864 Adıge sürgünü çerçevesinde Anapa yöresini de Adıge (Natuhay) nüfusundan arındırdılar. Daha sonra, Rus ordusundaki bazı Adıge subay ve erler tarafından, özel bir izinle Anapa yakınlarında kurulmuş olan Hatramtuk (Хьатрамтыку) köyü (şimdiki Rusça adı- "Суворов- Черкесский";bk."Natuhayların İzinde",Cherkessia.net) 1924'te Natuhay adıyla Adıge Cumhuriyeti'nin Tahtamukay rayonuna taşındı (bk. Vikipedi-tıklayın-, Adıge sürgünü, Adigey, Krasnodar Kray, Sindika).

Artvin, Türkiye'nin Karadeniz Bölgesi'nin doğu ucunda yer alan ve Artvin ilinin idari merkezidir.
Artvin, Orta Çağ'da Gürcistan'ın bölgelerinden biri olan Klarceti'deki yerleşmelerden biriydi. Önemli yolların geçtiği bir kavşakta yer alıyordu. Önemli yollar sayesinde Erzurum, Bayburt, Ardahan ve Ardanuç ile Batum ve Hopa arasında ulaşım bağlantısı sağlıyordu. Şehir ayrıca Çoruh Havzası'nda Artvin ile Batum arasındaki su yoluyla taşımacılığın iskelelerinden biriydi. Artvin il merkezinin yüzölçümü 1.141 km²dir.
Artvin şehir merkezinin rakımı (deniz seviyesinden yüksekliği) 500 metredir.

Artvin, Ahameniş döneminde, Gürcistan'da da yayılmış bir din olan Zerdüştilik inancına bağlı olarak ortaya çıkmış bir yer adı olarak kabul edilir. Artvin, eski Gürcüce kaynaklarda “Artavani” olarak geçer. Gürcü tarihçi ve coğrafyacı Vahuşti de bu yerleşim yerinden “Artavani” olarak söz etmiştir. Bu yer adının kökü olan Arta, eski Farsçadan gelir ve Zerdüştilik inancında "Aša" olarak da bilinen tanrının adıdır. Arta, sadece Artvin'e değil, Artanuci, Artahi, Artaani ve Artaşeni’ye de adını vermiştir. Artvin adı, Arta’ya Gürcücede kelimeye 'taşıyıcı' anlamı katan “-ovani” sonekinin eklenmesi sonucunda ortaya çıkmıştır. Arta-ovani zaman içinde Arta-vani, Art-vani ve Art-vin'e dönüşmüştür. Artavani “Arta’yı barındıran yer” anlamına gelir. Bu da tanrı Arta adına inşa edilmiş bir tapınağın Artvin'de bulunmuş olabileceğini düşündürmektedir. Arta adına inşa edilen tapınakların akarsu kıyılarında olduğu bilinmektedir. Artvin'deki tapınağın da, Çoruh Nehri kıyısında, Artvin Kalesi'nin bulunduğu yer olduğu tahmin edilmektedir. 18. yüzyılın sonunda kaleme alınmış Gürcüce bir kaynakta kentin adı Artvanisi / Artavanisi (ართვანისი / ართავანისი) biçiminde yazılmıştır.
Artvin kentinin çevresinin adı ise Artavani veya Artvin değil, Ligani ve Livani'ydi. Kartlis Tshovreba’da bu kentin çevresinin adı sadece Nigali ve Nigali Vadisi olarak geçmektedir. Ancak Nigali daha geniş bir coğrafyanın adıydı. Bu adlandırmalar farklılıklar göstermekle birlikte, çok eskilerden gelen Nigali, Ligani ve Livani adının Osmanlı döneminde Livane ve Livana’ya dönüşmüş, Osmanlı kayıtlarında da Livana olarak yer almıştır.
Ahıska Türklerinin ağzı konuşulmaktadır.
Artvin adı üzerine, yaygın biçimde Ermeni yazarların yaydığı ve Gürcü etnograf Konstantine Maçavariani’nin 1894 yılında Artvin kentine yaptığı seyahate dair notlarında da yer alan rivayetler vardır. Bir rivayete göre, Svetibari köyünde Arutin ve Livane adlarını taşıyan iki kardeş Korzul Köprüsü’ne giderken çok eski yapı olan Kardzveli Kilise'si ile karşılaşırlar. Ardından Svetibari köyünün halkı burayı beğenip yerleşir. Yeni yerleşim yerine de büyük kardeş Arutin’e bir saygı ifadesi olarak Artvin adı verilir. Diğer rivayete göre ise, Dvin’in Yunan, Arap, Fars ve Türk istilasına uğraması sonucunda Ermeni nüfus bu şehirden göç eder ve “Yeni Dvin” anlamına gelen Ard-Dvin kentini kurar. Birer halk etimolojisi olan bu rivayetlerden ikincisi, Türkçe kaynaklarda Artvin adının açıklanmasında kullanılmış, birinci rivayet ise tarihçiler tarafından daha az kabul görmüştür.

Çoruh Havzasında bulunan Artvin, antik çağda Kolhis ve İberya sınırları içinde yer alıyordu. Bazı araştırmacılar, Yunan mitolojisinde adı geçen Fasis Nehri'nin Rioni değil, Artvin'in de kıyısında yer aldığı Çoruh olduğunu ileri sürmüşlerdir. Artvin'in Kolheti döneminde Tunç Çağı yerleşmesi olduğu kabul edilir. Klasik kronolojiyle bölge tarihini aktaran kaynaklara göre, bulunduğu yer itibarıyla Artvin, İÖ 8. yüzyılda Kimmerler, İÖ 7. yüzyılda İskitler tarafından istila edildi. İÖ 200 yılında İberya Krallığı'nın, İÖ 119'da Pontus'un, İÖ 65 yılında Roma'nın egemenliğine girdi. 1944 yılında Kılıç Kökten'in yaptığı kazılarda il çevresinde MÖ 3500-2200 yıllarına tarihlenen Kura-Aras (Erken Trans-Kafkasya Kültürü) ile ilişkilendirilen yerleşim izlerine rastlanmıştır.
Artvin, erken Orta Çağ'da Gürcülerin önemli merkezi olan Tao-Klarceti bölgesinde, 8-9. yüzyıllarda kuropalatislerin yönettiği bir yerdi. Sonra Gürcistan Krallığı içinde yer aldı. Birleşik Gürcistan Krallığı'nı parçalanmasından ve Moğol istilasından sonra 13. yüzyılda Gürcü atabeglerin yönetimine girdi. 16. yüzyılda, Gürcü atabeglerini gerileten Osmanlıların eline geçti. Osmanlılar Tao-Klarceti'yi tamamen ele geçirince bu topraklarda Çıldır Eyaleti'ni kurdular. Artvin bu eyalet içinde Livana (Nisf-i Livana) adlı livanın (sancak) merkeziydi. Uzun süre Osmanlı yönetimi altında kalan Artvin, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'nda Rusların eline geçti.

Bu savaştan sonra Artvin ve çevresinden Gürcülerin önemli bir kısmı göç etti. Bu tarihten kısa bir süre önce, 1874'te Giorgi Kazbegi'nin tespitine göre Artvin kentinde Gürcüce seyrek konuşuluyor olmasına karşın arka mahallelerde neredeyse herkes Gürcüce konuşuyordu. Artvin Gürcülerden sonra önemli bir Ermeni nüfusa sahipti. Şehrin tamamında 2.000 ev vardı. Bunlardan 100'ü Gregoryen Ermenilerine, 600'ü Katolik Ermenilerine, geri kalanlar ise Müslümanlara aitti. Bu dağılıma uygun olarak ahalinin beş camisi, dört Katolik ve bir Gregoryan kilisesi vardı. Şehirde sekiz kahvehane ve 250 dükkân bulunuyordu. Evler dağın dik bir yamacına yan yana sıralı bir şekilde kuruluydu. Şehrin kenar bölümlerinde zeytin bahçeleri, incir ağaçları içinde köy diye adlandırılan yerler vardı. 1874'te bölgeyi gezen Giorgi Kazbegi Artvin'de ticaretle sadece Ermenilerin meşgul olduğunu yazar. 1882 yılında Artvin'de iki Ermeni Gregoryen, üç Ermeni Katolik kilisesi, üç deri fabrikası ve yedi okul vardı. Rus yönetimi sırasında Artvin kenti aynı adlı ilin (okrug) merkeziydi.
Rus idaresinin 1886 yılında yaptığı nüfus sayımına göre Artvin kasabası Batum Oblastı sınırları içindeki Artvin Okrugu'nun merkeziydi. Artvin Okrugu'nun nüfusu 52.434 kişiden oluşuyordu. Bu nüfusun % 34,5 (17.814 kişi) Gürcü, % 50,3'ü (26.395 kişi) Türk, %14,8'i (7.775 kişi) Ermeni, %0,3'ü (154 kişi) Kürt, % 0,6'sı (296 kişi) Çingene olarak kaydedilmişti. Artvin Okrugu'ndaki kazalardan biri olan Artvin kazasında (uçastok) ise, 12.919 kişi yaşıyordu. Bu nüfusun % 53,5'i (6.913 kişi), % 46,5'i (6.001 kişi) Türk ve % 0,1'i (5 kişi) Ermenilerden oluşuyordu. Artvin kasabasında ise 6.442 kişi yaşıyordu.
9 Şubat 1897 tarihinde Rusya'da yapılan genel nüfus sayımı esnasında Artvin Okrugu'nda da nüfus sayımı yapılmıştır. Bu nüfus sayımında cinsiyet, yaş, milliyet, mezhep, toplumsal zümre, meslek, okur-yazarlık, öğrenim, şehirleşme oranı, ana dili, doğum yeri, uyruğu, medeni durumu gibi ayrıntılı sorular sorulmuştur. Kutaisi Guberniyasına bağlı Artvin Okrugu'nuın toplam nüfusu 56.140 kişiydi. Mezhep ve din dağılımında nüfusun %84'ü Müslüman, %8,5'i Ermeni Katolik ve Protestan, %5,5'i Ortodoks Ermeni, %2'si diğer Ortodoks gruplardı. Anadile göre dağılımda %74'ü Türkçe, %12'si Ermenice, %10'u Gürcüce ve %2'si de Rusça konuşuyordu.
I. Dünya Savaşı sonlarına doğru Rus ordusunun bölgeden çekilmesinin ardından Artvin, 1918-1921 arasında bağımsız olan Gürcistan sınırları içinde yer aldı. 7 Mayıs 1920'de yapılan Moskova Antlaşması'yla Sovyet Rusya, Artvin ve Ardahan bölgelerini Gürcistan Demokratik Cumhuriyeti'nin bir parçası olarak tanıdı. 1921'de Kızıl Ordu'nun Gürcistan'ı işgali sırasında Ankara Hükûmeti'nin Gürcistan hükûmetine 23 Şubat 1921'de verdiği nota doğrultusunda Gürcü birlikleri bölgeden çekildi. Türk birlikleri genel bir harekâtla Tao-Klarceti bölgesinin büyük kısmını (Artvin ve Ardahan) ile Batum'u ele geçirdi. Ancak Türk birlikleri Giorgi Mazniaşvili komutasındaki Gürcü ordusu tarafından Batum'dan çıkarıldı ve sadece Artvin ve Ardahan bölgeleri Türkiye sınırları içinde kaldı. 4 Ocak 1936 tarihinde yeni kurulan Çoruh Vilayeti'nin adı, 17 Şubat 1956 tarihinde TBMM'de kabul edilen 6668 sayılı kanunla Artvin olarak değiştirilerek bu ilin merkezi yapılmıştır.

Artvin kentindeki en önemli tarihsel yapılardan biri Artvin Kalesi'dir (47 m × 37 m). Livane Kalesi olarak da bilinen yapı, şehrin kuzeybatı kısmında, Çayağzı mahallesi sınırları içindedir. Çoruh Nehri'ne hakim, nehrin sağ tarafında ve nehirden 70 metre yükseklikteki bir tepede yer alır. Bir kulesi bulunan kale, günümüze büyük ölçüde sağlam bir şekilde ulaşmıştır. Artvin Kalesi, Bagrationi Hanedanı'nın Gürcü kralı Büyük Aşot tarafından 937 yılında yaptırılmıştır. 16. yüzyılda Osmanlıların eline geçen kale, birkaç kez onarılmıştır. Bugün askeri bölge içinde olan Artvin Kalesi 2004 yılında onarılmıştır. Kale içinde kilise ve sarnıç kalıntıları vardır. Bugünkü Artvin kenti sınırları içinde altı kilisenin varlığı bilinmektedir. Bu kiliselerden dördü Katolik kilisesiydi. 19-20. yüzyıllarda kilise olmaktan çıkan veya yıkılmış olan bu yapılar arasında Kardzveli Kilisesi önemli bir yere sahiptir. Bu kilisede çok sayıda Gürcüce elyazması kitap bulunuyordu. Ne var ki bu el yazmaları sonradan kaybolmuştur.

Dağlık bir bölgede, Çoruh Vadisi'nin sol yamacındaki meyilli bir arazide kurulmuş olan Artvin kenti, Borçka'ya kadar olan kesimde Çoruh Vadisi'ni takip eder. Borçka'dan sonra ise Doğu Karadeniz kıyı dağlarını aşarak, Cankurtaran Geçidi üzerinden Karadeniz kıyısındaki Hopa ilçesine ulaşır.

İklim tüm yıl boyunca yağışlıdır ve kışları ılık, her mevsim bol yağışlı bir iklim hüküm sürmektedir. Çoruh Nehrinin de etkisiyle daha az yağışlı, kışları pek sert geçmeyen ılıman bir iklim görülür.

Kaynak:

Artvin ilinde bulunan yaylalar listesi

Avalonya paleozoik çağda bir mikro kıtaydı. Bu eski mikro kıtaların  kabuk parçaları güneybatı Büyük Britanya'nın, Güney İrlanda'nın ve Kuzey Amerika'nın doğu kıyılarının altında yatmaktadır. Batı Avrupa, Atlantik tarafındaki Kanada ve Amerika Birleşik Devletleri kıyılarının eski kayalarının çoğunun kaynağıdır. Avalonya, Newfoudland'daki Avalon Yarımadası olarak adlandırıldı.
Avalonya, Gondwana'nın kuzey kenarında volkanik bir yay olarak gelişti. Sonunda uzaklaştı ve sürüklenen mikro kıta haline geldi. Arkasından Rheik okyanusu oluştu ve İyapetüs Okyanusu önünde küçüldü. Kıta Baltica, sonra Laurentia ve nihayet gondwana ile çarpıştı ve Pangea içine girdi. Pangea ayrıldığında Avalonya'nın kalıntıları Atlantik okyanusu olan yarık ile bölündü.

Avalonya'nın erken gelişiminin, Gondwana marjındaki bir çökme bölgesinin yakınındaki volkanik yaylarda olduğuna inanılıyor .  Bazı malzemeler, okyanusta daha fazla oluşan ve daha sonra plaka tektonik hareketlerinin bir sonucu olarak Gondwana ile çarpışan volkanik ada yaylarından birikmiş olabilir. Magmatik aktivite 730 milyon yıl önce başlamış ve 570 milyon yıl öncesine kadar geç Neoproterozoik dönemde devam etmiştir.
Kambriyen'in başlarında, süper kıta Pannotia dağıldı ve Avalonya Gondwana'dan kuzeye doğru sürüklendi. Avalonya'nın bu bağımsız hareketi, yaklaşık 60 ° Güney enleminden başladı. Avalonya'nın doğu ucu, Baltica'nın saat yönünün tersine doğru yavaşça döndüğü için yaklaşık 30 ° G ila 55 ° G enlemlerini işgal eden bir kıta plakası olan Baltica ile çarpıştı. Bu Ordoviçyan'ın sonunda ve Erken Silüriyen sırasında oldu.
Geç Siluryan ve alt Devoniyen'de, birleşik Baltica ve Avalonya, şimdi Kuzey Amerika'ya bağlı olan Avalonya'nın uzun ekstremitesinden başlayarak Laurentia ile kademeli olarak çarpıştı. Bunun sonucu Euramerica'nın oluşumuydu. Bu aşamanın tamamlanmasının ardından, İngiltere'nin yeri 30 ° G ve Nova Scotia yaklaşık 45 ° G idi. Bu çarpışma, Caledonian katlanmasıyla veya Kuzey Amerika'da, Acadian orojenisinde erken bir aşama olarak temsil edilir.
Gelen Karbonifer, yeni bir kıta ve başka bir kayaç Armorica dahil Iberia, Euramerica Iberia / Armorica ilave yüzden ve kıta arasındaki Avalonya bindirme, Gondwana'dan içinde süzüldü. Bunu Gondwana'nın gelişi izledi. Bu çarpışmaların etkileri Avrupa'da Variscan katlanması olarak görülmektedir. Kuzey Amerika'da Acadian orojenisinin sonraki aşamalarını gösterir. Bu sonradan sırasında Ekvator civarında oluyordu Karbonifer şekillendirme, Pangea kendi merkezine yakın Avalonyayı kısmen sığ deniz yoluyla su bastı.
Gelen Jura, Pangaea bölündü Laurasya Laurasya'nın parçası olarak Avalonya ile Gondvana'nın. In Kretase Laurasia'dan içine dağıldı Kuzey Amerika ve Avrasya aralarında Avalonya bölünmüştür.
Iberia, Gondwana'nın Afrikalı kısmı grevden geçerken daha sonra tekrar döndürüldü. Bu son hareket, Miyosen ve Pliyosen sırasında Pirenelerin yetiştirilmesi de dahil olmak üzere Alp orojenisine neden oldu. Bunun bir sonucu olarak, Avalonya'nın bir kısmı artık Cebelitarık Boğazı'nın her iki tarafında bulunmaktadır.

Büyük Britanya'nın Avalonya kısmı neredeyse tamamen İngiltere ve Galler ile çakışıyor. Başka bir yerde de Avrupa'da, Avalonya parçaları bulunur. Ardennes arasında Belçika'da ve kuzey-doğu Fransa, kuzey Almanya'da, kuzey-batı Polonya'da, güneydoğu İrlanda ve güney-batı ucunda İber Yarımadasın da bulumaktadır.
İngiliz-Belçika bölümünün bir kısmı, kömür alanlarının yerleşimini etkileyen Karbonifer'de bir ada oluşturdu; bu 'Londra-Brabant Adası' gibi isimlerle bilinir. Büyüklüğünün, Variscan çarpışması sonucu ortaya çıkan kabuk katlamasını etkileyerek Ardennes ve İngiliz Midlands arasındaki jeolojik yapı üzerinde etkisi oldu.
Kanada da, Avalonya içermektedir Avalon Yarımadası güneydoğusunda Newfoundland, güney New Brunswick, parçası Nova Scotia ve Prince Edward Island. ABD'de, Avalonya kuzey kıyı Maine, tüm Rhode Island'da ve New England kıyı diğer bölümlerinde oluşur.

Map showing Avalonia in the Ordovician Period
McNamara, A. K.; Mac Niocaill, C.; van der Pluijm, B. A.; Van der Voo, R. (2001). "West African proximity of the Avalon terrane in the latest Precambrian" (PDF). Geological Society of America Bulletin. 113 (9). ss. 1161-1170. doi:10.1130/0016-7606(2001)113<1161:WAPOTA>2.0.CO;2. 24 Eylül 2015 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi16 Ağustos 2018.

Avrasya Levhası Dünya'nın ana tektonik levhalarından biridir. Arabistan Altkıtası, Hint alt kıtası ve Sibirya'nın doğusu dışında Avrasya kıtası'nın neredeyse tamamına uzanmaktadır. Bu kıtasal levha ayrıca hem Endonezya, Filipinler, Japonya'nın güney kesimi ve İzlanda'yı hem de Kuzey Atlantik'in doğu yarısı ve Kuzey Denizi'nin birçok yerini kapsamaktadır. Batı parçası Alpler'in yapısı ile ilişkili olarak daha çok Avrupa Levhası olarak bilinir.
Avrasya Levhası sınırları - saat yönünde soldan itibaren - Kuzey Amerika levhası, Filipin levhası, Avustralya levhası, Hindistan levhası, Arap levhası, Anadolu levhası, Ege Denizi levhası, Apulya Levhası ve Afrika levhası ile çevrilidir. Komşu levhalarının çoğunun geçiş bölgelerinde başka birkaç küçük levhalar (Adriyatik Levhası gibi mikro levhalar) bulunabilir, fakat bunların varlıkları henüz araştırma yoluyla saptanamadı.
Orta Asya'nın jeodinamiği Kuzey Avrasya ve Hindistan Levhası arasındaki etkileşimi ile yönetilir. Bu alanda, birçok alt-levhanın ya da kabuk blokların varlığı anlaşılmaktadır. Bu alt-levhalar ya da kabuk bloklar Orta Asya ve Doğu Asya geçiş bölgelerini oluşturmaktadır.

Avrupa, yüzölçümü bakımından Okyanusya'dan sonra dünyanın en küçük ikinci, nüfus bakımından ise Asya ve Afrika'dan sonra en büyük üçüncü kıtasıdır. Yaklaşık 10.354.636 km2'lik alanı ile dünya topraklarının %6,8'ini kapsamaktadır. 746 milyondan fazla kişi yani Dünya nüfusunun %11'ini barındırmaktadır.
Avrupa genellikle Avrasya'nın bir parçası olup Türk Boğazları, Kafkas Dağları, Hazar Denizi ve Ural Dağları'nın batısında bulunarak Asya'nın batısında bulunan kısmı olarak tanımlanır; batıda Atlas Okyanusu, güneyde Akdeniz ve Karadeniz ve kuzeyde Arktik Okyanusu tarafından sınırlandırılır.
Bu sayfa Avrupa'nın coğrafî kapsamına giren ülkeleri; bayrakları, başkentleri, para birimleri, resmî dilleri, yüzölçümleri, nüfusları ve coğrafı konumunu gösteren haritalar ile listelenmektedir. Bu liste, Birleşmiş Milletler üye devletleri ve bağımlı topraklar olarak ikiye ayrılmıştır.

De facto devletler listesi, BM tarafından tanınmamaktalar ama gerçekte kendi kendini tam olarak yönetebilmektelerdir.

Başka devletlerin yönetimine bağımlı devlet ve topraklar listesi.

Wikimedia Atlas'da Avrupa
Avrupa'daki özerk ülkeler listesi

Azak Denizi (Rusça: Азо́вское мо́ре, Azóvskoje móre; Ukraynaca: Азо́вське мо́ре, Azóvśke móre; Kırım Tatarcası: Azaq deñizi; Adigece: Хы Мыут1э, Khı Mıvt'e; "Meot Denizi" olarak da bilinir), Karadeniz'in kuzeydoğusunda yer alan ve Kerç Boğazı ile Karadeniz'e bağlanan Rusya ve Ukrayna arasındaki bir iç denizdir. Yüzölçümü 37.700 km² olan Azak Denizinin uzunluğu 240 km genişliği ise 135 km olup kıyıları alçaktır. Don ve Kuban nehirleri bu denize dökülür. Bu büyük nehirlerin ilave etkisiyle tuzluluk derecesi düşük olan Azak Denizi, Aralık ayından Mart ayına kadar donar. Bol miktarda balık bulunan bu denizde kışın buzlar delinerek balık avlanır.

Antik adı Maeotis olan denizin şimdiki adı Türk soylu kavimlerden gelir. Yükseltinin az olduğu düz ve alçak kıyılara sahip Kıpçak dilinde alçak topraklar anlamındadır. Rus halk söylencelerine göre ise Azak ismi Asuf/Azum isimli bir Kuman prensinden gelir.
Osmanlı denize, balık bolluğundan dolayı Balük Denis (Balık Denizi) ismini vermiştir.

Doğuda;

 Rusya
Kuzey, Güney ve Batıda;

 Ukrayna
Kuzeyde Novorossiya Federal Devleti (De facto)
Güneybatıda Rusya tarafından ilhak edilen Kırım Cumhuriyeti (De facto)

Okyanus sistemlerine uzak oluşu nedeniyle gelgit etkisinin çok az hissedildiği ve Don Nehri gibi büyük ırmakların alüvyon taşıdığı Azak Denizinde, çok sayıda kıyı dili oluşumu vardır. Bunun yanında bazı nehirlerin ağızlarında haliçler vardır. Yerel dillerde bu haliçler liman ismiyle anılır.
Osmanlı döneminde yapılması planlanan ama yapımı 2.Dünya Savaşı sonrası Rusya tarafından gerçekleştirilen Volga-Don Kanalı ile Azak Denizi, Hazar Denizi ile yapay olarak bağlanmıştır.
Azak Denizi'nin başlıca kısımları

Sivash, Azak Denizi'nin batısında yer alan büyük lagün sistemi
Taganrog Körfezi, denizin kuzeydoğusunda yer alan aynı zamanda Azak Denizi'nin en büyük körfezi
Kerç Boğazı, Karadeniz bağlantısını sağlayan denizin güneyindeki boğaz

Azerbaycan'ın arazisi, Kafkasya arazisinin tamamı gibi, Alplerin kıvrımlı kuşağına ait olup karmaşık tektonik yapıya sahiptir. Azerbaycan Cumhuriyeti arazisinde son 13-15 bin yıl içinde yer alan jeolojik ve jeomorfolojik süreçler, iklim şartları ve denizin toplu olarak gerilemesi eşsiz yer şekillerini oluşturmuştur. Kayaçların yaşı, Alt Pliyosenden başlayarak çağdaş döneme kadar tüm zamanlarda insanların dikkatini çekmiştir. Azerbaycan arazisinde en eski kayaçlar, Alt Paleozoik, karmaşık metamorfik şistler çökelimidir. Azerbaycan Cumhuriyetinin arazisi paleontolojik ve mineralojik anıtlarla zengindir. Volkanik-magmatik ve tortul kökenli, paleontolojik koşulları yansıtan zaman ve mekân içinde değişen faktörler, aynı zamanda doğal zenginlikler bu kayaçların yaşını belirlemek için imkân sağlamaktadır. Kabuk içeren sapkın kayalar, onların Kretase ve Kretase sonrası dönemleri için yaşlarının tarihini belirlemeye yardımcı oluyor.

Genellikle çeşitli jeolojik dönemlere ait eşsiz taşlar-tanıklar ve arazinin özelliği, jeologların dikkatini çekmektedir. Azerbaycan'da kayaçların yaşı 570 milyon yıldan (şistler, gnayslar) günümüz deniz çökellerine (kireçtaşı, alüvyon, kum, çakıl) kadar değişmektedir. En eşsiz jeolojik abidelerden biri, 3600 m rakımda korunmuş ve yer yer ayrı formlarda sarma siyen çökellerdir. Bu tür çökeller Kafkasya'nın diğer yerlerinde de görülmektedir. Onların yaygın olduğu bölgelerden bir de Şahdağ'dır.
Azerbaycan'ın jeolojik ve jeomorfolojik formasyonları çok çeşitlidir. Kabarıklık oluşturan kurak-aşınım denüdasyon süreçleri sonucunda dağlar, tepeler ve çeşitli kayalar ortaya çıkmıştır. Onların bir kısmı sokulum kayaçlar olarak (Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti'ndeki İlanlıdağ, Nahacar, Elince gibi), bazı yerlerde – Devoniyen eski kristal kayaçlar olarak (Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti'nde Dahna, Sarıdağ, Velidağ vs.), diğer yerlerde ise Pliyosen çökelleri olarak oluşmuştur (Kobustan'da Ambizler ve Kuşgayası). Yoğun soyulma ve erozyon nedeniyle bazı çabuk yıkanabilir kayaçlar savrulmuşlar. Güneydoğu Kafkasya'da Kretase dönemine ait Lusitan kalkerlerinden oluşan Dibrar tipi kayalar mevcuttur. Onlar genellikle sivri uçlu kayalar şeklinde rölyefte kendini göstermektedir. Onlardan bazıları Şabran ve İsmayıllı bölgelerinde mevcuttur. Jura kalkerlerinden başlıca örneği Kepezdağ'dır.
Dünyadaki yaklaşık 900 çamur volkanının üçte birinden fazlası Azerbaycan'da bulunuyor. Bu volkanların birçok çeşidi var: Halen faal durumda olan, sönmüş, gömülmüş, petrol püskürten, sualtı ve ada volkanları gibi. Çamur volkanları ülkenin doğusunda, Abşeron yarımadasında, Şamahı-Kobustan, güneydoğu Şirvan ve Bakü takımadasında bulunur. En büyükleri Galmas, Torağay, Büyük Kenizdağ'dır. Çoğu kesik koni şeklindedir. Yükseklikleri 20–400 m, çapları 100–4500 m arasındadır. Sadece Kobustan'da 100'den çok çamur volkanı vardır. 40 kadar volkandan yeryüzüne petrol çıkar. Bakü takımadasındaki 9 ada çamur volkanlarından oluşmuştur. Hazar Denizinde de 140'tan çok su altı çamur volkanı vardır. Çamur volkanları fay hatları boyunca yer almaktadır. Azerbaycan'daki çamur volkanlarının ilk faaliyete geçişi yaklaşık 25 milyon yıl öncesine dayanır. 1810 yılından günümüze 50 volkan yaklaşık 200 defa püskürmüştür. Sadece Lökbatan volkanında 19 püskürme gözlenmiştir. Çamur volkanları katı, gaz ve sıvı püskürtür. Püsküren katılarda 100'den fazla mineral ve 30 kadar element (bor, cıva, mangan, bakır, baryum, stronsyum, lityum vb.) yer alır. Çamur volkanları petrol ve gaz yatakları ile ilişkilidir. Bu volkanların bulunduğu alanlarda zengin petrol ve doğalgaz yatakları tespit edilmiştir (Lökbatan, Neft Taşları, Karadağ, Mişovdağ vb).
Azerbaycan'ın hidrojeolojik çeşitlerine mineral kaynaklar aittir. Azerbaycan'da kimyasal bileşimine göre 10'dan fazla çeşit mineral kaynaklar tespit edilmiştir. Bunlara, hidrokarbonat, hidroklorür, bikarbonat-klorür-sülfat, karbonat-sülfat, klorürkarbonat, sülfat-klorür ve sülfat dahildir. Bunların dışında, kimyasal bileşimleri henüz belirlenmeyen birçok kaynak da mevcuttur. Bu kaynakların cereyan miktarı gün içinde 10 ila 100 bin litreye ulaşmaktadır. 30'dan fazla kaynakta suyun sıcaklığı 20 ila 70 dereceyi buluyor. Mineral kaynakların birçoğundan kükürt, karbon ve kükürt-karbon gazları ayrılmaktadır. Azerbaycan'da mineral kaynakların bulunduğu başlıca yerler Darıdağ, Sirab, Badamlı, Turşsu, Şirlan-İstisu, Slavyanka, Akkörpü, Haltan, Haşı, Cimi, Halhal, Beşparmak ve Kırkbulag'dır.

Azerbaycan Cumhuriyeti Jeoloji ve Jeofizik Enstitüsü resmi sitesi 11 Şubat 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Azerice) (Rusça) (İngilizce)

Bali Denizi (Endonezce: Laut Bali), Bali adasının kuzeyinde, Endonezya'daki Kangean Adası'nın ise güneyinde bulunan bir su kütlesidir. Bali Denizi, Flores Denizi'nin güneybatı bölümünü oluşturur ve Madura Boğazı batıdan Bali Denizi'ne açılır.

Bali Denizi bazen oşinografik amaçlar için Flores Denizi ile birlikte gruplandırılır, ancak bazı deniz haritalarında navigasyon için ayrı bir deniz olarak yazılır. Deniz, 45.000 km2 (17.000 sq mi)'lik bir alana ve maksimum 1.590 m (5.217 ft) derinliğe sahiptir.

Bali Denizi'ndeki sirkülasyon ve kütlesel su özellikleri, Flores Denizi'nden kuzeydeki Cava Denizi'ne kadar devam eder. Oşinografik olarak, Bali Denizi, Büyük Okyanus'tan Hint Okyanusu'na gelen ve akışı çoğunlukla Bali Boğazı ve Lombok Boğazı'ndan geçen Endonezya Akıntısı ile ilgilidir.

Bali Denizi'nde daha önce birkaç tsunami gözlemledi. Tambora Dağı'nın, 22 Eylül 1815'te 8.00°G 115.20°D﻿ / -8.00; 115.20 koordinatında ve üç yıl sonra (8 Eylül 1818) 7.0°G 117.0°D﻿ / -7.0; 117.0 koordinatında oluşturduğu volkanik faaliyetlerin (Volkan Patlama İndeksinin 7. ölçeği) ardından tsunamiler meydana geldi. 1857 ve 1917'de sırasıyla en fazla 3 metre (9,8 ft) ve 2 metre (6,6 ft) yüksekliğe sahip iki tsunami daha kaydedildi.

Türkiye'deki körfezler listesi

Balkaş Gölü (eski Türkçe: Terinğ köl; Kazakça: Balqaş Kölı) Orta Asya'da bir göldür. Aral Gölü'nden sonra Orta Asya'nın en büyük ikinci gölüdür. 45°4′ Kuzey 76°2′ Doğu koordinatları üzerinde yer alır. Beslendiği başlıca kaynaklar İli Irmağı, Karatal Nehri, Lepsi Irmağı, Aksu Irmağı ve Ayagöz Nehri'dır. Toplam su havzası 413,000 km²dir. Kazakistan sınırları içerisinde bulunur, maksimum uzunluk 605 km, maksimum genişlik ise doğuda 74 km, batıda 19 km'dir. Yüzölçümü 16.996 km²dir. En derin noktası 25,6 metre iken ortalama derinlik 5,8 metredir. Toplam kıyılarının uzunluğu 2.385 km'dir. Denizden yüksekliği 341,4 metredir.

Dünyanın en büyük gölleriden biri olan Balkaş Gölü, yaklaşık 17.000 km^2 yüzölçümüne, 100 km^3 su hacmine ve beslendiği nehirlerden yıllık 23 km^3 su girdisine sahiptir ve geniş Balkaş-Alakol çöküntü havzasında yer alır. Göl yaklaşık 3–4 km uzunluğunda bir geçit (uzun aral) ile doğu ve batı olarak ikiye ayrılır. Su özelliği ve tuz içeriği doğu ve batı parçalarda oldukça farklı durumlar gösterir. Batı parça neredeyse tatlı su özellikleri gösterir ve 0.74 g/l öz kütleye sahipken, açık yeşil renkli çamur görüntüsüne sahiptir. Doğu yakasının su özelliğiyse 5.21 g/l öz kütleye ve transparan bir yeşil renge sahiptir ve çok tuzludur. Gölün kıyıları çokça deformasyona sahne olmuştur, zira çokça körfez ve koy içerir. Gölde adalar da vardır, en büyük üç adası da Basaral, Tasal ve Algazy'dir. Balkaş çöküntüsü birikmiş bir düzlüktür, bu düzlük 340 metrelik bir rakımla az bir açıyla kuzeye eğimli haldedir ve gölün uzun dönemli ortalamasını yansıtır. Gölün su yakalama havzası genelde güney ve güneydoğu bölgesine komşu dağlık alanlardan oluşurken; kuzey ve kuzeydoğu kısmı düzlük halindedir ve taşlı ve kumlu bir sedimantolojik özellik gösterir. Gölün çevresindeki bölgenin iklimi kurak (yarı çöl) bir karasal iklim özelliği gösterir, yıllık ortalama yağış 120 mm miktarına ulaşmaktadır. Temmuz ayı ortalama sıcaklığı 24 sanigrad derece iken; ocak ayı sıcaklık değeri -8 santigrad derecedir. Göl çevresindeki ortalama nem miktarı ise yüzde 55-60 bandındadır. Göl yıllık olarak donma-çözünme olayları yaşar ve buzlar kasım ayından mart ayına dek gölde kalırlar ve batı parçasından rüzgar akıntıları dairesel bir şekil göstermektedir.

Balkaş Gölü'nün tarihöncesi hem Balkaş-İrtiş sulama havzasının jeolojik-jeomorfolojik gelişimiyle hem de Balkaş çöküntüsünün gelişim özellikleriyle yakından ilgilidir. Gölün jeolojik gelişimini 4 ana zaman parçasına ayırmak mümkündür. Paleozoyik, Triyas-Jura, Kretase-Paleojen ve Neojen-Kuvaterner periyotları bu gelişim çizgisini temsil eder. Daha sonraki Mezozoyik-Senozoyik oluşumların temelinin meydana geldiği dönem olarak Paleozoyik dönem temsil edilir. Temel yapı üstüne Mezozoyik-Senozoyik yapılar, Paleozoidlerin üstüne gelmiştir ve bu yeni aşama Pre-Balkaş çöküntüsünün oluştuğu zamana denk gelir. Balkaş çöküntüsünün gelişim aşamalarıysa Neojen-Kuvaterner döneminde oluşurken; gölün modern hali Kuvaterner'in ikinci yarısında oluşmuştur.

Kazakistan tektonik sistemi, Orta Asya kayma kuşağı segmenti oluşturur ve bu yapı ülkenin merkez, güney ve kısmen doğu kısmını kaplamaktadır.
Paleozoyik yapıların gelişim aşamaları boyunca, Kazakistan tektonik sisteminin Ural-güne Tanrı dağları ile Altay-İrtiş sistemleri ile olan sınırları değişmiştir. Kazakistan tektonik sisteminin paleozoid yapıları dört ana unsurdan oluşur. Bunlar; erken Kaledoniyen, geç Kaledoniyen, geç Kaledoniyen'den erken Hirsinyen ve geç Kaledoniyen'den geç Hirsinyen dönemleridir. Pre-Balkaş-Jungarian-Kuzey Tanrı dağları bölgesi, Kaledoniyen-Hirsinyen döngüleri boyunca Kazakistan tektonik sisteminin Paleozoyik yapılarının güney kısmını kaplamıştır.

Pre-Balkaş ve Alakol olukları birinci dereceden yapılardır ve Balkaş-Alakol çöküntüsünü oluştururlar. Pre-Balkaş olukları ikinci dereceden Pre-Balkaş ve Pre-Jungarian çöküntülerini içerirler. Bu çöküntülerse Uşkol dağları ve Kuzey Jungarian fayı ile bölünmektedir. Güney Pre-Balkaş olukları asimetrik yapılarıyla karakterize edilmiştir. Hafif eğimli ve dalmış kuzey kanat ve faylarla karmaşıklaştırılmış güney parça bu özelliği sağlamaktadır.

Yapılan araştırmalar sonucu Triyas-Jura ve kretase dönemi Balkaş Gölü'ndeki morfolojik oluşumların başlangıç zamanı olarak değerlendirilmiştir. Mezozoyik-Senozoyik sınırındaki Laramid Aşaması'nda tektonik hareketler, eski erozyon düzlüklerini kesmektedir. Hidrografik su ağı, bu dönemde oluşmuş olup eski vadiler neredeyse güney yönlüdürler ve genel olarak kızıl kille doldurulmuşlardır. Üst Kretase boyunca, geniş çaplı bir deniz seviyesi yükselmesi Betpak Dala ve Kuzeybatı Pre-Balkaş bölgelerini önemli şekilde domine etmiştir.

Balkaş-Alakol çöküntüsünün  modern kabartmasının ve çevre yapılarının temel özellikleri Oligosen döneminden günümüze devam eden tektonik hareketlerin sonucu oluşmuştur. Yeni dönem tektonik hareketlerin hızları, eski dönemdeki hareketlere göre çok daha hızlı olmuştur, üstelik bu yeni tektonik etkiler Balkaş Gölü'nün çevresinin ve kıyılarının oluşumunu etkilemiş olup  meydana gelen dağ oluşumu, nehir taşıması ve sualtı-karasal çökel varlığını hızlandırıcı etki yapmıştır.

İli Nehri'nin ve Balkaş Gölü'nün suları Kazakistan için büyük önemi vardır. Kapçagayskove şehrinde İli Nehri'nde hidroelektrik güç elde etmek için baraj kurulmuştur ve suları hem tarımsal sulamaya hem de sanayi ihtiyaçlarına cevap vermektedir. Balkaş Gölü başlıbaşına balıkçılık için önemli bir kaynaktır.

Balkaş Gölü son yıllarda büyük bir kuraklık tehlikesiyle karşı karşıyadır, zira özellikle Kazakistan ve Çin'in bu göle suyunu ulaştıran nehirlerin suyunun sinai faaliyetlerde ve sulama alanında kullanması sonucu Kazakistan'ın güneydoğusundaki bu göl yeni Aral Gölü olma yoluna girmiştir. Özellikle İli nehri ki, Çin'in batı bölgesinden doğar, Çin ve Kazakistan arasındaki su kullanımı anlaşmazlıklarına sahne olmaktadır ve bu sorunlar çözüm beklemektedir, gölün kıyısında yaşayan kazak vatandaşları da acı sondan endişe duymaktadır. Çin tarafının suyu fazla kullanarak nehrin dengesini bozduğu düşünülmektedir, zira Sincan Özerk Bölgesi'nin gelişen sınai faaliyetleri de su ihtiyacına ihtiyaç duymaktadır.

Kazakistan'daki göller listesi
Oluşumlarına göre Türkiye'nin gölleri listesi
Türkiye'deki göller

Baltık Denizi, Danimarka, Estonya, Finlandiya, Almanya, Letonya, Litvanya, Polonya, Rusya, İsveç ülkeleri ile Kuzey Avrupa Ovası ve Avrupa Ovası bölgeleri tarafından çevrelenen Atlas Okyanusu'nun bir koludur. Dünyanın en büyük acı su havzasıdır.
Deniz 53°N ila 66°N enlemleri ve 10°E ila 30°E boylamları arasında uzanır. Bir sahanlık denizi ve Atlantik'in marjinal denizidir ve ikisi arasında sınırlı su alışverişi vardır, bu da onu bir iç deniz yapar. Baltık Denizi, Øresund, Büyük Kemer ve Küçük Kemer yoluyla Danimarka boğazlarından Kattegat'a boşalır. Botniya Körfezi (Botni Körfezi ve Bothnian Denizi olarak ikiye ayrılır), Finlandiya Körfezi, Riga Körfezi ve Gdańsk Körfezi'ni içerir.
“Baltık Düzlemi” kuzey kenarında, 60°N enleminde, Åland ve Bothnia Körfezi, kuzeydoğu kenarında Finlandiya Körfezi, doğu kenarında Riga Körfezi ve batıda güney İskandinav Yarımadası'nın İsveç kısmı ile sınırlanmıştır.
Baltık Denizi yapay su yolları ile Beyazdeniz-Baltık Kanalı üzerinden Beyazdeniz'e ve Kiel Kanalı üzerinden Kuzey Denizi'nin Alman Körfezi'ne bağlanmaktadır.

Güneybatıdan kuzeydoğuya doğru uzanır. Kiel'den Hapuranda'ya kadar olan uzunluğu 1700 km, ortalama genişliği 200 km'dir. Yaklaşık 420.000 kilometrekarelik yüzölçümüne sahiptir. Danimarka ile İsveç arasında yer alan Kattegat Kanalı ve üç girişi de (Onesund, Büyük Belt ve Küçük Belt) Kuzey Denizine bağlanır. Bu kanalın en derin yeri 8 metredir. Bu sebeple kanal, gemiler için büyük güçlük arz etmektedir. Baltık Denizinin ortalama derinliği 65 m ile 550 m arasında değişir. En derin yeri 550 m ile Gotland'ın batısıdır.
Avrupa'nın birçok önemli akarsularının (Öder, Vistula, Niemen, Western, Dvina ve Mevaa) yağışlar sebebiyle getirdikleri bol su ve sığ bir deniz olması sebebiyle tuzluluk oranı çok azdır. Ortalama tuzluluk oranı binde sekizdir. Ayrıca donma olayları da tuzluluk derecesini etkilemektedir. Donma olayları batıdan doğuya gidildikçe artar. Almanya'nın Stralsund limanı senenin 27 günü, İsveç'in başkenti Stokholm limanı 75 gün, Finlandiya'nın birçok limanı 120 ila 180 gün arasında donar. Güney ve batı kıyılarındaki limanlarda buzlar kırılarak trafiğe açılırlar.
Baltık Denizinin bugünkü biçiminin, Buzul Çağı'ndaki çökme ve yükselmelerle meydana geldiği zannedilmektedir. Günümüzde zaman zaman yükselme olayları meydana gelmektedir.
Baltık Denizinde, kıyıları bulunan devletler için buranın çok büyük önemi vardır. Uzun zaman suyun donması gemilerin ulaşımını güçleştirmektedir. Son zamanlarda Baltık Denizinin ticari önemi artmış durumdadır.

Denize kıyısı olan ülkeler: Danimarka, Estonya, Finlandiya, Almanya, Letonya, Litvanya, Polonya, Rusya, İsveç.
Dış havzasında yer alan ülkeler: Belarus, Çek Cumhuriyeti, Norveç, Slovakya, Ukrayna.
Baltık Denizi drenaj havzası, denizin kendi yüzey alanının yaklaşık dört katıdır. Bölgenin yaklaşık %48'i ormanlık olup, İsveç ve Finlandiya, özellikle Bothnia ve Finlandiya Körfezleri çevresinde ormanların çoğunu barındırmaktadır.
Arazinin yaklaşık %20'si tarım ve mera olarak kullanılmakta olup, bu alanlar çoğunlukla Polonya'da ve Baltık Düzlüğü'nün kenarında, Almanya, Danimarka ve İsveç'te yer almaktadır. Havzanın yaklaşık %17'si kullanılmayan açık arazilerden, %8'i ise sulak alanlardan oluşmaktadır. Bunların çoğu Bothnia ve Finlandiya Körfezlerinde bulunmaktadır.
Arazinin geri kalanı yoğun nüfusludur. Baltık drenaj havzasında yaklaşık 85 milyon, kıyıdan 10 km içinde 15 milyon ve kıyıdan 50 km içinde 29 milyon insan yaşamaktadır. Yaklaşık 22 milyon kişi 250.000'in üzerindeki nüfus merkezlerinde yaşamaktadır. Bunların %90'ı kıyı çevresindeki 10 km'lik bantta yoğunlaşmaktadır. Havzanın tamamını ya da bir kısmını kapsayan ülkeler arasında Polonya 85 milyonun %45'ini, Rusya %12'sini, İsveç %10'unu ve diğerlerinin her biri %6'dan azını kapsamaktadır.

Baltık Devletleri
Baltık Denizi Devletleri Konseyi
Baltık Denizi'ndeki adaların listesi
Baltık Denizi anomalisi

Balçık (Rumence: Bălţi), Moldova Cumhuriyetinin en büyük ikinci şehridir. Rumence Bălţi adının anlamı "balçık"tan gelir.
Avrupa'nın yeşil alanı bol şehirlerinden biri Balçık, aynı zamanda önemli bir ticaret ve sanayi merkezidir. Dinyester Nehrinin bir kolu olan Răut nehri kıyısında yer alan şehrin beş ilçesi vardır. Şehrin belediye başkanı Vasile Panciuc'tir. Şehir 78 km²'lik bir alandan oluşur.2004 yılı rakamlarına göre 127.000 kişinin yaşadığı şehirdeki etnik dağılım şu şekildedir:

Moldov - 52,4 %
Ukraynalı - 23,7 %
Rus - 19,2 %
Diğerleri - 4.7%
Posta kodu: MD-3100
Alan kodunu: 373 231 X-XX-XX
Balçık Uluslararası Havalimani
Şehrin ekonomiside gıda ve sanayi önemli yer tutar. Özellikle un, şeker ve şarap üretimi; makine ve mobilya sanayi ekonomide önemli role sahiptir. 1989'dan sonra ise nüfus ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde hizmet sektöründe gelişmeler olmuştur.

Tacoma, WA-ABD
Stryi-Ukrayna
Smolyan-Bulgaristan
Larisa-Yunanistan
Miercurea-Ciuc-Romanya
Orsha-Belarus
İzmir-Türkiye
Kaesong-Kuzey Kore
Khmelnytskyi-Ukrayna
Gyula-Macaristan
Lakeland, Florida-ABD
Płock-Polonya
Vitebsk-Belarus
Milies-Yunanistan
Podolsk-Rusya

Bartın Çayı, Antik Partenios (Grekçe: Παρθένιος Parthénios, Latince: Parthenius), MÖ yıllarda Parthenios adı ile anılan ve kente adını veren Bartın Irmağı'dır. Kastamonu ve Karabük'te bulunan Ilgaz Dağları'nda doğar, kuzeye doğru akar, şehir merkezinde Gazhane Burnu'nda birleşen Kocaçay ve Kocanazçay'ının oluşturduğu ırmak, 15 km akarak Boğaz mevkiinde Karadeniz'e ulaşır.
Kocanazçayı; güneyden doğup Kozcağız'dan kuzeye doğru akarken, Kocaçay; Kastamonu'dan gelip Ulus'tan geçen Göksu ve Eldeş Çayları (Ulus Çayı) ile bunlara katılan derelerden oluşur. Arıt ve Mevren Derelerinden oluşan Kozlu Çayı ile birleşen Kışla Deresi, Akpınar ve Karaçay Dereleri Kocaçay'ı besleyen akarsulardır. Diğer önemli akarsuları; Kurucaşile topraklarında doğan ve Karadeniz'e ulaşan Kapısuyu ve Tekkeönü dereleri ile Ulus-Uluyayla'yı sulayan Ovaçayı ve İnönü dereleridir.
Bartın Irmağı; üzerinde 500 tonluk gemilerle Karadeniz'den kente kadar ulaşım yapılabilen en düzenli akarsudur. Akış hızı saatte 720 m. olup, denize her yıl 1.000.000.000 m3 su akıtmaktadır. Bartın Irmağı (Yalı mevkii), Amasra Antikliman ve Balıkçı Barınakları; yat turizminde değerlendirilebilecek özellikler taşımaktadır. Bunun balıkçılığa ve bölge turizmine etkisi oldukça büyüktür.

Havza içindeki en eski kayaç gruplarının Prekambriyen arazileri bu sahada oldukça sınırlı alanlarda mostralar verir. Bu grup içinde Riyodasit, Megaranitoyit ve türev kayaçlar magmatik kayaç örnekleridir. Bartın ırmağı sahası Paleozoik, iki farklı grup ile temsil edilir. Ordovisiyen, Devoniyen, Silüriyen yaşlı kireçtaşı, dolomitik kireçtaşı, şeyl, çamurtaşı ve şelf çökelleri olarak bilinirler. Bartın Çayının Karadeniz'e boşaldığı mansap kesiminde yayılma sahiptir.
Karbonifer yaşlı diğer paleozoik formasyonu ise çakıltaşı, kumtaşı, çamurtaşı, şeyl, kömür bantlı karasal çökel ardalanmasının oluşturduğu gruptur. Bartın şehir merkezinin kuzey-kuzeybatı yönünde sınırlı bir alanda mostra verir.
Mesozoik arazileri bu alanda Triyas. Jura ve Kretase arazileri ile temsil edilirler. Çökel zamanları farklı olmasına karşın bunların hepsi karasal yamaç, ve/veya şelf çökel birimleri olma özelliğine sahiptir.
Triyas çökelleri; çakıltaşı, kumtaşı, çamurtaşı, kireçtaşı karasal çökellerinden oluşmaktadır. Bartın Çayının kuzey bölümünde Arıt ilçesi ve Bartın Çayının Arıt kolu havzası içinde takip edilmekte olup, Perminyen Triyas zaman aralığına atfedilirler. Ulus ilçesinin kuzeyinde, kuzeydoğu-güneybatı uzanımlı kireçtaşlarından oluşan şelf çökel kayaçları Mesozoik yaşlı diğer çökel birimdir. Jura dönemine atfedilen kumtaşı, kireçtaşı karasal şelf çökel kayaçları bir diğer Mesozoik çökel birimidir. Bartın Çayı havzasında, Arıt ilçesinin kuzeybatısında yüzeylenir.
Bartın Çayı havzasında Kreatese de çökel ve katılaşım kayaçlarının örnekleri ile temsil edilirler. Kireçtaşı, killi kireçtaşı ve yamaç çökellerinden oluşan birim Kretase çökellerinin sahada en az rastlanan örneğidir. Bartın şehir merkezinin kuzey doğusunda sınırlı bir alanda rastlanır. Bartın Çayının aşağı çığırında, Bartın şehir merkezinden sonra. Kuzeydoğu-kuzeybatı uzanımlı olarak Kretase yaşlı katılaşım kayaçları yer alır. Bu birim, andezitler ile birlikte katılaşım kayaçlarının çökel örnekleri ile temsil edilir. Bartın Çayı havzasında çok geniş alanlar kaplayan Kretase yaşlı diğer birim ise kumtaşı, çamurtaşı, şelf, şelf-yamaç çökel kayaçlarından oluşan birimdir. Genel olarak, havzanın güneydoğusunu oluştururlar. Farklı yaşlardaki kayaç gruplarının küçük mostralar verdiği bu saha aynı zamanda havzanın yükseltisi fazla olan bölümünü temsil eder.
Andazit, dazit, aglomera, piroklastik, bazalt vb, katılaşım kayaçlarından oluşan Eosen yaşlı karasal ve şelf çökelleri Tersiyer arazilerinin bir bölümünü temsil eder. Bartın şehir merkezinde güneyinde sınırlı bir alanda mostra verir. Çok geniş bir alanda yüzeylenen Eosen Flişleri ise bu dönemin diğer çökel kayaç grubu oluşturur. Eosen Flişleri, Bartın şehrinin güneyinde Kozcağız ilçesinin de içinde bulunduğu ve Bartın şehrinin doğusunda da geniş alanlarda yayılıma sahip kayaç grubudur.
Bartın çayı ve kolları boyunca, özellikle akarsuyun tabanlı vadi karakteri gösterdiği orta ve aşağı çığırı boyunca takip edilen, akarsu çökellerinden oluşan karasal çökel birimdir. Bartın şehir merkezi ile eğim değerlerinin azaldığı, Bartın Çayını önemli kollarını takip eden sahalarda görülmektedir.

Bartın Çayı havzasının günümüz jeomorfolojik özelliklerini kazanmasında tektonik hareketler de önemli rol oynamıştır. Havzanın doğu ve güneyinde yer alan farklı yaşlardaki tabakalı çökel birimlerinin, kıvrım ve faylanmalarla şiddetli şekilde deforme edilmiş olmaları, sahanın kara haline geçmesinden sonra tektonik faaliyetlerden çok fazla etkilendiğini göstermektedir.
Kıvrımlı ve faylı yapı özelliklerini; kısmen çayın kuzeyinde, ancak daha fazla doğu ve güneyinde belirgin şekilde izlemek mümkündür. Havzanın genel olarak doğu ve kuzeyi ile Bartın Çayının mansap kısmında fay diklikleri ve topoğrafik diskordanslar, Arıt, Ulus, Kirazlıköprü baraj inşaatı ve Derbent Boğazı çevresindeki asılı vadiler, Ulus ve Arıt'taki şelaleler ve değişik yükseltilerdeki su düşüşlerine neden olan boyuna profillerdeki kırıklar ve benzeri morfolojik örneklerin tümü sahanın tektonik aktivitesi hakkında bilgi vermektedir.
Bu alanda meydana gelen depremler tektonik aktivitesinin halen devam ettiğinin göstergesidir.

Bartın Çayı, 2059.35 km2'lik bir su toplama havzasına sahiptir. Bu alan 8 alt havzadan oluşmaktadır. Havzanın genel eğim yönü kuzeybatı olup, Bartın Çayı da bu ana yönde akış Karadeniz'e boşalır. Havzanın kuzeybatı-güneydoğu doğrultusundaki (uzunluğu) düz mesafesi 57,123 km, güneybatı-kuzeydoğu doğrultusundaki (genişlik) düz mesafesi ise 57,960 km dir. Bu değerlere göre havzanın form sayısı 1,01'dir. Havza form sayısı 1 ve üstü olan havzalar, taşkın riski yüksek olarak kabul edilir.
Bartın Çayının kolları ile hesaplanan toplam kanal uzunluğu 1978,169 km dir. Havza içinde kanal sıklığı ise 1203 adettir.

Eğim değerleri değişken olmakla beraber, genel olarak dik ve sarp karakter arz eder. Kireçtaşı formasyonunun hakim olduğu Arıt alt havzası ve çevresinde fay diklikleri, o havzadaki dağlık alanların diğer morfolojik karakterini belirler. Havza genelinde doğal bitki örtüsünden yoksun dağlık alanlarda günlenme ile oluşan ayrışmış-ufalanmış örtü-döküntü malzemeleri bu alanların diğer karakteristik özelliklerindendir.
Bartın Çayı kolları tarafından yarılması sonucunda plato alanları gelişmiş olup, havzada üç farklı seviyede takip etmek mümkündür. Bunlar; en yüksek plato alanları (750–1000 m yükseltiler), yüksek plato alanları (500–750 m yükseltiler), alçak plato alanları (200–500 m yükseltiler) olarak isimlendirilmiştir. Her kademedeki plato yüzeyleri, düşey yönlü yer değiştirmenin şiddetine bağlı olarak Bartın Çayının kolları ile sık ve derin olarak yarılmışlardır. Aynı sebeple şelaleler (Ulukaya ve Çöpbey Şelaleleri), asılı vadiler (Kirazköprü baraj gövdesi yamaçlarında, Arıt ve Ulus Çayları vadi yamaçlarında), fay dikliklerini (havzanın kuzey ve doğusundaki yüksek alanlarda), boğazlar(Derbent Boğazı, bartın Liman Boğazı, Çöme Boğazı, vd.) geliştiğini görmek mümkündür.
Bartın Çayı havzasının %88 ini yüksek alanlar temsil eder ve alçak alanlardan belirgin morfolojik diskordans ile ayrılır. Tektonik kökenli yükselmelerinde etkisinde gelişen yüksek alanlar, Bartın Çayının kolları tarafından sık bir şekilde yarılmışlardır. Bu gelişim içerisinde sadece plato yüzeyleri değil tektonik deformasyon ve akarsu aşındırma faaliyetleri ile havza içinde ayrıca boğazlar da meydana gelmiştir. Bunlardan Derbent Boğazı, Liman Boğazı, Çöme (Çetme) Boğazı havzadaki önemli boğazlardandır.

Bartın Çayı havzasının 0–100 m yükselti kademesinin kapladığı alan 247,12 km2 olup bu değer %12'lik bölüme denk gelir. Bu alan genel olarak Eosen düzlükleri ve alçak sırtlar ve dar vadi tabaları, kuaterner alüvyonlarında oluşan akarsu taraçaları ile temsil edilir. Alçak alanlar, Bartın Çayı alt havzaları ayrımında incelendiğinde bu sahanın Bartın ve Kocanaz Deresi olarak iki alt havzada toplanır.
Bartın Çayı havzasında 2 farklı akarsu taraçası seviyesi takip edilir. Bunlar 13–17 m ve 20–25 m yükselti değerlerine sahip olup, özellikle Bartın Çayı ve Kocanaz Deresi alt havzalarında çok belirgin olarak görülür. İstif özellikleri, farklı boylardaki akarsu çakılları ve kumulların ardalanmaları ile karakterize olmaktadır. Bu düşey istifi yer yer bozan menderes kuşağı içindeki ince taneli ard bataklık çökelleri ile yine ince taneli taşkın çökelleridir.
Bartın Çayı havzasındaki 0–20 m yükseltiye sahip, eğim değerlerinin %0,1 civarındaki Bartın Çayı taraçaları olup bu alanları ayrıca Bartın Çayının Taşkın ovası olarak nitelendirmekte mümkündür. Eğim özelliklerinin yanında çökel malzeme özellikleri ile de çevredeki morfolojik birimlerden kolayca ayırt edilebilir.

Bartın Çayının mansabının morfolojik özelliği, Bartın Çayı, Bartın Limanı Boğazı içindeki Boğaz mahallesi mevkiiden itibaren 300 m genişliğindeki tabanlı bir vadi içinden 1400 metrelik mesafeyi kat ederek günümüzde batı yönünde Karadeniz'e boşalmaktadır. Bartın Çayının mansabı, 1960 yılında Bartın limanının inşaatı ile bu konumunu almıştır. Başka bir ifade ile Bartın Çayının son 1400 metrelik kısmının yatak özelliğine müdahale edilerek kanala alınmış ve Karadeniz'e boşalma konumu ve kıyı morfolojisi değiştirilmiştir. 1960 öncesinde Bartın Çayı, 600 m x 300 m boyutlarında ve KD ve GB yamaçları 130 m yükseltilere sahip Paleozoik metamorfiklerinin çevrelediği, KB ye açık, plajlı kıyıya sahip bir koya boşalmaktaydı. Batın Çayının yatağı ise bu koyun KD yamacına yaslı olarak gelişmiştir. 1960 tarihinde Liman inşaatı ile yatağın drenaj güzergâhı değiştirilerek kanala alınıp. Karadeniz'e boşalımı 25 m lık bir kanal genişliği ile sağlanarak, inşaat tamamlanmıştır.

Bartın Çayı yakın dönemlere kadar, mansaptan iç kısma doğru 13 km ile, Türkiye'nin en uzun nehir taşımacılığının yapıldığı akarsuyudur. 1950 li yıllarda 500 tonluk ahşap teknelerin

Basra Körfezi, (Farsça: خليج فارس, Halîc-î Fars; Arapça: الخليج العربي, al-Halîc al-Arabî), Arap Yarımadası'nın kuzeydoğusu ile İran'ın güneybatısı arasında kalan Hint Okyanusu'na bağlı körfez. Dünyanın en önemli petrol ve doğalgaz yatakları bu bölgede bulunmaktadır. Basra Körfezi, doğuda Hürmüz Boğazı ile Umman Denizi'ne bağlanır ve bu körfezin kıyısının kuzeybatı kesimini Arvandrud Deltası oluşturur.

Körfezin bilinen en eski adı Fars Körfezi'dir. Ancak körfez kıyılarının Arap fetihleriyle ele geçmesi ve Arap denizcilerin Asya kıtasında koloniler kurabilecek kadar gelişmesi sonucu aynı ismin Arapça telaffuzu olan Halic-î Fersî tanımı doğmuştur.
18. yüzyıldan itibaren körfezin Türkçe adı, körfezin kıyısındaki gelişmiş yerleşim yerlerinden olan Basra kentinden dolayı Basra Körfezi olmuştur. İran, bölgenin Fars ismini korumak için 2010 yılından itibaren 30 Nisan gününü Millî Fars Körfezi Günü ilan etmiştir. Ancak özellikle körfeze kıyısı olan Arap ülkeleri tarafından bölge, Arap Körfezi anlamına gelen el-Halîc'el-Arabî şeklinde adlandırılmaktadır. Birleşmiş Milletler ise bölgenin tarihi isminden dolayı Fars Körfezi ismini tercih etmektedir.

Yüzölçümü 240.000 km²'ye varan bu iç denizin Irak kıyılarında Şattülarap'ın ağzından başlayarak Hürmüz Boğazı çıkışına kadar olan uzunluğu 975 km, en geniş yerinde eni ise 370 kilometredir. Genel olarak körfezin derinliği İran'a yakın taraflarda 90–110 m arasında iken Arap kıyılarında ortalama 35 m civarındadır. Esasen sığ olan körfez bölgesinde Fırat, Dicle ve diğer nehirlerin taşıdıkları kum ve çamurlar da gittikçe denizi doldurmakta ve özellikle kuzey kıyılar güneye doğru ilerlemektedir. Önceleri bu kıyıların çok daha yukarıda oldukları ve Fırat ile Dicle'nin ayrı yerlerden denize döküldükleri bilinmektedir. Nehir sularının azlığı ve aşırı buharlaşma dolayısıyla körfezin suyu oldukça tuzludur. Dünya petrol üretiminin üçte biri körfez bölgesinde gerçekleştirilirken yine dünya petrol rezervlerinin üçte ikisi de bu bölgede bulunmaktadır. Petrol zenginliğine ilave olarak Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar gibi ülkelerde bol miktarda doğal gaz da çıkmaktadır.

İran
Kuveyt
Suudi Arabistan
Bahreyn
Katar
Birleşik Arap Emirlikleri
Umman
Irak

1980 ile 1988 arasında süren İran-Irak Savaşı'nın odak noktasıdır. 1991 yılında Körfez Savaşı'nda da temel olmuştur.
25 Mayıs 1981 tarihinde Bahreyn, Kuveyt, Umman, Katar, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri'nden oluşan 6 ülke, ekonomik, siyasal ve sosyal hedefleri olan Körfez Arap Ülkeleri İşbirliği Konseyi kurmuştur.

Persian Gulf Online18 Nisan 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
1988 yılında Pers Körfezi üzerinde trajedi 30 Nisan 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (ABC Channel)
Anglo-Ottoman confrontation in the Persian Gulf

Bass Boğazı, Avustralya'nın Victoria eyaletini, güneydeki Tasmanya Adası'ndan ayıran boğaz.
En geniş yeri 350 km, derinliği ise ortalama 60 m'dir. Batı ucunda Kral Adası ve Hint Okyanusu, doğu ucunda ise Furneaux Adalar Grubu yer alır. Banks Boğazı, Tasman Denizi'nin güneydoğu ağzını oluşturur. Bir başka küçük adalar grubu olan Hunter Adaları Tasmanya'nın güneybatı ucu açıklarındadır. 1798'de İngiliz denizci Matthew Flinders cerrah-kâşif George Bass'ın anısına boğaza Bass adını vermiştir.
Boğazı geçen ilk insanlar olan Aborjin Tasmanyalılar, yaklaşık 40.000 yıl önce, son buzul çağında Bassian Ovası adı verilen bir kara köprüsüyle Tasmanya'ya geldiler. Deniz seviyesi 8.000 yıl önce Bass Boğazı'nı oluşturacak biçimde yükseldi ve Tasmanya Adası Avustralya'nın geri kalanından izole oldu. Yerliler Flinders Adası'nda 4.000 yıl öncesine kadar yaşıyorlardı.
Kaydedilen dil gruplarına göre, kolonileşen en az üç ardışık Aborjin dalgası vardı.
Avrupalıların boğazı keşfi ise 17. yüzyılda gerçekleşir. Boğaz, 1642'de Tasmanya kıyılarını çizerken Kaptan Abel Tasman tarafından tespit edildi. 5 Aralık'ta Tasman, ne kadar ileri gittiğini görmek için kuzey kıyılarını takip ediyordu. Toprak Eddystone Noktasında kuzeybatıya saptığında rotayı tutmaya çalıştı, ancak gemilerine aniden Bass Boğazı'ndan gelen Kırk Kükreyenler olarak adlandırılan rüzgârlarla karşılaştı. Tasman, daha fazla ada değil, Güney Kıtası'nı bulmak için bir görevdeydi, bu yüzden tekrar doğuya döndü ve kıta keşfine devam etti.
Boğazın açıklarındaki petrol kaynaklarının değerlendirilmesine 1965'te Barracouta'da doğalgaz ve 1967'de de Halibut ve Kingfish yataklarında petrol bulunmasıyla başlandı; 1970 yılında da üretime geçildi.

Baykal Gölü (Türkçe: Bay köl, Rusça: озеро Байкал - ozero baykal, Buryatça: Байгал далай - Baygal dalay), Dünya'nın en derin gölüdür ve tektonik kökenlidir. Sibirya'nın güneyinde, İrkutsk Oblastı ve Buryatya arasında yer alır. İrkutsk şehrinin yakınında bulunan göl, "Sibirya'nın Mavi Gözü" diye adlandırılır. Yüzölçümü yaklaşık 31.722 km²'dir ve Dünya'nın yüzey alanı olarak en büyük yedinci gölüdür. Uzunluğu 636 km, en geniş yeri 79,5 km'dir (Onguren ve Ust-Barguzin köyleri arasında). Gölün tabanı deniz seviyesinin yaklaşık 1285 m altındadır. 23.615 km3'lük su varlığıyla Dünya'nın en büyük hacimli gölüdür ve tek başına, yerküre üzerindeki tatlı su kaynaklarının yaklaşık %20'sini oluşturur. Gölün dibindeki tortul kayaçların yaklaşık 7 km kalınlığında olduğu tahmin edilmektedir. Bu da gölün yeryüzündeki en derin yarıklardan biri olduğunu göstermektedir.

Eski Türklerin yaşam alanlarından biri de Baykal gölü çevresiydi. Tarih boyunca bazı Türk topluluklarının geçiş yolu da göl çevresinde yer aldı. Saha Türkçesinde  baygal, baaygal, bayagal sözleri deniz, bolluk, su bolluğu, büyük deniz, okyanus anlamlarında kullanılmıştır.

Dünyanın en yaşlı ve en derin gölü olan Baykal gölü tektonik oluşumlu bir göldür ve 25 milyon yıl yaşındadır. Yer kabuğu hareketlerinin sıkça yaşandığı çok aktif bir tektonik bölgede yer alan Baykal gölü, aynı zamanda Avrasya'nın en büyük rift sistemidir ve her sene binlerce irili ufaklı deprem yaşanmaktadır. Gölün oluşumu Oligosen dönemine uzanmaktadır ve parça parça oluştuğu hipotezi ortaya atılmıştır ve bu hipoteze göre gölün bugünkü büyük halini almasıysa Pliyosen döneminde gerçekleşmiştir. Göl bugün hala depremlerle büyümektedir. Hatta Baikal Center'da görevli jeofizikçilerin araştırmalarına göre Baykal gölü yeni doğmuş bir okyanustur ve kıyıları yılda 2 cm hızında açılmaktadır, ayrıca hareket Afrika ve güney Amerika'nın birbirlerinden ayrılma hızına denktir.
Pliyosen'in sonlarına doğru Baykal'daki riftleşme, manto yükselmesi ve Asya ile Hindistan'ın çarpışması sonucu oluşan gerilme nedeniyle daha da güçlendi.

Baykal gölü'nün iklimi kendisini çevreleyen bölgeye göre epey ılımandır. Kışın hava sıcaklığı ortalama -6 °C iken; Ağustos ayında 11 °C'dir. Göl suları ocak ayında donar, mayıs sonu gibi çözülmeye başlar, ayrıca göl suyu da çevresine nazaran sıcaktır. Ağustos ayında yüzey suyu sıcaklığı 12 °C iken, sığ sularda ve gölün güney kesimlerinde 20 °C'ye yakındır. Ayrıca göldeki bazı noktalarda, hidrotermal bacalardan ötürü sıcaklık 50 °C'yi bulabilir. Baykal gölü, Dünya'nın en berrak göllerinden biridir, ayrıca düşük tuzluluk oranına sahiptir ve suyunda çeşitli mineraller vardır. Zengin bir hayvan ve bitki çeşitliliğine sahip olan Baykal gölü geniş bir doğal yaşam alanı oluşturur. Göl çok sayıda balığa ev sahipliği yapmasının yanında 320'den fazla kuş ve bir de memeli türünü barındırır. Pusa sibirica olarak adlandırılmış endemik bir fok türü bu gölde yaşar, ayrıca bölgenin bir diğer ayırıcı özelliği barındırdığı türlerin çoğunun endemik olmasıdır.
Baykal gölü barındırdığı biyolojik zenginlik yanında, zengin yer altı ve yer üstü kaynaklarına da sahiptir. Mika, mermer, kağıt, balıkçılık, gemi yapımı ve kereste imalatı gibi çok farklı sektörlerde ciddi ilgi uyandırmıştır. 1966 yılında Baykal gölü'nün güney kıyılarına yapılan kağıt ve posa fabrikası ise dönemin entelektüelleri ve bilim insanlarınca tepki ciddi tepki ve baskıyla karşılanmıştır. Dönemin Sovyet hükûmeti 1971'de bölgenin koruma statüsünü yükseltmiş ve kirliliği kontrol konusunda ısrar edilmiştir. Nihayet 1996 yılında bölge Unesco tarafından dünya mirası listesine alınmıştır. Ayrıca bölgede Rus Bilimler Akademisi'nin Sibirya kolunun kurduğu bir gölbilim merkezi de yer alır.
Son 50 yılda ortalama yüzey sıcaklığı yaklaşık 1,5 °C artmış ve bu da gölün buzla kaplı olduğu sürenin kısalmasına neden olmuştur.
Gölde fırtınalı hava, özellikle yaz ve sonbahar aylarında sık görülür ve 4,5 m yüksekliğinde dalgalara neden olabilir.

Baykal gölü, yaklaşık 25 milyon yıllık yaşıyla jeolojik olarak en yaşlı göl olduğu kabul edilmektedir. Tarih boyunca; Lamu (deniz), Beihai (kuzey denizi), Tengis (deniz), Baigal (baygal - muren - baykal nehri), Baikal (Rus yayılmasından sonra) gibi adlarla anılmıştır.
Dünya'da sadece Ladoga Gölü ve Baykal'da tatlı su fokları yaşamaktadır. Dünyadaki içme suyunun yaklaşık %20'si buradadır.
Rusya, gölün araştırılması için göle özel denizaltı yapmıştır.

Oluşumlarına göre Türkiye'nin gölleri listesi
Türkiye'deki göller

 Wikimedia Commons'ta Baykal Gölü ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
https://whc.unesco.org/en/list/754

Beaufort Denizi, (Fransızca: mer de Beaufort) Alaska'nın kuzey kıyıları (North Slope Borough ilçesi), Kuzeybatı Toprakları ve Kanada'nın kuzey adalarının arasında kalan, Kuzey Okyanusu'nun bir uzantısı olan oldukça geniş bir su kütlesidir. Denizin yüzölçümü yaklaşık olarak 450.000 km²dir. Denizin ismi, denizde birçok araştırma yapan İngiliz hidrograyfacı Francis Beaufort'tan gelmektedir.
Büyük sayılabilecek bir nehir olan Mackenzie Nehri, sularını bu denize boşaltır. Bölge balinalar, deniz kuşları için doğal bir üreme - yaşama alanıdır. Denizin çevresinde kirlilik yaratabilecek herhangi bir ticarî kuruluş bulunmaz. Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada arasında uzun yıllardır denizin uluslararası sınırları hakkında bir tartışma vardır. Beaufort Denizi'nin altında geniş petrol yatakları olduğu söylencesi oldukça yaygındır. Yılın hemen her ayı, deniz tamamen buzlar ile kaplıdır.

Ayrık deniz
Göl
İç deniz
Körfez
Nehir
Okyanus
Türkiye'deki körfezler listesi

Bellingshausen Denizi, Antarktika'da, Antarktika Yarımadası'nın batısında, Alexander Adası ile Thurston Adası arasında yer alan su kütlesidir. Deniz ismini 1821 yılında bölgeyi keşfeden Amiral Fabian Gottlieb von Bellingshausen'dan alır. Denizin yüzölçümü 487.000 km²'dir. En derin yerinin 4115 metre olduğu ölçülmüştür. Deniz 71°00′G - 85°00′B koordinatlarında yer alır. Güneyde, batıdan doğuya, Eights Sahili, Bryan Sahili ve Batı Antarktika'nın İngiliz Kıyısı (batı kısmı) vardır. Cape Flying Fish'in batısında Amundsen Denizi'ne katılır.
Bellingshausen Denizi 487.000 km² (188.000 sq mi) bir alana sahiptir ve maksimum 4,5 kilometre (2,8 mi) derinliğe ulaşır. Deniz altı düzlüğü Bellingshausen Ovası'nı içerir.
Pliyosen Dönemi'nin sonlarında, yaklaşık 2.15 milyon yıl önce, Eltanin asteroidi (yaklaşık 1–4 km çapında) Bellingshausen denizinin kenarında (Güney Pasifik Okyanusu'nda) çarptı. Bu, dünyadaki derin okyanus havzasında bilinen tek etkidir.

Bengal Körfezi, Hint Okyanusu'nun kuzeydoğusunda yer alan büyük bir körfezdir. Güney Asya'nın doğu kıyılarında bulunan körfez, kuzeyde Bangladeş ve Hindistan, doğuda Myanmar ve Andaman ve Nikobar Adaları, batıda ise Hindistan Yarımadası ile çevrilidir. Körfez şekil olarak bir üçgeni andırır ve dünyanın en büyük körfezlerinden biridir.

Bengal Körfezi'nin yüzölçümü yaklaşık 2,6 milyon kilometrekaredir. En derin noktası yaklaşık 4.694 metredir. Ortalama derinlik ise 2.600 metredir. Körfez, Hint Okyanusu'nun bir parçası olmakla birlikte, Asya kıtasının büyük nehir sistemlerinden gelen akarsularla beslenir. Bu nehirler arasında Ganj Nehri, Brahmaputra Nehri, İravadi Nehri ve Godavari Nehri öne çıkar. Körfezde sıkça tropikal siklonlar meydana gelir ve bu felaketler özellikle Bangladeş ve Hindistan kıyılarında ciddi zarara yol açar.

Bengal Körfezi, dünyanın en büyük deltası olan Ganj-Brahmaputra-Meghna Deltası'na ve Sundarbans mangrov ormanlarına ev sahipliği yapar. Körfez, mercan resifleri, deniz kaplumbağaları ve çok çeşitli balık türleriyle zengin bir biyolojik çeşitliliğe sahiptir. Ancak aşırı avlanma, kirlilik, deniz seviyesi yükselmesi ve iklim değişikliği körfezin ekosistemini tehdit etmektedir.

Bengal Körfezi, bölgedeki ülkeler için hem ekonomik hem de stratejik açıdan büyük öneme sahiptir. Körfez boyunca yoğun bir deniz trafiği gözlemlenir; özellikle petrol ve doğal gaz taşımacılığı açısından önemlidir. Ayrıca zengin deniz canlıları ve balıkçılık kaynaklarıyla dikkat çeker. Çin'in Kuşak ve Yol Girişimi, Çin-Myanmar Ekonomik Koridoru ve ABD'nin Hint-Pasifik stratejisi kapsamında körfez, küresel güçlerin rekabet alanı haline gelmiştir. Hindistan, Bangladeş ve Myanmar gibi ülkeler, körfezdeki deniz yetki alanları ve enerji kaynakları üzerinde çeşitli anlaşmazlıklar yaşamaktadır.

Bengal Körfezi, antik çağlardan itibaren Asya'nın doğusu ile batısı arasında önemli bir deniz ticaret yolu olmuştur. Arap, Pers, Çin ve Güneydoğu Asya tüccarları, körfez üzerinden ticaret yapmıştır. 9. yüzyıldan itibaren Müslüman tüccarların bölgeyle kurduğu ilişkiler, İslam'ın yayılmasında etkili olmuştur. 1203-1204 yıllarında Türk komutanı Muhammed Bahtiyâr Halacî'nin Bengal'i fethetmesiyle bölge, Delhi Sultanlığı'nın bir eyaleti haline gelmiştir. 16. yüzyılda Babür İmparatorluğu'nun hâkimiyetine giren Bengal, 18. yüzyılda İngiliz sömürgeciliğine geçmiştir. 1905'te Bengal'in idari olarak bölünmesi, bölgedeki toplumsal ve siyasi dengeleri etkilemiştir. 1947'de Hindistan'ın bölünmesiyle Bengal'in doğu kısmı Pakistan'a (daha sonra Bangladeş), batı kısmı ise Hindistan'a bağlanmıştır.

Bengal Körfezi kıyılarında milyonlarca insan yaşamaktadır. Bölgedeki başlıca liman kentleri arasında Kalküta, Çittagong, Chennai, Visakhapatnam ve Yangon bulunur. Kıyı topluluklarının geçim kaynakları arasında balıkçılık, tuzculuk ve deniz ticareti öne çıkar. Körfez çevresinde çeşitli etnik gruplar ve zengin bir kültürel çeşitlilik mevcuttur.

Hint Okyanusu
Sundarbans
Ganj Nehri
Andaman ve Nikobar Adaları

Bering veya İmarpik Denizi, Kuzey Büyük Okyanus'undan, Alaska Yarımadası ve Aleut Adaları'nın ayırdığı büyük su kütlesi. 2.000.000 km² yüzölçümüne sahiptir. Doğusunda ve kuzeydoğusunda Alaska, batısında Sibirya ve Kamçatka Yarımadası, güneyinde Alaska Yarımadası ve Aleut Adaları ile çevrilidir. Kuzeyindeki Bering Boğazı vasıtasıyla, Arktik Okyanusu'ndaki Çukçi Denizi'nden ayrılır. İsmini, kâşifi Danimarkalı seyrüseferci Vitus Bering'den almıştır.
Bering denizi ekosistem kaynaklarını "Donut Hole"de uluslararası sularda olduğu kadar ABD ve Rusya'nın yetki nüfuzunu da ihtiva eder. Birbirini etkileyen akımlar arasında Buz Denizi ve hava; dinç, kuvvetli, enerjik ve üretici ekosistem yaratır.

Geçen Buzul Çağı sürecinde deniz seviyesinin insan ve hayvanların yürüyerek Asya'dan Kuzey Amerika kıtasına yürüyerek geçebilecek kadar düşük olduğu düşünülür (şimdiki Bering Boğazı'ndan). Bu genelde Bering kara köprüsü olarak olarak referans edilir. Ve bazı bilim adamlarınca Amerika kıtasına ilk insan girişi olduğuna inanılır.
Bering Denizi'nde "Kula Plate"in (eski Okyanus levhası) küçük bir kısmı vardır. Kula Plate, Triassik dönemde eski bir tektonik levhadır. Alaska'nın altında kalan bir parçayı anlatmak için kullanılır.

Pribilof adaları.
Komandorski adaları, Bering adasını içerir.
St. Lawrence Adası.
Diomede adaları.
Kral adası.
St. Matthews adaları.
Karaginsky adası.

Bering Boğazı
Bristol Körfezi
Bering Denizi 16 deniz altı kanyonu içerir. Zhenchung dünyanın en geniş deniz altı kanyonudur.

Bering Denizi'nde resif açıklığı ana verimliliğin hakim sürücüsüdür. Bu bölge "yeşil kemer" olarak da bilinir.
Aleutin havzasındaki soğuk sudan besleyici kaynama yukarı kabarır ve resif suları ile karışır. Devamlı olarak fitoplankton üretimini temin etmek için.
İkinci verimlilik sürücüsü Bering Denizi'ndeki mevsimlik deniz buzuludur.
Buzulun mevsimsel erimesi daha az tuzlu suyun ortasına ve diğer resif bölgesine akımına sebep olur. Verimlilik buzula bağlı olarak tehlike altındadır. Çünkü Küresel Isınma Bering Denizi'nde buzul azalmasına sebep olmaktadır.
Bazı kanıtlar Bering Denizi ekosisteminde halihazırda büyük değişmeler olduğunu ortaya koymaktadır.

Bering Denizi dünyanın en vahşi yaşamına evdir. Bu deniz, nesli tükenme tehlikesi altındaki balina türlerini besler. Bunlar arasında yay kafalı balina, mavi balina, yüzgeç balina, kuzey balinası, kambur balina ve ispermeçet balinası bulunur. Ayrıca dünyanın en nadir balina türlerinden biri olan Kuzey Pasifik gerçek balinası da burada yaşar. Bering Denizi; mors, deniz aslanı, fok, katil balina, beyaz balina ve Kutup ayısı gibi birçok diğer memeliye de ev sahipliği yapmaktadır.
Bering Denizi, dünya deniz kuşları için çok önemlidir. Bering Deniz Bölgesi, 30 tür deniz kuşu, yaklaşık 20 milyon kendine özgü yavrulama içerir.
Deniz kuşu türleri: Tufted puffin (Pelikan cinsi deniz kuşu), kısa kuyruklu albatroslar, spectacled eider (geniş deniz ördeği) ve kırmızı bacaklı kitiwakeler (martı türü deniz kuşu) bu denizde bulunur. Bunların çoğu endemik türlerdir.

Ticari balıkçılık, Bering Denizi'nde büyük bir iştir. Dünyadaki bazı deniz ürünleri şirketleri Bering Denizi'ndeki balık ve kabuklu deniz ürünlerine bel bağlar. ABD tarafında ticari balıkçılık Bering Denizi'nden yılda yaklaşık 1 milyar dolar değerinde deniz ürünü elde eder. Rusya deniz balıkçılığında bu rakam yılda yaklaşık 600 milyon dolardır.

Bering Denizi, Newsweek dergisinde, yok olmadan önce mutlaka görmeniz gereken yerler arasında gösterilmektedir.

Beyazdeniz ya da Beyaz Deniz (Rusça: Бе́лое мо́ре), Rusya'nın kuzeybatısında, Barents Denizi'nin kıta içine doğru oluşmuş bir uzantısıdır. Batıda Karelya, kuzeyde Kola Yarımadası, kuzeydoğuda da Kanin Yarımadası ile çevrelenmiştir.
Arhangelsk kentinin önemli limanı Beyaz Deniz'de kurulmuştur. Rusya'nın tarihine de bakıldığında, bu alan Rusya'nın uluslararası anlamda ana deniz ticaret merkezi olmuştur. Modern çağlarda deniz, Sovyet Rusya'nın önemli bir donanma ve denizaltı üssü olmuştur. Beyazdeniz-Baltık Kanalı, bu iki denizi birbirine bağlar.
Beyaz Deniz'in tümü Rusya'nın yönetimindedir ve Rusya'nın dahilî denizidir. Denizin kıyısı boyunca 4 ana körfez vardır: Kandalakşa Körfezi, Onega Körfezi, Dvina Körfezi ve Mezen Körfezi'dir. Denizin en önemli adalar grubu ise Solovetsky Adaları'dır. Onega Körfezi'ndeki Kiy Adası, içerisinde bulunan tarihî manastır nedeniyle önemlidir.

Ayrık deniz
İç deniz

Bulgarca (Bulgarca: български, bălgarski), Hint-Avrupa dilleri ailesinden, Güney Slav dillerine bağlı dil. Bulgaristan'ın resmi dilidir.
Yazı dili IX. yüzyılda oluşmaya başlayan Bulgarca, Selanikli Aziz Kiril ve kardeşi Metodius tarafından 862 yılında Bulgaristan'ın Preslav kasabasında oluşturulan Kiril alfabesi kullanılarak yazılır. Harflerin çoğu Yunan alfabesinden ilham alınarak hazırlanmıştır.
Bulgarca, yazıya dökülen ilk Slav dilidir. (Yapılan son araştırmalara göre aynı alfabe zaten bölgede bulunmaktaydı, fakat bir düzen içerisinde değildi, alfabe birliği yoktu).
Eski Bulgarca (9. yüzyıl-11. yüzyıl), Orta Bulgarca (11. yüzyıl-15. yüzyıl) ve Modern Bulgarca (16. yüzyıldan günümüze) olmak üzere üç temel aşamadan geçmiştir.
Kuzey Hazar bölgesinden göç ederek bugünkü Bulgaristan topraklarına yerleşen Ön Bulgarlardan bugün sadece 20-30 tane kelime kalmıştır.

Bulgarca kelimeler eril, dişi ve nötr/çocuk olmak üzere üçe ayrılır. İstisnalar olmakla birlikte kelimenin son harfi kelimenin türünü belirler. Her kelime türüne göre çekim ekleri alır buna önüne gelen sıfatlar da dahildir.
Kelimenin sonuna ek olarak formunda kullanılan tanımlık-artikel özelliğini barındıran Bulgarcada toplamda altı farklı artikel eki bulunmaktadır. (-ът, -а, -та, -то, -ия, -ият)
Bulgarcada Slav dillerine özgü olarak fiillerin iki hâli bulunur: Bitmiş hal (свършен вид - svırşen vid) ve bitmemiş hal (несвършен вид - nesvırşen vid). Bir seferden fazla veya süreci henüz bitmemiş durumlarda bitmemiş hal, bir sefer için yapılan fiillerde bitmiş hal kullanılır. Bu iki fiil grubunun farklı çekim kuralları bulunmaktadır. Örneğin geçmiş zaman için bitmiş haldeki bir fiilin çekimi ait olduğu alt grubun (toplamda üç alt grup) kuralına göre çekimlenirken, bitmemiş halde bulunan fiilin geçmiş zaman çekimi vurgunun kelimedeki yerine göre çekimlenir. Aynı fiillerin iki ayrı halleri olduğu için dilde toplamda dokuz ayrı zaman bulunur.
Örneğin gitmek fiilinin halleri olan “otivam” (bitmemiş hâl) ve “da otida” (bitmiş hâl) отивам-да отида 

Okula otobüs ile giderim. Otivam na uçilişteto s avtobus.
Hemen okula gitmeliyim. Vednaga triyadva da otida na uçilişteto.
Okula otobüs ile giderdim. Otivah na uçilişteto s avtobus.
Dün okula gittim. Vçera otidoh na uçilişteto.
Dün sabah okula gidiyordum. Otideh na uçilişteto vçera sutrinta.
Bazı fiillerin (kök fiil) önüne eklenen eklerle yakın veya uzak anlamlı yeni fiiller türetilir. Örneğin,
Pitam питам (Soruyorum) bitmemiş hal

Raz pitam (Sorguluyorum)
Pod pitam (Gizli olan bir şeyi soruyorum)
İz pitam (Sınav yapıyorum)
Do pitam (Tavsiye ya da görüş almak için soruyorum)
Po pitam (Bir şey soruyorum) sormak fiilinin bitmiş hali

Здравей [zdravey] — Merhaba, selam.
Здрасти [zdrasti] — Merhaba, selam.
Добро утро [dobro utro] — Günaydın, iyi sabahlar.
Добър ден [dobır den] — İyi günler.
Добър вечер [dobır veçer] — İyi akşamlar.
Лека нощ [leka noşt] — İyi geceler.
Довиждане [dovijdane] — Görüşmek üzere.
До скоро! [do skoro ] — Yakında. (Görüşürüz)
Как си? [kak si] — Nasılsın?
Какво правиш? [kakvo praviş] — Ne yapıyorsun?
Как е? [kak e?] — Nasıl gidiyor?
Добре [dobre] — İyi.
Бива [biva] — Fena değil.
Добре ли cи? [dobre li si ?] - İyi misin?
Добре съм [dobre sım] — İyiyim.
Добре съм, а ти? [Dobre sım, a ti?] — Ben iyiyim, peki ya sen?
Всичко най-хубаво [vsiçko nay-hubavo] — Hoşça kal. / Her şey çok hoş. (Her şey gönlünce olsun) (iyi dilek olarak söylenir)
Всичко Добро! [vsiçko dobro] — Her şey iyi. / Anlaştık. (diyalog bittiğinde tercihen söylenir, karşı taraf genellikle çao dedikten sonra ayrılırlar)
Поздрави [pozdravi] — Selamlar.
Благодаря [blagodarya] — Teşekkürler.
Пак заповядай [pak zapovyaday] - Yine buyur.
Моля [molya] — Lütfen. / Rica ederim. ( Cümledeki konumuna göre iki anlama da gelebilir: Cümle molya ile başlayıp devam ediyorsa Lütfen ..., Tek kelimelik cümle olarak molya ise rica ederim olarak kullanılır.)
Може ли да ми кажете ... (Moje li da mi kajete ...) - bana söyleyebilir misiniz?
Извинявай! [izvinyavay] — Pardon ! Affedersin !
Извинете! [izvinete] — Affedersiniz!
Колко е часът? (kolko e çasıt) — Saat kaç?
Извинете, бихте ли ми казали колко е часът? [izvinete, bihte li mi kazali kolko e çasıt?] — Pardon, rica edersem bana saatin kaç olduğunu söyleyebilir misiniz?
Обичам те! [obiçam te] - Seni seviyorum.
и аз те обичам! [i az te obiçam] - Ben de seni seviyorum.
липсваш ми [lipsvaş mi] - Seni özlüyorum. / Seni özledim.
Говорите ли ...? [govorite li...] — ...ca konuşuyor musunuz ?

...турски (turski) — Türkçe
...български (bılgarski) — Bulgarca
...английски (angliyski) — İngilizce

...немски (nemski) — Almanca
...италиански (italianski) — İtalyanca
...испански (ispanski) — İspanyolca

Zaman birimleri:

януари (yanuari) - Ocak
февруари (fevruari) - Şubat
март (mart) - Mart
април (april) - Nisan
май (may) - Mayıs
юни (yuni) - Haziran
юли (yuli) - Temmuz
август (avgust) - Ağustos
септември (septemvri)- Eylül
октомври (oktomvri) - Ekim
ноември (noemvri) - Kasım
декември (dekemvri) - Aralık

днес (dnes)- Bugün
вчера (vçera) - Dün
утре (utre) - Yarın
ден (den) - Gün
седмица (sedmitsa) - Hafta
месец (mesets) - Ay
година (godina) - Yıl

Pazartesi - ponedelnik (понеделник)
Salı - vtornik  (вторник)
Çarşamba - sriada  (сряда)
Perşembe - çetvırtık (четвъртък)
Cuma - petık  (петък)
Cumartesi - sıbota (събота)
Pazar - nedelya  (неделя)
İlkbahar - prolet  (пролет)
Yaz - lyato  (лято)
Sonbahar - esen  (есен)
Kış - zima (зима)

Bulgarcanın romanizasyonu
Bulgaristan'daki diller

Burgaz (Bulgarca: Бургас, trl: Burgas), Bulgaristan'ın Karadeniz kıyı şeridinin güneyinde yer alan ve Türkiye sınırında Kırklareli ile komşu olan Burgaz ilinin idari merkezi olan şehirdir. Etimolojik kökeni EYun pýrgos: burç, burgaz'dan gelir.

Burgaz şehrinin 2011 nüfusu 197.301'dir. Bulgaristan'ın Varna'dan sonra ikinci büyük sahil kenti ve ülke genelinde ise dördüncü büyük kentidir.
2001 Bulgaristan Nüfus Sayımı'na göre Burgaz eyaleti nüfusu 423.500'dür. Bu nüfus içinde 63.000 kişilik bir kesim anadilinin Türkçe olduğunu, 58.000 kişilik bir kesim ise Pomakça beyan etmiştir. Dini aidiyet bazında Müslüman olduğunu beyan edenler 64.500 kişidir (bu bazda beyanda bulunmamış olanlar 14.500'dür. Anadil bazında 16.500 kişi, etnik aidiyet bazında ise 19.500 kişi Çingene olduğunu beyan etmiştir. Burgaz vilayetinde diğer etnik gruplara mensup veya başkaca bir anadili olan 3.700 ila 4.000 arası bir nüfus bulunduğu görülmektedir. Kalan nüfus Bulgar'dır. 

Bulgaristan'ın en önemli turistik merkezleri Burgaz eyaletindedir. Burgaz merkezinde bir uluslararası havaalanı ve çok sayıda sanayi tesisi bulunmaktadır.

1367 yılında Doğu Roma İmparatorluğu'ndan alınan Burgaz Kalesi 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı'na kadar Türk egemenliğinde kaldı. 1878 yılında imzalanan Berlin Antlaşması ile teşkil edilen özerk ve Osmanlı Devleti'ne bağlı Doğu Rumeli eyaletine bağlanan şehir, 1885 yılında anılan eyaletin Bulgaristan Prensliği tarafından ilhak edilmesiyle fiilen Türk denetiminden ayrıldı. Anılan ülkenin 1908 yılında bağımsızlığını ilan etmesiyle hukuken Osmanlı Devleti'nin elinden çıktı.
Günümüzde Türkiye Cumhuriyeti'nin Sofya Büyükelçiliği'ne bağlı olarak çalışan Burgaz Başkonsolosluğu bulunmaktadır.

2012 yılının ayında Burgaz Havalimanı'ndan İsrailli turistleri taşıyan bir yolcu otobüsüne bir intihar bombacısı tarafından terör saldırısı gerçekleştirildi. Otobüs, Tel Aviv'den gelen başta gençler olmak üzere kırk iki İsrailliyi havaalanından otellerine taşıyordu. Patlamada fail ile beraber Bulgar otobüs şoförü ve beş İsrailli öldü.

Burgaz şehrinin kardeş şehirleri:

Burgaz Bölgesel Tarihi Müzesi

Böbrekler, omurgalılarda bulunan fasulye biçiminde boşaltım organlarıdır. 13 cm boyuna kadar olabilen böbrekler, boşaltım sisteminin bir bölümünü oluştururlar. Bu organlar, başta üre olmak üzere atıkları kandan süzer ve onları su ile birlikte idrar olarak boşaltırlar. Böbrekleri ve böbreklere etki eden hastalıkları inceleyen tıbbi dal nefrolojidir. Nefroloji, adını Yunanca "böbrek" anlamına gelen nephros sözcüğünden alır. Böbrek(ler) ile ilgili anlamında kullanılan renal sözcüğü ise Latince renalis sözcüğünden gelir. Böbreklerin içindeki süzme birimlerine nefron denir. Her böbrekte yaklaşık 1 milyon nefron bulunur.

İnsanlarda, böbrekler karın bölgesinin arka bölümünde, bir başka deyişle karınzarı arkası (retroperitonal) bölgesinde yer alırlar. İki tane bulunan (çoğu insanda tek böbrek bulunabilmektedir ve bu insanlar bunun ayrımına varmadan sağlıklı bir yaşam sürdürebilirler) böbreklerden sağda olanı diyaframın hemen altında ve karaciğerin arkasında (posterior), solda olanı ise diyaframın altında ve dalağın arkasında yer almaktadır. Böbreklerin ikisinin de üstünde böbrek üstü bezleri yer almaktadır. Böbreklerin konumları bakımından bakışımsız olmalarının nedeni karın boşluğunda büyük bir yer kaplayan karaciğerin, sağda bulunan böbreğin soldakine göre 1-2 santimetre daha aşağı bir konumda (inferior) bulunmasına neden olmasıdır.
Karınzarı arkasında bulunan böbreklerin boyutları 9 ila 13 cm arasında değişmekte ve sol böbrek sağdakinden az da olsa biraz daha büyüktür. Yaklaşık 12. göğüs omuru ile 3. bel omurlarının (T12-L3) düzeyleri arasında yer almaktadırlar. Böbreklerin üst bölgeleri 11. ve 12. kaburgalarca korunmaktadır. Böbrek üstü bezleriyle birlikte böbrekler, yağ dokuyla çevrelenip (buna pararenal yağ denilmektedir), bu yapı da böbrek zarı (renal fasiya olarak da bilinir) ile bütünüyle sarılmış durumdadır. Yukarıda da belirtildiği gibi, böbreklerden biri ya da ikisi doğuştan bulunmayabilirler ve bu duruma böbrek oluşmaması ya da renal agenez denilmektedir.
Böbrekler, süzülmemiş kanı karın bölgesi aorttan ayrılan sol ve sağ böbrek atardamarları yoluyla almaktadırlar. Böbrekten dönen süzülmüş kan ise sağ ve sol böbrek toplardamarları yoluyla alt ana toplar damara döner. Böbreğe giden kan, kalbin pompaladığı toplam kanın (kardiyak debi) üçte birine ulaşabilir.

İlgili madde: Nefron

Böbrekten ayrılan idrar borusu (üreter) takip edilerek böbreğin içine ilerledikçe huni biçiminde bir boşluk olarak genişler; buna havuzcuk (pelvis) denilmektedir. Havuzcuktan da  küçülerek ayrılan bölgelere büyük çanak (majör kaliks), bunlardan ayrılan daha da küçük bölgelere küçük çanak (minör kaliks) denmektedir. İnsan böbreğinde yaklaşık 12 adet küçük çanak bulunmaktadır. Böbrek, kesildiğinde, kabuk (korteks) ve öz (medulla) bölgelerinden oluştuğu görülür. Öz bölgede uçları papilla olarak bilinen piramitler bulunmakta ve bunların her biri bir çanağa bağlıdır. Kabuk bölgesi dokusu her iki ardışık piramitler arasına sokulur ve bunlara Bertin sütunları denilmektedir.

Böbrekler damarlarca çok iyi bir biçimde beslenmekte ve vücut ağırlığının yalnızca %0.5'lik bir bölümünü oluştursa da, kardiyak debinin %25'ini alırlar ve bu daha da artabilir. Kabuk bölgesi organın en çok damarlarının bulunduğu bölgedir, bu bölge böbreğe gelen kanın %90'ını toplar. Böbreğe gelen atardamar ön ve arka olmak üzere iki dala ayrılır. Bu dallardan, loplar arası damarlar ayrılıp loplar arasında ilerleyerek yayımsı damarlara ayrılır. Bu damarlar da kabuk ve öz bölgeler arasına yayılarak lopçuklar arası damarlara ayrılırlar. Lopçuklar arası damarlardan getirici damarlar ayrılıp yumakçık (glomerülus) yapısına girer.
Damarlar, yumakçık içinde daha da küçük dallara ayrılıp, 20 ila 40 arasında değişen kılcal damar kıvrımlarına dönüşürler. Bu kılcal damarlar yumakçık içindeki tampon bölge (mesenjium) ile çevrelenmiştir. Kılcal damarlar birleşerek yumakçıktan götürücü damarlar olarak ayrılırlar. Genel olarak, kabuk bölgesinin yüzeyine yakın olan nefronlardan ayrılan götürücü damarlar borucukları çevreleyerek peritubüler damar ağını oluştururlar. Öte yandan kabuk bölgesinin daha derinlerinde yer alan yumakçıklardan ayrılan damarlar vasa recta (dik damar anlamına gelmektedir) denen, öz bölgenin derinliklerine inen damarları oluştururlar. Bu damarlar öz bölgenin derinliklerine indikten sonra toplardamar olarak yukarı çıkarlar.
Böbrek damarları, atar ve toplar damarlar üzerinde ilgi çekici ve çoğu organdan değişik olup kendine özgü olan birkaç özelliğe sahiptir. Genellikle bir organa gelen atardamar küçük dallara ayrıla ayrıla atar damarcıkları (arteriyol) oluşturur. Bunlar da kılcal damarlara ayrılıp (dokuyla alyuvarlar arasında oksijen alışverişinin gerçekleştiği ve kansıvısıyla dokular arasında besin öğelerinin ve dokulardaki atıkların alış-verişlerinin gerçekleştiği damar bölgesidir), kılcal damarlar da toplar damarcıkları, bunlar da birleşerek toplar damarları oluşturur. Böbrekte ise temiz kanı taşıyan getirici damarlar yumakçık içine girdikten sonra kılcal damarlara ayrılır ve bunlar yumakçıktan ayrıldıktan sonra yine atar damarcık niteliğinde olan götürücü damarlara dönüşür. Özetle, böbrekte öbür organlarda bulunan temel atar damarcık-kılcal damar-toplar damarcık düzeni bulunmaz; yumakçık içinde bulunan kılcal damarlar iki atar damarcık arasında bulunmaktadır.

Yumakçıkların kılcal damarlarında duvarları delikli endotel (damarların en iç katmanında bulunan göze türü) gözeleri bulunur. Bu endotelin dışında ise iki katlı epitel gözeler bulunur. Endotele yakın olan iç epitel gözeleri (viseral) endotel dokudan yalnızca bir bazal zarı (epitel dokularda epitel gözenin en alt bölümünde bulunan, epiteli altındaki bağ dokudan ayıran zardır) ile ayrılır. Dış epitel gözeleri (paryetal) ise bowman kapsülü (yumakçığı çevreleyen yapı) üzerinde bulunmaktadır. Bu iki katlı epitel gözeleri arasındaki boşluğa da üriner boşluk (yumakçıktan süzülen kandan oluşan sıvının -süzüntü- geçtiği boşluk) denilmektedir.
Yumakçığın kılcal damarının duvarı, bu damarlardan geçen kansıvısının süzme işleminin gerçekleştiği yerdir ve şu yapılardan oluşmaktadır:

İnce, delikli endotel gözeler. Her bir delik 70 ila 100 nm (nanometre) çapındadır.
Yumakçık bazal zarı 3 katmandan oluşur. Ortada elektron bakımından yoğun olan lamina densa ("yoğun katman" anlamına gelmektedir) ve bunun her iki yanında elektron bakımından seyrek bulunan lamina rara ("seyrek katman" anlamına gelmektedir) bulunmaktadır. Lamina raranın endotele yakın olan katmanına lamina rara interna, iç epitele yakın olan katmanına ise lamina rara eksterna denilir. Yumakçık bazal zarı çoğunlukla 4. tip kolajenden (kolajen, bağ dokuların yapı taşı olup, organları yapı bakımından ayakta tutan büyük moleküllerdir), laminin adlı bileşikten, çoklu anyonik proteoglikanlardan (çoğunlukla heparan sülfat), fibronektinden, entaktinden ve birkaç başka glikoproteinlerden oluşmaktadır. 4. tip kolajen bir yapı ağı oluşturarak öbür glikoproteinleri birbirlerine bağlar.
İçteki epitel gözeler (podosit, "ayak gözeleri" anlamına gelir), yumakçık bazal zarının lamina rara eksterna katmanı üzerinde yer alıp, adetâ çok ayaklı gözeleri andırır. Bu ayakçıklar arasındaki 20 ile 30 nanometre genişliğindeki boşluklara süzme yarıkları denir. Bu süzme yarıkları birbirlerine ince bir böleç ile bağlanır.
Yumakçık yapısı tampon bölge olan mesenjium bölgesi ile dengelenmektedir; mesenjium gözeleri kılcal damarlar arasını doldurmaktadır. Bu gözeler mezoderm kökenli olup, kasılabilir, yutabilir, çoğalabilir, bağ dokuyu oluşturan kolajen yapabilir özelliktedir. Tıpkı damar çeperlerindeki kasılıp gevşeyebilen düz kası andırmaktadır. Bu gözeler ayrıca bir sürü tür yumakçıktan kaynaklanan hastalıkların (glomerulonefrit) oluşmasında rol oynar.

Yumakçıkdaki kılcal damarların duvarlarındaki endotel gözelerin delikli olması, su ve küçük moleküllere karşı geçirgen olmasını ve aynı zamanda 70 kilodaltondan büyük proteinlere karşı ise geçirimsiz olmasını sağlar. Ayrıca bazal zarın negatif yüklü (anyon) heparan sülfat ve başka anyonik molekülleri bulundurması pozitif yüklü moleküllere karşı geçirgenliğini arttırır. Bundan dolayı, kandaki yüksek derişimde bulunan Albumin proteini, negatif yüklü olmasından dolayı bu kılcal damarlardan süzülmez. Bu seçici geçirgenliği ayrıca süzme yarıklarının arasındaki böleçte bulunan proteinler de etkiler. Bu seçici geçirgenliği sağlayan moleküllerin genlerindeki değişinim sonucunda bu seçici geçirgenlik bozulabilir ve ortaya nefrotik sendrom denilen klinik durum çıkabilir.

Borucukları çevreleyen epitel gözelerin yapıları ve buna bağlı işlevleri böbreğin katmanlarına göre değişiklik gösterir. Yakınsal borucuk gözeleri uzun mikrovilüsleri, çok sayıda mitokondrileriyle geri emilimde önemli rol oynar. Yakınsal borucuk gözeleri süzülmüş sodyumun ve suyun üçte ikisinin, ayrıca glikozun, potasyumun, fosfatın, amino asitlerin ve proteinlerin geri emiliminde büyük önem taşır. Aynı zamanda bu gözeler ağıların da geri emilimini yapar ve ağılar bu gözelere zarar verebilir.
Yumakçık-bitişiği aygıtı (jukstaglomerüler aygıt) yumakçığın içine sokulmuş durumda olup, getirici damarla da bitişiktir. Bu aygıtın içinde yumakçık-bitişiği gözeler yer almaktadır. Bu gözeler düz kas niteliğinde olup, getirici damarların duvarlarında bulunur ve renin bileşiğini içerir. Ayrıca uç borucukların yumakçığa yakın olan bölgesine maküla densa denir ve bu bölge yumakçık-bitişiği aygıtıyla da iç içedir. Süzüntüdeki sodyum derişimini algılayan maküla densa, yumakçık-bitişiği aygıtına geri besleme yaparak buradaki gözelerin kasılıp ya da gevşemesini sağlar. Böylece, böbrekler kendilerine gelen kandaki (başta sodyumun olmak üzere) elektrolitlerin derişimlerine göre yumakçığa gelen kan miktarını ayarlayıp, süzmeyi de buna koşut bir biçimde etkiler. Bu yolla, böbrekler, kandaki olağan değerlerinin üstünde ya da altında olan elektrolitlerin atılımlarını etkileyerek derişimlerini ayarlayabilir.

Böbreklerin işlevleri beş çatı altında toplanabilir:

Metobolizma atık ürünleri olan üre, krea

Büyük Avustralya Körfezi, Anakara Avustralya'nın güney kıyısında bulunan bir körfezdir.

Uluslararası Hidrografi Örgütü'ne (IHO) göre körfezin sınırları; kuzeyde Anakara Avustralya, güneyde West Cape Howe Ulusal Parkı ile South West Cape, Tasmanya'yı birleştiren hat, doğuda Cape Otway, Victoria ile South West Cape, Tasmanya'yı birleştiren hattır.
Avustralya Hidrografi Örgütü'ne (AHS) göre ise; körfez Cape Pasley, Batı Avustralya, Cape Carnot ve Güney Avustralya'nın sınırladığı bölgede yer almaktadır.
Körfezi Hint Okyanusu'nun bir parçası olarak kabul eden kuruluşlar da bulunmaktadır.

Körfez yaklaşık 50 milyon yıl önce Gondvana'nın parçalanması ve Antarktika'yı Avustralya'dan ayırması sonucu oluşmuştur.
Büyük Avustralya Körfezi'nin kıyıları, yüksekliği 60 metreyi bulan uçurumlar, sörf alanları ve kayalık bölgelerden oluşmakta ve balina seyri için kullanılmaktadır.

Büyük Tuz Gölü (İngilizce: Great Salt Lake), ABD'nin Utah eyaletinin kuzeyinde, batı yarımkürenin en büyük tuzlu gölüdür. Bear, Weber ve Jordan nehirleri göle dökülür. Göl kapalı havzadır, dışarıya akışı yoktur. Göl alanı, nehir suları ve buharlaşma şiddetine bağlı değişir. Göl ortasından geçen demiryolu kuzey bölümün daha tuzlu olup, pembe renk almasına neden olmuştur.
Tuz Gölü'nün jeolojik açıdan benzeri olan Büyük Tuz Gölü dünyada en fazla araştırılan göllerden biridir. Yıllık; 3200 ton NaCl, 450 ton N2SO4, 216 ton K2SO4, 4 ton LiCİ, 600 ton MgCİ üretimi yapılmaktadır.
Büyük Tuz Gölü'nün kuzeydoğu kıyılarına ressam Robert Smithson tarafından Spiral dalgakıran (en:Spiral Jetty|Spiral Jetty 26 Ekim 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.) adlı çalışma yapılmıştır. Eser, fırça yerine buldozer kullanıp, arazi sanatı, yeryüzü sanatı, toprak sanatı gibi terimlerle açıklanan sanat anlayışının ürünüdür. 7000 ton toprak kullanılarak yapılan eser suyun fazla olduğu dönemlerde görünmeyip, kurak zamanlarda ortaya çıkmaktadır.

Oluşumlarına göre Türkiye'nin gölleri listesi
Türkiye'deki göller

Carpentaria Körfezi, Avustralya'nın kuzeyinde yer alan, kuzeyinde Arafura Denizi'nin doğrusu ile sınırlanmış körfezdir. Kuzey sınırı genellikle kuzeydoğuda Queensland, Slade Point'ten batıdaki Kuzey Bölgesi Cape Arnhem'e doğru bir çizgi olarak tanımlanır.
Körfez ağzı 590 km genişliğindedir, ancak güneye doğru 675 km'dir. Kuzey-Güney uzunluğu 700 km'yi aşmaktadır. Yaklaşık 300.000 km²'lik bir su alanını kaplamaktadır. Genel derinlik 55 ile 66 metre arasındadır ve 82 metreyi geçmemektedir. Carpentaria Körfezi'ndeki gelgit aralığı iki ile üç metre arasındadır. Körfez ve bitişiğindeki Sahul kaya tabakası, 18,000 yıl önce küresel deniz seviyesinin şu anki konumunun yaklaşık 120 metre altında olduğu son buzul çağının zirvesindeki kuru araziler olarak bilinmektedir. Körfez günümüzde, 2004 yılında fark edilen batık bir mercan kayalığının parçasıdır.

Körfezde geçmişte yaşayan insanlar arasında konuşulan birçok dil mevcuttur. Yullana dili (Yalarnga, Yalarrnga, Jalanga, Jalannga, Wonganja, Gunggalida, Jokula olarak da bilinir) Avustralya Aborjin dillerinden birisidir ve Cloncurry Shire bölgesinde konuşulmaktadır.
Kayardild dili (Kaiadilt ve Gayadilta olarak da bilinir) Carpentaria Körfezi'nde konuşulan dillerden bir başkası olarak bilinir.
Körfez'in MS 536'da büyük bir asteroit etkisi olayı yaşadığı varsayılmaktadır.

Körfezi çevreleyen arazi genellikle düz ve alçaktır. Batı Kuzey Topraklarında en üst ucu olan Arnhem Land ve körfezin en büyük adası olan Groote Eylandt yer almaktadır. Doğusunda Cape York Yarımadası ve körfezi Mercan Denizi'ne bağlayan Torres Boğazı vardır. Güneydeki bölgesi (Cape York Yarımadası, Queensland'ın bir parçası olarak) Körfez Ülkesi olarak bilinmektedir.

Deniz çayırı yataklarının geniş alanlarına sahip olmasından dolayı Körfez'de karides ticareti yaygındır. Carpentaria Körfezi Ticari Balıkçılar Örgütü Başkanı Gary Ward'a göre, körfezin sularında yasa dışı olarak avlanan Endonezya gemilerinin görülme sayısı 2005 yıllarının başlarında artmıştır. 2012 yılında Karumba'nın batısında yeni bir liman kurulması önerildi. Karumba'da ki bir limanın Townsville'e kıyasla avantajları, nakliye güzergahları ile Asya'ya üç veya dört gün daha yakın olmasıydı.

Türkiye'deki körfezler listesi

Morning Glory Cloud video görüntüleri18 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ve Gulftown çevresinde Körfez Bölgesi
Morning Glory Cloud meteoroloji17 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Carpentaria Körfezi'nin kuş bakışı videosu10 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Burketown ve Körfez'in videoları14 Şubat 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Carpentaria Körfezi'ndeki deniz çayırları keşif videosu23 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Cava Denizi (Endonezce: Laut Java) Sunda Boğazı'nda bulunan sığ (derinliği az olan) bir denizdir (310.000 km²). Kuzeyinde Borneo, güneyinde Cava, batısında Sumatra ve doğusunda Sulawesi bulunur. Kuzeybatısında Güney Çin Denizi'ne bağlı olan Karimata Boğazı bulunur.

Balıkçılık, Cava Denizi'nde önemli bir canlılığa sahiptir. Alanda 3000'in üzerinde balık türü yaşamaktadır. Bu alandaki mevcut ulusal parklardan biri Karimunjawa'dır. Cakarta anakarasının kuzeyinde Thousand Islands adaları bulunur. Deniz civarındaki yerler turistik gezi için popülerdir. Dalgıçlık; su altı mağara fotoğrafçılığı, gemi enkazı, mercan, sünger ve diğer sahil yaşamını keşfetmek için fırsat sunar.

Cava Deniz Muharebesi, II. Dünya Savaşı'nda 1942'nin Şubat ve Mart'ı esnasında olağanüstü donanma savaşlarından birine sahne olmuştur. Hollanda, Birleşik Krallık, Avustralya ve ABD'nin deniz kuvvetleri Cava'yı Japonya saldırılarından korumaya çalışırken adayı neredeyse tamamen harap ettiler.

Sunda Boğazı
Türkiye'deki körfezler listesi

Celebes Denizi veya Sulawesi Denizi (Endonezce:Laut Sulawesi) Filipinlerin kuzeyinde Mindanao Adası, Sulu Denizi ve Sulu Takımadaları ile doğuda sıralı Sangihe Adaları, güneyde Sulawesi ve batıda Endonezya'daki Kalimantan ile cevrilmiştir. Deniz büyük bir leğen biçiminde olup 6.200 m derinliğe sahiptir. Kuzey-güney boyunca 675 km, doğu-batı boyunca 837 km ve toplam yüzeysel alan 280.000 km2'dir.
Deniz güneybatı tarafından Java Denizi'ndeki Makassar Boğazı'na açılır.
Celebes Denizi 42 milyon yıl önce okyanus havzasının bir parçası konumundaydı ve etrafında hiçbir ada topluluğu bulunmuyordu. 20 milyon yıl önce Endonezya ve Filipin volkanlarının volkanik hareketleri sonucu çöküntüler oluşmuş ve Celebes havzası oluşmuştur. 10 milyon yıl önce Borneo adası Celebes Denizinin bulunduğu yeri de kaplıyordu. İçinde kömür madeni içeren adanın bu bölümü suratli bir şekilde adadan koparak Avrasya'ya doğru uzanacak şekilde denizin içine aktı.
Sibutu-Basilan Sırtı olarak adlandırılan Celebes ve Sulu denizlerinin ortasındaki sınır (kompleks okyanusal şekil), güçlü okyanus akıntıları, derin deniz çukurları ve deniz dağlarının aktif volkanik adalarla birleşmesi sonucunda ouştu.

Celebes Denizinin uluslararası şöhret kazanan korsanları vardır. 
Küçük balıkçıları ve hatta devasa konteyner gemileri bile gasp ederler. Bu günlerde bu korsanlar radar, GPS deniz aygıtları, yüksek hızlı motorbot gibi yüksek teknolojik silahlara ve gereçlere sahiptirler. Tıpkı Wes Anderson'un başrol oynadığı Suda Yaşam filminde olduğu gibi.

Celebes Denizi balıklar ve suda yaşayan diğer canlılar için geniş yaşam alanına sahiptir. Tropikal ortam ve ılık temiz su dünyanın 793 kayalık mercanı türünün yaklaşık 580'inin barınmasına izin verir. Dünyanın en çeşitli resif mercanı ve yunuslar, balinalar, deniz kaplumbağaları, manta raylar, marlin balığı ve diğer resifler gibi balıklar bulunur.

Transport merkezi alış-veriş ve ticaret için önemli yerdir.

Sangihe Adaları

D.010, Türkiye'nin kuzeyinde yapılmış bir devlet yoludur.
Sakarya, Düzce, Zonguldak, Bartın, Kastamonu, Sinop, Samsun, Ordu, Giresun, Trabzon, Rize, Artvin, Ardahan, Kars illerinin içinden geçer.
Yolun Samsun-Sarp Sınır Kapısı arası (491 km) , Trabzon-Sarp Sınır Kapısı arası (190 km) , Kars Kavşağı-Hanak Kavşağı arası (3 km)  uluslararası yollarının önemli bir parçasıdır. 3 parça ve 27 kısımdan oluşan yolun toplam uzunluğu 1455 km.dir.
Yol, Artvin'den sonra rakımı 2.000 metrenin üzerinde 3 geçitten geçmektedir: Şavşat-Ardahan arasında Çam Geçidi (2.470 m), Ardahan-Çıldır arasında Meryem Geçidi (2.016 m), Çıldır-Arpaçay arasında Taşlıyarma Geçidi (2.017 m).
2026 yılı KGM verilerine göre yolun 1008 km.si bölünmüş yoldur. Amasra-Sinop (196 km) ve Hopa'dan sonra (251 km) olmak üzere toplam 447 km.si tek yoldur. Yolun trafiğinin en yoğun olduğu kesim Trabzon-Yomra arasıdır. (Günde 75.000 aracın üzerinde)

D.010 Devlet yolunun, Sinop'tan başlayıp Sarp Sınır Kapısı'nda sona eren 648 kilometrelik bir kısmını kapsar. Yapılış amacı, Karadeniz Karayolu'nu güvenli ve kısa hale getirmek, ticareti ve turizmi artırmaktır. Karadeniz Sahil Yolu, Sinop'tan Sarp'a kadar, 7 il, 64 ilçe, 17 bucak merkezi, 10 liman, 4 havaalanı ve birçok yerleşim birimine hizmet vermektedir.
Yol güzergahındaki geometrik ve üstyapı standardının yükselmesi, kesintisiz trafik akışı sağlayan çevre yollarının yapılarak mevcut Karadeniz Sahil Yolu'nun bölünmüş yol haline getirilmesi ile ülke ekonomisine 2007 yılı vergisiz fiyatlarıyla yıllık toplam 552 milyon 299 bin 112 YTL katkı sağlanacağı bildirilmiştir.

Yaklaşık 4.2 milyar dolara mal olan Karadeniz Sahil Yolu'nun inşasında, 138 milyon metreküp kazı-dolgu, 180 milyon ton tahkimat, 3 milyon metreküp beton imalatı gerçekleştirilmiştir. Yolun 559 kilometre olan uzunluğu, yapılan 17 kilometrelik kazıyla, 542 kilometreye düşürülürken, bu kazıların 15 kilometresi Bolaman-Perşembe yolunda, 2 kilometresi de Samsun çevre yolunda yapılmıştır. Karadeniz Sahil Yolu'nda 27 kilometre uzunluğunda 263 adet köprü, 41 kilometre uzunluğunda 12 adet tek tüp tünel, 18.5 kilometre uzunluğunda 20 adet çift tüp tünel yer alır.
Sinop'tan Sarp Sınır Kapısı'na kadar uzanan Karadeniz Sahil Yoluyla ilgili ilk büyük ihale, 1987 yılında, trafiğin en yoğun olduğu Çarşıbaşı-Trabzon-Araklı kesimi için yapılmıştır.
Bu ve takip eden ihalelerde milli bütçeden yeterli ödenek ayrılamadığı için çalışmalar istenildiği gibi gitmemiştir. Projenin planlanan sürede tamamlanabilmesi ve yolun hizmete açılabilmesi için 1997 yılından itibaren ihale edilen kesimlerin, dış kredili olarak yapılması kararlaştırılmıştır. 16 ayrı bölümden 12 kesimde dış kredi, 4 kesim ise bütçeden finanse edilerek çalışmalara başlanmıştır.
Karadeniz Sahil Yolu, 8 Nisan 2007 pazar günü Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın katılımıyla resmen açılmıştır.

Karadeniz sahil yolu, geçtiği bölge halkı tarafından sürekli olarak eleştirilmiştir.
Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım yaptığı bir açıklamada projenin yanlış olduğunu ancak yapmak zorunda olduklarını belirterek, 700 trilyonun üzerinde para harcandığı için bitirilmesi gerektiğini açıklamıştır.
2009 yılı Temmuz ayında Giresun ilini etkisi altına alan sağanak yağışlarda biriken su, sahil yolunun engellemesi nedeniyle tahliye edilememiş ve şehir merkezinde ciddi maddi hasara yol açmıştır.
2010 Ağustos ayında Rize Merkez'e bağlı Gündoğdu beldesinde şiddetli yağış nedeniyle biriken yağmur suları Karadeniz Sahil Yolu'nu aşamamış ve oluşan sel ve heyelan nedeniyle 12 kişi ölmüştür. 2011 yılı Eylül ayında yine Rize'de bu kez şehir merkezi sele teslim olmuş, baskın sonucu 1 kişi hayatını yitirmiştir. 2012 yılı Ocak ayının sonunda Sarp bölgesindeki 500 metrelik kısmı çökmüştür.
Karadeniz Sahil Yolunun açtığı tahribatlarla ilgili Kültür Bakanlığı'nın da desteğiyle Son Kumsal isimli bir belgesel de çekilmiştir.
2014 yılının Eylül ayında Giresun'da denizin taşmasıyla sahil yolunun bir kısmına zarar verdi.
21 Eylül 2016 tarihindeki şiddetli yağmurla biriken suyun Beşikdüzü'ndeki sahil yolunu aşamaması nedeniyle 2 kişinin ölümüne neden olmuştur.

*D.010-01olan Terkos-Hasdal arası (58 km), 2006'dan sonra, D.020-06 olmuştur.
D.010-02 olan Tepeüstü ( - K81) -Şile arası yol numarası 2006'dan  sonra değişmiştir. Tepeüstü-Nişantepe Arası D.016-01, Kurtköy  -K04)-Nişantepe-Şile arası olarak  D.020-07 olmuştur.
D.010-03 olan Şile ile İstanbul-Kocaeli İl Sınırı arası (47 km), 2006'dan sonra, D.020-08 olmuştur.
Böylece D.010  Devlet yolu, Karasu (Sakarya)'dan D.010-04 olarak başlamaktadır.

D.010 Devlet yolu üzerinde çok sayıda (82 adet) tünel bulunmaktadır. Bu tünellerin toplam uzunluğu 112.850 m'dir. En uzun tünel, Hopa-Borçka arasında 2018 yılında trafiğe açılan ve 5.200 m uzunluğunda olan çift tüplü Cankurtaran Tüneli'dir.

Cihan Eren

Dinyeper veya Özi (Rusça: Днепр, Dnyeper; Beyaz Rusça: Дняпро, Dniapro, [dnʲa'pro]; Ukraynaca: Днiпро, Dnipro, [dnʲi'pro]; Türkçe: Özi; Kırım Türkçesi: Özü), Rusya ile Ukrayna topraklarının bir kısmını sulayan bir nehir. İdil ve Tuna'dan sonra Avrupa'nın üçüncü uzun nehridir. 2290 km uzunluğundaki bu nehir, Valday Dağları yaylasının güneyinden doğar, Smolensk'e ulaşır, Belarus'a girer, bu cumhuriyetin doğu kısmından geçerek Ukrayna'ya ulaşır. Soldan Desna Irmağı ile birleşen nehir, Kiev'e geçer. Daha sonra Dinyeper Yaylası'nı bir eğri çizerek dolaşır ve kıyı dilinin kısmen kapattığı bir haliç meydana getirerek Odessa'nın doğusundan Karadeniz'e dökülür. Dinyeper, Volhıya kütlesinin sert kayalıklardan meydana gelmiş bir bölgesini aşar.
Nehrin rejimi Doğu Avrupa akarsularının rejimindendir. Kışın don sebebiyle suları azalır, ilkbaharda büyük bir artış gösterir. Yazın ise yoğun buharlaşma sebebiyle suları azalır. Önemli bir hidroelektrik kaynağıdır. En önemli kolları Brezine (585 km), Pripyat (Pripet 790 km), Teterev (365 km), Ingulets (550 km), Desna (1180 km), Psel (800 km)'dir.
Dinyeper (eski ismi Danapris'tir) sözcüğünün kökeni Türk Dınporis sözcüğünden gelir. Türk "tın" (yavaş) ve "boris" (dolambaçlı).

Antalar
Dünyanın en uzun nehirleri
Dinyeper Akanakları

Dnyeper Nehrinin Türkçedeki Adı ve İzahı Gereken 2500 Yıl, Doç.Dr. Osman Karatay [1]19 Ocak 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Dinyester veya Turla (Ukraynca: Дністе́р, Rumence: Nistru), Doğu Avrupa'da bir nehirdir.

Dinyester, Ukrayna'nın Polonya sınırında bulunan Drohobych şehrinden doğar ve Karadeniz'e akar. Kısa bir mesafe Ukrayna-Moldova sınırında ilerler sonra Moldova'dan ayrılır ve Transdinyester’de 398 km devam eder. Bu bölgeden ayrıldıktan sonra tekrar Moldova-Ukrayna sınırına yönelir ve Ukrayna'nın Karadeniz sahilinde bulunan haliç şeklindeki Dinyester Limanı'nda denizle buluşur.
Alt kısmının batı kıyısı yüksek ve tepeliktir, doğu tarafı ise alçak ve düz arazidir. Nehir gerçekte Asya bozkırlarının son noktasıdır. En önemli kolları Răut ve Bîc'dir
II. Dünya Savaşı’ndan önce Dinyester Romanya ve Sovyetler Birliği ile sınır oluşturmaktaydı. Savaş sırasında nehrin sol kıyısı Alman ve Romanya güçleri ile Sovyet askeri arasında bir muharebe alanıydı.

Stryi Nehri önemli kollarından biridir. Sağ tarafındaki kolları Reut Nehri, Ikel Nehri, Byk Nehri ve Botna Nehridir. Sol tarafındaki kolları Zolota Lypa Nehri (140 km), Koropets Nehri, Dzhuryn Nehri, Seret Nehri (250 km), Zbruch Nehri (245 km), Smotrych Nehri (169 km), Ushytsia Nehri (112 km), Kalius Nehri, Liadova Nehri, Murafa Nehri (162 km), Rusava Nehri, Yahorlyk Nehri (173 km) ve Kuchurhan Nehridir (123 km).

Dinyester ismi Sarmat dilinden gelmektedir *Da-nu nazdya "öndeki nehir". (Karşılaştırma yapılacak olursa Dinyeper Nehri "arkadaki nehir" 'den türemiştir.) Eski ismi Tyras İskit dilinden gelmektedir, anlamı "hızlı" dır.
Rusça: Днестр (Dnestr), Yidiş: Nester-נעסטער, Türkçe: Turla ve antik çağ zamanı, Latince: Tyras, Yunanca: Danastis. Klasik yazarlar Danaster olarak kullanır.

Dünyanın en uzun nehirleri

Dinyester havzası kaynak haritası (PDF)
Dniester.org18 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Dinyester fotograf galerisi2 Nisan 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Doğu Sibirya Denizi (Rusça: Восто́чно-Сиби́рское мо́ре), Arktik Okyanusu'nun uzantısı olan su kütlesi. Yeni Sibirya Adaları ile De Long Adaları arasında bulunur. Boğazlar aracılığı ile Laptev Denizi ve Çukçi Denizi'ne de bağlantılıdır.
Yüzölçümü 900.000 kilometrekare olan denizin büyük bir bölümü, yıl boyunca buzlar ile kaplıdır. %70'inden fazlası 50 metreden daha sığ olan denizin en derin noktası 155 metredir. Denizin batı kıyıları oldukça düz iken doğu kıyıları dik ve dağlık araziler ile kaplıdır. Ortalama hava sıcaklığı 0/2 °C olan denizde kışları hava sıcaklığı -30 °C'ye kadar düşer.

900.000 km2lik yüzölçümü ve 49.000 km3 su varlığı olan bu sığ kenar deniz 1.342.000 km2 bir su toplama alanına sahiptir. Kolıma ve İndigirka gibi devasa nehirlerden yıllık 200 km3ten fazla nehir girdisi sağlanır. Organik madde üretimi konusunda 1. sınıf bir denizdir ve üretim yıllık 300 g cm−2den fazladır. Yaz plankton gelişimi kısa, ama yoğundur ve en yoğun üretimin olduğu aylar olan ağustos-eylül süresince 2,5 milyon tonluk bir organik madde üretimi gerçekleşirken; tüm yıl sadece 7 milyon ton üretim olur. Bunun ana sebebi, yılın belli dönemlerinde mevsimsel buz örtüsü altında kalmasıdır. Bu süre zarfında üretici organizmalar, güneşle olan bağlarını kaybettiklerinden üretimde dalgalanma gerçekleşir. Denizin üretimlilik oranında temel etmen iklim olmaktadır. Buzun oluşum ve erimesi kimyasal, sedimantolojik, termal ve biyolojik işlemler üzerinde karmaşıklaştırıcı etki etmektedir. Kolyma ve İndigirka nehirlerinin su boşaltma havzaları üzerindeki tarımsal ve sınai işletmelerin drenaja karışması nedeniyle nehir boşalmaları yoğun bir kirliliğe neden olmaktadır. Arktik İzleme Merkezi'nin topladığı verilere göre Doğu Sibirya Denizi'nde birçok iz metalin varlığına rastlanmıştır. Tarımsal kirleticiler, hidrokarbon maddeleri, ağır metaller özellikle sert iklimsel şartlarda daha da ağır bir sorun olmaktadır. Doğu Sibirya Denizi'nin ısınması orta seviyededir, yıl içi sıcaklık değişimi 0.2-0.4 santigrat derece değerindedir.

Doğu Sibirya Denizi'ndeki Kolıma Körfezi'nin batı ucundaki meskun olmayan Medveji Adaları (Ayı Adaları) üzerindeki doğal yaşamın korunması adına Yakutistan hükûmeti bir dizi koruma kararı hazırlamıştır. Bu karara göre 2020 sonunda Yakutistan'daki kutup ayısı popülasyonu için bir doğal koruma alanı kurulmuş olacak.
Dünyanın en önemli çevresel gündemini küresel ısınma ve dolayısıyla sera etkisi oluşturmaktadır. Sera gazlarının da en yaygın ve etkili elemanlarından biri de metan gazıdır, zira metan gazı atmosferde karbondioksit kadar yaygın olmasa da karbondioksitten 28 kat daha fazla ısı tutabilmektedir. İnsan aktiviteleri sonucu (besi çiftlikleri, fabrikalar vb.) yoğun miktarda metan ortaya çıkarılsa da doğal süreçler sonucu da metan yayılımı ortaya çıkmaktadır. Bilhassa küresel iklim değişikliğinin neden olduğu küresel ısınma, Kuzey Kutbu'nun geniş kalıcı donmuş alanlarının daha önce eşi benzeri görülmemiş oranlarda ısınması sonucunu doğurmuş ve bu da çözülen donuk katman altındaki organik maddelerin gün yüzüne çıkıp bozunmasına neden olmuştur. Tomsk Teknik Üniversitesinden bilim insanları çözülen kalıcı donmuş kısımlar üzerinde bir çalışma başlattılar. Hidrolojik, Jeokimyasal ve sismik yöntemlerle sürdürülen bu çalışmada sadece metan baloncukları bulunmakla kalmadı, aynı zamanda bu damar incelendi ve yapıyı ilk elden gözlemleme fırsatı bulundu. Araştırma ekibi, karanlık Sibirya sularında zümrüt yeşili noktalar halinde tabandan deniz yüzeyine çıkan metan baloncuklarını görebilmişlerdir. ekip bunu samanlıkta iğne aramak olarak değerlendirmiştir. İgor Semiletov tarafından yapılan açıklamaya göre bulunan bu metan çeşmesi şimdiye kadar keşfedilen en büyük metan kaynağı. Havadaki metan kompozisyonunda 16 ppm artışa işaret etmektedir ki, bu değer gezegen ortalamasından 9 kat fazladır.

Türkiye'deki körfezler listesi

Doğu Çin Denizi, Çin ve Kore kıyılarında, Ryukyu ve Kyushu Adaları ile Büyük Okyanus'tan ayrılan, Büyük Okyanus'un bir kolu. 1,249,000 km² lik yüzölçümüne sahip olan deniz, Çincede Doğu Denizi olarak adlandırılır.
Deniz, doğuda Büyük Okyanus, kuzeyde Güney Kore, güneyde Tayvan ve batıda Çin ana toprakları ile çevrilidir. Yangtze Nehri, denize dökülen en önemli akarsudur.
Denizin en önemli adası Tong Adası olup, su altında pek çok resif bulunur. Denizin ekonomik kullanım hakkı içinde Çin, Japonya ve Güney Kore arasında bir takım anlaşmazlıklar vardır. Çin ve Japonya arasındaki anlaşmazlıklar, Çin'in varlığını keşfettiği doğalgazın kullanım hakkından kaynaklanır. Çin ve Güney Kore arasındaki anşalmazlık ise Güney Kore'nin üzerine bir doğal araştırma istasyonu kurduğu Socotra Kayalıkları'dır.

Türkiye'deki körfezler listesi

Dünya Mirası, UNESCO tarafından listelenen, özel kültürel veya fiziksel öneme sahip yerlerden (orman, dağ, göl, ada, çöl, anıt, kompleks veya şehir gibi) her birine verilen addır. Genel Kurul tarafından seçilen 21 UNESCO üyesi ülkenin oluşturduğu Dünya Miras Komitesi tarafından yönetilen uluslararası Dünya Mirası Programı bu listeyi güncellemektedir.
Program, insanlığın ortak mirası için kültürel veya doğal öneme sahip alanları listeler, adlandırır ve korur. Listelenen alanlar, bazı koşullar altında Dünya Miras Fonu'ndan para alabilmektedir. Program, 16 Kasım 1972'de UNESCO tarafından kabul edilen Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına Dair Sözleşme ile kurulmuştur. Günümüzde 195 devlet tarafından onaylanan sözleşme, en fazla devletin taraf olduğu uluslararası belgeler arasındadır. Sadece Lihtenştayn ve Nauru sözleşmenin tarafı değildir.
2024 yılı sonu itibarıyla 168 ülkede 952'si kültürel, 231'i doğal ve 40'ı karma olmak üzere listelenmiş 1.223 alan bulunmaktadır. Ülkelere göre bakıldığında İtalya, sahip olduğu 60 Dünya Mirası ile ilk sırada yer almaktadır. Ardından, sırasıyla Çin (59), Almanya (54), Fransa (53), İspanya (50), Hindistan (43) ve Meksika (35) gelmektedir.

16 Kasım 1972'de UNESCO tarafından kabul edilen Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına Dair Sözleşme, 17 Aralık 1975'te yürürlüğe girdi. 18 Ağustos 2023 itibarıyla 195 devlet sözleşmenin tarafıdır.

Bir ülke öncelikle Geçici Liste olarak bilinen bir belgede önemli kültürel ve doğal alanlarını tanımlamalıdır. Daha sonra, bu listeden seçilen alanları Uluslararası Anıtlar ve Sitler Konseyi ve Dünya Doğa ve Doğal Kaynakları Koruma Birliği tarafından değerlendirilen bir Adaylık Dosyasına yerleştirebilir. Bir ülke, ilk önce Geçici Listesine dahil edilmemiş alanları aday gösteremez. İki uluslararası kuruluş, Dünya Mirası Komitesine yeni belirlemeler için önerilerde bulunur. Komite, Dünya Mirası Listesine hangi aday gösterilen özelliklerin ekleneceğini belirlemek için yılda bir kez toplanır; bazen kararını erteler veya alanı aday gösteren ülkeden daha fazla bilgi ister. On seçim kriteri vardır - bir alan listeye dahil edilmek için en az birini karşılamalıdır.

2004'ün sonuna kadar kültürel miraslar için altı kriter, doğal miraslar için dört kriter bulunmaktaydı. 2005'te yapılan değişiklikle on kriter belirlendi. Aday gösterilen alanlar "üstün evrensel değere" sahip olmalı ve on kriterden en az birini sağlamalıdır.

İnsan dehasının yaratıcı bir ürünü olması;
Belli bir zaman diliminde veya kültürel mekânda, mimarinin veya teknolojinin, anıtsal sanatların gelişiminde, şehirlerin planlanmasında veya peyzajların yaratılmasında, insani değerler arasındaki önemli etkileşimi göstermesi;
Kültürel bir gelenek veya yaşayan ya da kayıp bir uygarlığın tek veya en azından istisnai tanıklığını yapması;İnsanlık tarihinin belli dönemi veya dönemlerini gösteren, üstün bir bina çeşidi, mimari veya teknolojik bütün veya tabiat örneği olması;
İnsanlık tarihinin bir veya birden fazla anlamlı dönemini temsil eden yapı tipinin ya da mimari veya teknolojik peyzaj topluluğunun değerli bir örneğini sunması;
Bir veya daha fazla kültürü temsil eden geleneksel insan yerleşimine veya toprağın kullanımına ilişkin önemli bir örnek sunması ve özellikle bu örneğin, geri dönüşü olmayan değişimlerin etkisiyle dayanıklılığını yitirmesi;
İstisnai düzeyde evrensel bir anlam taşıyan olaylar veya yaşayan gelenekler, fikirler, inançlar veya sanatsal ve edebî eserlerle doğrudan veya somut olarak bağlantılı olması.

Doğanın bir harikasına veya eşsiz bir güzelliğe ve estetik öneme sahip doğal alanlar olması;
Yaşamış canlıların kalıntıları, devam eden jeolojik olaylar ve yer şekillerinin gelişimi gibi Dünya'nın doğal tarihine ilişkin eşsiz önemde bilgilere sahip olması;
Ekolojik ve biyolojik olarak hâlâ bozulmamış bir karasal, denizel veya tatlı su ekosistemine veya önemli hayvan ve bitki topluluklarına ev sahipliği yapması;
Özellikle tehlikedeki veya bilimsel açıdan önemli bir biyolojik çeşitlilik için en önemli ve en belirgin doğal habitatlara ev sahipliği yapması.

15'ten fazla Dünya Mirası'na sahip ülkeler (Temmuz 2025 (2025-07) itibarıyla):

Millî park

UNESCO World Heritage portal26 Mart 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – Resmî site (İngilizce)

Dünya Okyanusu, %94.1'lik oranla hidrosferin büyük bir bölümünü oluşturmaktadır.
Kıtalar ve takımadalar, okyanusları eşit olmayan beş parçaya ayırmıştır (Güney Okyanusu tam olarak doğrulanmamıştır):

Atlas Okyanusu
Hint Okyanusu
Arktik Okyanusu
Pasifik Okyanusu
Güney Okyanusu
Okyanusların geniş kıyı bölgeleri deniz, körfez, boğaz vb. olarak adlandırılır. Okyanus bilimine ise oşinografi denir.

Okyanuslar hakkında toplanan bilgiler, okyanus biliminin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bilimsel araştırma yapmak amacıyla yapılan ilk dünya seyahati 1872-74 yılları arasında "Challenger" adlı İngiliz gemisiyle yapılmıştır.

Okyanuslar ve denizler, Kuzey Yarımkürenin %60.7'sini, Güney Yarımkürenin %80.9'unu kaplar. Dünya Okyanusunun ortalama derinliği 3794 metre, maksimum derinliği 11.022 metredir. (Mariana Çukuru). Kıyı çizgileri gibi etkenler okyanusu 4 bölüme ayrılmıştır:
Pasifik Okyanusu - 179 milyon km² genişliğinde ve ortalama 3957 metre derinliğindedir. Maksimum derinliği 11.022 metredir (Mariana Çukuru). En büyük, en geniş, en sıcak ve en derin okyanustur. Beş ana kara ile çevrilidir ve dört yarım kürede yer almaktadır.
Atlas Okyanusu - 92 milyon km² genişliğinde ve ortalama 3602 metre derinliğindedir. Maksimum derinliği 8742 metredir (Porto Riko Çukuru). En uzun (Kuzey-Güney) ve en tuzlu okyanustur. Beş ana kara ile çevrilidir ve dört yarım kürede yer almaktadır.
Hint Okyanusu - 76 milyon km² genişliğinde ve ortalama 3736 metre derinliğindedir. Maksimum derinliği 7729 metredir (Zond Çukuru). Dört ana kara ile çevrilidir ve üç yarım kürede (kuzey, güney ve doğu) bulunur.
Kuzey Buz Denizi - 14 milyon km² genişliğinde ve ortalama 1131 metre derinliğindedir. Maksimum derinliği 5527 metredir (Grönland Denizi). En küçük, en soğuk ve en sığ okyanustur. İki ana kara ile çevrilidir ve üç yarım kürede (doğu, batı ve kuzey) bulunur.
Okyanusların arasındaki deniz, körfez ve boğazlar vb. dahildir.

Okyanus
Atlas Okyanusu
Hint Okyanusu
Arktik Okyanusu
Büyük Okyanus
Okyanusların sınırları

http://kayzen.az/tag/D%C3%BCnya%20okean%C4%B1/27 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://minfakt.wordpress.com/2012/04/20/dunya-okeani/27 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://az.strategiya.az/old/?m=xeber&id=13871

Düzce, Türkiye'nin Düzce ilinin merkezi olan şehirdir.

MÖ I.binde Batı Karadeniz'de bulunan koloni kentlerden biri Diospolis (Akçakoca), bir diğeri Hypios Nehri (Melen) yakınlarında bulunan ikinci bir kent Hypia'dır.
Düzce ilinin de içinde bulunduğu bölge Herodot, Ksenophon ve Strabon gibi Antik Çağ yazarlarına göre MÖ 1200-700 yılları arasında Trakyalı halkların yurdu olarak bilinmektedir. MÖ 6. yüzyılda Pers hükümdarı Darius tarafından Paflagonya, Frigya, Mariandinler ve Suriye ile birlikte Düzce'nin de içinde bulunduğu bölge 3. Satraplık Bölgesi haline getirilmiştir. Makedon Kralı Büyük İskender tarafından MÖ 334 yılından sonra imparatorluğun sınırları içine alınan bölge, Kralın MÖ 323'te Babil'de ölümü üzerine imparatorluğun generalleri arasında bölünmesi sonucunda da Bitinya Krallığına dahil edilmiştir.
Bitinya, Anadolu'nun kuzeybatısında bugünkü Kocaeli Yarımadası'nın yer aldığı Antik bir bölgedir. Kuzeyinde Karadeniz, Doğuda Filyos Nehri (Billaios), batı ve güneybatıda Antik Frigya Epictetus ile çevrilidir. Bölgede bugün Kocaeli, İznik, Yalova, Bursa, Bilecik, Sakarya, Düzce, Bolu ve Zonguldak illeri yer alır. Khalkedon (Kadıköy), Nikomedia (İzmit), Astakos (Başiskele), Kios-Prusias ad Mare (Gemlik), Apameia/Myrleia (Mudanya), Prusa ad Olympium (Bursa), Nikaia (İznik), Bithynion-Claudiupolis (Bolu), Herakleia (Karadeniz Ereğli), Otroia (Yenişehir), Modrene (Mudurnu), Malagina (Mekece), Agrilion (Bilecik), Kabaia (Geyve), Thynias-Apollonia (Kefken Adası), Dia-Diospolis (Akçakoca) ve Prusias ad Hypium (Konuralp) Antik kentleri bulunmaktadır. Düzce il sınırları içerisinde yer alan Prusias ad Hypium ve Diospolis Antik kentlerinde Helenistik ve Roma Dönemlerinin derin izlerini taşıyan arkeolojik veriler bulunmaktadır. Bu kentlerden biri olan Dia-Diospolis, MÖ I.binde Karadeniz sahillerinde oluşturulan koloni kentlerden biridir.
"Bir Kıyı Kenti Akçakoca" kitabına göre "Bitinyalılar, Romalılar Döneminde Dia veya Diospolis olarak tanınan Akçakoca'nın hangi ilk çağ yerleşim bölgesinde ve ne zaman kurulduğu kesin olarak bilinmemektedir. XIII. Yüzyılda 1204 tarihinde 4. Haçlı orduları İstanbul'a geldiler. Kudüs yerine İstanbul'u işgal ederek Bizans İmparatorluğu topraklarını bölüştüler. Latin İmparatorluğunu kurdular, Düzce ve Havalisinin bu dönemde Latin İmparatorluğu hakimiyetinde olduğu düşünülmektedir. İznik İmparatorluğunun İstabul'u ele geçirmesiyle İznik İmparatorluğu Hakimiyetinde olan Düzce ve Havalisi tekrar 1323 yılına kadar Bizans Egemenliğine girdi, Akçakoca bölgesine Bizansın egemen olduğu bu dönemde fiilen Cenevizlilerin eline geçtiği sanılmaktadır."
Hamdi BİNGÖREN, Müstakil Bolu Sancağı Salnamesi sayfa 214'te "Nahiye merkezinde kitaphane yoktur. Asar-ı Attika'dan üç hamam ile Cenevizliler tarafından kalmış olduğu anlaşılan sahili bahirde mürtefi bir hisar vardır." Evliya ÇELEBİ, Seyahatname cilt: 2, sayfa 443'te "Çarşı içinde kiremitli ve emsalsiz bir mescidi vardır. Başka mescitleri ve kırk adet dükkânı vardır. Deniz kıyısında yetmiş adet mahzenleri vardır ki hepsi kereste ve çam tahtaları ile doludur."
Bir diğer kent Prusias ad Hypium, MÖ I.binde Hypios nehir kenarında bir tepe üzerinde kurulan kent Nehirden dolayı Hypia, sonraki dönemlerde Kieros olarak anıldığı bilinmektedir. Antik Çağ yazarlarından Memnon'a göre Bithynia Kralı I.Prusias'ın (MÖ 237-192) Kioros kentini zapt ederek Herakleialılar'dan aldığını ve kentin adını Prusias Pros Hypios olarak değiştirildiğinden söz etmektedir. Roma Dönemi'nde Latin Kültürünün etkisinde kalarak Prusias ad Hypium adını alan kent, yoğun imar faaliyetleri neticesinde kent merkezinde sosyal yapılar oluşturulmuş ve sanat eserleri ile süslenmiştir. Atlı Kapı, Surlar, Su Kemerleri, Roma Köprüsü, Tiyatro, Helenistik ve Roma Dönemi'nden kalmış önemli kültür varlıklarıdır.
Bölgede MÖ 297'de I. Zipoitis tarafından kurulan Bitinya Krallığı son kral IV. Nicomedes'in vasiyeti üzerine MÖ 74 yılında Roma İmparatorluğuna devredilmiştir. Roma İmparatorluğu'nun MS 395'te ikiye bölünmesiyle bölge Doğu Roma İmparatorluğu sınırları içerisinde kalmıştır. Helenistik ve Roma Dönemi'nde refah içinde yaşamış bölge Doğu Roma İmparatorluğu Döneminde durgun bir döneme girerek varlığını sürdürmüştür. İlimizde bulunan iki Antik kentten günümüze Doğu Roma İmparatorluğu Dönemi'nden Ceneviz Kalesi dışında önemli kültürel varlıklar ulaşmamıştır.
Osmanlı İmparatorluğu Dönemi'nde Orhan Gazi'nin komutanlarından Akçakoca Bey tarafından 1319 yılında Akçakoca, 1323 yılında Konuralp Bey tarafından Konuralp İslam coğrafyasına katılmıştır. Fetih yapan beylerin adıyla anılan kentlerin giderek artan bir öneme haiz olduğu, yönetsel alanda değişiklikler geçirdiği Yrd. Doç. Dr. Zeynel ÖZLÜ'nün "Batı Karadeniz’de Antik Bir Kent" adlı kitabının 23. Sayfasında söz edilmektedir.
Konuralp, 31 Mart 2014 tarihi itibarıyla tüzel kişiliği kaldırılarak Düzce Merkez ilçesinin mahallerine dönüştürülmüştür. 1881 yılında belediye olan Düzce ise 9 Aralık 1999 tarihinde Türkiye'nin 81. ili olmuştur.

Karadeniz iklimi etkisindedir. Genellikle yağışlıdır.
Düzce il merkezinin deniz seviyesinden yüksekliği 146 metredir.
Merkez ilçenin yüzölçümü 710 km²dir.

Düzce, Türkiye'de yaşayan farklı etnik grupları barındıran bir şehirdir. Başlıcaları Gürcüler, Abhazlar, Çerkesler, Muhacirler ve Lazlardır. Ayrıca Manavlar'da bulunmaktadır, "asıl yerli" Türk halkı olarak bilinirler. 

Kaynak:

Düzce (il)
Düzce Üniversitesi

T.C. Düzce Valiliği17 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
T.C. Düzce Belediyesi12 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
T.C. Düzce Kültür ve Turizm Müdürlüğü 2 Kasım 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ekoloji (Yunanca: Οίκος - ev, Yunanca: Λόγος - bilim) ya da doğa bilimi, canlıların hem kendi aralarında hem de fiziksel çevreleri ile olan ilişkileri inceleyen bilim dalıdır. Ekoloji canlıları birey, popülasyon, komünite, ekosistem ve biyosfer düzeylerinde inceler. Ekoloji çok yakından ilişkili olduğu biyocoğrafya, evrimsel biyoloji, genetik, etoloji ve doğa tarihi dallarıyla örtüşür. Ekoloji, biyoloji biliminin bir dalıdır.
Ekolojinin incelediği konular arasında yaşam süreçleri, etkileşimler, adaptasyon, canlı komüniteler arasında madde ve enerji hareketi, ekosistemlerde süksesyon, türler içinde ve arasında işbirliği, rekabet ve av-avcı ilişkisi, canlıların çevre bağlamında bolluğu, dağılımı ve biyokütlesi, biyoçeşitliliğin örüntüleri ve ekosistem süreçleri üzerindeki etkileri sayılabilir.
Ekolojinin koruma biyolojisi, sulak alan yönetimi, doğal kaynak yönetimi (agroekoloji, tarım, ormancılık, tarımsal ormancılık, balıkçılık), kentsel planlama (kent ekolojisi), halk sağlığı, ekolojik iktisat, temel ve uygulamalı bilimler, insan ekolojisi alanlarında pratik uygulamaları vardır.
Ekoloji terimi (Almanca: Ökologie) 1866 yılında Alman biliminsanı Ernst Haeckel tarafından oluşturuldu. Kelime kökeni Eski Yunanca οἶκος (oikos), "ev, yakın çevre"; -λογία, (logia) "bilimi" kelimelerinin birleşiminden gelmektedir. Ekoloji 19. yüzyılın sonlarından itibaren ciddi bir bilim hâline geldi. Adaptasyon ve doğal seçilim ile ilgili kavramlar modern ekoloji teorisinin temeltaşlarını oluşturur.
Ekosistemler dinamik etkileşim hâlindeki canlılar, bunların oluşturduğu komüniteler ve çevrelerinde bulunan cansız abiyotik faktörlerden oluşur. Birincil üretim, besin öğesi döngüsü ve niş oluşturma gibi ekosistem süreçleri çevre içinde enerji ve madde akışını düzenler. Ekosistemlerde gezegen üzerinde bulunan canlı ve cansızları etkileyen süreçleri düzenleyen biyofiziksel geri besleme mekanizmaları bulunur. Ekosistemler yaşamı destekleyen işlevleri ayakta tutar ve biyokütle üretimi (besin, yakıt, lif ve ilaç), iklimin düzenlenmesi, küresel biyokimyasal döngüler, su filtrasyonu, toprak oluşumu, erozyon kontrolü, selden korunma gibi çok sayıda bilimsel, tarihî, ekonomik değere sahip ekosistem hizmetlerini sağlar.

Ekolojinin kapsamı mikro düzeyde hücreler arasındaki ilişkilerden gezegen düzeyinde biyosfer olaylarına kadar uzanan çok geniş bir etkileşim ağını içerir. Ekosistemler abiyotik kaynaklar ve etkileşim içindeki canlılardan oluşur. Ekosistemler dinamiktir ama doğrusal bir gelişim yolu izlemezler; bazen yavaş bazen hızlı olsa da sürekli değişim içindedirler. Bir ekosistemin kapladığı alan çok küçükten çok büyüğe kadar değişebilir; örneğin tek bir ağaç bir orman ekosisteminin sınıflandırılmasında çok büyük bir öneme sahip olmasa da o ağacın içinde ya da üstünde yaşayan canlılar için kritik derecede önemlidir. Yalnızca bir yaprağın yaşamı boyunca birkaç yaprak biti nesli yaşamını sürdürebilir. Bu yaprak bitlerinin her biri de çeşitli bakteri komünitelerini destekler. Ekolojik komüniteler arasındaki bağlantıların doğası her bir türün ortamın ayrı olarak tek başına tüm detaylarının bilinmesiyle açıklamaz çünkü ekosistemin tamamı bir bütün olarak incelenmediği sürece bu bağlantıları gösteren örüntü ne ortaya çıkar ne de tahmin edilebilir. Ancak bazı ekolojik prensipler kolektif özelliklere sahiptir yani bileşenlerin toplamı bütünün özelliklerini açıklar; örneğin bir popülasyonun doğum oranlarının belirli bir süre içinde bireysel doğumların toplamına denk olması gibi.
Ekolojinin ana alt dalları olan popülasyon ekolojisi ile ekosistem ekolojisi yalnızca ölçek olarak bir farklılık göstermez, aynı zamanda sahada birbiri ile çelişen iki farklı paradigmaya sahiptir. Popülasyon ekolojisi canlıların dağılımı ve bolluğu ile ilgilenirken ekosistem ekolojisi madde ve enerji akışları üzerine odaklanır.

Ekolojik dinamikler örneğin yaprak bitlerinin tek bir ağaç üzerinde yer değiştirmesi gibi kapalı bir sistem olarak hareket edebildiği gibi aynı zamanda atmosfer ya da iklim değişiklikleri gibi daha büyük ölçekli etkilere de açıktır. Dolayısıyla çevrebilimciler bitki komünitesi, iklim, toprak tipi gibi daha alt ölçekli birimlerden topladıkları verileri analiz ederek yerelden bölgesele, peyzajdan kronolojik ölçeklere kadar uzanan ve ortaya çıkan tekdüze örgütlenme örüntülerini tanımlayarak ekosistemleri hiyerarşik olarak sınıflandırırlar.
Ekoloji bilimini kavramsal olarak yönetilebilir bir çerçeveye oturtabilmek için biyolojik dünya ölçek olarak genlerden başlayarak hücrelere, dokulara, organlara, organizmalara, türlere, popülasyonlara, komünitelere, ekosistemlere, biyomlara ve biyosfer düzeyine kadar içiçe geçmiş bir hiyerarşi içinde yapılandırılır. Bu çerçeve bir panarşi oluşturur ve doğrusal olmayan davranışlar sergiler. Yani etkilerin oluşturduğu tepkiler çok büyük ya da çok küçük olabilmekte, dolayısıyla da örneğin azot bağlayıcıların sayısı gibi kritik değişkenlerdeki küçük değişiklikler sistemin özelliklerinde çok büyük, belki de geri dönülmez değişikliklere neden olabilir.

Biyoçeşitlilik genlerden ekosistemlere yaşamın çeşitliliğini tanımlar ve biyolojik örgütlenmenin her düzeyini kapsar. Bu terimin çeşitli yorumlamaları bulunur ve karmaşık örgütlenmesini kataloglandırmak, ölçmek, ayırt edici özelliklerini belirlemek ve tanımlamak için çok sayıda yöntem vardır.
 Biyoçeşitlilik tür çeşitliliğini, ekosistem çeşitliliğini ve genetik çeşitliliği içerir; biliminsanları bu çeşitliliğin farklı düzeylerde ve bunların arasında çalışan karmaşık ekolojik süreçleri nasıl etkilediği üzerine çalışırlar. Biyoçeşitlilik, tanımı itibarıyla insanların yaşam kalitesini sürdüren ve iyileştiren ekosistem hizmetlerinde önemli bir rol oynar.
 Koruma öncelikleri ve yönetim teknikleri biyoçeşitliliğin tam ekolojik kapsamına cevap verebilmek için farklı yaklaşımlar gerektirir. Popülasyonları destekleyen doğal sermaye ekosistem hizmetlerinin sürdürülebilmesi için kritik öneme sahiptir
 ve türlerin göçü bu hizmetlerin kaybının yaşandığını gösteren mekanizmalardan bir tanesidir. Biyoçeşitliliğin anlaşılması, danışma şirketlerine, hükûmetlere ve endüstriye önerilerde bulunan tür ya da ekosistem düzeyi koruma planlamacıları için pratik uygulamalar getirir.

Bir türün habitatı ya da yaşam alanı bulunduğu çevreyi ve bunun sonucunda ortaya çıkan komüniteyi tanımlar. Habitatlar, daha da detaylı olarak söylenirse, her biri örneğin besin biyokütlesi ve kalitesi gibi doğrudan ya da rakım gibi dolaylı olarak hayvanlar tarafından bir yerin kullanılması ile bağlantılı olan bileşenler ya da özellikler olarak görülebilen biyotik ya da abiyotik çevresel değişkenleri içeren çok boyutlu çevresel alanda bulunan bölgeler olarak tanımlanabilir. Örneğin bir habitat karada ya da suda olabilir, daha da ileri düzeyde kategorilendiğinde montane ya da alpin ekosistemi olabilir. Bir türün çoğunun yaşadığı habitattan bir popülasyonun yer değiştirerek başka bir habitata geçmesi olarak tanımlanan habitat kayması doğada yaşanan rekabetin önemli bir kanıtıdır. Örneğin ana popülasyonu açık savanlarda yaşayan tropik kertenkele Tropidurus hispidus türünün kayalıklarda yaşayan popülasyonunun gövdesi savanlarda yaşayanlara göre daha yassıdır. Bu yassılık yaşadıkları kayalıklarda çatlaklara daha iyi saklanabilmelerini sağlayarak seçici üstünlük getirir. Habitat kayması aynı zamanda amfibilerin gelişimsel yaşam öykülerinde ve sudan karaya geçen böceklerde de görülür. Biyotop ve habitat bazen eş anlamlı olarak kullanılabilmekteyse de biyotop bir komünitenin yaşadığı çevre için kullanılırken habitat bir türün yaşam alanı için kullanılır.

1917 yılından itibaren farklı niş tanımlarına rastlanır ancak G. Evelyn Hutchinson'ın kavramsal çalışmalar sonucu 1957'de yaptığı tanım geniş olarak kabul gördü: "bir türün devamlılığını sağlayabileceği ve istikrarlı bir popülasyon boyutuna sahip olabileceği biyotik ve abiyotik koşullar kümesi." Ekolojik niş canlıların ekolojisinde temel bir kavramdır ve temel niş ile gerçekleşmiş niş olarak ikiye ayrılır. Temel niş bir türün devamlılığını sağlayabileceği çevresel koşullar kümesidir. Gerçekleşmiş niş ise türün devamlılığını sağlayabileceği çevresel ve ekolojik koşullar kümesidir. Hutchinson'un niş kavramı teknik olarak bir Öklid hiperuzayı olarak tanımlanabilir; bu hiperuzayın boyutları çevresel değişkenler, büyüklüğü de sözkonusu canlının pozitif seçilim değerine sahip olması için çevresel değişkenlerin olması gereken sayısal değerlerinin bir fonksiyonudur.
Biyocoğrafya örüntüleri ve coğrafi dağılımlar bir türün fenotipik özelliklerinin ve niş gereksinimlerinin bilinmesiyle açıklanır ve tahmin edilir. Türler ekolojik nişe göre uyum sağlamış işlevsel özelliklere sahiptir. Fenotipik özellikler bir canlının hayatta kalması üzerinde etkisi olabilecek olan ölçülebilir özellik, fenotip ve karakteristikleridir. Bu özellikleri gelişmesi ve ortaya çıkmasında genler önemli rol oynar. Yerleşik türler yerel çevrelerinin seçilim baskılarına uyacak şekilde fenotipik özelliklere evrimleşirler. Bu şekilde bir rekabet avantajına sahip olurken benzer yönde uyum sağlamış türlerle de coğrafi dağılımlarının örtüşmemesi yönünde caydırıcı bir faktör oluştururlar. Rekabetçi dışlanım ilkesi aynı sınırlayıcı kaynaklarla yaşayan iki türün bir arada yaşayamayacğını, birinin diğerine karşı her zaman üstün geleceğini belirtir. Benzer şekilde uyum göstermiş iki türün coğrafi dağılımlarının örtüşmesi durumunda daha yakından incelendiğinde habitatlarında ya da beslenme gereksinimlerinde hemen göze çarpmayan ekolojik farklılıklar olduğu ortaya çıkar. Bazı modellemeler ve ampirik çalışmalar ise çevresel faktörlerdeki bozunumun tür zengini komünitelerde yaşayan benzer türlerin ortak evrimleşmesini ve niş paylaşımını kararlı hâle getirebildiğini göstermektedir. Habitat ve niş birlikte ekotop olarak adlandırılır. Ekotop bir türün tamamını etkileyen çevresel ve biyolojik değişkenlerin tamamı olarak tanımlanır.

Canlılar çevresel baskılara maruz kalırlar ama aynı zamanda habitatlarını da değiştirirler. Canlılar ile çe

Filyos Çayı veya Yenice Irmağı, Köroğlu Dağları, Bolu Dağları ve Ilgaz Dağlarından gelen çayların toplanıp, bir araya getirdiği çaydır. 228 kilometre uzanan çay, Zonguldak'ın Filyos beldesinde Karadeniz'e dökülür.

Filyos Çayı, çay boyunca birçok kola ayrılmaktadır. Bu nedenle birçok bölgede farklı adlarla anılmıştır. Çayın diğer adları; Yenice Nehri, Köroğlu Deresi, Markuşa deresi, Ulu Su, Gerede Çayı, Melan Çayı, Akçay, Soğanlı Çayı vb. birçok isimleri vardır. Filyos Çayının başladığı kaynak, Köroğu Deresidir. Çay, Bolu'nun Dörtdivan ve Gerede ilçelerinden, Ilgaz Dağlarından, Melan Vadisinden geçip, Kastamonu'ya girmektedir. Kastamonu'dan da Zonguldak'a gelen çay, Filyos beldesinde Karadeniz'e dökülür.

Filyos Çayının geçtiği bölgeler, genellikle tenha ve ıssız bölgelerden oluşmaktadır. Çayın üstüne Osmanlı devrinde "Bayramören Köprüsü" yapılmıştır. Bayramören Köprüsü, restore edilmiştir ve hala kullanılmaktadır. Günümüzde çayın üstünde birçok asma, ahşap ve taş köprüler yer almaktadır.
Filyos Çayından balıkçılık sektöründe önemli ölçüde bir işletim vardır. Civar köylerden, şehirlerden gelen siviller ve balıkçılar burada balıkçılık yaparak geçinmektedir. Çayın etrafı tenhadır, ancak Kastamonu'da genellikle tarım alanlarıyla çevrelenmiştir. Bu tarım alanlarında genellikle domates ve ceviz üretilmektedir.
Karabük'te ise çay, fabrika atıkları için kullanılmaktadır. Bu nedenle çaydan geçinenler ve çevre büyük ölçüde zarara uğramaktadır. Karabük'ten sonra çayın etrafında Osmanlıdan kalma konaklar bulunuyor. Bu konaklar, genellikle restore edilmemiştir. Ancak köylüler, bu konakların bakımını üstlenmişlerdir ve konaklar hala ayakta durmaktadırlar. Bunların dışında çayın etrafı sürekli olarak ormanlıktır. Bu ormanlardan geçinenler de bir hayli fazladır. Çayın; mobilyacılık ve kerestecilik alanında büyük bir ekonomik önemi var. Ormanlık alanlarda tür çeşitliliği fazla. Orkide bitkisinin 7 farklı türüne, Ters Laleye ve birçok tüketici canlıya ev sahipliği yapmaktadır. Bunun yanında civarındaki ormanlar İğneyapraklı Köknar Ağacı, Yaprağını Döken Kayın Ağacı, Gürgen Ağacı ve Meşe Ağacı türleri gibi birçok ağaç türüne ev sahipliği yapmaktadır. Filyos Çayının etrafında "Safranbolu Platosu" bulunmaktadır. Filyos Deltası, Türkiye'nin en verimli deltalarındandır.
Küresel Isınma sebebiyle Filyos Çayındaki su bolluğu, geçmişteki su bolluğunun üçte birine kadar düşmüştür. Çevre kirliliği ve fabrika atıkları nedeniyle Filyos Çayı, büyük zarar görmektedir. 1970 yılında çayın kenarında kurulan "SEKA Kağıt Fabrikası", çaya büyük zarar vermekteyken, getirilen su arıtım sistemleri ile bu fabrikanın kirlilik sorunu ortadan kaldırılmıştır.

Filyos Çayının Karadeniz'e karıştığı "Filyos Delta"sında "Filyos Vadisi Projesi" adı altında bir çalışma yürütülmektedir. Projeye göre, deltada dökülen sular kanallarla geri alınıyor ve yapay bir verimli havza oluşturulması üzere başka bir bölgeye aktarılmaktadır. Böylece yapay bir havza oluşturulacak ve özellikle tarım sektörüne büyük bir yatırım olacaktır. Ancak bu proje, çayın kurumasına daha da fazla etki etmektedir.

Atlas Dergisi, Aralık 2009, Sayı:201, s.56-74

Finlandiya'nın jeolojisi, jeolojik olarak çok genç ve çok eski malzemelerin bir karışımından oluşur. Yaygın kaya türleri ortognays, granit, metavolkanik ve metasedimanter kayaçlardır. Bunların üzerinde, örneğin eskerler, til ve deniz kili gibi, Kuvaterner buzul çağlarıyla bağlantılı olarak oluşmuş, yaygın olarak ince bir konsolide olmayan tortu tabakası bulunur. Dağ masifleri uzun zaman önce bir peneplene kadar aşındığı / erozyona uğradığı  için topografik kabartma oldukça düzleşmiştir.

Finlandiya'nın ana kayası Baltık Kalkanı' (Fennoscandian Shield)  a aittir ve Prekambriyen sırasında bir dizi orojenez (dağ oluşumu) tarafından oluşturulmuştur. Finlandiya'nın en eski kayaları, Arkeen çağına ait olanlar, doğu ve kuzeyde bulunur. Bu kayaçlar başlıca granitoyitler ve migmatitik gnayslardır. Orta ve batı Finlandiya'daki kayalar, Svecokarelian orojenezi sırasında ortaya çıkmış veya yerleşmiştir. Bu son orojenezi takiben rapakivi granitleri, Mezoproterozoyik ve Neoproterozoyik sırasında, özellikle Åland ve güneydoğuda Finlandiya'nın çeşitli yerlerine sokulmuştur . Jotnian çökelleri genellikle rapakivi granitleri ile birlikte oluşur.
Prekambriyen zamanında var olan dağlar, Geç Mezoproterozoyik devre gelindiğinde çoktan  düz bir arazi haline gelecek denli erozyona uğramıştı. Onlarca kilometreyi bulan Proterozoik erozyonla  bugün Finlandiya'da görülen Prekambriyen kayaçlarının çoğu, antik masiflerin "kökleri"dir.
Finlandiya, Baltık Kalkanı'nın daha eski bölümünde olduğu için, temel kayaları, kalkanın alanlar olarak bilinen daha eski üç alt bölümünden oluşur: Kola, Karelya ve Svecofennian bölgeleri. 1987'de Gaál ve Gorbaçov tarafından saptanan bu alt bölüm, 1.800 milyon yıl önce nihai birleşmelerinden önce alanların farklı jeolojik geçmişlerine dayanmaktadır.

Finlandiya'nın aşırı kuzeydoğusu, Kola Bölgesi'nin bir parçasıdır, çünkü Rusya'daki Kola Yarımadası'nın jeolojisi ile önemli bir benzerlik göstermektedir. İnari Gölü çevresinde paragnays, ortognays ve yeşiltaş kuşakları bulunmaktadır. Finlandiya'nın bu bölgesindeki kayalar Arkeen ve Proterozoik yaştadır.
Inari Gölü'nün güney ve batısında, Lapland Granülit Kuşağı olarak bilinen uzunlamasına ve kavisli bir granülit kaya bölgesi bulunur. Kemer in genişliği yer yer 80 km ye kadar ulaşır. Kuşağın ana kayaçları migmatize grovak ve arjillitlerdir . Döküntü/Kırıntı zirkon çalışmaları, kuşağın metamorfik kayaçlarının tortul protolitinin 2900–1940 milyon yıldan daha eski olamayacağını göstermektedir. Kemerde kalk-alkalin kimyasının norit ve enderbit iç püskürmeleri vardır.

Karelya Bölgesi veya Karelya Bloğu, Finlandiya'nın kuzeydoğu bölümünün  Rusya'nın yakın bölgelerine uzanan ana kayasının çoğunu oluşturur. Karelya bölgesi, Arkeen ve Paleoproterozoic zamanlarda oluşan bir kaya kolajından oluşur. Kola Bölgesi'nin sınırı, Lapland Granülit Kuşağı'nın Karelya Bölgesi'nin kayaları üzerinden güneye doğru itildiği yerde hafifçe eğimli bir kopmadan (dekolmandan) oluşur.
Karelya Bölgesi'ndeki arkeen kayaçları kuzey-güney orta dereceli yeşiltaş ve metasedimanter kuşaklardır. Bu kuşaklar, genellikle monzogranit ve granodiyorit olmak üzere granitoyitler tarafından kesilmektedir. Bu kuşak ve sokulumların yanı sıra ara basınçlarda oluşmuş metasedimanter gnays da vardır. Finlandiya-Rusya sınırının orta kısmı boyunca, Paleoproterozoyik'teki Kola Bölgesi ile Karelya Bölgesi arasındaki bir çarpışma sonucu oluştuğu düşünülen Karelya Bölgesi'nin bir alt birimi olan Belomorian bölgesi yer alır. Bu çarpışma, her iki kabuk bloğunun nihai birleşmesini işaret etti. Belomori arazisinin kayaları, orada yaygın olan granitoid gnayslar gibi, yüksek derecelidir .
Central Lapland granitoid kompleksi, kuzey Finlandiya'nın iç kısmının çoğunu kaplar. Bu kayaçlar Svecofennien orojenezinin son aşamalarında oluşmuş ve çoğunlukla iri taneli granitlerden oluşmuştur. Oulu'nun güneydoğusundaki granitoid sokulumlarının hizalanması muhtemelen aynı kökeni paylaşıyor.
Finlandiya'nın üç ofiyoliti, Karelya Bölgesi'nde ortaya çıkıyor . Bunlar Jormua, Outokumpu ve Nuttio ofiyolit kompleksleridir. Hepsi Paleoproterozoik zamanlarda yerleşti. Jormua ve Outokumpu ofiyolitleri, Svecofennian Alanı ile sınıra paralel ve yakınında yer alır. Ayrıca Svecovefennian Bölgesi sınırına doğru, bir üst üste bindirme düzenine yığılmış bir dizi başkalaşım geçirmiş Archean kayası vardır.

Finlandiya'nın güneybatı kısmı esas olarak Svecofennian Bölgesi  veya Svecofennian orojene ait kayalardan oluşur. Bu kayalar her zaman Proterozoik yaştadır. Karelya Bölgesi (Arkeen ve Paleoproterozoyik kayalardan oluşan karışık) ile sınırı kuzeybatı-güneydoğu köşegenidir. Volkanik yayların birikmesi veya Svecofennien orojenezinin kıtasal çarpışmaları sırasında oluşan plütonik kayaçlar Svecofennian Bölgesinde yaygındır. Bu kayaçlar arasında en büyük gruplandırma, Orta Finlandiya, Güney Ostrobothnia ve Pirkanmaa'nın çoğunu kaplayan Orta Finlandiya granitoid kompleksidir. Svercofennian orojenezinin ardından araya sızarak giren granitoidler, güney Finlandiya'da Finlandiya Körfezi veya Ladoga Gölü'nün 100 km çevresinde yaygındır. Lateorojenik granitler olarak adlandırılan bu granitler, genellikle granat ve kordiyerit içermeleri ve oldukça az sayıda mafik ve ara bileşimli kayaların eşlik etmesiyle ayırt edilirler. Dağınık küçük granitoyitler aynı bölge içinde yüzeylenir. Bunlar, 1810-1770 milyon yıl önce oluşmuş olan, Svecofennian orojenezi ile ilişkili güney Finlandiya'daki en genç granitoyidlerdir.

Jotnian çökelleri, Baltık bölgesinde önemli bir başkalaşım geçirmemiş bilinen en eski tortullardır. Bu çökeller tipik olarak kuvarsça zengin kumtaşları, silttaşları, arkoz, şeyl ve konglomeralardır. Jotnian çökellerinin karakteristik kırmızı rengi, denizaltı (örneğin deniz dışı) koşullarda birikmelerinden kaynaklanmaktadır. Finlandiya'da Jotnian çökelleri , Bothnia Körfezi'nin kuzeydoğu ucundaki Oulu yakınlarındaki Muhos Graben'de  ve daha güneyde Satakunta'da kıyıya yakın yerlerde meydana gelir. Jotnian kayaları ayrıca Finlandiya ve İsveç arasında Bothnia Körfezi'nde ve Güney Kvarken dahil Åland Denizi'nde açık denizde bulunur. Åland Denizi'ndeki bilinen Jotnian kayaları, gayri resmi olarak tanımlanmış Söderarm Formasyonuna ait kumtaşlarıdır. Bunların üzerinde Üst Riphean ve Vendiyen kumtaşları ve şeylleri vardır. Jotnian kayalarının, hatta bir Jotnian platformunun bir zamanlar Fennoscandia'nın çoğunu kapladığını ve bugünkü gibi birkaç bölgeyle sınırlı olmadığını gösteren kanıtlar var. Jotnian çökellerinin şu anda sınırlı coğrafi kapsamı, jeolojik zaman boyunca erozyona uğramalarına borçludur. Jotnian çökelleri kadar eski tortul kayaçlar düşük bir korunma potansiyeline sahiptir.
Bazı Jotnian çökellerinin dağılımı, rapakivi granitinin oluşumu ile uzamsal olarak ilişkilidir. Korja ve çalışma arkadaşları (1993), Finlandiya Körfezi ve Bothnia Körfezi'ndeki Jotnian tortul-rapakivi granit çakışmasının bu konumlardaki Kıtasal kabuğun inceliğiyle ilgili olduğunu iddia ediyor.

Permiyen yaşlı Kola Alkali Eyaletinin batı ve en güneydeki mostraları da dahil olmak üzere Finlandiya'da  küçük alkali kayaçlar, karbonatitler ve kimberlitler mevcuttur. Kola Alkali Eyaletinin genellikle bir manto yükselmesi tarafından oluşturulan bir magmatik sıcak noktayı temsil ettiği varsayılır. Finlandiya'daki karbonatitler geniş bir yaş aralığına sahiptir, ancak hepsi üst mantonun "iyi karışmış" bir bölümünden türemiştir. Archean çağının Siilinjärvi karbonatit kompleksi, Dünya'nın en eski karbonatitlerinden biridir. Bilinen tüm kimberlitler Kuopio ve Kaavi kasabalarının yakınında yoğunlaşmıştır. Bunlar iki kümede gruplandırılmıştır ve diatremleri ve daykları içerir.

Finlandiya'daki en genç kayalar, Enontekiö'de (ülkenin kuzeybatı kolunun en kuzeybatı kısmı) Kilpisjärvi yakınlarında bulunanlardır. Bu kayalar, Paleozoik zamanlarda toplanan İskandinav Kaledonidlerine aittir. Kaledonya orojenezi sırasında Finlandiya muhtemelen çökellerle kaplı batık bir ön bölge havzasıydı ; müteakip yükselme ve erozyon, tüm bu tortuları aşındırırdı. Finlandiya'da, Kaledonya napları, Archean çağının kalkan kayalarının üzerinde bulunur. Yaklaşık aynı bölgede meydana gelmesine rağmen İskandinav Kaledonidleri ve modern İskandinav Dağları ilgisizdir.

Kuvaterner döneminde aralıklı olarak Finlandiya'yı kaplayan buz tabakası İskandinav Dağları'ndan çıktı.  Bazı tahminlere göre, Kuvaterner buzulları Finlandiya'da ortalama 25 m kayayı aşındırdı, erozyon derecesi oldukça değişkendir. Finlandiya'da aşınan malzemelerin bir kısmı Almanya, Polonya, Rusya ve Baltık ülkelerinde sona erdi. Kuvaterner buz tabakalarının sürükleyerek  bıraktığı toprak Finlandiya'da her yerde bulunur. Finlandiya'nın geri kalanına kıyasla, güney kıyı bölgeleri, bölgede buzul erozyonunun daha belirgin bir rolünü kanıtlayan ince ve yamalı bir örtüye sahipken, Ostrobothnia ve Laponya'nın bazı kısımları kalın örtüleriyle öne çıkıyor.  Weichsel buz tabakasının merkezi kısımları, maksimum genişleme zamanlarında soğuk bazlı koşullara sahipti. Bu nedenle, kuzey Finlandiya'da önceden var olan yer şekilleri ve tortular buzul erozyonundan kurtuldu ve şimdi özellikle iyi korunuyor. Buzun kuzeybatıdan güneydoğuya hareketi, Laponya'nın merkezinde hizalanmış bir davul hattı alanı bıraktı. Aynı bölgede bulunan yivli morenler, buzun hareketindeki batıdan doğuya daha sonraki bir değişikliği yansıtıyor.
Son buzul erimesi sırasında, Finlandiya'nın buzsuz hale gelen ilk kısmı güneydoğu kıyısıydı ; bu, günümüzden 12.700 yıl önce (BP) Genç Dryas soğuk büyüsünden kısa bir süre önce meydana geldi. Buz örtüsü, Genç Dryas'tan sonra güneydoğuda geri çekilmeye devam ederken, doğu ve kuzeydoğuda da geri çekilme meydana geldi. Geri çekilme, güneydoğudan en hızlı şekilde gerçekleşti ve kuzeybatı Finlandiya'daki Tornio nehrinin alt kısmı, ülkenin buzsuz kalan son kısmı haline geldi. Son olarak, BP'nin 10.100 yılına gelindiğinde, buz örtüsü Finlandiya'yı neredeyse terk etti ve kaybolmadan önce İsveç ve Norveç'e çekildi. Buz geri çekilmesine, eskerlerin oluşumu ve varvlar olarak bi

Fonseca Körfezi, Pasifik Okyanusu'nun bir parçası olarak, Orta Amerika'da bulunan, El Salvador, Honduras ve Nikaragua ile sınırları olan bir körfezdir.

Fonseca Körfezi, 1522'de Gil González de Ávila tarafından keşfedildi ve kaşifi Columbus'un amansız düşmanı olan koruyucusu Başpiskopos Juan Fonseca'nın adını körfeze verdi.
1849'da EG Squier, Amerika Birleşik Devletleri ile Karayip Denizi'nden Körfez'e Honduras boyunca bir kanal inşa etmek için bir anlaşma müzakereleri yaptı. Orta Amerika'daki İngiliz komutanı Frederick Chatfield, Honduras'taki Amerikan varlığının İngiliz Sivrisinek Sahili'ni istikrarsızlaştıracağından korktuğundan dolayı filosunu Körfez girişinde yer alan El Tigre Adası'nı işgal etmesi için bölgeye gönderdi. Bu hareketten kısa bir süre sonra Squier, işgali önceden tahmin ettiği ve adanın ABD'ye geçici olarak bırakılması için müzakere ettiği için İngilizlerin adadan ayrılmasını talep etti.
Körfez'e kıyı şeridi olan üç ülke olan Honduras, El Salvador ve Nikaragua, Körfez ve içinde yer alan adalar üzerindeki haklar konusunda aralarında uzun süren bir anlaşmazlık yaşadı.
1917'de Orta Amerika Adalet Divanı, Fonseca davası olarak bilinen davada bir karara vardı. El Salvador ve Nikaragua arasındaki bir tartışmadan doğan davada bir deniz üssünün kurulması için körfezin bir kısmını Amerika Birleşik Devletleri'ne veren Bryan-Chamorro Antlaşması'na madde olarak eklendi. El Salvador, bu kararın körfezdeki ortak mülkiyet hakkını ihlal ettiğini savundu. Mahkeme El Salvador'un çekinclerine hak verse de ABD kararı görmezden gelmeye karar verdi.
Körfez üzerindeki uluslararası gerilimler, 1989'dan başlayarak Körfez'e özel atıfta bulunan Birleşmiş Milletler [ONUCA ve ONUSAL] misyonu tarafından ele alındı. Örneğin, bölgedeki arazinin doğası, statik gözlem noktalarının etkinliğini sınırlayacağından, en iyi sonuçların, karayolu, helikopter ve Fonseca Körfezi'nde ve yakın sularda devriye botları ve sürat tekneleri ile düzenli devriyeler yürütecek olan mobil gözlemci ekiplerinin oluşturulmasıyla elde edileceğine karar verildi
1992'de Uluslararası Adalet Divanı'nın (UAD) bir odası, Körfez anlaşmazlığının bir parçası olduğu Kara, Ada ve Deniz Sınır Anlaşmazlığını sonuca bağladı. UAD, El Salvador, Honduras ve Nikaragua'nın Fonseca Körfezi'nin kontrolünü paylaşmasına karar verdi. El Salvador'a Meanguera ve Meanguerita adaları, Honduras'a ise El Tigre Adası verildi.

Fonseca Körfezi yaklaşık 3.200 kilometrekare (1.200 sq mi) alana sahiptir. 185 kilometre (115 mi) Honduras'ta, 40 kilometre (25 mi) Nikaragua'da ve 29 kilometre (18 mi) El Salvador'da bulunan 261 kilometre (162 mi) uzanan bir sahil şeridine sahiptir.

Körfez'deki iklim, yağmurlu ve kurak olmak üzere iki farklı mevsimi olan tropikal ve subtropikal bölgelere özgü bir iklimdir. Körfez, yıllık toplam yağış miktarı olan 1.400-1.600 milimetre (55-63 in) yağışın yaklaşık %80'ini Mayıs'tan Kasım'a kadar yağmur mevsimi boyunca almaktadır. Kuru mevsim Aralık ve Mayıs ayları arasında gerçekleşir ve yıllık 2.800 milimetre (110 in) buharlaşma oranına çıkmasını sağlar. Körfez'e daha az su akması sonucunda akıntılar Pasifik Okyanusu'ndan içeriye doğru akma eğilimi gösterir ve haliçlerdeki tuzluluk seviyeleri artarak mevsimsel kuraklık meydana gelir.
Körfez'deki sıcaklıklar ortalama 25 ve 30 °C (77-86 °F) arasındadır. Mart ve Nisan en sıcak aylar, Kasım ve Aralık ise en soğuk aylardır. Bağıl nem, konuma bağlı olarak %65 ile %86 arasında değişir. Buna karşılık, ülkenin iç kısmı yarı tropikal ve ortalama 26 °C (79 °F) bir sıcaklıkla genele göre daha soğuktur.
Sulak alan ekosisteminin bitki örtüsüne mangrov türleri hakimdir. Körfez'de tespit edilen altı mangrov türünden kırmızı mangrov (Rhizophora mangle ) en yaygın türdür ve genel olarak, sürekli olarak gelgitler tarafından sular altında kalan alanları işgal eder. Siyah mangrov (Avicennia germinans ) en yaygın ikinci türdür ve genel olarak kıyı şeridi boyunca tortuların biriktiği nehirlerin çevresinde bulunur. Beyaz mangrov (Laguncularia racemosa ) ise üçüncü en baskın olanıdır, onu botoncillo (Conocarpus erectus ) takip eder. Her iki tür de genellikle daha iç kesimlerde bulunur ve gelgit tarafından daa az sular altında kalır. Farklı türlerin diğerleri üzerindeki baskınlığı, taşkın sıklığı, su kalitesi ve tuzluluk seviyeleri ile ilişkilidir.
Körfez'deki gelgit genliği günde ortalama 23 metre (75 ft)'dir. Düşük gelgitler sırasında, topraklarda yengeçler, kabuklular ve diğer türler yaşar. Mangrovların kök yapısı daha büyük avcılardan sığınak sağladığından, yüksek gelgit sırasında mangrov ormanları balık, karides ve diğer türler için bir beslenme alanı ve yaşam alanı görevi görmektedir.
Körfezin içinde ve çevresinde bir dizi volkan bulunmaktadır.

Horatio Hornblower'ın bir romanı olan The Happy Return (Beat To Quarters ) kısmen Fonseca Körfezi'nde geçmektedir.

tarihe dipnotlar
UNESCO 24 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kara, Ada ve Deniz Sınır Anlaşmazlığı (El Salvador/Honduras: Nikaragua müdahalesi) 3 Ekim 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Uluslararası Adalet Divanı dava sicili
Kara, Ada ve Deniz Sınır Anlaşmazlığına İlişkin Davada (El Salvador/Honduras: Nikaragua müdahalesi) (El Salvador v. 9 Ağustos 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Honduras) 9 Ağustos 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Uluslararası Adalet Divanı dava sicili
13°15′K 87°45′B

Fransa Millî Kütüphanesi (Fransızca: Bibliothèque nationale de France), Fransa'nın başkenti Paris'te bulunan ulusal kütüphanedir. Birkaç yüzyıl boyunca yapılan koleksiyonları koruyan ve Fransa'da yayımlanan tüm yayınları toplamaktan sorumlu olan Fransız kurumudur. 1994 yılında şu anki adıyla yeniden teşkil edilen BnF, kamu kurum statüsüne sahiptir. Gallica adlı internet kütüphanesi vardır. Fransa'nın en önemli kütüphane olan BnF, aynı zamanda dünyanın en önemli kütüphanelerinden biridir.
BnF, ana tesisi olan Tolbiac tesisi (site de Tolbiac veya site de François-Mitterrand; Paris 13. bölge'de Tolbiac'ta 11 Quai François Mauriac adresinde bulunan yeni binalardan oluşan tesis), kurumun tarihî tesisi olan Richelieu tesisi (site Richelieu; 2. bölge'de 58 Rue de Richelieu adresinde bulunan eski bina) de dahil olmak üzere toplam yedi tesisten oluşur.

 Bourse
 Quatre-Septembre

  Bibliothèque François Mitterrand
 Quai de la Gare

Gallica Fransa Millî Kütüphanesi ve ortaklarının çevrimiçi kullanıcılarına yönelik dijital kütüphanedir. Ekim 1997'de kurulmuştur. Bugün çeşitli türlerde 6 milyondan fazla sayısallaştırılmış materyale sahiptir: kitaplar, dergiler, gazeteler, fotoğraflar, karikatürler, çizimler, baskılar, posterler, haritalar, el yazmaları, antika paralar, notalar, tiyatro kostümleri ve setleri, ses ve video materyalleri. Tüm kütüphane materyalleri ücretsiz olarak mevcuttur.
10 Şubat 2010'da, Henri Murger'in (1913) Bohem Yaşam Sahneleri kitabının dijitalleştirilmiş bir kopyası Gallica'nın milyonuncu belgesi oldu. Şubat 2019'da ise beş milyonuncu belge, Bibliothèque Inguimbertine'de saklanan "Batı Hint Adaları'na Yapılan Başarısız Bir Gezinin Kaydı" adlı el yazmasının bir kopyasıydı.
(1 2020 (2020-January-01) itibarıyla), Gallica yaklaşık olarak çevrimiçi olarak kullanıma sunuldu:

Gallica koleksiyonlarının çoğu, kütüphane materyallerinde tam metin aramaya olanak tanıyan optik karakter tanıma (OCR işleme) kullanılarak metin formatına dönüştürülmüştür.
Her belgenin, Fransa Milli Kütüphanesi'nin ARK (Arşiv Kaynak Anahtarı) adı verilen dijital bir tanımlayıcısı vardır ve buna bibliyografik bir açıklama eşlik eder.

Toutes les filles sont folles (2003), Pascale Pouzadoux
Grande École (2004), Robert Salis
La Question humaine (2007), Nicolas Klotz
Pars vite et reviens tard (2007), Régis Wargnier: Kütüphanenin içinde çekilen ilk film.

BnF13 Mayıs 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Gallica18 Aralık 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Fransızca (français [fʁɑ̃sɛ] veya langue française [lɑ̃ɡ fʁɑ̃sɛ:z]), Hint-Avrupa dil ailesinin bir Romen dilidir. Tüm Romen dillerinde olduğu gibi, Roma İmparatorluğu'nun Halk Latincesinden türemiştir. Fransızca, Gallo-Romen dillerinden, Galya'da konuşulan Latinceden ve özellikle Kuzey Galya'da gelişmiştir. En yakın akrabası Oïl dilleridir. Fransızca, Gallia Belgica gibi Kuzey Roma Galyası'nın yerli Kelt dillerinden ve Roma sonrası Frank işgalcilerin (Cermen) Frank dilinden de etkilenmiştir. Bugün, Fransız sömürge imparatorluğu sayesinde, en önemlisi Haiti Kreolü olmak üzere, Fransız kökenli çok sayıda kreol dili vardır. Fransızca konuşan bir kişi veya ulus, Frankofon olarak anılır.
Dünyada yaklaşık olarak 200 milyon insan Fransızca bilmektedir. 128 milyon insan Fransızcayı anadili veya ikinci dili olarak konuşurken, 54 ülkede 72 milyon insan tarafından da bilinmekte ve konuşulmaktadır. Avrupa'da Fransa ve Monako dışında Belçika, İsviçre ve Lüksemburg ülkelerinin belirli bölgelerinde olmak üzere, Afrika ve Amerika kıtası dahil, dünyanın farklı köşelerinde resmî dil konumundadır.
Fransızca; İspanyolca, Portekizce, İtalyanca, Katalanca ve Rumence gibi Roma İmparatorluğu'nun dili olan Latincenin devam dillerindendir ve Latin dilleri'nin kuzeybatı kolundandır.
Fransızca tarih içerisinde Roma Galyalılarının Kelt dillerinden ve Roma sonrası Frenk göçmenlerinin Cermen dillerinden etkilenmiştir.
Fransızca 29 ülkede resmî dildir. La Francophonie denilen Frankofon Fransızca konuşan uluslar topluluğudur. Birleşmiş Milletler'in bütün alt kurumlarında ve uluslararası kuruluşların çoğunda resmî dildir.
Avrupa Birliği verilerine göre 27 üye ülkedeki 129 milyon insan (toplam konuşan sayısı olan 497.198.740'ın %26'sı) Fransızca konuşmakta ve bunun 65 milyonu (%12) anadili, 69 milyonu (%14) ise ikinci dili olarak konuşmaktadır. Bu verilere göre Fransızca, birlik içerisinde İngilizce ve Almancadan sonra en sık konuşulan üçüncü dildir.

Fransız Anayasası'na göre Fransızca 1992'den beri Fransa'nın resmî dilidir. (Aslında 1539'dan beri önceki birtakım yasal metinlerde de Fransızca resmî dildir)
Resmî hükûmet yayınlarında, eğitim sisteminde, yasal sözleşmelerde, reklamlarda yabancı sözcüklerin Fransızcaya çevrilmesi zorunludur.
Fransızcaya ek olarak Fransa'da pek çok yerel dil de konuşulur. Fransa, Avrupa Yerel Diller Sözleşmesi'ne imza atmış olmasına karşın, 1958 anayasasına karşı olduğu gerekçesiyle bunu onaylamamıştır.

Fransızca, İsviçre'nin dört resmî dilinden biri olup (diğerleri Almanca, İtalyanca, Romanşça) İsviçre nüfusunun %20'sinin anadilidir. Romanş dili İtalyancaya yakın bir dildir ve İsviçre halkının %6'sınca kullanılır.

Fransızca Belçika'nın Valon bölgesinin resmî dilidir ancak bu bölgede Almanca konuşanlar doğu kantonlarda yaşar. Başkent Brüksel'in içinde yer aldığı merkez bölgesinin Felemenkçe ile birlikte iki resmî dilinden biridir. Bu bölgede çoğunlukla anadilleri olmamasına karşın nüfusun büyük çoğunluğu tarafından konuşulur. Valon ve Brüksel-merkez bölgelerine sınırı olmasına rağmen Flaman bölgesinde ise Fransızca ve Almanca resmî dil olmayıp Felemenkçe konuşulur. Ancak bu bölgede anadilleri Fransızca olan insanlar da yaşar.
Toplamda nüfusun %40'ı Fransızca, %60'ı Felemenkçe konuşur. Felemenkçe konuşan insanların %59'u da Fransızcayı ikinci dilleri olarak konuşurlar. Bu bilgilere göre Belçikalıların %75'i Fransızca bilmektedir.

Monako Prensliğinin ulusal dili Monakoca (Monégasque) olmasına karşın Fransızca tek resmî dildir ve Fransız kökenliler ülke nüfusunun %47'sini oluştururlar.
Andorra'nın resmî dili ise Katalancadır. Fransa'ya yakın komşuluğu nedeniyle Fransızca da konuşulur. Fransız kökenliler ülke nüfusunun %7'sini oluşturur.

İtalyanca ile birlikte Fransızca, İtalya'nın Aosta vadisi bölgesinde resmî bir dilidir. Buna ek olarak bölgede başka lehçeler de konuşulmaktadır. Ancak bunlar resmî açıdan tanınmamıştır.
Buradaki insanların %78,6'sının Fransızca bilmesine rağmen sadece %0,99'luk bölümü anadil olarak konuşur. Diğer taraftan İtalyanca; nüfusun %96'sı tarafından konuşulurken, anadil olarak konuşanların oranı %71,5'dir.

Fransızca Lüksemburg'un Almanca ve Lüksemburgca ile birlikte üç resmî dilinden birisidir. Lüksemburg eğitim sistemi üçlü dil yapısındadır. İlkokulun ilk yıllarında dersler Lüksemburgca, sonraki yıllarda Almanca, liseden itibaren ise Fransızca olarak okutulmaktadır.

Fransızca Kanada'nın resmî dillerinden biri olup İngilizceden sonra en çok konuşulan dildir. Québec eyaletinde ise Fransızca tek resmî dil olup yedi milyon insanın anadilidir. 
Nüfusunun üçte biri Frankofon içinde yer alan New Brunswick bölgesinin ise iki resmî dili vardır. Nüfusunun üçte biri Frankofon içinde yer alan Kanada'nın başkenti Ottawa, Ontario şehrinin ise iki resmî dili vardır. 
Ontario, Nova Scotia ve Manitoba bölgelerinde de resmî dil olmamasına karşın Fransızca konuşan insanlar yaşar.

Fransızca toplumun okuryazar kesiminde konuşulmasına karşın Haiti'nin resmî dillerinden biridir. Fransızca kökenli Kreol dillerinden biri olan Haiti Kreolü ise nüfusun büyük kısmının anadilidir.

Federal düzeyde resmî bir tanınması olmamasına karşın Fransızca Amerika Birleşik Devletleri'nde İngilizce ve İspanyolcadan sonra en çok konuşulan üçüncü dildir. Louisiana, Maine, Vermont ve New Hampshire eyaletlerinde ise en çok konuşulan ikinci dildir. Louisiana'da Kayun ve Kreol Fransızcası konuşulur. 2000 verilerine göre Louisiana da 194.000 insan evlerinde Fransızca konuşmaktadır.

Dünyada Fransızca konuşan nüfusun büyük çoğunluğu Afrika'da yaşar. Uluslararası Fransızca konuşan Ülkeler Topluluğunun (Organisation internationale de la Francophonie) 2007 raporuna göre 31 farklı Afrika ülkesinde yaşayan 115 milyon Afrikalı Fransızcayı anadili ya da ikinci dili olarak konuşabilmektedir. Fransızca Afrika genelinde ikinci bir dil olmasına karşın Abidjan, Libreville gibi şehirlerde ve Fildişi Kıyısı'nda sadece Fransızca konuşulmaktadır.
Afrika dillerinden etkilenerek gelişen Afrika Fransızcası'nın birçok çeşidi olmasından dolayı tek bir Afrika Fransızcasından söz edilemez. Fransızca kökenli Kreol dillerine ek olarak Fransızca Hint Okyanusu'nda bulunan adalarda da konuşulur. Madagaskar'da Fransızcanın yanında Malayo-Polinezyan bir dil olan Malagazi konuşulur. Mauritius ve Seyşel Adaları'nda İngilizcenin resmî dil olmasından bu yana Fransızca ve İngilizce arasında bir çekişme vardır. Madagaskar'da da son yıllarda İngilizce resmî dil olmuştur.
Sahra altı ülkelerde eğitimin yaygınlaşmasıyla birlikte Fransızca dili de yaygınlaşmış ve evrime uğramıştır.
Diğer ülkelerden Afrika'ya gelenler için Afrika Fransızcası'nı anlamak biraz güç olabilir, buna karşılık yazı dilinde çok büyük farklılıklar yoktur.
Fransızca pek çok Afrika ülkesinde resmî dildir:

Benin
Burkina Faso
Burundi
Cibuti
Çad
Kongo DC
Ekvator Ginesi
Fildişi Kıyısı
Gabon
Gine
Kamerun
Komorlar
Kongo Cumhuriyeti (Brazzaville)
Madagaskar
Mali
Nijer
Orta Afrika Cumhuriyeti
Ruanda
Senegal
Seyşel Adaları
Togo
Mauritius ve Magrip ülkelerinde resmî dil olmayıp idari dilde yaygın olarak kullanılır:

Cezayir
Fas
Moritanya
Tunus
Son yıllarda Cezayir özellikle eğitim dilinde Fransızcanın yerine Arapçanın kullanımını yaygınlaştırmak için dille ilgili çeşitli düzenlemeler yapmıştır.
Mısır’da çoğunlukla kullanılan yabancı dil İngilizce olmasına karşın üst ve orta sınıflarda Fransızca daha yaygın olarak bilinir ve konuşulur. Bu yüzden eğitim süreci içerisinde bir Mısırlı İngilizceye ek olarak Fransızca da öğrenir. Mısır, Fransızca konuşan ülkeler topluluğu (Frankofon) içerisinde yer alır.
Fransa’nın Hint Okyanusu’nda yer alan iki denizaşırı bölgesi Mayotte ve Réunion’da da resmî dil Fransızcadır.

Asya'da; eski Fransız sömürgeleri olan Hindistan'ın Puduçeri şehrinde, Vietnam, Kamboçya ve Laos'ta ticaret ve azınlık dili Fransızca olarak kabul edilir. Ayrıca Asya'daki diğer eski Fransız sömürgeleri olan Suriye ve Lübnan'da çoğunlukla kullanılan yabancı dil İngilizce olmasına karşın üst ve orta sınıflarda Fransızca daha yaygın olarak bilinir ve konuşulur. Lübnan, Fransızca konuşan ülkeler topluluğu (Frankofon) içerisinde yer alır.

Fransızca bir Hint-Avrupa dilidir. Aşağıdaki aile ağacında gösterilen diğer kardeş dilleri gibi Fransızca, Latince soyundandır. Daha belirgin olarak Roma İmparatorluğu'nda yaşayanların çoğu tarafından konuşulan Kaba Latince soyundan ve teknik terimlerinden dışında Klasik Latince ile pek benzerliği yoktur. Örneğin Klasik Latincede "at" anlamına gelen "equus"'un Kaba Latince karşılığı "caballus" idi ve bu Fransızca "cheval" kelimesine yol vermiştir. Diğer örnekler:

Söz dağarcığının yanı sıra grameri de daha çok Kaba Latinceninkine benzerdir. Klasik Latincede bir kelimenin çekim ekini değiştirerek herhangi bir durumu belirtmek için kelimeler çekilir; örneğin: "kızda" = "puellae", "kıza" = "puellam" olmuştur. Bunun aksine Kaba Latincede zaman geçince bu çekim işlemi kaybolmuş ve çağdaş Fransızcada olduğu gibi sadece ilgeçler (ör. "ad", "in") kullanılmaya başlamıştır. Bu durum bir tek adların cinsiyetlerini belirten çekimlerde kalmıştır. Örneğin bir erkek kedi le chat, bir dişi kedi la chatte olarak tanımlanır. Bir erkek dansçı le danseur, bir kadın dansçı la danseuse olarak bilinir.

Her Fransızca isim eril ya da dişil olarak ikiye ayrılır. Fransız isimleri cinsiyet için etkilenmediğinden, bir ismin formu cinsiyetini belirleyemez. Yaşamla ilgili isimler için, onların gramer cinsiyetleri sıklıkla bahsettiklerine karşılık gelir. Örneğin, bir erkek öğretmen bir "enseignant" iken, bir kadın öğretmen bir "enseignante"dir. Bununla birlikte, hem eril hem de dişil varlıkları içeren bir gruba atıfta bulunan çoğul isimler daima erkektir. Yani iki erkek öğretmenden oluşan bir grup “enseignants” olacaktır. İki erkek öğretmen ve iki kadın öğretmenden oluşan bir grup hâlâ "enseignants" olacaktır. Birçok durumda "enseignant", bir ismin hem tekil hem de çoğul şekli aynı şekilde telaffuz edilir. Tekil isimler için kullanılan artikel, çoğul isimler için kullanılandan farklıdır ve artikel, konuşma

Fundy Körfezi (İngilizce: Bay of Fundy ; Fransızca: Baie de Fundy), Kuzey Amerika'nın Atlantik kıyısında, Maine Koyu'nun kuzeydoğu ucunda, Kanada'nın New Brunswick eyaletiyle Nova Scotia arasında bulunan ve küçük bir bölümü de ABD'nin Maine eyaletine dokunan bir koydur.
Fundy Körfezi yüksek gelgit genliğiyle tanınır ve dünyadaki en yüksek gelgit genliği olma konusunda kuzey Québec'teki Ungava Körfezi (Ungava Bay) ve Birleşik Krallık'taki Yediz Haliçler'in (Severn Estuary) önünde ilk sırada yer alır. Denizin altı saatlik yükselişi sırasında kara, 100 milyar ton su ile dolar. (Bu miktar dünyadaki tüm nehirlerin toplam su miktarına yakındır.)

Türkiye'deki körfezler listesi

Travel and Science Information on Bay of Fundy region 9 Ocak 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bay of Fundy11 Kasım 1998 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bay of Fundy Tides 2 Şubat 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NASA Earth Observatory15 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Official Bay of Fundy Tourist Site22 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Central Nova Tourist Association13 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Quoddy Loop around Passamaquoddy Bay, in the Bay of Fundy14 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Where the Bay Becomes the Sea, a documentary on the Bay of Fundy ecosystem 15 Temmuz 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bay of Fundy Ecosystem Partnership 17 Mayıs 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Photos of Grand Manan Island
Fundy Tour 28 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Official Tourism Site for Campobello Island, New Brunswick 29 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tourism New Brunswick's Bay of Fundy 1 Temmuz 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Gagra (Gürcüce: გაგრა, Abhazca ve Rusça: Гагра), Gürcistan/Abhazya'da bir kent. Kafkas Dağları eteklerinde, Karadeniz'in kuzeydoğu kıyısında 5 km'lik bir alana yayılır. Gagra, yarı tropikal iklimi nedeniyle Çarlık Rusya'sı ve Sovyet dönemlerinde ünlü dinlenme ve sağlık merkezlerinden biriydi.
Gagra kentinin 1989 sayımına göre nüfusu 26.636 idi. Ancak burada yaşayan Gürcüler tamamen göç ettirildi ve bugünkü nüfusu kesin olarak bilinmemektedir.

Gagra, Yunan koloniciler tarafından Triglite adıyla kuruldu. İlk sakinleri Yunanlar ve Kolhardı. MÖ 1. yüzyılda Roma yönetimi altına girmeden önce Pontus Krallığının egemenliği altına kaldı. Roma döneminde Nitica olarak adlandırıldı. Bu dönemde Gotların ve başka istilacıların saldırılarına maruz kaldı. Roma'nın ardından Gagra'yı Bizans ele geçirdi. Cenovalı ve Venedikli tacirlerin önemli limanlarından biri oldu. Gagra limanından kereste, bal, balmumu ve köle gönderiliyordu. Gagra adı, ilk kez İtalyan Pietro Visconti'nin 1308'de yaptığı haritada görülür. Bu harita günümüzde Venedik’te San Marcos Kütüphanesi'nde korunmaktadır.
Gagra, 16. yüzyılda Abhazya’nın diğer bölgeleriyle birlikte Osmanlı Devleti tarafından fethedildi. Osmanlı döneminde Sohumkale önemli bir liman ve askeri garnizonken, Gagra önemsiz bir yerleşme olarak kaldı. 1812 Bükreş Antlaşması gereğince, güneyde Bzıb ırmağı ağzından kuzeyde Kuban ırmağı ağzına değin uzanan Karadeniz kıyı kontrolü Osmanlı Devleti'ne bırakıldı. Bu antlaşma gereğince, Bzıb ırmağı iki devlet arasında sınır olarak kabul edildi. Bzıb ırmağı güneyinden Poti limanına değin uzanan Karadeniz kıyıları, Abhazya sahilleri de dahil Rus kontrolüne verildi. Gagra ise, Rusya sınırları dışında, yani Osmanlı desteğindeki Çerkesya sınırları içinde bulunuyordu. Gagra 1830'larda Rus işgaline uğramışsa da, çevredeki halkın (Pshu), Çerkeslerin direnişi 1864 yılı Mayıs ayına değin sürdü. 1866 yılında Gagra’da sadece 336 erkek ve 280 kadın yaşıyordu. Bunların çoğu da görevli askerler ve aileleriydi. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'nda Osmanlılar geçici olarak Gagra'yı ele geçirdiler. Ancak Rusya Gagra beldesini yeniden ele geçirdi.
Gagra yöresi, 1864'te etnik temizliğe uğradı ve yerli halkı olan Abhazlar Osmanlı imp. topraklarına gönderildi, yöre Kuban oblastının Rus "Kuban Ordusu Yönetim Bölgesi" içinde yer aldı; sürülenlerin yerine Ruslar yerleştirildi. Gagra, 1896 yılı sonrasında Kutaisi ili'ne bağlı Sohum okruguna bağlandı. Şimdi Abhazya Cumhuriyeti sınırları içindedir.
Gagra Çarlık Rusya'sı ve Sovyet döneminde önemli bir dinlence ve sağlık merkezi işlevini kazandı. Sanatoryum ve yeni oteller inşa edildi. Burada aynı zaman bir askeri üs kuruldu. 1992-1993 arasındaki savaşta Gürcü birlikleri, yenilerek Gagra'dan çekildiler.

Gagra, aynı adlı kentsel rayonun da (ilçe) merkezidir. Gagra kentsel rayonu, Abhazya'nın batı kesimini oluşturur ve Rusya'nın Krasnodar Kray'ı ile sınırı oluşturan Psov ırmağına değin uzanır.

Abaata Kalesi (4-5. yüzyıl) kalıntıları, Abhazya'nın en eski kilisesi olan Meryem Ana Kilisesi, Marlinsky Kulesi (1841), görülecek başlıca yerlerin başında gelir.

Gaia, Gaea ya da Ge, Yunan mitolojisinde yeryüzünün kozmik bir varlık olarak kişileştirilmiş halidir.
Tanrıdoğum mitlerinin ilk tanrıçası, tüm yaşamın ata-anasıdır, engin göğüslü, doğurgan Toprak Ana'dır. Gök Baba Uranos’un hem anası, hem de eşidir. Onunla olan birlikteliğinden, başta Titan’lar olmak üzere, mitoloji sahnesine çıkmaya başlayan kahramanlar doğdu.
Gaia'nın Roma mitolojisindeki dengi Terra'dır. Latincede yer, toprak anlamına gelir. Anlamdaş bir sözcük olan Tellus da Tanrıça’nın diğer adıdır. Her iki isim çoğunlukla ‘Mater’ (ana) sözcüğü eklenerek kullanılır.

Antik Yunan yazar Hesiodos, mitolojik yaratılış öykülerinin yer aldığı ‘Theogonia’ (Tanrıların Doğuşu) kitabında tanrıdoğum mitlerini anlatmaya “Her şeyden önce Khaos vardı” diyerek başlar. Karanlık ve biçimsiz bir boşluk olarak betimlediği Khaos'un altında Gaia (Toprak/Yeryüzü) ortaya çıkar. Khaos'un uçsuz bucaksız karanlığından bu karanlığı bölüşen yeni karanlıklar doğar: Erebos (yeraltı karanlığı) ile Nyks (gece karanlığı). Yeni doğumların tohumlarını atacak birleşmeler için gerekli olan Sevgi'nin (Eros) ortaya çıkması da bu aşamada olur. Eros'un ilk sevgi kıvılcımlarını parlattığı iki karanlığın, Erebos ile Nyks'in sevişmesinden ışıklı varlıklar doğar: Aither (göksel/tanrısal ışık) ile Hemera (dünyevi ışık-gündüz.) Engin göğüslü, doğurgan Yeryüzü kendine eşit, dört bir yanını saran yıldızlı Gök'ü yaratır. Sonra yüksek dağları (Ourea), ondan sonra da azgın dalgalı Pontos'u (Deniz) doğurur tek başına. Eros'tan gelen sevgi dalgalarıyla Uranos ile Gaia sık sık birlikte olurlar, geniş bir aile kurarlar. Böylece evrenin egemenliğinde ilk tanrı kuşağını oluştururlar.

Birbirini izleyen doğumlar sonucu Gaia ile Uranos'un altı erkek (Okeanos, Koios, Krios, Hyperion, İapetos, Kronos) ve altı kız (Rheia, Theia, Themis, Phiebe, Tethys, Mnemosyne) çocukları oldu. Bunlar Titan soyunu oluşturdu. Erkeklerin grubu Titanes, kızlarınki Titanides diye anıldı. En son doğan çocuk erkekti, adı Kronos'tu.
Toprak Ana - Gök Baba çiftinin sonraki çocukları dev gövdeli varlıklardı, ama Titan kardeşlerden çok farklıydılar. Hepsi erkek olan ikinci ve üçüncü sıradoğumlu çocuklar korkunç görünümlü yabanıl varlıklardı: Kyklopes (Yuvarlak Gözlüler - tekili Kyklops) ve Hekatonkheires (Yüz Kollular). Kyklops'ların alınlarında yuvarlak ve tek bir göz vardı. İsimleri (Brontes, Steropes ve Arges) simgesel olup sırayla gök gürlemesi, şimşek ve yıldırım ile ilgilidir. Çünkü bu üç doğa gücünü üretme yeteneğine sahiptirler.  Hekatonkheires ise her biri yüz kollu, elli başlı devlerdi.
Uranos korkunç oğullarından hoşlanmamış ve doğar doğmaz, daha gün ışığını göremeden onları Toprak'ın altına, yani Ana'larının karnına geri göndermişti. Fakat bunun neden olduğu şişkinliğin acısından inleyen Gaia öç hesapları yapıyor, Titan oğullarını kötülükle suçladığı babalarına karşı kışkırtıyordu. Baba'yı cezalandırma çağrısına karşılık veren tek oğul Kronos oldu. Annesinin tarafını tutarak pusuya yattı. Toprak Ana gövdesinin derinliklerindeki alevli madenlerden ürettiği, akçelikten yapılma bir tırpan verdi oğluna. Uranos'un, Nyks'in örtüsü altında Gaia'nın üzerine kapandığı gecelerden birinde Kronos savurdu elindeki tırpanı, erkeklikten yoksun bıraktı babasını. Fışkıran kanlar Ana'sının bağrına saçıldı, erbezleri denize düşüp köpüklere dönüştü. Kanların döllediği Toprak Ana'nın Erinyes'i (Öç-Ceza Tanrıçaları), Gigantes'i (Devler) ve Meliae'yi (Dişbudak Ağacı Nympha'larını)  doğurması aylar alacaktı, ama denizdeki köpüklerden bir kız doğuverdi. Aphrodite dediler ona. (Yun. Aphros: Köpük.)
Gaia'nın oğlu Pontos'la birleşmesinden Deniz'in diğer tanrısal varlıkları doğdu: Nereus, Thaumas, Phorkys, Keto ve Eurybia. Nereus, mitolojide denizlerin yaşlı adamı olarak, kızları da Nereides grup ismiyle tanınır.
Gaia korkunç görünümlü iki çocuk daha doğurmuştu. Babaları Tartaros’tu (Yeraltı). Bu çocukların adları Typhon  ve Ekhidna  idi.

Babası Uranos’u safdışı ederek üstünlüğünü kabul ettiren Kronos ablalarından Rheia ile evlendi. Altı çocukları oldu. Fakat çocuklar doğar doğmaz Kronos yutuyordu onları. Çünkü vaktiyle Gaia’dan bir kehanet dinlemişti. Ne denli güçlü olsa da doğacak oğullarından birine yenik düşmek ve tahtını ona kaptırmak vardı yazgısında. Rheia altıncı çocuğunu kurtarmak için Gaia’dan yardım diledi.
Gaia hamile gelinini Kronos’tan uzaklara kaçırmakla işe başladı. Rheia Girit’te Diktos Mağarası’nda gizlice doğum yaparken Gaia yeni doğan çocuğunu da yutmayı bekleyen Kronos’a kundak bezine sarılı bir taş yutturdu. Amalthea adındaki bir Nympha’nın balla ve keçi sütüyle beslediği bebeğin adı Zeus’tu. Bazılarına göre Amalthea Zeus’u sütüyle besleyen keçinin adıydı. Ormandaki Nympha’lar ona yardımcı olmuş, arılar da bal vermişlerdi. Bebek Zeus ağlarken gaddar baba Kronos onun sesini duymasın diye orman ve dağ nympha’ları kaval eşliğinde şarkı söylediler. Girit’te geçirdiği çocukluk günlerinin ardından Zeus evrensel egemenlikte üstünlük sağlamak peşinde babası Kronos ve diğer Titan’lara karşı cephe aldı.

Evrensel egemenliğini kurmak için Zeus’un babası ve Titan amcalarıyla savaşması kaçınılmazdı, ama gereksinimi olan desteği sağlamak için kardeşlerini yanında görmek istedi. Teyzesi Themis’in yardımıyla babasına kusturucu bir içecek içirerek ağabeylerini (Hades, Poseidon) ve ablalarını (Hestia, Hera, Demeter) baba hapsinden kurtardı. Hapisten kurtardığı başkaları da vardı: Dedesi Uranos’un vaktiyle Gaia’nın karnına tıktığı Kyklops amcaları. Onlar da Zeus’un bu iyiliği unutmadılar; isimleriyle simgeleşen gök gürültüsünü, şimşekleri ve yıldırımları hediye ettiler ona. Zeus sisli Olympos’un zirvesini mesken tutarak kardeşleriyle birlikte ‘Olymposlular’ diye anılan görkemli tanrılar kuşağının öncül safını oluşturdu.
Mitolojide Yunanca ‘Titanomakhia’ diye anılan Titanlarla Olymposluların savaşı on yıl sürdü. Karşı karşıya konuşlandıkları Olympos ve Othrys dağlarından koparılan kayaların havalarda uçuştuğu, depremlerin oluştuğu, Zeus'un Kyklops amcalarının armağanları olan şimşek ve yıldırımlarının ormanları tutuşturduğu, nehir ve gölleri kaynattığı bu iktidar savaşı kazananı yitireni belli olmadan sürerken Zeus ninesi Gaia'nın öğüdüne uyarak vaktiyle dedesi Uranos'un yeraltında hapsettiği diğer üç amcasını, yani Yüz Kollular'ı da serbest bıraktı ve bu iyiliğinin karşılığı olarak savaşta destek istedi onlardan. Dileği kabul edilince Zeus'un ikram ettiği ambrosia ile nektarla (tanrısal yiyecek ve içecekler) daha da güçlenen bu azman yaratıkların güçlü kollarıyla her bir kerede birlikte fırlattıkları üç yüz kaya savaşı korkunç boyutlara vardırdı. On yıl sonunda Titan'lar yenildi. Zeus onları Tartaros'a, yeraltı diyarının karanlık uçurumlu derinliklerine gönderdi ve Yüz Kollular'ı Titan'ların başına bekçi koydu.

Hesiodos “Zeus Titan’ları kovunca gökten, Toprak Ana (Gaia) Tartaros’la sevişerek son oğlu Typhon’u doğurdu” der. Tartaros'un çirkinliğinden olsa gerek, bu birleşmenin Aphrodite'nin yardımıyla gerçekleştiğini eklemek gereğini duyar. Titan amcalarına layık gördüğü cezadan ötürü Gaia'nın torunu Zeus'a öfkelendiği ve onu cezalandırmak için bir canavar yarattığı anlaşılır. Typhon omuzlarından yüz yılan başı yükselen ejder kafalı dev bir canavardı (Typhoneus diye de anılır). Onu görünce Olymposlular zavallı ölümlüler gibi kaçacak delik aradılar. Kendilerini birer hayvan kılığına sokarak sağa sola kaçıştılar. Balık olup göllere nehirlere daldılar. Çatışmada yer yerinden oynadı; Typhon'un soluklarıyla çıkan kasırgalar doğayı altüst etti, depremler ve tsunamiler oldu. Typhon Zeus'un şimşek kamçılarına uzun süre direndi. Bir ara Zeus'un kol ve ayak sinirlerini (veya kaslarını) sıyırıp onu etkisiz hale getirmeyi bile başardı. Fakat kurnaz hırsızlıkların ustası Hermes sinirlerin/kasların saklı olduğu yeri bularak Zeus'u tekrar ayağa kaldırdı. Olymposlular birbirlerine yardım ederek ve ölümsüzlüklerinin gücünden destek alarak ayakta kalmayı başardılar. Sonunda Typhon da Tartaros'u boyladı. Bazılarına göre Zeus onu Etna Dağı’nın altına gömdü. Yanardağ’ın zaman zaman sarsılarak alev kusması Typhon’un öfkesinin sürdüğüne yorulur. "Tayfun" sözcüğü ondan geliyor.

Hesiodos, Kronos'un babası Uranos'u erkeklikten yoksun bıraktığı anda Toprak'a düşen kanlardan devlerin (Gigantes) doğduğunu söyledikten sonra onlardan, dolayısıyla onların karıştığı herhangi bir savaştan söz etmez. Apollodoros ise Bibliotheka (Kitaplık) isimli yapıtında Zeus'un Titanları Tartaros'a göndermesinden dolayı öfkelenen Devlerin Olympos'a saldırdığını söyler. Yazarın canlı bir anlatımla devlerin ve onlarla teke tek çarpışan Olymposlular'ın isimlerini de verdiği bu savaşta ilginç bir ayrıntı olarak Hera'nın bu savaşı ancak bir ölümlünün yardımı ile kazanabilecekleri kehaneti üzerine Athena'nın çağrısıyla Herakles’in (Herkül) savaşa katılması savaşın gidişini Olymposlulardan yana değiştirir. Gaia bu gidişi Gigantes lehine değiştirmeye çalışır. Onları korumak için bildiği bir otun peşine düşer. Fakat Zeus onun bu çabasını boşa çıkarır. Eos, Helios ve Selene’nin (Şafak, Güneş ve Ay) parlamasını yasaklar ve Gaia’nın aradığı otu kendi bulup koparır. Savaşın sonunda Gigantes de Zeus ve çevresiyle baş edemez. Gigantomakhia tanımıyla  bilinen bu savaşta onların sonu Titan’lar dan daha kötü olur, çünkü hiçbiri sağ kalmaz;  kimileri Zeus’un yıldırımlarıyla, kimileri Herakles’in oklarıyla, kimileri de diğer Olymposlularca söylence evreninden silinir.

Athena birkaç silah yaptırmak için demirci tanrı Hephaistos’un işliğine gelmişti. Oysa Hephaistos kösnücül duygularla Athena’ya yaklaşıp ona sarılmaya yeltendi, ama Tanrıça erdemli bir bakire olarak direndi. Kısa süren itişme kakışma sırasında Hephaistos’un ersuyu Athena’nın baldırına bulaştı. Tanrıça tiksinti içinde, orada bulduğu bir yün topağıyla bulaş yerini sildikten sonra o topağı yere atıp oradan uzaklaştı. Düşen ersuyunun dölleyip hamile bıraktığı Yer / Toprak / Gaia Erichtonios’u doğurdu ve bebeği Athena’ya verdi, o da bebeği bir sandığa koyup zamanın Atina kralı olan Kekrops’un kızlarına emanet ett

Gine Körfezi (Fransızca: Golfe de Guinée) Atlas Okyanusu'nun Afrika'nın güneybatısında kalan girintisidir. Ekvator Çizgisi ile başmeridyenin kesişim noktası körfez içinde yer alır.
Körfez adını bulunduğu bölgeye, Afrika'nın güneybatı kıyılarına verilen addan alır. Geçmiş dönemlerde Fildişi, Altın ve Esirler kıyılarının olduğu alan Yukarı Gine olarak tanımlanırken, bugünkü Kamerun, Gabon ve Kongo kıyılarının olduğu yerler Aşağı Gine olarak anılmıştır. Bugün körfezin adı dışında bu ad ile bağlantılı Gine, Gine-Bissau ve Ekvator Ginesi olarak anılan üç de ülke bulunmaktadır.
Körfeze dökülen irili ufaklı birçok akarsu vardır. Bunlardan en önemlileri Nijer, Volta ve Kongo nehirleridir. Oldukça geniş bir alanı kapsayan körfez kendi içinde de Benin ve Bonny körfezleri olarak iki girinti daha yapar.
Körfezi Atlas Okyanusu'ndan ayıran kesin sınırlar olmamakla birlikte yüzölçümü yaklaşık olarak 750.000 kilometrekaredir. Ortalama derinliğin 2.676 metre olduğu körfezde ölçülen en derin yer ise 6.363 metredir. Körfez kıyısında kurulmuş en önemli kentler Abidjan, Akra, Libreville, Lagos ve Lomé'dir.

Türkiye'deki körfezler listesi

Giresun (Çepnice: Giresin; Rumca: Κερασούντα, romanize: Kerasunta), Karadeniz Bölgesi'nin Doğu Karadeniz bölümünde yer alan Giresun ilinin merkezi olan şehirdir. Giresun, Osmanlı'daki idari bölgelerden biri olan Vilayet-i Çepni'nin merkeziydi. Giresun'un yerli nüfusunu Çepniler oluşturmaktadır.
Batısında Bulancak, güney ve güneydoğusunda Dereli ve doğusunda Keşap ile çevrilidir. Şehrin başlıca gelir kaynağı fındıktır.

Yunan kolonizasyonu öncesinde bölgede Karadeniz'in yerli kabilelerinin varlığı bilinmekte olup Hitit kaynaklarında "Kaşka" adıyla geçen kendir ziraati yapan savaşçı bir halkın bahsi geçmektedir. MÖ 7. yüzyılda Kolhis ülkesinde Miletli koloniciler tarafından kurulan kent merkezinin çevresinde Kolh (Tzan) halkına ait köyler bulunmaktaydı. MÖ 6. yüzyılda Pers İmparatorluğu'nun eline geçen bölge, Büyük İskender'in Pers İmparatorluğu'nu yıkmasının ardından özgürlüğüne kavuşmuştur. Sonrasında Pontus Krallığı tarafından ilhak edilen yöre, Zela Savaşı'nın ardından diğer Doğu Karadeniz şehirleri gibi Roma İmparatorluğu tarafından işgal edilmiş 1300 yıl sürecek Romalılaşma (Rumlaşma) sürecine girmiştir.

Eski adı Yunanca: "Kerasounta" (Κερασούντα), "Pharnacia", "Choerades" olan şehrin adı daha sonraları Roma ve Bizans yönetiminde "Kerasous" veya "Cerasus" olarak değiştirilmiştir. Kerasus, Yunanca "boynuz" demektir ve yarımadayı tasvir etmek için kullanılmıştır, "ounta" son eki ile birlikte Kerasous olan şehrin adı zamanla "Kerasunt" olarak söylenilmiştir. Pontus Devleti'nin yıkılıp Roma hakimiyetinin başlamasından sonra Giresun yöresinin yerli kabileleri süratle asimile olarak tarih sahnesinden çekilmiştir. Bununla birlikte Roma ve Bizans kaynaklarında bölge halkı Can (Tzan) olarak adlandırılmaya devam etmiştir. Roma döneminde Giresun Karadeniz'in oldukça önemli bir şehri durumundaydı. Bu dönemde şehir kendi adına para basma yetkisine sahip olacak kadar gelişmiştir.

Giresun 1204 yılında Trabzon Rum İmparatorluğu'nun kurulmasıyla Komnenos'ların idaresi altına girdi. 1300'lü yıllarda imparatorluğun 2. büyük şehri olarak geçen Giresun yine bu yıllar boyunca birçok Türkmen akınına maruz kalmıştır. Bunlardan en kayda geçeni 1301'de Giresun çevresini bir süre zapteden Kuştoğan Bey, Mihail Panaretos'un kroniklerinde geçmektedir. Ayrıca 1348'de Cenevizliler Giresun'u İmparatorluk ile çıkan bir antlaşmazlık sırasında yakmıştır. Giresun 1397 yılında Türkmen Beyleri Emir oğlu Süleyman Bey ve Pir Kadem Çakır bey tarafından fethedilmiş olup o zamandan bu yana işgal görmemiştir.

Daha sonraki yıllarda Osmanlıların Trabzon İmparatorluğu'nu 1461 yılında fethi ile Giresun da Osmanlı Devleti'nin hakimiyetine geçmiştir. 1500'li yıllardaki tahrir defterlerinde Giresun ve civarının (Koyulhisar/Büyükliman/Vakfıkebir) arası Vilayeti Çepni olarak görünüyor ve özel bir yönetimle idare ediliyordu.
Beylikler döneminden sonra (1461) Osmanlı İmparatorluğu'nun Trabzon Vilayeti'ne bağlanmış olan Giresun, 1920'de Ordu, Tirebolu ve Görele kazalarıyla birleştirilerek Giresun Sancağı kurulmuştur. 1923'te il olmuştur.
Giresun, özellikle uluslararası düzeyde tanınan fındığı ile bilinir, şehrin sembolüdür. Fındıkta uzmanlaşma üretim geçmişle açıklanabilir. 19. yüzyılda, Avrupa'da ticaretin genişlemesi sırasında, en iyi birincil ürünler aranmıştır, bunlar arasında gıda da vardır. Bu durum, o zamanlar yerel bir pazar olan şehirdeki ticaretin genişlemesi için uygun bir ortam bulmuş olan Osmanlı kapitülasyonları ile birleşince, fındık üretimini artırmıştır.

1923 mübadelesi ile Hristiyan nüfusunu kaybeden kentte ticari hayat tamamen Müslüman nüfusun eline geçmiştir. Yörenin temel ekonomik etkinliği olan fındık üretimi ekim alanları bu dönemde arttırılmıştır. 1926 yılında Giresun Ticaret Borsası ve Kızılay Giresun Şubesi açılmış, 26 Temmuz 1938 tarihinde Fındık Tarım Satış Kooperatifleri Birliği (Fiskobirlik) kurulmuş, 1944'te Şebinkarahisar Devlet Hastanesi, 1959'da Tirebolu Çay fabrikası, 1962'de Giresun Göğüs Hastalıkları Hastanesi, 1970'te Giresun Fındık İşleme Tesisleri ve SEKA Aksu Kağıt Fabrikası, 1971'de Doğankent Hidroelektrik Santrali, 1976'da Giresun Meslek Yüksek Okulu hizmete başlamıştır. 2006'da Giresun Üniversitesi kurulmuştur.
2007'de Giresun Üniversitesi Tıp Fakültesi kurulmuştur.
2007 yılında Aydınlar Köyü, 2008 yılında Küçükköy, Çaykara ve Demirci köyleri, 2013 yılında ise adı Cumhuriyet Mahallesi olarak değişen Çalış Köyü, Giresun Belediyesine bağlanmıştır.

İl merkezi, Aksu ve Batlama vadileri arasında denize doğru uzanan bir yarımada üzerinde kurulmuş olup, bu yarımadanın doğusunda ve 2 km açığında Doğu Karadeniz'in tek adası olan Giresun Adası bulunmaktadır.
Giresun ilinin deniz seviyesinden yüksekliği yaklaşık 10 metredir.

Doğu Karadeniz Dağları'nın orta kesimleri il sınırları içerisinde yer almakta olup Giresun Dağları adıyla bilinir ve Zirvesi olan Abdal Musa Tepesi 3.331 m'dir. Denizden itibaren yükseklikler hızla yer yer 2.000 metre yüksekliğe ulaşırlar. Derin vadilerle parçalanmış Giresun Dağları üzerinde eski buzulların açığı topoğrafik formların yanı sıra, buzul göllerine de rastlanmaktadır. İl sınırlarında yer alan önemli yükseltiler şunlardır: Abbal Musa Dağı (3.331 m), Gâvur Dağı (3.248 m), Küçükkor Dağı (3.044 m), Cankurtaran Dağı (3.278 m), Karagöl Dağı (3.095 m), Akılbaba Dağı (2.826 m),Sis Dağı(2182),Çaldağı (2.035 m)

Kuzey Anadolu Dağları'nda kaynak bulan pek çok akarsu, ili güneyden kuzeye geçerek Karadeniz'e dökülmektedir. Aksu Deresi, Batlama Deresi, Yağlıdere Deresi, Gelevera Deresi ve Harşit (Doğankent) Çayı ile Pazarsuyu bu akarsuların önemlileridir. Ayrıca ilin güney kesiminden doğu-batı doğrultusunda geçen Kelkit Çayı da bu tür bir vadide akmaktadır.

İl sınırları içerisinde önemli bir göl olmamakla birlikte Karagöl Dağı ve Sağrakgöl üzerinde küçük buzul göllerine rastlanmaktadır.

İlin kuzeyi ile güneyi arasındaki iklim farkı, yağış miktarının güneye doğru azalması doğal bitki örtüsünün yapısını da aynı ölçüde etkilemektedir. Giresun ve çevresi, zengin tarım alanlarına sahiptir. Kelkit Vadisi ile kollarının civarı bozkır görünümünde olmasına karşın, kıyı ile dağlar arasında kalan kesimi ormanlarla kaplıdır.

Genellikle Karagöl Dağları'nın doğusunda yer alan önemli yaylalar şunlardır: 
Kulakkaya Yaylası, Tamdere, Karagöl Yaylası, Sağrak, Kümbet, Karadoğa Yaylası, Karaovacık Yaylası, Ağaçbaşı Yaylası, Yaşmaklı Ağaçbaşı Yaylası, Bektaş, Sis Dağı, Paşakonağı Yaylası.

Giresun Valiliği 1 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Giresun Belediyesi 3 Eylül 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Giresun İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü 22 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tirebolu Mehmet Bayrak Meslek Yüksekokulu 23 Temmuz 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Giresun İl Göç İdaresi Müdürlüğü 12 Haziran 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Giresun Valiliği Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü 12 Haziran 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Giresun Üniversitesi 12 Haziran 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Giresun Şehir Rehberi 28 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Giresun İl Jandarma Komutanlığı 12 Haziran 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Giresun Emniyet Müdürlüğü 12 Haziran 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Giresun Ticaret İl Müdürlüğü 12 Haziran 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Giresun İŞKUR 12 Haziran 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Güney ya da eski dilde cenûp, Güney kutbunu işaret eden yön. Güney pusulanın siyah ucunun gösterdiği yönün tersidir. Güney yönü kuzeyin karşıtıdır ve hem batı hem de doğuya dik konumdadır.

Türkçede "güney" sözcüğü, güneşin göründüğü yönü ifade eder. Bazı dillerde güney, Kuzey Yarımküre'de öğle vakti güneşin bulunduğu yön olarak tanımlanır; örneğin Latince meridies 'öğle, güney' (medius 'orta' + dies 'gün'den) bu anlayışı yansıtır. Bazı diller ise güneyi, doğan güneşin sağ tarafı olarak tanımlar; İbranice תֵּימָן teiman 'güney' sözcüğü יָמִין yamin 'sağ' sözcüğünden türemiştir. Yemen adı da buradan gelir; Levant'ın güneyinde/sağında yer alan ülkeyi ifade eder.

Kural olarak, haritanın alt veya aşağıya bakan tarafı güney yönünü gösterir; ancak bu kuralı çiğneyen ters çevrilmiş haritalar da vardır. Pusula ile güneye gitmek için 180° kerteriz veya azimut ayarlanır. Alternatif olarak, tropikler dışındaki Kuzey Yarımküre'de öğle vakti Güneş kabaca güneyde yer alır.

Gerçek güney, Dünya'nın dönme ekseni üzerindeki uçlardan biridir ve Güney Kutbu olarak adlandırılır. Güney Kutbu, Antarktika'da bulunur. Manyetik güney ise coğrafi güney kutbundan belirli bir uzaklıkta yer alan güney manyetik kutbuna doğru olan yöndür. Norveçli Roald Amundsen, 14 Aralık 1911'de Güney Kutbu'na ulaşan ilk kişi olmuştur; İngiliz Ernest Shackleton ise hedefe biraz kala geri dönmek zorunda kalmıştır.

Küresel Güney, dünyanın sosyal ve ekonomik açıdan daha az gelişmiş güney yarısını ifade eder. "Güney" teriminin kullanımı, belirgin ekonomik veya kültürel farklılıkların söz konusu olduğu durumlarda ülkeye göre de değişebilir. Örneğin, Amerika Birleşik Devletleri Güneyi Mason-Dixon hattı ile kuzeydoğu eyaletlerinden ayrılır. Güney Koni, genellikle Güney Amerika'nın en güneyindeki bölgesi olarak anılır ve Arjantin, Şili, Paraguay, Uruguay ile Brezilya'nın güney eyaletlerini kapsar. Güney Afrika ülkesi, adını Afrika'nın en güney ucundaki konumundan almaktadır. Avustralya adı ise Latince Terra Australis ("Güney Toprakları") ifadesinden gelmektedir.

Briç kart oyununda oyunculardan biri puanlama amacıyla "Güney" olarak adlandırılır; Güney, Kuzey ile ortak oynar ve Doğu ile Batı'ya karşı oynar. Yunan mitolojisinde Notos, güney rüzgarının ve yaz sonu ile sonbahar fırtınalarının tanrısıdır.

Güney Afrika
Güney Amerika
Güney Asya
Güney Avrupa
Güney Yarım Küre

guney.com - Ege ve Akdeniz Yaşam Kültürü

Güney Bug, ayrıca Güney Buh (Ukraynaca: Південний Буг, Pivdennyi Buh; Rusça: Южный Буг, Yuzhny Bug; Rumence: Bugul de Sud ya da sadece Rumence: Bug), ve bazen Boh Nehri (Ukraynaca: Бог, Lehçe: Boh), Ukrayna'da bulunan taşımacılık yapılabilen bir nehirdir. Ukrayna'nın en uzun ikinci nehridir.
Nehrin kaynağı Ukrayna'nın batısında, Polonya sınırından yaklaşık 145 kilometre (90 mil) uzaklıkta Volyn-Podillia Yaylası'dır; buradan güneydoğu istikametinde güney bozkırlarından geçerek Bug Estuary'ye (Karadeniz havzası) ulaşır. 806 kilometre (501 mil) uzunluğundadır ve 63.700 kilometrekare (24.600 sq mi) bir alanı sular.
Güney Bug üzerindeki büyük şehirler Hmelnitski, Khmilnyk, Vinnıtsya, Haivoron, Pervomaisk, Voznesensk ve Mikolayiv'dir. (akış yönünde listelenmiş, yani güneye doğru).
1941 ve 1944 yılları arasında II. Dünya Savaşı sırasında Güney Bug, Alman işgali altındaki Ukrayna ile Ukrayna'nın Romanya tarafından işgal edilen Transdinyester adı verilen kısmı arasındaki sınırı oluşturdu.

(Ukraynaca: Південний Буг, Pivdennyi Buh; Lehçe: Boh; Rusça: Южный Буг; Osmanlıca Türkçe: Aksu)
Herodot (c. 484–425 BCE) nehri Grekçe adını kullanarak ifade eder: Hypanis. MS 5. yüzyıldan 8. yüzyıla kadar olan Kavimler Göçü boyunca, Güney Bug bölgedeki tüm göç eden halklar için büyük bir engel teşkil ediyordu.
Nehrin uzun süredir devam eden yerel Slav adı Boh (Kiril alfabesi: Бог), "zengin" anlamına gelen bir kökten türemiş olabilir (Ukraynaca: бaгата, bahata). 17. yüzyıl Fransız askeri mühendisi ve coğrafyacı Guillaume Le Vasseur de Beauplan nehrin adını Bog olarak kaydetmiştir.
16. yüzyıldan 18. yüzyıla kadar Ukrayna'nın güneyinin çoğu kısa süreli ve geçici olarak Osmanlı İmparatorluğu egemenliği altındaydı ve nehri "Beyaz Nehir" anlamına gelen Ak-su olarak yeniden adlandırdılar. Yerel Slav yer adları, Karadeniz-Hazar steplerinin 17. ve 18. yüzyıllarda geri alınmasından sonra yeniden kullanılmaya başlandı.
6 Mart 1918'de, Ukrayna Merkez Konseyi (Ukrayna Halk Cumhuriyeti'nin meclisi Tsentralna Rada), Ukrayna'yı çok sayıda bölgeye bölen "Ukrayna'nın idari-bölgesel bölünmesi için" yasayı kabul etti. Nehrin üst kısmındaki bu topraklardan birine "Boh ülkesi" (Ukraynaca: Побожжя, Pobozhia) adı verildi. Daha önce 18. yüzyılda Bohogard falanks (Ukraynaca: Бoгоґардівська паланка, Bohogardivska palanka) Gard şehri (bugün - Yuzhnoukrainsk yakınlarında bir alan) merkezli Zaporizhian Sich'in bir parçası olarak mevcuttu.

Güney Bug Nehri'nin ana kolları, kaynaktan ağza (parantez içinde uzunluk):

Sol: Buzhok (75), Ikva (57), Snyvoda (58), Desna (80), Sob (115), Udych (56), Synytsia (78), Synyukha (111), Velyka Korabelna (45), Mertvovid (114), Hnylyi Yelanets (103), Inhul (354)
Sağ: Vovk (71), Zghar (95), Riv (104), Silnytsia (67), Dokhna (68), Savran (97), Kodyma (149), Bakshala (57), Chychyklia (156)

Southern Buh rafting 8 Aralık 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(Lehçe) Boh 8 Aralık 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. in the Geographical Dictionary of the Kingdom of Poland (1880)
(Rusça) Photos of the Southern Buh coasts 9 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(Rusça) Southern Buh rafting, photo 5 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Gürcistan (Gürcüce: საქართველო, [sɑkʰɑrtʰvɛlɔ], ), Karadeniz'in doğu kıyısında, Güney Kafkasya'da yer alan ülkedir. Eski Sovyet cumhuriyetlerinden biri olan Gürcistan'ın kuzeyinde Rusya, doğusunda Azerbaycan, güneyinde Ermenistan ve güneybatısında Türkiye yer alır. Ülkenin batı sınırını Karadeniz belirler.
Bugünkü Gürcistan'da Klasik Çağ boyunca Kolhis ve İberya gibi birkaç bağımsız krallık kurulmuştur. Gürcüler resmî olarak 4. yüzyılda Hristiyanlığı benimsediler. Gürcü Ortodoks Kilisesi erken Gürcü devletlerinin manevi ve politik birleşmesi üzerinde büyük role sahiptir. Birleşik Gürcistan Krallığı 12. ve erken 13. yüzyıllarda Kral Kurucu Davit ve Kraliçe Tamar döneminde Altın Çağı'na ulaştı. Bundan sonra krallık geriledi ve Moğollar, Osmanlı İmparatorluğu ve İran hanedanlıkları gibi bölgesel güçlerin hegemonyası altında kalan devletlere bölündü. 18. yüzyılın sonlarında Doğu Gürcistan Kartli-Kaheti Krallığı, Rus İmparatorluğu ile bir ittifak antlaşması imzaladı. Ancak Rus İmparatorluğu, 1801 yılında Kartli-Kaheti Krallığı'nı ve 1810 yılında Batı Gürcistan İmereti Krallığı'nı ilhak etti. Gürcistan üzerindeki Rus yönetimi İran, Osmanlı ve Rus İmparatorluğu'nun 19. yüzyıl boyunca parça parça ilhak ettiği geriye kalan Gürcü bölgeleri ile yapılan çeşitli barış antlaşmaları sonucu kabul edildi.
Gürcistan, Rus İç Savaşı sırasında 1917'deki Rus Devrimi'nin ardından kısa bir süre boyunca Transkafkasya Federasyonu'nun bir parçası oldu ve daha sonra bağımsız bir cumhuriyet olarak ortaya çıktı. 1921 yılında Kızıl Ordu Gürcistan'ı işgal etti ve işçilerin ve köylülerin Sovyetler hükûmetini kurdu. Sovyet Gürcistan yeni Transkafkasya Federasyonu'na katıldı ve 1922 yılında Sovyetler Birliği'nin kurucu cumhuriyetlerinden biri oldu. 1936'da Transkafkasya Federasyonu dağıldı ve Gürcistan bir Sovyet Cumhuriyeti olarak ortaya çıktı. 2. Dünya Savaşı sırasında neredeyse 700.000 Gürcü Kızıl Ordu saflarında Nazilere karşı savaştı. Etnik bir Gürcü olan Sovyet Lideri Josef Stalin'in 1953 yılında ölümünden sonra Nikita Kruşçev ve onun de-Stalinizasyon politikasına karşı 1956'da neredeyse yüz öğrencinin öldüğü protesto dalgaları ülkeye yayıldı.
1980'li yıllarda bir bağımsızlık hareketi başladı ve büyüdü, Nisan 1991'de Gürcistan'ın Sovyetler Birliği'nden ayrılması ile sonuçlandı. Daha sonraki dönemin büyük bir kısmında Gürcistan iç karışıklıklar, Abhazya ve Güney Osetya'daki ayrılıkçı hareketler ve ekonomik krizle uğraştı. Gürcistan 2003 yılındaki Gül Devrimi'nin ardından NATO ve Avrupa Birliği üyeliğini hedefleyen güçlü bir Batı yanlısı dış politika izledi, ülkede bir dizi demokratik ve ekonomik reformlar yapıldı. Bu karışık sonuçları beraberinde getirdi ancak ülkenin kurumlarını güçlendirdi. Ülkenin Batı yanlısı politikası Rusya ile ilişkileri kötüleştirdi, Ağustos 2008'de Rus-Gürcü Savaşı ve Gürcistan'ın Rusya ile günümüzde de devam eden bölgesel anlaşmazlıkları ile sonuçlandı.
Gürcistan, 2008 Rusya-Gürcistan Savaşı'ndan sonra kısıtlı uluslararası tanınmışlık kazanmış Abhazya ve Güney Osetya olmak üzere iki de facto bağımsız bölgeyi kapsamaktadır. Dünyanın çoğu devleti bu bölgeleri Gürcistan'ın Rusya tarafından işgal altında olan bölgeleri olarak kabul etmektedir.
Gürcistan, seküler, üniter ve başkanlı cumhuriyet olan bir temsili demokrasidir. Gelişmekte olan bir ülkedir ve 2024 yılı itibarıyla İnsani Gelişme Endeksi'nde 57. sıradadır. Ülke Birleşmiş Milletler, Avrupa Konseyi, Dünya Ticaret Örgütü, Karadeniz Ekonomik İşbirliği ve GUAM Demokrasi ve Ekonomik Kalkınma Örgütü üyesidir. NATO üyeliği ve ileride Avrupa Birliği'ne üye olmak için uğraş vermektedir.

"Gürcistan" kelimesi, muhtemelen 11. ve 12. yüzyıllarda Süryaniceye gurz-ān/gurz-iyān ve Arapçaya curcan/curzan olarak geçen Gürcüler anlamına gelen Partça ve Orta Farsça gurğān kelimesinden kaynaklanıyor. Gezgin Jacques de Vitry dinî temelli teorilere dayandırarak, ismin kökenini Gürcüler arasında ünlü olan Aziz Giorgi'nin ismi ile açıklıyor, gezgin Jean Chardin ise, "Gürcistan" kelimesinin Gürcistan'daki gelişmiş tarım tekniklerinden etkilenen Yunanlar tarafından Yunanca γεωργός ("çiftçi") kelimesinden geldiğini düşünüyordu. Prof. Aleksandre Mikaberidze'nin söylediği gibi, Gürcistan/Gürcüler kelimelerinin kökeninin bu asırlık açıklamaları, kelimenin kökeninin Farsça gurğ/gurğān ("kurt") kelimesi olduğunu düşünen bilim camiası tarafından reddediliyor. Farsça kelime gurğ/gurğān ile başlayan kelime, daha sonra Slav ve Batı Avrupa dilleri de dâhil olmak üzere birçok başka dilde benimsendi. Bu terimin kendi, Gorgan ("kurtların ülkesi") olarak anılan, Hazar'a yakın bölgenin antik İran ismiyle oluşturulmuş olabilir.
Ne var ki söz konusu bu kaynaklarda Farsça "Gurc" (گرج) ile kurt anlamında gelen "gurg" (گرگ) kelimesinin birbirine karıştırıldığı görülmektedir. Farsça "Gurc" kelimesi, Türkçe "Gürcistan" anlamına gelir. Türkçede "Gürcü" olarak yerleşmiş olan kelimenin aslı ise, Farsça "Gurcî"dir (گرجی) ve Gurc ülkesinden olan demektir. "Gurc" ülkeyi ifade ettiği hâlde bu kelimeden ayrıca "stan" (ستان) sonekiyle "Gurcstan" (گرجستان) kelimesi türetilmiştir. "Gurcstan" kelimesi Türkçede Gürcistan biçiminde yerleşmiştir. Farsça "gurg" (گرگ) kelimesinin bir anlamı "kurt" olup Gürcü kralı Vahtang Gorgasali'nin adının bu kelimeyle ilişkili olduğu kabul edilir. Ne var ki, Latin harfli transliterasyonu üzerinden "gurg" (گرگ) ve "gurğ" (گرج) kelimeleri birbirine karıştırılmış ve Gürcistan'ın anlamı "kurtların ülkesi" biçiminde aktarılmıştır.
Gürcistan'ın Gürcüce ismi Sakartvelo (საქართველო; "Kartvelilerin ülkesi "), 9. yüzyıldan itibaren kaydedilmiştir ve geniş kullanımıyla 13. yüzyıla kadar tüm Orta Çağ Gürcistan Krallığı'na atıfta bulunur, kelime merkez Gürcistan bölgesi Kartli'den türetilmiştir. Etnik Gürcüler tarafından kullanılan öz tanımlama Kartvelebi'dir (ქართველები, yani "Kartveliler").
Gürcü kroniklerine göre Kartvelilerin atası, Kitabı Mukaddes’teki Yafes’in torunlarından Kartlos’tur. Ancak bilim adamları, kelimenin eski zamanlarda baskın bir grup olarak ortaya çıkan proto-Gürcü kabilelerinden biri olan Kartlar'dan türediği konusunda hemfikirler. Sakartvelo (საქართველო) adı iki bölümden oluşmaktadır. Kelimenin kökü olan Kartvel-i (ქართველ-ი), orta-doğu Gürcistan bölgesi Kartli'nin veya Doğu Roma İmparatorluğu'nun kaynaklarında bilinen ismiyle İberya'nın yerlilerini belirtir. Strabon, Herodot, Plutarkhos, Homeros gibi Antik Yunan ve Titus Livius, Tacitus gibi Romalı yazarlar ülkenin doğusundakileri İberler (Bazı Eski Yunan kaynaklarında İberoi), batısındakilerini de Kolhlar olarak adlandırmışlardır. Gürcüce çevre eki sa-X-o, X'in bir etnonim olduğu ve "X'in yaşadığı alanı" belirten standart bir coğrafi adlandırmadır.
Bugün ülkenin tam ve resmî adı, Gürcistan anayasasında "Gürcistan, Gürcistan devletinin adıdır" şeklinde belirtildiği üzere Gürcistan'dır. 1995 anayasası yürürlüğe girmeden önce ülkenin adı Gürcistan Cumhuriyeti idi.

Modern Gürcistan Paleolitik Çağdan beri Homo erectus yerleşim alanıydı. Proto-Gürcü kabileleri ilk olarak MÖ 12. yüzyılda yazılı tarih sahnesine çıktılar. Şarap yapımına dair şimdiye dek bulunan en eski kalıntılar 8.000 yıllık şarap küplerinin ortaya çıkarıldığı Gürcistan'da bulunmuştur. Arkeolojik buluntular ve antik kaynaklar ayrıca göstermektedir ki erken devlet ve siyasal oluşumlar MÖ 7. yüzyıl ve ötesine giden ileri derece metalurji ve kuyumculuk teknikleriyle karakterize edilmektedir. Erken metalurji Şulaveri-Şomu kültürü ile ilişkili olarak MÖ 6. milenyum sırasında Gürcistan'da başlamıştır.

Antik Çağ başlıca batıda Kolhis ve doğuda İberya olmak üzere çeşitli erken Gürcü devletlerinin ortaya çıkışını gördü. Kolhis, Yunan mitolojisinde Apollonius'un efsanesi Argonautika'da İason ve Argonotların Altın Post'u aradığı ülkeydi. Efsanedeki Altın Post'un bölgedeki nehirlerden altın tozunu toplamak için post kullanılması yönteminden kaynaklanabileceği düşünülmektedir.
MÖ 4. yüzyılda - bir kral ve aristokratik hiyerarşinin altında kurulmuş gelişmiş devlet organizasyonunun erken örneklerinden biri - İberya Krallığı kuruldu.
Roma Cumhuriyeti'nin bugünkü Gürcistan'ı kısa süreli ele geçirmesinden sonra bölge 700 yıldan uzun bir süre boyunca Roma-Pers jeopolitik düşmanlığı ve savaşının öncelikli hedefi hâline dönüştü. 
Milattan sonra ilk yüzyıllarda Mitraizm, pagan inançları ve Zerdüştlük Gürcistan'da yaygın olarak inanılan inançlardı.

MS 337 yılında Kral III. Mirian Hristiyanlığı devlet dini olarak ilan etti ve edebiyatın, sanatın gelişmesine büyük bir teşvik verdi ve sonuçta birleşik Gürcü ulusunun oluşumunda kilit bir rol oynadı. Hristiyanlığın kabulü MS 5. yüzyıla kadar İberya'da (Doğu Gürcistan) ikinci bir yerleşik din hâline gelmiş gibi görünen ve orada yaygın olarak uygulanan Zerdüştlüğün yavaş ama kesin bir şekilde gerilemesine yol açtı.

580 yılında Sasani İmparatorluğu, İber Krallığı'nı ortadan kaldırdı ve bu durum, Erken Orta Çağ'da krallığın kurucu topraklarının çeşitli feodal bölgelere bölünmesine yol açtı.Roma-Pers Savaşları bölgeyi kaosa sürükledi. Hem Pers hem de Konstantinopolis, Kafkasya'daki çeşitli savaşan grupları destekledi. Bununla birlikte, Bizans İmparatorluğu 6. yüzyılın sonuna doğru Gürcistan toprakları üzerinde kontrol kurmayı başardı ve İberya'yı dolaylı olarak yerel bir Kuropalatis aracılığıyla yönetti.
645 yılında Araplar güneydoğu Gürcistan'ı işgal ederek bölgede uzun süreli bir Müslüman egemenliği dönemini başlattılar. Bu durum aynı zamanda Tiflis Emirliği ve Kakheti Prensliği gibi birbirlerinden bağımsızlık arayan çeşitli feodal devletlerin kurulmasına da yol açtı. Batı Gürcistan, özellikle Lazika Savaşı'ndan sonra çoğunlukla Bizans himayesi altında kaldı.

Gürcistan'da merkezi bir hükûmetin olmaması, 9. yüzyılın başlarında Bagrationi hanedanlığının yükselişine olanak sağladı. Tao-Klarjeti'nin güneybatı bölgesindeki toprakları birleştiren Prens I. Aşot (813–830), Arap valiler arasındaki iç çekişmeleri kullanarak İber Yarımadası'ndaki etkisini genişletti ve hem Abbasi Halifeliği hem de Bizans İmparatorluğu tarafından İber Yarımadası'nın B

Gürcüce (Gürcüce: ქართული ენა / Kartuli ena), bir Kafkas halkı olan Gürcülerin konuştuğu dil. Gürcistan'ın resmî ve öğretim dilidir. Modern Gürcüce, Kartli diyalekti (Doğu Gürcücesi) temelinde gelişmiş ve 5. yüzyıldan (Eski Gürcüce) itibaren Gürcü edebiyatının tek dili olmuştur.
Gürcistan'da yaşayan 3,9 milyon kişinin (nüfusun yüzde 83'ü) ana dilidir. Ayrıca yurt dışında, Türkiye, İran, Azerbaycan, Rusya, ABD ve Avrupa'da 500.000 kişi Gürcüce konuşur. Gürcüce, Gürcülerin etnografik gruplarının, diğer Kartveli dilleri olan Svanca, Megrelce ve Lazca konuşan halkın da edebiyat dilidir. Öte yandan Gürcistan Yahudilerinin konuştuğu ve Gruzinik veya Kivruli olarak adlandırılan dili de Gürcistan'da 20.000 kişi ve ayrıca başka yerlerde 65.000 kişi (İsrail'de 60.000 kişi) konuşmaktadır.

Gürcüce Kartveli dillerinin en yaygın dilidir. Kartveli dilleri ise Gürcüce ile birlikte Svanca (Gürcistan'ın kuzeybatı kesiminde, Svaneti'de konuşulur), Megrelce (Gürcistan'ın batı kesiminde, Samegrelo ve Abhazya'da konuşulur) ve Lazcadan (çoğunluğu Türkiye’de olmak üzere Karadeniz kıyısında konuşulur) oluşur.

Glottolog, Gürcüceyi bağlı olduğu Güney Kafkas dilleri içerisinde şu şekilde sınıflandırmıştır:

Gürcüce’nin başlıca diyalektleri şunlardır: İmereti diyalekti, Raça-Leçhum diyalekti, Guria diyalekti, Acara diyalekti, İmerhev diyalekti (Türkiye’de konuşulur), Kartli diyalekti, Kaheti diyalekti, İngilo diyalekti (Azerbaycan’da konuşulur), Tuş diyalekti, Hevsur diyalekti, Mohev diyalekti, Pşav diyalekti, Mtiul diyalekti, Fereydan diyalekti (İran’da konuşulur), Meshet diyalekti.

Gürcü dilinin tarihi geleneksel olarak aşağıdaki dönemlere ayrılmıştır:

Erken Eski Gürcüce: 5.–7. yüzyıllar
Klasik Eski Gürcüce : 9.–11. yüzyıllar
Orta Gürcüce : 11./12.–17./18. yüzyıllar
Modern Gürcüce : 17./18. yüzyıl–günümüz
Gürcüceye en eski referanslar, bir Roma dilbilgisi uzmanı olan Marcus Cornelius Fronto'nun MS 2. yüzyıldan kalma yazılarında bulunur.
Dilin ilk doğrudan buluntuları, 5. yüzyıla tarihlenen yazıtlar ve palimpsestler ve günümüze kadar ulaşan en eski edebi eser, İakob Tsurtaveli'nin 5. yüzyılda kaleme aldığı Kutsal Kraliçe Şuşanik'in Şehadeti'dir.
Gürcüce'nin yazı dili olarak ortaya çıkışı, 4. yüzyılın ortalarında Gürcistan'ın Hristiyanlaşmasının sonucu gibi görünüyor ve bu da Gürcücenin daha önce edebi dil olarak kullanılan Aramice ile yer değiştirmesine yol açtı.
11. yüzyılda Eski Gürcüce, Orta Gürcüceye dönüşmüştür. Bu dönemin en ünlü eseri, 12. yüzyılda Şota Rustaveli tarafından yazılan Kaplan Postlu Şövalye destansı şiiridir.
1629'da Nikoloz Çolokaşvili, Gürcüce yazılmış (kısmen) ilk basılı kitapları, Alphabetum Ibericum sive Georgianum cum Oratione'yi ve Dittionario giorgiano e italiano'yu yazdı. Bunlar, batılı Katolik misyonerlerin evanjelik amaçlarla Gürcüce öğrenmelerine yardımcı olmayı amaçlıyordu.

Gürcüce, tarihi boyunca, genelde Gürcü alfabesi olarak bilinen değişik yazı sistemleriyle yazılmıştır. Bugünkü alfabe olan mhedruli ("askerî") asıl yazı sistemi olmuştur. Diğer yazı biçimleri daha çok tarihsel belgelerde kalmıştır.
Mhedruli, 33 harften oluşur. Bu alfabenin, Gürcüce'nin bütün seslerini karşıladığı söylenebilir. 11. yüzyıl tarihçisi Leonti Mroveli, Gürcü alfabesini İÖ 3. yüzyılda, Kafkas İberyası (Kartli olarak da bilinir) kralı Parnavaz'ın geliştirdiğini yazar. Bu alfabe, İS 4-5. yüzyıllarda yeniden elden geçirilmiş, sonraki yüzyıllarda ise değişikliklere uğrayarak bugünkü biçimini almıştır.
Birbirinden farklı üç Gürcü alfabesi vardır. Bu alfabeler asomtavruli (büyük harfler), nushuri (küçük harfler) ve mhedruli’dir. Ayrıca dinsel metinlerde kullanılan ve hutsuri (dinsel) denen bir yazı biçimi daha vardır.

1-10:
ერთი (Erti), ორი (Ori), სამი (Sami), ოთხი (Otkhi), ხუთი (Khuti), ექვსი (Ekvsi), შვიდი (Şvidi), რვა (Rva), ცხრა (Tskhra), ათი (Ati)
11-20:
თერთმეტი (Tertmet'i), თორმეტი (Tormet'i), ცამეტი (Tsamet'i), თოთხმეტი (Totkhmet'i), თხუთმეტი (Tkhutmet'i), თექვსმეტი (Tekvsmet'i), ჩვიდმეტი (Çvidmet'i), თვრამეტი (Tvramet'i), ცხრამეტი (Tskhramet'i), ოცი (Otsi)
20 ve üzeri:
20 - ოცი (Otsi)
30 - ოცდაათი (Otsdaati)
40 - ორმოცი (Ormotsi)
50 - ორმოცდაათი (Ormotsdaati)
60 - სამოცი (Samotsi)
70 - სამოცდაათი (Samotsdaati)
80 - ოთხმოცი (Otkhmotsi)
90 - ოთხმოცდაათი (Otkhmotsdaati)
100 - ასი (Asi)
1000 - ათასი (Atasi)

Gürcüce adlar ve sıfatlar iki veya daha fazla sessizle başlayabilir. In

İki sessizle başlayan sözcükler:
წყალი, (ts'qali), "su"
სწორი, (sts'ori), "doğru"
რძე, (rdze), "süt"
თმა, (tma), "saç"
მთა, (mta), "dağ"
ცხენი, (tsxeni), "at"
Üç sessizle başlayan pek çok sözcük vardır:
თქვენ, (tkven), "siz (çoğul)"
მწვანე, (mts'vane), "yeşil"
ცხვირი, (tsxviri), "burun"
ტკბილი, (t'k'bili), "tatlı"
მტკივნეული, (mt'k'ivneuli), "sancılı"
ჩრდილოეთი, (çrdiloeti), "kuzey"
Gürcüce'de dört sessizle başlayan sözcük de vardır.
მკვლელი, (mk'vleli), "katil"
მკვდარი, (mk'vdari), "ölü"
მთვრალი, (mtvrali), "sarhoş"
Gürcüce'de beş sessizle başlayan sözcük de vardır.
წვრთნა (ts'vrtna), "idman"

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nin Gürcüce 1. maddesi:

ყველა ადამიანი იბადება თავისუფალი და თანასწორი თავისი ღირსებითა და უფლებებით. მათ მინიჭებული აქვთ გონება და სინდისი და ერთმანეთის მიმართ უნდა იქცეოდნენ ძმობის სულისკვეთებით.
Latinizasyon:
q'vela adamiani ibadeba tavisupali da tanasts'ori tavisi ghirsebita da uplebebit. mat minich'ebuli akvt goneba da sindisi da ertmanetis mimart unda iktseodnen dzmobis sulisk'vetebit.

Tercümesi:
Bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve vicdanla donatılmışlardır, birbirlerine kardeşlik anlayışıyla davranmalıdırlar.

Gürcü dili, sözlü geleneğinde olduğu gibi yazılı geleneği boyunca da çeşitli dillerden sözcük almıştır. En çok sözcük aldığı dillerin başında, tarihsel etkileşim sırasına göre, Eski Yunanca, Farsça, Arapça ve Türkçedir. Bu ilk üç dilden geçen sözcükler daha çok yazı dilinde yer alırken, Türkçe kökenli sözcükler, özellikte Osmanlı etkisinde kalan Güneybatı Gürcistan bölgelerine konuşma diline girmiştir. Burada Arap, Fars ve Türk dillerinden Gürcü yazı diline geçen sözcükler örnek olarak verilmiştir.

ბაღი baği < Türk. bağ
გემი gemi < Türk. gemi
უსტაბაში usṭabaši < Türk. ustabaşı
ოლქი olki < Türk. ülke
იალქანი ialkani < Türk. yelken
უთო uto < Türk. ütü
ბაქლავა baklava < Türk. baklava
ქოფაკი kopak'i < Türk. köpek
ყაბალახი q'abalaxi < Türk. kalpak
ყუთი q'uti < Türk. kutu
ოთახი otaxi < Türk. oda < Eski Türk. otağ (Çadır)
ოჯახი ocaxi < Türk. ocak (aile)
ბაღჩა bağça < Türk. bahçe < Fars. باغچه bâğça
ბურღული burğuli < Türk. bulgur < Fars. برغل burğul
ისპანახი isp'anaxi < Türk. ıspanak < Fars. إسپناخ ispanâx
კალა k'ala < Türk. kalay < Fars. قلاعى kalâ'i
კალამი k'alami < Türk. kalem < Arap. قلم kalam
ლალი lali < Türk. lal < Arap. لعل la'l, ayrıca Gürcüce'de ჭიაფერი ç'iaperi sözcüğü de kullanılır.
საათი saat'i < Türk. saat < Arap. ساعة sâ'at
საბაბი sababi < Türk. sebep < Arap. سبب sabab
სიმი simi < Türk. sim < Fars. سيم sîm
სინი sini < Türk. sini < Fars. سينى sînî
სურა sura < Türk. sürahi < Arap. صراح surâh
ტახტი t'axt'i < Türk. taht < Fars. تخت taxt
ფანჯარა pancara < Türk. pencere < Fars. پنجره pancara
ფინჯანი pincani < Türk. fincan < Fars. فنجان fincân
ფირუზი piruzi < Türk. firuze < Fars. فيروز fîrûza
ქამარი kamari < Türk. kemer < Fars. كمر kamar
ქაფქირი kapkiri < Türk. kevgir < Fars. كفگير kafgîr
ხანჯალი xancali < Türk. hançer < Fars. حنجر hancar
ხორთუმი xortumi < Türk. hortum < Fars. خرتوم xurtûm
ჯავშანი cavşani < Türk. cevşen < Arap. جوشن cavşan
ჩანთა çanta < Türk. çanta
დარდი dardi < Türk. dert < Fars. درد dard
ადათი adati < Türk. adet, gelenek, görenek < Arap. عادة â'dat, resmî Gürcüce'de İngilizce tradition sözcüğünden alıntı olan ტრადიცია t'raditsia kullanılır.

Yabancı Kelimeler Sözlüğü (Gürcüce) 15 Nisan 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Açıklamalı Gürcüce Sözlük (Gürcüce) 7 Eylül 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Gürcücenin Güney Diyalektlerinde Türkçe Kelimeler (Gürcüce) 14 Eylül 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Engraulis encrasicolus, Hamsi veya Avrupa hamsisi, Engraulis cinsine bağlı bir balık türüdür.

Hamsi adı arkaik Kolh dili kökenlidir ve "Küçük Sivri Balık" anlamındadır.

Hamsi, subtropikal iklim denizlerinde 400 metre derinliğe kadar olan alanda yaşayan oseanodrom bir tuzlu su balığıdır. En iyi uyum sağladığı su sıcaklığının 21 °C olduğu kabul edilmektedir. En çok Karadeniz, Azov (Azak) Denizi, Marmara Denizi, Akdeniz ve Peru'da yaşamaktadır. Süveyş Kanalı, Süveyş Körfezi, Norveç ile Londra arasındaki Avrupa kıyıları, Güney Afrika'da az sayıda bulunur. Estonya ve Saint Helena adasında da görüldüğü kaydedilmiştir.

Sürüler halinde yaşar ve 18 cm'e kadar büyür. Ocak - Mart arasında beslenmek için sahillere yaklaşır. Gündüzleri 30–40 m derinlerde geceleri yüzeye yakınlarda dolaşır. 1 yaşından itibaren olgunluğa erişip 18°-20 °C sularda, 25–60 m derinliklerde ve az tuzlu sularda üreyip yaklaşık 40.000 yumurta döker. Kayıtlara geçmiş en uzun yaşam süresi 5 yıldır.
Karadeniz hamsisi geceleri su yüzeyine yaklaşırken gündüzleri 70-90 metre derinliğe iner; yani gün içinde dikey göç hareketi yapar.
Türkiye’de tüketilen balıkların büyük bölümünü hamsi oluşturmasına rağmen, hamsi aslında yalnızca Karadeniz’e özgü bir balık değildir; Akdeniz, Azak Denizi ve hatta Peru kıyılarında da yaşar.

Doğu Karadeniz bölgesinde Ekim ayının ikinci haftasında balıkçılar dualar okuyarak ve kurbanlar keserek denize açılmakta gırgır adı verilen çevirme ağlarıyla avlanmaktadır  1970'li yıllara dek Karadeniz'de hamsi balığı öylesine çok bulunmaktaydı ve öylesine ucuzdu ki halk "hapsi" adını verdiği bu balığın fazlasını tenekelerle tarlalara gübre niyetine dökmekteydi. Örneğin hamsinin bol dolduğu 1937 yılında 1 teneke Karadeniz hamsisi 5 kuruşa satılmaktaydı.
Dünyada hamsi avının en fazla yapıldığı ülke yıllık ortalama 20 - 30 milyon ton ile Peru'dur.

Hamsili pilav
Hamsili börek
Hamsikoli
Hamsili yumurta
Sirkede hamsi
Hamsi kavurma

 Wikimedia Commons'ta Hamsi ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Engraulis encrasicolus ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Harşit (Doğankent) Çayı, (Romeika: Kharşit) Gümüşhane ilinin doğu sınırındaki dağlarından doğar. Gümüşhane İl Merkezi, Torul, Kürtün ve Doğankent'i geçip Tirebolu'nun 1,5 km doğusundan Karadeniz'e dökülür.
Gümüşhane'nin Vavuk yaylasından doğar, uzunluğu 160 km'dir. Aşağı kesiminde debi 28 m³/sn'dir, kabarık zamanlarda 232 m³/sn debiye sahiptir. Doğu Karadeniz akarsularının çoğunluğu, kıyıda doğu-batı uzanımlı dağların zirvelerinden doğar ve eğimli bir yatak ile denize ulaşır. Melet Irmağı ile Harşit Çayı farklı olarak kaynaklarını Karadeniz Dağları'nın gerisinden alır. Gümüşhane ve Kalkanlı Dağları'ndan aldıkları kollar ile büyür. Orta çığırında (Doğankent-Torul arası) zaman zaman derin ve dar vadiler oluşturur. Giresun merkezin 40 km, Tirebolu merkezin 1,5 km doğusunda denize ulaşır.

Harşit Çayı'nın Karadeniz'e döküldüğü Tirebolu'nun doğusunda küçük bir delta oluşmuştur. Deltanın D-B uzunluğu 2,5 km, K-G genişliği 800 m, alanı 1 km²'dir. 1950 öncesi deltanın bataklık halinde olması ve akarsuyun taşkınlar yapması bu alanın tarım ve yerleşmede kullanılmasını engellemiştir. 1950 yılında sonra bataklıkların kurutulması, akarsuyun ıslah edilmesi tarımın gelişmesine neden olmuştur. Alanda 1980 sonrası yerleşme faaliyetleri başlamış, günümüzde de delta üzerinden Karadeniz Sahil Yolu geçmiştir. Çay üzerine yapılan barajlar ve yatağından kum, çakıl alınması akarsuyun deltaya sediment taşımasını kısıtlamıştır. Bu durum hem deltayı hem de üzerindeki beşeri yapıları tehdit etmektedir.

Haşara Deresi
Korum Deresi
İkisu Deresi
Çit Deresi
Erikbeli Deresi
Kireç Deresi
Garip (Dana) Deresi
Hanyanı Deresi
Küçük Dere (Kızılot Deresi)
Örümcek Deresi
Musalla Deresi
Ambarlı Deresi
Keçi Deresi

Torul Barajı
Kürtün Barajı
Aslancık barajı

Harşit savunması

Havza, bir nehir ya da göl havzası, nehrin kaynağı ile sonlandığı yer arasında kalan, nehre su veren tüm alanı kapsamaktadır. Akarsuyun ana kolu ve yan kolları ile birlikte sularını topladığı ve drene ettiği bu alana akaçlama havzası da denilir.

Bir drenaj havzası, yağışın toplandığı bir arazi alanıdır. Nehir, körfez ya da başka bir su kütlesi olarak ortak bir çıkışa akar. Drenaj havzası, yağmur akışı, kar erimesi, dolu, karla karışık yağmur ve çıkışa doğru eğimden aşağıya akan akarsulardan gelen tüm yüzey suyunu ve yüzeyin altındaki yeraltı suyunu içerir. Drenaj havzaları, hiyerarşik bir düzende daha düşük kotlarda diğer drenaj havzalarına bağlanır, daha küçük alt drenaj havzaları ile birlikte başka bir çıkışa akar.
Drenaj havzası için havza, havza alanı, drenaj alanı, nehir havzası ve su havzası kullanılan diğer terimlerdir. Kuzey Amerika'da su havzası terimi yaygın olarak drenaj havzası anlamında kullanılır. Ancak diğer İngilizce konuşulan ülkelerde yalnızca orijinal anlamıyla yani drenaj bölmesi anlamında kullanılır.
Kapalı bir drenaj havzasında ya da endoreik havzada su lavabo olarak bilinen, kalıcı bir göl, kuru bir göl veya yüzey suyunun yeraltında kaybolduğu nokta olabilen, havza içinde tek bir noktada yaklaşır.
Drenaj havzası, bütün suyu toplayarak ve tekbir noktaya yönlendirerek bir huni görevi görür. Her bir drenaj havzası, bir çevre ile komşu havzalardan topoğrafik olarak ayrılır. Drenaj bölünerek, yüksek bariyerler oluşturan coğrafi özelliklerin (sırt, tepe ya da dağlar gibi) art arda oluşmasını sağlar.
Drenaj havzaları, çok seviyeli hiyerarşik bir drenaj sistemine yuvalanmak üzere tanımlanan drenaj alanları olan hidrolojik birimlere benzer. Anacak aynı değildir. Hidrolojik üniteler birden çok giriş, çıkış ya da havuz oluşmasına izin verecek şekilde tanımlanmıştır. Tam anlamıyla, tüm drenaj havzaları hidrolojik birimlerdir, ancak tüm hidrolojik birimler drenaj havzası değildir.

Bazı nehir havzaları, özellikle denize çıkışı olmayan iç bölgelerde, göllerde ve /veya iç deltalarda sona erer. Bu havzalar, kapalı havza olarak adlandırılır. Bu nedenle, nehir havzaları yönetsel ya da politik bölümler yerine doğal hidrolojik sınırlara dayanır ve su kaynakları ile eko-sistemlerin korunmasını ve sürdürülebilir kullanımını planlamak için en elverişli birimlerdir.
Bazı akarsularda sularını açık denizlere ulaştırabilen akarsu havzalarını ifade etmek için; açık havza, dışa akışlı bölge, denize akışlı bölge veya sadece akışlı bölge adlandırmaları kullanılır. Akarsuların denize ulaşması çoğunlukla yeryüzünden olurken, karstik araziler gibi bazı alanlarda yer altından da denize ulaşabilir.

Ana konu: Dünya'nın en büyük havzaları

Okyanusların havza alanları haritası
Türkiye ve dünyadan bazı büyük havzalara örnekler:

Amazon Nehri - 6.144.727 km²
Kongo Nehri - 3.730.474 km²
Nil Nehri - 3.254.555 km²
Mississippi Nehri - 3.202.230 km²
Yenisey Nehri - 2.554.482 km²
Yang-Çe Nehri - 1.722.155 km²
Volga Nehri - 1.410.994 km²
Tuna Nehri - 795.686 km²
Dicle-Fırat nehirleri - 765.831 km²
Kızılırmak - 78.180 km²
Sakarya Nehri - 58.160 km²
Yeşilırmak - 36.114 km²
Büyük Menderes - 24.976 km²
Susurluk Çayı - 22.399 km²

Seyhan Nehri - 20.450 km²
Çoruh - 19.872 km²
Gediz - 18.000 km²
Ceyhun nehri - 534.764 km²
OKYANUS HAVZALARI
Aşağıda, başlıca okyanus havzalarının bir listesi bulunur:
Dünya topraklarının yaklaşık % 48,7'si Atlantik Okyanusu'na akar. Kuzey Amerika'da yüzey suyu, Saint Lawrence Nehri ve Büyük Göller havzaları, ABD'nin Doğu kıyısı, Kanada Denizcileri, Newfoundland ve Labrador'un çoğu Atlantik'e akar. Andes'in doğusundaki Güney Amerika'nın neredeyse tamamı, Batı ve Orta Avrupa'nın çoğu, Batı Sahra altı Afrika'nın büyük kısmı, Batı Sahra ve Fas'ın bir kısmı Atlantik'e akar. Dünya'nın iki büyük Akdeniz denizi de Atlantik'e akar:
Karayip Denizi ve Meksika Körfezi havzası, Appalachian ve Rocky Dağları arasındaki ABD'nin iç kısımlarının çoğunu, Alberta ve Saskatchewan'ın Kanada eyaletlerinin küçük bir bölümünü, doğu Orta Amerika'yı, Karayipler ve Körfez adalarının ve Kuzey Amerika'nın küçük bir bölümünü içerir.
Akdeniz havzası, Kuzey Afrika'nın çoğunu, doğu-orta Afrika'yı (Nil Nehri yoluyla), Güney, Orta ve Doğu Avrupa'yı, Türkiye, İsrail, Lübnan ve Suriye'nin kıyı bölgelerini kapsar.
Arktik Okyanusu, Batı ve Kuzey Kanada'nın çoğunu Kıta Bölmesinin doğusundan, kuzey Alaska'dan ve Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Kuzey Dakota, Güney Dakota, Minnesota ve Montana'nın bazı kısımlarını, Avrupa'da ise orta ve kuzey Rusya'daki İskandinav yarımadasının kuzey kıyısını ve dünya topraklarının yaklaşık% 17'sini oluşturan Asya'daki Kazakistan ve Moğolistan'ın bazı kısımlarını boşaltır.
Dünyadaki toprakların% 13'ünden biraz fazlası Pasifik Okyanusu'na akıyor. Havzası Çin'in çoğunu kapsıyor. Doğu ve güneydoğu Rusya, Japonya, Kore Yarımadası, Çinhindi, Endonezya ve Malezya'nın çoğu, Filipinler, tüm Pasifik Adaları, Avustralya'nın kuzeydoğu kıyılarını ve Kıta Bölünmesinin batısında Kanada ve Amerika Birleşik Devletleri'ni (Alaska'nın çoğu dahil) ayrıca Güney Amerika'da Batı Orta Amerika ve And Dağları'nın batısını kapsar.
Hint Okyanusu'nun drenaj havzası da Dünya topraklarının yaklaşık% 13'ünü oluşturur. Afrika'nın doğu kıyılarını, Kızıldeniz kıyılarını ve Basra Körfezi'ni, Hindistan Yarımadası'nı, Burma'yı ve Avustralya'nın çoğunu kapsar.
Güney Okyanusu Antarktika'yı boşaltır. Antarktika, Dünya topraklarının yaklaşık yüzde sekizini oluşturur.

EN BÜYÜK DENİZ HAVZALARI
En büyük beş nehir havzası (bölgeye göre), büyükten küçüğe doğru sıralanmıştır. Amazon (7Mkm²), Kongo (4Mkm²), Nil (3.4Mkm²), Mississippi (3.22Mkm²) ve Río de la Plata (3.17Mkm²) havzalarıdır. En çok suyu en aza indirgeyen üç nehir Amazon, Ganga ve Kongo nehirleridir.
ENDOREİK DRENAJ HAVZALARI
Endoreik drenaj havzaları, bir okyanusa akmayan iç havzalardır. Tüm kara yollarının yaklaşık% 18'i endoreik göllere, denizlere veya bataklıklara akar. Bunların en büyüğü, Hazar Denizi, Aral Denizi ve çok sayıda küçük göle akan Asya'nın iç kısımlarının çoğundan oluşur. Diğer endoreik bölgeler arasında Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Büyük Havza, Sahra Çölü'nün çoğu, Okavango Nehri'nin drenaj havzası (Kalahari Havzası), Büyük Afrika Gölleri yakınlarındaki yaylalar, Avustralya'nın iç kısımları, Arap Yarımadası, Meksika'daki bazı bölgeler ve And Dağları bulunmaktadır. Bunlardan bazıları  Büyük Havza gibi tekli drenaj havzaları değildir. Ayrı, bitişik kapalı havzalardan oluşan koleksiyonlardır. Buharlaşmanın su kaybının birincil yolu olduğu endoreik durgun su kütlelerinde, su tipik olarak okyanuslardan daha tuzludur. Bunun aşırı bir örneği Ölü Deniz'dir.
JEOPOLİTİK SINIRLAR
Drenaj havzaları, özellikle suyla ticaretin önemli olduğu bölgelerde, bölgesel sınırların belirlenmesi için tarihsel olarak önemli olmuştur. Örneğin, İngiliz tacı Hudson's Bay Company'ye, Rupert's Land adı verilen bir alan olan Hudson Körfezi havzasının tamamında kürk ticaretinde tekel sağladı.
Bugün biyo-bölge politik organizasyonu, içine aktığı su kütlesini veya kütlelerini yönetmek için belirli bir drenaj havzasındaki devlet anlaşmalarını (örneğin, uluslararası anlaşmalar ve ABD içinde eyaletler arası sözleşmeler) veya diğer siyasi varlıkları içermektedir. Bu tür eyaletler arası sözleşmelerin örnekleri; Büyük Göller Komisyonu ve Tahoe Bölgesel Planlama Ajansıdır.
HİDROLOJİ

Hidrolojide, drenaj havzası, hidrolojik döngü içinde suyun hareketini incelemek için mantıksal bir odak birimidir, çünkü havza çıkışından deşarj edilen suyun büyük bir kısmı havzaya düşen yağışlardan kaynaklanmaktadır. Drenaj havzasının altından yeraltı suyu sistemine giren suyun bir kısmı başka bir drenaj havzasının çıkışına doğru akabilir, çünkü yeraltı suyu akış yönleri her zaman üstteki drenaj ağlarınınkilere uymaz. Bir havuzdan su tahliyesinin ölçümü, havzanın çıkışında bulunan bir dere ölçeri ile yapılabilir.
Yağmur göstergesi verileri, bir drenaj havzasındaki toplam yağışı ölçmek için kullanılır ve bu verileri yorumlamanın farklı yolları vardır. Göstergeler çoksa ve tekdüze yağışlı bir alana eşit olarak dağılmışsa, aritmetik ortalama yönteminin kullanılması iyi sonuçlar verecektir. Thiessen poligon yönteminde, drenaj havzası, poligonuna dahil olan arazi alanındaki yağışları temsil ettiği varsayılan her poligonun ortasında yağmur ölçeri ile poligonlara bölünmüştür. Bu çokgenler, ölçüler arasına çizgiler çizilerek ve daha sonra bu çizgilerin dik açıortaylarının birleşmesiyle oluşturularak yapılır. İzohyetal yöntem, eşit yağış konturlarının bir harita üzerindeki göstergelerin üzerine çizilmesini içerir. Bu eğriler arasındaki alanı hesaplamak ve su hacmini toplamak zaman alıcıdır.
İzokron haritaları, sabit ve tekdüze etkili bir yağış varsayılarak, drenaj havzasındaki akış suyunun göle, rezervuara veya çıkışa ulaşmak için geçen zamanı göstermek için kullanılabilir.
JEOMORFOLOJİ
Drenaj havzaları, akarsu jeomorfolojisinde ele alınan ana hidrolojik birimdir.
Bir drenaj havzası, kanal formlarını yeniden şekillendirirken nehir sistemi boyunca daha yüksek yükseklikten daha düşük kotlara doğru hareket eden su ve tortu kaynağıdır.
Ekoloji

Drenaj havzaları ekolojide önemlidir. Su zeminden ve nehirler boyunca akarken, besin maddelerini, tortuları ve kirleticileri toplayabilir. Su ile birlikte, havzanın çıkışına doğru taşınırlar ve yol boyunca ve alıcı su kaynağında ekolojik süreçleri etkileyebilirler.
Azot, fosfor ve potasyum içeren yapay gübrelerin Modern kullanımı drenaj havzalarının ağızlarını etkilemiştir. Mineraller drenaj Havzası tarafından ağza taşınır ve orada birikebilir ve doğal mineral dengesini bozabilir. Bu, bitki büyümesinin ek malzeme tarafından hızlandırıldığı ötrofikasyona neden olabilir.
Kaynak yönetimi
Drenaj havzaları hidro-mantıksal anlamda tutarlı varlıklar olduğundan, su kaynaklarını bireysel havzalar temelinde yönetmek yaygınlaşmıştır. ABD'nin Minnesota eyaletinde, bu işlevi yerine getiren devlet kurumlarına "havza bölgeleri"denir. Yeni Zelanda'da havza tahtaları denir. Ontario, Kanada'da bulunan benzer topluluk gruplarına 

Hazar Denizi, dünyanın en büyük gölü veya eksiksiz bir deniz olarak sınıflandırılan dünyanın en büyük iç su kütlesidir. Adını Hazar Kağanlığı'ndan almıştır. Güneydoğu Avrupa ve güneybatı Asya'dadır ve dünyanın en büyük tuzlu su gölüdür. Hem deniz, hem de göl özelliklerini taşımaktadır. Petrol yataklarınca zengindir. Tektonik göllere örnektir. Endoreik bir havza olarak, Avrupa ile Asya arasında, Kafkasya'nın doğusunda, Orta Asya'nın geniş bozkırlarının batısında ve Batı Asya'daki İran platosunun kuzeyinde yer almaktadır. Denizin yüzey alanı 371.000 km2 (143.200 mil kare) (Kara Boğaz Göl lagünü hariç) ve hacmi 78.200 km3'tür (18.800 cu mi). Tuzluluk oranı yaklaşık %1,2 (12 g/l) olup, bu oran çoğu deniz suyunun tuzluluğunun yaklaşık üçte biri kadardır. Kuzeydoğuda Kazakistan, kuzeybatıda Rusya, batıda Azerbaycan, güneyde İran ve güneydoğuda Türkmenistan ile sınırlanmıştır. Hazar Denizi çok çeşitli canlı türlerine ev sahipliği yapmaktadır ve en çok havyar ve petrol endüstrileriyle tanınmaktadır. Petrol endüstrisinden kaynaklanan kirlilik ve Hazar Denizi'ne akan nehirler üzerine inşa edilmiş barajlar, denizde yaşayan organizmaları olumsuz etkilemiştir.
Uzunluğu 1210, genişliği 210-436 kilometredir. Okyanuslarla bağlantısı yoktur. Bu yüzden de su seviyesi devamlı olarak değişir. 1930 ile 1957 seneleri arasında denizin seviyesi normalden 26 metre alçaldı. Bunun sonucu olarak kapladığı alan 53.300 km² azalarak 371.000 km²'ye düştü. Su seviyesinin deniz seviyesinden aşağıya düşme sebebi, buharlaşma artarken yağışların da azalmasıydı. Ek olarak, denize dökülen suların %80'ini sağlayan Volga (İdil) Nehri'nin sulama ve endüstriyel kullanım amacıyla başka yönlere kanalize edilmesi önemli bir sebeptir. Su seviyesini normal duruma getirmek için yapılan çalışmalar neticesiz kalmıştır. Kuzey kesimi sığdır. Burada mersinbalığı avcılığı yaygındır. Mersin balıklarından bol miktarda havyar elde edilir. Denizin derin yeri 1025 metre olup, güneydedir. Suyu tuzludur. Sülfat oranı yüksektir. Doğu kıyılarındaki geniş sığ bir bölgede sodyum sülfat yatakları bulunmaktadır. Hazar Denizi kış ayları dışında ana ulaşım güzergahıdır. Kuzeydeki sığ kesim kış ayları boyunca donar. Buradaki önemli limanlar Bakü, Türkmenbaşı ve İdil Nehri deltasında Astrahan’dır. Bunlar arasında demiryolu bağlantısı vardır. İran’a ait kısımda en önemli liman Bender Türkmen’dir.
Geniş ve endoreik Hazar Denizi kuzey-güney yönünde uzanmaktadır ve ana tatlı su kaynağı, Avrupa'nın en uzun nehri olan Volga, sığ kuzey ucundan denize akar. Orta ve güney alanlarında iki derin havza bulunur. Bunlar sıcaklık, tuzluluk ve ekolojide yatay farklılıklara yol açar. Hazar Denizi, kuzeyden güneye yaklaşık 1.200 kilometre (750 mil) boyunca uzanır ve ortalama genişliği 320 km'dir (200 mil). Yaklaşık 386,400 kilometrekare (149,190 sq mi) bir alan kapsar ve yüzeyi deniz seviyesinin yaklaşık 27 metre (89 ft) altındadır. Güney kesimindeki deniz yatağı, deniz seviyesinin 1.023 m (3.356 ft) altına kadar iner, bu da Baykal Gölü'nden (-1.180 m (-3.870 ft)) sonra dünyadaki en alçak ikinci doğal depresyondur. Kıyılarının eski sakinleri, muhtemelen tuzluluğu ve büyüklüğü nedeniyle Hazar Denizi'ni bir okyanus olarak algıladılar.

Strabon "Albanyalıların ülkesine (Kafkasya Albanyası, Arnavutluk ile karıştırılmamalıdır (ikisi de Albanya)), denizinde olduğu gibi, adını Kaspi kabilesinden alan Kaspiyen denen bölge de dahildir; ama Kaspi kabilesi günümüzde ortadan kayboldu." Bununla birlikte, İran'ın Tahran Eyaleti'ndeki bir bölgenin adı olan Hazar Kapıları (İskender Kapıları olarak da bilinir), bu kabilenin muhtemelen denizin güneyine göç ettiklerini göstermektedir. İran'ın Kazvin şehrinin adının kökeni de denizle aynıdır. Denizin geleneksel Arapça adı Baḥr Kazvin'dir (Kazvin Denizi).
Hazar adınının Hindu bilge Rishi Kashyap'tan geldiğine de inanılmaktadır.
Yunanlar ve Persler arasında klasik antik dönemde denize Hyrkania Okyanusu deniyordu. Pers orta çağında, modern İran'da olduğu gibi, adını bölgedeki eski bir Türk göçebe kabilesi olan Hazarlardan alarak Daryā-e Hazar, درياى خزر olarak bilinirdi. İran'da bazen Mazandaran Denizi (Farsça: دریای مازندران) olarak da anılırdı.
Bazı Türk halkları bu gölü Hazar Denizi olarak adlandırırlar. Türkmencede Hazar deňizi, Azerice, Xəzər dənizi ve modern Türkçede Hazar Denizi. Bütün bu dillerde, ikinci kelime basitçe "deniz" anlamına gelirken ilk kelime, 7. ve 10. yüzyıllar arasında Hazar Denizi'nin kuzeyinde büyük bir imparatorluk kurmuş olan tarihi Hazarlara bir atıftır. Diğer bazı Türki etnik gruplar gölü Kaspi Denizi olarak adlandırır. Kazakça, Каспий теңізі, Kaspiy teñizi, Kırgızca: Каспий деңизи (Kaspiy deñizi), Özbekçe: Kaspiy dengizi.
Rönesans Avrupa haritalarında Abbacuch Denizi (Oronce Fine'ın 1531 dünya haritası), Mar de Bachu (Ortellius'un 1570 haritası) veya Mar de Sala (Mercator'un 1569 haritası) olarak adlandırılmıştır.
Eski Rus kaynakları denizi Harezmşahlara ithafen Khvalyn veya Khvalis Denizi (Rusça: Хвалынское море / Хвалисское море) adlandırmıştır. Modern Rusçada deniz Rusça: Каспи́йское мо́ре, Kaspiyskoye gibi adlarla anılır.

 Kazakistan
 Rusya
 Azerbaycan
 İran
 Türkmenistan

 Ermenistan
 Gürcistan
 Türkiye
 Özbekistan

Hazar Denizi, Karadeniz'in de olduğu gibi, antik Paratetis Denizi'nin kalıntısıdır. Deniz tabanı, bu nedenle, standart bir okyanus tabanı gibi bazalttır ve kıtasal bir granit kütle değildir. Tektonik yükselme ve deniz seviyesindeki alçalma nedeniyle yaklaşık 5.5 milyon yıl önce karayla çevrili hale geldi. Sıcak ve kuru iklim dönemlerinde, karayla çevrili deniz neredeyse kurudu, rüzgar üflemeli tortularla kaplı halit gibi evaporitik çökeller birikti ve serin, ıslak iklim havzayı yeniden kapladığında evaporit çukurlar kapandı (Karşılaştırılabilir evaporit yatakları Akdeniz'in altında yer almaktadır). Kuzeydeki mevcut tatlı su akışı nedeniyle, Hazar Denizi'nin suyu kuzey kısımlarında neredeyse tatlı ve güneye doğru daha acı hale gelmektedir. Su toplama havzasının çok az akış alan İran kıyısındaki su en tuzludur. Günümüz itibarıyla, Hazar'ın ortalama tuzluluk oranı, Dünya okyanuslarının üçte biri oranındadır. Hazar'ın ana gövdesinden gelen su akışı 1980'lerde kapandığında kuruyan ancak o zamandan sonra eski haline gelen Kara Boğaz Göl koyu, genellikle okyanus tuzluluğunu 10 kat aşmaktadır.
Uzunluğu 1210, genişliği 210-436 kilometredir. Açık denizlerle bağlantısı yoktur. Bu yüzden de su seviyesi devamlı olarak değişir. Su seviyesindeki alçalma sonucunda kapladığı alan 53.300 km² azalarak 371.000 km²'ye düştü. En derin yeri 1025 metre olup, güneydedir.

Hazar Denizi, dünyadaki en büyük iç su kütlesidir ve dünyadaki toplam göl sularının %40'ı ila %44'ünü oluşturur. Hazar'ın kıyı şeritleri Azerbaycan, İran, Kazakistan, Rusya ve Türkmenistan tarafından paylaşılmaktadır. Hazar, üç farklı fiziksel bölgeye ayrılmıştır: Kuzey, Orta ve Güney Hazar. Kuzey-Orta sınır, Çeçen Adası ve Cape Tiub-Karagan Burnu'ndan geçen Mangışlak Eşiği'dir. Orta-Güney sınırı, Avrasya kıtası ile Zhiloi Adası ve Kuuli Burnu'ndan geçen okyanus kalıntısı arasındaki tektonik kökenli bir eşik olan Abşeron Eşiği'dir. Kara Boğaz Göl Koyu, Türkmenistan'ın bir parçası olan ve Hazar'dan kopan kıstağı nedeniyle zaman zaman başlı başına bir göl olan Hazar'ın tuzlu doğu koyudur.
Üç bölge arasındaki farklar çarpıcıdır. Kuzey Hazar yalnızca Hazar sahanlığını içerir, toplam su hacminin %1'inden daha azını oluşturur ve ortalama derinliği sadece 5-6 metredir (16–20 ft). Deniz, ortalama derinliğin 190 metre (620 ft) olduğu Orta Hazar'a doğru gözle görülür şekilde derinleşir. Güney Hazar, Basra Körfezi gibi diğer bölgesel denizlerin derinliğini büyük ölçüde aşan 1,000 metreden (3,300 ft) daha büyük derinliği ile en derin olan bölgedir. Orta ve Güney Hazar, toplam su hacminin sırasıyla %33 ve %66'sını oluşturmaktadır. Hazar Denizi'nin kuzey kısmı tipik olarak kışın donar ve en soğuk kışlarda güneyde de buz oluşumu gözlenir.
En büyüğü Volga Nehri olan 130'dan fazla nehir Hazar'a akar. Hazar'a akan ikinci büyük nehir olan Ural Nehri kuzeyden ve Kura Nehri batıdan denize akar. Eskiden, Orta Asya'daki Ceyhun (Oxus), Uzboy Nehri, şimdi kurumuş nehir yataklarından Hazar'a akardı, ancak günümüzde bu nehirlerin rotaları değişti. Siri Derya benzer şekilde kuzeyden denize akardı. Hazar üzerinde birkaç küçük ada bulunur; bunlar genel olarak kuzeyde yer alırlar ve kabaca 2.000 kilometrekare (770 sq mi) bir toplam arazi alanına sahiptirler. Kuzey Hazar'ın bitişiğinde, deniz seviyesinden 27 metre (89 ft) aşağıda yer alan bir bölge olan Hazar Depresyonu yer almaktadır. Orta Asya bozkırları kuzeydoğu sahili boyunca uzanırken, Kafkas dağları batı kıyılarında uzanmaktadır. Hem kuzey hem de doğudaki biyomlar soğuk, karasal çöllerle karakterizedir. Tersine, güneybatı ve güneydeki iklim, dağlık alanların ve sıradağların bir birleşimi nedeniyle genellikle ılıktır; Hazar'ın yanı sıra iklimde meydana gelen şiddetli değişiklikler bölgede büyük miktarda biyolojik çeşitliliğe yol açtı.
Hazar denizine akan en büyük nehir Volga Nehri'dir. Ural Nehri, kuzeyden akar ve Kura Nehri batıdan denize akar. Geçmişte Sırderya, Amuderya, Uzboy nehri Hazar denizine dökülürdü, şimdi rotalarını değiştirmiş durumdadırlar. Hazar'da birkaç küçük ada vardır, kuzeyde bulunurlar ve yaklaşık 2.000 km² (770 sq mi) bir toplam arazi alanı vardır. Batısında Kafkas Dağları sıralanır, kuzeydoğusunda sahili boyunca step alanları yer alır. Kuzey ve doğu çöller ile karakterizedir. İklim değişiklikleri Hazar Denizi'nde biyoçeşitliliğe yol açmıştır. Hazar Denizi kıyıları boyunca çok sayıda ada vardır. Denizin derin olduğu bölgelerinde hiçbir ada yoktur. Kuzey Hazar'da, adaların çoğunluğu küçüktür ve ıssızdır, Tüleniy Adası gibi bazılarında yerleşmeler bulunmaktadır. Hazar Denizi boyunca, hepsi kıyılara yakın çok sayıda ada bulunmaktadır; denizin iç bölgelerinde ada bulunmaz. Oğurca Adası en büyük adadır. Ada 37 kilometre (23 mi) uzunluğundadır ve ada üzerinde özgürce dolaşan ceylanlar görülebilmektedir. Kuzey Hazar'da, adaların çoğunluğu,

Hazar Depresyonu (Kazakça: Каспий маңы ойпаты, Kaspıı mańy oıpaty; Rusça: Прикаспи́йская ни́зменность, Hazar Ovası) veya Pricaspian/Peri-Hazar Depresyonu/Ovası, yeryüzündeki en büyük kapalı su kütlesi olan Hazar Denizi'nin kuzey kısmını kaplayan alçak bir düzlük bölgedir. Aral ve Hazar denizlerini kapsayan daha geniş Aral-Hazar Depresyonu'nun daha büyük kuzey kısmıdır.
Hazar denizinin seviyesi deniz seviyesinden 28 metre (92 ft) aşağıdadır, ancak depresyon içindeki bazı yerler daha da alçaktır; bunlar arasında Aktau yakınlarındaki Karagiye, -132 metre (−433 ft) ile en düşük seviyededir.
Depresyon Ryn Çölü'nün güney ucunda yer alır ve hem Kazakistan hem de Rusya sınırları içinde yer alır. Rusya'nın Kalmıkya Cumhuriyeti'nin büyük bir kısmı Hazar Depresyonu içinde yer almaktadır. Volga ve Ural Nehri bu bölgeden Hazar Denizi'ne akmaktadır. Ural ve Volga nehirlerinin deltaları geniş sulak alanlardır. Kuzey Hazar depresyonu kıtasal veya yarı kurak çöl biyomunun bir parçasıdır. Bölge yılda ortalama 300 mm (12 inç) yağmur almaktadır ve bölgenin %10'undan azı sulanmaktadır.
Hazar Depresyonu, deniz seviyesinin altında yer alan geniş bataklık alanlarından oluşmaktadır. Yaklaşık  200.000 km2 (77.000 sq mi) alan kapsamaktadır ve Orta Asya'nın en büyük düz ova alanlarından biridir. Bölge yeraltı petrol ve gaz rezervleri açısından çok zengindir ve petrol ve doğal gaz boru hatları depresyonu kuzeyden güneye ve doğudan batıya geçmektedir. Birçok jeolog Hazar Denizi ve depresyonun tektonik kuvvetler tarafından oluştuğuna inanmaktadır. Bazıları Kuzey Hazar depresyonunun eski zamanlarda büyük bir tuz gölü oluşturacak şekilde açık okyanustan ayrıldığına inanmaktadır. Antik İpek Yolu'nun bir kısmı bu bölgeden geçmiştir. Depresyondaki en büyük iki şehir Rusya'da Astrahan ve Kazakistan'da Atırau'dur. Bugün bölgede ağırlıklı olarak hayvancılık yapılmaktadır.
Depresyon ayrıca tuz kubbeleri, özellikle Volgograd tuzu için de dikkat çekmektedir. Tuzluluk Ryn Çölü'nden Hazar Denizi'ne doğru ilerledikçe önemli ölçüde artar. Rus uydu fotoğrafları, Kazakistan'ın batısındaki Hazar Depresyonunda büyük tuz kubbeleri (yaklaşık 1.200 adet) ortaya çıkardı. Chelkar Deposit adı verilen bir kubbe 3.237 km2 (1.250 sq mi) bir alanı kaplamaktadır ve yaklaşık 8 kilometre (5 mi) derinliğindedir.
Depresyonun güney bölgesi veya Hazar Denizi'nin kuzey kıyısı, gelgit olaylarından kaynaklanan nemli alanların geniş gelişimi ile karakterizedir. Depresyon, Hazar Denizi çevresindeki bölgede yaşayan binlerce farklı türün de bulunduğu birçok böcek türüne de ev sahipliği yapmaktadır. Çalışmalar, çoğunlukla Volga Nehri'nden gelen su kirliliğinin, Hazar Depresyonunun biyolojik çeşitliliği için ciddi bir tehdit oluşturduğunu göstermiştir. Su kirliliği esas olarak endüstriyel, tarımsal ve evsel deşarjlardan kaynaklanmaktadır.

Kuzey Hazar Depresyonunun Kuzey Sınırı Evaporitleri - İnternet Jeolojisi Haber Mektubu No. 178, 13 Ocak 2003.
Uzay Bugün Çevrimiçi 24 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. .

Hidrojen sülfür, renksiz, çürük yumurta kokusunda zehirleyici bir gazdır. 1796'da C. Louis Berthallet tarafından bileşiği meydana getiren elementler tâyin edildi. Formülü H2S şeklindedir.
Çok şiddetli zehir olan hidrojen sülfürün 10-5'lik bir konsantrasyonda da kokusu hissedilebilir. Sıvılaştırılmış hidrojen sülfür elektriği iletmez. Kaynama noktası -60,75 °C, erime noktası ise -83,70 °C'dir. Havadan 1.19 defâ daha ağırdır. Kaynama noktasında yoğunluğu 0,993'tür. Suda ve alkolde oldukça çözünür. Yanıcıdır ve % 4,5-45,5 oranında hidrojen sülfür içeren hava patlayıcıdır.
Hidrojen sülfür az miktarda petrolde, kaplıcalarda ve tabiî gaz kuyularında bulunur. Elementlerinden de elde edilen hidrojen sülfür laboratuvarlarda demir sülfür üzerine hidrojen klorür etki ettirmekle elde edilir. Saf hidrojen sülfür elde etmek için kalsiyum veya baryum, sülfür reaksiyona sokularak oluşturulur.
2015 yılında, çok yüksek basınç altında (150 GPa (1.5 milyon atm)) hidrojen sülfürün −70 °C'de (203 °K) süper-iletkenlik gösterdiği keşfedildi. Hidrojen sülfür, bugüne kadar bulunmuş en yüksek süper-iletken dönüşüm sıcaklığına sahiptir.

Marjinal deniz veya ayrık deniz; okyanuslardan veya büyük denizlerden ada, yarımada, takımada, boğaz gibi coğrafi şekiller tarafından ayrılarak meydana gelen denizdir.
Arktik Okyanusu'ndan ayrılan marjinal denizler:

Barents Denizi
Çukçi Denizi
Laptev Denizi
Norveç Denizi
Atlas Okyanusu'ndan ayrılan marjinal denizler:

Manş Denizi
İrlanda Denizi
Kuzey Denizi
Norveç Denizi
Scotia Denizi
Hint Okyanusu'ndan ayrılan marjinal denizler:

Andaman Denizi
Java Denizi
Kızıl Deniz
Bengal Körfezi
Umman Denizi
Zanj Denizi
Akdeniz'den ayrılan marjinal denizler:

Adriyatik Denizi
Ege Denizi
Alboran Denizi
Balear Denizi
Girit Denizi
İyonya Denizi
Ligurya Denizi
Mora Denizi
Trakya Denizi
Tiran Denizi
Büyük Okyanus'tan ayrılan marjinal denizler:

Bering Denizi
Mercan Denizi
Doğu Çin Denizi
Filipin Denizi
Japon Denizi
Ohotsk Denizi
Güney Çin Denizi
Sarı Deniz
Şili Denizi
Güney Okyanusu'ndan ayrılan marjinal denizler:

Scotia Denizi

Kapalı deniz, karaların ortasında bulunan, değer açık denizlerle doğrudan bağlantısı olmayan deniz.Kapalı deniz, genelde denizden sayılmaz.En güzel örneği Hazar Denizidir. Hazar Denizi yanında İngilizce kaynaklarda Aral Gölü'de, kapalı deniz olarak kabul edilmektedir.
1982 tarihli BM Deniz Hukuku Sözleşmesi'nin 9. bölümünde yer alan 122. maddeye göre kapalı ya da yarıkapalı deniz şöyle tanımlanmakta: İki veya daha fazla devlet tarafından çevrilmiş ve diğer bir deniz ya da okyanusa dar bir geçiş ile bağlanan, iki ya da daha fazla kıyı devletinin karasuları ve münhasır ekonomik bölgelerinden oluşan körfez, havza ya da deniz.

Batı medeniyetinin kökleri Avrupa ve Akdeniz'e kadar uzanır. Skolastisizm, Rönesans, Reform, Aydınlanma, Sanayi Devrimi,Bilimsel Devrim ve liberal demokrasi gibi dönüştürücü dönemlerden geçen Antik Yunanistan, Roma İmparatorluğu ve Orta Çağ'da ortaya çıkan Batı Hristiyanlığı ile bağlantılıdır. Klasik Yunanistan ve Antik Roma uygarlıkları, Batı tarihinde ufuk açıcı dönemler olarak kabul edilir. Bazı ana kültürel katkılar da Franklar, Gotlar ve Burgonyalılar gibi Hristiyanlaşmış Cermen halklarından geldi. Şarlman, Karolenj İmparatorluğu'nu kurdu ve "Avrupa'nın Babası" olarak anılır. Keltler ve Cermen paganları gibi Avrupa'nın Hristiyanlık öncesi pagan halklarından katkılar olduğu gibi, İkinci Tapınak dönemi Yahudiye, Celile ve ilk Yahudi diasporalarına dayanan Yahudilik ve Helenistik Yahudilik'ten türetilmiş bazı önemli dinî katkılar da geldi. Orta Doğu kaynaklı bazı etkiler de vardır. Batı Hristiyanlığı, tarihinin büyük çoğunluğunda Hristiyan kültürüne neredeyse eşdeğer olan Batı medeniyetinin şekillenmesinde önemli bir rol oynamıştır (Batı dışında, Çin, Hindistan, Rusya, Bizans ve Orta Doğu gibi bölgelerde de Hristiyanlar vardı). Batı uygarlığı, yayılarak modern Amerika ve Okyanusya'nın baskın kültürlerinin ortaya çıkmasını sağladı ve son yüzyıllarda birçok yönden büyük bir küresel etkiye sahip oldu.

Avrupa tarihi
Avrupa merkezcilik
Medya
Civilisation: A Personal View by Kenneth Clark (TV dizisi), BBC TV, 1969
İnsanın Yücelişi (TV dizisi), BBC TV, 1973

Cole, Joshua and Carol Symes. Western Civilizations (Brief Fifth Edition) (2 vol 2020)
Kishlansky, Mark A. et al. A brief history of western civilization : the unfinished legacy (2 vol 2007) vol 1 online; also vol 2 online
Perry, Marvin Myrna Chase, et al. Western Civilization: Ideas, Politics, and Society (2015)
Rand McNally. Atlas of western civilization (2006) online
Spielvogel, Jackson J. Western Civilization (10th ed. 2017_
Bruce Thornton Greek Ways: How the Greeks Created Western Civilization Encounter Books, 2002
Tim Blanning The Pursuit of Glory: Europe 1648–1815 Penguin Books, 2008
Niall Ferguson Civilization. The West and the rest Penguin Press, 2011
Ian Kershaw To Hell and Back: Europe 1914–1949 Penguin Books, 2015
Richard J. Evans The Pursuit of Power: Europe 1815-1914 Penguin Books, 2017
Ian Kershaw To Hell and Back: Europe 1914–1949 Penguin Books, 2015
Ian Kershaw The Global Age: Europe 1950–2017 Penguin Books, 2020

Allardyce, Gilbert. "Batı uygarlığının yükselişi ve düşüşü." American Historical Review 87.3 (1982): 695–725. internet üzerinden 17 Aralık 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bavaj, Riccardo: "The West": A Conceptual Exploration, European History Online, Mainz: Institute of European History, 2011, erişim tarihi: 28 Kasım 2011.
Bentley, Jerry H. "Dünya tarihinde kültürler arası etkileşim ve dönemselleştirme." American Historical Review 101.3 (1996): 749–770.
Hayır, Nathan. "Batı Medeniyetinin Diyalektik Müşterekleri ve Küresel/Dünya Tarihi." Tarih Öğretmeni 24#3 (1991), s. 293–305, çevrimiçi .

Manning, Patrick. "Dünya tarihinde etkileşim sorunu." American Historical Review 101.3 (1996): 771–782. internet üzerinden 17 Aralık 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Pincince, John. "Jerry Bentley Dünya Tarihi ve 'Batı'nın Çöküşü" Journal of World History 25#4 (2014), s. 631–43, çevrimiçi 17 Aralık 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. .

ders kitapları -- çevrimiçi ücretsiz okuma

Bağımlı toprak veya bağımlı bölge, henüz siyasi bağımsızlığını sağlayamamış veya egemen bir devlet olarak tam siyasi bağımsızlığını kazanamamış, egemenliği henüz kontrol eden devlet tarafından sağlanan toprak veya bölgelere verilen addır.
Bağımlı topraklar, yaygın olarak bu bölgeleri yöneten devletlerin ayrılmaz bir bütünü olarak nitelenen topraklardan farklı olarak, idari bölünmelerinde gösterilmezler ve farklı bir birim olarak yer alırlar. İdari bölünümler genellikle ülkelerin kendilerine bağlı olarak gördüğü bölümlerdir ancak bağımlı topraklardaki özerklik sıklıkla bu idari bölünümlerden farklı olarak büyük ölçüde korunmaktadır. Ancak tarihteki çoğu koloni kendilerini kontrol eden devletlere bağımlı olarak görülmüşlerdir. Bu bağımsız bölgelerin çoğu, egemen ülkelere komşu bağımsız bir ülke iken fethedilmiş veya asimile edilerek bağımsız bölgeler haline gelmişlerdir. Bunlar genellikle siyasi özerkliklerini çok güçlü bir şekilde koruyarak bağımlı toprak olarak kalırlar. Bağımlılıklarını belirli özerklik derecesine kadar elde etmiş bölgeler de bağımlı toprak olarak kabul edilir.
Bağımlı topraklar çeşitli siyasi kuruluşlarla yaptıkları farklı anlaşmalar ya da göçmenlik kurallarıyla veya özerklikleri hakkında belirli bir düzeyde sonuçlanmış anlaşmalar veya uluslararası anlaşmalarla, kendilerine tanınan özel bir konuma sahip olan bölgelerdir. Bunlar bu nedenle bazen bağımlı olarak kabul edilirken, bazı zamanlarda kendilerini kontrol eden devletlerin ayrılmaz bir parçası olarak kabul edilirler. Åland (Finlandiya), Hong Kong (Çin) ve Makao (Çin) bunlara örnek verilebilir.

Bağımlı toprakların liderleri listesi

George Drower, Britain's Dependent Territories, Dartmouth, 1992
George Drower, Overseas Territories Handbook, TSO, 1998

Bereketli Hilâl, Münbit Hilâl veya Verimli Hilâl (İngilizce: Fertile Crescent), Orta Doğu'da, Batı ve Ortadoğu uygarlıklarının doğduğu bölge. Terimi ilk kez Amerikalı arkeolog ve müsteşrik James Henry Breasted kullanmıştır.
Bereketli Hilâl, kışları yağmurlu, yazları kurak geçen Akdeniz ikliminin egemen olduğu, hilâl biçiminde, oldukça bitek bir alandan oluşur. Güneyde Arabistan Çölü ile kuzeyde Doğu Anadolu Bölgesi dağlık bölgesi arasında yer alır. Eski Babil toprakları ile hemen yakınındaki Elam'dan (bugün İran'ın güneybatısı) Dicle ve Fırat ırmakları ile Asur topraklarına kadar uzanır. Zağros Dağları'ndan, batıda Suriye üzerinden Akdeniz'e, güney yönünde de Filistin'in güneyine kadar olan toprakları içine alır. Mısır'ın Nil Vadisi'ni de bu bölge içine sokanlar vardır; çünkü buradaki Sina Çölü, Mezopotamya ve Suriye'de sürekliliği bozan öteki çöllerden daha büyük değildir. Bölgede iyi ürün alabilmek, hatta tarım yapabilmek için sulama zorunludur.
Daha geniş kapsamıyla Bereketli Hilâl, Eski Ahit'in Tekvin bölümünde ağırlıklı yeri olan bölgeyle örtüşür; Eski Yunan ve Roma uygarlıklarına kaynaklık eden Babil, Asur, Fenike gibi ülkeleri de içine alır. Bilinen en eski kültürün Bereketli Hilâl'de doğduğu yolundaki bu eski inanç, 1948'den bu yana radyokarbon araştırmalarıyla da doğrulanmıştır. Bugün, en geç M.Ö. 9.000 dolaylarında bölgenin yerleşik tarıma ve köy yaşamına geçtiği, hemen ardından da sulu (cıvık) tarımın başladığı bilinmektedir.
Bütün Dünya'daki tarımın temelinde bulunan sekiz temel bitkiden altısı bu bölgede evcilleştirilmiştir. Bunlar; çift sıralı buğday, tek sıralı buğday, arpa, mercimek, bezelye, nohut, acı burçak ve keten bitkisidir.

Cebelitarık Boğazı (Arapça: مضيق جبل طارق, İspanyolca: Estrecho de Gibraltar), Akdeniz ile Atlas Okyanusu'nu birleştiren, Avrupa ile Afrika kıtalarını ayıran boğazdır. Antik çağda Herkül'ün Sütunları olarak da bilinirdi. 60 km uzunluğunda ve 44 km genişliğinde olup en derin yeri ise -426 m olan boğaz, Adını Tarık bin Ziyad'dan almaktadır. Boğazın siyasal egemenlik bakımından kontrolü üç ülkenin elindedir; Birleşik Krallık (Cebelitarık özerk bölgesi tarafından), İspanya ve Fas.
Boğazda, yüzeyde doğudan batıya giden kuvvetli bir akıntı vardır. Derinlerde ise daha zayıf bir akıntı Akdeniz'den Atlas Okyanusu'na akar. Cebelitârık Boğazının her iki yanı da sarp kayalıklarla çevrilidir. Bitki örtüsü bakımından iki yakasında beraberlik görülür ve buradan yılda her beş dakikada bir büyük gemi ve sayısız küçük balıkçı, yat gibi küçük tekneler geçer. Boğazın Afrika kıyısında bulunan Tanca ise milletlerarası bir statüye bağlanmıştır. Bu statü başka bir devletin buraya yerleşmesine mâni olmaktadır.

Eski çağlardaki adı "Calpe" 'dir. Şimdiki adı ise Arap komutanı Tarık bin Ziyad'dan gelmektedir. Arapçada "cebel" dağ demektir. Cebel-i Târık, "Tarık'ın dağı" anlamına gelmektedir. Tarık, boğazın güvenliğini sağlamak için burada boğazın kuzeyinde bir kale yaptırmıştır. Cebelitarık 1462'de Araplardan, İspanyollara geçmiş 1502'de resmen İspanyol topraklarına katılmıştır. 24 temmuz 1704'te Birleşik Krallık-Hollanda deniz kuvvetleri tarafından ele geçirilmiştir, 1713 tarihindeki Utrecht Antlaşması'yla İspanya kaleyi Birleşik Krallık'a teslim etmeyi kabul etmiştir.

Akdeniz'in batı ucunu Atlas (Atlantik) Okyanusu ile birleştirir. Kuzeyi İber Yarımadası, güneyi Kuzey Afrika'da Mağrip olarak bilinen bölgedir. Ulaşım yönünden oynadığı rol itibarıyla ve jeopolitik bakımdan en önemli boğazlardan biridir. Deniz geçidinin önemi Süveyş Kanalının açılması ile daha da artmıştır. Takriben 60 km uzunluğunda olan boğazın en geniş noktası Trafalgar Burnu ile Spartel Burnu arasında 44 km, en dar noktası ise Cires Burnu ile Tarija Burnunun doğusunda 14,2 km'dir. Boğaz'ın ortası, en sığ noktası olup derinliği 324 metre'dir.

Cebelitarık boğazı kıyısındaki yerleşim yerleri

1713 yılında resmen İngiltere'ye bağlanan, 1830'da ise sömürge ilan edilen Cebelitarık'ın durumu İspanya-İngiltere ilişkisi içinde zaman zaman öne çıkan bir pürüz konumundadır. İspanya eski dışişleri bakanı Moratinos, bölgede İngiliz yönetimi için askeri işgal demiştir. Kendisi daha önce de bu mesele nedeniyle İngiltere ile normal ilişki kurmanın imkânsız olduğunu söylemiştir.
Sorunun çözümü için Cebelitarık'ta İngilizler tarafından düzenlenen oylamalar yapılmış. Yapılan oylamaların açıklanan sonuçları şu şekildedir;

1967, İspanyol egemenliği red edilmiştir.
1969, Cebelitarık halkı yapılan oylama ile İngiltere'ye bağlı özerk bir yönetim olmayı kabul etmiştir.
2002, İngiltere'nin, bölgedeki egemenliğin İspanya ile paylaşılması önerisine halkın %99'u karşı oy kullanmıştır.

Fas kıyılarından 250 m, İspanya kıyılarından ise 8 km uzaklıkta bulunan Perejil Adası iki ülke arasında egemenlik sorunudur. Cebelitarık boğazında yer alan bu hiçbir yerleşim yerinin olmadığı kayalık ada yüzünden 2002 yılında taraflar arasında adaya asker çıkarmaya varan bir gerilim yaşanmıştır. Fas'ın adaya asker çıkarmasıyla başlayan gerilim, İspanya'nın adaya kendi askerlerini çıkarmasıyla sürmüştür.

Cebelitarık Köprüsü inşa edildiği takdirde, şimdiye kadar yapılmış en uzun ve en yüksek köprü olması beklenmektedir. Köprünün yapılmasıyla, çoğunluğu Müslüman ve Hristiyan ülkeleri birleştirip kültürler arasındaki bağı güçlendireceği, Afrika ile Avrupa arasındaki ekonomik bağlantıların artmasına yardımcı olacağı düşünülmektedir.

Toplam uzunluğu 14 km olup, 7 km'lik iki kısımdan oluşması planlanmaktadır.

Dünyanın çeşitli devletlerince Cebelitarık Boğazı'nın altından geçecek bir tünel düşünülmüş ve planlanmışsa da hayata geçmemiştir.

Google haritalar 14 Aralık 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Cezayir (Arapça: الجزائر, romanize: al-Jazāʾir, Arapça telaffuz: [al.d͡ʒazaːʔir]; Fransızca: Algérie, Fransızca telaffuz: [alʒeʁi]), resmî adıyla Cezayir Demokratik Halk Cumhuriyeti (Arapça: الجمهورية الجزائرية الديمقراطية الشّعبية, romanize: al-Jumhūriyyah al-Jazāʾiriyyah ad-Dīmuqrāṭiyyah ash‑Shaʿbiyyah), Kuzey Afrika'nın Mağrip bölgesinde yer alan bir ülkedir. Kuzeydoğusunda Tunus, doğusunda Libya, güneydoğusunda Nijer, güneybatısında Mali, Moritanya ve Batı Sahra, batısında Fas ve kuzeyinde Akdeniz ile sınır komşusudur. Başkenti ve en büyük şehri, Akdeniz kıyısının en kuzeyinde yer alan Cezayir'dir.
Tarih öncesi dönemden beri yerleşim yeri olan Cezayir, binlerce yıldır Fenikeliler, Numidyalılar, Romalılar, Vandallar ve Bizans Rumları dâhil olmak üzere birçok kültür ve medeniyetin kesişme noktasında yer aldı. Modern kimliği, yedinci yüzyıldan itibaren yüzyıllar süren Arap Müslüman göçü ve ardından yerli Berberi halklarının Araplaşmasına dayanmaktadır. 8. yüzyıldan 15. yüzyıla kadar bölgede çeşitli Arap ve Berberi hanedanları hüküm sürdü. 1516'da ise Cezayir Beylerbeyliği, Osmanlı İmparatorluğu'nun büyük ölçüde özerk bir vasal devleti olarak kuruldu. Osmanlı egemenliği altında yaklaşık üç yüzyıl boyunca Akdeniz'de önemli bir güç olarak varlığını sürdüren ülke, 1830'da Fransa tarafından işgal edildi, 1848'de resmen ilhak edildi ve 1903'e kadar tamamen fethedildi. Fransız yönetimi, kitlesel Avrupa yerleşimlerini beraberinde getirdi; savaşlar, hastalıklar ve kıtlık nedeniyle yerli nüfus üçte bir oranında azaldı. 1945'teki Sétif ve Guelma katliamları, 1954'te başlayan Cezayir Bağımsızlık Savaşı'nın fitilini ateşledi ve ülke 1962'de bağımsızlığını kazandı. 1992 ile 2002 yılları arasında kanlı bir iç savaşa sürüklenen Cezayir, Arap Baharı sırasında gerçekleşen 2010-2012 protestolarına kadar resmî olarak olağanüstü hâl rejimi altında kaldı.
2.381.741 kilometrekare (919.595 sq mi) yüzölçümüyle Cezayir, dünyanın en büyük onuncu, Afrika'nın ise en büyük ülkesidir. Yarı kurak bir iklime sahip olan ülkenin topraklarının büyük bölümü Sahra Çölü ile kaplıdır; nüfusun çoğunluğu ise daha verimli ve dağlık yapısıyla öne çıkan kuzey kesimlerde yaşamaktadır. Yaklaşık 44 milyonluk nüfusuyla Cezayir, Afrika'nın en kalabalık onuncu, dünyanın ise en kalabalık 33. ülkesidir. Resmî dilleri Arapça ve Berberice olan ülkede, halkın büyük bölümü Arapçanın Cezayir lehçesini konuşmaktadır. Fransızca, resmî statüye sahip olmamakla birlikte medya, eğitim ve bazı idari alanlarda yaygın biçimde kullanılmaktadır. Nüfusun çoğunluğunu Araplar oluştururken, Berberiler de dikkate değer bir azınlık durumundadır. Sünni İslam, nüfusun yaklaşık %99'u tarafından benimsenen ve devletin resmî dini olarak uygulanan inançtır.
Cezayir, 58 il ve 1.541 belediyeden oluşan yarı başkanlık sistemiyle yönetilen bir cumhuriyettir. Kuzey Afrika'da bölgesel bir güç, küresel ölçekte ise orta düzey bir aktör olarak kabul edilmektedir. 2025 itibarıyla Afrika kıtasında en yüksek İnsani Gelişme Endeksi'ne sahip olan ülke, aynı zamanda kıtanın üçüncü büyük ekonomisine sahiptir. Bu konum, büyük ölçüde dünyada sırasıyla 16. ve 9. sırada yer alan petrol ve doğal gaz rezervlerinden kaynaklanmaktadır. Ulusal petrol şirketi Sonatrach, Afrika'nın en büyük şirketi olmasının yanı sıra Avrupa için başlıca doğal gaz tedarikçilerinden biridir. Cezayir ordusu, kıtanın en büyük ordularından biri olup Afrika'daki en yüksek, dünyada ise 22. sıradaki savunma bütçesine sahiptir. Ülke; Afrika Birliği, Arap Birliği, İslam İşbirliği Teşkilatı, OPEC, Birleşmiş Milletler ve kurucu üyelerinden olduğu Arap Mağrip Birliği'ne üyedir.

Cezayir'de 2 milyon yaşında hominid iskeletleri bulunmuştur. Araştırmacılar, ülkede yontmataş çağından kalma Homo habilis ve Homo erectus fosilleri de ortaya çıkartmıştır. Cilalıtaş devrinde Sahra Çölü'nün bulunduğu alanlar daha sulaktı. Böylece Cezayir'in şu anda çöl olan güney bölgesinde insanlar yaşayabiliyordu. Bu dönemden kalma mağara resimleri bulunmaktadır.
MÖ 1000 yıllarında Fenikeli tüccarlar Cezayir'in Akdeniz kıyılarına yerleşime başlamıştır. Kartaca Krallığının MÖ 146 yılında Romalılar tarafından yıkmasıyla Cezayir, “Mauretania Caesariensis” adıyla imparatorluğun bir eyaleti haline geldi. Antik Yunanistan ve Roma İmparatorluğu'nda Numidya (Νομαδια) olarak bilinen yörenin adı, Yunanca "göçebe" anlamındaki nomados (νομαδος) kelimesinden gelir. Roma İmparatorluğu'nun yıkılmasıyla Cezayir' de sırasıyla Vandallar ve Bizans'ın hakimiyeti altına girdi.

7. yüzyılın ortalarından itibaren Emevi akınlarına uğrayan Cezayir'deki Berberi kabilelerinde yüzyılın sonuna doğru İslamiyet yayılmaya başladı. Emevî hakimiyetindeki uygulamalara isyan eden Berberi kabileleri yerel emirlikler kurmuştur. 777-909 yılları arasında hüküm süren Rüstemiler Devleti Cezayir'deki Müslümanların kurduğu ilk bağımsız devlettir. Batı Cezayir Fas'ta hüküm süren İdrisiler'in, Doğu Cezayir Aglebiler idaresine girdi. 909 yılında Rüstemiler Devleti ve Aglebiler'in yıkılmasıyla Cezayir Fatımi Devletinin hakimiyetine girdi. 10. yüzyıl sonlarında Berberiler Cezayir'de yeniden küçük ve kısa ömürlü devletçikler kurmaya başladılar. Ziriler ve Hammadiler (1015-1152) devletleri kuruldu. Bu sırada Murabıtlar Tilimsan, Ténès ve Cezayir'e kadar Kuzey Afrika'yı hakimiyetleri altına aldı (1062). 1130-1269 tarihleri arasında hüküm süren Muvahhidler Hammâdî ve Murabıt Devleti'ne son vererek Cezayir ve bütün Kuzey Afrika'yı ele geçirdi. Muvahhidlerden sonra Doğu Cezayir, Tunus'taki Hafsi Devletinin (1228-1574)topraklarına katıldı. Orta ve Batı Cezayir ise Tlemsen merkezli Abdülvadiler'in (1235-1550) idaresine girdi. Abdülvadiler'in zayıflamasıyla Bedevi kabileler isyan ederek birçok şehirde kendi emirliklerini kurdular. İspanyollar'da 1505-1513 arasında sahildeki önemli şehirleri ele geçirdiler.

Oruç Reis ve kardeşi Hızır Reis Cezayir'e gelip İspanyollara karşı mücadeleye girişmeye başlamışlardır. Cerbe adasına yerleşen ve Yavuz Sultan Selim'in himayesi altına giren kardeşler, Cezayir ve Şerşel'i ele geçirdiler. Şerşel ve Cezayir sultanı ilan edilen Oruç Reis, Ténès ve Tlemsen'i ele geçirmiş ancak 1518'de Tlemsen'i geri almak isteyen İspanyollarla yaptığı savaşta hayatını kaybetti. Onun yerine geçen Hızır Reis Osmanlıların desteğini sağlamaya çalıştı ve 1519'da Yavuz Sultan Selim'den yardım istedi. Yavuz Sultan Selim “Hayreddin” lakabıyla andığı Hızır'ı Cezayir hakimi olarak tanıyarak ona askeri destek yolladı. Bu şekilde hutbenin padişah adına okunmaya başlandığı Cezayir, Osmanlı nüfuzu altına girdi.
1534 yılında I. Süleyman'ın Barbaros Hayreddin'i İstanbul'a davet edip Cezayir beylerbeyi sıfatı ile onu Osmanlı donanmasının başına getirmesiyle Cezayir doğrudan doğruya bir Osmanlı beylerbeyliği haline geldi. Cezayir'deki Osmanlı egemenliği 1830 yılına kadar devam etmiştir. Bu dönemde Cezayir, Tunus ve Trablusgarp'la birlikte "Garp Ocakları" şeklinde adlandırılmış ve ayrı bir statü ile idare edilmiştir. Bu özel statü kapsamında Osmanlı hakimiyetinde olan Cezayir, idari bakımdan Beylerbeyler Devri (1518-1587), Paşalar Devri (1587-1659), Ağalar Devri (1659-1671) ve Dayılar Devri (1671-1830) olmak üzere dört farklı dönem yaşanmıştır.

5 Temmuz 1830'da Cezayir şehrinin ele geçirilmesiyle Fransızların Cezayir'deki sömürge dönemi başladı. Emir Abdülkadir idaresindeki isyan hareketi sonucunda Fransızlar Cezayir'in bütününü 1847'de ele geçirebildi. Osmanlı yönetimi, Fransız işgalini tanıyarak Cezayir üzerindeki haklarının sona erdiğini ilan etti. İlk sömürge birimleri Cezayir şehri çevresinde kuruldu. Avrupa'dan gelen göçmenlere yerli kabilelerin ellerinden alınan arazilerin verilmesiyle Cezayir' de Avrupalı nüfusu artış gösterdi. 1841-1850 yılları arasında 115.000 hektar arazi dışarıdan gelenlere dağıtıldı. 1847'de ülkedeki Avrupalıların sayısı 104.000 iken 1872'de 245.000'e, 1911 yılında da 752.000'e yükseldi. Bununla birlikte yabancıların sahibi olduğu arazinin miktarı 1860'ta 365.000 iken, 1930'da ise 2.345.000 hektardı. 1848 Fransız anayasasına göre Cezayir sömürgesi üç eyalete ayrılarak Paris'ten tayin edilen bir genel vali tarafından yönetilmeye başlandı. 1870'te sivil idareye geçirilen Cezayir Paris'teki İçişleri Bakanlığı'na bağlandı. Askerî idarenin kalkmasının ardından 1871 yılında Muhammed el-Mukrani'nin liderliğinde toplanan kabileler, ülkenin tamamına yakınında ayaklanma başlattı. 1881'de de Sîdî Şeyh liderliğindeki kabilelerinde katıldığı ayaklanmayı Fransız sömürge yönetimi kanlı şekilde 1884 yılında bastırabildi. Bu dönemde öldürülen direnişçilerden bazılarının kafatasları Fransa'ya götürüldü ve 24 tanesi Temmuz 2020'de Cezayir'e iade edilerek el Alia Şehitliği'ne defnedildi.
II. Dünya Savaşı'ndan sonrasında Cezayirliler durumlarında ciddi iyileştirmelerin yapılmaması, ekonominin kötüleşmesi gibi sebeplerle 5 Mayıs 1945'te gerçekleştirilen ayaklanmada, Fransızların silahlı müdahalede bulunmasıyla binlerce Cezayirli öldürülmüş ve çok sayıda gösterici tutuklanmıştır. Bu olaylar Sétif ve Guelma Katliamı olarak anılmaktadır.
Cezayir'de 1 Kasım 1954 tarihinde silahlı mücadele başlatıldı. Ülkeyi bağımsızlığa götürmesi amacıyla başlatılan silahlı mücadele kısa zamanda Cezayir geneline yayılması üzerine, Sömürge yönetimi 28 Ağustos 1955'te olağanüstü hal ilan etti. 19 Eylül 1958'de Kahire'de toplanan Cezayirlilerin ileri gelenleri bağımsız Cezayir Cumhuriyetini ilan ederek Ferhad Abbas'ın başkanlığında bir geçici hükûmet kurdular. 18 Mart 1962'de Evian Antlaşması ile savaşın sona ermesiyle ateşkes ilan edildi. Antlaşma şartlarına göre 1 Temmuz 1962 tarihinde yapılan referandumda Cezayirlilerin %91'i bağımsızlık lehinde oy kullanmasıyla Cezayir bağımsız bir devlet oldu.

Cezayir'in bağımsızlığından sonra 20 Eylül'de toplanan kurucu meclis ilk Cezayir hükûmetinin başkanlığına Ahmed bin Bella'yı getirdi. Millî Kurtuluş Cephesi, Kasım 1962'de bütün siyasi partileri kapattığı gibi her türlü örgütü de kendisine bağlamıştır. 13 Ekim 1963 tarihinde yapılan referandumla yeni anayasa kabul edilirken Ahmed bin Bella'da beş 

Denizanası veya medüz, Scyphozoa ve Cubozoa sınıflarında bulunan, serbestçe yüzen ve beyni, kalbi ve testisleri bulunmayan; sölenterler ve omurgasızlara ait olan bir deniz canlısıdır. Çoğu türü zehirli olabilmektedir.

Denizanası adının "deniz amı" ifadesinin kibarlaştırılmış hali olduğu ve bu adın kadın cinsel organına benzerlikten kaynaklandığı tahmin edilmektedir. Medüz kelimesi ise Fransızca méduse, "denizanası" sözcüğünden alıntıdır. Fransızca sözcük Eski Yunanca Medoúsa (μεδούσα), "mitolojide yılan saçlı tanrıça" sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük Eski Yunanca médō (μέδω), "gözkulak olmak, yol göstermek, vesayet etmek, kayırmak" fiilinden türetilmiştir.

Denizanaları, yassılaşmış ve yüzmeye uyum sağlamış varlıklar olarak tanımlanabilirler. Vücut şekli çoğunlukla yayvan ya da kubbeli bir şemsiye şeklindedir. Poliplerden daha karmaşık yapılı canlılardır. Yüzme organı olarak bir şemsiye gelişmiştir. Bu organ sayesinde hayvan ileriye doğru hareket eder.

Canlı varlıklar olmalarına rağmen, denizanalarının beyni veya kalbi yoktur. Yine de bir sinir sistemleri vardır; bu sinirler, dokunaçlarının tabanında veya vücutlarına yayılmış bir sinir ağı şeklinde bulunur. Bu sinirler, dokunma, sıcaklık ve kokuları algılayan duyu organları görevi görür. Ayrıca vücutlarının her tarafına dağılmış nöronları da vardır."Do jellyfish have brains?". 12 Ekim 2025 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
Statokistler (denge organları), denizanasının dengesini korumasına ve yönünü bulmasına olanak tanır; bu organlar, denizanası eğildiğinde sinir uyarıları göndererek çalışır. Denizanası daha sonra refleks hareketlerle kendini tekrar düzeltir.
Gerçek denizanalarının temel özelliği, şemsiye şeklindeki çan yapısıdır. Bu yapı, mesoglea (knidlilerdeki hücrelerarası madde) olarak bilinen, şeffaf, jel benzeri bir madde kütlesinden oluşan boş bir yapıdır ve hayvanın hidrostatik iskeletini oluşturur. Mesoglea'nın %95'ten fazlası sudan oluşur ve ayrıca kolajen, lifli proteinler ve enkaz ile bakterileri yutabilen amebositler içerir. Mesoglea, dışta epidermis, içte ise gastrodermis ile çevrilidir. Çanın kenarı genellikle lappet adı verilen yuvarlak loblara ayrılmıştır; bu loblar çanın esnemesine olanak tanır. Lappetlerin arasındaki boşluklarda, sarkık halde bulunan temel duyu organları olan rhopalia yer alır ve çanın kenarında genellikle dokunaçlar bulunur.
Çanın alt kısmında, merkezden aşağı doğru sarkan sap benzeri bir yapı olan manubrium bulunur; bu yapının ucunda ağız yer alır ve bu ağız aynı zamanda anüs işlevi de görür. Manubrium genellikle dört ağız koluna bağlıdır ve bu kollar suya doğru uzanır. Ağız, sindirimin gerçekleştiği ve besinlerin emildiği gastrovasküler boşluğa açılır. Bu boşluk, dört kalın septum tarafından merkezi bir mide ve dört mide kesesine ayrılmıştır. Dört çift gonad, bu septumlara bağlıdır ve bunların yakınında yer alan dört septum hunisi, gonadlara iyi oksijen sağlıyor olabilir. Septumların serbest kenarlarına yakın bir yerde, mide boşluğuna uzanan mide filamentleri bulunur. Bu filamentler, avı etkisiz hale getirmek ve sindirmek için nematosist ve enzim üreten hücrelerle donatılmıştır. Bazı scyphozoa türlerinde, mide boşluğu, dallanarak çeperdeki halka kanallara bağlanabilen radyal kanallara açılır. Bu kanallardaki kirpikler (silia), sıvıyı düzenli bir yönde dolaştırır.
Denizanalarının bilinçli olduğuna dair henüz hiçbir kanıt yoktur. Bizim gibi bir beyinleri yok; sadece çevrelerindeki değişiklikleri algılayan duyusal reseptörlere sahip bir sinir ağı var. Dolayısıyla, bir denizanası hareket ettiğinde veya tepki verdiğinde, bu büyük ölçüde otomatik reflekslerle yönlendirilir, bilinçli karar verme ile ilişkilendirdiğimiz türden bir süreç değildir.
Denizanaları, insanlar gibi acı hissedemez. Hem merkezi bir beyne hem de daha karmaşık sinir sistemlerine sahip hayvanların acı verici uyaranları algılamak ve işlemek için kullandığı nosiseptörler olarak bilinen özel ağrı reseptörlerine sahip değillerdir. Bunlar olmadan veya sinyalleri yorumlayacak bir merkezi sinir sistemi olmadan, denizanası basitçe bizim bildiğimiz anlamda acı hissetme kapasitesine sahip değildir.

Denizanaları, karides ve yengeç gibi küçük kabukluları, balık larvalarını ve plankton ve algler gibi diğer küçük organizmaları yer. Avlarını dokunaçlarıyla yakalarlar, bazı denizanası türleri ise sudan küçük hayvanları ve algleri çıkararak beslenirler.
Denizanaları yiyeceklerini vücutlarının altındaki ağız görevi gören bir deliğe getirmek için dokunaçlarını kullanır. Çiğneyemedikleri için avlarını bütün olarak yutarlar. 'Ağız' ve mide birbirine bağlı olduğundan, yiyecekler doğrudan midelerine girer. Yemekleri parçalandıktan ve besinler emildikten sonra, denizanası atıklarını aynı delikten dışarı atar.

Denizanası türlerinin tamamı, dokunma veya belirli kimyasallar tarafından tetiklendiğinde zehir enjekte eden iğneler salgılayan knidositleri nedeniyle sokar. Ancak bu sokmaların ne kadar fark edilebilir, şiddetli veya zararlı olduğu türlere göre değişir.
Unutmayın, ölü denizanası bile sokabilir, bu yüzden onlara yaklaşırken dikkatli olun. Eğer sokulursanız paniklemeyin: çoğu denizanası sokması acil durum değildir. Yüzüyorsanız, mümkün olan en kısa sürede sudan çıkın ve (görevde bir cankurtaran varsa) ona haber verin, böylece sudaki diğerlerini uyarabilirler. Sokmayı tedavi etmek için NHS (Ulusal Sağlık Sistemi) yönergelerini izleyin.

Vücutlarının yaklaşık %90'ı sudan oluştuğu için besin değerleri düşük olsa da, bazı canlılar denizanalarını kolayca bulunabiliyor ve kolayca yakalanabiliyor; bu da onları cazip bir atıştırmalık seçeneği haline getiriyor.
Deri sırtlı deniz kaplumbağalarının neredeyse tamamen denizanalarıyla beslenir ve göçlerini denizanası popülasyonlarının yoğunlaştığı dönemlerle aynı zamana denk getirirler. Denizanası ve deniz kaplumbağası gözlemleriniz, bu türleri ve sularımızı nasıl kullandıklarını takip etmemize yardımcı olur.
Somon ve bazı kaya balıkları gibi balıkların da denizanasıyla beslendiği tespit edilmiştir ve son araştırmalar, penguenler, albatroslar ve ton balıkları da dahil olmak üzere birçok başka türün de denizanası yediğini göstermektedir. Ringa balığı, hamsi ve deniz kuşları gibi bazı türler de, normal avlarını bulmakta zorlandıklarında denizanasını diyetlerine dahil ederler.

Denizanası, yaşam döngüsünün evresine bağlı olarak, yaşamları boyunca iki farklı şekilde ürer.
Yaşam döngülerinin başında, denizanası polip olarak adlandırılır ve kendilerini ikiye bölerek eşeysiz olarak ürerler. Her iki polip de daha sonra medüz adı verilen yetişkinlere dönüşür.
Yetişkin denizanası, sperm veya yumurtalarını genellikle şafak veya alacakaranlıkta doğrudan suya bırakır. Döllenmiş yumurtalar daha sonra planula adı verilen serbest yüzen larvalara dönüşür. Bu larvalar kayalara yerleşerek polip haline gelir ve döngü tekrarlanır.

Cubozoa (Zehirli denizanaları)
Scyphozoa (Büyük denizanaları)

Denizanaları bilimde her geçen gün daha önemli bir rol oynamaktadır. Çoktan 1960lı yıllarda Japon bilim insanı biyokimyacı Osamu Shimomura tarafından Aeuquorea Victoria adlı denizanası türünde keşfedilen yeşil floresan proteini (GFP, ing.: "Green fluorescent protein") incelendi ve bu protein 1990lı yıllardan bu yana moleküler biyoloji ve hücre biyolojisinde çok büyük bir role sahiptir.

Doğu Akdeniz, genellikle Levanten Denizi çevresindeki ülkeler olarak tanımlanan Akdeniz'in yaklaşık doğu yarısı veya üçte biri için kullanılan gevşek bir tanımdır.
Genellikle bu denizin tüm kıyı bölgelerini kapsar, denizle bağlantılı topluluklara ve iklimsel olarak büyük ölçüde etkilenen karalara atıfta bulunur. Türkiye'nin ana bölgesi olan Anadolu'nun güney yarısını, daha küçük olan Hatay ilini, Kıbrıs adasını, Yunan On İki Adalar'ını ve Mısır, İsrail, Ürdün, Suriye ve Lübnan ülkelerini kapsar.
En geniş kullanımıyla Libya Denizi, dolayısıyla Libya; Ege Denizi, dolayısıyla Doğu Trakya, Yunanistan anakarası ve adaları; ve Akdeniz'in merkezi bir bölümü olan İyon Denizi, dolayısıyla Güneydoğu Avrupa'daki güney Arnavutluk, batıda İtalya'nın en uzak güneydoğu kıyılarına kadar uzanır. Ürdün iklimsel ve ekonomik olarak bölgenin bir parçasıdır.

Doğu Akdeniz bölgesi genellikle iki şekilde yorumlanır:

Tarihsel olarak bağlı komşu ülkeler, Balkanlar ve Yunanistan adaları da dahil olmak üzere Levant.
Kıbrıs adası (Levant olarak da bilinir), Mısır, On İki Ada ve Anadolu ile Suriye bölgesi.

Doğu Akdeniz ülkeleri ve bölgeleri arasında Kıbrıs, Türkiye (Anadolu), küçük Hatay ili, Yunan On İki Adalar'ı ve Lübnan, Suriye, Filistin, İsrail, Ürdün ve Mısır yer almaktadır.
Kuzeydoğu Akdeniz, Büyük Balkanlar için kullanılan bir terim olarak basılmıştır: Arnavutluk, Bosna-Hersek, Bulgaristan, Hırvatistan, Yunanistan, Slovenya, Kuzey Makedonya, Sırbistan, Kosova, Karadağ, Romanya. 2019'da beş yazarlı, istatistik açısından zengin bir çalışma, diğerlerinin Karadeniz'in ekonomisi ve tarihiyle daha fazla ilişkilendirdiği Moldova ve Ukrayna'yı da eklemeye çalıştı. Bu terim, esasen "Balkanlaşma" kelimesini yaftalayanlar tarafından Balkan yarımadası için kullanılan ve Doğu Akdeniz'deki diğer çatışmalarla paralellikler öne süren karmaşık bir örtmecedir.
DSÖ Doğu Akdeniz Bölge Ofisi, Doğu Akdeniz'in yanı sıra bitişik Afrika-Avrasya'nın diğer Müslüman çoğunluklu bölgelerini de kapsamaktadır: Orta Doğu, Kuzey Afrika, Afrika Boynuzu ve Orta Asya.

Büyük Suriye
Bereketli Hilal
Yakın Doğu
Antik Yakın Doğu
Doğu Akdeniz Üniversitesi
Akdeniz ülkeleri listesi
Akdeniz Havzası

Edremit Körfezi, Anadolu'nun Ege Denizindeki en kuzey körfezi ve aynı zamanda körfez kıyısını oluşturan Kaz Dağı ve Madra Dağları arasında kalan bölgeye verilen isim. Papalina avcılığı ve zeytinyağı üretimiyle bilinir. Kıyı şeridi yazlık tipi konutlarla çevrilmiştir. Adını, bölgenin en büyük yerleşim yeri olan Edremit'ten alır.

Körfez, Biga Yarımadasında yer alan Kazdağı, Midilli Adası ve Madra Dağları arasındadır. Ege Denizine batıda Müsellim Boğazı ve güneyde Dikili Boğazı(veya Midilli Boğazı) ile bağlıdır. Karada sınırları Baba Burnu ile başlar, güneyde Ayvalık, Sarımsaklı ile biter.
Bölge Balıkesir ve Çanakkale illeri arasındadır. Küçükkuyu-Altınoluk arasındaki, Mıhlı çayı iki il arasındaki sınırdır. Çanakkalede Ayvacık, Balıkesir'de ise Edremit, Burhaniye, Gömeç, Ayvalık ve iç kısımdaki Havran ilçeleri körfez bölgesini oluşturur.
Çanakkale ve Balıkesir illerinin merkezleri Marmara Bölgesinde iken, Edremit Körfezi tamamen Ege Bölgesinin, Kıyı Ege Bölümünde yer alır. Körfezin Çanakkale kıyıları, coğrafî bölge ayırımlarında Ege Bölgesine sınırını oluşturur. Kuzeydeki Kaz Dağları tarafında rakım artıkça Marmara Bölgesine girilir.

Baba Burnu, Asya'nın en batı ucu ve Edremit Körfezinin başlangıcı
Sivrice Koyu, Sivrice Köyü yakınları
Sivrice Burnu
Kadırga Koyu, Behramkale Köyü yakınları
Karaburun
Bağlar Burnu(Kum Burnu), Pelitköy Beldesi
Gemi Yatağı Koyu
Bozburun, Karaağaç Beldesi, Artur tatil sitesi
Ayvalık Adaları

Merkezi deniz kıyısındaki ya da zamanla deniz kıyısına kaymış, önemli yerleşim yerleri

Babakale, Ayvacık
Behramkale
Küçükkuyu, Ayvacık
Altınoluk, Edremit
Akçay, Edremit
Ören, Burhaniye
İskele,Burhaniye
Pelitköy,Burhaniye
Karaağaç, Gömeç
Gömeç
Alibey Adası (Cunda)
Ayvalık
Sarımsaklı

Edremit Körfezi, antik olarak Troas, Misya ve Aiolis bölgelerinin kesişimindedir. Bölgedeki en eski kalıntıda Havran ilçesinde İnboğazı Mağarasındadır, yaklaşık MÖ 50.000 yılına tarihlendiriliyor. Thebai ve Lyrnessos körfezin en eski ve önemli şehirleridir. Bu yüzden bölge için Thebai ovası adı da kullanılır. Bu iki şehir, İlyada da çok sık karşımıza çıkar. Şehirler, Troya savaşına giden Akhalar tarafından yağmalanır. Hektor'un eşi Thebai kralı Eeiton'un kızıdır. Aşilin uğruna savaşı bıraktığı kızda bölgedeki bir Apollon rahibinin kızıdır. Bölge daha sonra önce Midilliden gelen Aioller tarafından kolonileştirilir. Sonra sırasıyla Lydialılar, Persler, İskender İmparatorluğu, Bergama Krallığı ve Romaya bağlanır. Roma ve Bizans zamanında özellikle Adramytteion kenti öne çıkar. Burada bir piskoposluk merkezi bile kurulur. Bizanstan sonra da Selçuklu, Karesi Beyliği ve Osmanlılar bölgeye egemen olur. Kurtuluş Savaşında körfezin kuzeyi boğazlar bölgesine ait tarafsız kısımda yer alırken güneyi Yunanlara vadedilmiş.

Bölgenin ekonomisi zeytincilik ve turizme dayanır. Türkiye'deki zeytin ağaçlarının yaklaşık %10 bu bölgededir. Bu ağaçlardan üretilen 260.000 ton zeytinin %15-20 sofralık olarak, kalanında zeytinyağına dönüştürülerek kullanılır. Bu 45.000 ton zeytinyağı demektir, yani Türkiye'nin zeytinyağ üretiminin %28'ine denk gelir.

Altın bölgedeki önemli madenlerin başında gelir. Havran da altın madenciliği, Roma ve daha eski dönemlere kadar uzanır. İsmi de altından gelir. Modern altın madenciliği bu ilçenin Büyükdere ve Küçükdere köylerinde kapılmıştır. 2010 yılında son verilen madencilik faaliyetleri sonrasında bölge rehabilite edilmiştir. Günümüzdeki altın arama çalışmaları Kaz Dağı'nda sürmektedir. Ayrıca Ayvalık'ın güneyindeki Tuzla'da tuz çıkarma işlemleri yapılmaktadır.
Bölgenin rezerv açısından önemli bir madeni de demirdir. Edremit-Eymir bölgesinde bulunur. Bunun dışında, Ayvacık'taki uranyum, Edremit'teki gümüş rezervleri bölgenin diğer madenleri olarak sıralanabilir.

Bölgenin türistik yerleri; Hasanboğuldu mesire yeri, Sutüven Çağlayanı Şahindere kanyonu, Kazdağı Millî Parkı, Kazdağı Zirvesi, Assos antik kenti, Antandros antik kenti, Şeytan Sofrası, Mıhlı Çayı Şelalesi, Tahtakuşlar Etnografya Müzesi, Babakale köyü-Osmanlı Kalesi, Adatepe köyü-Zeus Sunağı ve Alibey (Cunda) adası sayılabilir. Turizm açısından bölgede daha çok yerli turist bulunur. Ama son zamanlarda Midilli ve Ayvalık arasındaki düzenli feribot seferleri ile başta Ayvalık olmak üzere bölgede Yunan turist de görülebilir.

Türkiye'deki körfezler listesi

Farsça veya Persçe (فارسی: Fârsi; پارسی: Pârsi Farsça telaffuz: [fɒːɾˈsiː]), Hint-Avrupa dillerinin İran dilleri koluna ait bir batı İran dilidir. Başta İran olmak üzere, kuzeyde Rusya ve Azerbaycan, doğuda Afganistan ve Tacikistan, Orta Asya'da Özbekistan ve Basra Körfezi üzerinde Kuveyt, Irak ve Bahreyn gibi ülkelerde 100 milyonun üzerinde kişi tarafından konuşulmaktadır. Antik Pers halkının konuştuğu dilden türemiştir.
Farsça ve lehçeleri İran, Afganistan, Tacikistan ve Rusya'da (Dağıstan) resmî dil statüsündedir. İran, Afganistan, Tacikistan, Özbekistan, Rusya, Azerbaycan ve Kuveyt ve Irak gibi Basra Körfezi ülkelerinde 100 milyondan fazla kişinin anadili Farsçadır. Hindistan ve Pakistan başta olmak üzere diğer ülkelerde de bir o kadar daha kişinin bu dili konuştuğu tahmin edilmektedir. 2006 yılında UNESCO'ya Farsçayı da "Uluslararası Ana Dil" statüsündeki dillerden biri olarak seçmesi önerilmiştir.Farsça tarih boyunca Batı Asya, Orta Asya ve Güney Asya merkezli çeşitli imparatorluklar tarafından prestijli bir dil olarak kullanılmış ve kabul edilmiştir.
Modern Farsça ise Sasani İmparatorluğu'nun (MS 224-651) resmi dili olan Orta Farsça ve ondan önce Birinci Pers İmparatorluğu'nda (MÖ 550-330) kullanılan Eski Farsçanın devamıdır. Antik Pers halkının konuştuğu İran'ın güneybatısındaki Pars (Persia) bölgesinde ortaya çıkmış ve türemiştir. Dilbilgisi birçok Avrupa dilinin dil bilgisine benzerdir.
Farsça, yüzyıllar boyunca Orta Asya, Güney Asya ve Orta Doğu'da prestijli bir kültür dili olmuştur ve komşu ülkelerin dillerini, özellikle de Orta Asya, Kafkasya ve Anadolu'daki Türk dillerini etkilemiştir. Arapça ve Mezopotamya dilleri üzerindeki etkisi ise daha azdır. Farsça, İslam Dünyası'nın ikinci kültürel dilidir. İslam klasiklerinin özellikle tasavvufla ilgili olanları bu dilde yazılmıştır. Şiirsel ve melodik ağırlığı olan bir dildir. Batıda Osmanlı İmparatorluğu, Güney Asya'da Babür İmparatorluğu ve Afganistan'daki Peştunlar gibi anadili olmayanlar tarafından da resmi olarak bir bürokrasi dili olarak kullanılmıştır.
İngiliz sömürgeciliğinden beş yüz yıl önce Hindistan ve civarında ikinci dil olarak yaygın bir şekilde kullanılmaktaydı. Güney Asya'da kültür ve edebiyat dili kabul edilmişti. Moğol İmparatorluğu zamanında ise resmî dil oldu. Farsçanın bölgedeki tarihsel etkilerinin kanıtı Hindustânî, Keşmirce, Pencapça, Sindhî, Güceratça, Bengalce ve hatta Telugu dilleri üzerindeki süregelen etkisinden ve bölgede İran edebiyatının hâlâ sevilmesinden anlaşılabilir. Özellikle Urduca, Farsçanın Arapça, Türkçe ve Güney Asya'nın bölgesel dillerinin kombinasyonudur. Babür İmparatorluğu'nun Müslüman bölgelerinde yoğun bir şekilde kullanılmıştır.

Farsça kelimesi, Orta Farsçadaki Pārsīg (𐭯𐭠𐭫𐭮𐭩𐭪) kelimesinden gelmektedir. Bu kelime, "Pārs" kelimesine -īg sıfat ekinin eklenmesi sonucu ortaya çıkmıştır ve "Pārs" [ça]" anlamına gelmektedir. Pārs, Farsçanın ortaya çıktığı İran'ın güneybatısındaki Fars eyaletidir. Eski Farsçada Parseh (𐎱𐎠𐎼𐎿) denmekteydi. İslam sonrası Arapçada "p" harfinin bulunmamasına bağlı olarak önceleri Pārsī olarak adlandırılan dil Fārsī olarak söylenmeye başlamıştır. Farsça, M.Ö. 550-330 yılları arasında İran'da hüküm süren Parsa halkının konuştuğu dilden gelmektedir. Osmanlı'da Fârisî, Farsî, Parsça, Parsî olarak adlandırılmıştır. Pers İmparatorluğunun resmî dili olduğu dönemde imparatorluk sınırları içerisinde çok geniş bir bölgede konuşulmaktaydı. 18. yüzyılda İngilizler yasaklayana kadar Hindistan'daki mahkemelerde resmî dildi. Delhi'deki Kızıl Kale'nin duvarlarında şu cümle yer alır:
"Agar ferdôs dar cahân ast hamîn ast o hamîn ast o hamîn ast"
(Eğer dünyada cennet varsa; buradadır, buradadır, buradadır!)
Arapça'da "p" harfi olmadığından Farsî şeklinde telaffuz edilmeye başlanmıştır. Farsça büyük değişime uğrayarak günümüzdeki hâlini almıştır.

İran dilleri genel olarak Eski (Antik), Orta ve Yeni (Modern) olmak üzere üç döneme ayrılmaktadır. Bu dönemler İran tarihinin üç dönemine denk gelmektedir. Antik dönem, kabaca milattan önceki döneme (kabaca Ahameniş İmparatorluğu dönemi), orta dönem ise Sasani İmparatorluğu döneminde denk gelmektedir. Yeni dönem, günümüze kadar olan dönemdir. Farsça İran dillerinin bu üç dönemine ait özellikleri taşıdığı belgelenen tek İran dilidir. Bu noktada Farsça şu şekilde kategorize edilebilir:

Eski Farsça
Orta Farsça
Klasik Farsça
Çağdaş Farsça

Farsça İran bölgesinde doğmuştur. İran'ın İslamlaşması sonucunda Arapçadan, Türkler'le olan siyasi ilişkiler ve bölgedeki Türk hakimiyeti sonucunda da Türkçeden etkilenmiştir. Farsça, Hint-Avrupa Dil Ailesinin Asya kolunda yer alır ve diğer Hint-Avrupa Dilleri ile önemli ölçüde benzerlik gösterir. Dil bilgisi ve dil yapıları başlıca sebepleridir. Dillerinin yarı çekimli bir dil olması ve Proto-Hint Avrupa dilinden gelmiş olması buna bir nedendir. Farsça, Hint-Avrupa dil ailesinde yer almasına rağmen Farsçada sözcük bükümlemeleri yalnızca eylemlerdeki geniş zaman ve emir kiplerinde görülür (bu durumlar İlk Çağ dönemi Farsçasından kalmadır); yani Arapça, İngilizce ve Almancada sık görülen sözcük bükümlemeleri Farsçada ender olarak görülür. Farsçada geniş zaman ve emir kipi dışındaki zaman çekimlemelerin hepsi ekler yoluyla yapılır. Ayrıca Farsçada sözcük türetimi sırasında da eklerden yararlanır; ancak Farsçada ekler sözcüğün başına, ortasına ve sonuna konur. Farsça, gramer yapısı açısından eklemeli bir dildir. Ayrıca Farsça, Hint-Avrupa Dilleri'ne ait olup eklemeli dillerin özelliğini gösteren dillerden birisidir. Ayrıca Farsçada Almanca, Fransızca ve İngilizce gibi Avrupa dillerinin gramerinde görülen sözcük cinsiyetlerine de rastlanmaz, ancak Eski Farsçada vardır.

Eski Farsçaya ait en eski kayıtlar M.Ö. 1000'li yıllara kadar dayanır. Bilinen Eski Farsça İran Platosu'nun güneybatısındaki topraklarda (bugünkü Fars Eyaleti) gelişmiştir. Eski Farsçaya dair bilinen en eski örnek ise M.Ö. 500'lerde Ahameniş İmparatorluğu döneminde yazılmış olan Behistun Yazıtları'dır. Eski Farsça, önceleri çivi yazısıyla yazılmış daha sonra da Pehlevi Alfabesi ile yazılmaya başlanmıştır. Antik İran'da konuşulmuş ve Ahameniş İmparatorluğu'nun resmî dillerinden biri olmuştur. Bugün sadece taş üzerine oyulmuş örnekleri kalmıştır. Farsçada fiilin genellikle cümle sonunda bulunması kuralının bu devirde de bulunduğu belirtilmektedir. Eski Farsçada günümüz Farsçasından farklı olarak eril, dişil ve nötr olmak üzere üç dilbilgisel cinsiyet bulunmaktaydı.
Eski Farsçaya ait kalıntılar İran, Romanya (Gherla), Ermenistan, Bahreyn, Irak, Türkiye ve Mısır'da bulunmaktadır. Eski Farsça, belgelenmiş en eski Hint-Avrupa dillerinden biridir.

Sasaniler döneminde konuşulan ve "Pehlevice" olarak da bilinen Farsçadır. Zerdüştlükle ilgili birçok yazılı belge bu dildedir. Bundahish, Arda Virafname, Mainu Khared, Pandnameh Adorbad Mehresfand bu belgelerden bazılarıdır.
Orta Farsçadan Yeni Farsçaya geçiş, üç Orta Çağ İran hanedanı olan Tahiriler (820–872), Saffariler (860–903) ve Sâmânîler (874–999).döneminde tamamlanmıştır.

Yeni Farsça ya da Modern Farsça geleneksel olarak üç aşamaya ayrılmaktadır:

Erken dönem Yeni Farsça (8. ve 9. yüzyıllar)
Klasik Farsça (10 ila 18. yüzyıllar arası)
Çağdaş Farsça (19. yüzyıldan günümüze kadar olan dönem)
Farsçanın morfolojisi ve daha az ölçüde olmakla birlikle kelime hazinesi nispeten aynı kaldığı için, Erken Dönem Yeni Farsça, Çağdaş Farsça konuşanlar için büyük ölçüde anlaşılırdır.

Arap alfabesiyle yazılan erken dönem Yeni Farsça metinler ilk olarak 9. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Erken dönem Yeni Farsça doğrudan Sasani İmparatorluğu'nun (224-651) resmi, dini ve edebi dili olan Orta Farsçanın soyundan gelmektedir.

Klasik Farsçanın kökeni çok belirgin değildir. Kelime kökleri ülkenin değişik kesimlerinde konuşulan dillerden alıntıdır; ama kelimelerin çoğunluğunun kökü "Eski Farsça", "Pahlavî" ve Avestadandır. Klasik yazımlarda ve şiirlerde kendini gösterir. 
İran edebiyatının en büyük şairlerinden biri olarak kabul edilen Firdevsî, bu dili Arap istilacılardan korumak için 30 yıl acı çektiğini ve neredeyse dilin kaybolma noktasında olduğunu şöyle belirtir:

Otuz yıl çok acı ve zorluk çektimFarsça ile Acem'i (İran'ı) dirilttim
Bási ránc bordam dar in sâlı sî, ácam zénde kardám bedin Pârsî.  Firdevsî
Daha sonraları Moğollar, İran'ı işgal ettiği zaman Fars kültürünü, dilini ve edebiyatını geniş bir alana yaydılar. Hindistan'da mahkeme dilini Farsça yaptılar.
Avrupa dillerinden gelen kelimelerin Farsçada tam karşılığı olmadığından bir durumu ya da ürünü tasvir etmek için aynen alınmıştır. Teknik olmayan bazı kelimeler de, örneğin; mersi (teşekkür) dile yerleşmiştir.

Çağdaş Farsça dönemi 19. yüzyıl ile birlikte ortaya çıkmıştır. Bu yüzyılda Kaçar Hanedanı döneminde Farsçanın Tahran'da konuşulan ağzı ön plana çıkmıştır. Bu dönemde Farsçada halen önemli miktarda Arapça kelime mevcuttu, ancak bu kelimelerin çoğu Farsça fonolojisi ve grameriyle bütünleştirilmiş durumdaydı. Ayrıca Kaçar yönetimi altında, özellikle teknolojik olmak üzere, çok sayıda Rusça, Fransızca ve İngilizce terim Farsçaya girmiştir. Fars dilinin yabancı kelimelere karşı korunmasının gerekliliğine ve Farsça yazımın standartlaştırılmasına yönelik ilk çalışmalar, 1870'li yıllarda Kaçarlar döneminde Nasıreddin Şah döneminde başlamıştır. Nasıreddin Şah'tan sonra Muzaffereddin Şah tarafından 1903 yılında ilk Farsça kurumunun kurulmasına karar verilmiştir (Ferhengistan). Kurum, kelime türetmede kabul edilebilir kaynaklar olarak Farsça ve Arapçayı kullanmıştır. Kurumun kuruluşunun nihai amacı, kitapların yanlış kelime kullanımıyla basılmasını önlemekti. Kurum "demiryolu" için kullandığı rāh-āhan (Farsça: راه‌آهن) gibi kelimeyi Farsçaya kazandırmıştır.1911'de Farsçaya yönelik başka bir encümen kurulmuş ve Farsça sözcükler Bilimsel Encümen Lügatı (Lugat-e Encumen-e Elmi) adlı bir sözlükte derlenmiştir. Bu sözlük daha sonra tamamlanıp Katouzian Sözlüğü (Ferheng-e Katuziyan) olarak yeniden adlandırılmıştır. 1935 yılında Pehleviler döneminde Farsçanın resmi dil otoritesi olan ve Farsç

Fas, resmî adıyla Fas Krallığı, Kuzey Afrika'nın Mağrip bölgesinde yer alan bir ülkedir. Kuzeyde Akdeniz'e, batıda Atlantik Okyanusu'na kıyıları vardır ve doğuda Cezayir ile kara sınırları bulunur; kuzeyde, İspanya kontrolündeki birkaç küçük ada ile birlikte hak iddia ettiği İspanyol yerleşim bölgeleri Sebte, Melilla ve Peñón de Vélez de la Gomera; ve güneyde, 1975'ten beri Fas tarafından kısmen işgal edilen tartışmalı Batı Sahra bölgesi ile sınır komşusudur. Fas ayrıca, tartışmalı Batı Sahra bölgesi üzerinden Moritanya ile de sınır paylaştığını iddia etmektedir. Nüfusu yaklaşık 37 milyondur. İslam hem resmi hem de baskın dindir, Arapça ve Berberi ise resmi dillerdir. Ayrıca Fransızca ve Arapçanın Fas lehçesi yaygın olarak konuşulmaktadır. Fas kültürü, Arap, Berberi, Avrupa (özellikle Endülüs) ve Afrika kültürlerinin bir karışımıdır. Başkenti Rabat, en büyük şehri ise Kazablanka'dır.
Fas'ı oluşturan bölge, 300.000 yıldan fazla bir süre önce Paleolitik Çağ'dan beri yerleşim görmüştür. İdrisid Hanedanı, 788 yılında I. İdris tarafından kurulmuş ve Fas daha sonra bir dizi bağımsız hanedan tarafından yönetilmiştir. 11. ve 12. yüzyıllarda, Almoravid ve Almohad hanedanları döneminde, İber Yarımadası'nın ve Mağrip'in büyük bir bölümünü kontrol ederek bölgesel bir güç olarak zirveye ulaşmıştır. 7. yüzyıldan beri Mağrip'e yapılan yüzyıllar süren Arap göçü, bölgenin demografik yapısını değiştirmiştir. 15. ve 16. yüzyıllarda Fas, Portekiz'in bazı toprakları ele geçirmesi ve Osmanlı İmparatorluğu'nun doğudan müdahale etmesiyle egemenliğine yönelik dış tehditlerle karşı karşıya kalmıştır. Marinid ve Saadi hanedanları yabancı egemenliğine karşı direndi ve Fas, Osmanlı egemenliğinden kurtulan tek Kuzey Afrika ülkesi oldu. Saadi hanedanı, 16. yüzyılın sonlarında Songhay İmparatorluğu'nu fethederek topraklarını genişletti. Ülkeyi günümüze kadar yöneten Alevi hanedanı, 1631'de iktidarı ele geçirdi ve sonraki iki yüzyıl boyunca Batı dünyasıyla diplomatik ve ticari ilişkilerini genişletti. Fas'ın Akdeniz ağzına yakın stratejik konumu, Avrupa'nın ilgisini yeniden çekti. 1912'de Fransa ve İspanya ülke üzerinde himaye kurdu ve Tanca'yı uluslararası bölge olarak belirledi; Sultan ise sömürge kontrolü altında sınırlı yetkiye sahip resmi hükümdar olarak kaldı. Sömürge yönetimine karşı aralıklı isyanlar ve ayaklanmaların ardından Fas, 1956'da V. Sultan Muhammed'in liderliğinde bağımsızlığını yeniden kazandı ve birleşti.
Bağımsızlığından bu yana Fas nispeten istikrarlı kaldı. Afrika'nın beşinci büyük ekonomisine sahip ve hem Afrika'da hem de Arap dünyasında önemli bir etkiye sahip; Küresel ilişkilerde orta güç olarak kabul edilir ve Arap Birliği, Arap Mağrip Birliği, Akdeniz Birliği ve Afrika Birliği üyesidir. Afrika'da İnsani Gelişme Endeksi'nde yüksek sıralarda yer alan az sayıdaki ülkelerden biridir ve Afrika'nın önde gelen sanayi ekonomisidir. Fas, seçilmiş bir parlamentoya sahip üniter yarı anayasal bir monarşidir. Yürütme Fas Kralı ve başbakan tarafından gerçekleştirilirken, yasama yetkisi parlamentonun iki meclisine aittir: Temsilciler Meclisi ve Danışmanlar Meclisi. Yargı yetkisi, yasaların, seçimlerin ve referandumların geçerliliğini inceleyebilen Anayasa Mahkemesi'ndedir. Kral, özellikle ordu, dış politika ve dini işler üzerinde geniş yürütme ve yasama yetkilerine sahiptir; kanun gücünde olan kararnameler çıkarabilir ve ayrıca başbakan ve anayasa mahkemesi başkanına danıştıktan sonra parlamentoyu feshedebilir. Fas, hibrit bir rejim olarak sınıflandırılıyor ve The Economist Demokrasi Endeksi'ne göre 2025 yılı itibarıyla Arap dünyasında bu tür sistemlerin önde gelenlerinden biri olarak sıralanıyor.
Fas, kendi kendini yönetmeyen Batı Sahra topraklarının mülkiyetini iddia ediyor ve bu toprakları Güney Eyaletleri olarak adlandırıyor. 1975 yılında, İspanya'nın bölgeyi sömürgecilikten kurtarmayı ve kontrolünü Fas ve Moritanya'ya devretmeyi kabul etmesinin ardından, bu güçler ile yerel halkın bir kısmı arasında gerilla savaşı çıktı. 1979'da Moritanya bölge üzerindeki iddiasından vazgeçti, ancak savaş devam etti. 1991'de bir ateşkes anlaşmasına varıldı, ancak egemenlik sorunu çözümsüz kaldı. Bugün Fas, bölgenin yaklaşık üçte ikisini işgal ediyor ve anlaşmazlığı çözme çabaları bugüne kadar siyasi çıkmazı kıramadı.

Tam Arapça ismi el-Memleketü'l-Mağribiyye (المملكة المغربية "Batı Krallığı")'dır. Genellikle el-Mağrib (المغرب "Batı") ismi kullanılır. Tarihî referanslarda, Orta Çağ Arap tarihçileri ve coğrafyacılar, Fas'ı el-Mağribü'l-Aḳṣâ (المغرب الأقصى "En Uzak Batı") olarak anmışlardır. Aynı şekilde Cezayir için el-Mağribü'l-Evsaṭ (المغرب الأوسط "Orta Batı") ve Tunus için de el-Mağribü'l-Ednâ (المغرب الأدنى "Yakın Batı") denmiştir.
"Morocco" kelimesi; Latince'deki "Morroch" kelimesinden gelir. Morroch, Latince'de Murabıtlar ve Muhavvidler'in başkentleri olan Marakeş'e verilen isimdir. İranlılar "Marrakech" ve Türkler de antik İdrisî ve Marinî başkent Fes'ten dolayı bu ülkeye Fas demişlerdir.
Marakeş ismi büyük ihtimâlle Berberice'de Tanrı'nın Toprakları anlamına gelen Mur-Akush kelimesinden gelmektedir.

Bugünkü Fas topraklarındaki ilk yerleşimler Cilalı Taş Devri'ne tarihlenen MÖ 8000 yıllarından kalma, Capsian kültürüne ait kalıntılara aittir. Kalıntılar, o devirde Fas'ta büyük bir kuraklık yaşandığını göstermektedir.
Birçok teorisyen, Berberîlerin ataları olarak kabul ettikleri Amazigh adında bir halkın bu devirde var olduğuna inanır. Büyük ihtimalle, bu halkın Fas topraklarına gelişi ve bu topraklarda tarımın başlaması aynı tarihlerdir. Daha sonraları, klasik dönemde Fas, Mauretania olarak anılmaya başlanmıştır.

Kuzey Afrika ve Fas, Akdeniz uygarlığına erken klasik dönemde Fenikeli tüccarlar ve koloniler sayesinde -oldukça yavaş ve geç- dahil olmuştur. Fenikelilerin gelişiyle, Akdeniz'in bu stratejik köşesi Roma'nın ilgi alanına girmiş ve kısa süre sonra da bu bölge Mauretania Tingitana adıyla Roma'ya dahil olmuştur. 5. yüzyılda bölge Vandallar ve Vizigotların eline geçti. Bunu, Bizans idaresi izledi. Ancak hiçbirisi, Fas'ın yüksek dağlarındaki Berberîleri hüküm altına alamadılar.

Müslümanların Mağrip'i ele geçirmesi 7. yüzyılda meydana geldi. Emevîler gücünün doruğundayken, Fas'taki ilk ele geçirmeyi Şam Emevileri'nin hizmetindeki bir komutan olan Ukbe bin Nafi komutasındaki İslam ordusu yaptı. 670 yılındaki bu ilk ele geçirmenin ardından Ukba ibn Nafi'nin halefleri ilerleyen dönemde Fas'ın tamamını kontrolleri altına aldılar ve 683 yılında ülkeye "Maghreb al Aqsa" (En Uzak Batı) adını verdiler. Uygulanan asimilasyon yaklaşık olarak bir asır sürdü.
Fas'ın Arap ve İslam hâkimiyetine girmesinden sonra, yedinci asır boyunca, Arap kültürünün etkisi altında kalmış olan Berberîlerin büyük çoğunluğu; Arapların kıyafet geleneklerini, kültürlerini ve İslam dinini benimsediler. Devletlerini bu kültüre göre şekillendirip, ilk örneklerini Nekor ve Bergavata devletleriyle verdiler. Ancak bu devletlerin kuruluşları uzun iç savaşları da beraberinde getirdi. İdrisî Hanedanı'nın kurucusu olan İdris ibn Abdallah, ülkenin Bağdat'taki Abbasi halifeleriyle ve Endülüs Emevîleriyle olan bağını kopardı ve yollarını ayırdı. İdrisîler Fes şehrini alıp, bu şehri başkent haline getirdiler ve Fas bir bilim kültür merkezi ve bölgesel bir güç haline geldi.
İdrisîler'in ardından Arap göçmenler Fas'taki politik güçlerini yitirdiler. Berberîler yönetimleri şekillendirmeye başladılar ve yeniden ülkenin hakim gücü haline geldiler. Fas, bu Berberî yönetimleri zamanında belki de tarihteki en parlak dönemini yaşadı. Arap İdrisîler 11. yüzyılda tehcir edildiler. Murabıtlar, Muvahhidler, daha sonra Merinîler ve son olarak Saadîler; Kuzeybatı Afrika'nın büyük bölümünü, Müslüman İberya'yı ve Endülüs'ü içine alan büyük devletler kurdular.

Saadîler'in ardından Alevî Hanedanı yönetime geldi. Bu sıralarda Fas, İspanya ve Osmanlı'nın nüfuz mücadeleleri ile baskılarına mâruz kalıyordu. Alevî Hanedanı kısa süre için, kendisinden önce gelen hânedanlara nazaran daha küçük bir alanda, sessiz bir zenginlikte hüküm sürdüler ve pozisyonlarını korudular. 1684 yılında Tanca'yı ilhâk ettiler. Hânedanın başındaki İsmail ibn Şerif, yerel güçlere karşı birleşik bir krallığı savundu ve bunu da gerçekleştirdi.

15. yüzyılda, Atlantik kıyılarındaki başarılı Portekiz saldırı ve istilâları Fas'ı derinden etkilememişti. Napolyon Savaşları'nın ardından gittikçe İstanbul'dan bağımsız hareket etmeye başlayan Mısır ve Kuzey Afrika ile Beylerin hükmü altındaki korsanlar Avrupa için kolonicilik bakımından cazip hale geldiler. İlk olarak Fransa, 1830'lu yılların başlarında Fas ile ciddi şekilde ilgilenmeye başladı. Birleşik Krallık'ın Fas'taki Fransız nüfûzunu 1904 yılında tanıması Alman İmparatorluğu'nu kızdırdı. Haziran 1905 krizi Algeciras Konferansı'nda çözüldü. Buna göre, 1906 yılında Fransa'nın özel durumu tanındı ve Fas'ın geleceği Fransa ile İspanya'nın ortak kararlarına bırakıldı. İkinci Fas Krizi Berlin tarafından çıkarıldı ve Avrupa büyük güçlerinin arasını açtı. Krizin ardından imzalanan Fes Antlaşması'yla Fas tam olarak bir Fransız sömürgesi haline geldi ve Kuzey ile Güney Sahra sınır bölgeleri İspanya'ya bırakıldı.

1963'te Cezayir'in Atlas okyanusuna bir çıkış koridoru istediği için Fas ile Cezayir arasında La guerre des sables diye bilinen ve beş ay süren Kum Savaşı yaşandı.

Fas, Afrika'nın kuzeybatısında bir ülkedir. Atlantik okyanusu kıyıları Cebelitarık boğazı ile Akdeniz kıyılarını ayırır. Güneyinde tartışmalı Batı Sahra bölgesi ile güney ve güneydoğusunda Cezayir bulunmaktadır. Batısında atlantik kıyılarına yakın Kanarya Adaları ve Madeira Adaları bulunmaktadır. Kuzeyinde Cebelitarık İspanya'yı Fas'tan ayırır.
Başkenti Rabat'tır. Büyük şehirleri Kazablanka, Agadir, Fez, Marakeş, Meknes, Tetouan, Tanca, Oujda, Ouarzazate ve Laayoune'dir (Batı Sahra).

Afrika'da bulunan sıra dağ dizisi olan Atlas Dağları kıtanın kuzeybatısında Fas'tan başlayarak, Cezayir ve Tunus ülkelerine uzanır. Dağlar Fas'ın üçte ikisini kaplar ve yüksek doruklara erişir. 4.000 metreyi geçen dorukları bulunur. Ce

Fethiye körfezi, güneybatı Türkiye kıyılarında, Teke Yarımadası'nın batısında yer alan Akdeniz körfezi. Fethiye ve Göcek körfez kıyılarındadır. Adını doğu kıyılarında antik  Telmessos yerine kurulan Fethiye ilçesinden alır.

Fethiye Körfezi; 36°39′- 36°37′ K enlemleri, 29°08′-29°05′ D boylamları arasındadır. D400 karayolu körfezin kuzey ve doğu kıyılarından geçmektedir. Fethiye'nin önündeki Şövalye Adası dalgakıran görevi yapar. Körfezin batısında KD-GB doğrultulu uzanan adalar, On İki Adalar olarak anılır. Başlıcaları; Tersane Adası, Domuz Adası, Zeytinli Adası, Yassı Adalar, Kızıl Ada, Şövalye Adası, Katrancı Adası, Delikli Adalar, Kızlan Ada.
Körfez 3. ve 4. jeolojik zamanlardaki tektonik hareketler sırasında çöken alanda oluşmuştur. Çöken vadi tabanlarını deniz suları doldurmuş, küçük yan akarsuların vadileride iç koylar (Göçek Koyu) oluşmuştur.

Göcek körfezi yat turizminde yoğun olarak tercih edilir. Telmessos antik kenti ve kaya mezarları, Cezayirli Camii turizm açısından önemlidir. Mübadelede boşaltılan Kayaköy yakın zamana ait turistik bir değerdir. Körfez içindeki Göçek koyu, Turunç Pınarı Koyu, Samanlık koyu, Boncuklu Koyu ve Kalemya Koyu görülmeye değerdir.

Körfez çevresinde Akdeniz iklimi hakimdir. 600 m yüksekliklere kadar maki toplulukları, daha yükseklerde kızılçam, sedir, karaçam ormanları görülür. Göcek, Küçük Kargı, İnlice çevresinde Sığla ağacı yetişir.

Karadan tüm körfezi çevreleyen 805.37 km²'lik alan 1990'da Fethiye-Göçek Özel Koruma Bölgesi ilan edilmiştir. Tarihi ve doğal güzellikleri, Caretta caretta'ların ürediği kumsalları, endemik sığla ağaçlarının korunması amaçlanmıştır.
Körfez kıyıları, adalar, kayalıklar nesli tehlikede olan Akdeniz fokunun üreme alanıdır.

Körfeze derelerin getirdiği tortulların körfezi sığlaştırmasını engellemek üzere derelerde ıslah çalışmaları yapılmaktadır.
Fethiye Körfezi, deprem alanıdır, 10 Haziran 2012 tarihinde, 6.0 şiddetinde deprem olmuştur. Deprem körfezde, Helen Yayı üzerinde gerçekleşmiştir.

Türkiye'deki körfezler listesi

Filistin, resmî adıyla Filistin Devleti (Arapça: دولة فلسطين, romanize: Devlet-ü Filestîn), Orta Doğu'da ve Batı Asya'da, Akdeniz kıyısındaki tarihî Kenan Bölgesi'nde bulunan ve Batı Şeria (İsrail-Ürdün sınırında) ile Gazze Şeridi'nde (İsrail-Mısır sınırında) belirtilen bölgelerde de facto olarak hüküm süren bir Arap devletidir. Devletin başkenti her ne kadar Doğu Kudüs olarak belirlense de Kudüs tamamen İsrail'in kontrolünde olduğu için başkenti Ramallah'ta yani Batı Şeria'da bulunmaktadır. Filistin toprakları 1948'den 1967'ye kadar Mısır ve Ürdün tarafından ele geçirilmişken 1967'deki Altı Gün Savaşı'ndan sonra ise İsrail tarafından ele geçirilmiştir. Şubat 2020 itibarıyla 5.051.493 nüfusla dünyada en çok nüfusa sahip 121. devlet olmuştur.
II. Dünya Savaşı'ndan sonra bölge İngiliz Mandası'ndan Birleşmiş Milletlere (BM) devredilmiş ve BM tarafından Yahudi, Arap ve uluslararası Kudüs Bölgeleri oluşturulmuştur. Bu bölünme Yahudiler tarafından kabul edilirken bölgedeki Arap devletler tarafından ise kabul edilmeyerek 14 mayıs 1948'de   İsrail Devleti'nin kurulmasıyla aynı gün ilk Arap-İsrail Savaşı başladı. Öte yandan 22 Eylül 1948'de Mısır tarafında bulunan Gazze'de bir Filistin Hükûmeti kuruldu. Ürdün hariç diğer Arap Birliği üyeleri tarafından tanındı. Hükûmet Filistin'in tamamını (İsrail, Ürdün'deki Batı Şeria, Gazze ve Kudüs bölgeleri) yönettiğini iddia etse de aslında sadece Gazze'yi yönetmekteydi. İsrail Altı Gün Savaşı sonucunda Mısır'dan Gazze ve Sina yarımadasını, Ürdün'den Batı Şeria'yı ve Suriye'den ise Golan Tepeleri'ni aldı.
Cezayir'de Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) Başkanı Yasser Arafat 15 Kasım 1988'de Filistin Devleti'nin kuruluşunu ilan etti. 1993'te Oslo Anlaşmalarının imzalanmasından bir yıl sonra, Batı Şeria ve Gazze Şeridi'ndeki A ve B bölgelerini yönetmek için Filistin Ulusal Otoritesi kuruldu. Gazze daha sonra İsrail'in Gazze'den çekilmesinden iki yıl sonra 2007'de Hamas tarafından yönetilecekti.
Filistin Devleti 157 BM üyesi tarafından tanınmaktadır ve 2012'den beri Birleşmiş Milletler'de üye olmayan bir gözlemci devlet statüsündedir. Filistin; Arap Birliği, İslam İşbirliği Teşkilatı, G77, Uluslararası Olimpiyat Komitesi ve diğer uluslararası organların bir üyesidir.

Filistin Mandası'ndan bu yana "Filistin" terimi, hâlihazırda İsrail Devleti, Batı Şeria ve Gazze Şeridi'ni kapsayan coğrafi alanla ilişkilendirilmiştir. "Filistin" teriminin ya da ilgili terimlerin Suriye'nin yanı sıra Akdeniz'in güneydoğu köşesindeki alana genel kullanımı, tarihsel olarak Antik Yunanistan zamanından ve Herodotus MÖ 5. yüzyılın ilk tarih yazımından beri gerçekleşmektedir. Fenikelilerin Tarihlerdeki diğer deniz halklarıyla etkileşime girdiği "Suriye'nin Filistini denilen bölgesi".  "Filistin" teriminin, başka açıklamaları da olmasına rağmen, Filistinliler tarafından işgal edilen topraklar için Eski Yunanlar tarafından türetilen bir terim olduğu düşünülmektedir.

"Fillistin" ya da "Filistin Devleti", "işgal altındaki Filistin toprakları" için kullanılmaktadır. Özellikle, "işgal altındaki Filistin toprakları" terimi, bir bütün olarak 1967'den beri İsrail'in işgal ettiği Filistin topraklarının coğrafi alanını ifade eder. Her durumda, toprak veya bölgeye yapılan atıflar Filistin Devleti tarafından talep edilen toprakları ifade eder.

1947'de BM, Filistin Mandasının geri kalan topraklarında iki devletli çözüme yönelik bir bölünme planını kabul etti. Plan Yahudi liderler tarafından kabul edildi ancak Arap liderler tarafından reddedildi ve İngiltere planı uygulamayı reddetti. Britanya'nın nihai geri çekilmesinin arifesinde, David Ben-Gurion başkanlığındaki İsrail Yahudi Ajansı, önerilen BM planına göre İsrail Devleti'nin kurulduğunu ilan etti. Arap Yüksek Komitesi kendi başına bir devlet ilan etmedi ve bunun yerine Ürdün, Mısır ve dönemin Arap Birliği'nin diğer üyeleriyle birlikte 1948 Arap-İsrail Savaşı ile sonuçlanan askerî harekât başlattı.
Savaş sırasında İsrail, BM planı kapsamında Arap devletinin parçası olarak belirlenen ek toprakları ele geçirdi. Mısır, Gazze Şeridi'ni işgal etti. Ürdün ise Batı Şeria'yı işgal etti ve ardından ilhak etti. Mısır başlangıçta bir Tüm Filistin Hükûmeti'nin kurulmasını destekledi ancak 1959'da onu dağıttı. Mavera-i Ürdün bunu asla tanımadı ve bunun yerine Ürdün'ü oluşturmak için Batı Şeria'yı kendi topraklarıyla birleştirmeye karar verdi. İlhak 1950'de onaylandı ancak uluslararası toplum tarafından reddedildi. İsrail'in Mısır, Ürdün ve Suriye'ye karşı savaştığı 1967'deki Altı Gün Savaşı, İsrail'in diğer bölgelerin yanı sıra Batı Şeria ve Gazze Şeridi'ni de işgal etmesiyle sona erdi.
1964'te Batı Şeria Ürdün'ün kontrolündeyken İsrail'e karşı koymak amacıyla burada Filistin Kurtuluş Örgütü kuruldu. FKÖ'nün Filistin Ulusal Şartı, Filistin'in sınırlarını İsrail de dahil olmak üzere manda yönetiminin geri kalan toprakları olarak tanımlıyor. Altı Gün Savaşı'nın ardından FKÖ Ürdün'e taşındı, ancak daha sonra 1971'de Lübnan'a taşındı.
Ekim 1974 Arap Birliği zirvesi, FKÖ'yü "Filistin halkının tek meşru temsilcisi" olarak belirledi ve "bağımsız bir acil durum kurma haklarını" yeniden teyit etti. Kasım 1974'te, FKÖ, BM Genel Kurulu tarafından Filistin sorunuyla ilgili tüm konularda yetkili olarak tanındı ve onlara BM'de "devlet dışı kuruluş" olarak gözlemci statüsü verildi.
Bağımsızlığı 15 Kasım 1988'de Cezayir'de ilan edilmiştir. Aralarında Çin, Rusya, Hindistan ve Türkiye'nin de bulunduğu yüzden fazla ülke tarafından resmen tanınmaktadır. Bağımsızlığı ilan edildiği sırada Filistin Kurtuluş Örgütü'nün Filistin topraklarında hiçbir kontrolü yoktu. Günümüzde sadece Batı Şeria ve Gazze Şeridi Filistinlilerin kontrolündedir ve bu bölgeler İsrail ordusunun işgali altındadır. Filistin ve İsrail yönetimleri arasındaki barış görüşmeleri devam etmektedir fakat görüşmelerden olumlu sonuç alınamamıştır.
Birleşmiş Milletler, 29 Kasım 2012'de Filistin'in BM'deki 'gözlemci kuruluş' statüsünü, 'üye olmayan gözlemci devlet' statüsüne yükseltmiştir. BM Genel Kurulunda yapılan oylamada, Filistin'in talebi için 138 ülke, "evet", 9 ülke "hayır" oyu kullandı, 41 ülke çekimser kaldı. İsveç Parlamentosu 30 Ekim 2014 tarihinde Filistin Devletini resmen tanıdı. Bu karar Avrupa Birliği üyesi bir devletin aldığı ilk tanıma kararı oldu. Eylül 2015 tarihinde Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulunda ilk defa Filistin bayrağı göndere çekildi. New York'taki BM Genel Kurulunda aybaşında yapılan oylamada, üye ülkelerin çoğunun 'evet' oyuyla kabul edilen tasarı uyarınca Vatikan bayrağıyla beraber Filistin bayrağının da diğer ülkelerin bayrağının arasında temsil edilmesi kararlaştırıldı.

Filistin Devleti tarafından talep edilen alanlar Levant'ta bulunuyor. Gazze Şeridi, Akdeniz ile batıda, Mısır ile güneyde, İsrail ile kuzeyde ve doğuda sınırlanmıştır. Batı Şeria, doğuda Ürdün ile; kuzeyde, güneyde ve batıda İsrail ile sınırlanmıştır. Dolayısıyla, Filistin Devleti tarafından talep edilen bölgeyi oluşturan iki kuşağın birbiriyle coğrafi sınırı yoktur ve İsrail tarafından ayrılmıştır. Bu alanlar kara alanlarına göre dünyanın 163. büyük ülkesini oluşturacaktır.
Filistin'de bazı çevresel sorunlar vardır. Bunlar; Gazze Şeridi'nin karşılaştığı konular arasında çölleşme, tatlı suyun tuzlanması, kanalizasyonu arıtmama veya kanalizasyonu arıtamama, su kaynaklı hastalıklar, toprak bozulması ve yeraltı su kaynaklarının tükenmesi ve kirlenmesidir. Batı Şeria'da aynı sorunların birçoğu geçerlidir. Tatlı su çok daha bol olmasına rağmen, devam etmekte olan anlaşmazlık nedeniyle erişim kısıtlanmaktadır.

Filistin'deki sıcaklıklar çeşitlilik gösterir. Batı Şeria'daki iklim çoğunlukla Akdeniz İklimi'dir, yüksek bölgelerdeki kıyı şeridine göre batıya doğru biraz daha serindir. Doğuda, Batı Şeria, kuru ve sıcak iklim ile karakterize edilen Ölü Deniz'in batı kıyı şeridi de dahil olmak üzere birçok Judean Çölü'nü içerir. Gazze, kışları ılıman ve kuru, yazları sıcak ve yarı kurak bir iklime sahiptir. İlkbahar, mart ve nisan ayları arasında gerçekleşir ve en sıcak aylar temmuz ve ağustos aylarıdır. Ortalama en yüksek sıcaklık 33 °C (91 °F)'dır. Ocak ise en soğuk aydır ve sıcaklık genellikle 7 °C (45 °F)'dır. Yağmur azdır ve genellikle kasım ve mart ayları arasında görülür. Yıllık yağış oranları yaklaşık 4,57 inç (116 mm)'dir.

Filistin Devleti, Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ile ilişkili aşağıdaki kurumlardan oluşur:

Filistin devlet başkanı– Filistin Merkez Konseyi tarafından atandı.
Filistin Ulusal Konseyi - Filistin devletini kuran yasama organı
Filistin Kurtuluş Örgütü Yürütme Komitesi - Sürgündeki hükûmetin işlevlerini yerine getirmek, geniş bir dış ilişkiler ağı oluşturmak
Filistin Ulusal Yönetimi Başkanı, Filistin Yasama Konseyi (PLC) ve Filistin Ulusal Yönetimi Kabinesi Filistin Ulusal Yönetimi ile ilişkilidir. Ayrıca Filistin'in kuruluş belgesi, Filistin Bağımsızlık Bildirgesi'dir.

Filistin devleti 16 ayrı idari bölümden oluşur.

Filistin Merkezi İstatistik Bürosu'na (PCBS) göre, 26 Mayıs 2021 itibarıyla Filistin Devleti'nin 2021 ortası nüfusu 5.227.193'tür. PCBS Başkanı Ala Owad, 2021 sonu itibarıyla nüfusun 5,3 milyon olduğunu tahmin ediyor. 6.020 kilometrekarelik bir alanda, kilometrekare başına yaklaşık 827 kişilik bir nüfus yoğunluğu vardır.

Filistin Sağlık Bakanlığı'na (MOH) göre, 2017 yılı itibarıyla Filistin'de 743 birinci basamak sağlık merkezi (583'ü Batı Şeria'da ve 160'ı Gazze'de) ve 81 hastane (51'i Batı Şeria'da, Doğu Kudüs dahil) bulunuyor.

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı'nın 2014 tarihli raporuna göre Filistin'de okuma-yazma oranı %96,3'tür. 15 yaş üzeri nüfusta cinsiyet farkı vardır; kadınların %5,9'u okuma yazma bilmezken, erkeklerin bu oranı %1,6'dır. Kadınlar arasında okuma-yazma bilmeme oranı 1997'de %20,3'ten 2014'te %6'nın altına düşmüştür.

Filistinlilerin %93'ü Müslümandır. Bunların büyük çoğunluğu İslam'ın Sünni mezhebinin takipçileridir. Filistinli Hristiyanlar %6'lık önemli bir azınlığı temsil ediyor ve bunu Dürziler ve daha küçük dinî topluluklar takip ediyor.

Filistinliler etnik ve dilsel olarak Ar

Girit (Grekçe: Κρήτη (Krḗtē), Yunanca: Κρήτη (Kríti), Osmanlıca: كرید (girid)), Yunanistan'ın en büyük, Akdeniz'in beşinci büyük adasıdır. Ege Denizi'nin güneyinde yer alır.
Girit dünyaca tanınmış bir turizm merkezidir. En ilgi çeken turistik ziyaret yerleri arasında Knossos, Faistos ve Gortis'teki arkeolojik sitler, Retimnon'daki (Resmo) Venedik kalesi ve Samarya, Aya İrini ve Aradena geçitlerinin doğal güzellikleri sayılabilir.
Girit Avrupa'nın ilk uygarlıklarından biri olan Minos Krallığı'na (yaklaşık MÖ 2000-1400 arası) beşiklik etmiştir. İngiliz arkeolog Arthut Evans'ın bölgede rastladığı oyulmuş mühür taşlarına olan ilgisi, onu 1900 yılında Knossos'ta düzenlediği kazı sonucu Doğu Akdeniz'de “başka bir uygarlığın zanaatkârlığı ve işçiliğinin bir devamı olarak görmediği” bu saraylarının en büyüğüne rastladı. Yapılan kazılar sonucu ortaya çıkan bu medeniyete bir isim vermek gerekiyordu. Bunun için her zaman olduğu gibi efsanelere başvuruldu. Efsanelere göre Zeus'un oğlu olduğu farz edilen Kral Minos'a Girit'in yönetimi verilmişti. Minos'tan sonra gelen hanedan fertlerinin de hâliyle “Minos” adıyla anılacağını düşünen İngiliz arkeologlar Girit uygarlığını tüm dünyaya “Minos” adıyla yayıp bunlara da “İlk Yunanlar” demiş olsa da, hakikat, o dönemin Giritli sakinlerinin kendilerine ne dediğinin hâlen bilinmemekle birlikte: arkeolog Arthur Evans'ın başvurduğu efsanelerin tabletlerdeki kayıtlardan çok sonrasına ait olduğuydu. Dolayısıyla bu verilerle Girit adasında izlerine rastlanan ilk sakinlerin “İlk Yunanlar” olduğunu söylemek mümkün olmamakla birlikte, “ilk dönemlere ait definler, adadaki toplumun klanlar ya da geniş aileler hâlinde yaşadıklarını düşündürüyor ve sarayların etrafındaki kasabalarda yapılan kazılar, kendi ambarlarını kontrol eden geniş ve bağımsız ailelerin varlığını gösteriyordu.
Ayrıca, Knossos ile Kandiye arasında kalan, "Khaniale Tekke", Teke ya da Tekke adındaki bölgede Tunç Dönemi'ne ait oldukça zengin saraylar bulunmuştur. 1. Dünya Savaşı sırasında bulunan mezarlar sonrasında birçoğu yağmalanmıştır. Yakın yüzyılda, Girit adasındaki pek çok yer isimlerinin değiştirilmiş olması, adres bulmak ve belgelemek açısından araştırmacıları oldukça zora sokmuştur. 1967'de Tekke mezarlarına da Payne tarafında bulunanlarına da “Fortetsa” adı verilmiştir. Bugün ise Girit'te "Khaniale Teke" antik saray ve mezarlarının olduğu yeri sorsanız, kimse bunların yerini size gösteremeyecektir.

Girit'in tarihi Milattan önce 2000'li yıllara kadar dayanmaktadır. Milattan önce 1700'lerde gerçekleştiği düşünülen bir felaket nedeniyle Girit halkının yapıları büyük hasar görmüş, pek çoğu yıkılmıştır. Eski adı Minos olan Girit adası Akalar ve Dorlar tarafından işgal edilmiştir. Bu işgale tepkisiz kalan Girit halkı adaya yeni gelenlerden uzak durmak amacıyla yaşamlarını sürdürecekleri kasabaları adanın en ulaşılmaz yerlerine kurmuşlardır. Bunların gerçekleştiği dönem Girit tarihinde Karanlık Çağ olarak adlandırılmaktadır. Bu dönemde adanın yerlileri yeni yaşam koşullarına adapte olamamış ve pek çoğu ölmüştür.
Ada, Roma ve Doğu Roma İmparatorluğu egemenliklerinden sonra Arap işgaline uğramış ve 828-961 arasında Abbasiler'e bağlı Hafsiler tarafından yönetilmiştir. 6 Mart 961'de tekrar Doğu Roma egemenliğine girmiştir. Doğu Roma İmparatorluğu'nun çözülme döneminde Venedikliler tarafından ele geçirilmiştir.
Girit, 1645'te İbrahim saltanatı döneminde Sünbül Ağa hadisesinin tetiklemesi üzerine başlatılan fetihle Osmanlı idaresine geçmiş, Venedik Cumhuriyeti'nin ada üzerinde 1204'ten beri devam eden hakimiyetine böylece son verilmiştir. Adanın hemen hemen tamamı ve bu arada Hanya ve Resmo gibi önemli kentler Osmanlı İmparatorluğu tarafından kolaylıkla fethedilebilmişse de, en büyük merkez olan Kandiye kalesinin alınması 24 yıl sürmüş, 1669'da Fazıl Ahmet Paşa tarafından tamamlanabilmiştir.

Adanın Osmanlı hakimiyetine geçişi ile Venedik Cumhuriyeti 'nin Doğu Akdeniz'de yüzyıllardır süregelen önemli rolü son bulmuştur. Ege Denizi'nde ve Mora'da Venedik hakimiyetinde kalan birkaç küçük ada ve kale de müteakip yıllarda Osmanlı Devleti tarafından alınmıştır. Bölgedeki isyankar Rum aileler Trabzon'un Of ilçesi civarlarına yerleştirilmiştir. Kos, Yasiciannis ve Dimitris bugün bilinen ailelerin başlıcalarıdır. Meşhur papaz İgor Yasiciannis'den sonra ailelerin dili dönüştürülmüştür (Neye?). Bu durum, Osmanlı fütuhatı açısından, Fatih Sultan Mehmet zamanından beri teker teker alınan Ege adalarının ve kıyı kalelerinin ve nihayet 1571'de Kıbrıs'ın (yine Venedik'ten) alınmasının mantıklı bir uzantısını teşkil etmiştir.

24 yıllık fetih süreci ve hemen sonrasında, ilki Batı Avrupa medeniyeti açısından, ikincisi de Osmanlı kültür mozaiği bakımından önem arzeden iki ilginç gelişme cereyan etmiştir. Ada halkı 450 yıl süren Venedik yönetimi bünyesinde orijinal bir entelektüel kültür ve zümre yetiştirmiş bulunmaktaydı. Bu oluşumda Girit'in antik çağlardan beri muhafaza ettiği özgün benliğin ve 1453'ten sonra Bizans kültür odaklarının artık tarihe karışmalarının veya köklü bir kimlik değişimi yaşamalarının da etkisi olmuştur. Osmanlı fethi ile birlikte Venedikli Girit kültürel birikimin temsilcilerinden bir kısmı eski idarecileri ile birlikte Batı Avrupa'ya geçmişlerdir. Batı Avrupa'da aydınlanma çağı ruhunu besleyecek olan bu Giritli aydın şahsiyetler arasında en önemlisi İspanyol resim sanatının temel taşlarından biri haline gelecek olan El Greco veya asıl adıyla Domenikos Theotokopulos'tu.

Aynı dönemde bir kısım Giritli de doğuya yöneldi. O dönemde olgunluk çağına ermiş bulunan Osmanlı bürokratik geleneğinin düzenli kayıtlarından takip edilebildiği üzere, fethin hemen ardından Girit yerli halkı arasında bir ihtidâ (İslamiyet’i kabul) süreci yaşandı. Osmanlı'nın Venedik'e kıyasla dini inançlara müsamaha ve vergilendirme konularında ada halkı açısından kurtarıcı kimliğine bürünmüş olduğu rahatlıkla iddia edilebilir. Girit adası Birinci Balkan Savaşı neticesinde 1913 yılında Yunanistan'ın hâkimiyetine geçmiştir.

Girit Adası İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyası tarafından işgal edildi. İngiliz birlikleri, 3 Kasım 1940'ta Yunan Hükûmeti'nin izni ile Girit'e indi. Mihver güçleri tarafından anakara Yunanistan'ın işgali 6 Nisan 1941 tarihinde başladı ve Yunanistan ile birlikte Commonwealth ordularının müdahalelerine rağmen birkaç hafta içinde bu işgal tamamlandı. Kral II. Yorgos ve Emmanuil Çuderos Hükûmeti Atina'dan kaçmak zorunda kalarak 23 Nisan tarihinde Girit'e sığındılar.
Anakara Yunanistan işgalinden sonra Almanya, Girit ve Balkan seferinin son aşamasına geldi. (20 ve 31 Mayıs 1941 tarihleri arasında) on gün süren Nazi Almanyası ve müttefikler (İngiltere, Yeni Zelanda, Avustralya ve Yunanistan) arasındaki sert ve kanlı çatışmaların ardından Girit adası da Almanya tarafından işgal edildi.

20 Mayıs 1941 sabahı, Girit tarihinin ilk büyük havadan saldırı başladı. Üçüncü Reich "Mercury Operasyonu" (Girit Muharebesi) kod adı altında Girit'e havadan işgal başlattı. General Kurt Student komutasındaki 17.000 paraşütçü, Maleme, Kandiye ve Rethymnon olmak üzere hava meydanları ile üç stratejik konumlara indirildiler. Paraşütçülerin amacı Kraliyet Donanması ve hala denizleri kontrol eden Yunanistan Donanmasının çökertilerek Anakara Yunanistan'daki Luftwaffe tarafından helikopterle takviye gelişini sağlamak için üç havaalanını işgal ve kontrol etmekti.
Müttefikler 1 Haziran 1941 tarihinde Girit adasını tamamen boşalttı. Alman işgalcilerinin zaferine rağmen, özel eğitimli Alman paraşütçüleri, Müttefik askerler ve Yunan sivil direnişçileri, çok ağır kayıplar verdiler. Adolf Hitler bu yüzden savaşın geri kalanında bu tür büyük ölçekli hava operasyonlarını yasakladı.

Girit Yunanistan'ın 13 idari bölgesinden biridir. Yunanistan'ın en büyük, Doğu Akdeniz'in Kıbrıs'tan sonra ikinci büyük, Akdeniz'in beşinci büyük adasıdır. Girit, Ege Denizi'nin güney sınırlarını belirler ve yüzölçümü 8.450 km²'dir. 2020 itibarıyla nüfusu 636.504'dir. Adanın uzunluğu 260 km olup, genişliği ise Diyon burnu ile Litinon burnu arasındaki 60 km'lik en geniş mesafeden, doğu ucundaki Yerapetre kıstağında sadece 12 km'lik bir mesafe arasında değişmektedir. Girintili çıkıntılı sahil şeridinin toplam uzunluğu 1,000 km'ye ulaşmaktadır. Yunanistan anakarasının yaklaşık 160 km güneyinde yer alır.
Ada oldukça dağlık bir araziye sahiptir ve bu özelliğini en batıdan en doğuya uzanan aşağıdaki sıradağ zincirleri boyunca korumaktadır:

Lefka Ori veya 'Ak Dağlar' (en yüksek noktası 2.452 m)
İda Sıradağları (en yüksek noktası 2.456 m)
Dikti dağları (en yüksek noktası 2148 m)
Bu dağlar zincirinin arasında Lasiti, Omalos ve Nida ovaları gibi verimli düzlükler, Diktaion ve Idaion mağaraları ve ünlü Samarya geçidi gibi tabiat harikaları yer almaktadır.

Girit iki farklı iklim kuşağının etkisindedir: ağırlıklı olarak Akdeniz iklimi ve yer yer Kuzey Afrika iklimi. Bu durumuyla Girit özellikle ılıman iklimin etkisi altındadır. Nemlilik denize yakınlığa göre değişmekte, ovalarda kışın kar yağışı istisnai kalırken dağ zirvelerinde sık sık görülmektedir. Yazları sıcaklık 25-35 derece arasında değişmektedir. Güney kıyılarında yer alan ve Kuzey Afrika ikliminden etkilenen Mesara ovası ve Asterusya dağları gibi bölgelerde yazlar daha sıcak ve uzun geçmektedir.

Akdeniz bölgesinde yapılan arkeolojik kazılar, eski adı Minos olan Girit'in donanmasıyla ünlü olduğunu açığa çıkarmıştır. Ürettikleri tarım ürünlerinin ticaretini donanmaları sayesinde yapan Girit halkı bu sayede ekonomik olarak müreffeh bir dönem yaşamıştır. Girit'te deniz ticaretinin en büyük ispatı Saint Theodori ve Vathianos Kambos gibi tersaneler için büyük alanlar inşa edilmiş olmasıdır. Girit'e ait gemiler kereste, bal, şarap, zeytinyağı ve çömlek gibi malzemelerin ticaretini yapmışlardır.
Evvelce tarıma dayalı olan Girit ekonomik yapısı 1970'lerden itibaren temelden değişmeye başlamıştır. Tarım ve hayvancılık ada ekonomisinde hala önemli bir paya denk gelmekle birlikte, adanın ikliminden ve engebeli coğrafyasından kaynaklanan engeller 

Girit Denizi (Yunanca: Κρητικό Πέλαγος, Kritiko Pelagos) ya da eski daha az yaygın adıyla Kandiye Denizi, Ege Denizi'nin güneyinde bulunan bir parçasıdır. Deniz, Girit Adasının kuzeyinde, Çuha Adası (Kithira) ve Küçük Çuha (Antikythera) adalarının doğusunda, Kikladların güneyinde ve On İki Ada, Rodos, Kerpe, Çoban ve Kassos adalarının batısında bulunur. Pire ve Kandiye'ye ve Ege'nin güney adaları ile On İki Adalar arasında feribot seferleri yapılmaktadır. Deniz maksimum 3.294 m (10.000 ft) derinliğe ulaşır.

Kastelli-Kissamos, güneybatı
Hanya, güneybatı
Souda, güney-güneybatı
Resmo, güney
Heraklio, güney
Agios Nikolaos, güneydoğu
Sitia, güneydoğu
Kassos güneydoğu
Anafi, kuzeydoğu
Thira, kuzey

Hanya Körfezi, güney
Souda Körfezi, güneydoğu
Almyros Koyu, güney
Mirabello Körfezi, güneydoğu

Peter Saundry, C.Michael Hogan ve Steve Baum. 2011. Girit Denizi .24 Haziran 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Dünya Ansiklopedisi.24 Haziran 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Ed.24 Haziran 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. M.Pidwirny ve CJCleveland.24 Haziran 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Ulusal Bilim ve Çevre Konseyi.24 Haziran 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Washington DC.24 Haziran 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Gökova Körfezi veya Kerme Körfezi (Yunanca: Κεραμεικός κόλπος, Latince: Ceramicus Sinus), Türkiye'nin güneybatısında, Bodrum Yarımadası ve Datça Yarımadası arasında uzanan Ege Denizi körfezi. Yaklaşık 100 km uzunluğunda dar bir körfezdir. Körfezin çıkışında İstanköy Adası yer alır. Kıyı uzunluğu 400 km kadardır.
Gökova körfezinde belli şartlar yat turizmin gelişmesini sağlamıştır. Amatör balıkçılık, güneşlenme, sualtı dalışları, su kayağı, rüzgâr sörfü, dinlenme imkanları turizmi açısından önemlidir. Jeomorfolojik yapıdan dolayı karayolundan uzak, yapılaşmanın az olması da olumlu katkı yapmıştır.
Körfez kıyılarıda saat yönünde; Bodrum, Milas, Muğla, Ula, Marmaris, Datça yerleşmelerinin sınırları bulunur.
Körfezin doğu ucunda alüvyal birikinti düzlüğü (Gökova) uzanır. Kuzey ve güneyinde alçak tepeler uzanır. Körfez tektonizma ile çökmüş Ege grabenlerinin en güneydeki örneğidir. Epirojenezle yükselen sular tarafından çöküntü alanı doldurulmuş, körfez oluşmuştur. Kuzeyindeki Ören yerleşmesi dağların arasından akan Koca Çay'ın oluşturduğu delta üzerinde kurulmuştur.
Körfezin güneydoğusunda, yükselen sular tarafından doldurulan tipik Ria kıyıları görülür. Akarsuyun denize döküldüğü alanda, yarımadalar ile birbirinden ayrılmış, yarım daire şekilli koylar oluşur. Bu koylar yat turizmi açsından önemlidir. Körfezin güney kıyıları daha girintilidir.
Kumlarının başka yerden taşındığı iddia edilen Kleopatra Plajı körfez içindeki Sedir Adası'ndadır.
Körfez çevresinde Akdeniz iklimi etkindir. Doğal bitki örtüsü kızılçamlar, tahribatın olduğu yerlerde makilikler yaygındır. Her daim yeşil olan bitki türleri turizm açısından görsellik sağlamaktadır.
Körfezin kuzeyinde, Gökova Termik Santrali adıyla bilinen ve tartışmalara neden olan Kemerköy Termik Santrali yer alır. Bu santralin 11 km kuzeyinde Yeniköy Termik Santrali vardır.

Türkiye'deki körfezler listesi

Göçmen (muhacir), bir ülkeden başka bir ülkeye yerleşmek amacıyla göç eden kişidir. Hukuki olarak göçmen veya göçmenler, en az iki ülkeyi ilgilendirmektedir. Biri bırakılan ülkedir, öteki yerleşilen ülkedir. Bırakılan ülke için göç bir dışa göç (emigration), yerleşilen ülke içinse bir iç göç (immigration) olayıdır. İçe göçene immigrant, dışa göçene emigrant denir.
Göçmenlerin, iki ülke arasında başka ülkeleri dolaşmalarına transmigration denir. Yerleşme niyeti olmadan böyle ülkelerde bulunanlara transit göçmen denilmektedir.

Uluslararası çetelerin, ekonomik vaatlerle kandırdığı yoksul insanların, sonu acıklı biten kaçak yolculuğunun sonuçları kanunlarda belirtilmiştir. TCK'ya göre göçmen kaçakçılığı suçu, doğrudan maddi menfaat sağlamak üzere, yabancı uyrukluları veya yurtsuzları Türkiye'ye sokmak veya Türkiye'de sürekli oturmalarına izin verilmemiş kişilerin yasal olmayan yollardan yurda sokulması, yurttan çıkarılmasıdır. Burada, yasal olmayan yollardan ülkeye giriş yapılsa bile bu eylem göçmen kaçakçılığı işleminden sayılmayan suça girmektedir. Yine, siyasal amaçlarla gerçekleştirilen göçmen kaçakçılığı da TCK hükümlerine girmez, bu suçlar ayrıca cezalandırılır. Yasaya göre, mağdurlar suçlu sayılmaz. Suçun failleri, kaçakçılığı planlayan, uygulayan, sahte kimlik ve pasaport düzenleyen ve örgütleyenlerdir. Kaçaklar ise, suç çetelerinin eline düşmüş mağdurlar olarak kabul edilir. Faillere 8-12 yıl hapis ve en az 1 milyar lira para cezası verilir. Eylem sırasında mağdurlar ölmüşse bu cezalar katlanır.

Avrupa Birliği, bünyesindeki ülkelerin vatandaşlarına serbest göç hakkı tanıdığı için, birçok Avrupalı vatandaş Avrupa'nın gelişmemiş doğu kısmı tarafından, ona nispeten daha çok gelişmiş olan batı kısmına göç etmektedir, özellikle İtalya, Almanya, İspanya ve Fransa en çok göç alan ülkeler arasında gelmektedir. Fark edilebilir bir biçimde Avrupa birliğinin bazı ülkeleri yeni üyelerden daha avantajlı durumda gözükmektedir; örnekle, çok büyük sayıda Polonyalı insan İngiltere, İrlanda ya da Hollanda'ya göçerken, yüksek sayıda Romanyalı ise genelde İtalya ve İspanya'yı seçmekte. Diğer bir yandan Fransa ve Almanya ülkelerine Doğu Avrupa'dan gelecek göçmenler için çeşitli yasalar ve sınırlandırmalar çıkarmıştır fakat İngiltere ve İrlanda'da hiçbir kısıtlama yoktur.
Polonya'nın Avrupa Birliği üyesi olmasından (Mayıs 2004) 2007 yılının başlarına kadar 375.000 Polonyalı İngiltere'de iş sahibi olmuştur ki bu rakam İngiltere'de yaşayan 750.000 Polonyalının 3 te birini oluşturmaktadır. çoğu Polonyalı İngiltere ve İrlanda arasında mekik dokuyan birçok Doğu Avrupalı gibi sezonluk çalışmaktadır.

Türk hukukunda Türk Vatandaşlık Kanunu ile İskan Kanunu'nda göçmenler Türk soyundan olanlar ve Türk kültürüne ait olanlar şeklinde iki kategoriye ayrılmaktadır. Kanunlarda tek tek göç, toplu göç, göçebelik, meskun olma, aşiret kavramları geçer. Türk soylu ve Türk kültürüne ait olmayı Bakanlar Kurulu değerlendirir. Balkan göçmenleri buna göre yurda kabul edilmiştir.
İskan Kanunu'na göre Türk kültürüne bağlı olmayanlar, anarşistler, casuslar, göçebe çingeneler, sınır dışı edilmişler göçmen olarak kabul edilmezler. Bu hükümlerle Avrupa Sözleşmesi'ndeki "devletlerin yasalarında cinsiyet, dil, din, renk, etnik ayrımcılık yapamazlar" ilkesi çelişir.
Göçmenliğe kabul edilenlerin bazıları iskanlı göçmen olur ve karşılıksız iskan yardımı alırlar. Yardım istemeden gelenlere serbest göçmen denir. Türkiye'ye gelecek göçmenler bulundukları ülke konsolosluğundan göçmen vizesi alır. Sınırdan içeri girince bulundukları yerdeki en büyük mülki amire kendilerini kayıt ettirirler, göçmen belgesi alırlar, vatandaşlığa girme bildirimini imzalarlar. kanunlara göre göçmen belgesi (muhacir kağıdı) Köyişleri Bakanlığı'nca verilir. Göçmen belgesi, nüfus cüzdanı yerini tutar, 1 yıl geçerlidir. İçişleri Bakanlığı'nın sunumuyla Bakanlar Kurulu kararnamesiyle göçmenlere nüfus cüzdanlarını verir. Ayrıca, mülteci statüsünde ülkeye girenlerin göçmen statüsüne geçmelerine Bakanlar Kurulu karar verir. Geldikleri ülkede askerlik yapmış olan göçmenler askere alınmazlar. Göçmenlere tanınan haklardan biri de, geldikleri yerden getirdikleri eşyanın gümrük vergilerinden muaf olmasıdır.

Hudson Körfezi, 1.230.000 km²'lik alanı ile Kuzey Amerika'da bulunan en büyük ikinci körfez unvanını alır. Ontario, Québec, Manitoba ve Nunavut eyaletlerin kıyısında bulunduğu körfez, Atlas Okyanusu'nun bir uzantısıdır. Körfezin ismi, 1610 yılında bir gemi seyahati sırasında onu bulan Henry Hudson'ın adından gelmektedir. Körfezin güneye doğru uzanan koluna James Körfezi denir. Körfez Hudson Boğazı ile atlas okyanusuna bağlanır. Körfeze kıyısı bulunan Churchill, Manitoba şehri körfezdeki en büyük limana ev sahipliği yapar ve bu liman aynı zamanda sezonluk Arktik köprüsü hattının başlangıç noktasıdır. Bu az bilinen uluslararası gemi hattı Churchill'i Grönland'ın güney ve doğu tarafından Arktik Okyanusu'nun buzsuz veya az buzlu kesimleri üzerinden Murmansk'a bağlar. Bu gemi hattı 2. Dünya Savaşı sırasında Avrupa'ya ve Sovyetler Birliği'ne sevkiyat yapan müttefik gemileri tarafından U-bot'lardan korunmak için sıkça kullanılmıştır.
Hudson Körfezi'nin tuzluluk oranı dünya okyanuslarından daha düşüktür, bunun sebebi körfezin yılın büyük bir bölümü buzullarla kaplı olması ve birçok tatlısu ırmağının sularını buraya dökmesinden kaynaklanır. Körfez içerisinde birçok ada vardır, körfezdeki çoğu ada Nunavut bölgesine bağlıdır.

Ayrık deniz
Deniz
Göl
Hudson Boğazı
İç deniz
Körfez
Nehir
Okyanus
Türkiye'deki körfezler listesi

Hırvatistan (Hırvatça: Hrvatska), resmî adıyla Hırvatistan Cumhuriyeti, Orta ve Güneydoğu Avrupa'da, Adriyatik Denizi kıyısında yer alan bir ülkedir. Kuzeybatıda Slovenya, kuzeydoğuda Macaristan, doğuda Sırbistan, güneydoğuda Bosna Hersek ve Karadağ ile sınır komşusudur ve batıda İtalya ile deniz sınırını paylaşmaktadır. Başkenti ve en büyük şehri Zagreb, yirmi ilçeden oluşan ülkenin başlıca alt bölümlerinden birini oluşturmaktadır. Diğer önemli şehir merkezleri arasında Split, Rijeka ve Osijek bulunmaktadır. Ülke 56.594 kilometrekare (21.851 mil kare) alana yayılmış olup yaklaşık 3,9 milyon nüfusa sahiptir.
Hırvatlar, 6. yüzyılın sonlarında, o zamanlar Roma İlirya'sının bir parçası olan günümüz Hırvatistan'ına geldiler. 7. yüzyılda, bölgeyi iki dükalık halinde örgütlediler. Hırvatistan, ilk olarak 7 Haziran 879'da Dük Branimir'in hükümdarlığı sırasında uluslararası alanda bağımsız olarak tanındı. Tomislav, 925 yılında ilk kral oldu ve Hırvatistan'ı krallık statüsüne yükseltti. Trpimirović hanedanlığının sona ermesinin ardından yaşanan taht krizi sırasında, Hırvatistan 1102 yılında Macaristan ile kişisel birliğe girdi. 1527 yılında Osmanlı işgali karşısında Hırvat Parlamentosu, Avusturyalı I. Ferdinand'ı Hırvat tahtına seçti. Ekim 1918'de, Habsburg İmparatorluğu'ndan bağımsız Slovenler, Hırvatlar ve Sırplar Devleti Zagreb'de ilan edildi ve Aralık 1918'de Yugoslavya Krallığı'na katıldı. Nisan 1941'de Mihver devletlerinin Yugoslavya'yı işgalinin ardından, Hırvatistan'ın büyük bir kısmı Naziler tarafından kurulan kukla devlet olan Bağımsız Hırvatistan Devleti'ne dahil edildi. Bir direniş hareketi, savaştan sonra Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti'nin kurucu üyesi ve bileşeni haline gelen Hırvatistan Sosyalist Cumhuriyeti'nin kurulmasına yol açtı. 25 Haziran 1991'de Hırvatistan Yugoslavya'dan bağımsızlığını ilan etti ve Bağımsızlık Savaşı sonraki dört yıl boyunca başarıyla sonuçlandı. 
Hırvatistan bir cumhuriyet ve parlamenter demokrasidir. Avrupa Birliği, Euro Bölgesi, Schengen Bölgesi, NATO, Birleşmiş Milletler, Avrupa Konseyi, AGİT, Dünya Ticaret Örgütü üyesidir, Akdeniz Birliği'nin kurucu üyesidir ve şu anda OECD'ye katılma sürecindedir. Birleşmiş Milletler barış gücünde aktif bir katılımcı olan Hırvatistan, Uluslararası Güvenlik Yardım Gücü'ne asker katkısında bulunmuş ve 2008-2009 döneminde ilk kez Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde geçici üyelik için seçilmiştir. 
Hırvatistan, gelişmiş yüksek gelirli bir ekonomiye sahip gelişmiş bir ülkedir. Hizmet, sanayi sektörleri ve tarım ekonomiye hakimdir. Turizm, ülke için önemli bir gelir kaynağıdır ve 2019 itibarıyla ülkeye yaklaşık 20 milyon turist girişi olmuştur. 2000'lerden beri Hırvat hükûmeti, özellikle Pan-Avrupa koridorları boyunca ulaşım yolları ve tesislerine büyük yatırımlar yapmıştır. Hırvatistan, 2020'lerin başlarında bölgesel bir enerji lideri olarak konumlanmıştır. Krk adası açıklarında bulunan yüzer sıvılaştırılmış doğal gaz ithalat terminali LNG Hrvatska aracılığıyla Avrupa'nın enerji arzının çeşitlendirilmesine katkıda bulunmaktadır. Hırvatistan, sosyal güvenlik, evrensel sağlık hizmeti ve ücretsiz ilköğretim ve ortaöğretim sağlarken, kamu kurumları, medya ve yayıncılığa yapılan kurumsal yatırımlar yoluyla kültürü de desteklemektedir.

Hırvatistan'ın yerli olmayan adı, Kuzey-Batı Slavcasındaki *Xərwate sözcüğünden türemiş olan Orta Çağ Latincesindeki Croātia kelimesinden türemiştir. Batı Slav dillerindeki *Xъrvátъ kelimesi, muhtemelen Tanais Tabletleri'nde Χοροάθος olarak tasdik edilen 3. yüzyıl İskit kökenli Proto-Slav *Xъrvátъ kelimesinin sızıcı metatezi ile türetilmiştir. Etnonimin kökeni belirsiz olsa da muhtemelen Proto-Osetik / Alanca *xurvæt- veya *xurvāt- kelimesinden gelmektedir ve bu kelime "koruyan, bekçi" anlamına gelir.
Hırvat etnik adının yerel varyasyonu *xъrvatъ'In korunmuş bilinen en eski kaydına, Baška tabletindeki zvъnъmirъ kralъ xrъvatъskъ ("Zvonimir, Hırvat kral") ifadesinde rastlanılır. Latince varyasyon Croatorum'a, Trogir yakınlarındaki Bijaći'de bulunan ve 8. yüzyılın sonlarına veya 9. yüzyılın başlarına tarihlenen bir kilise yazıtında rastlanmıştır. Bu adın geçtiği tamamen korunmuş olan muhtemelen en eski taş yazıt, Benkovac yakınlarında bulunan 9. yüzyıldan kalma Branimir Yazıtı'dır. Latince Chroatorum terimi, kayıp bir orijinalin 1568 nüshasında 852 tarihli, Hırvatistan Dükü I. Trpimir'in bir tüzüğüne atfedilir, ancak orijinalin gerçekten de Branimir yazıtından daha eski olup olmadığı kesin değildir.

Bugün Hırvatistan olarak bilinen bölgede tarihöncesi dönemde yerleşim bulunmaktaydı. Hırvatistan'ın kuzeyindeki Krapina bölgesinde ortaya çıkan Neanderthal fosilleri Eski Taş Çağı'na tarihlenmiştir. Ülkenin bütün bölgelerinde Eski Taş Çağı ve Bakır Çağı'ndan kalıntılar bulunmuştur. Ülkedeki antik yerleşimlerin büyük çoğunluğu ve en önemli üçü-Starčevo, Vučedol ve Baden kültürleri kuzeydeki nehir yataklarında bulunmaktadır. Hırvatistan'da Demir Çağı İlliryalı Hallstatt ve Kelt La Tène kültürlerinden izler bırakmıştır.

Çok daha sonraları bölgeye bir yandan Liburniyanlar ve İlliryalılar gelirken diğer yandan ilk Yunan kolonileri Vis ve Hvar'da kuruldu. MS 9 yılında bölge Roma İmparatorluğu'na bağlandı. İmparator Diocletianus MS 305 yılında inzivaya çekilince Split kentine büyük bir saray inşa ettirdi.

5. yüzyıl boyunca son Batı Roma İmparatorlarından Julius Nepos, küçük imparatorluğu bu saraydan yönetmiştir. Bu dönem Avarlar ve Hırvatların 7. yüzyılın ilk yarısında bölgeye gelmesi ve neredeyse bütün Roma kentlerini yıkmasıyla sona erer. Roma'dan hayatta kalanlar kıyıdaki daha uygun alanlara, adalara ve dağlara çekildi. Dubrovnik bu kişilerden Epidaurum tarafından kurulmuştur.
Hırvatların etnogenetik kökeni bilinmemekle birlikte buna ilişkin birçok teori vardır. Bunlardan Slav ve İranlı teorileri en sık ortaya atılan teorilerdir. En çok kabul edilen görüş Kavimler Göçü'yle birlikte Beyaz Hırvatların, Beyaz Hırvatistan'dan göçtüklerini ileri süren Slav teorisidir. Buna karşın diğer teori ise Yunanca yazılan Tanais Tabletleri'ndeki Χορούαθ[ος], Χοροάθος ve Χορόαθος (Khoroúathos, Khoroáthos ve Khoróathos) sözcüklerine dayanarak ortaya atılan, bu sözcüklerin İranlı kökene sahip Hırvatlar olduğunu ileri süren görüştür.
10. yüzyılda Bizans İmparatoru VII. Konstantinos tarafından yazdırılan De Administrando Imperio'ya göre Hırvatlar bugün Hırvatistan olarak bilinen bölgeye 7. yüzyılın başlarında Avarları yendikten sonra gelmişlerse de bu tez Hırvatların bölgeye 6. yüzyıl ile 9. yüzyıl arasında geldiğini savunanlar tarafından çürütülmeye çalışılmaktadır. Son arkeolojik veriler, Slavların/Hırvatların göçünün ve yerleşiminin 6. yüzyılın sonları ve 7. yüzyılın başlarında olduğunu ortaya koymuştur. Sonraları doğrulanan ve Frank Krallığı'na bağlı vasal bir bölge olan Hırvatların ülkesi hakkında yazılmış ilk belgeler niteliğinde olan Einhard'ın 818 yılında yazdığı kayıtlara göre, Ljudevit Posavski ve Borna tarafından yönetilen Pannonia ve Dalmaçya adı altında iki düklük kuruldu. Tarih boyunca bu nüfus ve bölge, Hırvatlar ve Hırvatistan ile sıkı bir şekilde ilişkili ve bağlantılıydı.

II. Konstantinos, Hırvatların Hristiyanlaşma sürecinin 7. yüzyılda başladığını söylese de Hırvatların Hristiyanlaşması genellikle 9. yüzyıla tarihlenir. Bu sürecin başlangıçta sadece elit ve ilgili kişileri kapsadığı varsayılmaktadır. Bölgedeki Fransız üstünlüğü 20 yıl sonra Mislav'ın veya halefi I. Trpimimir'in hükümdarlığı ile birlikte sona ermiştir. Yerli Hırvat kraliyet hanedanı, 9. yüzyılın ortalarında Bizans ve Bulgar kuvvetlerini mağlup eden Dük I. Trpimir tarafından kuruldu. Papa tarafından tanınan ilk Hırvat hükümdarı Branimir'dir ve Papa VIII. Ioannes 878 yılında ona Dux Croatorum (Hırvatların Dükü) lakabını takmıştır.
Tomislav, Hırvatistan'ın Papalık tarafından kral olarak tanınan ilk hükümdarıdır. Papa VIII. Ioannes tarafından 925 yılında kendisine gönderilen bir mektupla bu unvanı almıştır. Macar ve Bulgar istilalarına karşı başarı göstererek Hırvat krallarının etkisini daha da yaymıştır. Orta Çağ'daki Hırvat Krallığı, IV. Petar Krešimir (1058-1074) ve Dmitar Zvonimir'in (1075-1089) hükümdarlıkları dönemlerinde altın çağını yaşamıştır. 1091 yılında II. Stjepan'ın ölümüyle birlikte Trpimirović hanedanı sona ermiş, Macar Kralı Ladislaus, Hırvatistan Krallığı üzerinde hak iddia etmiştir. Bu iddialar karşısında bir savaş meydana gelmiş ve 1102 yılında Macar Kralı Coloman döneminde Hırvatistan, Macaristan ile birleşme yoluna gitmiştir.

İlerleyen dört yüzyıl boyunca Sabor adında bir parlamento ve kral tarafından atanan Ban adında valiler tarafından yönetildi. Bu dönemde Osmanlı fetihleri ve kıyıların kontrolü için Venedik Cumhuriyeti ile mücadelelere girişti. Venedik, bağımsızlığına kavuşan Dubrovnik şehir devleti dışında, 1428'de Dalmaçya'nın büyük bölümünün kontrolünü ele geçirdi. Osmanlı fetihlerine karşı 1493'te yapılan Krbava Muharebesi ile 1526'da yapılan Mohaç Muharebesi kesin Osmanlı zaferiyle sonuçlandı. Kral II. Lajos'un Mohaç'ta ölmesinden sonra Cetin Parlamentosu, 1527 yılında Habsburg Hanedanı'ndan I. Ferdinand'ı, Osmanlı fetihlerine karşı koruma sağlaması koşuluyla Hırvatistan'ın yeni hükümdarı olarak seçti. Bu devir, Frankopan ve Šubić gibi soylu yerli ailelerden birçok kişinin Ban mevkiine yükselmesiyle sonuçlandı.

Kesin Osmanlı zaferlerinin ardından, Hırvatistan 1538'de sivil ve askerî bölgelere bölündü. Askerî bölgeler Hırvat Askerî Sınırı olarak tanındı ve doğrudan Habsburg kontrolü altındaydı. Hırvatistan'daki Osmanlı ilerlemeleri, sınırların istikrara kavuştuğu ilk kesin Osmanlı yenilgisi olan 1593 Sisak Muharebesi'ne kadar devam etti. Osmanlı-Kutsal İttifak savaşları (1683-1698) sırasında Slavonya geri alındı, ancak Osmanlı fethinden önce Hırvatistan'ın bir parçası olan Batı Bosna, Hırvat kontrolünün dışında kaldı. Bunun sonucunda iki ülkenin günümüzdeki sınırı kesinleşmiş oldu. Sınırın güney kısmı olan Dalmaçya sınırı ise Beşinci ve Yedinci Osmanlı-Venedik Savaşları sonucunda belirlendi.
Osmanlı savaşları demografi

Issık Göl veya Isık Göl (Kırgızca: Ысык-Көл, okunuşu: Isık-Köl). Kırgızistan'ın kuzey doğusunda, Kazakistan sınırına yakın bir bölgede, kuzeyinde Küngöy Ala dağları ve güneyinde Teskey Ala dağları arasındaki tektonik çukurda yerleşmiş, ortalama deniz seviyesinden 1606 m yükseklikte konumlanır.

Güney Amerika'daki Titicaca gölünden sonra dünyanın ikinci en büyük dağ gölüdür.
Karla kaplı dağlarla çevrelenmiş olmasına rağmen, gölün suları hiçbir zaman donmaz; bundan dolayı gölün adı "ısı veya sıcak, ılık göl" anlamına gelen Kırgızcada "Isık Köl"dür. Kırgızlar bu gölü "Kırgızistan'ın bermeti (incisi)" diye adlandırmışlardır. Gölün uzunluğu batı-doğu yönünde 182 km, kuzey-güney genişliği 60 km'dir. Kıyılarının toplam uzunluğu 988 km olup 6.236 km²'lik bir alanı kaplar. Gölün ortalama derinliği 278 m, en derin yeri 668 m'dir. Isık gölün güney kıyılarına karşın kuzey kıyılarında kıyı birdenbire derinleşmez ve fazla derin değildir. Güney kıyılarında eşderinlik eğrileri daha sıktır.
Yaklaşık 118 akarsu ve dereler, gölü besler. En büyükleri Cırgalan ve Tüp'tür. Soğuk ve sıcak kaynak suları ve kar suları da gölü besleyen diğer kaynaklardır. Gölün suyu biraz tuzludur ve su düzeyi her yıl yaklaşık 5 cm düşmektedir. Eski eserlerde Isık Gölü'nün isimleri Türk Gölü, Idık(Iyık-mukaddes) Göl olarak geçer. Güneyinde Boz-Bezik dağı (45,3 km) ve Urakır dağı (46.4 km) konumlanır.
Kâşgarlı Mahmud'un Türk dilinin en eski sözlüklerinden Divân-ı Lügati't-Türk'te;
İsîğ köl: Barsgan'da bir göl. Uzunluğu 30 fersah, eni 10 fersahtır. şeklinde  tanımlanmıştır.

Karahanlılar gibi Türk kağanlıklarının dinlenme merkezi olmuştur.
Sovyetler Birliği döneminde Issık Gölü etrafındaki birçok sanatoryum, pansiyon ve tatil evleriyle popüler bir tatil merkezi haline gelmişti. Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından bu işletmeler zor dönemler geçirdi. Bugün bu bölgedeki büyük otel kompleksleri kapatılmakta, yerlerine yeni nesle hitap eden yatak ve kahvaltılı pansiyonlar açılmaktadır.
Sovyetler Birliği döneminde gölde nükleer denemelerin yapıldığı ve gölün ışıma yaptığı söylenmektedir. Bu durumun gölün sularında bulunan fosforik minerallerden ileri geliyor olması mümkündür.
Vasily Vladimirovich Bartold (Wilhelm Barthold)'un Türkistan tarihine kaynak olarak yayımladığı yazmalardan Hicri 520 veya Miladi 1126 tarihli Mucmil al-tavârih vıa al-kişaş şöyle der:
"Issık-Köl kenarında bir dağ vardı.. Türk (Yafes'in oğlu) orayı makam edinmişdi.... bir gece o dağın tepesinde ateş gördü., o dağa Anduk Art adını verdi... onun tepesine otağını kurdu."

Isık Göl'ün kumlu kıyısı 320 km olup, Kırgızistan'ın en önemli ve geleceği parlak turizm bölgesidir. Balık bakımından zengin olan göl, hem Doğa koruma alanı, hem de dinlenme ve tatil yeridir. Kıyısında Karakol, Çolpon-Ata ve Balıkçı  isminde şehirler bulunur. Ayrıca göl Cengiz Aytmatov'nın bir romanına sahne olmuştur.
Bir asır öncesinde gölün mukaddes olduğuna inanıldığı için göle pek girilmezmiş fakata günümüzde turizm sahası olması dolayısı ile başta Kırgızlar, Kazaklar, Sibirya Türkleri ve Ruslar göle en çok giren turistlerdir. Örnök köyünün kuzey tarafında taşlar üstünde çok eski tarihe ait dağ keçisi resimleri bulunmaktadır. Isık göl ile Çon Kemin arasındaki Küngöy Ala dağın Isık göl tarafındaki eteklerinde çok eski devirlere ait taş üstündeki resimlere çok rastlanır.

Sazlıklar; Phragmites australis, Typha latifolia, Scirpus tabernaemontani,
Su bitkileri; Potamogeton pectinatus, Myriophyllum spicatum, Najas marina,
Su yosunları; Chara (40 metre derinliğe kadar), Vaucheria.
Bitkisel planktonlar; Merismopedia punctata, M. tenuissima, M. glauca, Gloeocapsa minor, Lyngbya contorta, Cyclotella caspia, Oocystis submarina, O. issikkulica, Dictyosphaerium pulchellum, Sphaerocystis schroeteri, Binuclearia lauterbornii, Peridinium cinctum, Elakatothrix.
Hayvansal planktonlar; Arctodiaptomus salinus, Acanthocyclops viridis, Hexarthra fennica, Keratella quadrata. Kıyılarda: Cyclops vicinus, Diaphanosoma brachyurum.

Issık Gölünde özel balık türleri yaşar. Çebak (Leuciscus schmidti *), Marinka (Schizothorax issyk-kuli), Şir veya yalın Osman (Diptychus dybovskii), Leuciscus bergi*, Phoxinus issykkulensis, Noemacheilus strauchi, Abramis brama*, Coregonus avaretus*, Salmo ischchan*, Stizostedion lucioperca*, Cyprinus carpio *. (* Eknomik olarak önemli türler).

Issık Gölün kuzey kıyısında yer alan yol boyunca Balıkçı şehrini geçtikten sonra Sarıkamış, Toruaygır, Çırpıkçı, Koş-köl, Tamçı, Çok-Tal, Örnök, Çon-Sarı Oy, Sarı Oy, Kara Oy köylerini geçip Çolpon-Ata şehrine ulaşılır. Çolpon-Ata şehrinin  ötesindeki Baktuu-Dolonatı, Bosteri, Bulan-Sögöttü, Korumdu köyünden sonra yol kıyıdan uzaklaşır, sonra Temir ve Kanat köylerinden sonra Çon Aksuu akarsuyunu geçip Grigoryevka köyüne, sonra Aksuu akarsuyunu geçip Semenovka köyüne varılır. Ananyevo, Carkınbayev, Çon-Örüktü, Orto-Örüktü, Kiçi-Örüktü, Oytal, Kuturgu, Frunze, Kürmöntü, Balbay köyüne gelinir. Balbay köyünden sonra Isık Göle bakınca Tüp körfezini görerek Tüp İlçesi (rayon)'ne varılır. Tüp İlçesinden sonra Issık-Göl İlinin idari merkezi olan Karakol şehrine ulaşılır.

Balıkçı (Isık Göl'ün batısında, Kırgız demir yolunun son noktasıdır.)
Koşkol (Isık Gölünün kuzey kıyısında bir köy)
Tamçı (Issık Gölünün kuzey kıyısında bir köy)
Çolpon-Ata (Isık Gölü kuzey kıyısının gayri resmi merkezidir)
Karakol (Isık Gölü bölgesinin doğusunda il merkezidir)
Tüp (Karakol'un liman köyü)
Barskon (Isık Gölünün güney kıyısında eski ismi Barsgan olan küçük bir yerleşim yeridir)

Oluşumlarına göre Türkiye'nin gölleri listesi
Türkiye'deki göller

Issık Göl için uzaydan görüntü siteleri: Google, Yahoo, Microsoft
World Lake Database entry for Lake Issyk-Kul (İngilizce)
The Issyk-Kul Hollow (İngilizce)
Remains of ancient civilization discovered on the bottom of issyk-kul lake 25 Mayıs 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Rusça)
Photographs of Issyk-Kul sites 26 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Jean Klerkx, Beishen Imanackunov (eds.): "Lake Issyk-Kul: Its Natural Environment". Springer, 2002. ISBN 1-4020-0900-3. (Searchable text on Google Books) 12 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Touristic information about Issyk Kul (İngilizce)

Ak Hun İmparatorluğu (Baktriyaca: ηβοδαλο, Ebodalo; İslam kaynaklarında Heytal, Bizans kaynaklarında Eftalit, Çin kaynaklarında Ak Hiung-nu, Hint kaynaklarında ise Sveta-Hūna olarak geçer), dördüncü yüzyılın başlarında Isığ Gölü çevresinde Avarlar'a bağlı yaşarlarken bu yüzyılın ikinci yarısında Maveraünnehir'e ve Toharistan'a yayılmış Türk devleti. Hükümdarlık 5. yüzyılda Heftal denilen aileye geçtiğinden Eftalitler olarak da bilinirler.
Batıya doğru ilerlemelerine devam ederek Çin'in kuzeybatısındaki Gobi Çölü'nden Hazar Denizi kenarına kadar yayılan bir devlet kurmuşlardır. Ak Hunlar'ın güneye inen bir kolu da Kabil çevresinde bulunan Kuşanlar'ı yenerek Hindistan'a doğru ilerlemiş ve Hindistan'da bulunan Gupta İmparatorluğu'nun 5. yüzyılın sonlarında parçalanmasından sonra 510 yılında İndus Vadisi'ni ve Ganj Vadisi'ni almışlardır.
Fakat Hindistan'daki Ak Hunlar altıncı yüzyılın ilk yarısından sonra tarih sahnesinden çekilerek yerli halk arasında kaybolmuşlardır. Batı Ak Hunları ise, bir taraftan Orta Asya'da hâkimiyeti temin eden Göktürkler'in bir taraftan da İran'da hüküm süren Sasaniler'in arasında kalmışlar, iki taraftan saldıran kuvvetli düşmanları ile başa çıkamayarak 567 yılında tarih sahnesinden silinmişlerdir.

Ak Hun İmparatorluğu, Şyung-nular'ın bölünmesinden sonra batıya kayanlar tarafından kurulan bir devlettir. Çağdaş devletleri olan Sasani, Çinli ve Bizanslı kaynaklardan böyle bir devlet olduğu bahsedilmektedir. Yapılan araştırmalar sonucu bu devletin kurucularının Hun birliğinin bozulmasından sonra Afganistan bölgesine gelen Uar ve Hun kabileleri, bu bölgedeki yönetim boşluğundan yararlanarak bugünkü Afganistan ve Tacikistan çevresinde devlet kurmuşlardır. İlk dönemler Sasaniler ile iyi geçinmişlerdir. Kuzey Hindistan, Pakistan ve Keşmir'e doğru yayılmışlardır. Sasaniler'in iç politikalarına yardımcı olmuşlardır. Fars ve Bizans kaynaklarında Eftalitler olarak geçen bu devletin yönetici ailesinin "Eftal sülalesi" olduğu kanısı yaygındır ancak "Heftal adında bir kağanın sülalesi" olduğunu da söyleyenler de vardır. Fakat Ak Hunlar'ın Orta Asya steplerinden geldikleri kesindir. Çinliler ise bu devlete "Hua" demiştir. Eftalitler ile Türkiye Türkmenlerinden olan Abdallar arasında bağlantı kurulmaktadır.
Sasaniler'e göre, Ak Hunlar, beşinci yüzyılın başlarında Ceyhun Irmağı'nı geçerek komşuları Sasaniler'in sınırlarına dayandılar. Savaşçı hükümdarları Hakan'ın yönetiminde Rey önlerine kadar ilerlediler ama Sasani Hükümdarı V. Behram bu akınları durdurdu. İç Asya'da, Hun idaresinden sonra iktidara gelen Siyenpiler'in yerine kurulan Avar Kağanlığı'nda, Uar ve Hun adlarında iki kabile grubu, 350'lerde, bilinmeyen bir sebeple o devletten ayrılarak, bugünkü Güney Kazakistan bozkırına gelmiş; buradaki eski Hun halkını Volga'ya doğru ittikten (Avrupa Hunları) sonra güneye yönelerek, Afganistan'ın Toharistan bölgesine inmişti.
Hakimiyetini, batıda Hirkania'ya (Gurgan, Hazar denizinin güneyi) kadar genişleten bu devlet, beşinci asır ortalarından itibaren Heftal adında yeni bir hükümdar ailesine sahip olmuş (bu ad ilk defa 457'de görülüyor) ve yıkıldığı 567 yılına kadar hem sülale, hem kavim olarak, öteki adlar ve "Ak Hun" adı ile birlikte bu adı da taşımıştır. Yapılan tespitlere göre, devlette rol oynayan kabilelerden bazıları şunlardı: 

Kadis-hun (Herat civarında. Pers kaynaklarında Hvon, Prokopios'ta Eftalit diye zikredilen bu kabile, sonra İran'ın batısına göçmüştür; "Kadisiya" yer adının menşei.)
Zavul (Zabul; bundan Zabulistan)
Çol (Gurgan = Curcaniye, havalisinde)
Kernikhion (Karmir-hyon)
Askil ya da Eskil.
Bunlardan hiç olmazsa bir kısmının yerli olduğu aşikardır.

Hükümdarın tanrı tarafından verildiğine inanılırdı.
Ülke ikiye ayrılıp yönetilirdi.
Güneş doğudan doğduğu için doğu tarafı kutsal sayılır ve doğu tarafını yönetmek üstünlüktü.
Batı tarafı asıl kağana bağlı olarak yönetilirdi.
İslamiyet'ten önceki Türk devletlerinde taht kavgaları oluyordu. Bu da devletlerin kısa ömürlü olmasına neden oluyordu.

Ak Hun İmparatorluğu'nun en büyük iki kabilesi Uar ve Hun kabileleri idi. Yönetime daha çok bu kabileler hakim oluyordu. Ak Hun İmparatorluğu İran üzerine baskılarını arttırmış ve 358 yılında Sasaniler ile bir anlaşma yapmışlardı. Sasaniler'in başına Bahram Gor gelince Ak Hunlar tekrar saldırıya geçmiş ve onları çok ağır bir şekilde yenmişlerdi.

430'da Ak Hunlar'ın başına Aksuvar geçince de, İran'ın iç işlerine karışıldı. Aksuvar himayesine aldığı I. Firuz'u İran tahtına çıkardı. Firuz, bunun karşılığında Tirmiz ve Vasgirt bölgelerini Ak Hunlar'a verdi. Ancak bir olay sonunda Firuz, Ak Hunlar'a savaş ilan etti. Aksuvar ile Firuz'un orduları karşı karşıya geldi. Yapılan savaşta Aksuvar, Turan taktiğini uygulayarak Firuz'u pusuya düşürdü. Firuz, Aksuvar'ın önünde diz çöktü, özür diledi ve böylece ordusunu kurtardı. Ama çok geçmeden yeniden Ak Hunlar'a savaş ilan etti. Bu savaşta Sasaniler, Aksuvar'ın kazdırdığı çukurlara saplandılar. Bu savaşta Firuz da ölmüştür. Böylece iki devlet arasında yeni bir anlaşma yapıldı. Bundan sonra Hunlar Hindistan'a seferler düzenledi. Ama yeni kurulan Göktürk Devleti, Ak Hunları sıkıştırıyordu. Bir savaş sonunda Ak Hun İmparatorluğu parçalanmıştır.

480 yıllarında İran'da patlak veren Mazdek İsyanı'nın bastırılmasında Ak Hunlar etkin rol oynamışlardır. Bazı Sasani imparatorları Ak Hunlar'a sığınmıştır. 30 bin kişilik Hun ordusuyla Mazdek İsyanı bastırılmıştır.

Çin kaynaklarına göre, İç Asya'da Hoten, Kuça, Aksu, Kaşgar ve etrafını hakimiyetlerine alan Ak Hunlar, bu arada Kuzey Hindistan'ı da zapt etmişlerdi. Bu harekat, "Tegin" ünvanını taşıyan ve Kâbil'de oturan Toramana adındaki başbuğ tarafından idare edilmişti. İpek Yolu ekonomik kaynaklarıydı.

Altıncı yüzyılın ilk yarısında ise Toramana'nın oğlu Mihirakula, imparatorluk güney kanadının en azametli hükümdarıdır. Ordusunda, daima yedi yüz savaş filinin bulunduğu rivayet edilir. Fakat Budist rahipler (Song Yün ve ondan bir asır sonra buraya gelen Hiuen-tsang), bu "Sveta-Hūna"dan hoşlanmamışlardır. Çünkü Mihirakula, Budizm'i ülkesi ve halkı için tehlikeli sayıyor, Budistleri kontrol altında tutuyordu. Buna karşılık, İskenderiye'den Hindistan'a giden tüccar Kosmas tarafından ve 530 tarihli Gwalior Kitabesi ile Sanskritçe yazılı Keşmir Vekayinamesi'nde Mihirakula, Hindistan'ın en büyük hükümdarı olarak tasvir edilmektedir.

Göktürkler'in güçlenmesi ve İstemi Yabgu'nun batıya yönelmesiyle Ak Hunlar ile Göktürkler karşı karşıya geldi. Güçlenen Sasaniler de eski müttefikleri Ak Hunlar'ın zayıflığından istifade etmek için Göktürkler ile antlaşma yaptılar ve Ak Hun İmparatorluğu yıkıldı. Ak Hunlar ile Göktürkler arasındaki siyasi ilişkilerin neden kötüleştiğine dair fazla bilgi olmamasına karşın bazı kaynaklarda zikredilene göre Ak Hunlar'ın yabgusunun kızı Göktürk Kağanı Kolo'nun oğlu ile evlendirilmek üzere çeyizi ile birlikte yola çıkarılmış fakat yolda kervana bir rivayete göre Sasaniler tarafından bir rivayete göre de Çinliler tarafından saldırı düzenlenmiş ve gelin adayı öldürülüp çeyizi yağmalanmıştır. Bu olaydan her iki taraf birbirini sorumlu tutmuş ve düşmanlık başlamıştır.

Kuzey Hindistan'ın yarısı, Afganistan ve Türkistan'ın bir bölümü Ak Hun İmparatorluğunun hüküm sürdüğü toprakları kapsar.

Ak Hunlar, genel olarak göçebe bir yaşam sürüyorlardı. Buna karşın Gor, Huo ve Sakkala'yı başkent olarak da kullandılar. Ak Hunlar, Asya'nın ipek ticaretini ellerinde tuttukları sürece güçlerini korudular. Göktürkler'in İpek Yolu'nun denetimini ellerine geçirmesiyle bu üstünlüklerini yitirdiler.

Çeliktaş, Müslüme Melis. Ak Hunlar Tarihi Üzerine Türkiye ve Dünyada Yapılan Çalışmaların Değerlendirilmesi, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Tarih (Genel Türk Tarihi) Anabilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2011.
Dönmez, Belma. "Eftalit-Sasani Münasebetleri Üzerine", İtil Suwi Aka Turur: EÜ TDAE Türk Tarihi Anabilim Dalı 25. Yıl Armağanı, Haz. Umut Üren, Didem Çatalkılıç, İzmir, 2017, s. 157-167.
Ersoy, Tolga. "Bizans-Sâsâni Savaşları Bağlamında Prokopios’un Akhunları Tasviri", XVII. Türk Tarih Kongresi, Ankara: 15-17 Eylül 2014, Kongreye Sunulan Bildiriler, II. Cilt - I. Kısım: Orta Asya ve Kafkasya Tarihi. Ankara: TTK, 2018, s. 89-106.
Konukçu, Enver, “Ak Hunlar”, Türkler, C.1, Ankara, 2002,ss.1310-1318.
Konukçu, Enver, Kuşan ve Akhunlar Tarihi (Atatürk Üniversitesi Yayınları, No. 297), Ankara: Sevinç Matbaası, 1973.
Marsoviç, Ahunov Azat. "Tarihçi al-Tabari ve Diğer Doğu Yazarlarında Bulgar, Türk ve Eftalitler (IV-VII. yy.)", KÖK Sosyal ve Stratejik Araştırmalar Dergisi, C. II/1 (2000), 113-120.
Mızrak, Egemen Çağrı. "Başlangıçtan Mihiragula Döneminin Sonlarına Kadar Hindistan Hunaları (455 – 532)", Avrasya İncelemeleri Dergisi VI/2 (2017), s. 131-147.
Öztürk, Murat. "Akhunlar Vasıtasıyla Bozkır Kültürü İle Hint Kültürünün Karşılaşması", Turkish Studies, Vol. IX/7 (2014), p. 475-484.
Tezcan, Mehmet. "V. - VI. Yüzyıl Ermeni Kaynaklarının Hun ve Eftalit Tarihi Bakımından Önemi", XV. Türk Tarih Kongresi Orta Asya-Kafkasya Tarihi, Ankara, Turkey, 11 - 15 September 2006, C.II, Ankara: TTK, s.273-284.
Tezcan, Mehmet. “Kuşanlar, Akhunlar ve Eftalitler”, Tarihte Türk-Hint İlişkileri Sempozyumu (31 Ekim – 1 Kasım 2002), TTK Yayınları XXVI, 12, Ankara, s. 9-57, 2006.
Tezcan, Mehmet. "Kuşanlar ve Eftalitler Döneminde Doğu Türkistan’da Budist Sanat ve Tercüme Faaliyetleri", Sanatta Anadolu-Asya İlişkileri. Prof. Dr. Beyhan Karamağaralı’ya Armağan, haz. Turgay Yazar, Ankara: Hacettepe Üniversitesi Yayınevi, 2006, s.473-499.
Tezcan, Mehmet. "Kuzey Hindistan ve Türkistan Bölgesinde Eftalitlerde Polyandry Geleneği ve Onların Türklükle İlişkileri Hakkında", XVI. Türk Tarih Kongresi Ankara: 20-24 Eylül 2010. Kongreye Sunulan Bildiriler, 2. Cilt. Orta Asya ve Kafkasya Tarihi, 20 - 24 September 2010, s.159-197.
Togan, Zeki Velidi, “Eftalit Devletini Teşkil Eden Kabilelere Dair”, Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Araştırma Dergisi (Ord. Prof. Dr. Ahmet Zeki Velidi Togan Özel Sayısı), Fasikül: 1, Sayı: 13, Erzurum, 198

Andros veya Türkçe adıyla Andre (Yunanca: Άνδρος, Yunanca telaffuz: [ˈanðros]), Eğriboz Adası'nın yaklaşık 10 km (6 mi) güneydoğusunda ve İstendil'in yaklaşık 3 km (2 mi) kuzeyinde, Kiklad Adaları'nın en kuzeyde bir adadır. Yaklaşık 40 km (25 mi) uzunluğundadır ve en uzun genişliği 16 km (10 mi) civarındadır. Verimli ve iyi sulanan birçok vadiye sahip, çoğunlukla dağlıktır. Andros adasını ve birkaç küçük, ıssız adayı içeren belediye 380 km2 (146,719 sq mi) alana sahiptir. En büyük şehirler Andros (kasaba), Gavrio, Batsi ve Ormos Korthiou'dur.
Antik başkent olan Palaeopolis, dik bir yamaçta inşa edilmiştir ve limanındaki dalgakıran hala su altında görülebilmektedir. Apoikia köyünde, suyun yontulmuş bir aslan başından aktığı kayda değer Sariza pınarı vardır.

Andreas Embirikos (1901–1975), Yunan sürrealist şair ve ilk Yunan psikanalist
Michael Dertouzos (1936–2001), Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nde Profesör ve1974'ten 2001'e M.I.T. Bilgisayar Bilimleri Laboratuvarı (LCS) direktörü.

"Large Bronze Age Town Unearthed On Andros." New York, N.Y.:Hellenic Times. Sep 2- 30, 2005. Vol. XXXII, Iss. 11; pg. 2. ISSN 1059-2121 (link) 22 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Freely, John (2006). The Cyclades: Discovering the Greek Islands of the Aegean (İngilizce). I.B.Tauris. ISBN 1845111605. 
Miller, William (1908). The Latins in the Levant, a History of Frankish Greece (1204–1566) (İngilizce). New York: E.P. Dutton and Company. 
Setton, Kenneth M. (1976). The Papacy and the Levant (1204–1571), Volume I: The Thirteenth and Fourteenth Centuries (İngilizce). Philadelphia: The American Philosophical Society. ISBN 0-87169-114-0. 7 Aralık 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 19 Ekim 2020. 
Setton, Kenneth M. (1978). The Papacy and the Levant (1204–1571), Volume II: The Fifteenth Century (İngilizce). Philadelphia: The American Philosophical Society. ISBN 0-87169-127-2. 
Bu madde artık kamu malı olan bir yayından alınan metni içeriyor: Chisholm, Hugh, (Ed.) (1911). "Andros". Encyclopædia Britannica. 2 (11. bas.). Cambridge University Press. s. 1. 

 "Andros". Encyclopædia Britannica. 2 (9. bas.). 1878. s. 23. 
Official website of Municipality of Ándros 19 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Official website of Municipality of Korthío 28 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Andros365 e-mag of Andros Island 20 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Richard Stillwell, ed. Princeton Encyclopedia of Classical Sites, 1976: 14 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. "Andros, one of the Cyclades, Greece"
Latest News 20 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Yunanca)

Aydın, Türkiye'nin Aydın ilinin merkezi olan şehirdir. Ege Bölgesi'nde yer alan ve turizm ile tarım açısından en gelişmiş illerdendir.
Aydın il merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 54 metredir.

Aydın'ın eski isimleri Tralleis ve Güzelhisar olup 14. yüzyılda Anadolu Beylikleri döneminde kurulan Aydınoğulları beyliği döneminde ismi Aydın olarak değişmiştir. Herodot, Aydın ili ile ilgili “Bizim yeryüzünde bildiğimiz en güzel gökyüzünün altı ve en güzel iklimin bulunduğu yer” demiştir. Evliya Çelebi ise “Dağlarından yağ, ovalarından bal akar” demiştir.

Aydın, çeşitli uygarlıklara ev sahipliği yapmıştır. Antik Çağ'da Afrodisias, Milet, Didyma, Nysa, Priene, Magnesia gibi önde gelen kentler Aydın ilinin sınırları içerisinde bulunmaktaydı. Bugünkü Aydın, Tralleis Kenti ile birlikte MÖ 2500 yılında Hititler zamanında gelişmiş; MÖ 8. yüzyılda Lydia zamanında da en parlak çağını yaşamıştır. Selçuklu Hanedanıyla birlikte Türk uygarlığının kültür varlığı ve eserleriyle donatılmıştır.
Aydınoğulları zamanında şehrin adı Aydın Güzelhisarı olmuş, daha sonra Aydın adını almıştır. 1811'de İzmir, Saruhan (Manisa), Menteşe (Muğla), Antalya, Isparta sancaklarını kapsayan eyaletin merkezi oldu. Kurtuluş Savaşından sonra 1923 yılında Aydın müstakil vilayet olmuştur.

1987 yılında çıkarılan 3392 sayılı kanun ile Buharkent ve İncirliova, 1990 yılında çıkarılan 3644 sayılı kanun ile de Karpuzlu, Köşk ve Yenihisar ilçeleri kuruldu. Yenihisar ilçesinin adı 1997 yılında 4235 sayılı kanun ile Didim olarak değiştirildi. 2012 yılında çıkarılan 6360 sayılı kanun ile merkez ilçe kaldırılarak aynı sınırlara sahip Efeler ilçesi kuruldu. Yine aynı kanun ile Aydın'da sınırları il mülki sınırları olan büyükşehir belediyesi kuruldu ve 2014 Türkiye yerel seçimlerinin ardından büyükşehir belediyesi çalışmalarına başladı.

2012 yılında Aydın büyükşehir statüsü kazanıp ilin tamamı büyükşehir sınırlarına girmiştir ve merkez ilçenin ismi Efeler olarak değiştirilmiştir.

Aydın ekonomisinin temelini tarım, hayvancılık ve turizm oluşturur. Şehir 2018 yılı verilerine göre gayri safi yurt içi hasıla bakımından ₺35,2 milyar ile ülkenin yirmi birinci büyük ili oldu. Kişi başına düşen gelirde ise ₺32.362 ile kırkıncı sırada yer almaktadır. 2013 yılı İnsani Gelişme Endeksi verisine göre Aydın, elde ettiği 0,541 puanla yirmi dördüncü sırada yer aldı.

Aydın ili; yağlık zeytin, incir, kestane, kereviz üretiminde Türkiye'de 1. sırada; pamuk ve çilek üretiminde 2. sırada; taze börülce ve sofralık zeytin üretiminde ise 3. sırada yer almaktadır.

Tarım, gıda, tekstil ürünleri, makine ve ekipman, otomotiv yan sanayi ve beyaz eşya üretimi Aydın ilinin sanayisinin ana kalemlerindendir.

Turizm, tarımdan sonraki ikinci önemli gelir kaynağıdır. Yaklaşık 680 konaklama tesisinde 78.000 yatak kapasitesi bulunmaktadır. Ayrıca Kuşadası'nda 54.000, Didim'de 42.000 yazlık konut bulunmaktadır. 2011 yılında 5,5 milyon turist Aydın iline gelmiştir. Dilek Yarımadası Milli Parkı, Kuşadası ve Didim plajları önemli sahillerdir.
İlde 15 civarında müze bulunmaktadır. Bunlar; Adnan Menderes Demokrasi Müzesi, Aydın Arkeoloji Müzesi, Yörük Ali Efe Müzesi, Afrodisias Müzesi, Karacasu Etnografya Müzesi, Milet Müzesi, Çine Kuvayı Milliye Müzesi, Çine Arıcılık Müzesi, Nazilli Etnoğrafya Müzesi, Yoran Mübadele Anı ve Kültür Evi, Yörük Ali Efe Müzesi ve Kuşadası Zeytin ve Zeytincilik Müzesi sayılabilir.
Ören yerleri açısından da oldukça zengindir. Bunlar; Afrodisias (Karacasu), Alabanda (Çine), Alinda (Karpuzlu), Apollon Tapınağı (Didim), Gerga (Çine), Harpasa (Nazilli), Magnesia (Ortaklar), Mastaura (Nazilli), Milet (Didim), Nysa (Sultanhisar), Priene (Söke) ve Tralleis (Efeler)'dir.

Halk Aydın ağzı konuşmaktadır. Nazal n (ñ) sesi kullanımı ve r sesinin yutulması belirgin özellikleridir.

Yöreye ait Zeybek dansları ve zeybek müzikleri bulunmaktadır.

 Bügülme, Tataristan
 Batı Vilayeti, Sri Lanka
 Le Havre, Seine-Maritime

T.C. Aydın Büyükşehir Belediyesi

Ayvalık Adaları (Latince: Hecatonnesi, Grekçe: Ἑκατόννησοι Hekatonesoi) Balıkesir'in Ayvalık ilçesine bağlı adalar topluluğu. İrili ufaklı birçok adadan oluşmaktadır. Bunlardan en büyüğü Alibey (Cunda) adasıdır. Köprü ile önce Lale adasına daha sonra dolgu ile Ayvalık'a bağlandığından artık yarımada özelliği taşımaktadır. 
Ayvalık koyu 22 küçük adayı ve adacıkları barındırır. Cunda dışında hiçbirinde yerleşim yoktur. Yalnız en büyüklerinden olan Çıplak adada koyun sürüleri bulunmaktadır. Ara sıra balıkçılar mola verirler. Motorlarla bu adalara geziler düzenlenir. İnce kumlu, uzun plajı ile Altınova Ayvalık-Ören arasındadır. Yazlık tatil siteleri yoğundur.

Ayvalık Adaları kaynaklarda isim olarak Yund Adaları veya Cunda Adaları olarak da geçmektedir. Rumlar bu adalara "Mis Kokulu Adalar" manasına gelen Moshonisi demişlerdir. Hekatonesos, Apollonnesos, Hekatonnesoi, Hekatos gibi farklı adları da vardır.

Üzerinde Yaşanan Adalar
Cunda Adası Alibey, Yunda, Yund, Moshonisi, Moschonisi, Moschonisos, Moskonisi, Moshinos, Nasos, Nesos, Apolloniso, Μοσχονήσι, Μοσχόνησος, Εκατονήσι, Εκατόνησο, Νάσος, Τζούντα, Αλήμπεη, Απολλόνησο
Lale Adası Dolap, Soğan, Krommydonisi, Kromidonisi, Kromydonisi, Kremydonisi, Kromido, Κρομμύδονησι, Κρομμυδονήσι, Κρεμμυδόνησο, Κρεμμύδι, Κρομμύδι, Ντουλάπι
Ayvalık Körfezi Adaları
Kumru Adası Nisopula, Nisopoula, Ayos Nikolas, Aya Nikolas, Agios Nikolaos, Vrachonisída Ágios Geórgios, Νησοπούλα, Άγιος Νικόλας
Tavuk Adası Aya Yani, Kilise, Dalyan, Taliani, St Yoannis, St Ioannis, Agiou Ioanni, Ayos Yannis Prodromos, Agios Ioannis, Ai Giannis, Prodromos, Prodromo, Vrachonisída Ágios Ioánnis, Άγιος Ιωάννης, Αϊ Γιάννης, Πρόδρομος, Πρόδρομο, Τάλιανος
Batı Grubu Adaları
Büyük İlyosta Adası Güneş, İlyosta, Fener, Eleos, Nisída Éleos, Oilios, Leios, Lios, Leios, Nisída Leiós, Έλεος, Λείος
Büyük Maden Adası Pirgos, Pirgo, Pyrgos, Nisída Pýrgos, Pyrgo, Maden, Pordoselene, Pordoselini, Poroselene, Poroselini, Πύργος, Πύργο, Πορδοσελήνη, Ποροσελήνη
Çıplak Ada Chalkis, Halkis, Yimno, Cimno, Gymno, Χαλκίς, Γυμνό, Γδυμνό
Göz Adası Lipsos, Leipsos, Lipso, Leipso, Λειψός
Kara Ada Kamış, Kamışada, Kalınada, Akvaryum, Karaada, Kalamos, Kalamo, Nisída Kálamos, Κάλαμος
Küçük İlyosta Adası Yumurta, Kilyosta, Eyolida, Aigialonisi, Aigia, Eleos Pulo, Nisída Daskaleió, Vrachonisída Aigialonísi, Αιγιαλονήσι, Αιγιά
Küçük Maden Adası Adiabatoz, Adiavatos, Adiavato, Nisída Adiávatos, Αδιάβατος, Αδιάβατο
Pınar Adası Kılavuz, Klavuz, Mosko, Mosko Pulo, Moschopoulo, Moschopoula, Moshopoula, Moshopula, Pera Moschos, Pera Moskos, Pera Moshos, Pera Moscho, Nisída Moschópoulo, Nisída Péra Móschos, Μοσχόπουλο, Πέρα Μόσχος, Πέρα Μόσχο, Πέρα Μόσκος
Pirgos Kayalıkları Vrachonisída Pýrgos, Βραχονησίδα Πύργος
Poyraz Adası İncirli, Yellice, Leyah, Lia, Leia, Leiah, Licha, Liha, Leio, Leios, Lygia, Nisída Leiá, Nisída Lícha, Λεια, Λειά, Λειὰ, Λίχα, Λείος, Λειό, Λυγιὰ, Λυγιά
Pulakya Adaları Pulakia, Poulakia, Πουλάκια
Taş Ada Taşlı, Klavo, Plati, Vrachonisída Pláti, Πλάτη
Yalnız Ada Yelniz, Yalonisi, Gialonisi, Γιαλονήσι
Yelken Adası Pelagonisi, Vrachonisída Pelagonísi, Πελαγονήσι
Yuvarlak Ada Melina, Kalamaki, Kalamopulo, Kalamo Pulo, Vrachonisída Kalamáki, Vrachonisída Kalamópoulo, Καλαμόπουλο, Καλαμάκι
Kuzey Grubu Adaları
Akoğlu Adası Armutçuk, Kedi, Kopano, Kópanos, Vrachonisída, Κόπανος, Κόπανο
Aslı Adacığı Asimonisi, Asimoniso, Eleusa, Ασημόνησο, Ασημονήσι - Yaklaşık olarak, uzunluğu 523 m. genişliği 283 m. olan ıssız bir adacıktır. Türkiye'ye bağlıa adada yerleşim yoktur. Ayvalık ilçesinin 10.8 km kuzeydoğusunda yer alır. Burhaniye'ye 21.2 km, Edremit'e 33.1 km uzaklıktadır. Adada doğal bitki örtüsü bulunmaktadır.
Balık Adası Büyük Karaada, Psariano, Nisída Psarianó, Daskalio, Daskali, Daskaleio, Daskaliyo, Ψαριανό, Δασκαλειό, Δασκαλιό
Çiçek Adası Gümüşlü, Argistra, Argistri, Angistri, Argyronisos, Argyroniso, Nisída Argyrónisos, Αγκίστρι, Αργυρόνησο, Αγκίστρι, Γκιουμουσλί
Gizli Ada Kör Taşlar, Sklavonisi, Σκλαβονήσι
Güvercin Adası Manastır, Mozaikli Manastır, Kızlar Manastırı, Aya Yorgi, St Giorgio, Ayos Yorgis, Evangelistriya, Άγιος Γεώργιος, Άγιος Γιώργης
Hasır Adası Sefil, Seferi, Sefiri, Zefyri, Nisída Zefýri, Misia, Haşır, Σεφέρι, Ζεφύρι
İkiz Kayalar Mırmırcılar, Mırmırcalar, Mırmırca, Vráchoi Daskaleió, βράχοι Δασκαλειό
Kalemli Adası Sazlı, Oker, Öker, Kalamaki, Kalamakia, Καλαμάκια, Καλαμάκι
Kayabaşı Adası Taş, Petro, Petrusi, Petrousi, Petrusa, Petrousa, Petroutzio, Πετρούσα, Πετρούσι, Πετρούτζιο
Kırlangıç Kayalıkları Chelidonia, Χελιδόνια, Βραχονησίδα Χελιδόνια
Kız Adası Kaşık, Ulya, Oulia, Ioulia, Nisída Ouliá, Ουλιά, Ούλια, Ιουλία
Kutu Adası Küçük Karaada, Karaada, Kara Ada, Kara, Balkan, Tavşan, Kodon, Nisída Kódon, Kudho, Kouda, Kondu, Kontou, Κοντού, Kodonas, Koudouna, Κώδωνας, Κουδούνα
Mırmırca Kayalıkları Mırmırcalar, Μουρμούρισα, Μουρμούριζα, Μουρμούριζες
Yumurta Adası Kokkinonisi, Nisída Daskaleió, Νησίδα Δασκαλειό, Κοκκινονήσι
Altınova tarafı
Tüzüner Adası Suna, Kurbağa Burnu Adası, Altınova, Ayazment, Αγιασμάτι, Τουζούνερ, Τουζούνέρ

Ayvalık Adaları Tabiat Parkı

Vikimapia Ayvalık adaları26 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Balıkesir, Türkiye'de Balıkesir ilinin merkezi olan şehirdir.
Tarihte genellikle Misya ve Karesi adlarıyla bilinen Balıkesir yöresi, Roma, Bizans, Anadolu Selçuklu, Karesi Beyliği ve Osmanlı egemenliğinde kalmıştır. Temel geçim kaynağı tarım ve hayvancılık olup bamya, börülce, kavun, zeytin, zeytinyağı, kelle peyniri gibi tarımsal ürünler ve daha çok yerli turizmde öne çıkan sahil kasabalarıyla meşhurdur. Yağcıbedir halısı, kolonyası, kaymağı, kozak üzümü, Ayvalık tostu, Susurluk ayranı, saçaklı mantısı ve höşmerim diğer bilinen yöresel ürünleridir.

Balıkesir, adını günümüzde ikiye ayrılan eski merkez ilçesinden almaktadır. İlin eski adı Karesi olup 24 Ekim 1926 tarih ve 4248 sayılı Kararname ile Balıkesir olmuştur. Balıkesir kelimesinin kökenine dair çeşitli rivayetler mevcuttur. Roma İmparatoru Hadrianus, Balıkesir şehri çevresinde sahip olduğu bir bölgede avcılık yaptığı için Adriyanutere lakabını almıştır. Ardından yine burada bir şato yaptırmıştır. Bu şatonun adı Paleo Kastro olarak bilinmektedir. Balıkesir adının bu kelimeden geldiği düşünülmektedir. Paleo Kastro'nun bugünkü Atatürk Parkı sınırları içinde olduğu belirtilmektedir. Paleo Kastro'nun anlamı ise Eski Hisar'dır. Bazı kaynaklar Balıkesir kelimesinin Balak Hisar veya Balık Hisar kelimelerinden geldiğini söylemektedir. Eski Türkçede balık kelimesi şehir anlamına geldiği için Balık Hisar kelimesinin anlamı Hisar Şehri'dir. Yapılan kazı çalışmalarında, Balıkesir il merkezinde 15. yüzyıla kadar hisarın ayakta olduğu ve Karesi sakinlerinin ilk yerleşim yerinin Hisar'ın içi olduğu tespit edilmiştir. Zira, günümüzde Balıkesir şehrinde Hisariçi Mahallesi bulunmaktadır. Bu nedenle şehir isminin, buradan gelme olasılığı yüksektir. Bir rivayete göre bölgeye akın yapan Pers hükümdarı Balı-Kisra'dan gelmektedir. Bazı kaynaklara göre ise balı çok, güzel anlamına gelen Bal-ı Kesr kelimesinden türediği belirtilmektedir. Yeni ortaya atılan bir teze göre ise, Bağıkesir'den geldiğine yöneliktir. Zira 17. yüzyıla değin şehir merkezinde en önemli tarım faaliyetinin bağcılık olduğu Balıkesir kadı sicilleri ve tereke kayıtlarından doğrulanmaktadır. Osmanlı kaynaklarında şehrin adının yazılışı Balıkesri şeklindedir.

Balıkesir genelindeki pek çok höyük, mağara ve düz yerleşim yerlerinde yapılan araştırmalarda bu topraklara MÖ 8000-3000 yılları arası yerleşildiği ortaya çıkmıştır. Havran'a 8 km. mesafedeki İnboğazı Mağaralarında Paleolitik, Neolitik ve Kalkolitik devirlerinden kalma kalıntılar bulunmuştur. Babaköy (Başpınar) kazılarında, Yortan mezarlığında, Ayvalık Dikili yolu üzerindeki Kaymak Tepe'de Bakır Çağı'na ait kalıntılar ve yerleşim yerleri bulunmuştur. Bu bölgede ilk defa adı geçen şehir Agiros (Achiraus)'tur. Anadolu Selçuklu Devleti'nin yıkılmasından sonra bölgede Karesi Beyliği kurulmuş, ardından bölge Osmanlı Devleti'nin eline geçmiştir.

Balıkesir'in bulunduğu bölgenin adı eski çağlarda Misya'ydı. Bu kelimenin Lidya dilindeki anlamı Kayın Ağacı'dır. Bölgenin sınırları zamanla çeşitli değişikliklere uğrayarak kuzeyde Marmara Denizi, batıda Çanakkale Boğazı ve Ege Denizi, doğuda Atranos Çayı ve güneyde de Lidya ile çevrilmiştir. Keşiş Dağından itibaren Marmara Denizi sahilini takiben Çanakkale Boğazı'na kadar olan kısıma Küçük Misya, geri kalan kısma ise Büyük Misya denilmiştir. Büyük Misya; Pergam (Bergama), Adramitiyum (Edremit), Arjiza (Balya-Pazarköy), Assos (Behramkale), Teruvad (Truvada), Gargar, Antandos (Avcılar civarı), Belodos (Dursunbey) ve Adriyanatere (Balıkesir) şehirlerinden oluşmaktadır. Küçük Misya ise Sizik (Belkız), Lâmpesak (Lapseki), Perkot (Bergoz), Abidus, Milotopolis (Mihaliç), Apoloni, Periyapos (Kara Biga), Poimanenon (Eski Manyas), Artemea (Gönen), Zeleya (Sarıköy), Artas (Erdek) ve Panormos (Bandırma) şehirlerinden oluşmaktadır.
MÖ 3000-1200 yılları arasında bu bölgede farklı diller konuşan Pelasg ve Leleg kolonileri kurulmuştur. Bu bölgede yaşayan Misyalıların soyu da Pelasglardan gelmektedir. Misyalılar bu bölgeye geldiklerinde Bitinyalıları yendikten sonra Misya'ya hâkim olmuşlardır. Serbest yaşamayı sevdikleri için şehir kurmamışlardır.
MÖ 1120'lerde Hitit kralı IV. Tuthalya devrinde, Misya Hitit egemenliğine girmiştir. Hititler bölge için Assuva adını kullanmıştır. MÖ 1200 yıllarında Akalar ile Troya arasında çıkan ve dokuz yıl süren Truva Savaşı'nda, başlarında Khromis ve bilici Ennomos bulunan Misyalılar Troya'yı destekleyerek Troya'nın egemenliğine girmişlerdir. Troya'nın dağılmasından sonra Misya, Lidya egemenliğine girmiştir. MÖ 546 yılında, Büyük Kiros ve halefleri zamanında Misya, Ahameniş İmparatorluğu'na dâhil olmuştur. Büyük İskender MÖ 334 yılında Biga Çayı civarında Ahameniş İmparatorluğu ile yaptığı Granikos Savaşı'nı kazanarak Misya'yı ele geçirmiştir. Bu tarihten sonra Misya halkı paralı asker olarak ün kazanmıştır. O dönemde Mısır ordusunda bile Misya süvari birliği vardır. İskender'in ölümünden sonra kumandanları birbirleri ile savaşmıştır. Savaş sonunda Misya'yı Lisimakus ele geçirmiştir. O da Korupedyon Savaşı'nda I. Selevkos Nikator tarafından öldürülmüştür. Misya, Nikator'un eline geçse de Lisimakus'un emrinde çalışmış Paflagonyalı Fletairos, Bergama'yı ele geçirmiş, Misya'nın bir kısmına da egemen olmuştur. Fletairos'tan sonra yeğeni I. Eumenes başa geçmiştir. MÖ 278 yıllarında Galyalılar Misya'ya gelmiştir. I. Eumenes'ten sonra Bergama Krallığı'nın başına geçen I. Attalos, Misya'nın geri kalan kısmını da ele geçirmiştir. Bergama Krallığı egemenliğinde Misya ekonomik yönden rahat bir dönem yaşamıştır. MÖ 133 yılında Misya, Bergama Kralı III. Attalos'un vasiyeti ile Roma İmparatorluğu hâkimiyetine geçmiştir.

Misya Roma egemenliğine girdikten sonra MÖ 133 yılında konsül Manius Aquillius tarafından Roma'ya bağlı Asya Eyaleti kurulmuş ve Misya'nın bir kısmı bu eyalete bağlanmıştır. Romalılar Misya'yı, uzun süre vergi ve kölelikle idare etmiş, onları baskı altında tutmuştur. Bunlara karşı halkın da desteklediği Pontus kralı VI. Mithridates'in başlattığı hareket başarılı olduysa da çok uzun sürmemiş ve MÖ 85 yılında bölge tekrar tamamen Roma idaresine girmiştir.
Kavimler Göçü'nün etkisiyle M.S. 395 yılında Roma İmparatorluğu doğu ve batı diye ikiye ayrılmış ve Misya yeni kurulan Doğu Roma İmparatorluğu'un yani Bizans'ın egemenliğine girmiştir. Misya topraklarının büyük bir kısmı Bizans egemenliği döneminde Opsikion Theması'nda yer almıştır. 675 yılında İstanbul Kuşatması sırasında Araplar, Misya'ya saldırmışlardır. 716-718 yıllarındaki İkinci İstanbul Kuşatması'nda Suriye sahillerinden hareket eden Araplar, Bergama ve Edremit yörelerini yağmalamışlardır.

1015 yılından itibaren Selçuklu Türkleri, Bizans İmparatorluğu egemenliğindeki Anadolu'da görülmeye başlamıştır. 1048 tarihli Pasinler Muharebesi ile Türklerin Anadolu'ya yaptığı akınlar hız kazanmıştır. 1071 tarihli Malazgirt Meydan Muharebesi'den sonra da Türkler Anadolu'ya yerleşmeye başlamışlardır. Kutalmışoğlu Süleyman Şah, 1075 yılında, İzmit çevresi ve Marmara sahillerinde İznik merkezli Anadolu Selçuklu Devleti'ni kurmuştur. 1076 yılında da Misya'nın şehirlerinden Sizik ve Edincik'i ülkesine ilhak etmiştir. 1081 yılında Türkler nehir yolu ile Apollonia (Gölyazı)'ya gelen bir Bizans birliğini yok etmişlerdir. Fakat başka bir Bizans birliği Sizik ve Poimanenon (Manyas)'ı Türklerden geri almıştır. 1085 yılında Süleyman Şah doğudayken, onun emirlerinden İlhan Bey, Sizik, Apollonia, Poimanenon ve Edincik'i geri almıştır.
1086 yılında Süleyman Şah'ın Halep'i kuşatması üzerine kardeşi Melikşah tarafından görevlendirilen Tutuş, Ayn Seylam (Ayn Selm veya Aynı Salem) mevkiinde Süleyman Şah'ı yenmiş, bunun üzerine Süleyman Şah, 5 Haziran 1086 tarihinde intihar etmiştir. Ardından vezir Ebu'l-Kasım devletin başına geçmiştir. Sizik'i üst edinerek Marmara sahillerinin hâkimi olmuştur. 1090 yılında I. Aleksios'un Eufuryanis Alexaders'ı göndermesiyle bölgede savaşlar olmuştur. Ebu'l-Kasım, Gemlik'i alarak burada gemiler yaptırmaya başlasa da burası Bizans'ın eline geçmiştir.
Ebu'l-Kasım'dan sonra Anadolu Selçuklu Sultanı olan I. Kılıç Arslan, Marmara kıyılarını ve Edremit Körfezi'ne kadar olan kısmı ülkesine ilhak etmiştir. Kılıç Arslan'ın kayınpederi İzmir Beyi Çaka Bey ise Edremit'ten Abidos'a kadar olan kıyılar ile Sakız ve Midilli Adası'nı ele geçirmiştir. Fakat verilen bir ziyafette Kılıç Arslan tarafından öldürülmüştür. Kılıç Arslan, bölgeyi 1099 yılında gelen Haçlılar'a karşı savunmuştur. 1107 yılında Kılıç Arslan ölünce Türkler Batı Anadolu'dan çekilmek zorunda kalmıştır. Misya'yı yeniden ele geçiren Bizanslılar, Marmara sahillerinde bulunan bütün Türkmenlere savaş açmışlardır. 1115 yılına kadar bölgede Türk-Bizans çekişmesi yaşanmıştır. 1175 yılında Eskişehir ovasında toplanan 100.000 çadır Türkmen'in bir kısmı bu bölgeye gelmiştir. 1206 yılında Türkmenler Misya kentlerine akın etmeye başlamış ve Bizans ahalisi bölgeyi terk ederek Türkmenler bölgeye yerleşmiştir. 1237 yılında II. Gıyaseddin Keyhüsrev, Misya'daki uç beylerini teftiş etmiştir. 1280'li yıllarda, daha sonra Karesi Beyliği'ni kuracak olan ve soyu Danişmend Gazi'den gelen Karesi Bey, babası Kalemşah ve büyük bir Türkmen grubu Misya'ya gelmiştir. Bunların yanında Germiyanoğlu Yakup Bey de vardır.

Kara İsa adıyla da bilinen Karesi Bey, muhtemelen 1296-1297 yıllarında Erdek, Biga, Edremit, Bergama, Çanakkale hariç büyük Misya sahasını Germiyan kuvvetlerinin desteğiyle ele geçirmiştir. 1306 yılında (bu tarih kesin değil) bir grup Türkmen, Ece Halil önderliğinde Trakya üzerinden Karesi topraklarına gelmiştir. Karesi Bey'den sonra yerine oğlu Aclan Bey'in geçtiği söylense de Aclan Bey'in kimliği henüz netlik kazanmamıştır. Aclan Bey'in oğlu olduğu düşünülen Demirhan Bey hükümdar olduğu dönemde kardeşi Yahşi Bey de Bergama taraflarını yönetmektedir. Diğer kardeşi Dursun Bey ise Osmanlı hükümdarı Orhan Gazi'ye sığınmıştır. Dursun Bey, Orhan Gazi'ye Karesi Beyliği'ne saldırırsa Balıkesir, Edincik ve Bergamayı vereceğini ve kendisinin sadece Kızılca Tuzla ile Makhram'ı alacağını söylemiştir. Makhram d

Batnaz veya Patmos (Yunanca: Πάτμος Patmos), Ege Denizi'nde küçük bir ada. Onikiada'nın en kuzeyinde yer alır. Yaklaşık 3.000 kişilik nüfusu vardır. Yüzölçümü 34.6 km²dir. En yüksek noktası Profitis Ilias'tır. (269 m).

Patmos Adası'ndan, Yeni Ahit'in Vahiy bölümünde bahsedilmektedir. Buna göre İncil yazarlarından Yuhanna bu adada sürgünde iken İsa kendisine görünmüştür. Bu nedenle ada, Hristiyanlar için bir hac merkezidir. Yuhanna'ya adanmış manastır ve kiliseler vardır. Ayrıca Yuhanna'nın İsa'yı gördüğü iddia edilen Apokalipsis Mağarası da ziyaretçilere açıktır.
Ada 1912'de Osmanlı İmparatorluğu'ndan İtalya'ya geçti. II. Dünya Savaşı'ndan sonra İtalya adayı Yunanistan'a bıraktı. 2006 yazında Aziz Yuhanna Manastırının da bulunduğu adanın tarihi merkezi UNESCO tarafından 1999 yılında Dünya Mirası listesine dahil etmiştir.

Patmos, Türkiye'nin batı kıyısında ve Asya kıtasındadır. Oniki Ada kompleksinin en kuzeyindeki adalardan biridir. Yakındaki komşu adalardan daha batıdadır.
Patmos'un yüzölçümü 3.405 km2 (1.315 sq mi) dir. En yüksek nokta, deniz seviyesinden 269 metre (883 fit) yüksekteki Profitis Ilias'tır.
Patmos'un ana yerleşim yerleri Chora (başkent) ve tek ticari liman olan Skala'dır. Diğer yerleşim yerleri Grikou ve Kampos'tur.

Patmos'un ekonomisi büyük ölçüde yaz aylarında turizme bağımlıdır ve Hristiyan hacılar adanın havari Yuhanna ile bağlantısı ve Vahiy Kitabının yazılması nedeniyle sık sık ziyaret ederler.
Aziz Yuhanna Manastırı ve Kıyamet Mağarası hacıların en çok ziyaret ettiği yerler arasında yer alır. Ancak plajları ve sakin doğal güzellikleri de turistlerin artmasına neden oldu.

Resmî site (İngilizce) (Yunanca)

Batı Trakya, Ege Trakyası veya Yunanistan Trakyası (Yunanca: Θράκη), tarihi Trakya bölgesinin Yunanistan'da yer alan bölümüdür. Yunanistan'ın en kuzeyi olduğundan Kuzey Yunanistan olarak da adlandırılmaktadır. Yunanistan'da Türkçenin en yoğun konuşulduğu bölgedir. Yaklaşık 100.000'in üzerinde Müslüman Türk  yaşamaktadır. Bölge, 3 alt yönetim birimine ayrılmıştır (Doğu Makedonya ve Trakya):

İskeçe ili (Yunanca: Ξάνθη, Ksanti), başkent İskeçe / Ksanti
Rodopi ili (Yunanca: Ροδόπη, Rodópi), başkent Gümülcine / Komotini
Evros ili (Yunanca: Έβρος, Évros), başkent Dedeağaç / Aleksandrupolis
M.Ö. VIII. yüzyıl sonlarından ve VII. yüzyıl başlarından sonra, Penilerin, Eski Yunanların, Makedonların egemenliği altına giren bölgede, M.Ö. 355 yılına kadar Trakya Krallığı egemen olmuştur. Batı Trakya, Roma ve Bizans İmparatorluklarının hâkimiyeti altına girerek, önce Roma İmparatorluğu'nun, sonra da Bizans İmparatorluğu'nun sınırları içinde kalmıştır. Osmanlı Devleti, bu toprakları 1354 yılında fethederek sınırları içine katmış ve 559 yıl egemenliği altında bulundurmuştur. Batı Trakya, 1913-1920 yılları arasında bazı devletlerin yönetimi ve egemenliği altında kalmıştır. 1923 yılında Lozan Antlaşması ile Yunanistan'a devredilmiştir.
Başlıca kentler şunlardır:

Dedeağaç - Aleksandrupolis (Evros ili)
Gümülcine - Komotini (Rodopi ili )
İskeçe - Ksanti (İskeçe ili)
Şahin, İskeçe - Echinos (İskeçe ili)
Elmalı, İskeçe - Melivoia Ksanti (İskeçe ili)
Kumçiftliği - Orestiada (Evros ili)
Dimetoka - Didimotihon (Evros ili)
Sofulu - Sufli (Evros ili)
Ferecik / Farecik - Feres (Evros ili)
Şapçı - Sapes (Rodopi ili)
Simavna / Samavna - Kyprinos (Evros ili)
Yassıköy - Iasmos (Rodopi ili)

Thraki Harita

Yunanistan tarihi
Batı Trakya Bağımsız Hükûmeti

Doğu Makedonya ve Trakya -Web Sitesi
Batı Trakya Online14 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Batı Trakya Müslüman Türk Azınlığın Sorunları Raporu, KÜRESEL SİYASET MERKEZİ 1 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

İngilizce bir terim olan Bibcode, bir dizi astronomik veri sistemleri tarafından, literatür referans kaynaklarını belirtmek için kullanılan elektronik bir tanımlayıcıdır. Bibcode, SIMBAD ve NASA/IPAC gök adalar arası veri tabanında (İng: NASA/IPAC Extragalactic Database) kullanmak için geliştirilmiş olsa da, şu an NASA'da astrofizik veri sistemi (İng: Astrophysics Data System) gibi, daha yaygın bir alanda kullanılmaktadır. Kodlama şifresi, 19 karakter gibi sabit bir uzunluğa sahip olup,

YYYYJJJJJVVVVMPPPPA,
şeklindeki bir forma sahiptir. Burada, YYYY, dört haneli bir referans yılı olup kaynağın yılını gösterir ve JJJJ ise, kaynağın nerede yayınladığını gösteren diğer bir şifredir. Kaynak olarak bir dergiye baş vurulmuşsa, VVVV cilt veya dergi numarasını, M ise kaynağın yayınlandığı dergi bölümünü gösterir (Örneğin, L, L harfinin yer aldığı bölümünde yayınlanmış kaynaktır). PPPP, sayfa numarasının başlangıç rakamını ve A ise, adı geçen ilk yazarın soy adının ilk harfini belirtir.

Ahmet Bilge Umar (30 Mart 1936 – 8 Temmuz 2023), Türk hukukçu, profesör, tarihçi, yazar ve araştırmacıdır.
30 Mart 1936 tarihinde Mustafa Cemal ve Fatma İffet Umar'ın oğlu olarak İzmir'in Karşıyaka ilçesinde doğmuştur. İlkokulu Karşıyaka Cumhuriyet İlkokulu'nda, ortaokulu Karşıyaka Lisesi'nin orta kısmında, liseyi de İzmir Özel Türk Koleji'nde tamamlamış ve buradan 1954 yılında mezun olmuştur.
Mezun olmasının akabinde İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne başlamış ve 1958 yılında bu okuldan mezun olmuştur. Aynı yıl, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Medenî Usûl ve İcra İflas Hukuku kürsüsünde Prof. Dr. İlhan Postacıoğlu'nun asistanlığına tayin edilmiştir. 1962 yılında Türk İcra-İflâs Hukukunda İptal Davası isimli teziyle hukuk doktoru, 1967 yılında İspat Yükü isimli teziyle doçent unvanını iktisap etmiştir.

1968 yılında askerlik görevini ifa etmiş, 1970 yılında kadrosu Ege Üniversitesi'ne alınmıştır. Uzun yıllar Ege Üniversitesinin çeşitli yüksek okullarında ek görevle öğretim üyeliğinin yanı sıra müdürlük, kendi fakültesinde dekan yardımcılığı gibi görevler yaptı. Kurucu öğretim üyeleri arasında bulunduğu Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesinde "Medeni Yargılama ve İcra-İflas Hukuku Kürsüsü" başkanı oldu. Üniversiteden ayrılarak hukuk danışmanlığı ve avukatlık yaptı. Hukuk mesleği ile ilgili inceleme yazıları ile eserlerinin yanı sıra çevirileri, özellikle Türkiye'nin Antik Çağ kentleri üzerindeki araştırmaları ile tanındı. Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesinde Kamu Hukuku bölüm başkanlığı yaptı.
Medeni Usul Hukuku, İcra ve İflas Hukuku dersleri verdi. Daha çok tarihi ve arkeoloji konularını içeren kitaplarıyla tanındı.
8 Temmuz 2023 tarihinde İzmir'de ölmüştür. Cenazesi 10 Temmuz 2023 tarihinde Alsancak Hocazade Camii'nde kılınan cenaze namazından sonra Soğukkuyu Mezarlığı'na defnedilmiştir.

Aiolis / Bir Tarihsel Coğrafya Araştırması ve Gezi Rehberi, ISBN 975-10-1714-9
Bithynia / Bir Tarihsel Coğrafya Araştırması ve Gezi Rehberi, ISBN 975-10-2193-6
Börklüce, ISBN 975-10-1970-2
Ionia / Bir Tarihsel Coğrafya Araştırması ve Gezi Rehberi, ISBN 975-10-1604-5
İlkçağda Türkiye Halkı, ISBN 975-10-1426-3
İzmir 1950, 1999, ISBN 975-521-097-0
İzmir'de Yunanların Son Günleri
Karadeniz Kappadokia'sı (Pontos), ISBN 975-10-1570-7
Karia / Bir Tarihsel Coğrafya Araştırması ve Gezi Rehberi, ISBN 975-10-1465-4
Kilikia / Bir Tarihsel Coğrafya Araştırması ve Gezi Rehberi, ISBN 975-10-1571-5
Lydia / Bir Tarihsel Coğrafya Araştırması ve Gezi Rehberi, ISBN 975-10-1712-2
Lykia / Bir Tarihsel Coğrafya Araştırması ve Gezi Rehberi, ISBN 975-10-1502-2
Trakya, ISBN 975-10-2008-5
Troia / Bir Tarihsel Coğrafya Araştırması ve Gezi Rehberi, ISBN 975-10-1882-X
Türkiye Halkının Orta Çağ Tarihi / Türkiye Türkleri Ulusunun Oluşması, ISBN 9751012255
Türkiye'deki Tarihsel Adlar, ISBN 975-10-0539-6
Türkiye'deki Tarihsel Anıtlar, ISBN 975-10-0846-8
Yunanların ve Anadolu Rumlarının Anlatımıyla İzmir Savaşı, ISBN 975-10-1826-9

Birinci Bulgar İmparatorluğu, Ön Bulgarların 681'de bugünkü Balkan bölgesinde Asparuh komutasında kurdukları devlettir. Devlet bugünkü Bulgaristan, Arnavutluk, Bosna, Hırvatistan, Yunanistan, Macaristan, Kosova, Kuzey Makedonya, Moldova, Karadağ, Romanya, Sırbistan, Slovakya, Türkiye ve Ukrayna topraklarını içine alan yaklaşık Türkiye kadar bir toprak büyüklüğü olan (750.000 km²) topraklarda kurulmuştur.
Hazarların kuzeye doğru ittirdiği Bulgarlar, bugünkü Çuvaşistan'ın olduğu bölgede İdil Bulgar Devleti'ni kurmuş; batıya ittirdiği Bulgarlar ise Asparuh Han komutasında Tuna bölgesinde Birinci Bulgar İmparatorluğu'nu kurmuşlardır. Bu imparatorluk daha sonra kuzeyden gelen Slav kavimlerini de bünyesinde bulundurmuştur. Tengrizm dinine mensup Bulgarlar Balkanların en yüksek dağının ismini Türklerin göktanrısı Tengri olarak isimlendirmişlerdir. Bu dağ daha sonra Osmanlıların bölgeye hakim olmasıyla Musala (Maşallah'dan geldiği sanılmaktadır.) olarak değiştirilmiştir.
Bulgarların bu devleti "Birinci" Bulgar İmparatorluğu diye adlandırmasının nedeni kurulan devletin Slav, Yunan ve Trakya halkını da içeren çok uluslu bir yapıya sahip olmasıdır. Ancak Birinci Bulgar İmparatorluğu kurulmadan önce Bulgarlar 2 tane daha devlet kurmuşlardı: Hazar bölgesindeki Bulgarya Hanlığı ve Volga Bulgarya Devleti.
Bugün Ortodoks Hristiyanlık dinine mensup, Çuvaşistan'da yaşayan ve Bulgarca'ya en yakın dil olarak nitelendirilen Çuvaşça dilini konuşan yaklaşık 2 milyon Çuvaş Türkü, Birinci Bulgar İmparatorluğu'nun tek varisleri sayılmaktadır. Bazı tarihçiler Moldova'ya bağlı özerk bir Türk Cumhuriyeti olan Gagavuzya'da yaşayan Ortodoks Gagavuzların da Bulgar kökeninden olabileceğini düşünmektedirler.
Birinci Bulgar İmparatorluğu, 9. yüzyılda Kağan I. Boris zamanında Hristiyanlığı benimsemiş, bu zamandan sonra da Kağanlık unvanını kaldırıp Knezlik unvanını almıştır. I. Boris'in dönemi Birinci Bulgar İmparatorluğu'nun bir Türk devleti olma vasfını yavaş yavaş kaybetmeye başladığı zamandır. Bu dönemde çok yoğun bir Slav etkisi yaşanmıştır. Tengricilik lağvedilerek toplu halde Hristiyanlığa geçilmiş, devlet İstanbul Fener Rum Patrikhanesi'ne bağlanmış, Slav dili resmi dil kabul edilerek Kiril alfabesine geçilmiştir. Bulgarların Slav kültüründe eriyip Türklüklerini yitirmeye başladığı bu geçiş dönemi günümüz Slav Bulgaristan milletinin temelinin atıldığı dönemdir.
Türklerin kurduğu Bulgar İmparatorluğu'nun bir Türk devleti olma vasfını yitirmesine ve bugünkü modern Bulgaristan'ın bir Slav devleti olmasındaki en büyük neden; bir milleti millet yapan unsurların başında gelen dilin baskın kültür altında eriyerek asimile olması, yani 9. yüzyılda Türkçenin alt kolu olan Bulgarcanın yerine Slav dilinin ve harflerinin benimsenmesi olmuştur.
Her ne kadar bugünkü Bulgaristan bir Türk ülkesi olmasa da, Bulgar ülkesi anlamına gelen Bulgaristan kelimesi Bulgarlara Türk atalarından kalan tek mirastır.

Ön Bulgarlar, Türk dilleri'nin Ogur grubu'na mensup bir dil konuşan tarihi Türk halkı Büyük Hunları oluşturan İtil nehri çevresinde yaşayan Türk kavimlerinden biriydi. Büyük Hunların yıkılmasından sonra, batıya göç eden Hun boyları sebebiyle Bulgarlar daha kuzeye çekildiler ve bu Hunlarla kültür alışverişinde bulundular. 5. yüzyılda doğudan gelen Sabir Türkleri ile karşılaştılar ve biraz daha kuzeye ve batıya çekildiler. Avrupa Hunlarının bir parçası oldular. Avrupa Hunları ile Ogur Türklerinin karışmasıyla “Bulgar” adıyla anılan Türk topluluğunu meydana geldi. G. Németh'e göre,Bulgar (Bulganmak/Bulanmak) “karışmak” anlamına gelmektedir. Hunlardan sonra Sabirlerin ve Göktürklerin hakimiyetine girdiler. Balkanlardaki Ogur kabileleri Avarların İstanbul'u kuşatmaları sırasında Avarlara yardım etmişlerdir. Bizans-Avar rekabetinde Balkan Ogurları tampon vazifesiyle bazen Bizanslıları bazen de Avarları tutmuşlardır.
7. yüzyılın ilk yarısında Kubrat Han Karadeniz'in kuzeyinde dağınık yaşayan Türki; Kutrigur (Dokuz Ogurlar), Utrigur (Otuz Ogurlar), Sabirler ve Onogurlar gibi Ogur kavimlerini ve bundan başka 7 (yedi) Slav kavmini, Bizans'ın rızası ile kurduğu ilk büyük Bulgar devletinin sınırları içinde birleştirmiştir. 7. yüzyılın ikinci yarısında diğer bir Türk halkı olan Hazarlar bu devleti mağlup etmeyi başarmışlardır.
Kubrat'ın büyük oğlu Bayan, Hazarların hükümdarlığı altında yaşamaya razı olmuş ama diğer dört erkek kardeşleri halkın en önemli bölümlerini ayırıp göç etmişlerdir. Kuzeye göç eden bölüm İdil Bulgar Devletini, Asparuh Han'ın emiri altında güneybatıya göç eden bölüm ise 678 yılında Tuna Bulgarları devletini kurmuşlardır. Hazarların egemenliği altında yaşamaya razı kalan Bulgarlara Kara Bulgarlar ve kuzeye göç eden İdil Bulgarlarına Ak Bulgarlar denilir. Diğer bir grup Avarlara katılarak daha da batıya orta Avrupa'ya doğru göç etmiştir.
Asparuh Han'ın devleti, Balkan'ın Bizans'a ait olan küçük bir kısmı dışında tüm Balkan yarımadasını içine almıştır.

Kubrat Han'ın küçük oğlu Asparuh Han yönetiminde Tuna boylarına gelen Bulgarlar, 679 yılında Tuna Bulgar Hanlığını kurdular. Bizans İmparatorluğu ile Avarlar arasında kalan Bulgarlar, 681 yılında yapılan anlaşma ile Bizans İmparatorluğu tarafından resmen tanındı. Asparuh'tan sonra yerine oğlu Tervel Han geçti. Bizans İmparatorluğu ile dostluk antlaşması imzaladı.
Konstantinopolis (bugünkü İstanbul)'un Araplar tarafından kuşatılmasında Bizans İmparatorluğuna yardım ettiler. 718-756 yılları arasında hüküm sürmüş hükümdarlar döneminde Bizans ile Bulgar Devleti arasındaki ilişkiler nispeten sakindir. Ancak bu barış dönemi V. Konstantinos'un Bulgar sınırında kaleler inşa edip buralara Suriyeli ve Ermeni göçmenleri askeri sınıf olarak yerleştirmeye başlamasıyla son bulmuştur ve Bizans İmparatorluğu ile savaşlar yaşanmıştır. Kormisoş Han'la Dulo hanedan ailesi son bulmuş ve Bulgar tahtı için eski Bulgar sülaleleri olan Vokül ve Ugayin, birbirlerine karşı üstünlük mücadelelerine girmişlerdir.
9. yüzyılda başa geçen Krum Han zamanında yeniden güçlendiler. Günümüz Macaristan ve Romanya topraklarını ele geçirdiler. 811 yılında Bizans İmparatorluğu'nu yenilgiye uğrattılar. 813 yılında bugünkü Edirne'yi alan Krum Han, 814 yılında Konstantinopolis'i kuşattı. Fakat kuşatma sırasında öldü. Yerine oğlu Omurtag Han geçti. Omurtag Han döneminde daha da güçlenen Birinci Bulgar İmparatorluğu, Tuna'ya göç eden Slavlar arasında benliklerini kaybetmeye başladılar. I. Boris 852-889 döneminde 864 yılında resmen Hristiyan olan Bulgarlar özelliklerini kaybettiler. 1018 yılında Birinci Bulgar İmparatorluğu yıkıldı. Daha sonraları Slav kökenli Hristiyan Bulgar devletleri kuruldu.

Tuna Bulgarcası hakkındaki bilgilerimiz de bize kadar gelen fakat çok sınırlı olan dil malzemesine dayanmaktadır. Bununla birlikte, bu dil malzemesi Tuna Bulgarcasının mahiyeti ve onun Kuban ve İdil (Volga) Bulgarcasına olan yakınlığı konusunda bizi yeterince aydınlatacak niteliktedir.

Konstantinopolis'i kuşatmışlardır.
Hristiyanlığı benimseyerek Türklük özelliklerini kaybetmişlerdir.
Bizans İmparatorluğu'nun Balkanlarda tutunmasına yardımcı olmuşlardır.
Bozkır geleneğini terk edip feodal bir toplum yapısına geçmişlerdir.

Bulgar Hükümdarların Listesi
Büyük Bulgarya Hanlığı
İdil Bulgarları
Ön Bulgarlar

Bozcaada veya eski adıyla Tenedos (Yunanca: Τένεδος, Latince: Tenedus), Türkiye'nin üçüncü büyük, Ege Denizi'nin ise Gökçeada'dan sonra ikinci en büyük adası ve Çanakkale ilinin bir ilçesidir. Türkiye'nin (büyükşehir merkez ilçeleri hariç) köyü olmayan tek ilçesidir. İlçenin yüzölçümü 37 km²dir. Anakaraya uzaklığı 6 km'dir. 2025 yılı verilerine göre ilçe nüfusu 3.384'tür, il genelindeki nüfusu en az ilçedir. İlçede kışları nüfus düşmekte, yazları ise tatilcilerle artmaktadır. Bağcılık, deniz turizmi ve rüzgâr türbinleriyle ön plana çıkar.
Ana endüstriler turizm, şarap üretimi ve balıkçılıktır. Ada yüzyıllardır üzümü, şarabı ve kırmızı gelincikleriyle ünlüdür. Eski bir piskoposluktur ve halen Latin Katolik unvanı vardır.
Bozcaada'dan hem İlyada'da hem de Aeneis'de bahsedilir. Aeneis'de Yunanların Truva Savaşı'nın sonuna doğru Truvalıları savaşın bittiğine inandırmak ve Truva Atı'nı şehir surlarının içine almak almak için filolarını sakladıkları yer olarak bahsedilir. Küçük boyutuna rağmen ada, Çanakkale Boğazı'nın girişindeki stratejik konumu nedeniyle klasik antik çağ boyunca önemliydi. Sonraki yüzyıllarda ada, Ahameniş İmparatorluğu, Attika-Delos Deniz Birliği, Büyük İskender imparatorluğu, Pergamon Krallığı, Roma İmparatorluğu ve Venedik Cumhuriyeti'ne geçmeden önce onun halefi Bizans İmparatorluğu da dahil olmak üzere birçok bölgesel gücün kontrolü altına girdi.

Ada, İngilizcede hem Tenedos (Yunanca adı) hem de Bozcaada (Türkçe adı) olarak bilinir. Yüzyıllar boyunca birçok başka isim kullanılmıştır. Belgelenmiş eski Yunan adları, Leukophrys, Calydna, Phoenice ve Lyrnessus'tur. (Pliny, HN 5,140). Adanın resmi Türkçe adı Bozcaada'dır.
Tenedos adı Atinalı Apollodoros'a göre Truva Savaşı sırasında adayı yöneten Yunan kahramanı Tenes'ten türetilmiştir ve Truva Savaşı'nda Aşil tarafından öldürülmüştür. Apollodorus, adanın aslında Tenes adaya çıkıp hükümdar olana kadar Leocophrys olarak bilindiğini yazar.
Ada, Osmanlı İmparatorluğu'nun adayı ele geçirmesiyle Bozcaada olarak tanındı. Genellikle Yunan ile Türk nüfusu adaya farklı isimler kullanırken Bozcaada adı, adanın Osmanlı tarafından fethedilmesinden sonra Bozcaada ile birlikte adanın ortak adı olarak kaldı.

Yunanlar Troya Savaşı sırasında adada bir liman olan Aulis'i üs olarak kullanmışlardır. Tenedos, Herodot'un yazılarında sık sık geçer ve kelimenin kökeni Yunancada Τένεδος (Tenedhos) ve Latincede Tenedus kelimelerinden gelir. Antik çağ'da Midilli adasında oturan Aiolya halkının bir kısmının buraya yerleştiği tahmin edilmektedir.
Ada, İyonya ayaklanmasından sonra, önce Perslerin sonra Romalıların egemenliğine girdi. Roma İmparatorluğu'nun parçalanmasından sonra Bizans İmparatorluğu sınırları içinde kaldı.
Türklerin adayla ilk bağlantısı, Aydınoğlu Umur Bey'in İzmir'i fethettikten sonra 1328'de 8 gemilik bir filosuyla Bizans yönetimindeki Bozcaada'ya gelerek yağmalamasıyla olmuştur. Bu dönemde Venedik ve Cenevizliler, ticari faaliyetlerine yararlı olacağı düşüncesiyle adayı ele geçirmek için rekabet içine girdiler.
1377'de Bizans İmparatoru, askeri yardım karşılığında adayı Venedik'e verdi. Ceneviz'in buna tepki göstermesi üzerine Venedik ile aralarında çatışma başladı. İki devlet 1381'de Torino'da bir antlaşma yaparak adayı boşaltmaya ve tarafsız bölge olmasına karar verdiler. Venedikliler bu antlaşmaya uyunca ada halkını tümüyle boşalttılar ve Girit'teki Kandiye kentine taşındılar.
Ada uzun süre boş kaldı. İspanyol seyyah Clavijo, 1403'te Bozcaada'ya geldiğinde üzüm bağları, meyve ağaçları, tavşanlar ve büyük bir kalenin yıkıntılarıyla karşılaştı ancak yerleşik kimse bulamadı.

Fatih Sultan Mehmet döneminde 1455 yılında Gökçeada ile birlikte fethedildi ve Ege denizinde Osmanlı imparatorluğunca yönetilen ilk ada oldu.
Zorla tahliye edildikten neredeyse 75 yıl sonra bile Bozcaada o zamanlarda hala ıssızdı. Fatih Sultan Mehmet adanın kalesini yeniden inşa ettirdi. Bu dönemde Osmanlı donanması adayı ikmal üssü olarak kullandı.
Adanın stratejik öneminin farkına varan Venedikliler adaya asker çıkardılar.
1464'te Venedik adına Giacopo Loredano Bozcadayı aldı. Aynı yıl, Osmanlı Amirali Mahmud paşa adayı yeniden ele geçirip tekrar Osmanlı İmparatorluğu topraklarına kattı. Osmanlı idaresi sırasında ada vergi muafiyeti tanınarak yeniden iskan edildi.
Osmanlı amirali ve haritacısı Piri Reis 1521'de tamamladığı Kitab-i-Bahriye adlı kitabında Bozcaada'yı da şimdiki ismiyle gösteren, kıyı ve açıklarındaki adaları haritasında yer verdi. Smyrna'dan Çanakkale'ye kuzeye giden gemilerin genellikle ada ile Anadolu arasındaki yedi millik deniz şeridinden geçtiğini de kaydetti.
Daha sonraki dönemlerde de ada hep bugünkü adı olan “Bozcaada” olarak kaydedildi.
Girit meselesi dolayısıyla patlak veren 1645-69 Osmanlı-Venedik Savaşı'nda Venedikliler Osmanlı Donanması'nın Girit'i tamamen fethetmeye çalışan kara kuvvetlerine takviye yapmasını engellemek için Çanakkale Boğazı'nın Ege Denizi ağzını kapamayı denediler ve bu bağlamda 1656 yılında Bozcaada'yı almaya muvaffak oldular. Ancak hemen ertesi yıl toparlanan Türk donanması adayı tekrar Osmanlı topraklarına kattı.
1683 yılındaki İkinci Viyana Kuşatması'nı takip eden savaşlar silsilesinde Türk ve Venedik donanmaları Ege Denizi'nde birçok kere karşı karşıya geldi. Bunların en önemlilerinden biri Bozcaada açıklarında gerçekleşti. Bozcaada Deniz Savaşı olarak bilinen muharebede Osmanlı donanmasını yöneten Mezomorto Hüseyin Paşa, Molino yönetimindeki Venedik donanmasına karşı önemli bir zafer kazandı.
1806-12 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında ada 1807 yılında Rusya tarafından işgal edildi, yakıldı ve kalesi tümüyle yıkıldı.
1822'de Yunan Bağımsızlık Savaşı sırasında Konstandinos Kanaris Osmanlı Donanması'na karşı Bozcaada açıklarında bir saldırıyı yönetti ve bir Osmanlı gemisini batırdı.
1842'de II. Mahmut kaleyi yeniden yaptırdı.
1866'da Osmanlıların Cezayir-i Bahr-i Sefid vilayetine bağlı Limni sancağına bağlandı.
Bozcaada Çanakkale Savaşı'nda ada Birleşik Krallık ve Fransa kuvvetleri tarafından işgal edildi ve lojistik destek için kullanıldı. Bu dönemde müttefik kuvvetler Ayazma tepesi'nde, Habbele ovası'nda ve Habbele tepesi'nde savaş uçakları için üç pist yaptı. Savaş sırasında müttefik askerleri Bozcaada'da tedavi oldu ve dinlendi.
Bozcaada 24 Temmuz 1923'te imzalanan Lozan Antlaşması ile Türkiye Cumhuriyeti'ne bırakıldı. Türkler, adayı aynı yılın 20 Eylül günü teslim aldılar. 
Bozcaada Belediyesi, adanın Türkiye'ye geçmesinin hemen ardından 1923'te kuruldu.

Bozcaada, Anadolu anakarasındaki Geyikli'deki Yükyeri limanından yaklaşık 4 deniz mili uzaklıkta ve Çanakkale Boğazı'nın girişine yakın bir konumdadır. Bozcaada kabaca üçgen şeklindedir. Alanı 39,9 km²dir. Marmara Adası ve Gökçeada'dan (İmroz) sonra Türkiye'nin üçüncü büyük adasıdır.
Bozcaada ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 12 metredir. Adanın en yüksek noktası 192 m yüksekliğindeki Göztepe tepesidir.
Bozcaada bölgesi, sekiz ila on kilometre kuzeydoğudaki Tavşan, Yılan, Orak ve Pırasa adalarının bulunduğu Bozcaada ve küçük takımadaları Karayer Adaları'nı kapsar.
Jeolojik kanıtlar adanın anakaradan koparak kuzeydoğudaki tepelerin bulunduğu batıda düzlüklerden oluşan bir arazi oluşturduğunu gösterir. Adanın ortası, tarımsal faaliyetlere en uygun yerdir.
Güneybatı kesiminde küçük bir çam ormanı vardır. En batı kesimi tarıma uygun olmayan geniş kumlu alanlara sahiptir. Güneybatı kesiminde kuzeyden güneye akan çok sayıda küçük akarsu vardır.
Tatlı su kaynakları ada için yeterli olmadığından su boru hattıyla anakaradan gelir.

Ada, etezyen adlı kuvvetli kuzey rüzgarlarıyla Akdeniz iklimi vardır.
Ortalama sıcaklık 14 °C ve ortalama yıllık yağış ise 529 mm'dir.

Bozcaada Belediyesi'ne göre tarihi açıdan önemli yapılar şunlardır:

Adanın limanındaki ve Cenevizliler'e Venedikliler ve Bizanslılara hizmet ettiği söylenen kalenin kökeni bilinmiyor. Kale, 15. yüzyılda Osmanlı padişahı II. Mehmet döneminde bugünkü haliyle inşa edilmiş ve 1703-1706, 1714-1726 ve 1815'te kapsamlı bir şekilde yenilenmiştir.
Bozcaada Kalesi, 1815 yılında Osmanlı padişahı II. Mahmut tarafından onartılan Bozcaada'nın en önemli turistik cazibe merkezidir. Kale, doğuya bakan ilçe merkezindedir. Bozcaada'ya gelen ziyaretçiler, gezileri sırasında kaleyi gözlemleyebilirler.

Başka bir kale, halk arasında Yenikale denilen bir siperdir. Adına rağmen harabe halindedir. 1827 yılında Bozcaada Beylerbeyi Hafız Ali Paşa tarafından yaptırılmıştır. Bozcaada ilçe merkezinin batısındaki bir tepe üzerindedir.
Alaybey Camii muhtemelen 1700 yılında Bozcaada Valisi Ahmet Ağa tarafından yaptırılmıştır. Kısmen harabe halindedir.
Yalı camii, 1655 yılında bir Orta Çağ Venedik binasının temelleri üzerine inşa edilmiş bir camidir. 1655 yılında müstakbel sadrazam Köprülü Mehmet Paşa tarafından yaptırılmıştır. Halen restorasyondadır.
Namazgah çeşmesi (sarnıçlı) 1703 yılında yapılmıştır.
Kimis Teodoku (Aziz Meryem) kilisesi 1869 yılında yapılmıştır.
Aya Paraskevi Manastırı
1867 yılında inşa edilen Rum Ortodoks Kilisesi, Venedikliler tarafından yapıldığı söylenen bir kilisenin temelleri üzerinde durur.
Adada faal durumda iki cami ve bir Rum Ortodoks kilisesi bulunmaktadır.

Ayazma plajı özellikle etrafındaki restoran ve kafeler nedeniyle adanın en önde gelen plajıdır. Ayazma plajının dışında hemen yanında yer alan Sulubahçe ve devamındaki Habbele plajı ve Akvaryum da tercih edilen plajlar arasındadır.

Geleneksel ekonomi, balıkçılık ve şarap üretimine dayalıdır. Ekilebilir arazinin geri kalanı zeytin ağaçları ve buğday tarlaları ile kaplıdır. Tarımın çoğu, adanın orta ovalarında ve yumuşak tepelerinde yapılır.
Adanın kırmızı gelincikleri az miktarda şerbet ve reçel yapımında kullanılır.
Adanın tarıma uygun olmayan tepelik kuzeydoğu ve güneydoğu kesimlerinde koyun ve keçi otlatılmaktadır. Çiftlik alanı 1.800 hektar (18 km2) iken 1.200 hektar (12 km2) seviyelerine düşmüş olsa da, son yıllarda üzüm yetiştiriciliği yapan çiftçi sayısı 210'dan 397'ye çıkmıştır.

Ada yıl boyunca rüzgarlı ve bu da iklimi üzüm yetiştirecek kadar kuru ve 

Burmaç veya Bulamaç Adası (Yunanca: Φαρμακονήσι Farmakonisi), Yunanistan'ın On İki Ada iline bağlı küçük bir ada. Batısında On İki Ada doğusunda ise Türkiye kıyıları vardır. Kuzeyinde Agathonisi, batısında Lipsi, Batnaz ve Leros, güneyinde ise Kalymnos ve Pserimos adaları bulunur. Leros belediyesine bağlı olup 2021 sayımına göre nüfusu 21 kişidir. 4 km²'lik bir yüzölçüme sahip olan ada, zengin florası ile tanınır.
Plutarkhos, Paralel Hayatlar adlı eserinde Küçük Asya'ya gitmekte olan genç Jül Sezar'ın korsanlar tarafından esir alındığını ve bu adada 38 gün boyunca tutsak edildiğini yazar. Esareti sırasında Sezar eğer serbest kalırsa korsanların hepsini öldüreceğine dair söz vermiştir. Kendisi için biçilen fidye değerinin iki katı bir miktar ödendikten sonra (Sezar kendi için fidye miktarının onun gibi önemli birisi için az olduğuna korsanları ikna etmişti) serbest bırakılan Sezar, hemen bir donanma toplamış ve söz verdiği gibi korsanların hepsini çarmıha gerdirtmiştir.

Türk Dışişleri Bakanlığı adanın EGAYDAAK (Egemenliği Yunanistan'a Devredilmeyen Ada, Adacık ve Kayalıklar) kapsamında yer aldığını belirtmiştir.

Leros Belediyesi resmî internet sayfası20 Ağustos 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce) (Yunanca) (İtalyanca)

Şyung-nu (Çince: 匈奴, [ɕjʊ́ŋ.nǔ]; pinyin, Xiōng-nú, Wade-Giles: Hsiung-nu), Türkçe tarih yazımında bilinen ismi ile Asya Hun İmparatorluğu, eski Çin kaynaklarına göre MÖ 220 yılından MS 1. yüzyılının sonlarına doğru Doğu Avrasya bozkırlarında yaşamış konar-göçer halklardan oluşan boylar konfederasyonudur. Şyung-nu halkı hakkındaki bütün bilgiler dağınık Çin kaynaklarına ve arkeolojik bulgulara dayanmaktadır. Dilleri hakkındaki değişik varsayımlar, Çin kaynaklarında bulunabilen çoğunluğu kişi ve unvan adları olan sözcüklere dayanmaktadır. Dillerindeki sözcüklerin Çin lehçelerindeki transkripsiyonlarına göre dillerinin Türk, İrani, Moğol, Ural, Yenisey kökenli veya yalıtık dil olduğuna ve hatta halkın çok uluslu olduğundan dilin de karışık bir dil olabileceğine dair görüşler bulunmaktadır.
Şyung-nular, bölgedeki bir diğer önemli konargöçer güç olan Yüe-chi'leri alt ettikten sonra MÖ 200'lü yıllardan itibaren "Mete Han" olarak da bilinen Mo-du Chan-yü Dönemi'nde Doğu Asya'da baskın güç haline gelmiştir. Günümüzde Sibirya, İç Moğolistan, Kansu ve Sincan'ın bir parçası olan bölgelerde de kontrol sahibi olmuştur. Başta Han Hanedanı olmak üzere güneydoğusundaki komşu Çin hanedanlarıyla ilişkileri; haraç, ticaret ve evlilik anlaşmaları (he-qin) ile dönüşümlü olarak tekrarlanan çatışma ve entrika dönemleri şeklinde gelişmiştir. Şyung-nular; MS 1. yüzyıl içerisinde yıkıldıktan sonra On Altı Krallık Dönemi'nde, Beş Barbarlar'dan biri olarak Kuzey Çin'de Önceki Zhao, Kuzey Liang ve Xia gibi birkaç küçük hanedan devleti kurdular.
Şyung-nu topluluğunun inandığı esas din, muhtemelen Tengricilik idi. Çin kaynaklarında, Şyung-nu toplulukların başta "Tengri" adını karşılayan "Cheng-li (撐犁)" adlı bir büyük ruh olmak üzere çeşitli doğa ruhlarına inandıklarından bahsedilmiştir. Çinliler "Cheng-li" sözcüğünü kendi dinlerinden benzetim yaparak "gökyüzü cenneti" olarak anlamlandırmışsa da esasen bu sözcükle Gök Tanrı'nın kendisi ifade edilmekteydi. Bu tür metin tabanlı detaylar ve arkeolojik bulgular dışında Şyung-nuların inancı hakkında pek bir detay bulunmamaktadır.

Şyung-nu halkını adlandırmak için Çin kaynaklarında "匈奴" karakterleri kullanılmıştır. Bu karakterler, Çincede "berbat/korkunç/öfkeli köle" anlamına gelmekte ve bir tür küçük görme ve genelleme amacı taşımaktadır. adına ilk olarak MÖ 822 yılında yazılmış "Şarkı Kitapları"nın birinde yer alan bir şiirde rastlanır. Şyung-nu adına daha sonra MÖ 318 yılında Çin ile yapılan Kuzey Şansi Savaşı'nda ve bunun sonucunda yapılan anlaşmada rastlanmaktadır.
Modern Çince ve Eski Çince arasında zaman içinde çeşitli ses evrimleri yaşandığından ötürü Modern Çincede "xiōng-nú" şeklinde telaffuz edilen karakterlerin Eski Çincede daha farklı bir biçimde seslendirildiği düşünülmektedir. Karakterin Eski Çince seslendirimi yeniden yapılandırıldığında "xiōngnú" sözcüğünün ilk karakteri olan "匈" karakterinin /qʰoŋ/ şeklinde seslendirildiği düşünülmektedir. Bu rekonstrüksif seslendirim ile Avrupa dillerinde geçen "Hun" sözcüğü benzerlik göstermektedir. Bu durumu destekleyecek şekilde Étienne de la Vaissière'nin incelediği Soğd yazılarında hem Şyung-nulardan hem de Hunlardan "γwn (xwn)" olarak bahsedildiğini görülmüştür ki bu da iki ismin eş anlamlı olduğunu göstermektedir. Ancak Avrupa dilleri bağlamında düşünüldüğünde ikinci karakter olan "奴" karakterinin Hun sözcüğü ile bir benzerliği bulunmamaktaysa da Hindistan'da bu benzerlik devam etmektedir.

"Şyung-nu" ve "Hun" sözcükleri arasında bir ilişki olduğu iddiası, ilk defa 18. yüzyılda Fransız tarihçi Joseph de Guignes tarafından ortaya atıldı. İlerleyen yıllarda Kuzey Hsiung-nuların Çin ile yaptıkları savaşı kaybetmelerinden ötürü kuzeybatıya göç etmesi ve Avrupa Hunlarının kısmen de olsa göç eden bu halkların kökensel, kültürel ve genetik açıdan bir devamı olduğu fikri yaygınlaşmaya başladı. Akademisyenler aynı zamanda Eftalitler'in ve Kidaritler'inde Hunlar ile akraba bir kavim olduğunu düşünmeye başlamışlardır.
Bu iddialara ilk karşı çıkan kişi ise Otto J. Maenchen-Helfen oldu. Maenchen-Helfen bu geleneksel fikrin birincil kaynak olarak arkeolojik bulgulara dayanmak yerine yazılı kaynaklara dayandığı gerekçesini öne sürdü ve güvenilmez olduğunu savundu. Akademisyenin çeşitli çalışmaları sonucunda Şyung-nu ve Hunların aynı kavim veya aynı ataya sahip olan akraba kavimler olması fikri tartışmalı bir konu olmaya başladı. Buna ek olarak daha önce Hunlar ile bağdaşlaştırılmış Eftalitler'in (Akhunlar) ve Kidarite Krallığı'nın da Hunlardan farklı bir kavim olduğuna dair çalışmalar yürütüldü. Avusturyalı tarihçi Walter Pohl, hiçbir bozkır konfederasyonunun etnik olarak tek bir milletten oluşmadığını, tarihte görülen farklı gruplarca kurulmuş benzer isimli devletlerin bu isimleri ismin prestiji yüzünden seçtiklerini veya diğer devletler tarafından kan bağına bakılmaksızın sadece geldikleri yer veya yaşayış tarzları yüzünden onlara bu isimlerin verildiklerini söylemiş ve Şyung-nu'lar, Akhunlar ve Hunlar arasında bir köken ya da kan ilişkisi olmadığını savunmuştur.
Şyung-nu ya da Batı blm dünyasındaki yaygın Şyung-nu transkripsiyonunun anlamı ile ilgili Türkçe temelinde yapılan araştırmalar, bu adın iki anlamının olabileceği üzerinde yoğunlaşmıştır. İlk düşünceye göre Şyung-nu adı, Çinceden alınmış olup Çince “Vahşetin Köleleri” anlamına gelmektedir. Bu düşünceye karşı çıkanlar; “Vahşetin Köleleri” sözünün olması gerektiğini, bu tür bir deyimin Çince olmadığını ifade etmiştir. İkinci düşünceye göre ise Şyung-nu adı, Türkçe “koyun” sözünün Çincedeki karşılığıdır. “Nu” sözcüğü, Çincede “Çinli olmayan” yani “köle” anlamına kullanılmaktadır. Ayrıca Türklerin dışındaki Soğdlar gibi farklı topluluklar da “nu” sözcüğüyle nitelendirilmiştir. Böyle düşünüldüğünde “vahşet” yani “şiong” köleleri düşüncesinin doğru olabileceği ortaya çıkar. Ancak şunu da dikkatten kaçırmamak gerekir ki Çince karakterler bir yandan orijinal ses değerini yansıtırken diğer yandan ses değeri olmayan radikal gösterimleri ile sözcüğe çeşitli anlamlar yükleyebilmektedir. Dolayısıyla Şyung-nu sözcüğü hem orijinal sesin Çince yansımasını hem de Çinlilerin onlara yüklediği benzetimsel anlamları karşılayabilir.

Şyung-nu'lar ilk olarak MÖ 5. yüzyılda ilgili Çin tarihi kayıtlarında ortaya çıkmıştır ve 
tekrarlanan istilalarının küçük Kuzey Çin krallıklarını daha sonra Çin Seddi olacak olanı inşa etmeye teşvik etmişlerdir. Moğolistan'daki Güney Sibirya'da Selenge Irmağı vadisinde yapılan kazılarda bazı Şyung-nu Şanyu'larının (Şyung-nu hükümdarlarının) mezarları bulunmuştur. Ölü ile birlikte gömülmüş eşyaların arasında İran, Çin ve Yunan menşeli dokumaların bulunması Şyung-nu ile uzak ülkeler arasında ticaretin olduğunu gösterir.

Şyung-nu halkının, Avrupa'ya kadar gelmiş olan Hunların asıl çekirdeği olduğu görüşü üzerine tarihçiler arasında farklı görüşler vardır. MS 370 yılında İdil Nehri civarında görülen Hunların atalarının, batıya göç eden Şyung-nu'lar olduğu hipotezi bulunmaktadır.
Şyung-nu halkının, etnik ve dilsel açıdan pek çok halkı kast ettiği ve Kuzey Çin'de yaşamış göçebe halkları tanımlamak için kullanılan bir terim olduğu düşünülmektedir. Ayrıca bu topluluğa yüzyıllar boyunca Sakalar, Sarmatlar, Tunguz kavimleri ve Çin'den sürülmüş olan bazı çoban halkları gibi birçok halkın karışmış olması gerektiği düşünülür. Örneğin MÖ 349 yılından kalma bazı Çin yazılarında Şyung-nu halklarının 19 boyundan biri olduğu belirtilen, Çiğ kavmi uzun burunları ve uzun sakalları ile Çinlilerin dikkatini çekmişlerdir.
Tarihçi Sima Qian MÖ 2. yüzyılda yazdığı Shiji'de, Şyung-nuların (Şyung-nu) atasının Chunwei adında Çin'in Xia Hanedanı mensubu bir soylu olduğunu iddia eder. Ancak bu iddia modern tarihçiler tarafından kabul edilmemektedir; Çin tarih yazıcılığının "tipik olarak düşmanları ile akrabalık bağları kurma eğilimi" olarak yorumlanır. Ayrıca Sima Qian ve daha sonraki hanedanlık tarihçileri, efsanevi krallar Yao ve Shun zamanından beri kuzey ''barbar'' topraklarında yaşayan Dağlı Rong, Di, Xianyun ve Xunyu gibi halklardan bahsederek, Şyung-nuların bunların ardılı olduklarını iddia etmişlerdir. Ancak bu iddiayı da destekleyen kanıtlar bulunmamaktadır. Çinliler mesela Ti-halkı hakkında MÖ 714 ve MÖ 541 yıllarından kalma yazılarda, onları mağlup ettiklerini ve bu halkın yaya olarak savaştığını kayıt etmişlerdir. Bu üstte sayılan halklarında Şyung-nu'larla mutlaka bağlantıları olmuş olması gerektiği düşünülür.
MÖ 350 ile MÖ 290 yılları arasında Çin topraklarının kuzeyinde, Çin Seddi'nin ilk başlangıcı olarak Çin'in kuzey sınırını sağlamlaştırmak ve korumak amacıyla ilk savunma yapıları inşa edilmiştir. Şyung-nu halkının saldırılarına karşı daha etkili olabilmek için, Çin'in Zhou Hanedanı'nın MÖ 325 - MÖ 298 yılları arasında hükümdarı olan Wu-ling ordularına ata binmeyi ve ok atmayı öğretmiştir. Ve hatta onları Şyung-nu'lar gibi giyindirmiştir. Bu tedbirler sayesinde hükümdarlığının 26. yılında Orman-hiung-nu'larını yenilgiye uğratmıştır. MÖ 318 yılında Şyung-nu'ların ve Çinlilerin arasında sınırların kabul edilmesi ile ilgili antlaşması imzalanmıştır.

Şyung-nu'lar, Qin Hanedanı'nın Çin Şi Huang (taht: MÖ 247 - MÖ 210) döneminde Çin seddi güçlendirilmişti ve MÖ 215'te General Meng Tian komutasındaki 300.000 kişilik ordu tarafından yenilerek kuzeye püskürtülmüştü.
MÖ 3. yüzyılda Teoman, (Touman; taht ? - MÖ 209) ve oğlu Mete (Motun; taht MÖ 209 - MÖ 174), Çinlilerin Han döneminde bulunan ülkelerini çok kez korku içinde bırakan bir ülke kurmuştur. Bu "Büyük Hun İmparatorluğu" ve diğer isimlerle tanımlanan ülkenin yüzölçümü 18 milyon km²'yi bulmuştur. Ülkenin yönetimi bugünkü Moğolistan'ın batısında, yani Altay bölgesinin Moğolistan'da kalan Gol Mod adlı bölümünde ve Moğolistan'ın merkezinde Noyon-Uul (bugün Noin Ula) adlı kısmında bulunmuştur.
Bu zamanlarda Şyung-nu'ların baş rakibi, kendileri gibi göçebe bir yaşam sürdüren ve bugünkü Gansu bölgesinde yaşamış olan Yüeçi halkıdır. Bu halk çok kez Çinliler için para karşılığında savaşmışlardır. MÖ 176 yılında Motun (Mete) emiri altındaki Şyung-nu'lar,

Cezayir-i Bahr-i Sefid Eyaleti veya Cezayir-i Bahr-i Sefid Beylerbeyliği, 16. yüzyılda kurulan Osmanlı Devleti eyaletidir.
1534/1535 yılında Rumeli Beylerbeyliği ve Anadolu Beylerbeyliği topraklarından bazı sancakların alınmasıyla kurulan eyaletin 1550 yılındaki kayıtlardaki sancakları; Gelibolu, Eğriboz, Karlieli, İnebahtı, Rodos ve Midilli şeklindedir. Merkezi Gelibolu olan eyalet daha sonraları yeni fetihler ve idari gereksinimler nedeniyle büyümüş ve eyalete yeni sancaklar bağlanmıştır. 16. yüzyıl sonlarına doğru Sakız ve Cezair (On İki Ada) sancakları da eyalete dahil edildi.
17. yüzyılda eyaletin sancakları; Gelibolu, Eğriboz, Karliili, İnebahtı, Rodos, Midilli, Sakız, Nakşa, Sigla (İzmir, Urla, Çeşme, Ayasuluk, Çine, Balat kazaları), Mehdiyye, Kocaeli, Mezistre, Biga, Sigacık olarak görülmektedir. 1670-1703 yılları arasında Kıbrıs adası da eyalet sınırları içerisinde yer almıştır.
1867 yılında Cezayir-i Bahr-i Sefid Eyaleti kaldırılmış, yerine Cezayir-i Bahr-i Sefid Vilayeti kurulmuştur. Yeni vilayet ilk başlarda Rodos, Biga, Sakız, İstanköy, Midilli ve Kıbrıs sancaklarından oluşurken, merkezi ilk başlarda Kale-i Sultaniye (Çanakkale) kazasıydı. Daha sonra Biga, 1878'de de Kıbrıs'ın bu eyaletten ayrılmasıyla dört sancaktan oluşan bir vilayet konumunda bulunmuştur. Lozan Antlaşması'na kadar mevcudiyetini sürdüren eyaletin merkezi 1876 yılından itibaren Rodos olmuştur.

Cezayir-i Bahr-i Sefid Vilayeti, 1864 yılında kurulan Osmanlı Devleti vilayeti.

Cezayir-i Bahr-i Sefid Eyaleti 1864 yılında kabul edilen Teşkil-i Vilâyet Nizamnâmesi ile kaldırılmış yerine Cezayir-i Bahr-i Sefid Vilayeti kurulmuştur. Yeni düzenleme ile Biga, Midilli, Sakız, Rodos, Kıbrıs ve İstanköy Sancakları'ndan oluşan vilayetin merkezi bir süre Kale-i Sultaniye (Çanakkale) olmuştur. Daha sonra Biga vilayetten ayrılmıştır. İstanköy ve ardından Limni vilayet merkezi olmuştur. Sakız ile Rodos vilayet merkezi birkaç kez değiştikten sonra merkezi Rodos olmuştur. 1878 yılında Kıbrıs geçici süreliğine İngiltere'ye verilince sancak sayısı dörde inmiştir. Balkan Savaşı'ndan sonra vilayetin büyük bir kısmı Yunanistan'a bırakılmıştır.

Vilayette görev yapan valiler şöyledir:

Es-Seyyid Mehmed Emin Efendi 1817-1821
Musa Safveti Paşa Ocak-Ağustos 1849
Mehmed Ragıb Paşa Ağustos 1849-Temmuz 1851
Damat Gürcü Halil Rifat Paşa  Temmuz 1851-Ekim 1852
Tepedelenlizade İsmail Rahmi Paşa Ekim 1852-Ocak 1855
Mahmud Hamdi Paşa Ocak 1855-Aralık 1856
Kayserili Ahmed Paşa  Ocak-Mayıs 1857
Salih Vamık Paşa Haziran 1857-Mayıs 1859
Kayserili Ahmed Paşa  Mayıs 1859-Haziran 1860
Osman Raşid Paşa Şubat 1863-Ocak 1864
Mehmed Cemaleddin Paşa Ocak 1864-Aralık 1866
Hüseyin Hüsnü Paşa Aralık 1866-Haziran 1867
Kayserili Ahmed Paşa  Haziran 1867-Haziran 1873
Mehmed Nazif Paşa Haziran-Aralık 1873
Ömer Fevzi Paşa Aralık 1873-Şubat 1874
Moralı İbrahim Halil Paşa  Şubat 1874-Şubat 1877
Sava Paşa Şubat 1877-Mayıs 1878
Mehmed Sadık Paşa Mayıs 1878-Haziran 1881
Kürt Said Paşa Haziran 1881-Nisan 1882
Raşid Naşid Paşa Nisan 1882-Haziran 1883
Mehmed Nazif Paşa Haziran 1883-Şubat 1884
İsmail Hakkı Paşa Mart 1884-Eylül 1885
Abdullah Galib Paşa Şubat 1885-Şubat 1886
Mehmed Akif Paşa Şubat 1886-Aralık 1893
Abidin Paşa  Aralık 1893-Mart 1906
Hüseyin Nazım Paşa Mart 1906-Ağustos 1908
Ali Ekrem Bey Eylül 1908-Kasım 1910
İbrahim Selim Susa Efendi  Aralık 1910-Ekim 1911
Ali Ekrem Bey  Ağustos 1912
Ali Subhi Bey Ekim 1911-Mayıs 1912

Cunda ya da Alibey Adası (Yunanca: Μοσχονήσι Moshonisi, Grekçe: Εκατόνησα Hekatonisa), idari bakımdan Balıkesir'in Ayvalık ilçesine bağlı bir ada. Ayvalık koyundaki Ayvalık Adaları olarak adlandırılan irili ufaklı 22 adanın içerisinde yerleşime açık tek ada Alibey'dir. Türkiye'nin Ege Denizi'nde bulunan sırasıyla Gökçeada, Bozcaada ve Uzunada'dan sonra 4. büyük adasıdır. Konumu gereği Batı Anadolu'da deniz yollarının kesişme noktasında bulunan bir adadır.
13 Nisan 2023'te, Cunda Adası cumhurbaşkanlığı kararı ile doğal sit alanının koruma statüsünün yeniden değerlendirilmesi sonucunda kesin korunacak hassas alan olarak tescil ve ilan edildi.

Index Anatolicus'a göre Cunda isminin kökeni Türkçe yaban atı anlamına gelen yunt kelimesine dayanmaktadır. Piri Reis'in Kitâb-ı Bahriye eserinde Ayvalık Adaları'nın bütünü için "Yund Adaları" adı kullanılmıştır. Cunda'nın, Türkçe yunt adının Rum telaffuzuna uydurulmuş biçimi olduğu belirtilmektedir. Bu isim günümüzde sadece en büyük ada için kullanılmaktadır. 1922'den sonra adaya Kuvâ-yi Milliye reislerinden Ali Çetinkaya onuruna Alibey adı verilmiştir.
Ada MÖ 454'te Atina'ya haraç ödeyenler listesinde, MS 150'de ise Batlamyus'un Coğrafya eserinde Pordoselênê (Πορδοσελήνη) olarak geçmektedir. Modern Rumca Μοσχονήσι (Mosxónisi) adı "misk adası" anlamına gelmektedir.

Adanın nüfusunun çoğunluğu Girit ve Midilli adalarından Türkiye-Yunanistan nüfus mübadelesi zamanında göç eden Türklerden oluşmaktadır. Bu yüzden adanın yaşlı nüfusunun çoğu Yunancayı bilmektedir. Son yıllarda ada nüfusu, emeklilik günlerini sakin bir yörede geçirmek isteyen büyük şehir sakinleri tarafından arttırılmıştır.
Adanın nüfusu 2000 yılı itibarıyla 3.000'dir. Ancak bu rakam yazın 20.000'e kadar çıkabilir.

Alibey Adası'nın anakaraya bağlantısı iki ayrı köprü ile sağlanmaktadır. Dolap Boğazı mevkiinde 1964 yılında inşa edilmiş olan Türkiye'nin ilk boğaz köprüsü, Alibey ve Lale adalarını birleştirmektedir. Lale Adası ise anakaraya 1817 yılında denizin doldurulmasıyla yapılan 700 metrelik bir hemzemin bir köprü-yol ile bağlanmaktadır.

Alibey Adası son yıllarda yerli turizm merkezleri arasına girmiştir. Özellikle sahil şeridindeki balık lokantaları ile bilinir. Günlük tekne gezileri sayesinde civar adalara ve adanın karadan ulaşılması zor bölgelerine gitmek mümkündür. Midilli Adası'na günü birlik seferler ise özellikle yaz aylarında yabancı turistlerin adaya ve Ayvalık'a gelmelerini sağlamıştır.
Ada halkının turizm yanında iki büyük geçim kaynağı vardır: zeytincilik ve balıkçılık. Ada zeytinleri özellikle zeytinyağı üretimi için uygundur.

Cunda adası, 1996 yılında Harvard Üniversitesi ve Koç Üniversitesi bünyesinde kurulmuş olan Osmanlıca-Türkçe Yaz Okulu'na da ev sahipliği yapmaktadır. Söz konusu okul Şinasi Tekin, Prof. Dr. Gönül Tekin ve Prof. Dr. Selim Sırrı Kuru'nun girişimleriyle kurulmuştur. Okul, Amerikalı ve diğer yabancı kökenli öğrencilere Osmanlıca dilini öğretebilmek için Amerikan Milli Eğitim Bakanlığı'na ödenek başvurusunda bulunmuş ve bu başvurunun kabul edilmesinin ardından faaliyetlerine başlamıştır. Kurulduğu günden bu yana okulda 16-19. yüzyıl Osmanlıca eğitiminin yanı sıra, Karamanlıca (Karamanlidika), Farsça ve modern Türkçe dersleri de verilmektedir.
Gönül Tekin, Cunda'nın etrafında bulunan dünya tarihine mal olmuş Bergama, Efes, Behramkale ve Troya gibi zenginliklere yakın olunmasının yanı sıra bu eşsiz adanın, yabancı öğrencilerin İstanbul'un aksine sokakta İngilizce yerine Türkçe konuşmalarını sağlamak için seçildiğini de belirtmiştir.

Ayvalık ilçesine bağlı Cunda Adası, şehircilik ve mimarlık ölçeklerinde pek çok akademik araştırmaya konu olmuştur.Alibey Adası doğal güzellikleri ve tarihi yapıları nedeniyle koruma altına alınmış ve 1976 yılında Ayvalık ve çevresindeki 17.900 hektarlık alan doğal ve tarihi sit alanı olarak kabul edilmiştir. Alibey Adası'nda mübadele öncesinden, Rum Ortodoks cemaatinden kalma birçok kilise ve manastır mevcuttur. Bu yapıların koruma altına alınması ancak Alibey Adası'nın tanınması ve restorasyon için sermaye aktaracak sponsorların adada mülk satın almaları ile mümkün olabilmiştir. Son olarak 'Aşıklar Tepesi' olarak bilinen mevkide bulunan değirmenin restorasyonu 2006 yılında tamamlanmış ve ziyarete açılmıştır. Adada, hâlen restorasyon için sponsor bekleyen pek çok tarihî eser bulunmaktadır.
Adadaki tarihi binalardan bazıları aşağıdaki gibidir:

Çamlı Manastır/Taksiyarhis Ta Çamya: Ada merkezinden yaya olarak ve Patriça yolundaki Ekşi Çeşme'nin solundaki yol izlenerek  yarım saatte varılabilir
Koruyan Meryem Manastırı/ Panagias Tis Lekai: Ayvalık Dalyan Boğazı'ndan çıkışta sağda zeytin ağaçlarının arasından gözüken boğaza hakim manzaralı restore edilmiş özel mülk
Ay Işığı Manastırı/ Ai Dimitri Ta Salina: Patriça 2. köyden yürüyüşle 45 dakika mesafededir
Ayos Apostolos Manastırı/ Adaya giderken köprüyü geçtiğinizde soldaki sahil yoluna saptığınızda 500 metre mesafe sonra sağ yukarıdaki küçük tepeciktedir
Tavuk Adası Manastırı/Ayiu Ionnu Tu Podromu: Alibey Adası'nın karşısındaki Tavuk Adası üzerinde inşa edilmiştir
Güvercin Adası Manastırı/Ai Yorgi: Pateriça Körfezinin ortasında, andezitten oluşmuş küçük bir adanın üzerinde inşa edilmiştir
İlyas Peygamber Manastırı/Profit İliya: Köprünün Ada'ya giriş yönünde 200 metre sonra deniz tarafındadır; temel kalıntılarından az miktarı geriye kalmıştır.
Kızlar Manastırı/Evangelistriya
Panaya Kilisesi
Taksiyarhis Kilisesi
Hamidiye Camii

Harvard ve Koç Üniversitelerinin ortak Osmanlı Türkçesi Yaz Okulu, 1997 yılından beri Alibey Adası'nda gerçekleşmektedir.

Gencer, Ceylan İrem (2006). Cunda Adası'nda Tarihi Çevre Koruma ve Sıhhileştirme Çalışması (yüksek lisans). İstanbul: İstanbul Teknik Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü. 12 Temmuz 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 12 Temmuz 2021.

Dedeağaç (Yunanca: Αλεξανδρούπολη, Katarevusa: Ἀλεξανδρούπολις, Bulgarca: Дедеагач), Yunanistan'ın Ege Trakyası'ndaki Meriç vilâyetinin merkezi olan bir liman şehridir.
İpsala Gümrük Kapısı'ndan 30 dakika (40 km) kadar uzaklıkta yer alan yerleşim biriminde küçük bir havaalanı ve bir sağlık bilimleri fakültesi bulunur.
Kentin en işlek caddesi "Dimokratias"tır. Cadde üzerinde birçok kafe, banka ve alışveriş dükkânı bulunmaktadır.

Çağdaş dönemde Dedeağaç şehri, "Dedeağaç" adıyla bir balıkçı köyü olarak Osmanlı İmparatorluğu döneminde XIX. yüzyılda kurulmuştur. Kuruluşu sebebiyle, Dedeağaç'ın adı Bulgarca, Makedonca gibi birçok civar dilinde Dedeagaç şeklindedir. 1920'ye dek Yunancada da şehrin adı Dedeagaç (Δεδεαγάτς) şeklinde olmuştur. 1920 yılında Yunanistan kralı Aleksandros'un şehri ziyareti sonrasında şehrin Yunanca adı Aleksandrupolis (Ἀλεξανδρούπολις) olarak değiştirilmiştir. Kral I. Aleksandros Trakya'nın Yunanlar tarafından işgal edilen yerlerini gezerken 8 Temmuz 1920'de uğradığı Dedeağaç'ta, Dedeağaç isminin Yunancada Aleksandroupolis (Aleksandros'un şehri) olarak değiştirildiği ilan edildi.
Kentin MÖ 340 - 339 yılları arasında İskender tarafından kurulduğu görüşü kaynaklandırılmaya muhtaçtır. MÖ 340'ta II. Philippos topraklarını genişletmek amacı ile Byzantion'a gitti. Babası İskender'i henüz 16 yaşında iken kral naibi olarak yerine bırakmıştır. Bu sırada yerel kabileler ayaklanmıştır. İskender ordusuyla gidip bu ayaklanmayı başarıyla bastırdı. Kabilelerden aldığı bu toprakların üzerine kendi isminde bir kent kurmuştur.
Edirne Vilayet Matbaası Müdürü Şevket Dağdeviren'in yazdığı 1892 tarihli salnameye göre;
Dedeağaç sancağı, Dedeağaç, Enez ve Sofulu kazalarıyla Ferecik ve Mekri nahiyelerinden oluşur. Sancağın toplamda 3 kazası, 12 nahiyesi ve 168 köyü vardır. Dedeağaç kazası ise Dedeağaç kasabası, Şahinler, Doğanca, Hisar ve Semadirek nahiyeleriyle 41 köyden oluşur. Dedeağaç kasabası 427 ev ve 2101 nüfuslu bir ticaret merkezidir.

Delos (Yunanca: Δήλος), Yunan takımadalarından Mykonos adasının yanındaki kayalık küçük bir adadır. Bugün ıssız olan bu adada MÖ 2000'lerde bir liman ve bir hatif mabedi vardı. İyonyalılar'ın burada yaşadığı düşünülmektedir.
Efsanelere göre Leto, Artemis ve Apollon'u burada doğurmuştu.

MÖ 7. yüzyılda adaların dinî ve siyasi bir idare merkezi (amphictyonie) olmuş ve Pisistrat zamanından itibaren Atina'nın hâkimiyeti altına girmişti.
MÖ 454'te Atina buradaki hazineyi zapt etmiş ve mabede el koymuştur. Ancak MÖ 315 yılına doğru Delos bağımsızlığına kavuşmuş. Yine adalardan oluşan bir topluluğun idare merkezi olarak demokratik bir rejim altından büyük bir refaha ve gelişmeye tanık olmuştur. 
MÖ 250'de Romalılar buraya iş adamlarıyla birlikte gelerek istifadeye koyulmuşlar ve MÖ 166'da senatonun kararıyla yerliler çıkarılmış ve Atina'ya bağlanmıştır. Gerçekte Roma hâkimiyeti altında bulunan Delos bir serbest liman haline konularak beynelmilel bir ticaret merkezi olmuştur.
MÖ 88 yılında Atinalılardan alınması üzerine Mithridatis adayı yağmalamış ve tahrip etmiştir.
MÖ 87 yılında Sylla, Delos'u tekrar zapt etmiş ve yeniden imar etmişti. Ancak korsanların kesintisiz saldırılarıyla yıkıma uğramış ve Hristiyanlık devrinde bir mermer ocağı ve hayvan otlağı hâline gelmiştir.

Fransızlar tarafından 1873'ten beri bu adada yapılan hafriyat adadaki harabeleri ortaya çıkarmıştır. Bunlardan başlıcaları Apollon'un Hieron'udur ki bunun içinde bir Artemis mabedi vardır. Daha doğuya doğru menşei Girit olan bir ibadete mahsus "Boğazlar mabedi" ve "Boynuzlar altarı" bulunmuştur. Kuzeyde de Antigon Gonatas'ın revakı keşfedilmiştir. Aşağıdaki kent kısmında Roma tacirlerinin alışveriş yaptıkları Agora, yukarı kentte de tiyatro mahallesi bulunmuştur. İki tarafında evler ve dükkânlar olan uzun bir sokak, daha eski bir Pompei kenti izlenimini vermektedir. Buradaki evler Hellenistik Dönem evlerinin incelenmesi ve anlaşılmasına yol gösterici olmuştur.

Dördüncü Haçlı Seferi, 1202-1204 yılları arasında gerçekleşen ve Papa III. Innocentius tarafından çağrılan bir Latin Hristiyan Haçlı seferiydi. Seferin amacı, öncelikle Mısır'a hakim olan güçlü Eyyûbî Sultanlığı'nı yenerek Müslümanların kontrolündeki Kudüs şehrini yeniden ele geçirmekti. Ancak, bir dizi ekonomik ve siyasi olay; Haçlı ordusunun başlangıçta planlandığı gibi Mısır'ı fethetmek yerine, 1202'de Zara'yı kuşatması ve 1204'te Konstantinopolis'i yağmalamasıyla sonuçlandı. Bu durum, Frankokrasi ya da Yunancada "Frankların yönetimi" olarak bilinen bir döneme yol açtı. Bu dönem, Bizanslılar tarafından Partitio terrarum imperii Romaniae olarak adlandırılır ve Bizans İmparatorluğu'nun Haçlı ve Venedikli müttefikleri tarafından bölünmesini ifade eder.
Venedik Cumhuriyeti, Haçlı liderleriyle işgal güçlerini taşımak için özel bir filo inşa etmek üzere anlaştı. Ancak liderler Venedik'ten yola çıkacak asker sayısını çok abartmışlardı, çünkü birçoğu başka limanlardan yelken açmıştı ve ortaya çıkan ordu anlaşılan ücreti ödeyemedi. Venedik Doçesi Enrico Dandolo ödeme yerine, Haçlıların doğu Adriyatik kıyısındaki asi Zadar (Zara) şehrine saldırmak için kendisine destek vermesini önerdi. Bu, Kasım 1202'de Papa III. Innocentius'un Haçlıların Hristiyan dindaşlarına saldırmamaları yönündeki çağrılarına rağmen, Katolik bir Haçlı ordusunun Katolik bir şehre karşı ilk saldırısı olan Zara'nın kuşatılması ve yağmalanmasına yol açtı. Şehir daha sonra Venedik kontrolü altına alındı. Papa bunu duyunca Haçlı ordusunu geçici olarak aforoz etti.
Ocak 1203'te Kudüs'e giderken Haçlı liderliği, Bizans prensi Aleksios Angelos ile ana kuvvetlerini Konstantinopolis'e yönlendirmek ve tahttan indirilen babası II. Isaakios Angelos'u imparator olarak geri getirmek için bir anlaşma yaptı ve daha sonra Kudüs'ü işgal etmelerine destek verecekti. 23 Haziran 1203'te ana Haçlı ordusu Konstantinopolis'e ulaşırken diğer birlikler (belki de tüm Haçlıların çoğunluğu) Akka'ya devam etti.
Ağustos 1203'te Konstantinopolis Kuşatması'nın ardından Aleksios ortak imparator olarak taç giydi. Ancak Ocak 1204'te bir halk ayaklanmasıyla tahttan indirildi ve Haçlıları vadedilen ödül ödemelerinden mahrum bıraktı. Aleksios'un 8 Şubat'ta öldürülmesinin ardından Haçlılar şehrin tamamen fethine karar verdiler. Nisan 1204'te şehrin muazzam zenginliğini ele geçirip yağmaladılar. Bundan sonra sadece bir avuç Haçlı Kutsal Topraklara gitmeye devam etti. Aralarında Coucy Lordu III. Enguerrand, Leicester 5. Kontu Simon de Montfort ve Vaux-de-Cernayli Guy'ın da bulunduğu birçok önde gelen Haçlı, Zara ve Konstantinopolis'e yapılan saldırılara katılmayı reddetti ve Haçlı seferinden ayrıldı.
Konstantinopolis'in fethini Bizans İmparatorluğu'nun İznik, Trabzon ve Epir merkezli üç devlete bölünmesi izledi. Haçlılar daha sonra eski Roma topraklarında Frankokrasi olarak bilinen ve büyük ölçüde Konstantinopolis Latin İmparatorluğu'na bağlı olan birkaç yeni Haçlı devleti kurdular. Latin Haçlı devletlerinin varlığı, Bizans'ın ardılı olan devletler ve Bulgar İmparatorluğu ile hemen savaşa yol açtı. İznik İmparatorluğu sonunda Konstantinopolis'i geri aldı ve Temmuz 1261'de Bizans İmparatorluğu'nu yeniden kurdu.
Dördüncü Haçlı Seferi'nin Doğu-Batı Bölünmesini sağlamlaştırdığı kabul edilir. Haçlı Seferi Bizans İmparatorluğu'na geri dönülmez bir darbe vurdu ve bölgedeki tüm istikrarsız hükûmetler, Konstantinopolis'in Yağmalanması ve binlerce ölüm, bölgeyi saldırılara karşı savunmasız bırakan asker, kaynak, insan ve paradan yoksun bıraktığı için gerilemesine ve çöküşüne katkıda bulundu. Ayrıca, imparatorluk Balkanların, Anadolu'nun ve adaların çoğunun kontrolünü kaybettiği için küçüldü. Bu durum imparatorluğu zayıflatarak ilerleyen yüzyıllarda Osmanlı Devleti'nin genişlemesine karşı savunmasız hale getirdi.

Bu yeni seferin, daha önceki Haçlı seferlerinden farklı olması öngörülüyordu. Önceki Haçlı seferleri Katolik Kilisesi'nin dinsel hiyerarşisi dışında olan devlet idarecisi hükümdarlar ve hükümdarların yakını asiller tarafından komuta edilmişti. Bu yeni seferin doğrudan doğruya Papalık ve Katolik papazların komutasında olması öngörülmekteydi. Diğer bir farklılık ise (Üçüncü Haçlı Seferi komutanlarından olan Aslan Yürekli Richard'in önerdiği gibi) Müslümanları en zayıf taraflarından vurmaktı. Bu zayıf taraf Mısır'dı. Yapılan plana göre Haçlı ordusu, gemilerle Mısır'a çıkıp Nil Deltası'nı ele geçirecekti. Böylece Mısır bir Hristiyan üssüne dönüştürülecekti ve buradan Kudüs'e ulaşmak daha kolay olacaktı. Hem böylelikle Anadolu Selçuklu Devleti'yle hiç savaşılmayacaktı ve Eyyubiler arkadan vurulacaktı.
Seferin Katolik Kilisesi komutasında yapılması, Avrupa hükümdarlarının yaşadığı siyasal sorunlardan dolayı gerçekçi bir fikirdi. Nitekim Papa'nın yaptığı sefer çağrısına hükümdarlar ve yakınlarından hiç pozitif yanıt gelmedi. Ama 1200 yılına kadar sefere katılmak isteyenler sayısı, 35.000 kişilik bir ordu oluşturacak sayıya yükseldi. Papa, fiziksel olarak Haçlı ordusunu yönetemeyeceği için Papa'ya bağlı bir asil bulunmalıydı. Papa uygun bir komutan bulmakta gecikmedi. Eski Kudüs kralı Troyes Kontu'nun küçük kardeşi, eski Fransa Kralı VI. Louis'nin torunu, İngiliz Kralı Arslan Yürekli Richard'ın  ve yeni Fransa Kralı Filip August'un yeğeni olan Champaigne Kontu Tibald Papa'ya bir Haçlı Seferi yapmak için başvurmuştu ve bu kişi Papa tarafından yeni sefere komutan tayin edildi.
1201 yılı ilkbaharında Paskalya yortusundan sonra, 6 şövalyeden oluşan bir Haçlı komuta heyeti Venedik'e gittiler ve Venedik Cumhuriyeti'nin, Kuzey İtalya'da toplanacak Haçlı kuvvetlerini nakletmesi için belirli bir ücret karşılığında gemiler sağlamasını teklif ettiler. Venedikliler, büyük konseyi topladıktan sonra Venedik'in 4.599 şövalye, 9.000 şövalye yamağı, bunların atları, 20.000 piyade ve bütün bu orduya yetecek kadar levazım için gemi sağlanabileceğini fakat bunun için peşin olarak 84.000 gümüş mark nakliye ücreti ödenmesi gerektiğini bildirdiler. Ayrıca Venedik Cumhuriyeti, eğer fethedilen toprakların yarısı kendisine verilirse, kendi tarafından finanse edilecek 50 tam teçhizatlı kadırgadan oluşan bir filoyu da Haçlılar komutasına verebileceğini bildirdi. Haçlı komuta heyeti, bu şartları kabul edip, bir kontrat imzaladılar ve Haçlı kuvvetlerinin Kuzey İtalya'ya gelerek 14 Haziran 1202'de Venedik'ten Mısır'a gitmek üzere hareket etmesini kararlaştırdı. Ancak yeni Haçlı Seferi'nin hedefinin önce Mısır'a olacağı, açıklanan anlaşmada sarih olarak belirtilmemişti. Çünkü Haçlı komuta heyeti bu sefere dinsel coşku ile katılanların doğrudan doğruya Kudüs'e gitmek isteyeceklerini ve Mısır'a gitmemekte ısrar edeceklerini düşünmekteydi.
Diğer taraftan Venedik'in durumu ve tutumu sorunluydu. Venedik Cumhuriyeti, Haçlı kuvvetlerini nakletmek için belli bir ücret karşılığında büyük bir deniz filosu hazırlamayı ve Haçlılar'ı Mısır'a götürmeyi kabul etmişti. Venedik, ayrıca katkıda bulunmayı vadetmişti. Ayrıca seksenlik ve gözleri görmeyen Venedik Dükü Enrico Dandolo yeni Haçlı seferine katılıp Venedik donanmasına komuta edeceğini San Marco Katedrali'nde ilan etmişti. Fakat bu Haçlı Seferi hakkında müzakereler yapılırken bir Venedik heyeti ve elçisi, Venedik için çok karlı olacak bir ticaret anlaşması imzalanmıştı. Bu nedenle yapılan anlaşmada Haçlı kuvvetlerinin kesin Mısır'a gideceğine dair bir madde bulunmaması Venedikliler'in işine de gelmekteydi.

1201 kışında Haçlı Seferi komutanı seçilen Champaigne Kontu Tibald öldü. Yerine deneyimli bir asker olan I. Bonifacio del Monferrato atandı.
Bonifacio'nin kuzeni Svabyalı Filip'in karısı, kardeşi III. Aleksios tarafından tahtından atılmış olan II. İsaakios'un kızı İrene idi. 1201 kışında Bonifacio, Noel Yortusu'nu kuzeni ve karısı ile geçirdi. Orada, İstanbul'dan kaçmış olan II. İsaakios'un oğlu olan IV. Aleksios ile görüştü. Bu görüşmelerde Haçlı ordusunun kullanılıp Bizans İmparatorluğu'nun Angelos'a verilmesi görüşüldü. Bonifacio ve Angelos ayrı ayrı Roma'ya gidip Papa III. Innocentius'un bu girişime kutsal onayını vermesini sağlamaya çalıştılarsa da Papa hiçbir Hristiyan'a (Bizanslılara bile) hücum edilmemesini Bonifacio'ye açıkça bildirdi.

Venedikliler o yıl ticari faaliyetlerini durdurup gemi yapmaya ve bu gemilere tayfa ile levazım tedarik etmeye koyuldular. Haçlılar için Venedikliler'in hazırladığı donanmada üç değişik gemi bulunuyordu. 

Harp gemileri kadırga şeklinde olup 100 kürekle çekilmekteydi ve düşmanlara hücum amacıyla silah olarak burunlarında su seviyesi üzerinde bulunan metal uçlu bir mahmuz taşımaktaydılar.
Personel çıkartma gemilerinin uzunluğu 30 metre, eni 9 metre ve yüksekliği 12 metre idi. Her birinin 100 tayfası bulunmakta ve 600 kişilik piyade gücü taşımak için yapılmışlardı.
At taşıma gemileri ise atları taşımak için özel askılarla donatılmışlardı. Deniz seviyesi altında bulunan bir rampa indirilerek atlı şövalyelerin gemiden hemen çıkıp karada hücuma geçme imkânı bulunmaktaydı.
Venedikliler, şehir surlarını kuşatmada kullanmak için gemilerde taşınabilecek çok sayıda mancınık, rampa ve merdiven inşa etmişlerdi.
Ancak 14 Haziran'da 35.000 kişi yerine sadece 12.000 kişilik bir Haçlı ordusu Venedik'teki Lido Adası'nda toplanabilmişti. Daha önce bu sefere katılmak isteyen bazı Avrupalılar, özellikle Venedikliler'e ödenmesi gereken ücreti beğenmeyerek sefere katılmaktan vazgeçmişler; diğer bazı Haçlılar'sa, gemi ile Mısır'a gitmekten hoşlanmayarak doğrudan doğruya Filistin'e gitmek için diğer Akdeniz limanlarına gitmiş ve hala Haçlılar elinde bulunan Akka kalesine yönelmişlerdi.
Haçlılar'ın azlığından dolayı 84.000 gümüş toplanamamıştı. Haçlılar'ın başında bulunanlar; hükümdarlar, asiller ve bu sefere gidecek ve yardım etmek isteyecek herkesten paralar topladı ise de toplanan 51.000 gümüş marklık meblağ, ordu nakliyat tazminatını karşılamaya yeterli değildi. Bunun üzerine Venedik Dükü Enriko Dandolo, toplanmış olan askerî güçlerin Mısır'a gitmek için yola çıkmadan önce Venedik idaresine isyan etmiş olan Moglie, Trieste ve Zara şehirlerine gönderilip bu isyanl

Dünya Meteoroloji Örgütü (WMO) (İngilizce: World Meteorological Organization), Birleşmiş Milletler'e bağlı uzmanlık kuruluşudur.
Bağlı 189 üye ülke ve bölgenin hava durumuna ilişkin verdikleri hizmetlerden elde edilen bilgileri düzenleyip ortak kullanıma sunan Dünya Meteoroloji Örgütü, meteorolojiyi standart hale getirmek ve yeni bulunan telgraf aracılığıyla hava durumu konusunda bildirilen verileri birleştirip değerlendirmek amacıyla 1873'te kurulan Uluslararası Meteoroloji Örgütü'nün BM tarafından geliştirilmesiyle ortaya çıkmıştır. Sekreterliği Cenevre'dedir.

Dünya Meteoroloji Günü yıllık toplantısı 23 Mart'ta yapılır.

International Meteorological Organization Prize (Uluslararası Meteoroloji Organizasyonu Ödülü)
Professor Dr. Vilho Väisälä Award (Profesör Dr. Vilho Väisälä Ödülü)
Norbert Gerbier-Mumm International Award (Norbert Gerbier-Mumm Uluslararası Ödülü)
WMO Research Award for Young Scientists (WMO Genç Bilimciler Araştırma Ödülü)

World Meteorological Organization21 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Founding charter
NOAA: Retired Hurricane Names7 Haziran 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
WMO country codes7 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Edirne, Türkiye'nin Edirne ilinin merkezi olan şehir. Marmara Bölgesi'nin Trakya kesiminde, Yunanistan ve Bulgaristan sınırında yer almaktadır. Edirne, 1363'ten 1453'e kadar Osmanlı İmparatorluğu'nun başkentiydi. 2020 sayımına göre toplam nüfusu 180.901'di.

Şehir Roma İmparatoru Hadrianus tarafından kuruldu ve Hadrianopolis (İngilizce: Adrianople, /ˌeɪdriəˈnoʊpəl/; Grekçe: Ἁδριανούπολις) adını aldı. Daha önce Uskudama adında eski bir Trak yerleşimiydi. Osmanlı dönemindeki adı Edrine (ادرنه) Yunanca adından türetildi. İngilizcede Adrianople olarak yazılır, 1928'deki Türk Harf Devrimi'nin ardından Edirne, uluslararası alanda kabul edilen yeni adı olmuştur.

Edirne, Türkiye'yi Avrupa'ya bağlayan D-100 (E-80) karayolu üzerinde yer alan bir sınır şehridir. Edirne, Tunca, Arda ve Meriç ırmaklarının buluştuğu düzlükte kurulmuştur. Karasal iklim hakimdir. Yunanistan ve Bulgaristan sınırında yer almaktadır. Şehir merkezi Yunanistan'a 7 km, Bulgaristan'a 17 km uzaklıktadır. İlin denizden yüksekliği 41 metredir.

Edirne civarına bilinen ilk yerleşimciler, Trak kabilelerinden Odrisler ve Bettigeriler'dir. Yaygın görüşe göre günümüzde Edirne'nin bulunduğu Meriç ile Tunca nehirlerinin birleştiği yere Odrisler tarafından, Odris veya Odrisia adı verilen açık bir şehir veya pazar yeri kurulmuştu. MÖ 1400-1200 yılları arasında bölge Akaların eline geçti ve bu dönemden sonra "polis" hâline getirildi. Ahameniş İmparatoru I. Darius'un MÖ 510'larda İskitler üzerine düzenlediği sefer sırasında bölge Pers hâkimiyetine girdi. MÖ 460 yılında I. Teres hükümdarlığında bağımsızlığını ilan eden Odrisler, tekrar bölgenin hakimi oldu. MÖ 340 yılında II. Filip hükümdarlığındaki Makedonların eline geçen yerleşim yeri, bu dönemde Orestia adıyla anılmaya başlandı. Bölge, daha sonraları Kelt istilalarına da uğradı. Makedonların kontrolündeki Orestia, MÖ 168'de Romalıların eline geçti. Roma İmparatoru Hadrianus'un MS 123-124 yılları arasında gerçekleştirdiği doğu seyahati sırasında adı Hadrianapolis olarak değiştirilen Orestia'ya şehir statüsü verildi. Roma İmparatorluğu'nun 395 yılında ikiye ayrılmasının ardından Bizans İmparatorluğu'nun kontrolünde kalan Hadrianapolis, bu dönemde Got, Hun, Peçenek, Avar ve Bulgar saldırılarına maruz kaldı.
813 yılında Bulgaristan Hanı Krum tarafından ele geçirilen şehir, Krum'un ölümü sonrasında tahta geçen Omurtag ile Bizans İmparatoru V. Leon arasında 815 yılında yapılan antlaşmayla birlikte iki devlet arasında otuz yıllık barış sağlanırken şehrin kontrolü Bizans İmparatorluğu'na bırakıldı.
1000'li yıllarda şehir, birkaç defa Peçenek ve Kuman saldırısına uğrasa da Bizans İmparatorluğu kontrolünde kaldı. Haçlı Seferleri sırasında çeşitli saldırılara uğrarken, Latin İmparatorluğu kontrolüne giren şehirde Bulgarlarla 1205'te yapılan muharebede Latinler mağlup oldu. Latin İmparatorluğu'nun 1261 yılında yıkılması sonrasında Hadrianapolis Bulgarların yönetimine girdi. Farklı kaynaklara göre 1361-1371 yılları arasında değişiklik gösteren süreçte şehir Osmanlı İmparatorluğu topraklarına katıldı. Türklerin eline geçince adı Edirne olarak değişen ve daha sonradan Osmanlı İmparatorluğu'na başkentlik yapan şehir, 1453'te İstanbul'un başkent olmasından sonra da önemini kısmen yitirse de padişahların gözde yerlerinden biri ve canlı bir ticari ve idari merkez olarak kalmıştır. 18. yüzyılda yangınlar ve depremle sarsılan kentin gelişimine en büyük darbeyi, bir zamanlar avantaj teşkil eden Balkanlara açılan kapı olma niteliğinin Osmanlı İmparatorluğu'nun gerilemeye başlamasıyla dezavantaja dönüşmesi vurmuştur. Yabancı işgalini ilk olarak 1828-29 yılındaki Osmanlı-Rus harbinde yaşayan şehir, 93 Harbi'nde (1877-1878) tekrar Ruslar tarafından işgal edilmiştir.
Edirne Vilayet Matbaası Müdürü Şevket Dağdeviren'in yazdığı 1892 tarihli salnameye göre; Edirne şehri, Edirne sancağı ile beraber 6 sancak, 21 kaza, 97 nahiye, 1620 köy ve 800.000 nüfusu olan Edirne Vilayeti'nin merkezidir.
Edirne Kazası, üç nahiye ile Edirne ve Karaağaç belediyelerinden oluşmaktadır. Kazada 306 mahalle, 154 köy ve 17132 evde 85733 kadın ve erkek nüfus vardır.
Edirne şehrinde 10780 evde 53348 nüfus vardır. Şehirde 157 cami ve mescit, 69 tekke ve zaviye, 35 medrese ve kütüphane, 52 okul, hapishane, jandarma dairesi, adliye telgraf dairesi, şeriat mahkemesi, hükûmet konağı, askerlik dairesi, 4 askerî lise, 1 sivil lise, 1 erkek, 1 kız ortaokulu, numune çiftliği ile ziraat ve sanayi okulu vardır.
3.870 dükkân, 280 fırın, 37 han, 15 çalışır durumda, 9 harap hamam, 134 değirmen, 7 un fabrikası, 5 matbaa, 568 oda, 148 samanlık ve ambar, 19.476 parça bağ, 2315 bahçe, 5.228 tarla, 278 çayır ve 1.657 arsa vardır.
Bunların dışında 26 kilise ve manastır, 13 sinagog, 5 kışla, 11 karakol, 239 çeşme ve sebil, 5 imaret, 1 ıslahevi, 5 hastane, yangın kulesi, 6 buzhane, 2 reji ambarı, 1 gazhane, 15 kiremit ve tuğla ocağı, 87806 dönüm ekilir ve ekilmez arazi vardır.
Şehir dışındaki kazada, 228 dükkân, 2 fırın, 16 han, 1 hamam, 78 değirmen, 6 un fabrikası, 104 ambar ve samanlık, 54 çiftlik, 6889 bağ, 43.962 tarla, 131 bahçe, 1.230 çayır, 58 mera, 16 orman, 448 arsa, 24 cami, 2 tekke, 32 kilise ve manastır, 20 tuğla ve kiremit ocağı, 29 çeşme ve 997.074 dönüm ekilir ve ekilmez arazi bulunmaktadır.
Edirne'de Meriç, Tunca ve Arda nehirleri etrafında 2.315 parça bakımlı sebze, meyve ve dut bahçeleri vardır. Kayısı, erik, ayva, dut, muşmula ve diğer meyveleri boldur. İstanbul Yolu, Kıyık, Tekke Kapı, Yeni İmaret ve Yıldırım semtlerinde 37 yerde 19.476 parça bağ bulunmaktadır. Yılda üzümden 300 milyon kilo şarap ve 4.600.000 kilo kadar rakı üretilir. Şarabın büyük bölümü Avrupa'ya ihraç edilir.
Balkan Harbi'nde (1912-1913) ise Bulgarlar tarafından işgal edilmiştir. Birinci Balkan Savaşı'ndan sonra kabul edilen barış anlaşmasıyla Bulgaristan'a geçen kent, daha anlaşmanın mürekkebi kurumadan patlak veren İkinci Balkan Savaşı'ndan sonra tekrar Türk topraklarına katılmıştır. I. Dünya Savaşı'ndan Osmanlı İmparatorluğu'nun yenilgiyle çıkmasının ardından Edirne, Temmuz 1920'de Yunan işgaline uğradı; Türk Kurtuluş Savaşı'nın başarıyla sonuçlanmasıyla 25 Kasım 1922'de nihai olarak Türk egemenliğine girdi. Lozan Antlaşması ile Yunanistan'dan savaş tazminatı olarak geri alınan Karaağaç'ın 15 Eylül 1923'te Türkiye'ye katılmasıyla ilin sınırı bugünkü hâlini aldı. Antlaşma anısına inşa edilen Lozan Anıtı ilçenin Karaağaç mahallesindedir.

Bir zamanlar Osmanlı İmparatorluğu'na başkentlik yapmasından dolayı şehir han, cami, çarşı ve taş köprü gibi tarihî eserlerle süslüdür.

II. Bayezid Külliyesi
Selimiye Külliyesi

Edirne'de Mimar Sinan'ın "ustalık eserim" dediği Selimiye Camii, Üç Şerefeli Cami ve Eski Cami, Darül Hadis Camii en önemli eserleri oluşturur.
Şehirde Hristiyan kültürüne ait Kaleiçinde bulunan İtalyan Katolik Kilisesi, Kıyık'ta bulunan Sv.(Свети) Georgi Bulgar kilisesi ve Kirişhane'de bulunan Sv. Konstantin-Elena Bulgar Kilisesi vardır. Şehrin Yahudi azınlığına ait Kaleiçi'nde bir Edirne Büyük Sinagogu bulunur. Bu, Türkiye sınırları içerisindeki en büyük, Avrupa'daki 3. büyük sinagogdur.

Edirne'nin Selimiye Arastası, Bedesten ve Alipaşa adında üç kapalıçarşısı bulunmaktadır.

Osmanlı döneminde kullanılan saraydan günümüzde adaletin timsali olan Adalet Kasrı haricinde bir bina kalmamıştır, önünde seng-i arz ve seng-i ibret. Kum Kasrı Hamamında restorasyon çalışmaları devam etmekte olup, restorasyon çalışmalarına başlanılan Matbah-ı Amire'de (Saray Mutfağı), 2013 yılı itibarıyla çalışmalar tamamlanmış bulunmaktadır. Saray mutfağı müzeye dönüştürülecektir.

Edirne, Osmanlı döneminde çini ve seramik sanatının önemli merkezlerindendi. Edirne'deki saray ve önemli binaların çinileri, şehrin sanatsal geleneğinin ürünleridir.
Edirne'deki el sanatları üslubuna "Edirnekâri" (Edirne işi) adı verilir. Osmanlı İmparatorluğu'nun başkenti olduğu dönemden beri Edirne'deki el işçiliği yüksek nitelikleriyle beğeni toplamıştır. Günümüzde de bu gelenek ağaç ve oyma işlemeciliğinde devam etmekte; sandık ve dolap gibi ahşap malzemeler üzerine boya ile yapılan desenlerle kendini göstermektedir. Lake kap ve kutu yapımcılığı, çiçek ressamlığı, ciltçilik, hattatlık (özellikle talik yazı), ahşap oyuculuğu ve mezar taşçılığı, Edirne'deki diğer el sanatlarıdır.
Günümüzde süpürgecilik de bir el sanatı olarak varlığını sürdürmektedir. Turistik bir faaliyet haline dönüşen mis sabunculuğu da bir diğer geleneksel el sanatıdır.

Trakya Üniversitesi
Edirne Emel-Özgür Subaşıay Teknik ve Mesleki Anadolu Lisesi 22 Aralık 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Beykent Eğitim Kurumları
Edirne Anadolu Turizm ve Otelcilik Meslek Lisesi
Edirne Sosyal Bilimler Lisesi (2014 yılında öğretmen liselerinin kapatılmasının ardından eski Edirne Anadolu Öğretmen Lisesi binasında eğitim öğretime başladı.)
Edirne Süleyman Demirel Fen Lisesi
Yıldırım Beyazıt Anadolu Lisesi
I. Murat Anadolu Lisesi
Güzel Sanatlar ve Spor Lisesi
İlhami Ertem Anadolu Lisesi
Edirne Lisesi
Edirne Endüstri Meslek Lisesi
Anadolu Sağlık Meslek Lisesi
80. Yıl Anadolu Lisesi
Edirne Anadolu Teknik Lisesi
Edirne Kız Meslek Lisesi
Özel Edirne Beykent Anaokulu
Özel Edirne Beykent İlkokulu
Özel Edirne Beykent Ortaokulu
Özel Edirne Beykent Anadolu Lisesi
Özel Edirne Beykent Fen Lisesi
Özel Edirne Bahçeşehir Lisesi
Özel Edirne Bahçeşehir Fen Lisesi
Özel Edirne Bahçeşehir Ortaokulu
Özel Edirne Bahçeşehir İlkokulu
Özel Serhat Ortaokulu
Edirne Yüksel Yeşil Ortaokulu
Edirne İstiklal Ortaokulu
Edirne Kırkpınar Ağası Alper Yazoğlu Ortaokulu
Edirne Serhat İMKB Mesleki Teknik Anadolu Lisesi

Yeniimaret
Ayşekadın
Esentepe
Kaleiçi
Karaağaç
Kavgaz
Kıyık
Kirişhane
Kutlutaş
Muradiye
Saraçhane
Yıldırım
Umur Bey
Küçükpazar
İstasyon
Binevler
Kooperatifevleri
Avrupa Kent

Kaynak:

Kırkpınar Yağlı Güreşleri şehirde düzenlenmektedir. Edirne'nin köklü kulübü Edirnespor bu şehirde oynamaktadır. Olin Edirne şehrin basketbol kulübüdür. Edirnespor Kulübü, 3. Lig'de oynamaktadır.

 Kars, Türkiye
 Ardahan, Türkiye
 İzmit, Türkiye
 Yanbolu, Bulgaristan
 Prizren, Kosova
 Lörrach, Alman

Yunanistan yarımadası ile Anadolu yarımadası arasında bulunan ve toplam alanı 23.000 kilometrekare kadar olan 3000'e yakın ada ve adacığa Adalar denizi Adaları adı verilir. Adalar denizindeki adalar, yüz ölçümleri çok farklı ve sayıları çok fazla olmasına rağmen yine de gruplara ayrılabilirler.
En alt bölümdeki adalar olan Rodos, Girit, Kerpe ve Çuha Adası, Anadolu ve Yunanistan yarımadalarının ana kara parçalarının dışında bulunurlar. Diğer adaların hemen hemen hepsi Türk ve Yunan ana kara parçalarının önünde bulunan bölgelerde toplanmışlardır.
Bu ada gruplarından Mora yarımadasının doğusunda bulunanlara Kiklatlar, Yunanistan'ın orta bölümünün kıyıları önünde bulunanlara Teselya Adaları (Kuzey Asporatlar ya da Şeytan Adaları), Adalar denizinin orta bölümünde, Anadolu kıyılarına yakın olanlara Saruhan Adaları (Doğu Asporatlar), Batı Anadolu'nun güney ucunda yer alanlara da On iki ada (Güney Asporatlar) denir. Asporat (Sporat) Yunanca "dağınık" demektir, Kiklat ise "çember" demektir.
Sanılanın aksine, Batı Anadolu kıyılarına yakın olan irili ufaklı adalara On İki Ada denilmemektedir. Sık yapılan bu yanlışlığı önlemek için, en güneydeki Girit hariç tutularak, Adalar denizi adaları şu şekilde sınıflandırılabilir:

Kuzey Ege denizinde yer alan Taşoz, Semadirek, Gökçeada, Bozcaada ve Limni adalarına bu isim verilir.

Yunanistan'ın Mora yarımadasının doğusunda bulunan Andıra, İstendil (Tinos), Sire, Mökene (Mikonos), Nakşa, Bara, Yamurgi, Santoron (Santorini), Anafi, Değirmenlik (Milos) ve Yavuzca (Sifnos) adalarına bu isim verilir.

Orta Yunanistan kıyıları önünde bulunan adalara denir. Başlıcaları: İskados, İşkapolos, Kırlangıç (Alonnisos), Keçi (Pelagos), İskiri, Eğriboz.

Saruhan Adaları (Doğu Asporatlar) Ege denizinin orta bölümünde ve Anadolu yarımadasına çok yakın konumdadırlar. Başlıcaları: Midilli, Sakız, Sisam ve Ahikerya'dır.

Menteşe Adaları (Güney Asporatlar) Batı Anadolu kıyılarının güneyinde ve kıyılara çok yakın konumdadırlar. Başlıcaları: Rodos, Kaşot (Çoban), Kerpe, Limoniye, Sömbeki, İlyaki (İlkil), İncirli, Yalı, İstanköy, İstanbulya, Kilimli (Kelemez), İleriye, İlipsi, Herke, Batnaz ve Meis (Kızılhisar).

Batnaz (Patmos)
Batnaz civarındaki ada, adacık ve kayalıklar 
Eşek adacığı (Gaidouronisi=EşekAdası, Agathonisi)
Nera adacığı (Nera) 
Nergiscik adası (Arki) 

Çoban
Herke (Halki=Bakır)
Herke civarındaki ada, adacık ve kayalıklar 
Limoniye adacığı (Alimnia) 

İleriye / İleryoz (Leros)
İleriye civarındaki ada, adacık ve kayalıklar 
Ardıçcık adacığı (Kinaros) 
Bulamaç adacığı (Farmakonisi) 
Kendiroz kayalıkları (Liadhi) 
Koçbaba adacığı (Levitha) 

İlipsi (Lipsi / Lipsos)
İlyaki / İlkil / Papazlık (Tilos)
İlyaki civarındaki ada, adacık ve kayalıklar 
Askino adacığı (Antitelos) 

İncirli (Nisyros)
İncirli civarındaki ada, adacık ve kayalıklar 
Çerte / Kandilli adacığı (Kandeliussa) 
Sakarcılar / Yalı adacığı (Gyali) 

İstanbulya (Astypalea)
İstanbulya civarındaki ada, adacık ve kayalıklar 
Ardacık adası (Syrna) 
Kızkardaşlar adacıkları (Adelfi) 
Üçadalar (Tria Nesia) 
Yaban adacığı (Ofidusa) 

İstanköy (Kos)
Kerpe (Karpathos)
Kerpe civarındaki ada, adacık ve kayalıklar 
Doğancık / Sarya / Küçük Kerpe adacığı (Saria) 

Kilimli / Kelemez (Kalymnos)
Kilimli civarındaki ada, adacık ve kayalıklar 
Kalolimni adacığı (Kalolimnos) 
Kardak / İkizce kayalıkları (Imia) (Türkiye'yle Yunanistan arasında anlaşmazlık konusudur) 
Keçi adacığı (Platia) 
Keçi / İpserim / Kapari adası (Pserimos) 

Kızılhisar / Meis (Megisti=En Büyük, Kastellorizo=Kızılkale)
Kızılhisar civarındaki ada, adacık ve kayalıklar 
Alimenterya adacığı (Alimentaria) 
Başak adacığı (Nissi tis Dacia) 
Bayrak adacığı (Nissi tis Pighi) 
Çatal adaları (Tsatallota / Volo) 
Domuz kayalığı (Psoradia) 
Dragonera kayalığı (Dragonera) 
Ekmek kayalığı (Psomi) 
Furnakya (Fournakhia) 
Güvercin adacığı (Prasouda) 
Heybeli / Suluada adacığı (Nisida Pighi) 
Çamada / İpsili adacığı (Strongyli=Yuvarlak / Ypsili=Yüksek) 
Karaada (Ro / Agios Georgios) 
Karavola adacığı (Karavolas) 
Katovolo adacığı (Kato Volo) 
Kilise kayalığı (Agrielia=Vahşi Zeytin) 
Kovan / Büyük Makriada adacığı (Ano Makri) 
Kovanlı / Küçük Makriada adacığı (Kato Makri) 
Kutsumbora adacığı (Koutsoumbas) 
Marati adacığı (Marathos) 
Mavro Pinaki adacığı (Mavro Pinaki) 
Polifados adacığı (Polyfados) 
Vutzaki kayalığı (Roccie Voutzaky) 
Sarıada / Dasya adacığı (Dasia) 
Üvendire adacığı (Ochendra) 

Rodos (Rodos)
Safran Adaları (Sofrano)
Avgo adacığı (Avgo) 
Çameli adacığı (Khameli) 
İkikardaşlar adacıkları (Divunia, Unianisia) 
Küçük İstakida kayalığı (Astakidapulo) 
İstakida adacığı (Astakida) 
Karabonez adacığı (Karabonesia) 
Karabi adacığı (Karavi) 
Safran adacığı (Megalo Sofrano) 

Sömbeki (Symi)
Sömbeki civarındaki ada, adacık ve kayalıklar 
Nimos adacığı (Nimos) 
Seskli adacığı (Sesklion)

Anafiye (Anafi)
Anafiye civarındaki ada, adacık ve kayalıklar 
Küçük Anafi adacıkları: Pakya & Makra (Pakheia & Makra) 

Andıra (Andros)
Andıra civarındaki ada, adacık ve kayalıklar 
Venedik kayası (Kalogeri) 

Aniye / Ünye / Enye / İnoz / Niyoz (Aniye)
Bara / Para (Paros)
Bara civarındaki ada, adacık ve kayalıklar 
Andibara / Andobade adası (Antiparos) 

Bibercik / Uzunca (Makronisos)
Bolukendire (Folegandros)
Değirmenlik Adası (Milos)
Değirmenlik civarındaki ada, adacık ve kayalıklar 
Küçük Değirmenlik adası (Antimilos) 
Gümüş adası (Kimolos) 
Polino adası (Polyaigos)

Eskinos (Sikinos)
İstendil / İstendin / İstandil (Tinos)
Koyunluca (Serifos)
Koyunluca civarındaki ada, adacık ve kayalıklar 
Serfo adası (Serifopula) 

Mökene / Mikene / Mekene (Mykonos)
Mökene civarındaki ada, adacık ve kayalıklar 
Delos adası (Dilos) 
Doğancık adacığı (Ktapodia) 
Sığırcıklar adası (Rinia) 
Yılan adası (Dhragonisi) 

Mürted (Kea / Tzia / Zia)
Nakşa (Naxos)
Nakşa civarındaki ada, adacık ve kayalıklar 
Eskino adası (Shoinousa) 
Hacılar adası (Denusa / Donusa) 
Karo adası (Keros) 
Yassıca adası (Antikeros) 
Kufonisya adacıkları (Koufonisia) 
Örenli (Irakleia) 

Santoron (Santorini / Thira)
Santoron civarındaki ada, adacık ve kayalıklar 
Hristiyan adacığı (Hristiani) 
Yeni Kameni adası (Nea Kameni) 
Eski Kameni adası (Palea Kameni) 
Terasya adası (Thirassia) 

Sire (Syros)
Sire civarındaki ada, adacık ve kayalıklar 
Didim adacığı (Didimi) 
Papazlık / Şeytanlık / Şeytan adası (Gyaros) 

Termiye (Kythnos)
Yamurgi / Mırgır / Yumurgi (Amorgos)
Yamurgi civarındaki ada, adacık ve kayalıklar 
Anidro adacığı (Anidhros) 

Yavuzca (Sifnos)

Ahikerya / Karyot / İkarya (Ikaria)
Andipsara / Küçük İpsara (Antipsara)
Ayvalık Adaları / Yund Adaları / Cunda Adaları (Hekatonisa=KokuluAdalar, Hekatonesos, Apollonnesos, Hekatonnesoi, Hekatos): Türkiye'ye aittir
Akoğlu / Kedi Kopano), Alibey / Cunda (Nesos=Ada, Mosko, Yunda, Moshonisi, Moshinos=Kokuluada), Çıplak (Chalkis, Cimno), Çiçek (Argistra, Angistri), Gizli kayalar (Petro=Kaya), Göz, Güvercin / Kızlar Manastırı (St Giorgio / Aya Yorgi), Hasır (Sefiri), İkiz kayalar (Daskali, Daskalio), İlyosta Büyük / Güneş / Fener (Ilyosta, Eleos=Güneş, Oilios), İlyosta Küçük / Yumurta (Kilyosta, Eleos Pulo), Kalemli (Kalamaki), Kara / Balkan / Kutu (Kudho), Kara ada / Kamış adası / Akvaryum (Kalamo, Kalamos), Kara ada Küçük, Karaada Büyük / Balık adası / Tavşan (Psariano=Balık), Kayabaşı, Kılavuz / Mosko / Pınar / kılavuz (Mosko Pulo), Kız (Ulya), Kumru, Lale / Dolap / Soğan (Kromido), Maden Büyük / Maden (Pirgo, Pordoselene, Pirgos=kale, Poroselene, Pordosolone), Maden Küçük, Melina, Mırmırcalar, Pirgos kayalıkları, Poyraz ada / İncirli / Yellice (Leyah), Sazlı ada / Oker, Taş (Klavo), Taşlı, Tavuk (St Yoannis, Aya Yannis), Tüzüner, Yalnız (Yanlız), Yelken, Yuvarlak adacığı (Kalamo Pulo). 

Fornoz (Furni)
Hurşid (Fymena)
Ipsara (Psara)
Koyun Adaları / Papaz Adaları (Inusa)
Midilli (Lesbos)
Sakız (Khios)
Sisam (Samos)

Arsura (Psathura)
Eğriboz / Ağrıboz / İğriboz (Evia / Evvobia)
Güvercin Adası / Hasır Adası (Peristera)
Hırsız ada / Biber adası (Piperion)
İblislik / Şeytan adası (Giura)
İskados (Skiathos)
İskandil / Nergiscik (Skantzura)
İskapolos / İşkapolos (Skopelos)
İskiri (Skyros)
Kardaşlar / Defliye (Adelfi / Adelfopulo)
Keçi (Pelagos / Kyra Panagia)
Kırlangıç / Halodermiye (Alonnisos)

Bozbaba (Agios Evstratios)
Bozcaada (Tenedos]) : Türkiye'ye aittir
Gökçeada (Imvros) : Türkiye'ye aittir
Limni / Ilımlı (Limnos)
Semadirek / Semendirek / İslamdirek (Samothraki)
Taşoz (Thasos)
Karayer Adaları / Tavşan-Merkep Adaları (Mavria) : Türkiye'ye aittir
Fener, Kaşık, Gökçe, Orak, Piresa, Sıçanlık (Sıçancık), Taş, Tavşan, Yılan.

Dia (Dia)
Gavda (Gavdos)
Girit (Kriti)

Arsida (Arsida)
Çamlıca (Hydra / Ydra)
Domala (Poros=Kaynak)
Egine / Ekene / Eyne (Egina)
Engiste (Ankistrion)
Felakonda (Falkonera)
Flebes (Fleves)
Karaada (Patroklos)
Karabi (Karavi)
Kargi (Velopula)
Kedelen Papazlığı / Kerke / Görge (Agios Georgios)
Kulur (Salamis)
Küçük Çamlıca (Dokos)
Suluca (Spetse)

Arkudi (Arkudion)
Atokos (Atokos)
Avgo (Avgo)
Aya Mavra / Lefke (Levkas / Lefkada)
Çuha Adası / Çuka (Kythera)
Ekinades Adaları (Ekhinades)
Fanus (Othoni)
Fiaki (Ithake)
Kalamos (Kalamos)
Kastos (Kastos)
Kefalonya (Kefallinia=YarimadaninBaşı)
Korfuz / Korfu (Kerkyra)
Mallu Kilise (Strofades)
Matraki (Mathraki)
Meganisi (Meganesion)
Merlera (Erikusa)
Mesinya Adaları (Inuse)
Paksi (Paxi)
Paşa (Elafonesos=GeyikAdası)
Sazan (Saseno / Sazanit) : Arnavutluk'a aittir
Sıkliye / Küçük Çuha (Antikythera)
Zakintos (Zakynthos)
Not: Yediadalar grubunda Çuha ve Sıkliye adaları dışındaki diğer tüm adalar İyon Denizi'ndedir.

Ege Adaları'nın kendi kıyı karasularının ötesindeki orta Ege Denizi bölgesinin deniz tabanı, 1982 tarihli Uluslararası Deniz Hukuku Sözleşmesi'ne göre, Türkiye kıyılarından 100 deniz mili (185 km.) açığa kadar Türkiye'nin mülkiyetinde olup buradaki maden ve deniz kaynaklarını Türkiye'den başka bir ülke kullanamaz. Bu konuda Lahey Adalet Divanı da aynı şekilde görüş bildirmektedir. Yani uluslararası hukuka göre adaların yalnızca 6 ya da 12 mil karasuları olabilir ama 200 mile kadar kıyı ülkesine işletme hakkı veren Münhasır Ekonomik Böl

Ege sorunu veya Ege ihtilafı, Ege Denizi bölgesindeki egemenlik ve ilgili haklar konusunda Yunanistan ile Türkiye arasında birbiriyle ilişkili bir dizi anlaşmazlık. Bu tür çatışmalar, 1970'lerden beri Yunan-Türk ilişkilerini güçlü bir şekilde etkiledi ve iki kez 1987 ve 1996'nın başlarında, askeri çatışmanın patlak vermesine neden olabilecek krizlere yol açtı. Ege'deki sorunlar birkaç kategoriye ayrılır:

Karasularının sınırlandırılması
Hava sahalarının sınırlandırılması
Münhasır ekonomik bölgelerin (MEB) sınırlandırılması ve kıta sahanlığının kullanımı
Askeri uçuş faaliyetlerinin kontrolü için uçuş bilgi bölgelerinin (FIR) rolü
Bölgedeki bazı Yunan adalarına verilen askerden arındırılmış statü sorunu
İki tarafın, özellikle Kardak olmak üzere bir dizi adacık üzerinde egemenlik iddiaları
Anlaşmazlığın diğer bir yönü, deniz hukukunun farklı yorumlarıdır: Türkiye, Yunanistan'ın her ikisini de imzaladığı Kıta Sahanlığı Sözleşmesi veya sonrasında yerini alan Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi'ni (BMDHS) imzalamamıştır. Bu nedenle Türkiye, Yunan adaları çevresindeki kıta sahanlığı ve MEB alanını tanımamaktadır.
1998 ile 2010'ların başı arasında iki ülke, özellikle Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne katılımını kolaylaştırmak amacıyla bir dizi diplomatik önlemle gerilimleri aşmaya yaklaştı. Buna karşılık, çözüme giden uygun diplomatik yollarla ilgili farklılıklar sonuçlanmadı ve 2020 itibarıyla gerginlikler devam etmekte.

Ege Denizi'ndeki sorunların çoğu, iki ülkenin hava ve deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasıyla ilgilidir. Ayrıca Ege Denizi'nin coğrafi yapısı,  çok sayıda ada bulunmasından dolayı bu sorunların başlıca nedenidir. Her iki ülkenin Ege'ye paralel olarak neredeyse eşit uzunlukta anakara kıyı şeridi bulunmasına rağmen Yunanistan, bölgede bulunan adaların çoğunluğuna sahiptir. Özellikle Türkiye'nin güneybatı anakarasına çok yakın mesafelerde sıralanan bazı adalar (Midilli, Sakız, Sisam ve On iki ada) Türkiye'nin deniz yetki alanlarını birkaç deniz mili genişletmesini engellemektedir. Hava ve deniz yetki alanlarının genişliği, Türkiye'nin taraf olmadığı Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi'ne göre, adaları da dahil olmak üzere söz konusu devletin en yakın toprakları dikkate alınarak hesaplandığından dolayı, bu sınırların genişletilmesi orantısal olarak Türkiye'den çok Yunanistan'ın işine yarayacaktır.

Karasuları, kıyı devletine hava sahasında tam kontrol, denizde ise yarı kontrol hakkı sağlar. Deniz Hukuku gereği askeri veya sivil farketmeksizin gemiler zararsız geçiş hakkı garantisi altındadır. Ülkelerin yetki alanlarının genişliği 20. yüzyıl boyunca istikrarlı bir şekilde artmıştır: yüzyılın başında 3 deniz mili olan maksimum genişlik (5,6 km) 6 deniz miline (11 km) ve şu anda 12 deniz miline (22 km) çıkartılmıştır. Mevcut değer, 1982 tarihli Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi madde 3 olarak antlaşmada yer almaktadır. Şu anda, hem Türkiye hem de Yunanistan karasularının Ege Denizi'ndeki genişliği 6 deniz milidir. Şu anda, sahip olduğu birçok ada sebebiyle Yunanistan'ın karasuları Ege Denizi'nin %40'ını kapsamaktadır. Karasularının 12 deniz miline çıkarılması halinde bu oran %70'e yükselerek açık deniz büyüklüğünde %51'den %19'a kadar bir düşüşe, Türkiye'nin karasularının ise Ege Denizi'nin %10'undan daha az kalmasına neden olmaktadır.
Yunanistan'ın karasularını Ege Denizi'nde orantısız bir şekilde 12 mile çıkarma ihtimali Türkiye tarafında endişe uyandırmış, bu nedenle Türkiye; ABD, Venezuela ve İsrail ile birlikte sözleşmeye üye olmayı reddeden 4 ülkeden biri olmuştur. Dolayısıyla bu sözleşmenin bu ülkeleri bağlamadığı iddia edilmektedir. Türkiye sözleşmeyi, res inter alios acta, yani yalnızca imzalayan taraflar için bağlayıcı olabilecek, ancak diğerleri için bağlayıcı olmayan bir anlaşma olarak görmektedir. Sözleşmeye taraf olan Yunanistan, şu ana kadar resmî bir girişimde bulunmamasına rağmen, gelecekte bu sözleşme maddesini uygulama ve sularını 12 mil'e çıkarma hakkını saklı tuttuğunu belirtmiştir. Uluslararası toplum, 12 mil kararının sadece anlaşma hukuku değil, aynı zamanda bir gelenek hukuku olduğunu da yaygın olarak kabul etmekte. Buna karşı Türkiye, Ege Denizi'nin özel coğrafi özellikleri kullanılarak, 12 mil kararınının çıkar eşitliğine uygun olmayan, kanunsuz ve hoşgörüsüz bir şekilde uygulanmaya çalışıldığını savunuyor.
BM Deniz Hukuku'nun yürürlüğe gireceği 1990'ların başında iki ülke arasında 12 mil ile ilgili gerilimler en yüksek seviyedeydi. 8 Haziran 1995'te Türk parlamentosu, Yunanistan'ın tek taraflı eyleminin bir casus belli, yani savaş sebebi oluşturacağını resmen ilan etti. Bu deklarasyon, Yunanistan tarafından "herhangi bir devletin toprak bütünlüğüne veya siyasi bağımsızlığına karşı tehdit veya güç kullanımını" yasaklayan Birleşmiş Milletler Tüzüğü'nün ihlali gerekçesi sunularak kınandı.

Ulusal hava sahası, normalde bir devletin kara toprakları ve bitişik karasularını kapsayan hava sahası olarak tanımlanır. Ulusal hava sahası, egemen devlete yabancı hava trafiği üzerinde geniş bir kontrol yetkisi verir. Sivil havacılığa normalde uluslararası anlaşmalar kapsamında geçiş hakkı tanınsa da, yabancı askeri ve diğer devlet uçakları başka bir devletin ulusal hava sahasından serbestçe geçiş hakkına sahip değildir. Yunanistan'ın ulusal hava sahası sınırlandırması, hava sahası genişliğinin karasuları genişliği ile çakışmaması nedeniyle dünyada eşi benzeri olmayan tek örnektir. Yunanistan, mevcut 6 millik karasularının aksine 10 deniz mili (19 km) hava sahası talep etmektedir. 1974'ten bu yana Türkiye, Yunan karasularının ötesine uzanan dış 4 millik hava sahası kuşağının geçerliliğini kabul etmemektedir. Türkiye, her iki bölgenin de çakışması gerektiğine dair bağlayıcı bir tanım içerdiğini belirterek 1948 tarihli Uluslararası Sivil Havacılık Örgütü (ICAO) tüzüklerini dayanak göstermektedir. Buna karşılık Yunanistan şu argümanı ileri sürmektedir:

10 deniz mili (19 km) genişliğindeki hava sahası talebinin ICAO tüzüğünden daha eski olduğunu, 1931 yılında belirlendiğini ve 1948'den önce ve sonra Türkiye de dahil olmak üzere tüm komşuları tarafından kabul edildiğini, dolayısıyla yerleşik bir hak oluşturduğunu;
10 millik talebinin aynı zamanda Deniz Hukuku tarafından garanti edilen çok daha geniş hakların, yani hem havada hem de suda 12 millik bir bölge hakkının sadece kısmi ve seçici bir kullanımı olarak yorumlanabileceğini;
Yunan karasularının 6 mil sınırında tutulmasının yalnızca Türkiye'nin savaş sebebi (casus belli) ilanı nedeniyle olduğunu ileri sürmektedir.
Askeri uçuş faaliyetleri üzerindeki bu çatışma, Türk uçaklarının tartışmalı hava sahasının dış 4 millik bölgesinde uçması ve Yunan uçaklarının bunları önlemesi şeklinde sürekli taktik askeri tahrikler uygulamasına yol açmıştır. Bu karşılaşmalar sıklıkla "it dalaşı" (dog-fight) olarak adlandırılan ve her iki tarafta da tekrarlayan şekilde can kayıplarıyla sonuçlanan tehlikeli uçuş manevralarına neden olmaktadır. 1996'daki bir olayda, bir Türk uçağının Yunan uçağı tarafından yanlışlıkla düşürüldüğü iddia edilmiştir.

Ege uyuşmazlığı bağlamında kıta sahanlığı terimi, kıyı devletinin karasularına bitişik ve açık denize uzanan bir alanda, örneğin petrol sondajı gibi, deniz yatağı üzerindeki ve altındaki kaynakların ekonomik olarak işletilmesine ilişkin münhasır hakkını ifade eder. Kıta sahanlığının genişliği, uluslararası hukuk amaçları doğrultusunda yaygın olarak 200 deniz milini aşmayacak şekilde tanımlanır. İki devletin topraklarının bu mesafenin iki katından daha yakın karşı karşıya olduğu durumlarda, bölünme orta hat çizgisi ile yapılır. Kıta sahanlığı kavramı, kıyı devletinin balıkçılık ve benzeri haklar üzerindeki kontrolünü ifade eden münhasır ekonomik bölge kavramıyla yakından bağlantılıdır. Her iki kavram da 20. yüzyılın ortalarından itibaren uluslararası hukukta geliştirilmiş ve 1982'de Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi'nde kodifiye edilmiştir.
Türkiye ile Yunanistan arasındaki uyuşmazlık, Türk kıyıları açıklarındaki Yunan adalarının Yunan ve Türk ekonomik bölgelerinin belirlenmesinde ne ölçüde dikkate alınması gerektiği konusundadır. Türkiye, "kıta sahanlığı" kavramının tanımı gereği mesafelerin kıtasal ana karadan ölçülmesi gerektiğini savunarak, Ege'nin deniz yatağının coğrafi olarak Anadolu kara kütlesinin doğal bir uzantısını oluşturduğunu iddia etmektedir. Bu, Türkiye'nin Ege'nin orta hattına kadar ekonomik bölgelere hak sahibi olması anlamına gelecektir (elbette doğu yarısındaki Yunan adalarının etrafındaki karasularının Yunan eksklav'ları olarak kalacağı göz önünde bulundurularak). Öte yandan Yunanistan, tüm adaların eşit şekilde dikkate alınması gerektiğini iddia etmektedir. Bu, Yunanistan'ın Ege'nin neredeyse tamamında ekonomik haklar kazanacağı anlamına gelir.
Bu konuda Yunanistan, BM Deniz Hukuku'nu yanında bulundurmaktadır, ancak aynı Sözleşme bu kuralın uygulamasını, küçük ve yaşanmaz adacıklar ile kayalıkların aksine, kayda değer büyüklükteki adalarla sınırlamaktadır. Ekonomik bölgelerin kesin sınırlandırılması, Ege sorunlarının tamamı içinde Yunanistan'ın resmi olarak Türkiye'nin iki taraf arasında uluslararası bir tahkim veya uzlaşma sürecini gerektirebilecek meşru çıkarlara sahip olduğunu kabul ettiği tek konudur. Türkiye, mahkemenin hakkaniyete dayalı yaklaşım kullandığı ve adaların kıta sahanlığını sınırladığı Uluslararası Adalet Divanı'nın ve Deniz Uyuşmazlığı (Nikaragua - Kolombiya), Karadeniz'de Deniz Sınırlandırması davası ve Kanada-Fransa Deniz Sınırı davası gibi bazı kararlarını referans göstermektedir.Şablon:Kaynak needed
Kıta sahanlığı konusundaki gerilimler, Ege Denizi'nin zengin petrol rezervlerine sahip olabileceğine inanıldığı 1970'lerin ortalarında ve 1980'lerin sonlarında özellikle yüksekti. Türkiye o dönemde tartışmalı bölgenin bazı kesimlerinde keşif amaçlı oşinografik araştırma görevleri yürüttü. Bunlar Yunanistan tarafından tehlikeli bir tahrik olarak algılandı ve 1976'da ve yine 1987'de karşılıklı askeri tehdit yığılmasına yol açtı.

Şimdiye kadar açıkla

Eğriboz (Yunanca: Εύβοια-Euboia), Yunanistan'ın Girit'ten sonra en büyük adasıdır. Yüzölçümü 3,657 km², Nüfusu 218,302'dir. (2005).

Ege Denizinde yer alır. Kuzeydoğusundaki Skiros Adasıyla birlikte, merkezi Halkis olan Evvoia ilini oluşturur. Coğrafi olarak bir parçası sayıldığı Yunanistan anakarasından Eğriboz Boğazı (Euripus) ile ayrılır. Bu boğaz antik yunan döneminden beri bilim adamlarının ilgisini çeken özelliklere sahiptir. Akdeniz ve Ege de alışılagelmedik yüksekliklerde gelgit olayları ve günde yedi kez yönünü değiştiren hızlı akıntıları ile tanınır. Büyük İskender'in ölümünden sonra Eğriboz adasına yerleşen Antik Yunan filozofu Aristo'nun bu anlaşılması zor doğal olayları anlamak uğruna kendisini akıntıya attığı söylenir.
Ada uzun ve dar, Denizatı biçimindedir. Yaklaşık 150 km uzunluğundadır ve genişliği 50 km ile 6 km arasında değişir. Genel uzanımı kuzeybatıdan güneydoğuya doğrudur, boylu boyunca adayı kaplayan sıradağlar yakın adalar Andros, Tinos ve Mykonos'a devam eder.

Adanın Türkçe adı, adayı Halkis şehrinin bulunduğu yerde anakaradan ayıran dar boğazın eski Yunanca adının (Εὔριπος, Evripos) yüzyıllar boyunca uğradığı değişikliklerin ürünüdür. Boğazın adı Orta Çağ'da tüm adanın adı haline gelmiş ve zamanla Egripos olarak değişmiştir. Adanın Venedik boyunduruğu altında olduğu 200 yılı aşkın dönemde bu isim geçici olarak Egriponte ve Negroponte olarak değişmişse de, 1463 - 1478 savaşının ardından Osmanlı İmparatorluğuna geçen adanın ismi yeniden Egripos ve daha sonraları Eğribos, Eğriboz olarak yerleşmiştir. Bazı kaynaklarda Agriboz ve Ağrıboz formları da bulunur. Osmanlı idaresi altında iken adada Bektaşî ve Halvetî tekkeleri bulunuyordu. 1830 Yunan Bağımsızlık Savaşı çerçevesinde ada yeni kurulan Yunan Krallığı'nın bir parçası haline gelmiştir (1832).
Bektaşî geleneğinin 7 Ulu Ozanı arasında yer alan Yeminî ve Viranî Eğriboz'da dünyaya gelmiştir. Ayrıca şairler Samî mahlaslı Ebubekir Samî Paşa (ö. 1813), Ragıb (ö. 1685), Mahir Numan Bey (ö. 1843), Sırrî mahlaslı Mehmed Emin (1796-1885) burada doğmuştur.

Mantoudi ve Limni'de magnezit, Aliveri'de linyit Dirfi'de demir ve nikel maden sahaları vardır. Okhi dağındaki Carystus'un kuzeydoğu kısmında asbest ve Marmor Chalcidicum içeren Eretria'nın 3 km (2 mi) kuzeyindeyse mermer çıkarılır. Kestane ağaçları vardır.

Resmi internet sayfasi (İngilizce versiyonu)
Adanın Kaplıcaları

Eşek Adası veya Gaydaros (Yunanca: Αγαθονήσι Agathonisi), Yunanistan'ın On İki Ada iline bağlı küçük bir ada ve belediye.

13,5 km2'lik bir alana sahip olan ada, Megálo Chorió ("Büyük Köy") ve Mikró Chorió ("Küçük Köy") olmak üzere iki bölgeden oluşmaktadır. Gláros, Kounéli, Nerá ve Psathonísio adlarındaki ıssız adalar da Eşek Adası sınırları içinde yer almaktadır. Bu ıssız adalar da dahil edildiğinde belediyenin toplam sınırı 14,5 km2'ye çıkmaktadır.
Megálo Chorió bölgesinde bulunan Agios Georgios, adadaki tek limandır.
Adanın en yüksek noktası, Mikró Chorió yakınlarında bulunmakta olup deniz seviyesinden 209 metre yüksekliğindedir.

1981 yılındaki nüfus sayımına göre 133 kişinin yaşadığı adanın nüfusu 1991'de 112 kişiye düştü. 2001 nüfus sayımında, yaşayan kişi sayısı yeniden artarak 158 oldu. 2011'de yapılan son sayıma göre ada nüfusu 185 olarak belirlendi. Bunun 168'i Megálo Chorió'da yaşarken, 17'si Mikró Chorió'da yaşamaktadır.

Mayıs 2011'de Demokrat Parti Genel Başkanı Namık Kemal Zeybek, Didim yakınlarındaki Bulamaç ve Eşek adalarının 2004 yılında Yunanlar tarafından işgal edildiğini ve hükûmetin buna sessiz kaldığını iddia etmiş, "Yunanlar, Eşek Adası’na gittiler ve kilise yaptılar. Yanına da Yunan Bayrağı çektiler" şeklinde bir açıklama yapmıştır. Adaların Yunan işgalinde olduğu gerekçesiyle 18 Mayıs 2011'de küçük bir tekneyle yola çıkan DP heyetinin pasaportsuz olarak adaya çıkma girişimi, teknenin iskeleye yanaşmasına Yunan askerlerinin izin vermemesiyle başarıya ulaşamamıştır.

Agathonisi Belediyesi Resmi internet sayfası 21 Ağustos 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce) (Yunanca) (İtalyanca)

Faik Sabri Duran (d. 1882; Üsküdar, İstanbul - ö. 1943), Türk coğrafyacı, yazar ve eğitimci.

Faik Sabri Duran 1882 yılında olan Üsküdar'da doğdu. İlkokulu "Ravza-i Terakki" okulunda, orta öğrenimini de "Üsküdar İdadisi"nde yaptıktan sonra 1908’de Fransa’ya gönderildi. O sıralar morfolojide tanınmış Amerikalı coğrafyacı William Morris Davis’in Avrupa’da konferans şeklinde verdiği derslere de katıldı. 1912 yılında Sorbon Üniversitesi’ndeki öğrenimini tamamlayarak yurda döndü ve burada İstanbul Darülfünun’da kendi öncülüğünde açılan Edebiyat Şubesinde Coğrafya Öğretmenliğine başladı. Henüz öğrenciyken öğrenim görmek üzere gittiği Avrupa’da Güney İngiltere’ye seyahatler yapıp orası hakkında İstanbul’da çıkan günlük gazete ve dergilerde ‘’Avrupa Mektupları’’ adı altında yazılar yayınlanmasını sağladı. Başarılarından dolayı II. Abdülhamit tarafından 10 madalyayla ödüllendirildi. Üniversite şubesinin açılmasına yardımından başka I. Dünya Savaşı sırasında Almanya’dan davet edilen Prof. Erich Obst ile birlikte İstanbul Üniversitesi Coğrafya Enstitüsünün kurulmasına öncülük etmiştir. 1920’den sonra öğretmenlik ve idari görevlerde de bulunmuştur. Bunların arasında Mülkiyet Mektebi, Yüksek Muallim Mektebi ve Maliye Mektebide bulunmaktadır. Faik Sabri Duran, 1941 yılında toplanan "Birinci Coğrafya Kongresi"nin çalışmalarına katıldı, ayrıca "Türk Coğrafya Kurumu"nun kurucuları arasında yer aldı. Faik Sabri’nin ilköğretim dönemlerinde bile coğrafyaya karşı olan ilgisi bulunmaktaydı. Japon filosunun İstanbul’u ziyareti sırasında birkaç Japon subay okulunu ziyaret etmiştir. Küçük Faik Sabri’nin tahtaya çizmiş olduğu düzgün Japonya Haritası ve Japonya hakkında verdiği bilgiler Japonların dikkatini çekmiş ve onu gemilerine davet etmişlerdir. Japonlar küçük Faik Sabri’ye ipekli kâğıtlara basılmış Japonya resimleri hediye etmişlerdir.

Türkiye'de adı coğrafya ile özdeşleşmiş olan Faik Sabri Duran'ın başta coğrafya atlasları ve haritaları olmak üzere çok sayıda coğrafya, doğa ve gezi kitabı vardır. Onun hazırladığı renkli coğrafya atlasları çok uzun yıllar ilk ve ortaöğretim okullarında ders kitabı olarak okutulmuş ve halâ okutulmaya devam etmektedir. Faik Sabri, Übeydullah Esat ile birlikte ‘’Musavver Muhit’’ ve ‘’Resimli Kitap’’ dergilerini çıkarmıştır. 1932 yılında da Zekeriya Sertel ile birlikte ’’Hayat Ansiklopedisi’’ni çıkarmıştır. İstanbul Darülfünunu'ndayken "müderris" unvanını kullanan Faik Sabri Duran, Darülfünun'un 1 Ağustos 1933'te bir kanunla İstanbul Üniversitesi'ne dönüştürülmesiyle profesör unvanını almıştır. Faik Sabri Avrupa adlı eserinin önsözünde coğrafyanın yalnızca ülke ve şehir isimlerini öğreten bir bilim olmaktan çıkıp, çağına ayak uydurabilen daha analitik bir bilim olması gerektiğini vurgulamıştır. 1918-1919 öğretim yıllarında Darülfünun'da erkek öğrenciler kadar kız öğrencilerinde aynı eğitimi alması ve bu eğitimin aynı sınıflarda uygulanması ilk defa Faik Sabri'nin coğrafya dersinde olmuştur. Bu uygulama diğer şubelere örnek teşkil etmiştir. Faik Sabri Duran 1913 yılında Darülfünun Salonunda ‘’Almanya ve Almanlar’’ başlıklı bir konfreans vermiştir. Verilen konferansta Almanya’nın siyaseti, demografik yapısı, ekonomisi ve disiplini üzerinde durmuştur.
1920 senesinde Darülfünun’daki mesleğinden istifa edip Londra ve Paris’te bir takım iktisadi işler yürütmüştür. Hatta o sıralar Paris’te açılan ‘’Milletlerarası Tezyini Sanayi’’ sergisinde kendi devletini fahri başkomserlik vazifesi görmüştür. Bu sırada Akşam ve Cumhuriyet'e Avrupa’dan makaleler göndermiştir.
Yazar İlhami Soysal, 1978'de yayımladığı "Türkiye ve Dünyada Masonluk ve Masonlar" adlı kitabının "Cumhuriyet Sonrası Masonları" adlı bölümünde Faik Sabri Duran'ın da bir Mason olduğundan bahseder.
Faik Sabri Duran'ın vefatının ardından dönemin gazeteleri olan Tan, Akşam, Vakit ve Cumhuriyet, hayatı ve çalışmaları hakkında yazılara yer vermiştir.

İlk Atlas, Kanaat Kütüphanesi (II. tabı 1933)
Orta Atlas, Kanaat Kütüphanesi (II. tabı 1934)
Büyük Atlas (1937)
Farklı ölçeklerde sayısız harita

"Çocuk Ansiklopedisi" 1927-1928 yılları arasında (Sabiha Sertel ve Zekeriya Sertel'le birlikte). Eski yazı.
"Hayat Ansiklopedisi" (10 cilt), 1932-1936 yılları arasında (Zekeriya Sertel, yazar Mehmet Samih Fethi ve Salih Murat ile birlikte).

Faik Sabri Duran, II. Dünya Savaşı öncesinde yaklaşan savaşa katılması muhtemel ülkelerle ilgili otuz ikişer sayfalık kitapçıklar yayımlamıştı. Yenigün Neşriyat tarafından 20x28 cm ebadında basılan karton kapaklı bu eğitici popüler kitapçıklar bol sayıda fotoğraf da içeriyordu. 

Bugünkü Almanya, 1937.
Bugünkü İngiltere, 1937.
Bugünkü İtalya, 1937.
Bugünkü Fransa, 1937.
Bugünkü Rusya, 1937.
Bugünkü Japonya.
Bugünkü Amerika, 1938.
Bugünkü Türkiye, 1938.

Gelibolu, Çanakkale'nin Gelibolu ilçesinin merkezi olan yerleşimdir. Avrupa yakasındaki Doğu Trakya'da, kendi adını taşıyan yarımadanın güney kıyısında, Marmara Bölgesi'nin Çanakkale Boğazı'nın Avrupa tarafında, karşı kıyı Lapseki'den 3 km uzaklıkta kuruludur.
İlçenin yüzölçümü 823 km²dir. Gelibolu ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 34 metredir.

Adı, Yunancada "Güzel Şehir" anlamına gelen Kallipolis'ten gelir. Makedon şehri Kallipolis, MÖ 5. yüzyılda kuruldu. Bir deniz üssü olarak Kallipolis'in zengin bir tarihi vardır.
Ancak ilçe geçmişinin Troya kenti kadar eski olduğu varsayılmaktadır. Yörenin eski adı "Crithote"dir. Antik Çağ'da Keltler tarafından iskân edildiği için Eski Yunanca'da "Galliopolis" olarak adlandırılmıştır: Galli (Kelt) + polis (şehir) = Keltler'in şehri. Bu isim, Türkçeye de Gelibolu olarak geçmiştir.
Günümüzde Fransa, Belçika, İsviçre ve Ren kıyılarını içine alan bölgeyi ele geçirmiş ve Romalılar tarafından bu bölgeye Galya, halkına da Galatlar adı verilmiş.
Galatlar olarak adlandırılan bu savaşçı halk MÖ 281 yıllarında Trakya Krallığı'nın içinde bulunduğu bocalama döneminde Balkanlar'a, Çanakkale ve boğazlar üzerinden Anadolu'ya geçmişler. MÖ 278 yılında Anadolu'da Sakarya ve Kızılırmak havzasını kapsayan bölgeye de "Galatia" adı verilmiş.
İmparator I. Justinianus Gelibolu'yu güçlendirdi ve hâlâ bugün bile bazı Bizans kalıntılarının görülebildiği, mısır ve şarap önemli askerî depolar kurdu.
1204'teki Latinler tarafından Konstantinopolis'in alınması sonrasında Gelibolu Venedik Cumhuriyeti'nin hâkimiyetine geçti. 1204'ten 1235'e kadar Venedik Cumhuriyeti bölgeyi yönetti.
1294'te Cenevizliler civardaki bir Venedik kuvvetini yendi.
1306'da Roger de Flor idaresindeki Almogavarlar'dan oluşan bir Katalan Bölüğü Gelibolu'ya yerleşti ve liderlerinin ölümünden sonra neredeyse tüm vatandaşları katletti. Venedik ve Bizans İmparatorluğu'nun müttefik birlikleri şehri kuşattı ama tahkimatları dağıttıktan sonra 1307'de geri çekildiler.
Bizans İmparatorluğu bölgeyi 1356'ya kadar yönetti.

1 ve 2 Mart 1354 gecesi, güçlü bir deprem Gelibolu'yu ve surlarını tahrip edip savunmasını zayıflattı. 
1354'teki yıkıcı depreminden bir ay sonra Osmanlılar Gelibolu'yu kuşatıp fethetti. Gelibolu, böylece Osmanlı İmparatorluğu'nun Avrupa'daki ilk kalesi oldu. Sultan I. Bayezid (1389–1403) Gelibolu'da hâlâ görülen bir kale ve kule inşa ettirdi.
1366'da Bizans lehine gerçekleştirilen Savoyard Haçlı Seferi'nde Gelibolu, Bizans tarafından geri alındı ama Eylül 1376'da yeniden kuşatılan Gelibolu'yu Osmanlılar geri aldı. Gelibolu'da yaşayan Yunanlar'ın ise kalıp gündelik hayatlarına devam etmelerine izin verildi.
1416'da Pietro Loredan komutasındaki Venedikliler Gelibolu Muharebesinde Osmanlı güçlerini yendi.
Gelibolu'da Osmanlı yazarlar Ahmed Bican (ö. 1466) ve kardeşi Mehmed Bican'ın (ö. 1451) mezarları da vardır.

19. yüzyılda Gelibolu (Osmanlıca: گلیبولو, Edirne Vilayeti içinde Rumlar, Türkler ve Yahudilerden oluşan yaklaşık otuz bin nüfuslu ilçeydi.
Edirne Vilayet Matbaası Müdürü Şevket Dağdeviren'in yazdığı 1892 tarihli salnameye göre;
Gelibolu Sancağı'na bağlı olan, Gelibolu'dan başlayarak İstanbul civarında son bulan bu coğrafyaya eskiden “Trasya” adı verilirdi.
Sancak olarak 6.457 hanede 25.889 Müslüman, 13.831 hanede 64.029 Gayrimüslim, toplamda 89.918 nüfus vardır.
Gelibolu kazası, Eceabat ve Evreşe adlı iki resmi, Bolayır ve Tayfur adlı iki fahri nahiye müdürlüğü ve kaza olarak 3608 evde 13691 Müslüman, 4.768 hanede 21.80 Rum, 188 hanede 1.032 Bulgar ve 210 hanede 1.756 Yahudi olmak üzere toplamda 38.259 nüfusa sahiptir.
Eski eserlerden, iç limanda onarılan bir havuz ve bir kule, 12 cami, 4 mescit, 2 medrese, 1 Dar-ül kur'a, 1 lise, 7 ilkokul, 1 kütüphane, 6 kilise, 2 havra, 11 tekke, Abdülhamit tarafından genişletilmiş bir Mevlevîhane, 1 muvakkithane, saat kulesi, hükûmet konağı, adliye, belediye, jandarma, askeri karantina daireleri, gazino, gazhane, reji dairesi, 10 fabrika, 1 otel, 4 han, 7 hamam, 19 yel değirmeni, 1 kiremithane ve Hamidiye adında bir asker hastanesi vardır.
Gelibolu kasabasında 22 el tezgahı vardır. Bunların 3'ünde yılda 3.000 zira kazmir, diğer 19'unda yılda 112.000 zira yelken bezi dokunur.

1854'te Kırım Savaşı sırasında Gelibolu'da İngiliz ve Fransız kuvvetlerinin önemli bir kampı vardı ve Gelibolu limanı batı Akdeniz ile İstanbul arasında bir mola yeriydi.
Mart 1854'te İngiliz ve Fransız mühendisler, yarımadayı olası Rus saldırısına karşı korumak ve Akdeniz yolunun kontrolünü güvenceye almak için 11.5 km boyunda savunma hattı inşa etti.

Birinci Balkan Savaşı sırasında, 1913 Bolayır Muharebesi ve Osmanlı ordusunun Gelibolu yakınlarındaki Rum köylerinde savaştığı birkaç küçük çatışma yaşandı".

I. Dünya Savaşı sırasında (1914-1918), Fransız, İngiliz ve müttefik kuvvetler (Avustralyalı, Yeni Zelandalı, Newfoundlandlı, İrlandalı ve Hint) doğu müttefikleri Rusya'yı rahatlatmak için bir deniz yolu güvence altına almaya çalışarak yarımadada ve yakınında Gelibolu Harekatı'nda (1915-1916) savaştılar. Osmanlılar yarımada boyunca savunma tahkimatları kurdular ve işgalci kuvvetleri durdurdular.
1915'in başlarında, İstanbul Boğazı'nı ele geçirerek I. Dünya Savaşı'nda stratejik bir avantaj elde etmeye çalışan İngilizler, Fransız, İngiliz ve Britanya İmparatorluğu kuvvetlerinin yarımadaya saldırmasına izin verdi. İlk Avustralya birlikleri 25 Nisan 1915 sabahının erken saatlerinde Anzak Koyu'na çıktı. Sekiz ay süren şiddetli çatışmaların ardından son Müttefik askerleri 9 Ocak 1916'da geri çekildi.
Savaş sırasında Osmanlı'nın en büyük zaferlerinden biri olan bu sefer, tarihçiler tarafından aşağılayıcı bir Müttefik başarısızlığı olarak kabul edilir. Türkler bunu, uluslarının tarihinde ve ulusal kimliğinde belirleyici bir an olarak görürler ve sekiz yıl sonra, ilk olarak Gelibolu'da komutan olarak öne çıkan Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk yönetiminde Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasına katkıda bulunmuştur.
Osmanlı İmparatorluğu, Gelibolu Yıldızı'nı 1915'te askerî bir nişan olarak tesis etti ve I. Dünya Savaşı'nın geri kalanında da bunu verdi.
Harekât, Avustralya ve Yeni Zelanda'nın (veya ANZAKların) bağımsız egemenlikler olarak gerçekleştirdiği ilk büyük askerî eylemdi ve Avustralya ve Yeni Zelanda askerî tarihi için bir temel oluşturdu ve gelişmekte olan ulusal kimliklerine katkıda bulundu. Çıkarma tarihi olan 25 Nisan, "Anzak Günü" olarak bilinir. Avustralya ve Yeni Zelanda'da askerî kayıpların ve "geri dönen askerlerin" en önemli anma günü olmaya devam etmektedir.
Müttefikler tarafında, seferin destekçilerinden biri, itibarına zarar veren ve bunun onarılması yıllar süren, İngiliz Amirallik Birinci Lordu Winston Churchill'di.
Müttefiklerin Nisan 1915'teki çıkarmalarından önce, Osmanlı İmparatorluğu, Rum sakinleri Gelibolu ve çevresindeki bölgeden ve Marmara Denizi'ndeki adalardan, iç bölgelere sürdü.

Yunan birlikleri, 1919–22 Yunan-Türk Savaşı sırasında 4 Ağustos 1920'de Gelibolu'yu işgal etti. Bu savaş, Türk Kurtuluş Savaşı'nın bir parçası olarak kabul edildi. 30 Ekim 1918'deki Mondros Mütarekesi'nden sonra Kallipolis adıyla bir Yunan vilayet merkezi oldu. Ancak Yunanistan, Ekim 1922'deki Mudanya Mütarekesi'nden sonra Doğu Trakya'yı terk etmek zorunda kaldı. Gelibolu, 20 Ekim 1922'de kısa süreliğine İngiliz birliklerine devredildi, ancak sonunda 26 Kasım 1922'de Türk yönetimine geri döndü.
1920'de, General Pyotr Vrangel'in Rus Beyaz ordusu'nun yenilgisinden sonra, önemli sayıda göçmen asker ve aileleri Kırım Yarımadası'ndan Gelibolu'ya tahliye edildi. Oradan birçoğu, Yugoslavya gibi Avrupa ülkelerine gitti ve buralara sığındı.
Şimdi Gelibolu yarımadasında birçok mezarlık ve savaş anıtı vardır.

1923-1926 yılları arasında Gelibolu, Gelibolu, Eceabat, Keşan ve Şarköy ilçelerini kapsayan Gelibolu Vilayeti'nin merkezi oldu. Vilayetin dağılmasından sonra Çanakkale ili'nin bir ilçe merkezi oldu.

Gelibolu Savaş Müzesi
Gelibolu Şehitliği
Piri Reis Müzesi
Antika Traktör Müzesi
Gelibolu Kalesi
Gelibolu Rus Anıtı
Gelibolu Fransız Savaş Mezarlığı ve Anıtı
Gazi Süleyman Paşa Heykeli
Pîrî Reis Heykeli
Gelibolu Mevlevihanesi
Kadı İskele Camii
Azepler Camii
Çilehane
Ahmet-i Bican Efendi Türbesi
Mehmet-i Bican Efendi Türbesi
Emir Ali Baba Türbesi
Şerbetçi Baba Türbesi
Becce Paşa Türbesi
Kalafat Mehmet Paşa Türbesi
Bayraklı Baba Türbesi
Hallâc-ı Mansûr Türbesi

Trakya'dan yarımadaya yalnızca Keşan'dan ana yolla veya Tekirdağ, Şarköy'den küçük dağ yollarından ve Anadolu'dan Lapseki'den Gelibolu'ya ve Çanakkale'den Eceabat'a feribotla veya 1915 Çanakkale Köprüsü'nden geçerek ulaşılır.

Gökçeada'dan (Yunanca: "İmbros") Gelibolu'ya feribotla ulaşılır.

Ahmed Bîcan (1398 – y. 1466), yazar
Pîrî Reis (1465/70 – 1553), amiral, coğrafyacı ve kartograf
Gelibolulu Mustafa Âlî (1541–1600), Osmanlı tarihçisi, siyasetçi ve yazar
Sofia Vembo (1910–1978), Yunan şarkıcı ve aktris

Gelibolu Yarımadası Tarihî Millî Parkı
Çanakkale Savaşları
Gallipoli, İtalya

Gelibolu Yarımadası Tarihî Millî Parkı Müdürlüğü Resmî Web Sitesi

Graben, Jeoloji graben kavramını paralel faylar ile çevrili depresif bloklar olarak tanımlamaktadır. Graben kelimesinin Almancadaki karşılığı hendek veya siper anlamına gelir. İç kuvvetlerden orojenez kırılma sonucu oluşmuştur.
Graben, her iki tarafında uçurum bulunan, bir vadiden alçalmış bloğun sonucunda oluşan bir arazi yapısıdır. Burada grabenin her iki yanında normal faylar bulunur. Grabenlerin hemen yanında normal fay basamakları biçiminde yükselmiş yerkabuğu bloklarına horst denilir. Horst ve grabenler genellikle yan yana bulunurlar. Horst ve graben yapıları gerilme kuvvetleri ve gerilen yerkabuğunun göstergesidir. Bazı grabenlerin kenarlarında ters faylar da bulunabilir. Bu faylar sıkıştırıcı yan basınçların etkisi altında oluşmuşlardır.
Tek veya birden fazla graben bir çatlak vadi üretebilir. Japonya'nın güneyinde bulunan 1000 metreden fazla derinliği bulunan Unzen Dağı'nın yanında bulunan graben dünyanın en derin grabenidir.

Çok sayıda çatlak içerisinde, graben sınırları boyunca tek büyük arızası bulunan asimetrik yapılar yarım graben olarak bilinir. Çatlak uzunluğu boyunca genellikle ana faylar ve polaritesini etkiler. Yarım graben asimetrisi şiddetle sintektonik birikimi etkiler. Drenaj sistemlerindeki taban yükselme etkileri nedeniyle küçük bir sediman ana sınırlayıcı fayın arasına girer. Bu olayın oluşabilmesi için bir röle rampa önemli bir sediman giriş noktası sağlayabilir.

Amerika Birleşik Devletleri Colorado / New Mexico / Teksas Rio Grande Rift Vadisi
Basel, İsviçre kuzeyinde  Ren vadisi
Oslo, Norveç çevresindeki Oslo grabeni
Doğu Afrika Rift Vadisi
Saguenay Grabeni, Quebec, Kanada
Merkezi Hindistan'da Narmada Nehri vadisindeki grabeni
Hindistan'ın güneyindeki alt Godavari Nehri vadisinde bulunan graben sistemi
Ontario ve Quebec, Kanada Ottawa-Bonnechere Grabeni
Antarktika'daki Lambert Grabeni
Güney Avustralya, Avustralya Gulf St Vincent Bölgesi
Rio de Janeiro, Brezilya Guanabara Körfezi
İskoçya Merkez Lowlands (Midland Vadisi)
Baykal Rift Zonu, Sibirya, Rusya

Batı Anadolu Graben Sistemi: Batı Anadolu'nun, Ege kıyılarında, Marmara denizi içinde, Saros, Edremit ve İzmit körfezlerinde, Gediz, Büyük ve Küçük Menderes vadileri kenarlarında, Amik ovası grabeninde ve bu grabenin kuzeydoğu istikametindeki uzantısına kadar devam etmektedir.

Garabusa, Granbosa veya Kırambosa (Yunanca: Γραμβούσα Gramvusa ya da Γραμπούσα Grampousa), Yunanistan'a bağlı Girit'in kuzeybatısında bulunan bir Venedik kale adası. Osmanlı hakimiyetindeyken de, Giritli isyancıların ve korsanların yatağı olmuştur. Adada üç önemli kale bulunmaktadır.

Venedikliler birçok ticaret kolonisini buraya kurdular. Çünkü Kıbrıs adasının kaybedilmesiyle Akdeniz hakimiyetleri tehlike altına girmişti. Bu nedenle, bu adaya ve Girit'e oldukça önem verdiler. 1579 yılında Venedikliler, Osmanlı İmparatorluğu'nun Kıbrıs'ı da alınca güçlenmelerinden endişe duydukları için tedbir olarak adaya ilk kaleyi yaptılar. 1645 yılında, Osmanlılar adayı kuşatmaya alır. Osmanlı Devleti'nin en uzun süren savaşı olan "Girit savaşı" 1669'da son bulur. Savaş esnasında, Napoli Kaptan de la Giocca rüşvet alır ve Grabusa'yı Osmanlı Devletine vererek ihanet eder. Bu olay, savaşın akıbetini de etkiler. Girit adası ile birlikte Gramvousa da Osmanlı Devletine devredilir.

Osmanlı İmparatorluğu dönemindeyken, Grabusa'ya Venedikliler kadar önem verilmez. Osmanlılar, Girit'e daha çok önem verir. Grabusa'da ki kalelere çok az sayıda muhafız konur ve ada, kendi kaderine terkedilir. Bu nedenle Grabusa, korsanların ve isyancıların yatağı haline gelir. Osmanlı Devleti, bu isyancılarla çoğu kez uğraşmak zorunda kalmıştır. Grabusa, Girit'in arka kapısı halini almıştır.

Yunanlar, Osmanlı İmparatorluğuna karşı bağımsızlık mücadelesine başlar. Geçici Yunan Hükûmetinin yüksek komiserlerinden Emmanuil Tombazis, Grabusa'yı silahlandırmak üzere yola çıkar. Zamanla, Grabusa direnişçilerin kalesi haline gelir. Giritliler'in de desteği ile Yunanlar bu bölgede birçok direniş hareketinde bulunur. Ancak başarısız olurlar (1823).
Ancak Grabusa resmen Yunan adası olmuştu. Yunanlar, adaya kiliseler ve okullar inşa etmiştiler. Adaya yerleşmiştiler. Mora'dan 300 kadar Yunan buraya gelerek Yunan yerleşimini başlatmış oldu. Adada gerilim yükseliyordu. İki taraf da sonuç alamıyordu. Avrupalı devletler de bölgeyle yakından ilgileniyordu. 1828 yılında, bölgede barış bahane gösterilerek Grabusa, İngiliz hakimiyetine girdi. Ancak adanın valisi, memurları ve halkı büyük çoğunlukla Yunanlardan oluşuyordu. Bu nedenle, adada Yunan izlenimi oluştu. 1878 tarihinde, Grabusa Yunanların eline geçti.

Grabusa, birçok medeniyetin izini taşıdığı için Girit'e gelen turistlerin uğrak yeri olur. Venedik Cumhuriyeti, Osmanlı İmparatorluğu gibi birçok medeniyetin izini taşıyan adada, birçok tarihi kale, kilise ve manastır bulunmaktadır.

Gökçeada veya 1970 yılına kadar kullanılan adıyla İmroz (Osmanlıca: ايمروز, Yunanca: Ίμβρος Imvros), Çanakkale'nin bir ilçesi ve Türkiye'nin en büyük adasıdır. Ege Denizi'nin kuzeyinde, Saros Körfezi girişinde yer almaktadır. 91 km kıyı şeridine sahiptir. Yıllık yağış miktarı metrekareye 950 – 1050 mm arasında değişmektedir. Adanın batısında yer alan İnceburun Türkiye'nin de en batı noktasını oluşturmaktadır. 2011 ve 2012 yıllarında haftada 2 kez Gökçeada-İstanbul uçak seferleri yapılmış olup, 2013 ve sonrasında ticari yolcu uçuşları yapılmamıştır.
Gökçeada, Türkiye'de 26 tane olan "sakin kent"lerden (Cittaslow) birisidir. Cittaslow hareketi, Türkiye'ye 2009 yılında Seferihisar ilçesinin katılmasıyla gelmiştir. Dönemin Seferihisar Belediye Başkanı, Cittaslow Uluslararası Başkan Yardımcısı, Cittaslow Türkiye Koordinatörü olan Tunç Soyer, Cittaslow hareketinin Türkiye'de gelişmesine öncü olmuş, İzmir ili Seferihisar ilçesi dünyanın 129′uncu, Türkiye'nin ilk sakin şehri olmuştur. Bu üyelik, Türkiye'nin tanıtımı için yeni bir vesile olmakla birlikte, sakin kent unvanı almış ilçelerin gelişimi, kültürel ve tarihi değerlerinin korunması için önemli bir adımdır. Gökçeada, 2011 yılı Haziran ayında almış olduğu Cittaslow unvanı ile dünyanın ilk ve tek sakin adasıdır.
İlçenin yüzölçümü 282 km²dir. Gökçeada ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 50 metredir.

Ada'nın ilk çağlardaki durumu hakkında fazla bilgi mevcut değildir. Bilgiler, Orta Çağ'da başlamıştır. Ada 1204-1261 tarihleri arasında Latin İmparatorluğu'na tabi kalmıştır. Bizans İmparatorluğu'nun son zamanlarında bütünlüğünü koruyamaması üzerine, Cenevizli Gattilusıo Ailesi diğer Ege Adalarında olduğu gibi, bu ada üzerinde de hâkimiyet kurmaya gayret etmiştir. Bu aile o zamana kadar 1. Murat devrinden itibaren siyasi manevralarla Türkleri ada'dan uzak tutmuştur. Fatih 1453 yılında İstanbul'u alıp, Bizans İmparatorluğu'na son vermesi ile imparatorlukla sıkı ilişkileri olan bu Latin devletinin de sonu gelmiş oldu. Dorino Gattilusio ölünce yerine geçen oğlu Dominiko, Dukas'ı Fatih'e elçi olarak gönderdi.
Bunun sebebi, her sene Midilli Adası için verilen 3000, Limni Adası için verilen 2300 altın vergiyi padişaha takdim etmekti. Aslen Limni Adası her sene mezkûr vergiyi vermek için Midilli hakimine ve Gökçeada senede 1200 altın vergi vermek şartı ile Enez hakimine verilmişti. İstanbul'un fethinden sonra, Gattilusio Ailesi'nin davranışına benzer davranışları diğer aileler de göstermişti. Aslen Gökçeadalı olan Kristobulos'un bu husustaki gayretlerini önemsemek gerekir. Kristobulos, İstanbul'un fethinden sonra bir heyet tanzim ederek, Fatih Sultan Mehmet'e göndermiştir. Bizans'a tabi olan Gökçeada, Limni ve Taşoz Adalarına imparatorluk tarafından tayin edilmiş olan memurlar, İstanbul'un fethini ve imparatorun ölümünü haber alınca, Gökçeada'dakiler Kefaloz Burnundan İtalyan gemilerinden memleketten çıktılar.
Ada halkı da bunun üzerine göç girişiminde bulunuyorlardı. Kristobulos, göçe engel olabilmek için Gelibolu sancak beyi bir elçi göndererek, adalara hücum etmemesi için onunla bir anlaşma yaptı. Hamza Bey'in aracılığı ile de bir başpiskoposu ve kocabaşıdan ibaret sefaret heyetini Fatih'e gönderdi. Heyet hükümdara bağlılıklarını bildirdikten sonra, Fatih'ten şimdiye kadar olduğu gibi idare edilmelerini, yılda muayyen bir vergi vermelerini ve tayin edilen bir kişinin ada idaresinden sorumlu olmasını istediler. Bu sırada Enez Bey'i Palamede, kendi memurlarından birini ve Midilli Bey'i Dorya'nın oğlunu elçi sıfatıyla padişaha göndererek adaların idaresinin kendisine verilmesini rica ettiğinden Kristobulos tarafından gönderilen heyet ile görüşülüp iki taraf anlaştıktan sonra 1453 yılında Ada, Palamede Gattilusio'yu Limni ve Taşoz Adaları ise Dorya'ya verildi. Böylece göç, meşhur tarihçi Gökçeadalı Kristobulos'un çabaları ile önlenmiş oldu. Aynı yıl içinde Palamede ölünce, bırakmış olduğu vasiyetinde hissenin çoğunu, ölen büyük oğlunun zevcesi ve çocuğuna bırakmakla beraber, Enez şehri, Gökçeada ve Semadirek adalarının idari sorumlusu olan küçük oğlu Dorino, bu vasiyetnameye iltifat etmeyip, babasının bırakmış olduğu bütün hisseye zorla sahip oldu. Onun namına Gökçeada'da Joannes Laskaris Enez'de valilik yaptı. Dorino idaresinde kardeşinin zevcesi ve oğlunu hiç gözetmediğinden, yakınları bu hareketin doğru olmadığını, hissesi olup da payını alamayan bu kadının padişaha şikâyette bulunabileceğini söylediler. Nihayet bu kadın, dayısını elçi olarak padişaha gönderdi. Bu zat, Dorino'nun haksızlığından bahsettikten sonra, padişaha karşı da İtalyanlarla anlaşmakta olduğunu, asker toplayarak Enez ve adalara muhafız tayin ettiğini kötü sonuçlanacağını anlattı.
Bunun üzerine padişah, Dorino'ya müsamaha yapılmamasını buyurdu. Kaptan Yunus Paşa, Dorino'yu getirmek için Semadirek Adası'na 50 çiftelik bir kayık gönderdiğinden, kendi de Dorino'nun memurlarını değiştirip ve idareyi tanzim için ada'nın Kefaloz Koyu'na yanaştı ve haberci göndererek, ada'nın idaresini Kristobulos'a verdiğini bildirdi. Dorino ise, korktuğundan Yunus Paşa'nın gönderdiği kayığa binmeyip önce Enez'e oradan Edirne'ye varıp, padişahın huzuruna çıkarak af diledi ancak Kaptan Yunus Paşa'nın bu kişinin normal biri olmadığını adaları kendi içlerinden birine verilmesinin doğru olduğunu bildirmesi üzerine, Dorino'ya sadece Trakya'da birkaç köy tahsis edilerek, ada'nın idaresi Kristobulos'a verildi. (1456) Gökçeada bu şekilde 1460'a kadar Osmanlı idaresinde kalmıştır.
Doğru ve dürüst bir insan olduğunu ispatlayan Kristobulos, Mistra Despotu Demetrios Paleologos'a mektup yazarak, Midilli ve Gökçeada'nın Osmanlı hükümdarlığı'ndan elde etmenin zamanı olduğunu bildirdi. Bunun üzerine Paleologos, iki adamını Fatih'e gönderdi. O sırada Mora Fethi'ni tamamlamış olan Fatih, Despot Demetrios'a Limni ve Gökçeada'nın idaresini verdi. Gökçeada Venedik ve Osmanlılar arasında cereyan eden bazı olaylara sahne oldu. Papalık donanmasının ada'ya hücumu Kristobulos tarafından diplomasi ile savuşturuldu. Ada 1466'da Venediklilerin eline geçti ise de birkaç yıl sonra, kesin olarak 1470 yılında tekrar Türkler tarafından alındı. Ada halkının vergi haricinde devlete karşı bazı vazifeleri vardı. Ada'nın kalelerini ve yalılarını korumakla görevliydiler. Kendilerine hizmet karşılığı dirlik verilirdi. Ancak, meydana gelen zarar neticesinde dirlikleri ellerinden alınırdı. Gökçeada 17. yy ortalarında Girit Savaşı sebebi ile Venedik Donanması ile yapılan mücadelelere sahne oldu. 1655'te Kaptan-ı Derya olan Ali Paşa, donanma ile, boğaz, Venedik Donanması tarafından kapatılmış iken, Akdeniz'den çıkıp Girit'e gitmeye teşebbüs etmişti. Derya Beylerinin filoları Venedik donanması ile karşılaştığında, top atışları ile başlayan savaşın sonucu bilinmemektedir. Ada Venedik donanmasının, sık sık sığındığı bir yer oldu.
1698 tarihinde 73 parçalık donanma ile ada'nın kömür Limanı'na girip ada halkını haraca kesmiştir. Bu durumu öğrenen Boğazhisar muhafızı Vezir İbrahim Paşa, haberi İstanbul'a ulaştırdı. Bunun üzerine Mustafa Ağa 30 fırkatalık donanma ile Türk kıyılarını savunmak için Gökçeada'ya hareket etti. Bunun üzerine 21 Ağustos 1698'de Venedik donanması çatışmadan korkarak ada'dan kaçtı. Venedik donanmasını Midilli Adası'nın Zeytin Burnunda yakalayan Türk donanması, bu savaşı da zaferle kazandı. Balkan Savaşları sırasında, Kefaloz açıklarında, İmroz Deniz Savaşı adı altında bir savaş olmuştur. Savaşın ilk ateşini 16 Aralık 1912'de Barbaros ve Turgut Reis, Averof zırhlısına açmıştır. Yunan komutan muhabereyi kesip Mondros Limanı'na doğru hareket edince savaş bitmiş oldu. Çeşitli nedenlerle göçlerin yaşandığı Gökçeada, çok değişken bir nüfusa sahip idi; Lozan Anlaşması neticesinde, 22 Eylül 1923'te Türkiye Cumhuriyeti topraklarına fiilen katılmıştır.

Adanın merkezidir. Kamu kurumları ve nüfusun çoğu buradadır. Eskiden tarifeli seferler yapılmış olan bir havaalanı mevcuttur. Yunanca adı "Panaghia"dır. Kaleköy, Zeytinliköy, Eski ve Yeni Bademli köyleri çok yakındır.

Adanın iç batı kesimindedir. Cumhuriyetin ilk yıllarında Türkiye'nin en büyük köyü olarak kabul edilmektedir. 1970'li yıllara kadar Gökçeada'nın en büyük köyü olma niteliğini korumuştur. Yoğun göç vermesi nedeniyle şu anda terk edilmiş durumdadır. Dereköy'ün Yunanca adı "Shinudi"dir. Meryem Ana bayramında (15 Ağustos) yurtdışına göç edenler, çocukları ve torunlarının geri dönmesiyle köy hareketlenir.

Adanın kuzeydoğusundadır. Kaleköy iskelesi, I. Dünya Savaşı sırasında Fransız Donanma Kumandanlığı tarafından düzenlenmiş, 1970'li yıllarda Kuzulimanı'na yeni iskele yapılıncaya kadar tüm adanın ulaşımını sağlamıştır. Ancak küçük tonajlı gemilerin ve yatların yanaşması için uygundur. Bu yıllara kadar adanın ulaşımı, Ayvalık ve Gemlik adlı yolcu gemileri ile sağlanmıştır. Yunanca adı "Kastro"dur.
Haftada iki kez (Çarşamba ve Cumartesi) saat 23.00 civarında adaya ulaşan bu gemiler iskeleye yanaşamadıkları için yaklaşık 1,6 km açıkta demirlemek zorunda kalırlardı. Gemiler ile iskele arasında ulaşım balıkçı/süngerci tekneleri ile sağlanırdı. Kaleköy iskelesinin hemen sağ tarafında yer alan tepenin üzerinde köye eski ismini veren kale yer almaktadır.

Adanın kuzey iç kesimlerinde, Merkez ilçeye çok yakın eski bir Rum köyüdür. Hâlen küçük bir Rum kökenli nüfus yaşamaktadır. Ayrıca Fener Rum Patriği Bartholomeos'un doğum yeridir. Yunanca adı "Aya Teodoroi"dir. Köyde Rum İlkokulu bulunur.

Adanın kuzeyinde bir Rum köyüdür. Hâlen küçük bir Rum kökenli nüfus yaşamaktadır. Yunanca adı "Agridya"dır. Köyde Rum Lisesi ve Ortaokulu bulunur.

Türkiye'nin en batı noktasında yer almaktadır. Köyün adının nereden geldiği ve geçmişi hakkında bilgi yoktur. Muğla ve Burdur illerinden 1970'li yıllarda ailelerin yerleştirilmesi ile köy teşekkül etmiştir. İlçe merkezine 25 km uzaklıktadır.
Ekonomisi tarım, hayvancılık, balıkçılık ve turizme dayalıdır. Ev pansiyonculuğu başlıca gelir kaynaklarından olup, çok sayıda pansiyon bulunmaktadır. Özellikle kamp severler için deniz ve doğanın birleştiği sakin koylar mevcuttu

Gümüş (Yunanca: Κίμωλος Kimolos), Yunanistan'ın Güney Ege bölgesinde bulunan bir ada, köy ve belediyedir.
Ada, Ege Denizi'nde yer almakta olup Kiklad Adaları'nın bir parçasıdır. Yüzölçümü 53.3 km² olan belediyenin nüfusu 2011 yılı itibarı ile 810'dır.
Gümüş belediyesi, Ayos Efstatios, Ayos Yeoryos, Ayos Nikolaos, Aliki, Gupa, Kalamitsi, Kímolos, Polino, Prasonisi, Prassa ve Psáti yerleşimlerinde ayrılmaktadır.

Gümüş ada zengin tarih kayıtlarına sahip bir adadır. Geleneğe göre, adını adanın ilk sakini olan Kimolos'tan almıştır. Echinousa da muhtemelen adada bugün bile yaygın olan Echidna (engerek) yılanından dolayı adanın antik çağlardaki kayıtlı bir adıdır. Antik çağdan beri adanın hakimi Antik Atina ile Milos'un hakimi Sparta arasında bir savaş alanı olmuştur. Orta Çağ'da, güney kıyısındaki gümüş renkli kayalık araziler nedeniyle Argentiera (Yunanca: Αρτζεντιέρα) olarak bilinirdi. O zamanlardan beri bu kayalık topraklar, adayı önemli bir ticaret merkezi haline getiren değerli bir ticaret ürünü olan “Kimolia Gi” (Kimolya Toprağı) sağlıyordu. Kiklad Adaları'nın geri kalanıyla birlikte Yunan devleti tarafından ilhak edildiği 1829 yılına kadar Osmanlı İmparatorluğu tarafından yönetilmiştir.

Resmî site (Yunanca)

Halkidikya veya Üç Parmak, Yunanistan'nın kuzeyinde bulunan bir yarımada ve aynı zamanda Orta Makedonya coğrafi bölgesine dahil bir ildir. Özerk Aynoroz bölgesi de bu yarımadada bulunur. Halkidiki ili, yarımadanın merkezinde bulunan Polygyros kentinden yönetilir.

Halkidiki'nin kuzeyinde Cholomontas dağları uzanır. Halkidiki, Ege Denizi'nin kuzeyinde üç parmaklı ele benzer bir görünüme sahip yarımadadan oluşur. Halkidiki ilinin kuzeyinde Selanik ili bulunur.
Halkidiki'de bulunan en büyük kentler sırasıyla Nea Moudania, Nea Kallikrateia ve Polygyros'dur.
Yarımadanın üç parmağının kıyılarında Yerakini, Neos Marmaras, Ouranoupolis ve Nikiti gibi tatil beldeleri bulunmaktadır.

Bölgedeki ilk yerleşimler Eğriboz adasından gelen Yunanlar tarafından MÖ 8. yüzyılda oluşturulmuştur. Stageira antik kenti büyük filozof Aristoteles'nin doğduğu kenttir.
2003 yılı Haziran ayında, Neos Marmaras'da Avrupa Birliği liderleri Avrupa anayasasının ilk taslağını oluşturmuşlardır.

Acrothoi
Aege
Alapta
Aphytis
Apollonia
Charadrus
Cleonae
Galepsus
Mekyberna
Neapolis
Olophyxus
Olynthus
Polichne
Potidaea
Scione
Scolus
Sermylia
Stageira
Spartolus
Thyssus

Halkidiki, Selaniklilerin 1950'li yıllardan itibaren yaz tatillerini Halkidiki'nin sahil kasabalarında geçirmeye başlamasıyla birlikte popüler bir turizm destinasyonu olmuştur. 1970'li yıllardan itibaren Avusturya ve Almanya'dan turistler de Halkidiki'yi ziyaret etmeye başladılar.

Halkidiki ili beş ilçeye bölünmüştür.

Aristotelis
Kassandra
Nea Propontida
Polygyros
Sithonia

Otoyollar:
A25 (Selanik - Selanik Uluslararası Havalimanı - Nea Moudania)
Halkidiki'de demiryolu ulaşımı veya havalaanı bulunmamaktadır.
Bir otobüs firması olan KTEL önemli yerleşimlere hizmet vermektedir.

Hava sahası, herhangi bir kara parçası veya su kütlesi üzerindeki boyutları çeşitli kanun, kural ve antlaşmalarla belirlenmiş atmosfer kütlesi. Günümüzde kullanılan -kapsadığı alan olarak açısından- en büyük hava sahası birimi uçuş bilgi bölgesidir (FIR). Her ülkenin hava sahası bir veya daha fazla uçuş bilgi bölgesine bölünür.

1944'te Şikago'da imzalanan Uluslararası Sivil Havacılık Konvansiyonu'na (Şikago Konvansiyonu) göre her devlet kendi ülkesi/bölgesi üzerindeki hava sahasında mutlak egemenlik hakkına sahiptir. Burada tarif edilen ülke ya da bölge (territory) o devletin toprakları ve karasularıdır.
Antlaşmaya taraf olan tüm devletler kendi hava sahalarının diğer devletlerin uçakları tarafından kullanımına (tarifeli uluslararası uçuşlar hariç), "önceden izin alınmaksızın" müsaade etmek zorundadır. Uçaklar, kayıtlı oldukları ülkenin milliyetini taşırlar. Bir uçak ancak bir ülkede kayıtlı olabilir.

Her ülkenin hava sahası ve civarı, ülkenin büyüklüğüne, konumuna ve hava trafiğinin durumuna göre bir veya daha fazla uçuş bilgi bölgesine (FIR) bölünür. Örneğin Türkiye'nin hava sahası Ankara FIR ve İstanbul FIR olmak üzere iki uçuş bilgi bölgesine bölünmüştür. Benzer şekilde Birleşik Krallık da Scottish FIR ve London FIR olmak üzere iki uçuş bilgi bölgesine bölünmüştür.
Uçuş bilgi bölgeleri içinde uçuş bilgi hizmeti (FIS) ve ikaz hizmeti verilir. Uçuş bilgi bölgelerini birbirinden ayıran çizgiler Türkçede FIR hattı olarak bilinir.
FIR'lar deniz seviyesinden belirli bir irtifaya kadar olan bölgeyi kapsarlar. FIR'ların üst limitinden sonra UIR (upper information region/üst uçuş bilgi bölgesi) başlar. UIR'lar da uzay sınırına kadar olan bölgeyi kapsarlar. Örneğin London UIR FL245 ve FL660 arasındadır.
Herhangi bir FIR içerisindeki hava sahaları kontrollü ve kontrolsüz olmak üzere iki ana kısma ayrılırlar. Kontrollü ve kontrolsüz hava sahaları da kendi içinde ICAO tarafından belirlenmiş çeşitli bölümlere ve sınıflara ayrılırlar.

Kontrollü hava sahalarında tüm uçuşlara hava trafik kontrol (ATC) hizmeti verilir.

Kontrol bölgesi belirli hava meydanları çevresinde bulunan, meydan merkezli 5 NM yarıçapında, yerden belirli bir irtifaya ya da uçuş seviyesine kadar sınırlandırılmış kontrollü hava sahasıdır.

Terminal kontrol sahası (TMA veya TCA) bir veya daha fazla yoğun trafiğe sahip hava meydanı çevresindeki kontrollü hava yollarının kesişiminde bulunan kontrollü hava sahasıdır. CTR gibi yerden değil, belirli bir irtifadan başlar.

Kontrol sahası, içinde ATC hizmeti verilen, boyutları belirli bir hava sahasıdır. Belirli bir alt limit irtifasından başlayarak uçuş seviyesi olarak belirtilen bir üst limite kadardır.

Havayolu, radyo seyrüsefer cihazları sayesinde belirlenen, koridor şeklindeki kontrol sahasıdır. IFR uçuş yapan uçaklar tarafından kullanılır. Havayollarına A25, R8 gibi isimler verilir ve orta hattın sağında ve solunda beşer NM (toplamda 10 NM) genişliğindedirler. Düşük sınıflı TMA, CTA ve CTR'ları katetmedikleri sürece tüm havayolları A sınıfıdır.

Tavsiyeli yollar, F sınıfı hava sahalarıdır. Havayolları gibi 10 NM genişliğinde olmalarına rağmen havacılık haritalarında (kart) sadece orta hatları mavi kesikli çizgi ile belirtilir. ADR'leri kullanacak VFR uçakların uçuş planı doldurması gerekir.

Open-FIR, G sınıfı hava sahalarıdır. Open-FIR'larda; kontrollü sahalar dışında kalan RASA, MATZ, ATZ'ler bulunur. Open-FIR'larda FIR ATSU'ları tarafından uçuş bilgi hizmeti (FIS) sağlanır. Bu bilgilerin bir kısmı şunlardır:

- Meteoroloji bilgisi ve uyarıları
- Seyrüsefer yardımcılarının durumu
- Meydan kolaylıklarının durumu
- Arama-kurtarma ikazları
- Hava taşıtları için tehlikeli yakınlaşma uyarıları
Open-FIR'larda LARS (alçak hava sahası radar tavsiye hizmeti) gibi çeşitli radar hizmetleri de verilir. ATZ ve MATZ'ler için ilgili meydanlara özel frekanslar tahsis edilmiştir.

Meydan trafik bölgeleri çeşitli sivil ve askerî hava meydanları çevresinde oluşturulan bir sahadır. En uzun pistin merkezinden 2 NM yarıçapında (1 NM'den uzun pistlerde 2,5 NM yarıçapında) ve pist rakımından 2000 ft yüksekliğinde bir silindirdir. ATZ'ler hem kontrollü hem de kontrolsüz hava sahalarında bulunabilirler ve denetimli (regulated) hava sahalarıdır. Bir ATZ G sınıfından (Open-FIR) daha yüksek bir sınıftaki hava sahasında (örneğin D sınıfı) ise o sınıfın kurallarına tabi olur.
Bir hava taşıtının pilotu ATZ'lere şu koşullarda "girebilir":

ATC'den izin almış olmak
ATC'nin olmadığı durumlarda AFIS'ten uçuş güvenliğini sağlayacak yeterli bilgiyi almış olmak
AFIS'in de olmadığı durumlarda A/G radyo istasyonundan uçuş güvenliğini sağlayacak yeterli bilgiyi almış olmak

Askerî hava trafik bölgesi, bazı ülkelerde askerî meydanların çoğunun çevresinde bulunan bir hava sahasıdır. Genellikle meydan merkezinden 5 NM yarıçapında 3000 ft AGL yüksekliğindeki merkez silindir ile alet yaklaşması istikamet(ler)indeki 5 NM uzunluğunda, 4 NM genişliğinde ve 1000–3000 ft AGL irtifaları arasındaki dikdörtgen alan(lar)dan meydana gelir. Bu sahaya girecek sivil uçakların MATZ ATC'den izin alması ve basılı usullere riayet etmesi gerekir. MATZ'ler denetimsiz (non-regulated) hava sahaları olmalarına rağmen her MATZ'nin merkezî kısmı aynı zamanda bir ATZ'dir ve ATZ'ler ile ilgili kurallara uyulmalıdır.

Hava sahaları ICAO'ya göre A, B, C, D, E, F ve G şeklinde yedi sınıfa ayrılır. Bunlardan A, B, C, D, E kontrollü, F ve G kontrolsüz hava sahasıdır. Sınıfların irtifa limitleri ülkeden ülkeye farklılıklar gösterir.

A sınıfı: En yoğun trafiğin gerçekleştiği hava sahalarına tahsis edilir. VFR uçuşlara kapalıdır.
B sınıfı: Çok yüksek hava sahalarına tahsis edilir. Hem IFR, hem de VFR uçuşlara açık olmakla birlikte bu irtifalarda genellikle VFR uçuş gerçekleşmez.
C sınıfı: Yüksek hava sahalarıdır. VFR uçuşlar ilgili ATS ile temasa geçmek koşuluyla bazı özel şartlarda kullanabilirler.
D sınıfı: Daha az yoğunluklu trafiğin yaşandığı hava sahalarına tahsis edilir. Pek çok CTR ve CTA bu sınıftadır. D sınıfı sahalardaki ATZ'ler de D sınıfına tabidir.
E sınıfı: D sınıfına benzer ancak D'nin aksine ATC izni gerektirmez. ATC'den daha kısıtlı trafik bilgisi hizmeti alınır.

F sınıfı: Tavsiyeli yollardır.
G sınıfı: Open-FIR'dır. Kontrollü sahalar dışındaki RASA'ları, MATZ'leri ve ATZ'leri de kapsar.

Pooley, Dorothy ve Robert Seaman. The Air Pilot's Manual 2: Aviation Law & Meteorology. 10. baskı. Shoreham, West Sussex: Pooley's Air Pilot Publishing, 2011.
Uluslararası Sivil Havacılık Konvansiyonu (1944)

Kandiye (Yunanca: Ηράκλειο(ν) İraklio(n), Heraklion olarak da bilinir), Yunanistan'ın Girit Adası'nın en büyük şehri ve yönetim merkezi. 173.993 kişilik nüfusu ile Girit'in birinci, Yunanistan'ın dördüncü büyük şehridir. Ayrıca Girit'in dört idarî bölümünden biri olan aynı adlı ilin (nomos) merkezidir. Adanın kuzey kıyısında, eski Minos Uygarlığı'nın başkenti olan Knossos'un hemen kuzeydoğusunda yer alır.

İraklio adı, büyük olasılıkla aynı yerde kurulmuş olan eski Roma limanı Heracleum'dan (Herkül'ün şehri) gelir. MS 9. yüzyılda Endülüs’ten gelen Sarazenler şehri ele geçirdiklerinde Girit Emirliği'ni kurup adanın başkentini İraklio’ya taşıyıp orada daha büyük yeni bir şehir inşa edip adını "Rabd al-hendek" koydular. Adada bu ad günlük kullanıma handaks ve sonrasında handakas olarak geçmiş, adanın adı sonrasında Latinler tarafından kandiya olarak telaffuz edilmiş ve tüm adayı kandiye olarak adlandırmışlardır. Şehir 10. yüzyıldan 13. yüzyıl başına kadar Bizans yönetiminde kaldı. 1204'te ada Venediklilere satıldıktan sonra Venedikliler bu adı bozarak Kandiye'ye dönüştürdüler. 13. ve 16. yüzyıllar arası şehri yöneten Venedikliler, burada birçok önemli abide bırakmışlardır. Venedikliler tarafından inşa edilen surların bir bölümü bugün de ayaktadır.
Kent 17. yüzyıl ortalarında Osmanlı kuvvetlerince iki kez kuşatıldı (1647 ve 1649). Sonunda IV. Mehmet'in sadrazamı Köprülü Fazıl Ahmet Paşa tarafından 27 Eylül 1669'da, 20 yılı aşkın bir kuşatmanın sonunda Osmanlıların eline geçti. 1897'ye değin Osmanlı yönetimi altında kalan kent, o dönemde Megalokastro adıyla anıldı. Osmanlı yönetimi sırasında şehirdeki büyük kiliseler camiye çevrildi. Merkezi Kandiye olmak üzere kurulan Girit Eyaleti, Kandiye, Hanya ve Resmo sancaklarına ayrıldı. Genellikle vezir rütbesindeki valilerce yönetildi ve Mora Ayaklanması sırasında her iç sancağın muhafızlığı Kandiye valisi Süleyman Paşa'ya verildi. Ancak bir ayaklanmayla adanın bazı yerlerinde başlayan karışıklıkların büyümesi üzerine, duruma Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa (1824), din ve miras dışında her tür davaya bakan Müslüman ve Hristiyanlardan oluşmuş bir meclis kurdurduktan sonra Girit'teki ayaklanmaları kısa sürede bastırdı. Londra Protokolü'nün Bâb-ı Âli tarafından onaylanması üzerine (1829), yerini İstanbul'dan gönderilen Mustafa Paşa'ya bırakarak adadan ayrıldı. Kandiye, limanının mille dolması üzerine bir ticaret merkezi olarak önemini yitirmeye başladı ve yerini 1850'de Girit'in yönetim merkezi olan Hanya (Khania) aldı. 1866'da Girit için yeni bir yönetmelik düzenlendi.
Müslümanlar ile Hristiyanlar arasındaki anlaşmazlıkların büyüyerek adada iki halk kesiminin birbiriyle çatışmaya girişmesi üzerine (1896) işe karışan büyük devletler (Fransa, Britanya ve Rusya), Girit'e bir Hristiyan vali atanmasını sağladılar. Ardından bir yönetmelik kaleme alındı. Ertesi yıl adadaki Yunanlar Yunanistan'a bağlanmak talebiyle ayaklanma başlattılar, Vassos adlı bir çeteci, ada yönetimine Yunan kralı adına elkoydu. Bu olay karşısında güçsüz Bâb-ı Âli, altı büyük devlete başvurdu. Bu devletlerin baskısı üzerine yine aynı yıl adaya çıkmış olan Yunan birlikleri adadan ayrıldılar. Büyük devletler Girit'i korumaya aldıklarını açıklayarak Yunan prensi Georgios'un Girit komiserliğine atadılar. Girit'in büyük devletlerin korumasına girdiği bu dönemde Kandiye de Britanya bölgesinde kaldı. Bu dönemden itibaren tekrar Heraklion adı kullanılmaya başladı.
1908'de II. Meşrutiyet'in ilanından sonra Girit Meclisinin aldığı Yunanistan'a katılma kararını, 10 Ekim 1912'de Yunan ve Girit meclislerinin birleşme kararı izledi. Londra (30 Mayıs 1913) ve Bükreş (10 Ağustos 1913) antlaşmaları sonunda Osmanlı yönetiminden çıkan Girit'le birlikte Kandiye de Yunanistan'a bırakıldı.
1941'deki Alman istilası sırasında bombardımandan ağır hasar gördü. 2011 yılında yapılan yerel yönetim reformuyla çevresindeki 4 belediyeyle birleştirilen Kandiye Belediyesi bugünkü sınırlarını almıştır.

II. Dünya Savaşı'ndan sonra yeni dalgakıranlı limanı, havalimanı ve turistik otelleriyle büyük önem kazanmıştır. Başlıca ihraç ürünleri arasında üzüm, zeytin ve zeytinyağı, şarap, keçiboynuzu, turunçgiller, badem, sabun, sebze ve deri sayılabilir.

Sahip olduğu yükleme limanı ve feribot iskelesiyle Girit Adası'nın limanı durumundadır. Feribot ve teknelerle, aralarında Santorini, İos, Paros, Mikonos ve Rodos'un da olduğu Ege Denizi'ndeki Yunan adalarına ulaşım vardır. Ayrıca anakarada bulunan başkent Atina'nın limanı durumundaki Pire'ye günlük feribot seferleri düzenlenir. Kandiye Uluslararası Havalimanı (Nikos Kazancakis Uluslararası Havalimanı) şehrin 5 km doğusunda yer alır. Şehirden geçen E75 Karayolu Kandiye'yi adanın diğer büyük yerleşimleri olan Ayanikola, Hanya ve Resmo'ya bağlar.

Başta 1664, 1856 ve 1926'dakiler olmak üzere büyük depremler kente büyük zarar vermiş, pek çok kilise ve caminin yıkılmasına neden olmuştur. Kentteki Heraklion Arkeoloji Müzesi Yunanistan'daki Minos sanatı koleksiyonlarının en güzellerinden birine sahiptir. Cretaquarium, Girit Tarih Müzesi, Doğa Tarih Müzesi ve Nikos Kazancakis Müzesi şehirdeki diğer önemli müzelerdir. 20. yüzyılın en önemli Yunan felsefecisi olarak görülen Nikos Kazancakis'in doğum yeridir.

Japon Denizi / Güney Kore'de Doğu deniz Büyük Okyanus'un bir uzantısıdır. Japonya, Rusya ve Kore tarafından kuşatılmış ve etrafı neredeyse tamamen kara ile çevrilidir. Tıpkı Akdeniz gibi, küçük bağlantılar ile okyanusa açılır. Japon Denizi'ni Büyük Okyanus'a bağlayan 5 boğaz vardır. En derin noktası 3,742 metredir. Ortalama derinliği ise 1,752 metre olup yüzölçümü 978,000 km²dir. Balıkçılık açısından denizin Japonya ve Kore için büyük önemi vardır. Japon Denizi, bu denize kıyısı olan 4 ülkede birbirinden farklı isimlerle adlandırılmıştır.

16 yüzyıldan itibaren avrupa ülkelere Kore Denizi (Sea of Korea, Mer de Coree) olarak bilinmeye başlamıştır. (Ondan önce de Çin'de ve Kore'de Doğu Deniz olarak çağrılmıştır.) 
Fakat Kore, Japonya'nın işgal altındayken kaybettiği dış siyaset yetkiler ve Japonya tarafından yapıldığı 'Kore'yi yok etme projesi' yüzünden Japonlar, bu denizin ismi Kore Denizi'den Japon Deniziye çevirmiştir .
Bugünlerde Güney Kore, Japon Denizinin ismi Kore Denizi ya da Doğu Deniz olarak geri döndürmeye çalışmaktadır. Yavaş olsa bile artık haritalarda iki ismi de (Doğu Deniz, Japon Denizi) yazılmaya başlamıştır.
Benzer olay: Liancourt Kayalıkları

Japonya 日本海 / にほんかい (Nihonkai)
Rusya Япо́нское мо́ре (Yaponskoye more)(Japonya/日本海)
Güney Kore 동해 (Donghe) (Doğu deniz)
Kuzey Kore 조선동해 (joseondonghe) (Kore doğu deniz)

Doğuda;

Japonya
Batıda;

Rusya
Kuzey Kore
Güney Kore

Doğu Kore Körfezi
Türkiye'deki körfezler listesi

Kaliforniya Körfezi (Cortez Denizi, Cortés Denizi veya Vermilion Denizi olarak; İspanyolca Mar de Cortés veya Mar Bermejo veya Golfo de California olarak da bilinir), Baja California Yarımadası'nı Meksika anakarasından ayıran su kütlesidir. Baja California, Baja California Sur, Sonora ve Sinaloa eyaletleri arasındaki yaklaşık 4000 km'lik (2500 mil) bir kıyı şeridi ile sınırlandırılmıştır. Kaliforniya Körfezi'ne akan nehirler arasında Colorado, Fuerte, Mayo, Sinaloa, Sonora ve Yaqui bulunur. Körfezin yüzey alanı yaklaşık 160,000 km2 (62,000 mi2)'dir.
5.000'den fazla mikro-omurgasız hayvana ev sahipliği yapan Körfez'in dünyadaki en zengin çeşitlilik gösteren denizlerden biri olduğu düşünülmektedir. Bir milyondan fazla insana ev sahipliği yapan Baja California, Güneydoğu Asya'daki Malay Yarımadası'ndan sonra dünyadaki ikinci en uzun yarımadadır. Kaliforniya Körfezi'nin bir bölümü UNESCO  tarafından bir Dünya Mirası alanı olarak ilan edilmiştir.

Brusca, Richard C. (Editor) (2010). The Gulf of California: Biodiversity and Conservation. University of Arizona Press. s. 354 sayfalar. KB1 bakım: Fazladan yazı: yazar listesi (link)  Sınırın her iki tarafındaki araştırmacılar tarafından, körfezin sularındaki tür çeşitliliğine yönelik tehditler üzerine yapılan çalışmalar.

Türkiye'deki körfezler listesi

Baja Hakkında Her Şey - Cortez Denizi ve Baja Yarımadası hakkında her şeyi öğrenin. 28 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
CEDO Intercultural
Çöl Müzesi 22 Temmuz 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Tarihsel olarak Cambay Körfezi olarak bilinen Khambhat Körfezi, Hindistan'ın Umman Denizi kıyısında, Bombay ve Diu Adası'nın hemen kuzeyindeki Gujarat eyaletini sınırlayan bir körfezdir. Khambhat Körfezi yaklaşık 200 kilometre (120 mi) uzunluğunda, yaklaşık 20 kilometre (12 mi) kuzeyde, 70 kilometre (43 mi) kadar güneyde genişliğe sahiptir. Gujarat'ı boşaltan başlıca nehirler, körfezde haliçler oluşturan Narmada, Tapti, Mahi ve Sabarmati'dir.
Kathiawar Yarımadası'nı Gujarat'ın güneydoğu kesiminden ayırır.
Körfezin karşısında 'lik bir baraj projesi olan, Kalpasar Projesi planlanmaktadır.

Körfezin batısında, Gir Ormanı Milli Parkı ve çevresinde, Kathiawar veya Saurashtra bölgesinde  Asya aslanları yaşamaktadır. Körfezin doğusunda, Gujarat'ın Maharashtra ve Madhya Pradesh ile buluştuğu yer olan Dangs Ormanı ve Shoolpaneshwar Yaban Hayatı Koruma Alanı, Bengal kaplanlarına ev sahipliği yapmaktadır.

Kandiye Krallığı (İtalyanca: Regno di Candia) ya da Kandiye Dükalığı (İtalyanca: Ducato di Candia), 1205-1212'deki Venedik fethinden, 1645-1669'deki Girit'in Osmanlılar tarafından fethine kadarki döneminde, Venedik Cumhuriyeti'nin denizaşırı kolonisi olarak Girit adasının resmi adıdır. Ada, o zamanlardan modern çağın başlarına kadar başkenti Kandiye veya Chandax ile aynı isimle anılırdı. Modern Yunan tarih yazımında dönem, Venetokrasi (Yunanca: Βενετοκρατία, Venetokratia ya da Ενετοκρατία, Enetokratia) olarak bilinir.

Girit adası, Dördüncü Haçlı Seferi'nin imparatorluğu dağıttığı ve topraklarını haçlı liderleri arasında paylaştırdığı 1204 yılına kadar Bizans İmparatorluğu'nun bir parçasıydı (bkz. Frankokrasi). Girit başlangıçta Bonifacio del Monferrato'ya tahsis edilmişti, ancak ada üzerindeki kontrolünü sağlayamayınca haklarını Venedik'e sattı. Venedik birlikleri adayı ilk olarak 1205'te işgal etti, ancak özellikle Venedik'in rakibi Ceneviz'in muhalefetine karşı güvence altına alınması 1212'ye kadar sürdü. Bundan sonra, yeni koloni şekillendi: Ada, Venedik şehrinin kendi bölümlerinden sonra adlandırılan altı vilayete (sestieri) bölünürken, başkent Kandiye doğrudan Commune Veneciarum'a tabi tutuldu. Yine Venedik kontrolü altındaki Tinos ve Kythira adaları krallığın yetki alanına girdi. 14. yüzyılın başlarında, bu bölümün yerini, dört modern vilayetle neredeyse aynı olan dört vilayet aldı.

Giacomo Tiepolo, Candia merkezli "Girit Dükü" (duca di Candia) unvanıyla yeni eyaletin ilk valisi oldu. Venedik'in Girit üzerindeki kontrolünü güçlendirmek için Tiepolo, metropolden kolonistlerin gönderilmesini önerdi. Venedikli kolonistler toprak alacak ve karşılığında askerlik hizmeti verecekti. Onaylanan öneri ile ilgili tüzük Carta Concessionis adı altında 10 Eylül 1211'de Venedik'te ilan edildi. 1212'de Girit'e yerleşmek üzere Venedik'ten ayrılan ilk kolonizasyon yola çıktı. 1222, 1233 ve 1252'de üç sömürgeci dalgası daha gönderildi ve göç daha sonraki yıllarda da daha düzensiz bir şekilde devam etti. Toplamda, yaklaşık 10.000 Venedikli'nin, Venedik yönetiminin ilk yüzyılında Girit'e taşındığı tahmin edilmektedir.
1252 kolonizasyon dalgası aynı zamanda uzun süredir terk edilmiş antik Kidonya kentinin bulunduğu yerde Canea'nın (modern Hanya) kurulmasıyla sonuçlandı. Venedikliler Girit'i karlı doğu ticareti için bir merkez olarak kullandılar ve adanın tarımsal ürününü sömürmek için katı bir kapitalist sistem yönettiler. İhraç edilen ürünler öncelikle buğday ve tatlı şarap ve daha az oranda da kereste ve peynirden oluşuyordu.

Venedik egemenliğinin ilk iki yüzyılında, yerli Ortodoks Rum nüfusunun Roma Katolik Venediklilere karşı ayaklanmaları sık görüldü ve genellikle İznik İmparatorluğu tarafından desteklendi. 1207 ile 1360'lardaki son büyük ayaklanma olan ve Yunanları ve Venedik coloni, metropolün mali çıkarlarına karşı birleştiren Revolt of St. Titus arasında on dört isyan sayıldı. Bundan sonra, ara sıra meydana gelen isyanlara ve Türk baskınlarına rağmen, ada büyük ölçüde zenginleşti ve Venedik yönetimi, devam eden İtalyan Rönesans'ına bir pencere açtı. Sonuç olarak, Yunan dünyasının başka yerlerinde benzeri olmayan bir sanatsal ve edebi canlanma gerçekleşti: El Greco'nun eserleriyle doruğa çıkan Girit Resim Okulu, İtalyan ve Bizans formlarını birleştirdi ve yerel deyimi kullanan yaygın bir edebiyat ortaya çıktı ve 17. yüzyılın başlarındaki romantikler Erotokritos ve Erofili ile doruğa ulaştı.

1571'de Kıbrıs'ın Osmanlılar tarafından fethinden sonra Girit, Venedik'in son büyük denizaşırı mülküydü. Cumhuriyet'in görece askeri zayıflığı, adanın zenginliği ve Doğu Akdeniz'in su yollarını kontrol eden stratejik konumu ile birleştiğinde Osmanlı İmparatorluğu'nun dikkatini çekti. Uzun ve yıkıcı Girit Savaşı (1645-1669) sırasında, iki devlet Girit'in mülkiyeti için savaştı: Osmanlılar adanın çoğunu çabucak istila ettiler, ancak Venedik'in deniz üstünlüğü ve Osmanlı'nın başka yerlerdeki dikkat dağıtıcı unsurlarının yardımıyla 1669'a kadar uzayan sürede Kandiye'yı alamadılar. Sadece Suda, Gramvousa ve İspirlonga adalarının üç kalesi Venedik'in elinde kaldı. Mora Savaşı sırasında Kandiya'yı kurtarma girişimleri başarısız oldu ve bu son Venedik ileri karakolları nihayet son Osmanlı-Venedik Savaşı sırasında 1715'te Türkler tarafından alındı.

Abulafia, David: Enrico conte di Malta e la sua Vita nel Mediterraneo: 1203-1230, in In Italia, Sicilia e nel Mediterraneo: 1100-1400, 1987.
Arbel, Benjamin (2013). "Venice's Maritime Empire in the Early Modern Period". A Companion to Venetian History, 1400–1797 (İngilizce). Brill. ss. 125-253. ISBN 978-90-04-25252-3. 
Da Mosto, Andrea (1940). L'Archivio di Stato di Venezia. Indice Generale, Storico, Descrittivo ed Analitico. Tomo II: Archivi dell'Amministrazione Provinciale della Repubblica Veneta, archivi delle rappresentanze diplomatiche e consolari, archivi dei governi succeduti alla Repubblica Veneta, archivi degli istituti religiosi e archivi minori (PDF) (İtalyanca). Roma: Biblioteca d'arte editrice. OCLC 889222113. 4 Mart 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 12 Ekim 2020. 
Detorakis, Theocharis E. (1986). Ιστορία της Κρήτης [History of Crete] (Yunanca). Atina. OCLC 715204595. 
Holton, David, (Ed.) (1991). Literature and Society in Renaissance Crete. Cambridge University Press. ISBN 9780521325790. 24 Şubat 2022 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 22 Ağustos 2022. 
Jacoby, David (1999), "Cretan Cheese: A Neglected Aspect of Venetian Medieval Trade",  Kittell, Ellen E.; Madden, Thomas F. (Ed.), Medieval and Renaissance Venice (İngilizce), Urbana: University of Illinois Press, ss. 49-68, ISBN 9780252024610 
Jacoby, David (2010). "Candia between Venice, Byzantium and the Levant: the rise of a major emporium to the mid-fifteenth century".  Vassilaki, Maria (Ed.). The hand of Angelos. An icon painter in Venetian Crete (İngilizce). Ashgate. ss. 38-47. ISBN 978-1-84822-064-5. 
Jacoby, David (2014). "The Economy of Latin Greece". A Companion to Latin Greece. Brill. ss. 185-216. ISBN 9789004284104. 
Lane, Frederic C. (1973), Venice, A Maritime Republic (İngilizce), Johns Hopkins University Press, ISBN 978-0801814600, 19 Eylül 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi12 Ekim 2020 
Maltezou, Chryssa (2010). "The history of Crete during the fifteenth century on the basis of archival documents".  Vassilaki, Maria (Ed.). The hand of Angelos. An icon painter in Venetian Crete (İngilizce). Ashgate. ss. 26-37. ISBN 978-1-84822-064-5. 
McKee, Sally (2000), Uncommon Dominion: Venetian Crete And The Myth Of Ethnic Purity (İngilizce), University Of Pennsylvania Press, ISBN 978-0-8122-3562-3, 11 Ekim 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi12 Ekim 2020 
Miller, William (1908). The Latins in the Levant: A History of Frankish Greece (1204–1566) (İngilizce). Londra: John Murray. OCLC 563022439. 
Papadopoli, Zuanne (2007), L'occio (time of leisure). Memories of seventeenth century Crete; preface & comments by Alfred Vincent (İngilizce), Venedik: Hellenic Institute of Byzantine studies in Venice, ISBN 978-9-60774-341-1 
Ploumidis, Georgios; Alexiou, Stylianos (1974). "Λατινοκρατούμενες ελληνικές χώρες: Κρήτη" [Latin-ruled Greek lands: Crete].  Ιστορία του Ελληνικού Έθνους, Τόμος Ι′: Ο ελληνισμός υπό ξένη κυριαρχία, 1453–1669 [History of the Greek Nation, Volume X: Hellenism under foreign rule, 1453–1669] (Yunanca). Atina: Ekdotiki Athinon. ss. 201-215. 
Setton, Kenneth M. (1976). The Papacy and the Levant (1204–1571), Volume I: The Thirteenth and Fourteenth Centuries (İngilizce). Philadelphia: The American Philosophical Society. ISBN 0-87169-114-0. 
Stallsmith, Allaire B. (2007), "One Colony, Two Mother Cities: Cretan Agriculture under Venetian and Ottoman Rule",  Davies, Siriol (Ed.), Between Venice and Istanbul: Colonial Landscapes in Early Modern Greece, Hesperia Supplements (İngilizce), 40, The American School of Classical Studies at Athens, ss. 151-171, ISBN 9780876615409 
Thiriet, Freddy (1975). La Romanie vénitienne au Moyen Age: le développement et l'exploitation du domaine colonial vénitien, XIIe-XVe siècles (Fransızca) (Second bas.). Éditions E. de Boccard. 

Regno di Candia 10 Ağustos 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. map by Marco Boschini
Byzantine & Christian Museum.gr: "Society and art in Venetian Crete" 29 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.—(İngilizce)

Karasuları, egemen bir devletin kara topraklarına bitişik, genişliğini uluslararası hukuka göre kendisinin belirlediği, hakimiyeti kıyı devletine ait olan deniz alanını belirler. Başka bir tanımla; karasuları, iç sular veya kıyı ile açık deniz arasında bulunan, genişliğini her ülkenin iç hukukuna göre kendisinin belirlediği deniz sularıdır. Karasuları iç sularla beraber ilgili devletin deniz ülkesini meydana getirir.
Karasuları ile ilgili iki farklı bakış vardır. Birinci görüş; karasularını devletin ayrılmaz bir parçası, ülkenin su altında kalmış toprakları olarak ifade eder. İkinci görüşte karasuların açık denizin devamı olduğunu, devletlerin ancak sahil kenarında faaliyet yapabileceğini kabul eder. Günümüzde devletler birinci görüşü kabul etmektedir.
Devletler kara topraklarında sahip olduğu haklara; karasularında, karasuların üzerindeki hava sahasında, deniz tabanında, tabanın altında da sahiptir. Karasularının bitiminden sonra uluslararası sular başlar.

Uluslararası deniz hukuku tarihi MÖ 500 yıllarında başlamasına rağmen karasuları sorunu daha yakın zamanlarda ortaya çıkmıştır. Batı Avrupa'da deniz haydutluğuna karşı 16-17. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Bu yüzyıllarda karadan görülen deniz alanı karasuyu olarak kabul edilmiştir. 18 yüzyılda silahların etki alanı, yani top atım mesafesi karasuları olarak uygulanmıştır. Top menzili ölçüsü bugün bazı ülkelerin halen kullandıkları 3 deniz mili genişliğin temelini oluşturmaktadır.
Denizlerde güçlü olan devletler kara sularının genişliğinin 3 deniz mili, gelişmekte olan devletler ise 200 deniz mili olması gerektiğini iddia etmişlerdir. 1982 tarihli Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesinde karasuları 12 milden fazla olmamak şartıyla devletlerin kendilerinin belirleyebilecekleri kabul edildi. Günümüzde devletlerin çoğunluğu karasularının genişliğini 12 mil olarak uygulamaktadır. Anlaşmayı imzalamayan Türkiye, anlaşmanın hükümlerini de kabul etmemektedir. Anlaşmayı imzalayan Yunanistan, anlaşma yürürlüğe girdiğinde karasularını 12 mil olarak uygulayacağını ifade etmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti karasularının genişliğini 15.5.1964 tarihli Karasuları kanunu ile 6 deniz mili olarak belirlenmiştir. Kanunda karasularını geniş tutan komşulara karşı aynı genişlik uygulanması esası kabul edilmiştir. Uluslararası Deniz Hukuku anlaşmasının 12 mile kadar genişliğe izin vermesi üzerine 1964 yılına ait kanunda değişikliğe gidilmiştir. 20.05.1982 yılında çıkarılan 2674 Karasuları kanunu ile Karasularının 6 mil olması esası kabul edilmiştir. Bakanlar kuruluna bazı denizlerde hakkaniyet ilkesine uyularak karasuların genişliğini 6 milin üzerine çıkarma yetkisi verilmiştir.

Lozan antlaşması Türkiye ve Yunanistan için karasularının 3 mil olması esası üzerine şekillenmiştir. Yunanistan 1936 yılında çıkardığı kanun ile karasularını 6 deniz mili olduğunu kabul etmiştir. Dengeleri bozan bu hamle, Atatürk ve Venizelos dostluğu nedeniyle soruna dönüşmemiştir. 1964 yılında Türkiye, Yunanistan gibi karasularını 6 mil olarak ilan etmiştir.
Uluslararası Deniz Hukuku anlaşmasının azmi karasuları için 12 mile kadar  izin vermesi sonucu Yunanistan bu hakkını kullanmak istemektedir. Türkiye Yunanistan'ın bu isteklerine olumsuz karşılık vermektedir.
Yunanistan'ın karasularını 12 mil olarak uygulaması Türkiye'nin aleyhine  bir durum oluşturacaktır. Bugün (6 mil esasına göre) Ege Denizi'nin %40'ı Yunan karasularıdır. 12 mile çıkarılması halinde Ege'nin %70'i Yunan karasuları, %10'dan az kısmı Türkiye karasuları haline gelecektir. Açık denizler %51'den %19'a gerileyecektir. Türk askeri uçakları Ege üzerinde serbestçe uçamayacak, tatbikat yapamayacak, balıkçılar avlanamayacak, deniz ulaşımında sorunlar oluşacaktır.

Münhasır ekonomik bölge
Kıta sahanlığı

Karayip Denizi, Antil Denizi olarak da bilinir, Atlas Okyanusu'nun alt havzası. Batı Yarıküre'de, Ekvator çizgisinin kuzeyinde yer alır. Güney Amerika'nın kuzey, Orta Amerika'nın doğu kıyıları ile Meksika kıyılarının bir bölümü boyunca uzanır. Karayip Denizi, kapladığı yaklaşık 2,640,000 km²'lik alan ile dünyanın en geniş tuzlu su denizlerinden biridir.
Güneyinde Venezuela, Kolombiya ve Panama kıyıları; batısında Kosta Rika, Nikaragua, Honduras, Guatemala, Belize ve Meksika'nın Yucatán Yarımadası; kuzeyinde Büyük Antiller (Küba, Hispaniola, Jamaika ve Porto Riko adaları), doğusunda Küçük Antiller zinciri (kuzeydoğudaki Virgin Adalarından, Güneydoğuda, Venezuela açıklarındaki Trinidad'a kadar uzanan yay) bulunur. Yucatán Boğazı ile kuzeyindeki Meksika Körfezine bağlanır. Bilinen en derin yeri (7,685 m) Küba ile Jamaika arasındaki Cayman Çukurudur (Bartlett Derinliği). Karayip kıyıları birçok koy ve körfeze sahiptir; Honduras Körfezi, Venezuela Körfezi, Gonâve Körfezi ve Darien Körfezi bunlardan en önemlileridir.

Karayip Denizinin jeolojik yaşı kesin olarak bilinmemektedir. Paleozoyik (Birinci) Zamanda (yaklaşık 570 milyon ile 225 milyon yıl önce) Orta Amerika Denizinin bir parçası olarak Akdeniz ile bağlantılı olduğu, Atlas Okyanusunun oluşumu sırasında Akdeniz'den ayrıldığı sanılmaktadır.
Karayip Denizi, birbirinden denizaltı sırtları ve yükseltileri ile ayrılmış, oval biçimli beş sualtı havzasına bölünmüştür. Bunlar Yucatán, Cayman, Kolombiya, Venezuela ve Grenada havzalarıdır. Yüzeyaltı suyu Karayip Denizine iki eşikten girer. Anegada Boğazı, Virgin Adaları ile Küçük Antiller arasında, Rüzgarüstü Boğazı ise Küba ile Hispaniola arasında yer alır. Anegada Boğazının eşik derinliği 1,950-2,350 m, Rüzgarüstü Boğazınınki ise 1,600-1,625 m arasındadır.

Karayip Denizi kıyılarında ve Antil adalarında, genellikle tropikal iklim hüküm sürerse de dağların yüksekliğine, su akıntılarına ve alize rüzgarlarına bağlı olarak iklim önemli yerel farklılıklar gösterir. Yıllık yağış ortalaması Dominika'nın kimi bölümlerinde 8,890 mm'ye kadar yükselirken, Venezuela açıklarındaki Bonaire Adasında 250 mm'ye kadar düşer. Karayip Denizinin kuzey kesimlerinde ve Meksika Körfezinde, saatteki hızı 120 km'yi aşan mevsimlik kasırgalar sık görülür. 1963'teki Flora Kasırgası, Karayip Denizi bölgelerinde 7 bin kişinin ölümüne ve 528 milyon dolarlık hasara yol açmıştır. Bu kasırgalar, bölgede tarım üretiminin bazen büyük düşüşler göstermesinin temel nedenlerinden biridir.

Derin su canlıları Karayip Denizinin bütün kesimlerinde oldukça benzer bir dağılım gösterir. Sualtı yaşamı, birçok balık türünü ve deniz canlısını barındıran mercan resifleri çevresinde toplanmıştır. Çeşitli deniz kaplumbağası türleri, manati ve folyabalığı en dikkat çeken deniz hayvanları arasındadır. Dikenli ıstakoz, Antil denizinin her yerinde görülür. Orkinos ve özellikle Yucatán çevresinde bulunan sardalya, Karayip Denizindeki önemli ticari balık türleridir.
Karayip Denizinde yer alan kara parçalarında genellikle tropikal bitki örtüsü egemendir; ama topografyaya, iklime, nem oranına ve toprak özelliklerine bağlı olarak bitki örtüsü yöreden yöreye değişir. Kıyı yakınlarında, lagünlerin ve haliçlerin çevresinde kızıl ve kara mangrovların oluşturduğu sık ormanlar vardır. Kıyı kumsallarında en çok görülen bitki hindistancevizi ağacıdır. Kurak kesimlerin baskın bitki örtüsü kaktüsler ve etli bitkilerdir. Küba, Jamaika, Porto Riko gibi yükseltinin elverişli olduğu adalarda yer yer yağmur ormanlarına rastlanır.

Turizm giderek önem kazanmaktadır. Bölge, sıcak iklimi ve dinlence olanakları ile dünyanın önde gelen kış sayfiyelerinden biri olmuştur. Özellikle Kuzey Amerika, Avrupa ve Brezilya'dan turist çeker. Panama Kanalı yoluyla Atlas Okyanusu-Büyük Okyanus ulaşımını sağlayan gemilerin tümü, Karayip Denizinden geçer.
Bölge maden kaynakları açısından oldukça zengindir. Jamaika, Dominik Cumhuriyeti ve Haiti, dünya boksit üretiminin beşte birini karşılar. Nikaragua ve Kolombiya'da altın, Honduras'ta gümüş ve antimon, Küba'da manganez çıkarılır.

Türkiye'deki körfezler listesi

Kardak (Yunanca: Ίμια, Imia), Ege Denizi'nde Kalolimni Kayalığı'nın 5 km doğusunda, Muğla ilinin 7 km batısında bulunur. Kayalıkların toplam alanı 40 dönüm kadardır. Halk dilinde İkizce veya Limnia (Yunanca) diye de adlandırılır.
II. Dünya Savaşı öncesi koşullar çerçevesinde müzakere edilen 4 Ocak 1932 tarihli Türk-İtalyan Sözleşmesi ile bölgenin güneyinde egemenlik düzenlemeleri yapılmış ve bu amaçla çekilen hattın kuzeyde üzerinde hiçbir tartışma olmayan hatla birleştiği ifade edilmiştir. Kardak Kayalıkları da içeren bu bölgeyle ilgili düzenlemeler ise 28 Aralık 1932'de hazırlanan bir metinde ele alınmıştır ve burada Kardak Kayalıkları açıkça İtalyan (sonra Yunan) tarafında görülmektedir (aşağıdaki haritada "G" bayraklı ada). Ancak bu metnin resmi olarak yürürlüğe girip girmediği tartışmalıdır ve Türkiye, Kardak Kayalıkları'nın aslında hiçbir zaman devredilmediği tezini de bu metnin bağlayıcı bir belge olmadığı iddiasına dayandırmaktadır. Nihayetinde 1923'teki Lozan Antlaşması'nın İtalya'ya devredilen adacıkları tanımlamak için kullandığı "bağlı adacıklar" ifadesinin içeriği 1932'de doldurulmaya çalışılmış, II. Dünya Savaşı'nı takiben imzalanan Paris Antlaşması'yla da ismen sayılan adalar ve "bitişik adacıkları" Yunanistan'a devredilmiştir. Bu durumda Türkiye ile Yunanistan arasında tartışma konusu olan da Lozan Antlaşması'nın "bağlı", Paris Antlaşması'nın da "bitişik" olarak nitelediği adacık (ve kayalıkların) hangi coğrafi formasyonları (ve özellikle de Kardak Kayalıkları'nı) içerip içermediğidir.
Ocak 1996'da Yunanistan ile Türkiye arasında, bir Türk gemisinin karaya oturması sonucu meydana gelen olaylar yüzünden iki ülke savaşın eşiğine geldi. Bu olay Kardak Krizi diye adlandırılmaktadır.

1996 yılında savaşın eşiğine gelmesiyle birlikte Ankara kırmızı alarma geçmişti. Tansu Çiller kayalıklara SAT (Su Altı Taarruz) ve SAS (Su Altı Savunma) komandolarının gitmesini istemişti. SAT komandoları denizden taarruza geçip kayalıklara Türk bayrağını dikmiştir.

Kardak Krizi (Yunanca: Κρίση των Ιμίων) Ocak 1996'da Yunanistan ile Türkiye arasında Türk bandıralı bir geminin Kardak Kayalıkları'nda karaya oturması sonucu Türk ve Yunan kurtarma ekipleri arasında anlaşmazlık çıkınca patlayan krizdir ve iki ülkeyi savaşın eşiğine getirmiştir.
Figen Akat isimli Türk gemisi 25 Aralık 1995 tarihinde Ege Denizi'ndeki Kardak Kayalıkları'nda karaya oturdu. Bu olaydan sonra Yunanistan, deniz kazasının kendi kara sularında olduğunu ileri sürdü. Türkiye ise söz konusu adaların kendisine ait olduğunu belirtti.
Yunanistan ordusu, bir süre sonra doğudaki adacığa asker çıkarıp bayrak dikti. Bunun üzerine iki ülkenin deniz kuvvetleri, adanın çevresinde konuşlandı.
Dönemin başbakanı Tansu Çiller; "O bayrak iner, o asker gider." diyerek Türk Silahlı Kuvvetlerinin savaşa hazır olduğunu belirtti ve 30 Ocak 1996 gecesi adaya asker çıkarılmasını istedi. Türk SAT ve SAS komandoları, Doğu Kardak'ı kuşatmış olan Yunan donanmasının arasından geçerek hemen yandaki ikinci adaya (Batı Kardak) gece operasyonu ile çıkıp Türk bayrağını diktiler. Daha sonra Bill Clinton'un telefonu ve Amerikan delegesi Richard Holbrooke ile NATO Genel Sekreteri Javier Solana girişimleriyle tansiyon düşürülmüş ve kriz öncesi duruma dönülmüştür. Çıkan krizde Yunan helikopterinin düşmesi sonucu üç Yunan subayı öldü.

Uzaydan Kardak Adaları
Hürriyet Gazetesi: Kardak'ta gerginlik 23 Ekim 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Dönemin Yunanistan Başbakanının kaleminden Kardak Krizi 9 Aralık 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kardak Krizi (Yunanca: Κρίση των Ιμίων), 25 Aralık 1995 tarihinde Yunanistan ile Türkiye arasında Figen Akat isimli Türk bandıralı kargo gemisinin Kardak Kayalıkları'nda karaya oturması sonucu Türk ve Yunan kurtarma ekipleri arasında çıkan anlaşmazlık sonucu patlayan diplomatik ve askerî krizdir. İki ülkeyi savaşın eşiğine getirmiştir. Olayı 20 Ocak 1996 tarihinde ilk kez Yunan Gramma gazetesi kamuoyuna duyurmuştur. Olaylardan yaklaşık on yıl sonra ikinci bir kriz Yunan balıkçılarının bölgeye yaklaşmasıyla ortaya çıktı.

Figen Akat isimli Türk kargo gemisi, 25 Aralık 1995 tarihinde Ege Denizi'ndeki Bodrum'un 6,1 kilometre (3,8 mi) uzaklığındaki Kardak Kayalıkları'nda karaya oturdu. Yunan yetkilileri geminin kaptanıyla irtibata geçip yardım teklifinde bulundu. Bunun üzerine geminin kaptanı, kayalıkların Türk kara sularında olduğunu belirterek yardımlarını istemedi. Gemi kaza yerinden kendi motorlarıyla kurtulmayı başardı.
Hem Yunanistan hem de Türkiye söz konusu kayalıkların kendi sınırları içerisinde olduğunu öne sürmekteydi. Bir Yunan gazetesi olayları manşete taşıyıp kamuoyuna duyurdu. Bunun üzerine çevre adalardan birisinin belediye başkanı yanında Yunan bir papaz ile birlikte doğudaki kayalıklara Yunan bayrağı dikip Yunan marşını okudu. Dönemin Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Onur Öymen'e göre Yunanistan, kendilerine notalar gönderip kayalıkların kendi sınırları içerisinde bulunduğunu iddia ederek bir kriz çıkarmaya başlamıştı. Söz konusu kayalıkların kime ait olduğu antlaşmalarla belirlenmemişti. Türk tarafı da tepki olarak nota gönderdi. Daha sonra 27 Ocak'ta Türk gazeteciler Yunan bayrağını indirip kayalığa Türk bayrağı diktiler. Bunun üzerine Yunanistan ordusu kayalıklara asker çıkarıp kayalıkları denizden abluka altına aldı.

29 Ocak 1996 gecesi başkent Ankara'da dönemin başbakanı Tansu Çiller, Dışişleri Bakanı Deniz Baykal ve Deniz Kuvvetleri Komutanı Güven Erkaya; Yunanistan'a nasıl karşılık verileceği üzerine toplanmıştı. Dönemin başbakanı Tansu Çiller, "O bayrak inecek, o asker gidecek." diyerek Türk Silahlı Kuvvetlerinin savaşa hazır olduğunu belirtti ve en yakın zamanda batıdaki kayalıklara asker çıkarılmasını istedi. Tansu Çiller'in açıklaması ve Türk Deniz Kuvvetlerinin de uluslararası sulara inmesiyle tam bir kriz oluştu ve iki ülke savaşla burun buruna geldi.
Türk komandolarının Yunan gemilerini geçip doğudaki adaya sızması gerekiyordu. SAT komandoları operasyon için Atatürk Havalimanı'na yönlendirildi. Komandoların hazırlıkları eksikti ve onları Bodrum'a götürecek uçağın pilotu yanlarındaki botlarda kullanacakları yakıtların uçağa alınmasına izin vermemişti. Komandolar boş yakıt bidonları ile Bodrum'a yol aldılar. 30 Ocak 1996 gecesi komandolar Bodrum'daki askerî kampa vardılar.
Operasyonda görev yapan SAT komandolarının verdikleri röportajlara göre operasyon bir aldatma harekâtıydı. On iki komando bir sahil güvenlik gemisi eşliğinde iki bot ile Yunan gemilerine doğru ilerleyecekti. Türk Sikorsky helikopterleri, TCG Yavuz firkateynine asker indiriyormuş gibi gösterilip Yunan filosunun dikkati dağıtılacak ve bu sırada komandolar gemiden ayrılıp botlarla irili ufaklı Yunan gemilerinin arkasına, Batı Kardak Kayalıkları'na sızacaktı. SAT komandolarının başarısız olması durumunda ise helikopterler havadan personeli kayalıklara çıkaracaktı.
Komandoların kumanya ve benzin sıkıntısı zaman kazanmak için yerel tedarikçilerden tedarik edildi. Yerel halkın da yardımıyla komandolar kısa süre içerisinde denize açıldılar. Helikopterlerin aldatması eşliğinde botlar başarı ile Batı Kardak Kayalıkları'na ulaştı. Adadaki Yunan bayrağı, Türk komandoları tarafından indirildi ve yerine Türk bayrağı dikildi.
Türk bayrağının dikilme haberi Ankara'da büyük bir sevince yol açtı. Bu haber ABD'ye de ulaştı. Dönemin ABD Başkanı Bill Clinton, her iki tarafa itidal çağrısı yapıyor, bölgede küçük kayalıklardan daha önemli meseleler, ortak çıkarlar olduğunu söylüyordu. Geceyi sabaha bağlayan saatlerde Amerikan Dışişleri Bakan Yardımcısı Richard Holbrooke, Türk Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Onur Öymen'e haberi doğrulamak için telefon açtı. Hattın bir ucunda Yunan Dışişleri Bakanı Theodoros Pangalos da vardı. Holbrooke'un Onur Öymen'e, "Türkiye'nin Kardak'a asker çıkarmayı planladığını duyduk, doğru mu?" diye sormasından sonra Öymen "Hayır, böyle bir plan yok, askerler zaten orada." diyerek haberi doğruladı. Yunanistan gerçekten Türk askerlerinin Yunan gemilerini geçip adaya çıkarma yapıp yapmadıklarını görmek için adaya bir helikopter gönderdi. Keşif uçuşu sonrasında gece 3 sularında Türklerin kayalıklardaki askerî varlığı doğrulandı. Türk medyasına göre keşif uçuşu yapan Yunan helikopteri arızalandı ve TCG Yavuz'un yardım tekliflerini reddetti. Yunan helikopteri düştü ve helikopterdeki üç kişilik Yunan mürettebatı kazada hayatını kaybetti.
Onur Öymen; Holbrooke'a tüm diplomatik yöntemleri denediklerini, krizin çözümü için Yunanistan'ın askerlerini çekmesi gerektiğini söyledi. Onur Öymen'e göre telefon trafiği sabaha kadar devam etmiş ve Yunan tarafı Türklerin de aynısını yapmaları şartıyla askerlerini çekip bayraklarını indirmeyi kabul etmişti. Teklif, Dışişleri Bakanlığına ve Hükûmete iletildikten sonra kabul edildi. Sabah 5 sularında iki taraf anlaşmaya vardı. İki taraf da askerlerini kayalıklardan çekip bayraklarını indirdi ve kriz dindirilmiş oldu.

Stelyo Berberakis'e göre 1996'da Türkler, Batı Kardak Kayalıkları'na asker konuşlandırdıklarında Yunanistan Genelkurmay Başkanı sonucu savaş olacaksa bile kayalıkların bombalanmasını önerdi. Konstantinos Simitis bu olaydan sonra istifa etmesini istedi ve Yunanistan Genelkurmay Başkanı istifa etti.
8 Ekim 1996'da bir çift Yunan Mirage 2000, Ege'de Sakız Adası yakınlarında iki Türk F-16'sı ile karşılaştı. F-16'lar, simüle edilmiş bir SEAD misyonuna (dört Türk F-4E) eşlik ediyordu. Uzun bir it dalaşından sonra Türk F-16'larından birinin Thanos Grivas tarafından yönetilen Yunan Mirage 2000 tarafından ateşlenen Magic II füzesi ile vurulduğu iddia edildi. Yunan makamları jetin mekanik arıza nedeniyle düştüğünü söylerken Türk Savunma Bakanlığı, 2014 yılında jetin Yunan pilotu tarafından düşürüldüğünü söyledi. Bazı Yunan medya organları bunun bir kaza olduğunu ve Türk uçağının istemeden düşürüldüğünü bildirdi. Türk pilot Nail Erdoğan öldü, arka koltuk pilotu Osman Çiçekçi ise bir Yunan helikopteri tarafından kurtarıldı ve Türk tarafına teslim edildi. Yunanistan resmen Türkiye'ye Türk savaş uçağı bulma ve kurtarma çabalarında yardımcı olmayı teklif etti.
2013 yılının ocak ayında Yunanistan'ın Altın Şafak Partisi Milletvekili İlias Panayotaros, parlamentodaki konuşmasında Yunan Hükûmetinin Kardak'a Yunan bayrağını dikmesini yoksa bunu kendilerinin yapacağını söyledi. Partinin Lideri Nikos Mihaloliakos ise Türk komandoların kayalara çıkıp Türk bayrağı çektiği 30 Ocak gecesinin kendileri için “utanç gecesi”  olduğunu söyledi.
2013 yılının şubat ayında Radikal Sol Koalisyon Partisinin (SYRIZA) İnsan Hakları Komitesi Üyesi Avukat Nasos Theodoridis, "İmia Kayalıkları'nın adı bence Kardak’tır. İtalya, On İki Adalar'ı Yunanistan’a bıraktığında bu adalara yakın kayalıkları dâhil etti. Kardak, Kilimli Adası'na kıyasla Türkiye’ye daha yakın." şeklinde açıklamada bulununca İnsan Hakları Komite Üyeliğinden alındı ve SYRIZA, Teodoridis'in partinin değil kendi görüşlerini dile getirdiğini belirtti. Yunan medyası, "Theodoridis vatan hainidir." yorumları yaptı.

O Şimdi Asker (film)
20 Yıl Sonra SAT Komandoları Kardak Krizi'ni Anlattı (belgesel) 2 Şubat 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., NTV

Hürriyet Gazetesi: Kardak'ta gerginlik 23 Ekim 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Kardak Kayalıkları'' üzerindeki 30 Mayıs 2006 tarihinde yaşanan ikinci mini kriz)

A priori ve a posteriori (sırasıyla 'önsel' ve 'sonradan'), felsefede bilgi, gerekçelendirme veya argüman türlerini ampirik kanıt veya deneyime güvenerek ayırt etmek için kullanılan Latince ifadelerdir. A priori bilgi, deneyimden bağımsız olandır. Örnek olarak matematik, totoloji ve saf akıldan çıkarımı içerir. A posteriori bilgi, deneysel kanıta dayalı olandır. Örnekler çoğu bilim alanını ve kişisel bilginin yönlerini içerir.
Her iki terim de Öklid'in Elementleri'nde yer alır, ancak felsefe tarihindeki en etkili eserlerden biri olan Immanuel Kant'ın Saf Aklın Eleştirisi tarafından popüler hale getirilmiştir.

A priori ve a posteriori bilgi arasındaki sezgisel ayrım, en iyi şekilde örneklerle görülür:

Şu önermeyi düşünün: "Eğer V. George en az dört gün hüküm sürmüşse, o zaman üç günden fazla hüküm sürmüştür." Bu, kişinin a priori bildiği bir şeydir, çünkü kişinin akıldan başka bir yola başvurmadan türetilebileceği bir ifadeyi ifade eder.

Yukarıdakini şu cümleyle ifade edilen önermeyle karşılaştırın: "V. George 1910'dan 1936'ya kadar hüküm sürdü." Bu, (eğer doğruysa) kişinin a posteriori (sonradan) tanıması gereken bir şeydir, çünkü yalnızca akla göre bilinemeyen deneysel bir gerçeği ifade eder.

A priori terimi Latincede 'önce gelen' anlamına gelir (veya daha az doğrudan anlamıyla 'deneyimden önceki ilk ilkelerden gelen'). Tersine, posteriori terimi Latince 'sonra gelenden' (veya 'deneyimden sonra') anlamına gelir.
Erken modern dönem Avrupasında geniş çapta hassas düşünme modeli olarak kabul edilen bir eser olan Öklid'in Elementleri'nin Latince çevirilerinde görünürler.
A priori bilginin erken felsefi kullanım örneklerinden (bu isimle kullanılmamış olsa da) Platon'un hatırlama öğretisidir. Meno diyaloğunda; a priori bilgiye benzer bir şeyin insan zihninde içten gelen bilgi olduğundan bahseder.
14. yüzyıl mantıkçılarından Saksonyalı Albert, hem a priori hem de posteriori üzerine yazmıştır.
G.W. Leibniz, "Bilgi, Hakikat ve Fikirler Üzerine Düşünceler" (1684) adlı kısa yazısında fikirlere a priori ve a posteriori kriterleriyle ayrım getirmiştir. Monadology'sinde (1714) Tanrı'nın varlığına dair a priori ve a posteriori argümanlar  yer alır.

18. yüzyıl Alman filozofu Immanuel Kant (1781) rasyonalist ve ampirist teorilerin bir karışımını savundu. Kant, "Tüm bilişimiz deneyimle başlasa da, bunun deneyimden ortaya çıktığı [deneyim tarafından yapıldığı] sonucu çıkmaz" der. Kant'a göre, a priori biliş aşkındır veya olası tüm deneyimlerin biçimine dayanırken, a posteriori biliş deneyimin içeriğine dayalı olarak deneyseldir:

Ampirik bilgimizin, izlenimler yoluyla elde ettiğimiz ve biliş fakültesinin kendisinden duyumsal izlenimler [duyu verileri] sağladığı ve yalnızca fırsat [bir nedenin etkisini üretme fırsatı] verdiği bilginin bir bileşimi olması oldukça olasıdır.
Terimin çağdaş kullanımlarının aksine Kant, a priori bilginin deneyimin içeriğinden tamamen bağımsız olmadığına inanır. Rasyonalistlerin aksine Kant, saf haliyle, yani herhangi bir ampirik içeriğin karışımı olmadan, a priori bilişin, olası deneyim koşullarının çıkarımıyla sınırlı olduğunu düşünür. Bu a priori veya aşkın koşullar, kişinin bilişsel yeteneklerinde yer alır ve genel olarak deneyimle veya özel olarak herhangi bir deneyimle sağlanmaz (her ne kadar a priori sezgilerin deneyimle "tetiklenebileceğine" dair bir argüman olsa da).

Kant'ın ölümünden sonra bazı filozoflar kendilerini, Kant'ın felsefesini düzeltirken buldular ve genişletici olarak gördüler, bu da Alman idealizmine yol açtı. Bu filozoflardan biri Johann Fichte idi.

Baehr, Jason S. (2006). "A Priori and A Posteriori". Internet Encyclopedia of Philosophy. 9 Mart 2010 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
Bird, Graham (1995).  Honderich, Ted (Ed.). The Oxford Companion to Philosophy. Oxford: Oxford University Press. ISBN 0-19-866132-0. 
Boghossian, Paul Artin (2003) [1997]. "14: Analyticity".  Hale, Bob; Wright, Crispin (Ed.). A Companion to the Philosophy of Language. Blackwell Companions to Philosophy. Malden, MA: Blackwell Publishing. ISBN 978-0631213260. 
Fodor, Jerry (1998). Concepts: Where Cognitive Science Went Wrong. New York, NY: Oxford University Press. ISBN 978-0198236368. 
Hoiberg, Dale H., (Ed.) (2010). "a priori knowledge". Encyclopædia Britannica, Vol. I: A-Ak - Bayes (15. bas.). Chicago, Illinois: Encyclopædia Britannica, Inc. ISBN 978-1-59339-837-8. 
Kant, Immanuel (1781). Kritik der reinen Vernunft [Critique of Pure Reason]. Im Insel-Verlag. 19 Şubat 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 23 Ocak 2021. 
Kitcher, Philip (2001). "A Priori Knowledge Revisited".  Boghossian, Paul; Peacocke, Christopher (Ed.). New Essays on the A Priori. Oxford, England: Oxford University Press. ISBN 978-0199241279. 
Look, Brandon C. (22 Aralık 2007). "Gottfried Wilhelm Leibniz".  Zalta, Edward N. (Ed.). The Stanford Encyclopedia of Philosophy (2020 İlkbahar bas.). Erişim tarihi: 22 Mayıs 2020  – Metaphysics Research Lab, Stanford University vasıtasıyla. 
Macleod, Christopher (25 Ağustos 2016). "John Stuart Mill".  Zalta, Edward N. (Ed.). The Stanford Encyclopedia of Philosophy (Summer 2020 bas.)  – Metaphysics Research Lab, Stanford University vasıtasıyla. 
Palmquist, Stephen (1 Aralık 1987). "A Priori Knowledge in Perspective: (II) Naming, Necessity and the Analytic A Posteriori". The Review of Metaphysics. 41 (2): 255-282. 
Quine, Willard Van Orman (1951). "Two Dogmas of Empiricism". The Philosophical Review. 60 (1): 20-43. doi:10.2307/2181906. JSTOR 2181906. 13 Kasım 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi23 Ocak 2021. 
Sloman, A. (1 Ekim 1965). "'Necessary', 'a priori' and 'analytic'". Analysis. 26 (1): 12-16. doi:10.1093/analys/26.1.12. 
Sommers, Tamler (1 Mart 2003).  Jarman, Casey (Ed.). "Galen Strawson (interview)". Believer Magazine. San Francisco, CA: McSweeney's McMullens. 1 (1). 25 Şubat 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi10 Temmuz 2013.

Biyolojide adaptasyonun birbiriyle ilişkili üç anlamı vardır. İlk olarak, organizmaları çevrelerine uyduran ve evrimsel uygunluklarını artıran dinamik evrimsel doğal seçilim sürecidir. İkinci olarak, bu süreç sırasında popülasyonun ulaştığı bir durumdur. Üçüncü olarak, her bir organizmada işlevsel bir role sahip olan, doğal seçilim yoluyla korunan ve evrimleşen fenotipik bir özellik veya adaptif bir özelliktir.
Tarihsel olarak adaptasyon, Empedokles ve Aristoteles gibi antik Yunan filozoflarının zamanından beri tanımlanmaktadır. 18. ve 19. yüzyıl doğal teolojisinde adaptasyon, bir tanrının varlığına kanıt olarak kabul edilmiştir. Charles Darwin bunun yerine doğal seçilim ile açıklanmasını önermiştir.
Adaptasyon, alel frekanslarındaki değişimle ölçülen evrim hızını yöneten biyolojik uygunluk ile ilgilidir. Genellikle iki veya daha fazla tür, çiçekli bitkiler ve tozlaşmayı sağlayan böceklerde olduğu gibi, diğer türlerin adaptasyonlarıyla birbirine kenetlenen adaptasyonlar geliştirdikçe birlikte adapte olur ve birlikte evrimleşir. Mimikride, türler diğer türlere benzeyecek şekilde evrimleşir; mimikride bu, güçlü bir şekilde savunulan bir grup türün (sokabilen eşek arıları gibi) her birinin savunmalarını aynı şekilde tanıtmaya başlamasıyla karşılıklı olarak faydalı bir ortak evrimdir. Bir amaç için evrimleşen özellikler, dinozorların yalıtkan tüylerinin kuş uçuşu için evrimleşmesinde olduğu gibi, farklı bir amaç için ortaklaşa kullanılabilir.
Adaptasyon, işlev ve amaç (teleoloji) ile ilgili olduğu için biyoloji felsefesinde önemli bir konudur. Bazı biyologlar, en azından bir tanrının niyetini akla getirdiği için, adaptasyonda amacı ima eden terimlerden kaçınmaya çalışır, ancak diğerleri adaptasyonun zorunlu olarak amaçlı olduğunu belirtir.

Adaptasyon, eski çağlardan beri filozoflar ve doğa tarihçileri tarafından evrim hakkındaki görüşlerinden bağımsız olarak kabul edilen, ancak açıklamaları farklılık gösteren gözlemlenebilir bir yaşam gerçeğidir. Empedokles, adaptasyonun nihai bir neden (bir amaç) gerektirdiğine inanmıyordu, ancak "böyle şeyler hayatta kaldığı için doğal olarak ortaya çıktığını" düşünüyordu. Aristoteles nihai nedenlere inanıyordu, ancak türlerin sabit olduğunu varsayıyordu.

Doğal teolojide adaptasyon, bir tanrının işi ve Tanrı'nın varlığının kanıtı olarak yorumlanmıştır. William Paley, organizmaların yaşadıkları hayata mükemmel bir şekilde adapte olduklarına inanıyordu ki bu argüman, Tanrı'nın "mümkün olan tüm dünyaların en iyisini" yarattığını savunan Gottfried Wilhelm Leibniz'i gölgede bırakıyordu. Voltaire'in hicvi Dr. Pangloss bu iyimser fikrin bir parodisidir ve David Hume da tasarıma karşı çıkmıştır. Charles Darwin, hayvanlar ve bitkiler dünyasında meydana gelen kusurları ve sınırlamaları vurgulayarak gelenekten ayrılmıştır.
Jean-Baptiste Lamarck, organizmaların daha karmaşık hale gelme, bir ilerleme merdiveninde yukarı çıkma eğilimi ve genellikle kullanım ve kullanılmama olarak ifade edilen "koşulların etkisi"ni önerdi. Teorisinin bu ikinci, ikincil unsuru, günümüzde Lamarkizm olarak adlandırılan, adaptasyonları doğal yollarla açıklamayı amaçlayan, edinilmiş özelliklerin kalıtımına ilişkin proto-evrimsel bir hipotezdir.
Buffon gibi diğer doğa tarihçileri adaptasyonu ve bazıları da evrimi kabul etmiş, ancak mekanizmaya ilişkin görüşlerini dile getirmemişlerdir. Bu durum, Darwin ve Alfred Russel Wallace'ın ve Henry Walter Bates gibi ikincil figürlerin, önemi daha önce sadece gözle görülen bir mekanizmayı ortaya koymalarındaki gerçek değeri göstermektedir. Bir yüzyıl sonra, E. B. Ford ve Theodosius Dobzhansky gibi kişilerin deneysel saha çalışmaları ve üreme deneyleri, doğal seçilimin yalnızca adaptasyonun arkasındaki 'motor' değil, aynı zamanda daha önce düşünülenden çok daha güçlü bir güç olduğuna dair kanıtlar üretmiştir.

Bir adaptasyonun önemi ancak türün toplam biyolojisi ile ilişkili olarak anlaşılabilir.

Adaptasyon öncelikle fiziksel bir form ya da vücudun bir parçası olmaktan ziyade bir süreçtir. Bir iç parazit (karaciğer kurdu gibi) bu ayrımı örnekleyebilir: böyle bir parazit çok basit bir vücut yapısına sahip olabilir, ancak yine de organizma kendi özel ortamına son derece adapte olmuştur. Buradan adaptasyonun sadece görünür özelliklerle ilgili bir mesele olmadığını görülür: bu tür parazitlerde kritik adaptasyonlar genellikle oldukça karmaşık olan yaşam döngüsünde gerçekleşir. Bununla birlikte, pratik bir terim olarak "adaptasyon" genellikle bir ürünü ifade eder: bir türün süreç sonucunda ortaya çıkan özellikleri. Bir hayvan ya da bitkinin birçok yönü doğru bir şekilde adaptasyon olarak adlandırılabilir, ancak işlevi her zaman şüpheli olan bazı özellikler de vardır. Evrimsel süreç için adaptasyon terimi, bedensel parça ya da işlev (ürün) için ise adaptif özellik terimi kullanılarak, kelimenin iki farklı anlamı birbirinden ayrılabilir.
Adaptasyon, Darwin ispinozlarının farklı türleri gibi türlerin gözlemlenen çeşitliliğini açıklayan iki ana süreçten biridir. Diğer süreç ise, tipik olarak üreme izolasyonu yoluyla yeni türlerin ortaya çıktığı türleşmedir. Günümüzde adaptasyon ve türleşmenin karşılıklı etkileşimini incelemek için yaygın olarak kullanılan bir örnek, üreme izolasyonu sorununun karmaşık olduğu Afrika göllerindeki Cichlidae balıklarının evrimidir.
Adaptasyon her zaman belirli bir çevre için ideal fenotipin evrimleştiği basit bir mesele değildir. Bir organizma, gelişiminin tüm aşamalarında ve evriminin tüm aşamalarında yaşayabilir olmalıdır. Bu durum, organizmaların gelişim, davranış ve yapılarının evrimi üzerinde kısıtlamalar getirmektedir. Üzerinde çok fazla tartışma olan ana kısıtlama, gelişimsel sistemler çok karmaşık ve birbiriyle bağlantılı olduğu için evrim sırasındaki her genetik ve fenotipik değişikliğin nispeten küçük olması gerekliliğidir. Bununla birlikte, "nispeten küçük" ifadesinin ne anlama gelmesi gerektiği açık değildir, örneğin bitkilerde poliploidi oldukça yaygın bir büyük genetik değişimdir. Ökaryotik endosimbiyozun kökeni daha dramatik bir örnektir.
Tüm adaptasyonlar organizmaların ekolojik nişlerinde hayatta kalmalarına yardımcı olur. Adaptif özellikler yapısal, davranışsal veya fizyolojik olabilir. Yapısal adaptasyonlar, bir organizmanın şekil, vücut örtüsü, silahlanma ve iç organizasyon gibi fiziksel özellikleridir. Davranışsal adaptasyonlar, ister içgüdüler olarak ayrıntılı bir şekilde miras alınmış olsun, ister öğrenme için nöropsikolojik bir kapasite olarak miras alınmış olsun, kalıtsal davranış sistemleridir. Örnekler arasında yiyecek arama, çiftleşme ve ses çıkarma sayılabilir. Fizyolojik adaptasyonlar organizmanın zehir yapma, sümük salgılama ve fototropizma gibi özel işlevleri yerine getirmesine izin verir, ancak aynı zamanda büyüme ve gelişme, sıcaklık düzenlemesi, iyonik denge ve homeostazın diğer yönleri gibi daha genel işlevleri de içerir. Adaptasyon bir organizmanın yaşamının tüm yönlerini etkiler.
Aşağıdaki tanımlar evrimsel biyolog Theodosius Dobzhansky tarafından verilmiştir:

Adaptasyon, bir organizmanın kendi habitatında veya habitatlarında daha iyi yaşayabilir hale geldiği evrimsel süreçtir.
Adapte olmuşluk, adapte olma durumudur: bir organizmanın belirli bir habitat kümesinde yaşayabilme ve üreyebilme derecesidir.
Adaptif özellik, organizmanın hayatta kalma ve üreme olasılığını sağlayan veya artıran, organizmanın gelişimsel modelinin bir yönüdür.

Adaptasyon; esneklik, aklimatizasyon ve öğrenmeden farklıdır. Bunların hepsi yaşam boyunca meydana gelen ve kalıtsal olmayan değişikliklerdir. Adaptasyon ise kalıtsaldır. Esneklik, bir organizmanın farklı habitatlarda kendini sürdürebilme kapasitesiyle, yani özelleşme derecesiyle ilgilidir. Aklimatizasyon, yaşam boyunca otomatik fizyolojik ayarlamaları tanımlar; öğrenme ise yaşam boyunca davranışsal performansta iyileşme anlamına gelir.
Esneklik, belirli bir genotipe (genetik tip) sahip bir organizmanın yaşam alanındaki değişikliklere yanıt olarak fenotipini (gözlemlenebilir özellikler) değiştirme veya farklı bir yaşam alanına geçme yeteneği olan fenotipik plastisiteden kaynaklanır. Esneklik derecesi kalıtsaldır ve bireyler arasında farklılık gösterir. Son derece özelleşmiş bir hayvan veya bitki yalnızca iyi tanımlanmış bir habitatta yaşar, belirli bir tür yiyecek yer ve ihtiyaçları karşılanmazsa hayatta kalamaz. Birçok otçul hayvan böyledir; okaliptüse bağımlı olan koalalar ve bambuya ihtiyaç duyan dev pandalar bunun uç örnekleridir. Öte yandan bir genelci, çeşitli yiyecekler yer ve birçok farklı koşulda hayatta kalabilir. Örnek olarak insanlar, sıçanlar, yengeçler ve birçok etobur verilebilir. Özelleşmiş veya keşifçi bir şekilde davranma eğilimi kalıtsaldır - bu bir adaptasyondur. Gelişimsel esneklik ise oldukça farklıdır: Evrimsel biyolog John Maynard Smith, "Bir hayvan veya bitki, yeni koşullarda yetiştirildiğinde veya yeni koşullara aktarıldığında, yeni ortamda hayatta kalmak için daha uygun olacak şekilde yapısını değiştiriyorsa, gelişimsel olarak esnektir" diye yazmaktadır.
İnsanlar daha yüksek bir rakıma çıktıklarında, solunum ve fiziksel efor bir sorun haline gelir, ancak yüksek rakım koşullarında zaman geçirdikten sonra, örneğin daha fazla kırmızı kan hücresi üreterek, oksijenin kısmi basıncının azalmasına alışırlar. Aklimatize olma yeteneği bir adaptasyondur, ancak aklimatizasyonun kendisi değildir. Üreme oranı düşer, ancak bazı tropikal hastalıklardan ölümler de azalır. Daha uzun bir süre boyunca, bazı insanlar yüksek rakımlarda diğerlerine göre daha iyi üreyebilir. Daha sonraki nesillere daha fazla katkıda bulunurlar ve doğal seçilim yoluyla yavaş yavaş tüm nüfus yeni koşullara adapte olur. Yüksek rakımdaki uzun süreli toplulukların gözlemlenen performansı, yeni gelenlerin iklime alışmak için zamanları olduğunda bile, yeni gelenlerin performansından önemli ölçüde daha iyi olduğundan, bu açıkça gerçekleşmiştir.

Uyumluluk ile popülasyon genetiğinde kullanılan uygunluk kavramı arasında bir ilişki vardır. Genotipler arasındaki uygunluk farklılıkları, doğal seçilim yoluyla evr

Matematikte adi diferansiyel denklem (İngilizce ODE - Ordinary Differential Equation), tek değişkenli fonksiyonların türevlerini ilişkilendiren diferansiyel denklem çeşididir. Adi diferansiyel denklemler adı daha yaygındır. Teorik tanımı aşağıda verilmiştir.

  
    
      
        J
        ⊂
        
          R
        
      
    
    {\displaystyle J\subset \mathbb {R} }
  
 bir açık aralık, 
  
    
      
        U
        ⊂
        
          R
        
      
    
    {\displaystyle U\subset \mathbb {R} }
  
 bir açık küme ve 
  
    
      
        f
        :
        J
        ×
        U
        →
        
          R
        
      
    
    {\displaystyle f:J\times U\to \mathbb {R} }
  
 sürekli bir fonksiyon olsun. Aşağıdaki formdaki her denkleme birinci mertebeden skaler diferansiyel denklem denir:

  
    
      
        
          
            
              d
              x
            
            
              d
              t
            
          
        
        =
        f
        (
        t
        ,
        x
        (
        t
        )
        )
      
    
    {\displaystyle {dx \over dt}=f(t,x(t))}
  

Bu tür denklemlerin çözümü 
  
    
      
        I
        ⊂
        J
      
    
    {\displaystyle I\subset J}
  
 açık aralığı üzerinde tanımlı her 
  
    
      
        x
        :
        I
        →
        U
      
    
    {\displaystyle x:I\to U}
  
 fonksiyonudur:

  
    
      
        ∀
        t
        ∈
        I
        ,
        
          x
          ′
        
        (
        t
        )
        =
        f
        (
        t
        ,
        x
        (
        t
        )
        )
        .
      
    
    {\displaystyle \forall t\in I,x'(t)=f(t,x(t)).}
  

Bu denklem türüne basit bir örnek Newton'un ikinci yasası olan hareketin diferansiyel eşitliği şöyledir;

  
    
      
        m
        
          
            
              
                d
                
                  2
                
              
              x
              (
              t
              )
            
            
              d
              
                t
                
                  2
                
              
            
          
        
        =
        F
        (
        t
        ,
        x
        (
        t
        )
        )
        ,
        
      
    
    {\displaystyle m{\frac {d^{2}x(t)}{dt^{2}}}=F(t,x(t)),\,}
  

m kütle parçasının hareketi için F  kuvveti x(t) parçasının t anındaki fonksiyonu olan x(t) eşitliğin her iki tarafında diferansiyel denklem uygulanarak F(t, x(t)) elde edilir.
Adi diferansiyel denklemler birkaç bağımsız değişken içerebilen Kısmi diferansiyel denklemlerden ayırt edilmelidir.
Kısmi diferansiyel denklemler birçok farklı içeriği olan geometrik, mekanik, astronomik gibi alanları içerir. Newton, Leibniz, Bernoulli, Riccati, Clairaut, d'Alembert, Laplace ve Euler gibi birçok tanınmış matematikçi bu alanlara katkıda bulunmak için diferansiyel denklemler üzerinde çalışmalar yaptı.
Çalışmaların çoğu kısmi diferansiyel denklemlerin çözümü için yapıldı. Bunun sonucunda lineer eşitlikler analitik metotlarla çözülebildi. Günümüzde mevcut olan diferansiyel denklemlerin çoğu lineer olmayandır ve birkaç özel metotla çözümü tam olarak mümkün değildir. Yaklaşık çözümlere bilgisayar yaklaşımları ve sayısal analiz kullanılarak ulaşılır. (bkz. numerik adi diferansiyel denklemler).

Denklemler yapılarına göre doğrusal veya doğrusal olmayan şeklinde sınıflandırılabilirler. Eğer doğrusal bir denklemde eşitliğin sağ tarafındaki f(x) sıfıra eşitse, homojen diferansiyel denklem, değilse homojen olmayan difransiyel denklem olarak ikiye ayrılırlar. Lineer olmayan denklemlerin homojenliğinden söz edilemez.
Bir diferansiyel denklemin çözümü sonsuz sayıdadır, çünkü bu denklemlerin çözümünde o denklemi sağlayan bir fonksiyon ailesi elde edilir. Ancak başlangıç koşulları veya sınır değerleri verilerek çözümde teklik sağlanır. Bir diferansiyel denklemi sağlayan fonksiyon ailesine, o denklemin genel çözümü denir. Başlangıç veya sınır değerleriyle elde edilen çözüme ise özel çözüm denir. Diferansiyel denklemleri çözmek için çeşitli yöntemler geliştirilmiştir.

Aerojel, bir jelin içerisindeki sıvı bileşenin hava ile değiştirilmiş olan katı maddelerdir. Duman gibi görüntü verdikleri için Donmuş duman veya mavi duman diye de adlandırılırlar.
İlk olarak Steven Kistler tarafından 1931 yılında silika jel kullanılarak oluşturuldular. Büyük oranda havadan oluşurlar. En önemli özellikleri arasında çok hafif ve çok yalıtkan olmaları gelir. Bu ve diğer özellikleri sebebiyle birçok alanda kullanıma girmişlerdir. 2011 yılında silika aerojeller 15 tane Guinness rekoru sahibiydiler. İzolasyon sektöründe aerojel ürünleri piyasası 2004'te 25 milyon dolarlık bir büyüklüğe sahipken, bu rakam 2013 yılında 20 katına çıkmış ve 500 milyon dolar seviyesine ulaşmıştır. Çeşitli bilimsel araştırmalarda, tıpta, boyacılık, havacılık, kozmetik ve başka birçok sektörde, ayrıca NASA çalışmalarında da aerojeller kullanılmaktadır.
Steven Kistler, silika jel'den başka çeşitli metal oksitleri (aluminyum, krom, kalay oksitleri) ile de aerojel üretmiştir. Karbon tabanlı aerojeller, ilk kez 1980'li yılların sonlarında üretilmeye başlandı.

Aerojellerin milyonlarca ufak delikten oluşan yüzeyi, süngeri andırır. %99,8'i havadan oluşmaktadır ve çok iyi yalıtkandır. Aerojel, bilinen köpüklerden ve diğer yalıtım maddelerinden çok daha üstün özelliklere sahiptir. Öyle ki, oksijen kaynağıyla doğrudan verilen ateşi bile yalıtabilmektedir. En gelişmiş fiberglas yalıtım malzemesinden 39 kat daha fazla yalıtım kabiliyetine sahiptir. Knudsen efekti yüzünden aerojeller, içinde bulunan havadan bile daha yalıtkan hale gelebilmektedir.
Aerojeller, bir başka silika (kum) esaslı madde olan camla kıyaslandığında 1000 kat daha az yoğunluğa ve delikli bir yapıya sahiptir. Büyüklüğü milimetrenin milyarda biri kadar olan delikler, bir ağ gibi malzemenin içini kuşatır. Deliklerin etrafı başka bir malzeme ile kaplıdır.

Yarı saydamdırlar (translusent) ve Rayleigh saçılımı nedeniyle çeşitli renklerde (silika jel tabanlılar için mavi renkte) gözükürler. Rijit ve büyük ağırlık taşıyabilen katı objelerdir ama kırılgandırlar. Kütlesinin binlerce katını taşıyabilir, ama ufak darbelerle de kırılabilirler. Su sevme açısından hidrofil ve hatta higroskopturlar, dokunma durumunda kuru bir his bırakırlar. Çeşitli işlemlerle, kırılganlıkları giderilebilmekte ve su sevmez haline getirilebilmektedirler.

Açık kaynak aerojel 30 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
NASA fotoğrafları 18 Temmuz 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.(İngilizce)
Aerojellerin gelişimi makalesi 11 Mayıs 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.(İngilizce)

Bir ajan tabanlı modelleme (Agent-based model, ABM), sistem üzerindeki etkilerini bir bütün olarak değerlendirmek amacıyla özerk temsilcilerin (kuruluşlar veya gruplar gibi bireysel veya toplu varlıklar) eylemlerini ve etkileşimlerini taklit etmek için bir hesaplama modelleri sınıfından biridir. Oyun teorisi, kompleks sistemler, ortaya çıkma, hesaplama sosyolojisi, çok etmenli sistemler ve evrimsel programlama unsurlarını birleştirir. Monte Carlo yöntemleri rassallığı tanıtmak için kullanılır. Özellikle ekoloji içerisinde, ABM'lere bireysel tabanlı modeller (IBM) adı da verilir ve IBM'lerdeki bireyler ABM'ler içindeki tamamen özerk ajanlardan daha basit olabilir. Bireysel tabanlı modeller, ajan tabanlı modeller ve çok ajanlı sistemler hakkındaki son literatürün gözden geçirilmesi, ABM'lerin biyoloji, ekoloji ve sosyal bilim de dahil olmak üzere bilgisayarla ilgisiz bilimsel alanlarda kullanıldığını göstermektedir. Ajan tabanlı modelleme, çok etmenli sistemler veya çoklu etmen simülasyonu kavramından farklıdır; ABM' nin amacı, genellikle doğal sistemlerde basit kurallara uyan temsilcilerin ortak davranışlarına açıklayıcı bir bakış açısı bulmaktır.
Ajan tabanlı modeller, karmaşık olayların görünümünü yeniden yaratma ve tahmin etme girişiminde birden çok aracının eş zamanlı işlemlerini ve etkileşimlerini taklit eden bir tür mikroselüt modelidir. Süreç, alt (mikro) seviyelerden daha yüksek (makro) seviyeye doğru ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle, önemli bir düşünce, basit davranış kurallarının karmaşık davranışlar üretmesidir. K.I.S.S olarak bilinen bu ilke. ("Basit, aptalca tutun"), modelleme topluluğunda kapsamlı bir şekilde benimsenmiştir. Başka bir temel ilke, bütünün parçaların toplamından daha büyük olmasıdır. Bireysel ajanların tipik olarak, üreme, ekonomik fayda veya sosyal statü gibi, kendi menfaatleri olarak algıladıklarında hareket ettiği varsayımsal yöntemler veya basit karar verme kuralları kullanarak sınırlı rasyonel olarak karakterize edilir. ABM temsilcileri "öğrenme", uyarlama ve üreme yaşayabilirler.

Ajan tabanlı modelleme fikri, ilk olarak 1940'ların sonunda oldukça basit bir kavram olarak geliştirildi. Hesaplaması yoğun prosedürler gerektirdiğinden 1990'lı yıllara kadar yaygınlaşmadı. Ajan tabanlı modelin geçmişi, yeniden üretilebilen teorik bir makina olan Von Neumann makinesine kadar izlenebilir. Von Neumann'ın önerdiği cihaz, kendisinin bir kopyasını modifiye etmek için tam ayrıntılı talimatları izleyecekti. Konsept daha sonra bir matematikçi olan von Neumann'ın arkadaşı Stanislaw Ulam tarafından geliştirildi; Ulam, makinenin bir ızgarada bir hücre kümesi olarak kâğıt üzerine kurulmasını önerdi. Bu fikir, daha sonra hücresel otomata denilen cihazların ilkini oluşturan von Neumann'ı merak etti. Bir diğer ilerleme matematikçi John Conway tarafından tanıtıldı. Ünlü Hayat Oyunu'nu kurdu. Conway'in Hayat Oyunu, von Neumann'ın makinesinin aksine sanal bir dünyada muazzam basit kurallarla 2 boyutlu bir dama tahtası şeklinde işletiliyordu.
1980'lerin başında, Robert Axelrod Prisoner's Dilemma stratejileri turnuvasına ev sahipliği yaptı ve kazananı belirlemek için aracılıkla etkileşimde bulunmalarını sağladı. Axelrod, etnosentrizmden kültürün yaygınlaştırılmasına kadar olan olayları inceleyen siyasal bilim alanında, birçok ajan tabanlı model geliştirmeye devam edecektir. 1980'lerin sonlarına doğru, Craig Reynolds'un akın modelleri üzerine çalışmaları, toplumsal özelliklere sahip ilk biyolojik ajan tabanlı modellerin geliştirilmesine katkıda bulundu. Yapay yaşam olarak bilinen canlı biyolojik ajanların gerçeğini modellemeye çalıştı.
1990'lar ABM'nin sosyal bilimler içinde genişlemesi açısından özellikle dikkat çekiciydi, önemli bir çaba, Joshua M. Epstein ve Robert Axtell tarafından geliştirilen ve mevsimlik göçler gibi toplumsal olguların rolünü keşfetmek ve keşfetmek için geliştirilen büyük ölçekli ABM, Sugarscape idi. Kirlilik, cinsel üreme, savaş ve hastalığın iletimi ve hatta kültür. 1990'lı yılların diğer önemli gelişmeleri arasında, sosyal ağların ve kültürün ortak evrimini keşfetmek için Carnegie Mellon Üniversitesi'nden Kathleen Carley ABM vardı. 1990'lı yıllar süresince Nigel Gilbert, Sosyal Simülasyon: sosyal bilimci için simülasyon üzerine ilk ders kitabı yayınladı ve sosyal bilimler perspektifinden bir dergi çıkardı.
Son zamanlarda Ron Sun, ajan tabanlı simülasyonu bilişsel sosyal simülasyon olarak bilinen insan biliş modelleri üzerine dayandırmak için yöntemler geliştirdi. Bill McKelvey, Suzanne Lohmann, Dario Nardi, Dwight Oku ve diğerleri UCLA da örgütsel davranış ve karar vermede önemli katkılarda bulunmuşlardır. 2001'den bu yana, UCLA Lake Arrowhead, California'da bir konferans düzenledi ve bu alanda uygulayıcılar için önemli bir buluşma noktası haline geldi.2014 yılında Columbia Üniversitesi'nden Sadegh Asgari ve meslektaşları, ajan temelli bir model geliştirdi. Model, düşük teklifli toplu inşaat tekliflerini analiz etmek için kullanılmış olsa da, model üzerinde ufak değişiklikler yaparak diğer teklif verme yöntemlerine de uygulanabilir.

Çoğu hesaplamalı modelleme araştırması dengedeki veya dengeler arası hareket eden sistemleri açıklar. Bununla birlikte, ajan tabanlı modelleme, basit kuralları kullanarak, farklı türde karmaşık ve ilginç davranışa neden olabilir. Ajan tabanlı modellerin merkezinde yer alan üç fikir, nesneler, ortaya çıkış ve karmaşıklık olarak ajanlardır. Ajan tabanlı modeller, dinamik olarak etkileşim kuran kural tabanlı ajanlardan oluşur. Etkileşim içinde oldukları sistemler gerçek dünyaya benzer karmaşıklık yaratabilir. Tipik olarak ajanlar uzayda ve zamanda bulunurlar ve ağlara veya kafes benzeri mahallelerde bulunurlar. Ajanlarının yerleri ve tepki verici davranışları, bilgisayar programlarında algoritma biçiminde kodlanmıştır. Bazı durumlarda, her zaman olmasa da, ajanlar akıllı ve maksatlı olarak düşünülebilir. Ekolojik ABM'de (genellikle ekolojide "bireysel tabanlı modeller" olarak anılır) ajanlar örneğin ormandaki ağaçlar olabilir ve akıllı sayılmayacak, buna rağmen erişimin en iyi duruma getirilmesi anlamında "amaçlanabilir" olabilirler Bir kaynak (su gibi). Modelleme süreci en iyi endüktif olarak tanımlanır. Modelleyici, mevcut durumla en alakalı olan bu varsayımları yapar ve olayların ajanlar arasındaki etkileşimlerden geleceğini izler. Bazen bu sonuç bir dengedir. Bazen ortaya çıkan bir modeldir. Ancak, bazen anlaşılmaz bir kavgadır.
Bazı şekillerde, ajan tabanlı modeller geleneksel analitik yöntemleri tamamlar. Analitik yöntemler insanların bir sistemin dengesini karakterize etmesini mümkün kıldığı durumlarda, aracı temelli modeller bu denge üretme imkânı verir. Bu jeneratif katkı, ajan tabanlı modellemenin potansiyel yararlarının en ana akışı olabilir. Ajan tabanlı modeller, yüksek sipariş düzenlerinin ortaya çıkmasını açıklayabilir - terör örgütleri ve İnternet yapıları, trafik sıkışıklığı boyutları içindeki güç yasası dağılımları, savaşlar ve borsa çökerleri ve topluluklara rağmen ısrarla devam eden toplumsal ayrımcılık hoşgörülü insanlar. Ajan tabanlı modeller, müdahalelerin aşırı sonuçlara yol açan anlar olarak tanımlanan kol noktalarını tanımlamak ve yol bağımlılığı türleri arasında ayrım yapmak için kullanılabilir. Birçok model, istikrarlı devletlere odaklanmak yerine, sistemin sağlamlığını, yani karmaşık sistemlerin işlevlerini sürdürmek için iç ve dış baskılara uyum sağlama biçimleri olduğunu düşünüyor. Bu karmaşıklığı kullanmanın görevi, aracıların kendilerinin çeşitlilik, bağlılık ve etkileşim seviyesi göz önüne alınmasını gerektirir.

Ajan tabanlı modelleme, epidemilerin yayılımının analizi ve biyo-savaş tehdidi, nüfus dinamikleri de dahil olmak üzere biyolojik uygulamalar, vejetasyon ekolojisi, peyzaj çeşitliliği, büyüme ve dil seçimi dinamikleri, bilişsel modelleme ve modelleme dahil olmak üzere biyomedikal uygulamalar. 3D göğüs dokusu oluşumu / morfogenezisi, iyonize edici maddenin etkileri Meme kök hücre alt popülasyon dinamiklerinde radyasyon, enflamasyon ve insan bağışıklık sistemi. Meme kanseri gibi karar destek sistemlerinin geliştirilmesi için ajan tabanlı modeller de kullanılmıştır. Ajan tabanlı modeller, farmakolojik sistemleri erken safhada modellemek ve ilaç geliştirme çalışmalarına yardımcı olmak ve klinik öncesi araştırmalarda mümkün olmayacak biyolojik sistemler hakkında fikir edinmek için giderek daha fazla kullanılmaktadır. Askeri uygulamalar da değerlendirildi. Ayrıca, moleküler seviyedeki biyolojik sistemleri incelemek için yakın zamanda ajan tabanlı modeller kullanılmıştır.

Ajan tabanlı modeller, çeşitli iş ve teknoloji sorunlarını çözmek için 1990'ların ortalarından beri kullanılmaktadır. Uygulamalara örnek olarak, örgütsel davranış ve bilişin modellenmesi, ekip çalışması, tedarik zinciri optimizasyonu ve lojistiği, ağızdan ağza sözcükler, sosyal ağ etkileri, dağıtılmış bilgi işlem, işgücü yönetimi ve portföy yönetimi dahil olmak üzere tüketici davranışının modellenmesi yer alır.
Son zamanlarda, ajan tabanlı modelleme ve simülasyon, bilgisayar bilim alanındaki araştırmacılar tarafından yayın mekanlarının etkisinin incelenmesi (dergilere karşı konferans) gibi çeşitli alanlara uygulanmıştır. Buna ek olarak, ABM'ler, ortam destekli ortamlarda bilgi dağıtımını taklit etmek için kullanılmıştır. ArXiv'te Kasım 2016'da yayınlanan bir makale, Facebook'un çevrimiçi sosyal ağında yer alan yayınların simülasyonunu analiz etti. Eşler arası, ad-hoc ve diğer kendi kendini düzenleyen ve karmaşık ağlar alanında, aracı temelli modelleme ve simülasyonun yararlılığı gösterilmiştir. Son zamanlarda kablosuz algılayıcı ağları ve ajan tabanlı bir simülasyon ile birleşmiş bir bilgisayar bilimi tabanlı resmi teknik özellik çerçevesinin kullanılması gösterilmiştir.

Finansal krizden önce ve bu krizin ardından, ekonomik analiz için olası araçlar olarak ABM'lere ilgi arttı. ABM'ler, ekonominin dengeyi sağlayabileceğini ve "temsilci ajanlar" ın yerini, çeşitli, dinamik ve birbirine bağımlı davranışlarla çalışan gruplarla değiştirildiğini varsayma

Bir akademik veya bilimsel dergi, belirli bir akademik disipline ilişkin bursun yayınlandığı süreli yayındır. Akademik dergiler araştırmanın sunumu, incelenmesi ve tartışılması için kalıcı ve şeffaf forumlar olarak hizmet eder. Bunlar genellikle akran denetimi veya hakemlidir. [Hakemlilik durumu yayınlanması için gönderilen yazıların önce konuyla ilgili uzmanlara gönderilmesi ve onların yorumları doğrultusunda (akran denetimi), editör tarafından ya da yayın kurulunda, yayınlanıp yayınlanmayacağına dair karar verilmesi esasına dayanır. İçerik genellikle özgün araştırma sunan makaleler, inceleme makaleleri ve kitap incelemeleri şeklinde olur. Kraliyet Cemiyeti'nin Felsefi İşlemleri'nin ilk editörü olan Henry Oldenburg'a göre bir akademik derginin amacı, araştırmacılara "bilgileri birbirlerine aktarma, doğal bilgiyi geliştirme ve tüm Felsefe Sanatlarını ve Bilimini mükemmelleştirmenin büyük tasarımına ellerinden geleni yapma" izni vermekdir.
Akademik dergi terimi, tüm alanlardaki bilimsel dergilere uygulanır; Bu makale tüm akademik alan dergilerinde ortak olan konuları tartışmaktadır. Bilimsel dergiler ve kantitatif araştırma yöntemi ve sosyal bilimlerin dergileri, beşeri bilimler, niteliksel sosyal bilimler dergilerinden form ve işlev olarak farklılık gösterir; özel yönleri ayrı ayrı tartışılmaktadır.
İlk akademik dergi Journal des Sçavans (1665 Ocak) oldu, ardından Philosophical Transactions of the Royal Society (Mart 1665) ve Mémoires de l'Académie des Sciences (1666) tarafından takip edildi. İlk tamamen hakemli dergi, Medical Essays and Observations'dir (1733).

Akademi'de iki tür makale ya da el yazması sunumu vardır: doğrudan bir temas yoluyla veya genel bir başvuru çağrısı yoluyla bir bireye iş sunmaya davet edildiğinde talep edilir ve doğrudan sorulmadan potansiyel yayın için bir eser gönderdiğinde olur. Gönderilen bir makalenin alınmasından sonra, dergideki editörler gönderimi tamamen reddetmeyi veya akran değerlendirmesi sürecine başlayıp başlamamayı belirler. İkinci durumda, başvuru, genellikle anonim olarak editörün seçtiği bilim adamları tarafından incelenmeye tabi tutulur. Bu hakemlerin sayısı, her derginin editoryal uygulamasına göre değişiklik gösterir. Tipik olarak, makalenin konusundaki uzmanlardan en az iki, bazen üç veya daha fazla olsa da, içerik, tarz ve editörlerin yayın kararlarını bildiren diğer faktörler bulunur. Bu raporlar genel olarak gizli olmasına rağmen, bazı dergiler ve yayıncılar aynı zamanda kamuya açık hakem incelemesi uygulamaktadır. Editörler makaleyi reddetmeyi, gözden geçirme ve yeniden göndermeyi talep etmeyi ya da makalenin yayınlanmasını kabul etmeyi seçer. Kabul edilen makaleler bile, basımdan önce derginin editör kadrosu tarafından daha fazla (bazen kayda değer) düzenlemeye tabi tutulur. Hakem değerlendirmesi birkaç haftadan birkaç aya kadar sürebilir.

Sempozyum (anlatım türü)
Akademik veritabanları ve arama motorları listesi
Açık erişim günlüğü
Bilimsel yazı
ArXiv

Yapay sinir ağındaki bir nöronun aktivasyon fonksiyonu, nöronun girdilerinden gelen değerlerin toplamını kullanarak nöronun çıktısını hesaplamaya yardımcı olan matematiksel fonksiyondur. Aktivasyon fonksiyonu doğrusal olmadığı sürece, sadece birkaç nöron kullanılarak bile karmaşık problemler çözülebilir.

^ Yukarıdaki 
  
    
      
        
          δ
          
            i
            j
          
        
      
    
    {\displaystyle \delta _{ij}}
  
, Kronecker Deltası'dır.
^ Örneğin; 
  
    
      
        j
      
    
    {\displaystyle j}
  
 önceki sinir ağı katmanının çekirdekleri (kernel) arasında yineleme yaparken, 
  
    
      
        i
      
    
    {\displaystyle i}
  
 mevcut katmanın çekirdekleri arasında yineleme yapıyor olabilir.

Yapay sinir ağları
Lojistik fonksiyon

Akustik levitasyon, yüksek yoğunluklu ses dalgalarının akustik radyasyon basıncını kullanarak maddeyi yerçekimine karşı havada asılı tutmak için uygulanan tekniğe denir.
Akustik dalga kuvvetlerini kullanır ve akustik cımbızlarla aynı prensipi kullanır çalışır. Bununla birlikte, akustik cımbızlar genellikle akışkan bir ortamda çalışan ve yerçekiminden daha az etkilenen küçük ölçekli cihazlardır, oysa akustik levitasyon yerçekimi kuvvetini yenmekle ilgilidir. Teknik olarak, dinamik akustik levitasyon bir akustoforez şeklidir.
Akustik levitasyon alanı oluşturmak için genelde ultrasonik frekanslardaki ses dalgaları kullanılır, bu sesler insan kulağı tarafından algılanmaz. Ancak, sesli frekansların kullanıldığı durumlar da vardır.

Sesi oluşturmak için çeşitli teknikler vardır, ancak en yaygın olanı, istenen frekanslarda yüksek genlikli çıktıları verimli bir şekilde üretebilen piezoelektrik dönüştürücülerin kullanılmasıdır.
Akustik levitasyon, endüstrideki mikroçiplerin ve diğer küçük, hassas nesnelerin(mikroçipler) herhangi bir kaba ihtiyaç duyulmadan havada işlenmesi için umut verici bir yöntemdir. Havada işleme, çok yüksek saflıkta malzemeler veya bir kapta gerçekleşemeyecek kadar titiz kimyasal reaksiyonlar gerektiren uygulamalar için de kullanılabilir.
Akustik levitasyonun kontrol edilmesi, elektromanyetik kaldırma gibi diğerlerinden daha zordur, ancak iletken olmayan malzemeleri havaya kaldırabilme avantajına sahiptir.
Başlangıçta akustik levitasyon nesneleri statik bir şekilde havalandırıyordu. Zamanla endüstrideki ihtiyaca cevap olarak akustik levitasyon statik kaldırmadan, havada asılı duran nesnelerin dinamik kontrolüne evrilmiştir. Günümüzde ilaç ve elektronik endüstrilerine kullanılmaktadır.
Havada asılı duran cisimlerin dinamik kontrolü ilk olarak, bir kareden yayılan ses yoğunluğunu yavaşça düşürürken diğer kareden gelen ses yoğunluğunu artırarak bir nesneyi bir kareden diğerine hareket ettiren, satranç tahtası benzeri bir dizi kare akustik yayıcıya sahip bir prototip ile "yokuştan aşağı" yönde olacak şekilde gerçekleştirildi. Daha yakın zamanlarda, aşamalı transdüser kartlarının geliştirilmesi, aynı anda birden çok parçacık ve damlacığın daha gelişigüzel dinamik kontrolüne izin verdi.
Son gelişmelerle birlikte, teknolojinin fiyatı önemli ölçüde düştü. "TinyLev", yaygın olarak bulunabilen, düşük maliyetli hazır bileşenler ve tek bir 3D basılmış çerçeve ile inşa edilebilen bir akustik kaldırıcılar yaygın hale geldi.

Akıl ya da us, felsefede kavram oluşturma ve bunlara göre hükmetme kapasitesidir. Bugünkü Batı, bu kavramı, büyük ölçüde ussal anlayışla yüzleştiren, ancak algılamadan ayıran Alman filozofu Immanuel Kant'ın etkisindedir.

Immanuel Kant'a göre aklın sınırları şöyle çizilmiştir:

"Akıl, fenomenlerin benzerliğinden kurallara varma yeteneğidir." Başka bir yerde de "Akıl, kösnüllüğü kendi sınırlarını genişletemeden kısıtlar." demektedir.
Rudolf Eisler'in kapsamlı tanımına göreyse:

"Akıl (logos, epistêmê, intellectus, intelligentia, ratio, entendement, understanding) geniş kapsamıyla kösnüllüğün karşısındaki zekâ olan düşünme gücüdür. Daha dar bir kapsamdaysa akıl, anlayış karşısında ruhun bir bütün olarak anlama, (doğru) kavrama (soyutlama) hükme varma kapasitesidir. Kısacası akıl, birbiriyle bağlantı kurarak kıyaslayan, inceleyen düşünce ve anlama, yani kelimelerin ve kavramların manalarını bilme yeteneği demektir. Akli selîm (bon sens) ise özel bir eğitim almadan normal insanda doğal olarak mevcut olan, normal, metodik olmaktan uzak ve dolayısıyla yanlış sonuçlara daha kolay varabilen kavrama ve hüküm verme gücüdür."
Arthur Schopenhauer'de akıl, sebep ve sonucu ayırt etmektir:

"Maddenin öznel bağıntısı veya aynısı olan nedensellik akıldır ve bundan başka bir şey değildir. Tek işlevi ve tek gücü nedenselliği kavramaktır."
René Descartes'ın sözü de tanınmıştır:

"Akli selîm, dünyada en iyi dağılmış olandır; zira herkes ondan nasibini iyice almış olduğunu sanır. Hatta her konuda zor memnun edilebilen kişiler bile sahip oldukları akıldan fazlasını istememektedirler."

Akılcılık
Kavrama
Epistemoloji

René Descartes, Abhandlung über die Methode, richtig zu denken und Wahrheit in den Wissenschaften zu suchen
John Locke, Versuch über den menschlichen Verstand : in vier Büchern, Bd. 1., Buch I und II, 5., Aufl. Meiner, Hamburg 2000. ISBN 978-3-7873-1555-0, Bd. 2., Buch III und IV, 3. Aufl. Meiner, Hamburg 1988. ISBN 978-3-7873-0931-3
John Locke: Über den richtigen Gebrauch des Verstandes, übers. von Otto Martin, Leipzig: Felix Meiner, 1920; unveränd. Nachdr. d. Ausg. von 1920, Hamburg: Felix Meiner, 1978, ISBN 3-7873-0434-7
John Locke: Die Leitung des Verstandes. Übersetzt von Jürgen Bona Meyer, Wissenschaftlicher Verlag, Schutterwald/Baden 1998, ISBN 978-3-928640-61-9
David Hume, Untersuchung in Betreff des menschlichen Verstandes
George Berkeley, Abhandlungen über die Prinzipien der menschlichen Erkenntnis
Gottfried Wilhelm Leibniz, Neue Abhandlungen über den menschlichen Verstand
Immanuel Kant, Kritik der reinen Vernunft, Kritik der praktischen Vernunft, Kritik der Urteilskraft

Akılcılık; usçuluk veya rasyonalizm olarak da adlandırılan, bilginin doğruluğunun duyum ve deneyimde değil, düşüncede ve zihinde temellendirilebileceğini öne süren felsefi görüş.

Akılcılık, bilginin kaynağının akıl olduğunu; doğru bilginin ancak akıl ve düşünce ile elde edilebileceği tezini savunan felsefi yaklaşıma verilen isimdir. Buna göre, kesin ve evrensel bilgilere ancak akıl aracılığıyla ve tümdengelimli bir yöntemsel yaklaşımla ulaşılabilir. Dünya hakkındaki önemli olan bilginin yalnızca deney ötesi yöntemlerle elde edilebileceğini savunur. Akılcılık her bireyin eşit ve değişmez ussal ve mantıksal ilkelere sahip olduğunun varsayımı ile, çeşitli "a priori" ve apaçık gerçeklerin varolduğunu onaylar. Son zamanlarda, çeşitli dilbilimcilerin bazı dilbilim kavramları hakkındaki yazıları haricinde, "a priori" bilginin varlığı sıklıkla reddedilmiş, kabul edilse dahi etki alanı ve konumu daraltılmıştır.
Bu görüşe göre, kesin bilgi örneği matematiktir. Hakikate ve eşyanın bilgisine sadece akıl ile erişilebileceğini savunur. Bu sebeple akılcılık, deneyciliğin karşıtıdır. Akla karşı yaklaşım pek çok bağlamda dindeki vahiy ile yahut etikteki duygu ve hisle karşılaştırılan bir yaklaşımdır. Bununla birlikte felsefede akıl genellikle içgörüyle (içe doğmayla değil) karşılaştırılır.
Batı'da akılcı gelenek Elealılar, Pisagorcular ve Platon ile (aklın kendine yeterliliği teorisi Yeni-Platonculuğun ve idealizmin başat temasıdır.) başlar (Runes, 263). Aydınlanma'dan beri akılcılık felsefenin hizmetine matematiğin yöntemlerini sunmaya çalışır. Descartes, Leibniz ve Spinoza buna örnek gösterilebilir (Bourke, 263). Akılcılık Avrupa'da genellikle kıta felsefesi olarak bilinir, çünkü İngiltere'de deneycilik daha baskındır. Nitekim Leibniz ve Spinoza gibi filozofların düşünceleri, İngiliz deneyci filozoflarınkilerle sık sık karşılaştırılmıştır. Fakat bu akılcılık ve deneycilik akımları ile filozofların akılcı ve deneyci fikirleri detaylıca incelendiğinde pek doğru bir eylem veya bakış açısı değildir. Geniş bir bakış açısından bir filozof hem akılcı hem de deneyci olabilir (Lacey, 286–287). Aşırı noktasında, deneycilik deneyim dışı her türlü bilgiyi reddeder ve her türlü bilginin deneyim ile edinildiğini savunur. Akılcılık ise, aşırı noktada bilginin deneyim ve algı olmaksızın saf akıl ile tamamen ve en iyi şekilde edinilebileceğini savunur. Yani deneycilik ile akılcılık arasında en temel tartışma (insan) bilgi(si)nin kaynağıdır. Bununla birlikte, bu tüm rasyonalistlerin doğa bilimlerinin deneyimsel bilgi ve algıların yardımı olmadan tam anlamıyla bilinebileceğini öne sürdükleri anlamına gelmez. Aslında çoğu rasyonalist filozof deneyime de en azından belirli oranda önem vermiştir ve belirtilen derecede aşırı bir noktada bulunan herhangi bir rasyonalist okul ortaya çıkmamıştır (Hatfield).
Felsefî bir okul olarak akılcılık ve içerdiği temel ilkeler 18. yüzyılda büyük bir eleştiriye maruz kalmıştır. Bununla birlikte bu dönemde de, sayıları az da olsa, akılcılığı savunan filozoflar olmuştur. Örneğin Alman Christian August Crusius ve yine Alman Moses Mendelssohn. 18. yüzyılda akılcılığa en büyük eleştiri deneyci çevrelerden gelmiştir. Bununla birlikte, örneğin Alman filozof Kant da geleneksel akılcı düşünce okulunu tenkit etmiştir. Kant eleştirel bir değerlendirmeyle yeni bir rasyonalizm fikrini temellendirmeye yönelir. Rasyonalizm geleneği başlangıcından itibaren ele alındığında karşımıza pek çok farklı türlerde rasyonalizm yorumları ya da yaklaşım biçimiyle karşılaşılır.

Rasyonalizm geleneği Elea Okulu ile birlikte başlatılabilir. İlk akılcı filozof Parmanides'tir denilebilir. Ona göre duyumlar değişebilen şeyler olduklarından bilginin temeli olamazlar, aksine aklın değişmeyen ilkeleri bilginin temeli olabilir. Elealı Zenon, hocası Parmenides'in akılcılığını daha ileriye götürmüştür. Duyuların güvenilmezliğini kanıtlayan paradokslarının ardında rasyonalizm düşüncesi temellendirilir. Platon ise idealar teorisiyle rasyonalizmi belli başlı bir kuram olarak şekillendiren kişi olarak anılır. Platon, rasyonalizmin yöntemsel ilkesi olarak bilinen tümdengelimli yönteminin de önde gelen isimlerindendir. Ayrıca Aristoteles'i de akılcılığın kurucu isimlerinden biri olarak belirtmek gerekir.

Genel anlamda kişinin akılcı olarak adlandırılabilmesi için iki temel noktayı onaylaması ve kabul etmesi gerekmektedir, bunlar:

"Akılcı sezgi a priori bilgimizin tamamı veya bir kısmının kaynağıdır, ve
Gerçeğin a priori bilgisi mümkündür" (Cassam, s.45).
Elealılar ile başlayan akılcı geleneğin Batı'daki en önemli isimleri Descartes, Spinoza, Malebranche ve Leibniz'dir.
Descartes'ın metafizik hakkındaki savları ve metafiziksel ilkelerinin sonucu olarak gördüğü dualistik yapıya sahip (akıl-vücut ayrımını barındıran) Kartezyen ruh kavramı Avrupa'daki akılcılık geleneği için çok önemli bir noktayı oluşturmaktadır. Nitekim Descartes'ın metafiziğe dair akılcı görüşleri yaygın kabul görmüş ve 17. yüzyılın ikinci yarısında, fiziksel görüşleriyle birlikte bunlar da kitap olarak birçok öğretim merkezinde okutulmuştur. Descartes'ın görüşleri kendisinden sonraki filozofları da büyük oranda etkilemiştir. Nitekim Descartes'ın ortaya attığı insanın ontolojik dualizmi fikri modern toplumlarda dahi sıklıkla kabul edilen bir savdır.
Bir diğer ünlü akılcı filozof Spinoza ise başlarda Descartes'ın metafizik savlarını benimsese de, zamanla kendi düşüncelerinin olgunlaşması ve gelişmesiyle birlikte Descartes'in savlarını bırakarak daha farklı bir metafiziksel anlayış geliştirmiştir. Kartezyan akıl-vücut dualizmini reddeden Spinoza, Tanrı'nın yaratılmış dünyadan ayrı olarak mevcut olduğu fikrine de karşı çıkmıştır. Ona göre bir tek ebedî varlık vardı. Spinoza'nın bu fikri ve metafiziksel açıklamaları Batı'da panteizm açısından çok önemlidir. Metafiziğe dair savları detaylıca Etik isimli eserinde yer alır. Ayrıca dinin de akılcı eleştirisini yapmıştır (Hatfield).
Kartezyan ruh kavramıyla birlikte Descartes'in metafiziğe dair görüşlerini genel olarak benimseyen Malebranche ise aklî fikirlerin bireysel zihinlerden ziyade, Tanrı'da var olduğu ve Tanrı'nın gerektiğinde insanlara bu bilgileri ilâhî bir anlamda sunduğunu öne sürerek Descartes'tan ayrılmıştır.
Anılan diğer filozoflar gibi Leibniz de başlarda Descartes'in fikirlerinin takipçisi olmuştur. Bununla birlikte daha sonra Descartes'in fikirlerini reddederek, kendi geliştirdiği metafiziksel fikirleri savunmuştur. Leibniz düşüncesinde Tanrı'nın yarattığı dünya bilinçli ve ayrı küçük varlıklardan oluşur. Daha sonra bu varlıklara monad ismini vermiştir (Monadoloji, 1714). Ayrıca Leibniz'in düşüncesinde Tanrı tüm olası dünyalardan en iyisi olarak dünyayı yaratmıştır ki burada kastedilen en iyi, mükemmel, eksiksiz anlamındadır. Bu fikir daha sonraları birçok filozof tarafından tenkit edilmiştir.

Rasyonalizm konusunda en temel eleştirileri, kendisi de özgül bir rasyonalist olan Kant'tan gelir. Kant Saf Aklın Eleştirisi (1781) isimli eserinde bu noktadaki temel eleştirisini ortaya koymuş ve felsefi ilkelerini açıklamıştır. Hem amprizmin hem de rasyonalizmin felsefi problemleri eleştirel bir şekilde değerlendirilerek Kant felsefesinde aşılmaya çalışıldığı görülür. Bu bakımdan eleştirel felsefe olarak adlandırılan felsefe geleneğinin kurucusu Kant'tır ve o bu yolla ampirizmin ve rasyonalizmin yetersizliklerinden kurtulmaya çalışmıştır. Kant insan bilgisinin sınırlarını ve yapısını soruştururken, bir yanda aklın kuramsal statüsünün belirlenmesi ile ilgilenmiş öte yandan da her tür deneyimin kuramsal sınırlarını belirlemeye çalışmıştır. Saf Aklın Eleştirisi'de özellikle deneyimin zorunlu doğasının incelenmesine yönelik kapsamlı bir girişim vardır. A priori ve a posteriori bilginin varlığını kabul eden Kant, bunları farklı bilgi türleri olarak sınıflandırır ve önceki felsefe geleneklerinin yetersizliklerini bu kategoriler ekseninde değerlendirir.

Rasyonalizm geleneği Parmenides'ten Hegel'e uzanan bir gelişim çizgisi gösterir, bu çizgi üzerinde birbirinden çok farklı akılcılık anlayışlarıyla karşılaşılır. Farklı rasyonalizm tanımlarına rağmen; doğruluğun ölçüsünü akıl olarak ele almasını bu felsefe geleneğinin ortak bir öğesi olarak ele alırsak, söz konusu düşüncenin doruk noktasında Hegel ile karşılaşılır. Hegelci diyalektik yöntem rasyonalizmin kendi içinde kendini temellendirmesinin bir yöntemi olarak ortaya çıkmıştır. Hegel'in ünlü sav sözü, "Gerçek olan her şey ussal, ussal olan her şey gerçektir." deyişi, tüm bir rasyonalizm geleneğinin en özlü ifadesi olarak görülür.

Aydınlanmacılık ile birlikte akıl ve akılcılık kavramları farklı bir anlam daha kazandı. Felsefî bir vurgudan öte, feodal ve dinî müessese ve uygulamalar ile sosyal ve politik uygulamaları akıl ışığında ve aklı temel alarak eleştiren kişilere rasyonalist adı verilmeye başlandı ve bu tip eleştirel yaklaşım da rasyonalizm olarak anılmaya başlandı. Burada felsefi ilkelerin aynı zamanda toplumsal düzenlemelerde yeni bir yönelimin kurucu ilkeleri haline gelmesi söz konusudur. Bu anlamda rasyonalizm aklı kurucu ilke olarak benimseyen ve dinsel toplumsal örgütlenmelere karşı akılcı toplumsal düzenlemelerini temel alan yaklaşımları ifade eder. Kant'ın "Aydınlanma nedir?" sorusuna verdiği, "İnsanın kendi aklını kullanmasıdır." şeklindeki cevabı, aklın aydınlanmacılıkta felsefî bir ilke olduğunu gösterir. Buna göre evrensel bir dayanak noktası olan akıl, toplumsal yaşamın herkes için geçerli olabilecek akılcı bir düzenlemesini mümkün kılabilecektir.

Bourke, Vernon J. (1962), "Rationalism", p. 263 in Runes (1962).
Cassam, Quassim "3. Rationalism, Empiricism, and the A Priori" isimli makale, içinde bulunduğu eser: Boghossian, Paul ve Christopher Peacocke. New Essays on the A Priori. Oxford: Oxford University Press, 2000.
Hatfield, Gary "Rationalism" isimli makale, içinde bulunduğu eser: Encyclopedia of Enlightenment, Ed. Alan Charles Kors. Oxford University Press, 2003. 11 Eylül 2006 <http://www.oxfordreference.com/views/ENTRY.html?subview=Main&entry=t173.e592>
Lacey, A.R. (19

Alan Mathison Turing (23 Haziran 1912 – 7 Haziran 1954), İngiliz matematikçi, bilgisayar bilimci ve kriptologdur. Bilgisayar biliminin kurucusu sayılır. Geliştirmiş olduğu Turing testi ile makinelerin ve bilgisayarların düşünme yetisine sahip olup olamayacakları konusunda bir kriter öne sürmüştür.
II. Dünya Savaşı sırasında Alman şifrelerinin kırılmasında çok önemli bir rol oynadığı için savaş kahramanı sayılmıştır. Ayrıca Manchester Üniversitesi'nde çalıştığı yıllarda, Turing makinesi denilen algoritma tanımı ile modern bilgisayarların kavramsal temelini atmıştır.
Adı ayrıca Princeton'da beraber çalıştığı tez hocası Alonzo Church ile geliştirdiği Church-Turing Hipotezi ile de matematik tarihine geçmiştir. Bu tez, bir algoritmayla tarif edilebilecek tüm hesaplamaların dört işlem, projeksiyon, eklemleme ve tarama operasyonları ile tarif edilebilecek hesaplamalardan ibaret olduğunu ifade eder. Bir matematiksel teorem olmaktan ziyade matematik felsefesi hakkında çürütülememiş bir hipotezdir.
1952 yılında şantaja maruz kaldığı şikayetiyle polise başvurup eşcinsel olduğunu açıklayan Turing, eşcinsellik suçlamasından yargılanıp 1 sene boyunca kimyasal olarak hadım etme yöntemi olarak kullanılan östrojen iğnesi vurulmaya mahkûm edilmiştir. 1954 yılında potasyum siyanür zehirlenmesinden ölmüştür. Polis araştırmasında Turing'in yediği elma ile siyanür zehri alarak intihar sonucu öldüğüne karar verilmiştir. Buna rağmen, Turing'in zehirlenmesinin kendisi tarafından intihar nedeniyle olmadığı ve başkalarının bu şüpheli ölümde bir parmağı olduğu iddiası öne sürülmüştür.
Adı anısına verilen ve bilgisayar biliminin Nobel'i sayılan Turing Ödülü ile de akademik bilişim dünyasının bir parçası olmuştur.
Gelişim biyolojisi alanındaki en önemli matematiksel modellerden biri olan reaksiyon-difüzyon modeli de Turing tarafından formüle edilmiştir.

Annesi Sara, Hindistan'ın Orissa şehrinin Chatrapur kasabasında hamile kalmıştır. Babası Julius Mathison Turing, Britanya Hindistan koloni idaresinde Hindistan devlet memuru idi. Julius ve annesi Sara Alan'ı İngiltere'de dünyaya getirmek istediler ve böylece Londra'ya gelerek Alan Turing'in 23 Haziran 1912'de doğduğu (şimdi Colonnade Hotel olan) Maide Vale'de bir eve yerleştiler. John adlı bir abisi vardı. Babası Hindistan Devlet Memurluğu işine devam etmekteydi ve Turing'in çocukluk yılları boyunca ailesi iki oğlunun kalması için İngiltere Hastings'teki arkadaşlarına bırakarak Guildford, İngiltere ve Hindistan arasında seyahat etti. Turing yaşamının erken dönemlerinde deha belirtileri gösterdi ve bunları sürekli olarak sergiledi.
Ailesi onu 6 yaşında iken bir gündüz okulu olan St. Michaels'a kaydettirdi. Diğer eğitmenleri ve sonra da okulun başöğretmeni çabucak onun zekâsının farkına varmıştır. 1926'da 14 yaşındayken Dorset'te ünlü çok pahalı bir özel okul olan Sherborne Okuluna girdi. Okul sömestrinin birinci günü İngiltere'deki Genel Greve denk geldi; ancak Turing okuluna o kadar hevesliydi ki, trenlerin ülkede işlemediği o günü Southhampton'dan okula 60 milden fazla süren yolu tek başına bisikletle gitti ve yarı yolda geceyi bir otelde geçirdi.
Turing'in matematik ve bilim üzerine doğal eğilimi, Sherborne'daki eğitim tanımı daha çok klasik Antik Yunanca ve Latince üzerinde odaklanan, öğretmenlerinin saygısını kazandırmadı. Okul Müdürü ailesine şöyle yazmıştır: "Umarım iki okul arasında bilgisiz kalmaz. Eğer özel okulda kalacaksa özel okulun özel eğitimini almayı kabul etmeli; eğer sadece bir kendini bilime adamış bir bilim adamı olacaksa, vaktini bu özel okulda boşuna harcıyor."
Buna rağmen Turing sevdiği çalışmalarda göze çarpan yeteneğini göstermeye devam ediyordu, derslerinde daha türev ve entegrasyon konularını öğrenmeden bile ileri yüksek matematik konulu problemleri çözümlemeye başlamıştı. 1928'de 16 yaşına geldiğinde Albert Einstein'ın çalışmasıyla karşılaştı; onu kavramakla kalmadı; bunu Einstein'ın Newton'un hareket yasalarını tenkitlerini (bunların açıklamasını yapmayan ders kitabı metinleri kullanmadan) kendi kendine çalışarak ortaya çıkardı.
Turing okulda kendinden yaşça biraz daha büyük akademik öğrenci Christopher Morcom'la yakın arkadaşlık ve aşk ilişkisi kurdu. Morcom, çocukken veremli inek sütü içmesi dolayısıyla kaptığı tüberküloz hastalığı nedeniyle, Sherborne'daki son sömestirinin bitmesinden sadece birkaç hafta sonra öldü. Turing'in dini inancı yıkıldı ve ateist oldu. İnsan beyninin çalışması da dâhil, tüm dünya fenomenlerinin materyalistik olduğu inancını benimsedi.

Turing'in klasik eski Yunanca ve Latince çalışmalara istekli olmaması ve matematik ve bilimi daima tercih etmesi onun Cambridge, Trinity Koleji'ne bir burs kazanmasına engel oldu. İkinci tercihi olan Cambridge Kings Kolej'e gitti. 1931'den 1934'e kadar orada öğrenciydi, seçkin bir dereceyle diploma aldı ve merkezi limit teoremi üzerinde hazırladığı bir tez yazısı dolayısıyla 1935'te Kings Kolej'e akademik üye seçildi.
28 Mayıs 1936'da sunduğu Hesaplanabilir Sayılar: Karar Verme Probleminin bir Uygulaması adlı çok önemli bir makalesinde, Kurt Gödel'in 1931'de evrensel aritmetik-tabanlı biçimsel diliyle hazırladığı hesaplama ve kanıtın sınırları ispat sonuçlarını yeniden formüle ederek, onun yerine şimdi Turing makineleri diye andığımız, daha basit ve formel usullere dayanan ispatı ortaya attı. Eğer bir algoritma ile temsil edilmesi mümkün ise düşünülmesi mümkün olan her türlü matematiksel problemin böyle bir çeşit makine kullanılarak çözülebileceğini ispat etmiş oldu.
Turing makineleri günümüzün hesaplama teorilerinin ana araştırma öğesidir. Turing makineleri için Sonlanma Problemi'nin karar verilemez olduğunu göstererek Karar Verme Probleminin bir sonucu olmadığını ispatlamaya devam etti: genel anlamda, algoritmik olarak sunulan bir Turing makinesi her zaman sonlanıyor olsa bile, karar vermek mümkün değildir. Kanıtının, Alonzo Church'ün lambda hesaplama teorisine dayandırdığı Turing sonucuna eşit olan kanıttan daha sonra yayınlanmasına rağmen, Turing'in çalışması çok daha kabul edilebilir ve sezgiseldi. Teorisinin yeni bir tarafı da "Evrensel (Turing) Makinesi" kavramı idi ve bu herhangi bir diğer makinenin görevlerini yerine getirecek bir makine fikri idi. Makale ayrıca tanımlanabilen sayılar kavramını da tanıtıyordu.
Eylül 1936'dan Temmuz 1938'a kadar Princeton Üniversitesi, İleri Etüdler Enstitüsü'nde, Alonzo Church yanında hemen hemen devamlı çalışarak geçirdi. Soyut matematik çalışmaları yanında kriptoloji üzerinde de çalışmalar yaptı ve ayrıca dört aşamalı elektro-mekanik ikili çarpma makinesinin üç aşamasını tamamlayıp bitirdi. Haziran 1938'de tezini verip Princeton'dan Felsefe Doktoru unvanını kazandı. Bilimsel tezinde bir Turing makinesinin çözemeyeceği problemler araştırmasına olanak sağlayarak, kehanet makineleri ile bağlantılı Turing makineleri ile hesaplama kavramını inceledi.
İngiltere'de Cambridge'e geri dönerek, Ludwig Wittgenstein'in matematik temelleriyle ilgili derslerine katıldı. İkisi aralarında tartışmalar yapıp birbiriyle uyuşamadılar. Turing biçimciliği savunmaktaydı ve Wittgenstein ise matematiğin mevcut olan gerçekleri yeniden keşfetmek yerine onları yeni olarak icat ettiğini iddia etmekteydi. Ayrıca Hükûmet Kod ve Şifre Okulunda (GCCS) yarı-zamanlı çalışmaktaydı.

II. Dünya Savaşı sırasında Turing, Bletchley Park'ta Alman şifrelerini kırma girişimlerinde baş katılımcılardan biriydi. Savaştan önce Marian Rejewski, Jerzy Różycki ve Henryk Zygalski tarafından Polonya Şifre Bürosunda geliştirilen kriptanaliz üzerine eklemeler yaptı.
Hem Enigma makinesi hem de bu makineye eklenen (İngilizler tarafından 'Tunny' kod adı verilen teletip makinesi olan) Lorenz SZ 40/42 makinesinin şifrelerinin kırılmasına birçok anlayışla katkıda bulundu. Bir süre de, 8 Numaralı Kulübede bulunan Alman Deniz Kuvvetleri şifreli iletişimi okumadan sorumlu bölüme başkanlık yapmıştır.

Turing, Eylül 1938 itibarıyla Hükûmet Kod ve Şifre Okulu adındaki, İngiliz şifre kod kırma organizasyonunda yarı-zamanlı çalışmıştır. Alman Enigma makinesi problemi üzerinde çalışmış ve GCCS'de kıdemli kod kırıcı Dilly Knox'la işbirliği yapmıştır. 4 Eylül 1939'da, Birleşmiş Krallık'ın Almanya'ya karşı savaş ilan etmesinin ertesi günü, Turing askeri hizmet görmek için GCCS'nin savaş zamanı üssü Bletchley Park'a katıldı.

Bletchley Park'a katılışından birkaç hafta sonra, Turing Enigma'yı hızlı kırmaya yardımcı olacak elektromekanik bir makine tasarladı; bu makineye Bombe adı daha önce 1932'de Polonya tasarımlı makinelerinden geliştirilmiş olan cihaza verilen Bomba adına atıfla verildi. Matematikçi Gordon Welchman'ın önerileriyle eklemelerle, Bombe Enigma, korumalı mesaj trafiğine saldırmada en önemli ve tek tam otomatikleştirilmiş kod kırma makinesi olarak kullanıldı.
Turing ile aynı dönemde Bletchley Park'ta kriptanaliz üzerine çalışan Profesör Jack Good daha sonra Turing'i şu sözlerle onurlandırmıştır: "Turing'in en önemli katkısı, bence, kriptanalitik makine Bombe'nin tasarımıdır. Bunun esası eğitilmemiş bir kulak için çok saçma gelen bir mantık teoremine, hatta her şeyi anlayabileceğimizin muhtemel olduğuna dair çelişkili bir fikre dayanmaktaydı."
Bombe bir Enigma makinesi mesajında kullanılacak muhtemel doğru ayarlamaları (örn. çark komutları, çark ayarları vs.) araştırdı ve uygun ve makul bir şifresiz metin parçasını bulunan test için kullandı. Çarklar için, üç çarklı genel Enigma makineleri için 1019 olası durum ve 4 çarklı denizaltı Enigma makineleri için 1022 olası durum mevcuttu. Bombe elektriksel olarak tamamlanan, crib'i esas alan bir dizi mantıksal sonuç sergiledi. Bombe bir çelişki belirdiğinde tespit etti ve bir sonrakine taşıyarak düzenlemeleri eledi. Muhtemel düzenlemelerin çoğu çelişkilere sebep oluyor ve detayların araştırılması için birkaç tane bırakarak kalanı bir kenara atılıyordu. Turing'in Bombe'si ilk kez 18 Mart 1940'ta kuruldu. Savaş sonunda operasyonda iki yüzün üzerinde Bombe vardı.

Aralık 1940'ta Turing, diğer servislerin kullandığı göster geç sistemlerinden daha karmaşık olan, deniz kuvvetleri 

Albert Einstein (14 Mart 1879 - 18 Nisan 1955), en çok görelilik kuramını geliştirmesiyle tanınan Almanya doğumlu teorik fizikçi ve bilim insanı. Einstein, kuantum mekaniğine de önemli katkılarda bulundu. Özel görelilikten kaynaklanan kütle-enerji denkliği formülü E = mc2, "dünyanın en ünlü denklemi" olarak adlandırıldı. Teorik fiziğe yaptığı hizmetlerden ve özellikle fotoelektrik etki yasasını keşfetmesinden dolayı 1921'de Nobel Fizik Ödülü'nü aldı.
Alman İmparatorluğu'nda doğan Einstein, 1895 yılında İsviçre'ye taşındı ve ertesi yıl Alman vatandaşlığını bıraktı. 1897 yılında, on yedi yaşındayken Zürih'teki İsviçre Federal Politeknik Okulu'nda matematik ve fizik öğretmenliği diploma programına kaydoldu ve 1900 yılında mezun oldu. Bir yıl sonra İsviçre vatandaşlığına geçti ve ardından Bern'deki İsviçre Patent Ofisi'nde kalıcı bir pozisyon elde etti. 1905 yılında Zürih Üniversitesi'ne başarılı bir doktora tezi sundu. 1914'te Prusya Bilimler Akademisi ve Berlin Humboldt Üniversitesi'ne katılmak üzere Berlin'e taşındı ve Kaiser Wilhelm Fizik Enstitüsü'nün müdürü oldu. 1933 yılında Einstein, Amerika Birleşik Devletleri'ni ziyaret ederken Almanya'da Adolf Hitler iktidara geldi. Yahudi dostlarına yönelik Nazi zulmünden dehşete düşen Einstein, ABD'de kalmaya karar verdi ve 1940 yılında Amerikan vatandaşlığına kabul edildi. İkinci Dünya Savaşı arifesinde Başkan Franklin D. Roosevelt'e bir mektup yazarak onu potansiyel Alman nükleer silah programı konusunda uyardı ve ABD'nin de benzer araştırmalara başlamasını tavsiye etti.
1905 yılında, annus mirabilis (mucize yılı) olarak da tanımlanan çığır açan dört makale yayınladı. Bu makaleler fotoelektrik etki teorisinin ana hatlarını çizdi, Brown hareketini açıkladı, özel görelilik teorisini tanıttı ve özel teori doğruysa kütle ve enerjinin birbirine eşit olduğunu gösterdi. 1915 yılında mekanik sistemini kütleçekimi de içerecek şekilde genişleten bir genel görelilik kuramını ortaya attı. Ertesi yıl yayınladığı kozmolojik bir makale, evrenin bir bütün olarak yapısının ve evriminin modellenmesi için genel göreliliğin sonuçlarını ortaya koydu. 1917'de Einstein, spontane emisyon ve uyarılmış emisyon kavramlarını tanıtan, ikincisi lazer ve mazerin arkasındaki temel mekanizma olan ve daha sonra kuantum elektrodinamiği ve kuantum optiği gibi fizikteki gelişmeler için faydalı olacak bir bilgi hazinesi içeren bir makale yazdı. 1935'te fizikçi Nathan Rosen ile ortak bir makalede solucan deliği kavramını ortaya attı. Fizikçi Leó Szilárd ile birlikte, hareketli parçası olmayan ve girdi olarak sadece ısı kullanan bir buzdolabı icat etti.

Alman İmparatorluğu'nun Ulm kentinde, Aşkenazi Yahudi bir ailede dünyaya gelen Einstein, yaşamının ilk yıllarını Münih'te geçirdi. Lise eğitimini ve yüksek eğitimini İsviçre'de tamamladı; fakat bir üniversitede iş bulmada yaşadığı zorluklar nedeniyle bir patent ofisinde müfettiş olarak çalışmaya başladı. 1905 yılı Einstein için bir mucize yıl oldu ve o dönemde kuramları hemen benimsenmemiş olsa da ileride fizikte devrim yaratacak olan dört makale yayımladı. 1914 yılında Max Planck'ın kişisel ricası ile Almanya'ya geri döndü. 1921 yılında fotoelektrik etki üzerine çalışmaları nedeniyle Nobel Fizik Ödülü'ne layık görüldü. Nazi Partisi'nin iktidara yükselişi nedeniyle 1933'te Almanya'yı terk etti ve Amerika Birleşik Devletleri'ne yerleşti. Ömrünün geri kalanını geçirdiği New Jersey eyaletinin Princeton ilçesinde ölmüştür.
Albert Einstein, özel görelilik ve genel görelilik kuramları ile iki yüzyıldır Newton mekaniğinin hakim olduğu uzay anlayışında bir devrim yaratmıştır. Sadece matematik hesaplamalar ve denklemler ile oluşturduğu kuramları sonradan deneysel olarak defalarca doğrulanmıştır. E = mc2 denklemi ile formüle ettiği kütle-enerji eşdeğerliği yıldızların nasıl enerji oluşturduğuna açıklama getirmiş ve nükleer teknolojinin önünü açmıştır. Fotoelektrik etki ve Brown hareketine getirdiği matematiksel açıklamalar, modern fiziğe diğer katkıları arasındadır. Ömrünün büyük bir kısmını bütün kuramları birleştiren bir birleşik alan kuramı yaratmaya çalışarak geçirmiş ama bu çabaları sonuçsuz kalmıştır. Einstein kuantum mekaniğinin bazı sonuçlarına, özellikle belirsizlik ilkesine oldukça şüpheci yaklaşmış fakat bu yaklaşımlar ileride geniş kabul görmüştür.
Einstein, Nazilerin nükleer bomba geliştirmesi endişesiyle ABD başkanı Franklin D. Roosevelt'e bir mektup göndermiş, ABD'nin nükleer çalışmalara başlamasını tavsiye etmiştir. Holokost sonrası Yahudilerin kendi ülkelerine sahip olması gerektiği fikrini savunmuş, İsrail'in kuruluşuna destek vermiştir. Çeşitli söyleşilerinde Yahudilik dinine ve diğer kutsal kitaplara inanmadığını belirtmiş, sosyalizme sempati duyan bir makale yayımlamıştır. Bertrand Russell ile birlikte nükleer silahlara karşı bir manifesto da yayımlamıştır.
1999'un sonlarında 100 ileri gelen fizikçiyle gerçekleştirilen milenyum oylamasında Einstein, tüm zamanların en iyi fizikçileri arasında 1. sırayı almıştır.
Einstein, hayatı boyunca 300'den fazla bilimsel makale yayımlamıştır, ayrıca 150'den fazla bilim dışı çalışmaları da olmuştur. Başarıları ve eserleri nedeniyle Einstein sözcüğü, “dâhi” ile eş anlamlı olarak kullanılmaya başlanmıştır.

Albert Einstein 14 Mart 1879'da Almanya'nın Ulm kasabasında dünyaya geldi. 1880 yazında ailesi Münih'e taşındı. Münih'te babası Hermann Einstein ve amcası Jakob bir elektrik şirketi kurdular. Annesi Pauline Einstein yetenekli bir piyanistti. Albert iki buçuk yaşındayken kız kardeşi Maja dünyaya geldi. Okula başlamadan önce konuşma zorlukları yaşıyordu, annesi ve babası kaygılanarak onu doktora götürmüşlerdi.
Dört beş yaşlarında hasta bir şekilde yataktayken babası neşelendirmek için ona manyetik bir pusula vermişti. Pusula ibresinin hareketini o yaşta oldukça gizemli bulmuştu ve kendinde büyük bir merak uyandırmıştı.
Hermann ve Pauline Einstein Yahudi kökenli bir çiftti fakat dindar değillerdi. Yapılması gereken dini etkinliklerinden daha çok çocuklarının eğitimini düşünüyorlardı. Einstein beş yaşına geldiğinde onu evlerinin yakınlarında daha iyi eğitim verdiğini düşündükleri bir Katolik Hristiyan ilkokuluna yazdırdılar. Einstein okula başladıktan sonra okuldaki sıkı disiplinden ve ezberci anlayıştan rahatsız olmaya başlamıştı. Ama okul ile hoşnutsuzluğuna rağmen yüksek notlar alıyordu. Birinci sınıfı atlamıştı ve çoğu dönemde sınıfında birinci olmuştu.
Einstein'ın annesi Pauline çocuklarının erken yaşta müzik ile tanışmalarını istiyordu. Pauline Albert'ı keman derslerine, kız kardeşi Maja'yı ise piyano derslerine göndermişti. Albert keman derslerine altı yaşında başladı ve on dört yaşına kadar devam etti. Mozart'ın sonatlarını çok beğendi ve onları çalabilmek için tekniğini geliştirmek istedi. Sonunda iyi bir amatör kemancı olmuştu ve Mozart, Beethoven sonatları çalmaktan hoşlanıyordu.
Einstein dokuz buçuk yaşındayken Katolik ilkokulundan ayrıldı ve Luitpold Gymnasium'da eğitim görmeye başladı. Gymnasium Antik Yunanca ve Latinceye büyük önem veriyordu. Müfredatta ayrıca modern diller, coğrafya, edebiyat ve matematik de bulunuyordu. Einstein Latince ve matematikteki keskin mantığı seviyor ve bu derslerde en yüksek notları alıyordu. Gymnasium ilkokuldan çok daha sıkı bir disipline sahipti. Einstein burada otoriter öğretmenler ile sürekli çatışıyordu ve öğretmenleri Einstein'ın bağımsız, isyankar kişiliğinden hiç hoşlanmıyordu.

Einstein'ın ailesi, eski bir Yahudi geleneği olarak yoksul bir öğrenciyi evlerinde yemeğe davet ediyordu. Max Talmud isminde yoksul bir Yahudi üniversite öğrencisi her hafta bir akşam yemeğine katılıyordu. Talmud'un ziyaretleri Einstein on yaşındayken başlamıştı ve beş yıl boyunca sürmüştü. Einstein kendinden büyük bir üniversite öğrencisi ile konuşmaktan hoşlanıyordu ve Talmud kısa sürede Einstein'ın sıradan bir çocuk olmadığını sezmişti. Birlikte bilim, matematik ve felsefe konuşuyorlardı. Einstein on üç yaşındayken, Talmud Immanuel Kant'ın Saf Aklın Eleştirisi kitabını getirdi. Einstein o yaşta kitabı anlamakta hiç zorlanmamış ve okulunda sürekli Kant hakkında konuşmaya başlamıştı.
Talmud, Einstein'a sürekli çeşitli popüler bilim kitapları getiriyordu ve Einstein hepsini büyük bir heves ile inceliyordu. Bir keresinde Talmud, Öklid'in Elemanlar kitabını getirdi. Einstein kitaptaki problemler üzerinde çalışmaya başladı. Yaz bitmeden önce Einstein sadece bütün problemleri çözmek ile kalmamış, ayrıca teoremlere alternatif ispatlar da bulmuştu.
Einstein on bir yaşındayken Yahudi geleneği olarak evde din dersleri almaya başlamıştı. Einstein bu dönemde büyük bir dini istek duymaya başladı ve bütün dini gerekleri yerine getirerek dindar olmayan ailesine örnek olmak istiyordu. Şabat günü dinleniyordu, sadece Yahudiler için helal olan gıdaları yiyordu, kendi başına dini şarkılar yazmıştı. Ama Einstein'ın dini isteği uzun sürmedi. Bir yıl içerisinde okuduğu bilimsel kitapların kutsal kitaplar ile çeliştiğini gördü. Sonrasında her çeşit otoriteden kuşku duymaya başladı ve kuşkucu bir tavır geliştirdi.
1891 yazında mühendis amcası Jakob kendine bir cebir kitabı getirmişti. Einstein o yaz cebir kitabına çalışmaya karar verdi ve amcasından çözmek için problemler istedi. Einstein en zor ve karmaşık problemleri bile çözebiliyordu. O yaz, Einstein Pisagor teoreminin tekrar bir ispatını yaptı. Cebir ve geometriden sonra Einstein kalkülüse yöneldi. On altı yaşına geldiğinde kendi başına diferansiyel ve integral hesaplamaları ile analitik geometriyi öğrenmişti.
1894'te Einstein'ın babası ve amcasının şirketi 14 yılın ardından iflas etti. İki aile birlikte İtalya'ya gitmek ve şanslarını orada denemek istediler. Ailesi Albert'ın Münih'te kalıp okulunu Gymnasium'da bitirmesine karar verdi. Bu sırada Einstein on beş yaşındaydı ve liseyi bitirmesine daha üç yıl vardı. Münih'te tek başına altı ay geçirdikten sonra Einstein bunalıma girdi ve gerginleşmeye başladı. Aile doktorunu ikna ederek sinir sorunları nedeniyle kendinin ailesinin yanında bulunması gerektiğini belirten bir rapor aldı. Einstein ailesine h

Aldous Leonard Huxley (26 Temmuz 1894, Surrey – 22 Kasım 1963, Los Angeles), İngiliz yazar ve filozoftur.

İngiltere'nin Surrey bölgesindeki Godalming'de doğdu. Birçok ünlü bilim insanı ve sanatçı yetiştirmiş olan Huxley ailesinden geliyordu.
Huxley'in çocukken takma adı Canavar anlamına gelen "Ogre"nin kısaltması "Ogie" idi. Kardeşi Julian tarafından sık sık tuhaf şeyler üzerine düşünen biri olarak tasvir edilmiştir.
Eton College'da okuduğu sıralar gözlerindeki bir rahatsızlık yüzünden kör olma tehlikesiyle karşılaşınca, öğrenimine ara vermek zorunda kaldı. Sonradan Oxford Üniversitesi'ndeki Balliol College'da okudu.
Balliol'da geçirdiği yılların ardından babasına mali açıdan kendisini borçlu hissederek iş için Eton Koleji'nde Fransızca öğretmenliğine başvurmuş ve başvurusu kabul edilmişti. Öğrencileri arasında daha sonra bir başka distopik romanın yazarı olacak olan Eric Blair (George Orwell takma adını alacaktı) de yer alıyordu. Eton Koleji'nde bir yıl boyunca Fransızca öğretmenliği yaptı ve öğrencileri arasında dile hakimiyet gücüyle hatırlanmaya devam etti.
Gırtlak kanseri tedavisi görürken ölmüştür. Ölümü John F. Kennedy'nin ölümüyle aynı güne denk gelmesi nedeniyle medyada yer bulamadı.

Romanları ve denemeleriyle tanınmış olmasına karşın kısa hikâyeler, şiir, gezi yazıları, film hikâyeleri ve senaryolar ile de uğraşmıştır.

Roman ve denemelerinde sosyal norm ve idealleri, bilimin insan yaşamında yanlış kullanımını eleştirmiştir.
Distopya türünün önemli örneklerinin başında gelen en önemli eseri Cesur Yeni Dünya Londra'da 26. yüzyılda geçen distopik bir romandır. Romanda üreme teknolojisi, öjenik ve hipnopedi (uykuda öğretim) sayesinde toplum değiştirilmiş, sağlıklı, teknolojik açıdan gelişmiş, savaşlar ve yoksulluk yok edilmiş görünürken aile, kültürel çeşitlilik, sanat, edebiyat, felsefe gibi değerler ortadan kaldırılmıştır. Bu Yeni Dünya'nın tanrısı Ford'dur. Ayrıca yaygın, ayrımsız seksle ve yan etkileri en aza indirilmiş bir uyuşturucu olan soma ile toplum hazcı (hedonistik) bir topluma dönüşmüştür. Ayrıca Cesur Yeni Dünya adlı yapıtı distopya türünün önemli bir örneğidir.

Parapsikoloji ve mistik temelli felsefelerle ilgilenmiş ve bu konularda yazılar kaleme almıştır. Özellikle Türkçeye "Kadim Felsefe" adıyla tercüme edilen "Perennial Philosophy" adlı eseri Perennial Felsefeyi çeşitli çevrelerde yeniden gündeme taşımıştır.

Perennial felsefe
Kadim Felsefe (Kitap)
Mistisizm
Cesur Yeni Dünya
Distopya

Krom Sarısı, 1921, ISBN 975-6902-92-2
Cesur Yeni Dünya, 1932, ISBN 975-6902-16-7
Maymun ve Öz, 1948, ISBN 975-8607-40-5
Ses Sese Karşı, ISBN 975-470-176-8
Algı Kapıları, 1954, ISBN 975-533-105-0
Cennet ve Cehennem, 1956, ISBN 975-533-105-0
Ada, 1962, ISBN 975-539-267-X
Mona Lisa Tebessümü, ISBN 975-07-0552-1
Cesur Yeni Dünyayı Ziyaret, 1958, ISBN 975-6902-31-0
Denemeler
Edebiyat ve Bilim
Ekoloji Politikası
Kalıcı Felsefe, 1946, ISBN 975-574-151-8

Eyeless in Gaza (1971), James Cellan Jones tarafından yönetilen ve Eyeless in Gazaadlı romanına dayalı TV filmi.
The Devils (1971), The Devils of Loudun romanına dayalı Ken Russell tarafından yönetilen bir film
Effetti speciali (1978), Gianni Amelio yönetimindeki televiyon filmi.
Il piccolo Archimede (1979),Gianni Amelio, yönetiminde yazarın "Young Archimedes" adlı kısa hikâyesi üzerine kurulu TV filmi.
Brave New World (1980), Burt Brinckerhoff yönetimindeki TV filmi.
The Holy Family (1994), Ulrich Weis yönetiminde "The Claxtons" adlı kısa hikâyesi üzerine kurulu kısa film.
Brave New World (1998),Leslie Libman veLarry Williams yönetimindeki TV filmi.
Stardust (2002) Roque Azcuaga tarafından yönetilen kısa film.
Brave New World (2010), Leonard Menchiari tarafından aynı adlı romanınına dayalı mini dizi serisi.
Brave New World (2014), Cesur Yeni Dünya romanı üzerine kurulu film Nathan Hyde tarafından yönetildi.
The Alien (2017), "The Alien" şiiri üzerine kurulu kısa film William le Bras ve Gabriel Richard tarafından yönetildi.
Brave New World (2020), Cesur Yeni Dünya romanına dayalı dizi David Wiener tarafından üretildi.
Die Teufel von Loudun (2022),The Devils of Loudun romanı üzerine kurulu film Christoph Engel tarafından yönetildi.

Alexander Bain (11 Haziran 1818 - 18 Eylül 1903), İngiliz empirizm ekolüne mensup İskoç filozof, eğitimci ve bilim adamı. Psikoloji, dil bilimi, mantık, ahlak felsefesi ve eğitim reformu alanlarında önde gelen ve yenilikçi bir figürdür. İlk psikoloji ve analitik felsefe dergisi Mind'ın kurucusu olan Bain, bilimsel yöntemin psikolojiye uygulanmasında önde gelen isimdir. Aberdeen Üniversitesinde mantık, ahlak felsefesi ve İngiliz edebiyatı profesörlükleri yapmıştır.

Alexander Bain, Aberdeen'de dokumacılık yapan bir gazi olan George Bain ve Margaret Paul'ün çocuğu olarak dünyaya geldi. On bir yaşında dokumacı olarak çalışmak için okulu bıraktı. Fakat yine de Aberdeen Halk Kütüphanesi'nde birtakım derslere katıldı.
1836'da Marischal College'a girdi ve burada Matematik Profesörü John Cruickshank, Kimya Profesörü Thomas Clark ve Doğa Felsefesi Profesörü William Knight'tan dersler aldı. Lisans eğitiminin sonlarına doğru Eylül 1840'ta  "Electrotype and Daguerreotype" başlıklı ilk makalesini Westminster Review'da yayımladı. Bu, John Stuart Mill ile ömür boyu sürecek dostluğunun da başlangıç noktasıydı. Bain'in çalışmaları bilhassa zihin felsefesi, matematik ve fizik dallarında öne çıktı ve yüksek onur derecesi ile mezun oldu.
Bain, 1841'de, sağlık sorunları nedeniyle üniversitedeki görevlerini yerine getiremeyen Ahlak Felsefesi Profesörü Dr. Glennie'nin koltuğunu devraldı. Westminster için yazmaya devam ettiği bu dönemde, bu görevi art arda üç dönem sürdürdü ve ayrıca John Stuart Mill'e System of Logic'in (1842) el yazmasının tashihinde yardım etti. 1843'te kitabın ilk incelemesini Westminster'da yayımladı.

Bain, 1845'te Glasgow'daki Anderson's Üniversitesine matematik ve doğa felsefesi profesörü olarak atandı. Bir yıl sonra, kendisine daha geniş bir alan açmak için görevinden istifa etti ve kendini yazmaya verdi. 1848'de Sir Edwin Chadwick'in başında olduğu Sağlık ve Sosyal Bakım Daire Başkanlığındaki bir pozisyon için Londra'ya taşındı. Burada, sosyal reform faaliyetlerinde bulundu ve George Grote ve John Stuart Mill'in de aralarında bulunduğu entelektüel çevrenin önde gelen simalarından biri hâline geldi. 1855'te ilk önemli eseri The Senses and the Intellect'i, ardından 1859'da The Emotions and the Will'i yayımladı. Bu incelemeler, ona bağımsız düşünürler arasında önemli bir konum kazandırdı. Bain, ayrıca Londra Üniversitesinde 1857'den 1862'ye ve 1864'ten 1869'a kadar mantık ve ahlak felsefesi derslerinde sınav ve ödev denetçiliği yaptı.
1860'da, İskoç Üniversiteleri Komisyonu tarafından King's College, Aberdeen ve Marischal College'ın birleştirilmesi ile yeni kurulan Aberdeen Üniversitesine Mantık ve İngiliz Edebiyatı Bölümlerinin kurucu başkanı olarak atandı.

1858 yılına kadar Aberdeen'de ne mantık ne de İngilizce yeterli ilgiyi görmüştü. Bunun üzerine Bain, kendini bu durumu değiştirmeye adadı. Eğitim standarını yalnızca İskoçya'nın kuzeyinde artırmakla yetinmedi, Aberdeen Üniversitesinde bir felsefe okulu kurdu ve Birleşik Krallık'ta gramer ve kompozisyon öğretimini yaygınlaştırmayı başardı. Çabaları ilk olarak ders kitaplarının hazırlanmasına yönelikti: Higher English Grammar ve An English Grammar, 1863'te yayımlandı. Bunları, 1866'da Manual of Rhetoric, 1872'de A First English Grammar ve 1874'te Companion to the Higher Grammar takip etti. Bu kitaplar, oldukça geniş kapsamlıydı ve hazırlanırken kullanılan özgün görüş ve yöntemler yaygın şekilde kabul görmüştü.

Bain'in hâlihazırda yayımlanmış felsefi yazıları, özellikle The Senses and the Intellect ve On the Study of Character: Including an Estimate of Phrenology gibi eserler, derslerde okutulmayacak kadar hacimliydi. Bu yüzden, 1868'de, ağırlıklı olarak doktrinlerinin yeniden ifade edildiği, yeni örneklemelerin yer aldığı ve daha birçok ilavenin yapıldığı, incelemelerinin muhtasar şeklini ihtiva eden Manual of Mental and Moral Science'ı yayımladı. Bunu, 1870'te neşrettiği Logic takip etti. Bu kitap, daha çok öğrencilerin kullanımına yönelik tasarlanmış bir çalışmaydı. John Stuart Mill'in görüşlerini esas alan bu çalışma, nedensellik ile bağlantılı olarak enerjinin korunumu prensibini ele alması, mantık ilkelerinin çeşitli bilimlere ayrıntılı olarak uygulanması, tüm bilimlerin sınıflandırılması gibi birçok noktada ondan farklıydı. Daha sonra, 1872'de Mind and Body'yi ve 1879'da Education as a Science'ı yayımladı. Bain, Higher English Grammar'dan bu yana tüm bu eserleri, Aberdeen Üniversitesinde profesörlük yaptığı yirmi yıl boyunca yazmıştır. Ayrıca felsefe dergisi Mind'ı kurmuş; burada birçok makale kaleme almış, tartışmalarda bulunmuş ve derginin editörlüğünü yapan George Croom Robertson rahatsızlanıp yerini George Stout'a bırakana kadar derginin tüm masraflarını üstlenmiştir.

Bir mantıkçı ve dil bilimci olarak gramer ve retorikteki etkisi önemli olmasına rağmen, asıl şöhreti psikoloji alanındaki çalışmalarına dayanmaktadır. Bain, Alman Fizyolog ve Karşılaştırmalı Anatomist Johannes Peter Müller ile birlikte, 19. yüzyılda İngiltere'de fizyolojiyi zihinsel durumların aydınlatılmasında kapsamlı bir şekilde uygulayan ilk kişiydi. İradeyi ele alırken, fizyolojik açıklamaları metafizik açıklamalara tercih ederek, bilinçten bağımsız bir irade biçiminin kişinin uzuvlarında bulunduğunun kanıtı olarak reflekslere işaret etti. Zihindel durumların fizyolojik bağıntılarını şemalandırmaya çalıştı ancak herhangi bir materyalist varsayımda bulunmaktan kaçındı. Bilimsel sınıflandırma yöntemini psişik fenomenlere uygulama fikri; değeri, metodik açıklama ve örnekleme gücüyle artan eserine bilimsel bir nitelik kazandırmıştır. Onun psikolojinin metafizikten arındırılması talebi de bu doğrultudadır ve şüphesiz ki psikoloji, şimdilerde bağımsız bir pozitif bilim olarak edindiği konumu, büyük ölçüde Alexander Bain'e  borçludur. O, David Hume ve Auguste Comte'un etkisindeki psikoloji ilmini, bilimsel yöntemin uygulanması yoluyla daha farklı bir bilim disiplini olarak yeniden kurmuştur.
Bain, fizyolojik ve psikolojik süreçlerin birbiriyle bağlantılı olduğunu ve geleneksel psikolojinin bu ilişki ile açıklanabileceğini iddia etti. Bunlara ek olarak tüm bilgilerin ve zihinsel süreçlerin, spontane düşüncelere ve tefekküre değil, gerçek fiziksel duyumlara dayanması gerektiğini öne sürdü; zihin ile beden arasındaki bağlantıyı tanımlamaya ve zihinsel ve davranışsal fenomenler arasındaki korelasyonları keşfetmeye çalıştı.
William James, çalışmalarını psikolojinin ilk döneminin "son sözü" olarak adlandırsa da gerçekte o, yeninin öncüsüydü. Müteakip psikofiziksel araştırmaların hepsi, onun çalışmalarının ruhuna "uygundu." James, psikolojik araştırmalarda sürekli olarak içe bakış yöntemini savunmasına rağmen, sosyal psikoloji, karşılaştırmalı psikoloji ve gelişim psikolojisinin kendisine yapılabileceği katkıları takdir eden ilk kişilerden biriydi. Bain, aktif hareket ve uğraşı deneyimlerimizin önemini vurguladı. Öne sürdüğü merkezî inervasyon duyusu teorisi artık rağbet görmese de sonraki psikologlar için bir öneri olarak değeri büyüktür. Bain'in inancın eylem için bir hazırlıktan ibaret olduğu düşüncesi, hem pragmatizm hem de işlevselcilik tarafından değerli bulunmaktadır.

Bain'in 1904'te yayımlanan otobiyografisi, çalışmalarının tam bir listesini ve Aberdeen Üniversitesinden Profesör W. L. Davidson'ın kaleminden kendisinin son on üç yılının anlatımını ihtiva eder. Diğer çalışmaları arasında William Paley'in Moral Philosphy'sinin notlandırılmış bir edisyonu, Education as a Science (1879), (Mind'daki yazılarının toplu basımı olan) Dissertations on Leading Philosophical Topics (1903) yer alır. John Stuart Mill ve George Grote ile birlikte James Mill'in Analysis of the Phenomena of the Human Mind (1869) adlı eserinin editörlüğünü yaptı, Grote'un Aristotle and Minor Works eserinin tashihinde yardımcı oldu ve G. Croom Robertson'ın Philosophical Remains adlı eserine bir inceleme yazısı kaleme aldı.

Bain, sosyal adalet ve kalkınma ile yakından ilgilendi ve sıklıkla dönemin siyasi ve sosyal hareketlerinde aktif  rol oynadı. Mantık Kürsüsünden emekli olduktan sonra, üç yılı aşan her bir görev süresi boyunca iki kez Aberdeen Üniversitesinin Lord Rektörü seçildi. Özellikle bilimlerin öğretiminde sıkı bir reformu savunuyor ve modern dillerin müfredatta yer alması yönündeki talepleri destekliyordu. Ayrıca öğrenci haklarının da gayretli bir savunucusuydu.
Profesör Bain, uzun yıllar Aberdeen Halk Kütüphanesi Komitesinin yanı sıra Aberdeen Üniversitesi Yönetim Kurulunun da bir üyesiydi. Bunun dışında, Aberdeen'deki enstitülerde dersler verdi; bu enstitüler için makaleler yazdı ve komite sekreteri olarak görev yaptı.
İskoçya'daki eğitime ve sosyal reforma olan hizmetleri, 1871'de Edinburgh Üniversitesi tarafından fahri hukuk doktoru derecesiyle taltif edildi. Mermer bir büstü Aberdeen Halk Kütüphanesi'nde ve portresi Marischal College'da asılıdır.

Bain, Aberdeen Üniversitesindeki kürsüsünden ve profesörlükten emekli olunca yerine, en parlak öğrencilerinden biri olan William Minto geçti. Ancak yine de Bain'in felsefeye olan ilgisi ve önceki yıllarda belirlediği çalışma planını tamamlama arzusu her zamanki canlılığını korudu. Bu doğrultuda, 1882'de çıkardığı James Mill: A Biography'ye, John Stuart Mill: A Criticism, with Personal Recollections eşlik etti. Akabinde çoğu daha önce yayımlanmış makale ve bildirilerden oluşan Practical Essays yayımlandı. Bunu, Rhetoric'in yeni baskısı ve öğretmenler için retorik prensiplerinin üslup eleştirisinde kullanımının uygulamalı olarak gösterildiği On Teaching English izledi. 1894'te psikoloji üzerine son görüşlerini içeren The Senses and the Intellect'in gözden geçirilmiş bir baskısını yayımladı. Ayrıca bu yıl, Mind dergisine son kez makale gönderdi. Son yıllarını, Aberdeen'de mahremiyet içinde geçirdi ve 18 Eylül 1903'te öldü. İki kez evlenen Bain'in çocuğu yoktu. Son arzuzu, "mezarına hiçbir taş konmamasıydı; kitapları, onun anıtı olacaktı."
Aberdeen Üniversitesi Felsefe Bölümü, 1883'te Bain Madalyası ödülünü vermeye başladı. Ödül, her yıl bölümü birincilikle biti

Alfred North Whitehead, (15 Şubat 1861 – 30 Aralık 1947) İngiliz bir matematikçi ve filozoftur. Mantıksal pozitivizm olarak bilinen felsefi akımın ve Viyana Çevresi olarak adlandırılan filozoflar grubunun içinde yer alan önemli isimlerden birdir. Ramsgate, Kent, Birleşik Krallık'ta doğdu, Cambridge, Massachusetts, ABD'de öldü. 1880–1910 arasında matematik üzerinde çalıştı. 1910–24 arasında fizik, bilim felsefesi, eğitim pratik ve teoriği üzerine çalışmalarda bulundu. 1924–47 arasında daha önce hiç düşünmediği bir dalda Harvard Üniversitesi'nde felsefe profesörü oldu, metafizik hakkında yazdı. Bertrand Russell'la beraber Principia Mathematica kitabını yazdı. Tanrı'yı İbrahimi dinlerden daha farklı bir şekilde anladığı iddia edilse de, eserlerinde semavi dinlerden esintiler mevcuttur.

Panteizm
Panenteizm

Alfred Reginald Radcliffe-Brown (17 Haziran 1881, Birmingham - 24 Ekim 1955, Londra) İngiliz sosyal antropolog. Yapısal işlevselci teoriyi geliştirdi. İlkel medeniyetlerin sosyal yapısına ilişkin temel kavramları tarif eden bir çerçeve çizdi.

Radcliffe-Brown, Sparkbrook'da doğdu (Birmingham, İngiltere). Trinity College, Cambridge de öğrenim gördükten sonra, Andaman Adaları'na seyahat etti. (1906-1908) ve Batı Avustralya (1910-1912)'da oradaki topluluklar üzerinde saha çalışmalarında bulundu. Son kitapları olan "Andaman adalılar" (1922) ve "Avustralya kabilelerinde sosyal organizasyon" (1930) adlı eserleri buralardaki çalışmalardan oluşturdu.
1916'da Tonga'da eğitim direktörü oldu ve 1920'de sosyal antropoloji alanında "the school of American Life" kurumunda profesör olmak için Cape Town'a taşındı. Daha sonra Sidney, Chicago ve Oxford'daki üniversitelerde profesör olarak çalıştı. Onun en ünlü öğrencisi Chicago Üniversitesi'ndeki Fred Eggan idi.
Oxford'da sosyal ve kültürel antropoloji enstitüsü'nü kurduğunda, Rodney Needham'a göre onun savaş yıllarında enstitüden ayrı kalışı, Oxford antropolojisi üzerindeki büyük etkisini yaklaşım ve kuram anlamında zayıflattı.
Daha sonra ise üniversite atamaları Cape Town Üniversitesi'ne (1920-25), Sidney Üniversitesi'ne (1925-31) ve Chicago Üniversitesi'ne (1931-37) oldu.

O, Bronislaw Malinowski'nin romantik bir klasik versiyonu olarak görüldü. Radcliffe-Brown Britanya antropolojisine Fransız sosyolojisini (asıl olarak da Emile Durkheim) getirdi. Etnografya çerçevesi için sıkı bir kavram dizini inşa etti.
Büyük oranda Emile Durkheim'ın çalışmalarından etkilendi. Toplumsal yapı ile ilgili belirli genellemelere ve ilkel toplumlara ilişkin çalışmalara katkı sağladı. Örneğin bir toplumun küresel sosyal düzeni sürdürebilmesinin anahtarı olarak bir vücudun organları gibi olan kurumları gördü ve toplumsal işlevin sınanmasında geleneklerin toplumsal sabitliğin sürdürülmesi ve bundaki rolü üzerine çalıştı.

Radcliffe-Brown çoğunlukla işlevselcilik ile anılmıştır ve bazıları tarafından da yapısal işlevselciliğin kurucusu olarak düşünülmektedir. Yine de Radcliffe-Brown bir işlevselci olduğunu şiddetle reddetmektedir ve kendi fonksiyon fikirlerini, savunucu işlevselciliği başlatan Malinowski'ninkinden dikkatlice ayırmaktadır. Malinowski'nin işlevselciliği sosyal uygulamaların, temel biyolojik ihtiyaçları karşılama yetenekleriyle direkt olarak açıklanabileceğini iddia ederken Radcliffe-Brown bunun temel alınmasını reddeder. Alfred North Whitehead'in felsefesinden etkilenmek yerine, antropolojinin temel birimlerinin, insan yaşamının ve etkileşiminin süreçleri olduğunu öne sürmektedir. Çünkü tüm bunlar daimi akış hallerinde ifade edilebilirken, durağanlığın meydana çıktığı durumlarda açıklama ne olacaktır. Radcliffe-Brown bunu sorduğunda sosyal uygulamaların bazı örneklerinin kendilerini tekrarlayabilmekte ve sabitleştikleri görülebilmekteydi. Bu durumu şöyle sebeplendirmiştir; diğer uygulamaların birbirleriyle olan çatışmalarının en aza inmesi gerekir ve bazı durumlarda uygulamaların gelişmesi için birbirlerini desteklemeleri gerekebilir; bu kavrama biyoloji teriminden türeterek coadaptasyon adını vermiştir. İşlevsel çözümleme durağanlığı, uygulamaların durağanlığı desteklemek adına nasıl birbirleriyle uyum sağladığını araştırarak açıklamaya çalışır; bir uygulamanın işlevi onun tüm sosyal yapıyı, sosyal yapı sabit bir yapıya kavuşana kadar desteklemedeki rolüdür. (Radcliffe-Brown 1957). Bu daha sonraları Carl Hempel ve diğerleri tarafından çürütülen 'işlevsel açıklama'dan farklıdır. Aynı zamanda Radcliffe-Brown'un sürekli eleştirdiği Malinowski'nin fonksiyon kavramından da açıkça farklıdır.

Lévi-Strauss (1958) sosyal yapı ve onu meydana getiren sosyal ilişkilerin sosyal yaşamı modellemede kullanılan teorik yapılar olduğunu iddia ederken Radcliffe-Brown buna yalnızca kısmi olarak katıldı. Sosyal ilişkilerin gerçek ve direkt olarak gözlemlenebilir olduğunu fakat sosyal yapının bilim adamları tarafından sosyal ilişkileri gözlemlemeye bağlı olarak tespit edilebilen bir teorik yapı olduğunu tartışmaya açmıştır (1957).
Levi-Strauss ile sosyal yapıları ve aralarındaki resmi ilişkileri belirlemeyi amaçlayan sosyal antropolojinin ana amacı kavramını paylaşır ve bunu yapmak için nitel ve soyut matematik yöntemlerini kullanır. Buna ithafen Radcliffe-Brown sosyal ağ çözümlemesinin babalarından biri olarak kabul edilmektedir.
Sosyal yapılar arasındaki soyut ilişkileri belirlemeye ek olarak, Radcliffe-Brown belli bir dönem boyunca verilen sosyal birimlerin ilişkilerinin toplamını veren 'toplam sosyal yapı' kavramının önemine de parmak bastı. Sosyal uygulamaların 'işlevler'inin tanımlarının bu toplam sosyal yapı ile ilişkili olduğu varsayılmıştır.

Kabile toplumları hakkındaki çalışmaların genel görüşü; tüm toplumlar tek bir çizgisel yol (evrimcilik)izlerler, böylece 'ilkel' toplumlar bu yol izlenerek daha önceki evrelere bakılarak anlaşılabilir, tersine 'modern' toplumlar da daha önceki formların izlerini taşımaktadırlar. Diğer bir görüş de sosyal uygulamaların yalnızca tek defaya mahsus olacak şekilde gelişim eğiliminde olduklarıdır, böylece toplumlar arasındaki genellemeler ve farklar, toplumlar arasındaki etkileşimin tarihsel yapılanması yardımıyla açıklanabilmektedir (Yayılma). Bu iki görüşe göre, kabile toplumları ve modern toplumlar arasındaki farkı açıklamanın doğru yolu tarihsel yapılandırmadır.
Radcliffe-Brown her iki görüşü de tarihsel yapılandırmanın ölçülüp ispatlanamayacak olmasından dolayı reddetmiştir. Bunlar yerine toplumlar arasındaki düzeni bulmada karşılaştırmalı metot kullanımını önerdi ve böylece sosyal hayatın bilgisinin bilimsel olarak gelişimi sağlanacaktı.
Son olarak Radcliffe-Brown 'toplumun doğal bilimi'ni ortaya attı. Kültürel antropolojinin psikolojiden ayrılan fakat onunla çatışma içinde olmayan bağımsız bir rolü olduğunu iddia etmiştir. Çünkü psikoloji bireysel zihin süreçlerinin çalışmasıyken, sosyal antropoloji insanlar arasındaki etkileşimleri konu alan çalışmalardır (sosyal ilişkiler). Bu yüzden psikoloji ve sosyal antropoloji arasında prensipli Ontoloji ayrımı savundu aynı şekilde fizik ve biyoloji için de prensipli ayrımı uygulamaya çalıştı. Bundan başka savunduğu diğer bir görüş; dilbilimlerini dışarıda bırakarak sosyal bilimsel disiplinlerin ortaya çıkması rastgeledir, doğmaları için herhangi bir kurallar bütününe sahip olmaları gerekmez; toplum bilgimiz yeterli olduğu takdirde sosyal yapının ayrık kısımları etrafında toplanmış antropolojinin alt disiplinlerini şekillendirmek mümkün olacaktır. Fakat geniş bir bilimsel bilgiye sahip olunmadığı takdirde, bu sınırların nerede çizileceğini bulmak imkânsızdır.

Radcliffe-Brown, Andaman Adaları'nda, Avustralya'da ve diğer yerlerde yoğun saha çalışmaları yürüttü. Bu araştırmalarının temelinde akrabalık üzerine fikirleriyle ve Claude Lévi-Strauss'un akrabalık kuramı eleştirisiyle antropolojiye yoğun katkılarda bulundu.

Radcliffe-Brown çalışmalarında toplumlardaki tarihsel değişmelerin etkilerini görmede başarısız olduğu konusunda ve özellikle kolonyalizm ile ilgili getirdiği değişikliklerle eleştiri aldı. Fakat artık günümüzde Radcliffe-Brown, Malinowski ile birlikte modern antropolojinin babası olarak değerlendirilmektedir.

Radcliffe-Brown'a ait kitap ve makaleler.

1922, Andaman Adası.
1931, Avustralya Kabilelerinde Sosyal Organizasyon.
1940, Şaka ilişkileri üzerine: Afrika: Uluslararası Afrika Enstitüsü Dergisi, Cilt 13, No. 3 (Haziran 1940), pp. 195–210 doi:10.2307/1156093
1952, İlkel Toplumlarda Yapı ve İşlev: ölümü sonrası
1957, Toplumun Tabii Bilimi: 1937'de Şikago Üniversitesi'ndeki ders notlarının öğrencileri tarafından ölümü ardından yayınlanması ile oluşturulan kitap.

Lévi-Strauss, C. Anthropologie structurale (1958, Structural Anthropology, trans. Claire Jacobson and Brooke Grundfest Schoepf, 1963)
Radcliffe-Brown, A.R., (1957) A Natural Science of Society

Algoritma analizi veya diğer adıyla algoritma çözümlemesi, bilgisayar biliminde bir algoritmayı çalıştırabilmek için gereken kaynakların (zaman, yer gibi) miktarının tespitidir. Algoritmaların çoğunluğu, rastgele seçilmiş uzunluktaki girdiler ile çalışmak için tasarlanmıştır. Genellikle, bir algoritmanın verimlilik veya çalışma zamanı, adımların sayısı (zaman karmaşıklığı) veya depolama yerleri (alan karmaşıklığı)'nin girdi uzunluğuyla ilişkili olan işlev olarak ifade edilir.
Algoritma çözümlemesi, verilmiş olan hesaplamalı bir bilinmezi çözen herhangi bir algoritma aracılığıyla gereksinim duyulan kaynaklar için kuramsal tahminleri sağlayan hesaplamalı karmaşıklık kuramının önemli bir parçasıdır. O, verimli algoritmaları bulabilmek veya kıyaslayabilmek için bir anlayış geliştirmemizi sağlar.
Algoritmaların kuramsal çözümlemesinde, sonuşmazsal (asimptotik) anlamda onların karmaşıklığını tahmin etmektir, yani büyük miktarda ve rastsal olan girdiler için karmaşıklık işlevini tahmin etmektir. Büyük O gösterimi, Büyük omega gösterimi ve Büyük theta gösterimi, sonuşmazsaldaki sonları belirtmek için kullanılır. Mesela, ikili arama, aranmakta olan bir listenin uzunluğunun logaritmasına oranlı olan adım sayısında veya O(Log(n))'de veya konuşma diliyle "logaritmik zaman"da çalıştırmak için söylenilir. Genellikle sonuşmazsal tahminler kullanılır, çünkü aynı algoritmanın farklı gerçekleştirmeleri, verimlik açısından diğer algoritmalara kıyasla farklı olabilir. Bunlara rağmen verilen bir algoritmanın herhangi iki "akla yatkın" gerçekleştirmesinin verimliliği, saklı sabit adı verilen bir çarpımsal sabit unsuru aracılığıyla ilişkilidir.
Verimliliği kesin olan yani sonuşmazsal olmayan ölçümler, bazen hesaplanılmış olur, ancak genellikle hesaplama taslamı (modeli) kullanılarak çağrılan algoritmanın belirli gerçeklemesini dikkate alan belirli varsayımlara gereksinim duyarlar. Bir hesaplama taslamı, soyut bilgisayar açısından tanımlanılabilinir. Mesela, Turing makinesi, ve/veya birim zamanda yürütülen belirli işlemlerin olduğu esaslar tarafından. Örnek için, n adet elemanı olan ikili aramayı uyguladığımız sıralanmış dizi ve birim zamanda yapılmış olan dizideki elemanların her birine uğranmasını garanti edersek, o zaman en fazla log2 n + 1 zaman birimi, bir cevabın döndürülmesi için yeterlidir.

Algı, psikoloji ve bilişsel bilimlerde duyusal bilginin alınması, yorumlanması, seçilmesi ve düzenlenmesi anlamına gelir. Algı, duyu organlarının fiziksel uyarılmasıyla oluşan sinir sistemindeki sinyallerden oluşur. Örneğin, görme gözün retinasına düşen ışıkla, işitme kulağa gelen ses ile oluşur. Algı bu sinyallerin sadece pasif bir şekilde alınması değildir. Öğrenme, dikkat, hafıza ve beklenti ile şekillenebilir. Algı, bu "yukarıdan aşağıya etkileri" kapsadığı gibi duyusal girdinin "aşağıdan yukarıya" işlenmesini de içerir. "Aşağıdan yukarıya işlemler", basitçe, düşük seviye bilgi kullanılarak daha yüksek seviyede bilginin (örneğin şekiller ile nesne tanımada) oluşturulmasıdır. Yukarıdan aşağıya işlemler ile kastedilen, kişinin kavram ve beklentilerinin algıyı etkilemesidir. Algılama, sinir sisteminin kompleks işlemlerine dayanır, ancak bilinçsel farkındalığın dışında gerçekleştiği için çoğu zaman kişilere zahmetsizce gerçekleşir gibi gelir.
Deneysel psikolojinin, 19. yüzyılın sonlarına doğru yükselişinden beri psikolojinin algı anlayışı çeşitli teknikleri birleştirerek ilerledi. Psikofizik, fiziksel nitelikleri değişen girdinin algı üzerine etkisini ölçerken, Duyusal nörobilim algının arka planındaki beyin mekanizmalarını inceler. Algı sistemleri (işledikleri bilgi açısından) hesaplamalı olarak da incelenebilir. Felsefe, algı ile ilgili olarak; ses, koku gibi duyusal niteliklerin ne dereceye kadar algılayanın zihni yerine nesnel gerçeklikte var olduklarını inceler.
Duyular geleneksel olarak pasif alıcılar olarak düşünülmesine rağmen, yanılsama ve illüzyon üzerine çalışmalar beynin algısal sistemlerinin aktif ve bilinç düzeyine çıkmadan girdilerinden duyu oluşturmaya çalıştıklarını gösterdi. Algının ne derece aktif bir hipotez test sürecinde kullanılabilir olduğu veya gerçekçi duyusal bilginin elde edilebilmesinin bu süreci gereksiz kılıp kılmayacağı tartışma konusudur.
Beynin algısal sistemleri, insanların çevrelerindeki dünyayı, duyusal bilgileri eksik ya da değişken olsa bile, kararlı görmesini sağlıyor. İnsan ve hayvan beyinleri farklı bölgeleri farklı duyu bilgilerini işleyecek şekilde kısımlı bir yapıya sahiptir. Bu kısımlardan bazıları duyusal harita şeklini alır. Bu farklı kısımlar birbirleriyle bağlantılıdır ve birbirlerinden etkilenir. Örneğin, tatma duyusu kokudan güçlü bir şekilde etkilenir.

Algı çalışmasının yöntemleri, David Hume, John Locke, George Berkeley'de veya tüm bilim ve bilginin temeli olarak Maurice Merleau-Ponty'nin algıyı kabullenmesi gibi deneysel epistemoloji ve mantık felsefesi çerçevesindeki psikolojik yaklaşımlar içerisinde gerekli biyolojik yaklaşımlardan psikolojik yaklaşımlara kadar farklılık gösterir.
Kolaylıkla duyum ile karıştırılabilmektedir. Ayrımı belirleyen temel etken duyumda bir yorumlama, anlama söz konusu 'olmamasıdır'.
Örnek: Yolun karşısından gelen arkadaşımız bize doğru yürümektedir ve açıkça bize doğru yürürken bize doğru bakmaktadır. Ancak yanımızdan hiç oralı olmayıp geçer giderse problem duyum algı farkına işaret ediyor olabilir. Yani bizim görüntümüz onun gözüne, retinasına yansımıştır. Biyolojik yapısı içerisinde göz bu görüntüyü beyne ulaştırmıştır. Fakat beyin burada yapması gereken duyusal bilginin alınmasından sonra, seçilme, düzenleme ve yorumlama aşamalarını gerçekleştirmemiştir. Bu halk arasındaki tabirle bakmak ve görmek arasındaki fark gibi de düşünülebilir.
Psikolog Jerome Bruner bir algı modeli geliştirmiştir. Bruner'e göre insanlar kanaat oluşturmak için aşağıdaki süreçlerden geçerler:

Tanıdık olmayan bir hedef ile karşılaştığımızda farklı bilgisel ipuçlarına açık olur ve hedef hakkında daha çok bilgiye sahip olma isteğinde oluruz.
İkinci aşamada hedef hakkında daha çok bilgi toplamaya çalışırız, ardından hedefi kategorize etmek için kimi benzer ipuçlarıyla karşılaşırız.
Bu aşamada ipuçları daha az etkiye açık ve seçici olur. Hedefin kategorisini doğrulamak için daha çok ipucu aramaya çalışırız. Ayrıca ilk algılarımıza uymayan ipuçlarını görmezden gelir, hatta saptırırız. Algımız daha seçici olur ve hedefin daha istikrarlı bir resmini çizeriz.
Alan Saks ve Gary Johns'a göre, algının 3 bileşeni vardır.

Algılayan, bir şeylerin farkına varan ve bir nihai anlamaya erişen kişidir. 3 etken bu algılamayı etkiyebilir; deneyim, güdüsel durum ve duygusal durum. Farklı güdüsel ve duygusal durumlarda algılayıcı bir şeyi farklı şekilde algılayabilir. Ayrıca farklı durumlarda algılayıcı "görmek istediğini görme" eğiliminde olduğunda "algı savunması" oluşturabilir.
Hedef, bu algılanan veya yargılanandır. Hedef hakkında bilgi eksikliği veya belirsizliği daha çok anlam çıkarma ihtiyacına sebep olur.
Durumun algılamada büyük bir etkisi vardır, çünkü farklı durumlar hedef hakkında ek bilgi isteyebilir.

Psikolojinin konusu olan insan ve hayvanda algı, duyulara bağlıdır. Klasik beş duyu; görme, duyma, koku alma, tat alma ve dokunmadır. Bunların dışında; beden bilinci, denge, sıcaklık ve acı gibi duyular da vardır.

Algı felsefesi, algısal deneyimin doğası ve algısal verilerin durumuyla, özellikle de dünya hakkındaki inançlar veya dünya hakkındaki bilgilerle nasıl ilişkili olduklarıyla ilgilidir. Herhangi bir açık algı açıklaması, çeşitli ontolojik veya metafizik görüşlerden birine bağlılığı gerektirir. Filozoflar, nesnelerin algılarının ve bunlarla ilgili bilgi veya inançların bireyin zihninin yönleri olduğunu varsayan içselci açıklamaları ve bunların bireyin dışındaki dünyanın gerçek yönlerini oluşturduklarını belirten dışsalcı açıklamaları birbirinden ayırır.  Son zamanlardaki felsefi çalışmalar, tek görme paradigmasının ötesine geçerek (örneğin, koku almanın benzersizliğini araştırarak) algının felsefi özelliklerini genişletmiştir.

Algı içsel ve dışsal olarak kategorize edilir.

İç algı (propriosepsiyon) bize bedenlerimizde neler olup bittiğini söyler; uzuvlarımız nerede, oturuyor muyuz, ayakta mıyız, depresyonda mıyız, aç mıyız, yorgun muyuz vb.
Dış veya duyusal algı (dış algılama), beden dışındaki dünya hakkında bilgi verir. Görme, işitme, dokunma, koku alma ve tat alma duyularını kullanarak dünyanın genelini renklerini, seslerini, dokularını vb. algılarız. Bilişsel psikolojide duyusal süreçlerin mekaniğine ilişkin artan bir bilgi birikimi vardır.
Karışık iç ve dış algı (örneğin, duygu ve belirli ruh halleri) bedende neler olup bittiğini ve bedensel algıların algılanma nedeni hakkında bilgi verir.
Algı felsefesi esas olarak dış algı ile ilgilidir.

Bir gözlemciden belirli bir uzaklıkta bulunan bir nesne, ışığı her yöne yansıtacak, bunların bir kısmı gözlerin kornealarına düşecek ve burada her bir retinaya odaklanarak bir görüntü oluşturacaktır. Bu iki farklı görüntünün elektrik çıktısı arasındaki eşitsizlik, ya lateral genikulat çekirdek seviyesinde ya da 'V1' olarak adlandırılan görsel korteksin bir bölümünde çözülür. Çözümlenen veriler, bazı alanların özel işlevlere sahip olduğu görsel kortekste daha fazla işlenir, örneğin, V5 alanı hareketin modellenmesinde ve V4'ün renk eklenmesinde yer alır. Deneklerin deneyimleri olarak rapor ettikleri sonuçtaki tek görüntüye 'algı' denir. Hızla değişen sahneleri içeren çalışmalar, algının zaman gecikmelerini içeren çok sayıda süreçten kaynaklandığını gösterir. Son fMRI çalışmaları  yüzler gibi şeylere ilişkin rüyalar, tasavvurlar ve algılara, beynin fiziksel görmeyle ilgili olan aktivitesi eşlik eder. Duyulardan kaynaklanan ve içsel olarak oluşturulan görüntüler, daha yüksek kortikal işlem seviyelerinde paylaşılan bir ontolojiye sahiptir.
Ses, kulaktaki koklea tarafından algılanan basınç dalgaları cinsinden analiz edilir. Gözlerden ve kulaklardan gelen veriler bir 'sınırlı' algı oluşturmak için birleştirilir. Bunun nasıl üretildiği sorunu, bağlama sorunu olarak bilinir.

Qualia'nın doğası gibi önemli felsefi problemler, algı epistemolojisinden algı yoluyla bilgiyi nasıl elde edebileceğimizden türer. Algının biyolojik olarak incelenmesinde saf gerçekçilik kullanılamaz. Bununla birlikte, naif gerçekçiliğin biyoloji dışında değiştirilmiş biçimleri savunulmaktadır. Ortakgörü felsefesi'nin on sekizinci yüzyıldaki kurucusu Thomas Reid, duyumun bir dizi veri aktarımından oluştuğu fikrini formüle etti, ancak algı ile dünya arasında hala doğrudan bir bağlantı olduğunu da açıkladı. Doğrudan gerçekçilik olarak adlandırılan bu fikir, postmodernizmin yükselişiyle yeniden popüler hale geldi.

Hem realistler hem de anti-realistler için ortak olan bir algı yönü, zihinsel veya algısal alan fikridir. David Hume, nesnelerin renk ve katılık özelliklerine sahip oldukları için uzamış göründükleri sonucuna vardı. Popüler bir modern felsefi görüş, beynin görüntüleri içeremeyeceği, bu nedenle uzamsal algımızın fiziksel şeyler tarafından işgal edilen gerçek alandan kaynaklanması gerektiğini öne sürer. Ancak, René Descartes'ın fark ettiği gibi, algısal uzayın yansıtmalı bir geometrisi vardır, içindeki şeyler sanki bir noktadan görülüyormuş gibi görünür. Perspektif olgusu, geometrik yapılandırma projeksiyonlarında algısal alanın görünürlüğünü doğrulayan 11. yüzyıl bilgesi Alhazen'e (İbn al-Haytham) dayanan Rönesans'taki sanatçılar ve mimarlar tarafından yakından incelenmiştir. Matematikçiler algıdaki şeylerin düzenini tanımlayabilen karmaşık Minkowski uzayı gibi birçok projektif geometri türünü biliyorlar (bkz. retina görüntüsünün düzeni (retinotopi olarak bilinir). Bunların nasıl bilinçli deneyim haline geldiği veya olup olmadığı hala bilinmemektedir (bkz. McGinn (1995)).

Geleneksel olarak, algının felsefi araştırması, duyusal algı paradigması olarak görme duyusuna odaklanmıştır. Bununla birlikte, koku alma gibi diğer duyusal modaliteler üzerine yapılan çalışmalar, algının karakteristik veya temel özelliklerini düşündüğümüz şeylere meydan okuyabilir. Örnek olarak koku alma. Uzamsal düşünce, uyaranların mekansal yapılarını ayrı sinirsel yapılar ve temsiller üzerine haritalayan bir "haritalama" paradigmasına dayanır. Ancak koku alma bilimi algının aynı zamanda bir çağrışımsal öğrenme, gözlemsel iyileştirme ve bağlama bağlı bir karar verme süreci meselesi olduğunu göstermiştir. Bu keşiflerin algı felsefesi üzerindeki sonuçlarından biri, kavramsal imgeler gibi yaygın algısal etkilerin, uyaranın kendisinin topolojisinden ziyade sinir mimarisine ve gelişimine daha fazla yönelmesidir.

Chalmers DJ. (1995) "Facing up to the hard problem of consciousness." Journal of Consciousness Studies 2, 3, 200–219.
Wikibooks: Consciousness Studies
BonJour, Laurence (2001). "Epistemological Problems of Perception," The Stanford Encyclopedia of Philosophy, Edward Zalta (ed.). Online text 25 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Burge, Tyler (1991). "Vision and Intentional Content," in E. LePore and R. Van Gulick (eds.) John Searle and his Critics, Oxford: Blackwell.
Crane, Tim (2005). "The Problem of Perception," The Stanford Encyclopedia of Philosophy, Edward Zalta (ed.). Online text 13 Nisan 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Descartes, Rene (1641). Meditations on First Philosophy. Online text
Dretske, Fred (1981). Knowledge and the Flow of Information, Oxford: Blackwell.
Evans, Gareth (1982). The Varieties of Reference, Oxford: Clarendon Press.
Flynn, Bernard (2004). "Maurice Merleau-Ponty," The Stanford Encyclopedia of Philosophy, Edward Zalta (ed.). Online text 14 Mart 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hume, David (1739–40). A Treatise of Human Nature: Being An Attempt to Introduce the Experimental Method of Reasoning Into Moral Subjects. Online text 29 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kant, Immanuel (1781). Critique of Pure Reason. Norman Kemp Smith (trans.) with preface by Howard Caygill, Palgrave Macmillan. Online text 27 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Lacewing, Michael (unpublished). "Phenomenalism." Online PDF
Locke, John (1689). An Essay Concerning Human Understanding. Online text 17 Ağustos 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
McCreery, Charles (2006). "Perception and Hallucination: the Case for Continuity." Philosophical Paper No. 2006-1. Oxford: Oxford Forum. Online PDF 10 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
McDowell, John, (1982). "Criteria, Defeasibility, and Knowledge," Proceedings of the British Academy, pp. 455–79.
McDowell, John, (1994). Mind and World, Cambridge, Massachusetts: Harvard University Press.
McGinn, Colin (1995). "Consciousness and Space," In Conscious Experience, Thomas Metzinger (ed.), Imprint Academic. Online text 17 Ağustos 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Mead, George Herbert (1938). "Mediate Factors in Perception," Essay 8 in The Philosophy of the Act, Charles W. Morris with John M. Brewster, Albert M. Dunham and David Miller (eds.), Chicago: University of Chicago, pp. 125–139. Online text
Moutoussis, K. and Zeki, S. (1997). "A Direct Demonstration of Perceptual Asynchrony in Vision," Proceedings of the Royal Society of London, Series B: Biological Sciences, 264, pp. 393–399.
Noe, Alva/Thompson, Evan T.: Vision and Mind: Selected Readings in the Philosophy of Perception, Cambridge: MIT Press, 2002.
Peacocke, Christopher (1983). Sense and Content, Oxford: Oxford University Press.
Peters, G. (2000). "Theories of Three-Dimensional Object Perception - A Survey," Recent Research Developments in Pattern Recognition, Transworld Research Network. Online text 22 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Putnam, Hilary (1999). The Threefold Cord, New York: Columbia University Press.
Read, Czerne (unpublished). "Dreaming in Color." Online text 5 Haziran 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Russell, Bertrand (1912). The Problems of Philosophy, London: Williams and Norgate; New York: Henry Holt and Company. Online text 25 Ekim 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Shoemaker, Sydney (1990). "Qualities and Qualia: What's in the Mind?" Philosophy and Phenomenological Research 50, Supplement, pp. 109–31.
Siegel, Susanna (2005). "The Contents of Perception," The Stanford Encyclopedia of Philosophy, Edward Zalta (ed.). Online text 2 Haziran 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tong, Frank (2003). "Primary Visual Cortex and Visual Awareness," Nature Reviews, Neuroscience, Vol 4, 219. Online text 24 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tye, Michael (2000). Consciousness, Color and Content, Cambridge, Massachusetts: MIT Press.
Infoactivity Genesis of perception investigation

"Epistemology of Perception". İnternet Felsefe Ansiklopedisi. 
"Objects of Perception". İnternet Felsefe Ansiklopedisi. 
Crane, T.; French, C. (2015). "The Problem of Perception".  Zalta, Edward N. (Ed.). Stanford Encyclopedia of Philosophy. 
BonJour, L. "Epistemological Problems of Perception".  Zalta, Edward N. (Ed.). Stanford Encyclopedia of Philosophy.

AlphaFold, Alphabet'in bir yan kuruluşu olan DeepMind tarafından protein yapısını tahmin etme üzerine geliştirilen bir yapay zeka programı. Program, bir derin öğrenme sistemi olarak tasarlanmıştır.
AlphaFold yazılımının üç ana versiyonu bulunmaktadır. AlphaFold 1 (2018) kullanan bir araştırma ekibi, Aralık 2018'de 13. CASP genel sıralamasında birinci oldu. Program, yarışma organizatörleri tarafından en zor olarak değerlendirilen ve kısmen benzer diziye sahip proteinlerden mevcut şablon yapıları bulunmayan hedefler için en doğru yapıyı tahmin etmede özellikle başarılı oldu. AlphaFold 2 (2020) kullanan bir ekip, Kasım 2020'deki CASP14 yarışmasında bu konumunu tekrarladı. Ekip, diğer gruplardan çok daha yüksek bir doğruluk seviyesine ulaştı. CASP'ın global mesafe testi (GDT) adı verilen ve bir hesaplama programının tahmin ettiği yapının laboratuvarda belirlenen yapıya ne kadar benzediğini ölçen testte, 100 tam bir eşleşme olacak şekilde, iki protein arasındaki mesafe eşiği kullanılarak hesaplanan GDT'de, proteinlerin yaklaşık üçte ikisi için 90'ın üzerinde bir skor elde etti.
AlphaFold 2'nin CASP14'teki sonuçları "şaşırtıcı" ve "dönüştürücü" olarak tanımlandı. Bazı araştırmacılar, tahminlerinin üçte biri için doğruluğun yeterince yüksek olmadığını ve protein katlanması sorununu çözmek için mekanizmayı veya kuralları ortaya koymadığını belirtti. Buna rağmen, teknik başarı geniş çapta takdir gördü. 15 Temmuz 2021'de AlphaFold 2 makalesi, Nature'da ön erişim yayını olarak, açık kaynak yazılım ve türlerin proteomlarının aranabilir bir veritabanı ile birlikte olarak yayımlandı.
AlphaFold 3, 8 Mayıs 2024'te duyuruldu. Bu versiyon, DNA, RNA, çeşitli ligandlar ve iyonlar ile proteinler tarafından oluşturulan protein komplekslerinin yapısını tahmin edebilmektedir.

Proteinler, kendiliğinden katlanarak proteinlerin üç boyutlu (3D) yapısını oluşturan amino asit zincirlerinden oluşur. 3D yapı, proteinin biyolojik fonksiyonunu anlamak için hayati öneme sahiptir.
Protein yapıları, X ışını kristalografisi, krio-elektron mikroskopisi ve nükleer manyetik rezonans gibi deneysel teknikler kullanılarak belirlenebilir, ancak bu teknikler pahalı ve zaman alıcıdır. Bu tür çabalar, deneysel yöntemler kullanarak son 60 yılda yaklaşık 170.000 proteinin yapısını belirlemişken, tüm yaşam formlarında bilinen protein sayısı 200 milyondan fazladır.
Yıllar boyunca, araştırmacılar amino asit dizilerinden proteinlerin 3D yapılarını tahmin etmek için birçok hesaplama yöntemini uygulamışlardır, ancak bu yöntemlerin doğruluğu deneysel tekniklere yakın olmamıştır. 1994 yılında bilim topluluğunu en iyi protein yapı tahminlerini üretmeye zorlamak amacıyla başlatılan CASP, 2016 yılına kadar en zor proteinler için sadece yaklaşık 40/100 GDT skorlarının elde edilebileceğini bulabilmişti. AlphaFold, 2018 CASP'ta bir yapay zeka (AI) derin öğrenme tekniği kullanarak bu yarışmaya başladı.

DeepMind'in, protein dizileri ve yapılarından oluşan halka açık bir depodan 170.000'den fazla protein üzerinde programı eğittiği bilinmektedir. Program, dikkat ağı olarak bilinen bir derin öğrenme tekniği kullanmaktadır. Bu teknik, yapay zekâ'nın daha büyük bir sorunun parçalarını tanımlayıp ardından genel çözümü elde etmek için bu parçaları bir araya getirmesine odaklanmaktadır. Genel eğitim, 100 ile 200 arasında GPU işlem gücü üzerinde gerçekleştirilmiştir.

AlphaFold 1 (2018), 2010'larda çeşitli ekipler tarafından geliştirilen çalışmalara dayanıyordu. Bu çalışmalar, şimdi birçok farklı organizmadan elde edilen ilgili DNA dizilerinin büyük veri bankalarına bakarak, ana zincirde ardışık olmasalar bile, farklı kalıntılarda ortaya çıkan değişikliklerin ilişkili olduğunu bulmaya çalışıyordu. Bu tür korelasyonlar, kalıntıların dizide birbirine yakın olmasalar bile fiziksel olarak birbirine yakın olabileceğini düşündürmektedir, bu da bir temas haritasının tahmin edilmesini sağlar. 2018 öncesindeki son çalışmalara dayanarak, AlphaFold 1 bunu genişleterek kalıntıların ne kadar yakın olma olasılığının tahmin edilmesi için bir olasılık dağılımı tahmin etti—temas haritasını olası bir mesafe haritasına dönüştürdü. Ayrıca, çıkarım geliştirmek için önceki yöntemlere göre daha gelişmiş öğrenme yöntemleri kullandı.

DeepMind ekibine göre, 2020 versiyonu, 2018'de CASP 13'ü kazanan orijinal versiyondan önemli ölçüde farklıdır.
AlphaFold 1'de kullanılan yazılım tasarımı, her biri ayrı ayrı eğitilen ve daha sonra fizik tabanlı enerji potansiyeli ile birleştirilen kılavuz potansiyeli üretmek için kullanılan bir dizi modül içeriyordu. AlphaFold 2, bunun yerine tamamen desen tanıma üzerine kurulu, tek bir farklılaştırılabilir uçtan uca modele birleştirilmiş alt ağlar sistemini getirdi ve bu, tek bir entegre yapı olarak bütünleşik bir şekilde eğitildi. Yerel fizik, AMBER modeline dayalı enerji iyileştirme şeklinde, yalnızca sinir ağı tahmini birleştikten sonra son bir iyileştirme adımı olarak uygulanır ve tahmin edilen yapıyı sadece biraz ayarlar.
2020 sisteminin önemli bir parçası, her biri bir proteinin amino asit kalıntısı ile başka bir amino asit kalıntısı arasındaki ilişki (graf teori terminolojisinde "kenar") için bir bilgi vektörünü aşamalı olarak iyileştirmek için kullanılan, bir Transformer tasarımına dayandığı düşünülen iki modüldür (bu ilişkiler yeşil renkte gösterilen dizi ile temsil edilir); ve her amino asit pozisyonu ile giriş dizi hizalamasındaki her farklı diziler arasındaki ilişkiler (bu ilişkiler kırmızı renkte gösterilen dizi ile temsil edilir). İçsel olarak, bu iyileştirme dönüşümleri, bu ilişkiler için bağlam bağımlı bir şekilde, eğitim verilerinden öğrenilen, ilgili verileri bir araya getirmenin ve ilgisiz verileri filtrelemenin ("dikkat mekanizması") etkisini içeren katmanlar içerir. Bu dönüşümler yinelenir, bir adımın güncellenmiş bilgi çıktısı bir sonrakinin girdisi olur, keskinleşen kalıntı/kalıntı bilgisi, kalıntı/dizi bilgisinin güncellenmesine katkıda bulunup daha sonrasında iyileşen kalıntı/dizi bilgisi, kalıntı/kalıntı bilgisinin güncellenmesine katkıda bulunur. Bir rapora göre yineleme ilerledikçe, "dikkat algoritması ... bir kişinin bir yapbozu birleştirme biçimini taklit eder: önce küçük kümelerdeki parçaları—bu durumda amino asit kümeleri—birbirine bağlayarak ve ardından kümeleri daha büyük bir bütün halinde birleştirmenin yollarını arayarak."
Bu yinelemelerin çıktısı, nihai yapı tahmin modülünü bilgilendirir, ki bu modül de Transformerlar kullanır, ve kendisi de yinelemelidir. DeepMind tarafından sunulan bir örnekte, yapı tahmin modülü ilk yinelemesinde hedef protein için doğru bir topoloji elde etti ve GDT_TS skoru 78 olarak değerlendirildi, ancak büyük bir sayıda (90%) stereokimyasal ihlal – yani fiziksel olmayan bağ açıları veya uzunlukları – içeriyordu. Sonraki yinelemelerle stereokimyasal ihlallerin sayısı azaldı. Üçüncü yinelemede tahminin GDT_TS skoru 90'a yaklaşıyor ve sekizinci yinelemede stereokimyasal ihlaller neredeyse sıfıra iniyordu.
Eğitim verileri başlangıçta tek peptid zincirleri ile sınırlıydı. Ancak, Ekim 2021'de yayınlanan ve AlphaFold-Multimer olarak adlandırılan güncelleme, eğitim verilerine protein komplekslerini dahil etti. DeepMind, bu güncellemenin protein-protein etkileşimlerini doğru bir şekilde tahmin etmede yaklaşık %70 başarı sağladığını belirtti.

8 Mayıs 2024'te duyurulan AlphaFold 3, Alphabet'in yan kuruluşları olan Google DeepMind ve Isomorphic Labs tarafından ortaklaşa geliştirildi. AlphaFold 3, tek zincirli proteinlerle sınırlı olmayıp, DNA, RNA, sonrası translasyonel modifikasyonlar ve belirli ligandlar ve iyonlar ile protein komplekslerinin yapılarını da tahmin edebilmektedir.
AlphaFold 3, AlphaFold 2 ile tanıtılan Evoformer'a benzer ancak daha basit bir yapı olan "Pairformer" adlı derin öğrenme mimarisini tanıtmıştır. Pairformer modülünden gelen ham tahminler bir difüzyon modeline aktarılmakta, bu model atom bulutuyla başlayıp bu tahminleri kullanarak moleküler yapının 3 boyutlu bir tasvirine doğru iteratif olarak ilerlemektedir.
AlphaFold sunucusu, ticari olmayan araştırmalar için AlphaFold 3'e ücretsiz erişim sağlamak amacıyla erişime açıktır.

DeepMind, bilim camiasından gelen talepler üzerine AlphaFold'un çeşitli sürümlerinin (AlphaFold 3 hariç) kaynak koduna açık erişim sağlamıştır. AlphaFold-3'ün tam kaynak kodunun 2024 yılı sonuna kadar açık erişime sunulması beklenmektedir.

AlphaFold, COVID-19'un neden olduğu SARS-CoV-2 virüsünün proteinlerinin yapılarının tahmininde kullanılmıştır. Bu proteinlerin yapıları, 2020'nin başlarında deneysel olarak belirlenmekteydi. Sonuçlar, geniş araştırma topluluğuna sunulmadan önce Birleşik Krallık'taki Francis Crick Institute'teki bilim insanları tarafından incelenmiştir. Ekip ayrıca, hesaplamalı olarak belirlenen yapıların Protein Veri Bankası'nda (PDB) paylaşılan deneysel olarak belirlenen SARS-CoV-2 spike proteini ile karşılaştırıldığını doğrulamıştır. Ekip, bu protein yapıların devam eden terapötik araştırma çabalarının konusu olmasa da, SARS-CoV-2 virüsünün anlaşılmasına katkıda bulunacağını kabul etmiştir. Özellikle, AlphaFold 2'nin ORF3a proteininin yapısının tahmini, kriyo-elektron mikroskopisi kullanarak University of California, Berkeley'deki araştırmacılar tarafından belirlenen yapıya çok benzemektedir. Bu spesifik proteinin, virüsün konak hücreden çıkmasına yardımcı olduğu ve enfeksiyona karşı inflamatuar yanıtı tetiklemekte rol oynadığı düşünülmektedir.

AlphaGo Google DeepMind tarafından geliştirilen Go oyununu oynayan bir program. Ekim 2015'te, 19×19'luk tahtada profesyonel bir go oyuncusunu avantaj verilmeden yenen ilk bilgisayar programı oldu. Bu galibiyetten sonra Mart ayında Lee Sedol ile beş oyun üzerinden yapılan oyunu da 4'e karşı 1 yenerek, dan-9 seviyesinde bir go oyuncusunu avantajsız yenen ilk bilgisayar programı oldu.

Go satranç gibi diğer oyunlara nazan bilgisayarların yenmesinin çok daha zor olduğu bir oyun, çünkü brute-force arama gibi yöntemlerin uygulanması zor.
IBM'in Deep Blue Garry Kasparov'u 1997'de yendiğinden beri, yapay zekanın amatör Go oyuncularının seviyesine çıkması yirmi yıl sürdü. 
AlphaGo diğer Go programlarının yanında kayda değer bir ilerleme göstererek 500 oyunda, Crazy Stone ve Zen dahil, programların bir tanesi hariç hepsini yendi. Ekim 2015'te AlphaGo Avrupa Go şampiyonu Fan Hui'yi (dan-2) yendi. Bu, tam boyutlu bir tahtada profesyonel bir oyuncuyu yendiği ilk oyundu. AlphaGo'nun donanımı 170 GPU ve 1,200 CPU içeriyor.

Mart 2016'da Seul'de oynanan beş oyunluk karşılaşmada AlphaGo, dünyanın en güçlü oyuncularından biri olan Lee Sedol'a karşı 4-1 galip geldi. Karşılaşma, milyonlarca kişi tarafından izlendi ve yapay zekânın gelişiminde simgesel bir dönüm noktası olarak değerlendirildi.
İkinci oyunda AlphaGo'nun oynadığı 37. hamle, insan oyuncuların beklemediği, alışılmadık ama son derece güçlü bir hamle olarak öne çıktı ve programın özgün stratejiler geliştirebildiğinin göstergesi olarak yorumlandı. Dördüncü oyunda ise Lee Sedol'un oynadığı 78. hamle ("ilahi hamle" olarak anıldı) AlphaGo'yu hataya sürükledi ve Lee, karşılaşmadaki tek galibiyetini aldı; bu, AlphaGo'nun yarışma koşullarında kaybettiği bilinen ender oyunlardan biridir.

2017'de DeepMind, insan oyunlarından öğrenmeyen, yalnızca kendi kendine oynayarak (self-play) gelişen pekiştirmeli öğrenme tabanlı AlphaGo Zero'yu tanıttı. AlphaGo Zero, sıfırdan başlayarak kısa sürede önceki sürümleri geçti. Aynı yıl tanıtılan AlphaZero ise yalnızca Go değil, satranç ve şogi oyunlarında da aynı genel yöntemle ustalaştı.

AlphaGo'nun başarısı, on yıllarca yapay zekâ için çözülmesi zor sayılan Go oyununun beklenenden çok daha erken aşılması anlamına geldi ve derin öğrenme ile pekiştirmeli öğrenme yöntemlerine olan ilgiyi artırdı. Go camiasında, AlphaGo'nun oynadığı bazı alışılmadık hamleler profesyonel oyuncuların açılış ve strateji anlayışını da etkiledi. Karşılaşmalar üzerine 2017'de AlphaGo adlı bir belgesel film yayımlandı.

AlphaGo'nun algoritması makine öğrenimi ve ağaç sıralaması karışımı bir teknik kullanmakta ve bunun yanında hem insan hem de bilgisayar oyuncuların oyunlarıyla yoğun bir eğitimden geçirilmiştir.
Başlangıçta, sistemin yapay sinir ağları insan oyuncu uzmanlığı ile yüklendi. AlphaGo ilk aşamada uzman oyuncuların tarihi oyunlarını taklit etmek üzere eğitildi. Bunun için yaklaşık 30 milyon hamle içeren bir veritabanı kullanıldı. Sistem belirli bir uzmanlık derecesine ulaştıktan sonra, aynı sistemi kullanan diğer bilgisayarlara karşı tekrar tekrar oynatıldı ve pekiştirmeli öğrenme yaparak oyununu geliştirdi. Rakibinin vaktini "saygısızca" harcamamak için, sistem kazanma ihtimalinin bir eşik değerin altında olduğunu hesaplarsa otomatik olarak pes edecek şekilde programlandı. Lee'ye karşı oynadığı oyunda bu eşik değeri %20'ydi.

Ampirik kanıt, bir önerme için kanıt, yani bu önermeyi destekleyen veya karşı çıkan, duyu deneyimi veya deneysel prosedür tarafından oluşturulan veya erişilebilen delildir. Ampirik kanıtlar bilimler için merkezi öneme sahiptir ve epistemoloji ve hukuk gibi diğer çeşitli alanlarda da rol oynar.
Kanıt ve ampirik kavramlarının nasıl tanımlanacağı konusunda genel bir mutabakat bulunmamaktadır. Genellikle farklı alanlar oldukça farklı kavramlarla çalışır. Epistemolojide kanıt, inançları haklı çıkaran veya belirli bir inanca sahip olmanın rasyonel olup olmadığını belirleyen şeydir. Bu ancak kanıta kişinin sahip olması halinde mümkündür; bu da çeşitli epistemologların kanıtı deneyimler veya diğer inançlar gibi özel zihinsel durumlar olarak algılamasına yol açmıştır. Bilim felsefesinde ise kanıt, bilimsel hipotezleri doğrulayan veya çürüten ve rakip teoriler arasında hakemlik yapan şey olarak anlaşılır. Bu rol için, kanıtın gözlemlenebilir fiziksel nesneler veya olaylar gibi kamuya açık ve tartışmasız olması ve özel zihinsel durumlardan farklı olması önemlidir, böylece kanıt Bilimsel konsensüsü teşvik edebilir. Ampirik terimi Yunanca ἐμπειρία empeiría'dan, yani 'deneyim'den gelmektedir. Bu bağlamda, genellikle gözlemlenemeyen veya teorik nesnelerin aksine gözlemlenebilir olanlar olarak anlaşılır. Genel olarak yardımsız algının gözlem teşkil ettiği kabul edilir, ancak mikroskoptan görülen bakteriler veya bir bulut odasında tespit edilen pozitronlar gibi yalnızca yardımlı algının erişebildiği nesnelerin ne ölçüde gözlemlenebilir olarak kabul edilmesi gerektiği tartışmalıdır.
Ampirik kanıt, a posteriori bilgi veya ampirik bilgi, yani gerekçelendirilmesi veya yanlışlanması deneyime veya deneye bağlı olan bilgi için esastır. Öte yandan, a priori bilgi ya doğuştandır ya da rasyonel sezgiyle doğrulanmıştır ve bu nedenle ampirik kanıtlara bağlı değildir. Rasyonalizm, ampirizm tarafından ya tamamen reddedilen ya da sadece kavramlarımız arasındaki ilişkilere dair bilgi şeklinde kısıtlı bir şekilde benimsenen fakat dış dünyaya ilişkin olmayan a priori bilginin varlığını bütünüyle dikkate almaktadır.
Bilimsel kanıtlar deneysel delillerle yakından ilişkilidir ancak her türlü deneysel delil bilimsel yöntemlerin belirlediği standartları karşılamamaktadır. Ampirik kanıt kaynakları bazen gözlem ve deney olarak ayrılmaktadır; aralarındaki fark sadece deneylerin manipülasyon veya müdahale içermesidir: fenomenler pasif olarak gözlemlenmek yerine aktif olarak yaratılmaktadır.

Kanıt kavramı epistemoloji ve bilim felsefesinde önemli bir yere sahiptir ancak bu iki alanda farklı roller oynamaktadır. Epistemolojide kanıt, inançları gerekçelendiren bir şeydir veya belirli bir kanısal tutuma sahip olmanın akılcı olup olmadığını belirleyen şeydir. Örneğin, duman kokusu alma tecrübesi bir şeyin yanmakta olduğu yönündeki inancı gerekçelendirir ya da mantıklı hale getirir. Genellikle gerekçelendirmenin işe yaraması için kanıtın inanan kişi tarafından sahiplenilmesi gerektiği kabul edilir. Bu tür bir kanıt sahipliği durumunu açıklamanın en basit yolu, kanıtın inanan kişinin sahip olduğu özel zihinsel durumlardan oluştuğunu kabul etmektir.
Bazı filozoflar kanıtları daha da kısıtlar; örneğin yalnızca bilinçli, önermeye dayalı veya olgusal zihinsel durumlarla kısıtlamak örnek olarak gösterilebilir. Kanıtı bilinçli zihinsel durumlarla sınırlandırmak, pek çok basit gündelik inancın gerekçelendirilemeyeceği gibi mantıksız bir sonuca yol açacaktır. Bu nedenle, depolanmış ancak halihazırda bilinçli olmayan inançlar da dahil olmak üzere her türlü zihinsel durumun kanıt olarak işlev görebileceği görüşü daha yaygındır. Akıl yürütmede, örneğin açıklayıcı, olasılıklı ve tümdengelimli akıl yürütmede kanıtın oynadığı çeşitli roller, kanıtın doğası gereği önermesel olması gerektiğini, yani "inanmak" gibi önerme niteliğindeki tutum fiilleri ile "bir şeyin yanmakta olduğu" gibi bir cümle ile birlikte doğru bir şekilde ifade edildiğini göstermektedir. Fakat bu, vücut ağrıları gibi önerme niteliği taşımayan duyu deneyimlerinin kanıt olarak ele alınması şeklindeki yaygın uygulamaya ters düşmektedir. Savunucuları bazen bunu, kanıtın gerçekçi olması gerektiği, yani yalnızca doğru önermelere yönelik tutumların kanıt oluşturduğu görüşüyle birleştirir. Bu görüşe göre yanıltıcı hiçbir kanıt yoktur. Dumanla ilgili koku alma deneyimi, dumanın bir yangından kaynaklanması durumunda kanıt olarak kabul edilir, ancak bir duman jeneratörü tarafından üretilmesi durumunda kanıt olarak kabul edilmez. Bu konumun, koku alma deneyimi kanıt olarak kabul edilemese bile deneğin bir yangının olduğuna inanmasının neden hala mantıklı olduğunu açıklamada sorunları vardır.
Bilim felsefesinde kanıt, bilimsel hipotezleri doğrulayan veya çürüten ve rakip teoriler arasında hakemlik yapan şey olarak anlaşılmaktadır. Örneğin Merkür'ün "anormal" yörüngesinin ölçümleri, Einstein'ın teorisini doğrulayarak Newton'un ve Einstein'ın yerçekimi teorileri karşısında tarafsız hakem rolü oynayan bir kanıt niteliğindedir. Bilimsel konsensüs için, gözlemlenebilir fiziksel nesneler veya olaylar gibi ve özel zihinsel durumlardan farklı olarak, kanıtın kamusal ve tartışmasız olması esastır. Bu şekilde, rakip teorilerin savunucuları için ortak bir zemin olarak hareket edebilir. Bu rolü tehdit eden iki husus, eksik belirleme sorunu ve teoriye yatkınlıktır. Yetersiz belirleme sorunu, mevcut kanıtların genellikle her iki teoriye de eşit destek sağlaması ve bu nedenle aralarında hakemlik yapamaması gerçeğiyle alakalıdır. Teori bağımlılığı, kanıtların halihazırda teorik varsayımlar içerdiği fikrini işaret etmektedir. Bu varsayımlar onun tarafsız bir hakem olarak hareket etmesini önleyebilir. Ayrıca, farklı bilim insanları bu varsayımları paylaşmıyorsa, ortak kanıt eksikliğine de yol açabilmektedir. Thomas Kuhn, bilimsel paradigmalarla ilişkili olarak teori yüklülüğün bilimde merkezi bir rol oynadığı görüşünün önemli bir savunucusudur.

Bir şey, bir önermeyi epistemik olarak destekliyorsa veya desteklenen önermenin doğru olduğunu gösteriyorsa, o önermenin kanıtıdır . Kanıt, duyu deneyiminden oluşuyorsa veya duyu deneyimine erişebiliyorsa ampiriktir. Kanıt ve ampirik terimlerinin tam tanımı konusunda birbiriyle rekabet eden çeşitli teoriler mevcuttur. Epistemoloji, bilimler veya hukuk sistemleri gibi farklı alanlar genellikle bu terimlerle farklı kavramları ilişkilendirmektedir. Kanıt teorileri arasındaki önemli bir fark, kanıtı özel zihni durumlarla mı yoksa kamusal fiziksel nesnelerle mi özdeşleştirdikleridir. Ampirik terimiyle ilgili olarak, gözlemlenemeyen ya da sadece teorik nesnelerin aksine gözlemlenebilir ya da ampirik nesneler arasındaki çizginin nereye çekileceği konusunda bir tartışma bulunmaktadır.
Geleneksel görüşe göre kanıt, duyusal deneyim tarafından oluşturuluyorsa ya da bu deneyime erişilebiliyorsa deneyseldir. Bu, görsel veya işitsel deneyimler gibi duyu organlarının uyarılmasından kaynaklanan deneyimleri içerir, ancak terim genellikle anıları ve iç gözlemi de içeren daha geniş bir anlamda kullanılır. Genellikle, temel mantıksal veya matematiksel ilkeleri gerekçelendirmek için kullanılan rasyonel içgörüler veya sezgiler gibi tamamen entelektüel deneyimleri hariç tuttuğu düşünülür. Ampirik ve gözlemlenebilir terimleri birbiriyle yakından ilişkilidir ve bazen eşanlamlı olarak kullanılır.
Çağdaş bilim felsefesinde, neyin gözlemlenemez ya da sadece teorik nesnelere karşılık gözlemlenebilir ya da ampirik olarak kabul edilmesi gerektiği konusunda aktif bir tartışma bulunmaktadır. Kitaplar ya da evler gibi gündelik nesnelerin, yardımsız algı yoluyla erişilebilir oldukları için gözlemlenebilir oldukları yönünde genel bir konsensüs mevcuttur, ancak sadece yardımlı algı yoluyla erişilebilir olan nesneler için anlaşmazlık başlamaktadır. Buna uzak galaksileri incelemek için teleskopların, bakterileri incelemek için mikroskopların ya da pozitronları incelemek için bulut odalarının kullanılması dahildir. Dolayısıyla soru, uzaktaki galaksilerin, bakterilerin ya da pozitronların gözlemlenebilir nesneler olarak mı yoksa sadece teorik nesneler olarak mı görülmesi gerektiğiyle ilintilidir. Hatta bazıları, bir varlığın herhangi bir ölçüm işleminin bu varlığın bir gözlemi olarak kabul edilmesi gerektiğini düşünmektedir. Bu anlamda, Güneş'in içi gözlemlenebilirdir çünkü buradan kaynaklanan nötrinolar saptanabilir. Bu tartışmanın zorluğu, bir şeye çıplak gözle, pencereden, gözlükten, mikroskoptan vb. bakmaktan vakaların sürekliliği olmasıdır. Bu süreklilik nedeniyle, herhangi iki bitişik durum arasına çizgi çekmek keyfi gibi görünüyor. Bu zorluklardan kaçınmanın bir yolu ampirik olanı gözlemlenebilir veya duyulabilir olanla özdeşleştirmenin bir hata olduğunu savunmaktır. Bunun yerine ampirik kanıtların, uygun ölçümlerle tespit edilebildiği sürece gözlemlenemeyen varlıkları içerebileceği öne sürülmüştür. Bu yaklaşımın bir sorunu, deneyime göndermeyi içeren "ampirik" kelimesinin orijinal anlamından oldukça uzak olmasından kaynaklıdır.

Bilgi veya bir inancın gerekçelendirilmesi, ampirik kanıtlara dayanıyorsa bu durumun a posteriori olduğunu göstermektedir. A posteriori, deneyime bağlı olanı ifade ederken, deneyimden bağımsız olanı temsil eden a priori'nin aksi bir durumdur. Örneğin, "tüm bekarlar evli değildir" önermesi a priori olarak bilinebilir, çünkü doğruluğu yalnızca ifadede kullanılan kelimelerin anlamlarına bağlıcolan bir durumdur. Öte yandan "Bazı bekarlar mutludur" önermesi ancak a posteriori olarak bilinebilir, çünkü bu önermenin gerekçesi dünyada edinilen deneyime dayanmaktadır. Immanuel Kant, a posteriori ve a priori arasındaki farkın ampirik ve ampirik olmayan bilgi arasındaki ayrımla eşdeğer olduğunu savunmuştur.
Bu ayrıma ilişkin iki önemli husus "deneyim" ve "bağımlılık" kavramlarının hangi açıdan ele alınması gerektiğiyle ilgilidir. A posteriori bilginin paradigmatik gerekçelendirmesi duyusal deneyimlerden oluşmaktadır, bununla birlikte hafıza veya iç gözlem gibi diğer zihinsel fenomenler de çoğunlukla bu kapsama 

Immanuel Kant; Saf Aklın Eleştirisi'nde analitik ve sentetik yargılar olmak üzere iki ayrı kavram tanımlar. Analitik-Sentetik ayrımının en belirgin özelliği deneyden bağımsız veya deneye bağımlı olmadır. Bunun yanı sıra analitik yargılar daima doğru olan yargılarken, sentetik yargılar doğru ya da yanlış olabilen yargılardır. Analitik yargılar içeriği boş yargılar olmaları dolayısıyla bilgimizi genişletmez ancak sentetik yargılar bilgimizi genişletirler. Kant şu şekilde ifade etmiştir:

İçinde bir öznenin yüklem ile ilişkisinin düşünüldüğü tüm yargılarda bu ilişki iki türde olanaklıdır. Ya B yüklemi A'ya bu A kavramında kapsanan bir şey olarak aittir; ya da B bütünüyle A kavramının dışında yatar, gerçi hiç kuşkusuz onunla bağlantı içinde duruyor olsa da. İlk durumda yargıyı çözümsel, ikincisinde birleşimli olarak adlandırıyorum.
Analitik ve sentetik yargılar kendi aralarında analitik a priori, analitik a posteriori; sentetik a priori ve sentetik a posteriori şeklinde ayrılabilirler. Kant; analitik a posteriori yargılarla ilgilenmez çünkü bu yargılar bilginin kaynağının deneyde olmasıyla analitik olması bakımından çelişkilidirler. Diğer yargı tiplerinden sentetik a priori, ayrı bir öneme sahiptir. Çünkü bu yargılar genel ve zorunluluk bildirirken aynı zamanda deney yargısıdırlar.

Ayrıca bakınız: A priori/a posteriori

Analitik bir önerme, B yükleminin A öznesinin zaten tanım olarak bir özelliği olduğu önermelerdir. Analitik önermeleri belirlerken Kant tarafından kullanılan ilk ölçüt içermedir. Bundan dolayı yüklemin kavramını elde etmenin yolu öznenin kavramını çözümlemeden geçer. Hiçbir bekar evli değildir.
Analitik yargıların belirlenmesinin bir diğer ölçütü çelişmezlik ilkesidir. Buna göre bir analitik yargının olumsuzu aklı çelişkiye düşürür. Eğer bir yargı analitik ise doğruluğu çelişki ilkesine göre bilinebilir.
Bunlarda bir akıl doğrusu söz konusudur ve bu önermeler her zaman doğrudur. Yeni bir bilgi içermeyen önermelerdir. “Kare bir dörtgentir.” “Dünya elips şeklinde bir yörünge izler” gibi örnekler verilebilir.
Kant analitik yargıları tanımlarken düşünme kavramını da kullanır. Düşünme kavramı olumlu anlamda analitik yargıları örneklerken, olumsuz anlamıyla sentetik yargıları işaret eder. Çünkü sentetik yargılarda, yargıya eklenen yüklem hiçbir şekilde öznenin kavramında düşünülmemiştir. Yani yüklem, hiçbir biçimde öznenin ayrıştırılmasıyla elde edilemez. Kant bunu şöyle ifade eder:

Çözümsel yargılar yoluyla bilgimiz hiçbir biçimde genişlemez, tersine daha şimdiden taşımakta olduğum kavram ayrıştırılır ve benim kendim için anlaşılır kılınır.

Sentetik önermelerde ise A öznesi, içinde B yüklemini barındırmaz. Tüm insanlar 5 metreden kısadır önermesi her ne kadar doğru olsa da insan tanım olarak böyle bir boy limitini içermediği için sentetik bir önermedir; bize kavramlar değil dünya hakkında bilgi verir.
Sentetik önermeler bize yeni bir bilgi verirler ve bu bilginin doğruluk değeri, deney ve gözleme dayanır. Mesela “Bazı ülkeler az gelişmiştir.” ifadesinin doğruluk değeri, deneysel ya da gözlemsel olarak ortaya konmalıdır.
Sentetik yargılarda yüklemin kavramı öznenin kavramıyla ilintili olmakla kalmaz onun kapsamını artırır. Sentetik yargılarda kavramları birbirine bağlayan bir sentetik birlik vardır, bu sentetik birlik kendine bir dayanağı temel alır ve bu dayanak sayesinde bilgimiz genişler.

Andrej Karpathy (d. 23 Ekim 1986), Tesla'nın yapay zekâ ve otonom sürüş yöneticisidir. Derin öğrenme ve bilgisayarlı görü konularında uzmanlaştı.

Andrej Karpathy, Slovakya'da dünyaya geldi ve 15 yaşındayken ailesiyle birlikte Toronto'ya taşındı. 2009 yılında Toronto Üniversitesi'nde Bilgisayar Bilimleri ve Fizik alanında lisans eğitimini, 2011 yılında ise British Columbia Üniversitesi'nde yüksek lisansını tamamladı. 2015 yılında Stanford Üniversitesi'ndeki doktora hocası Fei-Fei Li'nin gözetiminde doktora derecesini tamamladı, doğal dil işleme ve bilgisayarlı görü ve derin öğrenme modelleri gibi konularda çalışma yaptı. Eylül 2016'da OpenAI şirketinde araştırma bilimcisi olarak görev yapmaya başladı ve Haziran 2017'de Tesla'nın yapay zekâ yöneticisi oldu.
Karpathy, 2020 yılında MIT Technology Review tarafından 35 Yaş Altı Yenilikçi İnsanlar'dan birisi olarak gösterildi.

Andrej Karpathy, Google Akademik tarafından dizinlenen yayınlar
Andrej Karpathy'nin resmî internet sitesi 23 Ağustos 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Andrej Karpathy'nin Medium sitesindeki blogu 12 Mart 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Andrew Ng (Çince: 吳恩達, d. 1976) Stanford Üniversitesi Elektrik Mühendisliği ve Bilgisayar Bilimleri'nde profesördür. Stanford Yapay Zeka Laboratuvarı'nda müdürlük yapmaktadır. Ayrıca Daphne Koller ile birlikte çevrimiçi eğitim kuruluşu olan Coursera'nın kurucu ortağıdır.
Araştırmalarının önceliği yapay zekâ, makine öğrenimi ve derin öğrenme alanlarıdır. Stanford Autonomous Helicopter (Kendi Kendini İdare Eden Helikopter) projesi ile dünyadaki en yetenekli kendi kendini idare eden helikopterlerini geliştirmiştir. Ayrıca STAIR (Stanford Yapay Zeka Robotu) proje liderliğini yürütmektedir.
Makine öğrenimi, robotik ve benzeri alanlarda hem kendi yazdığı hem de ortak yazdığı 100'ü aşkın makalesi vardır. Bilgisayarlı görü hakkında çeşitli bültenlerde yazıları ve söyleşileri mevcuttur.

Stanford kişisel sayfası2 Mayıs 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Anlamsal ağ (İngilizce: Semantic Web), web içeriklerinin sadece doğal dillerde değil, aynı zamanda ilgili yazılımlar tarafından anlaşılabilir, yorumlanabilir ve kullanılabilir bir biçimde ifade edilebileceği, böylece bu yazılımların veriyi kolayca bulmasını, paylaşmasını ve bilgiyi birleştirmesini sağlamayı amaçlayan, gelişen bir internet eklentisidir.
Anlamsal ağ temelde, bir felsefe, bir takım tasarım prensipleri, işbirliği yapan çalışma grupları ve yardımcı teknolojilerden oluşur. Anlamsal ağın bazı kısımları henüz geliştirilmemiş veya gerçekleştirilmemiş fakat gelecekte yapılması umulan öngörüler olarak ifade edilir.
Diğer parçaları resmî açıklamalarla ifade edilmişlerdir. Bu parçalar şunlardır:

Kaynak Tanımlama Çerçevesi: RDF
Kaynak Tanımlama Çerçevesi/XML, N3, "Turtle", "N-Triples" gibi çeşitli veri dönüştürme formatları.
Kaynak Tanımlama Çerçevesi Şeması  (RDFS) gibi notasyonlar
Web Ontoloji Dili (OWL)
Bu parçaların hepsinin, belirli bir problem uzayındaki kavramları, terimleri ve bağlantıları resmî bir biçimde ifade etmesi beklenmektedir.

İnsanlar Web'i kullanarak Fince "araba" sözcüğünü bulabilir, kütüphaneden bir kitabı ayırtılabilir veya aradıkları DVD'nin en ucuzunu bulup satın alabilirler. Fakat bir bilgisayar bu işleri insan yönlendirmesi olmadan tamamlayamaz. Çünkü web sayfaları insanların okuması için yapılmıştır, makinelerin değil. Anlamsal ağ, bilgisayarlar tarafından anlaşılabilir ve böylece bilgiyi bulma, paylaşma ve birleştirme işlerindeki can sıkıcı angaryaları otomatikleştirebilir.
Mesela, bir bilgisayarın, düz ekran HDTVlerin 40 inçten büyük olanlarının satıldığı, salı günleri saat 8'e kadar açık olan mağazaların listesini sunması sağlanabilir. Günümüzde bunu yapmak için, her siteyi ayrı bir biçimde tarayan ve indeksleyen arama motorlarına ihtiyacımız var. Semantic Web, web siteleri için bu birbiri ile bağlantılı bilgilerin makineler tarafından işlenmesine hazır ve birleştirilebilir bir biçimde yayımlanmasını sağlayan ortak bir standart (RDF) belirlemiştir.
Tim-Berners-Lee Semantic Web'in vizyonunu aşağıdaki gibi ifade etmiştir:

"Web için bir hayalim var, öyle ki bilgisayarlar web üzerindeki bütün veriyi, içerikler, linkler ve insanlarla bilgisayarlar arasındaki bütün işlemler gibi, analiz etmeye muktedir olacaklar. Henüz ortaya çıkmamış olsa da, ortaya çıktığı zaman anlamsal ağ ticaretin günlük mekanizmaları, bürokrasi ve günlük yaşamlarımız birbiri ile konuşan makinalar tarafından yürütülecek. İnsanlığın asırlardır konuşup durduğu "akıllı ajanlar" nihayet gerçekleşecek."

Bir bilgisayardaki dosyalar dağınık bir şekilde parçalara ayrılmış belgeler olabilir. Bu tip belgeler, e-postalar, raporlar ve broşürler insanlar tarafından okunabilir. Takvim, adres defteri, playlist ve hesap tablosu (kutuçizim veya "spreadsheet") gibi veriler, bunların görüntülenmesini, araştırılmasını ve çeşitli yollarla birbirleri ile ilişkilendirilmelerini sağlayan programlar ile sunulur.
Şu anda Dünya Çapında Ağ (World Wide Web) temel olarak, metin blokları ve bunların içine serpiştirilmiş, resimler ve veri giriş formları gibi çokluortam nesnelerinden oluşan sayfaları kodlamak için kullanılan bir işaretleme dili olan HTML "Zengin Metin İşaret Dili" ile yazılmış dokümanlardan oluşur.
Anlamsal ağ herhangi bir verinin, özellikle veri için tasarlanmış RDF sayesinde, bilgisayardaki veri dosyaları gibi işlenebilmesine olanak sağlayacak şekilde yayınlanmasını sağlar.
HTML dokümanları ve bu dokümanlar arasındaki bağlantıları ifade ederken, Kaynak Tanımlama Çerçevesi (RDF), tersine, insanlar, toplantılar, uçak parçaları gibi gelişigüzel şeyleri tanımlayabilir.
Mesela HTML ile kodlanmış bir ürün listesi düşünelim. HTML için ürün ve yanında yazan fiyat, veri parçalarından başka bir şey değildir. Ürünün hangi firma tarafından üretildiği gibi bir bilgiye ulaşamayız. HTML için içinde fiyatın yazdığı "uzunluk etiketi (9span tag)" ı sadece firma adının yazdığı etiket (tag) in yanında durması gereken bir şeydir. Hatta HTML, bu listenin bir ürün listesi olduğunu bile söyleyemeyecektir.

Anlamsal ağ bu eksikliği, Kaynak Tanımlama Çerçevesi (RDF), Web Ontoloji Dili (OWL) ve veri-merkezli, uyarlanabilir Genişletilebilir İşaretleme Dili (XML - Extensible Markup Language) kullanarak işaret eder. Bu teknolojiler web dokümanlarını tamamlamak ya da bunların yerine geçmek üzere birlikte kullanılır. Böylelikle veri, webden erişilebilir veritabanlarında tanımlayıcı veri şeklinde veya gösterimle ilgili kısımları ayrı olarak tutulan saf XML (Genişletilebilir İşaretleme Dili)  şeklinde veya XHTML (Genişletilebilir Büyütülmüş Metin İşaretleme Dili) şeklinde tutulabilir. makineler tarafından okunabilir açıklamalar içerik yöneticilerinin içeriğe anlam ekleyebilmelerini sağlar. Mesela bir içerikle ilgili bilginin yapısını açıklamak gibi. Böylece, "tümdengelim uslamlaması (deductive reasoning)" ve çıkarım yapma işleyişine benzer şekilde, makine metin yerine bilginin kendisini işleyebilir. Bu sayede daha anlamlı sonuçlara ulaşılır, otomatikleştirilmiş bilgi toplama ve araştırmanın bilgisayarlar tarafından yapılması sağlanır.

Anlamsal ağ standartları ve XML, XML Schema, RDF, RDF Schema ve OWL gibi araçları kapsar.
w3c.org daki "Web Ontology Language Review" dokümanı bu elemanların fonksiyonlarını ve bu elemanlar arasındaki ilişkileri açıklar. Burada özetleyecek olursak:

XML yapılandırılmış dokümanlar için yüzeysel sözdizim kuralları sağlar. Fakat dokümanın anlamı ile ilgili anlamsal kısıt yüklemez.
XML Şema, XML dokümanlarının yapı ve içerik elemanlarını düzenlemeye yarayan bir dildir.
RDF nesnelere (resources) ve bu nesnelerin nasıl ilişkili olduğuna işaret eden bir veri modelidir. RDF temelli model XML sözdiziminde ifade edilebilir.
RDF Şema, RDF kaynaklarının özelliklerini ve sınıflarını ifade etmeye yarayan  sözcükler bütünü ve bunların genelleştirme hiyerarşileri için bir anlambiliminden oluşur.
OWL, özellikleri ve sınıfları betimlemek için daha fazla sözcük grubu getirir:
	arasında, sınıflar arası ilişkiler, en önemlilik, eşitlik, özelliklerin daha iyi sınıflandırılması, özelliklerin karakteristikleri ve "numaralandırılmış sınıflar (enumerated classes)" gibi.

SPARQL, Sematik Ağ veri kaynakları için bir protokol ve sorgulama dilidir.
Web in ve web içindeki birbiri ile bağlantılı kaynakların kullanışlılığını ve kullanılabilirliğini artırma amacını aşağıdakilerle gerçekleştiririz:

RDF ve SPARQL standartlarını kullanarak mevcut veri sistemlerini açığa çıkaran (expose) sunucular. Farklı uygulamalardan birçok RDF'e çevirici bulunmaktadır. İlişkisel veritabanları önemli bir kaynaktır. Semantik ağ hizmet vericisi, var olan sisteme, sistemin işleyişini etkilemeden eklenebilir.
Semantik bilgi ile işaretlenmiş dokümanlar(HTML diline bir uzantı olarak kullanılan <meta> etiketleri günümüzde arama motorları için bilgi sunmaktadır). Bu veri, insanlar tarafından anlaşılabilir içerik hakkında, makineler tarafından anlaşılabilir bilgi olabilir. Mesela sayfanın yaratıcısı, başlık, açıklama gibi. Veya bir takım gerçekleri ifade eden saf metadata olabilir (sitenin diğer yerlerindeki kaynaklar ve servisler gibi). Semantik işaretleme genellikle elle değil, otomatik olarak gerçekleştirilir.
Genel metadata sözcük kümeleri (ontolojier) ve sözcük kümeleri arasındaki eşlenmeler (maps). Bunlar doküman yaratıcılarının dokümanlarını, doküman okuyan birimler tarafından anlaşılabilmesi için nasıl işaretleyeceklerini bilmelerini sağlarlar.
Bu veriyi kullanarak Semantik Ağ kullanıcıları için otomatik olarak belirli görevleri yerine getiren birimler.
Özellikle birimlere bilgi sağlamak için geliştirilmiş web-tabanlı servisler. (Mesela bir birimin, bir online mağazanın daha önce kötü hizmet ya da yığın mesaj (spam) gönderimi ile ilişkili olup olmadığını öğrenebildiği bir inanıalabilir servis.)

Bu teknolojinin öncelikli kolaylaştırıcıları URI ile birlikte XML ve "isimaralığı (namespace)" dır. Bunlar biraz mantık eklenerek RDFi oluşturur. RDF, herhangi bir şey hakkında herhangi bir şey söylemek için kullanılabilir. "Konu Tasarimi (Topic Maps)" ve "web öncesi yapay zeka" gibi teknolojiler de semantik ağa RDF kadar katkıda bulunacağa benziyor.

Popüler bir semantik a- uygulaması olan "Arkadasin Arkadasi (Friend of a Friend)", insanlar ya da diğer temsilciler arasındaki ilişkileri açıklar.

Semantik ağ tarayıcıların uygulamalarından biri "BigBlogZoo.com" dur. Bu uygulamada 60.000 den fazla XML kaynağı DMOZ şema kullanılarak sınıflandırılabilir ve işlenebilir. Bu programın ticari versiyonu "MediaMiner", bu verileri bilgiye dönüştürmek için işler. (mine)

Piggy Bank ücretsiz bir Firefox eklentisidir. Piggy Bank web scriptlerini, RDF bilgisine dönüştürüp kulanıcının bilgisayarında depolamaya yarar. Bu bilgi daha sonra, orijinal bağlamdan bağımsız olarak alınıp işlenip, başka bağlamlarda kullanılabilir. Mesela Google Maps ile bu bilgiyi birleştirip bilgi gösterme amaçlı. Piggy Bank Semantic Bank adındaki, yeni web teknolojileri ile verieri etiketleme fikirlerini birleştiren yeni servis ile çalışır. Piggy Bank Simile Project tarafından geliştirilmiştir. Simile Project'in başka bir ürünü ise, belirli veri türlerini, mesela posta koduna karşılık hava tahmini verisi gibi, çevirmeye yarayan RDFizers'dır. Böyle çabalar bugünün webinden semantic varisine geçişteki olası problemleri çözmeyi kolaylaştıracaktır.

Semantik bir çeşit zayif yapay zekadır. makineler tarafından anlaşılabilir doküman kavramı, makinelerin insanlar tarafından belirlenmiş kavramları anlayabilen bir yapay zekayı öngörmez. Fakat tam olarak belirlenmiş bir problemin, tam olarak belirlenmiş süreçlerle, var olan ve tam olarak belirlenmiş veriler üzerinde çözebilen bir makine yeteneğini kasteder. Bu bağlamda Semantik ağ, büyük ölçekli bir uzman sistem gibi düşünülebilir.
RDF kolay kullanılabilir olmasına rağmen, paradoksları ve gereksiz söz tekrarlarını ifade edebilecek tam bir dil olacaktır. Her mekanik RDF uygulaması, RDF i bilinçli olarak kısıtlanmış bir dile çeviren, RDF kullanımını sınırlandıran ve biçimlendiren bir 

Anti-kütleçekim, kütleçekim etkisinden bağımsız bir alan veya obje yaratma düşüncesidir. Bu, serbest düşme veya yörünge olduğu gibi kütleçekimi altında ağırlığın azalması ya da kütleçekim gücünü elektromanyetizma veya aerodinamik kaldırma gibi birtakım başka güçlerle dengeleme anlamına gelmez. Anti-kütleçekim bilimkurguda da yinelenen bir kavramdır, özellikle de uzay aracı sevki bağalamında. Buna H.G. Wells’in Ay'da İlk İnsanlar kitabındaki kütleçekimi bloklayan cisim "Cavorite" örnek olarak verilebilir. Newton’un evrensel kütleçekim yasasına göre kütleçekim, bilinmeyen birtakım yollarla iletilen bir dış kuvetti. 20. yüzyılda Newton'un kuramının yerini genel görelilik aldı. Genel göreliliğe göre göre kütleçekimi, bir güç değil; uzay zamanı geometrisinin sonucudur. Kurama göre, özellikle sağlanmış bazı koşullar haricinde anti-kütleçekim imkânsızdır.

1948 yılında iş adamı Roger Babson (Bobson Koleji'nin kurucusu) kütleçekimin etkisini azaltmanın yolları üzerinde çalışmak için Kütleçekim Araştırma Vakfı'nı kurdu. Çabaları başlangıçta biraz aykırı  idi. Fakat dondurulmuş gıda ürünleri ile bilinen Clarence Birdseye ve helikopterin mucidi olan Igor Sikorsky gibi kişileri çeken konferanslar düzenlediler. Zamanla bu kuruluşun amacı, kütleçekimi kontrol etmekten uzaklaştı, onu daha iyi anlamaya yöneldi. Vakıf 1967'de Babson'un ölümünden sonra neredeyse yok oldu. Ancak, hâlâ 5000 dolara kadar ödül verilen makale yarışmaları düzenlemeye devam etmektedirler.
2020 yılı itibarıyla Wellesley, Massachusetts'in dışından, vakfın asıl yöneticisinin oğlu olarak George Rideout tarafından yönetilmektedir. Kazananlar arasında daha sonra 2006 Nobel Fizik Ödülü'nü kazanan California astrofizikçisi George F. Smoot yer alıyor.

Genel görelilik 1910'lu yıllarda ileri sürüldü, ancak teorinin gelişimi için yeterli matematiksel araç bulunmadığından, büyük ölçüde yavaş ilerledi. anti-kütleçekim her ne kadar genel izafiyet teorisi altında sunulsa da, anti-kütleçekim türlerinin etkilerine imkân veren potansiyel çözümler üzerinde çalışacak bir dizi deneme yapıldı.
ABD Hava Kuvvetleri’nin 1950’li yıllar boyunca ve 1960’larda bir çalışma yaptığı iddia edilmektedir. Eski yarbay Ansel Talbert, 1950’lerde büyük havacılık şirketlerinin çoğunun kütleçekimi itme gücü araştırmasına bağladığını iddia eden iki dizi gazete makalesi yazdı. Bu hikayeler, halkı etkilemek amaçlı basın bültenlerinin çıktığı dönemlere denk gelmesi nedeni ile bu haberlerin doğruluğu kesinleşmemiştir.
İleri Araştırmalar Enstitüsünü kuran Glenn L. Martin Şirketi'nin ciddi çalışmalarının devam etmekte olduğu bilinmektedir. Teorik fizikçi Burkhard Heim ile Glenn L. Martin Şirketi’nin aralarında bir kontrat imzalandığı büyük gazeteler tarafından yankı bulmuştur. Kütlçeçekimi anlamaya yönelik bir diğer özel sektör girişimi de, Kütleçekim Araştırma Vakfı mütevelli Agnew H. Bahnson tarafından 1956’da Chapel Hill’deki Kuzey Carolina Üniversitesi’nde kurulan Fizik Alanı Enstitüsü’dür.
anti-kütleçekim projeleri için askeri destek 1973 Mansfield Değişikliği ile sonlandırıldı. Bu değişiklikle (kanun), Savunma Bakanlığı'nın yalnızca askeri uygulamalar ile ilgili bilimsel araştırmalar için harcama yapması kararlaştırıldı. Mansfield Değişikliği, özellikle uzun soluklu ve çok fazla yol katedilemeyen projeleri sonlandırmak için geçti.
Genel görelilik altında kütleçekimi, uzaysal geometrinin (lokal kütle enerjisi nedeni ile uzayın normal şeklindeki değişiklik) sonucudur. Bu teori kütleçekimine neden olanın, kitlesel objeler nedeni ile deforme olmuş, değişmiş uzay şekli olduğunu savunur. Buna göre, kütleçekim gerçek bir güç olmaktan çok deforme olan uzayın bir özelliğidir. Normalinde denklemler negatif bir geometri (?- terim) oluşturamazlar ancak bunu "negatif kütle" kullanarak yapmak mümkündür.
Hem genel izafiyet hem de Newton'un kütleçekimi, negatif kütlenin itme eğilimi olan bir itim alanı oluşturacağını öngörür. Özellikle Sir Hermann Bondi 1957 yılında, eylemsizlik ile birleşen negatif çekimsel kütlenin, genel görelilik kuramının güçlü eşdeğerlik ilkesine ve Newton'un çizgisel momentum ve enerjinin korunumu yasalarına uyduğunu ileri sürdü. Bondi'nin kanıtı izafiyet eşitlikleri için serbest çözüm özellikleri getirir. 1988 yılının temmuz ayında Robert L. Forward, AIAA/ASME/SAE/ASEE 24. Joint Propulsion Conference'da bir Bondi anti-kütleçekimsel itim sistemi önerdi. 1988 yılının temmuz ayında Robert L. Forward, AIAA/ASME/SAE/ASEE 24. Joint Propulsion Conference'da bir Bondi anti çekimsel kütle itim sistemi sistemi önerdi.
Bondi'nin negatif kütleçekimsel itme sistemini ileri süren bir rapor sundu. Bondi, çekimsel gücün itme eğilimi olsa dahi negatif bir kütlenin normal durumda -e'ye doğru düşeceğine dikkat çekti (-e'den uzağa değil). Negatif kütle (Newton'un F=ma kuralına göre) kuvvetin tersi yönünde hızlanarak karşılanır. Diğer yandan normal kütle negatif maddeden uzağa düşecektir. Bondi, birbirine yakın yerleştirilen, biri pozitif diğeri negatif olan iki özdeş kütlenin, negatif olanının pozitif olanını takip ederek, aralarındaki çizgi doğrultusunda kendi kendine hızlanacaklarını belirtir. Dikkat ederseniz negatif kütle negatif kinetik enerji kazandığı için hızlanan kütlelerin toplam enerjisi sıfır olur. Kendi kendine hızlanma etkisinin, negatif eylemsizlik kütlesi nedeni ile oluştuğuna ve parçacıklar arasında çekimsel güç olmadan eyletik olarak görülebileceğine dikkat çekilmiştir.
Cisimlerin şu ana kadar bilinen bütün formlarını tanımlayan parçacık fiziğinin standart modeli, negatif kütleye yer vermemektedir. Her ne kadar kozmolojik karanlık maddenin, yapısı bilinmeyen Standart Model'in dışındaki parçacıklardan oluşma olasılığı olsa da kütlesi bariz şekilde bilinmektedir. Çünkü etrafındaki nesneler üzerinde kütlelerinin pozitif olduğunu gösteren bir çekim etkilerinin olduğu kabul edilir. Diğer yandan, genel görelilik kuramına göre hem enerjisinin yoğunluğu hem de negatif basıncı çekim etkisine katkıda bulunmadığından dolayı, önerilen kozmolojik karanlık enerji daha karmaşıktır.

Genel görelilik denklemlerine göre kütleçekimininin oluşma sebebi, büyük kütleli cisimlerin uzayzamanda oluşturduğu eğrilerdir. Bu benzer denklemlerin anti-madde için geçerli olup olmadığı uzun zamandır tartışılıyor. Bu konunun, 1960 yılında CPT simetrisinin gelişimi ile birlikte çözüldüğü varsayıldı. CPT simetrisi, anti maddenin normal madde ile aynı fizik kanunlarını izlediğini ve bu nedenle normal maddeler gibi kütleçekimine benzer bir etkiye neden olduğunu (ve tepki gösterdiğini) ve pozitif enerjiye sahip olduğunu iddia eder (bkz: Antimaddenin kütleçekimsel etkileşimi). 20. yüzyılın son çeyreğinin çoğunda, fizik topluluğu bir birleşik alan kuramı üretme çalışmasında yer aldı. Bu çalışma, dört temel kuvveti, -kütleçekimi, elektromanyetizma, güçlü ve zayıf nükleer kuvvetler- açıklayan basit bir fiziksel teori idi. Bilim adamları üç kuantum kuvvetini birleştirmede ilerleme kaydettiler. Fakat kütleçekimi her seferinde problem olarak kaldı. Ancak bu, bu tür yeni çalışmaların yapılmasını engellemedi. Bu çalışmalarda genellikle, graviton adlı bir parçacığın var olduğunu varsayılarak ve tıpkı fotonların elektromanyetizmayı taşıdığı gibi bunların da kütleçekimini taşıdığını savunularak, kütleçekimi incelenmeye çalışıldı. Bu doğrultudaki basit çalışmaların tümü başarısızlıkla sonuçlandı, ancak bu problemlerin çözümü için üzerine daha fazla çalışılmış örneklerin, çalışmaların doğmasına neden oldu. Bunlardan ikisi, süpersimetri ve görelilik ilkesine dayanan süper kütleçekimidir ve her ikisi de bir graviton tarafından taşınan son derece zayıf bir "beşinci kuvvet"in varlığına ihtiyaç duyar. Bu iki çalışmada da sorunlar, kuantum alan teorisinde çözülür. Her iki teori de, antimaddenin bu beşinci güçten kütleçekimindekine benzer ancak karşıt bir şekilde etkilenmesi, itmenin kütleden uzağa doğru gerçekleşmesi olarak düşünülebilir. 1990’lı yıllarda bu etkiyi ölçmek için çeşitli deneyler yapıldı, ancak hiçbiri olumlu sonuçlanmadı.
2013 yılında Cern, anti-hidrojen içerisindeki enerji düzeylerini incelemek için tasarlanan bir deneyde anti-kütleçekim etmenini araştırdı. Bu çalışma yalnızca küçük bir deneydi ve sonuçsuz kaldı.

Genel göreliliğin alan denklemlerinin "warp motorlarını" (örneğin Alcubierre metrik) ve kararlı, seyahat edilebilir solucandeliklerini açıklayan çözümleri vardır. Bu, tek başına önemli değildir, çünkü herhangi bir uzay-zaman geometrisi, stres-enerji tensörü alanının bazı konfigürasyonları için alan denklemlerinin bir çözümüdür. Genel görelilik, stres-enerji tensörüne dış sınırlamalar getirilmediği sürece, uzay-zaman geometrisini kısıtlamaz. Warp motoru ve solucandeliği denklemleri çoğu alanda sorun çıkarmaz, ancak egzotik madde alanı gereklidir. Böylelikle bunlar, stres-enerji tensörü maddenin bilinen madde biçimleri dahilinde ise, çözelti kapsamına girmezler. Karanlık madde ve karanlık enerji şu anda bu çözümlere uygulanabilecek kadar anlaşılmamıştır.

Yirminci yüzyılın sonlarında NASA, 1996 yılından 2002 yılına kadar, Breakthrough Propulsion Physics Program (Türkçe: İtiş Gücü Fiziği Buluşu Programı) (BPP) için kaynak ayırdı. Bu program, normal üniversitelerden veya ticari kanallardan fon almayan, kütleçekim karşıtı bir itim gücü ile ilgili bir dizi değişik tasarım üzerinde çalıştı. Diametrik motor adı altında Anti-kütleçekime benzer kavramlar araştırıldı. BPP programının yaptığı çalışma, Tau Zero Vakfı'nın yardımıyla, NASA'ya bağlı olmadan, bağımsız olarak devam etmektedir.

Kütleçekimsiz cihazlar oluşturmak için şimdiye kadar birçok girişimde bulunulmuş ve bilimsel literatürde kütleçekimsiz ortam etkileri ilgili bir dizi rapor yayınlanmıştır. Hiçbir çalışmada kütleçekimsiz bir alan veya nesne oluşturulamadı.

Jiroskop, kütleçekimi karşıtı gözlemlenebilir bir kuvvet üretir. Bu kuvvet Newton modellerine rağmen yanılsama bir kuvvet olarak kabul edilmektedir. Yine de kütleçekimi karşıtı çeşitli sayıda cihazlar üretildiği ve patenler alındığı iddia edildi. Bu cihazların hiçbirinin kontrollü koşullar altında çalıştığı g

Antropoloji ya da insan bilimi, geçmiş ve günümüz topluluklarında yaşayan insanların çeşitli yönlerini inceleyen bilim dalı. İnsanın kültürel ve fiziki yapısını araştıran antropoloji, insanlık tarihinin en eski dönemlerinin aydınlatılmasına yardımcı olur. Bu bilim, insanı kültürel, toplumsal ve biyolojik çeşitliliği içinde anlamaya; insanlığın başlangıcından beri toplulukların çeşitli koşullara nasıl uyarlandığını, bu uyarlanma biçimlerinin nasıl gelişip değiştiğini, çeşitli küresel olayların nasıl dönüştüğünü görmeye ve göstermeye çalışır.
İki anlamda holistiktir (bütünsel ve inanılır), tüm zamanlarda yaşamış olan veya yaşayan tüm insanlara ilişkindir ve insanlığın tüm boyutlarını kapsar. Prensip olarak, tüm toplulukların tüm kurumlarıyla ilgilenir. Antropoloji özellikle kültürel görelilik, bağlamın derinlemesine incelenmesi ve kültürler-arası karşılaştırmalara verdiği önem ile diğer sosyal disiplinlerden ayrılır. Antropoloji yöntem bilimsel açıdan çok zengindir ve hem nitel metotları hem de nicel metotları kullanır. Antropoloji disiplinin tarihinde etnografiler önemli bir yer tutmuş ve bir anlamda odağı oluşturmuştur. Bununla birlikte özellikle 20. yüzyıl'da etnografik çalışmaların ve etnografik ilgi odaklarının farklı antropoloji alt dallarında farklı eğilimler gösterdiği görülebilir. Örneğin tıbbî antropoloji’de 20. yüzyılın ortalarında çalışma odaklarında küçük topluluklardan, modern Batı toplumlarına doğru bir kayış olmuştur.

Eric Wolf antropolojiyi “beşerî (insanî) bilimlerin en bilimseli ve bilimlerin en insanîsi” olarak tanımlamıştır. Çağdaş antropologlar bazı ünlü düşünürleri önderleri olarak ileri sürmüşlerdir ve disiplinin çeşitli kaynakları ortaya atılmıştır; örneğin Claude Lévi-Strauss, Montaigne ve Rousseau’nun önemli etkenlerden olduğunu iddia etmiştir. Antropoloji, Avrupalıların sistematik bir şekilde insan davranışını incelemeye teşebbüs ettikleri Aydınlanma Çağı’nın bir sonucu ve uzantısı olarak da anlaşılabilir. Hukuk, tarih, filoloji ve sosyoloji gibi gelenekler bu bilimlerin modern görüşlerini daha yakın bir şekilde yansıtan hallere doğru evrim, antropolojinin de içinde yer aldığı sosyal bilimlerin gelişimi gerçekleşmiştir. Aynı zamanda, Aydınlanma’ya karşı romantik bir tepki olarak ortaya çıkan Johann Gottfried Herder ve daha sonraları Wilhelm Dilthey gibi düşünürlerin çalışmaları “kültür kavramı”nın temelini oluşturmuştur ki bu kavram antropoloji disiplininin temelini oluşturur denilebilir.
İnsanın, yeryüzünün herhangi bir yerinde yaşayabilme özgürlüğüne sahip olması onun fizik yapısını, davranışını ve kültürünü köklü bir biçimde etkilemiştir. Böylece, tamamen tek bir türe ait olmasına karşın bugünün insanları hayvanların diğer pek çok türünden daha farklı bir fiziki yapıya sahiptirler. Aynı şekilde, insanın kültürleri ve dilleri geniş bir çevrede ele alındığında her yerde benzer olup, doğadaki ve fizikî çevredeki farklılıklar, diğer gruplarla temasa geçme, her bir insan grubuna özgü tarihsel olaylar, sürekli olarak şaşırtıcı kültürel ve dilsel farklılıklara neden olurlar.

Kurumsal olarak, antropoloji 17, 18, 19. ve 20. yüzyıldaki Avrupa kolonizasyonu sırasında doğal tarihin (natural history, zaman zaman doğa tarihi) gelişmesiyle ortaya çıkmış, gelişmiştir. Bu zamanlardaki genelde "ilkel insanların" incelenmesi olarak görülen alanla karakterize olmuş ilk etnografik çalışmalar ortaya çıkmıştır. Bu dönemlerde ortaya çıkan bazı ünlü etnografik çalışmaların kökeni de kolonyal yönetimin isteğine dayanır; örneğin Edward Evan Evans-Pritchard’ın Azandi halkına dair çalışması gibi. Geç 18. yüzyılda, Aydınlanma düşüncesi insan topluluklarını ampirik olarak gözlemlenebilecek belirli prensiplere göre hareket eden doğal bir fenomen olarak betimlemişti. Bazı açılardan, Avrupa kolonilerindeki dil, kültür, fizyoloji, teknoloji, gelenek ve inançların araştırılması ve incelenmesi bu yerlerdeki fauna ve floranın araştırılması ve incelenmesinden farklı değildi. Bununla birlikte kültürel uygulama, özellikle son dönemlerde, büyük değişikliğe uğramıştır ve bugün antropolojinin kolonyal dönemin ve Avrupa’nın bu dönemdeki düşüncesi ve uygulamalarının bir uzantısı olarak tanımlanması veya görülmesi doğru değildir.
Antropoloji hızlı bir şekilde doğal tarihten ayrılarak ayrı bir disiplin olma yolunda gelişti ve 19. yüzyılın sonlarına doğru modern şekline büyük oranda yaklaştı. 1935’te örneğin, T. K. Penniman disiplinin tarihini konu alan “A Hundred Years of Anthropology” yani “Antropoloji’nin Bir Yüzyılı” isimli eseri kaleme almıştır. Erken dönem antropolojide, ünilinealizm yani tüm toplulukların, tek bir evrimsel süreçten en ilkelden en gelişmişe geçtiğini öne süren fikir hakimdi. Buradan hareketle Avrupaî olmayan topluluklar bu evrimsel süreç içerisinde "yaşayan fosiller" olarak görülüyordu ve Avrupa’nın geçmişini anlamak için incelenebilecekleri fikri yaygındı. Çeşitli toplulukların göçleri büyük oranda doğru bir şekilde ortaya çıkarılmıştır; Paul Rivet’in ilk kez Büyük Okyanus’taki Polenezya göçlerini doğru bir şekilde saptaması gibi. Son olarak ırk kavramı ve ilgili kavramlar, insan türü içindeki biyolojik çeşitliliğin doğasını anlamak için, antropometri gibi çeşitli araçlar ve uygulamalar ile birlikte geliştirilmiştir. Bununla birlikte daha sonra ırk ve ilgili kavramlar bilimsel ırkçılık olarak anılacak şekilde farklı ve daha ideolojik bir bazda kullanılmışlardır. Bugün ırk kavramı ve ilgili çeşitli kavramlar antropoloji içerisinde geçerliliğini yitirmiştir ve bilimsel bir kavram olarak kullanılmamaktadır; bilimsel kökenlerini veya uygulamalarını yitirmişlerdir denilebilir. Ayrıca eski literatürde “ırk” kavramının kullanıldığı çoğu anlam için bugün “etnisite” terimi tercih edilmektedir.
20. yüzyılda akademik disiplinler üç ana alan içerisinde düzenlenmeye başlanmıştır. Bilimler veya Türkçede daha sık kullanılan haliyle fen bilimleri tekrarlanabilir ve karşıtı kanıtlanabilir deneyler sayesinde doğa kanunlarının elde edilmesini amaçlarken, beşerî bilimler farklı millî gelenekleri, tarih ve sanat şeklinde incelemeyi amaçlar. Sosyal bilimler ise sosyal (toplumsal) fenomenlerin tanımlanması ve incelenmesini saptayacak bilimsel metotların geliştirilmesi ve sosyal bilgi için evrensel bir temelin oluşturulabilmesi gibi amaçlarla ortaya çıkmıştır. Bir akademik disiplin olarak antropoloji ise barındırdığı alt dalların benimsediği farklı yöntemler ve interdisipliner çalışmalara bağlı olarak bu kategorilerden hiçbirine rahatlıkla konamamaktadır.

Aşağıda liste halinde antropoloji biliminin birlikte çalıştığı, zaman zaman içinde yer aldığı alanlar ve kendi alt alanları sıralanmıştır:

Adli antropoloji
Biyolojik Antropoloji
Dil Antropolojisi
Paleoetnobotanik
Paleopatoloji
Tıbbî antropoloji
Primatoloji
Paleoantropoloji
Osteoloji
Kültürel antropoloji (ayrıca Sosyal antropoloji)
Sanat antropolojisi
Hukuk antropolojisi
Din antropolojisi
Uygulamalı antropoloji
Kültürler-arası çalışmalar
Siber antropoloji
Gelişim antropolojisi
Çevresel antropoloji
İktisadi antropoloji
Ekolojik antropoloji
Etnografi
Etnomüzikoloji
Feminist antropoloji
Tıbbî antropoloji
Psikolojik antropoloji
Siyasi antropoloji
Kamu antropolojisi
Sembolik antropoloji (veya semboller/simgeler antropolojisi)
Görsel antropoloji
Lengüistik antropoloji (yani dilsel antropoloji)
Senkronik lengüistik (eşzamanlı dilbilim veya eşsüremli dilbilim)
Diyakronik lengüistik (artsüremli dilbilim)
Etnolengüistik
Sosyolengüistik
Arkeoloji
Tropoloji*(müzik eşliğinde olan bilim dalı)

^ anthropology maddesi, Merriam-Webster Collegiate Dictionary, 2005.
^ Örneğin bakınız: Auguste Comte'nin yazıları.

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Antropoloji Bölümü 5 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Moving Anthropology Student Network (MASN) is the largest international network of anthropology students and young academics, connecting people from all over the world
Antropoloji.Net 11 Aralık 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ataerkilliğin Ortaya Çıkışı
Fundamental Theory of Anthropology 16 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ppt

Arkeoloji, geçmişteki insan topluluklarının maddi kültür kalıntılarını (eser, alet, yapı, anıt, bitki ve hayvan kalıntıları, insan iskeleti vb.) bilimsel yöntemlerle ortaya çıkararak; tarih, sosyoloji, coğrafya, etnoloji, antropoloji, nümismatik, filoloji, paleobotanik gibi birçok bilim dalından yararlanıp kültür ve uygarlık tarihini araştıran bilim dalıdır.
Arkeoloji kelimesi Yunanca ἀρχé (arkhe: eski, eskiden kalma) veya ἀρχαῖος (arkhaios: eski) ve λόγος (logos: bilim, bilgi, öğreti) kelimelerinden türemiş olup "eskilerin bilimi" veya "eskinin bilgisi" anlamına gelir. Türkçede 1930'lardan itibaren yaygın olarak kullanılmaktadır.

Arkeoloji, yalnızca kazı yapmaktan ibaret olmayıp yüzey araştırması, jeofizik prospeksiyon, stratigrafi, tipoloji, mutlak ve göreli tarihleme gibi çok çeşitli yöntem ve teknikleri içerir. Türkçeye yanlış bir şekilde kazıbilim olarak çevrilmiş olsa da kazı, arkeolojik araştırma yöntemlerinden sadece bir tanesidir. Arkeoloji asıl olarak insanlığın kültürel geçmişini, kültürlerin değişimini ve birbirleriyle ilişkilerini inceler.
Disiplin, yazılı tarihten önce ve sonra yaşamış insanlara ilişkin bilgi edinme olanağı sağlaması açısından özellikle önemlidir. Bu bilim dalının uzmanları olan arkeologlar araç, eşya, sikke ve yapı kalıntılarını inceleyerek, eski insanların nasıl yaşadıklarını anlayabilirler.

Arkeologlar çalışmalarını çoğunlukla eskiden insanların yaşadığı varsayılan yerleşimleri gün yüzüne çıkararak yürütürler. Yıkılan bir kentin üstüne yenisi yapıldığından eski kentler genellikle toprağın altında kalır ve üst üste kurulan yerleşmelerin mimari (özellikle kerpiç) yıkıntıları zamanla bir tepe oluşturur. Bu tür tepeler Türkiye'de höyük, Yunanistan'da "Magula", Yakın Doğu'da "Tell", İran'da "Teppe" olarak adlandırılır.
Türkiye'deki Alacahöyük, Yalıhüyük ve Çatalhöyük gibi eski yerleşmeler höyük türünü oluşturmaktadır. Ancak her arkeolojik buluntu yeri bir höyük değildir. İnler, düz yerleşme yerleri, antik kentler de arkeolojinin araştırma alanları arasında yer almaktadır.

Arkeoloji, kendi içinde birçok farklı bilim dalını barındırmaktadır. Bunlar arasında Tarih öncesi arkeolojisi (Prehistorya), Klasik arkeoloji, Protohistorya ve Önasya arkeolojisi, Mısır arkeolojisi, Tevrat arkeolojisi ve Orta Çağ arkeolojisi sayılabilir.
Tarih öncesi arkeolojisi, yazının ortaya çıkmasından önceki dönemleri inceler. Yazılı belgelerin bulunmadığı bu dönemde, geçmişe dair bilgi edinmenin tek yolu maddi kalıntıların incelenmesidir. Bu nedenle kazı çalışmaları, stratigrafi prensiplerine sadık kalınarak büyük bir titizlikle yürütülür. Tarih öncesi dönemden günümüze kalan çanak çömlek parçaları, yontma taş aletler, mimari izler ve beslenme alışkanlıkları ile tarihlendirme hakkında bilgi veren organik kalıntılar (tohum, kemik vb.) birincil derecede önem taşımaktadır.

Antik Mezopotamya'da, Akad İmparatorluğu hükümdarı Naram-Sin'in tapınağı (MÖ yaklaşık 2200) son Babil kralı Nabonidus tarafından MÖ yaklaşık 550 yılında keşfedildi ve analiz edildi, bu nedenle Nabonidus ilk arkeolog olarak bilinmektedir. Nabonidus, sadece güneş tanrısı Šamaš'ın, savaşçı tanrıça Anunitu'nun (her ikisi de Sippar'da bulunan) tapınaklarının ve Naram-Sin'in Ay tanrısı için inşa ettiği tapınağın temel kalıntılarını bulacak olan ilk kazılara liderlik etmekle kalmayıp, Harran'ı da eski ihtişamına kavuşturmuştu. Ayrıca Naram-Sin'in tapınağını ararken arkeolojik bir eserin tarihini belirleyen ilk kişi o olmuştur. Tahmini yaklaşık 1.500 yıl hatalı olmasına rağmen, o dönemde doğru tarihleme teknolojisinin eksikliği göz önüne alındığında, bu yine de çok iyi bir tahmin olarak kabul edilmektedir.

Arkeoloji bilimi (Grekçe: ἀρχαιολογία, arkeoloji, Grekçe: ἀρχαῖος, arkhaios, "antik" ve Grekçe: -λογία, -logia, " -logy ") antikacılık olarak bilinen eski ve çok disiplinli çalışmadan doğmuştur. Antika meraklıları, tarihi alanların yanı sıra antik eserlere ve el yazmalarına özellikle dikkat ederek tarihi incelemişlerdir. Antikacılık, 18. yüzyılın sloganında özetlenen, geçmişin anlaşılması için var olan ampirik kanıtlara odaklanmıştır. 18. yüzyıl antikacısı Sir Richard Colt Hoare: "Teoriden değil gerçeklerden konuşuyoruz" demiştir. Arkeolojinin bir bilim olarak sistemleştirilmesine yönelik deneme niteliğindeki adımlar, 17. ve 18. yüzyıllarda Avrupa'da Aydınlanma Çağı'nda gerçekleşti.
Song Hanedanlığı döneminde (MS 960-1279) Çin İmparatorluğu'nda, Ouyang Xiu ve Zhao Mingcheng gibi kişiler, Shang ve Zhou dönemlerine ait eski Çin bronz yazıtlarını araştırarak, koruyarak ve analiz ederek Çin epigrafisi geleneğini kurmuşlardır.
 1088'de yayınlanan kitabında Shen Kuo, çağdaş Çinli bilim adamlarını, antik bronz kapları halktan zanaatkârlar yerine ünlü bilgelerin eserleri olarak nitelendirdikleri, orijinal işlevlerini ve üretim amaçlarını ayırt etmeden bunları ritüel kullanım için canlandırmaya çalıştıkları için eleştirmiştir. Bu tür antika arayışları Song döneminden sonra azalmış, 17. yüzyılda Qing Hanedanlığı döneminde yeniden canlandırılmış, ancak her zaman ayrı bir arkeoloji disiplini yerine Çin tarih yazımının bir dalı olarak kabul edilmiştir.
Rönesans Avrupa'sında Greko - Romen uygarlığının kalıntılarına ve klasik kültürün yeniden keşfine yönelik felsefi ilgi, Orta Çağ'ın sonlarında hümanizmle başladı.
Anconalı Cyriacus, Adriyatik'teki bir deniz cumhuriyeti olan Ancona'nın önde gelen İtalyan bir tüccar aileye mensup gezgin, hümanist ve antikacıydı. Çağdaşları tarafından pater antiquitatis ("antik çağın babası") ve bugün "klasik arkeolojinin babası" olarak anılmıştır: "Anconalı Cyriac, on beşinci yüzyılda Yunan ve Roma antik eserlerinin, özellikle de yazıtların en girişimci ve üretken kayıtçısıydı ve kayıtlarının genel doğruluğu ona modern klasik arkeolojinin kurucu babası olarak anılma hakkını veriyor." Antik binalar, heykeller ve yazıtlar hakkındaki bulgularını kaydetmek için Yunanistan'ı ve tüm Doğu Akdeniz'i dolaştı; bunlar arasında Parthenon, Delphi, Mısır Piramitleri ve hiyeroglifler gibi kendi zamanına kadar bilinmeyen arkeolojik kalıntılar da vardı. Arkeolojik keşiflerini günlüğü Commentaria'ya (altı cilt halinde) kaydetmiştir.
İtalyan Rönesans hümanist tarihçisi Flavio Biondo, 15. yüzyılın başlarında antik Roma'nın kalıntıları ve topografyasına ilişkin sistematik bir rehber oluşturmuştur ve bu nedenle arkeolojinin kurucusu olarak anılmaktadır.
Aralarında John Leland ve William Camden'in de bulunduğu 16. yüzyılın antika meraklıları, İngiliz kırsalında araştırmalar yürütmüşler, karşılaştıkları anıtları çizmişler, tanımlamışlar ve yorumlamışlardır.
Oxford English Dictionary'de ilk kez 1824'te "arkeolog"dan bahsedilmektedir. Bu kısa süre sonra antikacılık faaliyetinin önemli bir dalı için olağan terim haline gelmiş bulunuyordu. "Arkeoloji", 1607'den itibaren, başlangıçta genel olarak "antik tarih" dediğimiz şey anlamına geliyordu; daha modern anlamıyla ilk kez 1837'de görülmüştür. Bununla birlikte, 1685 yılında, kendinin de dahil olduğu antik çağ çalışmalarını tanımlamak için "arkeoloji" nin en eski tanımlarından birini, Roma yazıtlarının transkripsiyonlarından oluşan bir koleksiyonun önsözünde sunan kişi Jacob Spon'du. Miscellanea eruditae antiquitatis adlı seyahat yıllarını anlattığı bir eseri vardır.
On ikinci yüzyıl Hint bilim adamı Kalhana'nın yazıları, yerel geleneklerin kaydedilmesini, arkeolojinin en eski izlerinden biri olarak tanımlanan el yazmaları, yazıtlar, madeni paralar ve mimarilerin incelenmesini içermektedir. Dikkate değer eserlerinden biri, MÖ yaklaşık 1150'de tamamlanan Rajatarangini'dir. Ve Hindistan'ın ilk tarih kitaplarından biri olarak bilinmektedir.

Arkeolojik kazı yapılan ilk yerlerden biri Stonehenge ve İngiltere'deki diğer megalitik anıtlardır. John Aubrey (1626-1697), İngiltere'nin güneyindeki çok sayıda megalitik ve diğer arazi anıtlarını kaydeden öncü bir arkeologdu. Bulgularının analizinde de zamanının ilerisindeydi. El yazısının, Orta Çağ mimarisinin, kostümün ve kalkan şekillerinin kronolojik üslup gelişiminin haritasını çıkarmaya çalışmıştı.
MS 79'da Vezüv Yanardağı'nın patlaması sırasında her ikisi de külle kaplanan antik Pompeii ve Herculaneum kentlerinde de İspanyol askeri mühendis Roque Joaquín de Alcubierre tarafından kazılar yapılmıştır. Bu kazılar 1748 yılında Pompeii'de, Herculaneum'da ise 1738 yılında başlamıştır. Mutfak eşyaları ve hatta insan şekilleriyle tamamlanmış kasabaların keşfi ve fresklerin gün yüzüne çıkarılması, Avrupa çapında büyük bir etki yaratmıştı.
Ancak modern tekniklerin gelişmesinden önce kazılar gelişigüzel yapılıyordu; tabakalaşma ve bağlam gibi kavramların önemi gözden kaçırılmıştı.
18. yüzyılın ortalarında, Alman Johann Joachim Winckelmann Roma'da yaşadı, kendini Roma antik eserlerinin incelenmesine adadı ve yavaş yavaş antik sanata dair rakipsiz bir bilgi birikimi edindi. Daha sonra Pompeii ve Herculaneum'da yürütülen arkeolojik kazıları gezdi. Winckelmann, bilimsel arkeolojinin kurucularından biridir ve stil kategorilerini geniş, sistematik bir temelde sanat tarihine uygulayan ilk kişidir. Aynı zamanda Yunan sanatını dönemlere ve zaman sınıflandırmalarına ayıran ilk kişilerden biridir. Winckelmann, hem "Modern arkeolojinin peygamberi ve kurucu kahramanı" hem de sanat tarihi disiplininin babası olarak adlandırılmıştır.

Arkeolojik kazıların babası William Cunnington'du (1754-1810). 1798'de Wiltshire'da Sir Richard Colt Hoare tarafından finanse edilen kazıları üstlenmişti. Cunnington, Neolitik ve Tunç Çağı höyüklerinin titizlikle kayıtlarını yapmıştır. Bunları kategorize etmek ve tanımlamak için kullandığı terimler bugün hâlâ arkeologlar tarafından kullanılmaktadır. Bununla birlikte, gelecekteki ABD Başkanı Thomas Jefferson'un da 1784 yılında Virginia'daki birkaç Kızılderili mezar höyüğünde hendek yöntemini kullanarak kendi kazılarını yapmaya başladığı kaydedilmiştir. Kazılarına "Höyük İnşa Edenler" sorusu yol açmıştır, ancak dikkatli yöntemleri ona, günümüz Yerli Amerikalılarının atalarının bu tümsekleri neden yükseltememeleri için hiçbir neden göremediğini kabul edecek ka

Askeri Simülasyon'lar siviller tarafından eğlence, Extreme spor veya nostaljik amaçlarla yapılan ya da Askerî personel tarafından gerçekleştirilen eğitimsel silahlı çatışma senaryolarının simüle edilmesini ifade eder.  Askeri simülasyonlar, bir savaş deneyimi sağlama, savaş alanı görevlerini simüle etme, Eğlenceli vakit geçirme, Tarihi şahsiyetleri ve olayları tanıtma, çatışma psikolojisini ve adrenalini yaşama gibi faaliyetleri içerir. Askeri simülasyonların çeşitli biçimleri vardır: airsoft, paintball veya laser tag  gibi askeri senaryolara ve takım taktiklerine dayalı gerçekçiliğin ön planda olduğu fiziksel atış sporları; tarihsel olayları yaşatmak, canlandırmak, cosplay gibi aktiviteler; Askeri Eğitim ve bilgisayar ortamlarında oynanan Askeri simülasyon taktik nişancı oyunlarıdır. Airsoft silahları, kozmetik tasarımı, gerçekçi dış balistikleri, orijinal ateşli silah aksesuarlarıyla uyumlulukları ve ucuz mühimmatları nedeniyle Askeri simülasyonlarda yaygın olarak tercih edilmektedir. Askeri simülasyonlarda olaylar; tarihi veya hayali savaşlar, meskun mahal çatışma simülasyonu veya serbest stil kentsel/orman savaşı temalı olabilir.

Askeri simülasyonların video oyunu türü de mevcuttur. Taktik nişancı olarak da ifade edilen bu tür gerçekçi bir Askeri deneyim amaçlar. ARMA 3 gibi oyunlar, salt eğlence yerine, ekipman ve taktiklerin bir simülasyonudur ve bazen askeri eğitim ve görev provası için de kullanılır.

Askeriye veya ordu, ağırlıklı olarak savaşa yönelik, toplu olarak silahlı kuvvetler olarak da bilinen, ağır silahlı, son derece organize bir güçtür. Genellikle egemen devlet tarafından resmi olarak yetkilendirilir ve muhafaza edilir, üyeleri farklı askerî üniformalarıyla tanımlanabilir. Bir ordu, donanma, hava kuvvetleri, uzay kuvvetleri, deniz kuvvetleri veya sahil güvenlik gibi bir veya daha fazla askerî şubeden oluşabilir. Ordunun ana görevi genellikle devletin savunulması ve dış silahlı tehditlere karşı koymak olarak tanımlanır.
Geniş kullanımda, "silahlı kuvvetler" ve "askeriye" terimleri genellikle eşanlamlı olarak ele alınsa da, teknik kullanımda bazen bir ülkenin silahlı kuvvetlerinin hem askerî hem de diğer paramiliter kuvvetlerini içerebileceği bir ayrım yapılır. Tanınan bir devlete ait olmayan çeşitli yapıda düzensiz askerî güçler vardır; düzenli askerî güçlerle birçok özelliği paylaşsalar da, daha az sıklıkla basitçe "ordu" (askeriye) olarak adlandırılırlar. 

Bir ülkenin ordusu, askerî konutlar, okullar, kamu hizmetleri, lojistik, hastaneler, yasal hizmetler, gıda üretimi, finans ve bankacılık hizmetleri gibi özel altyapıya sahip ayrı bir sosyal alt kültür olarak işlev görebilir. Savaşın ötesinde ordu, devletin ek onay gerektiren veya onay gerektirmeyen fonksiyonlarında; iç güvenlik tehditlerine karşı, nüfus kontrolü, siyasi gündemin desteklenmesi, acil servis hizmetlerin, yeniden yapılanma, kurumsal ekonomik çıkarların korunmasında, törenlerde ve millî onur muhafızlığı gibi işlerde görevlendirilebilir.
Askeriyenin bir parçası olarak askerlik yapma kayıtlı tarihten daha eskidir. Klasik antik çağın en kalıcı imgelerinden bazıları, askerî liderlerinin gücünü ve yeteneklerini tasvir eder. M.Ö. 1274, Kadeş Savaşı, Firavun Ramses II 'nin saltanatı için belirleyici noktalardan biri oldu ve anıtlarında bu alçak kabartmalarla anıldı. Bin yıl sonra, ilk birleşik Çin imparatoru Qin Shi Huang, tanrıları askerî gücüyle etkilemek için o kadar kararlıydı ki, kendini pişmiş toprak askerlerden oluşan bir orduyla gömdürdü. Romalılar, askerî meselelere büyük önem verdiler, gelecek nesillere konuyla ilgili birçok tez ve yazının yanı sıra cömertçe oyulmuş zafer takıları ve zafer sütunlarını bıraktılar.

Askeriye military kelimesinin İngilizcede kaydedilen ilk kullanımı, militarie, 1582 yılındaydı. Latince militaris (Latince asker miles), Fransızca üzerinden geçmiştir ancak etimolojisi belirsizdir. Bir öneriye göre mil-it yani bir vücuda, kütleye girmekten türemiştir. Kelime artık silah kullanımında yetenekli, askerî hizmette veya savaşmakta olan birilerini ifade etmekte kullanılmaktadır.
Bir isim olarak, askeriye genellikle bir ülkenin silahlı kuvvetlerine veya bazen, daha spesifik olarak, onları komuta eden kıdemli subaylara atıfta bulunur. Genel olarak, silahlı kuvvetlerin fizikselliği, personeli, teçhizatı ve işgal ettikleri fiziksel alanı ifade eder.
Bir sıfat olarak, ordu başlangıçta sadece askerlere ve askere atıfta bulunuyordu, ancak kısa sürede genel olarak kara kuvvetlerine ve meslekleriyle ilgili her şeye uygulanacak şekilde genişletildi. Hem Kraliyet Askerî Akademisi (1741) hem de Birleşik Devletler Askerî Akademisi'nin(1802) adları bunu yansıtmaktadır. Bununla birlikte, Napolyon Savaşları zamanında askerî, askerî hizmet, askerî istihbarat ve askerî tarih sözcükleri ile bir bütün olarak silahlı kuvvetlere atıfta bulunulmaya başlandı. Bu nedenle, artık silahlı kuvvet personeli tarafından gerçekleştirilen herhangi bir faaliyeti ifade etmektedir.

Askerî tarihin birkaç yönü vardır. Ana yönlerden biri, gelecekte daha etkin bir şekilde savaşmak için geçmiş başarılardan ve hatalardan ders çıkarmaktır. Bir diğeri, uyumlu askerî güçler yaratmak için kullanılan bir askerî gelenek duygusu yaratmaktır. Yine de, savaşları daha etkili bir şekilde önlemeyi öğrenmekte bir sebep olarak kabul edilebilir. Ordu hakkındaki insan bilgisi büyük ölçüde askerî çatışmalara (savaş), katılan ordularına, donanmalarına ve son zamanlarda hava kuvvetlerinin hem kayıtlı hem de sözlü tarihine dayanmaktadır.
Genellikle her ikisi de neredeyse tüm metinlerde geçmesine rağmen, askerî tarihin iki türü vardır: bir çatışmanın nedenleri, davranışın doğası, sonu ve etkileri hakkında herhangi bir açıklama sunmadan vakaları kaydedildiği tanımlayıcı tarih; ve çatışmaların nedenleri, doğası, sonu ve sonrası hakkında açıklamalar sunmayı amaçlayan analitik tarih; çatışmaların bir bütün olarak bilgi ve anlayışını elde etmenin bir yolu olarak ve daha iyi kavramlar veya yöntemler önermek için gelecekte hataların tekrarlanmasını önlemek ya da yeni teknoloji ihtiyacını savunmak için.

Askerî teknolojinin artmakta olan önemine rağmen, askerî faaliyet her şeyden önce insanlara bağlıdır. Örneğin, 2000 yılında İngiliz Ordusu doktrin beyanında "Adam (insan) hâlâ savaşın ilk silahıdır." şeklinde belirtmiştir.

Askerî teşkilat, askerî rütbeye bölünen katı bir komuta hiyerarşisi ile karakterize edilir ve rütbeler normal olarak subaylar (örn. albay), astsubaylar (örn. kıdemli çavuş) ve en düşük rütbedeki personele (örn. er) kadar gruplanır (otorite bu sıralamada aşağı doğru azalmaktadır). Kıdemli subaylar stratejik kararlar alırken, kendilerine bağlı askerî personel (askerler, denizciler, deniz piyadeleri veya havacılar) bunları yerine getirir. Rütbe unvanları askerî kuvvete ve ülkeye göre değişmekle birlikte, rütbe hiyerarşisi dünya çapındaki tüm devlet silahlı kuvvetleri için ortaktır.

Bir sonraki gereklilik, ordunun karşı karşıya gelmesi muhtemel tehditleri tanımlaması için oldukça temel bir ihtiyaç olarak karşımıza çıkıyor. Bu amaçla, komuta kuvvetleri ve diğer orduların yanı sıra çoğu zaman sivil personel bu tehditlerin tanımlanmasına katılır. Bu aynı zamanda bir örgüt, bir sistem ve toplu olarak askerî istihbarat adı verilen bir süreçtir.                             

Genellikle askerî "güç" olarak adlandırılan yetenek gelişimi, tartışmasız insanlık tarafından bilinen en karmaşık faaliyetlerden biridir; çünkü aşağıdakileri belirlemeyi gerektirir: belirlenen tehditlere karşı koymak için stratejik, operasyonel ve taktiksel yetenek gereksinimleri; edinilen yeteneklerin kullanılacağı stratejik, operasyonel ve taktik doktrinler; öğretilerin yürütülmesinde yer alan kavramların, yöntemlerin ve sistemlerin tanımlanması; bunların savaşta kullanımları için yeterli miktarda ve kalitede üretecek üreticiler için tasarım spesifikasyonlarının oluşturulması; kavram, yöntem ve sistemlerin satın alınması; kavramları, yöntemleri ve sistemleri en etkin ve verimli kullanacak bir kuvvet yapısı oluşturmak; askerî eğitim, öğretim ve uygulama sağlayarak bu konsept, yöntem ve sistemleri kuvvet yapısına entegre etmek; savaş şartlarında askerî organizasyonları devamlılığını ve performansının kesilmesine izin vermeyecek şekilde, personele verilen sağlık hizmetleri, ekipmanın bakımını da içine alarak askerî lojistik sistemi oluşturmak; yaralı personelin iyileşmesini sağlayacak hizmetler ve hasarlı ekipmanı tamir edecek ve son olarak demobilizasyonu sağlacak, barış zamanı gerekliliklerine göre savaş stoğu fazlasını düzenleyecek. 

Askerî strateji, savaşta ve askerî seferlerde kuvvetlerin bir başkomutan tarafından yönetilmesi, ulusal ve müttefik olarak bir bütün halinde büyük askerî kuvvetlerin veya orduların, donanmaların ve hava kuvvetlerinin bileşen unsurlarının kullanılması; ordu grupları, deniz filoları ve çok sayıda hava taşıtı gibi. Askerî strateji, savaşan devletlerin, geniş bir görüşle olası sonuçlarından çıkarımlarını ve komuta yapısının dışından gelen endişeleri de içeren, uzun vadeli politikalarının projeksiyonudur. Askerî strateji, sahadaki güçlerin yönetimi ve aralarındaki çatışmadan ziyade savaş tedariki ve planlamayla ilgilidir. Stratejik askerî planlamanın haftaları kapsayabilir, ancak daha çok aylar hatta yıllardır.

Operasyonel hareketlilik, savaş ve askerî doktrin içinde, taktiklerin dakik detaylarını stratejinin kapsayıcı hedefleriyle koordine eden komuta seviyesidir. Operasyonel sanat ile eş anlamlıdır. 

Askerî taktikler, doğrudan çatışmada düşmanla çarpışmak ve yenmenin yollarıyla ilgilidir. Askerî taktikler genellikle saatler veya günler boyunca birlikler tarafından kullanılır ve bölüklerin, taburların, alayların, tugayların ve tümenlerin, deniz ve hava kuvvetleri eşdeğerlerinin, belirli, çok yakındaki görev ve amaçlarına odaklanır.

Lübnan ekonomi forumu tarafından düzenlenen, Askerî harcamaların GSYİH'da % 16 Ağustos 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. Dünya Bankası kamu verilerinden alınmıştır.

Bilgisayar Derneği (İng: Association for Computing Machinery; kısaca ACM), bilgisayar bilimleri alanındaki en eski mesleki kuruluştur. 1947'de kurulmuş, günümüzde 80.000 üyeye ulaşmıştır. Mesleki ve akademik yayınları ile toplantı faaliyetlerinin yanı sıra, bilişim dalının en önemli ödülü kabul edilen Turing Ödülü'nü vermesiyle de bilinir. Merkezi New York şehrindedir. Dünya genelini kapsayan üyelik sistemi ile bilişim teknolojisinin çeşitli alanları ile uğraşan profesyonellere ve öğrencilere kaynak sağlamaktadır.
ACM(Association for computing machinery) 1960'lı yıllardan bu yana, bilgisayar bilimleri alanında bazı öncü mesleki ve bilimsel dernekler ile birlikte, bilgisayar teknolojisinin hızla değişen kapsamına yönelik müfredat önerileri sunan kuruluştur. Bilgisayar bilimi alanı gelişmeye devam ettikçe ve bilgi işlemle ilgili yeni disiplinler ortaya çıktıkça, mevcut müfredat raporlarını güncellemek ve yeni bilgisayar disiplinleri için ilave raporları hazırlamak bu kuruluşun görevleri arasındadır.
Kuruluş aşağıda belirtilen bilgisayar alt disiplinleri için lisans müfredatı yönergeleri sunmaktadır:

Bilgisayar mühendisliği
Bilgisayar bilimi
Bilgi sistemleri
Bilgi teknolojileri
Yazılım mühendisliği.

Özel İlgi Gruplarının ve profesyonellerin oluşturduğu 170, öğrencilerin oluşturduğu 500 bölüm bulunmaktadır. Bilişim teknolojisinin 34 farklı alanı ile ilgilenen Özel İlgi Grupları vardır.
Özel İlgi Grupları, belirli alanlardaki yeni buluşların tanıtıldığı yerler olarak ünlenen düzenli konferanslara sponsor olmaktadır. Özel İlgi Grupları birçok akademik dergi, magazin ve e-haber bültenleri yayınlamaktadır.
ACM International Collegiate Programming Contest gibi bilişimle ilgili faaliyetlere ve Garry Kasparov ile IBM Deep Blue arasındaki satranç maçı gibi etkinliklere de ACM sponsor olmaktadır.

Tam Liste için: ACM Özel İlgi Grupları

SIGACCESS Accessibility and Computing (Erişilebilirlik ve Bilişim)
SIGACT Algorithms and Computation Theory (Algoritmalar ve Bilişim Kuramı)
SIGAda Ada Programming Language (Ada Programlama Dili)
SIGAPL APL Programming Language (APL Programlama Dili)
SIGAPP Applied Computing (Uygulamalı Bilişim)

ACM Press (ACM Basın) çeşitli dergi ve bültenler yayımlamaktadır. Bilgisayar tarihindeki pek çok ünlü tartışma bu yayınların sayfalarında yer almıştır.

ACM Computing Surveys (CSUR) (ACM Bilişim Araştırmaları)
ACM Journal of Computer Documentation (JCD) (ACM Bilgisayar Dokümantasyonu Bülteni)
ACM Journal on Emerging Technologies in Computing Systems (JETC) (Bilişim Sistemlerinde Yeni Teknolojiler Bülteni)
Journal of Experimental Algorithmics (JEA) (Deneysel Algoritmalar Bülteni)
Journal of the ACM (JACM) (ACM Bülteni)
Journal on Educational Resources in Computing (JERIC) (Bilişimde Eğitim Kaynakları Bülteni)

Communications of the ACM
Computers in Entertainment (CIE)
Crossroads
Queue
StandardView
Ubiquity
eLearn
intelligence
interactions
netWorker

ACM tüm yayınlarının bulunduğu ve bilgisayar konusunda yeryüzündeki en büyük bilgi kaynağı olan dijital bir kütüphaneye sahiptir. Kütüphanede güncel ACM yayınlarına ek olarak dergilerin ve konferans tutanaklarının çevrimiçi arşivleri bulunmaktadır. Çevrimiçi hizmetlerinin arasında Ubiquity ve Tech News Digest gibi güncel bilişim teknolojileri bilgilerini içeren forumlar da bulunmaktadır.

ACM'nin en büyük rakibi IEEE Computer Society (Elektrik ve Elektronik Mühendisleri Enstitüsü Bilgisayar Derneği)'dir. İki kurum arasında pek fark olmasa da IEEE daha çok donanım ve standartlara ağırlık verirken, ACM'nin teorik yönden bilgisayar bilimine ve son kullanıcı uygulamalarına odaklandığı söylenebilir. İki kurum arasındaki diğer bir keskin olmayan farksa ACM'nin bilişimciler için; IEEE'ninse (her ne kadar en büyük alt grubunun Bilgisayar Derneği olsa da) elektrik-elektronik mühendisleri için kurulmuş olmasıdır. Aslında iki organizasyon büyük ölçüde örtüşmektedir. Bilgisayar Bilimi Müfredatının Geliştirilmesi gibi projelerde birlikte çalışırlar.

ACM Başkanı Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley'den David A. Patterson'dır.
ACM; Başkan, Başkan Yardımcısı, Sayman, Eski Başkan, Özel İlgi Grupları Yönetim Kurulu Başkanı, Yayınlar Yönetim Kurulu Başkanı, Özel İlgi Grupları Yönetim Kurulundan 3 Temsilci ve 7 üyeden oluşan bir komite tarafından yönetilmektedir.

ACM'de hizmetlerin ve ürünlerin kalitesini sürdürmede merkezi personele yardım eden çeşitli komitelerden ve alt gruplardan oluşan dört yönetim kurulu vardır.

Yayınlar
SIG Yönetim Kurulu
Eğitim
Üyelik Hizmetleri Kurulu

Bu komite bilgi işlem dünyasıdaki kadınların desteklenmesi, bilgilendirilmesi, teşvik edilmesi ve bu kadınlarla çalışmak için kurulmuştur. Dr. Anita Borg Bilgi işlemle ilgilenen lise seviyesindeki kız öğrencilerden, bu konuda çalışan kadınlara kadar çeşitli kaynaklar sağlayan ACM-W komitesinin önde gelen bir destekcisidir. ACM-W uluslararası platformda da aynı hizmetleri vermektedir.

Bilim alanındaki kadınlarla ilgili kuruluşlar listesi
IEEE
Turing Ödülü

Resmi ACM sitesi22 Haziran 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
ACM portal 3 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
ACM Elektronik Kütüphanesi 11 Nisan 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ateşböceği algoritması (Firefly Algorithm), doğal olaylardan ilham alınarak tasarlanmış bir optimizasyon algoritmasıdır. Bu algoritma, ateşböceklerin ışık saçma ve karşılıklı etkileşimleri ile çiftleşme davranışlarına dayanır.
Algoritmanın temel fikri, problemin çözümünü temsil eden her bir noktanın bir ateşböceğinin konumuna denk geldiği bir uzayda hareket etmeleridir. Ateşböcekleri çevrelerindeki diğer ateşböceklerin ışığının yoğunluğunu algılayarak, daha parlak olanların yönüne doğru hareket ederler. Böylece daha iyi bir çözüme ulaşmak için adım adım bir arama yaparlar.
Algoritma, her bir çözümü bir ateşböceği olarak düşünerek, ateşböceklerin çiftleşme davranışlarına dayalı bir optimizasyon sağlar. Ateşböcekleri, diğerlerine olan uzaklıklarına ve parlaklıklarına göre çiftleşme eşleştirmeleri yaparlar. Daha parlak ateşböcekleri, daha karanlık ateşböceklerine doğru hareket ederek daha iyi çözümler ararlar.
Ateşböceği algoritması, birçok uygulama alanında kullanılan etkili bir optimizasyon algoritmasıdır. Özellikle karmaşık optimizasyon problemleri için iyi sonuçlar üretebilir. Bu algoritma, doğal olaylardan ilham alarak tasarlandığı için, doğal olmayan çözümler üretme riskini azaltır ve daha gerçekçi sonuçlar sağlar.
Ateşböceği algoritması, ateş böceklerinin bazı koşullarda gösterdikleri tepkileri baz alarak geliştirilmiş meta sezgisel bir algoritmadır. Bu algoritma, Ulusal Fizik Laboratuvarı'nda Kıdemli araştırma bilimcisi olan Xin-She Yang tarafından 2008 yılında bulunmuştur.

Isidore Marie Auguste François Xavier Comte (19 Ocak 1798 - 5 Eylül 1857), pozitivizm doktrinini formüle eden Fransız filozof, matematikçi ve yazardır. Genellikle modern anlamda ilk bilim filozofu olarak kabul edilir. Comte'un fikirleri aynı zamanda sosyolojinin gelişimi için de temel teşkil etti; nitekim bu terimi icat etti ve bu disiplini bilimlerin taçlandırılmış başarısı olarak ele aldı.
Henri de Saint Simon'dan etkilenen Comte'un çalışmaları, yeni bir toplum biçimine geçişin yakın olduğuna inandığı Fransız Devrimi'nin neden olduğu toplumsal düzensizliğe çare bulmaya çalıştı. Pozitivizm olarak adlandırdığı bilime dayalı yeni bir sosyal doktrin oluşturmaya çalıştı. John Stuart Mill ve George Eliot gibi sosyal düşünürlerin çalışmalarını etkileyerek 19. yüzyıl düşüncesi üzerinde büyük bir etkiye sahip oldu. Sosyoloji ve sosyal evrimcilik kavramları, Harriet Martineau ve Herbert Spencer gibi ilk sosyal teorisyenler ve antropologlar için bir zemin hazırladı ve Émile Durkheim tarafından pratik ve nesnel sosyal araştırma olarak sunulan modern akademik sosyolojiye dönüştü.
Comte'un sosyal teorileri, 19. yüzyılda teist olmayan dini hümanist ve seküler hümanist örgütlerin gelişimini önceleyen "İnsanlık Dini" ile doruğa ulaştı.

Auguste Comte, 19 Ocak 1798'de Montpellier'de, yeni kurulan Birinci Fransız Cumhuriyeti'nin yönetimi altında doğdu. Comte, Lycée Joffre ve ardından Montpellier Üniversitesi'ne devam ettikten sonra Paris'teki École Polytechnique'e kabul edildi. École Polytechnique, Fransız cumhuriyetçilik ve ilerleme ideallerine bağlılığıyla dikkat çekiyordu. Ancak École 1816'da yeniden yapılanma nedeniyle kapandı ve Comte eğitimine Montpellier'deki tıp fakültesinde devam etti. École Polytechnique yeniden açıldığında geri kabul talebinde bulunmadı.
Montpellier'e döndükten sonra Comte, kısa süre içinde Katolik ve monarşist ailesiyle arasındaki farklılıkların aşılamaz olduğunu gördü ve küçük işlerde çalışarak para kazanmak üzere yeniden Paris'e doğru yola çıktı. Comte, ilk öğretmeni ve protestan papaz Daniel Encontre'un etkisiyle Katolikliği terk etmişti.
Ağustos 1817'de Paris'in 6. bölgesinde, 36 Rue Bonaparte'da bir daire buldu (1822'ye kadar burada yaşadı) ve aynı yıl Comte'u entelektüel toplumla temasa geçiren ve düşüncelerini büyük ölçüde etkileyen Henri de Saint Simon'un öğrencisi ve sekreteri oldu. Bu süre zarfında Comte, ilk denemelerini Saint-Simon'un yönettiği L'Industrie, Le Politique ve L'Organisateur gibi çeşitli dergilerde yayınladı, ancak 1819'daki "La séparation générale entre les opinions et les désirs" (Fikirlerin ve arzuların genel ayrımı) adlı kitabına kadar kendi adıyla yayınlamayacaktı.
Comte, 1824 yılında, yine aşılamayan farklılıklar nedeniyle Saint-Simon'dan ayrıldı. Comte, Plan de travaux scientifiques nécessaires pour réorganiser la société (1822) (Toplumun yeniden düzenlenmesi için gerekli bilimsel çalışmaların planı) adlı bir kitap yayınladı. Ancak akademik bir görev alamadı. Günlük yaşamı sponsorlara ve arkadaşlarının maddi yardımlarına bağlıydı. Comte'un Saint-Simon'un çalışmalarını ne kadar kendine mal ettiği konusunda tartışmalar sürmektedir.
Comte, 1825 yılında Caroline Massin ile evlendi. 1826'da bir akıl hastanesine yatırıldı, ancak tedavi edilmeden ayrıldı. 1827'de Pont des Arts'tan atlayarak intihar girişiminde bulundu. 1842'de eşi Caroline Massin ile boşandı.
Comte, John Stuart Mill ile yakın bir dostluk geliştirdi. Comte, 1844'ten itibaren Katolik Clotilde de Vaux'ya derinden aşık oldu, ancak kadın ilk kocasından boşanmadığı için aşkları hiçbir zaman tamamlanamadı. Onun 1846'daki ölümünden sonra bu aşk yarı-dinsel bir hal aldı ve Comte, (kendi sistemini geliştirmekte olan) Mill ile yakın çalışarak yeni bir "İnsanlık Dini" geliştirdi. Comte'un yandaşlarından John Kells Ingram, 1855'te onu Paris'te ziyaret etti.

Dört ciltlik Système de politique positive'i (1851-1854) yayınladı. Son çalışması olan La Synthèse Subjective'in ("Öznel Sentez") ilk cildi 1856'da yayımlandı. Comte, 5 Eylül 1857'de Paris'te mide kanserinden öldü ve annesi Rosalie Boyer ve Clotilde de Vaux'nun anısına yapılan mezar taşlarıyla çevrili ünlü Père Lachaise Mezarlığı'na gömüldü. 1841'den 1857'ye kadar yaşadığı daire, günümüzde Maison d'Auguste Comte olarak korunmaktadır ve Paris'in 6. bölgesinde, 10 rue Monsieur-le-Prince adresinde yer almaktadır.

 Vikisöz'de Auguste Comte ile ilgili sözler mevcuttur.

Ayrıştırıcı (İngilizce parser), girdi verilerini (çoğunlukla metin) alır ve girdinin yapısal bir temsilini vererek, süreçte doğru sözdizimini kontrol eden bir veri yapısı (çoğunlukla ayrıştırma ağacı, soyut sözdizimi ağacı veya diğer türlü bir hiyerarşik yapı) oluşturan bir yazılım bileşenidir. Ayrıştırma öncesinde veya sonrasında başka adımlar izlenebilir veya bunlar tek bir adımda birleştirilebilir. Ayrıştırıcı, genelde girilen karakter dizisinden belirteçler oluşturan ayrı bir sözcük tabanlı analiz motorunu takip eder. Ayrıştırıcılar elle programlanabilir veya bir ayrıştırıcı üreteci tarafından otomatik olarak veya yarı otomatik olarak oluşturulabilir. Ayrıştırma, biçimlendirilmiş çıktı üretimlerini tek bir şablonda tamamlama görevi görür. Bunlar, farklı etki alanlarına uygulanabilir, ancak bir derleyicinin girdi ve çıktı aşamaları gibi genellikle bir arada sunulur.
Bir ayrıştırıcıya yapılan girdi genellikle bazı programlama dilindeki metin olmakla birlikte doğal bir dildeki metin ya da daha az kapsamlı metin verileri de olabilir; bu durumda, ayrıştırma ağacı oluşturulmadan, metnin yalnızca belirli bölümleri çıkarılır. Ayrıştırıcılar, scanf gibi çok basit işlevleri, bir C++ derleyicisinin arayüzü veya bir web tarayıcısının HTML ayrıştırıcısı gibi karmaşık programları içerir. Basit bir ayrıştırma sınıfının büyük bir kısmı, düzenli ifadeler ve bir düzenli ifade motoru kullanılarak yapılır; bu da örüntü eşleme ve metin çıkarma işlemine izin verir. Diğer durumlarda düzenli ifadeler ayrıştırmadan önce, lexing adımı (daha sonra ayrıştırıcı tarafından çıktısı kullanılmak üzere) kullanılır.
Ayrıştırıcıların kullanımı girdiye göre değişmektedir.Veri dillerinde, bir ayrıştırıcı, programın HTML veya XML metninde okuma işlemi gibi dosya okuma özelliği olarak bulunur; ancak burada kullanılan diller işaretleme dilleridir. Programlama dillerinde bir ayrıştırıcı, dahili bir programlamanın bazı biçimlerini oluşturmak için bilgisayar programlama dilinin kaynak kodunu ayrıştıran derleyicinin veya yorumlayıcının bir bileşenidir.Çözümleme işlemi derleyici önyüzünde önemli bir adımdır. Programlama dilleri deterministik bir bağlamdan bağımsız dil bilgisi ile belirtilmeye eğilimlidir çünkü bunlar için hızlı ve etkili ayrıştırıcılar yazılabilir. Derleyiciler için, ayrıştırmanın kendisi bir geçiş işlemiyle veya birden çok geçiş işlemiyle yapılabilir (tek geçişli derleyici ve çok geçişli derleyici).
Tek geçişli bir derleyicinin dezavantajları, ileriye doğru geçiş sırasında düzeltme işlemleri için hazırlanan bir denetim mekanizması eklenmesiyle önlenebilir ve girdi olarak verilen kod parçacıklarının mevcut program olanaklarına sahip olduğu durumda düzeltmeler geriye uygulanır.Böyle bir düzeltme mekanizmasının yararlı olacağı bir örnek, GOTO ifadesi verilebilir.Program parçacığı tamamlanıncaya kadar bilinmeyen ve ileriye yönelik bir GOTO ifadesi olduğunu varsayalım. Bu durumda, düzeltmenin uygulanmasıyla, GOTO'nun hedefi tanınıncaya dek ertelenecek ve böylelikle kod parçacığı döngüden çıkarılacaktır.Buna paralel olarak, geriye yönelik bir GOTO'nun düzeltilmesi gerekmemektedir ve bunun için yapılacak bir denetim gereksiz bir kısıtlama gibi görünmektedir.
Bağlamdan bağımsız sözdizimleri, bir dilin tüm gereksinimlerini ne ölçüde ifade edebilecekleri ölçütüyle sınırlıdır.Biçimsel olmayan dillerin hafızası sınırlı olmaktadır.Dil bilgisi, keyfi olarak seçilen bir yapının uzun bir girdinin içerisindeki varlığını hatırlayamaz; Bu duruma örnek olarak, bir değişkenin atıfta bulunulmadan önce tanımlanmasını gerektiren diller verilebilir.Bununla birlikte, bu kısıtlamayı ifade edebilen daha güçlü gramer yapıları ise verimli bir şekilde ayrıştırılamaz. Bu nedenle, istenen dil yapılarının bir üst kümesini baz alan (yani, bazı geçersiz yapıları da dahil eden) bağlamdan bağımsız bir dil bilgisi sayesinde, rahat bir ayrıştırıcı oluşturmak yaygın bir kullanımdır.Bu sayede hem kolay ayrıştırılabilir bir dil oluşturulabilir ve istenmeyen yapılar anlamsal analiz ya da bağlamsal analiz adımında filtrelenebilir.

Örneğin, Python'da aşağıdaki ifade sözdizimsel olarak geçerli bir koddur:Bununla birlikte, aşağıdaki kod, bağlamdan bağımsız dil bilgisi açısından sözdizimsel olarak geçer ve önceki ile aynı yapıya sahip bir sözdizimi ağacı üretir; ancak bağlam-duyarlı dil bilgisi açısından sözdizimsel olarak geçersizdir; kullanılmadan önce bu değişkenlerin tanımlanmış olmasını gerektirir:Kod parçacıkları ayrıştırma aşamasında analiz edilmek yerine, denetim mekanizması sözdizim ağacındaki değerleri kontrol ederek ve dolayısıyla kod parçacıklarını anlamsal analizin bir parçası olarak yakalamaktadır: Bağlama duyarlı sözdizim pratikte genellikle anlambilimsel olarak daha kolay analiz edilmektedir.

Açık kaynaklı yapay zeka, açık kaynak yaklaşımının yapay zeka geliştirme alanında uygulanmasıdır.
Açık kaynaklı yapay zeka ürünlerinin çoğu, büyük şirketler tarafından açık kaynaklı yazılım olarak paylaşılan araç ve teknolojilerin varyasyonlarıdır.
Şirketler genellikle pazarda rekabet avantajını korumak amacıyla açık kaynaklı olmayan ürünler geliştirirler.
Popüler açık kaynaklı yapay zeka kategorileri arasında büyük dil modelleri, makine çeviri araçları ve sohbet botları sayılabilir.
Yazılım geliştiricilerin açık kaynaklı yapay zeka kaynakları üretebilmeleri için, geliştirmede kullandıkları diğer çeşitli açık kaynaklı yazılım bileşenlerine de güvenmeleri gerekir.

LLaMA, Meta AI tarafından Şubat 2023 tarihinde piyasaya sürülen büyük dil modelleri ailesindendir  Meta, bu modellerin açık kaynaklı yazılım olduğunu iddia etmektedir, ancak Açık Kaynak Girişimi, Meta'nın LLaMa modelleri ve koduna ilişkin lisansının bu standardı karşılamadığını; özellikle bazı kullanıcılar için ticari kullanıma kısıtlamalar getirdiğini ileri sürerek bu iddiaya karşı çıkmaktadır ve ayrıca modelin ve yazılımın belirli amaçlarla kullanımını kısıtlar (Kabul Edilebilir Kullanım Politikası). LLaMa 3 en son sürümüdür ve Nisan 2024'te yayınlanmıştır.

Balıkçılık, çeşitli amaçlarla doğal ya da suni su ortamlarında balıkların ve diğer deniz canlılarının çeşitli yöntemlerle avlanması ya da yetiştirilmesidir. Balığın yanı sıra midye, karides, ıstakoz, pavurya, istiridye ve ahtapotun hatta balina gibi deniz memelilerinin avlanması da balıkçılık kapsamına girmektedir. Gölet, havuz ya da denizlerdeki suni tesislerde balık ve diğer deniz hayvanlarının üretilmesi de balıkçılığın bir parçasıdır. Amatör balıkçılık, ticari balıkçılık, zanaatkar balıkçılık, yasa dışı balıkçılık, rekreasyonel balıkçılık, kültür balıkçılığı gibi balıkçılık yöntemleri bulunmaktadır.

İnsanlar en eski çağlardan bu yana balık avlamışlardır. 5 bin yıl öncesinden kalma, kemikten yapılmış ve bugün kullanılan örneklerine benzeyen iğneler bulunmuştur.
Çinliler, MÖ 3000 yıllarında tuzlu su doldurulmuş havuzlarda kefal üretmekteydi. Eski Romalılar da havuz ve akvaryumlarda sazan ile tatlı su kefali yetiştirmekteydi. Bu yöntemlerle balık yetiştirme Orta Çağ'ın sonlarına kadar sürdürülmüştür ama bu tarihlerde terk edilmiştir. Ancak 19. yüzyılda, Fransız hükûmetinin balık üretimini başlatmasıyla yeniden gündeme gelmiştir.
Günümüzde dünyanın birçok ülkesinde sofrada tüketilmek üzere büyük çapta balık üretimi yapılmaktadır. Havuzlarda en çok sazan, alabalık ve som balığı üretilmektedir. Havuzlarda ayrıca soyu azalan balık türleri de yetiştirilmektedir. Tatlı su balıklarının üretiminde iki ayrı yöntem uygulanmaktadır. Örneğin sazan, besinini sudaki doğal ortamdan sağlayabileceği büyük göletlerde üretilmektedir. Alabalık üretiminde, dar ve uzun ya da yuvarlak bir havuzdaki küçük bir alanda çok balık bir arada tutularak daha iyi sonuç alınmaktadır. Ama bu havuzlarda balıkların yemle beslenmesi ve gerekli oksijeni sağlayabilmek için de suyun belirli aralıklarla değiştirilmesi gerekmektedir. Başta Japonya olmak üzere çeşitli ülkelerde tuzlu su balıkları için denizlerde de üretim çiftlikleri kurulmuştur.
İstiridye, midye ve pavurya gibi diğer deniz hayvanları da bazı kıyı sularında yetiştirilmektedir. Doğal yolla üremiş larvalar ya da deniz üretim çiftliklerinde yetiştirilmiş yavrular, uygun koşullara sahip bir ortama bırakıldığında çoğalabilmektedir. Bazı Uzak Doğu ülkelerindeki deniz çiftliklerinde büyük çapta teke ve karides üretilmektedir.

Her sene 1 trilyondan fazla balık insanların tüketimi için öldürülmektedir. Darbeli ve elektrikli sersemletme gibi bazı nispeten daha insancıl kesim yöntemleri geliştirilmiş olsa da çoğu kez balık hasadı için açık havada boğma, karbondioksit ile sersemletme veya buzlu soğutma gibi balık refahı için ideal olmayabilen yöntemler tercih edilmeye devam etmektedir.

Makaralı oltalar bulunmadan önce, misina bir mantar ya da tahta parçasına elle sarılmaktaydı. Balık oltaya takıldığında balıkçı seri hareketlerle balığı kıyıya çekmekteydi. Ama bu tür avlanma kolay değildi; bu avlanmada misinanın dolaşması, düğüm olması gibi sorunlar yaşanmaktaydı.
Oysa makaralı oltayla avlanmak çok kolaydır. Makara misinanın sarılmasını ve gerekirse gevşetilmesini kolaylaştırmıştır. Örneğin oltaya yakalanan balık sert hareketlerle direnirse makaradaki misina boşaltılarak balığa yol verilmektedir. Balığın yorulup hareketlerinde yavaşlama görülünce, misina yeniden makaraya sarılarak balık çekilmektedir. Ama makaralı oltayla balık avlarken, misinayı ne zaman boşaltıp ne zaman makaraya saracağını bilmek gerekmektedir. Ayrıca misinanın da bir dayanma gücü vardır. Hızlı bir akıntıda balığın çekiş gücü karşısında bunu da hesaba katmak gerekmektedir. Büyük bir balık yakalandığında, onun direnme gücünü kırmak için arada bir misinayı gevşetmek ve balığa yol vermek gerekmektedir. Bunun sonucunda yorulan balık daha kolay çekilebilmektedir.
Avlanmanın önemli noktalarından biri, uygun olta iğnesi seçmektir. Avlanacak balığa göre, değişik büyüklük ve biçimlerde iğneler vardır. Ama bütün olta iğnelerinin ucunda, balığın ağzına saplandıktan sonra çıkmasını engelleyen bir damak (çengel) vardır. İğnelerin sapında da genellikle bir halka bulunmaktadır. Hayvan bağırsağından, naylon ya da çelik telden yapılmış "köstek" bu halkadan geçirilerek iğneye bağlanmaktadır.
Balıklar çeşitli yemlerle avlanmaktadır. Canlı ya da cansız yemler, iğnenin ucundaki damağa geçirilmektedir. Balığın doğal besini olan böcekler, solucanlar, küçük kurbağalar ya da avlanacak balığa göre çok küçük balıklar, en çok kullanılan canlı yemlerdir. Cansız yem olarak ise hamur, ekmek içi, haşlanmış buğday, peynir gibi yiyecekler ya da tüy parçası, yapay sinek gibi yapay yemler kullanılmaktadır.
Oltayla balık avlamak ustalık istemektedir. Avlanacak balığın bulunabileceği yeri, suyun yüzeyinde ya da dibinde mi olduğunu bilmek gerekmektedir. Öte yandan oltayı balığın yem aradığı yere atabilmek ya da indirebilmek gerekmektedir. Örneğin som balığı ve alabalık dışındaki bütün tatlı su balıklarını avlamak için olta dibe bırakılmaktadır. Som balığı, alabalık, gölgebalığı, tatlı su kefali ve kızılkanat avlamada yaygın olarak sinek oltası kullanılmaktadır. Yapay sineği uzağa atabilmek için kamışın çok esnek olması, ucunda da kalınca bir misina bulunması gerekmektedir. Oltanın ucuna bağırsak ya da naylondan yapılmış 2-3 metre uzunluğunda bir beden, bedenin ucundaki iğneye de tüy parçaları, kürk, ipek ve parlak tellerden yapılmış yapay sinek bağlanmakta bu şekilde balık avlanmaktadır.

Amatör deniz balıkçılığında da tatlı su balıkçılığında kullanılan olta setinin hemen aynısı kullanılmaktadır. Ama kamış ve misinaların daha sağlam olması gerekmektedir. Oltanın iyice derine inebilmesi için daha ağır kurşunlar (iskandil) ve iri balıkları da yakalayabilmek için daha büyük iğneler kullanılmalıdır. Dipte ya da dibe yakın derinliklerde yaşayan mezgit, morina ve yassı balıklargibi balıkları avlamak için yem olarak karides, midye ve solucan tercih edilmelidir. Uskumru ve lüfer ise, hareket halindeki tekneden kaşıkla ya da doğal yemle tutulmalıdır.
Deniz balıkçılığında köstekli olta da çok kullanılan olta tiplerinden biridir. Bu oltanın ucundaki iskandilli bedenine, belirli aralıklarla pirinç telden yapılmış köstekler bağlanmalıdır. Bu oltanın adı da bu kösteklerden gelmektedir. Kösteklere kısa misinalar, misinaların ucuna da iğneler takılmaktadır. Köstekli oltayla balık avlamada canlı yemler kullanılmalıdır. Avlanma sırasında olta gergin tutulmalı ve balık yeme atladığı anda olta hafifçe silkelenerek balığın iğneyi yutması sağlanmalıdır. Sonra balığın iğneden kurtulmasına fırsat vermeden hızla çekilmelidir.
Denizlerde balık avlamada çok yaygın olarak kullanılan çapari de bir tür köstekli oltadır. Ama çaparide canlı yem kullanılmaz, onun yerine genellikle hindi, kaz ve tavuk tüyü gibi yapay yemlerden yararlanılmaktadır. Çapari, bir olta (makaraya ya da mantara sarılmış misina), misinanın dolaşmasını engelleyen bir fırdöndü, fırdöndüden iskandile kadar uzanan ve gene misinadan yapılan bir beden ile en uçtaki iskandilden oluşmaktadır. Bedenin üzerine, belirli aralıklarla, uçlarına iğne takılmış kısa misina parçalarından köstekler bağlanmalıdır. İstavrit gibi küçük balıkları avlamada 10 köstekli (10 iğneli) bir çapari yeterlidir. Ama çaparideki köstek sayısı palamut avında 35'e, torik ve kofana denen iri palamut ve lüfer avında 55'e kadar çıkmaktadır.
Kılıç balığı, orkinos ve tarpon gibi, bazılarının ağırlığı yarım tonu bulan büyük deniz balıkları da hareketli bir tekneden oltayla avlanabilmektedir. Bunun için çok kalın ve sağlam bir kamış ve uzunluğu en az 360 metre olan misina gerekmektedir. Bu tür avlanmada balıkçı kamışın ucunu, beline taktığı özel bir kemere oturtmalıdır. Oltaya yakalanan bu kadar ağır balıkları çekmek ve onların direnme gücüne karşı koyabilmek kolay değildir. Onun için yakalanan balık yoruluncaya kadar tekneyle izlenmelidir. Uzun bir süre yol alındıktan sonra balıkçı misinayı makaraya sararak balığı tekneye yaklaştırmalıdır. Yakalanan balık ya tekneye alınmalı ya da teknenin yedeğinde limana kadar çekilmelidir.
Ernest Hemingway’in Yaşlı Adam ve Deniz adlı romanında, oltayla büyük bir balık yakalayan yaşlı bir balıkçının, bu balığı kıyıya çekebilmek için verdiği mücadele ayrıntılarıyla anlatılmıştır.

Deniz balıklarının bazıları su yüzeyine yakın yaşarlar ve bunlara yüzey balığı denir. Örneğin ringa, sardalye, hamsi, orkinos ve uskumru yüzey balıklarıdır. Deniz dibine yakın ve dipte yaşayan balıklara da dip balığı adı verilmektedir. Dip balıklarına örnek olarak morina, mezgit, berlam ve bütün yassı balıklar verilebilir.
Ticari amaçla yapılan balıkçılığın temeli ağla avlanmaya dayanmaktadır. Avlanmada balığın özelliğine, yaşadığı suyun derinliğine göre değişik ağlar kullanılmaktadır. Yaygın olarak kullanılan ağların başında trol ağı gelmektedir. Trol ağı, külah biçiminde büyük bir torbaya benzer ve ağzı yaklaşık 30 metre genişliğindedir. Ağ atılırken ağzı açık balık tutma için her iki yanına tahta levhalar yerleştirilmektedir. "Kapı" denen bu tahta levhalar da çelik kablolarla trol teknesine bağlanmaktadır. Deniz dibinin engebeli olmadığı yerlerde dip balıklarını avlamak için genellikle dip trolü kullanılmaktadır. Trol teknesinden denize bırakılan trol ağı, tekneyle sürüklenmeli ve ağ deniz dibini tarayarak yolunun üzerindeki balıkları toplamalıdır. Balık ağı sürükleme işi 1,5-3 saat kadar sürmektedir. Sonra ağ bir vinç yardımıyla çekilmeli ve içindeki balıklar tekneye boşaltılmalıdır. Balıklar temizlenip yıkandıktan sonra, teknenin ambarında buzların arasına gömülerek saklanmaktadır. Bazı büyük ve gelişmiş trol teknelerinde balıklar temizlendikten sonra soğutma aygıtlarında dondurulmaktadır. Bu tür tekneler denizde daha uzun süre kalıp avlanmaya devam edebilmektedir.
Bazı dip balıklarını avlamada kullanılan yöntemlerden biri de paraketedir. Kalın bir misina (olta ipi) olan paraketenin üzerinde aralıklı olarak dizilmiş 1.000'e yakın yemli iğne bulunmaktadır. Avlanma sırasında zoka parakete deniz dibine bırakılmakta ve yeri şamandıralarla belirlenmektedir. Parakete 24 saate bir denizden çekilerek yakalanan balıklar alınmalı ve iğnelerine yeniden yem tak

Baruch Spinoza (doğum Benedito de Espinosa, sonradan Benedict de Spinoza; 24 Kasım 1632 - 21 Şubat 1677), Yahudi kökenli Hollandalı filozof. Aydınlanmanın erken dönem düşünürlerinden olan Spinoza, evren ve insan hakkında modern fikirler ileri sürerek öncü ahit eleştirileri yapmış ve zamanla 17. yüzyıl felsefesinin en önde gelen rasyonalistlerinden biri olarak kabul edilmiştir. Descartes'ın fikirlerinden etkilenen Spinoza, Hollanda Altın Çağının önde gelen filozofu olmuştur.
Spinoza Amsterdam'da, Portekiz Yahudi cemaatinde büyümüştür. İbrani kutsal kitabının doğruluğu ve Tanrı'nın doğası hakkında çok tepki çeken fikirler geliştirmiştir. 23 yaşındayken, kendi ailesi de dahil, Yahudi cemaati tarafından dışlanmıştır. Kitapları daha sonra Katolik Kilisesi'nin yasaklılar listesine girmiştir. Çağdaşları tarafından sıkça ateist olmakla itham edilse de, yapıtlarının hiçbirinde Tanrının varlığını reddetmediği gibi, teolojik ve politik inceleme adlı kitabı incelendiğinde Peygamberi de reddetmediği görülür. İncilin tahrif edildiğine inanır ve bunu ispatlamak için İncil'den ayetleri referans gösterir.
Zamanında anlaşılmayan pek çok filozof gibi Spinoza da yanlış anlaşılmanın ve doğru anlaşılmamanın muhatabı olmuş, tuhaf bir çelişkiyle hem en büyük din düşmanlarından biri sayılmış, hem de eserinin temel kaynağının Tanrı sevgisi olduğu söylenmiştir. Bununla birlikte Spinoza'nın gerçek bir bilge yaşamı yaşadığı aktarılır. En büyük eseri Etika adlı kitabıdır.

Spinoza, Hollanda'da ticaretle uğraşan bir Safaradi Yahudi ailenin oğlu olarak doğdu. Ailesi Yahudi olduğu için Portekiz'den engizisyonun baskılarından kaçıp önce Nantes'a sonra da Amsterdam'a (1622 yılı olarak tahmin ediliyor) göç etti. Bilge filozof Spinoza bilimsel buluşların, dinsel bölünme ve çatışmaların, siyasal değişikliklerin ve felsefi gelişmelerin yoğun olduğu bir sırada Hollanda'da yaşadı. Spinoza'nın babası ticaretin yanı sıra sosyal alanda da gelişme kaydetmiş ve Amsterdam'daki Sinagog'un ve Yahudi okulunun müdürü olmuştu. Ailesi Spinoza'nın haham olarak yetişmesini istemiş ve bu yönde gelişmesi için her türlü eğitim olanaklarını sağlamıştı. Spinoza bu nedenle erken yaşta gittiği Yahudi okullarında ve sinagoglarda İbranice öğrenmiş, Yahudi ve Arap teologların çalışmalarını öğrenme olanağı bulmuştur.
Spinoza'nın laik ve sorgulayıcı düşünceyle güçlü bağlantısının üstünde, eğitim sürecinin başlarında öğretmeni olan ve liberal haham olarak bilinen Manasseh ben Israel'in (Amsterdam Yeshiva'sına 1638'de atandı) etkisi olduğu söylenir.
1650'de Franciscus van den Enden'ın okulunda Latince, doğa bilimleri (fizik, kimya, mekanik, gök bilimi ve fizyoloji) ve felsefe okumaya başladı.
1651'de Spinoza'nın Descartes'ın eserlerini okumaya başladığı tahmin ediliyor.
1652'de babasının tüm karşı çıkışına karşın Spinoza mercek yontma işine başlar.
1653'te Jan de Witt Hollanda bölgesi konsey yönetimine atanır.
1654'te Spinoza'nın babası Michael ölür.
1655'te Spinoza, Cemaat Mahkemesi tarafından dindışılıkla (materyalistlik ve Tevrat'ı küçük görmek ile) suçlanır. Bu sorgulamada uzamın Tanrı'nın bir sıfatı olduğunu savunan Spinoza, sonunda hahamlar tarafından din düşmanı olmakla suçlanır ve pişman olmaya zorlanır. Bu yıl içinde Spinoza Tractatus de Deo et homine etjusque felicitate (Korte verhandeling van God, de mensch en des zelfs welstand, Tanrı, İnsan ve İnsanın Refahı Üzerine Kısa Bir İnceleme) adlı çalışmasını da bitirir. Bu kitap çok güçlü olmamakla birlikte Spinoza felsefesinin tüm temel tezlerini barındıran bir yapıt olarak değerlendirilir.
Tractatus De Deo et Homine eiusque Felicitate adlı eserinde, cehalet yüzünden gelişen toplumsal önyargılar farklı inançlar sonucunda, ancak felsefi olarak varolması gereken, bir Tanrı'ya, insani özellikler yükleyip O'nu ödül ve ceza dağıtan bir yargıç haline dönüştüren insanlara çıkışı, Yahudilerin tanrının özünün ne olduğunu bilmedikleri halde, kendilerini onun yurttaşları olarak görüp diğer ulusları küçük görmelerine getirdiği eleştiriler, dolayısıyla tanrının ruh ve yasa üzerine Yahudi cemaatinden tamamen farklı düşünceleri benimsemiş olması onun tanımazlıkla suçlanıp aforoz edilmesine ve lanetlenmesinde büyük rol oynamış.
1656'da 24 yaşındaki genç Spinoza Amsterdam Sinagog'u tarafından, Tanrı'nın evren ve doğanın işleyişi olduğu, bir kişiliği olmadığı ve Tevrat'ın Tanrı'nın doğasını öğretmek için mecazi ve simgesel bir kitap olduğu" iddialarını savunduğu için Yahudi cemaatinden kovulur (cherem veya herem; Yahudilikte, Katoliklikteki aforoz benzeri bir ceza). Spinoza cemaatten kovulmasını takiben, adını Benedictus'a (ilk adı olan Baruch'un Latince karşılığı) çevirdi. Cherem'in koşulları da çok kesindi, ceza asla geri alınmazdı (bknz. Kasher ve Biderman).
1660'ta Amsterdam Sinagog'u yerel yetkililere Spinoza için "her türlü din ve ahlak için bir tehdit" diyerek şikayette bulunur.
1661'de Spinoza Amsterdam'ı terk eder, yakınlardaki Rijnsburg'a yerleşir, Etikasını yazmaya başlar ve yaşamının sonuna kadar mektuplaşacağı Henry Oldenburg ile tanışır.
1662'de Tractatus de intellectus emendatione adlı eserini bitirdiği tahmin edilmektedir.
1663'te Lahey yakınlarındaki Voorburg'a ressam Daniel Tydemann ile birlikte yerleşir.
1664 yılında Lahey'de Descartes Felsefesi'nin İlkeleri adlı kitabını yayınlar. Bu kitabın ekinde Metafizik Düşünceler adlı çalışması yer almaktadır. Aralık 1664'ten Haziran 1665'e kadar amatör bir Kalvinist tanrıbilimci olan ve Spinoza'ya kötülük konusunda sorular soran Blyenbergh ile mektuplaşır. 1665'in son aylarında Oldenburg'a, 1670'te basılacak olan yeni kitabı Teolojik-Politik İncelemeye çalışmaya başladığını yazar.
Bazı arkadaşlıkları (Jan de Witt gibi) nedeniyle politik kamplaşmalarda taraf olmak durumunda kalmış olan Spinoza'nın adsız olarak yayınladığı Teolojik-Politik İncelemesi de bu kamplaşmalar dolayısıyla tepkiyle karşılanmıştır. Spinoza bu kitabından sonra artık yazmamaya karar verir.
1670'te Teolojik-Politik İnceleme" Amsterdam Kilise Konseyi (Kalvinist) tarafından "Dininden dönen bir Yahudi ve Şeytan tarafından Cehennem'de uydurulmuş ve Sayın Jan de Witt'in bilgisi dahilinde yayınlanmıştır" ifadesiyle eleştirildi. Spinoza Lahey'de Stille Veerkade'de yaşamaya başlar.
1671'de Leibniz ona Notita opticae promoteae isimli eserini o da Leibniz'e Teolojik-Politik İnceleme eserini yollar.
1673'te kendisine teklif edilen Heidelberg Üniversitesi'ndeki felsefe kürsüsünü de reddeder, çünkü "din adamlarını rahatsız etmeme koşulu" vardır bu önerinin.
Etika adlı büyük eserini 1675'te tamamlar. Bu eser belirli bir çevrede dolaşır, tartışılıp değerlendirilir, ancak Spinoza yaşadığı sırada izin vermediğinden basılmaz.
Ölümünden bir yıl önce 1676'da Leibniz ile görüşür. Aynı yıl Lahey Sinodu Telojik-Politik İncelemenin yazarı hakkında takip kararı alır.
21 Şubat 1677'de ölen Spinoza'nın eserleri, Amsterdam'da, arkadaşları tarafından Opera Posthuma (Ethica, Tractatus politicus, Tractatus de intellectus emendatione, Epistolae, Compendium Grammatices Linguae Hebrae) adıyla yayınlanır.
1678'de Spinoza'nın eserleri Felemenkçe (kendi dilinde) yayınlanır.

Spinoza'nın düşünce kaynaklarında farklı etkilerin olduğu söylenebilir. Onun zor anlaşılan ya da tamamen zıt yönlerde anlaşılan felsefesinin oluşumunda bir yanda Yahudi mistiklerini, İslam düşünürlerini, skolastikleri, 17. yüzyılda çok önemli gelişmeler kaydeden doğabilimlerini, Giordano Bruno ve özellikle onun panteizmini ve bütün bunların ötesinde Descartes'ı ve Kartezyen felsefeyi buluruz. Bir anlamda bunlara bağlı olarak onun felsefi sorununun töz sorunu olduğunu, bu eksende varlık problemine yöneldiğini söyleyebiliriz.
Beden ve ruhun birbirlerine olan üstünlükleri yerine paralelliklerini savunan Spinoza ereksel bir nedenselliğe de karşı çıkmıştır. Bununla birlikte aşkın bir tanrı anlayışı yerine içkin bir doğa anlayışı getirmiştir. Böylece ruhun bedeni yönettiği insanbiçimli tanrı fikri yerine bütün çeşitlilikleri barındıran ereksel olmayan tek bir doğadan bahsetmekle beraber insandaki temel üç yanılsamayı tasvir etmiştir. Ereklilik çerçevesinde; bilinç, özgürlük ve tanrıbilimsel yanılsama.

Spinoza'nın felsefi çalışmalarının anlaşılmak ve değerlendirilmek bakımından özel zorlukları olduğu bilinen bir gerçektir. Kullandığı kavramlar, bunlara getirdiği tanım ve açıklamalar birçok farklı yollardan yeniden sorgulanabilir ya da değerlendirilebilir görünmektedir. Bu yalnızca Spinoza'nın bir yanda 'Tanrı-sarhoşu, öte yanda din ve tanrı düşmanı olarak değerlendirilmesi meselesinde ortaya çıkmaz, bir bütün felsefi sisteminin anlaşılmasında özel bir sorun yaratır. Felsefenin bildik terimlerini kullanmakla birlikte, Spinoza'nın kendi metafiziğini kurarken bu terimlere sağladığı anlam katmanları ve terimleri birbiriyle ilintilendirme tarzı onun sisteminin anlaşılmasını güçleştirmiş ve bunun yanı sıra pek çok farklı şekilde yorumlanmasına yol açmıştır.
Temel yapıtı Etika ilginç özelliklere sahiptir. İlkin burada Spinoza'nın felsefi çalışmasına bilimsel bir konum kazandırmaya çalıştığı söylenebilir. Rasyonalist filozofların matematikten etkilenmeleri ya da onu model almaları Spinoza için de geçerlidir, ancak Spinoza matematikten çok geometriyi benimser ve yapıtlarında geometrik yöntemi kullanır. Etika'nın altbaşlığı bu bakımdan örnektir: Geometrik yönteme göre kanıtlanmış olan ahlak. Yorumcuları, çalışmanın ağır yapısının buradan kaynaklandığında hemfikirdirler. Etika'nın hem biçimsel yapısını hem de içeriğini geometrik yöntem şekillendirir.
Etika'nın temel kavramları olan töz, nitelik, görünüm, nedensellik bunlara örnek olarak verilebilir. Spinozacı metafiziğin nasıl bir ontolojiye sahip olduğu, Tanrı ya da Doğa dediğinde ne demek istediği, insanın doğadaki yerinin nasıl ele alındığı, özgürlük ve zorunluluk ilişkisinin nasıl değerlendirildiği önemli boyutlar ve sorunlar içerir; Spinoza bu bakımdan etkisi geç anlaşılmış ve anlaşıldığı andan itibaren sürekli yeniden değerlendirilen bir filozof olmuştur.

“Spinoza’nın yazılarında tanrı kelimesinin geçtiği her yere tabiat kelimesi konu

Basınçsız tren ya da basıncı alınmış tüp aksamlı tren, yüksek hızlı tren taşımacılığının hızını daha da artırma amacıyla tasarlanan bir ulaşım sistemidir. Evrensel literatürde "vactrain" kısaltmasıyla da bilinmektedir. Maglev olarak bilinen yuvar içi hava akımının yok edilip manyetizmadan yararlanılan asılı manyetik hatlar, basınçsızlaştırımış tüp yahut tünellerde kullanılması düşünülen bir konsepttir. Basınçsız trenlerde hava direnci yok edildiği içi için bu sistem, saatte 6.400 ila 8.000 km'ye kadar hız yapılabilmesini kuramsal olarak mümkün kılacaktır. Bu, aracın deniz seviyesindeki bir manyetik ağda ses hızından 6-7 kat daha fazla bir hıza ulaşabileceğini göstermektedir. Basınçsız trenler, kendi ivmelerini sağlayabilmek için yer çekimi etkisini kullanabilmektedir. Eğer bu trenler, kuramsal olarak tasarlanan ivmelere ulaşabilirlerse, bu basınçsız tren sistemlerinin şu anki en hızlı toplu ulaşım araçları olan uçakları geçerek, Pekin ve New York arasındaki bir seyahati 2 saatten daha kısa bir süreye indirebileceği anlamına gelmektedir.
Tüm bunlara rağmen, tünel ve diğer teknolojilerde muazzam bir gelişme sağlanamadığı müddetçe, basınçsız tren teknolojisi çok pahalı ve müracaat etmesi zor bir yol olarak kalacaktır.
2010'da Çin'in Güneybatı Jiaotong Üniversitesindeki araştırmacılar tarafından, saatte 1.000 km hıza ulaşabilecek bir basınçsız tren inşa edilmekte olduğuna dair birkaç makale yayımlanmıştır. Ancak bu çalışmalar yakından incelendiğinde, bu çalışmaların vactrain (basıncı alınmış tüp aksamlı tren) kavramına değinmediğini bununla birlikte Oster, Zhang ve Wang'ın çalışmalarını temel aldıkları görülmüştür.  Basınçsız tren sistemi, yuvar hareket aksamına sahip olma yönüyle; ABD'de yaşama geçirilen Hyperloop (hız yuvarı)'na benzemekle birlikte, basınç kullanım teknikleri açısından hız yuvarı, basınçsız trenlerden ayrılmaktadır.

Bu sistem, 1914'te Rus profesör Boris Weinberg tarafından "Sürtünmeden Hareket (hava basıncı yok edilmiş elektrik ağı [yolu])" adlı kitapta ileri sürülmüştür. Weinberg, iddia ettiği bu sistemin dünyadaki ilk örneğini 1909'da Tomsk Politeknik Üniversitesindeki ekibiyle birlikte inşa etmiştir.
Daha sonra, 1962'nin Nisan ayında Mack Reynolds yazdığı makalesinde sisteme "Mercenary" (paragöz) adını vererek, sistemi havası boşaltılmış tüplü ulaşım sistemi olarak tanımladı. 1970'li yıllarda, Amerikan Araştırma ve Geliştirme Kurumu desteğiyle Robert M. Salter sistemin önde gelen savunucu hâline gelmiştir. Salter bu sistem hakkında birçok ayrıntılı mühendiklik alanına ait çalışma yayımlamıştır.

Clifford, Peggy, ed. "RAND and The City: Part One"29 Ağustos 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. Santa Monica Mirror, Ekim 27, 1999 – Kasım 2, 1999. 5. seri dâhil: 129 Ağustos 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.; 231 Ağustos 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.; 36 Mayıs 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.; 41 Eylül 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.; & 5 18 Aralık 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. 15 Nisan 2008'de erişildi.
Specht, R.D. "Rand: A Personal View of Its History," Operations Research, C. 8, S. 6 (Kas.–Ar. 1960), s. 825–839. In JSTOR 4 Şubat 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Worcester Polytechnic Institute page discussing Goddard's achievements 27 Şubat 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Vac Trains at Orion's Arm 26 Eylül 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Rail Journal
Popular science26 Kasım 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hydrogen Tube Vehicle
China Plans 1,000 KPH Super Train
Cargocap 29 Ocak 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bir Bayes ağı, Bayes modeli ya da olasılıksal yönlü dönüşsüz çizge modeli bir olasılıksal çizge modelidir (bir çeşit istatistiksel model) ve birbirleriyle koşulsal bağımlılıklara sahip bir rassal değişkenler kümesini yönlü dönüşsüz çizge(YDÇ) şeklinde ifade eder. Bayes ağları; gündelik hayatta meydana gelen bir olayı anlatmak ve o olayın gerçekleşmesine sebebiyet verebileceği bilinen birkaç olası nedenden herhangi birinin katkıda bulunan faktör olma olasılığını tahmin etmek için kullanılan ideal bir modelleme türüdür. Örneğin, bir Bayes ağı kullanılarak hastalıklar ve semptomları arasındaki olasılıksal koşul ilişkileri modellenebilir. Bu model kullanılarak, bir kişide görülen semptomlar verildiğinde bu kişinin bazı hastalıklara sahip olma olasılıkları hesaplanabilir. Buna benzer olarak neden-sonuç ilişkisi olan birçok olayın olasılığı bu modelleme ile görselleştirilebilir.
Bayes ağları, her düğümü bir rassal değişkeni ifade eden YDÇ'lerdir. Gözlemlenebilir nicelikler, gizli değişkenler, bilinmeyen parametreler ya da hipotezler birer Bayes rassal değişkeni olabilirler. Birbirine herhangi bir şekilde bağlı olmayan düğümler birbirlerinden koşulsal bağımsızdırlar. Her düğüm, girdi olarak ebeveyn düğümlerinin değerlerini alan ve çıktı olarak o düğümün ifade ettiği değişkenin alabileceği değerlerin olasılıklarını (duruma göre olasılık dağılımını) veren bir olasılık fonksiyonu ile ilişkilendirilmiştir. Örneğin, eğer 
  
    
      
        m
      
    
    {\displaystyle m}
  
 ebeveyn düğüm 
  
    
      
        m
      
    
    {\displaystyle m}
  
 Bool değişkenini ifade ediyorsa olasılık fonksiyonu 
  
    
      
        
          2
          
            m
          
        
      
    
    {\displaystyle 2^{m}}
  
 hücreli bir tablo ile gösterilebilir; ebeveyn değişkenlerinin alabileceği 
  
    
      
        
          2
          
            m
          
        
      
    
    {\displaystyle 2^{m}}
  
 doğru ya da yanlış değerlerinin her biri için bir hücre.
Benzer fikirler yönsüz ve duruma göre dönüşlü çizgeler üzerinde uygulanabilir; böyleleri Markov ağları olarak adlandırılır.
Bayes ağları üzerinde çıkarsama ve öğrenme yapan verimli algoritmalar vardır. Bir değişkenler dizisini (örn. konuşma sinyali, protein dizisi) modelleyen Bayes ağlarına dinamik Bayes ağları denir.

Kalman filtresi
Naive Bayes sınıflandırıcı
Risk analizi

Bağlantısallık, bilişsel bilim alanlarında mental fenomeni yapay nöron ağları (ANN) kullanarak açıklamayı umut eden bir yaklaşımdır. Bağlantısallık, öğrenmenin deneyime bağlı olarak bağlantı gücünün değiştirilmesiyle oluşan,eş zamanlı gerçekleşen,rakamsal olarak gösterilebilen bağlantılarla dağıtılmış, sinyal aktivitesine dayalı olan bir bilişsel teori ortaya koyar.
Bağlantısal yaklaşımın bazı faydaları, geniş bir dizi fonksiyona uygulanabilirliği, biyolojik nöronlara yapısal olarak benzerliği,fıtratsal yapısına düşük gereksinimi,sistemin bazı kısımlarında arıza oluşsa bile işini sürdürebilme kapasitesidir. (Arızaya dayanıklılık,grafecul degradation)
Bazı dezavantajları ise yapay nöron ağlarının bilgiyi nasıl işlediğini deşifre etmedeki zorluk,ya da zihinsel gösterimlerin bileşimini hesaba katmadaki ve fenomeni daha gelişmiş analizlerde açıklamada ortaya çıkan zorluktur.
Derin öğrenme(Derin öğrenme) ağlarının son 10 yılda ortaya koyduğu başarı bu yaklaşımın popülerliğini büyük ölçüde artırdı ama bu tür ağların karmaşıklığı ve büyüklüğü beraberlerinde artmış yorumlanabilirlik problemlerini(interpretability problems 11 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.) getirdi.
Bağlantısallık, birçok kişiye sembolik hesaplamaya dayalı klasik zihin teorilerine bir alternatif olarak göründü ama iki yaklaşımın ne ölçüde uygun olduğu ortaya konuldukları günden beri çok tartışılan bir konu oldu.

Bedenlenmiş biliş, bilişin birçok özelliğinin, organizmanın bedeninin çeşitli yönleri tarafından şekillendirildiğini ifade eden teoridir. Bilişin özellikleri, kavramlar ve kategoriler gibi üst düzey zihinsel yapılarla ve bilişsel görevlerde gözlenen performansla ilişkilidir. Bedenin çeşitli yönleri ise; motor sistem, algı, beden-çevre etkileşimi ve organizmanın yapısında yerleşik olan dünya hakkındaki varsayımlara işaret eder.
Bedenlenmiş zihin, bilişsel yaklaşım (cognitivism) hesaplamalı yaklaşım (computationalism) ve kartezyen düalizm (cartesian dualism) ile örtüşmeyen bir görüştür.  Bununla birlikte, genişletilmiş zihin teorisi (extended mind thesis), durumlanmış biliş (situated cognition) ve etkileşimci yaklaşım (enactivism) ile yakından ilgilidir.
Bedenlenmiş zihin görüşünün modern versiyonu; psikoloji, sinirbilim, dilbilim, bilişsel bilim, yapay zeka, robotik gibi alanların güncel araştırma bulgularına bağlı olarak çalışılabilmektedir.

Immanuel Kant'ın Universal Natural History and Theory of Heaven  (1755) çalışmasında zihin-beden problemi ile ilişkili olarak savunduğu görüş, bedenlenme görüşüne paraleldir. Öte yandan, bedenin görgül ve özgün bilgilerini savunduğu bu görüşü, onun a priori transandantal iddialarını desteklemez. Kant'ın transandantal felsefesi görgül bilgiye nasıl sahip olabileceğimizi açıklamaya çalışmasına rağmen, kendisi görgül değildir.
José Ortega y Gasset, George Santayana, Miguel de Unamuno, Maurice Merleau-Ponty, Martin Heidegger ve genel olarak varoluşçu yaklaşımı savunan diğer isimler, "bedenlenme" görüşünün gelişimini etkileyen zihin felsefeleri önermişlerdir.
Yapay zeka alanındaki bedenlenme hareketi ise felsefedeki bedenlenme argümanının ve etolojik yaklaşımın gözden geçirilmiş versiyonunun yolunu açmıştır: "Türe özgü davranış kalıpları, üç farklı anlamda ortaya çıkan fenomenler olarak düşünülmelidir. Bunlar doğal seçilim süreciyle, bir olgunlaşma ve / veya öğrenme süreciyle ve söz konusu yaratığın düşük seviyeli faaliyetleri ile kendi türüne özgü çevresi arasındaki etkileşimlerle ortaya çıktılar." 

—Horst Hendriks-Jansen   Catching Ourselves in the Act, p. 10
Bu gelişmeler duyguları rasyonel düşünce tarzına temel olmayan konumundan alarak, onlara vazgeçilmez bir unsur olarak zihin felsefesinde yeni bir statü kazandırmıştır. Zihin felsefesinde bilişin bedenlendiği fikri, durumlanmış biliş veya dışsalcılık (externalism) gibi diğer fikirlerle de yakın durur. Bu görüşler, nöral alan dışındaki zihinsel süreçlerin tümüyle yeniden konumlandırılmasına yönelik radikal bir harekettir.

Bedenlenmiş biliş, sosyal etkileşim ve karar verme gibi konuları kapsayan sosyal ve bilişsel psikolojinin de araştırma konusudur. Bedenlenmiş biliş, tıpkı zihnin bedensel eylemlerimizi etkilemesi gibi, motor sistemin de bilişimizi etkilediğini öne sürer. Örneğin katılımcıların dişlerinde kalem tutarak gülümsemeyle ilişkili kaslarını çalıştırdıkları deneysel bir çalışmada, olumlu içerikli cümlelerin olumsuz içerikli cümlelerden daha hızlı anlaşıldığı gözlenmiştir. Öte yandan, kaşlarını çattıkları kaslarını devreye sokmak için burunlarıyla üst dudakları arasında bir kalem tuttuklarında, tam tersi bir etki görülmüştür.
George Lakoff ve arkadaşlarının (Mark Johnson, Mark Turner ve Rafael E. Núñez dahil) yazdığı bir dizi kitap, bilişsel bilimdeki kavramsal metaforlar ve imge şemaları (image schema) gibi keşiflere dayalı görüşü desteklemiş ve genişletmiştir.
Rodney Brooks, Hans Moravec ve Rolf Pfeifer gibi robotik araştırmacıları, yapay zekanın yalnızca duyusal ve motor becerilere sahip, dünyaya bir beden aracılığıyla bağlanan makinelerle elde edilebileceğini savunmuştur. Bu araştırmacıların görüşleri, Andy Clark ve Horst Hendriks-Jansen gibi filozoflara da ilham vermiştir.
Gerald Edelman ve António Damásio gibi bazı sinirbilimciler; beden ve beyindeki bireye özgü yapılar ile bilinç, duygu, öz farkındalık ve irade gibi zihinsel yönler arasındaki bağlantıyı ana hatlarıyla açıklamışlardır. Aynı zamanda biyoloji Gregory Bateson, Humberto Maturana, Francisco Varela, Eleanor Rosch ve Evan Thompson'a etkileşimci yaklaşımın (enactivism) yakından ilişkili bir versiyonunu geliştirmeleri için ilham vermiştir. Alvin Liberman ve Haskins Laboratuvarları'ndaki meslektaşları tarafından öne sürülen motor konuşma algısı teorisi (motor theory of speech perception), kelimelerin tanımlamalarının, söylenişlerindeki beden hareketleriyle ilişkili algı sürecinde bedenlendiğini ifade eder. Haskins, Paul Mermelstein, Philip Rubin, Louis Goldstein ve meslektaşları, ses sisteminin fizyolojisini ve akustiğini hesaplamalı olarak modellemek için bazı araçlar (articulatory synthesis tools) geliştirerek, konuşma algısı ve bilişin biyolojik kısıtlamalarla nasıl şekillendirilebileceğini göstermiştir. Bu bulgular, Eric Vatikiotis-Bateson, Rubin ve meslektaşlarının "konuşan kafalar" yaklaşımıyla görsel-işitsel alana genişletilmiştir.

Bedenlenmiş biliş çalışmalarından biri, işaret etmede kavrama için olduğundan daha fazla yönelim hatası yapıldığını göstererek, eylemlerin niyetlerinin  görsel aramadaki işlemlemeyi etkileyebileceğini öne sürmüştür. Bu çalışmadaki katılımcılar, iki renk ve iki yöndeki (45 ° ve 135 °) hedef nesneleri ya işaret etmiş ya da kavramışlardır (kavramaya niyet etmişlerdir). Hedef nesneden renk, yön veya her ikisi açısından farklılık gösteren rastgele sayılarda çeldiriciler atanmıştır. (0, 3, 6 veya 9). Hangi hedef yönünün bulunacağı bildirildikten sonra, katılımcılar kırmızıdan hedef renge dönene kadar gözlerini sabitleme noktasında tutmuşlardır. Ardından ekran aydınlatılmış ve katılımcılar işaret ederek ya da kavrayarak (göreve bağlı olarak) hedefi aramışlardır.
Deneyden elde edilen sonuçlar, çeldirici sayısındaki artışla birlikte doğru sayısının da azaldığını göstermiştir. Bununla birlikte, katılımcılar genel olarak renk hatalarından daha fazla yönelim hatası yapmışlardır. Bir nesneyi kavramada yönelim önemli olduğundan, bu sonuçlar, araştırmacıların bir nesneyi kavrama niyetinin yönelime yardımcı olacağı hipotezini desteklemiştir. Araştırmanın bulguları bedenlenmiş bilişi desteklemektedir çünkü eylemlerin niyetleri (bir nesneyi kavramayı planlamak), görevle ilgili bilgilerin görsel işlemleme süreçlerini (yönelim) etkileyebilir.

Perspektifle ilgili bir bedenlenmiş biliş çalışmasında araştırmacılar, fotoğraflardaki nesneler hakkında yargılarda bulunurken, insanların kendi perspektifleri yerine resimdeki bir kişinin perspektifini temel alacaklarını keşfetmiştir. Katılımcılar, nesnelerle ilgili soruları karşılaştırmalı olarak yanıtlamışlardır. Örneğin, bu iki nesne bir elma ve bir muz olması durumunda, elmanın konumunu muza göre ifade etmelerini gerektirir. Katılımcılara gösterilen fotoğraflarda ya nesneye yani muza bakan hiç kimse yoktur ya da muzu tutan bir kişi vardır.
Sonuçlar, bir kişinin olduğu fotoğraflara bakan katılımcıların bir başkasının perspektifinden yanıt verme olasılığının, hiç kimsenin olmadığı fotoğraflara bakanlarınkinden önemli ölçüde daha yüksek olduğunu göstermiştir. Buna göre, nesneye bakan kişi ile ona ulaşan kişilerin perspektifleri arasında hiçbir fark gözlenmemiştir. Bir kişinin olmadığı fotoğrafları gören katılımcıların ise kendi perspektifleriyle yanıt verme olasılığı çok daha yüksektir. Araştırmacılara göre bu sonuçlar, bedenlenmemiş bilişle birlikte, katılımcıların kendilerini fotoğraftaki kişinin bedenine koyduğunu öne sürmüştür.

Bazı araştırmacılar bedenlenmiş bilişi, dili de içerecek şekilde genişletir. Bu araştırmacılar dili, beden duyumuzu genişletmeye yardımcı olan bir araç olarak tanımlar. Örneğin, "bu" nesneyi tanımlamaları istendiğinde katılımcılar genellikle kendilerine yakın bir nesneyi seçerlerken, “o” nesneyi tanımlamaları istendiğinde kendilerinden uzaktaki bir nesneyi seçerler. Dil, mesafeler arasında yakın ve uzak nesneler arasındaki basit algısal farktan daha karmaşık bir şekilde ayrım yapmamızı sağlar. 

Motor sistem dilsel anlama sürecine dahil bir sistemdir. Bununla ilişkili deneysel bir araştırma kapsamında, bir insan tarafından "gerçekleştirilebilir" eylemleri içeren cümleler sunulduğunda, katılımcıların hareketinde bir değişiklik olmuştur. Bu araştırmadaki katılımcılar cümle yargılama görevleri esnasında bir sarkaç sallamışlardır.
Araştırmanın sonucunda, "gerçekleştirilebilir" cümleler için sallanan sarkacın hareketinde önemli bir "göreli faz kayması" veya genel bir değişiklik gözlenmiştir.  Çalışmanın bulguları, bedenlenmiş bilişi destekler ve motor sistemin dilin anlaşılmasında etkin olduğunu gösterir.

Belleği bedenlenmiş bilişle birlikte inceleyen bir çalışma, bir hikâye fiziksel olarak canlandırıldığında, hikâyenin daha iyi hatırlandığını göstermiştir. Bu araştırma kapsamında yazılı bir monolog verilmiş ve katılımcılar gruplara ayrılmıştır. Katılımcıların bir kısmı metni yalnızca okumuş, bir kısmı metin hakkındaki soruları bireysel olarak ya da grupça tartışarak yanıtlamış, diğer bir kısmı da ilgili metindeki sahneleri doğaçlama yaparak canlandırmıştır.
Bulgular, doğaçlama yapan grubun metindeki bilgileri aktif olarak sergiledikleri için daha fazla hatırlayacağı hipotezini desteklemiştir. Diğer gruplar da bilgileri detaylı bir biçimde kodlamış olsalar da doğaçlama grubu onlardan daha iyi bir hatırlama performansı göstermiştir. Dolayısıyla monoloğu aktif bir şekilde deneyimlemek, bellek performansına yardımcı olmuştur.

Bedenlenmiş biliş araştırmalarından edinilen fikirler, öğrenme alanına da uygulanmıştır. Çeşitli çalışmalarda bedensel faaliyetin öğrenmeyi geliştirmek için kullanılabileceği gösterilmiştir. Bedenlenmiş öğrenim üzerine yapılan araştırmalar, öğrenme etkinliklerini sürükleyici deneyimlere dönüştürmek için genellikle sanal gerçeklik, karma gerçeklik veya hareket yakalama gibi eğitim teknolojilerini kullanır. Bu öğrenme platformlarının bedenlenme düzeyini, kullanıcısını ne kadar içinde hissettirdiğine ve duyu-motor aktivasyon gibi faktörlere dayanarak tanımlayan teorik yaklaşımlar vardır. Diğer teorik sistemler ise bu öğrenmeyi bedensel bağlanma düzey

Belirimcilik, özellikle bilinç ve zihin felsefesinde indirgemecilikle yer yer tezat oluşturan belirme nosyonuna duyulan inanç. Bir sistemin bir özelliği sistemin diğer özelliklerinin etkileşimi sonucu yeni bir sonuç veriyorsa bu beklenmedik ve diğerlerinden farkı özellik belirim olarak adlandırılır. Beliren özellikler özdeş, birbirine indirgenebilir veya diğer özelliklerden çıkarsanabilir değildir. Bu bağlamsızlık durumunu açıklığa kavuşturabilmek için belirmenin farklı varyasyonları öne sürülmektedir. 

Belirimciliğin bütün varyasyonları evrenin sadece fiziksel varlıklardan oluştuğu kabulüyle zihinsel durumların da beynin fiziki değişikliklerinin sonucu olduğunu öne süren fizikalizmle uyum göstermeye çalışmaktadır. Karmaşık adaptif sistemlerin savunucuları da dahil olmak üzere belirimciliğin birçok biçimi evrene statik maddesel olmaktan ziyade ilişkisel veya süreçsel bir görüş getirmektedir. Ayrıca, zihin ve beden farklı tipte ilişkisellikler olarak değerlendirilebileceği için zihin-beden ikiliğinin kavramsal bir hata olduğu görüşündedirler. Bir zihin felsefesi olarak(sadece zihin felsefesi dahilinde bir görüş değildir) belirimcilik idealizm, eleyici materyalizm, benlik teorileri, nötr monizm, topyekün ruhçuluk ve töz düalizmi formlarıyla farklılaşmakla beraber özgülük düalizmiyle yakından ilişkilidir. Bir belirim teorisinin zihinsel nedenselliği mi kapsaması gerektiği, epifenomenal durumların üzerinde mi durması gerektiğine dair bir açıklık yoktur.
Belirimciliğin bazı varyasyonları zihin-beden problemi yerine bütün doğayı anlamak için hiyerarşik veya katmanlı bir görüşü savunarak her üst katmanda artan karmaşıklığın kendi özel bilimini gerektireceğini öne sürer. Kimya, tipik fizik bilimleri(matematiksel fizik, parçacık fiziği ve klasik fizik) üzerine inşa edilmiştir ve daha sonra biyoloji, psikoloji ve sosyal bilimler gelmektedir. İndirgemeci yanıt, bilimin bir kolaylık meselesi olduğunda anlaşır. Prensipte kimya fizikten türemiştir ve bu görüş kimyanın kuantum-mekanik temellerinin atılmasından sonra kuvvet kazanmıştır.
Diğer varyasyonlar zihin ve bilinç için özel ve anormal belirimci açıklamaların gerekli olduğunu düşünerek zihin felsefesi içinde belirli bir kutup oluşturular. Douglas Hofstadter bu görüşü şöyle özetler: "Ruh, onun parçalarının toplamından daha fazlasıdır." Bazı filozoflar bilincin zor problemini oluşturan qualiayı öne sürerler ve indirgemeci açıklamalara karşı çıkarlar. Buna karşın indirgemeciler, zihnin ve yaşayan şeylerin atipik gözüken özelliklerinin gerçekte atipik olmadıklarını, doğanın temel bileşenleriyle özdeş olduklarını ve indirgeme yoluyla anlaşılabileceğini savunurlar.
Ara durumlar da mümkündür: örneğin bazı belirlenimciler belirimin ne evrensel olduğunu ne de bilinçle kısıtlı olduğunu savunmaktadır. Bu durum (örneğin) canlı varlıklar, öz örgütlenmeli sistemler veya karmaşık sistemler için geçerlidir.
Bazı filozoflar beliren özellikleri azalan nedensellik olarak da bilinen daha temel nedensel seviyelerle etkileşimlerin sonucu olarak görürler. Diğer görüşler üst düzey özellikleri daha alttaki seviyelerle doğrudan nedensel ilişkiler kurmadan ortaya çıkan gelivermeler olarak kabul ederler.
Şimdiye kadar tartışılan bütün olgular eşzamanlıdır, yani belirimler eşzamanlılık esasına dayanmaktadır. Ama başka bir varyasyon artzamanlı bir görüş öne sürmektedir. Bu görüşe göre belirimler evrenin geçmişinden bağımsız olarak gerçek anlamda yeni özellikler ortaya çıkarabilir. (Sadece maddenin düzenlenme veya biçimiyle belirlenimsizlikle zıtlık oluşturur.) Bu evrimden ilham alan teorilerin Alfred North Whitehead ve Charles Hartshorne'un süreç felsefesinde olduğu gibi genellikle teolojik bir yanı vardır.
Belirim kavramı edebiyat ve sanat, tarih, dilbilim, bilişsel bilimler v.b. teorilerilerinde uygulanmaktadır. (v. esp.: J. Fontanille, B. Westphal, J. Vion-Dury, éds. L'Émergenceh—Poétique de l'Émergence, en réponse aux travaux de Jean-Marie Grassin, Bern, Berlin, etc., 2011; and: the article "Emergence" in the International Dictionary of Literary Terms (DITL).

Vitalizmin arıtılmış bir hali çağdaş moleküler histoloji içinde belirim süreçlerine örnek olan organizmaların (hatta belki de hayatın kendisi) belirim sürecinin bazı anahtar örgütlenme ve yapılanma özellikleri olarak tanınabilir. Birbirine geribildirim döngüsüyle bağlı olan kimyasal süreçlerin sonucu olarak ortaya çıkan karmaşıklığın bütünü, karmaşıklığın öğelerinin bütünün sahip olduğu kurucu reaksiyonlara sahip olmaması sebebiyle öğeleri üzerinden tanımlanamaz. 

Belirim sistem özelliklerinin geleneksel vitalist kavramlarla gruplandırılıp gruplandırılamayacağı tartışmalıdır. Kirshner ve Michison hücre ve organizma fizyolojisi çalışmalarını "moleküler vitalizm" adı altında bin yıllık vitalizm damarıyla birleştirmekten yanadır.

Emmeche ve diğerlerine göre (1997):
"Bir tarafta birçok bilimci ve filozof belirime sadece bir sözde-bilim gözüyle bakmaktadır. Diğer taraftan fizikteki, biyolojideki, psikolojideki yeni gelişmeler ve bilişsel bilim, yapay yaşam gibi  disiplinlerarası alanlar, çizgisel olmayan dinamik sistemler üzerine olan çalışmalar üst seviye karmaşık sistemlerin 'toplu davranış'ına kuvvetle odaklarak bu durumları belirim olarak ifade etmekte ve bu terim bu tür sistemleri karakterize etmek için gittikçe daha çok kullanılmaktadır.

Emmeche ve diğerleri (1998) "vitalist ve belirimci yaklaşımlar arasında önemli bir farklılık vardır: Vitalistlerin yaratıcı gücü inorganiklerle değil, sadece organik maddelerle ilgilidir. Ne olursa olsun belirim, maddenin yeni özellikler yaratmasıdır. Vitalizm formlarında gerçek açıklayıcı güçler olmaksızın fazladan-fiziksel tanımlar(yaşamsal güç, entelechy, yaşam atılımı gibi) varsayılmıştır. Bu tanımlar entelektüel sakinleştirici, sözlü yatıştırıcı gibi işlev görmüş, teşvik edici yeni yollarda ilerlemekten ziyade boğucu soruşturmalara sebep olmuştur." demektedir.

İlk belirimci teorisyenler yeni bir belirim haline gelen suyu örnek göstermişlerdir: Hidrojen (H) ve oksijen (0)  H2O (su) formunda birleşmektedir. Bu örnekte standart koşullar altında akışkan olma özelliği belirmiştir. Ancak daha önemli ve yeni bir örnek fizikçi Erwin Schrödinger tarafından verilmiştir: Farklı şekillerde düzenlenmiş tamamen aynı atomlardan oluşan ve buna rağmen farklı fiziksel özelliklere sahip izomer olarak adlandırılan molekül ailesi. Benzer şekilde enantiyomer molekülleri tamamen aynı atomlardan oluşsalar da birbirinin ayna görüntüsü şeklinde olan iki enantiyomer molekül diğer moleküllerle etkileşime girdiğinde farklı özellikler göstermektedir.
Biyolog Ursula Goodenough ve Terrence Deacon'un 2006 tarihli makalesi The Sacred Emergence of Nature'de fiziksel ve biyolojik belirim örnekleri birbiriyle ilişkilendirilerek doğal dünyada karmaşıklığın nasıl ortaya çıktığına dair modern bilim anlayışı çerçevesinde belirimcilik felsefesine kanıtlar sunulur ve dini naturalizm desteklenir. Doğadaki belirim formları için daha uzun bir derlemeye biyolog Harold J. Morowitz'in 2004 tarihli The Emergence of Everything kitabında yer verilmiştir.
Go oyununda taşların yerleştirilmesi ve hareket ettirilmesini kısıtlayıcı kurallar vardır. Bir grup taşın oluşturduğu "belirim" diye örnekleyebileceğimiz oyun içinde "iki göz" terimiyle kurallaştırılmış "canlı" diye ifade edilen durumda taşlar hareket ettirilemez. Oyunun önemli bir parçası olan durum bilinmeden oyun oynanamaz veya anlaşılamaz; ama bu kuralların bir parçası değildir. Benzer bir şekilde Conway'in Hayat Oyunu'nunda hareket etme veya çoğalma gibi dikkat çekici özelliklere sahip bazı hücre modelleri açıkça kurallarla kodlanmış değildir.
Alt seviye özelliklerle özdeş olmayan üst seviye özellik örneklerini keşfetmek kolay olsa da, bu özelliklerin alt seviye özelliklere indirgenebilir olup olmadığı veya alt seviye özelliklerin onlara temel oluşturup oluşturmadığı tartışmalıdır.

John Stuart Mill kendi belirimcilik anlayışını System of Logic (1843)'te özetlemektedir. Mill, dinamik kuvvetlerin basit hareketleri oluşturmak için birleştiğini savunmuştur Bu onun deyimiyle doğanın kanunu olan "Nedenlerin Birleşimi"dir. Mill'e göre belirim özellikler bu kanuna tabi değildir, bu özellikler kendi parçalarının toplamından daha fazlasını ifade etmektedir. 
Mill belirim özelliklere örnek olabilecek çeşitli kimyasal reaksiyonlara inanmıştır (onun zamanında çok az anlaşılmıştır). Ancak bazı eleştirmenler fiziksel kimyanın tatmin edici indirgemeci cevaplar verebileceğine inanmaktadır. Örneğin prensipte Schrödinger denkleminin kimyanın bütününü kapsadığı iddia edilmiştir.

Samual Alexander Space, Time, and Deity (1920)'de kısmen psikolog C. Lloyd Morgan'ın Emergent Evolution'ından ilham alarak kendi belirimcilik görüşünü ortaya koymuştur. Alexander, belirimin temelde anlaşılamaz olduğuna inanmış ve onu "kaba deneysel gerçek" olarak nitelendirmiştir.
Fenomenler ve farklı seviler arasındaki nedensel ve açıklayıcı boşluğa rağmen Alexander, belirim niteliklerinin epifonomenal olmadıklarını söylemiştir. Onun görüşünün indirgemeci olmayan fizikalizmin veya gelirverme teorisinin en iyi tarifi olduğu söylenebilir.

Ludwig von Bertalanffy belirimciliğin daha çağdaş bir yorumu olan Genel Sistem Teorisi (GST)'ni kurmuştur. GST'nin birçok öğesi Fritjof Capra'nın The Web of Life'ında bulunabilir.

Adresleyici belirimcilik (indirgeyici olmayan fizikalizm konusu altında) Jaegwon tarafından zihin-beden problemine nedensel kapalılık ve üstbelirlenim temelli bir çözüm olarak öne sürülmüştür. 
Kim'e göre belirimcilik fizikalizmle uyum içinde olmalıdır ve fizikalizmde nedensel kapalılık prensibine göre her fiziksel olay fiziksel nedenlere dayandırılır. Bu görüş zihinsel nedensellik çerçevesini terk etmemektedir. Eğer bedensel hareketlerimizi vücudumuzun bir önceki karar ve niyetleri belirliyorsa bu durum üstbelirlenim olmalıdır. Bu anlamda zihinsel nedensellik özgür iradeyle aynı değildir, sadece zihinsel durumların nedenselliğe uygun olduğu iddia edilmektedir. Belirimci cevaplar zihinsel nedensellik görüşü dışına çıkarsa

Belirme (zuhur, İng. emergence), karmaşık bir sistemde yeni ve uyumlu yapılar, desenler ve özelliklerin ortaya çıkması sürecidir. Belirmiş fenomen, sistemin elemanları arasında etkileşim dinamikleri sonucunda oluşur. Belirmiş fenomen çoğunlukla görece basit parçaların görece basit etkileşimlerinden çıkan beklenmedik, sıradan olmayan sonuçlardır. Karmaşık bir sistemi daha az karmaşık olandan ayıran şey, karmaşık sistemde bazı davranımların ve desenlerin, elemanların arasındaki ilişkilerin dokusu gereği ortaya çıkmalarıdır.

Bir belirmiş davranım, belirmiş nitelik veya zuhur eden özellik, bir ortamda belirli sayıda basit birim (ajan) çalışırken, grup olarak karmaşık hareketler oluşturduğunda gözlemlenebilir. Birden fazla şeyden oluşmuş bir sistem bu şeylerin sahip oldukları özelliklerin toplamından fazlasını içerebilir. Örneğin, bir düzlemde iki nokta düşünün. Bu noktalar arasında bir uzaklık olacaktır. Bu uzaklığın kendisi bir noktanın bir özelliği olmayıp, sadece noktalar arasındaki ilişkide kendini gösterir. Belirmiş özellikler sadece sistemin içindeki elemanlar arasından değil, aynı zamanda diğer belirmiş özellikler arasından da çıkabilir. Bu özelliklerin sayısı ve inceliği, gerek elemanların gerekse de öncül olarak belirmiş özelliklerin sayısından çok daha fazla olabilir.
Belirmiş özellikler bir karmaşık sistem çeşitlilik, organizasyon ve bağımlılığa ulaşınca ortaya çıkar. Özelliğin kendisi genellikle öngörülemez ve benzersizdir. Sistemin evriminin yeni bir boyutunu temsil eder. Karmaşık davranımlar veya özellikler, hiçbir tek birimin özelliği olmadığı gibi daha alt seviyedeki birimlerin hareketlerine indirgerek de öngörülemezler. Bir kuş veya balık sürüsünün davranımı bu kavram için kolayca anlaşılabilecek örneklerdir. Sürünün hareketini anlamak tek tek balık veya kuşların hareketini anlamaktan daha zordur.
Belirme açısından bakıldığında zekâ, nöronlar arasındaki bağlantılardan belirir ve bu perspektiften bakıldığında beyni oluşturan nöronlar zeki olmasa da beynin zeki olmasını açıklamak için bir "ruh" kavramı ortaya atmak gerekli değildir.
Belirmiş davranım oyun ve oyun tasarımı için de önemlidir. Örneğin, poker oyunu, özellikle de belirli bir artırım yapısı olmayan limitsiz formları, genellikle belirmiş davranım tarafından yönetilir. Örneğin, kurallar oyuncuya pas geçmesini zorunlu kılmaz ama çoğu oyuncular bunu yapar. Oyun belirmiş davranım tarafından yönetildiği için kurallar aynı olsa da bir poker masasındaki oyun diğerinden tamamen farklı olabilir. Oyun varyasyonları belirmiş meta-oyunun örnekleridir ve yeni oyunların evrimleşmesine katalizör olurlar.

Belirmiş yapılar tek bir olay veya kural tarafından yaratılmamış desenlerdir. Sisteme bir desen oluşturması komutunu veren bir şey yoktur ama her parçanın diğerleri ile olan etkileşimi karmaşık bir süreç sonucu düzene yol açar. Belirmiş yapıların parçalarının toplamlarından fazlası oldukları söylenebilir, çünkü bu belirmiş düzen çeşitli parçaların bir araya gelmesiyle ortaya çıkmaz. Bu parçaların etkileşimi önemlidir.
Biyolojiden bir örnek olarak karınca kolonisini alabiliriz. Kraliçe karıncalara ne yapmaları konusunda direkt emirler vermez. Bunun yerine, her karınca çeşitli uyarılara kimyasal koku şeklinde reaksiyon verir. Bu uyarılar larva, diğer karıncalar, düşmanlar, yemek ve çop biriktirme olabilir. Karınca bu kimyasal kokuyu ardında bir iz olarak bırakır ve bu iz diğer karıncalar için yeni bir uyaran olur. Burada her karınca sahip olduğu genetik kodlar neticesinde sadece kendi etrafındakilere tepki veren otonom bir birimdir. Merkezi bir karar alma olmamasına rağmen, karınca kolonileri karmaşık davranım gösterirler ve hatta geometrik problemleri dahi çözebilirler.
Belirmiş yapılar şehirleri ve galaksilerin şekli gibi birçok doğal fenomeni de içerirler. Komuta olmadan düzen oluşturdukları için entropi prensiplerini yener görünürler.

Belirmiş süreçler ve davranımlar, çok hücreli biyolojik yapılardan hücresel otomatlara, organizasyon olgularından bilgisayar simülasyonlarına kadar çok çeşitli yerlerde gözlemlenebilir. Borsa belirmişliğin büyük ölçekteki bir örneğidir: bir bütün olarak şirketlerin dünya çapında görece fiyatlarını düzenlemesine rağmen, lider olarak kabul edilebilecek, pazarın tümünün çalışmasını kontrol eden bir birim yoktur. Her ajan veya yatırımcı, sadece portföyündeki sayılı firmadan haberdardır ve pazarın belirli düzenleyici kurallarını izlemek zorundadır. Bireysel yatırımcıların etkileşimleri sayesinde borsanın karmaşıklığı bir bütün olarak belirir.
Belirmiş yapılar organizasyonun değişik seviyelerinde oraya çıkabilir. Daha önce belirtildiği gibi, galaksilerin uzaydaki yapısı evrendeki enerji ve maddenin dağılımının belirmiş bir özelliğidir. Benzer şekilde hava durumu olgusu, örneğin fırtınalar, hayatın kendisi gibi belirmiş özelliklerdir. Belirmiş kendi kendine organizasyon, bölge planlamasının yapılmadığı şehirlerin ortaya çıkmasında sıklıkla görülür.

Fizikte belirme makroskopik sistem mikroskopik sistemin toplamı olmasına rağmen, mikroskopik değil makroskopik bir seviyede oluşan fenomenler için kullanılır. Bazı örnekler şunlardır:

Sıcaklık. Tek tek parçaçıkların enerjisi, momenti ve hızları olabilir ama sıcaklıkları olamaz. Sıcaklık sadece termodinamiğin kurallarının çalışacağı miktarda parça toplanınca belirir. Aynı şekilde, temel parçacıklar (veya atomlar) ayrı ayrı katı, sıvı veya gaz halleri ile mevcut değillerdir. Bu olgular atomik seviyenin üstünde belirler.
Renk. Protonlar veya elektronlar gibi temel parçacıkların renkleri yoktur. Sadece bunlar atomlar halinde düzenlendiği zaman ışığın bazı dalga boylarını emip bazılarını yansıtırlar ve böylece bir renge sahip oldukları söylenebilir. (kuarkların renk değişimi olarak adlandırılan bir özelliği olsa da bu sadece şekilsel bir isimdir ve rengin günlük kullanımıyla ilgisi yoktur)
Sürtünme. Temel parçacıklar sürtünmesizdirler veya daha kesin bir ifadeyle bu parçacıkların arasındaki kuvvetler korunumludur. Ancak, yüzeyleri birbirine sürtüldüğü zaman enerji emebilen, maddenin daha karmaşık yapıları düşünüldüğü zaman sürtünme belirir. Benzer bakış açısı viskozite, elastisite gibi olgulara da uygulanabilir.
Parçacık fiziğinin bazı teorileri, hatta kütle, uzay ve zaman gibi bazı yapılar bile daha temel olgulardan (Higgs boson veya sicim teorisi gibi) çıkmış belirmiş fenomen olarak görülebilir. Kuantum mekaniğinin bazı yorumlarında, her objenin belirli bir pozisyonu, momenti, vb. vardır diyen deterministik gerçeklik algısı aslında bir belirmiş fenomendir çünkü maddenin gerçek hali tek bir pozisyon veya momentumu olması gerekmeyen bir dalga fonksiyonu olarak tanımlanmıştır.
Bütün bu örneklerde, makroskopik seviyedeki belirmiş fenomen mikroskopik seviyede direkt olarak var olmayabilir ama makroskopik seviyedeki varlığı mikroskopik seviyede fizik kanunlarının uygulanmasıyla açıklanabilir.
Belirmiş fenomen, bütün maddeyi onu oluşturan parçalarla açıklamaya çalışan indirgemeci fizik teorisinin neden yaşayan varlıklar gibi kompleks nesneleri açıklamayı umduğunu gösterir. Bunun yanında, belirmiş fenomen aşırı indirgemeciliğe bir uyarıdır çünkü belirmiş fenomenin mikroskopik açıklaması çok karmaşık veya pratik kullanım için çok alt seviyede kalabilir. Örneğin, eğer kimya, parçacık fiziğindeki etkileşimlerden belirmiş olarak, hücre biyolojisi kimyadaki etkileşimlerin belirmiş olarak, insanlar hücre biyolojisindeki etkileşimlerden belirmiş olarak, medeniyet insanların etkileşimlerdinden belirmiş olarak ve insanlık tarihi medeniyetlerin etkileşimden belirmiş olarak açıklanabilir olsa da, bu tek başına bunun kolay olduğunu veya insanlık tarihinin parçacık fiziği kanunları ile açıklanmasının istenilirliğini göstermez. (Ama yine de bu, bazılarının belirmiş karmaşık fenomenlerin (insanlık tarihi gibi) daha temel teoriler ile ilişkili basit yasalarla açıklanması ile ilgili hipotezler ortaya atmasını engellememiştir. Örneğin Kodratiev dalgası veya bilimkurgu olan psikotarih'e bakınız.

John H. Holland, Emergence from chaos to order (1998) Oxford University Press, ISBN 0-7382-0142-1
Steven Johnson, Emergence (2002) Scribner, ISBN 0-684-86876-8
Gregory Bateson, Steps to an Ecology of Mind (1972) Ballantine Books, ISBN 0-226-03905-6
Kevin Kelly, Out of Control (1994) Perseus Books Group, ISBN 0-201-48340-8
Stephen Wolfram, A New Kind of Science (2002), ISBN 1-57955-008-8.
Mario Augusto Bunge, "Emergence and Convergence" (2001)
Jochen Fromm, The emergence of complexity (2004) Kassel University Press, ISBN 3-89958-069-9
Douglas R Hofstadter, "Gödel, Escher, Bach: An eternal Golden Braid" (1979) Harvester Press
Korotayev A., Malkov A., Khaltourina D. Introduction to Social Macrodynamics: Compact Macromodels of the World System Growth. Moscow: URSS, 2006. ISBN 5-484-00414-4 [1] 5 Ocak 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
Thomas C. Schelling, "Micromotives and Macrobehavior" (1978) W. W. Norton and Company

Exploring Emergence 5 Aralık 2002 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.: An introduction to emergence using Conway's Game of Life from the MIT Media Lab
An interview with Stephen Johnson 4 Nisan 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The principles of Emergent Design

Bulanıklık, belirsizlik veya müphemlik; bir cümlenin, ifadenin veya çözümün açıkça tanımlanmadığı ve birkaç yorumu makul kıldığı bir anlam türüdür. Bir işaretin, sembolün, resmin ya da deyimin birden fazla anlama, mânâya gelebileceği durumları tarif eden bir terimdir. Bu nedenle, amaçlanan anlamı sınırlı sayıda adımla bir kurala veya sürece göre kesin olarak çözülemeyen herhangi bir fikrin veya ifadenin bir niteliğidir. Belirsizlik kavramı genellikle felsefe ile bağdaştırılır. Bulanıklıkta, farklı yorumlara izin verilir (bazıları açık olmasa da), belirsiz olan bilgilerle, istenen özgüllük seviyesinde herhangi bir yorum oluşturmak zordur. Eğer olabilecek sadece iki anlam varsa, bu durumda çiftanlamlılık söz konusudur. Edebiyatta ve konuşma dilinde kullanılan kinaye ve alegori de bulanıklık kavramı içinde incelenebilir. Bulanıklık, özellikle dil ile ilgili işaretler, yani harfler, semboller gibi işaretlerin bir özelliğidir.
Terim olarak başta dilbilim, mantık ve felsefe bilim dallarının alanına girse de, hemen hemen bütün beşeri bilimler, kendi konu ve alanlarını ilgilendiren, farklı bulanıklıkları incelemektedir.

Dill ile ilgili işaretlerin bulanıklığı, kaçınılması veya düzeltilmesi gereken bir eksiklik olabilir. Bu bulanıklık, örneğin hukuki metinler, bilimsel makaleler veya resmi dilin kullanımı için geçerlidir.
Fakat bu bulanıklık, kasıtlı olarak yapılmış veya bu şekilde bir üslup unsuru da olabilir. Bu duruma örnek olarak, şiir, hiciv, mizah gibi edebî metinler gösterilebilir. Belirli psikolojik müdahale ve etki amacıyla yazılmış metinler için de bu geçerlidir. Misâl fıkralar, bilmeceler, bulmacalar bu şekilde muğlak ifadelere dayanır. Cinsel ve müstehcen çağrışımlara dayanan fıkra ve şakalar, genellikle, muğlak ifadelere dayanır ve bulanık anlamlar taşır. Bu bulanıklık ve muğlaklık fark edildiğinde, amaçlanan gülme ortaya çıkar.
Dilin doğal yollarla anlaşılması ile ilgili en önemli sorunlardan biri, belki de birincisi, dilin aktarılması için kullanılan işaretlerin ve harflerin bulanıklığının giderilmesidir. İnsanlar bu arımı kolaylıkla yapabilir. İnsan, kasıtlı bulanıklık ile istemeden yol açılan bulanıklığı de ayırt edilebilir. Bilgisayar ve dil programları, makineler ise genellikle bu ayrımı yapamazlar.
Hedef dildeki sözcükler, kavramlar bulanık değilse veya kaynak dilde olduğundan farklı ikincil mânâlara sahipse, kasıtlı bir şekilde bulanık olarak yazılmış metinler, (şiir, fıkra gibi edebî metinler, psikoterapi gibi bilimsel amaçla yapılan yanıltmalar vs.) genellikle yeterince tercüme edilemez.

Sözcüklerdeki bulanıklık, çok anlamlılığa dayanmaktadır. Bir ifadenin kullanımının değiştirilmesi, farklı mânâlara veya yorumlara yol açar. Örneğin sığ: (deniz seviyesinin sığlığı veya düşüncenin sığlığı). Bu durum, sözkonusu sözcüknin polisemik, yani çokanlamlı olduğunu ifade eder.
Sözcüklerin bulanıklığına yol açan bu çokanlamlılık, bir sözcüğün rastgele bir şekilde farklı anlamlara gelmesi durumunu ifade eden eşseslilikten ayrılır.
Sözcüğün bulanıklığını çözümleyebilmek için sözdizimi (sentaks) veya anlambilim (semantik) kullanılır. Kimi sözcüklerin bulanıklığı ise, ancak edimbilim aracılığıyla çözümlenebilir.

Müphemlik hoşgörüsü

Modernlik ve Müphemlik, Zygmunt Baumann, Ayrıntı Yayınları, ISBN 978-9755393186
Müphemlik Kültürü ve İslam: Farklı Bir İslam Tarihi Okuması, Thomas Bauer (Çeviren: Tanıl Bora), İletişim Yayınları, ISBN 978-9750527272
Türkçenin Zenginlikleri İncelikleri, Doğan Aksan, Bilgi Yayınevi, ISBN 978-9752201125
Anlam Kavramı Üzerine Bir Deneme, Teo Grünberg, Yapı Kredi Yayınları, ISBN 978-9750811579

 Wikimedia Commons'ta müphemlik ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
Zalta, Edward N. ((Ed.)). "Ambiguity". Stanford Encyclopedia of Philosophy. 
Stanford Felsefe Ansiklopedisi'nde Ambiguity maddesi (İngilizce) 22 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Siegen Üniversitesi'nin Edebiyatbilim ve Dilbilim Dergisi'nin "Ambiguität" konulu 158. Sayısı (Almanca) 16 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Benlik felsefesi, deneyim öznesini diğer deneyimlerden farklı kılan birçok kimlik koşulunun incelenmesidir. Benlik bazen temelde bilinç, farkındalık ve failliğe bağlı birleşik bir varlık olarak anlaşılır.

Descartes, Locke, Hume ve William James'e göre benliğin çoğu felsefi tanımı birinci tekil şahısta ifade edilir. Üçüncü şahıs tanımı, belirli zihinsel niteliklere atıfta bulunmaz, bunun yerine nesnellik ve işlevsellik için çaba gösterir.

Hem Batı hem de Doğu uygarlıkları öz-bilgi ile meşgul olmuş ve özellikle onun peşinde koşan hemen erişilebilirlik ve derin belirsizliğin paradoksal bileşimine atıfta bulunarak önemini vurgulamıştır. Sokrates için felsefenin amacı "kendini bilmek" idi. Lao Tzu, Tao Te Ching'inde "Başkalarını bilmek bilgeliktir. Kendini bilmek aydınlanmadır. Başkalarına hakim olmak güç gerektirir. Kendine hakim olmak güç gerektirir" der. Nihai gerçek bilginin, benliğin özünün ve Tanrı'nın doğasının anlaşılmasını içerdiğini iddia eden Upanişad'ların görücüleri için de durum aynıdır. Adi Shankaracharya, Bhagavad Gita hakkındaki yorumunda, "Kendini bilmek tek başına sefaleti ortadan kaldırır" diyor. "Tek başına kendini bilmek, en yüksek mutluluğa giden yoldur." Mutlak mükemmellik, Kendini tanımanın tamamlanmasıdır."
Kendini tanıma ile ilgili bir teori, kavramı, kişinin duyumların, düşüncelerin, zihinsel durumların ve tutumların kendisine ait olduğunu algılama kapasitesi olarak tanımlar. Öz-farkındalık ve benlik kavramı gibi diğer kavramlarla bağlantılıdır. Immanuel Kant'ın esin kaynağı olduğu rasyonalist teori de, rasyonel yansıma yoluyla öz-bilgiye ulaşma yeteneğimizin kısmen insanın kendisini rasyonel failler olarak görmesinden kaynaklandığını iddia eder.

Platon'un ardından Aristoteles, psişeyi canlı bir varlığın öz özü olarak tanımlayıp, onun bedenden ayrı var olmadığını iddia ederken, onun sözde "akıl" kısmını ölümsüz ve daimi olarak kabul etmiştir. Organizmaya bağlı bitkisel/besleyici ve algısal işlevler bunların içindedir. Aristoteles, nedenler, eylem ve güç teorisinde, varlıkları gerçek tezahürleriyle ilişki içinde vurgular ve sırayla ruh da gerçek etkileriyle tanımlanır.
Örneğin, bir bıçağın ruhu olsaydı, kesme eylemi o ruh olurdu, çünkü 'kesmek' bıçak olmanın özünün bir parçasıdır. Daha doğrusu ruh, canlı bir bedenin "ilk faaliyeti"dir. Bu, fiili veya 'ikinci' faaliyet için bir durum veya potansiyeldir. "Baltanın kesmek için bir kenarı vardır", Aristoteles'e göre, "insanların rasyonel etkinlik için bedenleri vardır" ile benzerdi ve böylece rasyonel etkinlik potansiyeli, bir insan ruhunun özünü oluşturdu.

Aristoteles şöyle der:"Ruh, bir şeyin ruh haline getirilme potansiyeline sahip olan bir fiili ya da formüle edilebilir özüdür".  Ayrıca "zihin mevcut koşullarından özgür bırakıldığında, olduğu gibi görünür başka bir şey gibi değil: yalnızca bu ölümsüzdür. ve sonsuzdur."
Aristoteles ayrıca ruhun dört bölümü olduğuna inanıyordu: karar vermek için kullanılan rasyonel taraftaki hesaplayıcı ve bilimsel kısımlar ve ihtiyaçlarımızı belirlemekten sorumlu irrasyonel taraftaki istenmeyen ve bitkisel kısımlar. Platon'un üçlü kuramında da ruhun işlev ve etkinliklerinin bir bölümü bulunur. Pek çok kişiden birinin sorunu Aristoteles tarafından da hatırlanır, ancak yine de:O halde ruh doğası gereği bölünebilir ise, onu bir arada tutan nedir? Beden değil, kesinlikle: tam tersi, ruhun bedeni bir arada tuttuğu doğru gibi görünüyor; çünkü ayrıldığında, vücut sona erer ve çürür. Onu bir yapan başka bir şey varsa, bu diğeri daha çok ruhtur. O halde, bu ötekiyle ilgili olarak, bunun bir parça mı yoksa birçok parçadan mı olduğu sorulmalıdır. Eğer bir ise, neden ona doğrudan ruh demiyorsunuz? Ama bölünebilirse, akıl yine talep eder, bunu bir arada tutan nedir? Ve böylece sonsuza kadar.

Zalta, Edward N. ((Ed.)). "Self-knowledge". Stanford Encyclopedia of Philosophy. 
Carsten Korfmacher, 'Personal Identity' 8 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., in "The Internet Encyclopedia of Philosophy"

Berim (İngilizce computing), bilgi işlemlemesi ile ilgili genel bir terimdir. Çoğunlukla sayısal veri işlemlemesi için kullanılsa da, en dar anlamıyla hesaplama ile, insan düşünmesine (bilişim) kadar uzanan olgular için kullanılan bir kavramdır. Berim, iyi tanımlanmış bir modeldir ve bir algoritma, protokol, ağ topolojisi, vb. şekilde ifade edilebilir. Berim, ayrıca bilgisayar biliminin bir ana konusudur; berimsel yolla neyin yapılabileceğini veya yapılamayacağını araştırır.

Berim en az üç bağımsız kritere göre sınıflandırılabilir: sayısal veya analog, dizisel veya paralel veya eşzamanlı ve yığın işlemli ('batch') veya etkileşimli (interaktif).
Pratikte, sayısal berim çoğu zaman doğal süreçleri (örneğin evrimsel berim) simüle etmek için kullanılır ki bunların bazılarının analog berim modelleri ile betimlenmesi daha doğaldır. Bu tür durumlarda berimsel mekanizma ile simülasyon modelinin ayrımının yapılması önemlidir.

Bir berim, bilgisayar gibi kapalı bir fiziksel sistem içinde gerçekleşen tamamen fiziksel bir olgu olarak görülebilir. Bu tür fiziksel sistemlere örnek olarak, sayısal bilgisayarlar, kuantum bilgisayarları, DNA bilgisayarları, moleküler bilgisayarlar, analog bilgisayarlar verilebilir. Bu bakış açısı, kuramsal fizikte berim fiziği adı verilen sahaya aittir.

Berim kuramı içinde bilgisayarlarla ilgili çeşitli matematiksel modeller geliştirilmiştir. Bazı tipik bilgisayar modelleri şunlardır:

Turing makinesi, sonlu durum makinesi gibi durumsal model
Fonksiyon modelleri (lambda kalkulusu gibi)
Mantık modelleri (Mantık programlaması gibi)
Eşzamanlı modeller (aktör modeli ve işlem kalkulusu gib)

Berim kavramı bilgisayar bilimi ile ortaya çıkmıştır. İngilizce yayınlarda calculation ve computation terimlerinin farklı kavramlar içermesi ama Türkçede bunların genelde hesaplama terimi ile karşılanmaya çalışılması, computation için ayrı bir sözcük gereğini doğurmuştur. (Örneğin, Beyond Calculation: The Next Fifty Years of Computing adlı kitabın başlığı "Hesaplamanın Ötesinde: Berimin Gelecek Elli Yılı" olarak çevrilebilir.) Tamamen uydurulmuş olan "ber" kökü ile berim, bermek, berimsel, bergi gibi terimler üretilmiştir, bunlar bilgisayar bilimi ve ilişkili sahalardaki yayınlarda kullanılmaktadır.

İşlemsel zihin teorisi

Bertrand Arthur William Russell, 3. Earl Russell (d. 18 Mayıs 1872 - ö. 2 Şubat 1970), Britanyalı filozof, matematikçi, tarihçi ve toplum eleştirmeni.
Hayatının çeşitli dönemlerinde kendisini liberal, sosyalist ve pasifist olarak tanıtmış, ayrıca hiçbirine derinden bağlı olmadığını itiraf etmiştir. Monmouthshire'de İngiltere'nin önde gelen aristokrat ailelerinden birinin ferdi olarak dünyaya gelmiştir.
Russell 1900'lerin başında İngilizlerin "idealizme karşı isyanı”na öncülük etmiştir. Gottlob Frege ve Ludwig Wittgenstein ile birlikte analitik felsefenin kurucusu kabul edilir. A. N. Whitehead ile birlikte Principia Mathematica adlı kitabı yayımlamıştır. (Newton'ın eseriyle karıştırılmamalıdır.) Felsefi denemesi "On Denoting" (İfade Üzerine) adlı eseri felsefinin paradigması olarak kabul görür. Aynı zamanda geniş bir çevrece 20. yüzyılın önde gelen mantıkçılarından biri olarak kabul edilir. Çalışmaları mantık, matematik, dilbilim, bilgisayar teknolojisi ve felsefeyi, özellikle de dil felsefesi, epistemoloji ve metafiziği önemli ölçüde etkilemiştir.
Russell önde gelen savaş karşıtlarındandır. Serbest ticareti ve emperyalizm karşıtlığını desteklemiştir ve barışsever tutumundan dolayı I. Dünya Savaşı sırasında hapishanede yatmıştır. Daha sonra Adolf Hitler'e karşı kampanyalar düzenlemiş, Stalinci totalitarizmi eleştirmiş, Vietnam Savaşı'ndaki tutumu nedeniyle Amerikan hükûmetini suçlamıştır. Aynı zamanda nükleer silahsızlanmanın dobra savunucularındandır. Son eylemlerinden bir tanesi İsrail'in Orta Doğu'daki ülkelere karşı izlediği tutumu eleştirdiği bir bildiri yayımlamasıdır.
İnsan haklarını ve düşünce özgürlüğünü savunduğu yazıları dolayısıyla 1950 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görülmüştür.

Bertrand Russell 18 Mayıs 1872 tarihin Ravenscroft, Trellech, Monmouthshire, Galler'de nüfuzlu ve liberal bir Britanya aristokrat (British aristocracy) ailesinin bir mensubu olarak dünyaya geldi. Büyükbabası John Russell, 1. Earl Russell 6. Bedford Dükü (6th Duke of Bedford) John Russell'ın üçüncü çocuğuydu ve Kraliçe Victoria tarafından 1840 ile 1860 yılları arasında iki kere hükûmet kurması için başbakanlık görevine getirilmiştir.
Bundan asırlar önce Tudor Hanedanlığı'nın yükselişe geçmesi ile Russell Ailesi iktidara gelerek İngiltere'nin önemli asilzadelerinden biri olmuştu. Kendilerini Britanya'nın önde gelen Whig ailelerinden biri olarak kabul ettirmiş ve 1536-40 yılları arası gerçekleşen Manastırların Feshi'nden (Dissolution of the Monasteries) 1688-89 arası gerçekleşen Şanlı Devrim'e (Glorious Revolution) ve 1688-89 arası gerçekleşen Büyük Reform Hareketleri (Great Reform Act) arasındaki sürede bütün önemli politik etkinliklerde bulunmuştur.
Russell'ın annesi Katharine Louisa (1844-1874) Stanley of Alderley'in 2. Baronu (2nd Baron Stanlet of Alderley) olan Edward Stanley'dir ve kız kardeşi Carlisle Kontu olan Rosalind Howard’dır. Kate ve Rosalind’in annesi  Girton Koleji'nin (Girton College, Cambridge) kurucularından biridir.
Russell’ın ailesi dönemlerinin radikalleri arasındaydı. Russell’ın babası Viscount Amberley bir ateistti ve karısının çocuklarının özel eğitmeni biyolog Douglas Spalding ile olan ilişkisine izin veriyordu. Her ikisi de kepazelik olarak kabul gördüğü bir zamanda doğum kontrolünü desteklemekteydiler. John Russell'ın ateist oluşu filozof John Stuart Mill'e Russell'ın manevi laik babası olmasını istemesi ile ortaya çıktı. Mill, Russell’ın doğumundan bir yıl sonra öldü ancak eserlerinin Russell’ın  yaşantısı üzerinde önemli etkileri oldu.

Russell’ın iki kardeşi vardı; Frank (kendisinden neredeyse 7 yaş büyüktü) ve Rachél (kendisinden 4 yaş büyüktü). Rachél ölümünden kısa bir süre sonra Haziran 1874'te Russell’ın annesi dizanteriden öldü. Babası da uzun süren bir depresyon döneminin sonunda bronşitten öldü. Frank ve Russell Richmond Park’daki Pembroke yaşayan ve sıkı bir Victoria Ahlakına sahip olan dedelerinin yanına yerleştiler. Eski bir başbakan olan dedesi, John Russell, Birinci Earl Russell, Bertrand’ın aklında tekerlekli sandalyedeki nazik ihtiyar olarak kaldı ve 1878 yılında öldü. Sonuç olarak Kontes Russell, Bertrand’ın çocukluk ve gençlik yıllarında ailenin reisi konumundaydı.
Kontes İskoçya’nın Presbyterian ailesine mensuptu ve Court Of Chacery’den Amberly’nin vasiyeti üzerine çocukları birer agnostik olarak yetiştirme ricasında bulunmuştu. Muhafazakarlığına rağmen diğer alanlarda düzenlenen gelişmeleri takip etti (Darwinizm’i kabul etmek ve Irish Home Rule'u desteklemek gibi). Kontesin Russell’ın sosyal adalet üzerindeki görüşleri ve prensipleri konusundaki etkileri yaşantısı boyunca devam etti. Kontesin İncil'deki favori ayeti “Kötülük yapan kalabalığı izlemeyeceksin.” (Exodus 23:2), Russell'ın sloganı oldu. Pembroke Lodge'de ortam daha çok sık sık dua etmekten, duygusal baskı ve törenlerden ibaretti; Frank bu duruma dayanamadı ve isyan başlattı, ancak genç Russell duygularını saklamayı öğrendi.
Russell gençlik çağında çok yalnızdı ve sıklıkla intihar eğilimindeydi. Otobiyografisinde ilgisini en çok çeken iki şeyin din ve matematik olduğunu belirtir ve kendisini intihardan alıkoyan şeyin matematik hakkında daha fazla bilgi edinmek istemesi olduğunu söyler. Russell eğitimini evde birçok eğiticiden ders alarak tamamladı. Abisi Frank, Russell'ı hayatını değiştiren Öklid ile tanıştırdı.
Ayrıca bu gelişim yıllarında Russell, Percy Bysshe Shelley'nin çalışmalarını keşfetti. Otobiyografisinde ‘'Boş zamanlarımın tamamını onun yapıtlarını okuyarak ve onu kalpten anlayarak, tanıdığım hiç kimseyle düşündüklerimi ya da hissettiklerimi konuşamayacağımı bilerek geçirirdim. Shelley ile tanışmanın ne kadar harika olacağını hayal ederdim.'' demiştir. On beş yaşlarının başında zamanının büyük bir kısmını Hristiyan dogmalarının doğruluğu hakkında düşünerek geçirdiğini belirtir ve 15 yaşında en azından bunları ortaya çıkarması gerektiğine karar verir.

Russell, Tripos College'ında Mathematical Tripos okumak üzere burs kazandı ve 1890'lı yıllarda çalışmaları doktora tezi oldu. Genç G.E.Moore ile tanıştı ve kendisini Cambridge Apostles'a öneren Alfred North Whitehead'in etkisi altına girdi. Kendisini matematik ve felsefe alanlarında hızlı bir şekilde gösterdi ve 1893 yılında Wrangler (Cambridge Üniversitesinde Matematik Bölümünde lisans öğrencilerinin birinci sınıf onur nişanı kazanan öğrencinin 3. yılında mezun olması) derecesiyle mezun oldu ve 1895 yılının sonlarında akademi üyesi oldu.
Russell 17 yaşındayken bir Quaker olan eşi Alys Pearsall Smith ile tanıştı. Pearsall Smith ailesi ile arkadaş oldu -Onlar Russell'ı daha çok  Lord John'un torunu olarak görüyorlardı ve kendileri ile birlikte olmasından memnuniyet duymaktaydılar- onlarla beraber seyahatlere çıktı. 1889 yılındaki Paris Sergisi'nde (Paris Exhibition of 1889) Russell Eyfel Kulesinin tamamlanmasından kısa bir süre sonra tırmandığında Pearsall ailesi ile birlikteydi.
Kısa zamanda Bryn Mawr College mezunu ve bağnaz Alys'e âşık oldu ve anneannesinin istememesine rağmen 13 Aralık 1894 tarihinde Alys ile evlendi. Russell'a göre evlilikleri 1901 yılında Russell bisiklete binerken onu daha fazla sevmediğini fark etti ve evlilikleri çökmeye başladı. Alys onu sevip sevmediğini sordu ve Russell hayır olarak cevapladı. Russell ayrıca Alys'in annesini de sevmiyordu ve onu kontrolcü ve zalim bulmaktaydı. Olması gereken oldu ve evliliklerinde boşluğa düştü ve sonunda 1921 yılında uzun süren bir ayrılığın sonunda boşandılar. Russell'ın tutkulu ve birden fazla kadınla aynı anda yaşadığı tutkulu ilişkileri oldu. Bu kadınlar arasında Leydi Ottoline Morrell ve aktris Leydi Constance Malleson vardı.

Russell hayatı boyunca sürdüreceği politik ve sosyal teorilerin ilk işareti olan kitabı Alman Sosyal Demokrasisi kitabını 1896 yılında yayımladı. 1896 yılında aynı zamanda 1937 yılının sonbaharında bilimin gücü üzerine ders verdiği Londra Ekonomi Üniversitesi'inde Alman sosyal demokrasisi  derslerini verdi. Aynı zamanda 1902 yılında reformcular Fabian yanlılar Sidney ve Beatrice Webb tarafından kurulan Coefficients dining club üyesiydi.
Trinity'de matematiğin temelleri üzerine yoğun çalışmalara başladı ve kümeler kuramına meydan okuyan Rusell'ın paradoxunu (Russell’s paradox) keşfetti. 1903 yılında ilk önemli matematik kitabı olan az sayıda ilkelerden yola çıkılarak matematiğin anlaşılabileceğini gösteren kitabı olan The Principles of Mathematics (Matematiğin İlkeleri)) kitabını yayımladı.
1905 yılında İfade Üzerine adlı denemesi felsefi bir gazete olan Mind’da yayımlandı. Russell 1908 yılında Royal Society’in bir üyesi oldu. Whitehead ile birlikte yazdıkları üç bölümlük Principia Mathematica adlı kitabı 1910 yılında yayımlandı. Daha önceden yazdığı The Principles of Mathematics ile beraber kendi alanında Russell’ı dünyaya tanıttı.
1910 yılında Cambridge Üniversitesinde öğretim üyesi oldu ve orada daha sonraları kendisinin doktora öğrencisi olacağı Avusturyalı mühendis Ludwing Wittgenstein ile tanıştı. Ludwing’i bir dahi ve mantık üzerine yaptığı çalışmaları devam ettirecek halefi olarak görüyordu. Wittgenstein’in çeşitli korkuları ve depresyonlarıyla uğraşarak saatler harcadı. Bu çalışmalar Russell’ın enerjisini tüketiyordu fakat Russell kendisinden büyülenmeye devam etti ve onu akademik gelişimini cesaretlendirmeye devam etti. 1922 yılında Tractatus Logico-Philosophicus adlı eserin yayımlamasına yardımcı oldu. Russell 1918 yılında Birinci Dünya Savaşı sonlanmadan önce Wittgenstein hâlen savaş suçları hapishanesinde olduğu sırada Wittgenstein’in Mantıksal Parçalanma (Logical Atomism) üzerindeki çalışmalarını teslim etti.

Birinci Dünya Savaşı sırasında Russell savaş karşıtlığını aktif olarak yürüten birkaç kişiden biriydi ve 1916 yılında under Defence of the Realm Act yasası uyarınca hüküm giymesinden sonra Trinity Kolejinden uzaklaştırıldı.
Ödemeyi reddettiği 100 pound ile cezalandırıldı ve hapishaneye yatmayı umuyordu fakat kitapları kefaleti ödemek için açık artırmada satıldı. Kitapları açık artırmada bir arkadaşı tarafında satın alındı ve sonraları “Cambrid

Beyaz eşya, ilk zamanlarda dış görünümünde genellikle beyaz renk kullanılmış olan, fabrikalarda üretilen, ev eşyası makinelerdir. Ev aletleri üç türe ayrılır: küçük ev aletleri, büyük ev aletleri ve tüketici elektroniği. Bilimsel araştırmalara göre bir toplumun kalkınma seviyesinin bir göstergesidir. Gelişmiş toplumlar çok sayıda beyaz eşya kullanır, az gelişmiş toplumlar daha az sayıda beyaz eşya kullanır.

Beyaz eşyalar, boyut, enerji verimliliği, yüksek kapasite, akıllı bağlantı, sessiz çalışma ve dayanıklılıka göre farklıdırlar. Beyaz eşyalar pişirme, depolama, yıkama, temizleme, süpürme, silme, karıştırma, tamir, kurutma, kesme, öğütme, ısıtma, soğutma, dikiş, ütüleme, kişisel bakım, konfor gibi fonksiyonlara sahiptir. Beyaz eşyalar ilk zamanlar ahşap ve metalden yapılırdı, şimdiki beyaz eşyalar genellikle paslanmaz çelik, alüminyum, galvanizli metal ve plastik malzemelerden üretilir. Karton kutularda, polistiren ve balonlu naylon paketlerde taşınır. Beyaz eşyalar genel olarak prize takılı halde kullanılır, amma son zamanlar adaptörlü ve şarjlı ev aletleri daha yaygın hale gelmekdedir.
  Gelecek yıllarda beyaz eşyaların Wi-Fi, internet, sensör, dokunmatik ekran, yapay zekâ, otomasyon, robotik ve ev teknolojisi ile donatılması beklenmekdedir..

Birçok cihaz yüzyıllardır varken, kendi kendine yeten elektrikli veya gazla çalışan cihazlar, yirminci yüzyılda ABD'de ortaya çıktı. 1900'lerin başında elektrikli ve gazlı aletler arasında çamaşır makineleri, su ısıtıcıları, buzdolapları ve dikiş makineleri vardı. Earl Richardson'ın 1903'te küçük elektrikli çamaşır ütüsü icadı, ev aletleri endüstrisine küçük bir ilk destek verdi. İkinci Dünya Savaşı sonrası ekonomik genişlemede, bulaşık makinelerinin ve çamaşır kurutma makinelerinin ev içi kullanımı, rahatlık için bir değişim oldu. 1980'lerde Amerika'da, endüstri her yıl 1,5 milyar dolar değerinde mal sevk etti ve 14.000'den fazla işçi çalıştırdı; gelirler 1982 ile 1990 arasında 3,3 milyar dolara ulaştı. Bu dönem boyunca şirketler, araştırma ve üretim maliyetlerini azaltmak ve rakiplerini ortadan kaldırmak için birleşerek birbirlerini satın aldılar ve bu da antitröst mevzuatıyla sonuçlandı.
1990'larda, beyaz eşya endüstrisi ürünlerin %90'ından fazlası sadece beş şirket tarafından satıldı. Örneğin, 1991'de piyasa, %40 pazar payına sahip General Electric, %31 pazar payına sahip Whirlpool Corporation, %20 pazar payına sahip Electrolux, %7 pazar payına sahip Maytag ve yalnızca %2 pazar payına sahip Thermador arasında bölünmüştü. 2022 yılında Midea Group, Groupe SEB, Haier, Gree Electric, Williams-Sonoma, Inc., Samsung Electronics, LG Electronics, Bosch, Reece Group gibi şirketler dünyada lider beyaz eşya üreticileridir. 

Ev aletleri geri dönüşümü, atık ev aletlerinin sökülüp parçalarının yeniden kullanılmak üzere hurdaya çıkarılmasından oluşur. Geri dönüştürülen başlıca ev aletleri türleri televizyonlar, buzdolapları, klimalar, çamaşır makineleri ve bilgisayarlardır. Bu işlem, genellikle parçalama, ayırma ve sınıflandırma yoluyla, tehlikeli bileşenlerin çıkarılması ve ekipmanın imha edilmesini içerir. Birçok parçalar yedek parça olarak kullanılabilme özelliğine sahiptir..

Su Arıtma Cihazı
Buzdolabı
Bulaşık makinesi
Çamaşır makinesi
Fırın (gaz, elektrik, mikrodalga),
Set üstü ocak, aspiratör
Ütü
Vantilatör
Isıtıcı
Soğutucu
Mutfak araçları
Sofra takımı

Beyaz eşyalar listesi
Ev otomasyonu
Nesnelerin interneti

Beyin-bilgisayar arayüzü veya zihin-makine arayüzü veya beyin-makine arayüzü, beyin ile dış bir cihaz arasındaki doğrudan iletişim yoludur. Beyin-bilgisayar arayüzü genellikle insanoğlunun bilişsel veya duyusal motor fonksiyonlarına yardımcı olmak veya onları tamir etmek için kullanılır.
Beyin-bilgisayar arayüzü araştırmaları ilk kez 1970'li yıllarda Ulusal Bilim Vakfı tarafından sağlanan bir hibeyle ve DARPA girişimiyle Kaliforniya Üniversitesi'nde başladı. Beyin-bilgisayar arayüzü ifadesi bu çalışmaların ardından yayınlanan makalelerde ilk kez kullanılarak böylelikle bilim literatürüne girmiş oldu. Beyin-bilgisayar arayüzü araştırmaları daha çok duyma, görme ve hareket gibi duyuları onarmak üzere nöroprotez uygulamalarına odaklandı.
Beynin kortikal plastisitesi nedeniyle, implante edilmiş protezlerden gelen sinyaller, adaptasyondan sonra, beyin tarafından doğal sensör veya efektör kanalları gibi kullanılabilir. Yıllarca süren hayvan deneylerinin ardından, insanlara implante edilen ilk nöroprotez cihazlar 1990'ların ortalarında ortaya çıktı.
Günümüzde çok çeşitli beyin - bilgisayar arayüzü uygulamaları bulunmaktadır. Bu uygulamalar başlıca kelime işleyiciler, uyarlanmış web tarayıcıları, tekerlekli sandalye ve nöro protezlerin kullanımı olarak sayılabilir.

Beyin - bilgisayar arayüzlerinin (BBA) tarihi, Hans Berger'in insan beyninin elektriksel aktivitesini keşfi ve elektroensefalografi (EEG)'in geliştirilmesiyle başlar. Berger ilk kez 1924 yılında, EEG aracılığıyla insan beyninin faaliyetini kaydetmeyi başarmıştır. Yaptığı çalışmada EEG izlerini analiz ederek Berger dalgası veya alfa dalgası gibi osilatuar aktivitelerini tanımlamıştır. Ardından, 1964 yılında Dr. William Gray Walter, beyin - bilgisayar arayüzü alanındaki ikinci çalışmayı yürütmüştür. Bu çalışma kapsamında, hastanın beyin motor bölgesine doğrudan elektrot bağlanmış ve hastadan önündeki sunumu değiştirmesi için bir düğmeye basmasını istemiştir.
Bu çalışma ile Dr. Walter, beyin aktivitesinin hastanın butona basmaya niyetlendiğinde ortaya çıktığını ve bu aktiviteden sonra gecikmeli olarak projektörün hareket ettiğini gözlemlemiştir. Bu gözlem, beyinde kasları kontrol edecek sinyalin (komutun) kas hareketinden önce üretildiğini göstermektedir. 1973 yılında UCLA Profesörü Jacques Vidal, yaptığı çalışmada BCI (Brain Computer Interface) terimini türetmiş ve bu konuda ilk hakemli yayını yayınlamıştır. 1988 yılında Steve Bozinovski, Mihail Sestakov ve Liljana Bozinovska tarafından EEG kullanılarak robot kontrolü üzerine bir çalışma yapılmıştır. Çalışmada, bir robota invazif olmayan (cerrahi işlem gerektirmeyen) EEG kontrolü sağlanarak çizilen çizgi boyunca robotun otonom hareket etmesi beklenmiştir. 2010 yılında yapılan bir çalışmada, sinir uyarımının işlevsel bağlantıyı ve ilgili davranışları sinaptik etkinliğin moleküler mekanizmalarının modülasyonu yoluyla geri kazanma potansiyeli önerilmiştir. Son yıllarda da BBA'ların hasta bireylerin yanı sıra sağlıklı bireyler için de geliştirilen farklı uygulamaları dikkat çekmeye başlamıştır.

Beyin, sinir sisteminin komuta merkezidir. Duyu organlarından aldığı bilgileri işler, birleştirerek koordine eder ve üretmiş olduğu talimatları kaslara ve organlara gönderir. Beyin, temelde üç ana bölümden oluşur: beyin (serebrum), beyin sapı ve beyincik (serebellum).
Bir insanda serebral korteks, yaklaşık olarak 15-33 milyar nöron içerir; bunların her biri birkaç bin nöronla sinaptik olarak bağlantılıdır. Beyin veya vücudun uzak bölümlerinde yer alan nöronlar birbirleriyle iletişimi aksiyon potansiyelleri ile kurmaktadırlar. Bellek, algılama, dikkat, farkındalık, düşünme ve bilinç gibi konularda serebral korteks önemli bir rol oynamaktadır.
Beyin yapısal olarak 4 bölümden oluşur: Frontal lob, parietal lob, oksipital lob ve temporal lob. Frontal lob akıl yürütme, planlama, konuşma ve problem çözme gibi işlevlerden sorumludur. Parietal lob yönelim ve algılama gibi işlevleri yerine getirmektedir. Oksipital lob görsel işlemeyi gerçekleştirmektedir. Temporal lob ise işitsel uyaranları algılama, hafıza ve konuşmanın algılanması gibi işlevlerden sorumludur.

Merkezi sinir sistemindeki sinir hücreleri glia hücreleri olarak adlandırılmakta ve beyni kaslara ve duyu organlarına bağlamaktadır. Bir nöron akson, dendrit ve hücre gövdesinden oluşur. Aksonlar bilgi aktarımını iyonlar sayesinde elektrokimyasal olarak yaparlar. Sinir sisteminde, hücrenin içinde ve dışında bulunan önemli iyonlar Na+,K+,Ca+ ve Cl-'dir.
Hücrelerin zarında bulunan protein molekülleri bir kapı görevi görür ve sinir hücrelerinden bazı iyonların geçmesine izin verirken diğer iyonların geçişini engeller. Akson düğümündeki voltaj değeri belirli bir eşiğin üzerine çıktığında hücrenin somasında aksiyon potansiyeli üretilmiş olur. Bu sinyal genel olarak -85 ile 35 mV arasında ve frekansı 100 Hz'den düşüktür. Elektrik akımı bu şekilde bir sinir hücresinden diğerine aktarılır.

BBA'nın genel işlevleri beyin sinyallerini yakalamak, alınan sinyalleri işlemek, sınıflandırmak ve bu sinyalleri kontrol için kullanmaktır. Doğrudan bir beyin arayüzü, fiziksel hareket gerektirmeden doğrudan insan beyninden gelen komutları kabul eder ve bir bilgisayarı veya diğer teknolojileri çalıştırmak için kullanılabilir. Buradaki doğrudan beyin arayüzü yaklaşımı, belirli hareketlere karşılık gelen ERP'leri (Event-Related Potential - Olayla İlgili Potansiyel) tespit etmek için tetikleyici ortalamalı elektrokortikografi (ECoG) segmentlerinin sürekli ECoG ile çapraz korelasyonunu kullanır. Bu yaklaşımının seçimi, kısa vadeli tek anahtarları doğrudan beyin arayüzü geliştirme hedefi ve uzun vadeli çok kanallı doğrudan beyin arayüzü geliştirme hedefi ile yapılmıştır.
Sinaptik iletim sırasında nöronların dentritlerinde akan iyonik akımlar dış ortamda elektrik ve manyetik alan oluşturur. Aksiyon potansiyeli hücreler arası bir akıma neden olur ve bu akımın oluşturduğu elektrik alan elektroensefalografi (EEG) cihazı ile, manyetik alan ise manyetoensefalografi (MEG) cihazı ile ölçülür ve kaydedilir. Çapraz korelasyon, bir tespit yöntemi olarak seçilmiştir. Bunun nedeni, EEG ve ECoG'de insan duyusal uyarılmış potansiyellerini tespit etmek için başarıyla kullanılmasıdır. Ayrıca, çapraz korelasyon nispeten basit, iyi anlaşılmış bir süreçtir ve gerçek zamanlı hesaplama ile kolayca uygulanabilir.

Beyin - bilgisayar arayüzü sistemleri güvenilirlik, invazivlik ve senkronizasyon olmak üzere üçe ayrılır.

Bağımlı BBA, denekten belirli bir düzeyde motor kontrolü gerektirirken, bağımsız BBA herhangi bir kontrol gerektirmez. Bağımlı BBA, deneğin video oyunlarını oynamak ve tekerlekli sandalyeyi hareket ettirmek gibi olayları daha kolay yapmasına yardımcı olur.

BBA, beyin aktivitesinin ölçülme şekline göre invaziv, non-invaziv ve yarı invaziv olarak sınıflandırılır. İnvaziv BBA'da, mikroelektrotlar beyin cerrahisi sırasında beyne, kafatasının altına implante edilir. Bu durumda, sinyal yüksek kalitede üretilebilir, ancak zamanla yara dokusu oluşumuna eğilimli olabilir ve sinyal kaybolabilir. İnvaziv teknolojiler bir kez yerleştirildikten sonra hareket ettirmek mümkün değildir.
Non-invaziv BBA’da, sinyaller kafa derisine nüfuz etmeden kaydedilir. Bu durumda sinyaller düşük kalitede olabilir, bununla birlikte non-invaziv BBA, ameliyat gerektirmediğinden dolayı halen tercih edilmektedir.
Yarı invaziv BBA’da, elektrotlar kafatasının altına implante edilir ve beyin sinyalleri Elektrokardiyografi (ECoG) kullanılarak kaydedilir.

BBA sistemi, kullanıcının sistemle etkileşimi belirli bir zaman diliminde yapıldığında senkron olarak adlandırılır. Başka bir deyişle, sistem özneyi belirli bir zaman diliminde kendisiyle etkileşime girmeye zorlamalıdır. Aksi takdirde, sistem söz konusu sinyalleri alamayacaktır. Öte yandan asenkron BBA'da, denek herhangi bir zaman diliminde zihinsel görevlerini yerine getirebilir ve sistem onun zihinsel faaliyetlerine tepki verir. Bu nedenle, özne herhangi bir zaman diliminde faaliyetini yapmakta özgürdür.

Birçok laboratuvar çalışmasında, maymun ve fare beyin korteksinden sinyallerin kaydedilmesi başarılmıştır. Bu sinyaller, hareket üretmek amacıyla beyin - bilgisayar arayüzlerinde kullanılmıştır. Maymunlar, görevi düşünerek ve görsel geri bildirimleri algılayarak, motor çıktıya gerek duymadan basit görevleri gerçekleştirmişlerdir. Bu görevler, bilgisayar ekranındaki yönlendirmeleri takip etmek ve robotik kolları konumlandırma gibi eylemleri içermektedir.
1969 yılında, Fetz ve arkadaşlarının yaptığı çalışmada maymunların nöral aktiviteyle bir biyo-geribildirim ölçer kolunun eğilimi kontrol etmeyi öğrenebileceği ilk kez gösterilmiş oldu.
1980 yılında Johns Hopkins Üniversitesinde yapılan bir çalışmada, maymunların kollarını hangi yönde hareket ettirdiklerini belirleyen tek motor korteks nöronlarının elektriksel tepkileri arasında matematiksel bir ilişki bulunmuştur.
1999'da Kaliforniya Üniversitesi'nden Yang Dan'ın yürütücülüğünde ilerleyen çalışmada, kedi tarafından görülen görüntüleri yeniden üretmek için nöron ateşlemesi tekniği uygulanmıştır. Çalışmada, tüm duyusal girdileri entegre eden beyin bölgesi olan talamus için keskin gözlü kedilere elektrotlar yerleştirildi.
Retinadan gelen sinyallerin kodlanarak talamus lateral genikulat çekirdeği bölgesinde 177 beyin hücresi hedeflenen çalışmada kedilere sekiz kısa film gösterildi ve nöron ateşlemeleri kaydedildi. Matematiksel filtreler kullanılarak, deşifre edilen sinyaller ile kedilerin gördüğü sahneleri ve hareket eden nesneleri yeniden oluşturmayı başardılar.
1990'larda fareler üzerinde ilk çalışmayı yapan Nicolesis ve arkadaşları, baykuş maymunlarında beyin aktivitesini deşifre eden BBA'lar geliştirdiler ve bu cihazları, robot kolları hareket ettirmek için maymun hareketlerini yeniden üretmek için kullandılar.
2000'li yıllara gelindiğinde, Nicolesis ve arkadaşları, bir maymunun bir joystick'i kullanırken veya yiyeceğe uzanırken, bu hareketleri yeniden üreten bir BBA kurmayı başardılar. BBA, gerçek zamanlı çalışıyordu ve internet protokolü 

Bilgi teknolojisi (IT), genellikle bir işletme veya başka bir girişim bağlamında veri veya bilgi depolamak, almak, iletmek, çalışmak ve işlemek için bilgisayarların kullanılmasıdır. Bilgi Teknolojisi, bilgi ve iletişim teknolojisinin (ICT) bir alt kümesi olarak düşünülür. 2012'de Zuppo, her hiyerarşi düzeyinin "bilgi aktarımını ve çeşitli elektronik ortamdaki iletişim türlerini kolaylaştıran teknolojilerle ilişkili olması nedeniyle bir derece ortaklık içerdiği" bir BİT hiyerarşisini önermişti.
Terim, yaygın olarak bilgisayarların ve bilgisayar ağlarının eşanlamlısı olarak kullanılır, ancak aynı zamanda televizyon ve telefonlar gibi diğer bilgi dağıtım teknolojilerini de kapsar. Bilgisayar donanımı, yazılım, elektronik, yarı iletkenler, internet, telekom ekipmanı ve e-ticaret de dâhil olmak üzere çeşitli endüstriler bilgi teknolojisi ile ilişkilidir.
Mezopotamya'daki Sümerler yaklaşık MÖ 3000 yıllarında yazı geliştirdiler, ancak modern anlamda bilgi teknolojisi kavramı ilk olarak Harvard Business Review'da yayınlanan 1958 tarihli bir makalede ortaya çıktı; Yazarları Harold J. Leavitt ve Thomas L. Whisler, "yeni teknolojinin henüz kurulmuş tek bir ismi yok, buna bilgi teknolojisi (IT) diyoruz" diye yorum yaptı. Tanımları üç kategoriden oluşur: işlem teknikleri, istatistiksel ve matematiksel yöntemlerin karar vermeye uygulanması ve üst düzey düşüncenin bilgisayar programları vasıtasıyla simülasyonu.
Kullanılan depolama ve işleme teknolojilerine dayanarak Bilgi Teknolojisi gelişiminin dört farklı aşamasını ayırt etmek mümkündür: Mekanik (1450-1840), elektromekanik (1840-1940), elektronik (1940-1940), elektronik öncesi mekanik (MÖ 3000 - MS 1450). Bu makale, yaklaşık 1940 yılında başlayan en son dönem (elektronik) üzerine odaklanmaktadır.

Aygıtlar binlerce yıldır hesaplamaya yardımcı olmak için, muhtemelen başlangıçta çetele sopası şeklinde kullanılmıştır. MÖ ilk yüzyılın başlarından kalma Antikythera mekanizması, bilinen en eski mekanik analog bilgisayar ve en eski bilinen dişli mekanizması olarak düşünülür. Karşılaştırılabilir dişli cihazlar Avrupa'da 16. yüzyıla kadar ortaya çıkmadı ve 1645 yılına kadar, dört temel aritmetik işlemi gerçekleştirebilen ilk mekanik hesap makinesinin geliştirildi.
Röle veya valf kullanan elektronik bilgisayarlar, 1940'ların başında ortaya çıkmaya başladı. 1941'de tamamlanan elektromekanik Zuse Z3, dünyanın ilk programlanabilir bilgisayarı ve modern standartlar ile komple bir bilgisayar makinesi olarak düşünülen ilk makinalardan biriydi. İkinci Dünya Savaşı sırasında Alman mesajlarının şifresini çözmek için geliştirilen Colossus, ilk elektronik dijital bilgisayar oldu. Programlanabilir olsa da genel amaçlı değildi, yalnızca tek bir görevi yerine getirecek şekilde tasarlandı. Aynı zamanda programını belleğe kaydetme özelliği de yoktu; Dahili kabloları değiştirmek için fişler ve anahtarlar kullanılarak programlama yapıldı. İlk tanınan modern elektronik dijital saklı program bilgisayarının ilk programı 21 Haziran 1948'de çalıştırılan Manchester Küçük Ölçekli Deney Makinesi (SSEM) idi.
1940'ların sonundaki Bell Laboratuvarlarındaki transistörlerin geliştirilmesi, yeni nesil bilgisayarların büyük ölçüde azaltılmış güç tüketimi ile tasarlanmasına izin verdi. İlk ticari olarak satılan saklı program bilgisayarı olan Ferranti Mark I, 4050 valf içerdi ve 25 kilovatlık bir güç tüketimine sahipti. Karşılaştırıldığında, Manchester Üniversitesi'nde geliştirilen ve Kasım 1953'te faaliyete geçen ilk transistorize edilmiş bilgisayar son sürümünde yalnızca 150 watt tüketiyor.

Colossus gibi eski elektronik bilgisayarlar, delikli bantlarla, verilerin bir dizi deliyle temsil edildiği uzun bir kâğıt şeridini kullandı; artık kullanılmayan bir teknoloji. Modern bilgisayarlarda kullanılan elektronik veri saklama birimi, 2. Dünya Savaşı'ndan kalma, radar sinyallerindeki dağınıklığı gidermek için bir dizi gecikme çizelgesi belleği geliştirildi ve ilk uygulama alanı cıva geciktirme hattıydı. İlk rastgele erişimli dijital depolama aygıtı, standart bir katot ışını tüpünü temel alan Williams tüpü idi, ancak içinde depolanan bilgiler ve gecikme çizgisi belleği, sürekli olarak yenilenmek zorunda kalması nedeniyle uçucuydu ve böylece güç çıkarıldıktan sonra kayboldu. Uçucu olmayan bilgisayar depolamasının en eski formu, 1932'de icat edilen manyetik tamburdu ve dünyanın ilk ticari olarak satılan genel amaçlı elektronik bilgisayarı olan Ferranti Mark 1'de kullanılıyordu.
IBM 1956'da ilk sabit disk sürücüsünü 305 RAMAC bilgisayar sisteminin bir parçası olarak tanıttı. Çoğu dijital veri bugün hâlâ manyetik olarak sabit disklere veya optik olarak CD-ROM'lar gibi ortamlara depolanmaktadır. 2002 yılına kadar çoğu bilgi analog cihazlarda saklandı, ancak bu yıl dijital depolama kapasitesi ilk kez analogu aştı. 2007 itibarıyla, dünya genelinde depolanan verilerin yaklaşık %94'ü dijital olarak tutuldu: sabit disklerde %52, optik cihazlarda %28 ve dijital manyetik bantta %11. Elektronik cihazlardaki bilgileri saklama kapasitesinin dünya çapında 1986 yılında 3 exabyte'dan, 2007'de 295 exabyte'ya çıktığı ve her 3 yılda bir iki katına çıktığı tahmin edilmektedir.

Veritabanı yönetim sistemleri 1960'lı yıllarda, büyük miktarda verinin doğru ve hızlı bir şekilde saklanması ve alınması problemini çözmek için ortaya çıkmıştır. Bu tür sistemlerin ilklerinden olan IBM'in 50 yılı aşkın süredir yaygın olarak kullanılan Bilgi Yönetim Sistemi (IMS) idi. IMS, verileri hiyerarşik olarak saklar, ancak 1970'lerde Ted Codd, set teorisi, yüklem mantığı ve tabloların tanıdık kavramlarına satırlar ve sütunlara dayanan alternatif bir ilişkisel depolama modeli önerdi. İlk ticari olarak bulunan ilişkisel veritabanı yönetim sistemi (RDBMS) Oracle'dan 1980'de temin edildi.
Tüm veritabanı yönetim sistemleri, depoladıkları verilere, bütünlüğünü koruyarak aynı anda birçok kullanıcı tarafından erişilebilmesini sağlayan bir dizi bileşenden oluşur. Tüm veritabanlarının karakteristik bir özelliği, içerdikleri verilerin yapısının tanımlandığı ve veriden bağımsız olarak bir veritabanı şemasında depolandığıdır.
Genişletilebilir biçimlendirme dili (XML) son yıllarda veri sunumu için popüler bir format haline gelmiştir. XML verileri normal dosya sistemlerinde depolanabilmesine rağmen, "sağlam kurguların teorik ve pratik çabanın yıllarca doğrulanması" ndan yararlanmak için ilişkisel veritabanlarında tutulur. XML'in metin tabanlı yapısı, Standart Genel İşaretleme Dili (SGML)'in evrimi olarak hem makine hem de okunabilir olma avantajını sunar.

İlişkisel veritabanı modeli,ilişkisel cebire dayalı bir programlama dili olan bağımsız Yapısal Sorgu Dili (SQL)ni karşımıza çıkardı.
"Veri" ve "bilgi" terimleri eş anlamlı değildir. Depolanacak herhangi bir şey veri olmakla birlikte, yalnızca organize edilip anlamlı bir şekilde sunulduğunda bilgi olur. Dünyanın dijital verisinin çoğu yapılandırılmamıştır ve tek bir organizasyonda bile farklı fiziksel formatlarda depolanmaktadır. Veri ambarları, bu farklı depoları entegre etmek için 1980'lerde geliştirilmeye başlandı. Genellikle karar destek sistemlerini (DSS) kolaylaştıracak şekilde organize edilen Internet gibi dış kaynaklar da dâhil olmak üzere çeşitli kaynaklardan elde edilen verileri içerir.

Veri iletiminin üç özelliği vardır: İletim, yayılım ve alım. Bilgi geniş yelpazede, bilginin tek yönlü olarak aşağı doğru iletildiği yayımlama olarak ya da yukarı ve aşağı kanallarla iki yönlü akış ile iletildiği telekomünikasyon olarak sınıflandırılabilir.
XML, 2000'li yılların başlarından beri veri değişimi aracı olarak giderek daha fazla kullanılmaktadır, özellikle durağan veri(data-at-rest), yerine hareket halindeki veri(data-in-transit) olarak tanımlanan SOAP gibi web tabanlı protokollerde yer alan makine odaklı etkileşimler için gibi web tabanlı protokollerde yer alanlar gibi makine yönelimli etkileşimler için. Bu tür kullanımın zorluklarından biri, verileri ilişkisel veritabanlarından XML Belge Nesne Modeli (DOM) yapılarına dönüştürmektir.

Hilbert ve Lopez'in teknolojik değişimin üstel hızını belirlemekteki tespiti (bir tür Moore yasası): Makinelerin, kişi başına düşen bilgiyi hesaplama kapasitesine 1986 ve 2007 yılları arasında her 14 ayda iki katına çıktı; Dünyadaki genel amaçlı bilgisayarların kişi başına kapasitesi, aynı yirmi yıl boyunca her 18 ayda bir iki katına çıktı; küresel telekomünikasyon kapasitesi her 34 ayda bir iki kat arttı; dünyadaki kişi başına düşen depolama kapasitesinin ikiye katlanması için yaklaşık 40 ay (her 3 yılda bir) gerekti ve kişi başına yayın bilgileri her 12,3 yılda ikiye katlandı.
Her gün dünya çapında büyük miktarda veri saklanır ancak etkili bir şekilde analiz edilip sunulamıyorsa, esasen veri mezarı olarak adlandırılan yerlerde bulunur: "nadiren ziyaret edilen veri arşivleri". Bu soruna hitap etmek için, 1980'lerin sonunda veri madenciliği alanı - "büyük miktarda veriden ilginç örüntüleri ve bilgileri keşfetme süreci" ortaya çıktı.

Akademik bağlamda, Bilgisayarlar İşleme Derneği, BT'yi "öğrencileri iş, devlet, sağlık, okullar ve diğer tür organizasyonların bilgisayar teknolojisi ihtiyaçlarını karşılamaya hazırlayan lisans derecesi programları" olarak tanımlar .... BT uzmanlarının üzerlerindeki sorumluluğu ise, Donanım ve yazılım ürünlerini organizasyonel ihtiyaçlara ve altyapıya entegre etmek ve kuruluşun bilgisayar kullanıcıları için bu uygulamaları yüklemek, özelleştirmek ve sürdürmek" olarak açıkladı.

Bilgi teknolojisi alanındaki şirketler çoğunlukla "teknoloji sektörü" veya "teknoloji endüstrisi" şeklinde grup olarak ele alınmaktadır.
Ticari bir bağlamda, Amerika Bilişim Teknolojileri Birliği, bilgi teknolojisi "bilgisayar tabanlı bilgi sistemlerinin çalışması, tasarımı, geliştirilmesi, uygulanması, desteklenmesi veya yönetimi" olarak tanımlamıştır. Alanda çalışanların sorumlulukları arasında ağ yönetimi, yazılım geliştirme ve kurulum, donanım ve yazılımların muhafaza edilmesi, yükseltilmesi ve değiştirilmesi ile bir kuruluşun teknoloji yaşam döngüsünün planlanması ve yönetimi yer al

Bilgi kuramı, bilginin nicelikselleştirilmesi ile ilgili bir uygulamalı matematik ve elektrik mühendisliği dalıdır. Bilgi kuramı; Claude E. Shannon tarafından güvenli şekilde veri sıkıştırma, depolama ve iletme gibi sinyal işleme işlemlerinin kısıtlarını bulmak için geliştirilmiştir.
Bilginin önemli bir ölçütü, genellikle depolama ve iletişim için gerekli olan parçaların ortalama sayısı olan entropidir. Entropi, bir rastgele değişkenin değerini tahmin ederken belirsizliği nicelikselleştirir. Örneğin, bir yazı tura oyunun sonuç için sağladığı bilgi, bir zar atma oyunun sonuç için sağladığı bilgiden daha azdır. Yazı tura oyununda eşit olasılıklı iki sonuç vardır, zar atma oyununda ise eşit olasılıklı altı sonuç. Bu nedenle yazı tura oyunu daha düşük entropiye sahiptir.
Bilgi kuramının temel uygulamalarına örnek olarak kayıpsız veri sıkıştırma (ZIP dosyaları), kayıplı veri sıkıştırma (MP3 dosyaları) veya kanal kodlama (DSL bağlantıları) gösterilebilir. Bilgi kuramının alanı matematik, istatistik, bilgisayar bilimi, fizik, nörobiyoloji ve elektrik mühendisliği ile kesişir. Voyager derin uzay görevleri, kompakt diskin geliştirilmesi, cep telefonlarının yapılabilirliği, internetin geliştirilmesi, dilbilimi araştırmaları gibi pek çok konuda başarının üzerinde büyük etkisi olmuştur. Bilgi kuramının önemli alt dalları; kaynak kodlaması, kanal kodlaması, algoritmik karmaşıklık kuramı, algoritmik bilgi kuramı gibi alanlardır. Ayrıca Makine Öğrenimi alanında sınıflandırma problemlerinde; özellikle de karar ağaçlarının oluşturulmasında bilgi kuramı ve buna bağlı entropi kavramı kullanılmaktadır.

Bilgi ve iletişim teknolojileri (Alm. Informations- und Kommunikationstechnologie (kısaca IKT); İng. information and communication technologies (kısaca ICT)), bilgi teknolojileri ve iletişim teknolojileri terimlerini tek bir çatı altında toplayan ve bu teknolojiler arasındaki ilişkiyi vurgulayan bir terimdir. 1980'lerde başlayan dijital yakınsama (İng. digital convergence) sürecinde, metin, ses ve görüntü bilgisayarlar tarafından dijital ortamda işlenmeye başlamıştır. Buna paralel olarak telekomünikasyon sistemlerinin de dijitalleşmesi ile birlikte dijital verilerin ve enformasyonun iletimi olanaklı hale gelmiş; bilgi teknolojileri ile iletişim teknolojileri iç içe geçmiştir. Bilgi ve iletişim teknolojileri terimi, bu yakınlık ve bağımlılığı  belirtmek amacıyla kullanılmaktadır.
Bilgi ve iletişim teknolojilerini meydana getiren başlıca alanlar şunlardır:

Ürün ve imalat teknolojileri alanı:
Dijital aygıt geliştirme ve üretimi.
Dijital araç-gereç geliştirme ve üretimi.
Dijital malzeme geliştirme ve üretimi.
Hizmet teknolojileri alanı:
Telekomünikasyon hizmetleri geliştirme ve üretimi.
Ağ hizmetleri geliştirme ve üretimi.
Yayıncılık hizmetleri geliştirme ve üretimi.
İmalat ve hizmet alanlardaki geliştirme ve üretim faaliyetlerine, dağıtım ve satış hizmetleri ile, yasal, yönetsel ve teknik düzenlemelerden sorumlu otoriteler de eklendiğinde Bilgi ve iletişim teknolojileri sektörü teşkil edilmektedir.
Bilgi ve iletişim teknolojileri Enformasyon Çağı'nda toplumsal ve ekonomik gelişmenin en önemli nedenini oluşturmaktadır. Toplumsal alanda, bireylerin kurumlarla ve birbirleri ile ilişkileri büyük ölçüde bilgi ve iletişim teknolojileri aracılığı ile sanal ortamda yürütülmektedir. Ekonomik alanda, bilgi ve iletişim teknolojileri yardımıyla üretkenlik ve verimlilik artmakta; katma değerli mal ve hizmet arzında artışlar yaşanmakta; mal ve hizmetlerin üretim ve dağıtım süreçlerinde yenilikler meydana gelmektedir.

European Commission: ICT Research in FP7. ICT - Information and Communication Technologies.2 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Industry Canada: Information and Communications Technologies (ICT). 24 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
International Telecommunication Union: Information and Communication Technology (ICT) Statistics. 31 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
OECD: Key ICT Indicators. 20 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
UNCTAD: Science and Technology for Development - Thematic Issues - Information and Communication Technologies - Key Documents
The World Bank:  Information and Communication Technologies. 4 Kasım 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bilgisayar animasyonu, animasyonlu görüntüler üretmek için kullanılan işlemdir. Bilgisayar üretimli imgeleme (CGI) daha genel bir terim olarak hem statik hem de dinamik görüntüleri kapsarken, bilgisayar animasyonu yalnızca hareketli görüntüleri ifade eder. 2 boyutlu bilgisayar grafikleri hâlen üslup, düşük bant genişliği ve daha hızlı gerçek zamanlı uygulamalarda kullanılmakla birlikte, modern bilgisayar animasyonu genellikle 3 boyutlu bilgisayar grafikleri kullanır. Bazen animasyonun hedefi bilgisayarın kendisidir, ancak bazen de filmdir.

Bilgisayar animasyonu, günümüzde 3 boyutlu animasyon modellerinde tanımını bulur.Ve geleneksel animasyonda kullanılan "stop motion" tekniklerinin ve 2 boyutlu çizimlerdeki çerçeve-çerçeve animasyonunun dijital dünyadaki ardılıdır. Bilgisayar tarafından üretilen animasyonlar, diğer fiziksel tabanlı süreçlerden daha kolay kontrol edilebilir, efekt çekimleri için minyatürler oluşturulabilir veya kalabalık sahneler için ekstra fenomenleri dahil edebilir. Çünkü herhangi bir teknolojiyi kullanarak gerçekte mümkün olmayacak görüntülerin oluşturulmasına izin verir. Ayrıca, tek bir grafik sanatçısının aktörlere, pahalı set parçalarına veya sahne kullanmasına gerek kalmaksızın bu tür içerik üretmesine izin verebilir. Hareket yanılsaması oluşturmak için, bilgisayar monitöründe bir görüntü görüntülenir ve art arda buna benzer ama zamanla biraz ilerlemiş (genellikle 24 veya 30 çerçeve/ saniye hızında) yeni bir görüntü ile değiştirilir. Bu teknik, hareket yanılsamasının televizyonda ve hareketli görüntülerde kullanılmasıyla aynı tekniktir.
3 boyutlu animasyonlar için nesneler (modeller) bilgisayar monitöründe modellenerek oluşturulur ve figürler sanal iskeletlerle donatılır. 2 boyutlu şekil animasyonları için, ayrı nesneler (resim) ve ayrı şeffaf katmanlar, bu sanal iskelette veya bu iskelet olmaksızın kullanılır. Ardından figürün kolları, gözleri, ağızları, kıyafetleri vb. animatör tarafından anahtar çerçeveler üzerine taşınır. Anahtar çerçeveler arasındaki görünüm farklılıkları, ara doldurma veya şekil verme olarak bilinen bir işlemle bilgisayar tarafından otomatik olarak hesaplanır. Sonunda, animasyon işlenir.
3 boyutlu animasyonlar için, modelleme tamamlandıktan sonra tüm çevreler işlenmelidir. 2 boyutlu vektör animasyonları için, aralık çerçeveleri gerektiği gibi oluşturulurken işleme sayesinde anahtar çerçeveleri resimlenmektedir. Önceden kaydedilmiş çalışmalar için, işlenmiş çerçeveler, dijital video gibi farklı bir formata veya ortama aktarılır. Çerçeveler, son olarak kullanıcı kitleye sunulacağı için gerçek zamanlı olarak da oluşturulabilir. İnternet üzerinden iletilen düşük bant genişliği animasyonları (örneğin; Adobe Flash, X3D) kullanıcı bilgisayarları tarafında yazılım kullanır. Bu yönüyle gerçek zamanlı veya önceden yüklenmiş yüksek bant genişliği animasyonlarından ayrılmaktadırlar.

Bilgisayar ağı, küçük bir alan içerisindeki veya uzak mesafelerdeki bilgisayarların ve/veya iletişim cihazını iletişim hatları aracılığıyla birbirine bağlandığı, dolayısıyla bilgi ve sistem kaynaklarının farklı kullanıcılar tarafından paylaşıldığı, bir yerden başka bir yere veri aktarımının mümkün olduğu iletişim sistemidir. En az iki bilgisayarı birbirine bağlayarak bir ağ oluşturulur. 1980'li yıllarla birlikte, Ethernet ve LAN teknolojisinin gelişmesiyle, kişisel bilgisayarlar ve ofisler bilgisayar ağlarına kavuşmuştur. En bilinen ve en büyük bilgisayar ağı, İnternettir.
İlk bilgisayar ağı, İleri Araştırma Projeleri Ajansı'nın Amerikan Savunma Bakanlığı için geliştirdiği İleri Araştırma Projeleri Ajansı Bilgisayar Ağı yani ARPANET (Advanced Research Projects Agency Network)'tir.

1960'lı yılların sonla. Çoklu erişim, aynı kabloya birden fazla bilgisayarın bağlanabileceğini belirtir. Çarpışmanın tespiti ise hattaki verilerin çarpışmasını engellemek için alınmış bir güvenlik önlemidir. Bu eski ağ tasarımı bugünkü ethernetin temelidir.
1972 yılında XEROX firması deneysel amaçlı ilk ethernet kartını üretti ve 1975 yılında ilk ethernet ürününü piyasaya sürdü. Bu ürünün orijinal versiyonu 2.95 Mbps hızında 1 km kablo ile 100'den fazla bilgisayarı birbirine bağlamak üzere tasarlanmıştı. XEROX ethernet kartı çok başarılı oldu. Intel, Xerox ve Digital 10 Mbps ethernet konusunda yeni bir standart getirdiler. Oluşturulan bu standart bugün kabul gören IEEE 802.3 standardı ile büyük benzerlikler göstermektedir.
Ethernet yerel iletişim ağı altında sistemleri birbirine bağlayan bir tür kablolama ve sinyalleşme biçimidir. Bilgisayar haberleşmesinin temelinde OSI modeli geçerlidir.
OSI modellemesinde ilk iki katmanda (1. katman -fiziksel- ve 2.inci katman -data link-) belirlenen Ethernet, ilk kez 1980'lerde Xerox firmasının DEC ve Intel firmalarıyla ortaklaşa yaptığı çalışmalar sonucunda, Ethernet Versiyon I. için 'Blue Book Standard' (Standart Mavi Kitap) adı altında, bu versiyonun kullandığı standartları açıklayan bir kitap ortaya çıkarılmıştır.
Burada açıklanan standartlar arasında, 'baseband' tekniği, CSMA/CD (Carrier Sense Multiple Access/Collision Detect) network standardı ve ethernetin ilk dönemlerinde kullanılan ve uzun yıllar yaygın bir şekilde uygulanan koaksiyel kablo kullanım standartları anlatılmaktadır. Bu standart daha sonra 1985 yılında çıkan Ethernet II adlı yeni standartla revize edilmiştir.
IEEE (Institute of Electrical and Electronics Engineer) 802 numaralı projesinde ve 802.3 CSMA/CD network standardının oluşumunda, Ethernet II Versiyonu baz alınmıştır. Genelde de ethernet paketinin başında yer alan bilgi (header) dışında bir farkları olmadığı için, ikisi birbirlerinin yerine anılırlar.

Karasal mikrodalgalar dünya tabanlı alıcı ve vericiler kullanır. Bu ekipmanlar çanak antenlere benzerler.
Karasal mikrodalga hattı düşük gigahertz aralığı kullanır. Mikrodalga antenler genellikle binalar, kuleler, tepeler ve dağ zirveleri üstüne yerleştirilir.

Bilgisayar ağları çeşitli amaçlar için kullanılır:

İletişim kolaylığı. Ağ kullanan insanlar mail, chat odaları, videolarla vb. daha kolay ve etkili iletişim kurabilirler.
Donanım paylaşımı. Ağ dünyasında, ağ üzerindeki herhangi bir bilgisayar ağda paylaşılan donanım kaynaklarına ulaşabilir ve bunları kullanabilir. Örneğin ağdaki bir bilgisayar ağın paylaşıma açık yazıcısından kendi bilgisayarı üzerinden çıktı alabilir.
Dosya, veri veya bilgi paylaşımı. Ağdaki yetkili kullanıcı ağ üzerindeki diğer bilgisayarlardaki veri ve bilgilere ulaşabilir. Ağdaki bu bilgi ve verilere kolayca ulaşabilme seçeneği birçok ağın önemli bir özelliğidir.
Yazılım paylaşımı. Ağa bağlı kullanıcı ağdaki uygulama programlarını uzaktaki bilgisayarlara kurabilir.

Modern çoğu internet ağı, paket iletişimine dayalı protokoller kullanır. Bir ağ paketi, paket anahtarlamalı ağ tarafından taşınan verinin, biçimlendirilmiş birimidir.

Paketler iki tip veriden meydana gelir:

Bilgi kontrolü
Kullanıcı verisi(payload).
Bilgi kontrolü, kullanıcı bilgisini ulaştırmak için ağın ihtiyaç duyduğu veriyi sağlar.
Örnek olarak:

Kaynak ve hedef ağ adresleri
Hata algılama kodları
Sıralama bilgisi
Genellikle bilgi kontrolü, arasında yararlı yük verisi olmakla beraber, paket başlıkları ve alt bilgilerde bulunur.
Ağın devre anahtarlamalı olması yerine, paketlerle beraber kullanıcılar arasındaki iletim ortamının bant genişliği daha iyi paylaşımlı olabilir. Eğer bir kullanıcı paket göndermiyorsa, ağdaki bağlantı diğer kullanıcılar tarafından paketlerle doldurulabilir. Böylece maliyet, kısmen küçük aksaklıklarla, paylaştırılır ve sunulan bağlantı aşırı kullanılmaz. Sık sık, bir paketin internet üzerinden gitmesi gereken rotası çabucak müsait olmaz. Bunun gibi durumlarda, paket sıraya alınır ve bağlantı boşalana kadar bekler.
Paket ağlarının fiziksel katman teknolojileri, genellikle paketlerin boyutunu belirli bir en yuksek iletim birimine (MTU) sınırlar. Uzun bir mesaj, iletilmeden önce parçalanmış olabilir ve paketler ulaştıklarında ise, tekrar asıl mesaj hali için bir araya getirilir.

Ağ düğümleri ve bağlantılarının fiziksel ve coğrafik konumlarının bir ağ zerinde genellikle nispeten ufak etkisi olur ama bir ağın ara bağlantılarının topolojisi, veri hacmini ve güvenilirliği önemli ölçüde etkiler.
Yol ve yıldız ağları gibi birçok teknolojiyle, sadece bir hata tüm ağın hata almasına neden olabilir.
Genel olarak, bir ağın daha çok bağlantıya sahip olması, onun daha hatasız ve sağlam olmasını sağlar. Fakat aynı zamanda, yüklemek ve kurmak daha pahalı olabilir. Bu sebeple çoğu ağ diyagramı, ağdaki ana bilgisayarların mantıksal ara bağlantılarının haritası olan topolojisine göre yerleştirilir.

Bilgisayar ağları büyüklüklerine, topolojilerine ve kullanılan protokollere göre çeşitli türlere ayrılırlar. .

BAN - Vücut alan ağı (Body Area Network)
PAN - Kişisel alan ağı (Personal Area Network)
CAN - Kampüs alan ağı (Campus Area Network)
LAN - Yerel alan ağı (Local Area Network)
MAN - Metropol alan ağı (Metropolitan Area Network)
SAN - Depolama alan ağı (Storage Area Network)
VPN - Sanal özel ağ (Virtual Private Network)
WAN - Geniş alan ağı (Wide Area Network)

ATM
Ethernet
FDDI
Token Ring

Ağaç (Hiyerarşik) Topolojisi
Gelişmiş Yıldız Topolojisi
Halka (Ring) Topolojisi
Örgü (Mesh) Topolojisi
Ortak Yol (BUS) Topolojisi
Yıldız (Star) Topolojisi

Ağ katmanının ana görevi yönlendirmedir (routing). İletilen veri blokları ağ katmanına geldiğinde paket olarak adlandırılır. Yönlendirme işlemi paketlerin yerel network dışında diğer bilgisayar ağlarına gönderilmesini sağlar.
Ağ katmanında iki istasyon arasında verinin iletimi kontrol edilir. Bu veri iletilmesi sırasında bunun en ekonomik yoldan gerçekleşmesine dikkat edilir. Bu katman sayesinde verinin routerlar aracılığıyla yönlendirilmesi sağlanır. Yönlendirme işleminde verinin ağ adreslerine bakılır.
Bilgisayar ağı aşamasında mesajlar adreslenmesi ve mantıksal adreslerin fiziksel adreslere çevrilmesi gerçekleştirilir. Bu aşamada ağ (network) trafiği ve yönlendirme (routing) gibi işlemler de yapılır.

Bilgisayar bilimi, bilgisayarların tasarımı ve kullanımı için temel oluşturan teori, deney ve mühendislik çalışmasıdır. Hesaplamaya ve uygulamalarına bilimsel ve pratik bir yaklaşımdır. Bilgisayar bilimi; edinim, temsil, işleme, depolama, iletişim ve erişimin altında yatan yönteme dayalı prosedürlerin veya algoritmaların fizibilitesi, yapısı, ifadesi ve mekanizasyonunun sistematik çalışmasıdır. Bilgisayar biliminin alternatif, daha özlü tanımı "büyük, orta veya küçük ölçekli algoritmik işlemleri otomatikleştirme çalışması" olarak nitelendirilebilir. Bir bilgisayar bilimcisi, hesaplama teorisi ve hesaplama sistemlerinin tasarımı konusunda uzmanlaşmıştır.
Alanları teorik ve pratik disiplinlere ayrılabilir. Bilgisayar grafikleri gibi alanlar, gerçek dünya görsel uygulamalarını vurgularken, hesaplamalı karmaşıklık teorisi (hesaplama ve zor olan sorunların temel özelliklerini araştıran) gibi bazı alanlar oldukça özeldir. Diğer alanlar sıklıkla hesaplamanın uygulanması konusunda karşılaşılan zorluklara odaklanmaktadır. Örneğin, programlama dili teorisi, hesaplamanın tanımlamasına yönelik çeşitli yaklaşımları ele alırken, bilgisayar programcılığının kendisi de programlama dili ve karmaşık sistemlerin kullanımının çeşitli yönlerini inceler. Bununla beraber insan-bilgisayar etkileşimi alanı; bilgisayarları ve hesaplamaları yararlı, kullanışlı ve evrensel olarak insanlara ulaştırmaya yönelik zorlukları tanımlamaya ve onları aşmaya çalışmaktadır.

Daha sonraları bilgisayar bilimi haline gelecek olgunun en eski temelleri, modern dijital bilgisayarın icadından önce gelmektedir. Abaküs gibi sabit sayısal işlemler için kullanılan hesap makineleri, antik çağlardan beri var olmuştur. Bunlar çarpma ve bölme gibi temel hesaplamalara yardımcı oluyordu. Ayrıca, hesaplamaları gerçekleştirmek için kullanılan algoritmalar, antik çağlardan beri, hatta gelişmiş bilgisayar ekipmanlarının geliştirilmesinden önce de var olmuştur.
Blaise Pascal, 1642'de kendi ismini verdiği hesap makinesini tasarladı ve geliştirdi. 1673'te Gottfried Leibniz, "Stepped Reckoner" adında bir dijital mekanik hesap makinesi tasarladı. İlk bilgisayar bilimcisi ve bilgi teorisyeni olarak düşünebilir. Leibniz'i ilk bilgisayar bilimcisi olarak kabul etmemiz için diğer sebeplerin yanı sıra kendisinin, ikili sayı sisteminde belgeli ve sistemli biçimde çalışmış olması yeterlidir. Thomas de Colmar, 1820'de mekanik hesap makinesi endüstrisini başlattı ve basitleştirilmiş aritmometre'yi piyasaya sundu. Bu hesap makinesi, günlük olarak ofis ortamında kullanılabilecek kadar donanımlı ve güvenilir ilk hesap makinasıydı. Charles Babbage, 1822'de ilk "Otomatik çalışan mekanik hesap makinesi" olan Fark Makinesi'nin (İngilizce: Difference Engine) tasarımını başlattı ve bu çalışmalarının neticesinde ona ilk programlanabilir mekanik hesap makinesi fikri olan "Analitik Tabanlı Motor" ismini verdi. Bu makineyi 1834'te geliştirmeye başladı ve iki yıldan az bir sürede modern bilgisayarın göze çarpan özelliklerinin çoğunu çizmişti. 1843 yılında Ada Lovelace, "Analitik Motor" hakkındaki bir Fransız makalesinin çevirisi sırasında, içerdiği birçok nottan birinde, günümüzde ilk bilgisayar programı olarak düşünülen Bernoulli sayılarını hesaplamak için bir algoritma yazdı. 1885 civarında Herman Hollerith, istatistiksel bilgileri işlemek için delikli kartlar kullanan çizelgeleyiciyi (tabulator) icat etti; Sonunda çalışmaları kendi şirketi IBM'in bir parçası haline geldi. 1937'de, Babbage'ın imkânsız rüyasından yüz yıl sonra, Howard Aiken, her türden delikli kart ekipmanı üreten IBM'i ikna etti ve Babbage'ın Analitik Motor fikrinden yola çıkarak dev programlanabilir hesap makinesi geliştirmek için çalışmalar yaptı. Başarıyla yürüttüğü çalışmalarının sonucunda "ASCC / Harvard Mark I" hesap makinesini icat etti. Bu cihazda kartlar ve merkezi işlem birimi (CPU) kullanıldı. Makine çalışması bittiğinde, çevresindekiler "Babbage'nin hayali gerçeğe dönüştü!" diyerek Howard Aiken'i takdir ettiler.
1940'lı yıllarda, yeni ve daha güçlü bilgi işlem makineleri geliştirildiğinde, hesaplama terimi için insanlardan ziyade makinelere atıfta bulunulmaktaydı. Bilgisayarların sadece matematiksel hesaplamalardan daha fazlası için kullanılabileceği netleştikçe, bilgisayar bilimi alanı, genel olarak hesaplamayı incelemek üzere genişletildi. Bilgisayar bilimi, 1950'lerde ve 1960'ların başında ayrı bir akademik disiplin olarak kurulmaya başlandı. Dünyanın ilk bilgisayar bilimleri lisans programı olan Cambridge Bilgisayar Bilimleri diploması, 1953'te Cambridge Bilgisayar Laboratuvarı'nda verilmeye başladı. ABD'deki ilk bilgisayar bilimleri programı, 1962'de Purdue Üniversitesinde kuruldu. Pratik bilgisayarlar piyasaya çıktığından beri, birçok bilgisayar uygulaması, kendi sistemlerine sahip farklı birer çalışma alanları haline geldi.
Başlangıçta pek çok insanın, bilgisayarın bilimsel bir çalışma alanı olmasının imkânsız olduğuna inanmasına rağmen, bilgisayarlar 1950'li yıllarda giderek daha fazla akademik nüfus arasında kabul gördü. Bu süre zarfında bilgisayar bilimleri devriminin bir parçasını oluşturan günümüzde geniş kitleler tarafından bilinen IBM markası sesini duyurmaya başladı. IBM (International Business Machines'in kısaltması), IBM 704 ve daha sonra bu tür cihazların arama periyodu boyunca yaygın olarak kullanılan IBM 709 bilgisayarlarını piyasaya sürdü. "Yine de bu ilkel IBM bilgisayarı ile çalışırken bir harfi yanlış yerleştirmiş olsaydınız sinir bozucu olurdu, çünkü program çökerdi ve bütün süreci yeniden baştan başlatmanız gerekirdi." 1950'lerin sonlarında bilgisayar bilimleri disiplini gelişim aşamasındaydı ve bu tür sorunlar sıradan olarak kabul görmekteydi.
Zaman, bilgisayar teknolojisinin kullanışlılığında ve etkinliğinde önemli gelişmeler kaydetti. Modern toplumda, bilgisayar teknolojileri yalnızca uzmanlar ve profesyoneller tarafından değil, neredeyse her yerde bulunan kullanıcı tabanına ulaştı. Bilgisayar teknolojisi kullanıcılarında ciddi ve belirgin bir artış yaşandı. Başlangıçta, bilgisayarlar oldukça pahalıydı ve kısmen profesyonel bilgisayar operatörleri tarafından verimli bir şekilde kullanılmak için bir miktar insan yardımına yani teknik desteğe ihtiyaç vardı. Bilgisayarın geniş kitleler tarafından benimsenmesi ancak bilgisayarların daha geniş ve uygun fiyatlı hale gelmesiyle ve ortak kullanım için daha az insan faktörüne ve teknik desteğe ihtiyaç duyulduğunda mümkün hale geldi.

Bilgisayar bilimi, resmi bir akademik disiplin olarak kısa geçmişine rağmen, bilime ve topluma bir takım önemli katkılar sağlamıştır. -özellikle elektronikle birlikte- Bilgi Çağında kurulan bir bilimdir ve insanlığın ilerlemesinde adeta bir şoför haline gelmiştir. İnsanlığın teknolojik ilerlemesinde büyük sıçrayış olarak görülen bilimsel bilgiye dayalı karar verme ve günümüzün bilgi toplumu ideallerinin temel yapı taşlarından birisi haline gelmiştir.
Bu katkılar şunları içerir:
Mevcut bilgi çağını ve İnternet'i içeren dijital devrimin başlangıcıdır.
Hesaplamanın ve hesaplanabilirliğin biçimselleştirilmiş bir tanımıdır. Bilgisayar bilimi; hesaplanamaz, çözülemez ve zor olarak kabul edilmiş problemlerin çözülebileceğinin bir nevi kanıtıdır.
Çeşitli soyutlama seviyelerinde metodolojik bilgilerin tam olarak ifade edilmesi için araç olan programlama dili kavramı türemiştir.

Kriptografi alanında örneğin Enigma kodunu kırmak, İkinci Dünya Savaşı sırasında Müttefiklerin zaferine katkıda bulunan önemli bir faktördü.
Bilgisayar uygulamaları sayesinde bilimsel hesaplama yöntemleri gelişmiştir. Böylelikle süreçlerin ve durumların pratik olarak değerlendirilmesi ve kısmi de olsa süreçleri kontrol edilebilir bir karmaşıklığa indirgenmesi mümkün hale gelmiştir.
Aynı zamanda insan zihni üzerinde ileri düzeyde çalışmayı mümkün kıldı ve "İnsan Genomu Projesi" ile insan genomunun haritalandırılması mümkün oldu. Örneğin Folding@home gibi dağıtık bilgi işlem projeleriyle protein katlanması keşfedildi.
Algoritmaya dayalı ticaret alanında yapay zekâ, makine öğrenimi, istatistiksel ve sayısal teknikler vb. bilgisayar bilimleri konuları kullanılarak finansal piyasalardaki verimlilik ve likidite arttı. Ayrıca yüksek frekanslı algoritmik ticaret de volatiliteyi artırmıştır.
Bilgisayar grafikleri ve bilgisayar tarafından oluşturulmuş görüntüler, özellikle televizyon, sinema, reklam, animasyon ve video oyunlarında kullanılmış ve özetle modern eğlence dünyasında her yerde kullanılır hale gelmiştir. Hatta kullanılan tekniğe göre değişmekle beraber yapaylık içermeyen CGI teknolojili filmler genellikle dijital kameralar üzerinde filme alınmakta, dijital video düzenleyicisi kullanılarak düzenlenip veya post-processing tekniğiyle işlenebilmektedir. Bu sayede günümüz filmlerindeki efektler başarılı şekilde uygulanmaktadır.
Akışkanlar dinamiği hesaplamalarında, fiziksel, elektriksel ve elektronik sistemlerde, devre tasarımlarında, toplumların yaşantısı, sosyal durumlar (özellikle savaş oyunları) ve ortak yaşam alanları gibi çeşitli süreçlerde bilgisayar simülasyonları kullanılmaktadır. Modern bilgisayarlar, uçak gibi özel tasarımların optimizasyonunu mümkün kılmaktadır. Elektrikli ve elektronik devre tasarımında dikkat çeken unsurlar SPICE ve yeni (veya değiştirilmiş) tasarımların fiziksel olarak gerçekleştirilmesi için yazılımlardır. Ayrıca, entegre devreler için gerekli tasarım yazılımının kullanılması da mümkündür.
Yapay zekâ daha verimli ve karmaşık bir hal aldığından giderek önem kazanmaktadır. Yapay zekânın birçoğu evde görülebilen formdadır, örneğin robotik elektrikli süpürgeler gibi birçok yapay zekâ uygulaması vardır. Video oyunları, modern savaş teknolojilerinde dronlar ve füze savar sistemleri kullanılmaktadır. Ve ayrıca takım destekli robotlar da yapay zekanın kullanım alanlarına örnek olarak gösterilebilir.

İlk 1956'da önerilmiş olmasına rağmen "bilgisayar bilimi" terimi 1959'da ACM'nin İletişim Bildirisinde ortaya çıkar, çünkü Louis Fein 1921 yılında Harvard Business School'un yaratılışına benzer şekilde bilgisayar bilimleri için de bir

Bilgisayar bilimi felsefesi, bilgisayar bilimi çalışmasında ortaya çıkan felsefi sorularla ilgilidir. Fizik felsefesi veya matematik felsefesi gibi bir bilgisayar bilimi felsefesi geliştirmeye yönelik bazı girişimlere rağmen, bilgisayar bilimi felsefesinin içeriği, amacı, odağı veya konusu hakkında hala ortak bir anlayış yoktur. Bilgisayar programlarının soyut doğası ve bilgisayar biliminin teknolojik tutkuları nedeniyle, bilgisayar bilimi felsefesinin kavramsal sorularının çoğu, bilim felsefesi, matematik felsefesi ve teknoloji felsefesi ile de karşılaştırılabilir.

Bilgisayar biliminin merkezi felsefi sorularının çoğu, onu ilgilendiren mantıksal, ontolojik ve epistemolojik konulara odaklanır. 

Hesaplama nedir?
Church–Turing tezi, mantık ve matematikte etkili yöntem matematiksel kavramını karşılık gelir mi?
P ile NP arasındaki ilişkinin felsefi sonuçları nelerdir?
Bilgi nedir?

Church–Turing tezi ve varyasyonları hesaplama teorisi için merkezidir. Gayri resmi bir kavram olarak, etkin hesaplanabilirlik kavramının resmi bir tanımı olmadığı için, tez, neredeyse evrensel bir kabule sahip olmasına rağmen, biçimsel olarak kanıtlanamaz. Bu tezin içerimleri aynı zamanda felsefi bir endişe kaynağıdır. Filozoflar, Church-Turing tezinin zihin felsefesi için çıkarımları olduğunu düşünmektedir.

P ile NP arasındaki İlişki, bilgisayar bilimi ve matematikte çözülmemiş bir problemdir. Çözümü polinom zamanı içinde doğrulanabilen (ve böylece NP sınıfına ait olarak tanımlanan) her problemin polinom zamanda da çözülüp çözülemeyeceğini (P sınıfında tanımlanıp tanımlanamayacağını) sorar . Çoğu bilgisayar bilimci P ≠ NP olduğuna inanır.
MIT'deki Amerikalı bilgisayar bilimcisi Scott Aaronson, şunları söyledi:

Eğer P = NP olsaydı, o zaman dünya bizim sandığımızdan çok daha farklı bir yer olurdu. "Yaratıcı sıçramalarda" özel bir değer olmayacaktı, bir sorunu çözmek ile çözüm bulunduktan sonra onu tanımak arasında hiçbir temel boşluk olmayacaktı. Bir senfoniyi takdir edebilen herkes Mozart olurdu; adım adım bir argümanı takip edebilen herkes Gauss olurdu.

Bilim felsefesi
Matematik felsefesi

Bilgisayar grafikleri, bilgisayarların ve özel bir grafik donanımı ve yazılımının yardımıyla bir bilgisayar tarafından görüntü verisinin temsilini kullanarak oluşturulmuş grafiklerdir. Bilgisayarların etkileşimi ve anlaşılması ve verinin yorumlanması bilgisayar grafikleri sayesinde oldukça kolaylaşmıştır. Bilgisayar grafik gelişimi birçok çoklu ortam (media) tiplerinde önemli bir etkiye sahiptir ve animasyon, sinema ve video oyun endüstrisinin gelişmesini sağlamıştır.

Bilgisayar grafiği terimi, metin veya ses olmayan bilgisayarlar üzerinde neredeyse her şeydir diye tanımlanan geniş bir algı içerisinde kullanılır. Tipik olarak bilgisayar grafiği terimi birçok farklı şeye işaret eder.

bir bilgisayar tarafından görüntü verisinin işlenilmesi ve gösterilmesi
görüntüleri işlemek ve oluşturmak için kullanılan çeşitli teknolojiler
sayısal sentez yapma ve görsel içeriği işlemek için çalışılan alanlar olan bilgisayar bilimlerinin alt-alanları
Bilgisayar grafikleri bugün çok geniş alanda kullanıma sahiptirler. Bilgisayar görüntüleri televizyonlarda, gazetelerde bulunabilir mesela hava durumu raporlarında veya tıbbi yatırım ve cerrahi prosedürlerinin tüm çeşitlerinde bulunabilirler. İyi inşa edilmiş bir grafik karmaşık istatistiki bilgileri anlaması ve yorumlaması kolay olan bir biçimde sunabilir. Çoklu ortam içerisindeki (media) grafikler makaleleri, raporları, tezleri ve diğer sunulabilir malzemeleri göstermek içinde kullanılır. Çok güçlü araçlar görsel veriyi geliştirebileceklerdir. Bilgisayar birçok farklı tipte kategorilenmiş görüntü üretebilir: iki boyutlu, üç boyutlu ve animasyon grafikleri.Teknoloji gelişiyorken 3D (3-dimensionel =üç boyutlu) bilgisayar grafikleri çok yaygın hale gelmiştir fakat 2D (iki boyutlu) grafikler hala yaygın biçimde kullanımdadır. Geçtiğimiz on yılda, diğer özel alanlarda da gelişmektedir mesela bilgi görsel efektler, bilimsel görsel efektler. Daha çok 3 boyutlu fenomenin (mimarisel, meteorolojik, tıbbi, biyolojik) görselleştirimiyle ilgilidirler.

Bilgisayar grafikleri 1960 yılında Boeing için grafik tasarımcısı olan William Fetter tarafından bilime kazandırılmıştır. Bilgisayar grafikleri alanı bigisayar grafik donanımının görülmeye başlanmasıyla gelişmiştir. Whirlwind ve SAGE projeleri gibi projeler arayüze etkileşim ve arayüz gösterimi olarak CRT‘ye tanıtılmıştır ve giriş cihazı olarak beyaz kalemle (light pen) tanışılmıştır. Kişisel deneyim olarak ise Whirlwind SAGE sistemi için çalışan bir programcı 1954 yılında görüntü alanı üzerinde kendi ismini parmak hareketleriyle yazabildiği, parmak hareketlerinin görüntülerini yakalayan küçük bir program yazmıştır. Yine bireysel olarak Douglas T.Ross, MIT'de çalışırken 1959 yılında makine araçları üreten bilgisayar sistemine matematiksel ifadeler taşıyan projesinde Disney Çizgi Film karakterinin resminin bir görüntüsünü oluşturmayı başarmıştır.

Hesaplama alanındaki gelecek avantajları etkileşimli bilgisayar grafikleri alanında büyük başarılar elde edilmesine liderlik etmiştir. 1959 yılında TX-2 bilgisayarı MIT'ye ait Lincoln laboratuvarında geliştirilmiştir. TX-2 bir grup yeni adam-makine arayüzüne birleştirilmiştir. Beyaz kalem Ivan Sutherland'ın gelişmiş Sketchpad yazılımını kullanarak bilgisayar üzerinde şekiller çizmek için kullanılmıştır. Beyaz kalemi kullanarak, Sketchpad bilgisayar ekranında basit bir şekil çizilmesine, kaydedilmesine ve daha sonra tekrar ekrana getirmesine izin vermiştir. Beyaz kalem kendi içerisinde fotoelektrik hücreler içerir. Bu hücreler bilgisayar ekranında yerleşmiş elektron sinyalini sürekli emer ve ekranın elektron tabancası doğrudan hücrelere bu sinyalleri ateşler. Basit olarak elektron tabancasının o anki yeriyle elektronik sinyali zamanlar, böylece kolayca beyaz kalemin ekrana olan herhangi bir darbesinin yerini tespit edebilir. İlk kez bir yer belirlendiğinde bilgisayar o yeri imleci ile işaretler. Shutherland yüzleştiği grafik problemlerinin birçoğu için mükemmel çözümler bulmuştur. Bugün bile, çoğu standart bilgisayar grafik arayüzleri önceki Sketchpad programlarıyla birlikte sunulmaktadır. Bugün hala çizimlerde kısıtlamalar vardır mesela eğer bir kişi diyelim ki basit bir kare çizmek istesin, o bir kutunun kenar biçimleri şeklinde 4 tane çizgi çizebileceği konusunda endişelenmelidir. Kutu çizmek isteyen birisi bunu basitçe belirtmelidir ve sonra da kutunun boyutunu ve yerini belirtmelidir. Yazılım o zaman doğru boyutlarda ve doğru yerde mükemmel bir kare kutu çizebilecektir. Diğer bir örnek Sutherland'ın sadece resim nesnesi olmayan yazılım model nesneleridir. Diğer bir deyişle bir araba modeliyle, bir kişi arabanın kalanını etkilemeyecek biçimde sadece tekerlerin boyutunu değiştirebilir. Yazılımın kendisi tekerleri bozmadan arabanın gövdesini ayarlayacaktır.

Renk yönetimi

Bilgisayar mimarisi, bir bilgisayar sisteminin bileşenlerinden oluşan yapısını, bu bileşenlerin işlevlerini ve birbirleriyle ilişkilerini tanımlayan bilgisayar mühendisliği ve bilgisayar bilimi dalıdır. Bir mimari, kimi zaman gerçeklenme ayrıntılarını göz ardı eden üst düzey bir tanım olabileceği gibi; daha ayrıntılı düzeyde buyruk kümesi mimarisi tasarımını, mikromimari tasarımını, mantık tasarımını ve fiziksel gerçeklenmeyi de kapsayabilir.
Bilgisayar mimarisi, hem yazılımın donanımdan ne beklediğini (soyut arayüz) hem de bu beklentinin donanımda nasıl karşılandığını (somut gerçeklenme) ilgilendirir. Bu nedenle alan, yalnızca bir bilgisayarın "nasıl çalıştığını" değil, belirli başarım, maliyet ve güç hedeflerine ulaşmak için "nasıl tasarlanması gerektiğini" de inceler.

"Mimari" sözcüğünün bu anlamda kullanımı 1960'larda IBM'de, IBM System/360 ailesinin tasarımı sırasında yaygınlaştı. Bu ailenin getirdiği temel yenilik, aynı buyruk kümesi mimarisini paylaşan ancak farklı başarım ve maliyet düzeylerinde, birbirinden bağımsız donanımlarla gerçeklenen bir bilgisayar ailesi sunmasıydı. Böylece bir model için yazılan yazılım, ailenin diğer modellerinde de değiştirilmeden çalışabiliyordu; yani yazılım uyumluluğu donanımdan ayrıştırılmış oldu. Bu ayrım, bugün de bilgisayar mimarisinin temel ilkelerinden biridir.
Bir kavram olarak bilgisayar mimarisinin kökleri 19. yüzyıla, Charles Babbage'in tasarladığı ve Ada Lovelace'in ilk bilgisayar algoritmasını yazdığı analitik makineye dek uzanır. Çağdaş bilgisayarların çoğunun dayandığı temel tasarım olan Von Neumann mimarisi ise 1945'te, John von Neumann'ın EDVAC Hakkında Bir Raporun İlk Taslağı adlı belgesinde tanımlanmıştı; bu modelde buyruklar ve veriler aynı bellekte tutulur. Sonraki on yıllarda mimari tasarım; mikroişlemcilerin gelişimi, boru hattı, önbellek, sıra dışı yürütme, çoklu buyruk başlatma ve çok çekirdekli tasarımlar gibi tekniklerle giderek derinleşti.

Bilgisayar mimarisi genellikle birbirini tamamlayan birkaç soyutlama düzeyinde ele alınır.

Buyruk kümesi mimarisi (BKM; İngilizce: instruction set architecture, ISA), yazılımın gördüğü soyut arayüzü tanımlar: işlemcinin yürütebildiği buyruklar, yazmaçlar, veri türleri, adresleme yöntemleri ve bellek modeli. Yazılım uyumluluğunu belirleyen düzey budur. RISC ve CISC, iki temel BKM tasarım yaklaşımıdır: RISC sade ve düzenli buyrukları, CISC ise tek buyrukta daha çok iş yapmayı öne çıkarır. x86, ARM ve RISC-V yaygın buyruk kümesi mimarilerindendir.

Mikromimari, belirli bir buyruk kümesi mimarisinin bir işlemci üzerinde nasıl gerçeklendiğini tanımlar: veriyolu, aritmetik mantık birimi, işlevsel birimler, boru hattı, önbellek ve denetim mantığı. Aynı buyruk kümesi mimarisi, başarım ve güç hedeflerine göre çok farklı mikromimarilerle gerçeklenebilir; örneğin x86 buyruk kümesi, Intel ve AMD tarafından onlarca farklı mikromimariyle hayata geçirilmiştir.

Buyruk kümesi ve mikromimarinin ötesinde, sistem tasarımı (ya da makromimari) bir bilgisayarın daha üst düzey örgütlenmesini kapsar: bellek erişim düzenleri ve sanal bellek, giriş/çıkış (G/Ç) yolları, sanallaştırma ve birden çok işlemcinin bir arada çalıştığı çok çekirdekli ile çok işlemcili düzenler. Bu düzey, çekirdeklerin belleğe ve birbirine nasıl bağlandığını, verinin sistemde nasıl aktığını belirler.

En alt düzeyde, mikromimarinin mantık kapıları ve devrelerle ifade edildiği mantık tasarımı ile bunların tümleşik devreler üzerinde fiziksel olarak üretildiği gerçeklenme yer alır.

Bir bilgisayar mimarisinin somut bir yongaya dönüşmesi yarı iletken üretim teknolojisine bağlıdır. Mimarinin mantık devreleri, fotolitografi ve ilgili işlemlerle silisyum levhalar üzerinde milyarlarca transistör olarak gerçeklenir. Üretim teknolojisi, ürettiği en küçük yapının boyutuyla anılan üretim süreçleri (düğümleri) ile adlandırılır; bu boyut tarih boyunca küçülerek aynı alana giderek daha çok transistör sığdırılmasını sağlamıştır. Bu eğilim Moore yasası ile özetlenir ve mimarlara her kuşakta daha zengin mikromimariler —daha büyük önbellekler, daha çok çekirdek, daha geniş boru hatları— tasarlama olanağı vermiştir.
Transistörler küçüldükçe yapıları da değişmiştir: düzlemsel MOSFET, 22 nm dolayından itibaren üç boyutlu FinFET yapısına, 3 nm ve altında ise geçidi her yandan saran transistöre bırakmıştır. Öte yandan Dennard ölçeklemesinin 2000'lerin ortasında sona ermesi, küçülmenin artık güç yoğunluğunu sabit tutamamasına —güç duvarına— yol açmış; bu da mimari ilgiyi tek çekirdeği hızlandırmaktan çok çekirdekliliğe ve özelleşmiş donanım hızlandırıcılarına kaydırmış, güç sınırı yüzünden yonganın tümünün aynı anda çalıştırılamadığı karanlık silikon (dark silicon) sorununu doğurmuştur.

Bir bilgisayarın başarımı yalnızca işlemcinin hızına değil, veriye ne kadar hızlı erişebildiğine de bağlıdır. İşlemci ile ana bellek arasındaki hız farkı (bellek duvarı), katmanlı bir bellek hiyerarşisiyle azaltılır: en hızlı ve en küçük yazmaçlardan başlayıp önbellek katmanları, ana bellek ve ikincil depolamaya doğru genişleyen bu yapı, sık kullanılan veriyi işlemciye yakın tutar. Bileşenler arasındaki veri aktarımı ise veri yolları üzerinden yapılır.

Bilgisayar başarımı, bir mimarinin belirli bir işi ne kadar hızlı ve verimli gerçekleştirdiğinin ölçüsüdür ve mimari tasarımın başlıca hedeflerinden biridir. Bir programın işlemcide geçirdiği süre, başarım denklemi ile üç etkene ayrılır: yürütülen buyruk sayısı, buyruk başına çevrim (BBÇ) ve saat çevrim süresi. Mimar bu üç etkenden herhangi birini iyileştirerek başarımı artırabilir; ancak biri çoğu zaman bir diğerini olumsuz etkiler.
İşlemci başarımını artırmanın temel yolu, aynı anda daha çok iş yapmak, yani paralelliktir. Başlıca teknikler şunlardır:

Boru hattı: Buyruk işlemenin aşamalara bölünüp üst üste bindirilmesi. Buyruklar arası bağımlılıklar boru hattı sorunlarına yol açar; bunlar veri yönlendirmesi ve dallanma öngörüsü gibi tekniklerle azaltılır.
Çoklu buyruk başlatma: Bir çevrimde birden çok buyruğun aynı anda yürütülmesi.
Sıra dışı yürütme: Buyrukların, bağımlılıklar el verdikçe program sırasından bağımsız yürütülmesi.
Çok çekirdeklilik ve iş parçacığı paralelliği: Birden çok işlemci çekirdeğinin aynı yonga üzerinde çalışması.
İşlemci mimarileri, aynı anda işlenen buyruk ve veri akışı sayısına göre de sınıflandırılır; bu sınıflandırma Flynn sınıflandırması olarak bilinir (SISD, SIMD, MISD, MIMD).
Başarım; çevrim başına buyruk (ÇBB), buyruk başına çevrim (BBÇ), saat hızı, FLOPS ve watt başına başarım gibi ölçütlerle değerlendirilir ve farklı sistemleri karşılaştırmak için denektaşı programları kullanılır. Eklenen çekirdek sayısıyla elde edilen hızlanma sınırsız değildir; bir işin koşutlaştırılamayan bölümü, Amdahl yasası uyarınca ulaşılabilecek azami hızlanmaya bir tavan koyar. Ayrıca artan güç yoğunluğu güç duvarına, işlemci–bellek hız farkı ise bellek duvarına yol açarak başarım artışını sınırlar.

Bir bilgisayar mimarisi tasarlanırken birbiriyle çelişebilen birçok hedef gözetilir:

Başarım: Birim zamanda yapılan iş miktarı.
Güç verimliliği: Dennard ölçeklemesinin sona ermesi ve güç duvarı olgusuyla birlikte, birim enerji başına yapılan iş çağdaş tasarımın en önemli kısıtlarından biri hâline gelmiştir. Bu verim çoğunlukla Watt başına başarım ölçütüyle değerlendirilir; pille çalışan aygıtlar için düşük güçlü elektronik tasarımı ayrı bir uzmanlık alanı oluşturur. Mobil cihazlardan veri merkezlerine kadar belirleyicidir.
Maliyet ve alan: Yonga alanı, üretim maliyeti ve ısı dağıtımı tasarım kararlarını doğrudan etkiler.
Güvenilirlik ve güvenlik: Hata toleransı ve donanım güvenliği, giderek artan biçimde mimari hedefler arasındadır.
Pazar talebindeki değişimler — örneğin mobil cihazların ve yapay zekâ uygulamalarının yükselişi — mimari önceliklerini zaman içinde önemli ölçüde değiştirmiştir.

Buyruk kümesi mimarisi
Mikromimari
Von Neumann mimarisi
Bellek hiyerarşisi
Boru hattı (bilgisayar)
Bilgisayar donanımı

Bilgisayar müziği, insanların bestecilerin yeni müzik oluşturmasına yardımcı olmak ya da bilgisayarın algoritmik komposizyon programaları gibi yöntemlerle bağımsız olarak müzik üretilmesini sağlamak için bilişim teknolojisinin müzik bestelemede uygulanmasıdır.
Bu alan, bilgisayar kullanılarak oluşturulan bir elektronik müzik türüdür. Ses sentezi, sayısal işaret işleme, ses tasarımı, sonik difüzyon, akustik ve psikoakustik gibi yeni ve mevcut bilgisayar yazılım teknolojilerinin teorisini ve uygulanmasını ve müziğin temel özelliklerini içerir. 
Bilgisayar müziği kökleri, elektronik müzik ortaya çıkışına ve 20. yüzyılın başlarında elektronik enstrümanlarla yapılan ilk deney ve yeniliklere dayanır. 

Chiptune
Tracker (müzik)

Dean, Roger T. (2009). The Oxford Handbook of Computer Music. Oxford: Oxford University Press. ISBN 978-0-19-533161-5.

Mikromimari (İngilizce: microarchitecture; bazen bilgisayar organizasyonu olarak da anılır), belirli bir buyruk kümesi mimarisinin (BKM) bir işlemci üzerinde nasıl gerçeklendiğini tanımlayan tasarım düzeyidir. Buyruk kümesi mimarisi yazılımın gördüğü soyut arayüzü (buyruklar, yazmaçlar, adresleme yöntemleri) tanımlarken, mikromimari bu arayüzün ardındaki somut donanım düzenlemesini belirler. Aynı buyruk kümesi mimarisi; başarım, maliyet, güç tüketimi ve yonga alanı gibi hedeflere göre birbirinden çok farklı mikromimarilerle gerçeklenebilir.
Bir mikromimari; veriyolu, aritmetik mantık birimi, yazmaç öbeği, önbellek, boru hattı ve denetim mantığı gibi bileşenlerin nasıl düzenlendiğini ve birbirine nasıl bağlandığını kapsar. Çağdaş yüksek başarımlı işlemciler; boru hattı, çoklu buyruk başlatımı, sıra dışı yürütme ve dallanma öngörüsü gibi tekniklerle her çevrimde birden çok buyruğu tamamlamaya çalışır. Örneğin x86 buyruk kümesi mimarisi, Intel ve AMD tarafından onlarca farklı mikromimariyle (Intel'in P6, Core ve Skylake; AMD'nin Zen aileleri gibi) gerçeklenmiştir.

Bir bilgisayarın tasarımı genellikle iki düzeyde ele alınır: yazılımdan görünen ve uyumluluğu belirleyen buyruk kümesi mimarisi ile, bu mimariyi belirli bir yonga üzerinde hayata geçiren mikromimari. Buyruk kümesi mimarisi, bir programcının ya da derleyicinin gördüğü buyruk takımını, yazmaçları ve bellek modelini betimleyen bir sözleşme gibidir. Mikromimari ise bu sözleşmenin donanımda nasıl yerine getirileceğini belirler ve programcıdan büyük ölçüde gizlidir.
Aynı buyruk kümesini paylaşan iki işlemci yazılım açısından uyumludur; ancak iç mikromimarileri (boru hattı derinliği, önbellek boyutu, yürütme birimi sayısı, dallanma öngörücüsünün tasarımı vb.) tümüyle farklı olabilir. Bu ayrım, bilgisayar endüstrisinin temel taşlarından biridir: bir üretici, var olan yazılımları hiç değiştirmeden işlemcisinin başarımını kuşaktan kuşağa artırabilir. Bilgisayar mimarisi terimi çoğu zaman bu iki düzeyi birlikte kapsar.

Bir mikromimari tasarlanırken başarım, maliyet, güç tüketimi, yonga alanı ve güvenilirlik gibi birbiriyle yarışan hedefler arasında ödünleşim yapılır. Bir işlemcinin bir programı çalıştırma süresi genellikle şu üç çarpanın bileşimiyle değerlendirilir: çalıştırılan buyruk sayısı, buyruk başına çevrim sayısı (BBÇ) ve saat çevrim süresi. Buyruk sayısı büyük ölçüde buyruk kümesi mimarisi ve derleyici tarafından belirlenirken, mikromimari kalan iki çarpanı doğrudan etkiler: çevrim başına daha çok buyruk tamamlayan (IPC'si yüksek) ya da daha yüksek saat hızında çalışabilen tasarımlar daha hızlıdır.
Ne var ki bu iki amaç çoğu zaman çelişir. Boru hattını derinleştirmek saat hızını yükseltebilir ama dallanma cezalarını ve karmaşıklığı artırır; yürütme birimi sayısını çoğaltmak çevrim başına buyruğu artırabilir ama güç tüketimini ve yonga alanını büyütür. 2000'li yıllardan itibaren güç yoğunluğunun ulaştığı güç duvarı ve ısıl sınırlar, mikromimari tasarımının başlıca kısıtları hâline gelmiştir; bu nedenle çağdaş tasarımlar artık ham hızdan çok enerji verimliliğini gözetir.

Bir mikromimarinin başlıca donanım öğeleri şunlardır:

Veri yolu: Buyrukların üzerinde işlendiği aritmetik mantık birimi (AMB), kayan noktalı birim, yükle/sakla birimleri, yazmaç öbeği ve bunları birbirine bağlayan iç yollar. Veri yolu, işlemcinin hesaplama yapan bölümüdür.
Denetim birimi: Her buyruk için veri yolu öğelerinin nasıl yönlendirileceğini belirleyen mantık. Karmaşık buyruk kümeli tasarımlarda çoğunlukla mikrokodla, çağdaş yalın tasarımlarda ise doğrudan donanım (sabit telli) mantığıyla gerçeklenir.
Yazmaç öbeği: İşlemcinin en hızlı veri saklama katmanı; buyrukların doğrudan üzerinde işlem yaptığı yazmaçları barındırır. Sıra dışı yürüten işlemcilerde mimari yazmaçların sayısı, daha büyük bir fiziksel yazmaç öbeğiyle artırılır.
Bellek alt sistemi: İşlemci ile ana bellek arasındaki hız farkını (bellek duvarı) azaltan katmanlı önbellek yapısı, bellek yönetim birimi ve bellek denetimcisi.

Çağdaş yüksek başarımlı işlemciler, çevrim başına tamamlanan buyruk sayısını artırmak ve bellek gecikmesini gizlemek için birbirini tamamlayan birçok teknik kullanır.

Boru hattı, buyruk işlemeyi getir, çöz, yürüt, belleğe eriş ve geri yaz gibi aşamalara böler ve ardışık buyrukların bu aşamalarda üst üste binmesini sağlar; ideal durumda her çevrimde bir buyruk tamamlanır. Bu, tek tek buyrukların gecikmesini azaltmaz ama işlemci verimini (birim zamanda tamamlanan buyruk sayısını) önemli ölçüde artırır. Veri, denetim ve yapısal bağımlılıklar (boru hattı sorunları) duraklamalara yol açabilir; bunlar ileri yönlendirme, dallanma öngörüsü ve buyruk yeniden sıralaması gibi yöntemlerle azaltılır.

Çoklu buyruk başlatımlı (superscalar) işlemciler, aritmetik mantık birimi ve kayan noktalı birim gibi yürütme birimlerini çoğaltarak her çevrimde birden çok buyruğu aynı anda başlatır ve böylece çevrim başına buyruk sayısını birin üzerine çıkarır. Bir dağıtıcı, getirilen buyruklardan hangilerinin koşut çalıştırılabileceğine karar verir. Yaklaşık 1998'den sonra geliştirilen genel amaçlı işlemcilerin neredeyse tümü çoklu buyruk başlatımlıdır.

Sıra dışı yürütme, verisi hazır olan buyrukların, kendinden önceki ama henüz verisini bekleyen buyruklardan bağımsız olarak yürütülmesine izin verir; sonuçlar daha sonra program sırasına göre düzenlenerek geri yazılır. İlk kez IBM System/360 Model 91'de Tomasulo algoritmasıyla uygulanan bu teknik, rezervasyon istasyonları ve yeniden sıralama belleği gibi yapılarla bellek gecikmesinden doğan boşlukları doldurur.

Yazmaç yeniden adlandırma, aynı mimari yazmacı yeniden kullanan buyruklar arasındaki yapay (yalancı) bağımlılıkları ortadan kaldırmak için bu yazmaçları, sayıca daha çok olan fiziksel yazmaçlara eşler; böylece sıra dışı yürütmenin önündeki gereksiz engeller kalkar.

Dallanma öngörüsü, bir koşullu dalın sonucu daha hesaplanmadan hangi yolun izleneceğini tahmin ederek boru hattının dolu kalmasını sağlar. Çağdaş öngörücüler, geçmiş dallanma örüntülerine dayanan istatistiksel düzeneklerle yüzde 95'in üzerinde doğruluğa ulaşabilir; yanlış tahmin durumunda yanlış yola giren buyruklar boşaltılır.

Öngörüye dayalı (spekülatif) yürütme, dallanma öngörüsüyle tahmin edilen yol üzerindeki buyrukların, dalın sonucu kesinleşmeden yürütülmesidir. Tahmin yanlışsa bu buyrukların sonuçları geri alınır. Teknik başarımı önemli ölçüde artırsa da, Spectre ve Meltdown gibi yan kanal saldırılarının da kaynağı olmuştur.

Katmanlı önbellek yapısı, sık kullanılan veri ve buyrukları işlemciye yakın hızlı belleklerde tutarak ana belleke erişim gecikmesini gizler. Tipik bir işlemcide çekirdeğe en yakın L1 önbelleği küçük ama çok hızlı, L2 ve L3 önbellekleri ise giderek büyür ve yavaşlar. Çok çekirdekli sistemlerde paylaşılan veriler için önbellek tutarlılığı protokolleri kullanılır.

Mikromimariler başarımı, farklı düzeylerde koşutluk (paralellik) sömürerek artırır:

Buyruk düzeyinde paralellik (ILP): Tek bir buyruk akışı içinde bağımsız buyrukların aynı anda yürütülmesi. Boru hattı, çoklu buyruk başlatımı ve sıra dışı yürütme bu paralelliği kullanır.
İş parçacığı düzeyinde paralellik (TLP): Birden çok buyruk akışının (iş parçacığının) eşzamanlı çalıştırılması. Eşzamanlı çoklu iş parçacığı (SMT) tek bir çekirdeğin kaynaklarını birden çok iş parçacığına paylaştırırken, çok çekirdekli tasarımlar birden çok çekirdeği aynı yonga üzerinde birleştirir.
Veri düzeyinde paralellik (DLP): Aynı işlemin çok sayıda veri öğesine aynı anda uygulanması. tek buyruk çoklu veri (SIMD) birimleri ve grafik işlemcileri bu yaklaşımı kullanır.

1970'lerden 2000'lere dek mikromimari başarımı, hem saat hızının yükselmesi hem de transistör bütçesinin artmasıyla hızla büyüdü. Dennard ölçeklemesinin 2000'lerin ortasında sona ermesiyle saat hızlarını sürekli yükseltmek olanaksızlaştı; güç yoğunluğu güç duvarına dayandı. Sonuç olarak tasarımcılar tek bir çekirdeği hızlandırmak yerine çok çekirdekliliğe ve enerji verimliliğine yöneldi. Bir yongadaki tüm transistörlerin ısıl sınırlar yüzünden aynı anda çalıştırılamaması (karanlık silikon) ve bellek bant genişliğinin sınırlı kalması, çağdaş mikromimarinin başlıca darboğazlarıdır.

Çoklu yürütme birimiyle koşut işleme fikri, 1964'te Seymour Cray'in CDC 6600'üne ve 1967'de Tomasulo algoritmasını tanıtan IBM System/360 Model 91'e dayanır. İlk işlemcilerde mikromimari büyük ölçüde mikrokodla, yani her makine buyruğunu daha küçük iç adımlara çeviren bir denetim katmanıyla gerçeklenirdi. RISC yaklaşımının 1980'lerde yaygınlaşmasıyla birlikte boru hattına ve doğrudan donanım denetimine dayanan daha yalın mikromimariler öne çıktı.
1990'lardan başlayarak çoklu buyruk başlatımı, sıra dışı yürütme ve dallanma öngörüsü yüksek başarımlı işlemcilerde standart hâle geldi; Intel'in 1993'teki Pentium'u ilk çoklu buyruk başlatımlı x86 işlemcisiydi. Günümüzde Intel ve AMD gibi üreticilerin x86 işlemcileri, dış arayüzde karmaşık buyruk kümesini korurken içeride bu buyrukları RISC benzeri mikro-işlemlere (micro-op) ayrıştıran mikromimariler kullanır. Dennard ölçeklemesinin sona ermesinden sonra ise çok çekirdeklilik, özelleşmiş hızlandırıcılar ve enerji odaklı tasarım öne çıkmıştır.

Aynı buyruk kümesi mimarisinin farklı mikromimarilerle gerçeklenmesine örnekler:

x86: Intel (P5, P6, Core, Skylake) ve AMD (K7, K8, Zen) aileleri.
ARM: ARM'ın Cortex-A serisi ile bağımsız üreticilerin tasarladığı yüksek başarımlı çekirdekler aynı buyruk kümesini paylaşır.
RISC-V: Açık buyruk kümesi; küçük gömülü çekirdeklerden sıra dışı yürüten yüksek başarımlı tasarımlara dek çok sayıda bağımsız mikromimariyle gerçeklenir.

Buyruk kümesi mimarisi
Bilgisayar mimarisi
Mikroişlemci
Bilgisayar başarımı
Paralel hesaplama

Bilgisayarlı dilbilim veya hesaplamalı dilbilim, doğal dilin istatistiksel veya kural tabanlı modelleme yöntemleriyle ve hesaplamalı bir perspektif ile inceleyen disiplinler arası bir bilgisayar bilimi alanıdır.
Geleneksel olarak bilgisayarlı dilbilim, bilgisayarların bilimsel olarak doğal dilin işlenmesine uygulanmasında uzmanlaşmış bilgisayar bilimcileri tarafından gerçekleştirildi. Bilgisayarlı dilbilimciler, genellikle düzenli dillerle ilgilenen bilim insanları, hedef dilde uzmanları ve bilgisayar bilimcilerini de içerebilen disiplinler arası ekip üyeleri olarak çalışırlar. Bilgisayarlı dilbilim çalışmaları genel olarak; dilbilimciler, bilgisayar bilimcileri, yapay zeka uzmanları, matematikçiler, mantıkçılar, filozoflar, bilişsel bilim insanları, bilişsel psikologlar, psikologlar, antropologlar ve nörologların birlikte görevleri paylaşmalarına dayanır.
Bilgisayarlı dilbilimin teorik ve uygulamalı bileşenleri vardır. Teorik bilgisayarlı dilbilim, dil bilimlerinde ve bilişsel bilimde yer alan teorik konulara yoğunlaşır. Uygulamalı ve bilgisayarlı dilbilim ise, insan dilinin kullanımının modellemesine ve pratik çıktısına odaklanır.
Bilgisayarlı dilbilim birliği (Association for Computational Linguistics), bilgisayarlı dilbilimi şu şekilde tanımlamaktadır: "Bilgisayarlı dilbilimciler, çeşitli dilsel fenomenlerin hesaplama modellemelerinin ifadesiyle ilgilenmektedirler."

Bilgisayarlı dilbilim genellikle yapay zeka sınıfında gruplandırılır, ancak aslında yapay zekanın geliştirilmesinin öncesinde de, bu doğrultuda çalışmalar mevcuttur. Bilgisayarlı dilbilim, 1950'lerde Birleşik Devletler'de, yabancı dildeki metinleri, özellikle Rus bilimsel dergilerinden İngilizceye otomatik olarak çevirmek için bilgisayarı kullanmak suretiyle ortaya konan çabalardan doğmuştur. Bilgisayarlar, aritmetik hesaplamaları, insanlara göre çok daha hızlı ve daha doğru yapabildikleri için, dilin işlenmesine başlanmasından ziyade kısa zamanda hesaplama yeteneği ön plana çıkmış ve salt hesaplama işlevi düşünülmüştür. Daha sonraları hesaplamalı ve niceliksel yöntemler, daha önceki modern dil formlarının yeniden yapılandırılması ve modern dillerin, geleneksel dil ailelerinin altında gruplandırılması için kullanılmaktadır. Bununla birlikte, biyolojik araştırmalardan, özellikle de gen haritalandırmasından alınan kavramları ödünç alan son zamanlardaki disiplinlerarası çalışmalar, daha karmaşık analitik araçlar sayesinde daha güvenilir sonuçlar üretmektedir.
Makine çevirimi (mekanik çevirim olarak da bilinir) yaklaşık ve doğru tercümeler üretemediğinde, insan dillerinin otomatik olarak işlenmesi, başlangıçta varsayıldığından çok daha karmaşık biçimde kabul edildi. Bilgisayarlı dilbilim, dil verilerini akıllıca işlemek için algoritma ve yazılım geliştirmeye ayrılan yeni alanın adı olarak doğmuştur. Yapay zeka 1960'larda ortaya çıktığında, bilgisayarlı dilbilim alanı, insan seviyesinde anlama ve doğal dillerin üretimi ile uğraşan yapay zekanın alt bölümü haline geldi.
Bir dili diğer bir dile çevirmek için, her iki morfolojiyi (sözcük formlarının grameri) ve söz dizimini (cümle yapısının grameri) içeren her iki dilin gramerinin iyice anlaşılması gerektiği gözlemlendi. Sözdizimi anlamak için anlambilim ve sözlüğü yani kelime hazinesi ve hatta dil kullanımının pratikleri hakkında izah gerekliydi. Bu nedenle, diller arasında çeviri yapmak için bir çaba olarak başlayan dürtü, bilgisayarları kullanarak doğal dillerin nasıl temsil edileceğini ve nasıl işleneceğini anlamaya yönelik bütüncül bir disipline dönüşmüştür.
Günümüzde bilgisayarlı dilbilim kapsamındaki araştırmalar; sayısal dilbilim bölümlerinde, bilgisayarlı dilbilim laboratuvarlarında, bilgisayar bilimleri bölümlerinde ve dilbilim bölümlerinde yapılmaktadır. Bilgisayarlı dilbilim alanında yapılan bazı araştırmalar, çalışma konuşması veya metin işleme sistemleri yaratmayı amaçlarken diğerleri insan-makine etkileşimine izin veren bir sistem yaratmayı amaçlamaktadır. İnsan-makine iletişimi için kullanılan programlara "konuşmanın aracıları" denilir.

Bilgisayarlı görü, bilgisayarların dijital görüntülerden veya videolardan nasıl bir anlam  çıkarabileceğiyle ilgilenen disiplinler arası bilimsel bir alandır. Mühendislik yöntemleriyle, insan görsel sisteminin yapabileceği görevleri anlamaya ve otomatikleştirmeye çalışmaktadır.
Bilgisayarlı görü görevleri, sayısal veya sembolik bilgi üretmek için dijital görüntüleri elde etme, işleme, analiz etme ve anlamayı içermektedir. Aynı zamanda gerçek dünyadan yüksek boyutlu verilerin çıkarılmasına yönelik yöntemleri içermektedir. Buna göre anlamak, görsel imgelerin (retinanın girdisi) düşünce süreçlerin anlamlandıran ve uygun eylemi ortaya çıkarabilen dünya tanımlarına dönüşümü anlamına gelmektedir.
Bilgisayarlı görünün bilimsel disiplini, görüntülerden bilgi çıkaran yapay sistemlerin arkasındaki teori ile ilgilidir. Görüntü verileri; video parçaları, birden çok kameradan gelen görüntüler, bir 3B tarayıcıdan çok boyutlu veriler veya tıbbi tarama cihazından gelen görüntüler gibi birçok biçimde olabilmektedir. Bilgisayarlı görü vizyonunun teknolojik disiplini, teorilerini ve modellerini bilgisayarla görme sistemlerinin yapımına uygulamayı amaçlamaktadır.
Bilgisayarlı görünün alt alanları nesne algılama, olay algılama, video izleme, nesne tanıma, 3D poz tahmini, öğrenme, indeksleme, hareket tahmini, otomatik görsel oluşturma, 3D sahne modelleme ve görüntü onarımı gibi alanlardır.

Bilgisayarlı görü, bilgisayarların dijital görüntülerden veya videolardan nasıl bir anlam kazanabileceğiyle ilgilenen disiplinler arası bilimsel bir alandır. Mühendislik yöntemleriyle, insan görsel sisteminin yapabileceği görevleri anlamaya ve otomatikleştirmeye çalışmaktadır. "Bilgisayarlı görü, tek bir görüntüden veya bir dizi görüntüden yararlı bilgilerin otomatik olarak çıkarılması, analizi ve anlaşılmasıyla ilgilidir. Otomatik görsel anlayışa ulaşmak için teorik ve algoritmadan türetilen bir temelin geliştirilmesini içermektedir". Bilimsel bir disiplin olarak bilgisayarlı görü, görüntülerden bilgi çıkaran yapay sistemlerin arkasındaki teori ile ilgilenir. Görüntü verileri, video parçaları, birden çok kameradan gelen görüntüler veya bir tıbbi tarayıcıdan gelen çok boyutlu veriler gibi birçok biçimde olabilmektedir. Teknolojik bir disiplin olarak bilgisayarlı görü, teorilerini ve modellerini bilgisayarla görme sistemlerinin inşası için uygulamaya çalışmaktadır.

1960'ların sonlarında, yapay zekaya öncülük eden üniversitelerden bilgisayarlı görü ile ilgili çalışmalar başlatıldı. Robotlara akıllı davranışlar kazandırmak için bir basamak olan insan görsel sistemini taklit ettirmek amaçlanıyordu. 1966'da bunun, bir bilgisayara bir kamera bağlatılarak ve "gördüklerini tarif etmesini" sağlatılarak bir ufak bir proje ile başarılabileceğine inanılıyordu.
Bilgisayarlı görüyü o dönemde yaygın olan dijital görüntü işleme alanından ayıran şey, tarama yapılan alanı tam olarak anlamak amacıyla görüntülerden üç boyutlu yapı çıkarma arzusuydu. 1970'lerde yapılan araştırmalar, görüntülerden kenarların çıkarılması, çizgilerin etiketlenmesi, çok yüzlü olmayan ve çok yüzlü modelleme, nesnelerin daha küçük yapıların ara bağlantıları olarak gösterilmesi, optik akış ve hareket tahmini gibi bugün var olan bilgisayarlı görü algoritmalarının birçoğunun ilk temellerini oluşturdu. Daha sonraki on yıl, bilgisayar vizyonunun daha titiz matematiksel analizine ve nicel yönlerine dayanan çalışmalar görüldü. Bunlar arasında ölçek alanı kavramı, gölgeleme, doku ve odak gibi çeşitli ipuçlarından şekil çıkarımı ve yılanlar olarak bilinen kontur (Resimde nesneyi belirgin gösteren çevre çizgisi.) modelleri yer aldı. Araştırmacılar ayrıca, bu matematiksel kavramların çoğunun, düzenlileştirme ve Markov rastgele alanları ile aynı optimizasyon çerçevesi içinde ele alınabileceğini fark etmişlerdir. 1990'larda, önceki araştırma konularından bazıları diğerlerinden daha aktif hale geldi. Projektif 3-D onarım araştırmaları, kamera kalibrasyonunun daha iyi anlaşılmasına yol açmıştır. Kamera kalibrasyonu için optimizasyon yöntemlerinin ortaya çıkmasıyla birlikte, fotogrametri alanından demet ayarlama teorisinde birçok fikrin keşfedildiği fark edilmiştir. Bu, birden çok görüntüden sahnelerin seyrek 3 boyutlu onarımı için farklı yöntemlere yol açmıştır. Yoğun üç boyutlu uygunluk problemi ve daha fazla çoklu-görüntülü üç boyutlu tekniklerinde ilerleme kaydedildi. Aynı zamanda, görüntü ayırmayı çözmek için grafik kesiminin varyasyonları kullanıldı. Bu on yıl içinde, görsellerdeki yüzleri tanımak için istatistiksel öğrenme tekniklerinin ilk kez pratikte kullanılmıştır (Örneğin Eigenface). 1990'ların sonlarına doğru, bilgisayar grafikleri ve bilgisayar görüşü alanları arasındaki etkileşimin artmasıyla önemli bir değişiklik meydana gelmiştir. Bu, görüntü tabanlı oluşturma, görüntü dönüştürme, görünüm enterpolasyonu, panoramik görüntü birleştirme ve erken ışık alanı oluşturmayı içeriyordu.
Son zamanlarda yapılan çalışmalar, makine öğrenimi teknikleri ve karmaşık optimizasyon çerçeveleri ile birlikte kullanılan özellik tabanlı yöntemlerin yeniden canlandığını gördü. Derin Öğrenme tekniklerinin ilerlemesi, bilgisayarlı görü alanına daha fazla yenilik getirdi. Sınıflandırma, segmentasyon ve optik akış gibi çeşitli görevler için çeşitli karşılaştırmalı bilgisayarlı görü veri setlerinde derin öğrenme algoritmalarının doğruluğu önceki yöntemleri geride bırakmıştır.

Katı hal fiziği, bilgisayarlı görü ile yakından ilgili olan başka bir alandır. Çoğu bilgisayarlı görü sistemi, tipik olarak görünür veya kızılötesi ışık şeklinde olan elektromanyetik radyasyonu algılayan görüntü sensörleri ile çalışmaktadır. Sensörler, kuantum fiziği kullanılarak tasarlanmıştır. Işığın yüzeylerle etkileşime girdiği süreç fizik kurallar kullanılarak açıklanmaktadır. Fizik, çoğu görüntüleme sisteminin temel bir parçası olan optiğin davranışını açıklar. Gelişmiş görüntü sensörleri, görüntü oluşum sürecini tam olarak anlamak için kuantum mekaniğine bile ihtiyaç duymaktadır. Ayrıca, fizikteki çeşitli ölçüm problemleri, örneğin sıvılarda hareket gibi bilgisayarlı görü kullanılarak ele alınabilmektedir.

Önemli bir rol oynayan ikinci bir alan, sinir bilimi, özellikle biyolojik görü sistemi çalışmasıdır. Geçen yüzyılda, hem insanlarda hem de çeşitli hayvanlarda görsel uyaranların işlenmesi için çalışan gözler, nöronlar ve beyin yapıları üzerinde kapsamlı bir çalışma yapılmıştır. Bu, görme ile ilgili belirli görevleri çözmek için "gerçek" görüntü sistemlerinin nasıl çalıştığına dair kaba, ancak karmaşık bir açıklamaya yol açmıştır. Bu sonuçlar, yapay sistemlerin, biyolojik sistemlerden farklı karmaşıklık düzeylerinde işlenmesine yol açmıştır. Aynı zamanda davranışları taklit edecek şekilde tasarlandığı bilgisayarlı görü içinde bir alt alana yol açmıştır. Ayrıca, bilgisayarlı görü içinde geliştirilen öğrenmeye dayalı yöntemlerden bazıları (örneğin; sinir ağı, derin öğrenme tabanlı görüntü ve özellik analizi ve sınıflandırma) biyoloji geçmişine sahiptir.
Bilgisayarlı görü araştırmalarının bazı türleri, biyolojik vizyon araştırmalarıyla yakından ilgilidir. Aslında, yapay zeka araştırmalarının birçok türünün insan bilincine yönelik araştırmalarla ve görsel bilgileri yorumlamak, entegre etmek ve kullanmak için depolanan bilginin kullanımıyla yakından bağlantılı olması gibi örnekler verilebilmektedir. Biyolojik görme alanı, insanlarda ve diğer hayvanlarda görsel algının arkasındaki fizyolojik süreçleri inceler ve modeller. Bilgisayarlı görü ise yapay görme sistemlerinin arkasında yazılım ve donanımda uygulanan süreçleri inceler ve açıklar. Biyolojik ve bilgisayarlı görü arasındaki disiplinler arası alışveriş her iki alan için de verimli olmaktadır.

Bilgisayarlı görü ilgili bir başka alan da sinyal işlemedir. Tek değişkenli sinyallerin, tipik olarak zamansal sinyallerin işlenmesine yönelik birçok yöntem, bilgisayarlı görüde iki değişkenli sinyallerin veya çok değişkenli sinyallerin işlenmesine doğal bir şekilde genişletilebilmektedir. Bununla birlikte, görüntülerin özel doğası nedeniyle, tek değişkenli sinyallerin işlenmesinde karşılığı olmayan, bilgisayarlı görü içerisinde geliştirilen birçok yöntem vardır. Sinyalin çok boyutluluğuyla birlikte, sinyal işlemede bilgisayar görüşünün bir parçası olarak bir alt alanı tanımlanmaktadır.

Robot navigasyonu, robotik sistemlerin bir ortamda gezinmesi için otonom yol planlaması veya düşüncesiyle ilgilenmektedir. İçlerinde gezinmek için bu ortamların ayrıntılı olarak anlaşılması gerekmektedir. Çevre hakkındaki bilgiler, bir görüntü sensörü görevi gören ve çevre ile robot hakkında üst düzey bilgi sağlayan bir bilgisayar görüntü sistemi tarafından sağlanabilir.

Bilgisayarlı görü ile ilgili yukarıda bahsedilen görüşlerin yanı sıra, ilgili araştırma konularının çoğu tamamen matematiksel bir bakış açısıyla da incelenebilmektedir. Örneğin, bilgisayarlı görüdeki birçok yöntem istatistiklere, optimizasyona veya geometriye dayanmaktadır. Son olarak, alanın önemli bir kısmı bilgisayar vizyonunun uygulama yönüne ayrılmıştır; çeşitli yazılım ve donanım kombinasyonlarında mevcut yöntemlerin nasıl gerçekleştirilebileceği veya çok fazla performans kaybetmeden işlem hızı kazanmak için bu yöntemlerin nasıl değiştirilebileceği gibi alanlarla da ilgilenmektedir. Bilgisayarlı görü ayrıca moda e-ticaretinde, envanter yönetiminde, patent araştırmasında, mobilyada ve güzellik endüstrisinde de kullanılmaktadır.

Bilgisayarlı görü ile en yakından ilgili alanlar görüntü işleme, görüntü analizi ve makine görüsüdür. Bunların kapsadığı çeşitli teknikler ve uygulamalar arasında önemli bir benzerlik vardır. Bunun anlamı, bu alanlarda kullanılan ve geliştirilen temel tekniklerin benzer olduğunu, farklı isimlere sahip tek bir alan olduğu şeklinde yorumlanabilecek olduğunu ima etmektedir. Öte yandan, araştırma gruplarının, bilimsel dergilerin, konferansların ve şirketlerin kendilerini özellikle bu alanlardan birine ait olarak sunmaları veya pazarlamaları gerekli görünmektedir. Bu nedenle, her alanı diğerlerinden ayıran çeşitli nitel

Hesaplamalı kimya, kimya problemlerini çözmeye yardımcı olmak için bilgisayar simülasyonunu kullanan bir kimya dalıdır. Moleküllerin, katıların yapı ve özelliklerini hesaplamak için verimli bilgisayar programlarına dahil edilmiş teorik kimya yöntemlerini kullanır. Bu yöntemlerin kullanılmasının nedeni, hidrojen moleküler iyonu (dihidrojen katyonu) ile ilgili nispeten yeni sonuçlar dışında, kuantum çok-gövdeli(many-body) problemlerin analitik olarak çözülemez oluşudur. Hesaplama sonuçları normal olarak kimyasal deneylerle elde edilen bilgileri tamamlarken, bazı durumlarda gözlemlenmeyen kimyasal olayları da tahmin edebilmektedir. Yeni ilaç ve materyallerin tasarımında yaygın olarak kullanılmaktadır.
Bu özelliklerin örnekleri, yapı (yani, kurucu atomların konumları), mutlak ve bağıl etkileşimli enerjiler, elektronik-yük yoğunluğu dağılımları, dipoller ve yüksek çok kutuplu momentler, titreşim frekansları, reaktivite veya diğer spektroskopik nicelikler ve bunlarla ilgili kesitlerdir.
Kullanılan yöntemler statik ve dinamik durumları kapsar. Her durumda, bilgisayarın zamanı ve diğer kaynaklar(bellek ve disk alanı gibi) incelenen sistemin boyutuyla birlikte hızla artmaktadır. Bu sistem tekli bir molekül, bir grup molekül veya katı formda olabilir. Hesaplamalı kimya yöntemleri çok yaklaşık değerler üretebilir. Bunlar genellikle yalnızca küçük sistemler için uygulanabilir. Ab initio yöntemleri tamamen kuantum mekaniği ve temel fiziksel sabitler üzerine kuruludur. Diğer yöntemlere ampirik veya yarı ampirik denir çünkü harici olarak ampirik parametreler kullanırlar.
Hesaplamalı kimya yöntemleri hem ab initio hem yarı ampirik yaklaşımları içerir. Bunlar, ilk prensip denklemlerinin basitleştirilmiş formlarından çözülmesi daha kolay veya daha hızlı, sistemin boyutunu (örneğin: periyodik sınır koşulları) sınırlayan yaklaşık değerlerden, herhangi bir çözümü elde etmek için gereken temel denklemlerin ana yaklaşımlarına kadar değişmektedir. Örneğin, çoğu ab initio hesaplamaları, temel Schrödinger denklemini çekirdeklerin hesaplama sırasında yerinde kaldığını varsayarak büyük ölçüde kolaylaştıran Born-Oppenheimer yaklaşımını kullanmaktadır. Prensip olarak, ab initio yöntemleri, yakınsaklıkların sayısını azaltıldığından, temel denklemlerin doğru çözümüne sonuç olarak yaklaşmaktadır. Bununla birlikte, uygulamada, tüm yakınsaklıkları ortadan kaldırmak imkânsızdır ve kaçınılmaz olarak hata oluşmaktadır. Hesaplamalı kimyanın amacı, hesaplamaları tutarlı kılarken bağıl ve mutlak hatayı en aza indirmektir.
Bazı durumlarda, elektronik yapının ayrıntıları moleküllerin uzun zamanlı faz uzayı davranışından daha az önemlidir. Proteinlerin ve protein-ligand bağlayıcıların termodinamik konformasyonel çalışmalarında da durum böyledir. Ayrıca, "cheminformatik" alanında fizikokimyasal özelliklere dayalı makine öğrenimi gibi daha ampirik (ve hesaplama açısından daha ucuz) yöntemler kullanılmaktadır. Örnek olarak tipik bir problem, ilaç moleküllerinin belirli bir hedefe bağlanma afinitesini tahmin etmektir.

Teorik kimya terimi kimyanın matematiksel bir tanımı olarak tanımlanabilirken, hesaplamalı kimya terimi ise genellikle matematiksel bir yöntem yeterli derecede geliştirildiğinde ve bir bilgisayarda uygulanması için otomatikleştirilebileceğinde kullanılır. Teorik kimyada, kimyagerler, fizikçiler ve matematikçiler, kimyasal reaksiyonların atomik ve moleküler özelliklerini ve reaksiyon yollarını tahmin etmek için algoritmalar ve bilgisayar programları geliştirirler. Hesaplamalı kimyacılar aksine mevcut bilgisayar programlarını ve metodolojilerini belirli kimyasal sorulara uygulayabilir.
Hesaplamalı kimyanın iki farklı yönü vardır:
Hesaplamalı çalışmalar, bir laboratuvar sentezi için bir başlangıç noktası bulma veya spektroskopik ölçümlere ait konum ve kaynak gibi deneysel verilerin anlaşılmasına yardımcı olmak için kullanılır.

Bilinen araştırmalar, bugüne kadar bilinmeyen moleküllerin olasılığını öngörmek veya deneyler yoluyla kolayca incelenmeyen reaksiyon mekanizmalarını keşfetmek için kullanılır.
Böylece, hesaplamalı kimya deneysel kimyagerliğe yardımcı olabilir veya tamamen yeni kimyasal nesneleri bulmak için deneysel kimyagerlik alanı meydana gelebilir.
Hesaplamalı kimyada birkaç önemli alan ayırt edilebilir:

Çekirdeklerin konumu olarak enerji yüzeyinde sabit noktalar bulmak ve moleküllerin yapısının kuvvet simülasyonunun daha doğru kuantum kimyasal yöntemlerle tahmin edilmesi.
Kimyasal maddeler üzerine veri depolama ve arama.
Kimyasal yapılar ve özellikler arasındaki korelasyonların belirlenmesi
Bileşiklerin etkin sentezine yardımcı olmak için hesaplamalı yaklaşımlar.
Belirli yollarla diğer moleküllerle (örn. Ilaç tasarımı ve kataliz) etkileşen molekülleri tasarlamak için hesaplamalı yaklaşımlar.

Tam ve mükemmel ifadeler, bu alanda görünmemektedir, çünkü kimyanın çok az kısmı tam olarak hesaplanabilir. Bununla birlikte, kimyanın neredeyse her yönü niteliksel veya niceliksel olarak hesaplama modellemesinde tanımlanabilmektedir.
Moleküller çekirdek ve elektronlardan oluşur, bu nedenle kuantum mekaniği yöntemleri uygulanır. Hesaplamalı kimya alanında çalışan kimyagerler, göreceli olarak Dirac denkleminin çözümünde bazı ilerlemeler kaydetmesine rağmen, relativistik düzeltmeleri ekleme yöntemiyle genellikle göreceli olmayan Schrödinger denklemini çözmeye çalışırlar. Prensip olarak, Schrödinger denklemini, eldeki sorun için uygun olan zaman bağımlı veya zaman bağımsız formda çözmek mümkündür. Pratikte ise çok küçük sistemler haricinde bu mümkün olmamaktadır. Bu nedenle, yaklaşık yöntemlerin çokluğu, doğruluk ve hesaplama maliyeti arasındaki en iyi dengeyi sağlamak için çaba göstermektedir.
Doğruluk her zaman daha fazla hesaplama maliyetiyle geliştirilebilir. Tam relativistik-kapsayıcı yöntemlerin hesaplama maliyetinden dolayı, birçok elektron içeren ab initio modellerinde önemli hatalar kendini gösterebilir. Bu, geçiş metalleri ve bunların katalitik özellikleri gibi yüksek atomik birim atomlarıyla etkileşen moleküllerin çalışmasını zorlaştırmaktadır. Hesaplamalı kimyadaki mevcut algoritmalar, yeterli doğrulukla yaklaşık 40'a kadar elektron içeren moleküllerin özelliklerini rutin olarak hesaplayabilir. Enerji hataları birkaç kJ / mol'den az olabilir. Geometriler için bağ uzunlukları birkaç pikometrede ve bağ açılarında 0.5 derece içinde tahmin edilebilir. Birkaç düzine elektron içeren daha büyük moleküllerde yoğunluk fonksiyoneli teorisi (DFT) gibi yaklaşık yöntemlerle hesaplanabilirlik sağlanmaktadır.
Bu yöntemlerin, biyokimya alanındaki gibi karmaşık kimyasal reaksiyonları tanımlamak için yeterli olup olmadığı konusunda bazı tartışmalar vardır. Büyük moleküller, yarı ampirik yaklaşım yöntemleriyle incelenebilir. Daha büyük moleküller ise, moleküler mekanik (MM) olarak adlandırılan kimya bilimi dalını esas alan klasik mekanik yöntemleriyle işlem görürler. QM-MM yöntemlerinde, büyük kompleks problemlerin küçük kısımları mekanik olarak kuantum işlemleriyle(QM), kalan kısım yaklaşık işlemleriyle(MM) hesaplanır.

Moleküler yapıları tahmin etmek için toplam enerjiyi belirleme yolları şunlardır:

Hesaplamalı kimyada kullanılan programlar, Schrödinger denklemini çözen birçok farklı kuantum-kimyasal yöntemlere dayanmaktadır. Denklemlerinde ampirik ya da yarı ampirik parametreler içermeyen yöntemler - doğrudan teorik ilkelerden türetilmektedir ancak deneysel veriler içermemektedir - ab initio yöntemleri olarak adlandırılmaktadır. Bu, çözümün tam bir çözüm olduğunu ima etmez.Bunların hepsi yaklaşık kuantum mekanik hesaplamalarıdır. Bu, belirli bir yaklaşımın ilkeler üzerinde titizlikle (kuantum teorisi) tanımlandığı ve daha sonra nitel olarak önceden bilindiği bir hata marjı içinde çözüldüğü anlamına gelir. Sayısal yinelemeli yöntemlerin kullanılması gerekiyorsa, yaklaşık makine doğruluğu elde edilinceye kadar (bilgisayardaki sonlu bir sözcük uzunluğu ve matematiksel ve / veya fiziksel yaklaşımlar için mümkün olan en iyi) yinelemek amaçlanmaktadır.
En basit tip ab initio elektronik yapı hesaplaması, moleküler orbital teorisinin bir uzantısı olan Hartree-Fock metodudur(HF).Burada korelasyon elektron-elektron iticili özel olarak hesaba katılmaz ve sadece ortalama etkisi hesaplamaya dahil edilir. Temel set büyüklüğü arttıkça, enerji ve dalga fonksiyonu Hartree-Fock limiti olarak adlandırılan bir sınıra doğru eğilim gösterir. Birçok hesaplama türü (Hartree-Fock sonrası metotları) Hartree-Fock hesaplamasıyla başlar ve daha sonra elektronik korelasyon olarak da adlandırılan elektron-elektron itmesi için doğru olur. Bu yöntemler sınırlara itildiğinde, göreceli olmayan Schrödinger denkleminin tam çözümüne yaklaşırlar. Deneyle tam bir mutabakat sağlamak için, her ikisi de ağır atomlar için çok daha önemli olan, göreceli ve spin yörüngesi terimlerini içermesi gereklidir. Bu yaklaşımların tümünde, yöntem seçimi ile birlikte, bir temel küme seçilmesi gereklidir. Bu, molekül orbitallerini atomik orbitallerin (LCAO) moleküler orbital metodu Ansatz'ın doğrusal kombinasyonu ile genişletmek için kullanılan moleküldeki farklı atomlar üzerine odaklanmış bir dizi fonksiyondur. Ab initio yöntemlerinde, bir teori düzeyi (yöntem) ve bir temel küme tanımlanması gerekir.
Hartree-Fock dalga fonksiyonu tek bir konfigürasyon veya determinanttır. Bazı durumlarda, özellikle bağ kırma işlemleri için bu yetersizdir ve birkaç konfigürasyon kullanılmalıdır. Burada, konfigürasyonların ve temel fonksiyonların katsayıları birlikte incelenerek optimize edilir.
Toplam moleküler enerji, moleküler geometrinin bir fonksiyonu olarak değerlendirilebilir. Başka bir deyişle, potansiyel enerji yüzeyi olarak adlandırılabilir. Böyle bir yüzey, reaksiyon dinamikleri için kullanılabilir. Yüzeyin durağan noktaları, farklı izomerlerin ve izomerler arasında dönüşüm için geçiş yapılarının tahmin edilmesine imkân sağlar. Ancak bunlar, tam yüzey hakkında mutlak bilgi sahibi olmaksızın yaklaşık olarak saptanabilir.
Hesaplamalı termokimya adı verilen ve özellikle oluşum entalpisi gibi önemli konularda termoki

Bilim felsefesi, epistemoloji, ontoloji, etik ve estetik gibi felsefenin temel alt bölümlerinden birisidir.

Bilim felsefesi, bilimin ne olduğunu, bilimsel kuramın özgül yapısını, bilimsel bilginin epistemolojik statüsünü, bilimsel yöntemin (ya da yöntemlerin) anlamını, bilim alanı ve bilimsel bilginin nesnesini, bilimin gelişiminin anlamını, özet olarak bir bütün bilimin konumu, gelişimi ve iç-yapısını değerlendiren, bunu kuramsal düzlemde ortaya koymaya çalışan felsefe bölümüdür. Bilim tarihinden farklı olarak bilim felsefesi bu söz konusu tarihin kuramsal düzlemde açıklanmasını ve değerlendirilmesini üstlenir.

Bilim felsefecileri bir bakıma hem felsefe hem de bilim alanında yer alırlar, her iki alana birden hakim olmaya çalışırlar. Özellikle başlangıçta bilim insanları belirli bir felsefi etkinlik içinde de olmuşlardır. Başlangıçta bilimler felsefenin içinde yer almaktadır; filozoflar aynı zamanda çoğu noktada bilim insanlarıydılar, birçok bilimsel alanda bilgi sahibiydiler ve onların sentezleriyle felsefe yapmaktaydılar. Fizik'i ve Metafizik'i yazan Aristoteles bunun tipik bir örneğidir. Bilginin gelişimi, özerk dallara ayrılması ve her bölümün kendi içinde çok daha fazla uzmanlık gerektirmesiyle zaman içinde bilimler felsefeden ayrışmaya başladı. Önce doğa bilimleri, ardından sosyal bilimler ayrışmaya çalışmıştır. Ancak felsefenin bilimle ilişkisi ve bilime yönelik ilgisi süreklidir. Bu süreklilik felsefe ve bilim tarihinde gösterilebilir. Başlangıçta filozofların bilimle ilgilenen kişiler olması ve daha sonra giderek felsefenin bilim üzerine düşünmesi şeklinde bu ilişki süregelmiştir. Yalnızca filozofların bilimle ilişkili insanlar olması dolayısıyla değil, bilimin ne olduğu üzerine üretilen düşüncelerin felsefi niteliği dolayısıyla da böyledir.
Bilim felsefesine ait metinlerin çok uzun tarihsel bir geçmişi vardır. Aristoteles'ten itibaren bu iz sürülebilir. Ama bilim felsefesi, felsefenin bir alt bölümü olarak özellikle bilimlerin felsefeden ayrışmasının bir sonucu olarak belirginleştiği için modern zamanların ürünüdür. Francis Bacon'ın Novum Organum'u, René Descartes'ın Metot Üzerine Konuşma'sı, Isaac Newton'un "Felsefi Akıl Yürütmenin Kuralları", Henri Poincaré'nin Bilim ve Hipotez'i, bir anlamda bilim felsefesinin öncü klasik metinleri sayılabilir. 20. yüzyıldan itibaren ise bilim felsefesi tamamen özerk ve kapsamlı bir bölüm haline gelir.
Pozitivizm, 19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren önermeleriyle hem bilimsel bir pratiği temellendiriyor, hem de felsefenin sorularını yanıtlıyordu. Soyut bir sistem olarak felsefenin sonu gelmiş varsayılıyordu. Ancak öyle olmadığı düşüncesi giderek yaygınlık kazandı. Bizzat pozitivizm denilen bilim düşüncesinin aşırı derecede felsefe içerdiği ortaya konuldu. Bilimin ya da bilimsel yöntemin ilkeleri sayılan bir düzine kural durmadan değişime uğradı ve yerine yenileri önerildi. Nedensellik ilkesi, belirsizlik ilkesiyle savaşır durumda buldu kendisini. Kuantum fiziği gibi bilimsel gelişmelerin yol açtığı kuramsal sorunlarla bilim felsefesi özellikle 1960'lı yıllardan itibaren belirleyici bir güncellik kazanmıştır. Bilime duyulan güvenin sarsıldığı bir dönemde, bilim felsefesi öne çıkmaya başlar. Bunda Karl Popper, Thomas Kuhn, Imre Lakatos, Paul Feyerabend gibi ünlü ve çok etkili bilim felsefecilerinin özgün çalışmaları da belirleyici bir rol oynamıştır.

Bilimin felsefenin konusu olması ve hatta bu konunun belirli bir zaman içinde felsefenin bir alt disiplini olması söz konusudur. Tarihsel bir açıklama olarak bilimin felsefenin içinden doğup geliştiği genel bir şekilde belirtilir. Daha sonra bilimin bir bilinç formu olarak ayrılmasından sonra da bilim felsefe ilişkisi süregelmiştir. Bilim felsefesi özellikle bu ayrımın sonrasında felsefenin bilim üzerine düşünmesinin bir sonucu olarak disipliner bir duruma gelmiştir. Bu iki alan her zaman kuramsal olarak birbirine karışma ve karşılıklı etkileşim içinde birbirini etkileme halindedir. Genel bir ayrım varsayılmakta birlikte kuramsal ayrım çizgilerini belirlemek kolay görünmemektedir. Bilim felsefesi, bilimin kendi niteliği ve anlamı üzerine, felsefenin kuramsal çalışmasını dile getirir.
Bilim kendi başına kendi anlamını bilemez, böyle bir bilme çabasına yöneldiği anda felsefe alanına girmiş olur. Bu anlamda bilim felsefesi, bilimin yerini anlamını ve kuramsal konumunu belirlemek üzere yürütülen felsefe-içi çalışmaların bütünlüğüdür. Bilimin felsefeden ayrışmasından sonra felsefenin bilim üzerine düşünmesi bilim felsefesinin içeriğini oluşturmaktadır. Özetle, bilim felsefesi, bilimsel düşünce ve yöntemlerin mantıksal ya da kuramsal bir çözümlemesini vermeye çalışır.

Klasik görüş ya da ürün olarak bilime göre bilim, evreni anlamak için tek geçerli yoldur ve birikimsel bir şekilde ilerler. Auguste Comte ve Ernst Mach'ın pozitivizminden etkilenen klasik görüşçüler, Viyana Çevresi'ni kurarak mantıksal pozitivizmi geliştirmişlerdir. Rudolf Carnap'ın ortaya koyduğu ve Hans Reichenbach'ın da katkıda bulunduğu klasik görüşün temel varsayımları aşağıdaki gibidir:
Bilim, olgular ve mantık arasındaki ilişkiye dayanmaktadır. Deney ve gözlem sayesinde elde edilen veriler, bilimsel yöntemin temelini oluşturmaktadır. Bu veriler kullanılarak teoriler geliştirilmekte, ardından teoriler doğada kendilerini destekleyen örnekler kullanılarak doğrulanmaktadır.
Bilim, tümevarım ve nedensellik üzerinden tarih boyunca düzenli bir şekilde ilerlemiştir. Evren hakkında sorguladığımız her şeyi açıklayabilme potansiyeline sahip olan bilim, mükemmel hale gelecektir. Doğa bilimleri ve sosyal bilimler zaman içerisinde birbirlerine yakınlaşacak, sonuç olarak sosyal fizik adı altında birleşecektir.
Doğa bilimleri, tarihsel gelişimini sosyal bilimlere göre daha hızlı sürdürmüştür. Bu nedenle, ortak bir bilimsel yöntemin oluşturulmasında doğa bilimlerinden yararlanılmalıdır.
Bilim, elimizdeki en iyi bilgi kaynağını oluşturan ve kesinlikle doğru kabul edilmesi gereken sonuçlara ulaşmaktadır.
Matematiksel modellemeler ve sembolik mantığın kullanılması, felsefe için önemlidir.
Karl Popper, klasik görüşün çoğu varsayımına yakınlık göstermekle birlikte tümevarım ve doğrulanabilirliği eleştirmiştir:
Doğa bilimlerinde, tümevarım ve doğrulanabilirliğin bir arada sağlanması mümkün değildir. Deney ve gözlem yoluyla doğanın ancak bir bölümü incelenebilir, geliştirilen teoriler de bu bölümün özelliklerini yansıtır. Bundan dolayı, her koşulda doğru kabul edilemezler.
Bilim, tümdengelim ve yanlışlanabilirlik üzerinden ilerlemelidir. Evrensel niceleme statüsündeki teorilerin, doğada kendileriyle çelişen herhangi bir örnek bulunması durumunda gözden geçirilmeleri ve terk edilmeleri gerekir.
Auguste Comte'un doğa bilimleriyle uyumlu olan bazı düşünceleri ve Karl Popper'ın yanlışlanabilirliği, bilim çevreleri içerisinde genel kabul görmektedir. Viyana Çevresi'nin mantıksal pozitivizmi, 1930'lu yıllarda kayda değer bir desteğe sahip olmakla birlikte, sonradan eleştirilmiştir.

Klasik görüşün eleştirisi ya da etkinlik olarak bilime göre bilim, evreni anlamak için geçerli yollardan biridir ve devrimsel bir şekilde ilerler. 1960'lı yıllarda Thomas Kuhn'un paradigma değişimleri ve eş ölçülmezlik düşüncelerini geliştirmesi, klasik görüşün sorgulanmasını sağlamıştır. "Bilimsel Devrimlerin Yapısı" kitabını yazarak, bilim felsefesine tarihselci bir yaklaşım getirmiştir. Stephen Toulmin'in biyoloji tarihi üzerine yaptığı araştırmalar da, paradigma değişimlerinin açıklanmasında etkili olmuştur. Klasik görüşün eleştirisinin temel varsayımları aşağıdaki gibidir:
Bilim, paradigma değişimleri üzerinden ilerleyen ve belirli tarihsel dönemlerde sıçramalar yaşayan bir süreçtir. Bilim tarihi ve bilim felsefesi arasındaki ilişki güçlendirilmelidir.
Bilim, teorilerin geliştirilmesi sürecinde mantık ve dil yapısının sağladığı imkanlardan yararlanmaktadır. Bu alanların tarih boyunca değişim göstermesi nedeniyle, eş ölçülmezlik geçerlidir ve teoriler kendi aralarında kıyaslanamazlar.
Evren hakkında sorguladığımız şeylerin ancak bir bölümü bilim sayesinde açıklanabilir. Doğa bilimleri ve sosyal bilimler, zaman içerisinde yeni araştırma alanlarının ortaya çıkmasıyla detaylanacaktır.
Bilim insanlarının geliştirdikleri teorilerde psikolojik durumlarının, içerisinde bulundukları sosyolojik yapıların, yaşadıkları tarihsel dönemlerin ve felsefi görüşlerinin etkisi bulunmaktadır. Bu nedenle, ulaşılan sonuçlar öznel etkiler içermektedir ve belirli koşullarda, uzlaşmaya dayalı olarak kabul edilmelidir.
Imre Lakatos, Karl Popper'ın yanlışlanabilirlik ve Thomas Kuhn'un paradigma değişimleri alanında ortaya koyduğu görüşleri sentezlemeye çalışmıştır. Bilimsel yöntem hakkındaki düşüncelerinde klasik görüşten etkilenmiş, teoriler arasındaki değişimi açıklamak için ise klasik görüşün eleştirisinden yararlanmıştır.
Paul Feyerabend, klasik görüşün eleştirisinin varsayımlarını daha da ileriye götürmüştür. Yönteme Karşı ve Özgür Bir Toplumda Bilim'i yazarak epistemolojik anarşizmi geliştirmiştir:
Bilim, kendi içerisindeki tarihsel dönemlerde olduğu gibi, diğer bilgi kaynaklarıyla arasında da eş ölçülmezdir. Din, felsefe ve sanat gibi alanlarla yaklaşık aynı öneme sahiptir.
Bilim, düzensiz olarak ilerleyen bir yapıdadır ve öznel etkiler içermesi nedeniyle görecelidir. Bilimsel yöntem yoktur ve belirlenmeye çalışılması, yalnızca kısıtlamalar geliştirilmesine neden olur.
Thomas Kuhn'un paradigma değişimleri, bilim çevreleri içerisinde genel kabul görmektedir.

Bilim insanları, belirli bir bilimsel yönteme sahip olmadıkları dönemde geçerli olduğunu düşündükleri teorileri bir arada kullanırlar. Bu teorilerin arasından birinin, gerçekliği açıklama konusunda diğerlerine göre ön plana çıkmasıyla, paradigma belirlenir ve olağan bilim dönemine girilir.
Olağan bilim dönemi: Bilim insanları, geliştirdikleri paradigma içerisinde çalışmalar yapar ve araştırmalar ortaya koyarlar.
Bunalımlar dönemi: Bilim insanları, doğru kabul ettikleri paradigmayla açıklayamadıkları bir örnekle karşılaşırlar. Olağanüstü araştırma kabul edilen b

Bu, bilim filozoflarının kronolojik bir listesidir. Alfabetik bir isim listesi için Kategori:Bilim felsefecileri'ne bakınız.

Sokrates
Demokritos
Platon
Aristo
Empedokles
Gazali
İbn-i Heysem (Alhazen)
Robert Grosseteste
Roger Bacon
Albertus Magnus (Büyük Albert)
Thomas Aquinas

Sör Francis Bacon

Galileo Galilei
René Descartes
Pierre Gassendi
Gottfried Leibniz

George Berkeley
Immanuel Kant
David Hume

Auguste Comte
John Stuart Mill
William Whewell
George Henry Lewes
William Stanley Jevons
Ernst Mach
Charles Sanders Peirce
Edmund Husserl
Friedrich Engels

Nikola Tesla
Henri Poincaré
Pierre Duhem
Niels Bohr
Albert Einstein
Bertrand Russell
Frank P. Ramsey
Moritz Schlick
John Dewey
Alfred North Whitehead

Alfred Ayer
Mario Bunge
Hans Reichenbach
Georges Canguilhem
Noam Chomsky
Kenneth Craik
Alexandre Koyré
Sör Karl Popper
Rudolf Carnap
Michael Polanyi
Otto Neurath
Carl Gustav Hempel
Paul Oppenheim
Gaston Bachelard
R. B. Braithwaite
Werner Heisenberg
Taketani Mitsuo
Stephen Toulmin

David Bloor
Paul Feyerabend
Mary Hesse
Thomas Kuhn
Imre Lakatos
Ernest Nagel
Hilary Putnam
W. V. Quine
Michael Ruse
Carl Friedrich von Weizsäcker

Peter Achinstein
David Albert
Jeffrey A. Barrett
Roy Bhaskar
Maarten Boudry
Richard Boyd
Arturo Carsetti
Nancy Cartwright
David Castle
Anjan Chakravartty
Alan Chalmers
Hasok Chang
Patricia Churchland
Paul Churchland
Daniel Dennett
John Dupré
John Earman
Bas van Fraassen
Ronald Giere
Peter Godfrey-Smith
Rebecca Goldstein
Adolf Grünbaum
Susan Haack
Ian Hacking
Donna Haraway
Sandra Harding
Michał Heller
Jaakko Hintikka
Paul Hoyningen-Huene
Philip Kitcher
Ursula Klein
Larry Laudan
John Lennox
Isaac Levi
Peter Lipton
Helen Longino
Elisabeth Lloyd
Ernan McMullin
Peter Medawar
Sandra Mitchell
John E. Murdoch
Nancey Murphy
Basarab Nicolescu
Massimo Pigliucci
John Polkinghorne
Stathis Psillos
Alexander Rosenberg
Oliver Sacks
Wesley C. Salmon
Eric Scerri
Kristin Shrader-Frechette
Lawrence Sklar
Brian Skyrms
Quentin Smith
Elliott Sober
Wolfgang Stegmüller
Kim Sterelny
David Stove
Patrick Suppes
Claudine Tiercelin
Roberto Torretti
Gerard Verschuuren
John Worrall

Bilim tarihi ve felsefesi (HPS, History and Philosophy of Science), Bilim felsefesi ve Bilim tarihi'ni kapsayan bir akademik disiplin'dir. Alandaki birçok bilim insanı öncelikle tarihçi veya filozof olarak eğitilmiş olsa da, birçok önde gelen üniversitede HPS'nin akademik derece veren bölümleri mevcuttur. Bilim felsefesi ve bilim tarihi'nin kendine ait disiplinleri olsa da Bilim tarihi ve felsefesi başlı başına ayrı bir disiplindir.
Bilim felsefesi, bilimin temelleri, yöntemleri ve sonuçlarıyla ilgilenen bir felsefe dalıdır. Bu çalışmanın temel soruları, neyin bilim olarak nitelendirildiği, bilimsel teorilerin güvenilirliği ve bilimin nihai amacı ile ilgilidir. Bu disiplin, örneğin bilim ve hakikat arasındaki ilişkiyi araştırırken metafizik, ontoloji ve epistemoloji ile örtüşür. Bilim felsefesi, bilimin metafizik, epistemik ve semantik yönlerine odaklanır. Biyoetik ve bilimsel suistimal gibi etik konular genellikle bilim felsefesinden ziyade etik veya bilim çalışmaları olarak kabul edilir.
Bilimin gözlemlenemeyen şeyler hakkındaki gerçeği ortaya çıkarıp çıkaramayacağı ve bilimsel akıl yürütmenin haklı gösterilip gösterilmeyeceği de dahil olmak üzere, bilim felsefesiyle ilgili temel sorunların çoğu hakkında filozoflar arasında bir fikir birliği yoktur. Bir bütün olarak bilimle ilgili bu genel sorulara ek olarak, bilim felsefecileri belirli bilimlere (biyoloji veya fizik gibi) uygulanan sorunları dikkate alırlar. Bazı bilim felsefecileri de felsefenin kendisi hakkında sonuçlara ulaşmak için bilimdeki çağdaş sonuçları kullanırlar.

Birleşik disiplinin bir kökeni, bilim felsefesi disiplinine tarihsel yaklaşımdır. Bu melez yaklaşım Thomas Kuhn'un kariyerine yansır. Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley'deki ilk kalıcı ataması, felsefe bölümü tarafından ilan edilen bir pozisyondu, ancak aynı zamanda tarih bölümünde de dersler verdi. Yalnızca tarih bölümü profesörlüğüne atandığında felsefe bölümü öğrencilerine ders veremediği için üniversite yönetimine gücenmiştir ve bunu, "Orada olmayı kesinlikle çok istiyordum ve öğrencilerim benimle felsefe değil, tarih üzerine çalışıyorlardı, yine de benim daha önemli öğrencilerimdi." şeklinde dile getirmiştir Bu tutum aynı zamanda Kuhn'un ufuk açıcı Bilimsel Devrimlerin Yapısı (Structure of Scientific Revolutions) (1962, 2. baskı 1970) adlı eserinde ana hatlarıyla belirtildiği gibi onun tarihselci yaklaşımına da yansır; burada bilimsel teoriler ve özellikle teori değişimi hakkındaki felsefi sorular paradigma kayması gibi kavramların kullanılmasıyla tarihsel terimlerle anlaşılır.
Bununla birlikte, Kuhn aynı zamanda bilim tarihi ve bilim felsefesinin "yöntemleri"ni tam olarak birleştirme girişimlerini de eleştiriyordu: "Yıkım, bence, iki alanı tek bir alan haline getirme girişiminin olası sonucu için çok güçlü bir terim değil. En genel ve en belirgin olanı hedefleri olan bir dizi merkezi kurucu özelliklerinde farklılık gösterirler. Tarihsel araştırmaların çoğunun nihai ürünü, geçmişin özellikleri hakkında bir anlatı, bir hikayedir. [...] Öte yandan filozof, esas olarak açık genellemeleri ve evrensel kapsamı olanları hedefler. O, doğru ya da yanlış hikayeler anlatan biri değildir. Amacı, belirli bir zamanda ve yerde ne olduğunu anlamaktan ziyade, her zaman ve yerde neyin doğru olduğunu keşfetmek ve belirtmektir." Daha yeni çalışmalar, bu metodolojik ve kavramsal ayrımların aslında birleşik bir disipline engel olup olmadığını sorgulamaktadır.

Vural Başaran, "SGK 003 Bilim Tarihi ve Felsefesi", Ankara Üniversitesi Açık Ders Malzemeleri, 8 Ağustos 2022 tarihinde kaynağından arşivlendi8 Ağustos 2022 
Umut Morkoç (Aralık 2016). "Bilim Felsefesi Olarak Bilim Tarihi: Kuhn ve Koyré". MSKU Eğitim Fakültesi Dergisi. 3 (SI): 28-35. ISSN 2148-6999. 
Hüseyin Gazi Topdemir; Yavuz Unat (2020). Bilim Tarihi ve Felsefesi. Pegem Akademi. doi:10.14527/9786052419984. ISBN 978-605-241-998-4.

Bilimcilik veya Osmanlı'daki adıyla ilmiyye, ilimcilik, bilimsel dünya görüşü yerine kullanılan bir terimdir. Bilime aşırı değer verme anlamında da kullanılır ki bu anlam bir dereceye kadar küçümseyicidir denebilir. Özel olarak, Ernst Mach'ın felsefe anlayışına bilimcilik de denir. Doğa bilimlerini toplum bilimlerine indirgeme ve onların yasalarını toplum bilimlerinde geçerli sayma eğilimi de bu deyimle nitelenmiştir.
Wolfgang Smith'in kaptığı bilimcilik tanımı şu şekildedir: bilimcilik, öncelikle, algılanan ("cismani") nesnelerin nitel özelliklerinin, bunlara karşılık gelen nicel özelliklerden (çeşitli bilimlerce çalışılan "fiziksel" nesnelerden) mutlak anlamda farklı olduğu, ikinci olarak, gerçekte sadece fiziksel nesnelerin var olduğu, yani cismani nesnelerin kendilerine karşılık gelen fiziksel nesnelere indirgenebileceği inancıdır.

Bilimkurgu, bilim kurgu ya da bilim-kurgu, yakın ya da uzak gelecek ile ilgili öykülerin bugün olası olmayan bilim ve teknoloji unsurlarını da kullanarak oluşturulmasıdır. Bilimkurgu bazen geçmişi de kurgulayabilir. Bilimkurgu kitap, sanat eserleri, televizyon, film, bilgisayar oyunları, tiyatro eserleri ve diğer kitle iletişim araçlarında bulunabilir. Yapısal ve pazarlama bağlamında bilimkurgu güncel gerçeklik içinde bulunmayacak kurgusal ögeler içeren yaratıcı çalışmaları tanımlamak için kullanılabilir. Bu tanımlama fantastik, korku ve ilgili türleri de içerir.
Bilimkurgu eserlerinin fantastik eserlerden farkı hikâye kapsamındaki kurgusal ögelerin çoklukla doğa kanunları üzerine yapılmış bilimsel önermeler ya da ispatlar dahilinde olası olmasıdır (yine de hikâyedeki bazı ögeler hâlâ tamamen yaratıcı kurgulardan ibarettir). Böylesi farklılıkların sonuçlarını keşfetmek bilimkurgunun, onu "fikirlerin edebiyatı" yapan geleneksel amacıdır. Bilimkurgu çoklukla, bilinen gerçekliğe aykırı kurgulamalar içindeki alternatif olasılıklar hakkında eğlendirici ve rasyonel olarak yazmak üzerine kuruludur.
Bu kurgulamalar:

Gelecek, alternatif zaman dilimleri ya da bilinen tarih ve arkeolojik kayıtlarla çelişen geçmiş zaman kurgulamaları.
Dış uzay, diğer dünyalar ya da Uzaylılar içeren kurgulamalar.
Bilinen doğa yasalarına aykırı teknoloji ve bilimsel kurallar içeren hikâyeler
Zamanda yolculuk ya da psiyonik, nanoteknoloji gibi yeni teknolojiler, ışık hızı üzerinde seyahat, robotlar ya da yeni politik ya da sosyal sistemler (örnek: bir distopya) gibi yeni bilimsel kuralların keşfi ya da uygulanmasını içeren hikâyeler.
olabilir.

Bilimkurgu çok çeşitli alt türleri ve temaları içerdiğinden tanımını yapmak zordur.
Yazar ve editör Damon Knight "bilimkurgu söylediğimiz zaman gösterdiğimiz şeydir" demiştir. Yazar Mark C. Glassy tarafından yapılan bir tanımlama bilimkurgu tanımını pornografiye benzetir: "Onun ne olduğunu bilmezsiniz ama onu görünce tanırsınız." Vladimir Nabokov, eğer tanımlamalarımızı çok dikkatli yaparsak William Shakespeare'in The Tempest adlı oyununun bilimkurgu olarak kabul edilmesi gerektiğini söylemiştir.
Bilimkurgu yazarı Robert A. Heinlein'e göre bilimkurgunun kısa ve kullanışlı bir tanımı, "gelecekteki olası olaylar hakkında, tamamen, gerçek dünya, geçmiş ve gelecek ile ilgili yeterli bilgiye, doğa ve bilimsel yöntemin tam olarak anlaşılmasına dayalı gerçekçi kurgular"dır. Rod Serling'in tanımı şöyledir: "Fantastik imkansızın olası yapılmasıdır. Bilimkurgu ise olanaksızın  mümkün kılınmasıdır." Lester Del Rey ise şöyle yazar: "Sadık bir hayranı bile bilimkurgunun ne olduğunu açıklamakta zorlanır, tam ve tatminkar bir açıklamasının olmaması ise bilimkurgunun kolayca tanımlanabilecek sınırlarının olmamasındandır."
Forrest J. Ackerman 1954 yılında ilk olarak "sci-fi" (kısaltma: science fiction) terimini kullanmıştır. Bilimkurgu popüler kültüre girdikçe bu alanda aktif olan yazarlar ve bilimkurgu hayranları bu terimi düşük bütçeli, düşük teknolojili ve kalitesiz filmlerle özdeşleştirmişlerdir. 1970'lerde Terry Carr ve Damon Knight gibi bilimkurgu eleştirmenleri "sci-fi" terimini çalıntı ve kalitesiz çalışmaları gerçek bilimkurgu eserlerinden ayırt etmek için kullanıyorlardı. 1978 civarında Susan Wood ve diğerleri terimin İngilizcedeki telaffuzundan esinlenerek skiffy kelimesini türettiler. Peter Nicholls bilimkurgu yazar ve okurları arasındaki yaygın tercihin "SF" (ya da "sf") kısaltmasını kullanmak olduğunu yazar. David Langford'un aylık fanzini Ansible'da, "Diğerlerinin Bizi Gördüğü Gibi..." adında, bilimkurgu türü dışındaki insanların bilimkurguyu aşağılamak için kullandıkları sayısız "sci-fi" örneklerini sunan düzenli bir köşe vardır.

İlk bilimkurgu eserleri olarak 2. yüzyılda Lucian'ın True History'si

, 1001 Gece Masalları'ndaki bazı hikâyeler, 10. yüzyılda The Tale of the Bamboo Cutter, 13. yüzyılda Ibn al-Nafis 'in Theologus Autodidactus'u, Cyrano de Bergerac'ın Voyage de la Terre à la Lune'u ve 17. yüzyılda Des états de la Lune et du Soleil görülmesine rağmen dünyayı kurgu ve hikâyecilik vasıtasıyla anlama konusunda bilimkurgunun öncülleri mitolojiye dayanır. Akıl çağı ve modern bilimin gelişmesini takiben Voltaire'in Micromégas'ı, Jonathan Swift'in Gulliver'in Seyahatleri ve Kepler'in Somnium'u ilk gerçek bilimkurgu örneklerindendir. Somnium Carl Sagan ve Isaac Asimov tarafından ilk bilimkurgu hikâyesi olarak gösterilir. Aya yapılan bir yolculuğu ve oradan dünyanın hareketinin nasıl göründüğünü anlatır.
18. yüzyılda romanın bir edebiyat türü olarak gelişmesini takiben 19. yüzyıl başlarında Mary Shelley'in kitapları Frankenstein ve The Last Man bilimkurgu roman formunun tanımlanmasına yardımcı olmuş, ardından Edgar Allan Poe aya seyahat ile ilgili bir hikâye yazmıştır. 19. yüzyıl boyunca daha başka örnekler de ortaya çıkmıştır. Elektrik, telgraf ve yeni ulaşım teknolojilerinin doğuşuyla birlikte Jules Verne ve H. G. Wells gibi yazarlar bilimkurgu camiasında yaygın kabul gören yeni bir tür yarattılar. Bu tür 19. yüzyıl sonlarında Britanya'da "bilimsel macera" olarak adlandırılıyordu. Edwin Abbott'un 1884'te yayınladığı Flatland: A Romance of Many Dimensions gibi örneklerle bu tür çeşitlendi. "Bilimsel macera" terimi 20. yüzyıl başlarına kadar Olaf Stapledon gibi yazarlarca kullanılmaya devam etti.
20. yüzyıl başlarında ortaya çıkan ucuz bilimkurgu dergileri çoğunluğu Amerikalı olan ve Amazing Stories dergisinin kurucusu Hugo Gernsback'ten etkilenen yeni bir yazar kuşağının doğmasına yardım etti. 1930'ların sonlarında John W. Campbell'in Astounding Science Fiction dergisinin editörlüğüne gelmesiyle birlikte New York City'de Futurians adıyla anılan, içlerinde Isaac Asimov, Damon Knight, Donald A. Wollheim, Frederik Pohl, James Blish, Judith Merril gibi isimlerin de bulunduğu büyük bir yazar kitlesi oluştu. Bu dönemin diğer tanınmış yazarları Robert A. Heinlein, Arthur C. Clarke, A. E. van Vogt ve Stanislaw Lem'dir. Campbell'in Astounding'in başında bulunduğu dönem bilimkurgunun altın çağı olarak kabul edilir. Bu dönemin karakteristik özelliği bilimsel başarılar ve gelişmeyi öven katı bilimkurgu hikâyeleridir. Bu dönem savaş sonrası teknolojik ilerlemelere kadar sürmüştür, sonrasında Pohl'ün yönetimindeki Galaxy gibi dergiler ve yeni bir yazarlar kuşağı Campbell tarzının dışında eserler vermeye başladılar.
1950'lerde Beat kuşağı içinde William S. Burroughs gibi kurgusal yazarlar bulunuyordu. 1960'lar ve 1970'lerin başında Frank Herbert, Samuel R. Delany, Roger Zelazny, Harlan Ellison gibi yazarlar yeni eğilimler, fikirler ve yazı stilleri keşfettiler, bu sırada çoğunluğu Britanyalı bir grup yazar da New Wave olarak adlandırılıyordu. 1970'lerde Larry Niven ve Poul Anderson gibi yazarlar katı bilimkurguyu yeniden tanımlamaya başladılar. Ursula K. Le Guin ve diğerleri de sosyal bilimkurgu tarzına öncülük ettiler.
1980'lerde William Gibson gibi cyberpunk yazarları geleneksel optimizmden ayrılıp geleneksel bilimkurgunun ilerlemesini desteklediler. Star Wars bilimsel doğruluktan daha fazla hikâye ve karakterlere odaklanarak uzay operası tarzına yeni bir ilgi oluşmasına yardımcı oldu. C. J. Cherryh'nin Uzaylılar ve komplike bilimsel mücadeleler üzerine detaylı araştırmaları belirli bir yazar gubunu etkiledi. Çevresel sorunlar, küresel ağ ve genişleyen bilgi evreninin etkileri, biyoteknoloji ve nanoteknoloji ile ilgili sorular, Soğuk Savaş'ın ardından kıtlık sonrası toplumlarına oluşan ilgi gibi konular 1990'larda ortaya çıkmış temalardandır; Neal Stephenson'un The Diamond Age adlı eseri bu konuları kapsamlı olarak inceler. Lois McMaster Bujold'un Vorkosigan romanları karakter odaklı hikâyeleri yeniden ön plana çıkardı. Star Trek: The Next Generation adlı televizyon dizisi, içlerinde en çok tutulanı Babylon 5 olan bir bilimkurgu dizileri furyası başlattı. Hızlı teknolojik ilerlemenin yarattığı kaygılar ilk kez Vernor Vinge'in romanı Marooned in Realtime ile popüler olan teknolojik yalnızlık kavramı etrafında şekillendi ve diğer yazarlarca da kullanıldı. 

Bilimkurgu bir yandan gelişmeyi ve gelecekteki teknolojileri eleştirirken bir yandan da yeni fikirler ve yeni teknolojiler oluşturur. Bu konu bilimsel çevrelerden ziyade edebi ve sosyolojik olarak tartışılmıştır. Sinema ve medya kuramcısı Vivian Sobchack bilimkurgu filmi ile teknolojik hayal gücü arasındaki diyaloğu dikkatle gözden geçirir. Teknoloji sanatçıların kurgusal konuları betimlemesine etki etmez ancak kurgusal dünya hayal gücünü genişleterek bilime katkıda bulunur. Bilimkurgunun ilk yıllarında Arthur C. Clarke gibi yazarlarla daha yaygın olmakla birlikte, Michael Crichton gibi yeni yazarlar halihazırda olanaksız olan teknolojileri gerçeklenmeye çok yaklaştıracak yollar bulabilmektedir. 
Nanoteknoloji alanında bu, Ottawa Üniversitesi profesörü José Lopez'in "Bridging the Gaps: Science Fiction in Nanotechnology" adlı makalesinde belgelenmiştir. Lopez, kurgusal evrenlerin teorik önermeleriyle bilimsel nanoteknoloji operasyonlarını ilişkilendirmiştir.

Yazarlar ve film yapımcıları geniş bir fikirler yelpazesinde eserler verirler ancak pazarlamacılar ve sanat eleştirmenleri bu edebi ve görsel çalışmaları farklı kategorilere ya da türler ve alt-türlere ayırmak eğilimindedirler. Bazı çalışmalar birden fazla tanımlanmış türe tekabül ettiğinden, diğerleri tanımlanmış türlerin dışında ya da arasında kalabildiğinden, ayrıca pazarlamacıların tür tanımlamaları ile edebi eleştirmenlerinki arasında ciddi farklılıklar olmasından ötürü, bu işlem pek kolay olmamaktadır.

Katı bilimkurgu - Katı ya da Sert bilimkurgu; fizik, astrofizik, kimya gibi ölçülebilir bilimlerin eksiksiz detaylarına sıkı biçimde bağlı olması ya da daha ileri teknolojilerin olası kıldığı evrenleri titizlikle betimlemesidir. Gelecek üzerine yapılmış doğru öngörülerin pek çoğu katı bilimkurgu alt-türünden gelmekle birlikte çok sayıda yanlış öngörü de ortaya çıkmıştır. Örneğin Arthur C. Clarke, sabit yörüngeli iletişim uydularını doğrulukla öngörmesine rağmen "ay kraterlerindeki derin aytozu katmanl

Bilimsel devrim modern bilimin temelini oluşturmuş, bilim tarihinin erken çağdaş döneminden beridir süregelen matematik, fizik, gökbilim, biyoloji, tıp ve kimya dallarında yaşanan düşünce ve doktrin devrimleridir. Rönesans döneminde Avrupa'da filizlenen dönüşüm bugün de devam etmektedir. Nicolaus Copernicus'un 1543'te yayımlanan De revolutionibus orbium coelestium adlı yapıtı ile Andreas Vesalius tarafından yazılan De humani corporis fabrica bilimsel devrimin başlangıç noktası olarak kabul edilmektedir. Bilimsel devrimin bitiş tarihi olarak 1687 yılı gösterilir. Ancak birçok bilim insanına göre bu süreç tamamlanmamıştır.

Grant, E. (1996). The Foundations of Modern Science in the Middle Ages: Their Religious, Institutional, and Intellectual Contexts. Cambridge Univ. Press. ISBN 0521567629. 
Hannam, James (2011). The Genesis of Science. ISBN 1-59698-155-5. 
Pedersen, Olaf (1993). Early Physics and Astronomy: A Historical Introduction. Cambridge Univ. Press. ISBN 0-521-40899-7. 8 Mayıs 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 12 Temmuz 2016. 
Sharratt, Michael (1994). Galileo: Decisive Innovator. Cambridge: Cambridge University Press. ISBN 0-521-56671-1. 
Westfall, Richard S. (1971). The Construction of Modern Science. New York: John Wiley and Sons. ISBN 0-521-29295-6. 13 Mayıs 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 12 Temmuz 2016.

Bilimsel gerçekçilik, bilim tarafından tanımlanan evrenin, nasıl yorumlanabileceğine bakmaksızın gerçek olduğunu savunan görüştür. Bilimsel gerçekçiliğe inanan bir kişi, bilimin evrendeki hem fiziksel hem de metafiziksel gerçekleri (ya da yaklaşık gerçekleri) bulmak için kullanılabileceği yönündeki görüşleri nedeniyle, evrenin bilim tarafından tanımlandığı şekliyle doğru (ya da yaklaşık doğru) olduğunu kabul etmektedir.
Bilim felsefesinde bu görüş genellikle " Bilimin başarısı nasıl açıklanabilir?" sorusuna verilen bir yanıttır. Bu bağlamda bilimin başarısı üzerine yapılan tartışma, öncelikle bilimsel teorilerin bahsettiği gözlemlenemez varlıkların durumuna odaklanır. Genel olarak bilimsel gerçekçiler, araçsalcılığın tersine, gözlemlenemeyenler hakkında da geçerli iddialarda bulunulabileceğini (yani gözlemlenebilirlerle aynı ontolojik statüye sahip olduklarını) ileri sürmektedirler.

Bilimsel gerçekçilik iki temel konumu içermektedir:

Öncelikle, ideal bir bilimsel teorinin özellikleri hakkında iddialar bütünüdür; ideal bir teori, bilimin üretmeyi amaçladığı türden bir teoridir.
İkinci olarak, bilimin eninde sonunda ideal bir teoriye çok benzeyen teoriler üreteceğine ve bilimin şimdiye kadar bazı alanlarda oldukça başarılı olduğuna dair inançtır. Bir kişinin bazı bilimlerde bilimsel gerçekçi olurken diğerlerinde olmayabileceğini belirtmek önemlidir.
Bilimsel gerçekçiliğe göre ideal bir bilimsel teori aşağıdaki özelliklere sahiptir:

Teorinin ortaya koyduğu iddialar, teorinin bahsettiği varlıkların var olup olmadığına ve teori tarafından doğru bir şekilde tanımlanıp tanımlanmadığına bağlı olarak doğru ya da yanlıştır. Bu, bilimsel gerçekçiliğin anlamsal yükümlülüğüdür.
Bilimsel teori tarafından tanımlanan varlıklar nesnel ve zihinden bağımsız olarak mevcuttur. Bu, bilimsel gerçekçiliğin metafiziksel yükümlülüğüdür.
Teorinin söylediklerinin önemli bir kısmına inanmak için gerekçeler bulunmaktadır. Bu epistemolojik yükümlülüktür.
Birinci ve ikinci iddianın birleştirilmesi, ideal bir bilimsel teorinin gerçekten var olan varlıklar hakkında kesin şeyler söylemesini gerektirmektedir. Üçüncü iddia, bu varlıklar hakkındaki birçok bilimsel iddianın doğru olduğuna inanmak için sebeplerimiz olduğunu, ancak hepsinin doğru olmadığını söylemektedir.
Bilimsel gerçekçilik genellikle bilimin ilerleme kaydettiğini, yani bilimsel teorilerin giderek daha iyi hale geldiğini, daha doğrusu giderek daha fazla soruya yanıt verdiğini kabul etmektedir. Bu yüzden, bilimsel gerçekçiler olsun ya da olmasın, gerçekçiliğin bilimin ilerlemesini, teorilerin bilimsel gerçekçilerin tanımladığı ideal teoriye giderek daha çok benzemesi açısından anlamlandırması gerektiğini savunmaktadır.

Aşağıdaki iddialar bilimsel gerçekçiler tarafından savunulan tipik iddialardır. Bilimin başarısının doğası ve başarısında gerçekçiliğin rolü konusundaki geniş fikir ayrılıkları nedeniyle, bir bilimsel gerçekçi aşağıdaki pozisyonların hepsine değil ama bazılarına katılmaktadır.

En iyi bilimsel teoriler en azından kısmen doğrudur.
En iyi teoriler, yönlendirici olmayan ifadeler içeren merkezi terimler kullanmazlar.
Bir teorinin yaklaşık olarak doğru olduğunu söylemek, onun öngörü başarısının derecesinin yeterli bir açıklamasıdır.
Bir teorinin yaklaşık gerçeği, onun öngörü başarısının tek açıklamasıdır.
Bir teori kaynağı olmayan ifadeler kullansa bile, bilimsel bir teori gerçeğe yakın olabilir.
Bilimsel teoriler, fiziksel dünyanın gerçek bir açıklaması için tarihsel bir ilerleme sürecindedir.
Bilimsel teoriler gerçek, varoluşsal iddialarda bulunur.
Bilimsel teorilerin teorik iddiaları harfi harfine okunmalıdır ve kesinlikle ya doğrudur ya da yanlıştır.
Bir teorinin öngörüsel başarısının derecesi, merkezi terimlerinin atıfsal başarısının kanıtıdır.
Bilimin amacı, fiziksel dünyanın kelimenin tam anlamıyla doğru olan bir izahıdır. Bilim başarılı olmuştur çünkü bu hedefe doğru ilerlemektedir.

Bilimsel gerçekçilik, rasyonalizm ve metafizik gerçekçilik gibi çok daha eski felsefi pozisyonlarla ilgilidir. Bununla birlikte, bilim üzerine yirminci yüzyılda geliştirilen bir tezdir. Bilimsel gerçekçiliği antik, Orta Çağ ve erken modern dönemdeki benzerleriyle birlikte tasvir etmek en iyi ihtimalle yanıltıcı olacaktır.
Bilimsel gerçekçilik büyük ölçüde mantıksal pozitivizme bir tepki olarak gelişmiştir. Mantıksal pozitivizm, yirminci yüzyılın ilk bilim felsefesi ve bilimsel gerçekçiliğin öncüsü olup, teorik terimler ile gözlemsel terimler arasında keskin bir ayrım yapılabileceğini, gözlemsel ve mantıksal terimlerle anlamsal analiz yapılabileceğini savunmaktadır.
Mantıksal pozitivizm şu konularda sıkıntılar yaşadı:

Doğrulamacı anlam teorisi — bkz. Hempel (1950).
Analitik-sentetik ayrımıyla ilgili sorunlar - bkz. Quine (1950).
Gözlemin teori yüklülüğü — bkz. Hanson (1958), Kuhn (1970) ve Quine (1960).
Terimlerin gözlemselliğinden başlayarak cümlelerin gözlemselliğine doğru ilerlerken karşılaşılan zorluklar - bkz. Putnam (1962).
Gözlemsel-teorik ayrımın belirsizliği - bkz. G. Maxwell (1962).
Mantıksal pozitivizm için bu zorluklar bilimsel gerçekçiliği akla getirir, fakat zorunlu kılmaz ve gerçekçiliğin bir bilim felsefesi olarak geliştirilmesine yol açar.
Realizm, pozitivizmden sonra bilimin hakim felsefesi haline gelmiştir. Bas van Fraassen The Scientific Image (1980) adlı kitabında gerçekçiliğe alternatif olarak yapıcı ampirizmi geliştirdi. Bilimsel gerçekçiliğe karşı, bilimsel teorilerin gözlenemeyen varlıklar hakkında gerçeği amaçlamadığını ileri sürmektedir. Van Fraassen'e verilen yanıtlar gerçekçi konumları keskinleştirmiş ve bilimsel gerçekçiliğin bazı gözden geçirmelerine yol açmıştır.

Bilimsel gerçekçiliğin temel argümanlarından birisi, bilimsel bilginin doğası gereği ilerici olduğu ve olguları başarılı bir şekilde öngörebildiği fikrine dayanmaktadır. Pek çok bilimsel gerçekçi (örneğin, Ernan McMullin, Richard Boyd ), bir teorinin uygulamalı başarısının, onun daha gözlemlenemeyen yönlerinin var olduğu fikrine de güven kazandırdığını düşünüyor çünkü bunlar, teorinin tahminlerini gerekçelendirme şekli olarak ortadaydı. Örneğin, bir bilimsel gerçekçi, bilimin atomları kullanan tüm teorilerdeki olağanüstü fenomenolojik başarıdan atomlar için bazı ontolojik dayanaklar çıkarması gerektiğini savunacaktır.
Bilimsel gerçekçilik yönündeki argümanlar sıklıkla çıkarımsal akıl yürütmeye veya "en iyi açıklamaya yönelik çıkarıma" başvurur (Lipton, 2004). Örneğin, yaygın olarak başvurulan argümanlardan biri olan "mucize argümanı" ya da "mucize yok argümanı", bilimsel teorilerin çeşitli olguları tahmin etmede ve açıklamada, çoğu zaman büyük bir isabetle, son derece başarılı olduğunu belirterek işe başlar. Bu nedenle, en iyi açıklamanın -bilimin başarısını Hilary Putnam'ın "mucize" olarak adlandırdığı şey olmadığını gösteren tek açıklamanın- bilimsel teorilerimizin (ya da en azından en iyilerinin) dünyanın gerçek tanımlarını sağladığı ya da yaklaşık olarak sağladığı görüşüdür.
Bas van Fraassen buna evrimsel bir benzetmeyle yanıt veriyor: " Ben mevcut bilimsel teorilerin başarısının mucize olmadığını iddia ediyorum. Bilimsel (Darwinist) zihin açısından şaşırtıcı bile değildir. Çünkü her bilimsel teori, dişi ve tırnağı kıpkırmızı bir ormanda, kıyasıya rekabetin yaşandığı bir hayatın içinde dünyaya gelir. Sadece başarılı teoriler hayatta kalır ki bunlar aslında doğadaki gerçek düzenlere bağlı olanlardır." (The Scientific Image, 1980)
Bazı filozoflar (örneğin Colin Howson ), mucizelerin olmadığı argümanının temel oran safsatasına yol açtığını ileri sürmüştür.

Gerçekçiliğe karşı temel argümanlardan biri olan kötümser tümevarım, bilim tarihinin bir zamanlar ampirik olarak başarılı kabul edilen ancak artık yanlış olduğuna inanılan birçok teori içerdiğini savunur. Buna ek olarak, bilim tarihi, gözlemlenemeyen terimlerin gerçekten ifade ettiğine inanılmayan, deneysel olarak başarılı birçok teori içermektedir. Örneğin, statik elektriğin effluvium teorisi (16. Yüzyıl fizikçisi William Gilbert'in bir teorisi), temel gözlemlenemeyen terimleri sonraki teoriler tarafından ikame edilen deneysel olarak başarılı bir teoridir.
Gerçekçiler, belirli gerçekçi teorilerin daha iyileriyle değiştirilmesinin, bilimsel bilginin ilerlemeci doğası gereği beklenen bir durum olduğunu ve bu tür değişimler gerçekleştiğinde sadece gereksiz gözlemlenemeyenlerin çıkarıldığını söylerler. Örneğin, Albert Einstein'ın özel görelilik kuramı, ışık saçan eter kavramının, mekanik ve elektromanyetizma kuramlarının başarısına hiçbir katkısı olmadığı için bir kenara bırakılabileceğini göstermiştir. Öte yandan, teori değişimi gerçekleştiğinde, atom kavramı gibi iyi desteklenen bir kavram çıkarılamaz, ancak bir şekilde yeni teoriye dahil edilir. Bu yanıtlar bilimsel gerçekçileri yapısal gerçekçiliğe götürebilmektedir.

Sosyal inşacılar, bilimsel gerçekçiliğin, bilimsel devrim dönemlerinde bilimsel bilgide meydana gelen hızlı değişimi açıklayamayacağını iddia etmektedir. Yapılandırmacılar teorilerin başarısının sadece yapının bir parçası olduğunu da ileri sürebilmektedir.
Bununla birlikte, bu argümanlar birçok bilim insanının gerçekçi olmadığını göz ardı etmektedir. Kuantum mekaniğinin 1920'lerdeki gelişimi sırasında, bilimin hakim felsefesi mantıksal pozitivizmdi . Alternatif gerçekçi Bohm yorumu(Pilot dalga teorisi) ve kuantum mekaniğinin çoklu dünyalar yorumu, klasik fizik kavramlarıyla bu kadar köklü bir kopuş yaratmamaktadır.

Bilimsel gerçekçiliğe yöneltilen ve eksik belirleme sorunundan hareket eden bir başka argüman ise diğerleri kadar tarihsel bir temele dayanmamaktadır. Gözlemsel verilerin prensipte birbiriyle bağdaşmayan birden fazla teori tarafından açıklanabileceğini ileri sürmektedir. Gerçekçiler, bilim tarihinde az sayıda eksik belirleme vakası olduğunu söyleyerek buna karşı çıkabilmektedir. Genellikle verilerin açıklanması gerekliliği o kadar titizdir ki, bilim insanları bunu yerine getirecek tek bir teori bile bulduklarında kendilerini şanslı sayarlar. Dahası, yetersiz belirleme argümanını ciddiye alırsak, bu sadece doğ

Bilimsel hesaplama (aynı zamanda hesaplamalı bilim) karmaşık problemleri anlamak ve çözmek için gelişmiş bilgi işlem yeteneklerini kullanan çok disiplinli bir alandır. Hesaplamalı bilim üç farklı unsuru birleştirmektedir:
Bilim, mühendislik ve sosyal bilimlerdeki problemlerini çözmek için geliştirilen algoritmalar (sayısal ve sayısal olmayan), modelleme ve simülasyon yazılımları geliştirilmesi.

Hesaplama gerektiren problemleri çözmek için gereken ileri düzeyde sistem, donanım, yazılım, ağ ve veri yönetimi bileşenlerini geliştirilmesi ve bunların optimize edilmesi.
Hem bilim ve hem mühendislik problemlerinde kullanılan bilgisayar altyapısının geliştirilmesi.
Pratikte, çeşitli bilimsel disiplinlerdeki problemleri çözmek için genellikle bilgisayar simülasyonlarından, sayısal analize, teorik bilgisayar bilimlerine ve diğer hesaplama biçimlerine kadar geniş yelpazede uygulanmaktadır.
Bilimsel hesaplama; bilim ve mühendisliğin geleneksel biçimleri olan teori ve laboratuvar deneylerinden farklıdır. Bilimsel hesaplamada yaklaşım; bilgisayarlarda uygulanan matematiksel modellerin analiz ve tasarımı yoluyla veriler hakkında anlayış kazanmaktır.
Bilim insanları ve mühendisler, bilgisayar programlarıyla modellenmiş sistemleri incelenmekte ve bu programlarda çeşitli girdi parametre setleri kullanmaktadırlar.Bazı durumlarda, bu modeller muazzam büyüklükte hesaplama gerektirir. (kayan nokta gibi) Bu tür büyük ölçekli hesaplamalar ise genellikle süper bilgisayarlarda veya dağıtık bilgi işlem platformlarında yürütülür.

Bilimsel hesaplamada kullanılan algoritmalar ve matematiksel yöntemler çeşitlidir.
Yaygın olarak uygulanan bazı yöntemler şunlardır:

Sayısal analiz
Taylor serisinin yakınsak ve asimptotik seriler şeklinde uygulanması
Otomatik diferansiyasyon (AD) ile hesaplama türevleri
Sonlu farklarla türev hesaplama
Sonlu elemanlar yöntemi
Grafik teori takımları
Taylor serisi ve Richardson ekstrapolasyonu ile yüksek dereceden fark yaklaşımları
Dikdörtgen kuralı, yamuk kuralı, simpson kuralı
Adi diferansiyel denklemlerin çözümü için Runge-Kutta yöntemi
Monte Carlo yöntemleri
Moleküler dinamik
Doğrusal programlama
Sayısal cebir ve doğrusal cebir
LU faktörlerini Gauss eleme yöntemi ile hesaplama
Fourier dönüşümü ve uygulamaları.
Newton yöntemi

Bilim kanunları (Yunanca: kanon “kural”), bir hipotez ya da prensip hiçbir şüpheye yer vermeyecek şekilde teyit edilir ve herkes tarafından kabul edilirse kanun haline gelir.
Teori ve kanun farklı mefhumlardır ancak, her ikisinin de tecrübeyle desteğe ihtiyacı vardır. Tipik olarak bilim kanunları, matematik formülleriyle ifade edilir. Tekrarlanan müşahede ve tecrübelerle, mevcut olan bilgi birikimiyle doğruluğu büyük ölçüde kabul edilmiş, ancak yine müşahede ve tecrübeler yoluyla yanlışlanabilme ihtimali bulunan, hipoteze, teori(nazariye) denir.
Fizik bilimi, fizik kanunları diye bilinen bilim kanunları başta olmak üzere bir takım bilim kanunlarını tanımlar. Ayrıca, biyoloji bilimi de Mendel genetiği ve genetikteki Hardy-Weinberg Kuralı prensibi gibi bir takım bilim kanunları tanımlar. Genel kanının aksine, kanıtlanan teori (kuram) kanun olmaz. Kanunla teori arasında doğrudan, tamamlayıcı bir ilişki yoktur.

Aşağıda fizik kanunlarına örnekler verilmiştir;

Newton'un hareket kanunları
Newton'un evrensel kütleçekim kanunu
Termodinamik kanunları
Arşimet prensibi
Bernoulli prensibi
Dalton'un kısmi basınçlar kanunu
Ohm kanunu
Hamilton prensibi
Ters kare kanunu
Ampère kanunu
Lambert kosinüs kanunu
Pascal kanunu
Torricelli kanunu
Stefan boltzmann kanunu

Aşağıda kimya kanunlarına örnekler verilmiştir;

Sabit oranlar kanunları
Katlı oranlar kanunu
Kütlenin Korunumu Kanunu
Birleşen hacim oranları kanunu
Henry kanunu
Graham difüzyon kanunu
Lamm denklemi

Bilimsel kuram; iyi kanıtlanmış, sürekli olarak test edilen ve doğrulanan deney ve gözlem ile bilimsel metot aracılığıyla elde edilen, doğanın bazı yönlerinin açıklamasıdır. Tüm bilimsel bilgiler gibi, (tümü olmasa da birçoğunun) bilimsel kuramlar doğaları gereği tümevarımsaldır, tahmin edilebilir gücü ve açıklayıcı kuvveti amaçlar. Bilimsel bir kuramın gücü, açıklayabildiği durumların çeşitliliği, anlaşılabilirliği ve kolaylığı ile ilişkilidir. Yeni bilimsel kanıtlar elde edildikçe, yeni bulgulara uymaması durumda, bilimsel bir kuram reddedilebilir ya da değiştirilebilir. Böyle durumlarda, daha doğru bir kuram benimsenir. Bazı durumlarda, doğruluğu kesin olmayan, değiştirilmemiş bir bilimsel kuram, özel bazı durumlara benzerliği açısından kullanışlı ise yine de kuram olarak ele alınır. (örneğin; Newton'un hareket yasası, ışık hızına yakın olan hızlarda özel göreliliğe yakındır.)
Bilimsel kuramlar test edilebilir ve yanlış/çürütülebilir tahminler üretebilirler. Bilimsel kuramlar doğal olaylardan sorumlu bazı nedensel elementleri açıklarlar ve fiziksel evrenin yönleri ile elektrik, kimya, astronomi gibi özel araştırma alanlarını tahmin etmek ve açıklamak için kullanılırlar. Bilim insanları kuramları, teknolojiyi geliştirmek ve hastalıklara çare bulmak gibi amaçlar dışında, daha sonraki bilimsel bilgiler için temel olarak da kullanırlar. Bilimsel kuramlar, bilimsel bilginin en güvenilir, en kesin ve kapsamlı formudur. Bu, varsayım, hipotez ya da tahmin anlamlarına gelebilen kuram kelimesinin genel kullanımından büyük ölçüde farklıdır. (genel kullanımda kuram: doğrulanmamış, şüpheli.)

Kuramlar da dâhil olmak üzere tüm bilimsel bilgilerin, tanımlatıcı özellikleri, çürütülebilir ve test edilebilir tahminler yapabilme yetenekleridir. Bu tahminlerin uygunluğu ve belirliliği, bir kuramın potansiyel olarak ne kadar kullanışlı olduğunu belirler. Gözlenebilir tahminler yapmayan sözde ir kuram, bilimsel bir kuram değildir. Test edilebilecek yeterlilikte belirli olmayan tahminler de kullanışlı değildir. Her iki durumda da, "kuram" kelimesi geçersiz sayılır.

Bir bilgi tanımları bütünü, yalnızca aşağıdaki ölçütleri sağladığında "kuram" olarak adlandırılabilir.

Geniş bir bilimsel araştırma alanında, tutarlı doğruluk payı ile çürütülebilir tahminler yapabilmelidir.
Tek bir kurumdan ziyade, birbirinden bağımsız pek çok kanıtla desteklenmelidir. Bu durum, kuramın tamamen doğru olmaması durumunda bile, iyi bir benzerlik temin eder.
Elde olan deneysel sonuçlara uygunluk göstermeli ve en azından önceki bilimsel kuramlar kadar doğru olmalıdır.
Kuramlar, yeni bilgiler keşfedildikçe kendilerine uymayan bu yeni verileri açıklayabilmek için küçük değişimlere maruz kalabilirler ve bu da zaman içinde kuramların tahmin gücünü artırır.
Ortaya atılan öneriler ve açıklayıcı adımlar açısından en ekonomik tanımlamalar arasındadırlar. (bakınız; Ockham'ın Usturası. Parsimoninin genel olarak kabul görmüş, objektif bir tanımı olmadığından, bu katı bir ölçüt değildir; ancak, bazı kuramlar diğerlerine göre çok daha az ekonomiktir.)
Yukarıda verilen ölçütlerden en önemlileri ilk üç kuramdır. Bilimsel kabul edilen kuramların, ideal olarak tüm ölçütler karşılaması gerekse de çoğunu karşılamaları gerekir. Özel ve genel görelilik, kuantum mekaniği, plaka tektoniği ve modern evrim sentezi gibi yerleşmiş bazı kuramlar için doğrudur.

Birleşmiş Milletler Ulusal Bilim Akademisi bilimsel kuramları aşağıdaki gibi tanımlar;

 Kuram kelimesinin resmi, bilimsel tanımı kelimenin günlük kullanımından oldukça farklıdır. Çeşitli kanıtlarla desteklenmiş doğanın bazı yönlerini kapsamlı bir şekilde açıklar. Bazı bilimsel kuramlar o kadar kabul görmüştür ki neredeyse hiçbir yeni kanıt bu kuramları büyük ölçüde değiştirmez. Örneğin; Dünya'nın Güneş etrafında dönmediğini kanıtlayan yeni bir kanıt yoktur (Heliosentrik Kuram), ya da canlıların hücrelerden oluşmadığını savunan yeni bir kanıt da yoktur (Hücre Kuramı) ya da maddenin atomlardan oluşmadığını ya da dünya yüzeyinin jeolojik zaman eksenlerine doğru hareket eden  katı plakalara bölünmediğini savunan (Plaka Tektoniği Kuramı) ... Bilimsel kuramının en çok kullanılan özelliklerinden biri de henüz gözlemlenememiş doğal olaylar hakkında tahminler yapmalarıdır. 
Amerikan Bilimde İlerleme Derneği'nden: 

 Bilimsel kuram; doğanın bazı yönlerinin sürekli olarak doğrulanan deney ve gözleme dayanan iyi kanıtlanmış açıklamasıdır. Bu gerçek odaklı kuramlar sadece basit tahminler değil, gerçek dünyanın güvenilir varsayımlarıdır. Mesela, biyolojik evrim kuramı sadece bir "kuramdan" daha fazlasıdır. Hastalıkların "Hücre Kuramı", maddenin "Atom Kuramı" ya da evrenin tanımı kadar gerçekçidir. İnsanlığın şu anki anlayışıyla, yerçekimi hala üzerinde çalışılan bir olgudur. Ancak evrim gibi yerçekimi de kabul edilmiş bir gerçektir. 
Dikkat edilmelidir ki; "kuram" kelimesi test edilmemiş karışık hipotezleri ve hatta bilimsel modelleri tanımlamak için uygun değildir.

Bilimsel metot, gelecekteki deneylerin sonuçları hakkındaki hipotezlerden tahminler elde ederek, daha sonra da tahminlerin doğru olup olmadığını görebilmek için bu deneyleri gerçekleştirerek hipotezler üretmeyi ve bu hipotezleri test etmeyi aşamalarını içerir. Belirli bir araştırma alanında yeterli deneysel sonuç elde edildiğinde, bilim adamları benzer durumların nedenlerini açıklayabilecek genel kurallar öne sürebilirler. Bu açıklamalar da test edilir ve gerekli kriterleri (yukarı bakınız)  sağlamaları durumda, bunlar kuram haline gelirler. Yeterli kanıtların toplanmasının zor ve karışık bir süreç olması nedeniyle tahminlerin bilimsel kuram haline gelmesi uzun yıllar alabilir.
Tüm kriterler sağlandığında, bilimsel kuram bilim adamları tarafından(bilimsel uzlaşma) en azından bazı durumları en iyi şekilde açıklığa kavuşturan açıklama olarak kabul edilir. Çünkü bu kuramlar, daha önceki kuramların açıklayamadığı ya da tam olarak doğru tahmin edemediği bazı durumlarda tahminler yürütmüş olacak ve daha çürütülemez özelliklere sahip olacaktır. Kanıtların gücü, bilimsel topluluklar tarafından değerlendirilir ve en önemli deneyler birbirinden bağımsız gruplar tarafından tekrarlanır.
Kuramların, bilimsel olarak yararlı sayılabilmesi için kusursuz doğrulukta olmalarına gerek yoktur. Örneğin; klasik mekanik tarafından ortaya atılan tahminlerin, göreceli alanda yanlış kabul edildiği bilinmektedir ancak aynı tahminler, yaygın insan deneyiminin düşük hızına orantılı olarak neredeyse tamamen doğrudur. Kimyada, bileşenlerin asidik ve bazik özelliklerini farklı şekillerde açıklayan, asit odaklı birçok kuram bulunmaktadır ancak bu kuramlar kimyasal reaksiyonları tahmin etmede oldukça yaralıdır. Gelecekteki deneylerin, kuramın bugünkü tahminleriyle çakışma ihtimalinden dolayı  -bilimde her bilgi gibi- hiçbir kuram de tam anlamıyla kesin olamaz. Ancak, bilimsel uzlaşmayla desteklenen kuramlar, herhangi bir bilimsel bilginin en yüksek kesinlik derecesine sahiptir; örneğin tüm nesnelerin kütleçekimine maruz kalması ya da Dünya üzerindeki yaşamın ortak bir atadan yayılması gibi.
Bir kuramın kabul görmesi, eğer yeterli derecede güçlü bir kanıtla desteklenmişse, tüm büyük tahminlerinin test edilmesini gerektirmez. Örneğin, bazı testler olanaksız ya da teknik olarak çok zor olabilir. Sonuç olarak da, kuramlar yanlışlığı kanıtlanmamış tahminleri benimseyebilir. Durum böyle olduğunda, tahmin edilen sonuçlar gayri resmi olarak “kuramsal" kelimesiyle tanımlanabilir. Bu tahminler daha sonra test edilebilir ve eğer çürütülürlerse, bu durum kuramın tekrar gözden geçirilmesine ya da reddedilmesine yol açar.

Eğer bir kuramın tahminleriyle çelişen deneysel sonuçlar gözlemlenirse, Bilim insanları ilk olarak deneysel tasarımın güçlü olup olmadığını değerlendirirler. Eğer ilk aşamada herhangi bir yanlış yok ise, bu durumda bağımsız tekrarlarla sonuçları doğrularlar. Bunun sonrasında ise kuramın potansiyel gelişimi için bir araştırma başlar. Çözüm önerileri, kuramın küçük ya da büyük çaplı olarak değiştirilmesini gerektirebilir. (Ya da kuramın zaten var olan taslağında bir açıklama bulunabilirse, kuram olduğu gibi de kalabilir.) Zaman içinde, birbiri üzerine temellendirilerek yapılan değişimlerle, kuramlar sürekli olarak gelişir ve daha büyük tahminsel doğruluk payına sahip olurlar. Bir kuramın her bir yeni hali (ya da tamamen yeni bir kuram), kendinden bir öncekinden daha tahmin edilebilir ve daha açıklayıcı olmak zorunda olduğundan, bu şekilde bilimsel bilgi de zaman içinde sürekli olarak daha doğru bir hal alır.
Eğer bir kuramda yapılan düzenlemeler ya da diğer açıklamalar yeni sonuçları açıklamada yetersiz kalırsa, bu durumda yeni bir kurama ihtiyaç duyulabilir. Bilimsel bilgi genel olarak uzun ömürlü olduğundan, yeni bir kuram yaratmak, kuramda düzenlemeye gitmekten daha az rastlanan bir durumdur. Dahası, yeni bir kuram ortaya atılıp kabul edilene kadar, kendinden bir önceki benimsenmeye devam edecektir. Bunun nedeni, eski kuramın hala birçok durum için mümkün olan en iyi açıklamaları içeriyor olmasıdır. Örneğin; 1859 yılında, gözlemlenebilmiş olan Merkür günberi deviniminin, Newton mekaniğini ihlal ettiği biliniyordu ancak görelilik yeterli kanıtla desteklenene kadar var olan en iyi açıklama olarak benimsendi. Ayrıca, yeni kuramlar tek bir kişi ya da bir grup insan tarafından ortaya atılırken, düzenlemeler bütünü birçok farklı bilim insanının katkılarıyla oluşur. 
Değişikliklerden sonra, kabul edilen kuram daha fazla durumu/olayı açıklayacaktır ve daha büyük bir tahmin gücüne sahip olacaktır (eğer durum bu olmadı ise, değişimler benimsenmezdi). Bu yeni açıklamalar daha fazla düzenlemeye açık olacaktır. Eğer bir kuram tekrarlanmış testlere rağmen herhangi bir düzenlemeye gerek duymuyorsa, bu durum, kuramın gerçekten de oldukça doğru olduğunu gösterir. Ayrıca bu durum, kabul görmüş kuramların zaman içinde daha fazla kanıt toplayacakları anlamına gelir ve bir kuramın kabul gördüğü zaman aralığının uzunluğu, o kuramı destekleyen kanıtların gücünü gösterir.

Bazı durumlarda, kendinden önceki kuramları; yaklaşım

Doğa bilimlerinde, bilimsel yöntem yeni bir bilgi edinmek için kullanılan deneyci yaklaşıma sahip bir yöntemdir. Bilim insanları bu yöntemle, zaman içinde bilgilerin üst üste binmesiyle evrendeki olayların doğru ve güvenilir bir şekilde betimlemesini amaçlar. Yöntem, 17. yüzyıldan itibaren bilimin gelişmesini şekillendirmiştir.
Bilimsel yöntem, en basit haliyle aşağıdaki şekilde özetlenebilir:

Evrendeki bir fenomenin gözlemlenmesi.
Bu fenomene dair, gözlemler ile tutarlı, ancak kesin olmayan, hipotez adında deneysel bir açıklama getirilmesi.
Hipotezin tahminlerde bulunmak için kullanılması.
Tahminlerin deneylerle veya ek gözlemlerle test edilmesi ve sonuçlar ışığında hipotezde gerekli değişikliklerin yapılması.
(3) ve (4) numaralı adımların hipotez ve deney arasında tutarsızlık kalmayana kadar tekrarlanması.

Tam tutarlılık sağlandığı zaman hipotez, gözlemlerin açıklanabilip yeni akıl yürütmelerin yapılabileceği bir kuram haline gelir. Böylelikle bir fenomen türünü açıklayan kolay anlaşılır ve tutarlı bir önermeler grubu oluşturulmuş olunur.

Bilim tarihinin önemli tartışmaları Dekart tarafından savunulan akılcılığı; Francis Bacon'un ortaya attığı ve Newton sayesinde tanınan tümevarımcılığı ve deneyciliği; ve 19. yüzyılın başında ortaya çıkan hipotetik tümdengelimciliği ilgilendirir.
"Bilimsel yöntem" terimi, bilimin kurumsal olarak geliştiği 19. yüzyılda yaygınlaşmıştır. Bu dönemde bilimsel ile bilimsel olmayan arasındaki ayrım belirginleşmiş, bilim insanı ve sahte bilim gibi diğer kavramlar da ortaya çıkmıştır. Baconculuğun popüler olduğu 1830'larda ve 1850'lerde, William Whewell, John Herschel, John Stuart Mill gibi natüralistler bilginin üretilmesiyle ilgili "tümevarım" ve "olgu" gibi kavramlar üzerine tartışmalar yürütüyorlardı. 19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında, gözlemlenebilir dünyanın ötesinde bilimsel tezlerin ortaya çıkmasıyla gerçekçilik ve karşı-gerçekçilik üzerine tartışmalar yapıldı. Tartışmalar devam ediyor olsa da, "Bilimsel yöntem" terimi 20. yüzyılda popüler olarak sözlüklerde ve ders kitaplarında kullanılmaya başlanmıştır.

Bilim felsefesinin önemli isimlerinden Paul Feyerabend, bilimsel yöntemin genelleştirilmesi ve tek geçerli yöntem olarak mutlaklaştırılma girişimini eleştirmekte, bunun kuramsal-felsefi olarak temellendirilemez pozitivist bir tutum olduğunu öne sürmektedir. Yönteme Hayır adlı ünlü kitabında bu şekilde mutlaklaştırılan bilimsel yöntem anlayışının yanlışlığını hem bilim tarihi içinden örneklerle göstermeye çalışmaktadır, hem de gözlem, deney, önerme, hipotez, kuram gibi terimlerin kendi eleştirisine uygun içerimlerini belirtmektedir. Feyerabend'in itirazı esas olarak bilimsel yöntemin tek ve mutlak bir yöntem olarak kabul edilmesi ve dayatılmasına yönelik olarak görünmektedir.

Bilincin zor problemi, zihin felsefesinde, insanların ve diğer organizmaların neden ve nasıl niteliklere, fenomenal bilince veya qualia'ya sahip olduğunu açıklamaktır.  Bu problem, fiziksel sistemlerin sağlıklı bir insana ayırt etme, bilgiyi bütünleştirme, izleme, dinleme ve konuşma gibi davranışsal işlevleri neden ve nasıl yerine getirme yeteneği verdiğini açıklayan 'kolay problemlerle' tezat oluşturmaktadır. Her bir fiziksel sistem, sadece fenomenin temelini oluşturan "yapı ve dinamiklere" bakılarak açıklanabildiğinden, kolay problemler fonksiyonel açıklamalara, yani mekanizmaya dayalı ya da davranışsal açıklamalara elverişlidir.
Zor problemin temsilcileri, bunun kolay problemlerden kategorik olarak farklı bir durum olduğunu, zira hiçbir mekanik ya da davranışsal açıklamanın bir deneyimin karakterini prensipte bile açıklayamayacağını savunmaktadır. Tüm ilgili işlevsel gerçekler açıklandıktan sonra bile, "Bu işlevlerin yerine getirilmesine neden deneyim eşlik etmektedir?" sorusu kalacaktır. Zor problemin savunucuları, görüşlerini desteklemek için sıklıkla çeşitli felsefi düşünce deneylerine başvururlar. Bu deneyler arasında felsefi zombiler, tersine çevrilmiş qualia, renk deneyimlerinin tarif edilemezliği ve yarasa olma deneyimi gibi yabancı bilinç durumlarının bilinemezliği yer almaktadır.
"Zor problem" ve "kolay problem" terimleri filozof David Chalmers tarafından 1994 yılında Tucson, Arizona'da düzenlenen The Science of Consciousness konferansında yapılan bir konuşmada ortaya çıkmıştır. Ertesi yıl Chalmers'ın konuşmasının ana konuları The Journal of Consciousness Studies'de yayınlanmıştır. Yayın bilinç araştırmacılarının büyük ilgisini çekerek derginin özel bir cildinin konusu olmuştur  ve bu daha sonra kitap olarak yayınlanmıştır. Chalmers 1996 yılında, temel argümanlarını detaylandırdığı ve karşı argümanlara yanıt verdiği, zor problemi ele alan kitap uzunluğundaki The Conscious Mind'ı yayınlamıştır. Chalmers'ın "kolay" sözcüğünü kullanmasının sebebi iğneleme amaçlıdır. Bilişsel psikolog Steven Pinker'ın da belirttiği gibi, bu problemi çözmek Mars'a gitmek veya kanseri iyileştirmek seviyesinde bir kolaylığa sahiptir. "Yani, bilim insanları ne aramaları gerektiğini az çok biliyorlar ve yeterli beyin gücü ve finansmanla muhtemelen bu yüzyıl içinde bunu çözebilirler." 
Zor problemin varlığı tartışmalıdır. Joseph Levine, Colin McGinn ve Ned Block gibi bazı zihin felsefecileri ve Francisco Varela, Giulio Tononi ve Christof Koch gibi bilişsel nörobilimciler tarafından kabul edilmiştir. Öte yandan, bu problemin varlığı Daniel Dennett, Massimo Pigliucci, Thomas Metzinger, Patricia Churchland  ve Keith Frankish gibi diğer zihin felsefecileri ve Stanislas Dehaene, Bernard Baars, Anil Seth ve Antonio Damasio gibi bilişsel nörobilimciler tarafından reddedilmektedir. Klinik nörolog Steven Novella bunu "zor olmayan problem" olarak değerlendirmiştir. 2020 PhilPapers anketine göre, ankete katılan filozofların çoğunluğu (%62,42) zor problemin gerçekten var olduğuna inanmaktayken, %29,72'si böyle bir problemin var olmadığını belirtmiştir.

Hayvan bilinci
Yapay bilinç
Körgörüş
Çince odası
Cogito, ergo sum
Kriyonik
Özgür irade
İdeastezi
İçgözlem
Zihin-beden problemi
Fenomenizm
Benlik Felsefesi
Zihinsel nedensellik sorunu
Diğer zihinler problemi

Bilinç, genel olarak, insanda farkındalığın, duygunun, algının ve bilginin merkezi olarak kabul edilen yetidir. Zihnin kendi içeriklerinin farkında olduğu, içebakış yoluyla bilinen, duyumları, algıları ve anıları ihtiva eden bölümüdür.

Kişinin kendisine, yaşantılarına, çevresine, öteki kişilere, bir bütün olarak içinde yaşadığı dünyaya ilişkin farkındalığı, yaşanan deneyimlerden kendiliğinden doğan kendinin farkında olma görüngüsü;
Öznenin duygularına, algılarına, bilgilerine ve kavrayışlarına bağlı olarak kendini anlama, tanıma ya da bilme yetisi;
Bilme edimi ile bilinen içerik arasındaki ilişkiyi her ikisini de içerecek biçimde bir üst düzeyde kurabilme becerisi;
Acı çekme, isteme, bekleme, düş kırıklığına uğrama, korkma gibi belli bir nesnesi bulunan bütün “geçişli” yaşama edimlerini olanaklı kılan ana ilke;
Düşünen öznenin kendisine dönerek, kendisini kendi düşünceleri ile kavraması, kendisine bir başkası olarak dışarıdan bakabilmesi durumu;
“İçebakış” yoluyla zihnin kendi deneyimlerinin gerçekliğini kavrama edimi;
Zihinsel yaşamın geçmiş duyumları, algıları, bilgileri bellekte tutma yeteneği;
Kişinin kendi içinde yaşadıklarına ya da dışarıda olup bitenlere yönelik incelmiş sezgisi, bütün yaşadıklarına ilişkin genel görüşü;
Üzüntü, sevinç, hüzün gibi tek tek yaşantı durumlarına ilişkin kendilik izlenimleri, şeylerin kişiye nasıl göründüğüne yönelik görüngübilimsel yaşantılar bütünü.
Tanımlaması daha çok doğrudan olmasından ziyade dolaylı yollardandır (farkındalık gibi) ve birçok farklı şeyi ifade edebildiği için zordur. Çünkü bilinç ağırlıklı olarak kişisel bir deneyimdir. “Canlı maddenin öğretimini denetleyen özel bir öğretmendir, bazen yeterince eğitilmiş olan öğrencisi, öteki görevleriyle uğraşmak için yalnız bırakır” şeklinde basit ve anlamlı tanımlamaları da varsa da, “bir kişinin kendi varlığının/var oluşunun, duyularının, düşüncelerinin, çevresinin farkında olması” olarak da tanımlanır. İç durumumuzu sorgulayarak bir şeylerin farkında oluruz ve bilinçli bir varlık olduğumuzu hissederiz ve bilincin en önemli noktası da budur. Bilinç, çoğu kez "farkında olma, farkındalık" ile aynı anlamda kullanılır. Yani bilinçli kabul edilen varlıkların “nesnel/dışsal gözlem” ve “öznel/içsel gözlem”leri vardır. Öznelci kuramların tuzağına düşmemek elde değildir. Bilincin bütün tanımları temelde hep aynı gibidir. Ama her tanım “eski bir şişede yeni bir şarap gibi” sunulur. Ya da bazıları “görüntüyü kurtarmak” adına öne sürülmüşlerdir. Tanımı yapacak bir doctor universalis (evrensel bilgin) bulmak mümkün değildir ya da bekleyeceğimiz ani bilgisizlikten, ani bilgili bir duruma geçme, ani bir kavrayış (anagnoresis) mümkün gözükmemektedir.

İçsel, kişiye ait olan öznel bakış açısıyla bakıldığında bilincin bazı özellikleri tamamen başka biri tarafından değerlendirilemez. Her zaman öznel olan “görüyorum, hayal ediyorum, inanıyorum, düşünüyorum” gibi kendi içselliğimize ait ifadeler kullanırız. Bütün bunlar, öznel yapımızla birlikte geçmiş ve geleceği göz önüne alarak, geçmiş deneyimlerimizin sentezinden oluşurlar. Bu zamana bağlı yerleşik durum belleğimizle de yakından ilişkilidir. Bu yönüyle bakıldığında bilinç, diğer bir kişiye içselliğimizi aktarım için öznel dil ile sıkı sıkıya bağlantılıdır.
Felsefeci Daniel Dennett bilinci, beynin değişik bölgelerinin aynı anda değişik işler yaptığı ve olayları kendine göre yorumladığı yaratıcı kargaşa olarak kabul eder. Ortada tek ve doğru bir yorum yoktur. Bilinci kafalarının içinden dışarıya bakarak anlamaya çalışan bir insan olarak tanımlayan düşünceleri eleştirir. "Belki de, bir tanım bulmaya çalışmamalıyız." der. Bu çeşitlilik göz önüne alındığında tanım yanıltıcı da olabilir. Dolayısıyla kesin bir tanımdan uzak durabiliriz çünkü esas problem, bir yirminci yüzyıl sorunu olan bilinci, modası geçmiş on dokuzuncu yüzyıl terimleriyle tartışmamızdan kaynaklanmaktadır.
Bilinç hakkında bugünkü tartışma David Chalmers tarafından öne sürülen ve ayrımı yapılan bilincin “kolay” ve “zor” problemleridir. Kolay problem, bilinç deneyimi olmaksızın sinir hücresel olayların doğasını anlamadır. Bir dereceye kadar bu soru yanıtlanmıştır. Bunlar arasında; "beyinde paralel bilgi işleme nasıl oluşur?", "Bellek nasıl depolanır ve geri çağrılır?" ve "Seçici dikkatte hangi mekanizmalar devreye girer?" gibi sorulara kısmen yanıtlar oluşturulmuştur. Zor soru ise, bilincin genel açıklamasını içerir. Nasıl fiziksel dünyadan bilinç doğar? Niçin bazı sinir hücresel olaylar bilinçli deneyimle sonuçlanırken diğerleri sonuçlanmaz? En önemlisi de bilinç denilen şey nedir?
Fizikçi Roger Penrose'a göre bilinç, fiziksel olarak yanına yaklaşılması gereken ve bilimsel bir kavramdır. Tanımlamadan ziyade tarif edilmesinin daha uygun olacağını belirterek, aktif ve pasif olarak iki parçaya ayırır. Renk ve armonilerin algılanmasını farkındalıkla birlikte pasif olarak kabul ederken, bilincin özgür irade ile iş görme yeteneğini de aktif kısmı olarak ele alır. Anlayışı bu ikisi arasına yerleştirir ve farkındalıkla anlayışın ayrılamayacağını, eğer farkındalık olmazsa anlayıştan bahsetmenin anlamsız olduğunu belirtir. Bilincin tanımını da farkındalıkla eşanlamlı olarak kabul eder. Yine zekâyı da anlayışa bağlar.

Aktif ve pasif bilinç yanında, değişik ayrımlar da vardır. Birincil bilinç ile dönüşlü (kendine dönen: reflective) bilinç arasındaki keskin ayrım da bunlardandır. Birincil bilinç daha basittir ve duyusal uyarıların farkındalığı ile birliktedir. Bu tür bilinç, beyinde bazı işlemlerin bilinçli bazılarınınsa bilinçaltı aracılığı ile nasıl yapıldığını anlatır. Dönüşlü bilinç ise benlik ile ilişkilidir ve “ben” veya “benim, kendim” temsiliyeti ile ilgili bir kavramdır.

Bir başka ayrım ise, fenomenal ve psikolojik bilinç arasında yapılır. Fenomenal bilinç “bazı fenomenal niteliklerin varlığını ifade eder, yani “birincil kişi” deneyimini yansıtır; hâlbuki psikolojik bilinç; uyanıklık, içgörü, aktarabilirlik, kendilik–bilinci, bir şeye dikkat veya bilgisini (farkındalığı) ifade eder. Felsefi bakış açısı ile fenomenal bilinci açıklamak çok zordur. Yani bu Thomas Nagel’in sorduğu “(Yarasa)…gibi olmak nasıl bir şeydir?” sorusunun yanıtını vermek anlamına gelir. Özel olarak hissedilen “ben”, bilincin temel kavramıdır.
Birçok durumda felsefede kullanılan bir terimle ne denmek istendiğini anlamamıza rağmen anlamının duru bir açıklamasını vermeyi ya da onu tam olarak tanımlamayı başaramayabiliriz. “Bilinç-zihin/beyin-beden” ya da kısaca simgesel olan “psi/phi” sorununun geçmişine uzanmak istediğimizde, genellikle beklediğimizden ifadelerden farklı olarak “ruh/beden” ilişkisi hakkında yapılan değerlendirmeler ve adlandırmalar göze çarpar. Çoğu felsefeci hem antikçağda hem de modern felsefenin doğumu sıralarında bedenden farklı olan ve genellikle karşıtında bulunan “bir şey” için farklı tanımlamalar ve adlandırmalar kullanmışlardır: pneuma, öz, töz, tin, can, ruh, nefs, maneviyat, akıl gibi... “Sık sık şaşırır ve genellikle kullanımda olan sözcüklerin duru ve belirli anlamlarını elde etmede güçlüklere düşeriz” der Berkeley. Yanlışa neden olan “şey” ya da “töz” kelimesinden ziyade anlamları üzerine düşünme tutumudur diyerek “sözcüklerin anlamını bir karara bağlamak istiyorum” ifadesi ile çözüm sunmaya çalışır. Berkeley, “Terimler bir ölçüde konuşmayı kısaltmak için ortak alışkanlık tarafından yaratılmış ve bir ölçüde de öğretim amacıyla düşünülmüşlerdir... Gerçeklik arayışında doğru olarak anlamadığımız terimler tarafından yanlışa düşürülmemeye dikkat etmeliyiz... Neredeyse tüm felsefeciler uyarıda bulunurlar ve çok azı ona dikkat eder” der.

Bilişim, bilişim bilimi ya da bilgisayar bilimi, bilgi ve hesaplamanın kuramsal temellerini ve bunların bilgisayar sistemlerinde uygulanabilmeleri sağlayan pratik teknikleri araştıran bir yapısal bilim dalıdır. Bilişimciler ya da bilgisayar bilimcileri bilgi oluşturan, tanımlayan ve dönüştüren algoritmik süreçler icat edip, kompleks sistemleri tasarlamak ve modellemek için uygun soyutlamalar formüle ederler. Bilişim Dünya'da hızla gelişmeye devam eden önemli bir teknolojidir.

Bilişim biliminin bilgisayarla ilgisi, astronominin teleskopla ilgisi kadardır.Informatica gaat net zo min over computers, als astronomie over telescopen

Matematiğe benzer şekilde Bilişim Bilimi bilginin, özellikle elektronik makineler aracılığıyla, düzenli ve ussal biçimde işlenmesi bilimidir. Bunun yanı sıra bilişim bilimi bilgi işlemlerinde uygulanabilen (soyut) matematiksel yapıları da inceler. Amacı ve görevi bir yandan (saf matematiğin alt dalı olarak) temel aksiyomatik matematiksel kuramlar üretmek (Kuramsal Bilişim Bilimi), ikinci olarak -yardımcı bilim şeklinde- tüm diğer uzmanlık dallarının nesnelerini ve süreçlerini çözümleyip soyut matematiksel yapılara ve Algoritmalara dönüştürmek (Bilgisayar Bilimi) ve üçüncü olarak soyut matematiksel yapıların aktarılabileceği, saklanabileceği ve algoritmalarla otomatik olarak işlenebileceği matematiksel makineleri tasarlamaktır (Teknik Bilişim ya da Bilgisayar Mühendisliği).

Bilişim kelimesi bilmek fiilinin bir türevi olan bilişmek fiilinden türetilmiş bir kelimedir ve ilk kez Aydın Köksal tarafından kullanılmıştır. Bilişim kelimesinin karşılığı olan Almanca: Informatik, Fransızca: informatique ve bunlardan türetilmiş olan Türkçe enformatik kelimeleri, İngilizce: computer science ve İngilizce: information systems gibi alanları kapsar. İskandinav ülkelerinde bilişim biliminin karşılığı olarak datalogi terimi kullanılmaktadır. 
Bilişim biliminin kökleri matematik, fizik ve elektrotekniktedir. Bir mühendislik alanı olarak bilişim, verileri aktarabilen, depolayabilen ve algoritmalar yardımıyla verileri işleyebilen matematiksel makineler tasarlar. Böylelikle bilişim özellikle gerçek süreçlerin simülasyonunu mümkün kılar. Bir "yardımcı bilim" olarak düşünüldüğünde bilişim diğer bilimlerdeki olguları soyutlaştırır ve algoritmalar yardımıyla işler.
Veri işleme ve bununla ilgili iş alanları için genel bir kavram olarak İngilizce "information technology" (IT) yerine Türkçede bilişim teknolojisi (BT) kavramı kullanılmaktadır.
Bilişim kısaca "Thales" tarafından ortaya çıkmıştır.

Bilişim çağdaş yaşamın her alanında kendine yer edinmiş durumdadır. İnternetin yoğun kullanımı bu gelişmeyi güçlendirmiştir. Bilgisayarların dünya çapında ağlaşması firmaların iletişiminde, lojistikte, medyada, ev yaşamında ve daha birçok başka alanda devrim niteliğinde değişimler yaratmıştır. Bilişim, fark edilmese de çamaşır makinesi, fotoğraf makinesi, müzik sistemleri gibi pek çok aygıttaki gömülü sistemler (İngilizce: embedded systems) vasıtasıyla günlük yaşamın bir parçası haline gelmiştir. Elektroteknik cihazlarda çok gelişmiş yazılımlar görülebilmekte.
Bilgisayarlar büyük veri yığınlarını kısa sürede yönetebilir, depolayabilir, paylaşabilir ya da işleyebilirler. Bunu sağlayabilmek için karmaşık donanım ve yazılım sistemleri gereklidir. Bu sistemlerin tasarımı ve geliştirilmesi de bilişim biliminin araştırma alanına girer. Vikipedi'nin kendi bu tip karmaşık bir sisteme örnek verilebilir.
Bilgisayar sistemlerinin sağladığı fayda algoritmik işlemleri büyük veri yığınlarına yüksek bir hızda uygulayabilmeleridir. İnsan zekâsı buna karşılık bilişsel (İngilizce: cognitive) algılama (örneğin eksik bilgi ile karar alabilme, şekil, yüz vb. tanıma) bakımından bilgisayarlara göre çok daha üstündür. Buna benzer konular yapay zekâ alanında araştırılmaktadır. Bu araştırma alanlarının bazılarında önemli sonuçlar elde edilmiş olsa da henüz insan zekâsının tam bir simulasyonundan söz etmeye imkân yoktur.

Bilişim bilimi genel olarak her tür mekanik hesap ve bilgi işlevleri inceleyen bir bilimdir. Önemli olan kuramsal bölümlerinden bazıları bunlardır:

Bilgisayar programcılığı
Hesap kuramı
Biçimsel dil kuramı ve Otomat kuramı
Bilgisayar bilimine bazen bilgisayar mühendisliği denilir ki, bunlar aynı değildir. Bilgisayar bilimi, diğer dillerde kullanılan "computer science" ya da "Informatik" (Bilişim) sözcüklerin manasına daha yakındır ve bilim olarak, mühendislikten genelde daha soyut konuları inceler.
Bilişim bilimi hesaplama, bilgi verme ve yazılım ve donanım üzerindeki işlemler üzerine çalışmaktadır. Pratikte bilgisayarlarla ilgili konuları kapsar. Algoritmalar, formül yapıları, bilgisayar dilleri, yazılım ve bilgisayar donanımları bu konulardan belli başlı olanlarıdır.

Ağ elemanları
CD
DVD
Flash bellek
Ağ kartı
Ana kart
Bilgisayar
Çıkarılabilir diskler
Ekran kartı
Fare
İşlemci
Klavye
Modem
Dial-Up modem
ADSL modem
Kablolu modem
RAM hafızası
Sabit Disk
Sayısallaştırıcı
Tarayıcı
Yazıcı
Mikrofon
Yönlendirici

Cihaz ilişkili yazılımlar
İş (Sektörel) uygulamalar
Ofis uygulamaları
Ortam ilişkili yazılımlar
Oyun yazılımları
Öykünücüler (emülatörler)
Programlama dilleri
Sistem yazılımları
Yardımcı yazılımlar ve birçok alanda geliştirilebilecek yazılımlar
Bilgi Yönetim Yazılımları

Kuramsal bilişim/bilgisayar bilimi
Hesaplama kuramı
Bilgi ve kodlama kuramı
Algoritmalar ve veri yapıları
Programlama dili kuramı
Biçimsel yöntemler
Koşut zamanlı, paralel ve dağıtık sistemler
Veritabanları ve bilgi erişimi
Uygulamalı bilişim/bilgisayar bilimi
Yapay zekâ
Bilgisayar mimarisi ve mühendisliği
Bilgisayar grafikleri ve görselleştirme
Bilgisayar güvenliği ve kriptografi
Hesaplamalı bilim (bilimsel hesaplama)
Bilgi bilimi
Yazılım mühendisliği

Bilişim Teknolojileri Derneği 1 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Türkiye Bilişim Vakfı 1 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bilişsel bilim, zihin ve zekânın işleyişini ele alan, zeki sistemlerin dinamiklerini ve yapılarını araştıran disiplinler arası bir yaklaşımdır. Çok geniş bir alanı kapsamasından ötürü bilişsel bilim alanında çalışan araştırmacıların bilişsel psikoloji, dil bilimi, sinir bilimi, yapay zekâ, antropoloji ve felsefe gibi alanlarda temel bilgilere sahip olması beklenir.
Bilişin (geniş anlamda) doğasını, görevlerini ve işlevlerini inceler. Bilişsel bilimciler, sinir sisteminin bilgiyi (information) nasıl temsil ettikleri (represent), işledikleri (process) ve dönüştürdükleri (transform) üzerinde durarak zekayı ve davranışı araştırır. Bilişsel bilimcilerin ilgilendikleri zihinsel fakülteler (mental faculties) dil, algı, hafıza, dikkat, akıl yürütme ve duyguyu içerir. Bu fakülteleri anlamak için bilişsel bilimciler dilbilim, psikoloji, yapay zeka, felsefe, nörobilim ve antropoloji gibi alanlardan yararlanır. Bilişsel bilimin tipik bir analizi öğrenmeden karar vermeye ve mantığa; nöral ağlardan modüler beyin organizasyonuna kadar, pek çok organizasyon seviyesini kapsar. Bilişsel bilimin en temel mefhumlarından biri "düşünme, en iyi şekilde, zihindeki temsili yapılar (representational structures) ve onlar üzerinde gerçekleşen işlemsel (computational) süreçler açısından anlaşılabilir.”dir.
Bilişsel bilim insanlarda, hayvanlarda ve makinelerdeki bilişin disiplinlerarası çalışılmasıdır. Psikoloji, bilgisayar bilimi, nörobilim, antropoloji, dilbilim ve felsefenin geleneksel disiplinlerini bir araya getirir. Bilişsel bilimin amacı, zihnin ve öğrenmenin daha iyi anlaşılmasının zeki araçlar geliştirmemize yol açacağı umuduyla zekanın temel prensiplerini anlamaktır. Bilişsel bilim 1950'lerde bilişsel devrim olarak isimlendirilen entelektüel bir hareket olarak başlamıştır.

Bilişselci yaklaşımın savunucuları, davranışçı yaklaşımın görüşlerini eleştirirler. Davranışçılığın bilimsel düşünceye hakim olduğu bir dönemde, 1950'lerin sonunda Noam Chomsky'nin dilin doğuştanlığını vurgulaması, zihin ve beyin araştırmalarında önemli bir dönüm noktasıdır. Davranışçılar, dili bir alışkanlık kazanma süreci olarak tanımlarken, Chomsky, dilin biyolojik bir temeli olduğunu, doğuştan gelen bir yetinin, sosyal ortamda süreç içinde edinime dönüştüğünü ileri sürmüştür.

Bilişsel bilimin temel ilkelerinden biri “zihnin/beynin tam olarak kavranması tek bir seviyenin çalışılması ile mümkün olamaz”dır. Bir telefon numarasını ezberlemek ve daha sonra onu hatırlamak bir misal olabilir. Zihinsel bir süreci anlamak için kullanılabilecek yaklaşımlardan biri doğrudan veya natüralistik gözlem ile davranışı incelemek olabilir. Örneğin, birisine bir telefon numarası sunulur ve bir süre sonra bu kişiden sunulan telefon numarasını hatırlaması istenilebilir; daha sonrasında cevabının doğruluğu ölçülebilir. Bilişsel beceriyi ölçmek için kullanılabilecek bir diğer yaklaşım ise kişinin telefon numarasını hatırlamaya çalışıyorken ateşlenen nöronlarını incelemek olabilir. Bu iki deneyden hiçbiri, kendi başlarına, bir telefon numarasını hatırlama sürecinin nasıl gerçekleştiğini tam olarak açıklayamaz. Beyindeki her bir nöronu anbean eşleştirmek gibi bir teknoloji elimizde olsaydı ve her nöronun ne zaman ateşlendiği bilinebiliyor olsaydı dahi nöronların ateşlenmelerinin gözlemlenmiş davranışa nasıl evrildiğini bilmek imkansız olurdu. Dolayısıyla bu iki seviyenin birbiriyle nasıl etkileştiğini anlamak bilişsel bilim için bir zorunluluk. The Embodied Mind: Cognitive Science and Human Experience ‘ta da bahsedildiği üzere “zihnin yeni bilimleri ufuklarını, hem yaşanmış insani tecrübeleri hem de insani tecrübeye içkin dönüşüm ihtimallerini kapsayacak şekilde genişletmelidir.” Bu ancak söz konusu sürecin işlevsel bir açıklaması ile sağlanabilir. Spesifik bir fenomeni pek çok seviyeden çalışmak, spesifik bir davranışa yol açan beyindeki süreçleri daha iyi anlamamıza yol açar. Marr üç seviyeli bir analiz şemasını şöyle betimlemiştir:

İşlemlemesel teori, işlemlemenin amaçlarını belirtir.
Temsil ve algoritmalar, girdi ve çıktıların temsillerini ve birini öbürüne dönüştüren algoritmaları barındırır.
Donanım implementasyonu, algoritma ve temsillerin nasıl fiziksel olarak gerçekleştirilebilecekleridir.

Bilişsel bilim, psikoloji, nörobilim, dilbilim, zihin felsefesi, bilgisayar bilimi, antropoloji ve biyoloji de dahil, pek çok alanın katkılarıyla beraber disiplinlerarası bir alandır. Bilişsel bilimciler kolektif olarak zihni ve onu çevreleyen dünya ile etkileşimini anlama umuduyla çalışır. Alan fiziksel bilimlerle tutarlı bilimsel metodunun yanı sıra simülasyon ve modelleme de kullanır, sıklıkla da modellerin çıktılarını insan bilişi ile kıyaslar. Psikoloji alanına benzer olarak, birleşik bir bilişsel bilim olduğuna dair biraz şüphe vardır ki bu kimi araştırmacıları “bilişsel bilimler” çoğul kelime öbeğini tercih etmeye itmiştir.
Kendini bilişsel bilimci olarak görenlerin çoğu, ama hepsi değil, zihne dair işlevselci (functionalist) bir görüşe – zihinsel durumlar (mental states) ve süreçler işlevleriyle açıklanmalıdır görüşü – sahiptir. İşlevselciliğin çoklu gerçekleştirilebilirlik (multiple realizability) görüşüne göre, robotlar ve bilgisayarlar gibi gayrı-insan sistemlerin bile bilişe sahip olduğu söylenebilir.

“Bilişsel bilim”deki “bilişsel (cognitive)” terimi “net olarak incelenebilen herhangi bir zihinsel süreç ya da yapı” anlamında kullanılıyor (Lakoff ve Johnson, 1999). Bu kavramsallaştırma oldukça geniştir ve “bilişsel” kelimesinin analitik felsefedeki kullanımıyla karıştırılmamalıdır. Analitik felsefede “bilişsel” yalnızca formel kurallarla ve doğruluk koşullu semantik (truth conditional semantics) ile ilgilidir.
Oxford İngilizce Sözlüğü’ndeki “bilişsel” kelimesi için ilk girdi, kabaca, “bilme eylemi ya da sürecine ilişkin” anlamına sahip olduğunu söylüyor. 1586'dan olan bu ilk girdi, Platonik bilgi teorileri tartışmaları bağlamında bu kelimenin kullanıldığını gösteriyor.

Bilişsel bilim bilişe dair geniş bir yelpazedeki konuları kapsıyor. Fakat, bilişsel bilimin, zihnin doğası ve süreçleriyle ilgili olabilecek her şeyle eşit düzeyde ilgilenmediğini ayrımsamak gerekir. Filozoflar arasında, klasik kognitivistler (classical cognitivists) sosyal ve kültürel faktörleri, duyguyu, bilinci, hayvan bilişini, karşılaştırmalı ve evrimsel psikoloji çalışmalarını nispeten önemsiz görürler. Ancak davranışçılığın yavaş yavaş popülerliğini yitirmesiyle beraber, duygulanım (affect) ve duygular (emotions) gibi içsel durumları da, farkındalık ve örtük dikkat (covert attention) gibi konular kadar çalışmak mümkün olmuştur. Örneğin, durumsal ve bedenleşmiş biliş (situated and embodied cognition) teorileri çevrenin etkilerini ve bedenin bilişteki rolünü de dikkate alır. Bilgi işleme (information processing) süreçleri üzerinde durulmaya başlanmasıyla beraber, psikolojinin en temel öğesi gözlemlenebilen davranıştan ziyade modelleme veya zihinsel durumlara dair alınan kayıtlar oldu.

Yapay zeka (YZ) makinelerdeki bilişsel olguları inceler. YZ'nin pratik amaçlarından bir tanesi insan zekasının çeşitli yönlerini bilgisayarlarla gerçekleştirebilmektir. Bilgisayarlar, bilişsel olguların araştırılmasında sıklıkla kullanılan araçlardır. İşlemsel modelleme insan zekasının nasıl yapılandığını araştırmak için simülasyonları kullanır. (Bkz. İşlemsel modelleme)
Zihnin, küçük fakat tek başlarına işlevsiz yapıtaşlarının (mesela, nöronlar vb.) devasa bir ürünü olarak mı, yoksa semboller, yapılar, şemalar, planlar ve kurallar gibi daha yüksek seviye yapıların açısından mı daha iyi anlaşılabileceğine dair yapay zeka alanında bir tartışma olagelmiştir. Bahsettiğimiz ilk görüş, zihni araştırmak için bağlantıcılığı (connectionism) kullanırken, ikinci görüş ise sembolik işlemlemeler (symbolic computations) üzerinde durur. Konuya dair bir bakış açısı da, insan beynini tam olarak simüle etmenin, nöronları simüle etmeksizin mümkün olup olmadığıdır.

Dikkat, önemli bilginin (information) diğerleri arasından seçilmesidir. İnsan zihni milyonlarca uyaranın bombardımanı altındadır ve bu bombardıman arasından hangi bilgileri (information) işleyeceğine (process) karar vermesini sağlayan bir mekanizma olmalıdır. Dikkat, kimi zaman bir spot lambası gibi görülebilir, yani bir kimse spot lambasını ancak belirli bir bilgi kümesi üzerine tutabilir. Bu metaforu destekleyen deneylerden bazıları dikotik dinleme (Cherry, 1957) ve istemdışı körlük (Mack ve Rock, 1998) çalışmalarıdır. Çift kulaklı dinlemede, katılımcılar her biri bir kulağa olmak üzere iki farklı mesajın “bombardımanına” tutulur ve mesajlardan yalnızca birine dikkat kesilmeleri istenir. Deneyin sonunda dikkat kesilmedikleri mesajın içeriğine dair bilgi vermeleri istendiğinde katılımcılar bunu yapamazlar.

“Problem çözme” bir noktadan bir başka noktaya ulaşmanın hedef olduğu ve bunu yapmanın optimumum yolunun seçilmesi gerektiği durumları ifade etmek için kullanılan bir terimdir. Günlük ve pratik süreçlerle ilgili olabilir, örneğin aritmetik, satranç oynamak veya bir seyahati planlamak gibi. Önceleri, yapay zeka çalışmalarının en çok odaklandıkları noktalardan biri makinelere problem çözme becerisi kazandırabilmekti.
Bir başlangıç ve bir de hedef durum belirtilir. Makine için görev, hedefe giden yolu bulmaktır. Burada temelde iki yaklaşım vardır: Birincisinde program tüm farklı yolları deneyerek hedefe giden yolu bulmaya çalışır. Buna kaba kuvvet metodu denir (Brute Force Method). Bununla beraber NP-tam sorunlarda olası yolların sayısı o kadar yüksektir ki, bu yaklaşımın sınırlarına erişilir. Çünkü tüm yolları denemek ve sonuca ulaşıp ulaşmadığını görmek makinenin hesaplama kapasitesini aşar. Bu tarz durumlarda A* arama algoritması gibi höristik tarama kullanan algoritmalar gereklidir. Höristik tarama, denemeksizin en olası yolları taramak için bir yöntemdir. Böylece “denenmesi gereken” olası yolların sayısı makinenin hesaplama kapasitesi içinde tutulur.
Höristik kullanarak çalışan ilk program Allen Newell ve Herbet A. Simon tarafından geliştirilen Genel Problem Çözücü’dür 

Bilişsel dilbilim, dili anlama, dil üretimi ve dil ediniminin bilişsel yönleriyle ilgilenen bir bilişsel bilim dalıdır. Bilişsel dilbilimin ana araştırma alanları arasında doğal dillerde kategorizasyon (prototipler, çok anlamlılık, metaforlar), sözdizimi ve anlambilim arasındaki arayüz, dilin deneyim ve algıdaki temeli ve dil ile düşünce arasındaki ilişki yer almaktadır. Dilin bilişle nasıl etkileşime girdiğini, dilin düşünceleri nasıl oluşturduğunu ve dilin zaman içindeki ortak zihniyetteki değişime paralel olarak evrimini açıklar.
Bilişsel dilbilimin kökeni 1980'lerde Noam Chomsky'nin üretici dilbilgisine karşı bir hareket olarak ortaya çıkmıştır. Bilişsel dilbilim temsilcileri, biçimsel yönelimli sözdizimini ve anlambilimin üretici dilbilgisi tarafından ihmal edilmesini eleştirmiştir. Ayrıca, Chomsky'nin aksine, bilişsel dilbilim temsilcileri dilin insan beyninin özerk bir modülü değil, genel bilişsel yeteneklerin bir parçası olduğunu varsaymaktadır. Bilişsel dilbilimin en tanınmış temsilcileri arasında George Lakoff, Leonard Talmy ve Ronald Langacker yer almaktadır.
Bilişsel dilbilim, dilbilimde kapalı bir teoriye dayanmaz, ancak çeşitli yaklaşımları birleştirir.

Merriam-Webster'e göre, bilişsel kelimesi "bilinçli entelektüel faaliyetle (düşünme, akıl yürütme veya hatırlama gibi) ilgili, onunla ilgili, olmak veya onu dahil etmek" olarak tanımlanır. Merriam-Webster ayrıca dilbilimi “dil birimleri, doğası, yapısı ve modifikasyonu dahil olmak üzere insan konuşmasının incelenmesi” olarak tanımlar. Bilişsel dilbilim oluşturmak için bu iki tanımın birleştirilmesi, bilişsel dilbilim alanında tartışılan kavram ve fikirlerin kavramını sağlayacaktır. Bilişsel dilbilim içinde, dil kategorilerinin kavramsal ve deneysel temellerinin analizi birincil derecede önemlidir. Dilin biçimsel yapıları özerkmiş gibi değil, genel kavramsal örgütlenmenin, kategorizasyon ilkelerinin, işlem mekanizmalarının, deneyimsel ve çevresel etkilerin bir yansıması olarak incelenir.
Bilişsel dilbilim, dili insanların genel bilişsel kapasitelerine gömülü olarak gördüğünden, bilişsel dilbilimin özel ilgi alanları şunları içerir: doğal dil kategorizasyonunun yapısal özellikleri (prototipiklik, sistematik polislik, bilişsel modeller, zihinsel görüntüler ve kavramsal metafor gibi) ; dilsel organizasyonun işlevsel ilkeleri (ikoniklik ve doğallık gibi); sözdizimi ve anlambilim arasındaki kavramsal arayüz (bilişsel dilbilgisi ve yapı dilbilgisi tarafından keşfedildiği gibi); kullanımdaki dilin deneyimsel ve pragmatik arka planı; dilsel görelilik ve kavramsal evrenseller hakkında sorular da dahil olmak üzere dil ve düşünce arasındaki ilişki.
Farklı bilişsel dilbilim biçimlerini bir arada tutan şey, dil bilgisinin sadece dil bilgisini değil, dilin aracılık ettiği gibi dünya bilgisini de içerdiği inancıdır.
Bilişsel dilbilim kavramı hakkında bilimsel ve terminolojik tartışmalar var olagelmiştir ve terimle özel olarak ne kastedildiği konusunda bir fikir birliği yoktur.

Bilişsel dilbilimin kökleri Noam Chomsky'nin 1959'da BF Skinner'ın Verbal Behavior adlı eserinin eleştirel incelemesine dayanır. Chomsky'nin davranışsal psikolojiyi reddetmesi, bilişsel psikoloji ve bilişsel bilim gibi yeni kavramlar davranışçı-karşıtı tutumunu devam ettirmesi psikolojideki odağın empirizmden mentalizme kaymasına yardımcı oldu.
Chomsky, 1970'lerde dilbilimi, bilişsel bilimin bir alt dalı olarak gördü, ancak modelini dönüşümsel [transformational] veya üretici dilbilgisi [generative grammar] olarak adlandırdı. Dil savaşlarında Chomsky ile karşı karşıya gelen George Lakoff, 1980'lerin başında Ronald Langacker ve neo-Darwinci dilbilimin diğer savunucularıyla “Lakoff-Langacker anlaşması” altında birleşti. “Bilişsel dilbilim” ismini bilişsel bir bilim olarak üretken dilbilgisinin itibarını sarsmak için tercih ettikleri söylenir.
Sonuç olarak, bugün kendilerini bilişsel dilbilimin gerçek temsilcileri olarak gören üç rakip yaklaşım vardır. Bu yaklaşımlardan birincisi Lakoffian-Langackerian, (baş harfleri büyük olacak şekilde) Bilişsel Dilbilim'dir. İkincisi üretici dilbilgisidir, üçüncüsü ise çalışmaları diğer ikisinin kapsamı dışında kalan bilim insanlarının yaklaşımlarını içerir. Bu bilim insanları bilişsel dilbilimin belirli ayrı bir çerçevenin adı olarak değil, teorik değerinden ziyade kanıtsal değeriyle değerlendirilen bütün bir bilimsel araştırma alanı olarak alınması gerektiğini savunurlar.
Bilişsel dilbilim, dilbilimin nispeten yeni bir dalıdır. George Lakoff ve Ronald Langacker tarafından kurulmuştur. Lakoff, 1987'de "bilişsel dilbilim" terimini, en ünlü yazılarından biri olan "Kadınlar, Ateş ve Tehlikeli Şeyler" kitabında tanıttı. Lakoff daha önce, dil kullanımıyla ilgili çeşitli bilişsel süreçlerin rolünü tartışan birçok yayın yazmıştı. Önceki yayınlardan bazıları "Dilbilgisinde Çıkarımın Rolü" ve "Dilbilim ve Doğal Mantık" dır.
Lakoff 1975 yılında yayınladığı "Bilişsel Dilbilgisi: Bazı Ön Spekülasyonlar" yazısında bilişsel dilbilgisi terimini ortaya atmıştır. Bilişsel dilbilim alanının ortaya çıkmasından kısa bir süre sonra, birçok önde gelen dilbilimci tarafından eleştirildi. Bununla birlikte, 1980'lerin sonunda, alan birçok insanın dikkatini çekmiş ve büyümeye başlamıştır.
Bilişsel Dilbilim dergisi 1990 yılında bu alanda araştırma yapan ilk dergi olarak kuruldu.

Bilişsel dilbilimciler, zihnin dil edinimi için benzersiz ve özerk olan herhangi bir modülü olduğunu inkâr ederler. Bu, Noam Chomsky ve diğerlerinin üretken gramer alanında benimsediği tutumun aksine. Bilişsel dilbilimciler, insan dilbilimsel yeteneğinin bir kısmının doğuştan gelen olduğunu inkâr etmeseler da, bunun bilişin geri kalanından ayrı olduğunu inkâr ederler. Böylece bilişsel bilimde dilin modülerliği için kanıt olduğunu öne süren bir düşünce yapısını reddederler. Gerçeğe bağlı anlambilim geleneğinden yola çıkarak, bilişsel dilbilimciler anlamı kavramsallaştırma açısından görürler. Anlamları dünya modelleri açısından görmek yerine, zihinsel mekanlar açısından görürler.
Dilbilimsel fenomenler bilgisinin - yani fonemler, morfemler ve sözdizimi - esasen doğada kavramsal olduğunu iddia ederler. Bununla birlikte, dilsel verilerin depolanmasının ve geri alınmasının, diğer bilgilerin depolanmasından ve elde edilmesinden önemli ölçüde farklı olmadığını ve dilin anlaşılmasında kullanılmasının, diğer dilbilimsel olmayan görevlerde kullanılanlara benzer bilişsel yetenekleri kullandığını iddia ederler.
Dil yapılarını tarih ve kültürden bağımsız terimli erimlerle tanımlama eğilimi gibi bilişsel dilbilimin erken yanlılıklarının ötesine geçmek amacıyla, (sıklıkla diyakronik) bilişsel dilbilimdeki daha yeni akademisyenler bilişsel dile dinamik bakış açıları geliştirmektedir. 1990'ların sonlarından bu yana, bu perspektif William Croft (dilbilimci) (diachronic semantics), Elizabeth C. Traugott (pragmatikler ve yeniden kavramsallaştırmadaki rolü), Dirk Geeraerts (diachronic prototype semantics) ve Adele Goldberg (dilbilimci rolbilim) ile bilişsel dilbilimi şekillendirdi.) (inşaat grameri) içerir.

George Lakoff tarafından 1990'da iki temel taahhüt tanımlanmıştır. Bu iki taahhüt, bilişsel dilbilimcilerin izlediği yönelim ve yaklaşımın temelidir:

Genelleme taahhüdü: Genelleme taahhüdünün amacı, en geniş genellemeleri saptamaktır. Böylece insan dilinin tüm yönlerine ve özelliklerine uyan genel kuralların kalıplanması ve anlaşılması. Bu bağlılık dil ilkelerinin genelleştirilmesini istediğinden, semantik (kelimelerin ve anlamların anlamı), fonoloji (ses) ve morfoloji (kelime yapısı) gibi dili incelemenin önceki yolları uygun olmayacaktır, çünkü çok az şey vardır genelleme odası.
Bilişsel bağlılık: Bilişsel bağlılık, kullanılan dilin beyin anatomisi ve diğer bilimlerdeki işlevler ile uyumlu olan genel ilkelerini karakterize etmektir. Dolayısıyla, bu taahhüdün bu temel felsefesi, kullanılan dilin kurallarının diğer bilimlerden, özellikle psikoloji ve bilişsel sinirbilimden biliş hakkında bilinenlerle aynı fikirde olması gerektiğidir.

Üretici dilbilgisi, zihinde ve beyinde dil hesaplaması hakkında bir hipotez kaynağı olarak işlev görür. Bu 'dilin bilişsel sinirbilimi' olarak görülür. Üretici dilbilgisi, davranışsal içgüdüleri ve bilişsel-dilsel algoritmaların biyolojik doğasını inceler ve hesaplamalı-temsili bir zihin teorisi sağlar.
Pratikte bu, dilbilimciler tarafından cümle analizinin, bilişsel yapıları ortaya çıkarmanın bir yolu olarak alındığı anlamına gelir. İnsanlarda rastgele bir genetik değişimin zihinde sentaktik yapıların ortaya çıkmasına neden olduğu ileri sürülmektedir. Dolayısıyla insanların bir dile sahip olması onun iletişimsel amaçlarına bağlı değildir.
Konuyla ilgili ünlü bir örneğe yer verelim. Dilbilimci Noam Chomsky "Aç olan adam akşam yemeği sipariş eder mi " türünden cümlelerin çok nadir olduğu ve çocukların bunları duyma ihtimalinin oldukça düşük olduğunu söyler. Yine de çocuklar bu türden cümleleri üretebildikleri için, yapının öğrenilmediğini, doğuştan gelen bilişsel bir dil bileşeninden edinildiği ileri sürer. Üretken dilbilgisi savunucuları var olduğu düşünülen dil yetisinin [<i>language faculty</i>] bir resmini oluşturmak için iç gözlem yoluyla doğuştan gelen yapılar hakkında her şeyi bulmayı amaç edinmişlerdir.
Üretken dilbilgisi, dili özerk bir zihin modülü olarak ele alarak, modüler bir zihin modelini destekler. Böylece dil, matematiksel mantıktan, çıkarımın dil ediniminde hiçbir rolü olmadığı ölçüde ayrılır. Üretici insan bilişi anlayışı, bilişsel psikoloji ve bilgisayar biliminde de etkilidir.

Bilişsel dilbilim yaklaşımlarından biri, (baş harfleri büyük olacak şekilde) Bilişsel Dilbilim olarak adlandırılır, ancak aynı zamanda genellikle tümü küçük harflerle yazıldığından bilişsel dilbilimdir. Bu hareket, 1980'lerin başında, George Lakoff'un metafor teorisinin Ronald Langacker'ın Bilişsel Dilbilgisi ile birleştiği ve çeşitli yazarların takip eden Yapı Dilbilgisi modelleriyle birleştiği zaman başladı. Bu birlik, dilsel ve kültürel evrime iki farklı yaklaşım içerir: kavramsal metafor ve inş

Bilişsel psikoloji, düşünme, hissetme, öğrenme, anımsama, karar verme, dil, problem çözme ve yargılama gibi zihinsel süreçlerin en geniş anlamda incelenmesidir. Yani bilişsel psikologlar insanların bilgiyi anlama, saklama ve bilincine geri getirmeleriyle ilgilenirler. Bilişsel psikologlar zihinsel süreçlerin incelenebileceğine ve incelenmesi gerektiğine inanırlar. Her ne kadar bilişsel süreçler doğrudan gözlenemeseler de, davranışlar gözlenebilir ve bu davranışların altında yatan bilişsel süreçler hakkında çıkarımlar yapılabilir.
Davranışçı öğrenme yaklaşımının egemen olduğu psikoloji bilimi 1950'lerden itibaren çeşitli sebeplerle bilişsel psikoloji anlayışının genel kabul gördüğü bir sürece girdi. İnsan zihni tekrar psikolojinin araştırma konusu oldu ancak bu sefer doğrudan zihnin gözlenmesi çabaları yerine davranışlar gözlenerek zihin hakkında çıkarım yapma yoluna gidildi. İnsan zihninin bilgisayarlar gibi girdi-işlem-çıktı süreçleriyle anlaşılmasının daha faydalı olacağı anlayışı paradigmatik bir değişime sebep oldu ve bu doğrultuda 50 ve 60'lı yıllarda dikkat, bellek, algı gibi konularda çok sayıda araştırma yapıldı.

Bilişsel psikologların asıl odağı davranışları etkileyen zihinsel süreçlerdir. Bu süreçlerden bazıları şunlardır:

Bakınız: Dikkat

Bakınız: Bellek

Bakınız: Algı

Bakınız: Üstbiliş

Sosyal biliş
Öğrenme
Uzaysal-zamansal akıl yürütme
Bilişselcilik (psikoloji)
Bilişsel davranışçı terapi
Bilişsellik
Bilişsel terapi
Bilişsel eğilim
Bilişsel çelişki
Bilişsel sinirbilim
Bilişsel dilbilim
Bilişsel dilbilgisi
Bilişsel nöropsikoloji
Bilişsel yük
Bilişsel alan
Bilişsel nöropsikiyatri
Bilişsel işlev
Bilişsel harita
Bilişsel taklit
Bilişsel şema
Üstbiliş

Bilişsellik (ya da biliş veya kognisyon) aralarında dikkat, bellek, dil kullanma ve anlama, öğrenme, değerlendirme, sorun çözme ve karar verme gibi zihinsel yetileri oluşturan bir kümeyi tanımlamada kullanılan bilimsel terimdir. Psikoloji, felsefe, dilbilim ve bilişim bilimi gibi çeşitli bilimsel disiplinler bilişselliği de inceler. Ancak disiplinlere göre bilişselik teriminin kullanımı farklılık gösterebilir. Örneğin psikoloji ve bilişsel bilimde "bilişsellik" genellikle bireyin psikolojik işlevlerinin bilgi işleme açısından bakış olarak kullanılır. Sosyal psikolojinin sosyal bilişsellik dalı tutum, yükleme ve grup dinamiğini açıklamaya çalışır. Bilişsel psikoloji ve bilişsel mühendislikte "bilişsellik" tipik olarak katılımcının ya da işletimcinin zihninde ya da beyninde meydana gelen bilgi işleme süreci olarak anlamlandırılır.
Bilişsellik, bilgi birikimini ve değişen tercihleri kullanarak alınan bilgiyi işleme yeteneğidir. Bilişsellik ya da bilişsel süreçler doğal ya da yapay; bilinçli ya da bilinçsiz olabilir. Bu süreçler, dilbilim, anestezi, nöroloji, psikiyatri, psikoloji, felsefe, antropoloji, sistem bilimi ve bilişim bilimi dallarında farklı bağlamlarda farklı açılardan analiz edilirler.

Biyobilişim veya Biyoenformatik, biyolojinin çeşitli dalları, ancak özellikle moleküler biyoloji ile bilgisayar teknolojisini ve bununla ilişkili veri işleme aygıtlarını bünyesinde barındıran disiplinlerarası bir bilim alanıdır. Bir diğer tanımla, karmaşık biyolojik verilerin derlenmesi ve analiz edilmesi bilimidir Modern yaşam bilimlerinde üretilen büyük ölçekli verilerin artmasıyla birlikte biyoenformatik, genomik, proteomik, transkriptomik ve sistem biyolojisi araştırmalarının temel bileşeni hâline gelmiştir. Biyoenformatik dünya genelinde bağımsız bir lisans, yüksek lisans ve doktora programı olarak okutulmaktadır. Türkiye'de biyoenformatik lisans düzeyinde verilen eğitim kapsamında, Kadir Has Üniversitesi'nde program 2013 yılında açılmış ve 2025 yılına kadar mezun vermeyi sürdürmüştür. Ayrıca birçok üniversitede de biyoenformatik yüksek lisans programları bulunmakta olup, moleküler biyoloji, genetik ve bilgisayar bilimi temelli dersleri içermektedir.

1960'larda başlayan bilgisayar uygulamalarının biyolojide kullanılması girişimi, her iki alandaki teknolojik gelişime paralel olarak hızla ilerlemiş ve böylelikle ortaya çıkan Biyobilişim dalı bugün en popüler akademik ve endüstriyel sektörlerin başına geçmiştir. Biyoenformatik kavramı 1970'lerin sonunda moleküler dizilerin bilgisayarlarla karşılaştırılmaya başlanmasıyla doğmuştur. Paulien Hogeweg ve Ben Hesper, terimi ilk kez 1970'lerde biyolojik sistemlerin enformasyon süreçlerini tanımlamak için kullanmıştır. 1980'lerde DNA dizileme teknolojilerinin gelişmesi, 1990'larda ise İnsan Genomu Projesi'nin başlaması biyoenformatiğe olan ihtiyacı hızla artırmıştır. Bilgisayarların moleküler biyolojide kullanımı üç boyutlu moleküler yapıların grafik temsili, moleküler dizilimler ve üç boyutlu moleküler yapı veritabanları oluşturulması ile başlamıştır. Kısa sürede çok yüksek miktarlarda veri üreten, endüstri düzeyinde gen ekspresyonu, protein-protein ilişkisi, biyolojik olarak aktif molekül araştırmaları, bakteri, maya, hayvan ve insan genom projeleri gibi biyolojik deneylerin doğurduğu talep sonucunda, bu alandaki bilişim uygulamaları neredeyse takip edilemez bir hızda gelişmiştir. Biyobilişim dalının ayrı bir (disiplinlerarası) bilim dalı olarak tanınması da 2000'li yıllarda gerçekleşmiştir.
Bugün alan, hem akademik araştırmalarda hem de biyoteknoloji ve tıpta kritik bir rol oynamaktadır. 1960'larda başlayan bilgisayar uygulamalarının biyolojide kullanılması girişimi, her iki alandaki teknolojik gelişime paralel olarak hızla ilerlemiş ve böylelikle ortaya çıkan Biyoenformatik dalı bugün en popüler akademik ve endüstriyel sektörlerin başına geçmiştir.

Biyoenformatiğin temel amaçları şunlardır:

Biyolojik verilerin standartlaştırılması ve depolanması
Genom, protein, RNA ve metabolik ağlar gibi sistemlerin analiz edilmesi
Moleküler diziler arasındaki ilişkilerin belirlenmesi
Gen ve protein fonksiyonlarının tahmin edilmesi
Klinik varyantların değerlendirilmesi
Büyük ölçekli omics verilerinin yorumlanması
Hesaplamalı modellerin geliştirilmesi

Genom dizileme verilerinin hizalanması, varyant analizi, anotasyon ve karşılaştırmalı genomik çalışmaları biyoenformatiğin merkezinde yer alır.

RNA-seq verilerinin işlenmesi, ifade seviyelerinin hesaplanması ve diferansiyel gen ekspresyonu analizleri biyoenformatiğin en yaygın uygulamalarındandır.

Protein dizisi analizi, üç boyutlu yapı tahmini, protein–protein etkileşim ağları ve kütle spektrometrisi verilerinin yorumlanması alanın önemli çalışma konularıdır.

Metabolik ağ modelleri, hücresel süreçlerin dinamik simülasyonları ve çok katmanlı biyolojik sistemlerin entegrasyonu biyoenformatik yöntemlerle yapılır.

Klinik varyant analizi, kanser genomikleri, farmakogenomik ve kişiselleştirilmiş tıp (precision medicine) çalışmaları için kritik role sahiptir.

Proteinlerin üç boyutlu yapılarının modellenmesi ve enerji hesaplamaları moleküler modelleme araçlarıyla gerçekleştirilir.

Biyoenformatikte kullanılan bazı temel araçlar ve platformlar şunlardır:

NCBI veri tabanları (GenBank, RefSeq, ClinVar, SRA)
BLAST: Dizi karşılaştırma
HISAT2, STAR: Hizalama
DESeq2, EdgeR: Transkriptomik analiz
UniProt: Protein veri tabanı
PDB: Protein yapıları
Ensembl: Genom anotasyon sistemi
Galaxy platformu: Birçok analiz aracını grafik arayüzle sunar

Biyoenformatik analiz genellikle şu aşamalardan oluşur:

Veri toplama
Kalite kontrol
Ön işleme
Hizalama
Varyant veya ifade analizi
Fonksiyonel zenginleştirme
Görselleştirme
Yorumlama
Bu süreçler yüksek hesaplama kapasitesi gerektirdiğinden genellikle high-performance computing (HPC) altyapıları kullanılır.

Biyobilişim genel olarak biyolojik problemlerin çözümünde bilişim teknolojilerinin kullanılması olarak tanımlanabilir. En dar tanımı ile genomik sekansları destekleyen biyolojik veritabanlarının oluşturulması ve işletilmesi, en geniş tanımı ile de mevcut tüm bilgisayar uygulamalarının biyolojik problemlerin çözümünde kullanılması olarak anlaşılır.
Biyobilişim modern biyolojinin iki temel bilgi akışını kapsar:

Genetik bilgi akışı: Bir organizmanın DNAsı incelenerek özelliklerinin belirlenmesinden, incelenen bu organizma türünün oluşturduğu toplulukların karakteristik özelliklerine kadar olan bilgi akışı. Elde edilen DNA bilgisi tekrar genetik havuzun tanımlanması için kullanılır.
Deneysel bilgi akışı: Biyolojik olaylar gözlenerek elde edilen enformasyon, açıklayıcı matematiksel modeller ile tarif edilir, daha sonra bu modellerin doğruluğu yeni deneyler ile test edilir.
Son yirmi yılda temel biyolojik araştırmaların klinik tıp uygulamaları ve klinik tıp bilgi sistemleri üzerindeki etkisi daha da belirleyici olmuş ve bugün yeni kuşak epidemiyolojik, tanı, teşhiş ve tedavi amaçlı modüllerin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Biyobilişim çalışmalar temel bilimsel araştırmalara yönelik görünmekle beraber önümüzdeki on yıl içinde klinik bilişim için vazgeçilmez olacaktır. Örneğin hastaların tıbbi kayıtlarında giderek artan bir sıklıkla DNA dizilim bilgileri yer almaya başlayacaktır. Bugün ABD'de bazı sigorta şirketleri, risk primleri belirlenirken mevcut genetik tarama test sonuçlarını talep edebilmektedir. Biyobilişim araştırmalar için geliştirilen algoritmaların çok yakında klinik bilişim sistemlerine entegre olması beklenmektedir.
Bu alanı kısaca tanımlamanın bir yolu da, Biyobilişim araçların kullanıldığı genel araştırma konularını özetlemek olabilir:

DNA sıra ve dizilimi araştırmaları
Protein sıra ve dizilimi araştırmaları
Makromoleküler yapıların (DNA, RNA, protein) üç boyutlu yapı araştırmaları
Küçük moleküllerin (potansiyel terapötik maddeler, aktif peptidler, ribozimler vs.) ligandlarıyla etkileşiminin araştırılması
Heterojen biyolojik veritabanlarının entegrasyonu
Biyolojik enformasyonun paylaşımının kolaylaştırılması
Bilgisayar ile otomize edilmiş veri analizi ve iletimi
Etkileşimde bulunan gen ürünleri için bilgi ağları oluşturulması
Kimyasal reaksiyonlardan hücrelerarası iletişime kadar pek çok biyolojik faaliyet sürecinin matematiksel modellenmesi ve simülasyonu
Büyük çaplı biyolojik deneylerden (GENOM projeleri gibi) çıkan sonuçların analizi

Proteinlerin yapılarının ve fonksiyonlarının belirlenmesi
Herhangi bir biyolojik fonksiyonu arttıran ya da engelleyen küçük moleküllerin tasarlanması
Karmaşık genetik fonksiyon ya da regülasyon faaliyetlerinin tanımlanması
Tıbbi ya da endüstriyel amaçlı yeni makromoleküller üretilmesi
Genetik faktörlerin hastalık yatkınlığına etkilerinin ortaya çıkarılması

Biyoetik, tıp ve biyoloji alanında ortaya çıkan yeniliklerin, çeşitli teknolojik gelişmelere bağlı olan bilimsel sonuçların, etik düzlemde meydana getirdiği kapsamlı sorunların irdelenmesi üzerinden gelişen etik alanı ya da bölümüdür. Kelime anlamı olarak "canlı etiği" olarak da anlaşılır. Dolayısıyla biyoetik tüm bir yaşamı konu edinen etik tartışmadır.

20. yüzyıl sonlarından itibaren, felsefenin ve düşüncenin en önemli bölümlerinden ya da sorunlarından biri haline gelmiştir. Çünkü biyoloji ya da canlı bilimleri denilen alanlarda insan tavır ve davranışlarının ne olduğu, ne olacağı ve ne olması gerektiği konusunda önemli sorunlar belirmiş durumdadır. Bilimlerdeki gelişmeler çok sayıda alışılmadık durum meydana getirmekte ve belirli etik kararların alınmasında belirli bir özellik talep etmektedir. Biyoetiği doğuran bu özgül durumların çokluğu olmuştur. Aynı zamanda bu durum biyoetik alanında çok kapsamlı tartışmaları beraberinde getirmektedir. Yüzyıllardan beri süregelen etik tartışmalar, bu düzeyde yeni bir boyut kazanmış, disiplinlerarası bir niteliğe bürünerek, teknoloji, siyaset ve ahlaki meseleleri içeren bir kapsamda ortaya çıkmasına kaynaklık etmiştir.

Somut gelecekle ilgili doğrudan tartışmaları içerdiğinden dolayı, aynı zamanda felsefenin somut dünyayla kesişen önemli bir noktası haline gelmiştir; her ne kadar tartışmalar uzmanlar tarafından yürütülüyor olsa da biyoetik herkesi içine alan bir kapsama sahiptir. Biyoetik Uygulamalı etiğin bir kolu olarak görülür, çünkü, bir yandan direkt ya da dolaylı olarak tüm canlı yaşamı ilgilendiren biyolojiyi kapsamakta, öte yandan da aynı anda burada ve bundan meydana gelen ahlaki, toplumsal ve politik konuları kapsamaktadır. Burada sorun sadece insan yaşamı olmadığından biyoetik, tıp etiğinden ayrılır ve onu da kapsayacak şekilde ele alınır. Gen teknolojisi, ilaç sanayi, klonlama, doğum, ölüm, ötanazi, insan deneyleri. öjeni, yapay üreme, kürtaj ve bunlarla birlikte canlılarla ilgili bilimsel ve teknolojik gelişmelerin sonuçları, sınırları ve kullanım ilkeleri biyoetiğin belli başlı konu başlıklarıdır. Dolayısıyla biyoetik alanındaki konular tek başına bilimadamlarının, akademisyenlerin, hekimlerin, siyasetçilerin, teknikerlerin, felsefecilerin ya da başka herhangi bir kesimin tek başına tekelinde olamayacak konulardır. Burada meseleler artık bilinen tıp alanındaki etik meseleler olmaktan çıkmış, hem tıbbi hem sosyal ve siyasal meselelerin merkezinde yer alan bir etik sorun durumuna gelmiştir. Sonuç olarak yetki ve sorumluluğa sahip olan yasakoyucu olmasına rağmen, biyoetik, şu sorular çercevesinde bir anlamda herkesi içine almaktadır.

Bu noktada belli başlı soruları şöyle belirtmek mümkün;

"Ne yapılmalıdır? Neye nereye kadar izin verilebilir? Yapılması mümkün olan her şey yapılmalı mıdır, yoksa bir sınırlama getirilecek midir?Nasıl?"
"Başka sorularsa bu verilecek kararların temellendirilmesiyle ilgilidir. Gerekli olan ile olmayan, izin verilebilir olan ile olmayan arasındaki sınır nasıl temellendirilebilir? Neyin yasaklanması nasıl temellendirilecektir? Ya da yapılaması mümkün olana izin vermek nasl temellendirilecektir vs. vs."
Bu sorular biyoetiğin neden belirli bir alanla sınırlı bir sorun içermediğini de göstermektedir. Ve neden bu sorunlar üzerinde tek başına belirli bir çevrenin tartışmasının anlamlı olmadığını da göstermektedir. Biyoetiğin disiplinlerarası niteliği tamda sorduğu bu ve benzer sorunların niteliğinden ileri gelmektedir. Çünkü bu yüzyılda meydana gelen bilimsel ve teknolojik gelişmeler insana, yaşamın temeli ya da kabul edildiği anlamda biyolojik olarak yaşam denilen şeyi değiştirebilecek imkânlar sağlamaktadır; en azından gelişmelerin yönü bu sorunları şimdiden gündeme getirmiştir ve tartışmalar derinleşerek sürmektedir. Değişimin iyi ya da kötü, doğru ya da yanlış olduğuna karar vermek, neyin nereye kadar ne şekilde savunulabileceğine dair temel sorular sormak ve yanıtlar üretmek biyoetiğin sorun alanları içindedir.

Biyokimya, insan, bitki, hayvan ve mikroorganizma biçimindeki bütün canlıların yapısında yer alan kimyasal maddeleri ve canlının yaşamı boyunca sürüp giden kimyasal süreçleri inceleyen bilim dalıdır.
17. 18. yüzyıllarda Tıp doktorları tarafından bulunmuş olup (paracelsius) Öncelikle Tıp fakültelerinde kürsüleri kurulmuş daha sonra diğer canlılarla ilgilenen bölümlerde de biyoloji kimya eczacılık veteriner gibi fakültelerde de ders olarak işlenmiştir.
Biyokimyanın amacı her şeyden önce, hücrenin temel bileşenleri olan protein, karbonhidrat, lipit gibi organik bileşiklerin ve yaşamsal önem taşıyan kimyasal tepkimelerde en büyük rolü oynayan DNA nükleik asitlerin, vitaminlerin ve hormonların yapısal ve nicel çözümlemesini yapmaktır. Canlılardaki protein bileşimi, besinlerin enerjiye dönüşmesi, kalıtsal özelliklerin kimyasal mekanizmalarla iletilmesi gibi yaşam süreçlerinin araştırılması da yine biyokimyanın ilgi alanına girer
Canlılara ilişkin bilim dalları uğraşmakta olan her fakültede (tıp, eczacılık, biyoloji, ziraat, veteriner vs.) bir biyokimya kürsüsü de bulunur. İnsan sağlığıyla ilgili bilimler de iki alanda incelenir: 1. Temel biyokimya 2. Klinik biyokimya.
Klinik biyokimya laboratuvar uzmanlığı ise, klinik laboratuvar bilimi ve teknolojisinin hasta bakımı için kullanıldığı bir tıp disiplini olup, sağlık ve hastalıktaki biyokimyasal mekanizmaları, hastalıkların önlenmesi, tanı ve ayırıcı tanı, prognoz ve tedavinin izlenmesindeki testleri, laboratuvar sonuçlarının tıbbi yorumlarını, klinisyenlere konsültasyonunu ve laboratuvar tanıyı içeren, tıbba ve kliniğe özgün bir laboratuvar bilimi ve uzmanlık alanıdır.
21. yüzyılın biyolojik bilimler ve biyoteknoloji çağı olacağı kabul edilmektedir. Bilim ve teknolojinin amacı sağlıklı bir çevre ve sağlıklı bir yaşamdır. Bu nedenle bugün hayal bile edilemeyecek olanakların insanlığın hizmetine sunulmasında en büyük pay gelecekte bu meslek üyelerinin olacaktır. Son yılların Nobel bilim ödüllerinin büyük oranda biyokimyasal çalışmalara verilmiş olması bunun en güzel kanıtıdır. İş olanaklarının, biyokimya, biyoteknoloji ve gen teknolojisinde gözlenen gelişmelere paralel olarak yoğunlaşması gelişmiş ülkelerde yayınlanan bilimsel dergilerdeki iş ilanlarının büyük bir kısmının bu alanlara yönelik oluşu ile kanıtlanmaktadır

Türk Biyokimya Derneği
Biyokimyagerler Derneği
Ege Üniversitesi Biyokimya Bölümü 28 Aralık 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Dumlupınar Üniversitesi Biyokimya Bölümü 22 Şubat 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cumhuriyet Üniversitesi Biyokimya Bölümü
GATA Tıbbi Biyokimya
Selçuk Üniversitesi-Montana State University Biyokimya Lisans Programı

Abaküs, sayı boncuğu, çörkü veya eski adıyla mihsap, basit toplama ve çarpma işlemleri için kullanılan, aritmetik hesaplamaları yapmaya yardımcı bir alet. Boncukların sayılması şeklinde çalışır. İlköğretim sınıflarında matematik dersine yardımcı olması amacıyla da kullanılır.

MÖ 2400 yıllarında Çin'de geliştirilen abaküs, denizaşırı ticaret yapan tüccarlar sayesinde Girit ve Miken bölgelerinden Avrupa ve Amerika'ya yayılmıştır. Abaküs, hareketli parçalara sahip olduğu bilinen ilk hesap makinesidir. Arap sayılarının ve sıfır kavramının abaküs yardımıyla geliştirilmesi tarih öncelerine gitmekle beraber, halen dünyanın değişik bölgelerinde günlük ticarette ve özellikle okul öncesi çağdaki çocukların matematiksel zekasını geliştirmek amacıyla kullanılmaktadır.
Çağdaş hesap makinelerinin ve bilgisayarların atası sayılan hesap aygıtı olan Abaküs'te amaç 4 ana matematiksel işlem olan toplama, çıkarma, çarpma ve bölme yapmaktır. Babilliler'in buluşu olan abaküs, yüzyıllar boyunca ticarette büyük önem taşımıştır. Abaküsün temeli Girit ve Miken'e dayanmakta ve ilk abaküs örneklerinin hemen hepsinde Girit ve Miken süsleme sanatından örnekler de bulunmaktadır.
Her boncuk ya da metal topçuğun değeri, büyüklüğüne değil konumuna bağlıdır; belirli bir çizgi üstündeki taşın ya da belirli bir tel üstündeki incinin (boncuğun, topçuğun, vb.) değeri 1, iki tanesi birlikte olunca 2 olur. Bundan bir sonraki tel 10, üçüncü sıradaki tel 100 olarak değerlendirilir. Böylece ikisi 1 değerinde ve biri 10 değerinde üç dizi taş 12'yi, 100 değerindeki bir dördüncü topçuk eklenince de 112'yi gösterir. Yani topçuk ya da boncuğun yeri, değerini belirler ve çok büyük sayılar bile birkaç topçu ya da boncukla gösterilebilir. Topçuklar bir yöne kaydırılarak işlem yapılır; elde edilen değeri silmek, yani topçuğu bir sonraki kullanıma hazırlanmak istenirse, tersi yönünde kaydırmak gerekir. Abak, görünüşte basitliğine karşın, toplama makineleri, elektronik hesap makineleri ve bilgisayarların hazırlanmasına katkıda bulunmuştur.
En iyi bilinen biçimi (Çinlilerin "hesap tepsisi" anlamına gelen Suan Pan'ı) dikdörtgen bir çerçevenin içine gerilmiş teller üstüne inciler dizilmesiyle oluşturulan abak, başlangıçta toprağın içine açılan sıra sıra oluklara dizilen taşlardan oluşmaktaydı. Eski yunan ve Roma abaküsü dikdörtgen oluklu bir tablet idi. Rönesans öncesi avrupasında ise üzerine oluk yerine çizgiler olan bir tablet idi. Daha sonraları, yuvarlak bilye büyüklüğünde metal top ya da boncukların paralel çubuklar ya da teller üstünde hareket ettikleri biçimi almıştır.

Abaküsün İtalyan ve diğer avrupa tüccarları arasında kullanımdan düşüşü Fibonaccinin büyük eseri Liber Abaci5 Aralık 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Kitabı ve onun daha kısa ve daha popüler versiyonunda, tüccar babasıyla arap şehirlerine yaptığı gezilerde görüp öğrendiği, kâğıt üzerinde hint-arap rakamlarıyla yazılı yapılan aritmetik işlemlerini anlatmasıyla başlamıştır.

Abaküsün, daha önce kullanılan yalın 2 el ve beşer parmağın yerini aldığı, onun da başparmak ucunun diğer 4 parmağın 12 eklemine dokunarak onikili sayı sistemindeki işlemlerin yerini aldığı düşünülebilir. Abaküsün bu devralmaya olanak veren üstünlükleri, işlemlerin daha büyük sayılarla da yapılabilmesi, el gerektiren bir işlem için ara verildiğinde son sayıyı unutmaması, daha hızlı ve daha kolay anlaşılır olması idi.
Hint-arap rakamlarıyla yazılı yapılan aritmetik işlemlerinin abaküsün yerini almalarına olanak veren üstünlükleri ise şöyle idi: abaküs işlemlerinin sadece sonucu romen rakamlarıyla kaydedildiğinden hesap aşamaları sonradan kontrol edilemiyordu. Bu yüzden bir tüccar hem kâtip hem hesaplayıcı çalıştırmak zorundaydı. Hint-arap rakamları ise sadece kâtip gerektiriyordu ve hesap aşamaları da kaydedilip sonradan incelenip kontrol edilebiliyordu.

Latince abacus "1. her türlü masa, pano, tabla, 2. hesap tahtası" sözcüğünden alıntıdır. Latince sözcük Eski Yunanca ábaks, abak- άβαξ, αβακ-  "tabla, masa" sözcüğünden alıntıdır.

Akıllı gözlük akıllı bir giyilebilir bilgisayar türüdür. Diğer bilgisayarlar gibi akıllı gözlükler de dahili veya harici sensörlerden bilgi toplayabilir. Çeşitli bağlantı yolları ile diğer elektronik cihazlardan veya bilgisayarlardan verileri kontrol edebilir, yollayabilir veya alabilirler.
Nereyse tüm akıllı gözlükler Bluetooth, Wi-Fi ve GPS gibi kablosuz teknolojileri desteklerler. Çoğu modelin kendine özel geliştirişmiş spesifik mobil işletim sistemi vardır.
Akıllı gözlük kullanıcıları; bir Bluetooth veya WiFi kulaklık aracılığıyla ses ve video dosyalarını başka cihazlara gönderebilir, taşıyabilir veya başka cihazlardan alarak kendi gözlüklerinde izleyebilirler. Bazı akıllı gözlük modelleri aynı zamanda lifelog ve aktivite takipçisi özelliğine sahiptir.

Sanal gerçeklik
Artırılmış Gerçeklik

Akıllı saat, bir bilgisayar sistemi ile entegre edilmiş kol saati ve giyilebilir bilgisayardır. Akıllı saat halen giyilebilir teknoloji ürünlerinin en iyisi olarak bilinmektedir. İlk modelleri basit hesap makinesi, çeviri ve oyun gibi ekstralara sahip olan akıllı saatlerin modern modelleri daha çok "giyilebilen bilgisayarlar" olarak tanımlanmaktadır. Modern akıllı saatler günlük kullanım için yerel bir dokunmatik ekran arayüzü, ilişkili bir akıllı telefon uygulaması yönetimi ve telemetri sağlar.
Erken modeller, hesaplamalar, dijital zaman anlatımı, çeviriler ve oyun oynama gibi temel görevleri gerçekleştirebilir. 2010'ların akıllı saatleri ise, mobil uygulamalar, mobil işletim sistemi ve WiFi/Bluetooth bağlantısı dahil olmak üzere akıllı telefonlara yakın daha genel işlevlere sahiptir.
Çoğu arkadan aydınlatmalı LCD veya OLED olmak üzere elektronik bir görsel ekrana sahiptir. Bazıları daha az güç tüketmek için transflektif veya elektronik kağıt kullanır.
Genellikle şarj edilebilir bir lityum iyon pil ile çalışırlar. Çevresel cihazlar, NFC, dijital fotoğraf makinesi, termometre, ivmeölçer, pedometre, kalp atış hızı monitörü, altimetre, barometre, pusula, GPS yön bulma cihazı, küçük hoparlör ve microSD kart içerebilir.
Yazılım, dijital haritalar, planlayıcılar ve kişisel düzenleyiciler, hesap makineleri ve çeşitli saat kadranları içerebilir. Saat, sensörler, kablosuz kulaklıklar veya bir baş üstü göstergesi gibi harici cihazlarla iletişim kurabilir. Diğer bilgisayarlarda olduğu gibi bir akıllı saat de dahili veya harici sensörlerden bilgi toplayabilir ve diğer cihazları veya bilgisayarları kontrol edebilir veya onlardan veri alabilir. Bluetooth, Wi-Fi ve GPS gibi kablosuz teknolojileri destekleyebilir. Birçok amaç için bir "izleme bilgisayarı", çeşitli kablosuz teknolojileri kullanarak akıllı telefonla iletişim kuran akıllı telefon gibi uzak bir sistem için bir ön uç görevi görür. Akıllı saatler, özellikle tasarımları, pil kapasiteleri ve sağlıkla ilgili uygulamaları konusunda gelişmektedir.
Sağlıkla ilgili uygulamalar arasında kalp atış hızı, SpO2, egzersiz vb. ölçen uygulamalar vardır.

1972'de piyasaya çıkan ilk dijital saat, Hamilton Watch Company tarafından üretilen Pulsar'dı. Pulsar, oldukça hareketli parçalardan oluşan bir elektronik mekanizma kullanarak, ilk LED saati kullanıcılara sundu. Orijinal versiyonu 2.100 dolardan satışa çıkarıldı. (O zamanın bir araba fiyatı) Saatin daha ucuz modeli, P2 Live, James Bond filminde yer aldı. Sadece 400 adet üretilen bu saat o zamanın ünlü isimleri: Elvis Presley ve Yul Brynner tarafından kullanıldı.
1980'lerde kişisel bilgisayarların piyasaya sürülmesiyle Seiko, saat şeklinde bilgisayarlar geliştirmeye başladı. RC-1000 Wrist Terminal, bilgisayarla arayüz oluşturan ilk Seiko modeliydi ve 1984'te piyasaya sürüldü. Epson tarafından geliştirildi ve bir çip üzerindeki bir bilgisayar tarafından desteklendi. 1980'lerde Casio, hesap makinesi saatlerine ek olarak başarılı bir "bilgisayar saati" serisini pazarlamaya başladı.

Timex Datalink kol saati, 1994 yılında piyasaya sürüldü. İlk Timex Datalink Akıllı Saatleri, bir PC ile iletişim kurmak için bir kablosuz veri aktarım modu gerçekleştirdi. Microsoft Schedule+ ile randevular ve kişiler oluşturuldu.
1999'da Samsung, dünyanın ilk saatli telefonu olan SPH-WP10'u piyasaya sürdü. Çıkıntılı bir anteni, tek renkli bir LCD ekranı, entegre bir hoparlör ve mikrofon ile 90 dakikalık konuşma süresi vardı.
Haziran 2000'de IBM, Linux çalıştıran bir kol saati için bir prototip sergiledi. Orijinal modelin sadece 6 saatlik pil ömrü vardı, bu daha sonra 12'ye uzatıldı. 8 MB belleğe sahipti ve Linux 2.2'yi çalıştırdı. IBM, "WatchPad"i oluşturmak için Citizen Holdings ile işbirliği yapmaya başladı. 2003 yılında Fossil, Palm OS çalıştıran ve 8 MB RAM ve 4 MB flash bellek içeren bir saat olan Fossil Wrist PDA'yı piyasaya sürdü. Aynı yıl Microsoft, SPOT akıllı saati duyurdu ve 2004 yılının başlarında mağazalara ulaşmaya başladı. SPOT, Akıllı Kişisel Nesneler Teknolojisi anlamına gelir.
Sony Ericsson, Aralık 2010 yılında giyilebilir bir saat olan Sony Ericsson LiveView'ı piyasaya sürdü. Vyzin Electronics Private Limited, VESAG adı verilen uzaktan sağlık izleme için hücresel bağlantıya sahip ZigBee özellikli bir akıllı saati piyasaya sürdü. Motorola, Motoactv'yi 6 Kasım 2011'de piyasaya sürdü. Sony Mart 2012 yılında Sony SmartWatch serisini, Eylül 2013 yılında Samsung Gear, Nisan 2015 yılında ise Apple Watch tanıtıldı.

Temmuz 2013 itibarıyla akıllı saat geliştirme faaliyetlerinde bulunan şirketlerin listesi Acer, Apple, BlackBerry, Foxconn/Hon Hai, Google, LG, Microsoft, Qualcomm, Samsung, Sony, VESAG, Toshiba, kısmen HP, HTC, Lenovo ve Nokia'dan oluşmaktadır.

2020'de Amerika Birleşik Devletleri Gıda ve İlaç İdaresi, NightWare adlı bir Apple Watch uygulaması için pazarlama onayı verdi. Uygulama, kalp atış hızı ve vücut hareketini izlemeye dayalı olarak bir kabus algıladığında titreşerek Travma sonrası stres bozukluğu ile ilgili kabuslardan muzdarip insanlar için uykuyu iyileştirmeyi amaçlar.

Wear OS, watchOS, Tizen, AsteroidOS, Sailfish OS, Ubuntu Touch, InfiniTime, LiteOS, Garmin OS, FitBit OS, Pebble OS akıllı saatler için en yaygın işletim sistemleridir.

Akıllı saatlerin popülaritesi 2010'larda arttı. Günümüzde genellikle sağlığı takip etmek, akıllı telefon eğlencesi veya iletişim "arkadaşları" olarak kullanılır. Küresel akıllı saat satışarı 2019'un üçüncü çeyreğinde 14 milyona ulaştı. 2019 itibarıyla pazar lideri Apple, ardından Samsung, Imoo, Fitbit, Amazfit, Huawei, Fosil Grubu ve Garmin idi.

Yaygın bilişim
İnsan bilgisayar etkileşimi
GPS saat
Aktivite takipçisi
IP Kodu
Otomatik park

Akıllı telefon (İngilizce: smartphone), cep telefonunun sağladığı klasik özelliklere, bilgisayar dünyasının bir ürünü olan PDA'lerin özelliklerinin de eklenmesiyle tasarlanan gelişmiş mobil iletişim cihazıdır. Akıllı telefonlarda mobil işletim sistemleri bulunur (örn. Symbian^3) bu sayede birçok farklı amaç için daha aktif bir şekilde kullanılabilir ve neredeyse her iş için bir uygulama bulunabilir.
İşlemcileri bataryaların uzun süre dayanabilmesini sağlayan ARM tabanlı olur ve karmaşık işlemleri sorunsuzca yapabilirler. Aynı zamanda çoğu akıllı telefonda Grafik İşlemci de mevcuttur. Bu sayede fazla poligon gerektiren kaliteli oyunları kolayca ve akıcı şekilde çalıştırabilirler.

Çoğu akıllı telefonda oyun, uygulama performansını yukarıya taşıyayacak ve diğerlerinden farklı, özgün uygulamaların geliştirilmesine önayak olacak donanımsal özellikler bulunmaktadır. Şu ana kadar yapılmış akıllı telefonların büyük çoğunluğunda, resim açma veya video oynatma gibi işlerin rahat yapılabilmesi için ekran çözünürlüğü 4:3 veya 16:9 (geniş ekran) şeklindedir. Günümüzde ekran oranları multimedya içeriklerinin daha iyi deneyimlenebilmesi amacıyla 18:9, 19.5:9 ve 21:9 gibi geniş ekran oranlarına sahiptir. Aynı zamanda, ekranda gösterilen herhangi bir öğenin çok daha parlak ve kaliteli görüntülebilmesi için çözünürlükleri hızla yükseltilmekte, SUPER AMOLED, AMOLED, OLED ve LTPO gibi yeni teknolojilere geçilmektedir.
Oyunların ve uygulamaların daha aktif çalıştırılabilmesi için çoğu akıllı telefonda ivme ölçer bulunmaktadır. Bu nedenle akıllı telefonlar, internette gezinmek veya sensör kullanarak oyun oynamak gibi birkaç avantaja sahiptirler. Aynı zamanda yeni akıllı telefonların bazılarında jiroskop yani dijital pusula da bulunur. Bu sayede ivme ölçerlerin yapamadığı şekilde her yöne ekran dönüşü özelliğini kullanıcıya sunabilirler.
Akıllı telefonlar, normal bir cep telefonunun yapacaklarından çok daha ilerisidir. Bunların başında da kaliteli oyunlar, bilgisayardakileri aratmayacak uygulamalar gelir. Ancak bunlar için cep telefonlarının sahip olduğundan çok daha yüksek işlemci performansı gerekir. Akıllı telefonların neredeyse hepsinde ARM tabanlı işlemciler kullanılır. Bu tür işlemcilerin kullanılmasının ana sebebi düşük güç tüketimi ve buna rağmen yüksek performans sağlamalarıdır. Aynı zamanda, yüksek oyun performansının sağlanması sağlanabilmesi için de grafik işlemciler de çoğu akıllı telefonda bulunmaktadır. Bu sayede yüksek sayıda poligon gerektiren 3D oyunlar akıcı şekilde oynanabilir. Aynı zamanda grafik işlemciler, akıllı telefonlarda kullanılan efektler ve 3D oyunlarda kullanılan texturelerde de performansı üst düzeylere çeker.
Çoğu akıllı telefonun bağlantı özellikleri eksiksizdir. Yani, akıllı telefonlar ile kablosuz ağlara (Wi-Fi) bğlanabilir, Bluetooth (Mavi diş) ile dosya alışverişi yapabilir ve yüksek anten performanslarıyla kaliteli sayılabilecek bir konuşma yapabilirsiniz. Aynı zamanda bu konuda büyük rol üstlenen birkaç firmadan biri olan Nokia'nın en son çıkan telefonlarda bulunan NFC (Yakın Alan İletişimi) sistemi ile bankacılık işlemleri kredi kartları yerine NFC sistemi içeren akıllı telefonlarından yapılabilecektir.
HTC'nin büyük rol üstlendiği bir konu da gözlüksüz üç boyutlu ekrana sahip telefonlardır. Bu telefonların hem ekran çözünürlükleri yüksektir, hem de bir tuşla herhangi bir gözlüğe veya ek aksesuara gerek kalmadan üç boyutlu bir ekrana geçilebilirdir. HTC Sense gibi 3D efektlerle birlikte dizayn edilmiş bir akıllı telefonda gözlüksüz üç boyut sistemi çok işe yaramaktadır.

Akıllı telefonların, normal telefonlara kıyasla en büyük özellikleri özel işletim sistemleridir. Günümüzde birçok akıllı telefonda Android işletim sistemi bulunmaktadır. Mobil İşletim Sistemleri, bir cep telefonunda bulunmayan esneklik, özellik ve uygulama sayısını akıllı telefonlara verir.

Dünyada, akıllı telefonlarda en fazla kullanılan mobil işletim sistemidir. Android, Google tarafından geliştirilmektedir ve akıllı telefonlar için resmi olarak sürülmüş en son sürüm Android 15 sürümüdür. Aynı zamanda Android, tablet bilgisayarlar için de kullanılmaktadır.
Android yalnızca dokunmatik ekranlı telefonlar için değil aynı zamanda Pc, Tablet vb birçok cihaza açık kaynak kodlu olması sayesinde yüklenebilmektedir. Şu ana kadar Android'i en fazla kullanan ve en çok destek veren şirketler Samsung ve HTC olmuştur.
Android, uygulama mağazası olarak Google Play kullanır. Açık kaynaklı ve Linux tabanlı bir mobil işletim sistemidir. Android dünya üzerindeki birçok cihazda çalışabilir. Düşük donanıma sahip olan sistemlerde bile kullanıcılara peformans sağlayabilmektedir.

Apple tarafından 2007'de üretilmiş ve geliştirilmekte olan mobil işletim sistemidir. Yalnızca Apple markalı iPhone, iPod ve iPad gibi cihazlarda çalışmaktadır. Resmi olarak duyurulmuş en son sürümü iOS 18.3.1'dir. Aynı zamanda iOS, bazı çevrelerce hafifletilmiş bir MacOS, tvOS veya visionOS olarak da görülmektedir.
iOS, uygulama mağazası olarak dünyada en çok uygulama bulunan App Store'u kullanır. Kapalı kaynaklıdır. Aynı zamanda da iPhone ve diğer Apple Mobil cihazlarla da yüksek dereceli stabilize durumundadır. Yüksek dereceli performansa ihtiyaç duyması ve bilgisayar ile senkronize edilebilmesi için iTunes ve Finder adlı yazılıma ihtiyaç duyulur.
Aşağıda akıllı telefonlarda kullanılan sistemlerin desteği kesilmiş ve artık desteklenmeyen sistemlerdir;

Psion tarafından geliştirilen ve 2003 - 2011 yılları arası Dünyada en fazla kullanılan mobil işletim sistemiydi. İleriki yıllarda Nokia ve Accenture tarafından geliştirilmiş. En güncel resmi sürümü Symbian Belle FP2'dir. Genellikle Nokia cihazlarda bulunmaktadır. Sony Ericsson ve Samsung'un da kullandığı Symbian aynı zamanda Japon üreticiler arasında da popülerdi. Japonya'da 2014 yılına kadar yeni modellerde kullanılmaya devam edilmiş ve bu modeller 2016'ya kadar satılmaya devam edilmiştir.
Symbian, her türlü şekle uygun üretilmiştir. S60, MOAP platformu her türlü kızaklı ve tuşlu telefonda kullanılabilir. UIQ ve S60v5 platformu ise dokunmatik ekranlı telefonlar içindir. Aynı zamanda Nokia cihazlarda bulunan Symbian^3 de dokunmatik ekranlı ve QWERTY tuş takımlı telefonlar içindir.
Symbian, resmi uygulama mağazası olarak Nokia Ovi Mağazası (Nokia Store), NTT DoCoMo cihazlarında ise Docomo Store'u kullanır. Ovi, 2010 - 2011 arası Dünya sıralamasında en büyük 3. uygulama mağazasıydı. Düşük derece akıllı telefonlarda bile çalışabilir. Ancak fazla düşük dereceli donanıma sahip akıllı telefonlarda kullanılması yüzünden stabilite sorunları ortaya çıkmış ve popülerliğini yitirmiştir. Güncel Symbian cihazlarda bu sorunlar çözülsede, yapılan yanlış hamleler ve geç kalınmadan sonra kullanıcı kitlesi Symbian'dan Android ve iOS'a kaymıştır.

Microsoft tarafından 2010 - 2020 yılları arasında Windows Mobile'ın ardılısı olarak geliştirilmiş bir işletim sistemidir. Resmi olarak duyurulmuş en son mobil sürümü Windows 10 Mobile'dır. Windows için en çok mobil cihaz üreten şirketler Microsoft ve Nokia'dır.
Windows, uygulama mağazası olarak Microsoft Store'u (eski adıyla Marketplace) kullanır. Ayrıca Lumia cihazlarla yüksek derecede stabilize durumundadır.

Windows Mobile, Microsoft şirketi tarafından PDA ve akıllı telefonlar gibi mobil cihazlar için tasarlanmış olan bir işletim sistemidir. C++ yazılımında yapılmış ve Windows CE sistemi çekirdeği üzerine temellendirilmiştir.
lk kez Windows Mobile sürümü 19 Nisan 2000 yılında Pocket PC 2000 sürümü ile başlatılmıştır. Son versiyon ise 2 Şubàt 2010 yılında tanıtılan Windows Mobile 6.5 sürümünün 6.5.3 güncellenmesi idi. Mayıs 2011 yılında ek servis hazırlayanlara destek, ekim ayında ise My Phone hizmeti durduruldu. Mayıs 2012 yılında ise sisteme destek ve Windows Marketplace for Mobile durduruldu. 6.5 final versiyonu 8 Ocak 2013 tarihinden itibaren desteği kesildi. Microsoft, Windows Mobile sistemine son verdikden sonra yerine tamamen yeni bir işletim sistemi olan Windows Phone'a geçti.

PalmOS, Palm şirketi tarafından cep bilgisayarları (PDA'lar) için tasarlanan ve daha sonradan Akıllı telefonlarda da kullanımış bir işletim sistemidir. PalmSource firması Palm isim hakkını Mayıs 2005'te PalmOne (şimdiki Palm) şirketine satmıştır. Kasım 2004'te PalmSource, Linux tabanlı bir PalmOS sürümü üzerinde çalıştıklarını duyurmuş, Eylül 2005'te PalmSource, Access Co. şirketi tarafından satın alındıktan sonra Linux tabanlı sistem Access Linux Platform olarak adlandırılıp PalmOS'un yerini almıştır. Ayrıca, 2009 yılında Palm OS'un ana lisans sahibi Palm, Inc., gelecek cihazları için Palm OS'tan WebOS'a geçmiştir. 2009 yılında Palm OS'un desteği kesilmiştir.

BlackBerry OS, 1999-2013 yılları arasında Java tabanlı BlackBerry marka akıllı telefonlar için geliştirdiği mobil işletim sistemidir.

BlackBerry 10 ya da yaygın kullanılan şekliyle BB10, 30 Ocak 2013 tarihinden itibaren piyasaya sürülmüş ve yeni nesil BlackBerry cihazlarda kullanılmak üzere geliştirilmiş QNX tabanlı mobil platformdur. 2016'dan sonra yeni sürümü çıkmamış ve 2021 yılında BBOS ve BB10 için verdiği desteği sonlandıracağını duyurmuştur.

2025'in ilk çeyreğinde dünyada cep telefon satışları

2009 Dünya Cep Telefonu Fuarı'nda, şu bilgisayar üreticileri kendilerini akıllı telefon üretiminde de gösterdiler: Asus, Acer, Toshiba, HP, Lenovo, Dell.

Nesnelerin interneti
Tablet bilgisayar
Uygulama mağazası

Amerika Birleşik Devletleri Donanması veya Birleşik Devletler Ulusal Donanması ABD Silahlı Kuvvetleri'nin deniz koludur. Yedi Amerika Birleşik Devletleri düzenli servisi'nden birisidir. 31 Aralık 2008 itibarıyla ABD Deniz Kuvvetleri etkin görevde 347.487 personele ve Deniz Kuvvetleri Yedekleri'nde ise 96.710 personele sahiptir. Askerlik hizmetinde 296 gemi ve 3.700'den fazla uçak işletmektedir. ABD Deniz Kuvvetleri dünyanın en büyük deniz kuvvetlerine sahiptir; muharebe donanma tonajı, sonraki 13 ortağından daha büyüktür. ABD Deniz Kuvvetler aynı zamanda Hizmet-içi 11 ile dünyanın en büyük taşıyıcı donanmasına sahiptir ve bir tanesi de henüz yapım aşamasındadır.
Deniz kuvvetlerinin kökü Amerikan Bağımsızlık Savaşı sırasında (1775-1783) kurulmuş Kıta Deniz Kuvvetleri'ne dayandırılmaktadır ve kısa bir süre sonra esas itibarıyla ayrı ayrı kuruluşlar olarak dağılmıştır. ABD Anayasası, Kongre'ye "bir deniz kuvveti temin etmek ve muhafaza etmek" gücünü vererek bir deniz askeriye kuvveti için yasal dayanak sağlamıştır.
Akdeniz'de Berberi Sahil korsanlarının Amerikan gemilerini hasara uğratması, Kongre'nin 1794 Deniz Muharebesi'ni geride bırakarak altı fırkateyn'nin inşası ve fırkateynlere tayfa alınması emredilerek bu gücün kullanılmasını teşvik etmiştir. Bu gemiler Berberi Sahili ilerisindeki korsanlık faaliyetlerinin büyük bir kısmına sona erdirmiştir.
21. yüzyıl Birleşik Devletler Deniz Kuvvetleri faaliyetlerini Doğu Asya, Akdeniz, Orta Doğu gibi bölgelerde yayılarak dünya çapında devam ettirmektedir. Dünyanın kıyı bölgeleri üzerinde kuvvet görüntüleme yeteneğine sahip ve barış zamanında ileri bölgelere çarpışan ve Amerika yabancı ve savunma politikasında faal oyuncu rolü oynayarak bölgesel krizlere hızlı bir şekilde karşılık veren bir büyük deniz kuvvetleridir.
Deniz kuvvetleri, sivil Amerika Birleşik Devletleri Deniz Kuvvetleri Sekreteri'nin başında bulunduğu Deniz Kuvvetleri Dairesi tarafından idarî bakımdan yönetilmektedir. Deniz Kuvvetleri Dairesi'nin kendi Savunma Bakanlığı'nın başında bulunduğu Savunma Dairesi'nin bir birimidir. En üst rütbeli deniz kuvvetleri subayı Deniz Harekâtları Komutanı'dır.

Filo Kuvvetleri Komutanlığı
Tip Komutanlıklar; Atlantik Filosu Denizaltı Kuvveti, Atlantik Yüzey Kuvvetleri, Atlantik Donanma Hava Kuvvetleri
Görev Gücü 20
Askeri Deniz Taşıma Komutanlığı
Seferi Donanma Muharebe Komutanlığı
Birleşik Devletler Avrupa Donanma Kuvvetleri / 6. Filo
6. Filo olarak da bilinen Avrupa Donanma Kuvvetleri'nin merkezi Napoli, İtalya'dır. Operasyonel açıdan Avrupa Komutanlığı'na bağlıdır. Akdeniz ve Karadeniz'den sorumludur. Bayrak gemisi USS Mount Whitney kontrol gemisidir.

Pasifik Filosu
Tip Komutanlıklar; Pasifik Filosu Denizaltı Kuvveti, Pasifik Yüzey Kuvvetleri, Pasifik Donanma Hava Kuvvetleri
3. Filo, Kuzey, Güney ve Doğu Pasifik ile ABD Batı Sahili'nden sorumludur. Merkezi San Diego Kaliforniya'dır. Pasifik Komutanlığı'nın bir parçasıdır.
7. Filo, ABD'nin en büyük filosudur. Batı Pasifik, Hint Okyanusu, Okyanusya ve Doğu Afrika sahilinden sorumludur. Merkezi Yokosuka, Kanagawa, Japonya'dır. Başlıca üsleri Güney Kore, Japonya ve Guam'dadır.
Kıyı Komutanlıkları; Güney Kore Deniz Kuvvetleri Komutası, Mariana Adaları Deniz Kuvvetleri Komutası, Japonya Deniz Kuvvetleri Komutası
Birleşik Devletler Merkez Komutanlığı Donanma Kuvvetleri / 5. Filo
Sorumluluk bölgesi Orta Doğu'dur. İran Körfezi, Kızıldeniz, Umman Denizi'nden sorumludur. Merkezi Manama, Bahreyn'dir.

Birleşik Devletler Güney Komutanlığı / 4. Filo
Güney Amerika ve Karayipler'den sorumludur.

Birleşik Devletler Filosu Siber Komutanlığı / 10. Filo
ABD donanmasının tüm bilgisayar, elektronik, sinyal sistemlerinin güvenliğinden sorumludur.

Birleşik Devletler Donanma Özel Savaş Komutanlığı
16 Nisan 1987 yılında faaliyete geçmiştir. Merkezi Tampa, Florida'dır. Özel Operasyonlar Komutanlığı'nın da bir bölümüdür. Aktif personel sayısı 5400'dür. 2450'si SEAL, 600'ü Özel Savaş Savaşçılık Mürettebatı askeridir.

Büyük Beyaz Filo

Anahtarlamalı güç kaynağı olarak adlandırılan anahtarlamalı modlu güç kaynağı, elektrik gücünü verimli şekilde dönüştürmek için anahtarlama regülatörü içeren elektronik bir güç kaynağıdır. Anahtarlamalı güç kaynağı ya da İngilizce özgün adının kısaltmasıyla SMPS, 1960'lı yıllarda doğrusal güç kaynaklarının çalışma veriminin düşük olması ile kullanılmaya başlanmıştır.
Diğer güç kaynakları gibi, SMPS de voltajı ve akım özelliklerini dönüştürürken gücü bir DC veya AC kaynağından (genellikle ana güç, bkz. AC adaptörü) kişisel bilgisayar gibi DC yüklere aktarır. Doğrusal bir güç kaynağından farklı olarak, anahtarlama modlu kaynağın geçiş transistörü sürekli olarak düşük dağılım, tam açık ve tam kapalı durumları arasında geçiş yapar ve yüksek dağılım geçişlerinde çok az zaman harcar, bu da boşa harcanan enerjiyi en aza indirir. Varsayımsal bir ideal anahtarlamalı güç kaynağı, hiçbir gücü dağıtmaz. Gerilim regülasyonu, açma-kapama süresinin (görev çevrimleri olarak da bilinir) oranı değiştirilerek gerçekleştirilir. Buna karşılık, doğrusal bir güç kaynağı, geçiş transistöründeki gücü sürekli olarak dağıtarak çıkış voltajını düzenler. Anahtarlamalı güç kaynağının daha yüksek elektrik verimliliği önemli bir avantajdır.
Anahtarlamalı güç kaynakları, transformatör çok daha küçük olabileceğinden, doğrusal bir kaynaktan önemli ölçüde daha küçük ve daha hafif olabilir. Bunun nedeni, 50 veya 60 Hz şebeke frekansının aksine, birkaç yüz kHz ila birkaç MHz arasında değişen yüksek bir anahtarlama frekansında çalışmasıdır. Transformatör boyutunun küçültülmesine rağmen, ticari tasarımlarda güç kaynağı topolojisi ve elektromanyetik girişim (EMI) bastırma gerekliliği, genellikle çok daha fazla bileşen sayısına ve buna karşılık gelen devre karmaşıklığına neden olur.
Anahtarlamalı regülatörler, daha yüksek verim, daha küçük boyut veya daha hafif ağırlık gerektiğinde doğrusal regülatörlerin yerine kullanılır. Ancak  daha karmaşıktırlar; anahtarlama akımları, dikkatli bir şekilde bastırılmadığı takdirde elektriksel gürültü sorunlarına neden olabilir ve basit tasarımların güç faktörü zayıf olabilir.

Bir doğrusal güç kaynağı (SMPS olmayan), gücü ohmik kayıplar cinsinden dağıtarak istenen çıkışı voltaj sağlamak için bir doğrusal regülatör kullanır (ör. bir dirençte veya aktif modunda bir geçiş transistörünün kollektör-emetör bölgesinde). Doğrusal bir regülatör, elektrik gücünü ısı biçiminde dağıtarak çıkış voltajını veya akımı düzenler ve dolayısıyla maksimum güç verimliliği, volt farkı boşa gittiği için voltaj çıkışı/giriş voltajıdır.
Buna karşılık, bir SMPS, farklı elektriksel konfigürasyonlar arasında indüktörler ve kapasitörler gibi ideal olarak kayıpsız depolama elemanlarını değiştirerek çıkış voltajını ve akımını değiştirir. İdeal anahtarlama elemanları (aktif modlarının dışında çalıştırılan transistörler tarafından yaklaştırılır), "açık" durumdayken direnç göstermez ve "kapalı" durumdayken akım taşımazlar; böylece ideal bileşenlere sahip dönüştürücüler %100 verimle (yani tüm giriş gücü yüke iletilir; dağıtılan ısı olarak hiçbir güç israf edilmez) çalışır. Gerçekte bu ideal bileşenler mevcut değildir, dolayısıyla anahtarlamalı bir güç kaynağı %100 verimli olamaz ancak yine de doğrusal bir regülatöre göre verimlilik açısından önemli bir gelişmedir.

Örneğin, bir DC kaynağı, bir indüktör, bir anahtar ve karşılık gelen elektrik topraklaması seri olarak yerleştirilirse ve anahtar bir kare dalga ile çalıştırılırsa, anahtar boyunca ölçülen dalga formunun tepeden tepeye voltajı, DC kaynağından gelen giriş voltajını aşabilir. Bunun nedeni, indüktörün, akımdaki değişime karşı koymak için kendi voltajını indükleyerek akımdaki değişikliklere yanıt vermesi ve bu voltajın, anahtar açıkken kaynak voltajına eklenmesidir. Bir diyot ve kapasitör kombinasyonu anahtara paralel yerleştirilirse, tepe voltajı kapasitörde depolanabilir ve kapasitör, devreyi çalıştıran DC voltajından daha büyük bir çıkış voltajına sahip bir DC kaynağı olarak kullanılabilir. Bu yükseltici dönüştürücü, DC sinyalleri için yükseltici bir transformatör gibi davranır. Bir düşürücü-yükseltici çevirici benzer şekilde çalışır, ancak giriş voltajının zıt kutuplu çıkış voltajı üretir. Ortalama çıkış akımını voltajı azaltarak artırmak için başka devreler de vardır.
Bir SMPS'de çıkış akımı akışı, giriş gücü sinyaline, kullanılan depolama elemanlarına ve devre topolojilerine ve ayrıca anahtarlama elemanlarını sürmek için kullanılan modele (örneğin, ayarlanabilir görev döngüsü ile darbe genişliği modülasyonu) bağlıdır. Bu anahtarlama dalga biçimlerinin spektral yoğunluğu, nispeten yüksek frekanslarda yoğunlaşmış enerjiye sahiptir. Bu nedenle, çıkış dalga formlarına uygulanan anahtarlama geçişleri ve dalgalanmalar küçük bir LC filtresiyle filtrelenebilir.
Temel olarak alçaltıcı (buck) çevirici, yükseltici (boost) çevirici ve alçaltıcı-yükseltici çevirici olmak üzere 3 tip bulunmaktadır.
Günümüzde bu yapılardan Flyback, ileri/yön, yarım köprü ve tam köprü devreler üretilerek farklı kullanım alanları oluşturulmuştur. En çok kullanılan anahtarlamalı güç kaynağı Flyback tipi S-M-P-S (Switch Mode Power Supply) olarak bilinir

Anahtarlamalı güç kaynağının ana avantajı, anahtarlama transistörü bir anahtar görevi görürken çok az güç harcadığı için doğrusal regülatörlere göre daha yüksek verimlilik (%98-99'a kadar ) ve daha az ısı üretimidir. Diğer avantajlar arasında daha küçük boyut ve ağır ve pahalı hat frekansı transformatörlerinin ortadan kaldırılması nedeniyle daha hafif olması sayılabilir. Bekleme modundaki güç kaybı genellikle transformatörlerden çok daha azdır.
Dezavantajları arasında daha fazla karmaşıklık, alçak geçişli filtrenin elektromanyetik girişimi (EMI) önlemek için engellemesi gereken yüksek genlikli, yüksek frekanslı enerji üretimi, anahtarlama frekansında dalgalanma voltajı ve bunun harmonik frekansları yer alır.
Çok düşük maliyetli SMPS'ler, elektriksel anahtarlama gürültüsünü ana güç hattına geri bağlayarak, A/V ekipmanı gibi aynı faza bağlı cihazlarla parazite neden olabilir. Güç faktörü düzeltilmeyen SMPS'ler de harmonik bozulmaya neden olur.
Anahtarlamalı güç kaynağı eski sac transformatörlerin yerine günümüzde bir alanda kullanılan elektronik güç kaynakları trafolu güç kaynaklarına göre çalışma frekansları daha yüksektir, boyutları ve ağırlıkları küçüktür. Güç dönüşümü gerektiren birçok alanda kullanılırlar: televizyon, monitör, bilgisayar, ses sistemleri, aydınlatma vb.
Tipik ATX Bilgisayar güç kaynağı http://img200.imageshack.us/img200/4790/atxpowersupplysmpst.png
A - Köprü bağlantılı diyot AC alternatif şebeke voltajını DC doğru akıma çevirir
B - DC Doğru akımı filtre etmek için kullanılan kondansatörler
C - Çıkış voltajını üreten yüksek frekanslı transformatör
D - Çıkış voltajını düzenleyen filtre bobini
E - Çıkış DC Doğru akımı filtre etmek için kullanılan kondansatörler
Çeşitli SMPS uygulamaları ve bilgilerin bulunduğu bir blog: http://320volt.com/tag/smps/ 26 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Anakart (İngilizce: mainboard, motherboard, baseboard, system board veya planar board), modern bir bilgisayar gibi karmaşık bir elektronik sistemin birincil ve en merkezî baskılı devre kartıdır. Apple bilgisayarlardaki muadiline logic board (lojik kart) denir ve bazen mobo olarak kısaltılır. Fiziksel yapı olarak anakartlar özel alaşımlı bir blok üzerine yerleştirilmiş ve üzerinde RAM yuvaları genişleme kartı slotları devreler ve yongalar bulunan kare şeklinde bir plakadır. Bu plaka çalışma sistemini organize eder. Bu organizasyon anakart üzerindeki yonga setleri sayesinde olur.

Kişisel bilgisayarlarda 486-PIII seri arasında veriyolularında çok büyük değişmeler olmuştur. 486'larda veriyolu olarak ISA VESA kullanılmıştır. Bu veriyolu artık kullanılmamaktadır. 486'ların son nesilleri Intel Pentium PCI veriyolu üzerinde çalıştılar. PCI veriyolu ISA-VESA veriyolundan daha hızlıdır. Sistemin hızlı olması sayesinde grafik arabirimleri kontrol kartları ve genişletme karlarından çok daha performans sağlanmasına yol açmıştır. Bununla yetinmeyen insanoğlu artık hızına hız katarak AGP veri slotunu kullanmakta ve veri transferine hız katmıştır. PII serisinde yaklaşık bir tane ISA ortalama beş tane PCI ve bir tane AGP slotu kullanılmıştır.
Günümüzde üretilen anakartların çoğu, 2005 yılı itibarıyla kişisel bilgisayar pazarının %96'sından fazlasını elinde tutan IBM uyumlu diye tanımlanan bilgisayarlar içindir. 
Bir anakart, bir backplane gibi, sistem bileşenleri arasındaki haberleşmeyi sağlar, ancak bir backplane'den farklı olarak merkezi işlem birimi ve gerçek zamanlı saat ve bazı çevresel arabirimler gibi diğer alt sistemleri de içerir.
Tipik bir masaüstü bilgisayar, anakartın bir arada tuttuğu mikroişlemci, bellek ve diğer gerekli bileşenlerden oluşur. Sabit disk, ekran ve ses kartları ve diğer çevresel aygıtlar ise anakarta bağdaştırıcı veya kablolarla takılır, ancak modern bilgisayarlarda bu çevresel aygıtların anakarta tümleşik olması giderek yaygınlaşmaktadır.

1980'lerin sonunda ve 1990'larda, artan sayıdaki periferik (çevre birimi) fonksiyonları anakarta taşımak ekonomik olmaya başladı.1980'lerin sonlarında, anakartlar; klavye, fare, disket sürücü, seri port ve paralel portlar gibi çevre birimlerini destekleyen süper I/O çiplerini içermeye başladı. 1990'ların sonlarından itibaren, birçok kişisel bilgisayar anakartı hiçbir geliştirme kartına ihtiyaç duymadan bir dizi ses, video, depolama ve ağ fonksiyonlarını destekledi. Sadece ekran kartı, basit veya orta düzey kullanımlar için onboard olarak sunulurken, üst düzey 3D oyun ve bilgisayar grafikleri için ayrı bir bileşen olarak da sunulmaya devam etti.

Tipik bir masaüstü bilgisayarın anakartı büyükçe bir baskılı devre kartından ibarettir. Elektronik bileşen ve bağlantıları üzerinde barındırmasının yanında, rahatlıkla gözle görülebilen ve diğer bilgisayar donanımlarının takılabileceği soket, slot ve başlıklar gibi yapıları da içerir.
Anakartların çoğu asgarî şu bileşenleri içerir: 

Bir veya daha fazla mikroişlemcinin (CPU) takılabileceği soket (veya slotlar)
Sistemin belleklerinin takılabileceği slotlar (genellikle DRAM yongaları içeren DIMM modülleri formunda)
CPU'nun sistem yolu (FSB) ile bellek ve çevresel veriyolları arasındaki iletişimi yöneten yonga seti
Sistemin firmware veya BIOS'unu içeren kalıcı bellek yongaları (modern anakartlarda genellikle Flash ROM'dur)
Çeşitli bileşenleri eş frekanslı hale getirmek için saat sinyali üreten saat üreteci
Yonga setinin desteklediği veriyolları sayesinde sistemle iletişim kuran genişleme kartlarının takılabileceği slotlar
Güç kaynağından aldıkları elektrik enerjisini CPU, yonga seti, ana bellek ve genişleme kartlarına dağıtan güç konnektör ve devreleri
SATA yerlerinde 6Tb veya daha fazla depolama alanı
Bunlara ek olarak, neredeyse tüm anakartlar, klavye ve farenin takılabileceği PS/2 konnektörleri gibi yaygın giriş aygıtlarını destekleyen mantık ve konnektör içerirler. Apple II ve IBM PC gibi ilk kişisel bilgisayarların anakartları yalnızca bu minimal çevresel desteğine sahipti. Bazen de anakarta, video arayüz donanımı da entegre ediliyordu; örneğin Apple II'de ve nadiren de IBM PC Jr gibi IBM uyumlu bilgisayarlarda disk denetleyicileri ve seri portlar gibi ek çevresel aygıtlar genişleme kartları olarak bulunuyordu.
Günümüz bilgisayarlarının çoğu, yüksek hızlı işlemci ve diğer bileşenlerin soğutulması için gerekli soğutucu ve ısı emicilerin monte edilebilmesi için gerekli olabilecek vida yuvalarına sahiptir.

CPU soketi, baskılı devre kartı üzerinde, CPU'ya ev sahipliği yapmak için tasarlanmış bir parçadır.Bu soket çok fazla sayıda pin içeren özel bir entegre devre soketidir. CPU soketi; CPU'yu üzerinde barındırmak, soğuk tutmak, yedeklemeyi kolaylaştırmak(aynı zamanda fiyatı düşürmesi) ve en önemlisi anakart ve CPU arasında elektrik iletişimini sağlamak gibi önemli görevleri yürütür. CPU soketleri tüm masaüstü ve server bilgisayarlarda bulunabilirler. Anakart soket ve chipset tipleri CPU seri ve hızını desteklemelilerdir.

Anakartlar, bilgisayar üreticilerinin özel istekleri doğrultusunda “bilgisayar biçim faktörleri” denilen çeşitli büyüklük ve şekillerde üretilirler. Ancak IBM uyumlu anakartlar farklı boyutlardadırlar. 2007 itibarıyla pek çok masaüstü bilgisayar anakartı standart üretilmeye başlandı. Mac ve Sun bilgisayarlar standart devre elemanları ile yapılmadığı için anakartları farklıdır. Günümüz masaüstü bilgisayarlarda kullanılan anakart ATX'tir. Daha küçük boyutlu anakartlar büyük kasaya uysa da anakart ve güç kaynağı tamamen eşleşmelidir. Örneğin, ATX kasa genellikle mikroATX anakart ile uyum sağlar. Laptop bilgisayarlarda genellikle entegre, minyatür özelleştirilmiş anakartlar kullanılır. Laptopları geliştirmesinin zor ve tamirinin pahalı olmasının nedeni budur. Laptop bilgisayarların en olmadık durumlardaki arızalarını fazla entegre bileşen içermesinden dolayı masaüstü bilgisayardan daha pahalı olarak anakart girişlerini değiştirme gerektirmektedir.

BIOS
Yonga seti

Bir anaçatı bilgisayar (Almanca Großrechner; İngilizce mainframe computer) milyonlarca kullanıcıya eş zamanlı olarak farklı hizmetler verebilen, büyük, güçlü ve pahalı bir bilgisayardır. Anaçatı bilgisayarların gücü şu nedenlerden kaynaklanmaktadır:
Çok sayıda işlemcinin varlığı
Yüksek girdi-çıktı (İngilizce: input/output; kısaca IO) kapasitesi
Zaman paylaşımı (İngilizce: time sharing) olanağı veren işletim sistemleri
Çok sayıda işlemcinin varlığı, anaçatı bilgisayarın birden fazla yazılımı ya da aynı yazılımın farklı ilmeklerini paralel olarak çalıştırabilmesine imkân vermektedir. Girdi-çıktı kanallarının çokluğu, merkezi işlem biriminin yalnızca yüksek hızlı bellekle çalışarak büyük miktarda veriyi işlemesine olanak sağlamaktadır. İşletim sistemleri ise çoklu programlama (İngilizce: multiprogramming) ve çoklu görevlendirme (İngilizce: multitasking) yetenekleri ile çok sayıda kullanıcının aynı anda anaçatı bilgisayarı kullanabilmesini mümkün kılmaktadır. Bu sayede bir anaçatı bilgisayar saniyede yüz milyonlarca komut (İngilizce: millions of instructions per second; kısaca MIPS) işleyebilmektedir.

Anaçatı bilgisayarlarda başlarda özel mülk işletim sistemleri kullanılırken, daha sonra Unix türevleri de kullanılmaya başlamıştır. Günümüzde açık kaynaklı bir Unix türevi olan Linux kullanımı yaygınlaşmaktadır. Bir anaçatı bilgisayar üzerinde sanallaştırma yolu ile birden çok işletim sistemini eşzamanlı olarak çalıştırmak mümkündür. Bir sanal makine yöneticisi, farklı işletim sistemlerini anaçatı bilgisayar donanımı üzerinde tanımladığı sanal makineler üzerinde çalıştırmaktadır. Böylece, platform olarak bu farklı işletim sistemlerini kullananan yazılım uygulamaları, birbirinden yalıtılmaktadır.
Anaçatı bilgisayarlar üzerinde çalışacak yazılım uygulamalarını geliştirmek için başlıca şu ikinci ve üçüncü kuşak programlama dilleri kullanılmaktadır:

Assembler
COBOL
FORTRAN
ALGOL
PL/I
C/C++
Java
Günümüzde, anaçatı bilgisayar kullanıcıları arasında, büyük miktarda hareket işlemleri gerçekleştiren ya da çok miktarda veriyi işlemeye gereksinme duyan büyük şirketler, kamu kurumları, üniversiteler ve araştırma kuruluşları bulunmaktadır. Bir kısım anaçatı bilgisayar uygulamaları geçmişten devir alınmış kalıtsal sistemler olarak faaliyet göstermekte, diğerlerinin üzerindeyse çağdaş uygulamalar yer almaktadır.

Anaçatı bilgisayarlar önceleri bilimsel araştırma amacıyla kullanılmıştır. 1950'lerin başında kamu kurumları, ortalarından itibaren ise ticari kuruluşlar da anabilgisyarlardan yararlanmaya başlamıştır. anaçatı bilgisayarlar işletmelerde 1950'lerin ortalarından 1980'lerin ortalarına dek temel bilişim aygıtı olarak yaygın biçimde kullanılmıştır.
Başlangıçta anaçatı bilgisayarların kullanım amacı verilerin topluca işlenmesi (İng. batch processing) iken, teknolojik gelişmeler zamanla gerçek zamanlı uygulamaları da mümkün kılmıştır. anaçatı bilgisayarların ticarileşmesini izleyen dönemde belli başlı anaçatı bilgisayar üreticileri, IBM ve Yedi Cüceler (İng. IBM and the Seven Dwarfs) diye bilinen, Burroughs, Control Data, GE, Honeywell, IBM, NCR, RCA ve UNIVAC firmaları olmuştur. 1970'lerde GE ve RCA anaçatı bilgisayar pazarından çıkmıştır.
Anaçatı bilgisayarlar 1960'lardan başlayarak yerlerini önce minibilgisayarlara ve 1980'lerden başlayarak ta kişisel bilgisayar tabanlı sunuculara terk etmeye başlamışsa da varlıklarını ve işlevlerini hala sürdürmektedir. Özellikle hareket işlemlerinin tek merkezde gerçekleşmesi istendiğinde, anaçatı bilgisayarlar daha küçük bilgisayarlardan oluşturulan sunucu kümelerine alternatif olmaktadır.
1960 ve 70'lerde bir anaçatı bilgisayarı meydana getiren bileşenler şunlar olmuştur:

Merkezi işlem birimi (İngilizce: central processing unit; kısaca CPU)
Manyetik bant birimleri
Disk depolama birimleri
Bu üç ana birimin kullanıcılara hizmet verebilmesi amacıyla veri girişi için delikli kartlardan yararlanılmıştır. Kart delme makinesi delinen kartlar, bir kart okuma makinesinden geçirilerek veriler bilgisayara aktarılmış; bilgisayar çıktıları için nokta vuruşlu yazıcılar kullanılmıştır. Bu şekilde yapılandırılmış bir anaçatı bilgisayar ancak toplu veri işlemleri (İng. batch processing) için kullanılabilmiştir. Bu dönemde, çoklu görevlendirmeler için bilgisayara entegre edilmiş elektromekanik daktilolardan (İngilizce: teleprinter, teletypewriter ya da teletype) sınırlı ölçüde yararlanılmıştır. Entegre elektromekanik daktilolarda veri gerişi için delikli kart yerine delikli bantlar kullanılmıştır.
Başlangıçta anaçatı bilgisayarların işlemci ve bellekleri için vakum tüpleri kullanılmıştır. 1950'ler ve 60'lar, anaçatı bilgisayarlar açısından önemli gelişmelerin yaşandığı yıllardır: 1950'lerin ortalarına doğru vakum tüplü bellekler yerlerini manyetik çekirdekli belleklerle değiştirmiştir. Yine bu dönemde ilk manyetik bantlı veri depolama aygıtları ortaya çıkmıştır. 1950'lerin sonlarına gelindiğinde ise ilk transistörlü anaçatı bilgisayarlar üretilmiştir. 1950'ler boyunca geliştirilmiş olan manyetik kasnaklı veri depolama birimleri (İngilizce: magnetic drum) 1960'ların başından itibaren ticarileşmiş; manyetik bantlı depolama aygıtlarının yerine kullanılmaya başlamıştır. Manyetik kasnaklı disklerin varlığı girdi-çıktı döngülerini kısaltarak, çoklu görevlendirmeleri kolaylaştırmıştır.
1965 yılında IBM'in IBM 360 Serisi anaçatı bilgisayarlarının ortaya çıkması, bir dönüm noktası olarak kabul edilmektedir. 360 Serisi anaçatı bilgisayarlarda kullanılan muhtelif işletim sistemleri sayesinde, programlar için zaman paylaşımı, çoklu görevlendirme ve sanal bellek (İng. virtual memory) uygulamaları tek bir sistemde toplanmıştır. 360 Serisi ile birlikte, IBM anaçatı bilgisayar pazarına egemen olmuştur.
1970'lerde entegre elektromekanik yazıcıların yerini, birer klavyesi ve katot ışını tüplü monitörü bulunan uçbirimler almaya başlamıştır. Bu uçbirimler (İngilizce: computer terminal), merkezi işlem birimine bir ön işlemci (İngilizce: front-end processor) üzerinden bağlanmıştır. Veri giriş-çıkışlarının önemli bir bölümü delme makinalarından, kart okuyuculardan ve entegre elektromekanik daktilolardan uçbirimlere kaymıştır. anaçatı bilgisayarların farklı kullanıcılar tarafından gerçek zamanlı olarak kullanılması mümkün hale gelmiştir.
1980'lerde bilgisayar ağlarının yaygınlaşması ve kullanıcıların uçbirimler yerine kişisel bilgisayarlar ile çalışması üzerine, anaçatı bilgisayarlar da ağ bilişiminin (İng. network computing) bir parçasını teşkil etmiştir. Kişisel bilgisayarlar önce terminal emülatörü adı verilen yazılımlarla, ardından grafik kullanıcı arayüzü tabanlı özgün istemci yazılımları ile, günümüzde ise İnternet tarayıcıları üzerinden anaçatı bilgisayarlarla veri ve uygulama paylaşmaya başlamıştır. Son olarak bulut bilişiminde anaçatı bilgisayarların yerlerinin ne olacağı ve anaçatı bilgisayarlara ne ölçüde gereksinme duyulacağı tartışılmaktadır.

Mainframe Concepts
Mainframe Introduction

Antikitera düzeneği (Yunanca: Αντικύθηρα, romanize: Antikitera), astronomik konumları hesaplamak için tasarlanan eski mekanik bir hesap makinesidir. 1900-1901 yılları arasında Girit ve Mora Yarımadası arasında bulunan Yunan Küçük Çuha (Antikitera) adası yakınlarında keşfedilmiş Antikitera batığından çıkarılmıştır.

1900 yılında, Elias Stadiatos adlı bir Yunan süngerci, Yunanistan'da Antikitera adlı küçük bir adanın yakınlarında, eski çağlardan kalma bir batık keşfetti. Bu yaklaşık MÖ 87 yılında batmış bir yük gemisiydi. Denizin dibinde, batığın çevresine saçılmış heykeller, süngerciyi çok etkilemişti. Geminin taşıdığı yükler arasında, mücevherler, çömlekler, mobilyalar, bronz eşyalar ve amforalar dolusu şarap vardı.
MÖ 1. yüzyılda yaşayan insanlar için lüks tüketim malları taşıyan bir gemiydi bu. Batıktan çıkarılanlar arasındaki en değerli bulgu, içinde tuzlu suyun etkisiyle bozunmuş, ezilerek iç içe geçmiş çarklar bulunan tahta bir kutucuktu. Yaklaşık bir ayakkabı kutusu büyüklüğündeki bu kutunun içinde, bir tür mekanik düzenek bulunuyordu. Batığın bulunduğu yıllarda, ahşap buluntuları korumaya yarayan yöntemler henüz olmadığından, kutu çıkarıldıktan kısa bir süre sonra bozularak yok oldu.

Bugün "Antikitera Düzeneği" olarak adlandırılan bu aygıtın ne işe yaradığı hâlâ tam olarak bilinmemektedir. Kesin olarak bilinen, onun, MÖ 1. yüzyıl teknolojisinin ipuçlarını veren eşsiz bir bulgu olduğu. Antikitera düzeneği, bilinen en eski çarklı düzenektir. Keşfedildiği günden bu yana bilim ve teknoloji tarihçileri için gizemini koruyor. Düzenekle ilgili en çok kabul edilen görüş, kimi gök cisimlerinin gökyüzündeki konumlarını modellemeye yarayan bir tür "analog bilgisayar" olduğu. (Analog bilgisayar, birbirinin ardı sıra değişen nicelikleri ölçerek işlem yapan aygıtlara verilen isim. Örneğin, sayısal hesap makineleri geliştirilmeden önce hesap yapmada kullanılan "facit" adlı mekanik hesap makineleri gibi.) Düzeneğin en çarpıcı yönü, birbirine bağlı çarklardan oluşan bu sistemin, bu kadar eski bir zamanda geliştirilmiş olması. Çünkü, daha önceleri bu sistemin ilk kez 16. yüzyılda geliştirildiği sanılıyordu.

1959 yılında, Yale Üniversitesi'nden Derek J. De Solla Price adlı bir bilim tarihçisi, bu düzeneği anlatan bir bilimsel makale kaleme aldı. Bu makalede, düzeneğin işleyişiyle ilgili çizimlere de yer verdi. O sıralarda, Yunan arkeologlar, gama ışınları yardımıyla düzeneği incelemeye başlamışlardı. Solla Price, aygıtın, Eski Yunan gök bilimci Rodoslu Geminus tarafından yapılmış olduğunu öne sürdü. Bu tezi, dönemin diğer uzmanları tarafından kabul edilmedi. Çünkü, o dönemin kabullerine göre, Eski Yunanlar böyle bir düzeneği yapmak için gerekli kuramsal bilgilere sahip olsalar dahi düzeneği tasarlayacak ve çarkları yapacak teknolojiye sahip değillerdi.
1990'lı yıllarda, Avustralyalı bilgisayar bilimcisi Allan George Bromley, Sidney'deki bir saatçiyle birlikte Antikitera Düzeneğinin bir kopyasını yapmaya çalıştı. Ancak, bunda tam olarak başarılı olamadı. Çünkü düzeneğin bazı bölümlerinin ne işe yaradığını bulamadılar. Daha sonra, John Gleave adlı bir İngiliz gök bilimci, aygıtın parçalarını yeniden yaparak bunları çalışır bir düzenek ortaya çıkacak biçimde bir araya getirdi. Ortaya çıkan aygıtın ön yüzünde, Güneş'in ve Ay'ın gökyüzünde yıl boyunca değişen konumları gösteriliyordu. Arka yüzündeyse, Eski Yunanların yıl ve ay kavramlarına göre yıllar ve aylar gösteriliyordu.
2002 yılında, Londra'daki Bilim Müzesi'nde çalışan Michael Wright adlı bir uzman, Allan G. Bromley'den de yardım alarak Antikitera üzerinde çalışmaya başladı. İki uzman, "linear tomografi" adlı özel ve gelişmiş bir görüntüleme yöntemiyle düzeneği yeniden incelediler. Düzeneği oluşturan çarkların çok ayrıntılı görüntüleri elde edildi. Wright, bu bilgiler ışığında düzeneğin çalışır bir kopyasını yaptı. Bu yeni düzenek, yalnızca Ay'ın ve Güneş'in hareketlerini değil, Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn'ün hareketlerini de gösteriyordu. Eski Yunanlar'ın bildiği tüm gökcisimleri bunlardı.
Uzmanlara göre Antikitera Düzeneği, yalnızca gökcisimlerinin konumunu göstermekle kalmıyor, çeşitli olayların yıl dönümlerini hesaplamada da kullanılıyordu. Ancak, öncekiler gibi bu yeni düzeneğin de aslına ne kadar uygun olduğu belki de hiçbir zaman bilinemeyecek. Yine de, düzeneğin bu son hâli, kimi eski yazarların Eski Yunan dünyasına ilişkin anlattıklarıyla da tutarlılık gösteriyor. Örneğin, MÖ 1. yüzyılda Cicero, Poseidoneus adlı arkadaşının yaptığı bir aygıttan söz ediyordu. Bu aygıt, Güneş'in, Ay'ın ve beş gezegenin gökyüzündeki konumlarını gösteriyordu.

Antikitera Düzeneği, Eski Yunanlar'ın karmaşık mekanik düzenekler yapmaya yarayan teknolojiye sahip olduklarını gösteriyor. Kimi uzmanlara göre bu teknoloji, daha sonra Arap dünyasına geçmiş, oradan da Avrupa'ya taşınmıştı. Bugün, Antikitera Düzeneğinin aslı, Yunanistan'ın Atina kentindeki Ulusal Arkeoloji Müzesi'nde sergileniyor. Yanında da, uzmanlar tarafından yapılmış çalışır bir kopyası bulunuyor. Düzeneğin bir başka kopyasıysa, ABD'de, Montana'daki Amerikan Bilgisayar Müzesi'nde sergileniyor.

"Giovanni Pastore - THE DISCOVERY OF ARCHIMEDES' ORRERY". 18 Mayıs 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"17 Mayıs 1902: Antik Çağ'dan kalma Antikhytera "bilgisayarı" bulundu". 8 Mart 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Bilim insanları dünyanın "ilk bilgisayar"ı olarak bilinen 2 bin yıllık Antikythera düzeneğinin sırrını çözdü". 12 Mart 2021. 20 Mart 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 12 Mart 2021.

Aritmetik; matematiğin sayılar arasındaki ilişkiler ile sayıların problem çözmede kullanımı ile ilgilenen dalı. Aritmetik kavramı ile genellikle sayılar teorisi, ölçme ve hesaplama (toplama, çıkarma, çarpma, bölme, üs alma, kök alma) kastedilir. Bununla birlikte bazı matematikçiler daha karmaşık çeşitli işlemleri de aritmetik başlığı altında değerlendirirler.
Aritmetik sistemler, işlem yapılan sayıların türüne göre çeşitlenir. Tam sayı aritmetiği sadece pozitif ve negatif doğal sayılar ile yapılan hesaplamaları içerirken, rasyonel sayı aritmetiği, tam sayılar arasındaki kesirlerle yapılan işlemleri kapsar. Reel sayı aritmetiği, rasyonel ve irrasyonel sayıların her ikisiyle yapılan hesaplamaları barındırır ve tam bir sayı doğrusunu kapsar.
Sistemlerin ayrımı, kullanılan sayı sistemine göre de yapılır. Ondalık aritmetik, en yaygın kullanılan sistemdir ve sayıları ifade etmek için 0'dan 9'a kadar olan temel rakamları ve bu rakamların kombinasyonlarını kullanır. Öte yandan, çoğunlukla bilgisayarlar tarafından kullanılan ikili aritmetik, sayıları 0 ve 1 rakamlarının kombinasyonları olarak temsil eder. Bazı aritmetik sistemler ise sayılardan farklı matematiksel nesneler üzerinde işlem yapar, örneğin aralık aritmetiği ve matris aritmetiği gibi.
Aritmetik işlemler, matematiğin birçok alt dalında, örneğin cebir, kalkülüs ve istatistik gibi alanlarda temel oluşturur. Ayrıca, fizik ve ekonomi gibi bilimlerde de benzer bir işlev görür. Aritmetik, günlük yaşamın birçok yönünde, alışveriş yaparken para üstü hesaplamak veya kişisel finans yönetimi gibi faaliyetlerde kullanılır. Öğrencilerin ilk karşılaştığı matematik eğitimi biçimlerinden biri olan aritmetiğin, bilişsel ve kavramsal temelleri psikoloji ve felsefe tarafından incelenmektedir.
Aritmetiğin pratiği, binlerce hatta belki de on binlerce yıl öncesine uzanmaktadır. Antik uygarlıklar arasında yer alan Mısırlılar ve Sümerliler, M.Ö. 3000 civarında pratik aritmetik sorunları çözmek amacıyla sayı sistemleri geliştirdiler. M.Ö. 7. ve 6. yüzyıllarda, antik Yunanlılar sayılar üzerine daha soyut bir inceleme başlatmış ve katı matematiksel kanıt yöntemlerini tanıtmışlardır. Antik Hindular, sıfır kavramını ve ondalık sistemi ortaya çıkardılar; bu sistem, Orta Çağ'da Arap matematikçiler tarafından geliştirilmiş ve Batı dünyasına aktarılmıştır. İlk mekanik hesap makineleri 17. yüzyılda icat edilmiştir. 18. ve 19. yüzyıllarda, modern sayı teorisinin geliştirilmesi ve aritmetiğin aksiyomatik temellerinin oluşturulması yaşanmıştır. 20. yüzyılda, elektronik hesap makinelerin ve bilgisayarların ortaya çıkışı, aritmetik hesaplamaların doğruluk ve hızını köklü bir şekilde değiştirmiştir. Bu teknolojik ilerlemeler, aritmetik işlemlerin uygulama alanlarını genişleterek, matematik eğitimi ve günlük matematik uygulamalarında önemli dönüşümler yaratmıştır.

Aritmetik, sayılar ve onların işlemleri üzerine çalışan matematiğin temel bir dalıdır. Bu disiplin, toplama, çıkarma, çarpma ve bölme işlemleri aracılığıyla sayısal hesaplamalar yapılmasını içerir. Geniş bir perspektiften bakıldığında, üs alma ve logaritma gibi işlemleri de kapsar.
Türkçeye Fransızcadan geçen "aritmetik" terimi, Latince arithmetica kelimesinden türetilmiş olup, bu kelime Antik Yunanca ἀριθμός (arithmos), yani "sayı" ve ἀριθμητική τέχνη (arithmetike tekhne), yani "sayma sanatı" anlamına gelmektedir.
Tanımı konusunda farklı görüşler bulunmaktadır. Dar bir tanımlamaya göre, aritmetik yalnızca doğal sayılar ile ilgilenir. Ancak daha yaygın görüş, kapsamına tam sayılar, rasyonel sayılar, reel sayılar ve bazen de karmaşık sayılar üzerindeki işlemleri dahil etmektir. Bazı tanımlar, aritmetiği yalnızca sayısal hesaplamalar alanına sınırlar. Daha geniş anlamda ele alındığında, sayı kavramının nasıl geliştiğini, sayıların özellikleri ve aralarındaki ilişkilerin analizini ve aritmetik işlemlerin aksiyomatik yapısının incelenmesini de içerir.
Aritmetik, sayı teorisi ile yakından ilişkilidir ve bu alanlar bazen eşanlamlı olarak kullanılsa da, sayı teorisi daha çok tam sayıların özellikleri ve ilişkileri, örneğin bölünebilirlik, faktörizasyon ve asallık gibi konular üzerinde yoğunlaşır ve geleneksel olarak yüksek aritmetik olarak adlandırılır.

Sayılar, miktar ölçümü ve büyüklük değerlendirmesi yapmak için kullanılan temel matematiksel nesnelerdir. Aritmetikte merkezi bir yere sahip olan sayılar, aritmetik işlemlerin tümünün üzerinde yürütüldüğü temel elemanlardır. Sayılar farklı kategorilere ayrılır ve bu sayıları temsil etmek için çeşitli sayısal sistemler kullanılır.

Aritmetikte kullanılan temel sayı türleri doğal sayılar, tam sayılar, tamsayılar, rasyonel sayılar ve reel sayılardır. Doğal sayılar, 1'den başlayıp sonsuza kadar giden tam sayılardır. 0 ve negatif sayıları içermezler. Ayrıca sayma sayıları olarak da bilinir ve 
  
    
      
        
          1
          ,
          2
          ,
          3
          ,
          4
          ,
          .
          .
          .
        
      
    
    {\displaystyle {1,2,3,4,...}}
  
 şeklinde ifade edilebilir. Doğal sayıların sembolü 
  
    
      
        
          N
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {N} }
  
'dir.
Tam sayılar, doğal sayılarla aynıdır, tek farkı 0'ı da içermeleridir. 
  
    
      
        
          0
          ,
          1
          ,
          2
          ,
          3
          ,
          4
          ,
          .
          .
          .
        
      
    
    {\displaystyle {0,1,2,3,4,...}}
  
 şeklinde temsil edilebilir ve sembolü 
  
    
      
        
          
            N
          
          
            0
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {N} _{0}}
  
dir. Bazı matematikçiler, doğal sayılar kümesine 0'ı dahil ederek doğal sayılar ve tam sayılar arasında bir ayrım yapmazlar. Tam sayılar kümesi, hem pozitif hem de negatif tam sayıları kapsar. Sembolü 
  
    
      
        
          Z
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Z} }
  
'dir ve 
  
    
      
        
          .
          .
          .
          ,
          −
          2
          ,
          −
          1
          ,
          0
          ,
          1
          ,
          2
          ,
          .
          .
          .
        
      
    
    {\displaystyle {...,-2,-1,0,1,2,...}}
  
 şeklinde ifade edilebilir.
Doğal ve tam sayıların kullanım biçimlerine göre, bu sayılar kardinal ve ordinal sayıları olarak iki farklı kategoriye ayrılabilir. Kardinal sayılar, bir, iki, üç gibi sayılar, nesnelerin sayısını ifade eder ve "Kaç tane?" sorusuna yanıt verirler. Öte yandan, ordinal sayıları, birinci, ikinci, üçüncü gibi ifadeler, bir dizideki konum veya sıralamayı gösterir ve "Hangi pozisyon?" sorusunu yanıtlarlar. Bu iki sayı türü, matematikte farklı amaçlar için kullanılır ve her biri, belirli bir sorunun cevabını sağlama kapasitesine sahiptir. Kardinal sayılar genellikle nicelikleri, ordinal sayıları ise nesnelerin veya olayların göreceli konumlarını belirtmek için tercih edilir.
Bir sayı, iki tam sayının oranı olarak ifade edilebiliyorsa, bu sayı rasyoneldir. Örneğin, 
  
    
      
        
          
            
              1
              2
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\tfrac {1}{2}}}
  
 rasyonel sayısı, pay olarak adlandırılan 1 tam sayısının, payda olarak adlandırılan 2 tam sayısına bölünmesiyle elde edilir. Diğer örnekler arasında 
  
    
      
        
          
            
              3
              4
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\tfrac {3}{4}}}
  
 ve 
  
    
      
        
          
            
              281
              3
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\tfrac {281}{3}}}
  
 yer almaktadır. Rasyonel sayılar kümesi, paydası 1 olan tüm kesirler olan tam sayıları da kapsamaktadır. Rasyonel sayıların sembolü 
  
    
      
        
          Q
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Q} }
  
'dur. 0.3 ve 25.12 gibi ondalık kesirler, paydaları 10'un bir kuvveti olduğu için, özel bir rasyonel sayı türüdür. Örneğin, 0.3, 
  
    
      
        
          
            
              3
              10
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\tfrac {3}{10}}}
  
'a, 25.12 ise 
  
    
      
        
          
            
              2512
              100
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\tfrac {2512}{100}}}
  
'e eşittir. Her rasyonel sayı, sonlu veya devirli ondalık bir kesirle ifade edilebilir.

İrrasyonel sayılar, iki tam sayının oranı ile ifade edilemeyen sayılardır. Genellikle geometrik büyüklükleri tanımlamak için kullanılırlar. Örneğin, kenarlarının uzunluğu 1 olan bir dik üçgenin hipotenüs uzunluğu irrasyonel bir sayı olan 
  
    
      
        
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {2}}}
  
 ile ifade edilir. π, başka bir irrasyonel sayı olup bir çemberin çevresi ile çapı arasındaki oranı tanımlar. İrrasyonel sayıların ondalık gösterimi, tekrarlayan basamaklar olmaksızın sonsuzdur. Rasyonel ve irrasyonel sayılar kümeleri birlikte, reel sayılar kümesini oluşturur. Reel sayıların sembolü 
  
    
      
        
          R
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {R} }
  
'dir. Daha geniş sayı kümeleri arasında karmaşık sayılar ve kuaterniyonlar bulunur.

Bir rakam, bir sayıyı temsil eden bir semboldür ve sayı sistemleri, sayısal temsillerin oluşturulmasını sağlayan çerçevelerdir. Bu sistemler genellikle, belirli sayılara doğrudan atıfta bulunan sınırlı sayıda temel rakam içerir. Sayı sistemi, bu temel rakamların herhangi bir sayıyı ifade etmek için nasıl birleştirilebileceğini belirler. Sayı sistemleri, basamak değeri esaslı veya basamak değeri esaslı olmayan olarak sınıflandırılır. İlk sayı sistemlerinin tamamı basamak değeri esaslı değildi. Basamak değeri esaslı olmayan sayı sistemlerinde, bir rakamın değeri, sistemdeki konumuna bağlı değildir.

En basit basamak değ

Aviyonik (İngilizce Avionics : Aviation Electronics) havacılıkta uçaklar, yapay uydular ve uzay araçlarının elektronik sistemleri için kullanılan terimdir.
Aviyonik sistemleri arasında iletişim, navigasyon, birden fazla sistemin görüntü ve yönetimi ve bireysel işlevleri gerçekleştirmek için uçaklara takılan yüzlerce sistem sayılabilir. Bu sistemler bir polis helikopterinin arama spotu gibi basit bir sistemden havadan erken uyarı platformları gibi komplike sistemlere kadar çeşitlidir.
Terim İngilizce havacılık anlamına gelen "aviation" ile elektronik anlamına gelen "electronics" kelimelerinden türetilmiştir.

Aviyonik terimi ilk kez gazeteci Philip J. Klass tarafından "havacılık elektroniği" ifadesinin İngilizce karşılığının birleşik sözcüğü olarak kullanılmıştır. Bugün kullanılan pek çok modern aviyoniklerin geçmişi ve geliştirmesi II. Dünya Savaşı dönemindeki çalışmalara dayanır. Örneğin, günümüzde etkin bir şekilde kullanılan otopilot sistemleri, bombardıman uçaklarının hassas hedefleri vurabilmesi için yüksek irtifalarda sürekli ve istikrarlı oranda uçması için geliştirilmiştir. Bu gelişmelerden en çok bilinen olarak, radarın İngiltere, Almanya ve Amerika Birleşik Devletleri'nde aynı dönemde geliştirilmesi sayılabilir. Modern aviyonik askerî uçak harcamalarının önemli bir kısmıdır. F‑15E gibi veya şu anda kullanımda olmayan F‑14 uçaklarının maliyetlerinin yüzde 80 civarında oranı aviyonik sistemler için harcanır.
Sivil havacılıkta da benzer şekilde aviyoniklerin uçak maliyetlerindeki payı oldukça fazladır. Uçuş kontrol sistemleri (fly-by-wire) ile artan uçuş sayısı gibi sebeplerden dolayı artan yeni navigasyon gereklilikleri sonucu geliştirme çalışmaları, uçakların maliyetini artırmaktadır. Ulaşımda havacılığın kullanım oranının artması sonucu, kullanım kapasitesi kısıtlanan hava sahalarında uçakları güvenle kontrol etmek için yeni yöntemler üzerinde çalışmalar yapılmıştır.

Aviyonikler ABD Sivil Havacılık Kurumu Federal Aviation Administration'in (FAA) Next Generation Air Transportation System projesi ve Avrupa'nın Single European Sky ATM Research (SESAR) çalışması gibi modernizasyon girişimlerinde önemli bir rol oynamaktadır. ABD'de Ortak Planlama ve Geliştirme Dairesi (Joint Planning and Development Office) aviyonik için altı alanda bir yol haritası ortaya koymaktadır:

Yayınlanmış rotalar ve prosedürler - Geliştirilmiş navigasyon ve yönlendirme
Anlaşmalı Yörüngeler - Güncel olarak tercih edilen rotalar oluşturmak için veri iletişimi
Devredilen ayırma – Havadaki ve yerdeki gelişmiş durumsal farkındalık
Düşük görüş/Bulut tavanı-Yaklaşma/Kalkış – Daha az yer altyapısı ile hava kısıtlamalarına karşın operasyona devam edebilme
Surface Operasyonları – Yaklaşma ve kalkış segmentlerinde güvenliğin artması
ATM verimliliği – ATM işleminin geliştirilmesi
1957 yılında kurulan "Aircraft Electronics Association (AEA)" (Havaaracı Elektronik Birliği) üyesi 1.300'den fazla firma vardır. Bunlar arasında bakım konusunda uzmanlaşmış hükûmet sertifikalı uluslararası tamir istasyonlarından, genel havacılık uçaklarına aviyonik ve elektronik cihazların kurulum ve tamirini yapan firmalara kadar çeşitli kurumlar vardır.

Bir uçakta kokpit; uçağın kontrolü, takibi, komünikasyonu, navigasyonu, meteoroloji kontrolü ve çarpışma önleyici sistemleri gibi pek çok sistemi barındırarak aviyonik ekipmanların en çok bulunduğu yerdir. Genel olarak uçaklarda aviyonikler 14 veya 28 Volt DC elektrik sistemi kullanırlar. Ancak, büyük ve daha karmaşık elektrik sistemlerine sahip uçakları (örneğin havayolu uçakları veya savaş uçakları) bazı ekipmanlarda 400 Hz, 115 Volt AC elektrik sistemi de kullanır. Dünya çapında pek çok aviyonik ekipman üreticisi mevcuttur. En çok kullanılan ve tanınan firmalar arasında Honeywell Aerospace (Bendix/King'in de sahibi), Rockwell Collins, Thales Group, Garmin ve Avidyne Corporation sayılabilir.
Aviyonik ekipmanların uluslararası standartları "Airlines Electronic Engineering Committee" (AEEC, Havayolları Elektronik Mühendislik Komitesi) tarafından belirlenir ve ARINC tarafından yayınlanır.

Uçaklarda iletişim uçuş ekibinin yer istasyonları ile uçuş ekiplerinin kendi arasında ve yolcular ile iletişimini sağlayan sistemlerdir. Uçak içi iletişim "public address"in kısaltması olan PA sistemleri ve uçuş ekibinin kendi arasında iletişini sağlayan "intercom"lar ile sağlanır.
Havacılıkta VHF iletişim  sistemleri 118.000 MHz ile 136.975 MHz frekans aralığında çalışır. Her kanal Avrupa'da 8.33 kHz aralıklarla, diğer bölgelerde 25 kHz aralıklarla dağıtılmıştır. VHF uçaktan uçağa iletişim ve uçaktan ATC ünitesine iletişimde kullanılabilir. Uçaklarda iletişimde amplitude modulation (AM) modülasyon türü de kullanılır. Ayrıca (özellikle okyanus ötesi uçuşlarda) yüksek frekans (HF) veya uydu iletişimi de kullanılır.

Navigasyon ya da seyrüseferin amacı uçağın yeryüzü üzerindeki konumunu ve yönünü belirlemektir. Aviyonikler; uyduya bağlı sistemler (GPS ve WAAS gibi), yerde kurulu ekipmanlara bağlı sistemler (VOR veya LORAN gibi) veya bunların bir birleşimini kullanabilir. Navigasyon sistemleri uçağın pozisyonunu otomatik olarak hesaplar ve uçuş ekibine harita görünümünde veya çeşitli aletlerde gösterir. Eski aviyonikler ile pilot veya uçağın seyrüsefer görevlisi sinyallerin kesişimini alarak uçağın pozisyonunu belirler. Modern sistemlerde aviyonikler pozisyonu otomatik olarak hesaplar ve uçuş ekibine sistemin öngördüğü şekilde gösterir.

Modern uçaklarda kullanılan glass kokpite dönüşün ilk ipuçları 1970'lerde elektromekanik aletler, göstergeler ve enstrümanların uçağa uygun cathode ray tube (CRT) ekranlara dönüşümü ile ortaya çıktı. “Glass” kokpit (Cam kokpit) anlamı analog göstergeler ve aletler yerine bilgisayar monitörlerinin kullanımından gelir. Uçakların bu sisteme geçişiyle pilotların uçuşu daha hakim bir şekilde takip etmesi, aynı bilginin daha kompakt akışı ve daha etkin gösterimi sağlandı. 1970'lerde, ortalama bir uçak 100'den fazla kokpit enstrümanı ve kontrolüne sahipti.
Glass kokpitler 1985 yılında Gulfstream G‑IV özel jeti ile ilk kez kullanılmaya başladı. Bu tür kokpit enstrümanlarında en önemli konulardan biri; ne kadar bilginin otomasyona bağlanması ve ne kadarının pilotun manuel kontrolünde olmasının dengelenmesidir. Genel olarak, sistemler geliştikçe uçuş operasyonunu otomasyona bağlarken, pilotu sürekli olarak bilgilendirmeye yönelik şekilde dizayn edilir.

Günümüzde uçaklar pek çok şekilde otomatik olarak kontrollü uçuş yapabilirler. Otomatik uçuş kontrolü özellikle yaklaşma ve iniş gibi kritik safhalarda pilot hatasını ve işgücünü azaltmak için çok büyük önem göstermektedir. Otopilot ilk olarak Lawrence Sperry tarafından II. Dünya Savaşı sırasında bombardıman uçaklarının 25.000 feet yükseklikten hassas bir şekilde hedefleri vurabilmesi için uçakların stabil uçabilmesini sağlamak için keşfedildi. Amerika Birleşik Devletleri Ordusu tarafından ilk kullanıldığı dönemde, bir Honeywell Aerospace şirketi mühendisi arka koltukta acil bir durumda otopilotu devre dışı bırakma amaçlı oturuyordu. Son günlerde hemen hemen tüm ticari uçaklar iniş ve kalkışta pilotun işgücünü azaltma amaçlı uçuş kontrol sistemleri ile donatılmılştır.
İlk basit ticari otopilotlar uçağın uçuş başını ve irtifasını kontrolü için kullanılmış ve diğer kontrollerde limitli kapasiteye sahipti. Helikopterlerde, otomatik stabilizasyon yine bu şekilde kullanılır ve ilk sistemler elektromekaniktir. Fly by wire ve klasik hidrolik kontrollü uçuş yüzeyleri yerine elektronik sistemlere geçiş güvenliği artırdı.

Hava trafik kontrolunu desteklemek için, büyük nakliye uçakları ve çoğu küçük uçaklar Trafik Uyarı ve Çarpışma Önleyici Sistem'e (TCAS) sahiptir. Bu sistem ile uçaklar çevredeki aynı sisteme sahip uçakların konumunu belirler ve gerektiği durumda kaçınma sağlayacak manevrayı pilotlara dikte eder.
Uçağın kontrolüne engel herhangi bir arıza yokken yere çarpmayı (CFIT) önlemek için uçaklarda ana elementi radar altimetre olan Ground-Proximity Warning Systems (GPWS) sistemleri monte edilmiştir. GPWS'in en büyük dezavantajlarından biri olan sadece uçağın o anda altındaki yeryüzeyi ile mesafesini göz önünde bulundurması ve önünde bulunan ve birden yükselen yer yüzeylerine karşı bilgi vermemesine karşılık modern uçaklar "arazi farkındalık uyarı sistemi" (terrain awareness warning system - TAWS) ile donatılmıştır.

Ticari uçaklarda kullanılan kokpit data kaydediciler, bilinen ismi ile "kara kutular", uçuş kayıtlarını ve kokpit ses kayıtlarını saklarlar. Herhangi bir kaza veya önemli olay durumunda uçaktan çıkarılarak kontrol kumandaları ve diğer parametreler incelenir.

Hava radarı (ticari uçaklarda tipik bir örnek olarak Arinc 708) ve yıldırım dedektörleri gibi meteorolojik sistemler özellikle pilotların önündeki hava durumunu belirleyemediği IMC ve gece uçuş şartlarında çok önemlidir. Radar tarafından belirlenen yoğun yağış veya türbulans sahaları uçakta önemli yatay sapmalara sebep olabilir. Bu sistemleri kullanarak pilotlar bu bölgeye girmeden uçuş rotasında değişiklik yapma imkânı bulur.
Modern meteoroloji sistemleri ayrıca wind shear ve türbulans saptama ve uyarı imkânına sahiptir.

Avionics: Development and Implementation by Cary R. Spitzer (Hardcover - 15 Aralık 2006)
Principles of Avionics, 4th Edition by Albert Helfrick, Len Buckwalter, and Avionics Communications Inc. (Paperback - 1 Temmuz 2007)
Avionics Training: Systems, Installation, and Troubleshooting by Len Buckwalter (Paperback - 30 Haziran 2005)

Aircraft Electronics Association (AEA)25 Şubat 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Avionics News magazini1 Şubat 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Pilot's Guide to Avionics17 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Aviyonik Sistemler Standart Komitesi
Uzay Araçları Aviyonikleri15 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Aviation Today Avionics magazine21 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Aydın Köksal (d. 1940, İstanbul) Türk elektronik, bilgisayar ve yazılım mühendisi ve dilbilimci. Türkiye Bilişim Derneği'nin onursal başkanı, Bilişim AŞ'nin kurucusu ve yönetim kurulu başkanıdır. Bununla birlikte bilgisayar, bilişim, donanım, yazılım, veri tabanı gibi 2500 bilişim terimini Türkçeye kazandırmıştır.

1940'ta İstanbul'da doğdu. Galatasaray Lisesi'ni birincilikle bitirdi ve buradaki birinciliğinden dolayı 1964 yılında çağrılı olarak gittiği Fransa'nın Lyon şehrindeki INSA'dan (Institut national des sciences appliquées de Lyon; Lyon Ulusal Uygulamalı Bilimler Enstitüsü) Elektronik Yüksek Mühendisi diploması aldı. Bütün iş yaşamı bilişim alanında, bilgisayarlar konusunda çalışmakla geçti. Yedek subaylıktan sonra Ankara'da bir bilgisayar firmasında, Remington Rand/UNIVAC'ta, bir yıl çalıştı. Hacettepe Üniversitesi kurulurken planlanan Bilgi İşlem Merkezi'nin (BİM) kurucu müdürlüğünü 1967'de kabul edip 18 yılı aşkın bir süre HÜ'de bulundu. Bilişimsel dilbilim dalında bilim doktoru (1975, HÜ), Bilgisayar Bilimleri Mühendisliği dalında üniversite doçenti (1980, HÜ), Bilgisayar Yazılımı ana bilim dalında profesör oldu (1991, GÜ).
Hacettepe Üniversitesi'nin kuruluş çalışmalarına katıldı (1967) ve burada dersler verdi (1968-85). Ayrıca Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nde (ODTÜ, 1968-69), Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde (SBF, 1971-74) ve Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi'nde (İİBF, 1990-95) de dersler vermiştir. Toplam 30 yıllık hizmetten sonra 1995'te üniversiteden emekli oldu. 1985'te Ankara'da kendi endüstriyel yazılım ürünleri ile pazarlama ve proje geliştirme doğrultusunda hizmet sunan Bilişim AŞ'yi kurdu. Bugün, yönetim kurulu başkanı olarak bilgisayar yazılımı üreten Bilişim AŞ'nin başında, ulusal yazılım endüstrileri ile Türkiye'nin yeryüzünün en ileri ülkelerinden biri olarak gelişmesine katkıda bulunmaya çalışmaktadır.
1971'de Türkiye Bilişim Derneği'ni kurdu ve yönetti (1971-75; 1981-87); 1978-87 yılları arasında Bilişim Dergisini yayınladı. Bu derginin yayın kurulu üyeliğini 1996'ya değin sürdürdü. Bilgisayar, bilgi işlem, yazılım, donanım, bilişim vb. Türkçe bilişim terimlerini geliştirdi (yaklaşık 2.500 yeni sözcük). Üniversiteler arası Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Sistemi (ÖSYS) projesini Bilgi İşlem Birim Başkanı olarak örgütledi ve yönetti (1974-80); ÖSYM Bilgi İşlem Merkezi'nin kuruluşunu gerçekleştirdi (1976). Hacettepe Üniversitesi Bilişim Enstitüsü'nün kurulmasını sağlayarak (1973), Bilgisayar Mühendisliği dalında Türkiye'nin ilk doktora programını başlattı (1974). HÜ Bilgisayar Mühendisliği Bölümü'nü, yine bu alanda Türkiye'de açılan ilk bölüm olarak kurdu (1977) ve bu bölümün başkanlığını yaptı (1980-85).
Kamu İktisadi Kuruluşlarını Yeniden Düzenleme Komisyonu Bilişim Alt komisyonu üyeliği (1971); DPT Elektronik Bilgi İşlem Sürekli Özel Uzmanlık Kurulu üyeliği (1975-86) ve başkanlığı (1977-78) yaptı; Başbakanlık Danışmanlığı'nda (Devlet Durum Merkezi) bulundu (1981-82). Bununla birlikte Türk Dil Kurumu üyeliğine (1975) ve yönetim kurulu üyeliğine (1982-83) ve TÜBİTAK Bilim Adamı Yetiştirme Grubu Yürütme Kurulu üyeliğine seçildi (1984-87). Dil Derneği'nin kurucu üyeliğini ve genel yazmanlığını yaptı (1987-88). Aynı zamanda bu derneğin yönetim kurulu üyeliğini 1992'ye kadar sürdürdü. Birleşmiş Milletler, UNESCO, SPIN, OECD, IFIP vb. uluslararası örgütlerde yurt dışında Türkiye'yi 22 kez temsil etti.
Bir mühendis olarak özellikle bilişim teknik biliminin ekonomik ve toplumsal kalkınmada en etkin bir araç olarak kullanılabileceğine inanan Köksal, Türk toplumunun "çağdaş bir bilişim toplumu"na dönüşmesi doğrultusunda sivil toplum örgütleri çerçevesinde yoğun çaba gösteregelmiştir. Üye olduğu dernekler şunlardır: Türkiye Bilişim Derneği (TBD), Türkiye Bilgi İşlem Sanayicileri Derneği (TÜBİSAD), Türkiye Bilişim Vakfı, Atatürkçü Düşünce Derneği, Dil Derneği, Türk-Fransız Mühendisleri Dostluk Derneği, Türk-Japon Dostluk Derneği, Ankara Galatasaraylılar Birliği, Galatasaray Spor Kulübü, Ankara Tenis Kulübü, Bilim ve Ütopya Kooperatifi.
Günümüzde, 1985'ten beri kurduğu danışmanlık kurumu ve yazılım evi olan Bilişim AŞ'yi yönetmektedir. Bu göreviyle Türk ulusal yazılım endüstrisinin gelişmesine katkıda bulunmaya çalışan Prof. Dr. Köksal, diğer yandan, kitapları, yazıları, yurdun birçok bölgesinde verdiği konferansları ve katıldığı radyo ve televizyon programlarıyla Türk aydınlanmasına katkılarını sürdürmektedir.
Dr. Aydın Köksal iyi düzeyde İngilizce, Fransızca, İtalyanca bilmekte, Almanca ve İspanyolca teknik belgeler üzerinde de çalışma yapabilmektedir. Prof. Dr. Gülden Köksal ile evlidir (1967).

Okul yıllarında coğrafyaya, matematiğe, dilbilgisine -genel olarak bilime ve sanata- ilgi duymuş, bu ilgiyle 24 yaşına değin Fransızca, İngilizce, Almanca, İtalyanca, İspanyolca öğrenmiştir. Gençlik yıllarında Galatasaray Kulübünde 4 yıl atletizm çalışmış ve 400 metrede, 400 metre engellide yarışmıştır (1956-60). Eğitiminin %51'ini sporcu kimliğime borçlu olduğunu düşünmektedir. Bununla birlikte keman çalmış, öğrenci arkadaşlarıyla orkestralar kurmuş, bu orkestralarla İstanbul'da ve Lyon'da konserler vermiştir. Çok sesli müziğe ve Çigan müziğine ilgi duymuştur. Yazın ve resim de ilgi alanları arasındadır. Klasikleri, Dostoyevski, Zola, Goethe, Kafka’yı okumuş, Matisse’e, Gauguin’e, Picasso gibi ressamlara imrenmiştir.
Otuz yıl aradan sonra, 52 yaşında, resim yapmaya başlamış ve iki buçuk yılda 55 tablo yapmıştır. 65 yaşında ise piyano dersleri alarak Beethoven’in Ay Işığı Sonatı (Adagio), Schubert’in Serenad’ı, Chopin’in Do Diyez Minör Noktürn’ü, Opus 64 No. 2 Vals’i gibi sevdiği birkaç yapıtı öğrenmiştir.

Kazandığı ödüller şunlardır:

1960: Salih Zeki Matematik Ödülü: Galatasaray Lisesi’nden.
1979: Tüm Öğretim Üyeleri Derneği (TÜMÖD) Dr. Necdet Bulut Fen ve Mühendislik Ödülü: Bilgisayar Mühendisliğinin Türkiye'de bir bilim dalı olarak örgütlenmesi, bilişim sözcüklerinin Türkçeye kazandırılması, DPT Bilgi İşlem Özel Uzmanlık Kurulunda bilgisayarların Türkiye'de planlı ve etkin kullanımı doğrultusundaki çalışmaları, TBD kurucusu olarak bilişim mesleğini örgütlemesi dolayısıyla. Prof. Dr. Tarık Özker ile paylaşmıștır.
1980: Türk Dil Kurumu (TDK) Deneme ve İnceleme Ödülü: "Dil İle Ekin" yapıtı dolayısıyla; (c) 1996'da, ilk kez tanımlandığı yıl, TBD-TÜBİSAD Yaşam Boyu Hizmet Ödülü;
1996: TBD-TÜBİSAD Yaşam Boyu Hizmet Ödülü: Türkiye Bilişim Derneği ile Bilişim Sanayicileri Derneği'nce ortaklaşa 1996'da ilk kez verildiğinde; Türkiye Döküm Sanayicileri Derneği (TÜDÖKSAD) Onur Üyeliği: "Cumhuriyetimizin geleceği Türk gençliğinin eğitiminde ve bilim çağının Türkiye'de yapılanmasında gösterdiği üstün gayret ve başarılardan dolayı";
2003: TBD Onursal Başkanlığı kendisine verilmiştir.
2007: Konak, İzmir 6. Türkçe Günleri Dil Ödülü. Prof. Dr. Şerafettin Turan ile paylaşmıștır.
2008: Ankara Halkla İlişkiler Derneği (AHİD) Türkçeyi Sahiplenenler Ödülü kendisine verilmiştir. Jülide Gülizar ve Ali Püsküllüoğlu ile paylaşmıștır.
2009: Türkiye'de Teknolojinin ve Yenilikçiliğin Gelişmesine En Önemli Katkı Veren 20 Kişi Ödülü: “HP’nin 20. Yılı” dolayısıyla Hewlett-Packard'dan.
2010: 2010 Bilişim Meslek Ödülü: İstanbul Beykoz Rotary Derneği'nden. Öteki meslek ödüllerinin sahipleri şunlardı: Prof. Dr. Halet Çambel (arkeoloji); Doğan Hasol (mimarlık); Rahmi Duman (gazetecilik); Prof. Dr. Adil Baykan (tıp); Zekâi Tunca (sanat); TDK Türk Dil Kurumu Onur Ödülü: Cumhuriyetleri Bilişim ve Ortak Terimler Alanında İşbirliği Platformu, 24-26 Haziran 1010'da Bakû, Azerbaycan; Dil Derneği 26 Eylül 2010 TDK 78. Yıl Onur Ödülü: Ülkü Günay, Turhan Günay, Işık Kansu, Prof. Dr. Cahit Kavcar, Hayrettin Karaca, Prof. Dr. Doğan Kuban, Ahmet Miskioğlu, Güray Öz, Prof. Dr. Süleyman Çetin Özoğlu, Prof. Dr. Orhan Öztürk, Metin Uca, Dilek Göğüş Ülgüray, Şemsettin Ünlü ve Mustafa Kemal Yılmaz ile birlikte.

Birçok alanda kaleme aldığı kitapları, yayınlanmış çeviri kitapları, sergileri, makale ve raporları, editörlüğünü yaptığı veya katkı sağladığı yayınlar, röportaj ve söyleşileri, şiirleri, kısa öyküleri ve görsel yapıtları olmak üzere pek çok eseri bulunmaktadır.

"Aydın Köksal'ın Kişisel İnternet Sayfası". 31 Ağustos 2014 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 23 Haziran 2020. 
Prof. Dr. Aydın Köksal Ödülleri 7 Haziran 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Erişim tarihi: 23 Haziran 2020.
“Bilgisayar” Sözcüğünün 50. Yılında 26 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Erişim tarihi: 23 Haziran 2020

Açık kaynak donanım, herkesin kullanımına açık olarak tasarlanmış donanımdır. Böylece herhangi biri özgürce donanım tasarımı üzerinde çalışabilir, değiştirebilir, donanımın aynısından yapabilir ve satabilir. Özgür ve açık kaynak kodlu yazılım ve açık kaynak donanım, açık kaynak kültürü hareketi tarafından başlatılmıştır. Açık kaynak donanım terimi genellikle donanım hakkındaki bilgilerin kolaylıkla anlaşılması ile ilgilidir. Donanımsal tasarım (mekanik tasarım, şemalar, materyallerin tasarıları, PCB tasarım dosyaları, HDL kaynak kodları ve mikroçip devre tasarım dosyaları) ile birlikte donanımların sürücü yazılımları tamamen açık kaynak olarak yayınlanır.

Açık donanıma dair ilk çalışmalar 1997 yılında Bruce Perens'in Açık Donanım Sertifika Programı (Open Hardware Certification Program) ile başlamıştır. Program, üreticilerin ürünlerinin açık olduğunu tescillemelerini amaçlıyordu.
Açık Donanım Sertifika Programı başladıktan kısa süre sonra David Freeman, donanım ürünlerinin açık olduğunun doğrulanması ve kaynak dosyalarının arşivlenmesi amacını güden Açık Donanım Tanımlama Projesi'ni (Open Source Specification Project) başlattı. 1999 başlarında Sepehr Kiani, Ryan Vallance ve Samir Nayfeh açık kaynak felsefesini makine dizaynına uyarlamak için Açık Dizayn Vakfı'nı (Open Design Foundation) kurdu. Bu girişimlerin çoğu kısa soluklu oldu.

2000'lerin ortalarında açık kaynak donanım; Arduino, Adafruit ve Sparkfun gibi hobi elektroniği girişimleri ve RepRap gibi açık kaynak 3B yazıcı projeleri sayesinde yeniden ilgi görmeye başladı.
2011'de CERN, CERN OHL isimli açık donanım lisansını çıkardı. Lisansın ve açık kaynak donanımın amacını CERN'de çalışan bir mühendis ve Açık Kaynak Deposu (Open Hardware Repository) kurucusu olan Javier Serrano, "CERN, dizaynlarını açıkça paylaşarak başka kişilerin incelemesiyle dizaynlarını iyileştirmeyi planlıyor ve özel teşebbüsler dahil olmak üzere öbür kişilerin dizaynlarından faydalanmalarına izin vererek onları aynı işi yapmaktan kurtarıyor" şeklinde açıklamıştır.
Açık Kaynak Donanım Derneği (Open Source Hardware Association, OSHWA), Haziran 2012'de her tip açık kaynak donanım faaliyetiyle ilgilenen bir oluşum olarak kuruldu. Kurulduktan sonra Açık Kaynak İnisiyatifi ile marka ismi üzerinde anlaşmazlık yaşamış, 2012'de bu anlaşmazlığı bir ortak varolma metni yayınlayarak çözmüştür.

Bazı açık kaynak donanım projeleri yeni lisans yaratmak yerine şu anda geçerli olan özgür ve açık kaynak yazılım lisanslarını kullanır. Buna ek olarak birkaç tane yeni lisans önerilmiştir. Bu lisanslar donanımsal tasarımların kendine özgü lisans sorunlarını çözmek için hazırlanmıştır. Bu lisanslardaki birçok temel prensip açık kaynak yazılım lisanlarının donanım projelerine karşılık gelen açık kaynak yazılım lisansları içerisinde tanımlandı. Genellikle organizasyonlar paylaşılmış bir lisansı destekleme eğilimindedirler. Opencores LGPL ya da değiştirilmiş bir BSD lisansı önermiştir. FreeCores GPL üzerinde diretmiştir. Açık donanım vakfı ‘copyleft’ ya da diğer serbest lisanslar önermiştir. Açık grafik projesi birçok türde lisanlar kullanmaktadır.

Boston Open Source Science Laboratory, Somerville, Massachusetts
BYU Open Source Lab, Brigham Young University
OSU Open Source Lab, Oregon State University
Open Source Research Lab, University of Texas at El Paso
Stanford Open Source Lab, Stanford University

Açık kaynak akımına uygun birçok is modeli bulunmaktadır ve günümüzde açık kaynak donanım firmaları farklı iş modellerini kullanmaktadır.

Elektronik devre üretiminde açık kaynak donanım modelini izleyen popüler firmalardan bir tanesi Arduino'dur. Arduino ile ilgili her şey açık kaynaktır ve herkese açıktır. Diğer üreticiler Arduino'nun dizaynını kullanabilir fakat Arduino ismini dizaynları üzerine koyamazlar. Arduino firmasının amacı kendi ürünlerini diğer klon ürünlerden ayrılabilir hale getirmektir.

Açık kaynak mekanik aparat tasarımları da açık kaynak donanım kapsamındadır. Yakın tarihte geliştirilen XYZ Space Frame Vehicles bisikleti ve Tabby OSVehicle arabası gibi açık kaynaklı araçlar bu kategoridedir.

Çoğu açık kaynak donanım, mekanik ve elektronik parçalara sahip olan mekatronik sistemlere dahildir. Şu ana kadar mekanik cihazlar, müzik aletleri ve tıbbi araçlar olmak üzere birçok açık kaynak mekatronik ürün geliştirilmiştir.
Açık kaynak mekanik cihazların önemli kısmı RepRap, Prusa ve Ultimaker firmalarının ürettiği 3B yazıcılardır.

Açık kaynak bir komut kümesi mimarisi olan RISC-V, geçirgen lisansı sayesinde hem açık hem kapalı kaynak yongaların tasarımında kullanılabilmektedir.
OpenCores, daha büyük dizaynlar oluşturmaya yarayan açık kaynak ve minik yonga dizaynları içeren devasa bir kütüphanedir.

Genel
http://freedomdefined.org/OSHW 10 Şubat 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.oshwa.org/research/brief-history-of-open-source-hardware-organizations-and-definitions/ 26 Şubat 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Özel

Ağ arabirim denetleyicisi, ağ arabirim kartı, ağ bağdaştırıcısı, LAN bağdaştırıcısı ya da fiziksel ağ arabirimi; bilgisayarlarla ağın iletişim kurmasını sağlayan, ethernet olarak adlandırılan ağa fiziksel olarak bağlanan ağ arabirim kartıdır. Anakart üzerinde bulunan yuvaya yerleştirilerek bilgisayar ağlarında bulunan diğer bilgisayarlarla veri alışverişini sağlamakta kullanılır. Ağda bulunan bu sistemleri birbirinden ayırt etmek için  kendilerine özgü olan Mac adreslerini kullanırlar.

NIC, bilgisayarın ağ ile iletişim kurmalarına izin verir. 1.(fiziksel katman) ve 2.(veri bağlantı katmanı) katmanlar MAC adresini kullanarak ortam ile olan fiziksel bağlantıyı ve alt seviye adresleme sistemine girmesini sağlar. Böylelikle kullanıcıların kablolu bağlantı ya da wirelessi kullanarak birbirlerine bağlanmalarını sağlar.
Ethernet kartları, Ethernet kartı ağ bağdaştırıcısı bir türüdür. Bu adaptörler Ethernet desteği kablolar üzerinden yüksek hızlı ağ bağlantıları için standart. Ethernet kartları bazen ağ arabirim kartı (NIC) olarak da bilinir.
Ethernet kartları form faktörleri olarak adlandırılan çeşitli standart paketler mevcuttur:,
• Yıllar önce, büyük ISA kartları PC'ler için ilk standart karttı. Kullanıcıların kurulum için bilgisayar kasasını açması gerekirdi.
• Yeni Ethernet kartları PCI standardı kullanabilir ve genellikle üretici tarafından yüklenir.
• Dizüstü bilgisayar ve diğer mobil bilgisayarlar için Kredi kartı benzeri küçük PCMCIA Ethernet kartları vardı. Bunlar, yan veya cihazın yan veya önündeki yuvalara uygun  olarak yerleştirilirdi. PC Kartı, ortak bir PCMCIA cihazdır, her ne kadar sadece belirli PC Kartı ve PCMCIA ürünleri Ethetnet desteklesede.
• Harici USB Ethernet adaptörleri de mevcuttur. Bu masaüstü bilgisayarlar için PCI kartları için uygun bir alternatiftir ve aynı zamanda yaygın video oyun konsolları ve diğer tüketici cihazları ile kullanılabilir PCMCIA yuva.
 Wireless Interfaces , kablosuz ağ arabirimi denetleyicisi (WNIC) gibi token ring veya ethernet gibi bir tel tabanlı bir ağa bağlayan düzenli bir ağ arabirimi denetleyicisi (NIC) farklı olarak, bir radiobased bilgisayar ağına bağlayan bir ağ kartıdır. Bir WNIC, sadece bir NIC gibi, Layer 1 ve OSI Modeli Layer 2 çalışır. WNIC kablosuz masaüstü bilgisayar için önemli bir bileşenidir. Bu kart radyo dalgaları (RF) ile iletişim kurmak için bir anten kullanır. Bir masaüstü bilgisayar bir WNIC çoğunlukla PCI yuvasına yer almaktadır. Diğer seçenekler USB WNIC, PCMCIA WNIC ve entegre WNIC (genellikle Mini PCI / PCI Express Mini Card şeklinde) bulunmaktadır.

Bellek, bilgisayarı oluşturan 3 ana bileşenden biridir. İşlemcinin çalıştırdığı programlar ve programa ait bilgiler bellek üzerinde saklanır. Bellek geçici bir depolama alanıdır, üzerindeki bilgiler güç kesildiği anda silinir. Bu nedenle bilgisayarlarda programları daha uzun süreli ve kalıcı olarak saklamak için farklı birimler (sabit disk - CD - DVD) mevcuttur.
Belleğe genellikle Random Access Memory (rastgele erişimli bellek) ifadesinin kısaltması olan RAM adı verilir. Bu ad, bellekte bir konuma rastgele ve hızlı bir şekilde erişebildiğimiz için verilmiştir. RAM'de sadece işlemcide çalışan program parçaları tutulur ve elektrik kesildiği anda RAM'deki bilgiler silinir. Bilgilerin kalıcı olarak saklandığı yer disktir. Bu iki kavram bilgisayarı kullanmaya yeni başlayan insanlar tarafından genellikle karıştırılır. Bu kavramları açıklamak için en güzel benzetme; bir dosya dolabı ve çalışma masası olan ofistir. Bu örnekte dosyaların kalıcı olarak saklandığı diski dosya dolabı, üzerinde çalışılan verilerin bulunduğu belleği ise çalışma masası temsil etmektedir. Bir ofiste dosyalar dosya dolapları içinde saklanır ve çalışanlar üzerinde çalışmak istedikleri dosyayı dolaptan alarak kendi çalışma masalarında çalışırlar. Bilgisayarda da işlemci üzerinde çalışacağı veriler diskten belleğe getirilir. Dosya dolabınız ne kadar büyükse, o kadar çok dosyayı saklayabilirsiniz ve masanız ne kadar büyükse aynı anda o kadar çok dosyayı masaya koyup üzerinde çalışabilirsiniz. Bilgisayar ortamında da işler tam olarak böyledir. Disk kapasitesi ne kadar büyükse o kadar çok veri saklayabiliriz ve bellek kapasitesi ne kadar büyükse işlemci o kadar çok dosya üzerinde çalışabilir. Bu benzetmenin bilgisayarın çalışma şeklinden farkıysa belleğe getirilen dosyaların diskteki dosyaların bir kopyası olmasıdır. Gerçek dosyalar diskte saklanmaya devam eder. Bunun sebebiyse belleğin güç kesildiği anda verileri kaybetmesidir. Eğer bellekteki dosya değiştirilirse değişiklerin kaybolmaması için diske kaydedilmesi gerekir.

İlk bilgisayarlarda bellek yoktu. Onun yerine süngü ve röle ile katot lambaları kullanılmakta idi. Yazılımlar ve veriler tamamen diğer medyalara (teleteks şeritleri veya delikli kartlar vb.) geçirilmekteydi. İlk dijital bilgisayarlarda röleler bellek için kullanıldı. Daha sonra katot lambaları yanında yüzük şeklinde olan manyetik demir (ferrit) çekirdekler kullanıldı. Teker düzeninde tellere geçirilen bu demir yüzükler akımı aldığında mıknatıslaşmakta ve bu durumu kaybetmemekte ancak her okuma sürecinde hafıza bilgisini kaybetmekteydiler. Yapısal özelliği nedeni ile büyük mekanlara ihtiyaç vardı. Tipik bir büyük bilgisayar olan Telefunken TR440'nın 1970 senesinde belleği 48 bitlik 192.000 kelime yani bir Megabyte'a eşit idi.
1985'te satın alınan bir PC (Commodore PC10) 64 kilobayt belleğe sahip iken 1990'da alınan bir PC'de 1 megabayt bellek bulunabiliyordu. 2005'te ise bu 512 megabayt veya daha çok olabiliyordu. Günümüzün PC'lerinde kullanılan işletim sistemleri (Windows, Linux, BeOS vs) bellek canavarları olup, yukarıya doğru sınır tanımamaktadırlar (tabii bu sınır var olup şu an pratik olarak ulaşılamamakta). Anakartlarda bulunan yonga tipine göre üst sınır olup bunların açıklamaları üreticinin internet sayfasında veya kılavuzunda bulunmaktadır.
Transistörün bulunuşu ile birlikte büyük atılımlar olmuştur. Bugün tümleşik devre imkânlarıyla en modern bilgisayar sistemleri donatılmaktadır.
Günümüzde büyük, ucuz ve hızlı bellek üretmek amaçlanmaktadır. Ancak bellek büyüdükçe yavaşlar, hızlandıkça da küçülür. Bu sorunu aşıp büyük, hızlı ve ucuz bellek tasarlamak için aşamalı bellek yapısı ve koşutluk (paralellik) kullanılmaktadır.

Bellekler, aşamaları kullanılarak, en ucuz teknolojinin sağlayabileceği boyutla en pahalı teknolojinin sağlayabileceği hız sunulmaya çalışılmaktadır. Yazmaçlar işlemcinin içindedir ve işlemci yazmaçlara doğrudan erişebilir. Yazmaçlara erişim için geçen süre bir nanosaniyenin altındadır. Yazmaçlarda sadece birkaç bitlik veri tutulabilir. Bir gigabayt veri saklayabilecek yazmaçlar üretmek için milyonlarca dolar harcamak gerekir. Birinci düzey önbellek birkaç kilobaytlık veri tutabilir ve erişim süresi birkaç nanosaniyedir. Erişim süresi ikinci düzey önbellekte birkaç on nanosaniyeye, ana bellekte de yüzlerce nanosaniyeye çıkar.
Bu yapıda yazmaçlar ve bellek arası iletişim derleyiciler tarafından; önbellek ve bellek arasındaki iletişim donanım tarafından; bellek ve disk arasındaki iletişim de işletim sistemi, donanım ve kullanıcı tarafından yönetilir.

Bulma (Hit): Aranan verinin üst düzey bellekte herhangi bir öbekte bulunmasıdır.
Bulma Zamanı: Bellek erişim süresi + verinin bulunup bulunamadığının belirlenme süresi.
Bulamama (Miss): Aranan verinin alt düzey bir bellekte bulunmasıdır.
Bulamama Gecikmesi: Üst düzey bellekten bir öbeğin atılması + yeni öbeğin işlemciye getirilmesi için geçen zaman.

Bir öge bellekten okunduysa, yakınındaki adresteki ögelerin okunması olasıdır.

Bir öge bellekten okunduysa yakın zamanda tekrar okunması olasıdır.

Rastgele erişimli bellek ifadesindeki rastgele kavramı, bellekteki her veriye bellekteki konumundan bağımsız olarak aynı sürede erişilebildiği anlamına gelir. Şekil 2.1'de sıradan bilgisayarlarda kullanılan RAM hücresinin fonksiyonel davranışını gösterir.
Fiziksel uyarlama tam olarak şekildeki gibi olmak zorunda değildir, ama çalışma şekli böyledir. Bir bellek hücresini uyarlamanın birçok yolu vardır. Şekildeki gibi flip-floplar üzerine kurulu RAM yongaları (çipleri) statik RAM'lerdir (SRAM) ve her konumun içeriği güç kesilene kadar saklanır. Dinamik RAM (DRAM) yongalarında bir miktar enerji depolayan kapasitörler kullanılır. Bu kapasitörlerdeki enerji seviyesi 1 ya da 0'a karşılık gelir. Kapasitörler flipfloplardan çok daha küçüktür, bu yüzden aynı boyutlardaki bir DRAM, SRAM'den çok daha fazla veri saklayabilir. DRAM üzerindeki hücrelerde, kapasitör boşaldıkça hücredeki veri düzenli olarak değiştirilmeli ya da yenilenmelidir.
DRAM'ler ortamdaki gama ışınlarıyla etkileşim içine girerlerse, üzerilerindeki kapasitörler zamanından erken deşarj olabilir. Fakat bu çok nadir gerçekleşen bir durumdur. Açık bırakılan bir sistem günlerce hata vermeden çalışabilir. Bu yüzden ilk kişisel bilgisayarlarda (PC) hata algılayıcı devreler bulunmazdı. Bilgisayarlar gün sonunda kapatılırdı ve bu sayede hatalar yığılmazdı. Hata algılayıcılarının olmaması, DRAM fiyatlarının uzun bir süre daha düşük seyretmesini sağladı. Ancak gelişen teknolojiyle DRAM fiyatlarının en düşük seviyeye gelmesi ve bilgisayarların açık kalma sürelerinin artmasıyla beraber, hata algılayıcılar bilgisayarların olağan parçaları haline geldiler.

RAM'ler, silikon üzerine yerleştirilmiş birçok transistörün ağırlıklı olarak veri erişiminin kontrolü ve verinin saklanmasıyla ilgili belli işlevleri yerine getirmesi için birbirine bağlanmış elektronik yapılardır. RAM teknolojilerinde güdülen hedef daha küçük transistörler üretmek, böylece bir silikon parçasına daha fazla transistör yani daha fazla işlev sığdırmak ve bu sayede silikonun daha hızlı çalışmasını sağlamaktır. Bu hedefe giderken karşılaşılan engellerin çoğu gelişen teknolojiyle daha üretim aşamasındayken aşılıp geri kalan kısım ise geliştirilen algoritmalar ve protokollere çözülmektedir. RAM çeşitleri ise bu protokoller tarafından belirlenmektedir.
Kapasitörlerin şarjını periyodik olarak yenilemek gerektiği için DRAM'lere dinamik bellek, elektrik kesilmediği sürece bilgiyi sakladığı için SRAM'lere statik bellek adı verilir. DRAM'in SRAM'e karşı avantajı ise yapısal basitliğidir. SRAM'de her bit için altı transistör gerekirken DRAM'de bir transistör ve bir kapasitör yeterlidir. Ekonomik nedenlerden ötürü kişisel bilgisayarlar, iş istasyonları ve PlayStation, Xbox gibi küçük olmayan oyun konsollarında genel olarak büyük olan DRAM kullanılırken; önbellek ve disk tamponu gibi diğer kısımlarda SRAM kullanılır.

Üzerindeki verileri kalıcı ya da yarı kalıcı olarak saklayan rastgele erişimli belleklere ROM denir. Bir program belleğe yüklendiğinde, üzerine başka bir veri yazılana ya da güç kesilene kadar bellekte kalır. Bazı uygulamalar içinse veriler hiç değişmez. Bilgisayar oyunları, hesap makineleri, mikrodalga fırınlar üzerindeki kontrol programları gibi değişmeyen programlar ROM üzerinde saklanır.
ROM basit bir cihazdır. Bir kod çözücü, birkaç mantık kapısı ve veri çıkışlarından oluşur. Flip-flop ya da kapasitörlere ihtiyaç duymadan çalışır.
Yüksek hacimli uygulamalarda ROM'lar fabrikalarda programlanır. Buna alternatif olarak küçük uygulamalar ve prototipler için, içerikleri PROM yazıcı olarak bilinen ve kısmen ucuz olan cihazlar kullanılarak kullanıcı tarafından yazılabilen Programlanabilir ROM'lar (PROM) kullanılır. Oyun endüstrisinin oluşmaya başladığı ilk dönemlerde, PROM yazıcıların PROM'ların içeriğini okuma kabiliyeti de vardı. Bu sayede oyunların korsan kopyaları yeni PROM'lara kaydediliyor, hatta içlerindeki veri deşifre edilerek karşı mühendislik için kullanılıyordu.
PROM'lar programcıya kodunun sürekli olarak saklanması imkânını verse de, PROM'ların üzerine sadece bir kez yazılabilir. Silinebilir ROM'lara (Erasable PROMs – EPROM) ise üzerlerindeki veri morötesi ışınlarla silinerek tekrar tekrar yazma işlemi yapılabilir. Elektrikle silinebilir PROMlarsa (Electrically Erasable PROMs – EEPROM) içeriklerinin elektrik gücüyle yazılıp silinebilmesine izin verirler. Günümüzde kullanılan flaş belleklerin çoğunda bu teknoloji kullanılmaktadır. EEPROM'lar üzerine on binlerce kez veri yazma ve silme işlemi yapılabilir.

Basit bir bellek yongası 0 dan m-1'e kadar sıralanmış m bit adres girişi (A0-Am-1), yonga seçici (YS) ve okuma (K) – yazma (K~) kontrolünden oluşur. 5.1'de YS ve K'nın üzerindeki çizgiler yonganın YS=0 iken seçildiği ve K=0 iken bir yazma işlemi gerçekleşeceğini gösterir. T kadar bir zaman sonra yongadan veri okunacağı zaman w bitlik veri, D0-Dw-1 veri çıkışlarında hazır olur. Veri hattı burada da olduğu gibi birçok yongada çift yönlüdür.
Şekild

Bilgisayar bilimi tarihi, modern dijital bilgisayarların ortaya çıkışından çok daha öncelere dayanmaktadır. Abaküs gibi sabit sayısal görevleri hesaplamak için kullanılan makineler, antik çağlardan beri çarpma ve bölme gibi hesaplamalara yardımcı olmuştur. Hesaplamalar yapmaya yaran algoritmalar, antik çağlardan beri, hatta gelişmiş bilgi işlem ekipmanlarının geliştirilmesinden önce bile var olmuştur.

Wilhelm Schickard, 1623'te ilk çalışan mekanik hesap makinesini tasarladı. 1673'te Gottfried Leibniz, "Basamaklı Hesaplayıcı" adını verdiği dijital bir mekanik hesap makinesi icat etti. Diğer nedenlerin yanı sıra, ikili sayı sistemini belgeleyen ilk bilgisayar bilimcisi ve bilgi teorisyeni olarak düşünülebilir. Thomas de Colmar 1820'de her gün ofis ortamında kullanılabilecek kadar güçlü ve güvenilir ilk hesaplama makinesi olan basitleştirilmiş aritmometresini icat ettiğinde mekanik hesap makinesi endüstrisini başlatmaya karar verdi.
Charles Babbage ilk otomatik mekanik hesap makinesinin tasarımına başladı, Fark Makinesi, 1822'de, sonunda ona ilk programlanabilir mekanik hesap makinesi olan Analitik Makine fikrini verdi. Bu makineyi 1834'te geliştirmeye başladı ve iki yıldan daha az bir sürede, modern bilgisayarın göze çarpan özelliklerinin birçoğunu çizmişti.  Önemli bir fark, bir kart sisteminin benimsenmesiydi, onu programlanabilir hale getirdi.
1843'te Ada Lovelace'ın yazdığı Analitik Motor hakkındaki bir makalenin çevirisi sırasında, Bernoulli sayılarını hesaplamak için yazdığı algoritma, ilk yayınlanmış algoritma olarak kabul edilir. Herman Hollerith, 1885'te istatistiksel bilgileri işlemek için delikli kartlar kullanan tabloyu icat etti; nihayetinde şirketi IBM'in bir parçası oldu.
Önceki çalışmalardan habersiz olsa da, 1909'da Percy Ludgate, tarihte mekanik analitik makinelerin ikincisini yayınladı.
Babbage'ın imkansız hayalinden yüz yıl sonra, 1937'de, Howard Aiken, IBM'i her türlü delikli kart ekipmanı üretmesi ve aynı zamanda kendi dev programlanabilir hesap makinesi ASCC / Harvard Mark I'i geliştirmek için ikna etti. Aiken'in bu hesap makinesi, Babbage'ın kendi kart ve merkezi bilgi işlem birimini kullanan Analitik Motoruna dayanıyordu. Makine bittiğinde, Babbage'ın "imkansız rüyası" artık gerçek olmuştu.
1940'larda, Atanasoff-Berry bilgisayarı ve ENIAC gibi yeni ve daha güçlü bilgi işlem makineleri geliştirildikçe, bilgisayar terimi daha çok makinelere atıfta bulunmaya başladı. Bilgisayarların sadece matematiksel hesaplamalar için değil, daha fazlası için kullanılabileceği netleştikçe, bilgisayar bilimleri alanı, genel anlamda hesaplama yapabilmeye de olanak sağlayacak bir şekilde genişledi.
IBM 1945 yılında New York şehrinde Columbia Üniversitesi'nde "Watson Bilimsel Hesaplama Laboratuvarı"nı kurdu.

Modern toplum, bilgisayar teknolojisinin kullanıcılarında, yalnızca uzmanlar ve profesyoneller tarafından kullanımdan, neredeyse her yerde bulunan bir kullanıcı tabanına doğru önemli bir değişime tanık oldu. Başlangıçta bilgisayarlar oldukça pahalıydı ve verimli kullanım için profesyonel bilgisayar operatörlerinden bir miktar yardıma ihtiyaç duyuldu. Bilgisayar kullanımı daha yaygın ve uygun fiyatlı hâle geldikçe, yaygın kullanım için daha az insan yardımına ihtiyaç duyuldu.

The philosopher of computing Bill Rapaport noted three Great Insights of Computer Science:

Gottfried Wilhelm Leibniz's, George Boole's, Alan Turing's, Claude Shannon's, and Samuel Morse's insight: there are only two objects that a computer has to deal with in order to represent "anything".All the information about any computable problem can be represented using only 0 and 1 (or any other bistable pair that can flip-flop between two easily distinguishable states, such as "on/off", "magnetized/de-magnetized", "high-voltage/low-voltage", etc.)

Alan Turing's insight: there are only five actions that a computer has to perform in order to do "anything"
Every algorithm can be expressed in a language for a computer consisting of only five basic instructions:
move left one location;
move right one location;
read symbol at current location;
print 0 at current location;
print 1 at current location.

Computer Science, known by its near synonyms, Computing, Computer Studies, Information Technology (IT) and Information and Computing Technology (ICT), has been taught in UK schools since the days of batch processing, mark sensitive cards and paper tape but usually to a select few students. In 1981, the BBC produced a micro-computer and classroom network and Computer Studies became common for GCE O level students (11–16-year-old), and Computer Science to A level students. Its importance was recognised, and it became a compulsory part of the National Curriculum, for Key Stage 3 & 4. In September 2014 it became an entitlement for all pupils over the age of 4.
In the US, with 14,000 school districts deciding the curriculum, provision was fractured. According to a 2010 report by the Association for Computing Machinery (ACM) and Computer Science Teachers Association (CSTA), only 14 out of 50 states have adopted significant education standards for high school computer science.
Israel, New Zealand, and South Korea have included computer science in their national secondary education curricula, and several others are following.

Artificial intelligence (AI) aims to or is required to synthesize goal-orientated processes such as problem-solving, decision-making, environmental adaptation, learning, and communication found in humans and animals. From its origins in cybernetics and in the Dartmouth Conference (1956), artificial intelligence research has been necessarily cross-disciplinary, drawing on areas of expertise such as applied mathematics, symbolic logic, semiotics, electrical engineering, philosophy of mind, neurophysiology, and social intelligence. AI is associated in the popular mind with robotic development, but the main field of practical application has been as an embedded component in areas of software development, which require computational understanding. The starting point in the late 1940s was Alan Turing's question "Can computers think?", and the question remains effectively unanswered, although the Turing test is still used to assess computer output on the scale of human intelligence. But the automation of evaluative and predictive tasks has been increasingly successful as a substitute for human monitoring and intervention in domains of computer application involving complex real-world data.

Collier, Bruce (1990). Küçük motor: Charles Babbage hesaplama makineleri (İngilizce). Garland Publishing Inc. ISBN 978-0-8240-0043-1. 20 Ocak 2007 tarihinde kaynağından arşivlendi. 

Peter J. Denning. Bilgisayar bilimi bir bilim midir?, ACM'nin İletişimi, Nisan 2005.
Peter J. Denning, Bilgisayar öğretiminde büyük prensipler, Bilgisayar Bilimi Eğitimi Teknik Sempozyumu, 2004.
Bilgisayar bilimi için araştırma değerlendirmesi, Informatics Europe (PDF)18 Ekim 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. "Bilgisayar bilimi için araştırma değerlendirmesi Bertrand Meyer, Christine Choppy, Jan van Leeuwen and Jorgen Staunstrup, vol. 52, nu. 4, syf. 31–34, Nisan 2009.

Bilgisayar destekli grafik-tasarım (İngilizce: Computer-aided design, CAD), bir tasarımın oluşturulmasına, değiştirilmesine, analizine veya optimizasyonuna yardımcı olmak için kullanılan bir yazılım programı. CAD yazılımı, tasarımcının üretkenliğini ve tasarım kalitesini artırmak, dokümantasyon yoluyla iletişimi geliştirmek ve üretim için bir veritabanı oluşturmak için kullanılır. Üç boyutlu ve iki boyutlu tasarımlar için farklı programlar kullanılabilir. Siemens PLM NX, SOLIDWORKS, Autodesk Maya, AutoCAD, CATIA bu programlardan bazılarıdır.

Tasarımcılar uzun bir süre bilgisayarları, hesaplamaları için kullandılar. İlk gelişmeler, uçak ve otomotiv sanayisinde 3 boyutlu yüzey inşaat ve NC programlama alanında 1960 yılların sonunda yapılmıştır ve bu uzun bir süre halka yayınlanmadı. Robert Issac Newton tarafından Pawtucket, Rhode Island'da eğriler üzerinde yapılmış bazı matematiksel tanımlar 1940'lı yılların başlarında geliştirilmiştir.

CAD yazılımı mühendislere ve mimarlara bütünleşik bir sistemde grafiksel kullanıcı arabirimi (GUI) bilgisayarla projeleri tasarlama, inceleme ve yönetme imkânı sağlar. Çoğu uygulamalar sınır temsili (B-Rep) ile ve NURBS geometrisi katı modellemeyi destekler ve çeşitli biçimlerde aynısının basılmasını sağlar. geometrik modelleme çekirdeği CAD uygulamalarına, katı modelleme ve yüzey modelleme özelliklerini sağlayan yazılım bileşenidir.
Pazar istatistiklerine göre Autodesk, Dassault Systems, Siemens PLM Software ve PTC ticari yazılımları günümüzde CAD endüstrisinde baskındır. Kullanım istatistiklerine göre gruplannmış başlıca CAD uygulamaları listesi aşağıdadır.

Bilgisayar donanımı, bir bilgisayar sistemini oluşturan, elle tutulabilen fiziksel parçaların tümüne verilen addır. Anakart, merkezi işlem birimi (CPU), bellek, depolama aygıtları, grafik kartı, güç kaynağı, giriş ile çıkış aygıtları ve bunları içine alan kasa başlıca donanım bileşenleridir. Donanım, soyut ve elle tutulamayan yazılımın karşıtıdır: yazılım, donanımın yürüteceği komutları ve verileri sağlar; kullanılabilir bir bilgi işlem sistemi ikisinin birlikteliğinden doğar.

Bilgisayar donanımının kökleri mekanik hesap aygıtlarına dayanır. 1642'de Blaise Pascal'ın yaptığı toplama makinesi ile 19. yüzyılda Charles Babbage'in tasarladığı, Ada Lovelace'in ilk algoritmasını yazdığı analitik makine, programlanabilir hesaplama fikrinin öncüleridir. Elektronik bilgisayar çağı, II. Dünya Savaşı yıllarında ENIAC gibi makinelerle ve 1945'te John von Neumann'ın tanımladığı, buyruklarla verilerin aynı bellekte tutulduğu von Neumann mimarisi ile başladı.
1947'de transistörün, ardından tümleşik devrenin bulunması donanımı küçültüp ucuzlattı. 1971'de bütün bir işlemciyi tek yongada toplayan ilk ticari mikroişlemci üretildi. O günden bu yana bir yongaya sığdırılan transistör sayısının yaklaşık iki yılda bir ikiye katlanması (Moore yasası), donanımın başarımını ve karmaşıklığını üstel biçimde artırmıştır.

Bir bilgi işlem sistemi, fiziksel donanım ile onun üzerinde çalışan yazılımdan oluşur. Donanım, hesaplama ve veri saklama yeteneğini sağlayan değişmez fiziksel temeldir; yazılım ise donanıma ne yapacağını söyleyen, kolayca değiştirilebilen komut dizileridir. İkisi arasındaki köprüyü, donanıma gömülü temel yazılım (bellenim) ile işletim sisteminin donanımla konuşmasını sağlayan aygıt sürücüleri kurar. Bir donanımın hangi buyrukları anladığını ise buyruk kümesi mimarisi tanımlar; bu, donanım ile yazılım arasındaki sözleşmedir.

Anakart, bilgisayarın tüm bileşenlerini birbirine bağlayan ana baskılı devre kartıdır. Üzerinde işlemci soketi, bellek yuvaları, yonga seti, veri yolları ve genişleme kartı yuvaları bulunur; bileşenler arasındaki veri ve güç akışını bu kart yönlendirir.

Merkezî işlem birimi (CPU), buyrukları getirip çözen ve yürüten ana işlem birimidir; tek bir yongada toplandığında mikroişlemci olarak anılır. Bir işlemcinin iç düzeni (mikromimari), boru hattı, önbellek ve birden çok çekirdek gibi tekniklerle başarımı artırır. İşlemcinin yazılıma sunduğu buyruk takımı ise buyruk kümesi mimarisi ile tanımlanır.

Bilgisayarlar veriyi iki temel katmanda tutar. Birincil bellek (RAM), işlemcinin doğrudan ve hızla eriştiği, ancak güç kesilince içeriğini yitiren geçici bellektir. İkincil depolama (sabit disk ve katı hâl sürücüsü gibi) daha yavaş ama kalıcıdır ve veriyi güç olmadan da saklar. İşlemci ile bellek hızı arasındaki farkı azaltmak için, en hızlı yazmaçlardan önbelleğe, oradan ana belleğe ve depolamaya uzanan katmanlı bir bellek hiyerarşisi kullanılır.

Giriş birimleri dış dünyadan bilgisayara veri aktarır; klavye, fare, tarayıcı, kamera ve mikrofon başlıcalarıdır. Çıkış birimleri işlenmiş veriyi kullanıcıya sunar; monitör, yazıcı ve hoparlör bunlara örnektir. Bu çevresel aygıtlar bilgisayara USB ya da ağ arayüzleri üzerinden bağlanır.

Anakart üzerindeki tümleşik birimler yetmediğinde, ek işlevler genişleme kartlarıyla sağlanır. En yaygınları, grafik işlemeyi üstlenen grafik kartı, sesi işleyen ses kartı ve ağ bağlantısını sağlayan ağ kartıdır.

Güç kaynağı, şebekeden gelen alternatif akımı bileşenlerin kullandığı düşük gerilimli doğru akıma dönüştürür. İşlemci ve grafik kartı gibi bileşenler çalışırken ısı açığa çıkardığından, ısı emiciler, fanlar ve kimi yüksek başarımlı sistemlerde sıvı soğutmayla bu ısı uzaklaştırılır. Güç dağıtımı ile ısının uzaklaştırılması, çağdaş donanım tasarımının en zorlu yönlerindendir.

Donanım, ölçeğine ve amacına göre çok farklı sistemlerde bir araya gelir:

Kişisel bilgisayarlar: Bireysel kullanıma yönelik masaüstü bilgisayarlar, dizüstü bilgisayarlar ve tabletler.
Mobil aygıtlar: Düşük güç tüketimine göre tasarlanmış işlemciler içeren akıllı telefonlar ve benzerleri.
Büyük sistemler: Kurumsal ve bilimsel hesaplama için yüksek başarım ve güvenilirlik sunan sunucular, ana bilgisayarlar ve süper bilgisayarlar.
Gömülü sistemler: Otomobil, beyaz eşya ve sanayi aygıtları gibi belirli bir görev için tasarlanmış, maliyete duyarlı bilgisayarlar.
Sanal donanım: Bulut bilişim hizmetlerinde fiziksel donanım, yazılımla taklit edilip kullanıcılara sanal makineler biçiminde sunulabilir.

Bilgisayar donanımı; kurşun, kadmiyum ve cıva gibi çevreye ve sağlığa zararlı maddeler içerebilir. Ömrünü tamamlayan aygıtların gelişigüzel atılması, bu maddelerin toprağa ve suya karışarak elektronik atık (e-atık) sorununu büyütmesine yol açar. Donanımın geri dönüştürülmesi hem zararlı maddelerin denetimli işlenmesini hem de altın ile bakır gibi değerli malzemelerin yeniden kazanılmasını sağlar.

Bilgisayar mimarisi
Mikroişlemci
Yazılım
Bilgisayar belleği
Anakart

Bilgisayarın tarihçesi, bilgiyi hesaplamak, düzenlemek ve değiştirmek için kullanılan yazılım ve donanımların tarihsel gelişiminden bahsetmektedir. Bilgisayar, en basit bakış açısıyla bir matematiksel işlemci, yani bir hesap aracıdır ve veri işler.

Bazı kaynaklarda basit hesap makinesi olan abaküs, ilk bilgisayar olarak tanımlanmaktadır. Bilgisayarın geçmişi yaklaşık 2000 yıl öncesine dayanmaktadır. 1642 yılında Blaise Pascal tarafından yapılan hesap makinesine her ne kadar sayısal dendiyse de bugünkü anlamda sayısal kavramından çok uzaktı. Kaba tuşlarla sayı girişi yapılarak toplama ve çıkarma dışında bir işlem yapılamıyordu.
1671'de Gottfreid Wilhelm von Leibniz tarafından tasarlanan gelişmiş hesap makinesi, ancak 1694 yılında hayata geçirilebilmiş olup, özel dişliler aracılığıyla dört işlemi yapabiliyordu. Ancak Pascal ve Leibniz tarafından yapılan bu aygıtlar yaygın kullanım alanı bulamamışlardır.
Ticari anlamda kullanılabilen ilk mekanik hesap makinesi 1820 yılında Charles Xavier Thomas tarafından yapılmıştır. Charles Babbage ise, uzun araştırmalar ve birkaç denemeden sonra buharla çalışan otomatik hesap makinesini 1823 yılında yapmıştır. Bu alanda ilk büyük gelişme; 1890'da Hermann Hollerith tarafından yapılan ve delikli kart sistemiyle veri girişi yapılan bilgisayar olmuştur. Bu sistemde işlem hızının artması ve hataların azalması büyük bir ilerleme sayılmıştır.
Asıl büyük ilerlemeyi Howard Hathaway Aiken, 1937'de Mark 1 adını verdiği bilgisayarda yarı elektronik devreler kullanmakla yapmıştır. Mark 1 de delikli kart sistemiyle çalışmasına karşın; daha önceki benzerlerinden farklı olarak, logaritma ve trigonometri fonksiyonlarını da hesaplayabiliyordu. Yavaş olduğu halde, tam otomatik olarak çalışması ve uzun işlemleri çözebilmesi ona büyük avantaj sağlıyordu.
Çağdaş bilgisayarların tarihi 4 döneme ayrılarak incelenir.

1. Kuşak (1950-1958):	Lambalı teknolojiye dayanan Eniac benzeri çok büyük aygıtlar.
2. Kuşak (1958-1964):	Transistör kullanan bilgisayarlar.
3. Kuşak (1965-1971):	Transistör yerine tümdevre kullanan bilgisayarlar. Bu dönemde bilgisayarları kendi aralarında iletişim de kurabiliyorlar.
4. Kuşak (1972-günümüz): Günümüz bilgisayaları.

II. Dünya Savaşı sürecinde, ordunun daha hızlı bilgisayarlara gereksinim duyması, bilgisayar tarihinde bir devrim yaratan ENIAC'ın yapılmasına yol açmıştır. ENIAC, J. Presper Eckert ve John W. Mauchly ekibiyle 1945 yılında yapıldı. En büyük özelliği; bugünkü çiplerin atası sayılabilecek elektron tüpleri ve RAM bellek kullanılması olmuştur. Tasarlanmış programları çalıştırabilme özelliğiyle ENIAC, geniş bir ev kadar (167 m2) yer kaplıyor ve saatte yaklaşık 180 kW elektrik harcıyordu. ENIAC'ın ardından kısa ömürlü olan ve DEVAC adı verilen bilgisayar ve ticari anlamda satışa sunulan ilk bilgisayar olan UNIVAC'ın yapılması 1952 yılına dek uzanmıştır.

1960'lı yıllardan sonra elektron tüplerinin yerini önce transistörler, daha sonra da yüzlerce transistörün birleşimi olarak tarif edilebilecek entegre devreler yer almıştır. Bugün bilgisayar teknolojisinde kullanılan mikroçipler ise, birçok entegre devrenin birleşip küçültülmüş halidir.

Bilgisayarların çalışma prensibi; matematiksel işlem temeline dayanır. Çeşitli programlama dilleri ile hazırlanmış olan yazılımlar sayesinde birçok alanda kullanılabilmektedir. İnternetin insan hayatına girip yaygınlaşmasıyla bilgisayarın önemi daha da artmıştır. Güncel bilgisayarlar kişiselleşerek kişisel bilgisayar (PC) adını alarak, cebe sığacak kadar küçülmüş büyütülmüş ve hızları büyük aşamalar kaydetmiştir. Gelişen teknolojiyle birlikte bilgisayar fiyatları da giderek düşmektedir.

1822, Charles Babbage polinom hesaplarında kullanılmak üzere Fark Makinesi adını verdiği makinenin yapımına başladı.
1832, Fark Makinesinin ilk çalışan versiyonu tamamlandı. Ertesi yıl Ada Lovelace'in annesi Lady Byron makineyi gördü ve hatıralarında yazdı.
1837, Charles Babbage programlanabilir, logaritma ve trigonometri hesabı yapabilecek, ilk mekanik bilgisayar tasarımı olarak kabul edilen, Analitik Makine adını verdiğini makinenin yapımına başladı, ancak makine hiç tamamlanamadı.
1842, Ada Lovelace Analitik Makine ile Bernoulli sayılarını hesaplayabilecek, tarihteki ilk bilgisayar programı olarak kabul edilen, bir algoritma geliştirdi.
1854, George Boole kendi adıyla anılan Boole cebrini yayınladı.
1890, ABD nüfus sayımında Herman Hollerith'in geliştirdiği delikli kart sistemi kullanıldı.
1911, IBM kuruldu.
1936, Alan Turing bilgisayar bilimlerinin başlangıcı kabul edilen "On Computable Numbers, with an Application to the Entscheidungsproblem" isimli makalesini yayınladı ve Turing Makinesi kavramını ortaya attı.
1941, Konrad Zuse'nin tasarladığı Z3 isimli ilk programlanabilir elektro-mekanik bilgisayar Almanya'da tamamlandı.
1942, Atanasoff–Berry isimli ilk elektronik ancak programlanamayan (tek amaçlı) bilgisayar tamamlandı.
1944, Colossus bilgisayarı hem elektronik hem kısmen programlanabilir olarak İngiltere'de kullanılmaya başlandı ancak 1970'e kadar dünyaya duyurulmadı.
1944, Harvard Mark I isimli hem programlanabilir hem elektro-mekanik bilgisayar ABD'de tamamlandı.
1945, ENIAC isimli ilk hem programlanabilir hem elektronik bilgisayar ABD'de tamamlandı.
1946, John von Neumann kendi ismiyle anılan Neumann mimarisini yayınladı.
1947, Transistör icat edildi.
1949, Assembly programlama dili yayınladı.
1951, Alan Turing yapay zeka alanının başlangıcı kabul edilen makalesini Mind dergisinde yayınladı ve Turing Testi kavramını ortaya attı.
1957, Fortran programlana dili yayınlandı.
1959, COBOL programlama dili yayınladı.
1964, Douglas Engelbart bilgisayar faresini icat etti.
1969, İnternet'in atası kabul edilen ARPANET ağı kuruldu.
1972, Dennis Ritchie C programlama dilini yayınladı.
1973, Dennis Ritchie ve Ken Thompson önderliğinde hazırlanan UNIX işletim sistemi duyuruldu.
1974, Altair 8800 isimli ilk kişisel bilgisayar tanıtıldı ve satışa sunuldu.
1975, Microsoft kuruldu.
1976, Apple kuruldu.
1989, Tim Berners-Lee İnternet'in altyapısını oluşturan WWW bilgi paylaşım sistemini icat etti.
1995, JavaScript programlama dili yayınladı.
1998, Google kuruldu.

Bilgisayar
Türkiye'de bilgisayarın geçmişi
Bilgisayarın zaman çizelgesi
İnternetin zaman çizelgesi

Bilgisayar küme gevşek bağlı ve birlikte çalışan bilgisayarların birleştirilmesiyle oluşan bilgisayarlar topluluğudur. Dağıtımlı hesaplamadan farklı olarak, bilgisayar kümelerinin her bir düğümü, yazılım tarafından kontrol edilen ve programlanan aynı görevi gerçekleştirmek üzere ayarlanmıştır.
Bir kümenin bileşenleri genellikle hızlı yerel alan ağları aracılığıyla birbirine bağlanır ve her düğüm (sunucu olarak kullanılan bilgisayar) kendi işletim sisteminin bir örneğini çalıştırır. Tüm düğümler aynı donanımı ve işletim sistemini kullandığı gibi birbirinden farklı donanımları ve işletim sistemlerini de kullanılabilir.
Kümeler genellikle tek bir bilgisayarın performans ve kullanılabilirliğini artırmak için dağıtılırken tipik olarak benzer hız veya kullanılabilirlikteki tekli bilgisayarlardan çok daha uygun maliyetlidir.

Baker. "Cluster Computing White Paper". arXiv:cs/0004014 . 
Blueprints for High Availability: Designing Resilient Distributed Systems. John Wiley & Sons. 14 Şubat 2000. ISBN 978-0-471-35601-1. 
In Search of Clusters. Prentice Hall. 1998. ISBN 978-0-13-899709-0. 
Buyya, Rajkumar, (Ed.) (1999). High Performance Cluster Computing: Architectures and Systems. 1. NJ, USA: Prentice Hall. ISBN 978-0-13-013784-5. 
Buyya, Rajkumar, (Ed.) (1999). High Performance Cluster Computing: Architectures and Systems. 2. NJ, USA: Prentice Hall. ISBN 978-0-13-013785-2.

Bilgisayar monitörü, bilgileri görsel veya yazı biçimde görüntüleyen bir çıkış aygıtıdır. Ayrık bir monitör, görsel ekran, destekleyici elektronikler, güç kaynağı, kasa, elektrik bağlantı noktaları ve harici kullanıcı kontrollerinden oluşur. Modern monitörlerdeki ekran genellikle LED arka aydınlatmalı bir LCD olur. 2000'lerin ortalarından önce, çoğu monitör görüntü çıkış teknolojisi olarak katot ışın tüpü (CRT) kullanıyordu. 
Bir monitör genellikle DisplayPort, HDMI, USB-C, DVI veya VGA aracılığıyla ana bilgisayara bağlanır. Monitörler bazen bilgisayara bağlanmak için diğer özel bağlantı noktalarını ve sinyalleri kullanır, ancak bu daha az yaygındır. Monitörden çıkan veri kablosu, bilgisayar kasasındaki ekran kartına bağlanır ve bilgisayarla iletişimi sağlanır. Monitörlerin boyutları genelde inç ölçü birimiyle ifade edilir. Bu boyut, monitör ekranının bir köşesinden karşı çaprazındaki diğer köşesine olan uzaklıktır.

Erken dönem elektronik bilgisayar ön panelleri, her bir ampulün durumunun bilgisayarın içindeki belirli bir kayıt bitinin açık/kapalı durumunu gösterdiği bir dizi ampulle donatılmıştı. Bu, bilgisayarı çalıştıran mühendislerin makinenin iç durumunu izlemelerine olanak sağladı, bu nedenle bu ışık paneli 'monitör' olarak bilinmeye başlandı. Erken dönem monitörler yalnızca çok sınırlı miktarda bilgi gösterebildiğinden ve çok geçici olduğundan, program çıktısı için nadiren kullanılıyordu. Bunun yerine, birincil çıktı aygıtı satır yazıcıydı, monitör ise programın çalışmasını takip etmekle sınırlıydı.
İlk bilgisayar monitörleri katot ışın tüpleri (CRT) kullanıyordu. 1970'lerin sonlarında ev bilgisayarlarının ortaya çıkmasından önce, CRT kullanan bir video görüntüleme terminalinin (VDT) genellikle bir klavye ve iş istasyonunun diğer bileşenleriyle tek bir büyük kasada fiziksel olarak entegre edilmesi yaygındı; bu da onları tipik olarak kâğıt teleprinterin taklit edilmesiyle sınırlıyordu, bu nedenle erken dönemde "cam TTY" olarak adlandırılıyordu. Ekran tek renkliydi (monokrom) ve modern bir monitöre göre çok daha az keskin ve düşük çözünürlüklüydü, bu da nispeten büyük metin kullanımını gerektiriyor ve aynı anda görüntülenebilecek bilgi miktarını ciddi şekilde sınırlıyordu. Yüksek çözünürlüklü CRT ekranlar, özel askerî, endüstriyel ve bilimsel uygulamalar için geliştirildi, ancak genel kullanım için çok pahalıydı; 1972'de yavaş ama uygun fiyatlı bir Tektronix 4010 terminalinin piyasaya sürülmesinden sonra daha geniş ticari kullanım mümkün hâle geldi.
İlk ev bilgisayarlarından bazıları (TRS-80 ve Commodore PET gibi) monokrom CRT ekranlarla sınırlıydı. Renkli görüntüleme özelliği, 1977'de tanıtılan Apple II bilgisayar veya Atari 2600 konsolu gibi birkaç MOS 6500 serisi tabanlı makine için zaten mümkün bir özellikti ve renkli çıktı, 1979'da tanıtılan daha gelişmiş grafiksel özelliklere sahip Atari 8-bit bilgisayarlarında bulunan bir özellikti. Her iki bilgisayar da sıradan bir renkli TV setinin anten terminallerine bağlanabilir veya optimum çözünürlük ve renk kalitesi için özel olarak üretilmiş renkli bir CRT monitörle kullanılabilirdi. Birkaç yıl geride kalan IBM, 1981'de 320 × 200 piksel çözünürlükte dört renk veya iki renkle 640 × 200 piksel üretebilen Renkli Grafik Adaptörünü (Color Graphics Adapter, CGA) tanıttı. 1984 yılında IBM, 16 renk üretebilen ve 640 × 350 çözünürlüğe sahip Gelişmiş Grafik Adaptörünü (Enhanced Graphics Adapter, EGA) tanıttı.
1980'lerin sonuna doğru, renkli aşamalı taramalı CRT monitörler yaygın olarak bulunabiliyor ve giderek daha uygun fiyatlı hâle geliyordu; en keskin profesyonel kullanıcı monitörleri ise yüksek çözünürlüklü videoları net bir şekilde gösterebiliyordu. Bu durum, 1970'lerden 1980'lere kadar HDTV standardizasyonuna yönelik çabaların sürekli olarak başarısız olması ve tüketici SDTV'lerinin 2000'li yıllara kadar bilgisayar CRT monitörlerinin yeteneklerinin çok gerisinde kalmasıyla aynı zamana denk geliyordu. Sonraki on yılda, maksimum ekran çözünürlükleri kademeli olarak arttı ve fiyatlar düşmeye devam etti; CRT teknolojisi, kısmen üretimi daha ucuz olduğu için, yeni milenyuma kadar PC monitör pazarındaki baskın konumunu korudu.

Monitörler çeşitli ekran teknolojilerini kullanarak metin veya görüntü yansıtır. Bunlara CRT, PDP, LCD, LED, OLED, AMOLED gibi ekran teknolojileri örnek verilebilir.  Bunlara iki tiptedir. CRT ve daha modern olan LCD monitörler. CRT monitörlerin boyutları bir televizyon gibi, oldukça büyüktür. LCD monitörler ise çok daha incedir.

CRT (Cathode ray tube) monitörlerin en önemli parçası, havası boşaltılmış ve ön yüzeyi binlerce fosfor noktacığından (dot) oluşan katot ışını tüpü adı verilen koni şeklindeki vakum tüpüdür. Bu tüpün geniş tarafı dikdörtgen şeklindedir. Diğer dar tarafında ise bir elektron tabancası bulunur. Tabanca içerisindeki katot levhaları, tel filaman (ısıtıcı) ile ısıtılır ve tüp içerisinde serbestçe dolaşan elektron bulutu oluşturulur. Negatif yüklenen katotlar ile pozitif yüklenen ekranın iç yüzeyi arasında büyük bir gerilim farkı uygulandığından, katotlarda oluşan elektronlar dış yüzeye doğru fırlar. Sabit olarak yerleştirilen odaklama elemanları bu elektronları bir araya getirerek bir ışın halinde ekran orta yüzeyine odaklar. Bu ışını ekranın istenilen taraflarına yönlendirmek için elektron tabancasının etrafında yatay ve dikey saptırma bobinleri bulunur. Odaklanan ışının ön yüzeyde gezdirilmesi yoluyla ortaya görüntüler çıkar.
Ekran kartından sinyal geldiği sürece bu ışın, monitörün sol üst köşesinden başlayarak fosfor ile kaplı ön yüzeyi tarar. Burada verecek çinko oksit türevi kullanılır. İnsan gözü, algılama hızından dolayı hareketi gecikmeli algılar ve hareketli görüntü oluşmuş olur. Elektron demetinin ekranda saniyede kaç resim taradığı, ekran kartının belirlediği bir değerdir; yenileme hızı veya yenileme frekansı olarak isimlendirilir. Yenileme hızı, bu tür monitörlerde saniyede 50 ile 120 arasında değişebilir. Yenileme hızının yüksek olması görüntü kalitesini ciddi ölçüde arttırır. Yenileme hızı düştükçe monitörde gözü yorucu nitelikle kıpraşmalar algılanmaya başlar. Renkli monitörlerde renklerin oluşması için üç temel renk (kırmızı-yeşil-mavi) kullanılır. Her renk için elektron tabancası içerisinde bir ışın demeti oluşturan eleman vardır. Ayrıca ekran yüzeyi de üç ayrı renkten oluşan fosfor tabakasından oluşur. Bu tabakalar delikli bir maskenin arasından aydınlatılır. Hassas bir şekilde ayarlanan bu deliklerde her renge ait ışın demeti sadece o renge çarpar. Monitördeki her nokta üç ayrı renkteki fosfor damlacığından oluşur. Bu üç fosfor damlacığı da bir araya gelerek pikselleri oluşturur. Birbirine en yakın aynı renkteki iki noktanın merkezleri arasındaki uzaklığa “dot pitch” denir. Nokta aralığı anlamına gelen bu ifadenin bugünkü değerleri 0.24 mm ile 0.28 mm arasında değişmektedir. Bu değerlerin küçük olması görüntü kalitesinin artması anlamına gelir.
2000'lerden itibaren, CRT'ler büyük ölçüde yerlerini daha düşük üretim maliyetli, az enerji tüketen, daha hafif ve az yer kaplayan LCD, plazma ekran ve OLED ekranlar gibi yeni görüntü teknolojilerine bırakmıştır. CRT'ler, günümüz LCD'lerine göre renk, gri tonlama, hareket ve gecikme avantajları (CRT'lerin teorik olarak 0 milisaniye gecikme süresi) sunmaya devam ediyor. İlk LCD panellerin dinamik aralığı çok zayıftı ve metin ve diğer hareketsiz grafikler CRT'ye göre daha keskin olsa da, piksel gecikmesi olarak bilinen bir LCD özelliği, hareketli grafiklerin belirgin şekilde bulanık ve lekeli görünmesine neden oluyordu. Genel olarak CRT monitörler 4:3 ekran oranlarına sahiptir ve LCD'lerde olduğu gibi fiziksel pikseller bulunmadığından çözünürlük konusunda daha esnek bir aralık sunarlar.

LCD (Liquid crystal Ddisplay) monitörlerde görüntü, sıvı kristal diyotlar yardımıyla sağlanmaktadır. Bu diyotlara gerilim uygulandığında, içlerindeki moleküllerin polarizasyonu değişmekte ve beraberinde de diyotun geçirgenliği değişmektedir. Bu duruma dijital saatlerde de rastlamaktayız. Normalde şeffaf olan bu diyotlara gerilim uygulandığında geçirgenliklerini kaybederler ve siyaha dönerler. Renkli LCD monitörlerde ise çok ufak ve birden fazla diyot kamanı kullanılarak görüntü alınmaktadır.
LCD ekranların uygulanmasında kullanılan birçok teknoloji bulunmaktadır. 1990'lar boyunca, LCD teknolojisinin bilgisayar monitörlerinde başlıca kullanımı, düşük güç tüketimi, daha hafif ağırlık ve daha küçük fiziksel boyutu nedeniyle CRT'ye kıyasla daha yüksek fiyatı haklı çıkaran dizüstü bilgisayarlardaydı. Genellikle, aynı dizüstü bilgisayar, artan fiyat noktalarında çeşitli ekran seçenekleriyle sunulurdu: (aktif veya pasif) tek renkli, pasif renkli veya aktif matris renkli (TFT). Üretim hacmi ve kapasitesi geliştikçe, tek renkli ve pasif renkli teknolojiler çoğu ürün serisinden kaldırıldı. TFT LCD, günümüzde bilgisayar monitörlerinde kullanılan baskın teknoloji olan LCD'nin bir varyantıdır. LCD monitörlerin en büyük dezavantajı, LED arka aydınlatma teknolojisinden ötürü siyah renkleri gerçek siyah olarak gösterememeleridir.

Yüksek dinamik aralık (HDR), gri tonlama doğruluğunu iyileştirmek için üst düzey LCD monitörlere entegre edilmiştir. though this flicker can also be used to reduce motion blur compared to less flickery displays such as most LCDs. 2000'li yılların sonlarından itibaren, geniş ekran LCD monitörler popüler hâle geldi; bunun nedeni kısmen televizyon dizileri, sinema filmleri ve video oyunlarının geniş ekrana geçmesi ve bu durumun 4:3 oranlı monitörleri bunları doğru şekilde görüntülemeye uyumsuz olmasıydı.

Organik ışık yayan diyot (OLED) monitörler, LCD ve CRT monitörlerin avantajlarının çoğunu, dezavantajlarının ise çok azıyla birlikte sunar; ancak plazma paneller veya çok eski CRT'ler ve LCD'lerde görüldüğü gibi ekran yanması sorunundan muzdariptirler ve çok pahalıdırlar. OLED ekranlar, yüksek renk doğruluğu için tasarlanmıştır ve siyah bölgelerdeki ışıkları tamamen kapatarak gerçek siyah renk gösterebilirler.

Bilgisayar monitörleri gibi iki boyutlu görüntüleme cihazlar

Bilgisayar mühendisliği, bilgisayar sistemlerinin tasarımı, geliştirilmesi, analizi ve uygulanmasıyla ilgilenen mühendislik dalıdır.
Bilgisayar mühendisleri, programlama dilleri, yazılım tasarımı ve yazılım - donanım tümleştirmesi eğitimi alırlar. Yazılımların neyi yapabileceği neyi yapamayacağı (bk. Hesaplanabilirlik), yazılımların belirli bir görev üzerinde nasıl etkili bir verim gösterebilecekleri (bk. algoritma ve karmaşıklık), yazılımların saklanmış bir veriyi nasıl yazıp okuyabilecekleri (bk. veri yapıları ve veritabanları), yazılımların nasıl daha akıllı çalışabilecekleri (bk. Yapay zekâ), insan ve yazılımların birbirleriyle nasıl bir iletişim içerisinde olacakları (bk. insan bilgisayar etkileşimi ve kullanıcı arayüzleri) konuları üzerinde ve ASIC, FPGA, devre tasarımı ile donanım-yazılım entegrasyonu alanlarında çalışırlar.

Bilgisayar mühendisliği eğitimi süresi ülkeden ülkeye farklılık göstermekle birlikte 3 ila 4 yıl arasında değişir.
Bilgisayar mühendisliği eğitimi; matematik, fizik, programlama, algoritmalar, veri yapıları, veritabanı yönetimi, bilgisayar ağları, işletim sistemleri ve yazılım mühendisliği gibi konuları kapsar. Bu disiplinler, teorik bilgi ve uygulamalı becerilerin kazanılmasına yönelik olarak sunulmaktadır.
Bilgisayar mühendisliği bölümü, bilgisayar donanımı ve yazılımı alanlarında çalışma imkânı sağlar. Mezunlar, donanım tasarımı, yapay zekâ, siber güvenlik, veri bilimi ve bilgisayar ağları gibi alanlarda uzmanlaşabilir.

Bilgisayar Mühendisliği dalının doğuşu ve ilgili çalışmalar 20. yüzyılın çok öncelerine gitse de çağdaş makineler ve çağdaş bilgisayar mühendisliği 20. yüzyılda gelişmiştir. 1920'lerden itibaren bu alanda gelişmeler gösterildi. Özellikle Alan Turing bu dalın kurucularından sayılır.
Amerika Birleşik Devletleri'ndeki ilk bilgisayar mühendisliği lisans programı 1971'de Cleveland, Ohio'daki Case Western Reserve Üniversitesinde kuruldu.

Türkiye'deki bilgisayar mühendisliğinin kuruluşunun temelinde Elektronik Hesap Merkezleri yatmaktadır. Türkiye'de bir üniversitede ilk kez bilgisayar İstanbul Teknik Üniversitesinde kullanılmaya başlanmıştır. Hacettepe Enformatik Enstitüsü ve Orta Doğu Teknik Üniversitesi Elektronik Hesap Bilimleri bölümleri kurulduktan sonra üniversitelerindeki bilgisayar mühendisliği bölümlerinin çekirdeğini oluşturmuştur. 1977 yılında Hacettepe ve Orta Doğu Teknik Üniversitesi ilk kez lisans düzeyinde bilgisayar mühendisliği eğitimine başlamıştır. İTÜ'de 1980 yılında Elektrik Elektronik Fakültesi bünyesinde, Ege ve Yıldız Teknik Üniversitelerinde 1982 yılında Mühendislik Fakültesi'nde bilgisayar mühendisliği eğitimi başlamıştır. 12 Nisan 1993 tarihinde Orta Doğu Teknik Üniversitesinde ilk kez internetin kullanılmaya başlanmasıyla bu bölüme olan ilgi de artmıştır. 2022 yılı itibarıyla 163 üniversitede bilgisayar mühendisliği eğitimi verilmektedir. Türkiye'de her yıl 5 binin üzerinde öğrenci bilgisayar mühendisliği programlarından mezun olmaktadır.

IEEE ve ACM birlikte Curriculum Guidelines for Undergraduate Degree Programs in Computer Engineering'de bilgisayar mühendisliğinin çekirdek bilgi alanlarını şöyle tanımlar:

Bilgisayar mühendisliği, elektronik, haberleşme, yazılım, kontrol, elektrik mühendisliği, bilgisayar bilimi ve matematik ile yakından ilgilidir.

Mühendislik
Kontrol mühendisliği
Elektronik mühendisliği
Yazılım mühendisliği
Bilgisayar bilimi ve mühendisliği
Turing Ödülü

Bilgisayarın zaman çizelgesi, günümüzde kullanılan bilgisayarların erken mekanik örneklerinden modern dijital bilgisayarlara kadar uzanan gelişim sürecindeki önemli kronolojik olayları sıralar. Bu zaman çizelgesi, bilgisayar biliminin ve bilgi teknolojilerinin tarihsel evrimini donanım mimarileri, işletim sistemleri, programlama dilleri ve bilgisayar ağları gibi birbirini tamamlayan bileşenler üzerinden ana dönüm noktalarıyla birlikte göstermeyi amaçlar. 
Antik Çağ'dan itibaren matematik, mantık ve akıl yürütmenin kurallara indirgenebileceği fikri, düşüncenin mekanik olarak temsil edilip edilemeyeceği sorusunu gündeme getirmiştir. Bu yaklaşım, Orta Çağ ve Yeni Çağ boyunca mantık ve otomasyon fikirleriyle gelişmiştir. Böylece 17. ve 18. yüzyıllarda hesaplama süreçlerinin makineler aracılığıyla gerçekleştirilebileceği düşüncesine zemin hazırlamıştır. Modern bilgisayarlar, bu entelektüel geleneğin 20. yüzyıldaki teknolojik gelişmelerle birleşmesi sonucu ortaya çıkmıştır.   

MÖ 200-100: Antikythera mekanizması, Antik Yunan'da geliştirilen ve astronomik hesaplamalar için kullanılan, bilinen en eski mekanik hesaplama düzeneklerinden biridir.
1614: John Napier, logaritma kavramını tanıttı. Bu gelişme daha sonra mekanik hesaplama araçlarının tasarlanmasına temel oluşturdu.
1642: Blaise Pascal, toplama ve çıkarma işlemlerini yapabilen mekanik hesap makinesi "Pascaline"i geliştirdi.

1822: Charles Babbage, otomatik hesaplamalar yapabilmesi amaçlanan "Fark Makinesi" tasarımını sundu.
1837: Babbage, genel amaçlı ve programlanabilir bir makine olan "Analitik Makine" kavramını geliştirdi.
1936: Konrad Zuse, programlanabilir mekanik bir bilgisayar olan "Z1" üzerinde çalışmaya başladı.

1943: İkinci Dünya Savaşı'nda kriptografik analiz için geliştirilen ilk elektronik bilgisayarlardan biri Colossus İngiltere'de yapıldı.
1944: Howard H. Aiken tarafından IBM iş birliğiyle Harvard Mark 1 bilgisayarı üretildi.
1946: ENIAC, genel amaçlı ilk elektronik dijital bilgisayar olarak tamamlandı.
1947: Transistör icat edildi.
1967: Texas Instruments ilk cep hesap makinesini yaptı.
1968: Douglas Engelbart fareyi icat etti.
1969: İnternetin atası Arpanet kuruldu.

1957: FORTRAN programlama dili geliştirildi. Bilimsel ve mühendislik hesaplamaları için geliştirilen ilk yaygın yüksek seviyeli programlama dillerinden biri oldu.
1960: COBOL programlama dili geliştirildi. Ticaret alanı ve özellikle iş yerlerinin yönetimiyle ilgili konularda hazırlanmıştır.
1964: BASIC programlama dili John George Kemeny ve Thomas E. Kurtz tarafından özellikle eğitim amaçlı olarak ABD'de geliştirildi.
1969: UNIX işletim sistemi geliştirmeye başlandı. Modern işletim sistemlerinin temelini oluşturdu.
1970: Pascal, Niklaus Wirth tarafından yapısal programlamayı derleyiciler için daha sistematik hale getirebilmek amacıyla geliştirilmiştir.
1972: C programlama dili, Ken Thompson ve Dennis Ritchie tarafından AT&T Bell laboratuvarlarında UNIX İşletim Sistemi'ni geliştirebilmek amacıyla B dilinden türetilmiş yapısal bir programlama dilidir.
1979: C++ programlama dili Bell Laboratuvarlarından Bjarne Stroustrup tarafından geliştirilmiştir. C dilinin nesne yönelimli özelliklerle genişletilmesi amaçlanmıştır.
1987: PERL dili Larry Wall tarafından geliştirilmişir. Metin işleme ve görüntü tanıma konusunda özelleşmiştir.
1991: Python programlama dili, Guido van Rossum tarafından geliştirildi. Nesne yönelimli, yorumlanabilen, birimsel (modüler) ve etkileşimli bir programlama dilidir.
1994: PHP dili Rasmus Lerdorf tarafından yaratıldı.
1995: Ruby programlama dili, Yukihiro Matsumoto tarafından geliştirilmiştir. Nesneye yönelik bir programlama dilidir.
1995: Javascript betik dili, Brendan Eich tarafından geliştirilen ve sadece istemci taraflı (client-side) yorumlanan bir betik dilidir.
1995: Java programlama dili, Sun Microsystems mühendislerinden James Gosling tarafından geliştirilmiştir. Nesneye yönelik, zeminden bağımsız, yüksek verimli, çok işlevli, yüksek seviye bir programlama dilidir.

1971: Intel 4004, ticari olarak üretilen ilk mikroişlemci olarak tanıtıldı.
1972: İlk video oyunu Odyssey üretildi. Ticari olarak piyasaya sürülen ilk ev video oyunu konsolu oldu.
1973: İlk mikrobilgisayar üretildi. Fransa'da geliştirilen Micral N, ticari olarak satılan ilk mikrobilgisayar olarak kabul edilir.
1975: Altair 8800, kişisel bilgisayar devriminin başlangıcında önemli rol oynadı.
1976: İlk süper bilgisayar Cray 1 üretildi.
1984: CD-ROM, yüksek kapasiteli optik depolama ortamı olarak piyasaya sürüldü.
1993: Intel, Pentium işlemciyi tanıttı.

1989: World Wide Web, İngiliz bilim insanı Tim Berners-Lee tarafından CERN'de geliştirildi.
1993: CERN, World Wide Web yazılımını halka açık hale getirdi.
2000'ler: Mobil bilgi işlem ve akıllı cihazlar yaygınlaştı.
2010'lar: Bulut bilişim ve yapay zeka uygulamaları geniş ölçekte kullanılmaya başlandı.

Birebir örten fonksiyon (bijeksiyon fonksiyon), matematikte hem birebir hem örten fonksiyon özelliklerini aynı anda gösteren fonksiyonlardır. İki küme arasındaki fonksiyonda 1. kümeden her bir eleman ikinci kümedeki elemanla eşleşir ve her iki kümeden açıkta eleman kalmaz. Örten fonksiyon görüntü kümesinde boşta eleman kalmayacak şekilde eşleşmenin gerçekleştiği, birebir fonksiyon ise her bir elemanın diğer kümenin bir elemanıyla eşleştiği fonksiyondur. Birebir örten fonksiyonlar ise bu iki fonksiyonun özelliklerine aynı anda sahip olan fonksiyonlardır.
Birebir örten fonksiyonlar terslenebilir özelliktedir ve bu tip fonksiyonlara permütasyon ismi verilir.

"X" ve "Y" (burada  Y  nin  X  den farklı olmasına gerek yoktur) arasında bir eşleşme için bir dört nokta olmalıdır:

 X  kümesinin her bir elemanı en az bir  Y  elemanı ile eşleştirilmelidir,
 X  kümesinin elemanları birden fazla  Y  elemanı ile eşleştirilemez,
 Y  kümesinin her bir elemanı en az bir  X  elemanı ile eşleştirilmelidir; ve
 Y  kümesinin hiçbir elemanı birden fazla  X  elemanı ile eşleşmemelidir.

Bir futbol takımını ele alalım. Başlangıçta çeşitli pozisyonlarda  11 oyuncu sahaya çıkacaktır. Antrenör liste üzerinden yerleşimini yapar. Buna göre;

Her sporcu 11 kişilik listede yer almıştır.
Listedeki pozisyonların (kaleci, stoper, forvet) tamamı doludur.
Hiçbir sporcu iki ayrı pozisyona yazılmamıştır.
Hiçbir pozisyonda birden fazla sporcu bulunmamıştır.

Bir sınıfta belli sayıda sandalye vardır. Bir grup öğrenci odaya girer ve öğretmen hepsine oturmasını söyler. Odaya hızlı bir şekilde baktıktan sonra, öğretmen, öğrenci grubu ile koltuk kümesi arasında sayıca eşitlik bulunduğunu ve burada her bir öğrencinin oturduğu koltuk ile eşleştirildiğini bildirir. Sonuç;

Her öğrenci bir sandalyeye oturmuştur. (Ayakta kalan yoktur)
Hiçbir öğrenci birden fazla sandalye işgal etmemektedir.
Tüm sandalyeler dolmuştur (boş sandalye kalmamıştır)
Hiçbir sandalyeye birden fazla öğrenci oturmamıştır.

Birebir örten fonksiyonların ters fonksiyonu vardır ve buna tersinme özelliği denir.

f fonksiyonu; R → R, birebir ve örten ise koordinat sisteminin yatay ve düşey eksenlerini yalnızca birer defa keser.
Birebir örten fonksiyonlar için aşağıdaki eşitlikler geçerlidir.
|f(A)| = |A| ve |f−1(B)| = |B|.
X ve Y sonlu kümeler olsun. f: X → Y için ;
1. f fonksiyonu birebir ve örtendir.
2. f fonksiyonu birebirdir.
3. f fonksiyonu örtendir.

Kısmi fonksiyonlar için birebir olmaları yeterli olmasından ötürü, her birebir örten fonksiyon aynı zamanda kısmi fonksiyondur. Bir tabandaki tüm kısmi birebir örten kümesine simetrik ters grup denir.
Kısmi fonksiyonlar aynı tabandaki kümelerde olduğunda genellikle birebir kısmi dönüşümler (transformasyonlar) olarak adlandırılır. Bu tanıma bir örnek olarak, genişletilmiş karmaşık düzlemin tamamlanması yerine basitçe karmaşık düzlem üzerinde tanımlanan Möbius dönüşümü gösterilebilir.

Birebir fonksiyon
Örten fonksiyon
Birim fonksiyon
Bileşke fonksiyon
Sabit fonksiyon
Ters fonksiyon

Matematik terimleri ve eskiden kullanımları (İngilizce).17 Ağustos 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Birebir ve örten fonksiyon

Bilgisayar bilimlerinde, özellikle yazılım mühendisliği ve donanım mühendisliğinde biçimsel yöntemler; yazılım ve donanım sistemlerinin spesifikasyonu, geliştirilmesi ve doğrulanması için matematiksel olarak belirli teknikler bütünüdür. Yazılım ve donanım tasarımı için biçimsel yöntemlerin kullanılması, diğer mühendislik disiplinlerinde olduğu gibi, uygun matematiksel analizin yapıldığı bir tasarımın güvenilirliğine ve sağlamlığına katkıda bulunabileceği beklentisiyle geliştirilir.
Biçimsel yöntemler, en temel teorik bilgisayar bilimi konularının, özellikle mantık, biçimsel diller, otomata teorisi ve program semantiği gibi oldukça geniş bir çeşitliliğin uygulanmasıdır.Aynı zamanda, yazılım ve donanım özelliklerinde sorunların üstesinden gelmek için tip sistemleri, cebirsel veri türleri ve doğrulama gibi alanlarda kullanılmaktadır.

Blu-ray Disc (BD), genellikle basitçe Blu-ray olarak bilinen, bir sayısal optik disk depolama biçimidir. DVD formatının yerini alması için ve birkaç saatlik yüksek çözünürlüklü (HDTV 720p ve 1080p) ve ultra yüksek çözünürlüklü (2160p) videoyu depolayabilecek şekilde tasarlanmıştır. Uzun metrajlı filmler gibi video materyaller ve PlayStation ve Xbox gibi oyun konsolları için hazırlanan video oyunlarının fiziksel dağıtımları Blu-ray'in ana uygulama alanlarındandır ve ayrıca üzerinde her türlü sayısal veri güvenli bir şekilde saklanabilir. "Blu-ray" adı, diski okumak için kullanılan mavi lazere (aslında mor bir lazerdir) atıfta bulunur ve bu, bilgilerin DVD'ler için kullanılan daha uzun dalga boylu kırmızı lazerle mümkün olandan daha yüksek bir yoğunlukta saklanmasına olanak tanır.
Polikarbonat disk 120 milimetre (4.7 inç) çapında ve 1.2 milimetre (0.047 inç) kalınlığındadır, DVD ve CD'lerle aynı boyuttadır. Geleneksel veya BD-XL öncesi Blu-ray diskler, katman başına 25 GB boyut içermekteydi ve çift katmanlı diskler (50 GB), uzun metrajlı video diskleri için endüstri standardı olmaktadır. BD-XL olarak tanımlanan yeniden yazabilir sürücüler için üç katmanlı diskler (100 GB) ve dört katmanlı diskler (128 GB) bulunmaktadır.
Yüksek çözünürlüklü (HD) videolar, 1920×1080 piksel çözünürlüğe sahip Blu-ray disklerde, 24 aşamalı (progressive) veya 50/60 geçmeli (interlaced) saniye başına kare hızında (FPS, Frames per second) saklanabilir. DVD-Video diskleri en çok 480i (NTSC, 720×480 piksel) veya 576i (PAL, 720×576 piksel) çözünürlükle sınırlandırılmıştı. Bu donanım özelliklerinin yanı sıra, Blu-ray bir dizi çoklu ortam biçimi ile ilişkilidir.
Blu-ray disk biçimi, tüketici elektroniği, bilgisayar donanımı ve hareketli görüntü üreticilerini temsil eden bir grup olan Blu-ray Disk Birliği (BDA, Blu-ray Disc Association) tarafından geliştirilmiştir. Sony, Ekim 2000'de ilk Blu-ray disk öntürlerini tanıtmış ve ilk prototip oynatıcı Nisan 2003'te Japonya'da piyasaya sürülmüştü. Daha sonra, Blu-ray diskin HD DVD formatı ile rekabet ettiği yüksek çözünürlüklü optik disk biçimi savaşına girişilerek, 20 Haziran 2006'da dünya çapında resmî sürümüne kadar geliştirilmeye devam edildi. HD DVD'yi destekleyen ana şirket olan Toshiba, Şubat 2008'de Blu-ray diskin üstünlüğünü kabul etti ve daha sonra 2009'un sonlarında kendi Blu-ray disk oynatıcısını piyasaya sürdü. Media Research'e göre, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki yüksek çözünürlüklü yazılım satışları ilk iki yılda DVD yazılım satışlarından daha yavaştı. Blu-ray, talep üzerine video (VOD, Video on demand) ve DVD'lerin sürekli satışından kaynaklanan rekabetle karşı karşıyadır. Ocak 2016'da ABD'deki geniş bant hanelerin %44'ünde Blu-ray oynatıcı vardı. 4K içeriğin oynatılması için BDA, Ultra HD Blu-ray adlı bir Blu-ray çeşidi tanıtmıştır.

DVD biçiminin bilgi yoğunluğu, kullanılan lazer diyotlarının dalga boyu ile sınırlıydı. Uzun süren geliştirmenin ardından, 405 nanometrede çalışan mavi lazer diyotları, Ekim 1998'de 407 nanometrelik biraz daha uzun bir dalga boyunda diyotlarla yapılan öntür disklerle daha yüksek çözünürlüklü ortamları tutabilen daha yoğun bir depolama biçiminin geliştirilmesine izin vererek üretim bazında kullanıma sunuldu. Sony, Panasonic, Philips ve TDK ile işbirliği içinde yeni diyotları uygulayarak iki projeye başladı: UDO (Ultra Density Optical; Ultra Yoğunluklu Optik) ve DVR Blue (Pioneer ile birlikte) ve sonunda Blu-ray Disc (daha spesifik olarak BD-RE) olacak yeniden yazılabilir disklerin bir biçimini geliştirmekteydi. Bu depolama biçimlerinin temel teknolojileri benzerdir. İlk DVR Blue prototipleri Sony tarafından Ekim 2000'de CEATEC fuarında tanıtıldı. "Blue Disc" logosu için bir ticari marka 9 Şubat 2001'de kayda geçmişti. 19 Şubat 2002'de proje resmi olarak "Blu-ray Disc" olarak ilan edildi ve Blu-ray Disc Founders ilk dokuz üye tarafından kuruldu.
İlk tüketici aygıtı 10 Nisan 2003'te mağazalara geldi: Sony BDZ-S77, yalnızca Japonya'da satışa sunulan 3.800 ABD doları değerinde bir BD-RE kayıt cihazıydı. Ancak, önceden kaydedilmiş video için bir standart yoktu ve bu oynatıcı için hiçbir film yayınlanmadı. Hollywood stüdyoları, yeni biçim için bir film yayınlamadan önce oynatıcıların dijital haklar yönetimi ile donatılmasında ısrar ettiler ve DVD'lerde kullanılan başarısız İçerik Karıştırma Sisteminden (CSS, Content Scramble System) daha güvenli olacak yeni bir DRM sistemi istediler. 4 Ekim 2004'te "Blu-ray Disc Founders" adı resmî olarak Blu-ray Disc Association (BDA) olarak değiştirildi ve 20th Century Fox BDA'nın Yönetim Kuruluna katıldı. Blu-ray disk fiziksel özellikleri 2004 yılında tamamlandı.
Ocak 2005'te TDK, Blu-ray diskler için aşırı sert ancak çok ince bir polimer kaplama ("Durabis") geliştirdiğini duyurdu; bu önemli bir teknik ilerlemeydi çünkü tüketici pazarında çıplak diskleri DVD'ye kıyasla çizilmeye ve hasara karşı korumak için çok daha sert bir koruma istenirken, teknik olarak Blu-ray disk daha yoğun ve daha yüksek frekanslı mavi lazer için çok daha ince bir katman gerektiriyordu. Başlangıçta çizilmelere karşı korumak için kullanılan kartuşlar (cartridge) artık gerekli değildi ve hurdaya çıkarıldı. BD-ROM ayrıntıları 2006 yılının başlarında tamamlanmıştır.
2004 yılında kurulan bir konsorsiyum olan Gelişmiş Erişim İçerik Sistemi Lisanslama Yöneticisi (AACS LA, Advanced Access Content System Licensing Administrator), filmleri tüketicilere güvenli bir şekilde dağıtmak için kullanılabilecek DRM platformunu geliştiriyordu. Bununla birlikte, AACS standardı bir kez ertelenmişti ve Blu-ray Disc grubunun önemli bir üyesi endişelerini dile getirdiğinde tekrar ertelendi. Toshiba, Pioneer ve Samsung gibi ilk donanım üreticilerinin talebi üzerine, yönetilen kopya gibi bazı özellikleri içermeyen bir geçici standart yayınlandı.

İlk BD-ROM oynatıcılar (Samsung BD-P1000) Haziran 2006'nın ortalarında piyasaya sürüldü, ancak HD DVD oynatıcılar onları birkaç ay geride bırakmıştı. İlk Blu-ray disk filmler 20 Haziran 2006'da piyasaya sürüldü: 50 İlk Öpücük, Beşinci Element, Aşk Doktoru, Uçan Hançerler Evi, Karanlıklar Ülkesi: Evrim, Yeni Nesil Ajan (tümü Sony'den) ve MGM'den Terminatör filmleriydi. En eski sürümler, standart DVD'lerde kullanılan yöntemin aynısı olan MPEG-2 video sıkıştırmasını kullanıyordu. Daha yeni VC-1 ve AVC biçimlerini kullanan ilk sürümler Eylül 2006'da tanıtıldı. 50 GB çift katmanlı disk kullanan ilk filmler Ekim 2006'da sunuldu. İlk sesli albümler Mayıs 2008'de piyasaya sürüldü.
Haziran 2008'e gelindiğinde, Avustralya ve Birleşik Krallık'ta 2.500'den fazla satın alınabilir Blu-ray disk içerik ve Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada'da 3.500'den fazla Blu-ray disk içerik mevcuttu. Japonya'da, Temmuz 2010 itibarıyla 3.300'den fazla satın alınabilir içerik yayınlandı.

Toshiba başkanlığındaki DVD Forumu, daha pahalı mavi lazer teknolojisinin geliştirilip geliştirilmeyeceği konusunda bölünmüştü. Mart 2002'de Forum, Warner Bros. ve diğer film stüdyoları tarafından uygun görülen bir teklifi onaylıyordu. Teklif, yüksek çözünürlüklü videoyu çift katmanlı standart DVD-9 disklerine sıkıştırmayı içeriyordu. Ancak bu karara rağmen, DVD Forum'un Yönlendirme Komitesi Nisan ayında kendi mavi lazer yüksek çözünürlüklü video çözümünü takip ettiğini duyurdu. Ağustos ayında Toshiba ve NEC, rakip standartları olan Advanced Optical Disc'i duyurdular. Sonunda DVD Forumu tarafından kabul edildi ve Blu-ray Disc Association üyeleri olan DVD Forum üyeleri tarafından iki kez oylandıktan sonra -ABD Adalet Bakanlığı tarafından ön soruşturmaya neden olan bir durum- ilerleyen yıl HD DVD olarak yeniden adlandırıldı.
Blu-ray Disk satışlarının pazar payı kazanmak için yavaş olması nedeniyle HD DVD, yüksek tanımlı video pazarında bir adım önde başladı. İlk Blu-ray disk oynatıcı pahalı ve hatalı olarak algılandı ve kullanıma hazır çok az içerik mevcuttu.
Birincil depolama için bir Blu-ray Disk oynatıcı içeren Sony PlayStation 3, Blu-ray'in desteklenmesine yardımcı oldu. Sony ayrıca biçim için daha kapsamlı ve etkili bir pazarlama kampanyası yürüttü. AVCHD video kameralar da 2006 yılında tanıtıldı. Bu kayıtlar yeniden kodlama olmadan birçok Blu-ray Disk oynatıcıda oynatılabilir, ancak HD DVD oynatıcılarla uyumlu değildir. Ocak 2007'ye kadar, Blu-ray diskler HD DVD'lerden daha fazla satmıştı ve 2007'nin ilk üç çeyreğinde BD, satışlarda HD DVD'yi yaklaşık ikiye katladı. CES 2007'de Warner, bir tarafta Blu-ray ve diğer tarafta HD DVD içeren bir melez disk olan Total Hi Def'i önerdi, ancak hiçbir zaman piyasaya sürülmedi.
28 Haziran 2007'de 20th Century Fox, Blu-ray Disc biçimini destekleme kararlarının anahtarı olarak Blu-ray Disc'in BD+ kopyalanmaya karşı koruma sistemini benimsemesini gösterdi. 4 Ocak 2008'de, CES 2008'den bir gün önce, Warner Bros. (bir dönem hem HD DVD hem de Blu-ray Disk formatında film yayınlayan tek büyük stüdyo idi), Mayıs 2008'den sonra filmlerinin sadece Blu-ray Disk'te yayınlanacağını açıkladı. Bu, New Line Cinema ve HBO gibi Warner şemsiyesi altına giren diğer stüdyoları etkili bir şekilde içeriyordu - Avrupa'da, HBO'nun dağıtım ortağı BBC, piyasa güçlerini göz önünde bulundurarak her iki biçimde de ürün yayınlamaya devam edeceğini duyurdu. Bu, Best Buy, Walmart ve Circuit City gibi büyük Amerikan perakendecileri ve Future Shop gibi Kanadalı zincirlerin mağazalarında HD DVD satışlarının durdurulması ile sektörde bir zincirleme reaksiyona yol açtı. Daha sonra büyük bir Avrupalı perakendeci olan Woolworths, HD DVD'yi envanterinden çıkardı. Büyük DVD kiralama şirketleri Netflix ve Blockbuster, artık HD DVD bulundurmayacaklarını söyledi.
Bu yeni gelişmelerin ardından, 19 Şubat 2008'de Toshiba, HD DVD aygıtlarının üretimini sonlandıracağını ve Blu-ray Disc'in yüksek yoğunluklu optik diskler için bir endüstri standardı haline gelmesini sağlayacağını açıkladı. Başlangıcından bu yana HD DVD'yi destekleyen tek büyük stüdyo olan Universal Studios, Toshiba'nın duyurusundan kısa bir süre sonra şunları söyledi: "Universal, Toshiba ile paylaştığımız yakın ort

Boole cebiri değişkenlerin değerinin doğru ve yanlış olabildiği bir cebir alt koludur. Doğru ve yanlış değerleri genelde sırasıyla 1 ve 0 olarak ifade edilir. Değişken değerlerinin sayı, işlemlerin ise toplama ve çarpma olduğu temel cebrin aksine Boole cebrinde ∧ işareti ile ifade edilen "ve", ∨ işareti ile ifade edilen "veya",  ¬ ile ifade edilen "değil" işlemleri bulunur.
Boole cebri ismini George Boole'den alır ve bu ismin ilk kez 1913 yılında Sheffer tarafından önerildiği iddia edilmektedir.
Sayısal devrelerin analiz ve tasarımı boole cebrini temel alır. Bu sistemde yer alan “1” ve “0”, sırasıyla açık (İngilizcesi: ON) ve kapalı (İngilizcesi: OFF) devrelerle eş anlamlıdır. Sayısal bilgisayar devreleri uygulamasında, ikili değişkenler üzerinde tanımlanan sayısal operasyonları gösterir.

Boolean cebri 10 temel postulata dayanır. 0 ve 1 sayıları nedeniyle her postulat çift olarak ifade edilir. Postulatların 0 ve 1 karakterlerini kapsaması nedeniyle bunların açıklaması genellikle kapalı ve açık elektrik devreleri ile yapılır.

Postulat 1: 0.0=0 
Postulat 2: 0.1=0 
Postulat 3: 1.0=0 
Postulat 4: 1.1=1
Postulat 5: 0'=1 
Postulat 6: 1+1=1
Postulat 7: 0+1=1
Postulat 8: 1+0=1
Postulat 9: 0+0=0
Postulat 10: 1'=0

Boolean Cebri, 10 teoremden oluşur.

A+B=B+A
A.B=B.A

A+B+C=(A+B)+C=A+(B+C)
A.B.C=(A.B).C=A.(B.C)

A.A=A  
A+A=A

0+0=0
0.0=0
1.1=1

A.1=A
A.0=0

A+1=1
A+0=A

A.1=A  
A+0=A

A.A'=0
A'+A=1

A.(A+B)=A 
A+(AB)=A

A(B+C)=(AB)+(AC) 
A+(B.C)=(A+B)(A+C)

(A')'=A  
[(A+B)']'=A+B

(A.B)'=A'+B'
(A+B)'=A'.B'

Sayısal olarak bir değişken veya fonksiyon iki değer alabilir. Bu değerler 1 veya 0 olacaktır. Değişkenlerin veya fonksiyonların aldığı bu değerler sayısal devrelerde eğer “1” ise YÜKSEK gerilim seviyesi, “0” ise ALÇAK gerilim seviyesini gösterecektir.
Değil veya tümleyen (komplement), boolean matematiğinde değişkenin üzerine çizilen bir çizgi ile gösterilir. Örneğin A' ifadesi “ A’ nın değili veya A'nın komplementi” şeklinde okunur. Eğer A=1 ise A'=0, A=0 ise A' =1 olur. Tümleyen(komplement) veya değil için A' şeklinde yazım kullanılabilir.
A ve B girişlere uygulanan iki değişkeni gösterirse VE fonksiyonu Boolean ifadesi 
olarak ‘A.B’ şeklinde yazılırken vEYA fonksiyonu için ‘A+B’ eklinde yazılacaktır.

Diyotla yapılan AND ve OR kapıları
Şekil 1.13a 'da diyotlarla AND lojiğinin elde edilmesi görülmektedir. Şekil 1.13d 'de görüldüğü gibi A ve B girişlerinin biri 0 volt (şase) yapılacak olursa, devre akımı doğru polarmalanmış diyot üzerinden ok yönünde devresini tamamlayacağından çıkış gerilimi C, 0 volt olur.
A ve B girişleri +5V yapıldığında diyotlar ters polarmalandığından yalıtkan olacak ve 5V 'luk gerilim şekil 1.13e 'de görüldüğü gibi C çıkışında görülecektir. Bu durum bize AND işlemini verir, yani A ve B girişi 1 olduğunda çıkış 1 olur. Girişlerden biri 0 olduğunda çıkış 0 olur. Bu işlemin doğruluk tabloları gerilim olarak şekil 1.13d 'de, lojik olarak şekil 1.13e 'de görülmektedir.

A	B	C
0V	0V	0V
0V	+5V	0V
+5V	0V	0V
+5V	+5V	+5V

-d-

A	B	C
0	0	0
0	1	0
1	0	0
1	1	1

-e-

0V	=  Lojik 0
+5V	= Lojik 1

Şekil 1.14a 'da diyotlarla OR Lojiğinin elde edilmesi görülmektedir. Şekil 1.14b 'de görüldüğü gibi A ve B girişlerinden biri +5V yapılacak olursa girişe verilen uca bağlı diyot iletken olacağından +5V C çıkışında görülür. A ve B girişleri aynı anda 0V yapılırsa her iki diyotta yalıtkan olacağından C çıkışıda 0V olacaktır. Şekil1.4c 'de gerilim olarak, şekil1.14d 'de ise lojik olarak OR işleminin doğruluk tabloları görülmektedir.

A	B	C
0V	0V	0V
0V	+5V	+5V
+5V	0V	+5V
+5V	+5V	+5V

-c-

A	B	C
0	0	0
0	1	1
1	0	1
1	1	1

-d-

0V = Lojik 0
+2,4 - +5V = Lojik 1

Ve kapısı iki veya daha fazla giriş ve bir adette çıkış ucuna sahiptir. Bu giriş uçlarına uygulanan 1 veya 0 kodlarına göre çıkışta değişiklikler görülür. Ve kapısının tüm girişleri 1 olduğunda çıkış 1, herhangi bir ucu 0 olduğunda ise çıkış 0'dır. Kapı hesaplarındaki formülü Q (Çıkış (C)) = A. B dir. Aşağıda Ve kapısının sembolü ve iç yapısı görülmektedir.

Değil mantığı tüm kapılarda vardır. Bu kapılar normal kapıların çıkış uçlarına değil kapısı eklenerek elde edilirler. Yani Ve kapısının çıkış ucu 1 olduğu durumlarda Ve Değil kapısının çıkışı 0, 0 olduğu durumlarda ise 1'dir. Kapı hesaplarındaki formülü Q (Çıkış (C)) = (A. B)' dir. Üst tırnak işareti, değili (tersi) manasına gelmektedir. Formülün sonucu 1 ise 0, 0 ise de 1 'dir. Aşağıda Ve Değil kapısının sembolü ve iç yapısı görülmektedir.

Veya kapısı da iki veya daha fazla giriş, bir adette çıkış ucuna sahiptir. Giriş uçlarından herhangi birisinin 1 olması durumunda çıkış 1, diğer durumlarda da çıkış 0'dır. Yani Ve kapısının tersi mantığında çalışır. Kapı hesaplarındaki formülü Q (Çıkış (C)) = A + B dir.

Veya Değil kapısı da yine Veya kapısının çıkış ucuna Değil eklenerek elde edilmiştir. Veya Değil kapısının çıkış durumları Veya kapısının çıkış durumlarının tam tersidir. Kapı hesaplarındaki formülü Q (Çıkış (C)) = (A + B)' dir.

İsminin Özel Veya kapısı olmasına rağmen Veya kapısı ile hiçbir alakası yoktur. Özel Veya kapısının girişleri aynı olduğunda çıkış 0, girişleri farklı olduğunda ise çıkış 1 'dir. Yani girişler 1 0 ya da 0 1 iken çıkış 1, girişler 0 0 ya da 1 1 iken de çıkış 0 'dır. Hesaplardaki formülü ise Q = A Å B dir.

Özel Veya Değil kapısı da Özel Veya Kapısının Çıkışına Değil eklenmiş halidir. Giriş uçları aynı iken çıkış 1, giriş uçları farklı iken de çıkış 0 'dır. Hesaplamalardaki formülü Q = (A Å B)' dir.

Değil Kapısı bir giriş ve bir de çıkış ucuna sahiptir. Girişine gelen Binary kodu tersleyerek çıkışına iletir. Yani giriş 1 iken çıkış 0, giriş 0 iken çıkış 1 'dir. Hesaplamalardaki formülü Q = A' şeklindedir. Aşağıda Değil kapısının sembolü ve iç yapısı görülmektedir.
Boolean matematiği tamamen 1 ve 0 üzerine kurulu bir matematiktir. Bu 1 ve 0, düşük - yüksek, var - yok, olumlu - olumsuz, gibi terimlere benzetilebilir. Boolean matematiğinde, (') işareti tersi, (.) işareti Ve, (+) işareti Veya, (Å) işareti de özel veya manasına gelmektedir.

Buzdolabı veya dondurucu; yaygın olarak buhar sıkıştırma çevrimine göre çalışan, gıdaların soğuk tutularak uzun zaman muhafaza edilmesini sağlayan beyaz eşya, dondurma ve soğutma makinesidir. Bu bağlamda absorpsiyonlu soğutma ve ayrıca Peltier soğutma sistemleri ile çalışan düşük verimli buzdolapları da mevcuttur. Isı yalıtımı bir bölmeden ve bir ısı pompasından (mekanik, elektronik veya kimyasal) oluşur. Soğutma, dünya çapında vazgeçilmez bir gıda koruma tekniğidir. Türleri ve işlevlerine göre ev eşyası, sanayi ve ticari buzdolabları mevcuttur.
Düşük sıcaklık, bakterilerin üreme oranını azaltır, bu nedenle buzdolabı bozulma oranını düşürür. Bir buzdolabı, suyun donma noktasının birkaç derece üzerinde bir sıcaklığı korur. Bozulabilir gıdaların depolanması için optimum sıcaklık aralığı 3 ila 5 °C'dir (37 ila 41 °F). Dondurucu, içindekilerin sıcaklığını suyun donma noktasının altında tutan buzdolabının bir bölümüdür.
Soğutmanın amacı kapalı bir mahâlde, çevre sıcaklığının altında sıcaklıklar elde etmek ve bu düşük sıcaklığı sürekli olarak muhafaza etmektir. Isı enerjisi, sıcak bölgedeki moleküllerin daha yüksek kinetik enerjiye sahip olması nedeniyle kendiliğinden sıcaktan soğuğa akar ve denge sağlanana kadar akış sürer. Sıcak tarafı daha sıcak, soğuk tarafı daha soğuk hale getirmek için sisteme enerji verilerek denge bozulmalıdır. Günümüzde bu iş soğutucu makineler tarafından gerçekleştirilir. Soğutucu makineler çalışma prensiplerine ve çalıştıkları sıcaklık aralığına göre sınıflandırılırlar. Buzdolapları ise soğutucu makinelerin evlerde kullanılan tipidir. Isı pompası tabiri güncel kullanımda gitgide yaygınlaşırken Türkiye'de üretimi 1960'larda başlayan buzdolabı (soğutucu), aslen hayatımıza ilk giren ısı pompası ürünüdür. Termodinamik temeli ters Carnot Çevriminden gelmektedir. Klima ve buzdolabı gibi ısı pompaları 1 birim enerji kullanarak 3-5 birim ısı işi yapmış ve verimi teorik olarak birden büyük bir makine imiş gibi görünseler de öyle değildirler; zira verimi mükemmel gösteren enerjiyi ortamdan aşırmaktadırlar.

Bir maddenin veya ortamın sıcaklığını onu çevreleyen hacim sıcaklığının altına indirmek ve orada muhafaza etmek üzere ısının alınması işlemine "soğutma" denir. En basit ve eski soğutma şekli, soğuk yörelerde tabiatın meydana getirdiği buzları muhafaza edip bunları sıcak veya ısısı alınmak istenen yerlere koyarak soğumanın sağlanmasıdır. Eski zamanlarda besin maddeleri dağlardan taşınan buz ya da karla soğutulmaktaydı. Modern zamanlarda, modern elektrikli buzdolabının icadından önce, yılın büyük bölümünde serin depolama sağlamak için buz evi ve buzluk kullanılıyordu.  Kışın meydana gelen kar ve buzu muhafaza ederek sıcak mevsimlerde bunu soğutma için kullanma usulünün M.Ö. 1000 yıllarında uygulanmakta olduğu bilinmektedir. Bu uygulamanın, bugün bile yurdumuzun bazı yörelerinde geçerli bir soğutma şekli olduğu görülmektedir. Diğer yandan, eski mısırlılardan beri geceleri açık gökyüzünü görecek tarzda yerleştirilen suyun soğutulabileceği bilinmektedir. Bu soğutma şekli, gece karanlıktaki sıcaklığın mutlak sıfır (-273) derece seviyesinde olmasından ve ışıma (radyasyon) yolu ile ısının gökyüzüne iletilmesinden ortaya çıkmaktadır.
Yapay soğutmanın tarihi, İskoç profesör William Cullen'ın 1755 yılında küçük bir soğutma makinesi tasarlamasıyla başladı. Cullen, dietil eter kabının üzerinde kısmi bir vakum oluşturmak için bir pompa kullandı. Sonra kaynatılır, çevredeki havadan ısı emilir. Buz ile elde edilen soğutma şeklinin, gerek zaman ve gerekse bulunduğu yer bakımından çoğu kez pratik ve ucuz bir soğutma sağlayamayacağı bellidir. Bunun yerine mekanik araç ve cihazlarla soğutma sağlanması tercih edilir ki soğutma yöntemleri bilimi de bu ikincisi ile ilgilenir. Mekanik soğutma ile ilgili bilinen ilk patent 1790 yılında İngiliz Thomas Harris ile John Long' a aittir. 1805 yılında Amerikalı mucit Oliver Evans, vakum altında eterle buz üretimi için kapalı bir buhar sıkıştırmalı soğutma çevrimini tanımladı. 1820 yılında İngiliz bilim adamı Michael Faraday, yüksek basınç ve düşük sıcaklıklar kullanarak amonyağı ve diğer gazları sıvılaştırdı.
Ticari amaç ile ilk büyük buz satışı, 1806 yılında Frederic Tudor tarafından yapılmıştır. Tudor, 130 tonluk bir buz kütlesini Favorite adlı teknesiyle Antil Adaları' na götürmüştür. Daha sonraları “Buz Kralı” adı ile tanınan Tudor, ilk macerasından 3500 dolar para kaybetmesine rağmen bu zararın depolama olanaklarının bulunmayışından meydana geldiğini, gerçekte ise buz işinde büyük kazançlar bulunduğunu görebilmiş ve buz ticaretine devam ederek 1850 yıllarında senede 150.000 ton'a ulaşan bir buz ticareti hacmi geliştirmiştir. 1864'te ise buz sattığı ülkeler arasında Antiller, İran, Hindistan, Güney Amerika ülkeleri bulunuyor ve gemilerinin uğradığı limanlarının sayısı 53'ü buluyordu. Tabiatın bahşettiği buz ile soğutma şeklinden 1800'lü yılların sonuna kadar geniş ölçüde yararlanılmıştır.
1834'te, Büyük Britanya'da yaşayan Amerikalı bir göçmen olan Jacob Perkins, ilk çalışan buhar sıkıştırmalı soğutma sistemini inşa etti. Bu makine, bir emme basma tulumbaya benzer. Bir tıp doktoru olan John Gorrie (1803-1855) ilk defa, ticari gaye ile çalışan bir soğutma makinası yapmış (1844-Apalachicola, Florida, ABD) ve “Klima Sistemleri – Soğutma - Ticari buz imali” konularının babası olarak tarihe geçmiştir.
Bu, sürekli çalışabilen kapalı çevrimli bir cihazdı. Benzer bir girişim 1842'de, çalışan bir prototip inşa eden Amerikalı doktor John Gorrie tarafından yapıldı, ancak ticari bir başarısızlıkla sonuçlandı. Amerikalı mühendis Alexander Twining, 1850 yılında eter kullanan bir buhar sıkıştırma sistemi için İngiltere'de patent aldı. İlk pratik buhar sıkıştırmalı soğutma sistemi, İskoç Avustralyalı James Harrison tarafından inşa edildi. 1856 patenti, eter, alkol veya amonyak kullanan bir buhar sıkıştırma sistemi içindi. 1851'de Victoria, Geelong'daki Rocky Point'te Barwon Nehri kıyısında mekanik bir buz yapma makinesi inşa etti ve ilk ticari buz yapma makinesi 1854'te bunu izledi. Harrison ayrıca ticari buhar sıkıştırmalı soğutma sistemini bira fabrikalarına ve et paketleme tesislerine tanıttı ve 1861 yılına gelindiğinde sistemlerinden bir düzine kadarı çalışır durumdaydı. İlk gaz absorpsiyonlu soğutma sistemi (kompresörsüz ve ısı kaynağıyla çalışan) 1859 yılında Fransa'da Edward Toussaint tarafından geliştirilmiş ve 1860 yılında patentlenmiştir. Suda çözünmüş gaz halindeki amonyak ("aqua amonyak") kullanmıştır.
Uygulama alanında ilk defa 1860 yılında Dr. James Harrison (Avustralya) üretim işlemi sırasında birayı soğutmak maksadıyla mekanik soğutmayı başarıyla kullanmıştır. Sistemde soğutucu akışkan olarak Sülfirik Eter kullanılmıştır.
Almanya'daki Münih Teknoloji Üniversitesi'nde mühendislik profesörü olan Carl von Linde, 1876'da gazları sıvılaştırmanın geliştirilmiş bir yöntemini patentleyerek ilk güvenilir ve verimli sıkıştırılmış amonyaklı buzdolabını yarattı. Yeni süreci, amonyak (NH3), kükürt dioksit (SO2) ve metil klorür (CH3Cl) gibi gazların soğutucu olarak kullanılmasını mümkün kıldı. 1895 yılında soğutma çevrimini keşfetti. 1894 yılında Macar mucit ve sanayici István Röck elektrikli kompresörlerle çalıştırılan büyük bir endüstriyel amonyak buzdolabı üretmeye başladı. Elektrikli kompresörleri Ganz Works tarafından üretildi. 1896 Milenyum Sergisi'nde Röck ve Esslingen Makine Fabrikası 6 ton kapasiteli yapay buz üretim tesisi sundu. 1906 yılında Macaristan'ın ilk büyük soğuk hava deposu (3.000 ton kapasiteli, Avrupa'nın en büyüğü) Budapeşte'deki Tóth Kálmán Caddesi'nde açıldı, makine Ganz Works tarafından üretildi.
Otomatik olarak çalışan buz dolapları 1918 yılında Kelvinatör Company tarafından imal edilmeye başlandı ve ilk sene 67 dolap satıldı. 1918-1920 yılları arasında toplam 200 dolap yapılarak satıldı. Absorpsiyon prensibiyle çalışan otomatik bir buz dolabı da (Electrolux) 1927 yılında Amerika'da satışa çıktı.
Evde kullanılmak amacıyla ilk buzdolabı 1913 yılında Chicago'da yapıldı. Domelre marka bu buzdolabı, elektrikle çalışıyordu. Ahşap gövdesinin üzerinde kompresör tipi bir soğutucu vardı. Ev tipi ilk buzdolabı, 1913 yılında ABD'nin Chicago kentinde üretildi. Gövdesi ahşaptan yapılan bu buzdolabının soğutucu mekanizması, dolabın tavanına konmuştu ve neredeyse yarısı kadardı. 1930'larda fiyatların düşmesi ve Freon-12 (R-12) gibi toksik olmayan, yanıcı olmayan sentetik soğutucuların piyasaya sürülmesiyle birlikte Amerika Birleşik Devletleri'nde daha geniş kabul gördü. Ancak R-12'nin ozon tabakasına zarar verdiği ortaya çıktı ve hükümetler 1994 yılında yeni buzdolapları ve klima sistemlerinde kullanımını yasakladılar. R-12'nin daha az zararlı ikamesi olan R-134a (tetrafloroetan), 1990'dan beri yaygın olarak kullanılıyor, ancak R-12 hala birçok eski sistemde bulunuyor.

Kompresörler soğutucu sistemin kalbini oluşturmaktadır ve çalışma prensipleri ne olursa olsun buharlaştırıcıdan çıkan gazı yoğuşma basıncına kadar sıkıştırılması işlevini yerine getirmektedir. Bu işlevi yerine getirebilecek başka kompresör çeşitleri ve tasarımları mevcut olmakla birlikte ev tipi buzdolaplarında çoğunlukla hermetik pistonlu kompresörler kullanılmaktadır. Bu kompresörler, her tek fazlı indüksiyon motorunda olduğu gibi yol verme sırasında özel uygulama gerektirir. Bu da çoğunlukla bir yardımcı sargıyla çözülür.  Yardımcı sargının ana sargı ile birlikte çalışmaya devam edip etmeyeceği, etmeyecekse nasıl pasifize edileceği, yardımcı kondansatörler, termik koruma hep buzdolabı motoru ile ilgili ayrıntılardır. Ev tipi dolaplarda bulunan ana ve yardımcı sargıların uçları motorun dışına C(ommon) S(tart) ve R(un) kodları ile çıkarılır. S sargısına motor çalıştığında R ile birlikte enerji verilip, motor kalkış yaptıktan sonra akım rölesi veya PTC röle ile enerjiyi kesmek yöntemlerden sadece biridir. RSIR, RSCR, CSIR, PSC, CSCR  adlı uygulamalar motora göre üretici tarafından belirlenir. Yol verme yönetemlerindeki değişkenlikler, termik koruyucu, akım rölesi, gerilim rölesi, termostat gibi bileşenlere y

Bîrûnî (4 Eylül 973 Kat - 13 Aralık 1048 Gazne), İslam'ın Altın Çağı'ndaki çalışmaları ile bilinen hezârfen. Tam adı Ebu Reyhan Muhammed bin Ahmed el-Bîrûnî'dir (Farsça: بیرونی, Arapça: ابو الريحان محمد بن احمد البيروني).
Batı dillerinde adı Alberuni veya Aliboron olarak geçer. Matematik, doğa bilimleri, coğrafya, tarih ve tıp alanındaki çalışmalarıyla tanınır.

Bîrûnî, Orta Asya'da tarihi bir bölge olan Harezm'de doğdu. Küçük yaşta babasını kaybetti. Harezm'de Afrigoğulları (Âl-i Irak) hanedanı tarafından korundu, sarayda matematik ve astronomi eğitimi aldı. Buradaki hocaları İbn-i Irak ve Abdussamed bin Hakîm'dir. Bu dönemde daha 17 yaşındayken ilk kitabını yazdı. Harezm, Me'mûnîler hanedanının yönetimine girince Bîrûnî de İran'a giderek bir süre burada yaşadı. Daha sonra ise Ziyârîler tarafından korunmaya başlandı. El-Âsârü'l-Bâkıye adlı kitabını Ziyârîlerin sarayında yazmıştır. İki yıl da burada çalıştıktan sonra memleketine geri döndü ve Ebu'l Vefâ ile gökbilim ve astroloji üzerine çalışmaya başladı.
1017'de Gazneli Mahmut, Harezm'i zapt ettiğinde Bîrûnî de Gazne şehrine gelerek burada Gazneliler'in himayesine girdi. Sarayda büyük itibar gördü ve Gazneli Mahmut'un Hindistan seferine katıldı. Burada Hint bilim adamlarının dikkatini çekti ve Hint ülkesi alınınca da Nendene şehrine yerleşerek bilimsel çalışmalarına burada devam etti. Sanskritçeyi öğrenerek Hint toplumunun yaşamı ve kültürü üzerine çalıştı.
Buradan tekrar Gazne şehrine döndü ve yaşamının geri kalan kısmını bu şehirde tamamladı. Bu dönem Bîrûnî'nin en verimli zamanı sayılmaktadır. Uzun zamandır hazırladığı Tahdîdu Nihâyet'il Emâkin adlı eserini bu döneme denk gelen 1025 yılında yayımladı. Astronomi üzerine yazdığı Kanûn-i Mes'ûdî adlı eserini Gazneli Mahmud'un oğlu Sultan Mesud'a ithaf etmiştir. Bîrûnî, 13 Aralık 1048 tarihinde ölmüştür.
Genel görüş Bîrûnî'nin İrani kökenli olduğu yönündedir. Bununla beraber bazı kaynaklarda Türk kökenli olduğu ya da olabileceği belirtilmektedir.

Bîrûnî, astroloji üzerine yaptığı en iyi çalışmayı Gazneli Mahmut'un oğlu Mesut'a sundu. Sultan Mesut da bunun üzerine kendisine bir fil yükü gümüşü hediye edince, "Bu armağan beni baştan çıkarır, bilimden uzaklaştırır." diyerek bu hediyeyi geri çevirdi. Aslında Bîrûnî eczacılıkta uygulamalı eğitime, kitaplardan çok daha fazla önem vermiştir. Bîrûnî, elle tutarak ve gözlemleyerek veri toplamanın insana, kitap okumaktan çok daha fazla yarar sağladığına inanmış ve bunu uygulamıştır. Gerçek bir bilim anlayışına sahip olan Bîrûnî, ırk kavramına da önem vermezdi. Başka bir halkın ileri kültüründen derin bir saygıyla söz ederdi. Aynı şekilde dinler ve düşünceler konusundaki anlatımı sırasında o dinler hakkında itiraz veya eleştiride bulunmadığı gibi, o dindeki deyimleri aynen kullanmasıyla da dikkat çekmektedir. Sanskrit dilinden Arapçaya çevirdiği Potenceli adlı kitabının önsözünde "İnsanların düşünceleri türlü türlüdür, dünyadaki gelişmişlik ve esenlik de bu farklılığa dayanır." şeklinde yazmıştır.

Çok yönlü bir bilim insanı olan El-Bîrûnî, ilköğrenimini Yunan bir bilginden aldı. Tanınmış ve seçkin bir aileden gelen Harezmli matematikçi ve gök bilimci Ebu Nasr Mansur tarafından kollanan El-Bîrûnî, ilk çalışmalarını bu âlimin yanında yaptı. İlk eseri, "Asar-ül Bakiye"dir.
El-Bîrûnî’nin eserlerinin sayısı yüz seksen civarındadır. Yetmiş adet astronomi ve yirmi adet de matematik kitabı bulunmaktadır. Tıp, biyoloji, bitkiler, madenler, hayvanlar ve yararlı otlar üzerinde bir dizin oluşturmuştur. Ancak bu eserlerden sadece yirmi yedisi günümüze kadar gelebilmiştir. Özellikle Bîrûnî'nin eserlerinin Orta Çağ'da Latinceye çevrilmemiş olması, kitaplarının ağır bir dille yazılmış olmasının bir sonucudur. Ancak Bîrûnî kendisinin de dediği gibi, yapıtlarını sıradan insanlar için değil bilginler için yazmaktaydı.

Yine Harezmi "Zîci'nin Temelleri" adlı yapıtının 12. yüzyılda Abraham ben Ezra tarafından İbraniceye çevrildiği bilinmektedir. Batı'nın Bîrûnî ilgisi ise 1870'lerde başladı. O günden bugüne Birûni eserlerinin bazılarının tamamı veya bir kısmı Almanca ve İngilizceye çevrildi.
Mektuplarından, Bîrûnî'nin Aristo'yu bildiği anlaşılır. İbn Sînâ gibi önemli bilginlerle beraber çalışan Bîrûnî, Hindistan'a birçok kez gitti. Bu nedenle Hindistan'ı konu alan bir kitap yazdı. Onun bu kitabı birkaç dile çevrildi. Birkaç dile çevrilen bu kitap çoğu bilgine örnek oldu. Bîrûnî'nin bir tane de romanı vardır.

Bîrûnî'nin matematikçi yönü, en çok bilinen yönüdür. Yaşadığı yüzyılın en büyük matematikçisi olan Bîrûnî, trigonometrik fonksiyonlarda yarıçapın bir birim olarak kabul edilmesini öneren ilk kişi olup sinüs ve kosinüs gibi fonksiyonlara sekant, kosekant ve kotanjant fonksiyonlarını ilave etmiştir. Bîrûnî'nin bu yönü batı dünyası tarafından ancak iki asır sonra keşfedilip kullanılabilmiştir.
Bîrûnî'nin trigonometriyi kullanarak bir dağın yüksekliğini ölçtüğü, sonra da yükseltisini bildiği bu noktadan ufuk alçalması açısının ölçülmesi yoluyla meridyen yayı uzunluğunu hesaplaması da geometri açısından önemli bir çalışmasıdır. Meridyen yayı uzunluğunun ilk kez Bîrûnî tarafından bu yöntemle bulunması yaygın bir kanıdır. Ancak Bîrûnî bu yöntemi başka bir bilginden aldığını belirtmiştir.

Bîrûnî'nin astronomi alanında yaptığı çalışmaların başında Sultan Mesut'a 1010'da sunduğu "Mesudî fi'l Heyeti ve'n-Nücum" adlı yapıtı gelmektedir. Bu yapıt günümüze gelmiş olup bu konuda yaptığı çalışmalarının bir kısmı kayıptır. Kanun adlı eserinde Aristo ve Batlamyus'un görüşlerini tartışma konusu yaparak Dünya'nın kendi ekseninde dönüyor olma olasılığı üzerinde durması bilim tarihi açısından önemlidir. Ancak bu konuda kesin bir sonuca varamadığı varsayılan Bîrûnî'nin günümüze değin bu konuda bir eseri ulaşmamıştır.
"Nihâyâtü'l-Emâkin" (Türkçe: Mekânların Sonları) adlı yapıtı, coğrafyadan, jeoloji ve jeodeziye kadar bir dizi konudaki yazılarını içerir. Sultan Mesut'a sunduğu "el-Kanunü'l-Mesudi", Bîrûnî'nin astronomi alanındaki en önemli yapıtıdır. Bilim tarihçilerine göre Bîrûnî, Kopernik'le başlayan çağdaş astronominin temellerini atmıştır.
Ayrıca gerilim düzleminin gök apsisine göre eğikliğini de (enlem eğikliği) Kas, Gürgenç ve Gazne'de yaptığı çeşitli hesaplamalarla aslına çok yakın değerlerde bulmuştur. Ayrıca birçok elementli ve bileşikli hesaplayabilmiştir. Boylamın belirlenmesi gerilimininkine nazaran daha zor olduğundan Bîrûnî, iki nokta arasındaki boylam farkını enleme ve aradaki toplam uzaklığa dayanan bir formülle hesaplama yoluna gitmiş, ölçme ve gözlemlerinde hata payını en aza indirgemek için uğraşmıştır. Bunun yanında gözlem aletlerinin boyutunu büyütmek yerine onları çapraz çizgilere bölmeleyerek duyarlılığı arttıracağını keşfederek verniye ilkesinin temellerini atmıştır. Aşağıda ekliptik eğimin değerini bulan bazı bilim adamlarının ortaya attığı sayı değerleri bulunmaktadır:

Bîrûnî, "Kitâbü’l-Camahir fi Mârifeti'l-Cevâhir" (Türkçe: Cevherlerin özellikleri üstüne) adlı yapıtında 23 katı maddenin ve altı sıvının özgül ağırlıklarını bugünkü değerlerine çok yakın olarak saptamıştır. Aynı şekilde Hint tarihi hakkında da kitap yazan Bîrûnî, Hintlerin inandığı inançları, inanışlarını, yaşam biçimlerini ve gelenek-görenekleri çok ayrıntılı olarak anlatmış, bunu yaparken tamamen tarafsız ve önyargılardan uzak davranmıştır.
Tıp alanında da birçok eser veren Bîrûnî, döneminde bir kadını sezaryenle doğum yaptırmayı başarmıştır. Şifalı otlar ve birtakım ilaçlar üzerine yazdığı "Kitabu's Saydane", Bîrûnî'nin son yapıtı olmakla beraber 1048'de yazılmıştır. Bu kitapta üç bin kadar bitkinin neye yaradığını ve nasıl kullanıldığı yazmaktadır. İlaçların yanında o bitkinin Farsça, Yunanca, Sanskritçe, Harezmce ve Sindhî gibi başka diller ile günümüzde var olmayan çeşitli lehçelerdeki karşılıkları verilmiştir.
Yaşamının son döneminde yazdığı "Kitab-ül saydala fi l-tıb" adlı eseri İslam Orta Çağı'nın en önemli Materia Medica'larından birisi olarak kabul edilir.
"Tıbbın en önemli gerçeklerinden birisi, tıpla ilgilenen kişilerin doğa bilimlerini de incelemeleri ve doğa yasalarını tam anlamıyla kavrayabilmiş olmalarıdır. Ne yazık ki çağımızda insanlar kulaktan dolma bilgilerle yetinmektedirler. Ancak ustalardan sanatının temel özelliklerini yılmadan öğrenip, bunları gereğince uygulayabilenler ustalığa ulaşmayı umabilirler." Kitab - ül Saydele fi l-tıb
Bilimsel bakış açısı olarak İbn Sînâ'nın Aristo tarzı düşüncesine karşı çıkan Bîrûnî, tek tanrı inancını benimseyerek Evren'in bir başlangıcının olduğunu, öncesiz bir Evren'in tanrının gereksiz sayılması demek olduğunu savunmuştur. İbni Sînâ'nın bu tarz yaklaşımına sürekli karşı çıkan Bîrûnî'nin, İbn Sînâ ile yazışırken yaptığı tartışmalardan bir kısmı günümüze kadar ulaşmıştır.
Öte yandan Bîrûnî, astroloji ile ilgilenmiş ve "Kitâbu't Tefhim fî Evâili Sanaati’t-Tencîm" adında bir astroloji eseri yazmıştır. Bunun yanında Bîrûnî, devletlerin tarihlerini incelerken ekonomik nedenleri araştırarak devletlerin ilişkilerinin altında dinî nedenler aranmasının yanlış olduğunu öne sürmüştür.
Batı'da "Aliboron" adıyla bilinen Bîrûnî'nin yapıtları birçok Batı diline çevrilmiştir. Bîrûnî, hiçbir eserinde tek bir bilime veya konuya bağlı kalmadan bilimi tek bir bütün olarak gören bir ansiklopedisttir.

Bîrûnî'nin onlarca yapıtı arasında en çok bilinenleri aşağıdaki gibidir:

El-Âsârü'l-Bâkıye
El-Kanûn'ül-Mes'ûdî
Kitâb'üt-Tahkîk Mâ li'l-Hind
Tahdîd'ü Nihâyeti'l-Emâkin li Tas-hîh-i Mesâfet'il-Mesâkin
Kitâbü'l-Cemâhir fî Mâ'rifet-i Cevâ-hir
Kitâbü't-Tefhîm fî Evâili Sıbaâti't-Tencîm
Kitâbü's-Saydele fî Tıp

Bîrûnî, günümüzde en bilinen İslâm bilginlerinden biridir. Tüm Dünya'daki çeşitli ülkelerde Bîrûnî'yi anmak için sempozyum ve kongreler düzenlendi, pullar bastırıldı. Türk Tarih Kurumu 68. sayısını "Bîrûnî'ye Armağan" adıyla Bîrûnî'ye ayırdı. 1973 yılında Türkiye'de basılan pullar arasında Bîrûnî'ye de yer verildi. UNESCO'nun 25 dilde çıkardığı Conrier Dergisi 1974 Haziran sayısını Bîrûnî'ye ayırdı. Kapak fotoğrafının altına, "1000 yıl önce Orta Asya'da yaşayan evrensel dâhî B

Compact Disc ya da Yoğun Disk (İngilizce: compact disc, CD), Philips ve Sony ortaklığı ile geliştirilmiş sayısal optik veri saklama ortamıdır. 1982'de Sony şirketinde çalışan Norio Ogha tarafından icat edilmiş ve aynı yıl 1 Ekim 1982'de satışa çıkan ilk disk ve yürütücü sırasıyla Billy Joel'in 52nd Street'i ve Sony'nin CDP-101'i idi. CD'ler bu tarihten sonra ticari olarak günümüze kadar satılmaya devam edilmiştir. CD-DA, CD-ROM, CD-R, CD-RW, 5.1 Music Disc, SACD, Photo CD, CD Video (CDV), Video CD (Video CD), Super Video CD, CD+G, CD-Text, CD-ROM XA, CD-i, MIL-CD, Mini CD gibi türleri bulunuyor.
Standard CD'ler 120 milimetrelik çapa sahiptirler. Standard bir CD 80 dakikaya kadar sıkıştırılmamış ses verisini saklayabilir (700 MB). Mini CD'lerin çapları 60 ile 80 mm arasında değişebilir. Mini CD'ler yaklaşık 24 dakikalık ses verisi depolayabilirler (200 MB).
CD-ROM'lar ve CD'ler bilgisayar sektoründe çok yaygın bir biçimde kullanılan teknolojiler olarak yerlerini korumuşlardır. 2004 yılında, Dünya çapında satılan CD sayısı yaklaşık olarak 30 milyara yükselmiştir. 2007'ye kadar bu rakam Dünya çapında 200 milyara ulaşmıştır.

CD, 1,2  mm kalınlığında, 15-20 gram ağırlığında ve polikarbonat plastikten yapılmıştır. İçten dışa doğru sırasıyla merkezî delik (15 mm), ilk-geçiş bölgesi, sıkma alanı, ikinci geçiş bölgesi (ayna grubu), program (veri) alanı ve çerçeveden oluşur. İçerideki program alanı 25 ilâ 58  mm arasında bir yarıçapı kaplar.

Blu-ray
CD-ROM
CD-RW
DVD
İlk Aşama: Öncelikle temiz bir ortamda yaklaşık 130  mm çapında, pürüzsüz, dairesel, fotoresist katmanla kaplı, cam hazırlanır. Kaynak materyal bilgisayar kontrolündeki bir makine yardımıyla belirli bir formatta yakılır. Böylece ana cam oluşturulur. Nikel plazma formuna getirilerek cama ince film olarak tutturulur.
Kalıp Hazırlama Aşaması: Daha sonra ana cam elektro (electroforming) kaplama tekniği ile 0,3 mm (300 µm) kalınlığında nikel ile kaplanarak, damga kalıp (stamper) üretimi gerçekleştirilir.
Baskılama Aşaması: Her bir damga kalıp bir plastik enjeksiyon makinesinde CD kalıplarına monte edilir. Erimiş polikarbon CD kalıbı içine enjekte edilir ve damga kalıp üzerindeki izler polikarbon materyale aktarılırken yoğun disk de üretilmiş olur. Bu aşamada üretilen yoğun disk şeffaftır ve okuyucularda damga kalıptan aktarılan izlerin okunabilmesi için yansıtıcı alüminyum film ile kaplanır. Son olarak da koruyucu vernik spin kaplama (yüksek hızda çevirerek) tekniği ile alüminyum filmin üzerine uygulanır.

CD Transport
CD Sürücü
Sega Mega-CD
CD Çalar (Windows)
CD ripper
CD single
Canlı CD
HDCD
SACD
DualDisc
Single
XRCD
Veri kayıt ortamı
Dijital ortam

Cep bilgisayarı - PDA (Personal Data Assistant - Kişisel Veri Yardımcısı), taşınabilir küçük cep bilgisayarları.
Küçük boyutlu bu bilgisayarlarda isim ve adreslerin saklanabildiği bir veritabanı, not defteri ve iletişim kurmayı sağlayan bölümler yer alır. Gelişen elektronik ve bilgisayar teknolojisi cihazların boyutlarını küçültmüş ve özelliklerini arttırmıştır. Cep telefonu, video ve fotoğraf çekimi, GPS gibi özellikleri olan örneklerinin üretilmesi ile cep bilgisayarlarının kullanımı yaygınlaşmıştır.

PDA kelimesi ile ilk kez 1993 yılında Apple şirketi tarafından üretilen Newton OS sistemli MessagePad cihazı için kullanılmıştır. Ancak MessagePad'den önce de PDA özelliklerine sahip olduğu söylenebilecek cihazlar bulunmaktaydı (Psion ve Sharp Wizard gibi). PDA'ların yaygınlaşması Palm tarafından 1996'da üretilen Palm Pilot'la birlikte başladı. Palm'in ilk modeli, kısa sürede PDA pazarının en popüler ürünü haline geldi. 90'lı yılların sonunda Microsoft tarafından üretilen modeller ise Pocket PC (Cep Bilgisayarı) adı ile anılmaya başladı. Microsoft için ilk Pocket PC 2000 yılında HTC tarafından tasarlandı ve üretildi.

Cep bilgisayarlarının ilk örneklerinde; renksiz ekran, sınırlı işlem gücü ve düşük enerji tüketimleri sayesinde uzun pil ömrü özellikleri öne çıkar. Bu tür cihaz üretiminin öncülerinden Japon şirketi Casio'yu daha sonra birçok üretici takip etmiştir.
İşletim sistemi basit ve alete özeldir. Genelde telefon defteri, adres defteri olarak ya da hesap makinesi olarak kullanılır. Casio FX-880P, PB-1000 ve PB-2000C gibi BASIC, Prolog, CASL, Assembler ve C dillerinde programlanabilir örnekleri de üretilmiştir. PB-2000C farklı ROM modülleri takılarak programlama dilinin değiştirilebildiği tek Casio ürünü olmuştur. PB-2000C sonrasında üretilen FX-890 modelinde tüm diller ROM'un içinde hazır halde bulunmaktadır. PB-1000 ve PB-2000C modellerinde hafızadaki programlar, diğer ürünlerden farklı olarak bir dosya sistemi içinde saklanırlar. Böylelikle programların içinden dosya üretmek, ekran görüntülerini hafızada saklamak ve hafızadan geri okumak mümkün olmuştur. Bu özellikleri ile Casio zamanının ötesinde ürünler ortaya çıkarmıştır.

Monokromik ile başlayan renkli ekranlar, artan işlem gücü, görece uzun pil suresi ile karakterize edilir. Pocket PC'lerin piyasaya girmesi ile rekabet sonucu ekran renklenmiş, işlem gücü artmıştır. Doğal olarak da pil ömru azalmıştır. PalmOS denilen özel bir işletim sistemi kullanmaktadır. Palm'dan sonra birçok firma da bu tarz cep bilgisayarı üretimine yeltenmiş ama başarılı olamamıştır. En son Sony bu tür cihazların üretimini durdurduğunu duyurmuştur

Microsoft'un PocketPC işletim sisteminin desteği ile piyasada yer bulmuştur. Renkli ekran ve güclü işlemci, multimedya işlemlerine (video gösterme müzik çalma) navigasyon ve cep telefonu olarak kullanılabilmesi nedeni ile yoğun ilgiyle karşılanmıştır.

Tipik bir cep bilgisayarında veri girişi, duyarlı ekran üzerine kalem (stylus) ile veya sadece dokunmak sureti ile yapılır. 320x240 (QVGA), 640x480 (VGA) veya 800x480 (WVGA) piksel gibi çözünürlükteki duyarlı ekran sayesinde el yazısı veya ekran tuş takımı ile veri girişi yapılabilir. Ayrıca sesle komut alma gibi sabit görevleri algılayabilecek programlarda mevcuttur. Gelişen teknoloji ve günümüz kullanıcı isteklerine bağlı olarak yeni modellerde yer alan kayar klavyeler ile veri girişi daha da kolaylaştırılmıştır.

Cep bilgisayarları, masa üstü bilgisayarlar veya diğer birimler ile USB üzerinden kablolu iletişim yapabilirler. Yeni nesil cihazlar Bluetooth veya Wi-Fi üzerinden ya da dahili GSM birimleri sayesinde bu protokol üzerinden kablosuz olarak da iletişim kurabilmektedir.
Cep bilgisayarları; Wi-Fi, GSM veya Bluetooth üzerinden internet bağlantısı kurabilirler. Dosya, doküman ya da e-posta alıp gönderme, internet sayfalarını görüntüleme gibi işlemleri yababilirler.
3G (3. Nesil) Görüntülü telefon görüşmeleri, EDGE, HSDPA 'da yeni teknoloji ile orataya konulmuş bağlantı seçenekleridir.

Cep bilgisayarları yaygın olarak Windows Mobile işletim sistemleri ile çalışırlar. Android, iOS, PalmOS gibi diğer mobil işletim sistemlerini kullanan cihazlar için tam bir Pocket PC tanımlaması yapılamamakla beraber farklı bir kategoride değerlendirilmektedir. 
16 Şubat 2009'da Microsoft CEO'su Steve Ballmer Barselona'daki Mobile World Congress'de yaptığı açıklamada bu tarihten sonra Windows Mobile olarak geçen işletim sistemi isminin cihazlar ile bütünleştirilerek Windows Telefonu (Windows Phone) olarak anılacağını açıkladı.
Windows Mobile işletim sistemi sürümleri;

Windows CE Serisi
Windows Mobile 2002
Windows Mobile 2003
Windows Mobile 2003 SE (Second Edition)
Windows Mobile 5
Windows Mobile 6
Windows Mobile 6.1
Windows Mobile 6.5
Windows Mobile 6.5.3
Windows Phone 7
Windows Phone 7.5 Mango
Windows Phone 7.5 Refresh Tango
Windows Phone 8 Apollo
Windows Phone 8.1
Windows 10 Mobile

Cep bilgisayarlarında, uygun yazılım kullanarak neredeyse bir masa üstü bilgisayarında yapılabilen her işi yapabilmek olasıdır.
Sıradan bir cep bilgisayarında standart olan özellikler; not defteri, kelime işlemci (Pocket Word vb.), hesaplama tablosu (Pocket Excel vb.), hesap makinesi, zamanlayıcı, çoklu ortam oynatıcı (Windows Çoklu Ortam Oynatıcı vs.), resim gösterici olarak sıralanabilir.

Yeni teknolojiler ile PocketPC, PDA gibi cihazlar mevcut sunucular ile veri alışverişinde kullanılarak çok kullanışlı hale gelmiştir.
Büyük işletmeler üretimlerini stoklarını müşteri ilişkilerini rahatlıkla takip edebilmektedir.
Bu tip cihazlara program hazırlamak için Appforge firmasının üretmiş olduğu visual studio.net ile birlikte çalışan crossfire kullanılabilir.
Not: Appforge firmasının sitesi oracle'a gitmektedir. http://www.appforge.com 6 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Araç seyir sistemi
Cep bilgisayarları listesi
El terminali
Elektronik organizatör
Kalem bilgisayar
Kişisel konumlandırma yardımcısı
Kurumsal dijital asistan
Palm OS Graffiti

Windows Telefonları Resmi Sitesi 28 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Microsoft Windows Telefonu Resmi Blogu 6 Mayıs 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Windows Phone Uygulama Geliştiricileri Sitesi 18 Ağustos 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Cep hesaplayıcısı (İngilizce: Pocket computer) hesap makinesinin boyutlandırılmış taşınabilir kullanıcı programlanabilir bilgisayarıydı.
Bu bilgisayar kategorisi öncelikle 1980'lerde ve 1990'ların ortalarında var oldu. Üreticiler Casio, Hewlett-Packard, Sharp Corporation, Tandy Corporation / Radio Shack (Casio ve Sharp modellerini kendi TRS hattında satıyor) ve daha pek çok şeyi içeriyordu.
Programlama dili genelde BASIC'di, ancak bazı cihazlar alternatifler sundu. Örneğin, Casio PB-2000, Assembly, BASIC, C, CASL ve Lisp'de programlanabilir. Bunun için Fortran ve Prolog kartları da geliştirildi. En son Sharp cep bilgisayarı PC-G850V (de) (2001) C, BASIC ve Assemblerde programlanabilir. Cep bilgisayarlarının önemli bir özelliği, tüm programlama dillerinin daha büyük bir bilgisayarda bir çapraz derleyiciden indirilemeyen cihazın kendisi için mevcut olmasıydı.
Özdeş olmamasına rağmen, prensip olarak kişisel dijital asistanlar, el bilgisayarı ve programlanabilir hesaplayıcılar, aynı boyutta veya daha küçük bir pakette önemli ölçüde daha fazla bilgi işlem gücüne sahip olan cep bilgisayarı ile aynı işlevleri çoğuna hizmet eder. Temel ayrım, daha modern tasarımların (programlanabilir hesap makineleri hariç) genellikle kullanıcı programlama kabiliyetine sahip olmamaları ve kendi kendine yeten ortamlar yerine daha büyük bir sistemin müşterileri olarak hareket etmeleri için kurulmuş olmalarıdır. Bazı cep bilgisayar modelleri, yazıcı ve teyp sürücüleri, disket sürücüleri, barkod okuyucuları, televizyon setine veya monitörüne bağlanabilir video arabirimleri ve RS-232 arayüzleri gibi veri depolama ve giriş / çıkış tesisleri bulunduruyordu. Bu, bir masaüstü bilgisayara veya diğer çevre birimlerine bağlanmalarına izin verildi. Şimdiki durumda cep hesaplayıcıları bilgisayar ve cep telefonlaeın gelişimi ile bağlı üretilmemekdedir.

Cep hesaplayıcısı müzesi 29 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Palmtop PC
Cep bilgisayarı
El bilgisayarı

Cep telefonu, kolayca taşınabilen, geniş kapsama alanlı, kablosuz telefon sistemini kullanan bir iletişim ve multimedya aygıtı.
Cep telefonu ile sağlanan hizmetler, telefon modeline ve servis sağlayıcıya göre değişmekle beraber en yaygın olarak kullanılanları, sesli görüşme ve kısa mesaj hizmetidir. Sesli ve yazılı görüşmenin yanı sıra görüntülü görüşme, görüntülü mesaj, müzikçalar, video oyunları, internet, veri transferi ve hatta ofis uygulamaları gibi tüm diğer bilgisayar işlevlerini kullanıcısına ulaştırabilir.
Cep telefonları internet ve telefon bankacılığı hizmetlerinde de kullanılabilir. PayPal gibi çevrimiçi hesapları kullanarak, sms aracılığıyla, satın alınan mal ve hizmetlerin ücretlerinin ödenmesi amacıyla kullanılabilir. Türkiye'de ilk cep telefonu görüşmesi 23 Şubat 1994 günü gerçekleştirilmiştir.

Teknolojideki gelişmeler sonucu her geçen gün yeni cep telefonu modelleri çıkmaktadır. Bu modeller zaman zaman farklı grupların özelliklerini de barındırdığı için tam bir sınıflandırma yapmak mümkün değildir. Cep telefonları genel bir sınıflamayla başlıca şu gruplara ayrılır:

Tuş takımlı: Tuş takımlı telefonlar karakter girişi ve menü seçimleri için fiziksel butonlara sahiptir. Başlıca iki gruba ayrılır:

Alfanümerik: Alfanümerik tuşlarda genellikle 0-9 arası rakamları ihtiva eden tuşlar ve bu tuşlara atanmış belirli harfler bulunur. Farklı karakterlere ulaşmak için aynı tuşa birden fazla kez basılması gerekebilir.
Klavyeli: Klavyeli telefonlarda genellikle tüm harfleri ve rakamları kapsayan bir klavye bulunur.
Dokunmatik: Bu tür telefonlarda dokunmatik ekran ya da dokunmatik padlara parmaklar veya özel kalemlerle dokunarak veri girişi yapılabilir.
Bazı telefon modellerinde dokunmatik ekran ve tuş takımı bir arada bulunur.

Normal (düz): Normal veya düz telefonlar, sadece ekrana veya ekran ile aynı düzlemde bulunan bir tuş takımına sahiptir. Tuş takımını ya da ekranı kaplayan, koruyan herhangi bir parça ihtiva etmez. İlk cep telefonları modellerinin tamamı bu şekildedir. Tuş kilidini aktif hale getirmek için genellikle birkaç tuştan oluşan bir kombinasyonu kullanmak gerekir.
Kapaklı: Kapaklı cep telefonlarında (İngilizce: flip phone) tuş takımını, ekranı veya her ikisini birden kaplayan koruyucu bir kapak bulunur. Genellikle bir çift menteşe etrafında dönen kapak, elle veya bir düğme yardımı ile açılıp kapanır. Kapaklı cep telefonlarında ekran ve tuş takımı dış etkenlerden korunurken, tuş kilidi kullanımına da gerek kalmaz.
Kızaklı (kayan kapaklı veya kaydıraklı):  Kızaklı telefonlar (İngilizce: slide phone), genellikle bir çift kızak üzerinde hareket eden iki parçadan oluşur. Üstteki parça sadece ekranı, birkaç önemli tuşu ya da her ikisini birden ihtiva eder. Alttaki parça ise genellikle tuş takımını ihtiva eder. Kızaklı cep telefonlarında, genellikle, tuş kilidini açmak için üstteki parçayı kaydırmak yeterlidir.

Simkart, cep telefonlarının servis sağlayıcının telefon hizmetinden yararlanmasını sağlayan ve kimlik bilgilerini barındıran bir mikroçiptir. Simkart sözcüğü, İngilizce Subscriber Identity Module (Abone Kimlik Modülü) sözcüklerinin baş harfleri ile kart sözcüğünün birleşmesinden meydana gelmiştir. Simkart cep telefonunun içine yerleştirilir. Çıkarıldığında cep telefonundan normal aramalar yapılamaz. Sim kartsız bir cep telefonu ile sadece acil servisler aranılabilir. Simkart başka bir telefona takıldığında eğer yeni telefon farklı simkartlara kilitli değilse normal şekilde çalışır.

Günümüzdeki cep telefonlarında yaygın olarak şarj edilebilir lityum iyon piller kullanılır. Pilin ömrü telefon modeline, özelliklerine ve kullanıcının alışkanlıklarına göre farklılık gösterir. Cep telefonlarının şarj edilme ihtiyacını minimuma indirmek veya tamamen ortadan kaldırmak için güneş enerjisi ile çalışan cep telefonları üretimi konusunda yoğun çalışmalar yapılmaktadır.

Cep telefonlarında sinyalleri daha iyi yakalayabilmek için antene ihtiyaç vardır. İlk modellerde genellikle harici bir anten bulunurken, gelişmiş modellerde harici anten yerine dahili anten bulunur. Modern telefonlarda, SAR etkisini azaltmak amacıyla dahili antenler kullanıcının kulak hizasına gelmeyecek şekilde genellikle cihazın alt kısımlarında konumlandırılırlar.

Cep telefonunun mucidi Amerikalı John Francis Mitchell ve Martin Cooper'dır. Motorola şirketinde mühendis olarak çalışırken 1973'te ilk cep telefonunu geliştiren Martin Cooper, "İlk cep telefonları bir kilodan ağırdı, bataryası 20 dakikadan fazla dayanmıyordu, ancak bu telefonların uzun süre elde tutulmaması açısından iyiydi" demiştir.

Cep telefonlarının tüm zararları kapsamlı olarak incelenememiştir. Tüm zararlarının ve insanlar üzerindeki etkilerinin daha detaylı incelenebilmesi için daha uzun bir zaman dilimine ihtiyaç duyulmaktadır.

Finlandiya'da insan hücreleriyle ve canlı farelerle yapılan iki yıllık bir deneyin sonuçlarına göre cep telefonları zararlı maddelerin beyine kan yolu ile girmesini engelleyen kan bariyerlerine zarar vermektedir. Küçülen bariyerler beyne ulaşan zararlı molekülleri filtreleme görevini tam olarak yerine getirememektedir.
Selçuk Üniversitesi'nde yapılan bir araştırmanın sonuçlarına göre, cep telefonu kullanımı alzheimer ve parkinson gibi hastalıkların oluşma riskini artırmaktadır.
Cep telefonu ve kanser arasındaki ilişkiyi araştıran günümüze kadarki en kapsamlı çalışma Danimarka'da yapılmıştır. Aralarında 10 yıldan fazladır cep telefonu kullanan kişilerin de bulunduğu 420 bin kişinin katıldığı bu araştırma da cep telefonu ile hiçbir kanser tipi arasında bağlantı kurulamamıştır. Bunun haricindeki araştırmaların çoğunda da cep telefonunun kanser riskini artırdığına dair bir bulguya ulaşılamamıştır. Birkaç araştırmada, beyin kanseri olan kimselerde cep telefonu kullanılan tarafta kanser gelişme riskinin yüksek olduğunu gösteren bulgular elde edilmiştir. Ancak aynı kimselerin beyninin diğer yarısında kanser gelişme riskinin de düştüğü gözlenmiştir.
Bununla birlikte birçok kanser türünün vücutta oluşumu on yıldan fazla sürdüğü için, kablosuz telefonların özellikle insanlarda kanserojen etkisinin tam olarak incelenebilmesi uzun zaman gerekmekte ve deneklerin kablosuz telefonları bu süre zarfında yoğun olarak kullanan kimseler olması gerekmektedir. İsviçre'nin Orebro Üniversitesi'nden Profesör Kjell Hansson Mild, birçok resmi raporun kablosuz telefonların zararsız olduğunu söylemesini çok tuhaf bulduğunu, on yıldan fazla kablosuz telefon kullanımının vücutta değişikliklere neden olduğunu gösteren güçlü bulguların bulunduğunu belirtmiştir.

Oyun, SMS gibi görsel öğelerinin uzun süre kullanımı göz yorulmasına ve baş ağrısına neden olabilir. Aynı şekilde sesli öğelerinin uzun süre, yüksek ayarda ve özellikle kulaklık ile kullanımı geçici ve kalıcı işitme kayıplarına ve baş ağrısına neden olabilir.

İngiltere'de yapılan bir araştırmaya göre direksiyon başında cep telefonu kullanımı dikkati %30 oranında azaltmaktadır. Bu etki yasaların izin verdiği maksimum alkol miktarının yaptığı etkiden daha fazladır. Birçok ülkede direksiyon başındayken elde cep telefonu kullanımı kanunen yasaktır. Yasalarda yapılan son değişikliklerle "ahizesiz" (İngilizce: hands-free) kullanım da yasaklanmaya çalışılmaktadır.

Cep telefonlarından tamamen uzak durmak pek mümkün görünmese de basit önlemlerle muhtemel zararları minimuma indirilebilir. İş makinası ve taşıt kullanırken cep telefonu kullanımından kaçınılmalı, yüksek ses ayarında ve uzun süre kullanılmamalı, çok gerekli olmadıkça hamile bayanlar ve çocuklar tarafından kullanılmamalıdır.
Selçuk Üniversitesi'ndeki bir araştırmanın sonuçlarına göre, kulaklık ve mikrofon seti kullananların yaklaşık yüzde 80'inde, cep telefonundan kaynaklanan sorunların görülmediği ortaya çıkmıştır. Bir diğer sonuca göre ise telefondan tam sinyal alınamıyorsa, cihaz daha fazla elektromanyetik dalga yayacağı için konuşmanın kısa tutulması tavsiye edilmektedir.
2001 yılından itibaren vücut tarafından absorbe edilen elektromanyetik dalga miktarı birimi (Specific Absorption Rate [SAR]) Avrupa'da standart hale getirilmiştir. Birçok ülkede cep telefonu üreticileri SAR bilgisini tüketiciye vermek zorundadır. Düşük SAR'lı bir telefon modeli seçmek cep telefonlarının muhtemel kanserojen etkilerinden korunmada etkili olabilir.
Kimyasal maddelerin doğaya vereceği zararları minimuma indirmek için ömrünü tamamlayan cep telefonları doğaya terkedilmemeli, geri dönüşüm yapılmalıdır.

Nomofobi (cep telefonu bağlantısını kaybetme korkusu)
Baz istasyonu

Charles Babbage (d. 26 Aralık 1791 – ö. 18 Ekim 1871), İngiliz matematikçi, analitik filozof, makine mühendisi ve programlanabilir bilgisayar fikrini ortaya atan (proto-)bilgisayar bilimcisi mucit.
Çalışmalarının bir kısmı Londra Bilim Müzesi'nde sergilenmektedir. Mekanik olarak çalışabildiği sonradan kanıtlanmış bir hesap makinesi geliştirmiştir. Yaptığı hesap makinesini günümüz bilgisayarlarının geliştirilmesinde en önemli katkılarda bulunduğu kabul edilir.
1991 yılında, Babbage'ın özgün çalışmalarına sadık kalarak onun fark makinesi diye adlandırdığı cihaz tamamlanmış ve işlevsel biçimde çalıştığı görülmüştür.
Babbage'ın zamanında, matematiksel tablolar çok yüksek oranda işlem hataları içeriyorlardı. Cambridge'te iken insanlar tarafından hesaplanarak hazırlanan bu tabloların ne kadar hatalı yapıldığını görerek, kendini insandan kaynaklı hatalara engel olabileceği bir hesap makinesinin tasarımına adamıştır. 1822 yılında, polinom işlevlerin (fonksiyonların) değerlerinin hesaplanmasını olanaklı kılacak, fark makinesi adını verdiği aygıtın yapımına başladı.

Babbage 1830'ların ortalarında çözümleyici makine diye adlandırılan ve çağdaş sayısal (dijital) bilgisayarın öncüsü olan aygıtın tasarımını gerçekleştirdi. Bu aygıtta delikli kartlardan gelen komutlar uyarınca herhangi bir aritmetik işlemin yapılabilmesi öngörülüyordu. Ayrıca sayıların saklanabileceği bir bellek birimi, işlemlerin art arda ve sırasıyla yapılmasını sağlayacak ardışık kontrol ve bugünkü bilgisayarın daha birçok temel öğesi makinede yer alacaktı. Ama çözümleyici makine hiçbir zaman tamamlanamadı. Babbage'ın tasarımı 1937'de not defteri bulununcaya değin unutuldu.

Fark makinesi, bir değerler serisini otomatik olarak hesaplayabilmeyi öngörüyordu. Sonlu farklar yönteminden yararlanarak, çarpma ve bölme işlemlerinden yararlanmaksızın hesaplama yapmak mümkündü. Fark makinesi, projenin ilk haliyle, 2.5 m yüksekliğinde, 15 ton ağırlığında olacak ve 25,000 parçadan oluşacaktı. Projesine mali kaynak bulabilmesine rağmen tamamlayamamıştır. Daha sonra fark makinesinin geliştirilmiş bir modelini tasarlamasına rağmen bunun yapımına hiç başlayamamıştır. 19. Yüzyılın olanak tanıdığı ölçüsel toleranslarla 1989-1991 yılları arasında tamamlanan bu makine, Londra Bilim Müzesi'nde çalıştırıldığı zaman ortalama bir elektronik hesap makinesinden çok daha öteye giderek 31 basamağa kadar doğru hesap yapabildiği görülmüştür.

Babbage geliştirdiği ikinci fark makinesi ile birlikte çalışabilecek, değişken sütun ve satır özelliklerine sahip, çıktı formatı programlanabilmesi gibi şaşırtıcıdır.
Fark makinesinin tasarımından sonra Babbage, bundan çok daha karmaşık olan analitik makinenin tasarımına başlamıştır. Öldüğü 1871 yılına kadar bu makinenin üzerinde çalışmıştır. İki makine arasındaki önemli farklardan birisi, analitik makinenin, o zamana kadar henüz duyulmamış bir şey olan delikli kartları (punch card) kullanabilmesidir. Kullanıcıların programları önceden yapabilmesinin bir ihtiyaç olduğunu ve programları makineye iletebilmek için de uygun ortamın delikli kartlar olduğu düşüncesine varmıştır. Babbage, makineyi birden fazla işlevi ardışık olarak yapabilecek şekilde tasarlanmaya çalışmıştır.

Colossus bilgisayarı, II. Dünya Savaşı sırasında yapılan şifreli Alman yazışmalarını çözmek için kullanılan erken dönem bilgisayarlardan biri. Colossus, dünyanın ilk kısmen programlanabilen dijital elektronik bilgisayarıydı.
Colossus, mühendis Tommy Flowers tarafından Doris Hill'deki İngiliz Posta Ofisi Araştırma İstasyonu'nda 1944 yılında tasarlandı.
Prototip "Colossus Mark I", Şubat 1944 yılında Bletchley Park'ta çalışmaya hazırdı. Geliştirilmiş modeli olan "Colossus Mark II", Haziran 1944'te Alman Lorenz SZ40/42 şifre makinesinin yazışmalarını çözmek üzere çalıştırılmaya başlandı. Ayrıca Alman şifre makinelerini de taklit edebiliyordu. Savaşın sonuna kadar 10 adet Colossus Mark II bilgisayarı yapılmıştı.
Colossus, iki veri dizisini programlanabilir bir Boole fonksiyonu ile kıyaslamaktaydı. Şifreli mesaj kâğıt bir banttan yüksek hızda okunuyordu. İkinci veri dizisini Collosus kendi kendine, Lorenz makinesine elektronik olarak benzetim yaparak yaratmaktaydı. Collosus her denemede Lorenz'in farklı bir ayarını taklit ediyordu. Eğer şifreli mesajla Collosus'un deneme verileri belli bir eşiğiğin üzerinde çakışırsa, sonuç elektrikli bir daktiloda basılıyordu.
Bugünkü dijital bilgisayarlarımızın ve dijital elektroniğin temelin de Collosus'ta kullanılan Boole cebirine dayanmaktadır.

Colossus bilgisayarları müttefikler tarafından Lorenz SZ 40/42 şifre makinesinin şifrelediği yüksek seviyeli Alman iletişimini çözümlemek için kullanıldı. Bu şifre makinesi, aynı çalışma sistemine sahip olmasına karşın, ünlü Enigma makinesinden daha karmaşık bir şifreleme yapabiliyordu. 3 ya da 4 rotorlu olan Enigma makinesinden farklı olarak Lorenz makinesi 12 rotora ve 501 bağlantı iğnesine sahipti. Bu da şifreleme algoritmasını çok karmaşık bir hale getiriyordu. Enigma makinesi şifreleri üzerinde zor da olsa elle hesaplama yapan matematikçiler, Lorenz SZ 40/42 şifreleri üzerinde aynı başarıyı gösteremediler ve olasılıkları hesaplamak için bir bilgisayar yapma zorunluluğu doğdu.
Enigma makinesine göre hantal olan Lorenz makinesinin şifreleri iki aşamada çözülüyordu. Önce rotor tekerleklerini çözümlemek, sonra bu tekerleklerin ayarlarına benzetim yapmak gerekiyordu. Rotor tekerleklerini çözümlemek, rotorların üzerindeki iğnelerin dizilimini bulmak demekti. Rotorun dizlimi bulununca, Colossus bilgisayarı ile tekerlek ayarları hesaplanıyordu.
Colossus, Bletchley Park'ın bir bölümü olan Newmanry'de matematikçi Max Newman başkanlığındaki Lorenz makinesi çözümleme metotları bölümü tarafından çalıştırılmaktaydı.

Colossus, Şifre Çözümlemede Devrim6 Ağustos 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Lorenz şifreleyicisi ve Colossus  7 Kasım 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Colossus Yeniden Yapım Projesi22 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Colossus Yeniden Yapımı ile ilgili BBC haberi 9 Aralık 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

 Wikimedia Commons'ta Colossus bilgisayarı ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

DVD, CD-ROM görünümünde elektronik kayıt ortamıdır. İngilizce Digital Versatile Disc ('Çok Amaçlı Dijital [Sayısal] Disk') ya da Digital Video Disc (Dijital [Sayısal] Video Diski) sözcüklerinin kısaltmasıdır. 1995 yılında icat edilip geliştirilmiş ve ilk olarak 1 Kasım 1996'da Japonya'da piyasaya sürülmüştür. CD'ye göre, çok daha yüksek kayıt kapasitesine sahiptir. DVD-R, DVD-D, DVD+VR, DVD+R, DVD-R DL, DVD+R DL, DVD-R DS, DVD-R DL, DVD-R DS, DVD+R DS, DVD-RW, DVD+RW, DVD-RAM, DVD-D, DVD-A, DVD-Video, HVD, Flexplay, EcoDisc, MiniDVD gibi çeşitleri vardır. Gündelik yaşamda, teknik tanımı dikkate alınmadan ve sözcüğün açılımı düşünülmeden, yaygın olarak, DVD üzerine kaydedilmiş, film ya da video anlamında kullanılır.
Standart tek katmanlı bir DVD 4,7 GB'a kadar veri depolayabilirken, çift katmanlı bir DVD 8,5 GB'a kadar veri depolayabilir. Çift katmanlı, çift taraflı DVD'ler en fazla 17,08 GB'a kadar veri depolayabilir.

CD (Compact Disc, Taşınabilir Disk) denilen kayıt ortamları ilk kez, 1990'lı yılların başında kullanılmaya başladı ve gerek üretici firmalar, gerekse, kullanıcılar tarafından büyük kabul gördü. Bunun uzantısı olarak kullanımı bilişim, müzik ve sinema endüstrisi alanlarında hızla yaygınlaştı.
1990'lı yıllarda asıl amaç, kayıt süresi açısından, ihtiyaca cevap veremeyen, VideoCD'den (VCD) daha fazla kayıt kapasitesine sahip uygun bir kayıt ortamı geliştirmekti. Bunun uzantısı olarak, daha fazla kayıt imkânı sağlayan yeni bir kayıt ortamı üzerinde çalışılmaya başladı.
İlk etapta, Sony ve Philips tarafından geliştirilen MultiMedia CD (MMCD) ile Toshiba ve Time Warner tarafından desteklenen Super Density CD'lerin (SD) bu ihtiyacı karşılayacağı düşünüldü ise de, bu gerçekleşmedi. Sonunda birbirinden ayrı olarak çalışan bu gruplar, film endüstrisinin de baskılarıyla, 1995 yılında, ortak bir standart üzerinde çalışmaya karar verdi.
İlk başta, sadece video görüntüler için düşünülen DVD kısaltması, "Digital Video Disc" anlamında kullanılmakta iken, daha sonra başka alanlarda da kullanılabileceği düşünülerek "Digital Versatile Disc" (İng. versatile, Alm. vielseitig, çok amaçlı) anlamında kullanılmaya başladı.
Günümüzde büyük bir DVD pazarı oluşmuş olsa bile (Almanya'daki verilere göre, 2001 yılında sinema filmi olarak satılan DVD sayısı VHS video kaset satışlarını geride bırakmış olmasına rağmen) daha yoğun kayıt imkânı sunan, yeni kayıt ortamları üzerine yapılan çalışmalar devam etmektedir.
Bunlar içinde en çok dikkat çeken çalışmalar, Blu-ray Disc (kısaca Blu-Ray) ve High Definition DVD (HD-DVD) üzerinde yapılan çalışmalardır..

DVD'ler 0.6 mm kalınlığında plastik kaplı polikarbonattan,iki disk in birleşmesinden ve çok daha ince yansıtıcı bir alüminyum ya da altın tabakadan oluşur. Bu iki disk birbirine yapıştırılarak 1.2 mm'lik bir disk oluştururlar. Oluşan disk iki yüzünden ya da tek yüzünden okunabilecek şekilde tasarlanabilir. Tabakaların bir CD'nin yarısı kalınlığında olmasının nedeni daha yüksek numerik aparatı olan bir lensle okunabilmeyi ve daha küçük ve dar çukurlarla bilgi yazabilmeyi sağlamasıdır.
Tek katmanlı bir DVD, standart bir CD'nin yedi katı olan 4.7 GB bilgiyi saklayabilir. 650 nm dalga boyundaki kırmızı bir lazer (CD için bu değer 780 nm'dir) ve 0.6'lık bir numerik aparatla (CD için 0.45), okuma çözünürlüğü 1.65 kat artmıştır. Bunun iki boyutta olduğunu da düşünürsek fiziksel veri saklama boyutunun 3.5 kat arttığını görebiliriz. DVD, fiziksel tabakada daha verimli bir kodlama yöntemi kullanır. CD'nin hata düzeltme sistemi CIRC, yerini daha güçlü Reed-Solomon ürün koduna bırakmıştır, RS-PC; aynı şekilde Yediye Ondört Modülasyonu (EFM) de yerini, sekize on altı modülasyonu kullanan EFMPlus'a bırakmıştır. CD'deki gibi altkod yoktur. Sonuç olarak, DVD biçimi, üçüncül hata düzeltme tabakası kullanan CD-ROM biçiminden yüzde 47 oranında daha verimlidir.
DVD'nin çeşitli uygulama alanları vardır:

DVD-Video (filmler (görüntü ve ses))
DVD-Audio (yüksek kaliteli ses)
SACD (yüksek kaliteli ses)
DVD-VR (TV'den ya da kameradan kaydedilmiş görüntü ve ses)
DVD+VR (+R ve +RW disklere kayıt için DVD-Video)
PS2 DVD (PlayStation 2 oyunları için)
Xbox DVD (Xbox oyunları için)
DVD-Data (veri saklamak için)
Disk ortamı şunlar olabilir:

DVD-ROM: salt okunur, kalıpla üretilmiş
DVD-R: bir kere yazılır
DVD-RW: tekrar yazılabilir
DVD-RAM: rastgele erişimle tekrar yazılabilir
DVD+R DL: iki katmanlı bir kez yazılır

Diskin bir ya da iki tarafı olabilir ve her taraf için bir ya da iki katmanı olabilir; taraf ve katmanlar diskin boyutunu belirler.

DVD-5: tek taraflı, tek katman, 4.7 GB (4.38 GiB)
DVD-9: tek taraflı, çift katman, 8.5 GB (7.92 GiB)
DVD-10: çift taraflı, tek katman iki yüzünde, 9.4 GB (8.75 GiB)
DVD-14: çift taraflı, çift katman tek yüzünde, diğerinde tek, 13.3 GB (12.3 GiB)
DVD-18: çift taraflı, çift katman iki yüzünde, 17.1 GB (15.9 GiB)

DVD kodları, DVD'lerdeki bilgilerin okuyucular tarafından algılanmasını sağlar, ancak usta ellerde yazılabilen bu kodlar günümüzde bilgisayarlar aracılığıyla da yazılabilmektedir.

DVD Collector (DVD Koleksiyoncusu)

Dağıtımlı hesaplama, ortak bir hedefe ulaşmak için birden fazla konumdan gelen bilgisayar kaynaklarının birleştirilmesinden meydana gelir. Izgara ise, çok sayıda dosyayı içeren ve etkileşimli olmayan iş parçalarından oluşan bir dağıtılmış sistem olarak düşünülür. Dağıtımlı hesaplama, ızgara bilgisayarların her düğümünün, farklı birer görevin icrasını gerçekleştirmek üzere ayarlanmış olmasından dolayı, kümeleme tekniği gibi geleneksel yüksek performanslı bilgi işlem sistemlerinden ayırt edilir. Izgara bilgisayarları ayrıca, küme bilgisayarlarına göre daha heterojen ve coğrafi olarak dağınık (dolayısıyla fiziksel olarak birleşmemiş) olma eğilimindedir. Tek bir ızgaranın belirli bir uygulamaya ayrılabilmesine karşın, genelde bir ızgara çeşitli amaçlar için kullanılır. Izgaralar genel amaçlı ızgara katman yazılımları ve kitaplıklarıyla oluşturulur. Izgara boyutları oldukça büyük olabilir.

Derleyici, kaynak kodu makine koduna dönüştüren yazılımdır. Bir programlama dilinin derleyicisi, o programlama dili kullanılarak yazılmış olan kodu hedef işlemci mimarisine göre uygun şekilde makine koduna derler ve genellikle çıktı olarak yürütülebilir dosyanın (executable file) oluşturulmasını sağlar. Bu eyleme derleme denir. Bir başka ifadeyle derleyici, bir tür yazı işleyicidir; girdi olarak yazı alır ve çıktı olarak yazı verir.
Bilgi işlemde, yürütülebilir dosya doğrudan işlemci tarafından çalıştırılabilecek bir dosyayı ifade eder. Dosya makine kodu ile yazılmış komut seti talimatları bütününden oluşur.
Derleyiciler çalışma prensiplerine göre ayrılır. Bir derleyici, yorumlayıcı ve assembler'de olduğu gibi sözcüksel analiz (lexical analysis) ve ayrıştırma (parsing) aşamalarını gerçekleştirir.
Derleyicilerin ürettiği yürütülebilir dosyalar her zaman platforma özel olarak derlenmiş makine kodlarından oluşmaz, bazen kaynak kod bir ara temsil diline (intermediate representation) derlenir ve bu dil genellikle bytecode'lardan oluşur ve sanal bir makinede çalıştırılır. Ara dillerin bilinen örnekleri Microsoft .NET, Java Sanal Makinesi ve BEAM (Erlang Virtual Machine) şeklindedir. Bu platformlar kendilerine özgü bir ara dil kullanır. Örneğin JVM, Java Bytecode olarak adlandırılan bir ara dil kullanmaktadır. Bu şekilde derlenen diller tam zamanında derleme (Just in Time – JIT) tekniğini kullanır.
İki ana derleyici türü vardır, bunlar: yerel (native) ve çapraz (cross) derleyicilerdir. Yerel derleyiciler üzerinde çalıştığı platforma özgü derleme gerçekleştirir. Yerel bir derleyiciden elde edilecek çıktı yalnızca derleyicinin derleme zamanında yürütüldüğü sisteme yönelik olacaktır (Örn. Yerel bir derleyici ile C kodunun AMD64 mimarisini kullanan Linux çekirdeğinde çalışan bir makinede derlenmesi sonucu AMD64 ve Linux çekirdeğiyle uyumlu makine kodu elde edilmesi). Yerel derleyicilerin platform bağımsız düşünmeleri gerekmediğinden AOT derleme tekniği ile direkt olarak makine koduna derlenirler. Çapraz derleyiciler üzerinde çalıştıkları platformdan bağımsız bir şekilde destekledikleri tüm platformlara özel olarak makine kodu derlemeleri üretebilirler. Buna örnek olarak ARM64 üzerinde çalışan bir derleyicinin I386 için uyumlu makine kodu derlemesi gösterilebilir. Derleyici yalnızca kodu derlemekle ilgilenmez, aynı zamanda derleme zamanında gerekli gördüğü yerlerde kodu optimize edebilir ve daha optimum bir makine kodu üretmek için çabalayabilir. Buna derleyici optimizasyonu denir.
Makine üzerinde bulunan işlemcinin komut setine uygun şekilde derlenen saf makine kodlarının işlemci tarafından doğrudan yürütülebilir olduğundan en saf çalışma performansı bu şekilde derlenen dillerden elde edilebilir. Bu diller zamanından önce (Ahead of Time - AOT) derleme tekniğini kullanır.
Genellikle yürütülebilir dosya elde edilmesi şeklinde tanımlanmasının nedeni ise bir derleyicinin her zaman tam anlamıyla yürütülebilir dosya oluşturmamasından kaynaklanmaktadır.
Derleyicinin kullanılmasındaki amaç genellikle çalışabilir bir yazılım elde etmektir. Kullanıcıların programları kullanırken kolaylık sağlamak amaçlı geliştirilmiştir. Örneğin, şu satırı bir programın kaynak kodunda (programın okunabilir hali) düşünelim:

  
    
      
        X
        =
        2
        +
        Y
      
    
    {\displaystyle X=2+Y}
  

Alttaki assembly'de yazılmış satırlar, aynı programın derlenmiş halidir:

 LOAD A [0]   ;; belleğin 0 adresindeki veriyi A yazmacına yükle
 ADD  A BX    ;; A yazmacına BX yazmacının adresinde bulunan veriyi ekle
 STOR A [100] ;; sonucu 100 adresine yaz

Bu örnekte assembly'nin hedefi, programcının anladığı kaynak kodundan işlemcinin anladığı 0 ile 1 den oluşan makine dili kodunu üretmek (LOAD, ADD ve STOR komutları 0001, 0011 ve 0010 olarak yorumlanır)

 0001 01 00 00000000
 0011 01 10 00000010
 0010 01 00 00000100
 ---- -- -- ---------
  |   |  |   |_________bellek adresi
  |   |  |____________işaret   
  |   |______________yazmaç
  |_________________komut

Bir programlama dili genellikle insan tarafından okunabilir yapılardır. Bilgisayarlar komut seti içerisinde yer alan talimatlar dışında herhangi bir komut yorumlama yeteneğine sahip değillerdir. İşlemcilerin mimarisine göre komut seti de farklılık gösterir, bu nedenle derleyicilerin desteklenen her farklı işlemci mimarisi için farklı derleme aşamalarını izlemesi ve farklı makine kodu sonuçları üretmesi gerekir.

Bir derleyicinin yapısı hedef programlama diline göre değişiklik gösterse de genel olarak bir derleyicinin uygulanması (implementation) yaygın şekilde benzer aşamaları takip eder.

Bir derleyicinin ön ucu, kaynak kodun analiz edilerek daha kolay bir şekilde anlamlandırılması ve anlamlandırılmadan önce bir takım sözdizimi gibi hataların kontrol edildiği yerdir.

Sözcüksel analiz: kaynak kodun incelenerek jeton (token) olarak temsil edilecek şekilde ayrıştırılmasıdır. Tanımlayıcılar, anahtar kelimeler, operatorler ve diğer kaynak kod ögeleri jetonlar haline getirilerek temsil edilir ve program içerisinde ögelerin anlamlandırılmasında kullanılır.

Bir derleyicinin arka ucu işlenmiş olan ara temsilden yararlanarak hedef derleme platformuna uygun bir şekilde makine kodu oluşturulduğu yerdir. Birden fazla işlemci mimarisini destekleyen derleyiciler her bir mimari için farklı sonuçlar üreten farklı arka uçlara sahip olabilirler.

Kod oluşturma: platforma uygun şekilde makine kodunun oluşturulmasıdır. Makine kodu içerisinde programın algoritmasının gerçekleşmesi gerekli olan talimatların yanı sıra hata ayıklama ve çalışma zamanı için özel olarak ek kodlar bulunabilir.
Platforma bağlı optimizasyonlar: derleyici kod ürettiği platforma özel olarak üretilen makine kodu üstünde optimizasyonlar uygulayabilir ve girdi olarak alınan kaynak kodun teorik olarak daha iyi çalışan bir sürümünü elde edebilir.

Bot çekmek
Bağlayıcı
Yorumlayıcı
Sözcüksel analiz
Bilgisayar
İşlemci
Programlama dili
Kaynak kod
Makine kodu
Komut seti

Daha fazla bilgi için:

ISBN 0-201-10088-6
Introduction and overview of compilation (9-2 and 9-7, 2004) 4 Aralık 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Sayısal (Dijital) elektronik, sayısal işaretler kullanan elektronik dizgeleriyle ilgilenir. Bool cebirine dayanarak yapılırlar ve cep telefonu, bilgisayar gibi yerlerde kullanılırlar.

Sayısal (Dijital) devreler bir dizi ayrık gerilim düzeyine dayalı elektrik devreleridir. Sayısal devreler Boole cebrinin en yaygın temsilcileri ve bilgisayar, elektronik saat gibi dijital aygıtların temel yapıtaşlarıdır.
Genel olarak sayısal devreler, gerilim seviyeleri "0" ve "1" ifadeli bir, ikili sistem kullanır. Genellik mantık "0" iken düşük gerilim olur ve düşük olarak ifade edilir. Mantık "1" iken yüksek olarak ifade edilir. Bazı sistemler tam tersini de kullanmaktadır. Mühendisler "dijital sistem" ve "mantık" terimlerini sayısal devre bağlamında kullanabilmektedir. Üçlü mantıkta incelenmiş prototip bilgisayarlar yapılmıştır.

İTÜ Ninova Açık Ders Malzemeleri 27 Ekim 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Sayısal Devreler

Dijital fotoğraf makinesi, fotoğrafları elektronik olarak çeken ve saklayan elektronik bir cihazdır. Geleneksel fotoğraf makinelerinde olduğu gibi fotoğraf filmleri kullanılmaz. Bunun yerine ışık film görevi gören ve adına sensör denen yeşil, kırmızı ve mavi renge duyarlı hücrelerden oluşan sandviç tipinde sıkıştırılmış bir katmandan geçer ve bu katmandan alınan değerlerle fotoğraf dijital olarak saklanabilir. Günümüzün dijital fotoğraf makineleri tipik olarak çok fonksiyonludur ve fotoğraf çekiminin yanı sıra ses ve/veya görüntü kaydetme özelliklerine de sahiptir.
Dijital fotoğraf makineleri görüntüleri, piksel denilen küçük kareciklere sığdırır. Piksel boyutu ne kadar büyük olursa fotoğrafımız da o kadar büyük olur. İnsanlar piksel arttıkça görüntü kalitesinin arttığını zannetmektedir ancak işin aslı öyle değildir. Piksel sadece fotoğrafın boyutuyla ilgilidir. Görüntünün netliği ve derinliği kesinlikle fotoğraf makinesinin üzerinde bulunan diğer ayarlardan daha çok etkilenir. En büyük faktör lens'tir. Lensler günümüz fotoğraf makinelerinde genelde CCD olarak kullanılır, daha ucuz ve kalitesiz olan makineler CMOS kullanır ancak bu pozisyon bazen değişebilir. Sensör'leri araştırırsanız bazı çok iyi SLR fotoğraf makinelerinin de CMOS sensör kullandığını görebilirsiniz.
Dijital Fotoğraf makineleri günümüzde dört kategoriye ayrılır. Ultra Compact, Compact, DSLR Like, DSLR.
Ultra Compact : Bu amatör makinelerin en önemli özelliği şaşırtıcı derecede ince ve hafif olmalarıdır. Gömlek cebinde bile taşınabilir. Fotoğraf çekim kalitesi ise Compact makinelerle hemen hemen aynıdır. Objektifi değiştirilemez, manuel ayarlama(M, A/S) imkânı çok kısıtlıdır. (Örnek:Sony DSC-T serisi)
Compact : Küçük yapılı, büyük LCD ekranlı, düşük Optic Zoom'lu, fiyat ve özelliğine göre iyi fotoğraflar çekebilen, objektifi değiştirilemeyen, amatör makinelerdir.
DSLR Like : Compact'lara göre daha büyük, Optic Zoom'u fazla, manuel ayarları Compact'a göre fazla DSLR'ye göre az olan, optiği değiştirilemeyen, yarı profesyonel makinelerdir.
DSLR : Büyük boyutlu, birçok manuel ayar olanağı bulunan, objektifi değiştirilebilen, profesyonel dijital fotoğraf makineleridir. Bu makinelerin ayırt edici özelliği, lenslerindeki görüntüyü bakaç (vizör) vasıtası ile görebilmenizdir. Bir başka ifade ile, baktığınızda ve çektiğinizde kullandığınız lens sistemi birdir.

Dilbilim, dil bilimi, lengüistik ya da lisaniyat; dilleri dilbilgisi, sözdizim (sentaks), ses bilgisi (fonetik), sesbilim (fonoloji), biçimbilim (morfoloji) ve edimbilim (pragmatik) gibi çeşitli yönlerden yapısal, anlamsal ve bildirişimin çıkış bağlamını temel alarak sözlerin gönderimlerini ve iletişimde dilin yaptırım gücünü inceleyen bilim dalıdır.
Genel dilbilim (ya da kuramsal dilbilim), dillerin yapılarını (dilbilgisi) ve anlamlarını (anlambilim) inceler. Dilbilgisinin incelenmesi, biçimbilimi (kelimelerin oluşumu ve değişimi) ve sözdizimi (sözlerin kelime öbeği veya cümle oluşturmak için bir araya getirilmesi ile ilgili kurallar) kapsar. Dili sesler aracılığıyla ifade etmek için kullanılan sistem olan sesbilim de dilbilimin bir alt dalıdır. Dilbilim, genelgeçer dil niteliklerini bulmak ve gelişimleri ile kökenlerini açıklamak için dilleri karşılaştırır (karşılaştırmalı dilbilim) ve dillerin tarihleri üzerinde araştırma yapar (tarihsel dilbilim). Sesbilim, dilbilimin bir dalı olarak, seslerin üretilişi, hareketi ve algılanışını inceler. Sosyal bir bilim olan dilbilim ile doğa bilimlerinden fiziğin ilişkilendirilebileceği bir nokta, sesbilimdir. Uygulamalı dilbilim, dilbilimsel teorileri, yabancı dil öğretimi, konuşma terapisi, çeviri ve konuşma bozukluğu gibi alanlarda uygulamaya geçirir.

Antik Çağ'ın başlarında Hindistan'da dinî metinlerin yorumlanması ve Yunanistan'da filolojiye hazırlık gibi farklı amaçlardan dolayı dille ilgilenilmiştir. Dilbilim tarihi, Antik Çağ başlarındaki halinden, çok sayıda alt alana sahip modern ve bağımsız bir bilim olan günümüz dilbilimine kadarki süreyi kapsar. Bu süreç içerisinde; son zamanlarda gerçekleşen özellikle 19. yüzyılda Hint-Avrupa dil ailesinin tespit edilmesi, 20. yüzyılda Ferdinand de Saussure tarafından yapısalcılığın kurulması ve 20. yüzyılın ortalarından bu yana Noam Chomsky sayesinde üretici dilbilgisinin geliştirilmesi en önemli dilbilimsel gelişmeler arasında sayılabilir.
Modern dilbilim olarak da bilinen dilbilim, insan dilini farklı yaklaşım biçimlerinde araştıran ve birçok bilim alanından yararlanan bir bilimdir. Dili bir sistem olarak gören dilbilimsel araştırmaların genel içeriği; dilin ögeleri, dilin birimleri ve bunların anlamlarıdır. Dilbilim; dilin oluşumu, kökeni ve tarihi gelişimiyle; dilin yazılı ve sözlü iletişimdeki çok yönlü kullanımıyla; dilin algılanması, öğrenilmesi ve telaffuzuyla, ayrıca olası ortaya çıkabilecek dil bozukluklarıyla ilgilenir.
Batı dillerinde bu bilim sahasının ismi "dil, lisan" anlamındaki Latince lingua kelimesine dayanır. Almancada Linguistik, Fransızcada linguistique, İngilizcede linguistics terimleri 18.-19. yüzyıllarda ortaya çıkmıştır. Bu terim, dil incelemelerindeki yeni bir yaklaşımı geleneksel filolojiden ayırmak için ele alınmıştır. Filoloji öncelikle dilin yazılı metinlere yansıyan tarihsel gelişimiyle ilgilenir. Çalışma alanı kültür ve edebiyattır. Dilbilim de yazılı metinlerle ve dilin zaman içindeki değişimiyle ilgilenmekle birlikte, konuşulan dillere öncelik tanır, dilin belli bir tarihsel andaki yapısını çözümler.
Cenevreli dilbilimci ve göstergebilimci Ferdinand de Saussure (1857–1913) "dil" kavramına ilişkin köklü ve uzun süredir dilbilimi etkileyen bir görüşe sahiptir. Bunun nedeni biçimsel yapı olarak dil – Saussure bunu langue (yapı/sistem) olarak adlandırır – ve somut kullanılan dil arasında – bunu da parole (söz) olarak adlandırır – yapmış olduğu ayrımdır. Langue, bir dil topluluğuna ait konuşmacının kafasında mevcut olan teorik, anlaşmalı bir sistemdir. Parole ise özel zamanlarda konuşmacılar tarafından güncellenmiş dildir. Bunun yanında dilsel ögeler her kullanım durumuna göre farklı bir anlam kazanabilir. Bu sebeple parole dilin içeriği, langue ise dilin biçimi olarak ayrılır.
De Saussure, dilde iki yönlülük fikrini ortaya atan ilk kişi değildir. Daha önce Hermann Paul de aynı şekilde Dil Tarihi Prensipleri kitabında bunu ifade etmiştir. Paul kitabında bir kelimenin normal anlamından, yani alışılagelmiş kendi anlamından bir de nedensel anlamından, yani her bir dilin olasılıklarından kaynaklanabilecek anlamlarından söz etmektedir. Hem tarihçi ve dilbilimci olan Paul, hem de yapısalcı Saussure nedensel, başka bir deyişle durumsal olarak ortaya çıkan dilin normal anlamı, yani "langue"a ait teorik dil sistemini etkilediğini ve böylece değişikliklerin meydana gelebileceğini ve bunun da dil değişimlerine açıklık getirdiğini tespit etmişlerdir.
Dille ilgili bu ikilemli görüş üretici dilbilgisi modelinde ve özellikle de Noam Chomsky (1928) tarafından kurulan dönüşümsel dilbilgisinde ortaya koyulmuştur. Chomsky'nin modelinin farkı, Paul'unki gibi tek tek kelimeler ya da Saussure'ünki gibi dilsel sistemi esas almamasındadır. Chomsky daha çok biyolojik nedenlerle ilgilenir ve "dil yetisi" (linguistic competence) ve "dil edimi" (linguistic performance) ayrımını ön plana çıkarır. Dil yetisi, özel bir dil sistemine sahip olabilmek için ana dil edinimi (language acquisition) sürecinde kazanılmış yeteneklerdir. Bu yeteneklerin edinimini biyolojik faktörler belirler. Küçük çocukların dil gelişimi esnasında her bir dile göre ayrılan temel, dilsel parametreler doğuştandır. Bir konuşmacının dil yetisi, bir insanın dil edinimi sonrasında sahip olabileceği ideal bir dil sistemidir. Dil edimi ise konuşma sürecindeyken dilin hatalarla dolu somut kullanımını betimler. Böylece Saussure'ün söz (parole) kavramıyla hemen hemen özdeştir. Dil (langue), sabit bir model ve kurallar sistemi olarak görülür. Dil yetisi ise sınırlı sayıda kurallar ve dilsel ögelere yer verip daha çok sınırsız dil ifadelerinin oluşmasına izin verdiği için dinamik bir model olarak anlaşılır. Bu yönden dil yetisi ve dil birbirinden ayrılır (ama uygulamada bir dilde kurallar doğrultusunda oluşan bütün kelime birleşimleri aynı ölçüde ifade edilmez; aksine belli kelimeler aynı zamanda başka belli kelimelerle karşılanır. Bu derlem dilbilime bağlı bir durumdur).
Chomsky, bunu yaklaşık yirmi yıl sonra 1965'te oluşturduğu bir modelle değiştirmiştir. Dilde bulunan hatalardan dolayı konuşulan dil biyolojik olan dilsel yapıların incelenmesine uygun değildir. Bu duruma bağlı olarak Chomsky dil yetisini sırf zihinsel ve büyük ölçüde bilinçsizce oluşturulan yapı olarak görür ve iç dilden (I-language) söz eder. Bu da iç dil sınırlarına girmeyen durumları içeren biçimsel dili (e-language) oluşturur. Bir başka deyişle, sadece bir anda gerçekleşen konuşma değil, bir konuşucu topluluğu içinde üzerinde uzlaşı olan bir dilin ayrıntılı özellikleri söz konusudur. Bundan dolayı bir dilin bir lehçesi, dil yetisinin ya da dilin bir bölümü olarak değil de biçimsel dilin üst başlığının bir bölümü olarak görülür. Doğal bir dilin sadece biyolojik olan nedenlerle gelişen alt sistemiyle ilgili değildir. Aksine doğuştan olan dil özelliklerine bağlı olmayan değişken dil alışkanlıklarını gösteren bir sistemdir. Genel dilbilimde, dil sistemi ve dil kullanımının ayrılmış modelini aşacak az sayıda araştırma vardır. Derlem dilbilim bu konuyu ele alır. Derlem dilbilim, kullanılan dilin temsili malzeme bütünü yardımıyla bir dil sisteminin (Almanca, İngilizce gibi) yapısal özelliklerini (sözdizim gibi) ve alt sistemlerini (Almanca söz konusu ise, Avusturya Almancası ve İsviçre Almancası gibi) araştırır. Aynı zamanda derlem dilbilim, belli gruplara ait metinlerin (belli bir sosyal gruba özgü dil, siyasi metinler ve gazete metinleri gibi) özelliklerini, kullanımdaki dilin özellikleri ve dil kullanımı nedenleri gibi dil materyallerini saptar (doğuştan olan dilbilgisine ilişkin araştırmalara da önemli katkılar sağlayan, çocukların erken yaşlardaki dil edinimine ilişkin gözlemler, kaydedilen çocuk dili materyalleri ve veritabanları aracılığı ile yapılır).

Dil kavramının farklı şekillerde yorumlanmasından ve dilin çok farklı yönlerinin incelenmesinden dolayı dilbilim için herhangi bir bilim dalına aittir demek mümkün değildir. Linguistik; dilsel sistemin bilimi, çoğu kişi tarafından da göstergebilimin bir alt alanı ya da göstergelerin bilimi olarak görülmektedir. Bu yüzden linguistik, yapısal bilimler ya da formal bilim grubuna dâhil edilir.
Ancak kişisel dil edinimi ve dil kullanımı psikolojik ya da klinik bir durum olarak değerlendirildiğinde dilbilimin bu alt alanı doğa bilimleri grubunda sayılabilir. Dil, toplumsal ve kültürel bir kavram olarak incelendiğinde ise kültürbilim ya da psikoloji kategorisinde değerlendirilebilir. Dilbilimin sosyal bilimlere ait budun dilbilimi, siyaset dilbilimi ya da toplum dilbilimi gibi alt alanları da vardır.

Yapı yönünden, bugüne kadar yapılmış dil incelemelerinde dil, öğelerine ayrılarak analiz edilir. Birbirinden ayrılan bu öğelerin türleri ve işlevleri tespit edilir. Dilin varsayılan durumu olarak ses dili kabul edilir. Ayrı seslerden oluşan her ses sırası, sesbilim düzleminde işlevsel öğeler olan ses ve hece öğelerini oluşturur. Bunun üst düzleminde (biçim bilgisinde) bu parçalar, biçimbirimleri ve kelimeleri oluştururlar. Bunun da üstündeki düzlemde, dilsel bir ifadenin temel birimi olan ve belli sözdizimsel kurallara göre oluşturulan cümle vardır.
Bir cümlenin (tümcenin) öğeleri farklı açılardan belirlenebilir. Parçaların (temel cümle, yancümle) yanı sıra cümle içerisinde az ya da çok sayıda olabilen kapsamlı kelime bileşimleri de cümle kurucu birimler olarak belirlenebilir. Dönüşümlük dilbilgisiyle birlikte "cümle" kavramı yeniden tanımlanmıştır. Böylece kökleri bir isim ya da bir fiil gibi belirli kelime türlerinden oluşan ve diğer öğelere (bağlı kelimelere) bağlı olan, birbirini tamamlayan cümle öğeleri tanımlanır. Bu tür cümleler genelde bir cümle içinde bütünüyle değiştirilerek görülebilir. Bu yaklaşım, olumsuz cümleler gibi soyut yapıdaki cümlelerin tanımlanmasına da izin verir. Cümlelerin biçimlenişinin, çok sayıda cümlelerin karşılıklı etkileşimine bağlı olduğu yönündeki görüş benimsenene kadar, cümle uzun yıllar en üst dilbilimsel analiz düzlemi olarak görülmekteydi. Cümle üstündeki analiz düzleminde, metin vardır. Metinler belirli biçimd

Disket, bilgisayardaki bilgiyi taşımak için kullanılan, üzerine demir oksit kaplanmış bir plastik diskin yine plastik bir kap içerisine yerleştirilmesiyle oluşturulmuş manyetik veri saklama ortamı.

Plastik diskin esnek olması nedeniyle İngilizcede floppy adı verilir. Türkçede flopi disk ya da disket olarak okunur. Genellikle küçük boyutlardaki program ya da verilerin saklanması ve bir bilgisayardan diğerine aktarılması için bilgisayarların okuyucu gözüne yerleştirilerek kullanılan plak biçiminde manyetik özellikli bir araçtır. Disketlerden, bilgisayar kasası üzerinde bulunan disket sürücü ile bilgi alışverişi yapılır. Bilgiler silinerek disket içindeki manyetik bellek tekrar tekrar kullanılabilir.

 Disketlerin üzerinde, kullanıcılara disketin içindeki veri üzerine bilgi veren kâğıt etiketler de yapıştırılabilir. USB sürücüler ve optik diskler çıktıktan sonra artık disketlerin bilgisayarlardaki önemi azalmıştır.

İlk disket, 1960'ların sonunda icat edildi. İlk zamanlar bir ismi yoktu. İlk disketin çapı 8 inç (200 mm)'ydi. 1960'ların sonlarında icat edilse de disket ancak 1971 yılında ticari olarak kullanılabilir hale geldi. İlk ticari disketi IBM firması geliştirdi. Daha sonraları Memorex, Shugart Associates ve Burroughs Corporation gibi şirketler disket üreticisi halini aldı. Disket terimi 1970 yılında konuşulmaya başlandı. 1980'lerde disketlere bir takım yenilikler getirildi. Bir disket en fazla 5 inç inceliğine gelmişti. O zamana kadar orijinal disketler 8 inç boyutundalardı ve çok büyüklerdi. 1990'lı yıllara gelindiğinde ise artık disketler 2 inç küçülüp 3 inç olmuşlardı. Ve disketler ilk o zamanlar plastik malzemelerden üretilmeye başlandı.

Disketler, farklı ebat ve hacimlere sahiptirler. Bir disketin fiziksel büyüklüğü bir kenarının inç olarak uzunluğuyla anılır. Günümüz piyasasında kullanımı en yaygın olan disket türü 3,5 inçlik (3.5") diskettir. Geçmişte 5,25 inçlik ve 8 inçlik olanları da kullanılmıştır.

Disketler veri saklama kapasitesine göre de sınıflara ayrılır. Disketin kapasitesi sağ üst köşesinde yazan DD ve HD harflerinden anlaşılır. DD (Double Density) disketler 720 KB, HD (Hight Density) disketler 1,44 MB'lık veri saklama kapasitesine sahiptir.
Kişisel bilgisayarlarda kullanılmakta olan disket türleri aşağıdaki tabloda verilmiştir.

Bunların haricinde Amiga Bilgisayarları DD Disketlere 880 KB, HD Disketlere de 1.76 MB veri yazılmaktadır.

Disketlerin sağ ve sol alt köşelerinde kare biçiminde iki delik bulunmaktadır. Disketlerin üzerindeki bu deliklerden biri protect (koruma) penceresidir. Disketlerin sağ tarafındaki delik (kayıt koruma penceresi) üzerinde bir kapak bulunmaktadır.

 Bu koruma kapağı açıksa diskete bilgi kaydedilebilir, disketten bilgi silinebilir, diskete virüs bulaşabilir. Koruma kapağı kapalı ise disket salt okunurdur. Disketteki bilgiler değiştirilemez, silinemez, diskete virüs bulaşmaz. Disketteki bilgileri korumak için disket korumaya alınır (protect'lenir). İçinde önemli bilgiler olan disketlerin silinmemesi ve disketlere virüs bulaşmaması için koruma penceresinin kapatılması gerekir.
Disket kabının üzerinde bulunan metal (okuma penceresi kapağı) diski dış etkilerden (toz, güneş ışığı, vb.) korumak amacıyla yapılmıştır. Disket sürücü içerisine girince bu kapak açılır ve okuma kafası diski okumak için diskin içindeki manyetik disk üzerine konumlanır. Bu kapağın açılarak içerideki manyetik diske dokunulması disketin bozulmasına sebep olabilir.

Sağdaki resimde 3,5 inçlik bir disketin fiziksel yapısı görülmektedir.
Kayıt koruma penceresi
Döndürme yuvası
Okuma penceresi kapağı
Plastik kap
Koruma yatağı
Manyetik disk
Disk sektörü

Disketler, verileri yavaş bir şekilde kaydeder ve çabuk bozulma özelliğine sahiptir. Hiç kullanılmadan bozulanları bile bulunmaktadır. Çarpma, ısı gibi etkenler, bozulmayı hızlandırır. Plastik türü malzemeden imal edilmiş olması, bir başka dezavantaj olup, kırılma meydana gelmeden hasar, yani, kullanım dışı olmayı gerçekleştirir. Minik, kare bir düğme şeklindeki güvenlik konumlaması bulunmakla beraber, günümüzde kullanılan taşınabilir diskler gibi, çeşitli şifreleme söz konusu olmadığından, her an, her şekilde, herkes tarafından, her türlü bilgisayar, ortamda kolaylıkla kullanılabilir. Ancak ucuz olması sebebi ile kullanımı, asgari düzeyde olsa bile devam etmektedir.

Kapasitesi sınırlı olduğu için, resim, grafik, tablo vb. yüklü dosyaların aktarımı konusunda yetersizdir. Daha sonraları, zipli disketler (renkli) kullanıma sunulmuştur ama onlar içinde işlemci üzerinde bu kullanıma uygun yuva gerekli olmuştur. Kapasite artmış ama her işlemcide bu tip disketlerin kullanımına uygun yuvalar olmadığı için yine yetersiz olmuştur.

Bir başka dezavantaj ise, yüklenen verilerin zaman zaman, bir kısmında hasar meydana gelebilmektedir. Ayrıca, zaman aşımı ile iyi korunsa bile kendiliğinden bozulma söz konusu olabilmektedir.

Tüm bu dezavantajlara rağmen disketler; iş yerlerinde belgelerin (*.doc, *.txt, *.ppt gibi dosya türlerinin) saklanmasında, BIOS güncellemede, bazı SONY dijital kameralarda, bilgileri yedeklemede, anlık dosya aktarımı, bazı disket sürücüsü barındıran orglardaki melodilerin saklanmasında, bazı otomatlarda ve eski işletim sistemlerinin kurulumunda kullanılır (*.img).

İlk disketi üreten ve 90'lı yılların sona kadar piyasanın en büyük hakimi olan Sony, 4 Şubat 2013 tarihi itibarıyla disket üretiminin durdurulduğunu açıklamıştır. Şirket benzer bir kararı 2004 yılında da almak istemiş; ancak özellikle ses mühendislerinin ve müzisyenlerin şarkı kaydetmek için kullandıkları ekipmanların çoğunun hâlen disket girişli olması nedeniyle MiniDisk operasyonlarına kısarak devam etme kararı almıştır.

 Wikimedia Commons'ta Disket ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Jumper ayarları
HowStuffWorks: How Floppy Disk Drives Work12 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

DisplayPort, Video Elektronik Standartları Kurumu (İngilizce: Video Electronics Standards Assosiation - VESA) tarafından önerilen, yeni bir dijital görüntü arayüzü standartıdır. İlk sürümü Mayıs 2006'da, şu anki 1.1 sürümü ise 2 Nisan 2007'de kabul edilmiştir. DisplayPort, öncelikli olarak bilgisayarlar ile monitör veya ev sinema sistemleri arasında kullanılmak üzere tasarlanmış, yeni bir lisans ve telif hakkı serbest, son teknoloji ürünü, dijital ses ve görüntü ara bağlantısını tanımlamaktadır.

DisplayPort bağlayıcısı, aynı zamanda ses sinyalini ve saat vurumunu (clock sinyali) taşıyan ana bağlantı üzerinde, her biri saniyede 1.62 veya 2.7 gigabit (Gbit/s) aktarım hızına sahip, 1'den 4'e kadar iletken veri çiftini desteklemektedir. Görüntü sinyali yolu, her dijital renk kanalı için 6'dan 16 bite kadar destek vermektedir. Çift yönlü destek kanalı sabit 1 mbit/s hız ile çalışmaktadır. Destek kanalı, ana bağlantı yönetiminin yanı sıra "genişletilmiş görüntü tanımlama verisi" VESA EDID ve "monitör kontrol yönetim seti" VESA MCCS standartlarını kullanarak aleti kontrol etmeyi sağlamaktadır. Görüntü sinyali, DVI veya HDMI arabirimleri ile uyumlu değildir, ancak teknik özelliğin bu sinyaller üzerinden düzgeçiş yapabilmesine izin verilebilir.
DisplayPort 3 metrelik bir kablo üzerinde, en fazla 10.8 Gbit/s veri hızını ve WQXGA (2560×1600) çözünürlüğünü desteklemektedir.
Bağlayıcı, tercihe bağlı olarak, AMD'den gelen, "DisplayPort içerik koruması" (DisplayPort Content Protection - DPCP) adlı bir kopyalama koruması içerebilir. Bu koruma sistemi, modern şifreleme kodlarına sahip, 128-bit'lik AES kullanmaktadır ve aynı zamanda, bütünsel kimlik doğrulması ve oturum anahtarı oluşturulması (her şifreleme oturumu birbirinden bağımsızdır)
özelliklerine sahiptir. İçerik korumasında, bağımsız bir geri alınma sistemi vardır ve standartın bu bölümü ayrıca lisanslanmaktadır. Koruma ayrıca alıcı ve verici yakınlığı doğrulamasını kuvvetlendirmektedir. Tasarlanan bu teknik ile kullanıcıların, içerik koruma sistemini aşamamaları ve verileri uzağa yani yetkisi olmayan kullanıcılara gönderememeleri garanti altına alınmıştır.
Yüksek çözünürlüklü (High-definition) elektronik alet uygulamalarında, DisplayPort, HDCP sistemine (High-bandwidth Digital Content Protection) sahip HDMI bağlayıcılarının rakibidir.HDMI ve DVI ile uyumlu, düşük maliyetli alternatif bir arayüz olan UDI de DisplayPort'un diğer bir rakibidir. Ancak, UDI'ın ana destekçisi Intel, bu teknolojiyi geliştirmeyi durdurmuş ve DisplayPort'u desteklemeye başlamıştır.
Yeni 1.1 sürümünde, HDCP içerik koruması desteği ve bakıra alternatif olarak fiber optik kablo kullanabilme özelliği bulunmaktadır. Bakır yerine fiber optik kablo kullanmak, kaynak ve ekran arasında, görüntüde bozulma olmadan çok daha uzun mesafe olabilmesine izin vermektedir. 2.0 düzeltmesinin bir sonraki yayın olması planlanmaktadır.
ATI firması, DisplayPort destekleyicilerden biri olan AMD tarafından satın alınmadan önce, ilk DisplayProt ürünleri 2007'nin başlarında beklediklerini bildirmişti. Temmuz 2006'da tamamlanan AMD/ATI birleşmesinin, DisplayPort ürünlerinin piyasaya sürülmesini bir açıdan etkilediği sanılabilir, ancak AMD aslında DisplayPort'u AMD Fusion işlemci platformunda, standart port olarak kullanmaya karar vermişti. Aynı zamanda firma 15 Aralık 2006'da yaptığı açıklamada, DisplayPort ürünlerinin 2007 sonlarında piyasaya sürülecek platformların hakim yeni bağlantı türünü oluşturacağını ve 2008'den sonra gelecek mobil platformlarda kullanılacağını belirtmiştir.

DisplayPort'u desteklediğini belirten birçok firma vardır. Parade Technologies, AMD, Intel, Dell, Genesis Microchip, Hewlett-Packard, Lenovo, NVIDIA, Philips, Samsung, Analogix, Quantum Data ve bu firmalar arasında gösterilebilir.

10.2 Gbit/s ileri bağlantı, tek kablo ile 2560×1600 çözünürlük destegi †
8B/10B data iletişimi
Açık ve genişleyebilen standart.
6, 8, 10, 12 ve 16 bit renk derinliği desteği.
3 metre kabloda tam band veri iletimi
15 metre kabloda düşük band veri iletimi ile 1080p transferi
128-bit AES DisplayPort İçerik Koruma (DPCP - DisplayPort Content Protection) desteği ve 40-bit HDCP (High-bandwidth Digital Content Protection) sürüm 1.1 ve ötesi için destek.
İç ve dış bağlantıları destekleyerek, tek bağlantı ile bilgisayar üretim masraflarını azaltmaktadır. [1] 27 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Detaylı teknik veriler vesa.org 27 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.'dan elde edilebilinir.
† 70fps × 24bpp × 2560 × 1600 = 6.9 Gbit/s,

HDMI

Dizi, bir sıralı listedir. Bir küme gibi, ögelerden (bazen eleman veya terim de denir) oluşur. Sıralı ögelerin sayısına (sonsuz olabilir) dizinin uzunluğu denir. Kümenin aksine sıralı ve aynı ögeler dizide farklı konumlarda birkaç kez bulunabilir. Tam olarak bir dizi, tanım kümesi sayılabilen toplam sıralı kümelerden oluşan bir fonksiyon olarak tanımlanabilir. Örneğin doğal sayılar gibi. Diziler bu örnekte olduğu gibi sonlu olabilir. Ya da (2, 4, 6, ...) tüm çift pozitif tam sayılar gibi sonsuz olabilir.
Örneğin, (K, İ, T, A, P), ilk harfi 'K' ve son harfi 'P' olan bir dizidir. Bu dizi, (P, A, T, İ, K) dizisinden farklıdır. Ayrıca (1, 1, 2, 3, 5, 8) dizisindeki 1 sayısı iki farklı konuma sahiptir. Böyle olması dizinin geçerliliğini değiştirmez. Dizi sonlu ya da sonsuz olabilir. Pozitif tam sayılar (1, 2, 3, 4, …) sonsuz diziye örnek verilebilir. (1, 2, 3, 4) dizisi ise sonlu bir dizidir.

Bir dizi rastgele sıralanmış ögeler listesi olarak düşünülebilir. Dizinin özellikleri kullanılarak, fonksiyonlar, uzaylar ve diğer matematik yapıları ile çalışmak için diziler, matematik disiplinlerinde kullanılabilir. Özellikle diziler, diferansiyel denklemler ve analizde önemli olan seriler için temel teşkil eder.
Diziyi belirtmenin birkaç yöntemi vardır. Bunların bazıları özel dizi türleri için çok kullanışlıdır. Diziyi belirtmenin bir yöntemi de, ögeleri listelemektir. Örneğin; ilk dört tek sayı dizisi (1, 3, 5, 7) formundadır. Bu gösterim, sonsuz diziler için de kullanılabilir. Örneğin pozitif tek tam sayıların sonsuz dizisi, (1, 3, 5, 7, ...) formunda yazılabilir. Listeleme, sonsuz diziler için en kullanışlı yöntemdir. Burada bir örüntü kullanılır. Böylece ilk birkaç öge kolayca fark edilebilir. Diğer yöntemlerden örneklerden sonra bahsedilecektir.

Birçok önemli tam sayı dizisi vardır. Asal sayılar, 1'den büyük fakat 1 ve kendilerinden başka bölenleri olmayan doğal sayılardır. Bunlar kendi sırasına göre dizilirse, (2,3,5,7,11,13,17,...) dizisi elde edilir. Asal sayılarla çalışmak, matematik ve özellikle sayılar teorisi için önemlidir.
Fibonacci dizisi, her sayının kendinden önceki sayı ile toplanması sonucu oluşan bir sayı dizisidir. İlk iki öge ya 0 ile 1 ya da 1 ile 1'dir. Böylece (0,1,1,2,3,5,8,13,21,34,...) dizisi elde edilir.
Dizilere diğer önemli örnekleri, rasyonel sayılar, reel sayılar ve karmaşık sayılar verilebilir. (.9,.99,.999,.9999,...) dizisi 1'e yaklaşır. Her reel sayı, rasyonel sayılar dizisinin limiti olarak yazılabilir. Örneğin, (3,3.1,3.14,3.141,3.1415,...) dizisinin limiti, π olarak yazılabilir. Daha genel bir ifade ile herhangi bir reel sayı ondalıklar dizisinin limiti olarak yazılabilir. π için, (0.9,0.99,...) dizisinde olduğu gibi herhangi bir ondalık örüntüsü yoktur.

Örüntünün kolayca gösterilemediği durumlarda veya pi sayısında olduğu gibi rakamlarında herhangi bir örüntü yoksa, diziler için başka gösterimler kullanılabilir. Bu bölümde doğal sayılar alt kümesinde bulunan diziler için kullanılan gösterimlerden bahsedilmiştir. Diğer sayılabilir indis kümelerinin genelleştirmeleri için aşağıdaki bölüme bakın.
Bir dizinin terimleri (veya ögeleri) genellikle tek bir değişkenle ifade edilir. Dizideki herhangi bir an ögesindeki n indisi, dizinin n. ögesidir.

  
    
      
        
          
            
              
                
                  a
                  
                    1
                  
                
              
              
                
                ↔
              
              
                
                   1. terim
                
              
            
            
              
                
                  a
                  
                    2
                  
                
              
              
                
                ↔
              
              
                
                   2. terim 
                
              
            
            
              
                
                  a
                  
                    3
                  
                
              
              
                
                ↔
              
              
                
                   3. terim 
                
              
            
            
              
                ⋮
              
              
              
                ⋮
              
            
            
              
                
                  a
                  
                    n
                    −
                    1
                  
                
              
              
                
                ↔
              
              
                
                   (n-1). terim
                
              
            
            
              
                
                  a
                  
                    n
                  
                
              
              
                
                ↔
              
              
                
                   n. terim
                
              
            
            
              
                
                  a
                  
                    n
                    +
                    1
                  
                
              
              
                
                ↔
              
              
                
                   (n+1). terim
                
              
            
            
              
                ⋮
              
              
              
                ⋮
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\begin{aligned}a_{1}&\leftrightarrow &{\text{  1. terim}}\\a_{2}&\leftrightarrow &{\text{  2. terim }}\\a_{3}&\leftrightarrow &{\text{  3. terim }}\\\vdots &&\vdots \\a_{n-1}&\leftrightarrow &{\text{  (n-1). terim}}\\a_{n}&\leftrightarrow &{\text{  n. terim}}\\a_{n+1}&\leftrightarrow &{\text{  (n+1). terim}}\\\vdots &&\vdots \end{aligned}}}
  

İndisleme gösterimi, bir diziyi soyut olarak ifade etmek için kullanılır. Ayrıca (terimin konumunu belirten) n indisli terimlerden oluşan diziler için bu, doğal bir gösterimdir. Örneğin ilk on tam kare olan sayılar için dizi şöyle yazılabilir:

  
    
      
        (
        
          a
          
            1
          
        
        ,
        
          a
          
            2
          
        
        ,
        .
        .
        .
        ,
        
          a
          
            10
          
        
        )
        ,
        
        
          a
          
            k
          
        
        =
        
          k
          
            2
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle (a_{1},a_{2},...,a_{10}),\qquad a_{k}=k^{2}.}
  

Bu, (1,4,9,...100) dizisini ifade eder. Bunun daha da basit gösterimi şöyledir:

  
    
      
        (
        
          a
          
            k
          
        
        
          )
          
            k
            =
            1
          
          
            10
          
        
        ,
        
        
          a
          
            k
          
        
        =
        
          k
          
            2
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle (a_{k})_{k=1}^{10},\qquad a_{k}=k^{2}.}
  

Burada {k=1} alt indisi ve 10 üst indisi, k = 1, 2, ..., 10 için bu dizinin terimlerinin ak olduğunu ifade eder.
Diziler herhangi bir tam sayıdan başlayacak veya bitecek şekilde indislenebilir. Belirli bir k değerinden başlayarak tüm tam sayıları kapsayan diziyi ifade etmek için sonsuz sembolü (∞) üst indis olarak çok sık kullanılır. Tüm pozitif tam kareler şöyle ifade edilebilir:

  
    
      
        (
        
          a
          
            k
          
        
        
          )
          
            k
            =
            1
          
          
            ∞
          
        
        ,
        
        
          a
          
            k
          
        
        =
        
          k
          
            2
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle (a_{k})_{k=1}^{\infty },\qquad a_{k}=k^{2}.}
  

Bunun gibi indisleme sayıları kümesinin anlaşılması için analizde alt indisler ve üst indisler sıkça kullanılır. Bir keyfi dizi için ak basit yazımı kullanılabilir. Analizde k 1'den ∞'a kadar olan dizi ele alınarak k anlaşılabilir. Fakat dizi çoğunlukla sıfırdan başlayarak indislenir, şöyle ki:

  
    
      
        (
        
          a
          
            k
          
        
        
          )
          
            k
            =
            0
          
          
            ∞
          
        
        =
        (
        
          a
          
            0
          
        
        ,
        
          a
          
            1
          
        
        ,
        
          a
          
            2
          
        
        ,
        .
        .
        .
        )
        .
      
    
    {\displaystyle (a_{k})_{k=0}^{\infty }=(a_{0},a_{1},a_{2},...).}
  

Bazı durumlarda dizinin terimleri, örüntüsü kolayca anlaşılabilen bir tam sayılar dizisi ile ilgilidir. Bu durumda, ilk birkaç soyut terim listelenerek indis kümesinin geri kalan terimlerinin ne olduğu anlaşılabilir. Örneğin, tek sayılar aşağıdaki gösterimlerden herhangi biriyle ifade edilebilir.

  
    
      
        (
        1
        ,
        9
        ,
        25
        ,
        .
        .
        .
        )
      
    
    {\displaystyle (1,9,25,...)}
  

  
    
      
        (
        
          a
          
            1
          
        
        ,
        
          a
          
            3
          
        
        ,
        
          a
          
            5
          
        
        ,
        .
        .
        .
        )
        ,
        
        
          a
          
            k
          
        
        =
        
          k
          
            

Dizüstü bilgisayar ya da laptop, taşınabilir türden, genellikle ekran ve klavye olmak üzere iki parçadan oluşan kişisel bilgisayarlardır. Bir dizüstü bilgisayar bir masaüstü bilgisayarın klavye, fare ve ekran gibi bileşenlerini tek bir parçada toplar. Dizüstü bilgisayarlar bir AC bağdaştırıcıdan gücünü alır ve şarj edilebilir bir batarya ile güç kaynağından uzakta da kullanılabilir. Dizüstü bilgisayarlar küçük ve taşınabilir olmaları açısından avantajlıdır.
Dizüstü bilgisayarlar, bilgisayar monitörü, bilgisayar hoparlörü, klavye, veri kayıt ortamı dahil olmak üzere bir masaüstü bilgisayarın tüm giriş/çıkış bileşenlerini ve özelliklerini bir araya getirir. Bazen bir optik disk sürücüsü, çevresel cihaz, işaretleme aygıtları (dokunmatik yüzey veya Pointing Stick gibi), işletim sistemi, işlemci ve bellek ile tek bir ünitededir. Modern dizüstü bilgisayarların çoğunda tümleşik webcam ve yerleşik mikrofonlar bulunurken, bazılarında dokunmatik ekran da bulunur. Dizüstü bilgisayarlar, dahili bir pilden veya bir AC adaptöründen gelen harici bir şebeke elektriği güç kaynağından güç alabilir. İşlemci hızı ve bellek kapasitesi gibi donanım özellikleri, farklı türler, modeller ve fiyat noktaları arasında önemli ölçüde farklılık gösterir.
Tasarım öğeleri, form faktörü ve yapı, kullanım amacına bağlı olarak modeller arasında önemli ölçüde farklılık gösterebilir. Özel dizüstü bilgisayar modellerine örnek olarak, inşaat veya askeri uygulamalarda kullanım için sağlam dizüstü bilgisayarlar, ayrıca Çocuk Başına Bir Dizüstü Bilgisayar (OLPC) organizasyonunun ürettiği düşük üretim maliyetli dizüstü bilgisayarlar vardır. Daha sonra modern dizüstü bilgisayarlara dönüşen taşınabilir bilgisayarlar, başlangıçta çoğunlukla askeriye, muhasebeciler veya seyahat eden satış temsilcileri gibi özel alan uygulamaları için küçük bir niş pazar olarak kabul edildi. Taşınabilir bilgisayarlar modern dizüstü bilgisayarlara dönüştükçe, çeşitli amaçlar için yaygın olarak kullanılmaya başlandı.

İlk portatif DOS bilgisayarını 1985'te Siemens Nixdorf üretmiştir. Homecomputer, yani ev bilgisayarı sınıfında ilk portatif bilgisayar ise Commodore 64 SX olarak 1984'te piyasaya sürüldü.
Dizüstü bilgisayarlar günümüz dünyasının en çok gelişen ve en çok ilgi gören teknoloji aygıtlarından biri olmuştur. İlk dizüstü bilgisayarı üreten şirketler Sony ve Compaq'tır. Masaüstü tabir edilen klasik ev ve iş bilgisayarlarına seçenek olarak geliştirilen dizüstü bilgisayarların yapılmasındaki temel amaç taşınabilir kullanım sağlamaktır. İlk olarak laptop (dizüstü bilgisayar) terimi 1983 yılında NEC UltraLite ve Compaq LTE model bilgisayarlar için kullanılmıştır. Laptop (dizüstü bilgisayar) sözcük anlamı olarak İngilizce (diz-üstü) sözcüklerinden türetilmiştir ve adında da taşınabilirlik birinci sırada yer almıştır. Ancak daha sonra laptop bilgisayarların kullanımının yaygınlaşmasıyla, sağlık örgütlerinin ve bilim çevrelerinin dikkati bu dala daha fazla yoğunlaşmıştır. Bulunan bulgularda dizüstü bilgisayarlar ilk defa düş kırıklığına uğratmış ve dizüstünde kullanımlarının sağlık açısından uygun olmadığı bulunmuştur.
Aslında bu bulgu 'dizüstü' dünyasına yeni bir ad konması anlamına geliyordu. Bu zamandan sonra birçok dizüstü bilgisayar üreticisi bu bilgisayarları defter (notebook) bilgisayar adı altında satmaya başlamıştır. Bugün Avrupa ve Amerika'da geniş bir ölçüde kullanıma ev sahipliği eden isim de, defter bilgisayarlarıdır.
Dizüstü bilgisayarlar ilk çıktıkları zaman büyük ilgi görmesine rağmen hızlı bir şekilde yaygınlaşamamış önce iş dünyasına ve iş adamlarına hizmet etmiş daha sonra da üretim maliyetlerinin ucuzlamasıyla ev kullanıcılarına ulaşmıştır. İlk başta tasarım amaçlarının başında klasik defter yerini tutup not tutturmaya yarayan bir aracı olarak görülse de 2000'li yıllarda bu düşünce değişip daha performanslı notebook ürünlerinin satışa sunulmasına başlanmıştır. Günümüzde dizüstü bilgisayarlar, en önemli rakipleri masaüstü bilgisayarlarla yarışır ölçüye gelmiş hatta bu yarışı bir adım önde götürmeye başlamışlardır.

Günümüz laptopları tasarımları gereği kendi çalışma prensiplerine uygun donanımlar yardımıyla donatılmalıdır. Bu nedenle sıradan bir masaüstü bilgisayarı için üretilmiş dahili bir donanım parçası notebook ile kullanım için uygun değildir. Laptoplar için ekran kartları büyük ölçüde pazar lideri olan dünyanın iki büyük ekran kartı şirketi Nvidia ve ATI tarafından sağlanmaktadır. Laptopların performanslarını belirleyen diğer ölçüt ise bellek sistemleridir. Günümüzde laptop mimarisinin temel unsuru işlemciler ise büyük ölçüde AMD ve Intel tarafından sağlanmaktadır.

Günümüzde dizüstü bilgisayarlar genel anlamda 4 grupta toplanabilir. Laptoplar(17"+), Notebooklar(13"-17"), Minibook ve Netbooklar(13"-), 2'si 1 arada PC, Subnotebook ve Ultrabooklar. Performans olarak da Laptoplar, Notebooklar ve Ultrabooklar ön plana çıkmakta olup çok çekirdekli işlemci kullanırken diğerleri atom teknolojisini kullanmaktadır.
Geçmişte daha küçük ve daha büyük dizüstü bilgisayarlar için bir dizi pazarlama kategorisi vardı. Bunlar arasında "subnotebook" modelleri, düşük maliyetli netbook'lar,ultra taşınabilir bilgisayar ve masaüstü yedek bilgisayar (DTR) bulunuyordu.

Dizüstü bilgisayarların temel bileşenleri, masaüstü benzerleriyle aynı şekilde çalışır. Genel olarak, dizüstü bilgisayar üreticileri maliyeti düşürmek ve üretimi kolaylaştırmak amacıyla RAM ve sabit diskin değiştirilmesi izin verirken diğer parçaların değiştirilmesini anakarta direkt montajlayarak engellemiştir. Bu kısıtlama, dizüstü bilgisayarlar ve masaüstü bilgisayarlar arasındaki en büyük farklardan biridir. Çünkü masaüstü bilgisayarlarda kullanılan büyük kasalar, anakartlar, sabit diskler, ses kartı, RAM ve diğer bileşenlerin eklenebileceği şekilde tasarlanmıştır.

Dahili olarak, bir ekran genellikle bir LCD paneldir, ancak bazen OLED'ler kullanılır. Bunlar, LVDS veya gömülü DisplayPort protokolünü kullanarak dizüstü bilgisayara arayüz sağlar.

Daha yüksek çözünürlüklü bir ekrana sahip olmak, aynı anda ekrana daha fazla öğenin sığmasını sağlayarak kullanıcının çoklu görev yeteneğini geliştirir. 2012 yılında Retina ekranlı MacBook Pro'nun piyasaya sürülmesinden bu yana, "HiDPI" (veya yüksek piksel hassasiyeti) ekranların kullanılabilirliğinde bir artış oldu. Çoğu dizüstü bilgisayara harici ekranlar bağlanabilir ve Mini DisplayPort'lu modeller üç adede kadar işleyebilir.

120 Hz yenileme hızı ve aktif shutter 3D sistemine sahip bir ekrana sahip olan en eski dizüstü bilgisayarlar 2011 yılında Dell (M17x) ve Samsung (700G7A) tarafından piyasaya sürüldü.

Bir dizüstü bilgisayarın merkezî işlem birimi (CPU), gelişmiş güç tasarrufu özelliklerine sahiptir ve yalnızca masaüstü kullanımı için tasarlanandan daha az ısı üretir. Hem Intel, hem AMD hem de diğer üreticiler tarafından sağlanan dizüstü bilgisayarlar için tasarlanmış çok çeşitli dizüstü bilgisayar işlemcisi türleri bulunmaktadır. Motorola ve IBM, x86 olmayan mimarilerde, eski PowerPC tabanlı Apple dizüstü bilgisayarları (iBook ve PowerBook) için çipler üretti.

Çoğu dizüstü bilgisayarda, güç ve alandan tasarruf etmek için CPU'ya bir grafik işlemci birimi (GPU) entegre edilmiştir. Bu, Intel tarafından 2010 yılında Core i-serisi mobil işlemcilerle ve AMD tarafından benzer hızlandırılmış işlem birimi (APU) ile tanıtıldı. Bundan önce, düşük kaliteli makineler, sistem yonga setine entegre grafik işlemcileri kullanma eğilimindeydi.

2000 yılından bu yana, çoğu dizüstü bilgisayar SO-DIMM RAM kullanıyor, ancak 2021 itibarıyla artan sayıda model anakarta lehimli bellek kullanıyor. 2000'den önce çoğu dizüstü bilgisayar, bellekleri yükseltilebilirse özel bellek modülleri kullanıyordu.
2021 itibarıyla, 8 GB RAM en yaygın olanıdır ve alt seviye modellerde ara sıra 4 GB bulunur. Üst düzey dizüstü bilgisayarlar 16 GB veya daha fazla RAM ile gelebilir.

İlk dizüstü bilgisayarlar depolama için en sık disket kullanıyordu, ancak birkaçı RAM diskleri veya bant kullanıyordu, 1980'lerin sonunda sabit disk sürücüleri standart depolama biçimi haline geldi.
1990 - 2009 yıllarında, neredeyse tüm dizüstü bilgisayarlarda depolama için genellikle bir sabit disk sürücüsü (HDD) vardı. O zamandan beri, katı hâl sürücüsü (SSD), bazı ucuz tüketici modelleri dışında tüm sabit sürücülerin yerini yavaş yavaş almaya başladı. Başlangıçta, 2000'lerin sonlarında SSD'ler HDD'lerden önemli ölçüde daha pahalıydı, ancak 2021'den itibaren daha küçük kapasiteli (1 terabaytın altında) sürücülerin fiyatları birbirine yaklaştı.
Bazı kompakt dizüstü bilgisayarlar daha da küçük 1,8 inç HDD'leri ve çok az sayıda kullanılan 1" Microdrive sürücüleri destekler. Bazı SSD'ler, bir dizüstü bilgisayarın sabit diskinin boyutuna, şekline uyacak şekilde üretilmiştir, ancak giderek daha küçük mSATA veya M.2 SSD kartlarıyla değiştirilmektedir. Bağlantı için daha yeni ve çok daha hızlı NVM Express standardını kullanan SSD'ler yalnızca kart olarak mevcuttur.
RAID teknolojisini destekleyen çeşitli harici HDD'ler veya ağa bağlı depolama sunucuları, USB, FireWire, eSATA veya Thunderbolt gibi arabirimler üzerinden hemen hemen her dizüstü bilgisayara bağlanabilir. Birçok dizüstü bilgisayarda ayrıca bir kart okuyucu bulunur. Bu, tipik olarak SD kart veya microSD kartlar olan dijital fotoğraf makinesi için bellek kartı kullanımına izin verir.

CD-ROM'ları, kompakt diskleri (Compact Disc), DVD'leri ve bazı durumlarda Blu-ray diskleri (BD) oynatabilen optik disk sürücüsü, 1990'ların ortaları ile 2010'ların başları arasında tam boyutlu modellerde neredeyse evrenseldi.

Metin, veri ve diğer komutları (örneğin, işlev tuşu) girmek için bir alfasayısal klavye kullanılır. İmlecin ekrandaki konumunu kontrol etmek için dokunmatik yüzey (izleme dörtgeni), işaret çubuğu veya her ikisi kullanılır.
Harici bir klavye ve fare, bir USB bağlantı noktası kullanılarak veya Bluetooth ve benzeri bir teknoloji aracılığıyla kablosuz olarak bağlanabilir. Bazı dizüstü bilgisayarlarda, isteğe bağlı veya standart olarak sunulan çoklu çoklu dokunmatik doku

Doğal Dil İşleme, yaygın olarak NLP (Natural Language Processing) olarak bilinen yapay zekâ ve dilbilim alt kategorisidir. Türkçe, İngilizce, Almanca, Fransızca gibi doğal dillerin işlenmesi ve kullanılması amacı ile araştırma yapan bilim dalıdır.

NLP yani Doğal Dil İşleme, doğal dillerin kurallı yapısının çözümlenerek anlaşılması veya yeniden üretilmesi amacını taşır.Bu çözümlemenin insana getireceği kolaylıklar, yazılı dokümanların otomatik çevrilmesi, soru-cevap makineleri, otomatik konuşma ve komut anlama, konuşma sentezi, konuşma üretme, otomatik metin özetleme, bilgi sağlama gibi birçok başlıkla özetlenebilir. Bilgisayar teknolojisinin yaygın kullanımı, bu başlıklardan üretilen uzman yazılımların gündelik hayatımızın her alanına girmesini sağlamıştır. Örneğin, tüm kelime işlem yazılımları birer imlâ düzeltme aracı taşır. Bu araçlar aslında yazılan metni çözümleyerek dil kurallarını denetleyen doğal dil işleme yazılımlarıdır.
Batı dillerinde SAPI (Microsoft şirketinin konuşma sentezleyici üretmek amacı ile satışa sunduğu geliştirici program) tabanlı Konuşma sentezleyici bileşenleri, yazılımcıların multimedia (çoklu ortam) sunuları hazırlamaları için hizmete sunulmuştur.
Konuşma ve komut anlama yazılımları ise gelecekte insan ve bilgisayar arasındaki klavye, fare gibi veri girişi aygıtlarını ortadan kaldıracak yazılımlardır. Bu gelişmeler makine-insan iletişiminde yeni ve devrimci değişimlere yol açacak ve bilgisayarların daha çok insan tarafından kabul görmesine yol açacaktır.

Gelecekte, konuşma sentezleyiciler ve konuşma anlama alanındaki gelişmeler ve makine-insan iletişiminin gelişmesi, insanın makineden beklentilerini yükseltecektir. İnsanlar makinelerin kendisini anlamalarını isteyecek, karmaşık kullanımı olan makineler pazar bulamayacaktır. Giderek gelişen ve insanı anlayan makinelerin daha zeki olması insanın yaşam kalitesini yükselteceğinden, vazgeçilmez olması kaçınılmazdır. Zeki makine kavramı, yapay zekâ çalışmalarının hızlanmasına yol açmıştır. Geleceğin en önemli sektörlerinden biri olan yapay zekâ ile insanın iletişim kuracağı tek araç dildir.
Dil, insanoğlunun uygarlaşmasını sağlamakla kalmamış, onun zekâsının doğada daha önce görülmemiş şekilde parlamasını sağlamıştır. Kültür dediğimiz insanlık birikimi, dil kullanan ve iletişim kuran insanın sosyalleşme sürecinin ürünüdür.

Dilin işlenmek üzere çözümlenebilmesi için, matematik modelinin oluşturulması gerekmekteydi.

ATN Genişletilmiş Geçiş Ağları (Augmented Transition Network),Woods tarafından 1970 ve 1973 yılları arasında geliştirilmiş bir yaklaşımdır.
Genişletilmiş geçiş ağları (GGA) üç bileşenden oluşur:

En az başlangıç ve son (/s) durumları olan sonlu sayıdaki durumlar kümesi,
Belli bir metindeki mümkün olan harflerden oluşan alfabe (e),
Sonlu sayıdaki bir durumdan diğer bir duruma geçişi sağlayacak geçişler kümesi.
Genişletilmiş geçiş ağlarında, bir durumdan diğer bir duruma geçmek için gerekli harf okunur ve bu harf geçilecek olan duruma geçmek için gereken harfle karşılaştırılır; uygun ise diğer duruma geçilir. Geçiş ağlarında doğru bir yol, bir başlangıç durumundan başlayıp, son duruma ulaşan geçişler sağlandığında tamamlanır. Harflerin birbirine eklenmesiyle oluşan metin, ağın kabul etmesi için verilen metin ise, bu metin ağ tarafından kabul edilmiş demektir.
Yanda: "Bal" metnini kabul eden Genişletilmiş Geçiş Ağı.

Fonetik, konuşulurken, dil, gırtlak, ses telleri, damak, dişler ve dudaklar ile çıkarılan sesleri ve bu seslerin dil ile olan ilişkilerini tanımlamak için kullanılan bir terimdir.Doğal dillerde anlam ayırıcı olarak kullanılan en küçük ses fondur (phon) dur. Fonetik terimi bu kökten gelmektedir.
Fon kavramı evrensel değildir ve her dilde farklı seslere kaşılık gelir. Farklı dillerdeki fonların tek ortak özelliği ayırıcı temel sesler olmalarıdır.Sesle ifade edilen dili, yani konuşmayı kaydetmek için yazı icat edilmişti.Konuşmayı yazı ile ifade etmek için ses birim veya fonları harflerle eşleştirmek gerekmekteydi. Bazı dillerde, örneğin Türkçe, Fince ve Japoncada, sesbirimler doğrudan harflere karşılık gelmektedir. Bu tip dillere fonetik diller denir.İngilizce, Almanca, Fransızca gibi dillerde ise Fonlar harflere kaşılık gelmezler.Bu yaklaşımın yerine uluslararası olarak geçerliliği olan fonetik bir alfabe ses birimleri ifade etmek için kullanılır. Ses birimlerin simgesel olarak ifade edilmesi sonucu olusan simgeler fonem (phoneme) olarak adlandırılır. Bir başka deyişle aslında fonemlerin seslendirilmesiyle ses birimler (phon) oluşur.
Dildeki ses birimler belirlenirken iki yaklaşım kullanılır.Bunlar,

Parçalı sesbirimler (segmental) ve,
Parçalarüstü ses birimler (supra-segmental, prosodic) dir.

Dil bilime terim olarak 1859 yılında August Schleicher tarafından kazandırılan morfoloji, dilde biçimi oluşturan ögelerin türlerini tanımlamak ve özetle dil bilgisi kuralları denen biçimsel ögelerin sınıflandırmasını yapmaktır.

Doğal dil işleme çalışmalarında anlam bütünsel çözümleme yapabilmek için, bazı yaklaşımlar belirmiştir. Bu yaklaşımlar aşağıdaki süreçlerden oluşur.

Sözdizimsel analiz, sözdizimini (syntax) veya cümleyi oluşturan morfolojik ögelerin hiyerarşik kurallara uyumunu karşılaştırarak ölçümlemektir. Böylece söz dizimin anlamlı olup olmadığının ölçülebilmesi için düzenleyici bir süreç gerçekleşmiş olur.
Türkçede cümleler en genel şekliyle özne, nesne ve yüklem bileşenlerinden oluşur. Cümleye eklenmek istenen anlamlar arttıkça cümleler, özne, yer tamlayıcısı, zarf tamlayıcısı, nesne ve yüklem gibi bileşenleri içerir.Ayrıca cümlenin anlamını kuvvetlendiren cümle dışı bileşenler de (bağlaç, edat, vb) cümlede bulunabilir.Bunlara örnek olarak "ile, için, ama, çünkü" kelimeleri verilebilir. Türkçede özne ile yüklem cümlenin temel bileşenleridir ve genelde tüm cümlelerde yer alırlar. Yer tamlayıcısı, zarf tamlayıcısı, nesne gibi bileşenler bazı cümlelerde yer almayabilirler veya bazı cümlelerde sadece biri, bazılarında sadece ikisi bulunabilir. Bu bileşenlerin cümle içindeki sıralanışları da değişebilir.
Bilgisayarla doğal dilin modellenmesinde anlamsal analizden önce kelimelerden oluşturulan yapının cümle olup olmadığının test edilmesi faydalıdır.Bu işlem sentaktik eşleştirme işleminde anlamsız eşleşmelerin önlenmesine faydalı olur.
Yandaki Şekil : Sözdizimsel Analiz.
Simgeler: Ö: özne, D: dolaylı tümleç, Z: zarf tümleci, N: nesne, Y: yüklem, İG: isim grubu, SG: sıfat grubu, İN: isim nesnesi, SN: sıfat nesnesi, DZ: diğer zarflar, S: sıfat, İ: isim, ZB: zaman belirteçleri, T: tamlayan, TN: tamlanan, ZM: zamir, NE: nesne eki, TE: tamlayan eki, TNE: tamlanan eki, KE: kip eki, ZE: zaman eki, DE: dolaylı tümleç eki, EF: ek fiil

Anlambilimsel analiz, sözdizimini oluşturan morfolojik ögelerin ayrılması, yani sözdizimsel analiz ile anlam taşıyan kelimelerin sınıflandırılması işleminden sonra gelen anlamlandırma veya anlama sürecidir.Bu süreçte anlam taşıyan kelimelerin, ekler ve cümle hiyerarşisi içindeki konumlarının saptanması sayesinde birbirleri ile ilişkileri kurulabilir. Bu ilişkiler anlam çıkarma, fikir yürütme gibi ileri seviye bilişsel fonksiyonların oluşturulmasında ham bilgi olarak kullanılacaktır.

Morfolojik çözümleme aşamalarından sonra sözdizimsel kurgu veya yapay konuşma süreci ile yapay zekâ ya veya uzman sistemlere iletişim becerisi kazandırılacaktır. Sözdizimsel çözümlemenin tersi süreçlerden oluşan birleştirme sürecinde, önceki süreçlerde ele geçen bilgi yine morfolojik kurallar dahilinde birleştirilir.

Doğal dil üretme

Vasif Nabiyev - Yapay Zekâ: Problemler, Yöntemler, Algoritmalar, 764 say., Seçkin, Ankara, 2005
Devrim Çamoğlu - D.U.Y.G.U. Projesi araştırma tezleri.
Ünal Çakıroğlu - (KTU) Şekiller, Sözdizimsel Analiz ve matematik model bölümü

İTÜ Doğal Dil İşleme Takımı 23 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Stanford Üniversitesi Doğal Dil İşleme Öbeği 29 Kasım 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Survey of the State of the Art in Human Language Technology
Natural Language Processing Group at the Johns-Hopkins University
DNLP - Dalhousie Natural Language Processing Group
2004 International Workshop on Natural Language Understanding and Cognitive Science
CLAC: Computational Linguistics At Concordia 4 Aralık 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TCC: Cognitive and Communication Technologies (TCC) at ITC-Irst
YTÜ Doğal Dil İşleme Araştırma Grubu
Fatih Ü. Doğal Dil İşleme Grubu
Cognitive Science Society of Trakya (CSST) 10 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Elektronik kitap, E-kitap veya e-Kitap, bilgisayarların veya diğer elektronik cihazların düz panel ekranında okunabilen metinden oluşan dijital biçimde sunulan bir kitap yayınıdır. Bazen "basılı bir kitabın elektronik versiyonu" olarak tanımlansa da, bazı e-kitapların basılı bir eşdeğeri yoktur. E-kitaplar, özel E-kitap okuyucu cihazlar, masaüstü, dizüstü bilgisayarlar, tabletler ve akıllı telefonlar da dahil olmak üzere kontrol edilebilir bir görüntü aygıtına sahip herhangi bir cihazda okunabilir.
E-kitap kolaylık sağladığından dolayı kitap sektörünün dijitale kaymasını etkilemiştir.
E-kitap tabirinin bir endüstri olarak ortaya çıkışı 1990'ların sonlarında, Peanut Press gibi şirketlerin cep bilgisayarı aracılığıyla kitap okuma gayesine dayanır. Bununla birlikte 2002 dot-com çöküşünden sonra(bkz.Dot-com balonu) e-kitaplar yayıncılık endüstrisi tarafından geniş bir kabul ve ilgi görmedi. Bunun sonucunda e-okuma cihazlarına ve e-kitap teknolojilerine yapılan yatırımlar azaldı. Sony Corporation 2006 yılında bir e-okuma cihazı piyasaya sürmesi (Sony Portable Reader Prs-500) endüstrinin yeniden canlanmasının başlangıç noktası olarak kabul edilebilir. Nitekim, Aralık 2008'de Sony, cihazın Ekim 2006'da piyasaya sürülmesinden bu yana dünya çapında 300.000 adet Okuyucu Dijital Kitabı sattığını açıkladı. 
Buna ek olarak, Amazon (şirket) 2007 yılında Kindle'ı piyasaya sürdü, ardından Amerika Birleşik Devletleri'ndeki e-kitap satışları hızla arttı.
Bir cihazın e-kitap okuyucu olarak değerlendirilebilmesi için elektronik mürekkep özelliğinin olması gerekmektedir. Kısaca E-ink denen bu teknoloji, göz sağlığı ve okuma deneyimi olarak gerçek kitaba yakın bir deneyim sunmaktadır. E-kitap okuyucularda kullanılan farklı yazılımlar mevcuttur. Bunlar arasında en yaygınları olan Epub (.epub) ve Mobipocket(.prc .mobi) dışında e-Reader (.pdb), HTML (.html), Microsoft Reader (.lit), Kindle (.azw) sayılabilir.
E-kitap okumak için kullanılan PDF bilinenin aksine bir e-kitap formatı değildir. PDF belgeleri geçerli sayfaya, pencereye veya başka bir boyuta dinamik olarak uyum sağlamak yerine genellikle belirli bir boyuta ve düzene bağlıdır. Epub gibi e-kitap yazılımları ise kitap içeriğini sabit tutup biçimini okuyucu tarafından değiştirilebilir kılmıştır. Kitabınızı okurken zemin/metin renkleri, metin boyutu, ekran yönü gibi özellikler değiştirilebilir ve kitabın içeriği okuyucuya uyum sağlar.
Günümüzde internet tabanlı her teknolojide söz konusu olduğu gibi e-kitap ve e-kitap okuyucuları vasıtasıyla kişisel veriler takip edilebilir ve saklanabilir durumdadır. Kullanıcıların hangi e-kitapları açtığını, kullanıcıların her bir e-kitabı okumak için ne kadar zaman harcadıklarını ve her bir e-kitabın ne kadar olduğunu içeren veriler düzenli olarak toplanmaktadır. Amazon.com şirketinin bir ürünü olan e-kitap okuyucu Kindle, kullanılan uygulama veya cihaz ile etkileşim haline geçtiğinde cihaz bilgilerini, kullanım meta verilerini ve ayrıntıları Amazon servislerine gönderir ve bütün bu veriler doğrudan okuyucunun hesabına bağlıdır. Konuyla ilgili olarak Kobo e-Reader markalı e-kitap okuyucuyu piyasa süren firma olan Kobo Inc tarafından 2014 Aralık ayında 21 milyondan fazla kullanıcının okuma alışkanlıklarını gösteren veriler yayınlandı. Bu dokümanda verilen Birleşik Krallık 'ta 2014 yılında en çok tamamlanan kitap olan Casey Kelleher adlı yazarın "Rotten to The Core'' adlı eserinin insanların %83'ünün baştan sona okuduğu bilgisi veya aynı sene en çok satılan e-kitap olan Katia Lief tarafından yazılan ''One Cold Night'' adlı eserin okuyucular tarafından tamamlanma oranın %69'u bilgisi, e-kitapların kullanıldığı zaman pek çok veriye ulaştığının bir kanıtıdır.
1990'lı yılların sonlarında ortaya çıkan ve asıl yükselişini 2000'lerin ortasında yapan e-kitaplar, özellikle çevre ve kullanıcı dostu olmaları nedeniyle dünya çapında yoğun bir ilgi gördü. E-kitapların düşük maliyetli, güncellenebilir ve kolay temin edilebilir olmaları gerek yayıncı ve yazarlar gerekse de kullanıcılar tarafından rağbet görmesinin nedenlerinden bazılarıdır. Ayrıca, etkileşimli e-kitap adı verilen, etkileşim düzeyi yüksek ve zengin içerik sunum olanaklarına sahip uzantıları olan e-kitaplar, okuyucunun kitapla ilgili notlar almasını, anlamını bilmediği kelimeleri aratmasına ve okumayı video, ses ve üç boyutlu nesnelerle zenginleştirmeyi mümkün kılar. E-kitaplar kullandığı teknoloji veya okuma aracının sınırlılıklarından kaynaklanan dezavantajları da bulunur. Harici bir güç kaynağına ihtiyaç duymalarından kaynaklanan şarj problemler, düşük çözünürlüklü cihazların kullanılması nedeniyle okuyucuların yaşadığı göz ve baş ağrıları, temel sorunlardır. Özellikle etkileşimli e-kitaplarda bazı durumlarda telif hakkı ihlali gibi sorunlar yaşanabilmektedir ve telif hakkı konusunda yeterli yasal düzenlemenin olmaması nedeniyle birçok ülkede bu konu çözümsüz kalabilmektedir.

Elektronik kitap okuyucu, öncelikli amacı dijital e-kitapları okunmak olan ve bu amaca uygun olarak tasarlanmış taşınabilir elektronik bir cihazdır. Günümüzde birçok cihaz e-kitap okumak için kullanılabilir. Fakat e-kitap okuyucu taşınabilirlik, okunabilirlik (özellikle güneş ışığı altında) ve pil ömrü gibi özellikleri kitap okumaya en uygun hale gelecek şekilde tasarlanmıştır. Bir elektronik kitap okuyucu üzerindeki hafızanın boyutuna bağlı olarak yüzlerce ya da binlerce kitabı saklayabilir.

E-kitap okuyucular tablet bilgisayarların benzer bir formudur. Tablet bilgisayarlar daha yüksek hızda tazeleme oranları olan ekranları vardır. Bu özellik tablet bilgisayarları etkileşim için daha uygun hale getirir. Ayrıca tablet bilgisayarlar çok yönlüdür. Kullanıcılara çok fazla türdeki içeriği kullanmasına, üzerinde değişiklik yapmasına ya da içerik oluşturmasına olanak sağlar.
E-kitap okuyucuların en büyük avantajı ve onu tablet bilgisayarlardan ayıran noktası sahip olduğu elektronik mürekkep ekranıdır. E-kitap okuyucular bu avantajından ötürü kullanıcılara çok daha iyi bir okuma deneyim sunar. Özellikle güneş ışığı altında olduğu gibi aydınlık ortamlarda okunabilirlikleri tablet bilgisayarlara göre çok daha iyidir. E-kitap okuyucular içeriği göstermek için ekranında elektronik mürekkep teknolojisini kullanmaktadır. Bu teknolojinin getirdiği avantajlardan bir tanesi e-kitap okuyucuların pil ömürlerinin uzun olmasıdır. Ticari olarak satılan elektronik modeller genellikle siyah ve beyaz (grinin 16 farklı tonu) renklerde ekranlardır.
Birçok e-kitap okuyucu kablosuz olarak İnternete bağlanabilir. Günümüzde İnternete bağlanmak için GSM ağlarını kuladan cihazlarda vardır. Örneğin Amazon Kindle Whitepaper. Bazı cihazlar içerisindeki yazılım OPDS kütüphanelerine ya da e-kitap satıcılarına erişime olanak tanır. Bu sayede kullanıcılar kitap alabilir ya da kiralayabilirler. Ayrıca kullanıcılar aldıkları kitapları herhangi bir ücret ödemeden dijital olarak kitabi satın aldıkları kütüphane ya da satıcı aracılığı ile teslim alabilmektedirler. Bu yolla kitap sahipleri kitaplarını sunucular (bulut bilişim teknolojisi) üzerinde kullanır ve yönetir. Bu sayede e-kitap okuyucu satın alınan kitapları cihaza İnternet bağlantısı olan herhangi bir yerden indirebilir. Ayrıca bazı e-kitap okuyucular bilgisayar aracılığı ile de dosya indirebilir ya da hafıza kartından dosya okuyabilir.

E-kitap okuyucu fikrine benzer bir cihazdan 1930 yılında Bob Brown'nin yazdığı bildiride "The Readies" isimli kitapta bahsedilmiştir. Yazar kitabında "Taşıyabileceğim ya da gezebileceğim basit bir okuma makinesini herhangi eski tip elektrikli aydınlatıcı duyuna bağlayıp istiyorsam yüzlerce-binlerce kelimelik romanları 10 dakika içinde okuyabileceğim bir cihaz" diyerek günümüzdeki e-kitap okuyuculara çok benzer bir cihazı tanımlamıştır.
İlk e-kitap okuyucusu; 1949 yılında, ispanyol bir öğretmen olan Angela Ruiz Robles tarafından tasarlandı. Amacı öğrencilerin ağır kitapları taşırken zorlanmasını engellemekti. Robles buluşuna Enciclopedia Mecánica (Mekanik Ansiklopedi) adını verdi. Cihaz bugün elimizde olan okuyucuların aksine elektronik değildi, sıkıştırılmış hava kullanarak çalışan basılı metin makaraları içeriyordu ancak bilinen ilk otomatik okuma cihazıdır.
İlk taşınabilir e-kitap okuyuculardan biri the Rocket 1998 yılında NuroMedia tarafından duyuruldu. The Rocket kullanıcılarına kitapları seri haberleşme kablosu ile bilgisayardan indirilebilmesine olanak verdi. Aynı yıl içinde bir diğer SoftBook isimli e-kitap okuyucu SoftBook firması tarafından üretildi. SoftBook bilgisayar bağlantısına ihtiyaç duymuyordu. Kitaplar telefon hattı üzerinden üzerindeki 33.6 kbit/s. modem aracılığı ile İnternete bağlanarak kitaplar “SoftBookstore” üzerinden indirilebiliyordu.
2000 yılında Microsoft, masaüstü, dizüstü ve cep bilgisayarlarında kullanılabilen Microsoft Reader isimli yazılımı hizmete sürdü. Microsoft'un bu atağı Amazon gibi firmaların dikkatinin e-kitap okuyucu sektörüne yönelmesini sağladı. Ayrıca 2000 yılında Stephen King, Riding The Bullet ve Bag of Bones isimli, Türkçeye ‘Kemik Torbası’ olarak çevrilen kitabını yalnızca internetten yayımlamıştır ve bu durum sektöre olan ilgiyi artırmıştır.
2004 yılında çıkmış olan Sony Librie isimli e-kitap okuyucunun piyasaya çıkması büyük bir atılımdı. Ardından 2006 yılında Sony Reader isimli cihaz piyasaya sürüldü. Fakat birkaç yıl sonra çıkacak olan Amazon Kindle kadar büyük bir başarı yakalayamadı.
Küresel çapta başarı yakalayarak başta ABD olmak üzere dünyaya yayılan ilk e-kitap okuyucunun, 2007 yılında çıkan ve ilk stokunun birkaç saat içinde bittiği Amazon Kindle olduğu söylenebilir. Amazon'un e-kitap piyasasını temelinden sarsması sektörün genişlemesini sağlamıştır. Örneğin Barnes & Noble isimli, e-kitap sektörüne çok daha önce girmiş olan şirket 2009 yılında ilk fiziksel e-kitap okuyucusunu yayınladı ve on binlerce sattı.
2010 yılında Apple'ın çıkardığı tabletlerde e-kitap okuma özelliğinin bulunması ve Apple'ın ABD'deki büyük yayıncılarla anlaşmış olması sektörü olumlu yönde etkiledi ve çok daha fazla insan e kitaplarla, dolayısıyla e kitap okuyucularla tanıştı. Satış rakamları ve kullanım sıklığı giderek arttı. 2012 yılında Android ve IOS tabletlerin sayısının çok fazla artmasının etkisiyle satış rakamları düşmüş olmasına rağmen sadece Amazon Kindle üzerinden yüz milyon e-kitap indirildi ve örneğin Amazon İngiltere'nin açıklamasına göre aynı yıl Kindle için yapılan e-kitap satışları normal kitap satışlarını geçti.

E-kitap okuyucular, kağıt tüketimini önemli ölçüde azaltırlar fakat bu cihazların üretimi kirlilik kaynağıdır. Üretim için alüminyum ve bakır gibi yaygın kaynakların yanı sıra koltan ve lityum gibi daha nadir cevherlere de ihtiyaç duyulur. Dünyada çıkarılan koltanın yarısından fazlası Afrika'dan, yaklaşık dörtte biri de Brezilya'dan geldiği için ekolojik ayak izini arttırır. Lityum ve koltanın kurak ülkelerden de çıkarılması su ve enerji harcamalarını arttırır. Üretilirken çevreci olmayan e-kitap okuyucularının, okunan kitap sayısı arttıkça kitap başına meydana gelen ekolojik ayak izleri azalır. Bu açıdan kütüphanede bulunan kitaplara benzerler. Basılı kitap satın almak için kitapçıya gitmek ya da internetten kitap sipariş etmek enerji tüketimini arttırır, dolayısıyla da çevreyi daha çok kirletir. Bu açıdan bakıldığında e-kitap okuyucular, basılı kitaplara nazaran daha çevrecidirler.

E-kitaplar, piyasa çıktığı günden bu yana birçok konuda eleştirilere maruz kalmıştır. Biçim ve teknik sınırlar, yetersiz grafik, e-mürekkebin renkli ekranları desteklememesi ve sınırlı bir çözünürlüğe sahip olması gibi konular bu eleştiriler arasındadır. E-mürekkep ekranlarda okuma deneyimi aydınlatma durumuna bağlıdır.
E-okuyucular genellikle yalnızca bir sağlayıcının çevrimiçi mağazasına erişim sağlamak üzere tasarlanmıştır. Bu yapı dijital ekosistem olarak adlandırılır ve daha küçük şirketlerin (ör. Kibano Digireader) uluslararası çapta hizmet veren şirketlerle (Amazon, Apple vb.) rekabet etmesine yardımcı olur. Öte yandan, müşteriler e-kitap okuyucu aracılığıyla erişilen çevrimiçi mağazada, sınırlı sayıda e-kitap satın alabilirler. Sınırlı içerik, e-kitap okuyucuların eleştiri aldığı noktalardan biridir. Ekosistemlerin kullanımı nedeniyle, firmalar birbirleriyle rekabet etmek zorunda kalmazlar ve bu nedenle e-kitapların maliyeti de düşmez. Yalnızca bir çevrimiçi mağazayı kullanma seçeneğiyle kitap satın almanın veya ödünç almanın sosyal etkileşimi de ortadan kalkar.
Bazı okurlar ise, e-kitap okuyucuların yarattığı özgürlük veya mahremiyet kaybıyla; tercih ettikleri her kitabın izlenme ve fişlenme olasılığıyla ilgili endişelerini dile getirmektedir.
İlk dönem e-kitap okuyucuların sahip olduğu dezavantajlardan birinin de bir saatten uzun süreli kullanımda baş ağrısı ve göz yorgunluğu yaratmak olduğu belirtilmiştir.

Uzun bir süre, e-kitap okuyucuların gereksiz olduğundan, herhangi bir tabletin de e-kitap okuyucuyla aynı işlevi göreceği argümanı öne sürülerek birtakım eleştiriler yapıldı fakat e-kitap okuyucular bazı yönleriyle tabletlerden daha avantajlılar. Örneğin, e-kitap okuyucuların ekran parlaklığı sadece okumak için tasarlandığı göz önünde bulundurulursa göz sağlığını koruma konusunda tabletlere göre çok daha başarılılar.
E-kitap okuyucuların en büyük avantajlarından biri de, çok sayıda kitabı okuyucuyla buluşturması ve erişim özgürlüğü sunmasıdır. Hafıza kapasitesine göre on bin kadar kitabı içinde barındırabilen küçük bir cep kitabı boyutundaki e-kitap okuyucuları taşıma, saklama gibi konularda da okurlara büyük kolaylık sağlıyor.
Cep telefonu veya tabletlerin pil kullanım istatistiklerine bakıldığında, pil ömrünün tükenmesinin en büyük nedeni ekran kullanımıdır. Bu nedenle e-kitapların mobil cihazlardan okunması, göz sağlığı sorunlarının yanında şarj problemleriyle de karşılaşılmasına neden olabilir. E-kitap okuyucuları ise pil tasarrufu ve pil ömrü ile de mobil cihazlara göre çok daha büyük bir avantaja sahiptir. E-ink teknolojisinin de yardımıyla, e-kitap okuyucuları güç tasarrufu konusunda oldukça başarılıdır. Elbette tercih edilen ekran ışığı oranı pil ömrünü doğrudan etkileyecek olsa da en yoğun kullanımda dahi haftalarca şarj etmeden e-kitap okuyucu kullanım kolaylığı sağlar.

Birçok şirket (Apple, Microsoft, Google vs.) kendi işletim sistemleri ve telefonlarına özel e-kitap okuyucu uygulamaları tasarlamaktadır. Örneğin; IOS işletim sistemi, okuyucuların doğrudan Apple'ın dijital mağazasından kitap satın almalarını sağlayan Apple'ın iBooks uygulamasına da erişebilir. Bununla birlikte, işletim sistemlerine üçüncü parti yazılımları da kabul edildiğinden dolayı başka yazılımcılar ve şirketler de kendi uygulamalarını, ücretli veya ücretsiz, pazarlama ve sunma imkanı bulmaktadır.
Bu e-kitap okuyucu uygulamaları mobi, ePUB ve PDF dosyalarını çalıştırabilmektedir.

Amazon: Kindle, Kindle Touch, Kindle Paperwhite
Barnes & Noble: Nook, Nook Simple Touch, Nook Simple Touch GlowLight
Bookeen: Cybook Opus, Cybook Ori

ENIAC (İngilizce: Electronic Numerical Integrator And Computer Türkçe: Elektronik sayısal entegratör ve hesaplayıcı), elektrikle çalışan ve elektronik veri işleme kapasitesine sahip ilk bilgisayar. II. Dünya Savaşı esnasında Amerikalı bilim insanları tarafından inşa edilen ENIAC ilk çıkan bilgisayardı. ENIAC, yaklaşık 167 m² bir alana sığıyordu ve ağırlığı 30 tondu.

Bu ilk bilgisayarın siparişi, 1941 yılında ABD'nin II. Dünya Savaşı'na katılmasıyla birlikte ordu tarafından gizli olarak Pennsylvania Üniversitesi'ne ait elektrik mühendisliği okulu Moore School of Electrical Engineering'e verildi. Amaç daha az isabet hatalı uzun menzilli top ve füzelerin hesaplanmalarında kullanılmasıydı.
Bilim insanları John Mauchly ve Presper Eckert tarafından yaklaşık 4 yılda imal edildi. Yaklaşık maliyeti 500.000 dolar idi. ENIAC ilk deneme çalışmasına 1945 yılında başladı. Gerçek anlamda çalışabilmesi ise 1947 yılını buldu. Ancak 2 Eylül 1945'te Japonya'nın teslim olmasıyla savaş sona ermişti ve böyle bir makine için ihtiyaç da kalmamıştı. ENIAC 1947 yılında basına tanıtıldı.

Savaşın ardından ENIAC ağırlıklı olarak hava tahminlerinde, atom enerjisi hesaplamalarında, kozmik ışın çalışmalarında, termal tetikleme, rastgele sayı bulunmasında, rüzgâr tüneli dizaynında ve diğer bilimsel araştırmalarda kullanıldı. 1951 yılına gelindiğinde ise, endüstriyel amaçlı olarak kullanılmaya başlandı.
ENIAC'ın parçaları şu anda Washington'daki Amerikan Ulusal Müzesinde sergilenmektedir.

ENIAC bir sayının görüntüsünü ayırabiliyor, eşitlikleri karşılaştırabiliyor, çarpabiliyor, bölebiliyor, toplayabiliyor, çıkartabiliyor ve kare kökleri hesaplayabiliyordu. ENIAC'ın akümülatörleri (ön kayıt bölgeleri) hem toplama hem de hafıza işlevi görüyordu. ENIAC'a veriler bir IBM kart okuyucusu aracılığı ile veriliyordu. İşlenmiş veriler ise yine bir IBM delikli kart makinesi sayesinde alınıyordu ve bu kartlar yine IBM'in üretmiş olduğu bir delikli kart okuyucu tarafından (buna benzer bir örnek IBM 405 olabilir) deşifre ediliyordu.
O günlerde 60 saniye yol alan bir topun rotasının hesaplanması için, yaklaşık 20 saatlik çalışma gerekiyordu. ENIAC bu hesaplama süresini 15 saniyeye indirdi. Bir saniyede yapabildiği toplama işlemi akümülatör başına 5.000 adetti (toplam 100.000 adet). Saniyede yapabildiği çarpım işlemi 385, bölme veya karekök alma işlemi ise 38 adetti. Geçici hafızasında sadece 200 sayıyı saklayabiliyordu.

ENIAC, 6 kadın operatör tarafından programlanıyordu. Programlama yöntemi ise elle takılıp çıkarılan fişler, kablolar ve kumanda edilen düğmelerdi.
ENIAC, tam 7 yıl boyunca (1947-1954) hizmet verdi. Ancak çalışma masrafları kendisinden sonra geliştirilen çocukları, EDVAC ve ORDVAC'dan fazla olmaya başlayınca, 2 Ekim 1955 tarihinde saat 11:45'te elektrik bağlantıları kesildi. Böylece dünyanın ilk elektronik bilgisayarı görevini tamamlamış olarak tarihteki yerini aldı.

Elektronik görsel ekran, elektronik olarak iletilen görüntüleri, videoları veya metinleri görüntüleyebilen bir görüntüleme cihazıdır. Elektronik görsel ekranlar arasında televizyonlar, bilgisayar monitörleri ve dijital tabelalar bulunur. Tablet bilgisayarlar, akıllı telefonlar gibi mobil bilgi işlem uygulamalarında yaygın olarak kullanılırlar. Birçok elektronik görsel ekran yalnızca ekran olarak adlandırılır ve dokunmatik giriş yöntemi de içerenlere dokunmatik ekran denir.
2000'li yılların başlarından itibaren, özellikle bilgisayar uygulamaları için katot ışın tüpleri (CRT) aşamalı olarak kullanımdan çıkarken, düz panel ekranlar sektöre hakim olmaya başladı. 2010'ların ortalarından itibaren ise kavisli ekran panelleri televizyonlarda, bilgisayar monitörlerinde ve akıllı telefonlarda kullanılmaya başlandı.

Elektronik ekranlarda kullanılan çeşitli teknolojiler vardır:

LED arkadan aydınlatmalı sıvı kristal ekran (LCD)
LED ekran
OLED ekran
AMOLED ekran
Plazma ekran
Kuantum nokta ekranı
Elektrominesans ekran
CRT

Ekran kartı, bilgisayarın görüntü vermesini sağlayan birimidir. Ekran kartları harici ISA, VLB, PCI, AGP veya PCI-Express veriyollarını kullanan PC kartları olarak anakart, üzerinde chipset veya CPU içerisinde yerleşik olarak bulunmaktadır.
Günümüzde ekran kartı üreten 3 firma vardır. AMD, NVIDIA ve Intel'dir. Yaygın olarak bilinen ve kullanılan GPU serileri ise şunlardır; AMD Radeon RX, NVIDIA GeForce GTX, NVIDIA GeForce RTX serisi ve Intel ARC serisi GPU'lardır.

Paylaşımlı ekran kartları verilen değer kadar RAM üzerinden kendi kullanımı için alan ayırmaktadır. Bu durumda RAM performansı düşecektir. Anakart üzerinde dahili olan ekran kartları genellikle kendi bellekleri olmadığı için paylaşımlıdır.

Grafik işlemcisi (GPU, Graphics Processing Unit)
Görüntü belleği (VRAM - Video-RAM)
RAMDAC (Random Access Memory Digital/Analog Converter - Eski Nesil)
Harici görüntü kartları için bağlantı türü (HDMI, DVI, DisplayPort, USB Type-C)
Video BIOS (kısaca VBIOS)

Ekran kartları, ilk olarak seri üretilen Apple II mikrobilgisayarında kullanılmıştır. IBM firması 1981 yılında tek renge sahip görüntü kartına sahip PC'leri piyasaya sürmüştür (MDA Monochrome Display Adapter). Daha sonra Hercules firması 1982 yılında daha yetenekli görüntü kartı olan 
Hercules Graphics Card adında ürününü piyasaya sürdü. İlk renkli görüntü standartları sırası ile 

1981 yılında CGA (Color Graphics Adapter),
1984 yılında EGA (Enhanced Graphics Adapter)
PS/2 modeller için MCGA ve VGA (Video Graphics Array)
1989 sonrası IBM firması görüntü kartı standardı geliştirmedeki gücünü yitirmiştir. Günümüzde bütün PC'lere ait ekran kartları VGA modunu (yani 16 renkli 640 x 480 piksel) desteklemektedir. VGA standardını 1.280 x 1.024 piksel çözünürlüğe ve 16 Bit renk derinliğine sahip günümüz bilgisayarlarında kullanılan VESA (Video Electronics Standards Association) takip etmiştir. SVGA, XGA gibi tanımlamalar daha sonra geliştirilen görüntü kartı standartlarını değil, monitor yani görüntü biriminin desteklediği çözünürlüğü tanımlamak için kullanılmakradır. (Örneğin XGA:1024 x 768 Piksel)
İlk başlarda yazı tabanlı (Text mode) geliştirilen görüntü modları daha sonra piksel tabanlı olarak geliştirilmeye başlanmıştır.

1990 yılında itibaren Görüntü işlemcisine (GPU Graphics Processing Unit) sahip görüntü kartları geliştirilmeye başlanmıştır. 1996 yılında Kaliforniya'lı 3dfx Interactive tarafından 3D hızlandırıcılı 3dfx Voodoo Graphics görüntü chipsetleri geliştirilmiştir. Bu chipsetler sayesinde bilgisayarlar ile 3. boyut aleminde geometrik şekillerin ve doku eşlemi (Texture mapping) işlemleri gerçekleştirilmiştir.
Artan 3D performans ihtiyacından dolayı Multi-GPU tekniği yani SLI ve Crossfire teknikleri geliştirilmiştir. Bu teknikler sayesinde birden fazla görüntü işlemcisi paralel olarak tek kart üzerinde bulunabilmektedir.

Ekran kartlarının görüntü işleme gücündeki artış, aynı oranda güç gereksinimlerine de yansımıştır. PCI Express (PCI-e) yuvaları üzerinden standart olarak 75 Watt güç sağlanırken, günümüzde yüksek performanslı kartlar bu değerin çok üzerinde enerji tüketmektedir. Donanımın aşırı yük altında kararlı çalışabilmesi ve PCB üzerindeki VRM (voltaj düzenleyici modül) ile kapasitörlerin yorulmaması için, voltaj dalgalanması (ripple) en aza indirilmiş yüksek kaliteli güç kaynaklarına (PSU) ihtiyaç duyulmaktadır. 75 Watt ve üzeri güç tüketen ekran kartları stabil bir güç beslemesine ihtiyaç duyduğundan, günümüzde 6 (75 Watt) ve 8 pinlik (150 Watt) bağlantı soketleri içerirler. Ayrıca artan güç talepleri doğrultusunda, modern üst düzey ekran kartlarında tek kablo üzerinden yüksek güç iletebilen 12VHPWR ve 12V-2x6 gibi yeni nesil bağlantı arabirimleri de standart hâline gelmektedir. Bu soketlerin sayısı ve türü, kart üreticisinin tasarımına göre farklılık göstermektedir.
Merkezi işlem birimi ve güç kaynağı üreticileri son zamanlarda verimliliğe daha fazla önem verirken; grafik işlem birimlerinin güç ihtiyacı artmaya devam etmiştir, başka bir deyişle ekran kartı artık bir bilgisayardaki en fazla güç tüketen donanım olabilmektedir.

Gelişen mimarilerle birlikte özellikle RTX 4000, 5000 serisi veya modern üst düzey grafik kartlarında oluşan yüksek ısıyı dağıtmak amacıyla soğutma blokları ciddi oranda büyütülmüştür. Kart boyutlarının artması, daha fazla soğutucu fan kullanılmasını sağlamakla birlikte ağırlıkları da son derece artmıştır. Bu gelişme, anakart üzerindeki PCIe yuvasına binen fiziksel baskıyı artırarak zamanla bükülmelere yol açmaktadır. Literatürde "GPU Sarkması" (GPU Sag) olarak bilinen bu durum, kart üzerindeki mikroskobik lehim çatlaklarına veya PCIe yuvası hasarlarına neden olabileceğinden donanım ömrünü kısaltmaktadır. Bu mekanik deformasyonu engellemek için kasa içerisinde destek çubukları (bracket) veya dikey montaj kitleri yaygın olarak kullanılmaktadır. Günümüzde birçok ekran kartı üreticisi, sarkmanın sebep olabileceği yapısal hasarların önüne geçmek adına ayarlanabilir destek aparatlarını üst düzey kartların kutu içeriğine dahil etmekte ya da bu çözümleri harici birer donanım aksesuarı olarak kullanıcılara sunmaktadır.

IBM uyumlu
ISA
VESA Local Bus
PCI
AGP
PCI-Express
Diğer bilgisayar platformları
nuBus Apple Macintosh
Zorro-Bus Amiga

VGA-Out
DVI-Out
HDMI-Out
Mini HDMI-Out
DisplayPort
TV-Out
Component-Out
TV-In
S-Video
TYPE-C Video Out
THUNDERBOLT 3

El bilgisayarı (İngilizce: Handheld PC) herhangi bir standart dizüstü bilgisayardan daha küçük bir form faktörü etrafında inşa edilmiş bir bilgisayardır. Bazen palmtop bilgisayar diye de anılır. Zamanında masaüstü IBM kişisel bilgisayarlarıyla uyumlu ilk elde taşınabilir cihaz 1989 tarihli Atari Portfolioydu. Diğer erken modeller 1989 yılında Poqet PC ve 1991 yılında Hewlett Packard'dan HP 95LX idi. Diğer DOS uyumlu taşınabilir bilgisayarlar da vardı. Bazı avuçiçi bilgisayarlar, Microsoft'un Windows CE işletim sistemini kullanmaktadır; bu terim, daha geniş ticari pazar tarafından piyasaya sürülen Windows CE cihazlarını kapsamaktadır.
El bilgisayarları akıllı telefonlara ve tablet bilgisayarlara (Apple'in iPod Touch hattı istisna olmak üzere) geçtiğinden, 2010'un başında durduruldu.

Elde taşınır bilgisayar, Windows CE çalıştıran kişisel dijital yardımcı (PDA), yani cep bilgisayarı aygıtları için bir donanım tasarımıydı. Herhangi bir PDA için olağan randevu takvim işlevlerini sağlar. Windows CE'nin amacı, taşınabilir aygıtlarda düşük güç tüketimine daha uygun işlemcilerde Microsoft Windows işletim sistemiyle uyumlu uygulamalar için bir ortam sağlamaktı. İlk olarak 1996 yılında duyurulan Handheld PC, Palm-boyutlu PC, Pocket PC ya da akıllı telefon gibi daha yeni olan eşlerinden farklı, daha geniş ekran boyutlarının yanı sıra bir klavye de sağlıyor.
Bir Windows CE Elde Taşınabilir Bilgisayarı olarak sınıflandırılabilmesi için aygıtın aşağıdakileri yapması gerekir:

Microsoft'un Windows CE'sini çalıştırır
Yalnızca bir OEM Platform Sürümü aracılığıyla bulunan ve Windows CE'nin kendisinde olmayan bir uygulama paketi ile birlikte verilir
ROM'u kullanır
En az 480 × 240 çözünürlüğü destekleyen bir ekrana sahiptir
Bir klavye eklenir
Bir PC kartı yuvası dahil edilir
Kızılötesi (IrDA) bağlantı noktası dahil edilir
Kablolu seri ve / veya Evrensel Seri Veriyolu (USB) bağlantısı sağlar
Zamanla, bu standartlar üreticiler tarafından rutin olarak ihlal edildi. Örneğin, HP'nin ilk görüntüleme genişlikleri Microsoft'un özelliklerinden üçte bir büyüktü. Yakında tüm yarışmaları izledi. Elde taşınabilir bilgisayar aygıtlarına örnek olarak NEC MobilePro 900c, HP 300LX, HP Jornada 720, IBM WorkPad Z50 ve Vadem Clio verilebilir.
Microsoft, 2000'de Handheld PC için geliştirmeyi durdurdu, bunun yerine geliştirme cep bilgisayarı ve Windows Mobile üzerinde yoğunlaşıyordu. Bununla birlikte, uyumlu donanım yıllar sonra üretilmeye devam etti. HP ve Sharp, Windows CE HPC'lerini 2002'de durdurdu; NEC ise 2005 yılında pazardan ayrıldı. Fakat Philips ve Casio gibi bazı üreticiler Microsoft'tan bile önce formatı terk etti.
Diğer taşınabilir bilgisayarlar Windows CE'yi kullanmayabilir. H / PC belirtiminin tüm donanım gereksinimlerini karşılayan, ancak bir klavye bulunmayan Windows CE aygıtları Windows CE Tablet PC veya İnternet tablet aygıtları olarak bilinir.

Handheld PC 21 Kasım 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

ActiveSync
Palmtop PC
Cep bilgisayarı
Cep hesaplayıcısı
Windows Mobile
HP Jornada
Philips Nino

Elektronik, elektronları ve diğer elektrik yüklü parçacıkları yönlendiren cihazları tasarlamak, oluşturmak ve çalıştırmak için fizik prensiplerini inceleyen ve uygulayan bir bilim ve mühendislik disiplinidir. Elektronik, transistörler, diyotlar ve entegre devreler gibi aktif cihazları kullanarak elektrik akımının akışını kontrol etmek ve yükseltmek ve onu bir formdan diğerine, örneğin alternatif akımdan (AC) doğru akıma (DC) veya analog sinyallerden dijital sinyallere dönüştürmek için kullanan fizik ve elektrik mühendisliğinin bir alt alanıdır.
Elektronik sözcüğü Türkçeye Fransızcadan geçmiştir, Elektronik sözcüğünün eş anlamlısı çıncalık sözcüğüdür. Elektronik, özellikle serbest elektronların (valans elektron) denetimini konu alır. Atom çekirdeğinin en dış yörüngesindeki elektronun atom çekirdeğine daha zayıf bir kuvvetle bağlı olmasından dolayı valans elektronun enerji seviyesinin arttırılması sonucu atom çekirdeğinden koparılması prensibidir.
Elektronik cihazların temel yapı taşlarında silisyum, germanyum ve galyum gibi yarıiletken malzemeler kullanılır. Bu maddeler aralarında mikro veya nano boşluklar bırakılarak elektronların bu elementler arasında kuantum sıçramaları yani elektronların orbital (yörünge) değiştirmesi sağlanarak mantıksal işlemler yaptırılır. Bilgisayarın ve elektronik cihazların temel çalışma prensibi bu ilkeye dayanır. Elektronik devre elemanları bir hastanenin ameliyathanesinden bin kat daha temiz ortamlarda imal edilir. Bunun nedeni gözle görünmeyen bir toz zerreciğinin bile mikroçip içindeki elektron etkileşimine olumsuz etkisidir.
Elektronik, kablo, motor, jeneratör, batarya, anahtar, röle, transformatör, direnç ve pasif elemanlar kullanarak enerji üretimi, dağıtımı, anahtarlaması, saklaması ve dönüşümü ile uğraşan elektrik ve elektromekanik bilim ve teknolojilerinden farklıdır. Bu farklılık 1906 yılı civarında Lee De Forest'in zayıf radyo ve ses sinyallerinin kuvvetlendirilmesine yarayan ve mekanik bileşeni olmayan triyod'u bulması ile başlamıştır. 1950 yılına kadar bu alan radyo teknolojisi olarak anılmıştır. Çünkü temel uygulaması radyo iletimi, alımı ve vakum tüplerinin tasarımı ve teorisiydi.
Günümüzde birçok elektronik alet elektron kontrolü için yarı iletken elemanlar kullanmaktadır. Yarı iletken konusu katı hal fiziğinin bir dalıdır. Bu başlık elektronik devre tasarımındaki pratik problemlerin çözümü ile ilgilenen elektronik mühendisliğine odaklanmaktadır.

Elektronik devre ve elemanları analog ve sayısal olarak 2 gruba ayrılabilir. Bazı aletler her iki gruba da dahil olabilir.

Analog devreler sürekli sinyal kullanan devrelerdir.

Sayısal veya dijital devreler, birçok ayrı gerilim seviyesine dayanan elektrik devreleridir. Dijital devreler, Boole cebirinin en yaygın fiziksel gösterimidir ve tüm dijital bilgisayarların temelini oluşturur. Çoğu mühendis için, "dijital devre", "dijital sistem" ve "mantık" terimleri dijital devreler bağlamında birbirinin yerine kullanılabilir. Çoğu dijital devre, "0" ve "1" olarak etiketlenen iki voltaj seviyesine sahip ikili sistem kullanır. Genellikle mantık "0" daha düşük bir voltaj olacak ve "Düşük" olarak anılacakken mantık "1" "Yüksek" olarak anılacaktır. Ancak, bazı sistemler ters tanımı kullanır ("0" "Yüksek"tir) veya akım tabanlıdır. Mantık tasarımcısı, tasarımlarını kolaylaştırmak için uygun gördüklerinde bu tanımları bir devreden diğerine tersine çevirebilir. Seviyelerin "0" veya "1" olarak tanımlanması keyfidir.

Günümüzde elektronik aletler birçok alanda kullanılmaktadır. Bunlardan bazıları:

Haberleşme
Sinyal işleme
Otomasyon
Otomotiv
Tüketici elektroniği

Elektronik mühendisliği
Telekomünikasyon mühendisliği
Kontrol mühendisliği
Elektrik mühendisliği

Elektronik mühendisliği, zayıf elektrik akımlarının karakteristikleri, haberleşme teknolojileri, elektromanyetik ve sinyal işleme teknolojilerini inceleyen mühendislik dalıdır.

Elektronik mühendisliğinin uygulama alanları geniş kapsamlı olup bilgisayarlardan haberleşme sistemlerine, elektronikten optik sistemlere, uzman sistemlerden optimizasyon yöntemlerine, radardan uydu haberleşmesine, kontrol sistemlerinden tıp elektroniğine ve mikrodalga sistemlerinden mobil haberleşme sistemlerine kadar endüstrinin ve temel bilimlerin çeşitli uygulama ve araştırma konularını içermektedir.

Elektronik mühendisliği ders programı temel dersleri;

Matematik: Kalkülüs, Lineer cebir, Diferansiyel denklemler, Olasılık ve İstatistik, Sayısal yöntemler (Nümerik Analiz)
Temel Fizik ve Kimya
Elektronik devre elemanları
Devre teorisi
Analog elektronik
Sayısal elektronik
Elektromanyetik alan teorisi
Elektromanyetik dalga teorisi
Sinyal ve sistemler
Telekomünikasyon
Sayısal Devreler (Logic Design)
Kontrol Sistemleri (Feedback Systems)
C programlama
Mikrodalga tekniği

Elektrik mühendisliği
Telekomünikasyon mühendisliği
Türkiye'de elektrik mühendisliği

Elektronik organizatör yerleşik bir günlük uygulaması olan ancak adres defteri ve takvim gibi birkaç işlevin bulunduğu küçük bir hesap makinesi boyutundaki bilgisayardır. Normalde küçük bir alfanümerik sayısal tuş takımı ve bir, iki veya üç çizgi LCD ekrana sahiptir.
Her ikisi de daha geniş bir özellik setine sahip olan kişisel dijital asistanlar ve daha sonra 2000'lerde ve 2010'larda akıllı telefonların ortaya çıkması nedeniyle, elektronik organizatörler nadiren görüldü.
Casio'nun dijital günlükleri, Casio tarafından 1990'ların başında ve ortalarında üretildi ancak o zamandan beri tamamen Cep Telefonları ve PDA'ların yerini aldı.
Özellikleri şunlar idi:

Telefon rehberi.
Program koruyucusu: Randevuları takip edebilme.
Not alma işlevi: Fiyat listeleri, uçak tarifeleri ve daha fazlası gibi metin verilerini saklama.
Listeyi yapmak için: Günlük görevleri takip edin, öğeleri tamamlarken kontrol etme.
Dünya saati: Dünyadaki hemen hemen her yerde geçerli saati öğrenme.
Gizli bellek alanı: Gizli bellek alanı, kişisel verileri kişisel tutar. Bir şifre kaydedildikten sonra, gizli alana erişmek için şifre kullanılıncaya kadar veriler kilitli kalır.
Alarm.
Metrik dönüşüm fonksiyonu: Metrik birimler ve başka bir ölçüm birimi arasındaki dönüştürme.
Para birimi dönüştürme işlevi.

Kurumsal dijital asistan
El terminali

Elektronik savaş veya elektronik harp, askerî terminolojiye radyo dalgalarının kullanımı ve bir ordunun taktik teknolojik üstünlüğünün savaşın sonucunda belirleyici rol oynamaya başlaması ile girmiş bir harp terimidir. Genel olarak, çeşitli tekniklerin kullanımı ile elektromanyetik tayfın düşman güçlerince kullanımını tamamen engellerken bir taraftan dost güçlerce kullanımını askerî amaçlara en uygun şekilde, azami yararı sağlayacak hale getirmeyi hedefler. Elektronik savaş kendi içinde üç ana bölümde incelenebilir; elektronik destek, elektronik saldırı ve elektronik savunma. 2020’li yıllarda elektronik harp, insansız hava araçları, uydu tabanlı seyrüsefer sistemleri, radar ağları ve taktik veri bağlarının yaygınlaşmasıyla modern çatışmalarda daha görünür hale gelmiştir. Modern çatışmalarda haberleşme ve seyrüsefer sinyallerinin karıştırılması, radarların aldatılması ve insansız sistemlerin bağlantılarının kesilmesi, fiziksel imha kadar belirleyici sonuçlar doğurabilmektedir. Özellikle Rusya-Ukrayna Savaşı, GNSS karıştırma ve İHA bağlantılarının bastırılması gibi elektronik harp uygulamalarının cephe hattındaki etkisini görünür hale getirmiştir.

Elektronik destek, elektromanyetik tayfın pasif olarak kullanımı ile savaş bölgesindeki dost ve düşman ünitelerinin konumları, hareket yönleri, hızları, ateş güçleri, kendi aralarındaki haberleşmenin içeriği gibi taktik açıdan önemli, zaman-kritik istihbarat verilerinin, düşmanın yaydığı sinyallerin yakalanıp analiz edilmesi yolu ile edinilerek güvenli kanallardan ilgili komuta kontrol veya harp birimlerine aktarılmasından oluşur. Bu istihbarat karargâh veya siyasal düzeyinde makrostratejik kararların alınmasında rol olabileceği gibi, savaş alanında anlık taktik seçimlerde, saldırının yönü ve gücünün belirlenmesi, savunma kademelerinin organizasyonu ve derinliğinin kararlaştırılması gibi ünite düzeyinde de kullanılabilir.
Elektronik destek genellikle pasif olarak icra edildiği ve herhangi bir elektromanyetik iz yaratılmadığı için bu aktiviteler düşman güçleri tarafından da fark edilemez. Bu tip pasif elektronik istihbarat faaliyetleri hemen hemen tüm ülkeler tarafından, savaş olsun veya olmasın, komşuları ve potansiyel tehlikeler hakkında önceden bilgi sahibi olabilmek için sürekli olarak devam ettirilmektedir.

Elektronik saldırı, askerî güç ve teknolojik altyapı kullanılarak düşman güçlerinin radyo dalgaları ve radar frekans bandı başta olmak üzere, elektromanyetik tayfı kullanmalarının engellenmesi, bu suretle seyrüsefer, hedef tespit, takip, telekomünikasyon ve istihbarat paylaşım yeteneklerinin azaltılması, komuta zincirini oluşturan halkaların birbiri ile elektronik haberleşmesinin engellenmesidir. Elektronik saldırı aktif veya pasif olarak icra edilebilir.

Aktif elektronik saldırıya, yüksek güçte ve düşmanın da kullandığı frekans aralığını kapsayacak şekilde parazit radyo yayını yapılması suretiyle düşman telsiz haberleşmesinin karıştırılması, aynı frekans bandında elektronik veya beşeri dezenformasyona yönelik yayınlar yapılmasıyla düşman radyo/istihbarat operatörlerinin veya radar alıcıları, transponder istasyonu gibi elektronik aygıtların yanıltılması, özellikle hava araçlarında yaygın olarak kullanılmaya başlanan aktif dalga iptal yöntemleri ve elektromanyetik darbe bombası (EMP) kullanımı örnek verilebilir. Bunların haricinde, özellikle son yıllarda İnternet kullanımının yaygınlaşması ve askerî yönetim merkezleri ile veritabanılarının İnternet erişimine açılmasını takiben dijital saldırı terimi doğmuş ve bilgisayar ağlarının yetkin bilgisayar korsanları ve saldırganlara hassasiyeti ve askerî konjektür itibarıyla bu durum da aktif elektronik saldırı kategorisinde değerlendirilmeye başlanmıştır.
Pasif elektronik saldırı olarak ise, özellikle savaş uçaklarından radarları şaşırtmak için bırakılan şaf, radar reflektörleri, Faraday kafesleri, kanatlı dekoy veya aldatıcılar ile düşük görünürlük teknolojileri örnek gösterilebilir. Pasif elektronik saldırılar yapıları gereği herhangi bir elektromanyetik kirlilik oluşturmadıkları için düşman sensörleri tarafından kolayca fark edilmezler ve bazı durumlarda bu çok daha erken fark edilebilen aktif elektronik saldırıya kıyasla bir avantajdır.
Elektronik saldırı yöntemlerine yönelik birçok ayrıntı askerî veya devlet sırrı olarak saklanır.

Elektronik savunma, dost ve müttefik güçlerin elektronik teçhizat, araç, haberleşme, altyapı, ateş gücü ve karargahlarının düşman unsurların elektronik saldırılarından korumasıdır. Elektronik savunma ayrıca dost kuvvetlerin kendi elektronik saldırı metotlarından korunması için de icra edilir. Aktif elektronik savunma teknikleri arasında frekans atlamalı geniş spektrum askerî telsizler gibi bazı ekipmanın değişen elektronik harp koşullarına göre teknik modifikasyonu örnek verilebilir. Pasif elektronik savunma biçimleri arasında ise özellikle operatör personelin günün koşullarına ve düşmanın kullanabileceği olası yöntemlere karşı eğitimi başrol oynamaktadır. Elektronik karşı tedbir ekipmanı elektronik savunma kategorisinde değerlendirilir.

Deniz Harp Okulu Pusula Dergisi / Elektronik Harp 12 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Elektromanyetik tayf
Anayurt güvenliği
Radyo dalgaları
Radar
EMP
Frekans atlamalı geniş spektrum

Endüstriyel robot, ISO 8373 standardına göre üretim için kullanılan robot sistemidir. Endüstriyel robotlar otomatiktir, programlanabilir ve üç veya daha fazla eksende hareket edebilir.
Kaynak, boyama, montaj, demontaj, baskılı devre kartları alma ve yerleştirme, paketleme ve etiketleme, paletleme, ürün kalite kontrol ve testi robotların tipik uygulamalarıdır. Bunların hepsi hızlı ve hassas şekilde yapılır. Malzeme elleçlemeye de yardımcı olabilirler.
Uluslararası Robotik Federasyonu'na (IFR) göre 2022 yılında dünyada tahmini 3.903.633 adet endüstriyel robot faaliyetteydi.

Altı tip endüstriyel robot vardır.

Eklemli robotlar en yaygın endüstriyel robotlardır. Birkaç serbestlik dereceli eklemleri, eklemli kollara büyük bir hareket aralığı sağlar.

Otonom robot, insan kumandasına başvurmadan hareket eden robottur. İlk otonom robot ortamları, 1940'ların sonlarında W. Grey Walter tarafından yapılan Elmer ve Elsie olarak bilinir. Tarihte biyolojik beyinlerin yaptığı gibi "düşünmek" üzere programlanmış ve özgür iradeli olmaları amaçlanan ilk robotlardı. Elmer ve Elsie, şekilleri ve hareket etme biçimleri nedeniyle sıklıkla kaplumbağa olarak etiketlendi. Işık uyarısına tepki hareketi olan fototaksi yetenekleri vardı.

Kartezyen robotlar, doğrusal, gantry robotlar ve x-y-z robotlar olarak da adlandırılır. Takım hareketi için üç prizmatik eklemi ve boşlukta yöneltilmesi için üç döner eklemi vardır.
Kartezyen robotun efektör organını her yöne hareket ettirebilmesi ve yönlendirebilmesi için 6 eksene (veya serbestlik derecesine) ihtiyacı vardır. 2 boyutlu ortamda, ikisi yer değiştirme ve birisi de yöneltme için olmak üzere üç eksen yeterlidir.

Silindirik koordinat robotları, tabandaki döner eklemleri ve bağlantılarını birbirine bağlayan en az bir prizmatik eklem ile tanımlanır. Kaydırarak dikey ve yatay olarak hareket edebilirler. Küçük efektör tasarımı, robotun hiç hız kaybetmeden dar çalışma alanlarına ulaşmasını sağlar.

Küresel koordinat robotlarının yalnızca döner eklemleri vardır. Endüstriyel uygulamalarda kullanılan ilk robotlardandır. Genellikle döküm, plastik enjeksiyon ve ekstrüzyon gibi makine besleme işlerinde ve kaynak işlerinde kullanılırlar.

SCARA, Seçici Uyumluluk Montaj Robot Kolu'nun kısaltmasıdır. SCARA robotları, X-Y düzleminde hareket sağlayan iki paralel eklemiyle tanınır. Dönen miller, efektörde dikey olarak konumlandırılır. SCARA robotları, hassas yanal hareketler gerektiren işler için kullanılır. Montaj uygulamaları için idealdir.

Delta robotlarına paralel bağlantı robotları da denir. Ortak tabana bağlı paralel bağlantılardan oluşurlar. Delta robotları özellikle doğrudan kontrol görevleri ve yüksek manevra gerektiren işlemler (hızlı alma ve yerleştirme görevleri gibi) için kullanışlıdır. Delta robotları dört çubuk veya paralelkenar bağlantı sistemlerinden yararlanır.
Ayrıca, endüstriyel robotlar seri veya paralel mimariye sahip olabilir.

Seri mimariler diğer adıyla seri manipülatörler çok yaygın endüstriyel robotlardır. Tabandan son efektöre uzanan motorla çalıştırılan eklemlerle birbirine bağlanan bir dizi bağlantı olarak tasarlanmıştır. SCARA, Stanford manipülatörleri bu kategorinin tipik örnekleridir.

Paralel bir manipülatör, her zincirin genellikle kısa, basit ve böylece seri bir manipülatöre kıyasla istenmeyen hareketlere karşı esnemez olabilmesi için tasarlanmıştır. Bir zincirin konumlandırılmasındaki hatalar kümülatif olmaktan ziyade diğerleriyle birlikte ortalaması alınır. Her bir aktüatör, seri bir robotta olduğu gibi, kendi serbestlik derecesinde hareket etmelidir. Ancak paralel robotta bir eklemin eksen dışı esnekliği diğer zincirlerin etkisiyle de kısıtlanır. Paralel manipülatörü, daha çok bileşenle giderek daha az esnemez (katı) olan seri zincirden farklı olarak, bileşenlerine göre katı yapan bu kapalı devre katılığıdır.

Tam paralel bir manipülatör, tam 3T3R hareketliliği için 3 öteleme 3T ve 3 dönme 3R koordinatı tarafından belirlenen 6 serbestlik derecesine (DoF) kadar bir nesneyi hareket ettirebilir. Ancak, bir manipülasyon görevi 6 DoF'den az gerektirdiğinde, 6 DoF'den az olan daha az hareketlilik dereceli manipülatörlerin kullanımı daha basit mimari, daha kolay kontrol, daha hızlı hareket ve daha az maliyet açısından avantajlar sağlayabilir. Örneğin, 3 DoF Delta robotunun daha az 3T hareketliliği vardır ve hızlı alma ve yerleştirme öteleme konumlandırma uygulamaları için çok başarılı olduğu kanıtlanmıştır. Daha az hareketlilik dereceli manipülatörlerin çalışma alanı 'hareket' ve 'kısıtlama' alt uzaylarına ayrıştırılabilir. Örneğin, 3 konum koordinatı 3 DoF Delta robotunun hareket alt uzayını oluşturur ve 3 yönelim koordinatı kısıtlama alt uzayındadır. Daha az hareketli manipülatörlerin hareket alt uzayı, bağımsız (istenen) ve bağımlı (eşzamanlı) alt uzaylara daha çok ayrıştırılabilir: manipülatörün istenmeyen hareketi olan 'eşzamanlı' veya 'parazitik' hareketten oluşur. Eşzamanlı hareketin zayıflatıcı etkileri, daha az hareketli manipülatörlerin başarılı tasarımında hafifletilmeli veya ortadan kaldırılmalıdır. Örneğin Delta robotu son efektörü dönmediği için parazitik hareketi yoktur.

Industrial robots and robot system safety24 Aralık 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İş Güvenliği ve Sağlığı İdaresi).

Entegre devre (diğer adıyla tümdevre), elektronik devre elemanlarının genellikle silisyum gibi yarı iletken maddeler üzerine tasarlanarak tek bir çip üzerinde birleştirildiği elektronik bir yapı birimidir. Bu devreler, metal bir levha üzerine yerleştirilir ve koruyucu bir muhafaza ile kaplanır. Entegre devreler, modern elektronik cihazlarda temel bir bileşen olarak kullanılmakta ve küçük boyutlarıyla yüksek performans sunmaktadır.
Entegre devrelerin geliştirilmesindeki ilk adımlar, yarı iletken malzemelerin vakum tüplerinin işlevlerini yerine getirebildiğini gösteren deneysel keşiflere dayanmaktadır. 20. yüzyılda yarı iletken üretiminde kaydedilen ilerlemeler, çok sayıda transistörün tek bir çip üzerinde birleştirilmesini mümkün kılmıştır. Bu gelişme, elektronik devrelerin ayrı elemanlarla elle birleştirildiği dönemin sonunu getirmiş ve elektronik cihazlarda büyük bir devrim yaratmıştır.
Entegre devrelerin üretiminde kullanılan fotolitografi gibi teknikler, bileşenlerin daha küçük boyutlarda üretilmesini sağlamıştır. 2008 yılında entegre devrelerdeki iletken genişlikleri 100 nanometre civarındayken, 2021 yılı itibarıyla bu değer 5 nanometreye kadar düşmüştür. Bu minyatürleştirme, milyarlarca transistörün küçük bir çip üzerinde yer almasını mümkün kılmıştır.,
Entegre devrelerin, maliyet ve performans açısından ayrık devrelere göre önemli avantajları bulunmaktadır:
	•	Maliyet Avantajı: Entegre devreler, bileşenlerin aynı anda üretilmesi ve montaj işlemlerinin azalması sayesinde daha düşük maliyetle üretilebilmektedir.
	•	Performans Avantajı: Küçük boyutları ve bileşenlerin birbirine yakın yerleştirilmesi, akımın daha hızlı aktarılmasını ve daha az güç tüketilmesini sağlar.

Entegre devre, bazı elektronik elemanların birbirine ayrılmaz bir biçimde bağlandığı ve elektriksel olarak bağlantılı bir devre olarak tanımlanır. Bu tür devreler, bir bütün olarak üretildiğinden ve ticari amaçlarla kullanıldığından, bölünemez bir yapıya sahiptir. Entegre devrelerin temel özelliği, tüm bileşenlerin tek bir yapı içinde yer alması ve işlevsel bir bütün oluşturmasıdır.
Teknolojik çeşitler
Entegre devre teknolojisi, farklı üretim tekniklerini kapsayabilir. Bu teknikler arasında aşağıdakiler yer almaktadır:
	•	İnce Film Teknolojisi (Thin-Film Technology): Çok ince bir yarı iletken tabaka üzerine elektronik bileşenlerin yerleştirilmesiyle oluşturulur.
	•	Yoğun Film Teknolojisi (Thick-Film Technology): Daha kalın yarı iletken katmanlar kullanılarak üretilir ve genellikle özel uygulamalar için tercih edilir.
	•	Hibrit Entegre Devreler (Hybrid Integrated Circuits): Ayrık bileşenlerin ve entegre devrelerin birleştirilmesiyle oluşturulan, birden fazla teknolojiyi bir arada barındıran bir yapıdadır.
Bölüntüsüz entegre devreler
Günümüzde entegre devre terimi, genellikle bölüntüsüz entegre devreler olarak adlandırılan ve tek parça halinde üretilen devre yapısını ifade etmektedir. Bu tür devrelerde, elektronik bileşenler (örneğin transistörler, dirençler ve kapasitörler), aynı yarı iletken tabaka üzerine entegre edilir. Bu tasarım, yüksek performans, kompakt boyut ve ekonomik üretim gibi avantajlar sağlamaktadır.

Entegre devrelere (IC) benzer bileşenleri bir cihazda birleştirme girişimlerinden biri, 1926'da üretilen Loewe 3NF vakum tüpüdür. Ancak, entegre devrelerden farklı olarak bu cihaz, Almanya'da radyo alıcıları için tüp yuvası sayısına bağlı olarak uygulanan vergiden kaçınmak amacıyla tasarlanmıştı. Loewe 3NF, radyo alıcılarının tek bir tüp yuvasına sahip olmasına olanak tanıyordu. Bir milyon adet üretilmiş olup, "radyoelektronik cihazların entegrasyonunda ilk adım" olarak kabul edilmiştir. Cihaz, üç triot, iki kapasitör ve dört dirençten oluşan bir amplifikatör içeriyordu ve altı pinli bir cihaz şeklindeydi. Loewe 3NF'li radyolar, diğer radyolardan daha ucuzdu, bu da entegre bileşenlerin ayrık bileşenler kullanılarak yapılan tasarımlara göre sahip olduğu avantajlardan birini, yani maliyet düşüşünü, IC'lerle on yıllar sonra daha belirgin hale getirecek olan bir örnekti.
Entegre devreye dair ilk fikirler, 1949 yılına kadar uzanır. Alman mühendis Werner Jacobi (Siemens AG) o yıl, beş transistörü ortak bir taban üzerinde üç aşamalı bir amplifikatör düzeninde bir araya getiren, entegre devre benzeri bir yarı iletken amplifikasyon cihazı için patent başvurusunda bulundu. Jacobi, bu patentin tipik endüstriyel uygulamaları arasında küçük ve ucuz işitme cihazları gibi ürünleri öne çıkarmıştı. Ancak, bu buluşun ticari anlamda hemen bir uygulamaya dönüştüğüne dair herhangi bir rapor bulunmamaktadır.
Daha sonralarında, İngiliz Savunma Bakanlığı'na bağlı Royal Radar Kurumu'nda bilim insanı olarak görev yapan Geoffrey W.A. Dummer (1909-2002) entegre devre fikrinin öncü bir halini savundu. Dummer, bu fikrini 7 Mayıs 1952'de Washington'da düzenlenen Nitelikli Elektronik Parçaların Gelişimi Sempozyumu'nda dile getirdi. Entegre devre fikrini yaymak amacıyla birçok sempozyum düzenledi, ancak 1956'da geliştirdiği devre başarısız oldu.

Entegre devrelerin temel fikri, tüm bileşenlerin küçültülmüş bir yapı olan küçük seramik yonga plakası üzerinde bir araya getirilmesiydi. Bileşenler, 2 boyutlu ya da 3 boyutlu ızgara sistemleri şeklinde birbirine bağlanmış olabiliyordu. 1957 yılında bu umut verici fikir, Amerika Birleşik Devletleri Ordusu'na önerildi ve kısa süre içinde Mikromodül Programı'na (1951'deki Tinkertoy projesiyle benzerlik gösteriyordu) öncülük etti. Ancak, bu proje hız kazanırken, Amerikalı elektrik mühendisi Jack Kilby entegre devreler için yeni bir tasarım geliştirdi. 

Daha sonrasında Texas Instruments tarafından işe alınan Kilby, entegre devrelerle ilgili ilk fikrini Temmuz 1958'de kaydetti. İlk entegre çalışmasını 12 Eylül 1958'de başarıyla tamamladı. Patent başvurularında, 6 Şubat 1959'da Kilby, yeni aletini "tamamen bütünleşmiş elektronik devrelerin tüm bileşenlerini barındıran yarı iletken maddelerin yapısı" olarak tanımladı. İlk entegre devrenin ilk müşterisi Amerika Birleşik Devletleri Hava Kuvvetleri oldu.
Kilby, entegre devreleri bulduğu için 2000 yılında Nobel Fizik Ödülü'nü kazandı. Ayrıca, yaptığı bu önemli çalışma, 2009 yılında Elektrik Elektronik Mühendisliği Dönüm Noktaları Listesi'nde (IEEE Milestone) yer aldı.
Kilby'den yaklaşık altı ay sonra, Fairchild Semiconductor firmasından Robert Noyce, Kilby'nin entegre devre fikrini geliştirerek onun çözemediği birçok problemi çözdü. Kilby'nin tasarımında kullanılan germanyum, Noyce'un tasarımında silisyum ile değiştirildi.
Fairchild Semiconductor ayrıca, tüm modern CMOS bilgisayar çiplerinin temelini oluşturan ilk silikon-geçit entegre devre teknolojisine de ev sahipliği yaptı. Bu teknoloji, 1968 yılında Intel'e katılan ve ilk tek çipli Merkezi İşlem Birimi (CPU) olan Intel 4004'ü tasarlayan İtalyan fizikçi Federico Faggin tarafından geliştirildi. Faggin, 2010 yılında Teknoloji ve Yenilik Ulusal Madalyası ile onurlandırıldı.

Transistor–transistor mantığı (TTL), 1960'ların başında James L. Buie tarafından TRW Inc.'te geliştirildi. TTL, 1970'ler ile 1980'lerin başları arasında baskın entegre devre teknolojisi haline geldi.
TTL entegre devreleri, minibilgisayarlar ve ana bilgisayarların işlemcileri için standart bir yapı oluşturdu. IBM 360 ana bilgisayarları, PDP-11 minibilgisayarları ve masaüstü Datapoint 2200 gibi bilgisayarlar, TTL veya daha hızlı emitör-bağlantılı mantık (emitter-coupled logic) (ECL) devresi gibi bipolar entegre devrelerle inşa edildi.

Dov Frohman, 1969-1971 yılları arasında EPROM'u geliştiren bir İsrailli elektrik mühendisi olarak önemli bir figürdü.

Modern entegre devrelerin büyük bir kısmı, metal–oksit–yarı iletken (MOS) entegre devreleri olup, MOSFET (metal–oksit–silisyum alan etkili transistörleri) kullanılarak inşa edilir. MOSFET, 1955 ile 1960 yılları arasında Bell Labs’te icat edilmiştir ve yüksek yoğunlukta entegre devreler inşa edilmesini mümkün kılmıştır. Bipolar transistörlerin gerektirdiği karmaşık adımların aksine, MOSFET'ler kolayca birbirinden izole edilebilmektedir.
İlk deneysel MOS entegre devresi, 1962'de Fred Heiman ve Steven Hofstein tarafından 16 transistörlü bir çip olarak üretilmiştir. 1964'te General Microelectronics, Robert Norman tarafından geliştirilen 120 transistörlü bir kaydırma kaydını içeren ilk ticari MOS entegre devresini tanıttı. 1960'ların sonlarına doğru MOS çipler, bipolar çiplere göre daha yüksek transistor yoğunluğu ve daha düşük üretim maliyetine ulaştı.
Robert Kerwin, Donald Klein ve John Sarace tarafından geliştirilen kendinden hizalı kapaklı MOSFET, 1967'de Fairchild Semiconductor'ta Federico Faggin tarafından uygulandı ve modern CMOS entegre devrelerinin temeli oluşturuldu. MOS LSI çipleri, tek bir çipte tamamen bir bilgisayar işlemcisinin yer alabileceği fikrini doğurarak mikroişlemcilerin ve mikrodenetleyicilerin icadına yol açtı. 1970'lerin başında MOS entegre devre teknolojisi, bir çipte 10,000'den fazla transistörün entegrasyonunu mümkün kıldı.
Başlangıçta, MOS tabanlı bilgisayarlar yalnızca yüksek yoğunluk gerektiren alanlarda mantıklıydı, ancak 1980'lerin başında TTL tabanlı bilgisayarlar, MOS mikroişlemcilerden çok daha hızlı ve güçlüydü. Moore Yasası sayesinde MOS transistörlerinin sayısının iki yılda bir iki katına çıkması bekleniyordu. Bu durum, maliyetleri düşürüp işlevselliği artırmak için kullanıldı.
Gelişmeler, mikroelektromekanik sistemler (MEMS) ve entegre optik cihazlar gibi farklı alanlara yayılmaya başladı. Ayrıca, optik işlevselliğin entegre devrelere eklenmesi ve biyolojik uygulamalarda kullanılmak üzere sensörler geliştirilmesi gibi çalışmalara yön verildi.

2018 itibarıyla, tüm transistörlerin büyük çoğunluğu, bir çipin tek bir yüzeyinde katmanlı bir düzlem sürecinde üretilen MOSFET'lerdir. Araştırmacılar, 3D entegre devreler (3DIC) ve alternatif malzemelerden yapılan transistörler gibi çeşitli yenilikçi yaklaşımlar geliştirmektedir. Bu yenilikler, daha küçük transistörler üretmenin zorlaşması nedeniyle gelişim göstermektedir.

Tümleşik devre üretiminde silisyum temelli CMOS (Complementary 

Ethernet, kablolu veri ağları için yazılım (protokoller, vb.) ve donanım (kablolar, dağıtıcılar, ağ kartları, vb.) belirleyen, başlangıçta yerel alan ağları (LAN'lar) için tasarlanmış olan ve bu nedenle LAN teknolojisi olarak da adlandırılan bir teknolojidir. Bir yerel alan ağına (LAN) bağlı cihazlar (bilgisayarlar, yazıcılar, vb.) arasında veriyorum  şeklinde veri alışverişini mümkün kılar.
Kavram,"ether" kelimesinden türetilmiştir. OSI ağ modelinin fiziksel katmanı için veri bağlantısı katmanı/ ortam erişim kontrolü (İngilizce: Media access control) üzerinden kablosuz ağ (İngilizce: Wireless local areal network) yoluyla bir dizi kablolama ve sinyalleşme düzeni ve ortak bir adresleme şekli tanımlar.
Ethernet IEEE 802.3 olarak standartlaştırılmıştır. Uç sistemleri ağa bağlamakta kullanılan bükülü tel çifti ve düzenek kurulumunda kullanılan fiberoptik kablolama yöntemlerinin birleşimi kullanılan en yaygın kablolu yerel ağ teknolojisidir. Token Ring, FDDI ve ARCNET gibi diğer muadil ağ teknolojilerinin yerini büyük ölçüde alarak 1980'li yıllardan itibaren kullanılmaktadır.  

Ethernet ilk olarak 1973-1975 yılları arasında Xerox PARC tarafından geliştirildi. 1975 yılında Xerox Robert Metcalfe, David Boggs, Chuck Thacker ve Butler Lampson adına bir patent başvurusunda bulundu (ABD patent 4.063.220: Multipoint data communication system (with collision detection)). 1976'da, sistemin PARC'da kullanıma girmesinin ardından Metcalfe ve Boggs taslak bir metin yayımladılar.
Bu metinde tanımlanan deneysel Ethernet 3 Mbit/s hızındaydı ve 8-bit kaynak ve hedef adresi alanlarını içermekteydi, yani ilk Ethernet adresleri bugün kullanılan MAC adresleri değildi. Yazılım konvansiyonuna göre kaynak ve hedef adresi alanlarından sonra gelen 16 bit paket tipi alanıydı, ancak, metinde söylendiği gibi "farklı protokoller ayrık paket tipi kümeleri kullanabilmekteydi", dolayısıyla bunlar Ethernet'in bugünkü halindeki, kullanılmakta olan protokolü tanımlayan paket tiplerinden ziyade belirlenen protokolün içerdiği paket tipleriydi.
Metcalfe 1979 yılında Xerox'tan ayrılarak kişisel bilgisayarların ve yerel alan ağlarının kullanımını yaygınlaştırmak amacıyla 3Com'un kurucu ortağı oldu. DEC, Intel ve Xerox 'u etherneti "Digital/Intel/Xerox" 'tan gelen DIX standardı olarak teşvik etmek için birlikte çalışmaya ikna etti. Bu standartta 48-bit kaynak ve hedef adresi alanları ile evrensel bir 16-bit paket tipi alanı olan 10 Mbit/s hızında bir Ethernet tanımlanmıştır. Standartın ilk taslağı 30 Eylül 1980'de IEEE tarafından yayınlandı. Standart Token Ring ve Token Bus adlı mevcut iki tescilli standarta rakip olmuştur. Ethernet CSMA/CD standardının finalizasyonunda IEEE içindeki zor karar süreci ve IBM tarafından desteklenen rakip Token Ring taslağından kaynaklanan gecikmelerin üstesinden gelmede CSMA/CD standardının ECMA, IEC ve ISO gibi diğer standarlaştırma kuruluşları içinde desteklenmesi önemli bir faktördü. Tescilli sistemler kısa süre içinde ethernet ürünlerinin istilası ile büyük ölçüde pazar kaybettiler. 3COM bu süreci destekleyen başlıca firma olmuştur. 1981'de 3COM ilk 10 Mbit/s Ethernet adaptörünü üretti. Bunu kısa süre sonra Digital Equipment'in unibus ethernet adaptörü izledi.
Bükülü Tel Çifti ethernet sistemleri geliştirilmesine 1980'li yılların ortalarında StarLAN adıyla başlanmış ancak sonrasında geniş ölçüde 10BASE-T olarak adlandırılmıştır. İlk ethernet sistemleri zırhsız bükülü tel çifti ile birleştirilen dağıtım soketleri ile sunulduğu için eşeksenli kablonun yerini almış, daha sonra CSMA/CD yapısı yerine daha yüksek performans sağlayan anahtarlamalı full duplex yapısı kullanılmıştır.

Teknik kabiliyetlerine rağmen Ethernet'in başarısı hızlı standartlaştırılmasına bağlıydı. Bunun için Uluslararası Elektrik ve Elektronik Mühendisleri Enstitüsü (İngilizce: Institute of Electrical and Electronics Engineers (IEEE)), Avrupa Bilgisayar Üreticileri Birliği(İngilizce: European Computer Manufacturers Association (ECMA)), Uluslararası Elektroteknik Komisyonu (İngilizce: International Electrotechnical Commission (IEC)) ve Uluslararası Standartlaştırma Kurumu (İngilizce: International Organization for Standardization (ISO)) içinde koordineli çalışmalar yürütülmesi gerekliydi.
Şubat 1980'de IEEE Yerel Ağların (LAN) standartlaştırılması için IEEE 802 adında bir proje başlattı.
DEC'ten Gary Robinson, Intel'den Phil Arst ve Xerox'tan Bob Printis "Blue Book" olarak bilinen LAN spesifikasyonu olmaya aday ilk CSMA/CD spesifikasyonunu yayınladı. IEEE üyeliği öğrenciler de dahil tüm profesyonellere açık olduğundan bu yeni teknoloji üzerine sayısız yorum geldi.
CSMA/CD'nin yanı sıra IBM tarafından desteklenen Token Ring ve General Motors tarafından seçilmiş daha sonrasında desteklenmiş olan Token Bus'ta LAN standardı olmaya aday teknolojilerdi. IEEE'nin tek bir standart ile yola devam etmek istemesi ve her üç tasarımın arkasında kuvvetli firmaların bulunması LAN standardı üzerinde gerekli uzlaşmanın sağlanmasını büyük ölçüde geciktirdi.
Ethernet kampında, bu Xerox Star işlemcisi ve 3COM'un Ethernet LAN ürünlerinin pazara sürülmesinde risk oluşturmaktaydı. Kafalarında bu iş kaygıları ile David Liddle(GM Xerox Office Systems) ve Bob Metcalfe (3Com) Siemens Private Networks 'ten Fritz Röscheisen'in gelişen ofis iletişim pazarında işbirliği önerisini kuvvetle desteklediler, böylece Ethernet'in uluslararası standart haline gelmesi için Siemens 'in desteğini arkalarına aldılar (10 Nisan 1981). IEEE 802'deki Siemens temsilcisi Ingrid Fromm Avrupa standardizasyon kuruluşu ECMA içinde ECMA TC24 (Yerel Ağlar) adında bir iş grubu kurarak Ethernet'e IEEE dışında geniş bir destek sağladı. Mart 1982 gibi kısa bir sürede ECMA TC24 üye şirketleri IEEE 802 taslağına dayanan bir CSMA/CD standardı üzerinde kendi aralarında uzlaşmaya vardılar. ECMA'nın hızlı hareket etmesi IEEE içindeki farklı görüşlerin birleşmesini ve 1982 yılı sonuna doğru IEEE 802.3 CSMA/CD 'nin onaylanmasını sağladı.
Ethernet'in uluslararası standart olarak kabulü de Fromm'un IEC TC83 ve ISO TC97SC6 arasındaki diplomatik çalışmaları sayesinde gerçekleşti ve ISO/IEEE 802/3 Uluslararası Standartı 1984 yılında onaylandı.

Ethernet ilk olarak ortak bir eşeksenli kablo üzerinden birbirine bağlanan bilgisayarların yayın iletimi yöntemiyle haberleşmesi fikrine dayalıydı. Kullanılan yöntemler kısmen radyo sistemlerine benzemekteydi, ancak, kablolu bir yayın iletimi sistemindeki çakışmaları saptamanın radyo yayınına kıyasla çok daha kolay olması gibi temel farklılıklar da mevcuttu. "Ethernet" adı iletişim kanalını oluşturan ortak kablonun ether 'e benzetilmesinden gelmekteydi.
Ethernet bu öncel ve göreceli olarak basit kavramdan, günümüzdeki pek çok LAN altyapısını oluşturan karmaşık ağ teknolojisi yapısına evrimleşmiştir. Eşmerkezli kablolamanın yerini düşük kurulum masrafı, yüksek güvenilirlik, noktadan-noktaya ağ yönetimi ve arıza bulma kolaylıkları gibi avantajlar sebebiyle Ethernet hub 'lar ile birleştirilmiş noktadan-noktaya bağlantılar ve/veya ağ anahtarları almıştır.
StarLAN Ethernet'in eşmerkezli kablolama yapısından hub ile yönlendirilen bükülü tel çifti ağ yapısına evrimleşmesindeki ilk adımdır. Bükülü tel çifti kablolamanın gelişi kurulum masraflarını eski Ethernet teknolojileri de dahil olmak üzere benzer teknolojilere kıyasla dramatik olarak düşürmüştür. 
Ethernet istasyonları birbirlerine donanım katmanı üzerinden veri bloklarından oluşan ve ayrı ayrı gönderilip alınan veri paketleri göndererek haberleşir. Diğer IEEE 802 LAN'larda olduğu gibi her Ethernet istasyonunun paket gönderme ve alma adreslerini belirleyen 48-bitlik kendine özgü MAC adresleri vardır. Ağ bağdaştırıcı kartları (İngilizce: Network Interface Card (NIC)) ya da çipleri normalde diğer Ethernet istasyonlarına gönderilen paketleri kabul etmezler. Bağdaştırıcılar genellikle kendine özgü tek bir global adrese sahip olarak gelir ancak kart değiştirildiğinde adres çakışması olmaması ya da yerel yönetim ağları içinde kullanıldıklarında bu adres değiştirilebilir.
10 Mbit/s hızındaki eşmerkezli kablodan 1 Gbit/s hızındaki noktadan-noktaya bağlantıya kadar tüm Ethernet türevleri aynı veri çerçevesi formatını (dolayısıyla üst katmanlarda aynı arayüzü) kullandıklarından kolaylıkla birbirlerine bağlanabilirler.
Ethernetin çok yaygın olması, donanım maliyetinin giderek düşmesi ve bükülü tel çifti Ethernet arayüzünün fazla yer kaplamaması nedeniyle pek çok üretici PC anakartlarına Ethernet arayüzü koymakta, böylelikle ayrı bir ağ bağdaştırıcı kartına gerek kalmamaktadır.

Ethernet başlarda paylaşım ortamı olarak eşeksenli kablo (İngilizce: coaxial cable) kullanmıştır. Bağlı bilgisayarların iletişim kanalını kullanma kuralları "Çakışma Saptamalı Çoklu Taşıyıcı Erişimi"(İngilizce: Carrier Sense Multiple Access with Collision Detection(CSMA/CD)) olarak adlandırılan yöntemle belirlenmiştir. Bu yöntem rakip Token Ring ya da Token Bus teknolojilerine göre daha basitti. Herhangi bir bilgisayar veri göndermek istediğinde aşağıdaki algoritmayı kullanmaktaydı:

Veri çerçevesi gönderilmeye hazır.
İletim ortamı boşta mı? Değilse boşaldıktan sonra iki çerçeve arası bekleme süresince bekle (10 Mbit/s Ethernet için 9.6 µs)
Göndermeye başla.
Çakışma var mı? Eğer varsa çakışma saptama prosedürü'ne git.
Yeniden gönderme sayaçlarını sıfırla ve iletimi sonlandır.

Tüm alıcıların çakışmayı saptaması için maximum paket zamanı boyunca iletimi sürdür (karıştırma sinyali).
Yeniden gönderme sayacını arttır.
Maksimum gönderme denemesi sayısına ulaşıldı mı? Eğer ulaşıldıysa göndermeyi yarıda kes.
Çakışma sayısı ile orantılı geri çekilme süresini hesapla ve bekle.
Temel prosedürün 1 no'lu adımına geri dön.
Bu yöntem bir yemek masasındaki tüm konukların müşterek bir ortamı kullanarak (hava) birbirleriyle konuşmasına benzetilebilir. Konuşmaya başlamadan önce her konuk kibarca o anda konuşmakta olan konuğun sözünün bitmesini bekler. Eğer iki kişi aynı anda konuşmaya başlarlarsa her ikisi de durur ve rastgele bir süre beklerler (Ethernet'te bu süre mikrosaniye mertebesinde

Ev bilgisayarı, 1977 yılında pazara giren ve 1980'lerde yaygınlaşan uygun fiyatlı ve küçük boyutlu kişisel bilgisayar türüdür. Yıllarca şekil ve donanım olarak gelişen ev bilgisayarları günümüzde bir monitör ile iç içe tek bir sistem hâline gelmiştir. Tüketicilere, ilk kez teknik olmayan tek bir kullanıcının kullanımına yönelik, uygun fiyatlı ve erişilebilir bilgisayarlar olarak pazarlandılar. Bununla birlikte, bir ev bilgisayarı genellikle dönemin iş bilgisayarlarından daha iyi grafiklere ve sese sahipti. En yaygın kullanımları video oyunlarıydı ancak düzenli olarak kelime işlem ve programlama için de kullanılıyorlardı.
Ev bilgisayarları genellikle şık metal veya plastik kasalarda üretilmiş olarak satılırdı. Bununla birlikte, alıcı birimi bir kitten monte edebildiğinden, hem ev hem de ev yapımı bilgisayarlar olan Sinclair ZX80 gibi bazı ev bilgisayarları ticari elektronik kitler olarak da geldi.

Rune's PC Museum 7 Ağustos 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Home of the home computer27 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Collection of old analog and digital computers 7 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at Old Computer Museum
Computer History Museum 8 Ağustos 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – An online museum of home computing and gaming
HCM - Home Computer Museum27 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ev sineması özel ses sistemleri ve büyük ekran televizyon (ya da projeksiyon) ile sinemada yaşanılan deneyimin ev ortamında yaratılmasıdır. Sinemadakine benzer bir ses deneyimi yaşatmak için çok hoparlörlü bir düzen kurulur. Merkez hoparlörü görüntü kaynağının üstüne ya da altına yerleştirilir ve bu hoparlör konuşmaları aktarır. Ekranın sağına ve soluna konulan hoparlörler ses efektlerinin yanı sıra konuşmaların sağdan ya da soldan geldiği duygusunu vermeye yarar. Arka ya da yan hoparlörler çevresel sesleri ve efektleri verir. Subwoofer hoparlörü ise derin bas sesleri üretir. 5.1 ses düzeni 1 merkez, 2 ön (sağ ve sol) 2 arka hoparlör ve 1 adet subwoofer kullanıldığı anlamına gelir.7.1 sistemlerde sağ ve sol yanlara birer hoparlör daha ilave edilir.

Yüksek çözünürlüklü televizyon
Blu-ray Disc
HD DVD
Laserdisc
DTS-HD Master Audio
Dolby Digital
Sinema ses sistemleri
HDMI
Toslink

Bilgisayar bilimlerinde, evrimsel hesaplama; kullanılan algoritmaların türüne göre tanımlanabilen yapay zekanın bir alt alanıdır. Evrimsel algoritmalar olarak adlandırılan bu algoritmalar, Darwinci ilkeleri benimsemek üzerine kurulmuştur.

Evrimsel algoritmalar, evrimsel hesaplama alanının önemli kısmını oluşturur. Bu algoritmaların dayandığı en önemli fenomen rastgeleliliktir. Örneğin, çeşitli canlı toplulukları zaman içinde değişime uğramaktadır. Evrimsel yaklaşımla bu topluluklardan birey seçimi rastgele yapılmaktadır. Böylece yeni nesiller, rastgele seçilen bireylerden türemektedir. Bütün bu kabuller, aslında insanın bu seçimi matematiksel olarak modelleyememesinden kaynaklanmaktadır.Kısacası, rastgeleliğin gerçeklenebilmesi için önce bilgi eksikliğinin tespit edilmesi gerekir. Evrimsel algoritmalar da işte tam bu noktada devreye girmektedir ve bilinmeyen, verilerin eksik olduğu problemlerde çözüm yolu bulmak için kullanılırlar. Evrimsel algoritmalarının tamamı bir rastgele süreç üzerine kurulur ve kısıtlı bilgi bulunan problemlere çözüm ararlar. Kabaca, bu algoritmalar doğadaki değişimin bilgisayar algoritmalarına uygulanması olarak düşünülebilir.
Evrimsel hesaplama, bir popülasyonda büyüme veya gelişme gibi tekrar eden ilerlemeyi kullanır. Ardından, bu popülasyon, arzulanan sonuca ulaşmak için paralel işlemler kullanılarak yönlendirmeli rastgele bir aramada ile seçilir. Bu tür süreçler genellikle biyolojik evrim mekanizmalarından etkilenerek yapılır.
Evrimsel hesaplamanın, yüksek düzeyde optimize edilmiş süreçler ve verimli ağlar üretebilmesinden dolayı bilgisayar bilimlerinde birçok uygulaması vardır.

Eşzamanlılık denetimi, eşzamanlı işlemler için doğru sonuçların elde edilmesini sağlarken, bu sonuçları da olabildiğince çabuk almayı sağlayan uğraşı alanıdır.Bilgisayar bilimleri, bilgi teknolojileri ve özellikle bilgisayar programlama, işletim sistemleri, çoklu işlemciler ve veritabanı alanlarında önemlidir.
Hem yazılım hem de donanımdan meydana gelen bilgisayar sistemleri, esasen modüller veya bileşenlerden oluşur. Her bileşen, doğru şekilde çalışmak üzere, yani yöntemi sağlamak veya belirli tutarlılık kurallarına uymak üzere tasarlanmıştır. Eşzamanlı çalışan bileşenlerin mesajlaşarak veya erişilen verilere (bellekte veya depolama ortamında) paylaşarak etkileşime girdiği zaman, belirli bir bileşenin tutarlılığı diğer başka bir bileşen tarafından ihlal edilebilir. Eşzamanlılık denetiminin genel alanı, etkileşim sırasında eşzamanlı olarak çalışan bileşenlerin tutarlılığını ve dolayısıyla tüm sistemin tutarlılığını ve doğruluğunu korumak için kurallar, yöntemler, tasarım metodolojileri ve kuramlar sağlar. Eşzamanlılık denetimini bir sisteme sunmak, genellikle bir miktar performans düşüşüyle sonuçlanan çalışma kısıtlamalarını uygulamaya bindirmek demektir.Bu nedenle operasyon tutarlılığı ve doğruluğu, makul seviyelerin altındaki performansı azaltmaksızın mümkün olan en iyi verimlilikle elde edilmelidir. Eşzamanlılık denetimi, basit sıralı algoritma ile karşılaştırıldığında, eşzamanlı bir algoritmada önemli bir ek karmaşıklık ve yük doğurur.
Örneğin, eşzamanlılık denetiminde başarısızlık; gerçeklenememiş okuma veya yazma işlemleri nedeniyle veri bozulmasına neden olabilir.

Fare, (İngilizce: mouse), genellikle avuç içinde tutulan, hareketleri bilgisayar ekranındaki imlecin hareketlerini kontrol eden, bilgi giriş aygıtıdır. Fare modeline göre üzerinde bir veya daha fazla sayıda tuş ve tekerlek bulunabilir. İlk bilgisayar faresi 1964 yılında Douglas Engelbart tarafından yapıldı. Fare el hareketlerini mekanik, LED'li optik, lazerli optik yöntemle algılayabilir. Fare elde ettiği bilgileri bilgisayara kablo, kızılötesi, radyo dalgalar veya Bluetooth ile aktarabilir.
Programın yapısına göre bazen menü seçmek veya ekran içerisinde çalışılacak noktaya gidebilmek klavyedeki gösterge tuşlarıyla uzun zaman alabilir. Bu işlemin hızlandırılmasında görev alır.

Bu konuyla ilgili ilk yayın olan 1965 yılı Bill English'in yayımında, fare; bir işaretleme aracı olarak bilgisayar destekli ekran kontrolü olarak geçmiştir. The Compact Oxford English Dictionary (3. basım) ve The American Heritage Dictionary of the English Language'ın 3. basımında, computer mice ve computer mouses (bilgisayar fareleri) terimleri bilgisayar faresinin çoğul formları olarak onaylanmıştır. Bazı teknik belge yazarları tarafından "fare araçları" ya da "genel işaretleme araçları" olarak kullanılmaktadır.
Ayrıca günümüzde de fare mimarlık, mühendislik gibi birçok alanda kullanılan programlar için çeşitli şekillerde ve fonksiyonlarda üretilmeye başlanmıştır. Sağ ve sol tuşa ek olarak mercek (zoom) görevi görebilen tekerlek ve birden fazla görevi olan ek tuşlar konulmuştur.
3Ds Max, Rhinoceros 3D gibi modelleme programlarında da zamandan tasarruf için bu fareler tercih edilmektedir.

Bilgisayarın ilk zamanında seri port ve AUTOEXEC.BAT dosyalarına özel eklenen sürücüler ile çalışan fareler, zamanla PS/2 adlı porta alınmış ve çoğu işletim sisteminde alt seviyelerde desteklenmeye başlamıştır.
Günümüzde çoğu kablolu fare bilgisayara USB portundan bağlanır. Ayrıca çeşitli adaptörler vasıtasıyla USB girişler PS/2'ye ya da tam tersine dönüştürülebilir. Günümüzde en çok kullanılan fare çeşididir.

Küçük bir çip yardımı ile kullanılır, bu çip bilgisayara takılır ve fare kullanıma hazır olur. Boyutları genellikle küçüktür.

Bu fareler, bilgisayar ile iletişiminde bir kızılötesi sistem kullanır. Sistem, bilgisayarın seri, PS/2 veya USB portuna takılır, fare ise sistemle kızılötesi ışınlar ile iletişim kurar. Eğer fare ile sistem arasına bir cisim girerse, fare hareketleri hissedilmeyecektir. Satışları günümüzde devam etmektedir.

Kızılötesi farelerden farklı olarak bu fareler iletişim için kızılötesi ışın yerine radyo sinyalleri kullanırlar. Kapsama alanları genelde onlarca metre civarındadır.

Bu fareler, kimi bilgisayarlar ile entegre gelen Bluetooth kablosuz teknolojisini kullanarak iletişim kurarlar. İlk iki türe göre büyük bir avantajları vardır: Standart bir protokol kullandığı için her cihazla kullanılabilir (PC, Apple ve hatta Pocket PC).

1990'lı yılların sonlarında Kantek firması ilk 3D ring faresini tanıttı. Parmağa takılan, yüzük şeklindeki ve 3 tuş bulunduran bu aygıt üstündeki kızılötesi ışık ile parmak hareketini algılamaktaydı. Ancak yeterli ve verimli bir fare olmayı başaramadığı için popüler olamadı. Bu tür fareler üzerinde gerçekleştirilen çalışmalar hâlâ sürmektedir.

Topu ve hareketli parçaları vardır.

Optik fare: Mekanik bir fare olduğu gibi iç hareketli parçalar yerine hareketin altında yatan yüzeye göre tespit etmek, bir ışık yayan diyot ve fotodiyotlar kullanır.

Bu tür fareler altlarında bulunan LED'in yaydığı ışığın yansıması ile hareketi algılarlar. En üst modelleri 1000-1600 dpi gibi yüksek hassaslığa varabilir.

Bu tür fareler altlarında bulunan lazer ışık kaynağının yaydığı ışıklar vasıtasıyla hareketi algılarlar. İmleç hareketlerine çok yüksek hassasiyet isteyenler için uygun bir seçenektir. Hassasiyetleri 3000 dpi ve üzerine çıkabilir. Hareketi algılama şekline göre fareleri üçe ayırırsak en pahalı tür lazerli optik farelerdir.

Logitech firması 2000 yılında titreşimi sağlayan küçük bir işletici içeren dokunsal fareyi (tactile mouse) tanıttı. Bu fare, örneğin pencere sınır geçişlerinde dokunsal geri dönüşler ile kullanıcının duyusal ara yüzünü arttıracaktı. Dokunarak sörf yapmak kullanıcının derinlik ve sertliği hissedebilmesini gerektirir. Bu özellik ilk elektroreolojik dokunsal fare ile sağlandı, fakat ürün piyasaya sunulmadı.

Touchpad birimi genellikle dizüstü bilgisayarlarda görülür. Dizüstü bilgisayarlarının klavyelerinin hemen alt tarafında bulunur. Yaklaşık 5 × 5 kadar hassas alanı vardır. Kullanıcı, parmağını bu hassas temas yüzeyi üzerinde gezdirerek işaretçinin hareketini sağlar. Tıklama işlemi, hassas olan bölgede parmağın iki kez vurulmasıyla sağlanır.

Bir Touchpad çeşididir. Apple şirketinin ürettiği dizüstü bilgisayarlarda touchpad işlevini görür. Çoğunlukla Multi-Touch (Çoklu Dokunma) teknolojisiyle üretilmiştir. Hâlen satışı devam etmekte olan teknolojik faredir.

Üretilen ilk farelerde fare altlığına gerek yoktu; farelerin hemen hemen her yüzeyde yuvarlanabilen iki büyük tekerlekleri vardı. Ancak, küçük çelik toplu farenin geliştirilmesiyle başlayan dönemden sonraki mekanik farelerin yüksek performansta çalışması için fare altlığına ihtiyaç duyuldu.
Fare altlığı, en sık kullanılan fare aksesuarıdır, mekanik farelerde topun hareketleri algılayabilmesi için çalışma masalarının oluşturduğundan daha fazla sürtünme gerektirir. Sürtünmeyi arttıran yeni fare altlıkları sert fare altlıkları olarak nitelendirdi.
Optik fare ve lazeri farelerle sert veya yumuşak fare altlığı kullanmak kişisel bir tercih meselesidir.
Tek istisna, masa üstü optik ya da lazer izlemeli farelerdir, saydam veya yansıtıcı yüzeyde bu farelerin yüksek bir performansta çalışması beklenemez.

Karpal Tünel Sendromu (CTS)

Fark makinesi, polinom işlevlerin (fonksiyonların) hesaplanması için tasarlanmış bir mekanik hesap makinesidir. Toplama çıkarma yapabilen bir makine yapmak yüzyıllar boyunca bilim adamlarının ilgisini çekmiştir. 1642 yılında bir vergi memurunun oğlu olan Blaise Pascal, babasına yardım amacıyla böyle bir makine tasarlamıştır. 1694 yılında, Gottfired Wilhelm von Leibniz, Pascal'ın tasarladığı bu makineyi geliştirerek, aynı zamanda çarpma ve bölme işlemlerini de yapabilen bir makineyi tamamladığını duyurmuştur. Daha sonra 1786'da J.H. Müller de benzeri bir makineyi tasarladığını duyurmuş ancak yapımını gerçekleştirememiştir.

Uzun bir aradan sonra 1822'de İngiliz matematikçi Charles Babbage (1791 – 1871), oldukça gelişmiş bir makinenin tasarımına başladığını duyurmuştur. Fark makinesi, bir değerler serisini otomatik olarak hesaplayabilmeyi öngörüyordu. Sonlu farklar yönteminden yararlanarak çarpma ve bölme işlemlerinden yararlanmaksızın hesaplama yapmak mümkündü.
Fark makinesi, projenin ilk haliyle, 2,5 m yüksekliğinde, 15 ton ağırlığında olacak ve 25.000 parçadan oluşacaktı. Babbage, projesine mali kaynak bulabilmesine rağmen onu tamamlayamamıştır. Daha sonra Fark makinesinin geliştirilmiş bir modelini tasarlamasına rağmen bunun yapımına hiç başlayamamıştır. 19. yüzyılın olanak tanıdığı ölçüsel toleranslarla 1989-1991 yılları arasında tamamlanan bu makine, Londra Bilim Müzesi'nde çalıştırıldığı zaman ortalama bir elektronik hesap makinesinden çok daha öteye giderek 31 basamağa kadar doğru hesap yapabildiği görülmüştür.

Babbage geliştirdiği ikinci Fark makinesi ile birlikte çalışabilecek, değişken sütun ve satır özelliklerine sahip, çıktı formatı programlanabilmesi gibi şaşırtıcı özelliklere sahip bir yazıcı tasarlamıştır. Fark makinesinin tamamlanmasından dokuz yıl sonra, Bilim Müzesi, 19. yüzyıl cihazları için oldukça karmaşık sayılabilecek bu yazıcıyı da tamamlamıştır.

Flaş Bellek, kaynak gücü kesildiğinde bile sakladığı veriyi tutabilen ve elektronik olarak içeriği silinip, yeniden programlanabilen bellek türüdür. Flaş bellek teknolojisi çoğunlukla bellek kartlarında ve USB bellek aygıtlarında kullanılır. EEPROM türündeki belleklerin büyük miktardaki veri öbeklerinin programlanıp silinmesini sağlayan özel bir türüdür. "Elektriksel olarak programlanabilen sadece okunabilen bellek" olarak çevirebileceğimiz EEPROM'ların üzerindeki veriler elektriksel yolla değiştirilebilir. Sadece okunabilir bellek denilmesinin sebebi, bilgilerin kalıcı olmasından kaynaklanır. Klasik bellek yapılarından bilindiği üzere, flash bellekler de hücrelerden oluşur. Her hücrenin kendi transistörleri vardır. Bilgisayar ortamında bilgiler 0 ve 1'lerden oluşur. 0'lar düşük voltaj, 1'ler ise yüksek voltaj anlamına gelir. Veri yazılmak istendiği anda, transistörlerin voltaj seviyeleri değiştirilerek bilgiler yazılır, silinir, yenilenir.
Günümüzde birkaç çeşit Flash Bellek çeşidi bulunuyor. Bunların başlıcaları şöyledir:

CompactFlash
SD (Secure Digital)
MultimediaCard
Memory Stick
Smart Media
Farklı isimlerle anılmaktadır. Yaygın olarak USB hafıza ünitesi, USB bellek, USB çubuk ve flash disk olarak kullanılmaktadır. USB flaş belleklerde genel olarak USB 1.1, USB 2.0, USB 3.0 (USB Gen 1 olarak da geçmektedir.) ve USB 3.1 Gen 2 sürümlü USB standartları kullanılmaktadır.

Bilgisayar biliminde fonksiyonel programlama programların fonksiyonları uygulayarak ve oluşturarak yapıldığı bir programlama paradigmasıdır.
Fonksiyon tanımlarının, programın çalışma durumunu güncelleyen bir dizi zorunlu ifade yerine, değerleri diğer değerlerle eşleyen ifade ağaçları olduğu bildirimsel programlama paradigmasıdır.
Fonksiyonel programlamada fonksiyonlar birinci sınıf vatandaşlar olarak ele alınır, yani adlara (yerel tanımlayıcılar dahil) bağlanabilir, bağımsız değişkenler olarak iletilebilir ve tıpkı diğer veri tipleri gibi diğer işlevlerden döndürülebilir. Bu, programların küçük fonksiyonların modüler şekilde birleştirildiği bildirimsel ve birleştirilebilir tarzda yazılmasına imkan verir.
Fonksiyonel programlama, yalnızca fonksiyonların kullanılmasıyla yazılmış programlardır. Fonksiyonel programların tipik özellikleri:

Atama deyimi bulunmaz. Değişkenlerin değeri bir kere verildi mi, bir daha değişmez.
Yan etkiler yoktur. Bir fonksiyonu çağırmak kendi sonucunu hesaplamaktan başka bir etki üretmez.

Why Functional Programming Matters

Fotonik, bir fiziksel parçacık olan elektronun belirli çerçevedeki uygulama/kullanım alanına elektronik denildiği gibi, yine elektromanyetik radyasyonun partiküler karakter sergilediği için bir parçacık olarak ele alınan kuantumu yani fotonunun belirli çerçevedeki kullanım/uygulama alanlarının teorik zeminine verilen isim.
Fotonik bilimi, ışığı oluşturan fotonların üretilmesi, yönlendirilmesi, madde ile olan etkileşimi, taşınması ve algılanması ile uğraşan bir bilim dalıdır. Diğer bilimlerin ve teknolojilerin gelişmesine olanak sağlayan tetikleyici bir özelliği vardır.

Fotonik kelimesi ışık anlamına gelir ve Yunanca kökenli fotoğraf kelimesinden türetilmiştir. Fotonik hakkında ilk çalışmalar 1960'ların sonunda yapılmıştır. Araştırmalarını gerçekleştirmek için ışıklara yönelen insanlar fotoniği kullandı. Bu araştırma dalları telekomünikasyon bilgi işlem ve elektronik olarak nitelendirilir.
Fotonik, 1960 ların sonunda lazerin icadıyla başladı.1970 lerde kullanılan lazer diyot, bilgi iletimi için optik fiber ve katkılı fiber amplifikatör yapımında kullanıldı. Bu buluşlar 20.yüzyılın telekomünikasyon devrimini oluşturmuştur ve internet alt yapısını oluşturmuştur.
Çok daha önceden icat olsa da fotonik terimi şebeke operatörleri tarafından 1980'lerde kullanılmaya başladı. O yıllarda Bell laboratuvarında yaygın kullanıldı. IEEE Lazerler ve Elektro- Optik Derneği 1980'lerin sonunda Fotonik Teknoloji Mektuplar adlı bir arşiv dergi kurdu ve fotoniğin kullanımı doğrulandı.
Fotonik, lazer imalat, biyolojik ve kimyasal algılama, tıbbi teşhis ve tedavi, görüntü teknolojisi ve optik bilgisayar da dahil olmak üzere bilim ve teknoloji uygulamaları dahil büyük bir aralığı kapsar. Geçerli silikon fotonik gelişmeleri başarılı olursa fotoniğin daha fazla büyümesi muhtemeldir.

Fotonik, optik ile çok yakından ilişkilidir. Albert Einstein  1905 yılında Optikte fotoelektrik etkisini açıkladı. Klasik optik uzun araçlar ve 19. yüzyıllar boyunca gelişen 15 kırınımlı lens, yansıtan ayna ve çeşitli optik bileşenleri ve aletleri dahil birçok şeyin yapımıyla ilgilidir. 17. yüzyılda geliştirilen Huygens Prensibi gibi klasik optiğin temel ilkeleri, 19. yüzyılda geliştirilen Maxwell Denklemleri ve dalga denklemleri ile kanıtlanmıştır ve ışığın kuantum özelliklerine bağlı değildir.

Fotonik; kuantum optiği, optomekanik, elektro - optik, optoelektronik ve kuantum elektroniği ile ilişkilidir. Ancak, her alanda bilimsel toplulukların ve hükûmetlerin pazarda biraz farklı çağrışımları vardır. Fotonik uygulamalı araştırma ve geliştirme anlamına gelirken, kuantum optiği genellikle temel araştırma anlamına gelir.
Fotonik kelimesiyle kastedilen şunlardır;
Işığın tanecik özellikleri, Fotonlar kullanılarak sinyal işleme aygıtı teknolojilerinin yaratma potansiyeli,
Optik üzerine pratik uygulama.

Nanofotonik

GameCube; Nintendo tarafından 2001 yılında Japonya ve Kuzey Amerika'da, 2002'de Avrupa ve Avustralya'da yayınlanan bir ev tipi video oyun konsoludur. Altıncı nesil konsol Nintendo 64'ün ardılıdır, Sony PlayStation 2 ve Microsoft Xbox ile rekabet etmiştir.

MPU ("Microprocessor Unit")* : Custom IBM Power PC "Gekko"
Üretim yöntemi: 0.18 mikron IBM bakır tel teknolojisi
Saat frekansı: 485 MHz
CPU kapasitesi: 1125 Dmips (Dhrystone 2.1)
Internal data precision: 32-bit Integer & 64-bit floating-point
External bus: 1.3GB/second peak bandwidth (32-bit address space, 64-bit data bus 162 MHz clock)
Internal cache L1: instruction 32KB, data 32KB (8 way) L2: 256KB (2 way)
System LSI: Custom ATI/Nintendo "Flipper"
Embedded frame buffer: Approx. 2MB sustainable latency: 6.2ns (1T-SRAM)
Embedded texture cache: Approx. 1MB sustainable latency: 6.2ns (1T-SRAM)
Texture read bandwidth: 10.4GB/second (Peak)
Main memory bandwidth: 2.6GB/second (Peak)
Pixel derinliği: 24-bit renk, 24-bit Z buffer
Imaj işleme fonksiyonları: Fog, subpixel anti-aliasing, 8 donanım ışığı, alpha blending, virtual texture design, multi-texturing, bump mapping, environment mapping, MIP mapping, bilinear filtering, trilinear filtering, anisotropic filtering, real-time hardware texture decompression (S3TC), real-time decompression of display list, HW 3-line deflickering filter.

Ses İşlemcisi: custom Macronix 16-bit DSP
Instruction Memory: 8KB RAM + 8KB ROM
Data Memory: 8KB RAM + 4KB ROM
Saat Frekansı: 81 MHz
Performans: 64 simultaneous channels, ADPCM encoding
Sampling Frequency: 48KHz
System Floating-point Aritmetik kapasitesi: 10.5 GFLOPS (en tepe noktası) (MPU, Geometry Engine, HW Lighting Total)
Gerçek zamanlı poligon: 6 - 12 milyon polygons/saniye (en tepe noktası)
Sistem Hafızası: 40MB
Ana Hafıza: 24 MB MoSys 1T-SRAM, Approximately 10ns Sustainable Latency
A-Memory: 16MB (81 MHz DRAM)
Disk Sürücü: CAV (Constant Angular Velocity) System
Ortalama Erişim Zamanı: 128ms
Data Transfer Hızı: 16Mbps'ten 25Mbps'ye kadar
Medya: 3 inç NINTENDO GAMECUBE Disc Matsushita Optical Disc Teknolojisi ile üretilmiştir, yaklaşık 1,5 GB kapasiteye sahip.
Input/Output: Controller Port x4, Memory Card Slot x2, Analog AV Output x1, High-Speed Serial Port x1, High-speed Parallel Port x1
In select models - Digital AV Output x1, High-Speed Serial Port x2
Güç Kaynağı: AC Adapter DC12V x 3.25A
Ana Birim Boyutları: 10.9 cm (Yükseklik) x 15 cm (Genişlik) x 16 cm (Derinlik)

GameCube Videolu İncelemesi

Genişletme kartı (adaptör kartı, çevre birimi kartı veya aksesuar kartı olarak da bilinir), bir bilgisayar sistemine işlevsellik eklemek için bir bilgisayarın anakartındaki bir elektrik konnektörüne veya genişletme yuvasına (aynı zamanda veri yolu yuvası olarak da adlandırılır) takılabilen bir devre kartıdır. Bazen bilgisayarın kasasının ve anakartının tasarımı, bu yuvaların çoğunun veya tamamının ayrı, çıkarılabilir bir karta yerleştirilmesini içerir. Tipik olarak bu tür kartlara kısmen yükseltici kart denir çünkü bunlar karttan yukarı doğru çıkıntı yapar ve genişletme kartlarının anakartın üzerine ve paralel olarak yerleştirilmesine izin verir.
Genişletme kartları, bir bilgisayar sisteminin yeteneklerinin ve arayüzlerinin, gerçekleştireceği görevlere uygun şekilde genişletilmesine veya desteklenmesine olanak tanır. Örneğin, yüksek hızlı, çok kanallı bir veri toplama sistemi, muhasebe için kullanılan bir kişisel bilgisayarda hiçbir işe yaramayabilir, ancak endüstriyel süreç kontrolü için kullanılan bir sistemin önemli bir parçası olabilir.

Bilgisayar bilimlerinde, gereksinim analizi ya da gereksinim çözümleme; çeşitli sistemlerin gerekliliklerini ve olası çelişkili durumlarını göz önüne alarak, yazılımı analiz etmek, belgelemek, doğrulamak ve yönetmek için yeni veya değiştirilmiş bir ürün üzerinde projenin ihtiyaçlarını, sistem gereksinimlerini ve koşullarını belirleyen görevleri kapsamaktadır.
Gereksinim analizi; bir sistem veya yazılım projesinin başarısı veya başarısızlığı açısından kritik önem taşır. İhtiyaçların belgelenmesi, uygulanabilir olması, ölçülebilir olması, test edilebilir formda olması, izlenebilir olması ve belirlenen işletmenin ihtiyaçlarına uygun olması gerekir.

Kavramsal olarak, gereksinim analizi üç tür etkinlik içermektedir:

İhtiyaçların ortaya çıkarılması: İş süreci dokümantasyonu ve grup görüşmeleri sağlanarak ihtiyaçları belirlemektir. Buna bazen ihtiyaç toplama veya gereksinim keşfi de denir.
İhtiyaç analizi: Belirtilen gerekliliklerin açık, eksiksiz, tutarlı, net olup olmadığını belirleme ve belirlenen çelişkileri çözme.
Kayıt gereksinimleri: Gereksinimler, genellikle bir özet listesi içeren çeşitli formlarda belgelenebilir.Doğal dil belgeleri, kullanım örnekleri, kullanıcı hikâyeleri, süreç özellikleri ve veri modelleri de dahil olmak üzere çeşitli modeller oluşturulabilir.
Gereksinim analizi, pek çok hassas psikolojik becerinin katıldığı uzun ve yorucu bir süreç olabilir. Büyük sistemler, yüzlerce veya binlerce sistem gereksinimi açığa çıkararak analistlerin iş yükünü artırabilir. Yeni sistemler, ortamları ve insanlar arasındaki ilişkileri değiştirir, bu nedenle geliştiricilerin tüm ortamları tanımlamalarını, tüm ihtiyaçları göz önünde bulundurmalarını ve yeni sistemlerin etkilerini anlamalarını sağlamak önemlidir.Analistler, müşterinin gereksinimlerini ortaya çıkarmak için çeşitli teknikler kullanabilirler. Bunlar, senaryoların geliştirilmesi, kullanım durumlarının belirlenmesi, işyeri gözlemi, etnografi kullanılması, röportajlar düzenlenmesi veya gözden geçirme oturumları yapmak gibi yöntemleri içermektedir.Ve böylelikle gereksinim listeleri oluşturulabilir.Prototip belirleme yöntemi, proje sunulacak şahıs ya da kuruma örnek olarak gösterilebilecek bir sistem maksadıyla kullanılabilir. Analist, gerekirse, şahıs ya da kurumların kesin gereksinimlerini belirlemek için bu yöntemlerin bir kombinasyonunu kullanır ve böylece işletme ihtiyaçlarını karşılayan bir sistem üretilir.Gereksinim kalitesi aşağıdaki bazı yöntemlerle iyileştirilebilir:

Görselleştirme: Görselleştirme ve simülasyon gibi teknikler kullanılarak arzu edilen nihai ürünün daha iyi anlaşılmasını teşvik etmek.
Şablonların tutarlı kullanımı: Gereksinimleri belgeleyen tutarlı bir dizi model ve şablon üretmek.
Bağımlılıkları belgelemek: Gereksinimler arasındaki bağımlılıkları ve ilişkileri belgelemek.Ayrıca ek olarak bu bağımlılıklara ilişkin varsayımlar üretmek de sayılabilir.

Gereksinim analizi konuları kabaca şöyle listelenebilir:

Yazılım geliştirilecek kitlenin belirlenmesidir.Bununla beraber kitlenin niteliksel ya da niceliksel özelliklerinin belirlenmesi konusu da oldukça önemlidir.Bu kitle şunları kapsayabilir:

Sistemi işletmecisi olan herkes.
Sistemden yararlanan herkes.(işlevsellik açısından ya da politik, finansal ve sosyal yönlerden)
Sistemi satın alan ya da satın almak üzere ilgilenen herkes.
Sistemin özelliklerini düzenleyen kuruluşlar. (finansal, güvenlik vb. kurumları)
Sisteme karşı görüşlü insanlar veya kuruluşlar. (olumsuz düşünen kitle)

Hedef kitle ile görüşmeler, gereksinim analizinde kullanılan yaygın bir tekniktir.Kitlenin bakış açılarına ve belirlenen ihtiyaçlarına odaklanılır.Yazılım geliştirecek ekibin, kitlenin ait olduğu sistemi önceden etraflıca analiz etmesi gerekmektedir.Çünkü bu görüşmelerde, genellikle geliştiricinin ilgili çalışma sahasının yaşam döngüsü hakkındaki bilgi yetersizliğinden ve buna paralel olarak kitlenin de teknik bilgi yetersizliğinden kaynaklı sorunlar çıkmaktadır.Bunu önleyebilmek için etkili iletişim teknikleri kullanılmalıdır.

Bu oturumlarda yazılım geliştirme sürecinde iş analisti(business analyst) kullanılır.Böylelikle kolaylıkla kitlenin gereksinimleri ortaya çıkarılır, ayrıntıları analiz edilir ve işlevler arası etkileri ortaya çıkarmak için tartışmalara girilir.Bu analist tarafından kontrollü bir ortamda yürütülür.Böylelikle müşterek gereksinim geliştirme oturumları sağlanabilir.Tartışmayı belgelemek ve oturumun hedefini karşılayan uygun şartları sağlamak için tartışmayı yönetmek üzere iş analistinin düşüncelerinden bağımsız özel bir yazar bulunmalıdır.

İhtiyaçların belgelendirilmesinin geleneksel yolu, sözleşme tarzı gereksinim listeleridir. Karmaşık bir sistemde, bu tür gereksinim listeleri yüzlerce sayfaya kadar sürebilir.
İfade yerindeyse, bu liste adeta uzun bir alışveriş listesi gibidir.Modern analiz yöntemlerinde bu tür listeler çok fazla avantajlı değildir.Çünkü amaçlarına ulaşmada başarısız oldukları görülmüştür.Buna rağmen, bu teknik günümüze kadar gelebilmiştir

Bir prototip, başka bir bilgisayar programının özelliklerinin bir bölümünü sergileyen ve henüz oluşturulmamış bir uygulamayı görselleştiren bilgisayar programıdır. Popüler bir prototip biçimi, gelecekteki kullanıcıların ve diğer kitlenin sistemin nasıl görüneceği konusunda fikir sahibi olmalarına yardımcı olan bir taklit uygulamasıdır. Prototipler, tasarım kararlarını kolaylaştırır, çünkü uygulamanın geleceği, uygulama oluşturulmadan önce görülebilir ve paylaşılabilir. Kullanıcılar ve geliştiriciler arasındaki iletişimde büyük gelişmeler genellikle prototiplerin tanıtımından sonra görülmüştür.Geliştirilme aşamasından önce, uygulamalar hakkında belirtilen hedef kitle görüşleri sayesinde verimlilik artmıştır.Bu ise, daha az değişiklik ve dolayısıyla daha düşük maliyet anlamına gelmektedir.

Bir kullanım örneği, ister özgün bir çalışma, ister sonradan değiştirilmiş olsun, genellikle yazılım içeren bir sistemin işlevsel gereksinimlerini belgeleyen bir yapıdır. Her kullanım örneği, belirli bir iş hedefine ulaşmak için sistemin bir insan kullanıcısı veya başka bir sistemle nasıl etkileşim kuracağını anlatan bir dizi senaryo sağlar. Kullanım örnekleri genellikle teknik ifade biçiminden uzaktır ve bunun yerine son kullanıcının veya hedef kitlenin anlayacağı dili tercih eder. Kullanım örnekleri, genellikle sistem analisti ve hedef kitle tarafından birlikte incelenir.
Kullanım örnekleri, yazılım veya sistemlerin davranışlarını açıklamak için suni ve basit araçlardır. Kullanım örneği, kullanıcıların yazılım veya sistemin nasıl çalışacağı ile ilgili metinsel bir açıklama içerir. Kullanım örnekleri, sistemin iç işleyişlerini ya da mekanizmalarını içermemelidir.Ve sistemin nasıl uygulanacağını açıklamamalıdır. Bunun yerine, sıralı varsayımlar olmaksızın bir görevi gerçekleştirmek için gerekli adımları açıkça belirtmelidir. (Örneğin bir muhasebe programında yeni bir ürünün nasıl ekleneceği bilgisi paylaşılabilir.)

Steve McConnell, Rapid Development adlı kitabında, kullanıcı gereksinimlerinin karşılanmasını engelleyen bir dizi sorunu ayrıntılarıyla anlatıyor:

Kullanıcılar, ne istediklerini bilmiyor veya kullanıcıların gereksinimler hakkında net bir fikri yok.
Kullanıcılar bir dizi yazılı gereksinimi önce belirleyip daha sonra iptal edebilmektedir.
Kullanıcılar maliyet ve zamanlama belirlendikten sonra ilaveten gereksinim konusunda ısrarcı davranıyor.
Kullanıcılarla iletişim yavaş ilerliyor.
Kullanıcılar genellikle incelemelere katılmazlar veya bunu yapacak bilgileri yoktur.
Kullanıcılar teknik açıdan karışık düşünmektedirler.
Kullanıcılar geliştirme sürecini anlamıyorlar.
Kullanıcılar mevcut teknoloji hakkında bilgi sahibi değiller.
Bu durum, sistem veya ürün geliştirmeye başladığında bile kullanıcı gereksinimlerinin değişmeye devam etmesine neden olabilir.

Gereksinim analizi sırasında mühendislerden ve geliştiricilerden kaynaklı sorunları şunlardır:
Kod yazmaya yönelik doğal bir eğilim vardır, bu durum gereksinim analizi tamamlanmadan önce yazılım geliştirmenin başlamasına yol açabilir ve bunun sonucu da muhtemelen, gerçek gereksinimleri bilinmeden geliştirilen ve öngörülemeyen ya da yeniden yapılandırılamayan yazılımlar doğurabilir.
Geliştiriciler ve hedef kitlenin anlaşmaları bozulabilir.Sonuç olarak, geliştiriciler projeyi teslim edebilmek için çalışırlar.Tamamlanan bir ürünün, geliştirilinceye kadar olan sürecini yönetirler ama buna karşın hedef kitlenin kanaatleri, başlangıçtaki anlaşmanın doğrultusunda olmayabilir yani anlaşmayı bozabilirler.
Mühendisler ve geliştiriciler, gereksinimleri, müşterinin ihtiyaçlarına özel bir sistem geliştirmek yerine mevcut bir sisteme veya modele uydurmaya çalışabilir.
Analiz, müşterinin ihtiyaçlarını doğru bir şekilde anlamak için farklı istihdam alanlarında bilgisi olan personel yerine, mühendisler veya programcılar tarafından sıklıkla uygulanabilir.Bu ise gerçeklik küresine uygun olmayan çözümler üretilmesine sebebiyet verebilir.

İletişim sorunlarına çözüm denemesinde iş veya sistem analizinde uzmanlar çalıştırılması vardı.
1990'larda prototiplendirme, birleşik modelleme dili(UML), şablon kullanma ve çevik yazılım geliştirme gibi teknikler, önceki yöntemlerde sık karşılaşılan sorunların çözümleri olarak düşünülmüş ve buna paralel olarak geliştirilmiştir.
Ayrıca, uygulama simülasyonunun yeni bir sınıfı veya uygulama tanımlama araçları piyasaya girdi. Bu araçlar, işletme kullanıcıları ile yazılım geliştirme organizasyonu arasındaki iletişim boşluğunu gidermek ve herhangi bir kod üretilmeden önce uygulamaların test yoluyla pazarlanmasını sağlamak için tasarlanmıştır. Bu araçların en nitelikli olanları şunlardır:

Uygulama akışlarını ve test alternatiflerini çizebilmek için elektronik beyaz tahta.
İş mantığını ve veri ihtiyaçlarını yakalama yeteneği.
Son başvuruyu yakından taklit eden yüksek kalitede prototip üretme yeteneği.
Etkileşim yeteneği.
Bağlamsal gereksinimleri ve diğer yorumları ekleme yeteneği.
Uzak ve dağıtık kullanıcıların simülasyon ile çalışıp etkileşime girme becerisi.

Giriş/çıkış (İngilizce: Input/Output; I/O), bilgi işlem sistemin değişik fonksiyonel birimleri (alt sistemleri) arasındaki iletişimi veya bu arayüzlere doğrudan bilgi sinyallerini göndermeyi sağlar.
Girişler, değişik birimlerden alınan sinyallerdir. Çıkışlar ise bu birimlere gönderilen sinyallerdir. G/Ç cihazları bir kullanıcı (veya başka sistemler) tarafından bilgisayar ile bağlantı kurabilmek için kullanılır. Örnek olarak, klavye ve fare bilgisayarın giriş aygıtlarıdır. Ekran ve yazıcı ise bilgisayarın çıkış cihazlarıdır. Değişik cihazlar bilgisayar ile bağlantı gerçekleştirebilmeleri için giriş ve çıkış sinyallerini kullanırlar. Modem ve bağlantı kartları örnek olabilir.
Klavye ve fare kullanıcıların fiziksel hareketlerini giriş olarak alırlar ve bu fiziksel hareketleri bilgisayarların anlayabileceği seviyeye getirirler. Çıkış birimleri ise (ekran, yazıcı gibi) giriş sinyali olarak bilgisayarın ürettiği çıkış sinyallerini alırlar ve bu sinyalleri kullanıcıların görebileceği ve okuyabileceği çıktılara çevirir.
Bilgisayar mimarisinde Merkezi işlem birimi (CPU) ve ana bellek bilgisayarın kalbini oluşturmaktadır. Çünkü bellek kendi talimatları ile merkezi işlem birimindeki verileri doğrudan okuyabilir ve merkezi işlem birimine doğrudan veri yazabilir. Örnek olarak, bir disket sürücüsü I/O sinyallerini dikkate alır. Merkezi işlem biriminin G/Ç metotlarını sağlaması alt düzey bilgisayar programcılığında aygıt sürücülerinin tamamlanmasına yardımcı olur.
Üst düzey işletim sistemleri ve üst düzey programlama ideal G/Ç kavramlarını ve temel ögeleri ayırt ederek çalıştırmaya olanak sağlamaktadır. Mesela C programlama dili programların G/Ç'lerini düzenlemek için içerisinde fonksiyonlar bulundurmaktadır. Bu fonksiyonlar dosyalardan veri okunmasını ve bu dosyaların içerisine veri yazılmasını sağlar.

Giyilebilir bilgisayar, vücuda giyilen bilgisayarlardır. Giyilebilir bilgisayar teknolojisi etkin bir araştırma alanıdır ve insan bilgisayar etkileşimi, giyilebilir teknoloji, taşınabilir teknolojiler ve kablosuz teknolojilerden yararlanır. 2010 yıllarından sonra popüler olmuştur.
Giyilebilir cihazlar genel kullanım için olabilir, bu durumda bunlar mobil hesaplamanın küçük bir örneğidir. Alternatif olarak, fitness izleyicileri gibi özel amaçlar için de kullanılabilirler. İvmeölçerler, kalp atış hızı monitörleri, daha gelişmiş tarafta elektrokardiyogram (EKG) ve kan oksijen doygunluğu (SpO2) monitörleri gibi özel sensörler içerebilirler. Giyilebilir bilgisayar tanımına, hareketlerle kontrol edilen başa takılan optik bir ekran olan Google Glass gibi yeni kullanıcı arayüzleri de dâhil edilir. Cep bilgisayarı ve cep telefonlarının akıllı telefonlara dönüşmesiyle, özel giyilebilir cihazlar genel olarak hepsi bir arada cihazlara dönüşebilir.
Giyilebilir ürünler genellikle bileğe takılır (örn. kol saati, spor takip cihazı), boyna asılır (kolye), kola veya bacağa bağlanır (egzersiz yaparken akıllı telefonlar) veya başa (gözlük veya kask olarak) takılır. Ayrıca başka bir yere de yerleştirilebilir (örneğin bir parmağın üzerine veya bir ayakkabının içine).
Giyilebilir bilgisayarların batarya, ısı dağılımı, yazılım mimarileri, kablosuz ve kişisel alan ağları ve veri yönetimi gibi diğer mobil bilgisayarlarda ortak olan çeşitli teknik sorunları vardır. Pek çok giyilebilir bilgisayar her zaman aktiftir.

Aktivite takipçisi
Akıllı saat
Elektronik gözlük
E-tekstil
Başa takılı ekran
Çevresel başa takılan ekran
Optik başa takılı ekran
Biyonik kontakt lens
Sanal gerçeklik kulaklığı
Kask monteli ekran
Kulaklık
Akıllı gözlük

Giyilebilir bilgi işlem için baskın işletim sistemleri şunlardır:

FreeRTOS, gömülü aygıtlar için gerçek zamanlı çekirdek işletim sistemidir. Şu anda piyasada bulunan akıllı bantların çoğu, Huawei/Honor, Lenovo, Realme, TCL ve Xiaomi akıllı bantları FreeRTOS tabanlıdır.
LiteOS, Huawei'nin "1+2+1" Nesnelerin İnterneti çözümünün bir parçası olan hafif, açık kaynaklı, gerçek zamanlı bir işletim sistemidir.
Tizen OS, Samsung tarafından kullanılan sistemdir.
watchOS, Apple Inc. tarafından Apple Watch üzerinde çalışmak üzere geliştirilmiş tescilli bir mobil işletim sistemidir.
Wear OS (önceki adıyla Android Wear), Google Inc. tarafından geliştirilen bir akıllı saat işletim sistemidir.

Retrofütürizm
Nesnelerin interneti
Tüketici elektroniği
RFID

Grafik işlemci birimi ya da kısaca GPU (İngilizce'de Graphics Processing Unit kelimelerin kısaltılmışı), kişisel bilgisayar, iş istasyonları veya oyun konsollarında grafik yaratımı için kullanılan aygıttır. Modern GPU'lar bilgisayar grafiklerini işleme ve göstermekte son derece verimlidir ve yüksek paralel yapıları kompleks algoritmalar için CPU'dan daha etkin kılar. GPU ekran kartının hemen üstünde olabileceği gibi anakarta entegrede halde de olabilir. Yeni masaüstü bilgisayarların ve laptopların %90'ından fazlasında özel GPU'lardan çok daha güçsüz olan entegre GPU'lar kullanılmaktadır.
Sayısal görüntü işleme ve bilgisayar grafiklerini hızlandırmak için tasarlanmış olup, ayrı bir grafik kartında bir bileşen olarak veya anakartlara, cep telefonlarına, kişisel bilgisayarlara, iş istasyonlarına ve oyun konsollarına gömülü olarak mevcuttur. Daha sonra, paralel yapıları nedeniyle utanç verici derecede paralel problemleri içeren grafik dışı hesaplamalar için kullanışlı oldukları keşfedilmiştir. GPU'ların çok sayıda hesaplamayı hızla gerçekleştirebilme yeteneği, veri yoğun ve hesaplama gerektiren görevlerin üstesinden gelmede üstün oldukları yapay zeka (YZ) da dahil olmak üzere çeşitli alanlarda benimsenmelerine yol açmıştır. Diğer grafik dışı kullanımlar arasında sinir ağlarının eğitimi ve kripto para madenciliği yer almaktadır.

GPU kayan nokta ve benzeri işlemleri hesaplamak için ekran kartına eklenmiş bir tip CPU'dur.
Grafik Hızlandırıcı grafik yaratımında kullanılan özel matematiksel işlemleri içeren çipler barındırır.
GPU, CPU'dan direkt ekrana çizimden daha hızlı çalışacak temel işlemler uygular.

GPU'ların en kuvvetli tipi olup, genellikle anakart üstündeki PCI Express (PCIe) ya da Accelerated Graphics Port (AGP) gibi genişleme slotlarına takılır ve bu sayede kolayca değiştirilebilir veya üst bir sürüme yükseltilebilir. Çok az grafik kartı şu anda Peripheral Component Interconnect (PCI) slotlarını kullanmaktadır. Bunun nedeni bant genişliklerinin çok sınırlı olmasıdır. Bu nedenle sadece PCIe ya da AGP slotu bulunmadığında tercih edilir.
Nvidia'nın SLI ya da AMD'nin CrossFire teknolojisi birden fazla grafik kartının aynı anda kullanılıp işlem gücünün arttırılmasına olanak sağlamaktadır.

Hızlandırılmış Grafik Bağlantı Noktası
Grafik işlemci biriminde genel amaçlı hesaplama
Grafik kütüphanesi
Video oyunu grafikleri
Grafiksel kullanıcı arayüzü
Grafik ekran çözünürlüğü

Gömülü sistem, bilgisayarın kendisini kontrol eden cihaz tarafından içerildiği özel amaçlı bir sistemdir. Genel maksatlı, örneğin kişisel bilgisayar gibi bir bilgisayardan farklı olarak, gömülü bir sistem kendisi için önceden özel olarak tanımlanmış görevleri yerine getirir. Sistem belirli bir amaca yönelik olduğu için tasarım mühendisleri ürünün boyutunu ve maliyetini azaltarak sistemi uygunlaştırabilirler. Gömülü sistemler genellikle büyük miktarlarda üretildiği için maliyetin düşürülmesinden elde edilecek kazanç, milyonlarca ürünün katları olarak elde edilebilir.
Gömülü bir sistemin çekirdeğini, belirli bir sayıda görevi yerine getirmek için programlanan mikroişlemciler ya da mikrodenetleyiciler oluşturur. Kullanıcıların üzerinde istediği yazılımları çalıştırabildiği genel maksatlı bilgisayarlardan farklı olarak, gömülü sistemlerdeki yazılımlar yarı kalıcıdırlar ve firmware ismiyle anılırlar.

Banka ATM'leri
Eylemsiz rehber sistemleri, uçuş kontrol donanım/yazılımı ve uçak ve füzelerdeki diğer tümleşik sistemlerden oluşan havacılık elektroniği parçaları
Yönlendirici (router), timeserver ve güvenlik duvarı (firewall) gibi bilgisayar ağ ekipmanları
Bilgisayar yazıcıları
Fotokopi makineleri
Disket sürücüler (floppy disket sürücüler ve sabit disk sürücüler)
Termostat, klima, sprinkler ve güvenlik izleme sistemleri gibi ev otomasyonu ürünleri
Hesap makineleri
Mikro dalga fırınlar, çamaşır makinesi, televizyon alıcısı ve DVD oynatıcı/kaydedici gibi ev elektroniği ürünleri
Tıbbi ekipmanlar
Çok işlevli kol saatleri
İnternet radyo alıcıları, TV set top box ve dijital uydu alıcılar gibi çokluortam uygulamaları
Çok işlevli yazıcılar
PDA'lar gibi küçük avuç içi bilgisayarlar
PDA ve Java destekli gelişmiş cep telefonları
Endüstriyel otomasyon ve izleme için PLC'ler
Video oyun konsolları ve avuç içi oyun konsolları
Taşınabilir bilgisayarlar

Kayda değer ilk gömülü sistem MIT Instrumentation Laboratory‘da Charles Stark Draper tarafından geliştirilen Apollo Guidance Computer olmuştur. Aya yapılan yolculuklarda iki tane kullanılırdı ve komuta modülü ve LEM'in eylemsiz rehber sistemlerini çalıştırıyordu.
Projenin başlangıcında Apollo rehber bilgisayarı Apollo projesinin en riskli parçası olarak kabul ediliyordu. O zamanki tek parça entegre devrelerin kullanılması boyut ve ağırlığı azaltıyor ama riski artırıyordu.
İlk kitlesel gömülü sistem üretimi 1961 yılında Minuteman füzesi için yapılan Autonetics D-17 rehber bilgisayarı oldu. Ayrık transistör mantık devresinden yapıldı ve ana bellek için bir harddiski vardı. 1966 yılında Minuteman II üretime girdiğinde, D-17 ilk defa yüksek hacimli tümleşik devrelerin kullanıldığı yeni bir bilgisayara yerini bıraktı. Bu yazılım dörtlü NAND kapılı tümleşik devrelerin birim fiyatını 1000$'dan 3$'a çekti ve ticari kullanımlarının yolunu açtı.
Minuteman bilgisayarının önemli tasarım özellikleri, füzenin hedefi daha hassas bulabilmesi için rehber algoritmasının yeniden programlanabilir olması ve bilgisayarın kablo ve konnektörden tasarruf sağlayarak füzeyi test edebilmesiydi.
Maliyetin dikkate alınmadığı 1960'lardaki bu ilk uygulamalardan itibaren gömülü sistemlerin fiyatları düşmeye başladı. Bunlarla birlikte işlem gücü ve işlevsellikte de yükseliş oldu.
İlk mikroişlemci hesap makineleri ve diğer ufak sistemlerde kullanılan Intel 4004 oldu. Çalışabilmesi için harici bellek yongaları ve harici destek lojiklerine ihtiyaç duyuyordu. Intel 8080 gibi daha güçlü mikroişlemciler askeri projelerde geliştirildi, ama diğer kullanıcılara da satıldı.
1970'lerin sonunda 8-bit mikroişlemciler standart olmakla birlikte çözümleme ve giriş/çıkış işlemleri için genellikle harici bellek yongaları ve lojiklere ihtiyaç duyuyorlardı. Öte taraftan, fiyatlar hızla düşüyor ve uygulamalar küçük gömülü sistemleri lojik tasarımların içine sokuyordu. Görünebilir uygulamaların bir kısmı enstrümantasyon ve pahalı aygıtlardı.
1980'lerin ortalarında harici olarak kullanılan sistem parçaları, işlemci ile beraber aynı yonganın içine girmeye başladı. Bunun sonucu olarak boyutta ve gömülü sistemlerin maliyetinde çok büyük düşüşler oldu. Bu tip tümleşik devrelere mikroişlemci yerine mikrokontrolör dendi ve gömülü sistemlerin yaygın bir şekilde kullanımı mümkün oldu.
Mikrokontrolör maliyeti bir mühendisin 1 saatlik maaşının altına indi ve bu gömülü sistemlerin sayısını ve gömülü sistemlerde kullanılmak üzere farklı şirketler tarafından üretilen parçaların sayısının patlamasına neden oldu. Örneğin, pek çok yeni özelliğe sahip IC'ler, geleneksel paralel programlama arayüzleri yerine mikrokontrolörlere daha az sayıda arabağlantı sağlayan seri programlama arayüzleri ile beraber gelmeye başladı. I2C‘nin çıkış zamanı da bu döneme rastlamaktadır. Mikrokontrolörler 1$’ın altına düştüğünde, voltmetre ve değişken kapasitör gibi pahalı analog elemanların yerlerini küçük bir mikrokontrolör ile kontrol edilen dijital elektronik elemanlara bırakması mümkün oldu.
80’lerin sonundan itibaren, tüm elektronik cihazlar için gömülü sistemler bir istisna değil bir standart haline geldi ve bu akım halen devam etmektedir.

Gömülü sistemler en geniş manasıyla bilgisayar sistemidir. Gömülü sistemlerin örnekleri taşınabilir müzik çalıcılardan uzay araçlarındaki altsistemler için kullanılan gerçek zamanlı kontrol sistemlerine kadar uzanır. En ticari gömülü sistemler, düşük maliyette bir takım işleri gerçekleştirmek için tasarlanıyor. Hepsi olmamakla birlikte büyük çoğunluğunun gerçek zamanlı sistem kısıtlamalarını karşılaması gerekir. Bazı işlevlerinin çok hızlı olması gerekebilirken, diğer pek çok işlevinin kesin zamanlama gereksinimi olması gerekmemektedir. Bu tip sistemler, gerçek zaman kısıtlarını sistem gereksinimlerine bağlanmış özel amaçlı yazılım ve donanım kombinasyonları ile karşılarlar.
Gömülü sistemleri hız ve maliyet ile karakterize etmek zor olmakla beraber, maliyeti azaltan yüksek hacimli sistemler öncelikli tasarım hedefidir. Genellikle gömülü sistemlerin düşük verim gereksinimleri olur. Bu sistem donanımını, maliyeti düşürmek için basitleştirme olanağı tanır. Mühendisler gerekli işlevleri sağlayan “yeteri kadar iyi” olan donanımları seçerler.
Örneğin, uydu televizyon için dijital bir set-top box' ın saniyede onlarca megabit veri işlemesi gerekir ama bu işlemlerin büyük bölümü çok kanallı dijital videoyu ayrıştıran, yönlendiren ve çözen özel tümleşik devreler tarafından gerçekleştirilir. Gömülü CPU bu işlemi kurar ve set box'ın kullanıcı arayüzü gibi görsel öğelerini ekrana basar. Gömülü işlemcilerin hızları artıp, fiyatları ucuzlarken, yüksek hızlı veri işlemede öncülüğü daha fazla ele almaktadırlar.
Düşük hacimli gömülü sistemler için kişisel bilgisayarlar, yazılımları sınırlayarak ya da işletim sistemini gerçek zamanlı işletim sistemiyle değiştirerek kullanılabilir. Bu durumda özel amaçlı donanım bir ya da daha fazla yüksek verimli CPU ile değiştirilebilir. Bazı gömülü sistemler istenen görevleri yerine getirmek için, yüksek performanslı CPU, özel donanım ya da büyük belleklere ihtiyaç duyabilir.
Taşınabilir müzik çalıcılar ve cep telefonları gibi büyük hacimli gömülü sistemlerde, maliyeti düşürme yönünde yapılan çalışmalar öncelik kazanır. Bu sistemler genellikle birkaç tümleşik devre, bütün fonksiyonları kontrol eden tümleşik CPU ve tek bir bellek yongası içerirler. Bu tasarımlarda her bir eleman bütün sistem maliyetini düşürecek şekilde seçilir ve tasarımları bu şart altında yapılır.
Bir disk sürücüsü olmayan gömülü sistemler için yapılan yazılıma firmware adı verilir. Firmware yazılımları cihazın içinde bir ya da daha fazla ROM ya da flaş bellek yongalarında gömülü olarak bulunur. Gömülü sistemlerdeki yazılımlar genellikle pek çok donanım kaynağından mahrum bir şekilde çalışırlar. Genellikle bu tip sistemlerde disket sürücü, işletim sistemi, klavye ya da ekran yoktur. Eğer bir kullanıcı arayüzü var ise küçük bir klavye ya da LCD gerekebilir.
Gömüllü sistemler, yıllarca hatasız bir şekilde çalışacağı varsayılan donanımların içinde bulunur. Bu yüzden gömülü sistem içindeki yazılımlar, kişisel bilgisayar içinde olanlardan daha dikkatli bir şekilde geliştirilip test edilir. Pek çok gömülü sistemde, disket sürücü, anahtar ya da düğme gibi mekanik parçaların kullanımından sakınılır çünkü bu tip parçalar flash bellekler gibi statik parçalara kıyasla daha az güvenilirdir.
Bütün bunlara ek olarak, gömülü sistemler insanların kolaylıkla ulaşabileceği yerlere uzak olabilirler (bir petrol kuyusunun dibinde ya da uzayda bulunan bir uydu üzerinde). Dolayısıyla gömülü sistemler çok büyük veri kayıpları yaşandığı durumlarda bile kendilerini yeni baştan başlatabilmelidirler. Bu tip bir işlev watchdog timer adı verilen standart elektronik bir parça tarafından yerine getirilir.

Elektronik cihazlar genellikle mikroişlemci ya da mikrokontrolör kullanırlar. Bazı büyük ya da eski sistemler ise genel maksatlı büyük bilgisayarlar ya da minibilgisayarlar kullanırlar.

PARC, Apple Computer, Boeing ve HP' de bulunan arayüz tasarımcıları, kullanıcı eylemlerininin tipinin sayısının azaltılması gerektiği ilkesini keşfettiler. Gömülü sistemlerde bu ilke daha düşük maliyetlere yönelik çalışmalarla birleştirilmektedir.
Gömülü sistemlerde yaygın olarak kullanılan standart bir arayüz iki tuştan oluşmaktadır; bunlardan biri menü sistemini kontrol etmek için diğeri ise istenilen seçimi gerçekleştirmek için kullanılmaktadır. Menüler kendilerini belgeleyebildikleri ve çok basit kullanıcı eylemleri ile seçilebildikleri için oldukça popülerdir.
Bir diğer yöntem ise çıktı tipini ufaltmak ve basitleştirmektir. Tasarım bazı durumlarda her bir arayüz çıkışı ya da sistem hatasını bilgilendirmek amacı ile ışık veren LED içerir. Ucuz bir seçenek olması açısından üzerine kullanıcının yerel dilini içeren hata çıkıntılarını gösteren baskılı matris etiketleri yapıştırılmış ışık barları kullanmaktır. Örneğin, pek çok küçük bilgisayar yazıcısı üzerinde herhangi bir dilde yazılar olan etiketlerle etiketlenmiş ışıklar kullanmaktadır. Bazı marketlerde bu tip ürünler müşterinin seçeceği dil

Görüntü işleme, ölçülmüş veya kaydedilmiş olan elektronik (dijital) görüntü verilerini, elektronik ortamda (bilgisayar ve yazılımlar yardımı ile) amaca uygun şekilde değiştirmeye yönelik yapılan bir bilgisayar çalışmasıdır.
Görüntü işleme, verilerin, yakalanıp ölçme ve değerlendirme işleminden sonra, başka bir aygıtta okunabilir bir biçime dönüştürülmesi ya da bir elektronik ortamdan başka bir elektronik ortama aktarılmasına yönelik bir çalışma olan "Sinyal işlemeden" farklı bir işlemdir.
Görüntü işleme, daha çok, kaydedilmiş olan mevcut görüntüleri işlemek, yani mevcut resim ve grafikleri değiştirmek, yabancılaştırmak ya da iyileştirmek için kullanılır.
Daha çok fotoğrafçılık ve grafik tasarım alanlarında kullanılır.

Ölçeklendirme: Resim ve grafikler, orantılı ya da orantısız olarak büyültüp küçültülebilir, buna ölçeklendirme denir.
Döndürme: Resim ve grafikler, yatay ve dikey olarak ya da kullanıcının istek ve ihtiyacına bağlı olarak, kendi ekseni etrafında belli bir açı dahilinde çevrilebilir. Buna döndürme denir.
Yansıtma: Resimler, yatay ve dikey olarak, aynadaki görüntüye benzer şekilde ters çevrilebilir. Buna yansıtma denir.
Devirme: Perspektif hatalarını resimlerin ileri geri düzeltilmesi ile elde edilir, buna devirme denir.
Renk düzeltmesi: Resimler üzerindeki ışık ve renk tonları değiştirilebilir.
İşaretleme: Resmin belli bir bölümünün işlem için hedef gösterilmesine işaretleme denir. Verilen komut sadece işaretli olan bölümü etkiler.
Sihirli değnek: Resim üzerindeki en küçük resim elemanına piksel denir. Sihirli değnek, resim elemanlarını seçmeye yarayan bir işaretleme aracıdır.
Katman: Görüntü işleme yazılımlarında, alttaki nesnenin görünmesini engellemeyen, saydam sanal yüzeylere katman denir. Katmanlar, özellikle fotomontaj, kolaj çalışmalarında ve resmin üzerine yazı eklenmesi sırasında rahat çalışma imkânı sağlar.
Örtüleme: Bazı bölümleri çalışmanın dışında tutmak için, resmin bazı bölümleri kapatılabilir. Bu işleme örtme ya da maskeleme denir. Örtüler (maskeler) resmin verilen komuttan etkilenmesini veya bazı resim bölümlerinin gizlenmesini sağlar.
Fırça: Resim çizmek için kullanılan sanal araca fırça denir. Fırça, görüntü işleme yazılımlarında standart araçlardan biri olmuştur. Ucu ve kalınlığı istek ve ihtiyaca bağlı olarak kullanıcı tarafından değiştirilebilir. Bazı programlarda dolgu deseni ile çizim yapmaya da imkân verir.
Silgi: Yapılan yanlışları düzeltmek ya da şekilleri isteğe göre biçimlendirmek için kullanılan silme aracına silgi denir. Kalınlığı ve rengi kullanıcı tarafından değiştirilebilir. 
Resim Filtresi: Çekim sırasında kullanılmayan fotoğraf filtreleri ile elde edilen görüntü zenginliğini, çekimden sonra kullanma imkânı sunan sanal bilgisayar araçlarıdır.
Dönüştürme: Bir dosya biçimini başka bir dosya biçimine dönüştürmek için kullanılan yazılımlara dönüştürme yazılımı denir. Bu sayede, belli bir program ile yapılmış olan bir belge, başka bir bilgisayar programı ile açılıp kullanılabilir. Bir belgenin farklı bir yazılım kullanılarak açılabilmesi, ancak bu şekilde mümkündür.
Makro: Kaydedilmiş bilgisayar komutları dizisine makro denmektedir. Makro sayesinde, üç - beş adımda yapılabilen işlemler, tek bir komuta indirgenmiş olur ve aynı işlem tekrar yapılmak istendiğinde, bu işlemi yapmak için kaydedilmiş olan makro kullanılır. Bu sayede birçok adımda yapılabilen bir işlem tek bir komutla (makro ile) yapılmış olur.

Güç elektroniği, elektrik gücünün statik vasıtalarla, mevcut girişinden istenen elektriksel çıkış formuna verimli bir şekilde dönüştürülmesi, kontrol edilmesi ve hazırlanması ile ilgili teknolojidir.

Güç elektroniği çeviricileri elektrik enerjisinin form değiştirmesini gerektiren her yerde kullanılabilir. Bu yüzden kullanılabildikleri enerji aralığı miliwatt' lardan (örneğin cep telefonları) megawatt değerlerine (örneğin trenlere enerji sağlanması) kadar değişebilir. Klasik elektronik' te elektrik akımı ve gerilim bilgi taşımak için kullanılırken güç elektoniğinde elektriksel gücü taşımak için kullanılırlar. Bu yüzden güç elektroniğinin ana kriteri "verim" olarak tanımlanabilir.
Döndürme işlem diyot, tristör ve transistör gibi yarı iletken anahtarlama elemanları tarafından gerçekleştirilir. İletişim ve sinyal-veri işleme gibi elektronik sistemlere zıt olarak, güç elektroniğinde büyük miktarlarda elektriksel güç işlenir.
AC/DC dönüştürücü (doğrultucu) pek çok tüketici elektroniği cihazı (örneğin, televizyon, kişisel bilgisayarlar, pil şarj üniteleri vb.) içinde kullanılan, güç elektroniğinin en tipik cihazıdır. Güç aralığı onlarca watt' dan birkaç yüz watt' a kadar değişebilmektedir. Endüstrideki en yaygın kullanım şekli değişken hız sürücüsü olarak (VSD) endüksiyon motorlarını kontrol etmekte kullanılır. VSD' lerin güç aralığı birkaç yüz watt' dan başlayıp megawatt' lara kadar çıkabilmektedir.
Güç dönüştürme sistemleri, giriş ve çıkış gücünün tipine göre sınıflandırılabilir;

AC den DC ye (doğrultucu)
DC den AC ye (evirici)
DC den DC ye (dönüştürücü)
AC den AC ye (doğrultmayı takip eden evirme)

Verimliliğin güç elektroniği çeviricilerinde en önemli parametre olduğu göz önüne alındığında, güç elektroniği cihazlarının mümkün olduğu kadar az güç kaybına neden olmaları gerekmektedir. Bir cihazın anlık kayıp gücü, cihaz üzerindeki gerilimle üzerinden geçen akımın çarpımına eşittir (
  
    
      
        P
        =
        U
        ×
        I
      
    
    {\displaystyle P=U\times I}
  
). Buradan görüleceği gibi gerilimin 0 olduğu durumda (açık durumu) ya da cihaz üzerinden akım akmazken (kapalı durumu) cihazın kayıp gücü minimumdur. Bu yüzden güç elektroniği çeviricileri açık ya da kapalı modunda çalışabilen bir ya da daha fazla cihaz etrafında tasarlanır. Bu tip bir yapı ile çevircinin girişinden verilen enerji çıkışına tetiklemeler üzerinden transfer edilir.

Güç elektroniği sistemleri her türlü elektronik cihazın içinde bulunabilir.

DC/DC çeviriciler özellikle cep telefonu ve pda gibi mobil cihazlarda gerilim seviyesini pilin şarj değerinde sabit tutmak için kullanılır.
AC/DC çeviriciler elektrik şebekesine bağlı her türlü elektronik devre içerisinde kullanılır.

Bilgisayar güç kaynağı, bilgisayarın dahili bileşenleri için şebeke AC'sini düşük voltajla düzenlenmiş DC gücüne dönüştüren bir kaynaktır. Modern kişisel bilgisayarlar evrensel olarak anahtarlamalı güç kaynaklarını kullanır. Bazı güç kaynaklarında giriş voltajını seçmek için manuel bir anahtar bulunurken diğerleri otomatik olarak şebeke voltajına uyum sağlar.
Farklı bilgisayar sistemlerine ve boyutlarına uyum sağlayacak şekilde tasarlanmış birden fazla güç kaynağı türü (ATX, SFX, LFX vb.) vardır. ATX, masaüstü bilgisayarlar için en yaygın form faktörüdür.

How PC Power Supplies Work 9 Ocak 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Website with Information & Research on Active Mode Power Supply Efficiency 27 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
PC Repair and Maintenance: In-depth Look at Power Supply 5 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
What is power supply for computers? 29 Eylül 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Various power supply cables and connectors 1 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Power supply sizes 12 Şubat 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., connectors and certifications 12 Şubat 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., and test procedures 17 Temmuz 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Yüksek çözünürlüklü çokluortam arayüzü veya kısaca HDMI (İngilizce: High Definition Multimedia Interface), 2003 yılında ses (audio) ve görüntü (video) verilerini sıkıştırılmadan dijital olarak aktarmak için geliştirilmiş bir arabirimdir. HDMI; Blu-ray ve DVD oynatıcılar, kişisel bilgisayarlar, oyun konsolları, dijital uydu alıcıları gibi cihazları uyumlu ses ve görüntü cihazlarına (televizyon veya monitör gibi) bağlar. 2006 yılında HDTV, kameralar ve dijital fotoğraf makinelerinde de görülmeye başlamıştır.
RF (koaksiyel kablo), kompozit video, komponent video, S-Video, SCART, VGA gibi analog görüntü arayüz standartları ile DVI gibi dijital arayüz standartlarına alternatif olarak telif haklarını güvence altına almayı amaçlayan ve erişim kontrolü sağlayan DRM (Digital Rights Management) teknolojisini beraberinde getirmektedir. DVI ile geri uyumlu olup, ek olarak ses de taşımaktadır. 1.4 sürümü ile ethernet iletişimini de yapmaktadır.

HDMI standart, gelişmiş ve yüksek tanımlı video ile çok kanallı ses sinyallerinin tek kablo üzerinden taşınmasını destekler. DVB (-T,-S,-C) ve ATSC gibi MPEG sıkıştırma yapılmış video verisinin akışını tanımlayan dijital TV standartlardan bağımsızdır. Bu tür veriler bir dekoder ile tamamen çözülmüş (sıkıştırılmamış video) olarak HDMI çıkışına yönlendirilir.
Cihazlar farklı sürümlere (ör. 1.0 veya 1.3) göre üretilmektedirler. Tüm sürümler aynı kabloları kullanmakla beraber veri aktarım kabiliyetleri farklılık gösterir. Örneğin ilk sürüm 1080p 60 fps desteğine sahipken 1.4 sürümü 340 MHz bant genişliği ile 4K × 2K (4096*2160) desteğine sahiptir.
HDMI aynı zamanda 8-kanal, 192KHz, 24-bit sıkıştırılmamış ses desteği ile beraber Dolby Digital ve DTS desteğine de sahiptir. Sürüm 1.3 ile beraber Dolby TrueHD ve DTS-HD Master Audio gibi kayıpsız sıkıştırma yöntemleri de desteklenmeye başlamıştır.
HDMI dijital video (DVI-D veya DVI-I) taşıyan DVI arayüzü ile uyumludur. Bu arayüz (DVI) birçok bilgisayar ve ekran kartında kullanılmaktadır. Yani DVI-D çıkışı olan bir cihaz uygun adaptör veya kablo ile HDMI girişi olan bir monitöre bağlanabilir. Ancak ses bağlantısı veya uzaktan kumanda fonksiyonları mümkün olmayacaktır.
Hitachi, Matsushita Electric Industrial (Panasonic/National/Quasar), Philips, Sony, Thomson (RCA), Toshiba ve Silicon Image gibi üretici firmalar HDMI için destek vermektedirler.

Standart ile beraber protokol, elektriksel karakteristik, kablo ve konnektör için mekanik ve elektriksel özellikler tanımlanmıştır. 

Her biri farklı alanlara hitap eden 3 farklı konnektör tanımlanmıştır.
Tip-A konnektör 19 pin'lidir. 13.9mm genişliğinde ve 4.45mm yüksekliğindedir. Elektriksel olarak tek-hatlı DVI-D ile uyumludur.
Tip-B daha yüksek çözünürlükleri (ör. WQSXGA (3200x2048)) destekler ve 29 pin'lidir. Çift-hatlı DVI-D ile elektriksel olarak uyumludur. 21.2mm genişliğe sahiptir.
Tip-C taşınabilir cihazlar için tasarlanmıştır. Tip-A gibi 19 pin'lidir ama boyutları daha küçüktür.

HDMI teknolojisi standart bakır kabloları kullanmak üzere tasarlanmıştır. Standart gerekli performansı tanımlamakla beraber kablo uzunluğunda herhangi bir kısıtlama belirtmemiştir.

CEC (Consumer Electronics Control) uygulamada opsiyonel olmakla beraber kablo bağlantısının yapılması zorunludur. Bu kanal;

AV Link protokolünü kullanır.
Uzaktan kumanda fonksiyonları için kullanılır.
Çift yönlü tek-kablo seri veriyolu ile haberleşir.
Bu özellik 2 şekilde kullanılmaktadır:

Kullanıcı tek kumanda ile birçok CEC destekli cihazı kontrol edebilir,
CEC destekli cihazlar birbirlerini kontrol edebilirler.

HDCP (High-bandwidth Digital Content Protection) uyumluluğu HDMI standardına uyumluluğun bir parçası olarak tanımlanmıştır.

*(Tip B geliştirilmiş olmasına rağmen hiç piyasa sürülmedi.) En son sürümü ise 2.1'dir.

DVI
DisplayPort

Resmi HDMI sayfası1 Aralık 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
HDMI SSS22 Şubat 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
HDMI 1.1 teknik bilgileri (PDF)
HDMI - Geçmisi, bugünü ve geleceği 2 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
HDMI kabloları- are "better" quality HDMI cables really worth it?

HDMI Organizasyonu orijinal sayfasi1 Aralık 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

HTPC yakınsak bir cihazdır. Bir kişisel bilgisayarın bazı veya tüm yeteneklerini bir yazılım uygulamasıyla birleştirir. Video, fotoğraf, ses oynatımı ve bazen video kayıt işlevlerini destekler. Son yıllarda, oyun konsolları ve özel medya cihazları dahil olmak üzere diğer tüketici elektroniği türleri, video ve müzik içeriğini yönetmek için geçiş yaptı. HTPC ve diğer yakınsak cihazlar, bir ev sineması sisteminin bileşenlerini bir ev eğlence sistemi ile aynı yerde bulunan bir üniteye entegre eder.
2007'den beri, dijital medya oynatıcı ve smart TV yazılımı, yazılım veya donanım değişiklikleri yoluyla tüketici elektroniğine dahil edilmiştir. Video oyun konsolları, Blu-ray oynatıcılar, ağ bağlantılı medya oynatıcılar, televizyonlar ve set üstü kutusu da dahil idi.

İnternet televizyonu
Dijital televizyon
HbbTV

Hesap makinesi, ilk zamanlar dört işlemi yapabilen, daha sonraları geliştirilerek her türlü sayısal işlemi yapar duruma getirilen elektronik ve mekanik bir araçtır.

Erken çağlarda hesap yapmak için abaküs ve benzeri sayma tahtaları kullanılırdı. En eski sayma tahtalarının ahşabın dayanıksızlığı sebebiyle günümüze ulaşmadığı düşünülmektedir.
1623 yılında Wilhelm Schickard ilk mekanik hesap makinesini Almanya'daki Heidelberg Üniversitesinde geliştirdi. Schickard'ın geliştirmiş olduğu araç çarpma ve 6 haneli toplama işlemlerini yapabiliyordu.
Yaklaşık yirmi yıl kadar sonra, 1642 yılında Fransız filozof Blaise Pascal dört işlemi yapabilen bir Pascaline hesap makinesini tasarladı. Gottfried Wilhelm Leibniz 1671 yılında kare kökünü alabilen dört işlemi yapabilen mekanik bir aygıt tasarladı. Ancak bu aygıtlar, çok yaygın olarak kullanılmamıştır. Bunlardan yaklaşık bir asır kadar sonra Charles Xavier Thomas'ın bulduğu dört işlemi ve karekök alma işlemini yapabilen Aritmometre, 1970'lere kadar kullanılmış olan mekanik hesap makinelerinin atası olmuştur.
Daha sonra üretilen bu hesap makineleri, ara sonuçları toplayan, eski sonuçların saklanıp gerektiğinde kullanılabilmesini sağlayan, trigonometrik, istatistiksel ve ileri matematik işlevleri içeren ve programlanabilir özellikleri ile daha çok bilgisayarlara benzeyen çok karmaşık elektronik cihazlar haline gelmiştir.

Şeritli hesap makinesi, genelde muhasebe alanında kullanılan, denetimi sağlamak için kağıda baskı yapabilen hesap makinesine denir.
Cep hesap makinesi, dört ana işlemle beraber en az aritmetik işlevleri gerçekleştirebilen en basit ve küçük boyutlu hesap makinesidir.
Programlanabilir hesap makinesi, karışık hesapların kısa yol tuşları kullanarak işlemlerin hızla yapılabildiği hesap makinesine denir. (Bilimsel hesap makinesi olarak da bilinir.)

Standard işlem: İşlem sırasına göre rakam ve matematik işaretlerinin makineye aktarımı (' 2 + 2 = ': sonuç 4 )
RPN işlem: Önce rakamların sonra matematik işlemin makineye aktarımı (' 2 ent 2 + ': sonuç 4 )

Hesaplamalı fizik, fizikteki problemleri çözmek için sayısal analizin incelenmesi ve uygulanmasıdır. Tarihsel olarak hesaplamalı fizik, modern bilgisayarların bilimdeki ilk uygulamalarıdır ve günümüzde hesaplamalı bilimin bir alt kümesidir. Bazen teorik fizikin bir alt disiplini (veya yan dalı) olarak görülse de, bazıları bunu teorik ve deneysel fizik arasında bir ara dal olarak değerlendirir — hem teoriyi hem de deneyi destekleyen bir çalışma alanıdır.
Fizikte, matematiksel modellere dayanan farklı teoriler, sistemlerin nasıl davrandığına dair çok kesin öngörüler sunar. Ne yazık ki, belirli bir sistem için matematiksel modeli çözerek faydalı bir tahmin üretmek çoğu zaman mümkün değildir. Bu durum, sistemin kapalı form çözümü olmadığında ya da çözüm çok karmaşık olduğunda ortaya çıkabilir. Böyle durumlarda, sayısal yaklaşımlar gereklidir. Hesaplamalı fizik, bu sayısal yaklaşımlarla ilgilenen bir alandır: Çözümün yaklaşık değeri, sonlu (ve genellikle büyük) sayıda basit matematiksel işlem (algoritma) olarak yazılır ve bu işlemleri gerçekleştirmek ve yaklaşık çözümü, ayrıca ilgili hatasını hesaplamak için bilgisayar teknolojileri kullanılır.
Hesaplamanın bilimsel yöntem içindeki yeri konusunda bir tartışma bulunmaktadır. Bazen hesaplama, teorik fiziğe daha yakın bir alan olarak görülürken, bazıları bilgisayar simülasyonlarını "bilgisayar deneyleri" olarak değerlendirmektedir. Diğerleri ise bunu teorik ve deneysel fizik arasında bir ara dal veya farklı bir alan olarak kabul eder; teoriyi ve deneyi tamamlayan üçüncü bir yol olarak görürler. Bilgisayarlar, deneylerde veri ölçümü, kaydı ve depolanması için kullanılabilse de, bu durum açıkça bir hesaplamalı yaklaşım olarak kabul edilmez.

Hesaplamalı fizik problemlerini tam olarak çözmek genelde çok zordur. Bunun temelde birkaç matematiksel sebebi vardır: cebirsel ve/veya analitik çözülebilirlik eksikliği, karmaşıklık ve kaos. Örneğin, atomun yörüngesindeki bir elektronun, güçlü bir elektrik alan altındaki dalga fonksiyonunu hesaplamak (Stark etkisi) gibi, görünüşte basit görünen bir problem, pratik bir algoritmanın formüle edilmesi için büyük çaba gerektirebilir (eğer böyle bir algoritma bulunabilirse). Tipik bir makroskopik sistem yaklaşık 
  
    
      
        
          10
          
            23
          
        
      
    
    {\displaystyle 10^{23}}
  
 bileşen parçacık içerir, bu da oldukça karmaşık ve büyük bir problemdir. Kuantum mekaniğine dayanan problemleri çözmek genellikle sistemin büyüklüğüne göre üstel derecededir ve klasik N-cisim problemi için ise N-kare derecesindedir. Son olarak, birçok fiziksel sistem en iyi ihtimalle doğası gereği doğrusal değildir (doğrusal olmayan sistemler), en kötü ihtimalle de kaotiktir. Bu da sayısal hataların, çözümü işe yaramaz hale getirecek seviyeye ulaşmadığından emin olmayı zorlaştırabilir.

Hesaplamalı fizik, geniş bir problem sınıfı ile ilgilendiği için genellikle sayısal olarak çözdüğü farklı matematiksel problemler veya uyguladığı yöntemler arasında bölünmüştür. Bunlar arasında şunlar sayılabilir:

Kök bulma algoritması (örneğin Newton-Raphson yöntemi kullanılarak)
Doğrusal denklem sistemi (örneğin Alt-Üst (LU) ayrıştırma yöntemi kullanılarak)
Adi diferansiyel denklemler (örneğin Runge-Kutta yöntemleri kullanarak)
İntegral hesabı (örneğin Romberg yöntemi ve Monte Carlo integral hesabı kullanarak)
Kısmi diferansiyel denklemler (örneğin sonlu fark yöntemi ve rahatlama yöntemi kullanarak)
Matris özdeğer bulma problemi (örneğin Jacobi özdeğer algoritması ve Von Mises iterasyon yöntemi kullanarak)
Tüm bu yöntemler, modellenen sistemlerin fiziksel özelliklerini hesaplamak için kullanılır.
Hesaplamalı fizik, ayrıca hesaplamalı kimyadan da bir dizi fikir ödünç alır - örneğin, katıların özelliklerini hesaplamak için hesaplamalı katı hal fizikçileri tarafından kullanılan yoğunluk fonksiyonel teorisi, kimyagerlerin moleküllerin özelliklerini hesaplamak için kullandığı teori ile temelde aynıdır.
Ayrıca, hesaplamalı fizik, problemleri çözmek için  ayarlanmasını da kapsar (çünkü problemler genellikle çok büyük olabilir, işlem gücü ya da bellek talebi açısından).
Ayrıca, hesaplamalı fizik, problemleri çözmek için yazılım/donanım yapısının optimizasyonunu da kapsar (çünkü problemler genellikle işlem gücü veya bellek talepleri açısından çok büyük olabilir).

Fizik
Matematiksel ve teorik fizik
Hesaplamalı kimya
Advanced Simulation Library

Hesaplamalı geometri, geometri açısından ifade edilebilen algoritmaların incelenmesine ayrılmış bilgisayar bilimlerinin bir dalıdır. Bazı çalışmalar tamamen geometrik problemlerden meydana gelirken bazıları ise hesaplamalı geometrik algoritmaların incelenmesi sonucunda meydana gelmektedir. Bunun gibi problemlerin hesaplama geometrisinin bir parçası olduğu düşünülmektedir. Modern hesaplamalı geometri son zamanlarda gelişme göstermesine karşın, tarihin antik dönemine kadar uzanan en eski bilgi işlem alanlarından biridir.
Hesaplama geometrisi ve hesaplama karmaşıklığı, algoritmalar onlarca veya yüz milyonlarca nokta içeren çok geniş veri kümelerinde kullanılıyorsa, pratik anlamda büyük önem taşır. Bu tür kümeler için, O (n2) ve O (n log n) arasındaki fark, hesaplamada gün ve saniye arasındaki fark gibi büyükçe olabilir.
Hesaplamalı geometrinin bir disiplin olarak geliştirilmesinin merkezinde bilgisayar grafikleri, bilgisayar destekli tasarım ve üretim(CAD / CAM) alanındaki ilerlemeler yer almaktaydı. Ancak hesaplama geometrisindeki birçok problem özünde klasik geometri problemleridir, matematiksel görselleştirme ve modelleme yoluyla bilgisayar bilimlerine dahil edilmiştir.
Hesaplama geometrisinin diğer önemli uygulamaları robotik (hareket planlama ve görünürlük problemleri), coğrafi bilgi sistemleri (CBS) (geometrik konum ve arama, rota planlama), entegre devre tasarımı (IC geometri tasarımı ve doğrulama), bilgisayar destekli mühendislik (CAE) (Mesh üretimi), bilgisayar görme (3 boyutlu yazıcı) gibi alanlardır.
Hesaplamalı geometride ana dallar şunlardır:
Kombinasyonel hesaplama geometrisi, algoritmik geometri olarak da adlandırılır ve geometrik nesneleri ayrı nesneler olarak ele alır. Bu konuda Preparata ve Shamos tarafından hazırlanan bir kitapta 1975 yılında "hesaplamalı geometri" teriminin ilk kullanımı tarihlenmektedir.
Bilgisayar geometrisi, bilgisayar destekli geometrik tasarım (CAGD) veya geometrik modelleme olarak da adlandırılan ve CAD / CAM sistemlerinde bilgisayar hesaplamaları için uygun olan gerçek dünyadaki nesneleri temsil eden sayısal hesaplama geometrisi gibi alanları kapsamaktadır.Bütün bunlar hesaplamalı geometrinin büyük bir gelişimi olarak görülebilir ve bu alan genellikle bilgisayar grafiklerinin veya CAD'lerin bir dalı olarak düşünülür.

Hesaplamalı karmaşıklık teorisi, hesaplama problemlerini kendi zorluklarına göre sınıflandırmaya ve bu sınıfları birbirleriyle ilişkilendirmeye odaklanan teorik bilgisayar bilimlerinde hesaplama teorisinin bir dalıdır. Bir hesaplama probleminde prensip, algoritmada belirtilen matematiksel adımların mekaniğe uygulanması yoluyla probleme yaklaşmaktır. Ve bununla beraber hesaplama karmaşıklık teorisindeki problemler, eşdeğer bir bilgisayar tarafından çözülebilen ortamlarda kullanılır.
Kullanılan algoritma ne olursa olsun, çözümünde daha fazla kaynağa ihtiyaç duyulursa, bu sorun doğal olarak zor olarak kabul edilir. Teori, bu problemleri incelemek için matematiksel hesaplama modelleri geliştirerek ve bunları çözmek için ihtiyaç duyulan zaman ve depolama gibi kaynakları nicelleştirerek bu probleme ilişkin bir perspektif çizer. İletişim miktarı (iletişim karmaşıklığında kullanılan), bir devredeki kapıların sayısı (devre karmaşıklığında kullanılır) ve işlemci sayısı (paralel hesaplamada kullanılır) gibi diğer karmaşıklık önlemleri de kullanılır. Hesaplamalı karmaşıklık teorisinin rollerinden biri, bilgisayarların yapabilecekleri ve yapamayacaklarını izah edip, pratikte ise bütün bunların sınırlarını belirlemektir.
Teorik bilgisayar bilimlerinde, algoritmalar ve hesaplanabilirlik teorisi analizi yakından ilgili alanlardır. Algoritmaların ve hesaplama karmaşıklığı teorisinin analizi arasındaki temel ayrım ise şudur:
Algoritmalarda bir problemi çözmek için belirli bir algoritma seçilip, seçilen algoritma için ihtiyaç duyulan kaynakların miktarı analiz edilir. Hesaplama karmaşıklığında ise, bir problemi çözmek için kullanılabilecek olası tüm algoritmalar ele alınarak,bunlar arasında sorular sorulur ve çözümlenmeye çalışılır. Daha kesin bir ifadeyle, hesaplama karmaşıklığı teorisi, uygun kısıtlanmış kaynaklarla çözülebilen veya çözülemeyen problemleri sınıflandırmaya çalışır.

Birçok önemli karmaşıklık sınıfı, algoritma tarafından kullanılan zaman veya uzayı sınırlayarak tanımlanabilir. Bu şekilde tanımlanan karar problemlerinin bazı önemli karmaşıklık sınıfları şöyledir:

Diğer önemli karmaşıklık sınıfları arasında olasılık tabanlı Turing makineleri kullanılarak tanımlanan BPP, ZPP ve RP listelenebilir.Yine örnek olarak, boolean devreleri kullanılarak tanımlanan AC ve NC sınıfları ve kuantum Turing makineleri kullanılarak belirlenmiş BQP ve QMA sınıfları verilebilir.#P ise sayım problemlerinde kullanılan önemli başka bir tür karmaşıklık sınıfıdır.ALL sınıfı ise bütün kararların sınıfıdır.

Hesaplamalı nörobilim, teorik bilgilerden oluşan bir bilgisayar bilimi alanıdır.Beyin ve sinir sistemini oluşturan yapıların çalışma mekanizması açısından işlevler görmektedir. Nörobilim; bilişsel bilim ve psikolojinin çeşitli alanları elektrik mühendisliği, bilgisayar bilimi, matematik ve fizik ile ilişkilendiren, disiplinler arası bir bilimdir.
Hesaplamalı nörobilim; sinirsel ağlar gibi disiplinlere, biyolojik olarak incelenen nöronlara, bunların fizyolojisine ve dinamiklerine odaklanan psikolojik bağlantılara ve canlıların öğrenme mekanizmalarına matematiksel modeller sağlar.
Bu alandaki hesaplama modelleri, biyolojik veya psikolojik deneylerle doğrudan test edilebilen hipotezleri belirlemek için kullanılmaktadır.
Günümüzde hesaplamalı nörobilim yapay zeka teknolojilerinden tıbbi alana kadar geniş bir yelpazede görülmektedir. 
Hesaplamalı nörobilim çalışmalarına örnek olarak şu alanlar verilebilir:

Yapay zekâ
Tek bölmeli nöron modellemesi
Beyin-bilgisayar arabirimleri
Nörogörüntüleme
Moleküler modelleme
Duyu işleme
Bellek ve sinaptik plastisite
Ağların davranışları
Algılama,ayırt etme ve öğrenme
Bilinçlilik

Teorik bilişim biliminde ve matematikte hesaplanabilirlik teorisi (İng. İngilizce: computability theory), belirli bir hesap modeline ait soruların uygun bir komut silsilesi ile ne kadar verimli bir şekilde çözülebileceğiyle ilgilenen daldır. Alan, üç yan ana dala ayrılmaktatır. Otomat teorisi ve dil, hesaplanabilirlik kuramı ve hesapsal karmaşıklık kuramı ki bunlar şu soru ile birbirine bağlanır:'Bilgisayarların temel kabiliyetleri ve sınırlamaları nelerdir?'
Bilgisayar bilimi insanları, hesaplamayı titiz bir şekilde çalışabilmek için hesaplama modeli diye bir kavram ortaya çıkarmışlardır. Bu model bilgisayarların matematiksel olarak soyutlandırılmasıyla ilgilidir. Birçok farklı model mevcuttur, fakat en çok irdelenmiş olan model Turing makinesi'dir. Bilgisayar bilimi insanları bu soyut nesneyi incelemektedirler, çünkü basit bir şekilde formüle edilmesi mümkündür. Ayrıca araştırılması kolaydır. Birçok sonucu kanıtlamakta da kullanılmaktadır. Bunların nedeni, bu nesnenin, birçok söz sahibinin deyişiyle 'en uygun' hesaplama modeli olmasıdır. (bakınız: Church-Turing tezi)

İznikli Hipparkhos veya Nikaialı Hipparkhos (Yunanca: Ἵππαρχος, Hipparkhos; y. MÖ 190 – y. MÖ 120) bir Yunan astronom, coğrafyacı ve matematikçiydi.
Anadolu'daki Nikea (bugünkü İznik) kentinde doğdu. Yaşamının büyük bölümünü Rodos'ta geçiren ve orada ölen Hipparkhos, daha çok yıldızlara ilişkin gözlemleriyle tanındı. Çıplak gözle görülebilen yıldızları parlaklıklarına göre sınıflandırdı. Ayın ve Güneş'in uzaklıklarını bulmaya yönelik çalışmalar da yapan Hipparkhos, matematiğin bir dalı olan trigonometriyi bulmasının yanında yeryüzündeki her noktanın yerini enlem-boylam dereceleriyle belirtme yöntemini ilk uygulayan kişi oldu.
Trigonometrinin kurucusu olarak kabul edilir, ancak en çok ekinoksların devinimini tesadüfen keşfetmesiyle ünlüdür. Hipparkhos Nikaea, Bitinya'da doğdu ve muhtemelen Yunanistan'ın Rodos adasında öldü. MÖ 162 ile 127 yılları arasında çalışan bir astronom olduğu bilinmektedir.
Hipparkhos, antik çağın en büyük astronomik gözlemcisi ve bazıları tarafından antik çağın en büyük genel astronomu olarak kabul edilir. Güneş ve Ay'ın hareketi için nicel ve doğru modelleri hayatta kalan ilk kişiydi. Bunun için kesinlikle Babilliler ve Atinalı Meton (MÖ beşinci yüzyıl), Timokharis, Aristillos, Samoslu Aristarkhos ve Eratosthenes tarafından yüzyıllar boyunca biriken gözlemlerden ve belki de matematiksel tekniklerden yararlandı.
Trigonometri geliştirdi ve trigonometrik tablolar oluşturdu ve küresel trigonometrinin çeşitli problemlerini çözdü. Güneş ve ay teorileri ile trigonometrisiyle, güneş tutulmalarını tahmin etmek için güvenilir bir yöntem geliştiren ilk kişi olabilir.
Diğer tanınmış başarıları arasında, Dünya'nın hareketinin keşfi ve ölçümü, batı dünyasının ilk kapsamlı yıldız kataloğunun derlenmesi ve muhtemelen usturlabın icadı ve ayrıca yıldız kataloglarının çoğunun yaratılması sırasında kullandığı çemberli kürenin (ekinoksları ve gün dönümü tarihlerini gösteren bir astronomik alet) icadı yer alıyor. Bazen Hipparkhos "astronominin babası" olarak anılır, ona ilk olarak Jean-Baptiste Joseph Delambre tarafından verilen bir unvandır.

Hipparkhos, Nicaea'da (Grekçe: Νίκαια), Bithynia'da doğdu. Hayatının kesin tarihleri bilinmemekle birlikte, Batlamyus MÖ 147-127 arasındaki dönemde astronomik gözlemleri ona atfediyor ve bunların bir kısmının Rodos'ta yapıldığı belirtilmektedir; MÖ 162'den beri daha önceki gözlemler de onun tarafından yapılmış olabilir. Doğum tarihi (y. MÖ 190), Delambre tarafından çalışmasındaki ipuçlarına dayalı olarak hesaplanmıştır. Hipparkhos MÖ 127'den sonra bir süre yaşamış olmalı, çünkü o yıla ait gözlemlerini analiz etmiş ve yayınlamıştır. Hipparkhos, İskenderiye'den ve Babil'den bilgi aldı, ancak bu yerleri ne zaman ziyaret ettiği veya ziyaret edip etmediği bilinmemektedir. Daha sonraki yaşamının çoğunu geçirdiği anlaşılan Rodos adasında öldüğüne inanılmaktadır.
İkinci ve üçüncü yüzyıllarda Bithynia'da onuruna, adını taşıyan ve onu bir küre ile gösteren sikkeler yapılmıştır.
Hipparkhos'un doğrudan çalışmasının nispeten küçük bir kısmı modern zamanlara kadar hayatta kaldı. En az on dört kitap yazmış olmasına rağmen, yalnızca Aratos'un popüler astronomik şiiri hakkındaki yorumu sonraki kopyacılar tarafından korunmuştur. Hipparkhos hakkında bilinenlerin çoğu Strabon'un Coğrafyası ve Plinius'un birinci yüzyıldaki Doğa Tarihi’nden gelmektedir; Batlamyus'un ikinci yüzyıl Almagest’i; ve Almagest hakkındaki yorumlarında Pappos ve İskenderiyeli Theon tarafından dördüncü yüzyılda ona yapılan ek referanslardan gelmektedir.
Hipparkhos, güneş merkezli bir sistemi hesaplayan ilk kişiler arasındaydı ancak hesaplamalar yörüngelerin zamanın bilimi tarafından zorunlu olduğuna inanıldığı gibi mükemmel dairesel olmadığını gösterdiği için çalışmalarını bıraktı. Hipparkhos'un çağdaşı Seleucialı Seleukos, güneş merkezli modelin bir savunucusu olarak kalmasına rağmen, Hipparkhos'un günmerkezliliği reddetmesi Aristoteles'in fikirleri tarafından desteklendi ve Kopernik günmerkezciliği tartışmanın gidişatını değiştirene kadar yaklaşık 2000 yıl boyunca baskın kaldı.
Hipparkhos'un korunmuş tek eseri Τῶν Ἀράτου καὶ Εὐδόξου φαινομένων ἐξήγησις'dir (İngilizce: Commentary on the Phaenomena of Eudoxus and Aratus;Türkçe: Eudoksos ve Aratos Fenomeni Üzerine Yorum). Bu, Eudoksos'un çalışmasına dayanan Aratos'un popüler bir şiiri üzerine iki kitap şeklinde oldukça eleştirel bir yorumdur. Hipparkhos ayrıca, görünüşe göre on dört kitaptan bahseden, ancak yalnızca daha sonraki yazarların referanslarından bilinen başlıca eserlerinin bir listesini yaptı. Ünlü yıldız kataloğu, Batlamyus tarafından bir araya getirildi ve Batlamyus'un yıldızlarının boylamlarından iki ve üçte iki derecenin çıkarılmasıyla neredeyse mükemmel bir şekilde yeniden oluşturulabilir. İlk trigonometrik tablo, görünüşe göre, günümüzde "trigonometrinin babası" olarak bilinen Hipparkhos tarafından derlenmiştir.
Yukarıda bahsi geçen ve günümüze ulaşan eser haricinde aşağıdaki eserler de Hipparkhos'a atfedilir:

Εἰς τοὺς Ἀρίστους (En iyisi için)
Παραλλακτικά (Paralakslar, 2 kitap)
Περὶ ἀστερισμῶν (Takımyıldızlar)
Περὶ ἐκλειψέων Ἡλίου κατὰ τὰ ἑπτὰ κλίματα (7 iklime göre Güneşin tutulması)
Περὶ ἐμβολίμων μηνῶν τε καὶ ἡμερῶν (Ara aylar ve günler)
Περὶ μεγεθῶν και ἀποστημάτων Ἡλίου και Σελήνης (Güneş ve Ay'ın büyüklükleri ve uzaklıkları, 2 bölüm)
Περὶ μηνιαίου χρόνου (Ayın süresi hakkında)
Περὶ τὴς κατὰ πλάτος μηνιαίας τὴς Σελήνης κινήσεως (Ayın enlemindeki aylık hareketten)
Περὶ τὴς πραγματείας τῶν ἐν κύκλῳ εὐθειῶν (Çember içindeki doğrular çalışması, 12 kitap)
Περὶ τὴς τῶν ἀπλανῶν συντάξεως (Enlemlerin düzenlenmesi)
Περὶ τὴς τῶν συναναστολῶν πραγματείας (Eşzamanlı tutulmaların çalışması)
Περὶ τὴς τῶν δώδεκα ζωδίων ἀναφοράς (On iki burç işaretinin yükselişi)
Περὶ τὴς μεταπτώσεως τῶν τροπικῶν καὶ ἐαρινῶν ἰσημερίων (Bahar gün dönümlerinin ve ekinoksların değişimi)
Περὶ τοῦ ἐνιαυσίου μεγέθους (Yıl boyunca)
Περὶ τῶν διὰ βάρους κάτω φερομένων (Ağırlıklarından dolayı aşağı hareket eden cisimler)
Πρὸς τὸν Ἐρατοσθένη καὶ τὰ ἐν τῇ γεωγραφίᾳ αὐτού λεχθέντα (Eratosthenes'e ve coğrafyasında söylenenlere karşı. Genellikle Eratosthene'nin "coğrafyanın Eleştirisi" olarak yeniden adlandırılır.

Daha önceki Yunan astronomları ve matematikçiler bir dereceye kadar Babil astronomisinden etkilenmişlerdir, örneğin Metonik döngü ve Saros döngüsünün periyot ilişkileri Babil kaynaklarından gelmiş olabilir (bkz. "Babil astronomik günlükleri"). Hipparkhos, Babil'in astronomik bilgi ve tekniklerini sistematik olarak kullanan ilk kişi gibi görünmektedir. Timokharis ve Aristillos dışında, daireyi 360 derecelik 60 yay dakikasına böldüğü bilinen ilk Yunan idi (kendisinden önceki Eratosthenes daireyi 60 parçaya bölen daha basit bir altmışlık sistem kullanıyordu). Ayrıca 2° veya 2.5°'ye ('büyük arşın', "large cubit") eşdeğer olan Babil astronomik arşın birimini (Akadca ammatu, Grekçe πῆχυς, pēchys) benimsedi.
Hipparkhos muhtemelen Babil astronomik gözlemlerinin bir listesini derledi; Bir astronomi tarihçisi olan G. J. Toomer, Batlamyus'un Almagest'teki tutulma kayıtları ve diğer Babil gözlemleriyle ilgili bilgisinin Hipparkhos tarafından yapılan bir listeden geldiğini öne sürdü. Hipparkhos'un Babil kaynaklarını kullanması, Batlamyus'un açıklamaları nedeniyle her zaman genel bir şekilde bilinmektedir. Ancak Franz Xaver Kugler, Batlamyus'un Hipparkhos'a atfettiği sinodik ve anormal periyotların Babil efemeridlerinde, özellikle günümüzde "Sistem B" olarak adlandırılan (bazen Kidinnu'ya atfedilen) metinlerin derlemesinde zaten kullanıldığını gösterdi.
Hipparkhos'un uzun draconitic ay periyotu (5.458 ay = 5.923 ay düğüm periyotu) de Babil kayıtlarında birkaç kez görülür. Ancak açıkça tarihlendirilen bu tür tek tablet Hipparkhos sonrasıdır, bu nedenle bilginin nereden nereye iletildiği tabletler tarafından belirlenmemiştir.
Hipparkhos'un draconitic (ejder) ay hareketi, bazen anormal hareketini açıklamak için önerilen lunar-four argümanıyla çözülemez. Kesin 5,458⁄5,923 oranını üreten bir çözüm, bu tür oranları belirlemek için eski zamanlarda onaylanmış tek yöntemi kullanmasına ve oranın dört basamaklı pay ve paydasını otomatik olarak vermesine rağmen çoğu tarihçi tarafından reddedilir. Hipparkhos başlangıçta (Almagest 6.9) MÖ 141'deki Babil tutulmasını MÖ 720'deki Babil tutulmasıyla kullandı ve daha az doğru oranı bulmak için 7,160 sinodik ay = 7,770 draconitic ay, onun tarafından 10'a bölünerek 716 = 777'ye basitleştirildi. (Benzer şekilde 345 yıllık döngüden 4267 sinodik ay = 4573 anomalistik ay oranını buldu ve 251 sinodik ay = 269 anomalistik ay standart oranını elde etmek için 17'ye bölündü.) Bu draconitic araştırma için daha uzun bir zaman temeli ararsa, aynı MÖ 141 tutulmasını Babil'den bir ay tutulmasını MÖ 1245 tutulması ile kullanabilir, 13,645 sinodik ay aralığı = 14,8807+1⁄2 draconitic ay ≈ 14,623+1⁄2 anomalistik ay. 5⁄2'ye bölme tam olarak 5458 sinodik ay = 5923 üretir. Açıkça görülen ana itiraz, kendi içinde şaşırtıcı olmasa da erken tutulmanın kanıtlanmamış olmasıdır ve Babil gözlemlerinin bu kadar uzaktan kaydedilip kaydedilmediği konusunda bir fikir birliği yoktur. Hipparkhos'un tabloları, resmi olarak sadece MÖ 747'ye, yani kendi döneminden 600 yıl öncesine kadar geri gitse de, tablolar söz konusu tutulma öncesine kadar iyiydi, çünkü daha yakın zamanda belirtildiği gibi, tersine kullanımları ileriye doğru kullanmaktan daha zor değildir.

Hipparkhos, Ay ve Güneş'in yörüngelerinin eksantrikliğini hesaplarken ihtiyaç duyduğu bir trigonometrik tabloya sahip olduğu bilinen ilk matematikçi olarak kabul edildi. Bir çemberdeki merkez açı için, açının çemberi kestiği noktalar arasındaki düz doğru parçasının uzunluğunu veren kiriş fonksiyonu için değerleri tablolaştırdı. Bunu, çevresi 21.600 birim ve yarıçapı (yuvarlanmış) 3438 birim olan bir çember için hesapladı; bu çemberin çevresi boyunca birim uzunluğu 1 yay dakikadır. 7,5°'lik artışlarla açılar için kirişleri tablo haline getirdi. Modern terimlerle, belirli bir yarıçapa sahip bir çember içinde bir merkezi açı tarafından görülen k

Bilgisayar hoparlörleri, bilgisayarlarla kullanım için pazarlanan hoparlörlerdir. Bu tür hoparlörlerin çoğunda dahili bir amplifikatör bulunur ve bir güç kaynağına ihtiyaç duyarlar; bu güç kaynağı genellikle bir AC adaptörü aracılığıyla şebeke elektriği, piller veya bir USB bağlantı noktası olabilir. Sinyal giriş konnektörü genellikle analog 3,5 mm jak fişidir (genellikle PC 99 standardına göre açık yeşil renkte kodlanmıştır); bazen RCA konnektörleri de bulunabilir. Pille çalışan kablosuz hoparlörler hiçbir kablo gerektirmez. 
Çoğu dizüstü bilgisayarda düşük güç ve kalitede dahili hoparlörler bulunur; harici hoparlörler bağlandığında, varsayılan olarak dahili hoparlörleri devre dışı bırakırlar. Bazı masaüstü bilgisayar monitörlerinde oldukça basit entegre hoparlörler bulunur veya harici olarak uyumlu uydu hoparlörler veya soundbar takmak için bağlantı noktaları mevcuttur. Bilgisayar hoparlörlerinin kalitesi ve fiyatı oldukça değişkendir. Bilgisayar sistemleriyle birlikte gelen bilgisayar hoparlörleri genellikle küçük, plastik ve orta düzeyde ses kalitesine sahiptir. Bazı bilgisayar hoparlörlerinde bas ve tiz kontrolleri gibi eşitleme özellikleri bulunur. Daha gelişmiş bilgisayar hoparlörlerinde bas çıkışını artırmak için bir subwoofer ünitesi olabilir. Daha büyük subwoofer muhafazası genellikle subwoofer ve sol ve sağ hoparlörler için amplifikatörleri içerir.

FireWire, Apple tarafından geliştirilen, bilgisayara çevre ürünleri bağlanmasında kullanılan yüksek hızlı arayüz bağlantısıdır. IEEE 1394 standardına dayalıdır. 400 ve 800 Mbps (IEEE 1394b-2002'de 3200 Mbps) hızında veri transferini destekler.
FireWire USB'ye benzemekle beraber kullanım alanı açısından farklılık gösterir. Bilgisayarlara klavye, fare gibi düşük hızlarda çalışan cihazlar genelde USB veriyolu üzerinden bağlanır. FireWire ise, yüksek veri aktarım hızından dolayı, gerçek zamanlı veri transferi yapabilen video cihazları, kameralar, synthesizer, harici disk gibi cihazlar için kullanılır.
IEEE 1394 portu olarak da geçer. 1394a ve 1394b olarak ayrılır. Eğer video kamerasından görüntü aktarma işlemleri yapılacaksa kayıpsız olarak kısa sürede işlemi yapar. Bazı anakartlarda tümleşik olarak bulunur. Eğer yoksa, Firewire içeren bir PCI kartla bilgisayara firewire girişi eklenebilir.

II. Dünya Savaşı, 1939'dan 1945'e kadar süren küresel savaştır. Savaşa dönemin büyük güçleri ve dünya ülkelerinin büyük çoğunluğu katıldı, Müttefikler ve Mihver olmak üzere iki karşıt askerî ittifak kuruldu. 30'dan fazla ülkeden gelen 100 milyondan fazla personelin doğrudan katıldığı bu topyekûn savaşta, savaşın büyük tarafları tüm ekonomik, endüstriyel ve bilimsel kapasitelerini seferber ettiler. 70 ila 85 milyon ölümle sonuçlanan II. Dünya Savaşı, insanlık tarihindeki en ölümcül savaştı ve savaş boyunca askerî personelden daha çok sivil kayıp verildi. Milyonlarca insan soykırımdan (Holokost gibi), planlanmış açlık ölümlerinden, katliamlardan ve hastalıklardan öldü. Tanklar, zırhlı araçlar, savaş uçakları, stratejik bombardımanlar, uçak gemileri, radar ve sonar, nükleer silahların geliştirilmesi ve roketler gibi birçok savaş teknolojisi savaşta önemli rol oynadı.
II. Dünya Savaşı'nın 1 Eylül 1939'da Almanya'nın Polonya'yı istila etmesi ve ardından 3 Eylül'de Birleşik Krallık ve Fransa'nın Almanya'ya savaş ilan etmesiyle başladığı kabul edilir. 1939'un sonlarından 1941'in başlarına kadar; Almanya bir dizi harekât ve antlaşma ile Kıta Avrupası'nın çoğunu istila etti ve kontrolü altına aldı. Ayrıca İtalya, Japonya ve diğer ülkeler ile Mihver ittifakını kurdu. Ağustos 1939'daki Alman-Sovyet Saldırmazlık Paktı ile Almanya ve Sovyetler Birliği, Polonya'yı paylaştı ve istila etti. Bu saldırmazlık anlaşmasından yararlanan Sovyetler Birliği Finlandiya ve Romanya'nın bir kısmını, Baltık devletlerinin ise tamamını ilhak etti. Kuzey Afrika ve Doğu Afrika'da harekâtların başlamasının ve 1940'ın ortalarında Fransa'nın 6 hafta içerisinde çöküşünün ardından savaş çoğunlukla Avrupalı Mihver devletleri ve Britanya İmparatorluğu arasında Balkanlar'daki harekâtlarla, Atlantik Savaşı'yla, Britanya'da hava savaşıyla ve Blitz'le devam etti. 22 Haziran 1941 başlarında Almanya, Avrupalı Mihver devletleri ile Sovyetler Birliği'ni istila ederek tarihin en büyük kara cephesi olan Doğu Cephesi'ni açtı ve Mihver'i, özellikle de Alman Wehrmacht'ını bir yıpratma savaşına soktu. Almanya'nın Sovyetler Birliği seferine Japon İmparatorluğu dahil olmadı.
Asya ve Pasifik üzerinde hükmetmeyi amaçlayan Japonya, 1937'den beri Çin Cumhuriyeti ile savaş içerisindeydi. Aralık 1941'de Japonya, Güneydoğu Asya ve Orta Pasifik'te bulunan Amerikan ve İngiliz topraklarının ve kolonilerinin neredeyse tamamına Pearl Harbor Saldırısı gibi eşzamanlı saldırılar düzenledi. ABD'nin ve Birleşik Krallık'ın Japonya'ya savaş ilanından sonra Avrupalı Mihver devletleri, müttefikleri ile dayanışma içinde ABD'ye savaş ilan etti. Japonya kısa süre içinde Batı Pasifik'in çoğunu ele geçirdi 1942'de Midway Muharebesi'ni kaybetmelerinin ardından ilerlemeleri durduruldu. Daha sonra Almanya ile İtalya Kuzey Afrika'da müttefik güçlerine ve Stalingrad'da Sovyetler Birliği'ne karşı ağır yenilgilere uğradı. 1943'teki aksilikler (örneğin Doğu Cephesi'ndeki bir seri Alman yenilgisi, Müttefiklerin Sicilya'yı ve İtalyan anakarasını istilası ve Pasifik'teki müttefik harekâtı) Mihver'i bütün cephelerde stratejik geri çekilmeler yapmaya zorladı. 1944'te Batılı Müttefikler Alman işgali altındaki Fransa'yı geri aldı ve Sovyetler Birliği Mihver güçlerini topraklarından tamamen atıp Almanya'yı istila etmeye başladı. 1944 ve 1945 boyunca, Japonya'nın Çin'deki ilerlemeleri tersine dönerken, Müttefikler Japon Donanması'na önemli darbeler vurdu ve stratejik Batı Pasifik adalarını ele geçirdi.
Avrupa'daki savaş, Alman işgali altındaki bölgelerin özgürleştirilmesi, Sovyetler Birliği'nin ve Batılı Müttefiklerin Almanya'yı istilası, Berlin Muharebesi, Adolf Hitler'in intiharı ve 8 Mayıs 1945'te Almanya'nın koşulsuz teslimiyetiyle sonuçlandı. 26 Temmuz 1945'te Müttefiklerin Potsdam Konferansı'ndan ve Japonya'nın bu şartlara göre teslim olmayı reddetmesinin ardından, ABD ilk atom bombalarını 6 Ağustos 1945'te Hiroşima'ya ve 9 Ağustos'ta Nagazaki'ye attı. Japon adalarının potansiyel bir istilası, ek atom bombası saldırıları olasılığı ve 9 Ağustos'ta Japonya'ya karşı Sovyetlerin savaşa girmesi ve Mançurya'yı istilasıyla karşı karşıya kalan Japonya, 15 Ağustos 1945'te teslim olmaya niyetini açıkladı ve Asya'da Müttefikler zafer elde etti. Savaşın ardından, Almanya ve Japonya işgal edildi ve Alman ve Japon liderlere karşı savaş suçları mahkemeleri açıldı. Çoğunlukla Yunanistan ve Yugoslavya'da işlenmiş belgeli savaş suçlarına rağmen, İtalyan liderler ve generaller diplomatik faaliyetler sayesinde genellikle cezalar ile karşı karşıya kalmadılar.
II. Dünya Savaşı, dünyanın siyasi gruplaşmasını ve sosyal yapısını değiştirdi. Birleşmiş Milletler (BM), uluslararası işbirliğini geliştirmek ve gelecekteki potansiyel çatışmaları önlemek için kuruldu ve muzaffer büyük güçler (Çin, Fransa, Sovyetler Birliği, Birleşik Krallık ve ABD) Güvenlik Konseyi'nin daimi üyeleri oldu. Sovyetler Birliği ve ABD rakip süper güçler olarak ortaya çıktı ve bu neredeyse yarım yüzyıl süren Soğuk Savaş için zemin hazırladı. Avrupa'nın savaştan gördüğü büyük zararın ardından, büyük güçlerinin etkisi azaldı ve bu Asya ile Afrika'nın dekolonizasyonunu tetikledi. Endüstrileri zarar gören çoğu ülke ekonomik iyileşme ve genişlemeye yöneldi. Siyasi bütünleşme, özellikle Avrupa'da, gelecekteki düşmanlıkları önleme, savaş öncesi düşmanlıkları sona erdirme ve ortak bir kimlik oluşturma çabası ile başladı.

Avrupa’daki savaşın genellikle 1 Eylül 1939’da Polonya Seferi ile ve iki gün sonra Birleşik Krallık ve Fransa'nın Almanya'ya savaş ilanıyla başlandığı kabul edilir. Pasifik'te savaşın başlama tarihi olarak kabul edilen tarihlerin arasında ise, İkinci Çin-Japon Savaşı'nın başladığı 7 Temmuz 1937 ve Japonya'nın Mançurya'yı istila ettiği 19 Eylül 1931 yer alır.
Diğer bazı görüşler ise, Çin-Japon Savaşı ile Avrupa ve kolonilerindeki savaşın eşzamanlı olarak gerçekleştiğini ve iki savaşın 1941'de birleştiğini savunan İngiliz tarihçi A.J.P. Taylor'ın görüşlerini takip eder. II. Dünya Savaşı için kullanılan diğer başlangıç tarihlerinin arasında II. İtalya-Habeşistan Savaşı'nın başladığı 3 Ekim 1935 bulunur. Bunun yanında, hem I. hem de II. Dünya Savaşı'nın aynı "Avrupa İç Savaşı" veya "İkinci Otuz Yıl Savaşı"nın bir parçası olduğu görüşü de vardır. İngiliz tarihçi Antony Beevor, II. Dünya Savaşı'nın başlangıcını Mayıs'tan Eylül 1939'a kadar Sovyetler Birliği ile Moğolistan ve Japonya güçleri arasında savaşılan Halhin Gol Muharebesi olarak belirler.
Savaşın bitiş tarihi hakkında da evrensel bir fikir birliği yoktur. O zamanlarda savaşın, 2 Eylül 1945'te Japonya'nın resmen teslim olarak Asya'daki savaşı resmen bitirmesi ile değil, 14 Ağustos 1945'teki ateşkes antlaşması ile sonlandığı kabul görüyordu. Japonya ve Müttefikler arasında bir barış antlaşması, 1951'de imzalandı. 1990'da Almanya'nın geleceğini ilgilendiren bir antlaşma, Doğu ve Batı Almanya'nın yeniden birleşmesine zemin hazırladı ve bu, II. Dünya Savaşı'nın sebep olduğu savaş sonrası sorunların çoğunu çözdü. Kuril adaları anlaşmazlığı sebebiyle Japonya ile Sovyetler Birliği arasında hiçbir zaman resmi bir barış antlaşması imzalanmadı.

I. Dünya Savaşı, İttifak Devletleri'nin (Avusturya-Macaristan, Almanya, Bulgaristan ve Osmanlı İmparatorluğu) yenilgisi ve 1917'de Bolşeviklerin Rusya'da iktidarı ele geçirerek Sovyetler Birliği'ni kurması ile Avrupa siyasi haritasını kökten değiştirdi. Bu sırada, Fransa, Belçika, İtalya, Romanya ve Yunanistan gibi muzaffer İtilaf Devletleri savaşın bir sonucu olarak yeni topraklar kazandılar ve Avusturya-Macaristan, Osmanlı ve Rus İmparatorluklarının çöküşünden yeni ulus devletler meydana geldi.

Milletler Cemiyeti, gelecekteki potansiyel bir dünya savaşını önlemek için 1919'da Paris Barış Konferansı sırasında kuruldu. Organizasyonun temel amaçları, kolektif güvenlik yoluyla silahlı çatışmayı önlemek, silahsızlanmak ve barışçıl müzakereler ve tahkim yoluyla uluslararası anlaşmazlıkları çözmekti.
I. Dünya Savaşı'ndan sonra ortaya çıkan güçlü pasifist görüşlere rağmen, aynı dönemde birçok Avrupa ülkesinde irredantizm ve intikamcı milliyetçilik gelişmeye başladı. Bu görüşler özellikle, Versay Barış Antlaşması tarafından dayatılan önemli toprak, sömürge ve ekonomi kayıpları nedeniyle Almanya'da belirgindi. Antlaşma nedeniyle Almanya, Avrupa'daki topraklarının %13'ünü ve denizaşırı topraklarının tümünü kaybetti, diğer devletleri ilhak etmesi yasaklandı, tazminat ödemek zorunda bırakıldı ve ülkenin silahlı kuvvetlerinin büyüklüğüne ve ekipmanlarına sınırlar getirildi.
1918-1919 Alman Devrimi ile Alman İmparatorluğu yıkıldı ve daha sonra Weimar Cumhuriyeti olarak bilinecek olan demokratik bir hükûmet kuruldu. İki savaş arası dönem boyunca, yeni kurulan cumhuriyetin destekçileri ile hem sağ hem de sol görüşlü sert muhalifler arasında çekişme görüldü. Bir İtilaf müttefiki olan İtalya, savaş sonrası bazı toprak kazanımları elde etti; ancak İtalyan milliyetçileri, Birleşik Krallık ve Fransa'nın İtalyanların savaşa girişini sağlamak için verdikleri sözlerin barış antlaşmasında yerine getirilmemesi yüzünden öfkeliydiler. 1922'den 1925'e kadar, Benito Mussolini önderliğindeki faşist hareket; temsili demokrasiyi ortadan kaldıran, sosyalist, sol ve liberal güçlere baskı uygulayan ve İtalya'yı bir büyük güç yapıp bir "Yeni Roma İmparatorluğu" yaratma sözü veren yayılmacı bir dış politika izleyen milliyetçi, totaliter ve sınıf işbirlikçisi bir ideoloji ile İtalya'da iktidarı ele geçirdi.

Adolf Hitler, 1923'te Alman hükûmetini devirmeye yönelik başarısız bir darbe girişiminden sonra 1933'te Almanya Şansölyesi oldu. Hitler kaleme aldığı Kavgam kitabında tek hedeflerinin Versay Antlaşmasını yürürlükten kaldırmak olmadığını; komünizmi yenmeyi ve Avrupa temelli olarak bütün dünyada Alman ırkının egemenliğini sağlamanın da hedeflerine dahil olduğunu açıklamıştı. İktidara geldikten sonra demokrasiyi kaldırdı ve kısa süre sonra büyük bir tekrar silahlanma gayreti başlattı. Hitler'in şansölye olmasına kadar Batı'yı sık sık eleştiren Stalin, Hitler'in şansölye olması sonrası 1934 yılında

Işık kalem (İngilizce:Light pen) bir bilgisayarın CRT ekranıyla birlikte kullanılan ışık hassas bir değnek şeklinde bir bilgisayar giriş cihazıdır.
Kullanıcı, görüntülenen nesneleri göstermesine veya ekranda dokunmatik ekrana benzer şekilde çizmesine olanak tanır, ancak daha fazla konum doğruluğu sağlar. Hafif bir kalem katot ışın tüpü'ne dayalı herhangi bir ekran ve diğer görüntü aygıtı teknolojileri ile çalışabilir, ancak sıvı kristal ekran'larla kullanılabilme yeteneği açık değildir (Toshiba ve Hitachi, Japonya'daki "Display 2006" fuarında benzer bir fikir sergiliyorlardı).
Işık kalemi, katot ışın tüpü elektron ışını tarafından tarandığında yakınlardaki ekran piksellerinin parlaklığının değişimini algılar ve bu olayın zamanlamasını bilgisayara iletir. Bir CRT her seferinde tüm ekranı bir piksel taradığı için bilgisayar ekrandaki çeşitli yerleri kiriş tarafından taranması ve kalemin konumunu en son zaman damgasından çıkarması beklenen süreyi takip edebilir.
İlk ışık kalemi, 1955 yıllarında Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'deki Whirlwind I projesinin bir parçası olarak yaratılmıştır.
1960'lı yıllarda hafif kalemler, IBM 2250 gibi grafik terminallerinde yaygıntı ve IBM 3270 salt metin terminali için de mevcuttu. Işık kalemi kullanımı, 1980'lerin başında Fairlight CMI ve BBC Micro gibi kişisel bilgisayarlara genişletildi. IBM 5150 uyumlu CGA, HGC ve bazı EGA ekran kartları, erken Tandy 1000 bilgisayarlarında olduğu gibi hafif bir kalem için bir konektör, Thomson MO5 bilgisayar ailesi, Atari 8-bit ve Commodore 8-bit ev bilgisayarları da içeriyordu.
Kullanıcının kolunu uzun süre perdede tutması (potansiyel olarak "goril koluna" neden olması) veya monitörü yatıran bir masayı kullanması gerektiği için ışık kalemi, genel amaçlı bir giriş cihazı olarak kullanım dışı kaldı.

Kalem bilgisayar
Aktif kalem
Dijital kalem

Joseph Marie Jacquard, (7 Temmuz 1752 - 7 Ağustos 1834), Fransız mucit.
Genç yaştan başlayarak dokumacılıkla ilgilendi. 38 yaşında uzun yıllardır üzerinde çalıştığı otomatik dokuma tezgâhının ilk tasarımını tamamladı. Ancak bu buluşu Fransız Devrimi'nin çalkantılı ortamında pek dikkat çekmedi. 1801'de Paris Sanayi Sergisi'ne, daha geliştirilmiş bir dokuma tezgâhıyla katıldı.
1804 yılında Napoleon tarafından Paris'e çağrılarak madalyayla ödüllendirildi ve kendisine maaş bağlandı. Conservatoire des Arts et Metiers'de çalışarak buluşunu daha da geliştirdi ve bugün kendi adıyla anılan otomatik dokuma tezgâhının ilk örneğini yaptı. Jakar tezgâhlarının 1812'den başlayarak yaygın olarak kullanılması, dokuma sanayiinde gerçek bir devrim yarattı. Bu buluşu nedeniyle 1819‘da Legion d’Honneur nişanını kazandı.

Essinger, James (2004). Jacquard's Web: How a Hand-Loom Led to the Birth of the Information Age. Oxford: Oxford University Press.

Kablosuz iletişim herhangi bir kablolu iletken olmadan iki veya daha fazla nokta arasındaki bilgi aktarımıdır.
Radyo gibi, en yaygın kablosuz iletişim teknolojileri, elektromanyetik haberleşme yöntemlerini kullanmaktadır. Radyo dalgaları ile kablosuz iletişimde  mesafeler, televizyonu uzaktan kumanda etmek gibi birkaç metre ya da derin uzay haberleşmesi için binlerce hatta milyonlarca kilometre olabilmektedir. Telsizler, cep telefonları, telsiz, kablosuz sabit telefonlar, cep bilgisayarları, kablosuz ağlar, GPS birimleri, radyo alıcısı, kablosuz bilgisayar fareleri, klavyeler ve kulaklıklar ve dijital uydular radyo dalgaları ile çalışan uygulamalara örnektir.
Kablosuz iletişim sağlayan daha az yaygın diğer yöntemler ise elektrik alanı, ışık, manyetik ve seslerin kullanılmasıdır.
Kablosuz terimi iletişim tarihinde biraz farklı anlamlarla iki kez kullanılmıştır. Başlangıçta yaklaşık 1890'dan itibaren, kablosuz telgrafta (radyotelgraf) olduğu gibi, ilk radyo iletme ve alma teknolojisi için kullanıldı. Bu, mobil geniş bant, Wi-Fi, Ethernet ve Bluetooth gibi teknolojilerin ortaya çıkması nedeniyle 2000'li yıllarda birincil kullanımı haline geldi.

İlk kablosuz telefon görüşmesi 1880 yılında Alexander Graham Bell ve Charles Sumner Tainter'ın, sesi ışık demeti üzerinden gönderen fotofonu (photophone) icat etmesiyle gerçekleşti. Fotofonun çalışması için güneş ışığına ve verici ile alıcı arasında net bir görüş hattına ihtiyaç vardı. Fakat bu ihtiyaç, fotofonun herhangi bir alanda kullanılabilirliğini büyük ölçüde kısıtladı. Fotofonun prensipleri, ancak on yıllar sonra önce askerî iletişimde, ardından fiber optik iletişimde kullanılmaya başlandı.

Kablosuz yerel alan ağı
Kablosuz geniş alan ağı
Kablosuz erişim noktası
Kablosuz erişim
Kablosuz enerji
Kablosuz yönlendirici
Kablosuz uygulama protokolü
Kablosuz dağıtım sistemi
Kablosuz telefon
Ağ donanımı

Karma sürücü ya da İngilizce özgün adının kısaltmasıyla HHD, sabit disk teknolojisinin gelişmesi ve SSD maliyetlerinin yüksek oluşu nedeniyle istenilen pazar hedefine ulaşamaması sonucu SSD ye göre daha ucuz maliyetli bir platform oluşturulması için geliştirilen bir teknolojidir.
kısaca HHD de geleneksel HDD manyetik alan teknolojisi kullanılır. ve genelde bir uygulamanın en karmaşık noktası 
işlenilen formatın ne olursa olsun ham haliyle datanın işletim sistemi tarafından SWAP alına yerleştirilmesi esasına dayandığı için (çok kaba bir örnekle bir resim imajı formatı jpeg veya benzeri sıkıştırılma formatıyla sıkıştırılsa dahi bilgisayar tarafından algılanış şekliyle swap alanında BMP formatında ham hale dönüştürülür.) sonuç olarak 1 MB lık jpeg gerçek imaj değeri 10MB BMP şeklinde bilgisayarda swap alanında uygulama çalıştığı sürece orada kalmaktadır. geleneksel HDD larda özellikle de RAM in yetmediği noktalarda SWAP alanına fazla yüklenildiği için bilgisayarın performansı HDD okuma ve yazma hızına kadar düşmektedir.
SSD teknolojisinde ise  SWAP alanı SSD diskin flash bellek kısmına yazılması sayesinde veri erişim hızını en çok engelleyen sorunlardan biri aşılmış olunur.

2007 - Seagate ve Samsung, Seagate Momentus PSD ve Samsung SpinPoint MH80 ile hibrit sürücüleri geliştirdiler. İki model de 2,5" boyutunda, 128 MB, 256 MB NAND flash bellek kapasitesindeydi.
Mayıs 2010 - Seagate, 500GB HDD ve 4GB NAND Flash Belleğin birleşimiyle oluşturulan Momentus XT adını verdiği SSHD üretti.
Mart 2012 - Seagate, 500GB ve 1TB HDD için 8 GB NAND Flash bellek birleşimi yapılmış olan 3. nesil iki yeni model üretti.
Eylül 2012 - Toshiba, kendi ürettiği 8  GB SLC NAND Flash bellek modülünü kullanarak 1TB HDD birleşimli kendi SSHD üretti.
Kasım 2012 - Apple, Fusion Drive teknolojisini duyurdu.
Nisan 2013 - Western Digital, 500 GB HDD ile 8, 16 ve 24 GB NAND Flash Bellek seçenekleriyle WD Black SSHD duyurdu.
Ekim 2015 - TarDisk, plug play özellikli çift sürücülü hibrit sistem olan 256 GB  kapasiteli “TarDisk Pear” duyurdu.
Kasım 2011 - Seagate, 750 GB HDD ve 8 GB NAND Flash bellek birleşimiyle 2. nesil SSHD üretti.

Samsung's Hybrid Hard Drive Exposed - An article and an interview with Andy Yang from Samsung about the future of hybrid drives
ZDnet article, Robson or hybrid hard drive? The battle is coming 21 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hybrid RAM disk
New hybrid hard disk has 1GB of RAM and its own CPU
The Conquest File System: Better Performance Through a Disk/Persistent-RAM Hybrid Design 12 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Storage controller with the disk drive and the RAM in a hybrid architecture
RAM Cache Speeds New Hybrid Hard Drive

Kategori teorisi ya da Ulam kuramı, matematiksel yapılar ve bunlar arasındaki ilişkilerle soyut olarak ilgilenen bir matematik kuramıdır. Kategori kuramı, öğelere (nesnelere) yoğunlaşan küme kuramının aksine, nesneler arası ilişkilere (morfizmlere) odaklanır.

Bir kategori birbirileriyle ilişkili matematiksel nesneler sınıfının (örneğin grupların) özünü yakalamaya çalışır. Geleneksel olarak yapıldığı gibi tekil nesneler (gruplar) üzerine yoğunlaşmak yerine, bu nesneler arasındaki yapı muhafaza edici gönderimler (yani morfizmler) üzerine yoğunlaşır. Gruplar örneğinde bu gönderimler grup homomorfizmleridir. Bu şekilde farklı kategorileri funktorlar aracılığıyla ilişkilendirmek mümkündür. Funktorlar, bir kategorinin her nesnesini diğer kategorinin bir nesnesiyle ve bir kategorideki morfizmi diğerindeki bir morfizme ilişkilendiren fonksiyonların bir genelleştirmesidir. Sıkça topolojik uzayın temel grubu gibi "doğal yapılar" funktorlar şeklinde ifade edilebilir. Bunun ötesinde, bu tip yapılar "doğal bir bağıntıya" sahiptir ve bir funktoru diğerine ilişkilendirme yolu olan doğal transformasyon konseptine olanak tanır.
Kategoriler, funktorlar ve doğal transformasyonlar Samuel Eilenberg ve Saunders MacLane tarafından 1945 yılında ortaya atılmıştır. Başlangıçta bu nosyonlar, topolojide, özellikle cebirsel topolojide, geometrik ve sezgisel bir kavram olan homolojiden aksiyomatik bir yaklaşım olan homoloji teorisine geçişte önemli bir bölümdür.
Başkalarının yanı sıra Ulam tarafından (ya da kendisine atfen), benzer düşüncelerin 1930'ların sonunda Polonya okulunda ortaya çıktığı iddia edilmiştir.
Eilenberg/MacLane, kendi ifadelerine göre, bu kuramı geliştirirken doğal transformasyonları anlama çabasındaydılar. Bunu yapabilmek için funktorlar tanımlamak, funktorları tanımlamak için ise kategoriler tanımlamak gerekiyordu.
Günümüzde bu kuram, matematiğin tüm alanlarında uygulanmaktadır.

Bir kategori C aşağıdaki üç matematiksel durumu oluşturur:

Bir sınıf ob(C), böyle ögelere nesneler denir;
Bir sınıf hom(C), böyle ögelere biçimler veya göndermeler veya oklar denir. Her biçim f bir kaynak nesne a ve hedef nesne b var. f : a → b ifadesi, sözlü olarak ifadesi "f a'dan b'ye bir biçimdir".hom(a, b) ifadesi - alternatif ifade olarak homC(a, b), mor(a, b) veya C(a, b) - a dan bye tüm biçimlerin hom-sınıf ifadesidir.
Bir ikili işlem ∘, biçimlerin kompozisyonu denir, böylece a, b ve c herhangi üç nesne için, elimizde hom(b, c) × hom(a, b) → hom(a, c) var.f : a → b nin kompozisyonu ve g : b → c g ∘ f veya gf olarak yazılır, aksiyom ile yönetilir:
Birleşimlilik: Eğer f : a → b, g : b → c ve h : c → d ise h ∘  (g ∘ f) = (h ∘ g) ∘ f ve
Özdeşlik: x nesnesi için, burada bir morfizm 1x : x → x var. x için özdeş morfizm  denir, böylece her f : a → b morfizm için, elimizde 1b ∘ f = f = f ∘ 1a var.
aksiyomlardan,buna  burada her nesne için tam bir özdeş morfizm sağlanabilir. Bazı yazarlar sadece kendi özdeş morfizmalarını  tanımlayarak verilen tanımından sapabilir.

morfizmler boyunca ilişkiler (fg = h gibi) değişmeli diyagramlar ile "noktalar" (köşeler) gösterimsel nesneler ve "oklar" gösterimsel biçimler sık sık kullanılarak gösterilmiştir.
Morfizmler için aşağıdaki özelliklerin herhangisi olabilir. Bir morfizm f : a → b bir:

monomorfizm (veya monik) eğer f ∘ g1 = f ∘ g2 vurgusu g1 = g2 tüm g1, g2 : x → a morfizmler için.
epimorfizm (veya epik) eğer g1 ∘ f = g2 ∘ f vurgusu g1 = g2 tüm g1, g2 : b → x morfizmler için.
bimorfizm eğer f hem epik ve hem de moniktir.
izomorfizm eğer burada bir morfizm g : b → a var böylece f ∘ g = 1b ve g ∘ f = 1a.
endomorfizm eğer a = b. ise end(a) anın endomorfizminin sınıfını ifade eder.
otomorfizm eğer f hem bir endomorfizm ve hem de bir izomorfizmdir. aut(a) anın otomorfizmlerinin sınıfını ifade eder.
çekilme eğer fnin bir sağ tersi var, yani eğer burada bir morfizm g : b → a ile f ∘ g = 1b varsa.
kesit eğer f in bir sol tersi var, yani eğer burada bir morfizm g : b → a ile g ∘ f = 1a varsa.
Her çekilme bir epimorfizmdir ve her kesit bir monomorfizmdir. Dahası, aşağıdaki üç durumun eşdeğeridir:

f bir monomorfizm ve bir çekilmedir;
f bir epimorfizm ve bir kesittir;
f bir izomorfizmdir.

William Lawvere and Steve Schanuel: Conceptual Mathematics: A First Introduction to Categories, Cambridge University Press, Cambridge, 1997.
Saunders Mac Lane: Categories for the Working Mathematician, 2nd edition. Graduate Texts in Mathematics 5, Springer 1998
Francis Borceux: Handbook of Categorical Algebra, volumes 50-52 of Encyclopedia of Mathematics and its Applications. Cambridge University Press, 1994.

Alexandre Stefanov'un serbest çevrimiçi matematik kaynakları listesinin Kategori Teorisi bölümü.

Katı hâl sürücüsü (İngilizce: solid-state drive, SSD), bilgisayar depolama hiyerarşisinde ikincil depolama sistemi olarak işlev gören, verileri kalıcı olarak depolamak için tümleşik devre tertibatlarını kullanan bir veri depolama aygıtıdır. Bir diğer tanımıyla, çeşitli biçimlerde görünen ve bilgileri depolamak için farklı bir yola başvuran cihaz. Elektromekanik sürücülerle karşılaştırıldığında SSD'ler, tipik fiziksel darbelere daha dayanıklıdır, sessiz çalışır, daha hızlı erişim ve daha düşük gecikme süresine sahiptir. Ancak bellek yongalarının aşınması ve yıpranmasından kaynaklanan arızalara karşı hassastır.
SSD'ler verileri yarı iletken hücrelerde depolar. 2019 itibarıyla hücreler, 1 ila 4 bit arasında veri içerebilir. SSD depolama aygıtlarının özellikleri, her hücrede depolanan bit sayısına göre farklılık gösterir; tek bitli hücreler ("SLC"), genellikle 2 ila 3 bit ile karşılaştırıldığında en güvenilir, dayanıklı, hızlı ve pahalı bir tiptir. Mekanik bir sabit diskin maksimum yazma hızı 150 MB/s iken SSD'de bu hız 560 MB/s'dir. SSD'lerin çalışma mantığı Rastgele Erişilebilir Bellek (RAM)'ler ile aynıdır. Veriyolları her mikroçipe paralel bağlanarak istenilen bilgiye eşzamanlı olarak erişilebilir. Bu nedenle SSD'ler çok yüksek hızlara erişebilir.

Bigboy Technology
Kingston Technology
Samsung
Corsair
Toshiba
Intel
Mtron
OCZ
Transcend
Patriot
Supertalent
A-Data
STEC
Team Group
SanDisk
WD

Katı hâl elektroniği
Sabit Disk

SSD Myths and Legends - "write endurance" (ingilizce)25 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kişisel bilgisayar veya PC (İngilizce: personal computer), şahsi kullanımına yönelik özel olarak tasarlanmış, herhangi bir uzman veya operatörün yardımı olmadan kişilerin kendi başlarına kullanabileceği bilgisayar türü. Masaüstü bilgisayarlar, dizüstü (laptop) bilgisayarlar ve tablet bilgisayarlar, PC'lere örnek olarak verilebilir. Kişisel bilgisayarlar evde, büroda veya mobil olarak (hareket hâlindeyken) kullanılabilirler.
Kişisel bilgisayarlardaki yazılım uygulamaları; metin işlemeyi, tablolama programını, veritabanlarını, web tarayıcılarını, e-posta istemcilerini, oyunları, sayısız kişisel performans ve özel amaçlı yazılım uygulamarını kapsar. Modern kişisel bilgisayarlarda çoğunlukla internet bağlantısı bulunmakta ve internete (WWW) erişilebilmektedir.
Kişisel bilgisayarlarda en yaygın olarak kullanılan mikroişlemciler x64-uyumlu CPU'lardır. Önceki yıllarda x86-uyumlu CPU'lar yaygın olarak kullanılmıştır ve yakın gelecekte x64 CPU'lar, x86 CPU'ların yerini tamamen alacaklardır. Çünkü x86-uyumlu işlemciler yeni programların ihtiyaç duyduğu gücü sağlamakta yetersiz kalmakta, yeni nesil işlemciler ise hem daha ucuza mal edilebilmekte hem de performansı daha iyi sağlamaktadır.

İlk kişisel bilgisayar olarak Altair 8800 gösterilmektedir. Kişisel bilgisayarlar yaygın olarak IBM uyumlu olup, Linux işletim sistemini içerebileceği gibi, Macintosh olup Mac OS X de içerebilir. Günümüzde en yaygın işletim sistemi ise Microsoft firmasının ürünü olan Windows serisidir.
Kişisel bilgisayar, terimi ilk kez New York Times gazetesinde 3 Kasım 1962'de kullanılmıştır.

Bilgisayar klavyesi ya da tuş takımı, daktilo örnek alınarak bilgisayar için tasarlanmış bir harici giriş aygıtıdır. Üzerinde harfler, rakamlar, işaretler ve bazı işlevleri bulunan tuşlar vardır. Mekanik klavye ve kablosuz klavye türleri bulunur. 

Tuş takımında her tuşa iki kod atanmıştır (Hex kodu). Tuşa basınca oluştur kodu tetiklenir. Tuş bırakıldığı zamanda bitir kodu tetiklenir. Karakter atamaları kod sayfalarında saklıdır. Bunlar her tuş koduna belirli bir karakter karşılığı düşürürler. KEYB komutu basit anlamda klavyeden gönderilen her kod için uygun bir karakter atamakta kullanılan bir tabloyu yükler.

Türkiye'de en çok kullanılan klavye düzeni Q klavye ve F klavyedir (Türkçe Daktilo Klavyesi).

Q Türkçe tuş takımı 91
F Türkçe tuş takımı 91
Tuş takımı üzerinde numaralar, Kilitler (Caps Lock: Bir kez basıldığında sürekli büyük harf yazar. İkinci kez basıldığında sürekli küçük harf yazar, Num Lock: Klavyenin sağında bulunan Nümerik alanın aktif veya pasif olmasını sağlar, Scroll Lock), Özel Tuşlar (Alt, Shift, Control, Alt Gr).
Dizgeye (sistem) komut verme, veri girme bakımından tuş takımı sistemin en önemli giriş aygıtıdır. 101/102 tuşlu klasik ve 104 tuşlu win tuş takımı standarttır. Fişleri DIN veya USB bağlantılı olan tuş takımı kablosunun öbür ucu klavye kasası içinde yahut bir fiş şeklinde olabilir. Kablolu veya kablosuz kumandalı klavye setleri bulunmaktadır. Standart düzen QWERTY'dir.

Klavye 5 bölümde incelenebilir. Bunlar:
Harf, rakam, işaretler bölümü,
Sayı bölümü, en üstte Numlock, /, *, -, + ve Enter, onun yanında Del,
Bunların arasında imleç bölümü, onun üzerinde Insert, Home, Pageup, Pagedown, End, Delete,
Harf bölümü üzerinde dörtlü gruplar halinde işlev tuşları bölümü, F1-den F12'ye kadar ve onun yanında Print, Scroll Lock, Kesme tuşları,
Yeni klavyelerde en üstte tarama butonları, eposta, media, calculator tuşları bölümü.
Harf bölümünde solda Tab, Caps Lock, sol Shift, sol Ctrl ve sağda Backspace, Enter, sağ Shift, sağ Ctrl, onun yanında Windows'un iki tuşu ve solda Boşluk tuşu bulunmaktadır. Sol üstte tek başına Esc tuşu vardır.

Harf bölümünde F tuş takımında A ve K üzerinde, Q tuş takımında F ve J üzerinde ve bütün klavyelerde sayı bölümünün 5'i üzerinde başlama kabartıları vardır.
Standart tuş takımı dışında her dilin fiziksel tuş takımı bulunur.

Japonca giriş yöntemleri
Sanal klavye
E klavye
Klavye kısayolu
Klavye dinleme sistemi

Klima, soğuk veya sıcak hava üreterek kapalı bir mekânın sıcaklık derecesini değiştiren elektrikli cihazdır. Diğer adı iklimleme cihazıdır.
Klima sistemleri, bir ortamın sıcaklık, nem ve hava kalitesini düzenleyerek istenilen iç mekân iklim koşullarının oluşturulmasını amaçlar. Bu yönüyle klima, iç mekân iklimlendirmesini sağlayan sistem ve teknikler bütününün bir parçasıdır.
Genellikle buhar sıkıştırmalı soğutma kullanan klimaların boyutları; araçlarda veya tek kişilik odalarda kullanılan küçük ünitelerden, büyük binalarda kullanılan çok daha büyük sistemlere kadar değişiklik gösterebilir. Soğutma kadar ısıtma için de kullanılabilen ısı pompaları, özellikle çok soğuk iklimlerde giderek daha yaygın hâle gelmektedir. Uluslararası Enerji Ajansı (IEA)'ya göre 2018 yılı itibarıyla dünya genelinde 1,6 milyar klima ünitesi bulunmaktadır ve bu sayının 2050 yılına kadar 5,6 milyara ulaşması beklenmektedir.
Birleşmiş Milletler, seçici gölgeleme, rüzgâr tutucular, daha iyi termal yalıtım ve pasif soğutma yöntemleri de dahil olmak üzere çeşitli tekniklerin kullanılmasıyla iklim değişikliğini hafifletmek için teknolojilerin daha sürdürülebilir hâle getirilmesi çağrısında bulunmuştur. Klimalarda kullanılan R-12 ve R-22 gibi CFC ve HCFC soğutucuların ozon tabakasına zarar verdiği görülmüş; bunların yerine kullanılan ve ozon tabakasına daha az zarar vermesi için tasarlanan R-410A ve R-404A gibi HFC soğutucuları ise beklenen faydayı sağlamadığı, aksine iklim değişikliğini şiddetlendirdiği anlaşılmıştır.
Her iki sorun da, özellikle bakım ve onarım sırasında soğutucu akışkanın atmosfere salınmasından kaynaklanmaktadır. HFO soğutucu akışkanlar ise her ne kadar yeni ekipmanlarda kullanılmasa da bazı sistemlerde tercih edilmekte olup, ozon hasar potansiyelinin (ODP) sıfır olması ve HFC'lere kıyasla çok daha düşük küresel ısınma potansiyeline (GWP) sahip olmaları nedeniyle her iki soruna da çözüm sunmaktadır.

Klimalar; soğutma çevrimi kullanarak bir ortamı ısıdan arındıran (ortam sıcaklığını azaltan), ortamdaki fazla nemi uzaklaştıran ve ortama taze hava sağlamak amacıyla tasarlanmış cihazlardır. İnsanlar için ideal ortam sıcaklığı, bulunulan mekândaki sıcaklık ve nem oranına bağlı olarak değişebilir. Bu bağlamda ortamda bulunan aşırı nem, zaman zaman sıcak havadan daha rahatsız edici bir durum olarak ortaya çıkabilir; çünkü ortamdaki nem oranı arttıkça insan vücudunun sıcaklığa karşı tepkimesi yavaşlar. Örneğin 40°C sıcaklık ve %10 nispi neme sahip bir hava, 30°C sıcaklık ve %80 nispi neme sahip bir havaya göre daha konforlu olabilir.
Bu nedenle klimaların yalnızca havayı soğutması yeterli görülmemiş; aynı zamanda ortamın nem oranının düzenlemesi için de çalışmalar yapılmıştır. Bu işlemlerin bütününü "klimalandırma" veya "iklimlendirme" olarak adlandırılabilir. Kullanılan donanım ise "klima" olarak (İngilizce: air conditioner) olarak tanımlanır.

Kanalsız sistemler (veya mini-split) sistemler tipik olarak bir binanın tek veya birkaç odasına, kanalsız ve merkezi olmayan bir şekilde şartlandırılmış ve ısıtılmış hava sağlar. Çok bölgeli veya multi-split sistemler, kanalsız sistemlerin yaygın bir uygulamasıdır ve her biri kendi iç ünitesine sahip olup aynı anda tek bir dış üniteden sekiz adede kadar odanın (bölge veya konum) birbirinden bağımsız olarak şartlandırılmasına izin verir. Çok bölmeli sistemlerdeki ana sorun, dış üniteyi iç ünitelere bağlamak için soğutucu hatlarının uzunluğudur.
İlk mini-split sistemler 1954-1968'de Mitsubishi Electric ve Toshiba tarafından Japonya'da satıldı ve gelişiminin nedeni küçük ev boyutlarıydı. Çok bölgeli kanalsız sistemler 1973'te Daikin tarafından icat edildi ve değişken soğutucu akışlı sistemler (daha büyük multi-split sistemler olarak da düşünülebilir) 1982'de Daikin tarafından icat edildi. Her ikisi de ilk olarak Japonya'da satıldı. Değişken soğutucu akışkan akış sistemleri, bir hava işleyicisi tarafından merkezi tesis soğutması ile karşılaştırıldığında büyük soğuk hava kanallarına, hava işleyicilerine ve soğutuculara olan ihtiyacı ortadan kaldırır. Bunun yerine soğuk soğutucu akışkan, şartlandırılacak alanlardaki iç ünitelere çok daha küçük borular aracılığıyla taşınır. Böylece alt tavanların üzerinde daha az alan ve daha düşük bir yapısal etki sağlarken aynı zamanda daha bireysel ve boşlukların bağımsız sıcaklık kontrolüne izin verir, dış ve iç üniteler binaya yayılabilir. Değişken soğutucu akışlı iç üniteler, kullanılmayan alanlarda ayrı ayrı da kapatılabilir.

Bölünmüş sistemli merkezî klimalar, borulu soğutucu akışkanın ikisi arasında dolaştırıldığı iki ısı eşanjöründen oluşur. Bu eşanjörler, ısının çevreye verildiği bir dış ünite (kondenser) ile bir iç ısı eşanjörüdür (fan coil ünitesi kısaca FCU veya evaporatör). FCU daha sonra havalandırma kanalları ile soğutulacak mahallere bağlanır.

Klimanın çalışma yöntemi, belirli bir basınç altında bulunan sıvı hâldeki soğutucu akışkanın istenilen sıcaklıkta buharlaştırılması ve buhar hâlden tekrar sıvı hâle döndürülmesi şeklindedir. Çalışma prensibini termodinamiğin ikinci kanunu açıklar.
Çevrim malzemesi olarak kullanılan gaz bir kompresör aracılığıyla emilip sıkıştırılarak sıvılaştırılır. Sıkıştırma sırasında çıkan ısı bir fan vasıtası ile dış ortama atılır. Bu sıvı daha sonra genleşme valfi tarafından üzerindeki basıncın düşürülmesi ile bulunduğu ortamdan ısı çekerek gaz hâline dönüşür. Sıvı bu esnada bulunduğu ortamdan ısı çektiği için ortam sıcaklığını düşürmüş olur. Soğutma akışkanı kompresör tarafından emilerek çevrim aynı şekilde tekrarlanır.

Soğutma makinelerinde soğutucu akışkan olarak daha önceden amonyak ve karbondioksit kullanılmıştır. Günümüzde ise freon kullanılmaktadır. Soğutucu akışkanlar şu özelliklere sahip olmalıdır:

Buharlaşması ve sıvılaşması uygulanabilir basınçlar altında olmalıdır.
Buharlaşma ısısı mümkün olduğunca düşük olmalıdır.
Kimyasal olarak ayrışmamalı, yanmamalı, zehirli olmamalı ve metal yüzeylerle tepkimeye girmemelidir – paslandırmamalıdır.
Düşük güç ile çalışabilmelidir.
Maliyeti düşük olmalı ve kolay temin edilebilmelidir.
Çevreyi kirletmemelidir.
En çok kullanılan soğutma akışkanları şunlardır:

Freon 12
Freon 22
Freon 32
Freon 134a
Freon 407c
Freon 410A (Ozona zararsızdır) 407c'nin muadili olup daha verimli olduğundan 407c'nin yerini tamamen almıştır.
Amonyak
Frigen 12
Kaltron 12
Genetron 12
Kükürtdioksit
Freon gazının F11, F12, F13, F22, F502 gibi türleri vardır ve renksiz bir gazdır. Bileşiğinde karbon, klor ve flor bulunmaktadır. F12'nin atmosferik basınçta kaynama noktası –29,8 °C, donma noktası –157,78 °C'dir. Yoğunluğu havanın yoğunluğundan büyüktür. Klima cihazlarında çoğunlukla kullanılır. 

HFC-32 olarak da bilinen R-32, CH₂F₂ formülüne sahip organik bir hidroflorokarbon bileşiğidir. Suda çözünmeyen, renksiz, kokusuz, hafif yanıcı bir gazdır. 
R-32'nin artan popülaritesinin birincil itici gücü, verimlilik ve düşük çevresel etki kombinasyonudur. 675 GWP'si ve 0 ODP'si ile R-32, CFC öncüllerine göre çevre üzerinde çok daha az etkiye sahiptir.
Artıları
R-32'nin başlıca faydaları, verimliliği ve R-22 gibi HCFC'lere ve R-410A gibi soğutucu akışkan karışımlarına göre azaltılmış çevresel etkisidir. Performansı ve çalışma özellikleri, R-410A'ya çok benzer, ancak Küresel Isınma Potansiyelinin kabaca üçte birine sahiptir.
Eksileri
Milyonlarca ünitenin güvenli bir şekilde kurulması ve kullanılması ve düşük yanma hızı nedeniyle R-32'nin gerçek ateşlemesinin çok zor olması nedeniyle R-32'nin hafif yanıcı olarak adlandırılması konusundaki endişeler son yıllarda azalmıştır.
İki soğutucunun çalışma basınçları arasındaki fark da not edilmelidir. Şiddetli olmasa da, fark önemsiz değildir.
Diğer bir potansiyel dezavantaj, R-32'nin bilinmeyen geleceğidir. Eski HFC'lere kıyasla düşük GWP'sine rağmen, 675, R-32'nin soğutucu akışkan ortamına girişini izleyen yıllarda geliştirilen soğutucu akışkanlarınkiyle karşılaştırıldığında oldukça yüksek bir sayıdır. R-1234yf ve R-1234ze gibi HFO'ların yanı sıra son yıllarda popülaritesi artan karbondioksit gibi doğal soğutucuların hepsinin Küresel Isınma Potansiyeli 5'in altında.
Performans açısından R-32 ve R-410A arasında çok az fark vardır, ancak R-32 önemli ölçüde daha verimlidir. Örneğin, R-32 üzerinde çalışan teorik bir 36" x 70" 2 sıralı kondenser, aynı gereksinimi karşılamak için R-410A üzerinde çalışan aynı bobinden %40 daha az soğutucu akışkana ihtiyaç duyacaktır.

Soğutma veya klima tekniğinde üç yöntem uygulanır:

Fiziksel Yöntem: Sıvılar buharlaşırken çevreden ısı çekerler, buharlaşan sıvının çevreden ısı çekmesi, ısı çekilen ortamın sıcaklığının düşmesine neden olur. Isı kaybının neden olduğu sıcaklık düşmesine ya da sıcaklık azalmasına soğuma denir. Fiziksel soğutma yönteminin endüstride kullanılanlarının en önemlisi, soğurmada soğutma yöntemidir. Bu sistemde ısı enerjisinden yararlanılır. Herhangi mekanik parçası yoktur. Soğutma devresinde soğutucu olarak silikojel ve su kullanılır. Silikojel nem tutucu ya da emici siliko-sodyuma maddesel bir asitin etkimesiyle oluşur. Bu bileşik daha sonra yıkanıp kurutulabilir. Çok küçük tanecikler halinde soğutma devresine yerleştirilen silikojel amonyağı emer. Amonyak düşük sıcaklıklarda suda kolayca çözülür. Bu çözelti 65 °C sıcaklıkta ısıtıldığı zaman buharlaşır ve sudan ayrışır. Suyun işlevi soğutma devresindeki amonyağı çözmektir. Sistem; soğurma cihazı, kondansör (yoğuşturucu) ve (evaporatör) buharlaştırıcıdan oluşur.
Kimyasal Yöntem: Normal sıcaklıkta oldukları halde bazı kimyasal maddeler belirli aralarda birbirleriyle karıştırıldıkları zaman daha düşük sıcaklıklar elde edilebilir. Bunun nedeni karışım oluşurken çevreden bir miktar ısı alınmasıdır. Örneğin kar veya buzla yemek tuzu karıştırıldığında soğuma elde edilir. %65 kar veya buz,% 35 tuz (NaCl) karıştırıldığında ilk sıcaklık 0 °C, karışım sıcaklığı –20 °C'dir. %60 kar ya da buz %40 tuzun ilk sıcaklığı 0 °C, karışım sıcaklığı –30 °C'dir.
Mekanik Yöntem: Mekanik yöntemle soğutma dışarıdan iş verilerek soğutucu akışkanın basınç ve sıcaklığının yükseltilmesi esası

Kol saati, insanların saate daha kolay ulaşabilmeleri için tasarlanmış, saat kadranı'na sahip ve bileğe takılan bir araç. Kol saatleri kendi aralarında üçe ayrılır: Analog saat, dijital saat ve akıllı saatler (aktivite takipçisi).
Bir kol saati, saat kordonu veya metal kayışlar, deri kayışlar veya diğer kemerlerle bileğe takılmak üzere tasarlanmıştır. Bir cep saati, genellikle bir zincire bağlı olan bir kişinin cebinde taşıması için tasarlanmıştır. Birçok saatler için saat kasası sunulur.
Saatler, 17. yüzyılda, 14. yüzyılda ortaya çıkan yaylı saatlerden geliştirildi. Saat, saat mekanizması, zemberek ve denge çarkı ile çalışan mekanik bir cihazdı. Bunlara mekanik saatler denir. Yerini sonra otomatik saat'ler aldı. 1960'larda, pille çalışan ve titreşen bir kuvars kristali ile elektronik kuvars saat icat edildi. 1980'lere gelindiğinde kuvars saat, pazarın çoğunu mekanik saatten devralmıştı. Tarihsel olarak buna kuvars devrimi denir. 2010'lardaki gelişmeler arasında, bileğe takılmak üzere tasarlanmış, bilgisayar benzeri, ayrıntılı elektronik cihazlar olan akıllı saatler yer alıyor. Çoğu elektronik kuvars saatler ise zamanlayıcılar, kronograflar ve alarm işlevleri gibi zamanla ilgili özellikleri içerir.  Ayrıca, bazı modern saatler ve akıllı saatler de hesap makinesi (hesap makineli saat), GPS ve Bluetooth teknolojisi, kalp atış hızı izleme özelliklerine sahiptir. Bazıları saati düzenli olarak düzeltmek için elektronik saat teknolojisini kullanır. 
2019 itibarıyla açık artırmada en yüksek fiyata satılan saat 31,2 milyon ABD doları ile Patek Philippe Grandmaster Chime olmuştur.

Saatler, ilk olarak 15. yüzyıl Avrupa'sında ortaya çıkan taşınabilir yaylı saatlerden evrimleşmiştir. Saatler, 17. yüzyıla kadar ceplerde yaygın olarak kullanılmadı.
Denge çarkına denge yayının eklenmesiyle 1657'de büyük bir atılım gerçekleşti, o zamandan beri Robert Hooke ve Christiaan Huygens arasında tartışılan bir buluş olmuştur. Bu yenilik, saatlerin doğruluğunu büyük ölçüde artırdı, hatayı günde belki birkaç saatten günde belki 10 dakikaya indirdi.
Denge çarkının artan doğruluğu, dikkatleri mekanizmanın diğer parçalarının neden olduğu hatalara odaklayarak iki yüzyıllık bir saatçilik inovasyonu dalgasını getirdi. Geliştirilmesi gereken ilk şey eşapmandı. Kaliteli saatlerde kenar eşapmanın yerini Thomas Tompion tarafından 1695'te icat edilen ve 1720'lerde George Graham tarafından daha da geliştirilen silindir eşapman aldı. 19. yüzyıla kadar finisaj ve montaj hala elle yapılsa da, saat üretim hacminde bir miktar artışa izin verdi.
Denge çarkı saatlerinde değişikliklerden spiral yay esneklikindeki değişikliklerden kaynaklanan önemli bir hata nedeni vardır. 1765 yılında Pierre Le Roy tarafından icat edilen ve Thomas Earnshaw tarafından geliştirilen bimetalik sıcaklık telafili denge çarkı ile çözüldü. En önemli teknolojik atılım olan manivela eşapmanı, 1759'da Thomas Mudge tarafından icat edilmiş ve 1785'te Josiah Emery tarafından geliştirilmiş olsa da, özellikle Britanya'da 1800'lerden itibaren kademeli olarak kullanılmaya başlandı.
İngilizler, 17. ve 18. yüzyılların büyük bölümünde saat üretiminde baskındı, ancak seçkinler için yüksek kaliteli ürünlere yönelik bir üretim sistemini sürdürdüler. İngiliz Saat Şirketi, 1843'te seri üretim teknikleri, çoğaltma araçları ve makineleri uygulamasıyla saat üretimini modernize etmeye çalıştı. Aaron Lufkin Dennison, 1851'de Massachusetts'te değiştirilebilir parçalar kullanan bir fabrika kurdu ve 1861'de Waltham Watch Company olarak kurulan başarılı bir işletme işletildi.

Analog kol saatleri kadranlı saatler olup genellikle (elektro)mekaniktirler. Saati gösteren kadrana diğer analog saatlerde de olduğu gibi akrep, dakikayı gösteren kadrana da yelkovan denir. Tamamen elektronik olan analog kol saatleri de mevcut olduğu gibi akrep 360° döndüğünde 12 saat yerine 24 saati gösteren analog kol saatleri de mevcuttur. Analog kol saatleri mekanik veya kuvars tabanlı olabilir. Kuvars tabanlı analog kol saatlerinin içinde, hareketlerine güç sağlayan bir pil bulunur. Mekanik analog kol saatleri pil gerektirmez.
Dijital veya sayısal kol saatlerinde saat, HH:DD veya HH:DD:SS formatında sayılarla gösterilir. Gösterilen değer hep "geçe"dir, yani 12:41 demek, saat on ikiyi kırk bir dakika geçiyor demektir.

Kol saati kavramı, 16. yüzyıldaki en eski saatlerin üretimine kadar uzanır. 1571'de İngiltere Kralı I. Elizabeth, Robert Dudley'den bir kol saati aldı.  Hayatta kalan en eski kol saati 1806'da yapılan ve Joséphine de Beauharnais'e verilen bir kol saatidir. Başlangıçtan itibaren kol saatleri neredeyse yalnızca kadınlar tarafından giyilirdi. Erkekler 20. yüzyılın başlarına kadar cep saatleri kullanırdı. İlk kol saatinin 1810 yılında saatçi Abraham-Louis Breguet tarafından yapıldığına ve 5 Aralık 1811'de Napoli Kraliçesi'ne satıldığına inanılıyor.
Askerler ilk olarak 19. yüzyılın sonlarına doğru kol saatleri taktılar. Londra'daki Garstin Şirketi, 1893'te "Watch Wristlet" tasarımının patentini aldı. İngiliz Ordusu'ndaki subaylar, 1885'teki Anglo-Burma Savaşı gibi askeri kampanyaları sırasında kol saatleri kullanmaya başladılar. 1880-1881 Birinci Boer Savaşı sırasında, birlik hareketlerini koordine etmenin ve Boer isyancılarına karşı saldırıları senkronize etmenin önemi olağanüstü hale geldi. Kol saatlerinin kullanımı daha sonra subay sınıfı arasında yaygınlaştı. Mappin & Webb şirketi, 1898'de Sudan'daki sefer sırasında askerler için başarılı "sefer saatlerinin" üretimine başladı ve birkaç yıl sonra 1899-1902'deki İkinci Boer Savaşı için üretimi hızlandırdı. Kıta Avrupası'nda, Girard-Perregaux ve diğer İsviçreli saat ustaları, yaklaşık 1880'de Alman deniz subaylarına kol saatleri tedarik etmeye başladılar.
İlk modeller esasen deri kayışa takılan standart cep saatleriydi, ancak 20. yüzyılın başlarında üreticiler amaca yönelik kol saatleri üretmeye başladılar. İsviçreli şirket Dimier Frères & Cie, 1903'te artık standart tel pabuçlara sahip bir kol saati tasarımının patentini aldı.
1904'te Cartier SA kurucusu Louis Cartier, arkadaşı Alberto Santos-Dumont'un zeplinindeki uçuş performansını kontrol etmesi için bir kol saati üretti. 1905'te Montres TUDOR SA kurucusu Hans Wilsdorf Londra'ya taşındı ve kayınbiraderi Alfred Davis ile birlikte uygun fiyatlarla kaliteli saatler sağlayan Wilsdorf & Davis'i kurdu. Şirket 1915'te Rolex oldu. Wilsdorf, kol saatine erken geçiş yaptı ve İsviçre firması Aegler ile bir dizi kol saati üretmesi için sözleşme yaptı. 1930'da kol saatlerinin cep saatlerine oranı 50'ye 1 idi. John Harwood, 1923'te ilk başarılı otomatik kurma sistemini icat etti.

Elgin National Watch Company ve Hamilton Watch Company ilk elektrikli saatin öncülüğünü yaptı. İlk elektrikli hareketler, denge çarkını sallamak için bir güç kaynağı olarak bir pil kullandı. 1950'lerde Elgin 725 modelini geliştirdi. Hamilton iki modeli piyasaya sürdü: ilki, 3 Ocak 1957'de piyasaya sürüldü, Hamilton 500, 1959'da üretildi. Bu modelde temas tellerinin yanlış hizalanmasıyla ilgili sorunlar vardı ve saatler hizalama için Hamilton'a geri döndü.

Quartz saat ilk kez 1969'da Seiko Astron 35SQ biçiminde ve 1970'te Omega Beta 21 biçiminde ticari tanıtıldı. Bu cihazlar, pille çalışan bir osilatör devresi tarafından çalıştırılan, 8.192 Hz'de titreşen bir kuvars kristal rezonatör kullanıyordu. Quartz mekanizmalar 262 kHz kadar yüksek frekanslarla tasarlanmış olsa da, çoğu quartz saat osilatörü artık 32.768 Hz'de çalışıyor. 1980'lerden beri mekanik saatlerden daha fazla kuvars saat pazarlandı.

Saatin hareketi, zamanın geçişini ölçen ve şimdiki zamanı gösteren mekanizmadır. Hareketler tamamen mekanik, tamamen elektronik veya her ikisinin bir karışımı olabilir. Günümüzde esas olarak zaman işleyişine yönelik saatlerin çoğu, saat kadranında zamanı gösteren mekanik ibreler ile elektronik hareketlere sahiptir.

Mekanik saatler genellikle günde saniyelik hatalarla daha az hassastır ve pozisyona, sıcaklığa ve manyetizmaya duyarlıdır. Ayrıca üretimleri maliyetlidir, düzenli bakım ve ayarlamalar gerektirirler ve arızalara daha yatkındırlar. Bununla birlikte, mekanik saatlerin işçiliği, özellikle saat koleksiyoncuları arasında, saat satın alan halkın bir kısmının ilgisini çekmeye devam ediyor.  İskelet saatler, mekanizmayı estetik amaçlarla görünür kılmak üzere tasarlanmıştır.
Mekanik bir hareket, bir yayın çözülen ve sarılan kısımlarını kontrol etmek ve sınırlamak için bir eşapman mekanizması kullanır, aksi takdirde basit bir çözülmeyi kontrollü ve periyodik bir enerji salınımına dönüştürür.  Mekanik bir hareket, spiral yay ile birlikte bir denge çarkı da kullanır. Sarkaçlı bir saatin sarkaçına benzer bir şekilde saatin dişli sisteminin hareketini kontrol eder. Mekanik hareketler için parça olan tourbillon yerçekimi yanlılığının zaman işleyişi üzerindeki etkilerini ortadan kaldırmak veya azaltmak için kullanılır. Tam kollu hareket olan pim kollu eşapman, Timex Group USA ve birçok İsviçreli üretici tarafından büyük miktarlarda üretildi. Tuning-fork saatler bir tür elektromekanik hareket kullanır. 1960 yılında Bulova tarafından tanıtılan, hassas bir frekansa sahip bir diyapazon kullanırlar.

Otomatik saat, kullanıcının vücudunun doğal hareketleriyle mekanik bir hareketin ana kaynağını geri saran saattir.  İlk otomatik kurma mekanizması 1770 yılında Abraham-Louis Perrelet tarafından cep saatleri için icat edildi. Ancak ilk "kendinden kurmalı" veya "otomatik" kol saati, 1923'te John Harwood adlı bir İngiliz saat tamircisinin icadıydı. Bu tür saatler, kullanıcı tarafından herhangi bir özel işlem gerektirmeden kendi kendine kurulur.
Nisan 2014'te Swatch Group, sistem51 kol saatini piyasaya sürdü. Sadece 51 parçadan oluşan tamamen mekanik bir harekete sahiptir.

Kuvars hareketleri olarak da bilinen elektronik hareketlerin, kuvars kristali dışında çok az hareketli parçası vardır veya hiç yoktur. Piezoelektrik etki ile titreştirilir. Şeklini değiştirerek tepki veren kristale değişken bir elektrik voltajı uygulanır, böylece bazı elektronik bileşenlerle birlikte bir o

Kombinatorik, genellikle sonlu soyut nesneleri konu alan soyut matematik dalıdır. Dalla ilgilenen matematikçilere kombinatoryalist veya kombinatorist denir. Matematiğin, cebir, olasılık kuramı, ergodik teori ve geometri gibi farklı dallarıyla da ilgili olan kombinatorik ayrıca bilgisayar bilimi ve istatistiksel fizik gibi dallarda uygulanmıştır. Kombinatorik dahilindeki konulardan bazıları; belirli kriterleri karşılayan nesnelerin "sayılması", kriterlerin ne zaman karşılanmış olacağına karar vermek, kriterleri karşılayan nesnelerin inşa edilmesi ve analiz edilmesi, "en büyük", "en küçük" veya "optimal" nesneleri bulmak ve bu nesnelerin sahip olabileceği cebirsel yapıları bulmaktır.
Kombinatorik ile ilgili çeşitli kuramlar ve problemler Orta Çağ'da ve hatta antik çağlarda Hindistan ve Çin gibi medeniyetlerde mevcuttur. Her ne kadar özellikle 20. yüzyılın sonlarına doğru birçok güçlü teori ortaya konmuşsa da, kombinatorik problem çözmekle ne kadar ilgiliyse teori oluşturmakla da o kadar ilgilidir. Kombinatoriğin en eski ve erişilebilir konularından birisi de graf teorisidir ki bu teorinin diğer birçok alanla da (doğal olarak) ilişkisi mevcuttur.
Basit bir kombinatoryal soruyu örnek vermek gerekirse şu soru zikredilebilir: "52 farklı iskambil kağıdından oluşan bir iskambil destesinin kaç tane olası dizilimi vardır?" Cevap 52! yani 52 faktöriyeldir ki bu da yaklaşık 8.0658 × 1067'dir.

Kongre Kütüphanesi Kontrol Numarası (İngilizce özgün adı: Library of Congress Control Number veya kısaca LCCN), Amerika Birleşik Devletlerinin Kongre Kütüphanesindeki kayıtları seri numaraları ile kataloglandığı sistem.
Sistem kitapların içeriklerine göre numaralandırmak yapmamaktadır. Kongre Kütüphanesi Sınıflama Sistemi ile karıştırılmaması gerekir.
Şubat 2008 tarihinde Kongre Kütüphanesi, Kongre Kütüphanesi Kontrol Numaraları için sabit link üreten sistemi oluşturdu.

The Library of Congress Name Authority File (NAF) - Search by Name  7 Haziran 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Structure of the LC Control Number2 Nisan 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Traditional and normalized forms of the LCCN5 Mart 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
LCCN Permalink FAQs9 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Examples of Library of Congress Control Numbers (LCCN) from Penn State University Libraries13 Mayıs 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Konrad Ernst Otto Zuse (22 Haziran 1910, Berlin - 18 Kasım 1995 Hünfeld), Alman inşaat mühendisi, mucit ve iş insanıdır. 1936 yılında Z1 adlı programlanabilir bilgisayarı geliştirmiştir.
Z1 ve sonra Z3'ler dünyada ilk sayısal, hafızalı, programlanabilen Turing uyumlu bilgisayarlar olup kendisi ilk modern anlamda bilgisayarın mucidi olarak uluslararası çapta üne kavuşmuştur.
Zuse, ilk işlem kontrolü bilgisayarı olan S2 hesaplama makinesinin icadında yer almıştır. 1941'de dünyanın ilk bilgisayar firmalarından birini kurmuş ve ilk ticari bilgisayar olan Z4'ü üretmiştir. 1943 ve 1945 yılları arasında ilk yüksek seviye programlama dili olan Plankalkül'ü tasarladı. 1969'da Zuse, dijital fizik konseptini Rechnender Raum (Uzayı Hesaplamak) isimli kitabında ortaya attı.
Çoğu çalışması ailesi ve ticari yollarla finanse edildi, ancak 1939'dan sonra Nazi Almanyası hükûmetinden fon almaya başladı.
Savaş sırasında Z3 ve Z4'ler, V1 ve V2 roketlerin balistik hesaplarında kullanıldı. II. Dünya Savaşı nedeniyle Zuse'nin çalışmaları Birleşik Krallık ve ABD'de pek duyulmadı.

Konrad Zuse 22 Haziran 1910 tarihinde Berlin'de doğmuştur. 1912'de babasının kâtiplik işi için ailesiyle beraber günümüzde Polonya sınırları içinde olan Doğu Prusya'nın Braunsberg kasabasına yerleşmiştir. Zuse Braunsberg'de Collegium Hosianum'da eğitim görmüş, ardından 1923'te ailesiyle Hoyerswerda'ya yerleşmeleri sonucu Abitur'unu 1928 yılında oradaki bir lisede tamamlamıştır.
Abitur'u geçtikten sonra Zuse Berlin Teknik Üniversitesi'ne kaydoldu ve mühendislik ile mimarlık okudu ancak ikisini de sıkıcı buldu. Zuse sonrasında inşaat mühendisliği alanına kaydoldu ve 1935'te mezun oldu.

Üniversiteden mezun olduktan sonra Zuse Ford'da çalıştı. İşe tasarım mühendisi olarak Schönefeld'deki Henschel Uçak Fabrikası'nda başladı. Yaptığı iş çoğu rutin hesaplamayı elle yapmayı gerektiriyordu ve bu durum Zuse'nin bu hesapların bir makineye yaptırabileceği üzerine kafa yormasına yol açtı.
1935'te Zuse ailesinin evinde bilgisayar tasarlamaya başladı. 1936'da aile evinde ilk bilgisayar denemesi Z1'in ilk prototipini üretti. Z1, ikili sistem tabanlı kayan nokta aritmetiği yapabilen, kısıtlı şekilde programlanabilen ve 35 mm'lik filmlerden veri okutulabilen mekanik bir hesap makinesiydi.

1937'de Zuse, von Neumann mimarisini andıran 2 patent yolladı. 1938'de 30.000 parçadan oluşan ve yetersiz mekanik hassasiyet nedeniyle iyi çalışmayan Z1'i resmen tamamladı. 30 Ocak 1944'te Z1 ve orijinal taslakları Berlin Muharebesi'ndeki RAF hava saldırıları sonucu yok oldu.
Zuse çalışmalarını tamamen kendi başına döneminin önde gelen bilgisayar bilimcileri ve matematikçilerinden bağımsız olarak yürüttü. 1936 ve 1945 arasında entelektüel olarak neredeyse tamamen kendi başınaydı.

1939'da Zuse orduya çağırıldı ve Z2'yi yapmakla görevlendirildi. Eylül 1940'ta Zuse Z2'yi Alman Havacılık Deney Enstitüsü uzmanlarına tanıttı. Z2, Z1'in telefon röleleriyle güncellenmiş haliydi.
1940'ta Alman hükûmeti, Zuse ve firmasını Almanca: Aerodynamische Versuchsanstalt (AAE, Aerodinamik Araştırma Enstitüsü, Alman Havacılık Araştırma Enstitüsü öncülü) aracılığıyla fonladı. AAE, Zuse'nin bilgisayarını kanatlı bomba üretimi için kullanmak istiyordu. Zuse, radyo kontrollü uçan bombaları kontrol edebilen S1 ve S2 hesap makinelerini icat etti. S2, program ile kontrol edilen gömülü bir analog dijital dönüştürücüye sahipti. S2 bu sebeple ilk işlem kontrollü bilgisayar olarak kabul edilmektedir.
1941'de Zuse, makinelerini üretime sokmak için aile evinin önündeki bir atölyeyi kiraladı ve Zuse Aparat İnşa (Almanca: Zuse Apparatebau) isimli bir şirket kurdu.
1941'de basit Z2 makinesini güncelleyerek Z3'ü tasarladı. 12 Mayıs 1941'de Zuse, atölyesinde ürettiği Z3'ü kamuoyuna tanıttı. Z3, ikili sistem tabanlı, 22-bit'lik kayan nokta aritmetiği yapabilen, döngüler ile programlanabilen ancak koşullu atlama içermeyen, telefon rölesi bazlı hafıza ve hesap üniteleri içeren elektromekanik bir hesap makinesiydi. Makinede kullanılan telefon röleleri yedek parçacılardan temin edilmişti. Koşullu atlama özelliğine sahip olmamasına karşın Z3, Turing uyumlu bir makine olduğundan bilgisayar olarak nitelendirilir. Ancak Zuse'nin Z3'ü tasarladığı dönem Turing uyumluluğundan haberi yoktu ve bilgisayarın Turing kapasitesi ancak 1998'de gösterildi.
Z3, tarihin ilk tamamen çalışan elektromekanik bilgisayarı, hesaplamalarını otomatik hale getirmek isteyen Alman hükûmeti destekli DVL tarafından %50 oranında fonlanmıştı. Zuse'nin proje ortağı Helmut Schreyer tam destek için hükûmete talepte bulunsa da proje "stratejik olarak önemsiz" görüldüğünden bu talep reddedilmiştir.

1937'de Schreyer Zuse'ye mantıksal kapı olarak vakum tüpü kullanmayı önermiş ancak o dönem Zuse bunun çılgınca olduğunu düşünmüştür. Zuse'nin atölyesi 1943'te Berlin'in bombalanması sırasında Z3 ile birlikte, aile evi ise 1944'teki bombalamalarda Z1 ve Z2 ile birlikte yok olmuştur. Ancak Zuse'nin üstünde çalıştığı Z4 bilgisayarı bombalamalardan tek parça olarak kurtarılabilmiştir.
3 Şubat 1945'te hava saldırıları Luisenstadt ve komşu mahallelere ağır hasar vermiştir. Bu gelişme Zuse'nin çalışmalarını durdurmak zorunda kalmasına sebep olmuştur. 14 Şubat'ta yarı bitmiş, telefon röle-bazlı Z4 bilgisayar toplanıp Berlin'e götürülmüş ve 2 hafta sonra Göttingen'e varmıştır.
Bu makineler, Alman ordusunun 1941 ile 1945 yılları arası modern seyir füzelerinin öncülü olan Henschel Werke Hs 293 ile Hs 294 güdümlü füzelerinin geliştirilmesine katkı sağlamıştır. S1'in devre tasarımı, Zuse'nin Z11 bilgisayarının öncülüydü. Zuse bu makinelerin Almanya'ya taarruza geçen Sovyet askerleri tarafından el konulduğuna inanmaktaydı.
Z4 bilgisayarı üzerinde çalışırken Zuse makine dilinde programlamanın zor olduğunu fark etti ve bunun üzerine bir doktora tezi yazdı. Yazdığı tez, ilk üst seviye programlama dili "Plan Kalkülüs" (Almanca: Plankalkül) ve ilk gerçek bilgisayar satranç motoru gibi döneminin ötesinde araştırma ve incelemeler içeriyordu.

1945 Luisenstadt bombardımanından sonra Zuse, Berlin'den kırsal Allgäu'ya taşındı. İşgal altındaki Almanya'daki kıtlık nedeniyle Zuse bilgisayar tasarlayamıyordu.
Zuse dünyanın ilk bilgisayar şirketi olarak kabul edilen Zuse-Hopferau Mühendislik Ofisi'ni (Almanca: Zuse-Ingenieurbüro Hopferau) kurdu. Şirket 1946'da ETH Zürih desteğiyle üniversite çevresi ve IBM'den sermaye buldu.
Alman bilgisayar bilimi öncülerinden Heinz Billing'e göre 1947'de Alan Turing ile Konrad Zuse Göttingen'de buluştu. Buluşma konferans gibiydi. Buluşmada İngiltere'den Womersley, Turing, Porter; Almanya'dan Zuse, Walther ve Billing vardı.
Zuse, Z4'ün yapımına ancak 1949'da devam edebildi. 1949 yılında bilgisayarı ETH Zürih'den matematikçi Eduard Stiefel'e gösterdi.

Kasım 1949'da Zuse, Almanya'nın Haunetal-Neukirchen bölgesinde yine Zuse KG isminde bir şirket kurdu. 1957'de şirketin ana ofisi Bad Hersfeld'e taşındı. Z4 Temmuz 1950'de tamamlandı ve ETH Zürih'e götürüldü. Bu dönem Z4, Orta Avrupa'nın tek işlevsel dijital bilgisayarı ve düzgün çalışmayan BINAC'den sonra dünyanın ilk ikinci satılan bilgisayarıydı. Zuse KG'nin Z43'e kadar olan bilgisayar modellerinin hepsi bizzat Konrad Zuse ile şirketi tarafından tasarlandı ve üretildi. Bu bilgisayarlardan kayda değer olanlardan birisi optik endüstrisine ve üniversitelere satılan Z11 ve manyetik depolamaya sahip ilk bilgisayar olan Z22'dir.
Donanım alanında çalışma yapmaya ara veren Zuse, Plankalkül isimli yazılım dili üzerine çalışmaya devam etti ve tezinin parçalarını 1948 ve 1959 arası kamuoyuyla paylaşmaya başladı. Ancak tezin tamamı 1972'ye kadar yayınlanmadı. Zuse, tezini doktora başvurusu olarak Augsburg Üniversitesi'ne yolladı ancak tez Zuse'nin 400 mark tutarında kayıt ücretini ödemeyi unutması sonucu reddedildi. Reddediliş Zuse'yi yıldırmadı.
Plankalkül, ALGOL 58 isimli başka bir yazılım dilinin tasarımına ilham verdi ama dil ancak Joachim Hohmann'ın 1975'teki teziyle hayata geçirildi. ALGOL dilinin mucitlerinden Heinz Rutishauser, Plankalkül ile ilgili bir yazısında "İlk algoritmik dil tasarımı 1948'de K. Zuse tarafından ortaya konmuştur. Zuse'nin gösterimi çok genel olmasına karşın tasarımı hak ettiği ilgiyi görememiştir." ifadelerini kullanmıştır. Plankalkül, 1998 ile 2000 yılları arasında Berlin Özgür Üniversitesi tarafından güncellenmiştir. Donald Knuth bir düşünce deneyinde "Ya (İkinci Dünya Savaşı sırasında) bombalama gerçekleşmeseydi ve (Zuse'nin) doktora tezi planlandığı gibi yayınlansaydı?" sorusunu yöneltmiştir.

1956'da Zuse yüksek çözünürlüklü bir çizici cihaz üzerine çalışmaya başladı. Cihaz, 1961 Hanover Fuarı'nda sergilendi ve Frieder Nake'nin öncü bilgisayar sanat çalışmaları sayesinde teknoloji çevrelerinin dışında da bilinirlik kazandı. Zuse ayrıca ZUSE Z90 ve ZUSE Z9004 isimli iki çizici daha tasarlamıştır.

Konrad Zuse, Haziran 1945'te Gisela Brandes ile evlendi. Beş çocuğundan ilki olan Horst, Kasım 1945'te dünyaya geldi.
Zuse, Nazi Partisi'ne hiçbir zaman üyelikte bulunmamasına karşın Nazi savaş gayretine sağladığı katkılar hakkında görüş bildirmemiştir. Sonraları modern zamanda mühendis ve bilim insanlarının çalışmalarına devam edebilmek için şeytanla pazarlık yapmaları gerektiğini öne sürmüştür.
Zuse emekli olduktan sonra ressamlığa merak sardı. Eserlerinde "Kuno [von und zu] See" rumuzunu kullanmıştır.
Zuse ateistti.
Zuse 18 Aralık 1995'te Hünfeld, Hesse'de kalp yetmezliği sebebiyle öldü.

Zuse'ye çalışmaları için bir grup ödül verilmiştir:

Werner von Siemens-Ring (1964, Fritz Leonhardt ve Walter Schottky ile birlikte)
Harry H. Goode Hatıra Ödülü (1965, George Stibitz ile birlikte)
Wilhelm Exner Madalyası (1969)
Bundesverdienstkreuz (1972) – Büyük Liyakat Haç'ı
Bilgisayar Tarihi Müzesi Arkadaş Ödülü (1999)
Berlin Zuse Enstitüsü onun ismini taşımaktadır.
Gesellschaft für Informatik'in (Alman Bilişim Derneği) yıllık olarak verdiği Konrad Zuse Madalyası ve Zentralverband des Deutschen Baugewerbes'ün (Alman İnşat Merkezi Derneği) aynı isimdeki madalyası onun ismini taşımaktadır.
Z3 ve Z4 bilgisayarlarını

Kontrol sistemi, diğer cihaz veya sistemlerin davranışlarını doğrudan veya dolaylı olarak yöneten, kontrol eden bir cihaz veya cihaz grubudur. Endüstriyel ürünler için endüstriyel kontrol sistemi kullanılır.
Kontrol sistemi değişim ve birleşime göre ana grubu ayrılır: mantıksal veya ardışık kontroller veya geribildirim veya doğrusal kontroller. Ayrıca doğrusal kontrol uygulamalarını kullanarak mantığın yapısını basitleştiren bulanık mantık vardır. Bazı cihazlar veya sistemler doğal olarak (yapıları itibarıyla) kontrol edilemez.

"Kontrol sistemi", örneğin bir hidrolik preste, güvenlik bariyerleri bulunduğu müddetçe hareket etmesini (açılıp/kapanmasını) engelleyen mantıksal kontrol haricinde ayrıca elle açma veya kapatma kontrollerinde de uygulanabilir.
Bir otomatik ardışık kontrol sistemi, belirli bir işi yapmak üzere uygun iş sırasına göre dizilen bir dizi mekaniksel aktüatörü tetikler. Çeşitli elektriksel ve pnömatik transduserler örneğin bir karton kutuyu katlayıp yapıştırabilir, içine ürün koyabilir ve ardından bir otomatik paketleme makinesi ile ambalajlayabilir. Programlanabilir Mantıksal Denetleyiciler (PLC), bu gibi işleri yapmak için kullanılır. Fakat bunlarda başka teknoloji vardır.
Doğrusal (geribildirim) sistemlerinde, içinde sensörler, kontrol algoritmaları ve aktüatörler bulunan bir kontrol döngüsü, setpoint veya referans değerine göre bir değişkeni ayarlamak üzere düzenlenir. Örneğin, içinde mineral yağ bulunan basınçlı kazanda ölçülen basınç büyüklüğü, referans değerinin altına düştüğünde, kontrol sistemi gereken basıncı sağlamak için kazana boru tesisatı ile bağlanan pompayı devreye alır ve kazana yağ pompalar.

Endüstriyel ve özel amaçlı mantıksal kontrol sistemlerinde kontrol elemanı olarak PLC veya mikroişlemci kullanılır.
Mantıksal denetleyiciler; anahtar, fotosel, basınç anahtarını vb. tetikleyebilir ve çeşitli olayları gerçekleştirmek için devreyi açar veya kapatır. PLC yazılımı, merdiven mantığı gibi farklı yollarla yazılabilir.
Asansör, bulaşık makinesi, çamaşır makinesi vb. yerlerde başlat-durdur işlemlerini yapan kontrol sistemi vardır.

Otomatik kontrol
PID
SCADA
PyConSys 1 Mart 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kriptografi, kriptoloji ya da şifreleme (Eski Yunancadan: κρυπτός, romanlaştırılmış: kryptós "gizli, saklı" ve γράφειν graphein, "yazma" veya -λογία -logia, "çalışma"), okunabilir durumdaki bir verinin içerdiği bilginin istenmeyen taraflarca anlaşılamayacak bir hale dönüştürülmesinde kullanılan yöntemlerin tümüdür. Kriptografi bir matematiksel yöntemler bütünüdür ve önemli bilgilerin güvenliği için gerekli gizlilik, aslıyla aynılık, kimlik denetimi ve asılsız reddi önleme gibi şartları sağlamak amaçlıdır. Bu yöntemler, bir bilginin iletimi esnasında ve saklanma süresinde karşılaşılabilecek aktif saldırı ya da pasif algılamalardan bilgiyi –dolayısıyla bilginin göndericisi, alıcısı, taşıyıcısı, konu edindiği kişiler ve başka her türlü taraf olabilecek kişilerin çıkarlarını da– koruma amacı güderler.

Bir bilginin güvenli olarak iletileceğinden ya da elde edilmiş bir bilginin güvenli bir şekilde elde edilmiş olduğundan bahsedilebilmesi için, kullanılan iletişim sistemlerinin sahip olması beklenebilecek bazı güvenlik kavramları vardır:

Gizlilik (privacy/confidentiality): Bilgiyi görme yetkisi olanlar dışındaki herkesten gizli tutmak.
Kimlik denetimi (authentication/identification): İletimi gerçekleştirilen bir mesajın göndericisinin gerçekten gönderen kişi olduğu garantisi.
Bütünlük ya da aslıyla aynılık (integrity): Bütünlük bir bağlantının tamamı ya da tek bir veri parçası için, mesajın gönderildiği gibi olduğuna, üzerinde hiçbir değişiklik, ekleme, yeniden düzenleme yapılmadığı garantisi.
Reddedilmezlik (non-repudiation): Göndericinin ondan gelen mesajı inkâr edememesi (böylece bir mesaj gönderildiğinde alıcı göndericinin mesajı gönderdiğini ispatlayabilir).
Erişim kontrolü (access control): İzinsiz kişi ya da uygulamaların erişmemeleri gereken kaynaklara erişemeyecekleri garantisi (ağ güvenliği bağlamında, erişim kontrolü, ana bilgisayar sistemlerine erişimleri kontrol etme ve limitlendirme yetisidir. Bu kontrolü başarmak için, erişimi kazanmaya çalışan her varlık ilk olarak tanımlanmalı veya doğrulanmalıdır. Erişim kontrolü servisleri kimlik denetimi yapılmış varlıkların kaynaklara ancak kendilerine izin verilen şekilde erişebilecekleri garantisini vermekle yükümlüdür).
Bu temel kavramlar dışında zaman bilgisi, tanıklık, anonymity (kimliği gizlilik, meçhullük), sahiplik, sertifikalandırma (tescil), imzalama gibi kavramlardan da bahsedilebilir.

Esas kelimesi ile bir kriptografik sistem içerisinde kullanılan temel işlevlerden bahsedilmektedir. Bir kriptografik sistem, bilgi güvenliğini sağlamak için bir araya getirilmiş birçok küçük yöntemler bütünlüğü olarak görülebilir. Bu yöntemler yapıları itibarı ile üç ana grupta incelenebilirler:

Anahtarsız şifreleme
Gizli anahtarlı şifreleme
Açık anahtarlı şifreleme

Kriptografi sadece bilgi saklaması ve aktarması problemine güvenli bir çözüm aramaktan ibaret değildir. Elektronik imza, elektronik para ve elektronik seçim gibi farklı kullanım alanları da bulunmaktadır. Bu problemlere çözüm getiren protokoller, bahsi geçen şifreleme sistemlerine ek olarak, "kriptografik temel taşları" diyebileceğimiz yöntemler kullanmaktadır. Bunlardan bazıları şunlardır:

Sır Paylaşımı
Sıfır Bilgi Ispatları
Kör İmzalar

Kriptoloji çok eski çağlardan beri insanoğlu tarafından kullanılmaktadır. Bu tarihçeye kısaca bakacak olursak:

MÖ 1900 dolaylarında bir Mısırlı kâtip yazdığı kitabelerde standart dışı hiyeroglif işaretleri kullandı.
MÖ 60-50 Julius Caesar (MÖ 100-44 ) normal alfabedeki harflerin yerini değiştirerek oluşturduğu şifreleme yöntemini devlet haberleşmesinde kullandı. Bu yöntem açık metindeki her harfin alfabede kendisinden 3 harf sonraki harfle değiştirilmesine dayanıyordu.
725-790 Abu Abd al-Rahman al-Khalil ibn Ahmad ibn Amr ibn Tammam al Farahidi al-Zadi al Yahmadi, kriptografi hakkında bir kitap yazdı (Bu kitap kayıp durumdadır). Kitabı yazmasına ilham kaynağı olan, Bizans imparatoru için Yunanca yazılmış bir şifreli metni çözmesidir. Abu Abd al-Rahman, bu metni çözmek için ele geçirdiği şifreli mesajın başındaki açık metni tahmin etme yöntemini kullanmıştır.
1000 - 1200 Gaznelilerden günümüze kalan bazı dokümanlarda şifreli metinlere rastlanmıştır. Bir tarihçinin dönemle ilgili yazdıklarına göre yüksek makamlardaki devlet görevlilerine yeni görev yerlerine giderken şahsa özel şifreleme bilgileri (belki şifreleme anahtarları) veriliyordu.
1586 Blaise de Vigenère(1523-1596) şifreleme hakkında bir kitap yazdı. İlk kez bu kitapta açık metin ve şifreli metin için otomatik anahtarlama yönteminden bahsedildi. Günümüzde bu yöntem hala DES CBC ve CFB kiplerinde kullanılmaktadır.
1623'te Sir Francis Bacon, 5-bit ikili kodlamayla karakter tipi değişikliğine dayanan stenografı geliştirdi.
1854 : Charles Wheatstone arkadaşı Lyon Playfair'in adını koyduğu Playfair şifresini tasarlamıştır.
1790'da Thomas Jefferson, Strip Cipher makinesini geliştirdi. Bu makineyi temel alan M-138-A, ABD donanmasının 2. Dünya savaşında da kullandı.
1917'de Joseph Mauborgne ve Gilbert Vernam mükemmel şifreleme sistemi olan "one-time pad"'i tasarladılar.
1920 ve 1930'larda FBI içki kaçakçılarının haberleşmesini çözebilmek için bir araştırma ofisi kurdu.
William Frederick Friedman, Riverbank Laboratuvarlarını kurdu, ABD için kripto analiz yaptı, 2. Dünya savaşında Japonlar'ın Purple Machine şifreleme sistemini çözdü.
II. Dünya savaşında Almanlar Arthur Scherbius tarafından icat edilmiş olan Enigma makinesini kullandılar. Bu makine Alan Turing ve ekibi tarafından çözüldü.
1970'lerde Horst Feistel (IBM) DES'in temelini oluşturan Lucifer algoritmasını geliştirdi.
1976'da DES (Data Encryption Standard), ABD tarafından FIPS 46 (Federal Information Processing Standard) standardı olarak açıklandı.
1976 Whitfield Diffie ve Martin Hellman Açık Anahtar sistemini anlattıkları makaleyi yayınladılar.
1978'de Ronald L. Rivest, Adi Shamir ve Leonard M. Adleman: RSA algoritmasını buldular.
1985'te Neal Koblitz ve Victor S.Miller ayrı yaptıkları çalışmalarda eliptik eğri kriptografik (ECC) sistemlerini tarif ettiler.
1990'da Xuejia Lai ve James Massey: IDEA algoritmasını buldular.
1991'de Phil Zimmerman: PGP sistemini geliştirdi ve yayınladı.
1995'te SHA-1 (Secure Hash Algorithm) özet algoritması NIST tarafından standart olarak yayınlandı.
1997'de ABD'nin NIST (National Institute of Standards and Technology) kurumu DES'in yerini alacak bir simetrik algoritma için yarışma açtı.
2001'de NIST'in yarışmasını kazanan Belçikalı Joan Daemen ve Vincent Rijmen'e ait Rijndael algoritması, AES (Advanced Encryption Standard) adıyla standart haline getirildi.

Kriptografi hukuku
Kriptografik algoritmalar
Kriptografik ilkeller
Kriptografik özet fonksiyonu
Kuantum kriptografisi

Kamu Sertifikasyon Merkezi TÜBİTAK UEKAE Açık Anahtar Altyapısı Eğitim Kitabı'ndan
Şifrelerin matematiği: Kriptografi, Canan Çimen, Sedat Akleylek, Ersan Akyıldız

Kuantum bilgisayarı, süperpozisyon ve kuantum dolanıklığı durumlarını kullanan (gerçek ya da teorik) bir bilgisayardır. Kuantum bilgisayarları, kuantum sistemlerinden örnekleme yapan sistemler olarak da görülebilir. Bu sistemler, çok sayıda olasılık üzerinde aynı anda işlem yapacak şekilde evrimleşir; ancak yine de sıkı hesaplama kısıtlamalarına tabidir. Buna karşılık, sıradan ("klasik") bilgisayarlar deterministik kurallara göre çalışır. (Bir klasik bilgisayar, ilke olarak zaman maliyetinin yalnızca basit bir kat artışıyla klasik bir mekanik aygıt tarafından taklit edilebilir. Öte yandan, genel kanıya göre bir kuantum bilgisayarının klasik olarak simüle edilmesi üstel derecede daha fazla zaman ve enerji gerektirir.) Yaygın görüşe göre, bir kuantum bilgisayarı bazı hesaplamaları herhangi bir klasik bilgisayardan üstel derecede daha hızlı gerçekleştirebilir. Örneğin, büyük ölçekli bir kuantum bilgisayarı yaygın olarak kullanılan bazı açık anahtarlı kriptografi şemalarını kırabilir ve fizikçilerin fiziksel simülasyonlar yapmasına yardımcı olabilir. Ancak günümüzde kuantum hesaplamanın donanım uygulamaları büyük ölçüde deneysel aşamadadır ve yalnızca belirli, özel görevler için uygundur.
Kuantum hesaplamada bilginin temel birimi olan qubit (ya da "kuantum bit"), sıradan yani "klasik" hesaplamadaki bit ile aynı işlevi görür. Ancak bir klasik bit yalnızca iki durumdan birinde (ikili/binary) bulunabilirken, bir qubit kuantum süperpozisyonu olarak bilinen iki durumun doğrusal birleşimi hâlinde var olabilir. Bir qubit'in ölçüm sonucu, olasılıksal bir kurala göre bu iki durumdan biri olur. Eğer bir kuantum bilgisayarı qubit'i belirli bir şekilde işlerse, dalga girişimi etkileri istenen ölçüm sonucunun olasılığını artırır. Kuantum algoritmalarının tasarımı, bir kuantum bilgisayarının bu olasılık artırma işlemini gerçekleştirmesini sağlayan yöntemlerin geliştirilmesini içerir.
Kuantum bilgisayarları henüz gerçek dünya uygulamaları için pratik değildir. Yüksek kaliteli qubit'lerin fiziksel olarak üretilmesi zorlayıcıdır. Eğer bir qubit çevresinden yeterince iyi izole edilmezse, kuantum dekoheransına uğrar ve bu da hesaplamalara gürültü (hata) ekler. Ulusal hükûmetler, daha uzun koherens sürelerine ve daha düşük hata oranlarına sahip, ölçeklenebilir qubit'ler geliştirmeye yönelik deneysel araştırmalara büyük yatırımlar yapmıştır. Örnek uygulamalar arasında süperiletkenler (elektrik direncini ortadan kaldırarak elektrik akımını izole eden sistemler) ve iyon tuzakları (tek bir atom parçacığını elektromanyetik alanlarla hapseden sistemler) bulunur. Araştırmacılar, belirli kuantum cihazlarının dar kapsamlı görevlerde klasik bilgisayarlardan daha iyi performans gösterebildiğini ileri sürmüş ve bu görüş yaygın olarak doğru kabul edilmiştir. Bu dönüm noktası kuantum üstünlüğü ya da kuantum avantajı olarak adlandırılır. Ancak bu görevler, gerçek dünya uygulamaları için mutlaka kullanışlı değildir.

 Wikimedia Commons'ta Kuantum hesaplama ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Kuantum optiği yarı klasik ve kuantum mekaniği fiziğini kullanarak ışığı içeren olayları ve onun mikroskobik seviyelerdeki maddelerle etkileşimini inceler.

Boşlukta ilerleyen ışığın momentumu ve enerjisi foton olarak bilinen parçacıkların tam katı olacak şekildedir. Kuantum optiği, ışığın birimini foton alıp doğasını ve etkilerini ona göre inceler. Bu kavrayışı mümkün kılan ilk önemli gelişme Max Planck'in 1899'da ortaya koyduğu kara cisim ışıma spektrumunun, ışığın enerjisinin belirli katlarda olması gerektiği hipotezi üzerine doğru modellemesinin yapılmasıydı. Fotoelektrik etkisi Einstein'ın kendisine 1921'de Nobel ödülü kazandıran 1905'te yazdığı makaledeki gibi bu katlanma olayının bir diğer kanıtıdır. Niels Bohr kendi teorisindeki atomların enerji seviyelerinin de belirli katlar şeklinde olması ve özellikle hidrojenin emisyon spektrumunun, optik ışıma hipotezinin de belirli katlar şeklinde olmasına karşılık geldiğini göstermiştir. Bu gelişmelerden sonra ışığın ve maddenin etkileşimini anlamak kuantum mekaniğini bütün olarak anlamak için çok önemlidir. Fakat, kuantum mekaniğinin madde-ışık etkileşimini inceleyen alt bilim alanları aslında ışıktan daha çok madde üzerine bir araştırma gibi kabul edilir. Bu yüzden 1960'larda genellikle atom fiziğinden ve kuantum elektroniğinden daha çok bahsedilirdi. Lazer fiziği, yani bu cihazların çalışma ilkeleri, tasarımları ve uygulamaları- önemli bir alan haline geldi ve lazerin çalışma ilkelerinin altında yatan kuantum mekanikleri artık ışığın özelliklerine daha çok önem verilerek inceleniyor ve kuantum optiği ismi artık bir gelenek haline geldi.
Lazer fiziği sağlam teorik temellere ihtiyaç duyduğu için ve ayrıca bunların araştırılması yararlı olduğunu kısa zamanda gösterdiği için, kuantum optiğine olan ilgi kat kat arttı. Dirac'ın kuantum alan teorisini takip eden George Sudarshan, Roy J. Glauber ve Leonard Mandel 1950 ve 1960'larda kuantum teorisini elektromanyetik alanlarda uygulayarak ışığın foto tespitinin ve istatistiğinin (ahenk derecesine bakınız) daha detaylı anlaşılmasını sağladı. Bu da uyum durumunun ışığın elektromanyetik alanların dalgaları klasik şekilde açıklamayla tamamen anlaşılamayacağı fark edilince, lazer ışığı, termal ışık ve egzotik sıkıştırılmış haller vs. arasındaki değişiklikleri ilgilendiren bir kavram olarak tanıtılmasına yol açtı. 1977'de Kimble ve diğerlerinin tek atomun her seferinde tek foton yayımladığını göstermesi üzerine ışığın fotonlardan oluştuğuna dair daha ilgi çekici kanıtlar bulundu. Işığın önceden bilinmeyen klasik hallere benzemeyen kuantum halleri, örneğin sıkıştırılmış ışık da sonradan keşfedilmiş oldu.
Kısa ve aşırı kısa lazer atımlarının gelişimi – Q atımı ve model kilidi teknikleriyle oluşturuldu- süper hızlı işlem olarak bilinen çalışma alanının yolunu açtı. Katı hal araştırma uygulamaları (Raman spektroskopisi) bulundu ve ışığın madde üzerindeki mekanik kuvvetleri çalışıldı. İkinci olarak bahsettiğimiz, ışığın madde üzerindeki mekanik etkisi, atom bulutlarının hatta küçük biyolojik örneklerin lazer ışın demetiyle optik tuzaklarla veya optik cımbızlarla havaya kaldırıp konumlandırılmasını sağladı. Bu ve beraberinde Doppler soğutması, meşhur Bose-Einstein yoğunlaşmasını gerçekleştirebilmek için gerekli olan teknolojinin en önemli parçalarından biridir.
Diğer önemli başarılar da kuantum dolanıklığı, kuantum ışınlanması ve kuantum mantık kapılarıdır. Kuantum mantık kapıları, bir parça kuantum optiğinden bir parça da bilgisayar biliminden türemiş kuantum bilgi kuramının önemli ilgi alanıdır.
Kuantum fizikçileri arasında bugünün ilgi alanları parametrik dönüşümü, parametrik salınım, daha da kısa(attosaniye) atımlar, kuantum bilgi kuramında kuantum optiğinin kuantum optiğinin kullanılışı, atomların tek olarak işlenmesi, Bose-Einstein yoğunlaşması, uygulamaları ve nasıl kullanılacağı (atom optiği olarak da bilinen alt dal) uyumlu mükemmel emiciler ve daha fazlası üzerinedir. Kuantum optiği özellikle mühendislik ve teknolojik gelişime uygulamaları altında tanımlanan başlıklar bugünlerde genellikle fotonik olarak adlandırılır.
Kuantum optiği üzerine çalışmalar için birçok Nobel ödülü verilmiştir. Bunlardan birkaçı:
-2012'de Serge Haroche ve David J. Wineland’in ‘’birbirinden ayrı kuantum sistemleri ölçülendirilmesi ve kullanılmasına olanak veren çığır açıcı deneysel yöntemler’'
-2005'te Theodor W. Hänsch, Roy J. Glauber ve John L. Hall’a.

Quantum teorisine göre ışık sadece elektro-manyetik dalga olarak değil, boşluktaki ışığın hızıyla ilerleyen foton adı verilen parçacıkların akımıdır. Bu parçacıklar bildiğimiz bilardo topları gibi değil, dalga fonksiyonunun sınırlı bölgedeki dağılımlarıyla tanımlanan kuantum mekaniği parçacıkları olarak düşünülmelidir.
Her parçacık, hf'ye denk, -h Planck sabiti ve f ışığın frekansı- bir kuantumluk enerji taşır. Bir tek foton tarafından sahip olunan bu enerji tam olarak fotonu yayımlayan atomun (ya da başka bir sistemin) kesikli olan enerji seviyelerine karşılık gelir. Fotonun maddesel emilimi geri dönüştürülebilir bir işlemdir. Einstein'ın anlık emisyon açıklaması uyarılmış emisyonun varlığını da, lazerlerin var olduğunu gösteren ilke, ön görmüştür. Ancak, mazer'in (ve lazer'in) gerçek bulunuşu yıllar sonra bulunan nüfus terslenmesi oluşturacak yöntemine gerek duyuyordu.
İstatistik mekaniğinin kullanılışı kuantum optiği için temel bir kavramdır. Işık fotonun oluşturulması ve imhası için alan işlemcisi bazında –kuantum elektrodinamiği dilinde- bahsedilir
.
Sık sık karşılaşılan ışık alanı Roy J. Glauber tarafından 1963'te tanıtılan uyumlu haldir. Eşik değerinin çok çok üstündeki tek-fazlı lazerin çıkış gücünü neredeyse tam olarak tanımlamak için de kullanılabilen uyumlu hal, Poisson foton sayısı istatiğini gösterir. Bazı belirli doğrusal olmayan etkileşimler aracılığıyla uyumlu hal, aşırı veya alt Poisson foton istatistiği gösterebilen sıkıştırma operatörü kullanılarak sıkıştırılmış uyumlu hale dönüştürülebilir. Bu tür ışıklara sıkıştırılmış ışık denir. Diğer kuantum halleri farklı ışık demetleri arasındaki foton istatistiği ilişkisine bağlıdır. Örnek olarak, anlık parametrik aşağı dönüştürücü ikiz-demet denilen, idealde her iki demetteki her fotonun bir diğeriyle ilişkili olduğu sistem oluşturabilir.
Atomlar enerji özdurumları arasındaki geçişlerin Einstein'ın ışık yayılımı veya emilimi teorinden türetilen belirli seviyelerdeki enerji spektrumundaki kuantum mekanik salındırıcı olarak düşünülebilir.
Katı haldeki maddeler için katı hal fiziği enerji şeridi modeli kullanılır. Bu genellikle deneylerde kullanılan katı-hal cihazlarında ışığın nasıl tespit edildiğini anlamak için çok önemlidir.

Kuantum elektroniği çoğunlukla 1950 ve 1970'lerde fiziğin kuantum mekaniğinin etkileriyle ilgilenen maddedeki elektronların fotonlarla birlikte olan etkileşimlerini ve içindeki davranışlarını açıklamakta kullanılan alanında kullanılır. Bugün, diğer dallar tarafından çokça kullanıldığı için nadiren kendi başına bir alt-dal olarak düşünülür. Katı hal fiziği, kuantum fiziğini devamlı kullanır ve genellikle elektronlar üzerine yoğunlaşır. Kuantum mekaniğinin elektroniğe özgü uygulaması yarı iletken fiziğinin içerisinde araştırılır. Bu terim, kuantum optiğinin bir parçası olarak üzerinde çalışılan lazer işlemleri için olan temel işlemleri de kapsar. Bu terimin kullanılışı kuantum Hall etkisi ve kuantum hücre otomatının başlangıç çalışmalarıyla da kesişir.

Kullanıcı arayüzü ya da kullanıcı arabirimi  (KA; İnsan-Makine Arayüzü), insanların bir makine, cihaz, bilgisayar programı ya da karmaşık aletlerle etkileşimini sağlayan yöntemlerin bileşkesine verilen addır.
Bu etkileşimin amacı, makinenin insan tarafından etkili bir şekilde çalıştırılmasına ve kontrol edilmesine olanak tanırken, makine aynı anda operatörlerin karar verme sürecine yardımcı olacak bilgileri geri beslemektir. Bu geniş kullanıcı arayüzleri kavramının örnekleri arasında bilgisayar işletim sistemlerinin etkileşimli yönleri, el aletleri, ağır makine operatör kontrolleri ve süreç kontrolleri yer alır. Kullanıcı arayüzleri oluştururken geçerli olan tasarım hususları ergonomi ve psikoloji gibi disiplinlerle ilgilidir.
Genel olarak kullanıcı arayüzü tasarımının amacı, bir makineyi istenen sonucu üretecek şekilde çalıştırmayı kolay, verimli ve keyifli (kullanıcı dostu) hale getiren bir kullanıcı arayüzü üretmektir. Bu genellikle operatörün istenen çıktıyı elde etmek için minimum girdi sağlaması ve aynı zamanda makinenin kullanıcıya yönelik istenmeyen çıktıları en aza indirdiği anlamına gelir.
Kullanıcı arayüzleri, insan-makine arayüzü (HMI) dahil olmak üzere bir veya daha fazla katmandan oluşur. Tipik olarak makinelere fiziksel giriş aygıtı (klavye, fare veya oyun kumandası gibi) ve çıkış aygıtı (bilgisayar monitörleri, hoparlörler ve yazıcılar gibi) ile arayüz oluşturur. HMI uygulayan bir cihaza insan arayüz cihazı (HID) adı verilir. Beyin ile makine arasında bir ara adım olarak vücut parçalarının fiziksel hareketini gereksiz kılan kullanıcı arayüzleri, yalnızca elektrotlar dışında hiçbir giriş veya çıkış cihazı kullanmaz; bunlara beyin-bilgisayar arayüzü (BCI'ler) veya beyin-makine arayüzleri (BMI'ler) denir.

Kullanıcı arayüzü veya insan-makine arayüzü, makinenin insan-makine etkileşimini yöneten kısmıdır. Membran anahtarlar, kauçuk tuş takımları ve dokunmatik ekranlar, İnsan Makine Arayüzünün fiziksel kısmına örnektir.
Karmaşık sistemlerde insan-makine arayüzü tipik olarak bilgisayarlıdır. İnsan-bilgisayar arayüzü terimi bu tür bir sistemi ifade eder. Bilgi işlem bağlamında bu terim tipik olarak insan-bilgisayar etkileşimi için kullanılan fiziksel öğeleri kontrol etmeye adanmış yazılımı da kapsar.
İnsan-makine arayüzlerinin mühendisliği, ergonomi (insan faktörleri) dikkate alınarak geliştirilmiştir. İlgili disiplinler, sistem mühendisliğinin bir parçası olan insan faktörleri mühendisliği (HFE) ve kullanılabilirlik mühendisliğidir (UE).
Arayüz tasarımına insan faktörünü dahil etmek için kullanılan araçlar, bilgisayar grafikleri, işletim sistemleri, programlama dilleri gibi bilgisayar bilimi bilgisine dayalı olarak geliştirilir. Multimodal kullanıcı arayüzü, kullanıcıların birden fazla kullanıcı girişi yöntemini kullanarak etkileşime girmesine olanak tanır.
İnsan-makine arayüzleri için diğer terimler, insan-makine arayüzü (MMI) ve söz konusu makine bir bilgisayar olduğunda, insan-bilgisayar arayüzüdür. Ek kullanıcı arayüzü katmanları, aşağıdakiler dahil bir veya daha fazla insan duyusu ile etkileşime girebilir: dokunsal kullanıcı arayüzü (dokunma), görsel kullanıcı arayüzü (görme), işitsel kullanıcı arayüzü (ses), koku alma kullanıcı arayüzü (koku), denge kullanıcı arayüzü (denge) ve tat alma kullanıcı arayüzü (tat) .
Bileşik kullanıcı arayüzleri (CUI'ler), iki veya daha fazla duyuyla etkileşime giren kullanıcı arayüzleridir. En yaygın CUI, dokunsal bir kullanıcı arayüzü ve grafikleri görüntüleyebilen görsel bir kullanıcı arayüzünden oluşan bir grafiksel kullanıcı arayüzüdür (GUI). Bir GUI'ye ses eklendiğinde multimedya kullanıcı arayüzüne (MUI) dönüşür. Üç geniş CUI kategorisi vardır: standart, sanal ve artırılmış. Standart CUI, klavye, fare ve bilgisayar monitörleri gibi standart insan arayüzü cihazlarını kullanır. CUI sanal bir gerçeklik yaratmak için gerçek dünyayı bloke ettiğinde CUI sanaldır ve bir sanal gerçeklik arayüzü kullanır. CUI gerçek dünyayı engellemediğinde ve artırılmış gerçeklik yarattığında CUI artırılır ve artırılmış gerçeklik arayüzü kullanır. Komut satırı, bağlam duyarlı kullanıcı arayüzü, dokunmatik kullanıcı arayüzü, doğal kullanıcı arayüzü diğer arayüz türleridir.

Kullanıcı arayüzü aşağıdakileri mümkün kılar:

Girdi, kullanıcıların bir sistemin işleyişini değiştirmesi
Çıktı, sistemin kullanıcının işleyişini değiştirmesinin sonuçlarının üretilmesi
Arayüz tasarımı, bilgisayar sistemlerinden arabalara, ticari uçaklara kadar geniş bir yelpazede projelerde yer almaktadır; tüm bu projeler, aynı temel insan etkileşimlerinin çoğunu içerir, ancak aynı zamanda bazı benzersiz beceriler ve bilgi gerektirir. Sonuç olarak, tasarımcılar belirli proje türlerinde uzmanlaşma ve yazılım tasarımı, kullanıcı araştırması, web tasarımı veya endüstriyel tasarım olsun, uzmanlıklarına odaklanan becerilere sahip olma eğilimindedir.
İyi kullanıcı arayüzü tasarımı, kendisine gereksiz dikkat çekmeden eldeki görevi bitirmeyi kolaylaştırır. Kullanılabilirliğini desteklemek, kullanıcının belirli etkileşimleri nasıl gerçekleştirdiğini etkilemek ve tasarımın estetik çekiciliğini geliştirmek için grafik tasarım ve tipografi kullanılır; tasarım estetiği, kullanıcıların arayüzün işlevlerini kullanma yeteneğini geliştirebilir veya azaltabilir. Tasarım süreci, yalnızca operasyonel değil, aynı zamanda kullanılabilir ve değişen kullanıcı ihtiyaçlarına uyarlanabilir bir sistem oluşturmak için teknik işlevsellik ve görsel unsurları dengelemelidir.

Kullanıcı arayüzü tasarımı, kullanıcı ihtiyaçlarının iyi anlaşılmasını gerektirir. Esas olarak platformun ihtiyaçlarına ve kullanıcı beklentilerine odaklanır. Kullanıcı arayüzü tasarımında, projeye bağlı olarak bazıları diğerlerinden daha fazla talep edilen birkaç aşama ve süreç vardır.

Kullanıcı deneyimi
Kullanıcı profili
Kullanıcı kılavuzu
Son kullanıcı güvenliği
Kullanılabilirlik
Benzersiz kullanıcı
Etkileşim tasarımı

Kümeler teorisi, matematiğin, matematiksel nesneler olan kümeleri inceleyen dalıdır. Neredeyse bütün matematik kümeler kuramının kendi dilinde ifade edilebilir. Alman matematikçi Georg Cantor tarafından 1874 ile 1895 yılları arasında geliştirilen ve daha sonrasında, Ernst Zermelo, Kurt Gödel gibi 20. yüzyılın oldukça tanınmış matematikçileri tarafından aksiyomatikleştirilen teoridir.
Aslen, küme kavramının matematiksel varlığı daha eskilere dayansa da, küme denilen bu yapıların incelenmeye başlaması ve bu yapıların anlaşılıp kümeler teorisinin aksiyomatikleştirilmesi 19. yüzyılın sonlarında, 20. yüzyılın başlarında gerçekleştirilmeye başlanmıştır. Küme kavramı her ne kadar çok uzun zamandır bilinse de, matematikte, kümenin ne olduğunun bir tanımı yoktur. Sadece belirli aksiyomatik sistemlerdeki aksiyomları sağlayan yapılara küme denilebilir. Kümeler teorisinin ZFC ve Von Neumann-Bernays-Gödel olmak üzere farklı aksiyomatik tanımları vardır.

Belirlilik
Belirtisiz küme kuramı
Büyük kardinaller
Sayılabilirlik
İç model kuramı
Kardinal fonksiyon
Kombinatoryal küme kuramı
Küme kuramsal topoloji
Tanımlayıcı küme kuramı
Zorlama

Metal oksit yarı iletken alan etkili transistör (MOSFET, MOS-FET veya MOS FET) bir tür alan etkili transistör (FET)’dür ve daha çok silisyum'un kontrollü oksitlenmesi ile üretilir. Voltajı cihazın iletkenliğini belirleyen yalıtımlı bir kapısı vardır. Uygulanan voltaj miktarıyla iletkenliği değiştirme özelliği, elektronik sinyal’lerin güçlendirilmesi veya değiştirilmesi için kullanılabilir.

Metal-yalıtkan-yarı iletken alan etkili transistör (MISFET) terimi neredeyse MOSFET ile eş anlamlıdır. Bir diğer eşanlamlısı ise yalıtımlı- kapı alan-etkili transistördür ("IGFET").
Alan etkili transistör’ün temel prensibi ilk olarak 1925'te Julius Edgar Lilienfeld tarafından patentlendi.
Bipolar transistör'ler (bipolar bağlantı transistörleri/BJT'ler) ile karşılaştırıldığında, MOSFET'in temel avantajı, yük akımını kontrol etmek için neredeyse hiç giriş akımı gerektirmemesidir. Artırma modu MOSFET'te kapı terminaline uygulanan gerilim cihazın iletkenliğini artırır. Azaltma modu transistörlerde kapıya uygulanan voltaj iletkenliği azaltır.
MOSFET adındaki "metal" bazen yanlış isimdir çünkü kapı malzemesi polikristalin silikon tabakası olabilir. Benzer şekilde, isimdeki "oksit" de yanlış isim olabilir çünkü uygulanan daha küçük gerilimlerle güçlü kanallar elde etmek amacıyla farklı dielektrik malzemeler kullanılır.
MOSFET, dijital devrelerde en çok kullanılan transistördür çünkü milyarlarcası bellek yongalarında veya mikroişlemcilerde kullanılır. MOSFET'ler p-tipi veya n-tipi yarı iletkenlerle yapılabildiğinden, tamamlayıcı MOS transistör çiftleri, CMOS mantığı biçiminde çok az güç tüketimli anahtarlama devreleri yapmak için kullanılabilir.

Genellikle tercih edilen yarı iletken silisyumdur. Bazı çip üreticileri, özellikle IBM ve Intel, MOSFET kanallarında silisyum ve germanyum alaşımını (SiGe) kullanır. Galyum arsenür gibi silikondan daha iyi elektriksel özelliklere sahip birçok yarı iletken, iyi yarı iletken-yalıtkan arayüzleri oluşturmaz ve bu nedenle MOSFET'ler için uygun değildir. Diğer yarı iletken malzemeler üzerinde kabul edilebilir elektriksel özelliklere sahip yalıtkanlar oluşturmaya yönelik araştırmalar devam etmektedir.
Kapı akımı kaçağı nedeniyle güç tüketimindeki artışın üstesinden gelmek için, kapı yalıtkanı olarak silisyum dioksit yerine yüksek κ dielektrik kullanılırken, polisilisyum yerine metal kapılar kullanılır (örn. Intel, 2009).
Kapı, geleneksel olarak silisyum dioksitten ve daha sonra silisyum oksinitridden oluşan ince bir yalıtım katmanıyla kanaldan ayrılır. Bazı şirketler 45 nanometrelik düğümde yüksek κ dielektrik ve metal kapı kombinasyonu kullanınır.
Kapı ve gövde terminalleri arasına bir voltaj uygulandığında, üretilen elektrik alanı oksit boyunca nüfuz eder ve yarı iletken-yalıtkan arayüzünde ters dönüşüm katmanı veya kanalı oluşturur. Ters çevirme katmanı, akımın kaynak ve drenaj terminalleri arasında geçebileceği bir kanal sağlar. Kapı ve gövde arasındaki voltajın değiştirilmesi bu katmanın iletkenliğini modüle eder ve böylece drenaj ve kaynak arasındaki akım akışını kontrol eder. Buna, artırma modu denir.

MOSFET, JFET'e pek çok yönden benzerlik gösterir. JFET'de Gate Source ters polarlanmış bir PN oluşturmaktadır. MOSFET'de ise böyle değildir. MOSFET'de gate (Türkçe: kapı) öyle oluşturulmuştur ki drain ile source arasındaki bölge üzerine silikon dioksit ve onun üzerine de gate elektrodu (metal plaka) konularak yapılmıştır. Böylece kapı metal elektrotu ile drain ve source arasına bir yalıtkan konulmuş olur. Buradaki yalıtkan silikon dioksit(SiO2)'dir. Silikon dioksit çok iyi bir yalıtkandır ve ayrıca mükemmel mekanik özelliklere sahiptir. Metal oksit ve yarı iletken bir kapı oluşturur ve MOSFET adının oluşmasını sağlar. Bu nedenle kapı gerilimine JFET' de olduğu gibi bir sınırlandırma konulmamıştır. Tabi bu teoriktir. Kapı yalıtkanı o kadar incedir ki eğer bir koruma yoksa vücudumuzdaki gerilim bile bu yalıtkanı delmeye yeter. Ayrıca bu yalıtkan yüzünden kapı akımı neredeyse hiç yoktur ve giriş empedansı çok yüksektir. Tipik olarak kapı akımı 10−14 A (0,01piko amper) ve 1014 ohm (10.000 Giga ohm).
Kapı geriliminin sınırlı olmaması ayrıca MOSFET'de iki durumda çalışma olanağı sağlar. Bunlar "Arttırılmış - Enhancement" ve "Azaltıcı - Depletion" çalışma şekilleridir. Enhancement MOSFET' ler uygun şekilde kutuplanmadığı sürece üzerlerinden akım akmaz. Çünkü kapı geriliminin sıfır olması ile kaynak ve savak arasında iki tane arka arkaya bağlanmış PN diyotu vardır. Savak-kaynak gerilimi ne değerde olursa olsun kaynak akımı akmaz. Depletion tipi MOSFET'ler Enhancement tiplerinin tam tersidir. Bu tip MOSFET'ler normalde "ON" tipi MOSFET'lerdir. Gate uygun şekilde bayslanmadığı sürece akım geçirirler.
Enhancement MOSFET'in kabaca üç çalışma bölgesi vardır:

Kesim: Kapı-kaynak gerilimi, eşik geriliminden düşük olduğunda, 
  
    
      
        
          V
          
            G
            S
          
        
        <
        
          V
          
            T
            h
          
        
      
    
    {\displaystyle V_{GS}<V_{Th}}
  
, savak akımı sıfıra çok yakındır 
  
    
      
        
          I
          
            D
          
        
        =
        0
      
    
    {\displaystyle I_{D}=0}
  
.
Doğrusal: Kapı-kaynak gerilimi, eşik geriliminden yüksek, 
  
    
      
        
          V
          
            G
            S
          
        
        >
        
          V
          
            T
            h
          
        
      
    
    {\displaystyle V_{GS}>V_{Th}}
  
 ve savak-kaynak gerilimi kapı-kaynak gerilimi ile eşik gerilimi arasındaki farktan daha düşük 
  
    
      
        
          V
          
            D
            S
          
        
        <
        
          V
          
            G
            S
          
        
        −
        
          V
          
            T
            h
          
        
      
    
    {\displaystyle V_{DS}<V_{GS}-V_{Th}}
  
 olduğunda;
Doyum: Kapı-kaynak gerilimi, eşik geriliminden yüksek, 
  
    
      
        
          V
          
            G
            S
          
        
        >
        
          V
          
            T
            h
          
        
      
    
    {\displaystyle V_{GS}>V_{Th}}
  
 ve savak-kaynak gerilimi kapı-kaynak gerilimi ile eşik gerilimi arasındaki farktan daha yüksek olduğunda, 
  
    
      
        
          V
          
            D
            S
          
        
        >
        
          V
          
            G
            S
          
        
        −
        
          V
          
            T
            h
          
        
      
    
    {\displaystyle V_{DS}>V_{GS}-V_{Th}}
  
, savak akımı (ID) ile kapı gerilimi arasındaki ilişki kabaca aşağıdaki formülle verilir. Bu formüle kare kanunu da denir. SPICE devre benzeşim programında kullanılan 1. seviye model de bu formüle dayanır.

  
    
      
        
          I
          
            D
          
        
        =
        K
        P
        
          
            W
            L
          
        
        (
        
          V
          
            G
            S
          
        
        −
        
          V
          
            T
            h
          
        
        
          )
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle I_{D}=KP{\frac {W}{L}}(V_{GS}-V_{Th})^{2}}
  

MOSFET, girişinde hiç güç harcamadığı için ve drain - source arası tam olarak "ON" yapıldığında üzerinde çok az güç harcar. Bu nedenle içinde çok sayıda transistör olması istenen entegre devrelerin vazgeçilmez parçalarıdır. Yazının baş taraflarında da söz edildiği gibi MOSFET' in kapısını oluşturan dioksit çok ince olduğundan vücut elektriğinden bile kolayca bozulabilir. Bu durumu önlemek için gate ile MOSFET'i oluşturan alt taş (substrate) arasına bir zener diyot fabrikasyon olarak yerleştirilir. Bu zenerin iletime geçme voltajı düşük olacağına göre dışarıdan gelebilecek gerilimler zener üzerinden kısa devre olur. Fabrikasyon tedbirler alınmasına rağmen bu tür transistörleri taşırken dikkatli olmalı, eğer bacakları bir tel ya da benzeri bir şeyle kısa devre edilmişse bunu, transistörü yerine taktıktan sonra çıkarmalıdır.
Günümüzde MOSFET transistörlerinin yerine BJT tipi transistörler daha fazla kullanılmaya başladığından daha az tercih edilir hale gelmektedirler.

Understanding power MOSFET data sheet parameters - NXP PDF Application Note AN11158
An introduction to depletion-mode MOSFETs
Power MOSFETs6 Temmuz 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Mosfet Bilgisi ve Mosfetin Sürülmesı12 Temmuz 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Mosfet Özellikleri, Mosfet Çeşitleri15 Nisan 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Makine, bir iş yapmak için kuvvet uygulamak ve hareketi kontrol etmek için güç kullanan fiziksel bir sistemdir. Terim genellikle motor kullanan yapay cihazlara veya moleküler makineler gibi doğal biyolojik makromoleküllere de uygulanır.
Makineler, hayvan ve insan gücüyle, rüzgâr ve su gibi doğal güçlerle veya kimyasal, termal veya elektrik, mekanik veya otomatik gücüyle çalıştırılabilir ve çıkış kuvveti ve hareket uygulamasını elde etmek için tahrik eleman girişini şekillendiren bir mekanizma içerebilir. Ayrıca mekanik sistem denilen, hareketi planlayan ve performansı izleyen bilgisayar ve sensörleri de olabilir.
Rönesans doğa filozofları, yükü harekete geçiren altı basit makineyi tanımladı ve bugün mekanik avantaj denilen çıkış kuvvetinin giriş kuvvete oranını hesapladılar.
Modern makineler, yapısal elemanlardan, mekanizmalardan ve kontrol bileşenlerinden oluşan ve kullanışlı kullanım için arayüzler içeren karmaşık sistemlerdir. Örnekler arasında şunlar yer alır: trenler, otomobiller, tekneler ve uçaklar gibi çok çeşitli araçlar; bilgisayarlar, bina hava işleme ve su işleme sistemleri dahil olmak üzere ev ve ofisteki cihazlar; ayrıca çiftlik makineleri, makine aletleri ve fabrika otomasyon sistemleri ve robotlar.
Modern makineler, yapısal elemanlardan, mekanizmalardan ve kontrol bileşenlerinden oluşan ve rahat kullanım için arayüzlü karmaşık sistemlerdir. Otomobil, tekne ve uçak gibi çeşitli taşıtlar; bilgisayarlar dahil ev ve ofisteki cihazlar, bina hava işleme ve su işleme sistemleri; tarım makineleri, takım tezgâhları, fabrika otomasyon sistemleri ve robotlar bazı makine örnekleridir.

Mekanik sistem, kuvvet ve hareket gerektiren bir iş yapmak için gücü yönetir. Modern makineler (i) kuvvet ve hareket üreten tahrik elemanları ve güç kaynağı, (ii) çıkış kuvvetlerinin ve hareketin özel bir uygulaması için motor girişini düzenleyen mekanizma sisteminden, (iii) çıkışı performans hedefiyle karşılaştıran ve ardından motor girişini yönlendiren sensörlere sahip kumanda cihazından ve (iv) levye kolları, elektrik anahtarları ve ekrandan oluşan operatör arayüzünden oluşan sistemlerdir. Bu, pistonu itmek için genleşen buhar tarafından gücün sağlandığı Watt'ın buhar makinesinde görülebilir. Hareketli kiriş, bağlantı kolu ve krank, pistonun doğrusal hareketini çıkış kasnağında dönüş hareketine çevirir. Sonuçta bu kasnak dönüşü, piston silindirine buhar veren valfi kontrol eden uçan top regülatörünü çalıştırır.
"Mekanik" sıfatı, bir sanat veya bilimin pratik uygulamasında ve ayrıca mekanik tarafından ele alınan hareket, fiziksel kuvvetler, özellikler veya etkenlerle ilgili veya bunların neden olduğu beceriyi belirtir. Benzer şekilde Merriam-Webster Sözlüğü "mekanik" kelimesini makine veya aletlerle ilgili olarak tanımlar. 
Bir makineden geçen güç akışı levye kolları, dişliler, otomobiller ve robotik sistemlere kadar çeşitli cihazların performansını anlama yolunu verir. Alman mekanist Franz Reuleaux, "makine, doğanın mekanik kuvvetlerinin belirli hareketlerle birlikte iş yapmaya zorlanabileceği şekilde düzenlenmiş dirençli cisimlerin bir bileşimidir" diye yazmıştır. Kuvvet ve hareketin gücü tanımlamak için birleştiğine dikkat ediniz. 
Daha yakın zamanlarda, Uicker ve diğerleri makinenin "güç uygulamak veya yönünü değiştirmek için bir cihaz" olduğunu belirttiler. McCarthy ve Soh makineyi "genellikle bir güç kaynağından ve bu gücün kontrollü kullanımı için bir mekanizmadan oluşan sistem olarak tanımlar.

Bir makinenin temel mekanik bileşenlerine makine elemanları denir. Bu elemanlar üç temel türdür (i) gövde parçaları, yataklar, miller, kamalar, bağlantı elemanları, contalar ve yağlayıcılar gibi "yapısal bileşenler", (ii) dişli takımları, kayış veya zincir tahrikleri, bağlantılar, kam ve izleyici sistemleri, frenler ve kavramalar dahil gibi çeşitli şekillerde hareketi kontrol eden mekanizmalar ve (iii) düğmeler, elektrik anahtarları, göstergeler, sensörler, tahrik elemanları ve bilgisayar kontrolörleri gibi "kontrol bileşenleri" 'dir.
Makine elemanı olmasa da makinenin mekanik parçaları ile kullanıcıları arasında stil ve operasyonel arayüzü sağlayan makine gövdesinin şekli, dokusu ve rengi önemlidir.

Bir dizi makine elemanı, çerçeve, yataklar, kamalar, yay ve contalar gibi önemli yapısal işlevler yapar.

Bir mekanizmanın çerçevesinin önemli bir makine elemanı olduğunun anlaşılması, üç çubuklu bağlantı adını dört çubuklu bağlantı olarak değiştirdi. Makine iskeletleri genellikle kafes veya kiriş elemanlardan monte edilir.
Yataklar, hareketli elemanlar arasındaki arayüzü yönetmek için tasarlanmış bileşenlerdir ve makinelerdeki sürtünme kaynağıdır. Genel olarak, rulmanlar saf dönüş veya düz hat hareketi için tasarlanmıştır.
Yivler ve kamalar, bir mili bir tekerleğe, kasnağa veya dişliye güvenilir şekilde sabitlemenin iki yoludur, böylece bağlantı yoluyla tork aktarılabilir.
Yaylar, ya bir makinenin bileşenlerini yerinde tutabilen veya bir makinenin parçasını desteklemek için süspansiyon görevi gören kuvvetleri sağlar.
Contalar, su, sıcak gazlar veya yağlayıcı gibi akışkanların eşleşen yüzeyler arasında sızmamasını sağlamak için makinenin eşleşen parçaları arasında kullanılır.
Vidalar, cıvatalar, yaylı klipsler ve perçinler gibi bağlantı elemanları bir makinenin bileşenlerinin montajı için kritik önemi vardır. Bağlantı elemanları genellikle çıkarılabilir. Buna karşılık, kaynak, lehimleme, kıvırma ve yapıştırıcı uygulamaları gibi birleştirme yöntemlerinde genellikle bileşenleri sökmek için parçaların kesilmesi gerektir.

Makine mühendisliği
Makina Mühendisleri Odası
Makine Tanımlama Kodu
Sanal Makine Yöneticisi
Makine teorisi ve dinamiği
Makine öğrenimi
Makine elemanı
Makine dili
Makine sanayi
Makine çevirisi
Makine çağı
Tutturucu
Robotik

Makine öğrenimi (ML), veriden öğrenebilen ve görünmeyen verilere genelleştirebilen ve dolayısıyla açık talimatlar olmadan görevleri yerine getirebilen istatistiksel algoritmaların geliştirilmesi ve incelenmesiyle ilgilenen, yapay zekâda akademik bir disiplindir. Makine öğrenimi, bilgisayarların deneyimlerinden öğrenerek karmaşık görevleri otomatikleştirmeyi sağlayan bir yapay zeka alanıdır. Bu, veri analizi yaparak örüntüler tespit etme ve tahminlerde bulunma yeteneğine dayanır. Son zamanlarda yapay sinir ağları, performans açısından önceki birçok yaklaşımı geride bırakmayı başardı.
Makine öğrenimi yaklaşımları, doğal dil işleme, bilgisayar görüşü, konuşma tanıma, e-posta filtreleme, tarım ve tıp dahil olmak üzere birçok alana uygulanmıştır. Bu teknikler, genellikle tahmine dayalı analitik olarak tanımlanan iş sorunlarına yönelik uygulamalarda önemli bir rol oynamaktadır. ML, iş sorunlarına yönelik uygulamasında tahmine dayalı analitik denir. Makine öğreniminin tümü istatistiksel temelli olmasa da, hesaplamalı istatistiksel yöntemlerinin önemli bir kaynağıdır.
ML'nin matematiksel temelleri matematiksel optimizasyon (matematiksel programlama) yöntemleriyle sağlanır. Veri madenciliği, gözetimsiz öğrenme yoluyla keşifsel veri analizine (EDA) odaklanan ilgili (paralel) bir bilim dalıdır.
Teorik bir bakış açısından bakıldığında, muhtemelen yüksek olasılıklı doğru (PAC) öğrenme, makine öğrenimini tanımlamak için bir çerçeve sağlar.
Makine öğrenimi araştırmalarının odaklandığı konu bilgisayarlara karmaşık örüntüleri algılama ve veriye dayalı akılcı kararlar verebilme becerisi kazandırmaktır. Bu, makine öğreniminin istatistik, olasılık kuramı, veri madenciliği, örüntü tanıma, yapay zekâ, uyarlamalı denetim ve kuramsal bilgisayar bilimi gibi alanlarla yakından ilintili olduğunu gösterir. Makine öğrenimi, sağlık hizmetlerinde tanı süreçlerinin iyileştirilmesinde yaygın olarak kullanılmaktadır; örneğin radyoloji görüntülerinin otomatik analizi, hastalık tahmini ve tedavi planlaması gibi uygulamalarda yüksek doğruluk sağlar.

Makine öğrenimi, bilgisayarların, açıkça programlanmadan karmaşık görevleri otomatikleştirmeyi öğrenmelerini sağlar. Belirli görevleri yerine getirmeleri için sağlanan verilerdeki örüntüleri ve ilişkileri keşfederek bu örüntüleri yeni durumlara uygulama yeteneği kazandırır. Bilgisayarlara atanan basit görevler için, makineye eldeki sorunu çözmek için gereken tüm adımları nasıl uygulayacağını bildiren algoritmalar programlamak mümkündür; bilgisayar tarafında öğrenmeye gerek yoktur. Daha gelişmiş görevlerde insan için gerekli algoritmaları elle yapmak zor olabilir. Uygulamada, insan programcıların gerekli her adımı belirlemesinden ziyade, makinenin kendi algoritmasını geliştirmesine yardımcı olmak daha etkili olabilir.
Makine öğrenimi disiplini, bilgisayarlara tam olarak tatmin edici bir algoritmanın bulunmadığı görevleri gerçekleştirmeyi öğretmek için çeşitli yaklaşımlar kullanır. Çok sayıda olası yanıtın olduğu durumlarda, doğru yanıtlardan bazılarını geçerli olarak etiketlemek bir yaklaşımdır. Bu, daha sonra bilgisayarın doğru yanıtları bulmak için kullandığı algoritmayı/algoritmaları geliştirmede eğitim verisi olarak kullanılabilir. Örneğin, sayısal karakter tanıma görevinde sistemi eğitmek için el yazısıyla yazılmış rakamların MNIST veri kümesi sıklıkla kullanılır.

Makine öğrenimi terimi 1959'da bilgisayar oyunları ve yapay zeka alanında öncü ve IBM çalışanı olan Amerikalı Arthur Samuel tarafından icat edildi. 1960'larda makine öğrenimi araştırmasının temsili bir kitabı, Nilsson'un Öğrenme Makineleri hakkındaki kitabıydı ve çoğunlukla örüntü sınıflandırması için makine öğrenimi ile ilgiliydi. Model tanıma ile ilgili ilgi, 1973'te Duda ve Hart tarafından tanımlandığı gibi 1970'lerde de devam etti.
1981'de, bir sinir ağı 'nın bilgisayar terminalinden 40 karakteri (26 harf, 10 rakam ve 4 özel sembol) tanımayı öğrenmesi için öğretme stratejilerinin kullanımına ilişkin bir rapor verildi.
Tom M. Mitchell, makine öğrenimi alanında incelenen algoritmaların geniş ölçüde alıntılanan daha resmi bir tanımını yaptı: "Bir bilgisayar programının performans ölçüsü "P" ve bazı "T" görev sınıflarıyla ilgili olarak "T" görevlerindeki performansı "E" deneyimiyle iyileşiyorsa "P" ile ölçüldüğü gibi E deneyiminden öğrendiği söylenir.
Makine öğreniminin söz konusu olduğu görevlerin bu tanımı, alanı bilişsel terimlerle tanımlamak yerine temelde operasyonel tanım sunar. Bu, Alan Turing'in "Computing Machinery and Intelligence" adlı makalesinde "Makineler düşünebilir mi?" "Makineler bizim (düşünen varlıklar olarak) yapabildiğimizi yapabilir mi?" sorusuyla değiştirilir.
Günümüzün modern makine öğreniminin iki amacı vardır, biri verileri geliştirilen modellere göre sınıflandırmak, diğer amaç ise bu modellere dayalı olarak gelecekteki sonuçlar için tahminler yapmaktır. Verileri sınıflandırmaya özgü varsayımsal bir algoritma, kanserli benleri sınıflandırmada onu eğitmek için denetimli öğrenmeyle birleştirilen mollerin bilgisayar görüşü kullanabilir. Hal böyle olunca, hisse senedi ticareti için makine öğrenme algoritması, tüccara gelecekteki olası tahminler hakkında bilgi verebilir.

Bilimsel bir çaba olarak makine öğrenimi, yapay zeka arayışından doğdu. Yapay zekanın akademik disiplin olarak ilk günlerinde bazı araştırmacılar makinelerin verilerden öğrenmesini sağlamakla ilgileniyordu. Soruna çeşitli sembolik yöntemlerle ve daha sonra "sinir ağları" denilen yöntemlerle yaklaşmaya çalıştılar; bunlar çoğunlukla perceptronlar ve diğer modellerdi daha sonra istatistiklerin genelleştirilmiş doğrusal modellerin yeniden icatları oldukları anlaşıldı.
Olasılık muhakeme de özellikle otomatik tıbbi tanı için kullanıldı. Ancak, mantıksal, bilgiye dayalı yaklaşım üzerindeki artan vurgu, yapay zeka ile makine öğrenimi arasında bir sürtüşmeye neden oldu. Olasılıklı sistemler, veri toplama ve gösteriminin teorik ve pratik problemleriyle boğuşuyordu.
1980 yılına gelindiğinde, uzman sistemler yapay zekaya hâkim oldu ve istatistik gözden düştü.
Sembolik/bilgiye dayalı öğrenme üzerine çalışmalar AI içinde devam etti ve endüktif mantık programlama'ya yol açtı ancak daha istatistiksel araştırma hattı artık örüntü tanıma da ve bilgi erişimdeydi.
Sinir ağları araştırması, yapay zeka ve bilgisayar bilimi tarafından aynı zamanlarda terk edildi. Bu çizgi de diğer disiplinlerden John Hopfield, Rumelhart ve Hinton‘i içeren araştırmacılar tarafından AI/CS alanının dışında "bağlantısallık" olarak devam ettirildi. Ana başarıları, 1980'lerin ortasında geri yayılımın yeniden buluşuyla ortaya çıktı.
Ayrı bir alan olarak yeniden düzenlenen makine öğrenimi (ML), 1990'larda gelişmeye başladı. Alan, amacını yapay zeka elde etmekten ziyade pratik nitelikteki çözülebilir problemlerle mücadele etmek olarak değiştirdi. Odağı, AI'dan miras aldığı sembolik yaklaşımlar'dan, istatistik ve olasılık teorisi’nden ödünç alınan yöntem ve modellere kaydırdı.
2020 itibarıyla birçok kaynak, makine öğreniminin yapay zekanın bir alt alanı olmaya devam ettiğini iddiasını sürdürüyor.
Ana anlaşmazlık, tüm makine öğreniminin Yapay zeka(YZ)'nın (AI) bir parçası olup olmadığıdır çünkü bu, makine öğrenimini kullanan herhangi birinin YZ kullandığını iddia edebileceği anlamına gelir. Diğerlerinin görüşü, tüm makine öğreniminin yapay zekanın bir parçası olmadığıdır ki burada, makine öğreniminin yalnızca 'akıllı' bir alt kümesi YZ'nin bir parçasıdır.
Makine öğrenimi ve yapay zeka arasındaki farkın ne olduğu sorusu, "The Book of Why" adlı kitabında Judea Pearl tarafından yanıtlanır. Buna göre, makine öğrenimi pasif gözlemlere dayanarak öğrenir ve tahmin eder, oysa AI, hedeflerine başarılı bir şekilde ulaşma şansını en üst düzeye çıkaran eylemleri öğrenmek ve gerçekleştirmek için çevre ile etkileşime giren aracı ifade eder.

Makine öğrenimi ile sıkıştırma arasında yakın bir bağlantı vardır. Tüm geçmişi göz önüne alındığında bir dizinin sonsal olasılıklarını tahmin eden bir sistem, optimum veri sıkıştırması için (çıkış dağılımında aritmetik kodlama kullanılarak) kullanılabilir. Tersine, tahmin için en uygun sıkıştırıcı (önceki geçmiş göz önüne alındığında en iyi sıkıştıran sembolü bularak) kullanılabilir. Bu eşdeğerlik, veri sıkıştırmanın "genel zeka" için ölçüt olarak kullanılmasının gerekçesi olarak kullanılmıştır.
Alternatif bir görünüm, sıkıştırma algoritmalarının dizeleri örtülü özellik alanı vektörlerine örtülü olarak eşlediğini gösterebilir ve sıkıştırmaya dayalı benzerlik ölçümleri, bu özellik alanlarındaki benzerliği hesaplar. Her sıkıştırıcı C(.) için ilişkili bir vektör uzayı ℵ tanımlarız, öyle ki C(.), ||~x|| vektör normuna karşılık gelen giriş dizesi x'i eşler. Tüm sıkıştırma algoritmalarının altında yatan özellik uzaylarının kapsamlı incelemesi uzay nedeniyle engellenir; bunun yerine, özellik vektörleri üç temsili kayıpsız sıkıştırma yöntemini yani LZW, LZ77 ve PPM'yi incelemeyi seçer.
Hutter Ödülü'nde daha doğrudan açıklanan bir bağlantı olan AIXI teorisine göre, x'in mümkün olan en iyi sıkıştırılması, x'i üreten mümkün olan en küçük yazılımdır. Örneğin, bu modelde bir zip dosyasının sıkıştırılmış boyutu hem zip dosyasını hem de zip açma yazılımını içerir. Çünkü her ikisi olmadan zip dosyasını açamazsınız ancak daha da küçük birleştirilmiş bir form olabilir.
Yapay zeka destekli ses/video sıkıştırma yazılımı örnekleri olarak VP9, NVIDIA Maxine, AIVC, AccMPEG sayılabilir. Yapay zeka destekli görüntü sıkıştırma gerçekleştirebilen yazılımına OpenCV, TensorFlow, MATLAB'ın Image Processing Toolbox (IPT) ve High-Fidelity Generative Image Compression örnek olarak verilebilir.
Denetimsiz makine öğreniminde, benzer veri noktalarını kümeler halinde gruplandırarak verileri sıkıştırmak için k-ortalama kümelemesi kullanılabilir. Bu teknik, önceden tanımlanmış etiketlerin bulunmadığı kapsamlı veri kümelerinin işlenmesini basitleştirir ve görüntü sıkıştırma gibi alanlarda çok kullanılır.
Geniş dil modelleri aynı zamanda kayıpsız veri sıkıştırma özelliğiklidir.

Makine öğrenimi ve veri madenciliğ

Masaüstü bilgisayar (İngilizce: Desktop computer), sabit bir konsol veya masa üzerine uygun yapıda tasarlanan kişisel bilgisayar türüdür. Bu bilgisayarlar çeşitli türlerde parçaların birleştirilmesiyle çok farklı biçimde oluşturulabilirler. Boyutları büyük ve ağır olması sebebiyle çevresel  faktörlerden daha az zarar görürler. Diğer kişisel bilgisayarlara göre yüksek güç harcarlar ve daha az maliyete sahiptirler. Ayrıca performans olarak öndedirler ancak yavaş yavaş Dizüstü bilgisayarlar performansta da öne geçmeye başlamıştır lakin ısınma sorunu vardır. Günümüzde pek çok masaüstü bilgisayarın ayrı klavye, fare ve ekranı vardır.
En yaygın yapılandırma, bilgisayar kasası, anakart, merkezî işlem birimi olarak mikroişlemciye sahip bir baskılı devre kartı, bellek, veriyolu, belirli çevresel cihaz ve diğer elektronik bileşenler, disk kapasitesi (genellikle bir veya daha fazla sabit disk sürücüsü, katı hâl sürücüsü, optik disk sürücüsü ve ilk modellerde disket sürücüsü); giriş için klavye, fare, bilgisayar monitörü, bilgisayar hoparlörü ve genellikle çıktı için yazıcı ve tarayıcı içerebilir.  Kasa dikey ve yatay olarak yönlendirilebilir ve bir masanın altına, yanına veya üstüne yerleştirilebilir.

Mikroişlemcilerin yaygın kullanımından önce, bir masaya sığabilecek bir bilgisayar oldukça küçük kabul ediliyordu; en yaygın kullanılan bilgisayar türü minibilgisayarlardı. İlk bilgisayarlar bütün bir odanın alanını kaplıyordu. Mini bilgisayarlar genellikle bir veya birkaç buzdolabı boyutundaki raflara sığdı.
1970'lere kadar bir masanın üstüne tamamen sığabilen tamamen programlanabilir bilgisayarlar bulunmadı. 1970 yılında, Datapoint (Computer Terminal Corporation (CTC)) tarafından klavye ve monitör ile tamamlanmış bir "akıllı" bilgisayar terminali olan Datapoint 2200 piyasaya sürüldü. Bir anabilgisayarla bağlanmak için tasarlandı. 1971'de programlanabilir hesap makineleri olarak başlayan, ancak 1972'de BASIC'te programlanabilen HP 9800 serisi sunuldu. ROM belleğine dayalı bir mini bilgisayarın daha küçük bir versiyonunu kullandı, küçük tek satırlı LED alfanümerik ekranlara ve bir çizici ile görüntülenen grafiklere sahipti. 1973 tarihli Wang 2200, tam boyutlu bir katot ışını tüpü (CRT) ve kaset teyp deposuna sahipti. 1975'teki IBM 5100, küçük bir CRT ekrana sahipti ve BASIC ve APL'de programlanabiliyordu. Bunlar genellikle ticari veya bilimsel kullanımlar için satılan pahalı özel bilgisayarlardır.

Apple II, TRS-80 ve Commodore PET, 1977'de piyasaya sürülen ilk nesil kişisel ev bilgisayarı türüydü. 1980'ler ve 1990'lar boyunca, masaüstü bilgisayarlar baskın tür haline geldi. En popüleri IBM 5150 ve IBM PC compatible oldu, onu Apple Macintosh izledi. Üçüncü sıradaki Commodore International Amiga 1980'lerin ortalarında bir miktar başarı elde etti, 1990'ların başında ancak düşüş yaşadı.
Masaüstü bilgisayarlar uzun zamandır PC'ler için en yaygın yapılandırma olmasına rağmen, 2000'lerin ortalarında büyüme masaüstü bilgisayarlardan dizüstü bilgisayarlara kaydı. Özellikle, masaüstü bilgisayarlar çoğunlukla Amerika Birleşik Devletleri'nde üretilirken, dizüstü bilgisayarlar uzun süredir Foxconn gibi Asya merkezli sözleşmeli üreticiler tarafından üretiliyordu. Bu değişim, 2010 yılına kadar Amerika Birleşik Devletleri'ndeki birçok masaüstü montaj fabrikasının kapanmasına yol açtı.
2007'de dünya çapında yaklaşık 109 milyon dizüstü bilgisayar sevk edildi. 2008 yılında 145,9 milyon notebook satıldığı tahmin ediliyordu. 2008 yıl'ın üçüncü çeyreği, dünya çapındaki dizüstü bilgisayar sevkiyatlarının masaüstü bilgisayarları aştığı ilk kez oldu; 38,6 milyon adete karşılık 38,5 milyon adet oldu.
Özellikle, Windows'un yeni sürümlerinin (Windows 95, 98, XP, Vista, 7, 8, 10 vb.) art arda piyasaya sürülmesi, 1990'larda bilgisayarların değiştirilmesi için neden olmuştu. Ancak bu, Windows Vista'nın Windows XP üzerindeki zayıf alımı nedeniyle 2000'lerde yavaşladı. Son zamanlarda, bazı analistler, işletmeler yükseltme yerine Windows 7'ye bağlı kalmaya karar verdiklerinden, Windows 8'in 2012'de PC satışlarına gerçekten zarar verdiğini öne sürdüler.
PC sonrası dönem, masaüstü ve dizüstü bilgisayar satışlarında bir düşüş gördü. Düşüş, daha çok akıllı telefonlar ve tablet bilgisayarların uygulamalarına bağlanıyor. Çoğu insan akıllı telefonlarını ve tabletlerini yalnızca sosyal medya ve gündelik oyunlar gibi daha temel görevler için kullanır. Bu cihazlar birçok durumda evdeki bu görevleri yerine getirecek ikinci veya üçüncü bir bilgisayarın yerini almıştır, ancak yine de çoğu aile ciddi işler için güçlü bir bilgisayar bulundurur.
PC form faktörleri arasında masaüstü bilgisayarlar, ofis, okul, kurumsal pazarda temel bir unsur olmaya devam ediyor, ancak ev alıcıları arasında popülerliğini yitirdi. Bilgisayar üreticileri ve elektronik perakendecileri, mühendislik ve pazarlama kaynaklarını dizüstü bilgisayarlara yatırarak yanıt verdi. Microsoft Windows hala masaüstlerinde ve dizüstü bilgisayarlarda en popüler işletim sistemidir, daha sonra Chrome OS, macOS, Linux sistemleri bulunur.
Günlük kullanım için geleneksel masaüstü ve dizüstü bilgisayarların satışlarında düşüş görülse de, 2018'de küresel bilgisayar satışları, iş piyasasının yönlendirdiği bir canlanma yaşadı. Masaüstü bilgisayarlar, ticari ve eğitim sektörlerinde sağlam bir demirbaş olmaya devam ediyor. Buna ek olarak, oyun masaüstü bilgisayarlarında yıllık %54'lük bir küresel gelir artışı görüldü. Oyun için, oyun masaüstü bilgisayarları, dizüstü bilgisayarlar ve monitörlerin küresel pazarının 2023'ün sonunda 42,1 milyondan 61,1 milyon sevkiyata, masaüstü bilgisayarların ise 15,1 milyondan 19 milyona ulaşması bekleniyor. Bir bütün olarak PC oyunları, 2017 itibarıyla toplam oyun pazarının %28'ini oluşturuyor. Bu kısmen masaüstü bilgisayarların artan satın alınabilirliğinden kaynaklanmaktadır.

Tam boyutlu masaüstü bilgisayarlar, ayrı ekran ve işleme bileşenleri ile karakterize edilir. Bu bileşenler, kablolar veya kablosuz bağlantılarla birbirine bağlanır. Genellikle bir kule form faktöründe gelirler. Bu bilgisayarların kullanıcı gereksinimlerine göre özelleştirilmesi ve yükseltilmesi örneğin genişletme kartı ile kolaydır.

Kompakt masaüstü bilgisayarlar, tam boyutlu masaüstü bilgisayarlara kıyasla fiziksel oranlarda küçülür. Web'de gezinme, web tabanlı uygulamalara erişim, belge işleme ve ses/video oynatma gibi temel görevler için tasarlanmış genellikle küçük boyutlu, ucuz, düşük güçlü bilgisayarlardır. Donanım özellikleri ve işlem gücü genellikle azaltılır ve dolayısıyla karmaşık veya yoğun kaynak kullanan uygulamaları çalıştırmak için daha az uygun hale gelir. Bir nettop, kompakt bir masaüstünün dikkate değer bir örneğidir.

Hepsi bir arada bilgisayar, sistemin dahili bileşenlerini ekranla aynı kasaya entegre eder, böylece kule içeren masaüstü bilgisayarlardan daha az kabloyla daha az yer kaplar. Hepsi bir arada sistemler nadiren masaüstü bilgisayarlar olarak etiketlenir.
Bu form faktörü, 1980'lerin başında Kaypro II, Osborne 1, TRS-80 Model II ve Compaq Portable gibi profesyonel kullanıma yönelik kişisel bilgisayarlar için popülerdi. Commodore ve Atari gibi birçok ev bilgisayarı üreticisi, bilgisayarın anakartını klavyeyle aynı muhafazaya dahil etti. Bu sistemler çoğunlukla görüntülenmek üzere bir televizyon setine bağlıydı. Apple, 1980'lerin ortasındaki orijinal Macintosh ve 2000'lerde iMac gibi, hepsi bir arada bilgisayarların birkaç popüler örneğini üretti. 2000'lerin ortalarına gelindiğinde, birçok hepsi bir arada tasarımda düz panel ekran ve sonraki modellerde dokunmatik ekranlar kullanıldı, bu da mobil tabletlere benzer şekilde kullanılmalarını sağladı.
iMac G4 gibi bazı hepsi bir arada masaüstü bilgisayarlar, sistem kasasının boyutunu küçültmek için dizüstü bilgisayar bileşenleri kullanmıştır. Ve çoğu dizüstü bilgisayar gibi, bazı hepsi bir arada masaüstü bilgisayarlar, dahili bileşenleri özelleştirememe veya yükseltememe ile karakterize edilir.

Oyun bilgisayarı, yüksek performanslı CPU, GPU ve RAM'e sahip masaüstü bilgisayarlardır. Oyun bilgisayarı çevre birimleri genellikle daha hızlı yanıt süresi için mekanik klavyeler içerir. Yüksek çözünürlük ve kare hızlarında bilgisayar oyunu ve video oyunları oynamak için optimize edilmiştir.

HTPC ev eğlence sistemlerine bağlanır ve genellikle eğlence amaçlı kullanılır. Tipik PC özelliklerini tamamlamak için yüksek çözünürlüklü ekran, video grafikleri, surround ses ve TV tuner sistemleri ile birlikte gelirler.

İş istasyonları, bir kullanıcı için tasarlanmış ve normal bir bilgisayardan daha güçlü, ancak normal bilgi işlemde bir sunucudan daha az güçlü, gelişmiş kişisel bilgisayarlar sınıfıdır. Yüksek çözünürlüklü ve üç boyutlu arayüzlere sahiptirler ve tipik olarak bilimsel ve mühendislik çalışmalarını gerçekleştirmek için kullanılırlar. Bu sınıf için ana form faktörü bir Tower kasadır, ancak çoğu satıcı kompakt veya hepsi bir arada düşük kaliteli iş istasyonları üretir. Kule iş istasyonlarının çoğu, rafa monte bir sürüme dönüştürülebilir.

Küçük işletme sınıfı sunuculara yönelikdir. Tipik olarak, iş istasyonu/oyun bilgisayarı bilgi işlem güçlerine ve bazı ana sunucu özelliklerine sahiptir, ancak yalnızca temel grafik yetenekleri olan giriş seviyesi sunucu makineleridir. Ve bazı masaüstü sunucuları iş istasyonlarına dönüştürülebilir.

Masaüstü bilgisayarlar, yedek parçaların ve uzantıların standart hale getirilme eğiliminde olması nedeniyle dizüstü bilgisayarlara göre bir avantaja sahiptir. Bu da daha düşük fiyatlar ve daha fazla kullanılabilirlik sağlar. Örneğin, anakartın boyutu ve montajı ATX, microATX, BTX veya diğer form faktörlerinde standart hale getirilmiştir. Masaüstü bilgisayarlarda geleneksel PCI veya Pci-e gibi birkaç standart genişletme yuvası bulunurken, dizüstü bilgisayarlarda genellikle yalnızca bir mini PCI yuvası ve bir PC Kartı yuvası (veya ExpressCard yuvası) bulunur. Masaüstü bilgisayarların montajı ve demontajı için prosedürler de basit ve standartdır.  Optik sürücü, sabit disk gibi bazı parçaları eklemek veya değiştirmek veya 

0 (sıfır), etkisiz bir rakamı temsil eden bir niceliktir. Herhangi bir sayıya 0 eklemek veya çıkarmak o sayıyı değiştirmez; matematiksel terminolojide 0, tam sayılar, rasyonel sayılar, reel sayılar ve karmaşık sayıların yanı sıra diğer cebirsel yapıların da toplamsal birimidir. Herhangi bir sayıyı 0 ile çarpmak 0 sonucunu verir ve bunun sonucu olarak 0'a bölme aritmetikte genel olarak tanımsız kabul edilir. 0 sayısı pozitif ve negatif olmayan bir sayıdır.
"0" Roma rakamlarında gösterilemeyen tek rakamdır.
Bir rakam olarak 0, onluk gösterimde kritik bir rol oynar: 0 içeren basamağa karşılık gelen on kuvvetinin toplam değere katkıda bulunmadığını belirtir. Örneğin, onluk sistemde "205", iki yüz, sıfır on ve beş birim anlamına gelir. Aynı ilke, ikili ve onaltılık gibi ondan farklı bir taban kullanan basamak değerli gösterimlerde de geçerlidir. 0'ın bu şekilde modern kullanımı, Avrupa'ya Orta Çağ İslam matematikçileri aracılığıyla aktarılan ve Fibonacci tarafından yaygınlaştırılan Hint matematiğinden türemiştir. 0, Mayalar tarafından da bağımsız olarak kullanılmıştır.
Birçok skalada sıfır başlangıç ya da nötr bölgeyi temsil eder. Sayı doğrusunda sıfırın sağı artı, solu eksi değerleri barındırır. Sıcaklık derecelendirmelerinde sıfırın yeri derecelendirme sistemine göre değişir. Örneğin Kelvin derecesinde sıfır noktası -273 °C'ye (mutlak sıcaklık) denk gelmektedir. Celsius derecesinde ise 0 noktası suyun erime/donma noktası olarak alınmıştır.

Sıfır sözcüğü Arapça sifr (anlamı: boş, şifre) sözcüğünden türemiştir. Sifr ise Sanskritte "boş” anlamına gelen sunya sözcüğünün tercümesidir.

Antik Mısır sayı sistemi 10 tabanlıydı. Rakamlar için hiyeroglifleri kullanıyorlardı ve konumsal değildi. MÖ 1770 civarında yazılmış bir papirüste bir kâtip, nfr hiyeroglifini, alınan bir gıda maddesi miktarının dağıtılan miktara tam olarak eşit olduğu durumları belirtmek için kullanarak firavun sarayının günlük gelir ve giderlerini kaydetmiştir. Mısırbilimci Alan Gardiner, nfr hiyeroglifinin sıfırın bir simgesi olarak kullanıldığını öne sürmüştür. Aynı sembol, mezar ve piramit çizimlerinde taban seviyesini belirtmek için de kullanılmış, uzaklıklar bu taban çizgisine göre bu çizginin üstünde ya da altında olacak şekilde ölçülmüştür.
MÖ 2. binyılın ortalarına gelindiğinde, Babil matematiği gelişkin bir 60 tabanlı sayı sistemine sahipti. Konumsal bir değerin (ya da sıfırın) yokluğu, altmışlık sayılar arasında bir boşluk ile belirtilirdi. Kiş'te ortaya çıkarılan bir tablette (MÖ 700'e kadar erken bir tarihe tarihlenir), kâtip Bêl-bân-aplu, aynı Babil sisteminde bir yer-tutucu olarak üç kanca kullanmıştır. MÖ 300 yılına gelindiğinde, bir noktalama işareti (iki eğik kama) bir yer-tutucu olarak yeniden kullanıma sokulmuştur. Ne var ki, Babillilerin icat ettiği bu sıfır yer-tutucu işaretleri, kendilerine ait hiçbir sayısal ya da kavramsal değere sahip değildi—bir sayı olarak değil, matematiksel sözdizimi olarak görünürler. “Bu nedenle, sıfır kavramının ya da sıfır sayısının temsilleri olarak yorumlanamazlar.”
Babil konumsal sayı sistemi, daha sonraki Hint-Arap sisteminden, baştaki altmışlık basamağın büyüklüğünü açıkça belirtmemesi bakımından ayrılıyordu; dolayısıyla örneğin tek başına 1 basamağı () 1, 60, 3600 = 602 vb. değerlerden herhangi birini temsil edebilirdi; bu, bir kayan noktalı sayının mantisine benzer, ancak açık bir üs olmaksızın, dolayısıyla yalnızca bağlamdan örtük olarak ayırt edilirdi. Sıfır benzeri yer-tutucu işaret yalnızca basamakların arasında kullanılmış, ancak hiçbir zaman tek başına ya da bir sayının sonunda kullanılmamıştır.

Güney-orta Meksika ve Orta Amerika'da geliştirilen Mezoamerika Uzun Sayım Takvimi, vigesimal konumsal sayı sisteminde bir yer-tutucu olarak sıfırın kullanılmasını gerektiriyordu. Kısmi quatrefoil da (mimari süslemede dört yapraklı veya yuvarlak çıkıntılı şekil) dâhil olmak üzere birçok farklı glif, bu Uzun Sayım tarihlerinde sıfır sembolü olarak kullanılmıştır; bunların en eskisinin tarihi MÖ 36'dır (Chiapa de Corzo'daki Stel 2 üzerinde, Chiapas).
Sekiz en erken Uzun Sayım tarihinin Maya anavatanının dışında görünmesi nedeniyle, Amerika'da sıfır kullanımının Mayalardan önceye dayandığı ve muhtemelen Olmeklerin icadı olduğu genel olarak kabul edilir. En erken Uzun Sayım tarihlerinin çoğu Olmeklerin merkez bölgesi içinde bulunmuştur; ancak Olmek uygarlığı MÖ 400 itibarıyla sona ermiştir; bu da bilinen en erken Uzun Sayım tarihlerinden birkaç yüzyıl öncesidir.
Sıfır, "sıfır" rakamının birçok tasvirinde kullanılan farklı, boş bir kaplumbağa benzeri "plastron" (kaplumbağa kabuğunun karın kısmı) ile Maya rakamları'nın ayrılmaz bir parçası hâline gelmiş olsa da, Eski Dünya sayı sistemlerini etkilemediği varsayılır.
Düğümlü bir ip düzeneği olan Quipu, And bölgesindeki İnka İmparatorluğu ve onun selefi toplumlar tarafından muhasebe ve diğer sayısal verileri kaydetmek için kullanılmış olup, on tabanlı konumsal bir sistemle kodlanır. Sıfır, uygun konumdaki bir düğümün yokluğu ile temsil edilir.

Yunanların Helenistik sıfır kullanımlarına ilişkin güvenle alıntılanabilen en erken örnek, MS 140'ta Hipparkos'ta görülür.
Arkaik Yunanistan'da sıfır için bir sembol yoktu (μηδέν, mēdén diye telaffuz edilir) ve bunun için bir rakam yer-tutucusu kullanılmıyordu. Matematikçi Charles Seife'e göre, Babil yer-tutucu sıfırı MÖ 500'den kısa bir süre sonra ortaya çıktıktan sonra, Yunan astronomlar yer-tutucu ya da yer düzeyi/null derece değerinin temsili olarak küçük Yunan harfi όyu (όμικρον: omikron) kullanmaya başladılar. Ancak, astronomik hesaplamalar için Babil yer-tutucu sıfırını kullandıktan sonra, sayıları tipik olarak yeniden Yunan rakamlarına dönüştürüyorlardı. Pisagor'un sonsuz-küçükleri (infinitesimal) reddetmesinde olduğu gibi, Yunanlar sıfırın bir sayı olarak kullanılmasına felsefi bir karşıtlık sürdürmüş görünür. “Yunan evreninin bütünü bu payandaya dayanıyordu: Boşluk yoktur.” Nieder, Yunan astronomik metinlerinde sıfırın ortaya çıkışını MÖ 400'den sonraya tarihler ve matematikçi Robert Kaplan bunun Büyük İskender'in seferleri'nden sonra olması gerektiğini daha da belirginleştirir.
Yunanlar sıfırın bir sayı olarak statüsünden emin değilmiş gibi görünüyordu. Bazıları kendilerine, "Var olmamak nasıl olabilir?" diye soruyordu; bu da sıfırın ve vakumun doğası ve varlığı hakkında felsefi ve Orta Çağ dönemine gelindiğinde dinî tartışmalara yol açıyordu. Elealı Zenonun paradoksları, büyük ölçüde sıfırın belirsiz yorumuna dayanır.

MS 150'ye gelindiğinde, Hipparkhos ve Babillilerden etkilenmiş olan Batlamyus, matematiksel astronomi üzerine Syntaxis Mathematica adlı eserinde, Almagest olarak da bilinir, sıfır için bir sembol olarak (—°) kullanıyordu. Bu Helenistik sıfır, Eski Dünya'da sıfırı temsil eden bir rakamın belgelenmiş en erken kullanımı olabilir.
Batlamyus, Almagest'inde (VI.8) bu sembolü Güneş ve Ay tutulmalarının büyüklüğü için birçok kez kullanmıştır. Bu sembol, ilk ve son temas anında batma miktarının hem parmak hem de yay dakikası cinsinden değerini temsil ediyordu. Ay Güneş'in üzerinden geçerken parmaklar sürekli olarak 0'dan 12'ye ve sonra 0'a değişirdi; burada on iki parmak, Güneş'in açısal çapı idi. Batma dakikaları 0′0″'dan 31′20″'ye ve 0′0″'a kadar çizelgelenmişti; burada 0′0″, altmışlık konumsal sayı sisteminin iki basamağında bir yer-tutucu olarak sembolü kullanırken, bu birleşim sıfır açıyı ifade ediyordu. Batma dakikaları ayrıca sürekli bir fonksiyondu 1/12 31′20″ √d(24−d) (dışbükey kenarlı üçgensel bir darbe/pulse), burada d parmak fonksiyonuydu ve 31′20″ Güneş ve Ay disklerinin yarıçapları toplamıydı. Batlamyus'un sembolü hem bir yer-tutucu hem de iç içe geçmiş iki sürekli matematiksel fonksiyon tarafından kullanılan bir sayıydı; dolayısıyla hiçlik değil sıfır anlamına geliyordu. Zamanla, Batlamyus'un sıfırı boyut olarak büyüme ve üst çizgisini yitirme eğilimi göstermiş; bazen büyük, uzatılmış 0 benzeri bir omikron "Ο" olarak ya da üst çizgili bir nokta yerine üst çizgili omikron "ō" şeklinde tasvir edilmiştir.
Jülyen Paskalyasının hesaplanmasında sıfırın en erken kullanımı, MS 311'den önce, 311'den 369'a kadar olan yıllar için Etiyopyaca bir belgede korunan bir epakt tablosunun ilk girdisinde gerçekleşmiştir; burada Yunan rakamlarına dayalı Geʽez rakamları yanında "yok" anlamına gelen bir Geʽez sözcüğü (başka yerdeki İngilizce çevirisi "0"dır) kullanılmış olup bu, İskenderiye Kilisesi tarafından Orta Çağ Yunancasında yayımlanan eşdeğer bir tablodan çevrilmiştir. Bu kullanım, 525'te, Latince: nulla ("yok") üzerinden Dionysius Exiguus tarafından çevrilen ve Roma rakamları yanında verilen eşdeğer bir tabloda tekrar edilmiştir. Bölme işlemi kalan olarak sıfır ürettiğinde, "hiçbir şey" anlamına gelen nihil kullanılmıştır. Bu Orta Çağ sıfırları, gelecekteki tüm Orta Çağ Paskalya hesaplayıcıları tarafından kullanıldı. İlk "N", MS 725 dolaylarında Bede—ya da meslektaşları—tarafından Roma rakamları tablosunda bir sıfır sembolü olarak kullanılmıştır.

Tarihi bilinmeyen ancak MS 1 ila 5. yüzyıla ait olduğu düşünülen Sūnzĭ Suànjīng, 4. yüzyıl Çin sayma çubukları sisteminin konumsal ondalık hesaplamaların yapılmasını nasıl mümkün kıldığını açıklar. Xiahou Yang Suanjing'de (MS 425–468) belirtildiği üzere, bir sayıyı 10, 100, 1000 veya 10000 ile çarpmak ya da bölmek için, sayma tahtası üzerindeki çubukları 1, 2, 3 veya 4 basamak ileri ya da geri kaydırmak yeterlidir. Çubuklar, bir sayının ondalık gösterimini veriyor ve boş bir alan sıfırı gösteriyordu. MS yaklaşık 190 tarihli, Xu Yue tarafından yazılan "Supplementary Notes on the Art of Figures" adlı el kitabı da sayma çubukları ve abaküs dahil sayma aygıtları üzerinde, ondalık kuvvet içinde sıfır değerleri içeren sayıları toplama, çıkarma, çarpma ve bölme tekniklerini özetler. Çinli yazarlar, Matematik Sanatı Üzerine Dokuz Bölümde görüldüğü üzere, Han Hanedanı (MS 2. yüzyıl) dönemine gelindiğinde negatif sayılar ve ondalık kesirler fikrine aşinaydı. Qín Jiǔsháo'nun 1247 tarihli Mathematical Treatise in Nine Sections eseri, sıfır için yuvarlak bir simge o

Adrien-Marie Legendre (18 Eylül 1752, Paris - 10 Ocak 1833, Paris), Fransız matematikçidir.

Adrien-Marie Legendre zengin bir ailenin çocuğu olarak 18 Eylül 1752 tarihinde Paris'te doğdu. Paris'te Collège Mazarin'in eğitim aldı ve 1770 yılında fizik ve matematik tezini savundu.Adrien Marie Legendre, 1775 ile 1780 yılları arasında, Paris Askeri okulunda matematik dersleri verdi. 1787 yılında, Paris Gözlemevi ile Greenwich Gözlemevi arasında kurulacak jeodezi bağlantısında görev aldı. Fransız İhtilali sırasında, metre sisteminin kabul edilmesini ve girişilen jeodezi işlemlerinin hazırlıklarına katıldı. Bu fırsatı değerlendirerek, o zamana kadar uygulanan tüm yöntemleri yeniledi. Daha sonra, trigonometri alanında önemli teoremler ileri sürdü. Özellikle küresel üçgeni düzlem olarak düşünüp açılarda bazı düzeltmeler yaparak alanını hesapladı.
1784 yılında, "Gezegenlerin Şekli üstüne" adlı bir inceleme yazısında, kendi adıyla anılan çokterimlileri ortaya attı. 1794 yılında "Geometrinin Temel Bilgileri" adlı eseri yayınlandı. Bu eserde, Öklid postülatını ispatlamak için çok çeşitli ve yeni yollar denedi. Bununla birlikte, Euclidean olmayan geometrilerin ortaya çıkmasıyla, Legendre'nin bulduğu sonuçların geçerliliği yeniden tartışma konusu oldu.
1798 yılında "Sayılar Kuramı" adlı eseri yayınlandı. Bu kitabında, ikinci dereceden kalanların karşıtlığı kanunu gibi ilgi çekici sonuçlar yer alır. Yine de en değerli eseri, 1825 ile 1832 yılları arasında hazırladığı "Eliptik Transandantlar Kuramı" adlı inceleme kitabıdır. Bu eserde, eliptik integrallerden hareket ederek ustaca bir çözümlemeyle bu integralleri kendi adıyla anılan üç şekle indirgemeyi başarmıştır. Legendre'nin bu alandaki araştırmaları daha sonra Abel ve Jacobi'nin çalışmalarıyla tamamlandı. Legendre'nin, kırk yılın üstünde çalışmayla elde ettiği sonuçları, Abel oldukça kısa ve kesin bir yolla elde ediyordu.
Legendre'nin hem matematiğe ve hem de matematikçilerin yetişmesinde önemli hizmetleri vardır. Bazı matematikçiler onun kitaplarından ilham almışlardır. 1833 yılında Paris'te ölen Legendre, Abel'in öncülerinden biriydi.

Onun çalışmalarının çoğuna başkaları tarafından mükemmellik getirildi: o Galois teori'sinden ilhamla polinomların kökleri üzerine çalıştı ; Abel'in eliptik fonksiyonları üzerine çalışmaları Legendre üzerine inşa edilmiştir ; Gauss'un istatistik ve sayılar teorisindeki bazı çalışmalarını Legendre tamamladı.O doğrusal regresyon,sinyal işleme, istatistik ve eğri uydurma da geniş bir uygulamaya sahip en küçük kareler metodunu geliştirdi; Bu kuyrukluyıldızların yollarında kitabının bir eki olarak 1806 yılında yayımlandı.Günümüzde kullanılan "en küçük kareler yöntemi" Fransızca "méthode des moindres carrés" doğrudan bir ötelemede kullanılır
O üstel n = 5 için 1830 içinde Fermat'ın son teoreminin bir kanıtını verdi, Ayrıca 1828'de,Lejeune Dirichlet ile kanıtlanmıştır.
sayı teorisinde, o sanı karesel karşılıklılık kanunu, sonradan Gauss tarafından kanıtladı; Buna bağlı olarak, Legendre sembolü adı ithaf edildi.Ayrıca asalların dağılımı ve sayı teorisine analizin uygulanmasına ilişkin öncü çalışmalar yaptı. O'nun 1798 Asal sayı teoreminin sanısı Hadamard ve de la Vallée-Poussin tarafından 1896'da titizlikle kanıtlandı.
Legendre eliptik integrallerin sınıflandırılması dahil eliptik fonksiyonları üzerinde etkileyici bir miktarda çalışma yaptı, ancak Jacobi fonksiyonlarının tersleri çalışması ve tamamen sorunu çözmek için dahi Abel vuruşunu yaptı.O Legendre dönüşümünü bildiği için, Lagrangiyandan Hamiltoniyene klasik mekanik formülasyonunun kullanımına gider.Termodinamikte ayrıca entalpi ve Helmholtz ve Gibbs iç enerjisinden (serbest) enerji elde etmekte, ayrıca Legendre polinomlarının ismini veren, solutions to Legendre'nin diferansiyel denklemi çözümlerinde, fizik ve mühendislik uygulamalarında sıklıkla ortaya çıktığı,örneğin elektrostatik'te kullanılır.Legendre en iyi 1794 yılında yayınlanan ve yaklaşık 100 yıldır konuyla ilgili önde gelen temel bir metin olan Éléments de géométrie, yazarı olarak bilinir. Bu metin büyük ölçüde yeniden düzenlenmiş ve Öklid'in elemanlarından daha etkili bir ders kitabı oluşturmak için gelen önermelerin pek çoğu basitleştirilmiştir.

Iki yüzyıl boyunca, 2005 yılında hatanın bulunması yılına kadar, kitaplar, resimler ve yazılar matematikçi Legendre'yi yanlışlıkla karanlık Fransız politikacı Louis Legendrenin(1752–1797) yan-görünüş portresini göstermiştir. Taslağın hata ile sadece "Legendre" etiketli olduğu gerçeği ortaya çıktı. Legendre bilinen tek portresi, son zamanlarda ortaya çıkarılan, 1820 kitapta bulunan Album de 73 portraits-charge aquarellés des membres de I’Institut, Fransız sanatçı tarafından Paris'teki Institut de France yetmiş üç üyeden karikatürlerinin bir kitap Julien-Leopold Boilly, aşağıda gösterildiği gibi::

Legendre Ay'ının krateri onun adınadır
Ana-kemer asteroid 26950 Legendre ondan sonra adlandırılmıştır

1782 Recherches sur la trajectoire des projectiles dans les milieux résistants (prize on projectiles offered by the Berlin Academy)

Eléments de géométrie, textbook 1794
Essai sur la Théorie des Nombres 1797-8 ("An VI"), 2nd ed. in two vol. 1808, 3rd ed. in 2 vol. 1830
Nouvelles Méthodes pour la Détermination des Orbites des Comètes, 1806
Exercices de Calcul Intégral, book in three volumes 1811, 1817, and 1819
Traité des Fonctions Elliptiques, book in three volumes 1825, 1826, and 1830

1783 Sur l'attraction des Sphéroïdes homogènes (said to contain Legendre polys)
1784 Recherches sur la figure des Planètes p. 370
1785 Recherches d'analyse indéterminée p. 465 (number theory)
1786 Mémoire sur la manière de distinguer les Maxima des Minima dans le Calcul des Variations p. 7 (as Legendre)
1786 Mémoire sur les Intégrations par arcs d'ellipse p. 616 (as le Gendre)
1786 Second Mémoire sur les Intégrations par arcs d'ellipse p. 644
1787 L’intégration de quelques équations aux différences Partielles (Legendre transform)

1806 Nouvelle formula pour réduire en distances vraies les distances apparentes de la Lune au Soleil ou à une étoile (30-54)
1807 Analyse des triangles tracés sur la surface d'un sphéroide (130-161)
Tome 10 Recherches sur diverses sortes d'intégrales défines (416-509)
1819 Méthode des moindres carrés pour trouver le milieu le plus probable entre les résultats de différentes observations (149-154), Mémoire sur l'attraction des ellipsoïdes homogènes (155-183)
1823 Recherches sur quelques objets d'Analyse indéterminée et particulièrement sur le théorème de Fermat (1-60)
1828 Mémoire sur la détermination des fonctions Y et Z que satisfont à l'équation 4(X^n-1) = (X-1)(Y^2+-nZ^2), n étant un nombre premier 4i-+1 (81-100)
1833 Réflexions sur différentes manières de démontrer la théorie des paralèles ou le théorème sur la somme des trois angles du triangle, avec 1 planche (367-412)

Adrien-Marie Legendre ismine düşüncelerin listesi
Bağlı Legendre polinomları
Gauss-Legendre algoritması
Legendre sabiti
Legendre çoğaltılması formülü
sayılar teorisi içinde Legendre denklemi
Legendre fonksiyonları
eliptik integral için Legendre fonksiyonel ilişkisi
Legendre diferansiyel denklemi
Legendre varsayımı
Legendre eleği
Legendrenin altmanifoldu
Legendre sembolü
Küresel üçgenler üzerinde Legendre teoremi
Saccheri-Legendre teoremi

The True Face of Adrien-Marie Legendre 29 Mart 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Portrait of Legendre)
O'Connor, John J.; Robertson, Edmund F., "Adrien-Marie Legendre", MacTutor Matematik Tarihi arşivi 
Biography 16 Ocak 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at Fermat's Last Theorem Blog 16 Ocak 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
References for Adrien-Marie Legendre 28 Kasım 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(Fransızca) Eléments de géométrie 11 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Paris: F. Didot, 1817)
Elements of geometry and trigonometry, from the works of A. M. Legendre. Revised and adapted to the course of mathematical instruction in the United States, by Charles Davies. (New York: A. S. Barnes & co., 1858) : English translation of the above text
Mémoires sur la méthode des moindres quarrés, et sur l'attraction des ellipsoïdes homogènes 21 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (1830)
Théorie des nombres (Paris: Firmin-Didot, 1830)
Traité des fonctions elliptiques et des intégrales eulériennes21 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Paris: Huzard-Courcier, 1825–1828)
Nouvelles Méthodes pour la Détermination des Orbites des Comètes (Paris: Courcier, 1806)
Essai sur la Théorie des Nombres 21 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Paris: Duprat, 1798)
Exercices de Calcul Intégral V.3 (Paris: Courcier, 1816)
Correspondance mathématique avec Legendre 21 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. in C. G. J. Jacobis gesammelte Werke (Berlin: 1852)

Aksiyom, belit veya postulat, diğer önermelerin temeli ve ön dayanağı niteliğindeki önermelerdir. Belitlerin başka bir önermeye götürülmeye ve kanıtlanmaya gereksinimi yoktur. Bu yüzden de kendiliğinden apaçıktırlar. Ne türlü bir belitten yola çıkılırsa o türlü bir sonuca varılır. Belitlere dayanan bir felsefe, belitlerin yanlışlığı meydana çıkınca çöker.

Mantıkta belit terimi, bir şeyi kanıtlamak için kullanılan kanıtlanmayı gerektirmeyecek kadar açık ilke anlamını verir. Kanıtlanmayı gerektirmediği gibi kanıtlanamaz da. Çünkü kanıtlama, daha da açıklamak demektir, buysa daha çok açıklanamaz. Her belit bir ilkedir, ama her ilke bir belit değildir. Örneğin, "her bütün kendini meydana getiren parçalarından büyüktür" ilkesi bir belittir, buna karşın Einstein'in görelilik ilkesi bir belit değildir. Metafizik dünya görüşünün ürünü olan bütün mantıklar, "bir şey kendisinin aynıdır" önermesiyle dile getirilen özdeşlik ilkesini belit saymışlardır. Hegel'in diyalektik mantığı bunun doğru olmadığını meydana koymuştur. Bir şey kendisiyle bile aynı değildir, çünkü sürekli olarak değişmektedir.

Nicelikler arasındaki orantıları dile getiren zorunlu önermeler, matematikte belit adıyla tanımlanırlar. Örneğin, "bir üçüncü niceliğe ayrı ayrı eşit olan nicelikler birbirine eşittir", "eşit niceliklere eşit nicelikler eklenirse toplamları da eşit olur". Matematiksel belit, mantıksal belitin niceliklere uygulanmasıdır. Aralarında başkaca bir anlam ayrılığı yoktur. Örneğin doğal sayılar birkaç tane aksiyom üzerine kurulmuştur. İlk aksiyom "1 bir doğal sayıdır" şeklinde verilir. 1'in bir doğal sayı olup olmaması üzerinde bir mantık yürütmeden kabul ederiz.

Belit
belli/açık olan, usa uygun, Akla, mantığa uygun düşen, mantıken açık olan, koyut gibi anlamlara gelir. belge ve belir(mek) sözcüğükleriyle aynı kökten, Eski Türkçe bel- kökünden gelir. Muhtemelen, bel- sözcüğü bil- sözcüğünün bir çeşitlemesi durumundadır. Aksiyom
Latincedeki axioma sözcüğü axiom olarak İngilizceye geçmiş ve oradan Türkçeye yerleşmiştir. Sözcüğün kaynağı Yunancada yetke, değerli veya uygun olduğu düşünülen anlamlarına gelir. değerli, ağır, uygun anlamına gelen αξιος (axios) sözcüğünden türer. Kökü olan ag- sözcüğü; çekmek (ağırlık çekmek gibi), sürmek, devinmek gibi anlamlara gelir.

Descartes ve başta Spinoza olmak üzere izdaşları felsefelerini belitlere dayarlar. Örneğin Descartes, felsefesini "düşünüyorum, öyleyse varım" belitinden çıkarak kurmuştur. Spinoza da ünlü Etika'sında örneğin, "başka bir şeyle tasarlanmayan şeyin kendisiyle tasarlanması gerekir" gibi belitlerden yola çıkar. Ne var ki, ne türlü bir belitten yola çıkılırsa o türlü bir sonuca varılır. Bundan başka, bu belitler, "parçalarının toplamı bütüne eşittir" gibi belitler gücünde değildirler. Daha açık bir deyişle, Dekartçıların belitleri öznel, kendilerince belit sayılmış belitlerdir. Nitekim Cogito'nun yüzlerce yıl önceki biçimini çürütmek için, "bin altın düşünüyorum, öyleyse bin altınım var" önermesi ileri sürülmüştür.

Koyut
Kanıt kuramı
Önermeler mantığı
Belitsel dizgeler
Eksiklik teoremi
Peano belitleri
ZFC belitleri

Akışkanlar mekaniği, akışkanların (sıvılar, gazlar ve plazmalar) davranışlarını ve onlara etkiyen kuvvetleri inceleyen fizik dalı. Makine, inşaat, kimya ve biyomedikal gibi mühendislik dallarının yanı sıra jeofizik, okyanus bilimi, meteoroloji, astrofizik ve biyoloji gibi farklı birçok disiplinde kullanılır.
Durağan hâldeki akışkanların incelendiği akışkanlar statiği ve hareket hâlindeki akışkanların incelendiği akışkanlar dinamiği olmak üzere ikiye ayrılır. Özellikle akışkanlar dinamiği olmak üzere akışlar mekaniği, aktif bir araştırma alanıdır. Birçok problem ya kısmen ya da tamamen çözülememiş durumdadır ve genellikle bilgisayar kullanılarak sayısal yöntemlerle sonuçlar bulunmaya çalışılır. Bu yaklaşım, hesaplamalı akışkanlar dinamiğinin (HAD) konusudur. Bunun dışında deneysel yaklaşımlar da mevcuttur.
Akışkanlar mekaniği çalışmaları; Antik Yunanistan'da Arşimet'in akışkanlar statiği araştırmalarına kadar gitmekle beraber, akışkanlar mekaniği üzerine ilk çalışma kabul edilen Arşimet Prensibi'ne kadar dayanan bir geçmişe sahiptir. Akışkanlar mekaniğindeki hızlı gelişme; Leonardo da Vinci (gözlem ve deneyler), Evangelista Torricelli (barometrenin icadı), Isaac Newton(viskozite araştırmaları) ve Blaise Pascal (hidrostatik araştırmaları ve Pascal yasası) ile başlamıştır. Hidrodinamikteki matematiksel akışkan dinamiğine girmesi ile Daniel Bernoulli tarafından devam ettirilmiştir.

Akışkanlarla ilgili bilinen ilk çalışmalar Arşimet (MÖ 285-212) tarafından yapılmıştır. Arşimet suyun kaldırma kuvvetinden hareketle, akışkanlar için bir takım hesaplama yöntemleri geliştirmiştir. Ancak, akışkanlarla ilgili esas gelişmeler Rönesans'tan sonra olmuştur.
Akışkanlar mekaniğinde en önemli gelişmeyi Leonardo da Vinci (1452-1519) yapmıştır. Vinci, tek boyutlu-sürekli akış için süreklilik denklemini çıkararak dalga hareketleri, jet akışları, hidrolik sıçramalar, eddy oluşumu ve sürüklenme kuvvetleri hakkında bilgiler vermiştir.
Isaac Newton'ın (1642-1727) yerçekimi kanununu bulmasından sonra yerçekimi ivmesi de hesaplara katılmıştır. Sürtünmesiz akışlarda en önemli gelişmeleri Daniel Bernoulli (1700-1782), Leonard Euler (1707-1783), Joseph-Louis Lagrange (1736- 1813) ve Pierre-Simon Laplace (1749-1827) yapmışlardır. Euler şimdi Bernoulli denklemi olarak bilinen bağıntıları ilk geliştirendir. Açık kanal akışları, boru akışları, dalgalar, türbinler ve gemi sürüklenme katsayıları üzerinde Antonie de Chezy (1718-1789), Henri Pitot (1695-1771),Wilhelm Eduard Weber (1804-1891), James Bicheno Francis (1815- 1892), Jean Léonard Marie Poiseuille (1799-1869) yaptıkları deneysel çalışmalarla akışkanlar mekaniğinin geliştirilmesinde önemli katkılarda bulunmuşlardır.
William Froude (1810-1879) ve oğlu Robert (1846-1924) modelleme kanunlarını geliştirmesinden sonra, Lord Rayleigh (1842-1919) boyut analizi tekniğini ve Osborne Reynolds (1842-1912) klasik boru deneyini (1883) geliştirerek akışkanlar mekaniğinde çok önemli olan boyutsuz sayıları bulmuşlardır. Claude-Louis Navier (1785-1836) ve George Gabriel Stokes (1819-1903) akış denklemine sürtünme terimlerini de ilave ederek, bütün akışları analiz etmede başarıyla uygulanan ve günümüzde Navier-Stokes denklemleri olarak bilinen momentum denklemlerini bulmuşlardır.
Ludwig Prandtl (1875-1953) yüzeye yakın yerlerde sınır tabakanın (1904) etkili olduğunu onun dışında ise sürtünme kuvvetlerinin olmadığı durumlarda Bernoulli denkleminin uygulanabileceğini göstermiştir. aynı şekilde çok geniş teorik ve deneysel çalışmalar Theodore von Kármán (1881-1963) ve Geofrey Taylor (1886-1975)'un yanında pek çok araştırmacı tarafından da yapılmış ve yapılmaktadır.

Akışkanlar mekaniği, aşağıdaki tabloda gösterildiği gibi sürekli ortamlar mekaniğinin alt disiplinidir.

Mekanik bakış açısıyla, akışkanlar kayma gerilmesine dayanamazlar, bu sebeple durağan hâldeyken bulundukları kabın şeklini alırlar. Durağan denge hâlindeki bir akışkanın kayma gerilmesi sıfırdır.

Sıkıştırılabilir akışkanlar
Sıkıştırılamayan akışkanlar

Laminer akış
Türbülanslı akış

Sürtünmesiz akışkanlar
Viskoz akışkanlar

Metalurji ve malzeme mühendisliği
Döküm
Uzay ve havacılık
Otomobil endüstrisi
Gemi yapımı
Tekne yapımı
Çevre mühendisliği
Makine mühendisliği
Kimya mühendisliği
Enerji sistemleri mühendisliği
Kimya endüstrisi
Jeofizik
Astrofizik
Bina aerodinamiği
Maden mühendisliği
Nükleer enerji mühendisliği
Hastaneler
Endüstriyel tasarım mühendisliği

Borulardaki akışlar
Kanallardaki akışlar
Sızıntı akışı
Akışkanlar dinamiğinde herhangi bir akışı tarif etmek için çok çeşitli hesap yöntemleri kullanılmaktadır.

Potansiyel akışlar
Girdap akışları
Sınır tabaka teorisi
Benzerlik teorisi
Çok fazlı akış

Amerikan Matematik Topluluğu (İngilizce: American Mathematical Society / AMS), matematiksel araştırma ve bilim çıkarlarına kendini adamış profesyonel matematikçilerden oluşan bir dernektir ve yayınları, toplantıları, savunuculuğu ve diğer programları aracılığıyla ulusal ve uluslararası topluma hizmet eder.
Dernek, Matematik için Ortak Politika Kurulunun dört bölümünden biridir ve Matematik Bilimleri Konferans Kurulu üyesidir.

AMS, 1888'de İngiltere'ye yaptığı bir ziyarette Londra Matematik Derneği'nden etkilenen Thomas Fiske'nin parlak fikri ile New York Matematik Derneği (New York Mathematical Society) olarak kuruldu. John Howard Van Amringe ilk başkan ve Fiske sekreter oldu. Dernek kısa süre sonra bir dergi yayınlamaya karar verdi, ancak Amerikan Matematik Dergisi ile rekabet etme endişeleri nedeniyle bir miktar direnişle karşılaştı. Sonuç, Fiske'nin baş editörü olduğu Amerikan Matematik Derneği Bülteni idi. Fiili dergi, amaçlandığı gibi, üyelik artışında etkili oldu. Bülten'in popülaritesi kısa bir süre sonra aynı zamanda de facto dergiler olan Amerikan Matematik Derneği İşlemleri ve Amerikan Matematik Derneği Bildirileri'ne sebep oldu.
1891'de Charlotte Scott, topluluğa katılan ilk kadın oldu. Dernek bugünkü adı altında yeniden örgütlendi ve 1894'te ulusal bir topluluk haline geldi ve o yıl Scott, Amerikan Matematik Derneği'nin ilk Konseyinde ilk kadın olarak görev yaptı.
1951'de, cemiyetin merkezi New York City'den Providence, Rhode Island'a taşındı. Derneğe daha sonra 1965'te Michigan, Ann Arbor'da ve 1992'de Washington, DC'de birer ofis eklendi.
1954'te topluluk yeni bir öğretim derecesi, bir Sanat Doktorasına benzer, ancak araştırma tezi olmayan bir Matematik Doktorası oluşturulması çağrısında bulundu.
1970'lerde, Lenore Blum'un "Matematikte Kadın Derneği'nin Kısa Tarihi: Başkanların Perspektifleri (A Brief History of the Association for Women in Mathematics: The Presidents' Perspectives)" adlı kitabında bildirildiği gibi, "O yıllarda AMS [Amerikan Matematik Topluluğu], yalnızca 'yaşlı erkekler ağı', olarak adlandırılabilirdi ve çemberin içindekiler haricinde herkese kapalıydı." Mary W. Gray, Atlantic City'deki Konsey toplantısına oturarak bu duruma meydan okudu. Gitmesi gerektiği söylendiğinde, polis gelene kadar bekleyeceğini söyledi ve gitmeyi reddetti. (Mary hikâyeyi biraz farklı anlatır: Ayrılması gerektiği söylendiğinde, tüzükte Konsey toplantılarına katılımı kısıtlayan hiçbir kural bulamadığını söyledi. Daha sonra 'beylerin anlaşması' ile olduğu söylendi. Doğal olarak Mary, "Açıkçası ben beyefendi değilim" diye cevapladı. O zamandan sonra Konsey toplantıları gözlemcilere açık hale geldi ve Topluluğun demokratikleşme süreci başladı."
Julia Robinson, Amerikan Matematik Derneği'nin (1983-1984) ilk kadın başkanıydı ancak lösemiden muzdarip olduğu için görev süresini tamamlayamadı.
1988'de Amerikan Matematik Derneği Dergisi, AMS'nin amiral gemisi dergisi olma niyetiyle oluşturuldu.

AMS, Amerika Matematik Birliği ve diğer kuruluşlarla birlikte Ocak ayı başlarında düzenlenen ve dünyanın en büyük yıllık matematik araştırmaları toplantısı olan Ortak Matematik Toplantısı'nı düzenler. Baltimore'daki 2019 Ortak Matematik Toplantısı yaklaşık 6.000 katılımcıya ev sahipliği yapmıştır. AMS'nin dört bölgesel bölümünün (Orta, Doğu, Güneydoğu ve Batı) her biri, her yılın ilkbahar ve sonbahar aylarında toplantılar düzenler. Dernek ayrıca diğer uluslararası matematik toplulukları ile toplantılara da sponsorluk yapmaktadır.

AMS, matematiğin ilerlemesine olağanüstü katkılarda bulunan yıllık bir bursiyer sınıfı seçer.

AMS, matematiksel yayınların, çeşitli dergilerin ve kitapların incelemelerinin bir veritabanı olan Mathematical Reviews adlı çalışmayı yayınlamaktadır. 1997 yılında AMS, damga olarak kullanmaya devam ettiği Chelsea Publishing Company'yi satın aldı. AMS, 2017 yılında Amerika Matematik Derneği'nin kitap yayınlama programı olan MAA Press'i satın aldı. AMS, MAA Press baskısı altında kitap yayınlamaya devam edecektir.
Dergiler:

Genel
Amerikan Matematik Topluluğu Bülteni - üç ayda bir yayınlanır.
American Mathematical Society'nin Elektronik Araştırma Duyuruları - yalnızca çevrimiçi
Amerikan Matematik Derneği Dergisi - üç ayda bir yayınlanır.
Amerikan Matematik Derneği Anıları - yılda altı kez yayınlanır.
Amerikan Matematik Topluluğu Tebliğleri - aylık olarak yayınlanan ve en çok okunan matematiksel dergilerden biridir.
Amerikan Matematik Topluluğu Bildirileri - aylık olarak yayınlanır.
Amerikan Matematik Topluluğu İşlemleri - aylık olarak yayınlanır.
Konuya özel
Conformal Geometry and Dynamics - yalnızca çevrimiçi
Journal of Algebraic Geometry - üç ayda bir yayınlanır.
Hesaplama Matematiği - üç ayda bir yayınlanır.
Matematiksel Araştırmalar ve Monograflar
Temsil Teorisi - yalnızca çevrimiçi
Çeviri Dergileri
St. Petersburg Matematik Dergisi (St. Petersburg Mathematical Journal)
Olasılık Teorisi ve Matematiksel İstatistik
Moskova Matematik Derneği İşlemleri (Transactions of the Moscow Mathematical Society)
Sugaku Sergileri (Sugaku Expositions)

"Sovyet Matematiğindeki Gelişmeler". 17 Ocak 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"American Mathematical Society Çevirileri". 15 Ocak 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"İleri Matematikte AMS / IP Çalışmaları". 17 Ocak 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Center de Recherches Mathématiques (CRM) Bildiriler ve Ders Notları". 26 Ocak 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Çağdaş Matematik". 15 Ocak 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"IMACS: Ayrık Matematik ve Teorik Bilgisayar Bilimleri Serileri". 17 Ocak 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Fields Institute Communications". 17 Ocak 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Uygulamalı Matematikte Sempozyum Bildirileri". 15 Ocak 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Saf Matematikte Sempozyum Bildirileri". 15 Ocak 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. 

"Matematik Blogları Üzerine Blog". 29 Mart 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Matematik Bilimlerinde e-Mentorluk Ağı". 19 Mart 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"AMS Lisansüstü Öğrenci Blogu". 15 Nisan 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Doktora + Epsilon". 14 Nisan 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Matematik Öğretimi ve Öğrenimi Hakkında". 8 Mart 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Görsel İçgörü". 10 Nisan 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"İncelemelerin Ötesinde: MathSciNet'in İçinde". 15 Nisan 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. 

Bazı ödüller diğer matematik organizasyonlarıyla ortaklaşa verilir. Ayrıntılar için belirli makalelere bakın.

Bôcher Anma Ödülü
Cole Ödülü
David P. Robbins Ödülü
Morgan Ödülü
Fulkerson Ödülü
Leroy P. Steele Ödülleri
Norbert Wiener Uygulamalı Matematik Ödülü
Oswald Veblen Geometri Ödülü

AMS, TeX dizgi programının erken bir savunucusuydu, içine katkıların yazılmasını ve kendi AMS-TeX ve AMS-LaTeX paketlerini üretmesini gerektiriyordu. TeX ve LaTeX artık matematiksel yayıncılıkta her yerde kullanılmaktadır.

AMS, iki yıllık bir dönem için seçilen Başkan tarafından yönetilir ve başkanlar arka arkaya iki dönem görev yapamaz.

John Howard Van Amringe (New York Matematik Derneği) (1888-1890)
Emory McClintock (New York Matematik Derneği) (1891-94)
George Hill (1895-96)
Simon Newcomb (1897-98)
Robert Woodward (1899-1900)

Eliakim Moore (1901-02)
Thomas Fiske (1903-04)
William Osgood (1905-06)
Henry White (1907-08)
Maxime Bôcher (1909-10)
Henry Fine (1911-12)
Edward Van Vleck (1913-14)
Ernest Brown (1915-16)
Leonard Dickson (1917-18)
Frank Morley (1919-20)
Gilbert Bliss (1921-22)
Oswald Veblen (1923-24)
George Birkhoff (1925-26)
Virgil Snyder (1927-28)
Earle Raymond Hedrick (1929-30)
Luther Eisenhart (1931-32)
Arthur Byron Coble (1933-34)
Solomon Lefschetz (1935-36)
Robert Moore (1937-38)
Griffith C. Evans (1939-40)
Marston Morse (1941-42)
Marshall Stone (1943-44)
Theophil Hildebrandt (1945-46)
Einar Hille (1947-48)
Joseph L. Walsh (1949-50)

John von Neumann (1951-52)
Gordon Whyburn (1953-54)
Raymond Wilder (1955-56)
Richard Brauer (1957-58)
Edward McShane (1959-60)
Deane Montgomery (1961-62)
Joseph Doob (1963-64)
Abraham Albert (1965-66)
Charles B. Morrey, Jr. (1967-68)
Oscar Zariski (1969-70)
Nathan Jacobson (1971-72)
Saunders Mac Lane (1973-74)
Lipman Bers (1975-76)
R. H. Bing (1977-78)
Peter Lax (1979-80)
Andrew Gleason (1981-82)
Julia Robinson (1983-84)
Irving Kaplansky (1985-86)
George Mostow (1987-88)
William Browder (1989-90)
Michael Artin (1991-92)
Ronald Graham (1993-94)
Cathleen Morawetz (1995-96)
Arthur Jaffe (1997-98)
Felix Browder (1999-2000)

Hyman Bass (2001-02)
David Eisenbud (2003-04)
James Arthur (2005-06)
James Glimm (2007-08)
George E. Andrews (2009-10)
Eric M. Friedlander (2011-12)
David Vogan (2013-14)
Robert L. Bryant (2015-16)
Ken Ribet (2017-18)
Jill Pipher (2019-20)
Ruth Charney (2021-2022)

Kanada Matematik Derneği
Amerika Matematik Birliği
Avrupa Matematik Derneği
Londra Matematik Derneği
Matematik toplulukları listesi

Resmî site
O'Connor, John J.; Robertson, Edmund F., "The American Mathematical Society", MacTutor Matematik Tarihi arşivi 

Bu makale, Creative Commons Attribution / Share-Alike Lisansı altında lisanslı PlanetMath üzerindeki American Mathematical Society materyallerini içermektedir.

Analitik geometri (Osmanlıca: Tahlili hendese, Fransızca: Géometri analytique), geometrik çalışmaya cebrik analizi uygulayan ve cebrik problemlerin çözümünde geometrik kavramları kullanan bir matematik dalı. Bütün bunlar kartezyen koordinat sistemi denilen bir koordinat sisteminin kullanılmasıyla mümkündür. Kartezyen kelimesi, batıda analitik geometride ilk bilimsel çalışmayı yapan René Descartes'tan gelmektedir.
Fransız düşünür Descartes'ın çok önemli bir buluşudur. Descartes'a gelinceye kadar geometri problemleri ayrı ayrı yöntemlerle, sistemsiz olarak ve anlak gücüyle çözümleniyordu. Descartes'ın Kartezyen koordinat sistemini kullanarak ve cebir dilini geometriye uygulayarak bulduğu bu yöntemle geometri problemleri cebir denklemelerine çevrildi ve cebirle çözümlendikten sonra geometri diliyle açıklandı. Birçok fizik probleminin çözümü de bu yöntemle kolaylaşmış oldu.
Uzay analitik geometride temel bir konu, bir eğrinin veya belirli şartlar altında herhangi bir doğru veya noktanın kendi hareketiyle meydana getirdiği yüzeyin denklemidir. Denklem, eğriyi meydana getiren her bir nokta kümesi tarafından sağlanan sayısal terimlerle ifade edilir. r, dairenin yarıçapı ise daire denklemi:

x² + y² = r2
Mesela, merkezi başlangıçta olan birim yarıçaplı daire, başlangıçtan, birim uzaklıktaki noktalar kümesidir. Bir çember üzerindeki herhangi bir nokta (x, y) koordinatlarına sahipse, birim yarıçaplı çemberin denklemi:

x² + y² = 1 olur.
Bu denklem, çember üzerindeki her noktanın koordinatları tarafından sağlanır. Benzer şekilde x² + y²= 4 denklemi merkezi başlangıçta ve yarıçapı iki birim olan çemberin denklemidir.
Bazı geometrik ifadeler eşitsizliklerle ifade edilebilir. Mesela; x² + y² < 1 yukarıda tarif edilen çemberin içindeki bütün noktaları; x² + y² > 1 denklemi de dışındaki bütün noktaları ifade eder.1 < x² + y² < 4 eşitsizliği x² + y² = 1 ve x² + y² = 4 denklemi bu iki çember arasındaki alanın noktalarını gösterir. Analitik geometri, x ve y eksenlerine bir noktada dik olan üçüncü bir z ekseni ile genişletilir. x, y ve z eksenleriyle gösterilen bir denklem yüzey ifade eder. Mesela, x² + y² + z² = 1 merkezi başlangıçta yarıçapı bir birim olan kürenin denklemidir. Yüzeylerin ve eğrilerin önemli özelliklerini araştırmada kullanılan analitik geometri metotları son üç asırda bilimin en önemli araçlarından biri haline gelmiştir.

Analitik kimya, Kimya bilimine bağlı ana bilim dallarından biridir. Belirli bir maddenin kimyasal bileşenlerinin ya da kimyasal bileşenlerinden bir bölümünün nitelik ve niceliğinin incelendiği bilim dalıdır.

Kimyasal analiz sırasıyla kalitatif (nitel) ve kantitatif (nicel) olmak üzere iki şekilde uygulanır. Bir maddenin hangi bileşenlerden meydana geldiğini bulmaya yarayan analiz türüne kalitatif;bu bileşenlerden her birinin ne yüzdede olduğunu bulmaya yarayan analiz türüne ise kantitatif analiz denir.
Kantitatif analiz, metotlar yönünden klasik ve modern olmak üzere ikiye ayrılır. Klasik metotlar maddenin ağırlık ve hacim özelliklerine dayanan metotlardır. Maddenin ağırlığı göz önüne alınarak yapılan analize gravimetrik, hacim göz önüne alınarak yapılana da volumetrik analiz denir. Gravimetrik ve volumetrik analizlerin her ikisi de günümüzde çok kullanılmaktadır. Bilhassa fen ve şehirciliğin gelişmesiyle, medeniyeti tehdit etmeye başlayan çevre meselelerinin tespiti çalışmaları bu metotların önemini bir kat daha artırmıştır.
Modern metotlara İnstrumental metotlar (enstrümantal analiz) da denilmekte olup, 1930 yılından sonra hızlı olarak gelişmeye başlamıştır. Bu metotlar, maddenin ışık absorbsiyonu, ışık emisyonu, magnetik, elektrik, radyoaktiflik gibi özellikleri üzerine kurulmuştur. Bugün sadece bir özellik üzerine kurulmuş olan metotlar ciltlerle kitap doldurulacak kadar çoğalmıştır. İnstrumental analiz klasik analizden daha hassas, daha az zaman alıcı ve daha kolay olmakla beraber, sonuçlarının değerlendirilmesi bakımından uzman kimyacılara ihtiyaç gösterir.
Enstrümental analiz tarihte ilk olarak Robert Bunsen ve Gustav Kirchhoff tarafından 1860 senesinde kullanılmıştır.
Bir analiz için uygulanacak analiz metodu madde miktarına bağlı olarak değişir. 50 mg'dan daha fazla madde miktarı ile yapılan analize makro analiz, 10–50 mg arasındaki miktarla yapılan analize yarı-mikro analiz, 1–10 mg arasındaki miktarla yapılan analize mikro analiz, 0,001–1 mg arasındaki miktarla yapılan analize ultra-mikro analiz ve 0,001 mg'ın altında kalan miktarla yapılan analize de sub-mikro analiz denir. Mikro, ultra-mikro ve sub-mikro analizlere bilimsel çalışmalarda başvurulur.

Bilimin, teknolojinin, kliniklerin ihtiyaçlarına göre çeşitli cihaz ve metotlar geliştirilmiştir. Mesela şeker fabrikalarında ayarlanmış polarimetreler yardımıyla şeker pancarındaki şeker oranı ölçülebildiği gibi, kliniklerde kan ve idrardaki üre, şeker, azot; ayarlı araçlarla tayin edilebilmektedir.

Matematikte analitik sayı teorisi, tam sayılarla ilgili problemleri çözmek için matematiksel analiz yöntemlerini kullanan sayılar teorisinin dalıdır.  Dirichlet'in aritmetik ilerlemeler üzerindeki teoreminin ilk kanıtını sunmak için Peter Gustav Lejeune Dirichlet tarafından 1837'de Dirichlet L - fonksiyonlarının tanıtılmasıyla kullanılmaya başlandığı söylenir.   Asal sayılar (Asal Sayı Teoremi ve Riemann zeta fonksiyonunu içeren) ve toplam sayı teorisi (Goldbach varsayımı ve Waring problemi gibi) üzerindeki sonuçlarıyla bilinmektedir.

Analitik sayı teorisi, teknikteki temel farklılıklardan ziyade çözmeye çalıştıkları problemlerin türüne göre bölünerek iki ana bölüme ayrılabilir.

Çarpımsal sayılar teorisi, bir aralıktaki asal sayıların tahmin edilmesi gibi asal sayıların dağılımı ile ilgilenir. Asal sayı teoremini ve aritmetik ilerlemelerde asal sayılar üzerine Dirichlet teoremini içerir.
Toplam sayı teorisi, Goldbach'ın 2'den büyük her çift sayının iki asal sayının toplamı olduğu varsayımı gibi tam sayıların toplam yapısıyla ilgilidir. Toplam sayı teorisindeki ana sonuçlardan birisi Waring probleminin çözümüdür.

Borwein, Peter; Choi, Stephen; Rooney, Brendan; Weirathmueller, Andrea, (Ed.) (2008), The Riemann Hypothesis: A Resource for the Af  ficionado and Virtuoso Alike, CMS Books in Mathematics, New York: Springer, doi:10.1007/978-0-387-72126-2, ISBN 978-0-387-72125-5 
Davenport, Harold (2000), Multiplicative number theory, Graduate Texts in Mathematics, 74 (gözden geçirilmiş 3. bas.), New York: Springer-Verlag, ISBN 978-0-387-95097-6 
Edwards, H. M. (1974), Riemann's Zeta Function, New York: Dover Publications, ISBN 978-0-486-41740-0 
Tenenbaum, Gérald (1995), Introduction to Analytic and Probabilistic Number Theory, Cambridge studies in advanced mathematics, 46, Cambridge University Press, ISBN 0-521-41261-7

Analiz matematiğin önemli ana dallarından biridir. Limit, sonsuz diziler, seriler, süreklilik, türev, integral ve ölçü gibi kavramlar üzerine kurulmuştur.
Bu kavramlar, genellikle, gerçel ve karmaşık sayılar ve bu sayılardan oluşan kümeler üzerinde tanımlı fonksiyonlar bağlamında incelenir. Modern analiz, yine analizin temel kavramlarını ve tekniklerini içeren ve analize giriş sayılabilecek kalkülüsten evrilmiştir.

Analiz, resmen 17. yüzyılda ve özellikle Bilimsel Devrim sırasında gelişti; ancak, analizdeki fikirlerin öncülerinin izi bu yüzyıldan önceki matematikçilerin çalışmalarında bulunabilir. Özellikle, antik Yunan matematiğinin erken dönemlerinde, bazı sonuçlar apaçık olmasa da örtük olarak bulunabilir. Örneğin, sonsuz bir geometrik toplam ve Zenon'un dikotomi paradoksu örtük olarak mevcuttur.  Daha sonra, Knidoslu Ödoksus
ve Arşimet gibi Yunan matematikçiler, bölgelerin alanını ve katıların hacmini hesaplamak için tüketme yöntemini kullandıklarında limit ve yakınsama kavramlarını daha açık, ancak gayrı resmi olarak kullandılar.Sonsuz küçüklerin açık kullanımı, 20. yüzyılda  Arşimet'in yeniden keşfedilen bir eseri olan Mekanik Teoremler Yöntemi'nde görülür.. Diğer taraftan, Asya'da, Çinli matematikçi Liu Hui, bir dairenin alanını bulmak için 3. yüzyılda tüketme yöntemini kullandı. Caynizm kaynaklarına göre ise, Hinduların, MÖ 4. yüzyıla kadar giden erken bir tarihte, aritmetik ve geometrik serilerin toplamına dair formüllere sahip olduğu anlaşılıyor. Ācārya Bhadrabāhu, MÖ 433'te Kalpasūtra adlı eserinde geometrik bir serinin toplamını kullanmıştır.

Zu Chongzhi, 5. yüzyılda bir kürenin hacmini bulmak için, daha sonra Cavalieri ilkesi olarak adlandırılacak, bir yöntem oluşturdu.  12. yüzyılda, Hintli matematikçi Bhāskara II sonsuz küçükleri kullandı ve günümüzde Rolle teoremi olarak bilinen sonucu kullandı.
14. yüzyılda Sangamagramalı Madhava, sinüs, kosinüs, tanjant ve arktanjant gibi fonksiyonların günümüzde Taylor serisi olarak adlandırılan sonsuz seri açılımlarını geliştirdi. Trigonometrik fonksiyonların Taylor serilerini geliştirmesinin yanı sıra, bu serilerin kesilmesinden kaynaklanan hata terimlerinin büyüklüğünü de tahmin etti ve bazı sonsuz seriler için rasyonel bir yaklaşım verdi. Kerala Astronomi ve Matematik Okulu'ndaki takipçileri, Madhava'nın çalışmalarını 16. yüzyıla kadar ilerlettiler.

Analizin modern temelleri 17. yüzyıl Avrupa'sında atılmıştır. İlk adımlar, Fermat ve Descartes'ın modern kalkülüsün öncüsü olan analitik geometriyi geliştirmesiyle başlamıştır. Fermat'nın eşitlik yöntemi, fonksiyonların maksimum ve minimumlarını ve eğrilerin teğetlerini belirlemesine olanak sağlamıştır. Descartes'ın 1637'de kartezyen koordinat sistemini tanıtan La Géométrie'yi yayınlaması, analizin kuruluşu olarak kabul edilir. Birkaç on yıl sonra Newton ve Leibniz, 18. yüzyıl boyunca devam eden uygulamalı çalışmaların teşvikiyle, varyasyonlar hesabı, adi ve kısmi diferansiyel denklemler, Fourier analizi ve üretim fonksiyonu gibi analiz konularına dönüşen sonsuz küçükler hesabını bağımsız olarak geliştirdiler. Bu dönemde, kalkülüs teknikleri ayrık problemlere sürekli problemlerle yaklaşım için uygulandı.

18. yüzyılda Euler, matematikteki fonksiyon kavramını ortaya koydu. Gerçel analiz, Bernard Bolzano 1816'da sürekliliğin modern tanımını ortaya koyduğunda bağımsız bir konu olarak ortaya çıkmaya başladı; ancak, Bolzano'nun çalışması 1870'lere kadar yaygın olarak bilinmedi. 1821'de Cauchy, özellikle Euler tarafından daha önceki çalışmalarda yaygın olarak kullanılan cebirin genelliği ilkesini reddederek kalkülüsü sağlam bir mantıksal temele oturtmaya başladı. Bunun yerine Cauchy, kalkülüsü geometrik fikirler ve sonsuz küçükler açısından formüle etti. Bu nedenle, Cauchy'nin süreklilik tanımı, 
  
    
      
        y
      
    
    {\displaystyle y}
  
'deki sonsuz küçük bir değişime karşılık gelmesi için 
  
    
      
        x
      
    
    {\displaystyle x}
  
'teki sonsuz küçük bir değişimi gerektiriyordu. Ayrıca bugün Cauchy dizisi denilen kavramı ortaya koydu ve karmaşık analizin örgün teorisini başlattı. Poisson, Liouville, Fourier ve diğerleri kısmi diferansiyel denklemleri ve harmonik analizi üzerine çalıştılar. Bu matematikçilerin ve Weierstrass gibi diğerlerinin katkıları, (ε, δ)-limit tanımını geliştirerek modern analiz alanını kurdu. Aynı zamanlarda, Riemann integral teorisini tanıttı ve karmaşık analizde önemli ilerlemeler kaydetti.
19. yüzyılın sonlarına doğru, matematikçiler kanıt olmaksızın gerçel sayıların süreyinin varlığını varsaydıklarından endişe duymaya başladılar. Dedekind daha sonra gerçel sayıları, irrasyonel sayıların resmen tanımlandığı ve rasyonel sayılar arasındaki "boşlukları" doldurmaya yarayan Dedekind kesimleriyle oluşturdu ve böylece tam bir küme yarattı ki bu da Simon Stevin tarafından ondalık açılımlar aracılığıyla daha önce geliştirilmiş olan gerçel sayılar süreyini yarattı. O sıralarda, Riemann integralinin teoremlerini iyileştirme girişimleri, gerçek fonksiyonların süreksizlik kümesinin "büyüklüğünün" incelenmesine yol açtı.
Ayrıca, yaygın olarak "canavarlar" olarak bilinen çeşitli patolojik nesneler (örneğin hiçbir yerde sürekli olmayan fonksiyonlar, sürekli ancak hiçbir yerde türevlenemeyen fonksiyonlar ve uzayı dolduran eğriler) araştırılmaya başlandı. Bu bağlamda, Jordan kendi ölçü teorisini geliştirdi, Cantor günümüzde bilinen adıyla, naif küme teorisini geliştirdi ve Baire, Baire kategori teoremini kanıtladı. 20. yüzyılın başlarında, kalkülüs aksiyomatik bir küme teorisi kullanılarak resmîleştirildi. Lebesgue ölçü teorisini büyük ölçüde geliştirdi ve günümüzde Lebesgue integrali olarak bilinen kendi integral teorisini tanıttı ve bu teorinin Riemann'ınkine göre büyük bir gelişme olduğu görüldü. Hilbert, integral denklemlerini çözmek için Hilbert uzaylarını tanımladı. Normlu vektör uzayı fikri hissediliyordu ve 1920'lerde Banach fonksiyonel analizi yarattı.

Matematikte, bir metrik uzay, elemanları arasında uzaklık kavramının (metrik olarak adlandırılır) tanımlandığı bir kümedir.
Analizin çoğu bazı önemli metrik uzaylarda yapılır. En yaygın kullanılanlar gerçel sayılar doğrusu, karmaşık düzlem, Öklid uzayı, diğer vektör uzayları ve tam sayılardır. Metrik içermeyen analiz örnekleri arasında ölçü teorisi (uzaklıktan ziyade büyüklük ölçüsü tanımlar) ve fonksiyonel analizin bir kısmı (uzaklık kavramına ihtiyaç duymayan topolojik vektör uzaylarını inceler) bulunur.

Gerçel analiz ya da daha geleneksel adıyla "gerçel değişkenli fonksiyonlar teorisi", gerçel sayılarla ve gerçel değişkenlere bağlı ve gerçel değerler alan fonksiyonlarla ilgilenen bir analiz dalıdır.  Özellikle, gerçel fonksiyon ve dizilerin analitik özellikleriyle ilgilenir; bunlara, gerçel sayı dizilerinin yakınsaklığı ve limitleri, gerçek sayıların hesabı ve gerçel değerli fonksiyonların sürekliliği, türevliliği ve ilgili özellikleri dahildir.

Karmaşık analiz, kompleks analiz ya da daha geleneksel adıyla "karmaşık değişkenli fonksiyonlar teorisi" olarak bilinir, karmaşık sayıların fonksiyonlarını inceleyen analiz dalıdır.
Cebirsel geometri, sayılar teorisi, uygulamalı matematik dahil olmak üzere matematiğin birçok dalında; ayrıca hidrodinamik, termodinamik, makine mühendisliği, elektrik mühendisliği ve özellikle kuantum alan teorisi dahil olmak üzere fiziğin değişik alanlarında faydalıdır.
Karmaşık analiz özellikle karmaşık değişkenli analitik fonksiyonlarla (veya daha genel olarak meromorf fonksiyonlarla) ilgilenir. Herhangi bir analitik fonksiyonun gerçel ve sanal kısımları Laplace denklemini sağlamak zorunda olduğundan, karmaşık analiz fizikteki iki boyutlu problemlere yaygın olarak uygulanabilir.

Fonksiyonel analiz, vektör uzaylarıyla ve bu uzayların üzerinde tanımlı operatörlerle uğraşan bir analiz dalıdır. Kökleri fonksiyon uzayları kuramının geliştirilmesine; hatta diferansiyel ve integral denklemlerinin çalışılmasına kadar gitmektedir. Özelde mesela Fourier dönüşümü gibi fonksiyon dönüşümlerinin çalışılmasında da kullanılmıştır. Çağdaş anlamda, fonksiyonel analiz bir topolojiye sahip vektör uzaylarının çalışılmasında, özellikle sonsuz boyutlu uzaylarda, gözükmektedir. Tanımdan yola çıkılarak fonksiyon analizinin sonlu boyutlu uzaylar kuramını da içerdiği düşünülebilir; ancak bu uzayları bir topolojisi olmadan inceleyen alan doğrusal cebirdir. Fonksiyonel analizin önemli bir işlevlerinden biri de ölçü, integral ve olasılık kuramı gibi genel kuramları sonsuz boyutlu uzaylara yaymaktır ki bu disiplinin özel adı sonsuz boyutlu analizdir.

Anatomi (Eski Yunanca ἀνατομή (anatomḗ) 'diseksiyon'), organizmaların ve parçalarının yapısının incelenmesi ile ilgili biyoloji dalıdır. Anatomi, canlıların yapısal organizasyonu ile ilgilenen bir doğa bilimi dalıdır. Tarih öncesi çağlarda başlangıcı olan eski bir bilim dalıdır. Anatomi doğası gereği gelişimsel biyoloji, embriyoloji, karşılaştırmalı anatomi, evrimsel biyoloji ve filogeniye bağlıdır, çünkü bunlar anatominin hem anlık hem de uzun vadeli zaman ölçeklerinde üretildiği süreçlerdir. Sırasıyla organizmaların ve parçalarının yapısını ve işlevini inceleyen anatomi ve fizyoloji, birbiriyle ilişkili disiplinlerin doğal bir çiftini oluşturur ve genellikle birlikte çalışılır. İnsan anatomisi, tıpta uygulanan temel bilimlerden biridir.
Anatomi, yeni keşifler yapıldıkça sürekli gelişen karmaşık ve dinamik bir alandır. Son yıllarda, vücut yapılarının daha ayrıntılı ve doğru bir şekilde görüntülenmesini sağlayan MRI ve CT taramaları gibi gelişmiş görüntüleme tekniklerinin kullanımında önemli bir artış olmuştur.
Anatomi disiplini makroskopik ve mikroskopik bölümlere ayrılır. Makroskopik anatomi veya kaba anatomi, bir hayvanın vücut parçalarının çıplak gözle incelenmesidir. Gross anatomi aynı zamanda yüzeysel anatomi dalını da içerir. Mikroskobik anatomi, histoloji olarak bilinen çeşitli yapıların dokularının incelenmesinde ve ayrıca hücrelerin incelenmesinde optik aletlerin kullanılmasını içerir.
Anatomi tarihi, insan vücudundaki organların ve yapıların işlevlerinin giderek daha iyi anlaşılması ile karakterize edilir. Yöntemler de, karkasların ve kadavraların (cesetlerin) diseksiyonu yoluyla hayvanların incelenmesinden X-ışını, ultrason ve manyetik rezonans görüntüleme dahil olmak üzere 20. yüzyıl tıbbi görüntüleme tekniklerine kadar ilerleyerek önemli ölçüde gelişmiştir.

Yunanca ἀνατομή anatomē "diseksiyon" (ἀνά aná "yukarı" ve τέμνω témnō "kestim" kelimelerinden ἀνατέμνω anatémnō "kestim, açtım") kelimesinden türetilen anatomi, sistemleri, organları ve dokuları dahil olmak üzere organizmaların yapısının bilimsel olarak incelenmesidir. Çeşitli parçaların görünümünü ve konumunu, oluştukları malzemeleri ve diğer parçalarla olan ilişkilerini içerir. Anatomi, sırasıyla bu parçaların işlevleri ve ilgili kimyasal süreçlerle ilgilenen fizyoloji ve biyokimyadan oldukça farklıdır. Örneğin, bir anatomist karaciğer gibi bir organın şekli, boyutu, konumu, yapısı, kanlanması ve innervasyonu ile ilgilenirken; bir fizyolog safra üretimi, karaciğerin beslenmedeki rolü ve vücut fonksiyonlarının düzenlenmesi ile ilgilenir.
Anatomi disiplini, kaba veya makroskobik anatomi ve mikroskobik anatomi dahil olmak üzere bir dizi dala ayrılabilir. Kaba anatomi, çıplak gözle görülebilecek kadar büyük yapıların incelenmesidir ve ayrıca yüzeysel anatomi veya yüzey anatomisini, dış vücut özelliklerinin görülerek incelenmesini de içerir. Mikroskobik anatomi, histoloji (dokuların incelenmesi) ve embriyoloji (bir organizmanın olgunlaşmamış halinin incelenmesi) ile birlikte mikroskobik ölçekte yapıların incelenmesidir. Bölgesel anatomi, karın gibi belirli bir vücut bölgesindeki tüm yapıların birbirleriyle olan ilişkilerinin incelenmesidir. Buna karşılık sistemik anatomi, ayrı bir vücut sistemini oluşturan yapıların, yani sindirim sistemi gibi benzersiz bir vücut işlevini yerine getirmek için birlikte çalışan bir grup yapının incelenmesidir.
Anatomi, organların ve sistemlerin yapısı ve organizasyonu hakkında bilgi edinmek amacıyla hem invaziv hem de invaziv olmayan yöntemler kullanılarak incelenebilir. Kullanılan yöntemler arasında bir vücudun açılıp organlarının incelendiği diseksiyon ve video kamera donanımlı bir aletin vücut duvarındaki küçük bir kesiden sokulup iç organları ve diğer yapıları keşfetmek için kullanıldığı endoskopi yer alır. X ışınları kullanılarak yapılan anjiyografi veya manyetik rezonans anjiyografi, kan damarlarını görselleştirmek için kullanılan yöntemlerdir.
"Anatomi" terimi genellikle insan anatomisini ifade etmek için kullanılır. Bununla birlikte, hayvanlar aleminin geri kalanında büyük ölçüde benzer yapılar ve dokular bulunur ve bu terim diğer hayvanların anatomisini de içerir. Zootomi terimi bazen özellikle insan olmayan hayvanları ifade etmek için de kullanılır. Bitkilerin yapı ve dokuları farklı bir doğaya sahiptir ve bitki anatomisinde incelenirler.

Topografik anatomi: Vücut yapılarını, bölge bölge inceleyen anatominin alt dalıdır.
Sistematik anatomi : Vücut yapılarını, organların bir araya gelmesiyle oluşan organ sistemleri düzeyinde ele alan anatomi dalı.
Karşılaştırmalı anatomi : İnsan ile başka canlıların vücut yapılarındaki benzer ve farklı tarafları karşılaştırmalı olarak ele alan ve bunu insan anatomisinin daha iyi anlaşılmasında kullanan anatomi dalı. Veteriner hekimlerin öğretiminde kullanılır.
Klinik anatomi : Vücut yapılarının hastalıklara tanı koyma aşamasındaki rollerini ortaya koyan alt uğraş alanıdır.
Nöroanatomi: Sinir sistemi anatomisi ile ilgili dalıdır.
Gelişimsel anatomi : Embriyoloji
Mikroskobik anatomi : Histoloji
Patolojik anatomi : Anatomopatoloji
Radyolojik anatomi : Radyografi sonucu elde edilen radyogramda organ yapılarının ve organlar arası ilişkilerin incelenmesidir.
Sanatsal anatomi:
Yüzeysel anatomi:
Moleküler anatomi:
Morfometri:
Dekapod anatomisi:
Böcek morfolojisi:
Örümcek anatomisi:
Neandertal anatomisi:
Köpek anatomisi:
Kedi anatomisi:
Atgiller anatomisi:
Amfibi anatomisi:
Kuş anatomisi:
Balık anatomisi:
Köpekbalığı anatomisi:

M.Ö. 1600'de Eski Mısır'a ait bir tıp metni olan Edwin Smith Papirüsü'nde kalp ve damarlarının yanı sıra beyin ve beyin zarları ile beyin omurilik sıvısı, karaciğer, dalak, böbrekler, rahim ve mesane tarif edilmiş ve kalpten ayrılan kan damarları gösterilmiştir. Ebers Papirüsü'nde (M.Ö. 1550 civarı) ise vücudun tüm sıvılarını vücudun her bir üyesine taşıyan veya her bir üyesinden gelen damarların yer aldığı bir "kalp incelemesi" bulunmaktadır. Antik Yunan anatomisi ve fizyolojisi, erken Orta Çağ dünyası boyunca büyük değişimler ve ilerlemeler geçirmiştir. Zaman içinde bu tıbbi uygulama, vücuttaki organların ve yapıların işlevlerinin sürekli gelişen bir anlayışıyla genişledi. Beyin, göz, karaciğer, üreme organları ve sinir sisteminin anlaşılmasına katkıda bulunan insan vücuduna ilişkin olağanüstü anatomik gözlemler yapılmıştır.

Helenistik Mısır kenti İskenderiye, Yunan anatomisi ve fizyolojisi için bir sıçrama tahtasıydı. İskenderiye, Yunanlar zamanında sadece tıbbi kayıtlar ve liberal sanatlar kitapları için dünyanın en büyük kütüphanesine ev sahipliği yapmakla kalmamış, aynı zamanda birçok tıp pratisyeni ve filozofa da ev sahipliği yapmıştır. Mısır'ın Ptolemaios hanedanının sanat ve bilime verdiği büyük destek İskenderiye'nin yükselmesine yardımcı olmuş ve diğer Yunan devletlerinin kültürel ve bilimsel başarılarına rakip olmuştur. Erken dönem anatomi ve fizyoloji alanındaki en çarpıcı gelişmelerden bazıları Helenistik İskenderiye'de gerçekleşmiştir. Üçüncü yüzyılın en ünlü anatomist ve fizyologlarından ikisi Herophilus ve Erasistratus'tur. Bu iki hekim, Rönesans'a kadar tabu olarak kabul edilen hüküm giymiş suçluların kadavralarını kullanarak tıbbi araştırmalar için insan diseksiyonuna öncülük etmiştir - Herophilus sistematik diseksiyonlar yapan ilk kişi olarak kabul edilmiştir. Herophilus, anatominin birçok dalına ve tıbbın diğer birçok yönüne etkileyici katkılarda bulunan anatomik çalışmalarıyla tanındı. Çalışmalarından bazıları nabız sisteminin sınıflandırılması, insan atardamarlarının toplardamarlardan daha kalın duvarlara sahip olduğunun ve kulakçıkların kalbin parçaları olduğunun keşfini içeriyordu. Herophilus'un insan vücudu hakkındaki bilgisi beyin, göz, karaciğer, üreme organları ve sinir sisteminin anlaşılması ve hastalıkların seyrinin tanımlanmasında hayati katkılar sağlamıştır. Erasistratus, boşlukları ve zarları da dahil olmak üzere beynin yapısını doğru bir şekilde tanımlamış ve serebrum ile serebellum arasında bir ayrım yapmıştır. İskenderiye'deki çalışmaları sırasında Erasistratus özellikle dolaşım ve sinir sistemi çalışmalarıyla ilgilenmiştir. İnsan vücudundaki duyusal ve motor sinirleri ayırt edebilmiş ve havanın akciğerlere ve kalbe girdiğine ve daha sonra vücuda taşındığına inanmıştır. Atardamarlar ve toplardamarlar arasında yaptığı ayrım - atardamarlar vücuttaki havayı taşırken, toplardamarlar kalpten gelen kanı taşıyordu - büyük bir anatomik keşifti. Erasistratus aynı zamanda epiglotun ve triküspit de dahil olmak üzere kalp kapakçıklarının isimlendirilmesinden ve işlevlerinin tanımlanmasından da sorumluydu. Üçüncü yüzyılda Yunan hekimler sinirleri kan damarları ve tendonlardan ayırmayı ve sinirlerin sinirsel uyarıları ilettiğini fark etmeyi başardılar. Motor sinirlerdeki hasarın felce yol açtığını ortaya koyan Herophilus olmuştur. Herophilus beyindeki meninksleri ve ventrikülleri adlandırmış, serebellum ve serebrum arasındaki ayrımı takdir etmiş ve beynin Aristoteles'in öne sürdüğü gibi bir "soğutma odası" değil "aklın merkezi" olduğunu kabul etmiştir Herophilus ayrıca optik, okülomotor, trigeminal, yüz, vestibülokoklear ve hipoglossal sinirlerin motor bölümlerini tanımlamasıyla da tanınır. MÖ 3. yüzyılda hem sindirim hem de üreme sistemlerinde büyük başarılar elde edilmiştir. Herophilus sadece tükürük bezlerini değil, ince bağırsak ve karaciğeri de keşfedip tanımlayabilmiştir. Rahmin içi boş bir organ olduğunu göstermiş, yumurtalıkları ve rahim tüplerini tanımlamıştır. Spermatozoanın testisler tarafından üretildiğini kabul etmiş ve prostat bezini ilk tanımlayan kişi olmuştur.
Kasların ve iskeletin anatomisi, bilinmeyen yazarlar tarafından yazılmış bir Antik Yunan tıp eseri olan Hipokrat Külliyatı'nda anlatılmaktadır. Aristoteles omurgalı anatomisini hayvan diseksiyonuna dayanarak tanımlamıştır. Praxagoras arterler ve damarlar arasındaki farkı tanımlamıştır. Yine M.Ö. 4. yüzyılda Herophilos ve Erasistratus, Ptolemaios döneminde İskenderiye'deki suçluların viviseksiyonuna dayanarak daha doğru anatomik tanımlar üretmiştir.
2. yüzyıl

André Weil (/veɪ/; Fransızca: [ɑ̃dʁe vɛj]; 6 Mayıs 1906, Paris, Fransa - 6 Ağustos 1998, New Jersey, ABD), sayılar teorisi ve cebirsel geometri alanındaki çalışmaları ile tanınan Fransız matematikçidir. Matematiksel Bourbaki grubunun kurucu üyesiydi. Filozof Simone Weil kız kardeşi, yazar Sylvie Weil ise kızıdır.

André Weil, 1870-71 Fransa-Prusya Savaşı'ndan sonra Alman İmparatorluğu tarafından Alsace-Lorraine'in ilhakından kaçan agnostik Alsaslı Yahudi ebeveynlerin çocuğu olarak Paris'te doğdu. Ünlü filozof Simone Weil, Weil'in tek kardeşiydi. Paris, Roma ve Göttingen'de okudu ve 1928'de doktorasını aldı. Almanya'da iken Weil, Carl Ludwig Siegel ile arkadaş oldu. 1930'dan itibaren Aligarh Muslim Üniversitesi'nde iki akademik yıl geçirdi. Matematiğin yanı sıra klasik Yunan ve Latin edebiyatına, Hinduizm ve Sanskrit edebiyatına ömür boyu ilgi gösterdi: 1920'de kendi kendine Sanskritçe öğrendi. Aix-Marseille Üniversitesi'nde bir yıl, sonra Strasbourg Üniversitesi'nde altı yıl öğretmenlik yaptı. 1937'de Éveline de Possel (evlilik öncesi soyadı Éveline Gillet) ile evlendi.
II. Dünya Savaşı patlak verdiğinde Weil Finlandiya'daydı; Nisan 1939'dan beri İskandinavya'da seyahat ediyordu. Karısı Éveline onsuz Fransa'ya döndü. Weil, Finlandiya'da Kış Savaşı'nın patlak verdiğinde casusluk şüphesiyle yanlışlıkla tutuklandı; ancak, hayatının tehlikede olduğuna dair anlatıların abartılı olduğu gösterildi. Weil, İsveç ve Birleşik Krallık üzerinden Fransa'ya döndü ve Ocak 1940'ta Le Havre'de gözaltına alındı. Görevi bildirmemekle suçlandı ve Le Havre ve ardından Rouen'de hapsedildi. Weil, Şubat ayından Mayıs ayına kadar Rouen'in bir bölgesi olan Bonne-Nouvelle'deki askeri hapishanede, kendisine ün kazandıran çalışmasını tamamladı. 3 Mayıs 1940'ta yargılandı. Beş yıl hapis cezasına çarptırıldı, bunun yerine bir askerî birliğe bağlanmayı talep etti ve Cherbourg'da bir alaya katılma şansı verildi. Fransa'nın düşüşünden sonra deniz yoluyla geldiği Marsilya'da ailesiyle buluştu. Daha sonra Clermont-Ferrand'a gitti ve burada Alman işgali altındaki Fransa'da yaşayan eşi Éveline'le bir araya gelmeyi başardı.
Ocak 1941'de Weil ve ailesi Marsilya'dan New York'a yelken açtı. Savaşın geri kalanını Rockefeller Vakfı ve Guggenheim Vakfı tarafından desteklendiği Amerika Birleşik Devletleri'nde geçirdi. İki yıl boyunca Lehigh Üniversitesi'nde matematik dersi verdi; burada Amerikalı öğrencilerden farklı olarak, askere alınma konusunda endişelenmesine gerek kalmasa da takdir edilmedi, fazla çalıştı ve düşük maaş aldı. Lehigh'deki işinden ayrıldı ve 1945'ten 1947'ye kadar Universidade de São Paulo'da Oscar Zariski ile çalışarak ders verdiği Brezilya'ya taşındı. Weil ve karısının iki kızı, Sylvie (d. 1942) ve Nicolette (d. 1946) vardı.
Daha sonra Amerika Birleşik Devletleri'ne döndü ve kariyerinin geri kalanını geçireceği İleri Araştırmalar Enstitüsü'ne geçmeden önce 1947'den 1958'e kadar Chicago Üniversitesi'nde ders verdi. Matematik alanındaki çeşitli konferanslara konuşmacı olarak katıldı. 1979'da Weil, Matematikte ikinci Wolf Ödülü'nü Jean Leray ile paylaştı.

Weil, bir dizi alanda önemli katkılarda bulundu, en önemlisi cebirsel geometri ve sayılar teorisi arasındaki derin bağlantıları keşfetmesiydi. Bu, Mordell-Weil teoremine giden doktora çalışmasında başladı (1928 ve kısa bir süre Siegel teoreminde integral noktalarına uygulandı). Mordell'in teoreminin geçici bir kanıtı vardı; Weil, sonsuz iniş argümanını, rasyonel noktaları boyutlandırmak için yükseklik fonksiyonları ve bir yirmi yıl boyunca bu şekilde kategorize edilmeyecek olan Galois kohomolojisi aracılığıyla iki tür yapısal yaklaşıma ayırmaya başladı. Weil'in çalışmasının her iki yönü de sürekli olarak önemli teorilere dönüşmüştür.
Başlıca başarıları arasında, sonlu alanlar üzerindeki eğrilerin zeta fonksiyonları için Riemann hipotezinin 1940'ların kanıtı ve bu sonucu desteklemek için cebirsel geometri için uygun temellerin atılması (1942'den 1946'ya en yoğun olarak) vardı. Weil varsayımları 1950'lerden itibaren oldukça etkili oldu; bu ifadeler daha sonra Bernard Dwork, Alexander Grothendieck, Michael Artin ve nihayet 1973'te en zor adımı tamamlayan Pierre Deligne tarafından kanıtlandı.
Weil adele halkasını 1930'ların sonlarında Claude Chevalley'in idellerle liderliğini izleyerek tanıttı ve onlarla Riemann-Roch teoreminin bir kanıtını verdi (1967'de Temel Sayı Teorisinde bir versiyon çıktı). 1938'deki 'matris bölen' (vektör demeti avant la lettre) Riemann-Roch teoremi, demetlerin moduli uzayları gibi daha sonraki fikirlerin çok erken bir tahminiydi. Tamagawa sayıları üzerine Weil varsayımı uzun yıllar direnç gösterdi. Sonunda adelik yaklaşım, otomorfik temsil teorisinde temel hale geldi. 1967 civarında, Taniyama-Shimura varsayımı olarak bilinen başka bir bilinen Weil varsayımını üretti. Varsayımlara karşı tutumu, bir varsayımın bir tahmin olarak hafife alınmaması gerektiğiydi ve Taniyama davasında, kanıtlar ancak 1960'ların sonlarından itibaren gerçekleştirilen kapsamlı hesaplama çalışmasından sonra mevcut hale geldi.
Diğer önemli sonuçlar Pontryagin dualitesi ve diferansiyel geometri üzerineydi. Genel topolojide tek tip uzay kavramını Nicolas Bourbaki ile (kendisinin kurucu üyesi olduğu) işbirliğinin bir yan ürünü olarak tanıttı. Demet teorisi üzerine yaptığı çalışmalar, yayınlanan makalelerinde pek görünmüyor, ancak 1940'ların sonlarında Henri Cartan ile yazışmaları ve toplanan makalelerinde yeniden basılması etkili oldu. Ayrıca boş kümeyi temsil etmesi için Norveç alfabesindeki Ø harfinden türetilen ∅ sembolünü seçti.
Weil, klasik izoperimetrik eşitsizliğin pozitif eğimli olmayan yüzeylerde de geçerli olduğunu gösterdiği 1926'daki ilk makalesinde Riemann geometrisine de iyi bilinen bir katkı yaptı. Bu, daha sonra Cartan-Hadamard varsayımı olarak bilinen şeyin 2 boyutlu durumunu oluşturdu.
Daha önce kuantum mekaniğinde Irving Segal ve David Shale tarafından tanıtılan sözde Weil temsilinin, ikinci dereceden formların klasik teorisini anlamak için çağdaş bir çerçeve verdiğini keşfetti. Bu aynı zamanda başkaları tarafından temsil teorisi ile teta fonksiyonlarını birbirine bağlayan önemli bir gelişimin başlangıcıydı.
Ayrıca Sayı Teorisi tarihi üzerine birkaç kitap yazdı. Weil, 1966'da Kraliyet Cemiyeti'nin (ForMemRS) Yabancı Üyesi seçildi.
Weil'in fikirleri, Bourbaki'nin II.Dünya Savaşı öncesi ve sonrası yazı ve seminerlerine önemli katkılarda bulundu.

Hint (Hindu) düşüncesi Weil üzerinde büyük etkiye sahipti. Agnostikti ve dinlere saygı duyuyordu.

2004 yılında Saint-Sulpice Gözlemevi'nde gök bilimciler tarafından keşfedilen asteroid 289085 Andreweil'e onun ismi verildi. Resmî isimlendirme, Minor Planet Center tarafından 14 Şubat 2014 tarihinde yayınlandı(M.P.C. 87143).

Matematiksel çalışmalar
Arithmétique et géométrie sur les variétés algébriques (1935)
Sur les espaces à structure uniforme et sur la topologie générale (1937)
L'intégration dans les groupes topologiques and ses uygulamaları (1940)
Foundations of Algebraic Geometry, American Mathematical Society Colloquium Publications, vol. 29, Providence, R.I.: American Mathematical Society, 1946, ISBN 978-0-8218-1029-3 Foundations of Algebraic Geometry, American Mathematical Society Colloquium Publications, vol. 29, Providence, R.I.: American Mathematical Society, 1946, ISBN 978-0-8218-1029-3  Foundations of Algebraic Geometry, American Mathematical Society Colloquium Publications, vol. 29, Providence, R.I.: American Mathematical Society, 1946, ISBN 978-0-8218-1029-3 
Toplanan makaleler
Œuvres Scientifiques, Collected Works, üç cilt (1979)
Œuvres Scientifiques / Collected Papers. Springer Collected Works in Mathematics (İngilizce). Volume 1 (1926-1951). Springer. March 2009. ISBN 978-3-540-85888-1. Œuvres Scientifiques / Collected Papers. Springer Collected Works in Mathematics (İngilizce). Volume 1 (1926-1951). Springer. March 2009. ISBN 978-3-540-85888-1.  Œuvres Scientifiques / Collected Papers. Springer Collected Works in Mathematics (İngilizce). Volume 1 (1926-1951). Springer. March 2009. ISBN 978-3-540-85888-1. 
Œuvres Scientifiques / Collected Papers. Springer Collected Works in Mathematics (İngilizce). Volume 2 (1951-1964). Springer. March 2009. ISBN 978-3-540-87735-6. Œuvres Scientifiques / Collected Papers. Springer Collected Works in Mathematics (İngilizce). Volume 2 (1951-1964). Springer. March 2009. ISBN 978-3-540-87735-6.  Œuvres Scientifiques / Collected Papers. Springer Collected Works in Mathematics (İngilizce). Volume 2 (1951-1964). Springer. March 2009. ISBN 978-3-540-87735-6. 
Œuvres Scientifiques / Collected Papers. Springer Collected Works in Mathematics (İngilizce). Volume 3 (1964-1978). Springer. March 2009. ISBN 978-3-540-87737-0. Œuvres Scientifiques / Collected Papers. Springer Collected Works in Mathematics (İngilizce). Volume 3 (1964-1978). Springer. March 2009. ISBN 978-3-540-87737-0.  Œuvres Scientifiques / Collected Papers. Springer Collected Works in Mathematics (İngilizce). Volume 3 (1964-1978). Springer. March 2009. ISBN 978-3-540-87737-0. 
Otobiyografi
Fransızca: Souvenirs d'Apprentissage (1991)3-7643-2500-3. JE Cremona tarafından İngilizce olarak inceleme 1 Eylül 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. .
İngilizce çevirisi: The Apprenticeship of a Mathematician 16 Mayıs 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (1992), 0-8176-2650-6 İnceleme 9 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. tarafından Veeravalli S. Varadarajan; Saunders Mac Lane Tarafından İnceleme 27 Temmuz 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Anı (kızı tarafından)
André ve Simone Weil ile Evde, 6 Mayıs 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Sylvie Weil, Benjamin Ivry tarafından çevrildi;978-0-8101-2704-3, Northwestern University Press, 2010.

A. Borel, Bull tarafından André Weil 15 Mart 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. AMS 46 (2009), 661-666.
André Weil 15 Mart 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.: Armand Borel, Pierre Cartie

Eski Mısır matematiği, Eski Mısır'da yaklaşık MÖ 3000 ila 300 yılları arasında, Eski Mısır Krallığı'ndan kabaca Helenistik Mısır'ın başlangıcına kadar geliştirilen ve kullanılan matematiktir. Eski Mısırlılar, saymak ve genellikle çarpma ve kesirleri içeren yazılı matematik problemlerini çözmek için bir sayı sistemi kullandılar. Mısır matematiğinin kanıtı, papirüs üzerine yazılmış, hayatta kalan az sayıda kaynakla sınırlıdır. Bu metinlerden, eski Mısırlıların, mimari mühendislik için yararlı olan üç boyutlu şekillerin yüzey alanını ve hacmini belirlemek gibi geometri kavramlarını ve sabit kesen yöntemi (Latince: regula falsi, İngilizce: false position method) ve ikinci dereceden denklemler gibi cebir kavramlarını anladıkları bilinmektedir.

Abydos'taki Tomb U-j'de bulunan fildişi etiketlerle matematiğin kullanımının yazılı kanıtı en az MÖ 3200'e kadar uzanmaktadır. Görünüşe göre bu etiketler mezar eşyaları için etiket olarak kullanılmış ve bazılarına rakamlar yazılmıştır. 400.000 öküz, 1.422.000 keçi ve 120.000 mahkûmun sunulmasını gösteren Narmer Macehead'de 10'lu taban sayı sisteminin kullanımına dair daha fazla kanıt bulunabilir.

Eski Krallık'ta (MÖ 2690-2180) matematiğin kullanımına ilişkin kanıtlar azdır, ancak Meidum'da bir mastaba yakınındaki duvardaki, mastabanın eğimi için yönergeler veren yazıtlardan bazı sonuçlar çıkarılabilir. Diyagramdaki çizgiler bir arşın aralıklarla dizilidir ve bu ölçü biriminin kullanımını göstermektedir.
En eski gerçek matematiksel belgeler, 12. Hanedanlığa (yaklaşık MÖ 1990–1800) aittir. Kahun Papirüsü'nün ve Berlin Papirüsü 6619 koleksiyonunun çok daha geniş bir parçası olan Moskova Papirüsü, Mısır Matematiksel Deri Rulosu, Lahun Matematiksel Papirüsü bu döneme tarihlenmektedir. İkinci Ara Dönem'e (MÖ 1650) tarihlenen Rhind Papirüsünün, 12. hanedandan daha eski bir matematiksel metne dayandığı söylenir.
Moskova Matematik Papirüsü ve Rhind Papirüsü, matematiksel problem metinleri olarak adlandırılır. Çözümleri olan bir dizi problemden oluşurlar. Bu metinler bir öğretmen veya tipik matematik problemlerini çözmekle uğraşan bir öğrenci tarafından yazılmış olabilir.
Eski Mısır matematiğinin ilginç bir özelliği, birim kesirlerin kullanılmasıdır. Mısırlılar, kesirler için 
  
    
      
        
          
            
              1
              2
            
          
        
        ,
        
          
            
              1
              3
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\tfrac {1}{2}},{\tfrac {1}{3}}}
  
 ve 
  
    
      
        
          
            
              2
              3
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\tfrac {2}{3}}}
  
 gibi bazı özel gösterimler kullandılar ve bazı metinlerde 
  
    
      
        
          
            
              3
              4
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\tfrac {3}{4}}}
  
 için, ancak diğer kesirler tümü 
  
    
      
        
          
            
              1
              n
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\tfrac {1}{n}}}
  
 biçiminin birim kesirleri veya bu tür birim kesirlerin toplamları olarak yazılır. Yazıcılar, bu kesirlerle çalışmalarına yardımcı olmak için tablolar kullandılar. Örneğin Mısır Matematiksel Deri Rulosu, diğer birim kesirlerin toplamı olarak ifade edilen birim kesirler tablosudur. Rhind Papirüsü ve diğer bazı metinler 
  
    
      
        
          
            
              2
              n
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\tfrac {2}{n}}}
  
 tabloları içerir. Bu tablolar, yazarların 
  
    
      
        
          
            
              1
              n
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\tfrac {1}{n}}}
  
 biçiminin herhangi bir kısmını birim kesirlerin toplamı olarak yeniden yazmalarına olanak sağladı.
Yeni Krallık döneminde (yaklaşık MÖ 1550–1070) matematik problemlerinden edebi Papirüs Anastasi I'de bahsedilir ve Ramses III zamanından kalma Papirüs Wilbour'da arazi ölçümleri kaydedilir. Deir el-Medina işçi köyünde, mezarların taş ocağında taşınırken rekor miktarda çamurun taşındığı birkaç ostraca (yazı yüzeyi olarak kullanılan bir çömlek parçası) bulundu.

Eski Mısır matematiğini anlama çabaları günümüzde, mevcut kaynakların yetersizliği nedeniyle sekteye uğramaktadır. Var olan kaynaklar aşağıdaki metinleri içerir (bunlar genellikle Orta Krallık ve İkinci Ara Dönem'e tarihlenir):

Moskova Papirüsü
Mısır Matematiksel Deri Rulosu
Lahun Matematiksel Papirüsü
MÖ 1800 civarında yazılmış Berlin Papirüsü 6619
Akhmim Ahşap Tableti
Reisner Papirüsü, Mısır'ın erken 12. hanedanına tarihlenmektedir ve antik Thinis kasabası Nag el-Deir'de bulunmuştur.
Rhind Papirüsü (RMP - Rhind Mathematical Papyrus), İkinci Ara Döneme (MÖ 1650) tarihlenir, ancak yazarı Ahmes, onu şimdi kaybolmuş bir Orta Krallık papirüsünün bir kopyası olarak tanımlar. RMP, en büyük matematiksel metindir.
Yeni Krallık'tan kalan, hesaplamalarla ilgili az miktarda matematiksel metin ve yazıt vardır:

Papirüs Anastasi I, Hori adlı bir yazar tarafından yazılmış ve Amenemope adlı bir yazara hitaben (kurgusal) bir mektup olarak yazılmış bir edebi metindir. Mektubun bir bölümü birkaç matematik problemini tanımlar.
Ostracon Senmut 153, hiyeratik olarak yazılmış bir metindir.
Ostracon Turin 57170, hiyeratik olarak yazılmış bir metindir.
Deir el-Medina'dan Ostraca, hesaplamalar içerir. Örneğin Ostracon IFAO 1206, muhtemelen bir mezarın taş ocakçılığı ile ilgili hacimlerin hesaplanmasını göstermektedir.

Mısırlılar eskiden sağdan sola yazarlardı ve sayının en önemsiz rakamları önce yazılırdı, böylece sonuçta sayıların sırası bizimkine karşılık gelirdi. Eski Mısır metinleri hiyeroglif veya hiyeratik olarak yazılabilir. Her iki gösterimde de sayı sistemi her zaman 10 tabanına göre verilmiştir. 1 sayısı basit bir vuruşla, 2 sayısı iki vuruşla vb. temsil edildi. 10, 100, 1.000, 10.000 ve 1.000.000 sayılarının kendi hiyeroglifleri vardı. 10 sayısı öküz çekmesi veya nal, 100 sayısı sarmal bir ip veya salyangoz ile temsil edilir, 1000 sayısı bir lotus çiçeği veya nilüfer çiçeği ile temsil edilir, 10.000 sayısı bir parmakla temsil edilir, 100.000 sayısı bir kurbağa veya iribaş ile ve bir milyon ise iki elini kaldırmış bir adam (Tanrı Heh olabilir) tarafından temsil edilir.

Eski Mısır'da herhangi bir sayı iki şekilde yazılabilirdi: kelimelerle ve sayılarla. Örneğin, 30 sayısını yazmak için sıradan hiyeroglifler kullanılabilir:

veya aynısı sayılarla yazılırsa (üç tane on):

Mısır rakamları, Hanedanlık Öncesi döneme kadar uzanmaktadır. Abydos'un fildişi etiketleri bu sayı sisteminin kullanımını kaydeder. Adak öğelerin sayısını belirtmek için adak sahnelerinde sayıları görmek de yaygındır. Kralın kızı Neferetiabet'e 1000 öküz, ekmek, bira vb.
Mısır sayı sistemi eklemeliydi. Büyük sayılar, kabartma koleksiyonlarıyla temsil edildi ve değer, tek tek sayıların bir araya getirilmesiyle elde edildi.

Mısırlılar neredeyse yalnızca 1/n biçimindeki kesirleri kullandılar. Dikkate değer bir istisna, matematiksel metinlerde sıklıkla bulunan 2/3 kesiridir. Çok nadiren 3/4'ü belirtmek için özel bir kabartma kullanıldı. 1/2 kesiri, ikiye katlanmış bir keten parçasını tasvir etmiş olabilecek bir kabartma ile temsil edildi. 2/3 kesiri, 2 (farklı boyutta) vuruş ve bir ağızla tasvir eden bir kabartma ile temsil edildi. Kesirlerin geri kalanı her zaman bir sayının üzerine birleştirilmiş bir ağızla temsil edildi.

Rhind Papirüsü'nden kesir yazma örneği:

5 + 1⁄2 + 1⁄7 + 1⁄14 (= 5 5⁄7)

Rhind (Ahmes) Papirüsü'nde (yaklaşık MÖ 1550) ekleme ya da çıkarma için kullanılan hiyeroglif gösterilmektedir:

Bu hiyeroglifin "bacaklarının" yönü yazı yönüyle örtüşüyorsa (Mısırlılar genellikle sağdan sola yazıyordu), o zaman "toplama", aksi takdirde "çıkarma" anlamına geliyordu. Ancak, Moskova Matematik Papirüsünde (MÖ 1850), çizginin sonuna doğru yönlendirilmiş bir çift bacak sayısının karesi anlamına geliyordu.
Toplama ondan büyük bir sayı ile sonuçlanırsa, yükselen bir hiyeroglifte on yazılır.
Örneğin: 2343 + 1671

 +

Tüm aynı tür hiyeroglifleri bir araya topluyoruz ve şunları elde ediyoruz:

Hadi dönüşelim:

Nihai sonuç şuna benzer:

Mısır çarpımı, Eski Krallığa bağlanan bir yöntemle, çarpılacak sayının (çarpılan) tekrar tekrar ikiye katlanması ve ikiye katlamalardan hangisinin toplanacağının seçilmesiyle (esasen bir ikili aritmetik biçimi) yapıldı. Çarpılan, şekil 1'in yanına yazılmıştır; çarpan daha sonra kendisine eklendi ve sonuç 2 sayısının yanına yazıldı. İşlem, ikiye katlama çarpanın yarısından büyük bir sayı verene kadar sürdürüldü. Ardından, iki katına çıkan sayılar (1, 2, vb.), cevabı oluşturmak için mevcut hesaplamaların sonuçlarından hangisinin bir araya getirilmesi gerektiğini seçmek için çarpandan tekrar tekrar çıkarılır.
Daha büyük sayılar için kısa bir yol olarak, çarpılan da hemen 10, 100, 1000, 10000 vb. ile çarpılabilir.
Örneğin, Rhind Papirüsü (RMP) üzerindeki Problem 69, (RMP'nin gerçek hiyeratik yazısı yerine) Hiyeroglif semboller kullanılmış gibi temsil edilirse aşağıdaki çizimi sağlar.

, nihai cevabı üretmek için bir araya getirilen ara sonuçları gösterir.
Yukarıdaki tablo, 1120'yi 80'e bölmek için de kullanılabilir. Bu sorunu, toplamı 1120'ye ulaşan 80'in çarpanlarının toplamı olarak bölümü (80) bularak çözerdik. Bu örnekte, 10 + 4 = 14 bölümü verir. Bölme algoritmasının daha karmaşık bir örneği Problem 66 tarafından sağlanmıştır. Toplam 3200 ro yağ, 365 günde eşit olarak dağıtılacaktır.

İlk olarak, yazar 365'in olası en büyük katına ulaşılıncaya kadar art arda ikiye katlar ki bu 3200'den küçüktür. Bu durumda 8 kere 365, 2920'dir ve 365'in katlarının daha fazla eklenmesi açıkça 3200'den daha büyük bir değer verecektir. 
  
    
      
        (
        2
        
          /
        
        3
        +
        1
        
          /
        
        10
        +
        1
        
          /
        
        2190
        )
      
    

Ardışık sayılar, kendisinden önce ve sonra gelen sayılara bir kural ile bağlı olan sayılara denir.

n: Bir tam sayı olmak üzere
Ardışık tam sayılar: 
  
    
      
        n
        ,
        (
        n
        +
        1
        )
        ,
        (
        n
        +
        2
        )
        ,
        .
        .
        .
      
    
    {\displaystyle n,(n+1),(n+2),...}
  

Ardışık tek sayılar : 
  
    
      
        2
        n
        −
        1
        ,
        2
        n
        +
        1
        ,
        2
        n
        +
        3
        ,
        .
        .
        .
      
    
    {\displaystyle 2n-1,2n+1,2n+3,...}
  

Ardışık çift sayılar : 
  
    
      
        2
        n
        ,
        2
        n
        +
        2
        ,
        2
        n
        +
        4
        ,
        .
        .
        .
      
    
    {\displaystyle 2n,2n+2,2n+4,...}
  
  (ardışık tek sayılar ve çift sayılar ikişer artarlar.)

Ardışık sayıların toplamı, matematik tarihinde genellikle Carl Friedrich Gauss'un ilkokul yıllarına atfedilen ünlü bir anekdotla anılır. Rivayete göre, öğretmeni öğrencilerden 1'den 100'e kadar olan sayıları toplamalarını istediğinde, Gauss sayıları baştan ve sondan eşleştirerek (1+100, 2+99, 3+98...) her bir çiftin 101 ettiğini fark etmiş ve sonucu çok kısa sürede bulmuştur. Bu pratik yöntem, ilk n ardışık tam sayının toplamını veren genel n(n+1)/2 formülünün temelini oluşturur.

Pascal üçgeni, binom katsayılarının düzenli bir üçgen yapısında gösterilmesidir ve ardışık sayıların toplamlarıyla doğrudan bir ilişki içerir. Üçgenin yapısı incelendiğinde, sağ kenar boyunca sadece 1'lerin yer aldığı görülür. Daha içte, her satırın ikinci sütununda ardışık sayılar dizisi (1, 2, 3, 4, ..., n) yer alır. Bir sonraki iç sütunda ise ardışık sayıların toplamlarını temsil eden üçgensel sayılar (1, 3, 6, 10, ..., n(n+1)/2) bulunur.
Pascal üçgeninde her eleman, kombinasyonlarla ifade edilir. n-inci satırın k-ıncı elemanı (kn) formülüyle hesaplanır. Örneğin, ikinci sütundaki elemanlar (1n)=n ile, üçüncü sütundaki elemanlar (2n)=2n(n−1) ile, dördüncü sütundaki elemanlar ise (3n)=6n(n−1)(n−2) ile bulunur. Bu ifadeler, ardışık sayıların ve toplamlarının matematiksel açıklamasını sağlar. Sayıların toplamı S1=∑k=1nk=2n(n+1) formülüyle, üçgen sayıların toplamı ise S2=∑k=1n2k(k+1) formülüyle gösterilir. Her bir toplam, Pascal üçgeninde bir sonraki sütuna karşılık gelir.
Bu düzen, Pascal üçgeninin ardışık toplamlarla kurduğu ilişkiyi açık bir şekilde ortaya koyar. Pascal üçgeninin her satırı, binom katsayılarının veya kombinasyonların düzenli bir tablosu olarak bilinse de aynı zamanda ardışık sayıların ve bu sayıların toplamlarının anlaşılması açısından da önemli bir yapı sunar. Üçgenin herhangi bir satırında sol kenardaki sayı, genellikle satırın numarasını veya o satırda ardışık toplamların başlangıç değerini ifade ederken sağ kenardaki sayı ise genellikle 1'dir. İlgili satırda sol kenardaki ve sağ kenardaki sayılar arasındaki fark, satırın sırası ile ilişkili olarak ardışık toplamlardan elde edilen bir değeri temsil eder. Örneğin, Pascal üçgeninin sekizinci satırında sol kenardaki sayı 8, sağ kenardaki sayı ise 1'dir ve aralarındaki fark 8–1=7 olarak bulunur. Bu durum, üçgen içerisindeki ardışık sayılar ve toplamlar arasındaki bağlantıyı ortaya koyduğu gibi üçgenin kendi içindeki matematiksel düzenin de daha iyi anlaşılmasını sağlar. Böylece Pascal üçgeni, yalnızca kombinatorik problemlerde değil aynı zamanda ardışık sayı dizilerinin ve bu dizilerle ilişkili toplamların incelenmesinde de temel bir araç olarak öne çıkar.

Aritmetik geometri, cebirsel geometri yöntemlerini sayı teorisine uygulayan matematik dalıdır. Bu alan, özellikle tam sayılar veya rasyonel sayılar üzerinde tanımlı cebirsel varyetelerin çözüm kümelerini (örneğin eliptik eğrilerde rasyonel noktalar) inceleyen Diophantine geometri ile eşanlamlı şekilde kullanılmaktadır. Başka bir ifadeyle, tam sayılar halkası gibi sayısal tabanlı şemalar üzerinden tanımlanan cebirsel yapıların analizini içerir.
Aritmetik geometri, Mordell-Weil teoremi (bir eliptik eğrinin rasyonel noktalarının sonlu küremli bir grup olduğunu söyler) ve Faltings teoremi (genusu 1'den büyük eğriler üzerindeki rasyonel noktaların sonlu olduğu) gibi temel sonuçlarla modern matematiğin temel taşlarını oluşturur.
Bu disiplin, Fermat'ın Son Teoremi'nin modülerlik yaklaşımıyla Andrew Wiles tarafından çözülmesini de kapsar; ayrıca küme ve modüler formlar gibi yapılarla birlikte, şema teoremi, étale kohezyon ve p-adik Hodge teorisi gibi ileri teknikler üzerinde çalışır.

Matematik'te aritmetiğin temel teoremi, aynı zamanda benzersiz çarpanlara ayırma teoremi ve asal çarpanlara ayırma teoremi olarak da adlandırılır, şunu belirtir: 1'den büyük her tamsayı, benzersiz bir şekilde asal sayıların üslerinin çarpımı olarak gösterilebilir.
Örneğin,

  
    
      
        1200
        =
        
          2
          
            4
          
        
        ⋅
        
          3
          
            1
          
        
        ⋅
        
          5
          
            2
          
        
        =
        (
        2
        ⋅
        2
        ⋅
        2
        ⋅
        2
        )
        ⋅
        3
        ⋅
        (
        5
        ⋅
        5
        )
        =
        5
        ⋅
        2
        ⋅
        5
        ⋅
        2
        ⋅
        3
        ⋅
        2
        ⋅
        2
        =
        …
      
    
    {\displaystyle 1200=2^{4}\cdot 3^{1}\cdot 5^{2}=(2\cdot 2\cdot 2\cdot 2)\cdot 3\cdot (5\cdot 5)=5\cdot 2\cdot 5\cdot 2\cdot 3\cdot 2\cdot 2=\ldots }
  

Teorem bu örnekle ilgili iki şey söylüyor: birincisi, 1200 asal sayıların çarpımı olarak temsil edilebilir ve ikincisi, bu nasıl yapılırsa yapılsın her zaman tam olarak dört 2, bir 3 ve iki 5 olacaktır ve sonuç bunların dışında başka asal sayı içermeyecektir.
Çarpanların asal olması gereklidir: bileşik sayıları içeren çarpanlara ayırmalar benzersiz olmayabilir (örneğin, 
  
    
      
        12
        =
        2
        ⋅
        6
        =
        3
        ⋅
        4
      
    
    {\displaystyle 12=2\cdot 6=3\cdot 4}
  
).
Bu teorem 1'in asal sayı olarak kabul edilmemesinin ana nedenlerinden biridir: eğer 1 asal olsaydı, asal sayılara ayırma benzersiz olmazdı; örneğin, 
  
    
      
        2
        =
        2
        ⋅
        1
        =
        2
        ⋅
        1
        ⋅
        1
        =
        …
      
    
    {\displaystyle 2=2\cdot 1=2\cdot 1\cdot 1=\ldots }
  

Teorem, bir alan üzerinde benzersiz çarpanlara ayırma alanı olarak adlandırılan ve temel ideal alanları, Öklid alanlarını ve polinom halkalarını içeren diğer cebirsel yapılara genelleştirilir. Ancak teorem cebirsel tamsayılar için geçerli değildir. Benzersiz çarpanlara ayırmadaki bu başarısızlık, Fermat'ın Son Teoremi'nin ispatının zorluğunun nedenlerinden biridir. Cebirsel tamsayı halkalarında benzersiz çarpanlara ayırmanın örtülü kullanımı, Fermat'ın ifadesi ile Wiles'ın kanıtıdır.

Temel teorem, Öklid'in Elementler'inin Kitap VII, 30, 31 ve 32. önermelerinden ve IX. Kitap, 14. önermesinden türetilebilir.

İki sayının çarpımı, bir sayı ile bir asal sayının çarpımına eşit ise, bu asal sayı başlangıçtaki iki sayıdan birinin çarpanıdır.
(Modern terminolojide: Eğer bir asal p ab çarpımını bölüyorsa, o zaman p ya ayı ya da byi ya da her ikisini de böler.) Önerme 30'a gönderme yapılır. Öklid lemması olarak ve aritmetiğin temel teoreminin ispatında gereklidir.

Herhangi bir bileşik sayı bazı asal sayıların çarpımı ile ifade edilir.
(Modern terminolojide: birden büyük her tam sayı bir asal sayıya eşit olarak bölünür.) Önerme 31 doğrudan sonsuz bölünebilme kanıtı ile kanıtlanır.

Herhangi bir sayı ya asaldır ya da bir asal sayı ile tam olarak bölünür.
Önerme 32, önerme 31'den türetilmiştir ve çarpanlara ayırmanın mümkün olduğunu kanıtlamaktadır.

Bir sayı asal sayıların çarpımı olarak ifade edilen en küçük sayı ise herhangi başka bir sayının çarpımı olarak ifade edilmez. Başlangıçtaki çarpanları dışında başka asal ççarpanı yoktur.
(Modern terminolojide: birkaç asal sayının en küçük ortak katı herhangi bir başka asal sayının katı değildir.) Kitap IX, önerme 14, Kitap VII, önerme 30'dan türetilmiştir ve çarpanlara ayırmanın benzersiz olduğunu kısmen kanıtlar. – André Weil. Aslında bu önermede üsler hepsi bire eşit olduğundan genel durum için hiçbir şey söylenmiyor.
Asal çarpanlara ayırmanın varlığına giden yolda ilk adımı Öklid atarken, son adımı ise Kamāl al-Dīn al-Fārisī attı ve aritmetiğin temel teoremini ilk kez belirtti.
Gauss' Disquisitiones Arithmeticae Madde 16'sı, modüler aritmetik kullanan erken modern bir ifade ve kanıttır.

Her pozitif tamsayı n > 1 asal kuvvetlerin çarpımı olarak tam olarak tek bir şekilde temsil edilebilir:

  
    
      
        n
        =
        
          p
          
            1
          
          
            
              n
              
                1
              
            
          
        
        
          p
          
            2
          
          
            
              n
              
                2
              
            
          
        
        ⋯
        
          p
          
            k
          
          
            
              n
              
                k
              
            
          
        
        =
        
          ∏
          
            i
            =
            1
          
          
            k
          
        
        
          p
          
            i
          
          
            
              n
              
                i
              
            
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle n=p_{1}^{n_{1}}p_{2}^{n_{2}}\cdots p_{k}^{n_{k}}=\prod _{i=1}^{k}p_{i}^{n_{i}},}
  

burada p1 < p2 < ... < pk  asal sayılardır ve ni pozitif tam sayılardır. Bu gösterim, boş çarpım'ın 1'e eşit olduğu kuralıyla genel olarak 1 dahil tüm pozitif tam sayılara genişletilir (boş çarpım k = 0'a karşılık gelir) .
Bu temsile n'nin kanonik temsili'
 of n, or the standard form
denir.. Örneğin,

999 = 33×37,
1000 = 23×53,
1001 = 7×11×13.
p0 = 1 çarpanları, n değeri değiştirilmeden eklenebilir (örneğin, 1000 = 23×30×53). Aslında, herhangi bir pozitif tam sayı, tüm pozitif asal sayıların üzerine alınan bir sonsuz çarpım olarak benzersiz bir şekilde temsil edilebilir;

  
    
      
        n
        =
        
          2
          
            
              n
              
                1
              
            
          
        
        
          3
          
            
              n
              
                2
              
            
          
        
        
          5
          
            
              n
              
                3
              
            
          
        
        
          7
          
            
              n
              
                4
              
            
          
        
        ⋯
        =
        
          ∏
          
            i
            =
            1
          
          
            ∞
          
        
        
          p
          
            i
          
          
            
              n
              
                i
              
            
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle n=2^{n_{1}}3^{n_{2}}5^{n_{3}}7^{n_{4}}\cdots =\prod _{i=1}^{\infty }p_{i}^{n_{i}},}
  

burada sonlu sayıda ni pozitif tamsayılardır ve diğerleri sıfırdır.
Negatif üslere izin vermek, pozitif rasyonel sayılar için kanonik bir form sağlar.

a ve b iki sayısının en büyük ortak bölen (OBEB) ve en küçük ortak kat (EKOK) çarpımının kanonik gösterimleri basitçe şu şekilde ifade edilebilir: a ve bnin kanonik temsilleri:

  
    
      
        a
        ⋅
        b
        =
        
          2
          
            
              a
              
                1
              
            
            +
            
              b
              
                1
              
            
          
        
        
          3
          
            
              a
              
                2
              
            
            +
            
              b
              
                2
              
            
          
        
        
          5
          
            
              a
              
                3
              
            
            +
            
              b
              
                3
              
            
          
        
        
          7
          
            
              a
              
                4
              
            
            +
            
              b
              
                4
              
            
          
        
        ⋯
        =
        ∏
        
          p
          
            i
          
          
            
              a
              
                i
              
            
            +
            
              b
              
                i
              
            
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle a\cdot b=2^{a_{1}+b_{1}}3^{a_{2}+b_{2}}5^{a_{3}+b_{3}}7^{a_{4}+b_{4}}\cdots =\prod p_{i}^{a_{i}+b_{i}},}
  

  
    
      
        E
        B
        O
        B
        (
        a
        ,
        b
        )
        =
        
          2
          
            min
            (
            
              a
              
                1
              
            
            ,
            
              b
              
                1
              
            
            )
          
        
        
          3
          
            min
            (
            
              a
              
                2
              
            
            ,
            
              b
              
                2
              
            
            )
          
        
        
          5
          
            min
            (
            
              a
              
                3
              
            
            ,
            
              b
              
                3
              
            
            )
          
        
        
          7
          
            min
            (
            
              a
              
                4
              
            
            ,
            
              b
              
                4
              
            
            )
          
        
        ⋯
       

Bir asal sayı, yalnızca 1'den büyük olup kendisinden küçük iki doğal sayının çarpımı olarak ifade edilemeyen bir doğal sayıdır. 1'den büyük ve asal olmayan doğal sayılara bileşik sayı adı verilir. Örneğin, 5 bir asal sayıdır çünkü onu bir çarpım olarak ifade etmenin mümkün olan yolları, 1 × 5 veya 5 × 1, yalnızca 5 sayısını içermektedir. Ancak, 4 bir bileşik sayıdır çünkü bu, her iki sayının da 4'ten küçük olduğu bir çarpım (2 × 2) şeklindedir. Asal sayılar, aritmetiğin temel teoreminden ötürü sayı teorisi alanında merkezi öneme sahiptir: 1'den büyük her doğal sayı, ya bir asal sayıdır ya da asal sayıların çarpımı olarak, sıralamalarından bağımsız bir şekilde, benzersiz olarak çarpanlarına ayrılabilir.
Bir sayının asal oluş özelliği, asallık olarak tanımlanır. Verilen bir 
  
    
      
        n
      
    
    {\displaystyle n}
  
 sayısının asal olup olmadığını denetlemek için kullanılan basit fakat zaman alıcı bir yöntem olan asallık testi, 
  
    
      
        n
      
    
    {\displaystyle n}
  
 sayısının 2 ile 
  
    
      
        
          
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {n}}}
  
 arasındaki herhangi bir tam sayıya katı olup olmadığını sınar. Daha hızlı algoritmalar arasında, hızlı olmasına karşın küçük bir hata payı barındıran Miller–Rabin asallık testi ve her zaman polinom zamanında doğru sonucu veren fakat pratikte uygulanabilirliği sınırlı olan AKS asallık testi yer alır. Mersenne sayıları gibi özel biçimlere sahip sayılar için özellikle hızlı yöntemler mevcuttur. (12 Ekim 2024 (2024-10-12) itibarıyla), bilinen en büyük asal sayı, 41.024.320 ondalık basamağa sahip bir Mersenne asalıdır. Bu asal sayı 2136,279,841-1'tur.
Asal sayılar ile bileşik sayıları birbirinden ayıran kesin ve basit bir formül bulunmamaktadır. Bununla birlikte, doğal sayılar arasındaki asal sayıların dağılımı, genel olarak istatistiksel yöntemlerle modellenebilir. Bu bağlamda elde edilen ilk önemli sonuç, 19. yüzyılın sonlarında ispatlanan asal sayı teoremidir; bu teori, büyük bir sayının rastgele seçilmesi durumunda asal olma olasılığının, sayının basamak sayısına, yani logaritmasına ters oranlı olduğunu ifade eder.
Bir asal sayı 1 veya kendisi dışında hiçbir sayıya bölünmeyen bir doğal sayıdır. M.Ö. 300 civarında Öklid tarafından ispatlandığı gibi, asal sayılar sonsuz bir kümedir bu nedenle en büyük asal sayı diye bir şey bulunmamaktadır.
Asal sayılara ilişkin tarihsel bazı sorular henüz çözüme kavuşturulmamıştır. Bu sorular içerisinde her 2'den (En küçük asal sayı 2'dir.) büyük çift tam sayının iki asal sayının toplamı olarak yazılabileceğini ileri süren Goldbach'ın hipotezi ve ikişer rakam aralıkla sınırsız sayıda ikiz asal sayı çiftinin var olduğunu iddia eden ikiz asal hipotezi yer almaktadır. Bu tür sorular, sayıların analitik ve cebirsel boyutları üzerine yoğunlaşan sayı teorisi alanlarının gelişimini hızlandırmıştır. Asal sayılar, bilgi teknolojisi alanında, özellikle de büyük sayıların asal çarpanlara ayrılmasının güçlüğüne dayanan açık anahtarlı kriptografi gibi çeşitli işlemlerde kullanılmaktadır. Soyut cebirde, asal sayılara genelleştirilmiş bir biçimde benzeyen yapılar arasında asal elemanlar ve asal idealler sayılabilir.

Bir doğal sayı (1, 2, 3, 4, 5, 6, vb.), 1'den büyük olması ve kendisinden küçük iki doğal sayının çarpımı olarak ifade edilememesi durumunda asal sayı olarak nitelendirilir. 1'den büyük olup asal olmayan sayılara bileşik sayılar adı verilir. Diğer bir ifadeyle, eğer 
  
    
      
        n
      
    
    {\displaystyle n}
  
 sayısı, kendinden küçük birden fazla eşit parçaya bölünemez ise, ya da 
  
    
      
        n
      
    
    {\displaystyle n}
  
 kadar nokta tam bir dikdörtgen olarak şekillendirilemez ise, 
  
    
      
        n
      
    
    {\displaystyle n}
  
 bir asal sayıdır.
Örneğin, 1 ile 6 arasındaki sayılar içinde, 2, 3 ve 5 sayıları asal sayılardır, zira bu sayıları kendinden başka tam bölebilen (kalan bırakmaksızın) başka bir sayı yoktur. 1 sayısı, tanım gereği asal olarak kabul edilmez. 4 = 2 × 2 ve 6 = 2 × 3 her ikisi de bileşik sayı kategorisindedir.

Bir doğal sayı 
  
    
      
        n
      
    
    {\displaystyle n}
  
'in bölenleri, 
  
    
      
        n
      
    
    {\displaystyle n}
  
 sayısını eşit olarak bölebilen doğal sayılardır. Her doğal sayı, kendisi ve 1 olmak üzere iki temel bölene sahiptir. Eğer bir sayının bu ikisinden başka bir böleni varsa, asal sayı olamaz. Bu durum, asal sayıların alternatif bir tanımını sunar: Yalnızca iki pozitif bölene sahip olan sayılar asal sayılardır. Bu iki bölen, 1 ve sayının kendisidir. Tek bir bölene sahip olan 1 sayısı, bu tanım çerçevesinde asal kabul edilmez. Aynı kavramı başka bir şekilde ifade etmek gerekirse, bir sayı 
  
    
      
        n
      
    
    {\displaystyle n}
  
, 1'den büyükse ve 
  
    
      
        2
        ,
        3
        ,
        …
        ,
        n
        −
        1
      
    
    {\displaystyle 2,3,\dots ,n-1}
  
 sayılarından hiçbiri 
  
    
      
        n
      
    
    {\displaystyle n}
  
 sayısını eşit bölmezse, o sayı asaldır.
İlk 25 asal sayı (100'den küçük tüm asal sayılar) şunlardır:

2, 3, 5, 7, 11, 13, 17, 19, 23, 29, 31, 37, 41, 43, 47, 53, 59, 61, 67, 71, 73, 79, 83, 89, 97 (OEIS'de A000040 dizisi).
2'den büyük hiçbir çift sayı 
  
    
      
        n
      
    
    {\displaystyle n}
  
 asal olamaz çünkü herhangi bir böyle sayı 
  
    
      
        2
        ×
        n
        
          /
        
        2
      
    
    {\displaystyle 2\times n/2}
  
 olarak ifade edilebilir. Bu nedenle, 2 dışındaki her asal sayı bir tek sayıdır ve tek asal olarak adlandırılır. Benzer şekilde, alışılagelmiş ondalık sistemde yazıldığında, 5'ten büyük tüm asal sayılar 1, 3, 7 veya 9 ile biter. Diğer rakamlarla biten sayılar hep bileşiktir: 0, 2, 4, 6 veya 8 ile biten ondalık sayılar çifttir ve 0 veya 5 ile biten ondalık sayılar 5'e bölünebilir.
Tüm asalların kümesi bazen 
  
    
      
        
          P
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {P} }
  
 (kalın harflerle büyük bir P) veya 
  
    
      
        
          P
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {P} }
  
 (tahtaya yazı tipiyle büyük bir P) ile gösterilir.

M.Ö. 1550 civarından kalan Rhind Papirüsü, asal ve bileşik sayılar için farklı formdaki Mısır kesri genişlemelerini içerir. Ancak, asal sayıların incelenmesine dair en eski kayıtlar antik Yunan matematikçilerinden gelmektedir, onlar bu sayılara prōtos arithmòs (Grekçe: πρῶτος ἀριθμὸς) demektedirler. Öklid'in Elementleri (M.Ö. 300 civarı) asal sayıların sonsuzluğunu ve aritmetiğin temel teoremini kanıtlar ve bir Mersenne sayısından nasıl bir mükemmel sayı oluşturulacağını gösterir. Başka bir Yunan icadı olan Eratosten kalburu, asal sayı listeleri oluşturmak için hala kullanılmaktadır.
Miladi 1000 yıllarında, İslam dönemi matematikçisi İbnü'l-Heysem, asal sayıları, 
  
    
      
        (
        n
        −
        1
        )
        !
        +
        1
      
    
    {\displaystyle (n-1)!+1}
  
 ifadesini tam bölünebilen 
  
    
      
        n
      
    
    {\displaystyle n}
  
 sayıları olarak tanımlayan Wilson teoremi'ni buldu. Ayrıca, tüm çift mükemmel sayıların Öklid'in Mersenne asallarını kullanarak yapılan inşasından geldiğini öne sürdü ancak bunu kanıtlayamadı. Bir diğer İslam dönemi matematikçisi, Ibn al-Banna' al-Marrakushi, Eratosten kalburunun, üst sınırın kareköküne kadar olan asal bölenleri dikkate alarak hızlandırılabileceğini gözlemledi. Fibonacci, İslami matematikten gelen yenilikleri Avrupa'ya taşıdı. Onun kitabı Liber Abaci (1202), asallığı test etmek için deneme bölmesini tanımlayan ilk eser oldu ve yine kareköküne kadar olan bölenleri kullanmayı önerdi.
1640 senesinde, Pierre de Fermat tarafından ispatı yapılmamış olmasına rağmen ortaya atılan Fermat'nın küçük teoremi, sonradan Leibniz ve Euler tarafından ispatlanmıştır. Fermat, 
  
    
      
        
          2
          
            
              2
              
                n
              
            
          
        
        +
        1
      
    
    {\displaystyle 2^{2^{n}}+1}
  
 formülüyle ifade edilen Fermat sayılarının asallık özelliklerini araştırmış, Marin Mersenne ise 
  
    
      
        p
      
    
    {\displaystyle p}
  
'nin asal olduğu durumlarda 
  
    
      
        
          2
          
            p
          
        
        −
        1
      
    
    {\displaystyle 2^{p}-1}
  
 formunda tanımlanan Mersenne asallarını incelemiştir. Goldbach, Euler'e yazdığı 1742 tarihli mektupta, her çift sayının iki asal sayının toplamı olarak ifade edilebileceğini öneren Goldbach hipotezini dile getirmiştir. Euler, tüm çift mükemmel sayıların Mersenne asalları kullanılarak oluşturulabileceğini gösteren Heysem varsayımını (günümüzde Öklid–Euler teoremi olarak adlandırılır) kanıtlamıştır. Euler ayrıca, asal sayıların sonsuz olduğunu ve asal sayıların terslerinin toplamının diverjansını, 
  
    
      
        
          
            
              1
              2
            
          
        
        +
        
          
            
              1
              3
            
          
        
        +
        
          
            
              1
              5
            
          
        
        +
        
          
            
              1
              7
            
          
        
        +
        
          
            
              1
              11
            
          
        
        +
        ⋯
      
    
    {\displaystyle {\tfrac {1}{2}}+{\tfrac {1}{3}}+{\tfrac {1}{5}}+{\tfrac {1}{7}}+{\tfrac {1}{11}}+\cdots }
  
, matematiksel analiz metodolojilerini bu alana taşıyarak kanıtlamıştır. 
19. yüzyılın başlarında, Legendre ve Gauss, 
  
    
      
        x
      
    
    {\displaystyle x}
  
 sonsuza yaklaştıkça, 
  
    
      
        x
      
    
    {\displaystyle x}
  
'e kadar olan asal s

Astrobiyoloji ya da eksobiyoloji, disiplinlerarası bir bilim olup, özellikle evrende yaşamın ortaya çıkmasını ve evrimini sağlayan jeokimyasal ve biyokimyasal etken ve süreçleri konu alır; bir başka deyişle, evrende biyolojik kökenin, evrimin, dağılımın ve canlıların geleceğinin incelenmesidir.
Bu bilimsel disiplinler-arası alan, kısaca, Güneş Sistemi'nin içinde ve dışında kalan "yaşanabilir gezegen"lerdeki yaşanabilir ortamların araştırılmasını, abiyogenez (prebiyotik kimya) kanıtlarının araştırılmasını, Mars'ta ve Güneş Sistemi'mizde yaşamı, Dünya'daki yaşamın evriminin kökenleri ve erken dönemleri üzerine laboratuvar çalışmalarını, alan araştırmalarını, yaşam potansiyelinin Dünya ve uzaydaki zorluklara uyarlanması çalışmalarını kapsar.
Astrobiyolojinin bu tanımı, doğal olarak, yaşamın, yeryüzünde ortaya çıktığı gibi, Güneş Sistemi içinde veya dışında bulunan başka yerlerde, başka gezegenlerde de ortaya çıkmış olabileceği kabulünü içerir. Dünya'dan "kökten farklı ortamlar" içeren diğer kozmik cisimler üzerinde de yaşam izleri mevcut olabileceğinden, astrobiyolojide "basit organik madde"den (biyomoleküller, peptidik, nükleik ya da lipidik zincirler) daha karmaşık yapılara (ilk hücreler, ilk genetik sistemler) doğru uzanan evrime hükmeden olası süreçlerin araştırılması söz konusudur. Dolayısıyla bu süreçlerin araştırılmasında, organik kimya, inorganik kimya, biyokimya, hücre biyolojisi, iklimbilim, jeokimya, gezegenbilim ve enformatik modelizasyon gibi çeşitli bilimsel alanların, bir bütünü tamamlayacak tarzda, derin bir etkileşim içinde olmaları kaçınılmaz hale gelir.
Örneğin, astrobiyologlar yeni gezegenler keşfetmek ve bunların yaşanabilirliğini saptamak üzere astronomlarla, moleküler etkileşimlerden yaşama geçişi anlamak üzere kimyacılarla, diğer gezegenler üzerindeki anahtar mineraller ve suya ilişkin kanıtları incelemek üzere jeologlarla, en erken yaşam türlerini araştırmak ve anlamak üzere paleontologlar ve moleküler biyologlarla ve bunların yanı sıra, iklimbilimcilerle, gezegenbilimcilerle ve diğer çeşitli bilim dallarındaki bilim insanlarıyla iş birliği içinde çalışırlar.
Günümüzde gitgide genişleyen astrobiyoloji aynı zamanda, hangi türde olursa olsun Dünya-dışı yaşama ve varsa Dünya-dışı zeki yaşama ilişkin araştırmayla da (Dünya Dışı Akıllı Yaşam Araştırması) ilgilenmektedir. Fakat olası gelişmeleri beklemekte olan bu son değinilen araştırma sahası (Dünya Dışı Akıllı Yaşam Araştırması) şimdilik çok marjinal durumdadır.
Astrobiyoloji diğer dünyalardaki yaşamın mahiyeti hakkında kuramsal tahminlerde bulunabilmek ve Dünya'nınkinden çok farklı olabilecek biyosferleri tanımlayabilmek ve ayırt edebilmek amacıyla, fizikten, kimyadan, astronomiden, moleküler biyolojiden, ekolojiden, gezegenbilimden ve jeolojiden yararlanır. Astrobiyoloji daha çok bilimsel verilerin yorumlanmasına, yani evrenin diğer ortamları hakkında diğer bilimlerce ortaya koyulmuş ayrıntılı ve güvenilir verilerin yorumlanmasına yoğunlaşır ve öncelikle, mevcut bilimsel kuramlarla çelişmeyen varsayımlarla ilgilenir.

Astrobiyoloji terimi, eski Yunancadaki “yıldız, takımyıldız” anlamına gelen astron (ἄστρον), “yaşam” anlamına gelen bios (βίος) ve “çalışma, inceleme” anlamına gelen -logia (-λογία) sözcüklerinin birleştirilmesinden oluşmuştur. Astrobiyoloji nispeten kısa zaman önce ortaya çıkmış ve hâlen gelişmekte olan bir alandır. Evrenin başka yerlerinde yaşamın olup olmadığı meselesi, doğrulanabilir bir varsayım içerdiğinden, bilimsel sorgulamanın geçerli olduğu bir konudur. Bir gezegenbilimci olan David Grinspoon astrobiyolojiye, bilinen bilimsel kuramlar dahilinde “bilinmeyen” hakkında spekülasyonlarda bulunan bir tür doğal felsefe alanı gözüyle bakar. Bununla birlikte astrobiyoloji, bilimsel sorgulamanın ana-akımı dışında tutulması halinde, başlıbaşına yöntemli bir inceleme alanıdır. NASA ilk astrobiyolojik projesini 1959'da hazırlamış, astrobiyolojik programını da 1960'ta belirlemiştir. NASA'nın 1976 ‘da uygulamaya koyduğu Viking missions projesi, mümkün yaşam belirtilerini araştırmaya ilişkin üç biyoloji deneyi içeriyordu. NASA 1971'de kısa adı SETI olan Dünya Dışı Akıllı Yaşam Araştırması Projesi'ni (Search for Extra-Terrestrial Intelligence) başlattı. Projenin amacı Dünya-dışı bir uygarlıktan veya uzak bir gezegenden gelen mesajların varlığının saptanması ve var olduklarının saptanması halinde bunların incelenmesiydi. Projede olası Dünya-dışı zeki yaşamı özellikle radyoelektrik sinyalleri dinleme yoluyla araştırmaya ağırlık verilmiştir.
Astrobiyoloji 21.yy.'da NASA'nın ve ESA'nın (European Space Agency) Güneş Sistemi keşif projelerinde giderek artan bir önemle odak haline gelmiştir. Bu alanda Avrupalılar'ın astrobiyolojiyle ilgili ilk uygulaması Mayıs 2001'de İtalya'da yer almış, ardından Aurora Programı uygulamaya konulmuştur. Halihazırda NASA bünyesinde NASA Astrobiyoloji Enstitüsü bu alanda çalışmalarını sürdürmekte ve gerek ABD üniversitelerinde (University of Arizona, Penn State University) gerekse Britanya (University of Glamorgan) Kanada, İrlanda gibi diğer ülkelerin üniversitelerinde okutulan astrobiyoloji, üniversitelerde giderek yaygınlaşmaktadır.
Günümüzde astrobiyolojinin özel bir araştırma alanı da Dünya'ya yakınlığı ve jeolojik tarihi nedeniyle Mars gezegeninde yaşamın araştırılmasıdır. Mars'ın yüzeyinde geçmişte bol miktarda sıvı su bulunduğuna ilişkin olarak günümüzde yeterince kanıt bulunmaktadır. Bilindiği gibi, su, karbon temelli yaşamın oluşmasını haber veren bir ön belirti sayılır. Viking Programı ile Beagle-2 sonda araçlarının her ikisi de özellikle Mars'ta yaşamın araştırılmasına yönelik çalışmalarla görevlendirilmişti. Bu konuda Viking Programının sonuçlarının yetersiz olduğu kabul edilir. Beagle-2 ise arızalanıp parçalanmıştı.
Astrobiyolojinin baş rolde olacağı bir başka proje Jüpiter'in su içerdiği sanılan uydularına uzay gemisinin gönderilmesinin planlandığı Jupiter Icy Moons Orbiter Projesi idi. Fakat NASA'nın tercihlerindeki değişmeler ve 2005'te finansmanın kesilmesi sorunu projenin iptalini getirdi. Halihazırda Phoenix, Mars'taki mikrobik yaşamın geçmişteki ve şimdiki durumunun anlaşılması için çevreyi ve gezegendeki suyun tarihini araştırmaktadır. NASA bu araştırmanın daha değişik bilim araçlarıyla sürdürülmesi için 2009'da da Mars Science Laboratory adlı uzay keşif aracını fırlatmayı planlamıştır.

Astrobiyolojinin NASA tarafından belirlenen 7 temel amacı ve bunların içerdiği, araştırma alanlarının neler olduklarını gösteren konular şunlardır:

Evrende yaşanabilir ortamların tabiatını ve dağılımını anlamak.
Yaşanabilir gezegenlerin oluşum ve evrim modellerinin oluşturulması.
Güneş Sistemi'miz dışındaki yaşanabilir gezegenlerin doğrudan ve dolaylı astronomik gözlemleri.
Yaşanabilir ortamları, prebiyotik kimyayı ve Güneş Sistemi'mizdeki yaşam belirtilerini şimdiki ve geçmiş halleriyle keşfetmek.
Mars’ın keşfi
Güneş Sistemi-dışı’nın keşfi.
Kozmik ve gezegensel belirtilerden yola çıkarak yaşamın nasıl meydana gelebileceğini anlamak.
Prebiyotik materyal ve katalizör kaynakları
Fonksiyonel biyomoleküllerin kökenleri ve evrimi
Enerjetik aktarımın (İng. transduction) kökenleri
Hücreselliğin (selülarite) ve protobiyolojik sistemlerin kökenleri

Dünya’daki yaşamın geçmişte gezegensel sistemdeki ve Güneş Sistemi’ndeki değişimlerle nasıl bir etkileşim içinde bulunmuş olduğunu anlamak.
Dünya’nın erken biyosferi
Karmaşık yaşamın oluşması
Dünya-dışı olayların biyosfer üzerindeki etkileri
Yaşamın çevresel sınırlarını ve evrim mekanizmalarını (işleyişlerini) anlamak.
Mikroorganizmalardaki moleküler evrim ve çevreye bağımlılık
Mikrobik toplululukların (İng. community) toplu evrimi
Aşırılık gösteren sistemlere biyokimyasal adaptasyon.
Dünya’da ve diğer ortamlarda yaşamın geleceğini biçimlendiren ilkeleri anlamak
Çevresel değişimler, element ve unsurların biyota tarafından çevrimi, topluluklar ve ekosistemler
Yaşamın Dünya-dışı ortamlarda adaptasyonu ve evrimi
Dünya’daki ve diğer dünyalardaki yaşam işaretlerinin nasıl farkına varılacağını tanımlamak
Güneş Sistemi materyallerinde aranacak "canlılık işaretleri" (İng. biosignature)
Yakın gezegen sistemlerinde aranacak canlılık işaretleri.

Diğer gezegenlerdeki yaşamı araştırırken, doğru olup olmadıkları henüz bilinemiyorsa da bazı basitleştirici varsayımlardan yola çıkılması astrobiyoloğun hedefini küçültmesi, yani çalışma alanını daraltması ve yükünü hafifletmesi bakımından yararlıdır. Bu bakımdan astrobiyoloji çalışmalarında şu hususlar gözönünde bulundurulur:

Galaksimizdeki yaşam türlerinin büyük çoğunluğunun kimyasal yapısının Dünya'da olduğu gibi karbon temelli (İng. carbon-based life) olduğu sanılmaktadır. Karbon temelli olmayan yaşamın mümkün olabileceği kabul edilmekle birlikte, şu nokta gözden uzak tutulmaz: Karbon, istisnai bir özelliğe sahiptir; çevresinde geniş bir molekül çeşitliliği oluşabilmektedir.
Bu bakımdan sıvı su yaşam için olumlu bir etken olarak kabul edilir; çünkü yaygın bir molekül olup, yaşamın ortaya çıkmasını sağlayan "karbon temelli" karmaşık moleküllerin oluşumu için mükemmel bir çevre sağlar. Bazı araştırmacılar bu bakımdan amonyağın ya da amonyak ile su karışımının daha olumlu bir etken olduğunu belirtirler. Bu tür ortamlar gerek karbon temelli yaşam, gerekse "karbon temelli olmayan yaşam" için elverişli ortamlar olarak kabul edilirler.
Üçüncüsü, gezegensel yaşanabilirlik kavramından hareketle, yaşamın geliştiği gezegenlerin çevresinde dolandıkları yıldızların Güneş-benzeri yıldızlar olması hususudur. Çok büyük yıldızlar nispeten kısa ömürlü olurlar, yani çevrelerinde dolanan gezegenlere, üzerlerinde yaşamın gelişebilmesi için yeterince zaman tanımayabilirler. Çok küçük yıldızlar da gezegenlere çok az ısı verirler. Bir gezegenin yeterince kalın bir atmosferi olmaması, gezegenin bir tarafının “fırında kızarmış” gibi bir hal almasına karşılık, diğer tarafının buzlaşmış bir hale gelmesi sonucunu doğurur. Fakat 2005'te bu husus (gezegensel yaşanabilirlik için yıldızın Güneş-benzeri bir yıldız olması şartı) yeniden gözden geçirilmek üzere bil

Astrofizik, gök fiziği ya da yıldız fiziği, gök cisimlerinin, uzaydaki konumu ile devinimlerindense yapılarını saptamak adına fizik ve kimya ilkelerini kullanan gökbilim dalı. Bu incelemeler için tek bilgi kaynağı gök cisimlerinden yayılan ışık ve diğer elektromanyetik dalgalardır. Bu dalgaları tespit eden aletler vasıtasıyla toplanan bilgiler, fizik ve kimya bilimlerinde elde edilen sonuçlarla karşılaştırılarak değerlendirilir ve yorumlanır.

Teorik astrofizikçiler, analitik modelleri (örneğin, bir yıldızın davranışlarını yaklaşık olarak temsil etmek için politroplar gibi) ve hesaba dayalı sayısal simülasyonları içeren geniş bir araç yelpazesini kullanırlar. Bunların her birinin bazı avantajları vardır. Bir sürecin analitik modelleri, neler olup bittiğine dair fikir vermek için genellikle daha iyidir. Sayısal modeller ise başka türlü görülemeyecek olan fenomenler ve etkilerin varlığını ortaya çıkarabilir.
Astrofizikte teorisyenler, teorik modeller oluşturmaya ve bu modellerin gözlemsel sonuçlarını anlamaya çalışırlar. Bu, gözlemcilerin bir modeli çürütebilecek verileri aramasına veya birkaç alternatif veya çelişkili model arasında seçim yapmalarına yardımcı olur.
Teorisyenler ayrıca yeni verileri dikkate alacak şekilde modeller oluşturmaya veya değiştirmeye çalışır. Bir tutarsızlık durumunda genel eğilim, verileri uygun hale getirmek için modelde minimum değişiklikler yapmaktır. Bazı durumlarda zaman içinde biriken tutarsız ve büyük miktardaki veriler, bir modelin tamamen terk edilmesine yol açabilir.
Teorik astrofizikçiler tarafından incelenen konular arasında yıldız dinamikleri ve evrimi, gökada oluşumu ve evrimi, mıknatıssal hidrodinamik, evrendeki maddenin büyük ölçekli yapısı, kozmik ışınların kökeni, genel görelilik, fiziksel kozmoloji ve bunlar arasında sicim kozmolojisi ve parçacık astrofiziği yer alır. Göreli astrofizik, fiziksel olaylarda kütle çekiminin önemli bir rol oynadığı büyük ölçekli yapıların özelliklerini ölçmek için bir araç olarak hizmet eder ve aynı zamanda kara delik (astro)fiziği ve kütleçekim dalgalarının incelenmesi için temel oluşturur.
Astrofizikte yaygın olarak kabul edilen ve incelenen bazı teoriler ve modeller, Lambda-CDM modeline dahil edilen Büyük Patlama, kozmik enflasyon, karanlık madde, karanlık enerji ve temel fizik teorilerdir.

İlk olarak Fritz Zwicky tarafından 1933'te öne sürülen bu kavram, uzun yıllar ciddiye alınmamıştır. 1970'te Vera Rubin tarafından tekrar öne sürülmüş, ancak 2006 Ağustos'ta bilim dünyasında kabul görmüştür. Karanlık madde ışınım yolu ile değil, dinamik sistemler (gök adaların döngüsel hızları, gök adanın başka gök adalar içindeki yörüngesel hızları vs.) sayesinde saptanabilir.

Evreni genişlettiği varsayılan karanlık enerji ile karanlık maddenin, evrenin %95'ini meydana getirdiği düşünülmektedir. Karanlık enerji kavramı ilk olarak 1980 yılında Alan Guth, 1998 yılında Brian Schmidt ve Saul Perlmutter tarafından öne sürülmüştür. Aslında karanlık enerjinin varlığını ilk olarak Albert Einstein, genel görelilik çalışmalarında evrenin devamlı genişlemesi gerektiğini hesaplayarak saptamıştır fakat statik evren düşüncesine ters düştüğü için bu enerjinin sebep olduğu genişleme durumunu denklemine kozmolojik sabit ekleyerek dengelemiştir. Sonraki yıllarda Edwin Hubble ile başka bilim insanlarının çalışmaları, evrenin genişlediğini ortaya koymuştur. Bunların ardından Einstein ise bu sabiti "hayatının en büyük hatası" olarak tarif etmiştir.

Astrojeoloji veya gezegen jeolojisi, gezegenler ve uyduları, asteroitler, kuyruklu yıldızlar ve meteoritler gibi gök cisimlerinin jeolojisiyle ilgilenen bir gezegen bilimi dalıdır. "Jeo-" öneki genel olarak Dünya ile ilgili konuları belirtse de, gezegen jeolojisi tarihsel nedenler ve kullanım kolaylığı açısından bu şekilde adlandırılmıştır. Yapılan araştırmaların türleri ve doğası gereği Dünya jeolojisiyle yakından ilişkilidir. Bu araştırmalar bir gök cisminin bileşimi, yapısı, süreçleri ve geçmişi üzerine odaklanır.
Gezegen jeolojisi, karasal gezegenlerin iç yapısının özelliklerini ve süreçlerini belirlemenin yanı sıra, gezegen volkanizması ve çarpma kraterleri, akarsu ve rüzgar süreçleri gibi yüzey olaylarını da inceler. Dev gezegenlerin ve uydularının yapıları ve bileşimleri; ayrıca asteroitler, Kuiper kuşağı ve kuyruklu yıldızlar gibi Güneş Sistemi'ndeki küçük cisimlerin yapıları da araştırılır. Gezegen jeolojisi, en geniş anlamıyla yer bilimlerindeki kavramları gezegensel cisimlere uygular ve jeofizik ile jeokimya gibi jeoloji bilim dallarından türetilen uygulamaları içerir.

Astrobiyoloji
Ötegezegen
Ötegezegen bilimi
Gezegensel yaşanabilirlik

Astrokimya, dünya dışında bulunan kimyasal elementleri, kimyasal maddeleri ve bu maddelerin birbirine etkisini tahribatını genellikle Güneş Sistemi'nden daha geniş alanlarda özellikle moleküler gaz bulutlarında inceleyen bir bilim. Bu nedenle astrokimya, astronomi ve kimya bilimlerinin birleşmesidir. Güneş sistemi genişliğindeki incelemelere "kozmokimya" denmektedir.
Astrokimya, çoğunlukla farklı güçlükte teleskoplar kullanarak, çok uzaktaki cisimlerin çeşitli özelliklerini ölçer, örneğin: sıcaklık veya bileşim. Kimya laboratuvarlarında, uzaydaki maddeler üzerinde yapılan spektroskopik inceleme sonucu, kimyasal sonuçlara varılabilir. Maddelerin sahip olduğu birçok özelliğe her madde için farklı olan tayf özelliklerinden ulaşılabilir. Buna rağmen elektromanyetik karışma yüzünden bu ölçümde de kısıtlamalar olabilir. Örneğin bazı moleküllerin (H2, hidrojen gazı gibi) dipol momenti yoktur, bu nedenle radyo teleskobu tarafından fark edilemezler. Bu tür teleskoplarla inceleme yapmanın en kolay yolu CO (karbonmonoksit) gibi dipol momenti yüksek maddeler ile çalışmaktır. Şimdiye kadar uzayda alkol, asit, aldehitler ve keton gibi birçok organik molekül bulundu.

Astronomi
Kimya
Astrofizik

The Astrophysics & Astrochemistry Laboratory 17 Nisan 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. (İngilizce)
Astrophysics & Astrochemistry, Guido W. Fuchs26 Aralık 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. (İngilizce)

Astroloji, gök cisimlerinin ve astronomik fenomenlerin, insan kişiliği, davranış kalıpları, yaşam olayları ve kaderi üzerine etkilerinin olduğu önermesini konu alan, bilimsel gerçekliğe sahip olmayan sözdebilimdir.
Bilimsel topluluk tarafından sözdebilim olarak sınıflandırılır, çünkü öngörülebilir, tekrarlanabilir ve yanlışlanabilir hipotezler üretmez; fiziksel bir etki mekanizması sunmaz.
En tanınmış kontrollü çalışma, Shawn Carlson'ın 1985'te Nature dergisinde yayımladığı çift-kör testtir: Profesyonel astrologlar natal haritaları kişilik profilleriyle eşleştirmede şans seviyesini aşamamıştır (başarı oranı ≈%33).
Yorumların bireye "doğru" gelmesinin temel psikolojik nedeni Barnum etkisidir: Genel, olumlu ve belirsiz ifadeler kişiye özel algılanır; doğrulamacı önyargı bu algıyı güçlendirir.
Güncel anketlere göre ABD'de yetişkinlerin yaklaşık %30'u yılda en az bir kez astroloji, tarot veya falcıya başvurur; kadınlarda ve genç yetişkinlerde oran daha yüksektir (%35–40). 2024 Harris Poll verilerine göre Amerikalıların %70'i astrolojiye bir şekilde inanmakta veya astrolojik işaretlerini bilmektedir; Y ve Z kuşaklarında inanç oranı sırasıyla %83 ve %62 seviyesindedir.
Astroloji tarihsel ve kültürel açıdan önemli bir gelenek olsa da, bilimsel bir disiplin olarak geçerliliği yoktur: Deneysel testlerde başarısız olur, fiziksel temeli bulunmaz ve etkileri büyük ölçüde psikolojik projeksiyon ve barnum etkisiyle açıklanır.

Astroloji kelimesi, Yunanca yıldız anlamına gelen 'astro' ve bilgi anlamına gelen 'logos' kelimelerinden türemiştir. Bu köken, astrolojinin gök cisimlerinin ve astronomik fenomenlerin incelenmesi ile ilgili bir disiplin olduğunu vurgulamaktadır.
Astrolojinin kökeni, MÖ 2. binyıla kadar uzanmaktadır. İlk olarak Mezopotamya'da ortaya çıkmış ve ardından Mısır, Babil, Hindistan ve Çin gibi diğer uygarlıklarda da yayılmıştır.
Astroloji, başlangıçta astronomi ile yakından ilişkiliydi. Gök cisimlerinin hareketlerini gözlemlemek ve yorumlamak için kullanılıyordu. Ancak zamanla, astroloji daha çok bir kehanet aracı olarak kullanılmaya başlandı.
Astroloji, günümüzde de popülerliğini korumaktadır. Dünya çapında milyonlarca insan, astrolojinin insan karakteri ve geleceği hakkında bilgi sağlayabileceğine inanmaktadır.

Astroloji, gök cisimlerinin konum ve hareketlerinin insan yaşamı, kişilik özellikleri ve gelecekte meydana gelebilecek olaylar üzerinde belirleyici ya da öngörülebilir etkiler oluşturduğunu ileri süren bir inanç ve yorum sistemidir. Bununla birlikte, bu iddialar kontrollü deneyler ve istatistiksel analizler yoluyla doğrulanamamış; aksine, bilimsel araştırmalar söz konusu varsayımların güvenilir ve tekrarlanabilir sonuçlar üretmediğini ortaya koymuştur.
Bu nedenle astroloji, bilimsel yöntemle sınanabilirlik, yanlışlanabilirlik ve ampirik doğrulanabilirlik gibi temel ölçütleri karşılamadığı gerekçesiyle bilim camiasında bir sözdebilim olarak sınıflandırılmaktadır.
Tarihsel olarak astrologlar, gök cisimlerinin belirli tarih ve saatlerdeki konumlarını gösteren astronomik tablolar (efemerisler) ile “ev tabloları” olarak adlandırılan hesaplama cetvellerini kullanarak doğum haritası (yıldız haritası) adı verilen şematik çizimleri oluşturmuşlardır. Bu süreçte kullanılan veriler astronomik gözlemlere dayansa da, bu haritalardan türetilen kişilik analizleri ve geleceğe yönelik öngörüler bilimsel yöntem kapsamında nesnel, ölçülebilir ve tekrarlanabilir biçimde doğrulanabilir nitelik taşımamaktadır.
Astrolojik iddialar; yanlışlanabilirlik, ampirik test edilebilirlik ve bağımsız doğrulama gibi bilimsel araştırmanın temel metodolojik ölçütlerini karşılamadığı için akademik literatürde sözdebilim kategorisinde değerlendirilmektedir. Buna karşın astroloji, tarihsel sürekliliği, kültürel aktarımı ve popüler medya aracılığıyla geniş kitleler tarafından ilgi görmeye devam etmektedir.

Gök olaylarına bakarak kehanetlerde bulunmak, özellikle de felaketleri kestirmek, tarihte pek çok toplumda gözlenmiştir. Bunun ilk yazılı örneği Mezopotamya'daki Asur ve Babil uygarlıklarındadır.
Tarihinin çoğu boyunca astroloji, bilimsel bir gelenek olarak siyasi ve akademik bağlamlarda kabul edildi ve astronomi, simya, meteoroloji ve tıp gibi diğer çalışmalarla bağdaştırıldı.
17. yüzyılın sonunda, astronomi ve fizikteki (günmerkezlilik ve Newton mekaniği gibi) yeni bilimsel kavramlar astrolojiyi sorguladı. Astroloji böylece akademik ve teorik duruşunu kaybetti ve astrolojiye olan yaygın inanç büyük ölçüde azaldı. Günümüzde astrolojinin bilimsel bir geçerliliği yoktur.
Günümüzde Batı'da var olan astroloji sisteminin kökeni Eski Yunan'dan gelmektedir. Büyük İskender dönemine kadar, Eski Yunan medeniyetinde gökyüzü incelemeleri yeryüzünde olan olayların açıklamasını ve kehanetleri içermezdi. Gelecekle ilgili tahminler, gökyüzü cisimlerinin hava durumunu etkiliyor olduğu görüşünden ibaretti. Bu dönemden sonra Mezopotamya uygarlıklarının etkisi ile Eski Yunan'da astronominin yanı sıra astroloji de görünmeye başlamıştır.
Bundan çok uzun zaman önce, insanlar geceleyin gökyüzündeki yıldızlara bakmış ve bu yıldızların ne olduğunu, yaşamları üstünde ne etkiler yaptığını merak etmişlerdir. Başlangıçtaki bu sorulardan astroloji doğdu. Hiç kimse, astrolojinin yazı öncesi geleneğinin ne kadar eski olduğunu tam olarak bilmemektedir. Astrolojinin yazılı tarihte ilk ortaya çıkışı ise MÖ 2500 yılında, gezegenlerin insanın kaderini etkileyen güçlü tanrılar olduğuna inanılan Mezopotamya'da olmuştur. Bu astrologlar gökyüzünü dikkatle izlemeye ve onun geceleri parıltılı, muhteşem sessizliğinde gördüklerinde düzenli kayıtlarını tutmaya başlamışlardır. Astroloji danışmanları Kraliyet ailesine devlet yönetimi konusunda akıl verirlerdi ve Mezopotamya tarihinin erken dönemlerinde astroloji "kraliyet sanatı" olarak düşünülmüştür.
Mezopotamya gökbilimcileri göklerin işleyişini açıklamak için yeni geometri bilimini kullanmaya başladıkları sıralarda, Eski Yunanlar, zaten tanrılarının geniş panteonuyla övünmekteydiler. Yunanlar, Mezopotamya'nın astrolojik kehanet biçimini kendi mitolojileri ve yeni geometri bilimiyle birleştirip zodyaka dayanan kişisel bir astroloji geliştirdiler. Yunanca "zodiakos kyklos" ya da "hayvanlar dairesi" anlamına gelen bu kuşak, Güneş'in bir yıl boyunca gökyüzünde izlediği eliptik yörüngesinin her iki yanında dokuz derece uzanır. Zodyak Koç, Boğa, Yengeç gibi her biri bir hayvan tarafından simgelenen ve yılın belirleyen on iki parçaya bölünmüştür. Böylece Yunanlar astrolojiyi göklerinin yaşamlarındaki etkilerini merak eden bireylere danışmanlıkta kullanarak yıldız falını ortaya çıkarmışlardır.

Yıldız Haritası günümüzde yaygın olarak kabul edilen Batı astrolojisinde İlkbahar Ekinoksu (Nevruz) esas alınarak çıkartılmıştır. Çıkartılan bu haritanın takımyıldızlarıyla bir alakası bulunmamaktadır. 0 Derece Koç burcu, ilkbahar ekinoksunun başladığı noktadır. İlkbahar ve sonbahar ekinokslarında günler eşitlenir (12 saat gündüz, 12 saat gece). Bu nokta esas alındıktan sonra 360 Derece 12 eşit parçaya bölünerek burçlar kuşağı ortaya çıkartılır.

Batı astrolojisinin takımyıldızlarıyla bir alakası yoktur. Fakat, Hint Astrolojisi'nin vardır. Hint Astrolojisi takımyıldızlarını esas alır. Lakin Karakter Analizi yapılırken görülen tutarsızlık nedeniyle Batı'da (Hristiyan dünyasında) bu astroloji kabul görmemiştir. Hint astrolojisiyle Batı Astrolojisi arasında yaklaşık 23,5 derecelik bir kayma vardır. Mesela 31 Mart'ta doğan birisinin Güneşi (kişinin burcu olarak bildiği şey aslında Güneş burcudur) yaklaşık 10 derece Koç burcunda çıkarken, Hint astrolojisinde bu yaklaşık 23,5 derece geri kaydırıldığında Koç burcu olan kişi Balık burcu olmuş olur ki, bu Batı astrologları tarafından tutarlı görülmemiştir.
Esasında Batı (Hristiyan) Astrolojisi temelini İslam astrolojisinden alır. Göksel konumun matematiğini ilk geliştirenler Müslümanlar olmuştur. Trigonometri batı dünyasına müslüman alimlerinden geçmiştir. Günümüzde kullanılan Uzay matematiğinin en önemli temel taşları Müslüman alimler tarafından keşfedilmiş, daha sonra bu bilgileri Hristiyanlar alıp geliştirmişlerdir.

Günümüzde astrologlar, Güneş'in Ay'ın ve gezegenlerin insanın yaşamı üzerinde etkileri olduğunu ve buradan hareketle bir kişinin geleceğinin kestirilebileceğini öne sürerler. Bazı dergi ve gazetelerde, aynı burçta doğan herkes için ortak kehanetlerde bulunan yıldız falları yayımlanır.
Babilliler İÖ 6. yüzyılda gezegenlerin gökyüzündeki hareketini gösteren haritalar yaptılar. Böylece Güneş ve Ay tutulmasının ne zaman olacağını önceden kestirebiliyorlardı. Astroloji Babil'den Eski Yunan'a, oradan da Mısır'a ve Hindistan'a geçti. Daha sonra  bütün Asya ve Avrupa'ya yayıldı. İS 1066'da gökyüzünde parlak bir kuyruklu yıldız görünmüş ve bu alışılmadık olay insanları çok korkutmuştu. Bunu yorumlayan astrologlar yakın gelecekte bir kralın öleceğini ve çok önemli olayların yaşanacağını söylediler. Gerçekten de birkaç ay sonra, Hastings Savaşı'nda İngiltere Kralı Harold öldürülünce pek çok kişi bu kehanetin doğru olduğuna inandı. Oysa bugün Halley olarak adlandırılan bu kuyruklu yıldızın her 76 yılda bir Dünya çevresindeki yörüngesinden geçtiğini biliyoruz. Halley, her 75-76 yılda bir dünyaya yaklaşıyor ve çıplak gözle izlenebilir hale geliyor. Fakat, bu anlamlı rastlantıya Carl Gustav Jung "Senkronizasyon Teorisi"ne göre "anlamlı rastlantılar" adını vermektedir.

Osmanlı Dönemi klasik eserlerinden 1427'de yazılmış Murad-name, 51 maddede dönemin kültürel ve sosyal yapısını aktarırken astrolojiye ayrı bir madde ayrılmıştır. Maddede müneccim olmanın niteliklerinden, takvim hesaplamaya, yıldız ve gezegenlerin adlarına ve niteliklerine kadar genel olarak astroloji anlatılmaktadır.
Müneccimbaşılık kurumuna erken Osmanlı döneminde rastlanmazken II. Mehmed ve II. Bayezid bu dönemi açan kişiler olarak anılabilir. 17. asrın ikinci yarısından sonra hekimbaşılık kurumuna bağlanır. Saraydaki nüfuzları, Evliya Çelebi'nin IV. Murad devrindeki bir geçit töreninde müneccimbaşının Anadolu ve Rumeli kazaskerleriyle yan

Atmosfer bilimi, Dünya atmosferi ve içinde gerçekleşen fiziksel süreçlerinin incelenmesidir. Meteorolojinin kapsamında atmosferik kimya ve atmosfer fiziği bulunmasıyla beraber, ana odağı hava tahminidir. İklim bilimi, hem doğal hem de antropojenik iklim değişkenliği nedeniyle ortalama iklimleri ve bunların zaman içerisindeki değişimlerini tanımlayan atmosferik değişikliklerin (hem uzun hem de kısa vadeli) incelenmesidir. Aeronomi, ayrışma ve iyonlaşmanın önem arz ettiği atmosfer üst katmanlarının incelenmesidir. Atmosfer bilimi, gezegen bilimi alanına, güneş sistemindeki gezegenlerin ve doğal uyduların atmosferlerinin incelenmesine kadar genişletilmiştir.
Atmosfer biliminde kullanılan deneysel araçlar arasında uydular, sondaj roketleri, radyosondalar, hava gözlem balonları ve lazerler bulunur.
Aeroloji terimi (Yunanca ἀήρ, aēr, "hava" ve -λογία, -logia'dan) bazen Dünya atmosferinin incelenmesi için alternatif bir terim olarak kullanılır; diğer tanımlarda aeroloji, serbest atmosferle, yani gezegen sınır tabakasının üzerindeki bölge ile sınırlıdır.
Bu alandaki ilk öncüler arasında Léon Teisserenc de Bort ve Richard Assmann bulunmaktadır.

Atmosfer kimyası, Dünya ve diğer gezegenlerin atmosfer kimyasının incelendiği bir atmosfer bilimi dalıdır. Çok disiplinli bir araştırma alanıdır ve çevre kimyası, fizik, meteoroloji, bilgisayar modellemesi, okyanus bilimi, jeoloji, volkanoloji ve diğer çeşitli disiplinlerden yararlanır. Araştırmalar, iklim bilimi gibi diğer çalışma alanlarıyla gittikçe artan oranda bağlantılıdır.
Atmosferin bileşimi ve kimyası birkaç nedenden ötürü önemlidir ancak önemli olmasının esas sebebi atmosfer ile canlı organizmalar arasındaki etkileşimlerdir. Dünya atmosferinin bileşimi insan faaliyetleri ile değişmiştir ve bu değişikliklerin bazıları insan sağlığına, ekinlere ve ekosistemlere zararlıdır. Atmosfer kimyasında ele alınan sorunlar arasında asit yağmurları, fotokimyasal dumanlar ve küresel ısınma gibi örnekler yer alır. Atmosfer kimyası, bu sorunların nedenlerini anlamaya çalışır ve bunlarla ilgili teorik bir anlayış kazanarak, olası çözümlerin test edilmesini ve hükûmet politikalarındaki değişikliklerin etkilerinin değerlendirilmesini sağlar.

Atmosfer dinamikleri, birden çok yer ve zamanda gözlem ve teorileri bütünleştiren, meteorolojik öneme sahip hareket sistemlerinin incelenmesidir. İncelenen ortak konular arasında gök gürültülü fırtınalar, kasırgalar, yerçekimi dalgaları, tropikal siklonlar, tropikal olmayan siklonlar, jet akımları ve küresel ölçekli dolaşımlar gibi çeşitli olaylar bulunmaktadır. Dinamik çalışmaların amacı, gözlemlenen sirkülasyonları fiziğin temel ilkelerine dayalı olarak açıklamaktır. Hava tahminini iyileştirmek, mevsimsel ve yıllar arasındaki iklim dalgalanmalarını tahmin etmek için yöntemler geliştirmek ve küresel iklim üzerindeki insan kaynaklı düzensizliklerin (örneğin artan karbondioksit derişimleri veya ozon tabakasının incelmesi) etkilerini anlamak, bu tür çalışmaların hedefleri arasındadır.

Atmosfer fiziği, fiziğin atmosfer araştırmalarına uygulanmasıdır. Atmosfer fizikçileri, atmosfer ve altında bulunan okyanuslarda akışkan akış denklemleri, kimyasal modeller, radyasyon dengeleme ve enerji aktarımı süreçlerini kullanarak Dünya ve diğer gezegenlerin atmosferini modellemeye çalışır. Atmosfer fizikçileri, hava sistemlerini modellemek için her biri yüksek derecelerde matematik ve fizik içeren saçılma teorisi, dalga yayılma modelleri, bulut fiziği, istatistiksel mekanik ve uzamsal istatistik unsurlarını kullanır. Atmosfer fiziğinin meteoroloji ve iklim bilimi ile yakın ilişkisi var olmakla beraber, uzaktan algılama cihazları da dahil olmak üzere, atmosferi incelemek ve sağladıkları verilerin yorumlanması için araçların tasarımı ve yapımı da atmosfer fiziği kapsamındadır.
Atmosfer çalışmaları Birleşik Krallık'ta Meteoroloji Dairesi tarafından desteklenmektedir. ABD Ulusal Okyanus ve Atmosfer İdaresi'nin bölümleri, atmosfer fiziği ile ilgili araştırma projelerini ve hava durumu modellemelerini denetlemektedir. ABD Ulusal Astronomi ve İyonosfer Merkezi de yüksek atmosferle ilgili çalışmalar yapmaktadır.
Dünya'nın manyetik alanı ve güneş rüzgârı atmosferle etkileşime girerek iyonosferi, Van Allen radyasyon kuşaklarını, tellürik akımları ve ışınım enerjisini yaratır.

Birkaç hafta kadar süren kısa vadeli hava sistemlerini inceleyen meteorolojinin aksine, iklim bilimi bu sistemlerin sıklığını ve eğilimlerini inceler. İklim biliminde yıllardan bin yıllık dönemlere kadar hava olaylarının dönemselliği incelendiği gibi, atmosferik koşullarla ilişkili uzun vadeli ortalama hava modellerinde meydana gelen değişiklikler de incelenmektedir. İklim bilimciler, hem iklimlerin -yerel, bölgesel veya küresel- doğasını hem de iklimlerin değişmesine neden olan doğal veya beşeri etkenleri inceler. İklim bilimi geçmişi dikkate almaktadır ve gelecek iklim değişikliklerinin tahmininde yardımcı olabilir.
Atmosferik sınır tabaka, dolaşım modelleri, ısı aktarımı (ışınımsal, konvektif ve gizli), atmosfer, okyanuslar ve yeryüzü (özellikle bitki örtüsü, arazi kullanımı ve topoğrafya) arasındaki etkileşimler ile atmosferin kimyasal ve fiziksel bileşimi iklimin odağında bulunan olaylar arasındadır. Astrofizik, atmosfer fiziği, kimya, ekoloji, fiziksel coğrafya, jeoloji, jeofizik, buzul bilimi, hidroloji, okyanus bilimi ve volkanoloji, iklim bilimi ile ilgili disiplinlerdendir.

Güneş sisteminin tüm gezegenlerinin atmosferi vardır. Bunun nedeni bu gezegenlerin yer çekimlerinin gaz parçacıklarını yüzeye yakın tutacak kadar güçlü olmasıdır. Büyük gaz devleri, hafif gazlar olan hidrojen ve helyumu büyük miktarlarda yakınında tutacak kadar büyükken, küçük gezegenler bu gazları uzaya bırakarak kaybeder. Dünya atmosferinin bileşiminin diğer gezegenlerden farklı olmasının sebebi Dünya'da meydana gelen çeşitli yaşam süreçlerinin atmosfere serbest hâlde moleküler oksijen beslemiş olmasıdır. Merkür'ün atmosferinin büyük bir kısmı güneş rüzgarı tarafından yok edilmiştir. Yoğun bir atmosfere sahip olan tek uydu Titan'dır. Triton'da ince bir atmosfer varken, Ay'da da bir atmosfere dair izler bulunmaktadır.
Gezegen atmosferleri, Güneş'ten veya gezegenin içerisinden gelen çeşitli derecedeki enerjilerden etkilenir ve bunun sonucu olarak kasırgalar (Dünya'da), gezegen çapında toz fırtınaları (Mars'ta), Jüpiter üzerinde Dünya büyüklüğünde bir antisiklon (Büyük Kırmızı Leke olarak adlandırılır) ve atmosferde delikler (Neptün'de) oluşur. En az bir güneş dışı gezegenin; HD 189733 b'nin, Büyük Kırmızı Leke'ye benzer, ancak ondan iki kat daha büyük olan bir hava sistemine sahip olduğu iddia edilmiştir.
Sıcak gaz devlerinin tıpkı kuyruklu yıldızların kuyrukları gibi, yıldız radyasyonu nedeniyle atmosferlerini uzaya kaybettikleri gösterilmiştir. Bu gezegenlerin gündüz ve gece tarafları arasında süpersonik rüzgarlar üreten büyük sıcaklık farklılıkları olabilir ancak HD 189733 b'nin gündüz ve gece tarafları çok benzer sıcaklıklara sahiptir ve bu da atmosferinin, yıldızının enerjisini gezegen etrafında etkin bir şekilde yeniden yaydığını gösterir.

Hava ve iklim

Hava haritalarına uygulanan atmosferik akışkan dinamiği27 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Adveksiyon, Deformasyon ve Vortisiti gibi İlkeler
Ulusal Atmosferik Araştırma Merkezi (NCAR) Arşivleri, atmosfer bilimlerinin tarihini belgelemektedir

Atom fiziği, atomu bir bütün olarak  atomların etkileşimlerini, atomun ve moleküllerin yapısı, enerji düzeyleri, dalga fonksiyonlari ve elektromanyetik geçişleri, atomlar arası bağlar, moleküler yapılar, atom modeli, atomik spektroskopide ince yapı ve aşırı ince yapı, spektroskopik gösterim ve enerji seviyeleri, geçiş olasılığı ve seçim kuralları, Zeeman olayı, Stark olayı, moleküler spektrum, iyonik bağlar, dönme, titreşim ve elektronik geçiş spektrumu, lazer gibi bölümleri- inceleyen fiziğin alt dallarından ikincisidir.

Klasik mekanik ve klasik elektromanyetizma, atom fiziğindeki problemlere uygulandığında kökten yanlışlıklara yol açmaktadır. Atomlar, çok küçük Güneş sistemleri olarak düşünülemez. Atomun yapısı, ancak kuantum mekaniği temelinde kavranabilir. Daha ince ayrıntılar ise, görelilik kuantum mekaniğini gerektirir. Atomlar çok küçük olduğundan, bunların özellikleri ancak dolaylı deney teknikleriyle anlaşılabilir. Bunların başında, maddenin saldığı ya da soğurduğu elektromagnetik ışınımların ölçülmesi ve yorumlanmasıyla uğraşan spektroskopi gelir. Tüm kimyasal elementler, özgün dalga boylarında ışınımlar veren tayflar gösterir. Dalga mekaniği kullanılarak elektron kütlesi ve yükü, ışık hızı, Planck sabiti gibi bazı atom sabitlerinin yardımıyla belirtici dalga boyları ve atomun enerjileri hesaplanabilir.

Açı, başlangıç noktaları ortak olan iki ışının birleşimidir. Bu tanımda açıyla ilgili olarak başlangıç noktası olması ve iki ışından oluşması özellikleri ön plana çıkmaktadır. Işınların kesiştiği noktaya "açının köşesi", ışınlara ise "açının kenarı" denir. Açı radyan ve derece gibi birimlendirmelerle ölçülür. Radyan ölçüsü açı köşesinden bir birim uzaklıkta elde edilen yayın uzunluğunu ölçen birimdir. Derece ise daire şeklinde olan ve birim çemberde 2
  
    
      
        π
      
    
    {\displaystyle \pi }
  
 uzunluğa sahip yayın 360 derece olan tanımlanmasıyla elde edilir. Radyan ve derece arasında 

  
    
      
        π
        ≡
        
          180
          
            ∘
          
        
      
    
    {\displaystyle \pi \equiv 180^{\circ }}
  

bağıntısı kullanılarak orantıyla gerekli dönüşüm yapılabilir.
Açıların birçok çeşidi vardır: Geniş açı, dar açı, dik açı, tam açı, doğru açı, tümler açı, bütünler açı, pozitif açı, negatif açı, merkez açı, çevre açı gibi.

Dar açı: 1°'den 89°'a kadar
Dik açı: 90°
Geniş açı: 91°'den 179°'a kadar
Tam açı: 360°
Açı kelimesi, pek çok geometri terimi gibi, okul kitabı olarak okutulmak üzere yazılan bir geometri kitabında, Atatürk tarafından Türkçeye kazandırılmıştır.
Düzlemde açı, bir doğru parçasının sabit bir nokta çevresinde dönme miktarının ölçüsüdür. Saat ibrenin ters yönü "pozitif", düz yönü "negatif" kabul edilir. Babilliler, bir tam dönüşü 60 birime bölmüşlerdir (altmışlık sistem).

1 devir = 360 derece (360° )
1 derece = 60 dakika (60' )
1 dakika = 60 saniye (60")
Yani yukarıda listelenen birim dönüşüm eşitliklerini kullanarak 1 derecenin 60x60 = 3600 saniye (3600") olduğu sonucuna kolaylıkla ulaşılabilir.
Yatay ve düşey doğrultular arasındaki açı 90°'dir ve "dik açı" diye tanımlanır. Genel olarak yüksek matematikte kullanılan birim radyan dır. (1 devir = 2π radyan).
Başlangıç noktaları ortak olan ve ortak bir kapalı eğriden geçen iki ışın arasında kalan açıya "merkez açı" denir.

Bir açı ölçüsü θ amacıyla, örneğin pergel ile çizilmiş bir açının tepe noktasında bir dairesel yay ortalanır. Yayın uzunluğu s'ten dairenin yarıçapı r bölünmüş ve muhtemelen sabit k ile çoğaltılmıştır.

  
    
      
        θ
        =
        
          
            s
            r
          
        
      
    
    {\displaystyle \theta ={\frac {s}{r}}}
  
(radyan için)

İletki
Gönye
 Wikimedia Commons'ta açı ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Matematikte cebirsel olmayan herhangi bir karmaşık sayıya aşkın sayı denir. Diğer bir deyişle, rasyonel katsayılı bir polinomun kökü olmayan sayılara aşkın sayı denir. Buradan, tüm aşkın sayıların irrasyonel olduğu sonucuna varılabilir. Ancak tüm irrasyonel sayılar aşkın sayı değildir, örneğin 
  
    
      
        
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {2}}}
  
 irrasyoneldir, ancak 
  
    
      
        
          x
          
            2
          
        
        −
        2
        =
        0
        
      
    
    {\displaystyle x^{2}-2=0\!}
  
  polinomunun bir köküdür.
Sayılamaz sayıda aşkın sayı vardır. Aşağıdaki sayılar, aşkın olarak bilinir:

Liouville sayıları (aşkın olduğu ilk ispatlananlar)

  
    
      
        a
        ≠
        0
      
    
    {\displaystyle a\neq 0}
  
 karmaşık bir sayı ise ya 
  
    
      
        
          e
          
            a
          
        
      
    
    {\displaystyle e^{a}}
  
 ya da 
  
    
      
        a
      
    
    {\displaystyle a}
  
 aşkındır. (Lindemann-Weierstrass teoreminin sonuçlarından biri)
İkinci maddeden dolayı 
  
    
      
        π
      
    
    {\displaystyle \pi }
  
 ve 
  
    
      
        e
      
    
    {\displaystyle e}
  
. (
  
    
      
        
          e
          
            i
            π
          
        
        =
        −
        1
      
    
    {\displaystyle e^{i\pi }=-1}
  
 cebirsel olduğu için 
  
    
      
        i
        π
      
    
    {\displaystyle i\pi }
  
, dolayısıyla da 
  
    
      
        π
      
    
    {\displaystyle \pi }
  
 aşkındır)

  
    
      
        
          e
          
            π
          
        
      
    
    {\displaystyle e^{\pi }}
  
 ve 
  
    
      
        
          2
          
            
              2
            
          
        
      
    
    {\displaystyle 2^{\sqrt {2}}}
  
 (Gelfond–Schneider teoreminin sonucu olarak)

Babil matematiği (Süryani-Babil matematiği olarak da bilinir), Sümerlerin ilk günlerinden, MÖ 539'da Babil'in düşüşünü izleyen yüzyıllara kadar Mezopotamya halkı tarafından geliştirilen veya uygulanan tüm matematiktir. Babil matematik metinleri bol miktarda bulunur ve iyi düzenlenmiştir. Zaman açısından iki farklı gruba ayrılırlar: biri Eski Babil döneminden (MÖ 1830–1531), diğeri ise MÖ son üç ya da dört yüzyıldan, Seleukoslular döneminden kalmadır. İçerik açısından, iki metin grubu arasında neredeyse hiç fark yoktur. Babil matematiği, karakter ve içerik olarak yaklaşık iki bin yıl boyunca sabit kaldı.
Mısır matematiğindeki kaynakların kıtlığının aksine, Babil matematiği bilgisi, 1850'lerden beri ortaya çıkarılan yaklaşık 400 kil tabletinden elde edilmektedir. Çivi yazısı ile yazılmış tabletler, kil nemliyken yazılır ve fırında veya güneşin ısısıyla sertçe pişirilirdi. Geri kazanılan kil tabletlerin çoğu MÖ 1800 ila 1600 yılları arasına tarihlenir ve kesirler, cebir, ikinci dereceden ve kübik denklemler ile Pisagor teoremini içeren konuları kapsar. Babil tableti YBC 7289, 
  
    
      
        
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {2}}}
  
'ye üç anlamlı altmışlık basamağa (yaklaşık altı anlamlı ondalık basamak) doğru bir yaklaşıklık verir.

Babil matematiği, eski Yakın Doğu'da çivi yazısı ile yazılmış bir dizi sayısal ve daha gelişmiş matematiksel uygulamadır. Çalışma, mevcut veri zenginliği nedeniyle tarihsel olarak MÖ 2. binyılın başlarındaki Eski Babil dönemine odaklanmıştır. Tarihçiler, Babil matematiğinin en erken ortaya çıkışıyla ilgili tartışmalar oldu ve tarihçiler MÖ 5. ve 3. bin yıl arasında bir tarih aralığı önerdiler. Babil matematiği, öncelikle Akad veya Sümer dillerinde çivi yazısı ile kil tabletler üzerine yazılmıştır.
"Babil matematiği" belki de yardımcı olmayan bir terimdir, çünkü önerilen en eski kökenler, mühür ve jetonlar gibi muhasebe cihazlarının MÖ 5. binyılda kullanımına dayanmaktadır.

Babil matematik sistemi seksagesimal (60 tabanında) bir sayı sistemiydi. Buradan dakikada 60 saniye, saatte 60 dakika ve bir daire içinde 360 derecelik modern günlük kullanımı elde ediyoruz. Babilliler matematikte iki nedenden dolayı büyük ilerlemeler kaydetmeyi başardılar. Birincisi, 60 sayısı, 1, 2, 3, 4, 5, 6, 10, 12, 15, 20, 30, 60 (kendileri bileşik olanlar dahil) tam bölene sahip olan ve bölümlerle hesaplamaları kolaylaştıran üstün yüksek bir bileşik sayıdır. Ek olarak, Mısırlılar ve Romalılardan farklı olarak, Babilliler, sol sütuna yazılan rakamların daha büyük değerleri temsil ettiği gerçek bir basamak-değer sistemine sahipti (onluk temel sistemimizde olduğu gibi, 734 = 7 × 100 + 3 × 10 + 4 × 1).

Mezopotamya'nın eski Sümerleri, MÖ 3000'den itibaren karmaşık bir metroloji sistemi geliştirdiler. MÖ 2600'den itibaren Sümerler, kil tabletler üzerine çarpım tabloları yazdılar ve geometrik egzersizler ve bölme problemleriyle uğraştılar. Babil rakamlarının en eski izleri de bu döneme aittir.

Babil matematiğini tanımlayan kil tabletlerin çoğu Eski Babil'e aittir, bu nedenle Mezopotamya matematiği genellikle Babil matematiği olarak bilinir. Bazı kil tabletler matematiksel listeler ve tablolar içerirken diğerleri problemler ve çalışılmış çözümler içerir.

Babilliler aritmetiğe yardımcı olmak için önceden hesaplanmış tablolar kullandılar. Örneğin, 1854'te Fırat Nehri üzerindeki Senkerah'ta bulunan MÖ 2000'den kalma iki tablet, 59'a kadar sayıların karelerinin ve 32'ye kadar olan sayıların küplerinin listelerini veriyor. Babilliler, aşağıdaki formüllerle birlikte, çarpmayı basitleştirmek için kare listelerini kullandılar:

  
    
      
        a
        b
        =
        
          
            
              (
              a
              +
              b
              
                )
                
                  2
                
              
              −
              
                a
                
                  2
                
              
              −
              
                b
                
                  2
                
              
            
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle ab={\frac {(a+b)^{2}-a^{2}-b^{2}}{2}}}
  

  
    
      
        a
        b
        =
        
          
            
              (
              a
              +
              b
              
                )
                
                  2
                
              
              −
              (
              a
              −
              b
              
                )
                
                  2
                
              
            
            4
          
        
      
    
    {\displaystyle ab={\frac {(a+b)^{2}-(a-b)^{2}}{4}}}
  

Babillilerin uzun bölme için bir algoritması yoktu. Bunun yerine yöntemlerini, evrik sayıların bir tablosuyla birlikte şu gerçeğe dayandırdılar:

  
    
      
        
          
            a
            b
          
        
        =
        a
        ×
        
          
            1
            b
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {a}{b}}=a\times {\frac {1}{b}}}
  

Yalnızca asal çarpanları 2, 3 veya 5 olan sayılar (5-düz veya düzgün sayılar olarak bilinir), altmışlık gösterimde sonlu evrik sayılara sahiptir ve bu evrik sayıların kapsamlı listelerini içeren tablolar bulunmuştur.
1/7, 1/11, 1/13 vb. gibi evrik ifadeler altmışlık gösterimde sonlu gösterime sahip değildir. 1/13'ü hesaplamak veya bir sayıyı 13'e bölmek için Babilliler aşağıdaki gibi bir yaklaşım kullanırlar:

  
    
      
        
          
            1
            13
          
        
        =
        
          
            7
            91
          
        
        =
        7
        ×
        
          
            1
            91
          
        
        ≈
        7
        ×
        
          
            1
            90
          
        
        =
        7
        ×
        
          
            40
            3600
          
        
        =
        
          
            280
            3600
          
        
        =
        
          
            4
            60
          
        
        +
        
          
            40
            3600
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle {\frac {1}{13}}={\frac {7}{91}}=7\times {\frac {1}{91}}\approx 7\times {\frac {1}{90}}=7\times {\frac {40}{3600}}={\frac {280}{3600}}={\frac {4}{60}}+{\frac {40}{3600}}.}
  

Babil kil tableti YBC 7289 (yaklaşık 1800-1600 BC), altmışlık tabana göre dört imge ile 
  
    
      
        
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {2}}}
  
 değerini yaklaşık olarak verir; 1; 24, 51, 10, bu yaklaşık altı ondalık basamağa kadar doğrudur ve 
  
    
      
        
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {2}}}
  
'nin olası en yakın üç haneli altmışlık gösterimidir:

  
    
      
        1
        +
        
          
            24
            60
          
        
        +
        
          
            51
            
              60
              
                2
              
            
          
        
        +
        
          
            10
            
              60
              
                3
              
            
          
        
        =
        
          
            30547
            21600
          
        
        =
        1.41421
        
          
            296
            ¯
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle 1+{\frac {24}{60}}+{\frac {51}{60^{2}}}+{\frac {10}{60^{3}}}={\frac {30547}{21600}}=1.41421{\overline {296}}.}
  

Aritmetik hesaplamaların yanı sıra, Babil matematikçileri denklemleri çözmek için cebirsel yöntemler geliştirdiler. Bir kez daha, bunlar önceden hesaplanmış tablolara dayanıyordu.
İkinci dereceden bir denklemi çözmek için Babilliler temelde standart ikinci dereceden formülü kullandılar. Aşağıdaki ikinci dereceden denklemlerin formunu düşündüler:

  
    
      
         
        
          x
          
            2
          
        
        +
        b
        x
        =
        c
      
    
    {\displaystyle \ x^{2}+bx=c}
  

burada b ve c tam sayı değildir, ancak c her zaman pozitiftir. Bu denklem biçimine bir çözümün olduğunu biliyorlardı:

  
    
      
        x
        =
        −
        
          
            b
            2
          
        
        +
        
          
            
              
                (
                
                  
                    b
                    2
                  
                
                )
              
              
                2
              
            
            +
            c
          
        
      
    
    {\displaystyle x=-{\frac {b}{2}}+{\sqrt {\left({\frac {b}{2}}\right)^{2}+c}}}
  

ve bölme ile ortalamayı kullanarak karekökleri verimli bir şekilde buldular. Her zaman pozitif kökü kullandılar çünkü bu "gerçek" problemleri çözerken mantıklıydı. Bu türden sorunlar, bir dikdörtgenin alanı ve uzunluğunun genişliğini ne kadar aştığı verildiğinde boyutlarını bulmaktı.
Belirli kübik denklemleri çözmek için n3 + n2 değerlerinin tabloları kullanıldı. Örneğin aşağıdaki denklemi düşünün:

  
    
      
         
        a
        
          x
          
            3
          
        
        +
        b
        
          x
          
            2
          
        
        =
        c
        .
      
    
    {\displaystyle \ ax^{3}+bx^{2}=c.}
  

Denklemi a2 ile çarpıp b3'e bölersek şunu verir:

  
    
      
        
          
            (
            
              
                
                  a
                  x
                
                b
              
            
            )
          
          
            3
          
        
        +
        
          
            (
 

Olasılık kuramında iki olayın bağımsız olması bu olaylardan birinin gerçekleşme olasılığının diğer olayın gerçekleşip gerçekleşmediğine bağlı olmaması anlamına gelmektedir. Örneğin;

Bir zarın ilk atışta 6 gelmesi olayı ile ikinci atışta 6 gelmesi olayı bağımsızdır.
Öte yandan, bir zarın ilk atışta 6 gelmesi olayı ilk iki atış sonunda elde edilen sayılar toplamının 8 olması olayına bağlıdır.
Bir kart destesinden seçilen ilk kartın kırmızı olması olayı ile ikinci kartın aynı renkte olması olayı bağımsızdır (kart seçimi yapıldıktan sonra deste ilk haline getiriliyorsa). Ne var ki, seçilen kartın desteye geri konulmaması durumunda bu iki olay bağımlıdır.
Benzer biçimde, iki rassal değişkenin bağımsız oluşu bu değişkenlerden birinin değerinin diğerinden önce gözlenmemiş oluşuna bağlıdır. Bağımsızlık kavramı ikiden fazla olay ya da rassal değişken barındıran durumlara da uygulanabilmektedir.
"Bağımsız" terimi zaman zaman "istatistiksel olarak bağımsız", "sınırdan bağımsız" ya da "mutlak bağımsız" olarak da kullanılmaktadır.

Bağımsızlık şu biçimde tanımlanabilir:

A ve B olayları ancak ve ancak Pr(A ∩ B) = Pr(A)Pr(B) koşulu sağlanıyorsa bağımsızdırlar.
Burada A ∩ B, A ve B'nin kesişimini (A ve B olaylarının birlikte gerçekleştiği durumu) göstermektedir.
Daha genel anlamda, bir olay dizisi bu dizinin herhangi bir sonlu altkümesinin

  
    
      
        Pr
        
          (
          
            
              ⋂
              
                i
                =
                1
              
              
                n
              
            
            
              A
              
                i
              
            
          
          )
        
        =
        
          ∏
          
            i
            =
            1
          
          
            n
          
        
        Pr
        (
        
          A
          
            i
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle \Pr \left(\bigcap _{i=1}^{n}A_{i}\right)=\prod _{i=1}^{n}\Pr(A_{i})}
  

koşulunu sağlaması durumunda karşılıklı bağımsızdır. Bu olgu bağımsız olaylar için çarpım kuralı olarak adlandırılmaktadır.
A ve B olayları bağımsız ise, B olayının gerçekleşmiş olduğu bilinmek üzere A'nın koşullu olasılığı bu olayın koşulsuz olasılığına eşittir.

  
    
      
        Pr
        (
        A
        ∣
        B
        )
        =
        Pr
        (
        A
        )
      
    
    {\displaystyle \Pr(A\mid B)=\Pr(A)}
  

Tüm bunlara karşın, bu ifadelerin bağımsızlık kavramının tam tanımını oluşturduğu söylenemez. Bunun nedeni, ifadede yer alan A ve B olaylarının yerlerinin değiştirilemeyecek oluşu ve bu tanımın olasılığın 0 olduğu durumlarda geçersiz kalmasıdır.
B'nin gerçekleşmiş olduğu bilinmek üzere A'nın koşullu olasılığı

  
    
      
        Pr
        (
        A
        ∣
        B
        )
        =
        
          
            
              Pr
              (
              A
              ∩
              B
              )
            
            
              Pr
              (
              B
              )
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \Pr(A\mid B)={\Pr(A\cap B) \over \Pr(B)}}
  
 (Pr(B) ≠ 0 olduğu sürece)
biçiminde tanımlanmaktadır.

  
    
      
        Pr
        (
        B
        )
        ≠
        0
      
    
    {\displaystyle \Pr(B)\neq 0}
  
 iken bu ifade

  
    
      
        Pr
        (
        A
        ∩
        B
        )
        =
        Pr
        (
        A
        )
        Pr
        (
        B
        )
      
    
    {\displaystyle \Pr(A\cap B)=\Pr(A)\Pr(B)}
  

olarak da yazılabilir.
Burada sözü edilen bağımsızlık kavramı konuşma dilindeki karşılığından farklı bir anlam taşımaktadır. Örneğin, bir olayın kendinden bağımsız olması ancak ve ancak

  
    
      
        Pr
        (
        A
        )
        =
        Pr
        (
        A
        ∩
        A
        )
        =
        Pr
        (
        A
        )
        Pr
        (
        A
        )
      
    
    {\displaystyle \Pr(A)=\Pr(A\cap A)=\Pr(A)\Pr(A)}
  

koşulunun sağlanması durumunda gerçekleşebilir. Başka bir deyişle, bir olay ya da onun tümleyeni neredeyse kesin olarak gerçekleşiyorsa bu olay kendinden bağımsızdır.

X gerçel değerli bir rassal değişken ve a bir sayı olmak üzere, {X ≤ a} olayı X'in a'dan küçük ya da ona eşit olduğu gözlemlerin oluşturduğu küme olarak tanımlanmaktadır.
X ve Y rassal değişkenleri ancak ve ancak {X ≤ a} ve {Y ≤ b} olaylarının bağımsız olması durumunda bağımsızdırlar. Benzer biçimde, rastgele seçilmiş değişkenlerin oluşturduğu bir kümenin bağımsız oluşu herhangi bir sonlu X1, ..., Xn yığını ve a1, ..., an sayı dizisi için {X1 ≤ a1}, ..., {Xn ≤ an} olaylarının bağımsız olmasına bağlıdır.
Bir yığından seçilen herhangi iki rassal değişken bağımsız ise bu değişkenlerin karşılıklı bağımsızlıkları da güvence altındadır. Bu olgu parçalı bağımsızlık olarak adlandırılmaktadır.
X ve Y bağımsız ise, E beklenti işleci

E[X Y] = E[X] E[Y]
koşulunu sağlar. Varyans için

var(X + Y) = var(X) + var(Y)
eşitliği yazılabilirken kovaryans cov(X,Y) sıfıra eşittir. Bu ifadenin tersi ("iki rassal değişkenin kovaryansı 0 ise bu değişkenler bağımsızdırlar" önermesi) doğru değildir.
Bunlara ek olarak, iki tane  X ve Y rassal değişkeni, FX(x) ve FY(y) dağılım fonksiyonları ve fX(x) ve fY(y) olasılık yoğunlukları gösteriyorlarsa, bu iki rassal değişkenin birbirinden bağımsız olmaları için, bileşik rassal değişken (X, Y) nin şu ortak dağılımı olması gerekir:

FX,Y(x,y) = FX(x)FY(y),
ya da buna eşit olarak

fX,Y(x,y) = fX(x)fY(y).
ortak yoğunluk göstermelidir.
İki rassal değişkenden daha fazla sayıda rassal değişkenler olma halinde bağımsızlık da daha genel olarak buna benzer ifadeler ile karakterize edilirler.

Sezgi ile ele alınırsa, iki rassal değişken X ve Y nin birbirinden koşullu bağımsız olmaları için, bir Z verilirse ve eğer Z değeri bilinirse, Y değerini bilmenin X hakkında bilgimize hiçbirsey eklememesi gerekir. Örnegin, altlarından  Z miktarına bağlılıkları olduğu kabul edilen, X ve Y değişkeni ölçümleri birbirinden bağımsız değildir; ama (iki olçümdeki yapılan hatalar herhangi bir şekilde birbirine ilişkili değilse) 'bu iki değişken, verilmiş bir Z  şartına bağlı koşutlu değişkenlerdir.
Koşullu bağımsızlık kavramının daha formel bir tanımlaması koşullu dağılım kavramına dayandırılır. Eğer X, Y ve Z ayrık rassal değişken iseler, o halde X ve Y değişkenlerinin Z verilmişine koşullu bağımsız olmaları için şart şudur: Her x, y ve z için  P(Z ≤ z) > 0 olursa

  
    
      
        
          P
        
        (
        X
        ≤
        x
        ,
        Y
        ≤
        y
        
        
          |
        
        
        Z
        =
        z
        )
        =
        
          P
        
        (
        X
        ≤
        x
        
        
          |
        
        
        Z
        =
        z
        )
        ⋅
        
          P
        
        (
        Y
        ≤
        y
        
        
          |
        
        
        Z
        =
        z
        )
      
    
    {\displaystyle \mathrm {P} (X\leq x,Y\leq y\;|\;Z=z)=\mathrm {P} (X\leq x\;|\;Z=z)\cdot \mathrm {P} (Y\leq y\;|\;Z=z)}
  

Diğer taraftan, eğer X, Y ve Z sürekli rassal değişken iseler ve p ortak olasılık yoğunluk fonksiyonu bulunmakta ise; o halde X ve Y değişkenlerinin Z verilmişine koşullu bağımsız olmaları için şart şudur: Her x, y ve z gerçel sayılar için  pZ(z) > 0 olursa

  
    
      
        
          p
          
            X
            Y
            
              |
            
            Z
          
        
        (
        x
        ,
        y
        
          |
        
        z
        )
        =
        
          p
          
            X
            
              |
            
            Z
          
        
        (
        x
        
          |
        
        z
        )
        ⋅
        
          p
          
            Y
            
              |
            
            Z
          
        
        (
        y
        
          |
        
        z
        )
      
    
    {\displaystyle p_{XY|Z}(x,y|z)=p_{X|Z}(x|z)\cdot p_{Y|Z}(y|z)}
  

Bu demektir ki Y ve Z verilirse X için koşullu dağılım, sadece Z için dağılımın aynıdır. Sürekli halde de koşutlu olasılık yoğunluk fonksiyonları için de bir benzer denklem verilebilir.
Olasılık bir çeşit hiç verilmiş olay olmayan koşutlu olasılık olduğu için, bağımsızlık koşutlu bağımsızlığın özel bir hali olarak görülebilir.

Matematikte iki kümenin kartezyen çarpımının herhangi bir alt kümesi bağıntı olarak tanımlanır. Bir kümedeki bir öğeyi başka bir kümedeki bir öğeye götürür. Yâni iki öğe arasında bir bağ kurar. Örneğin, göndermeler tek yönlü bir bağıntıdır.

A ve B herhangi iki küme olsun. 
  
    
      
        A
        ×
        B
      
    
    {\displaystyle A\times B}
  
'nin herhangi bir altkümesine bağıntı denir:

(2)İki ya da daha çok şey arasındaki karşılıklı ilişki, ilinti.
Eşyayı, kavramları ya da tasarımları birlik, bağlılık, birliktelik gibi durumlarda toplayan görünüş ya da nitelik, görelik, °izafiyet, °rölativite.

  
    
      
        β
        =
        {
        (
        a
        ,
        b
        )
        
        
          |
        
        
        a
        ∈
        A
        ,
        
        b
        ∈
        B
        }
        ⊆
        A
        ×
        B
      
    
    {\displaystyle \beta =\{(a,b)\,|\,a\in A,\,b\in B\}\subseteq A\times B}
  

burada a ile b öğeleri arasında bir bağ vardır. Dikkat edilirse bir bağıntı boş olabilir. Çünkü kümedeki öğelerin varlığından söz edilmiyor. Eğer 
  
    
      
        ∃
      
    
    {\displaystyle \exists }
  
 simgesi olsaydı o zaman öğelerin varlığı zorunlu olurdu. Boşküme de kartezyen uzayın bir altkümesi olduğu için boş bağıntı mümkündür.
Daha genel olarak, birbirinden farklı olması gerekmeyen n küme (
  
    
      
        
          A
          
            1
          
        
        ,
        
          A
          
            2
          
        
        ,
        .
        .
        .
        ,
        
          A
          
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle A_{1},A_{2},...,A_{n}}
  
) arasındaki n 'li bağıntı (
  
    
      
        β
      
    
    {\displaystyle \beta }
  
), bu kümelerin kartezyen çarpımının herhangi bir alt kümesidir.

  
    
      
        β
        =
        
          (
          
            a
            
              1
            
          
          ,
          ⋯
          ,
          
            a
            
              n
            
          
          )
          
          
            |
          
          
          
            a
            
              i
            
          
          ∈
          
            A
            
              i
            
          
        
        ⊆
        
          A
          
            1
          
        
        ×
        
          A
          
            2
          
        
        ×
        ⋯
        ×
        
          A
          
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle \beta ={(a_{1},\cdots ,a_{n})\,|\,a_{i}\in A_{i}}\subseteq A_{1}\times A_{2}\times \cdots \times A_{n}}
  

n, iki ise ikili bağıntı olarak adlandırılır.

A={Ayşe, Fatma, Esra, Ali, Veli, Ahmet, Mehmet}
A ile A arasındaki hayali bir evlilik ilişki (E) aşağıdaki gibi olabilir:

E={(Ayşe, Ali), (Ali, Ayşe), (Esra, Mehmet), (Mehmet, Esra)}
Buna göre A kümesinin elemanlarından, Ayşe ve Ali, Esra ve Mehmet evlidir.

Bütün ilişkiler simetrik olmak zorunda değildir. Örneğin K kümesinden, yaşça büyüklük ilişkisi (B) şöyle olabilir.

K={Ayşe, Fatma, Esra}
B={(Fatma, Ayşe), (Fatma, Esra), (Esra, Ayşe)}
Bu ilişkiye göre yaş sıralaması büyükten küçüğe Fatma, Esra, Ayşe şeklindedir.

Denklik bağıntısı: Bağıntıda yansıma, simetri ve geçişme özelliği olan bağıntı.
Sıralama bağıntısı: Bağıntıda yansıma, ters simetri ve geçişme özelliği olan bağıntı.

Bağıntı nedir? 6 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

İlişkisel cebir
Mantık bağlacı
Mantık cümlesi
Gönderme (Fonksiyon)
Küme

Benjamin Peirce (; /ˈpɜːrs/; 4 Nisan 1809 - 6 Ekim 1880), Amerikalı bir matematikçi, astronom ve fizikçidir. Peirce, 19. yüzyılın önde gelen bilim insanlarından biri olarak kabul edilir ve matematiğin temel prensiplerine yaptığı katkılarla tanınır. Harvard Üniversitesi'nde uzun yıllar profesörlük yapmış ve Amerika'da matematik ve bilim eğitiminin gelişmesinde önemli bir rol oynamıştır.

Benjamin Peirce, Salem, Massachusetts'te doğmuştur. Harvard Üniversitesi'nden 1829 yılında mezun olmuş ve 1831 yılında aynı üniversitede matematik profesörü olarak atanmıştır. Peirce'in akademik kariyeri boyunca yaptığı çalışmalar, matematik, astronomi ve fizik gibi çeşitli alanları kapsamıştır.
Peirce'in çalışmaları, özellikle Amerika Birleşik Devletleri'nde bilimsel araştırmaların ve eğitimin gelişiminde etkili olmuştur. Amerikan Matematik Derneği'nin (American Mathematical Society) kurucularından biri olarak da önemli bir yere sahiptir.

Peirce'in çalışmaları, genellikle matematiksel analiz, sayılar teorisi, cebir ve astronomi gibi alanlarda yoğunlaşmıştır. Önemli katkılarından bazıları şunlardır:

Matematiksel Mantık ve Cebir:
Peirce, matematiksel mantık ve cebir üzerine yaptığı çalışmalarla tanınır. Özellikle, karmaşık sayıların cebirsel yapılarına dair incelemeleri önemlidir.
Astronomi:
Peirce, 1847 yılında Neptün gezegeninin keşfi üzerine önemli çalışmalar yapmıştır. Özellikle, gezegenlerin yörüngeleriyle ilgili hesaplamalar üzerine yoğunlaşmıştır.
Bilimsel Felsefe:
Peirce, bilimsel felsefe ve matematiğin doğasına ilişkin derin düşünceleriyle tanınır. Matematiği "mantığın bilimi" olarak tanımlamıştır.

Benjamin Peirce, Amerika'da modern matematiksel düşüncenin gelişimine öncülük eden isimlerden biri olarak görülmektedir. Oğlu Charles Sanders Peirce, babasının etkisiyle büyümüş ve modern felsefe ve mantığın en önemli isimlerinden biri haline gelmiştir.
Peirce, bilimsel çalışmaları ve eğitimdeki liderliğiyle matematik, astronomi ve fizik alanlarında kalıcı bir iz bırakmıştır. 1880 yılında Cambridge, Massachusetts'te hayatını kaybetmiştir. Bugün, bilim dünyasında matematiksel mantık ve bilim felsefesine katkılarıyla hatırlanmaktadır.

Beşeri coğrafya (insan coğrafyası), coğrafi çevrenin insan yaşamına etkisi ve insanın mekânda yaptığı değişiklikleri inceleyen bir coğrafya anabilim dalıdır. Beşeri coğrafya, yeryüzünde  insanın değiştirdiği ve hâlen değiştirmekte olduğu görünümünü analiz eder. Beşeri coğrafya bireyle ilgilenmez, insan denildiğinde, insan topluluğu anlaşılır. İnsan ve insan faaliyetlerini konuları incelenir.
Beşeri coğrafya; insanı, özelliklerini ve faaliyetlerini çevresiyle bağlantılı şekilde, gerçekleştirdiği mekânsal örgütlenmeleri inceler.
Bu bilim dalı sadece beşeri coğrafya olarak isimlendirilse de ekonomik coğrafyayı da kapsar. Çünkü ekonomik etkinliklerde sonuçta insan faaliyetidir. Bu nedenle uzun zamandır Beşeri ve Ekonomik coğrafya olarak adlandırılır.

Nüfus coğrafyası: Doğal çevre ile nüfus arasındaki ilgiyi araştırır. Kıta ülke, bölge, bölüm ve yöre ölçeğinde nüfusun dağılışı ile dağılışı etkileyen doğal ve beşeri faktörleri araştırır.

Yerleşme coğrafyası: Yerleşme coğrafyası, yerleşmelerin oluşumu, gelişimi, kökenleri, geçirdiği değişimleri, fonksiyonlarını ve dağılışlarını inceler. Yerleşim coğrafyası, mesken ve yerleşim birimlerinin doğal ve beşeri çevre ile ilgisini araştırır.
Sağlık coğrafyası: Sağlık coğrafyası, mekândan kaynaklanan tüm sağlık problemleri toplum, yer ve zaman yönleriyle inceleyen ve nedenlerini araştıran, hastalıkların önlenmesinde çözüm yöntemleri sunar.
Tarihi coğrafya: Modern coğrafya ilke ve yöntemlerini kullanarak bir sahayı geçmiş bir zaman diliminde araştıran coğrafya bilim koluna denir.
Siyasi coğrafya: Siyasi coğrafya, siyasi otorite ve organizasyonlar tarafından alınan kararlar üzerinde coğrafi etmenlerin etkisini, siyasi kararların uygulanmasının coğrafi çevreye etkisi ve bunun sonucunda oluşan coğrafi olayları inceleyen bilim dalıdır.

Sanayi coğrafyası: Sanayinin gelişimi, çeşitleri, mekâna dağılışı, toplumlar üzerindeki değişim etkisi üzerinde durur. 
Tarım coğrafyası: Ekim-dikim, hayvancılık, ormancılık balıkçılık gibi üretim faaliyetlerini ve mekâna dağılışını inceler.
Turizm coğrafyası:Turizm coğrafyası, turizmin mekâna yayılışı, mekâna etkileri, oluşan turistik alanın tespiti ve sınıflandırılması, arazinin kapasitesinin tespiti ile ilgilenen bilim dalıdır.
Ulaşım coğrafyası: Ulaşımın gelişimi, türleri, etkilendiği doğal ve beşeri faktörler ile ulaşımın mekân ve insan faaliyetlerine etkilerini inceler.
Ticaret coğrafyası: Tarım, sanayi ve hizmet faaliyet kollarının ürettiği ürünlerin el değiştirmesinden doğan ticareti inceler. Ticaretin ülke ve dünyada dağılışı, toplumlara ve mekâna etkisi inceleme konusudur.
Madencilik: Ekonomik değeri olan madenlerin dağılışı, işlenişi ve ticaretiyle ilgilenir.
Enerji kaynakları: Enerji kaynaklarının dağılışını, olası miktarlarını, enerji problemlerini, çevreyle ilgili sorunlarını inceler.

Bilim dalları, genellikle dört ana gruba ayrılır:

Araştırma
Uygulamalı antropoloji
Arkeoloji
Artes mechanicae
Tarım bilimi
Uygulamalı ekoloji
Uygulamalı ekonomi
Uygulamalı entomoloji
Uygulamalı fizik
Gıda bilimi
Adli bilimler
Miras bilimi
Ev ekonomisi
İnsan beslenmesi
Kinezyoloji
Nadal formülü
Performans bilimi
Revlendirme bilimi
Spor bilimi
Malzeme bilimi
Mimarlık
Biyobilişim
Bilgisayar bilimi
Mühendislik
Bilgi bilimi
Metroloji
Askerî bilim
Beslenme bilimi
Tıp bilimi
Sanayi bilimi
Endüstri bilimi
Farmakoloji
Sistem bilimi
Uzay bilimi
Teknoloji bilimi
Hukuk bilimi
Dilbilim

Sert ve yumuşak bilimler
Fen bilimleri
Aktüerya bilimi
Analitik
Yapay zeka
Hesaplamalı dilbilim
Bilgisayar bilimi
Kriptografi
Veri madenciliği
Karar teorisi
Oyun teorisi
Homeokinetik
Bilgi teorisi
Formel dilbilim
Mantık
Matematiksel dilbilim
Matematik
Oxford modeli
İstatistiksel fizik
İstatistik
Sistem ekolojisi
Sistem bilimi
Teorik bilgisayar bilimi
Teorik dilbilim

Biyoloji
Mikrobiyoloji
Botanik
Zooloji
Ekoloji
Yer bilimleri
Doğal çevre
Yaşam bilimleri
Doğa tarihi
Fiziksel bilimler
Atmosfer bilimi
Okyanus bilimi
Gezegen bilimi
Astronomi
Coğrafya
Meteoroloji
Jeoloji

Hayvan çalışmaları
Sanat
Kültür
Pedagoji
Eğitim
Biyokültür
Felsefe
Kültürel çalışmalar
Kriminoloji
Beşeri bilimler
Uluslararası düzen
Hukuk bilimi
Modern çalışmalar
Mesleki bilim
İşlemselleştirme
Pedoloji
Performans bilimi
Pozitivizm
Bilim ve teknoloji çalışmaları
Sosyal nörobilim
Sosyal ilişki
Sosyal hizmetler
Sosyal simülasyon
Sosyal iş
Sosyal bilgiler
Sosyal hizmet
Sosyal araştırma
Sosyal teori
Görsel antropoloji
Görsel etnografya
Savaş çalışmaları
Gençlik hizmetleri
Gençlik çalışmaları
Zemiyoloji
Antropoloji
Arkeoloji
Arşiv bilimi
Davranışsal bilimler
Bilişsel bilim
Kalkınma çalışmaları
Ekonomi
Finans
Muhasebe
Ötenik
Çevresel sosyal bilimler
Tarih
GLAM
İnsan bilimi
Kütüphane ve bilgi bilimi
Dilbilim
Medya çalışmaları
İletişim bilimleri
Ağ bilimi
Barış ve çatışma çalışmaları
Siyaset bilimi
Psikoloji
Sosyoloji
Bölge bilimi
Güvenlik çalışmaları
Tanatoloji
Şehir planlaması
Ulaşım bilimi

Bilim insanı, bilimci veya bilimadamı-bilimkadını, evrendeki olgulara ve değişkenlere yönelik, bilimsel veri elde etme yöntemlerini kullanarak sistematik bir şekilde bilgi edinmeye çalışan kişidir. Daha sınırlı anlamda ise bilimsel yöntem kullanan bireydir. Bilimin bir veya birden fazla alanında uzman olabilir. Bilim insanları, genel olarak evrendeki olaylar hakkında önceki bilimsel verilerden de yararlanarak sorular sorar, hipotezler öne sürer ve bu hipotezleri deney ve gözlemle test ederek sistematik bilgi üretirler. Gözlemlemeye ve gözlemlerini analiz etmeye yatkın, meraklı ve çalışmalarını iyi organize ettikleri görülür.

Bilim ve teknoloji insan varlığını mühendislik sürecinde niteler. Bir meslek olarak bilim insanlığı, bugün yaygın olarak icra edilir. Bilim insanlığı, kuramcılığı ve deneyciliği de içine alır. Kuramcı genellikle var olan bilgilerle yeni modellemeler yapar, yeni sonuçlar tahmin eder. Deneyci ise yeni modellemeleri gözlem yaparak test eder. Bu iki kavram arasında pek bir ayrım yoktur ve bilim insanı genellikle iki kavramı icra eder. Matematik genellikle bilimle aynı alanda gruplandırılır. Bazı büyük fizikçiler aynı zamanda çok iyi matematikçilerdi. Belirgin bir sınır olmadan teorik bilim insanlarından ampirik bilim insanına bir süreklilik vardır. Kişilik, eğitim ve mesleki aktivite açılarından teorik fizik ve uygulamalı matematik arasında küçük farklar vardır. Bilim insanlığına birkaç nedenden ilgi duyulabilir. Birçoğu dünyamızın nasıl bu duruma geldiğini anlamayı arzular, gerçeklik konusunda büyük bir merak sergilerler. Diğer kısım, akranları tarafından anlaşılmak ya da bilgilerini insanların sağlığına, yararına, uluslara, doğaya, endüstriye uygulamak ister.Bilim insanları toplumun gelişmesini ya da insanların anlayamadığı sistemleri açıklar ve deneyerek sonuçları ortaya çıkarır.

İngiliz filozof ve bilim tarihçisi William Whewell 1833'te “bilim insanı” terimini icat etti ve bunu yazılarında anonim olarak kullandı. Whewell'in bu kavramı biraz değişiktir çünkü bu yeni literatüre kazandırdığı kelime ile doğal bilgi ve bilimin diğer formlarındaki kavramın arasındaki sınırın hızlı bir şekilde büyümesine bir tepkiydi. Whewell bilimde ayrılma ve parçalanma eğiliminin arttığını yazdı. Kimyacı, matematikçi natüralist genel anlamıyla ‘’filozof’’ gibi kavramlar artık bilimle uğraşan grupları, deneyci filozofların uyarıları olmadan bir araya getirmeye yetmiyordu. İngiliz Bilim Derneği (British Association for the Advancement of Science) üyeleri yaptıkları toplantılarda yeterli bir ifadenin olmayışından şikayet ediyorlardı. Whewell hazırladığı bir raporda kendisine de gönderme yaparak, “Bazı dâhiyane insanlar bilim kelimesini sanatçı ile kıyaslama yoluyla şekillendirebileceğini düşünüyor. Bu kavramları vicdan olamadan özgürleştirmekte endişe edecek bir şey yok ki zaten bizler ekonomist ve ateist gibi kelimeleri bağdaştırdık fakat bu durum makbul değildir.” ifadesinde bulunmuştu.
Whewell o kelimeyi bu sefer daha ciddi bir şekilde önerdi ve anonim olmadan kullandı (1840): “Doktor kelimesini Fizik için kullanamadığımızdan, fizikçi kelimesini türettim. Genel olarak bilimin yetiştiricilerini tanımlamak için özel bir isme ihtiyacımız vardır. Bilim insanı demeliyim. Nasıl müzikle, resimle ya da şiirle uğraşanlara artist diyorsak matematikle, fizikle ya da doğayla ilgilenenlere de bilim insanı demeliyiz.”
Aynı zamanda Whewell fizikçi kelimesinin Fransızcadaki ‘physicien’ kelimesine karşılık gelmesini amaçlamıştı. Bu kelimenin çok yerde kullanılması için onca yıl geçmesi gerekmişti. Fizikçi kelimesi 19. Yüzyılın sonlarına doğru Amerika'da ve 20. Yüzyılın başlarında İngiltere'de çok kullanılan bir kelime olmuştur.
Gary B. Ferngren şöyle demiştir: “Tarihte hiç kimse bizim anladığımız doğa felsefesini ve bilimi büyük Yunan filozofu ya da bilim insanının şekillendirdiği gibi yorumlayamaz. Aristoteles (MÖ 384-322), ki bunu kendisi bizlere iki bin yıldan fazladır en derin ve yaygın bir şekilde uygulamıştır.”

Bilim insanlarının sosyal rolleri ve onların öncelikleri, modern bilim disiplinin çıkışından önce çok kez evrim geçirmiştir. Farklı çağlarda yaşamış olan bilim insanları (ve onlardan öncekileri, doğa felsefecileri, matematikçiler, doğa tarihçileri, doğa teolojicileri, mühendisler ve bilime katkı sağlamış diğer bilim insanları) toplumda çok ayrı yerlere sahip oldular ve onlarla ilişkilendirilmiş sosyal normlar, ahlaki değerler ve epistemik erdemler (ve onlardan beklenmiş) zaman içerisinde çok değişmiştir. Modern bilimin temeli olarak alınmış olan bazı bilim insanları, farklı birçok tarihsel figür niteliğinde tarih sahnesinde yer aldı. Bazı tarihçiler bilimin modern formla fark edilebilir bir şekilde geliştiğini 17. Yüzyılda olduğuna işaret ediyor (daha çok bilinen şekliyle bilimsel devrim) ve doğal olarak da ilk bilim insanı olarak bilinenler, bu figürler olarak bilinirler. Eğer bilim insanı olarak çıkagelmiş kelimeyi, meslek olarak icraat eden insanlarla sınırlarsak bilim insanının sosyal rolü, temel olarak 19. Yüzyılda bilimi profesyonelleştirme kısmı olarak ortaya çıkar.

Doğa hakkında bilgi, klasik antik çağda birçok bilgin tarafından takip ediliyordu. Antik Yunan'da insanlar bilime çok katkıda bulunmuşlardır — geometri işlerinde ve matematiksel astronomide, biyolojinin ilk uygulama sürecinde ve bitkiler ve hayvanları sınıflandırmada, bilginin teorilerinde ve öğrenmesinde— ki bu katkılar filozoflar ve doktorlar tarafındandı. Üstelik bu kişiler çeşitli esnaflardı. Bu insanların ortaya çıkardığı çeşitli bilgiler Roma İmparatorluğu'na süregelmiştir ve Avrupa'daki birçok dini kurumlarca tanınmıştır. Astroloji ve astronomi en önemli bilgi konumuna gelmiştir ve astronomlar ve astrolojiciler çeşitli din ve politika destekleyicileri tarafından himayesi altına alınmışlardır. Orta Çağ üniversitesindeki sistemde, bilgi ikiye ayrılmıştı. Bunlar trivium (Latincede 'üç yol' anlamına gelen sözcük. Orta Çağ Avrupası'nın üniversitelerinde bugünkü lisans eğitimine denk diyebileceğimiz eğitim sistemi. Dil bilgisi -gramer-, söylem -retorik- ve mantık derslerinden oluşur. Triviumdan sonra da quadrivium gelir.) ve quadriviumdur (Triviumu izleyen ikinci kısmı. Aritmetik, geometri, müzik ve astronomi, bunun kapsamındaki konular kendi içerisinde bütünlük halindedir, zira geometri, uzayda; müzik, zamanda; astronomi ise uzay ve zamanda aritmetiktir.). Bundan dolayı, Orta Çağ'ın bilim insanları ya matematikçi ya da filozoftu. Bitkiler ve hayvanlarla ilgili bilgiler daha çok doktorların ilgi alanına giriyordu. 
Orta Çağ İslam'ı zamanında bilim, doğa biliminin gelişmesinde yeni tarzlar oluşturdu ki bunlar filozof ve matematikçiler gibi sosyal rolünün sınırları içerisinde olmasına rağmen. İslam'ın altın çağı olarak nitelendirilen zamanın, Orta Çağ'ın ve Rönesans'ın bilim insanları polimat (hezarfen) olarak sayıldı çünkü icraatta bulundukları bazı şeyler modern bilim disipliniyle örtüşmüyordu. Birçok polimat dindardı. Örnek olarak, İbn-i Heysem ve Biruni İlm-î Kelâmcı idi (İslam dininin inanç/akaid konularını irdeleyen ve tarihsel olarak bu çerçevede gelişen dini-felsefi kuram ve teorilerle ilgilenen ilim dalına İlm-î Kelâm denir); Doktor olan İbn-i Sina ve İbn Nefis hafızdı; botanikçi Otto Brunfels teologtu ve Protestanlık tarihçisiydi; gök bilimcisi ve doktor olan Nicolaus Copernicus bir rahipti.

Descartes sadece analitik geometri nin öncüsü değildi, aynı zamanda  mekanik konusunun teorisini formülize etti ve kas kasılması ve algı konularının kökenleri hakkındaki düşünceleri geliştirdi. Görme fizikçi Young ve Helmholtz tarafından araştırılmıştı. Hermann von Helmholtz aynı zamanda  optik, işitme ve müzik konularıyla da uğraşmıştır. Newton Descartes'ın icat ettiği matematiğin dalı olan kalkülüsü genişletmiştir (Leibniz ile yeni zamana uygun şekli). O, klasik mekanik formülündeki anlamları geliştirdi ve ışık ve optikte çalışmalar yaptı. Fourier matematikte yeni bir dalı keşfetti —Fourier serisi—, ısı, akı ve kızılötesi üzerinde çalıştı ve sera etkisini keşfetti. Von Neumann, Turing, Aleksandr Khinchin, Andrey Markov  ve Wiener, bu bütün matematikçiler bilime büyük katkı sağlamışlardır, olasılık, bilgisayarların çalışma mantığı ve istatistiksel mekanik ve kuantum mekaniği gibi konuların temelini ortaya atmışlardır. Birçok matematikçi, Galileoda dahil, aynı zamanda müzisyenlerdi.
19. yüzyılın sonlarında, Louis Pasteur, bir organik kimyacı, hastalıklara yol açan mikroorganizmaları keşfetti. Birkaç yıl önce, Amerikalı doktor Oliver Wendell Holmes, Sr., şair ve deneme yazarı, kadınlardaki çocuk doğumuyla olan sepsisin doktorların ve hemşirelerin eliyle yayıldığını söyledi. Sağlık ve biyoloji alanında birçok zorlayıcı hikâye vardır kan sirkülasyonu gibi, Galen Harvey. Genetik ve moleküler biyolojinin parlak dönemi 20. yüzyılda ünlü isimlerle dopdolu geçti. Ramón y Cajal Nobel Ödülü nü 1906'da nörobilim ile yaptığı gözlemlerle kazandı.
Bazı kişiler gözlem ve deneysel bilimin arasında dikotomi(ikiye bölerek yapılan kapsamlı inceleme tanımı) olduğunu ileri sürüyor mesela astronomide, meteorolojide, okyanus biliminde, sismolojide. Astronomlar optikte temel bir araştırma yaptı, CCD (yüklenme iliştirilmiş araç) aracını geliştirdi ve son on yılda diğer gezegenlere araştırma yapması için uzay sondası gönderildi, ayrıca 14 milyar yıl önceki evrenin kökeni hakkında araştırma yapılması için Hubble Uzay Teleskobu kullanılıyor. Spektroskopi yıldızlar asındaki onlarca organik molekülü tanımlıyor. Laboratuvar deneyleriyle ve bilgisayar simülasyonuyla bu elde edilen veriler kimyaya yeni bir dal kazandırıyor. Bilgisayar modellemesi ve sayısal metotlar bilim alanındaki her öğrencinin ihtiyacı olan tekniklerdir.

Bilimle uğraşan kadın sayısı genellikle mühendislik istatistiğiyle alakalı fakat yüzdeler gösteriyor ki bu kapsam içerisindeki kadınların sayısı azdır. Bilim ve mühendislik alanında doktorası kabul gören kadın sayısı 1970'ten 1985'e sadece yüzde 7'den yüzde 34'e yükselmiştir. 1975'te fakülte mezunu 385 kadın sayısı 1985'te 11.000'e yükselmiştir. 
Özellik

Bilim politikası, kamu yararına en iyi şekilde hizmet etme hedefi doğrultusunda bilimin yürütülmesi için kaynak tahsisi ile ilgilidir. Konular arasında bilim finansmanı, bilim insanlarının kariyerleri ve ticari ürün geliştirme, rekabet gücü, ekonomik büyüme ve ekonomik kalkınmayı teşvik etmek için bilimsel keşiflerin teknolojik yeniliğe (inovasyon) dönüştürülmesi yer alır. Bilim politikası, bilgi üretimine ve bilgi ağlarının, işbirliklerinin ve uzmanlık, ekipman ve know-how'ın karmaşık dağılımlarının rolüne odaklanır. Yeni ve yenilikçi bilim ve mühendislik fikirleri üretme süreçlerini ve örgütsel bağlamı anlamak, bilim politikasının temel kaygılarından biridir. Bilim politikası konuları arasında silah geliştirme, sağlık hizmetleri ve çevresel izleme yer almaktadır.
Dolayısıyla bilim politikası, bilimi ilgilendiren tüm konularla ilgilenir. Bilim ve mühendisliğin gelişimini etkileyen geniş ve karmaşık bir faktörler ağı vardır ve bu ağa devlet bilim politikalarını belirleyenler, özel firmalar (hem ulusal hem de çok uluslu firmalar dahil), sosyal hareketler, medya, sivil toplum kuruluşları, üniversiteler ve diğer araştırma kurumları dahildir. Buna ek olarak, bilim politikası, firmaların ve araştırma kurumlarının küresel faaliyetlerinin yanı sıra sivil toplum kuruluşlarının işbirliği ağları ve bilimsel araştırmanın doğası tarafından tanımlandığı üzere giderek daha fazla uluslararası hale gelmektedir.

Devlet politikası, en azından Yüz Düşünce Okulu ("Hundred Schools of Thought") döneminde mantık çalışmalarına ve Çin'de Savaşan Devletler Döneminde savunma tahkimatı çalışmalarına ilham veren Mohistler zamanından bu yana, binlerce yıldır kamu işleri ve bilimin finansmanını etkilemiştir. Çin'de kıtlık zamanlarında dağıtılmak üzere tahıl biriktirmek, Çin'in büyük nehirlerinin taşkınlarını kontrol altına almak için setler inşa etmek, bazıları birbirine zıt yönlerde akan Çin nehirlerini birbirine bağlamak için kanallar ve kilitler inşa etmek ve bu nehirler üzerinde köprüler inşa etmek de dahil olmak üzere büyük kamu işlerini finanse etmek için genel emek ve tahıl vergileri toplanmıştır. Bu projeler, bazıları hidrolik konusunda büyük ustalık sergileyen bilginler gibi bir kamu hizmeti gerektiriyordu.
İtalya'da Galileo, küçük miktarlardaki bireysel vergilendirmenin devlete büyük meblağlar sağlayabileceğini ve bunun da güllelerin yörüngesi üzerine yaptığı araştırmayı finanse edebileceğini belirterek, “her bir askere kuruş ve çeyrekliklerden oluşan genel bir vergiyle toplanan paradan ödeme yapıldığını, oysa bir milyon altının bile tüm orduya ödeme yapmaya yetmeyeceğini” kaydetti.
Büyük Britanya'da Lord Şansölye Sir Francis Bacon, bugün çok önemli deney olarak adlandırdığımız “doğaya [diğerlerinin bildiğinden] daha fazla nüfuz eden ... ışık deneyleri” tanımlamasıyla bilim politikası üzerinde biçimlendirici bir etkiye sahip olmuştur. Kraliyet Cemiyeti'nin hükûmet tarafından onaylanması, günümüzde de varlığını sürdüren bir bilim camiasını ortaya çıkarmıştır. İngiliz araştırma ödülleri, açık denizlerde güvenilir navigasyon ve yelkenciliği doğrudan mümkün kılan doğru, taşınabilir bir kronometrenin geliştirilmesini teşvik etti ve ayrıca Babbage'ın bilgisayarını finanse etti.
On dokuzuncu yüzyılda başlayan bilimin profesyonelleşmesi, kısmen Ulusal Bilimler Akademisi, Kaiser Wilhelm Enstitüsü gibi bilimsel kuruluşların oluşturulması ve kendi uluslarının üniversitelerinin devlet tarafından finanse edilmesiyle mümkün olmuştur. Amerika Birleşik Devletleri'nde Ulusal Bilimler Akademisi'nin bir üyesi Proceedings of the National Academy of Sciences'da yayınlanmak üzere bir Doğrudan Sunum'a ("Direct Submission") sponsor olabilir.  PNAS, Ulusal Bilimler Akademisi'nin en az bir üyesi için önemli olan araştırmaları tanımak için bir kanal görevi görür.
Kamu politikası, araştırmaları finanse eden kuruluşlara vergi teşvikleri sağlayarak sermaye ekipmanlarının, endüstriyel araştırmalar için entelektüel altyapının finansmanını doğrudan etkileyebilir. Temmuz 1945'te ABD hükûmeti için bilimsel araştırma ve geliştirme ofisi direktörü olan Vannevar Bush, “Bilim, hükümetin uygun bir endişesidir” diye yazmıştır. Vannevar Bush, Ulusal Bilim Vakfı'nın öncüsünü yönetmiştir ve yazıları, araştırmacılara hiperlink ve bilgisayar faresini icat etmeleri için doğrudan ilham vermiştir. DARPA'nın bilişimi destekleme girişimi İnternet Protokolü yığını için itici güç olmuştur. Yüksek enerji fiziği için CERN gibi bilimsel konsorsiyumların kamusal bilgiye bağlılığı gibi, fizikteki bu kamusal bilgiye erişim de doğrudan CERN'in World Wide Web'in geliştirilmesine ve herkes için standart İnternet erişimine sponsor olmasına yol açtı.

Finanse edilen programlar genellikle dört temel kategoriye ayrılır: temel araştırma, uygulamalı araştırma, geliştirme ve tesis ile ekipmanlar. Translasyonel araştırma, temel bilim ile pratik uygulamalar arasındaki boşluğu doldurmayı amaçlayan daha yeni bir kavramdır.
Temel bilim atılımları teşvik etmeye çalışır. Çığır açan buluşlar genellikle yeni teknolojilerin ve yaklaşımların patlamasına yol açar. Temel sonuç geliştirildikten sonra geniş çapta yayınlanır; ancak pratik bir ürüne dönüştürülmesi serbest piyasaya bırakılır. Bununla birlikte, birçok hükûmet temel teorik araştırmaları pratik mühendisliğe taşımak için risk alan araştırma ve geliştirme kuruluşları geliştirmiştir. ABD'de bu işlev DARPA tarafından yerine getirilmektedir.
Buna karşılık teknoloji geliştirme, temel bilimden ziyade mühendisliğin, yani bilimin uygulanmasının desteklendiği bir politikadır. Genellikle önemli stratejik veya ticari mühendislik bilgisini artıran projelere ağırlık verilir. En uç başarı öyküsü şüphesiz nükleer silahları geliştiren Manhattan Projesidir. Bir diğer kayda değer başarı öyküsü ise ABD'ye havacılık ve uzay teknolojilerinde kalıcı bir liderlik sağlayan “X-aracı” çalışmalarıdır.
Bunlar iki farklı yaklaşımı örneklemektedir: Manhattan Projesi çok büyüktü ve en riskli alternatif yaklaşımlar için serbestçe harcama yaptı. Proje üyeleri başarısızlığın Nazi Almanyası tarafından köleleştirilmelerine ya da yok edilmelerine yol açacağına inanıyordu. Her X-projesi, tek amacı belirli bir teknolojiyi geliştirmek olan bir uçak inşa etti. Plan, her tipten birkaç ucuz uçak inşa etmek, genellikle bir uçağın imha edildiği bir test serisi uçurmak ve asla pratik bir görev için bir uçak tasarlamamaktı. Tek misyon teknoloji geliştirmekti.
Bir dizi yüksek profilli teknolojik gelişme başarısız olmuştur. ABD Uzay Mekiği maliyet ya da uçuş takvimi hedeflerini tutturamadı. Çoğu gözlemci projeyi aşırı kısıtlı olarak açıklıyor: maliyet hedefleri çok agresif, teknoloji ve görev çok güçsüz ve tanımsız.
Japon Beşinci Nesil Bilgisayar Sistemleri projesi, her türlü teknolojik hedefi tutturmuş ancak ticari açıdan önemli bir yapay zekâ üretememiştir. Birçok gözlemci[kim?] Japonların kaba yatırımlarla mühendisliği mevcut bilimin ötesine zorlamaya çalıştığına inanmaktadır. Temel araştırma için harcanan miktarın yarısı, on kat daha fazla sonuç üretebilirdi.

Faydacı politikalar, çok sayıda insanın acılarını önemli ölçüde azaltan bilimsel projelere öncelik verir. Bu yaklaşım temel olarak bir araştırma politikasının yardımcı olabileceği insan sayısını dikkate alır. Araştırma daha az maliyetli ve daha fazla fayda sağlıyorsa desteklenme olasılığı daha yüksektir. Faydacı araştırmalar genellikle bilgide dramatik ilerlemeler veya ticari açıdan daha uygun olan çığır açan çözümler yerine aşamalı iyileştirmeler peşinde koşar.
Buna karşılık anıtsal bilim, bilimin belirli kısa vadeli pratik hedeflerden ziyade evrenin daha iyi anlaşılması için desteklendiği bir politikadır. Bu tanımlama, hem genellikle büyük tesislere sahip büyük projeleri hem de bariz pratik uygulamaları olmayan ve genellikle göz ardı edilen daha küçük araştırmaları kapsar. Bu projelerin her zaman belirgin pratik sonuçları olmasa da, geleceğin bilim insanlarının eğitimini ve bilimin temel yapı taşları hakkında kalıcı değere sahip bilimsel bilginin ilerlemesini sağlarlar.
Bu “anıtsal” bilim programlarının birçoğundan pratik sonuçlar elde edilmektedir. Bu pratik sonuçlar bazen öngörülebilir, bazen de öngörülemez. Pratik bir sonuca odaklanan anıtsal bir bilim programının klasik örneği Manhattan Projesidir. Beklenmedik pratik sonuçlar üreten anıtsal bilim programlarına bir örnek de lazerdir. Lazerin arkasındaki ilke olan tutarlı ışık ilk olarak 1916 yılında Einstein tarafından öngörülmüş, ancak 1954 yılına kadar Charles H. Townes tarafından mazer ile yaratılamamıştır. Mazer ile yapılan atılım, 1960 yılında Theodore Maiman tarafından lazerin yaratılmasına yol açtı. Tutarlı ışık teorisi ile lazerin üretimi arasındaki gecikme, kısmen pratikte hiçbir işe yaramayacağı varsayımından kaynaklanıyordu.

Bu politika yaklaşımı, yeni bilime yatırım yapmak yerine, mevcut tüm bilimi kullanabilecek olanlara etkin bir şekilde öğretmeye öncelik verir. Özellikle amaç, mevcut bilgiyi kaybetmemek ve mevcut bilgiyi uygulamak için yeni pratik yollar bulmaktır. Bu yöntemin klasik başarı öyküleri, pratik tarım ve mühendislik yöntemlerinde güçlü bir araştırma geleneği kuran 19. yüzyıl ABD arazi bağış üniversitelerinde ortaya çıkmıştır. Daha yakın zamanlarda ise Yeşil Devrim son otuz yılda kitlesel kıtlığı önlemiştir. Odak noktası, şaşırtıcı olmayan bir şekilde, genellikle yerel ihtiyaçları karşılamak için sağlam bir müfredat ve ucuz pratik yöntemler geliştirmektir.

Çoğu gelişmiş ülkede genellikle ulusal bilim (teknoloji ve inovasyon dahil) politikasını denetleyen özel bir ulusal organ vardır. Birçok gelişmekte olan ülke de aynı yolu izlemektedir. Birçok gelişmiş ülke hükûmeti bilimsel araştırmalar (fizik ve jeoloji gibi alanlarda) ve sosyal bilim araştırmaları (ekonomi ve tarih gibi alanlarda) için önemli miktarda fon (öncelikle üniversitelere) sağlamaktadır. Bilimsel alanlardaki araştırmalar bu tür potansiyele sahip sonuçlara yol açabilse de, bunların çoğu ticarileştirilebilecek somut sonuçlar sağlamaya yönelik değildir. Üniversite araştırmalarının çoğu, hakemli ak

Bilimsel bilgi sosyolojisi, özellikle bilimin sosyal koşullarını, etkilerini, sosyal süreçlerini mercek altına alan bir bilimin incelemesidir.  Bilimsel cehalet sosyolojisi de bilimsel bilgi sosyolojisinin tamamlayıcısı görevini görmektedir. Bilimsel bilgi sosyolojisi, insan bilgisinin etkisini, etki alanlarını ve toplumlar üzerinde hakim olan fikirleri ve ortaya çıkışına neden olan sosyal etkileri incelemektedir.
Bilimsel bilgi sosyologları, bilimsel bir alanı inceleyerek gelişimlerini ve gelişimlerindeki engelleri yorumlayarak belirlemeye çalışır. Birçok engel çeşitli siyasi, tarihi, sosyo-kültürel veya ekonomik nedenle ilişki içerisinde olmaktadır. Bilimsel bilgi sosyolojisinde araştırmacının amacı tüm bu faktörlere irdeleyerek, bir analizin diğer analizden daha başarılı olduğunu açıklamaktır.
1970'li yılların başlarına doğru ortaya çıkan bu sosyoloji alanı, başlarda sadece İngilizlere özgü bir uygulama olarak kaldı. Daha sonra Amerika, Fransa ve Almanya gibi farklı ülke sosyologları da bu alanın çalışmalarına katkı sunmaya başladılar, özellikle Cornell Üniversitesi bu sosyologların araştırma merkezi konumunda yer aldı. Bu alanın başlıca teorisyenleri:

Barry Barnes
David Bloor
Sal Restivo
Randall Collins
Gasyon Bashelard
Harry Collins
Karin Knorr Cetina
Paul Feyerabend
Steve Fuller
Martin Kusch
Bruno Latour
Mike Mulkay
Derek J. de Solla Price
Lucy Suchman
Anselm Strauss

Bilimsel bilgi sosyolojisi, 1970'li yılların başında Amerikalı Robert K. Merton tarafından bilim sosyolojisine karşı yapılan muhalefet ile ortaya atıldı. Merton'un eleştirisi bilimi sosyolojik açıklamanın dışında bırakan bir "bilim adamları sosyolojisi" olarak tanımlanabilir. Daha sonra bu eleştiriden esinlenen Thomas S. Kuhn çalışmalarına yön vererek, kültürel faktörlerden etkilenen bilimsel fikirleri, sosyolojik açıdan açıklamaya çalıştı. Bilimsel bilginin ilk savunucu teorisyenlerinden olan David Bloor ise inançlar üzerine çalışmalar yapmış ve sosyolojik faktörlerin tüm inançları etkilediğini söylemiştir.
Günümüzde bilimsel bilgi sosyolojisi; Japonya, Güney Kore, Tayvan ve Latin Amerika'da başlıca dernekleri bulunmaktadır. Ve son yıllarda biyoloji ve bilişimin eleştirel analizine büyük katkılarda bulunmuştur.

Matematik ve deneycilik çalışmaları bilimsel bilgi sosyolojisinin temel parçaları arasında gösterilmektedir. Bunun sebebi matematiğin uygulama alanları toplumun içerisinde de varlığını sürdürmektedir. 1960'ta Eugene Wigner matematiğin, bilgi sosyolojisi ile ilgili olduğunu dile getirdi. Daha sonra 1975 yılında Hilary Putnam'da fizik ve matematik gibi alanların birbiri ile uyum içerisinde çalıştığını belirtmiştir. 
Pensilvanya Üniversitesi Matematik ve Fizik Araştırma Grubu'na göre ise matematik ve fiziğin, insan yaşamında işleri kategorize etmesinde yararlı olduğunu öne sürmüştür.

Bilimsel bilgi sosyolojisi, fail ağ kuramının aldığı eleştiriler gibi bilimsel çevrelerden eleştiriler aldı. Bu eleştiriler genellikle insan merkezli araştırmalarda insan olmayan nesnelere, insan özelliklerinin atfedilmesini eleştirmektedir.

"The Bogdanoff Affair". 2010. 11 Kasım 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 21 Aralık 2021. 
"Sociology of scientific knowledge – research guide". 1998. 15 Ağustos 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 23 Şubat 2012. 
Bloor, David (1976) Bilgi ve sosyal imgeler . Londra: Routledge.
Bloor, David (1999) "Latour Karşıtı" 8 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. . Tarih ve Bilim Felsefesi Çalışmaları Kısım A Cilt 30, Sayı 1, Mart 1999, Sayfa 81–112.
Chu, Dominique (2013), The Science Myth --- Tanrı, toplum, benlik ve asla bilemeyeceğimiz şeyler,1782790470
Collins, HM (1975) Yedi cinsiyet: Bir fenomenin sosyolojisinde bir çalışma veya fizikte deneylerin 21 Aralık 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. tekrarı, Sociology, 9, 205-24.
Collins, HM (1985). Değişen düzen: Bilimsel uygulamada yineleme ve tümevarım 21 Aralık 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. . Londra: Adaçayı.
Collins, Harry ve Steven Yearley . (1992). Uygulama ve Kültür Olarak Bilimde "Epistemolojik Tavuk", A. Pickering (ed.). Chicago: Chicago Press Üniversitesi, 301-326.
Edwards, D., Ashmore, M. & Potter, J. (1995). Ölüm ve mobilya: Göreliliğe karşı alt satır argümanlarının retoriği, siyaseti ve teolojisi . İnsan Bilimleri Tarihi, 8, 25-49.
Gilbert, GN & Mulkay, M. (1984). Pandora'nın kutusunu açmak: Bilim adamlarının söyleminin sosyolojik bir analizi 21 Aralık 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. . Cambridge: Cambridge University Press.
Latour, B. & Woolgar, S. (1986). Laboratuvar ömrü: Bilimsel gerçeklerin inşası . 2. Baskı. Princeton: Princeton Üniversitesi Yayınları. (SSK kitabı değil, bilim çalışmalarına benzer bir yaklaşımı var)
Latour, B. (1987). Eylemde bilim : bilim adamlarını ve mühendisleri toplum aracılığıyla nasıl takip edeceğimiz 21 Aralık 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. . Cambridge, MA: Harvard University Press. (SSK kitabı değil, bilim çalışmalarına benzer bir yaklaşımı var)
Pickering, A. (1984). Kuarkları İnşa Etmek: Parçacık fiziğinin sosyolojik bir tarihi 21 Aralık 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. . Chicago; Chicago Üniversitesi Yayınları.
Schantz, Richard ve Markus Seidel (2011). (Bilimsel) Bilgi Sosyolojisinde Görelilik Sorunu 28 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. . Frankfurt: ons.
Shapin, S. & Schaffer, S. (1985). Leviathan ve Hava Pompası . Princeton, NJ: Princeton University Press.
Williams, R. & Edge, D. (1996). Teknolojinin Sosyal Şekillenmesi . Araştırma Politikası, cilt. 25, s. 856–899 [1]
Willard, Charles Arthur. (1996). Liberalizm ve Bilgi Sorunu: Modern Demokrasi İçin Yeni Bir Retorik 21 Aralık 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., University of Chicago Press.
Zuckerman, Harriet. (1988). "Bilim sosyolojisi." NJ Smelser'de (Ed.), Sosyoloji El Kitabı (s. 511–574). Londra: Adaçayı.
Jasanoff, S. Markle, G. Pinch T. & Petersen, J. (Eds)(2002), Handbook of Science, Technology and Society, Rev Ed.. Londra: Adaçayı.
Diğer ilgili makaleler
The structure of evil; an essay on the unification of the science of man. New York: G. Braziller. 1968. 
Shapin (1995). "Here and Everywhere: Sociology of Scientific Knowledge" (PDF). Annual Review of Sociology. Annual Reviews. 21: 289-321. doi:10.1146/annurev.so.21.080195.001445. 21 Aralık 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF)21 Aralık 2021. 
Tarihsel sosyolog Simon Schaffer ve Steven Shapin ile SSK'da röportaj yapılıyor 19 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bilimsel cehaletin sosyolojisini içeren Cehalet Sosyolojisi web sitesi 20 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Bilimsel Bilgi Sosyolojisi" ScienceDirect web sayfası. 21 Aralık 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Sociology of Science PhilPapers'da

Bilimsel topluluk veya Bilim camiası, etkileşim halindeki bilim insanlarından oluşan çeşitli bir ağdır. Belirli bilimsel alanlarda ve belirli kurumlar içinde çalışan birçok "alt topluluk"ları içerir; disiplinler arası ve kurumlar arası faaliyetler de önemlidir. Bilimsel yöntemin nesnelliği sağlaması beklenir. Dergilerde ve konferanslarda tartışma ve münazara yoluyla yapılan hakem değerlendirmesi, araştırma metodolojisinin ve sonuçların yorumlanmasının kalitesini koruyarak bu nesnelliğe yardımcı olur.

On sekizinci yüzyılda, doğa filozofları ve doğa tarihçileri olarak da bilinen ve amatörleri de içeren, doğayı inceleyen insanlardan oluşan bazı topluluklar vardı. Bu topluluklar, genellikle uzmanlaşmış disiplinlere ilgi duyan gerçek bilimsel topluluklardan ziyade, farklı ilgi alanlarına sahip yerel kulüpler ve gruplar gibiydi. Londra Kraliyet Topluluğu gibi doğayı inceleyen birkaç eski topluluk olmasına rağmen, bilimsel topluluk kavramı daha önce değil, 19. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıktı, çünkü bu yüzyılda modern bilimin dili ortaya çıktı, bilimin profesyonelleşmesi gerçekleşti, uzmanlaşmış kurumlar oluşturuldu ve bilimsel disiplinler ve alanlar uzmanlaştı.
Örneğin, bilim insanı terimi ilk kez 1834 yılında doğa bilimci-ilahiyatçı William Whewell tarafından ortaya atılmış ve uzmanlaşmış toplulukların büyümesiyle birlikte terimin daha geniş kabul görmesi, araştırmacıların kendilerini ulus kavramına benzer şekilde daha geniş bir hayali topluluğun parçası olarak görmelerini sağlamıştır.

Topluluk üyeliği genellikle, ancak münhasıran değil, eğitim, istihdam durumu, araştırma faaliyeti ve kurumsal bağlılığın bir fonksiyonudur. Topluluk içindeki statü, yayın yapma ile yüksek oranda ilişkilidir ve ayrıca kurum içindeki statüye ve kurumun statüsüne bağlıdır. Araştırmacılar, bilimsel topluluk içinde farklı etki derecelerine sahip rollere sahip olabilirler. Daha güçlü etkiye sahip araştırmacılar, kariyerinin başındaki araştırmacılar için akıl hocası olarak hareket edebilir ve gündem belirleyiciler gibi topluluktaki araştırmaların yönünü yönlendirebilir. Bilim insanları genellikle üniversiteler aracılığıyla akademide eğitilir. Bu nedenle, ilgili bilimsel alt disiplinlerdeki dereceler, ilgili toplulukta genellikle ön koşul olarak kabul edilir. Özellikle, araştırma gereklilikleri ile PhD, topluluğa önemli bir entegratör olmanın bir işareti olarak işlev görür, ancak üyeliğin sürdürülmesi yayın, teknik katkılar ve konferanslar yoluyla diğer araştırmacılarla bağlantıların sürdürülmesine bağlıdır. Akademik bir bilim insanı, doktora derecesini aldıktan sonra akademik bir pozisyonda çalışmaya, doktora sonrası burs almaya ve profesörlüğe devam edebilir. Diğer bilim insanları ise endüstri, eğitim, düşünce kuruluşları veya hükûmet gibi alternatif yollarla bilim camiasına katkıda bulunurlar.
Aynı topluluğun üyelerinin birlikte çalışması gerekmez. Üyeler arasındaki iletişim, araştırma çalışmalarının ve hipotezlerin hakemli dergilerdeki makaleler aracılığıyla yayılmasıyla veya yeni araştırmaların sunulduğu ve fikir alışverişinde bulunulup tartışıldığı konferanslara katılımla sağlanır. Ayrıca bilimsel çalışma ve sonuçların iletilmesi için pek çok gayri resmi yöntem de mevcuttur. Ve tutarlı bir topluluktaki pek çok kişi, çeşitli profesyonel nedenlerden dolayı çalışmalarının tamamını birbirleriyle paylaşmayabilir.

Bilim insanları topluluğunun az sayıdaki bilim cemiyeti ve benzeri kurumlara üye olduğu önceki yüzyılların aksine, bugün tüm bilim ya da tüm bilim insanları adına konuştuğu söylenebilecek tekil bir kurum ya da kişi bulunmamaktadır. Bu kısmen çoğu bilim insanının çok az alanda uzmanlık eğitimi almasından kaynaklanmaktadır. Sonuç olarak, birçoğu bilimlerin diğer tüm alanlarında uzmanlıktan yoksun olacaktır. Örneğin, bilginin artan karmaşıklığı ve bilim insanlarının uzmanlaşması nedeniyle, günümüzde en ileri araştırmaların çoğu bireylerden ziyade iyi finanse edilen bilim insanı grupları tarafından yapılmaktadır. Bununla birlikte, birçok ülkede hala politika ve hükûmet tarafından finanse edilen araştırma konularında kamuoyu tartışmalarına rehberlik etmek için bazı görüş ve araştırmaların birleştirilmesine yardımcı olan çok sayıda topluluk ve akademi bulunmaktadır. Örneğin, Amerika Birleşik Devletleri'nin Ulusal Bilimler Akademisi (NAS) ve Birleşik Krallık'ın Kraliyet Topluluğu, bilim camiasının görüşlerinin politika yapıcılar veya ulusal hükûmet tarafından tespit edilmesi gerektiğinde bazen vekil olarak hareket eder, ancak Ulusal Bilim Akademisi veya Kraliyet Topluluğu'nun açıklamaları bilim insanları için bağlayıcı değildir ve belirli bir topluluktaki her bilim insanının görüşlerini yansıtmak zorunda değildir, çünkü üyelik genellikle özeldir, komisyonları açıkça hükûmetlerine hizmet etmeye odaklanmıştır ve hiçbir zaman “tabandaki bilim insanlarının bilimsel konular hakkında ne düşündüklerine sistematik bir ilgi göstermemişlerdir”. Bu tür kuruluşlarda üyeliğin münhasırlığı, sadece mevcut üyelerin resmi olarak başkalarını üyeliğe aday gösterebildiği seçim süreçlerinde görülebilir. Ulusal Bilim Akademisi gibi kuruluşların normalde devlet kurumları için bilimsel raporlar hazırlamaya odaklandıkları için dış araştırma projelerine katılmaları çok sıra dışıdır. NAS'ın ne kadar nadiren dış ve aktif araştırmalara katıldığının bir örneği, araştırma hibelerini ve çevre ve sağlıkla ilgili büyük araştırma programlarını koordine etme konusundaki deneyim eksikliği nedeniyle engelleri hazırlama ve aşma mücadelesinde görülebilir.
Bununla birlikte, genel bilimsel konsensüs, bilimsel metodolojiye konu olabilecek sorularla uğraşırken sıklıkla başvurulan bir kavramdır. Paradigma değişimleri nedeniyle toplumun ortak görüşünü tespit etmek veya düzeltmek her zaman kolay olmasa da, genel olarak bilimsel yöntemin standartları ve faydası, bilim insanlarının bilimsel teori tarafından açıklanan bazı genel gerçekler külliyatı üzerinde bir dereceye kadar hemfikir olmalarını ve bu farkındalığa ters düşen bazı fikirleri reddetmelerini sağlama eğiliminde olmuştur. Bilimsel fikir birliği kavramı, bilim pedagojisi, yeni fikirlerin değerlendirilmesi ve araştırma finansmanı için çok önemlidir. Bazen bilim camiasında yeni fikirlere karşı bir kapalı işyeri ön yargısı olduğu iddia edilir. Önbilim (protoscience), sınırbilim (fringe science) ve sözdebilim (pseudoscience), sınırlandırma sorunlarının tartışıldığı konular olmuştur. Buna karşılık olarak, araştırma kurumları değil ama bazı uzlaşı dışı iddialara şüpheyle yaklaşan kuruluşlar, belirli bir konudaki genel uzlaşıya ters düşen fikirlere itiraz etmek için önemli miktarda zaman ve para ayırmıştır.
Bilim felsefecileri böyle bir konsensüsün epistemolojik sınırları üzerinde tartışmakta ve Thomas Kuhn da dahil olmak üzere bazıları bilim tarihindeki bilimsel devrimlerin varlığını bilimsel konsensüsün zaman zaman yanlış olabileceğine dair önemli bir gösterge olarak işaret etmektedir. Bununla birlikte, bilimin doğru ve kesin tahminlerde bulunma ve yeni teknolojilerin tasarım ve mühendisliğine yardımcı olma kabiliyetindeki katıksız açıklayıcı gücü, “bilimi” ve vekaleten bilim camiasının görüşlerini hem akademide hem de popüler kültürde son derece saygın bir bilgi biçimi haline getirmiştir.

Batı toplumunda bilimsel sonuçlara gösterilen yüksek saygı, bilimsel konular üzerinde bir dizi siyasi tartışmanın ortaya çıkmasına neden olmuştur. Din ve bilim arasında 19. yüzyılda ortaya atıldığı iddia edilen bir çatışma tezi, bazıları tarafından gelenek ile esaslı değişim ve inanç ile akıl arasındaki mücadelenin temsilcisi olarak gösterilmiştir. Bu tezi desteklemek için kullanılan popüler bir örnek, Galileo'nun güneş merkezli modelle ilgili olarak Engizisyon önünde yargılanmasıdır. Zulüm, Papa Urban VIII'in Galileo'nun Kopernik modeli hakkında yazmasına izin vermesinden sonra başlamıştır. Galileo İki Büyük Dünya Sistemi Hakkında Diyalog ("Dialogue Concerning the Two Chief World Systems") adlı eserinde Papa'nın argümanlarını kullanmış ve bunları bir avamın sesiyle dile getirmiş, bu da Papa'nın büyük gücenmesine neden olmuştur. Birçok bilim tarihçisi çatışma tezini gözden düşürmüş olsa da bazı bilim insanları da dahil olmak üzere birçok kişi arasında hala popüler bir inanç olmaya devam etmektedir. Daha yakın zamanlarda, yaratılış-evrim tartışması, doğaüstü bir yaratılışa inanan birçok dindarın evrimsel biyoloji, jeoloji ve astronomi gibi bazı bilim dallarında öne sürülen bazı natüralist varsayımlara meydan okumasına neden olmuştur. Kıta Avrupası perspektifinden bakıldığında bu ikilik farklı bir görünüm arz ediyor gibi görünse de, gerçekten de mevcuttur. Örneğin Viyana Çevresi, Avrupa'daki Bilim Topluluğu tarafından temsil edilen semiyotik rejim üzerinde çok önemli (yani sembolik) bir etkiye sahipti.
II. Dünya Savaşı'nı takip eden on yıllarda, bazıları nükleer enerjinin düşük maliyetle enerji sağlayarak bekleyen enerji krizini çözeceğine ikna olmuştur. Bu savunuculuk birçok nükleer enerji santralinin inşa edilmesine yol açtı, ancak aynı zamanda güvenlik endişeleri ve teknolojinin nükleer silahlarla ilişkilendirilmesi nedeniyle nükleer enerjiye karşı çıkan küresel bir siyasi hareket de buna eşlik etti. Çernobil ve Three Mile Island felaketlerinin yanı sıra 1970'ler ve 1980'ler boyunca Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa'da yaşanan kitlesel protestolar nükleer santral inşaatlarının azalmasına yol açmıştır.
Yaklaşık son on yılda, hem küresel ısınma hem de kök hücreler, bilim camiasının görüşlerini siyasi tartışmaların ön saflarına yerleştirmiştir.

Akademik disiplin
Cudos
Epistemoloji
Uluslararası toplum
Normal bilim
Nesnellik (felsefe)
Bilimsel fikir birliği
Bilimsel iletişim
Genişletilmiş akran topluluğu

Bilim sosyolojisi
Latour, Bruno; Woolgar, Steve (1986) [1979]. Laboratory life: the construction of scientific facts. Princeton, New Jersey: Princeton University Press. ISBN 9780691094182. 
Traweek, Sharon (1992). Beamtimes and lifetimes: the world of high energy physicists. Cambridge, Massachusetts: Harvard University Press. ISBN 978

Bilimsel yazın veya bilimsel literatür, doğa ve sosyal bilimlerdeki çeşitli disiplinleri kapsayan geniş bir akademik makaleler bütününü kapsar. Öncelikle orijinal ampirik araştırmalar ve teorik katkılar sunan akademik makalelerden oluşur. Bu makaleler temel bilgi kaynakları olarak hizmet eder ve genellikle belirli araştırma alanlarında basitçe "yazın" olarak adlandırılır.
Akademik yayıncılık süreci, araştırma bulgularının daha geniş bir kitleye yayılmasını içerir. Araştırmacılar çalışmalarını saygın dergilere veya konferanslara gönderir ve burada alanın uzmanları tarafından titiz bir değerlendirmeye tabi tutulur. Hakem değerlendirmesi olarak bilinen bu değerlendirme, bilimsel yazının bir parçası haline gelmeden önce araştırmanın kalitesini, geçerliliğini ve güvenilirliğini sağlar. Hakemli yayınlar, dünyayı daha iyi anlamamıza ve gelecekteki araştırma çabalarını şekillendirmemize önemli ölçüde katkıda bulunur.
İlk olarak bilimsel dergilerde yayınlanan orijinal bilimsel araştırmalar birincil yazını oluşturur. Küçük araştırma sonuçlarını ve bilgisayar yazılımları da dahil olmak üzere mühendislik ve tasarım çabalarını kapsayan patentler ve teknik raporlar da birincil yazın olarak sınıflandırılır.
İkincil kaynaklar, ilerlemenin ve yeni araştırma yönlerinin altını çizmek için yayınlanmış çalışmaların sonuçlarını özetleyen inceleme makalelerinin yanı sıra makale derlemeleri de dahil olmak üzere kapsamlı projeleri veya kapsamlı tartışmaları ele alan kitaplardan oluşur.
Üçüncül kaynaklar, yaygın kamu tüketimi için tasarlanmış ansiklopedileri ve benzer eserleri kapsar.

Bilimsel yazın, aşağıdaki yayın türlerini içerebilir:

Bilimsel dergilerde yayımlanmış bilimsel makaleler.
İlgili konudaki patentler (örneğin, biyolojik patentler ve kimyasal patentler).
Tamamı tek yazar veya birkaç ortak yazar tarafından yazılmış kitaplar.
Her bölümün farklı bir yazar veya yazar grubunun sorumluluğunda olduğu, editörün ise projenin kapsamını belirlemek, çalışmayı programa uygun tutmak, biçim ve içerik tutarlılığını sağlamaktan sorumlu olduğu editörlü ciltler.
Özellikle öğrenen topluluklar tarafından düzenlenenler olmak üzere akademik konferanslardaki sunumlar.
NTSB gibi bir devlet kurumu tarafından yürütülen adli soruşturma gibi hükümet raporları.
World Wide Web üzerindeki bilimsel yayınlar (örneğin bilimsel dergiler artık yaygın olarak web üzerinde yayınlanmaktadır).
Bireysel araştırmacılar veya araştırma kuruluşları tarafından kendi inisiyatifleriyle yayınlanan kitaplar, teknik raporlar, broşürler ve çalışma kağıtları; bunlar bazen bir seri halinde düzenlenir.
Yazın, geleneksel kanalların dışında yayınlandıkları için "gri" olarak kabul edilen alanlarda da yayınlanabilir. Bu materyal genellikle büyük veritabanları tarafından indekslenmez ve kılavuzları, tezleri ve tezleri veya haber bültenlerini ve bültenleri içerebilir.
Bilimsel yayınların farklı türlerinin önemi disiplinler arasında farklılık gösterebilir ve zaman içinde değişebilir. James G. Speight ve Russell Foote'a göre, hakemli dergiler en önde gelen ve prestijli yayın biçimidir. Üniversite yayınları ticari basın yayınlarından daha prestijlidir. Çalışma kağıtlarının ve konferans bildirilerinin statüsü disipline bağlıdır; uygulamalı bilimlerde genel olarak daha önemlidirler. Web üzerinde ön baskı veya bilimsel rapor olarak yayın yapmanın değeri geçmişte düşüktü, ancak matematik veya yüksek enerji fiziği gibi bazı konularda artık kabul gören bir alternatiftir.

Bilimsel makaleler on türde kategorize edilmiştir. Bunlardan sekizi belirli hedefler taşırken, diğer ikisi tarza ve amaçlanan hedefe bağlı olarak değişebilir.
Belirli amaçlar taşıyan makaleler şunlardır:

Orijinal makale, kanıtlarla desteklenen orijinal araştırmalardan yeni bilgiler sağlar.
Vaka raporları, araştırmacıların konu hakkında bilgi edinmek için okudukları benzersiz olaylardır.
Teknik not, yeni ve daha etkili olması için mevcut bir teknikten değiştirilen bir teknik veya ekipman parçasının açıklamasıdır.
Foto-makale, öğretim amacıyla yayınlanan bir dizi yüksek kaliteli görüntüdür.
İnceleme, bir konudaki son gelişmelerin ayrıntılı bir analizidir.
Yorum, bir yazarın kişisel deneyimlerinin kısa bir özetidir.
Editör yazıları (Editoryal), orijinal makalelerin kısa incelemeleri veya eleştirileridir.
Editöre mektuplar, soru sormak ve yapıcı eleştirilerde bulunmak için bir makalenin editörüne yöneltilen iletişimlerdir.
Aşağıdaki iki kategori, örneğin tarihi makaleler ve konuşmalar da dahil olmak üzere değişkendir:

Bilimsel olmayan materyal: Bu tür materyaller bir makalenin yayınlanması sonucunda ortaya çıkar. Bir makaleyi bilimsel olarak ilerletmez, bunun yerine bilimsel bir makale olarak itibarına katkıda bulunur.
Diğer: Bilimsel olmayan materyal altında veya yukarıdaki sekiz kategoriden herhangi birinde listelenmeyen diğer makale türleri. Bunlar makalenin amacına ve tarzına bağlı olarak değişebilir.

Bilimsel bilgilerin gerçek günlük kayıtları araştırma defterlerinde veya seyir defterlerinde tutulur. Bunlar genellikle çalışmanın temel kanıtı olarak süresiz olarak saklanır ve genellikle iki kopya halinde tutulur, imzalanır, noter tasdikli hale getirilir ve arşivlenir. Amaç, bilimsel öncelik ve özellikle patent alma önceliği için kanıtları korumaktır. Bilimsel anlaşmazlıklarda da kullanılmışlardır.  Bilgisayarların bulunmasından bu yana, bazı veri yoğun alanlardaki defterler veritabanı kayıtları olarak tutulmaktadır ve uygun yazılımlar ticari olarak mevcuttur.
Bir proje üzerindeki çalışmalar genellikle bir veya daha fazla teknik rapor veya makale olarak yayınlanır. Bazı alanlarda her ikisi de kullanılır; ön raporlar, çalışma kağıtları veya ön baskıları resmi bir makale takip eder.Makaleler genellikle bir projenin sonunda veya özellikle büyük bir projenin bileşenlerinin sonunda hazırlanır.Böyle bir makale hazırlanırken bilimsel yazım için sıkı kurallara uyulması gerekir.

Çoğu zaman, kariyerde ilerleme, özellikle sert ve uygulamalı bilimlerde genellikle İngilizce yayınlanan yüksek etkili dergilerde yayın yapmaya bağlıdır. Sonuç olarak, İngilizce yazma becerileri zayıf olan bilim insanları, bilimsel çalışmanın kalitesi ne olursa olsun, bu dergilerde yayın yapmaya çalışırken dezavantajlıdır. Yine de birçok uluslararası üniversite, hem öğrencileri hem de öğretim üyeleri tarafından bu yüksek etkili dergilerde yayın yapılmasını şart koşmaktadır. Bazı uluslararası yazarların bu sorunun üstesinden gelmeye başlamasının bir yolu, ana dili İngilizce olan ve ESL (English as a second language; ikinci dil olarak İngilizce) editörlüğünde uzmanlaşmış serbest metin editörleriyle sözleşme yaparak makalelerinin İngilizcesini yüksek etkili dergilerin kabul edeceği bir seviyeye getirmektir.

Bir makalenin içeriği biçiminden daha önemli olsa da, bilimsel makalelerin farklı konularda çok az değişiklik gösteren standart bir yapıyı takip etmesi alışılmış bir durumdur. IMRAD (Introduction, Methods, Results, and Discussion) yapısı, içeriğin organizasyonunu vurgulasa da, bilimsel dergi makalelerinde her bölümün (Giriş, Yöntemler, Bulgular ve Tartışma) bilimsel yazım tarzı için kendine özgü kuralları vardır.
Aşağıdakiler biçimlendirme için temel yönergelerdir, ancak her dergi vb. bir dereceye kadar kendi özgün tarzına sahip olacaktır:

Başlık ("title"), okuyucuların dikkatini çeker ve onları makalenin içeriği hakkında bilgilendirir. Başlıklar üç ana türe ayrılır: açıklayıcı başlıklar (ana sonucu belirtir), tanımlayıcı başlıklar (bir makalenin içeriğini açıklar) ve sorgulayıcı başlıklar (okuyuculara metinde yanıtlanan bir soruyla meydan okur). Bazı dergiler, yazarlara yönelik talimatlarında, izin verilen başlıkların türünü (ve uzunluğunu) belirtir.
Tüm yazarların ("authors") isimleri ve bağlantıları/kurumları verilir. Bazı bilimsel suistimal vakalarının ardından, yayıncılar genellikle tüm ortak yazarların makalenin içeriğini bilmesini ve kabul etmesini şart koşmaktadır.
Özet ("abstract"), çalışmayı (tek bir paragrafta veya birkaç kısa paragrafta) özetler ve makaleyi bibliyografik veri tabanlarında temsil etmeyi ve indeksleme hizmetleri için konu meta verilerini sağlamayı amaçlar.
Önceki bilimsel araştırmaların bağlamı ("context"), genellikle "Giriş" adı verilen bir bölümde, mevcut yazındaki ilgili belgelere atıfta bulunularak sunulmalıdır.
Genellikle "Materyaller ve Yöntemler" ("Materials and Methods") olarak adlandırılan bir bölümde ortaya konan deneysel teknikler ("empirical techniques"), ilgili alanda uygun bilgi ve deneyime sahip sonraki bir bilim insanının gözlemleri tekrarlayabileceği ve aynı sonucu elde edip etmediğini bilebileceği şekilde açıklanmalıdır. Bu durum doğal olarak konular arasında farklılık göstermekte olup, matematik ve ilgili konular için geçerli değildir.
Benzer şekilde, araştırmanın sonuçları, genellikle "Sonuçlar" ("Results") olarak adlandırılan bir bölümde, tablo veya grafik biçiminde (resim, çizelge, şematik, diyagram veya çizim) sunulmalıdır. Bu gösterim unsurlarına bir başlık eşlik etmeli ve makale metninde tartışılmalıdır.
Sonuçların anlamının yorumlanması("interpretation") genellikle bir "Tartışma" ("Discussion") veya "Bulgular" ("Conclusions") bölümünde ele alınır. Çıkarılan sonuçlar, yeni ampirik sonuçlara dayanmalı ve yerleşik bilgiler dikkate alınarak, alan hakkında bilgi sahibi olan herhangi bir okuyucunun argümanı takip edebileceği ve sonuçların sağlam olduğunu teyit edebileceği şekilde olmalıdır. Yani, sonuçların kabulü kişisel otoriteye, retorik beceriye veya inanca bağlı olmamalıdır.
Son olarak, "Kaynakça" ("References") veya "Atıfta Bulunulan Yazın" ("Literature Cited") bölümünde yazarlar tarafından atıfta bulunulan kaynaklar ("sources") listelenir.

Dijital özetleme hizmetlerine ve akademik arama motorlarına artan güven, akademik söylemdeki fiili kabulün bu tür seçici kaynaklara dahil edilmesiyle öngörüldüğü anlamına gelmektedir. Tescilli verilerin ticari sağlayıcıları arasında Chemical Abstracts Service, Web of Science ve Scopus yer alırken, açık veri (ve genellikle açık kaynak, kâr amacı gütmeyen ve kütüpha

Biyocoğrafya, bitki ve hayvan türlerinin dağılımını ve bu dağılımın nedenlerini inceleyen Fiziki coğrafyanın alt bilim dalıdır.
Biocoğrafya kelimesi; Bio (canlı) ve geography (coğrafya) kelimelerinin birleşmesiyle oluşturulmuştur. Bitki coğrafyası (Fitocoğrafya) ve Hayvan coğrafyası (Zoocoğrafya) olarak iki alana ayrılır. Hayvanlar fazla hareketli olduğundan araştırılmaları biraz daha zordur, bu nedenle Bitki coğrafyası daha fazla gelişmiştir.
Bitki ve hayvan topluluklarının özelliklerini, dağılışlarını ve insan yaşamı üzerine etkilerini inceler. Biyoloji, botanik, zooloji, ekoloji, jeoloji, jeomorfoloji, klimatoloji, genetik, pedoloji ve tıp canlılar biliminin yardımcı bilim dallarıdır. Biyocoğrafya; 1.Tarihsel biyocoğrafya, 2.Ekolojik biyocoğrafya ve 3.Analitik biyocoğrafya olmak üzer üç alt alana ayrılır.
Canlıların yaşamlarını sürdürdüğü Biyosfer (canlıküre); Atmosfer, Litosfer ve Hidrosferin canlı yaşayan kesimlerinden oluşur. Ekosistemde yaşayan canlı ve cansız varlıkların karşılıklı ilişkileri, canlıların dağılışını ve yaşama biçimlerini etkiler. Yeryüzündeki canlıların dağılımında iklim, jeomorfoloji, toprak tipleri, su özellikleri önemlidir. Sağlıklı ekosistemlerde canlı türleri yoğun bulunur.
Bitkilerle doğal faktörler arasında bağlantı olduğunu ilk kez Aristoteles (M.Ö 384-322) açıklamıştır. Bîrûnî'nin (973-1051) bitki ve hayvanlarla ilgili eserleri vardır. Abdullah bin Ahmed el-Baytâr, (1197-1248) 1400 bitki hakkında bilgi verdiği bir kitap yazmıştır. İbn Battuta (1304-1368) yaptığı gezilerde gördüğü hayvan ve bitkilerle ilgili bilgiler toplamıştır. Coğrafi keşiflerin Biyocoğrafyanın gelişmesine önemli katkıları olmuştur. Evliya Çelebi'nin (1611-1683) Seyahatnâmesinde bitki örtüsü ve tarım ürünleri hakkında bilgiler vermiştir. Comte De Buffon ve Carl Linnaeus biyocoğrafyaya katkı yapan bilim adamlarındandır.
Alexander von Humboldt yaptığı çalışmalarla biyocoğrafyanın temellerini atmıştır.Alfred Russel Wallace "Hayvanların Coğrafi Dağılımı" kitabıyla günümüzde de kullanılan Hayvan coğrafyası bölgelerini tespit etmiştir.
Biyocoğrafya araştırmaları yürütülebilmesi için yeryüzü, özellikle kıtalar ve adalar, öbür bölgelerden değişik ama kendi sınırları içinde ortak özellikte bitki ve hayvan varlığını barındıran belirli bölgelere ayrılmıştır.

Holarktik
Paleotropikal
Neotropikal
Kap (Güney Afrika)
Avustralya
Antarktik

Palearktik
Nearktik
Hintmalay (Oryantal)
Afrotropikal (Etiyopya)
Neotropikal
Avustralasya (Avustralya)

Biyofizik, biyolojik olayları incelemek için fizikte geleneksel olarak kullanılan yaklaşım ve yöntemleri uygulayan disiplinler arası bir bilimdir. Biyofizik, moleküler seviyeden organizma ve popülasyon seviyesine kadar tüm biyolojik organizasyon ölçeklerini kapsar. Biyofiziksel araştırmalar biyokimya, moleküler biyoloji, fizikokimya, fizyoloji, nanoteknoloji, biyomühendislik, hesaplamalı biyoloji, biyomekanik, gelişim biyolojisi ve sistem biyolojisi ile önemli ölçüde örtüşmektedir.
Biyofizik terimi ilk kez Karl Pearson tarafından 1892'de kullanıldı. Biyofizik çok çeşitli olan ilgi alanı içinde, sinir iletisini sağlayan elektrik ya da kas kasılmasını sağlayan mekanik kuvvet gibi fiziksel etkenlere bağlı olan biyolojik işlevleri, canlıların ışık, ses ya da iyonlaştırıcı ışınımlar gibi fiziksel etkenlerle etkileşimini ve yüzme, uçma, yürüme gibi yer değiştirme ya da iletişim yoluyla çevreleriyle kurdukları ilişkileri inceler. Bu çalışmalarda çok gelişmiş yöntemlerden ve araçlardan yararlanır. Moleküler Biyofizikte kullanılan en yaygın yöntemler arasında X ışını kırınımı ve X ışını kristalografisi, Nükleer magnetik rezonans spektroskopisi, soğurma ve floresans spektroskopi ve ultrasantrifüjle çökeltme yer almaktadır. Hayvan ve bitki makromoleküllerinin yapısı ve özellikleri bu yöntemlerle kesin bir biçimde tanımlanabilmiştir.

Moleküler biyofizik, biyokimya ve moleküler biyolojidekilere benzer biyolojik soruları ele alır ve biyomoleküler fenomenlerin fiziksel temellerini bulmaya çalışır. Bu alandaki bilim adamları, DNA, RNA ve protein biyosentezi arasındaki etkileşimleri ve bu etkileşimlerin nasıl düzenlendiğini içeren hücrenin çeşitli sistemleri arasındaki etkileşimleri anlamakla ilgili araştırmalar yürütmektedir. Bu soruları cevaplamak için çok çeşitli teknikler kullanılmaktadır. 

Floresan görüntüleme teknikleri, elektron mikroskobu, X-ışını kristalografisi, NMR spektroskopisi, atomik kuvvet mikroskopisi (AFM), x-ışınları ve nötronlar ile küçük açılı saçılım (SAXS / SANS) çoğu zaman biyolojik önemi olan yapıları görselleştirmek için kullanılır. Protein dinamiği, nötron spin eko spektroskopisi ile gözlenebilir. Yapıdaki konformasyonel değişiklik, çift polarizasyon interferometrisi, dairesel dikroizm, SAXS ve SANS gibi teknikler kullanılarak ölçülebilir. Optik cımbız veya AFM kullanılarak moleküllerin doğrudan manipülasyonu, kuvvetlerin ve mesafelerin nano ölçekte olduğu biyolojik olayları izlemek için de kullanılabilir. Moleküler biyofizikçiler genellikle karmaşık biyolojik olayları, istatistiksel mekanik, termodinamik ve kimyasal kinetik gibi bilimler yoluyla açıklanabilen etkileşen varlıkların sistemleri olarak görürler. Çok çeşitli disiplinlerden bilgi ve deneysel teknikler kullanarak, biyofizikçiler genellikle tek tek moleküllerin veya molekül komplekslerinin yapılarını ve etkileşimlerini doğrudan gözlemleyebilir, modelleyebilir ve hatta manipüle edebilirler.
Yapısal biyoloji veya enzim kinetiği gibi geleneksel (yani moleküler ve hücresel) biyofiziksel konulara ek olarak, modern biyofizik, biyoelektronikten hem deneysel hem de teorik araçları içeren kuantum biyolojisine kadar olağanüstü geniş bir araştırma yelpazesini kapsamaktadır. Biyofizikçilerin fizik, matematik ve istatistikten türetilen modelleri ve deneysel teknikleri, dokular, organlar, popülasyonlar  ve ekosistemler gibi daha büyük sistemlere uygulaması gittikçe yaygınlaşmaktadır. Biyofiziksel modeller, tek nöronlardaki elektrik iletiminin yanı sıra hem dokuda hem de tüm beyinde nöral devre analizinde yaygın olarak kullanılmaktadır.

Biophysical Society29 Mayıs 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Journal of Physiology: 2012 virtual issue Biophysics and Beyond 2 Mayıs 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
bio-physics-wiki
Link archive of learning resources for students: biophysika.de 8 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (60% English, 40% German)

Biyomedikal mühendisliği, geleneksel mühendisliğin analitik deneyimlerinden yararlanarak, biyoloji ve tıpta karşılaşılan problemlerin çözümü için çalışan ve teşhis, izleme ve tedavi dahil olmak üzere sağlık bakımı konusunda genel anlamda ilerlemeler sağlamayı hedefleyen, mühendisliğin tasarım ve problem çözme becerilerini tıbbi biyolojik bilimlerle birleştirerek mühendislik ve tıp arasındaki boşluğu kapatmayı hedefleyen bir mühendislik dalıdır. Öğrencilerin bu mühendislik dalını seçmelerindeki etkenler; insanlara hizmet etme hazzı, canlı sistemlerle yapılan çalışmalarda görev alma ve en ileri teknolojileri tıbbi bakımın kompleks alanlarında uygulayabilme heyecanı olarak özetlenebilir.
Biyomedikal mühendisi, doktor, hemşire, terapist, tekniker ve teknisyen gibi tıbbın diğer profesyonelleriyle bir arada çalışır. Biyomedikal mühendislerinin çalışma konuları, cihazların ve yazılımların tasarımından, pek çok teknik kaynaklardan bilgileri derleyip yeni prosedürler geliştirmeye ve klinik problemleri çözme amacıyla araştırmalar yapmaya kadar geniş bir alana yay teşhis ve tedavi amacıyla kullanılan mekanik ve elektronik cihaz ve sistemlerin tasarım, üretim, geliştirme, teknik işletme ve bakım-onarım faaliyetleri de yer alır. Bilgisayarlı tomografi, manyetik rezonans, nükleer tıp ve ultrasonik görüntüleme sistemleri, pet görüntüleme, renkli ultrasonik fiber endeskoplar, çeşitli tipte lazer cihazları, defibrilatör, EKG, EEG ve EMG  bu alanda kullanılan örnek cihazlardandır.

Biyomühendislik veya biyoloji mühendisliği, kullanılabilir, somut ve ekonomik olarak uygulanabilir ürünler yaratmak için biyoloji ilkelerinin ve mühendislik araçlarının kullanımıdır. Biyolojik yapıların mühendislik bakış açısıyla birleştirilip sağlık, çevre, gıda ve tarım gibi birçok alanda yaşanan problemlere çözüm arar. Biyomühendislik, kütle ve ısı aktarımı, kimyasal kinetik, biyokatalizörler, biyomekanik, biyoenformatik, ayırma ve saflaştırma süreçleri, biyoreaktör tasarımı, yüzey bilimi, akışkanlar mekaniği, termodinamik ve polimer bilimi gibi bir dizi kuramsal ve uygulamalı bilim dalının bilgisini ve uzmanlığını kullanır. Tıbbi cihazlar, teşhis aletleri, biyouyumlu malzemeler ve kataliz tasarımında, yenilenebilir enerji, ekoloji mühendisliği, ziraat mühendisliği, proses mühendisliğinde ve toplumların yaşam standartlarını iyileştiren diğer alanlarda biyomühendislik uygulamaları kullanılmaktadır.
Biyomühendislik araştırmalarına çeşitli kimyasalları üretmek için tasarlanmış bakteriler, yeni tıbbi görüntüleme teknolojileri, taşınabilir ve hızlı teşhis cihazları, protezler, biyofarmasötikler ve doku mühendisliğiyle üretilmiş organlar örnek verilebilir. Biyomühendislik, diğer mühendislik ve teknoloji alanlarının çeşitli bilim dallarıyla (uzay mühendisliği ve uzay teknolojilerinin kinetik ve astrofizikle ilişkisi gibi) ilişkisine benzer bir şekilde biyoteknoloji ve biyomedikal bilimlerle büyük ölçüde örtüşmektedir.
Biyomühendisler genel olarak çeşitli ürünleri üretmek için biyolojik sistemleri taklit etmeye ya da biyolojik sistemleri değiştirmeye ve kontrol etmeye çalışmaktadır. Doktorlar, klinisyenler ve araştırmacılarla birlikte çalışan biyomühendisler, kimyasal ve mekanik süreçleri değiştirme, büyütme, sürdürme veya tahmin etme yolları da dahil olmak üzere biyolojik süreçleri ele almak için geleneksel mühendislik ilkelerini ve tekniklerini kullanır.

İkinci dünya savaşı zamanında mühendisliğin alt dallarından biri olarak çok az bilinen biyomühendislik savaştan sonra hızla ilerleyerek bir bilim dalı olamaya başlamıştır. Biyomühendislik terimi ilk defa bilim adamı Heinz Wolff tarafından Tıbbi Araştırma Enstitüsü'nde ortaya atılmıştır. Wolff aynı yıl mezun olduktan sonra üniversitede Biyoloji Mühendisliği Bölümünde müdür olarak işe başlamıştır. Böylece biyomühendislik bir üniversitede bilim dalı olarak ilk kez kabul edilmiştir. Amerika Birleşik Devletleri'nin ilk biyolojik mühendislik programı 1966'da San Diego'daki California Üniversitesi'nde okutulmaya başlanmıştır.

Bioengineering Society 1 Eylül 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Biomedical Engineering Society 29 Ocak 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Institute of Biological Engineering 20 Ağustos 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Benjoe Institute of Systems Biological Engineering
American Institute of Medical and Biological Engineering 13 Eylül 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
American Society of Agricultural and Biological Engineers 17 Temmuz 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Society for Biological Engineering 30 Temmuz 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. AIChE'nin bir parçasıdır
Journal of Biological Engineering, JBE 26 Ekim 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Biological Engineering Transactions
Munich School of BioEngineering 9 Eylül 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Biyoteknoloji; hücre ve doku biyolojisi kültürü, moleküler biyoloji, mikrobiyoloji, genetik, fizyoloji ve biyokimya gibi doğa bilimlerinin yanı sıra makine mühendisliği, elektrik-elektronik mühendisliği ve bilgisayar mühendisliği gibi mühendislik dallarından yararlanarak, DNA teknolojisiyle bitki, hayvan ve mikroorganizmaları geliştirmek, özel bir kullanıma yönelik ürünleri oluşturmak ya da dönüştürmek için biyolojik sistemleri, canlı organizmaları ya da türevlerini kullanan uygulamaların tümüne verilen addır.
Biyoteknoloji, temel bilim buluşlarını kısa sürede yararlı ticari ürünlere dönüştürebilmesiyle bir anlamda kendi talebini de yaratabilir. Bu yönüyle de diğer teknolojilerden ayrılır. Örneğin sıcak su kaynaklarında yaşayan bakterilerin birinden elde edilen yüksek sıcaklığa dayanıklı bir enzim, günümüzde uygulama ve temel bilim çalışmalarının ayrılmaz bir parçası olan PCR'nin önemli bir girdisidir. Biyoteknoloji uygulamaları; mikrobiyoloji, biyokimya, moleküler biyoloji, hücre biyolojisi, immünoloji, protein mühendisliği, enzimoloji ve biyoproses teknolojileri gibi farklı alanları bünyesinde toplar. Bu nedenle de biyoteknoloji birçok bilimsel disiplinle karşılıklı ilişki içinde gelişir.
Bitki, hayvan veya mikroorganizmaların tamamı ya da bir parçası kullanılarak yeni bir organizma (bitki, hayvan ya da mikroorganizma) elde etmek veya var olan bir organizmanın genetik yapısında arzu edilen yönde değişiklikler meydana getirmek amacı ile kullanılan yöntemlerin tamamına Biyoteknoloji denmektedir.
Biyoteknoloji, insan, hayvan ve bitki hücrelerinin fonksiyonlarını anlamak ve değiştirmek amacıyla uygulanan çeşitli teknikleri ve işlemleri tanımlamak için kullanılan bir terimdir. Canlıların iyileştirilmesi ya da endüstriyel kullanımına yönelik ürünler geliştirilmesini, modern teknolojinin doğa bilimlerine uygulanmasını kapsar.

Yeşil Biyoteknoloji, Tarım biyoteknolojisini kapsar. Genetik mühendislik yoluyla bitkilerin verimliliğini artırmak, pestisitlere dayanıklılık kazandırmak, biyoyakıt üretmek ve çevresel temizleme uygulamalarını içerir. Genetiği değiştirilmiş organizmalar (GDO'lar) bu sınıfın önemli bir parçasıdır
Kırmızı Biyoteknoloji, Sağlık ve tıp alanında kullanılır. Aşı üretimi, biyofarmasötik geliştirme, gen terapisi, doku mühendisliği ve biyolojik moleküllerle hastalık tedavisi gibi uygulamaları kapsar. CRISPR-Cas9 gibi gen düzenleme araçları bu alanın öne çıkan teknolojilerindendir
Beyaz Biyoteknoloji, Endüstriyel biyoteknolojiyi ifade eder. Biyolojik sistemlerin kullanımıyla biyoyakıtlar, biyoplastikler, enzimler ve biyopolimerler gibi endüstriyel ürünlerin üretiminde kullanılır. Örneğin, fermantasyon süreçleri beyaz biyoteknolojinin yaygın bir uygulamasıdır
Mavi Biyoteknoloji, Deniz biyoteknolojisini kapsar. Deniz organizmalarının ilaç, biyoyakıt ve biyomalzeme üretiminde kullanılması bu alana dahildir. Örneğin, alglerden biyoyakıt üretimi ve deniz organizmalarından yeni biyomalzemelerin geliştirilmesi bu kategoriye girer
Sarı Biyoteknoloji, Böceklerin biyoteknolojik süreçlerde kullanımıyla ilgilidir. Böcek genetik çeşitliliğinin keşfi, sürdürülebilir tarım uygulamaları ve zararlı böceklerle biyolojik mücadele gibi uygulamaları içerir.
Gri ve Kahverengi Biyoteknoloji, Çevresel biyoteknolojiyle ilgilidir. Mikroorganizmalar kullanılarak kirliliğin temizlenmesi, atık yönetimi ve biyolojik çözümler geliştirilir. Plastiklerin biyolojik olarak parçalanması gri biyoteknoloji alanında önemli bir ilerlemedir

Canlı Klonlama
5 Temmuz 1996'da Dolly isimli bir koyun klonlandı. Bir koyunun meme dokusundan bir hücre alarak bunu çekirdeği çıkartılmış bir yumurtaya aktarıldı ve elektrik şoku verilerek Dolly oluşturuldu.

İnsan sağlığına yönelik olarak proteinlerin üretilmesi
Bazı hormon, antikor, vitamin ve antibiyotik üretilmesi
Çok zor şartlara sahip çevrelerde (sıcak, kurak, tuzlu...) yaşayan organizmaların enzimlerini ve biyomoleküllerini saflaştırarak bunların sanayide kullanılması
Yeni sebze ve meyve üretimi
İnsandaki zararlı genlerin elemine edilmesi
Aşı, pestisit, tıbbi bitki üretimi
İnsanın zarar görmüş veya işlevini kaybetmiş organ ve dokularının değiştirilmesi için yapay organ ve doku üretimi
Parlayan tütün üretilmesi

1. Amplified Fragment Length Polymorphism (AFLP):AFLP, genetik çeşitliliği belirlemek için kullanılan bir DNA fingerprinting (parmak izi) tekniğidir. DNA örnekleri belirli restriksiyon enzimleriyle kesilir ve ardından seçici PCR amplifikasyonu uygulanır. AFLP, genetik haritalama ve filogenetik analizlerde yaygın olarak kullanılmaktadır.
2. Cleaved Amplified Polymorphic Sequences (CAPS):CAPS yöntemi, PCR ile çoğaltılan DNA bölgelerinin belirli restriksiyon enzimleriyle kesilerek genetik polimorfizmlerin belirlenmesini sağlar. Bu teknik, genetik haritalamada, mutasyon analizlerinde ve genetik çeşitliliğin belirlenmesinde sıkça kullanılır. CAPS yöntemi, radyoaktif izotop gerektirmemesi nedeniyle daha güvenli ve maliyet açısından uygun bir seçenektir 
3. Restriction Fragment Length Polymorphism (RFLP):RFLP, homolog DNA dizilerindeki farklılıkları belirlemek için kullanılan klasik bir moleküler biyoloji tekniğidir. DNA, belirli restriksiyon enzimleri ile kesilir ve elde edilen DNA parçaları jel elektroforezi ile analiz edilir. RFLP, genetik haritalama, adli tıp, filogenetik analiz ve genetik hastalıkların teşhisi gibi alanlarda yaygın olarak kullanılır. Ancak, zaman alıcı bir yöntem olup büyük miktarda DNA örneği gerektirir. PCR ile birleştirildiğinde daha hızlı analiz imkanı sunan PCR-RFLP yöntemi geliştirilebilir

2020'de Nobel Kimya ödülü alan Emmanuelle Charpentier ve Jennifer A. Doudna, tarafından icat edilen genetik düzenleme teknolojisi CRİSPR/Cas9, Kümelenmiş Düzenli Aralıklı Kısa Palindromik Tekrar Dizileri (Clustered Regularly Interspaced Short Palindromic Repeats) isminin kısaltılmışıdır. 2005 yılında CRISPR genleri üzerine çalışan 3 farklı grubun araştırmaları ve keşfi ile kanıtlandı.
Araştırmalar sonucu keşfedilen şey, CRISPR kümelerinde bulunan aralık genlerinin, o canlıyı enfekte eden bazı virüsler ile aynı dizilime sahip olduğuydu. Bir virüs DNA'sı ile aynı dizilime sahip aralık genine sahip olmak, o virüse karşı bir direnç oluşturuyordu.aktif bir Cas9, DNA'yı yüksek hassaslıkta ve doğrulukta kesebilmeleri için gereken tek şey o DNA'nın dizisini kesebilecek bir makastı. Bundan hareketle DNA'nın bu baz dizisine denk gelen RNA molekülü oluşturuldu ve bu RNA molekülü Cas9 proteini ile birleştirilerek bir kompleks yapıldı.
CRİSPR/Cas9: Cas9 isimli DNA kesebilen bir enzim ve Guide RNA denilen Cas9 enziminin kesilinmesini istediği yere götüren bir "rehber RNA"dan oluşur. Bu teknoloji sayesinde insanlık DNA'sı değiştirilebilen insanlar yaratabilir.

Biyoteknoloji, sağlık, tarım, çevre ve sanayi alanlarında büyük ilerlemeler sağlarken, etik ve hukuki açıdan çeşitli tartışmaları da beraberinde getirmektedir. 

1. Genetik Mühendisliği ve Etik Tartışmalar:Genetik mühendisliği, insan sağlığına fayda sağlamak amacıyla kullanılabileceği gibi, genetik ayrımcılık ve biyoterörizm gibi etik kaygılara da yol açabilir
2. Biyoteknoloji ve Hukuki Düzenlemeler:Biyoteknolojik inovasyonların hızla gelişmesi, mevcut hukuki çerçevelerin yetersiz kalmasına neden olmaktadır. ABD'de Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) ve Avrupa'da Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi (EFSA), biyoteknolojik ürünlerin güvenliği konusunda sıkı düzenlemeler getirmiştir  fakat uluslararası düzeyde gen düzenleme ve biyoteknolojik patentleme konusunda farklı yasal yaklaşımlar bulunmaktadır 
3. Biyogüvenlik ve Çevresel Etkiler:Genetiği değiştirilmiş organizmalar (GDO) ve biyosentetik ürünler, ekosistem dengesini bozabileceği gerekçesiyle bazı ülkelerde yasaklanmıştır. Cartagena Biyogüvenlik Protokolü, biyoteknolojik ürünlerin çevresel etkilerini değerlendirmeye yönelik uluslararası bir çerçeve sunmaktadır 
4. Geleceğe Yönelik Hukuki ve Etik Zorluklar:Biyoteknolojideki hızlı ilerlemeler, yeni etik ve hukuki sorunları da beraberinde getirmektedir. Özellikle yapay zeka destekli biyoteknolojik uygulamalar, biyolojik verilerin mahremiyeti ve genetik bilginin kötüye kullanımı gibi konularda yeni düzenlemelere ihtiyaç duymaktadır .

Açık kaynaklı biyoteknoloji açık kaynaklı fikirlerin geliştirildiği ve desteklendiği kurumlar, açık kaynaklı yazılımlar ve açık kaynaklı veritabanları ve veri paylaşım formatlarından oluşmaktadır.

Avrupa Biyoteknoloji Derneği

Botanik veya bitki bilim(ler)i, bitki biyolojisi, fitoloji, bitki yaşamı ile ilgili bir bilim dalı ve biyolojinin bir koludur. Bir botanikçi, bitki bilimcisi veya fitolog, bu alanda uzmanlaşmış bir bilim insanıdır. "Botanik" terimi; otlak, ot veya yem anlamına gelen Grekçe: βοτάνη (botanē) kelimesinden türetilmiştir. Geleneksel olarak, botanik, mantarları ve algleri de içine alan bir bilim dalıdır. Günümüzde, botanikçiler (tam anlamıyla), 391.000'i damarlı bitki türü (yaklaşık 369.000 çiçekli bitki türü dahil) ve yaklaşık 20.000'i kara yosunu olan yaklaşık 410.000 kara bitkisi türünü incelemektedir.
Botanik, ilk insanların yenilebilir, şifalı ve zehirli bitkileri tanımlama ve daha sonra yetiştirme çabalarıyla herboloji olarak tarih öncesinde ortaya çıktı ve bu da onu bilimin en eski dallarından biri haline getirdi. Genellikle manastırlara bağlı orta çağ fizik bahçeleri, tıbbi öneme sahip bitkiler içeriyordu. Bunlar 1540'lardan itibaren kurulan üniversitelere bağlı ilk botanik bahçelerinin öncüleriydi. Bu bahçelerin en eskilerinden biri Padova botanik bahçesiydi. Bu bahçeler, bitkilerin akademik olarak çalışılmasını kolaylaştırdı. Bitki koleksiyonlarını kataloglama ve açıklama çabaları, bitki taksonomisinin de başlangıcıydı ve bu çabalar botaniği 1753'te, Carl Linnaeus'un bugüne kadar kullanımda olan ikili adlandırma sistemine götürdü.
19. ve 20. yüzyıllarda, bitkilerin incelenmesi için optik mikroskopi ve canlı hücre görüntüleme yöntemleri, elektron mikroskobu, kromozom sayısının analizi, bitki kimyası ve enzimlerin ve diğer proteinlerin yapısı ve işlevi dahil olmak üzere yeni teknikler geliştirildi. 20. yüzyılın son yirmi yılında botanikçiler, bitkileri daha doğru bir şekilde sınıflandırmak için genomik ve proteomik ve DNA dizileri dahil olmak üzere moleküler genetik analiz tekniklerini kullandılar.
Modern botanik, bilim ve teknolojinin diğer alanlarının çoğundan girdiler içeren geniş, çok disiplinli bir konudur. Araştırma konuları arasında bitki yapısı, büyüme ve farklılaşma, üreme, biyokimya ve birincil metabolizma, kimyasal ürünler, gelişme, hastalıklar, evrimsel ilişkiler, sistematiği ve bitki taksonomisi çalışmaları yer alır. 21. yüzyıl bitki bilimindeki baskın temalar, bitki hücrelerinin ve dokularının farklılaşması sırasında gen ekspresyonunun mekanizmaları ve kontrolü olan moleküler genetik ve epigenetiktir. Botanik araştırmaları, temel gıda, kereste, yağ, kauçuk, lif ve ilaç gibi malzemeleri, modern bahçecilikte, tarım ve ormancılıkta, bitki çoğaltmada, ıslahta ve genetik modifikasyonda, inşaat için kimyasalların ve hammaddelerin sentezinde kullanmada çeşitli uygulamalara sahiptir ve enerji üretimi, çevre yönetimi ve biyolojik çeşitliliğin sürdürülmesi konularını içerir.

Botanik orijinli olan herbalizm, bitkileri tıbbi özellikleri sebebiyle kullanma çalışmalarıdır.  Holosen dönemine ait birçok kayıt, erken botanik bilgisinin 10.000 yıl öncesine kadar uzandığını göstermektedir. Bu kayıt dışı bitki bilgisi, günümüzde Cherokee topraklarının çoğunu oluşturan Tennessee'deki insan işgalinin eski bölgelerinde keşfedildi. İlk kaydedilen botanik tarihi, birçok eski yazı ve bitki sınıflandırmasını içerir. Erken botanik eserlerin örnekleri, Hindistan'dan MÖ 1100 öncesine dayanan eski metinlerde,   arkaik Avestan yazılarında ve MÖ 221'de birleşik olmayan Çin'den gelen çalışmalarda bulunmuştur.  
Modern botaniğin kökleri Antik Yunan'a özellilke Aristoteles'in öğrencisi olan Theophrastus (c. 371-287 BC)'a dayanır. Aristo'nun çalışmaları botaniğin ilkelerinin birçoğu açıklar ve Aristo bilimsel topluluk tarafından yaygın bir biçimde "Botaniğin babası" olarak isimlendirilir.  adlı başlıca çalışmaları, "Enquiry into Plants ve On the Causes of Plants" neredeyse on yedi yüzyıl sonra, Orta Çağlara kadar botanik bilimine en önemli katkıları oluşturur.  
Botanik üzerinde erken bir etki yaratan Antik Yunan'dan bir başka eser, birinci yüzyılın ortalarında Yunan doktor ve farmakolog Pedanius Dioscorides tarafından yazılan bitkisel ilaçlarla ilgili beş ciltlik bir ansiklopedi olan De Materia Medica'dır. De Materia Medica, 1500 yıldan fazla bir süredir geniş çapta okunmaktadır.  Ortaçağ Müslüman dünyasından önemli katkılar arasında İbn Vahşiyye'nin Nabatean Tarımı, Abū Ḥanīfa Dīnawarī'nın (828-896) Bitkiler Kitabı ve İbn Bassal'ın Toprakların Sınıflandırılması bulunmaktadır. 13. yüzyılın başlarında, Abu al-Abbas al -Nabati ve Ibn al-Baitar (ö. 1248) sistematik ve bilimsel bir şekilde botanik üzerine çalışmalar yaptı.   
16. yüzyılın ortalarında, bir dizi İtalyan üniversitesinde " botanik bahçeleri " kuruldu - 1545'teki Padua botanik bahçesi genellikle orijinal konumunda olan ilk bahçe olarak kabul edilir. Bu bahçeler, bitkilerin tıbbi kullanım için yetiştirildiği, genellikle manastırlarla ilişkilendirilen eski "fizik bahçelerinin" pratik değerini sürdürdü. Botaniğin büyümesini akademik bir konu olarak desteklediler. Bahçelerde yetişen bitkiler hakkında dersler verildi ve tıbbi kullanımları gösterildi. Botanik bahçeleri çok daha sonra kuzey Avrupa'ya geldi; İngiltere'de birincisi, 1621'de Oxford Üniversitesi Botanik Bahçesi idi. Bu dönem boyunca, botanik tıbba sıkı sıkıya bağlı kaldı. 
Alman hekim Leonhart Fuchs (1501-1566), ilahiyatçı Otto Brunfels (1489-1534) ve doktor Hieronymus Bock (1498-1554) (Hieronymus Tragus olarak da anılır) ile birlikte "üç Alman botanik babasından” biriydi.   Fuchs ve Brunfels, kendi orijinal gözlemlerini yapmak için önceki çalışmaları kopyalama geleneğinden koptu. Bock kendi bitki sınıflandırma sistemini yarattı.
Hekim Valerius Cordus (1515-1544), botanik ve farmakolojik açıdan önemli bir bitkisel eser olan Historia Plantarum'u 1544'te ve kalıcı öneme sahip bir farmakope olan Dispensatorium'u 1546'da yazdı.  Naturalist Conrad von Gesner (1516-1565) ve bitki uzmanı John Gerard (1545– c. 1611) bitkilerin tıbbi kullanımlarını kapsayan eserler yayımladılar. Doğa bilimci Ulisse Aldrovandi (1522-1605), bitkilerle ilgili çalışmaları da içeren doğa tarihinin babası olarak kabul edildi. Polymath Robert Hooke, 1665 yılında erken bir mikroskop kullanarak mantarda ve kısa bir süre sonra canlı bitki dokusunda kendi icat ettiği bir terim olan hücreleri keşfetti. 

18. yüzyılda, bitki tanımlama sistemleri, tanımlanamayan bitkilerin karakter çiftleri arasında bir dizi seçim yapılarak taksonomik gruplara (örneğin aile, cins ve tür) yerleştirildiği ikili anahtarlara benzer şekilde geliştirildi. Karakterlerin seçimi ve sırası, tamamen tanımlama (teşhis anahtarları) için tasarlanmış anahtarlarda yapay olabilir veya sinoptik anahtarlardaki taksonların doğal veya fiziksel düzeniyle daha yakından ilişkili olabilir.  18. yüzyıla gelindiğinde, yeni keşfedilen ülkelerden ve dünya çapındaki Avrupa kolonilerinden artan sayıda araştırma için yeni bitkiler Avrupa'ya geliyordu. 1753'te Carl von Linné (Carl Linnaeus), modern botanik terminolojinin referans noktası olan bitki türlerinin hiyerarşik bir sınıflandırması olan Species Plantarum'unu yayınladı. Bu, ilk adın cinsi temsil ettiği ve ikincisinin cins içindeki türleri tanımladığı standart bir iki terimli veya iki parçalı adlandırma şeması oluşturdu.  Linnaeus'un Systema Sexuale eseri bitkileri erkek organların sayısına göre 24 grupa ayırmıştır. 24. grup olan Cryptogamia, gizlenmiş üreme kısımlarına sahip tüm bitkileri, yosunları, ciğerotları, eğrelti otları, algler ve mantarları içermektedir. 
Bitki anatomisi, morfolojisi ve yaşam döngüleri hakkındaki artan bilgi, bitkiler arasında Linnaeus'un yapay cinsel sisteminden daha fazla doğal afinite olduğunun farkına varılmasına yol açtı. Adanson (1763), de Jussieu (1789) ve Candolle (1819), bitkileri daha geniş bir ortak karakter yelpazesi kullanarak gruplandıran ve yaygın olarak takip edilen çeşitli alternatif doğal sınıflandırma sistemleri önerdi. Candollean sistemi, morfolojik karmaşıklığın ilerleyişine ilişkin fikirlerini yansıtıyordu ve daha sonra 19. yüzyılın ortalarına kadar etkili olan Bentham & Hooker sistemi, Candolle'un yaklaşımından etkilendi. Darwin'in Türlerin Kökeni'ni 1859'da yayınlaması ve ortak soy kavramı, yalnızca morfolojik benzerlikten farklı olarak evrimsel ilişkileri yansıtmak için Candollean sisteminde değişiklikler yapılmasını gerektiriyordu. 
Botanik, ilk "modern" ders kitabı olan Matthias Schleiden'den Almanca: Grundzüge der Wissenschaftlichen Botanik ortaya çıkışıyla büyük ölçüde canlandı. Bilimsel Botanik İlkeleri olarak 1849'da İngilizce olarak yayınlandı.  Schleiden, Theodor Schwann ve Rudolf Virchow ile birlikte hücre teorisini kuran ve Robert Brown tarafından 1831'de tanımlanan hücre çekirdeğinin önemini ilk kavrayanlardan biri olan bir mikroskopist ve erken bir bitki anatomistiydi.  1855'te Adolf Fick, Fick'in biyolojik sistemlerdeki moleküler difüzyon oranlarının hesaplanmasını sağlayan yasalarını formüle etti. 

Gregor Mendel (1822-1884) ile ortaya çıkan gen kromozom kalıtım teorisine dayanan August Weismann (1834-1914), kalıtımın yalnızca gametler aracılığıyla gerçekleştiğini kanıtladı. Başka hiçbir hücre, miras alınan karakterleri aktaramaz.  Katherine Esau'nun (1898-1997) bitki anatomisi üzerine yaptığı çalışma, hala modern botaniğin önemli bir temelidir. Plant Anatomy and Anatomy of Seed Plants kitapları, yarım yüzyıldan uzun süredir önde gelen bitki yapısal biyolojisi metinleridir.  
Bitki ekolojisi disiplininin öncülüğünü, bitkilerin topluluklar oluşturduğu hipotezini üreten Eugenius Warming ve bitki yaşam formlarını tanımlama sistemi bugün hala kullanımda olan danışmanı ve halefi Christen C. Raunkiær gibi botanikçiler tarafından 19. yüzyılın sonlarında başlatıldı. Ilıman geniş yapraklı orman gibi bitki topluluklarının bileşiminin ekolojik bir ardışık süreçle değiştiği kavramı Henry Chandler Cowles, Arthur Tansley ve Frederic Clements tarafından geliştirilmiştir. Clements, bir çevrenin destekleyebileceği en karmaşık bitki örtüsü olarak doruk bitki örtüsü fikriyle tanınır ve Tansley ekosistem kavramını biyolojiye tanıtmıştır.    Alphonse de Candolle'un daha önceki kapsamlı çalışmasına daya

Georg Cantor'un doğal sayılar ile reel sayıların birebir eşlemesinin yapılamayacağını göstermek için geliştirdiği yöntem. Böyle bir eşlemenin yokluğu sonsuz elemanlı kümelerin büyüklüklerinin karşılaştırılması kavramının gelişimi açısından son derece önemlidir.

Verilen bir A kümesinin en az B kümesi kadar büyük olması B'den A'ya bir birebir fonksiyonun var olması şeklinde tanımlanır (
  
    
      
        A
        ≥
        B
      
    
    {\displaystyle A\geq B}
  
 yazılır). Böylelikle B'nin bir kopyasının A'nın içerisinde bulunabiliyor olması sağlanır. Eğer aynı şekilde B'den de A'ya bir birebir fonksiyon varsa o zaman bu iki küme eşit büyüklükte denir (
  
    
      
        B
        ≃
        A
      
    
    {\displaystyle B\simeq A}
  
 yazılır).

Örnek olarak Çift Tam Sayılar Kümesi'nin (
  
    
      
        2
        
          Z
        
        =
        {
        .
        .
        .
        ,
        −
        4
        ,
        −
        2
        ,
        0
        ,
        2
        ,
        4
        ,
        .
        .
        .
        }
      
    
    {\displaystyle 2\mathbb {Z} =\{...,-4,-2,0,2,4,...\}}
  
) ile Tam Sayılar Kümesi 
  
    
      
        (
        
          Z
        
        =
        {
        .
        .
        .
        ,
        −
        3
        ,
        −
        2
        ,
        −
        1
        ,
        0
        ,
        1
        ,
        2
        ,
        .
        .
        .
        }
        )
      
    
    {\displaystyle (\mathbb {Z} =\{...,-3,-2,-1,0,1,2,...\})}
  
 düşünülebilir. 
  
    
      
        2
        
          Z
        
      
    
    {\displaystyle 2\mathbb {Z} }
  
'nin elemanları 
  
    
      
        
          Z
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Z} }
  
'nin içerisinde kendi kendilerine gönderilir.

0 ile 1 arasındaki reel sayılar kümesinin sayılabilir olduğunu varsayalım. Buna göre 0 ile 1 arasındaki her reel sayıya karşılık doğal sayılar kümesinde bir sayı gelmelidir. Yani iki küme birebir eşlenebilir diyoruz.
Böyle bir eşlemeyi ele alalım ve 0 ile 1 arasındaki reel sayıları verilen eşleşmeye göre sıralayarak bir liste elde edelim. Bu listede sayıları küçükten büyüğe gelecek şekilde sıralamadım(bu şekilde sıralamaya gerek yoktur bu kısma takılmayın). Aşağıdaki sadece ilk 4 eşleşmeyi yazdım. Bu eşleşmenin sonsuza kadar gittiğini varsayıyoruz(önemli olan nokta burasıdır). Dolayısıyla aslında aşağıdaki birebir eşleşmede tüm doğal sayılar ve 0-1 aralığındaki tüm reel sayılar var diyoruz.

0 ile 1 arasındaki tüm reel sayıları yazdığımızı diğer bir deyişle yazabileceğimizi iddia etmiştik. Şimdi bunun aksini kanıtlayalım.

0 ile 1 arasında olan öyle bir sayı bulalım ki: Bu sayıya C adını verelim ve onu şu kurala göre oluşturalım: 

Birinci sayının ilk ondalık basamağına bakalım ve buradaki rakamdan farklı herhangi bir rakamı seçip C sayısının ilk basamağı olarak yazalım, aynı şekilde C'nin ikinci, üçüncü,... basamaklarını da oluşturalım. Mesela eğer 0 la 1 arasındaki reel sayılar aşağıdaki gibi sıralanmışsa:

s0 = 0,13567....... 
^
s1 = 0,25678.......
 ^
s2 = 0,00212.......
 ^
s3 = 0,14291.......
 ^
. 
. 
.

C sayısının ilk basamağını 1'den farklı, 2. basamağını 5'ten farklı, 3. basamağını 2'den farklı, 4. basamağını gene 9'dan farklı birer rakam olarak seçeriz. (Varsayımımıza göre) Bu şekilde devam ederek 0 ile 1 arasındaki tüm sayıları tararız. Hatırlayın: taradığımız her reel sayıya karşılık doğal sayılar kümesinde bir sayı var(birebir eşleşme).
0 ile 1 arasında var olan tüm sayıları taradık(bu sayılara baktık) ve yukarıdaki anlattığımız yol ile bir C sayısı bulduk. C sayısının 0 ile 1 arasında olduğunu ve 0 ile 1 arasındaki tüm sayıları taradığımızı varsaymıştık. O halde taradığımız sayılardan birisi C sayısı olmalı. Halbuki C sayısı bizim taradığımız sayılardan hiçbirine eşit değil çünkü C sayısını buna göre oluşturmuştuk zaten. Gördüğünüz gibi burada bir tezatlık var. 0 ile 1 arasındaki tüm sayıları tek tek taradığımızı kabul ediyoruz.Ama elimizde 0 ile 1 aralığında öyle bir C sayısı bulduk ki taradığımız tüm sayılardan farklı. Dolayısıyla bu C sayısına karşılık gelebilecek bir doğal sayı da yok. Demek ki varsaydığımız birebir eşleme mümkün değil ve aslında reel sayılar kümesindeki eleman sayısı doğal sayılar kümesindeki eleman sayısından daha fazla. O zaman 0 ile 1 arasındaki reel sayılar kümesi sayılamaz deriz.

Carl Benjamin Boyer (3 Kasım 1906 - 26 Nisan 1976), özellikle matematik tarihi üzerine çalışmalar yapan Amerikalı bir bilim tarihçisiydi. Romancı David Foster Wallace ona "matematik tarihinin Gibbon"u adını verdi. "Çağdaş bilim tarihi ile aleni bağları korumak" için zamanının birkaç matematik tarihçisinden biri olduğu yazılmıştır.

Carl Boyer'in ailesi Howard Franklin Boyer (17 Şubat 1873, Springtown, Pennsylvania'da doğdu, 23 Ağustos 1925, Durham, Pennsylvania'da öldü) ve Rebecca Catherine Eisenhart (6 Aralık 1877, Pennsylvania, Bingen, 14 Ekim 1962, Durham, Pennsylvania'da öldü) idi. Howard Boyer, bir çiftçi ailesinden gelen Rebecca ile evlenen bir topoğraf ve mühendisti. Howard ve Rebecca'nın üç çocukları oldu; Carl'ın bir ablası Rebecca Eisenhart Boyer (11 Ekim 1903-16 Ağustos 1998) ve küçük erkek kardeşi Gilbert Eisenhart Boyer (28 Haziran 1908-28 Aralık 1990) vardı. Charles Gillispie, Boyer hakkında aşağıdaki şekilde yazmıştır:

Pennsylvania Alman ülkesini bilen ve onu tanıyan herkes için, Carl'ın kariyeri boyunca ve hayatının her alanında niteliklerinin en katı ve en disiplinli örneklerini temsil ettiği açık olmalıdır.
Hellertown'da doğmasına rağmen Carl, New York'ta büyüdü. Newtown, Elmhurst, New York'taki Newtown Lisesi'ne girdi ve 1924'te mezun oldu. Lisedeki son yılında, Boyer sınıfında birinci (valedictorian: diploma töreninde veda konuşmasını yapan bölüm birincisi öğrencisi) oldu ve Columbia College'da öğrenim ücretlerini ödeyen bir Pulitzer bursu kazandı. Üniversitede burs tarafından karşılanmayan yaşam masraflarını karşılamak için para kazanmaya çalıştı. Columbia College'dan 1928'de matematikte onurla A.B. (Artium Baccalaureus) derecesini alarak mezun oldu:

Öğretmen olmak istediğini biliyordu ve kolejde evine yakın bir yerde bir lisede matematik ve fizik öğrettiğini hayal etti.
Columbia'da bir lisans öğrencisiyken, Boyer, Frederick Barry (1876-1943) tarafından verilen bilim tarihi üzerine bir ders aldı. Barry, Amerika Birleşik Devletleri'nde Bilim Tarihi'nde bir kürsünün ilk sahibiydi ve 1912'den ölümüne kadar Columbia'da öğretmenlik yaptı. (1928'de Brooklyn Koleji'nde ders vermeye ve öğretmenliğe başlamasına rağmen, 1952'den ölümüne kadar New York City Üniversitesi Brooklyn Koleji'nde tam Matematik profesörü olarak görev yaptı.) A.B. derecesinden sonra Boyer, New York City College'ın Brooklyn şubesinde öğretmen oldu. Bu Kolej, tamamen liyakat üzerine seçilen öğrencilere ücretsiz yüksek öğrenim sağlamak için 19. yüzyılın ortalarında kurulmuştur. Boyer orada ders vermeye başladığında, sadece erkeklere özel bir Kolej vardı. Ancak 1930'da Brooklyn şubesi, belediye tarafından finanse edilen bir karma eğitim kurumu olan Brooklyn College oldu. Brooklyn'de ders verirken Boyer hala Columbia College'da okuyordu. 1929'da Columbia Üniversitesi'nden yüksek lisans (M.A.) derecesi aldı ve Barry tarafından entelektüel tarih üzerine doktora derecesi alması önerildi. Bunu Brooklyn Koleji'nde öğretmenliğe devam ederken yaptı:

... hala yüksek lisansını tamamlarken, aynı zamanda haftada on beş saat gündüz dersleri ve dokuz saat gece okulunda ders veriyordu.
Boyer, 1934'te Brooklyn College'da matematik öğretmeni oldu.
Lynn Thorndike (1882-1965) Columbia'da Orta Çağ tarihi okudu ve diğer iki üniversitede görev yaptıktan sonra 1924'te Columbia Üniversitesi'ne Tarih Profesörü olarak atandı. Columbia'da Boyer'in de katıldığı ve bu seminerde Marjorie Duncan Nice ile tanıştığı Kapanış ortaçağ ve erken modern yüzyılların entelektüel tarihi üzerine çalışmalar adlı bir seminer düzenledi. Chicago Tıp Fakültesi'nde Fizyoloji Profesörü olan Leonard Blaine Nice ve ornitolog Margaret Morse Nice'in kızı olarak 1912'de doğdu. Marjorie ve Carl, 29 Haziran 1935'te evlendiler. Dört oğulları oldu; Hugh (6 Şubat 1939 doğumlu), Timothy (20 Mart 1941 doğumlu), Russell (19 Mart 1944 doğumlu) ve Kenneth (30 Haziran 1948 doğumlu). Marjorie, 1958'de Columbia Üniversitesi'nde Tarih doktorasını tamamladı. Orta Çağ Fransa'sında seyahat, ulaşım ve köprüler konusunda uzmandı (Travel in Medieval France (1958), Medieval Suspended Carriages (1959) ve Medieval French Bridges: A History (1976) gibi kitaplar yayınladı.)
Charles Gillispie, Boyer'in, matematik tarihini incelerken Columbia'daki hakim tavırlara nasıl karşı çıktığını aşağıdaki şekilde yazıyor:

Kendini kabul etmekte daha az sakin olan biri, Columbia'daki matematikçilerin ilgisizliğine kızmış olabilir. O zamanlar departmanın son derece hırslı bir ruh hali içinde olduğunu diğer kaynaklardan anlıyorum. Bununla birlikte, Carl Boyer asla cesaretinin kırılmasına izin vermedi ve kendi türünde bir matematikçi olmaya devam etti. O zaman, matematik bilgisinin profesyonelliği, kapsamı ve doğruluğu hakkında hiçbir şüphe yoktu -ne öğrencileri ya da yazılarını okuyanlar arasında. Eğilimi inovasyon değil bilgelikti. Tüm primin yeni matematik parçalarının yaratılmasında olduğu bir disiplinde sebat etmek için gereken çözüm -ki burada eski matematiğin genellikle çocukça olarak denatüre edildiği veya himaye edildiği bir ortamda, ancak sosyolojik çalışma bilimsel davranış normlarının gücünü ve doğasını eve getirdiği için takdir edilmeye başlanabilir. Elbette, gerçek sosyologlar onu analiz etmeden önce oradaydı, ancak Carl'ın bundan muzdarip olduğunun tek göstergesi, hepsi akademide veya bilimsel yaşamda olan dört oğlundan birine, kendinden ve kendi yaratıcılığından emin olmadıkça matematiğe girmeme tavsiyesiydi.
Boyer, Brooklyn Koleji'ndeki çalışmalarına ek olarak, 1935-1941 yılları arasında Rutgers Üniversitesi, Üniversite Koleji'nde Bilim Okutmanı olarak görev yaptı. 1939'da Columbia Üniversitesi'nden Matematik Doktora derecesini aldı. Columbia Üniversitesi'nden ve aynı yıl doktora tezi olan ünlü kitabı The Concepts of the Calculus'u yayımladı.
1941'de Boyer, Brooklyn College Matematik Bölümü'nde Yardımcı Doçentliğe terfi etti. Boyer, kitabının 1939'da yayınlanmasının ardından, çok çeşitli tarihsel konularda bir dizi makale yayınladı: 

Işığın hızının erken tahminleri [Early estimates of the velocity of light] (1939),
Termometride Babil etkisinin bir kalıntısı [A vestige of Babylonian influence in thermometry] (1942),
Cavalieri, limitler ve atılan sonsuz küçükler [Cavalieri, limits and discarded infinitesimals] (1942),
Termometrelerin kalibrasyonundaki ilk ilkeler [Early principles in the calibration of thermometers] (1942),
Sıfırla bölme [An early reference to division by zero] (1943),
Kesirli endeksler, üsler ve üsler [Fractional indices, exponents, and powers] (1943),
Isı ölçümünün tarihi [History of the measurement of heat] (1943) ve
Pascal'ın tam sayıların toplamları için formülü [Pascal's formula for the sums of powers of the integers] (1943).
Morris Kline şöyle yazar:

Olağanüstü katkılarının tanınması yavaş ama istikrarlı bir şekilde geldi. Son zamanların en bilge matematikçilerinden biri olan Richard Courant, Carl'ın ilk çalışmasını, ['The Concepts of the Calculus'un] ikinci (1949) baskısına bir Önsöz yazarak memnuniyetle onayladı ve aynı zamanda Carl'ın faaliyetini şu sözlerle onayladı: "Bilimin güçlerini ve görünüşünü gerçekten kavramak isteyen öğretmenler, öğrenciler ve akademisyenler, tarihsel evrimlerin bir sonucu olarak bilginin mevcut yönünü biraz anlamalı.
Bu ikinci baskı, Gillispie'nin açıkladığı gibi önemli bir zorluk ile üretildi:

... Basın böyle bir kitaba talep olmayacağı gerekçesiyle yazı örneğini hemen sonlandırmak istedi. Ancak Carl, çalışmalarına güven duydu ve yayın maliyetinin çoğunu zaten sübvanse etmek zorunda kaldığından, incelemeler görünene kadar örneğin muhafaza edilmesi için birkaç ay ödeme yaptı. Isis için yazılan kitap, 1940'ta Belçika'da imha edilen sayıyla kayboldu ve bir aile desteğiyle birlikte, yazının dağıtılmasına rıza göstermek zorunda kaldı. Hepimizin bildiği gibi, ikinci baskı 1949'da talep edildi, Richard Courant tarafından tanıtıldı ve kitap sık sık yeniden basıldı.
Richard Courant, İkinci Baskı için Önsözünde şunları yazdı:

Neyse ki ikinci bir baskıda karşımıza çıkabilen bu cilt, antik çağlardan günümüze matematik kavramlarının gelişmesine yol açan birçok adımın açıklığa kavuşturulmasına yönelik önemli bir katkıdır; bunun ötesinde, bu büyüleyici hikayenin bağlantılı ve son derece okunabilir bir açıklamasını veriyor. Kitap her matematik öğretmenine ulaşmalı; o zaman matematik öğretiminde sağlıklı bir reforma doğru kesinlikle güçlü bir etkiye sahip olacaktır.
Brooklyn College'da Boyer, 1948'de Doçentliğe ve 1952'de Profesörlüğe terfi etti.
Boyer, Bilim Tarihi Topluluğu'nda büyük bir rol oynadı. 1943-45, 1950-53'te konseyde ve 1957-58'de başkan yardımcılığı yaptı. 1945'ten 1947'ye kadar Amerika Matematik Derneği Metropolitan New York Bölümü Sekreteri ve Amerikan Bilim İlerleme Derneği'nin (1958-59) başkan yardımcısı olarak görev yaptı. 1957'de Uluslararası Bilim Tarihi Akademisi'nin Muhabir üyeliğine seçildi ve 1961'de tam üye oldu. Yeshiva Üniversitesi'nde (1952-58) Matematik alanında Misafir Profesör ve Kansas Üniversitesi'nde Rose Morgan Misafir Profesördü (1966-67).
CUNY (City University of New York) Hunter College'dan Carolyn Eisele; Pratt Enstitüsünden ve daha sonra CUNY Queens Koleji'nden C. Doris Hellman ve Columbia Üniversitesi'nden Lynn Thorndike ile birlikte Boyer, 1953'te Bilim Tarihi Topluluğu'nun Metropolitan New York Bölümü'nün kurulmasında etkili oldu.
1954'te Boyer, bilim tarihindeki çalışmalarını ilerletmek için bir Guggenheim Bursu aldı. Burs, özellikle "gökkuşağı teorisinin tarihine" atıfta bulundu.
Boyer, ilk olarak The Concepts of the Calculus (1939), History of Analytic Geometry (1956), The Rainbow: From the Calculus and Its Conceptual Development (1959) adlı kitapları yazdı. Myth to Math (1959) ve A History of Mathematics (1968). Scripta Mathematica'nın kitap inceleme editörü olarak görev yaptı.
İlk kez 1939'da yayımlanan The Concepts of the Calculus kitabından 1949'da ikinci baskısı ile bahsetmiştik. 1959'da The History of the Calculus and its Conceptual Development adıyla yeniden basıldı. Diğer kitapları; A History of Analytic Geome

Johann Carl Friedrich Gauss ya da Gauß (30 Nisan 1777, Braunschweig, Almanya – 23 Şubat 1855, Göttingen), Alman matematikçi, jeodezici, astronom, istatistikçi, olağanüstü katkılardan dolayı "Matematikçilerin prensi" (Latince: Princeps Mathematicorum) ve "antik çağlardan beri yaşamış en büyük matematikçi" olarak anılır.
Gauss'un çocukluk yıllarından beri dahi olduğunu gösteren pek çok hikâye vardır, nitekim 20 yaşına gelmeden matematikte önemli teoremler kanıtlamıştır. Sayılar kuramının önemli sonuçlarını derleyip kendi katkılarını da ekleyerek yazdığı Disquisitiones Arithmeticae'yi 21 yaşında (1798) bitirmişse de, eser ilk olarak 1801'de basılmıştır. 18 yaşındayken modern matematiksel modellemenin ve en küçük kareler yöntemini bularak matematiksel istatistiğin temellerini atmıştır. Bu çalışmalarıyla 1801 yılında Ceres Cücegezegeni' nin tekrar keşfedilmesini sağlamıştır. Öklit dışı geometri'yi, çok sayıda matematiksel fonksiyonu, türev ve integralle ilgili temel teoremleri, normal dağılımı, Eliptik integrallerin ilk çözümlerini ve yüzeylerde Gauss eğimini keşfetmiş, kanıtlamış veya tanımlamıştır. 1807 yılında Göttingen Üniversitesi'nde Professör ve Baş Astronom olmuştur. Daha sonra Hannover Krallığı'nın toprak ölçümü görevi kendisine verilecektir.
1856 yılında Hannover Kralı verdiği madalyaların üzerine Gauss'un portresini bastırmış ve üzerine Mathematicorum Principi yazdırmıştır. Gauss çalışmalarının sadece bir kısmını yayımladığı için düşüncelerinin derinliği ve ne kadar teorem kanıtladığı ancak 1898 yılında günlüğü keşfedilip yayımlanınca anlaşıldı.
Bugün birçok matematiksel ve fiziksel fenomen ve çözüm, rasathane ve ölçüm merkezleri, okullar ve bazı ödüller ismini Gauss'tan alır.

Gauss, Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu'na bağlı olan Braunschweig-Lüneburg Dükalığı'ndaki Braunschweig kentinde, Dorothea Gauss ve Gebhard Dietrich çiftinin tek çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası az eğitimli bir taş ve duvar ustasıydı, annesinin ise okuma-yazması yoktu. Gauss henüz üç yaşındayken, babasının kâğıt üzerinde yaptığı hesapları kafasından kontrol edip düzeltiyordu.
Bir başka hikâyeye göre, Gauss'un ilkokul öğretmeni J.G. Büttner, öğrencilerini oyalamak için 1'den 100'e kadar olan sayıları toplamalarını isteyince, Gauss cevabı sınıftaki bütün öğrencilerden önce ve hızlıca bularak hem öğretmenini, hem de asistanı Martin Bertels'i hayrete düşürdü. Küçük Gauss, sayı listesinin iki zıt ucundan birer sayı alıp topladığında hep aynı sonucun çıktığını fark etmişti: (1 + 100) = (2 + 99) = (3 + 98) = ... = (50 + 51) = 101, vs. Sayılar ikişer olarak gruplandırdığında toplam sayı sayısının yarısı kadar grup olduğunu gören Gauss 1'den 100'e kadar olan sayıların toplamını 50 × 101 = 5050 olarak buldu. İşlemin formülü ise n sayı sayısı olmak üzere n(n+1)/2'dir.
Gauss, Braunschweig Dükü Karl Wilhelm Ferdinand'in verdiği burs sayesinde 1792-1795 yılları arasında Collegium Carolinum'da (bugünkü adıyla Braunschweig Teknik Üniversitesi), 1795-1798 yılları arasında da Göttingen Üniversitesi'nde öğrenim gördü. 1796'da kenar sayısı bir Fermat asalı olan her düzgün çokgenin, sadece cetvel ve pergel kullanılarak çizilebileceğini kanıtladı. Bu tür cetvel ve pergel problemleri Antik Yunan'dan beri matematikçileri meşgul etmekteydi, dolayısıyla da Gauss'un keşfinin önemi büyüktü. Gauss bu başarısından o kadar memnun oldu ki, mezar taşına bir düzgün onyedigenin oyulmasını vasiyet etti. Ne var ki, daireye çok yakın olan bu şeklin oyulması çok zor olacağından, vasiyetini yerine getirecek bir taş ustası bulamadı.
1796 Gauss için oldukça verimli bir yıl oldu. Düzgün çokgenlerle ilgili keşfinden bir ay kadar sonra, yine kendi keşfi olan modüler aritmetik fikrini kullanarak, sayılar kuramında "karesel karşılıklılık ilkesi" (Alm. quadratisches Reziprozitätsgesetz) olarak bilinen teoremi kanıtladı. İlk olarak Euler ve Legendre tarafından ortaya atılmış ama kanıtlanamamış olan bu teorem, ikinci dereceden denklemlerin çözülebilirliğinin belirlenmesini sağlıyordu. Yine aynı yıl içinde Gauss, asal sayıların tam sayılar arasındaki dağılımına ilişkin önemli bir sonuç buldu. Bundan kısa süre sonra da, her tam sayının en fazla üç üçgensel sayının toplamı olarak yazılabileceğini kanıtladı ve 10 Temmuz 1796'da günlüğüne şu notu düştü: "Eureka! Num = 
  
    
      
        Δ
        +
        Δ
        +
        Δ
      
    
    {\displaystyle \Delta +\Delta +\Delta }
  
." Ekim 1796'da ise katsayıları sonlu bir cisimden gelen polinomların çözümleriyle ilgili bir sonuç yayımladı. (Bu sonuç, 150 yıl sonraki Weil varsayımlarının da çıkış noktası olmuştur.)

Gauss, 1799'da bitirdiği doktora tezinde cebirin temel teoreminin bir kanıtını sundu. Bu önemli teorem, karmaşık sayılar üzerine tanımlanmış her polinomun en az bir kökü olduğunu söyler. Gauss'tan önce pek çok matematikçi bu teoremi kanıtlamayı denemiş ama hiçbir kanıt genel kabul görmemişti. Gauss'un kanıtına da, o zamanlar henüz kanıtlanmamış olan Jordan eğri teoremini kullandığı için itiraz edildi. Bu itirazlar üzerine Gauss, hayatı boyunca üç değişik kanıt daha sunacak, 1849'daki son kanıtı tüm matematikçilerden kabul görecekti. Gauss bu kanıtlar üzerinde çalışırken, karmaşık sayılar kavramının olgunlaşmasına çok büyük katkıda bulundu.
1801'de yayımladığı Disquisitiones Arithmeticae, sayılar kuramına modüler aritmetik gibi birçok yenilik getirdi. Aynı yıl içinde, İtalyan astronom Giuseppe Piazzi, Ceres asteroidini keşfetti, ama asteroidi ancak 40 gün kadar takip edebildikten sonra kaybetti. 24 yaşındaki Gauss, üç aylık bir çalışmadan sonra, Ceres'in tekrar görülebileceği pozisyonu hesapladı ve 31 Aralık'ta iki ayrı astronom (Franz Xaver von Zach ve Heinrich Olbers), Ceres'i tam Gauss'un söylediği pozisyonda gözlemlediler. Zach, "Doktor Gauss'un zeki çalışması ve hesapları olmasaydı, Ceres'i tekrar bulamayabilirdik" diyerek Gauss'un katkısına teşekkür etti. O zamana kadar hâlâ Dük'ün verdiği bursla geçinen ve bu durumdan memnun olmayan Gauss, astronomide kariyer yapmayı düşündü ve 1807'de Göttingen Üniversitesi'nde astronomi profesörü ve gözlemevi müdürü olarak çalışmaya başladı. Hayatının sonuna kadar aynı üniversitede çalışacaktı.
Ceres'in keşfi sayesinde gezegen ve asteroidlerin Güneş çevresindeki hareketleriyle ilgilenmeye başlayan Gauss, 1809'da Theoria motus corporum coelestium in sectionibus conicis solem ambientum (Güneş çevresinde konik kesitler üzerinde hareket eden gök cisimlerinin hareketlerinin teorisi) adlı eserini yayımladı. Bu eser, günümüz bilimlerinde yaygın olarak kullanılan en küçük kareler yöntemini de ayrıntılı olarak ele alıyordu. (Aynı yöntem, 1805'te Fransız matematikçi Adrien-Marie Legendre ve 1808'de Amerikalı matematikçi Robert Adrain tarafından da tanımlanmış ve kullanılmıştı, fakat Gauss bu yöntemi 1795'ten beri bildiğini iddia etti.)
Gauss en karmaşık hesapları aklından yapabilmesiyle de ünlenmişti. Anlatılana göre, Ceres'in izleyeceği yörüngeyi nasıl bu kadar hatasız hesaplayabildiği sorulunca, "logaritma kullandım" cevabını vermiş, logaritma cetvelini nasıl bu kadar hızlı kullanabildiği sorulunca da "cetvele ne gerek var, hepsini kafamda hesaplıyorum!" demiştir.
1818'de Hannover eyaleti için yüzey ölçümleri yapan Gauss, bu ölçümler için helyotropu (güneş ışığı ve aynalar yardımıyla doğrultu gözlemleri yapmaya yarayan aygıt) icat edip kullandı.
Gauss, Öklit dışı geometrilerin varlığını keşfettiğini, ama tepkilerden çekindiği için fikirlerini yayımlamadığını iddia etmiştir. Öklit dışı geometriler, Öklit aksiyomlarının bir kısmını atarak oluşturulan, sezgilerimizle çelişen fakat kendi içinde tutarlı geometrilerdir ve Einstein'ın genel görelilik kuramı gibi pek çok yeni fikrin doğumunu mümkün kılmıştır. Gauss'un yakın arkadaşı Farkas Bolyai'nin oğlu János Bolyai, 1832'de Öklit dışı geometrilerle ilgili eserini yayımladığında, Gauss Farkas Bolyai'ye bir mektup yazdı ve "eseri övmek kendimi övmek gibi olur, çünkü eserin içeriği son 30-35 yıldır benim kafamda dolaşan fikirlerle neredeyse birebir örtüşüyor" dedi. Bu kanıtsız iddia, János Bolyai ve Gauss'un arasının açılmasına sebep oldu. Gauss'un notları ve mektuplarından anlaşıldığı kadarıyla, Öklit dışı geometrilerle ilgili temel fikirleri János Bolyai'den önce keşfettiği doğrudur.

Gauss, Hannover'de yaptığı yüzey ölçümleri sırasında, ölçüm hatalarının istatistiksel dağılımını veren ve daha önce astronomi araştırmalarında da kullandığı normal dağılım fikrini kafasında iyice belirginleştirdi. Günümüzde normal dağılıma Gauss dağılımı da denmektedir. Ayrıca bu ölçümler Gauss'un diferansiyel geometriye de (eğriler ve yüzeylerle ilgilenen bir matematik dalı) ilgi duymasını sağladı. 1828'de bu matematik dalının önemli teoremlerinden biri olan theorema egregium’u kanıtladı.

1831 yılında Gauss, fizik profesörü Wilhelm Weber'le beraber çalışmaya başladı. Bu beraberlik, manyetizma ve elektrik konularına, kütle, uzunluk ve zamana bağlı yeni bir manyetizma birimi gibi pek çok yenilik getirecekti. 1833'te Gauss ve Weber ilk elektromanyetik telgrafı icat ettiler ve bu telgrafla gözlemevini fizik enstitüsüne bağladılar. Gauss, hâlâ müdürü olduğu gözlemevinin bahçesine bir manyetik gözlemevi kurulması talimatını verdi ve Weber'le beraber Dünya'nın çeşitli yerlerindeki manyetik alanları ölçmek amacıyla bir "manyetik kulüp" (Alm. magnetischer Verein) kurdu. Gauss'un bu sıralarda geliştirdiği, manyetik alanın yatay yoğunluğunu ölçmeye yarayan metot, 20. yüzyıl ortalarına kadar kullanılmaya devam etti. Gauss ayrıca, Dünya'nın manyetik alanının iç (çekirdek) ve dış (manyetosfer) kaynaklarını ayırmak için gereken matematiksel teoriyi de geliştirdi. Hayatının sonlarına doğru matematiksel yeteneklerinin köreldiğini hissedince edebiyatla ilgilenmeye başladı.
Gauss 23 Şubat 1855'te, 78 yaşındayken, yıllardır yaşadığı Göttingen'de hayata gözlerini yumdu ve bu şehirdeki Albanifriedhof’a gömüldü. Cenazesinde damadı Heinrich Ewald ile yakın arkadaşı ve aynı zamanda biyografisinin yazarı olan Wolfgang Sartorius von Waltershausen birer konuşma yaptılar. Beyni,

Cebir sayılar teorisini, geometriyi ve analizi içine alan geniş bir matematik dalıdır. Temel matematik işlemlerinden, çember ve daire alanları bulmayı kapsayan geniş bir ilgi alanına sahiptir. Cebir, mühendislik ve eczacılık gibi birçok alanda kullanılmaktadır. Kuramsal cebir, ileri matematiğin bir dalı olmakla birlikte sadece uzmanlar tarafından çalışılan bir koldur.
Cebirle ilgili ilk çalışmalar Babillere kadar uzanır. Yakın Doğu'da Hârizmî ve Ömer Hayyam (1050-1123) gibi isimler tarafından geliştirilmiştir.
Temel cebir, bilinmeyen değerleri temsilen harfler kullanmasıyla aritmetikten farklıdır. 
  
    
      
        x
        +
        2
        =
        5
      
    
    {\displaystyle x+2=5}
  
 denkleminde 
  
    
      
        x
      
    
    {\displaystyle x}
  
 bir bilinmeyendir ve 
  
    
      
        x
      
    
    {\displaystyle x}
  
'in değeri eşitliğin her iki tarafına -2 eklenmesiyle 
  
    
      
        x
        =
        3
      
    
    {\displaystyle x=3}
  
 şeklinde bulunabilir. Kütle-enerji ilişkisinde 
  
    
      
        E
        =
        m
        
          c
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle E=mc^{2}}
  
: 
  
    
      
        E
      
    
    {\displaystyle E}
  
 ve 
  
    
      
        m
      
    
    {\displaystyle m}
  
 harfleri bilinmeyen değişkenleri ifade ederken, 
  
    
      
        c
      
    
    {\displaystyle c}
  
 ise sabit sayıdır. Cebir birçok matematiksel ifadenin çözümünde yardımcı olur.

Tarihsel açıdan cebirin birçok anlamı vardır, bunun sebebi cebirin anlamsal bolluğu ve çevresindeki anlam değiştiren etkenlerdir. Matematik gibi bir dalda bir kelimenin birden fazla anlamının olması karışıklıklara yol açabilir. Bu yanlış anlamaları engellemek için kelimenin etrafına bazı sözcükler eklenir.

Tek bir kelime olarak tanımlandığında cebir matematiğin büyük bir kısmını kapsar.
Yalnız başına tanımlandığı zaman lineer cebir veya temel cebir olarak tanımlanabilir.

Cebirin oluşma dönemi ilk olarak bazı matematiksel sayıları harflerle simgeleyerek başladı. Örneğin bazı üstel fonksiyonlarda: 
  
    
      
        a
        
          x
          
            2
          
        
        +
        b
        x
        +
        c
        =
        0
        ,
      
    
    {\displaystyle ax^{2}+bx+c=0,}
  
 formülündeki 
  
    
      
        a
        ,
        b
        ,
        c
      
    
    {\displaystyle a,b,c}
  
 harflerine verilebilecek değerler ile 
  
    
      
        x
      
    
    {\displaystyle x}
  
 in değerleri bulunabilir ancak 
  
    
      
        a
      
    
    {\displaystyle a}
  
 nın 
  
    
      
        0
      
    
    {\displaystyle 0}
  
 olmaması gerekir. İlerleyen dönemlerde cebir; vektörler, matrisler ve polinomlar gibi matematiğin birçok farklı dallarında kullanılmaya başlamıştır. Daha sonra bu tanımlar cebirsel birimler olarak isimlendirilmiştir. 16. yüzyıldan önce matematikçiler; cebirciler ve geometriciler olarak iki gruba ayrılmışlardı. 16. ve 17. yüzyıllar sonucunda matematiğin şu anki hâline ulaşmasında cebirin büyük katkısı olmuştur. 19. yüzyılın ortalarında matematiğe yeni konular ve yeni dallar eklenmesine rağmen cebirden her zaman faydalanılmıştır. Bugünlerde cebirin konu yelpazesinden bazı parçalar çıkarılmış olsa da (Mathematics Subject Classification 08-Genel cebir sistemleri, 12-Alan teorisi ve polinomlar, 13-Birleşik cebir, 15-Lineer cebir ve multilineer cebir; matris teorisi, 16-Bağlantılı alan ve halka cebiri, 17-Bağlantısız alan ve halka cebiri, 18-Kategori teorisi; homolojik cebir, 19-K-teorisi ve 20-Grup teorisi) gibi birçok temel konuyu içerisinde barındırmaktadır.

Cebir kelimesinin kökeni Hârizmî tarafından yazılmış Arapça Ilm al-jabr wa'l-muḳābala adlı kitaptan gelmektedir. Kitabın isminin anlamı zorla yani cebirle bir hesabın yapılması bilimi olarak çevrilebilir. Kelimenin algebra (al-gebra) şeklinde İngilizceye eklenmesi ise Orta Çağ'daki İspanyol, İtalyan veya Latinler sayesinde olmuştur. 12. yüzyıldan başlayarak İtalyanların öncülüğünde Arapça yazılan eserler Batı dillerine çevrilmeye başlanmıştır, Hârizmî'nin Cebir kitabının da bu dönemde çevrilmiş olması ihtimali yüksektir. Cebir kelimesi İspanyolcada hâlen acil operasyon, ameliyat olarak kullanılmaktadır daha sonra matematiksel anlamları eklenmiştir.

François Viète'in 16. yüzyılın başlarından itibaren yapmış olduğu çalışmalar cebirin temellerini oluşturmuştur. 19. yüzyılın sonlarına kadar cebir genel olarak sadece denklem teorileri barındırıyordu.

Cebir ilk olarak Babilliler tarafından matematiksel problemleri çözmek amaçlı kullanılmıştır. Matematikte şu an lineer denklemler veya orta dereceli lineer denklemler kullanılarak çözülen problemlerin temellerini Babilliler cebiri geliştirerek bulmuşlardır. Eski dönemlerde yaşamış olan çoğu Mısırlı, Çinli ve Yunan matematikçi, problem çözümlerinde geometri kökenli çözüm yollarını tercih ediyorlardı. Yunanlar kendi yarattıkları element matematiğini kullanırlardı ve bu yöntem ile birçok karışık sorunu çözmeyi başarmışlardır ancak bu yöntemleri Orta Çağ İslamı'na kadar fark edilememiştir. Platon'un döneminde birçok Yunan matematikçi ani ve şiddetli bir değişime girmiştir. Yunanlar bu dönemde kendi yarattıkları geometrik çözüm yollarını geliştirerek geometrinin temel kuramlarını kullandılar. O yılların belki de en iyi matematikçilerinden biri olan Diophantus (ve aynı zamanda Arithmetica kitabının yazarı), cebirsel ifadelerin matematiksel yollarla çözümleri için birçok formülü geliştiren kişi olmuştur ve ilerleyen zamanlarda sayı teorisinin ve kendi yarattığı Diophantus denklemlerinin çıkmasını sağlamıştır. Matematiğin geliştiği ilk dönemlerde Hârizmî'nin yazdığı The Compendious Book on Calculation by Completion and Balancing isimli kitabı matematikte bazı görüşlerin oluşmasına neden oluyordu çünkü cebirin ve matematiğin temel disiplin kurallarının geometri ve aritmetikten farklı olduğunu söylemiştir. Helenistik matematikçiler: Diophantus, Alexandria ve Hint matematikçi Brahmagupta, Mısır ve Babillilerin yaratmış olduğu matematik kurallarını devam ettirdiler ve üzerlerine bir şeyler eklemek için çabaladılar. Yazmış oldukları kitaplardan da faydalanarak ilk kez içerisinde sıfır (0) ve eksi (-) sayıların olduğu denklemleri çözmeyi başardılar. Denklemler teorisine göre incelenen cebirin en önemli iki ismi Diophantus ve al-Khwarizmi'nin çalışmaları yıllarca incelenmiştir. Genellikle cebirin babası olarak Diophantus bilinir ancak Hârizmî'nin Al-Jabr disiplin kuralları sonucunda bu unvana onun sahip olması istenmektedir. Diophantus'u destekleyen kişiler Al-Jabr'daki cebirin biraz daha elementsel olduğunu ifade etmişler ve kendi savundukları Arithmetica ve Arithmetica kitaplarının Al-Jabr'dan daha teorik olduğunu söylemişlerdir. Al-Khwarizmi'yi destekleyenler ise "çıkarma" ve "dengeleme" (toplamanın tersi ve elemanların birbirlerini sıfırlaması) Al-Jabr kitabının cebiri her şeyden ayrı tutup yeni teoriler üzerine kurulmuş olmasından dolayı sevmişlerdir. İranlı matematikçi Ömer Hayyam cebirsel geometrik çözümler ve küplü denklemler üzerinde çalışmış biridir. Bir diğer İranlı matematikçi ise Şerafeddin el-Tusî'dir. O da fonksiyonların gelişiminde etkili biri olmuştur. Hint matematikçiler Mahavira ve II. Bhaskara, İranlı matematikçi Al-Karaji ve Çinli matematikçi Zhu Shijie birçok küplü denklemin çözümünde etkili olmuşlardır.

1545'te İtalyan matematikçi Girolamo Cardano, Ars Magna (Büyük Sanat) isimli kitabını yayınladı, 40 bölümlük harika bir sanat eseridir ve ilk defa küplü ve üslü denklemler anlatılmıştır. François Viète'nin 16. yüzyılın sonlarına doğru yapmış olduğu çalışmalar cebrin klasik disiplin temellerinin atılmasını sağlamıştır. 1637 yılında René Descartes, La Géométrie isimli kitabını yayınlamıştır ve analitik geometrinin temelleri atılmıştır. Diğer önemli gelişmelerden biri ise 16. yüzyılın ortalarına doğru köklü ve küplü denklemlerin çözülmesidir. Determinant formülü Japon matematikçi Seki Takakazu tarafından 17. yüzyılda bulunmuştur ve bunu takiben Gottfried Leibniz 10 sene sonra lineer denklemlerin çözümünü kolaylaştırma adına matrisi yaratmıştır. Soyut cebir 19. yüzyılda geliştirilmiştir, şu anda Galois teorisi olarak bilinen denklemleri çözebilmek için geliştirilmişlerdir. "Modern algebra" 19. yüzyıla kökleri dayanan önemli bir konudur örneğin, Richard Dedekind ve Leopold Kronecker, cebirsel sayı teorisi ve cebirsel geometriyi yarattığı kabul edilen ve kullanan kişilerdir.

Matematiğin alanları,

Temel cebir, okullarda gösterilen cebirsel denklemler
Soyut cebir, gruplar, halkalar ve cisim gibi cebirsel yapıların incelendiği alan
Lineer cebir, lineer denklemlerin, vektör uzaylarının ve matrislerin kullanıldığı cebir
Komütatif cebir, değişmeli halkaların incelendiği alan
Bilgisayar cebri, bilgisayar yazılımlarında kullanılan cebir
Homolojik cebir, topolojik katman çözümlerinde kullanılan cebir
Evrensel cebir, her cebirsel özelliğin incelendiği cebir
Cebirsel sayı teorisi, sayı ve rakamların cebirsel bir yönle araştırılması
Cebirsel geometri, eğik şekillerin hacim ve alan hesaplamalarında
Cebirsel kombinatorik, cebirsel metotların kombinatorik sorularına uygulandığı alan
Birçok matematiksel terim cebir olarak tanımlanır;

Bir cisim üzerindeki cebirHalka ve cisim üzerine tanımlanan birçok cebrin özel ismi vardır:
Bağlı cebir
Bağımsız cebir
Lie cebri
Hopf cebri
C*-cebri
Simetrik cebir
Dış cebir
Tensör cebri
Hesaplanabilirlik teorisi,
Sigma-cebri
Bir grup üzerindeki cebir
Kategori teorisi
F-cebiri ve F-co cebri
T-algebra
Mantıkta,
İlişkisel cebir,
Boole cebri,
Heyting cebri

İlkokul cebri genellikle sadece aritmetik bilgisi olan öğrencilere cebrin temel kurallarını öğretmek amaçlı gösterilen bir cebir türüdür. En temel ve basit cebir türüdür. Aritmetikte sadece sayılar ve aritmetiksel işlemler (+, −, ×, ÷) kullanılır. Cebirde ise sayılar genellikle değişken kabul edilir ve a, n, x, y ya da z gibi harflerle ifade ed

Matematikte cebirin temel teoremi karmaşık değişkenli polinomların köklerinin varlığıyla ilgili temel bir sonuçtur. D'Alembert-Gauss teoremi olarak da anılmaktadır.
Teoremin açık bir ifadesi şöyledir:

Katsayıları karmaşık olan ve sabit olmayan tek değişkenli her polinomun en az bir (karmaşık) kökü vardır.
Sonuç olarak, katsayıları tam sayı, rasyonel sayı veya gerçel sayı olan ve sabit olmayan her polinomun en az bir karmaşık kökü vardır; çünkü tam sayılar, rasyonel sayılar ve gerçel sayılar da aslında birer karmaşık sayıdır. Bu sonuç elde edildikten sonra, her polinomun karmaşık sayılar cismi olan 
  
    
      
        
          
            C
          
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle \mathbb {C} }
  
 'de çarpanlarına ayrılabileceği görülebilir; yani daha doğru bir şekilde dile getirilirse, her polinom derecesi kadar sayıda doğrusal fonksiyonların çarpımı şeklinde yazılabilir. Bu doğrusal fonksiyonların üniter olması isteniyorsa bu çarpımın başına bir karmaşık sayı eklenir. Polinom bu son anlatılan şekilde çarpanlarına ayrılmaya çalışılırsa, böyle bir ayırma tek bir şekilde yapılabilir. Matematiksel bir dille şu ifade edilmektedir: Eğer 
  
    
      
        
          a
          
            n
          
        
        ≠
        0
      
    
    {\displaystyle a_{n}\neq 0}
  
 ise ve

  
    
      
        p
        (
        z
        )
        =
        
          ∑
          
            i
            =
            0
          
          
            n
          
        
        
          a
          
            i
          
        
        
          z
          
            i
          
        
        =
        
          a
          
            n
          
        
        ⋅
        
          z
          
            n
          
        
        +
        
          a
          
            n
            −
            1
          
        
        ⋅
        
          z
          
            n
            −
            1
          
        
        +
        ⋯
        +
        
          a
          
            2
          
        
        ⋅
        
          z
          
            2
          
        
        +
        
          a
          
            1
          
        
        ⋅
        z
        +
        
          a
          
            0
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle p(z)=\sum _{i=0}^{n}a_{i}z^{i}=a_{n}\cdot z^{n}+a_{n-1}\cdot z^{n-1}+\cdots +a_{2}\cdot z^{2}+a_{1}\cdot z+a_{0},}
  

n dereceli bir polinomsa,

  
    
      
        p
        (
        z
        )
        =
        
          a
          
            n
          
        
        (
        z
        −
        
          α
          
            n
          
        
        )
        ⋯
        (
        z
        −
        
          α
          
            1
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle p(z)=a_{n}(z-\alpha _{n})\cdots (z-\alpha _{1})}
  

eşitliği yazılabilir ve bu eşitliğin bu şekilde yazılabilmesi sadece tek bir şekilde yapılabilir. Bu şekilde yazıldıktan sonra, polinomun köklerinin 
  
    
      
        
          α
          
            1
          
        
        ,
        ⋯
        
          α
          
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle \alpha _{1},\cdots \alpha _{n}}
  
 olacağı açıktır. Burada polinomun köklerinin birbirinden farklı olmak zorunda olmayacağına dikkat edilmelidir.
Cebirin temel teoremi, her ne kadar cebirin ve teoremin kanıtlanmasından sonra üretilmiş matematiğin büyük bir bölümünün geliştirilmesinde önemli bir yere sahipse de, isminin içerdiği cebir kelimesi teoremi dar bir alana sokmamalıdır. Zira, bu teoremin tamamen cebirsel olan bir kanıtı bile yok gibidir. Teoremin bu isimle anılmasının sebebi teoremin kanıtlandığı dönemde cebirin kendini "denklemler kuramı" yani polinomların çözümüyle uğraşan bir kuram olarak tanımlamasıdır. Ancak, kanıtın yapıldığı zamandan bu yana cebirin kapsamına giren fikirler artmışsa da teoremin ismi değişmeden kalmıştır.
Teorem, kendine matematiğin içinde oldukça geniş bir uygulama bulmuştur. Örneğin, doğrusal cebirde özyapı dönüşümlerinin indirgenmesinde önemli bir yere sahiptir. Yine analizde, rasyonel fonksiyonların ayrışımında ve daha birçok teoremin kanıtında kullanılmaktadır.

Cebirin temel teoreminin birbirine denk olan değişik ifadeleri mevcuttur:

Bunlardan ilki yukarıda da verilen ifadedir: ---Sabit olmayan ve katsayıları karmaşık olan her polinomun en az bir karmaşık kökü vardır.
Örneğin, 1+i karmaşık sayısı 
  
    
      
        
          X
          
            4
          
        
        +
        4
      
    
    {\displaystyle X^{4}+4}
  
 polinomunun bir köküdür. Bu halde, teorem P(X) polinomunun bir kökünün varolduğunu ifade eder; ancak bu kökün nasıl bulunacağını açıklamaz. Köklerin varlığı ilgili bu ifade aslında karmaşık sayılar cisminin bir özelliğini de tanımlamaktadır. Katsayılarını bir F cisminden alan, tek değişkenli ve derecesi en az 1 olan her polinomun yine bu F cismi içinde bir kökü varsa, F cismine cebirsel kapalı cisim adı verilir. Teorem bu yüzden şu şekilde de ifade edilebilir:

 C cismi cebirsel kapalı bir cisimdir.
Bu sonuç, aynı zamanda bir polinomun bölünmesi bağlamında da, yani karmaşık katsayılı çarpanlarının çarpımına eşit olması anlamında da ifade edilebilir:

Karmaşık değişkenli her polinom bölünebilir; yani derecesi 1 olan ve karmaşık katsayılara sahip polinomların çarpımı şeklinde yazılabilir.
Teorem, derecesi n olan ve karmaşık katsayılı anXn +... + a1X + a0 şeklindeki polinomların 
an(X - α1)...(X - αn) halinde de yazılabileceğini işaret eder. Burada, 1'den k'ye kadar değişen her αk polinomun bir köküdür. Burada, farklı k'ler için αk'ler eşit olabilir. Bu durumda, αk'ye katlı kök adı verilir.
Cebirin temel teoremi, katsayıları gerçel sayı olan polinomlar ele alındığında şu dengi ifadelere karşılık gelmektedir:

Gerçel katsayılara sahip, sabit olmayan her polinomun en az bir karmaşık kökü vardır.
 Gerçel katsayılı indirgenmez polinomlar ya 1 derecelidir ya da ikinci dereceden diskriminantı kesin negatif olan polinomlardır (yani 
  
    
      
        a
        
          X
          
            2
          
        
        +
        b
        X
        +
        c
      
    
    {\displaystyle aX^{2}+bX+c}
  
 ve 
  
    
      
        a
        ≠
        0
      
    
    {\displaystyle a\neq 0}
  
 halinde yazılabilen ve 
  
    
      
        
          b
          
            2
          
        
        −
        4
        a
        c
        <
        0
      
    
    {\displaystyle b^{2}-4ac<0}
  
 koşulunu sağlayan polinomlar).
Sabit olmayan, gerçel katsayılara sahip her polinom, derecesi 1 veya 2 olan polinomların çarpımı şeklinde yazılabilir.

Peter Rothe (Petrus Roth), 1608'de yayımlanan Arithmetica Philosophica adlı kitabında gerçel katsayılara sahip n'inci dereceden bir polinom denkleminin n tane çözümünün olabileceğini yazmıştır. Albert Girard, 1629'da yayımlanan L'invention nouvelle en l'Algèbre adlı kitabında n'inci dereceden bir polinom denkleminin n tane çözümünün olduğunu yazmıştır. Dahası, bu ifadesinin "denklem eksikli olmadıkça" geçerli olduğunu ifade etmiştir. Ancak, ne demek istediğini detaylı bir şekilde açıkladığında, aslında ifade ettiği önermenin her zaman geçerli olduğuna inandığı ortaya çıkmaktadır. Mesela, x4 = 4x − 3 eksikli değildir; ancak yine de 4 kökü vardır:1 (iki kere), −1 + i√2 ve −1 − i√2.

Yukarıdaki dengi ifadelerde de ifade edildiği gibi cebirin temel teoremini izleyen ifadelerden biri de sabit olmayan ve gerçel katsayılara sahip bir polinomun derecesi bir veya 2 olan, gerçel katsayılı polinomların çarpımı şeklinde yazılabileceğidir. Ancak, 1702'de Leibniz a'nın reel olduğu ve sıfıra eşit olmadığı x4 + a4 türündeki hiçbir polinomun bu şekilde yazılamadığını söylemiştir. Sonraları, Bernoulli yine aynı ifadeyi bu sefer x4 − 4x3 + 2x2 + 4x + 4 polinomunu kastederek vermiştir. Ancak, 1742'de Euler'den bahsi geçen polinomun

  
    
      
        (
        
          x
          
            2
          
        
        −
        (
        2
        +
        α
        )
        x
        +
        1
        +
        
          
            7
          
        
        +
        α
        )
        (
        
          x
          
            2
          
        
        −
        (
        2
        −
        α
        )
        x
        +
        1
        +
        
          
            7
          
        
        −
        α
        )
        ,
      
    
    {\displaystyle (x^{2}-(2+\alpha )x+1+{\sqrt {7}}+\alpha )(x^{2}-(2-\alpha )x+1+{\sqrt {7}}-\alpha ),}
  

şeklinde yazılabildiğini belirten bir mektup almıştır (Burada α, 4 + 2√7 sayısının kareköküdür.). Euler, ayrıca

  
    
      
        
          x
          
            4
          
        
        +
        
          a
          
            4
          
        
        =
        (
        
          x
          
            2
          
        
        +
        a
        
          
            2
          
        
        ⋅
        x
        +
        
          a
          
            2
          
        
        )
        (
        
          x
          
            2
          
        
        −
        a
        
          
            2
          
        
        ⋅
        x
        +
        
          a
          
            2
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle x^{4}+a^{4}=(x^{2}+a{\sqrt {2}}\cdot x+a^{2})(x^{2}-a{\sqrt {2}}\cdot x+a^{2})}
  

olduğundan da bahsetmiştir.
Teoremi ilk kanıtlama girişimi 1746'da d'Alembert tarafından yapılmıştır; ancak kanıtı eksikti. Kanıtın sorunlarından biri de Puiseux teoremi olarak da bilinen bir teoremi varsaymasıdır ki bu teorem bu kanıtın yapılmaya tarihten 100 yıl sonra kanıtlanmıştır. Dahası, bu kanıt da cebirin temel teoremini varsayar. Teoremi kanıtla

Cebirsel geometri, matematiğin bir dalıdır. Adından anlaşılabileceği gibi, soyut cebirin, özellikle değişmeli cebirin yöntemleri ile geometrinin dili ve problemlerini bir araya getirir. Çağdaş matematik içerisinde merkezi bir rol üstlenmesinin yanında, karmaşık analiz, topoloji, sayılar kuramı gibi matematiğin diğer dallarıyla yakın ilişkisi vardır.
Cebirsel geometrinin ilgilendiği temel nesneler, cebirsel varyetelerdir. Bunlar geometrik nesne olarak polinom denklem sistemlerinin çözüm kümeleridir. Doğrular, çemberler, paraboller, kelebek eğrileri, Cassini ovallerini içeren düzlem cebirsel eğrileri, cebirsel varyetelerin en çok incelenmiş sınıfları arasındadır. Düzlemin bir noktası için, eğer koordinatları bir polinom denklem sistemini sağlıyor ise, bir cebirsel eğri üzerindedir denir.

Klasik cebirsel geometrinin ilgilendiği temel nesneler, polinomların bir kümesinin ortak sıfır kümeleridir, yani kümedeki bütün polinomların kökü olan noktaların kümeleridir. Örneğin 3 boyutlu R3 uzayında bir küre, 

  
    
      
        
          x
          
            2
          
        
        +
        
          y
          
            2
          
        
        +
        
          z
          
            2
          
        
        −
        1
        =
        0.
        
      
    
    {\displaystyle x^{2}+y^{2}+z^{2}-1=0.\,}
  

denklemini sağlayan (x, y, z) noktalarının kümesi olarak tanımlanabilir. Yine 3 boyutlu R3 uzayında bir çember,

  
    
      
        
          x
          
            2
          
        
        +
        
          y
          
            2
          
        
        +
        
          z
          
            2
          
        
        −
        1
        =
        0
        ,
        
      
    
    {\displaystyle x^{2}+y^{2}+z^{2}-1=0,\,}
  

  
    
      
        x
        +
        y
        +
        z
        =
        0.
        
      
    
    {\displaystyle x+y+z=0.\,}
  

denklem sistemini sağlayan (x, y, z) noktalarının kümesi olarak tanımlanabilir.

Cebirsel topoloji, topolojik uzayları cebirsel gereç ve yöntemlerle inceleyen matematik dalı. Matematikte bir kümenin üzerine döşenecek yapı, yönelinen matematik dalını belirler. Bir kümeye bir ya da birkaç işlem konarak sayılar kuramı ya da cebir yapmaya başlanabilir. Kümenin üzerine bir topoloji koyaraksa topoloji ve, ayrıca uzunluk koyarsak, geometri yapmaya başlanır. Üzerine topoloji konmuş bir uzayı (örneğin herhangi boyutlu bir Öklit uzayı) incelemek için kimi cebirsel, aritmetik veya topolojik değişmezler tanımlanır; bunlar aracılığıyla topolojik uzayın özellikleri ayırdedilir. Örneğin tıkızlık, bağlantılılık, sayılabilirlik bu tür değişmezlerdir. Topolojik eşyapısal (birbirlerine homeomorfik) iki uzaydan biri bu değişmeze sahipse diğeri de buna sahip olmalıdır. Yani, eğer iki uzay için ayrı ayrı bakılan bir değişmez aynı değilse, bu iki uzay eşyapısal olmayacaktır. Yukarıda anılan en eski değişmezlerin hemen ardından inşa edilen  klasik değişmezler cebirsel olanlardır.

Topolojik uzaylara cebirsel değişmezler inşasında amaç şudur: her bir 
  
    
      
        X
      
    
    {\displaystyle X}
  
 uzayı için 
  
    
      
        G
        (
        X
        )
      
    
    {\displaystyle G(X)}
  
 olarak gösterilecek bir cebirsel nesne  kurulacak. Ayrıca 
  
    
      
        X
      
    
    {\displaystyle X}
  
 uzayından 
  
    
      
        Y
      
    
    {\displaystyle Y}
  
 uzayına sürekli bir 
  
    
      
        f
      
    
    {\displaystyle f}
  
 gönderimi, uzaylara karşılık gelen bu yeni cebirsel nesneler arasında cebirsel yapıları gözeten ve 
  
    
      
        
          f
          
            ∗
          
        
      
    
    {\displaystyle f_{*}}
  
 olarak gösterilecek gönderimler (morfizmalar) tarif edecek. Yani, topolojik kategoriden cebirsel kategorilere izleç(fonktör) inşa edilecek. Örneğin 
  
    
      
        G
        (
        X
        )
      
    
    {\displaystyle G(X)}
  
 bir grup/halka/cisim/modül olarak inşa edilmişse, 
  
    
      
        
          f
          
            ∗
          
        
      
    
    {\displaystyle f_{*}}
  
 gönderimi grup/halka/cisim/modül homomorfizması olacak. Üstelik, inşa gereği, bu cebirsel nesneler ve gönderimler şu özellikleri sağlayacak:
(1)  
  
    
      
        f
        :
        X
      
    
    {\displaystyle f:X}
  

  
    
      
        →
      
    
    {\displaystyle \rightarrow }
  

  
    
      
        Y
      
    
    {\displaystyle Y}
  
 ve 
  
    
      
        g
        :
        X
      
    
    {\displaystyle g:X}
  

  
    
      
        →
      
    
    {\displaystyle \rightarrow }
  

  
    
      
        Z
      
    
    {\displaystyle Z}
  
 için 

  
    
      
        (
        g
        ∘
        f
        
          )
          
            ∗
          
        
        =
        
          g
          
            ∗
          
        
        ∘
        
          f
          
            ∗
          
        
        :
        G
        (
        X
        )
        →
        G
        (
        Z
        )
      
    
    {\displaystyle (g\circ f)_{*}=g_{*}\circ f_{*}:G(X)\rightarrow G(Z)}
  
 olacak. 
(1') Ya da 
  
    
      
        G
      
    
    {\displaystyle G}
  
'nin cinsine göre  
  
    
      
        (
        g
        ∘
        f
        
          )
          
            ∗
          
        
        =
        
          f
          
            ∗
          
        
        ∘
        
          g
          
            ∗
          
        
        :
        G
        (
        Z
        )
        →
        G
        (
        X
        )
      
    
    {\displaystyle (g\circ f)_{*}=f_{*}\circ g_{*}:G(Z)\rightarrow G(X)}
  
 
olacak.
(2) 
  
    
      
        b
        
          r
          
            X
          
        
        :
        X
      
    
    {\displaystyle br_{X}:X}
  

  
    
      
        →
      
    
    {\displaystyle \rightarrow }
  
 
  
    
      
        X
      
    
    {\displaystyle X}
  
 birim gönderimine karşılık gelen 
  
    
      
        b
        
          r
          
            X
            ∗
          
        
        :
        G
        (
        X
        )
      
    
    {\displaystyle br_{X*}:G(X)}
  

  
    
      
        →
      
    
    {\displaystyle \rightarrow }
  
 
  
    
      
        G
        (
        X
        )
      
    
    {\displaystyle G(X)}
  
, birim gönderim olacak.
Topolojik uzaylara karşılık gelen ve bu koşulları sağlayan bir 
  
    
      
        G
      
    
    {\displaystyle G}
  
 cebirsel nesnesi icat edilmiş olsun. Eğer 
  
    
      
        f
      
    
    {\displaystyle f}
  
, 
  
    
      
        X
      
    
    {\displaystyle X}
  
'ten 
  
    
      
        Y
      
    
    {\displaystyle Y}
  
'ye bir topolojik eşyapıysa, 
  
    
      
        f
      
    
    {\displaystyle f}
  
'nin tersi vardır (
  
    
      
        g
      
    
    {\displaystyle g}
  
 diyelim) ve 
  
    
      
        g
      
    
    {\displaystyle g}
  
 de bir eşyapıdır. Dolayısıyla topolojik eşyapının tanımı gereği 
  
    
      
        f
        ∘
        g
        =
        b
        
          r
          
            Y
          
        
      
    
    {\displaystyle f\circ g=br_{Y}}
  
 ve 
  
    
      
        g
        ∘
        f
        =
        b
        
          r
          
            X
          
        
      
    
    {\displaystyle g\circ f=br_{X}}
  
 olur. Yukarıdaki (1) ve (2) koşullarından,

  
    
      
        
          f
          
            ∗
          
        
        ∘
        
          g
          
            ∗
          
        
        =
        b
        
          r
          
            Y
            ∗
          
        
      
    
    {\displaystyle f_{*}\circ g_{*}=br_{Y*}}
  
 ve 
  
    
      
        
          g
          
            ∗
          
        
        ∘
        
          f
          
            ∗
          
        
        =
        b
        
          r
          
            X
            ∗
          
        
      
    
    {\displaystyle g_{*}\circ f_{*}=br_{X*}}
  

elde edilir. Birinci eşitlikten 
  
    
      
        
          f
          
            ∗
          
        
      
    
    {\displaystyle f_{*}}
  
 örten ikinciden 
  
    
      
        
          f
          
            ∗
          
        
      
    
    {\displaystyle f_{*}}
  
 birebir olmak zorunda kalır. Yani 
  
    
      
        
          f
          
            ∗
          
        
      
    
    {\displaystyle f_{*}}
  
 bir cebirsel eşyapı olur.
Şunu göstermiş olduk: (1) ve (2) sağlandığı sürece eşyapısal topolojik uzayların cebirsel nesneleri (grup, halka vs.) de birbirlerine eşyapısal olacak.

Burada birkaç cebirsel topolojik değişmez inşası özetlenecek.

Topolojik uzaylara karşılık gelen en basit cebirsel değişmezdir. Bir 
  
    
      
        X
      
    
    {\displaystyle X}
  
 uzayı ve içinde bir 
  
    
      
        
          x
          
            0
          
        
      
    
    {\displaystyle x_{0}}
  
 noktasına karşılık, 
  
    
      
        
          π
          
            1
          
        
        (
        X
        ,
        
          x
          
            0
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle \pi _{1}(X,x_{0})}
  
 olarak gösterilen bir gruptur.
Öncelikle, 
  
    
      
        X
      
    
    {\displaystyle X}
  
 uzayında  sürekli bir eğri, [0,1] kapalı aralığından 
  
    
      
        X
      
    
    {\displaystyle X}
  
'e giden sürekli bir gönderimdir. 
  
    
      
        a
      
    
    {\displaystyle a}
  
 ve 
  
    
      
        b
      
    
    {\displaystyle b}
  
 iki eğri olsun. 
  
    
      
        a
      
    
    {\displaystyle a}
  
 ile 
  
    
      
        b
      
    
    {\displaystyle b}
  
'nin ucuca eklenmesiyle oluşan eğriyi 
  
    
      
        a
        ⋅
        b
      
    
    {\displaystyle a\cdot b}
  
 olarak gösterelim. 
  
    
      
        
          x
          
            0
          
        
      
    
    {\displaystyle x_{0}}
  
 noktasından başlayan ve aynı noktada biten tüm eğrilerin kümesiniyse 
  
    
      
        E
      
    
    {\displaystyle E}
  
 ile gösterelim. Eğer herhangi iki eğriyi anlatan gönderimler birbirlerine homotopikse bu iki eğriye  denk eğriler diyeceğiz. Gösterilebilir ki bu ilişki 
  
    
      
        E
      
    
    {\displaystyle E}
  
  üzerinde gerçekten bir denklik bağıntısıdır. 
Böylece oluşturulan denklik sınıflarının kümesi üzerinde ucuca ekleme işlemi hala iyi tanımlıdır; yani eğer 
  
    
      
        a
      
    
    {\displaystyle a}
  
 eğrisi 
  
    
      
        c
      
    
    {\displaystyle c}
  
'ye 
  
    
      
        b
      
    
    {\displaystyle b}
  
 eğrisi de 
  
    
      
        d
      
    
    {\displaystyle d}
  
'ye homotopikse, 
  
    
      
        a
        ⋅
        b
      
    
    {\displaystyle a\cdot b}
  
 ile 
  
    
      
        c
        ⋅
        d
      
    
    {\displaystyle c\cdot d}
  

eğrileri de birbirine homotopiktir. Bu denklik sınıflarını eleman olarak ve ucuca eklemeyi de işlem olarak kabul eden cebirsel nesne, gösterilebilir ki bir gruptur.

  
    
      
        X
      
    
    {\displaystyle X}
  
 ve 
  
    
      
        
          x
          
            0
          
        
      
    
    {\displaystyle x_{0}}
  
 verildiğinde böylece inşa edilen gruba 
  
    
      
        X
      
    
    {\displaystyle X}
  
'in 
  
    
      
        
          x
          
            0
          
        
      
    
    {\displaystyle x_{0}}
  
'daki temel grubu denir ve 

  
    
      
        
          π
          
            1
          
        
        (
        X

Christian Goldbach (/ˈɡoʊldbɑːk/; Almanca telaffuz: [ˈɡɔltbax]; 18 Mart 1690, Königsberg - 20 Kasım 1764, Moskova), hukuk eğitimi de almış, sayılar teorisi konusunda çalışmalarıyla ünlü bir Alman matematikçiydi. Bugün Goldbach varsayımıyla anılıyor.

1690'da Brandenburg-Prusya'nın bir parçası olan Prusya Dükalığı'nın başkenti Königsberg'de (şimdiki Rusya, Kaliningrad) doğan Goldbach, bir papazın oğluydu. Royal Albertus Üniversitesi'nde okudu. Çalışmalarını bitirdikten sonra, 1710'dan 1724'e kadar Avrupa'da uzun eğitim gezilerine çıktı, diğer Alman eyaletlerini, İngiltere, Hollanda, İtalya ve Fransa'yı ziyaret etti, Gottfried Leibniz, Leonhard Euler ve Nicholas I Bernoulli, De Moivre gibi birçok ünlü matematikçiyle tanıştı. Königsberg'e dönerek Georg Bernhard Bilfinger ve Jakob Hermann ile tanıştı.
1725'te yeni açılan St Petersburg Bilimler Akademisi'nde matematik profesörü ve akademi tarihçisi olarak çalışmaya devam etti. 1742 yılına kadar konferans sekreteri olarak görev yaptı..
1728'de II. Petro Rusya Çarı olduğunda, Goldbach onun hocası oldu. 1742'de Rusya Dışişleri Bakanlığı'na girdi.

"Rusya Bilimler Akademisi'nden Rusya Dışişleri Bakanlığına, Justitzrat Christian Goldbach'ın 1.500 ruble maaşlı bir devlet danışmanı olarak atanması üzerine, Akademi'de kendisine verilmeyen bir maaşın verilmesi üzerine Bilimler ve kendisine önceden maaş verilmesi konusunda"
O zamandan beri, Avrupa büyük elçilerinin yazışmalarının kriptanalizi ve şifresinin çözülmesi ile uğraştı. Ocak 1744'te, Rusya'da hizmet anlaşması, tam olarak şifre çözme faaliyetlerindeki başarısı temelinde Goldbach ile yeniden müzakere edildi. 1760 yılında, Goldbach'a yıllık 4.500 ruble maaşla özel bir meclis üyesi verildi.
Christian Goldbach çok dilliydi - Almanca ve Latince bir günlük yazdı, mektupları Almanca, Latince, Fransızca ve İtalyanca yazıldı ve resmi belgeler için Rusça, Almanca ve Latince kullandı.
Christian Goldbach, Moskova'daki bazı kaynaklara göre, 20 Kasım (1 Aralık) 1764'te, diğerlerine göre St. Petersburg'da 74 yaşında öldü. Petersburg'daki Vyborg tarafındaki St. Sampson Kilisesi'ndeki Sampsonievsky mezarlığının Almanlara ait bölümüne gömüldü.

Goldbach en çok Leibniz, Euler ve Bernoulli ile yazışmalarıyla, özellikle de Euler'e Goldbach varsayımını belirten 1742 tarihli mektubunda dikkat çekiyor. Ayrıca Goldbach-Euler teoremi gibi mükemmel kuvvetler üzerine bazı teoremleri inceledi ve kanıtladı ve analize önemli katkılarda bulundu. Ayrıca Goldbach teoremi olarak adlandırılan Fermat sayılarıyla ilgili bir sonuç kanıtladı.
Goldbach'ın önemli çalışmaları sayılar teorisi üzerinedir. Neredeyse tüm akademik başarıları, Sayılar teorisi üzerine yaptığı çalışmalardan ve yayınladığı makalelerden dolayıdır. Goldbach, çalışmalarında dönemin ünlü sayı kuramcısı Euler’le sürekli diyalog halinde olmuştur. Matematikçiye asıl ün kazandıran çalışması, asal sayılar ile ilgili öne sürdüğü varsayımdır. Goldbach’a göre “2’den büyük her çift sayı, iki asal sayının toplamı olarak ifade edilebilir.” Goldbach, bu varsayımından 1742’de Euler’e gönderdiği ünlü mektubunda bahseder. Goldbach asal sayılarla ilgili olarak ayrıca, her tek sayının üç asal sayının toplamı olduğunu da söylemiştir (Goldbach hipotezi). Ancak bu iki varsayımıyla ilgili olarak herhangi bir ispat sunmamıştır. Goldbach’ın birinci varsayımı hala doğruluğu kanıtlanmamış bir teori olarak görülmesine rağmen, ikinci varsayımı 1937’de Vinogradov’un çalışmaları sonucu ispatlanmıştır.
(Gerçekte, orijinal varsayım biraz farklıdır: "Es scheinet wenigstens, dass eine jede Zahl, die grösser ist als [2?], Ein aggregatum trium numerorum primorum sey", yani: "Görünüşe göre en azından herhangi bir bütün 2'den büyük sayı üç asal sayının toplamıdır ”(bunlar kenar boşluğuna dikey olarak yazılan son kelimelerdir; Goldbach 1'i asal sayı olarak kabul etmiştir:“ die unitatem mit dazu gerechnet ”)).
Goldbach ayrıca, seriler, diferansiyel denklemler, sonlu toplamlar, eğriler ve gama fonksiyonu üzerine de çalışmıştır.

(1729) De transforme serierum
(1732) De terminis generalibus serierum

 Wikimedia Commons'ta Christian Goldbach ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
O'Connor, John J.; Robertson, Edmund F., "Christian Goldbach", MacTutor Matematik Tarihi arşivi 
"Electronic copies of Euler's correspondence with Goldbach". 26 Mart 2006 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Neuester Himmels-Atlas". 1799. 5 Mart 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Full digital facsimile, Linda Hall Library .
Goldbach'ın Leonhard Euler'e 7 Haziran 1742 tarihli, daha sonra kendi adıyla anılan varsayımı ifade ettiği mektubun orijinal metni (PDF), 16 Eylül 2009 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF)1 Ağustos 2021 
Moritz Cantor (1879), "Goldbach, Christian", Allgemeine Deutsche Biographie (ADB) (Almanca), 9, Leipzig: Duncker & Humblot, ss. 330–331 
Kurt-R. Biermann: Goldbach, Christian von. In: Neue Deutsche Biographie (NDB). Bd. 6, Berlin 1964, S. 602. (Almanca)

Cisim, halka ve grup gibi soyut bir cebirsel yapıdır. Kabaca, elemanları arasında toplama, çıkarma, çarpma ve bölme (sıfıra bölme hariç) yapılabilen ve bu işlemlerde sayılardan alışık olduğumuz temel aritmetik kurallarının geçerli olduğu bir küme olarak tanımlanabilir.
Her cisim bir halkadır, fakat bunun tersi geçerli değildir. Mesela tam sayılar kümesi 
  
    
      
        
          Z
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Z} }
  
 bir halka olduğu halde, içinde bölme yapılamadığı için cisim değildir. Değişmeli bölenler halkasına cisim denir.
Rasyonel sayılar 
  
    
      
        
          Q
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Q} }
  
 ve gerçel sayılar 
  
    
      
        
          R
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {R} }
  
, cisimlerin başlıca örneklerindendir. Ancak soyut cebirde toplama ve çarpma işlemlerinin tanımlı olduğu daha başka cisimler hayal etmek de mümkündür.

Cisim kavramını ilk ortaya atan Richard Dedekind olmuştur. Dedekind, bu yapı için Almancada "cisim" ya da "vücut" anlamına gelen Körper kelimesini kullanmıştır.

          K
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {K} }
  
 boş olmayan bir küme olsun. Bu kümenin bir cisim olması için, elemanları arasında 
  
    
      
        +
      
    
    {\displaystyle +}
  
 ile gösterip ve toplama diye adlandıracağımız ve 
  
    
      
        ∗
      
    
    {\displaystyle *}
  
 ile gösterip çarpma diye adlandıracağımız iki tane ikili işlem tanımlanmış olması gereklidir. Ayrıca, bu işlemlerin bazı özellikleri sağlaması gerekmektedir. Toplama işlemi için;

Birleşme Özelliği Her 
  
    
      
        a
        ,
        b
        ,
        c
        ∈
        
          K
        
      
    
    {\displaystyle a,b,c\in \mathbb {K} }
  
 üçlüsü için 
  
    
      
        (
        a
        +
        b
        )
        +
        c
        =
        a
        +
        (
        b
        +
        c
        )
        :=
        a
        +
        b
        +
        c
      
    
    {\displaystyle (a+b)+c=a+(b+c):=a+b+c}
  

Birim Elemanın Varlığı Öyle bir 
  
    
      
        0
        ∈
        
          K
        
      
    
    {\displaystyle 0\in \mathbb {K} }
  
 mevcuttur ki her 
  
    
      
        a
        ∈
        
          K
        
      
    
    {\displaystyle a\in \mathbb {K} }
  
 için 
  
    
      
        a
        +
        0
        =
        0
        +
        a
        =
        a
      
    
    {\displaystyle a+0=0+a=a}
  

Ters Elemanların Varlığı Her 
  
    
      
        a
        ∈
        
          K
        
      
    
    {\displaystyle a\in \mathbb {K} }
  
 için öyle bir 
  
    
      
        −
        a
        ∈
        
          K
        
      
    
    {\displaystyle -a\in \mathbb {K} }
  
 elemanı mevcuttur ki 
  
    
      
        a
        +
        (
        −
        a
        )
        =
        (
        −
        a
        )
        +
        a
        =
        0
      
    
    {\displaystyle a+(-a)=(-a)+a=0}
  

Değişme Özelliği Her 
  
    
      
        a
        ,
        b
        ∈
        
          K
        
      
    
    {\displaystyle a,b\in \mathbb {K} }
  
 ikilisi için 
  
    
      
        a
        +
        b
        =
        b
        +
        a
      
    
    {\displaystyle a+b=b+a}
  

özelliklerinin hepsi sağlanmalıdır. Cisimlerde, çarpma işlemi de benzer özellikleri sağlamaktadır:

Birleşme Özelliği Her 
  
    
      
        a
        ,
        b
        ,
        c
        ∈
        
          K
        
      
    
    {\displaystyle a,b,c\in \mathbb {K} }
  
 üçlüsü için 
  
    
      
        a
        ∗
        (
        b
        ∗
        c
        )
        =
        (
        a
        ∗
        b
        )
        ∗
        c
        :=
        a
        ∗
        b
        ∗
        c
      
    
    {\displaystyle a*(b*c)=(a*b)*c:=a*b*c}
  

Birim Elemanın Varlığı Öyle bir 
  
    
      
        1
        ∈
        
          K
        
      
    
    {\displaystyle 1\in \mathbb {K} }
  
 mevcuttur ki her 
  
    
      
        a
        ∈
        
          K
        
      
    
    {\displaystyle a\in \mathbb {K} }
  
 için 
  
    
      
        1
        ∗
        a
        =
        a
        ∗
        1
        =
        a
      
    
    {\displaystyle 1*a=a*1=a}
  

Ters Elemanların Varlığı Her 
  
    
      
        a
        ∈
        
          K
        
        ∖
        {
        0
        }
      
    
    {\displaystyle a\in \mathbb {K} \setminus \{0\}}
  
 için öyle bir 
  
    
      
        
          a
          
            −
            1
          
        
        ∈
        
          K
        
        ∖
        {
        0
        }
      
    
    {\displaystyle a^{-1}\in \mathbb {K} \setminus \{0\}}
  
 elemanı mevcuttur ki 
  
    
      
        a
        ∗
        
          a
          
            −
            1
          
        
        =
        
          a
          
            −
            1
          
        
        ∗
        a
        =
        1
      
    
    {\displaystyle a*a^{-1}=a^{-1}*a=1}
  

Değişme Özelliği Her 
  
    
      
        a
        ,
        b
        ∈
        
          K
        
      
    
    {\displaystyle a,b\in \mathbb {K} }
  
 ikilisi için 
  
    
      
        a
        ∗
        b
        =
        b
        ∗
        a
      
    
    {\displaystyle a*b=b*a}
  

Dikkat edilmesi gereken husus, çarpmada 0'ın ters elemanının bulunmamasıdır. Çarpma ve toplama işlemleri ise, birbirleri ile

Dağılma Özelliği Her 
  
    
      
        a
        ,
        b
        ,
        c
        ∈
        
          K
        
      
    
    {\displaystyle a,b,c\in \mathbb {K} }
  
 üçlüsü için 
  
    
      
        a
        ∗
        (
        b
        +
        c
        )
        =
        a
        ∗
        b
        +
        a
        ∗
        c
      
    
    {\displaystyle a*(b+c)=a*b+a*c}
  

sayesinde bağlanır. Bu özelliklerin yanı sıra, tek elemandan oluşan trivial cismi cisim olarak saymak bazen problemlere yol açtığından,

Trivial Olmama 
  
    
      
        0
        ≠
        1
      
    
    {\displaystyle 0\neq 1}
  

varsayımı eklenir, çünkü 
  
    
      
        0
        =
        1
      
    
    {\displaystyle 0=1}
  
 olduğu durumda cisimdeki tüm elemanların birbirine eşit olduğu istisnai ve düzensiz bir yapı ortaya çıkar.

Bu aksiyomlar sağlandığı anda bazı kurallar otomatikman kanıtlanır:

Yutan Eleman Her 
  
    
      
        x
        ∈
        
          K
        
      
    
    {\displaystyle x\in \mathbb {K} }
  
 için 
  
    
      
        0
        ∗
        x
        =
        0
      
    
    {\displaystyle 0*x=0}
  

Sıfır Bölenlerinin Yokluğu 
  
    
      
        x
        ,
        y
        ≠
        0
      
    
    {\displaystyle x,y\neq 0}
  
 ise 
  
    
      
        x
        ∗
        y
        ≠
        0
      
    
    {\displaystyle x*y\neq 0}
  

Sadeleşme Özelliği Eğer 
  
    
      
        x
        +
        y
        =
        x
        +
        z
      
    
    {\displaystyle x+y=x+z}
  
 ise veya 
  
    
      
        0
      
    
    {\displaystyle 0}
  
'dan farklı 
  
    
      
        x
      
    
    {\displaystyle x}
  
'ler için 
  
    
      
        x
        y
        =
        x
        z
      
    
    {\displaystyle xy=xz}
  
 ise 
  
    
      
        y
        =
        z
      
    
    {\displaystyle y=z}
  

Çıkarma ve Bölme Verilen iki 
  
    
      
        x
        ,
        y
        ∈
        
          K
        
      
    
    {\displaystyle x,y\in \mathbb {K} }
  
 için 
  
    
      
        x
        +
        r
        =
        y
      
    
    {\displaystyle x+r=y}
  
 ve 
  
    
      
        x
        ≠
        0
      
    
    {\displaystyle x\neq 0}
  
 ise 
  
    
      
        s
        x
        =
        y
      
    
    {\displaystyle sx=y}
  
 özelliğini sağlayan bir ve sadece bir 
  
    
      
        r
        ,
        s
        ∈
        
          K
        
      
    
    {\displaystyle r,s\in \mathbb {K} }
  
 mevcuttur. Bunlar, 
  
    
      
        r
        :=
        y
        −
        x
      
    
    {\displaystyle r:=y-x}
  
 ve 
  
    
      
        s
        :=
        y
        
          /
        
        x
      
    
    {\displaystyle s:=y/x}
  
 şeklinde gösterilir.

  
    
      
        −
        1
        ∗
        x
        =
        −
        x
      
    
    {\displaystyle -1*x=-x}
  
 ve dolayısıyla 
  
    
      
        −
        y
        ∗
        x
        =
        −
        x
        ∗
        y
      
    
    {\displaystyle -y*x=-x*y}
  

Üs Alma Kısaca, 
  
    
      
        n
      
    
    {\displaystyle n}
  
 tane 
  
    
      
        x
        ∗
        x
        ∗
        .
        .
        .
        ∗
        x
      
    
    {\displaystyle x*x*...*x}
  
 yerine 
  
    
      
        
          x
          
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle x^{n}}
  
gösterimi kullanılır. Bu gösterim, aşağıdaki özellikleri sağlar:

  
    
      
        (
        
          x
          
            −
            1
          
        
        
          )
          
            n
          
        
        =
        (
        
          x
          
            n
          
        
        
          )
          
            −
            1
          
        
        :=
        
          x
          
            −
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle (x^{-1})^{n}=(x^{n})^{-1}:=x^{-n}}
  

  
    
      
        (
        x
        ∗
        y
        
          )
          
            n
          
        
        =
        
          x
          
            n
          
        
        ∗
        
          y
          


Claire Voisin (d. 4 Mart 1962, Saint-Leu-la-Forêt, Fransa), Fransız matematikçi ve cebirsel geometri alanında uzmanlaşmış bir bilim insanıdır. Franız Bilimler Akademisi üyesi olan Voisin, Collège de France'ta "Cebirsel Geometri" kürsüsünün sahibidir. Claire Voisin, cebirsel geometri alanındaki derinlemesine çalışmaları ve matematiğe yaptığı katkılarla tanınan bir bilim insanıdır.

Voisin, 1981 yılında École Normale Supérieure de Jeunes Filles'e girdi ve 1983 yılında matematik alanında agrégasion derecesini aldı. 1986 yılında Paris-Sud Üniversitesi'nde Arnaud Beauville'in danışmanlığında doktora tezini tamamladı. Aynı yıl CNRS'de (Centre National de la Recherche Scientifique) araştırmacı olarak göreve başladı. 2009 yılında Fransa Bilimler Akademisi'ne seçildi ve 2016 yılında Collège de France'ta "Cebirsel Geometri" kürsüsüne atandı.

Voisin, cebirsel geometri alanında önemli katkılarda bulunmuştur. Özellikle Hodge teorisi ve ayna simetrisi konularında derinlemesine çalışmalar yapmıştır. 2002 yılında, kompakt Kähler çeşitleri için Hodge varsayımının genellemesinin yanlış olduğunu kanıtlamıştır. Ayrıca, Kodaira'nın kompakt Kähler manifoldlarının deformasyonları hakkındaki varsayımını çürütmüş ve Green'in cebirsel eğrilerin kanonik gömülmelerinin syzygy'leri hakkındaki varsayımının genel durumunu çözmüştür.

Voisin, kariyeri boyunca birçok prestijli ödül almıştır:

1992: Avrupa Matematik Derneği Ödülü
2003: Sophie Germain Ödülü
2007: Ruth Lyttle Satter Matematik Ödülü
2008: Clay Araştırma Ödülü
2016: CNRS Altın Madalyası
2017: Shaw Matematik Ödülü
2019: L'Oréal-UNESCO Uluslararası Bilim Kadınları Ödülü
2023: BBVA Vakfı Bilgi Sınırları Ödülü
2024: Crafoord Matematik Ödülü
Ayrıca, 2016 yılında ABD Ulusal Bilimler Akademisi'ne yabancı üye olarak seçilmiş ve 2021 yılında Royal Society'nin yabancı üyesi olmuştur.

Voisin, uygulamalı matematikçi Jean-Michel Coron ile evlidir ve beş çocukları vardır.

Hodge Theory and Complex Algebraic Geometry (2 cilt), Cambridge University Press, 2002, 2003. 0-521-71801-5
Mirror Symmetry, American Mathematical Society, 1999 0-8218-1947-X
Variations of Hodge Structure on Calabi-Yau Threefolds, Edizioni Scuola Normale Superiore, 2007.

Daire ya da dönge, çemberin içinde kalan alana verilen isimdir. Burada alandan kasıt, bir çemberin çevrelediği noktaların kümesi olmasıdır. Bir dairenin açık daire ya da kapalı daire olmasını dairenin sınırlarını oluşturan çemberin daireye dahil olup olmadığı belirler; çember daireye dahilse kapalı daire, değilse açık dairedir.
Daireler genelde D harfiyle gösterilirler. Bir çemberi tanımlayan merkezi ve yarıçapı olduğu için, dairenin gösteriminde daireyi tanımlayan çemberin merkezi ve yarıçapı kullanılır. Bu nedenle, dairenin merkezi ve dairenin yarıçapı terimleri doğal olarak kullanılmaktadır. Mesela 
  
    
      
        
          
            
              R
            
            
              2
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\mathbb {R} ^{2}}}
  
 'deki birim çemberin tanımladığı daireye birim daire adı verilir ve D(0,1) ile gösterilir. Burada 0 'dan kasıt 
  
    
      
        
          
            
              R
            
            
              2
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\mathbb {R} ^{2}}}
  
'deki orijindir. 
Yarıçapı 
  
    
      
        r
      
    
    {\displaystyle r}
  
 olan bir dairenin alanı 
  
    
      
        A
        =
        π
        
          r
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle A=\pi r^{2}}
  
 formülüyle bulunur. Çevre uzunluğu ise 
  
    
      
        C
        =
        2
        π
        r
      
    
    {\displaystyle C=2\pi r}
  
 formülüyle bulunur.
Kartezyen koordinatlarda merkezi 
  
    
      
        (
        a
        ,
        b
        )
      
    
    {\displaystyle (a,b)}
  
 ve yarıçapı R olan açık bir D dairesinin tanımı şu şekilde yapılmaktadır: 

  
    
      
        D
        =
        {
        (
        x
        ,
        y
        )
        ∈
        
          
            
              R
            
            
              2
            
          
        
        :
        (
        x
        −
        a
        
          )
          
            2
          
        
        +
        (
        y
        −
        b
        
          )
          
            2
          
        
        <
        
          R
          
            2
          
        
        }
        .
      
    
    {\displaystyle D=\{(x,y)\in {\mathbb {R} ^{2}}:(x-a)^{2}+(y-b)^{2}<R^{2}\}.}
  

Benzer bir şekilde, aynı merkez ve yarıçapa sahip kapalı bir dairenin tanımı ise şu şekilde yapılmaktadır:

  
    
      
        
          
            D
            ¯
          
        
        =
        {
        (
        x
        ,
        y
        )
        ∈
        
          
            
              R
            
            
              2
            
          
        
        :
        (
        x
        −
        a
        
          )
          
            2
          
        
        +
        (
        y
        −
        b
        
          )
          
            2
          
        
        ≤
        
          R
          
            2
          
        
        }
        .
      
    
    {\displaystyle {\overline {D}}=\{(x,y)\in {\mathbb {R} ^{2}}:(x-a)^{2}+(y-b)^{2}\leq R^{2}\}.}

David Hilbert, (/ˈhɪlbərt/; Almanca telaffuz: [ˈdaːvɪt ˈhɪlbɐt]; 23 Ocak 1862, Königsberg - 14 Şubat 1943, Göttingen) ünlü Alman matematikçi. Geometriyi bir dizi aksiyoma indirgeyen ve matematiğin biçimsel temellerinin oluşturulmasına önemli katkıda bulunan Alman matematikçi David Hilbert integralli denklemlere ilişkin çalışmalarıyla fonksiyonel analizin 20. yüzyıldaki gelişmesine öncülük etmiştir.
1895 ile 1929 yılları arasında Göttingen Üniversitesi'nde profesörlük yaptı. Yirminci yüzyılın başlarında, Alman matematik okulunun önderi sayılır. 1897 yılında cisim kavramını ve cebirsel sayılar cisminin kuramını kurdu. 1890 yıllarındaki ilk çalışmaları sırasında, cebirsel geometri ve modern cebirde önemli bir rol oynayan çokterimli idealleri kuramının temellerini atarak, invaryantlar kuramının temel kanunlarını ortaya koymayı başardı. 1899 yılında, geometrinin temelleri üstüne araştırmalarının bit sentezi olan "Geometrinin Temelleri" adlı eserini yayınladı. Bu, matematiğin çeşitli bölümlerinde aksiyomlaştırma amacına yönelen birçok verimli çalışmaya yol açtı.
Somut görüntülere başvurmaktan kaçınan Hilbert, noktalar, doğrular ve düzlemler diye adlandırdığı "Üç nesne sistemini" matematiğe soktu. Ne oldukları kesin olarak gösterilmeyen bu nesneler, 5 grupta toplanmış 21 aksiyomla açıklanan bazı ilişkiler ortaya koyar. Ait olma, sıra, eşitlik veya denklik, paralellik ve süreklilik aksiyomu bunlardandır. Bundan sonra, aksiyomlardan birinin veya öbürünün doğrulanmadığı geometriler kurdu. Temel terimleri kendilerine aksiyomlarla yüklenen özelliklerden başka özellikleri bulunmayan mantıksal varlıklar olarak ele aldı. Klasik matematiği savunmak ve ondaki apaçıklığı göstermek için Brouwer ile giriştiği tartışmalar, matematikte geniş biçimli incelemelere yol açtı.
1930'da Göttingen Üniversitesinden emekli olan Hilbert, aynı yıl Königsberg'in fahri hemşeriliğine seçildi. Hilbert'in bu seçim nedeniyle yaptığı Naturerkennen und Logik (Doğanın Anlaşılması ve Mantık) başlıklı konuşmasının son tümcesi şöyledir:

Wir müssen wissen, wir werden wissen. (Bilmeliyiz, bileceğiz.)

Hilbert problemleri
Einstein-Hilbert etkisi

Davranışsal bilimler doğal dünyadaki organizmalar arasındaki etkileşimleri ve aktiviteleri keşfetmeyi amaçlayan tüm disiplinleri kapsar. Bu disiplinler, dikkatli formülasyonlar, doğal ve kontrollü deneysel gözlemler yoluyla insan ve hayvan davranışlarının sistematik analizi ve araştırmasını içerir.
Davranışsal bilimler terimi sıklıkla sosyal bilimler terimi ile karıştırılır. Her ne kadar bu iki alan ilişkili olsalar ve sistemik davranış süreçlerini inceleseler de, davranışın farklı boyutlarını bilimsel bir şekilde analiz etme seviyesinde farklılık göstermektelerdir. Davranışsal bilimler, temel olarak, sosyal bir sistemdeki organizmaların arasındaki karar süreçlerini ve iletişim stratejilerini araştırırlar. Bu da psikoloji ve sosyal nörobilim gibi çok çeşitli dalları da içerir. Bundan farklı olarak, sosyal bilimler sosyal bir sistemin yapısal-seviye süreçlerini, sosyal süreçler ve sosyal örgütlenmedeki etkileri incelerler. Bu da tipik olarak sosyoloji, ekonomi, tarih, halk sağlığı, antropoloji ve siyaset bilimi gibi dalları içerir.

Deneysel fizik, evren hakkında bilgi toplamak için fiziksel olguları gözlemleyen fizik disiplinleri ve alt disiplinleridir. Yöntemleri, Cavendish deneyi gibi basit deney ve gözlemlerden, Büyük Hadron Çarpıştırıcısı gibi komplike deneylere kadar disiplinleri arasında farklılıklar gösterir.

Deneysel fizik, fiziğin veri toplama, veri toplama yöntemleri, detaylı kavramsallaştırmalar (basit düşünsel deneylerin ötesinde) ve laboratuvar deneylerinin gerçekleştirilmesiyle ilgilenen tüm disiplinlerini kapsar. Deneysel fizik sıklıkla, daha çok doğanın fiziksel davranışıyla ilgili bilgi toplamak yerine bu davranışı tahmin etmek ve açıklamakla ilgilenen teorik fizikle karşılaştırılır.
Deneysel ve teorik fizik doğaya farklı açılardan yaklaşsa da her ikisinin de ortak amacı onu anlamaktır ve aralarında simbiyotik bir ilişki vardır. İlki evrenle ilgili onu anlamak için analiz edilebilecek bilgiler sağlarken ikincisi bu veriler için açıklamalar getirir ve nasıl daha iyi veri toplanıla bilineceği ve nasıl deneyler dizayn edilmesi gerektiğini anlamaya çalışır. Teorik fizik ayrıca hangi bilgilerin evreni daha iyi anlamamız için gerekli olduğu ve hangi deneylerin bunları elde edebilmek için kullanılması gerektiğini araştırır.

Ayrı bir alan olarak deneysel fizik erken dönem modern Avrupa'sında, Bilimsel Devrim veya Reform dönemi olarak bilinen dönemde, Galileo Galilei, Christiaan Huygens, Johannes Kepler, Blaise Pascal ve Sir Isaac Newton gibi fizikçiler tarafından kurulmuştur. 17. Yüzyılın başlarında Galileo deneyleri fiziksel teorileri sınamak için sıklıkla kullandı, bu modern bilimsel yöntemin de temelidir. Galileo dinamiğin birçok sonucunu, özellikle de daha sonra Newton'un hareket kanunlarından ilki olacak dönüş eylemsizliği kanununu formüle etti ve başarıyla sınadı. Galileo'nun İki Yeni Bilim Üzerine adlı diyaloğunda karakterler Simplicio ve Salviati bir geminin hareketini ve geminin yükünün bu hareketle ilişkisini tartışır. Huygens ise momentumun korunumunun ilkel bir halini açıklamak için bir geminin bir Hollanda kanalındaki hareketini kullanır.
Deneysel fiziğin 1687'de Sir Isaac Newton'un (1643-1727) Philosophiæ Naturalis Principia Mathematica (Doğa Felsefesinin Matematiksel İlkeleri) kitabını yayımlamasıyla olgunluğa ulaştığı kabul edilir. Principia'yı 1687'de Newton iki kapsamlı ve başarılı fizik teorisini; daha sonra klasik mekaniği ortaya çıkaracak olan Newton'un hareket kanunlarını ve kütleçekiminin temel kuvvetini açıklayan Newton'un kütleçekim kanununu ayrıntılandırmak için yayımladı. Her iki teoride deneylerde başarılı sonuçlar verdi. Principia ayrıca akışkan dinamiğiyle ilgili teorileri de içeriyordu.
17. Yüzyılın sonlarından itibaren termodinamik Robert Boyle, Thomas Young  gibi fizikçiler ve kimyagerler tarafından geliştirildi. 1733'te Bernoulli istatistiksel kanıtları ve klasik mekaniği kullanarak termodinamiğe ilişkin elde ettiği sonuçlar istatistiksel mekanik alanının doğmasına önayak oldu. 1798'de Benjamin Thompson mekanik işin ısı olarak korunduğunu gösterdi, 1847'de ise James Prescott Joule enerjinin korunumu kanunun ısı için de mekanik enerji gibi geçerli olduğunu gösterdi. 19. Yüzyılda Ludwig Boltzmann istatistiksel mekaniğe modern halini verdi. 
Klasik mekanik ve termodinamik dışında elektriğin doğası da deneysel fiziğin ilgilendiği en önemli konulardan birisidir. Robert Boyle, Stephen Gray ve Benjamin Franklin'nin 17 ve 18. Yüzyılda yaptığı gözlemler bu konudaki sonraki çalışmaların temelini oluşturdu. Bu gözlemler ayrıca elektrik yükü ve elektrik akımı hakkındaki temel anlayışımızı oluşturdu. 1808'de John Dalton farklı elementlerin atomlarının ağırlıklarının farklı olduğunu fark etti ve modern atom teorisini ortaya attı. Elektrik ve manyetizma arasında bir ilişki olduğu fikri ilk kez pusula iğnelerinin elektrik akımlarının yakınında saptığını gözlemleyen Hans Christian Ørsted tarafından ileri sürüldü. 1830'ların başlarında Michael Faraday elektrik akımlarının manyetik alan ve değişen manyetik akıların da elektrik akımı yarattığını gösterdi. 1864'te James Clerk Maxwell Royal Society'ye (The Royal Society of London for the Improvement of Natural Knowledge-Kraliyet Akademisi) elektrik ve manyetizma arasındaki ilişkiyi tanımlayan 4 denklem sunmuştur. Maxwell'in denklemleri ayrıca ışığın bir elektromanyetik dalga olduğunu göstermişlerdir. Astronomiden başlayarak doğa felsefesinin prensipleri devam eden yüzyıllarda fiziğin temel kanunlarında kristalleşmiş ve gelişmiştir. 19. Yüzyıldan itibaren bilim adamları fiziğin alanındaki konularda farklı uzmanlıklara ayrılarak belirli araştırmalarda uzmanlaşmışlardır. Zaten bilimin geldiği nokta düşünüldüğün herhangi bir bilim dalında tek bir bilim adamının tüm araştırma konularına hakim olması ve hepsinde çalışabilecek kadar uzmanlaşması mümkün değildir.

Deneysel fizik, araştırmalarında iki temel yöntem kullanır; kontrollü deneyler ve doğal deneyler. Kontrollü deneyler genellikle laboratuvar deneyleridir ve laboratuvar kontrollü bir ortam sağlar. Doğal deneyler ise, örneğin astrofizik alanında deneye etki eden değişkenlerin kontrol edilmesinin imkânsız olduğu göksel objeler incelenirken kullanılır.

Relativistic Heavy Ion Collider (Kütleçekimsel ağır iyon çarpıştırıcısı): altın iyonu gibi ağır iyonları ve protonları çarpıştırır. İnşa edilmiş ilk ağır iyon çarpıştırıcısıdır. (Brookhaven Ulusal Laboratuvarı, Long Island, ABD)
HERA(Hadron Elektron Ring Anlage): elektron veya pozitronlarla protonları çarpıştırır. DESY'nin (Deutsches Elektronen-Synchrotron) bir parçasıdır. (Hamburg, Almanya)
LHC (Large Hadron Collider/Büyük Hadron Çarpıştırıcısı): 2008'de inşaatı tamamlanan tesis teknik aksaklıklar nedeniyle ancak 2009'da çalışmaya başlayabildi. Dünyanın en yüksek enerjili parçacık çarpıştırıcısıdır. Fransa-İsviçre sınırında, Geneva yakınındaki CERN laboratuvarlarının bir parçasıdır.
JWST(James Webb Uzay Teleskobu): 2018'de fırlatılması planlanmaktadır. Hubble Uzay Teleskobunun varisi olacaktır. Amacı evrenin ilk safhaları hakkında bilgi toplamak, yıldız oluşumu, galaksi oluşumu ve yaşamın kaynağı konusundaki verileri toplamak olacaktır.

Bell test deneyi
Bumerang deneyi
Cavendish deneyi
Kozmik ardalan keşifçisi
Cowan-Reines nötrino deneyi
Davisson-Germer deneyi
Çift yarık deneyi
Foucault sarkacı
Franck–Hertz deneyi
Geiger–Marsden deneyi
Hafele–Keating deneyi
Homestake deneyi
Yağ damlası deneyi
Michelson–Morley deneyi
Sloan Dijital Sky araştırması
Stern–Gerlach deneyi
Wu deneyi

Kristallografi
Elipsometri
Faraday Kafesi
İnterferometre
NMR(nükleer manyetik rezonans)
Lazer soğutma
Lazer Spektrumu
Raman Spektrumu
Sinyal İşleme
Spektroskopi
STM (yüzeylerin atomik boyuttaki görüntülemesini sağlayan mikroskop)
Boşluk Tekniği
X-Ray Spektrumu

Deneycilik
Ölçme

Taylor, John R. (1987). An Introduction to Error Analysis (İngilizce) (2. bas.). University Science Books. ISBN 0-935702-75-X.

Determinant kare bir matris ile ilişkili özel bir sayıdır. Sadece bir sayısal değer değil; o matrisin temsil ettiği lineer dönüşümün uzay üzerindeki etkisini özetleyen çok kritik bir "ölçektir.
1.Geometrik Ölçekleme
Determinantın somut anlamı, bir dönüşümün birim bölgeyi ne kadar genişlettiği veya daralttığıdır.

2x2 Matrislerde: Birim karenin (alanı 1 olan) dönüşüm sonrası kapladığı paralelkenarın alanını verir.
3x3 Matrislerde: Birim küpün dönüşüm sonrası kapladığı paralelkenar yüzlü (parallelepipied) hacmini ifade eder.
n-boyutlu Uzayda: Söz konusu lineer dönüşümün 
  
    
      
        n
      
    
    {\displaystyle n}
  
-boyutlu hacmi hangi oranda değiştirdiğini gösterir.
2. Terslenebilirlik (Invertibility)
Cebirsel açıdan determinant, bir matrisin tersinin olup olmadığını belirleyen yegane kriterdir.

  
    
      
        det
        (
        A
        )
        ≠
        0
      
    
    {\displaystyle \det(A)\neq 0}
  
 : Matris terslenebilirdir. Bu, dönüşümün uzayı "ezmediği", yani boyut kaybı yaşatmadığı anlamına gelir. Bilgi kaybı yoktur; dönüşüm geri alınabilir.

  
    
      
        det
        (
        A
        )
        =
        0
      
    
    {\displaystyle \det(A)=0}
  
 : Matris singülerdir (tekildir). Geometrik olarak bu, uzayın daha düşük bir boyuta çöktüğü anlamına gelir.
3. Yönelim
Pozitif Determinant: Dönüşüm uzayının yönelimini korur.
Negatif Determinant: Dönüşüm uzayını "tersyüz" eder. Bir nevi aynalama etkisi yaratır.
Bir A matrisin determinant'ı det(A) ya da det A şeklinde gösterilir. Diğer bir gösterim şekli ise matris elementlerini arasına alan dikey çizgi ikilisidir.
Örneğin:

  
    
      
        
          
            [
            
              
                
                  a
                
                
                  b
                
                
                  c
                
              
              
                
                  d
                
                
                  e
                
                
                  f
                
              
              
                
                  g
                
                
                  h
                
                
                  i
                
              
            
            ]
          
        
      
    
    {\displaystyle {\begin{bmatrix}a&b&c\\d&e&f\\g&h&i\end{bmatrix}}}
  
 matrisinin determinantı şu şekilde gösterilir: 
  
    
      
        
          
            |
            
              
                
                  a
                
                
                  b
                
                
                  c
                
              
              
                
                  d
                
                
                  e
                
                
                  f
                
              
              
                
                  g
                
                
                  h
                
                
                  i
                
              
            
            |
          
        
         
      
    
    {\displaystyle {\begin{vmatrix}a&b&c\\d&e&f\\g&h&i\end{vmatrix}}\ }
  
.
Basit bir örnek olarak,

  
    
      
        A
        =
        
          
            [
            
              
                
                  a
                
                
                  b
                
              
              
                
                  c
                
                
                  d
                
              
            
            ]
          
        
        
      
    
    {\displaystyle A={\begin{bmatrix}a&b\\c&d\end{bmatrix}}\,}
  
.
Bu durumda matrisinin determinantı şudur:

  
    
      
        det
        A
        =
        a
        d
        −
        b
        c
        .
         
      
    
    {\displaystyle \det A=ad-bc.\ }
  

Determinantın açık tanımı bir A matrisinin kofaktörü C ya da minörü M cinsinden gösterilebilir:

  
    
      
        det
        (
        A
        )
        =
        
          ∑
          
            j
            =
            1
          
          
            n
          
        
        
          A
          
            i
            ,
            j
          
        
        
          C
          
            i
            ,
            j
          
        
        =
        
          ∑
          
            j
            =
            1
          
          
            n
          
        
        
          A
          
            i
            ,
            j
          
        
        (
        −
        1
        
          )
          
            i
            +
            j
          
        
        
          M
          
            i
            ,
            j
          
        
      
    
    {\displaystyle \det(A)=\sum _{j=1}^{n}A_{i,j}C_{i,j}=\sum _{j=1}^{n}A_{i,j}(-1)^{i+j}M_{i,j}}
  
.

Yukarıda belirtilen 2x2 A matrisinin determinantın mutlak değeri, köşeleri (0,0), (a,b), (a + c, b + d) ve (c,d) noktalarında olan bir paralelkenarın alanına eşittir.
Benzer bir şekilde, 3x3 bir matrisin determinantının mutlak değeri, üç boyutlu paralelyüz cisminin hacmine eşittir.

Birim matrisin determinantı birdir:

  
    
      
        
          
            |
            
              
                
                  1
                
                
                  0
                
                
                  …
                
                
                  0
                
              
              
                
                  0
                
                
                  1
                
                
                  …
                
                
                  0
                
              
              
                
                  ⋮
                
                
                  ⋮
                
                
                  ⋱
                
                
                  ⋮
                
              
              
                
                  0
                
                
                  0
                
                
                  …
                
                
                  1
                
              
            
            |
          
        
        =
        1.
      
    
    {\displaystyle {\begin{vmatrix}1&0&\ldots &0\\0&1&\ldots &0\\\vdots &\vdots &\ddots &\vdots \\0&0&\ldots &1\end{vmatrix}}=1.}
  

Iki matrisin çarpımının determinantı, bu iki matrisin determinantlarının çarpımına eşittir:

  
    
      
        
          
            det
            (
            A
            B
            )
            =
            det
            (
            A
            )
            det
            (
            B
            )
          
        
      
    
    {\displaystyle {\mathsf {\det(AB)=\det(A)\det(B)}}}
  
.
det(A) sıfırdan farklı ise, A matrisinin tersi A−1 tanımlıdır. Bu durumda:

  
    
      
        
          
            det
            (
            
              A
              
                −
                1
              
            
            )
            =
            
              
                (
                
                  det
                  (
                  A
                  )
                
                )
              
              
                −
                1
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\mathsf {\det(A^{-1})=\left(\det(A)\right)^{-1}}}}
  
.
A ve B benzer matrisler olsun: 
  
    
      
        
          
            
              A
              =
              
                X
                
                  −
                  1
                
              
              B
              X
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \textstyle {\mathsf {A=X^{-1}BX}}}
  
 ve dönüşüm matrisi X in tersi 
  
    
      
        
          
            
              
                X
                
                  −
                  1
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \textstyle {\mathsf {X^{-1}}}}
  
 tanımlı olsun. Bu durumda:

  
    
      
        
          
            det
            (
            A
            )
            =
            det
            (
            X
            
              )
              
                −
                1
              
            
            det
            (
            B
            X
            )
            =
            det
            (
            X
            
              )
              
                −
                1
              
            
            det
            (
            B
            )
            det
            (
            X
            )
            =
            det
            (
            B
            )
            det
            (
            X
            
              )
              
                −
                1
              
            
            det
            (
            X
            )
            =
            det
            (
            B
            )
          
        
      
    
    {\displaystyle {\mathsf {\det(A)=\det(X)^{-1}\det(BX)=\det(X)^{-1}\det(B)\det(X)=\det(B)\det(X)^{-1}\det(X)=\det(B)}}}
  
.
Bir matrisin transpozunun determinantı kendi determinantına eşittir:

  
    
      
        
          
            det
            (
            
              A
              
                
                  T
                
              
            
            )
            =
            det
            (
            A
            )
          
        
      
    
    {\displaystyle {\mathsf {\det(A^{\mathrm {T} })=\det(A)}}}
  
.
Bir matrisin bir sayı ile çarpı

İlk olarak ideal teori olarak bilinen Komütatif (değişmeli) cebir, cebirin değişmeli halkalarını, halkaların ideallerini ve bu halkalar üzerindeki modülleri inceleyen dalıdır. Hem cebirsel geometri hem de cebirsel sayı teorisi değişmeli cebire dayanır. Değişmeli halkaların öne çıkan örnekleri arasında polinom halkaları; sıradan tamsayılar dahil olmak üzere cebirsel tam sayı halkaları 
  
    
      
        
          Z
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Z} }
  
 ; ve p -sel tam sayıları içerir.
Değişmeli cebir şemaların yerel çalışmasında ana teknik araçtır.
Mutlaka değişmeli olmayan halkaların incelenmesi, değişmeli olmayan cebir olarak bilinir; halka teorisini, gösterim teorisini ve Banach cebirleri teorisini içermektedir.

Introduction to Commutative Algebra. CRC Press. 2018 [1969]. ISBN 978-0-429-96218-9. 
"Chapters 1–7". Commutative algebra. Elements of Mathematics. Springer. 1998 [1989]. ISBN 3-540-64239-0.  
"Chapitres 8 et 9". Algèbre commutative. Éléments de mathématique. Springer. 2006 [1983]. ISBN 978-3-540-33942-7.  
Eisenbud, David (1995). Commutative algebra with a view toward algebraic geometry. Graduate Texts in Mathematics. 150. New York: Springer-Verlag. xvi+785. ISBN 0-387-94268-8. 
Algèbre commutative, cours et exercices corrigés. 2e. Dunod. 2001. ISBN 2-10-005779-0.  
Introduction to Commutative algebra and algebraic geometry. Birkhauser. 1985. ISBN 0-8176-3065-1.  
Commutative algebra. Mathematics Lecture Note Series. 56. Benjamin/Cummings. 1980. ISBN 0-8053-7026-9.  
Commutative Ring Theory. Cambridge Studies in Advanced Mathematics. Cambridge University Press. 1989. ISBN 0-521-36764-6.  
Local rings. Interscience Tracts in Pure and Applied Mathematics. 13. Interscience. 1975 [1962]. ISBN 978-0-88275-228-0. OCLC 1137934.  
= mUL1us0mRrAC&pg = PA10 Undergraduate Commutative Algebra. London Mathematical Society Student Texts. Cambridge University Press. 1996. ISBN 978-0-521-45889-4. 3 Şubat 2023 tarihinde kaynağından = mUL1us0mRrAC&pg = PA10 arşivlendi. Erişim tarihi: 9 Haziran 2023.  
Local algebra. Springer Monographs in Mathematics. Chin, CheeWhye tarafından çevrildi. Springer. 2000. ISBN 3-540-66641-9.  
Steps in commutative algebra. London Mathematical Society Student Texts. 51. Cambridge University Press. 2000. s. 2000. ISBN 0-521-64623-5.  
Commutative algebra. Graduate Texts in Mathematics. 28. Springer. 1975. ISBN 978-0-387-90171-8. 3 Şubat 2023 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 1 Haziran 2023.  Vol II. 29. 1975. ISBN 978-0-387-90089-6. 28 Ekim 2022 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 1 Haziran 2023.

Değişmez, matematikte nesnelere belirli bir türdeki işlemler veya dönüşümler uygulandıktan sonra değişmeden kalan bir matematiksel nesnenin (veya bir matematik nesne sınıfının) özelliğidir. Belirli nesne sınıfı ve dönüşüm türleri genellikle terimin kullanıldığı bağlam tarafından belirtilir. Örneğin, bir üçgenin alanı Öklid düzleminin izometrilerine göre değişmezdir. Bir denklik bağıntısına göre bir değişmez, her denklik sınıfında sabit olan bir özelliktir.
Değişmezler, matematiğin geometri, topoloji, cebir ve ayrık matematik gibi çeşitli alanlarında kullanılır. Bazı önemli dönüşüm sınıfları, değişmeden bıraktıkları bir değişmez tarafından tanımlanmaktadır. Örneğin, açıkorur gönderimler, açıları koruyan düzlemin dönüşümleri olarak tanımlanmaktadır. Değişmezlerin keşfi, matematiksel nesnelerin sınıflandırılması sürecinde önemli bir adımdır.

Fraleigh, John B. (1976), A First Course In Abstract Algebra, 2nd, Reading: Addison-Wesley, ISBN 0-201-01984-1 
Herstein, I. N. (1964), Topics In Algebra, Waltham: Blaisdell Publishing Company, ISBN 978-1114541016 
Kay, David C. (1969), College Geometry, New York: Holt, Rinehart and Winston, LCCN 69-12075 
McCoy, Neal H. (1968), Introduction To Modern Algebra, Revised Edition, Boston: Allyn and Bacon, LCCN 68-15225 
J.D. Fokker, H. Zantema, S.D. Swierstra (1991). "Iteratie en invariatie", Programmeren en Correctheid. Academic Service. 90-6233-681-7.
Eric W. Weisstein, Invariant (MathWorld)
Popov, V.L. (2001), "Invariant",  Hazewinkel, Michiel (Ed.), Encyclopaedia of Mathematics, Kluwer Academic Publishers, ISBN 978-1556080104 

"Applet: Visual Invariants in Sorting Algorithms" 24 Şubat 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. by William Braynen in 1997

Matematikte, diferansiyel denklem, bir ya da birden fazla fonksiyonu ve bunların türevlerini ilişkilendiren denklemdir. Fizik, kimya, mühendislik, biyoloji ve ekonomi alanlarında matematiksel modeller genellikle diferansiyel denklemler kullanılarak ifade edilirler. Bu denklemlerde, fonksiyonlar genellikle fiziksel ya da finansal değerlere, fonksiyon türevleriyse değerlerin değişim hızlarına denk gelir.

Diferansiyel denklemler temel olarak iki kola ayrılırlar: 

Normal diferansiyel denklemler (veya adi diferansiyel denklemler)
Kısmi diferansiyel denklemler .
Diferansiyel denklemler bilinmeyenlerin birbirleri ve katsayılarla ilgili konumlarına göre: Doğrusal diferansiyel denklemler, Doğrusal olmayan diferansiyel denklemler olarak da gruplanmaktadır. Doğrusal denklemlerin teorisi gelişmiş olmasına rağmen doğrusal olmayan denklemlerin keyfiyet analizi zordur ve bazen mümkün değildir. Bu durumlarda sayısal analiz teknikleri uygulanır.
Kısmi diferansiyel denklemler, katsayıların durumlarına ve zamana ait türevin mevcudiyetine göre 

Eliptik diferansiyel denklemler
Parabolik diferansiyel denklemler
Hiperbolik diferansiyel denklemler şeklinde alt gruplara ayrılırlar.
Son iki tip denklem, zamana ait türevin mevcudiyetinden ötürü evrimsel olarak isimlendirilir.
Modern uygulamaların zorlaması ile ortaya çıkan: 

Stokastik diferansiyel denklemler
Gecikmeli diferansiyel denklemler
tiplerindeki denklemler yukardakilerden farklı olarak değerlendirilebilirler.
Sabit ortamlarda denklemler verilere göre: 

Başlangıç değer
Sınır değer
şeklinde sınıflandırılırlar. Sabit olmayan bir ortamda tanımlı denklemlere Serbest sınır değer problemleri veya Hareketli sınır değer problemleri denir.
Birçok denklemden oluşan ilişkilere denklem sistemi adı verilir.

Diferansiyel denklemler, Isaac Newton ve Gottfried Leibniz'in Kalkülüs'ü ortaya atması ile başlar. Isaac Newton, 1671 yılında yayınlanan Methodus fluxionum et Serierum Infinitarum isimli kitabının ikinci bölümünde üç tip diferansiyel denklem tanımlamıştır:

  
    
      
        
          
            
              d
              y
            
            
              d
              x
            
          
        
        =
        f
        (
        x
        )
      
    
    {\displaystyle {\frac {dy}{dx}}=f(x)}
  

  
    
      
        
          
            
              d
              y
            
            
              d
              x
            
          
        
        =
        f
        (
        x
        ,
        y
        )
      
    
    {\displaystyle {\frac {dy}{dx}}=f(x,y)}
  

  
    
      
        
          x
          
            1
          
        
        
          
            
              ∂
              y
            
            
              ∂
              
                x
                
                  1
                
              
            
          
        
        +
        
          x
          
            2
          
        
        
          
            
              ∂
              y
            
            
              ∂
              
                x
                
                  2
                
              
            
          
        
        =
        y
      
    
    {\displaystyle x_{1}{\frac {\partial y}{\partial x_{1}}}+x_{2}{\frac {\partial y}{\partial x_{2}}}=y}
  

Tüm durumlarda 
  
    
      
        y
      
    
    {\displaystyle y}
  
, 
  
    
      
        x
      
    
    {\displaystyle x}
  
'in bilinmeyen bir fonksiyonu (ya da 
  
    
      
        
          x
          
            1
          
        
      
    
    {\displaystyle x_{1}}
  
ve 
  
    
      
        
          x
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle x_{2}}
  
'nin) ve 
  
    
      
        f
      
    
    {\displaystyle f}
  
 verilmiş bir fonksiyondur.
Isaac Newton bu ve diğer örnekleri kitabında Sonsuz seriler yöntemini kullanarak çözer ve çözümlerin yalnız bir tane olup olmadığını sorgular.
Jakob Bernouilli 1695 yılında Bernoulli diferansiyel denklemi'ni ortaya attı ve bu denklem şu formda bir Adi diferansiyel denklemdir:

  
    
      
        y
        ′
        +
        P
        (
        x
        )
        y
        =
        Q
        (
        x
        )
        
          y
          
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle y\prime +P(x)y=Q(x)y^{n}}
  

Sonraki yıllarda Gottfried Leibniz bu denklemin çözümünü, denklemi basitleştirerek bulmuştur.

Isı gövdenin içinde üretilir ve sınırda soğutularak sabit durumlu bir sıcaklık dağılımı sağlanır.

Diferansiyel denklemlerin etüdü, soyut ve uygulamalı matematik, fizik ve mühendislikte geniş bir alandır. Bu bilim dallarınının tümü, çeşitli türlerdeki diferansiyel denklemlerin özellikleri ile ilgilidir.
Soyut matematik, çözümlerin varlığına ve benzersizliğine odaklanırken, uygulamalı matematik, çözümlere yaklaşım yöntemlerinin kesin gerekçesini vurgular.
Diferansiyel denklemler, göksel hareketten köprü tasarımına ve nöronlar arasındaki etkileşimlere kadar neredeyse her fiziksel, teknik veya biyolojik sürecin modellenmesinde önemli bir rol oynar.
Gerçek hayat problemlerini çözmek için kullanılanlar gibi diferansiyel denklemler, mutlaka doğrudan çözülebilir olmayabilir, yani kapalı biçimli çözümleri yoktur. Bunun yerine, çözümler sayısal yöntemler kullanılarak yaklaşık olarak bulunabilir.
Fizik ve kimya ile ilgili birçok temel yasa diferansiyel denklemlerle formülleştirilebilir. Biyoloji ve ekonomi'de karmaşık sistemlerin davranışını model için diferansiyel denklemler kullanılır.
Diferansiyel denklemlerin matematiksel teorisi, ilk olarak denklemlerin ortaya çıktığı ve sonuçların uygulama bulduğu bilimlerle birlikte gelişti. Ancak, bazen oldukça farklı bilimsel alanlardan kaynaklanan çeşitli problemler, aynı diferansiyel denklemlere yol açabilir. Bu olduğunda, denklemlerin arkasındaki matematiksel teori, çeşitli doğa olaylarının arkasındaki birleştirici bir ilke olarak görülebilir. Örneğin atmosferdeki ışık ve sesin ve bir havuz yüzeyinde dalgaların yayılmasını düşünün. Hepsi aynı ikinci dereceden kısmi diferansiyel denklem olan dalga denklemi ile tanımlanabilir, bu ise ışık ve sesin dalga şekillerini sudaki bilinen dalgalar gibi düşünmemizi sağlar. Teorisi Joseph Fourier tarafından geliştirilen ısı iletimi, başka bir ikinci dereceden kısmi diferansiyel denklem olan ısı denklemi ile ifade edilir. Görünüşe göre farklı görünen birçok difüzyon işleminin aynı denklemle tanımlandığı ortaya çıkmıştır örn. finanstaki Black–Scholes denklemi, ısı denklemi ile ilişkilidir.
Doğada ve teknolojide çok sayıda doğa olayı, diferansiyel denklemler ve bunlara dayalı matematiksel modeller ile tanımlanabilir. Bazı tipik örnekler şunlardır:

Birçok fiziksel teori, diferansiyel denklemlere dayanır: Newton mekaniği'nde hareket denklemleri veya salınımlar, yük bileşenlerinin davranışı, elektrodinamik, Maxwell denklemleri, kuantum mekaniği Schrödinger denklemi ile ifade edilir.
Astronomi'de gök cisimlerinin yörüngeleri ve güneşin içindeki türbülans,
Biyoloji'de büyüme, akışkanlar veya kaslar veya Evrim teorisindeki süreçler.
Kimya'da reaksiyonların kinetiği,
Elektrik mühendisliği'nde elektrik devreleri'nin enerji depolama elemanlarıyla davranışı,
Diferansiyel geometri'de yüzeylerin davranışı,
Akışkanlar mekaniği'nde bu akışların davranışı,
Ekonomi'de ekonomik büyüme süreçlerinin analizi.
Bilişim'de, resim-restorasyonu (resimlerden yazı veya logoların hesaplanması)
Diferansiyel denklemler alanı matematiğe belirleyici bir ivme kazandırdı. Güncel matematik araştırmalarının birçok bölümü farklı türdeki diferansiyel denklemlerin varlığı, tekliği ve kararlılık teorisi üzerinedir.

Maple: dsolve
Xcas: desolve(y'=k*y, y)

MIT Professor Arthur Mattuck's Differential Equations Course Homepage 2 Ocak 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.: MIT Course Website Kursu ve Türkçe tercümesi 5 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..

Diferansiyel geometri türevin tanımlı olduğu Riemann manifoldlarının özellikleriyle uğraşan matematiğin bir alt disiplinidir. Başka bir deyişle, bu manifoldlar üzerindeki metrik kavramlarla uğraşır. Eğrilik, eğriler için burulma ve yüzeyler için değişik eğrilikler, araştırılan özellikler arasındadır.
Diferansiyel geometri, geometrik problemler üzerinde diferansiyel metotlar ve integral hesaplamalarla çalışan matematiksel bir disiplindir. Bundan başka lineer cebir ve çoklu doğrusal cebirdeki, sorunları incelemek için geometride de kullanılır.

Aşağıda diferansiyel geometrinin, bilim ve matematiğin diğer alanlarında nasıl kullanıldığı hakkında bazı örnekler vardır.

Fizikte, dört kullanımından söz edilecektir: :
Diferansiyel geometri Einstein'ın Genel görelilik teorisinin ifade edildiği dildir. Teoriye göre evren, uzay-zaman eğriliğini açıklayan pseudo-Riemann metriği ile donatılmış, düzgün bir manifolddur. Dünya etrafında yörüngeye uydu konumlandırmak için bu bükülmeyi anlamak esastır. Diferansiyel geometri, kütleçekimsel merceklenme ve kara deliklerin çalışmasını açıklamak içinde vazgeçilmezdir.
Diferansiyel formlar: Diferansiyel formların anlaşılmasında kullanılmıştır; Diferansiyel geometrinin hem Lagrange mekaniği ve hem de Hamilton mekaniğinde uygulamaları vardır. Özellikle Simplektik manifoldlar, Hamilton sistemlerini incelemek için kullanılabilir.

Riemann geometrisi ve temas geometrisi: geometrotermodinamikler formalizmini oluşturmak için kullanılan klasik termodinamik  denge uygulamaları için bulunmuştur.
Ekonomide, diferansiyel geometrinin ekonometri alanında uygulamaları vardır.
Diferansiyel geometriden gelen fikirler arasında geometrik modelleme (bilgisayar grafikleri dahil) ve Bilgisayar destekli geometrik tasarım da bulunur.
Mühendislikte, Dijital sinyal işleme sorunlarını çözmek için diferansiyel geometri uygulanabilir.
Olasılık, istatistik ve bilgi kuramı olarak, özellikle Fisher bilgi metriği üzerinden bilgi geometri alanını verir ki, Riemann manifoldları gibi çeşitli yapıları yorumlayabilir.
Yapısal jeoloji, diferansiyel geometri jeolojik yapılarını analiz etmek ve tanımlamak için kullanılır.
Bilgisayarla görme, diferansiyel geometrik şekilleri analiz etmek için kullanılır.

Görüntü işlemede, düz olmayan yüzeylerde veri işlemek ve analiz etmek için diferansiyel geometri kullanılır.
Grigori Perelmanin Poincaré varsayımına kanıtı topolojideki sorulara Ricci akımlarının tekniklerini kullanarak diferansiyel geometrik yaklaşımın gücünü gösterdi ve onun analitik yöntemlerde oynadığı önemli role dikkat çekti.
Kablosuz iletişimde, grassmanniyen manifoldlar çoklu anten sistemlerinde demetleme teknikleri için kullanılmaktadır.

İntegral geometri
Diferansiyel geometri konularının listesi
Ayrık diferansiyel geometri

Wolfgang Kühnel (2002). Differential Geometry: Curves - Surfaces - Manifolds (2nd ed. bas.). ISBN 0-8218-3988-8. KB1 bakım: Fazladan yazı (link) 
Theodore Frankel (2004). The geometry of physics: an introduction (2nd ed. bas.). ISBN 0-521-53927-7. KB1 bakım: Fazladan yazı (link) 
Spivak, Michael (1999). A Comprehensive Introduction to Differential Geometry (5 Volumes) (3rd Edition bas.). KB1 bakım: Fazladan yazı (link) 
do Carmo, Manfredo (1976). Differential Geometry of Curves and Surfaces. ISBN 0-13-212589-7.  Classical geometric approach to differential geometry without tensor analysis.
Kreyszig, Erwin (1991). Differential Geometry. ISBN 0-486-66721-9.  Good classical geometric approach to differential geometry with tensor machinery.
do Carmo, Manfredo Perdigao (1994). Riemannian Geometry. 
McCleary, John (1994). Geometry from a Differentiable Viewpoint. 
Bloch, Ethan D. (1996). A First Course in Geometric Topology and Differential Geometry. 
Gray, Alfred (1998). Modern Differential Geometry of Curves and Surfaces with Mathematica (2nd ed. bas.). KB1 bakım: Fazladan yazı (link) 
Burke, William L. (1985). Applied Differential Geometry. 
ter Haar Romeny, Bart M. (2003). Front-End Vision and Multi-Scale Image Analysis. ISBN 1-4020-1507-0. 

Hazewinkel, Michiel, (Ed.) (2001), "Differential geometry", Encyclopaedia of Mathematics, Kluwer Academic Publishers, ISBN 978-1556080104 
B. Conrad. Differential Geometry handouts, Stanford University 9 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Michael Murray's online differential geometry course, 1996 1 Ağustos 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
A Modern Course on Curves and Surface, Richard S Palais, 20039 Nisan 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Richard Palais's 3DXM Surfaces Gallery9 Nisan 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Balázs Csikós's Notes on Differential Geometry5 Haziran 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
N. J. Hicks, Notes on Differential Geometry, Van Nostrand.26 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
MIT OpenCourseWare: Differential Geometry, Fall 2008 2 Mayıs 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Dinamik sistem, geometrik uzay katmanındaki bir noktanın zamana bağlı durumunu tarif eder. Sarkaçlı bir saatin sarkacının salınımını, bir borudan geçen suyun hareketini ve her ilkbaharda bir göldeki balık sayısını (n değişimini/miktarını) anlatan matematiksel modeller buna bir örnektir.
Dinamik bir sistemin herhangi bir zaman aralığında/anında, reel sayılar ile (vektör ile) gösterilen bir konumu vardır, bu konum uzayda (çok katlı uzayda) uygun bir noktayla gösterilebilir. Sistemin durumunda meydana gelen ufak değişikliklere onu temsil eden rakamların değişikliği eşlik eder. Dinamik sistemlerdeki gelişim kanunu, dinamik bir sistemin şu anki durumunun gelecekteki geçireceği değişimleri açıklayan bir (şu anki durumun fonksiyonu) fonksiyonudur. Bu prensip rastgele sonuçlar üretmez, diğer bir deyişle sistemin şu anki durumunu takip edecek sadece tek bir gelecek durum vardır.

Dinamik sistem orijinini klasik mekanik (Newton mekaniğinden) alır. Diğer doğa bilimleri ve mühendislik disiplinleri gibi, bir sistemin sadece kısa bir zaman sonraki durumunu bildiren gelişim kuralının, sistemle, kapalı bir ilişkisi vardır (bkz kapalı fonksiyon (bu ilişki diferansiyel denklem, yineleme ilişkisini açıklayan difference denklem ya da zaman -ölçek kalkulüsü-bkz time-scale calculus- gibi bağlamlardan herhangi biri olabilir). Sistemin gelecekteki tüm zamanlar boyunca durumunu gösterebilmek için bu hesaplama sürecinin, ölçülebilen her en düşük zaman aralığı için, tekrarlanması gerekir. Bu tekrarlama prosedürü sistemi analiz etmek/çözmek ya da integral hesabını (integral hesabında birim ölçütler toplanır özetle, ayrıntılı bilgi için integral) yapmak olarak da adlandırılabilir. Eğer sistem bu hesaplamalarla çözülebiliyorsa, verilen herhangi bir durum-zaman için bu sistemin gelecekteki durumları hesaplanabilir ve zaman boyunca sistemin durumunu simgeleyen bu noktalar orbit (yörünge, bir fonksiyonun grafiğinin noktalarla çizilmesi gibi) meydana getirir.
Bilgisayarların kullanımından önce, bu yörüngeyi bulmak oldukça kompleks matematiksel işlemler gerektiriyordu ve sadece sınırlı sayıda dinamik sistem için çözüm üretilebiliyordu. Sayısal yöntemleri kullanabilen elektronik hesaplama makineleri dinamik sistemlerin yörüngelerini belirleme hesaplamalarını basitleştirdi.
Basit dinamik sistemler için, yörüngesini bilmek yeterliydi ancak pek çok dinamik sistem sadece yörüngesiyle analiz edilemeyecek kadar komplekstir. Yörüngelerin bilinmesinin yetersiz kalmasının sebepleri:

Çalışılan sistem sadece yaklaşık olarak ifade ediliyor olabilir; bu sistemin parametreleri kesin olarak bilinmiyor olabilir ya da bu sistemi ifade eden denklem çözülürken bazı terimler tam olarak hesaba katılamıyor olabilir. Sistemin yaklaşımlarla ifade edilmesi, bizi kullanılan yöntemlerin uygun ya da genel geçer olup olmadığı sorusuna yönlendirir. Bu tür sorulara cevaben uygulanan yöntemlerin isabetliliğini gösteren birkaç yöntem geliştirilmiştir, Lyapunov denkliği ve kurulum denkliği (ayrıntılı bilgi için bkz, Lyapunov stability ve structural stability). Dinamik sistemin denkliği ya da kararlılığı, yörüngelerin matematiksel modelleme ile verilen ilk pozisyonu arasındaki eşitliğin kurulabileceğinin göstergesidir. Yörüngelerin sistemle eşitliğini göstermek için kullanılacak denklik kavramları değiştikçe eşitlik hesapları da değişir.
Yörüngenin ne tür olduğu daha önemli olabilir.Bazı yörüngeler, diğer yörüngeler sistemin farklı durumlarını gösteren farklı eğriler/doğrularken, periyodik olabilir. Genelde, hesaplamalar için bu farklı eğriler numaralandırılır (farklı sınıflara ayrılır) ya da tek bir sınıf altında toplanır. Tüm bu yörüngeleri sınıflandırma çalışmaları, bizi dinamik sistemler üstüne niteliksel bir çalışmaya götürür, koordinat değişiklikleriyle değişmeyen özelliklerin araştırılmasına. Lineer dinamik sistemler ve ikili ifadelerle durumu anlatan sistemler, sınıflandırılmış yörüngelerinden anlaşılmış dinamik sistemlere birer örnektir.
Yörüngelerin davranışının (yönelişleri, eğimleri vb.) bir parametreye göre fonksiyonu bir uygulama için gerekli olan durumlar. Bir parametre değiştiğinde, dinamik sistemin davranışının değiştiğini işaret eden, dinamik sistemin yörüngesi çatallanabilir/yörüngeler ayrılabilir (bkz ayrım noktaları, bifurcation points). Örneğin; sadece periyodik bir yol izlerken bir anda rastgele bir yol izleyebilir (sıvının türbülansında olduğu gibi).
Yörüngeler tamamen rastgele olabilir. Bu durumda en uzun yörüngeyi veya birden çok (fraklı davranan) yörüngeyi kullanarak ortalamanın alınması gerekebilir. Ergodik sistemler için ortalamalar oldukça iyi tanımlanmıştır (daha fazla bilgi için bkz Ergodik teori) ve daha detaylı olan hiperbolik sistemler içinde ortalama hesaplamaları ortaya konmuştur (bkz Anosov diffeomorphism). Dinamik sistemlerin olasılıklı halleri üstünde çalışmaların kazandırdığı kavrayış, istatistiksel mekanik ve kaos teorisinin temellerinin atılmasını sağlamıştır.

Pek çok kişi dinamik sistemlerin kurucusu olarak Henri Poincaré'yi görür. Poincaré, "New Methods of Celestial Mechanics" (gök mekaniğinde yeni yöntemler) (1892–1899) ve "Lectures on Celestial Mechanics" (gök mekaniği üstüne dersler) (1905–1910) isimli iki adet monografi yayınladı. Bu kitaplarda üçlü sistemler (hareketleri) üstündeki çalışmalarının sonucunda elde ettiği yöntemleri hatasız bir şekilde uyguladı ve çözümleri üstünde daha detaylı çalışmalar yaptı (frekansları, yörüngelerin denklikleri, asimptotları vb.). Bu kağıtlardaki çalışmalara göre. (Poincare'in yineleme teorisini de içeriyorlardı) Herhangi bir sistem yeterli bir zaman geçtikten sonra, yeterli ancak ölçülebilir zaman, ölçümün başladığı o ilk pozisyonuna çok yakın bir yere dönüyordu.
Aleksandr Lyapunov pek çok, önemli, yaklaşım yöntemleri geliştirdi. 1899 yılında geliştirdiği bu yöntemleri,adi diferansiyel denklem kümelerinin kararlığının hesaplanmasını mümkün kılıyordu. Dinamik sistemler için modern kararlılık teorisini üretmiştir.
1913 yılında, George David Birkhoff'un  Poincaré'nin "son geometrik teorisini,üçlü sistemdeki özel bir durum için, kanıtlaması ismini dünyaya tanıttı. 1927 yılında, şimdi ergodik teorem olarak bilinen ve ortaya atmış olduğu en uzun ömürlü çalışması olan Dynamical Systems22 Nisan 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. i yayınladı. Ergodik hipotezden edilmiş fiziksel sezinin ve matematiksel hesaplamayla kombine olması, en azından prensipte, istatistiksel mekaniğin temel sorununun çözümünü oluşturuyordu. Ergodik teori aynı zamanda dinamikten esinlenmeler de içerir.
Stephen Smale'in de büyük katkıları olmuştur. İlk katkısı at nalı haritası (ayrıntılı bilgi için bkz Horseshoe map) ile dinamik sistemlerde kayda değer çalışmalar yapmıştır. Ayrıca başkalarının pek çok kez baş vurduğu bir araştırma programı da yapmıştır.
1964 yılında Oleksandr Mykolaiovych Sharkovsky, kesintili (bkz discrete dynamical system) dinamik sistemlerin periyotları üstünde çalışması sonucu Sharkovsky teorisini geliştirmiştir. Teoremin çıkarımlarından birine göre, sayı doğrusundaki, kesintili bir dinamik sistem eğer üç adet periyot noktası barındırıyorsa diğer her periyotlarda da periyodik nokta bulundurmak zorundadır.

Dinamik bir sistem çok katlı bir uzay (lineer uzanan, M diye adlandırılan, gelişim/evrilen fonksiyonlar Φt kümesini içeren uzay)  katmanındaki noktanın tekrar o katmana (t  geçen zamanı ifade ederken, t ∈ T) dönüşünü gösteren bir harita olarak düşünülebilir. Fonksiyonlardaki lineerlik kavramı, kullanılan uygulamalara ve çok katlıların tiplerine göre değişiklik gösterir. T kümeleri için birden fazla  seçim olanağı olabilir. T gerçek sayılar kümesi olarak alındığında, dinamik sistem akışkan olarak nitelenebilir (bkz flow); eğer T sadece pozitif gerçek sayılar kümesi olarak alındığında, dinamik sistem yarı akışkan olarak nitelenir. T tam sayı kümesi olarak alındığında kaskat (cascade, şelale, ardışık kelimelerine karşılık gelir) ya da bir plan, sadece pozitif tam sayılar olarak alınırsa yarı kaskat olarak nitelendirilebilir.

Φt ile gösterilen gelişim fonksiyonu genelde hareket için yazılmış diferansiyel denklemin bir çözümüdür;

  
    
      
        
          
            
              x
              ˙
            
          
        
        =
        v
        (
        x
        )
        .
        
      
    
    {\displaystyle {\dot {x}}=v(x).\,}
  

Bu denklem, faz uzayında, x0 (herhangi bir ilk konum demektir)dan başlayıp x(t)'yi izleyen yörüngenin zamanının türevini verir (üstünde noktayla gösterilmiş, türev). v(x) ile gösterilen vektör alanı, Min bu alanın her noktasında (faz uzayının her noktasında) dinamik sistem için hız vektörünü oluşturduğu lineer bir fonksiyondur (Tabii ki, bu  hız vektörleri M faz uzayında/uzay katmanındaki herhangi bir vektör değil herhangi bir x noktası için TxM  ile gösterilen eğim uzayında bulunan vektörlerdir-eğim uzayından kasıt, eğimi oluşturan ögelerin meydana getirdiği uzaydır-). Verilen Φt lineer fonksiyonundan otonom bir vektör alanı türetilebilir.
v(x) için ne yüksek dereceli türevlere ne de zaman parametresini kullanmaya gerek vardır çünkü bu çokluklar sistemleri çok boyutlu uzayda açıkladığımız zaman ortadan kalkarlar. Adi diferansiyel denklemlerin dışında kalan diğer diferansiyel denklem türleri de gelişim kuralını ifade etmek için kullanılabilir:

  
    
      
        G
        (
        x
        ,
        
          
            
              x
              ˙
            
          
        
        )
        =
        0
        
      
    
    {\displaystyle G(x,{\dot {x}})=0\,}
  

denklemi kompleks karışıklıklardan dolayı ifade edilmesi güçleşen mekanik bir sistemin farklı bir gösterimine örnektir.

Φt gelişim fonksiyonunu anlatmak için genelde adi diferansiyel denklemler kullanılır, bu durumda M, sonlu olan, çok katlı uzay boyutunu gösterir.Dinamik sistemlerdeki pek çok kavram, sonsuz katmanlı uzaylara dek genişletilebilir. Örnek: Banach uzayları-ayrıntılı bilgi için bkz banach sapaces- tabii bu durumda kısmi diferansiyel denk

Diofantos (Grekçe: Διόφαντος ὁ Ἀλεξανδρεύς, romanize: Diofantos ho Aleksandreus; y. MS 200 ile 214 arasında doğdu; 84 yaş civarında, muhtemelen MS 284 ile 298 arasında öldü.) cebirin babası olarak tanımlanan, cebir denklemleri ve sayılar teorisi üzerine Arithmetika adlı eserin yazarı olan Yunan matematikçi. Değişkenleri sadece tam sayılar olan ve kendi adını taşıyan Diofantos denklemiyle de bilinir.
İskenderiyeli bir matematikçiydi ve çoğu artık kaybolmuş olan Arithmetica adı verilen bir kitap dizisinin yazarı idi. Metinleri cebirsel denklemleri çözmekle ilgilidir. Claude Gaspard Bachet de Méziriac'ın Diofantos'un Arithmetica baskısını okurken Pierre de Fermat, Diofantos tarafından ele alınan belirli bir denklemin çözümü olmadığı sonucuna vardı ve ayrıntıya girmeden kenar boşluğunda "bu önermenin gerçekten harika bir kanıtını" bulduğunu kaydetti. Bu anekdot, Fermat'nın Son Teoremi olarak anılır ve sayı teorisinde muazzam ilerlemelere yol açarak Diofantos denklemlerinin ("Diofantos geometrisi") ve Diofantos yaklaşımlarının incelenmesi, matematiksel araştırmanın önemli alanları olmaya devam ediyor. Diofantos, yaklaşık bir eşitliği ifade etmek için παρισότης (parisotes) terimini icat etti. Bu terim Latincede adaequalitas olarak çevrildi ve Pierre de Fermat tarafından fonksiyonlar için maksimumlar ve eğrilere teğet doğrular bulmak için geliştirilen yeterlilik tekniği haline geldi. Diofantos, kesirleri sayı olarak tanıyan ilk Yunan matematikçiydi; böylece katsayılar ve çözümler için pozitif rasyonel sayılara izin verdi. Modern kullanımda, Diofantos denklemleri genellikle tam sayı çözümleri aranan tam sayı katsayılı cebirsel denklemlerdir.

Diofantos'un hayatı hakkında maalesef oldukça az bilgi mevcuttur. Hangi dönemde yaşadığıyla ilgili yapılan çıkarımlar ancak 500 yıllık bir döneme indirgenebilmiştir. Kendisinin Poligon sayılarla ilgili çalışmasında, MÖ 2. yüzyılda yaşamış olan İskenderiyeli Hipsikles'ten bahsetmiş olmasının yanı sıra, MS 4. yüzyılda yaşamış olan İskenderiyeli Theon'un da Diofantos'tan alıntı yapmış olması, Diofantos'un MÖ 2. yüzyılla MS 4. yüzyıl arasında bir dönemde yaşamış olduğunu düşündürmüştür. Diofantos'un kaç yaşında öldüğüyle ilgili bilgiye ise, MS 5. yüzyılda yaşamış olan Metodorus'un, çeşitli matematik bilmecelerini derlediği, Yunan Antolojisi adlı eserinden ulaşıyoruz. Bu eserde Diofantos'un öldüğü yaş ile ilgili bilmece şöyledir: 

Diofantos hayatının 1/6'nda ergenliğe erişmiştir.
Hayatının 1/12'sini tamamladığında sakal bırakmaya başlamıştır.
Hayatının 1/7'sini tamamladığında evlenmiştir.
5 yıl sonra bir oğlu olmuştur.
Oğlu, Diofantos'un hayatının yarısı kadar yaşamıştır.
Oğlunun ölümünden 4 yıl sonra da Diofantos ölmüştür.
Eğer D Diofantos'un öldüğü yaşı belirtirse, bu bilmecenden aşağıdaki denklem türetilir:

  
    
      
        D
        =
        (
        1
        
          /
        
        6
        +
        1
        
          /
        
        7
        +
        1
        
          /
        
        12
        )
        D
        +
        5
        +
        (
        1
        
          /
        
        2
        )
        D
        +
        4
      
    
    {\displaystyle D=(1/6+1/7+1/12)D+5+(1/2)D+4}
  
.
Bu denklemin çözümü de Diofantos'un 84 yaşında öldüğü sonucunu verir.

Diofantos her ne kadar cebirin yaratıcısı olarak tanımlansa da Diofantos'un yaşadığı dönemdeki Yunan Matematikçiler, Antik Mısır cebirinden haberdardılar. Tek bilinmeyenli cebir problemleri ve çözümleri MÖ 1650 yılında yazılmış olan Rhind Papirüsü'nde de geçmektedir. Dolayısıyla Diofantos'un en önemli katkısı, kendisinden önce gelen matematikçilerin çalışmalarını bir arada toplayıp, bunların uygulama alanlarını genişletmesidir. Ayrıca bir diğer katkısı da matematiksel gösterimleri sadece semboller yardımıyla yapmış olmasıdır.

Arithmetika, Diofantos'un 13 cilten oluşan ve sadece 6 cildinin günümüze ulaşabildiği, yazarın opus magnum’udur. 19. yüzyılda yaşamış olan Matematik tarihçisi Hankel'in tanımlamasına göre, "Arithmetika 5 farklı kategoride 130 problemi içerir." Hankel ayrıca bu problemleri çözümlenişlerine göre iki gruba ayırır:

1) Tek çözümü olanlar (Determinate)
2) Genel çözümü olanlar (Indeterminate).
1. cilt tek çözümlü cebir problemlerini içerirken, 2, 3, 4 ve 5. ciltler genel çözümlü cebir problemlerini içerir. 6. cilt ise dik üçgenle ilgili aritmetik problemleri içerir. Diofantos Arithmetika'daki problemleri analitik bir şekilde, değişkenleri ve bilinmeyenleri semboller yardımıyla ifade etmiştir.
Diofantos'un ölümünden sonra Arithmetika ve diğer çalışmaları batı dünyasında (Avrupa'nın Karanlık Çağ'a girmesinden dolayı) unutulmuştur. Arithmetika'nın büyük bölümünün bugüne ulaşabilmesinin sebebi, Arap alimlerin bu eser üzerinde tafsilatlı bir şekilde çalışmasıdır.
Arithmetika'nın Latinceye ilk çevirisi Bombelli tarafından 1570 yılında yapılmış fakat basılmamıştır. Bununla birlikte Bombelli, Diophontos'un çalışmasının bir kısmını kendi cebir çalışmasında kullanmıştır. Arithmetika'nın en bilinen Latince çevirisi ise Bachet tarafından 1621 yılında yapılmıştır. Arithmetika'nın 1621 baskısı, Fermat'ın meşhur Son Teorem'ini yazmasından sonra daha da bir önem kazanmıştır.

Diofantos denklemi, çözümü tam sayı olan ve içindeki tüm değişkenlerin de tam sayı olduğu denklemlerdir. Diofantos bu denklemlerde çıkarma işlemi, bilinmeyen değişkenler ve sayının üs değişkenleri için semboller kullanmıştır. Bu denklemlere en basit örnek (modern sembollerle) aşağıdaki gibidir;

  
    
      
        a
        X
        =
        b
      
    
    {\displaystyle aX=b}
  

- a ve b tam katsayılar, X ise bir tam sayı bilinmeyendir.
İki değişkenli örnek:

  
    
      
        X
        +
        Y
        =
        1
      
    
    {\displaystyle X+Y=1}
  

Bu eşitlikte her bir X değeri için tek bir Y çözümü vardır (
  
    
      
        Y
        =
        1
        −
        X
      
    
    {\displaystyle Y=1-X}
  
). Bu eşitliğin çözüm kümesi ise şudur:

Her X ∈ Z için (X, 1 − X)

Diofantos, Arithmetica dışında başka birkaç kitap daha yazdı, ancak çok azı hayatta kaldı. Diophontus'un diğer bilinen çalışmaları, Porizmler (Yunanca: Porismata) isimli bir eser ve çokgensel sayılar üzerine yazılmış olan başka bir eserdir. Çokgensel sayılar üzerine olan çalışmalarının bazı fragmanları bugüne ulaşmıştır fakat Porizmler isimli eseri tamamen kaybolmuştur.

Diofantos'un kendisi, The Porisms (veya Porismata) adlı lemmalardan oluşan bir esere atıfta bulunur, ancak bu kitap tamamen kaybolmuştur.
Porizmler adlı eser kaybolsa da, Diofantos Arithmetica’da bunlardan bahsettiği için orada bulunan üç lemmanın olduğunu biliyoruz. Bir lemma, iki rasyonel sayının küplerinin farkının diğer iki rasyonel sayının küplerinin toplamına eşit olduğunu belirtir, yani 
  
    
      
        a
        >
        b
      
    
    {\displaystyle a>b}
  
  olmak üzere herhangi bir 
  
    
      
        a
      
    
    {\displaystyle a}
  
 ve 
  
    
      
        b
      
    
    {\displaystyle b}
  
 verildiğinde, hepsi pozitif ve rasyonel olan öyle 
  
    
      
        c
      
    
    {\displaystyle c}
  
 ve 
  
    
      
        d
      
    
    {\displaystyle d}
  
 vardır ki aşağıdaki eşitliği sağlar:

a3 − b3 = c3 + d3.

Diofantos'un Pisagor ve Pisagorcular için büyük ilgi gören bir konu olan çokgensel (poligonal) sayılar üzerine de yazdığı bilinmektedir. Çokgensel sayılarla ilgili bir kitabının parçaları mevcuttur.
Preliminaries to the Geometric Elements adlı bir kitap, geleneksel olarak İskenderiyeli Heron'a atfedilmiştir. Son zamanlarda, Heron'a atıfta bulunmanın yanlış olduğunu ve gerçek yazarın Diofantos olduğunu öne süren Wilbur Knorr tarafından incelenmiştir.

Diofantos'un çalışmaları tarihte büyük bir etkiye sahipti. Arithmetica’nın baskıları on altıncı yüzyılın sonlarında ve 17. ve 18. yüzyıllarda Avrupa'da cebirin gelişimi üzerinde derin bir etki yaptı. Diofantos ve eserleri de Arap matematiğini etkiledi ve Arap matematikçiler arasında büyük ün kazandı. Diofantos'un çalışması cebir üzerine çalışmak için bir temel oluşturdu ve aslında ileri matematiğin çoğu cebire dayanmaktadır. Hindistan'ı ne kadar etkilediği tartışma konusudur.
Diofantos genellikle "cebirin babası" olarak adlandırılır çünkü sayı teorisine, matematiksel gösterime büyük katkıda bulunmuştur ve Arithmetica senkoplu gösterimin bilinen en eski kullanımını içermektedir.

Günümüzde, Diofantos analizi, denklemler için tam sayı çözümlerinin arandığı çalışma alanıdır ve Diofantos denklemleri, yalnızca tam sayı çözümlerinin arandığı tam sayı katsayılı polinom denklemleridir. Belirli bir Diofantos denkleminin çözülebilir olup olmadığını söylemek genellikle oldukça zordur. Arithmetica’daki problemlerin çoğu ikinci dereceden denklemlere dönüşür. Diofantos, 3 farklı ikinci dereceden denklem tipini ele aldı: ax2 + bx = c, ax2 = bx + c, and ax2 + c = bx. İkinci dereceden denklemlerle ilgili bugün tek bir durum varken Diofantos'un üç durumu (yukarıdaki üç durum) olmasının nedeni, sıfır fikrine sahip olmaması ve verilen 
  
    
      
        a
      
    
    {\displaystyle a}
  
, 
  
    
      
        b
      
    
    {\displaystyle b}
  
, 
  
    
      
        c
      
    
    {\displaystyle c}
  
 sayılarının her birinde pozitif olduğunu düşünerek negatif katsayılardan kaçınmasıdır. Diofantos her zaman rasyonel bir çözümden memnundu ve tam sayıya ihtiyaç duymuyordu, bu da kesirleri problemlerine çözüm olarak kabul ettiği anlamına geliyordu. Diofantos, negatif veya irrasyonel karekök çözümlerini "yararsız", "anlamsız" ve hatta "saçma" olarak değerlendirdi. Spesifik bir örnek vermek gerekirse, 4 = 4x + 20 denklemini 'absurd' olarak adlandırır çünkü bu x için negatif bir çözüm değerine yol açar. İkinci dereceden bir denklemde aradığı tek sonuç bir çözümdü. Diofantos'un ikinci dereceden bir denklemin iki çözümü olabileceğini bile fark ettiğini gösteren hiçbir kanıt yoktur. Eşzamanlı ikinci dereceden denklemleri de düşünmüştür.

Di

Diofantos denklemi diğer bir adıyla Diophantine denklemleri adını M.S. 3. yüzyılda yaşadığı tahmin edilen Antik Yunan matematikçilerden Diofantos'dan alan değişkenleri ve katsayıları tam sayılar olan denklemlerdir. Diofantos Arithmetika adlı sadece 6 cildi günümüze ulaşan çalışmasında 130 denkleme (bugün Diofantos denklemleri olarak adlandırılan) ve bunların çözümlerine yer vermiştir.

Basit doğrusal Diofantos denklemine örnekler aşağıdaki gibi verilebilinir;

Örnek 1.1

  
    
      
        x
        +
        y
        =
        1
      
    
    {\displaystyle x+y=1}
  

Bu eşitlikte her bir x değeri için tek bir y çözümü vardır (
  
    
      
        y
        =
        1
        −
        x
      
    
    {\displaystyle y=1-x}
  
).
Bu eşitliğin çözüm kümesi;

(X, 1 − X) şeklindedir her X ∈ Z için
Örnek 1.2

  
    
      
        x
        +
        2
        y
        =
        1
      
    
    {\displaystyle x+2y=1}
  

Bu defa x'in herhangi bir tam sayı olamayacağı fakat sadece tek sayı olabileceği görülüyor (
  
    
      
        x
        =
        1
        −
        2
        y
      
    
    {\displaystyle x=1-2y}
  
). 
Bu eşitliğin çözüm kümesi;

(1-2y, y) şeklindedir her y ∈ Z için
Örnek 1.3

  
    
      
        3
        x
        +
        6
        y
        =
        1
      
    
    {\displaystyle 3x+6y=1}
  

Bu eşitliğin çözüm kümesi boş kümedir. Her 
  
    
      
        x
      
    
    {\displaystyle x}
  
 ve 
  
    
      
        y
      
    
    {\displaystyle y}
  
 tam sayı seçimi için bu denklemin sol tarafı her zaman 3'ün katı olduğu halde sağ tarafı hiçbir zaman 3'ün katı olamaz.

Genel doğrusal Diofantos denklemi

  
    
      
        a
        x
        +
        b
        y
        =
        c
      
    
    {\displaystyle ax+by=c}
  
  Şeklindedir. Burada a, b ve c tam katsayılar 
  
    
      
        x
      
    
    {\displaystyle x}
  
 ve 
  
    
      
        y
      
    
    {\displaystyle y}
  
 tam sayı değişkenlerdir.

Genel bir örnek Pisagor denklemidir (Bakınız; Pisagor teoremi )

Örnek 2.1.1

  
    
      
        
          x
          
            2
          
        
        +
        
          y
          
            2
          
        
        =
        
          z
          
            2
          
        
        
      
    
    {\displaystyle x^{2}+y^{2}=z^{2}\,}
  
  Burada 
  
    
      
        x
        ,
        y
        ,
        z
      
    
    {\displaystyle x,y,z}
  
 tam sayıları dik üçgenin kenar uzunluklarını da temsil ettiği için Pisagor üçlemi olarak da adlandırılır.

(Bakınız; Fermat'nın son teoremi )

Örnek 2.2.1

  
    
      
        
          x
          
            n
          
        
        +
        
          y
          
            n
          
        
        =
        
          z
          
            n
          
        
        
      
    
    {\displaystyle x^{n}+y^{n}=z^{n}\,}
  
, n > 2  Bu eşitliğin 
  
    
      
        x
        ,
        y
        ,
        z
      
    
    {\displaystyle x,y,z}
  
 tam sayı değişkenlerinden en az birinin 0 olması durumu dışında çözümü yoktur.

Bakınız Pell denklemi
Bu denklem adını 17. yüzyıl İngiliz Matematikçi John Pell'den alır. 

Örnek 2.3.1

  
    
      
        
          x
          
            2
          
        
        −
        n
        
          y
          
            2
          
        
        =
        1
        
      
    
    {\displaystyle x^{2}-ny^{2}=1\,}
  
, n>0 ve n tam sayısı tam kare değildir

Özel

Genel
"Diophantine Equation". 30 Ekim 2012 tarihinde http://mathworld.wolfram.com/DiophantineEquation2ndPowers.html 11 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. adresinden
"Diophantine Equation". 30 Ekim 2012 tarihinde http://planetmath.org/encyclopedia/DiophantineEquation.html 8 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. adresinden
"Diophantine Equation". 30 Ekim 2012 tarihinde http://www.math.umass.edu/~gunnells/talks/abc.pdf 15 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. adresinden

Disiplinlerarasılık, iki ya da daha fazla akademik disiplinin bir akitivitede birleştirilmesine denir. Örnek olarak araştırma projeleri verilebilir. Sosyoloji, antropoloji, psikoloji ve iktisat gibi çeşitli alanlardan gelen bilgi birikiminden yararlanır. Bu kavram, yeni ihtiyaçlar ve meslekler ortaya çıktıkça, akademik disiplinler veya düşünce okulları arasındaki geleneksel sınırları aşan kurumsal bir birim olan "disiplinlerarası alan" ile doğrudan ilişkilidir. Bir güç santralinin, cep telefonunun veya benzeri projelerin geliştirilmesi birden fazla uzmanlık alanının entegrasyonunu gerektirdiğinden, büyük mühendislik ekipleri doğası gereği genellikle disiplinlerarasıdır. Bununla birlikte, "disiplinlerarası" terimi bazen yalnızca akademik ortamlarla sınırlı bir kavram olarak değerlendirilir.
Disiplinlerarası terimi, eğitim ve öğretim pedagojilerinde, yerleşik birkaç disiplinin veya geleneksel çalışma alanının yöntem ve öngörülerini kullanan çalışmaları tanımlamak için uygulanır. Disiplinlerarasılık; ortak bir görev doğrultusunda araştırmacıları, öğrencileri ve öğretmenleri; çeşitli akademik düşünce okullarını, meslekleri veya teknolojileri birbirine bağlama ve bütünleştirme hedefinde bir araya getirir. HIV/AIDS epidemiyolojisi veya küresel ısınma gibi karmaşık sorunların çözümü, çeşitli disiplinlerin kapsamlı bir şekilde anlaşılmasını zorunlu kılar. Disiplinlerarası yaklaşım, konunun araştırma kurumlarının geleneksel disiplin yapısı içinde ihmal edildiği veya yanlış temsil edildiği düşünüldüğü durumlarda (örneğin kadın çalışmaları veya etnik alan çalışmaları) uygulanabilir. Benzer şekilde disiplinlerarasılık, yalnızca iki veya daha fazla alanın perspektiflerinin birleştirilmesiyle kavranabilecek karmaşık konulara da tatbik edilir.
"Disiplinlerarası" sıfatı, eğitim çevrelerinde en sık; iki veya daha fazla disiplinden araştırmacıların yaklaşımlarını bir araya getirip mevcut soruna daha uygun hale getirecek şekilde dönüştürdükleri durumlar için kullanılır. Bu durum, öğrencilerin belirli bir konuyu birden fazla geleneksel disiplin açısından anlamalarının beklendiği, ekip tarafından verilen dersleri de kapsamaktadır. Disiplinlerarası eğitim bilişsel esnekliği teşvik eder ve öğrencileri, çoklu alanlardan gelen bilgileri sentezleyerek gerçek dünyadaki karmaşık sorunlarla başa çıkmaya hazırlar. Bu yaklaşım; aktif öğrenme, eleştirel düşünme ve problem çözme becerilerini vurgulayarak, öğrencileri giderek daha bağlantılı hale gelen bir dünyada ihtiyaç duyulan adaptasyon yeteneğiyle donatır. Örneğin, arazi kullanımı konusu; biyoloji, kimya, iktisat, coğrafya ve siyaset gibi farklı disiplinler tarafından incelendiğinde farklı boyutlarıyla ortaya çıkabilmektedir.

"Disiplinlerarası" ve "disiplinlerarasılık" terimleri sıklıkla 20. yüzyıla özgü kavramlar olarak görülse de, bu yaklaşımın kökenleri antik döneme, özellikle de Yunan felsefesine kadar uzanmaktadır. Julie Thompson Klein, bu kavramların kökenlerinin modern söylemde yankı bulan "birleşik bilim, genel bilgi, sentez ve bilginin bütünleşmesi" gibi bir dizi fikre dayandığını belirtmektedir. Giles Gunn ise Yunan tarihçi ve oyun yazarlarının, ele aldıkları konuları daha derinlemesine kavrayabilmek adına tıp veya felsefe gibi farklı bilgi alanlarından unsurlar ödünç aldıklarını ifade eder. Roma yollarının inşası; arazi ölçümü (haritacılık), malzeme bilimi, lojistik ve diğer birçok disiplinde uzmanlaşmış kişilerin ortak çalışmasını gerektirmiştir. Kapsamlı her hümanist proje doğası gereği disiplinlerarasılık barındırır; tarih bunun pek çok örneğiyle doludur. Örneğin, 17. yüzyılda Gottfried Wilhelm Leibniz'in evrensel bir adalet sistemi kurma girişimi; dilbilim, iktisat, yönetim, etik, hukuk felsefesi, siyaset ve hatta sinoloji (Çin çalışmaları) gibi alanların bir arada kullanılmasını zorunlu kılmıştır.
Disiplinlerarası programlar zaman zaman, geleneksel disiplinlerin önemli bir sorunu ele almakta yetersiz kaldığı veya isteksiz olduğu yönündeki ortak kanıdan doğar. Örneğin, antropoloji ve sosyoloji gibi sosyal bilim disiplinleri, 20. yüzyılın büyük bir bölümünde teknolojinin toplumsal analizine sınırlı bir ilgi göstermiştir. Bu durumun bir sonucu olarak, teknoloji alanına ilgi duyan pek çok sosyal bilimci; genellikle çeşitli disiplinlerden akademisyenlerin bir araya geldiği "bilim, teknoloji ve toplum" programlarına dahil olmuştur. Benzer şekilde, iki veya daha fazla disiplinin yöntemlerini birleştirilmeksizin incelenmesi mümkün olmayan nanoteknoloji gibi yeni araştırma alanları da bu tür programların oluşmasına zemin hazırlayabilmektedir. Kuantum fiziği ile bilgisayar biliminin bir sentezi olan kuantum bilgi işleme ve moleküler biyoloji ile bilgisayar bilimini birleştiren biyoinformatik bu durumun başlıca örnekleridir. Bir araştırma alanı olarak sürdürülebilir kalkınma; ekonomik, sosyal ve çevresel boyutlarda analiz ve sentez gerektiren problemlerle ilgilenmekte olup, sıklıkla sosyal ve doğa bilimlerinin entegrasyonunu gerektirir. Ayrıca disiplinlerarası araştırmalar, hastalıklara yönelik optimal çözümlerin geliştirilmesi gibi sağlık bilimleri çalışmalarında da kilit bir rol oynamaktadır. Bazı yükseköğretim kurumları Disiplinlerarası Çalışmalar alanında akredite derece programları sunmaktadır.
Diğer bir açıdan disiplinlerarasılık, aşırı uzmanlaşmanın ve "bilgi siloları" içerisindeki soyutlanmanın olumsuz etkilerine karşı bir çözüm yolu olarak değerlendirilmektedir. Ancak bazı görüşlere göre disiplinlerarasılık, mevcudiyetini tamamen belirli bir alanda derinleşen uzmanlara borçludur; zira uzmanlar olmaksızın disiplinlerarası çalışanların faydalanabileceği bir bilgi birikimi veya danışabileceği bilirkişiler olmayacaktır. Bazı düşünürler ise disiplinlerarasılığın odağına disiplinleri aşma gerekliliğini koyarak, aşırı uzmanlaşmayı hem epistemolojik hem de politik açıdan sorunlu bulmaktadır. Disiplinlerarası iş birliği veya araştırmalar sorunlara yeni çözümler sunduğunda, elde edilen bulgular ilgili tüm disiplinlere geri bildirim sağlayarak bu alanları zenginleştirir. Bu nedenle, disiplin uzmanları ile disiplinlerarası araştırmacılar birbirlerini tamamlayan bir ilişki içerisinde görülebilirler.

Diş hekimliği ağız boşluğunun dentisyonu ve oral mukozasının yanı sıra başta maksillofasiyal (çene ve yüze ait) bölge olmak üzere çevresindeki ve ilişkili dokuların ve yapıların hastalıklarını, rahatsızlıklarını ve bozukluklarını çalışan, teşhis eden, önleyen ve tedavi eden tıp dalıdır. Halk arasında sadece dişlerle ilişkilendirilmesine rağmen diş hekimliğinin alanı dişlerle sınırlı olmayıp temporomandibular eklem ve diğer destekleyici kas, lenf, sinir, damar ve anatomik yapılar da dahil olmak üzere kraniyofasiyal kompleksin diğer elemanlarını da barındırır.
Belirli kaynaklarda, diş hekimliği ve bir tıpta uzmanlık dalı olan stomatoloji (ağız hastalıkları ve rahatsızlıkları ile ilgilenen bilim dalı) birbirlerinin yerine kullanıldığından stomatoloji teriminin artık büyük ölçüde kullanılmadığı anlaşılmaktadır.
Diş tedavileri, genellikle diş hekimi ve diş hekimi asistanı tarafından yürütülür. Diş hekimi asistanı, diş hijyenisti, diş teknisyeni, diş terapisti, veteriner diş hekimliği, estetik diş hekimliği, geriatrik diş hekimliği, ortodonti, protetik, endodonti de diş hekimliği alt dalıdır. Diş hekimlerinin çoğu özel muayenehanelerde, ağız ve diş sağlığı merkezlerinde veya devlet hastanelerinde çalışmaktadır.
Diş hekimliği tarihi, insanlık ve medeniyet tarihi kadar eskidir. Erken Harappa dönemine ait İndus Vadisi Medeniyeti'nin (MÖ 3300) kalıntıları arasında 9.000 yıl öncesine tarihlenen delinmiş dişler bulunmuştur. Diş cerrahisinin tıptaki ilk uzmanlık alanı olduğu düşünülmektedir.

John M. Harris, Ohio, Bainbridge'de dünyanın ilk dişhekimliği okulunu açtı ve diş hekimliğinin bir sağlık mesleği olarak yerleşmesine yardımcı oldu. Okul 21 Şubat 1828'de açıldı ve bugün bir Harris diş müzesidir. İlk dişhekimliği fakültesi, Baltimore Diş Cerrahisi Koleji, 1840 yılında Baltimore, Maryland, ABD'de açıldı.

Türkiye'de diş hekimliği mesleğini icra edebilmek için kişinin bir diş hekimliği fakültesinde öğrenim görmesi gerekmektedir. Her yıl ÖSYM tarafından düzenlenen üniversite sınavlarına girerek başarılı olan kişi tercih ettiği bir diş hekimliği fakültesine girmeye hak kazanır. Her yıl artmakla birlikte 2018 yılında Türkiye'de 63 tanesi Devlet Üniversitesi ve 23 tanesi Özel Üniversite bünyesinde olmak üzere 86 adet diş hekimliği fakültesi vardır.
Diş hekimliği fakültelerinde 1964 yılı itibarıyla eğitim süresi 5 yıldır ve alınan dersler temel tıp bilimleri ve klinik bilimler olmak üzere ikiye ayrılabilir. Temel tıp bilimleri; Anatomi, Fizyoloji, Histoloji, Embriyoloji, Patoloji, Biyokimya, Biyoloji ve Genetik, Mikrobiyoloji ve Farmakoloji olarak sıralanırken klinik bilimler arasında Ağız, Diş ve Çene Cerrahisi, Oral Diagnoz ve Radyoloji, Pedodonti, Endodonti, Restoratif Diş Tedavisi, Ortodonti, Periodontoloji, Protetik Diş Tedavisi sayılabilir. Eğitimin ilk 3 senesinde preklinik eğitim verilmekte olup son 2 sene klinik eğitimlere başlanır. 5 sene sonunda başarılı olan kişi diş hekimi unvanını alır.
Yabancı dil şartını sağlayan diş hekimleri isterlerse 2012 itibarıyla her yıl ÖSYM tarafından Eylül ayında düzenlenen ve 120 sorudan oluşan DUS'a (Dişte Uzmanlık Sınavına) girerek uzman diş hekimi olabilirler. 2018 yılında eklenen Oral Patoloji uzmanlık alanı ile birlikte diş hekimliğinde toplam 9 adet uzmanlık alanı bulunmaktadır ve bu uzmanlık alanları ve eğitim süreleri aşağıdaki gibidir.

Diş anatomisi
İnsan dişi

Doğa bilimleri veya tabii ilimler, gözlem ve deneylerden elde edilen ampirik kanıtlara dayalı olarak doğal olayların tanımlanması, anlaşılması ve tahmin edilmesiyle ilgilenen bilim dallarından biridir. Akran değerlendirmesi ve bulguların tekrarlanabilirliği gibi mekanizmalar, bilimsel ilerlemelerin geçerliliğini sağlamaya çalışmak için kullanılır.
Doğa bilimleri iki ana dala ayrılabilir: yaşam bilimleri ve fizik bilimleri. Yaşam bilimi alternatif olarak biyoloji olarak bilinir ve fizik bilimi alt dallara ayrılır: fizik, kimya, yer bilimleri ve astronomi. Doğa bilimlerinin bu dalları daha da özelleşmiş dallara (alanlar olarak da bilinir) ayrılabilir. Deneysel bilimler olarak doğa bilimleri, matematik ve mantık gibi formal bilimlerin araçlarını kullanır ve doğa hakkındaki bilgileri "doğa yasalarının" açık ifadeleri olarak açıklanabilecek ölçümlere dönüştürür.
Modern doğa bilimi, doğa felsefesine yönelik daha klasik yaklaşımların yerini almıştır. Galileo, Kepler, Descartes, Bacon ve Newton daha matematiksel ve daha deneysel yaklaşımları metodik bir şekilde kullanmanın faydalarını tartışmışlardır. Yine de, genellikle göz ardı edilen felsefi perspektifler, konjektürler ve ön kabuller doğa bilimlerinde gerekli olmaya devam etmektedir. Keşif bilimi de dahil olmak üzere sistematik veri toplama, 16. yüzyılda bitkilerin, hayvanların, minerallerin vb. tanımlanması ve sınıflandırılmasıyla ortaya çıkan doğa tarihinin yerini almıştır. Günümüzde "doğa tarihi" popüler kitlelere yönelik gözlemsel açıklamaları akla getirmektedir.

Bilim felsefecileri, Karl Popper'ın tartışmalı yanlışlanabilirlik kriteri de dahil olmak üzere, bilimsel çabaları bilimsel olmayanlardan ayırt etmelerine yardımcı olacak çeşitli kriterler önermişlerdir. Geçerlilik, doğruluk ve akran değerlendirmesi ve bulguların tekrarlanabilirliği gibi kalite kontrolü, günümüzün küresel bilim camiasında en çok saygı duyulan kriterler arasındadır.
Doğa bilimlerinde, imkansızlık iddiaları, tartışılamayacak derecede kanıtlanmış olarak kabul edilmek yerine, ezici bir olasılıkla kabul görmeye başlar. Bu güçlü kabulün temelinde, bir şeyin gerçekleşmediğine dair kapsamlı kanıtların, varsayımları mantıksal olarak bir şeyin imkansız olduğu sonucuna götüren, tahminlerde bulunmada çok başarılı olan temel bir teori ile birleşmesi yatar. Doğa bilimlerinde bir imkansızlık iddiası asla kesin olarak kanıtlanamazken, tek bir karşı örneğin gözlemlenmesiyle çürütülebilir. Böyle bir karşı örnek, imkansızlığı ima eden teorinin altında yatan varsayımların yeniden incelenmesini gerektirecektir.

Bu alan, canlı organizmalarla ilgili olguları inceleyen çeşitli disiplinleri kapsar. Çalışma ölçeği, alt bileşen biyofizikten karmaşık ekolojilere kadar değişebilir. Biyoloji, organizmaların özellikleri, sınıflandırılması ve davranışlarının yanı sıra türlerin nasıl oluştuğu ve birbirleriyle ve çevreyle olan etkileşimleriyle ilgilenir.
Biyolojinin botanik, zooloji ve tıp alanları uygarlığın ilk dönemlerine kadar uzanırken, mikrobiyoloji 17. yüzyılda mikroskobun icadıyla ortaya çıkmıştır. Ancak biyolojinin birleşik bir bilim haline gelmesi 19. yüzyıla kadar gerçekleşmemiştir. Bilim insanları tüm canlılar arasındaki ortak noktaları keşfettikten sonra, bunların en iyi şekilde bir bütün olarak incelenebileceğine karar verildi.
Biyolojideki bazı önemli gelişmeler genetiğin keşfi, doğal seçilim yoluyla evrim, hastalıkların mikrop teorisi ve kimya ve fizik tekniklerinin hücre veya organik molekül düzeyinde uygulanmasıdır.
Modern biyoloji, organizma türüne ve incelenen ölçeğe göre alt disiplinlere ayrılır. Moleküler biyoloji yaşamın temel kimyasını incelerken, hücresel biyoloji tüm yaşamın temel yapı taşı olan hücrenin incelenmesidir. Daha yüksek bir seviyede, anatomi ve fizyoloji bir organizmanın iç yapılarına ve işlevlerine bakarken, ekoloji çeşitli organizmaların birbirleriyle nasıl ilişki kurduğuna bakar.

Yer bilimleri; jeoloji, coğrafya, jeofizik, jeokimya, klimatoloji, buzul bilimi, hidroloji, meteoroloji ve oşinografi dahil olmak üzere Dünya gezegeniyle ilgili bilimler için kullanılan geniş kapsamlı bir terimdir.
Madencilik ve değerli taşlar uygarlık tarihi boyunca insanların ilgi alanı olmuş olsa da ilgili ekonomik jeoloji ve mineraloji bilimlerinin gelişimi 18. yüzyıla kadar gerçekleşmemiştir. Yeryüzü çalışmaları, özellikle de paleontoloji, 19. yüzyılda çiçek açmıştır. Jeofizik gibi diğer disiplinlerin 20. yüzyılda büyümesi, 1960'larda levha tektoniği teorisinin gelişmesine yol açmış ve bu da evrim teorisinin biyoloji üzerinde yarattığı etkiye benzer bir etkiyi yer bilimleri üzerinde yaratmıştır. Günümüzde yer bilimleri petrol ve mineral kaynakları, iklim araştırmaları ve çevresel değerlendirme ve iyileştirme ile yakından bağlantılıdır.

Bazen yer bilimleri ile birlikte düşünülse de kavram, teknik ve uygulamalarının bağımsız gelişimi ve kanatları altında çok çeşitli alt disiplinler barındırması nedeniyle atmosfer bilimi de ayrı bir doğa bilimi dalı olarak kabul edilmektedir. Bu alan, yer seviyesinden uzayın sınırına kadar atmosferin farklı katmanlarının özelliklerini inceler. Çalışmanın zaman ölçeği de günden yüzyıla kadar değişir. Bazen bu alan, dünya dışındaki gezegenlerdeki iklim modellerinin incelenmesini de içerir.

Okyanuslarla ilgili ciddi çalışmalar 20. yüzyılın başlarından ortalarına kadar olan dönemde başlamıştır. Bir doğa bilimi alanı olarak nispeten gençtir, ancak bağımsız programlar bu konuda uzmanlıklar sunmaktadır. Alanın yer bilimleri, disiplinler arası bilimler veya kendi başına ayrı bir alan olarak kategorize edilmesi konusunda bazı tartışmalar devam etse de, alandaki modern çalışanların çoğu, kendi paradigmaları ve uygulamaları olacak şekilde olgunlaştığı konusunda hemfikirdir.

Gezegen bilimi veya planetoloji, Dünya gibi karasal gezegenleri ve gaz devleri gibi diğer gezegen türlerini ve uydular, asteroitler ve kuyruklu yıldızlar gibi diğer gök cisimlerini içeren gezegenlerin bilimsel çalışmasıdır. Bu büyük ölçüde Güneş Sistemi'ni içerir, ancak son zamanlarda ötegezegenlere, özellikle de karasal ötegezegenlere doğru genişlemeye başlamıştır. Mikrometeoroidlerden gaz devlerine kadar uzanan çeşitli nesneleri, bileşimlerini, hareketlerini, oluşumlarını, birbirleriyle ilişkilerini ve geçmişlerini belirlemek amacıyla araştırır. Gezegen bilimi, astronomi ve yer bilimlerinden kaynaklanan ve şu anda gezegen jeolojisi, kozmokimya, atmosfer bilimi, fizik, oşinografi, hidroloji, teorik gezegenoloji, buzul bilimi ve ötegezegenoloji gibi çok sayıda alanı kapsayan disiplinler arası bir alandır. İlgili alanlar, Güneş'in Güneş Sistemi'ndeki cisimler üzerindeki etkisini inceleyen uzay fiziği ve astrobiyolojiyi kapsamaktadır.
Gezegen bilimi birbiriyle bağlantılı gözlemsel ve teorik dallardan oluşur. Gözlemsel araştırma, öncelikle uzaktan algılamayı kullanan robotik uzay aracı misyonları aracılığıyla uzay keşfi ve Dünya merkezli laboratuvarlarda yürütülen karşılaştırmalı deneysel çalışmaların bir kombinasyonunu gerektirir. Teorik yönü ise kapsamlı matematiksel modelleme ve bilgisayar simülasyonunu içerir.
Gezegen bilimciler genellikle üniversitelerin astronomi, fizik veya yer bilimleri bölümlerinde veya araştırma merkezlerinde yer alırlar. Bununla birlikte, dünya çapında özel gezegen bilimi enstitüleri de vardır. Genel olarak, gezegen bilimi alanında kariyer yapmak isteyen kişiler yer bilimleri, astronomi, astrofizik, jeofizik veya fizik alanlarından birinde yüksek lisans düzeyinde eğitim alırlar. Daha sonra araştırmalarını gezegen bilimi disiplini içinde yoğunlaştırırlar. Her yıl büyük konferanslar düzenlenir ve çok sayıda hakemli dergi gezegen bilimindeki çeşitli araştırma ilgi alanlarına hitap eder. Bazı gezegen bilimciler özel araştırma merkezleri tarafından istihdam edilir ve sıklıkla ortak araştırma girişimlerinde bulunurlar.

Maddenin atomik ve moleküler ölçekteki bilimsel çalışmasını oluşturan kimya, öncelikle gazlar, moleküller, kristaller ve metaller gibi atom koleksiyonlarıyla ilgilenir. Bu materyallerin bileşimi, istatistiksel özellikleri, dönüşümleri ve reaksiyonları incelenir. Kimya ayrıca, daha büyük ölçekli uygulamalarda kullanılmak üzere tek tek atomların ve moleküllerin özelliklerini ve etkileşimlerini anlamayı da içerir.
Kimyasal süreçlerin çoğu, malzemelerin manipülasyonu için bir dizi (genellikle iyi test edilmiş) teknik ve altta yatan süreçlerin anlaşılması kullanılarak doğrudan bir laboratuvarda incelenebilir. Kimya, diğer doğa bilimlerini birbirine bağlamadaki rolü nedeniyle genellikle "merkezi bilim" olarak adlandırılır.
Kimyadaki ilk deneylerin kökleri, mistisizm ile fiziksel deneyleri birleştiren bir inançlar bütünü olan simya sistemine dayanıyordu. Kimya bilimi, gazları keşfeden Robert Boyle ve kütlenin korunumu teorisini geliştiren Antoine Lavoisier'in çalışmalarıyla gelişmeye başladı.
Kimyasal elementlerin keşfi ve atom teorisi bu bilimi sistematik hale getirmeye başladı ve araştırmacılar maddenin halleri, iyonlar, kimyasal bağlar ve kimyasal reaksiyonlar hakkında temel bir anlayış geliştirdiler. Bu bilimin başarısı, şu anda dünya ekonomisinde önemli bir rol oynayan tamamlayıcı bir kimya endüstrisine yol açtı.

Fizik, evrenin temel bileşenlerinin, birbirleri üzerinde uyguladıkları kuvvetlerin ve etkileşimlerin ve bu etkileşimlerin ürettiği sonuçların incelenmesini içerir. Genel olarak, fizik temel bilim olarak kabul edilir, çünkü diğer tüm doğa bilimleri bu alanın ilke ve yasalarını kullanır ve bunlara uyar. Fizik, ilkeleri formüle etmek ve nicelleştirmek için mantıksal çerçeve olarak büyük ölçüde matematiğe dayanır.
Evrenin ilkelerinin incelenmesi uzun bir geçmişe sahiptir ve büyük ölçüde doğrudan gözlem ve deneylerden kaynaklanmaktadır. Evreni yöneten yasalara ilişkin teorilerin formülasyonu, çok erken dönemlerden itibaren fizik çalışmalarının merkezinde yer almış, felsefe giderek yerini doğrulama kaynağı olarak sistematik, nicel deneysel testlere ve gözleme bırakmıştır. Fizikteki önemli tarihsel gelişmeler arasında Isaac Newton'un evrensel çekim teorisi ve klasik m

Doğal sayılar, 
  
    
      
        {
        0
        ,
        1
        ,
        2
        ,
        3
        ,
        4
        ,
        5
        ,
        6
        ,
        7
        ,
        .
        .
        .
        }
      
    
    {\displaystyle \{0,1,2,3,4,5,6,7,...\}}
  
 şeklinde sıralanan tam sayılardır ve kimi tanımlamalara göre 0 sayısını bu kümeye dâhil etmez. Aralarında standart ISO 80000-2'nin de bulunduğu bazı tanımlar doğal sayıları 0 ile başlatır ve bu durum negatif olmayan tam sayılar için 0, 1, 2, 3, ... şeklinde bir karşılık bulurken, bazı tanımlamalar 1 ile başlamakta ve bu da pozitif tam sayılar için 1, 2, 3, ... şeklinde bir eşlenik oluşturur. Doğal sayıları sıfır olmadan ele alan metinlerde, sıfırın da dâhil edildiği doğal sayılar bazen tam sayılar olarak adlandırılırken diğer bazı metinlerde bu terim, negatif tam sayılar da dâhil olmak üzere tam sayılar için kullanılmaktadır. Özellikle ilkokul seviyesindeki eğitimde, doğal sayılar, negatif tam sayıları ve sıfırı dışlamak ve saymanın ayrık yapısını, gerçek sayıların bir karakteristiği olan ölçümün sürekliliğiyle karşıtlık oluşturmak amacıyla sayma sayıları olarak adlandırılabilir.
Doğal sayılar, "masa üzerindeki bozuk paraların sayısı 'altıdır'" şeklindeki ifadelerde sayma amaçlı kullanıldığında, kardinal sayı olarak adlandırılan bir işlevi üstlenirler. Bunun yanı sıra, "bu şehir, ülke çapındaki 'üçüncü' en büyük şehirdir" şeklindeki ifadelerde sıralama amaçlı kullanıldıklarında ise, sıral sayı olarak adlandırılan farklı bir işlevi yerine getirirler. Zaman zaman doğal sayılar, matematiksel anlamda sayısal özelliklere sahip olmayan, spor dallarındaki forma numaraları gibi, nominal sayı olarak adlandırılan etiketleme amaçları için de tercih edilirler.
Doğal sayılar, genellikle N sembolü ile gösterilen bir kümeyi teşkil ederler. Bu sayılar kümesi, doğal sayılar kümesinin ardışık genişlemeleriyle birçok farklı sayı kümesinin inşasına olanak sağlar: tamsayılar, doğal sayılar kümesine, henüz dâhil edilmemişse bir toplama birimi olan 0 ve her bir sıfırdan farklı doğal sayı n için tanımlanan bir toplamının tersi −n ekleyerek oluşturulur; rasyonel sayılar, her bir sıfırdan farklı tam sayı n için bir çarpma tersi 
  
    
      
        1
        
          /
        
        n
      
    
    {\displaystyle 1/n}
  
 ekleyerek ve bu terslerin tam sayılar ile çarpımını da içerecek şekilde genişletilir; reel sayılar, rasyonel sayıların limitlerine ulaşan Cauchy dizileri ile zenginleştirilerek elde edilir; karmaşık sayılar, reel sayılara eklenen bir −1'in karekökü ve bu karekökün toplamları ile çarpımları ile genişletilir; ve bu süreç böyle devam eder. Bu ardışık genişletme serisi, doğal sayıların diğer sayı sistemlerine kanonik bir şekilde gömülmesini sağlar.
Doğal sayılara ait özellikler, örneğin bölünebilirlik ve asal sayı dağılımı gibi konular, sayılar teorisi disiplininde ele alınmaktadır. Sayma ve sıralamaya dair meseleler, bölüntü ve enumeratif kombinatorik yöntemler gibi konular, kombinatorik çalışma alanında detaylı bir şekilde incelenmektedir.

Doğal sayıların gösterimi konusunda en temel yöntemlerden biri, parmakla sayma metoduyla parmakların kullanılmasıdır. Nesne başına bir çizik işareti eklemek de benzer şekilde ilkel bir yöntem olarak kabul edilir. İlerleyen zamanlarda, bir nesneler topluluğu, bir işareti silip topluluktan bir nesneyi ayırarak eşitlik, fazlalık veya eksiklik yönünden değerlendirilebilir.
Sayıları ifade etmek amacıyla rakamların kullanılması, soyutlama noktasında önemli bir ilerleme olarak görülür. Bu yaklaşım, büyük sayıların kaydedilmesi için sistemlerin oluşturulmasına imkan tanımıştır. Antik Mısır uygarlığı, 1, 10 ve 1 milyonu aşkın değerlere kadar olan 10'un katları için özgün hiyeroglifler barındıran kapsamlı bir sayı sistemi geliştirmiştir. Paris'teki Louvre müzesinde sergilenen ve MÖ 1500 yıllarına tarihlenen bir Karnak taş oyması, 276 sayısını iki yüz, yedi on ve altı birim olarak temsil ederken, 4,622 sayısı için de benzer bir gösterim kullanılmıştır. Babil uygarlığı ise, 1 ve 10 için özel semboller kullanılarak kurulan ve altmışlık bir tabana dayanan bir basamak sistemine sahipti; bu sistemde altmış için kullanılan sembol, bir için kullanılan sembolle aynıydı ve değeri bağlamdan çıkarılabiliyordu.
0 sayısının, kendi özgün sayısal simgesiyle birlikte bir sayı olarak değerlendirilmesi fikrinin ortaya çıkışı, nispeten daha geç bir gelişmedir. Basamak notasyonunda bir 0 rakamının kullanımı (diğer sayılar içinde) MÖ 700'lere dayanır ve bu uygulama Babilliler tarafından benimsenmiştir; bu basamak, sayının en son sembolü olacaksa kullanılmamıştır. Olmek ve Maya uygarlığı MÖ 1. yüzyılda 0'ı bağımsız bir sayı olarak kullanmışlardır, fakat bu kullanım Mezoamerika dışına yayılmamıştır. Modern dönemde bir 0 sayısal işaretinin kullanımı MS 628 yılında Hint matematikçi Brahmagupta ile başlamıştır. Ancak, 0 sayısı, MS 525 yılında Dionysius Exiguus ile başlayarak, Orta Çağ computus'unda (Paskalya'nın tarihinin hesaplanması), bir sayısal işaret olmadan bir sayı olarak kullanılmıştır. Standart Roma rakamlarında 0 için bir sembol bulunmamaktadır; bunun yerine, Latince "hiçbiri" anlamına gelen nullus kelimesinden türetilen nulla (veya iyelik hâli nullae) 0 değerini ifade etmek için kullanılmıştır.
Sayıların soyutlamalar ile sistematik olarak incelenmesi, genellikle Yunan filozoflar Pisagor ve Arşimet'e mal edilir. Bazı Yunan matematikçiler, sayı 1'i daha büyük sayılardan farklı olarak, bazen tam olarak bir sayı olarak bile değerlendirmemişlerdir. Euclid, bir birimi öncelikle tanımlayıp ardından bir sayıyı birimlerin çokluğu olarak tanımlamıştır; böylece onun tanımına göre bir birim bir sayı değildir ve benzersiz sayılar mevcut değildir (örneğin, belirsiz sayıda birimden herhangi iki birim bir 2 olarak kabul edilir). Ancak, hemen ardından gelen mükemmel sayı tanımında, Euclid 1'i diğer herhangi bir sayı gibi ele alır.
Sayılar üzerine bağımsız çalışmalar, aynı dönemlerde Hindistan, Çin ve Mezoamerika'da da yürütülmüştür.

19. yüzyıl Avrupa'sında doğal sayılar kavramının esas mahiyeti üzerine matematiksel ve felsefi düzeyde tartışmalar gerçekleştirilmiştir. Henri Poincaré, aksiyomların yalnızca sonlu uygulamaları kapsamında ispatlanabileceğini ifade etmiş ve aynı işlemin belirsiz sayıda tekrarının zihinsel bir kavrayışla mümkün kılındığı sonucuna ulaşmıştır. Leopold Kronecker, kendi inancını "Tanrı tamsayıları yarattı, diğer her şey insanın eseridir" şeklinde özetlemiştir.
Yapılandırmacılar, matematiğin temelleri alanındaki mantıksal kesinliği artırma gereksinimini vurgulamışlardır. 1860'lar döneminde, Hermann Grassmann doğal sayılar için özyinelemeli bir tanım önererek, bu sayıların aslında doğuştan gelmediğini, fakat tanımların bir ürünü olduğunu ifade etmiştir. İlerleyen zamanlarda, bu tip formal tanımların iki ayrı sınıfı geliştirilmiş; daha sonrasında ise, bu tanımların çoğu pratik uygulamada birbirine eşdeğer olarak kabul edilmiştir.
Doğal sayıların küme teorisiyle ilişkilendirilmesine yönelik tanımlamalar, Frege tarafından geliştirilmiştir. İlk etapta, Frege bir doğal sayıyı, belirli bir küme ile birebir korespondans kurabilen tüm kümelerin topluluğu olarak ifade etmiştir. Ancak, bu yaklaşım, Russell paradoksu da dâhil olmak üzere çeşitli paradokslara sebebiyet vermiştir. Bu tür paradokslardan sakınmak amacıyla, tanımlama biçimi, bir doğal sayının özel bir küme olarak tanımlandığı ve herhangi bir kümenin, bu küme ile birebir korespondans kurabiliyorsa, söz konusu kümenin eleman sayısının bu sayı olduğu şeklinde modifiye edilmiştir.
İkinci kategori tanımlamalar, Charles Sanders Peirce tarafından ortaya konmuş, Richard Dedekind tarafından rafine edilmiş ve Giuseppe Peano tarafından detaylı bir şekilde ele alınmıştır; bu metodoloji günümüzde Peano aritmetiği olarak bilinmektedir. Bu yaklaşım, sıral sayıların özelliklerinin aksiyomatik bir çerçevede ele alınmasına dayanmaktadır: Her doğal sayının bir sonraki sayısı vardır ve sıfırdan farklı her doğal sayının benzersiz bir önceki sayısı vardır. Peano aritmetiği, birkaç zayıf küme teorisi sistemiyle eş tutarlılık gösterir. Bu sistemlerden biri, sonsuzluk aksiyomunun tersi ile değiştirilmiş ZFC sistemidir. ZFC'de kanıtlanabilir ancak Peano Aksiyomları kullanılarak kanıtlanamayan teoremler arasında Goodstein teoremi bulunur.
Bu tanımlar ışığında, boş kümeyle özdeşleştirilen 0 sayısının doğal sayılar kümesine dâhil edilmesi mantıklı bir yaklaşım olarak değerlendirilmektedir. Günümüzde küme teorisyenleri ve mantık bilimcileri arasında 0'ı doğal sayılar kümesine dâhil etme eğilimi yaygındır. Matematikçilerin bir kısmı da bu uygulamayı benimserken, bilgisayar dilleri de genellikle döngü sayaçları, dizgi veya dizi elemanları gibi nesneleri saymaya sıfırdan başlamaktadır. Diğer yandan, birçok matematikçi, eski geleneği sürdürerek ilk doğal sayı olarak 1'i kabul etme eğilimindedir. Bu yaklaşım, özellikle gerçek analiz üzerine yazılmış metinlerde yaygındır.

Doğal sayılar kümesi, standart olarak N veya 
  
    
      
        
          N
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {N} }
  
 ile ifade edilmektedir. Daha eski metinlerde, bu küme için bazen J simgesi tercih edilmiştir.
Doğal sayıların 0'ı kapsayıp kapsamadığı duruma göre değişiklik gösterebilir, bu yüzden atıfta bulunulan versiyonun hangisi olduğunu anlamak önem arz eder. Bu genellikle bağlamdan anlaşılır, fakat notasyonda bir alt ya da üst simge kullanımı ile de açıklanabilir. Örneğin:

Sıfırsız doğal sayılar için: 
  
    
      
        
          1
          ,
          2
          ,
          .
          .
          .
        
        =
        
          
            N
          
          
            ∗
          
        
        =
        
          
            N
          
          
            +
          
        
        =
        
          
            N
          
          
            0
          
        
        ∖
        
          0
        
        =
        
          
    

Doğru, matematikte mantıksal bir değerdir. Matematik'te ne olduğu belli olmayan (tanımsız) değerlerden biridir. 
Ayrıca geometride doğru ifadesi aynı doğrultuda olan ve her iki yönden de sonsuza kadar giden noktalar kümesi diye de tanımlanır. Bir doğru üzerinde en az 2 nokta, dışında da en az 1 nokta mevcuttur.

Matematikte doğrunun değişik ifadeleri vardır:

Bir noktalar kümesidir.
Cetvel yardımıyle çizilen çizgi, iki nokta arasındaki gergin bir ip doğruyu belirtir.
Farklı 2 noktadan yalnız bir doğru geçer.
Farklı 2 nokta yalnız bir doğru belirtir.
Farklı 2 düzlem en fazla bir doğruda kesişir.

        y
        =
        m
        x
        +
        b
        
      
    
    {\displaystyle y=mx+b\,}
  

burada:

m doğrunun eğimi.
b doğrunun düşey eksenle kesişme noktası.
x y fonksiyonunun bağımsız değişken.
Üç boyutluda, bir doğru genellikle parametrik eşitlikler olarak ifade edilir:

  
    
      
        x
        =
        
          x
          
            0
          
        
        +
        a
        t
        
      
    
    {\displaystyle x=x_{0}+at\,}
  

  
    
      
        y
        =
        
          y
          
            0
          
        
        +
        b
        t
        
      
    
    {\displaystyle y=y_{0}+bt\,}
  

  
    
      
        z
        =
        
          z
          
            0
          
        
        +
        c
        t
        
      
    
    {\displaystyle z=z_{0}+ct\,}
  

burada:

x, y ve z, tden bağımsız fonksiyonlardır.

  
    
      
        
          x
          
            0
          
        
      
    
    {\displaystyle x_{0}}
  
, 
  
    
      
        
          y
          
            0
          
        
      
    
    {\displaystyle y_{0}}
  
 ve 
  
    
      
        
          z
          
            0
          
        
      
    
    {\displaystyle z_{0}}
  
 her biri kendi değişken olan birincil değerlerdi.
a, b ve c doğrunun eğimine bağlıdırlar, böylece vektör (a, b, c) doğruya paraleldirler.

R2de, tüm doğrular L ile tanımlanır.

  
    
      
        L
        =
        {
        
          a
        
        +
        t
        
          b
        
        ∣
        t
        ∈
        
          R
        
        }
      
    
    {\displaystyle L=\{\mathbf {a} +t\mathbf {b} \mid t\in \mathbb {R} \}}
  

        L
        =
        {
        (
        x
        ,
        y
        )
        ∣
        a
        x
        +
        b
        y
        =
        c
        }
        
      
    
    {\displaystyle L=\{(x,y)\mid ax+by=c\}\,}
  

Bir ucu sınırlı olan doğrudur. Diğer bir deyişle, bir başlangıç noktası olan ve o noktadan sonsuza doğru uzanan noktalar kümesidir. Bir doğrunun üzerinde bir nokta alıp, doğruyu o noktadan ikiye ayırdığımızda iki adet ışın elde ederiz.
Soldaki örnekte; A ucundan sınırlanmış B, C doğrultusunda, C noktasından sonsuza doğru giden bir ışındır. A ve B noktaları açık, C noktası kapalıdır. Bunun anlamı A ve B noktaları ışına dahil değildir. Işın o noktaları kapsamamaktadır.

Matematiksel şekillerin listesi

Doğru parçası, geometride bir doğrunun sınırlı iki ucu arasında kalan ve her biri yan yana aynı doğrultuda olan noktalar kümesidir.

        V
        
        
      
    
    {\displaystyle V\,\!}
  
 vektör uzayı 
  
    
      
        
          
            R
          
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle \mathbb {R} }
  
 veya 
  
    
      
        
          
            C
          
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle \mathbb {C} }
  
 ve 
  
    
      
        L
        
        
      
    
    {\displaystyle L\,\!}
  
 
  
    
      
        V
        ,
        
        
      
    
    {\displaystyle V,\,\!}
  
 nin bir alt kümesidir..
Ayrıca 
  
    
      
        L
        
        
      
    
    {\displaystyle L\,\!}
  
 bir doğru parçasıdır, 
  
    
      
        L
        
        
      
    
    {\displaystyle L\,\!}
  
 şeklinde formülize edilecek olursa;

  
    
      
        L
        =
        {
        
          u
        
        +
        t
        
          v
        
        ∣
        t
        ∈
        [
        0
        ,
        1
        ]
        }
      
    
    {\displaystyle L=\{\mathbf {u} +t\mathbf {v} \mid t\in [0,1]\}}
  

  
    
      
        
          u
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {u} }
  
 ve 
  
    
      
        
          u
          +
          v
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {u+v} }
  
 
  
    
      
        L
        .
        
        
      
    
    {\displaystyle L.\,\!}
  
, 
  
    
      
        
          u
        
        ,
        
          v
        
        ∈
        V
        
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {u} ,\mathbf {v} \in V\,\!}
  
 ile 
  
    
      
        
          v
        
        ≠
        
          0
        
        ,
      
    
    {\displaystyle \mathbf {v} \neq \mathbf {0} ,}
  

  
    
      
        L
        =
        {
        
          u
        
        +
        t
        
          v
        
        ∣
        t
        ∈
        (
        0
        ,
        1
        )
        }
      
    
    {\displaystyle L=\{\mathbf {u} +t\mathbf {v} \mid t\in (0,1)\}}
  

  
    
      
        
          u
        
        ,
        
          v
        
        ∈
        V
        
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {u} ,\mathbf {v} \in V\,\!}
  
 ile 
  
    
      
        
          v
        
        ≠
        
          0
        
        .
      
    
    {\displaystyle \mathbf {v} \neq \mathbf {0} .}
  

Bu noktalar büyük harfle gösterilir.

Matematikte, dördeyler (ya da kvaterniyon, kuaternion, dördübir), karmaşık sayıları bir gerçek, üç sanal boyuta genişleten sayı sistemidir. İlk defa İrlandalı matematikçi Sir William Rowan Hamilton tarafından 1843 yılında tanımlanmış ve 3 boyutlu uzaydaki matematiğe uygulanmışlardır. Kuaterniyonlar değişme özelliğine (ab = ba) sahip değildir. Her ne kadar pek çok uygulamada vektörler ve matrisler dördeylerin yerini almışsa da, kuramsal ve uygulamalı matematikte hala kullanılmaktadırlar. Başlıca kullanım alanı, 3 boyutlu uzayda dönme hareketinin hesaplanmasıdır.
Dördey cebiri genellikle H (Hamilton) ile gösterilir. Clifford cebiri sınıflandırması Cℓ0,2(R) = Cℓ03,0(R) olarak da gösterilirler. H cebirinin analizde önemli bir yeri vardır. Çünkü, Frobenius teoremi'ne göre, gerçel sayılar cismini althalka olarak içeren sonlu-boyutlu dört bölüm cebirinden bir tanesidir (diğerleri gerçel sayılar, karmaşık sayılar ve sekizeyler (octonions)).

Dördeyler bir halka olarak tanımlanır. Kümesi:

  
    
      
        
          H
        
        =
        {
        a
        +
        b
        i
        +
        c
        j
        +
        d
        k
        
          |
        
        a
        ,
        b
        ,
        c
        ,
        d
        ∈
        
          R
        
        }
      
    
    {\displaystyle \mathbb {H} =\{a+bi+cj+dk|a,b,c,d\in \mathbb {R} \}}
  
.
olarak verilir. Burada kullanılan toplama şu şekilde tanımlıdır:

  
    
      
        (
        
          a
          
            1
          
        
        +
        
          b
          
            1
          
        
        i
        +
        
          c
          
            1
          
        
        j
        +
        
          d
          
            1
          
        
        k
        )
        +
        (
        
          a
          
            2
          
        
        +
        
          b
          
            2
          
        
        i
        +
        
          c
          
            2
          
        
        j
        +
        
          d
          
            2
          
        
        k
        )
        
      
    
    {\displaystyle (a_{1}+b_{1}i+c_{1}j+d_{1}k)+(a_{2}+b_{2}i+c_{2}j+d_{2}k)\,}
  

  
    
      
        =
        (
        
          a
          
            1
          
        
        +
        
          a
          
            2
          
        
        )
        +
        (
        
          b
          
            1
          
        
        +
        
          b
          
            2
          
        
        )
        i
        +
        (
        
          c
          
            1
          
        
        +
        
          c
          
            2
          
        
        )
        j
        +
        (
        
          d
          
            1
          
        
        +
        
          d
          
            2
          
        
        )
        k
        
      
    
    {\displaystyle =(a_{1}+a_{2})+(b_{1}+b_{2})i+(c_{1}+c_{2})j+(d_{1}+d_{2})k\,}
  

Çarpma ise

  
    
      
        (
        
          a
          
            1
          
        
        +
        
          b
          
            1
          
        
        i
        +
        
          c
          
            1
          
        
        j
        +
        
          d
          
            1
          
        
        k
        )
        (
        
          a
          
            2
          
        
        +
        
          b
          
            2
          
        
        i
        +
        
          c
          
            2
          
        
        j
        +
        
          d
          
            2
          
        
        k
        )
        
      
    
    {\displaystyle (a_{1}+b_{1}i+c_{1}j+d_{1}k)(a_{2}+b_{2}i+c_{2}j+d_{2}k)\,}
  

ifadesinin dağıtma kuralı kullanılarak açılmasıyla ve aşağıdaki bağıntılar yardımıyla tanımlanır.

  
    
      
        
          i
          
            2
          
        
        =
        
          j
          
            2
          
        
        =
        
          k
          
            2
          
        
        =
        i
        j
        k
        =
        −
        1
        ,
        
      
    
    {\displaystyle i^{2}=j^{2}=k^{2}=ijk=-1,\,}
  

Her dördey tektir ve temel dördeylerin, yani 1, i, j ve k nin gerçel doğrusal birleşimidir.
Dördeyler halkası, çarpma işleminin değişmeli olmaması yüzünden bir cisim değildir. Bir bölüm halkasıdır.
Aynı zamanda, dördeyler, gerçel sayılar üzerinde bir bölüm cebiri oluşturur. Gerçel sayılar ve
karmaşık sayılarla birlikte, gerçelleri içeren birleşmeli üç bölüm cebirinden biridir.

denklikler

  
    
      
        
          i
          
            2
          
        
        =
        
          j
          
            2
          
        
        =
        
          k
          
            2
          
        
        =
        i
        j
        k
        =
        −
        1
      
    
    {\displaystyle i^{2}=j^{2}=k^{2}=ijk=-1}
  
,
burada i, j ve k H nın taban ögeleridir,i, j ve k nın tüm olası çarpanlarını belirtir.
örneğin  −1 = ijk nın sağ çarpanlarının her ikisi de k  ile verilir

  
    
      
        
          
            
              
                −
                k
              
              
                
                =
                i
                j
                k
                k
                =
                i
                j
                (
                
                  k
                  
                    2
                  
                
                )
                =
                i
                j
                (
                −
                1
                )
                ,
              
            
            
              
                k
              
              
                
                =
                i
                j
                .
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\begin{aligned}-k&=ijkk=ij(k^{2})=ij(-1),\\k&=ij.\end{aligned}}}
  

Diğer tüm olası çarpanlar  benzer yöntemlerle belirlenebilir

  
    
      
        
          
            
              
                i
                j
              
              
                
                =
                k
                ,
              
              
                
                j
                i
              
              
                
                =
                −
                k
                ,
              
            
            
              
                j
                k
              
              
                
                =
                i
                ,
              
              
                k
                j
              
              
                
                =
                −
                i
                ,
              
            
            
              
                k
                i
              
              
                
                =
                j
                ,
              
              
                i
                k
              
              
                
                =
                −
                j
                ,
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\begin{alignedat}{2}ij&=k,&\qquad ji&=-k,\\jk&=i,&kj&=-i,\\ki&=j,&ik&=-j,\end{alignedat}}}
  

olan satır çarpanı sol faktörü teşkil eder ve bir tablo olarak ifade edilebilir, bu yazının üstünde gösterildiği gibi kendilerinin sütunlari sağ faktörü teşkil eder.

iki a1 + b1i + c1j + d1k elementler için ve a2 + b2i + c2j + d2k, burada çarpıma, Hamilton çarpımı (a1 + b1i + c1j + d1k) (a2 + b2i + c2j + d2k) denir, taban ögeler ve dağılımsal kanunun çarpımları ile tanımlanıyor.Dağılım kanunu onu çarpımın açılımı için olası yapar böylece bu taban ögelerin çarpımlarının bir toplamıdır. Bu aşağıdaki bağıntılarla veriliyor:

  
    
      
        
          a
          
            1
          
        
        
          a
          
            2
          
        
        +
        
          a
          
            1
          
        
        
          b
          
            2
          
        
        i
        +
        
          a
          
            1
          
        
        
          c
          
            2
          
        
        j
        +
        
          a
          
            1
          
        
        
          d
          
            2
          
        
        k
      
    
    {\displaystyle a_{1}a_{2}+a_{1}b_{2}i+a_{1}c_{2}j+a_{1}d_{2}k}
  

  
    
      
        

        
        +
        
          b
          
            1
          
        
        
          a
          
            2
          
        
        i
        +
        
          b
          
            1
          
        
        
          b
          
            2
          
        
        
          i
          
            2
          
        
        +
        
          b
          
            1
          
        
        
          c
          
            2
          
        
        i
        j
        +
        
          b
          
            1
          
        
        
          d
          
            2
          
        
        i
        k
      
    
    {\displaystyle {}+b_{1}a_{2}i+b_{1}b_{2}i^{2}+b_{1}c_{2}ij+b_{1}d_{2}ik}
  

  
    
      
        

        
        +
        
          c
          
            1
          
        
        
          a
          
            2
          
        
        j
        +
        
          c
          
            1
          
        
        
          b
          
            2
   

Matematikte, iki elemanı arasındaki doğru parçasının tamamını yine içinde bulundaran kümelere dışbükey küme ya da konveks küme denir. Başka bir denk ifadeyle belirtmek gerekirse, dışbükey bir küme herhangi bir doğruyla kesişimi bir doğru parçası, sadece bir nokta ya da boş küme olan kümelere verilen addır.  Örneğin, içi dolu bir küp bu bağlamda dışbükeydir. İçbükümlü olan herhangi bir küme ya da geometrik oluşum dışbükey olamaz. Mesela, hilâl şeklinde olan bir küme dışbükey değildir.
Düzlemdeki her dışbükey kümenin topolojik sınırı dışbükey bir eğri oluşturur. Bir 
  
    
      
        A
      
    
    {\displaystyle A}
  
 kümesini içinde bulunduran bütün kümelerin kesişimine 
  
    
      
        A
      
    
    {\displaystyle A}
  
'nın kaplamı ya da daha açık bir şekilde, 
  
    
      
        A
      
    
    {\displaystyle A}
  
'nın dışbükey kaplamı denir. 
  
    
      
        A
      
    
    {\displaystyle A}
  
'nın dışbükey kaplamı A kümesini içeren en küçük dışbükey kümedir.
Dışbükey bir fonksiyon, epigrafının (yâni, fonksiyonun grafiğinin üzerinde veya üstündeki noktaların kümesi) dışbükey bir küme olması özelliğine sahip ve bir aralıkta tanımlı gerçel değerli bir fonksiyondur. Dışbükey kümelerin ve dışbükey fonksiyonların özelliklerini inceleyen ve araştıran matematik dalına dışbükey analiz denir. Optimizasyonun bir alanı olan dışbükey minimizasyon ise dışbükey kümeler üzerinde tanımlı dışbükey fonksiyonların minimizasyonu ile ilgilidir.
Verilen doğru parçası şartı gereğince, dışbükey kümelerin elemanlarının gerçel sayılarla çarpımı ve yine herhangi iki elemanı arasında toplama işlemi tanımlı olmak durumundadır. Dışbükey kümelerin tanımlandığı uzaylar arasında Öklid uzayları, gerçel sayılar üzerinden tanımlı afin uzaylar ve bazı Öklid-dışı geometriler bulunur.

        V
      
    
    {\displaystyle V}
  
 kümesi gerçel sayılar üzerinde tanımlanmış bir vektör uzayı ya da afin uzay ya da daha da genel haliyle bir sıralı cisim olsun. 
  
    
      
        V
      
    
    {\displaystyle V}
  
nin bir altkümesi 
  
    
      
        D
      
    
    {\displaystyle D}
  
nin herhangi iki elemanını birleştiren doğru parçası yine 
  
    
      
        C
      
    
    {\displaystyle C}
  
 içinde kalıyorsa, 
  
    
      
        D
      
    
    {\displaystyle D}
  
ye dışbükey küme denir.
Doğru parçası tanımı gereğince, 
  
    
      
        C
      
    
    {\displaystyle C}
  
'nin iki elemanı olan 
  
    
      
        x
      
    
    {\displaystyle x}
  
 ve 
  
    
      
        y
      
    
    {\displaystyle y}
  
 için 
  
    
      
        {
        (
        1
        −
        t
        )
        x
        +
        t
        y
        
          |
        
        t
        ∈
        [
        0
        ,
        1
        ]
        }
      
    
    {\displaystyle \{(1-t)x+ty|t\in [0,1]\}}
  
 kümesinin yine 
  
    
      
        D
      
    
    {\displaystyle D}
  
 içinde kalması gerekir. Bu da, dışbükeyliğin afin dönüşümler altında değişmez olduğu anlamına gelir. Ayrıca, gerçel veya karmaşık bir topolojik vektör uzayındaki bir dışbükey kümenin yol bağlantılı (ve bu nedenle de bağlantılı) olduğu anlamına gelir.
Bir 
  
    
      
        D
      
    
    {\displaystyle D}
  
 kümesi 
  
    
      
        x
      
    
    {\displaystyle x}
  
 ve 
  
    
      
        y
      
    
    {\displaystyle y}
  
'yi birleştiren doğru parçası üzerindeki başlangıç ve bitiş noktaları olan  
  
    
      
        x
      
    
    {\displaystyle x}
  
 ve 
  
    
      
        y
      
    
    {\displaystyle y}
  
 dışında her nokta 
  
    
      
        D
      
    
    {\displaystyle D}
  
nin topolojik içindeyse kesin dışbükeydir. Kapalı ve dışbükey bir altkümenin kesin dışbükey olması için ancak ve ancak bu altkümenin sınır noktalarının uç nokta olması ile mümkündür.
Bir 
  
    
      
        D
      
    
    {\displaystyle D}
  
 kümesi eğer hem dışbükey hem de dengeli ise mutlak dışbükeydir.

Gerçel sayılar kümesi 
  
    
      
        
          R
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {R} }
  
nin dışbükey altkümeleri aralıklar ya da sadece noktalardır.
Kartezyen düzlemdeki örneklere ise düzenli çokgenler, içi dahil olmak üzere üçgenler ve bu üçgenlerin kesişimi örnek olarak verilebilir.
Üç boyutlu Öklid uzayında ise Arşimed cisimleri ya da Platonik cisimler örnek verilebilir.
Öbür taraftan, 

dairesel halkalar ya da genel haliyle torus dışbükey değildir.
Ayrıca, dışbükey bir kümenin topolojik kenarı genellikle dışbükey değildir. Meselâ,
daire dışbükeydir ama çember değildir
içi dolu üçgen dışbükeydir ama üçgenin sınırını oluşturan küme dışbükey değildir.

Dışbükey bir 
  
    
      
        D
      
    
    {\displaystyle D}
  
 kümesinde alınan 
  
    
      
        r
      
    
    {\displaystyle r}
  
 tane nokta 
  
    
      
        
          u
          
            1
          
        
        ,
        ⋯
        ,
        
          u
          
            r
          
        
      
    
    {\displaystyle u_{1},\cdots ,u_{r}}
  
 ile gösterilsin. Yine, 
  
    
      
        r
      
    
    {\displaystyle r}
  
 tane negatif-olmayan gerçel sayı ise 
  
    
      
        
          λ
          
            1
          
        
        ,
        ⋯
        ,
        
          λ
          
            r
          
        
      
    
    {\displaystyle \lambda _{1},\cdots ,\lambda _{r}}
  
 ile gösterilsin. Eğer, 
  
    
      
        
          λ
          
            1
          
        
        +
        ⋯
        +
        
          λ
          
            r
          
        
        =
        1
      
    
    {\displaystyle \lambda _{1}+\cdots +\lambda _{r}=1}
  
 ise, o zaman

  
    
      
        
          ∑
          
            k
            =
            1
          
          
            r
          
        
        
          λ
          
            k
          
        
        
          u
          
            k
          
        
      
    
    {\displaystyle \sum _{k=1}^{r}\lambda _{k}u_{k}}
  

noktası da 
  
    
      
        D
      
    
    {\displaystyle D}
  
 kümesine aittir.
Ayrıca, bir dışbükey veya içbükey fonksiyonun grafiğinin üstünde veya altında yer alan altküme dışbükeydir.

Bir vektör uzayının, afin uzayın ya da Öklid uzayının dışbükey altkümeleri şu özelliklere sahiptir.

Boş küme veya uzayın tümü dışbükeydir.
İki dışbükey kümenin kesişimi yine dışbükeydir; bu yüzden, herhangi bir sayıya sahip olan dışkümeler ailesinin kesişimi yine dışbükeydir.
Biri bir sonrakinin altkümesi olacak şekilde alınan herhangi bir dışbükey kümeler dizisinin birleşimi yine dışbükeydir.

Kapalı dışbükey kümeler, tüm limit noktalarını içeren dışbükey kümelerdir. Kapalı yarıuzaylar (uzayda, bir hiperdüzlemin üzerinde ve bir tarafında bulunan nokta kümeleri) kesişimleri olarak tanımlanabilirler.
Bu tür kesişimlerin dışbükey olduğu ve aynı zamanda kapalı kümeler olacağı açıktır. Tersini kanıtlamak için, yâni, her kapalı dışbükey kümenin böyle bir kesişim olarak gösterileceğini kanıtlamak için, "verilen kapalı dışbükey bir 
  
    
      
        D
      
    
    {\displaystyle D}
  
 kümesi ve onun dışındaki 
  
    
      
        P
      
    
    {\displaystyle P}
  
 noktası için, 
  
    
      
        D
      
    
    {\displaystyle D}
  
'yi içeren ve 
  
    
      
        P
      
    
    {\displaystyle P}
  
'yi içermeyen kapalı bir 
  
    
      
        H
      
    
    {\displaystyle H}
  
 yarıuzayı olduğu" biçimindeki destek hiperdüzlemi teoremine ihtiyaç vardır. Destek hiperdüzlem teoremi, fonksiyonel analizdeki Hahn-Banach teoreminin özel bir durumudur.

        D
      
    
    {\displaystyle D}
  
 düzlemde bir dışbükey cisim (iç kısmı boş olmayan bir dışbükey küme) olsun. 
  
    
      
        D
      
    
    {\displaystyle D}
  
 içinde öyle bir 
  
    
      
        r
      
    
    {\displaystyle r}
  
 dikdörtgeni vardır ki  
  
    
      
        r
      
    
    {\displaystyle r}
  
'nin benzeşim kopyalarından biri (
  
    
      
        R
      
    
    {\displaystyle R}
  
 olsun) 
  
    
      
        D
      
    
    {\displaystyle D}
  
 kümesini çevreler. Ayrıca, burada pozitif benzeşim oranı en fazla 2'dir ve şu alan eşitsizliği sağlanır:

  
    
      
        
          
            
              1
              2
            
          
        
        ⋅
        Alan
        ⁡
        (
        R
        )
        ≤
        Alan
        ⁡
        (
        D
        )
        ≤
        2
        ⋅
        Alan
        ⁡
        (
        r
        )
        .
      
    
    {\displaystyle {\tfrac {1}{2}}\cdot \operatorname {Alan} (R)\leq \operatorname {Alan} (D)\leq 2\cdot \operatorname {Alan} (r).}
  

        X
      
    
    {\displaystyle X}
  
 topolojik vektör uzayı ve 
  
    
      
        D
        ⊂
        X
      
    
    {\displaystyle D\subset X}
  
 dışbükey olsun

Dışbükey kümelerin topolojik kapanışı ve içi yine dışbükeydir.
Eğer 
  
    
      
        a
        ∈
        
          D
          
            
              o
            
          
        
      
    
    {\displaystyle a\in D^{\mathrm {o} }}
  
 ve 
  
    
      
        b
        ∈
        
          
            D
            ¯
          
        
      
    
    {\displaystyle b\in {\overline {D}}}
  
 ise o zaman 
  
    
      
        [
        a
        ,
        b
        [
        
        :=
        
          {
          
            (
            1
            −
            r
            )
            a
            +
            r
            b
            :
            0
            ≤
            r
            <
            1
          
          }
        
        ⊆
        
          D
          
            
              o
            
          
        
      
    
    {\displaystyle [a,b[\,:=\l

Doğal logaritmaların ve üstel fonksiyonların tabanı olan e sayısı, yaklaşık olarak 2,71828 değerinde bir matematik sabitidir. İsviçreli matematikçi Leonhard Euler’le ilişkili olarak bazen Euler sayısı olarak isimlendirilmiş olsa da bu ad, Euler sayıları ya da genellikle 
  
    
      
        γ
      
    
    {\displaystyle \gamma }
  
 ile gösterilen Euler sabiti ile karışabilir. Ayrıca John Napier’a ithafen Napier sabiti olarak da bilinir. Bu değeri İsviçreli matematikçi Jacob Bernoulli, bileşik faiz üzerine çalışırken keşfetmiştir.
e sayısı; 0, 1, π ve i gibi matematik için büyük önem taşır. Bu sayıların hepsi, matematikte sürekli önemli roller oynayan Euler özdeşliğinde (
  
    
      
        
          e
          
            i
            π
          
        
        +
        1
        =
        0
      
    
    {\displaystyle e^{i\pi }+1=0}
  
) yer almaktadır. Aynı 
  
    
      
        π
      
    
    {\displaystyle \pi }
  
 gibi e de irrasyoneldir yani iki tam sayının oranı olarak gösterilemez. 0'dan farklı rasyonel bir katsayının polinom kökü olarak gösterilememesi nedeniyle aynı zamanda bir aşkın sayıdır. e değerinin ilk birkaç basamağı şu şekildedir:

  
    
      
        2.7182818284590452353602874
      
    
    {\displaystyle 2.7182818284590452353602874}
  

e değeri, bileşik faiz hesaplamalarında karşılaşılan sonsuz dizi toplamının limitidir.

  
    
      
        
          lim
          
            n
            →
            ∞
          
        
        
          
            (
            
              1
              +
              
                
                  1
                  n
                
              
            
            )
          
          
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle \lim _{n\to \infty }\left(1+{\frac {1}{n}}\right)^{n}}
  

  
    
      
        e
        =
        
          ∑
          
            n
            =
            0
          
          
            ∞
          
        
        
          
            1
            
              n
              !
            
          
        
        =
        1
        +
        
          
            1
            1
          
        
        +
        
          
            1
            
              1
              ⋅
              2
            
          
        
        +
        
          
            1
            
              1
              ⋅
              2
              ⋅
              3
            
          
        
        +
        ⋯
      
    
    {\displaystyle e=\sum \limits _{n=0}^{\infty }{\frac {1}{n!}}=1+{\frac {1}{1}}+{\frac {1}{1\cdot 2}}+{\frac {1}{1\cdot 2\cdot 3}}+\cdots }
  

a’nın pozitif bir değer olarak kabul edildiği y = ax denkleminde x = 0 için eğim 1’dir. Bu fonksiyonda kendi türevine eşit olan değerin 
  
    
      
        exp
        ⁡
        (
        0
        )
        =
        1
      
    
    {\displaystyle \exp(0)=1}
  
 eşitliğini sağladığı üstel fonksiyon için 
  
    
      
        e
        =
        exp
        ⁡
        (
        1
        )
      
    
    {\displaystyle e=\exp(1)}
  
 değeri bulunmaktadır.
Üstel fonksiyonun sıklıkla 
  
    
      
        x
        ↦
        
          e
          
            x
          
        
      
    
    {\displaystyle x\mapsto e^{x}}
  
 ifade edilmesinden dolayı 
  
    
      
        e
        =
        
          e
          
            1
          
        
      
    
    {\displaystyle e=e^{1}}
  
 olarak değiştirilebilir.
b tabanlı logaritma, 
  
    
      
        x
        ↦
        
          b
          
            x
          
        
      
    
    {\displaystyle x\mapsto b^{x}}
  
 için ters fonksiyondur. 
  
    
      
        b
        =
        
          b
          
            1
          
        
      
    
    {\displaystyle b=b^{1}}
  
 olduğuna göre 
  
    
      
        
          log
          
            b
          
        
        ⁡
        b
        =
        1
      
    
    {\displaystyle \log _{b}b=1}
  
‘dir. 
  
    
      
        e
        =
        
          e
          
            1
          
        
      
    
    {\displaystyle e=e^{1}}
  
 eşitliği ise doğal algoritma tabanının e olduğunu gösterir.

e, integral olarak da ifade edilebilir.

  
    
      
        
          ∫
          
            1
          
          
            e
          
        
        
          
            
              d
              x
            
            x
          
        
        =
        1
      
    
    {\displaystyle \int _{1}^{e}{\frac {dx}{x}}=1}
  

e sabitine dolaylı olarak ilk değinen İskoç matematikçi John Napier olmuştur. Napier, 1618'de logaritmalar üzerine yayımladığı bir kitabın ekinde, e sabitini kullanarak bazı hesaplar yapmıştır; fakat sabitin kendisiyle fazla ilgilenmemiştir. e sayısını gerçek anlamda ilk keşfeden Jakob Bernoulli olmuştur. Bernoulli, e sayısını 1683'te birleşik faiz problemini incelerken keşfetmiş ve bu sayının yaklaşık değerini hesaplamıştır. Sabite e ismini veren ise İsviçreli matematikçi Leonhard Euler'dir. Euler ilk olarak 1731'de Christian Goldbach'a yazdığı bir mektupta bu sabitten "e sayısı" diye bahsetmiştir. Euler öncesi ve sonrasında bu sabit için b ve c harfleri de kullanılmışsa da sonuçta kabul edilen isim e olmuştur.
Euler e sayısını, virgülden sonra 23. basamağına kadar hesaplayabilmiştir. Günümüzde ise e sayısının milyarlarca basamağı bilinmektedir. e,nin irrasyonel bir sayı olduğu Euler tarafından, aşkın bir sayı olduğu ise Fransız matematikçi Charles Hermite tarafından kanıtlanmıştır.

Jakob Bernoulli, e sabitini bileşik faiz problemini incelerken keşfetmiştir. Bu problem, basit bir örnekle anlatılabilir. Elinde 1 lirası olan bir yatırımcı, parasını yılda %100 faiz veren bir bankaya yatırırsa, bir sene sonra 2 lirası olacaktır. Diğer yandan bu yıllık faiz %50 – %50 şeklinde yılda iki kez işlerse, yatırımcının yıl sonundaki parası (1 + ½)² = 2,25 lira olacaktır. Benzer şekilde eğer faiz yılda dört kez %25 oranında işlerse, yatırımcının yıl sonundaki parası (1 + 1/4)4 = 2,44140625 lira olacak, faiz her ay %8,333... oranında işlerse yıl sonundaki para (1 + 1/12)12 = 2,6130... lira olacaktır. Faizin işleme süresini daha da kısaltırsak, her hafta işleyen faiz yıl sonunda 2,6925... lira, her gün işleyen faiz yıl sonunda 2,71453... lira verecektir.
Faizin işleme süresi kısaldıkça, yıl sonundaki para 2 ve 3 arasında belli bir değere yakınsamaktadır. Yukarıdaki 3 numaralı tanımdan da görüldüğü üzere yakınsanan değer e sayısıdır.

e sayısı olasılık kuramında da çeşitli şekillerde karşımıza çıkar. Örneğin bir kumarcı, kazanma şansı 1/n olan bir oyunu n kere oynarsa, yaklaşık 1/e (%36,787...) ihtimalle hiçbir seferde kazanamayacaktır. n ne kadar büyükse, hiç kazanmama ihtimali 1/e,ye o kadar yakın olur.
Kumarcının n seferde k kere kazanma olasılığı, binom dağılımına göre aşağıdaki değere eşittir:

  
    
      
        
          
            
              (
            
            
              n
              k
            
            
              )
            
          
        
        
          
            (
            
              
                1
                n
              
            
            )
          
          
            k
          
        
        
          
            (
            
              1
              −
              
                
                  1
                  n
                
              
            
            )
          
          
            n
            −
            k
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle {\binom {n}{k}}\left({\frac {1}{n}}\right)^{k}\left(1-{\frac {1}{n}}\right)^{n-k}.}
  

Buna göre, n seferde k = 0 kere kazanma olasılığı, (1 - 1/n)ndir ve bu ifade, n büyüdükçe 1/e,ye yaklaşır.

Bir restorana giren ve girişte şapkalarını vestiyere bırakan n tane müşteri düşünelim. Vestiyer, şapkalara etiket takmayı unutunca hangi şapkanın hangi müşteriye ait olduğunu unutuyor ve çıkışta şapkasını isteyen her müşteriye rastgele bir şapka seçip veriyor. Bu durumda, n müşteriden hiçbirinin kendi şapkasını almaması olasılığı, aşağıdaki toplama eşittir:

  
    
      
        
          p
          
            n
          
        
        =
        1
        −
        
          
            1
            
              1
              !
            
          
        
        +
        
          
            1
            
              2
              !
            
          
        
        −
        
          
            1
            
              3
              !
            
          
        
        +
        ⋯
        +
        (
        −
        1
        
          )
          
            n
          
        
        
          
            1
            
              n
              !
            
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle p_{n}=1-{\frac {1}{1!}}+{\frac {1}{2!}}-{\frac {1}{3!}}+\cdots +(-1)^{n}{\frac {1}{n!}}.}
  

Müşteri sayısı n büyüdükçe, bu toplam 1/e değerine yaklaşacaktır.

"The number e" (İngilizce). 8 Eylül 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 26 Ağustos 2007. 

"e,nin ilk 2 milyon basamağı". 19 Ocak 2011 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 26 Ağustos 2007.

Eczacılık; hastalık teşhisi, önlenmesi, tedavi edilmesi ve semptomların azaltılmasında kullanılan her türlü madde ve ilacın; keşfi, üretimi, geliştirilmesi, imha edilmesi, güvenli ve etkin kullanımı ve kontrolü ile ilgilenen, tıp bilimini kimya ile ilişkilendiren klinik sağlık bilimidir. Eczacılığın uygulanması; ilaçlar ve ilaçların etki mekanizmaları, yan etkileri, etkileşimleri, vücuttaki hareketleri ve toksisitesi konularında üst düzey bilgi sahibi olmayı gerektirir. Aynı zamanda tedavi süreçlerinin ve patolojik süreçlerin anlaşılması konularında da yetkinlik gerektirir. Klinik eczacılık gibi eczacılığın bazı uzmanlık dalları da, tıbbi verilerin ve laboratuvar verilerinin değerlendirilmesi hakkında bilgi sahibi olmak gibi başka nitelikler gerektirir.
Eczane uygulamasının kapsamı, ilaçların bir araya getirilmesi ve dağıtılması gibi daha geleneksel rolleri ve ayrıca sağlık bakımı ile ilgili klinik hizmetler dahil, ilaçların güvenlik ve etkililik açısından gözden geçirilmesi ve ilaç bilgilerinin sağlanması gibi daha modern hizmetleri de içerir. Bu nedenle eczacılar, ilaçla tedavi ve hastaların yararına ilaç kullanımının optimize edilmesi konularında birincil sağlık uzmanlarıdır.
Eczacıların, bitkisel veya kimyasal kaynaklı içeriklerin araştırılması konularında yaptıkları çalışmalar modern kimya ve farmakoloji bilimlerinin temelini oluşturur. 

Eczacılık, tam anlamıyla temel veya biyomedikal bir bilim dalı değildir. Farmasötik kimya, farmakoloji, organik kimya ve biyokimyayı birleştiren farklı, sentetik bir kimya dalıdır. Farmakoloji, tam olarak başlı başına bir eczacılık bilim dalı olmamakla birlikte eczacılıktan çokça yararlanır. Eczacılık alanında son zamanlarda yeni bilim dalları da ortaya çıkmıştır: Farmakogenomik, hastaların klinik yanıtlarını, alerjilerini ve ilaçların metabolizmasını etkileyen genetik bağlantılı varyantların incelenmesidir. Farmakoinformatik, sistematik ilaç keşfi ve ilaçların verimliliği, güvenliğiyle ilgilenir.

Analitik kimya: İlaçların analizi için elektrokimyasal, spektrofotometrik, kromatografik vb. yöntemlerin uygulanması ve geliştirilmesi
Biyokimya: Biyokimyasal kinetik, ilaçların metabolizması, klinik biyokimya çalışmaları
Farmasötik mikrobiyoloji: Sterilite, ilaçlarda mikrobiyal aktiviteler ve analizler, dezenfektanlar

Farmasötik kimya: Yeni ilaç moleküllerinin kimyasal sentezi
Farmakoloji: İlaçların insan vücuduna etkileri
Farmasötik botanik: İlaç veren bitkilerin teşhisi ve incelenmesi
Farmakognozi: Doğal kaynaklı yeni ilaç hammaddelerinin keşfi
Farmasötik toksikoloji: İlaçların toksik etkileri
Eczacılık işletmeciliği: Sosyal eczacılık ve eczacılık uygulamaları
Klinik eczacılık: Hastanın ilaç tedavisini düzenlemek

Farmasötik teknoloji: İlaçların uygun yolla hastaya verilmesi için ilaç taşıyıcı sistemler geliştirilmesi
Biyofarmasötik ve Farmakokinetik
Kozmetoloji
Radyofarmasi: Nükleer tıp alanında kullanılan ilaçlar
Farmasötik biyoteknoloji: Biyoteknolojik yöntemlerle ilaç üretimi

Dünya Sağlık Örgütü, dünya çapında en az 2,6 milyon eczacı ve diğer eczacılık personeli olduğunu tahmin etmektedir.

Eczacılar, ilaçların kaliteli kullanımı yoluyla hastalar için en uygun sağlık sonuçlarını sağlamak amacıyla çeşitli roller üstlenen, uzmanlaşmış eğitim ve öğretime sahip sağlık erbaplarıdır. Eczacılar, çalıştıkları eczanenin sahibi olarak küçük işletme sahibi de olabilirler. Eczacılar belirli bir ilacın etki şeklini, metabolizmasını ve insan vücudu üzerindeki fizyolojik etkilerini ayrıntılı olarak bildikleri için, her bir hastanın ilaç tedavisinin optimizasyonunda önemli rol oynarlar.
Eczacılar uluslararası alanda, Uluslararası Eczacılık Federasyonu (FIP) tarafından temsil edilmektedirler. Ulusal düzeyde ise Birleşik Krallık'taki Royal Pharmaceutical Society, Pharmacy Guild of Australia (PSA), Canadian Pharmacists Association (CPhA), Indian Pharmacist Association (IPA), Pakistan Pharmacists Association (PPA), American Pharmacists Association (APhA) ve Türk Eczacıları Birliği (TEB) gibi topluluklar tarafından temsil edilmektedirler. Bazı durumlarda, temsilci kurum aynı zamanda mesleğin düzenlenmesi ve etiğinden sorumlu olan kayıt organıdır.
Amerika Birleşik Devletleri'nde, Eczacılık Uzmanlıkları Kurulu tarafından tanınan eczacılık uygulamaları uzmanlıkları şunları içerir: kardiyovasküler, bulaşıcı hastalıklar, onkoloji, farmakoterapi, nükleer tıp, beslenme ve psikiyatri. Geriatrik Eczacılık Sertifikasyon Komisyonu, eczacıları geriatrik eczacılık uygulamaları konusunda sertifikalandırmaktadır. Amerikan Uygulamalı Toksikoloji Kurulu, eczacıları ve diğer tıp uzmanlarını uygulamalı toksikoloji konusunda onaylar. Türkiye'de ise Eczacılıkta Uzmanlık Kurulu tarafından tanınan uzmanlık dalları şunlardır: klinik eczacılık ve fitoterapi.

Eczane teknisyenleri, hastalara reçeteli ilaçları ve diğer tıbbi cihazları dağıtmak ve bunların kullanımıyla ilgili talimatlar vermek dahil olmak üzere eczane ile ilgili çeşitli işlevleri yerine getirerek eczacıların ve diğer sağlık profesyonellerinin çalışmalarını destekler. Doğru ilaçların sağlandığından ve ödemenin alındığından emin olmak için ilaç ofisleri ve sigorta şirketleri ile reçete taleplerini gözden geçirmek gibi farmasötik uygulamada idari görevleri de yerine getirebilirler. Genellikle ülkelerdeki mevzuatlar, eczane teknisyenlerinin faaliyetlerinin bir eczacı tarafından denetlenmesini gerektirir. Eczane teknisyenlerinin çoğu serbest eczanelerde çalışmaktadır. Hastane eczanelerinde eczane teknisyenleri diğer kıdemli eczane teknisyenleri tarafından yönetilebilir. Birleşik Krallık'ta, hastane eczanelerinde teknisyenlerin rolü artmış ve eczane departmanını ve eczacılık uygulamalarındaki uzmanlık alanlarını yönetme sorumluluğu onlara devredilmiştir ve bu sayede eczacılara, ilaç danışmanları olarak hastalara ve araştırmalara daha fazla zaman harcayarak uzmanlık alanlarında uzmanlaşmaları için zaman tanınmıştır. Eczane teknisyenleri, Genel Eczacılık Konseyi'ne (GPhC) kayıtlıdır. GPhC, eczacıların, eczane teknisyenlerinin ve eczane binalarının düzenleyicisidir.
ABD'de eczane teknisyenleri görevlerini eczacıların gözetiminde gerçekleştirmektedir. Gözetim altında, çoğu ilaç verme, birleştirme ve diğer görevleri yerine getirebilmelerine rağmen, genellikle hastalara ilaçlarının doğru kullanımı konusunda danışmanlık rolünü yerine getirmelerine izin verilmez. Bazı eyaletlerde yasal olarak zorunlu eczacı-eczane teknisyeni oranı vardır.

Dağıtım görevlilerine genel olarak "distrübütör" olarak atıfta bulunulur ve yerel eczanelerde büyük ölçüde bir eczane teknisyeniyle aynı görevleri yerine getirirler. Eczacıların gözetimi altında çalışırlar ve hastalara sağlanmak üzere ilaçların hazırlanmasında (dağıtma ve etiketleme) yer alırlar.

Birleşik Krallık'ta, bu personel grubu belirli ilaçları (sadece eczane ve genel satış listesi ilaçları) tezgahtan satabilir. Sadece hastalara tedarikte görev alırlar, reçeteli ilaçlar hazırlayamazlar.

Ülkelerdeki eğitim mevzuatlarına göre çeşitli eğitim yöntemleri olabilir.

Türkiye'de eczacılık öğretimi 14 Mayıs 1839 tarihinde Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane bünyesinde açılan Eczacı sınıfı ile başlamıştır. Günümüzde, Eczacılık fakültelerinde, 5 yıllık lisans eğitimini başarı ile tamamlayan kişiler Eczacı diploması almaya hak kazanırlar. Türkiye'de bu mesleğe mensup kişiler serbest eczacılık (eczane eczacılığı) yapabilir; ilaç endüstrisinde; AR-GE, üretim, kalite kontrol, ruhsatlandırma, pazarlama gibi birimlerde görev alabilir; hastane eczanelerinde mesul müdürlük yapabilir (hastane eczacılığı) ve ayrıca kamu kuruluşlarında ya da ecza depolarında mesleğini icra edebilir. Son yıllarda önem kazanan klinik eczacılığın, Türkiye'deki eczacılık fakültelerinde ders olarak okutulması 2000'li yıllarda başlamıştır. Eczacılık öğrenimi, Türkiye'de 1938 yılına kadar 3 yıl, 1938-2005 yılları arasında 4 yıl olarak sürdürülmüştür. 2005 yılından itibaren ise 5 yıl olarak sürdürülmektedir.

Tıbbi maddelerin bilinen en eski derlemesi, MÖ 6. yüzyılda Sushruta'ya atfedilen bir Hint Ayurveda eseri olan Sushruta Samhita'dır. Bununla birlikte, korunan en eski metin MS 3. veya 4. yüzyıla aittir. Pek çok Sümer (MÖ 6. binyılın sonu - MÖ 2. binyılın başı) çivi yazılı kil tabletleri ilaç reçetelerini kayıt altına almıştır. Eski Mısır farmakolojik bilgisi, MÖ 1550'deki Ebers Papirüsü ve MÖ 16. yüzyıl Edwin Smith Papyrus'u gibi çeşitli papirüslerde kayıt altına alınmıştır.
Antik Yunanistan'da, Diocles of Carystus (MÖ 4. yüzyıl) bitkilerin tıbbi özelliklerini inceleyen birkaç kişiden biriydi. Konuyla ilgili birkaç eser yazdı. Yunan hekim Pedanius Dioscorides, MS 1. yüzyılda ana dili olan Yunanca "Περί ύλης ιατρικής" adında beş ciltlik bir kitap yazmasıyla ünlüdür. Latince çeviri "De Materia Medica (Tıbbi maddelerle üzerine)", birçok Orta Çağ metninin temeli olarak kullanılmış ve İslam Altın Çağı boyunca birçok Ortadoğu bilim insanı tarafından işlenmiştir. Çin'de eczacılık, en azından MS 1. yüzyıla kadar uzanan, bilinen en eski Çin el kitabı olan Shennong Bencao Jing'e (İlahi Çiftçinin Bitki-Kökü Klasiği) dayanmaktadır. Han hanedanlığı döneminde derlenmiş ve efsanevi Shennong'a atfedilmiştir. Önceki literatür, belirli rahatsızlıklar için reçete listelerini içeriyordu, Mawangdui'de bulunan ve MÖ 168'de mühürlenmiş olan "52 Rahatsızlık İçin Tarifler" el yazması ile örneklenmiştir.

Japonya'da, Asuka döneminin (538-710) ve erken Nara döneminin (710-794) sonunda, modern eczacılarınkine benzer rolleri yerine getiren erkeklere büyük saygı duyuluyordu. Eczacıların toplumdaki yeri Taihō Kodunda (701) açıkça tanımlanmış ve Yōrō Kodunda (718) yeniden belirtilmiştir. Heian öncesi İmparatorluk sarayında sıralı pozisyonlar oluşturuldu; ve bu organizasyon yapısı Meiji Restorasyonu'na (1868) kadar büyük ölçüde bozulmadan kaldı. Bu oldukça istikrarlı hiyerarşide, eczacılara - ve hatta eczacı asistanlarına - doktorlar ve akupunkturcular gibi sağlıkla ilgili alanlarda diğerlerinden üstün bir statü verildi. İmparatorluk hanesinde, eczacı, İmparatorun iki kişisel doktorunun bile ü

Edmund Frederick Robertson  (1 Haziran 1943 doğumlu), St Andrews Üniversitesi'nde saf matematik profesörüdür.

Robertson, John J. O'Connor ile birlikte ünlü MacTutor Matematik Tarihi Arşivi'nin yaratıcılarından biridir. Robertson, ağırlıklı olarak gruplar ve yarı gruplar teorisi üzerine 100'den fazla araştırma makalesi yazmıştır. Aynı zamanda 17 ders kitabının yazarı veya ortak yazarıdır.
Robertson, 1965'te Saint Andrews Üniversitesi'nde Lisans Derecesi aldı. Daha sonra Warwick Üniversitesi'ne gitti ve burada 1966'da Yüksek Lisans derecesi ve 1968'de Felsefe Doktoru unvanını aldı.
St. Andrews Üniversitesi'nde saf matematikte öğretim görevlisi, 1984'ten itibaren kıdemli öğretim görevlisi ve 1995'ten itibaren profesördü. 1988'den 1991'e kadar St. Andrews'de matematik fakültesi başkanı ve 2000/01 Matematik ve İstatistik Okulu başkanıydı.
1998'de Royal Society of Edinburgh üyeliğine seçildi.
2015 yılında, meslektaşı O'Connor ile birlikte, MacTutor Matematik Tarihi arşivindeki çalışmaları nedeniyle Londra Matematik Derneği'nin Hirst Ödülü'nü aldı. "Genelleştirilmiş Nilpotent Grupların Sınıfları" konulu tezi Stewart E. Stonehewer danışmanlığında yaptı.
Bir matematikçi olarak cebir ve özellikle grup teorisi ve grup teorisinde bilgisayar cebir yöntemleri ile ilgili çalışmalar yapmaktadır.

Eşi Helena Robertson olup iki oğulları vardır: Edinburgh Üniversitesi'nde matematik ve felsefe okuyan David Robertson, Glasgow'da öğretmenlik eğitimi aldı, daha sonra Dalkeith'te matematik öğretti ve şimdi Edinburgh'daki St Thomas of Aquins Kraliyet Lisesi'nde öğretmenlik yapıyor. Colin Robertson ise Edinburgh'da İskoçya Kraliyet Bankası'yla büyü yaptıktan sonra Hong Kong'da ve ardından Singapur'daki Coutts Bank'ta çalıştı. CA'sını Edinburgh'da Arthur Andersen için çalışırken aldı. 1999 yılında Leeds Üniversitesi'nden halka teorisi alanında doktora derecesi aldı.

Algebra Through Practice: A Collection of Problems in Algebra with Solutions: Books 4-6 - with T.S.Blyth, 978-0521253017
Rings, Fields and Modules - with T.S.Blyth, 1985, 978-0521272919
Sets and mappings - with T.S.Blyth, 1986, 978-0412278808
Linear Algebra - with T.S.Blyth, 1986, 978-0412278501
Essential Student Algebra: Groups - with T.S.Blyth, 1986, 978-0412278402
Basic Linear Algebra - with T.S.Blyth, 1998, 978-3540761228
Colin MacLaurin (1698-1746): Argyllshire's Mathematician, 2000, 978-1902847108
Further Linear Algebra - with T.S.Blyth, 2002, 978-1852334253

Mathematics Genealogy Project'te Edmund F. Robertson

Ekonomi veya İktisat, mal ve hizmetlerin üretim, dağıtım ve tüketimini inceleyen sosyal bilimdir. Ekonomi, ekonomik aktörlerin davranış ve etkileşimlerine ve ekonomilerin nasıl işlediğine odaklanır. Mikroekonomi, bireysel ajanlar ve piyasalar, bunların etkileşimleri ve etkileşimlerin sonuçları da dahil olmak üzere ekonomideki temel unsurlar olarak görülen şeyleri analiz eden bir alandır. Bireysel aracılar arasında örneğin hane halkı, firmalar, alıcılar ve satıcılar yer alabilir. Makroekonomi, üretim, tüketim, tasarruf ve yatırımın etkileşim içinde olduğu bir sistem olarak ekonomi ve emek, sermaye ve toprak kaynaklarının istihdamı, para birimi enflasyonu, ekonomik büyüme ve bu unsurlara etkisi olan kamu politikaları gibi ekonomiyi etkileyen faktörleri analiz eder.
Ekonomideki diğer geniş ayrımlar arasında "olanı" tanımlayan pozitif ekonomi ile "olması gerekeni" savunan normatif ekonomi, ekonomi teorisi ile uygulamalı ekonomi, rasyonel ekonomi ile davranışsal ekonomi ve ana akım ekonomi ile heterodoks ekonomi arasındaki ayrımlar yer alır.

Ana akım ekonomi teorisi, çeşitli kavramları kullanan a priori nicel ekonomik modellere dayanır. Teori tipik olarak ceteris paribus varsayımıyla ilerler, bu da söz konusu değişken dışındaki açıklayıcı değişkenlerin sabit tutulması anlamına gelir. Teoriler oluşturulurken amaç, en azından bilgi gereksinimleri açısından basit, tahminler açısından daha kesin ve önceki teorilere kıyasla ek araştırma üretme açısından daha verimli olan teoriler bulmaktır.

Ekonomik teoriler, büyük ölçüde ekonomik veriler kullanılarak ekonometri yoluyla sıklıkla ampirik olarak test edilir.

Mikroekonomi, bir pazar yapısını oluşturan varlıkların pazar sistemi oluşturmak için pazarda nasıl etkileşime girdiğini inceler. Bu kuruluşlar, genellikle ticarete konu olan birimlerin kıtlığı ve düzenleme altında faaliyet gösteren, çeşitli sınıflandırmalara sahip özel ve kamuya açık oyuncuları içerir. Ticareti yapılan ürün, elma gibi somut bir ürün veya onarım hizmeti, hukuk danışmanlığı veya eğlence gibi bir hizmet olabilir.

Makroekonomi, genel denge teorisinin basitleştirilmiş biçimini kullanarak, büyük toplamları ve bunların etkileşimlerini "yukarıdan aşağıya" açıklamak için ekonomiyi bütün olarak inceler. Bu tür toplamlar, milli gelir ve çıktıyı, işsizlik oranı ve fiyat enflasyonu ve toplam tüketim ve yatırım harcamalarını ve bunların bileşenleri gibi alt kümeleri içerir. Ayrıca para politikası ve maliye politikası'nın etkilerini de inceler.

En azından 1960'lardan bu yana makroekonomi, oyuncuların rasyonelliği, piyasa bilgilerinin verimli kullanımı ve eksik rekabet dahil olmak üzere sektörlerin mikro tabanlı modellemesine ilişkin daha çok bütünleşmeyle tanımlandı. Bu, aynı konudaki tutarsız gelişmeler hakkında uzun süredir devam eden bir endişeyi ele almıştır.
Makroekonomik analiz, milli gelirin uzun vadeli seviyesini ve büyümesini etkileyen faktörleri de dikkate alır. Bu tür faktörler arasında sermaye birikimi, teknolojik değişim ve işgücü büyümesi vardır.

Ekonomi politikası
Serbest ticaret
Sosyoekonomi

Elektrik Mühendisliği veya Elektrik-Elektronik Mühendisliği; elektrik, elektronik ve elektromanyetizma üzerine çalışan ve bunları kullanarak çeşitli donanım ve sistemlerin tasarımı ve geliştirilmesi ile ilgilenen kapsamlı bir mühendislik disiplinidir. 19. yüzyıldan itibaren telefon, telgraf, elektrik enerjisisinin üretimi, dağıtımı ve geniş ölçekte kullanımıyla birlikte ayrı bir disiplin olarak ortaya çıkmıştır. 20. yüzyılda yarı iletken teknolojisinin gelişimi, 
transistörün icadı, mikroişlemcilerin ve bilgisayarların gelişimi ile daha kapsamlı bir disiplin haline gelmiştir.
"Elektrik Mühendisliği" elektrik, elektronik ve elektromanyetizma ile ilgili tüm mühendislik disiplinlerinin bir çatı adı olarak kullanılmaktadır. Bunun yanı sıra "Elektrik Mühendisliği" yerine "Elektrik-Elektronik Mühendisliği" ismi de akademide yaygın olarak tercih edilmektedir. Ayrıca Türkiye'de, Elektrik-Elektronik Mühendisliğinin bir dalı olan power engineering (güç mühendisliği) "Elektrik Mühendisliğinin" karşılığı olarak geçer. Bunun için Türkiye'de Elektrik Mühendisliği maddesine bakabilirsiniz.

Elektrik ve mıknatıs (magnet)sözcüklerinin kökeni eski Yunancadan gelmektedir.Eski Yunan döneminde Milet'te (Anadolu, Aydın civarında eski yerleşim yeri) yaşayan Thales (MÖ 624-MÖ 546) doğayla ilgili araştırmalar yaparken kehribarın yünle ovulduğunda tüy ve saman gibi hafif maddeleri kendine çektiğini, uzun süreli ovmalarda ise insan vücuduna yaklaştırıldığında küçük kıvılcımlar çıkardığını fark edip bazı araştırmalarda bulunmuştu. Elektriğin bilim dünyasında bir araştırma alanı olarak yer alması 17. yüzyılda gerçekleşmiştir. İlk elektrik mühendisi olarak ilk elektroskobu icat eden William Gilbert kabul edilebilir.

Elektrik ve manyetizma üzerine araştırmalar ve ilk mühendislik çalışmalarına başlanması 18. yüzyıldan itibaren mümkün olmuştur.
1672: Otto von Guericke (1602 – 1686), Kükürt bir küreyi döndüren bir aygıt yaptı. Yün parçasını dönen küreye tutarak bir kıvılcım üretti. Bu aygıt, sürtünme yoluyla elektrik üreten ilk üreteçtir.

1729: İngiliz Stephen Gray, metallerin iletken, ametallerin yalıtkan olduğunu keşfetti.
1745: Hollandalı Peter Van Musschenbroek elektrik depo edebilen, su dolu cam kavanoza batırılmış metal çubuktan ibaret Leyden Şişesi'ni yaptı ki bu tarihin ilk sığacıdır. (kondansatör).
1752: Benjamin Franklin gök gürültülü havada bir uçurtma uçurarak ipek bir ip ile yüklü buluttan Leyden şişesini doldurmayı başardı. Böylece şimşek ile elektrik arasında bağıntı kurdu. Bu deney yıldırımsavarın(paratoner) bulunmasına yol gösterdi.
1777: Fransız fizikçi Charles Augustin de Coulomb, yüklü iki metal küre ya da iki mıknatıs kutbu arasındaki itme veya çekme kuvvetini ölçebilen burulmalı tartı aygıtını gerçekleştirdi;
1785: Coulomb bulduğu tartı aygıtını kullanarak iki yük arasındaki itme veya çekme kuvvetinin, yüklerin çarpımı ile doğru, aradaki uzaklığın karesi ile ters orantılı olduğunu deneysel olarak gösterdi.Coulomb yasası, Newton'un kütleçekimi yasasının elektrikteki karşılığıdır (Kütleçekim yasasından farklı olarak elektrikte iki yük arasında itme kuvvetinin varlığı da söz konusudur).
1794: İtalyan fizikçi Alessandro Volta, çinko ve gümüş plakalar arasına tuz karışımlı sıvı koyarak elektrik akımı elde etmiş oldu. Burada çinko ve gümüş elektrotlar, tuzlu su elektrolittir ve aralarındaki kimyasal tepkime sonucu elektrik üretiliyordu. Bundan önceki insan yapımı tüm elektrik kaynakları statik idi.

AC-DC savaşlarına da sahne olan(Tesla-Edison mücadelesi) 19. yüzyıl, elektriğin altın çağıdır.

1819: Fransız matematikçi ve fizikçi André Marie Ampére, Oersted in olgusunu betimleyen ve Ampère Yasası olarak adlandırılan magnetik alan ile bu alanı doğuran elektrik akımı arasındaki bağıntıyı formüle etti. Elektrodinamiğin de kurucusu olan Ampére aynı zamanda elektrik ölçme tekniklerini de geliştirerek elektrik akımını ölçen bir aygıt yaptı. Anısına elektrik akımı birimi amperdir.
1827: Alman fizikçi Georg Simon Ohm, İletkenlerden geçen elektrik akımına ilişkin çalışmalar yaparak Ohm yasası olarak bilinen, bir iletkenden geçen akımın iletkenin uçları arasındaki gerilim ile doğru, iletkenin direnciyle ters orantılı olduğunu formüle etti, Anısına elektrikte direnç birimi ohm dur.
1831: İngiliz fizikçi ve kimyager Michael Faraday, Bir buhar makinesi ile bakır bir plakayı bir mıknatısın yarattığı manyetik alan içinde döndürerek elektrik üretti. Bu ilk jeneratördür.

1831: Joseph Henry, Faraday'ın buluşunu tersine çevirerek, manyetik alandan elektrik akımı geçirmek suretiyle bir bakır çemberi döndürmeyi başardı. Bu bir elektrik motorudur ve tarihte ilk kez, elektrik enerjisi makinelere güç vererek iş yapılmasını sağlıyordu.
1833: Alman fizikçi Wilhelm Weber  ve Karl Friedrich Gauss  İki bina arsındaki ilk telgraf işlemini başardılar. Elektrik ölçüm için ilk uyumlu ünit sistemlerini buldular. Gauss jeomanyetik alanın yönü ve kuvvetini kaydetmek için Avrupa gözlem ağı organize etti.
1834: Alman fizikçi Heinrich Lenz: "Akan bir elektrik akımına ters yönde bir direnç vardır." Kuramı onundur ki Lenz yasası olarak bilinir.
1845: Alman fizikçi Gustav Robert Kirchhoff  Devre analizi olan “Bir noktaya giren ve çıkan akımların toplamı sıfırdır. Kirchhoff I”, “kapalı bir devrede harcanan gerilimlerin toplamı, sağlanan gerilimlerin toplamına eşittir. Kirchhoff II” yasalarını yayınladı.
1864: İskoçyalı matematikçi ve fizikçi James Clerk Maxwell  Kuantum fiziği öncesi bilinen bütün elektrik ve manyetik kuramları açıkladı. Maxwell denklemleri olarak bilinen dört temel denklem onun tarafından ortaya atılmıştır.
1876: Amerikalı Alexander Graham Bell elektrik titreşimlerini sese dönüştürerek telefonu buldu ve patentini aldı.
1877: Amerikalı Thomas Alva Edison  sesi kaybedip yineleyebilen gramofonu (fonograf) geliştirdi.
1879: Edison karbon flamanlı akkor ampul için patent başvurusu yaptı. Üç yıl sonra New York sokaklarında bu lambalar ışıyordu. Edison yaşamı boyunca gerçekleştirdiği hareketli resim kamerası, teyp, projektör gibi çeşitli buluşları için 1093 patent almıştır.
1882: Dünyanın ilk merkezi güç üretim tesisi doğru akım(DC) güç sistemli The Pearl Street Station New York'ta Thomas Edison tarafından açıldı.
1882: Wisconsin'de ilk hidroelektrik santral açıldı.
1883: Nikola Tesla, Tesla bobinini buldu. Bu, elektriğin gerilimini dönüştürebilecek ve uzak mesafelere iletmeyi kolaylaştıracak bir transformatör olup Tesla'nın alternatif akım projesinin önemli bir ayağıdır.

1887: Sırp asıllı mucit, fizikçi ve elektrik mühendisi Nikola Tesla (1856- 1943 Alternatif akım jeneratörünü buldu. Böylece elektrik enerjisi uzun mesafelere kolaylıkla iletilebilecekti.
1888: Heinrich Hertz  Yıllar önce Faraday ve Maxwell tarafından bahsedilmiş radyo dalgalarını keşfetti ve ölçtü.
1892: İtalyan fizikçi Guglielmo Marconi, sinyalleri birkaç km uzağa ulaştırarak' telsiz telgraf patentini aldı. Daha sonra ilk kıtalararası radyo sinyalini göndermeyi başardı. 1901'de, İngiltere Cornwall'dan gönderilen sinyaller, Kanada'dan alındı. Bu olaydan sonra birçok yerde telsiz telgraf istasyonları kurulmaya başlandı."Bilinenin aksine "Radyo", Marconi'nin icadı değildir. Amerikan Yüksek Mahkemesi, ölümünün ardından Radyonun mucidinin Nikola Tesla olduğuna hükmetmiştir.
1895: Alternatif akım üreten ilk jeneratör Niagara şelalesine kuruldu.
1897: İngiliz fizikçi Sir Joseph John Thomson, elektronu keşfetti.
1897: Nikola Tesla, iki patent başvurusunda bulundu; 'Elektriksel Enerjinin İletimi İçin Bir Sistem' ve 'Elektriksel Enerjinin İletimi İçin Bir Cihaz' Böylece resmen "Radyo" doğmuş oldu. Birkaç yıl önce Hertz tarafından bulunan ve ölçümlenebilen radyo dalgaları, Tesla ile hayat buldu ve insanlığın hizmetine girdi.

20. yüzyılın ikinci yarısında elektronik, iletişim ve bilgisayar teknolojisindeki gelişmeler günümüzdeki bilişim çağını başlatmıştır.

1923: Rus asıllı Amerikalı elektrik mühendisi Vladimir Kosma Zworykin' ilk kez resim tarama yöntemini tümüyle elektronik olarak yapan ikonoskopu buldu. Ertesi yıl da kineskop olarak adlandırılan resim tüpünün patentlerini aldı. Bu iki buluş, ilk televizyon sisteminin oluşturulmasına temel oluşturdu. 1950'li yıllarda televizyon artık izlenilmeye başlanmıştı.
1930: Amerikalı elektrik mühendisi Vannevar Bush (1890 - 1974)'un yönetiminde Cambridge'de Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT)'nde ilk bilgisayar yapıldı.
1942: İlk elektronik bilgisayarın yapımına başlandı ve aygıtın yapımı 1945 yılında tamamlandı.
1947: John Bardeen, Walter Houser Brittain ve William Bradford Shockley ABD'deki Bell Laboratuvarları'nda transistörü buldular. Elektrik sinyallerinin yükseltilmesini, denetlenmesini ya da üretilmesini sağlayan bu yarı iletken aygıt nedeniyle Bulucular 1956 Nobel Fizik Ödülü'nü paylaşmışlardır. Elektron lambalarının bütün işlevlerini çok daha küçük boyutlu ve hafif, mekanik etkilere karşı daha dayanıklı, ömrü daha uzun, verimi daha yüksek, ısı kayıpları daha düşük ve harcadığı güç de çok daha az olarak yerine getirebilen transistörler elektronik alanında bir devrim olarak kabul edilir.
1964: Uluslararası uydularla telekomünikasyon örgütü Intelsat kuruldu. Bu tarihten sonra ilk uydusunu fırlatan Intelsat böylece 240 komünikasyon devresi ve 1 televizyon kanalının gereksinimini karşılayabiliyordu.
1965: ABD Savunma Bakanlığı ARPANET(Advanced Research Projects Agency) projesini başlattı. 1965 yılında MIT Lincoln Laboratuvarlarında ilk kez iki bilgisayar birbirine bağlanmış ve karşılıklı veri alışverişinde bulunmuşlardı.ARPANET projesi kapsamındaysa dört üniversitenin bilgisayarları, araştırma, eğitim ve hükûmet uygulamalarını yürütmek için birbirine bağlandı. Hükûmet bu projeye başlarken olası bir düşman saldırısı ardından iletişimin kesilmesi durumunda klasik iletişim yollarına alternatif olacağı düşüncesini taşıyordu. Bu proje günümüzde kullanılan internetin başlangıcı niteliğindeydi.
1972: İlk Mikroişlemci (Intel 4004) yapıldı. Bu, üzerine 2300 transistör yerleştirilmiş 7 mm x 7 mm boyutlarında, kare biçiminde silisyum bir plaktı. 4 bit değe

Encyclopedia of Mathematics yani Matematik Ansiklopedisi (ayrıca EOM ve eski adıyla Encyclopaedia of Mathematics olarak da bilinir) matematikte büyük bir başvuru kaynağıdır.

2002 versiyonu, lisans düzeyinde matematiğin çoğu alanını kapsayan 8.000'den fazla giriş içerir ve sunum doğası gereği tekniktir. Ansiklopedi, Michiel Hazewinkel tarafından düzenlenmiş ve Kluwer, Springer'in bir parçası olduğu 2003 yılına kadar Kluwer Academic Publishers tarafından yayınlanmıştır. CD-ROM, animasyonlar ve üç boyutlu nesneler içerir.
Ansiklopedi, orijinal olarak Ivan Matveevich Vinogradov tarafından düzenlenen ve birkaç bin makale eklenen üç ek ve yorumlarla genişletilen Sovyet Matematicheskaya entsiklopediya'dan (1977) çevrilmiştir.
29 Kasım 2011 tarihine kadar, ansiklopedinin statik bir versiyonuna çevrimiçi olarak ücretsiz göz atılabilirdi. Bu URL artık EOM'nin yeni wiki enkarnasyonuna yönlendirilmektedir.

Ansiklopedinin yeni bir dinamik versiyonu artık çevrimiçi bir wiki olarak mevcuttur. Bu yeni wiki, Springer ve Avrupa Matematik Derneği arasındaki bir işbirliğidir. Ansiklopedinin bu yeni sürümü, önceki çevrimiçi sürümün tüm içeriğini içerir; ancak tüm girişler artık matematikteki en yeni gelişmeleri içerecek şekilde halka açık olarak güncellenebilir. Tüm girişler, içerik doğruluğu açısından Avrupa Matematik Derneği tarafından seçilen yayın kurulu tarafından izlenecektir.

Vinogradov, IM (Ed.), Matematicheskaya entsiklopediya, Moskova, Sov. Entsiklopediya, 1977.
Hazewinkel, M. (Ed.), Encyclopaedia of Mathematics (set), Kluwer, 1994 (1-55608-010-7).
Hazewinkel, M. (Ed.), Encyclopaedia of Mathematics, Cilt. 1 (A – B), Kluwer, 1987 (1-55608-000-X).
Hazewinkel, M. (Ed.), Encyclopaedia of Mathematics, Cilt. 2 (C), Kluwer, 1988 (1-55608-001-8).
Hazewinkel, M. (Ed.), Encyclopaedia of Mathematics, Cilt. 3 (D – Fey), Kluwer, 1989 (1-55608-002-6).
Hazewinkel, M. (Ed.), Encyclopaedia of Mathematics, Cilt. 4 (Fib – H), Kluwer, 1989 (1-55608-003-4).
Hazewinkel, M. (Ed.), Encyclopaedia of Mathematics, Cilt. 5 (I – Lit), Kluwer, 1990 (1-55608-004-2).
Hazewinkel, M. (Ed.), Encyclopaedia of Mathematics, Cilt. 6 (Lob – Opt), Kluwer, 1990 (1-55608-005-0).
Hazewinkel, M. (Ed.), Encyclopaedia of Mathematics, Cilt. 7 (Orb-Ray), Kluwer, 1991 (1-55608-006-9).
Hazewinkel, M. (Ed.), Encyclopaedia of Mathematics, Cilt. 8 (Rea – Sti), Kluwer, 1992 (1-55608-007-7).
Hazewinkel, M. (Ed.), Encyclopaedia of Mathematics, Cilt. 9 (Sto-Zyg), Kluwer, 1993 (1-55608-008-5).
Hazewinkel, M. (Ed.), Encyclopaedia of Mathematics, Cilt. 10 (Dizin), Kluwer, 1994 (1-55608-009-3).
Hazewinkel, M. (Ed.), Encyclopaedia of Mathematics, Ek I, Kluwer, 1997 (0-7923-4709-9).
Hazewinkel, M. (Ed.), Encyclopaedia of Mathematics, Ek II, Kluwer, 2000 (0-7923-6114-8).
Hazewinkel, M. (Ed.), Encyclopaedia of Mathematics, Ek III, Kluwer, 2002 (1-4020-0198-3).
Hazewinkel, M. (Ed.), Encyclopaedia of Mathematics on CD-ROM, Kluwer, 1998 (0-7923-4805-2).
Matematik Ansiklopedisi, Avrupa Matematik Derneği'nin yönetimindeki bir yayın kurulu tarafından izlenen halka açık wiki.

Çevrimiçi ansiklopediler listesi

Resmî site
ResearchGate'de M. Hazewinkel tarafından yapılan yayınlar

Endüstri Mühendisliği ya da Sanayi Mühendisliği (İngilizce: Industrial engineering), insan, malzeme ve makineden oluşan bütünleşik sistemlerin kuruluş ve devamlılığının yönetimi ile ilgilenen mühendislik dalıdır. Endüstri mühendisleri, diğer mühendislik dallarının birçoğunun derslerini de alıp, üzerine işletme, yönetim, üretim, ekonomi ve endüstri mühendisliğine özel derslerle birlikte diğer mühendislik alanlarının yöneticilik yetkisine sahip mühendislik dalı.
Çalışmalarında matematik, fen bilimleri ve sosyal bilimlerdeki özel bilgi ve becerileri mühendislik analiz ve tasarım ilke yöntemleriyle birleştirerek, bu sistemlerden elde edilecek sonuçları belirleyip, kestirerek değerlendiren ve disiplinlerüstü bir yaklaşım sergileyen endüstri mühendisleri, zaman, para, malzeme, enerji gibi kaynakların verimli kullanımına ve mühendislik hizmetlerinin kalitesini artırmaya yönelik çalışmalarda bulunur.
Endüstri Mühendisliği diğer mühendislik dallarından farklı bir yapıya ve düşünce sistemine sahiptir. En önemli fark endüstri mühendisliğinin parçayı değil bütünü göz önüne alarak çalışması, sistemin bütünüyle ilgilenmesidir. İkinci önemli fark ise her türlü uygulamada insan faktörünü dikkate almasıdır. Bu sebeplerden dolayı temel doğa bilimleriyle olan ilişkisinin yanında sosyal bilimlerle de iç içedir.

Endüstri mühendisliği ile ilgili kavramların ortaya çıkması ve yaygın olarak kullanılmaya başlanması 19. yy.'ın başlarına kadar gitmektedir. Kapitalist ekonominin öncüsü olarak bilinen Adam Smith, Ulusların Zenginliği adlı eserinde işbölümünün öneminden ve faydalarından bahsetmiştir. Adam Smith'e göre her bir işçinin birçok değil de, sadece özel bir hareket üzerinde yoğunlaşması, üretimdeki verimliliğin artmasında çok büyük öneme sahiptir. 1832'de Charles Babbage da "Makina İktisadı ve İmalatçılar Üzerine" adlı kitabında işbölümü, organizasyon çizelgesi ve işçi ilişkileri gibi konuları incelemiştir. Bu çalışmalar endüstri mühendisliğinin temel almış olduğu birtakım kavramlara değinmiş olmasına rağmen, endüstri mühendisliği asıl Frederick Winslow Taylor'ın yapmış olduğu çalışmalar sayesinde belli bir yere gelmiş ve asıl şeklini almıştır. Taylor, kronometrik zaman etüdünü ilk kullanan kişi olmakla birlikte, iş ve zaman etüdü gibi kavramların yaratıcısıdır. Frank ve Lilian Gilbreth de iş ve zaman etüdü konularını geliştirmiş ve daha ileri bir seviyeye getirmişlerdir.
Endüstri mühendisliğindeki asıl ilerlemeler ise birçok diğer mühendislik alanında olduğu gibi II. Dünya Savaşı ve sonrasına rastlar. Bu dönemde yöneylem araştırması olarak bilinen alanla daha da iç içe geçmiş ve birbirini tamamlar nitelik kazanmıştır. Bu sayede endüstri mühendisliği sadece imalatı konu alan bir yapıdan kurtulmuş, gerçek hayatta karşılaştığımız sistemlerle ilgili her türlü soruna çözüm üretmeye çalışan, araştırma yelpazesini oldukça geniş tutan bir mühendislik dalı haline gelmiştir. Matematik, bilgisayar teknolojileri (veritabanları), İnternet, Yönetim Bilişim Sistemleri ve ağlar) ve programlama (yeni ve daha verimli algoritmaların ortaya çıkması ve kullanılması, nesne-odaklı programlama) tekniklerinin gelişmesi ile birlikte daha karışık sistemlerin çözümü kolaylaşmış ve endüstri mühendisliği yeni bir boyut kazanmıştır.
Günümüzde dünyada birçok üniversitede endüstri mühendisliği bölümü kurulmuş durumdadır. Kimi yerlerde sistem mühendisliği, imalat mühendisliği, imalat sistemleri mühendisliği ya da mühendislik yönetimi adıyla da bilinmektedir.
Türkiye'de ilk endüstri mühendisliği bölümü 1969 yılında kurulmuşturi. İlk temel İTÜ'de 1949 yılında Takım Tezgahları Kürsüsü'nde Fabrika Organizasyonu dersi verilmeye başlaması ve "Sanayi Mühendisliği" ismi ile bir bölüm kurulması ile ilgili 8 Mayıs 1968 tarihinde karar alınmasına dayanır. 1969 yılında ise İTÜ ve ODTÜ'de endüstri mühendisliği adı ile bölüm kurulmuştur.

Temel mühendislik eğitimleri yanında, yöneylem araştırması, üretim sistemleri, üretim planlama, stokastik modelleme, tedarik zinciri yönetimi, modelleme ve optimizasyon yöntemleri, yönetim ve organizasyon, kalite yönetimi, benzetim, iş ve zaman etüdü, iş güvenliği, insan kaynakları yönetimi, proje yönetimi, girişimcilik ve fizibilite etüdü ve yönetim bilişim sistemleri alanları, üniversitelerdeki endüstri mühendisliği bölümlerinin başlıca derslerindendir.

Günümüzde endüstri mühendisliği; sadece geleneksel imalat sektörüyle sınırlı kalmayıp sağlık, finans, lojistik ve hizmet sektörlerinde de kritik bir rol oynamaktadır. Modern endüstri mühendisliği uygulamaları, karmaşık süreçleri optimize etmek için çeşitli temel metodolojilerden yararlanır:

Yalın Üretim (Lean Manufacturing):** Süreçlerdeki israfı yok ederek verimliliği ve müşteri değerinin artırılmasını sağlar.
Altı Sigma (Six Sigma):** İstatistiksel veriler kullanılarak hata oranlarının minimize edilmesini ve kalitenin artırılmasını amaçlar.
Yöneylem Araştırması (Operations Research):** Karar verme süreçlerinde matematiksel modelleme ve algoritmaların kullanılmasını sağlar.
Sistem Simülasyonu (Systems Simulation):** Gerçek dünya süreçlerinin bilgisayar ortamında modellenerek sonuçların önceden tahmin edilmesine olanak tanır.

Mühendislik, genelde problem tanımlama, çözüm seçenekleri türetme, karar verme ve çözümden oluşan bir süreçtir. Endüstri mühendisleri bu tanım doğrultusunda tasarımlar yapar. Söz konusu tasarımlar endüstri mühendislerince "üretim sistemleri tasarımı" ve "üretim sistemleri kontrolü" şeklinde gerçekleştirilmektedir.
Mal ve/veya hizmet üreten bir örgütün aşağıdaki gibi işlevleri endüstri mühendislerince tasarlanmaktadır.

Malzemeler
Makine ve donanımı
Veri toplama ve analiz yöntemleri
İşçilerin çalışma yöntemleri
Kolaylıkların yerleşimi ve malzeme akışıları
Malzeme taşıma donatı ve yöntemleri
Çalışma yeri
Hammadde ve ürün depolarının büyüklükleri ve yerleri
Yönetim raporları için veri kayıt yöntemleri
Bakım yöntemleri
İş emniyet yöntemleri
33.YA/EM kongresinde ele alınan konular endüstri mühendisliğinin ilgi alanları ile ilgili fikir verebilecektir:

Tedarik zinciri
Lojistik
Envanter yönetimi
Fiyatlandırma
Talep tahmini
Yalın üretim
Üretim planlama ve Çizelgeleme
Kalite yönetimi ve Güvenilirlik
Mühendislik ekonomisi
Tesis Yeri Seçimi ve Yerleşimi
Bilgisayar Tabanlı Tasarım ve İmalat
Ergonomi
Sürdürülebilirlilik
Enerji ve Verimlilik
İleri Üretim Teknolojileri
AR-GE ve Yenilikçilik
Sistem mühendisliği
Tersine mühendislik
Üretim Sistemleri
Bilgi Sistemleri Yönetimi
Sosyal Medya ve İletişim
Veri madenciliği
İnsan kaynakları yönetimi
Afet Yönetimi ve Toplumsal Sorunlar
Savunma Sistemleri
Mühendislik Eğitimi
Yöneylem Araştırması Teknikleri
Modelleme ve Simulasyon
Belirsizlikte Optimizasyon
Servis sistemleri
Finans Mühendisliği ve Risk yönetimi

Epidemiyoloji, toplumdaki hastalık, salgın, kaza ve sağlıkla ilgili durumların dağılımını, görülme sıklıklarını ve bunları etkileyen belirteçleri inceleyen bir tıp bilimi dalıdır.
Sağlığı geliştirmek ve hastalıkları azaltmak için sağlık bilgilerini toplamak, yorumlamak ve kullanmak bu bilim dalının amaçlarındandır.

Epidemiyoloji sözcüğü, Antik Yunan dilinde "epi" (üstüne, üzerine) ve "demos" (halk) ve "logos" (söz-söylev) sözcüklerinden kökenlenir. Sözlük anlamı olarak halk ile ilgili olmasına rağmen; Mikrobiyolojik epidemiyoloji, epizootiyoloji (hayvan epidemiyolojisi), bitki epidemiyolojisi bilim dalları da bu ismi kullanırlar.
Deneysel epidemiyoloji, iş ve çevre epidemiyolojisi, klinik epidemiyoloji, nedensel epidemiyoloji dalları vardır.

Epidemiyolojik araştırmaların temel amaçları; sağlıkla ilgili olayları tanımlamak ve görülme sıklığını ölçmek, hastalık ya da kazaların nedenlerini inceleyen çözümleyici çalışmalar yapmak, uygulanan sağlık hizmetinin veya programlarının etkinliğini ölçme ve değerlendirme çalışmaları yapmaktır.
Epidemiyolojik çalışma insan topluluklarını hedef alır. En sık olarak belli bir zamanda, belli bir bölgedeki topluluk, yaş, cins, meslek gibi alt gruplarla analizler yapılır. Burada amaç pozitif sağlık durumları veya hastalıklarla neden olabilecek belirleyicilerin incelenmesidir.

Bilişsel epidemiyoloji
Nöroepidemiyoloji
Psikiyatrik epidemiyoloji
Epizootiyoloji
E-epidemiyoloji
Çevresel epidemiyoloji
Ekonomik epidemiyoloji
Klinik epidemiyoloji
Hesaplamalı epidemiyoloji
Çatışma epidemiyolojisi
Genetik epidemiyoloji
Yaşam rotası yaklaşımı
Moleküler epidemiyoloji
Moleküler patolojik epidemiyoloji
Beslenme epidemiyolojisi
Paleoepidemiyoloji
Farmakoepidemiyoloji
Sosyal epidemiyoloji
Mekansal epidemiyoloji
Tele-epidemiyoloji

Taşıyıcı (epidemiyoloji)
Mikrobiyoloji
Sanitasyon
Patojen

Sağlık Araştırmaları Yöntem Bilimi:Konu Hakkında Türkçe Kaynak:www.epidemiyoloji.org
Epidemiyoloji ve İşçi sağlığı
European Centre for Disease Prevention and Control2 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
International Epidemiological Association (IEA)
Porta M, editor. Greenland S, Hernán M, dos Santos Silva I, Last JM, associate editors (2014). "A dictionary of epidemiology", 6th. edition. New York: Oxford University Press. [1]11 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ISBN 9780199976737
People's Epidemiology Library
Temel epidemiyoloji. Beaglehole R., Bonita R., Kjellström T. Dünya Sağlık Örgütü 1993 Çeviren Bilgen N.

Evrensel cebir, matematiğin bir dalı olup bütün cebirsel yapılara ortak olan özellikleri inceleyen bilimin adıdır.
Evrensel cebirde, bir (soyut) cebir bir birim 
  
    
      
        A
      
    
    {\displaystyle A}
  
 ve onun tanımlı olan operasyonlardan oluşur. (Operasyon sembolları sadece "fonksiyonların ismi" olarak kullanılır).
Operasyonların toplamına "imza" (en. "signature") adı verilir 
  
    
      
        Σ
        =
        {
        +
        ,
        ∗
        }
      
    
    {\displaystyle \Sigma =\{+,*\}}
  
.

  
    
      
        +
        ::
        A
        ×
        A
        →
        A
      
    
    {\displaystyle +::A\times A\rightarrow A}
  

  
    
      
        ∗
        ::
        A
        ×
        A
        →
        A
      
    
    {\displaystyle *::A\times A\rightarrow A}
  

  
    
      
        0
        ::→
        A
      
    
    {\displaystyle 0::\rightarrow A}
  

  
    
      
        1
        ::→
        A
      
    
    {\displaystyle 1::\rightarrow A}
  

0,1 gibi operasyonlara "sabit" denilir. Operasyonlar soyut bir şekilde eşitliklerle tarif edilebilir. Mesela alttaki eşitliklerin tümüne "E" diyelim.

  
    
      
        0
        +
        x
        =
        x
      
    
    {\displaystyle 0+x=x}
  

  
    
      
        x
        +
        y
        =
        y
        +
        x
      
    
    {\displaystyle x+y=y+x}
  

  
    
      
        (
        x
        +
        y
        )
        +
        z
        =
        x
        +
        (
        y
        +
        z
        )
      
    
    {\displaystyle (x+y)+z=x+(y+z)}
  

  
    
      
        x
        ∗
        1
        =
        x
      
    
    {\displaystyle x*1=x}
  

  
    
      
        x
        ∗
        y
        =
        y
        ∗
        x
      
    
    {\displaystyle x*y=y*x}
  

  
    
      
        (
        x
        ∗
        y
        )
        ∗
        z
        =
        x
        ∗
        (
        y
        ∗
        z
        )
      
    
    {\displaystyle (x*y)*z=x*(y*z)}
  

Yukardaki imza 
  
    
      
        Σ
      
    
    {\displaystyle \Sigma }
  
 bir cebir doğasal sayılardır 
  
    
      
        N
        (
        
          N
        
        ,
        
          +
          
            N
          
        
        ,
        
          ∗
          
            N
          
        
        ,
        
          0
          
            N
          
        
        ,
        
          1
          
            N
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle N(\mathbb {N} ,+^{N},*^{N},0^{N},1^{N})}
  
. Burada 
  
    
      
        
          +
          
            N
          
        
      
    
    {\displaystyle +^{N}}
  
 bildiğimiz "arti" fonksiyonudur.
Bu cebir yukardaki 
  
    
      
        E
      
    
    {\displaystyle E}
  
 adı verdiğimiz tüm eşitlikleri "kabul eder" (en. "satisfy")
  
    
      
        N
        ⊨
        E
      
    
    {\displaystyle N\models E}
  
. Başka bir deyimle, N yapısı E'nin bir modelidir.
E'nin başka bir bir modelini daha tanimlayalım.
  
    
      
        B
        =
        (
        {
        a
        ,
        b
        }
        ,
        
          +
          
            B
          
        
        ,
        
          ∗
          
            B
          
        
        ,
        
          0
          
            B
          
        
        ,
        
          1
          
            B
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle B=(\{a,b\},+^{B},*^{B},0^{B},1^{B})}
  

  
    
      
        
          0
          
            B
          
        
        ↦
        a
      
    
    {\displaystyle 0^{B}\mapsto a}
  

  
    
      
        
          1
          
            B
          
        
        ↦
        b
      
    
    {\displaystyle 1^{B}\mapsto b}
  

  
    
      
        a
        
          +
          
            B
          
        
        a
        ↦
        a
      
    
    {\displaystyle a+^{B}a\mapsto a}
  

  
    
      
        a
        
          +
          
            B
          
        
        b
        ↦
        b
      
    
    {\displaystyle a+^{B}b\mapsto b}
  

  
    
      
        b
        
          +
          
            B
          
        
        a
        ↦
        b
      
    
    {\displaystyle b+^{B}a\mapsto b}
  

  
    
      
        b
        
          +
          
            B
          
        
        b
        ↦
        b
      
    
    {\displaystyle b+^{B}b\mapsto b}
  

  
    
      
        a
        
          ∗
          
            B
          
        
        a
        ↦
        a
      
    
    {\displaystyle a*^{B}a\mapsto a}
  

  
    
      
        a
        
          ∗
          
            B
          
        
        b
        ↦
        a
      
    
    {\displaystyle a*^{B}b\mapsto a}
  

  
    
      
        b
        
          ∗
          
            B
          
        
        a
        ↦
        a
      
    
    {\displaystyle b*^{B}a\mapsto a}
  

  
    
      
        b
        
          ∗
          
            B
          
        
        b
        ↦
        b
      
    
    {\displaystyle b*^{B}b\mapsto b}
  

Bunun bir model olduğunu (yani 
  
    
      
        B
        ⊨
        E
      
    
    {\displaystyle B\models E}
  
 ifadesini) kanıtlamak kolaydır.
Evrensel cebirde önemli sorulardan birkaç tanesi:

Bir eşitlikler birimini 
  
    
      
        E
      
    
    {\displaystyle E}
  
 nin modeli var mıdır?
E'nin tüm modellerin ortak özellikleri nedir
E'nin modelleri, E'den başka hangi eşitlikleri "kabul eder" ?
Mesela 
  
    
      
        x
        =
        1
        ∗
        x
      
    
    {\displaystyle x=1*x}
  
 eşitliği, yukardaki 
  
    
      
        E
      
    
    {\displaystyle E}
  
nin bir neticesidir. 
  
    
      
        E
        ⊨
        x
        =
        1
        ∗
        x
      
    
    {\displaystyle E\models x=1*x}
  
 yazarak bunu ifade ederiz.

  
    
      
        {
        s
        =
        t
        
          |
        
        E
        ⊨
        s
        =
        t
        }
      
    
    {\displaystyle \{s=t|E\models s=t\}}
  
 birimine "E'nin teorisi" denilir.

Wolfgang Wechler. Universal Algebra. Springer-Verlag

A Course in Universal Algebra23 Ocak 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Stanley N. Burris and H.P. Sankappanavar tarafından hazırlanan açık bir evrensel cebir ders kitabıdır.

Evrimsel biyoloji; biyoloji konularını, canlıların evrimini göz önüne alarak inceleyen bilim dalıdır.
Taksonomi biliminin temelinde evrimsel biyoloji yer almaktadır. Canlıları sistematik bir şekilde ayırmada, canlıların evrimsel akrabalıkları ve farklılıkları göz önüne alınır. Ayrıca birçok ekolojik ilişkinin açıklanmasında evrimsel biyoloji kullanılır.
Moleküler biyolojide DNA ve RNA dizilerinin baz dizilişleri göz önüne alınarak canlıların hatta organellerin mikroorganizmalarla olan akrabalıkları incelenmekte ve bu incelemede evrimsel biyoloji temel alınmaktadır.
Evrimsel biyolojiyi araştıran kişiye evrimsel biyolog denir. Filozof Kim Sterelny'e göre “1858 yılından beri gelişen evrimsel biyoloji bilim alanındaki en büyük entelektüel başarılardan biridir”.

Evrimsel biyoloji, her iki geniş alan çalışmasından ve laboratuvar odaklı disiplinlerden gelen bilim insanlarını içeren disiplinler arası bir alandır. Örneğin, genellikle mammaloji, ornitoloji veya herpetoloji gibi belirli canlı türleri hakkında özel uzmanlık eğitimi alan ama evrim hakkındaki genel sorulara cevap bulmak için bu canlıları vaka analizi veya örnek olay incelemesi için kullanan bilim insanlarını içerir. Evrimsel biyoloji, aynı zamanda genellikle evrimleşme hızı ile evrim modelleri hakkında sorulara cevap bulmak için fosilleri kullanan paleontologlar ve jeologlar gibi popülasyon genetiği ve evrimsel psikoloji gibi alanlardan gelen teorisyenleri de içerir. Deneyciler, yaşlanmanın evrimi hakkında bir açıklama geliştirebilmek için meyve sineği Drosophila'daki seçilimleri kullandılar ve deneysel evrim, bu anlamda evrimsel biyolojinin oldukça aktif bir alt disiplinidir.
Gelişim biyolojisi, başlangıçta modern evrimsel sentezden ayrı tutulduktan sonra evrimsel gelişim biyolojisi çalışmaları sayesinde 1990′larda evrimsel biyolojiye tekrar giriş yapmıştır.
Evrimsel biyolojideki bulgular, insanoğlunun sosyokültürel evrimini ve evrimsel davranışını inceleyen yeni disiplinleri oldukça güçlendirdi. Şu an evrimsel biyolojinin fikirsel çerçevesi ve kavramsal araçları, bilgisayar hesaplamalarından nanoteknolojiye kadar geniş bir alanda uygulama bulmuştur. Ayrıca evrimsel tıp alanında da katkıda bulunur.
Yapay yaşam, evrimsel biyolojinin açıkladığı üzere, canlıların evrimleşmesini modelleyen hatta onları yeniden yaratmaya çalışan biyoenformatiğin bir alt dalıdır. Bu da genellikle matematik ve bilgisayar modelleri aracılığıyla yapılır.

Evrim, bütün biyolojinin merkezinde yer alan, bütünleştirici kavramdır. Biyoloji, çok çeşitli şekillerde alt başlıklara bölünebilir. Bunlardan biri, biyolojik organizasyon temelinde bir kategorizasyondur. Bunu yaparken moleküler biyoloji düzeyinden başlayarak, sırasıyla hücre biyolojisi, histoloji, organ biyolojisi, sistem biyolojisi gibi basamaklardan geçildikten sonra, popülasyon biyolojisi ve ekoloji gibi üst seviyelere kadar gidilebilir. Bir diğer kategorizasyon yöntemi, taksonomi temelli bir ayrımdır. Bu durumda zooloji gibi daha geniş grupları çalışan bilim dallarından ornitoloji ya da herpetoloji gibi daha spesifik bilim dallarına bir ayrım yapılabilir. Üçüncü bir yöntem ise, odak noktası bakımından bir ayrım yapmaktır: saha biyolojisi, teorik biyoloji, deneysel biyoloji ve paleontoloji gibi bilim dalları, bu tip bir ayrımda karşımıza çıkmaktadır. Bu alternatif kategorilendirme yöntemleri, evrimsel biyoloji ile birleştirilerek evrimsel ekoloji ve evrimsel gelişim biyolojisi gibi dalların ortaya çıkmasını mümkün kılmıştır.
Daha yakın zamanlarda ise temel bilimler ile uygulamalı bilimlerin birleşmesi sonucunda, evrimsel biyolojinin uzantıları olan evrimsel robotik, evrimsel mühendislik, evrimsel algoritmalar, evrimsel ekonomi ve evrimsel mimarlık gibi dallar doğmuştur. Bu bilim dalları, evrimsel biyolojinin temel prensiplerinden ve matematiksel altyapısından faydalanırlar. Evrimin temel mekanizmaları doğrudan veya dolaylı olarak uygulanır ve bu sayede yeni tasarımlar elde edilir veya aksi takdirde çözülmesi zor olan sorunlar çözülür. Bu alanlarda üretilen araştırma sonuçları, özellikle de bilgisayar bilimi ve makine mühendisliği gibi çeşitli mühendislik dallarından gelen veriler evrim teorisinin gelişimine katkı sağlamaktadır.

Evrimsel biyoloji, 1930'lar ve 1940'lardaki modern evrimsel sentezlerin bir sonucu olarak, başlı başına bir akademik dal olarak ortaya çıkmıştır. Ancak, 1970'ler ve 1980'lere kadar önemli sayıda üniversitelerin “evrimsel biyoloji” adı altında departmanları bulunmamaktaydı. Amerika Birleşik Devletleri'nde moleküler ve hücre biyolojisinin hızlı gelişiminin bir sonucu olarak, birçok üniversite biyoloji departmanlarını moleküler ve hücresel biyoloji-tipi ve ekoloji ve evrimsel biyoloji-tipi departmanlar olarak ayırmış ya da bir araya getirmiştir. (Bu departmanlar paleontoloji, zooloji ve benzeri eski departmanları da içlerinde barındırmaktadırlar.)
Mikrobiyoloji yakın zamanda geliştirilmiş bir evrimsel bilim dalıdır. Aslında ilk başta morfolojik özelliklerin kıtlığı ve mikrobiyolojideki tür kavramı eksikliği sebebiyle göz ardı edilmişti. Şimdilerde, evrimsel araştırmalar mikrobik fizyolojideki geniş algı düzeyi, mikrobiyal genomikdeki kolaylıklar ve bazı mikropların hızlı üretilebilir olması evrimsel soruları cevaplamakta. Benzer özellikler viral evrim, özellikle de bakteriyofajlar konusunda gelişmelere yardımcı olmaktadır.

Evrimsel biyolojideki güncel araştırmalar, biyolojiyi anlamada evrimin merkez olduğu gerçeği düşünüldüğünde beklenileceği gibi, çeşitli konu başlıklarını kapsar. Modern evrimsel biyoloji, moleküler genetik ve hatta bilgisayar bilimi gibi bilimin çeşitli alanlarındaki fikirleri birleştirir. İlk olarak bazı evrimsel araştırma sahaları modern evrimsel sentez tarafından yetersizce açıklanan fenomenleri izah etmeye çalışır. Bu fenomenler spekülasyonları, eşeyli üremenin evrimi, yardımlaşmanın evrimi, yaşlanmanın evrimi ve evrimleşebilirliği içerir. 
İkinci olarak, biyologlar en açıkyürekli evrimsel soruyu sorarlar: “Ne oldu ve ne zaman oldu?” Bu, bilimsel sınıflandırma ve filogenetik gibi alanların yanı sıra paleobiyolojiyi de kapsar.
Üçüncü olarak, modern evrimsel sentez hiç kimsenin genlerin moleküler prensiplerini bilmediği bir dönemde icat edilmişti. Günümüzde, evrimsel biyologlar adaptasyon ve türleşme gibi ilginç evrimsel olayların genetik yapılarını belirlemeye çalışmaktadırlar. İlişkili ne kadar gen var, her genin ne kadar büyük bir etkisi var, bu etkiler farklı genlerin etkilerinin birbirine bağlılığı ne ölçüde, etki eden genlerin ne gibi işlevlere meyilli ve ne gibi değişikliklere maruz kalma eğilimindeler gibi sorulara cevaplar aramaktadırlar. (Örn. Nokta mutasyonlar vs. Gen duplikasyonu ve hatta genom duplikasyonu) Evrimsel biyologlar, ikiz araştırmalarında görülen genetik aktarılabilmedeki yüksekliği bu duruma hangi genlerin sebep olduğunu bulmadaki zorlukları GWA(genome-wide association study) araştırmaları ile birbirine bağdaştırmaya çalışmaktalar.
Genetik yapıyı araştırma konusunda bir zorluk, modern evrimsel sentezi kolaylaştıran klasik popülasyon genetiğinin modern moleküler bilgiyi de dikkate alacak şekilde güncellenmesi gerekliliğidir. DNA dizim bilgisini evrim teorisine moleküler evrim teorisinin bir parçası olarak bağlayabilmek, büyük ölçüde bir matematiksel gelişmeyi gerektirir. Örnek olarak, biyologlar hangi genlerin güçlü olarak seçilmekte olduğuna seçici erim'i(Selective sweep) belirleyerek bulmaya çalışırlar.
Dördüncü olarak, modern evrimsel sentez evrime hangi güçlerin katkıda bulunduğu hakkında mutabakata varmak ile ilgili, fakat bunların önemlilik sırası ile alakalı değildir. Güncel araştırma bunu belirlemeye çalışır. Evrimsel güçler Doğal seçilim, cinsel seçilim, genetik kayma, genetik sürüklenme, gelişimsel kısıtlamalar, mutasyon ve biyojeografiyi kapsamaktadır. Evrimsel yaklaşım ayrıca başlıca evrimi araştırmayan özellikle organizmal biyoloji ve ekoloji olmak üzere birçok güncel araştırmanın anahtarıdır. Örnek olarak, evrimsel düşünce yaşam tarihi teorisinin vazgeçilmezidir.

Evrim
Genetik
Paleontoloji
Filogenetik
Kantitatif genetik
Evrimsel dinamikler

 Wikimedia Commons'ta evrimsel biyoloji ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Evrimsel psikoloji (EP), bellek, algı, dil gibi psikolojik özellikleri çağdaş evrimsel bir bakış açısıyla inceleyen bilim dalıdır. Evrimsel psikoloji, bunun yanında insanın hangi psikolojik özelliklerinin, ne tür bir uyarlanma geliştirdiğini, yani doğal seçilim veya cinsel seçilimin işlevsel sonuçlarını belirlemeye çalışır. Kalp, akciğer ve bağışıklık sistemi gibi fizyolojik mekanizmalar hakkındaki uyarlanımcı düşünce ile evrimsel biyolojideki düşünce ortaktır.
Evrimsel psikoloji, zihnin vücudun farklı işlevler sunan farklı birimsel uyarlamaları ile benzer bir modüler yapıya sahip olduğunu savunduğundan, psikolojideki aynı düşünce ile uyuşur. Evrimsel psikologlar, insan davranışlarının birçoğunun, insanın atalarının yaşadığı çevre ve ortamlarda kendini tekrarlayan sorunları çözmek için evrilmiş olan Psikolojik adaptasyonun bir ürünü olduğunu savunurlar. Psikoloji alanında adaptasyonist yaklaşımların etkisi güncel araştırmalar sayesinde giderek artmaktadır.

Evrimsel psikolojinin tarihsel kökleri Charles Darwin'in doğal seçilim teorisindedir. Türlerin Kökeni'nde Darwin, psikolojinin evrimsel bir temel geliştireceğini öngördü:Uzak gelecekte çok daha önemli araştırmalar için açık alanlar görüyorum. Psikoloji, her bir zihinsel gücün ve kapasitenin dereceyle elde edilmesi için gerekli olan yeni bir temele dayanacaktır.
-Charles Darwin, Türlerin Kökeni.Daha sonraki kitaplarından ikisi hayvan duyguları ve psikoloji üzerine çalışmaya ayrılmıştı; 1871'de İnsanın Türeyişi ve 1872'de İnsan ve Hayvanlarda Duyguların İfadesi. Darwin'in çalışması William James'in psikolojiye işlevselci yaklaşımına ilham verdi. Darwin'in evrim, adaptasyon ve doğal seçilim teorileri, beynin neden bu şekilde işlediğine dair fikir verdi.
Evrimsel psikolojinin içeriği, bir yandan biyolojik bilimlerden (özellikle eski insan ortamları, paleoantropoloji ve hayvan davranışı ile ilgili olarak evrim teorisi) ve diğer yandan insan bilimlerinden, özellikle psikolojiden kaynaklanmaktadır.
Akademik disiplin olarak evrimsel biyoloji, 1930 ve 1940'larda modern evrimsel sentez ile ortaya çıktı. 1930'larda hayvan davranışı çalışması, Hollandalı biyolog Nikolaas Tinbergen ve Avusturyalı biyologlar Konrad Lorenz ve Karl von Frisch'in çalışmasıyla ortaya çıktı.
William Donald Hamilton'un kapsayıcı fitness ile Robert Trivers'in karşılıklılık ve ebeveyn tayini hakkındaki teorileri, psikoloji ve diğer sosyal bilimlerde evrimsel düşüncenin kurulmasına yardımcı oldu. 1975 yılında Edward O. Wilson, Sociobiology: The New Synthesis adlı kitabında Lorenz ve Tinbergen'in eserlerini temel alan evrim teorisini hayvan ve sosyal davranış çalışmaları ile birleştirdi.
1970'lerde, etolojiden iki ana dal gelişti. İlk olarak, hayvan sosyal davranışı üzerine yapılan çalışma, 1975 yılında Edward O. Wilson tarafından "tüm sosyal davranışların biyolojik temelinin sistematik olarak incelenmesi" ve 1978'de "nüfus biyolojisi ve evrim teorisinin sosyal örgütlenmeye yayılması" olarak tanımlanan sosyobiyolojiyi üretti. İkincisi, sosyal davranışlara daha az vurgu yapan davranışsal ekoloji; hayvan ve insan davranışlarının ekolojik ve evrimsel temellerine odaklanmıştır.
1970'lerde ve 1980'lerde üniversite bölümleri evrimsel biyoloji terimini dahil etmeye başladılar. Modern evrimsel psikoloji dönemi, özellikle Donald Symons'ın 1979 tarihli The Evolution of Human Sexuality ve Leda Cosmides ile John Tooby'nin 1992 tarihli The Adapted Mind tarafından başlatılmıştır. David Buller, "evrimsel psikoloji" teriminin bazen Santa Barbara okulundan belirli araştırmacıların belirli metodolojik ve teorik taahhütlerine dayanan araştırmaları ifade ettiğini görmüştür, bu nedenle bazı evrimsel psikologlar kendi çalışmalarına "insan ekolojisi", "insan davranışsal ekolojisi" veya "evrimsel antropoloji" demeyi tercih ederler.
Psikolojiden, gelişimsel, sosyal ve bilişsel psikolojinin birincil akımları vardır. Genetiğin ve çevrenin davranışlar üzerindeki göreceli etkisinin bir ölçüsünün oluşturulması, davranışsal genetiğin ve varyantlarının merkezinde, özellikle de genler, nörotransmitterler ve davranışlar arasındaki ilişkiyi inceleyen moleküler düzeyde çalışmalar olmuştur. 1970'lerin sonunda ve 1980'lerin başında geliştirilen İkili kalıtım teorisi, insan davranışının iki farklı ve etkileşen evrimsel sürecin ürünü olduğunu açıklamaya çalışarak biraz farklı bir perspektif ortaya koyar: Genetik evrim ve kültürel evrim. İkili kalıtım teorisi, bazıları tarafından insan olgularını vurgulayan görüşler ile kültürel çeşitliliği vurgulayan görüşler arasında bir "orta yol" olarak görülür.

Matematikte, bir eğri, bir doğruya benzeyen, ancak düz olması gerekmeyen bir unsurdur.
Sezgisel olarak, bir eğri, hareket eden bir noktanın bıraktığı iz olarak düşünülebilir.
Bu, 2000 yıldan daha uzun bir süre önce Öklid'in Elementler'inde ortaya çıkan tanımdır: "[Eğri] çizgi […] yalnızca bir boyuta, yani uzunluğa sahip olan, genişliği ve derinliği olmayan ilk nicelik türüdür ve […] hayali hareketinden uzunlamasına, her türlü genişlikten muaf bir iz bırakacak olan noktanın akışından veya gidişinden başka bir şey değildir."
Bir eğrinin bu tanımı modern matematikte şu şekilde resmîleştirilmiştir: Bir eğri, bir aralığın bir sürekli fonksiyon aracılığıyla bir topolojik uzaya giden görüntüsüdür.
Bazı bağlamlarda, eğriyi tanımlayan fonksiyona parametrizasyon, eğriye ise parametrik eğri denir.
Bu maddede, bu tür eğriler, türevlenebilir eğriler gibi daha kısıtlı eğrilerden ayırt edilmek üzere bazen topolojik eğriler olarak adlandırılmıştır.
Bu tanım, matematikte incelenen çoğu eğriyi kapsar;
kayda değer istisnalar düzey eğrileri (eğrilerin ve ayrık noktaların birleşimi olan) ve cebirsel eğrilerdir. Düzey eğrileri ve cebirsel eğriler, genellikle örtük denklemlerle tanımlandıkları için bazen örtük eğriler (implicit curves) olarak adlandırılır.
Yine de, topolojik eğriler sınıfı çok geniştir ve bir eğri için beklenebilecek görünüme sahip olmayan, hatta çizilemeyen bazı eğrileri içerir.
Uzay dolduran eğriler ve fraktal eğrilerin durumu böyledir.
Daha fazla düzenlilik sağlamak için, eğriyi tanımlayan fonksiyonun genellikle türevlenebilir olduğu varsayılır ve bu durumda eğriye türevlenebilir eğri denir.
Bir düzlemsel cebirsel eğri, iki belirsizli bir polinomun sıfır kümesidir.
Daha genel olarak, bir cebirsel eğri, sonlu sayıda polinomun oluşturduğu ve bir boyutlu bir cebirsel varyete olma koşulunu sağlayan sıfır kümesidir.
Polinomların katsayıları bir k cismine aitse, eğrinin k üzerinde tanımlı olduğu söylenir.
k'nın gerçel sayılar cismi olduğu yaygın gerçel cebirsel eğri durumunda, bir cebirsel eğri, topolojik eğrilerin sonlu bir birleşimidir.
Karmaşık sıfırlar dikkate alındığında, topolojik açıdan bir eğri değil, bir yüzey olan ve genellikle Riemann yüzeyi olarak adlandırılan bir karmaşık cebirsel eğri elde edilir.
Yaygın anlamda eğri olmamalarına rağmen, diğer cisimler üzerinde tanımlanan cebirsel eğriler geniş çapta incelenmiştir.
Özellikle, bir sonlu cisim üzerindeki cebirsel eğriler modern kriptografide yaygın olarak kullanılmaktadır.

Eğrilere olan ilgi, matematiksel bir çalışma konusu olmalarından çok önce başlamıştır.
Bu durum, tarih öncesi zamanlara dayanan sanat eserlerinde ve günlük nesnelerdeki dekoratif kullanımlarının sayısız örneğinde görülebilir. Eğriler veya en azından bunların grafiksel temsilleri, örneğin sahildeki kumun üzerine bir çubukla çizilerek kolayca oluşturulabilir.
Tarihsel olarak, daha modern olan eğri terimi yerine çizgi (line) terimi kullanılmıştır.
Bu nedenle, bugün doğru (line) olarak adlandırılan nesneleri eğri çizgilerden ayırmak için düz çizgi ve sağ çizgi (right line) terimleri kullanılıyordu.
Örneğin, Öklid'in Elementleri Kitap I'de, bir çizgi "genişliği olmayan uzunluk" (Tanım 2) olarak tanımlanırken, düz bir çizgi "üzerindeki noktalarla bir hizada yatan çizgi" (Tanım 4) olarak tanımlanır.
Öklid'in çizgi fikri belki de "Bir çizginin uçları noktalardır" (Tanım 3) ifadesiyle açıklığa kavuşturulmuştur. Daha sonraki yorumcular çizgileri çeşitli şemalara göre sınıflandırmışlardır. Örneğin:

Bileşik çizgiler (bir açı oluşturan çizgiler)
Bileşik olmayan çizgiler
Belirli (daire gibi sonsuza kadar uzamayan çizgiler)
Belirsiz (doğru ve parabol gibi sonsuza kadar uzanan çizgiler)

Yunan geometriciler başka birçok eğri türünü de incelemişlerdir.
Bunun bir nedeni, standart pergel ve cetvel inşası kullanılarak çözülemeyen geometrik problemleri çözmeye olan ilgileriydi.
Bu eğriler şunları içerir:

Pergeli Apollonius tarafından derinlemesine incelenen konik kesitler.
Diocles tarafından incelenen ve küpü iki katına çıkarma yöntemi olarak kullanılan Diocles sissoidi (sarmaşık eğrisi).
Nicomedes tarafından hem küpü iki katına çıkarmak hem de açıyı üçe bölmek için bir yöntem olarak incelenen Nicomedes konkoidi (kavkı eğrisi).
Arşimet tarafından açıyı üçe bölmek ve daireyi kareleştirmek için bir yöntem olarak incelenen Arşimet spirali.
Apollonius'un koni kesitlerini incelediği gibi, Perseus tarafından torusların kesitleri olarak incelenen spirik kesitler.

Eğriler teorisindeki temel bir ilerleme, on yedinci yüzyılda René Descartes tarafından analitik geometrinin tanıtılmasıydı.
Bu, bir eğrinin karmaşık bir geometrik inşa yerine bir denklem kullanılarak tanımlanmasını sağladı.
Bu sadece yeni eğrilerin tanımlanmasına ve incelenmesine izin vermekle kalmadı, aynı zamanda polinom denklemleri kullanılarak tanımlanabilen cebirsel eğriler ile tanımlanamayan aşkın eğriler arasında resmi bir ayrım yapılmasını sağladı.
Daha önce eğriler, nasıl oluşturulduklarına veya oluşturulabileceklerine göre "geometrik" veya "mekanik" olarak tanımlanıyordu.
Konik kesitler Kepler tarafından astronomide uygulandı.
Newton da varyasyonlar hesabının erken bir örneği üzerinde çalıştı.
Brakistokron ve totokron soruları gibi varyasyonel problemlere getirilen çözümler, eğrilerin özelliklerini yeni yollarla tanıttı (bu durumda, sikloid).
Zincir eğrisi, adını asılı bir zincir problemine çözüm olmasından alır; bu tür sorular diferansiyel hesap aracılığıyla rutin olarak erişilebilir hale gelmiştir.
On sekizinci yüzyılda, genel olarak düzlemsel cebirsel eğriler teorisinin başlangıcı geldi.
Newton, reel noktaların 'ovaller' halindeki genel tanımında kübik eğrileri incelemişti.
Bézout teoreminin ifadesi, zamanın geometrisiyle doğrudan erişilemeyen, tekil noktalar ve karmaşık çözümlerle ilgili bir dizi yönü gösterdi.
On dokuzuncu yüzyıldan beri, eğri teorisi, manifoldlar ve cebirsel varyeteler teorisinin birinci boyuttaki özel durumu olarak görülmektedir.
Yine de, uzay dolduran eğriler, Jordan eğrisi teoremi ve Hilbert'in on altıncı problemi gibi birçok soru eğrilere özgü kalmaktadır.

Bir topolojik eğri, gerçel sayıların bir I aralığından bir X topolojik uzayına giden bir 
  
    
      
        γ
        :
        I
        →
        X
      
    
    {\displaystyle \gamma \colon I\rightarrow X}
  
 sürekli fonksiyonu ile belirtilebilir.
Bir başka deyişle, eğri, 
  
    
      
        γ
      
    
    {\displaystyle \gamma }
  
'nın görüntüsüdür. Ancak bazı bağlamlarda, 
  
    
      
        γ
      
    
    {\displaystyle \gamma }
  
'nın kendisi, özellikle görüntü genel olarak eğri olarak adlandırılan şeye benzemediğinde ve 
  
    
      
        γ
      
    
    {\displaystyle \gamma }
  
'yı yeterince karakterize etmediğinde, bir eğri olarak adlandırılır.
Örneğin, Peano eğrisinin veya daha genel olarak bir uzay dolduran eğrinin görüntüsü bir kareyi tamamen doldurur ve bu nedenle 
  
    
      
        γ
      
    
    {\displaystyle \gamma }
  
'nın nasıl tanımlandığına dair herhangi bir bilgi vermez.
Bir 
  
    
      
        γ
      
    
    {\displaystyle \gamma }
  
 eğrisi, eğer 
  
    
      
        I
        =
        [
        a
        ,
        b
        ]
      
    
    {\displaystyle I=[a,b]}
  
 ve 
  
    
      
        γ
        (
        a
        )
        =
        γ
        (
        b
        )
      
    
    {\displaystyle \gamma (a)=\gamma (b)}
  
 ise kapalıdır veya bir ilmektir.
Dolayısıyla kapalı bir eğri, bir çemberin sürekli bir eşlemesinin görüntüsüdür.
Kapalı olmayan bir eğriye açık eğri de denebilir.
Bir topolojik eğrinin tanım kümesi, kapalı ve sınırlı bir aralık 
  
    
      
        I
        =
        [
        a
        ,
        b
        ]
      
    
    {\displaystyle I=[a,b]}
  
 ise, eğriye yolak veya topolojik yay (ya da sadece yay) denir.
Bir eğri, bir aralığın veya bir çemberin birebir sürekli bir fonksiyonla görüntüsü ise basittir.
Başka bir deyişle, bir eğri bir aralığı tanım kümesi olarak alan sürekli bir 
  
    
      
        γ
      
    
    {\displaystyle \gamma }
  
 fonksiyonu ile tanımlanıyorsa, eğrinin basit olması için gerek ve yeter şart, noktaların aralığın uç noktaları olması durumu haricinde, aralığın herhangi iki farklı noktasının farklı görüntülere sahip olmasıdır.
Sezgisel olarak, basit bir eğri "kendisini kesmeyen ve eksik noktası olmayan" (kendisiyle kesişmeyen sürekli bir eğri) bir eğridir.

Bir düzlemsel eğri, 
  
    
      
        X
      
    
    {\displaystyle X}
  
'in Öklid düzlemi olduğu (bunlar ilk karşılaşılan örneklerdir) veya bazı durumlarda projektif düzlem olduğu bir eğridir.
Bir uzay eğrisi, 
  
    
      
        X
      
    
    {\displaystyle X}
  
'in en az üç boyutlu olduğu bir eğridir;
bir çarpık eğri, hiçbir düzlemde yatmayan bir uzay eğrisidir (örneğin, bir sarmal).
Düzlem, uzay ve çarpık eğrilerin bu tanımları, yukarıdaki eğri tanımı geçerli olmasa da (bir reel cebirsel eğri bağlantısız olabilir), reel cebirsel eğriler için de geçerlidir.
Uzay eğrisi için daha eski bir terim "çifte eğrilikli eğri"dir, çünkü iki şekilde eğrilir (hem eğrilik hem de burulma ile).

Düzlemsel basit kapalı eğriye Jordan eğrisi de denir.
Ayrıca düzlemde kendisiyle kesişmeyen sürekli ilmek olarak da tanımlanır. Jordan eğrisi teoremi, bir Jordan eğrisinin düzlemdeki tümleyen kümesinin iki bağlantılı bileşenden oluştuğunu (yani eğrinin düzlemi kesişmeyen iki bölgeye ayırdığını ve her ikisinin de bağlantılı olduğunu) belirtir. Bir Jordan eğrisinin içindeki sınırlı bölge Jordan bölgesi olarak bilinir.
Eğri tanımı, yaygın kullanımda eğri olarak adlandırılması zor olan şekilleri de içerir.
Örneğin, bir eğrinin görüntüsü düzlemdeki bir kareyi kaplayabilir (uzay dolduran eğri) ve basit bir eğri pozitif bir alana sahip olabilir. Fraktal eğriler sağduyuya aykırı özelliklere sahip olabilir.
Örneğin, bir fraktal eğri birden büyük bir Hausdorff boyutuna (bkz. Koch kartanesi) ve hatta pozitif bir alana sahip olabilir.
Bir örnek, birçok başka sıra dışı özelliğe sah

Fen, teknoloji, mühendislik ve matematik (FeTeMM) (Özgün adı: STEM, "science, technology, engineering, mathematics"), bilim, teknoloji, mühendislik ve matematik sözcüklerinin baş harflerinden oluşan kısaltma. Amerika Birleşik Devletleri'nde STEM olarak adlandırılan bu standart, okul düzeyinde matematik ve fen bilimleri derslerinin bütünleştirilmesi olarak yaygınlaşmış olsa da mühendislik ve teknolojinin sınıf içi ve sınıf dışı etkinlikler ile öğretilmesi olarak da anlaşılmaktadır. Örnek olarak, Amerikalı fen eğitimi standartlarına (Next Generation Science Standards) mühendislik ve mühendisliğin doğasının ve ortak çekirdek (Common Core) matematik müfredatına ise matematiksel modellemenin eklenmesi gösterilebilir. Her ne kadar ABD bağlamında STEM, ekonomik anlamda ilerleme ve liderlik için insangücü ihtiyacını karşılamayı ve güçlendirmeyi hedeflese de toplumsal barış ve eğitimde fırsat eşitliğini sağlamada bir araç olarak da kullanılabileceği savunulmaktadır.

Türkiye'de FeTeMM olarak kavramlaştırılan öğrenme-öğretme stratejileri kümesinin ABD'deki STEM inisiyatifleri ile aynı hedeflere ve kapsama sahip olmadığı iddia edilmektedir. FeTeMM eğitimi, öğrenci ve öğretmenlerin ilgi ve hayat deneyimleri sonucu şekillenmektedir ve merkezde bulunan disipline ait özel bilgi ve becerilerin en az bir diğer STEM disiplini ile bütünleştirilerek öğretilmesi olarak tanımlanmaktadır. FeTeMM Eğitimi'nin Türkiye'ye özel olarak yorumlanması sadece Türkçenin bilim dili olarak kullanımının teşvik edilmesi dolayısıyla değil aynı zamanda ABD'deki bilimin popülerleştirilmesi merkezli yaklaşımlardan farklılaşma ve Türkiye bağlamında öğrenmeyi merkeze alma ihtiyacına dayanmaktadır.
Hem Türkiye'deki FeTeMM Eğitimi'nin hem de Amerika'daki STEM'in ortak noktası ise ilgili alanların orta öğretimde, yüksek öğretimde ve öğretmen eğitiminde birbirinden ayrı olarak öğretilmesinden kaynaklanan endişeler ile alakalıdır.
Ayrıca, Türkiye'de FeTeMM Eğitimi, ABD'ye (ve İngiltere, Almanya) gibi merkezî bir şekilde gelişmemektedir. Devlet ve özel eğitim kurumlarının bünyesinde çeşitli FeTeMM eğitimi kapsamında uygulamalar yapılmaktadır. Sivil toplum kuruluşları ve diğer kurum ve kuruluşlar FeTeMM eğitimi kapsamında proje destekleri almaktadır. Bu desteklerin genellikle öğrencilere yönelik okul sonrası programlar (yaz okulları, yaz kampları, bilim okulları gibi) kapsamında olduğu söylenebilir.
Bir diğer ortak nokta ise hem FeTeMM Eğitimi'nin hem de STEM'in sadece sınıf-içinde değil okul dışı etkinliklerle de gerçekleştirilebileceğidir.

Eğitimde robotik uygulamalarının kullanılmasının öğrencilere önemli kazanımlar sağlaması ve robotik teknolojilerindeki hızlı gelişmeler eğitim alanında bu tür çalışmaların sayısının artmasına neden olmaktadır. Okul öncesi eğitimden üniversite düzeyine kadar birçok seviyede eğitsel robotik uygulamalarına rastlanmaktadır. İlkokul düzeyindeki çalışmalar incelendiğinde öğrencilerin problem çözme ve matematiksel düşünme becerilerine, cinsiyet farklılıklarına, FeTeMM alanlarındaki başarı düzeyine odaklanıldığı ve olumlu sonuçlar elde edildiği dikkat çekmektedir.

FeTeMM kavramı İngilizce haliyle STEM olarak ortaya çıkmış olup zaman içinde orijinal açılımına yeni kelimelerin eklenmesi ile gelişmiştir. Fen, teknoloji, mühendislik ve matematik kelimelerinin birleşimi ile türetilen STEM kavramına sanat(art) branşının da eklenmesiyle STEAM halini almıştır. Daha sonrasında okuma becerileri(reading litecary) branşının eklenmesi ile STREAM halini almıştır. Kavrama yeni branşların eklenmesi ile kısaltma farklı harflerle değişebilmektedir.

proje-bazlı öğrenme
matematiksel modelleme
hesaplamalı düşünme
mühendislik eğitimi
robotik
mesleki öğrenme toplulukları ya da uygulama toplulukları
formal olmayan eğitim
bütünleşik müfredat kuramları
teknolojik pedagojik alan bilgisi

Genel olarak bütünleşik müfredat kuramlarının matematik ya da fen bilimlerine özgü bilgi ve becerilerin eğitimini geri plana attığı şeklinde eleştiriler vardır. Buna karşıt bir eleştiri ise matematik ve fen bilimleri eğitiminin fazlaca önem kazanırken teknoloji ve mühendislik ile ilgili bilgi ve becerilerin göz ardı edilmiş olduğudur .
STEM kavramındaki "Science" kelimesinin "Fen Bilimleri" şeklinde çevrilerek FeTeMM kavramına konulması eleştirilmektedir. Bilimin yalnızca fen bilimleriyle sınırlı tutulmaması gerektiğini  ve FeTeMM kısaltması yerine orijinal hali olan STEM kısaltmasının kullanılmasını savunanlar vardır.
Bir başka eleştiri ise, FeTeMM eğitimi ile bazı diğer branşların eğitiminin önemsiz algısınadır. Bu amaçla örneğin sanat derslerinin FeTeMM eğitiminin bir parçası olmasını sağlayan STEAM kavramı ve okuma becerilerini ekleyen STREAM kavramı geliştirilmiştir.

STEM kısaltması ABD'de ilgili alanlarda çalışan göçmenlere verilen vizeler için de kullanılmaktadır. Bahsedilen vize çalışması yüksek teknoloji alanında görülen kalifiye eleman sıkıntısını gidermek amacıyla başlatılmıştır.

Fenomen (Fransızca: phénomène) veya görüngü, duyularla algılanabilen şey. Fenomen kelimesi, bazılarınca sadece şaşırtıcı şeyler için kullanılsa da, genel kullanımda böyle bir anlamı bulunmamaktadır.

Felsefede farklı filozoflar tarafından farklı anlamlarda kullanılmış olsa da genel olarak; somut, algılanabilir ve denenebilir olay ve nesne kavramları altına alınabilir. Örneğin Platon için fenomen mükemmel ve ebedi olan formların (idea) geçici, bozuk kopyaları, gerçekte "hakikat" olmayandır. Kant, fenomeni; duyularla algılanamayan, insanın bilme yetisi dışında ve nedenselliğe tabi olamayan anlamında kullandığı numen (kendinde şey) terimine karşıt olarak, duyularla algılanabilen ve nedenselliğe tabi olan için kullanmıştır. Edmund Husserl'e göre ise fenomen, geri dönülmesi gereken özdür ve fenomenolojinin ele aldığı konu, algısal ve deneysel nesneler dünyası değil, nesnelerin özüdür.

TDK
Felsefe terimleri Sözlüğü, Bedia Akarsu, İnkılap Kitabevi.

Fenomenoloji
Gerçek
Olay
Olgu
Öz

Fermat'nın Son Teoremi, Fransız matematikçi Pierre de Fermat'nın 17. yüzyılda öne sürdüğü, 1994 yılında İngiliz matematikçi Andrew Wiles tarafından kanıtlanan teorem.
İfadenin ortaokul matematik bilgileriyle anlaşılacak kadar yalın olmasına karşın öne sürülmesiyle kanıtlanması arasında geçen çok uzun sürede pek çok ünlü matematikçi tarafından üzerinde uğraşılıp da kanıtlanamamış olmasıyla matematik tarihinde öne çıkmıştır.
Kısaca, eğer n ikiden büyük bir tam sayıysa ve x, y, z sayıları pozitif tam sayılar ise

  
    
      
        
          x
          
            n
          
        
        +
        
          y
          
            n
          
        
        =
        
          z
          
            n
          
        
        
      
    
    {\displaystyle x^{n}+y^{n}=z^{n}\;}
  

ifadesinin sağlanamayacağını ifade eder. İfadenin n=1 ve n=2 durumlarında kolayca sağlanabileceğini görmek zor değildir. Biraz açmak gerekirse, n=2 durumu ünlü Pisagor Teoremi ile yakından ilişkili olup x=3, y=4, z=5 veya x=5, y=12, z=13 tam sayı üçlüleriyle kolayca sağlanır.
Bu teorem ancak 20. yüzyılda, İngiliz matematikçi Andrew Wiles tarafından kanıtlanabilmiştir. 1993 yılında Wiles, Fermat'nın Son Teoremi'nin kanıtını açıkladığında büyük bir heyecan yaratmış ancak kısa süre sonra kanıtında bir hata olduğu tespit edilmiştir. Wiles, bu hatayı gidermek için uzun ve yorucu bir çaba harcamış ve 1994 yılında, teoremin doğruluğunu kesin olarak kanıtlayan bir çalışma sunmuştur. Bu kanıt, matematik camiası tarafından kabul edilmiştir.
Wiles'ın kanıtı, yalnızca Fermat'nın Son Teoremi'ni doğrulamakla kalmamış, aynı zamanda daha genel bir matematiksel ifade olan Şimura-Taniyama-Konjektürü'nün belirli bir durumunun da doğruluğunu göstermiştir. Bu konjektür, eliptik eğriler ile modüler formlar arasındaki derin ilişkiyi ifade eder ve sayılar teorisinin en önemli sonuçlarından biri olarak kabul edilir.
Wiles'ın kanıtı, sayılar teorisinin gelişmiş tekniklerini ve özellikle eliptik eğriler, modüler formlar ve Galois temsilleri gibi ileri düzey araçları içerir. Bu başarı, matematik tarihinin en büyük kilometre taşlarından biri olarak görülmektedir.

Teorem, bilim dışında "en nadir matematiksel övgülerden biri olan popüler kültürde niş bir rol" elde etti.

Arthur Porges'un 1954 tarihli kısa öyküsü "The Devil and Simon Flagg", Şeytan'la pazarlık eden ve Şeytan'ın yirmi dört saat içinde Fermat'ın Son Teoremi'nin kanıtını bulamayacağını söyleyen bir matematikçiyi konu alır.
Simpsonlar'ın "The Wizard of Evergreen Terrace" bölümünde, Homer Simpson, Fermat'ın Son Teoremi'ne karşı bir örnek gibi görünen 398712 + 436512 = 447212 denklemini bir tahtaya yazar. Denklem yanlıştır, ancak 10 basamaklı bir hesap makinesine girildiğinde doğru gibi görünür.
Star Trek: The Next Generation'ın "The Royale" bölümünde, Kaptan Picard teoremin 24. yüzyılda hala kanıtlanmadığını söyler. Kanıt, bölümün ilk yayınlanmasından beş yıl sonra yayınlanmıştır.

Fibonacci dizisi, her sayının kendinden önceki ile toplanması sonucu oluşan bir sayı dizisidir. Ayrıca ardışık her iki sayının bölümü altın orana yakın bir değer vermektedir değer ne kadar büyük olursa altın orana o kadar yakın olur örneğin:55:34=1,617... 1, 2, 3, 5, 8, 13, 21, 34, 55, 89... şeklinde devam eden bu dizide sayılar birbirleriyle oranlandığında altın oran ortaya çıkar, yani bir sayı kendisinden önceki sayıya bölündüğünde altın orana gittikçe yaklaşan bir dizi elde edilir. Bu durumda genel olarak n'inci Fibonacci sayısı F(n) şu şekilde ifade edilir:

  
    
      
        
          F
          
            n
          
        
        =
        F
        (
        n
        )
        =
        
          
            {
            
              
                
                  0
                
                
                  
                    
                       
                    
                  
                  n
                  =
                  0
                  ;
                
              
              
                
                  1
                
                
                  
                    
                       
                    
                  
                  n
                  =
                  1
                  ;
                
              
              
                
                  F
                  (
                  n
                  −
                  1
                  )
                  +
                  F
                  (
                  n
                  −
                  2
                  )
                
                
                  
                    
                       
                    
                  
                  n
                  >
                  1.
                
              
            
            
          
        
        =
        
          
            
              
                
                  (
                  
                    
                      
                        1
                        +
                        
                          
                            5
                          
                        
                      
                      2
                    
                  
                  )
                
                
                  n
                
              
              −
              
                
                  (
                  
                    
                      
                        1
                        −
                        
                          
                            5
                          
                        
                      
                      2
                    
                  
                  )
                
                
                  n
                
              
            
            
              5
            
          
        
        =
        
          
            
              
                φ
                
                  n
                
              
              −
              
                
                  (
                  
                    φ
                    −
                    
                      
                        5
                      
                    
                  
                  )
                
                
                  n
                
              
            
            
              5
            
          
        
      
    
    {\displaystyle F_{n}=F(n)={\begin{cases}0&{\mbox{ }}n=0;\\1&{\mbox{ }}n=1;\\F(n-1)+F(n-2)&{\mbox{ }}n>1.\\\end{cases}}={\frac {\left({\frac {1+{\sqrt {5}}}{2}}\right)^{n}-\left({\frac {1-{\sqrt {5}}}{2}}\right)^{n}}{\sqrt {5}}}={\frac {\varphi ^{n}-\left(\varphi -{\sqrt {5}}\right)^{n}}{\sqrt {5}}}}
  

Bu da bir Fibonacci dizisidir: 4, 4, 8, 12, 20, 32, 52, … Çünkü Fibonacci dizisi herhangi iki sayıdan başlayabilir.
Fibonacci sayı dizisindeki sayıların birbirleriyle oranı olan ve altın oran denilen 1,618 sayısı ise doğada, sanatta ve hayatın her alanında görülen ve estetik ile bağdaştırılan bir sayıdır.
Ayrıca Pascal Üçgeninde de fibonacci sayı dizisi bulunmaktadır.

Leonardo Fibonacci
Pascal üçgeni

Fields madalyası Uluslararası Matematikçiler Birliği tarafından 40 yaşın altındaki 2, 3 ya da 4 matematikçiye 4 senede bir yapılan Uluslararası Matematikçiler Kongresinde verilen, matematiğin Nobel'i olarak görülen ödüldür.
İlki, 1936 yılında Kanadalı matematikçi John Charles Fields'in emriyle verilen bu ödül 1950 yılından itibaren düzenli olarak verilmiştir. Amacı halihazırda dünya çapında önemli makaleler yayınlamış olan genç matematikçilere gerekli kabul ve desteği vermektir. Fields madalyası çoğu kimse tarafından bir matematikçinin ulaşabileceği en yüksek onur olarak görülmektedir. Ayrıca madalya alanlara 15.000 Kanada doları tutarında para ödülü verilmektedir.

Bu ödülü kazanan 8 Fransız matematikçinin hepsi ENS'de eğitim görmüşlerdir.
1966 yılında Alexander Grothendieck Moskova'da düzenlenen madalya törenine SSCB ordusunun Doğu Avrupa'daki eylemlerini protesto amacıyla katılmamıştır.
1970 yılında Sergey Petroviç Novikov Sovyet hükûmetinin kısıtlamaları yüzünden Nice'de düzenlenen ödül törenine katılamamıştır.
1982 yılında Gregori Margulis yine Sovyet hükûmetinin kısıtlaması yüzünden Helsinki'ye ödülünü almaya gidememiştir. Ödülü onun adına Jacques Tits almıştır.
2006 yılında Grigori Perelman Poincare varsayımını çözüp layık görüldüğü ödülü almayı reddetmiştir.
2014 yılındaki kazandığı madalya ile Meryem Mirzakhani bu ödülü kazanan ilk kadın matematikçi olmuştur.

Finansal matematik ya da yabancı dillerdeki yaygınlaşmış adıyla matematiksel finans, finans problemlerinin matematiksel modellenmesiyle ilgilenen uygulamalı matematiğin ve finansın ortak bir alt dalıdır. Sıklıkla, Nicel finans veya Kantitatif finans adlarıyla da anılır. Hesaplamalı finans ve finans mühendisliği ile büyük ölçüde örtüşür. Finansal matematiğin altında yatan teorileri de kapsayan finansal iktisat alanıyla da yakın bir bağlantısı vardır.
Türev ürünlerinin fiyatlandırılması ve risk ve portföy yönetimi finansın ileri derecede nicel teknikler gerektiren alt dallarıdır ve finansal matematiğin araştırmal alanlarıdır. Bu iki alanın en temel farkı, türev ürünlerinin fiyatlandırılmasında riske duyarsız olasılık kullanılırken risk ve portföy yönetiminde fiili, yani gerçek, olasılık kullanılmasıdır. Bu iki ayrı olasılığın ayrımını vurgulamak amacıyla türev ürünlerinin fiyatlandırılmasında  
  
    
      
        
          Q
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Q} }
  
 ve risk ve portföy yönetiminde ise 
  
    
      
        
          P
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {P} }
  
 notasyonu kullanılır.

Finansal matematiğin doğuşu kesin bir tarihe bağlanamasa da, modern finansal matematiğin temellerini atan isim olarak genellikle Louis Bachelier kabul edilir. 1900 yılında Henri Poincaré gözetiminde savunduğu doktora tezi olan Théorie de la Spéculation ile opsiyon fiyatlandırma teorisini ilk kez ortaya koymuş ve bu teoride daha sonra Wiener süreci olarak adlandırılan süreçlere benzer yapılar kullanmıştır.
Bachelier'in çalışmaları, hayatı boyunca pek tanınmasa da, 1950'lerde ünlü istatistikçi Leonard J. Savage tarafından keşfedildi. Savage, Bachelier'in teorik yaklaşımının ekonomik modellerde kullanılabileceğini düşünerek birkaç ekonomiste bu konuda bilgi verdi. Bu sayede Paul Samuelson, Bachelier'in doktora tezini okudu ve teorinin finansal problemlere uygulanabilirliğini fark etti.

Bachelier'in çalışmalarının tekrar keşfedilmesi, 1960'larda özellikle opsiyon fiyatlaması üzerine araştırmaların hız kazanmasına yol açtı. Bu dönemde Samuelson, James Boness ve Milo Sprenkle gibi ekonomistler tarafından opsiyon fiyatlandırma formülleri geliştirildi.
1973 yılında Fischer Black, Myron Scholes ve Robert Merton tarafından geliştirilen ve yayımlanan Black-Scholes modeli, modern finansal matematiğin dönüm noktalarından biri olarak kabul edilir. Bu model, bir opsiyonun riskten arındırılabileceği fikrine dayanmaktadır ve dinamik bir riskten korunma stratejisi kullanarak türev ürünlerin fiyatlandırılabileceğini göstermiştir.

1980'lerin sonlarına doğru, finansal matematikçiler piyasadaki daha karmaşık türev ürünlerin fiyatlandırılması ve risk yönetimi üzerine yoğunlaştılar. Cox-Ross-Rubinstein modeli gibi ağaç modelleri, Heston modeli gibi stokastik volatilite modelleri ve SABR modeli gibi asimptotik formüller bu dönemde geliştirilmiştir.

2007-2008 küresel finansal krizi, nicel finansın teorik temellerini ve piyasa uygulamalarını yeniden gözden geçirme ihtiyacını doğurdu. Özellikle kredi türevleri ve karmaşık finansal ürünlerin fiyatlandırılmasında kullanılan modellerin eksiklikleri ortaya çıktı. David X. Li'nin Gauss kopula modeli, teminatlandırılmış borç yükümlülüklerinin (CDO) fiyatlandırılmasında yaygın olarak kullanılmış ancak ciddi sorunlara yol açmıştır. 2007-2008 krizi, riskten arındırılmış fiyatlandırma/riskten korunma modellerinin yüksek derecede eksik piyasalarda kullanıldığında ortaya çıkan tehlikeyi gözler önüne sermiştir. Ayrıca, model riskinin önemini de vurgulamıştır: piyasadaki katılımcılar ve bu katılımcılara fiyat tedarik eden analistlere model riskinin göz ardı edilmemesine dair önemli bir dönüm noktası oluşturmuştur.

Krizin ardından, finansal matematikçiler ve nicel analistler, kredi riskinin daha iyi modellenmesi, sistemik riskin anlaşılması ve yüksek frekanslı ticaret modelleri üzerine yoğunlaşmıştır. Heath-Jarrow-Morton modeli, faiz oranlarının dinamik olarak modellenmesinde önemli bir adım olmuştur.
Finansal matematiğin teorik gelişimi, ekonomik modelleme, stokastik süreçler, optimizasyon ve risk yönetimi gibi birçok alanla iç içe geçerek gelişmeye devam etmektedir.

Türev ürünlerinin fiyatlandırılmasının amacı bir arz ve talebe bağlı olarak fiyatı değişen likit bir varlığın üzerine yazılan türev ürünlerinin hem alıcı hem de satıcı tarafından adil bir fiyatını bulmaktır. Bu türev ürünlerine örnek olarak egzotik opsiyonlar, ipoteğe dayalı menkul kıymetler, dönüştürülebilir tahviller vs. verilebilir.
Adil bir fiyata ulaşmak için kullanılan teknikler elde olan bilgiyi geleceğe taşımaya vesile olan tekniklerdir. Bu sebeple, Ito hesabı, Brown hareketi, kısmi diferansiyel denklemler ve martingal süreçler sıklıkla kullanılan teorik araçlardır. Nümerik analiz içinde yer alan integral ve diferansiyel denklem hesaplama yöntemlerine ve Monte Carlo simülasyonuna modelleri programlamak için sıklıkla başvurulur.
Bu alandaki ilk çalışma Louis Bachelier tarafından yazılan doktora tezinde Brown hareketinin opsiyon fiyatlandırmasına yönelik uygulamasında görülür. Bachelier, Fransa borsasındaki hisse seneti fiyatlarının logaritmalarındaki zaman serisi değişimlerini bir rastgele yürüyüş olarak varsayıp, hisse senedi fiyatı dinamiğini bugünkü bilinen haliyle aritmetik Brown hareketi olarak modellemiştir. Uzun bir aradan sonra, Fischer Black ve Myron Scholes'un, (Robert Merton'un da ciddi katkılarıyla) geometrik Brown hareketini opsiyon fiyatlandırmasında kullanması finansal matematik açısından ciddi bir süreci başlatmış oldu.
Daha sonraları, Harrison ve Pliska tarafından varlık fiyatlamanın ilk temel teoremi kanıtlanmıştır ve martingal süreçler ve Girsanov teoremi vesilesiyle 
  
    
      
        
          Q
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Q} }
  
 notasyonu literatüre girmiştir.

Fiziki coğrafya (aynı zamanda jeosistemler ve fizyografi olarak da bilinir) coğrafyanın büyük alanlarından biridir. Fiziki coğrafya; insan coğrafyasının alanı olan kültürel çevre aksine, atmosfer, hidrosfer, biyosfer ve jeosfer gibi doğal çevrelerin süreç ve değişimlerini inceleyen doğa bilimi dalıdır.
Fiziki coğrafyanın yapısı içinde; Dünya birkaç küre veya çevreye ayrılarak incelenir. Bunlardan başlıcaları; atmosfer, biosfer, buzulküre, jeosfer, hidrosfer, litosfer ve pedosferdir. Fiziki coğrafya araştırmaları genelde disiplinler arasıdır ve sistemsel yaklaşımı kullanır.

Fiziki coğrafya aşağıda listelenen birkaç alt alana ayrılır:

Jeomorfoloji Dünyanın yüzeyinin tarih de ve günümüzdeki şeklini alırken geçirmekte olduğu süreçleri inceleyen alandır. Jeomorfoloji de birkaç alt alana sahiptir. Bunlar; Çöl, Alüvyal gibi yer şekillerinin incelenmesini içermekle birlikte, köklerinde tektonik ve iklimsel süreçleri incelemeleri yönüyle birleşirler. Jeomorfoloji; gözlem, fiziksel deney ve jeomorfometri yani sayısal modelleme yöntemlerini kullanarak yer şekillerinin geçmişi ve dinamiğini anlayıp gelecekte olabilecek değişiklikleri öngörmeye çalışır.

Hidroloji öncelikli olarak yeryüzünde hareket eden ve birikmiş su kütlelerinin miktar ve kalitesiyle ilgilenir. Bu yüzden; akarsular, göller, buzul su kütlelerinin süreç ve dinamiklerinin araştırılmasını kapsar. Hidroloji tarihsel olarak mühendislik çalışmalarıyla önemli bir bağ kurmuştur. Bu yüzden araştırmalarında birçok sayısal yöntem geliştirmiştir. Bununla beraber sistemler yaklaşımı olan Dünya Bilimi ile de iç içedir. Hidroloji diğer alanlar gibi, kendi alanıyla etkileşimde olan yer küreleri de inceler.

Buzul bilimi Buzul ve buz tabakalarını inceleyen ya da daha genel tabirle buzul içeren doğa olaylarını inceleyen bilimdir. Buz bilimi kıtasal buzları ve alp buzlarını ayrı inceler. Buna rağmen ikisinde de buz ve buzul tabakalarının, şu anki iklimle olan ilişkisini, dinamiğini ve bunun çevreye olan etkisini araştırır. Buz bilimi aynı zamanda birçok alt alana sahiptir. Örnek olarak; Kar Hidrolojisi ve Buz Jeolojisi gibi.

Biyocoğrafya, türlerin coğrafi olarak dağılımı ve dinamiğini inceleyen bilim dalıdır. Biyocoğrafya, Alfred Russel Wallace çalışmaları sonucu ortaya çıkmıştır. Buna rağmen biyocoğrafya 20.'yy. öncesinde dış görünümüyle tarihsel, yaklaşımı ile tanımsal olarak görülmüştür. Bu bilimi tetikleyen ana sebep evrim, plaka tektoniği ve ada biyocoğrafyası teorisi olmuştur. Alan; Ada biyocoğrafyası, Paleobiyocoğrafya, Filocoğrafya, Hayvan coğrafyası ve Bitki coğrafyası alt dallarına sahiptir.

Klimatoloji; Uzun bir zaman diliminde etkisini gösteren hava durumu olaylarını, bilimsel olarak inceleyen alandır. Klimatoloji hem mikro(yerel) hem de makro (küresel) iklimleri ve bunlara etkisi olan doğal ve beşeri etkenleri inceler. Alan aynı zamanda çeşitli bölgelerin iklimlerinin incelenmesi için zamana ve yere bağlı olarak çeşitli alt alanlara ayrılmıştır. Bunlardan bazıları; Tropikal siklon yağış klimatolojisi ve Plaeoklimatoloji'dir.
Meteoroloji; Klimatolojinin aksine kısa vade de olmuş doğa olaylarını inceler. Bu alandaki çalışmalar çok eskilere dayansa da önemli gelişmeler 18. yüzyıl 'da gerçekleşmiştir.

Pedoloji Doğal çevrede olan toprakları inceler. Toprak biliminin iki dalından biridir. Edapoloji diğer daldır. Pedoloji esas olarak toprak oluşumu, toprak morfolojisi ve toprak sınıflandırılmasıyla ilgilenir. Fiziki coğrafyada pedoloji'nin çokça incelenmesinin sebebi; iklim, toprak canlıları ve topraktaki minerallerin arasında olan ilişkinin, çevreye olan etkisidir.
Paleocoğrafya; Jeolojik zaman içinde kıtaların dağılımında stratigrafik olarak korunmuş, yer altı coğrafyasını inceleyen disiplinler arası bir alandır. Kıtaların pozisyonuna dair bulguların neredeyse hepsi fosiller ve paleomanyetizma aracılığıyla bulunmuştur. Bu veriler kullanılarak kıtasal kaymalar plaka tetoniği ve süper kıtalara dair kanıtlar bulunmuştur. Bu da Wilson döngüsü gibi paleocoğrafik teorileri desteklemiştir.

Kıyı coğrafyası; okyanus ve kara arasındaki ilişkiyi inceleyen bilim dalıdır. Kıyı hava durumu sonuçları, dalga hareketleri, tortu hareketleri ve insanların kıyılarla etkileşimini anlamayı hedefler. Kıyı coğrafyası başlıca olarak kıyı yer şekillerinin jeomorfolojik araştırmasının yanı sıra, deniz seviyesindeki değişiklikleri ve sebeplerini inceler.

Okyanus bilimi Dünya üzerindeki okyanus ve denizleri inceleyen bilim dalıdır. Deniz canlıları, ekosistem dinamiği, okyanus akımları, dalgalar, jeofiziki sıvı hareketleri, plaka tektoniği, deniz tabanı jeolojisi, kimyasal maddelerin dalgalanması ve okyanus içi ve çevresindeki fiziksel olaylar dahil olmak üzere birçok konuyu kapsar. Bu kadar çeşitli konuya sahip olması okyanus bilimcileri okyanusu anlamada, bir arada çalışmaya zorlar.
Kuvaterner bilimi Son 2.6 milyon yıl olan Kuaterner dönemini inceleyen bilimdir. Bu alan son buz çağını Holosen dönemi inceleyerek geçmişteki çevreyi ve iklimsel değişimleri anlamaya çalışır

Manzara ekolojisi; Landscape ekolojisi coğrafyanın ve ekolojinin alt disiplinidir. Alan;Alman coğrafyacı Carl Troll tarafından kurulmuştur. Landscape ekolojisi problemlere uygulamalı ve bütüncül bağlamda yaklaşır. Biyocoğrafyayla arasındaki temel fark enerji ve materyallerin dağılımını incelemesidir.

Jeomatik Jeomatik biliminin alanı yere bağlı bilgilerin; depolanması, işlenmesi ve toplanmasıdır. Jeomatik; Jeodezi, Cbs (Coğrafi Bilgi Sistemi) ve uzaktan algılamayı da içerir.

Çevresel Coğrafya İnsan (beşeri) ve doğal çevrenin yere bağlı olarak etkileşimini inceler. Bu alan insan ve coğrafya arasında köprü olduğu için coğrafi bilgilerin yanı sıra, toplumsal algı konusunda bilgi gerektirir. Bu alan eskiden çevresel determinizm ile daha aktif olmasına rağmen günümüzde Antropoloji biliminin alt alanı haline gelerek eski aktivitesini yitirmiştir.

Fiziksel coğrafya ve doğa bilimleri dergileri sürekli iletişim içerisinde olarak, üniversite ve araştırma enstitülerince yapılan çalışmaları belgelerler. Birçok dergi özel bir alana yönelip, sadece o alandaki araştırmaları yayınlar. Araştırmalar bilimsel makale formatında paylaşılır. Bunun yanı sıra halkın anlayacağı dilde makalelerde içerir. Fiziksel coğrafya üzerine yayın yapan dergiler şunlardır:

Coğrafya Klasik Yunan döneminden beri tamamen doğa bilimiydi. Yapılan çalışmaların arasında en iyileri; Eski çağlarda:Strabo (Coğrafya), Eratosthenes (Coğrafya) ve Dionisio Periegetes, Yeni çağlarda ise: Alexander von Humboldt (Kozmoloji) tarafından yapılmıştır. 16. yüzyılda Martín Fernández de Enciso'nin (Summa de Geografía) eseri ile Coğrafyanın bir bilim olarak temelleri atılmıştır.
19. yüzyıldaki iki tarihi olay Coğrafya biliminin gelişmesi için çok büyük etki yaratmıştır. Bu olayların ilki;Avrupalı kolonicilerin pazar ve hammadde bulmak için; Asya,Afrika,Avustralya ve hatta Amerika'ya sanayi devrimi sayesinde açılmalarıdır. Bu da kolonici güçlerin kontrolü altındaki ülkelerin üniversitelerinde, Coğrafyanın gelişimini hızlandırmıştır.
Bu konuda en etkin rol oynayan imparatorluk Rusyaydı.18. yüzyılın ortalarında Sibirya'daki fırsatların incelenmesi için Rus Coğrafyacılar araştırmalara başladı. Bunların arasında Rus coğrafyacılığının temelini atan Mikhail Lomonosov vardı.1755'te Moskova üniversitesini kurarak Coğrafya eğitimi ve coğrafya çalışmalarını destekledi. 1758'de bilimler akademisinde Coğrafya bölümü başkanı olarak atandı. Lomonosov'un çizgisinde devam eden Rus okulları bu disiplinde etkin olmayı sürdürdüler. Bu dönem içerisinde disipline katkıları olan Rus Coğrafyacılar: NM Sibirtsev, Pyotr Semyonov, K. D. Glinka, Neustrayev'dır.
İkinci Önemli olay ise 19. yüzyılnın ortalarında Darwin'in everim teorisi ile yaşandı. Bu sayede biyocoğrafya doğdu.
Diğer önemli olaylar ise William Morris Davis'in Coğrafya bilimini 19. yüzyıl ve 20. yüzyıl başlarında Amerika'da yayması ve Coğrafi döngüler konusunda yaptığı devrimlerle yaşanmıştır. Teorileri sayesinde dağlar ve diğer yer şekillerinin hangi etkenler sayesinde oluştuğu anlaşıldı. Bu döngülerin, Jeolojik süreçlerin(Volkanizma, Tektonik yükselme, Çatlaklar) hafifliğinin ortadan kalkmasıyla oluştuğunu açıkladı
Akarsular dağların arasında V şekilli vadiler oluşturmaya başlar. Bu ilk aşamadan sonra yüzey dağınık ve sarp bir haldedir. Zamanla akıntılar vadileri, rüzgarında yardımıyla daha geniş bir hale getirebilir ve bu da tepeleşen yükseltileri oluşturur. Sonuç olarak her şey en alçak noktada, bir düzlükte birleşir. Buna David's Penepleni (yontuk Ova) adı verilir. Bu süreç böyle tekrarlanarak devam eder.
David's in bu teorisi tamamen doğru olmasa da Coğrafyada devrimsel nitelik taşıyordu. Uygulamaları sayesinde birçok alt alan oluştu.

Eratosthenes (276 – 194 M.Ö)
Ptolemy (c.90 – c.168)
Abū Rayhān Bīrūnī (973 – 1048 M.S)
Ibn Sina (Avicenna, 980–1037)
Muhammad al-Idrisi (Dreses, 1100 – c.1165)
Piri Reis (1465 – c.1554)
Gerardus Mercator (1512–1594)
Bernhardus Varenius (1622–1650)
Mikhail Lomonosov (1711–1765)
Alexander von Humboldt (1769–1859)
Arnold Henry Guyot (1807–1884)
Louis Agassiz (1807–1873)
Alfred Russel Wallace (1823–1913)
Vasili Dokuçayev (1840–1903)
Wladimir Peter Köppen (1846–1940)
William Morris Davis (1850–1934)
Walther Penck (1888–1923)
Sir Ernest Shackleton (1874–1922)
Robert E. Horton (1875–1945)
J Harlen Bretz (1882–1981)
Luis García Sáinz (1894–1965)
Willi Dansgaard (1922–2011)
Hans Oeschger (1927–1998)
Richard Chorley (1927–2002)
Sir Nicholas Shackleton (1937–2006)
Stefan Rahmstorf (born 1960)

Ekoloji
Hava durumu

Smithson, Peter (2002). Fundamentals of the Physical Environment. Routledge, London. 
Holden, Joseph (2004). Introduction to Physical Geography and the Environment. Prentice-Hall, London. 
Summerfield, Mike (1991). Global Geomorphology. Longman, London. 
Wainwright, John (2003). Environmental Modelling: Finding Simplicity in Complexity. John Wiley and Sons Ltd, London. 
Strahler, Alan (2006). Introducing Physical Geography. Wiley,New York. 
Inkpen, Robert (2004). Science, Philosophy and Physical Geograp

Fizyoloji (işlevbilim), canlıların mekanik, fiziksel ve biyokimyasal fonksiyonlarını ve sistemlerinin işleyişini inceleyen bilim dalıdır. Fizyolojiyle ilgilenen bilim insanlarına fizyolog denir. Fizyoloji alanında en büyük ödül Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü'dür.
Fizyoloji sözcüğü, Grekçe "doğa", "köken" anlamına gelen φυσις (physis) ve "araştırma" anlamına gelen -λογία (-logia) sözcüklerinden türetilmiştir.

Canlılar yaşamlarını sürdürebilmek için beslenme, solunum, dolaşım, boşaltım, üreme gibi yaşamsal faaliyetleri gerçekleştirirler. Tek hücreliler canlılarda yaşamsal faaliyetler tek hücre içerisindeki organeller tarafından gerçekleştirilir.
Çok hücreli canlılarda yaşamsal faaliyetler tek bir hücre tarafından değil hücre toplulukları tarafından gerçekleştirilir.
Çok hücreli canlıları oluşturan hücrelerin hepsi aynı yapıda ve görevde değildirler. Canlı vücudunu oluşturan hücreler görevlerine göre farklı özellikler kazanmışlardır. Canlı vücudunu oluşturan hücrelerden bazıları birleşerek üreme görevini, bazıları birleşerek destek ve hareket görevini, bazıları birleşerek besinleri veya çeşitli gazları (oksijen ve karbondioksit) taşıma görevini, bazıları da birleşerek koruma görevini yerine getirirler.
Çok hücreli canlılarda yapı ve görevleri aynı olan hücrelerin oluşturduğu hücre topluluklarına doku denir. Bitki ve hayvanlarda bulunan dokular birbirlerinden farklıdır. Bitkilerin yapısında bulunan dokulara bitkisel dokular, hayvanların yapısında bulunan dokulara hayvansal dokular denir.
Çok hücreli canlılarda dokuların oluşmasıyla dokular arasında işbölümü ortaya çıkmıştır.
İnsan vücudunda kan, kas, kemik, sinir, yağ, destek, salgı, epitel doku gibi çeşitli dokular bulunur. Her dokuyu oluşturan hücrelerin şekli, görevi, yapısı, büyüklüğü ve dizilişi o dokuya özgüdür. Bir dokunun hücresi ile başka bir dokunun hücresinin şekli, görevi, yapısı, büyüklüğü ve dizilişi farklıdır.
Çok hücreli canlılarda aynı yapı ve görevdeki hücreler birleşerek dokuları, dokular birleşerek organları, organlar birleşerek sistemleri, sistemler de birleşerek canlı organizmayı (canlı vücudunu) oluştururlar. İşte tüm bu dizgelerin işleyişi fizyolojinin konusudur.
Hücre → Doku → Organ → Sistem → Canlı (Organizma) (Canlı Vücudu)
Fizyoloji genellikle bitki fizyolojisi ve hayvan fizyolojisi olarak ikiye ayrılarak incelense de, fizyolojinin kuralları hangi canlının çalışıldığına bakılmaksızın evrenseldir. Örneğin, maya hücre fizyolojisinde öğrenilenler insan hücrelerine de uygulanabilir.
Fizyolojini temel özelliği, incelediği sistemlerin durağan değil dinamik olmasıdır. Hücrelerin işlevleri, en yakın çevresindeki değişikliklere bağlı olarak sürekli değişir ve her canlı, gerek temel yaşam birimi olan hücrenin iç değişikliklerinden, gerek etkileşim içinde olduğu dış ortamın değişikliklerinden kaçınılmaz biçimde etkilenir. Bu nedenle, fizyolojik tepkimelerden çoğunun temel amacı, iç ortamdaki fiziksel ve kimyasal dengenin korunmasıdır. Bu iç denge, hayvanlarda, canlının iç ya da dış ortamdaki değişiklikleri algılayabilen duyu alıcılarıyla düzenlenir. Bu alıcıların uyarısıyla, kas, böbrekler, karaciğer ve iç salgı bezleri gibi organlarda, değişen koşullara uygun özel yanıtlar gelişir ve canlı kendisini bu yeni duruma uyarlayabilir.
Bugün fizyologlar, hücre, doku ve organlarda derledikleri bilgilerin ışığında, canlının bir bütün olarak çevresine nasıl uyum sağladığını araştırırlar. Kısacası, kalıtımın biyokimyasal temellerinden ve moleküler biyolojiden başlayarak hayvanlardaki davranış özelliklerine varıncaya değin çok geniş bir araştırma alanı bugün fizyoloji teriminin kapsamına girmiştir.

Fizyoloji ile uğraşan bilim insanına denir.

İnsan vücudunun mekanik, fiziksel ve biyokimyasal fonksiyonlarının ve sistemlerinin işleyişinin incelendiği fizyoloji alanı.

İnsan fizyolojisi alanında bilgiye ulaşma, bilgi biriktirme ve bilgi üretme becerisi gösteren; tıbbi uygulamada tanı, tedavi ve izleme amacı ile kullanılan ve fizyolojik parametreleri ölçmeyi amaçlayan yöntemleri uygulama, yorumlama, yöntemlerin doğruluk ve güvenirliklerini sınayabilme yetisine sahip, yeni yöntemler geliştirebilme becerisi kazanmış, klinik ve deneysel çalışmaları planlama, yürütme, yorumlama, bir laboratuvarı bağımsız olarak yönetme, laboratuvar güvenliğini sağlama, laboratuvar personeli eğitme konularında bilgili ve deneyimli, diğer meslektaşlarına bilgi ve konsültasyon hizmeti sağlayan bir hekimdir.

Elektrofizyoloji laboratuvarı (EEG, EMG, EKG)
Hematoloji laboratuvarı
Kan bileşenleri ve Kan bankacılığı
İmmunoloji laboratuvarı
Biyokimya laboratuvarı
Genetik laboratuvarı
Nörofizyoloji laboratuvarı (Uyku, davranış, kognisyon)
Duyu laboratuvarı (Odyoloji, görme, denge)
Ağrı ve Akupunktur laboratuvarı
Egzersiz laboratuvarı
Solunum laboratuvarı
Endokrin ve Metabolizma laboratuvarı
Ürodinami laboratuvarı
Hiperbarik Oksijen laboratuvarı
Yükseklik-sualtı-uzay laboratuvarı
Yaşlılık laboratuvarı (Geriatri)
Fonksiyonel radyoloji laboratuvarı

Havacılık fizyolojisi
Uygulamalı fizyoloji
Klinik fizyoloji
Giyim fizyolojisi
Karşılaştırmalı fizyoloji
Savunma fizyolojisi
Ekofizyoloji
Evrimsel fizyoloji
Egzersiz fizyolojisi
Fraktal fizyoloji
Matematiksel fizyoloji
Sosyofizyoloji
Solunum fizyolojisi
Patofizyoloji
Nörofizyoloji
Elektrofizyoloji
Kardiyovasküler fizyoloji
Hücre fizyolojisi
Balık fizyolojisi
Böcek fizyolojisi
Bitki fizyolojisi
Hayvan fizyolojisi
Böbrek fizyolojisi

Antropometri
Vücut yapısı
Biyoelektromanyetizma
Asit-baz homeostazı

Fizyoloji Derneği18 Eylül 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Gelişim Fizyolojisi6 Haziran 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 Wikimedia Commons'ta fizyoloji ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Fonksiyon, matematikte değişken sayıları girdi olarak kabul edip bunlardan bir çıktı sayısı oluşmasını sağlayan kurallardır. Fonksiyon, 17. yüzyılda matematiğin kavramlarından biri olmuştur. Fizik, mühendislik, mimarlık ve birçok alanda kullanılmaktadır. Galile, Kepler ve Newton hareketlerin araştırılmasında, zaman ve mesafe arasındaki durumu incelemek için fonksiyonlardan faydalanmıştır. Dört işlemden sonra gelen bir işlem türüdür.

Fonksiyonun matematiksel yani biçimsel ve kuramsal tanımı şu şekildedir:

  
    
      
        A
      
    
    {\displaystyle A}
  
 ve 
  
    
      
        B
      
    
    {\displaystyle B}
  
 iki küme olmak üzere ve 
  
    
      
        F
      
    
    {\displaystyle F}
  
, 
  
    
      
        A
        ×
        B
      
    
    {\displaystyle A\times B}
  
 kartezyen çarpımının şu özelliğini sağlayan bir alt kümesi olmak üzere:

Her 
  
    
      
        x
        ∈
        A
      
    
    {\displaystyle x\in A}
  
 için, 
  
    
      
        (
        x
        ,
        
        y
        )
        ∈
        F
      
    
    {\displaystyle (x,\,y)\in F}
  
 ilişkisini sağlayan

bir tane 
  
    
      
        y
        ∈
        B
      
    
    {\displaystyle y\in B}
  
 elemanı vardır.
Bu durumda 
  
    
      
        (
        A
        ,
        
        B
        ,
        
        F
        )
      
    
    {\displaystyle (A,\,B,\,F)}
  
 üçlüsüne fonksiyon adı verilir. 
  
    
      
        A
      
    
    {\displaystyle A}
  
, 
  
    
      
        (
        A
        ,
        
        B
        ,
        
        F
        )
      
    
    {\displaystyle (A,\,B,\,F)}
  
 fonksiyonunun tanım kümesidir, 
  
    
      
        B
      
    
    {\displaystyle B}
  
 ise varış (görüntü) kümesidir.

  
    
      
        (
        A
        ,
        
        B
        ,
        
        F
        )
      
    
    {\displaystyle (A,\,B,\,F)}
  
 fonksiyonuna 
  
    
      
        f
      
    
    {\displaystyle f}
  
 adı verilirse, verilen bir 
  
    
      
        x
        ∈
        A
      
    
    {\displaystyle x\in A}
  
 için 
  
    
      
        B
      
    
    {\displaystyle B}
  
'nin 
  
    
      
        (
        x
        ,
        y
        )
        ∈
        F
      
    
    {\displaystyle (x,y)\in F}
  
 ilişkisini sağlayan tek 
  
    
      
        y
      
    
    {\displaystyle y}
  
 elemanı 
  
    
      
        f
        (
        x
        )
      
    
    {\displaystyle f(x)}
  
 olarak gösterilir. Kimi zaman 
  
    
      
        f
        (
        x
        )
      
    
    {\displaystyle f(x)}
  
 yerine 
  
    
      
        f
        x
      
    
    {\displaystyle fx}
  
 yazıldığı da olur. Yani her 
  
    
      
        x
        ∈
        X
      
    
    {\displaystyle x\in X}
  
 için 
  
    
      
        (
        x
        ,
        f
        x
        )
        ∈
        F
      
    
    {\displaystyle (x,fx)\in F}
  
 olur. Ayrıca 
  
    
      
        F
      
    
    {\displaystyle F}
  
 kümesine 
  
    
      
        f
      
    
    {\displaystyle f}
  
 fonksiyonunun grafiği adı verilir.
Fonksiyonu matematiksel olarak tanımlamak için bir kural zorunluluğu yoktur. Ama 
  
    
      
        F
      
    
    {\displaystyle F}
  
'nin bir küme olma zorunluluğu vardır.
Eğer 
  
    
      
        A
        =
        ∅
      
    
    {\displaystyle A=\emptyset }
  
 ise 
  
    
      
        (
        A
        ,
        
        B
        ,
        
        F
        )
      
    
    {\displaystyle (A,\,B,\,F)}
  
 üçlüsünün bir fonksiyon olabilmesi için 
  
    
      
        F
      
    
    {\displaystyle F}
  
'nin boş küme olması gerektiği açıktır, bu durumda bu 
  
    
      
        (
        ∅
        ,
        
        B
        ,
        
        ∅
        )
      
    
    {\displaystyle (\emptyset ,\,B,\,\emptyset )}
  
 üçlüsü boş fonksiyondur. Çizgileri düşey doğruları hepsi grafiği yalnız bir noktada kestiği için f (x) fonksiyondur.

        A
      
    
    {\displaystyle A}
  
 ve 
  
    
      
        B
      
    
    {\displaystyle B}
  
 iki küme ise, 
  
    
      
        A
      
    
    {\displaystyle A}
  
'nın her elemanını bir şekilde 
  
    
      
        B
      
    
    {\displaystyle B}
  
'nin bir ve bir tek elemanıyla ilişkilendirilmiştir. Mesela 
  
    
      
        A
        =
        
          R
        
      
    
    {\displaystyle A=\mathbb {R} }
  
 (gerçel sayılar kümesi), 
  
    
      
        B
      
    
    {\displaystyle B}
  
 de -3'ten büyük gerçel sayılar kümesi olsun, yani 
  
    
      
        B
        =
        (
        −
        3
        ,
        ∞
        )
      
    
    {\displaystyle B=(-3,\infty )}
  
 olsun. İlişkilendirme de şöyle yapılmalı: 
  
    
      
        A
      
    
    {\displaystyle A}
  
'nın her elemanını (yani her gerçel sayıyı), o elemanın karesiyle ilişkilendirilmiş olsun. Böylece ilişkilendirmeyi bir formülle tanımlamış olduk. Bu örnekteki ilişkilendirmeyi 
  
    
      
        x
        ↦
        
          x
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle x\mapsto x^{2}}
  
 olarak yazarız, her sayı karesiyle ilişkilendirilmiştir, mesela -3 sayısı 9'la, 
  
    
      
        
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {2}}}
  
 sayısı 2'yle ilişkilendirilmiştir. İşte 
  
    
      
        A
      
    
    {\displaystyle A}
  
'dan 
  
    
      
        B
      
    
    {\displaystyle B}
  
'ye giden fonksiyon böyle bir şeydir. Fonksiyon 
  
    
      
        f
      
    
    {\displaystyle f}
  
 sembolüyle ifade edilir. Verilen örnek için 
  
    
      
        f
        (
        x
        )
        =
        
          x
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle f(x)=x^{2}}
  
 yazılır.

  
    
      
        A
      
    
    {\displaystyle A}
  
 yaşamış ya da şu anda yaşayan insanlar kümesi olsun. 
  
    
      
        f
      
    
    {\displaystyle f}
  
 fonksiyonu her insanı annesine götürsün. Matematiksel olmasa da bu, 
  
    
      
        A
      
    
    {\displaystyle A}
  
'dan 
  
    
      
        A
      
    
    {\displaystyle A}
  
'ya giden bir fonksiyondur, çünkü her insanın bir annesi vardır. Ama her insanı kardeşine götüren bir fonksiyon yoktur çünkü bazı insanların kardeşi olmadığı gibi bazı insanların birden çok kardeşi vardır. Öte yandan, her insanı en büyük kardeşine götüren kural, kardeşi olan insanlar kümesinden 
  
    
      
        A
      
    
    {\displaystyle A}
  
 kümesine giden bir fonksiyondur.

  
    
      
        A
      
    
    {\displaystyle A}
  
'dan 
  
    
      
        B
      
    
    {\displaystyle B}
  
'ye giden bir 
  
    
      
        f
        :
        A
        ⟶
        B
      
    
    {\displaystyle f:A\longrightarrow B}
  
 fonksiyonu, 
  
    
      
        A
      
    
    {\displaystyle A}
  
 kümesinin her elemanını 
  
    
      
        B
      
    
    {\displaystyle B}
  
'nin bir ve bir tek elemanına götüren/elemanıyla ilişkilendiren bir "kural"dır. (Burada biraz yalan var, ama pek önemli değil: Kuralın ne demek olduğunu söylemediğimiz gibi, bir fonksiyonun tanımlanması için herhangi bir kurala da aslında gerek yoktur! İleride, yazının sonunda, fonksiyonun gerçek matematiksel tanımını verdiğimizde bu pembe yalana ihtiyacımız kalmayacak.)
Özet olarak, verilmiş bir 
  
    
      
        f
        :
        A
        ⟶
        B
      
    
    {\displaystyle f:A\longrightarrow B}
  
 fonksiyonu, 
  
    
      
        A
      
    
    {\displaystyle A}
  
'nın her elemanını bir şekilde 
  
    
      
        B
      
    
    {\displaystyle B}
  
'nin bir ve bir tek elemanına götürür/elemanıyla ilişkilendirir.
Yukarıdaki örnekte, kural, 
  
    
      
        f
        (
        x
        )
        =
        
          x
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle f(x)=x^{2}}
  
 olarak verilmiştir. Ama bir fonksiyon bir formül ya da bir kuraldan öte bir şeydir. Bir fonksiyon, sadece bir kural değildir; bir fonksiyonu tanımlamak için, kural dışında, bir de ayrıca 
  
    
      
        A
      
    
    {\displaystyle A}
  
 ve 
  
    
      
        B
      
    
    {\displaystyle B}
  
 kümeleri de gerekmektedir. Formül ya da kural aynı kalsa bile 
  
    
      
        A
      
    
    {\displaystyle A}
  
 ve 
  
    
      
        B
      
    
    {\displaystyle B}
  
 kümeleri değişirse fonksiyon da değişir. Yukarıdaki örnek üzerinden gidelim:
Yukarıda 
  
    
      
        A
        =
      
    
    {\displaystyle A=}
  
 R ve 
  
    
      
        B
        =
        (
        −
        3
        ,
        ∞
        )
      
    
    {\displaystyle B=(-3,\infty )}
  
 almış ve fonksiyonu 
  
    
      
        f
        (
        x
        )
        =
        
          x
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle f(x)=x^{2}}
  
 kuralıyla tanımlanmıştı. Şimdi 
  
    
      
        A
      
    
    {\displaystyle A}
  
 yerine 
  
    
      
        
          A
          
            1
          
        
        =
        (
        −
        5
        ,
        ∞
        )
      
    
    {\displaystyle A_{1}=(-5,\infty )}
  
 alırsak ve formülü ve 
  
    
      
        B
      
    
    {\displaystyle B}
  
 kümesini aynı tutarsak, o zaman elde edilen 
  
    
      
        
          A
          
            1
          
        
        ⟶
        B
      
    
    {\displaystyle A_{1}\longrightarrow B}
  
 fonksiyonunu gene 
  
    
      
        f
      
    
    {\displaystyle f}
  
 ile göstermek yanlış olur, çünkü bu iki fonksiyon değişik fonksiyonlardır. 
  
    
      
        
          A
          
        

Matematik'te bir 
  
    
      
        f
      
    
    {\displaystyle f}
  
 fonksiyon'un grafiği, 
  
    
      
        (
        x
        ,
        y
        )
      
    
    {\displaystyle (x,y)}
  
 sıralı çiftlerin kümesidir.
Burada 
  
    
      
        f
        (
        x
        )
        =
        y
        .
      
    
    {\displaystyle f(x)=y.}
  

  
    
      
        x
      
    
    {\displaystyle x}
  
 ve 
  
    
      
        f
        (
        x
        )
      
    
    {\displaystyle f(x)}
  
'in gerçek sayılar olduğu durumda bu çiftler iki boyutlu uzay'daki noktaların Kartezyen koordinatlarıdır ve dolayısıyla bu düzlemin alt kümesini oluşturur.
Bilim, mühendislik, teknoloji finans ve diğer alanlarda grafikler birçok amaç için kullanılır.

Bir değişkenli fonksiyonun grafiği şöyledir:

  
    
      
        f
        (
        x
        )
        =
        
          {
          
            
              
                
                  a
                  ,
                
                
                  
                    
                       
                    
                  
                  x
                  =
                  1
                  
                    
                       
                    
                  
                  i
                  c
                  i
                  n
                
              
              
                
                  d
                  ,
                
                
                  
                    
                       
                    
                  
                  x
                  =
                  2
                  
                    
                       
                    
                  
                  i
                  c
                  i
                  n
                
              
              
                
                  c
                  ,
                
                
                  
                    
                       
                    
                  
                  x
                  =
                  3
                  
                    
                       
                    
                  
                  i
                  c
                  i
                  n
                  .
                
              
            
          
          
        
      
    
    {\displaystyle f(x)=\left\{{\begin{matrix}a,&{\mbox{ }}x=1{\mbox{ }}icin\\d,&{\mbox{ }}x=2{\mbox{ }}icin\\c,&{\mbox{ }}x=3{\mbox{ }}icin.\end{matrix}}\right.}
  

Buradaki sıralı çiftler şöyle ifade edilir:

{(1,a), (2,d), (3,c)}.
Reel doğruda tanımlı olan üçüncü dereceden bir polinomun grafiği şöyledir:

  
    
      
        f
        (
        x
        )
        =
        
          
            
              x
              
                3
              
            
          
          −
          9
          x
        
        
         
      
    
    {\displaystyle f(x)={{x^{3}}-9x}\!\ }
  

Bunun sıralı çiftleri şöyle ifade edilir:

{(x, x3-9x) : x, bir reel sayıdır}.
Bu küme eğer kartezyen koordinat sisteminde çizilirse, yandaki şekildeki gibi bir eğri olur.

Tüm reel doğruda tanımlı trigonometrik fonksiyonun grafiği şöyledir:

f(x, y) = sin(x2)·cos(y2)
Bunun kümesi:

{(x, y, sin(x2)·cos(y2)) : x ve y, reel sayıdır}.
Bu küme eğer kartezyen koordinat sisteminde çizilirse, yandaki şekildeki gibi bir yüzey olur.
İki boyutlu (X,Y) kartezyen koordinat sistemindeki bu kümeyi, üçüncü koordinatı (Z) ile birlikte görmek için renk kullanılır.

        x
        =
        
          x
          
            1
          
        
        ,
        …
        ,
        
          x
          
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle x=x_{1},\dotsc ,x_{n}}
  
 biçiminde n değişkenli bir f fonksiyonunun normalinin grafiği şöyledir: 

  
    
      
        (
        ∇
        f
        ,
        −
        1
        )
      
    
    {\displaystyle (\nabla f,-1)}
  

(bir sabit ile çarpımı). Bunu görmek için, 
  
    
      
        g
        (
        x
        ,
        z
        )
        =
        f
        (
        x
        )
        −
        z
      
    
    {\displaystyle g(x,z)=f(x)-z}
  
 fonksiyonunun bir kümedeki grafiğini göz önünde bulundurmak ve kümede 
  
    
      
        ∇
        g
      
    
    {\displaystyle \nabla g}
  
 normalini kullanmak gerekir.

Osiloskop
Kâğıt ve kalem

EViews
gnuplot
KSpread
LabVIEW
Mathcad
Mathematica
MATLAB
Maxima
Microsoft Excel
PGPLOT
Python
R
ROOT
SPSS
Xmgrace

Matematiğin vektör uzaylarıyla ve bu uzayların üzerinde tanımlı operatörlerle uğraşan bir alt dalı.
Kökleri fonksiyon uzayları kuramının geliştirilmesine; hatta diferansiyel ve integral denklemlerinin çalışılmasına kadar gitmektedir. Özelde mesela Fourier dönüşümü gibi fonksiyon dönüşümlerinin çalışılmasında da kullanılmıştır. Fonksiyonel kelimesinin ilk kullanımı varyasyonlar hesabına kadar takip edilebilir. Ancak, genel anlamda kullanımı İtalyan matematikçi ve fizikçi Vito Volterra'ya atfedilmektedir. Yine de temeli büyük ölçüde Stefan Banach ve çevresindeki Polonyalı matematikçiler tarafından atılmış ve geliştirilmiştir. Çağdaş anlamda, fonksiyonel analiz bir topolojiye sahip vektör uzaylarının çalışılmasında, özellikle sonsuz boyutlu uzaylarda, gözükmektedir. Tanımdan yola çıkılarak fonksiyon analizinin sonlu boyutlu uzaylar kuramını da içerdiği düşünülebilir; ancak bu uzayları bir topolojisi olmadan inceleyen alan doğrusal cebirdir. Fonksiyonel analizin önemli bir işlevlerinden biri de ölçü, integral ve olasılık kuramı gibi genel kuramları sonsuz boyutlu uzaylara yaymaktır ki bu işlevin özelde adı sonsuz boyutlu analizdir.

Fonksiyonel analizde tarihsel olarak ilk çalışılan temel uzaylar gerçel ve karmaşık sayılar üzerinden tanımlı tam normlu vektör uzaylarıdır. Bu uzaylara Banach uzayı adı verilmektedir. Önemli örneklerden biri de normun iç çarpım tarafından tanımlandığı Hilbert uzaylarıdır. Bu iki örnek analizin çeşitli alt dallarında çalışılan temel uzaylardandır ve uygulama açısından büyük bir öneme sahiptir.
Daha genel anlamda, fonksiyonel analizin çalışma alanına Fréchet uzayı ve bir norma sahip olmayan topolojik vektör uzayları da girmektedir.
Fonksiyonel analizin yapıldığı alanların önemli bir aracı Hilbert veya Banach uzayı üzerinde tanımlı sürekli, doğrusal operatörlerdir. Doğal olarak, bu operatörler C* cebiri veya diğer operator cebirlerinin tanımına öncülük etmektedir.

Fonksiyonel analizin kapsamında bulunan, matematiksel analizin ve hatta fonksiyon analizin uygulanma imkânı bulunduğu fizik gibi değişik alanlarda ortaya çıkan önemli sonuçlardan bazıları şunlardır:

Düzgün sınırlılık ilkesi veya bir diğer bilinen adıyla Banach-Steinhaus teoremi düzgün sınırlara sahip operatörlerin kümesi üzerinde uygulanmaktadır.
Spektral teoremi bir Hilbert uzayı üzerinde tanımlı normal bir operatör için integral formülü vermektedir. Spektral teoremi matematikte birden fazla bulunmaktadır. Fonksiyonel analizde bulunan ve bahsi geçen özelliğe sahip bu teorem, kuantum mekaniğinin matematiksel formülasyonunda önemli bir değere sahiptir.
Fonksiyonellerin bir alt uzaydan uzayın tümüne belli koşullar altında genişletilmesinde kullanılan Hahn-Banach teoremi
Açık gönderim teoremi ve kapalı grafik teoremi.
Ayrıca bakınız: Fonksiyonel analiz konuları listesi

Brezis, H.: Analyse Fonctionnelle, Dunod ISBN 978-2-10-004314-9 veya ISBN 978-2-10-049336-4
Conway, John B.: A Course in Functional Analysis, 2. baskı, Springer-Verlag, 1994, ISBN 0-387-97245-5
Dunford, N. and Schwartz, J.T. : Linear Operators, General Theory ve diğer 3 cilt
Eidelman, Yuli, Vitali Milman, and Antonis Tsolomitis: Functional Analysis: An Introduction, American Mathematical Society, 2004.
Giles, J.R.: Introduction to the Analysis of Normed Linear Spaces,Cambridge University Press, 2000
Hirsch F., Lacombe G. - "Elements of Functional Analysis", Springer 1999.
Hutson, V., Pym, J.S., Cloud M.J.: Applications of Functional Analysis and Operator Theory, 2. baskı, Elsevier Science, 2005, ISBN 0-444-51790-1
Kolmogorov, A.N and Fomin, S.V.: Elements of the Theory of Functions and Functional Analysis, Dover Publications, 1999
Kreyszig, Erwin: Introductory Functional Analysis with Applications, Wiley, 1989.
Lax, P.: Functional Analysis, Wiley-Interscience, 2002
Lebedev, L.P. ve Vorovich, I.I.: Functional Analysis in Mechanics, Springer-Verlag, 2002
Michel, Anthony N. ve Charles J. Herget: Applied Algebra and Functional Analysis, Dover, 1993.
Reed M., Simon B. - "Functional Analysis", Academic Press 1980.
Riesz, F. ve Sz.-Nagy, B.: Functional Analysis, Dover Publications, 1990
Rudin, W.: Functional Analysis, McGraw-Hill Science, 1991
Schechter, M.: Principles of Functional Analysis, AMS, 2. baskı, 2001
Shilov, Georgi E.: Elementary Functional Analysis, Dover, 1996.
Sobolev, S.L.: Applications of Functional Analysis in Mathematical Physics, AMS, 1963
Yosida, K.: Functional Analysis, Springer-Verlag, 6. baskı, 1980

Functional Analysis10 Eylül 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Gerald Teschl tarafından, Viyana Üniversitesi.
Lecture Notes on Functional Analysis Yevgeny Vilensky tarafından, New York Üniversitesi.
Earliest Known Uses of Some of the Words of Mathematics: Calculus & Analysis11 Mayıs 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. John Aldrich tarafından, Southampton Üniversitesi.

Formal bilimler, ideal bilimler, biçimsel bilimler veya biçim bilimleri, doğada var olmayan, yalnızca insan düşüncesinin ürünü olan unsurları, duyularla algılanamayan soyut kavramları ve zaman ve mekandan bağımsız olguları doğrudan akıl yoluyla (deney ile değil) tümdengelim yöntemini kullanarak açıklamaya çalışan akademik disiplinler bütünüdür. Bilimin üç ana dalından (fennî, sosyal, formal) biri olan formal bilimler; mantık, matematik, bilişim, geometri gibi bilim dallarından oluşur.
Formal bilimler teorik sembol ve kurallardan oluşurlar. Formal bilimler zaman zaman gerçekliğe (realiteye) uygulanabilirler ve belirli sınırlamalar dahilinde, yararlıdırlar. İnsanlar sıklıkla teorik sistemlerle gerçekliği birbirine karışma hatasına düşerler ve teorik modelleri, sanki gerçekliği mükemmel bir biçimde temsil ediyorlarmış gibi, uygularlar veya teorik modellerin aslında gerçekliğin kendisi olduğuna inanırlar.
Fen bilimleri ile formal bilimler arasındaki fark, formal bilimlerin teorik fikirlerle başlaması ve düşünme süreci sayesinde diğer farklı teorik fikirlere ulaşmasıdır; oysa fen bilimleri gerçek dünyadaki çeşitli gözlemlerle başlarlar ve gerçekliğin bir bölümü için bir ölçüde kullanışlı olan modellere ulaşırlar. Sonuç olarak, sadece formal bilimleri inceleyerek gerçeklik hakkında bir şey öğrenmek mümkün değildir; formal bilimler kullanılarak gerçeklik üzerine herhangi bir şey kanıtlanamaz.
Bununla birlikte, formal bilimler, fen bilimlerine ve genel olarak gerçekliğe uygulanabilirler. Örneğin, uygulamalı matematik dalı, bazı teorik matematik modellerini gerçekliğe uygulamaktadır. Bu da ancak belirli sınırlar ve kısıtlamalar dahilinde, belirli bir kesinlikle mümkündür.

Fotokimya ışığın kimyasal etkileri ile ilgili bir kimya alt dalıdır. Bu terim genellikle ultraviyole (dalga boyu 100 - 400 nm), görünür ışık (400 - 750 nm) veya kızılötesi ışıma (750 - 2500 nm) absorbsiyonu ile ortaya çıkan kimyasal reaksiyonları tanımlamak için kullanılmaktadır.
Fotokimyasal reaksiyonlar, termal reaksiyonlardan daha farklı süreçleri içerdiklerinden organik ve inorganik kimya için değerlidirler. Bununla birlikte birçok termal reaksiyonun kendi fotokimyasal karşılığı vardır. Fotokimyasal yolaklar, kısa bir süre içinde büyük aktivasyon engellerini aşarak ve termal işlemlerle ulaşılamayan reaktiviteleri mümkün kılarak termal yöntemlere göre avantaj sağlayabilmektedir.
Gündelik hayatta fotokimyaya örnekler fotosentez, plastiklerin bozunumu veya güneş ışığı ile D vitamini oluşumu şeklinde verilebilir.

Fotokimyasal reaksiyonların örnekleri;

Fotosentez: Bitkilerin karbondioksit ve su kullanarak glikoz ve oksijen oluşturması için güneş enerjisini kullanımı.
İnsanlarda güneş ışığı ile D vitamini sentezi.
Bio-ışıldama,: örneğin Ateş böceğinin karnındaki bir enzim ile ışık üretimi.
Polimerizasyonlar; radikal polimerizasyonu için serbest radikaller üretmek amacıyla ışığın soğurulması.
Birçok maddenin, örneğin tıbbi şişelerde bulunan ilaçların fotobozulmadan korunması.
Fotodinamik tedavi: Işığın oksijeni etkimesi yardımı ile tümörleri yok etmek için kullanımı. Tipik fotosensitizörler tetraphenylporphyrin ve metilen mavisidir.
Mikroelektronik bileşen üretiminde kullanılan ışığa dirençli teknolojiler.
Görme fizyolojisinde rodopsinin fotokimyasal reaksiyonu.
Artemisinin, sıtma önleyici ilaç olarak fotokimyasal üretimi.

Bowen, E. J., Chemical Aspects of Light. Oxford: The Clarendon Press, 1942. 2nd edition, 1946.
Photochemistry - https://www2.chemistry.msu.edu/faculty/reusch/virttxtjml/photchem.htm5 Aralık 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Fraktal; matematikte, çoğunlukla kendine benzeme veya oransal kırılma özelliği gösteren karmaşık geometrik şekillerin ortak adıdır. Fraktallar, klasik, yani Öklid (Euklides) geometrideki kare, daire, küre gibi basit şekillerden çok farklıdır. Bunlar doğadaki, Öklid'çi geometri aracılığıyla tanımlanamayacak pek çok uzamsal açıdan düzensiz olguyu ve düzensiz biçimi tanımlama yeteneğine sahiptir. Fraktal terimi parçalanmış ya da kırılmış anlamına gelen Latince "fractus" sözcüğünden türetilmiştir. İlk olarak 1975'te Polonya asıllı matematikçi Benoit B. Mandelbrot tarafından ortaya atılan kavram, yalnızca matematik değil fiziksel kimya, fizyoloji ve akışkanlar mekaniği gibi değişik alanlar üzerinde önemli etkiler yaratan yeni bir geometri sisteminin doğmasına yol açmıştır.
Tüm fraktallar kendine benzer ya da en azından tümüyle kendine benzer olmamakla birlikte, çoğu bu özelliği taşır. Kendine benzer bir cisimde cismi oluşturan parçalar ya da bileşenler cismin bütününe benzer. Düzensiz ayrıntılar ya da desenler giderek küçülen ölçeklerde yinelenir ve tümüyle soyut nesnelerde sonsuza değin sürebilir; öyle ki, her parçanın her bir parçası büyütüldüğünde, yine cismin bütününe benzer. Bu fraktal olgusu, kar tanesi ve ağaç kabuğunda kolayca gözlenebilir. Bu tip tüm doğal fraktallar ile matematiksel olarak kendine benzer olan bazıları, stokastik (olasılıksal) yani rastgeledir; bu nedenle ancak istatistiksel olarak ölçeklenirler. Fraktal cisimler, düzensiz biçimli olduklarından ötürü Öklid'çi şekilleri ötelemezler. (Öteleme bakışına sahip bir cisim kendi çevresinde döndürüldüğünde görünümü aynı kalır.)

Fraktalların belirleyici bir özelliği, fraktal boyut olarak adlandırılan matematiksel bir parametrelerinin olmasıdır. Bu parametrenin bütünüyle geçerli ve basit bir tanımı yoktur. Mandelbrot bu parametreyi Haussdorf boyutu ile denk tutmaktadır. Fraktal boyut, Öklid'çi şekillerin topolojik boyutlarına eşit, fraktallar için topolojik boyutlarından büyüktür. Örneğin Cantor kümesinin fraktal boyutu 
  
    
      
        D
        =
        log
        ⁡
        2
        
          /
        
        log
        ⁡
        3
        ∼
        0.6309
        >
        0
      
    
    {\displaystyle D=\log 2/\log 3\sim 0.6309>0}
  
, topolojik boyutu ise 
  
    
      
        
          D
          
            T
          
        
        =
        0
      
    
    {\displaystyle D_{T}=0}
  
'dır.
Kendisinin tam bir kopyasını daha küçük boyutlarda içeren fraktallar için fraktal boyutu ve kendine benzerlik boyutu değerleri aynıdır. Bir şekil kendisine benzeyen 
  
    
      
        n
      
    
    {\displaystyle n}
  
 kadar kopyadan oluşuyor ve her bir kopya özgün şekle göre, uzunluk olarak, 
  
    
      
        1
        
          /
        
        m
      
    
    {\displaystyle 1/m}
  
 büyüklüğünde ise, bu şeklin kendine benzeme boyutu 
  
    
      
        log
        ⁡
        n
        
          /
        
        log
        ⁡
        m
      
    
    {\displaystyle \log n/\log m}
  
 ile verilir. Yukarıda örnek olarak verilen Sierpinski üçgeni, kendine benzeyen 
  
    
      
        n
        =
        3
      
    
    {\displaystyle n=3}
  
 kopyadan oluşmuş, her bir kopya da özgün şeklin yarısı (
  
    
      
        m
        =
        2
      
    
    {\displaystyle m=2}
  
) uzunluğundadır; dolayısıyla Sierpinski üçgenin fraktal boyutu 
  
    
      
        D
        =
        log
        ⁡
        3
        
          /
        
        log
        ⁡
        2
        ∼
        1.585
      
    
    {\displaystyle D=\log 3/\log 2\sim 1.585}
  
'tir.

Benoit Mandelbrot, IBM laboratuvarlarında çalışmaya başladığında Oyun kuramı, iktisat ve emtia fiyatları gibi çeşitli alanlarda çalışan bir mühendisti. Bu çalışmalarını tamamladığında veri iletim hatlarındaki gürültü üzerinde çalışmaya başladı. Mühendisler, veri aktarımı sırasında oluşan gürültü karşısında çaresiz kalmışlardı. Mühendislerin bu soruna bulabildikleri en iyi çare, sinyal gücünü artırmaktan ileri gidememişti; ama sinyal gücünün arttırılması da tam bir çözüm sağlamamıştır.
İletim hatlarındaki gürültü doğası gereği gelişigüzel olmasına rağmen kümeler halinde gelmekteydi. İletişim süresi boyunca hatasız periyotlar arasında hatalı periyotlar yer almaktaydı. Hatalı periyotların incelenmesi, hata örüntüsünün sanıldığından daha karmaşık olduğunu ortaya koymuştur. Mandelbrot, bir günlük veri trafiğini birer saatlik periyotlara ayırdı. Daha sonra, hatanın gözlendiği periyotları ele alıp bu periyotlar yirmişer dakikalık parçalara böldü ve yine gördü ki, bu birer saatlik periyotların içinde de yine hatasız bölümler bulunmaktaydı. Mandelbrot, hatalı bölümler daha kısa zaman aralıklarına bölmeye devam etti. Ve sonunda hatasız periyotların halen var olduğunu gösterdi. Bu arada aykırı bir durum Mandelbrot'un dikkatini çekti: hatalı periyotların hatasız periyotlara oranı periyodun uzunluğundan bağımsız olarak neredeyse sabit kalıyordu.

Galaktik astronomi, esas olarak gökadamız Samanyolu'nu ve içerdiği her şeyi inceleyen bir astronomi dalıdır. Bu, diğer tüm gökadalar da dahil olmak üzere gökadamızın dışındaki her şeyin incelenmesi olan ekstragalaktik astronominin tersidir.
Galaktik astronomi; gökadaların oluşumu, yapısı, bileşenleri, dinamikleri, etkileşimleri ve aldıkları çeşitli biçimlerin genel bir çalışması olan gökada oluşumu ve evrimi ile karıştırılmamalıdır.
Güneş Sistemi'nin içinde yer aldığı Samanyolu gökadası birçok yönden en iyi çalışılmış gökadadır, fakat önemli kısımları kozmik toz bölgeleri tarafından görünür dalga boylarında gizlenmiştir. Radyo astronomi, kızılötesi astronomi ve milimetre-altı astronominin 20. yüzyıldaki gelişimi, Samanyolu'ndaki gaz ve tozun ilk kez haritalandırılmasına olanak sağladı.

Astronomi dergileri tarafından Galaktik Astronomi konusunu bölümlere ayırmak için standart bir alt kategori seti kullanılmaktadır:

bolluklar - helyumdan daha ağır elementlerin konumunun incelenmesi
şişkinlik - Samanyolu'nun merkezi etrafındaki şişkinliğin incelenmesi
merkez - Samanyolu'nun merkezi bölgesinin incelenmesi
disk - Samanyolu diskinin incelenmesi (çoğu galaktik nesnenin hizalandığı düzlem)
evrim - Samanyolu'nun evrimi
oluşum - Samanyolu'nun oluşumu
temel parametreler - Samanyolu'nun temel parametreleri (kütle, boyut vb.)
küresel kümeler - Samanyolu içindeki küresel yıldız kümeleri
hale - Samanyolu'nun etrafındaki büyük hale
kinematik ve dinamikler - yıldızların ve kümelerin hareketleri
çekirdek - Samanyolu merkezindeki kara deliğin etrafındaki bölge (Sagittarius A*)
açık kümeler ve topluluklar - açık kümeler ve yıldız toplulukları (birlikler)
Güneş'in komşuları - yakın yıldızlar
yıldız miktarı - Samanyolu'ndaki yıldızların sayıları ve türleri
yapı - yapısı (sarmal kollar vb.)

Yıldız kümeleri
Küresel kümeler
Açık yıldız kümeleri

Gezegenler arası uzay - Gezegenler arası ortam - gezegenler arası toz
Yıldızlararası uzay - Yıldızlararası ortam - yıldızlararası toz
Galaksiler arası uzay - Galaksiler arası ortam - Galaksiler arası toz

Gökada
Samanyolu
Ekstragalaktik astronomi

Samanyolu'ndaki hidrojen gazının haritalanması (İngilizce)

Galileo Galilei (15 Şubat 1564 –  8 Ocak 1642), İtalyan astronom, fizikçi, mühendis, filozof ve matematikçidir.
Rönesans'ın bilimsel devrimine büyük katkıda bulunan bilim insanına "gözlemsel astronominin babası", "modern fiziğin babası" ve "bilimin babası" gibi isimler takılmıştır. Gözlemsel astronomiye katkılarının arasında Venüs'ün evrelerinin teleskopik kanıtı, Jüpiter'in en büyük dört uydusunun keşfi (Galileo'nun uyduları adı verilmiştir), güneş lekelerinin gözlemi analizi bulunmaktadır. Galileo ayrıca uygulamalı bilim ve teknoloji alanında da çalışmış ve geliştirilmiş bir askeri pusula gibi başka aletler icat etmiştir.
Galileo'nun güneş merkezciliği ve Kopernikçiliği yaşadığı dönemde daha çok dünya merkezcilik ve Tycho sistemi yaygın olduğu için tartışma konusu olmuştur. Astronomlar ona sık sık karşı çıkmış ve güneş merkezli bir sistemin yıldızsal paralaks gözlemlenmediği için mümkün olmadığını savunmuşlardır. Bu konu 1615 yılında Roma Engizisyonu tarafından soruşturulmuş ve bunun yalnızca bir olasılık olduğu sonucuna varılmıştır. Galileo daha sonrasında İki Büyük Dünya Sistemi Hakkında Diyalog kitabında bu görüşünü savunmuştur. Kitabın Papa 8. Urban'a ve Cizvitler'e bir saldırı niteliğinde olduğu düşünülmüş ve Galileo itibar kaybetmiştir. Engizisyon tarafından yargılanan Galileo'nun dalalet suçu işlediğinden şüphelenilmiş ve Galileo hem yazdıklarından caymaya zorlanmış hem de hayatının geri kalanını ev hapsinde geçirmeye mahkûm edilmiştir. Ev hapsindeyken en başarılı çalışmalarından olan İki Yeni Bilim'i yazmış ve bu kitapta kırk yıl öncesinde yaptığı kinematik ve maddelerin kuvveti ile ilgili çalışmalarına yer vermiştir.

Galileo, 15 Şubat 1564 tarihinde, o dönemde Floransa Dükalığı'na ait olan Pisa'da doğmuştur. Altı kardeşin en büyüğü olan Galileo'nun babası ünlü bir lavtacı ve müzisyen olan Vincenzo Galilei ve annesi Giulia Ammannati 1562 yılında evlenmişti. Galileo babasından erken yaşta lavta tekniği, otoriteyi sorgulama yetisini, dikkatli ölçüm ve deney yapma, ritmi müzikal bir şekilde irdeleme ve matematik ile deneysel yollarla sonuca ulaşma becerilerini aldı. Galileo'nun beş kardeşinden ikisi bebekken öldü. Diğerlerinden en küçüğü Michelangelo da yetenekli bir lavtacı ve müzisyen oldu; ancak Galileo'nun gençliğinde mali sıkıntılara yol açtı. Michelangelo babası tarafından kayınbiraderlerine söz verilmiş olan başlık paralarının kendine düşen kısmını ödeyemedi ve ona bu yüzden davalar açıldı. Galileo da zaman zaman kardeşine müzikal projeleri için borç verdi. Bu mali sıkıntılar Galileo'da erken yaşta para edecek buluşlar yapma isteği doğurmuştur.
Galileo sekiz yaşındayken ailesi Floransa'ya taşındı, fakat o iki yıl Jacopo Borghini ile yaşadı. Daha sonra Floransa'nın 35 kilometre güneybatısında Vallombrosa'daki Camaldolese Manastırı'nda eğitim gördü.

Galileo'ya büyük büyük dedesi Galileo Bonaiuti'nin adı verilmiştir. Bonaiuti 1370-1450 yılları arasında Floransa'da yaşamış olan bir doktor, üniversite hocası ve siyasetçi idi. 14. yüzyılın sonunda ailenin soyadı Bonaiuti'den Galilei'ye çevrilmiştir. Galileo, tıpkı kendinden 200 yıl önceki Bonaiuti gibi Floransa'daki Santa Croce Bazilikası'na gömülmüştür.

Koyu ve dindar bir Katolik olmasına rağmen Galileo, Marina Gamba ile evlilik dışı üç çocuk yapmıştır. Virginia (1600) ve Livia (1601) adında iki kızları ve Vincenzo (1606) adında bir oğulları olmuştur.
Evlilik dışı doğdukları için Galileo kızlarını evlendirilemez olarak görmüştür. Bu durumun yol açacağı mali sıkıntıları düşünen Galileo kızlarını hayatlarının geri kalanını geçirdikleri Arcetri'deki San Matteo rahibeler manastırına vermiştir. Virginia buraya girdiğinde adını Maria Celeste olarak değiştirmiştir. 2 Nisan 1634'te ölen Virginia, Galileo ile birlikte Santa Croce Bazilikası'nda gömülüdür. Livia ise Rahibe Arcangela adını almıştır. Hayatının çoğunu hasta olarak geçirmiştir. Vincenzo ise sonradan Galileo'nun yasal varisi haline getirilmiş ve Sestilia Bocchineri ile evlenmiştir.

Galileo gençken rahip olmayı ciddi şekilde düşünmüş; ancak babasının teşvikiyle Pisa Üniversitesinin tıp bölümüne başvurmuştur. 1581 yılında hava akımlarının harmonik harekete ittiği bir avizenin sallanma uzaklığı ne olursa olsun her zaman aynı hızda sallandığını fark etmiş ve eve döndüğünde iki eşit uzunlukta sarkaç alarak ikisinin farklı sallantı uzaklıklarında bile aynı süre içinde sallandıklarını izlemiştir. Ancak 100 yıl sonra Christiaan Huygens'ın bir sarkacın tautochrone hareketini açıklaması ile doğru bir saat yapılmıştır. Hayatının bu noktasına kadar Galileo ailesi tarafından, bir doktordan daha az para getiren bir kariyer olduğu için matematikten uzak tutulmuştur. Ancak bir geometri dersine girdikten sonra Galileo babasını tıp yerine matematik ve doğa felsefesi okumasına izin vermesi yolunda ikna etmiştir. 1583 yılında, patronu olan Toskana Grandükünün emri ile, "3 zar atıldığında toplam 10, neden toplam 9'dan daha sık geliyor?" gibi soruları yanıtlamak üzere, "Zar oyunları üzerine düşünceler" yazısını yayınlayarak olasılık bilimine katkıda bulunmuştur. Termometrenin atası olan termoskopu keşfetmiş ve 1586'da kendi icat ettiği hidrostatik bir denge hakkında bir kitap yazarak bilim dünyasının dikkatini çekmiştir. Galileo ayrıca güzel sanatı kapsayan bir terim olan disegno kavramını da incelemiş ve 1588 yılında Floransa'daki Accademia delle Arti del Disegno'da perspektif ve chiaroscuro hocası olmuştur. Şehrin sanatsal geleneğinden ve Rönesans sanatçılarının yapıtlarından ilham alan Galileo sanatsal bir mantalite geliştirmiştir. Akademide genç bir hocayken Floransalı ressam Cigoli ile arkadaşlık kurmuş ve ressam Galileo'nun ay gözlemlerine bir tablosunda yer vermiştir.
1589 yılında Pisa'da matematik bölümü başkanı oldu. 1591'de babası öldü ve kardeşi Michelagnolo'nun bakımı Galileo'ya düştü. 1592'de Padova Üniversitesine geçerek burada 1610'a kadar geometri, mekanik ve astronomi hocalığı yaptı. Bu dönemde Galileo hem temel bilimlerde (hareketin kinematiği ve astronomi gibi), hem de pratik uygulamalı bilimlerde (örn. maddelerin kuvveti ve teleskopun keşfi) birçok önemli ilerleme kaydetti. İlgi alanlarının arasında matematik ve astronomiye bağlı olan astroloji de vardı.

Kardinal Bellarmine 1615 yılında Kopernik sisteminin 'güneşin dünyanın etrafında dönmediğinin fiziksel bir kanıtı' olmadan savunulamayacağını yazmıştı. Galileo ise kendi gelgit kuramının dünyanın hareketi için gerekli fiziksel kanıtı oluşturduğunu düşünüyordu. Bu kuram onun için o kadar önemliydi ki 'İki Ana Dünya Sistemi Hakkında Diyalog' kitabının başlığını önceden 'Denizin Gelgit Hareketi Üzerine Diyalog' olarak koymayı düşünmüştür. Gelgit hakkındaki kısım Engizisyon'un emriyle kaldırılmıştır.
Galileo için gelgit, dünyanın güneşin etrafında dönerken üzerindeki bir noktanın hızlanıp yavaşlaması nedeniyle denizin sularının ileri geri hareketinden ibaretti. Bu teoriyi ilk defa 1616'da Kardinal Orsini'ye sundu. Bu teori, okyanus havzalarının gelgit zamanlaması ve hızına olan etkisini gözler önüne serdi. Adriyatik Denizi'nin ortası ile uçlarındaki gelgit farkı gibi olayları açıklamakta başarılı olsa da teori gelgitlerin genel nedenini açıklama konusunda başarısızdı.
Teori doğru olsaydı, günde yalnızca bir met olurdu. Ancak Galileo ile çağdaşları bunun yanlış olduğunun farkındaydı; çünkü Venedik'te 12 saat aralıkla günde bir yerine iki met meydana gelmekteydi. Galileo bu hatayı denizin şeklinden ve derinliğinden kaynaklandığı yönünde yorumladı. Galileo'nun bu yorumunun kandırıcı olduğu iddiasına karşı Albert Einstein onun büyüleyici teorilerini geliştirerek bunları dünyanın hareketini kanıtlamak için sorgulamadan kabul ettiğini savunmuştur. Galileo çağdaşı Kepler'in ayın gelgitleri oluşturduğu yönündeki teorisini reddetmiştir. Ayrıca Kepler'in gezegenlerin yörüngesinin eliptik olduğu iddiasını kabul etmemiş ve bunun çember şeklinde olduğunu savunmuştur.

1619 yılında Galileo Peder Orazio Grassi ile bir tartışma içine girmiştir. Meteorların doğası hakkında çıkan tartışma, Galileo'nun 1623'te Il Saggiatore kitabını yayınlamasıyla bilimin kendisi hakkında bir tartışmaya dönüşmüştür. Kitabın baş sayfası Galileo'yu Toscana Grandükasının filozofu ve 'İlk Matematikçisi' olarak tanımlamaktadır.
Il Saggiatore, bilimin nasıl uygulanması gerektiği konusunda Galileo'nun birçok fikrini içerdiği için onun 'bilimsel manifestosu' olarak tanımlanmıştır. 1619 yılının başlarında Peder Grassi anonim olarak '1618 yılının üç meteoru hakkında astronomik bir münazara' adlı broşürünü yayınlamış, o yıl Kasım'da görülen bir meteorun dünyadan sabit bir uzaklıkta bir çemberde, ve aydan daha uzakta hareket ettiğini açıklamıştır.
Grassi'nin görüşleri 'Meteorlar Hakkında Görüş' adlı makalede Galileo ve Mario Guiducci tarafından eleştirilmiştir. Çoğunlukla Galileo tarafından yazılan bu makalede özgür bir meteor teorisi sunulmamış ancak şimdi yanlış olduğu kabul edilen varsayımlara yer verilmiştir. Açılış paragrafında Cizvit Christopher Scheiner ve Collegio Romano'nun profesörlerine hakaret eden makale, Cizvitleri gücendirmiştir. Grassi, öğrencisi Lothario Sarsio Sigensano'nun ismini kullanarak yayınladığı "Astronomik ve Felsefi Denge" adlı makalesinde Galileo'ya karşı çıkmıştır.
Il Saggiatore Galileo'nun bu makaleye cevabı idi. Oldukça yıkıcı olan kitap, bir polemik edebiyat başyapıtı olarak kabul edilmektedir. Sarsi'nin argümanları ağır bir aşağılamaya maruz tutulmuş ve kitap ithaf edildiği Papa 8. Urban'ı ve genel halkı oldukça mutlu etmiştir. Urban on yıl kadar önce Roma'da Galileo'nun tarafını tutmuştur.
Galileo'nun Grassi ile olan polemiği birçok Cizvit'i gücendirmiş ve fikirlerinden soğutmuştur. Galileo ve arkadaşları daha sonra bu Cizvitlerin mahkûmiyetinde rol oynadığını düşünse de bu yönde fazla delil bulunmamaktadır.

Galileo'nun kilise ile münakaşasından önce Katolik dünyasında çoğu eğitimli insan ya Aristoteles'in dünyamerkezli görüşünü veya Tycho'nun güneş ve dünya merkezli teorilerin karışımı olan görüşlerini kabul etmekteydi. Güneş merkezli teorilerin ana sorunu, do

Gelişim biyolojisi, canlıların büyüme ve gelişimlerini inceleyen bilim dalı. Modern gelişim biyolojisi, dokular, organlar ve sistemlerin oluşumunda rol alan hücrelerin gelişimini, değişimini, farklılaşımını ve şekil almasını (morfojenez) inceler. Embriyoloji, gelişim biyolojisinin bir alt birimidir ve tek hücrenin (genelde zigotun) oluşumundan embriyonik gelişim aşamasının sonuna kadarki gelişimi inceler ki serbest yaşam bazen embriyonik gelişimin tamamlanmasından da önce başlar.
Bir başka alt dal ise evrimsel gelişim biyolojisidir. Bu dal 1990'larda moleküler gelişim biyolojisi ve evrimsel biyolojideki buluşların birleştirilmesi ve yeni bakış açılarının yaratılması ile ortaya çıkan bir sentezdir. Evrimsel gelişim biyolojisi canlıların evrimsel bağlamdaki organizmal formları ve çeşitliliğiyle ilgilenir.

Vertebrata - omurgalılar
Branchiostoma lanceolatum
Danio rerio
Oryzias latipes
Takifugu rubripes
Xenopus laevis ve Xenopus tropicalis - kurbağalar
Gallus gallus - tavuk
Mus musculus
Rattus norvegicus
Oryctolagus cuniculus
Invertebrata - omurgasızlar
Denizanası
Caenorhabditis elegans, Caenorhabditis pacificus - solucanlar
Drosophila melanogaster
Plantae - Bitkiler
Arabidopsis thaliana
Zea mays - mısır
Triticum aestivum
Oryza sativa

Developmental Biology. 6.Basım. 2000. Scott Gilbert. (çevrimiçi referans kitabı)22 Ağustos 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Virtual Library - Developmental Biology 18 Ocak 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NCBI USA Referans Veritabanı28 Ocak 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Max Planck Enstitüsü Gelişim Biyolojisi web sayfası25 Haziran 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Genel görelilik teorisi (kısaca genel görelilik), 1915'te Albert Einstein tarafından yayımlanan, kütleçekimin geometrik teorisidir ve modern fizikte kütle çekiminin güncel açıklamasıdır. Genel görelilik, özel göreliliği ve Newton'ın evrensel çekim yasasını genelleştirerek, yerçekimin uzay ve zamanın veya dört boyutlu uzay-zamanın geometrik bir özelliği olarak birleşik bir tanımını sağlar. Özellikle uzayzaman eğriliğine maruz kalmış maddenin ve radyasyonun, enerjisi ve momentumuyla doğrudan ilişkilidir. Bu ilişki, kısmi bir diferansiyel denklemler sistemi olan Einstein alan denklemleriyle belirlenir.
Genel göreliliğin zamanın akışı, uzayın geometrisi, serbest düşme yapan cisimlerin hareketi, ışığın yayılımı gibi konulardaki öngörüleri, klasik fiziğin önermeleri ile belirgin farklılıklar gösterir. Kütleçekimsel zaman genişlemesi, kütleçekimsel merceklenme, ışığın kütleçekimsel kızıla kayması, kütleçekimsel zaman gecikmesi bu farklılıkların örnekleridir. Genel göreliliğin bugüne kadarki tüm önermeleri deney ve gözlemler ile doğrulanmıştır. Her ne kadar genel görelilik kütleçekimin tek göreli kuramı olmasa da, deneysel veri ile uyum sağlayan en basit teoridir. Buna rağmen, teorinin hala cevaplayamadığı sorular varlığını sürdürmektedir. Bunlara örnek olarak pioneer anomalisi, galaksilerin dönüş eğrisi ve genel görelilik ile kuantum mekaniğinin yasalarının hangi şekilde bağdaştırılarak, tamamlanmış kendi içinde tutarlı bir kuantum alan kuramı yaratılabileceğidir.
Einstein'ın teorisinin astrofiziğe kayda değer etkileri olmuştur; örneğin, büyük bir yıldızın ömrünün sonuna yaklaştığı bir zamanda içine çökerek karadelik oluşturduğuna işaret eder. Bazı astronomik cisimlerin yaydığı yoğun radyasyona karadeliklerin sebep olduğuna dair yeterli kanıt mevcuttur. Örneğin mikrokuasarlar, yıldız kaynaklı kara delikler ve etkin galaksi çekirdekleri, süper kütleli kara deliklerin varlıklarının bir sonucu olarak oluşurlar. Işığın kütleçekim nedeniyle bükülmesi, uzaktaki bir astronomik cismin gökyüzünde aynı anda birden fazla yerde görüntüsünün belirmesine sebep olan, kütleçekimsel merceklenme olarak adlandırılan bir duruma neden olur. Genel görelilik aynı zamanda, bugüne kadar ancak dolaylı olarak gözlenmiş olan, kütleçekim dalgalarının da varlığını öngörmektedir. Buna dair doğrudan gözlemlerin yapılması LIGO ve NASA/ESA Laser Interferometer Space Antenna (Lazer girişimölçer uzay anteni) gibi projelerin amaçlarıdır. Tüm bunlara ek olarak genel görelilik, evrenin durmaksızın genişleyen modelinin bugünkü kozmolojik modelinin temelidir.

1905'te özel görelilik teorisini açıkladıktan hemen sonra, Einstein bu göreli çerçeveye kütleçekimini nasıl dahil edeceğine dair fikir yürütmeye başladı. 1907 yılında serbest düşen bir gözlemciyi ele alan basit bir düşünce deneyinden yola çıkarak, kütleçekimin göreli teorisi üzerine sekiz yıl sürecek bir araştırmaya başladı. Birçok denemenin ardından, bugün Einstein alan denklemleri olarak bilinen çalışmasını sonlandırarak, Kasım 1915'te Prusya Bilimler Akademisi'nde sundu. Bu denklemler Einstein'ın kuramının çekirdeğini oluşturur ve herhangi bir maddenin uzay ve zamanı nasıl etkilediğini belirler.
Einstein alan denklemleri doğrusal olmayan ve çözümü oldukça zor olan diferansiyel denklemlerdir. Einstein, başlangıçta kuramını öngörüye dayanarak biçimlendirmişti. Ancak çok zaman geçmeden 1916 yılında, astrofizikçi Karl Schwarzschild Einstein alan denklemlerinin ilk kesin ve sıfırdan farklı çözümünü bulmayı başardı. Bu çözüm Schwarzschild metriği olarak adlandırılır.
Schwarzschild metriği ile, kütleçekimsel içe çökmenin son evrelerinin, yani bugün bilinen adıyla karadeliklerin tanımının temelleri ortaya koyulmuştur. Aynı yıl Schwarzschild çözümünün elektrik yüklü cisimler için genelleştirilmiş çözümü olan Reissner - Nordström çözümüne ulaşıldı. Bugün bu çözüm elektrik yüklü karadelikler için kullanılmaktadır.
1917'de Einstein, kuramını, evrenin bütününe uygular ve göreli kozmolojinin temelini atar. Genel göreliliğin öngörüsü evrenin genişlemekte ya da büzülmekte olduğu iken, Einstein evrenin durağan olduğunu düşünmüştür ve bunu sağlamak için orijinal alan denklemlerine kozmolojik sabit olarak adlandırdığı yeni bir değişken ekler.
Ancak 1929'da Hubble, evrenin durağan olmadığını, uzak gökadaların tayfının kırmızıya kaydığını buldu. Friedmann 1922'de yaptığı çalışmada genişleyen evren modelini kozmolojik sabit kullanmaksızın ortaya koymuştur. Lemaître bu çözümü Büyük patlama'nın ilk modelini formüle etmek için kullanmıştır. Evrenin genişlediğine dair gözlemlerden sonra Einstein, kozmolojik sabiti, "hayatının en büyük hatası" olarak tanımlar.
Bu süre zarfında genel görelilik merak uyandıran bir kuram olarak kalır. Özel göreliliğin yasaları ile uyumlu olması ve Newton kuramının açıklayamadığı bazı etkilere cevap getirmesi nedeniyle açıkça Newtonsal kütleçekime karşı bir üstünlüğü vardır. 1915'te kuramının Merkür'ün günberi devinimi sorununa isteğe bağlı değişkenler kullanmadan nasıl açıklık getirdiğini, Einstein bizzat kendisi açıklamıştır. 1919'da Eddington tarafından yönetilen bir keşif, 29 Mayıs 1919 tarihindeki tam güneş tutulması sırasında yıldız ışığının güneş tarafından aynı genel göreliliğin öngördüğü şekilde büküldüğünü doğrulamış ve bu, Einstein'ın ününü daha da arttırmıştır. Ancak kuram, altın çağını 1960 ve 1975 yılları arasında yaşamış ve ancak bundan sonra teorik fiziğin ana dallarından biri olarak kabul görmüştür.

Genel göreliliği iyi anlamanın yolu klasik mekanik ile benzerliklerini ve farklılıklarını gözden geçirmektir. Öncelikle klasik mekaniğin ve Newton'un kütleçekim yasasının geometrik bir şekilde tanımlanabileceği bilinmelidir. Bu tanım özel göreliliğin yasaları ile birleştirilerek, genel göreliliğin yasaları becerikli bir fizikçi tarafından türetilebilir.

Klasik mekaniğin özünde, bir cismin hareketinin serbest (ya da ivmeli) hareketinin ve bu serbest hareketten sapmaların bileşimi yatar. Bu sapmalar cisme etkiyen dış kuvvetlerin varlığından kaynaklanır ve kuvvetin tanımı Newton'un ikinci yasası ile verilmiştir. İkinci yasa bir cisme etkiyen net kuvvetin cismin eylemsiz kütlesi ve ivmesinin çarpımı kadar olacağını söyler. Cismin tercih edeceği eylemsiz hareket, uzay ve zamanın geometrisine bağlıdır: Standart olarak klasik mekaniğin konuşlanma sistemlerinde serbest hareket yapan cisimler düz çizgiler boyunca sabit hızla hareket ederler. Günümüz terminolojisinde, cisimlerin eğri uzayzamandaki bu yollarına jeodezik denilmektedir.
Aksine bir zaman koordinatının yanı sıra, gözlemleyerek ve dış kuvvetleri (elektromanyetizma ve sürtünme gibi) tolerans ederek tanımlanan eylemsiz hareketlerin uzayın geometrisini belirlemek için kullanılması beklenilebilir. Fakat yerçekimi devreye girer girmez bir belirsizlik oluşur. Newton'un evrensel kütleçekim yasası ve bağımsız doğrulanan Eötvös deneyi ve onun ardıllarına göre, serbest düşüşün bir evrenselliği vardır. (ayrıca eylemsiz ve pasif yerçekimsel kütlenin evrensel eşitliği ya da zayıf eşdeğerlik ilkesi olarak da bilinir): serbest düşüş halindeki test cisminin yörüngesi sadece pozisyonuna ve ilk hızına bağlıdır fakat materyal özelliklerine bağlı değildir. Bunun basitleştirilmiş versiyonu Einstein'ın asansör deneyinde, sağ tarafta gösterilen figürde, somutlaştırılır. Küçük kapalı bir odadaki bir gözlemci için odanın kütleçekimsel alanda durağan ya da kütleçekimine eşit kuvvet üreten ve ivmelenen bir rokette boş uzayda olup olmadığına aşağı bırakılan bir cisim gibi yörüngelerini haritalayarak karar vermek mümkün değildir.
Serbest düşüşün evrenselliği göz önünde tutulursa eylemsiz hareket ile kütleçekimsel kuvvet etki altındaki hareket arasında gözlemlenebilir fark yoktur. Bu kütleçekimi etkisi altında serbest düşüş yapan cisimler olarak adlandırılan eylemsiz hareketin yeni bir sınıfının tanımını destekler. Tercih edilmiş hareketlerin yeni sınıfı ayrıca matematik terimleri ile uzayın ve zamanın geometrisini açıklar. Bu bir kütleçekimsel potansiyelin değişim derecesine bağlı olan özel bağlantı ile ilişkili jeodezik bir harekettir. Bu yapıdaki uzay hala tipik bir Öklit geometrisine sahiptir. Fakat uzay zaman bir bütün olarak daha karışıktır. Farklı test parçacıklarının serbest düşüş yörüngelerini takip eden basit bir düşünce deneyi kullanarak gösterilebileceği üzere, bir parçacığın hızını gösterebilen uzay zaman vektörlerinin (zaman vektörleri gibi) taşınmasının sonucu parçacığın yörüngesine göre değişiklik gösterecektir; matematiksel konuşmak gerekirse Newtonsal ilişkisi tümlevlenemez. Bundan uzay zamanın eğri olduğu sonucu çıkarılabilir. Sonuç sadece eşdeğişken (kovaryant) kavramları kullanan Newton kütleçekiminin geometrik bir denklemlendirilmesidir, yani herhangi bir koordinat sisteminde geçerli olan bir tanımdır. Bu geometrik tanımda gelgit etkileri (serbest düşüş halindeki cisimlerin göreceli ivmesi) kütlenin varlığının geometriyi nasıl değiştirdiğini gösteren bağlantının türevi ile ilişkilidir.

Geometrik Newton yerçekimi ne kadar ilgi çekici olsa da temeli olan klasik mekanik, sadece (özel) göreli mekaniğin sınırlayıcı bir durumudur. Kütleçekiminin ihmal edilebileceği simetri dilinde klasik mekanikteki fizik Galile değişmezliği yerine genel görelilikte olduğu gibi Lorentz sabitidir. (Genel göreliliği tanımlayan simetri ayrıca öteleme ve dönmeyi içeren Poincaré grubudur). İkisi arasındaki farklılık ışık hızına yaklaşan hızlarda ve yüksek-enerji durumlarında uğraştığımızda daha fazla öneme sahip olur.
Lorentz simetrisi ile ilave yapılar devreye girer. Bunlar ışık konileri grubu (sol taraftaki resim) ile tanımlanırlar. Işık konileri nedensel bir yapı oluştururlar: her A olayı için prensipte ya etkileyen ya da sinyal yolu ile ya da ışıktan fazla hızlı yol almasına gerek olmayan etkileşimlerden (resimdeki B olayında olduğu gibi) etkilenen olaylar topluluğu vardır ve böyle bir etki için olaylar topluluğu mümkün değildir. (resimdeki C olayında olduğu gibi) Bu gruplar gözlemciden bağımsızdır. Serbest düşüş yapan parçacıkların hayat çizgisi ile bağlantıl

Matematikte, genel topoloji (veya nokta-küme topolojisi), topolojide kullanılan temel kümeler teorisi tanımları ve yapılarıyla ilgilenen topoloji dalıdır. Diferansiyel topoloji, geometrik topoloji ve cebirsel topoloji dahil diğer birçok topoloji dalının temelini oluşturur.
Nokta küme topolojisindeki temel kavramlar süreklilik, kompaktlık ve bağlantılılıktır:

Sürekli işlevler, sezgisel olarak yakındaki noktaları yakındaki noktalara götürür.
Kompakt kümeler, keyfi olarak küçük boyutlu sonlu sayıda küme tarafından kapsanabilen kümelerdir.
Bağlantılı kümeler birbirinden uzak iki parçaya bölünemeyen kümelerdir.
"Yakın", "keyfi olarak küçük" ve "uzak" terimlerinin tümü, açık kümeler kavramı kullanılarak kesinleştirilebilir. 'Açık küme' tanımını değiştirirsek, sürekli fonksiyonların, kompakt kümelerin ve bağlı kümelerin ne olduğunu değiştiririz. 'Açık küme' için her tanım seçimine topoloji denir. Topolojisi olan bir kümeye topolojik uzay denir.
Metrik uzaylar, kümedeki nokta çiftleri üzerinde metrik olarak da adlandırılan gerçek, negatif olmayan bir mesafenin tanımlanabildiği bir topolojik uzay sınıfıdır. Bir metriğe sahip olmak, birçok ispatı basitleştirir. En yaygın topolojik uzayların çoğu metrik uzaylardır.

Genel topolojiyle ilgili bazı standart kitaplar:

Bourbaki, Topologie Générale (Genel Topoloji ),0-387-19374-X .
John L. Kelley (1955) Genel Topoloji, İnternet Arşivinden bağlantı, orijinal olarak David Van Nostrand Company tarafından yayınlandı.
Stephen Willard, Genel Topoloji,0-486-43479-6 .
James Munkres, Topoloji,0-13-181629-2 .
George F. Simmons, Topolojiye ve Modern Analize Giriş,1-575-24238-9 .
Paul L. Shick, Topoloji: Nokta Kümesi ve Geometrik,0-470-09605-5 .
Ryszard Engelking, Genel Topoloji,3-88538-006-4 .978-0-486-68735-3
O.Ya. Viro, OA Ivanov, VM Kharlamov ve N.Yu. Netsvetaev, Temel Topoloji: Problemlerde Ders Kitabı 8 Aralık 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.,978-0-8218-4506-6 .
arXiv konu kodu matematik. 15 Haziran 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. . 15 Haziran 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

 Wikimedia Commons'ta genel topoloji ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Genetik mühendisliği, canlıların kalıtsal özelliklerini değiştirerek, onlara yeni işlevler kazandırılmasına yönelik araştırmalar yapan bilim alanıdır. Bu uygulamalarla uğraşan bilim insanlarına "genetik mühendisi" denir. Genetik mühendisleri, genlerin yalıtılması, çoğaltılması, farklı canlıların genlerinin birleştirilmesi ya da genlerin bir canlıdan başka bir canlıya aktarılması gibi çalışmalarla uğraşırlar. Genetik mühendisliği için, rekombinant DNA teknolojisi, gen klonlaması, DNA klonlaması, genetik manipülasyon/modifikasyon veya gen ekleme (splays) birçok bilim insanınca eş anlamlı olarak kullanılabilmektedir.
Genetik mühendisliği etki alanı son derece geniş bir meslek, bilim ve mühendislik dalı olup, genlerle yapılabilen uygulamalar, çalışmalar anlamına gelmektedir. Birçok bilim dalına ait bilgilerin ve çeşitli özel tekniklerin, canlılarla ilgili temele ve uygulamaya ait sorunların çözülmesi için genellenecek olursa, moleküler biyoloji hakkındaki bilgimizin artmasına yardım eden çok etkili bir araştırma aracıdır.
Gregor Mendel genetiğin ve bu bilimle ilgili yapılan çalışmaların kurucusu olarak kabul edilip, "Genetiğin Babası" olarak anılmaktadır.

Genler, bir organizmanın özelliklerini belirleyen kimyasal bilgiyi taşır. Genler değiştirilerek bir organizmaya istenilen özellikler kazandırılabilir.
Genetik mühendisliği, genetik analiz yapmak ya da istenilen özellikte canlıları geliştirmek amacıyla, bir tür içinde veya farklı türlere ait organizmaların genleri üzerinde planlı olarak yapılan ve canlılardan sağlanan tıp bilimi işlemlerini kapsamaktadır. Bu teknoloji, en genel biçimiyle, insanlar tarafından belli bir amaca yönelik olarak genetik materyal üzerinde yapılan çalışmalar olarak tanımlanabilir. Böyle geniş bir tanım, bitki mikroorganizma ıslahı ve hayvan ıslahını ve bu bağlamda genetiği ve moleküler biyolojiyi kapsamaktadır.
Genetik uygulamalar temelde insanlar açısından ekonomik bakımdan önemli canlıları ve onların ürünlerinin iyileştirilmesini kapsar. Buna ait ilk bilinen örnekler, yabani bitki, hayvan, insan ve diğer türleri kullanılmaktaydı. Hatta insanlar göçebe yaşam tarzından kurtulduktan sonra, hiçbir bilimsel bilgi olmadan sadece gözlemleriyle doğada meydana gelen mutasyonları ve çeşitlilikleri sonucu ortaya çıkan değişik özellikteki bitki mikroorganizma ve hayvanlar içinde amaçları için en uygun, özellikteki olanlarını bulmuş ve ıslahını yapmışlardır.

Islah ile ilgili ilk uygulamaların yaklaşık 17.000 yıl kadar önce Nil vadisinde başladığı sanılmaktadır. Çağlar boyu süregelen, önceleri tamamen gelenek ve görgüye dayanan, sonraları da özellikle genetiğin ilerlemesiyle, bu bilim dalından elde edilen bilgiye dayanarak yapılan uygulamalar sadece doğal çeşitlenme işleyişlerini temel almış ve kontrollü döllenmeyi ardışık seçilime bağlamıştır. Bu yüzden canlılarda istenilen özelliklerin eldesi sadece tür içinde kısıtlı kalmış ve büyük ölçüde rastlantıya dayanmıştır. Bu kısıtlanmayı kırmak isteyen araştırmacılar, özellikle bitki ıslahçıları çeşitli teknikler geliştirerek doğal olarak eşleşmeyen türler arasında gen aktarımları yapmayı ve bunların sonucunda çeşitliliği oluşturmayı başarmışlardır. Bu nedenle klasik ıslahçıların dışında bu şekilde çalışan araştırmacıların ilk gen mühendisleri oldukları kabul edilebilir.
1960'lı yıllarda somatik hücrelerin birbirleriyle kaynaşabildiklerinin bulunmasıyla, belli bir amaca yönelik çeşitlilik çalışmalarına yön ve hız kazandırmıştır. Genetiğin bir alt dalı olarak gelişen somatik hücre genetiğine dayanarak gen aktarımı çalışmaları somatik hücre düzeyinde, eşeyli üremenin dışındaki yollarla da yapılmaya başlanmıştır.
1970'li yılların başında ise; temel ve teknik bilginin birikimiyle, istenilen amaca uygun gen kombinasyonu yapılası çalışmaları moleküler (nükleik asit) düzeyine indirilmiş ve günümüzde genetik mühendisliği denince akla gelen rekombinant DNA teknolojisinin temelleri atılmıştır. Bu teknoloji genetik mühendisliğindeki en etkili ve çarpıcı gelişmedir.
2010 yılında J. Craig Venter Enstitüsü, ilk sentetik bakteriyel genomu üretip, onu DNAsı olmayan bir bakterinin içine enjekte ettiklerini duyurdu. Böylece Synthia bakterisi dünyanın ilk sentetik yaşam formu oldu.

Genetik mühendisliği, bilim insanlarının genleri bir organizmadan alıp diğerine aktarmalarına imkân veren bir teknolojidir. Bu teknoloji; nükleik asit hibridizasyon, rekombinant DNA, PCR, RNA,hücre kültürü ve monoklonal antikor tekniklerini içerir.
Genetik mühendisliği, biyoteknolojinin doğrudan bir alt dalı olmayıp, ayrı bir teknolojidir. Fakat modern biyoteknolojinin uğraşlarının hemen hepsinde, özellikle son yıllarda, biyoteknoloji gelişimine büyük katkılar sağlamaktadır.
Bunlardan en başarılı ve yaygın olan DNA tekniğinde, in vitro koşullarda; nükleik asit moleküllerinde kesme (restrüksiyon) enzimlerinin kullanılmasıyla, DNA'nın istenilen bölgesinin kesilip çıkarılması ve kesilen parçanın ligaz enzimi kullanılarak “vektör” adı verilen taşıyıcıya yapıştırılması işlemleri uygulanır. Daha sonra plazmid bakteri içine yerleştirilerek rekombinant DNA'nın normal hücresel aktivitesine devam etmesi sağlanır. Bu teknolojiyle, genlerin ait oldukları canlının genomundan yalıtılması ve çoğaltılmasına, yapı ve işlevlerinin araştırılmasına, değişik türlere ait canlılara aktarımına ve ürünlerin daha verimli şekilde eldesine olanak verilmektedir.
Genetik mühendisliğinin çalışmalarından elde edilen sonuçlar iki yönde değerlendirilebilir:

Bilimsel katkı
Temelde moleküler biyolojiyle doğan bu teknolojiyle, hiç bilinmeyen pek çok konu aydınlatılmıştır. Netice de moleküler biyoloji ve genetik mühendisliği karşılıklı olarak birbirlerini geliştirmektedirler. 

Uygulama alanlarına katkı
Genetik mühendisliğinin uygulama alanlarının başında endüstri gelmektedir. Çeşitli endüstriyel ürünlerin (ilaç, besin vb.) istenilen nitelikte ve miktarda eldesi için yapılan çalışmalar bu teknolojinin daha da gelişmesine neden olmuştur. Tıpta özellikle kalıtsal hastalıklarının tanısının yapılmasında, tarım ve hayvancılıkta istenilen özelliklerdeki ürünlerin eldesinde, çevre kirliliğin önlenmesi, madencilik gibi pek çok alanda yine genetik mühendisliği kullanılmaktadır.
Bugün, genetik mühendisliğinin bitki ve hayvanlarda uygulanmasıyla daha iyi ve sağlıklı yiyecekler, daha güvenli temiz bir çevre ve sağlık alanındaki gelişmeler insanlara sunulmuştur. Günümüzde büyük bir hızla gelişen bu teknoloji, özellikle gelişmiş ülkelerde bir yarış halini almıştır. Hemen hemen tüm çevreler 21. yüzyılın "biyoloji çağı" olacağı görüşünü, büyük ölçüde moleküler düzeyde ve biyoteknolojide genetik mühendisliği tekniklerinin gelişmeleriyle ilişkilendirmektedir.

Rekombinant DNA
Gen çoğaltımı (klonlaması)
Gen yalıtımı (izolasyonu)
Gen seçilimi (seleksiyonu)
Gen aktarımı
Gen aktarımlı canlılar

İzmir Biyotıp ve Genom Merkezi 13 Nisan 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Gen Hedefleme ve Transgenik Modeller Platformu 13 Nisan 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TÜBİTAK MAM GEN MÜHENDİSLİĞİ ve BİYOTEKNOLOJİ ENSTİTÜSÜ
ODTÜ Biyoloji ve Genetik Topluluğu 30 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
BBSRC - Genetik modifikasyonun arkasındaki bilim - (İngilizce)24 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Genetik mühendisliğine giriş - (İngilizce) 18 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 Wikimedia Commons'ta genetik mühendisliği ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

GeoGebra (GeoCebir), matematik ve geometriyi öğrenme ve öğretme amacıyla kullanılabilen, ilköğretimden üniversiteye kadar geniş bir kesime hitap eden özgür bir dinamik matematik yazılımıdır. Java tabanlı olup çoklu platform desteklidir. Bilgisayara indirilip kurulabileceği gibi bir web tarayıcıda app.geogebra.org  adresi üzerinden çevrimiçi olarak kullanılabilir.
GeoGebra, matematiği somutlaştırır; girilen matematiksel ifadeler bir yandan grafik olarak görüntülenir. Noktalar, vektörler, parçalar, çizgiler, konik böllgeler ile birlikte fonksiyonlarla inşa yapılabilir ve ardından dinamik olarak değiştirilebilir. Çoğu kalkülüs tabanlı araçların yanında sağlanan birçok geometrik yapı desteklenir.
GeoGebra, GNU Genel Kamu Lisansı ve Creative Commons ile lisanslı özgür ve açık kaynak kodlu bir yazılımdır.

GeoGebra ilk olarak 2001/2002 yılları arasında Markus Hohenwarter tarafından Salzburg Üniversitesi Matematik Eğitimi Bölümünde, önce master tezi sonra doktora projesi olarak geliştirilmiştir. Daha sonra bu çalışma Florida Atlantic Üniversitesi ve Broward Conuty Schools tarafından NFS Math – Science Parntnership projesi olarak desteklenmiş ve Florida State Üniversitesi bünyesinde GeoGebra projesi olarak geliştirilmiştir.

Öğretici Malzemeler (Türkçe)
Kullanım Kılavuzu 14 Ocak 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Türkçe)
GeoGebra ile Matematik Öğretimi 10 Eylül 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (meb.gov.tr)

Gerontoloji veya jerontoloji (Antik Yunanca γέρων (géron), “ihtiyar” + λόγος (lógos), “ilim”) yaşlanmanın ve yaşlılığın bilimi anlamına gelmektedir.
Bu terimi ilk defa 1903'te tıp dalında Nobel Ödülü alan Rus bilim insanı İlya Meçnikov kullanmıştır. 1930'lu yıllardan beri ABD ve Avrupa'da anabilimdalı olarak çeşitli üniversitelerde okutulmaktadır.
Gerontolojinin bu konuma gelişinin başlıca sebebi, sürekli uzayan yaşam süresine bağlı yaşlı nüfusun artışıdır. Gerontoloji interdisipliner bir bilim dalıdır, yani farklı bilim dallarında yaşlanma ve yaşlılık incelenmektedir. Teorik çalışmaların yanı sıra gerontoloji aynı zamanda uygulamalı bir bilim koludur. Öncelikle yaşlıların yaşam koşullarını iyileştirme hedefi takip edilmektedir. Yeni teknolojik veya ekonomik gelişmeler, bu hedefe yaklaşabilmek açısından birçok olanak sunmaktadır.
Ayrıca gerontoloji bölümünü okumuş uzmanlara da gerontolog ünvanı verilir.

Gerontokrasi
Yaşlanma

Ulusal Sosyal ve Uygulamalı Gerontoloji Derneği29 Mart 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
See also the art-project: "Dialogue with the High Age"29 Kasım 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. --- of Willy Puchner

Gerçel analiz ya da bilinen diğer ismiyle reel analiz, matematiksel analizin bir dalıdır. Bu dal, gerçek sayılar ve bu sayılardan türetilen yapılarla ilgili temel kavramları ele alır. Ana konuları arasında diziler, seriler, limitler, süreklilik, türev, integral ve fonksiyon dizileri yer alır. Gerçek analizin incelenmesi, matematiğin diğer alanları için temel araçlar ve yöntemler sağlar.

Listelenen teoremler ve kavramlar, gerçek analizin genel yapısını oluşturur. Gerçek analiz, matematiksel düşünce ve problem çözme yeteneğinin gelişimi için kritik bir alandır ve matematiğin diğer dallarıyla güçlü bağları vardır.
Gerçek Analizdeki Önemli Teoremler ve Kavramlar
1. Limit ve Süreklilik Teoremleri: Fonksiyonların limitleri ve süreklilikleri üzerine çalışır. Bu, analizin temelini oluşturur.
2. Türev ve İntegral Teoremleri: Türev ve integralin temel özellikleri ve bunların ilişkisi, temel türev ve integral teoremleri ile incelenir.
3. Bolzano-Weierstrass Teoremi: Her sınırlı dizinin bir yakınsak alt dizisi olduğunu belirtir.
4. Cauchy Kriteri: Bir dizinin yakınsak olup olmadığını test etmek için kullanılır.
5. Riemann ve Lebesgue İntegralleri: İntegral alma yöntemleri ve bu yöntemlerin özellikleri.
6. Dizi ve Seri Teoremleri: Dizilerin ve serilerin yakınsaklığı ve bu konseptlerin analizdeki uygulamaları.
7. Uniform Yakınsaklık: Fonksiyon dizilerinin yakınsaklık özellikleri ve analizdeki önemi.
8. Ara Değer Teoremi ve Ortalama Değer Teoremi: Fonksiyonların ara değerlerini ve ortalama değerlerini inceleyen temel teoremler.

Reel analizin öğrenme haritası aşağıdaki şekilde tanımlanabilir.
Temel Kavramlar ve Tanımlar
1. Reel Sayılar ve Özellikleri

Temel işlemler
Reel sayıların yapısal özellikleri
2. Diziler ve Seriler

Limit kavramı
Yakınsaklık ve ıraksaklık
Özel seriler
3. Limit ve Süreklilik

Fonksiyonların limitleri
Süreklilik
Sürekliliğin özellikleri
4. Topoloji

Açık ve kapalı kümeler
Kompaktlık
Bağlantılılık
Türev ve İntegral Hesabı
1. Türev

Fonksiyonların türevi
Yüksek dereceden türevler
Türevin uygulamaları
2. Riemann İntegrali

Belirli ve belirsiz integraller
Temel teoremler
3. İleri İntegral Kavramları

İmproper integraller
İntegral hesaplamada yaklaşımlar
İleri Kavramlar ve Teoremler
1. Taylor Serileri ve Yaklaşımları

Fonksiyonların Taylor serisi ile yaklaştırılması
Hata analizi
2. Fourier Serileri ve Dönüşümleri

Periyodik fonksiyonların Fourier serileri
Fourier dönüşümleri
3. Fonksiyonel Diziler ve Seriler

Dizi ve serilerin yakınsaklığı
Uniform yakınsaklık
İleri Düzey Konular
1. Ölçü Teorisi ve Lebesgue İntegrali

Modern integral teorisinin temelleri
Ölçülebilir fonksiyonlar
2. L^p Uzayları ve Hilbert Uzayları

Fonksiyon uzayları
Normlar
3. Diferansiyel Denklemler

Temel diferansiyel denklemler
Çözüm yöntemleri
4. Karmaşık Analize Giriş

Reel analizin karmaşık sayılar üzerindeki uygulamaları
İleri Türev ve İntegral Kavramları
1. Yüksek Dereceden Türevler

Uygulamalar
2. Çoklu İntegraller

İki veya daha fazla değişkenli fonksiyonların integralleri
3. Yüzey ve Hacim İntegralleri

Geometrik uygulamaları olan integraller
4. Green, Gauss ve Stokes Teoremleri

İntegral hesabının temel teoremleri
Fonksiyon Uzayları ve Operatör Teorisi
1. Banach ve Hilbert Uzayları

Fonksiyon uzayları
Uzayların özellikleri
2. Lineer Operatörler ve Fonksiyonel Analiz

Fonksiyon uzayları üzerindeki operatörler
3. Normlar ve İç Çarpım Uzayları

Fonksiyonların büyüklüklerinin ölçülmesi
Ölçü Teorisi ve İntegrasyon
1. Lebesgue Ölçüsü ve İntegrali

Riemann integraline alternatif yaklaşım
2. Fatou'nun Leması ve Dominated Convergence Teoremi

İntegrallerin limitlerinin alınması
3. Fubini Teoremi ve Tonelli Teoremi

Çoklu integrallerin hesaplanması
Uygulamalar ve İleri Araştırma Alanları
1. Sistemler Matematiksel Modellemeleri

Fiziksel, biyolojik ve kimyasal olaylar gibi doğa bilimlerine konu olayların ve sistemlerin matematiksel modellerinin oluşturulması
2. Optimizasyon Teorisi
3. Finansal Matematik ve Ekonomi

 Ekonomik teoriler ve modellerin matematiksel analizi

Gerçel Analiz Konuları Listesi
Karmaşık analiz

Andrew Browder, Mathematical Analysis: An Introduction.
Bartle and Sherbert, Introduction to Real Analysis.
Stephen Abbott, Understanding Analysis.
Walter Rudin, Principles of Mathematical Analysis.
Frank Dangello and Michael Seyfried, Introductory Real Analysis.
Andrew J Watts, Real Analysis Explained

Analiz İnternet notları27 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. John Lindsay O rr tarafından
Interaktif Gerçel Analiz Bert G. Wachsmuth tarafından
Başlangıç Analiz Dersi27 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. John O'Connor tarafından
Mathematiksel Analiz I13 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Elias Zakon tarafından

Gezegen bilimi, gezegenlerin (Dünya dahil), gök cisimlerinin (uydular, asteroitler, kuyruklu yıldızlar gibi) ve gezegen sistemlerinin (özellikle Güneş Sistemi'ndekiler) ve bunların oluşum süreçlerinin bilimsel olarak incelenmesidir.
Mikrometeoroidlerden gaz devlerine kadar değişen büyüklükteki nesneleri inceler ve bunların bileşimlerini, dinamiklerini, oluşumlarını, karşılıklı ilişkilerini ve tarihlerini belirlemeyi amaçlar. Başlangıçta astronomi ve yer bilimlerinden doğan ve günümüzde gezegen jeolojisi, kozmokimya, atmosfer bilimi, fizik, oşinografi, hidroloji, teorik gezegen bilimi, buzulbilim ve ötegezegen bilimi gibi birçok disiplini içeren güçlü bir disiplinler arası alandır. Müttefik disiplinler arasında Güneş'in Güneş Sistemi cisimleri üzerindeki etkileriyle ilgilenen uzay fiziği ve astrobiyoloji yer alır.

Gezegen sistemlerinin oluşumu,
Gezegen sistemlerinin evrişimi,
Güneş Sistemi'ndeki gezegensel cisimlerin oluşumu, evrişim târihi ve özellikleridir. Bunlar
Gezegenler
Karasal gezegen (dünyasal gezegen ya da kayasal gezegen de denir): Merkür, Venüs, Dünya, Mars
Gaz devleri: Jüpiter, Satürn
Buz devleri: Uranüs, Neptün
Cüce gezegenler: şimdiye kadar Ceres, Plüton, Eris, Haumea, Makemake
Satelitler ve halka sistemleri
Küçük cisimler
Asteroitler (Planetoidler ya da küçük gezegenler)
Kuyruklu yıldızlar
Meteoritler
Diğer bileşenleri:
Güneş rüzgârı (güneşsel parçacık ışıması)
güneşsel manyetik alan
Gezegenlerarası toz
1993'e kadar gezegen biliminin incelediği konular, saydığımız cisimlerin sadece Güneş Sistemi'ne ait olanlarıyla ilgiliydi. Güneşdışı gezegenlerin keşfiyle araştırma konusu büyük ölçüde genişledi. O zamandan bu yana nötron yıldızları etrâfında dönen gezegenler gibi egzotik güneşdışı cisimleri de kapsamaktadır.
Planetolojinin metotları Dünya'dan veya uzaydan yapılan ölçümlerdir. Bilhassa astronominin ışık, kızılötesi ve radarla resimleyen teknikleri kullanılır, araştırılacak cisimlere uzay araçları gönderilir ve bunlardan geri gelen örnekler (şimdiye kadar sâdece Ay, Güneş rüzgârı ve bir kuyruklu yıldızdan böyle örnekler vardır), meteoritler v.sö. laboratuvarlarda incelenir. Ayrıca teorik bazda modellere göre hesaplamalar yapılır ve fikir yürütülür.
Planetolojide analojiyle yeni bir sonuca varmak önemlidir. Bu sonuçlar için kaynak bilimler glasyoloji, hidroloji, jeofizik, jeoloji, meteoroloji, mineraloji, sismoloji, vulkanoloji gibi bilim dallarıdır.
Planetoloji, geleneksel Dünya bilimleriyle akraba olmasına ve ondan oluşmasına rağmen astronomiyle yakın bağlantıları vardır. Mesela gezegenlerin nasıl oluştuğu yörünge parametreleriyle ilgilidir.
Planetoloji, ayrıca egzobiolojiyle de ilgilenir. Planetolojik uzay uçuşları, Mars'a gönderilen Viking ve yakın zamandaki Satürn ve Titan'a gönderilen Cassini-Huygens gibi araçlar, deneyler yaparak güneşdışı biyolojide var olan soruları cevaplandırmaya çalışırlar.

Frank Herbert'in 1965 tarihli Bilimkurgu Romanı Dune'da, ana ikincil karakter Liet-Kynes, babası Pardot Kynes'ten miras kalan bir pozisyon olan kurgusal gezegen Arrakis için “İmparatorluk Gezegenbilimcisi” olarak hizmet vermektedir. Bu rolde, bir gezegenbilimci, ekolog, jeolog, meteorolog ve biyolog becerilerinin yanı sıra insan sosyolojisinin temel anlayışlarına sahip olarak tanımlanmaktadır. Gezegenbilimciler bu uzmanlıklarını tüm gezegenlerin incelenmesine uygularlar. Dune serisinde gezegenbilimciler gezegensel kaynakları anlamak ve dünyalaştırma veya diğer gezegen ölçeğindeki mühendislik projelerini planlamak için istihdam edilirler. Dune'daki bu kurgusal konum, gezegen bilimini çevreleyen söylem üzerinde etkili olmuş ve bir yazar tarafından ilgili disiplinler içinde bir “mihenk taşı” olarak anılmıştır. Bir örnekte, Sybil P. Seitzinger tarafından Nature dergisinde yayınlanan bir yayın, Dune'daki kurgusal rol hakkında kısa bir girişle başlar ve Dünya'daki insan faaliyetlerini yönetmeye yardımcı olmak için Liet-Kyenes'e benzer becerilere sahip bireyleri atamayı düşünmemiz gerektiğini önerir.

Astrojeoloji

Curlie'de Planetare Geologie (DMOZ tabanlı)
Institut für Planetologie Münster
Thorsten Dambeck: Europas Planetenforschung etabliert sich, Bericht von der EPSC-Konferenz in Münster, NZZ vom 29.10.2008

Girard Desargues (21 Şubat 1591, Lyon - Ekim 1661, Lyon), tasarı geometrinin kurucularından biri olarak görülen, eski Fransız matematikçi ve mühendis. Desargues teoremi, Desargues grafiği ve Ay üzerindeki Desargues krateri, onun adını taşımaktadır.

Lyon'da doğan Desargues, Fransız hükümdarına hizmet eden bir ailenin çocuğudur. Noter olan babası, çeşitli devlet görevlerinde bulunmuştur.
Girard Desargues 1645'ten itibaren mimarlık yaptı. Bu tarihten önce, Richelieu'in çevresinde mühendislik ve teknik danışmanlık yapmaktaydı.
Bir mimar olarak Desargues, Paris ve Lyon'da birçok özel ya da kamuya ait bina tasarladı. Mühendisliğiyle, Paris yakınlarında kurduğu, bir su taşıma sistemi geliştirmişti.
Çalışmaları 1864 yılında elden geçirilerek tekrar yayımlandı. Bir araya getirilerek L'oeuvre mathématique de Desargues (ed. René Taton; Paris, 1951) adıyla basıldı. 1864 versiyonu bu çalışmalar, Cambridge University Press tarafından 2011 yılında yeniden ele alındı.
Desargues hayatının son dönemlerinde ismi DALG olarak şifrelenmiş bir makale yazdı. Bu harflerin ne anlama geldiği hakkındaki en kabul gören açılım, Henri Brocard tarafından önerilen Des Argues, Lyonnais, Géometre oldu.

René Taton, Sur la naissance de Girard Desargues.25 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  In: Revue d'histoire des sciences et de leurs applications. 1962, Tome 15 n°2. s. 165–166.

Richard Westfall, Gerard Desargues, The Galileo Project7 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Giuseppe Peano (/piˈɑːnoʊ/; İtalyanca: dʒuˈzɛppe peˈaːno;d. 27 Ağustos 1858, Cuneo - ö. 20 Nisan 1932, Torino), bir İtalyan matematikçi ve glottologdu. 200'den fazla kitap ve makalenin yazarı, birçok notasyona katkıda bulunduğu matematiksel mantık ve küme teorisinin kurucusuydu. Doğal sayıların standart aksiyomatizasyonu, onuruna Peano aksiyomları olarak adlandırılır. Bu çabanın bir parçası olarak, matematiksel tümevarım yönteminin modern titiz ve sistematik yaklaşımına önemli katkılarda bulundu. Kariyerinin çoğunu Torino Üniversitesi'nde matematik öğreterek geçirdi. Ayrıca Klasik Latincenin basitleştirilmiş bir versiyonu olan Latino sine flexione ("çekimsiz Latince") adlı uluslararası bir yardımcı dil yazdı. Kitaplarının ve kağıtlarının çoğu Latin sinüs fleksiyonu ile, diğerleri İtalyanca olarak yazılmıştır.

Peano, şu anda Cuneo, Piedmont, İtalya'ya ait bir mezra olan Spinetta'daki bir çiftlikte doğdu ve büyüdü. Torino'daki Liceo classico Cavour'a katıldı ve 1876'da Torino Üniversitesi'ne kaydoldu, 1880'de yüksek onurla mezun oldu, ardından Üniversite onu önce Enrico D'Ovidio'ya, ardından da Kalkülüs Başkanı Angelo Genocchi'ye yardım etti. Genocchi'nin sağlık durumunun kötü olması nedeniyle Peano, iki yıl içinde matematik dersinin öğretimini devraldı. Matematik üzerine bir ders kitabı olan ilk büyük eseri 1884'te yayınlandı ve Genocchi'ye verildi. Peano, birkaç yıl sonra matematiksel mantıkla ilgili ilk kitabını yayınladı. Burada kümelerin birleşimi ve kesişimi için modern semboller ilk kez ortaya çıktı.

Peano, 1887'de Refugium Peccatorum Madonna’yı resmetmekle tanınan Torino kökenli ressam Luigi Crosio'nun kızı Carola Crosio ile evlendi. 1886'da Kraliyet Askeri Akademisi'nde eşzamanlı olarak öğretmenliğe başladı ve 1889'da Profesör First Class'a terfi etti. O yıl, doğal sayıların toplanması için resmi bir temel olan Peano aksiyomlarını yayınladı. Ertesi yıl, Torino Üniversitesi de ona profesörlük yaptı. Peano eğrisi 1890'da, birim aralığın ve birim karenin aynı kardinaliteye sahip olduğunu gösteren bir boşluk doldurma eğrisinin ilk örneği olarak yayınlandı. Bugün fraktal olarak bilinen şeyin erken bir örneği olduğu anlaşılıyor.
1890'da Peano, ilk sayısını Ocak 1891'de yayınlayan Rivista di Matematica dergisini kurdu. 1891'de Peano, Formulario Projesi'ne başladı. Peano tarafından icat edilen standart bir notasyonu kullanarak matematik biliminin bilinen tüm formüllerini ve teoremlerini içeren bir "Matematik Ansiklopedisi" olacaktı. 1897'de ilk Uluslararası Matematikçiler Kongresi Zürih'te düzenlendi. Peano, matematiksel mantık üzerine bir makale sunan kilit bir katılımcıydı. Ayrıca diğer işlerinden feragat ederek Formulario ile giderek daha fazla meşgul olmaya başladı.
1898'de Akademi'ye ikili sayı sistemi ve dillerin seslerini temsil etmek için kullanılabilme yeteneği hakkında bir not sundu. Ayrıca (formüllerin bir satıra basılması talebinden dolayı) yayın gecikmelerinden o kadar hayal kırıklığına uğradı ki bir matbaa satın aldı.
Paris, 1900'de İkinci Uluslararası Matematikçiler Kongresi'nin mekanıydı. Konferanstan önce, Peano'nun himaye komitesi üyesi olduğu Birinci Uluslararası Felsefe Konferansı yer aldı. Matematikte doğru biçimlendirilmiş tanımlar sorusunu, yani "bir tanımı nasıl tanımlarsınız?" sorusunu ortaya atan bir makale sundu. Bu, Peano'nun hayatının geri kalanı için temel felsefi ilgi alanlarından biri oldu. Konferansta Peano, Bertrand Russell ile tanıştı ve ona Formulario'nun bir kopyasını verdi. Russell, Peano'nun yenilikçi mantıksal sembollerinden etkilendi ve konferanstan sonra "kendisi veya öğrencileri tarafından yazılan her kelimeyi sessizce çalışmak için" ülkesinde emekli oldu.
Peano'nun öğrencileri Mario Pieri ve Alessandro Padoa'nın felsefe kongresinde de bildirileri sunuldu. Matematik kongresi için Peano konuşmadı, ancak Padoa'nın unutulmaz sunumu sık sık hatırlandı. Matematiksel (ve ticari) fikirlerin yayılmasını kolaylaştırmak için "uluslararası bir yardımcı dil" oluşturulması çağrısında bulunan bir karar önerildi; Peano bunu tamamen destekledi.
1901'de Peano matematik kariyerinin zirvesindeydi. Analiz, temeller ve mantık alanlarında ilerlemeler kaydetmiş, kalkülüs öğretimine birçok katkı sağlamış ve ayrıca diferansiyel denklemler ve vektör analizi alanlarına katkıda bulunmuştur. Peano, matematiğin aksiyomatizasyonunda önemli bir rol oynadı ve matematiksel mantığın geliştirilmesinde bir öncü oldu. Peano bu aşamada Formulario projesine büyük ölçüde dahil olmuştu ve öğretisi zarar görmeye başladı. Aslında, yeni matematiksel sembollerini öğretmeye o kadar kararlı hale geldi ki, dersindeki kalkülüs ihmal edildi. Sonuç olarak, Kraliyet Askeri Akademisi'nden çıkarıldı, ancak Torino Üniversitesi'ndeki görevini sürdürdü.
1903'te Peano, Latino sine flexione (daha sonra Interlingua olarak adlandırılan ve IALA'nın Interlingua'sının öncüsü olan "çekimsiz Latince") adlı uluslararası bir yardımcı dil üzerine çalışmasını duyurdu. Bu onun için önemli bir projeydi ('Formulario'ya katkıda bulunacaklar bulmanın yanı sıra). Fikir, yaygın olarak bilindiği için Latince kelime dağarcığını kullanmaktı, ancak dilbilgisini olabildiğince basitleştirmek ve öğrenmeyi kolaylaştırmak için tüm düzensiz ve anormal formları kaldırmaktı. 3 Ocak 1908'de Academia delle Scienze di Torino'ya Latince konuşmaya başladığı bir makale okudu ve her bir sadeleştirmeyi anlatırken, sonunda yeni dilinde konuşması için bunu konuşmasında tanıttı.
1908 yılı Peano için önemliydi. Formulario projesinin Formulario mathematico başlıklı beşinci ve son baskısı yayınlandı. 4200 formül ve teorem içeriyordu, hepsi tamamen ifade edildi ve çoğu kanıtlandı. İçeriğin çoğu bu zamana tarihlendiği için kitap çok az ilgi gördü. Ancak matematik literatürüne önemli bir katkı olmaya devam etmektedir. Yorumlar ve örnekler Latin sinüs fleksiyonunda yazılmıştır.
Yine 1908'de Peano, Torino'daki yüksek analiz başkanlığını devraldı (bu atama yalnızca iki yıl sürecekti). Academia pro Interlingua'nın direktörlüğüne seçildi. Daha önce Idiom Neutral'ı yaratan Akademi, Peano'nun Latin sinüs fleksiyonu lehine etkin bir şekilde onu terk etmeyi seçti.
Peano, annesi 1910'da öldükten sonra, zamanını öğretim, matematik sözlüğü de dahil olmak üzere orta öğretimi hedefleyen metinler üzerinde çalışmak, kendi ve diğer yardımcı dilleri geliştirmek ile tanıtmak arasında böldü ve uluslararası yardımcı dil hareketinin saygın bir üyesi oldu. Accademia dei Lincei üyeliğini, üye olmayan arkadaşları ve meslektaşları tarafından yazılan makaleleri sunmak için kullandı (Accademia, oturumlarda verilen tüm sunulan belgeleri kaydetti ve yayınladı).
Peano, 1913-1918 yılları arasında, çeşitli sayısal dört evreli formüller için kalan terimi ele alan birkaç makale yayınladı ve Peano çekirdeğini tanıttı.
1925'te Peano, kürsüleri gayri resmi olarak Sonsuz Küçük Matematikten Tamamlayıcı Matematiğe, mevcut matematik tarzına daha iyi uyan bir alan olarak değiştirdi. Bu hareket 1931'de resmiyet kazandı. Giuseppe Peano, Torino Üniversitesi'nde, ölümünden önceki gün ölümcül bir kalp krizi geçirene kadar öğretmenliğe devam etti.

1881: İlk makale yayınlandı.
1884: Calcolo Differenziale e Principii di Calcolo Integrale.
1887: Applicazioni Geometriche del Calcolo Infinitesimale.
1889: Kraliyet Askeri Akademisi'ne Birinci Sınıf Profesör olarak atandı.
1889: Arithmetices Principia: nova Methodo Exposita
1890: Torino Üniversitesi'ne Sonsuz Küçük Analizde Olağanüstü Profesör olarak atandı.
1891: Torino Bilim Akademisi üyesi oldu.
1893: Analisi'nin Lezioni Infinitesimale, 2 cilt.
1895: Sıradan Profesörlüğe Yükseltildi.
1901: Aziz Maurizio ve Lazzaro Düzeni Şövalyesi yaptı.
1903: Latin sinüs fleksiyonunu duyurdu.
1905: İtalya Kraliyet Nişanı Şövalyesi yaptı. Bilim adamları için en yüksek İtalyan ödülü olan Roma'daki Accademia dei Lincei'nin bir üyesi seçildi.
1908: Formulario mathematico’nun beşinci ve son baskısı.
1917: İtalya Krallığı'ndan Subay yaptı.
1921: İtalya Kraliyet Komiserliği'ne yükseltildi.

Peano'nun İngilizce çeviri yazıları
1889. Jean van Heijenoort, 1967'de "Yeni bir yöntemle sunulan aritmetik ilkeleri (The principles of arithmetic, presented by a new method)". Matematiksel Mantıkta Bir Kaynak Kitap (A Source Book in Mathematical Logic), 1879–1931. Harvard Üniv. Yayınları: 83–97.
1973. Giuseppe Peano'nun seçilmiş eserleri (Selected works of Giuseppe Peano). Kennedy, Hubert C., ed. ve çeviri. Biyografik bir taslak ve kaynakça ile. Londra: Allen ve Unwin.

Arithmetices Principia, Nova Methodo Exposita
Geometrinin temelleri

Gillies, Douglas A., 1982. Frege, Dedekind, and Peano on the foundations of arithmetic. Assen, Netherlands: Van Gorcum.
Ivor Grattan-Guinness, 2000. The Search for Mathematical Roots 1870–1940. Princeton University Press.
Kennedy, Hubert C., 1980. Peano: Life and Works of Giuseppe Peano, Wayback Machine sitesinde (15 Ağustos 2003 tarihinde arşivlendi). Reidel. Biography with complete bibliography (p. 195–209).
Segre, Michael, 1994. "Peano's Axioms in their Historical Context," Archive for History of Exact Sciences 48, pp. 201–342.
Ferreirós, José, 2005. "R. Dedekind, Was Sind und Was Sollen die Zahlen? (1888), G. Peano, Arithmetics Principia, Nova Methodo Exposita (1889)". Pag. 613-626 of Landmark Writings in Western Mathematics 1640-1940, ed. I. Grattan-Guinness. Amsterdam, Elsevier, 2005. 0444508716

 Wikimedia Commons'ta Giuseppe Peano ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Giuseppe Peano çalışmaları – Gutenberg Projesi
Internet Archive'daki Giuseppe Peano tarafından oluşturulan ya da hakkındaki eserler
O'Connor, John J.; Robertson, Edmund F., "Giuseppe Peano", MacTutor Matematik Tarihi arşivi 
Mathematics Genealogy Project'te Giuseppe Peano
Kennedy, Hubert (2002). "Twelve articles on Giuseppe Peano" (PDF). San Francisco: Peremptory Publications. 26 Mart 2012 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi. Erişim tarihi: 8 Nisan 2012.  Peano'nun yaşamı ve matematiği üzerine makaleler koleksiyonu (1960'lardan 1980'lere).
Kennedy, Hubert (2002). "Peano. Life and Works of Giusep

Goldbach hipotezi ya da Goldbach sanısı, sayılar teorisindeki ve tüm matematikteki en eski ve en çok bilinen çözülmemiş problemlerden biridir. Hipotezde:

2'den büyük her çift tam sayı, iki asalın toplamı olarak ifade edilebilir.
Bu hipotezin 4 × 1018den küçük tüm sayılar için geçerli olduğu gösterilse de, önemli çabalara rağmen kanıtlanamamıştır.

7 Haziran 1742 tarihinde, Alman matematikçi Christian Goldbach, Leonhard Euler'e yazdığı bir mektupta, sayılar kuramının çözüme varılamamış konularından birine işaret etmiştir. Goldbach, "İki asal sayının toplamı şeklinde yazılabilen her tam sayı, aynı zamanda şartlar uygunsa ikiden daha çok asal sayı tarafından da yazılabilir." demiştir.
Daha sonra bu varsayımını yeterli bulmamış, düzeltmeye gitmiştir. "2'den büyük her tam sayı 3 asal sayının toplamından bulunabilir." Burada Goldbach, ‘1’ sayısını da asal sayılara dahil ederek böyle bir çıkarımda bulunmuştur.
Euler'in cevabı, 30 Haziran 1742'de gelmiştir. Demektedir ki; “2'den büyük her çift tam sayı, iki asal sayının toplamından bulunabilir.”

Temel olarak dikkatle bakacak olursak bu proje matematiğin en temelindeki bilgileri başlangıç noktası olarak görmüştür. TOPLAMA işlemini...
Goldbach'ın bu hipotezinden yola çıkılarak yapılan ikinci saptamaya uygulanabilirliği açısından daha çok sahip çıkılmıştır. Çünkü akıldan hesaplanma kolaylığı sınırını ilerlettikçe, üç sayının toplamıyla uğraşmak, iki sayının toplamıyla uğraşmaktan daha zor ve çetrefilli bir hal alacaktır.
Yapılan açıklamanın pek de karmaşık olmayan sayılarla verilmiş bir örneğini aşağıda görebiliriz:

6 = 3 + 3
8 = 3 + 5
10 = 3 + 7
12 = 5 + 7
14 = 3 + 11
16 = 3 + 13
18 = 5 + 13
20 = 3 + 17
22 = 3 + 19
24 = 5 + 19
26 = 3 + 23
28 = 5 + 23
.
.
.
Dünyadaki tüm Goldbach sayılarının hesaplamaları el yordamıyla gerçekleştirilemez. Hipotezin daha deneysel araştırmalarına göz atılması gerekmektedir.

Euler, Goldbach'ın bu hipotezine ikna olmuştur ancak bu varsayımı ispatlayamamıştır. 1923 yılında, Hardy ve Littlewood isimli matematikçiler, bu varsayımı büyük tek sayıları kullanarak kısmen ispatlamışlardır. Bu kısmi ispata göz atacak olursak;
“Bir N0 alınır ve tüm tek n sayıları bu N0’dan büyüktürler. Bunun yanında bu n’ler 3 asal sayının toplamına eşittir.”
Rus matematikçi Vinogradov, 1937 ila 1954 yılları arasında yaptığı çalışmalarla, tekrar ilk varsayımı – kısmen ispatlanan kısmı yine tüm sayılar âlemini içine alamadan kanıtlamıştır -ki bu da bir diğer kısmi ispattır. Burada büyük tek rakamları ve analitik metotları kullanarak sonuca ulaşmıştır. n0'ın hesaplanması sonucu 3^3^15 değerini bulduğumuzda çıkan sonuç 6.846.169 basamaklı bir sayı olmuştur. Bu da Ribenboim'in 1988 ila 1995 yılları arasında yaptığı çalışmalarla doğrulanmıştır.
1966 yılında Chen Jingrun adlı Çinli matematikçi de kanıtlamıştır ki; her yüksek mertebeli çift sayı, aynı zamanda iki asal sayıdan fazla olmayacak sayıların toplamı şeklinde ifade edilebilir.
Goldbach'ın hipotezi sadece tek bir kişi tarafından kabaca ifadelerle kanıtlanabilmiştir. Bu ispata dair; 130 CPU saati kullanılarak, IBM 3083 Sinisalo'da 4*10^11. sayıya kadar gelinebilmiştir. Bunu kullanmasına rağmen Sinisalo, Q Basic programı deneme birimlerini işleterek aynı stratejiyi ele almıştır. Bu izlek tek numaraların alınmasını içerir. Küçük asal sayıları bulmak için (3'ten n/2'ye kadar olan sayıları) tek sayılar olarak almıştır. Eğer p asal sayıysa, bunların farkı n-p’dir ve bu da asallık için test edilmiştir. Eğer bu fark asal ise işlem tamamlanır ve bir çift bulunur. İlk bulunan çift de minimum Goldbach kısmi değeridir.
Eğer Goldbach'ın hipotezi doğruysa, herhangi çift bir n için; q=n-p asal sayı denklemini doğrulayan herhangi bir n çift sayısı ve p asal sayısı vardır. Goldbach bölünmesi n=p+q olarak da gösterilebilir. P ve q asal sayılardır. Goldbach ayrışımında en küçük asal sayı ayrılmış fonksiyon g(n) ile gösterilebilir.
Grafikteki notlardan emin olmak için, burada çok fazla sayıda dikey bir abartı vardır. Grafikteki her koyu bant asal sayıları göstermektedir: 3,5,7,11, … . Bu noktada biraz kafa karıştırıcıdır. Öyleyse tabloda n'in sürekli artan minimum değer serilerine bakılır.
Tablo n'in 1.000.000.000'dan küçük olan değerlerini göstermektedir. Son kolon ise g(n)/n oranını göstermektedir. Bu oran kısmen ilgi çekicidir çünkü bize g(n)’in maksimum değerlerini göstermektedir ve görülüyor ki g(n) her koşulda kendinden önce gelen sayıdan azdır. g(n) minimum Goldbach kısımlarının üzerinden sınır koyar.

Minimum Goldbach bölümlerine grafik olarak baktığımızda görürüz ki; n, 1.000.000.000'dan küçüktür ve burada ilginç bir ilişki gözlemlenir. Uygunluk ve çeviriye yardım için y doğrultusu g(n) iken, x doğrultusu da log 10(n) şeklinde gösterilir.
Olasılığın 1 olmasına ulaşamazsak burada bir tek top sayı, aralık içinde asal sayı çifti oluşturmuyor demektir. Bu da bir ispat değildir ancak hipotezin doğru yolda olduğunu düşündürür.

Grup (tutam veya öbek), soyut cebirin en temel matematiksel yapısıdır. Grup, ayrıca bir ikili işlemin tanımlı olduğu bir kümedir. Bir grubun grup olabilmesi için aynı zamanda bu işlemin birleşmeli, birim elemanlı ve ters elemanlı olması gerekir. Soyut cebirin halka, cisim, modül gibi diğer yapılarının temelini oluşturur.
Gruplar, ilk başta geometrik şekillerin simetrilerini araştırırken keşfedilmiştir. Dolayısıyla bir kübün simetrileri, bir sonlu grup örneği olarak verilebilir. Ama aynı şekilde, tam sayıların kümesi 
  
    
      
        
          
            Z
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {\mathbb {Z} } }
  
 de toplama işlemiyle birlikte bir grup teşkil eder.

Eğer üzerinde bir tane 
  
    
      
        ∗
      
    
    {\displaystyle *}
  
 ikili işlemi tanımlanmış bir 
  
    
      
        G
      
    
    {\displaystyle G}
  
 kümesi

Bileşme: Her 
  
    
      
        a
        ,
        b
        ,
        c
        ∈
        G
      
    
    {\displaystyle a,b,c\in G}
  
 için 
  
    
      
        a
        ∗
        (
        b
        ∗
        c
        )
        =
        (
        a
        ∗
        b
        )
        ∗
        c
        :=
        a
        ∗
        b
        ∗
        c
      
    
    {\displaystyle a*(b*c)=(a*b)*c:=a*b*c}
  

aksiyomunu sağlıyorsa bir yarı gruptur. Eğer bir yarı grup,

Etkisiz eleman: Öyle bir 
  
    
      
        e
        ∈
        G
      
    
    {\displaystyle e\in G}
  
 mevcuttur ki her 
  
    
      
        a
        ∈
        G
      
    
    {\displaystyle a\in G}
  
 için 
  
    
      
        a
        ∗
        e
        =
        e
        ∗
        a
        =
        a
      
    
    {\displaystyle a*e=e*a=a}
  

özelliğini sağlıyorsa bu kümeye monoid denir. Eğer bir monoid,

Ters eleman: Her 
  
    
      
        a
        ∈
        G
      
    
    {\displaystyle a\in G}
  
 için öyle bir  
  
    
      
        
          a
          
            −
            1
          
        
        ∈
        G
      
    
    {\displaystyle a^{-1}\in G}
  
 elemanı vardır ki 
  
    
      
        a
        ∗
        
          a
          
            −
            1
          
        
        =
        
          a
          
            −
            1
          
        
        ∗
        a
        =
        e
      
    
    {\displaystyle a*a^{-1}=a^{-1}*a=e}
  

özelliğini de sağlıyorsa kümeye grup adı verilir. İşlemi vurgulamak için 
  
    
      
        (
        G
        ,
        ∗
        )
      
    
    {\displaystyle (G,*)}
  
 gösterimi kullanılır.
Ayrıca bir grup

Değişme: Her 
  
    
      
        a
        ,
        b
        ∈
        G
      
    
    {\displaystyle a,b\in G}
  
 için 
  
    
      
        a
        ∗
        b
        =
        b
        ∗
        a
      
    
    {\displaystyle a*b=b*a}
  

özelliğini de sağlıyorsa değişmeli grup ya da Abel'in anısına Abelyen grup olarak adlandırılır.

Yukarıdaki aksiyomlar sağlandığında bazı özellikler otomatikman geçerli olur:

Etkisiz Elemanın Biricikliği Bir grupta birden fazla etkisiz eleman 
  
    
      
        e
      
    
    {\displaystyle e}
  
 bulunmaz.
Ters Elemanların Biricikliği Her 
  
    
      
        a
      
    
    {\displaystyle a}
  
 elemanının yegâne bir ters elemanı 
  
    
      
        
          a
          
            −
            1
          
        
      
    
    {\displaystyle a^{-1}}
  
 bulunur. Dolayısıyla elemanların tersini almak bir fonksiyondur ve bu fonksiyon şu özellikleri gösterir:

  
    
      
        (
        a
        b
        
          )
          
            −
            1
          
        
        =
        
          b
          
            −
            1
          
        
        
          a
          
            −
            1
          
        
      
    
    {\displaystyle (ab)^{-1}=b^{-1}a^{-1}}
  

  
    
      
        
          e
          
            −
            1
          
        
        =
        e
      
    
    {\displaystyle e^{-1}=e}
  

Sadeleşme Özelliği 
  
    
      
        a
        b
        =
        a
        c
      
    
    {\displaystyle ab=ac}
  
 ise 
  
    
      
        b
        =
        c
      
    
    {\displaystyle b=c}
  

Bölme Özelliği Her 
  
    
      
        a
        ,
        b
        ∈
        G
      
    
    {\displaystyle a,b\in G}
  
 elemanları için 
  
    
      
        b
        =
        a
        c
      
    
    {\displaystyle b=ac}
  
 özelliğini sağlayan bir ve yegâne bir 
  
    
      
        c
      
    
    {\displaystyle c}
  
 mevcuttur.
Üs n tane 
  
    
      
        a
        ∗
        a
        ∗
        .
        .
        .
        ∗
        a
      
    
    {\displaystyle a*a*...*a}
  
'nın çarpımı kısaca 
  
    
      
        
          a
          
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle a^{n}}
  
 olarak gösterilir. Bu gösterim, aşağıdaki özellikleri sağlar

  
    
      
        (
        
          a
          
            n
          
        
        
          )
          
            −
            1
          
        
        =
        (
        
          a
          
            −
            1
          
        
        
          )
          
            n
          
        
        :=
        
          a
          
            −
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle (a^{n})^{-1}=(a^{-1})^{n}:=a^{-n}}
  

  
    
      
        (
        
          a
          
            m
          
        
        
          )
          
            n
          
        
        =
        (
        
          a
          
            n
          
        
        
          )
          
            m
          
        
        :=
        
          a
          
            m
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle (a^{m})^{n}=(a^{n})^{m}:=a^{mn}}
  

  
    
      
        
          a
          
            n
          
        
        ∗
        
          a
          
            m
          
        
        =
        
          a
          
            n
            +
            m
          
        
      
    
    {\displaystyle a^{n}*a^{m}=a^{n+m}}
  

Sadece abelyen gruplar için 
  
    
      
        
          a
          
            n
          
        
        
          b
          
            n
          
        
        =
        (
        a
        b
        
          )
          
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle a^{n}b^{n}=(ab)^{n}}
  

İki grubun yapısındaki benzerliklere homomorfizma ismi verilir. Resmen tanımlamak gerekirse, 
  
    
      
        G
      
    
    {\displaystyle G}
  
 ve 
  
    
      
        H
      
    
    {\displaystyle H}
  
 iki grup olsun, 
  
    
      
        ϕ
        :
        G
        ↦
        H
      
    
    {\displaystyle \phi :G\mapsto H}
  
 ise bu iki grup arasında tanımlı bir eşleme olsun. Eğer her 
  
    
      
        a
        ,
        b
        ∈
        G
      
    
    {\displaystyle a,b\in G}
  
 için 
  
    
      
        ϕ
        (
        a
        b
        )
        =
        ϕ
        (
        a
        )
        ϕ
        (
        b
        )
      
    
    {\displaystyle \phi (ab)=\phi (a)\phi (b)}
  
 özelliği sağlanıyorsa 
  
    
      
        ϕ
      
    
    {\displaystyle \phi }
  
'ye bir homomorfizma denir. Homomorfizmalar bize hem 
  
    
      
        G
      
    
    {\displaystyle G}
  
 hem de 
  
    
      
        H
      
    
    {\displaystyle H}
  
'nin yapısı hakkında bilgi verdiği için çok kullanışlıdır.
Bir homomorfizma için, 
  
    
      
        
          i
          m
          a
          j
        
        (
        ϕ
        )
      
    
    {\displaystyle \mathrm {imaj} (\phi )}
  
 ile 
  
    
      
        ϕ
      
    
    {\displaystyle \phi }
  
'nin görüntüsü, yani 
  
    
      
        H
      
    
    {\displaystyle H}
  
'de 
  
    
      
        ϕ
      
    
    {\displaystyle \phi }
  
 ile ulaşılabilen tüm elemanların kümesi kastedilir. 
  
    
      
        
          i
          m
          a
          j
        
        (
        ϕ
        )
      
    
    {\displaystyle \mathrm {imaj} (\phi )}
  
 daima 
  
    
      
        H
      
    
    {\displaystyle H}
  
'nin bir altgrubudur. 
  
    
      
        ker
        ⁡
        (
        ϕ
        )
      
    
    {\displaystyle \ker(\phi )}
  
 ile de 
  
    
      
        ϕ
      
    
    {\displaystyle \phi }
  
'nin çekirdeği, yani 
  
    
      
        ϕ
        (
        g
        )
        =
        e
      
    
    {\displaystyle \phi (g)=e}
  
 özelliğini sağlayan tüm elemanların kümesi kastedilir. 
  
    
      
        ker
        ⁡
        (
        ϕ
        )
      
    
    {\displaystyle \ker(\phi )}
  
 daima 
  
    
      
        G
      
    
    {\displaystyle G}
  
'nin bir altgrubudur, hatta normal bir altgruptur.
Bir homomorfizma, aynı zamanda birebir ve örten ise bu homomorfizmaya izomorfizma adı verilir. Aralarında bir izomorfizma bulunan iki gruba izomorfik denir ve bu durum 
  
    
      
        G
        ≅
        H
      
    
    {\displaystyle G\cong H}
  
 şeklinde gösterilir. İki grubun izomorfik olması demek, iki grubun tanım kümeleri farklı da olsa yapılarının tamamen aynı olması demektir. Grup teoresinde, iki grubun birbiriyle "aynı" olduğu söylendiğinde çoğu zaman aslında izomorfik olduğu kastedilir.
İzomorfizma örneği vermek gerekirse, 
  
    
      
        ϕ
        :
        x
        ↦
        2
        x
      
    
    {\displaystyle \phi :x\mapsto 2x}
  
 fonksiyonu, tam sayılar ve çift tam sayılar arasında bir izomorfizma teşkil eder. Dolayısıyla iki grubun tanım kümesi farklı olsa da belki şaşırtıcı bir şekilde yapılarının aynı olduğu 

Grup teorisi veya Grup kuramı, simetrileri inceleyen matematik dalıdır. Simetri kuramı olarak da adlandırılabilir. Bir nesnenin simetrileri ile kast edilen, nesneye uygulandığında nesneye hiçbir etki olmamış gibi sonuç veren dönüşümlerdir. Her nesnenin en az bir simetrisi vardır: hiçbir şey yapmadan olduğu gibi bırakma dönüşümü. Bahsettiğimiz dönüşümlerin tersleri de vardır ve aradığımız özellikleri sağlarlar. Son olarak da dönüşümlerin art arda yapılması, birleşimli bir işlemdir. Bu üç koşula sırasıyla birim elemana sahip olma, elemenların tersi olma ve grup işleminin birleşmeli olması denir. Bu kavramların matematikte soyutlanması, üzerinde tersinebilir ve bileşme özelliğine sahip ikili bir işlemin tanımlı olduğu kümeler ile yapılır. Daha detaylı açıklamak gerekirse, grup nesnesi bir küme G ve onun üzerinde tanımlı bir 
  
    
      
        ⋅
      
    
    {\displaystyle \cdot }
  
 işleminden oluşur. Bu operasyonun aşağıdaki şartları sağlaması gereklidir:
1) G'nin herhangi üç elemanı a, b, c için

  
    
      
        a
        ⋅
        (
        b
        ⋅
        c
        )
        =
        (
        a
        ⋅
        b
        )
        ⋅
        c
      
    
    {\displaystyle a\cdot (b\cdot c)=(a\cdot b)\cdot c}
  

eşitliği sağlanmalıdır,
2) G'nin öyle bir e elemanı vardır ki, G'deki herhangi bir a için

  
    
      
        a
        ⋅
        e
        =
        e
        ⋅
        a
        =
        a
      
    
    {\displaystyle a\cdot e=e\cdot a=a}
  

eşitliği sağlanır (yani e etkisiz elemandır) ve de e, G'de bu özelliği sağlayan tek elemandır,
3) G'deki her a elemanı için öyle bir b elemanı bulmak mümkündür ki

  
    
      
        a
        ⋅
        b
        =
        b
        ⋅
        a
        =
        e
      
    
    {\displaystyle a\cdot b=b\cdot a=e}
  

eşitliği sağlansın. Eğer bu eşitlik sağlanıyorsa b elemanına a elemanının tersi adı verilir.
Yukardaki tanımda dikkat edilmesi gereken bir nokta ise işlemimizin değişme özelliği olduğunu varsaymıyor oluşumuzdur. Yani bazı gruplarda öyle iki a ve b elemanı bulmak mümkündür ki 
  
    
      
        a
        ⋅
        b
        ≠
        b
        ⋅
        a
      
    
    {\displaystyle a\cdot b\neq b\cdot a}
  
 olsun. Öte yandan eğer bir grupta fazladan değişme özelliği de varsa o gruba "Abel grubu" veya "değişmeli grup" denir. Gruplar sonlu, sayılabilir sonsuz veya sayılamaz sonsuz sayıda eleman içerebilirler.

İlk başta Fransız matematikçi Evariste Galois tarafından cisimler teorisi'ndeki sonlu genişlemeleri açıklamak için tanımlanmışlardır. Bu konu daha sonraları Galois genişlemeleri adıyla anılmaya başlanmış ve bu alanda karşımıza çıkan gruplara da Galois grupları denmiştir. Galois grupları günümüzde hala daha Cebirsel geometri alanının temel uğraş alanları içerisindedirler. Öte yandan gruplar saf matematikte hızla başka uygulama alanları bulmuşlar ve katı hal fiziği ve Oyunlar teorisi gibi uygulamalı alanlara da sıçramışlardır. 1980'li yıllarda tamamlanan sonlu grupların sınıflandırılması projesi modern matematiğin en büyük başarılarından biri olarak kabul edilir.

1) Tam sayılar kümesi ve üzerindeki toplama işlemi, bir Abel grubudur.
2) 0'dan farklı rasyonel sayılar ve çarpma işlemi, bu da Abeldir.
3) Simetrik n grubu, 
  
    
      
        {
        1
        ,
        .
        .
        .
        ,
        n
        }
      
    
    {\displaystyle \{1,...,n\}}
  
 kümesinden kendi içerisine birebir örten fonksiyonlardan oluşur. Eleman sayısı 
  
    
      
        n
        !
      
    
    {\displaystyle n!}
  
 dir ve Abel değildir. n sonsuz ise, bu grubun eleman sayısı da sonsuzdur.
4) Lie grupları, diferansiyel geometri alanının uğraş konularıdır. Lie gruplarının en temel örneği, genel doğrusal grup olarak adlandırılan ve 
  
    
      
        G
        L
        (
        V
        )
      
    
    {\displaystyle GL(V)}
  
 ile gösterilen, 
  
    
      
        V
      
    
    {\displaystyle V}
  
 doğrusal uzayanın birebir örten ve doğrusal dönüşümlerinin oluşturduğu gruptur.
5) n bir pozitif tam sayı ve G, 2n mertebeli bir grup olsun G'nin (e, G'nin birimi) a2=e olacak şekilde e' den farklı bir a elemanı vardır.
6) Boş olmayan bir 
  
    
      
        X
      
    
    {\displaystyle X}
  
 kümesi verilsin. 
  
    
      
        X
      
    
    {\displaystyle X}
  
 tarafından üretilen serbest grup, 
  
    
      
        F
        (
        X
        )
      
    
    {\displaystyle F(X)}
  
 ile gösterilen ve elemanları 
  
    
      
        X
      
    
    {\displaystyle X}
  
 in elemanları tarafından oluşturulan sadeleşmiş kelimeler olan gruptur. 
  
    
      
        X
      
    
    {\displaystyle X}
  
 boş olmadığından 
  
    
      
        F
        (
        X
        )
      
    
    {\displaystyle F(X)}
  
 her zaman sonsuzdur. 
  
    
      
        
          |
        
        X
        
          |
        
        =
        1
      
    
    {\displaystyle |X|=1}
  
 ise 
  
    
      
        F
        (
        X
        )
        =
        
          Z
        
      
    
    {\displaystyle F(X)=\mathbb {Z} }
  
 dir. 
  
    
      
        
          |
        
        X
        
          |
        
        ≥
        2
      
    
    {\displaystyle |X|\geq 2}
  
 ise 
  
    
      
        F
        (
        X
        )
      
    
    {\displaystyle F(X)}
  
 değişmeli değildir.

1) Değişmeli gruplar, eleman sayılarına göre sonlu veya sonsuz olabilirler. Değişmeli grupların sınıflandırılması şöyledir: Grup eğer sonlu ise, mertebesi asal sayıların kuvvetleri olan devirli değişmeli grupların toplamı şeklinde yazılabilir. Mesela, 
  
    
      
        
          
            Z
          
          
            15
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Z} _{15}}
  
 i düşünelim. 
  
    
      
        15
        =
        3
        ∗
        5
      
    
    {\displaystyle 15=3*5}
  
 olduğundan 
  
    
      
        
          
            Z
          
          
            15
          
        
        =
        
          
            Z
          
          
            3
          
        
        ⊕
        
          
            Z
          
          
            5
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Z} _{15}=\mathbb {Z} _{3}\oplus \mathbb {Z} _{5}}
  
 tir. Aynı mertebeye sahip olan fakat birbirlerine izomorf olmayan değişmeli gruplar bulunabilir. Örnek olarak, mertebesi 8 olan değişmeli gruplar ailesi şu farklı grupları içermektedir: 
  
    
      
        
          
            Z
          
          
            8
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Z} _{8}}
  
, 
  
    
      
        
          
            Z
          
          
            4
          
        
        ⊕
        
          
            Z
          
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Z} _{4}\oplus \mathbb {Z} _{2}}
  
 ve 
  
    
      
        
          
            Z
          
          
            2
          
        
        ⊕
        
          
            Z
          
          
            2
          
        
        ⊕
        
          
            Z
          
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Z} _{2}\oplus \mathbb {Z} _{2}\oplus \mathbb {Z} _{2}}
  
. Sonsuz mertebeli değişmeli gruplar kendi içlerinde sonlu eleman tarafından üretilenler ve sonsuz eleman tarafından üretilenler olmak üzere iki sınıfa ayrılırlar. Sonlu eleman tarafından üretilen sonsuz değişmeli gruplar, 
  
    
      
        
          Z
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Z} }
  
 nin 
  
    
      
        r
      
    
    {\displaystyle r}
  
 tane kopyasının ve bir sonlu değişmeli grubun toplamı şeklinde ifade edilebilirler. Örnek olarak, 
  
    
      
        
          
            Z
          
          
            8
          
        
        ⊕
        
          Z
        
        ⊕
        
          Z
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Z} _{8}\oplus \mathbb {Z} \oplus \mathbb {Z} }
  
 yi verebiliriz. Burada 
  
    
      
        r
      
    
    {\displaystyle r}
  
 sayısına o grubun rütbesi, yani rankı, denir. 
  
    
      
        
          
            Z
          
          
            8
          
        
        ⊕
        
          Z
        
        ⊕
        
          Z
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Z} _{8}\oplus \mathbb {Z} \oplus \mathbb {Z} }
  
 örneğinde rütbe 2 dir. Dikkat edilecek olursa, grubun rütbesinin tanımlandığı kısım, örnekte 
  
    
      
        
          Z
        
        ⊕
        
          Z
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Z} \oplus \mathbb {Z} }
  
, grubun sonsuz kısmını ifade eder. Geriye kalan kısım, örnekte 
  
    
      
        
          
            Z
          
          
            8
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Z} _{8}}
  
 kısmı, grubun burulma (veya kıvrılma) kısmını ifade eder. Sonlu gruplar her zaman sonlu bir küme tarafından üretildiklerinden şu sonuca varırız: Sonlu eleman tarafından üretilen değişmeli gruplar (sonlu veya sonsuz olabilirler) her zaman bir serbest değişmeli kısım (yani 
  
    
      
        
          Z
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Z} }
  
 li kısım) ve burulmalı kısmın toplamı şeklinde ifade edilebilirler.
Başka bir örnek olarak, mertebesi 12 olan grupları düşünelim. Mertebesi 12 olan değişmeli gruplar 
  
    
      
        
          
            Z
          
          
            12
          
        
        =
        
          
            Z
          
          
            4
          
        
        ⊕
        
          
            Z
          
          
            3
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Z} _{12}=\mathbb {Z} _{4}\oplus \mat

Gödel'in eksiklik teoremleri, Kurt Gödel'in 1931 yılında yayımladığı "Principia Mathematica ve İlgili Dizgelerin Biçimsel Olarak Karar Verilemeyen Önermeleri Üzerine" (Almanca: Über formal unentscheidbare Sätze der Principia Mathematica und verwandter Systeme) başlıklı makalesinde sunduğu iki önemli mantıksal teoremdir. Bu teoremler, aritmetik içeren her tutarlı aksiyomatik sistemin eksiklikler barındırdığını ortaya koyar.

20. yüzyılın başında ünlü Alman matematikçi David Hilbert, matematikteki tüm ispatların, sabit bir yöntemler bütünüyle, yani aksiyomatik bir sistem vasıtasıyla elde edilebileceğini öne sürmüştür (Hilbert Programı). Bu yaklaşıma göre, temel aritmetikteki tüm doğrular aksiyomlardan türetilebilirse, matematiğin geri kalanı da sağlam bir zemine oturtulabilecekti.
Kurt Gödel, 1931 yılında yayımladığı çalışmasıyla bu programın hedeflerine ulaşmasının olanaksız olduğunu kanıtlamıştır. Gödel, aritmetik sistem içerisinde "Bu önerme ispatlanamaz" ifadesine (G önermesi) eşdeğer bir matematiksel formül türetmiştir. Bu önerme, aritmetik sistemin kuralları dahilinde ne doğru ne de yanlış olduğu ispatlanabilen bir yapıdadır.

Gödel'in teoremleri şu iki temel sonuca ulaşır:
Birinci Eksiklik Teoremi: Özyinelemeli (recursive) aksiyomlara sahip ve temel aritmetiği ifade edebilen her tutarlı biçimsel dizge eksiktir. Yani, sistem içinde doğruluğu ispatlanamayan ancak sistemin dışında doğru olduğu bilinen önermeler mevcuttur.
İkinci Eksiklik Teoremi: Temel aritmetiği ifade edebilen hiçbir tutarlı sistem, kendi tutarlılığını yine kendi aksiyomları içerisinde ispatlayamaz.
Bu sonuçlar, Hilbert'in matematiği paradokslardan ve tutarsızlıklardan kurtarıp tam bir aksiyom kümesi üzerine kurma çabasını zorlaştırmış; "Matematik tam mıdır?" sorusuna negatif bir yanıt teşkil etmiştir. Bir aksiyomatik sisteme yeni bir aksiyom ekleyerek bu "eksikliği" gidermeye çalışmak, sistemin yine Gödel'in teoremi kapsamında eksik kalmasına sebep olur; zira sistem büyüdükçe yeni "karar verilemeyen" önermeler türetilebilir.

Gödel'in teoremi, kendi hakkında konuşan (kendine-göndergeli) önermeler üzerine kuruludur. Bu yaklaşım, Antik Yunan'daki Eubulides paradoksu ile benzerlik gösterse de, Gödel bunu felsefi bir paradokstan matematiksel bir kesinliğe taşımıştır.
Bağımsızlık: Sıklıkla eksiklik teoremi ile karıştırılan ancak farklı bir durum olan "bağımsızlık", bir aksiyomun sistemin mevcut aksiyomlarından türetilememesi ve aynı zamanda tersinin de (negasyonunun) türetilememesidir. Örneğin, Öklid geometrisindeki Paralellik postulatı, diğer dört aksiyomdan bağımsızdır; bu durum teoremlerin eksikliği değil, aksiyomların birbirine bağımlı olmaması ile ilgilidir.

Tutarlılık
Önermeler mantığı
Hilbert programı
Biçimsel dizge

4. Kategorizasyon

Göstergebilim, semiyotik veya semiyoloji; göstergelerin yorumlanmasını, üretilmesini veya işaretleri anlama süreçlerini içeren bütün etmenlerin dizgesel bir biçimde incelenmesine dayanan bir bilim dalıdır. Fransızlar semiyoloji terimini kullanmışlardır. Semiyotik disiplinlerarası bir sahadır. Anlambilim, dilbilim, fonetik, mimarlık, sosyoloji, psikanaliz ve daha birçok bilim dalı ve disiplinin oluşturduğu disiplinler arası bir disiplindir. Kültürel kodlar, gelenekler ve metni anlam süreçlerine göre düzenlenmiş işaret sistemleri diye nitelenen her şey semiyotiğin inceleme alanına girmektedir.
Semiyoloji, yapısalcılığın modeli olarak düşünülmektedir. Göstergebilimin tıbbi bilimlerdeki yansıması ise Tıbbi Semiyoloji olarak adlandırılır.
Semiyotik terimi, eski Yunancada "işaret" anlamına gelen Yunanca: semeîon kelimesinden gelir. Semiyotik bugünkü anlamda ilk defa John Locke tarafından "İngilizce: Essays Concerning Human Understanding", (1690) başlıklı eserde kullanılmıştır. Modern semiyotik başlıca iki kaynağa dayanır. Bunlardan birincisi Ferdinand de Saussure’nin 1916’da yayımlanan Genel Dilbilim Dersleri, ikincisi ise Charles Sanders Peirce’nin yazılarıdır. En çok tanınan temsilcileri Roland Barthes, Umberto Eco ve Mihail Bahtin'dir. Roland Barthes ve Charles Sanders Peirce gibi isimler bu konuda yetkin yazarlar olarak anılabilinirler.
En çok mimari, sanat ve iletişim alanlarında kullanılan göstergebilim, psikanalizin dayanak noktalarından biridir. Göstergeler, kod çözme sürecinde, çözümlemeci tarafından belli bir mantık dizgesinde çözülür.

İnsanların birbirleriyle anlaşmak için kullandıkları doğal diller, davranışlar, görüntüler, trafik işaretleri, bir şehrin mahallî düzenlenişi, bir müzik eseri, bir resim, bir tiyatro gösterisi, bir film, reklâm afişleri, moda, sağır-dilsiz alfabesi, edebî eserler, çeşitli bilim dilleri, tutkuların düzeni, bir ülkedeki ulaşım yollarının yapısı, kısacası bildirim amacı taşısın taşımasın her anlamlı bütün çeşitli birimlerden oluşan bir sistemdir.
Gerçekleşme düzlemleri değişik olan bu sistemlerin birimleri de genelde, gösterge olarak adlandırılır. Yine çok genel itibarıyla belirtecek olursak, anlamlı bütünleri, bir başka deyişle gösterge sistemlerini betimlemek, göstergelerin birbirleriyle kurdukları bağıntıları saptamak, anlamların eklemleniş şekillerini bulmak, göstergeleri ve gösterge sistemlerini sınıflandırmak, dolayısıyla, insanla insan, insanla doğa arasındaki etkileşimi açıklamak, bu amaçla da bilgikuramsal, yöntembilimsel ve betimsel açıdan tümü kapsayıcı, tutarlı ve sade bir kuram oluşturmak, göstergebilimin alanına girer.

Göstergebilimin genel itibarıyla üç ana dalı olduğu kabul edilir. Bunlar:

Semantik: Simgeler ile onların "atıf ettikleri" veya "sembolü oldukları" gerçek nesnelerin arasındaki bağlantılar ve ilişkiler. Bu dilbilimde "anlam" olarak tanımlanır.
Sentaks: Formel bünyeler içinde bulunan simgeler arasındaki bağlantılar ve ilişkiler.
Pragmatik: Simgeler ve simgelerin, onları kullanan kişiler üzerindeki etkileri arasındaki ilişki ve bağlantılar.

Aşağıdaki liste göstergebilimin içinde pratik olarak bulunan alt dalları sıralamaktadır ama bu listenin kapsamının tam olduğu iddia edilmemektedir:

Biyosemiyotik (veya biyosemiyoloji): biyoloji bilimdalı kapsamında bulunan işaretler ve kodların üretilmesi, bunlar hakkında alınan tedbirler ve bunların anlamlarının anlanmaya çalışılması süreçlerini inceleyen araştırma ve incelemeler alanıdır. Biyosemiyoloji, bilimsel biyoloji ile felsefi semiyoloji bulgularının birleştirilmesi teşebbüs edilmesinde ortaya çıkmıştır. Batı dünyasının hayat hakkındaki bilimsel görüşü yanında, hayat kavramının içten ve değişmez bir kısmı olarak semiyotik işaret etme ve bu işaretleri tanımlanın anlanması sürecini de içerdiğinin kabul edilmesi dolayısıyla biyosemiyolojibilimsel olarak biyoloji biliminde bir paradigma değişimi olarak görülmektedir.
Kognitif semiyoloji: Kognitif bilimler tarafından, anlam ortaya çıkartma çalışmaları hakkında geliştirilen teoriler ve metotların kullanılması ve birleştirilmesinin incelenmesidir. Deneysel ve etnografik araştırmalar ve kavramsal ve metinsel analiz de içermektedir.
Berimsel (kompütasyon) semiyoloji: Bilgisayar ile insanlar arasındaki karşılıklı bağlantıların tasarımlanması ve incelenmesi içinde bir semiyotik olarak işaretelenme sürecinin kurulup işletimi çalışmalarını inceleme uğraşları.
Kültür semiyolojisi
Desen yapım semiyolojisi
Ürün semiyolojisi: Üretilen fiziksel nesnelerin tasarımlarının yapılması sırasında uygulanan işaretlerin kullanışının incelenmesi. Prof. Rune Mono tarafından İsveç Umea Üniversitesi'nden Tasarım Enstitüsü Endüstri ürünler tasarımı derslerinin verilmesi sırasında ilk defa geliştirilmiştir.
Hukuk ve semiyoloji
Edebiyat semiyolojisi: Kritik edebiyat incelemelerinde işaretler bilimi veya semiyoloji tarafından geliştirilen kavram ve yaklaşımların kullanılması. Bu 20. yüzyıl başlarında Ferdinand de Saussure tarafından ortaya atılan yapısalcılık yaklaşımına çok dayanmaktadır ve aynı dönemde ortaya çıkartılan biçimcilik edebiyat teorisi üzerinde çok etkisi olmuştur.
Müzik semiyolojisi
Organizasyon semiyolojisi: Özel ve kamu sektöründe işletme organizasyonlarında enformasyonun nasıl ortaya çıktığını, nasıl işleme konulduğunu, nasıl dağıtıldığını, nasıl saklanıldığını ve nasıl kullanıldığını inceler.
Antropoloji semiyolojisi: Charles Sanders Peirce ve Roman Jakobson tarafından geliştirilip antropolojiye uygulanan semiyoloji yaklaşımı.
Mühendislik semiyolojisi: Tasarım yapımcısı mühendisler ve bu bilgi ve ürünlerin kullanıcıları arasında bilgisayar kullanarak yapılan iletişimlerin zaman içinde gelişmelerini inceler. Bu gelişmeler tasarımcıların nasıl olarak kullanıcıların kim olduklarını anlamaları, kullanıcıların gereksinimlerini ve isteklerini nasıl öğrendiklerini ve bunun nasıl istenilen ve amaca uygun bir halde yapılması gerektiğini ele alır.
Enformasyon teorisi semiyolojisi: Charles Sanders Peirce tarafından geliştirilmiş semiyoloji veya işaretlerle ilişkiler kurallarının kullanarak işaretlerin enformasyon içeriğini inceleme yaklaşımı.
Sosyal semiyoloji: Çeşitli cemiyetler içinde konuşma, yazma, moda, enformasyonel medya ve reklam gibi kültürel kodları içine alan cemiyetin semiyotik manzarasının incelenmesini geliştirmeye çalışır. Bu semiyotik manzara işaretlerini ayrı ayrı inceleme yanında, cemiyet içinde bunların sosyal anlamlarını, ideolojik etkilerini ve iktidar güçlerine bağlantılarını da inceler.
Şehirleşme semiyolojisi: Şehirleşme içinde ortaya çıkan işaret ve sembollerin anlamlarını ve şehirsel cemiyet tarafından bunların algılanmalarını inceler. Yapısallaşmış çevrede sokaklar, meydanlar, parklar ve binalar gibi fiziksel nesneler üzerine odaklandığı gibi şehir hakkında imar planları, şehirsel planlama belgeleri, resmi yapı yapma ve kullanma izinleri, emlak ilanları, yapılmamış bina planları ve halk arasında şehir kavramları hakkında konuşma konuları gibi abstre konulara da eğilmektedir.
Tiyatro semiyolojisi: Semiyolojiyi tiyatro bilimleri incelemesi için kullanılışı. Ana teoricilerinin başında Keir Elam gelmektedir.
Görsel semiyoloji: Görsel işaretlerin incelenmesi.

Bir başka şeyin yerini tutan, daha doğrusu, kendi dışında bir şey gösteren her çeşit biçim, nesne, olgu vb. gösterge diye adlandırılmaktadır. Bu kavram üstüne Eskiçağ'dan başlayarak çeşitli görüşler öne sürülmüş, bir göstergeler dizgesi olan dil üstüne çeşitli düşünceler ortaya atılmıştır. Stoacılar, gösterge üstüne düşünmüşler, özdeksel nesne, özdeksel simge ve anlamı birbirinden ayırt etmişlerdir. Orta Çağ'daki skolastik felsefe yapıtlarında da, anlamlama biçimleriyle ilgili önemli görüşler ileri sürülmüştür.
Göstergeler kuramı, XVII. ve XVIII. yüzyıllarda, usçu ve deneyci felsefe dönemlerinde de gündeme getirildi. Genel bir dil ve anlam kuramının tasarlandığı bu dönemde J. Locke, Essay Concerning Humane Understanding (İnsan Anlayışı Üstüne Bir Deneme) adlı yapıtında yer verir ve anlamına gelen «semeiotike» terimini kullanır.
Göstergeler kuramının Locke sonraki temsilcisi, Lambert'dir. Lambert, Neues Organon (Yeni Organon) (1764) adlı yapıtının bir bölümünü, düşüncelerin ve nesnelerin gösterilmesiyle ilgili öğretiye ayırmıştır.
Göstergeler öğretisi, Locke ve Lambert'in etkisiyle XIX. yüzyılda yeniden gündeme gelir: Özellikle, B. Bolzano'nun Wissenschaftslehre (Bilim Öğretisi) (1837) adlı yapıtıyla, E. Husserl'in 1890'da yazdığı ama ancak 1970'te yayımlanan Zur Logik der Zeichen "Semiotiik" (Göstergelerin Mantığı Üstüne "Göstergebilim") başlıklı incelemesi dilsel göstergelerle ilgili gözlemler içerir.
Göstergeler kuramının ilk dönemi olarak adlandırabileceğimiz bu çalışmalarda “semiotik” sözcüğüne rastlanmaktaysa da, genel göstergeler kuramından çok, bir dil kuramının, bir dil felsefesinin geliştirildiği görülür.

Göstergebilimin bir bilim dalına dönüşmesini sağlayan kişi Ch. S. Peirce'tür. Peirce, bütün olguları kapsayan bir göstergeler kuramı tasarlamış ve mantıkla özdeşleştirdiği bu kurama «semiotic» adını vermiştir. Peirce'e göre, göstergebilim (her çeşit bilimsel inceleme için bir başvuru çerçevesi oluşturan genel bir kuramdır, Peirce, tasarladığı bu göstergebilim üçe ayırır:

salt dilbilgisi
mantık
salt sözbilim
Peirce göstergebilim kuramıyla ilgili yazılarını belli bir kitapta toplamamıştır. Söz konusu yazılar, bilginin ölümünden yaklaşık yirmi yıl sonra Collected Papers (Bütün Yazılar) [1931-1958] adıyla yayımlanmaya başlamış ve Peirce'ün göstergebilim açısından değeri ancak bu yayınlardan sonra anlaşılmıştır. Yaklaşımının en belirgin özelliği, gösterge kavramı için önerdiği tanım ve sınıflandırma biçimidir. Göstergebilimsel olguların eksiksiz bir sınıflandırmasını yapmak isteyen Peirce, sonunda üçlüklere dayalı altmış altı sınıftan oluşan bir göstergeler dizelgesi oluştur. Peirce'ün önerdiği üçlükler arasında en önemlisi de görüntüsel gösterge, belirti, simge üçlüsüdür.
Bunları şu örneklerle açıklayabiliriz: Görüntüsel gösterge, belirttiği şeyi doğrudan doğruya canlandıran bir göstergedir (

Halka, matematikte cebirin temel yapılarından biridir ve soyut cebirde tam sayıların soyutlamasıdır. Bu yapıyı işleyen dala halka kuramı denir. Halkalar diğer bir temel yapı olan grupların üzerine inşa edilir. Her halka, aynı zamanda değişmeli bir gruptur, ama bir halkadan daha fazla özelliği sağlaması istenir. Örneğin halkada grup işlemine ek olarak ikinci bir işlem daha vardır. Halkalara örnek olarak tam sayılar, modülo n sayılar, polinomlar ya da karmaşık sayılar verilebilir.
Halka her şeyden önce bir kümedir ve belli özellikleri sağlar. Bu özellikler aşağıda verilmiştir.

        R
      
    
    {\displaystyle R}
  
 boştan farklı bir küme olsun. Bu küme üzerinde 
  
    
      
        +
      
    
    {\displaystyle +}
  
 ve 
  
    
      
        ∗
      
    
    {\displaystyle *}
  
 ikili işlemleri tanımlı olsun. Eğer;

  
    
      
        (
        R
        ,
        +
        )
      
    
    {\displaystyle (R,+)}
  
 kümesi değişmeli bir grup,

  
    
      
        (
        R
        ,
        ∗
        )
      
    
    {\displaystyle (R,*)}
  
 kümesi bir yarı grup ve

  
    
      
        ∗
      
    
    {\displaystyle *}
  
 işlemi 
  
    
      
        +
      
    
    {\displaystyle +}
  
 işlemi üzerine sağdan ve soldan dağılmalı
ise 
  
    
      
        (
        R
        ,
        +
        ,
        ∗
        )
      
    
    {\displaystyle (R,+,*)}
  
 kümesine halka denir. Bunların yanında eğer,

  
    
      
        (
        R
        ,
        ∗
        )
      
    
    {\displaystyle (R,*)}
  
 kümesi bir birlik ise 
  
    
      
        (
        R
        ,
        +
        ,
        ∗
        )
      
    
    {\displaystyle (R,+,*)}
  
 kümesine birimli halka; ayrıca,

  
    
      
        (
        R
        ,
        ∗
        )
      
    
    {\displaystyle (R,*)}
  
 kümesi değişmeli ise 
  
    
      
        (
        R
        ,
        +
        ,
        ∗
        )
      
    
    {\displaystyle (R,+,*)}
  
 kümesine değişmeli halka denir.
Bir halkanın birinci işlemi olan (genellikle toplama) 
  
    
      
        +
      
    
    {\displaystyle +}
  
 işleminin birim öğesine sıfır denir ve 
  
    
      
        0
      
    
    {\displaystyle 0}
  
 ile gösterilmesi gelenektir. Halkanın ikinci işlemi olan (genellikle çarpma) 
  
    
      
        ∗
      
    
    {\displaystyle *}
  
 işleminin birim öğesi varsa bu birim öğeye bir denir ve geleneksel olarak 
  
    
      
        1
      
    
    {\displaystyle 1}
  
 ile gösterilir.
Ayrıca bir halkada genellikle 
  
    
      
        0
        =
        1
      
    
    {\displaystyle 0=1}
  
 olmadığı da bir belit olarak eklenir. Nitekim 
  
    
      
        0
        =
        1
      
    
    {\displaystyle 0=1}
  
 olması bir çelişki yaratmaz ancak, 
  
    
      
        0
        =
        1
      
    
    {\displaystyle 0=1}
  
 olduğunda R halkası tek öğeli bir küme olur. Bunu aşağıdaki gibi basitçe her sayının sıfıra eşit olduğunu göstererek kanıtlayabiliriz:

  
    
      
        a
        =
        a
        ∗
        1
        =
        a
        ∗
        0
        =
        0
      
    
    {\displaystyle a=a*1=a*0=0}
  

Halkanın tam tanımı için bir uzlaşma görülmüyor. Bazı matematikçiler (örneğin Ali Nesin) bir halkanın hem birimli hem bileşmeli hem de değişmeli olduğunu varsayar. Eğer birim öğesiz veya değişme özelliği olmayan bir halkadan bahsedilecekse birimsiz halka ya da değişmesiz halka denmiş olur. Bourbaki ya da Herstein gibi matematikçiler de birim öğesi olmayan halkalara yalancı halka demeyi tercih eder. Bu sayfada bahsedilen halkalar hem değişmeli hem bileşmeli hem de birim öğeli alınacaktır.

        (
        
          Z
        
        ,
        +
        ,
        ⋅
        )
      
    
    {\displaystyle (\mathbb {Z} ,+,\cdot )}
  
 tam sayılar toplamaya göre değişmeli bir gruptur, birim elemanı 
  
    
      
        0
      
    
    {\displaystyle 0}
  
'dır. Aynı zamanda tam sayılar üzerinde çarpma işlemi vardır, bu işlemin birim elemanı 
  
    
      
        1
      
    
    {\displaystyle 1}
  
'dir, çarpma değişmelidir, birleşmelidir ve toplama üzerine dağılır. Yani tam sayılar, birimli ve değişmeli bir halkadır.

  
    
      
        (
        
          k
        
        ,
        +
        ,
        ⋅
        )
      
    
    {\displaystyle (\mathbb {k} ,+,\cdot )}
  
bir 
  
    
      
        
          k
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {k} }
  
 cismi için bir halka örneğidir. Halkalardan beklenen özelliklere ek olarak, çarpma işlemi değişmeli ise ve sıfır dışında her elemanın çarpmaya göre tersi varsa, bu özellikleri sağlayan halkalara cisim denir. Yani rasyonel sayılar, reel sayılar ve karmaşık sayılar birer halkadır.
Bir 
  
    
      
        
          k
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {k} }
  
cismi için katsayısını bu cisimden alan polinomlar 
  
    
      
        (
        
          k
        
        [
        x
        ]
        ,
        +
        ,
        ⋅
        )
      
    
    {\displaystyle (\mathbb {k} [x],+,\cdot )}
  
, polinom toplaması ve çarpması ile birlikte birimli ve değişmeli bir halkadır.

  
    
      
        (
        
          M
          
            n
            ×
            n
          
        
        (
        R
        )
        ,
        +
        ,
        ⋅
        )
      
    
    {\displaystyle (M_{n\times n}(R),+,\cdot )}
  
 girdileri herhangi bir 
  
    
      
        R
      
    
    {\displaystyle R}
  
 halkasından olan 
  
    
      
        n
        ×
        n
      
    
    {\displaystyle n\times n}
  
boyutundaki matrisler, matris toplaması ve çarpması ile birimli ama (
  
    
      
        n
        ≠
        1
      
    
    {\displaystyle n\neq 1}
  
 için) değişmesiz bir halkadır.

Halka çeşitleri şunlardır:

Bölüm halkası
Değişmeli halka
Yalancı halka
Yarı halka

Matematik Dünyası Dergisi, sayı 2004-I (bahar) sayfa 11-41 ve sayı 2004-II (yaz) sayfa 9-50.
Thomas W. Hungerford, Algebra, springer-Verlag, 1974.
T.O. Hawkes Hartley, Rings, modules and linear algebra, Chapman and Hall, 1994.
Abdullah Harmancı, Cebir, Hacettepe Üniversitesi FF, 1987.

Cisim
Grup

Hareket ya da devinim, bir cismin sabit bir noktaya göre yerinin zamana karşı değişimidir. Hareketle ilgilenen bilim sahaları, mekanik ve kinematik olarak sınıflandırılabilir. İlkinde kuvvet ve kütle üzerindeki etkisi incelenirken, ikincisinde, kütlenin konumu, hızı gibi nitelikler incelenir.

Hareketle ilgili en temel kanunlar, Newton'un hareket kanunları olarak adlandırılan Isaac Newton tarafından hareket eden bir cismin davranışlarının incelenmesi ile elde edilmiş olan kanunlardır. Bu kanunlar aynı zamanda klasik mekanik kuramlarının temelini oluşturur.

Newton'un hareket kanunları şu şekilde ifade edilebilir:

Newton'un I. hareket kanunu (atâlet ya da eylemsizlik) : Bir cisme etki eden net bir kuvvet yoksa, o cisim durur ya da sabit hızla doğrusal hareket yapıyorsa bu hareketine devam eder.
Newton'un II. hareket kanunu: Bir cismin momentumunun zamana karşı değişimi, cisme etki eden net kuvvet ile orantılı ve aynı yöndedir. Şu şekilde denklemsel olarak ifade edilebilir. (P: momentum ; t: zaman ; F: kuvvet ; M: kütle ; V: hız ; a: ivme)

  
    
      
        
          
            
              F
              →
            
          
        
        =
        
          
            
              d
              
                
                  
                    P
                    →
                  
                
              
            
            
              d
              t
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\vec {F}}={d{\vec {P}} \over dt}}
  

  
    
      
        
          
            
              F
              →
            
          
        
        =
        
          
            
              d
              (
              m
              
                
                  
                    V
                    →
                  
                
              
              )
            
            
              d
              t
            
          
        
        =
        m
        
          
            
              d
              
                
                  
                    V
                    →
                  
                
              
            
            
              d
              t
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\vec {F}}={d(m{\vec {V}}) \over dt}=m{d{\vec {V}} \over dt}}
  

  
    
      
        
          
            
              F
              →
            
          
        
        =
        m
        
          
            
              a
              →
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\vec {F}}=m{\vec {a}}}
  

Newton'un III. hareket kanunu (etki-tepki eşitliği): Evrendeki tüm kuvvetler birbirine eşit ve zıt yönlü çiftler halindedir. Yani bir cisim üzerine etki etmekte olan her harici kuvvet için ona eşit ve zıt yönde bir kuvvet bulunmaktadır.
Newton'un geliştirdiği. kütlenin konumu ve kütlelerin birbirleri ile münasebetini formüle eden bu yaklaşım daha sonra Euler tarafından bir kütlenin iç hareketlerini de inceleyecek şekilde geliştirilmiştir. Süreklilik mekaniği olarak adlandırılan bu sahada iki boyutlu vektörler yerine, matris şeklinde ifade edilen tensörler kullanarak hareket formüle edilir. Tensörler, seçilen teğet düzleminin konumuna göre değişen çokluklardır.
Euler, Stokes, Navier-Stokes denklemleri süreklilik mekaniği kullanılarak geliştirilen denklemlerden ilk akla gelenlerdir. Navier-Stokes akışkanlar mekaniği olarak anılan sahanın temel denklemidir. Hava, su gibi ağdalı (viscosity) veya ağdasız akışkanlara ait hesaplamalar bu denklemler yardımı ile son derece sağlıklı olarak yapılabilmektedir.

hareketli cisimler, bir yörünge üzerinde hareket ederler. Hareketler, yörüngelerine ve hızlarına göre tasnif edilirler. Yörüngelere göre hareket çeşitleri

Dairesel hareket: Aynı açısal hızla daire şeklinde bir yörünge izleyen cisimlerin hareketidir. Akreple yelkovanın hareketleri gibi.
Doğrusal hareket: Doğru şeklinde bir yörünge üzerinde hareket eden bir cismin hareketi.
Eğrisel hareket: Cismin izlediği yörünge bir eğri olan cisimlerin hareketidir. Bu çeşit yörüngelerde bir yönde devamlı etki eden bir kuvvet, cismi bir eğride hareket etmeye zorlar. Eğik veya yatay atış (top mermisinin yörüngesi) gibi.
Hızlarına göre hareket türleri ise

Sâbit hızlı hareket: Hareketi bir kuvvetin etkisi altında yapmayan ve yer değiştirmelerinde hızlarında artma veya azalma olmayan hareket türü.
Düzgün değişen hareket: Bir kuvvetin etkisi altında olan ve hareketli cismin hızında artma veya azalmaya sebep olan hareket türü. Cismin hızı artıyorsa düzgün hızlanan hareket, azalıyorsa düzgün yavaşlayan hareketten söz edilir.

Harmonik analiz, bir fonksiyon ile onun frekanstaki temsili arasındaki bağlantıları araştırmakla ilgilenen matematik dalıdır. Frekans gösterimi, gerçek doğru üzerindeki fonksiyonlar için Fourier dönüşümü kullanılarak veya periyodik fonksiyonlar için Fourier serisi kullanılarak bulunur. Bazen harmonik analiz yerine kullanılsa da, bu dönüşümlerin diğer alanlara genelleştirilmesi genellikle Fourier analizi olarak adlandırılır. Harmonik Analiz sayı teorisi, temsil teorisi, sinyal işleme, kuantum mekaniği, gelgit analizi ve nörobilim gibi çok çeşitli bilimsel alanlardaki uygulamalarla geniş bir konu haline gelmiştir.
"Harmonik" terimi, "müzikte yetenekli" anlamına gelen Eski Yunanca harmonikos kelimesinden türemiştir. Fiziksel özdeğer problemlerinde, müzik notalarının harmoniklerinin frekansları gibi frekansları birbirinin tam sayı katları olan dalgaları ifade etmeye başlamış ancak sonradan terim orijinal anlamının ötesinde genelleştirilmiştir.
Rn üzerindeki klasik Fourier dönüşümü, özellikle temperlenmiş dağılımlar gibi daha genel nesneler üzerindeki Fourier dönüşümü, halen devam eden bir araştırma alanıdır.
Fourier serileri, harmonik analiz ile fonksiyonel analiz arasında bir bağlantı sağlayan Hilbert uzayları bağlamında incelenebilir. Dönüşüm tarafından eşlenen uzaylara bağlı olarak Fourier dönüşümünün dört versiyonu vardır:

ayrık/periyodik–ayrık/periyodik: Ayrık Fourier dönüşümü,
sürekli/periyodik–ayrık/periyodik olmayan: Fourier serisi,
ayrık/periyodik olmayan-sürekli/periyodik: ayrık zamanlı Fourier dönüşümü,
sürekli/periyodik olmayan–sürekli/periyodik olmayan: Fourier dönüşümü.

Elias Stein ve Guido Weiss, Öklid Uzaylarında Fourier Analizine Giriş, Princeton University Press, 1971.0-691-08078-XISBN 0-691-08078-X
Elias Stein, Timothy S. Murphy ile birlikte, Harmonik Analiz: Gerçek Değişken Yöntemler, Ortogonallik ve Salınımlı İntegraller, Princeton University Press, 1993.
Elias Stein, Littlewood-Paley Teorisi ile İlgili Harmonik Analiz Konuları, Princeton University Press, 1970.
Yitzhak Katznelson, Harmonik analize giriş, Üçüncü baskı. Cambridge University Press, 2004.0-521-83829-0ISBN 0-521-83829-0 ; 0-521-54359-2
Terence Tao, Fourier Dönüşümü 28 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. . (Fonksiyonların ℤ₂ üzerinden harmonik ayrıştırma olarak tek + çift parçalara ayrıştırılmasını tanıtır.)
Yurii I. Lyubich. Grupların Banach Temsil Teorisine Giriş . 1985 Rusça baskısından çevrilmiştir (Kharkov, Ukrayna). Birkhäuser Verlag. 1988.
George W. Mackey, Simetrinin kullanılması olarak harmonik analiz – tarihsel bir araştırma, Bull. Amr. Matematik. Sos. 3 (1980), 543–698.
M. Bujosa, A. Bujosa ve A. Garcıa-Ferrer. Doğrusal Stokastik Fark Denklemlerinin Sözde Spektrumları için Matematiksel Çerçeve, Sinyal İşleme Üzerine IEEE İşlemleri cilt. 63 (2015), 6498-6509.

Havacılık ve uzay mühendisliği, insanlı ve insansız hava ve uzay araçlarının geliştirilmesiyle ilgili bir mühendislik dalıdır. Havacılık mühendisliği ve uzay mühendisliği olarak örtüşen iki dalı bulunur. Aviyonik mühendisliği benzerdir, ancak havacılık mühendisliğinin elektronik sistemleri kısmını kapsar.
"Havacılık mühendisliği", bu alan için önceden kullanılan bir terimdi. Uçuş teknolojileri, uzayda faaliyet gösteren araçları da içerecek şekilde geliştikçe daha geniş olan "havacılık ve uzay mühendisliği" terimi kullanılmaya başlandı.
Uçuş taşıtları, araç bileşenlerine uygulanan yapısal yükler ile atmosfer basıncı ve sıcaklıktaki değişikliklerin neden olduğu zorlu koşullara maruz kalmaktadır. Bundan dolayı hava ve uzay taşıtları; aerodinamik, tahrik, aviyonik, malzeme bilimi, yapı statiği ve imalat gibi çok çeşitli teknolojilerin ve mühendislik alanlarının katkılarıyla üretilebilmektedir. Bu teknolojiler arasındaki etkileşim, havacılık ve uzay mühendisliği olarak bilinir. Havacılık ve uzay mühendisliği, ilgili disiplinlerin karmaşıklığı ve artan sayısı nedeniyle her biri kendi uzmanlık alanına sahip mühendis ekipleri tarafından yürütülür.

Makine mühendisliği
Astronotik
Havacılık ve uzay
Uzay mühendisliği
Uçak mühendisliği

Hemşirelik; birey, aile ve toplumun sağlığını koruma ve geliştirmeye odaklanan, ideal sağlık düzeyine ve yaşam kalitesine ulaştırmayı hedefleyen bir sağlık profesyonelidir.
Hemşireler, yaşam kalitesini iyileştirmek ve hastanın ihtiyacı olan en doğru tıbbi bakımı verebilmek için doktorlar, hasta, hastanın ailesi ve diğer ekip üyeleriyle işbirliği içinde çalışarak bir bakım planı geliştirir.
Türkiye'de doktor tarafından belirlenen tanıya uygun istenilen ilaç ve tedavi planını hastaya uygular. Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri'nde klinik hemşire uzmanları ve hemşire pratisyenleri gibi gelişmiş pratisyen hemşireler, bireysel eyalet düzenlemelerine bağlı olarak sağlık sorunlarını teşhis eder ve ilaçlar ve diğer tedavileri reçete eder. Hemşireler, Tıp pratisyenleri, fizyoterapistler ve diyetisyenler gibi multidisipliner bir sağlık bakım ekibinin diğer üyeleriyle iş birliği yaparak veya bağımsız olarak hasta bakımını planlar.
Hemşireler, hasta bakımına yaklaşım, eğitim ve uygulama kapsamı bakımından diğer sağlık ekibi üyelerinden ayrılır. Hemşirelik, geniş uygulama alanlarına sahiptir. Hemşireler tedavi planını uygular, tedavinin gidişatını değerlendirir, hastayı fizik muayeneden geçirir, hastayı takip eder, acil durumlara müdahale eder ve hastanın tıbbi bakımını planlar. Bakım sağlama rolü, hemşireliğin tarihsel imajını şekillendirmiştir. Hemşirelere eğitim düzeyinde yapılan çeşitli düzenlemelerle bağımsız çalışmaya olanak sağlanmıştır. Savaş sonrası dönemde hemşirelik eğitimi, gelişmiş ve uzmanlaşmış bir kimliğe bürünmüş, birçok geleneksel düzenlemeler ve değişen bakım sağlayıcı rollerle bir çeşitlilik süreci geçirmiştir.

Asıl anlamı süt kardeş olan hemşire sözcüğü Türkçeye Farsçadan geçmiştir ve sözlükte "diplomalı hasta tedavicisi" şeklinde tanımlanmaktadır. Osmanlı döneminde bu mesleği icra edenler Arapça mümerriz ve mümerrize sözcükleri ile de ifade edilmekteydi. Günümüzde erkek görevliler için yanlış bir şekilde hemşir sözcüğü de kullanılmaktadır. Hemşire sözcüğünün eş anlamlısı olarak tıp bacısı ve tıp kardeşi şeklinde sözcükler bulunmaktadır.

Hemşirelik tarihçileri, antik dönemde hasta veya yaralıya sağlanan bakımın hemşirelik bakımı olup olmadığını belirleme zorluğuyla karşı karşıyadır. MÖ beşinci yüzyılda, Hipokrat Koleksiyonu, ilk hemşireler olabilecek erkek "görevliler" tarafından hastaların vasıflı bakımını ve gözlemlerini anlatır. Modern hemşireliğin kuruluşundan önce, rahibeler ve keşişler gibi dini tarikatların üyeleri genellikle hemşirelik benzeri bakım sağlıyorlardı. Örnekler diğerlerinin yanı sıra Hristiyan, İslami ve Budist geleneklerinde mevcuttur.

Florence Nightingale, İngiliz sosyal reformcu, istatistikçi ve hemşire. Modern hemşireliğin kurucusudur. Kırım Savaşı sırasında eğitim alan hemşirelerin yöneticisi olarak öne çıkmış, savaşta yaralanan askerlerin tedavi ve bakımlarını yapmıştır. Hemşireliğe son derece olumlu bir itibar kazandırmış ve Viktorya kültüründe bir ikon olmuştur. Özellikle gece gündüz demeden yaralı askerlere baktığı için kendisine "Lambalı Kadın" denmiştir. 1860 yılında Nightingale, Londra'da St Thomas' Hospital'da kendi hemşirelik okulunun kurulmasıyla profesyonel hemşirelik vakfının temellerini atmıştır. Dünyada ilk modern sivil hemşire okulu olmuştur. "Tanrının en değerli armağanı olan hayat çok defa hemşirenin ellerine terk edilmiştir."
Florence Nightingale
Mesleğin gelişiminde diğer önemli hemşireler şunlardır:

Agnes Hunt adlı Shropshire ilk ortopedik hemşire ve Oswestry içinde ortopedik hastaneye The Robert Jones & Agnes Hunt Hastanesi ortaya çıkmasında hayati önem taşımaktaydı.
Liverpool'daki Brownlow Hill revirinde 1865'te hemşire eğitim rejimi kuran Agnes Jones.
Amerika Birleşik Devletleri ve Japonya'da kaliteli hemşirelik okulları kuran ve resmi olarak ABD'de profesyonel olarak eğitilmiş ilk hemşire olan Linda Richards, 1873 yılında Boston'daki New England Kadın ve Çocuk Hastanesi'nden mezun oldu.
Clarissa Harlowe "Clara" Barton, öncü bir Amerikalı öğretmen, patent katibi, hemşire ve insani yardım uzmanı ve Amerikan Kızılhaç'ının kurucusu.
Saint Marianne Cope, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki ilk genel hastanelerin bazılarını açıp işleten, Amerika'nın modern hastane sisteminin gelişimini etkileyen temizlik standartlarını belirleyen St. Francis'in kız kardeşi.

Birçok hemşire I. Dünya Savaşı'nda aktif görev gördü, ancak meslek İkinci Dünya Savaşı sırasında değişti. Ordu Hemşirelik Hizmetinin İngiliz hemşireleri her denizaşırı kampanyanın bir parçasıydı. ABD Ordusu ve Donanması'nda hizmete diğer mesleklerden daha fazla hemşire gönüllü oldu. Nazilerin, 40.000 kişilik kendi Kahverengi Hemşireleri vardı. İki düzine Alman Kızıl Haç hemşiresi, ateş altında kahramanlıkları nedeniyle Demir Haç ile ödüllendirildi.
Modern çağ, lisans ve lisansüstü hemşirelik derecelerinin gelişimini gördü. Hemşirelik araştırmalarının ilerlemesi ve örgütlenme ve örgütlenme arzusu, çok çeşitli mesleki kuruluşların ve akademik dergilerin oluşumuna yol açtı. Hemşireliğin ayrı bir akademik disiplin olarak giderek daha fazla tanınmasına, uygulamanın teorik temelini tanımlama ihtiyacına ilişkin bir farkındalık eşlik etti.
19. ve 20. yüzyılın başlarında hemşirelik, tıpkı doktorluğun bir erkek mesleği olduğu gibi, kadın mesleği olarak kabul edildi. 20. yüzyılın sonlarında artan işyeri eşitliği beklentileriyle birlikte, hemşirelik resmi olarak cinsiyetten bağımsız bir meslek haline geldi.

Hemşirelik uygulamaları hem çeşitli uzmanlık alanlarına hem de ülkelere göre değişiklik gösterse de, bazı kuruluşlar hemşireliği genel anlamda birkaç farklı şekilde tanımlamaktadır:

Hemşirelik, her yaştan, aileden, gruptan ve toplumdan, hasta veya iyi durumdaki ve tüm ortamlardaki bireylerin özerk ve işbirliğine dayalı bakımını kapsar. Hemşirelik, sağlığın geliştirilmesini, hastalıkların önlenmesini ve hasta, engelli ve ölen kişilerin bakımını içerir. Savunuculuk, güvenli bir çevrenin teşviki, araştırma, sağlık politikasının şekillendirilmesine ve hasta ve sağlık sistemleri yönetimine katılım ve eğitim de önemli hemşirelik rolleridir. (Uluslararası Hemşirelik Konseyi)
İnsanların sağlıklarını iyileştirmelerine veya sürdürmelerine, sağlık sorunlarıyla baş etmelerine ve hastalıkları veya sakatlıkları ne olursa olsun, ölümüne kadar mümkün olan en iyi yaşam kalitesine ulaşmalarına olanak sağlamak için bakımın sağlanmasında klinik muhakemenin kullanılması. (Kraliyet Hemşirelik Koleji)
Hemşirelik, sağlığın ve becerilerin korunması, geliştirilmesi ve optimizasyonudur; hastalık ve yaralanmanın önlenmesi; insan tepkilerinin teşhis ve tedavisi yoluyla acının hafifletilmesi; ve bireyler, aileler, topluluklar ve halklar için sağlık hizmetlerinde savunuculuk. (Amerikan Hemşireler Birliği)

Hemşirelik uygulama yetkisi, mesleki hak ve sorumlulukların yanı sıra kamusal hesap verebilirlik mekanizmalarını tanımlayan bir sosyal sözleşmeye dayanmaktadır. Hemen hemen tüm ülkelerde, hemşirelik uygulaması kanunla tanımlanır ve yönetilir.
Dünya çapındaki hemşirelik topluluğunun amacı, profesyonellerinin kimlik bilgilerini, etik kurallarını, standartlarını ve yeterliliklerini korurken ve eğitimlerine devam ederken herkes için kaliteli bakım sağlamalarıdır. Profesyonel hemşire olmanın birçok eğitim yolu vardır ve bu yollar dünya çapında büyük farklılıklar gösterir; hepsi kapsamlı hemşirelik teorisi ve uygulamasının yanı sıra klinik beceriler konusunda eğitim içerir. Hemşireler, bireyin fiziksel, duygusal, psikolojik, entelektüel, sosyal ve ruhsal ihtiyaçlarına göre bütüncül bir şekilde sağlıklı ve hasta olan her yaştan ve kültürel geçmişe sahip bireylerle ilgilenir. Meslek, bu bireylere bakmak için fizik bilimi, sosyal bilimler, hemşirelik teorisi ve teknolojiyi birleştirir.
Hemşirelik Lisansı; üniversiteler tarafından verilen, hemşirelik bilimi ve ilkeleri alanında dört yıllık akademik derecesi almış kişilere verilir. Temel tıp bilimleri ve hemşirelik ana alan derslerinden (Hemşirelik ilke ve uygulamaları, iç hastalıkları hemşireliği, cerrahi hemşireliği, kadın hastalıkları ve doğum hemşireliği, pediatri hemşireliği, psikiyatri hemşireliği, halk sağlığı hemşireliği) başarılı olmuş ve teorik eğitiminin yanı sıra pratik eğitimini de başarıyla tamamlamış lisans mezunu öğrenciler hemşire unvanına sahip olur. Hemşirelik eğitimini yüksek lisans ve doktora seviyesinde devam ettiren kişiler ise uzman hemşire unvanına sahip olur.

Hemşirelikte ileri eğitim, yüksek lisans ve doktora düzeyinde yapılır. Hemşirelikte lisansüstü eğitimini tamamlamış hemşireler bilim uzmanı unvanı alır. Lisansüstü eğitimini tamamlamış hemşireler üniversitelerde akademik alanda çalışmalar yürütürken, hastanede ise uzman hemşire unvanı ile tıbbi hasta bakımını sürdürür ve personelin eğitiminde görev alır.

Sağlık hizmetleri bilgisinin istikrarlı bir şekilde artmasıyla birlikte, hemşireler sürekli eğitim yoluyla eğrinin önünde kalabilir. Sürekli eğitim sınıfları ve programları, hemşirelerin hastalara mümkün olan en iyi bakımı sağlamasını, hemşirelik mesleğini ilerletmesini sağlar. Profesyonel hemşirelik kuruluşları, sertifikasyon kurulları aracılığıyla, kendi uzmanlık alanlarındaki klinik yeterliliği kanıtlamak için gönüllü sertifika sınavlarına sahiptir. Hemşirelik mesleğinin alt alt alanlarına yönelik birçok sertifika programı vardır. Hemşireler bu programlara katılarak bilgilerini günceller ve o alanda uzmanlaşır. Neticede bir unvana sahip olur (örneğin ameliyathane hemşiresi).

Yoğun bakım hemşireliği
Acil bakım hemşireliği
Onkoloji hemşireliği
Ameliyathane-cerrahi hemşireliği
Stoma ve yara bakım hemşireliği
Pediatri hemşireliği
Pediatrik yoğun bakım hemşireliği
Yenidoğan hemşireliği
Yenidoğan yoğun bakım hemşireliği
Kadın sağlığı ve hastalıkları hemşireliği
Psikiyatri hemşireliği (Ruh sağlığı klinik hemşireliği, çocuk ve adölesan ruh sağlığı hemşireliği, konsültasyon-liyezon hemşireliği)
Diyaliz hemşireliği
Rehabilitasyon hemşireliği
Endoskopi hemşireliği
Gerontoloji hemşireliği
Evde bakım hemşireliği
Aile planlaması hemşireliği
Okul sağlığı Hemşireliğ

Hesaplamalı matematik, matematik ve bilgisayar tarafından yapılan hesaplamaların incelendiği bir çalışma alanıdır.
Hesaplamalı matematiğin büyük bir kısmı, bilim ve mühendislikte bilgisayar hesaplamalarının kullanmasını sağlamak ve geliştirmek için matematiğin kullanılmasıdır. Bu algoritma tasarımı, hesaplama karmaşıklığı, nümerik yöntemler ve sembolik matematiği içermektedir.
Hesaplamalı matematik, bilgisayarların matematiği kendisi içinde kullanmasını ifade eder. Bu, varsayımlar (özellikle sayılar teorisinde) oluşturmak için matematiksel denemeler yapmayı teoremleri kanıtlamak için bilgisayarları kullanmayı (örneğin dört renk teoremi) içerir.

Hesaplamalı matematik, 1950'lerin başlarında uygulamalı matematiğin bir parçası olarak ortaya çıktı. Şu anda hesaplamalı matematik şunları ifade edebilir ya da içerebilir:

Hesaplamalı bilimler, bilimsel hesaplama veya hesaplamalı mühendislik olarak da bilinir
Sistem mühendisliğinin matematiksel modellerine doğrudan ihtiyaç duyan sistem bilimleri
Geleneksel mühendislik yöntemlerinin yerine, matematiksel problemlerin bilgisayar simülasyonu ile çözülmesi.
Bilimsel hesaplamalarda kullanılan sayısal yöntemler, örneğin nümerik lineer cebir ve kısmi diferansiyel denklemlerin nümerik çözümleri
Stokastik yöntemler, Monte Carlo yöntemleri ve bilimsel hesaplamadaki belirsizliğin diğer temsilleri gibi
Bilimsel hesaplamanın matematiği, özellikle sayısal analiz.
Hesaplama karmaşıklığı
Bilgisayar cebiri ve bilgisayar cebiri sistemleri
Mantık (otomatik teorem ispatı), ayrık matematik, kombinatorik, sayılar teorisi ve hesaplamalı cebirsel topoloji gibi matematiğin çeşitli alanlarında bilgisayar destekli araştırmalar
Özellikle asal sayı testi, çarpanlara ayırma, eliptik eğriler ve blok zinciri matematiği üzerine araştırmaları içeren kriptografi ve bilgisayar güvenliği
Hesaplamalı dilbilim, doğal dillerde matematiksel ve bilgisayar tekniklerinin kullanımı
Hesaplamalı cebirsel geometri
Hesaplamalı grup teorisi
Hesaplamalı geometri
Hesaplamalı sayılar teorisi
Hesaplamalı topoloji
Hesaplamalı istatistikler
Algoritmik bilgi teorisi
Algoritmik oyun teorisi
Matematiksel ekonomi, matematiğin ekonomide, finansta ve belli bir ölçüde muhasebede kullanımı
Deneysel matematik

Matematiksel yazılım

Gerçel sayılarda olmayan ve karesi 1 olan bir sayının kümeye katılmasıyla üretilen kümeye hiperbolik sayılar kümesi denir. Tıpkı karmaşık sayılarda olduğu gibi, hiperbolik sayılar 
  
    
      
        a
        +
        
          h
        
        b
      
    
    {\displaystyle a+\mathbf {h} b}
  
 şeklinde yazılabilen sayılardır, ancak karmaşık sayılardan tek farkı hiperbolik birim denilen sayının

  
    
      
        
          
            h
          
          
            2
          
        
        =
        1
      
    
    {\displaystyle \mathbf {h} ^{2}=1}
  

olarak tanımlanmasıdır. Bu sayılar fizikte, özellikle Özel görelilikte sıkça kullanılmaktadır. Daha anlaşılır bir tanımını şöyle yapabiliriz.

  
    
      
        
          j
          
            2
          
        
        =
        −
        1
      
    
    {\displaystyle j^{2}=-1}
  
 olduğuna göre,

  
    
      
        
          j
          
            2
          
        
        =
        1
      
    
    {\displaystyle j^{2}=1}
  
 neden olmasın varsayımı ile açıklayabiliriz.
Buradan geriye dönük tüm tanımlanan sayıların aslında bir varsayımdan ibaret olabileceği çıkarımını yapabiliriz. Yani alınan matematiksel modele göre çözümler üretiyoruz. Eğer h gibi bir sayı varsa bu fiziksel bir olayı açıklamak içindir. Buradan şu anlaşılır fiziksel olayları açıklamak için matematiğe ihtiyaç vardır veya fizik matematiğin görüntülerinden ibarettir. Buradan doğadaki olayların hepsinin matematikten ibaret olduğunu anlarız. Matematik soyuttur ama fizik gibi somut bir yansıması vardır. Eğer matematik bir fiziksel olayı açıklayamıyorsa bu olay fiziksel değildir.

          R
        
        [
        X
        ]
      
    
    {\displaystyle \mathbb {R} [X]}
  
 polinom halkasında,

  
    
      
        
          X
          
            2
          
        
        −
        1
      
    
    {\displaystyle X^{2}-1}
  

polinomunun kökleri 1 ve -1 iken, bunların dışında başka bir 
  
    
      
        
          h
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {h} }
  
 sayısının da bu polinomun bir kökü olduğunun varsayılmasıyla oluşan

  
    
      
        
          R
        
        [
        X
        ]
        
          /
        
        (
        
          X
          
            2
          
        
        −
        1
        )
      
    
    {\displaystyle \mathbb {R} [X]/(X^{2}-1)}
  

bölüm halkasına hiperbolik sayılar kümesi denir ve genelde 
  
    
      
        
          H
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {H} }
  
 ya da H ile gösterilir.
Böyle bir sayının polinom halkasının katsayılar kümesi olan gerçel sayılar kümesi 
  
    
      
        
          R
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {R} }
  
'de de olmadığı görülebilir (ya da bu sayı yine 1 ya da -1 sayılardan birine eşit olmak zorunda kalır). Böylece bu sayı kümesi cebirin temel teoremi gereği bir cisim olamaz, değişmeli bir halka olur.

Bir bölünmüş-karmaşık sayı gerçek sayıların sıralı bir çifti formunda 
burada x ve y gerçek sayılar ve j niceli uygundur

  
    
      
        
          ȷ
          
            2
          
        
        =
        +
        1
      
    
    {\displaystyle \jmath ^{2}=+1}
  

  
    
      
        
          ȷ
          
            2
          
        
        =
        −
        1
      
    
    {\displaystyle \jmath ^{2}=-1}
  
 seçilirse karmaşık sayı içindeki sonuçlardır. Bu sıradan karmaşık olanlardan bölünmüş karmaşık sayılar ayıran bu işareti değişimdir. Miktar j burada bir gerçek sayı değildir ancak bağımsız bir miktardır, bu ± 1'e eşit değildir.
Tüm bu z koleksiyonuna bölünmüş-karmaşık düzlem denir. Bölünmüş karmaşık sayıların Toplama ve çarpması aşağıdaki ile tanımlanır.

(x + j y) + (u + j v) = (x + u) + j(y + v)
(x + j y)(u + j v) = (xu + yv) + j(xv + yu).
Bu çarpma toplama üzerinde değişmeli, birleşimli ve dağılmalıdır.

Sadece karmaşık sayılar için, bölünmüş karmaşık eşlenik kavramını tanımlayabilirsiniz. Eğer

z = x + j y
znin eşleniği olarak tanımlanır

z∗ = x − j y.
Eşlenik olağan kompleks eşleniği ile benzer özelliklere taşır. Yani,

(z + w)∗ = z∗ + w∗
(zw)∗ = z∗w∗
(z∗)∗ = z.
Bu üç özellik bölünmüş karmaşık eşleniğe işaret etmektedir sıra 2.nin bir otomorfizma'sıdır
Bir bölünmüş karmaşık sayının  z = x + j y eşyönlü karesel form tarafından verilen modülü

  
    
      
        ‖
        z
        ‖
        =
        z
        
          z
          
            ∗
          
        
        =
        
          z
          
            ∗
          
        
        z
        =
        
          x
          
            2
          
        
        −
        
          y
          
            2
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle \lVert z\rVert =zz^{*}=z^{*}z=x^{2}-y^{2}.}
  

önemli bir özelliği vardır, bu bölünmüş karmaşık çarpma tarafından korunmaktadır:

  
    
      
        ‖
        z
        w
        ‖
        =
        ‖
        z
        ‖
        ‖
        w
        ‖
        .
      
    
    {\displaystyle \lVert zw\rVert =\lVert z\rVert \lVert w\rVert .}
  

Bununla beraber, bu karesel form pozitif-tanım değildir ama oldukça yerine geçecek bir imza'sıdır (1, −1), bu modül bir norm değildir.
Birleşimli çifdoğrusal form ile verilir:

〈z, w〉 = Re(zw∗) = Re(z∗w) = xu − yv,
burada z = x + j y ve w = u + j v. 
modül için bir başka ifade ise

  
    
      
        ‖
        z
        ‖
        =
        ⟨
        z
        ,
        z
        ⟩
        .
      
    
    {\displaystyle \lVert z\rVert =\langle z,z\rangle .}
  

Pozitif-tanım olmadığından, bu çiftdoğrusal form bir iççarpım değildir; yine de çift doğrusal form sık sık bir belirsiz iç çarpım olarak adlandırılır. Dil kötüye benzer bir norm olarak modül ifade eder. Bölünmüş-karmaşık sayının tersi olan ancak ve ancak onun modül sıfırda farklı (
  
    
      
        ‖
        z
        ‖
        ≠
        0
      
    
    {\displaystyle \lVert z\rVert \neq 0}
  
). 
Bir ögenin çarpımsal ters aşağıdaki ile verilir

  
    
      
        
          z
          
            −
            1
          
        
        =
        
          z
          
            ∗
          
        
        
          /
        
        ‖
        z
        ‖
        .
      
    
    {\displaystyle z^{-1}=z^{*}/\lVert z\rVert .}
  

Split-karmaşık sayılar boş elemanların tersi değildir. Burada bütün (a ± j a) formunun bazı a gerçek sayıları içindir.

Burada iki önemsiz olmayan idempotent ile verilen e = (1 − j)/2 ve e∗ = (1 + j)/2. Bu idempotent demektir hatırlayın ee = e ve e∗e∗ = e∗. Bu öğelerin her ikisi de null(boş):

  
    
      
        ‖
        e
        ‖
        =
        ‖
        
          e
          
            ∗
          
        
        ‖
        =
        
          e
          
            ∗
          
        
        e
        =
        0.
      
    
    {\displaystyle \lVert e\rVert =\lVert e^{*}\rVert =e^{*}e=0.}
  

Sıklıkla kullanmak için e ve e∗ ye  bir alternatif olarak bölünmüş karmaşık düzlemde tabandır . Bu taban köşegen taban veya null taban olarak adlandırılır, bölünmüş-karmaşık sayı z  taban içinde aşağıdaki gibi yazılabilir. 

z = x + j y = (x − y)e + (x + y)e∗.
Eğer z = ae + be∗  sayısını göstermek  istiyorsak gerçek sayılar a ve b ile
(a, b) ise bölünmüş-karmaşık çarpma ile verilir

(a1, b1)(a2, b2) = (a1a2, b1b2).
Bu baz olarak, toplama ve çarpma  ile tanımlanan ikili R ⊕ R direkt toplamı izomorf halka'ya bölünmüş karmaşık sayılar için açıkça uyar.
köşegen bazında bölünmüş kompleks eşleniği aşağıdaki ile verilir

(a, b)∗ = (b, a)
ve modülü aşağıdaki ile

  
    
      
        ‖
        (
        a
        ,
        b
        )
        ‖
        =
        a
        b
        .
      
    
    {\displaystyle \lVert (a,b)\rVert =ab.}
  

Halkaların kategorisi aynı eşbiçimsel sınıfta uzanan olsa da Kartezyen düzlem içinde yerleşmiş kendi içinde farklı iki çizginin doğrudan toplamıdır. Bir düzlemsel haritalama olarak eşbiçimsel, 45 ° bir saat yönünün tersine  bir √2 ile dönme oluşur vehiperbolik sektörü ile bağlantı bölgesinin içinde özellikle genleşme  bazen karışıklığa neden olmuştur. gerçekten, hiperbolik açı 
  
    
      
        R
        ⊕
        R
      
    
    {\displaystyle R\oplus R}
  
 içindeki sektörlerin bölge'ye karşılık gelen   düzlemi  ile bu  "birim çember" aşağıda verilmiştir.

  
    
      
        {
        (
        a
        ,
        b
        )
        ∈
        R
        ⊕
        R
        :
        a
        b
        =
        1
        }
        .
      
    
    {\displaystyle \lbrace (a,b)\in R\oplus R:ab=1\rbrace .}
  
  "birim çember" anlaşılır

  
    
      
        {
        cosh
        ⁡
        a
        +
        j
         
        sinh
        ⁡
        a
        :
        a
        ∈
        R
        }
      
    
    {\displaystyle \lbrace \cosh a+j\ \sinh a:a\in R\rbrace }
  
 bölünmüş karmaşık düzlemde karşılık gelen bir hiperbolik sektörün dilimi içinde sadece yarı alanında vardır. Bölünmüş karmaşık düzlem geometrisi 
  
    
      
        R
        ⊕
        R
        .
      
    
    {\displaystyle R\oplus R.}
  

de ayırt olmadığında böyle karışıklık sürdürülüyor olabilir.

Minkowski iç çarpımı ile iki boyutlu gerçek vektör uzayı denen sıklıkla (1 + 1)-boyutlu  ifade edilen Minkowski uzayıdır, R1,1 Öklid düzlemi R2 geometrisi gibi çok karmaşık numaraları ile tarif edilebilir, Minkowski'nin düzlemi,R1,1 geometrisi bölünmüş kompleks numaraları ile tarif edilebilir. Noktaların kümesidir

  
    
      
        {
        z
        :
        ‖
        z
        ‖
        =
        
          a
          
            2
          
        
        }
      
    
    {\displaystyle \{z:\lVert z\rVert =a^{2}\}}
  

R içindeki a her sıfırdan farklı bir hiperbol bir sağ ve sol dalı (a, 0) ve (−a, 0) den geçerek oluşur. Durum a = 1  birim hiperbol denir. Eşlenik hiperbol il

Homolojik cebir, homolojiyi genel cebirsel ortamda inceleyen matematiğin bir dalıdır. Kökenleri, özellikle Henri Poincaré ve David Hilbert tarafından 19. yüzyılın sonlarında kombinatoryal topoloji (cebirsel topolojinin öncüsü) ve soyut cebir (modüller ve syzygies teorisi) araştırmalarına dayanan nispeten genç bir disiplindir.
Homolojik cebir, homolojik işlevlerin ve bunların gerektirdiği karmaşık cebirsel yapıların incelenmesidir. Gelişimi, kategori teorisinin ortaya çıkışıyla iç içe geçerek ilerlemiştir. Merkezi bir kavram da, hem homolojileri hem de kohomolojileri aracılığıyla incelenebilen zincir kompleksleridir.
Homolojik cebir, bu komplekslerde yer alan bilgileri ayıklamak ve bunu halkaların, modüllerin, topolojik uzayların ve diğer 'somut' matematiksel nesnelerin homolojik değişmezleri biçiminde sunmak amacıyla araçlar sağlar. Bunu yapmak için güçlü bir araç spektral dizilerle sağlanır.
Cebirsel topolojide büyük bir rol oynamıştır. Etkisi kademeli olarak genişlemiş ve günümüzde değişmeli cebir, cebirsel geometri, cebirsel sayı teorisi, temsil teorisi, matematiksel fizik, operatör cebirleri, karmaşık analiz ve kısmi diferansiyel denklemler teorisini içermektedir. <i id="mwKA">K</i> -teorisi, Alain Connes'in değişmeli olmayan geometrisinde olduğu gibi homolojik cebir yöntemlerinden yararlanan bağımsız bir disiplindir.

Henri Cartan, Samuel Eilenberg, Homolojik cebir . David A. Buchsbaum'un eki ile. 1956 orijinalinin yeniden baskısı. Matematikte Princeton Simgesel Yapıları. Princeton University Press, Princeton, NJ, 1999. xvi+390 pp.0-691-04991-2ISBN 0-691-04991-2
Saunders Mac Lane, Homoloji . 1975 baskısının yeniden basımı. Matematikte Klasikler. Springer-Verlag, Berlin, 1995. x+422 s.3-540-58662-8ISBN 3-540-58662-8
peter hilton ; Stammbach, U. Homolojik cebirde bir kurs . İkinci baskı. Matematik Lisansüstü Metinleri, 4. Springer-Verlag, New York, 1997. xii+364 s.0-387-94823-6ISBN 0-387-94823-6
Gelfand, Sergei I.; Yuri Manin, Homolojik cebir yöntemleri . Rusça 1988 baskısından çevrilmiştir. İkinci baskı. Matematikte Springer Monografları. Springer-Verlag, Berlin, 2003. xx+372 s.3-540-43583-2ISBN 3-540-43583-2
Gelfand, Sergei I.; Yuri Manin, Homolojik cebir . Yazarlar tarafından 1989 tarihli Rusça orijinalinden çevrilmiştir. Encyclopaedia of Mathematical Sciences (Cebir, V, Encyclopaedia Math. Sci., 38, Springer, Berlin, 1994). Springer-Verlag, Berlin, 1999. iv+222 s.3-540-65378-3ISBN 3-540-65378-3
978-0-521-55987-4

Homotopi, cebirsel topolojide iki sürekli yolun veya haritanın birbirine sürekli bir dönüşümle çevrilebilmesini ifade eden temel bir kavramdır. Sezgisel olarak, bir topolojik uzayda başlangıç ve bitiş noktaları sabit tutularak bir yolun diğerine “süreklilik bozulmadan” dönüştürülmesidir. Bu dönüşüm, yolların homotopik denkliğini tanımlamaya olanak sağlar ve uzayın yapısal özelliklerinin incelenmesine temel oluşturur. 
Bir topolojik uzay X ve bu uzayda sabit bir nokta x₀ alındığında, x₀’da başlayıp yine x₀’da biten kapalı yolların homotopi sınıflarından oluşan küme π₁(X, x₀), uç uca ekleme işlemiyle grup yapısı kazanır; bu gruba temel grup adı verilir. Temel grup, uzayın topolojik yapısını ölçen önemli bir cebirsel bağıntıdır ve homeomorfik uzaylar arasında izomorfizma taşır. 
Homotopi yalnızca yollarla sınırlı kalmaz; iki sürekli fonksiyonun homotopik olması, bu fonksiyonların aynı topolojik bilgiyi taşıdığı anlamına gelir. Böylece homotopi kavramı, topolojik uzaylar ve haritalar arasındaki yapıların sınıflandırılmasında merkezi rol oynar.

JSTOR (ya da uzun adıyla Journal Storage), 1995'te kurulmuş olan ve akademik dergileri, kitapları, yayınları arşivlemek için kullanılan çevrimiçi bir sistemdir. Üye kurumlarına, en eskisinin ilk yayın tarihi 1665'e kadar geriye giden yüzlerce derginin dijitalleştirilmiş eski sayılarında tam metin aramaları yapma olanağı sunmaktadır. 159 ülkeden yedi binden fazla kurum, JSTOR'a üyedir.
JSTOR, başlangıçta Andrew W. Mellon Vakfı tarafından finanse edilmiştir; ancak artık New York ile Michigan'ın Ann Arbor şehrinde büroları olan kâr amacı gütmeyen bağımsız bir kurum haline gelmiştir. JSTOR, Ocak 2009'da ITHAKA ile birleşerek bu kuruluşun bir parçası haline gelmiştir.  ITHAKA, 2003 yılında "akademik topluluğun hızla gelişen bilgi ve ağ teknolojilerinden tam anlamıyla yararlanmasına yardımcı olma amacıyla" kurulan ve kâr amacı gütmeyen bir kurumdur."

JSTOR sitesi 2011 yılında Aaron Swartz tarafından veri sızıntısına maruz bırakılmış, sitenin arşivindeki yaklaşık 4 milyon dosya ele geçirilip halka açık bir şekilde ücretsiz olarak yayınlanmıştır. Bu eylemden sonra veri sızıntısını gerçekleştiren Swartz'a birden fazla dava açılmıştır. En sonunda Swartz, bu davalar yüzünden intihar etmiştir.

Resmî site

Jeodezi ya da yerölçüm, yerkürenin modellenmesiyle, yerkürede ve dış alanında dört boyutlu kesin koordinat sistemlerini tanımlayan, referans ağlarını oluşturan, mekansal bilgileri bu ağ ve sistemlerle ilişkilendiren ve zamana bağlı değişimini izleyen ve genel anlamda yerkürenin şeklini tespit ve yeryüzünü ölçme işlemlerini konu edinen bilim dalı.
Haritacılık ve topografyanın da ilkelerini içerir. Bölgelere göre değişen yerçekimi ve ayrıca dünyanın dönüşü, kutupların durumu, gel-git gibi zamana bağlı olarak farklılık gösteren olaylar, jeodezinin inceleme konularıdır.
Yerküre, kendi ekseni etrafında dönen tüm gök cisimleri gibi, dönüşünün yol açtığı merkezkaç kuvvetinin etkisi ile basıklaşarak ideal bir küreden çok az sapan görünüm kazanmıştır. "Geoit" olarak tanımlanan bu şeklin ortalama çapı 12.742 km. dir. Kutuplar arası uzaklık ile ekvator çapı arasında, yaklaşık binde üç oranında bir basıklığa işaret eden, 43 kilometrelik bir fark bulunur.
Uluslararası standart olarak benimsenen Jeodezik Referans Sistemi 1980, (Geodetic Reference System 1980, (GRS 80)) elipsoidi, Yer'in biçimine en uygun referans geometrik şekil olarak kabul edilir. Bu, yarı büyük ekseni 6.378.137 metre, basıklığı 1/298,25722 olan bir elipsoittir. Yeryüzü ya da onun bir parçası ideal olarak bu elipsoide göre ölçülür.
Ancak, gerek tarihsel alışkanlık, gerekse uygulamadaki kolaylık nedeniyle yeryüzünün topoğrafik yüksekliklerinin deniz seviyesine göre belirlenmesi, uygulamada jeoit adı verilen ve ideal bir elipsoitten farklı bir geometrik şekil tanımlamayı gerekli kılmıştır. Bunun nedeni, yerkürenin iç yapısının tümüyle homojen olmamasından kaynaklanan yerçekimi farklılıkları yüzünden deniz seviyesinin yerçekimi ivmesinin nispeten az olduğu alanlarda GRS80'e oranla daha yüksek, ivmenin daha çok olduğu alanlarda ise daha alçak olmasıdır.
Jeoit, yerkürenin kütleçekimi alanının, ortalama deniz seviyesine en yakın eşpotansiyel yüzeyi olarak tanımlanabilir, jeoit yüzeyi herhangi bir noktasında, çekül eğrisine diktir. Jeoidin GRS80'e göre sapması, en yüksek olduğu noktada +85 metre ile Büyük Okyanus'ta, en alçak olduğu noktada ise -106 metre ile Hint Okyanusu'nda gerçekleşir. Yüzey şekillerinin jeoide göre yaklaşık 20 kilometrelik bir aralık içinde yer aldığı görülür: en yüksek nokta 8.850 metre ile Everest tepesi, en alçak nokta ise -10.910 metre ile Mariana Çukuru'dur.
Türkiye'de jeodezi eğitimi, üniversitelerin geomatik mühendisliği, harita mühendisliği ve jeodezi ve fotogrametri mühendisliği bölümlerinde verilmektedir.

Uluslararası Jeodezi Öğrencileri Organizasyonu (IGSO, International Geodetic Student Organisation)
Genç Haritacılar Günleri
Dünya'nın şekli

Türkiye Cumhuriyeti Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü resmî internet sitesi
Türkiye Cumhuriyeti Millî Savunma Bakanlığı Harita Genel Komutanlığı resmî internet sitesi24 Temmuz 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TMMOB Harita ve Kadastro Mühendisleri Odası

Jeofizik, yerfiziği olarak da bilinir, fiziğin temel ilkelerinden yararlanılarak, hidrosferi ve atmosferi de içerecek biçimde Dünya'nın araştırılmasını konu edinen yer bilimleri dalı. Jeofizik tarihi insanoğlunun bilimsel merakını giderme ile ilişkili "kuramsal" problemlerle ve yerin doğal kaynaklarından yarar sağlama ile yer kaynaklı afetlerle ilişkili "pratik" problemlerle ilişkili olarak gelişmiştir.
Jeofizik, Yerküre ve onun etrafındaki uzay çevresinin fiziksel özellikleri ve fiziksel süreçleri ile bunların analizi için nicel yöntemlerin kullanımı ile ilişkili doğa bilimidir. Jeofizik terimi ile bazen sadece katı Yerküre uygulamaları kastedilir: Yerküre'nin biçimi, onun gravite ve manyetik alanı, iç yapısı ve bileşimi, dinamiği ve levha tektoniğinde bunların yüzeydeki dışavurumu, magmaların üretimi, volkanizma ve kayaç oluşumu. Ancak modern jeofizik organizasyonları daha geniş bir tanımı kullanır ki bunlar; kar ve buzu içerecek biçimde su döngüsü, atmosferin ve okyanusların akışkan dinamiği, iyonosferde ve manyetosferde elektrik ve manyetizma, Güneş-Yer ilişkileri, Ay ve diğer gezegenlerle ilişkili benzer problemleri de kapsamaktadır.

Jeofizik anlamına gelen Almanca "Geophysik" sözcüğü, bilindiği kadarıyla, ilk olarak 1844'te J. Fröbel tarafından kullanılmıştır.
Jeofizik sözcüğü 1834 ile 1880 yılları arasında dönemin çeşitli yazılı eserlerinde görünür. Fröbel tarafından yazıldığı sanılan fakat Meyers Grosses Conversationslexikon adlı eserde anonim bir “Geophysik” maddesi vardır. 1863'te Adolph Muhry (1810-1888) sözcüğü meteoroloji ve klimatoloji ile ilişkili olarak kullanır. 1870'lerde, Georg von Neumayer (1826-1909) sözcüğü okyanusları içerecek şekilde ve Ferdinand von Richthofen (1833-1905) katı Yerküre'yi içerecek şekilde kullanır. İngilizcede, İtalyancada ve büyük olasılıkla diğer dillerde ilişkili terimler vardır. Herschel "terrestrial physics" sözcüğünü kullanır (Herschel, 1840). Angelo Secchi (1818-1878), Ernesto Sergent ve Francesco Denza (1834-1894) ve diğer İtalyanlar "fisica terrestre" terimini tercih ederler. Secchi (1879) ve Sergent (1868) öğrencileri için "physical terrestrial" konuları sunarlar. Denza (1882) özel olarak meteorolojiyi yer fiziğinin (terrestrial physics) bir bölümü olarak tartışır. Türkçede "Arzi Fiziki" sözcüğü jeofizik sözcüğünün karşılığı olarak ilk olarak "Arzi Fiziki Kandilli Rasathanesi" olarak 1920'lerde görünür.

Türkiye'deki üniversitelerde Uygulamalı Jeofizik, Yerfiziği ve Sismoloji Ana Bilim Dallarında eğitim yapılmaktadır. Son yıllarda özellikle zemin etütlerinde, petrol, doğal gaz ve jeotermal aramacılığında jeofiziğin kullanım alanları her geçen gün artmaktadır.

Sismoloji (Depremlerin büyüklük ve şiddetlerinin belirlenmesi ve elastik dalga kuramı)
Gravite ve jeodezi (Yer'in gravite alanı ve Yer'in biçimi ve boyutu)
Atmosfer bilimleri; ki izleyen alanları kapsar: Atmosfer Elektriği ve Yer Manyetik Alanı (İyonosfer, Van Allen Kuşağı, Tellürik Akımlar vb. içerecek biçimde) Meteoroloji ve Klimatoloji, Her ikisi de iklim çalışmalarını kapsar. Aeronomi, atmosferin fiziksel ve kimyasal yapısı.
Jeotermik ve jeotermal (Yer ısısı, ısı akısı, Volkanoloji ve sıcak noktalar)
Hidroloji (yer altı ve yüzey suyu, bazen glasiyolojiyi de kapsar)
Fiziksel oşinografi
Tektonofizik (Yerküre'deki jeolojik süreçler)
Jeodinamik (Yer içinin Dinamik İncelenmesi)
Arama ve mühendislik jeofiziği
Jeofizik Mühendisliği
Glasiyoloji/Buzul bilimi
Petrofizik / Kaya fiziği
Uygulamalı jeofizik
Mineral fiziği
Arkeojeofizik (Arkeoloji jeofiziği)

Levha tektoniği ve deprem araştırmaları
Sismik yöntemlerle karada ve denizde jeolojik yapıların araştırılması
Jeolojik zamanlardaki yer manyetik alanının belirlenmesi
Yer altı kaynaklarının araştırılması
Çevre jeofiziği
Arkeolojik araştırmalar
Atmosfer ve uzay araştırmaları
Termal alan araştırmaları
Geoteknik / Zemin araştırmaları

Gravite
Yer altı yapılarının çekim özelliğini inceler. Yer çekimi ivmesinin dünyanın her noktasında farklı olmasından yararlanarak yer içini modeller.

Manyetik
Yer altı yapılarının manyetik özelliklerini inceler. Özellikle metalik cevherlerin bulunmasında, arkeojeofizik ve tektonik araştırmalarda sıklıkla kullanılmaktadır.

Sismoloji
Depremlerin özelliklerini ve yerin derinliklerini inceler.

Sismik
Yer altı yapılarının sismik hız değişimlerini inceler.

Yer Radarı (Ground Penetrating Radar-GPR)
Özellikle yer yüzeyine yakın derinliklerde bulunan, ortamın geneline göre farklı fiziksel özellikler gösteren alanların belirlenmesinde kullanılır. Temelde kullanılan cihaz, bir verici (Transmitter) ve bir alıcı (Receiver) antenle kayıtçıdan oluşur. Yer içine gönderilen yüksek frekanslı dalgaların yansıma ve kırılmalara uğrayarak yer içinden geri dönüşleri kaydedilir. Son olarak elde edilen veriler sismik veri işleme tekniklerine benzer bir teknikle işlenerek yer altının yapısı ortaya çıkarılır. Türkiye'de kullanımı son yıllarda oldukça yaygınlaşan bu yöntemin en önemli avantajı son derece ayrıntılı bilgilere ulaşılabilmesidir. Ancak bir dezavantaj olarak, sadece sığ aramalarda kullanılabilir; çünkü yüksek frekanslar, yer içindeki iletken ortamlarda kolayca atenüasyona uğrayarak derinlere ulaşamazlar.

Elektrik
Yer altı yapılarının elektrik iletkenlik özelliklerini inceler,

Elektromanyetik
Yer altı yapılarının elektrik iletkenlik ve elektomanyetik özelliklerini inceler,

Jeomanyetizma
Uzaydaki ve yeryüzündeki manyetik alanın özelliklerini inceler,

Paleomanyetizma
Geçmiş dönemlerdeki yer manyetik alanının değişimlerini inceler,

Radyometrik ve jeotermik
Yer altının radyoaktif ve ısı özelliklerini inceler,

Kuyu logları
Sondaj kuyularında yapılan gravite, manyetik, radyometri, elektrik, akustik vb. jeofizik yöntemlerdir.

Yüzey Nükleer Manyetik Rezonans (SNMR)
Atom çekirdeğinin (temel olarak çekirdekte bulunan protonun) manyetik özelliklerinden yararlanarak, yer altının su içeriğini ve hidrolik geçirgenliğini derinliğin fonksiyonu olarak verebilen yeni bir yöntemdir.

Jeokimya ya da yerkimyası Dünya'nın ve diğer gezegenlerin kimyasal bileşimlerini, kaya ve toprakları etki altında tutan kimyasal süreçleri ve tepkileri, Dünya'nın kimyasal bileşenlerine ilişkin maddi ve enerjetik döngüleri ve bunların atmosfer ve hidrosfer ile etkileşimlerini yer ve zaman bakımından konu alan bir yer bilimleri dalıdır. Bir başka deyişle jeokimya, gerek Dünya'daki gerekse diğer gezegenlerdeki yeryuvarı ve çevresini oluşturan beş ayrı kütledeki (litosfer, pedosfer, hidrosfer, biyosfer, atmosfer) tüm kimyasal olayları inceler.
Jeokimya, temel jeokimya ve uygulamalı jeokimya olmak üzere iki ana dala ayrılmaktadır. Temel jeokimya, yeryuvarı ve çevresindeki kimyasal olayları, elementlerin dağılımlarını ve değişik ortam koşullarında bu dağılım özelliklerini denetler. Böylece yerin jeolojik geçmişi ile ilgili olaylara ve ortam koşullarına bir açıklık getirmeye çalışır. Uygulamalı jeokimya, temel jeokimyanın tüm yasa ve bilgilerini kuramsal açıdan fazla irdelemeden maden aramaları ve çevre sorunlarının çözümüne uygulanır.

Organik jeokimya

https://web.archive.org/web/20110710032613/http://yunus.hacettepe.edu.tr/~jlozca07/dersler/jeokimya/

Jeoloji ya da yer bilimi, geniş anlamda Yerküreyi, dar anlamda yerkabuğunu oluşum, bileşim, yapı, hareket, değişiklikler ve değişiklikleri yaratan nedenler ve tarihsel evrim açısından inceleyen, yeraltı zenginliklerinin bulunması, doğal afetlerle savaşımda katkı sunulması gibi amaçları olan bir bilimdir. Jeolojinin temel konusu Dünya olmakla birlikte yer benzeri gezegenler (Mars, Venüs, Merkür) ve doğal uyduların incelenmesini de içerir. Yer bilimleri bünyesinde ele alınır.
Jeoloji, dar anlamı ile ya da çoğunlukla algılandığı biçimiyle, bütün yeryuvarlağının değil, özellikle ortalama kalınlığı 35 km olan katı yerkabuğunun bilimidir. Bu şekliyle jeoloji, yeryüzünü ve yeryüzü ile insan toplulukları ilişkisini inceleyen coğrafyadan ve yerküresini tüm olarak fiziksel yöntemlerle inceleyen jeofizikten, jeokimyasından ve jeodeziden ayrılmaktadır.
Astrojeoloji ise güneş sistemindeki diğer cisimlere jeolojik prensiplerin uygulanmasını içerir. Bununla birlikte, selenoloji (Ay bilimi - Ay'ın incelenmesi) gibi, özelleşmiş terimler de kullanılmaktadır.
Jeologlar Dünya'nın yaşının yaklaşık olarak 4,6 milyar (4,6x109) yıl olarak tanımlanmasına yardımcı olmuşlar, Dünya'nın litosferinin hareketli tektonik plakalara ayrıldığını tespit etmişlerdir. Teorik boyutun yanı sıra, jeoloji çok geniş bir pratik alana sahiptir; değerli taşlar ve birçok mineral ile de ilgilenirler.
Jeoloji sözcük olarak ilk kez Jean-André Deluc tarafından 1778 yılında kullanılmış ve Horace-Bénédict de Saussure tarafından 1779 yılında sabit bir terim olarak ortaya atılmıştır. Bu bilim dalı Encyclopædia Britannica'nın 1797'de tamamlanan üçüncü baskısında yer almasa da 1809'da tamamlanan dördüncü baskıda uzun bir açıklama ile yer almıştır. Sözcüğün daha eski bir anlam taşıyan ilk kullanımı ise Richard de Bury tarafındandır ve dünyevi ile teolojik hukukun ayrıştırılması anlamını taşır.
Türkçede kullanılan sözcük, Türkçeye Fransızca géologie sözcüğünden gelmiştir. Fransızca sözcük ise Latince geologiadan türemiştir.

Çin'de bilgin Shen Kuo (1031-1095) okyanustan yüzlerce mil uzaktaki bir dağdaki jeolojik tabakada (stratum) gözlemlediği hayvan kabukları fosillerinden yola çıkarak karaların oluşumuna dair bir hipotez formüle etmiştir. Çıkardığı sonuç karaların dağların erozyonu ve silt tortularıyla oluştuğu idi.
Aristo'nun öğrencisi Theophrastus'un (372 - 287 BC) Peri lithon ("Taşlar üstüne") isimli eseri binlerce yıl boyunca alanında otorite olmuştur. Bu eserdeki fosil yorumlamaları Bilim Devrimi'nin sonrasına kadar etkin kalmıştır. Eser Latince ve diğer Avrupa dillerine, örneğin Fransızcaya çevrilmiştir.
Bir hekim olan Georg Bauer (1494-1555) genelde sır olarak saklanan ve nesilden nesile usta çırak ilişkisi ise öğretilen metal işleme teknikleri konusunda yazılmış ilk kitap olan De Re Metallica'yı yazmıştır. Kitap boğa kanı ya da açık dolunay geceleri gibi sürece etkisi olduğu düşünülen mistik öğeleri de içeren anlatım tarzına sahiptir. Ayrıca rüzgâr enerjisi, hidrodinamik güç, (maden) filizlerin taşınması, yönetimsel hususlar ve benzeri konular da eserde yer almaktaydı. Kitap 1556 yılında yayımlanmıştır.
Nicolas Steno (1638-1686) süperpozisyon ilkesi gibi stratigrafinin (tabakabilimin) tanımlayıcı ilkeleriyle tanınmıştır.
1700'lere gelindiğinde Jean-Étienne Guettard ve Nicolas Desmarest orta Fransa'yı gezmiş ve gözlemlerini jeolojik haritalara kaydetmişlerdir. Guettard Fransa'nın bu bölgesinin volkanik kökenine dair ilk gözlemleri kaydetmiştir.
Genellikle James Hutton ilk modern jeolog olarak görülmektedir. 1785'te Theory of the Earth ("Yer Teorisi") isimli bir çalışmayı Royal Society of Edinburgh'a sunmuştur. Çalışmasında, Dünya'nın tahmin edilenden daha yaşlı olduğuna ilişkin teorisini açıklamıştır. Hutton fikirlerini iki cilt halinde 1795'te yayımlamıştır (1. Cilt 27 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., 2. Cilt 26 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.).

Hutton'un takipçilerine Plütonistler denmekteydi; zira bunlar kayaların volkanizm ile oluştuğu kanısındaydılar. Buna karşıt olan ve kayaların zamanla seviyesi düşmüş olan büyük bir okyanus sonucu çıktığını düşünenlere Neptünistler denmekteydi.
1811'de Georges Cuvier ve Alexandre Brongniart Dünya'nın antikitesine dair kendi açıklamalarını yayımladılar. İlham kaynakları Cuveri'in Paris'te fil kemiği fosilleri keşfiydi. Bağımsız bir şekilde bu çalışmalardan önce jeolog William Smith'in İngiltere ve İskoçya'da stratigrafik çalışmaları olmuştu.
1827'ye gelindiğinde Charles Lyell'in Principles of Geology yani "Jeolojinin İlkeleri" isimli eseriyle Hutton'un tek biçimciliğini (tekdüzelikçilik - uniformitarianism) yinelemektedir ki aynı düşünce Charles Darwin'in düşüncesini de büyük oranda etkilemiştir.
Sir Charles Lyell ünlü eseri Principles of Geology ilk kez 1830'da yayımlanmıştır ve 1875'teki ölümüne kadar Lyell yeni, gözden geçirilmiş sürümlerini (revizyonlarını) yayımlamaya devam etmiştir. Tek biçimcilik doktrinini başarılı bir şekilde desteklemiştir. Bu teoriye göre Dünya tarihi boyunca yavaş jeolojik süreçler devam etmiştir ve bugün de devam etmektedir. Bunun karşıtı şekilde katastrofizm Dünya'nın özelliklerinin tek bir felaket veya felaketler dizisi sonucu oluştuğunu ve bundan sonra herhangi bir değişikliğe uğramadan kaldığını öne sürer. Hutton tek biçimciliğe inanmış olmasına rağmen, onun zamanında teori yaygınlık kazanmamıştır.
19. yüzyıl boyunca jeoloji Dünya'nın yaşı sorusu etrafında odaklanmıştır. Tahminler birkaç 100.000 yıldan milyarlarca yıla kadar büyük bir yelpazedeydi. 20. yüzyıl jeolojisindeki en belirgin gelişim 1960'larda plaka tektoniği kuramının geliştirilmesidir. Bu kuram yer bilimleri açısından çok önemlidir.
Kıta kayması (veya Kıtasal sürüklenme - continental drift) kuramı 1912'de Alfred Wegener tarafından ortaya atılmış olsa da, 1960'larda plaka tektoniğinin geliştirilmesine kadar yaygın bir şekilde kabul görmemiştir. Aslında aynı fikri Wegener'den önce dile getirenler de olmuştur; fakat yeterli kanıtları sunmaya çalışarak, bütün bir şekilde kabul edilebilir bir hipotezi ilk ortaya atan Wegener olmuştu.
Jeoloji tarihi boyunca, birbiriyle ilişkili olan ana tartışma konuları, meseleler, Neptünistler ile Plütonistler arasındaki tartışma, tek biçimcilik-katastrofizm meselesi, Dünya'nın yaşı ve kıtasal sürüklenme olarak özetlenebilir. Her ne kadar bu meseleler büyük ün kazanmaları sebebiyle ilk akla gelenler olsa da, jeoloji alanında kuruluşundan şu ana kadar ve bugün hâlâ, birçok farklı mesele ve anlaşmazlık, diğer bilim dallarında olduğu gibi, mevcuttur.

Jeolojik zaman cetveli, Dünya'nın tarihini kapsamaktadır. Başlangıcı en erken gayriresmî olarak Güneş sistemindeki ilk maddelerinin (4,567 myö) ve Dünya'nın oluşum tarihi (4,54 myö) olarak kabul edilen Hadean üst zamanı olarak kabul edilir. Son kısmı ise günümüzdür (Holosen devri).

Aşağıdaki beş zaman çizelgesi, jeolojik dönemleri ölçeklerine göre göstermektedir. İlk çizelge, Dünya'nın oluşumundan günümüze kadar olan tüm dönemleri göstermektedir fakat bu durum günümüze en yakın dönemi göstermek için az yer kalmasına sebep olmaktadır. İkinci çizelge, ilk çizelgedeki en son dönemi genişletilmiş bir şekilde göstermektedir. Benzer şekilde, ikinci çizelgedeki en son dönem, üçüncü çizelgede genişletilmiş; üçüncüdeki son dönem dördüncü çizelgede ve dördüncüdeki son dönem de en altta bulunan beşinci çizelgede genişletilmiştir.

Her ne kadar the Royal Society of London ve Académie des Sciences gibi köklü bilimsel topluluklarda jeoloji tartışmaları yaşansa ve incelenen bilimler içine jeoloji de dahil edilmiş olsa da 1807'de kurulan Geological Society of London (Londra Jeoloji Topluluğu ilk jeoloji topluluğudur. Bu ilk derneğin kurucularının bir kısmı British Mineralogical Society yani "İngiliz Mineraloji Topluluğu"nun kurucu üyelerindendi. Aynı dönemde gerek Büyük Britanya gerekse diğer bölgelerde jeoloji toplulukları oluşmaya başlamıştır: 1814'te kurulan the Royal Geological Society of Cornwall, 1830 tarihli Fransız Société Géologique de France, 1848 tarihli Alman Deutsche Geologische Gesellschaft ve 1817'de Sankt-Peterburg'da, Rusya'da kurulan ve büyük oranda jeoloji ile de ilgilenen Mineraloji Topluluğu verilebilecek örnekler arasındadır. 1888'de ise the Geological Society of America ("Amerika Jeoloji Topluluğu") kurulmuştur. İlerleyen yıllarda jeolojinin alt dalı sayılan dallara ve ilgili alanlara dair birçok topluluk da kurulmuştur.
Bugün bazı ülkelerde jeoloji toplulukları profesyonel standartlara ve ilgili çoğunluğu idari konulara yardımcı olmak gibi bir görev de üstlenmiştir. Bunun bir örneği Birleşik Krallık'tır. Millî açıdan jeoloji topluluklarının öneminin ve sayısının artmasının yanı sıra, ülkesel sınırların ötesinde uluslararası örgütlenmeler de kurulmaktadır. Bunlara örnek olarak bugün 70.000'den fazla jeoloğu temsil eden Avrupa Jeologlar Federasyonu verilebilir.

^ - [5] 21 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. Ayrıca aynı bilgi "Concise Oxford English Dictionary", geology maddesi, etimoloji bilgisinde de yer almaktadır.
^ - Winchester, Simon (2001). The Map that Changed the World. HarperCollins Publishers, 25. ISBN 0-06-093180-9
^ - Anthony Hallam "geological controversies" The Oxford Companion to the Earth. Ed. Paul Hancock and Brian J. Skinner. Oxford University Press, 2000. Oxford Reference Online. Oxford University Press. 5 Ocak 2007 tarihinde ulaşılmıştır: <http://www.oxfordreference.com/views/ENTRY.html?subview=Main&entry=t112.e342>
^ - B. Wilcock "geological societies" The Oxford Companion to the Earth. Ed. Paul Hancock and Brian J. Skinner. Oxford University Press, 2000. Oxford Reference Online. Oxford University Press. McGill University. 5 January 2007 <http://www.oxfordreference.com/views/ENTRY.html?subview=Main&entry=t112.e349>

http://www.ktu.edu.tr/jeoloji27 Mayıs 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://web.archive.org/web/20170917020150/http://jeoloji.eu/
http://www.facebook.com/pages/MUJDE-Muhendis-Jeologlar-Dernegi/1395504727392

Jeomorfoloji veya yüzey bilimi, anabilim dalı yer bilimi olan ve yerin yüzey şekillerinin tanımlanmasını ve oluşum süreçlerinin açıklanmasını konu edinen bilim dalıdır. Jeomorfoloji, karalar üzerinde ve denizaltında yer kabuğunun yüzeyinde görülen şekilleri inceleyen, oluşum ve evrimlerini açıklayan, bunları kendi yöntembilimi içerisinde sınıflandıran, coğrafî dağılım ve gruplandırmalarını, nedenleriyle birlikte araştıran bir bilim dalıdır. Bu tanım doğrultusunda jeomorfoloji, bir anabilim dalı olan yerbilimlerinin bir dalını oluşturur.

Jeomorfoloji konusu bakımından bazı ülkelerde (ABD, Kanada) yer bilimleri içerisinde, yer kabuğunun yapısı ve dinamiğiyle ilgili jeolojinin, bazılarında ise (Türkiye, Fransa) insan-doğal çevre koşulları arasındaki ilişkiyi inceleyen fiziki coğrafyanın alt dalıdır. Fiziki coğrafya yaklaşımında jeomorfolojinin konusu olan yerşekilleri, iklim, sular ve doğal canlılarla birlikte değerlendirilir. Jeolojik açıdan ise Yerkürenin cansız elemanları olan yer yapısı, yer şekli, iklim ve sular (fizyografya) jeomorfolojinin konusunu oluşturur. Jeoloji, jeofizik, haritacılık, toprak bilimi, paleontoloji ve taş bilimi jeomorfolojinin yararlandığı başlıca bilim dallarıdır. Jeomorfoloji incelediği konulara göre alt dallara ayrılır. "Akışkan jeomorfoloji" akarsuların oluşturduğu yeryüzü şekillerini, "karst jeomorfolojisi" kireçtaşları üzerinde oluşan şekilleri, "kıyı jeomorfolojisi" deniz ve göl kıyılarındaki şekilleri, "buzul jeomorfolojisi" buzullar tarafından oluşturulan yeryüzü şekillerini inceler.
Yukarıdaki tanımdan da anlaşılabileceği gibi jeomorfoloji, yer kabuğunda güncel olarak süregiden yer şekillenmesi süreçleri ile uğraşır ve nihai olarak jenetik yaklaşımla bu şekillenmenin tarihçesini ortaya koymaya çalışır. Yer kabuğu ve yer yapısında güncel olarak meydana gelen olay ve değişimler aynı zamanda jeolojinin de konusudur ve jeoloji bilimi bunlardan topladığı bulgularla Yerküre'nin zaman içerisinde geçirdiği evrimi aydınlatmayı hedefler. Bu kapsamda jeomorfoloji bugünün jeolojisi, jeoloji ise geçmişin jeomorfolojisi olarak değerlendirilebilir. Jeomorfoloji bilimi fiziksel coğrafya ve jeoloji araştırma yöntemlerinin her ikisini birden kullanır. Jeomorfolojik araştırma ve anlatımlar genelde sistematik ve analitik olmak üzere iki türde yapılır. Uygulamalı jeomorfoloji araştırmalarında ise jeolojideki mühendislik alt disiplini araştırmalarına benzer yöntemler uygulanır. Sistematik yaklaşımda (İngilizce: systematic approach) yer şekilleri görünüm ve büyüklüklerine göre ana yerşekili gruplarından başlanarak en küçük şekillere kadar taksonomik bir sınıflandırmaya tabi tutulur ve tanımlanır. Analitik yaklaşımda (İngilizce: analytic approach) ise yerşekilleri oluşum süreçlerine göre ayırt edilir.
Yukarıda anlatılanlar genel olarak klasik jeomorfoloji konuları içerisinde sayılan olgulardır. Günümüzde jeomorfoloji oldukça fazla gelişme göstermiş ve nitel yorum bilim aşamalarından sonra nicel ve bilimsel bir kimliğe kavuşmuştur.

Jeomorfoloji, her ülkede farklı bir görev üstlenmektedir. Doğu Bloku'ndaki ülkelerde, genelde plütonist veya yapısalcı bir bakış açısıyla yaklaşıldığından, her zaman ekonomik getirisi olan sahalarda kullanılmaya çalışılmaktadır. Bu çalışmalara en iyi örnek, petrol ve doğalgaz kaynaklarının tespitidir. Batı'da ise neptünist, yani iklimin hakim olduğu bir yaklaşım vardır ve burada genel olarak paleocoğrafik evrimi anlamaya, geçmiş ortamı analiz etmede kullanılmaktadır. Türkiye'deki jeomorfoloji betimlemeden öteye gitmemektedir. Yapılan en iyi çalışmalar, çok iyi jeolojik araştırması yapılan yerlerde, paleocoğrafik evrimin oluşturulmasıdır.

Jeomorfoloji, uygulamalı olarak çalışıldığında

Arkeolojik sahaların paleocoğrafik evrimini yapmak,
Erozyon tespiti (tarım alanı, mera, orman)
Heyelan risk alanları tespiti (Türkiye'de yapılmış tüm heyelan çalışmaları, meydana gelen heyelanları analiz eder, oysa aslolan; heyelan gerçekleşmeden bu sahaların tespitini yapmak ve gereklli yerleri uyarmaktır)
Taşkın ovalarında, taşkın esnasında su altında kalabilecek yerlerin tespitini yapmak,
Yol yapımı (demir ve karayolu ve marina)
Bunun yanında teorik olarak da çalışılabilir.

Jeomorfoloji Derneği2 Nisan 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
yerbilimleri.com19 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Jeomorfoloji

Türkiye Jeomorfoloji Derneği

Başlangıçta sonsuz küçük hesap veya "sonsuz küçüklerin hesabı" olarak adlandırılan kalkülüs, geometrinin şekillerle çalışması ve cebrin aritmetik işlemlerin genellemelerinin incelenmesi gibi, kalkülüs sürekli değişimin matematiksel çalışmasıdır.
Kalkülüsün diferansiyel kalkülüs ve integral olmak üzere iki ana dalı vardır. Diferansiyel kalkülüs anlık değişim oranları ve eğrilerin eğimleriyle ilgiliyken, integral miktarların ve eğrilerin altındaki veya arasındaki alanların toplamıyla ilgilidir. Bu iki dal birbiriyle kalkülüsün temel teoremi ile ilişkilidir ve sonsuz dizilerin yakınsaması ve iyi tanımlanmış limite kadar sonsuz serilerin temel kavramlarını kullanır.
Matematik eğitiminde "hesap", temel olarak fonksiyonlar ve limitlerin incelenmesine ayrılmış temel matematiksel analiz derslerini ifade eder.
Kalkülüs, aslında "küçük çakıl taşı" anlamına gelen Latince bir kelimedir. Bu tür çakıl taşları, antik Roma'da kullanılan ulaşım araçlarının kat ettiği mesafeyi saymak (veya ölçmek) için kullanılırdı, kelimenin anlamı gelişti ve bugün genellikle bir hesaplama yöntemi anlamındadır. Bu nedenle, önermeler hesabı, Ricci kalkülüsü, değişimlerin kalkülüsü, lambda kalkülüsü ve proses kalkülüsü gibi belirli hesaplama yöntemlerini ve ilgili teorileri adlandırmada kullanılır.
Özellikle mühendislik alanında, tüm modellemelerin temelini ve fiziksel olaylarını matematiksel yani somut bir ortama çevirmek için kullanılır. İçerisinde fonksiyon, limit, türev, integral ve diziler gibi konuları içerir. Kalkülüsün temeli cebir, trigonometri ve analitik geometri konularının üzerine inşa edilmiştir.

Kalkülüsün geçmişi genelde Antik Çağ, Orta Çağ ve modern çağ olmak üzere farklı evrelere ayrılır. Newton ve Leibniz modern anlamda türev denklemini birbirlerinden bağımsızca yazmışlardır ve kalkülüs tarihinin en önemli isimlerindendirler.

Kalkülüs genellikle çok küçük miktarlarla çalışılarak geliştirilir. Tarihsel olarak, bunu yapmanın ilk yöntemi sonsuz küçükler idi. Bunlar, gerçek sayılar gibi ele alınabilen, ancak bir anlamda "sonsuz derecede küçük" olan nesnelerdir. Örneğin, sonsuz küçük bir sayı 0'dan büyük olabilir, ancak 1, 1/2, 1/3, ... dizisindeki herhangi bir sayıdan ve dolayısıyla herhangi bir pozitif gerçek sayıdan daha küçük olabilir. Bu bakış açısıyla kalkülüs, sonsuz küçükleri işlemek için bir teknikler topluluğudur. 
  
    
      
        d
        x
      
    
    {\displaystyle dx}
  
 ve 
  
    
      
        d
        y
      
    
    {\displaystyle dy}
  
 sembolleri sonsuz küçük olarak alındı ve 
  
    
      
        d
        y
        
          /
        
        d
        x
      
    
    {\displaystyle dy/dx}
  
 türevi basitçe onların oranıydı.
Sonsuz küçüklük yaklaşımı 19. yüzyılda gözden düştü çünkü sonsuz küçük kavramını kesinleştirmek zordu. Bununla birlikte, kavram 20. yüzyılda sonsuz küçüklerin işlenmesi için sağlam temeller sağlayan standart olmayan analiz ve smooth sonsuz küçük analizin tanıtılmasıyla yeniden canlandırıldı.
19. yüzyılın sonlarında, akademide sonsuz küçüklerin yerini epsilon, delta limitler yaklaşımı aldı. Limitler, belirli bir girdideki bir fonksiyonun değerini, yakındaki girdilerdeki değerleri cinsinden tanımlar. Gerçek sayı sistemi bağlamında küçük ölçekli davranışları yakalarlar. Bu işlemde kalkülüs, belirli limitleri hesaplamak için bir teknikler topluluğudur. Sonsuz küçükler çok küçük sayılarla değiştirilir ve fonksiyonun sonsuz küçük davranışı, giderek daha küçük sayılar için sınırlayıcı davranış alınarak bulunur. Limitlerin, kalkülüs için daha sağlam bir temel sağladığı düşünülüyordu ve bu nedenle yirminci yüzyılda standart yaklaşım hâline geldiler.

Diferansiyel hesap, bir fonksiyonun türev tanımının, özelliklerinin ve uygulamalarının incelenmesidir. Türevi bulma işlemine "farklılaşma" (İngilizce: differentiation) denir. Bir fonksiyon ve tanım kümesinde bir nokta verildiğinde, o noktadaki türev, fonksiyonun o noktaya yakın küçük-ölçekli davranışını kodlamanın bir yoludur. Bir fonksiyonun tanım kümesindeki her noktada türevini bularak, "türev fonksiyonu" veya sadece asıl fonksiyonun "türevi" denilen yeni bir fonksiyon üretmek mümkündür. Biçimsel olarak türev, girdi olarak bir fonksiyonu alan ve çıktı olarak ikinci bir fonksiyon üreten bir doğrusal operatördür. Bu, fonksiyonların genellikle bir sayı girdiği ve başka bir sayı çıkardığı temel cebirde çalışılan süreçlerin çoğundan daha soyuttur. Örneğin, eğer ikiye katlama işlevine üç girdi verilirse, o zaman altı çıktı verir ve kare alma işlevine girdi üç verilirse, o zaman dokuz çıktı verir. Ancak türev, kare alma fonksiyonunu girdi olarak alabilir. Bunun anlamı, türevin kare alma fonksiyonunun tüm bilgilerini almasıdır - örneğin ikinin dörde, üçün dokuza, dördün on altıya gönderilmesi vb. gibi - ve bu bilgiyi başka bir fonksiyon üretmek için kullanır. Kare alma fonksiyonunun türetilmesiyle üretilen fonksiyon, ikiye katlama fonksiyonu olur.
Daha açık bir ifadeyle, "çiftleme fonksiyonu" g(x) = 2x ve "kare alma fonksiyonu" f(x) = x2 gösterilebilir.
"Türev" artık "x2" ifadesiyle tanımlanan f(x) fonksiyonunu girdi olarak alır, yani tüm bilgi budur ve bu bilgiyi başka bir g(x) = 2x fonksiyonu çıktı olarak vermek için kullanır.
Bir türev için en yaygın sembol, asal olarak adlandırılan kesme işareti benzeri bir işarettir. Böylece, f adlı bir fonksiyonun türevi f′ ile gösterilir ve "f üssü" olarak okunur.
Örneğin, eğer f(x) = x2 kare alma işleviyse, f′(x) = 2x türevidir (yukarıdan ikiye katlama fonksiyonu g). Bu gösterim Lagrange gösterimi olarak bilinir. Fonksiyonun girişi zamanı temsil ediyorsa, türev zamana göre değişimi temsil eder. Örneğin, eğer f girdi olarak zamanı alan ve çıktı olarak bir topun o andaki konumunu veren bir fonksiyon ise, o zaman f nin türevi konumun zamanla nasıl değiştiği, yani topun hız değeridir.
Bir fonksiyon doğrusal ise (yani, fonksiyonun grafiği düz bir doğruysa), o zaman fonksiyon y = mx + b şeklinde yazılabilir. Burada x bağımsız değişken, y bağımlı değişken, b y-kesişim noktasıdır ve:

  
    
      
        m
        =
        
          
            artış
            süre
          
        
        =
        
          
            
              
                değişim 
              
              y
            
            
              
                değişim 
              
              x
            
          
        
        =
        
          
            
              Δ
              y
            
            
              Δ
              x
            
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle m={\frac {\text{artış}}{\text{süre}}}={\frac {{\text{değişim }}y}{{\text{değişim }}x}}={\frac {\Delta y}{\Delta x}}.}
  

Bu, düz çizginin eğimi için kesin bir değer verir. Ancak fonksiyonun grafiği düz çizgi değilse, o zaman y'deki değişimin x'teki değişime bölümü değişir. Türevler, girdideki değişime göre çıktıdaki değişim kavramına tam bir anlam verir. Somut olmak gerekirse, f bir fonksiyon olsun ve f alanında bir a noktasını sabitleyelim. (a, f(a)) fonksiyonun grafiğindeki bir noktadır. h sıfıra yakın bir sayıysa, a + ha'ya yakın bir sayıdır. Bu nedenle (a + h, f(a + h)) (a, f(a)) yakındır.
Bu iki nokta arasındaki eğim

  
    
      
        m
        =
        
          
            
              f
              (
              a
              +
              h
              )
              −
              f
              (
              a
              )
            
            
              (
              a
              +
              h
              )
              −
              a
            
          
        
        =
        
          
            
              f
              (
              a
              +
              h
              )
              −
              f
              (
              a
              )
            
            h
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle m={\frac {f(a+h)-f(a)}{(a+h)-a}}={\frac {f(a+h)-f(a)}{h}}.}
  

Bu ifadeye fark bölümü (İngilizce: difference quotient) denir. Bir eğri üzerinde iki noktadan geçen bir çizgiye kesen doğru denir, bu nedenle m, (a, f(a)) ile, (a + h, f(a + h))' arasındaki kesen doğrunun eğimidir. 
Kesen çizgi, fonksiyonun a noktasındaki davranışının yalnızca bir tahminidir çünkü a ile a + h arasında ne olduğunu hesaba katmaz. h değerini sıfıra ayarlayarak a'daki davranışı keşfetmek mümkün değildir çünkü bu tanımsız olan sıfıra bölme gerektirir. Türev, limit h sıfıra eğilimli olduğu için tanımlanır, yani h tüm küçük değerleri için f davranışını dikkate alır ve h sıfıra eşit olduğunda durum için tutarlı bir değer çıkarır:

  
    
      
        
          lim
          
            h
            →
            0
          
        
        
          
            
              f
              (
              a
              +
              h
              )
              −
              f
              (
              a
              )
            
            
              h
            
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle \lim _{h\to 0}{f(a+h)-f(a) \over {h}}.}
  

Geometrik olarak türev, f grafiğine teğet doğrusunun a'daki eğimidir. Teğet çizgi, türevin fark bölümlerinin bir limiti olduğu gibi, kesen çizgilerin bir limitidir. Bu nedenle türev bazen f fonksiyonunun eğimi olarak adlandırılır.
İşte özel bir örnek, giriş 3'teki kare alma fonksiyonunun türevi. f(x) = x2 kare alma fonksiyonu olsun.

  
    
      
        
          
            
              
                
                  f
                  ′
                
                (
                3
                )
              
              
                
                =
                
                  lim
                  
                    h
                    →
                    0
                  
                
                
                  
                    
                      (
                      3
                      +


Kalkülüsün temel teoremi, türev ve integral işlemlerinin ilişkisini açıklayan teoremdir. Teoreme göre, bir fonksiyonun integralinin türevi o fonksiyonun kendisidir.

  
    
      
        
          
            d
            
              d
              x
            
          
        
        
          (
          
            
              ∫
              
                c
              
              
                x
              
            
            f
            (
            t
            )
            d
            t
          
          )
        
        =
        f
        (
        x
        )
      
    
    {\displaystyle {\frac {d}{dx}}\left(\int _{c}^{x}f(t)dt\right)=f(x)}
  

Burada c herhangi sabit bir sayıdır.
İntegralleri limit yöntemiyle çözmek daha zor olduğundan onun yerine bu teorem aracılığıyla "neyin türevi bu fonksiyonu verir" işlemi yapılarak temel integraller bulunabilir.

Kaos teorisi, kaos kuramı veya kargaşa kuramı; yapısal olarak bir fizik teorisi ya da matematiksel bir tümevarım değil, fiziksel gerçeklik parçalarının bir bütün olarak eğilimini açıklamaya yarayan bir yöntemdir.

Bir sigara dumanının havada yaptığı şekiller tamamen düzensiz ve bağımsız rastlantıların ürünü olarak görülebilir. Ancak bir teorik fizikçi dumanın bu dinamiğinin aslında ortamdaki birçok parametre ve etken ile belirlendiği görüşündedir. Bu girdiler o kadar çoktur ve o kadar değişkendir ki incelemek ve net bir kanıya varmak imkânsızdır. Parametrelerin bu denli değişken olması, aslında o parametrelerin aynı zamanda bir çıktı olmasından kaynaklanır. Dumanın hareketine neden olan hafif bir hava akımı aslında odanın başka yerindeki bir sıcaklık değişikliği ve basınç farkının neden olduğu bir harekettir. Ayrıca dumanın dinamiğini etkileyen girdiler birbirlerine bağlı olabilirler ki bu durumu tam anlamıyla içinden çıkılmaz hâle sokar. Sigara dumanı örneğine geri dönersek, hava akımının yalnızca sıcaklık değişiminden kaynaklandığını farz edelim (ki pratikte bu milyonlarca etkenden biridir). Sıcaklık değişimi ortamda basınç farkı yarattığından hava akımını etkiler. Ancak oluşan hava akımı sıcaklıkta tekrar değişimlere neden olacağından farklı girdilerle tekrar bir fonksiyon oluşturur ve bu değişim sonsuza kadar devam eder. Birçok farklı girdinin sürekli değişerek fiziksel değişimler ve farklı düzenler yaratması ve bu düzenlerin yine kendisini etkilemesi insan zekasının ve günümüzdeki gözlem ve bilimsel tahmin yeteneklerinin çok çok üstünde olmasından dolayı kaos olarak nitelendirilir. Oysa tüm bu değişimlere neden olan fiziksel yasalara ve matematiksel açıklamalara hakimiz. İşte bu noktada karşımıza düzen ve kaosun aslında birbirine ne kadar sıkı sıkıya sarılmış olduğu ortaya çıkar. Fiziksel yasalar ne kadar basit olursa olsun sonuç o kadar rastlantısal ve karmaşa doludur.
Sayısal bilgisayarların ve onların çıktılarını çok kolay görülebilir hâle getiren ekranların ortaya çıkmasıyla gelişti ve son on yıl içinde popülerlik kazandı. Ancak kaotik davranış gösteren sistemlerde kestirim yapmanın imkânsızlığı bu popüler görüntüyle birleşince, bilim insanları konuya oldukça kuşkucu bir gözle bakmaya başladılar. Fakat son yıllarda kaos teorisinin ve onun bir uzantısı olan fraktal geometrinin, borsadan meteorolojiye, iletişimden tıbba, kimyadan mekaniğe kadar uzanan çok farklı dallarda önemli kullanım alanları bulması ile bu kuşkular giderek yok olmaktadır.

Teoriye temel oluşturan matematiksel ve temel bilimsel bulgular, 18. yüzyıla, hatta bazı gözlemler antik çağlara kadar geri gitmektedir. Yunan ve Çin mitolojilerinde yaradılış efsanelerinde başlangıçta bir kaosun olması rastlantı değildir. Özellikle Çin mitolojisindeki kaosun, bugün bilimsel dilde tanımladığımız olgularla hayret verici bir benzerliği olduğu görülür. Batı'da da daha sonraki dönemlerde bilim insanları tarafından karmaşık olgulara dair gözlemler yapılmıştır. Poincare, Weierstrass, von Koch, Cantor, Peano, Hausdorff, Besikoviç gibi çok üst düzey matematikçiler tarafından bu teorinin temel kavramları bulunmuştur.

Karmaşık sistem teorisinin ardında yatan yaklaşımı felsefe, özellikle de bilim felsefesi açısından incelenecek olunursa, ortaya ilginç bir olgu çıkar. Aslında bugün pozitif bilim olarak nitelendirilen şey, batı uygarlığının ve düşünüş biçiminin bir ürünüdür. Bu yaklaşımın en belirgin özelliği, sentetik oluşu yani parçadan tüme yönelmesidir (tümevarım).
Genelde karmaşık problemleri çözmede kullanılan ve bazen çok iyi sonuçlar veren bu yöntem gereğince, önce problem parçalanır ve ortaya çıkan daha basit alt problemler incelenir. Sonra, bu alt problemlerin çözümleri birleştirilerek, tüm problemin çözümü oluşturulur. Ancak bu yaklaşım görmezden gelerek ihmal ettiği parçalar arasındaki ilişkilerdir. Böyle bir sistem parçalandığında, bu ilişkiler yok olur ve parçaların tek tek çözümlerinin toplamı, asıl sistemin davranışını vermekten çok uzak olabilir.

Tümevarım yaklaşımının tam tersi ise tümdengelim, yani bütüne bakarak daha alt olgular hakkında çıkarsamalar yapmaktır. Genel anlamda tümevarımı Batı düşüncesinin, tümdengelimi Doğu düşüncesinin ürünü olarak nitelendirmek mümkündür. Kaos ya da karmaşıklık teorisi ise, bu anlamda bir Doğu-Batı sentezi olarak görülebilir. Çok yakın zamana kadar pozitif bilimlerin ilgilendiği alanlar doğrusallığın geçerli olduğu, daha doğrusu çok büyük hatalara yol açmadan varsayılabildiği alanlardır.
Doğrusal bir sistemin girdisini x, çıktısını da y kabul edersek, x ile y arasında doğrusal sistemlere özgü şu ilişkiler olacaktır:
Bu özellikleri sağlayan sistemlere verilen karmaşık bir girdiyi parçalara ayırıp her birine karşılık gelen çıktıyı bulabilir, sonra bu çıktıların hepsini toplayarak karmaşık girdinin yanıtını elde edebiliriz. Ayrıca, doğrusal bir sistemin girdisini ölçerken yapacağımız ufak bir hata, çıktının hesabında da başlangıçtaki ölçüm hatasına orantılı bir hata verecektir. Hâlbuki doğrusal olmayan bir sistemde y’yi kestirmeye çalıştığımızda ortaya çıkacak hata, x'in ölçümündeki ufak hata ile orantılı olmayacak, çok daha ciddi sapma ve yanılmalara yol açacaktır. İşte bu özelliklerinden dolayı doğrusal olmayan sistemler kaotik davranma potansiyelini içlerinde taşırlar.
Kaos görüşünün getirdiği en önemli değişikliklerden biri ise, kestirilemez determinizmdir. Sistemin yapısını ne kadar iyi modellersek modelleyelim, bir hata bile (Heisenberg belirsizlik kuralı'na göre çok ufak da olsa, mutlaka bir hata olacaktır), yapacağımız kestirmede tamamen yanlış sonuçlara yol açacaktır. Buna başlangıç koşullarına duyarlılık adı verilir ve bu özellikten dolayı sistem tamamen nedensel olarak çalıştığı halde uzun vadeli doğru bir kestirim mümkün olmaz. Bugünkü değerleri ne kadar iyi ölçersek ölçelim, 30 gün sonra saat 12'de hava sıcaklığının ne olacağını kestiremeyiz. Bu görüş paralelinde ortaya konan en ünlü örnek ise Kelebek Etkisi denen modellemedir. Bu modelleme, en basit hâliyle şu iddiayı taşır: "Çin de kanat çırpan bir kelebek ABD de bir fırtınaya neden olabilir". Kelebek etkisine verilebilecek bir diğer örnek de 1861-1865 yılları arasında süren Amerikan İç Savaşı'dır. Amerika'nın güney eyaletleri dış işlerde birbirine bağımlı ama iç işlerinde bağımsız olmak yani konfederasyon isterken, kuzey eyaletleri birbirine çok daha katı bir şekilde bağlı olmak isterler, yani federasyon isterler. Ayrıca kuzeyde modern kapitalizmin kuralları gereğince, emek gücüne harcadığı emek karşılığı ücret yani yevmiye ya da maaş ödenirken, güneyde ise köle iş gücü vardır. Kuzey eyaletleri Amerika'nın güney eyaletlerindeki köle iş gücünün tasfiye olmasını isterler, çünkü böylece kuzeye gelecek olan fazla iş gücü yüzünden işçilik ücretleri düşecektir. Bundan dolayı Amerika'nın kuzey ve güney eyaletleri arasında 1861 yılında savaş çıkar ve kuzey eyaletleri Amerika'nın güney eyaletlerinin limanlarını ablukaya alırlar. Amerika'nın güney eyaletleri ise İngiltere ve Rusya'ya pamuk satamaz ve 19. yy'ın en önemli sanayilerinden birisi tekstildir. Bunun üzerine Rusya ve İngiltere pamuk yetiştirebileceği alanlar araştırmaya başlar. 1860lardan 1880lere kadar Rusya tüm Orta Asya'yı işgal eder, çünkü burası pamuk üretimi için çok elverişlidir. İngiltere ise Hindistan'ın Doğu kısmını işgal eder yine pamuk üretimi için. Görüldüğü gibi, Amerika'da çıkan bir iç savaş neticesinde Orta Asya'yı Rusya işgal ederken Doğu Hindistan'ı da İngiltere işgal etmiştir. İşte "Kelebek Etkisi" ya da "Kaos Teorisi" buna denir.

Düzen düzensizliği yaratır.
Düzenin anlayamadığımız hali(kaos) varsa ki -illaki olmalıdır- bundan dolayı düzensiz diyemeyiz. Yani düzenin dışına çıkmak imkânsızdır.
Düzensizliğin içinde de bir düzen vardır.
Düzen düzensizlikten doğar.
Yeni düzende uzlaşma ve bağlılık değişimin ardından çok kısa süreli olarak kendini gösterir.
Ulaşılan yeni düzen, kendiliğinden örgütlenen bir süreç vasıtasıyla kestirilemez bir yöne doğru gelişir.
Kelebek etkisi
İstatistik

Kaos

Two Micron All-Sky Survey (2MASS) gözlemleri bütün gökyüzünü kapsayacak şekilde kuzey ve güney yarıkürede iki adet teleskopla (Hopkins Dağı Arizona ve Cerro Tololo/CTIO Şili, sırasıyla) 1997 yılında başladı ve 2001 yılında tamamlandı. Tüm gökyüzü, 2 mikrometre (
  
    
      
        μ
      
    
    {\displaystyle \mu }
  
m): J (1.25 
  
    
      
        μ
      
    
    {\displaystyle \mu }
  
m), H (1.65 
  
    
      
        μ
      
    
    {\displaystyle \mu }
  
m) ve Ks (2.17 
  
    
      
        μ
      
    
    {\displaystyle \mu }
  
m) üç kızılötesi dalgaboyunda fotometrik sistemle kapsanmıştı.
Araştırmanın amaçları:

Gökyüzünün kendi gökadamız Samanyolu'nun görünen ışığıyla bir şerit halinde gizlenmiş bölgesinde gökadaların tespiti.
kahverengi cücelerin ilk tespiti.
Kendi gökadamız ve diğerlerinde çok sık görülen düşük kütleli yıldızların kapsamlı araştırması.
Tüm bulunan yıldız ve gökadaların kataloglanması.
Bu son amaç övgüye değer bir şekilde başarılı olmuştur. Ortalama 14 kadir büyüklükteki nokta kaynakların (yıldızlar, gezegenler, asteroidler) sayısal tanımlamaları ve geniş kaynakların (gökadalar, bulutsular) bilgisayar yazılımıyla kataloglanması sağlanmıştır. 300 milyondan fazla nokta kaynak ve bir milyon geniş kaynak kataloglanmıştır. 2003 Kasım ayında bir bilim ekibi 2MASS yıldız veri analizine dayanarak Samanyolu'nun bilinen en yakın uydu gökadası olan Büyük Köpek Cüce Gökadası'nın keşfini duyurmuşlardır.

2MASS IPAC 15 Ağustos 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
2MASS UMass
2MASS Science Publications 12 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Akustik (ses bilimi), sesi inceleyen bir bilim dalıdır. Katı, sıvı veya gaz halindeki maddelerde dalga yayılımının fiziksel özelliklerini inceler. Bunlar arasında gürültüye yol açan titreşimlerin ve gürültünün kontrolü de vardır.

Akustik ile uğraşan bilim insanları ve mühendisler, sesi ve insan işitmesini incelerler. Farklı nesnelerin sesle ne şekilde etkilendiklerini de araştırırlar.
Mühendisler, uygun seste iletişim sistemleri ve binaları tasarımda bulunurlar. Zararlı yüksek seslerden insanları koruma yollarını bulurlar. Tüm çalışmalar insanların duymak istemedikleri zararsız seslere yöneliktir. Gürültüyü kontrol etmenin bir yolu, gürültü kaynağını daha sessiz hale getirmektir. Gürültü ile çalışan bir serinletici yanında hiç bulundunuz mu? Düşük hızda dönen büyük bir pervane, yüksek hızda dönen küçük bir pervaneden daha az gürültü çıkarır. Gürültü, bir yerden
diğer bir yere geçmesini önlemekle azaltılabilir. Gürültü gelen bir odanın kapısını hiç kapattığınız oldu mu? Böyle yapmakla, perdeler ve akustik gereçler sesi soğururlar (yutarlar).
Yansımış bir sesi işitirseniz buna yankı (akis) adı verilir. Geniş bir odayı uygun bir şekilde döşemekle yankılar giderilebilir. Bir sesten sonra saniyenin 1/20 si kadar bir süre içinde kulağınıza ulaşan bir yankı hiçbir problem yaratmaz. Zaman aralığı uzadığı takdirde, yankı sinirlendirici olabilir. Rahatsız edici diğer bir seste çoklu yankıdır. Reverberasyon adı verilen bu ses, yansımış birçok seslerin birleşip, yavaş yavaş sönümlenmesidir. Bir müzik salonunda bunlar bir saniyeden fazla sürmemelidir. Uzun perdelerin asılması, döşeme ve koltukların, duvarların yumuşak malzemelerden yapılması yankıları ve reverberasyonları azaltır.
Çünkü ses daha kolaylıkla yutulmuş olur.

Biyolojik akustik: Sesin balina, yunus, yarasa ve baykuş gibi hayvanlar tarafından nasıl kullanıldığını inceler.
Su altı akustiği: Deniz yatağı ve su altında ses dalgalarının yayılımı, saçılımı ve etkileşimini inceler.
Psikolojik ve fizyolojik akustik: İnsanların ve hayvanların seslere karşı olan fizyolojik ve psikolojik tepkilerini inceler.
Elektro akustik: Sinyal işleme kuramının yankılanım alanındaki uygulamalarını inceler (akustik tecritçisi).
Konuşma akustiği: Konuşma iletişimi için gereken ses dalgalarının insanlar tarafından üretimi, iletimi ve algısını inceler.
Müziksel akustik: Müzik fiziğini, müziksel algıyı, müzik aletleri seslerinin çözümlenmesini ve birleşimini inceler.
Mimari akustik: Kapalı alanların ve mimari yapıların akustik özelliklerini inceler.
Gürültü akustiği: Gürültünün nasıl üretildiği ve yayıldığı, etken-edilgen gürültü denetimi ve gürültünün etkilerini inceler.
Fiziksel akustik: Ses dalga yayılımının fiziksel özelliklerini (iletim,yansıma, kırınım, etkileşim, kırınım, dağılım, emilim vs.) inceler.
Yapısal akustik ve titreşim yankılanımı: Mekanik dizgelerin bulundukları ortamla olan ilişkilerini ve ilgili ölçüm, çözümleme ve den inceler.

Anadolu Üniversitesi
Türk Akustik Derneği 29 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Audio Engineering Society 13 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
European Acoustics Association 1 Ağustos 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Acoustical Society of America

Arkhimedes veya Arşimet (Antik Yunanca: Ἀρχιμήδης, Arkhimedes; y. MÖ 287, Siracusa - y. MÖ 212 Siracusa), Antik Yunan matematikçi, fizikçi, astronom, filozof ve mühendis.
Antik dünyanın ilk ve en büyük bilim insanı olarak kabul edilir. Hidrostatiğin ve mekaniğin temelini atmıştır.
Bir hamamda su ile yıkanırken bulduğu iddia edilen suyun kaldırma kuvveti bilime en çok bilinen katkısıdır. Bu kuvvet cismin batan hacmi, içinde bulunduğu sıvının yoğunluğu ve yer çekimi ivmesinin çarpımına eşittir. Ayrıca, pek çok matematik tarihçisine göre integral hesabın kaynağı da Arşimet'tir.

Arşimet yaklaşık MÖ 287 yılında bir liman şehri olan Siraküza'da doğdu. Bu tarihte Siraküza Magna Graecia'nın özerk bir kolonisiydi. Doğum tarihi, Rum tarihçi Ioannes Tzetzes'in Arşimet 75 yıl yaşadı ifadesine dayanmaktadır. Kum Sayacı kitabında Arşimet, babasının adının Phidias olduğunu söyler. Astronom olan babası hakkında bilinen hiçbir bilgi yoktur. Plutarkhos Paralel Hayatlar eserinde Arşimet'in Siraküza hükümdarı Kral II. Hiero ile akraba olduğunu yazar. Arşimet'in bir biyografisi arkadaşı Heracleides tarafından yazıldı ancak bu çalışma kayboldu. Bu çalışmanın kaybolması hayatının ayrıntılarını belirsiz bıraktı. Örneğin, evlenip evlenmediği ya da çocuğunun olup olmadığı bilinmiyor. Gençliğinde çağdaşları Eratosthenes ve Konon'un bulunduğu İskenderiye'de öğrenim görmüş olabilir. Konon'dan arkadaşı olarak bahseder ve iki çalışmasının (Mekanik Teoremler Yöntemi ve Sığır Problemi) başlangıcı Eratosthenes'e hitap etmektedir.

Arşimet, General Marcus Claudius Marcellus komutasındaki Roma kuvvetlerinin Siraküza şehrini iki yıl süren bir kuşatmadan sonra ele geçirdiği İkinci Pön Savaşı sırasında yaklaşık MÖ 212 yılında öldü. Plutarkhos tarafından söylenen popüler rivayete göre Arşimet, şehir ele geçirildiğinde matematiksel diyagram tasarlıyordu. Romalı bir asker gelip General Marcellus ile tanışmasını emretti ama Arşimet bu teklifi problem üzerinde çalışmayı bitirmesi gerektiğini söyleyerek reddetti. Asker buna öfkelendi ve Arşimet'i kılıcı ile öldürdü. Ayrıca Plutarkhos'un, Arşimet'in ölümü hakkında daha az bilinen bir rivayeti vardır. Bu rivayet bir Roma askerine teslim olmaya çalışırken öldürülmüş olabileceğini akla getirir. Hikâyeye göre, Arşimet matematik aletleri taşıyordu. Asker aletlerin değerli eşya olabileceğini düşündü ve Arşimet'i öldürdü. General Marcellus anlatıldığına göre Arşimet'in ölümüne öfkelendi. General, Arşimet'in değerli bir bilimsel varlık olduğunu düşünüyordu ve zarar görmemesi için emir vermişti. Marcellus Arşimet'ten "bir geometrik "Briareus" olarak bahseder.
Arşimet'e atfedilen son söz, iddia edildiğine göre matematiksel çizimdeki çemberlere çalıştığı sırada Romalı asker tarafından rahatsız edilmesi kastedilerek "Çemberlerimi bozmayın"dır. Bu alıntı sıklıkla Latince "Noli turbare circulos meos" olarak ifade edilir. Ancak Arşimet'in bu kelimeleri söylediğine dair güvenilir bir kanıt yoktur ve Plutarkhos tarafından söylenen rivayette de yoktur. Valerius Maximus MS 1. yüzyılda Unutulmaz İşler ve Sözler eserinde ifadeyi "...sed protecto manibus puluere 'noli' inquit, 'obsecro, istum disturbare'" – "...ama tozu elleriyle koruyarak 'Sana yalvarıyorum, onu bozma.' dedi" diye yazar. Bu ifade ayrıca Katarevusa Yunancası "μὴ μου τοὺς κύκλους τάραττε!" (Mē mou tous kuklous taratte!) olarak ifade edilir.

Arşimet'in mezarında, en sevdiği matematiksel ispatın çizimini gösteren bir heykel bulunur. Bu çizim aynı yükseklik ve çaptaki bir küre ve silindirden oluşur. Arşimet kürenin hacminin ve yüzey alanının, tabanları da dâhil olmak üzere silindirin üçte ikisine eşit olduğunu kanıtlamıştır. MÖ 75 yılında, Arşimet'in ölümünden 137 yıl sonra, Romalı hatip Cicero, Sicilya'da quaestor olarak görev yapıyordu. Arşimet'in mezarının hikâyelerini duymuştu ama yerli halktan hiçbiri ona yeri gösteremiyordu. Sonunda mezarı Siraküza'daki Agrigentine kapısının yanında ihmal edilmiş bir durumda ve çalılar arasında buldu. Cicero mezarı temizletti. Temizlikten sonra artık oyma eseri görebildi ve yazıt olarak eklenen dizeleri okuyabildi. 1960'ların başında Siraküza'daki Hotel Panorama'nın avlusunda bir mezar bulundu ve bu mezarın Arşimet'in mezarı olduğu iddia edildi. Ancak bu iddianın doğru olması için ikna edici bir kanıt yoktu. Mezarının bugünkü yeri bilinmiyor.
Arşimet yaşamının standart versiyonları, ölümünden çok sonra Antik Roma tarihçileri tarafından yazılmıştır. Polybios'un Tarih eserinde rivayet edilen Siraküza kuşatması, Arşimet'in ölümünden yaklaşık yetmiş yıl sonra yazıldı ve daha sonra Plutarkhos ve Titus Livius tarafından kaynak olarak kullanıldı. Arşimet'in şehri savunmak için yaptığı söylenen savaş makinelerine odaklanan bu eser, Arşimet'in kişiliği hakkında çok az bilgi verir.

Arşimet'in mekanik alanında yapmış olduğu buluşlar arasında kaldıraçlar, makaralar, bileşik makaralar, sonsuz vidalar, hidrolik vidalar, rulmanlar ve yakan aynalar sayılabilir. Öyle ki Arşimet aynalar ile Roma gemilerini güneş ışınları ile yakmıştır. Bunlara ilişkin eserler verilmemiş, ancak matematiğin geometri alanına, fiziğin statik ve hidrostatik alanlarına önemli katkılarda bulunan pek çok eser bırakmıştır.
İlk defa denge prensiplerini ortaya koyan bilim insanı da Arşimet'tir. Bu prensiplerden bazıları şunlardır:

Eşit kollara asılmış eşit ağırlıklar dengede kalır.
Eşit olmayan ağırlıklar eşit olmayan kollarda aşağıdaki koşul sağlandığında dengede kalırlar: f1 • a = f2 • b
Bu çalışmalarına dayanarak söylediği "Bana bir dayanak noktası verin Dünya'yı yerinden oynatayım." sözü yüzyıllardan beri dillerden düşmemiştir.

Geometriye yapmış olduğu en önemli katkılardan birisi, bir kürenin yüzölçümünün 4
  
    
      
        π
      
    
    {\displaystyle \pi }
  
r2 ve hacminin ise 4/3 
  
    
      
        π
      
    
    {\displaystyle \pi }
  
r3 eşit olduğunu kanıtlamasıdır. Bir dairenin alanının, tabanı bu dairenin çevresine ve yüksekliği ise yarıçapına eşit bir üçgenin alanına eşit olduğunu kanıtlayarak pi değerinin 3 +l/7 ve 3 +10/71 arasında bulunduğunu göstermiştir. Başka bir deyişle bu formülleri suyun hacim kullanma esnasında alabileceği özkütle çapıdır.

Arşimet parlak matematik başarılarından biri de, eğri yüzeylerin alanlarını bulmak için bazı yöntemler geliştirmesidir. Bir parabol kesmesini dörtgenleştirirken sonsuz küçükler hesabına yaklaşmıştır. Sonsuz küçükler hesabı, bir alana tasavvur edilebilecek en küçük parçadan daha da küçük bir parçayı matematiksel olarak ekleyebilmektir. Bu hesabın çok büyük bir tarihi değeri vardır. Sonradan modern matematiğin gelişmesinin temelini oluşturmuş, Newton ve Leibniz'in bulduğu diferansiyel denklemler ve integral hesap için iyi bir temel oluşturmuştur.
Arşimet, Parabolün Dörtgenleştirilmesi adlı kitabında, tüketme metodu ile bir parabol kesmesinin alanının, aynı tabana ve yüksekliğe sahip bir üçgenin alanının 4/3'üne eşit olduğunu ispatlamıştır.

Arşimet, kendi adıyla tanınan “sıvıların dengesi kanununu” da bulmuştur. Suya batırılan bir cismin taşırdığı suyun ağırlığı kadar kendi ağırlığından kaybettiğini fark ederek hamamdan "eureka" (buldum, buldum) diye haykırarak çırıl çıplak dışarı fırlaması, onunla ilgili en çok bilinen bir hikâyedir.
Söylendiğine göre, bir gün Kral II Hieron yaptırmış olduğu altın tacın içine kuyumcunun gümüş karıştırdığından kuşkulanmış ve bu sorunun çözümünü Arşimet'e havale etmiştir. Bir hayli düşünmüş olmasına rağmen sorunu bir türlü çözemeyen Arşimet, yıkanmak için bir hamama gittiğinde, hamam havuzunun içindeyken ağırlığının azaldığını hissetmiş ve "evreka, evreka" diyerek hamamdan fırlamıştır. Arşimet'in bulduğu şey; su içine daldırılan bir cismin taşırdığı suyun ağırlığı kadar ağırlığını kaybetmesi ve taç için verilen altının taşırdığı su ile tacın taşırdığı su mukayese edilerek sorunun çözülebilmesi idi. Çünkü her maddenin özgül ağırlığı farklı olduğundan aynı ağırlıktaki farklı cisimler farklı hacme sahiptir. Bu nedenle suya batırılan aynı ağırlıktaki iki farklı cisim farklı miktarlarda su taşırırlar.

Arşimet'in yapıtlarının çoğu Samoslu (Sisam) Konon ve Kireneli Erastosthenes gibi dönemin ünlü matematikçileriyle yazışma biçiminde ve tamamen kuramsal içeriktedir. Yapıtlarının dokuz tanesinin Yunanca asılları günümüze kadar ulaşmıştır. Yapıtları uzun yıllar karanlıkta kalmış; matematiğe katkısı yapıtlarının 8. ya da 9. yüzyılda Arapçaya çevrilmesine kadar gerçekleşememiştir. Örneğin Arşimet'in başka matematikçilere katkı sağlaması amacıyla yazdığı "Yöntem" isimli çok önemli bir eseri 19. yüzyıla kadar karanlıkta kalmıştır.

Düzlemlerin Dengesi Üzerine (On the Equilibrium of Planes) (2 cilt): Mekaniğin belli başlı prensipleri, geometri metotları ile açıklanır.
İkinci Derecede Paraboller (Quadrature of the Parabola)
Küre ve Silindir Yüzeyi Üzerine (On the Sphere and Cylinder) (2 cilt): Bir kürenin bir parçasının alanı, bir dairenin alanı, silindirin alanı ve bu cisimlerin alanlarının karşılaştırılması ile ilgili bilgiler vermiştir.
Spiraller Üzerine (On Spirals): Arşimet bu eserde spirali tanımlamış, spiralin yarıçap vektörünün uzunlukları ile açılarını incelemiş, vektörün tanjantını hesaplamıştır.
Konoidler ve Sferoidler Üzerine (On Conoids and Spheroids)
Yüzen Cisimler Üzerine (On Floating Bodies) (2 cilt): Hidrostatiğin temel prensipleri verilmiştir.
Dairenin Ölçülmesi (Measurement of a Circle)
Kum Hesaplayıcısı (The Sand Reckoner): Arşimet'in sayı sistemleri üzerine yazdığı ve büyük sayıları ifade etmek için oluşturduğu sistemi içerir.
Mekanik Teoremlerin Yöntemi (The Method of Mechanical Theorems): Ünlü dilbilimci Heiberg tarafından 1906 yılında, İstanbul'da eski parşömenler arasında (üzeri kazınmış ve sonra yeniden yazılmış olarak) bulunmuştur.

Arşimet noktası
Arşimet prensibi
Arşimet spirali
Arşimet'in vidası
Arşimet dışı geometri
Arşimet'in Pençesi
Zhang Heng

Astronot, kozmonot, taykonot ya da Türkçe adıyla uzay insanı, uzay çalışmalarına katılmak üzere eğitilen kişidir. İnsanlı uzay uçuşlarının seyrekliği nedeniyle, eğitim gören uzay insanlarının bir kısmı yedek kadroda kalarak uzay görevi alamamıştır. Buna karşılık uzay turistleri, gerekli eğitimi aldıkları için "uzay insanı" olarak adlandırılabilirler. İlk insanın uzaya gönderildiği 1961 yılından bu yana 650'den fazla kişi uzaya çıkmıştır.

Uzay insanına İngilizce astronaut, Rusça kozmonot (космона́вт) denir. Bu iki kelime, Yunanca ástron (yıldız) ve kosmos (evren) kelimelerinin nautes (denizci) kelimesiyle birleşmesinden oluşur. Türkçede de Amerikalı ve Rus uzay insanları için yaygın olarak kullanılır.
Çincede (pinyin) ise uzay insanına hángtiān yuán denir. Çince terimin taykonot olduğu yönünde Çin dışında yanlış bir kanı vardır. Taykonot terimi, Malezyalı etnik bir Çinli tarafından 1998'de ortaya atılmış ve Batı medyasında hızla yayılmıştır. Çince tàikōng (uzay) teriminden türeyen bu kelime Çin'de kullanılmamaktadır. Buna en yakın Çince terim olan tàikōng rén, "uzaya çıkmış kişi" anlamında kullanılmaktadır. Türkçe uzay insanı teriminin karşılığı olarak ise uzun süre yǔháng yuán (evren gezgini) kullanılmıştır. Buna karşın hángtiān yuán, Çin hükûmetinin resmî yazışmalarda kullandığı terimdir.
Türkiye'de Türk Dil Kurumu tarafından 2005 yılında "astronot" sözcüğü için Türkçe karşılık olarak "gökmen" ve "uçman" sözcükleri önerilmiştir. 2021 yılında ise Türkiye Uzay Ajansı Başkanı Serdar Hüseyin Yıldırım, Özbekçede "astronot, uçurcu" anlamında bulunan Arapça–Farsça kökenli "fezagir" sözcüğünün kullanılmasını önermiştir. Günümüzde Türk Dil Kurumu Sözlüğü'nde "astronot" kelimesi "uzay adamı" kelimesiyle eş anlamlı olarak yer almaktadır.
Uzaya kendi imkânlarıyla insan gönderen ülkeler şu ana kadar Sovyetler Birliği, Amerika Birleşik Devletleri ve Çin olmakla birlikte, diğer ülkelerin dillerinde de bu kavrama karşılık gelen kelimeler vardır. Örneğin, Fransızca spationaute (okunuşu: spasyonot) kelimesi Latince spatium kelimesinden türetilmiştir.

20. yüzyılın ikinci yarısında yaşanan Uzay Yarışı süresince pek çok başarılı uzay uçuşu gerçekleştirilmiştir. Layka adlı köpek, 3 Kasım 1957'de Sovyetler Birliği tarafından fırlatılan Sputnik 2 aracıyla uzaya giden ilk canlı olmuştur. Uzaya giden ilk insan, 12 Nisan 1961'de Vostok 1 ile fırlatılan ve 108 dakika boyunca Dünya yörüngesinde tur atan Sovyet kozmonot Yuri Gagarin'dir. Uzaya giden ilk kadın, 16 Haziran 1963'te Vostok 6 ile fırlatılan ve Dünya'nın etrafında yaklaşık üç gün vakit geçiren Sovyet kozmonot Valentina Tereşkova'dır.
Alan Shepard, 5 Mayıs 1961'de Freedom 7 görevi ile 15 dakikalık bir alt yörünge uçuşu yaparak uzaya çıkan ilk Amerikalı ve ikinci kişi olmuştur. Dünya yörüngesine giren ilk Amerikalı ise, 20 Şubat 1962'de John Glenn olmuştur.
Sovyet kozmonot Aleksey Leonov, 18 Mart 1965'te Voshod 2 görevinde bir uzay dışı aktivitesini (diğer deyişle "uzay yürüyüşü") gerçekleştiren ilk kişidir. Leonov'un uzay yürüyüşü yaklaşık 12 dakika sürmüştür. Bu başarıyı, iki buçuk ay sonra NASA'nın Gemini 4 görevinde ilk Amerikan uzay yürüyüşünü gerçekleştiren Edward White izlemiştir. White'ın uzay yürüyüşü ise yaklaşık 23 dakika sürmüştür.

İlk uçuşa göre uzay yolcuları listesi
Uzayda en uzun süre kalan astronotlar listesi
Sovyet uzay köpekleri
İnsanlı Ay yolculukları
Uzay yolculuğu

Atomik, moleküler ve optik fizik, bir ya da birkaç atomun ölçeğinde, madde-madde ve ışık-madde etkileşimi çalışmadır ve enerji, birkaç elektron voltları etrafında ölçeklenir. Üç alanla yakından ilişkilidir. AMO teorisi, klasik, yarı klasik ve kuantum işlemlerini kapsar. Tipik olarak, teori ve emisyon uygulamaları, elektromanyetik yayılım ve emilme, spektroskopi analizi, lazer ve mazerlerin kuşağı ve genel olarak maddenin optik özellikleri, uyarılmış atom ve moleküllerden, bu kategorilere ayrılır.

Atomik fizik, moleküler fizik, moleküllerin fiziksel özelliklerinin çalışmaları iken, atom çekirdeği ve elektronlarının sistem izolasyonu olarak atom çalışmaları olan AMO'nun alt dalıdır. Atom fiziği terimi, standart İngilizce 'de atomik ile nükleer eş anlamlı olarak kullanıldığından dolayı, sıklıkla nükleer enerji ve nükleer bomba ile ilişkilendirildi. Fakat fizikçiler, bir çekirdek ve elektronlardan oluşan bir sistem olarak atom ile ilişkilendirilen atom fiziği ile sadece atom çekirdeğini dikkate alan nükleer fizik arasındaki farkı ayırt ettiler. Önemli deneysel teknikler, spektroskopinin çeşitli türleridir. Atom fiziği ile yakından ilgilenen moleküler fizik, ayrıca teorik kimya, fizikokimya ve kimyasal fizik ile büyük ölçüde örtüşmektedir.
Her iki alt dal, bu düzenlemelerin değişimlerinden dolayı elektronik yapısı ve dinamik süreçleri ile ilgilidir. Genellikle bu çalışma, kuantum mekaniğini kullanmayı içerir. Moleküler fizik için bu yaklaşım kuantum kimyası olarak bilinir. Atom fiziği alanındaki temel atom orbital teorisi olan moleküler fizik önemli özelliklerinden biri, moleküler orbital teorisini genişletmektir. Moleküler fizik moleküllerin atomik işlemleri ile ilgilidir, ancak bu ek olarak moleküler yapısı nedeniyle oluşan etkilerle de ilgilenir. Ayrıca atom ve moleküllerden bilinen, elektronik uyarma koşullar döndürülebilir ve titretilebilir. Bu döndürülmeler ve titreşimler, nicelendirilebilir; iki enerji seviyesi vardır. En küçük enerji farkı, farklı dönme koşulları vardır, bu yüzden, saf dönme spektrumları, elektromanyetik spektrumun kızılötesi bölgesindedir (yaklaşık 30 150 mikron dalga boyu). Titreşim spektrumları, kızılötesine yakın (yaklaşık 1 5 um) ve çoğunlukla görünür ve ultraviyole bölgelerde elektronik geçişlerden kaynaklanan spektrumdur. Çekirdekler arası mesafe gibi moleküllerin dönme ve titreşim spektrumları ölçümünden hesaplanabilir.
Birçok bilimsel alanlarda olduğu gibi, sıkı tarif yüksek derecede yanıltıcı olabilir ve atom fiziği, genellikle, atomik, moleküler ve optik fiziğin geniş kapsamında kabul edilir. Fizik araştırma grupları genellikle bu yüzden sınıflandırılır.

Optik fizik, elektromanyetik radyasyon kuşağının, madde ile radyasyonun etkileşimi ve bu radyasyonun özelliklerinin, özellikle radyasyonun manipülasyonu ve kontrolü, çalışmasıdır. Keşif ve yeni bulguların uygulamalarına odaklı olan, optik ve optik mühendisliklerinden farklıdır. Güçlü bir ayrım yoktur, fakat optik fizik, uygulamalı optik ve optik mühendisliği arasında, optik mühendislik cihazları ve uygulamalı optik uygulamalarından bu yana, yeni cihazlar ve uygulamaların geliştirilmesine yol açan optik fizikteki bu temel araştırmalar için gerekli araştırmalardır. Genellikle aynı insanlar, hem temel araştırma hem de uygulamalı teknolojiyi geliştirmeye katılıyor.
Optik fizikteki araştırmacılar, X-ışınlarına mikrodalgalardan elektromanyetik spektrum yayan, ışık kaynaklarının geliştirilmesi ve kullanılmasıdır. Alan, ışığın kuşağını ve algılamasını, doğrusal ve doğrusal olmayan optik süreçler ve spektroskopiyi içerir. Lazerler ve lazer spektroskopisi optik bilimi dönüştürdü. Optik fizikteki büyük çalışma, ayrıca kuantum optik ve tutarlılık ve femtosaniye optik için ayrılmıştır. Optik fizik, desteği, ultra kısa elektromanyetik alanlar, yüksek sahalarda atom boşluğu etkileşimi, elektromanyetik alanın kuantum özellikleri ve yoğun izole atomların doğrusal olmayan tepkilerinin alanlarında sağlar.
Araştırmanın diğer önemli alanları, difraktif optik, düşük tutarlılık enterforemetre, optik koherens tomografi, yakın alan mikroskobu ve Nano-optik ölçümler için yeni optik tekniklerin geliştirilmesini içermektedir. Optik fizikteki araştırmalar, ultra hızlı optik bilim ve teknoloji üzerine vurgu yapar. Optik fizik uygulamaları, iletişim, ilaç, üretim ve hatta eğlence ilerlemelerini oluşturur.

Atom fiziğine geçişte ilk adımlardan biri, kimyasal elementin temel birimi modern terimlerde atomlardan oluşan maddenin tanımlanmasıdır. Bu teori, 18. yüzyılda John Dalton tarafından geliştirilmiştir. Onlar toplu olarak kendi gözlenebilir özelliklerine göre tarif ve tasnif edilebilir rağmen, bu, 19. yüzyılın sonlarının ortalarına doğru John Newlands ve Dmitri Mendeleyev tarafından gelişmekte olan periyodik tabloda özetlenebilecek kadar net değildi.
Daha sonra, özellikle 19. yüzyılda Joseph von Fraunhofer, Fresnel'in, spektral çizgiler ve olguyu tanımlama girişimlerinin keşfetmesiyle atom fiziği ve optik fizik arasındaki bağlantı belli oldu.
O zamandan beri, 1920'lere kadar, fizikçiler atom spektrumları ve cisim radyasyonu açıklamak için araştırmalar yaptılar. Bohr atom modeli, hidrojen spektral hatları açıklamak için bir girişimdir.
Madde ve elektromanyetik radyasyonu Helyumun bilinmeyen elementi ve sayısız diğer nedenlerden dolayı güneş spektrumları, madde ve ışığın tamamen yeni bir matematiksel modeline yol açtı; kuantum mekaniği.

Kırılma indeksi kökenini araştırmak için erken modeller, Paul Drude ve Hendrik Lorentz'in modeline göre klasik bir şekilde bir atomik sistemde bir elektron gibi muamele eder. Bir maddenin dalga boyuna bağımlı kırılma indisi (n) için bir kaynağı temin etme girişimi için geliştirilmiştir. Bu modelde, Gelen elektromanyetik dalgalar, bir atomun elektronunu salması için kuvvet uygular. Salınım genliği, sonra, gelen elektromanyetik dalganın frekansı ve osilatör tınlaşım frekansları arasında bir ilişki vardır. Birçok osilatörden yayılan bu dalgaların çakışması, daha sonra yavaş yavaş hareket eden bir dalgaya yol açar.

Max Planck, 1900 yılında termal dengedeki bir kutu içinde, elektromanyetik alanını açıklamak için bir formül türemiştir. Onun modeli, duran dalgaların bir süperpozisyonunu oluşturdu. Bir boyutlu düzlemde, kutu uzunluğu L olan ve dalga sayısının sadece sinüs dalgaları
Kutuda oluşabilir, (matematiksel olarak şeklinde gösterilen) n pozitif bir tam sayıdır. Bu kararlı dalgaların tarifi şu denklem ile gösterilir:

  
    
      
        E
        =
        
          E
          
            0
          
        
        sin
        ⁡
        
          (
          
            
              
                
                  n
                  π
                
                L
              
            
            x
          
          )
        
        
        
      
    
    {\displaystyle E=E_{0}\sin \left({\frac {n\pi }{L}}x\right)\,\!}
  
.
E0, elektrik alan genliği büyüklüğüdür. E x konumundaki elektrik alanını büyüklüğüdür.
Temelden, Planck yasası elde edilmiştir. Ernest Rutherford, alfa parçacığı saçılması dayalı bir atomun, merkezi noktasal proton olduğunu sonuçlandırmıştır. O ayrıca hala küçük düzenlemeleri kabul edilmeyen Coulomb yasası ile bir elektronun proton tarafından çekilebileceğini düşünmüştür. Sonuç olarak, O elektronların proton etrafından döndüğüne inanıyordu. Niels Bohr, 1913 yılında Planck niceleme fikirleri ile atomu Rutherford modeli kombine etti. Sadece elektronun özel ve iyi tanımlanmış yörüngeleri bulunabilir ve ışık yaymazlar. Elektronların yörünge atlamalarında, yörüngenin enerjisinde farklı tekabül eden bir ışığı yayar veya emer. Onun enerji seviyelerindeki tahmini, daha sonra gözlemlerle tutarlı oldu.
Belirli durgun dalgaların ayrı bir setine dayalı olan bu sonuçlar, sürekli, klasik osilatör modellemesi ile tutarsızdı.
1905'te bir frekansın ışık dalgalarının 
  
    
      
        ν
      
    
    {\displaystyle \nu }
  
 birleşimi bir enerjinin fotonu ile 
  
    
      
        h
        ν
      
    
    {\displaystyle h\nu }
  
 Albert Einstein'in fotoelektrik üzerindeki çalışmaları. 1917'de Einstein uyarılmış emisyon, spontan emisyon ve absorpsiyon (elektromanyetik radyasyon) üç süreçlerinin getirilmesi ile Bohrs modeline bir uzantısı oluşturdu.

Modern sürece yönelik büyük adımlar, Werner Heisenberg 'in matris mekaniği yaklaşımı ve Erwin Schrödinger tarafından Schrödinger denkleminin keşfi ile kuantum mekaniği formülasyonu oldu.
AMO içinde yarı klasik süreç çeşitleri vardır. Mekanik kuantum süreçlenen ve klasik şekilde süreçlenen sorun görüşleri, eldeki belirli sorunlara bağlıdır. Yarı klasik yaklaşımlar, büyük ölçüde bağlantılı hesaplama maliyeti ve karmaşıklığında büyük bir azalma, AMO içinde hesaplama çalışmalarının her yerindedir.
Bir lazer etkisi altında madde için, atomik veya moleküler sistemin tamamen kuantum mekaniksel süreci, klasik bir elektromanyetik alanın etkisi altında olan sistem ile birleştirilir. Alan klasik bir şekilde süreçlendirilirken, bu, kendiliğinden emisyon ile uyuşmaz. Bu yarı klasik süreçler, çoğu sistemler için geçerlidir, özellikle bunlar yüksek yoğunluklu lazer alanlarının etkisi altında olanlardır, Optik fizik ve kuantum optiği arasındaki ayrım, sırası ile yarı klasik süreçlerin ve kuantum süreçlerin kullanılmasıdır.
Çarpışma dinamikleri ve yarı klasik süreçlerde, serbestliğin iç derecesi mekanik kuantum ile süreçlenebilir, söz konusu kuantum sistemlerinin göreli hareketi esnasında klasik bir şekilde süreçlenir. Yüksek hızlı çarpışmalar ortalama gözlemlendiğinde, elektron kuantum mekaniği ile süreçlendirilirken, çekirdek klasik bir şekilde süreçlendirilebilir. Düşük hızlı çarpışmalarda yaklaşım başarısız olur.
Elektronların dinamikleri için klasik Monte-Carlo yöntemleri, tam kuantum süreçleri kullanılarak hesaplanan başlangıç koşulları içinde yarı klasik olarak tanımlanabilir, ancak tüm ilerideki süreçler klasiktir.

İzole olmuş atom ve moleküllere genellikle atomik, moleküler ve Optik fizik dikkate alır. Atom modelleri çekirdek etrafına 

Klaudios Ptolemaios (Grekçe: Κλαύδιος Πτολεμαίος) veya Arapçalaşmış haliyle Batlamyus, İskenderiyeli Yunan matematikçi, coğrafyacı, astronom ve müzik teorisyeniydi ve üçü daha sonra Bizans, İslam ve Batı Avrupa bilimi için önemli olan yaklaşık bir düzine bilimsel tez yazmıştır. MS 100-170 yılları arasında yaşadığı tahmin edilmektedir.
Geç İskenderiye Dönemi'nde yaşamış (MS 2. yüzyılın ilk yarısı) ünlü bilim adamlarındandır. Hayatı hakkında hemen hemen hiçbir bilgi bulunmamaktadır. Müslüman astronomlar 78 yaşına kadar yaşadığını söylemektedir. Yunan asıllı bir Mısırlı veya Mısır asıllı bir Yunan olduğu iddia edilmektedir.

Batlamyus, iki önemli yapıtın yazarıdır: Büyük Bileşim ve Coğrafya. Bu yapıtlar Avrupa'daki Orta Çağ'ın bitişinde önemli yere sahiptir. Kitapların Latinceye çevrilişi ancak 12. yüzyılda yapılmıştır.

Büyük Bileşim (Arapça: Kitab el MacistiAlmagest, Yunanca: Mathematike Syntatksis), Yunan ve Babil uygarlıklarının gökbilim bilgilerinin bir derlemesidir. Derlemenin çoğu kendisinden üç yüzyıl önce yaşamış olan Hipparkhos'a dayanır. Yapıtta Dünya merkezli bir Güneş Sistemi modeli önerilir. Bu model, Kopernik'in güneş merkezli modeline dek Batı ve İslam dünyalarında geçerli model olarak kabul edilmiştir. Kitapta ayrıca düzlem ve küresel trigonometri hakkında bir inceleme bulunmaktadır.
Batlamyus'un diğer önemli yapıtı Coğrafya da bir derlemedir. Çağının Roma İmparatorluğu'nda bilinen coğrafya bilgileri bu kitapta toplanmıştır.
Batlamyus astronomi, matematik, coğrafya ve optik alanlarına katkılar yapmıştır; ancak en çok astronomi çalışmalarıyla tanınır. Zamanına kadar ulaşan astronomi bilgisinin sentezini yapmış ve bunları Mathematike Syntaxis (Matematik Sentezi) adlı yapıtında toplamıştır. Bu eser daha sonra Megale Syntaxis (Büyük Derleme) olarak anılmış ve Arapçaya çevrilirken başına harf-i tarif takısı olan el- getirildiği için, ismi el-Mecistî biçimine dönüşmüştür; daha sonra Arapçadan Latinceye çevrilirken Almagest olarak adlandırıldığından, bugün Batı dünyasında bu eser Almagest adıyla tanınmaktadır.
Almagest, on üç kitaptan oluşur; 

Birinci Kitap, kanıtlarıyla birlikte yermerkezli dizge'nin ana çizgilerini verir;
İkinci Kitap, Menelaus'un teoremiyle, küresel trigonometri bilgilerini ve bir kirişler tablosunu içerir; burada örnek problemler de çözülmüştür;
Üçüncü Kitap, Güneş'in hareketini ve yıllık süreyi anlatır;
Dördüncü Kitap, Ay'ın hareketini ve aylık süreyi konu edinir;
Beşinci Kitap, aynı konularla ilgilidir. Ay'ın ve Güneş'in mesafelerini tartıştığı gibi, bir usturlabın yapılışı ve kullanılışı hakkında da ayrıntılı bilgiler sunar;
Altıncı Kitap, gezegenlerin kavuşumları ve karşılaşımlarını, Güneş ve Ay tutulmalarını inceler;
Yedinci ve Sekizinci Kitap, durağan yıldızlarla ilgilidir; meşhur devinme tartışmasını, Batlamyus'un durağan yıldızlar kataloğunu ve gök küresi aleti yapabilmek için gerekli yöntem bilgisini içerir;
Geriye kalan beş kitap ise devingen yıldızların, yani gezegenlerin hareketlerine ayrılmıştır ve yapıtın en özgün kısmıdır.
Batlamyus bu eserde, ana çizgileriyle göksel olguları anlamlandırmak üzere kurmuş olduğu geometrik kuramı tanıtmaktadır; Aristoteles fiziğini temel alan bu kuramda, evren küreseldir ve Yer bu evrenin merkezinde hareketsiz olarak durmaktadır. Şayet günlük veya yıllık görünümler Yer'in hareketleri sonucunda meydana gelseydi, her şey uzaya saçılır ve Yer parçalanırdı. Ay, Merkür, Venüs, Güneş, Mars, Jüpiter, Satürn ve sabit yıldızlar Yer'in çevresinde, muntazam hızlarla, dairesel hareketler yaparlar. Sabit yıldızlar küresi evrenin sonudur.
Ancak, Yer'in merkezde olduğu ve gök cisimlerinin de onun çevresinde düzenli olarak dolandıkları kabul edildiğinde, bazı gözlemleri, örneğin Ay ve Güneş'in Yer'e yaklaşıp uzaklaşmalarını, bazen hızlı ve en kapsamlı bilgiler vermiştir; çünkü küresel astronominin sınırları içinde kalan klasik astronomiye ait hesaplamalar, küresel geometriye dayanmaktadır. Batlamyus'tan yaklaşık üç asır önce yaşamış olan Hipparkhos (MÖ 150) açıların kirişlerle ölçülebileceğini bildirmiş ve bir kirişler cetveli hazırlamıştı; ancak konuya ilişkin yapıtı kaybolduğundan, bu cetveli nasıl düzenlediği bilinmemektedir. Bazı yayların kirişlerinin bulunması çok kolaydı ve bu kirişlere ana kirişler adı verilmişti; ama bunların dışındaki yayların kirişlerinin bulunması uzun işlemleri gerektiriyordu. Bu nedenle Batlamyus kirişler cetvelini hazırlarken bir dairenin içine çizilmiş dörtgenlere ilişkin Batlamyus Teoremi'ni (AB. CD + AD. BC = AC. BD) kullanmak suretiyle, açılar toplamı ve farkının kirişlerini (kiriş (A-B), kiriş (A+B), kiriş A/2, kiriş 2A gibi) bulma yoluna gitmişti.

Batlamyus, coğrafya araştırmalarına da öncülük etmiş ve Coğrafya adlı yapıtıyla matematiksel coğrafya alanını kurmuştur. Bu kitap Kristof Kolomb'a kadar bütün coğrafyacılar tarafından başvuru kitabı olarak kullanılmıştır.
Almagest'ten sonra yazılan Coğrafya, sekiz kitaba bölünmüştür ve matematiksel coğrafya ile haritaların çizilebilmesi için gerekli bilgilere tahsis edilmiştir; Almagest gibi Coğrafya da derleme bir eserdir; Batlamyus bu kitabı hazırlarken Eratosthenes, Hipparkhos, Strabon ve özellikle de Surlu Marinos'tan büyük ölçüde yararlanmıştır.

Coğrafya'nın Birinci Kitabı, Dünya'nın -ya da doğrusunu söylemek gerekirse Yunanlar tarafından bilinen Dünya'nın- büyüklüğü ve kartografik izdüşüm yöntemleri hakkında ayrıntılı bilgiler verir.
İkinci Kitap'la Yedinci Kitap arasında, tanınmış memleketlerdeki önemli yerlerin, yani önemli kentlerin, dağların ve nehirlerin enlem ve boylamları verilerek Dünya'nın düzenli bir tasviri yapılır. Enlem ve boylamlardan, yani bir başlangıç dairesine olan uzaklıklardan söz eden ilk bilgin olan Batlamyus'un enlem ve boylam tablolarıyla betimlemeye çalıştığı Dünya, kabaca 20° güneyden, 65° kuzeye; batıdaki Kanarya Adaları'ndan, bunların yaklaşık olarak 180° doğusundaki bölgelere kadar uzanmaktadır. Bunun dışında kalan bölgeler ise Yunanlar ve dolayısıyla Batlamyus tarafından tanınmamaktadır.
Batlamyus'un tahminlerinin başarısının şaşırtıcı bir başka nedeni daha vardı. Haritalı Coğrafya'nın hayatta kalan en eski el yazmaları, 12. yüzyılın sonlarında Bizans'tan gelmektedir. Batlamyus'un kendi haritalarını çizdiğine dair somut bir kanıt yoktur. Bunun yerine, coğrafi verileri daha sonraki harita yapımcılarının uyarlamasına izin veren bir dizi sayı ve diyagram kullanarak dijital biçimde iletti. Belki de bu nedenle Batlamyus'u ilk dijital coğrafyacı olarak kabul etmeliyiz. Söz konusu tablolar, haritaların çizilmesini olanaklı kılmaktadır ve belki? de bu haritalar eserin eski nüshalarında mevcuttur. Astronomi bilgilerini kapsayan Sekizinci Kitap'ta bunlara atıflar yapılmıştır.
Ancak Batlamyus'un coğrafya anlayışı yeterince geniş değildir. İklim, doğal ürünler ve fiziki coğrafyaya giren konularla hiç ilgilenmemiştir. Başlangıç meridyenini sağlam bir şekilde belirleyemediği için, vermiş olduğu koordinatlar hatalıdır. Ayrıca, Yer'in büyüklüğü hakkındaki tahmini de doğru değildir. Ancak Kristof Kolomb bu yanlış tahminden cesaret alarak Batı'ya doğru gitmiş ve Kuzey Amerika'ya ulaşmıştır.

Aynı zamanda döneminin önde gelen optik araştırmacılarından olan Batlamyus, daha önceki optikçilerin çoğu gibi, görmenin gözden çıkan görsel ışınlar yoluyla oluştuğu görüşünü benimsemiştir. Ancak, görsel yayılımın fiziksel yorumunu da vermiş ve bu yayılımın, kesikli ve aralıklı koni biçiminde değil de, kesiksiz ve sürekliliği olan piramit biçiminde olduğunu belirtmiştir. Şayet böyle olmasaydı, yani ışınlar gözden sürekli olarak çıkmasaydı, nesneler bütün olarak görülemezlerdi. Buna rağmen, Batlamyus'un görsel piramit fikri, optikçiler arasında rağbet görmemiş ve görme söz konusu olduğunda daha çok koni biçimi göz önüne alınmıştır. Daha sonra da İslam dünyasında bilginlerin görsel koni fikrine dayandıkları ve görme geometrisini bunun üzerine kurdukları görülmektedir.
Batlamyus, katoptrik (yansıma) konusuyla da ilgilenmiş ve ayrıntılı deneyler sonucunda üç prensip ileri sürmüştür:

Aynada görünen nesne, gözün konumuna bağlı olarak aynadan nesneye yansıyan görsel ışın yönünde görünür.
Aynadaki görüntü, nesneden ayna yüzeyine çizilen dikme yönünde ortaya çıkar.
Geliş ve yansıma açıları eşittir.
Bu üç prensipten ilk ikisini kuramsal, üçüncüsünü ise deneysel olarak kanıtlayan Batlamyus, ayna yüzeyine gelen ışının eşit açıyla yansıdığını gösterebilmek için, derecelenmiş ve tabanına ayna yerleştirilmiş olan bakır bir levha kullanmıştır. Bir ışın hüzmesini levhaya teğet biçimde ayna yüzeyine gönderip, gelme ve yansıma açılarının büyüklüklerini belirlemiş ve bunların eşit olduğunu görmüştür. Batlamyus bu deneyini küresel ve parabolik bütün aynalar için tekrarlayarak, sonucun doğruluğunu kanıtlamıştır.
Batlamyus, dioptrik (kırılma) konusuyla da ilgilenmiş ve ışığın bir ortamdan diğerine geçerken yoğunluk farkından dolayı yön değiştirmesinin nedenini araştırmıştır. Bu araştırmanın sonucunda, az yoğun ortamdan çok yoğun ortama geçen ışının, normale yaklaşarak ve çok yoğun ortamdan az yoğun ortama geçen ışının ise normalden uzaklaşarak kırıldığını ve kırılma miktarının yoğunluk farkına bağlı olduğunu ileri sürmüştür.
Konuyu ele alırken benimsediği bazı prensiplerde bunu açıkça görmek olanaklıdır:

Görsel ışın az yoğundan çok yoğuna veya çok yoğundan az yoğuna geçtiğinde kırılır.
Görsel ışın doğrusal olarak yayılır ve farklı yoğunluktaki iki ortamı birbirinden ayıran sınırda yön değiştirir.
Gelme ve kırılma açıları eşit değildir, fakat aralarında niceliksel bir ilişki vardır.
Görüntü, gözden çıkan ışının devamında ortaya çıkar.
Batlamyus ortam farklılıklarından dolayı ışığın uğradığı değişimleri, aynı zamanda kırılma kanununu da içerecek şekilde deneysel olarak göstermeye çalışmış ve çeşitli ortamlardaki (havadan cama, havadan suya ve sudan cama) kırılma derecelerini gösteren cetveller hazırlamıştır. Ancak verdiği değerler küçük açılar dışında tutarlı olmadığı için kırılma kanununu elde edememiştir.

Batlamyus, daha önce Babil ve Yunan astronomları ve astrologları tarafından derl

Bose-Einstein yoğunlaşması (BEY), parçacıkları bozonlardan oluşan maddelerin en alt enerji seviyesinde yoğunlaştığı, kuantum etkilerinin gözlenebildiği maddenin bir hâlidir. Bozonik atomlar için, seyreltilmiş gaz hâlinde lazer soğutması aracılığıyla mutlak sıfır sıcaklığına doğru inilerek (0 K veya -273,15 °C ye çok yakın) bu hâle geçiş yani yoğunlaşma sağlanabilir. Atomların  klasik gazlardan farklı olarak Maxwell-Boltzmann istatistiği yerine Bose-Einstein istatistiğine makroskobik olarak/büyük ölçekte uyması BEY'nin belirleyici özelliğidir.

Daha sonra yapılan deneylerin karmaşık etkileşimler ortaya çıkarmasına rağmen, maddenin bu hâli ilk olarak Satyendra Nath Bose ve Albert Einstein tarafından 1924-1925 yıllarında genel olarak tahmin edildi. Bose ilk olarak Einstein'a "ışık kuanta"sının (artık foton olarak adlandırılıyor) kuantum istatistiğiyle ilgili bir makale yollamıştır. Einstein bundan etkilenir ve makaleyi İngilizce'den Almanca'ya çevirerek Zeitschrift für Physik Bose için sunar ve makale yayımlanır. (Einstein'in baskı metni bir ara kaybolduğunun düşünülmesine rağmen Leiden Üniversitesinde 2005 yılında bulunur). Einstein daha sonra iki farklı makalede Bose 'un fikirlerini madde parçacıkları konusuna genişletir. Bose ve Einstein in çalışmaları sonucunda birbiriyle eş parçacıkların tam fırıllarının istatistiksel dağılımını tanımlayan (şimdilerde bozon olarak adlandırılan) Bose-Einstein istatistiği ile yönetilen Bose gazı kavramı ortaya çıkmıştır. . Einstein bozonik atomlarının çok düşük derecelere kadar soğumasının yeni bir madde formu oluşturarak ulaşılabilir en düşük kuantum durgusuna dönüştüğünü göstermiştir. 
1938 yılında Fritz London BEC yi 4He un üstün akışkanlık ve üstün iletkenlik mekanizmasıyla tasarladı. 
1995 yılında, ilk gaz yoğunlaşması Eric Cornell ve Carl Wieman tarafından University of Colorado ar Boulder NIST-JILA laboratuvarında rubidyum atomu gazlarının 170 nanokelvin (nK)'e (1.7×10−7 K) soğutulmasıyla üretilmiştir. Bu başarılarıyla Cornell, Wieman ve Wolfgang Ketterle MIT'de 2001 Nobel Fizik Ödülünü almıştır. Kasım 2010 da ilk BEC fotonu gözlemlenmiştir. 2012 de ise BEC foton teorisi geliştirilmiştir  [9][10]. [9][10]
Bu BEC ye geçiş belirgin içsel serbestlik derecesi ile etkileşmeyen parçacıklar içeren üç boyutlu üniform gazların kritik sıcaklığın altında oluşur:

  
    
      
        
          T
          
            c
          
        
        =
        
          
            (
            
              
                n
                
                  ζ
                  (
                  3
                  
                    /
                  
                  2
                  )
                
              
            
            )
          
          
            2
            
              /
            
            3
          
        
        
          
            
              2
              π
              
                ℏ
                
                  2
                
              
            
            
              m
              
                k
                
                  B
                
              
            
          
        
        ≈
        3.3125
         
        
          
            
              
                ℏ
                
                  2
                
              
              
                n
                
                  2
                  
                    /
                  
                  3
                
              
            
            
              m
              
                k
                
                  B
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle T_{c}=\left({\frac {n}{\zeta (3/2)}}\right)^{2/3}{\frac {2\pi \hbar ^{2}}{mk_{B}}}\approx 3.3125\ {\frac {\hbar ^{2}n^{2/3}}{mk_{B}}}}
  

Einstein'ın argümanı
N tane her biri iki kuantum durgusundan birinde olan
  
    
      
        
          
            |
          
          0
          ⟩
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle |0\rangle }
  
ve
  
    
      
        
          
            |
          
          1
          ⟩
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle |1\rangle }
  
etkileşmeyen parçacıklardan oluşan bir koleksiyon düşünün. Eğer bu iki hal enerjice eşitse, her farklı yapılandırma eşit şanslıdır.
Eğer her parçacıkların hangi parçacık olduğunu bilirsek ve eğer her parçacık bağımsız olarak 
  
    
      
        
          
            |
          
          0
          ⟩
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle |0\rangle }
  
 ya da 
  
    
      
        
          
            |
          
          1
          ⟩
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle |1\rangle }
  
 içinde olursa 
  
    
      
        
          2
          
            N
          
        
      
    
    {\displaystyle 2^{N}}
  
  tane farklı yapılandırma olur. Neredeyse her yapılandırmalarında, parçacıkların yaklaşık yarısı 
  
    
      
        
          
            |
          
          0
          ⟩
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle |0\rangle }
  
, diğer yarısı 
  
    
      
        
          
            |
          
          1
          ⟩
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle |1\rangle }
  
 kapsamındadır. Dengesi ise istatistiksel bir etkidir: parçacıklar eşit dağıldığında yapılandırma en büyüktür. 
Eğer parçacıklar birbirinden ayırt edilemezse sadece N+1  yapılandırma olur. K tane parçacığın  
  
    
      
        
          
            |
          
          1
          ⟩
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle |1\rangle }
  
 halinde Şablon:J tane parçacık 
  
    
      
        
          
            |
          
          0
          ⟩
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle |0\rangle }
  
 halinde olur. Partiküllerin 
  
    
      
        
          
            |
          
          1
          ⟩
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle |1\rangle }
  
 ya da 
  
    
      
        
          
            |
          
          0
          ⟩
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle |0\rangle }
  
 halinde olması ayırt edilemese de her Kdeğeri tüm sistemin kuantum durgusunu belirler. Tüm durumların eşit şanslı olduğu durumlarda istatistiksel bir dağılma olmaz. Bu durum sadece tüm parçacıkların yarı yarıya dağılırken tüm parçacıkların 
  
    
      
        
          
            |
          
          0
          ⟩
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle |0\rangle }
  
  halinde olması kadar muhtemeldir. 
Ayırt edilebilir durumda, daha büyük N sayıları için, 
  
    
      
        
          
            |
          
          0
          ⟩
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle |0\rangle }
  
 halindeki kısım hesaplanabilir. Bu durum tamamen bir bozuk paranın tura gelme olasılığı olan p = exp(−E/T) kadardır. Yazı gelme olasılığı ise p nin ve enerjinin Şablon:J olan denklemine eşittir. 
Ayırt edilemez durumlarda, her K kendi ayrı Boltzman olasılığına sahip tek haldedir. Bu yüzden dağılım olasılığı üslüdür:

  
    
      
        
        P
        (
        K
        )
        =
        C
        
          e
          
            −
            K
            E
            
              /
            
            T
          
        
        =
        C
        
          p
          
            K
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle \,P(K)=Ce^{-KE/T}=Cp^{K}.}
  

Daha büyük N değerleri için C normalleştirme sabiti Şablon:Jdir. Beklenilen toplam parçacık sayıları en düşük enerji durumunda değildir eğer limit  
  
    
      
        
          N
          →
          ∞
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle N\rightarrow \infty }
  
 iken 
  
    
      
        
          
            ∑
            
              n
              >
              0
            
          
          C
          n
          
            p
            
              n
            
          
          =
          p
          
            /
          
          (
          1
          −
          p
          )
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle \sum _{n>0}Cnp^{n}=p/(1-p)}
  
 e eşittir. Bu durum N sayısı büyükken değil sadece sabit değere ulaştığı durumda gelişir. Bu parçacıkların toplam sayısının ihmal edilebilir kısmındadır. Bu yüzden, termal dengede olan yeterli sayıdaki Boz parçacıklar çoğunlukla temel durumdadır. Enerji değişimi çok küçük olsa bile sadece çok az parçacık uyarılmış durumdadır. 

  
    
      
        
          
            |
          
          k
          ⟩
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle |k\rangle }
  
 Olarak isimlendirilen değişik bir momentum durumunda olan bir gaz parçacığı düşünelim. 
Eğer yüksek ve düşük yoğunluklar için parçacıkların toplam sayısı termal olarak ulaşılabilir parçacıkların sayısından az ise her bir parçacık ayrı bir hâlde olacaktır. Bu limitler içerisinde gaz klasiktir. Yoğunluk arttığında ya da sıcaklık düştüğünde, parçacık başına düşen ulaşılabilir durum küçülür. Bu noktada, izin verilen istatistiksel ağırlıktan daha çok parçacık tek duruma geçmek için zorlanacaktır. Bu noktadan sonra herhangi ekstra parçacık temel seviyeye eklenecektir.
Herhangi bir yoğunlukta, bütünlemede, tüm momentum durumlarının üzerinde değişim sıcaklığını hesaplamak için, maksimum sayıdaki uyarılmış parçacıklar, Şablon:J:

  
    
      
        
        N
        =
        V
        ∫
        
          
            
              
                d
                
                  3
                
              
              k
            
            
              (
              2
              π
              
                )
                
                  3
                
              
            
          
        
        
        

Büyük Hadron Çarpıştırıcısı (LHC, İngilizce Large Hadron Collider) dünyanın en büyük ve en güçlü parçacık çarpıştırıcısı ve dünyanın en büyük makinesi. Avrupa Nükleer Araştırmalar Merkezi (CERN) tarafından, 1998 ve 2008 yılları arasına 100'ü aşkın ülkeden 10.000 bilim insanı ve mühendisin yanı sıra 100'ün üzerinde üniversite ve laboratuvarın katılımıyla inşa edildi. Cenevre yakınlarında, Fransa-İsviçre sınırının altındaki 27 kilometre uzunluğunda ve derinliği 175 metreyi bulan bir tünel boyunca uzanır.
Maddeyi yüksek sıcaklık ve yüksek yoğunlukta incelemek için tasarlanmıştır. Böylece Büyük Patlama'dan hemen sonra oluşan plazma ortamındaki kuark-gluon birleşimleri gerçekleşebilir ve bu sayede mezon ve baryonlar oluşabilir. İlk araştırması 30 Mart 2010 ve 13 Şubat 2013 arasında daha önceki çarpıştırıcı dünya rekorundan yaklaşık 4 kat daha fazla, demet başına 3,5 teraelektronvoltluk (toplamda 7 TeV) bir enerji ile, 2012'den itibaren demet başına 4 TeV'e çıkarak (toplamda 8 TeV) gerçekleşti. 13 Şubat 2013'te LHC'nin ilk çalışması resmi olarak sonlandırıldı ve planlı yükseltmeler için faaliyeti sonlandırıldı. Yükseltilmiş çarpıştırıcıda 'test' çarpıştırmaları 5 Nisan 2015'te yeniden başladı, 20 Mayıs 2015'te demet başına 6,5 TeV'e ulaştı (toplamda 13 TeV, şimdiki dünya rekoru). İkinci araştırması 3 Haziran 2015'te başlamıştır.
Sistem iki yıllık modernizasyonun ardından, iki katına çıkartılmış enerji seviyesiyle, 5 Nisan 2015 tarihinde yeniden çalıştırıldı. Bilim insanları 20 Mayıs 2015'te protonları 13 TeV'ta çarpıştırarak ilk rekorunu kırdı. Daha önce 2012 yılında en yüksek 8 TeV'de çarpışma başarılmıştı.
Son olarak 2016 yılında bu projenin 300TB boyutunda verisi, halka açık hale getirilmiştir.

Alice deneyi
ATLAS deneyi
CMS deneyi
LHCb deneyi
TOTEM deneyi

CERN Büyük Hadron Çarpıştırıcısı resmi sitesi3 Kasım 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
CERN'deki Türklerin sayfası 17 Kasım 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

COBE, kozmik mikrodalga arka plan ışımasının incelenmesi amacıyla fırlatılmış bir uydunun kısa adıdır. COBE uydusunun asıl adı “kozmik arka plan ışıması kaşifi” anlamındaki Cosmic Background Explorer'dır.
1970'lerin ortalarında, yerden gözlem yaparak kozmik arka plan ışımasını inceleyen bazı gözlemci astronomlar, NASA'nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi'ndeki bilim insanlarıyla iş birliği yaparak Kozmik Arka plan Keşif Uydusu COBE'nin tasarımına katkıda bulundular. 18 Kasım 1989'da COBE, yörüngesine mükemmel bir şekilde oturtuldu.
COBE'nin taşıdığı üç araçtan iki tanesi gökyüzünü uzun kızılötesi dalga boylarında gözlemledi. Araçlar, uzaydan gelen zayıf sinyallerin uzay aracının kendi sıcaklığından etkilenmemesi için sıvı helyumla soğutulmaktaydı. Bu araçlar görevlerini seferin dokuzuncu ayında sıvı helyumun bittiği sırada tamamladılar. Araçlardan biri fonun ortalama sıcaklığını görülmemiş bir hassasiyetle ölçerek 2.735 °K değerini buldu. Diğeri de ilk defa olarak, uzun kızılötesi dalga boylarında uzayın haritasını çıkardı.
Üçüncü ölçüm aleti artalan radyasyonunun parlaklığındaki sapmaları aramak için tasarlanmıştı. Altı diferansiyel mikrodalga, radyometreden oluşan düzenek gözlemlerine devam ediyor; çünkü bunların soğutulması gerekmiyor. Bunlarla gökyüzü şimdiye kadar iki kere tarandı ve üçüncü taramaya devam edilmektedir. Radyometreler gökyüzünü 3.5, 5.7 ve 9.5 milimetre olmak üzere üç kısa radyo dalga boyunda gözlemlemektedir.
Halen, dünyanın çeşitli yerlerinde aynı derecede hassas aletlere sahip ekipler, COBE'nin görebileceğinden daha küçük, bir açı dakikası sapmalar bulmak için gözlem yapmaktadır.

de Broglie hipotezini doğrulayan fizik deneyi, Davisson-Germer deneyi, Amerikalı fizikçi olan Clinton Davisson ve Lester Germer tarafından 1923-1927 yılları arasında yapıldı. Bu hipotez Louis de Broglie tarafından 1924 yılında ortaya konulmuştur ve hipoteze göre elektron gibi maddenin parçacıklarında dalga tipi bir özellik vardır. Bu deney ise sadece de Broglie hipotezini onaylama ve dalga-parçacık ikilisini sunmakla kalmayıp aynı zamanda kuantum mekaniğine ve Schrödinger denklemi için önemli bir tarihi gelişmedir.

19.yüzyılın sonuna doğru Maxwell'in denklemine göre ışık elektromanyetik alan dalgalarından ve yerelleşmiş parçacıklardan oluşuyordu. Fakat, bu düşünce Albert Einstein'ın 1905'te yayınladığı fotoelektrik etkisi hakkında makalesi ile çakışıyordu. Bu yazıya göre ışık ayrık ve yerelleşmiş, bugün foton adı verilen enerji kuantalarından oluşuyordu. 1924 yılında Louis de Broglie dalga-parçacık ikilisinin teorisi hakkında bir tez yazdı. Bu teori tüm maddelerin protonların dalga-parçacık ikililiği özelliğini gösterdiğine dayanıyordu. de Broglie'ye göre bütün maddeler ve radyasyon enerjisi 
  
    
      
        E
      
    
    {\displaystyle E}
  
 olan parçacıklardan oluşuyordu ve bu enerji parçacığın yaydığı dalganın frekansıyla Plank sabitine bağlıydı.

  
    
      
        E
        =
        h
        ν
        
      
    
    {\displaystyle E=h\nu \,}
  

Ve bu parçacıkların momentumu aynı zamanda dalga boyu ile ilişkilendiriliyordu.

  
    
      
        p
        =
        
          
            h
            λ
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle p={\frac {h}{\lambda }},}
  

h: plank sahibi
Parçacıkların doğal dalgalı yapısı elektron saçılma deneyi ile kristal maddeler üzerinde araştırılmaya başladı. Bu deneyi yürüten Walter M. Elsasser, X-ray ışınlarının dalgalı yapısını kristal katılar üzerinden saçılan X-ray dalgalarını gözlemledi. Elsasser'in bu önerisi onun kıdemli meslektaşı Max Born tarafından İngiltere'de fizikçilere tanıtıldı. David ve Germer deneyi gerçekleştirildiği zaman, deneyin sonuçları Elsasser'in fikri ile bağdaştırıldı. Fakat bu deneyin asıl amacı aslında de Broglie hipotezini doğrulamak değil sadece nikelin yüzeyi hakkında bir çalışma yürütmekti.
1927 yılında Bell Laboratuvarında Clinton Davisson ve Lester Germer yavaş hareket eden elektronları kristalize yapıda olan nikeli hedef kullanarak ateşledi. Saçılan elektronların yoğunluğundaki açısal değişkenliğinin Bragg'ın X-ray ışınları için öngördüğü kırınım ile aynı boyutlarda olduğu ölçüldü. Bu deney ayrıca George Paget Thomson tarafından tekrar bağımsız olarak gerçekleştirildi. Ardından Davisson and Thomson 1937 Fizik Nobel ödülünü paylaştı. Davisson-Germer deneyi maddelerin dalgalı bir yapıya sahip olduğunu sunan de Broglie hipotezini doğruladı. Bu deneyinin sonucunun Arthur Compton'un keşfettiği Compton saçılması deneyinin sonuçları ile birleştirilmesi quantum teorisinin temel parçalarından biri olan dalga-parçacık ikililiği hipotezini ortaya çıkardı.

Davisson 1921 yılında elektron bombardımanı ve ikincil elektron emili üzerinde çalışmaya başladı. Bu denemeleri 1925 yılına kadar sürdü. 
Davisson ve Germer'in bu deneydeki asıl amacı nikel maddesinin yüzeyini kullanarak elektron ışınlarının değişik açılarda ne kadar elektron geri yansıtacağını gözlemlemekti. Bunun gerçekleşmesi de elektronların küçük boyutlarda olmasından ve hatta pürüzsüz kristal yüzeyi elektronlar için çok pürüzlü olabilir ve yani bu da elektron ışınlarının çok dağınık bir şekilde yansımasına neden olacaktı.
Deneyin düzeneğinde ise bir elektron ışın ateşleyicisi vardı. Bu ateşleyici bir parça nikel kristalinin yüzeyine belirli bir açıda konumlandırılıyordu. Elektron ateşleyicisi aynı zamanda elektronlara bir miktar ısı vererek onlara belirli ivme ve kinetik enerji kazandırıyordu. Bunun yanı sıra elektronların birbirleriyle çarpışmaması için ortamda bir vakum çemberi bulunuyordu. Farklı açılarda saçılan elektronların sayısını ölçmek içinde kristalin üzerinde bir faraday cup elektron dedektörü bulunuyordu. Bu dedektör sadece elastik saçılan elektronları fark edebiliyordu. Deney sırasında bir kaza gerçekleşti ve hava akımı çemberin içerisine girip nikelin yüzeyinde oksit tabakası oluşturdu. Bu oksiti ortadan kaldırmak için Davisson ve Germer bu numuneyi yüksek derecede ısıttı. Fakat onların bu ısıtma işleminin eski polikristalize yapıda olan nikelin yeni bir hal alarak tek ve geniş bir kristal alanlı yapıda olacağını ve bu yapının sürekli ve aşırı miktarda elektron ışınlarına maruz kalacağını fark etmemişlerdi.
Deneyi tekrar gerçekleştirdiklerinde, elektonlar yüzeyi vurduğunda, nikel kristal düzlemindeki atomlara çarparak saçıldılar. 
1925 yılında, Davisson ve Germer grafikte beklenmedik tepe noktalarına sahip olan bir sapma modeli geliştirdi.

Deneylere ara verdikleri sırada Davisson 1926 yılında Oxford üniversitesinin yaz için düzenlediği the British Association for the Advancement of Science adlı etkinliğe katıldı. Etkinlik sırasında quantum mekaniği hakkındaki son gelişmelerden haberdar oldu. Etkinlik sırasında Max Born Davisson'un 1923 teki kırılma eğrileri hakkındaki araştırmasını kullanarak sunumunu yaptı. Bu bilgiyi de Broglie hipotezini doğrulamak için kullandı.
Davisson o sırada farkına vardı ki, o yıllarda diğer bilim insanları, Walter Elsasser, E. G. Dymond, and Blackett, James Chadwick ve Charles Ellis benzer kırılma deneyleri üzerinde yoğunlaşmıştı. Fakat hiçbiri düşük yoğunluktaki ışınları dedektör ile fark edebilecek düzeyde bir düzeneğe sahip değillerdi.
Amerika'ya döndükten sonra Davisson tüp dizaynında ve dedektör girişinde birkaç değişiklik yaptı ve dedektörün azimuth ve colatitude açılarında da dönmesini sağladı. Sonraki deneyler 65 V ve θ = 45° derece açısında güçlü sinyaller elde etti. Bunun ardından kendi makalesine "Tek Nikel Kristalinden Saçılan Elektronlar" adlı bir not ekledi.
Bunun haricinde hala cevaplanması gereken sorular vardı ve deneyler 1927 yılına kadar sürdü.
Elektron ateşleme sistemine değişik voltajlarda akım uygulandı ve atomik yüzeyde maksimum yoğunluktaki elektronlar farklı açılar ile geri yansıdığı görüldü. En fazla yoğunluk açının θ = 50° derece ve voltajın 54 V olduğunda hesaplandı ve elektronlar 54 eV değerinde kinetik enerjiye sahipti.
1912 yılında Max von Laue periyodik kristal maddeyi 3 boyutlu kırınım ızgarası üzerinde tanımladı. En büyük açıdaki saçılmalar Bragg tarafından açıklandı. Bragg'ın kuralına göre

  
    
      
        n
        λ
        =
        2
        d
        sin
        ⁡
        
          (
          
            
              90
              
                ∘
              
            
            −
            
              
                θ
                2
              
            
          
          )
        
        ,
      
    
    {\displaystyle n\lambda =2d\sin \left(90^{\circ }-{\frac {\theta }{2}}\right),}
  

n = 1, θ = 50°. ve diğer bilgiler önceki nikel kristali saçılma deneydeki verilerdi.
de Broglie yasasına göre, 54 V değerine sahip bir ışının 0.167 dalga boyu var. Deneysel sonuç ise 0.165 nm. Bu sonuç bayağı tatmin ediciydi.
Davisson ve Germer'ın kazara elde ettiği bu elektron kırınımı hakkındaki bulgu de Broglie yasasına kanıtlayan doğrudan ilk kanıt oldu. 
Davisson'un detaylara merakı, kullandığı kaynaklar, bilgili meslektaşlara sahip olması ve biraz da şans onun bu deneyde başarıya ulaşmasına yardımcı oldu.

Demokritos (Grekçe telaffuz: [ðiˈmo.kri.tos]; Grekçe: Δημόκριτος, Dēmókritos, "halkın seçtiği" anlamına gelir; y. 460 - y. MÖ 370), geliştirdiği atomcu evren teorisi formülasyonu ile tanınan Sokrates öncesi Antik Yunan filozof.
Demokritos, Trakya'nın Abdera kentinde MÖ 460 civarında doğdu, ancak tam olarak hangi yıl olduğu hakkında anlaşmazlıklar vardır. Metinlerde sıklıkla birlikte bahsedildiği için, tam katkılarını akıl hocası Leukippos'un katkılarından ayırmak zordur. Leukippos'tan alınan atomlar hakkındaki kuramsal düşünceleri, bazılarının Demokritos'u diğer Yunan filozoflarından daha çok bir bilim insanı olarak görmesine neden olan 19. yüzyıl atomik yapı anlayışına geçici ve kısmi bir benzerlik taşır; ancak fikirleri çok farklı temellere dayanıyordu. Antik Atina'da büyük ölçüde görmezden gelinen Demokritos'un Platon tarafından o kadar beğenilmediği söylenir ki, Platon tüm kitaplarının yanmasını diledi. Yine de, kuzey doğumlu filozof Aristo tarafından iyi biliniyordu ve Protagoras'ın öğretmeniydi.
Çoğu kişi Demokritos'u "modern bilimin babası" olarak görür. Yazılarının hiçbiri günümüze ulaşmamıştır; onun engin eserlerinden sadece parçalar bilinmektedir.
Hocası Leukippos'un ortaya koyduğu teoriyi büyük ölçüde geliştirerek ünlenmiştir. Parmenides'in temsil ettiği tekçilik (monism) ile Empedokles'in çokçuluğu (pluralism) karşısındaki aracılık girişimleri sonucu, "Atom veya bölünmeyen öz" teorisi ile ünlenmiştir. (Bazı kaynaklar Empedokles ve Anaksagoras'ı da "atomcular" sınıflandırmasının içine sokmaktadır.)
Varoluş ile ilgili çok kesin bir görüş ortaya koymuştur. Evren'deki oluşuma, kesin bir zorunluluk egemendir. Bütün olup bitenleri bir rastlantı ile izâha çalışmak saçmalıktır. "Yaratılmamış, yok olmayan, değişmeyen varlık, özdeksel atomdur. Öz, maddeyi temsil eder ve onunla her nesne yapılabilir." şeklinde özetlenebilecek bir görüşle, materyalist doğa biliminin ilk temellerini atmıştır.
Atomcular, sadece bir hacim, bir şekil ve belki de bir ağırlık içeren bölünmez en küçük birim olarak târif ettikleri atomun ve atomların hareket ettiği boşluğun (eter - ether - esir) ezelî, ebedî mevcudiyetini ortaya atmışlardır. Bütün bu materyalist görüşlere rağmen, "tek gerçek, atomlar ve atomların hareketidir" prensibini, ruhun açıklanması aşamasında da tutarlı bir şekilde kullanmışlardır.
Bilinçli bir materyalist yaklaşımla, algılama ve düşünmeyi, vücuttaki en ince, en hafif ve en düzgün ateş atomlarının hareketi olarak izâh eden Demokritos, kendisinden önceki düşünürlerin üzerinde durmadığı oranda, ahlâk (etik) ile de ilgilenmiştir.

Demokritos'un Trakya'daki Abdera şehrinde bir İyon kolonisi olan Teos'da doğduğu söyleniyordu, ancak bazıları ona Miletli diyordu. Atinalı Apollodorus'a göre 80. Olimpiyatta (MÖ 460-457) doğdu ve Thrasyllos doğumunu MÖ 470 yılına konumlandırmış olsa da, daha sonraki bir tarihte doğmuş olması daha muhtemeldir. John Burnet, Diogenes Laertios ix.41'e göre Demokritos'un Anaksagoras'ın yaşlılığı sırasında (y. 440-428) "genç bir adam (neos)" olduğunu söylediği için 460 tarihinin "çok erken" olduğunu iddia etmiştir. Demokritos'un babasının soylu bir aileden olduğu ve o kadar zengin olduğu söylendi ki, Abdera'daki yürüyüşüne Xerxes de katıldı. Demokritos, babasının kendisine bıraktığı mirası, bilgiye olan susuzluğunu gidermek için uzak ülkelere seyahatlerde harcadı. Asya'ya gitti ve hatta Hindistan ve Etiyopya'ya kadar ulaştığı söylendi.
Babylon ve Meroe üzerine yazdığı biliniyor; Mısır'ı ziyaret etti ve Diodorus Siculus orada beş yıl yaşadığını belirtir. Kendisi, çağdaşları arasında hiçbirinin daha büyük yolculuklar yapmadığını, daha fazla ülke görmediğini ve kendisinden daha fazla bilginle tanışmadığını iddia eder. Özellikle bilgisini övdüğü Mısırlı matematikçilerden bahseder. Theophrastos da ondan pek çok ülke görmüş bir adam olarak bahsetmiştir. Diogenes Laertios'a göre seyahatleri sırasında Keldani magileriyle tanıştı. Xerxes'e eşlik eden magilerden biri olan "Ostanes'in" de ona öğrettiği söylenir.
Memleketine döndükten sonra doğa felsefesi ile meşgul oldu. Kültürleri hakkında daha iyi bilgi edinmek için Yunanistan'ı gezdi. Yazılarında birçok Yunan filozofundan bahseder ve serveti bu filozofların yazılarını satın almasını sağladı. Atomculuğun kurucusu Leukippos, onun üzerindeki en büyük etkiye sahip kişiydi. Ayrıca Anaksagoras'ı da över. Diogenes Laertios, Hipokrat'la arkadaş olduğunu söyler ve Demetrius'un şu sözlerinden alıntı yapar: "Görünüşe göre Atina'ya gitti ve tanınmak için endişeli değildi, çünkü şöhretten nefret ediyordu ve Sokrates'i bildiği hâlde, 'Atina'ya geldim ve kimse beni tanımıyordu' sözünden anlaşıldığı kadarıyla, o Sokrates tarafından bilinen biri değildi." Aristo, onu Sokrates öncesi doğa filozofları arasında gösterir.
Demokritos hakkında, özellikle Diogenes Laertios'daki birçok anekdot, onun tarafsızlığını, alçakgönüllülüğünü ve sadeliğini kanıtlar ve yalnızca çalışmaları için yaşadığını gösterir. Bir hikâye peşinde koşarken daha az rahatsız olmak için kasıtlı olarak kendisini kör ediyor; yaşlılıkta görme yetisini kaybettiği pekala doğru olabilir. Neşeliydi ve hayatın komik yanlarını görmeye her zaman hazırdı, daha sonraki yazarlar, insanların aptallığına her zaman güldüğü çıkarımını yaptılar.
Vatandaşları tarafından çok saygı görüyordu, çünkü Diogenes Laertios'un dediği gibi, "olayların gerçek olduğu kanıtlanan bazı şeyleri onlara önceden bildirmişti", bu onun doğal fenomenler hakkındaki bilgisine atıfta bulunabilir. Diodorus Siculus'a göre Demokritos 90 yaşında öldü ve bu da MÖ 370 civarına denk gelmektedir, ancak diğer yazarlar onun 104 ve hatta 109 yaşına kadar yaşadığını söyler.
Halk arasında Gülen Filozof (Laughing Philosopher) olarak bilinen (insan aptallıklarına gülmek için), alay etme, aralıksız kahkaha anlamına gelen Abderitan laughter ve alay anlamına gelen Abderite terimleri Demokritos'tan türetilmiştir. Vatandaşları için "Mocker" olarak da biliniyordu.

Çoğu kaynak, Demokritos'un Leukippos geleneğini takip ettiğini ve Milet ile ilişkili bilimsel rasyonalist felsefeyi sürdürdüklerini söyler. Her ikisi de tamamen materyalistti ve her şeyin doğa kanunlarının sonucu olduğuna inanıyorlardı. Aristoteles veya Platon'un aksine, atomistler dünyayı amaç, ana hareket ettiren veya nihai neden olarak akıl yürütme olmaksızın açıklamaya çalıştılar. Atomistler için fizikle ilgili sorular mekanik bir açıklama ile cevaplanmalıdır ("Bu olaya daha önce hangi koşullar neden oldu?"), Rakipleri ise malzeme ve mekaniğin yanı sıra biçimsel ve teleolojik açıklamaları da ("Bu olay ne amaca hizmet etti?"). Eusebios, Messeneli Aristocles'den alıntı yaparak Demokritos'u Ksenophanes ile başlayan ve Pyrrhonizm ile sonuçlanan bir felsefe çizgisine yerleştirir.
Demokritos'tan alıntı: "Eğer huzur arıyorsanız daha azını yapın. (If you seek tranquility, do less.)" Marcus Aurelius tarafından Meditations, Gregory Hayes'e göre, IV: 24 (ref. G. Hayes'in Notları)

Daha sonraki Yunan tarihçileri, Aristoteles gibi yazarlardan çok önce şiir ve güzel sanatlar üzerine teorik olarak yazdığı için, Demokritos'un estetiği bir araştırma ve inceleme konusu olarak kurmuş olduğunu düşünürler. Özellikle Thrasyllus, filozofun külliyatında bir disiplin olarak estetiğe ait olan altı eseri tanımlamıştır, ancak ilgili eserlerin sadece parçaları mevcuttur; bu nedenle Demokritos'un bu konularla ilgili tüm yazılarının, düşüncelerinin ve fikirlerinin sadece küçük bir yüzdesi bilinebilir.

Demokritos'un teorisi, her şeyin fiziksel olarak, ancak geometrik olarak bölünemez olan "atomlardan" oluştuğunu; atomlar arasında boşluk olduğunu; atomların yok edilemez olduğu ve her zaman hareket hâlinde olduğunu ve olacağını; sonsuz sayıda ve şekil/boyut olarak farklılık gösteren atom türleri olduğunu savundu. Demokritos atom kütlesinden, "Bölünemezler ne kadar fazlaysa, o kadar ağırdır" dedi. Bununla birlikte, atom ağırlığı konusundaki kesin konumu tartışmalıdır.
Isaac Newton, Posidonius ve Strabon'un otoritesi hakkındaki fikrin mucidi olarak (İncil'deki Musa olduğuna inandığı) belirsiz Phoenicialı Mokhos'a itibar etmeyi tercih etse de, Leukippos atomizm teorisini ilk geliştiren kişi yani fikrin mucidi olarak kabul edilmektedir. Stanford Encyclopedia of Philosophy, "Ancak bu teolojik gerekçeli görüş, çok fazla tarihsel kanıt iddia etmiyor gibi görünmektedir" diyor.
Leukippos ve Epikuros ile birlikte Demokritos, atomların şekilleri ve bağlanabilirliği üzerine ilk görüşleri önerdi. Malzemenin katılığının ilgili atomların şekline karşılık geldiğini düşündüler. Böylece demir atomları, onları bir katıya kilitleyen kancalarla sağlam ve güçlüdür; su atomları pürüzsüz ve kaygandır; tuz atomları tatlarından dolayı keskin ve sivridir; ve hava atomları hafif ve fırıl fırıldır, diğer tüm materyalleri istila eder. İnsanların duyu deneyimlerinden analojiler kullanarak, onları şekillerine, boyutlarına ve parçalarının dizilişine göre birbirinden ayıran bir atomun resmini veya görüntüsünü verdi. Dahası, bağlantılar, tek atomlara eklerin verildiği maddi bağlarla açıklandı: bazıları kanca ve gözlerle, diğerleri bilye ve yuvalarla. Democritean atomu, diğer atomlarla mekanik olarak etkileşime giren âtıl bir katıdır (sadece diğer gövdeleri hacminden hariç tutar). Buna karşılık, modern, kuantum mekanik atomlar elektrik ve manyetik kuvvet alanları aracılığıyla etkileşime girer ve hareketsiz olmaktan uzaktır.
Atomistlerin teorisi, modern bilimin teorisi ile diğer antik çağ teorilerinden daha uyumlu görünüyor. Bununla birlikte, hipotezin nereden geldiğini anlamaya çalışırken modern bilim kavramlarıyla benzerlik kafa karıştırıcı olabilir. Klasik atomcuların modern atom ve molekül kavramları için deneysel bir temeli olamazdı.
Bununla birlikte, Lucretius, De rerum natura adlı eserinde atomizmi tanımlarken, orijinal atomcu teorisi için çok açık ve zorlayıcı deneysel argümanlar verir. Herhangi bir malzemenin geri dönüşü olmayan çürümeye maruz kaldığını gözlemler. Zamanla, sert kayalar bile su damlalarıyla yavaşça aşınır. Maddeler karışma eğilimindedir: Suyu to

Dinamik, cisimlerin, çeşitli kuvvetler altında, hareketlerindeki değişiklikleri inceleyen bilim dalıdır. Başka bir ifadeyle: Dinamik, harekete sebep olan ve hareketi değiştiren unsurları inceler.
Fizik biliminde Klasik mekaniğin branşlarından biridir. Denge durumundaki cisimlerin kuvvet dengesini inceleyen Statik diğer bir branşıdır.
Bu alandaki çalışmalar daha çok, 17. yy başlarında yaşayan Isaac Newton tarafından yapılmış ve sonuçlar üç temel yasa ile ifade edilmiştir.

Bir cisme uygulanan kuvvetlerin bileşkesi sıfır ise cisim o andaki konumunu korur. Yani duruyorsa durmaya, hareket ediyorsa sabit hızla hareketine devam eder. Örneğin virajı dönen bir araba içindeki insanların yana doğru hareketlenmeleri ve hareketli bir araba içindeki insanların frene basıldığında öne doğru hareketlerinin nedeni eylemsizliktir.

Bir cisme ya da cisimlerden oluşan düzeneğe net bir kuvvet etki ederse cisim ivmeli olarak hareket eder.
Formül:

  
    
      
        
          
            F
            →
          
        
        =
        m
        .
        
          
            a
            →
          
        
        
        
      
    
    {\displaystyle {\overrightarrow {F}}=m.{\overrightarrow {a}}\,\!}
  

Burada;
"F": Hareket doğrultusundaki Bileşke Kuvvet, Newton(N) biriminde.
"m": Harekete katılan cisimlerin toplam Kütle, Kilogram(kg) biriminde.
"a": Sistemin kazandığı İvme, Metre/Saniye2(m/s2) biriminde.
Hareketli bir cisme etki eden bileşke kuvvet, cismin hareketi ile aynı yönde ise cisim hızlanan, hareketine zıt yönde ise yavaşlayan hareket yapar.

Bir cismin ya da kuvvetin bir yüzeyde dik olarak uyguladığı kuvvete etki, yüzeyin kuvvete karşı gönderdiği dik kuvvete tepki denir.
Yatay bir zemine konulan cisim zemine ağırlığı kadar bir etki kuvveti uygular. Cisim zeminde dengede ise ağırlığına tam olarak zıt yönde ve ağırlığı kadarlık bir tepki oluşmaktadır.

Sürtünme kuvveti yüzeyin cisme uyguladığı normal kuvvetine ve yüzeyler arasındaki pürüzlüğün bir ölçüsü olan sürtünme katsayısına bağlıdır. Matematiksel olarak bu ilişki fsürtünme = μN biçiminde ifade edilir.
Hareket eden veya harekete zorlanan bir cisme Sürtünme kuvveti etki eder. Sürtünmenin olmadığı bir ortam bulmak neredeyse imkânsızdır. Hareket halindeki bir cisme uygulanan sürtünme kuvveti harekete zıt yöndedir.
Formül:

  
    
      
        
          F
          
            S
          
        
        =
        k
        .
        N
        
        
      
    
    {\displaystyle F_{S}=k.N\,\!}
  

Burada;
"FS": Sürtünme Kuvveti, Newton(N) biriminde.
"k" (Bazı kaynaklarda "
  
    
      
        
          μ
        
      
    
    {\displaystyle {\boldsymbol {\mu }}}
  
" sembolü ile gösterilir): Sürtünme katsayısı, birimi yok.
"N": Tepki Kuvveti, Newton(N) biriminde.

Sürtünme kuvveti cismin yüzeye temas eden alanının büyüklüğüne bağlı değildir.
Sürtünme kuvveti hareket sağlayabilir, "sağlanamaz" şeklindeki önyargı bir kavram yanılgısıdır.
Sürtünme katsayısı, cismin ve temas ettiği zeminin özelliklerine bağlı sabit sayı olup birimi yoktur.
Dengede duran fakat harekete zorlanan cisme uygulanan sürtünme kuvveti ise zorlayıcı kuvvete zıt yöndedir.

Yatay düzlemde hareket
Eğik düzlemde hareket
Makaralı düzenekte hareket

Katı cisim dinamiği
Kinematik
Kinetik
Akışkanlar mekaniği
Hidrodinamik
Gaz dinamiği
Aerodinamik

Elektrik akımı, elektriksel akım veya cereyan, en kısa tanımıyla elektriksel yük taşıyan parçacıkların hareketidir. Bu yük genellikle elektrik devrelerindeki kabloların içerisinde hareket eden elektronlar tarafından taşınmaktadır. Ayrıca, elektrolit içerisindeki iyonlar tarafından ya da plazma içindeki hem iyonlar hem de elektronlar tarafından taşınabilmektedir.
Bir kesit üzerinden birim zamanda geçen yük miktarı elektrik akımının büyüklüğünü verir. SI birimi Amper'dir (kısaltması A). Herhangi bir kesit üzerinden bir saniye içerisinde bir Coulomb'luk yük geçmesi bir Amper'lik akıma tekabül eder. Ampermetre adı verilen bir aletle ölçülmektedir. Ohm Kanunu'na uyan maddeler üzerinden geçen akım bu maddenin direnci ile ters orantılı, akımı oluşturan gerilim ile doğru orantılıdır. Doğadaki çoğu madde Ohm Kanunu'na büyük oranda uyar ancak akım ve gerilim arasındaki bağıntı çok daha karışık olabilir. Yarı iletkenler bu duruma güzel bir örnektir.
Elektrik akımları, ampüllerde yaratılan ışığı açıklayabilen Joule yasasının ortaya çıkmasını sağlar. Elektrik akımı ayrıca motorlarda, indüktörlerde ve jeneratörlerde kullanılan manyetik alanın yaratılmasını sağlar.
Elektrik akımı içinde yük taşıyan parçacıklar yük taşıyanlar olarak adlandırılır. Metal atomları içerisinde bulunan bir ya da birden fazla elektron ait olduğu atoma sıkı bir şekilde bağlı olmadığı için metal içerisinde serbestçe hareket edebilir. Metal iletkenlerdeki yük taşıyıcıları bu iletim elektronlarıdır. Akım şiddeti elektronların toplamına bağlıdır.

Elektrik akımıyla meydana gelen; elektrik iletimi, yıldırım oluşması, şimşek oluşması gibi olaylar maddelerin atomlarının etrafındaki serbest elektronların hareketlerinden ibarettir. Elektronlar da eksi yüklü olduğu için yük hareketi - kutuptan + kutba doğrudur. 18. yüzyılda Benjamin Franklin'in "artı" ("pozitif"), "eksi" ("negatif"), "batarya" ("battery"), iletken ("conductor") gibi terimleri ortaya atmasıyla elektrik de yavaş yavaş anlaşılmaya başlanmıştır. Benjamin Franklin'in "tek sıvı" modeline göre bu sıvıyı eksik miktarda içeren nesneler eksi yüklü, sıvı fazlalığı olan nesneler de artı yüklü olmalıydı. Franklin tek sıvı konusunda haklı olsa da, geriye kalan konularda değildi. Genel olarak, bu sıvı - yani elektrik- eksi yüklü elektronlardan oluşur. Bir cismi eksi yüklü yapan da elektronların eksikliği değil fazlalığıdır. Ancak bu durum fark edilene kadar, elektrik akımı çoktan artı yüklerin akışı olarak tanımlanmıştı. Bu fikir öylesine yerleşmişti ki, kimse değiştirmeyi denemedi. sonuçta tarihsel bir kazaya bağlı olarak elektrik akımı, elektronların akış yönünün tersi yönde hareket eder.

Yıldırım oluşmasında, yağmurlu havada bulutlar + yükte ise yıldırım topraktan havaya doğru oluşur, bulutlar - yüklü
ise yıldırım bulutlardan toprağa doğru akar.

Akımın geleneksel sembolü I'dır. Bu sembolün kaynağı Fransız bir deyişi olan “intensité de courant” dır ve anlamı akım şiddetidir. Akım şiddeti genellikle akım olarak adlandırılır. I sembolü Andre Marie Ampere tarafından kullanıldı. Kendi adını taşıyan Ampere Yasası 1820 yılında keşfetti ve daha sonra elektrik akımının birimi Amper olarak isimlendirildi. Bir ya da birkaç dergi 1896 yılına kadar C yerine I kullanmamasına rağmen bu simge Fransa'dan Büyük Britanya'ya kadar ulaştı ve standart bir kullanıma dönüştü.

İletken maddelerdeki elektrik akımını oluşturan hareketli yüklü parçacıklara yük taşıyıcıları denir. Elektrik devrelerindeki telleri ve diğer iletkenleri  oluşturan metallerde, pozitif yüklü atom çekirdeği sabit bir konumda tutulur ama negatif yüklü elektronlar hareket edebilecek kadar özgürdür. Böylelikle metaller kendi yüklerinin bir konumdan diğer bir konuma taşınmasına izin verirler. Diğer maddelerde, özellikle yarı iletkenlerde, taşınan yükler pozitif ya da negatif yükler olabilir. Hangi maddenin elektrik akımında taşınacağını belirleyen şey kullanılan diğer katkı maddelerdir. Pozitif ve negatif yük taşıyıcıları bazen eş zamanlı olarak da bulunabilir. Bu olay elektrokimyasal pilde gerçekleşebilmektedir.
Pozitif yüklerin akışı aynı elektrik akımını verir. Elektrik akımına zıt yönde hareket eden elektronların akışı gibi aynı etkiye sahiptir. Akım, pozitif ya da negatif yüklerin akışı ile oluşturulabilir. Bundan dolayı akım yönünün neresi olacağına dair kural, yük taşıyıcıların pozitif ve negatif olmasından bağımsızdır. Akımın yönü keyfi olarak tanımlanmıştır ve bu yön pozitif yüklerin hareket yönüyle aynıdır.
Bu kuralın geleneksel bir sonucu vardır. Metal tellerde ve elektrik devrelerindeki diğer kısımlarda yük taşıyıcıları elektronlar olduğu için, bir elektrik devresindeki yük akışı daha önce geleneksel olarak belirlenmiş elektrik akımının yönünün tersidir.

Teldeki ya da bir bileşendeki akım her iki yönde olabileceği için, pozitif yüklerin akış yönü bir notasyonla simgelenmelidir. I değişkeni akımı temsil etmek için kullanılır ve şematik olarak çizilmiş elektrik devresinde her zaman bir ok ile gösterilir. Buna I akımının referans yönü denir. Eğer akım ters yönde hareket ediyorsa I değişkeni negatif bir değere sahip olur.
Elektrik devreleri analiz edildiğinde, herhangi bir devre elemanının üzerinden geçen akımın yönü ilk olarak bilinemez. Bundan dolayı akımın referans yönü önce keyfi olarak belirlenir. Devredeki akımlar çözüldüğünde, bir devre elemanının üstünden geçen akımın negatif değere olması seçilen referans yönüne ters yönde hareket ettiğini gösterir. Elektronik devrelerde, akımın referans yönü genellikle bütün akımlar zemine doğru hareket ediyormuş gibi seçilir. Bu genellikle akımın gerçek yönüne karşılık gelir çünkü güç kaynağı potansiyeli çoğu devrede yere göre pozitiftir.

Metalik katılarda elektrik yükü elektron ile düşük elektriksel potansiyelden yüksek elektriksel potansiyele doğru akar. Diğer alanlarda herhangi bir yüklü objenin akışı (örneğin iyonlar) bir elektrik akımına sebep olabilir. Yük taşıyıcıların türünden bağımsız bir akım tanımı yapmak gerekirse, geleneksel olarak akım pozitif yüklerin akış yönüyle aynı yöndedir. Metallerde yük taşıyıcıları elektronlar negatif olduğu için akım elektronların akış yönünün tersi yönündedir. Yük taşıyıcıların pozitif olduğu iletkenlerde ise akımın yönü yük taşıyıcıların hareket yönüyle aynıdır.
Boşlukta iyon ya da elektron demeti oluşabilir. Diğer iletken maddelerde ise elektrik akımı hem pozitif yüklü parçacıkların hem de negatif yüklü parçacıkların aynı zamanda hareket etmesiyle oluşabilir. Diğerleri içinse elektrik akımı tamamıyla pozitif yük akışı ile sağlanabilir. Örneğin elektrolitlerdeki elektrik akımı pozitif ve negatif yüklü iyonların akışıyla gerçekleşir. Kurşun asit elektrokimyasal pillerdeki elektrik akımı pozitif hidrojen iyonlarının bir yönde, negatif sülfat iyonlarının ise diğer yönde hareket etmesiyle oluşur. Kıvılcımlardaki ve plazmalardaki elektrik akımı elektronlardan kaynaklı olduğu gibi pozitif ve negatif iyonlardan da kaynaklıdır. Buz ve belli katı elektrolitlerdeki elektrik akımı tamamıyla iyonların akışından oluşmaktadır.

Katı iletken metal, hareketli veya serbest elektronlara sahiptir. Bu elektronlar metalin kristal yapısına bağlıdırlar, fakat herhangi bir atoma bağlı değillerdir. Herhangi bir dış elektriksel alan uygulamadan bile bu elektronlar ısı enerjisinden dolayı rastgele hareket ederler. Fakat normalde bir metaldeki net akım sıfırdır. Herhangi bir zamanda metal objenin herhangi bir kesitinde bir yönden diğerine geçen elektronların sayısı aksi yönde geçiş yapanlarınkine ortalamada eşittir. Bir metal telin iki ucu arasına batarya gibi bir DC kaynağı bağlandığında iletkende bir Manyetik alan oluşur. Bu manyetik alan metaldeki serbest elektronların alanın tersi yönünde sürüklenmesine sebep olur. Ortalamada bir yöne daha fazla hareket eden elektronlar elektrik akımını yaratmış olurlar.
Bir metalde, her atomun dış kabuğundaki elektronlar ait olduğu atoma yalıtkan maddelerdeki kadar bağlı değildir. Bu elektronlar metal kafesi içinde hareket etmek konusunda özgürdür. Bu iletim elektronları akımı oluşturan yük taşıyıcılar olarak görev edinebilir. Metaller özellikle iletkendir çünkü metaller atomuna çok sıkı bağlı olmayan çok sayıda elektronlara sahiptir. Karakteristik olarak bir kafeste bir elektron ile. Herhangi bir dış Manyetik alan uygulanmadığı takdirde bu elektronlar termal enerjiden dolayı rastgele hareket ederler fakat ortalama olarak metal içerisinde herhangi bir akım yoktur. Oda sıcaklığında bu elektronların rastgele hareketinin ortalama hızı saniyede 106  metredir. Metal telin geçtiği bir yüzey boyunca elektronlar yüzey üzerinde her iki yönde ve eşit oranda hareket ederler. George Gamow’un, popüler bilim kitabı “1-2-3 Sonsuz…Sonsuz Bilimin Gerçekleri ve Çözümlenmesi” (1947) kitabında belirttiği gibi "Metalik maddeler, dış kabuklarının atoma gevşek bağlanması nedeniyle ve genellikle elektronlardan birini hareket etmekte özgür kıldığı için diğer maddelerden farklıdır. Böylelikle, metalin içinin çok sayıda atomuna tam bağlanmamış elektronlardan oluştuğu görülebilir. Bu elektronlar kalabalık içerisinde hareket eden insanlar gibi amaçsızca dolanabilir. Bir metal telin zıt uçlarına elektriksel kuvvet uygulandığında ise bu serbest elektronlar iletken katının yük taşıyıcıları olurlar ve biz bu duruma elektrik akımı deriz.
Bir metal telin iki ucu boyunca herhangi bir DC gerilim kaynağı, örneğin bir batarya uygulandığı takdirde, iletken tel boyunca elektrik alanı oluşturulmuş olur. Elektrik alan ile serbest elektronlar arasında anlık temas kurulduğu an, elektronlar pozitif uca sürüklenmeye zorlanırlar. Bundan dolayı tipik bir katı iletkende yük taşıyıcıları elektronlardır.
Yüklerin herhangi bir yüzey boyunca kararlı akışı olan akım (amper cinsinden) aşağıdaki denklemle hesaplanabilir. 

  
    
      
        I
        =
        
          
            Q
            t
          
        
        
        ,
      
    
    {\displaystyle I={Q \over t}\,,}
  

Burada Q, t zamanı içerisinde yüzey boyunca iletilmiş elektriksel yüktür. Eğer Q ve t, coulomb ve saniye cinsinden

Elektromanyetizma, elektrikle yüklü parçacıklar arasındaki etkileşime neden olan fiziksel kuvvet'tir. Bu etkileşimin gerçekleştiği alanlar, elektromanyetik alan olarak tanımlanır. Doğadaki dört temel kuvvetten biri, elektromanyetizmadır. Diğer üçü; güçlü etkileşim, zayıf etkileşim ve kütleçekim kuvvetidir. 
Elektromanyetizma, yerçekimi dışında, günlük yaşamda karşılaşılan hemen hemen tüm fenomenlerden sorumlu etkileşimdir. Olağan madde, formunu her bir molekülünün arasındaki intermoleküler güçün bir sonucu olarak alır. Elektronlar atom çekirdeklerinin etrafındaki yörüngelerde elektromanyetik dalga mekaniği tarafından moleküllerinin yapı taşları olan atomları oluşturmak için bağlı tutulurlar. Bu, kimyada, komşu atomların elektronları arasındaki etkileşimden doğan süreçleri yönetir. Atomlar arasındaki komşuluk, sırasıyla, elektronların elektromanyetik kuvvetleri ve momentumları tarafından belirlenir.
Elektromanyetizma, elektrik alanda da manyetik alanda da ortaya çıkar. Her iki alan da elektromanyetizmanın farklı sonuçlarıdır; ancak, öz itibarıyla birbirleriyle ilintilidirler. Bundan dolayı, değişen bir elektrik alan, bir manyetik alan üretir; değişen bir manyetik alan da, elektrik alanı oluşturur. Bu etki, elektromanyetik indüksiyon olarak tanımlanır ve elektrik jeneratörlerinin indüksiyon motorların ve transformatörlerin çalışma temelinde yer alır. Matematiksel olarak konuşursak, manyetik alanlar ve elektrik alanlar, bağıl hareket üzerinden 2. dereceden tensör ve bivektör kullanılarak birbirine dönüştürülebilir.
Elektrik alanlar, elektrik potansiyeli(örneğin, bir pil voltajı) ve elektrik akımı (örneğin, bir el fenerindeki elektrik akışı) gibi bazı ortak olayların nedenidirler. Manyetik alanlar, mıknatıslarla ilgili kuvvetin sebebidir.
Kuantum elektrodinamikte, yüklü parçacıklar arasındaki elektromanyetik etkileşimler, sanal fotonlar olarak bilinen ve yüklü parçacıklar arasında değiş tokuş edilen haberci parçacıkların incelendiği Feynman diyagramları yöntemi kullanılarak hesaplanabilir. Bu yöntem pertürbasyon teorisi incelenerek elde edilebilir.
Elektromanyetizmanın teorik uygulamaları Albert Einstein'ın 1905 yılında özel görelilik teorisini geliştirmesinin önünü açtı.

Aslında, elektrik ve manyetizma iki ayrı kuvvet olarak düşünülüyordu. Bu görüş, 1873'te basılan, James Clerk Maxwell'in, içinde pozitif ve negatif yüklerin etkileşimlerinin tek kuvvetle düzenlendiği gösterilen Treatise on Electricity and Magnetism yayınıyla değişti. Deneyler ile açıkça gösterilmiş olan tüm bu etkileşimlerin dört ana etkisi vardır:

Elektrik yükleri, aralarındaki uzaklığın karesi ile ters orantılı bir güç ile birbirlerini çekerler ya da iterler: Zıt yükler birbirini çeker, aynı yükler birbirini iter.
Benzer şekilde, manyetik kutuplar (ayrı noktalardaki kutuplaşmalar) birbirlerini çeker ya da iterler ve her zaman çift olarak ortaya çıkarlar: Her kuzey kutbu, manyetik alan çizgileriyle bir güney kutbuna bağlanmıştır.
Bir tel içerisindeki elektrik akımı, tel etrafında, yönü akıma bağlı olan (saat yönünde veya saat yönünün tersine), dairesel bir manyetik alan oluşturur.
Telin içinde, manyetik alana doğru veya manyetik alandan doğru hareket eden, döngü halindeki bir akım indüklenir. Benzer olarak bir mıknatıs, manyetik alana doğru veya manyetik alandan doğru hareket ettirildiğinde, akımın yönü bu harekete bağlı olarak değişir.
21 Nisan 1820 tarihinde bir akşam, Hans Christian Ørsted ders için hazırlarken, şaşırtıcı bir duruma tanık oldu. Malzemelerini hazırladığı sırada, kullandığı pildeki elektrik akımı açık ve kapalı iken pusula iğnesinin manyetik kuzeyden saptığını fark etti. Bu sapma, onu şuna ikna etti: Manyetik alan çizgileri, tıpkı ışık ve ısıda olduğu gibi, elektrik akım taşıyan bir telin her tarafından yayılıyordu. Bu durum da, elektrik ve manyetizma arasındaki doğrudan ilişkiyi teyit ediyordu.

Keşif sürecinde, Ørsted, olgunun herhangi bir tatmin edici açıklamasını yapmadı, onu matematiğe dökmeye de çalışmadı. Ancak, üç ay sonra daha yoğun araştırmalara başladı. Bundan kısa süre sonra da, bir teldeki elektrik akımının bir manyetik alan ürettiğini kanıtlayan bulgularını yayınladı. Onun elektromanyetizma konusuna yaptığı katkılardan dolayı, manyetik indüksiyon, CGS birimine göre (oersted) olarak isimlendirilmiştir.
Ørsted'in bulguları, bilim camiasında elektrodinamike dair yoğun araştırmaların kapısını açtı. Bulgular, Fransız fizikçi André-Marie Ampère'in, akım taşıyan iletkenler arasındaki manyetik kuvvetleri tanımlayan matematiksel formu geliştirmesini sağladı. Ayrıca, Ørsted'in keşfi birleştirilmiş bir enerji kavramına doğru büyük bir adım oldu. 
Michael Faraday tarafından gözlemlenen, James Clerk Maxwell tarafından genişletilen ve Oliver Heaviside ile Heinrich Hertz tarafından kısmen yeniden formüle edilen bu kavram birleştirme, 19. yüzyılda matematiksel fizikin en önemli başarılarından biridir. Bu başarı, ışığın doğasını anlamak gibi uzun erimli sonuçlar doğurmuştur. Işık ve diğer elektromanyetik dalgalar, kuantize olan, kendi kendine yayılan manyetik alan titreşimleri diyebileceğimiz foton formunu alır. Farklı salınım frekansları, elektromanyetik radyasyonun farklı biçimlerini doğurur; en düşük frekanslardaki radyo dalgalarından, orta frekanslardaki görünür ışığa, en yüksek frekanslardaki gama ışınına.
Ørsted, elektrik ve manyetizma arasındaki ilişkiyi inceleyen tek insan değildi. 1802 yılında Gian Domenico Romagnosi, İtalyan bir hukuk bilgini, elektrostatik yüklerle manyetik bir iğneyi saptırdı. Aslında, düzenekte galvanik akım yoktu ve bu nedenle elektromanyetizma da mevcut değildi. Keşfin bir dökümü, 1802 yılında, bir İtalyan gazetesinde yayınlandı. Ancak, çağın bilim camiası tarafından büyük ölçüde göz ardı edildi.

Elektromanyetik kuvvet, bilinen dört temel kuvvetten biridir. Diğer temel kuvvetler: nükleonları oluşturmak için kuarkları bağlayan ve çekirdekleri oluşturmak için nükleonları bağlayan güçlü nükleer kuvvet, radyoaktif bozunmanın bazı türlerini oluşturan zayıf nükleer kuvvet ve kütleçekim kuvveti. Tüm diğer kuvvetler (sürtünme kuvveti gibi), neticede, parçacıkların hareketiyle sağlanan bu temel güçlerden ve momentumdan kaynaklanır.
Elektromanyetik kuvvet, kütleçekim kuvveti dışında, günlük hayatta nükleer ölçekte karşılaşılan tüm diğer olgulardan sorumludur. Kabaca; atomlar arası etkileşimlerden kaynaklanan tüm kuvvetler, elektrik yüklü atom çekirdeklerine ve atomların etrafındaki ve içindeki elektronlara etkiyen elektromanyetik kuvvetle ve bu parçacıkların hareketlerinden nasıl ivme kazandıklarıyla açıklanabilir. Buna, sıradan nesneleri "itme" veya "çekme" sırasında deneyimlediğimiz, vücutlarımızdaki ve bu nesnelerdeki her bir molekülün arasındaki moleküller arası kuvvetten doğan kuvvetler de dahildir. Aynı zamanda  kimyasal olayın bütün formlarını içerir.
Elektronların hareketlerinin momentumları tarafından üretilen etkili kuvvet, elektronların birbirleriyle etkileşim içerisinde olan atomlar arasında bir diğer atoma momentum taşıyarak hareket etmesi, atom içi ve moleküller arası kuvvetlerin anlaşılmasında oldukça önemli ve gereklidir. Elektronlar toplamı, daha dar hale geldikçe, Pauli dışlama ilkesi'ne göre; minimum momentumları mutlaka artar. Moleküler düzeydeki maddenin, yoğunluğu da dahil olmak üzere durumu; elektronların taşıdığı momentumdaki değişimin oluşturduğu kuvvet ve elektromanyetik kuvvet arasındaki denge ile belirlenir.

Bilim insanı William Gilbert, De Magnete 'inde (1600), elektrik ve manyetizmanın, her ikisi de maddelerin itilmesi ve çekilmesine sebep olabilirken, farklı etkiler olduklarını ileri sürdü. Denizciler, yıldırımların pusula iğnelerini bozabildiklerini fark etmişlerdi, ama yıldırım ve elektrik arasındaki bağlantı, Benjamin Franklin 'in 1752'de gerçekleştirdiği deneylere kadar doğrulanamamıştı. İnsan yapımı elektrik akımı ve manyetizma arasındaki bağlantıyı ilk keşfedip yayınlayanlardan biri Romagnosi 'dir. Romagnosi, 1802 yılında bir teli bir elektrik pili boyunca bağlamanın yakındaki bir pusula iğnesini saptırdığını fark etti. Ancak bu etki, 1820 yılında Ørsted benzer bir deney gerçekleştirene kadar yaygın olarak bilinmedi. Ørsted'in çalışması, Ampère'i elektromanyetizmaya dair matematiksel bir teori üretmek üzere etkiledi.
Klasik elektromanyetizma olarak bilinen elektromanyetizma teorisi, 19. yüzyıl boyunca çeşitli fizikçiler tarafından geliştirilmiş; önceki gelişmeleri tek bir teoriye toplayan ve ışığın elektromanyetik doğasını keşfeden James Clerk Maxwell 'in çalışmalarıyla sonuç bulmuştur. Klasik elektromanyetizmada, elektromanyetik alan; Maxwell denklemleri olarak bilinen bir dizi denkleme uyar ve elektromanyetik kuvveti Lorentz kuvvet yasası verir.
Klasik elektromanyetizmanın özelliklerinden biri, klasik mekanik ile bağdaştırılmasının zor; ancak, özel görelilik ile bağdaştırılabilir olmasıdır. Maxwell denklemlerine göre, bir vakum içindeki ışık hızı, evrensel bir sabittir. Bu sabit sadece electrical permittivity ve magnetic permeability of free space 'e bağlıdır. Bu, klasik mekaniğin köklü bir temel taşı olan Galilean invariance 'i ihlal eder. İki teoriyi uzlaştırmanın tek yolu, yayılan ışıkta ışık saçan eter 'in olduğunu varsaymaktır. Ancak, daha sonraki deneysel çalışmalar eterin varlığını tespit edemedi. Hendrik Lorentz'in ve Henri Poincaré'in önemli katkılarından sonra, 1905 yılında Albert Einstein, klasik kinematikleri, klasik elektromanyetizmayla uyumlu yeni bir kinematik teorisiyle değiştiren özel görelilik tanımıyla bu problemi çözdü. (Daha fazla bilgi için, bkz: özel görelilik tarihçesi.)
Ek olarak, görelilik teorisi gösterdi ki, hareketli referans sistemlerinde manyetik alan elektrik alan bileşeni sıfırdan farklı olan oluşturmaktadır, tersi elektrik alan için de geçerlidir. Yani manyetik alan ve elektrik alan bir paranın iki farklı yüzü gibi düşünülebilir. İşte bu yüzden konunun adı “elektromanyetizma”dır. (Daha fazla bilgi için, bkz: Klasik elektromanyetizma ve özel görelilik.)

Aynı yıl yayınlanan başka bir makalede, Albert Einstein, klasik elektromanyetizma

Ernest Rutherford (30 Ağustos 1871 - 19 Ekim 1937), Yeni Zelandalı-İngiliz bir deneysel fizikçiydi. 1908 yılı Nobel Kimya Ödülü sahibidir.
Yeni Zelanda'ya göç etmiş İskoç bir ailenin 12 çocuğundan dördüncüsüydü. Babası tekerlek yapımcısıydı. Liseyi burslu olarak okudu. Yine burslu olarak devam ettiği Christchurch'teki Canterbury College'tan 1892'de lisans, ertesi yılda üstün başarıyla yüksek lisans derecelerini aldı. Bir yıl daha okulda kalarak demirin yüksek frekanslı manyetik alanlardaki mıknatıslanma özellikleri üzerinde araştırmalar yaptı. Hertz'in yalnızca birkaç yıl önce bulmuş olduğu elektromanyetik dalgaları sezebilen bir dedektör yapmayı başardı.
1895'te İngiltere'ye giden Rutherford, Cambridge Universitesi'ndeki Cavendish Laboratuvarı'nda J.J. Thomson'ın yanında çalışmaya başladı. Burada elektromanyetizma üzerindeki deneylerini sürdürdü ve Hertz dalgalarını 3 km uzaklıktan gönderip almayı başardı. Aralık 1895'te Wilhelm Conrad Röntgen'in X Işını'nı bulduğunu açıklamasının ardından, J.J. Thomson ve Rutherford bu konuda çalışmaya başladılar ve X Işını'nın gazlar içinden geçerken çok sayıda artı ve eksi elektrik yüklü parçacık ortaya çıkmasına, yani iyonlaşmaya yol açtığını, bu parçacıkları yeniden birleştirerek nötr atomlar oluşturduğunu buldular. Rutherford ayrıca bu iyonların hızını ve birbirleriyle birleşerek yeniden gaz molekülleri oluşturma süresini belirlemeye yönelik bir yöntem geliştirdi. İyonlaşma gücü yüksek olan ama kolaylıkla soğurulabilen ışın türünü alfa ışınları, daha az iyonlaşmaya yol açan, ama girim gücü daha yüksek olan ışınları da beta ışınları olarak adlandırdı.
19. yüzyılın sonuna gelinirken pek çok bilim insanı artık fizikte gerçekleştirilecek bir yenilik kalmadığı kanısındaydı. Ama Rutherford üç yıl gibi kısa bir süre içinde tümüyle yeni bir fizik dalı ortaya çıkardı: Radyoaktiflik. Radyoaktifliğin bir elementin atomlarının başka bir elementin atomlarına kendiliğinden dönüşme süreci olduğu sonucuna vardı. Maddenin değişmezliği kavramına sıkı sıkıya bağlı birçok bilim insanı bu görüşe karşı çıkacak, ama Rutherford'un görüşlerinin doğruluğu kısa sürede anlaşılacaktı.
Bu büyük başarı üzerine Rutherford 1903'te Royal Society üyeliğine seçildi. Ertesi yıl aynı kurumun üstün başarılı bilim adamlarına verdiği özel bir ödül olan Rumford Madalyası ile ödüllendirildi. Alfa ışınlarının elektrik ve magnetik alanlarda sapmaya uğradığını 1903'te belirleyen Rutherford, sapmanın yönünü inceleyerek, bu ışınların artı elektrik yüklü parçacıklardan oluştuğu sonucuna vardı. Ayrıca bu parçacıkların hızını ve elektrik yükü/kütle oranını ölçmeyi başardı.
Rutherford'un 1911'de geliştirdiği "Atom Modeli" onun bilime en büyük katkısıdır. Alfa parçacıklarının ince metal levhalardan geçişini inceleyen Rutherford, alfa parçacığı artı yüklü olduğundan, levhadan geçişi sırasında metal atomlarındaki artı yüklerin banal etkisiyle sapmaya uğrayacağını, ama parçacığın kütlesi çok büyük olduğu için, bu sapmaların çok küçük olacağını düşünüyordu. Yapılan deneylerde alfa parçacıklarının gerçekten de genel olarak çok küçük sapmalar gösterdiği(%90 oranında), ama arada büyük açılarla sapan parçacıklarında bulunduğu, hatta bazen bir parçacığın hareket yönünü değiştirip geriye döndüğü gözlendi. Böylesine büyük kütleli alfa parçacığını bu kadar saptırabilmesi için atomdaki bütün artı yüklerin ve kütlenin çok küçük bir hacme yoğunlaşmış olması gerekiyordu. Buna dayanarak atomun boşluklu bir yapıdan oluştuğunu keşfetti. Rutherford'un bu görüşten yola çıkarak oluşturduğu model Rutherford Atom Modeli ya da Çekirdekli Atom Modeli olarak adlandırılır.
1908'de Nobel Kimya Ödülü' nü alan, 1914'te kendisine Baron unvanı verilen Rutherford, 1922'de Royal Society'nin en büyük ödülü olan Copley Madalyası' ile ödüllendirilmiştir. 1925'te ise bu kurumun başkanlığına seçilmiştir.

https://www.nobelprize.org/prizes/chemistry/1908/rutherford/biographical/ 23 Mart 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Erwin Rudolf Josef Alexander Schrödinger (d. 12 Ağustos 1887, Viyana – ö. 4 Ocak 1961, Viyana), Avusturyalı fizikçi ve bilim kuramcısıydı. Schrödinger, kuantum mekaniğinin kurucularından biri olarak kabul edilir. Atom teorisinin yeni, üretken işlevlerinin keşfedilmesine yaptığı katkılar için 1933'te Paul Dirac ile birlikte Nobel Fizik Ödülü'ne layık görüldü.

Schrödinger, Viyana'nın Erdberg ilçesinde, Rudolf Schrödinger ve Georgine Emilia Brenda Schrödinger'in tek çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası bir muşamba masa örtüsü imalatçısı ve botanikçiydi. Annesi Georgine Emilia Brenda (1867–1921), bir kimya profesörü olan Alexander Bauer'in kızıydı. Babası Rudolf Schrödinger Katolik, annesi ise Protestan idi. Çocuklar da Protestan mezhebi uyarınca yetiştirildi.
1898'de Akademisches Gymnasium'a başladı. Bu üst düzey liseden 1906'da yüksek başarıyla mezun oldu. Daha sonra 1906'dan 1910'a kadar Viyana'da matematik ve fizik okudu. 1910'da Franz Serafin Exner'in danışmanlığında fizik doktoru unvanı aldı. Bir yıllık askerlik hizmetinden sonra üniversiteye geri döndü ve 1911'de Exner'in yanında asistan olarak çalışmaya başladı. 1914'te Viyana Fizik Enstitüsü'nde profesör unvanı aldı. Bu enstitüde aralarında Franz-Serafin Exner, Friedrich Hasenöhrl ve K. W. F. Kohlrausch'un da bulunduğu, o dönem için dünyanın en önemli fizikçileri ile çalıştı. Viyana Fizik Enstitüsü yıllarında botanikçi Franz Frimmel ile yakın arkadaş oldu.
1914'te I. Dünya Savaşı başlayınca tekrar askere çağrıldı ve İtalya cephesine yollandı.
Savaştan sonra Viyana'ya dönen Schrödinger, radyoaktif bozunum ve kristal yapıların dinamikleri üzerinde çalışmaya başladı. Mart 1920'de Annemarie Bertel ile evlendi. Aynı yıl Jena ve Stuttgart'ta, 1921'de Breslau Üniversitesi'nde ders verdi. Breslau'da birinci yılını doldurmadan, 1922'de Zürih Üniversitesi'ne geçti.
Zürih'te kendisinden önce Albert Einstein ve Max von Laue'nin görev yaptığı teorik fizik kürsüsünde ders verdi. Kendi adı ile bilinen Schrödinger Denklemi'ni de bu esnada, 1925 yılında kurdu. Böylece kuantum mekaniğini tanımlayan dalga mekaniğini kurdu.Zürih'te geçirdiği altı yıl boyunca renkli görüşün fizyolojisi'nden termodinamik problemlerine değin pek çok konu üzerinde çalıştıysa da, atomaltı parçacıkların mekaniği hakkında yazdığı ve 1926'da arka arkaya yayımladığı altı makalesiyle uluslararası üne kavuştu.
Erwin Schrödinger, 1927 yılında Berlin'e taşındı ve burada Humboldt Üniversitesi'nde Max Planck'ın yerini aldı. Aynı dönemde dünyanın en önemli fizikçileri aynı şekilde Berlin'de görev yapmaktaydı. Berlin'deki yakın çalışma arkadaşlarından biri de Victor Weisskopf'tu. 1933 yılında Nasyonal Sosyalistler'in iktidara gelmesinin ardından, Schrödinger dikkat çekici bir şekilde Naziler'e karşı olduğunu ifade etti ve Almanya'dan ayrılarak Oxford Üniversitesi tarafından teklif edilen görevi kabul etti. Aynı yıl Nobel Fizik Ödülü'ne layık görüldü.
1936'da Graz'daki Karl Franzens Üniversitesi'nin iş teklifini kabul ederek Avusturya'ya döndü. Schrödinger, Naziler iktidara geldikten sonra Berlin'i ve Almanya'yı terk ederek Nazi karşıtı tavrını ortaya koymuştu. Buna karşılık 1938 yılında Avusturya'nın Nazi Almanya'sı tarafından işgali sonrasındaki çekimser tavrı, yadırgandı. Tüm olanlara rağmen, Nazi işgali altındaki Avusturya'da görevine devam edebileceğini zannetti. Graz gazetelerinde yayımlanan, Hitler'e itaat edeceğini ifade eden makaleler kaleme aldı. Görünüşe göre kendini güvende hisseden Schrödinger, 1938 yaz tatilini Dolomitler'de geçirdi. Burada bir kez daha Max Planck ile bir araya geldi. Nazi taraftarı üniversite yönetimi, memur dosyasına “alanında mükemmel” değerlendirmesini eklerken Schrödinger'in hakkında “davranışları tutarsız” ve siyasî görüşleri hakkında "güvenilmez" şeklinde şerh düştü ve görevine son verdi. Schrödinger 14 Eylül 1938'de trenle Roma'ya gitti.
Schrödinger, Dublin'e gitti. 1940 yılında kurulan Dublin İleri Araştırmalar Enstitüsü Teorik Fizik Okulu'nun (Dublin Institute for Advanced Studies) müdürlüğüne getirildi. Ünlü Schrödinger Dersleri'ni 1943 yılında Trinity College Dublin'de verdi. 1949'da Bayerische Akademie der Wissenschaften'ın (Bavyera Bilimler Akademisi) ve Royal Society (Kraliyet Cemiyeti) üyesi oldu.
Dublin'e 1939 sonbaharında gelen Schrödinger, burada 17 sene kalacak ve İrlanda vatandaşlığına geçecekti. 1944'te yazdığı Hayat Nedir? başlıklı kitabında organizmaların genetik şifresini ihtiva eden karmaşık bir molekül fikrinden bahsetti. 1950'lerde DNA molekülünün yapısını çözen (ve bu çalışmalarıyla 1962'de Nobel Tıp veya Fizyoloji Ödülü'ne layık görülen) Francis Crick ve James Watson ayrı ayrı yazdıkları anılarında, Schrödinger'in kitabından etkilendiklerini açıkça belirtmişlerdir.
Schrödinger Dublin'de kaldığı süre boyunca, fiziğin değişik alanlarını birleştirecek bir "birleşik alan teorisi" kurabilmek için uğraştı ve bu konuda Einstein'la yazışmaya başladı. 1947'de başarıya ulaştığını zannederek akademik çevrelere ve İrlanda basınına fizikte çığır açacak yeni bir teori geliştirdiğini ilan etti. Ne var ki kısa süre sonra teorisinin hatalı olduğu anlaşıldı. 1954'te yazdığı Doğa ve Yunanlar adlı kitabında Antik Yunan felsefesi ve bilimiyle ilgili yaptığı araştırmaları anlattı.
Schrödinger'in aşk hayatındaki skandallar İrlanda'da da devam etti. Öğrencileriyle ilişkiler yaşadı ve iki ayrı İrlandalı kadından iki tane gayrimeşru çocuğu oldu.
1956'da Viyana'ya döndü. Burada, ölümüne kadar Viyana Üniversitesi Teorik Fizik Enstitüsü'nde ders verdi. Schrödinger, Alpbach'taki üniversite günlerine de katıldı. Burayı beğendiği için son yıllarını burada geçirdi. Kızı Ruth Braunizer, 2018 yılında ölümüne kadar Tirol'e bağlı bu köyde yaşadı.
4 Ocak 1961'de verem hastalığı nedeniyle öldü ve vasiyeti üzerine Avusturya'nın Tirol eyaletinde Alpbach kasabasında defnedildi. Haç şeklindeki mezar taşına, adını taşıyan denklem yazılmıştır.

Schrödinger, 1926 yılında kendi adını taşıyan Schrödinger Denklemi'ni buldu. Schrödinger'in bu kısmî diferansiyel denklem yardımıyla bulduğu kuantum mekaniğine erişim, Heisenberg'in matris mekaniğinden biraz sonra geldi. Schrödinger, bu denklemi oluştururken klasik mekanikten farklı olarak matematiği kullandı. Bu çalışma, ona dünya çapında ün kazandırdı ve sonunda 1933'te Nobel Fizik Ödülü'ne layık görüldü. Bu ünlü makale dizisinde (Annalen der Physik Cilt 79, s. 361, 489, 734 ve Cilt 81, s. 109, 1926), denklemin Heisenberg ve Born'un matris mekaniğiyle eşdeğerliliğini de kanıtladı.
Ernst Mach'ın çalışmasını inceledi. Bu çalışma onu renk algılama teorisiyle meşgul etmeye yöneltti. Kısa süre sonra bu alanda tanınmış bir uzman haline geldi. Ayrıca renk uzaylarını özel ölçülerle inceledi ve böylece Uluslararası Aydınlatma Komisyonu'nun daha sonraki XYZ renk uzayının geliştirilmesi gibi önemli teorik önerilerde bulundu. Eklemeli renk karıştırma, vektör toplama kurallarını izler, bu nedenle Schrödinger vektör gösterimini renk ölçümüne dahil etti.

Ay'ın görünmeyen tarafındaki dev Schrödinger krateri, ismini bu fizikçiden alır.
Viyana Üniversitesi Matematik ve Fizik Enstitüsü'ne Erwin Schrödinger adı verildi.
Avusturya'da 1983-1997 arasında tedavülde bulunan 1000 Avusturya Şilini'nin üzerinde Schrödinger'in resmi vardır.

Schrödinger denklemi
Schrödinger gösterimi
Schrödinger'in kedisi

Nobelprize.org'dan Schrödinger biyografisi5 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
MacTutor Matematik Tarihi Arşivi'ndeki Schrödinger maddesi14 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Eugene Paul "E. P." Wigner (doğum Wigner Jenő Pál 17 Kasım 1902 - 1 Ocak 1995), Macar-Amerikalı teorik fizikçi ve matematikçidir.
1963'te, atom çekirdeği teorisi ve temel parçacıklara katkıları, özellikle de temel simetri ilkelerinin keşfi ve bu ilkeye dair uygulamalarından dolayı Nobel Fizik Ödülü kazandı. Wigner bu ödülün yarısını alırken diğer yarısı ise Maria Goeppert-Mayer ile J. Hans D. Jensen arasında paylaşıldı. Kuantum mekaniğinde simetrilerin kuramının temelini atmış olması ve buna ek olarak atom çekirdeğinin yapısı üzerine araştırmaları ve geliştirdiği matematiksel kuramlar dolayısıyla, Wigner'ın fizik alanında önemli bir yeri vardır. Nükleer reaktörlerde Xe-135 zehirlenmesi ilk olarak Eugene Wigner tarafından belirlenmiştir.
Berlin Teknik Üniversitesi mezunu olan Wigner, Berlin'deki Kaiser Wilhelm Enstitüsü'nde Karl Weissenberg ve Richard Becker ile Göttingen Üniversitesi'nde David Hilbert'in asistanı olarak çalıştı. Wigner ve Hermann Weyl, grup teorisini fiziğe, özellikle de fizikteki simetri teorisini tanıtmaktan sorumluydu. Bu arada saf matematikte çığır açan çalışmalar gerçekleştirdi ve bunların içinde bir dizi matematik teoremi yazdı. Özellikle Wigner teoremi kuantum mekaniğinin matematiksel formülasyonunda bir köşe taşıdır. Kendisi, aynı zamanda atom çekirdeğinin yapısına ilişkin araştırmalarıyla da tanınmaktadır. 1930'da Princeton Üniversitesi, Wigner'ı John von Neumann'la birlikte işe aldı ve o, 1937'de vatandaşlık aldığı Amerika Birleşik Devletleri'ne taşındı.
Wigner, Leo Szilard ve Albert Einstein ile birlikte Einstein-Szilárd mektubuyla sonuçlanan bir toplantıya katıldı; bu mektup, Başkan Franklin D. Roosevelt'in, nükleer silahların fizibilitesini araştırmak amacıyla Uranyum Danışma Komitesi'nin kurulmasına izin vermesine yol açtı. Wigner, Alman nükleer silah projesinin ilk olarak atom bombasını geliştirmesinden korkuyordu. Manhattan Projesi sırasında, görevi uranyumu silah kalitesinde plütonyuma dönüştürmek için nükleer reaktörler tasarlamak olan bir ekibe liderlik etti. O zamanlar reaktörler yalnızca kağıt üzerinde mevcuttu ve henüz hiçbir reaktör kritik hâle gelmemişti. Wigner, DuPont'a reaktörlerin sadece inşası için değil, ayrıntılı tasarımı için de sorumluluk verilmesinden dolayı hayal kırıklığına uğradı. 1946'nın başlarında Clinton Laboratuvarı'nda (şu anda Oak Ridge Ulusal Laboratuvarı) araştırma ve geliştirme müdürü oldu. Ancak Atom Enerjisi Komisyonu'nun bürokratik müdahalesinden dolayı hayal kırıklığına uğradı ve Princeton'a döndü.
Savaş sonrası dönemde, 1947'den 1951'e kadar Ulusal Standartlar ve Teknoloji Enstitüsü, 1951'den 1954'e kadar Ulusal Araştırma Konseyi'nin matematik paneli, Ulusal Bilim Vakfı'nın fizik panelinde etkili bilim insanı olmak üzere bir dizi hükûmet organında görev yaptı. 1952'den 1957'ye ve 1959'dan 1964'e kadar Atom Enerjisi Komisyonu Genel Danışma Komitesinde görevliydi. Daha sonraki yaşamında daha felsefi hale geldi ve teknik matematik ve fizik dışındaki en tanınmış eseri olan Doğa Bilimlerinde Matematiğin Mantıksız Etkinliği'ni yayınladı.

Teorik fizikte Feynman diyagramları, bir Feynman diyagramının davranışını düzenleyen matematiksel ifadelerin resimsel sunumlar katılarak diyagram tarafından açıklandığı gibi atomaltı parçacıkların davranışları gösterilmiştir. Bu şemalar bunları bulan adınadır, Amerikan fizikçisi Richard Feynman Nobel Ödülü kazandı ve 1948 yılında tanıttı. Atomaltı parçacıkların ilişkileri sezgisel anlamak karışık ve zor olabilir ve Feynman diyagramları oldukça gizemli soyut formülün basit bir gösterimine izin verir. David Kaiser yazdı ki, "yüzyılın ortasından bu yana, bu diyagramlar teorik fizikçiler için giderek zorlaşan kritik hesaplamalar uygulamasına yardım araçlarıdır," ve "Feynman diyagramları Teorik fizikte her yönüyle neredeyse devrimdir." kuantum alan teorisi diyagramların ilk uygulamasıdır, ayrıca, katı-hal teorisi gibi diğer alanlarda da kullanılabilir.
Feynman Zamanda bir elektronun hareketi geriye doğru imiş gibi bir pozitron yorumu önerdi. ve böylece anti-parçacıklar Feynman diyagramları ile hem uzay eksenli ve hem de bir zaman eksenli ama zaman içinde geriye doğru uzayda ileriye doğru hareket eden parçacıklar olarak yorumlanır.
Teorik parçacık fiziği için olasılık genliği hesaplamaları gereklidir ve çok sayıda değişken üzerinde büyük kesirler ve karışık integraller kullanılabilir. Bununla birlikte düzgün bir yapıda bu integraller belki de grafik gösterimle Feynman diyagramları ile olabilir. Bir Feynman diyagramı bir parçacık yolunun bir parçacık sınıfının bir katkısıdır, bu katkı ve şemada tanımlanarak bölünmüş. Daha kesin bir ifadeyle ve teknik olarak, bir Feynman diyagramı geçiş genliği bir pertürbatif katkının bir grafik temsilidir veya bir kuantum mekaniksel veya istatistiksel alan teorisinin korelasyon fonksiyonudur. Bununla birlikte kuantum alan teorisinin kanonik formülasyonunda, bir Feynman diyagramında perturbative içindeki terimler S-matrixi ile Wick açılımını temsil eder. Alternatif olarak, hat integrali formülasyonu kuantum alan teorisinin geçiş genliği sistem sınırından son duruma kadar parçacıklar veya alanlar içindeki terimler bütün olası geçmişlerin bir ağırlık toplamının gösterimidir. Burada geçiş genliği sınırlar arası bir S-matrix matris elemanı ile verilir ve bu kuantum sistemin son durumudur.

Olasılık genliği başlangıç durumu bir kuantum sisteminin bir geçişi için 
  
    
      
        
          |
        
        i
        ⟩
      
    
    {\displaystyle |i\rangle }
  
 son durumuna matris elemanı 

  
    
      
        
          |
        
        f
        ⟩
      
    
    {\displaystyle |f\rangle }
  
 tarafından verilir.

  
    
      
        
          S
          
            f
            i
          
        
        =
        ⟨
        f
        
          |
        
        S
        
          |
        
        i
        ⟩
        
        ,
      
    
    {\displaystyle S_{fi}=\langle f|S|i\rangle \;,}
  

burada 
  
    
      
        S
      
    
    {\displaystyle S}
  
 S-matris'tir.
kanonik kuantum alan teorisinde etkileşim resmi Lagrangian etkileşimin kuvveti bir pertürbasyon serisi tarafından S-matris ile gösterilir.

  
    
      
        S
        =
        
          ∑
          
            n
            =
            0
          
          
            ∞
          
        
        
          
            
              i
              
                n
              
            
            
              n
              !
            
          
        
        ∫
        
          ∏
          
            j
            =
            1
          
          
            n
          
        
        
          d
          
            4
          
        
        
          x
          
            j
          
        
        T
        
          ∏
          
            j
            =
            1
          
          
            n
          
        
        
          L
          
            v
          
        
        (
        
          x
          
            j
          
        
        )
        ≡
        
          ∑
          
            n
            =
            0
          
          
            ∞
          
        
        
          S
          
            (
            n
            )
          
        
        
        ,
      
    
    {\displaystyle S=\sum _{n=0}^{\infty }{i^{n} \over n!}\int \prod _{j=1}^{n}d^{4}x_{j}T\prod _{j=1}^{n}L_{v}(x_{j})\equiv \sum _{n=0}^{\infty }S^{(n)}\;,}
  

burada 
  
    
      
        
          L
          
            v
          
        
      
    
    {\displaystyle L_{v}}
  
 Lagrangian etkileşimdir ve 
  
    
      
        T
      
    
    {\displaystyle T}
  
 operatörler zaman sıralı ürün anlamına gelir.

  
    
      
        T
        
          ∏
          
            j
            =
            1
          
          
            n
          
        
        
          L
          
            v
          
        
        (
        
          x
          
            j
          
        
        )
        =
        
          ∑
          
            
              a
              l
              l
              
              p
              o
              s
              s
              i
              b
              l
              e
              
              c
              o
              n
              t
              r
              a
              c
              t
              i
              o
              n
              s
            
          
        
        (
        ±
        )
        N
        
          ∏
          
            j
            =
            1
          
          
            n
          
        
        
          L
          
            v
          
        
        (
        
          x
          
            j
          
        
        )
        
        ,
      
    
    {\displaystyle T\prod _{j=1}^{n}L_{v}(x_{j})=\sum _{\mathrm {all\;possible\;contractions} }(\pm )N\prod _{j=1}^{n}L_{v}(x_{j})\;,}
  

burada 
  
    
      
        N
      
    
    {\displaystyle N}
  
 operatörler normal ürün anlamına gelir ve
  
    
      
        (
        ±
        )
      
    
    {\displaystyle (\pm )}
  
 olası işaret değişikliği fermiyonik operatörlerin gidip gelmesi için bir büzülme(biryayıcı) bir araya getirmekle ilgilenir

Diyagramlar etkileşimi Lagrange bağlıdır ve Feynman kurallarına göre çizilir. Lagrangian etkileşimi için QED, 
  
    
      
        
          L
          
            v
          
        
        =
        −
        g
        
          
            
              ψ
              ¯
            
          
        
        
          γ
          
            μ
          
        
        ψ
        
          A
          
            μ
          
        
      
    
    {\displaystyle L_{v}=-g{\bar {\psi }}\gamma ^{\mu }\psi A_{\mu }}
  
,Bir fermiyonik alanının etkileşimini tarif etmektedir.
  
    
      
        ψ
      
    
    {\displaystyle \psi }
  
 Bir bozonik gauge alanı ile 
  
    
      
        
          A
          
            μ
          
        
      
    
    {\displaystyle A_{\mu }}
  
, Feynman kuralları aşağıdaki koordinat uzayında formüle edilebilir:

Her entegrasyonu koordine 
  
    
      
        
          x
          
            j
          
        
      
    
    {\displaystyle x_{j}}
  
 bir nokta tarafından gösteriliyor (bazen tepe denir);
bozonik bir yayıcı iki noktayı birleştiren bir salınan çizgi ile temsil edilir;
fermiyonik bir yayıcı iki noktayı birleştiren bir düz çizgi ile temsil edilir;
bozonik bir alan 
  
    
      
        
          A
          
            μ
          
        
        (
        
          x
          
            i
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle A_{\mu }(x_{i})}
  
 noktasına bağlanmış bir salınan çizgiyle temsil edilir 
  
    
      
        
          x
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle x_{i}}
  
;
fermiyonik bir alan 
  
    
      
        ψ
        (
        
          x
          
            i
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle \psi (x_{i})}
  
 noktaya bağlı düz bir çizgi ile temsil 
  
    
      
        
          x
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle x_{i}}
  
 noktasına doğru bir ok ile;
fermionik bir alan 
  
    
      
        
          
            
              ψ
              ¯
            
          
        
        (
        
          x
          
            i
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle {\bar {\psi }}(x_{i})}
  
 noktaya bağlı düz bir çizgi 
  
    
      
        
          x
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle x_{i}}
  
 ;

S-matris içinde ikinci dereceden pertürbasyon terimidir

  
    
      
        
          S
          
            (
            2
            )
          
        
        =
        
          
            
              (
              i
              e
              
                )
                
                  2
                
              
            
            
              2
              !
            
          
        
        ∫
        
          d
          
            4
          
        
        x
        
        
          d
          
            4
          
        
        
          x
          ′
        
        
        T
        
          
            
              ψ
              ¯
            
          
        
        (
        x
        )
        
        
          γ
          
            μ
          
        
        
        ψ
        (
        x
        )
        
        
          A
          
            μ
          
        
        (
        x
        )
        
        
          
            
              ψ
              ¯
            
          
        
        (
        
          x
    

Fizik felsefesi, klasik ve modern fiziğin içerisindeki teori ve yorumları inceleyen bir bilim felsefesi dalıdır. Fizik teorileri ve yorumlarından yola çıkarak sorduğu sorularla çeşitli cevaplara ulaşmayı amaçlamaktadır. Uzay ve zaman felsefesi, kuantum mekaniği felsefesi, termal ve istatistiksel felsefe gibi alt dallara ayrılmaktadır.
Batı felsefesi ve teorik fizik arasındaki etkileşim, fizik felsefesinin temelini oluşturmaktadır.

Fizik felsefesinin başlıca soruları uzay, zaman, kuantum mekaniği, termodinamik ve istatistiksel mekanik üzerinedir. Bunun yanında madde, enerji, uzam, parçacıklar, etki-tepki yasası gibi konularda da sorgulamalar gerçekleştirmektedir.
Fizik felsefesinin neredeyse en önemli ilgi alanı, zamandır.

Fizik ve felsefe arasındaki etkileşim, tarih boyunca kendisini göstermiştir. Antik Yunan'da doğa felsefesinin ortaya çıkmasıyla bu alanlar arasında başlayan ilişki, Bilimsel Devrim'in ardından ayrışmaları ve fizik felsefesinin kurulmasıyla devam etmiştir.

Fizik felsefesi sayesinde, bilimsel yöntemin gelişmesine katkıda bulunulmakta ve yeni fizik çalışmaları için teorik zemin hazırlanmaktadır.
Klasik fizik ve modern fizikte tanımlanması zor olan kavramları açıklamak için çalışmalar gerçekleştirilmekte, aynı zamanda yeni sorgulama alanları açılmaktadır.
Kuantum mekaniği alanında özgür irade üzerine yapılan araştırmalar, determinizm ve indeterminizm gibi etik görüşleri üzerinden ilerlemektedir.

Thomas Kuhn, paradigma değişimleri ve eş ölçülmezlik düşüncelerini geliştirirken fizik tarihinden yola çıkmıştır. Nikolas Kopernik'in Güneş merkezli bir astronomi modeli hazırlaması ve James Clerk Maxwell'in elektromanyetik alanı matematiksel hesaplamalarla göstermesi gibi durumları, paradigma olarak değerlendirmiştir.
Ernst Mach, bilim felsefesi çalışmalarının merkezine fiziğin kullandığı temel yöntemler olan deney ve gözlemi yerleştirmiştir. Bu görüşleri, mantıksal pozitivizmin gelişmesine öncülük etmiştir.
Isaac Newton'un evrenin yapısını parçacıkların hareketi ve konumlarındaki değişime bağlı olarak incelemesi, mutlakiyetçiliği savunmasında etkili olmuştur. Gottfried Leibniz ise, parçacıklar ve mesafeler arasındaki ilişki üzerinden yola çıkarak, ilişkicilik lehine argümanlar öne sürmüştür.

Demokritos'un maddi bir evren anlayışı ortaya koyması ve atomculuğu geliştirmesi, sonraki dönemlerde fizikçilere örnek olmuştur.

Demokritos, maddelerin atom adı verilen ve bölünemeyen parçacıklardan oluştuğunu düşünerek, fizik tarihini başlatan görüşlerden birine zemin hazırlamıştır. Leukippos'un kurduğu Atomculuk Okulu'nu takip ederek, evrendeki her şeyin materyalist etkileşimler üzerinden açıklanabileceğini savunmuştur. Demokritos'a göre evren, özellikleri bakımından birbirlerinden farklı olan sonsuz sayıdaki atomdan oluşmuştur.
Parmenides'in boşluk ve değişimin imkansız olduğu argümanına dayalı monist anlayışını eleştirmiştir. Her zaman değişim içerisinde olan atomların, hareket etmelerine ortam sağlayan bir boşlukta bulunduğunu savunmuştur. Leukippos'a benzer bir şekilde determinizmi evrenin işleyiş biçimi olarak görmüş, ancak nihai bir nedenin olduğu düşüncesini kabul etmeyerek teleolojiyi reddetmiştir.

Antik Yunan’ın en önemli filozoflarından biri olan Aristoteles, doğa felsefesine önemli katkılarda bulunmuştur. MÖ 300’lü yıllarda Aristoteles fiziğini kurmuş ve “Fizik” kitabını yazarak doğa felsefesi çalışmalarını bir araya getirmiştir.
Doğa yasalarına ulaşmanın en etkili yolunun gözlem olduğunu savunmuş, kuvvet ve hareket üzerine gözlemler gerçekleştirmiştir. Bu araştırmaları sonucunda, hareketin iki temel alt başlığa ayrılması gerektiğini düşünmüştür. Aristoteles'e göre cisimlerin bir bölümü doğal olarak hareketliyken, diğer bölümü ise kuvvet uygulanarak harekete geçirilebilmektedir. Elementlerin ağırlıklarına göre yeryüzüne veya gökyüzüne doğru hareket etmesi ve göksel cisimlerin dairesel hareketlerde bulunması, doğal hareket örnekleri arasında yer almaktadır. Dışsal bir itme ve çekmenin etkisiyle gerçekleştirilen hareketler ise, cisme zorla yaptırılmaları bakımından doğal olmayan hareket örnekleri arasında bulunmaktadır. Doğal hareketler kalıcı, doğal olmayan hareketler geçici bir yapıya sahiptir.
Aristoteles fiziği, boşluktan oluşan bir ortam düşünüldüğünde, serbest bırakılan cisimlerin teorik olarak sonsuz hızla düşmesi gerektiğini öngörmektedir. Bu durum ise, hızın sonlu bir büyüklük olmasıyla çelişmektedir. Haliyle gerçekte boşluğun var olması imkansızdır.
Normalde matematiksel modeller ve geometrik formüller, Aristoteles'in kitaplarında çok sık rastlanan unsurlar olarak görülmemektedir. Ancak, klasik fizikçilerin ve bilim tarihçilerinin sonradan yaptığı incelemeler, Aristoteles fiziğinin temelinde de bazı basit yapılı formüllerin yer aldığını ortaya koymuştur:

  
    
      
        F
      
    
    {\displaystyle F}
  
 = kuvvet, 
  
    
      
        m
      
    
    {\displaystyle m}
  
 = kütle ve 
  
    
      
        v
      
    
    {\displaystyle v}
  
 = hız olmak üzere, 
  
    
      
        F
        =
        m
        .
        v
      
    
    {\displaystyle F=m.v}
  
'dir. 
  
    
      
        v
      
    
    {\displaystyle v}
  
 = hız, 
  
    
      
        c
      
    
    {\displaystyle c}
  
 = fiziksel sabit, 
  
    
      
        W
      
    
    {\displaystyle W}
  
 = ağırlık ve 
  
    
      
        ρ
      
    
    {\displaystyle \rho }
  
 = sıvı yoğunluğunun ters orantısı olmak üzere, 
  
    
      
        v
        =
        c
        .
        (
        
          
            W
            ρ
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle v=c.({\frac {W}{\rho }})}
  
'dir. Bilimsel Devrim'in başlangıcına kadar doğa filozofları bu formüllerden yararlanmış, ancak sonrasında doğruluğu daha yüksek teorilerin ortaya çıkmasıyla birlikte vazgeçmişlerdir.
Empedokles'in geliştirdiği toprak, su, hava ve ateş olmak üzere dört elementten oluşan sistemi, sıcaklık-soğukluk ve kuruluk-ıslaklık eksenlerine yerleştirmiştir. Madde-form kuramını öne sürmüş, Herakleitos'un da yaptığı gibi ontoloji ve doğa felsefesi arasında bir ilişki kurmuştur.
Varlıkların, madde ve form olmak üzere iki temel unsurdan meydana geldiğini düşünmüştür. Maddi neden, formal neden, hareket ettirici neden ve ereksel neden olmak üzere, bir varlığın dört nedene ihtiyaç duyduğunu savunmuştur. Fiziksel nedenlerin arkasında metafiziksel nedenlerin olduğunu öne sürmüştür.
Güneş'in Dünya'dan daha büyük olduğunu tespit etmiş ve diğer yıldızların Dünya'dan çok daha uzakta olduğunu belirlemiştir. Optik üzerine de deneyler gerçekleştirmiştir.
Aristoteles fiziğindeki çalışmalar, yüzyıllarca kabul gören bir bilimsel paradigma olarak kalmış ve içerisindeki hatalar, kendisinden sonraki doğa filozofları ve fizikçiler tarafından düzeltilmiştir. Isaac Newton ve Galileo Galilei'nin çalışmalarıyla birlikte, Aristoteles fiziği geçerliliğini büyük ölçüde yitirmiştir.
Aristoteles'ten sonra, doğa filozoflarından bağımsız olarak da fizik çalışmaları yapılmaya başlanmıştır. MÖ 240 yılında Eratosthenes, Dünya'nın çevresini doğru bir şekilde tahmin etmiştir. Sisamlı Aristarkus ve Seleucialı Seleucus ise günümüzdekine çok yakın bir astronomi modeli öne sürmüştür.
Arşimet, geliştirdiği matematiksel formüllerle makara sistemi ve vida gibi pratik fiziksel icatlar gerçekleştirmiştir. Hipparkos, Güneş tutulmalarının olacağı zamanları hesaplamış, Ay ve Güneş’in Dünya’ya olan uzaklıklarını bulmaya çalışmıştır.
100’lü yıllarda Batlamyus, Greko-Romen coğrafyasını inceleyerek elde ettiği sonuçları kayıt altına almış ve Almagest kitabında gezegenlerin konumlarını hesaplamaya çalışarak yeni bir astronomi modeli geliştirmiştir.
Hint felsefesi ve Çin felsefesi de, doğa felsefesinin gelişmesine kayda değer katkılarda bulunmuştur.

Aristoteles'in kitaplarının Arapçaya çevrilmesiyle, İslam'ın Altın Çağı'ndaki fizik çalışmalarının temelleri atılmıştır. İbn-i Heysem, ışığın göze ulaşma sürecini açıklamaya çalışmıştır. Avrupa'da optik alanında yaşanan ilerlemelere zemin hazırlaması nedeniyle, modern optiğin kurucusu olarak tanınmıştır. Empirizmin, tümevarımsal yöntem ve a-posteriori bilgi başta olmak üzere birçok esasının belirlenmesini sağlayarak, epistemoloji ve bilim felsefesine de önemli katkılarda bulunmuştur.

Biruni, hidrostatik dengeyi kullanarak bir yoğunluk hesaplama yöntemi geliştirmiş ve birçok nesnenin yoğunluğunu bulmuştur. Galileo Galilei ve Isaac Newton’un yoğunluk üzerine yaptığı çalışmaları etkilemiştir. İbn-i Sina’yla mektuplaşmalarında, Aristoteles’in boşluğun var olamayacağı yönündeki düşüncesine eleştiriler getirmiştir. Empirizmi çalışmalarında ön plana çıkararak bilim felsefesinin ilerlemesini sağlamıştır. İslam’ın içerisindeki mezhepleri ve dinler tarihini inceleyerek, din felsefesi alanında da görüşler ortaya koymuştur.
İbn-i Sina, nesnelerin doğal hareketlerine ters bir durum içerisinde bulunduklarında güç kazandığını dile getirerek, kuvvet ve eğilim tanımlarında bulunmuştur. Hareketin devamlılığını "meyil" olarak kullandığı eğilime bağlamış ve ivmenin, hava direnci gibi dış etkenlerin etkisiyle her durumda azaldığını düşünmüştür. Aristoteles fiziğinin içerisindeki hataların giderilmesi ve Newton fiziğine zemin hazırlanmasında büyük rol oynamıştır. İbn-i Sina, aynı zamanda olumsal varlıklar ve zorunlu varlıklar arasındaki bağlantıyı inceleyerek din felsefesi üzerine de çalışmıştır. Tanrı'nın varlığı üzerine, hareket ettirici nedenden yola çıkarak argümanlar geliştirmiştir. Öz ve varoluş arasında yaptığı ayrım, ontoloji üzerinde etkili olmuştur. Kitabü'ş-Şifa'yı yazarak bilim ve felsefe gibi alanlardaki çalışmalarını bir araya getirmiştir.
Ebu'l-Berekat Bağdadi, hareket ettirenin hareket edene bir eğilim verdiği görüşüyle ön plana çıkmış ve hareket edenin uzaklaşmasının, eğilimi azalttığını düşünmüştür. Düşen nesnelerin ivmesini, ardışık hız ve güç artışları üzerinden açıklamaya çalışmıştır.
Aristoteles'ten etkilenmekle birlikte, birçok konuda görüşlerini eleştirmiştir. İslam psikolojisinin

Fizik mühendisliğinin konusu, doğadaki maddelerin yapısını ve aralarındaki etkileşimi inceleyen fizik bilimi bulgularının uygulama alanına dönüştürülmesi ile ilgilidir.
Burada etkileşimi söz konusu olan iki temel unsur; 1 - Materyal ortam (malzeme) 2 - Enerji'dir. Malzeme atomik ve moleküler gaz, sıvı ya da katı çeşitliliği sergilerken, enerjinin ise hız, ışık, atomik, nükleer, elektrik, termal formları vardır.Bu iki temel unsur arasındaki etkileşim için olası 3 durum şöyle olmak durumundadır;

Madde-madde etkileşimi (Elektron-elektron çarpışması, kamyon-kamyon çarpışması, gezegen-gezegen çarpışması, ...): Çoğunlukla konvansiyonel mühendislik içinde kalmakla beraber kuantum mekaniği içinde de çok ve önemli uygulamalarda yer alır.
Madde-enerji etkileşimi (Madde-ışık, madde-X Işını, madde-lazer, ...): Örnekleri spektroskopi, kristalografi, medikal görüntüleme sistemleri ve optiğin birçok uygulaması olarak verilebilirdir.
Enerji-enerji etkileşimi (Işık-ışık): Örnekleri girişim ölçer (interferometre) ve holografi olarak verilebilirdir.
Fizik mühendisliği her şeye bu sistematik mekanizma ile bakar. Malzemenin nükleeraltı dünyasına kadar detaylı bilgisini ve enerjinin kuantum mertebesinde detaylı bilgisini fizikten aldıktan sonra bunlar üzerindeki kontrolünü kurabilir duruma gelir ve mühendisliğe uygulamak üzere makinelerini yapar. Fizik mühendisliği için enerji ile karşı karşıya bırakılacak olan malzemenin ne olduğunun çok fazla anlamı yoktur, malzeme canlı sistemlere (et, kemik gibi) ait olabileceği gibi demir ya da PVC de olabilirdir. Çünkü yukarıda vurgulanan sistematik mekanizma içinde malzemenin bu türlü farklılıkları parametre olamamaktadır.

Türkiye'de sadece beş üniversitede Fizik Mühendisliği eğitimi verilmektedir. İlki, Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi altında 1954 yılında kurulmuştur (2001 yılı Nisan ayında Mühendislik Fakültesi kurulmasıyla çalışmaları burada devam etmektedir). Ayrıca, Hacettepe Üniversitesi, İstanbul Teknik Üniversitesi, İstanbul Medeniyet Üniversitesi, Gaziantep Üniversitesi ve Gümüşhane Üniversitesi'nde de Fizik mühendisliği bölümleri yer almaktadır. Gaziantep programının eğitim öğretim dili İngilizcedir. Gümüşhane Üniversitesi senatosunun aldığı karar ile birlikte Mühendislik Fakültesi bünyesindeki Fizik Mühendisliği bölümü 2012-2013 eğitim öğretim yılından itibaren Fizik Mühendisliği lisans programı olarak öğrenci alacaktır.
Fizik mühendisliği bölümlerinde eğitim süresi 4 yıldır.Nükleer fizik, atom-molekül fiziği, katı hal fiziği, kuantum mekaniği ve elektromanyetik gibi kuramsal ve temel konuların yanı sıra teknik çizim, elektronik, bilgisayar programlama, makine elemanları, malzeme, dalgalar-titreşimler, termodinamik, spektroskopi, kristalografi, medikal fizik (görüntüleme sistemleri), radyoizotop teknikleri, enstrümantasyon (termal + optik + fotonik + elektronik), uygulamalı optik, ince film, lazer gibi kendi içinde gerekli olan mühendislik konuları işlenir.

İlgi alanlarının genel olarak ne oldukları ve ne olmadıkları konusunda sınırlayıcı-tarif edici tarafları anabilim dallarıdır. Tüm dünyada fizik mühendisliği için konvansiyonel olarak kabul edilmiş anabilim dalları ise şöyledir;

Genel fizik
Matematiksel fizik
Katıhal fiziği (Yoğun madde fiziği)
Atom-molekül fiziği
Nükleer fizik
Yüksek enerji ve plazma fiziği
Bilim ile mühendislik arasındaki köprü görevini üstlenmiş olmasının getirdiği diğer çoğu disipline makine, cihaz, sistem ve bilgi verme durumu, fizik mühendisliğinin bir disiplinler arası alan olduğu yanlış algılanmasını getirebilmektedir. Örneğin bir taraftan kimyaya spektroskopi verirken diğer taraftan da tıp dünyasına görüntüleme sistemleri vermektedir. Buradan hareketle bu her iki alan insanları, fizik mühendisliğinde hem elektronik hem kimya hem de canlı sistemlere ait eğitimlerin dış disiplinlerden alınarak verildiğini düşünebilmektedir. Ancak aksine, yukarıdaki anabilim dallarına bakıldığında ne kimyanın ne de elektroniğin fizik mühendisliğini oluşturan unsurlardan olmadığı görülmektedir. Diğer gerçek ise, hem spektroskopide hem de medikal görüntüleme sistemlerinde kullanılıyor olan asıl şeyin ne kimya ne de tıp olmadığıdır, kimya ve tıp (veya biyoloji) bu uygulamalardan faydalanan alanlar olarak kalmakta ve söz konusu makineleri geliştiren-yön veren alanlar olamamaktadırlar.Burada örnek olarak kullanılan tıp ve kimyanın enerji-madde etkileşimini bir birlerinden habersiz şekilde kullanmaları, fizik mühendisliği ve esasi bakış açısından spektroskopi ve medikal görüntüleme cihazlarını farklı disiplinler kılmaya yetememektedir.
Sonuçta fizik mühendisliği her iki makineyi yaparken sadece kendine ait olan atom-molekül fiziği, radyasyon tür ve özellikleri, ileri optik, materyal malzemelerin enerji türlerine karşı verdikleri tepki bilgileri ve enerji-madde etkileşimi bilgilerini kullanmaktadır.

Fizik mühendisleri; modern teknoloji kullanan kamu ve özel sektördeki kurum ve kuruluşlarda görev alabilmektedirler. Bilgisayar ve elektronik malzeme üretiminde, kalite kontrol birimlerinde, enerji santrallerinde, sanayi kuruluşlarında, araştırma-geliştirme (ArGe) birim ve laboratuvarlarında, sağlık fizikçisi olarak hastanelerde çalışabilmektedirler. Alan ve/veya sektörlerden detaylı örnekler vermek gerekirse şunlar yazılabilirdir;

Radyolojik cihazların alımı için teknik şartname hazırlamak,
Performans verifikasyonu ve kabul testlerini yapmak,
Radyolojik cihazların kalite kontrol programına uygun kalibrasyonlarını yapmak,
Kalite kontrol programları geliştirmek ve uygulamak,
Çalışanların, hastaların ve halkın radyasyon güvenliğini sağlamak üzere gerekli tedbirleri almak,
Klinik görüntüleme prosedürlerini optimize etmek,

Tedavi amacıyla kullanılan iyonlaştırıcı radyasyon kaynaklarının etkin, verimli ve güvenli kullanımını sağlamak,
Tüm tedavi koşulları için hasta dozu ile ilgili gerekli ve yeterli bilgileri elde ederek doz hesaplarını yapmak,
Tedavi planının en doğru şekilde uygulanması ve hastanın radyasyon güvenliği için gerekli yöntem ve düzeneklerin teminini ve kullanılmasını sağlamak,
Kalite temini programlarının protokollere uygun olarak düzenli bir şekilde yürütülmesini sağlamak,
Radyasyon tehlikesi olan, denetimli ve gözetimli alanlarda çalışma koşullarını ilgili ulusal yönetmelik hükümleri gereğince planlamasını sağlayarak bu alanlarda gereken ekipman, donanım ve diğer gerekli teçhizatın bulunmasını ve kullanılmasını sağlamak,
Radyasyon korunması görevlisi ile birlikte tesiste faaliyet gösteren cihazlar için olası kaza durumu için tehlike durumu planını hazırlamak ve bir tehlike durumunda planda belirtilen yükümlülükleri yerine getirmek.
Tesisin, cihazların, çalışanların ve hastaların radyasyon korunumu ölçümleri için uygun dozimetreler bulundurulmasını ve kullanılmasını sağlamak,
Tehlike durumu planlarını hazırlamak,
Özel radyasyon korunması hususlarını göz önünde bulundura­rak yeni cihazlarının seçimine ve yeni tesislerin planlanmasına yardımcı olmak ve zırhlama hesaplarını yapmak,
Radyoaktif kaynakların depolamasını, uygulama yöntemlerini, çalışma sistemlerini ve denetimli alanları yönetmek,
Radyoaktif kaynakların sızıntı testini yapmak,
Hastanede çalışan personelin ve hasta ziyareti için gelenlerin radyasyon güvenliği ile ilgili önlemler almak,
Tesiste çalışanların radyasyon korunması konusunda eğitiminde görev almak,
Radyasyon kaynakların stok kontrollerini yapmak,

Ekipman kullanımı ve seçimini yapmak.
Cihaz alım şartname hazırlama ekibinde yer almak.
Kullanılan program ve prosedürlerin yenilenmesini sağlamak.
Radyofarmasötik üretiminde üretim planlamasını yapmak.
Teşhis ve Tedavi amacıyla kullanılan radyoizotoplar ve radyofarmasotiklerin belirlenen depolama limitlerini ve çevreye salıverme limitlerini kontrollerini yapmak.
Cihazların performans verifikasyonu ve kabul testlerini yapmak.
Cihazların kalibrasyonlarını yapmak.
Kalite kontrol programlarını geliştirmek ve uygulamak, uygulanmasını denetlemek.
Ulusal mevzuata uygun olarak radyasyon güvenliği programının geliştirilmesi ve uygulanmasını yapmak.
Kişisel dozimetri organizasyonunu yapmak.
Kullanılan radyonüklitlerin sınıflandırılması, saklanması ve atık olanların belirlenmesi.

Radyasyon görevlilerinin, halkın ve çevrenin radyasyon korunması için radyasyon kaynaklarının güvenliğini sağlamak üzere gerekli önlemleri almak,
Radyasyon kaynakları ve cihazların bulunduğu laboratuvarın, tesislerin planlanması, zırhlanma hesaplarını yapmak, projelerini incelemek ve onaylamak,
Dozimetri amaçlı uygun cihazların bulundurulmasını ve kullanılmasını sağlamak,
Nükleer ve radyolojik tesislerde, radyasyondan korunma ile ilgili ölçüm programlarını hazırlamak ve uygulamak,
Nükleer ve radyolojik tesislerde, tehlike durumu planlarını hazırlamak ve gerektiğinde planda belirtilen hususların yerine getirilmesini sağlamak ve kaza durumunun yönetilmesinin sorumluluğunu üstlenmek,
Yapılan işin niteliğine göre radyasyon güvenliği ile ilgili ulusal mevzuat hükümlerinin uygulanmasını sağlamak,
Radyasyon kaynakları ve/veya cihazların seçimine bağlı olarak, radyasyon alanlarının planlanmasında radyasyon güvenliği kriterlerinin uygulanmasını sağlamak,
Radyasyon kaynaklarının takibini ve sızıntı testlerini yapmak, uygun ve güvenli koşullarda depolanmasını sağlamak, kayıtlarını tutmak,
Radyasyon kaynakları ile çalışılan tesislerde radyoaktif bulaşmayı önleyici tedbirleri almak, alınmasını sağlamak,
Radyoaktif kaynaklarla çalışılan tesislerde meydana gelen radyoaktif atıkların yönetimi ile ilgili tedbirleri almak, alınmasını sağlamak,
Radyoaktif maddenin güvenli taşınmasını sağlamak için gerekli önlemleri almak, alınmasını sağlamak,
Radyasyon görevlilerinin kişisel doz ve risk değerlendirmelerini yapmak,
Radyasyon Güvenliğine yönelik çevresel ölçüm ve değerlendirmeler yapmak,
Doğal Radyasyon düzeyleri ile ilgili ölçüm ve değerlendirmeler yapmak,
Radyasyon kaynakları ile çalışan görevlilerin ve sorumluların radyasyondan korunması ile ilgili eğitimlerini yapmak, düzenlenecek kurs ve seminerlerde eğitmenlik yapmak,

Ulusal nükleer enerji politika

Fizik (Antik Yunanca: φύσις, physis “doğa”), felsefe ürünü bir çalışma alanıdır ve bu yüzden 19. yüzyıla kadar doğa felsefesi diye adlandırıldı. Ünlü fizik bilgini Isaac Newton (1642-1726) bile temel yapıtını "Doğa Felsefesinin Matematiksel İlkeleri" olarak adlandırmış ve kendisini de bir doğa filozofu olarak görmüştür. Günümüzde ise fizik; madde, enerji ve bunların birbiri arasındaki ilişkiyi inceleyen bir bilim dalı olarak tanımlanır. Fizik bir bakıma en eski ve en temel kuramsal bilimdir; onun keşifleri doğa bilimleri'nin her alanı hakkındadır çünkü madde ve enerji; doğanın temel ögeleridir. Diğer bilim dalları genellikle kendi alanlarıyla sınırlıdır ve fizikten sonradan ayrılıp bir bilim dalı olmaya hak kazanmış diye düşünülebilinir. 16. yüzyılda fizik doğa bilimlerinden ayrılmış, Rönesans dönemi sonrasında hızla artan bilgi birikimi ile mekanik, optik, akustik, elektrik gibi alt bilim dalları ortaya çıkmıştır. Fizik günümüzde klasik fizik ve modern fizik olarak ikiye ayrılır.

Antik Mezopotamya ve Mısır uygarlıklarında soyut ve kuramsal fizik çalışmalarından pek söz edilememekte, ancak basit mekanik bilgileriyle bazı teknik uygulamalar görülmektedir. Geometri, astronomi, optik, mekanik gibi matematiksel disiplinler ilk antik çağdaki Babil'de ve Helenistik Dönem'deki Arşimet, Batlamyus gibi yazarlarla başladı. Antik Yunanda doğaya felsefi yaklaşım konusunda okullar açıldı. Bu sırada felsefe, fiziği de kapsıyordu, açıklayıcı (tanımlayıcıdan ziyade) tasarılar üzerine odaklanılmıştı, genelde de Aristoteles'ın dört neden fikri çerçevesinde gelişti.

Doğayı akılcı bir şekilde anlama ve yorumlama Yunanistan'ın erken döneminde (MÖ 650-480) Sokrates öncesi düşünürler ile başladı. Miletli Thales (MÖ 624-545), doğadaki fenomenlerin çeşitli dini, mitolojik, doğaüstü açıklamalarını reddetti ve her olayın doğal bir nedeni olduğunu açıkladı. Thales MÖ 580'de suyun temel element (ilk neden) olduğunu ileri sürdü. Ona göre her şey sudan gelmekte yine suya dönmekteydi. Ayrıca, mıknatısların ovuşturulmuş kehribarları çekmesiyle ilgili deneyler yaparak ve ilk kozmolojileri geliştirerek ilerlemeler sağladı. Thales'in öğrencisi Anaksimandros, ilk evrimsel teorisi ile tanınır, Thales'in "ilk neden" fikrine karşı çıktı ve suyun yerine bütün maddelerin yapısını oluşturan, sonsuz ve yok olmayan apeiron (sınırsız) diye adlandırdığı bir ilksel madde önerdi. Efesli Herakleitos (MÖ 550-480) evreni yöneten tek temel yasanın "değişim ilkesi" olduğunu ve hiçbir şeyin aynı durumda kalmayacağını önerdi. Bunu ünlü bir sözüyle açıklamaktadır, "Kimse aynı ırmağa iki kez giremez". Bu gözlemi onu evrendeki zamanın rolü ile ilgilenen antik çağın ilk bilginlerinden biri yaptı. Zaman modern fiziğin bile en önemli kavramlarından biridir. Leukippos (MÖ 5. yüzyıl) ilahi güçlerin evrene müdahale ettikleri fikrine kesin bir şekilde karşı çıktı, bunun yerine doğal bir nedenin ancak doğal bir fenomene sahip olabileceğini savundu. Leukippos ve onun öğrencisi Demokritos, atomculuk teorisini ilk geliştiren oldular. Atomculuğa göre her şeyi oluşturan çeşitli değişmez ve parçalanamaz elementlere atom denir.

Antik Yunanistan'ın klasik (MÖ 6., 5. ve 4. yüzyıl) ve Helenistik Dönem'de doğa felsefesi çekişmeli ve heyecan verici bir çalışma alanı olmaya başladı. Aristoteles (MÖ 384-322) (Yunanca: Ἀριστοτέλης Aristotelēs), Platon'un öğrencisi, "fiziksel fenomenlerin gözlemlenmesi, nihayetinde onları yöneten fizik kanunlarına götürebilir" anlayışının gelişmesine destek verdi. Aristoteles'in eserleri fizik, metafizik, şiir, tiyatro, müzik, mantık, retorik, dilbilim, politika, yönetim, ahlak, biyoloji ve zooloji konularını kapsar. MÖ 4. yüzyılda kendi düşünce biçimini anlatan ilk çalışması Fizik'i yazdı (Latince: Physica; Grekçe: Φυσικὴ ἀκρόασις, phusike akroasis "doğa üzerine konuşma") ve böylece "Aristo Fiziği" diye bilinen düşünce sistemini kurmuş oldu.

Yunanistan'daki klasik dönemde (MÖ 4. ve 5. yüzyılda) ve Helenistik dönemde doğa felsefesinin tartışma konusu olan alanlara müdahil olması heyecan yarattı. Platon'un öğrencisi olan Aristo (Aristoteles) doğa kanunlarının fizik konularının içinde değerlendirilmesi gerektiğini belirtmiştir. Fizik kanunlarının işlediğini görmek gözlem açısından çok önemlidir (Aristo'ya göre). Aristo'nun ayrıca, fizik, matematik, roman, tiyatro, müzik, mantık, etkili konuşma sanatı, politika, etik, biyoloji ve hayvan bilimleri ile de ilgilenmiştir. Aristo ilk eserini MÖ 4. yüzyılda fizik alanında vermiştir. Aristo kendi fizik sistemine Aristo Fiziği ismini vermiştir. Aristo kendi düşüncesini yerçekimi ve 4. Element ile açıklamıştır. Aristo evrendeki tüm maddelerin gökyüzünden ve 4 elementten meydana geldiğini, bu elementlerin ise ateş, su hava ve toprak olduğunu ileri sürmüştür. Aristo'ya göre bu dört element birbirlerinin yapısına geçiş hakkına sahipti. Aynı zamanda bu elementler kendi doğal alanlarında hareket edebilme özelliğine de sahipti. Çünkü taş, uzay doğrultusunda yere düşebilir fakat ateş bulunduğu zemin üzerinde yukarıya yükselebilirdi. Özetlemek gerekirse, Aristo fiziği Avrupa'da yüzyıllar boyunca popüler olmuştur. Aynı zamanda, Orta Doğu'da bilimsel düşüncenin gelişiminde ve skolastik düşüncenin yıkılmasında büyük pay sahibidir. Aristo'nun bilim dünyasına kazandırdığı görüşler Avrupa'da akım oluşturmuş; Isaac Newton ve Galilei Galileo gibi bilim insanlarına ilham kaynağı olmuştur.

Antik çağın başlangıcında dünyanın yuvarlak olduğuna ilişkin çeşitli görüşler ifade ediliyordu. Eratosthenes, Aristo'dan farklı düşünüyordu. Dünya ve Güneş'in konumlarını güneş merkezli modellemeyle açıkladı. Buna Selefkiyeli Seleucus adını verdi. Bu modellemeyi kendine örnek alan Aristarkhos dünyanın kendi etrafında döndüğünü ileri sürmüştür. Bu tartışmalar son bulduğunda, Plutarkhos, Seleucus'un güneş merkezli (İng: heliocentric) sistemin ilk kanıtlayıcısı olduğunu belirtmiştir. MÖ 3. yüzyılda Yunan matematikçi Arşimet, büyük bir kesim tarafından antik çağın en iyi matematikçisi olarak kabul edilirdi. Buna sebep olan hidrostatik, statik ve kaldıraç alanlarındaki çalışmalarıdır. Diğer bilim insanları klasik olgularla ilgilendiler. Arşimet büyük ve ağır cisimlerin küçük kuvvetlerle nasıl kaldırılabileceği üzerinde çalıştı ve yeni sistemler geliştirdi. Arşimet ayrıca hidrostatiğin temelini oluşturdu ve Arşimet'in makineleri birinci Pön savaşında Roma ordusu tarafından kullanıldı. Ayrıca Arşimet, Aristo'nun metafizik alanındaki çalışmalarının matematiksel temellere ve pratik çözümlere dayandırılmadan açıklanamayacağını ifade etmiştir. Buna ek olarak, yüzen cisimler adlı çalışmasında kaldırma kuvvetinin varlığını göstermiştir ve bunu ispatlamıştır. Bu prensip Arşimet prensibi olarak da bilinir. Arşimet ayrıca matematik çalışmalarında, sonsuza giden parabollerin altında kalan alanları hesaplamıştır. Yüzeyleri döndürerek hacimleri hesaplamış ve uyguladığı bu formüllerde pi sayısına çok yaklaşmıştır ve uyguladığı formülleri yayımlamıştır. Arşimet çok büyük sayıları kullanmakta da ustaydı. Yerçekiminde denge noktasını incelemiştir. Birçok İslam bilginini, Galileo ve Newton gibi bilim insanlarını da etkilemiştir. MÖ 120-190 yılları arasında yaşayan Hipparkhos, astronomi ve matematik alanında yoğunlaşmış, gelişmiş teknikleri kullanarak yıldızların ve gezegenlerin hareketlerini incelemiş ve hatta güneş tutulmasının zamanını bile tahmin etmiştir. Buna ek olarak, Güneş, Ay ve Dünya arasındaki uzaklıklara da katkıda bulunmuştur. Hipparkhos'un gözlemleri de diğer bilim insanları için ilham kaynağı olmuştur. Diğer ünlü fizikçilerden biri de Ptolemaios'tur. Roma döneminde yaşamış ünlü bilim adamlarındandır. Ptolemaios'a ait çok sayıda bilimsel yayın vardır. Bu bilimsel yayınlar, daha sonra İslam bilginleri ve Avrupalı bilginler için çok önemli olacaktır. Birincisi Almagest olarak bilinir ve dilimize matematiksel modelleme olarak çevrilebilir. İkincisi Geography coğrafya olarak bilinir. Greco-Roman dünyasında coğrafya konuları hakkında bilgiler içerir.
Eski dünyanın yetiştirdiği bilginler yavaş yavaş yok olmuştur ama birkaçı hala hayattadır. Ptolemaios on dört civarında kitap yazmasına rağmen hiçbiri Hipparkhos'un yazdığı kitaplar gibi günümüze ulaşamamıştır. Aristo'nun 150 civarında çalışması olmasına karşın sadece 30 tanesi günümüze ulaşmıştır. Bu çalışmaların büyük çoğunluğu çalışma notlarından oluşmaktadır.

Beşinci ve on beşinci yüzyıllar arası karanlık çağ olarak Avrupa da bilinirken, İslam dünyasında birçok bilimsel gelişme yaşanmıştır. Müslüman bilim insanları birçok ilerleme kaydetmişlerdi. Avrupa bu gelişimden bu süre zarfında mahrum kalmıştır. Haçlı seferleriyle birlikte İslam bilginlerinin çalışmaları Avrupalı bilginler tarafından incelenmiş ve bazı ilerlemeler kaydedilmiştir. Ortadoğu ile kurulan bu ilişki Rönesans'ın kapısını aralamış ve politik ve dini gelişmelere neden olmuştur.
Abbasi halifeleri birçok klasik çalışmayı bir araya getirmiş ve Arapçaya tercüme etmiştir. İslam bilginlerinden Kindî, Farabi ve İbn Rüşd bunlardan bazılarıdır. İbn-i Sina Avrupalı insanlar tarafından Avicenna olarak bilinmekle beraber, kendisi Buharalıdır. Buhara şimdiki sınırlar içerisinde Özbekistan'ın başkentidir. İbn-i Sina fizik, optik, felsefe ve tıp alanında önemli çalışmalar yapmıştır. Tıp ilminin ilkeleri adında bir eseri vardır ve bu eser Avrupa'da 1600'lerin sonuna kadar Tıp öğrencilerine okutulmuştur. Optik alanında önemli çalışmalar yapan diğer bir İslam bilgini ise İbn-i Heysem'dir (965-1040), İbn-i Heysem ve Birûni'nin çalışmaları Batı Avrupa ya iletilmiş ve birçok bilgin tarafından okutulmuştur. Roger Bacon ve Witelo bu bilginler arasındadır. Ömer Hayyam (1048-1131) İranlı bilim insanıdır ve güneş ile dünya arasındaki mesafeyi hesaplamıştır. Günümüzdeki güneş ve dünya arasındaki hesaplamaya en çok yaklaşan 2. kişidir. Ayrıca Ömer Hayyam takvim hazırlamıştır ve bu takvim kendisinden 500 yıl sonra hazırlanan gregoryen takviminden daha kesin bir hesap içermekteydi. Kendisi dünyada bilime katkıda bulunan önemli insanlar arasındadır. Ayrıca Ömer Hayyam sufi teo

Fizikte fiziksel optik veya dalga optiği, geometrik optiklerin ışın yaklaşımının geçerli olmadığı girişim, kırınım, polarizasyon ve diğer olayları inceleyen bir optik dalı. Bu kullanım, tutarlılık teorisinin alt dalında incelenen optik iletişimde kuantum gürültüsü gibi etkilere yer vermeme eğilimindedir.

Fiziksel optikler; ayrıca optik, elektrik mühendisliği ve uygulamalı fizikte yaygın olarak kullanılan bir yaklaşımın adıdır. Bu bağlamda fiziksel optik, dalga etkilerini göz ardı eden geometrik optik ile kesin bir teori olan tam dalga elektromanyetizması arasında bir ara yöntemdir. "Fiziksel" sözcüğü, optiğin geometrik veya ışın optiklerinden daha fiziksel olduğu ve tam bir fiziksel teori olmadığı anlamına gelir.
Bu yaklaşım, bir yüzey üzerindeki alanı tahmin etmek ve daha sonra iletilen veya dağınık alanı hesaplamak için bu alanı yüzey üzerinde entegre etmek için ışın optiklerini kullanmaktan oluşur. Bu, Born yaklaşımına benzemektedir, çünkü problemin ayrıntıları bir pertürbasyon olarak ele alınmaktadır.
Optiklerde, kırınım etkilerini tahmin etmenin standart bir yoludur. Bu yaklaşım, radyoda optik etkilere benzeyen bazı etkileri tahmin etmek için kullanılır. Birçok parazit, kırınım ve kutuplaşma etkisini modeller ama kırınımın polarizasyonuna bağımlı değildir. Yüksek frekanslı bir yaklaşım olduğu için, optikte genellikle radyodan daha kesindir.
Optiklerde, tipik olarak iletilen veya dağınık alanı hesaplamak için bir lens, ayna veya diyafram üzerinde ışın tahmin edilen alanın integralinin alınmasıyla oluşur.
Işın optik alanı veya akımı, kırınım ve sürünen dalga hesaplamaları ile desteklenmedikçe, kenarlar veya gölge sınırlarının yakınında genellikle doğru değildir.
Fiziksel optiklerin standart teorisi, dağınık alanların değerlendirilmesinde bazı kusurlara sahiptir ve bu da, speküler doğrultudan uzaklaştıkça azalmış bir azalmaya yol açar. 2004 yılında uygulamaya konan geliştirilmiş bir teori, dağıtıcıları ileterek dalga kırınımını içeren problemlere kesin çözümler sunmuştur.

Hesaplamalı elektromanyetik
Optik tarihi

Serway, Raymond A.; Jewett, John W. (2004). Physics for Scientists and Engineers (6th ed.). Brooks/Cole. ISBN 0-534-40842-7. 
Akhmanov, A; Nikitin, S. Yu (1997). Physical Optics. Oxford University Press. ISBN 0-19-851795-5. 
Hay, S.G. (Ağustos 2005). "A double-edge-diffraction Gaussian-series method for efficient physical optics analysis of dual-shaped-reflector antennas". IEEE Transactions on Antennas and Propagation. Cilt 53. s. 2597. Bibcode:2005ITAP...53.2597H. doi:10.1109/tap.2005.851855. 
Asvestas, J. S. (Şubat 1980). "The physical optics method in electromagnetic scattering". Journal of Mathematical Physics. 21 (2). ss. 290-299. Bibcode:1980JMP....21..290A. doi:10.1063/1.524413.

Foucault sarkacı, adını Fransız fizikçi Léon Foucault'dan alan, ilk defa deneysel olarak Dünya'nın kendi ekseni çevresinde döndüğünü kanıtlayan sarkaç düzeneğidir.
Bir sarkacın asılma noktası değiştiği halde salınımının değişmediğini gözleyen Foucault, yeterince büyük bir sarkaç harekete geçirildiğinde, bunun salınım düzeninin değişmeyeceğini, fakat yerin, yani Dünya'nın hareket edeceği kuramını geliştirmiştir. Eğer Dünya dönüyorsa, Dünya ile birlikte sarkacı izleyen gözlemciler de dönecekler, buna karşın sarkacın salınım düzlemi hareketsiz kalacaktı. Bu nedenle sarkacın salınım düzlemi gözlemcilere göre yavaşça hareket ediyor gibi görünecekti. Gerçekte ise, gözlemcilerin dolaysız bir yolla izlemiş oldukları olay, Dünya'nın kendi etrafında dönmesinin bir sonucuydu.

Düşünceleri ile toplumda büyük bir ilgi uyandıran Foucault'ya imparator III. Napolyon, deneyini Paris'teki büyük kubbeli Panthéon binasında yapmasına izin vermiştir. Foucault, kubbenin ortasına 67 metrelik çelik telle 28 kg ağırlığında bir demir top asmıştır. Topun alt tarafına sivri bir uç takılarak, yere serili ince kum tabakasında, bu ucun bıraktığı izlerden yararlanarak, sarkacın salınım düzlemindeki değişimin 31 Mart 1851 tarihinde gözlemciler tarafından izlenebilmesi sağlanmıştır. Bu tarihi deneyi izlemek için Pantheon'a büyük bir kalabalık toplanmıştır. Foucault'nun sarkacı hareket ettirmesinden bir saat önce, titreşim ve hava akımlarına engel olmak üzere, gözlemcilerin hareketsiz ve sessiz olmaları temin edilmiştir. Sessizce salınımına başlayan sarkacın salınım düzleminde, bir süre herhangi bir değişim gözlenmemiştir. Bu sessiz bekleyişin ardından gözlemciler, kumun üzerindeki izlerin yavaşça değiştiğini görmüşlerdir. Sarkacın salınım düzlemi gözle görünür biçimde dönmektedir. Bu topluluk, tarihte ilk kez Dünya'nın kendi ekseni etrafında döndüğüne tanık olmuştur. Foucault'nun 1851'de, bu deney sırasında Pantheon'a yerleştirdiği bu sarkaç hala aynı yerde asılı durmaktadır.
1850 yıllarında Dünya'nın döndüğü biliniyor olsa da, bu gerçek astronomi gözlemlerine dayanıyordu. Teleskobu olmayanların ya da kullanmayı bilmeyenlerin Dünya'nın döndüğünü bizzat görme imkânı yoktu. Kuzey'den bakıldığında yerküre saat yönünün tersinde döndüğü için uzaydaki gök cisimler de saat yönünde hareket ediyor gibi görünür. Bu yerkürenin  dönme hareketinin kanıtı olarak görülebilir, fakat bu tür olaylar  eski Yunan filozofların gösterdiği gibi sabit  yerkürenin  etrafında gök kürenin dönmesi halinde de gözlenebilir. Kuzey Kutbu ya da Güney Kutbu'nda, bir sarkacın salınım düzlemi, altındaki Dünya dönmeye devam ederken, yıldızlara göre değişmeden sabit kalacaktır. Tam turunu tamamlaması bir gün sürecektir.
Foucault sarkacına benzeyen bir düzenekle benzeri bir deney, Foucault'dan iki yüzyıl önce 1661'de Vincenzo Viviani tarafından gerçekleştirilmiştir. Foucault, sarkacın temel aldığı ilkeleri, 1817'de Johann Bohnenberger'in keşfettiği mekanik alete uygulayarak aleti geliştirmiş ve bu mekanik alete jiroskop adını vermiştir.

Yerkürenin döndüğü ancak dönen koordinat sistemde, Newton'un hareket yasası yeniden ifade edilerek ve sarkaç problemi çözülerek kanıtlanabilir. Sarkacın ucundaki m kütleli metal küreye etkiyen net kuvvet,

  
    
      
        
          F
        
        =
        −
        m
        g
        
          
            
              r
              ^
            
          
        
        +
        
          T
        
      
    
    {\displaystyle {\boldsymbol {F}}=-mg{\boldsymbol {\hat {r}}}+{\boldsymbol {T}}}
  

ile verilir. F kuvveti eylemsiz koordinat sistemine göre, salınım düzlemi zamanla değişmemektedir. Burada teldeki gerilme kuvveti,

  
    
      
        
          T
        
        =
        −
        T
        sin
        ⁡
        ψ
        cos
        ⁡
        α
        
          
            
              θ
              ^
            
          
        
        −
        T
        sin
        ⁡
        ψ
        sin
        ⁡
        α
        
          
            
              φ
              ^
            
          
        
        +
        T
        cos
        ⁡
        ψ
        
          
            
              r
              ^
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\boldsymbol {T}}=-T\sin \psi \cos \alpha {\boldsymbol {\widehat {\theta }}}-T\sin \psi \sin \alpha {\boldsymbol {\widehat {\varphi }}}+T\cos \psi {\boldsymbol {\hat {r}}}}
  

olmak üzere metal küreye etkiyen net kuvvet,

  
    
      
        
          F
        
        =
        −
        T
        sin
        ⁡
        ψ
        cos
        ⁡
        α
        
          
            
              θ
              ^
            
          
        
        −
        T
        sin
        ⁡
        ψ
        sin
        ⁡
        α
        
          
            
              φ
              ^
            
          
        
        +
        (
        T
        cos
        ⁡
        ψ
        −
        m
        g
        )
        
          
            
              r
              ^
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\boldsymbol {F}}=-T\sin \psi \cos \alpha {\boldsymbol {\widehat {\theta }}}-T\sin \psi \sin \alpha {\boldsymbol {\widehat {\varphi }}}+(T\cos \psi -mg){\boldsymbol {\hat {r}}}}
  

şeklinde yazılır. Sarkaç salınıma başladığında merkezcil kuvvet, öteleme kuvveti ve Coriolis kuvveti de çözüme dahil edilir ve zamana bağlı koordinatlar, 
  
    
      
        x
        (
        t
        )
      
    
    {\displaystyle x(t)}
  
 ve 
  
    
      
        y
        (
        t
        )
      
    
    {\displaystyle y(t)}
  
 elde edilir.
Eylemsizlik ilkesi gereğince, sarkacın salındığı düşey düzlem sabit yıldızlara göre değişmez kalır. Bu nedenle Dünya saat yönünün tersinde dönüyorken, Dünya'dan bakan bir gözlemciye göre sarkaç saat yönünde dönüyor görünür. Hiç teleskoba gerek duyulmadan penceresiz kapalı bir odada bile presesyon periyodu ölçülerek sarkacın bulunduğu yerin enlem açısı ve sarkacın doğal periyodu ölçülerek Yerçekimi ivmesi daha doğru hesaplanabilir. Foucault'nun sarkacı ile birlikte, Dünya'nın dönüşü daha net görünür hale gelmiştir. Foucault sarkacı Dünya'nın döndüğünü ve dönme etkilerini gösteren önemli kanıttır.

Dünya'daki pek çok kurum, müze ve laboratuvarlarda, Foucault sarkaçları bulunmaktadır. Hatta Güney Kutbu'nda da bir Foucault sarkacı bulunur. Türkiye'de Bilkent Üniversitesi Fen Fakültesi binasında, Ege Üniversitesi Rasathanesi'nde, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Gözlemevi'nde, Gaziantep Büyükşehir Belediyesi Gezegenevi'nde, Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Bilim Deney Merkezi'nde, Trakya Üniversitesi TÜTAGEM giriş katında, Ankara'da MTA'ya bağlı müzede ve Isparta Belediyesi Halı Kilim ve Etnografya müzesi'nde Foucault sarkacı bulunmaktadır.

Franck–Hertz deneyi tarihsel önemi olan bir fizik deneyidir. Kuantum mekaniğine öncülük eden Bohr-atom-modeli, bu deney tarafından doğrulanmıştır. Alman fizikçiler James Franck ve Gustav Ludwig Hertz, 1914 yılında atomların enerji seviyelerini deneysel olarak ölçtüler. Böylece, Niels Bohr tarafından geliştirilen, elektronların atom çekirdekleri etrafında kesintili enerji yörüngelerinde yer aldığı atom modeli Franck–Hertz deneyi tarafından deneysel olarak kanıtlanmış oldu. Franck ve Hertz bu başarılarında dolayı 1925 yılında Nobel fizik ödülünü kazandılar.
Diğer bir deyişle, atomların az veya çok şeklinde değil de kesintili miktarlada, lafın gelişi 1 kuanta ya da 2 kuanta şeklinde, enerji soğurabildikleri Franck–Hertz deneyi tarafından doğrulanmıştır.

Elektron tabancasından çıkan elektronlar, cıva gazı bulunan bölümde gaz atomlarıyla çarpışmaları sırasında belirli bir enerji kaybederler. Temel halde bulunan gaz atomları kararsız hale geçer. Temel hal atomun en kararlı halidir. Elektronların enerjilerini belirtmede oldukça küçük enerji birimi olan Elektronvolt(eV) kullanılır.

Birinci örnek: 4,9 eV enerjiye sahip bir elektron, cıva atomu ile çarpıştırılırsa bu gaz atomu enerji alarak kararsız hale geçer. Kısa bir süre sonra aldığı bu enerjiyi foton olarak saçar ve temel hale geri dönmüş olur. Elektron ise 0,04 eV enerji ile yoluna devam eder.
İkinci örnek: 3,85 eV enerjiye sahir bir elektron, cıva atomunun enerjisini değiştirmez. Başka bir ifadeyle bu elektron atomu uyarmadan geçer.
Üçüncü örnek: Enerji seviyelerinin en büyük değerine iyonlaşma enerjisi denir (Cıva için 10,40 eV). Eğer elektronun enerjisi, iyonlaşma enerjisinden büyük veya iyonlaşma enerjisine eşit ise atom iyonlaşır. Cıva atomu 12,00 eV enerjili bir elektron ile uyarılırsa atomdan bir elektron kopar ve pozitif yüklü bir iyon halini alır.
Dördüncü örnek: 9,75 Volt(V) gerilim altında hızlandırılan elektronların, 9,75 eV 'ye kadar enerjileri yükselebilir. Cıva gazı ile dolu bir gaz odasında:
Bu elektron hiçbir atomu uyarmazsa:

  
    
      
        9
        ,
        75
        −
        0
        ,
        00
        =
        9
        ,
        75
        
      
    
    {\displaystyle 9,75-0,00=9,75\,}
  
 eV enerji ile gaz odasından dışarı çıkabilir.
Bu elektron herhangi bir atomu uyarırsa:

  
    
      
        9
        ,
        75
        −
        4
        ,
        86
        =
        4
        ,
        89
        
      
    
    {\displaystyle 9,75-4,86=4,89\,}
  
 eV enerji ile gaz odasından dışarı çıkabilir veya başka bir atomu uyararak 
  
    
      
        4
        ,
        89
        −
        4
        ,
        86
        =
        0
        ,
        03
        
      
    
    {\displaystyle 4,89-4,86=0,03\,}
  
 eV enerji ile gaz odasından dışarı çıkabilir.

  
    
      
        9
        ,
        75
        −
        6
        ,
        67
        =
        3
        ,
        08
        
      
    
    {\displaystyle 9,75-6,67=3,08\,}
  
 eV enerji ile gaz odasından dışarı çıkabilir.

  
    
      
        9
        ,
        75
        −
        8
        ,
        84
        =
        0
        ,
        91
        
      
    
    {\displaystyle 9,75-8,84=0,91\,}
  
 eV enerji ile gaz odasından dışarı çıkabilir.

Bir fotonun temel haldeki bir atomu uyarması için en büyük enerji seviyesi hariç diğer enerji seviyelerinden herhangi biri ile sayısal değerinin aynı sayı olması gerekir. Örneğin cıva için; 7 eV enerjili foton uyarma yapamaz. Fotonla uyarılan atom aldığı enerjiyi foton olarak tekrar saçar.
Eğer fotonun enerjisi, iyonlaşma enerjisinden büyük veya iyonlaşma enerjisine eşit ise atom iyonlaşır.

Geiger-Marsden deneyleri (Rutherford altın levha deneyi olarak da bilinir), bilim insanlarının her atomun tüm pozitif yükünün ve kütlesinin çoğunun yoğunlaştığı bir çekirdeğe sahip olduğunu keşfettikleri önemli bir deney serisidir. Bu sonucu, ince bir metal folyoya çarptığında bir alfa parçacık ışınının nasıl dağıldığını ölçerek çıkardılar. Deneyler, 1908-1913 arasında Hans Geiger ve Ernest Marsden tarafından Manchester Üniversitesi Fizik Laboratuvarlarında Ernest Rutherford başkanlığında yapıldı.

Rutherford'un deneyi zamanında popüler atomik yapı teorisi "erikli puding modeli" idi. Bu model, Lord Kelvin tarafından tasarlanmış ve J. J. Thomson tarafından geliştirilmişti. Thomson, elektronu keşfeden bilim insanıydı ve elektron her atomun parçasıydı. Thomson, atomun bir Noel pudingindeki erikler gibi elektronların dağıldığı küre bir pozitif yük alanı olduğuna inanıyordu. Proton ve nötronların varlığı o anda bilinmiyordu. Atomların çok küçük olduğunu biliyorlardı (Rutherford yarıçapında 10 −8 m civarında olduklarını varsayıyordu). Bu model tamamen klasik (Newton) fiziğe dayanıyordu; Mevcut kabul gören modelde kuantum mekaniği kullanılır.

Thomson'ın modeli, Rutherford'un deneylerinden önce bile, evrensel olarak kabul görmedi. Thomson, kavramının tam ve istikrarlı bir modelini asla geliştiremedi. Japon bilim insanı Hantaro Nagaoka, karşı yüklerin birbirlerine nüfuz edemediklerinden dolayı, Thomson'ın modelini reddetti. Bunun yerine elektronların Satürn'ün etrafındaki halkalar gibi pozitif yüklü yörüngelerde dağıldığı  "gezegen modelini" önerdi. 

Bir alfa parçacığı, mikroskobik, pozitif yüklü madde parçacığıdır. Thomson'ın modeline göre, eğer bir alfa parçacığı bir atomla çarpışacak olsaydı, sadece düz bir şekilde uçardı, yolu en fazla bir derecenin bir parçası kadar sapacaktı. Atom ölçeğinde "katı madde" kavramı anlamsızdır, bu yüzden alfa parçacığı atomdan bir bilye gibi sıçrayamazdı. Sadece atomun elektrik alanından etkilenecekti ve Thomson'ın modeli, bir atomdaki elektrik alanından geçen bir alfa partikülünü etkilemek için atomun elektrik alanının çok zayıf olduğunu tahmin etti (alfa partikülleri çok hızlı hareket etme eğilimindedir). Thomson atomundaki hem negatif hem de pozitif yükler, atomun tüm hacmi boyunca yayılır. Coulomb kanununa göre, daha az konsantre küresel bir elektrik yükü alanının, yüzeyindeki elektrik alanı daha zayıf olacaktır. 

Bir çalışmış örnek olarak, bir alfa parçacığının altın atomunu teğet geçtiğini düşünün, tam atomun etki alanına teğet olduğu noktada, parçacık en güçlü elektrik alanı etkileşimine tabi olur ve yörüngesinden maksimum sapma, "θ" ile ayrılır. Elektronlar alfa parçacıklarına kıyasla çok hafif oldukları için, etkileri ihmal edilebilir ve atom ağır bir pozitif yüklü küresel alan olarak görülebilir.

Qg = Altın atomunun pozitif yükü = 79 e = 1,266×10-17 C
Qα = alfa partikülü yükü = 2 e = 3,204×10-19 C
r = bir altın atomunun yarıçapı = 1,44×10-10 m
v = alfa parçacığının hızı = 1,53×107 m/s
m = alfa parçacığının kütlesi = 6,645×10-27 kg
k = Coulomb sabiti = 8,987×109 N·m2/C2
Klasik fiziği kullanarak, alfa partikülünün momentumunda yanal değişim, Δp, Coulomb kuvvet ifadesi kullanılarak tahmin edilebilir:

  
    
      
        Δ
        
          p
          
            y
          
        
        =
        
          
            
              F
              ¯
            
          
        
        t
        <
        k
        
          
            
              
                Q
                
                  α
                
              
              
                Q
                
                  g
                
              
            
            
              r
              
                2
              
            
          
        
        ⋅
        
          
            
              2
              r
            
            v
          
        
      
    
    {\displaystyle \Delta p_{y}={\bar {F}}t<k{\frac {Q_{\alpha }Q_{g}}{r^{2}}}\cdot {\frac {2r}{v}}}
  

  
    
      
        tan
        ⁡
        θ
        =
        
          
            
              Δ
              
                p
                
                  y
                
              
            
            
              p
              
                x
              
            
          
        
        <
        k
        
          
            
              
                Q
                
                  α
                
              
              
                Q
                
                  g
                
              
            
            
              r
              
                2
              
            
          
        
        ⋅
        
          
            
              2
              r
            
            v
          
        
        ⋅
        
          
            1
            
              m
              v
            
          
        
        =
        8.987
        ×
        
          10
          
            9
          
        
        ⋅
        
          
            
              3.204
              ×
              
                10
                
                  −
                  19
                
              
              ×
              1.266
              ×
              
                10
                
                  −
                  17
                
              
            
            
              (
              1.44
              ×
              
                10
                
                  −
                  10
                
              
              
                )
                
                  2
                
              
            
          
        
        ⋅
        
          
            
              2
              ×
              1.44
              ×
              
                10
                
                  −
                  10
                
              
            
            
              1.53
              ×
              
                10
                
                  7
                
              
            
          
        
        ⋅
        
          
            1
            
              6.645
              ×
              
                10
                
                  −
                  27
                
              
              ×
              1.53
              ×
              
                10
                
                  7
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \tan \theta ={\frac {\Delta p_{y}}{p_{x}}}<k{\frac {Q_{\alpha }Q_{g}}{r^{2}}}\cdot {\frac {2r}{v}}\cdot {\frac {1}{mv}}=8.987\times 10^{9}\cdot {\frac {3.204\times 10^{-19}\times 1.266\times 10^{-17}}{(1.44\times 10^{-10})^{2}}}\cdot {\frac {2\times 1.44\times 10^{-10}}{1.53\times 10^{7}}}\cdot {\frac {1}{6.645\times 10^{-27}\times 1.53\times 10^{7}}}}
  

  
    
      
        θ
        <
        0.000325
         
        
          radyan
        
         
        (
        
          veya
        
         
        
          0.0186
          
            ∘
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle \theta <0.000325~{\text{radyan}}~({\text{veya}}~0.0186^{\circ })}
  

Yukarıdaki hesaplama, bir alfa parçacığı bir Thomson atomuna yaklaştığında ne olacağının bir tahminidir, ancak sapmanın en fazla bir derecenin küçük bir yüzdesi düzeyinde olacağı açıktır. Alfa parçacığı, yaklaşık 0.0004 cm kalınlığında (2410 atom) altın bir folyodan geçecek olsa, gerçekleşecek maksimum sapma aynı yönde (düşük olasılıkla), yine de küçük bir sapma olacaktır.

Rutherford'un gözetiminde, Geiger ve Marsden, ince bir metal folyoya bir alfa parçacıkları demeti gönderip saçılma modelini bir floresan ekran kullanarak ölçtüğü bir dizi deney yaptı. Metal folyodan her yöne sıçrayan alfa parçacıklarını ve parçaların bir kısmının da kaynağına geri sıçradığını gözlemlemişlerdi. Thomson'ın modeline göre bu imkânsız olmalıydı; Alfa parçacıklarının hepsinin doğrudan folyonun içinden geçmesi gerekirdi. Açıktı ki, bu parçacıklar Thomson modelinin önerdiğinden çok daha büyük bir elektrostatik kuvvetle karşılaştı, bu da atomun pozitif yükünün Thomson'un hayal ettiğinden çok daha küçük bir hacimde yoğunlaştığını ortaya koydu.
Geiger ve Marsden metal parçacıklarına alfa parçacıklarını vurduğunda, alfa parçacıklarının sadece küçük bir kısmının 90 °'den fazla saptırıldığını fark ettiler. Çoğu folyo içinden dümdüz geçti. Bu, yoğun pozitif yüklü küçücük kürenin içinde boş alanların bulunduğu geniş hacimlere ayrıldığını ortaya koydu. Parçacıklar çoğu boş alandan geçti ve ihmal edilebilir bir sapma yaşarken, bir avuç parçacık ise atomun çekirdeğine yakın bir yerinden geçti ve büyük açılardan saptı.

Rutherford bu nedenle Thomson'un atom modelini reddetti ve bunun yerine atomun büyük oranda boş alandan oluştuğu, tüm pozitif yükü merkezinde çok küçük bir hacimde, bir elektron bulutuyla çevrili olan bir model önerdi. 

Geiger Rutherford'a alfa parçacıklarının kuvvetli bir şekilde saptığını tespit ettiğini bildirdiğinde, Rutherford şaşırmıştı. Rutherford Cambridge Üniversitesinde verilen bir konferansta şöyle dedi:

Hayatımda başıma gelen en inanılmaz olaydı. Tıpkı bir kağıt mendile ateşlediğiniz 40 cm'lik bir merminin geriye dönüp sizi vurması kadar şaşırtıcı. Bana göre, geriye doğru bu saçılımın tek bir çarpışmanın sonucu olması gerektiğini fark ettim ve hesaplamaları yaptığımda, atomun kütlesinin büyük kısmının merkezde konsantre şekilde olmadığı sürece, bu büyüklükte bir sonuç almanın imkansız olduğunu gördüm. O zaman, merkezde büyük bir hacme sahip yük taşıyan bir atom fikri oluştu.(It was quite the most incredible event that has ever happened to me in my life. It was almost as incredible as if you fired a 15-inch shell at a piece of tissue paper and it came back and hit you. On consideration, I realiz

Geometrik optik veya ışın optiği, ışık yayılmasını ışınlarla açıklar. Geometrik optikte ışın bir soyutlama ya da enstrumandır; ışığın belirli şartlarda yayıldığı yola yaklaşmada kullanışlıdır.

Geometrik optiğin varsayımları sadeleştirilirse ışık ışınları:
Homojen bir ortamda düz bir çizgi halinde yayılır.
Farklı ortamların kesişiminde kıvrılır ve bazı şartlarda ikiye ayrılır.
Kırılma indeksinin değiştiği bir ortamda eğik yollar takip eder.
Soğurulmuş ya da yansıtılmış olabilir.
Geometrik optik kırınım ve girişim gibi belli optik etkileri açıklamaz. Bu sadeleştirme pratikte kullanışlıdır, dalga boyu ışığın etkilediği yapının boyutuna göre küçükse mükemmel bir yaklaşımdır. Teknikler özellikle optik aberesyonu(sapma) da kapsayan görüntülemenin geometrik halini tanımlamada kullanışlıdır.

Bir ışık ışını ışığın dalgacephesine dik (dalga vektörüne paralel) olan bir doğru veya eğridir.
Biraz daha titiz bir tanım gerekirse ışın Fermat prensibinden gelir. Fermat prensibine göre göre ışık ışınının iki nokta arasında aldığı yol en az zamanda çaprazlanabilen yoldur.
Geometrik optik sık sık paraxial yaklaşım veya küçük açı yaklaşımı yapılarak basitleştirilir. Matematiksel davranış optikal bileşenlerin ve sistemlerin basit matrislerle tanımlanabildiği doğrusal bir hale gelir. Bu optik sistemlerin yaklaşık görüntü ve obje pozisyonu/büyümeleri gibi temel özelliklerini bulan Gauss optiği ve ‘paraxial ışın izi’ tekniklerini kullanmaya olanak sağlar.

Ayna gibi parlak yüzeyler ışığı basit, tahmin edilebilir bir şekilde yansıtır.Bu uzayda sanal veya gerçek bir lokasyonla ilişkilendirilebilecek yansıyan bir görüntünün üretimine izin verir.
Bu gibi yüzeylerde, yansıyan ışının yönü çarpan ışının yüzeyin normaliyle (ışının çarptığı noktada yüzeye dik bir doğru) yaptığı açıyla belirlenir. Gelen ve yansıyan ışınlar tek bir düzlemdedir ve her iki ışının normalle yaptığı açı eşittir. Bu yansıma yasası olarak bilinir
Düz aynalar için, yansıma kuralı ayna önündeki objelerin görüntülerinin aynı dikey doğrultuda ve aynı uzaklıkta olarak aynanın arkasında oluştuğunu söyler. Obje ve görüntüsü aynı boyutlardadır. (Düz aynanın büyütme katsayısı 1 e eşittir.) Kural ayrıca ayna görüntülerinin ters pariteli (sağ-sol ters çevrilmesi) olduğunu söyler.
Eğik yüzeyli aynalar ışın kopyalamayla ve yüzeydeki her noktada yansıma kuralları kullanılarak modellenebilir. Parabolik yüzeyli aynalar için, aynaya çarpan paralel ışınlar ortak bir odağa yakınsayan yansıyan ışınlar oluşturur. Diğer eğik yüzeyler de beili ışığı odaklayabilir fakat düzensiz şekilden dolayı oluşan aberasyonlar odağın uzayda kaybolmasına yol açabilir. Özel olarak, küresel aynalar küresel aberasyonlar sergileyebilir. Eğik aynalar görüntüleri 1den küçük veya büyük katsayı ile oluşturabilir ve görüntü aynı doğrultuda ya da ters olabilir. Bir aynada yansımayla oluşmuş aynı doğrultulu bir görüntü daima sanaldır; ters dönmüş görüntüyse gerçektir ve bir ekrana yansıtılabilir.

Kırınım ışığın uzayda farklı bir kırılma indisine sahip ortama girmesiyle oluşur. Kırılmanın en basit oluşumu kırılma indisi olan bir ortam ile olan bir ortam arasındaki ara yüzeydedir. Böyle durumlarda, Snell yasası ışığın sapma miktarını belirler:

  
    
      
        
          n
          
            1
          
        
        sin
        ⁡
        
          θ
          
            1
          
        
        =
        
          n
          
            2
          
        
        sin
        ⁡
        
          θ
          
            2
          
        
         
      
    
    {\displaystyle n_{1}\sin \theta _{1}=n_{2}\sin \theta _{2}\ }
  
 ve normal ( arayüzeye ) ile gelen ve kırılan ışınlar arasındaki açılardır. Bu olgu ayrıca yukarıda kırılma indisinin tanımında görüldüğü üzere ışığın hız değişimi ile bağdaştırılabilir:

  
    
      
        
          v
          
            1
          
        
        sin
        ⁡
        
          θ
          
            2
          
        
         
        =
        
          v
          
            2
          
        
        sin
        ⁡
        
          θ
          
            1
          
        
      
    
    {\displaystyle v_{1}\sin \theta _{2}\ =v_{2}\sin \theta _{1}}
  

v_1 ve v_2 ortamlardaki dalga hızlarıdır.
Snell yasasının çeşitli neticeleri arasında ışığın yüksek kırılma indisili bir materyalden düşük kırılma indisli bir materyale geçerken ara yüzeyle etkileşimde sıfır iletim olması mümkündür. Bu olgu topyekûn iç yansıma olarak adlandırılır ve fiber optik teknolojiye imkân sağlar. Işık sinyalleri bir fiber optik kablodan geçerken topyekûn iç yansımaya maruz kalır ve esasen kablo boyunca hiç ışık kaybı olmaz. Kırılma ve yansımanın bir kombinasyonu kullanılarak polarize ışık ışınları üretilebilir: Kırılan ve yansıyan ışınlar bir dik açı oluşturursa, yansıyan ışın ‘düzlem polarizasyon’ özelliği kazanır. Böyle bir senaryo için gereken açıya Brewster açısı denir.
Snell yasası ortamın kırılma indisi ve geometrisi bilindiği sürece doğrusal bir ortamdan geçen ışık ışınlarının sapmalarını tahmin etmede kullanılabilir. Örnek olarak, bir prizmadan geçen ışık prizmanın şekline ve yönelimine bağlı olarak sapma yapar. İlaveten, ışığın farklı frekansları pek çok maddede az da olsa farklı kırılma indislerine sahip olduğundan, kırılma olayı gökkuşağı gibi görünen dağılma spektrumları oluşturmak için kullanılabilir. Bu prizmadan geçen ışık olgusunun keşfi Isaac Newton'a dayandırılır.
Pozisona göre kademeli olarak değişen bir kırılma indisine sahip olan ortamlarda ışık ışınları doğrudan şekilde hareket etmek yerine kıvrılarak hareket eder. Bu etki sıcak günlerde havanın değişken kırılma indisli kısımlarında ışık ışınlarında kırılmaya ve uzakta bir yerde yanıltıcı yansımaların oluşmasına yani serap görme dediğimiz olaya sebep olur. (sanki bir su birikintisi veya havuz yüzeyinde olduğu gibi). Değişken kırılma indisine sahip maddeler derece derece değişen kırılma indisine sahip madde(GRIN) olarak adlandırılır ve fotokopi ve tarayıcıları da içeren birçok modern optik tarama teknolojisinde kullanılan birçok yararlı özelliği vardır. Bu olgu üzerinde Gradyan indeksi optik konusunda çalışılır.

Kırılma ile ışınları birleştiren ya da ayıran cihazlara mercek (lens) adı verilir. İnce mercekler, merceğin iki tarafında da odak noktası oluşturabilirler. Bu noktalar lensmaker denklemi ile modellenebilir. Genel olarak iki çeşit mercek türü vardır: paralel ışınları birleştiren konveks ve paralel ışınları ayıran konkav mercek. Merceklerin nasıl görüntü oluşturduğunu ayrıntılı şekilde tahmin etmek için aynalarda kullanılan ışın izleme yöntemi kullanılabilir. Küresel aynalarda olduğu gibi ince merceklerde de verilen odak noktasının uzunluğu (
  
    
      
        f
      
    
    {\displaystyle f}
  
) ve nesne uzaklığı(
  
    
      
        
          S
          
            1
          
        
      
    
    {\displaystyle S_{1}}
  
) kullanılarak basit bir denklem ile cismin görüntüsünün nerede olduğu belirlenebilir:

  
    
      
        
          
            1
            
              S
              
                1
              
            
          
        
        +
        
          
            1
            
              S
              
                2
              
            
          
        
        =
        
          
            1
            f
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {1}{S_{1}}}+{\frac {1}{S_{2}}}={\frac {1}{f}}}
  

Bu denklemde görüntünün mesafesini ifade eder ve görüntü ile nesne aynı tarafta ise negatif; farklı tarafta ise pozitif kabul edilir. s. odak uzunluğu f kabul negatif içbükey mercekler.
Paralel gelen ışınlar ince kenarlı (konveks) mercek tarafından, merceğin uzak tarafında odaklandırılarak bir odak uzaklığı mesafede ters bir şekilde gerçek görüntüye dönüştürülürler

Sonlu bir mesafedeki nesneden gelen ışınlar odak noktasından daha öte bir noktada odaklanırlar; nesne merceğe yaklaştıkça görüntü mercekten uzaklaşır. Kalın kenarlı (konkav merceklerde), paralel gelen ışınlar mercekten geçtikten sonra mercekten bir odak uzunluğu mesafede, paralel ışınların geldiği mercek tarafındaki düz bir sanal görüntüden kaynaklanmışçasına dağılırlar.

Sonlu mesafedeki bir nesneden gelen ışınlar, merceğe odak noktasından daha yakın, nesne ile aynı tarafta olan bir sanal görüntü ile ilişkilendirilirler. Nesne merceğe yaklaştıkça, sanal görüntü de merceğe yaklaşır.

Aynı şekilde, bir merceğin büyütmesi ise aşağıda gösterildiği şekildedir:

  
    
      
        M
        =
        −
        
          
            
              S
              
                2
              
            
            
              S
              
                1
              
            
          
        
        =
        
          
            f
            
              f
              −
              
                S
                
                  1
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle M=-{\frac {S_{2}}{S_{1}}}={\frac {f}{f-S_{1}}}}
  

Bu formüldeki eksi (-), bir kongrede alınan karara göre, pozitif ise düz, negatif ise ters nesneleri belirtir. Aynalara benzer olarak, tek mercek ile oluşmuş görüntüler düz ise sanal, ters ise gerçek görüntülerdir.
Merceklerde odağı ve görüntüyü bozan optik aberasyonlar gözlemlenebilmektedir. Bu aberasyonlar (sapınçlar) geometrik kusurlardan ya da ışığın değişik dalga boyları nedeniyle ortaya çıkan kırınım indeksi değişiminden (kromatik aberasyon) kaynaklanabilmektedir.

Matematiksel bir çalışma olarak geometrik optik hiperbolik kısmi türev eşitlikleri çözümünde kısa dalgaboyu limiti olarak ortaya çıkar. Bu kısa dalga boyu limitinde çözüm yaklaşık olarak:

  
    
      
        u
        (
        t
        ,
        x
        )
        ≈
        a
        (
        t
        ,
        x
        )
        
          e
          
            i
            (
            k
            ⋅


Gök mekaniği, gök cisimlerinin hareketlerini inceleyen gökbilim dalıdır.
Gök cisimleri arasındaki kütleçekim etkileşimlerinin belirlediği ilişkilere, Kepler'in ampirik olarak kurduğu matematiksel model üzerine Newton tarafından geliştirilen ve hareketin temel yasaları adı verilen fizik kurallarının uygulanması temeline dayanır. 20. yüzyılda Einstein'ın genel görelilik kuramı ile bu kurallar yeniden gözden geçirilmiştir.

Sürüklenme kuvvetleri veya bir roketin itkisi gibi ek kuvvetlerin olmadığı durumlarda gök cisimlerinin hareketi, kütleler arasındaki karşılıklı kütleçekim ivmesi tarafından belirlenir. Bunun genelleştirilmiş bir hali, n sayıda kütlenin kütleçekim kuvveti aracılığıyla birbirleriyle karşılıklı etkileşime girdiği n-cisim problemidir. Genel durumda analitik olarak integrallenebilir (kesin çözülebilir) olmasa da, nümerik (sayısal) yöntemlerle oldukça iyi bir yaklaşık çözüm hesaplanabilir.

Örnekler:
4-cisim problemi: Mars'a uzay uçuşu (uçuşun belirli bölümlerinde bir veya iki cismin etkisi çok küçüktür, bu nedenle buralarda 2 veya 3-cisim problemi söz konusudur)
3-cisim problemi:
Yarı uydu
Bir Lagrange noktasına uzay uçuşu ve orada kalma

  
    
      
        n
        =
        2
      
    
    {\displaystyle n=2}
  
 durumunda (iki cisim problemi), sistemin yapısı 
  
    
      
        n
        >
        2
      
    
    {\displaystyle n>2}
  
 durumuna göre çok daha basittir. Bu durumda sistem tamamen integrallenebilirdir ve kesin çözümler bulunabilir.

Örnekler:
Bir ikili yıldız, örn. Alfa Centauri (yaklaşık aynı kütlede)
Bir ikili asteroit, örn. 90 Antiope (yaklaşık aynı kütlede)
Bir diğer basitleştirme ise, yörüngede dolanan cismin, etrafında döndüğü cisimden (merkezi cisim) çok daha küçük olduğunu öngören "astrodinamikteki standart varsayımlara" dayanır. Bu da genellikle yaklaşık olarak geçerli bir durumdur.

Örnekler:
Samanyolu'nun merkezi etrafında dönen Güneş Sistemi
Güneş'in yörüngesinde dönen bir gezegen
Bir gezegenin yörüngesinde dönen bir uydu
Dünya'nın, bir uydunun veya bir gezegenin etrafında dönen bir uzay aracı (son iki durumda bu yaklaşım yalnızca söz konusu yörüngeye varıldıktan sonra geçerlidir)

Yörünge mekaniği, özellikle yapay uyduların ve uzay araçlarının hareketlerini, itki sistemlerini ve yörünge transferlerini inceler. Bu alan, gök mekaniği prensiplerinin balistik ve mühendislik verileriyle birleştiği pratik uygulama sahasıdır.

Gök cisimlerinin yörüngeleri, diğer kütlelerin çekim etkisi nedeniyle ideal eliptik yollardan sapmalar gösterir. Tedirginlik teorisi, bu sapmaları matematiksel olarak modeller.

Günümüzde yüksek hassasiyetli efemeris verilerinin oluşturulmasında VSOP87 (Variations Séculaires des Orbites Planétaires) gibi spektral teoriler ve gelişmiş bilgisayar destekli nümerik modeller (örneğin NASA'nın JPL DE serisi veya INPOP algoritmaları) kullanılır. VSOP87 gibi analitik modeller gezegen konumlarında yay-saniye düzeyinde temel bir referans sağlarken, modern nümerik entegrasyon algoritmaları sayesinde günümüzde gezegen konumları mili yay-saniye düzeyinde doğruluğa ulaşabilmektedir.

Göreli Ağır İyon Çarpıştırıcısı (Relativistic Heavy Ion Collider - RHIC) ilk ve çalışan sadece 2 ağır iyon çarpıştırıcı vardır ve onlardan biridir. Aynı zamanda, şu ana kadar inşa edilmiş tek spin-kutuplu proton çarpıştırıcıdır. Brookhaven Ulusal Laboratuvarı (BNL) Upton, New York'ta bulunur ve ulusalar arası bir araştırma timi tarafından kullanılır. Amerika Birleşik Devletleri'ndeki çalışan tek parçacık çarpıştırıcıdır. RHIC'i relativistik hızlarda hareket eden iyonları çarpıştırmak için kullanarak fizikçiler Big Bang'in kısa bir süre ardından evrende var olmuş maddenin ilkel formu üzerine çalışırlar. Spin- kutuplanmış protonları çarpıştırarak, protonun spin yapısı keşfedilmiştir.
RHIC şu an dünyadaki ikinci en büyük enerjisi ağır iyon çarpıştırıcıdır. Bunun sebebi 7 Kasım 2010'da, Büyük Hadron Çapıştırıcı (Large Hadron Collider- LHC) daha yüksek enerjili bir ağır iyon çarpıştırması gerçekleştirmiş olmasıdır.
2010'da RHIC fizikçileri bastırdıkları yayında normal maddenin parçalanmasına yol açacak çarpışma sıcaklığına eriştiklerini ve normal maddenin parçalanarak kuark-gluon plazmasını oluşturduğunu ilan etti.

M. Harrison; T. Ludlam; S. Ozaki (2003). "The Relativistic Heavy Ion Collider Project: RHIC and its Detectors". Nuclear Instruments and Methods in Physics Research A. 499 (2–3). ss. 235-880. Bibcode:2003NIMPA.499..235H. doi:10.1016/S0168-9002(02)01937-X.  Preprints are available at
BRAHMS 16 Temmuz 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
PHENIX 22 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
PHOBOS
STAR 20 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Brookhaven National Laboratory Collider-Accelerator Department 17 Kasım 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Relativistic Heavy Ion Collider30 Ekim 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Relativistic Heavy Ion Collider at Google Maps
RHIC Run Overview 9 Ağustos 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Görelilik teorisi, Albert Einstein'ın çalışmaları sonucu önerilen ve yayınlanan, özel görelilik ve genel görelilik adlarında birbirleriyle ilişkili iki teorisini kapsar. Özel görelilik, yer çekiminin yokluğunda tüm fiziksel fenomenler için geçerlidir. Genel görelilik, yer çekimi yasasını ve bu yasanın diğer doğa kuvvetleri ile ilişkisini açıklar. Astronomi de dahil olmak üzere kozmolojik ve astrofiziksel alem için geçerlidir.
20. yüzyılda, bu teorinin Einstein tarafından ortaya atılmasıyla beraber teorik fizik ve astronomi dünyası çalkalandı; zamanla Isaac Newton tarafından yaratılan, 200 yıllık mekanik teorisinin yerini aldı. Özellikle uzay ve zaman kavramlarına farklı bakış açısıyla bakılması gerektiğini gösterdi ve bu ikisinin harmanlanması olan uzay zamanı, eşzamanlılığın göreliliğini, kinematik ve yer çekimsel zaman genişlemesini ve uzunluk daralmasını içeren birçok kavramı tanıttı. Fizik alanında görelilik, nükleer çağın bir habercisi olan temel parçacık biliminin ve temel etkileşimlerini geliştirdi. Görelilikle birlikte, nötron yıldızları, kara delikler ve yer çekimi dalgaları gibi olağanüstü görülen astronomik olaylar önceden öngörüldü.

20. yüzyılda izafiyet teorisi teorik fizik ve astronomiye dönüştürüldü. İlk yayımlandığında, izafiyet, Newton tarafından yaratılan ve 200 yıl kabul görmüş teorinin yerine geçti.
Fizik alanında izafiyet, temel parçacık bilimi ve onun temel etkileşimi geliştirdi. Kozmoloji ve astrofizik, nötron yıldızlar, kara delik ve ağırlık dalgaları gibi sıra dışı astronomik fenomenlerin izafiyet yardımıyla tahmin edilmesini sağladı.

İzafiyet teorisi, yeni fiziksel teoriden daha fazlasıyla temsil edilir. Bunun için birçok açıklama var. İlki 1905'de, son hali 1916'da yayımlandı.
İkincisi, özel izafiyet temel parçacığa ve onun etkileşimlerine uygulanır. Fakat genel izafiyet kozmolojik ve astrofiziksel aleme uygulanır.
Üçüncü özel görelilik fizik aleminde 1920'de kabul edildi. Bu teori, atomik fizik, nükleer fizik ve kuantum mekaniği gibi yeni fizik alanlarında hızlıca teoriciler için önemli ve gerekli bir araç haline geldi. Zıt olarak genel görelilik pek kullanışlı gözükmedi. Deneyciler için biraz uygulanabilir gözüktü. Newton'un yer çekimi teori tahminlerine sadece küçük düzeltmeler yapmak için limitli gözüktü.
Son olarak, genel görelilik matematiği çok zor gözüktü. Sonuç olarak dünyada az sayıda insanın teoriyi tamamen detaylarıyla anlayabileceği düşünüldü. Richard Feynman tarafından önemi yitirildi. Sonra 1960'lara doğru bir kritik canlanma genel göreliliği fiziğin ve astronominin merkezi yaptı. Yeni matematik teknikleri genel görelilikte kullanılabilir oldu. Buradan fiziksel fark edilebilir konular matematiğin kompleksliğinden izole edilmiş oldu. Ayrıca genel görelilikle ilgili egzotik astronomik fenomenlerin keşfedilmesi bu canlanmaya yardımcı oldu.

Einstein, izafiyet teorisinin teoriler prensibinin sınıfına ait olduğunu belirtmiştir. Bu demektir ki elementlerin hipotezlere değil deneysel keşiflere dayandığıdır. Doğal işleyişlerin karakteristik özelliklerinin anlaşılmasına bu deneysel keşifler yol açıyor. Doğal işleyişin gözlemlerinin daha doğru olması için matematik modelleri geliştirildi. Böylece analitik anlamlar gerekli durumlarda sonuç çıkarmada tatmin edici olmak zorunda. Ayrı olaylar bu koşulları sağlamak zorundadır. Deneyin sonuçla uyuşması için.
Genel görelilik ve özel görelilik birbirine bağlantılıdır. Aşağıda belirtildiği gibi özel görelilik kanunu yer çekimi hariç bütün fizik fenomenlerine uygulanmaktadır. Genel görelilik kuramı ise yer çekimi kanununu ve onun diğer doğa kuvvetleriyle bağlantısını sağlamaktadır.

Özel Görelilik, uzay-zaman yapısının teorisidir. Einstein'ın "On the Electrodynamics of Moving Bodies" adlı 1905'te yazdığı yazısında tanıtılmıştır. Özel görelilik teorisi, klasik mekaniğe zıt olan iki varsayım üzerine dayanır:

Fizik kuralları bir diğerine bağlı olan düzgün hareket içinde bütün gözlemciler için aynıdır.
Vakum içindeki ışık hızı bütün gözlemciler için aynıdır. Göreceli hareketine ve ışığın kaynağına bağlı kalmaksızın.
Sonuç, teori klasik mekanikten deneylerle daha iyi başa çıkmaktadır. Örneğin Michelson-Morley Deneyi'nin sonuçları ikinci koşul sağlamaktadır. Ayrıca teorinin birçok sürpriz sonucu var. Bunlardan bazıları:

Eş zamanlılığın göreliliği: iki olay bir gözlemci için eş zamanlıdır fakat başka bir gözlemci için eş zamanlı olmayabilir, eğer ki gözlemciler bağıl hareket içinde değilse.
Zaman genişlemesi: hareket eden saatlerin gözlemcinin sabit saatine göre daha yavaş hareket ettiği ölçüldü. 
Göreceli kütle 
Uzunluk büzülmesi: gözlemciye göre hareket eden objenin boyu daha kısa olduğu ölçüldü. 
Kütle enerji eşitliği: E=mc2, kütle ve enerji birbirine dönüşebilir.
Maksimum hız sonsuzdur: hiçbir fiziksel obje, mesaj ya da alan çizgisi vakum içindeki ışık hızından hızlı değildir. 
Özel göreliliğin tanımlanmış özellikleri klasik mekaniğin yer değiştirmesidir. 

Genel Görelilik, Einstein tarafından 1907-1915 yılları arasında yer çekimi teorinin geliştirilmesiyle oluşmuştur. Genel göreliliğin gelişimi denklik prensipleriyle başlamıştır. Bu prensipler ivmeli hareket ve yer çekimi alanında kalan durumların altındadır. (örneğin, Dünya'nın yüzeyinde durmak.) Bunun neticesinde serbest düşüş olur. Serbest düşüşteki objenin düşmesi yer çekimi kuvvetinin klasik mekanik olayındandır. Bu klasik mekanik ve özel görelilik ile kıyaslanamaz çünkü bu teorilerde hareket eden objeler birbirine göre ivmelenemez ama serbest düşüşteki hareket yapabilir. 1915'te Einstein, alan denklemlerini buldu. Bunlar kütle, enerji ve momentumun içerisinde uzay zaman bükülmesiyle bağlantıdır.
Genel göreliliğin bazı sonuçları şunlardır:

Saatler derin yer çekiminde daha yavaştır. Buna yer çekimi zaman genişlemesi denir.
Işık ışınları, yer çekimi alanında bükülürler. Evren genişliyor ve bizden ışık hızından daha hızlı bir şekilde uzaklaşıyor.  
Teknik olarak genel görelilik yer çekimi teorisidir. Yer çekiminin tanımlanan özellikleri, Einstein'ın alan denklemlerinde kullanımıdır. Alan denklemlerinin çözümleri metrik tansörlerdir bunlar uzay zaman topolojisi ve objelerin nasıl hareket ettiğini tanımlar.

Çürütülebilir tüm bilimsel teoriler gibi izafiyet test edilebilir tahminler yürütüyor. Özel görelilik halinde, bunlar görelilik prensiplerini içeriyor. Işık hızının sabitliği ve zaman genişlemesi. Özel görelilik tahminleri 1905'te Einstein'ın yazısının yayımlanmasından sonra sayısız test ile onaylandı. Fakat 1881 ve 1938'deki  yürütülen üç deney doğrulaması kritikti. Bu deneyler Michelson-Morley deneyi, Kennedy-Thorndike deneyi ve Ives-Stilwell deneyi idi. Einstein ilk prensipten 1905'te Lorentz dönüşümlerini türevledi. Fakat bu üç deney  dönüşümlerin deneysel kanıttan elde edilmesine izin veriyordu.   
Maxwell'in denklemleri -klasik elektromanyetizmin temeli- ışığı karakteristik hızla hareket eden bir dalga olarak tanımladı. Modern görüş ışığın orta yayılmaya ihtiyaç duymadığıdır. Ama Maxwell ve onun çağdaşları ışık dalgalarının orta yayıldığına ikna olmuştu. Bu varsayımsal orta Luminiferous Aether olarak biliniyordu. 
Michelson-Morley Deneyi, Aether rüzgarının ikinci sıradaki etkisini saptamak için tasarlanmıştı.(dünyaya göre aether'ın hareketi). Michealson bunu tamamlamak için Michelson Interferometer adında bir alet tasarladı. Alet tahmin edilen etkileri saptamak için yeterince doğru olmaktan çok 1981'de ilk deney bağlandığında geçersiz sonuçları elde etti. Aether rüzgarını saptama başarısızlığı hayal kırıklığı olmasına rağmen, sonuçlar bilim topluluğu tarafından kabul edildi. Aether paradizmasını kurtarma girişiminde, Fitzgerald ve Lorentz Ad Hoc hipotezini bağımsız olarak yarattı. Bu hipotez, merarial vücütlarının uzunluklarının, onların Aether'e doğru hareketlerine göre değiştiğini söylüyor. Bu Fitzgerald-Lorentz Daralması'nın kökeniydi ve onların hipotezinin teoritik temelleri yoktu. Michelson-Morley deneyinin geçersiz sonuçlarının yorumu ışık için yol-zaman seyahatidir. Fakat yalnız sonuç Aether teorisini kırmak ya da özel görelilik tahminlerini doğrulamak için yeterli değildi.

Michelson-Morley Deneyi, ışığın hızının İstropik olduğunu söylerken, Kennedy-Thondike deneyi hızın değerinin farklı atalet çerçevelerinde nasıl değiştiğini söylüyor. 
Bu deney bunun için tasarlanmıştı ve ilk 1932'de performans gösterdi. Geçersiz sonuç elde ettiler ve uzaydaki solar sistemin hızı yaklaşık Dünya'nın yarım yörüngesinden fazla değilse etkisi yoktur. Kabul edilebilir bir açıklama yapmak için olasılıkların gereğinden fazla tesadüfi olduğunu düşündüler. Sonuç olarak deneyin geçersiz sonuçlarından ışık-zaman yolculuğunda atalet çerçevelerinin hep aynı olduğu çıkarıldı. 
Ives-Stilwell deneyi, Herbert Ives ve G.R. Stilwell tarafından 1941'de ortaya atıldı. Bu deney, çapraz Doppler etkisi'ni test etmek için tasarlandı. Işığın hızına dik yöndeki hareket eden kaynağın kırmızıya kayması (Einstein tarafından 1905'te tahmin edildi.), strateji klasik teori ile tahmin edilen ile gözlemlenen Doopler shiftlerini kıyaslamak ve Lorentz Factor düzeltmelerine bakmak içindir. Böyle bir düzeltme hareket eden atomik saatin frekansının özel göreliliğe göre değişiminden gözlemlendi. 
Bu klasik deneyler yüksek tahminlerle defalarca tekrarlandı. Bağıl enerji ve momentum yükselişi, (yüksek hızda) hareket eden parçacığın zaman genişlemesi ve Lorentz ihlalleri için modern araştırmalar gibi deneyler içerir.

Görelilik Kuramının Eleştirisi

HERA (Almanca: Hadron-Elektron-Ringanlage), (İngilizce: Hadron-Electron Ring Accelerator) Hamburg'daki DESY'de bir parçacık hızlındırıcıydı. 1992'de faaliyete başladı. HERA'daki elektron'lar veya pozitron'lar, 318 GeV'lik bir kütle enerjisi merkezinde proton'larla çarpıştırıldı. Çalışırken dünyadaki tek lepton-proton çarpıştırıcısıydı. Ayrıca, kinematik aralığın belirli bölgelerinde enerji sınırındaydı. HERA 30 Haziran 2007'de kapatıldı.
HERA tüneli, DESY sahasının ve yakındaki Volkspark'ın yaklaşık 15 ila 30 m altında bulunur ve 6,3 km'lik bir çevre değerine sahiptir. Bu tünelin içinde leptonlar ve protonlar birbirinin üstünde iki bağımsız depolama halkasında depolandı.
H1, ZEUS, HERMES ve HERA-B deneyleri tarafından kullanılan dört etkileşim bölgesi vardır. Tüm bu deneyler parçacık detektörü idi.
Leptonlar (elektronlar veya pozitronlar) lineer hızlandırıcı LINAC-IIde önceden 450 MeV'ye hızlandırıldı. Oradan "DESY-II" depolama halkasına enjekte edildiler ve 14 GeV'ye hızlandırıldıkları "PETRA"ya transfer edilmeden önce 7.5 GeV'ye daha da hızlandırıldılar. Sonunda HERA tünelindeki depolama halkalarına enjekte edildiler ve 27.5 GeV'lik bir nihai enerjiye ulaştılar. Bu depolama halkası, 0.17 Tesla'lık bir manyetik alanla leptonları dairesel yörüngelerinde tutan sıcak (süper iletken olmayan) mıknatıslarla donatıldı.
Protonlar, orijinal olarak negatif yüklü hidrojen iyonlarından elde edildi ve doğrusal bir hızlandırıcıda önceden 50 MeV'ye hızlandırıldı. Daha sonra "DESY-III" proton senkrotronuna enjekte edildiler ve 7 GeV'ye kadar hızlandırıldılar. Daha sonra 40 GeV'ye hızlandırıldıkları PETRA'ya transfer edildiler. Son olarak, HERA tünelindeki depolama halkalarına enjekte edildiler ve 920 GeV'lik nihai enerjilerine ulaştılar. Proton depolama halkası, protonları yolda tutmak için süper iletken mıknatıslar kullandı.
HERA'daki lepton ışını Sokolov-Ternov etkisi yoluyla doğal olarak enine polarize oldu. HERA hızlandırıcı için beklenen karakteristik oluşturma süresi yaklaşık 40 dakikaydı. Deneylerin her iki tarafındaki döndürücüler, kirişin enine polarizasyonunu uzunlamasına polarizasyona dönüştürdü. Pozitron ışını polarizasyonu, iki bağımsız polarimetre, enine polarimetre (TPOL) ve uzunlamasına polarimetre (LPOL) kullanılarak ölçüldü. Her iki cihaz da ışın polarizasyonunu ölçmek için pozitronlardan dairesel polarize fotonların Compton saçılımı için dönüşe bağlı kesitinden yararlanır. Enine polarimetre, her pozitron demeti için hızlı bir ölçüm sağlamak üzere 2001 yılında yükseltildi ve sistematik etkileri araştırmak için konuma duyarlı silikon şerit ve parıldayan fiber dedektörler eklendi.
30 Haziran 2007 saat 23:23'te HERA kapatıldı, ve dört deneyin sökülmesi başladı. HERA'nın ana hızlandırıcı ön hızlandırıcısı PETRA, Ağustos 2010'dan bu yana PETRA-III adı altında çalışan bir senkrotron radyasyonu kaynağına dönüştürüldü.

CLAS
LEPS
HERMES
SVD

DESY'de HERA Sayfası 23 Nisan 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Higgs bozonu; Peter Higgs, Gerald Guralnik, Richard Hagen, Tom Kibble, François Englert ve Robert Brout tarafından Standart Model'deki fermiyonlara kütle kazandırmak için varlığı öne sürülmüş, spini 0 (sıfır) olan parçacık. H veya h olarak kısaltılır. Aralık 2011'de o zamanlar iki ana deneyin (ATLAS ve CMS) sözcüleri birbirlerinden bağımsız sonuçlara dayanarak Higgs parçacığının 125 GeV/c2 (133 proton kütlesi, 10−25 kg) değerinde bir kütleye sahip olabileceğini belirtti. Ayrıca yaptıkları açıklamada 115–130 GeV/c2 arası hariç Higgs'in bulunmayacağı diğer kütle aralıklarının önemli ölçüde elendiğini belirttiler. BHÇ'nin kesin bir sonuç için gerekli cevabı 2012'nin sonunda vereceği söylendi. 22 Haziran 2012'de CERN, yapılan deneylerin son durumu hakkında bir seminer verileceğini duyurdu. 28 Haziran 2012 civarlarında parçacığın bulunduğu yönünde açıklamaların geleceği medyada yayılmaya başladı fakat bunun "sadece güçlü bir sinyal" mi yoksa resmî bir keşif mi olacağı belirsizdi.
4 Temmuz 2012'de CERN, "Higgs bozonu ile tutarlı" bir parçacığın resmi keşfini açıklamaya yeterli olan "5 sigma" seviyesindeki sinyali doğruladı. Gerçekten de Higgs bozonunun teorik olarak tüm öngörülen özellikleri taşıyıp taşımadığını ve eğer taşıyorsa Standart Model'in hangi versiyonunu daha çok desteklediği ise ileride yapılacak olan araştırmaların göstereceği belirtildi. Ayrıca bu Higgs bozonu ile tutarlı olarak bulunan parçacığa şimdilik "higgson" ismi verilmiştir.
14 Mart 2013'te bilim insanları Higgs Bozonu'nun varlığından emin olduklarını açıkladı. 8 Ekim 2013 tarihinde Alfred Nobel adına verilen Nobel Fizik Ödülünü, Peter Higgs ve François Englert'in kazandığı açıklandı.
1993'te yayımlanan Tanrı Parçacığı adlı kitaba ithafen Higgs bozonu ana akım medyada zaman zaman "Tanrı parçacığı" adıyla anılmasına rağmen Higgs'in kendisi de dâhil olmak üzere pek çok fizikçi bu yakıştırmayı doğru bulmaz.

Standart Model içindeki kuvvet taşıyıcı ayar bozonları kısa erimli doğaları sebebi ile kütleli olmak zorundadırlar. Higgs spin'i 0 (sıfır) olan kompleks bir alandır. Bu iki yüksüz, iki de yüklü parçacığa karşılık gelir. Higgs potansiyeli Kendiliğinden Simetri Kırılması dolayısıyla bir vakum beklenen değerine VBD sahip olur. Aynı zamanda sözü geçen 4 parçacıktan sadece bir tanesi kalır. VBD, SU(2)_L ayar alanın 3 tane ayar parçacığına kütle verir. Bu 3 ayar parçacığı W ve Z bozonlarıdır.

2008 yılının sonlarında çalışması planlanan CERN'deki LHC hızlandırıcısında yapılacak CMS deneyi, ATLAS, LHCb deneyi ve ALICE deneylerinde Higgs parçacığı yanı sıra Standart Model ötesinde nasıl bir fizik olduğu araştırılmaya devam etmektedir. CERN deneyinde bulunduğu sanılmaktadır.
13 Aralık 2011'de, ATLAS Deneyi ile 2011 yılı içerisinde elde edilen bulgular açıklandı. Bu bulgulara göre Higgs bozonunun kütlesi 131-453 GeV aralığında %95 ihtimalle bulunmamakla birlikte olası kütlesinin 126 GeV civarında olduğu tahmin ediliyor.  CMS deneyi ekibi ise 124 GeV civarında olduğu yönünde tahmin ettiklerini belirttiler.

Homestake deneyi (bazen Davis deneyi veya Solar Nötrino Deneyi olarak anılır) astrofizikçiler Raymond Davis, Jr. ve John Bahcall tarafından 1960'ların sonunda yapılan bir deneydir. Amacı Güneş'te meydana gelen nükleer füzyondan yayılan nötrinoları toplamak ve saymaktı. Deney, güneş nötrinolarını başarılı bir şekilde tespit edip sayan ilk deneydi ve sonuçlardaki tutarsızlık, solar nötrino problemini yarattı. Deney 1970'ten 1994'e kadar sürekli olarak yürütüldü.
Deney, Güney Dakota, Lead'deki Homestake Altın Madeninde gerçekleştirildi. Davis, 380 metreküplük (100.000 galon) bir perkloroetilen tankını yerin 1.478 metre altına yerleştirdi. Başarılı bir nötrino yakalama olasılığının çok küçük olduğu ve dolayısıyla hedefin devasa kütlesine rağmen çok düşük etki oranının hesaba katıldığı, kozmik ışınların müdahalesini önlemek için yerin derinliklerinde büyük bir hedefe ihtiyaç vardı. Perkloroetilen, klor açısından zengin olduğu için seçilmiştir. Bir elektron nötrinosu ile etkileşime girdiğinde, bir 37Cl atomu argonun radyoaktif bir izotopu olan 37Ar'a dönüşür ve bu daha sonra çıkarılabilir ve sayılabilir. Nötrino yakalamanın reaksiyonu şöyledir:

  
    
      
        
          
            ν
            
              e
            
          
          +
          
             
            
              37
            
          
          C
          l
          ⟶
          
             
            
              37
            
          
          A
          
            r
            
              +
            
          
          +
          
            e
            
              −
            
          
          .
        
      
    
    {\displaystyle \mathrm {\nu _{e}+\ ^{37}Cl\longrightarrow \ ^{37}Ar^{+}+e^{-}.} }
  

37Ar'ın yarı ömrü 35 gün olduğundan Davis, oluşan argonu toplamak için birkaç haftada bir tankın içine helyum gazı pompaladı.

Günde 0,5 nötrino olarak ölçülen yakalama oranı, standart güneş modellerinden ve temel parçacık fiziğinden tahmin edilenin yalnızca üçte biri kadardı. 2002 yılında Davis, Homestake deneyi için Nobel Fizik Ödülü'nü aldı.

Hubble Ultra Derin Alan veya HUDF (Hubble Ultra Deep Field), Fornax takımyıldızının küçük bir bölgesinden, Hubble Uzay Teleskopu ile 24 Eylül 2003'ten 16 Ocak 2004'e kadar olan bir dönemde toplanan verilerin bir araya getirilmesiyle oluşturulmuş resim.
İnsan gözünün algılayabileceği ve 13 milyar yıl öncesinden gelen ışıkla, evrenden bugüne kadar alınmış en derin resimdir. HUDF yaklaşık 10.000 galaksi içerir. Bu gökyüzü parçasının seçilme nedeni bu bölgede parlak yıldızların seyrek olmasıdır. Bu resimde görülen gökadaların (ayrıca Galaksi) çoğunun yeryüzündeki teleskoplarla kızılötesi dalgaboyunda görülebilmesine rağmen Hubble, görülebilen dalgaboyunda gözlem yapabilecek tek alettir. Bu resim 36.7 yay-dakika kareyi kaplamaktadır. Bu alan bizim için 1 metre uzakta tutulan 1 mm²'lik bir kâğıttan daha küçük olmakla beraber gökyüzünün on üç milyonda birinden küçüktür. Bölgenin merkezindeki yıldız USNO-A2.0 0600-01400432'dir.
Hubble Ultra Derin Alan çekimi için toplamda Dünya etrafındaki 400 dönüşü esnasında 800 poz çekmiştir ve bu pozların toplam süresi RGB filtreli kamera için 11,3 gün kızılötesi kamera için de 4,5 gündür. Ortalama bir poz süresi 21 dakikadır. Bütün gökyüzünün bu şekilde gözlemlenmesi yaklaşık 1 milyon yıllık bir çalışma gerektirir.

Isaac Newton (4 Ocak 1643, Woolsthorpe-by-Colsterworth - 31 Mart 1727, Kensington), İngiliz fizikçi, matematikçi, astronom, mucit, simyacı, teolog ve filozoftur. 1687 yılında yayımladığı Philosophiæ Naturalis Principia Mathematica (Doğa Felsefesinin Matematiksel İlkeleri) kitabıyla klasik fizik mekaniğinin temelini oluşturmuş ve bu eser, dünya tarihinin en önemli bilimsel kitaplarından biri olmuştur. Bu eserle birlikte kendi adıyla anılan evrensel kütleçekim yasası ve üç hareket yasasını ortaya koymuş ve kendisinin yaratmış olduğu bu etki, bilim tarihindeki kilometre taşlarından biri olmuştur. Newton'ın evrensel kütleçekimi ve hareketin üç kanunu, sonraki üç yüzyıl boyunca bilim dünyasına egemen olmuştur.
Newton, dünyadaki nesnelerin hareketleri ile gökyüzündeki nesnelerin hareketlerinin aynı doğal yasalar ile yönetildiklerini kendi kütleçekim kanunu ve Alman gök bilimci Johannes Kepler'in gezegen hareketleri kanunu arasındaki tutarlılıklar ile göstermiştir. Newton aynı zamanda ilk yansıtmalı teleskobu geliştirmiş, beyaz ışığın bir prizmaya tutulduğunda farklı renklerden bir tayf yapması gözlemi sonucu bir renk kuramı da oluşturmuştur.
Isaac Newton, günümüz bilim insanları tarafından bilim tarihinin en etkili insanlarından biri olarak kabul edilmektedir. 1999 yılının sonlarında, 100 ileri gelen fizikçiyle gerçekleştirilen milenyum oylamasında Isaac Newton, tüm zamanların en iyi fizikçileri arasında Albert Einstein'dan sonra 2. sırayı almıştır. Amerikalı astrofizikçi ve yazar Michael H. Hart'ın 1978 yılında yayımladığı Dünyaya Yön Veren En Etkin 100 Kişi adlı kitabında ise Newton, 2. sırada yer alarak Albert Einstein dahil tüm bilim insanlarının üstünde tutulmuştur. Ünlü bilimkurgu yazarı Isaac Asimov da, Newton'dan ''tarihin en büyük bilim insanı'' olarak bahsetmiştir.

24 Aralık 1642'de (Gregoryen Takvimine göre 3 Ocak 1643) annesi Hannah'ın doğum sancıları başladı. Gece yarısından bir veya iki saat sonra da, Noel sabahında, 25 Aralık 1642 tarihinde (Gregoryen Takvimine göre 4 Ocak 1643), İngiltere'nin Grantham şehrinin yakınlarındaki Woolsthorpe'da bir erken doğum sonucu bebek Newton dünyaya geldi. Newton oldukça zayıf bir çocuktu ve hatta ilk günlerinde hayatta kalacağı beklenmiyordu. Adını, doğumundan üç ay önce ölen ve zengin bir çiftçi olan babasından almıştı.
Isaac adı, İncil ve Kur'an'da İshak (İsḥāq) adıyla geçen peygamberden gelmektedir. İnanca göre Tanrı, çocuklarının olacağını müjdelemesi üzerine, çok ileri yaşta olan İbrahim Peygamber ve o güne kadar hiç çocuğu olmamış olan eşi Sâre, bu müjdeye gülmüşlerdi. Bu nedenle Tanrı, çocuğun adının İshak (Isaac), yani ''gülmek'' anlamına gelen bir sözcük olması gerektiğini buyurdu.
Newton henüz 4 yaşındayken, annesi zengin bir din adamıyla evlendi ve yeni kocasının yanına yerleşti. Annesi Newton'ı anneannesine bıraktı ve Newton yedi yıl anneannesinin yanında kaldı. Bu travmatik durum, Newton'ın, ailesinden ve özellikle de üvey babasından nefret etmesine neden oldu. Newton, 12 yaşından 17 yaşına kadar bir eczacı olan William'ın evinde yaşadı ve burada hem simyaya hem de eczacının üvey kızı Miss Storey'den etkilenmeye başladı.
Annesi, kocası yedi yıl sonra ölünce, kendisine oldukça yüklü bir miras kalarak geri döndü. 12 yaşında Grantham'da King's School'da (Kralın Okulu) eğitime başladı ve 1661'de bitirdi. Bir dönem annesi onu çiftçi yapmak için okuldan aldı, ama Newton çiftlik işlerine hiç ilgi duymuyordu. Annesi Newton'ı çiftlik işleri ile uğraşıyor zannederken, Newton aslında sürekli gökyüzünü ve yıldızları inceliyor, kitaplar okuyor ve çeşitli notlar alıyordu. En sonunda annesini okula gitmesi ve üniversiteye hazırlanması gerektiğine ikna etti ve okula geri döndü.
19 yaşındayken, eczacı William'ın üvey kızı Miss Storey ile nişanlanmış, fakat Newton'ın yoğun dersleri nedeniyle ilişkileri sonlanmıştır. Newton daha sonradan, hayatı boyunca hiç evlenmedi ve kendisinin başka bir ilişkisi de bilinmemektedir; sadece bu ilişkiyi hep hatırladığı söylenir.

Newton, 1661 yılında Cambridge'de Trinity College'a girdi. Okula "sizar" olarak girmişti, yani hem okulda çalışıyor hem de okuyordu. Cambridge'de Copernicus ve Kepler'in teorileri göz ardı ediliyor, Galileo'nun çalışmaları tanınmıyordu ve ortama Aristoteles felsefesi hâkimdi. Newton burada üç yıl boyunca cebir, geometri ve trigonometri dersleri aldı, Latince ve Antik Yunancayı öğrendi. Ayrıca bu dönemde Galileo ve Kepler'in eserleri ile tanıştı ve oldukça etkilendi. Descartes, Gassendi, Hobbes ve özellikle Boyle'un felsefi çalışmalarını da okudu.

Newton, fikirlerini yazdığı Quaestiones Quaedam Philosophicae (Bazı Felsefi Sorular) adlı defterinin başına Latince şu notu düşmüştür:"Platon arkadaşım, Aristoteles arkadaşım, ama en iyi arkadaşım gerçek."Newton, Cambridge'de geçirdiği yıllarda diğer öğrenciler arasında başarılı olarak sıyrılamamıştı ve dâhiliğini, ortaya çıkan veba salgını nedeniyle kendi çiftliğinde geçirdiği iki yılda göstermişti.

1665 yılının Ağustos ayında Londra'da başlayan veba salgını nedeniyle Cambridge'deki Trinity College kapatıldı ve Newton, 1667'nin Mart ayına kadar Woolsthorpe kasabasındaki çiftliğinde kaldı. Çiftlikte geçirdiği bu iki sene oldukça verimliydi ve bu dönemde kütleçekim üzerinde düşünmeye başladı. Çiftlikteki çalışmalarında diferansiyel ve integral hesaplamalarının da temelini attı. Geçmişte alan, yay uzunluğu, tanjant bulma gibi eskiden kullanılan yöntemleri diferansiyel hesaplamayı temel alarak birleştirdi. Çiftlikte karanlık bir odada güneş ışığını bir prizmaya tutarak ışık tayfı oluşturmuş ve beyaz ışığın tek başına bir birim olmadığını fark etmiştir.

1667 yılında Newton, üniversite tekrar açılınca Cambridge'e geri döndü ve iki yıl sonra matematik profesörü oldu. Yaklaşık 30 yıl Cambridge'de kaldı, mektuplar yoluyla diğer bilim insanları ile konuşarak tek başına çalışmalarına devam etti. Bu yıllarda, en büyük eseri olan Principia kitabını hazırladı ve tamamladı. Işık ile ilgili çiftliğinde yaptığı deneyler sonucu mercekli teleskopların kusurlar yarattığını fark etti ve bunun üzerine kendisi bir yansıtmalı teleskop geliştirdi. 1668 yılında bu teleskop ile bilim dünyasının ilgisini çekti ve 1672 yılında da Royal Society'nin üyesi oldu.

Isaac Newton, dünya tarihinin en önemli bilim eserlerinden biri olan Philosophiæ Naturalis Principia Mathematica (Doğa Felsefesinin Matematiksel İlkeleri) kitabını Latince olarak yayımladı. Kitapta ispatları geometri ile yapmış, evrensel kütleçekim yasasını açıklamış ve cisimlerin kütleleri ile doğru, mesafeleri ile de ters orantılı olarak birbirlerini çektiklerini açıklamıştır.
Kitap, Newton tarafından üç ana bölüme ayrılmıştır. Birinci bölümde Galileo'nun deneylerinden övgü ile söz eder ve Kepler kanunlarını matematiksel olarak ispatlar. Bu bölümde kendi ismi ile anılan ''Newton hareket yasalarını'' açıklamıştır. İkinci bölümde de, akışkan içindeki hareketleri incelemiştir ve en iyi gemi tasarımı için öneriler koymuştur. Bu bölümde dalga hareketlerini matematiksel incelemesi ilgi çekmiştir.

1696'da Newton'a Kraliyet Darphanesi'nin müdürlüğü teklif edildi ve Newton bunu kabul ederek Londra'ya yerleşti. Bu işini çok ciddiye almıştı ve özellikle sahte paralara karşı büyük bir mücadele başlattı. Newton, Londra'daki yaşamı sevmişti ve artık akademik çalışmalar ile çok ilgilenmek istemiyordu. 1703'te Royal Society'nin başına getirildi ve ölümüne kadar bu görevde kaldı. 1705'te şövalyelik unvanı aldı. 1706'da kraliyet derneğinin başkanlığına seçildi. 1708'de Kraliçe Anne tarafından "Sir" unvanıyla ödüllendirildi.
Isaac Newton, 31 Mart 1727 tarihinde, 84 yaşındayken öldü ve Westminster Manastırı'na gömüldü.

1704'te ışık ve renkleri konu alan The Opticks kitabını yayımladı. Kitabını Principia'da olduğu gibi Latince değil, İngilizce basmıştı. Böylece Newton, kitabı aracılığıyla daha geniş kitlelere ulaşabilmiştir. Kitapta yansıma ve kırınım hesapları, beyaz ışığın tayfın renklerine ayrılması, gözün çalışma yöntemi, merceklerle görüntü oluşumu, gökkuşağının renkleri, yansıma, teleskopun yapımı gibi konulardan bahseder.
Newton'ın büyük bir eleştirilme ve yadırganma korkusu vardı; bu nedenle buluşlarını ilk düşündükten yıllar sonra yayımladığı düşünülmektedir. Bu yönü, bazı bilim insanları ile sert tartışmalara girmesine de neden olmuştur. Leibniz'i kendi fikirlerini çalmak ile suçlamış, ününü ve gücünü kullanarak Leibniz'in kendisini savunmasına engel olmaya çalışmıştır. Başka bir fizikçi Robert Hooke ile çeşitli konularda tartışmaları olmuştur. Newton'ın, Principia kitabını yayımlamak için Hooke'un ölümü beklediği de söylenir; çünkü kitap Hooke'un ölümünden bir sene sonra yayımlanmıştır.

Newton, Principia kitabının giriş kısmında bilimin olması gereken amacını şu şekilde belirtmiştir:Olgulardan doğanın kuvvetlerini keşfetmek, sonra da bu kuvvetler yardımıyla diğer olayları açıklamak...Ona göre önce olgular gözlemlenmeli, bu gözlemler sonucu doğanın yasaları keşfedilmeli ve sonrasında oluşturulan kuram, bu olayları açıklayabilmelidir.
Newton'a göre doğa, matematiksel niteliklere sahip bölünemez küçük parçacıklardan yapılmıştır ve doğada her olay bu parçacıkların birleşmesi ve dağılması ile oluşmuştur. Ona göre bilimin amacı, deneyler ile birlikte bu olayları matematiksel kuramlar ile genelleştirmektir.

Newton'un matematikte neredeyse her dalda katkıları olmuştur. Özellikle analitik geometride eğrilerin teğetleri (diferansiyel) ve eğrilerin oluşturduğu alanları (integral) hesaplamada yöntemler geliştirmiştir. Bu iki işlemin birbirlerine ters olduğunu bulmuş, eğimler ile ilgili çözümler geliştirmiş ve bunlara akış (fluxion) metotları ismini vermiştir çünkü niceliklerin bir boyuttan diğerine aktığını hayal etmiştir.
Matematikte 
  
    
      
        (
        a
        +
        b
        
          )
          
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle (a+b)^{n}}
  
 ifadesinin üstel seriye açılımını veren genel iki terimli teoremini buldu.

Newton, "akış" yöntemlerini 1666 yılında geliştirmişti ve sadece birkaç matemat

James Clerk Maxwell (13 Haziran 1831 – 5 Kasım 1879), İskoç teorik fizikçi ve matematikçi. En önemli başarısı, klasik elektromanyetik teorisinde daha önceden birbirleriyle ilişkisiz olarak gözüken elektrik ve manyetizmanın aynı şey olduğunu kendisine ait olan Maxwell Denklemleri'yle (4 denklem) ispatlamasıdır. Bu denklemler elektrik, manyetik ve optik alanlarında kullanılır. Maxwell Denklemleri sayesinde bu alandaki klasik denklemler ve yasalar basitleştirilmiş oldu. Maxwell'in elektromanyetik alandaki çalışmaları, birincisi Isaac Newton tarafından gerçekleştirilmiş, "fizikteki ikinci büyük birleşme" olarak isimlendirilir.
Maxwell elektrik ve manyetik alanların uzayda dalga formunda sabit ışık hızında ilerlediğini bulmuştur. 1864 yılında Maxwell A Dynamical Theory of the Electromagnetic Field (Elektromanyetik Alanın Dinamik Teorisi) adlı kitabı yayınlamıştır. Işığın aslında aynı ortamda dalga hareketi yaptığı, bunların da elektriksel ve manyetik bulgular olduğu ilk kez bu kitapta yer almıştır. Elektrik kuvveti ile manyetik kuvveti birleştirdiği elektromanyetizm modeli, fizikteki en önemli gelişmelerden biri olarak kabul edilir.
Maxwell ayrıca gazların kinetik teorisini istatistiksel olarak açıklayan Maxwell-Boltzmann Dağılımı'nın geliştiricilerinden biridir. Bu iki buluş modern fizikte yeni bir çağın başlamasına neden olmuş, özel görelilik ve kuantum mekaniğinin ortaya çıkmasına katkıda bulunmuştur. Maxwell ayrıca 1861'de ilk gerçek renkli fotoğrafı yaratması ve birçok köprünün yapısını oluşturan çubuk-mafsal sistemlerinin esnemezliği (Rijitlik) konusundaki temel oluşturan çalışmalarıyla bilinir.
Birçok fizikçi tarafından 19. yüzyılda yaşayıp 20. yüzyıl fiziğine en büyük katkıyı sağlayan kişi olarak görülür. Maxwell'in bilime katkıları Isaac Newton ve Albert Einstein'ınkilerle eşdeğer görülür. 1999'un sonlarında 100 ileri gelen fizikçiyle gerçekleştirilen milenyum oylamasında Maxwell, tüm zamanların en iyi fizikçileri arasında Einstein ve Newton'dan sonra 3. sırayı almıştır. 1931 yılında Einstein, Maxwell'in doğum günü töreninde Maxwell'in çalışmasını "Newton'dan sonra fizikte en verimli ve en önemli çalışmadır" diye tanımlamıştır. Einstein çalışma odasının duvarına Michael Faraday ve Isaac Newton'un yanı sıra Maxwell'in de fotoğrafını asmıştı.

James Clerk Maxwell 13 Haziran 1831 tarihinde İskoçya'nın başkenti Edinburgh'da avukat John Clerk Maxwell ve eşi Frances Maxwell'in çocukları olarak dünyaya gelmiştir. Babası Penicuik bölgesinin baronetliğini elinde bulunduran Clerk ailesinden olan varlıklı bir kişi olup, kardeşi 6. baronet unvanı almıştır. Asıl adı John Clerk olan babası, Middlebie, Kirkcudbrightshire kasabasında, soylulardan Maxwell ailesi ile olan bağlantısından kendisine miras kalmasından sonra Maxwell soyadını ekletmiştir.
Maxwell'in anne ve babası o dönemde pek rastlanmayan bir biçimde 30'lu yaşlarına kadar tanışmamış dahası o doğduğunda annesi 40 yaşına yaklaşmıştır. Daha önce Elizabeth adlı bir kızları olmuş ancak ilk döneminde ölmüştür. Yaşayan tek çocuklarına dedesi ve diğer birçok aile büyüğünün anısına James adını koymuşlardır.
Maxwell henüz küçükken ailesi Middlebie kasabasında 6.1 km² üzerine inşa ettirdikleri Glenlair House diye anılan eve taşınmıştır. Eldeki bütün işaretler Maxwell'in daha o yaşta bitmeyen bir merak duygusuna sahip olduğunu göstermiştir. 3 yaşında iken çevresinde hareket eden, ışık saçan, ses çıkaran her şeyi sorguladığı söylenmiştir.

Viktorya dönemi'nde sıkça görüldüğü üzere, potansiyeli kolaylıkla fark edilebilen genç James'in eğitiminden sorumlu kişi annesi Frances'ti. Fakat karın kanserine yakalanan annesi, başarısız bir ameliyattan sonra Aralık 1839'da Maxwell daha 8 yaşındayken ölmüştür. Bundan sonra onunla babası John Maxwell ile kardeşinin karısı Jane ilgilenmiş, ikisi de hayatında önemli rol oynamıştır. Okul hayatı babasının tuttuğu 16 yaşındaki özel hocası gözetiminde kötü başlamıştır. Bu kişi hakkında çok bilgi olmasa da John'a acımasızca davrandığı, yavaş ve dik başlı olduğu gerekçesiyle azarladığı söylenmiştir. Babası 1841 Kasım'ında bu hocayı kovmuş, bunu yerine James'i saygın Edinburgh Akademisi'ne göndermiştir. Buradaki dönemde halası Isabella'nın yanında kalmış, kendisi yetenekli bir ressam olan kuzeni Jemima onu çizime olan tutkusu konusunda cesaretlendirmiştir.

Kırsaldaki evlerinde çevresinden izole bir şekilde büyüyüp 10 yaşına gelen Maxwell, okula uyum sağlayamamıştır. İlk yıl sınıfları dolu olduğu için, kendisinden bir üstteki sınıflara katılmak zorunda kalmıştır. Kendine has davranışları ve sahip olduğu Gallowey aksanı sebebiyle köylü olarak görülmüş, okulun ilk gününde giydiği el yapımı ayakkabı ve giysiler sebebiyle arkadaşları ona salak, deli anlamlarına gelen daftie lakabını takmıştır. Maxwell bu duruma rağmen hiç gücenmiş gibi görünmemiş, şikayet etmeden durumu kabullenmiştir. Akademideki yalnızlığı, sonraki dönemlerde tanınmış isimler haline gelen yaşıtları Lewis Campbell ve Peter Guthrie Tait ile tanıştığında sona ermiş, onlarla ömür boyu dost kalmıştır.
Maxwell ilk döneminde geometri'ye büyük ilgi duymuş, herhangi bir ödev, yönlendirme olmadan düzenli çok yüzlü kavramını yeniden keşfetmiştir. Maxwell'in zekası bu duruma rağmen büyük oranda fark edilememiş; okuldaki ikinci yılında kazandığı kutsal metin ödülüne rağmen, akademik çalışmaları 13 yaşında kazandığı matematik madalyası ile İngilizce-şiir birincilik ödüllerine kadar karşılıksız kalmıştır.
İlk bilimsel makalesini 14 yaşında yazan Maxwell, bu çalışmasında bir parça ip ile oluşturabilen matematiksel eğrilerin mekanik anlamlarıyla birlikte elipslerin ve ikiden fazla odaklı eğrilerin özelliklerini ortaya koymuştur. Oval Eğriler (Oval Curves) adlı çalışması o dönem Edinburgh Üniversitesi'nde doğa felsefesi profesörü olan James Forbes tarafından Edinburgh Kraliyet Topluluğu'na (Royal Society of Edinburgh) sunulmuştur. Maxwell'in bu sunumu yapmak için çok genç olduğu düşünülmüştür. Maxwell'in bu çalışmasının, Descartes'in de 17. yüzyılda çok odaklı eğrileri incelediği düşünüldüğünde, tamamen özgün olduğu söylenemese de; çalışma bu yapıları basitleştirmiştir.

Maxwell 1847'de akademiyi bırakıp Edinburgh Üniversitesi'nde derslere katılmaya başladı. Cambridge Üniversitesi’ne katılma şansı elde etse de, bunun yerine Edinburgh’daki lisans derslerini bitirmeye karar verdi. Maxwell’in üniversitede bulunduğu dönemde Edinburgh Üniversitesi'nin akademik kadrosu birçok saygıdeğer kişiyi içermekteydi. İlk senesinde Sir William Hamilton’dan mantık ve metafizik, Philip Kelland’dan matematik ve James Forbes’dan doğa felsefesi dersleri aldı. Fakat üniversitedeki dersleri pek çekici bulmayan Maxwell boş zamanlarında, özellikle Glenlair'deki evinde, kendini özel çalışmalarına verdi. Asıl ilgi alanı polarize ışığın özellikleriydi. Şekillendirilmiş jelatin blokları farklı baskılara maruz bırakıp, kendisine ünlü bilim insanı William Nicol tarafından verilen polarizasyon prizmalarını kullanarak jelatinde oluşan renkli fringeleri(ışığın kırılmasıyla oluşan koyu çizgiler) gösterdi. Bu denemesi sırasında (daha sonraları madde üzerindeki baskıyı hesaplamak için kullanılacak olan) fotoelastisiteyi buldu.
18 yaşında iki farklı makale yayımlayan Maxwell “kürsüde durmak” için çok genç olarak nitelendirilmiş ve makalelerin sunumu hocası Kelland tarafından gerçekleştirilmiştir.

1850 Ekim'inde, zaten başarılı bir matematikçi olan Maxwell, Cambridge Üniversitesi için İskoçya'dan ayrıldı. Başlangıçta Peterhouse'a katıldı, ancak ilk döneminin bitiminden önce, bir burs almanın daha kolay olacağına inandığı Trinity'ye transfer oldu. Trinity'de Cambridge Havarileri olarak bilinen elit gizli topluluğa seçildi. Maxwell'in Hristiyan inancına ve bilime ilişkin entelektüel anlayışı Cambridge yıllarında hızla gelişti. Entelektüel seçkinlerin münhasır tartışma topluluğu olan "Havariler" e katıldı ve denemeleri aracılığıyla bu anlayışı geliştirmeye çalıştı.
Kasım 1851'de Maxwell, ona "kıdemli savcı ustası" lakabını kazandıran William Hopkins'in yanında çalıştı.
1854'te Maxwell, Trinity'den matematik alanında bir derece ile mezun oldu. Final sınavında ikinci en yüksek puanı alarak Edward Routh'u geride bıraktı ve kendisine İkinci Wrangler unvanını kazandı. Maxwell, derecesini kazandıktan hemen sonra Cambridge Philosophical Society'ye "On the Transformation of Surfaces by Bending" adlı makalesini okudu. Bu, bir matematikçi olarak büyüyen itibarını gösteren, yazdığı tamamen matematiksel birkaç makaleden biridir. Maxwell, mezun olduktan sonra Trinity'de kalmaya karar verdi ve birkaç yıl almasını bekleyebileceği bir süreç olan bir burs için başvurdu.
Rengin doğası ve algısı, Forbes öğrencisi iken Edinburgh Üniversitesi'nde başlamış olduğu bu türden bir ilgiydi. Forbes tarafından icat edilen renkli topaçlarla Maxwell, beyaz ışığın kırmızı, yeşil ve mavi ışık karışımından kaynaklanacağını gösterebildi. "Renk Deneyleri" adlı makalesi renk kombinasyonunun ilkelerini ortaya koydu ve Mart 1855'te Edinburgh Kraliyet Cemiyeti'ne sunuldu.
Maxwell Kasım 1856'da Cambridge'i terk ederek Aberdeen'de profesörlük yaptı.

Zamanın çoğu fizikçisinin yanı sıra, Maxwell psikolojiye güçlü bir ilgi duyuyordu. Isaac Newton ve Thomas Young'ın adımlarını takip ederek, özellikle renkli görme çalışmasıyla ilgilendi. Maxwell, 1855'ten 1872'ye kadar aralıklarla renk algısı, renk körlüğü ve renk teorisi ile ilgili bir dizi araştırma yayınladı ve "Renk Görme Teorisi Üzerine" Rumford Madalyası ile ödüllendirildi.
Isaac Newton, prizmalar kullanarak, güneş ışığı gibi beyaz ışığın, daha sonra beyaz ışığa dönüştürülebilecek bir dizi monokromatik bileşenden oluştuğunu göstermişti. Newton ayrıca, iki tek renkli sarı ve kırmızı ışıktan oluşmasına rağmen, sarı ve kırmızıdan yapılmış turuncu bir boyanın tam olarak tek renkli turuncu bir ışığa benzeyebileceğini gösterdi. Zamanın fizikçilerinin kafasını karıştıran paradoks bu yüzden: iki karmaşık ışık (birden fazla monokromatik ışıktan oluşan) birbirine benzeyebilir ancak fiziksel olarak farklı olabilir, metamer adı verilir. Th

James Webb Uzay Teleskobu (İngilizce: James Webb Space Telescope, kısaltmasıyla JWST), kızılötesi astronomiye yönelik bir uzay teleskobudur. Uzaya gönderilmiş en güçlü teleskoptur. Eskiyen Hubble Uzay Teleskobu'nun kısmen ardılı olacak şekilde planlanmış, NASA öncülüğünde ve ESA ile CSA'nın desteğiyle geliştirilmiştir. Aralık 2021'de fırlatılmış ve Ocak 2022'de yörüngesine girmiştir.
Adını 2002'de NASA'nın Apollo programından sorumlu müdürü olan James E. Webb'ten alan JWST, 6,5 metre genişliğinde altın kaplama bir aynayla donatılan kızılaltı bir teleskoptur. Bu ayna, 13.5 milyar ışık yılı uzağı, yani evrenin ilk yıldızlarının oluştuğu zamanı görmesini olanaklı kılmaktadır.
JWST, NASA'nın başkanlığında 15 farklı devletin, Avrupa Uzay Ajansı ve Kanada Uzay Ajansı'nın ortak yürüttüğü bir projedir. Kızılötesi ışığı gözlemlemek için ayarlanmış olan 6,5 metrelik bu teleskop, Dünya'dan neredeyse 1,5 milyon kilometre uzaklıkta yörüngeye yerleştirilmiştir. Bu uzaklık, Dünya ile Ay arasındaki uzaklığın dört katı kadardır.
1995'te Hubble'ın ardılı olarak tasarlanan JWST'in tamamlanması uzun sürdü, birçok teknik engelle karşılaştı. 25 Aralık 2021 tarihinde fırlatıldığında L2 (Lagrange noktası 2) konumu etrafında, Güneş'ten uzak, Dünya'nın yörüngesinin 1,5 milyon kilometre ötesinde bir yerde sıkı bir yörüngeye oturmuştur. L2 konumu, uzayda Güneş'in ve Dünya'nın kütleçekiminin birlikte çalışıp Güneş'in etrafında yörüngede dönen bir nesneyi Dünya'yla aynı oranda çektiği, yörünge dönüşünü bir yılda yapmasını sağladığı yerdir. Yani JWST, büyük ölçüde Dünya'nın gölgesindedir; bu durum Güneş'ten gelen ısı kirliliğini önler ve teleskobun derin uzayda çok soluk kızılaltı kaynakları saptamasını olanaklı kılar. NASA, teleskobun Ay'daki bir yabanarısının ısısını dahi saptayabildiğini iddia etmektedir.

Üzerinde yer alan hassas aygıtlar, dev gezegenlerin ve gezegen sistemlerinin kızıl ötesi görüntülerini çekme ve tayflarını ölçerek yaşlarını ve kütlelerini belirleme imkânına sahiptir. Bunların dışında, başka yıldızların çevresinde yer alan disklerin tayf ölçümlerini yaparak gezegen sistemlerinin doğmasına olanak sağlayan türden olan disklerin bileşenlerini tanımlamaya da imkân verir. Son derece hassas aygıtları ve büyük aynasıyla, gezegenlerin doğduğu toz disklerini gözlemleyebilmenin yanında, kendi yıldızlarının önünden geçen gezegenlerin havaküre bileşenlerini de gözlemleyebilir. Her ne kadar gezegen bulmak için geliştirilmiş bir teleskop olmasa da gelişkin yetenekleri bu teleskobun yeni gezegenleri inceleyen ve Güneş Sistemi'mizin nasıl oluştuğu ve nasıl evrim geçirdiği konularını araştıran gök bilimciler için önemli bir araç hâline gelmesi konusunda ümit vermektedir.

JWST, Hubble Uzay Teleskobu'nun yaklaşık yarısı kadar bir kütleye sahip olmasına karşın berilyumla kaplanmış 18 altıgen aynanın birleşmesiyle oluşan ana aynası, 6,5 metre çapı ve 25,4 metrekare yüzey alanıyla Hubble'ınkinden daha büyüktür. JWST'nin tasarımının ana odağı, yakın-kızılötesi astronomidir. Ancak cihazdaki enstrümanlara bağlı olarak turuncu ve kırmızı görünür ışığın yanı sıra orta-kızılötesi bölgeyi de görebilir. Tasarım, üç ana nedenden dolayı yakın ve orta kızılötesine odaklanmıştır:

yüksek-kırmızıya kayan nesnelerin görünür emisyonları kızılötesine kaydırılır.
Enkaz diskleri ve gezegenler gibi soğuk nesneler güçlü şekilde kızılötesi yayarlar.
Bu kızılötesi bandın yerden veya Hubble gibi mevcut uzay teleskoplarıyla incelenmesi zordur.
Dünya'nın atmosferi, yer tabanlı teleskopların kızılötesi bantları incelemesini zorlaştırmaktadır. Uzaydaki nesnelerin gözlemi için hedeflenen su, karbondioksit ve metan gibi kimyasal bileşiklerin birçoğu aynı zamanda Dünya atmosferinde de mevcut olduğu için yerden gözlemini karmaşık hale getirmektedir. Hubble gibi mevcut uzay teleskopları, aynaları yeterince soğuk olmadığı için (Hubble aynası yaklaşık 15 °C'de tutulur) güçlü şekilde kızılötesi ışık yayarlar ve bu bantları inceleyemezler. Teleskop, Dünya'nın yaklaşık 1.500.000 kilometre ötesinde, Lagrange noktası (Dünya-Güneş L2) yakınında çalışmaktadır. Karşılaştırma yapmak gerekirse Hubble, Dünya yüzeyinden 550 kilometre yukarıdaki bir yörüngede bulunuyor ve Ay, Dünya'dan kabaca 400.000 kilometre uzaklıktadır. Bu mesafe, fırlatma sonrası oluşacak bir sorunda onarımını mevcut olan uzay gemileriyle neredeyse imkansız hale getirmektedir. SpaceX, yeni geliştirdiği Starship fırlatma aracının James Webb'den bile daha büyük uydular ve uzay teleskoplarını gönderme yeteneğine sahip olduğunu ve Mars yörüngesine ulaşmak için tasarlandığını iddia etmektedir. Bu Lagrange noktasının yakınındaki nesneler, Dünya ile eş zamanlı olarak Güneş'in yörüngesinde dönmektedir. Bu da teleskobun kabaca sabit bir mesafede kalmasına ve Güneş ve Dünya'dan gelen ısı ve ışığı engellemek için tek bir güneş kalkanı kullanmasına izin verir. Bu yörünge, uzay aracının sıcaklığını kızılötesi gözlemler için gerekli olan −223.2°C'nin altında tutmaktadır.

Kızılötesi spektrumda gözlem yapabilmek için teleskobun sıcaklığı, −223.2 °C'nin altında tutulmalıdır; aksi takdirde, kızılötesi radyasyon aletteki enstrümanlara zarar verecektir. Bu nedenle teleskop; Güneş, Dünya ve Ay'dan gelen ışığı ve ısıyı engellemek için büyük bir güneş kalkanı kullanmaktadır. Uzay aracı, bulunduğu yörüngenin konumu itibarıyla üç cismi de her zaman uzay aracının aynı tarafında tutarak onları kalkanın arkasında bırakır.
Her bir katmanı insan saçı kadar ince olan beş katmanlı güneşlik, DuPont firması tarafından temin edilen poliimid kaplı bir örtü şeklinde olan Kapton E'den yapılmıştır ve her iki tarafında membran özellikli alüminyum ile kaplanmış olup Güneş'e bakan tarafın kaplanmasında katkılı silikon kullanılmıştır. Bu katman, en çok ısınan iki katmandan biridir. Güneş kalkanı, Ariane 5 roketinin (4.57 × 16.19 m) yük kaportasına sığması için on iki kez katlanacak şekilde tasarlanmıştır. L2 noktasında konuşlandırıldıktan sonra açılarak 14.162 × 21.197 metrelik bir alan uzunluğuna sahiptir. Güneş kalkanı, Northrop Grumman'a teslim edilmeden önce Alabama, Huntsville'deki ManTech'te elle monte edilerek test edilmiştir.

Teleskobun birincil aynası, 25.4 metrekare toplam alana sahip 6,5 metre çapında altın kaplamalı berilyum reflektörüdür. Ayna, teleskop fırlatıldıktan sonra açılan 18 altıgen parçadan oluşur. Tek parça hâlinde gönderilmemesinin nedeni, mevcut fırlatma araçlarının yeterli büyüklükte olmamasından kaynaklanmaktadır. Teleskobun uzaydaki ilk kurulumu sırasında aynaları doğru konuma getirmek için hassas mikro motorlar kullanılmaktadır. Bu ilk yapılandırmanın ardından, optimum odağı korumak için yalnızca birkaç günde bir güncelleme yapılması yeterlidir. Bu yöntem, yer çekimi ve rüzgâr yükünün etkilerinin üstesinden gelmek için hareketli optikler kullanarak ayna parçalarını sürekli olarak ayarlayan yeryüzündeki karasal teleskoplardan farklıdır. Uzay ortamında çevresel etmenler olmadığı için Webb teleskobunun sürekli hareketlere ihtiyacı yoktur.
JWST'nin optik tasarımı, geniş bir alan üzerinde optik sapmalardan arınmış görüntüler sunmak için kavisli ikincil ve üçüncül aynalardan yararlanan üç aynalı bir sistemdir. Ek olarak, görüntü sabitleme sağlamak için konumunu saniyede birçok kez ayarlayabilen hızlı bir sevk ve idare aynası vardır. Ball Aerospace & Technologies şirketi, NASA ile yapılan bir sözleşme kapsamında, ana yükleniciliği Northrop Grumman Uzay Sistemleri tarafından yönetilen JWST projesinin başlıca optik ayna alt yüklenicisi olmuştur. On sekiz birincil ayna parçası, ikincil, üçüncül, sevk ve idare aynası ve uçuş yedek parçaları Ball Aerospace tarafından üretilip parlatıldı. Birincil aynanın son bölümü 3 Şubat 2016'da, ikincil ayna ise 3 Mart 2016'da kuruldu.

Dönemin ABD Başkanı Joe Biden, teleskobun elde ettiği ilk görüntü olan Webb's First Deep Field'ı 11 Temmuz 2022'de basın açıklamasında paylaşmıştır. 12 Temmuz 2022 tarihinde ilk tam renkli görüntüler ve spektroskopik veriler NASA tarafından yayınlanmış, teleskobun genel bilim işlemleri resmen başlamıştır.

JWST homepage at NASA 10 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
JWST homepage at STScI 4 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
JWST homepage at ESA 23 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
James Web Space Telescope Mission Profile by NASA's Solar System Exploration16 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cost overruns put squeeze on Hubble’s successor 15 Ocak 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
AIAA-2004-5986: JWST Observatory Architecture and Performance
AIAA-2006-5593: Development of JWST's Ground Systems Using an Open Adaptable Architecture

Johannes Kepler (Almanca telaffuz: [ˈkʰɛplɐ]; 27 Aralık 1571 – 15 Kasım 1630); Alman gök bilimci, matematikçi ve astronomdur. 17. yüzyılın bilimsel devriminde, "Astronoma Nova", "Harmonik Mundi" ve "Kopernik Astronomi Özeti" adlı çalışmalarına bağlı olarak şahsen ortaya çıkardığı gezegensel hareket yasaları ile tanınır. Bu çalışmaları Isaac Newton'un evrensel yer çekimi kuvveti teorisine dayanak sağlamıştır.
Kariyeri boyunca, Graz, Avusturya'da bir papaz okulunda matematik öğretmenliği yaptı. Aynı okulda Prens Hans Ulrich von Eggenberg de öğretmenlik yapmakta idi. Daha sonra gök bilimci Tycho Brahe'in asistanı oldu. Daha sonra İmparator II. Rudolf Dönemi'nde "imparatorluk matematikçisi" unvanı verilerek imparatorluk memuru olarak çalıştı ve onun iki varisi Matthias ve II. Ferdinand dönemlerinde de bu görevlerle uğraştı. Bu dönemlerde Linz'de matematik öğretmeni ve General Wallenstein'ın danışmanlığı görevlerinde bulundu. Bunların yanında, optik biliminin temel bilimsel prensipleri üzerinde çalışmalar yaptı; "Kepler-tipi teleskop" adıyla anılan bir "kırıcı teleskop"un geliştirilmiş bir tipini icat etti ve kendi ile aynı dönemde yaşamış olan Galileo Galilei'nin teleskobik buluşlarında da ismen bahsedildi.
Kepler, "astronomi" ve "astroloji" arasında net bir ayrımın olmadığı fakat "astronomi" (beşeri bilimler içinde matematiğin bir dalı) ve "fiziğin" (doğa felsefesinin bir dalı) belirgin bir şekilde ayrıldığı bir dönemde yaşadı. Böyle bir dönemde Kepler, Tanrı'nın dünyayı ve gezegenleri mantığın ışığıyla anlaşılabilecek bir üstün planla yarattığı inancından dolayı eserlerine dinsel argümanlar ve mantıklar da eklemiştir. Kepler kendi hazırladığı yeni astronomiyi "Göksel Fizik" olarak tanımlamıştır. Kepler'e göre "Göksel Fizik", Aristo'nun "Metafizik" eserinde bir gezinti ve Aristo'nun "Gökler Üzerine" eserine bir ektir. Böylece Kepler antik "Fiziksel Kozmoloji" geleneğini değiştirerek astronomi bilimini evrensel matematiksel fizik olarak ele almıştır.

Johannes Kepler, 27 Aralık 1571 tarihinde Evanjelist Yuhanna yortu gününde bağımsız bir İmparatorluk şehri olan Weil der Stadt şehrinde doğdu. Bu şehir günümüzdeki Almanya'nın Baden-Württemberg land eyaletinde bulunan "Stuttgart bölgesi"ndedir. Stuttgart şehir merkezinin batısında merkezden 30 km uzaklıktadır. Büyükbabası Sebald Kepler bir hancı idi ve bir zamanlar şehrin belediye başkanı olmuştu; ama Johannes doğduğunda kendinden büyük iki erkek kardeşi ve iki kız kardeşi olan Kepler'in ailesinin servetinde düşüş yaşanmıştı. Babası, Heinrich Kepler, bir paralı asker olarak güvencesiz bir yaşam kazanmakta idi ve Johannes beş yaşında iken ailesini terk etmiş ve ondan daha haber alınamamıştı. Hollanda'da "Seksen Yıl Savaşları"nda öldüğü sanılmaktadır. Annesi Katharina Güldenmann hancının kızı idi ve geleneksel hastalık ve sağlık için bitkileri toplayıp ilaç olarak satan herboloji aktarı ve bir geleneksel hekim idi. Annesi erken doğum yaptığı için Johannes bebekliğini ve küçük çocukluğunu gayet zayıf hastalıklı olarak geçirdi. Kepler daha çocukken gayet olağanüstü, mucizevi derin matematik yeteneği ile büyükbabasının hanında ona matematiksel sorular ve problemler soran müşterilere gayet dakik ve doğru cevaplar vererek han müşterilerini sık sık eğlendirdiği bildirilmiştir.
Küçük yaşta astronomi ile tanıştı ve bütün hayatını ona adadı. Altı yaşında iken 1577'de Avrupa ve Asya'nın birçok ülkesinde gayet net görülebilen "1577 Büyük Kuyruklu Yıldızı"nı (Great Comet) gözlemlemesi için annesi onu yüksek bir tepeye götürmüştü. 1580'de 9 yaşında iken bir Ay Tutulması olayını da gözlemlemişti ve bunun için gayet açık bir kırsal alana gittiğini ve tutulmakta olan ayın "gayet kırmızı" renk aldığını yazmıştır. Fakat Kepler çocukluğunda çiçek hastalığı geçirdiği için eli çolak sakat kaldı ve gözleri de zayıf idi. Bu sağlık engelleri dolayısıyla astronomi alanında gözlemci olarak çalışma imkanları kısıtlanmıştır.
Akademik lise okulundan, Latince okulundan ve papaz okulundan Maulbronn'da okuyup mezun olduktan 1589 yılında Kepler Tübingen Üniversitesi'nde Tübinger Stift'e devam etmeye başladı. Orada, orada Vitus Müller altında felsefe ve Jacop Heerbrand (Wittenberg Universitesi'nde Philipp Melanchthonat'ın öğrencisi idi) altında teoloji okudu. Jacop Heerbrand 1590 yılında Tübingen Üniversite Şansölyesi olana kadar Michael Maestlin'e de teoloji öğretmişti. Çok iyi bir matematikçi olduğu için Kepler hemen kendini üniversitede gösterdi. Aynı dönemde gayet iyi yetenekli bir astrolog olduğu anlaşıldığı için üniversite arkadaşlarının yıldız fallarına bakmakla isim yaptı. Tübingen'in profesörü Michael Maestlin'in öğretileri ile hem Batlamyus'un sistemi yermerkezci geosantrizm sistemini hem de Kopernik'in güneş merkezli helyosantrik sistemi gezegensel hareket sistemini öğrendi. O dönemde güneş merkezli helyosantrik sistemini uygun görmekte idi. Üniversitede yapılan bilimsel münazaralardan birinde Kepler hem teorik açıdan hem de dinsel teoloji açısından güneş merkezli helyosantrik sistemin teorilerini savundu ve Evren'deki hareketlerinin temel kaynağının güneş olduğunu iddia etti. Kepler üniversiteden mezun olunca bir Protestan papazı olmak istemekteydi. Fakat üniversite çalışmalarının sonunda, Nisan 1594'te 25 yaşında iken, Kepler gayet prestijli bir akademik okul olan (sonradan Graz Üniversitesi'ne dönüştürülecek) Graz'daki Protestan okulundan matematik ve astronomi öğretmenliğine tavsiye olundu ve bu öğretmenlik pozisyonunu kabul etti.

Johannes Kepler'in ilk temel astronomik çalışması olan Mysterium Cosmographicum (The Cosmographic Mystery) onun ilk basılmış Kopernik sisteminin savunmasıdır. Kepler 19 Temmuz 1595'te, Graz da öğretmenlik yaptığı sırada, Satürn ve Jüpiter'in periyodik kavuşmalarının burçlarda görüneceğini ileri sürdü. Kepler sıradan poligonların evrenin geometrik temeli olarak sorguladığı bir yazılı ve bir sınırlandırılmış daire ile kesin oranlarda bağlandığını fark etti. Astronomik gözlemlerine uyan poligonların tek bir dizilişini (ekstra gezegenler de sisteme katılır) bulamamasından sonra Kepler üç boyutlu polihedra ile deneyler yapmaya başladı. Her Platonik katı maddeden birinin eşsiz olarak yazılı ve bu katı cisimleri iç içe koyan ve her birini küre içine kapatan ve her biri 6 tabaka üreten (6 bilinen gezegen olan Merkür, Venüs, Dünya, Mars, Jüpiter ve Satürn) küresel gök cisimleri ile sınırlandırılmış olduğunu buldu. Bu katı maddeler düzgünce sıralandığında sekiz yüzlü, yirmi yüzlü, on iki yüzlü, düzgün dört yüzlü ve küp. Kepler kürelerin Güneş'i çevreleyen daire içinde her bir gezegenin kendi yörüngesinin büyüklüğüyle orantılı olarak belirli aralıklar (astronomik gözlemlere uygun kesin limitler içinde) ile yerleştiğini buldu. Ayrıca Kepler her gezegenin küresinin yörünge periyodunun uzunluğuyla ilgili bir formül geliştirdi: içteki gezegenden dıştaki gezegene doğru yörünge periyotlarındaki artış küre yarıçapının iki katı kadardır. Fakat Kepler daha sonra bu formülü kesin olmaması gerekçesiyle reddetti.

Başlıkta da belirtildiği gibi, Kepler Tanrı'nın evren için düşündüğü geometrik planı açığa kavuşturduğunu düşünmüştü. Kepler'in Kopernik sistemleriyle ilgili hevesinin büyük kısmı onun fizik ile dinsel görüş (Güneşin Babayı, yıldızlar sisteminin Oğul ve aradaki boşluğu Kutsal Ruh u temsil ettiği evrenin tanrının bir yansıması olduğu) arasında bir bağ olduğuna inandığı teolojik inancından kaynaklanıyordu. Mysterium Taslağı geosentrizmi destekleyen heliyosentrizmin incile ait parçalarla uzlaşmasıyla ilgili genişletilmiş bölümler içerir.
Mysterium 1596'da basıldı, Kepler kopyaları aldı ve 1597'de öne çıkan astronomlara ve destekçilere göndermeye başladı. Çok geniş çaplı okunmadı fakat Kepler'in çok yetenekli bir astronom olarak ün salmasını sağladı. Coşkulu bir fedakârlık, güçlü destekleyiciler ve Graz'daki pozisyonunu koruyan bu adam patronaj sisteminin gelmesi için önemli bir kapı açtı.
Her ne kadar detaylar daha sonraki çalışmalarında modifiye edilmiş olsa da, Kepler asla Mysterium Cosmographicum'un Platonist çok yüzlü-küresel kozmolojisinden feragat etmedi. Onun daha sonraki temel astronomik çalışmalarının sadece biraz geliştirilmesi gerekmiştir: gezegen yörüngelerinin dışmerkezlik hesaplamalarını yaparak küreler için daha kesin iç ve dış boyutlarını hesaplamak. 1621 yılında Kepler Mysterium'un yarısı kadar daha uzun, ilk baskıdan sonraki 25 yılda yapılan düzeltme ve gelişmelerin detaylarını içeren genişletilmiş ikinci baskısını yayınladı.
Mysterium'un etkisi açısından Nicolaus Copernicus'un "De Revolutionibus" da öne sürdüğü teorinin ilk modernleştirilmesi gibi önemli görülebilir. Copernicus bu kitapta güneş merkezli sistemde öncü olarak ileri sürülürken o gezegenlerin yörünge hızlarındaki değişikliği açıklamak için Batlamyusçu aletlere (dış çeber ve eksantrik çerçeveler) başvurdu. Ayrıca güneş yerine hesaplamaya yardım etmesi ve Batlamyus'dan çok saparak okuyucunun kafasını karıştırmamak için dünyanın yörünge merkezini referans aldı. Modern astronomi ana tezdeki eksiklikler dışında "Mysterium Cosmographicum"a Kopernik sisteminin Batlamyusçu teoriden hala kopamayan kalıntılarını temizleyen ilk adım olduğu için oldukça borçludur."

Aralık 1595'te, Kepler Gemma van Dvijneveldt adında genç bir kızı olan 23 yaşındaki dul Barbara Müller ile ilk defa tanıştı ve kur yapmaya başladı. Müller eski kocasının mülklerinin mirasçısı ve aynı zamanda başarılı bir değirmen sahibiydi. Babası Jobst başlangıçta Kepler'in soyluluğuna karşı çıkmıştı; büyükbabasının soyu ona miras kalmasına rağmen fakirliği kabul edilemezdi. Jobst Kepler Mysterium'u tamamladıktan sonra yumuşadı fakat nişanlanmaları baskının detaylarına yönelmesinden dolayı uzadı. Fakat evlendirmeyi organize eden kilise çalışanları Müllers'i bu anlaşma ile şereflendirdi. Barbara ve Johannes 27 Nisan 1597'de evlendi.
Evliliğin ilk yıllarında, bu ailenin iki çocuğu oldu (Heinrich ve Susanna) fakat ikisi de bebeklik döneminde öldü. 1602 yılında, bir kızları (Susanna); 1604 yılında bir oğulları (Friedrich); ve 1607 yılında ikinci 

Katı hâl fiziği, yoğun madde fiziğinin geniş bir dalı olup şekli değiştirilemez maddelerle veya katılarla ilgilenir. Katı hâl fiziği teorisinin ve araştırmalarının en önemli konuları kristallerdir. Çünkü bir kristalin atomları genellikle düzenli (periyodik) dizildiğinde matematiksel modeli daha kolay çıkartılabilir. Bu düzenli yapıya da kristalin karakteristiği denir. Katı hâl fiziğinde genellikle kristallerin incelenmesinin diğer bir nedeni de elektrik, magnetik, optik ve mekanik özelliklerinin çeşitli mühendislik alanları için önemli olmasıdır.
Pek çok katı hâl fiziğini teorisinin ana çatısı rölativistik olmayan kuantum mekaniğinin Schrödinger dalga denklemidir. Periyodik bir potansiyeldeki elektronların dalga fonksiyonunu karakterize eden Bloch teorisi, pek çok analiz için önemli bir başlangıç noktasıdır. Bloch teorisi sadece periyodik potansiyellere uygulanabildiğinden sadece yaklaşık sonuçlar verir.
Nanoteknoloji katı hâl fiziğinin inceleme alanlarındandır.

Amorf katı
Elektronik hareket
Elektronik yapı
Kristal yapı
Mekanik özellikler
Optik özellikler

Katı hâl kimyası, bazen malzeme kimyası olarak da adlandırılır, katı faz malzemelerinin, özellikle, ancak sadece moleküler olmayan katıların sentezi, yapısı ve özelliklerinin incelenmesidir. Bu nedenle, katı hal fiziği, mineraloji, kristalografi, seramik, metalurji, termodinamik, malzeme bilimi ve elektronik ile yeni malzemelerin sentezine ve karakterizasyonuna odaklanan güçlü bir örtüşmeye sahiptir. Katılar, ana partiküllerinin düzenlenmesinde mevcut olan düzenin doğasına göre kristal veya amorf olarak sınıflandırmak mümkündür.

Ticari ürünler ile doğrudan ilgisi nedeniyle, katı hal kimyası büyük ölçüde teknoloji tarafından yönlendirilmektedir. Alandaki ilerleme, bazen akademi ile işbirliği içinde olmak üzere, genellikle endüstrinin talepleriyle sağlanmaktadır. 20. yüzyılda keşfedilen uygulamalar arasında 1950'lerde petrol işleme için zeolit ve platin bazlı katalizörler, 1960'larda mikroelektronik cihazların temel bileşeni olarak yüksek saflıkta silikon ve 1980'lerde "yüksek sıcaklık" süper iletkenliği bulunmaktadır. William Lawrence Bragg tarafından 1900'lerin başında X-ışını kristalografisinin icadı, kolaylaştırıcı bir yenilikti. Katı haldeki reaksiyonların atomik seviyede nasıl ilerlediğine dair anlayışımız, Carl Wagner'in oksidasyon hızı teorisi, iyonların karşı difüzyonu ve kusurlu kimya üzerine çalışmasıyla önemli ölçüde ilerlemiştir. Katkılarından dolayı, bazen katı hal kimyasının babası olarak anılır.

Katı hal bileşiklerinin çeşitliliği göz önüne alındığında, bunların hazırlanmasında çeşitli yöntemler kullanılır.

Termal olarak dayanıklı malzemeler için, genellikle yüksek sıcaklık yöntemleri kullanılır. Örneğin dökme katı maddeler boru fırınlar kullanılarak hazırlanır. Bunun sebebi fırınların reaksiyonların 1100 santigrat dereceye kadar yüksek sıcaklıklarda yapılabilmesine imkan tanımasıdır. Özel ekipman, örneğin içinden elektrik akımının geçtiği tantal tüpten oluşan fırınlar 2000 dereceye kadar daha yüksek sıcaklıklar için kullanılabilir. Bu tür yüksek sıcaklıklar zaman zaman reaktanların difüzyonunu indüklemek için gereklidir. 

Sıklıkla kullanılan bir yöntem, reaksiyona giren maddeleri birlikte eritmek ve daha sonra katılaşmış eriyiği tavlamaktır. Uçucu reaktanlar söz konusuysa, reaktanlar genellikle karışımdan boşaltılan bir ampule konur.

Katıları çökeltme veya buharlaştırma yoluyla hazırlamak için çözücüler kullanmak mümkündür. Bazen çözücü, normal kaynama noktasından daha yüksek sıcaklıklarda basınç altında olan bir hidrotermal olarak kullanılır. Bu konudaki bir varyasyon, istenen reaksiyonun gerçekleşebileceği yüksek sıcaklıkta bir çözücü olarak görev yapmak için karışıma nispeten düşük erime noktalı bir tuzun eklendiği akı yöntemlerinin kullanılmasıdır.

Birçok katı, klor, iyot, oksijen gibi reaktif gaz türleriyle şiddetli bir şekilde reaksiyona girer. Diğerleri diğer gazlarla eklenti oluşturur, örn. CO veya etilen. Bu tür reaksiyonlar genellikle her iki tarafı da açık uçlu olan ve içinden gazın geçtiği bir tüp içinde gerçekleştirilir. Bunun bir varyasyonu, reaksiyonun TGA gibi bir ölçüm cihazında gerçekleşmesine izin vermektir. Bu durumda, ürünlerin tanımlanmasına yardımcı olan stokiyometrik bilgiler reaksiyon sırasında elde edilebilir.
Kimyasal taşıma reaksiyonları, malzemelerin kristallerini saflaştırmak ve büyütmek için kullanılır. İşlem genellikle kapalı bir ampul içinde gerçekleştirilir. Taşıma işlemi, göç eden (taşıma) uçucu bir ara tür oluşturan, örneğin iyot gibi bir taşıma ajanının az miktarda eklenmesini gerektirir. Ampul daha sonra iki sıcaklık bölgesi olan bir fırına yerleştirilir.
Kimyasal buhar biriktirme, kaplamaların ve yarı iletkenlerin moleküler öncülerden hazırlanmasında yaygın olarak kullanılan bir yöntemdir.

Sentetik metodoloji ve karakterizasyon genellikle bir değil bir dizi reaksiyon karışımının hazırlanması ve ısıl işleme tabi tutulması anlamında el ele gider. Stokiyometri, tipik olarak, hangi stokiyometrilerin yeni katı bileşiklere veya bilinenler arasında katı çözeltilere yol açacağını bulmak için sistematik bir şekilde çeşitlendirilir. Reaksiyon ürünlerini karakterize etmenin başlıca bir yöntemi toz kırınımıdır, çünkü birçok katı hal reaksiyonu polikristalin külçeler veya tozlar üretecektir. Toz kırınımı, karışımdaki bilinen fazların tanımlanmasını kolaylaştırır. Kırınım veri kitaplıklarında bilinmeyen bir model bulunursa, modeli indekslemek, yani simetriyi ve birim hücrenin boyutunu belirlemek için bir girişimde bulunulabilir. Eğer ürün kristal değilse karakterizasyon tipik olarak çok daha zor olacaktır.
Yeni bir fazın birim hücresi bilindiğinde, bir sonraki adım, fazın stokiyometrisini oluşturmaktır. Bu, birkaç yolla yapılabilir. Bazen orijinal karışımın bileşimi bir ipucu verir.

Kimya mühendisliği, kimya, matematik, fizik, biyoloji, mikrobiyoloji, biyokimya,ve ekonomi bilimlerini, ham maddelerin ya da kimyasalların daha kullanışlı ve değerli biçimlere dönüştürüldüğü proseslere uygulayan mühendislik dalıdır. Kimya mühendislerinin çalışma alanı nanoteknolojinin ve nanomalzemelerin laboratuvarda kullanımından, kimyasalları, ham maddeleri, canlı hücreleri, mikroorganizmaları ve enerjiyi kullanışlı ürünlere dönüştüren büyük ölçekli endüstriyel işlemlere kadar değişebilir.
Kimya mühendisleri, güvenlik ve tehlike değerlendirmeleri, işletme talimatları, yapım tanımlamaları, proses tasarımı ve analizi, ünite operasyonları, modelleme, kontrol mühendisliği, kimyasal reaksiyon mühendisliği, nükleer mühendislik ve biyomühendislik gibi tesis tasarım ve işletmesinin birçok alanında yer almaktadır.
Kimya mühendisleri genellikle "kimya mühendisliği" veya "proses mühendisliği" alanında diploma sahibidir. Kimya mühendisleri uzmanlık sertifikaları alabilir ve profesyonel kuruluşların akredite edilmiş üyeleri olabilirler. Bu kurumlar arasında Kimya Mühendisleri Enstitüsü (IChemE), Amerikan Kimya Mühendisleri Enstitüsü (AIChE) gibi birçok kurum bulunmaktadır. Kimya mühendisliği diploması, diğer tüm mühendislik disiplinleriyle çeşitli kapsamlarda doğrudan bağlantılıdır.

1996 tarihli bir British Journal for the History of Science makalesi, 1839 yılında sülfürik asitin üretimi ile alakalı olarak kimya mühendisliği teriminden bahsetmesi dolayısıyla James F. Donnelly'ye atıfta bulunur. Ancak yine aynı makalede, kimya mühendisliği teriminin ilk olarak bir İngiliz danışman olan George E. Davis tarafından bulunduğu bahsedilmektedir. Davis aynı zamanda bir Kimya Mühendisliği Derneği kurmaya çalışmıştı ancak bunun yerine derneğin ismi Kimya Endüstrisi Derneği olmuştu, kendisi de derneğin ilk sekreteriydi. The History of Science in United States: An Encyclopedia, kimya mühendisliği teriminin ilk kullanımını 1890'lara tarihler. Kimya endüstrisinde mekanik ekipmanların kullanımı olarak tanımlanan "kimya mühendisliği", 1850'den sonra İngiltere'de yaygın olarak kullanılan kelimelerden biri haline geldi. 1910'a gelindiğindeyse, “kimya mühendisi” artık İngiltere ve Amerika'da yaygın olarak kullanılan bir kalıptı.

Kimya mühendisliği, günümüzde bu disiplinin temel bir kavramı olan ünite operasyonlarının gelişmesiyle ortaya çıkmıştır. Yazarların çoğu, Davis'in ünite operasyonları kavramını esasen kendisi geliştirmemiş olsa da, icat ettiğini kabul eder. Davis, kimya mühendisliği konusunda en eskilerden biri olarak kabul edilen Manchester Teknik Okulu'nda (daha sonra Manchester Üniversitesi'nin bir parçası haline gelecekti) 1887'de ünite operasyonları üzerine bir dizi ders verdi. Davis'in derslerinden üç yıl önceyse, Henry Edward Armstrong, City and Guilds of London Institute'te kimya mühendisliği alanında lisans dersi verdi. Armstrong'un kursu başarısız olmuştu, çünkü mezunları işverenlerin ilgisini çeker nitelikte değildi. Zamanın işverenleri, kimyagerleri ve makine mühendislerini işe almayı tercih ediyorlardı. Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT), İngiltere'deki Owens College ve University College London tarafından sunulan kimya mühendisliği dersleri de benzer koşullar altında mağdur konumdaydılar.
Lewis M. Norton, 1888'den itibaren MIT'de ABD'deki ilk kimya mühendisliği dersini vermeye başladı. Norton'un verdiği kurs günceldi ve esasen Armstrong'un kursuna benziyordu. Fakat her iki kursta da yapılan, ürün tasarımı ile kimya ve mühendislik konularını birleştirmekten ibaretti. “İlk kimya mühendisleri, diğer mühendisleri kendilerinin de birer mühendis olduğu konusunda; kimyagerleri ise sadece birer kimyager olmadıkları konusunda ikna etmekte zorlanmışlardı." Ünite operasyonları 1905 yılında ilk kez William Hultz Walker tarafından kimya mühendisliği eğitimine eklendi. 1920'lerin başlarındaysa ünite operasyonları MIT'de, diğer ABD üniversitelerinde ve Imperial College London'da kimya mühendisliğinin önemli bir parçası hâline geldi. 1908 yılında kurulan Amerikan Kimya Mühendisleri Enstitüsü (AIChE), kimya mühendisliğinin bağımsız bir bilim dalı olarak değerlendirilmesinde ve kimya mühendisliğinin merkezine ünite operasyonlarının yerleştirilmesinde kilit rol oynadı. Örneğin Amerikan Kimya Mühendisleri Enstitüsü, 1922 tarihli bir raporunda kimya mühendisliğini "temeli ... ünite operasyonları olan, kendi başına bir mühendislik dalı" olarak tanımlamıştı ve “talebi karşılayan” kimya mühendisliği dersleri veren bir akademik kurumlar listesi yayınlamıştı. Bu sırada İngiltere'de kimya mühendisliğinin ayrı bir mühendislik dalı olarak tanıtılması, 1922'de Kimya Mühendisleri Enstitüsü'nün (IChemE) kurulmasının yolunu açmıştı. Kimya Mühendisleri Enstitüsü de, aynı şekilde ünite operasyonlarının bu disiplinin bir temeli olarak görülmesinde yardımcı oldu.

1940'larda, kimyasal reaktörlerin geliştirilmesinde tek başına ünite operasyonlarının yetersiz kaldığı ortaya çıkmıştı. İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri'ndeki kimya mühendisliği derslerinde ünite operasyonlarının baskınlığı 1960'lara kadar devam etmiş olsa da, taşınım olayı üzerinde çok daha fazla çalışma gerçekleştirilmeye başlanmıştı. Taşınım olayları, proses mühendisliği gibi diğer yeni kavramlarla birlikte "ikinci bir paradigma" olarak ortaya konulmuştu. Taşınım olayları kimya mühendisliğine analitik bir yaklaşım sunarken, proses mühendisliği, kontrol sistemi ve proses tasarımı gibi kimya mühendisliğinin daha suni unsurlarına odaklandı. II. Dünya Savaşı öncesi ve sonrasında kimya mühendisliğindeki gelişmeler temel olarak petrokimya endüstrisinin teşviki ile gerçekleşmiştir ancak diğer alanlarda da gelişmeler kaydedilmiştir. 1940'larda biyokimya mühendisliğindeki gelişmelerin ilaç endüstrisinde uygulama alanı bulması ve bu gelişmelerin penisilin, streptomisin gibi birçok antibiyotiğin seri üretiminin yolunu açması diğer alanlardaki gelişmelere örnek olarak gösterilebilir. Tüm bunlar gerçekleşirken, 1950'lerde polimer bilimindeki ilerlemeler de “plastik çağına” giden yolu açtı.

Bu dönemde, büyük ölçekli kimyasal üretim tesislerinin güvenliği ve çevresel etkileri ile ilgili kaygılar da dile getiriliyordu. 1962'de yayınlanan ve o dönem ses getiren Rachel Carson'ın kaleme aldığı Sessiz Bahar adlı kitap, okuyucularını güçlü bir böcek ilacı olan DDT'nin zararlı etkilerine karşı uyarmaktaydı. Birleşik Krallık'ta gerçekleşen 1974 tarihli Flixborough felaketi, 28 ölüme sebep olmuştu, bunun yanı sıra bir kimyasal tesisi ile yakınlardaki üç köyde büyük hasar meydana gelmişti. 1984 yılında, Hindistan'da gerçekleşen Bhopal felaketi, neredeyse 4.000 ölümle sonuçlanmıştı. Gerçekleşen bu kazalar, diğer olaylarla birlikte yapılan işin itibarını lekelediğinden endüstriyel güvenliğe ve çevrenin korunmasına daha fazla odaklanılmaya başlandı. Buna cevaben IChemE, güvenlikle ilgili derslerin 1982'den sonra akredite edilen tüm lisans programlarına eklenmesi zorunluluğunu getirdi. 1970'lerde Fransa, Almanya ve ABD gibi çeşitli ülkelerde mevzuat ve denetleme acenteleri kuruldu.

Bilgisayar bilimindeki gelişmeler, tesislerin tasarımı ve yönetimi konusunda uygulama alanı buldu. Önceden elle yapılan çizimler ve hesaplamaları kolaylaştırdı. İnsan Genom Projesi'nin tamamlanması, sadece kimya mühendisliğinin gelişimi ile değil, aynı zamanda genetik mühendisliği ve genom biliminin de son dönemlerdeki gelişiminin sonucu olarak görülmektedir. Projede DNA dizilerini büyük oranlarda üretmek için kimya mühendisliğinin ilkeleri kullanıldı.

Kimya mühendisliği çeşitli prensiplerin uygulamasını kapsar. Bu kavramlar aşağıda görüldüğü gibidir:

Kimya mühendisliği tasarımı, pilot tesisler, yeni tesisler veya tesis modifikasyonları için plan, şartname ve ekonomik analiz oluşturmak ile ilgilenir. Tasarım mühendisleri genellikle müşterilerin ihtiyaçlarını karşılayacak tesisler tasarladıkları danışmanlık rolünde çalışırlar. Bir tesisin tasarımı finansman, devlet düzenlemeleri ve güvenlik standartları gibi birçok faktörle sınırlanır. Bu kısıtlamalar bir tesisin proses, malzeme ve ekipman seçimini belirler.
Tesis inşası, yatırımın büyüklüğüne bağlı olarak proje mühendisleri ve proje müdürleri tarafından koordine edilmektedir. Bir kimya mühendisi, tam zamanlı veya yarı zamanlı olarak proje mühendisliği yapabilir fakat bunu yapabilmek için yeterli ek eğitim ve iş becerilerine sahip olması ya da bir proje grubunda danışman olarak önceden rol almış olması gerekir. ABD'de ABET tarafından onaylanmış lisans programlarından mezun kimya mühendislerinin eğitiminde proje mühendisliği eğitimi genellikle zorunlu değildir. Proje mühendisliği eğitimi özel eğitim programlarıyla, seçmeli derslerle veya yüksek lisansla edinilebilir. Proje mühendisliği işi, kimya mühendisleri için dünya çapında en büyük istihdam alanlarından biridir.

Ünite operasyonu, bir kimya mühendisliği prosesinin fiziksel bir adımıdır. Ünite operasyonları (kristalleştirme, filtrasyon, kurutma ve buharlaştırma gibi), reaktanların hazırlanması, reaksiyon ürünlerinin saflaştırılması ve ayrılması, artan reaktanların geri kazanımı ve reaktörlerde enerji aktarımının kontrol edilmesi gibi fiziksel işlemler için kullanılan bir terimdir. Ünite prosesleri ise kimyasal değişim içeren süreçler için kullanılan bir terimdir. Materyallerin biyokimyasal, termokimyasal ve çeşitli diğer kimyasal yollarla işlenmesi, ünite prosesleri kapsamına girer. Ünite prosesleri, ünite operasyonlarıyla birlikte bir "kimyasal proses" oluştururlar. Tüm bunlardan sorumlu kimya mühendislerine proses mühendisi adı verilir.
Proses tasarımı, kullanılacak ekipman tiplerinin ve boyutlarının tanımlanmasının yanı sıra bunların birbirlerine nasıl bağlanacaklarının ve inşasında kullanılacak malzemelerinin de belirlenmesini gerektirir. Detaylar genellikle yeni veya modifiye edilmiş bir kimya fabrikasının kapasitesini ve güvenilirliğini kontrol etmek için kullanılan bir proses akış şemasında gösterilir.
Kimya mühendisliği eğitiminin lisans programları, proses tasarımı ilke ve uygu

Klasik elektromanyetizm, klasik elektromıknatıslık ya da klasik elektrodinamik teorik fiziğin elektrik akımı ve elektriksel yükler arasındaki kuvvetlerin sonuçlarını inceleyen dalıdır. kuantum mekaniksel etkilerin ihmal edilebilir derecede küçük olmasını sağlayacak kadar büyük ölçütlü sistemler için elektromanyetik fenomenlerin mükemmel bir açıklamasını sunar (bkz. Kuantum elektrodinamiği).
Elektromanyetik teori 19. yy. boyunca özellikle James Clerk Maxwell'in çalışmalarıyla geliştirilmiştir. Detaylı tarihsel bilgi için Pauli, Whittaker ve Pais in kitaplarına danışabilirsiniz (ayrıca bkz. Optik tarihi, Elektromıknatıslığın tarihi, Maxwell denklemleri).
Ribarič and Šušteršič klasik elektrodinamiğin güncel kavranışı için birçok soruyu ele almıştır. Kitapta tarihleri 1903'ten 1989'a kadar yaklaşık 240 referans bulunmaktadır. Klasik elektrodinamik için hala geçerli olan problem, Jackson'a göre, bizim basit denklemlerle ilgili çözümleri iki limit durumunda elde edebiliyor oluşumuz: “[B]irincisi yükleri ve akımları bildiğimiz ve elektromanyetik alanı hesapladığımız durum, ikincisi dış elektromanyetik alanı belirlediğimiz ve yüklü parçacıkların hareketini hesapladığımız durum. . . . Şans eseri, . . . bu iki problem birleştirildi. Fakat uygulama hala iki adımlı; önce dış alan etkisinde yüklü parçacığın hareketi radyasyon salınımı ihmal edilerek hesaplanır, sonra parçacığın hareketinden, salınan radyasyon hesaplanır. Görülüyor ki problemi bu şekilde ele almak yalnızca yaklaşık bir geçerlilik sağlar.” Sonuç olarak, elektrik akımı ve yüklerle bunların oluşturduğu elektromanyetik alanın bir arada, birbirlerini etkileyerek oluşturduğu sonuçları ihmal edemeyeceğimiz sistemlerin fiziksel çözümlenişine teorik olarak ulaşabilmiş değiliz. Bir aşırı aşkın bir çabaya rağmen hala yüklü parçacıkların hareket denklemi için genel kabul gören bir form yoktur.

Elektromanyetik alan yüklü parçacıklar üzerinde Lorentz kuvveti denen, aşağıdaki denklemle ifade edilen bir kuvvet uygular.

  
    
      
        
          F
        
        =
        q
        
          E
        
        +
        q
        
          v
        
        ×
        
          B
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {F} =q\mathbf {E} +q\mathbf {v} \times \mathbf {B} }
  

q yük,
F yükün hissedeceği kuvvet,
E yükün bulunduğu noktadaki elektrik alan,
v yükün hızı,
B yükün bulunduğu noktadaki manyetik alan.
Yukarıdaki denklem Lorentz kuvvetini iki vektörün toplamı olarak gösterir. Bu vektörlerden biri yükün hızı ve manyetik alanın vektörel çarpımıdır. Vektör çarpımının özelliklerine dayanarak bu çarpımın sonucunun hıza ve manyetik alana dik olduğunu söyleyebiliriz. Diğer vektör ise elektriksel alanla aynı doğrultudadır. Bu iki vektörün toplamı Lorentz kuvvetini verir.
Böylece, manyetik alanın olmadığı bir yerde kuvvet elektriksel alanla aynı doğrultudadır ve kuvvetin büyüklüğü yükün değerine ve elektriksel alanın şiddetine bağlıdır. Elektrik alanın olmadığı durumlarda ise kuvvet parçacığın hızına ve manyetik alanın doğrultusuna diktir.

Durağan bir yük için elektrik alan E

  
    
      
        
          F
        
        =
        
          q
          
            0
          
        
        
          E
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {F} =q_{0}\mathbf {E} }
  

olarak tanımlanır. Burada q0 test yükü olarak adlandırılır. Varlığı dolayısıyla elektrik alanı etkilemeyecek kadar küçük olması yeterlidir, bunun dışında sayısal değerinin önemi yoktur. E'nin birimi N/C yani Newton/Coulomb'dur (ya da, V/m yani Volt/metre).
Yukarıdaki tanım döngüsel görünebilir fakat elektrostatikte, yükler hareket etmediğinde, Coulomb yasası deneylerle birebir örtüşür. Sonuç şudur:

  
    
      
        
          E
        
        =
        
          
            1
            
              4
              π
              
                ϵ
                
                  0
                
              
            
          
        
        
          ∑
          
            i
            =
            1
          
          
            n
          
        
        
          
            
              
                q
                
                  i
                
              
              
                (
                
                  
                    r
                  
                  −
                  
                    
                      r
                    
                    
                      i
                    
                  
                
                )
              
            
            
              
                |
                
                  
                    r
                  
                  −
                  
                    
                      r
                    
                    
                      i
                    
                  
                
                |
              
              
                3
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {E} ={\frac {1}{4\pi \epsilon _{0}}}\sum _{i=1}^{n}{\frac {q_{i}\left(\mathbf {r} -\mathbf {r} _{i}\right)}{\left|\mathbf {r} -\mathbf {r} _{i}\right|^{3}}}}
  

n yük sayısı,
qi i numaralı parçacığın yük miktarı,
ri i numaralı parçacığın pozisyonu,
r elektrik alanı hesapladığımız noktanın pozisyon vektörü,
ε0 elektrik sabiti.
Yukarıdaki denklem Coulomb yasasının q'ya (test yükü) bölünüp süperpozisyon prensibi uygulanmış halidir.
Eğer alan sürekli bir yük dağılımı tarafından üretiliyorsa tomlam sembolü integrale dönüşür:

  
    
      
        
          E
        
        =
        
          
            1
            
              4
              π
              
                ϵ
                
                  0
                
              
            
          
        
        ∫
        
          
            
              ρ
              (
              
                r
              
              )
              
                
                  
                    
                      r
                    
                    ^
                  
                
              
            
            
              r
              
                2
              
            
          
        
        
          d
        
        V
      
    
    {\displaystyle \mathbf {E} ={\frac {1}{4\pi \epsilon _{0}}}\int {\frac {\rho (\mathbf {r} ){\hat {\mathbf {r} }}}{r^{2}}}\mathrm {d} V}
  

ρ(r) pozisyona bağlı yük yoğunluğu,

  
    
      
        
          
            
              
                r
              
              ^
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\hat {\mathbf {r} }}}
  
 diferansiyel hacim elementi dV'den E'nin hesaplanacağı noktayı gösteren birim vektör,
r noktasal yük ile E'nin hesaplanacağı nokta arasındaki uzaklık.
Elektrik alanın pozisyonel bağlı hesaplanması için yukarıdaki iki denklemin uygulanışı da hayli zordur. Bu hesabı kolaylaştırmak için elektriksel potansiyel fonksiyonunu kullanabiliriz. Elektrik potansiyeli (voltaj) doğrusal integral ile aşağıdaki şekilde tanımlanır.

  
    
      
        
          φ
          
            
              E
            
          
        
        =
        −
        
          ∫
          
            C
          
        
        
          E
        
        ⋅
        
          d
        
        
          s
        
        
        ,
      
    
    {\displaystyle \varphi _{\mathbf {E} }=-\int _{C}\mathbf {E} \cdot \mathrm {d} \mathbf {s} \,,}
  

φE elektrik potansiyeli,
C integralin alınacağı yol.
Maxwell denklemlerinden, ∇ × E değerinin her zaman sıfır olmadığı için skaler potansiyelin elektrik alanı tanımlamak için tek başına yeterli olmadığı görülebilir. Düzeltme faktörü olarak genellikle bir vektör potansiyelinin (aşağıda açıklanacaktır) zamana göre türevi denkleme eklenir. Yükler elektrostatikte durağan olduğu için söz konusu faktöre ihtiyaç yoktur.
Yükün ve elektriksel alanın tanımından elektriksel potansiyelin pozisyona bağlı ifadesini aşağıdaki şekilde yazabiliriz.

  
    
      
        φ
        =
        
          
            q
            
              4
              π
              
                ϵ
                
                  0
                
              
              
                |
                
                  
                    r
                  
                  −
                  
                    
                      r
                    
                    
                      q
                    
                  
                
                |
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \varphi ={\frac {q}{4\pi \epsilon _{0}\left|\mathbf {r} -\mathbf {r} _{q}\right|}}}
  

q noktasal yükün miktarı,
r pozisyon,
rq noktasal yükün pozisyonu.
Aynı şekilde, genel yük dağılımından kaynaklanan potansiyel:

  
    
      
        φ
        =
        
          
            1
            
              4
              π
              
                ϵ
                
                  0
                
              
            
          
        
        ∫
        
          
            
              ρ
              (
              
                r
              
              )
            
            r
          
        
        
        
          d
        
        V
      
    
    {\displaystyle \varphi ={\frac {1}{4\pi \epsilon _{0}}}\int {\frac {\rho (\mathbf {r} )}{r}}\,\mathrm {d} V}
  

ρ(r) pozisyona bağlı yük yoğunluğu,
r hacim elementi dV'ye olan uzaklık.
Unutulmamalıdır ki φ skaler bir nicelik olduğu için diğer potansiyellerle skaler olarak toplanır. Bu, kompleks problemleri basit parçalara bölüp potansiyelleri eklemenin kolaylıklarından biridir. Potansiyelin tanımını tersine çevirirsek elektrik alanın potansiyelin negatif gradyanı (bkz. del operatörü)

Klasik fizik tamamlanmış veya uygulanabilir olan fiziğin, eski tarihlerde düşünülmüş modern teorilerle ilgilenir. Şu an kabul edilmiş bir teori modern sayılıyorsa ve o teorinin giriş cümlelerinde başlıca paradigma değişiminden bahsediliyorsa, eski teorilere (veya eski paradigmaya dayanan yeni teorilere) genellikle “klasik” denilir.
Bir klasik teorinin tanımı aslında içeriğine bağlıdır. Klasik fizik kavramı, modern fizik için fazlasıyla karmaşık olan belirli durumlarda kullanılır.

Klasik teorinin, fizik için çok farklı iki anlamı vardır. Kuantum mekaniği kavramında, klasik teori, niceleme paradigmasını kullanmayan, görelilik içeren klasik mekanik teorilerine bağlıdır. Buna genel kuantum mekaniğiyle iş birliği yapmayan, görelilik ve klasik elektromanyetizma gibi klasik alan teorileri dâhildir. Genel görelilik ve özel görelilik kavramında, klasik teoriler Galileo’nun görelilik kuramına itaat eder.
Klasik fizikte yer alan teoriler ve dalları;

Klasik mekanik
Newton'un hareket yasaları
Klasik Lagrange ve Hamilton mekaniği biçimciliği
Klasik elektrodinamik (Maxwell denklemleri)
Klasik termodinamik
Özel görelilik ve Genel görelilik
Klasik kaos kuramı ve doğrusal olmayan dinamik.

Klasik fiziğin tersine, “modern fizik”, kuantum fiziği ve 20-21. yüzyıl fiziğine genel olarak daha az bağlı bir kavramdır. Modern fizik, uygulanabilir olduğunda kuantum kuramı ve görelilik kuramı içerir.
Klasik fizik yasaları yaklaşık olarak geçerli sayıldığında bir klasik sistem, klasik limit kabul edilebilir. Pratikte, atom ve moleküllerden büyük fiziksel objeler klasik mekanik ile rahatlıkla anlaşılabilir. Buna iri ölçekli ve astronomik alandaki objelerde dâhildir. Klasik fizik yasaları atomsal düzeye inildiğinde, bozulur ve kesin sonuçlar vermez. Uzunluk ölçekleri ve alan kuvvetleri kuantum mekaniğinin etkilerinin geçersiz kabul edildiği büyüklüklerde elektromanyetik alanlar ve kuvvetler, klasik termodinamikle açıklanabilir. Determinist tabirler kuantum fiziğinde var olsa bile kuantum fiziğinin tersine klasik fizik tamamlanmış determinizm ilkeleriyle nitelenebilir.
Görelilik içermeyen klasik fiziğin bakış açısından, genel ve özel görelilik tahminleri, özellikle zamanın akışı, uzayın geometrisi, maddenim serbest düşteki hareketi ve ışığın yayılımı ile ilgilenen klasik fizik teorilerinin tahminlerinden çok daha farklıdır. Eskiden ışık yayılan ortamın sabit olduğu varsayılarak, daha sonraları var olmadığı ispatlanan esir denilen madde içinde ilerlelediği varsayılıyordu.
Matematiksel olarak klasik fizik denklemlerinde Planck sabiti görünmez. esir teoremi ve karşılılık ilkesine göre, süperakışkanlık gibi birkaç istisna dışında, bir sistem genişleyince veya ağırlaşınca klasik dinamik ortaya çıkar. İşte bu yüzden günlük hayatta kuantum mekaniğini ihmal ediyoruz. Fakat, klasik-kuantum uyumu günümüzde en hareketli alanlardan biridir. Bu alan, kuantum fiziği yasalarının klasik düzeyin sınırlarında klasik fiziğe nasıl yer verdiğiyle ilgilenir.

Günümüzde bilgisayarlar, özel denklemin kaşifi Newton'un (diferansiyel calculus'ün babalarından biri)  bile saatlerce uğraşıp çözebileceği klasik bir diferansiyel denklemi çözmek için saniyeler içinde milyonlarca aritmetik işlemler yapar.
Bilgisayar modelleme kuantum ve göreceli fiziği kullanır. Klasik fizik büyük sayıda parçacıklar için kuantum mekaniğinin sınırı gibi düşünülebilir. Öte yandan klasik mekanik (klasik fiziğin bir bölümü)  göreliliksel mekanikten türetilir. Işık hızından çok küçük hızlar için c2'in paydada büyük olduğu terimler ihmal edilebilir. Daha sonra bu formüller Newton kinetik enerjisinin ve momentumunun standart tanımlarına indirgenir. Özel görelilik ve Newton mekaniği olması gerektiği gibi uyumlu. Bilgisayar modelleme mümkün olduğunca gerçekçi olmalıdır. Klasik fizik süperakışkanlık olayı gibi bir hata öne sürüyor. Kuantum teorilerinin zaman harcadığı doğrudur ve bilgisayar olanakları klasik denklemleri kullanmakla azalabilir. Ancak zamandan tasarruf etmek için güvenilirliği feda edemeyiz.
Bilgisayar modelleme bir nesneyi incelerken (herhangi sayıda parçacıklı bir parçacık sistemi) göreceli ya da kuantum, hangi teorinin kullanılmasına enerji kriterlerini kullanarak karar verir. Nesnenin hızı ve büyüklüğü (ya da parçacık sistemi) yalnızca akademik çalışmalarda ve mühendislik calculusünde kullanılır (inşaat mühendisleri bir köprü ya da ev yapmak için klasik fiziği kullanır). Bir fizikçi deneyin başlangıcında gerçek kalkulus işlemi başlamadan bir yaklaşımda bulunmak için klasik fiziği kullanır.
Bilgisayar modellemede klasik fizik hariç tutulursa nesnenin hızını kullanmaya ihtiyaç yoktur. Düşük enerjili nesneler kuantum teorisiyle, yüksek enerjili nesneler de görelilik teorisiyle halledilebilir.
.

Klasik mekanik, makroskobik boyutlarda (~10−9 m >) cisimlerin hareketlerini hem deneysel hem de matematiksel olarak inceleyen, fiziğin iki ana dalından biridir.
Klasik mekanik basit kristal modellerinden, galaksilerin hareketlerine kadar oldukça geniş bir büyüklük skalasında tutarlı sonuçlar vermektedir. Bunların yanı sıra, çevremizde gördüğümüz birçok mekanik olay klasik mekanik kullanılarak oldukça yüksek bir doğrulukla hesaplanabilir.
Klasik mekanik, Newton mekaniği, klasik istatistik mekanik ve klasik elektromanyetik teori alt dallarını içinde barındırır. Özel ve genel görelilik kuramları bazı kaynaklarca klasik mekaniğin bir alt dalı olarak kabul edilse de bu kuramların yapıları gereği klasik mekaniğin veya kuantum mekaniğinin bir alt dalı olmak yerine bu kuramları, ışık hızına yakın hızlarda veya kütleçekimin büyük olduğu durumlarda modifiye ettiğini söylemek daha doğru olur.
Klasik mekanik günlük olaylar çerçevesinde oldukça kesin sonuçlar üretmektedir, ancak ışık hızına yakın hızlarda hareket eden sistemler için göreli mekanik (relativistic mechanics), çok küçük uzaklık ölçeklerinde sistemler için nicemleme mekaniği (quantum mechanics) ve her iki özelliğe sahip sistemler için de göreli nicemleme alan teorisi (relativistic quantum field theory) kullanılmalıdır. Klasik mekaniğin araştırma dalları için yandaki şablonu kullanabilirsiniz.

Noktasal bir parçacığın konumu uzayda rastgele seçilen O referans noktasından, parçacığa çizilen vektördür.

Hız ya da yerdeğiştirmenin zamana oranı, konumun zamana göre birinci türevi olarak tanımlanır.

  
    
      
        
          v
        
        =
        
          
            
              
                d
              
              
                r
              
            
            
              
                d
              
              t
            
          
        
        
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {v} ={\mathrm {d} \mathbf {r}  \over \mathrm {d} t}\,\!}
  
.

İvme ya da hızın zamana oranı, hızın zamana göre türevi (aynı zamanda konumun ikinci türevi) olarak tanımlanır.

  
    
      
        
          a
        
        =
        
          
            
              
                d
              
              
                v
              
            
            
              
                d
              
              t
            
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle \mathbf {a} ={\mathrm {d} \mathbf {v}  \over \mathrm {d} t}.}
  

Klasik mekaniğin birçok dalı genel göreliliğin ve göreli istatistiksel mekaniğin basitleştirilmiş ve günlük yaşama uyarlanmış halidir.

Özel görelilikte, bir parçacığın momentumu şudur:

  
    
      
        
          p
        
        =
        
          
            
              m
              
                v
              
            
            
              1
              −
              (
              
                v
                
                  2
                
              
              
                /
              
              
                c
                
                  2
                
              
              )
            
          
        
        
        ,
      
    
    {\displaystyle \mathbf {p} ={\frac {m\mathbf {v} }{\sqrt {1-(v^{2}/c^{2})}}}\,,}
  

m parçacığın kütlesi, v hızı ve c ışık hızı
Eğer v c ye göre çok küçükse kökün içi yaklaşık 1 olur ve

  
    
      
        
          p
        
        ≈
        m
        
          v
        
        
        .
      
    
    {\displaystyle \mathbf {p} \approx m\mathbf {v} \,.}
  

Böylece klasik mekaniğin p=mv eşitliğinin aslında ışık hızına göre çok daha küçük hızlarda hareket eden cisimler için basitleştirilmiş bir eşitlik olduğu görülebilir.

Klasik mekanik, ilk önce geleneksel üç ana dala ayrıldı:

Statik, kuvvetlerin ve momentlerin etkisi altında cisimlerin denge durumlarını inceler.
Dinamik, hareket ve kuvvet arasındaki ilişkiyi inceler.
Kinematik, kuvvetleri hesaba katmadan hareketlerin etkileri ile uğraşır.
Bütün mekaniksel büyüklükler kütle (kilogram), uzunluk (metre) ve zaman (saniye) cinsinden ifade edilebilmektedir.

Atwood düzeneği
Mekanik
Newton'un hareket kanunları
Newton'un evrensel çekim kanunu
Kuantum mekaniği
Özel görelilik kuramı

Klasik mekanik
http://www.fizikevreni.com4 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.fizikevreni.com/klasikmekanik1.pdf24 Ağustos 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.fizikevreni.com/klasikmekanik2.pdf23 Eylül 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Koruma biyolojisi türler, onların habitatları ve ekosistemleri aşırı yok olma oranlarından ve biyotik etkileşimlerin erozyonundan korumayı amaçlayan doğanın ve yerkürenin biyoçeşitliliğinin muhafazasının incelemesidir. Doğa bilimleri ve sosyal bilimlerden ve doğal kaynak yönetimi uygulamasından yararlanan disiplinler arası bir konudur.
Koruma etiği, koruma biyolojisinin bulgularına dayanmaktadır.

Koruma biyolojisi terimi ve yeni bir alan olarak kavramsallaştırılması, 1978'de La Jolla, Kaliforniya'daki California Üniversitesi, San Diego'da düzenlenen "Koruma Biyolojisi Araştırmalarına İlişkin Birinci Uluslararası Konferansı"nın toplanmasıyla ortaya çıktı. Aralarında Kurt Benirschke, Sir Otto Frankel, Thomas Lovejoy ve Jared Diamond'ın da olduğu bir grup önde gelen üniversite ve hayvanat bahçesi araştırmacısı ve koruma uzmanları ile birlikte Amerikalı biyologlar Bruce A. Wilcox ve Michael E. Soulé liderliğinde düzenlendi. 
Konferans, tropik ormansızlaşma, türlerin yok olması, türler içindeki genetik çeşitliliğin aşınması konusundaki endişelerden kaynaklandı. Sonuç olarak ortaya çıkan konferans ve bildiri, bir yandan ekoloji teorisi ile evrimsel genetik, diğer yandan koruma politikası ve uygulaması arasında bir köprü kurmayı amaçladı. Koruma biyolojisi ve biyolojik çeşitlilik kavramı birlikte ortaya çıktı ve koruma biliminin modern çağının ve politikasının kristalleşmesine yardımcı oldu. Koruma biyolojisinin doğasında bulunan multidisipliner temel, koruma sosyal bilimi, koruma davranışı ve koruma fizyolojisi dahil olmak üzere yeni alt disiplinlere yol açmıştır. İlk olarak Otto Frankel'in ortaya çıktığı ancak şimdi sıklıkla bir alt disiplin olarak kabul edilen koruma genetiğinin daha da gelişmesini teşvik etti.

Dünya çapında yerleşik biyolojik sistemlerin hızla gerilemesi, koruma biyolojisine atfen genellikle "Son tarihi olan bir disiplin" deyiminin kullanılmasına neden olur. Koruma biyolojisi, nadir veya nesli tükenmekte olan türlerin popülasyon ekolojisi (Biyolojik dağılım, göç, demografi, etkili popülasyon büyüklüğü, akrabalı yetiştirme depresyonu ve minimum popülasyon yaşayabilirliği) araştırmalarında ekoloji ile yakından bağlantılıdır. Koruma biyolojisi, biyolojik çeşitliliğin sürdürülmesini, kaybını ve restorasyonunu etkileyen doğal olaylarla ve genetik, popülasyon, türler ve ekosistem çeşitliliğini ortaya çıkaran evrimsel süreçleri sürdürme bilimiyle ilgilenir. Endişe, gezegendeki tüm türlerin % 50'sine kadarının önümüzdeki 50 yıl içinde ortadan kaybolacağını, bunun da yoksulluğa, açlığa katkıda bulunacağını ve bu gezegendeki evrimin gidişatını sıfırlayacağını öne süren tahminlerden kaynaklanıyor.
Koruma biyologları, biyolojik çeşitlilik kaybı, soy tükenmesi eğilimleri ve süreci ve bunların insan toplumunun refahını sürdürmek için yeteneklerimiz üzerindeki olumsuz etkileri hakkında araştırma ve eğitim verir. Koruma biyologları sahada ve ofiste, hükûmette, üniversitelerde, kâr amacı gütmeyen kuruluşlarda ve endüstride çalışır. Araştırmalarının konuları çeşitlidir, çünkü bu, biyolojik ve sosyal bilimlerde profesyonel ittifakları olan disiplinler arası bir ağdır. Davaya ve mesleğe kendini adamış olanlar, mevcut biyolojik çeşitlilik krizine ahlaki, etik ve bilimsel akıl temelli küresel bir tepkiyi savunuyorlar. Örgütler ve vatandaşlar, küresel ölçekte yerel kaygıları içeren araştırma, izleme ve eğitim programlarını yönlendiren koruma eylem planları aracılığıyla biyoçeşitlilik krizine yanıt veriyor.

Kozmoloji (evren bilimi), bir bütün olarak evreni konu alan bilim dalıdır.
Kozmoloji sözcüğü Yunanca κοσμολογία (cosmologia, κόσμος [kozmos] düzen, bütün + λογια [logia] söylev) sözcüğünden türemiştir. Her ne kadar kozmoloji sözcüğü nispeten yakın zamanlı bir sözcük olsa da evren; tarih boyunca bilim, felsefe, ezoterizm ve din gibi farklı disiplinler tarafından araştırma konusu olmuştur. Kozmoloji ise bir sözcük olarak ilk kez 1730 yılında Christian Wolff'un Cosmologia Generalis isimli eserinde kullanılmıştır.

Kozmoloji ile uğraşan bilim insanlarına kozmolog veya evren bilimci denir. Çağdaş yazında kozmoloji veya evren bilimi ile genelde fiziksel kozmoloji kastedilmektedir. Bu bağlamda kozmologlar, kozmoloji çalışmaların içerisinde astronominin yanı sıra biyolojiden matematiğe kadar birçok bilim dalını da kullanırlar. Kozmoloji, evrenin yapısını, tarihini ve geleceğini inceler. Fiziksel evrenin bir bütün olarak kavranıp anlaşılmasını sağlamak amacıyla doğa bilimlerini, özellikle gök bilimi ve fiziği bir araya getirir.

Yakın zamanda fiziksel kozmoloji olarak adlandırılan ve evrenin bilimsel gözlem ve deney yoluyla anlaşılmasını konu edinen fizik ve astrofizik bilimleri merkezî bir konumdadırlar. Fiziksel kozmoloji, evrenin Büyük Patlama (İngilizce: Big Bang) sonrası yaklaşık olarak 13,7 ± 0,2 milyar (109) yıl önce ortaya çıktığını ve evrenin tarihinin başlangıcından sonuna kadar tamamen fizik kanunları tarafından idare edilen düzenli bir süreç olduğunu ortaya koyar.

Felsefi bir açıdan evreni inceleyen metafiziksel kozmoloji ise çok eski bir disiplin olup evrenin, insanın, tanrının veya onların ilişkilerinin doğasını aklî ve ruhânî deneyimler veya gözlemler sonucu açıklamaya, sezgisel çıkarımlar bulmaya çalışır.
Dinî kozmoloji ise fiziksel kozmolojiden ziyade metafiziksel kozmolojiye yakın olan ve evrenin tarihi ve doğasının belirli bir dinî bağlamda incelenmesinden ibarettir. Farklı dinlerin inanç yapıları oldukça farklı olduğu gibi evrene bakış açıları da oldukça farklıdır. Bu sebeple her dinin bir veya daha fazla farklı dinî kozmolojik görüşleri bulunmaktadır. Ayrıca kozmoloji, sıklıkla dinlerin ve mitolojilerin var oluş ve gerçeğin doğasına dair görüşlerinde de önemli bir rol oynar. Bazı durumlarda evrenin yaratılışı (kozmogoni) ve yok edilişi, son buluşu (eskatoloji), dinî bağlamda insanın evrendeki konumu ve kimliği açısından önemli bir yer işgal etmektedir.
Daha ziyade çağdaş bir ayrışık disiplin de ezoterik kozmolojidir ki bu, dinî ve felsefî bağlamdaki kozmoloji anlayışlarına yakın olsa da geleneklerden daha ayrık ve belirli bir dogmatik itikattan bağımsız, sıklıkla inançtan ziyade özellikle çağdaş entelektüel anlayışa dayanan ve ruhâniliği sadece biçimlendirici bir kavram olarak gören bir kozmoloji anlayışı tanımlamaktadır.

Tarih boyunca kozmoloji Dünya'nın birçok farklı bölgesinde farklı şekillerde farklı medeniyetlerce keşfedilmiş, çeşitli kozmogoniler, evrenin ortaya çıkışına dair hikâyeler ortaya atılmıştır. Bir antropoloji araştırmasında kozmoloji, incelenen 60'tan fazla farklı kültürde bulunan ortak elementlerden biri olarak geçmiştir. Kozmoloji anlayışı sıklıkla din ile iç içe olmuş, kutsal sayılan dinî metinlerde yer almıştır. Bunun sonucu olarak kozmoloji ve kozmogoni topluluk ve hatta birey bağlamında farklı değerlendirmelere yol açmıştır. Farklı dinler arasındaki dinî farklılıklar, bu dinlerin ortaya attığı kozmoloji ve kozmogonilerde de görülebilir.

Mezopotamya halklarının kozmolojik görüşleri çağdaş fiziksel kozmolojinin ilk örneklerinden biri, hatta bazı bilim insanlarınca ilk örneği olarak kabul edilir; zîrâ bu kozmoloji anlayışında matematik ve deneysel gözlem önemli bir yer edinmiştir. Özellikle Babilliler, matematiksel hesaplamalar ve deneysel gözlemlerle gök cisimlerinin hareketleri konusunda büyük ilerleme katetmişlerdi ve evreni bu şekilde, dönemin ve daha sonraki dönemlerin daha ziyade dinî kozmoloji anlayışlarına oranla bugünkü standartlara göre daha fiziksel olarak ele almışlardır. Bununla birlikte bu medeniyetlerce geliştirilen kozmoloji teorik bir alt yapı barındırmış, bazı bilim insanlarının fiziksel kozmolojinin kökenini Antik Yunan olarak görmesine yol açmıştır.

Dünya düzdür ve Kaf dağını da içeren ve mandal gibi yerlerini tutan bir dağ silsilesi ile çevrilmiştir. Dünya balığın (Bahamut) sırtında duran bir öküz tarafından ayakta tutulur. Bahamut evrensel bir okyanusta yüzmekte, okyanus bir kap içerisindedir ve kap bir meleğin veya cinin sırtında durmaktadır.
'''Sufi kozmolojisi'''nde evren Allah'ı merkeze alan değişik tabakalarda sunulur. İlahi alemler (Alem-i Haahut, Alem-i Yahut, Alem-i Lahut), Yaratılmışların evreni ise Alem-i Ceberut, Alem-i melekut, Alem-i nasut'tan oluşur.

Hindu kozmolojisi, tarihte bilinen ilk evren modelini barındırır ve Hinduizm'in kutsal Vedik metinlerinden Rig-Veda'da açıklanmıştır. Buna göre evren, genişleme ve tamamen yıkıma uğrama arasında gidip gelir. Çok daha yoğun bir formdan (ki bu noktaya Bindu denir) genişlemiştir. Evren, canlı bir özdür ve sürekli olarak devam eden bir doğum, ölüm ve yeniden doğum döngüsü içerir.
Vedik metinlerin en eskileri olan Samhitalar oldukça basit bir kozmolojiye yer verir ve bu kozmoloji, genelde iki veya üç parçalı bir yapıya sahiptir: (ikili olduğu durumda) gök-arz veya (üçlü olduğu durumda) gök-atmosfer-arz. Bu noktada kozmogoni belirsizdir ve yaratımcılık fikri çok vurgulanmamıştır. Hatta Rig-Veda'da bulunan ve kozmogoniye ilişkin olan bazı ilahilerde evrenden önce hiçbir şeyin, tanrılar dahil, var olmadığı veya var olup olmadığının belirsizliğinden bahsedilir; tanrıların varoluşları ile evrenin var oluşu arasındaki ilişki genel olarak belirsizdir ve birkaç çeşitli kozmogoni Rig-Veda'da yer alır: 10. kitaptaki 90. ilahi gibi. Ayrıca Rig-Veda'daki kozmoloji ile ilgili şarkılarda rita, yani evrensel düzen kavramı bulunur. Bu metinlerden yaklaşık binyıl sonra yazılmış olan (yaklaşık olarak M.Ö. birinci binyıl) Upanişadlarda ise bu temel ve basit kozmoloji anlayışı gelişir ve özellikle felsefî olarak da derinleşir. Upanişadik "kozmik yumurta" temeli bundan sonraki dönemde Hindu kozmolojisinin temelini arz eder. Evrensel döngü vurgusu, bu kozmolojide büyük bir rol oynar ve sonuç olarak daha önceki metinlerde yer alan rita kavramından ziyade mokşa (yani reenkarnasyon döngüsünden kurtuluş) vurgulanır, önem kazanır. Bu kozmolojide bulunan Brahman ve Atman kavramları ve ritanın yanı sıra kişilerin bireysel hayatları bağlamında ele alınan dharma kavramı da kozmolojinin temel taşlarını oluşturur. Ayrıca Upanişadlardaki evren ayrımları da genişler; örneğin yedi parçalı evren anlayışı mevcuttur. Hinduizmdeki kozmoloji, Upanişadlardaki gelişiminden sonra da gelişmeye devam etmişse de bu gelişim Upanişadlardakindeki gibi Vedik temelleri terk etmez.
Hindu kozmolojisi, aynı zamanda bir kozmografi ve evren tarihi (kozmik tarihçe) de barındırır. Hindu evren Tarihi'nde evren, döngüsel kozmolojiyle uyumlu bir şekilde, altın çağla başlayan ve giderek kötüleşen, bayağılaşan dört çağdan geçer ve sonunda yok edilir ve tekrar yaratılarak aynı dört çağı yaşar; bu şekilde bir döngü içerisinde evrenin doğuşu, ölümü ve yeniden doğuşu devam eder. Hindu kozmografisi ise şaraptan denizler, farklı yerleri ayıran geometrik şekildeki sıradağlar gibi öğeler barındıran zengin bir kozmografidir.

Çin kozmolojisi düzen vurgusu yapan ve âhenk içindeki bir evren modelini kullanan, evren anlayışını yin-yang, 64 hekzagram ve 5 element (Wu Xing: ateş, su, toprak, hava ve metal) üzerinde temellendiren bir kozmolojidir. Çin kozmolojisinin ilk örnekleri M.Ö. birinci binyılda Shang Hanedanlığı sırasında ortaya çıkmıştır ve oldukça sadedir. Evren, Cennet ve Dünya'ya ayrılmış, en Baş Tanrı tarafından denetlenirken, evrenin bütünü ile parçaları arasında tam bir âhenk ve ilişki bulunmaktadır. Evrendeki düzenin küçük ölçekte evrenin parçalarında ve insan hayatında bulunması fikri ve Cennet-Arz ikiciliği daha sonraki gelişimlerde iyice vurgulanır. Çin kozmolojisi, özellikle Zhou Hanedanlığı sırasında çok gelişir ve daha sonra kozmolojinin temellerinden olacak yin-yang ikiciliği gibi kavramlar bu dönemde kozmolojiye yerleşir. Yin-yang ikiciliği farklı formlarda evrenin her yanında ve bir bütün olarak evrende ortaya çıkan önemli bir özelliktir ve birbiriyle çelişen, birbirine zıt olan bir çiftten oluşan bu anlayış, zıtlıkların ve zıt olanların temelde birbiriyle yakından ilişkili olduğu ve birbirleriyle varolabildikleri anlayışına dayanır. Çin kozmolojisinin diğer temelleri olan 64 hekzagram ve beş element de yine bu dönemde Çin kozmolojisindeki yerlerini alırlar. Daha önceki dönemlerde kehanet için kullanılan 64 hekzagram, bu dönemde evrendeki değişiklik türleriyle ilişkilendirilerek kozmolojik bir anlam kazanmıştır. Son olarak beş element, evrenin doğası gereği evrendeki farklı şeylerin birbirlerine doğru değişimi, değişerek farklı şeyler olmalarını simgeleyen bir şekilde kozmolojideki kralla birlikte bu dönemde kozmolojideki yerini alır. "Cennet'in oğlu" olarak evrensel bir statü ve meşruiyet kazanan kral, aynı zamanda bu pâyesiyle Cennet ile Arz arasındaki köprü haline gelmiştir. Aynı zamanda kral, Dünya'daki işlerin evrenin işleyişi ve evrensel ahlâkî unsurlarla uyum içinde olmasından sorumlu olan kişidir. Daha sonraki Han Hanedanlığı döneminde bu kozmoloji anlayışı büyük oranda aynı kalmış, fakat bütünleştirilmiş ve sistematize edilmiştir. Bu açıdan da bu dönem önem taşır. Özellikle Budizmin Çin'e gelişi ve yayılışı ile olumsuz etkilenen Çin kozmolojisi, Song Hanedanlığı döneminde tekrar yükselişe geçse de daha sonraları tekrar gözden düşmüş, özellikle Batı'dan gelen yeni bilim ve çağdaş kozmoloji anlayışından olumsuz etkilenmiştir.
Çin kozmolojisi aynı zamanda zengin bir kozmografiye sahiptir. Büyük oranda geometrik vurgular barındıran bu kozmolojiye göre Dünya kare, Cennet (gök) ise kubbe şeklinde, yani daireseldir. İlk kozmolojide de bulunan bu kozmografi, daha sonraki dönemlerde de devam etmiştir. Kare şeklindeki Dünya'nın tam ortasında Çin'in bu

Kriminoloji ya da suç bilimi; suçun açıklamasını yapan, suçlu davranışın nedenlerini inceleyen, suçun önlenmesi ve suçlulukla mücadele ile ilgilenen bir bilimsel öğretidir.
İngiliz yazar Thomas More, sınırsız suçun daha az ahlaki ve hukuki ama "sosyolojik" açıklamasının arayışının yerindeliğinin farkına vararak kriminolojinin doğuşunu sağlamıştır. Ancak o devirlerde anlaşılamayan bu görüş geçerliliği görmesi için 18. hatta 19. yüzyılı bekleme zorunda kalacaktır.
Kriminoloji sözcüğünün mucidinin kim olduğu kesin olarak bilinmemekle birlikte isim babalığı çoğunlukla bir Fransız doktoru olan 1851-1911 yılları arasında yaşayan P. Topinard'ın bulduğu yönünde yakıştırmalar yapılmaktadır. Ancak İtalyan yargıç Garofalo 1855 yılında La Criminologie (Kriminoloji) adlı kitabını yayınlayarak büyük oranda bu bilimin tanınmasını sağlamıştır. 1855 tarihinden 1913'e kadar suç ve onun bastırılması amacıyla uluslararası düzeyde birçok kongre "Kriminal Antropoloji" adı altında düzenlenmiştir.
Auguste Comte'nin etkisinde kalan Les Horizons Du Droit Penal (Ceza Yasasının Yeni Ufukları) adlı eserini yayınlayan Dr. Cesare Lombroso'nun, 1876 yılında iki cilt halinde yayınlanan Homo Criminalis (Suçlu İnsan'ıyla) belli yakınlıkları olmakta ve kendisini suç karşısında savunmanın toplumun ödevi olduğu yönünde fikirlerini beyan etti. Öylece öncülüğü toplumun korunmasına veren ama artık bunun gerçekleştirmek için yollar öngörene toplumsal savunma kavramının ortaya çıkmasına neden oldu.
Kriminoloji çoğunlukla bir gözlem bilimi olarak kabul edilmesine rağmen uyumlu bir strateji belirlenmesi ile toplumun suç karşısındaki tepkisinin derinlemesine değişmesine öncelik ederek toplumu daha huzurlu bir zemine oturtmasında ana damar olma vasfını gösterebilir. Kriminoloji yalnızca ceza hukukunun yetersizliklerinden doğmakla kalmamış, onun yenilenmesinin koşullarını da belirlemede aktif rol almıştır.
Suç nedenleri bilimi olarak da tanımlanan Kriminoloji, o kadar geniş bir bilim alanıdır ki, sosyoloji, psikoloji, tıp, psikiyatri gibi daha birçok sosyal bilim dalları ile insan üzerinde etkili olan fen bilimlerinden de faydalanmaktadır. Bu bilimlerdeki gelişmelere paralel olarak kriminoloji kendisini geliştirecek ve toplumun sağlığa kavuşmasında bir toplum doktorluğu görevini üstlenecektir.
Suça karşı açılmış savaşın yetersizliklerinden doğmuş olan kriminoloji günümüzde hala daha tam olarak yerine oturamamıştır. Bunda bilim dalının yeterince bilinemeyişi ve siyasetçiler tarafından gevşek politikaların uygulanmasına dayanmaktadır. Suçla mücadele edebilmek için suçu tanımanın önemli olduğundan yola çıkılacak olursa özgürlükçü anlayışa dayalı bir bilim ile huzurlu topluma ulaşmak mümkün olabilir. Kriminoloji biriminde araştırmalar yapan Roger Hood ve Richard Sparks'ın gözlemleri sonucunda kriminolojinin bir sosyal hizmet türünden ziyade toplumdaki suç olgusuna akılcı bir yaklaşım olarak değerlendirilmektedir.

Adli psikoloji

Kristalografi, mineralojinin bir dalı olup, minerallerin şekillerini ve iç yapılarını inceler. X ışınları ile yapılan yapı incelemelerinde, atom veya moleküllerin üç boyutlu olarak dizilimleri incelenir. Mineral kristallerinde fizikokimyasal olarak atom ve moleküller belirli bir düzen içinde bulunurlar.
Amorf (şekilsiz) kristallerde veya minerallerde, atom veya moleküller gelişigüzel bir dizilme gösterirler. Mineraller oluşum esnasında katılaşırken uygun şartlar altında düzenli ve düzgün yüzeyleri olan geometrik şekiller gösterirler.
"Kristal" terimi ile düzgün dış yüzeylere sahip olsun veya olmasın düzenli iç yapı gösteren katılar anlaşılmaktadır. Dış yüzeyler değişse bile iç yapı ve temel özellikler değişmez ve özellikle fiziksel karakterler iç yapının fonksiyonu olarak dışa yansır. Kristallografi fizik, kimya, metalurji ve seramik ile ilgili pek çok problemin çözümünde önemli rol oynar.

Kuantum Kimyası diğer adıyla Yeni Nicem, Kuantum mekaniğinin atom ve moleküllere uygulanması ile ilgilenen Kimya altdalıdır. Temel bir dal, yani saf Kimya olan Kuantum Mekaniği'nin bir uygulaması olduğundan uygulamalı Kimya dalı olarak değerlendirilebilir. Kuantum Kimyası'nda Schrödinger, Dirac, vb dalga denklemlerinin çözümüyle ilgilenilir. Ancak genellikle en çok tercih edilen, EM alan yokluğunda, spinsiz ve rölativistik olmayan Schrödinger denkleminin çözümüdür. Tek elektronlu sistemler dışında Schrödinger denklemi analitik olarak çözülemediğinden, çok elektronlu sistemler için nümerik çözümler yapılır. Kuantum Kimyası'nda bu nümerik çözümleri yapmak üzere çeşitli yöntemler vardır. Bunlar;

Sıfırdan teorik yöntemler (Ab initio yöntemleri)
Yarı-ampirik yöntemler
Yoğunluk fonksiyoneli yöntemleri
Bu yöntemlere örnek verecek olursak;

Sıfırdan teorik yöntemler: HF, CI, CC, MPN vb.
Yarı-ampirik yöntemler: AM1, PM3, SAM1, PM5, PDDG/PM3, RM1, PM6 vb.
Yoğunluk fonksiyoneli yöntemleri: LDA, GGA vb.
Bu yöntemlerle Schrödinger dalga denklemi, iterasyon tekniğiyle art arda defalarca kez çözülür; ardışık iki iterasyon sonucu arasında önemsiz nitelikte küçük bir fark kalana kadar süreç devam ettirilir. Iterasyon bittiğinde artık sonuç "kendi içinde tutarlıdır (self consistent)" denir. Bu hesaplamalar ticari paket yazılımlar tarafından gerçekleştirilir. Bu yazılımlar hesapları yapmak üzere oluşturulmuş özel kodlardır ve FORTRAN programlama dili ile yazılmıştır. GAUSSIAN [1], MOLPRO [2], SPARTAN [3], MOLCAS [4] vb. programlar bunlara örnektir. 
Ab initio yöntemleri hiçbir yaklaşımın yapılmadığı full hamiltoniyeni kulllanır ve hiçbir denel veri kullanmaz. Bu nedenle sıfırdan teorik yöntemler denilmiştir. Yarı-ampirik yöntemler hamiltoniyene yaklaştırımlar yapabilir, iki elektron integrallerine ihmaller uygulayarak integrallerde sayıca azalma ve basitleştirme sağlar. Bu nedenle ab initio hesaplamalarına oranla yarı-ampirik hesaplamalar çok daha kısa sürmektedir. Ancak sonuçlar ab initio sonuçları yanında hassas değildir. Bu nedenle orbital enerjileri yerine çıktı olarak toplam enerji ya da entalpi değerleri verir.
Ab initio yöntemleri hassastır; ancak sistem büyüdükçe hesaplar zorlaşır, bilgisayar kaynakları yetersiz kalır ve bu durumda yarı-ampirik yöntemlere başvurulması kaçınılmazdır. Ab initio yöntemleri genelde 100 atomlu sistemlere kadar uygulanabilirken, yarı-ampirik yöntemler 1000 atomlu bileşiklere kadar uygulanabilir. Ayrıca yarı-ampirik yöntemler denel veriler kullandığı için ab initio yöntemlerinde Schrödinger denklemi nedeniyle ihmal edilen rölativistik enerjiyi de içerir; bu nedenle ağır metal bileşiklerine uygulanabilen yöntemlerdir. Özellikle periyodik çizelgenin 3. periyodundan itibaren atomlarda rölativistik enerji, korelasyon enerjisinden daha büyüktür ve mutlaka hesaplanmalıdır. Örneğin atom numarası yalnızca 19 olan K (potasyum) atomunun rölativistik enerjisi, korelasyon enerjisinin yaklaşık iki katıdır.
Kuantum Kimyası'nda rölativistik katkılar Breit denklemi ya da Dirac denklemi kullanılarak yapılmaktadır. Bu, özel olarak "Rölativistik Kuantum Kimyası" olarak bilinir. 
Kuantum Kimyası'nın anorganik ve organik bileşiklere uygulanması ile Anorganik kimya ve Organik kimya türetilebilir. Kuantum Kimyası'ndan elde edilen teorik sonuçlar, kimyasal kinetik, termodinamik, vb pek çok alanda kullanılır. Özellikle yeni sentezlenmiş ya da deneysel incelemesi çok pahalı olan moleküller için kuramsal hesaplamalar oldukça önemlidir.

Quantum Chemistry, F. Pilar, Dover.

Kuantum mekaniği veya kuantum fiziği, atom altı parçacıkları inceleyen temel bir fizik dalıdır. Nicem mekaniği veya dalga mekaniği adlarıyla da anılır. Kuantum mekaniği, moleküllerin, atomların ve bunları meydana getiren elektron, proton, nötron, kuark ve gluon gibi parçacıkların özelliklerini açıklamaya çalışır. Çalışma alanı, parçacıkların birbirleriyle veya ışık, X ışını ve gama ışını gibi elektromanyetik ışınımlarla olan etkileşimlerini de kapsar.
Kuantum mekaniğinin temelleri 20. yüzyılın ilk yarısında Max Planck, Albert Einstein, Niels Bohr, Louis de Broglie Werner Heisenberg, Erwin Schrödinger, Max Born, John von Neumann, Paul Dirac ve Wolfgang Pauli gibi bilim insanları tarafından atılmıştır. Belirsizlik ilkesi, antimadde, Planck sabiti, kara cisim ışınımı, dalga fonksiyonu ve kuantum alan kuramı gibi kavram ve ilkeler bu alanda geliştirilmiş ve klasik fiziğin sarsılmasına ve değiştirilmesine neden olmuştur.

Kuantum, Latince 'quantus' (ne kadar, ne büyüklükte) sözcüğünden gelir ve kuramın belirli fiziksel nicelikler için kullandığı kesikli birimlere gönderme yapar. Mekanik, Latince 'mechanicus' (makinelere ait veya yaratıcı) sözcüğünden gelir. Quantus sözcüğünün anlamından yola çıkarak, Türkçede kuantumun yanı sıra nicem sözcüğü de kullanılmıştır. 

Klasik mekanik, her ne kadar başarılı olsa da, 1800'lü yılların sonlarına doğru kara cisim ışıması, tayf çizgileri ve fotoelektrik etki gibi birtakım olayları açıklamada yetersiz kalmıştır. Klasik fizik, evreni bir "süreklilik" olarak modellemekteydi. Max Planck bazı deneysel gözlemleri açıklayabilmek adına, 1900'de enerjinin; 5 yıl sonra da Albert Einstein ışığın paketçiklerden oluştuğunu, yani hem ışığın hem de enerjinin süreksizlik gösterdiğini buldu. Bilim insanları, her ne kadar bu süreksizlik varsayımlarını klasik mekanik kuramlarından türetmek için uğraşsa da, bu gayretleri bir sonuç vermedi. Aynı yıllarda, Ernest Rutherford'un atomun iç yapısı üzerine yaptığı deneyler, bir gerçeği daha gün yüzüne çıkardı: Atom, aslında küçük bir çekirdeğe sahipti.
Elektron'un varlığı, 1897 yılında J. J. Thomson tarafından ispat edilmişti. Bu durumda, eğer negatif yüklü elektronlar pozitif çekirdeğin etrafında dairesel hareket yapıyorlarsa, klasik fiziğe göre, çok kısa bir zaman diliminde enerji kaybederek çekirdeğe düşmeleri beklenirdi. Bunun sebebini elektromanyetik teori şöyle açıklar: İvmelenen yükler ışıma yapar, dairesel hareket de (ivmeli) bir hareket olduğundan, elektron bu ışımayla enerji kaybeder ve çekirdeğe düşer; sonuçta, güneş sistemine benzeyen klasik model çöker.
Geçici bir çözüm Niels Bohr’dan gelmiştir: "Elektronlar belli kuantizasyon kurallarınca, belli yörüngelerde hareket ederler, enerjileri belli bir değere ulaşmadıkça ışıma yapamazlar; bu sayede sistem dengede durabilir." Bu geçici çözüm Hidrojen gibi küçük elementlerde işe yaramakta; fakat daha büyük kütleli elementlerde işe yaramamaktadır. Bohr Atom Modeli'nin deneylerle uyumlu hale gelmesi için modelde birçok düzenleme yapılmıştır. Ancak Bohr'un atom modeli 1920'lere gelindiğinde artık iş görmemekte, deneylerde gözlenen tayf çizgilerinin yoğunluğunu yanlış vermekte, çok elektronlu atomlarda salınım ve emilim dalga boylarını tahmin etmede başarısız olmakta, atomik sistemlerin zamana bağlı hareket denklemini verememekte ve birkaç konuda daha deneysel gerçeklere uymamaktaydı.
Kuantum mekaniğinin önemli geliştiricilerinden biri de, Fransız fizikçi De Broglie'dir. Louis de Broglie; birçok elçi, bakan ve Dük yetiştirmiş, aristokrat bir Fransız ailesinin çocuğuydu. Tarih eğitimi gördükten sonra fiziğe geçmiş ve 1923'te verdiği doktora tezinde, ışığın hem dalga hem de parçacık karakteri olmasından esinlenerek, aslında bütün madde çeşitlerinin aynı özelliği gösterebileceğini önermiştir. Ortaya koyduğu fikir, Bohr'un "gizemli" yörüngelerini açıklamada başarılı oluyordu.
Işığın girişim ve kırınım yaptığı, yani dalga özelliği gösterdiği, Thomas Young'ın yaptığı çift yarık deneyi ile gösterilmişti. Ancak tüm madde parçacıklarının, su dalgaları ile aynı matematiksel özellikleri gösterebileceği beklenmiyordu.
Max Planck 1900 yılında Kara cisim ışınımı problemini (morötesi facia diye de anılır) çözmek için 
  
    
      
        E
        =
        h
        f
        
      
    
    {\displaystyle E=hf\,}
  

denklemini kullanmıştı. Bu denklem, foton kavramının başlangıcı oldu; çünkü 
  
    
      
        f
      
    
    {\displaystyle f}
  
 frekansındaki elektron salınımından oluşan ışığın, klasik mekanikle uyuşmayan bir şekilde, sadece 
  
    
      
        h
        f
      
    
    {\displaystyle hf}
  
 nun tam sayı katlarında kesikli enerjiler (E) taşıyabileceğini varsaymıştı ('h', günümüzde Planck sabiti adıyla anılır). Fotonlar dalga özelliği gösteriyorsa, madde de bu dualiteyi (ikiliği) gösterebilir analojisi çok kuvvetli bir fikir idi. Bunun yanında önemli bir ipucu da Einstein'ın birkaç yıl önce özel görelilik ispatında kullandığı Lorentz Dönüşümleri idi.
Buna göre, serbest bir parçacık, yönü k, konumu x, frekansı f ve zaman bağlılığı t olan bir dalga ile ifade edilirse, 2*π*(k*x - f*t), ve bu faz Lorentz dönüşümlerinde sabit kalacaksa, k vektörü ve f frekansı, x vektörü ve t zamanı gibi dönüşmelilerdi. Diğer bir deyişle, p ve E gibi. Bunun mümkün olabilmesi için, k ve f, p ve E ile aynı bağımlılığa sahip olmalılardı, bu yüzden de onlarla doğru orantılı olmalılardı.
Bu şekilde, fotonlar için E=h*f olduğundan, madde için de,

  
    
      
        E
        =
        h
        f
         
        v
        e
         
        k
        =
        p
        
          /
        
        h
      
    
    {\displaystyle E=hf\ ve\ k=p/h}
  

varsayımlarını yapmak 'doğal' gözükmüştür.
Bu varsayıma ek olarak Louis de Broglie, herhangi bir kapalı yörüngenin 1/|k| nın tam katı olması varsayımını da kullanarak, deneysel olarak gözlenen ve Arnold Sommerfeld ve Bohr tarafından "kuantize olma şartları" olarak anılan şartları, matematiksel olarak kolayca türetti. Bu türetme gayet gizemli bir şekilde doğru sonuçlar verince (Davisson ve Germer, 1927 yılında Bell Laboratuvarlarındagerçekleştirdikleri deneyle, elektronların da aynı ışık gibi girişim yaptığını ortaya koydular. Deney 1924'te de Broglie tarafından önerilmişti) insanlar deneysel olarak başka şeyleri tahmin etmesini de beklediler.
Elbette yanıldılar çünkü bu şartlar serbest ışık parçaları için oluşturulan varsayımların, çekirdeğe bağlı elektronlar için uyarlanmasıydı ve çok ileri götürülmemesi gerekiyordu.
Ama dalga mekaniği için doğru çıkış noktası idi.
Enteresan bir şekilde, 1925-1926 yılları arasında Werner Heisenberg, Max Born, Wolfgang Pauli ve Pascual Jordan, Matris Mekaniği ile kuantum mekaniğinin formal tanımını yaptılar. Ama formalizmlerinde dalga mekaniğine yer vermediler. Benimsedikleri felsefe ise, tamamen pozitivist idi. Yani sadece deneysel olarak gözlenebilen değerleri göz önüne alan bir yaklaşım kullandılar.
1926 yılında Erwin Schrödinger bir dizi denklemle dalga mekaniğini yeniden canlandırdı. Sonunda kendi dalga mekaniğinden Heisenberg'in matris mekaniğini de türetip iki formalizmin matematiksel olarak denk olduğunu da gösterdi (son makalelerinden birinde Schrödinger, rölativistik bir dalga denklemi de sunar).
Paul Dirac'a göre ise tarih biraz daha farklı işlemiştir. Ona göre, Schrödinger önce rölativistik dalga denklemini geliştirdi, sonra bunu kullanarak hidrojenin spektrumunu hesapladı ve deneylere uymadığını gördü. Ancak bu denklemin, düşük hızlarda geçerli olan versiyonu aslında çalışıyordu ve bildiğimiz Schrödinger dalga denklemine ulaşılıyordu.
Daha sonra rölativistik dalga denklemi Oskar Klein ve Walter Gordon tarafından yayınladı ve hâlâ Klein-Gordon denklemi olarak anılır.
Bu noktadan sonra Dirac; teoriyi özel görelilikle uyumlu hale getirmiş ve bazı deneylerin sonuçlarını teorik olarak üretmiştir. Örneğin pozitron'un varlığını 1932 senesinde Carl David Anderson kanıtlamıştır ve Nobel ile ödüllendirilmiştir. Kuantum teorisi, daha sonra 1940'larda Sin-Itiro Tomonaga, Julian Schwinger ve Richard P. Feynman'ın kuantum elektrodinamiği konusunda önemli çalışmalarıyla gelişimine devam etmiştir. 1950'li ve 60'lı yıllar ise Kuantum renk dinamiğinin gelişimine tanık olmuştur.

1897: Pieter Zeeman, ışığın bir atom içindeki yüklü parçacıkların hareketi sonucu yayımlandığını buldu; J.J. Thomson da, elektronu keşfetti.
1900: Max Planck, kara cisim ışımasını kuantumlanmış enerji yayımı ile açıkladı, kuantum kuramı böylece doğmuş oldu.
1905: Albert Einstein dalga özellikleri olan ışığın aynı zamanda, daha sonra foton diye adlandırılacak olan, belirli büyüklükte enerji paketlerinden oluştuğu düşüncesini ortaya attı.
1911-1913: Ernest Rutherford, atomun çekirdek modelini oluşturdu. Bohr ise atomu bir gezegen sistemi gibi betimledi.
1923: Arthur Compton, X - ışınlarının elektronlarla etkileşimlerinde minyatür bilardo topları gibi davrandıklarını gözlemledi. Böylece ışığın parçacık davranışı hakkında yeni kanıtlar ortaya koydu.
1923: Louis de Broglie, dalga-parçacık ikiliğini genelleştirdi.
1924: Satyendra Nath Bose-Albert Einstein, kuantum parçacıklarını saymak için, Bose-Einstein istatistiği diye adlandırılan yeni bir yöntem buldular.

Klasik mekanik, nesnelerin konum ve momentumları bilgilerini kullanarak, çeşitli kuvvet alanları altında nasıl hareket etmeleri gerektiğini bulmaya çalışır. Kökleri çok eskiye dayansa da başlangıcının Newton'un Principia'sı olduğunu kabul etmek yanlış olmaz. Daha sonra Euler, Lagrange, Jacobi, Hamilton, Poisson, Maxwell, Boltzman (İstatiksel mekanik ve klasik elektromanyetik teori de klasik mekaniğe katılabilir) gibi birçok ad tarafından çok çeşitli bakış açıları geliştirilmiş ve birçok alanda başarılı bir şekilde uygulanmıştır. Klasik mekaniğin tamamlanmasının Einstein'ın görelilik kuramları ile gerçekleştiğini söylemek yanlış olur. Klasik mekanik çok başarılı olmasına karşın, 1800'lü yılların sonlarına doğru, siyah cisim ışıması, tayf çizgileri, fotoelelektrik etki gibi birtakım olayları açıkla

Fizik disiplininde, kuvvet bir cismin hızını değiştirmeye zorlayabilen, yani ivmelenmeye sebebiyet verebilen — hızında veya yönünde bir değişiklik oluşturabilen — bir etki olarak tanımlanır; bu etki diğer kuvvetlerle dengelenmediği müddetçe geçerlidir. Itme ya da çekme gibi günlük kullanımda yer alan eylemler, kuvvet konsepti ile matematiksel bir netliğe ulaşır. Kuvvetin hem büyüklüğü hem de yönü önemli olduğundan, kuvvet bir vektör olarak ifade edilir. Kuvvet için SI birimi, newton (N)'dur ve genellikle F simgesi ile gösterilir.
Klasik mekanikte, kuvvet merkezî bir öneme sahiptir. Kuvvet, sabit bir kütleye sahip bir cisme etki eden kuvvetin, cismin kütlesi ile bu cismin maruz kaldığı ivmenin çarpımına eşit olduğunu ifade eden Newton'un hareket yasaları dahilinde ele alınır. Klasik mekanikte yaygın olarak rastlanan kuvvet çeşitleri elastiklik, sürtünme kuvveti, temas ya da "normal" kuvvetler ve kütleçekim kuvvetleridir. Kuvvetin dönüsel karşılığı olan tork, bir cismin dönüş hızındaki değişimleri meydana getirir. Genişlemiş bir cismin her bir parçası genellikle yanındaki parçalara kuvvet uygular; bu kuvvetlerin cisim içindeki dağılımı içsel mekanik gerilimi oluşturur. Denge halinde, bu gerilimler cismin herhangi bir ivmelenme göstermemesi için kuvvetlerin birbirini dengelemesiyle sonuçlanır. Bunlar dengede olmadığında, katı materyallerde deformasyona veya sıvılarda akışa yol açabilirler.
Modern fizik alanında, görelilik ve kuantum mekaniği dahil olmak üzere, hareket yasaları, kuvvetin temel kaynağı olarak temel etkileşimlere dayanarak yeniden düzenlenmiştir. Ancak, klasik mekaniğin sunduğu kuvvet anlayışı, pratik amaçlar için faydalıdır.

Antik dönemdeki filozoflar, hareketsiz ve hareket halindeki cisimler ile basit makinelerin analizinde kuvvet konseptini temel almışlar; fakat Aristo ve Arşimet gibi düşünürler, kuvvetin doğru anlaşılması noktasında hatalar yapmışlardır. Bu durum, kısmen, sürtünme kuvvetinin zaman zaman açık olmayan niteliğinin ve doğal hareketin içeriğine dair yetersiz görüşlerin eksik kavranmasından kaynaklanmaktadır. Temel yanılgılardan biri, sabit bir hızla hareketin devam etmesi için kuvvetin zorunlu olduğu inancıdır. Hareket ve kuvvet üzerine önceki yanlış kavrayışlar, Galileo Galilei ve Isaac Newton tarafından zamanla düzeltilmiştir. Matematiksel derinliği ile Newton, iki yüz yıl boyunca daha da geliştirilmeyecek olan hareket yasalarını ortaya koymuştur.
19. yüzyılın başlarında, Einstein ışık hızına yaklaşan hızlara sahip nesneler üzerindeki kuvvetlerin davranışını doğru bir şekilde tahmin eden ve yerçekimi ile eylemsizlik kuvvetleri hakkında bilgiler sunan bir görelilik kuramı ortaya koymuştur. Kuantum mekaniğine ilişkin çağdaş anlayışlar ve ışık hızına yakın hızlara parçacıkları ivmelendirebilen teknolojik gelişmeler ışığında, parçacık fiziği alanı, atomlardan daha küçük parçacıklar arasındaki kuvvetleri açıklamak amacıyla bir Standart Model tasarlamıştır. Standart Model, kuvvetlerin yayılımı ve emilimi süreçlerinde temel bir rol oynayan ayar bozonları adı verilen değişim parçacıklarının varlığını öngörmektedir. Bilinen yalnızca dört ana etkileşim vardır: güç sıralamasına göre azalan şekilde bunlar; güçlü, elektromanyetik, zayıf ve kütleçekimsel kuvvetlerdir. 1970'ler ve 1980'lerde gerçekleştirilen Yüksek enerji parçacık fiziği gözlemleri, zayıf ve elektromanyetik kuvvetlerin, daha temel bir elektrozayıf etkileşimin tezahürleri olduğunu onaylamıştır.

Antik dönemden itibaren, kuvvet kavramı, basit makinelerin her birinin işleyişi için temel bir unsur olarak tanınmıştır. Basit bir makine tarafından sağlanan mekanik avantaj, daha az kuvvet kullanılmasını sağlarken, bu kuvvetin aynı miktar iş için daha büyük bir mesafe boyunca etki etmesine olanak tanımıştır. Kuvvetlerin karakteristiklerinin detaylı incelenmesi, özellikle sıvılar içerisinde bulunan yüzdürme kuvvetinin formülasyonunu yapmasıyla tanınan Arşimet'in eserlerinde zirveye ulaşmıştır.
Aristo, Aristo kozmolojisinde kuvvet kavramına dair felsefi bir muhakeme sunmuştur. Onun perspektifine göre, yer küresi, içerisindeki farklı "doğal konumlar"da istirahat eden dört temel elementten oluşmaktadır. Aristo, öncelikle toprak ve su elementlerinden meydana gelen, Dünya üzerinde hareketsiz durumda bulunan cisimlerin, yer yüzeyinde kendi doğal konumlarında olduklarını ve müdahale edilmezlerse bu durumun devam edeceğini savunmuştur. Cisimlerin kendi "doğal konumlarını" bulma yönündeki doğuştan gelen eğilimi (örn. ağır cisimlerin düşme eğilimi) ile doğal olmayan veya zoraki hareketi; yani bir kuvvetin devamlı olarak uygulanmasını gerektiren hareketi ayırt etmiştir. Bu kuram, nesnelerin hareket şekillerine dair günlük gözlemlere dayanarak, bir arabanın hareket etmekte kalması için gerekli olan sürekli kuvvet uygulaması gibi, atkı (İng. projectile) örneğinde okların uçuşu gibi davranışları açıklama noktasında kavramsal zorluklarla karşılaşmıştır. Bir okçu, uçuşun başlangıcında oku harekete geçirir ve daha sonra üzerinde algılanabilir bir etkin nedenin bulunmadığı halde ok hava boyunca ilerler. Aristo bu problemi teşhis etmiş ve atkının yolu boyunca itilen havanın, atımı hedefine taşıdığını önermiştir. Bu açıklama, hareketin devamını sağlayabilmek için hava gibi kesintisiz bir ortamın varlığını gerektirmektedir.
Aristo fiziği, 6. yüzyıl itibarıyla eleştirilere maruz kalmıştır, ancak bu eksiklikler, Galileo Galilei’nin 17. yüzyılda gerçekleştirdiği çalışmalara değin giderilememiştir. Galileo, Aristoteles'in hareket teorisine meydan okuyan bir deney gerçekleştirmiştir. Bu deneyde, bir eğim boyunca yuvarlanan taş ve top mermilerinin, bu cisimlerin kütlesinden bağımsız olarak yer çekimi ile hızlandığını ve bir kuvvet, örneğin sürtünme, uygulanmadıkça hızlarını muhafaza ettiklerini ortaya koymuştur. Galileo’nun, hareketi sürdürmek yerine değiştirmek için kuvvet gerektiği tezi, Isaac Beeckman, René Descartes ve Pierre Gassendi tarafından ileriye taşınmış ve Newton fiziğinin temel prensiplerinden biri haline gelmiştir.
17. yüzyılın başlarında, Newton'un Principia eserinden önce, "kuvvet" (Latince vis) terimi, bir noktanın ivmelenmesi gibi, çok sayıda fiziksel ve fiziksel olmayan fenomene uygulanagelmiştir. Bir nokta kütlesinin ve onun hızının karesinin çarpımı, Leibniz tarafından "canlı kuvvet" (Latince vis viva) olarak isimlendirilmiştir. Günümüz kuvvet kavramı, Newton'ın tanımladığı "ivmelenme kuvveti" (Latince vis motrix) ile örtüşmektedir.

Isaac Newton, atalet ve kuvvet gibi kavramlar yardımıyla tüm cisimlerin hareketlerini tanımlamıştır. Newton, 1687 yılında, kendi alanındaki en önemli eseri Philosophiæ Naturalis Principia Mathematica'yı yayımlar. Bu çalışmasında Newton, günümüz fizik biliminin kuvvetlerin açıklanmasına yön veren üç temel hareket yasasını belirlemiştir. Newton'un yasalarının matematiksel ifadeleri, yeni matematiksel metodolojilerle birlikte zaman içinde gelişim göstermiştir.

Newton'un ilk hareket yasasına göre, hareketsizlik halinde bulunan bir cismin doğal eğilimi hareketsizliğe devam etmek, sabit hız ile doğrusal bir trajektorya üzerinde hareket eden bir cismin ise bu sabit hızda ve doğrultuda hareketine devam etme eğilimindedir. Bu sonuç, fizik kanunlarının tüm eylemsiz gözlemciler açısından değişmez olduğunu belirten ilkeye dayanarak, ilk durumdan türetilmiştir; yani, hareket halinde olduklarını hissetmeyen tüm gözlemciler. Bir cisimle eş zamanlı hareket eden bir gözlemci, bu cismin hareketsizlik halinde olduğunu algılayacaktır. Bu bağlamda, cismin doğal eğilimi, bu gözlemciye göre hareketsizlik durumunu korumaktır, bu da sabit hızla ve doğrusal bir yolda hareket ettiğini gözlemleyen birisinin, cismin bu hareket tarzını sürdüreceğini görmesini sağlar.

İlk yasaya göre, düz bir çizgi boyunca sabit bir hızla gerçekleşen hareket için herhangi bir sebep zorunlu değildir. Asıl olarak, hareketin değişimi bir sebebi gerektirmekte olup, Newton'un ikinci yasası kuvvet ile hareketin değişim süreci arasındaki nicel ilişkiyi açıklamaktadır.
Newton'un ikinci yasasına göre, bir cisim üzerine etki eden net kuvvet, cismin zaman içindeki momentum değişiminin oranına eşdeğerdir. Cismin kütlesi sabit kaldığında, bu yasa, cismin ivmesinin, üzerine etki eden net kuvvete doğrudan orantılı olduğunu, bu kuvvetin yönünde olduğunu ve cismin kütlesi ile ters orantılı olduğunu öngörmektedir.
Newton'un ikinci yasasının çağdaş bir ifadesi, bir vektör denklemi şeklindedir:

  
    
      
        
          
            
              F
              →
            
          
        
        =
        
          
            
              
                d
              
              
                
                  
                    p
                    →
                  
                
              
            
            
              
                d
              
              t
            
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle {\vec {F}}={\frac {\mathrm {d} {\vec {p}}}{\mathrm {d} t}},}
  

bu denklemede 
  
    
      
        
          
            
              p
              →
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\vec {p}}}
  
, sistemin momentumunu ve 
  
    
      
        
          
            
              F
              →
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\vec {F}}}
  
, net (vektörlerin toplamı) kuvveti temsil eder. Bir cisim dengede ise, tanımsal olarak net kuvvet sıfırdır (bununla birlikte, dengelenmiş kuvvetler mevcut olabilir). İkinci yasa, bir nesne üzerinde dengelenmemiş bir kuvvetin varlığında, nesnenin momentumunun zaman içinde değişeceğini öne sürer.
Mühendislikte sık karşılaşılan durumlarda, bir sistemin kütlesi değişmez kabul edilir ve bu, ikinci yasayı basit bir cebirsel forma indirger. Momentumun tanımı gereğince,

  
    
      
        
          
            
              F
              →
            
          
        
        =
        
          
            
              
                d
              
 

E = mc2, fizikte kütle-enerji eşdeğerliğinin temel formülüdür.
Bu formül, enerji ile kütle arasında ilişki kurar. Bu formülde boşluktaki (vakumlanmış ortam) ışık hızının karesi, kilogram başına ne kadar nükleer enerji düştüğünü belirtir. Formülü bir cümlede anlatmak gerekirse: Bir maddede kilogram başına, boşluktaki ışığın metre saniye−1 cinsinden hızının karesinin sayısal değeri kadar enerji (joule) düşer.
(Vakumlanmış ortam) oluştuğunda (vakumsuz ortam) oluşmuş oluyor, vakumlayıcı vakumladığı ortamın ölçümünü doğru yapabilmesi için çektiği enerjiyi boşaltıp derecelendireceği ikinci vakumsuz ortamı kendi kendine oluşturup yedekleyemeyeceğinden ötürü hesap fiziksel olarak yanlıştır.

Eğer formülün harflerle simgelenmiş elemanları incelenirse:

E- Cismin enerjisi (joule)
m- Cismin kütlesi (kilogram)
c2- Işık hızının karesinin sayısal değeri (kilogram ile çarpıldığında metre/saniye değeri kullanılmalıdır).
Okunuşu: Bir madde, 1 kg ise enerjisi 89 875 517 873 681 764 J'dir.
Bir eşitlikle eşitliğin iki tarafındaki birimler birbirini sağlamalıdır. c2, kütlenin sahip olduğu nükleer enerjidir. Uluslararası birim sistemine göre; enerjinin birimi joule (J), kütlenin birimi kilogram (kg), hızın birimi de metre bölü saniye (ms−1)dir. Eğer birimler eşitliğe yazılırsa:
1 Joule = 89875517873681764 kg.m²/s²

Albert Einstein, kendisine kadar süregelen bir yargıyı yıkarak bilim dünyasında yeni bir çığır açmıştır. Ondan öncesinde kütle ile enerji arasında bir bağlantı kurulmamıştır ve ayrı olgular oldukları varsayılmıştır. 19. yüzyılda kimyagerlerin hassas aygıtları olmadığı için kimsenin dönüşüm sonrası kütle kaybından haberleri yoktu. Basit tepkimeler sonrası oluşan kütle kaybı fark edilememişti. Einstein ise bütün bilinenleri yıkarak çağdaş bilimin temel taşlarını atmıştır. Ona göre her şey enerjidir, yani maddeler de çok yoğun enerjilerdir. Kimyasal reaksiyonlar sonrası küçük de olsa kütlenin bir kısmı enerjiye dönüşmektedir. Bu durumu açıklamak için eşitliğin az farklı formülasyonu ilk defa Albert Einstein tarafından 1905'te ünlü makalelerinde yayımlanmıştır. Aynı yıl önermiş olduğu özel görelilik teorisinin bir sonucu olarak türetmiştir. Birim kütleden inanılmaz enerji elde edilebileceğini gösteren bu formül sayesinde diğer insanlar tarafından atom bombası da icat edilir.

Bu formül fizikçi olmayanlar için bile en ünlü eşitliklerden bir tanesidir. Neredeyse Albert Einstein ile özdeşleşmiştir. Ayrıca formülün popüler kültürdeki yeri de büyüktür. Birçok film ve televizyon programlarında bu formüle rastlamak mümkündür. Ayrıca müzik endüstrisine de ilham kaynağı olmuştur. Count Basie'nin 1957'deki albümünün adı E=mc2dir. Ayrıca Mariah Carey'in 2008'de çıkardığı albümünün adı da aynıdır. Big Audio Dynamite müzik grubunun da 1986 yılında yazdıkları şarkı da E=mc2'dir.

Kinetik enerji 
  
    
      
        E
        k
        =
        m
        
          c
          
            2
          
        
        −
        
          m
          
            0
          
        
        
          c
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle Ek=mc^{2}-m_{0}c^{2}}
  
 olarak ifade edilir. Görelilik formüllerinde, ifadenin altında 0 olursa değer klasik değerli, normal yazılırsa göreli değerlidir. Mesela m0 sabit kütle, m ise göreli kütledir.
Bu KE ifadesi 
  
    
      
        K
        E
        =
        m
        
          c
          
            2
          
        
        −
        
          
            
              m
              
                0
              
            
            
              1
              −
              
                
                  
                    v
                    
                      2
                    
                  
                  
                    c
                    
                      2
                    
                  
                
              
            
          
        
        
          c
          
            2
          
        
        =
        m
        
          c
          
            2
          
        
        −
        
          
            
              
                m
                
                  0
                
              
              c
            
            
              
                c
                
                  2
                
              
              −
              
                v
                
                  2
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle KE=mc^{2}-{\frac {m_{0}}{\sqrt {1-{\frac {v^{2}}{c^{2}}}}}}c^{2}=mc^{2}-{\frac {m_{0}c}{\sqrt {c^{2}-v^{2}}}}}
  
 ile eşdeğerdir.
Eşitliğe momentum (momentum=p, göreli momentum 
  
    
      
        
          
            
              
                m
                
                  0
                
              
              v
            
            
              1
              −
              
                
                  
                    v
                    
                      2
                    
                  
                  
                    c
                    
                      2
                    
                  
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {m_{0}v}{\sqrt {1-{\frac {v^{2}}{c^{2}}}}}}}
  
 olmak üzere) da eklenirse;

  
    
      
        
          E
          
            2
          
        
        =
        
          m
          
            0
          
          
            2
          
        
        
          c
          
            4
          
        
        +
        
          p
          
            2
          
        
        
          c
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle E^{2}=m_{0}^{2}c^{4}+p^{2}c^{2}}
  
 olur. O da 
  
    
      
        E
        =
        
          
            
              m
              
                0
              
              
                2
              
            
            
              c
              
                4
              
            
            +
            
              p
              
                2
              
            
            
              c
              
                2
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle E={\sqrt {m_{0}^{2}c^{4}+p^{2}c^{2}}}}
  
'ye eşittir. E=mc^2 eşitliği, p=0 olduğunda geçerlidir.
Enerjiye fotonlardan bahsedilirken çokça kullanılan pc ifadesinden bakınca ilginç bir sonuca ulaşılır. Fakat ilginç olan, bulduktan hemen sonra zaten ışık hızı (c) sabit olduğundan E=mc^2'nin buna işaret ettiğinin anlaşılmasıdır. Bu ifadeye şu şekilde ulaşılabilir.

  
    
      
        E
        =
        
          
            
              m
              
                0
              
              
                2
              
            
            
              c
              
                4
              
            
            +
            
              p
              
                2
              
            
            
              c
              
                2
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle E={\sqrt {m_{0}^{2}c^{4}+p^{2}c^{2}}}}
  
 eşitliği için pc 
  
    
      
        p
        c
        =
        
          
            
              p
              
                0
              
              
                2
              
            
            −
            
              m
              
                0
              
              
                2
              
            
            
              c
              
                4
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle pc={\sqrt {p_{0}^{2}-m_{0}^{2}c^{4}}}}
  
'e eşittir. Eşitliğin karesini alınca,

  
    
      
        
          p
          
            2
          
        
        
          c
          
            2
          
        
        =
        
          
            
              
                m
                
                  0
                
                
                  2
                
              
              
                v
                
                  2
                
              
              
                c
                
                  2
                
              
            
            
              1
              −
              
                
                  
                    v
                    
                      2
                    
                  
                  
                    c
                    
                      
                        
                        ′
                      
                    
                  
                
              
            
          
        
        =
        
          
            
              
                m
                
                  0
                
                
                  2
                
              
              
                
                  
                    v
                    
                      2
                    
                  
                  
                    c
                    
                      2
                    
                  
                
              
              
                c
                
                  4
                
              
            
            
              1
              −
              
                
                  
                    v
                    
                      2
                    
                  
                  
                    c
                    
                      2
                    
                  
                

Latince (lingua Latina veya Latinum), Hint-Avrupa dillerinin İtalik koluna ait klasik bir dildir. Klasik Latince, artık önemli metinler üretmek için kullanılmadığı ve ana dili olarak konuşanı kalmadığı için ölü bir dil olarak kabul edilirken, Halk Latincesi de günümüzde ölü dil olmasına rağmen uzun yıllar içinde yöresel olarak farklılaşarak Romen dillerine dönüşüm geçirmiştir. Latince, başlangıçta İtalya'nın Roma çevresindeki alt Tiber bölgesi olan Latium'daki (şimdi Lazio olarak bilinir) Latinler tarafından konuşuluyordu. Roma Cumhuriyeti'nin genişlemesiyle İtalyan Yarımadası'nda ve daha sonra Roma İmparatorluğu boyunca baskın dil haline geldi. Latinceyi ana dil olarak kullanan Batı Roma İmparatorluğu'nun düşüşünden sonra bile Latince, 19. yüzyılın başlarına kadar Avrupa'da uluslararası iletişim, bilim, akademik çalışma ve akademinin ortak dili olarak kaldı. Doğu Roma İmparatorluğu ilk başlarda Latinceyi kısa bir süre ana dil kullansa da, daha sonra Yunancayı ana dil olarak benimsedi. 19. yüzyıldan sonra, bölgesel yerel diller—kendi torunları olan Romen dilleri de dahil olmak üzere—ortak akademik ve politik kullanımda Latincenin yerini aldı.
Latincenin günümüze ulaşan en eski örneği, MÖ 7. yüzyıla tarihlenen bir toka üzerine Yunan alfabesi ile yazılmış 5 harflik bir metindir. Eski Latince, Roma'nın da yer aldığı Orta İtalya'daki Latium bölgesinde konuşulmaktaydı. Roma Cumhuriyeti'nin yükselişe geçmesiyle Klasik Latinceye evrilen dil, İtalya'ya, sonra da Jireček Hattı sınır oluşturacak şekilde Roma İmparatorluğu'na yayıldı ve ülkedeki egemen dil haline geldi. Yazı dili olarak kullanılan Klasik Latince ile aynı zamanda halk tarafından Halk Latincesi konuşulmaktaydı. Klasik Latince MS 3. yüzyıldan itibaren Geç Latinceye evrildi, Halk Latincesi ise 6. ve 9. yüzyıllar arasında günümüzde konuşulan Romen dillerinin atalarına dönüştü. Ölü bir dil haline gelen Latince, Ortaçağ, Rönesans ve Yakın Çağ'da yazı dili olarak kullanımını sürdürdü.
Latinceden Avrupa'da konuşulan dillere alıntılanmış çok sayıda kelime bulunur. Özellikle teoloji, bilim, tıp ve hukuk alanlarındaki birçok terimin kökeni Latinceye ve Grekçeye dayanır.

Yunan edebiyatının temelinde kurulan Latin edebiyatının MÖ 3. yüzyıldaki gelişimiyle birlikte, edebî ya da klasik olarak adlandırılan Latince, Yunanca kelimeler, dil bilgisi ve üslup bilgisinden hayli etkilenmiş yapısıyla, biçimselliği ve zarafetiyle Halk Latincesinden (Vulgar) tümüyle farklı bir görünüme kavuşmuş adeta şiirsel bir dil olmuştur. Bunun sonucunda Klasik Latince tamamen yazı diline ve akademik dile dönüşmüştür. Klasik Latince MÖ 1. yüzyıl ile MS 1. yüzyılın başlarına kadar süren bir dönemde kullanılmıştır.
Latincenin öğrenimi ve öğrenim amacı öteki Batı dillerininkinden farklıdır. Çünkü başka bir Batı dilini öğrenen insan sadece bu dili konuşur ya da dil bilgisini derinleştirerek ilgili kültür hakkında bilgi edinir. Oysa Latince öğrenmekle Batı'nın tüm edebiyatlarının ve edebî türlerinin temel anlamına vakıf olur ve sonradan herhangi bir batı dilini öğrenmede hiç Latince bilmeyen birine göre daha hızlı yol alır.
Latince bugün bir toplumun günlük yaşantısı içinde kullanılmayan bir ölü dil olduğundan kulak dolgunluğuyla veya pratik yöntemlerle öğrenilmesi ve öğretilmesi zor bir dildir. Sistemli bir dil bilgisi öğrenimi ve öğretimi şarttır. Bu tip bir dil bilgisi öğrenimiyse kişinin dil duyarlılığını geliştirir. Ayrıca Batı dillerinin kelime hazinesi, morfolojisi, üslup özellikleri Latinceyle derinden ilişkilidir. Bu dillerin çoğunda hâlâ birçok Latince kelime, deyim ve ifade ya doğrudan ya da birtakım değişikliklerle kullanılmaktadır. Bugün birçok öğrenci, akademisyen ve Katolik din insanı Latinceyi akıcı bir şekilde konuşmaktadır. Dünya çapında ilköğretimde, ortaöğretimde ve yüksek lisans seviyesi eğitim kurumlarında öğretilir. Latince zengin zaman, şahıs ve fiil çekimleri ile son derece bükümlü bir dil özelliği göstermektedir.

Latin alfabesinin kökeni Etrüsk alfabesi ile Yunan alfabesine dayanır. Erken Roma döneminde kullanılan yazı, İtalya'daki Eski İtalik yazıları üzerinden Etrüsk aracılığıyla Batı-Yunan yerel alfabelerinden türemiştir. Bu aktarım hattı, MÖ 8–6. yüzyıllarda İtalya yarımadasında görülen Yunan koloni yazı çeşitlerinin yerel uyarlamalarıyla açıklanabilir.
Arkaik Latin yazısında harf repertuvarı klasik çağdan daha dardı. Roma geleneğinde başlangıçta yirmi bir işaretli bir dizi kullanıldığı kabul edilir. Bu erken dizide C işareti hem /k/ hem /g/ değerini karşıladı ve bu çift değer yazı ve kısaltma geleneklerinde izlenebilir. Z harfi erken dönemde Latin için gerekli görülmediği için kullanım dışına çıktı ve boşalan konum daha sonra G ile dolduruldu.
Klasik döneme gelindiğinde C'nin /k/ için, G'nin ise /g/ için ayrıştırılması yerleşti. Y ve Z, özellikle Yunancadan alıntı sözcüklerin yazımı için MÖ 1. yüzyılda yeniden kabul edildi ve alfabetik dizinin sonuna yerleştirildi. K üretken bir harf olmaktan ziyade sınırlı bağlamlarda kaldı. Q ise neredeyse daima V ile birlikte QU biçiminde kullanıldı. Bu dağılım, Latin alfabesinin Etrüsk kökenli işaretleri Latin fonolojisine uyarlamasıyla ilgilidir.
Orta Çağ yazı ve matbaa gelenekleriyle birlikte I ile J, U ile V arasında görsel ve işlevsel ayrımlar belirginleşti. W, Latin yazı sistemine daha geç bir yenilik olarak eklendi ve klasik Latin alfabesinin parçası değildi.

Latincede bulunan seslerin telaffuzu konusunda elimize ulaşmış herhangi bir veri bulunmamaktadır. Telaffuz konusunda edindiğimiz bilgiler ise ancak rekonstrüksiyon yöntemiyle elde edilir. Rekonstrüksiyon yönteminin yararlandığı kaynaklar ise antik yazarların telaffuzları, antik etimoloji eserleri, yazım hataları ve diğer dillerdeki Latince kökenli sözcüklerin telaffuzlarıdır.
Ünsüzler

Eski ve Klasik Latincede büyük ve küçük harfler bulunmamaktadır. Harflerin çoğu da günümüzdeki kullanılan şekillerine benzemektedir. Latincede çift ünsüzler uzun bir şekilde sesletilir. Ünsüzlerin sesletimleri aşağıdaki tabloda bulunmaktadır: 

Ünlüler 

Klasik Latincede ⟨U⟩ sesi ünlü bir sesi karşılamak için kullanılmak istense bile ⟨V⟩ şeklinde yazılır. ⟨Y⟩ ise alıntı Yunanca sözcüklerdeki ipsilon sesini karşılar. Fakat bu ses, bazen i bazen u şeklinde telaffuz edilir. Ayrıca bu ses yanlışlıkla benzer anlamlara sahip Yunanca sözcüklerle karıştırılarak Latinceye özgü kelimelerde bile kullanılmıştır.
Klasik Latincede de uzun ünlü ve kısa ünlü ayrımı vardır. ⟨I⟩ sesi haricinde uzun ünlüler, üstlerine onların uzun bir şekilde sesletileceğini belirten ve yazıda < ´ > şeklinde gösterilen bir işaret alırlar. Uzun İ sesi ise kalın I şeklinde yazılmıştır. Modern metinlerde ise uzun ünlüler üzerlerine yazıda uzun bir çizgi şeklinde gösterilen uzatma işareti alırlar: ⟨ā ē ī ō ū⟩. Kısa ünlüler ise çengelsi bir şekilde gösterilen kısaltma işareti alırlar: ⟨ă ĕ ĭ ŏ ŭ⟩
Kelime sonundaki ⟨m⟩ ve herhangi bir ünlü ses, ⟨s⟩ veya ⟨f⟩ sesinden önce yer alan ⟨n⟩ sesi ve bir ünlü ses, uzun ve genizsil (nazal) bir şekilde sesletilir.

Latincenin güncel kullanımında iki yaygın telaffuz standardı yerleşmiştir. Klasik telaffuz, yazıt verileri ve karşılaştırmalı dilbilimle tarihsel olarak yeniden kurulmuş bir okuma biçimidir. Kilise telaffuzu, özellikle İtalya merkezli litürjik gelenek içinde biçimlenmiştir. Klasik yaklaşıma göre V çoğu bağlamda [w] olarak, C tüm bağlamlarda [k] olarak değerlendirilir. Kilise geleneğinde V genellikle [v] olarak sesletilir ve C, e ve i öncesinde yumuşar. Hangi standardın kullanılacağı metnin türüne ve bağlama göre değişir.

Klasik Latincede vurgu çoğunlukla sondan bir önceki hecededir. Bu hece ağır ise vurgu burada kalır. Sonundan bir önceki hece hafif ise vurgu daha geriye kayar. Heceyi ağır yapan başlıca etkenler uzun ünlü, diftong ve çift ünsüz kümeleridir. Kural şiirsel metinlerde ölçü ile birlikte değerlendirilir ve bağlama göre sınırlı biçem farklılıkları doğurabilir.
Çift ünlüler
Klasik Latincede birkaç tane çiftünlülü ses bulunur. Bu sesler arasında en yaygını ⟨ae au⟩ sesleridir. ⟨oe⟩ sesine nadir rastlanır, ⟨ui eu ei ou⟩ sesleri ile çok nadir karşılaşılır. En azından bu durum Latinceye özgü kelimelerde görülür.
Eski Latincede çok daha fazla çiftses bulunmaktadır. Fakat bu seslerin çoğu Klasik Latincede uzun seslere dönüşmüştür. Eski Latincedeki ⟨ai⟩ ve ⟨āī⟩ Klasik Latincede ⟨ae⟩ olmuştur. Eski Latince ⟨oi⟩ ve ⟨ou⟩ Klasik Latincede birkaç sözcük dışında ⟨ū⟩ sesine dönüşmüştür. Bahsedilen ses değişimlerine aynı kökten gelen farklı sözcüklerde bile rastlanır.
Erken Eski Latincedeki ⟨ei⟩ sesi ise Klasik Latincede ⟨ī⟩ sesine evrilmiştir.

Latince sentetik ve bükümlü bir dildir. Çekimler sık sık kelime sonunda değişir fakat özellikle fiillerde olmak üzere çok kompleks olabilir.
Latincede belirlilik artikelleri bulunmaz. Hem belirli hem de belirsiz durumlar aynı şekilde yazılır.
Latincede sözdizimi özne-nesne-yüklem şeklindedir. Fakat her zaman bu sözdizimi uygulanmaz. Şiirde ihmal edilebilir.
Latincede sıfatlar isimlerden hem önce hem de sonda gelebilir. Fakat bazı sıfatlarda isimden önce gelir.

Fiillerin çekimleri fiil çekimidir, düzenli fiiller 4 ana çekime girerler. Fiiller şahıs, çokluk, zaman, çatı (etken, edilgen) ve kip (şart, dilek gibi) şeklinde çekimlenir.
Latincede altı zaman bulunur: şimdiki, hikâye birleşik, bitmişlik, geçmiş zamanın hikâyesi, gelecekte bitmişlik.
Latincede etken ve edilgen çatı vardır.
Latincede istek, bildirme, emir, mastar gibi kipler bulunur.

İsimlerin (özel isimler de dahil), zamirlerin ve sıfatların çekimleri isim çekimidir ve Latincede isimler 5 çekim dizisine girebilirler.
İsimler çokluk ve hâl eki alırlar.
İsimlerin aldığı hâl ekleri şunlardır: yalın, seslenme, belirtme, tamlayan, yönelme, çıkma. Ayrıca bazı isimlerde çıkma durum eki de görülür.
İsimler üç cinsiyete çekimlenebilir: eril, dişil ve nötr.
İsimler iki çokluk durumu şeklinde çekimlenebilir: tekil ve çoğul.

Birinci isim çekimi genelde femina, feminae f. ('dişi, kadın') vita, vitae f. ('yaşam') gibi dişil ve nadiren propheta, prophetae m. ('peygamber') gibi eril isimler içer

Lev Davidovich Landau (Rusça: Ле́в Дави́дович Ланда́у; 9/22 Ocak 1908 - 1 Nisan 1968), teorik fizik alanında pek çok katkı ve araştırma yapmış Bakü doğumlu Yahudi asıllı, Sovyet-Azerbaycanlı fizikçidir. Yoğun maddenin kuantum mekaniği hakkında çalışan Landau, süperakışkanlığı öngörmüş ve 1962 Nobel Fizik Ödülü'nü kazanmıştır. Yevgeni Lifşitz ile çeşitli dillere çevirilen ve klasikleşen fizik kitapları serisini oluşturmuştur.

1908 yılında Bakü'de fizyolog bir anne ve mühendis bir babanın ikinci çocuğu olarak dünyaya gelmiştir.
1937 yılında evlendiği “K. T. Drobanzeva” ile yine bir fizikçi olan “Igor ” adında bir çocuk sahibi olmuşlardır.
İkonoklazm kültürünü destekleyen Landau, resmi davetlere kılık-kıyafet olarak uygun gitmemesiyle bilinirdi ve hiçbir zaman komünist partiyi desteklememiştir. Her soruna çözüm arama ve taraf olma eğilimi ve karakteri 1938'de neredeyse tüm kariyerine ve hayatına mal olmuştur. Sokakta anti-Stalinist broşür alırken ve konuda (dönemin yönetimi hakkında) tartışırken görülmüştür. Bu olay neticesinde ve ailesi Yahudi kökenli olduğu için bir “Alman ajanı” olması suçlamasıyla (27-Nisan-1938 ile 29-Nisan-1939) tarihleri arasında tutuklu kalmıştır. Moskova Fizik Problemleri Enstitüsü akademik görevlisi  “Pyotr Kapitsa”, 31 yaşında hapishane koşulları nedeniyle saçları bembeyaz olmuş şekilde ceza evinden çıkan Landau'yu çalışmalarına dahil etmiştir.
SSCB'nin atom bombası programı üzerinde bir dönem gizli çalışmalar yapmıştır. 1953 yılında Josef Stalin'in ölümünden sonra tüm gizli çalışmaları sona ermiştir.

Matematik konusunda bir dahi olan genç Landau'nun akademik kariyeri Rus Devrimi sonrası, Sovyet eğitim sistemi içinde biraz düzensiz olmuştur. Liseden hiçbir zaman mezun olmayan[kaynak göster] Landau, 13 yaşında üniversiteye başlamıştır. Doktora tezi yazmadan 17 yaşında ilk bilimsel makalesi yayınlanmıştır.
1921-1922 tarihlerinde Bakü Ekonomik Teknik Okulu'nda 3 dönem okuduktan sonra  Azerbaycan Devlet Üniversitesi'nde bir sene eğitim almıştır. 1927 yılında Leningrad Devlet Üniversitesi'nden fizik dalı lisans diploması almıştır.

1929 yılında Almanya, İsviçre, Hollanda, İngiltere, Belçika ve Danimarka'ya on sekiz ay süren akademik seyahate çıkmıştır. Kopenhag'da daha sonra da beraber çalışmalar yaptığı, Teorik Fizik Enstitüsü'nden Niels Bohr'un seminerine katılmış ve tanışmıştır.
1934 yılında Ukrayna Fiziko-Teknik Enstitüsü'ne profesör olarak atandığında doktorasını almıştır. 1935 yılında profesör unvanı almış, Harkov Gorki Devlet Üniversitesi'nde Fizik bölümü başkanı olmuştur. 1937 yılında SSCB Bilimler Akademisi, Fizik Enstitüsü - Anabilim Dalı Başkanı olmak için Moskova'ya gitmiştir.
Yoğun madde kuantum kuramının kurucusu olarak ve çalışmalarının astrofizik üzerinde önemli bir etkisi olduğu kabul edilen, yoğun-madde teorisi, nükleer fizik, parçacık fiziği, kuantum elektrodinamiği, istatistik fizik, termodinamik üzerine arkadaşı Yevgeni Lifşitz ile fizik dalında artık bir klasik olan on ciltlik teorik fizik kitapları serisini yayımlamışlardır.

Moskova'daki P.N. Lebedev Fizik Enstitüsü'nden Vitaly Ginzburg ile birlikte  1950 yılında  süperiletkenlerin bir manyetik alan içinde nasıl davrandıklarını açıklayan  bir kuram geliştirmişlerdir. Kuram, süperiletkenlerin şiddeti giderek artan manyetik alanlara maruz kaldıklarında iki biçimde davranacaklarını göstermiştir. Literatürde Tip I olarak tanımlanan süperiletkenler, manyetizmaya tümüyle
kapalıdır. Alan çizgileri süperiletken malzeme içinden geçemez; alanın şiddeti malzemenin direnemeyeceği kadar yükselirse de süperiletkenlik tümüyle	ortadan kalkar. Günümüzde etkin bir fizik konusu olan süperiletkenleri Landau öngörmüştür[kaynak göster].

1937 yılında Landau, sıvı helyum ve 1. ve 2. Tip süperiletkenlerin fiziği üzerine kuramsal çalışmalar yapmıştır. Süperiletken olabilen metaller ve alaşımları sıvı helyum kullanarak soğutmuştur.
1962 yılında "Yoğun madde özellikle sıvı helyum için yaptığı öncü teorileri" sebebiyle Nobel Fizik Ödülü'nü almıştır.

L.D. Landau; E.M. Lifshitz (1976). "1.". Mechanics (İngilizce). Butterworth-Heinemann. ISBN 978-0-750-62896-9. 
L.D. Landau; E.M. Lifshitz (1975). "2.". The Classical Theory of Fields (İngilizce). Butterworth-Heinemann. ISBN 978-0-750-62768-9. 
L.D. Landau; E.M. Lifshitz (1977). "3.". Quantum Mechanics: Non-Relativistic Theory (İngilizce). Pergamon Press. ISBN 9780750635394. 
Vladimir Berestetskii; E.M. Lifshitz; L.P. Pitaevskii (1982). "4.". Quantum Electrodynamics (İngilizce). Butterworth-Heinemann. ISBN 978-0750633710. 
L.D. Landau; E.M. Lifshitz (1980). "5.". Statistical Physics, Part 1 (İngilizce). Butterworth-Heinemann. ISBN 978-0-750-63372-7. 
L.D. Landau; E.M. Lifshitz (1987). "6.". Fluid Mechanics (İngilizce). Butterworth-Heinemann. ISBN 9780750627672. 
L.D. Landau; E.M. Lifshitz (1986). "7.". Theory of Elasticity (İngilizce). Butterworth-Heinemann. ISBN 9780750626330. 
L.D. Landau; E.M. Lifshitz; L.P. Pitaevskii (1984). "8.". Electrodynamics of Continuous Media (İngilizce). Butterworth-Heinemann. ISBN 9780750626347. 
L.P. Pitaevskii; E.M. Lifshitz (1980). "9.". Statistical Physics, Part 2 (İngilizce). Butterworth-Heinemann. ISBN 978-0750626361. 
L.D. Landau; E.M. Lifshitz (1981). "10.". Physical Kinetics (İngilizce). Pergamon Press. ISBN 978-0750626354. 

1962 yılında geçirdiği bir trafik kazasıyla zorlu bir hastalık dönemine girmiş, hafızasını kaybetmiştir. Kazanın komplikasyonları nedeniyle altı yıl sonra, 1 Nisan 1968 yılında ölen ünlü bilim insanının mezarı Novodevichy Mezarlığı, Moskova, Rusya'dadır.

Alexei A. Abrikosov
Nobel Fizik Ödülü
Türbülans
Doğrusal olmayan rezonans
Süperiletkenlik

Süperiletkenlik Türkçe 25 Kasım 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Landau-Ginzburg Modeli Türkçe, PDF 13 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İstatistiksel Fizik ve Landau Modelleri Türkçe, PDF

Limnoloji, doğal ve yapay göller ile göletlerin fiziksel ve kimyasal niteliklerini, ekolojisini, çevreyle etkileşimlerini, içlerindeki su ve enerji akımlarını ele alır.
Limnoloji, iç su ekosistemlerinin incelenmesidir. Limnoloji çalışması, biyolojik, kimyasal, fiziksel ve jeolojik özelliklerin ve iç suların (tatlı ve tuzlu, doğal veya insan yapımı) işlevlerini içermektedir. Buna göller, rezervuarlar, göletler, nehirler, su kaynakları, akarsular, sulak alanlar ve yeraltı suları dahildir. Son zamanlarda, küresel iç suları Dünya Sisteminin bir parçası olarak anlama ihtiyacı, küresel limnoloji adı verilen bir alt disiplin yaratmıştır.

Limnoloji, Yunanca limne: göl bataklık, havuz ve logos:bilim kelimelerinin birleşiminden oluşmuştur.
Limnolojinin kurucusu Leman Gölü kitabını yayınlayan Francois Alphonsa Forel kabul edilir. Fizikokimyasal ağırlıklı Forel'in limnolojisi, Amerikalı Edward Asahel Birge tarafından biyolojik ağırlıklı bilim dalına dönüştürülmüştür.

Paleolimnoloji
Su bilimi
Deniz biyolojisi

M-Kuramı veya M-Teorisi, evrendeki temel kuvvetleri ve parçacıkları tek bir matematiksel çerçevede birleştirmeyi amaçlayan ve her şeyin kuramı olmaya aday olan teorik fizik çerçevesidir. 1995 yılında Edward Witten tarafından ortaya atılmış olup, o döneme kadar birbiriyle çelişiyor gibi görünen beş farklı süpersicim kuramını tek bir çatı altında birleştirmiştir. Kuramın adındaki "M" harfinin açılımı Edward Witten tarafından kesin olarak belirtilmemiş; bunun araştırmacıların yaklaşımına göre "zar" (membrane), "sihir" (magic), "gizem" (mystery) veya "matris" (matrix) anlamlarına gelebileceği ifade edilmiştir.

M-Kuramı, 1995 yılında Güney Kaliforniya Üniversitesi'nde düzenlenen bir konferansta Princeton Üniversitesi'nden fizikçi Edward Witten tarafından öne sürülmüştür. Bu gelişme, teorik fizikte "İkinci Süpersicim Devrimi" olarak adlandırılmıştır. Evrensel fizik yasalarını tek bir çerçevede açıklamayı hedefleyen "Her şeyin kuramı" (The Theory of Everything - TOE) için en güçlü matematiksel adaylardan biri olarak değerlendirilmektedir.
Bu kuram, 10 boyutlu uzay-zaman öngören beş farklı sicim kuramını birleştirerek 11 boyutlu bir evren modeli ortaya koymuştur. Modele göre bilinen 3 uzaysal boyut, çok daha büyük ölçülerde ve daha fazla boyuttan oluşan bir uzay-zaman içinde yer alan üç boyutlu bir "zar" (brane) üzerindedir. Evrenin 11 boyutlu uzay-zamanda bir ada (bir D-zar) olduğu ve benzer şekilde başka evrenlerin de var olabileceği bu teorik çerçevede öngörülmektedir.

Fizikteki tüm temel etkileşimleri birleştirme çalışmaları, 1970'li yıllarda süpersimetri kavramının geliştirilmesiyle ivme kazanmıştır. Ancak standart süpersimetri modelleri, zayıf etkileşimlerdeki bazı asimetrilerle tam olarak örtüşememiştir. Süpersicim kuramı ise, kütleçekim kuvvetinin taşıyıcısı olduğu varsayılan graviton adlı parçacığı içerdiği için daha kapsamlı bir alternatif sunmuştur. Ancak 1990'ların ortalarına gelindiğinde fizikte 5 farklı süpersicim kuramının bulunması ve pertürbasyon (sapma) analizlerinde karşılaşılan zorluklar, kuramın en büyük problemlerini oluşturuyordu. Sicimlerin etkileşimleri, sonsuz seriler içeren karmaşık matematiksel hesaplamalar gerektirmekte ve bu seriler her zaman tek ve anlamlı bir sonuca yakınsamamaktaydı.
Edward Witten, "dualite" (ikilik) kavramıyla bu probleme yeni bir yaklaşım getirmiştir. Farklı süpersicim kuramları üzerinde çalışan fizikçilerin, aslında aynı temel fiziksel gerçekliği farklı matematiksel dillerle ifade ettiklerini göstermiştir. Geliştirdiği M-Kuramı, beş süpersicim kuramının ve 11 boyutlu süper kütleçekim kuramının, daha temel tek bir teorinin farklı sınır durumları (özel durumları) olduğunu kanıtlamıştır. Ayrıca, süpersicim kuramlarındaki zayıf ve güçlü eşleşme durumları arasındaki "S-dualitesini" kullanarak pertürbatif hesaplamalardaki tıkanıklıkların nasıl aşılabileceğini formüle etmiştir.

M-kuramındaki önemli gelişmelerden biri, Joseph Polchinski'nin sicim kuramlarında sicimlerin yanı sıra yüksek boyutlu "D-zar" (Dirichlet zarları) adı verilen yapıların da varlığını göstermesiyle yaşanmıştır. D-zarlar, açık sicimlerin uçlarının tutunduğu çok boyutlu yüzeylerdir. Bu buluş sayesinde M-kuramının; parçacıklardan (0-zar), sicimlere (1-zar) ve çok boyutlu membranlara (p-zar) kadar çeşitli boyutlardaki yapıları barındırdığı anlaşılmıştır. D-zarların kara deliklerin modellenmesinde kullanılması, "bilgi paradoksu" gibi genel görelilik ile kuantum mekaniği arasındaki temel çatışmaların çözümüne yönelik yeni yaklaşımlar sunmuştur.
1990'ların sonlarında Juan Maldacena, M-kuramı bağlamında AdS/CFT eşleşmesini (holografik ilke) ortaya atmıştır. Bu modele göre, M-kuramının 11 boyutta tanımlanması mutlak bir zorunluluk olmayıp, yaşadığımız evren daha yüksek boyutlu bir Anti-de Sitter (AdS) uzay-zamanının sınır yüzeyi (hologramı) olarak işlev görebilir. Benzer şekilde, Lisa Randall ve Raman Sundrum da evrenimizin çok boyutlu bir uzay-zaman içinde yer alan 4 boyutlu bir D-zar olabileceğini öngören modeller geliştirmişlerdir.
Bununla birlikte, M-kuramının öngörüleri günümüze kadar deneysel olarak doğrulanabilmiş değildir. Kuramın temel taşlarından biri olan süpersimetri (SUSY), Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi'nde (CERN) bulunan Büyük Hadron Çarpıştırıcısı'nda (LHC) 2010'lu yıllar boyunca süren yüksek enerjili çarpışma deneylerinde kapsamlı şekilde test edilmiştir. Ancak bugüne dek süpersimetrik parçacıkların varlığına dair doğrudan bir kanıt bulunamamıştır. Aynı şekilde, bilinen boyutların dışında kalan milimetrik veya daha küçük ölçeklerdeki ekstra boyutların varlığını test etmeye yönelik deneyler de henüz kesin bir bulgu ortaya koymamıştır. Bu nedenlerle M-kuramı, tamamen kanıtlanmış deneysel bir fizik yasasından ziyade, teorik fiziğin en aktif matematiksel araştırma alanlarından biri olmaya devam etmektedir.

Centre for Theoretical Cosmology: The Origins of the Universe: The holographic principle and M-theory. www.ctc.cam.ac.uk. 3 Ekim 2025 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 15 Kasım 2025.
Gerard 't Hooft (In Search of Ultimate Building Blocks)
Cemsinan Deliduman (Bilim ve Teknik - Sicim Kuramı)
Ian Marshall & Danah Zohar (A to Z guide to All the New Science Ideas You Need to Keep Up with the New Thinking)

Maden mühendisliği, madenlerin bulunması, çıkarılması ve zenginleştirilmesi konularında eğitim ve araştırma yapan mühendislik dalıdır.

Açık ocak madenciliği; yer altında bulunduğu saptanmış ya da mostra vermiş cevherin ekonomik olarak, üzerindeki örtü tabakasının kaldırılarak kazanılması işlemini anlatan madencilik yöntemidir.

Madencilik; yer altında bulunduğu saptanmış ya da mostra vermiş cevherin ekonomik olarak, yer altından çeşitli yöntemlerle çıkarılmasını işlemini anlatan madencilik yöntemidir.

Cevher hazırlama, temel olarak, ekonomik olarak kıymetli mineralleri cevherden ayırma işlemidir. Cevher hazırlama genel olarak dört aşamadan oluşur. Bu aşamalar, boyut küçültme, sınıflandırma, zenginleştirme ve susuzlandırmadır. Bunun yanında cevher zenginleştirme için çeşitli hidrometalurjik ve pirometalurjik yöntemlerden de yararlanılmaktadır.

Madenlerin çıkarılması genel olarak açık ocak madenciliği ve Madencilik diye ikiye  ayrılmıştır. Bunun yanında cevher zenginleştirme işlemi de maden mühendislerinin öncelikli çalıştığı alanlar arasındadır. Bu alanlar dışında maden mühendisleri, kaya ve zemin mekaniği araştırmalarında ve su sondaj, temel sondaj, zemin iyileştirme dallarında da çalışmaktadır. Yeni gelişmekte olan derin deniz madenciliği ve uzay madenciliği gibi konular da ileride maden mühendislerinin çalışma alanları olacaklardır. Son yıllarda ise disiplinler arası konulardan olan beton endüstrisi (agrega, çimento), kil endüstrisi (tuğla, kiremit, seramik) ve cam endüstrisi gibi sektörlerde maden mühendisleri kalite ve üretim sahalarında çalışmaktadırlar. Maden mühendisleri kazı ve hafriyat bilgilerinden dolayı ise yoğun bir şekilde metro, baraj, otoyol yapımı aşamalarında da çalışmaktadırlar. Bunun yanında aldıkları temel mühendislik eğitimi nedeni ile finans, pazarlama gibi alanlarda da iş bulabilmektedirler.

Türkiye'de maden mühendisliği eğitimi

TMMOB Maden Mühendisleri Odası20 Ocak 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Makine mühendisliği, mekanik sistemlerin tasarım, analiz, imalat ve bakımı için mühendislik fiziği ve mühendislik matematiği ilkelerini malzeme bilimi ile birleştiren bir mühendislik dalıdır.
Makine mühendisliği, mekanik, dinamik, termodinamik, malzeme bilimi, yapısal analiz ve elektrik dahil olmak üzere temel disiplinlerin anlaşılmasını gerektirir.
Makine mühendisleri bilgisayar destekli tasarım (CAD), bilgisayar destekli üretim (CAM), ürün yaşam döngü analizi vb. araçları tasarlama ve analiz için kullanır.
Makine mühendisleri, üretim tesisleri, endüstriyel ekipman, makine, ısıtma, havalandırma ve soğutma sistemi, taşıma sistemleri, uçak, su taşıtı, robotik, tıbbi cihazlar, silahlar vb. araçların mekanik, ısı, akışkan parça ve sistemlerinin tasarım ve verim hesaplarını ve çizimlerini yapar.
Makine mühendisliği, makinelerin tasarımını, üretimini ve işletimini içeren mühendislik dalıdır.
Makine mühendisliği, 18. yüzyılda Avrupa'da Sanayi Devrimi sırasında bir alan olarak ortaya çıktı; ancak gelişimi dünyada birkaç bin yıl öncesine kadar izlenebilir. 19. yüzyılda fizik alanındaki gelişmeler makine mühendisliği bilimlerinin gelişmesine yol açtı. Alan, gelişmeleri dahil etmek için sürekli olarak gelişti; bugün makine mühendisleri kompozit malzemeler, mekatronik ve nanoteknoloji gibi alanlardaki gelişmeleri takip ediyor. Aynı zamanda havacılık ve uzay mühendisliği, metalurji mühendisliği, inşaat mühendisliği, elektrik mühendisliği, imalat mühendisliği, kimya mühendisliği, endüstri mühendisliği ile ve diğer mühendislik disiplinlerinde değişen miktarlarda örtüşür. Makine mühendisleri ayrıca biyomedikal mühendisliği alanında özellikle biyomekanik, taşınım olayı, biyomekatronik, biyonanoteknoloji ve biyolojik sistemlerin modellenmesinde de çalışabilirler.

Mühendislik faaliyetlerinin en eskisi ve en geniş mühendislik alanı olan makine mühendisliği, makineler, enerji ve imalat yöntemleri ile ilgilenir. Makine mühendisleri takım tezgâhlarının yanı sıra endüstrinin tüm dalları için makineler ve donanımlar tasarlar ve imal ederler. Örneğin; türbinler, presler, hafriyat makineleri, gıda işleyiciler, iklimlendirme ve soğutma sistemleri, yapay kalpler ve uzuvlar, uçaklar, Dizel lokomotifler, otomobiller, kamyonlar, kitle ulaşım araçları için motorlar vb.
Makine mühendisi çalıştığı kurumun yapısına göre, mekanik sistemlerin, gaz, buhar ve rüzgar tribünlerinin, kompresörlerin, nükleer reaktörlerin, içten yanmalı motorların, soğutma, ısıtma, havalandırma sistemlerinin tasarımını yapar, geliştirir. Bunu yaparken fayda ve maliyet faktörlerini göz önünde bulundurur.

Enerji konusundaki uzmanlık alanında makine mühendisleri elektrik jeneratörlerini tahrik edecek hidrolik türbinlerin, buhar gücü oluşturacak kazan, motor, türbin ve pompaların tasarımı, üretimi ve çalıştırılmasıyla ilgilenir. Enerji santralleri tasarlarlar, çalıştırır ve yakıtların ekonomik yanması, ısı enerjisinin mekanik güce dönüştürülmesi ve bu gücün yararlı işlerde kullanımıyla ilgilenirler.
Isıtma, havalandırma ve iklimlendirme alanında makine mühendisleri ev, işyeri, ticari binalar ve endüstriyel tesislerde kontrollü sıcaklık ve nem koşulları sağlarlar. Besinlerin soğuk tutulması, soğuk depolama ve buz üretim tesisleri için gerekli donanım ve sistemleri geliştirirler. 
Makine mühendisleri ayrıca yolcu, savaş ve yük gemilerindeki makinelerin tasarımında, otomotiv sanayinde otomobil, kamyon ve otobüs tasarım ve üretiminde ve hava-uzay sanayilerinde uçak ve uzay araçlarının tasarımında çalışır.

Makine mühendisliği dereceleri dünyada çeşitli üniversitelerde verilir.
Türkiye'de teknik üniversitelerin makine mühendisliği bölümünün 4 yıllık lisans dersleri başarıyla tamamlandığında makine mühendisi olunur. İyi mühendislik eğitimi veren üniversitelerin mühendislik bölümleri eğitim kalitelerini ABET, MÜDEK vb. kuruluşlara denetleterek akreditite olurlar.
Alınan derslerin dışında atölyede imal usulleri gösterilip uygulamalı öğretilerek atölye stajı yapılır. Ayrıca ders yılı sonunda fabrikalarda imalat usulleri ve fabrika yönetimi stajları yapılır.
Yunanistan'da program beş yıllık müfredata ve tamamlandığında B.Sc. yerine "Diploma" verilen "Diploma" Tezi şartına dayanır.
Amerika Birleşik Devletleri'nde çoğu makine mühendisliği lisans programı, üniversiteler arasında benzer ders standartlarını sağlamak için ABET tarafından akredite edilmiştir. ABET web sitesi, 11 Mart 2014 itibarıyla 302 akredite makine mühendisliği programını listeler.
Kanada'daki makine mühendisliği programları, Kanada Mühendislik Akreditasyon Kurulu (CEAB) tarafından akredite edilmiştir ve mühendislik dereceleri sunan diğer birçok ülkede benzer akreditasyon kurumları vardır.

Makine mühendisliği lisans dersleri genellikle şunlardır:

Bilgisayar Destekli Mühendislik Çizimi
Genel Fizik
Genel Kimya
Analitik Geometri ile Kalkülüs
Mühendisler için Python ile Programlama
İş Sağlığı ve Güvenliği
Bilgi Teknolojileri ve Uygulamalarına Giriş
Çok Değişkenli Fonksiyonlar İçin Hesaplama
Diferansiyel denklemler
Termodinamik
Statik
Malzeme bilimi
Elektrik ve Elektronik Mühendisliğinin Temelleri
İmalat Teknolojileri
İmalat Mühendisliği
Malzemelerin Mukavemeti
Dinamik
Makine Mühendisleri için Uygulamalı Matematik
Akışkanlar mekaniği
İmal usulleri
Makine elemanları
Nümerik Yöntemler
Makine Teorisi
Kontrol Sistemleri
Isı transferi
Termal Mühendisliği
Ekonominin Temelleri
Mühendislik Ekonomisi
Makine Mühendisliği Tasarımı
Makine Mühendisliği Sistemleri Laboratuvarı
Serbest Seçmeli Dersler
Teknik Olmayan Seçmeli Dersler
Bu lisans derslerine lisans veya yüksek lisans öğreniminde, seçilen uzmanlık dalına göre ve bazıları aşağıda yazılı dersler alınabilir ancak bu dersler üniversiteden üniversiteye değişir:

Isıtma-Soğutma-İklimlendirme (HVAC)
Makine dinamiği
Mekanik titreşimler
Hidrolik makineler
Termik turbomakineler
Motor tasarımı
Turbomakineler
İçten yanmalı motorlar
Motorlu taşıtlar
Endüstriyel hidrolik
Endüstriyel pnömatik
Robotik
Mekatronik
Kompozit malzemeler
Triboloji (Yağlama tekniği)
Talaşlı imalat yöntemleri
Kaynak Bilgisi
Döküm Bilgisi
Plastik Şekil Verme Yöntemleri
Ölçme tekniği
Mekanik tesisat
Lineer cebir
Sonlu Elemanlar Yöntemi
Transport tekniği
Çekirdek makine mühendisliği müfredatına ek olarak, birçok makine mühendisliği programı, bu konular için ayrı bir bölüm yoksa, kontrol sistemleri, robotik, ulaşım ve lojistik, kriyojenik, yakıt teknolojisi, otomotiv mühendisliği, biyomekanik, titreşim, optik ve diğerleri gibi daha uzmanlaşmış programlar ve dersler sunar.
Çoğu makine mühendisliği programı ayrıca pratik problem çözme deneyimi kazanmak için değişen miktarlarda araştırma veya topluluk projeleri gerektirir.
Makine mühendisliği öğrencilerinin okurken bir veya daha çok staj yapmaları yaygındır ancak bu bazı üniversiteler tarafından zorunlu tutulmaz. Ortak eğitim başka bir seçenektir.
Gelecekteki iş becerileri araştırması, öğrencilerin yaratıcılığını ve yenilikçiliğini besleyen çalışma bileşenlerine olan talebi artırır.

Makine mühendisi hemen her sektörde (imalat, inşaat, kimya, gıda, ilaç, enerji, tekstil sanayilerinde, Mühendislik ofislerinde, eğitim ve öğretim kurumlarında) tasarım, Ar-Ge, planlama, imalat, satın alma, kalite kontrol, tamir ve bakım konularında mühendis, şef, kontrolör, bilirkişi, teknik müdür, fabrika müdürü vb. ünvanlarıyla çalışırlar.

Makine mühendisleri genellikle şu işleri yapar:

Makine mühendisliğini içeren ürünlerin araştırma ve geliştirmesini yapar.
Makine ve aparatları tasarlar, teknik resim kurallarına göre çizer ve uygunsa çizim ve projelerini onaylar
Sac, plastik, metal enjeksiyon vb. kalıplarının hesaplamalarını yapar, kalıpları çizer| çizdirir ve tasarımını kontrol eder.
Tesis, makine, kalıp veya makine elemanlarının mekanik (kuvvet, hız, ivme mukavemet vb.) ısı, termodinamik, akışkan (ısı, sıcaklık, basınç, debi, enerji vb.) hesaplarını yapar.
Çeşitli makine veya sistemlerin otomatik kontrol sistemini tasarlar, modeller, hesaplamalarını yapar, performansını değerlendirir.
Mekanik ve ısıl cihazların arızasını teşhis eder, analiz eder, sonuca göre düzeltici veya önleyici tedbirler alır veya aldırtır.
Makine mühendisliğini içeren ve uzmanı olduğu ürünlerin performans ve güvenliği hakkında bilirkişilik yapar.
Can ve mal güvenliğini sağlamak için yasalara göre periyodik olarak muayene edilip güvenlik durumu yazılı olarak raporlanması gereken makine ve ekipmanın (hava tankı, kaldırma ve taşıma araçları (asansör, lift, vinç vb.), üretim tezgahı, havalandırma ve yangın söndürme tesisatlarının kontrollerini yapıp raporlar.
Mekanik ve ısıl cihazları tasarlar, geliştirir, performansını ölçer ve değerlendirir.
Makine ve elemanlarının prototiplerini yapar veya yaptırır ve dener.
Cihaz veya makine elemanlarının test sistemlerini tasarlar, çizer, hesaplar, test sonuçlarını izler ve test parametrelerini ölçer, analiz eder, gerektiğinde tasarımı geliştirir.
Üretilen veya üretilecek çeşitli makine, araç ve parçalarının ölçü ve performanslarının kalite kontrol dokümanlarına uygunluğunu raporlatır, sonuca göre ürün kalitesini onaylar veya uygunsuzluk durumunda gerekli önlemleri almak üzere üretim sorumlusunu bilgilendirir
Çizim, tasarım, kalıp yapım, makine tamir ve bakım işleri yapan ve/veya imalatta çalışan kişileri yönetir.
Tesis, makine, cihaz, kalıp, aparat vb. tamir ve bakım işlerini planlar ve yaptırır
Üretimde insanların güvenli çalışması için iş sağlığı güvenliği kural ve yönetmeliklerine uygun düzeltici veya önleyici önlemler alır veya aldırır.
Üretim düzenlerin üretim hesaplarını yapar, üretim ve kalite kontrol sistemlerini (makine, kalıp, aparat vb. donanımı) kurar, makine ve aparat seçimi yapar, kalıplarını yaptırır ve/veya gerekli malzeme ve makinelerin satın almasını yapar.
Üretilecek ürünün üretim ve kalite kontrol düzenini (makine, kalıp, aparat vb. donanımı) tasarlar, ürün ve parça kalite karakteristiklerini raporlatır, uygunsuzluklar varsa düzeltici ve önleyici faaliyetleri yaptırır.
Makine ve/veya makine elemanları, süreçler ve ürünlerin endüstriyel maliyet analizini yapa

Malzeme bilimi, malzemelerin yapı ve özelliklerini inceleyen, yeni malzemelerin üretilmesini veya sentezlenmesini de içine alan disiplinlerarası bir bilim dalıdır.
Malzeme biliminin entelektüel kökenleri, araştırmacıların metalurji ve mineralojideki eski, fenomenolojik gözlemleri anlamak için kimya, fizik ve mühendislikten analitik düşünceyi kullanmaya başladıkları Aydınlanma Çağı'ndan kaynaklanmaktadır. Malzeme bilimi hâlâ fizik, kimya ve mühendislik unsurlarını içermektedir. Bu nedenle, alan uzun zamandır akademik kurumlar tarafından bu ilgili alanların bir alt alanı olarak kabul edilmiştir. 1940'lardan başlayarak, malzeme bilimi daha yaygın olarak belirli ve farklı bir bilim ve mühendislik alanı olarak tanınmaya başlandı ve dünyadaki büyük teknik üniversiteler çalışması için özel okullar oluşturdu.
Malzeme bilimcileri, bir malzemenin (işlemenin) tarihinin yapısını ve dolayısıyla malzemenin özelliklerini ve performansını nasıl etkilediğini anlamayı vurgular. İşlem-yapı-özellik ilişkilerinin anlaşılmasına malzeme paradigması denir. Bu paradigma, nanoteknoloji, biyomalzemeler ve metalurji dahil olmak üzere çeşitli araştırma alanlarında anlayışı ilerletmek için kullanılır.
Malzeme bilimi aynı zamanda adli mühendislik ve hasar analizinin önemli bir parçasıdır amaçlandığı gibi çalışmayan, kişisel yaralanmaya veya mülke zarar veren malzemelerin, ürünlerin, yapıların veya bileşenlerin araştırılmasıdır. Bu tür araştırmalar, örneğin, çeşitli havacılık kazalarının ve olaylarının nedenlerini anlamanın anahtarıdır.

Malzeme bilimi, uygulamalı bilim ve mühendisliğin en eski biçimlerinden biridir. İnsan uygarlığının tarihinde, farklı dönemler genellikle insanın yeni bir malzeme türüyle çalışma yeteneğindeki ilerlemeye göre geriye dönük olarak tanımlanmıştır. Taş Devri, Bronz Çağı, Demir Çağı gibi ifadeler buna güzel birer örnek. Aslında seramik üretiminden ve onun türevi sayılan metalurjiden ortaya çıkan malzeme bilimi uygulama bilimlerin ve mühendisliğin en eski formlarından biridir. Modern malzeme bilimi doğrudan madencilik, seramik ve ateş kullanımından gelişmiş olan metalurjiden gelişmiştir. Malzemeleri anlamadaki büyük atılım 19. yüzyılın sonlarında Amerikan bilim insanı Josiah Willard Gibbs farklı evrelerdeki atomik yapılarla bağlantılı termodinamik özelliklerin bir materyalin fiziksel özellikleriyle bağlantılı olduğunu ortaya çıkarmasıyla meydana geldi. Modern malzeme biliminin önemli unsurları uzay yarışının bir sonucudur; uzayın keşfedilmesini sağlayan uzay araçlarının yapımında kullanılan metal alaşımların, çakmak taşının ve karbon materyallerin anlaşılması ve tekniği. Malzeme bilimi plastik yarı iletkenler ve biyomateryaller gibi yenilikçi teknolojilerin gelişimini etkilemiş ve bu gelişimden etkilenmiştir.
1960'lardan önce, birçok malzeme bilimi bölümü 19. ve 20. yüzyılın metallere verdiği önemin bir yansıması olarak metalurji bölümü olarak adlandırılmıştı. Amerika Birleşik Devletleri'nde malzeme biliminin büyümesi 1960'lı yıllarda malzeme bilimindeki temel araştırma ve eğitimin ulusal programını genişletmek amacıyla birçok üniversite laboratuvarlarını finanse eden "İleri Araştırma Projeleri Ajansı" tarafından kolaylaştırıldı. Alan o zamandan beri seramik, polimerler, yarı iletkenler, manyetik materyaller, tıbbı implant malzemeleri, biyolojik malzemeler ve nanomalzemeler de dahil olmak üzere her sınıf malzemeyi içerecek şekilde genişledi.
Modern malzeme biliminin birçok önemli unsuru uzay yarışından kaynaklanmıştır. Özellikle, metalik alaşımların, seramiklerin ve diğer malzemelerin anlaşılması ve mühendisliği, uzay araçlarının, uzay kıyafetlerinin ve benzerlerinin yapımında kullanıldı ve edinilen yeni bilgiler çeşitli tüketici ve endüstriyel uygulamaların gelişmesine yol açtı. Malzeme bilimi, fiber optik kablolardan tenis ayakkabılarına, güneş pillerinden yelkenli teknelere kadar her şeyin ayrılmaz bir parçası olarak 21. yüzyıl uygarlığının fiziksel temellerini atmıştır. Malzeme bilimi, çevresel bozulma ve karbon bazlı yakıtların yakılması nedeniyle sera gazlarının sürekli birikmesi karşısında sürdürülebilir kalkınmaya yönelik teknolojik çözümler bulma arayışında merkezi öneme sahiptir.

Bir malzeme belirli uygulamalar için kullanılması amaçlanan bir madde (çoğunlukla katı ancak diğer yoğun fazlar da dahil edilebilir) olarak tanımlanır. Etrafımızda binalardan uzay araçlarında kadar her yerde bulunabilecek çok sayıda malzeme var. Malzemeler kristal yapılarına göre genellikle iki gruba ayrılabilirler: Kristal ve kristalsiz (amorf). Geleneksel olarak malzemeler metaller, seramikler ve polimerler olmak üzere üç ana kategoriye ayrılırlar. Bunun dışında bu üç ana malzemeden en az iki malzemenin birlikte kullanıldığı malzemeler ise kompozit (karma) malzemelerdir. Diğer bir malzeme grubu ise geliştirilmekte olan yeni ve ileri düzeyde malzemeler olup yarı iletkenler, nanomalzemeler, akıllı malzemeler ve biyomalzemeleri içerir.
Malzeme biliminin temeli materyallerin yapısını incelemek ve özellikleriyle ilişkilendirmek oluşturur. Bir malzeme bilimci yapı-özellik ilişkisini öğrendiği anda bir malzemenin belirli bir uygulamadaki göreceli performansını çalışmaya geçebilir. Bir malzemenin önemli yapı belirleyicileri ve dolayısıyla özellikleri onun kimyasal element bileşenleri ve son duruma getirildiği yoldur. Bir araya getirilen ve kinetik ve termodinamik kurallarıyla ilişkilendirilen bu nitelikler malzemenin mikroyapısını ve özelliklerini yönetir.

Yukarıda da bahsedildiği gibi yapı malzeme bilimi alanının en önemli unsurlarından biridir. Malzeme bilimi malzemelerin atomik ölçekten makro ölçeğe kadar yapılarını inceler. Nitelendirme malzeme bilimcilerin malzemenin yapısını inceledikleri yoldur. X ışını kırılması, elektronlar ve nötronlar, tayfölçümünün farklı formlar gibi teknikleri ve Raman tayfölçümü, enerji ayıran tayfölçümü (EDS), kromatografi, termal analiz, elektron mikroskop analizi gibi kimyasal analizleri içerir. Yapı aşağıda açıklandığı gibi farklı seviyelerde incelenir.

Materyallerin atomlarıyla ve moleküller, kristaller vb. vermek için nasıl düzenlendikleriyle ilgilenir. Malzemenin elektrik, manyetik ve kimyasal özelliklerinden çoğu, yapının bu seviyesinden doğmuştur. İlgili uzunluk ölçüleri angström (0.1 nm) birimindedir. Atomların ve moleküllerin bağ yapma ve dizilme şekli herhangi bir materyalin davranışını ve özelliklerini incelemede esastır.

Malzeme yapısını ve özellikleriyle bağlantısını tam olarak anlamak için malzeme bilimcilerin atomların, iyonların ve moleküllerin nasıl farklı dizildiklerini ve birbirlerine nasıl bağlandıklarını çalışmaları gerekir. Bu kuantum kimyası ya da kuantum fiziğinin çalışması ya da kullanımını içerir. Katı hal fiziği, katı hal kimyası ve fiziksel kimya da ayrıca bağlanma ve yapı çalışmalarında yer alır.

Kristalografi kristal katılarda atom dizilimini inceleyen bilimdir ve malzeme bilimciler için çok kullanışlı bir araçtır. Tek kristallerde atomların kristal diziliminin etkisi genelde makroskopik olarak görmesi çok kolaydır çünkü kristallerin doğal şekilleri atom yapısını yansıtır. Ayrıca, fiziksel özellikler genellikle kristal kusurlar tarafından kontrol edilir. Kristal yapıları anlamak kristalografik kusurları anlamak için önemli bir önkoşuldur. Çoğunlukla, materyaller tek bir kristal halinde değil çoklu kristal yapıda (farklı yönelimlerdeki küçük kristal toplamında olduğu gibi) oluşurlar. Bu nedenden dolayı, çok sayıda kristalle çoklu kristal örneklerinin kırılma örüntülerini kullanan toz kırınımı yöntemi yapısal belirlemede önemli bir rol oynar. Çoğu malzemeler kristal yapıya sahip. Ancak bazı düzenli kristal yapı göstermeyen önemli malzemeler var. Polimerler farklı ölçülerde kristallik gösterir ve birçoğu tamamen kristalsizdir. Cam, bazı seramikler ve birçok doğal materyaller biçimsizdir yani atom dizilimlerinde uzun mesafeli sıralamalara sahip değiller. Polimerlerin çalışılması kimyasal elementleri ve mekanik, fiziksel özelliklerin tanımları ve termodinamik vermek için istatistiksel termodinamikleri birleştirir.

Nanoyapı 1-100 nm aralığındaki yapılarla ve nesnelerle ilgilenir. Birçok materyalde, atomlar ve moleküller nano ölçekte nesneler oluşturmak için bir araya gelirler. Bu  elektrik, manyetik, optik ve mekanik özelliklerin oluşmasına yol açar.
Nanoyapıları tanımlarken nano ölçekteki boyutların sayısı arasında ayrım yapmak gereklidir. Nano dokulu yüzeyler nano ölçekte tek boyuta sahipler, örneğin bir nesnenin yüzey kalınlığı 0.1 ile 100 nm arasındadır. Nano tüpler nano ölçekte iki boyutludur, örneğin tüpün çapı 0.1 ile 100 nm  arasındadır ki bu uzunluk çok daha fazla olabilir. Son olarak da nanoparçacıklar nanoölçekte üç boyutludur, örneğin parçacık her üç boyutta da 0.1 ile 100 nm arasındadır. Nanoparçacık ve çok küçük parçacık (UFP) terimleri genellikle eş anlamlı kullanılır ancak UFP mikrometre aralığa ulaşabilir. Nanoyapı terimi genelde manyetik teknolojisinden bahsederken kullanılır. Biyolojide nano ölçek yapı genellikle ultrastrüktür olarak adlandırılır.
Atom ya da molekülleri nanoölçekte bileşen oluşturan materyaller (nanoyapı oluşturan) nanomateryal olarak adlandırılır. Nanomateryaller sahip oldukları eşsiz özellikler dolayısıyla malzeme biliminde yoğun araştırma konusudur.

Mikroyapı hazır bir yüzeyin yapısı ya da mikroskopla 25 katın üzerinde büyütülen materyalin ince foyası olarak tanımlanır. 100 nm'den birkaç cm büyüklükteki nesnelerle ilgilenir. Bir malzemenin (metal, polimer, seramik ve kompozit olarak kabaca sınıflanabilir) mikroyapısı güç, dayanıklılık, esneklik, sertlik, yüksek/düşük sıcaklıktaki davranış, aşınma direnci gibi birçok fiziksel özelliği etkileyebilir.
Malzemenin mikroyapısının incelenmesi teknikleri; metal ve alaşımları için metalografi, seramikler için seramografi, polimerik malzemeler için ise plastografi terimleri kullanılırken toplu olarak materyalografi olarak adlandırılır.
Bir malzemenin mükemmel bir kristalinin üretimi fiziksel olarak imkânsızdır. Örneğin bir kristal malzeme tortular, tane sınırı (Hall-Patch ilişkisi), arayer a

Matematiksel fizik, matematik ve fizik arasındaki alakayla ilgilinen bilimsel disiplindir. Matematiksel fiziğin neyi içerip içermediği ile ilgili tam bir mutabakat yoktur. Ancak Journal of Mathematical Physics konuyla ilgili bir tanım yapar: Matematiğin fiziksel sorunlara uygulanması ve fiziksel kuramlar için matematiksel yöntemlerin uygunluğunun geliştirilmesi.

Orada matematiksel fiziğin birkaç farklı dalları vardır ve bu kabaca belirli tarihsel dönemlere karşılık gelmektedir.

Newton mekaniğinin, Lagrange mekaniği ve Hamilton mekaniği bile kısıtlamalar varlığında titiz soyut ve yeniden formülasyonunun geliştirilmesidir. 
Her iki formülasyon analitik mekaniği  içinde gömülüdür. 
En temel formülasyon belirtilen dinamik evrimi sırasında, içinde simetri ve korunmuş miktarda bu kavramının derin etkileşimi keşfetmek için Noether teoremidir.
Bu yaklaşımlar ve fikirler, aslında, istatistiksel mekanik, sürekli ortam mekaniği, klasik alan teorisi ve kuantum alan teorisi gibi fiziğin diğer alanlarında genişletilmiştir.
Ayrıca diferansiyel geometri (örneğin vektör demetleri ve çeşitli kavramlar simplektik geometri teorisi) için birkaç örnek ve temel fikirler sağladı. 

Kısmi diferansiyel denklem teorisinin (Varyasyonlar hesabı, Fourier analizi, potansiyel teorisi ve vektör analizi ile ilgili alanlarda) matematiksel fizik ile ilişkilidir.
Euler ve Lagrange |Bu on sekizinci yüzyılın ikinci yarısından 1930'lara kadar (örneğin; [D' Alembert] Jean le Rond d' Alembert, tarafından yoğun şekilde geliştirilmiştir).
Bu gelişmelerin fiziksel uygulamaları hidrodinamik, gök mekaniği, sürekli ortam mekaniği, elastisite teorisi , akustik, termodinamik , elektrik , manyetizma ve aerodinamik içerir.

atom spektrumları teorisi  (ve daha sonra, kuantum mekaniği) ve lineer cebir matematiksel alanları ile neredeyse eşzamanlı olarak geliştirilen, operatörleri'nin spektral teorisi ve daha geniş operatör cebiri, fonksiyonel analiz. göreli olmayan kuantum mekaniği'nin Schrödinger operatörlerini içerir ve atom ve molekül fiziği ile bağlantıları vardır.
Kuantum bilgi teorisi başka bir yandaldır.

özel ve genel görelilik teorileri oldukça farklı bir tür Matematik gerektirir.
kuantum alan teorisi ve diferansiyel geometri 'nde grup teorisi önemli bir rol oynamıştır 
Bu, ancak topoloji ve fonksiyonel analiz, yavaş yavaş desteklenen  kozmolojik ve matematiksel tanımı hem de kuantum alan teorisi olaylarıdır.

İstatistiksel mekanik teorisi faz geçişleri içeren ayrı bir alan oluşturur.
Bu Hamilton mekaniği (ya da kuantum sürümü) dayanır ve yakından ilişkili olduğu daha matematiksel ergodic teorisi ve bazı bölgelerinde olasılık teorisi. 
Kombinatorik ve fizik, özellikle istatistiksel fizik arasındaki etkileşimleri vardır artmaktadır.

Mathematical Methods for Physicists 7th ed. (2013), George B. Arfken, Hans J. Weber, Frank E. Harris, 1206 sayfa, archive.org
Solutions for Mathematical Methods for Physicists (7th ed.)  archive.org

Matematiksel istatistik, istatistiksel veri toplama tekniklerinin aksine, matematiğin bir dalı olan olasılık teorisinin istatistiğe uygulanmasıdır. Bunun için kullanılan özel matematiksel teknikler arasında matematiksel analiz, doğrusal cebir, stokastik analiz, diferansiyel denklemler ve ölçü teorisi bulunur.

İstatistiksel veri toplama, özellikle rastgele deneylerin tasarımı ve rastgele örnekleme kullanılan anketlerin planlanmasıyla çalışmaların planlanmasıyla ilgilidir. Verilerin ilk analizi, genellikle yürütülen çalışmadan önce belirlenen çalışma protokolünü takip eder. Bir çalışmadan elde edilen veriler, ilk sonuçlardan esinlenen ikincil hipotezleri dikkate almak veya yeni çalışmalar önermek için de analiz edilebilir. Bir planlı çalışmadan elde edilen verilerin ikincil analizi veri analizi araçları kullanılarak yapılır ve bu analiz süreci matematiksel istatistiktir.
Veri analizi ikiye ayrılır:

Tanımlayıcı istatistik - istatistiğin verileri tanımlayan, yani verileri ve tipik özelliklerini özetleyen kısmı.
Çıkarımsal istatistik - istatistiğin verilerden (veriler için bir model kullanarak) sonuç çıkaran kısmı: Örneğin, çıkarımsal istatistikler, veriler için bir model seçmeyi, verilerin belirli bir modelin koşullarını karşılayıp karşılamadığını kontrol etmeyi ve ilgili belirsizliği sayıya dökmeyi (örneğin, güven aralıklarının kullanılması) içerir.
Veri analizi araçları en iyi rastgele çalışmalardan elde edilen veriler üzerinde çalışırken, aynı zamanda diğer veri türlerine de uygulanır. Örneğin, doğal deneylerden ve gözlemsel çalışmalardan elde edilen verilere uygulanan modeller istatistikçi tarafından seçilerek uygulanır ve bu nedenle özneldir.

Aşağıda matematiksel istatistikteki önemli konulardan bazıları verilmiştir:

Olasılık dağılımı, rastgele bir deney, araştırma veya istatistiksel çıkarım prosedürünün olası sonuçlarının tüm ölçülebilir alt kümelerine bir olasılık değeri atayan işlevdir . Örnekler, dağılımın kategorik olacağı, sayısal olmayan örnek uzayına sahip deneylerde; dağılımın bir olasılık kütle fonksiyonu ile tanımlanabildiği, ayrık rassal değişkenler tarafından kodlanan örnek uzaya sahip deneylerde ve dağılımın bir olasılık yoğunluk fonksiyonu ile tanımlanabildiği sürekli rassal değişkenler tarafından kodlanan örnek uzaya sahip deneylerde bulunur. Sürekli zamanda tanımlanan stokastik süreçleri içeren daha karmaşık deneyler, daha genel olasılık ölçülerinin kullanılmasını gerektirebilir.
Bir olasılık dağılımı tek değişkenli veya çok değişkenliolabilir. Tek değişkenli bir dağılım, çeşitli alternatif değerleri alan tek bir rastgele değişkenin olasılıklarını verir; çok değişkenli bir dağılım (bir ortak olasılık dağılımı), çeşitli değer kombinasyonlarını alan rastgele bir vektörün (iki veya daha fazla rastgele değişken kümesi) olasılıklarını verir. Tek değişkenli olasılık dağılımlarına, binom dağılımı, hipergeometrik dağılım ve normal dağılım örnek verilebilir. Çok değişkenli normal dağılım, yaygın olarak karşılaşılan çok değişkenli bir dağılım örneğidir.

Normal dağılım, en yaygın kullanılan sürekli dağılımdır.
Bernoulli dağılımı, tek bir Bernoulli denemesinin sonucu için (örneğin başarı/başarısızlık, evet/hayır) kullanılır.
Binom dağılımı, sabit bir toplam bağımsız olay sayısı verildiğinde "pozitif oluşum" sayısı (örneğin başarılar, evet oyları, vb.) için kullanılır.
Negatif binom dağılımı, ikili gözlemlerde, ilgilenilen değerin belirli sayıda başarı gerçekleşmeden önceki başarısızlıkların sayısı olduğu durumlarda kullanılır.
Geometrik dağılım, ikili gözlemler için, ilgilenilen değerin ilk başarılı gözlem gerçekleşmeden önceki başarısızlıkların sayısı olduğu durumlarda kullanılır. Negatif binom dağılımının, başarılı gözlem sayısının bire eşit olduğu özel bir durumudur.
Ayrık tekdüze dağılım, sonlu bir değerler kümesi için (örneğin, adil bir zar atışının sonucu) kullanılır.
Sürekli tekdüze dağılım, sürekli dağıtılmış değerler için kullanılır.
Poisson dağılımı, bir olayın belirli bir zaman diliminde meydana gelme sayısı için kullanılır.
Üstel dağılım, bir sonraki Poisson türü olay gerçekleşmeden önceki süre için kullanılır.
Gama dağılımı, takip eden k. Poisson tipi olay gerçekleşmeden önceki süre için kullanılır.
Ki-kare dağılımı, standart normal değişkenlerin kareleri toplamının dağılımıdır; örneğin normal dağılmış örneklerin örnek varyansı ile ilgili çıkarımlar için yararlıdır (bkz ki-kare testi).
Student'in t dağılımı, standart bir normal değişkenin ve ölçekli bir ki kare değişkenin karekökünün dağılım oranıdır; normal dağılıma uyan ve bilinmeyen varyansa sahip örneklerin ortalamasına ilişkin çıkarımlar için kullanışlıdır (bkz tek anakütle ortalaması için parametrik hipotez sınaması).
Beta dağılımı, tek bir olasılık için (0 ile 1 arasında gerçek sayı) kullanılır; Bernoulli dağılımı ve binom dağılımıyla ilişkilidir.

İstatistiksel çıkarım, rastgele sapmaya, örneğin gözlemsel hatalara veya örnekleme varyasyonuna tabi olan verilerden sonuç çıkarma sürecidir. Çıkarım ve tümevarım için böyle bir prosedür sisteminin ilk gereksinimleri, sistemin iyi tanımlanmış durumlara uygulandığında makul yanıtlar üretmesi ve bir dizi duruma uygulanacak kadar genel olmasıdır. Çıkarımsal istatistikler, hipotezleri test etmek ve örnek verileri kullanarak tahminler yapmak için kullanılır. Tanımlayıcı istatistikler bir örneklemi tanımlarken, çıkarımsal istatistikler örneklemin temsil ettiği daha büyük bir popülasyon hakkında çıkarım yapar.
İstatistiksel çıkarımın sonucu, "bundan sonra ne yapılmalı?" sorusuna cevap olabilir. İstatistiksel çıkarım çoğunlukla, rastgele örnekleme yoluyla ilgilenilen popülasyondan elde edilen verileri kullanıp popülasyon hakkında önerilerde bulunur. Daha genel olarak, rastgele bir süreç hakkındaki veriler, sınırlı bir süre boyunca gözlemlenen davranışından elde edilir. Hakkında çıkarım yapılmak istenen bir parametre veya hipotez verildiğinde, istatistiksel çıkarım en çok şunları kullanır:

Randomizasyon kullanıldığında bilinen verileri üretmesi beklenen rastgele sürecin istatistiksel bir modeli ve
rastgele sürecin belirli bir çevrimi; yani bir veri seti.

İstatistikte regresyon analizi, değişkenler arasındaki ilişkileri tahmin etmek için kullanılan istatistiksel bir süreçtir. Odak noktası bir bağımlı değişken ile bir veya daha fazla bağımsız değişken arasındaki ilişki olup bir ya da daha fazla değişkeni modellemek ve analiz etmek için birden fazla yol içerir. Daha spesifik olarak, regresyon analizi, diğer bağımsız değişkenler sabit tutulurken bağımsız değişkenlerden herhangi biri değiştiğinde, bağımlı değişkendeki (veya 'ölçüt değişken') değer değişiminin anlaşılmasına yardımcı olur. Regresyon analizi çoğunlukla, bağımsız değişkenler verildiğinde bağımlı değişkenin koşullu beklentisini, yani bağımsız değişkenler sabitlendiğinde bağımlı değişkenin ortalama değerini tahmin eder. Daha az yaygın olarak odak, verilen bağımsız değişkenlerle bağımlı değişkenin koşullu dağılımının çeyreklik veya başka bir konum parametresidir . Her durumda, tahmin hedefi bağımsız değişkenlerin bir fonksiyonu olan regresyon fonksiyonudur. Regresyon analizi, bağımlı değişkenin, bir olasılık dağılımı diye tanımlanabilen regresyon fonksiyonu etrafındaki sapma miktarlarını karakterize etmekle de ilgilenir.
Regresyon analizini için birçok teknik geliştirilmiştir. Doğrusal regresyon gibi bilinen yöntemler parametriktir, çünkü regresyon fonksiyonu, verilerden (örneğin, en küçük kareler yöntemi kullanılarak) tahmin edilen sonlu sayıda bilinmeyen parametre cinsinden tanımlanır. Parametrik olmayan regresyon, regresyon fonksiyonunun, sonsuz boyutlu olabilen belirli bir fonksiyonlar setinde yer almasına izin veren teknikleri ifade eder.

Parametrik olmayan istatistikler, parametreli olasılık dağılım ailelerine dayandırmadan verilerden hesaplanan değerlerdir. Hem tanımlayıcı hem de çıkarımsal istatistikleri içerirler. Tipik parametreler ortalama, varyans ve benzeridir. Parametrik istatistiklerin aksine, parametrik olmayan istatistikler, değerlendirilen değişkenlerin olasılık dağılımları hakkında varsayımda bulunmaz.
Parametrik olmayan yöntemler, bir ile dört arası derecelendirilen film incelemeleri gibi, sıralı düzene sahip olan popülasyonları incelemek için yaygın olarak kullanılmaktadır. Parametrik olmayan yöntemlerin kullanımı, verilerin bir sıralaması mevcutken ancak tercih değerlendirirken olduğu gibi net bir sayısal yorum bulunmadığında gerekli olabilir. Ölçüm seviyeleri açısından, parametrik olmayan yöntemler "sıralı" verilerle sonuçlanır.
Parametrik olmayan yöntemler daha az varsayım yaptığından, uygulanabilirliği karşılık gelen parametrik yöntemlerden çok daha geniştir. Özellikle incelemeye konu olan soru hakkında daha az şey bilindiği durumlarda uygulanabilirler. Ayrıca,uygulanırken daha az varsayım yapılması nedeniyle parametrik olmayan yöntemler daha sağlamdır.
Parametrik olmayan yöntemlerin kullanımının bir başka gerekçesi basitliktir. Bazı durumlarda, parametrik yöntemlerin kullanımı gerekçelendirilse bile, parametrik olmayan yöntemlerin kullanımı daha kolay olabilir. Hem bu basitlik hem de daha sağlam olmaları nedeniyle, bazı istatistikçiler parametrik olmayan yöntemlerin yanlış kullanım ve yanlış anlama riskini azalttığı görüşündedir.

Matematiksel istatistik, istatistik biliminin önemli bir alt kümesidir. İstatistik teorisyenleri, matematikle istatistiksel prosedürleri inceler ve geliştirir; istatistiksel araştırma genellikle matematiksel sorular gündeme getirir. İstatistik teorisi, olasılık ve karar teorisine dayanır.
Gauss, Laplace ve CS Peirce gibi matematikçiler ve istatistikçiler, olasılık dağılımları ve kayıp fonksiyonları (veya fayda fonksiyonları) ile karar teorisini kullandılar. İstatistiksel çıkarıma karar-teorik yaklaşım, Abraham Wald ve halefleri tarafından yeniden canlandırıldı ve bilimsel hesaplama, analiz ve optimizasyondan kapsamlı bir şekilde yararlanılmasını sağladı; deney tasarımı için istatistikçiler cebir ve kombinatorik kullanır.

Asimptotik teori (istatistik)

Borovkov, AA (1999). Matematiks

Matematiksel mantık, biçimsel mantığın matematiğe uygulanmasıyla ilgilenen bir matematik dalıdır. Metamatematik, matematiğin temelleri ve kuramsal bilgisayar bilimi alanlarıyla yakınlık gösterir. Matematiksel mantığın temel konuları biçimsel sistemlerin ifade gücünün ve biçimsel ispat sistemlerinin tümdengelim gücünün belirlenmesidir.
Matematiksel mantık kümeler kuramı, model kuramı, hesaplanabilirlik kuramı ve tanıtlama kuramı alanlarına ayrılır. Bu alanlar mantığın, özellikle birinci-derece mantık ve tanımlanabilir küme konularındaki, temel sonuçlarını paylaşır.

Çağdaş mantığın ve çağdaş felsefenin kurucusu Alman mantıkçısı Gottlob Frege, "Matematik mantığın uygulama alanıdır." görüşünden hareketle matematiğin, mantığın aksiyomatik sistemi üzerine kurulabileceğini düşünmüştür. Bu düşünceden hareket ederek aritmetiğin temelleri konusundaki felsefi çalışmaları için bir mantık sistemi geliştirmişti.
Daha sonra, Frege'nin çalışmalarına dayanarak, Bertrand Russell ve Alfred North Whitehead 1910-1913 yılları arasında Principia Mathematica adını verdikleri eserde matematiği mantığa indirgeyerek formel bir sistem haline getirmeye çalıştılar. Fakat matematiğin formel hale getirilemeyeceğini Kurt Gödel 1933'te yayınladığı bir kitabındaki (Über formal unentscheidbare Sätze der Principia Mathematica und verwandter Systeme) meşhur teoremiyle gösterdi.
John Alan Robinson, 1967'de çözülüm teorem ispatlama yöntemini geliştirdi. Bu yöntem 1972'de A. Colmaurer tarafından ilk mantık programlama dilinin (Prolog) geliştirilmesine yol açtı. Bu dil 1975'te D. Warren tarafından “Warren Abstract Machine” (WAM) olarak uygulandı. Kişisel bilgisayarlar üzerinde ilk uygulamalar 1980'lerde ortaya çıktı.

Formel sistemler şu elemanlardan meydana gelir:

Tanımlanmamış terimler
Tanımlar
Türetme kuralları
Aksiyomlar
Teoremler
Formel mantığın tanımlanmamış terimleri olarak, basit önerme (P) ve mantık bağlaçları (değil, ve, veya, eğer-ise, eğer ve ancak-ise) gösterilebilir.
Tanımlanan terimlere örnek olarak bileşik önerme kavramını gösterilebilir. Aslında yukarıda verilen mantıksal bağlaçlar bir tek mantıksal bağlaç yardımıyla tanımlanabilir.

Doğru ya da yanlış kesin hüküm bildiren ifadelere önerme denir. Bir önerme hem doğru hem de yanlış olamaz ama bazı önermelerin doğruluk değerleri (Doğru önermelerin doğruluk değeri 1, Yanlış önermelerin doğruluk değeri 0'dır) değişebilir. Mesela "Dün hava yağmurluydu" önermesinin doğruluk değeri günden güne değişebilir ama her önermenin doğruluk değeri değişmez "1+1=2" önermesi her zaman doğrudur. Aşağıdaki cümleler önermelere örnektir:

Dün hava güneşliydi.
3 asal sayıdır.
Duygu 21 yaşındadır.
3 asal sayı değildir.
Derya 21 yaşında değildir.
Bir gün 24 saattir.
Sıfır doğal sayıdır.
Mantıksal bağlaçlar kullanarak basit önermelerden başka önermeler kurulabilir ki bunlara “bileşik önermeler” denir. Önerme matematikte kesin bir hüküm bildiren ifadelere denir.

Bir önerme “değil” eki ile karşıt ifadeye çevrilebilir; buna olumsuzunu alma denir.
Bir hafta 7 gün'dür. Bir hafta 7 gün değildir. Olumsuz olacak harfin önüne - ifadesi eklenir.

İki veya daha fazla önermeden "ve, veya, ise" mantıksal bağlaçlarını kullanarak bileşik önermeler kurulabilir. Örnek olarak: “Bugün hava açık ve sıcak” cümlesini verebilir. Doğal dilde bazen “fakat” bağlacını da kullanıyoruz.
'Örnek': “bugün gemiler 9'da veya 10'da sefer yapacak.”
“arkadaşlarım sınıftadır veya arkadaşlarım bahçededir.”
değili A' olarak gösterilir.

İki veya daha fazla basit önermeden “veya” (ya da) mantıksal bağını kullanarak bileşik önermeler kurulabilir.
Örnek: “Bugün Arçelik veya Tedaş'tan ziyaretçiler gelecek.”

Aynı şekilde, iki veya daha fazla sayıda önermeden (eğer-ise) bağını kullanarak şartlı önermeler kurulabilir.
Örnek: “Eğer yağmur yağıyor ise, hava bulutludur.”
Bazen “eğer-ise” bağı yerine doğal dilde “gerektirir” bağını da kullanabiliyoruz.
Örnek: “Yağmurun yağıyor olması havanın bulutlu olmasını gerektirir.”

Yine, “eğer ve ancak-ise” bağını kullanarak birden fazla önermeden çift şartlı önermeler kurulabilir. Bu tür önermeler doğal dilde daha az kullanılmasına rağmen, fizik ve matematikte sık sık kullanılmaktadır.
Örnek: “Eğer ve ancak çalışanlar ücretlerde aşırı artış talep ederlerse enflasyon düşmez.”
Aynı cümle şu şekilde de ifade edilebilir: “Eğer, çalışanlar ücretlerde aşırı artış talep ederlerse enflasyon düşmez ve eğer enflasyon düşmezse çalışanlar ücretlerde aşırı artış talep ederler.”
Cebirde olduğu gibi, sembolik veya matematiksel mantıkta da, önermeler yerine önermesel değişkenler kullanılır (P, Q, R, S, T harfleri gibi).

Mantıksal bağlaçlar aşağıdaki sembollerle gösterilir:

  
    
      
        ¬
      
    
    {\displaystyle \neg }
  
: değil

  
    
      
        ∧
         
      
    
    {\displaystyle \land \ }
  
: ve

  
    
      
        ∨
      
    
    {\displaystyle \lor }
  
: veya

  
    
      
        →
      
    
    {\displaystyle \to }
  
: eğer-ise

  
    
      
        ↔
      
    
    {\displaystyle \leftrightarrow }
  
: ancak ve ancak
Böylece şu ifadeler, önerme formülleri olacaktır:

  
    
      
        ¬
        P
      
    
    {\displaystyle \neg P}
  
, 
  
    
      
        P
        ∧
         
        Q
      
    
    {\displaystyle P\land \ Q}
  
, 
  
    
      
        P
        ∨
        Q
      
    
    {\displaystyle P\lor Q}
  
, 
  
    
      
        P
        →
        Q
      
    
    {\displaystyle P\to Q}
  
, 
  
    
      
        P
        ↔
        Q
      
    
    {\displaystyle P\leftrightarrow Q}
  

Örnek: "Eğer sendika veya fabrika yöneticileri inada devam ederlerse, grev ancak ve ancak hükûmet bir kararname çıkarır ve fabrikaya polis göndermezse önlenir."
P: Sendika inada devam eder
Q: Fabrika yöneticileri inada devam eder
R: Grev önlenir
S: Hükûmet kararname çıkartır
T: Hükûmet fabrikaya polis göndermez

  
    
      
        (
        P
        ∨
        Q
        )
        →
        (
        R
        ↔
        S
        ∧
         
        T
        )
      
    
    {\displaystyle (P\lor Q)\to (R\leftrightarrow S\land \ T)}
  

=> ise bu şekilde de gösterilir <=> ancak ve ancak bu şekilde de gösterilir.

Mantıkta önermeler doğru ya da yanlış olabilir, fakat hem doğru hem yanlış olamaz. Bir önermeye yüklenen bu doğru ve yanlış yüklemlerine onun doğruluk değeri denir.
 

  
    
      
        ¬
        P
      
    
    {\displaystyle \neg P}
  
, 
  
    
      
        P
        ∧
         
        Q
      
    
    {\displaystyle P\land \ Q}
  
, 
  
    
      
        P
        ∨
        Q
      
    
    {\displaystyle P\lor Q}
  
, 
  
    
      
        P
        →
        Q
      
    
    {\displaystyle P\to Q}
  
, 
  
    
      
        P
        ↔
        Q
      
    
    {\displaystyle P\leftrightarrow Q}
  

“Değil” sözcüğünün anlamından hareketle, eğer bir P önermesi doğru ise onun değillemesi, yani 
  
    
      
        ¬
        P
      
    
    {\displaystyle \neg P}
  
 yanlıştır ve bunun tersi. Mesela, P önermesi “Ay dünyanın uydusudur” cümlesi yerine geçiyorsa, bunun değillemesi olan 
  
    
      
        ¬
        P
      
    
    {\displaystyle \neg P}
  
 yanlıştır.
Genel, kural olarak iki veya daha fazla önermenin birleşimi, ancak birleşen bütün önermelerin doğru olması halinde doğrudur. Mesela, “3 asal sayıdır ve 2+2=5'tir” yanlış bir bileşik önermedir. 
Yine kural olarak, ayrık önermelerin doğru olabilmesi için bileşenlerden birinin doğru olması yeterlidir. Ayrık önermeler ancak bunları meydana getiren bileşenlerin hepsinin birden yanlış olduğu halde yanlış sayılır. 
Bileşik önermeler için doğruluk tabloları şu şekilde verilebilir:

D: doğru, Y: yanlış

Eşdeğerlikler

  
    
      
        ¬
        ¬
        P
        =
        P
      
    
    {\displaystyle \neg \neg P=P}
  

  
    
      
        ¬
        P
        ∨
        Q
        =
        P
        →
        Q
      
    
    {\displaystyle \neg P\lor Q=P\to Q}
  

  
    
      
        ¬
        (
        P
        ∨
        Q
        )
        =
        ¬
        P
        ∧
        ¬
        Q
      
    
    {\displaystyle \neg (P\lor Q)=\neg P\land \neg Q}
  

  
    
      
        ¬
        (
        P
        ∧
        Q
        )
        =
        ¬
        P
        ∨
        ¬
        Q
      
    
    {\displaystyle \neg (P\land Q)=\neg P\lor \neg Q}
  

  
    
      
        (
        P
        ⇔
        Q
        )
        =
        (
        P
        ⇒
        Q
        )
        ∧
        (
        Q
        ⇒
        P
        )
      
    
    {\displaystyle (P\Leftrightarrow Q)=(P\Rightarrow Q)\land (Q\Rightarrow P)}
  

Karşıtlıklar

  
    
      
        ¬
        P
        ×
        P
      
    
    {\displaystyle \neg P\times P}
  

  
    
      
        (
        P
        →
        Q
        )
        ×
        (
        P
        ∧
        ¬
        Q
        )
      
    
    {\displaystyle (P\to Q)\times (P\land \neg Q)}
  

  
    
      
        (
        P
        ∨
        Q
        )
        ×
        (
        ¬
        P
        ∧
        ¬
        Q
        )
      
    
    {\displaystyle (P\lor Q)\times (\neg P\land \neg Q)}
  

  
    
      
        (
        P
        ∧
        Q
        )
        ×
        (
        ¬
        P
        ∨
        ¬
        Q
        )
      
    
    {\displaystyle (P\land Q)\times (\neg P\lor \neg Q)}
  

Totoloji
Bir önermesel formülün (veya bileşik önermenin) doğruluk cetvelindeki son değerlendirme sütunundaki bütün değerler “doğru” çıkıyorsa, bu önermesel formüle “totoloji” denir.
Çelişki
Bir önermesel formülün (veya bileşik önermenin) doğruluk cetvelindeki son değerlendirme sütunundaki bütün değerler “yanlış” çıkıyorsa bu önermesel formüle “çelişki” denir.
Bazen doğruluk
Bir önermesel formülün (veya bileşik önermenin) doğruluk cetvelindeki son değerlendirme sütunundaki değerlerden bazıları “doğru” bazıları “yanlış” çıkıyorsa bu önermesel formüle “bazen doğru”

Matematiksel ve teorik biyoloji, biyolojinin bilimsel teorileri kanıtlamak için gerekli deneyleri yapmakla uğraşan deneysel biyoloji dalının aksine  biyolojik sistemlerin yapılarının, gelişimlerinin ve davranışlarının altında yatan ilkeleri araştırmak için yaşayan organizmaların teorik analizlerini, matematiksel modellerini ve soyutlamalarını kullanan bir dalıdır. Bu alan aynı zamanda matematiksel yanını vurgulamak için matematiksel biyoloji ya da biyomatematik ya da biyolojik yanını vurgulamak için ise teorik biyoloji olarak da adlandırılır. Teorik biyolojinin odak noktası daha çok biyolojinin teorik ilkelerinin geliştirilmesi iken matematiksel biyoloji biyolojik sistemlerin incelenmesinde matematiği kullanır ama her iki terim de bazen birbirinin yerine kullanılabilmektedir.
Matematiksel biyoloji uygulamalı matematik araçlarını ve tekniklerini kullanarak biyolojik süreçlerin modellenmesini ve gösterimini amaçlar ve hem teorik hem de uygulamalı araştırmalar için yararlı olabilir. Sistemleri nicel olarak tanımlayabilmek davranışlarının daha iyi simüle edilebilmesi ve böylece de deney sonucunda belirgin olmayabilecek özelliklerin tahmin edilebilmesi anlamına gelir. Bunun için kesin matematiksel modeller gerekir.
Yaşayan sistemlerin karmaşıklığı nedeniyle teorik biyoloji matematiğin çeşitli alanlarını kullanır ve yeni tekniklerin geliştirilmesine yol açmıştır.

Matematik biyolojide Fibonacci'nin tavşan popülasyonlarının büyümesini tanımlamak için Fibonacci dizisini kullandığı 12. yüzyıldan beri kullanılmaktadır. Daniel Bernoulli, 18. yüzyılda çiçek hastalığının insan popülasyonu üzerindeki etkisini tanımlamak için matematiksel yöntemleri uygulamıştır. Thomas Malthus'un 1789 tarihli insan popülasyonunun büyümesi üzerine olan makalesi üstel büyüme kavramı üzerine şekillenmiştir. Pierre François Verhulst lojistik büyüme modelini 1836'da formüle etmiştir.
Fritz Müller, günümüzde Müller taklitçiliği adı verilen fenomenin evrimsel yararlarını 1879'da tanımlamıştır. Malthus'un Charles Darwin'i etkileyen nüfus artışının etkileri üzerine olan münazarası sayılmazsa, Müller'in bu tanımlaması doğal seçilimin etkilerinin ne kadar güçlü olabileceğini gösteren ve evrimsel ekolojide matematiksal bir argümanın ilk defa kullanılması olarak sayılabilir: Malthus kaynaklar yalnızca aritmetik olarak artabilirken nüfus büyümesinin üstel olacağını ileri sürmüştür.
"Teorik biyoloji" terimi ilk olarak Johannes Reinke tarafından 1901 yılında kullanılmıştır. D'Arcy Thompson'un 1917 tarihli On Growth and Form adlı eseri bu dalın kurucu metinlerinden biri sayılır. Diğer öncüler arasında Ronald Fisher, Hans Leo Przibram, Nicolas Rashevsky ve Vito Volterra sayılabilir.

Matematiksel ve teorik biyoloji alanında uzmanlaşılan araştırma alanlarının çoğu oldukça karmaşık ve lineer olmayan fonksiyonlar içeren süperkompleks mekanizmalar üzerinedir ve bunların anlaşılması ancak matematiksel, mantıksal, fiziksel ya da kimyasal, moleküler ve bilişimsel modellerin bir arada kullanılmasıyla mümkün olabilmektedir.
Karmaşık biyolojik sistemlerin genellikle belirli morfolojik ya da anatomik yapılarının soyutlanmasıyla ortaya çıkan genel ve ilişkisel modelleme ile ilgilenen araştırma alanı soyut ilişkisel biyoloji olarak adlandırılır. Bu alandaki en basit modellerden biri 1957-1958 yıllarında Robert Rosen hücre ve organizma örgütlenmesinin soyut ilişkisel modeli olarak önerilen Metabolik-Replikasyon (M,R) modelidir. Diğer konular arasında Humberto Maturana ve Francisco Varela tarafından geliştirilen otopoiesis kavramı, Stuart Kauffman'ın İş-Kısıtlar döngüleri ve son zamanlarda geliştirilen kısıtların kapanımı sayılabilir.
Sembolik sistem biyolojisi olarak da bilinen cebirsel biyoloji, özellikle genomik, proteomik, moleküler yapı ve gen araştırmaları gibi biyolojik problemlerin araştırmasında sembolik matematiğin cebirsel yöntemlerini uygular. Sistem biyolojisinin daha karmaşık yaşam süreçlerini anlamak 1970'lerden beri geliştirilen ve moleküler küme teorisi, ilişkisel biyoloji ve cebirsel biyoloji ile bağlantılı olan alanına karmaşık sistemler biyolojisi adı verilir.
Biyoloji ve tıpta bilgisayar modellemesi, atardamar sistem modelleri, nöron modelleri, biyokimyasal ve salınım ağları, kuantum otomatları, moleküler biyoloji ve genetikte kuantum bilgisayarları, kanser modellemesi, yapay sinir ağları, gen düzenleyici ağlar, ilişkisel biyolojide soyut kategoriler, metabolik-replikasyon sistemleri, kategori teorisi biyoloji ve tıp uygulamaları, otomat teorisi, hücresel otomatlar, tesselasyon modelleri ve tam öz üreme,organizmalarda kaotik sistemler, ilişkisel biyoloji ve organizmik teoriler üzerine 1986 yılından beri giderek artan miktarda araştırmalar yapılmıştır.
Moleküler biyoloji alanının giderek artan önemi karşısında hücre modelleri alanında araştırmaların arttığı görülmektedir. Bu araştırmaların konularına örnek olarak biyolojik dokuların mekaniği, teorik enzimoloji ve enzim kinetiği, kanser modellemesi ve simülasyonu, etkileşim içindeki hücre popülasyonlarının hareket modellemesi, yara dokusu oluşumunun matematiksel modellemesi, hücreler arası dinamiğin matematik modellemesi, hücre döngüsünün matematiksel modellemesi, verilebilir. Fizyolojik sistemlerin modellemesi üzerine olan araştırmalara da damar hastalıklarının modellemesi, kalbin çok ölçekli modellemesi, kas etkileşimlerinin elektriksel özellikleri örnek olarak verilebilir.
Teorik nörobilim ya da matematiksel nörobilim adıyla da bilinen hesaplamalı nörobilim sinir sisteminin teorik incelenmesidir.

Ekoloji ve evrimsel biyoloji geleneksel olarak matematiksel biyolojide baskın alanlar içinde yer almışlardır.
Evrimsel biyoloji yoğun matematiksel teori çalışmalarına konu olmuştur. Bu alandaki geleneksel yaklaşım popülasyon genetiğidir. Popülasyon genetikçilerinin çoğu mutasyon yolu ile yeni alellerin ortaya çıkışını, rekombinasyon ile yeni genotiplerin ortaya çıkışını ve az sayıda gen lokuslarında var olan alel ve genotiplerin frekanslarındaki değişiklikleri dikkate alır. Çok büyük sayıda gen lokusları üzerinde sonsuz küçük etkiler, bağlantı dengesi ya da yarı bağlantı dengesi varsayımları ile ele alındığında ortaya kantitatif genetik çıkar. Richard Fisher kantitatif genetik üzerine olan çalışmalarıyla varyans analizi (ANOVA) gibi  istatistik alanında temel gelişmeler sağlamıştır. Popülasyon genetiğinin bir başka dalı da bütünleştirici teorinin yaygın olarak gelişmesine yol açan işlemsel filogenetiktir. Filogenetik kalıtımsal özellikler temel alınarak filogenetik ağaçları ya da evrim ağaçlarının ve ağlarının oluşturulması ve analizi ile ilgilenir. Geleneksel popülasyon genetik modelleri aleller ve genotipler ile ilgilenir ve sıklıkla stokastiktir.
Popülasyon genetik modellerinin çoğu popülasyon boyutunu sabit olarak alır. Özellikle genetik varyasyonun olmadığı değişken popülasyon boyutları popülasyon dinamiği alanında incelenir. Bu alandaki çalışmalar 19. yüzyıla ve hatta Thomas Malthus 'un daha sonradan Malthus büyüme modeli olarak bilinecek olan popülasyon dinamiğinin ilk ilkesini formüle ettiği 1798'e kadar dayanır. Lotka–Volterra avcı-av denklemleri tanınmış bir başka örnektir. Popülasyon dinamiği matematiksel biyolojide bir başka araştırma alanı olan ve popülasyonları etkileyen bulaşıcı hastalıklar üzerine araştırmaların yapıldığı matematiksel epidemiyoloji ile örtüşen alanlara sahiptir. Bulaşıcı hastalıkların yayılması üzerine çeşitli modeller öne sürülmüş ve analiz edilmiştir. Bu modeller sağlık politikası kararlarına uygulandığında önemli sonuçlar verebilmektedir.
İlk olarak John Maynard Smith ve George R. Price olarak geliştirilen evrimsel oyun teorisinde seçilim, genetik komplikasyonlar olmadan doğrudan kalıtımsal fenotipler üzerinde etki gösterir. Matematiksel olarak geliştirilen bu yaklaşım sonucunda adaptif dinamik alanı ortaya çıkmıştır.

Matematiksel biyolojinin ilk evrelerinde matematiksel biyofizik alanında çalışmalar baskın olmuştur. Bu çalışmalar genellikle biyosistemlerin fiziksel/matematiksel modelleri ve onların bileşenleri üzerine olan matematiksel uygulamalardır. Bunlar arasında başlangıç durumundan bitiş durumuna geçen zaman içinde aynı başlangıç koşullarının aynı yolu izlediği deterministik süreçler ya da dinamik sistemler, başlangıç ve bitiş durumu arasında olasılık dağılımına uygun rassal değişken ile sistemin durumunun belirlendiği stokastik süreçler ya da rassal dinamik sistemler sayılabilir.
Bu alandaki klasik çalışmalardan biri Alan Turing'in The Chemical Basis of Morphogenesis adlı 1952 yılında yayımlanmış morfogenez üzerine olan makalesidir. Sürü davranışı, morfogenez, biyolojik örüntü oluşumu, ve Turing örüntüleri de bu alanda incelenen konulardır.

Bir biyolojik sistemin modeli bir denklemler sistemine dönüştürülür; "model" kelimesi sıklıkla sistemi açıklamaya karşılık gelen denklemler sistemini anlatmak için kullanılır. Analitik ya da nümerik yöntemlerle bu denklemlerin çözümü biyolojik sistemin zaman içinde ya da denge noktasında nasıl davrandığını tanımlar. Çok farklı denklem çeşitleri mevcuttur ve davranışın nasıl olacağı hem modele hem de kullanılan denklemlere göre değişiklik gösterir. Model sistem üzerine varsayımlarda bulunarak kurulur. Denklemlerde de ne olabileceği üzerine varsayımlarda bulunulabilir.

Moleküler küme teorisi genel anlamda biyomoleküler tepkimelerin kimyasal kinetiğinin molekül kümeleri arasındaki kimyasal dönüşümler ve molekül kümeleri arasındaki ilişkilerin matematiksel formülasyonunu içeren bir teoridir. Anthony Bartholomay tarafından ileri sürülen bu teori özellikle matematiksel tıp olmak üzere matematiksel biyoloji alanında uygulanmaktadır. Teori aynı zamanda biyoistatistik ve fizyoloji, klinik biyokimya ve tıp alanlarında patolojik ve biyokimyasal değişikliklerin matematiksel formilasyonuna yardımcı olarak klinik biyokimya alanına da katkıda bulunmuştur.

Biyolojik örgütlenme üzerine olan teorik yaklaşımlar organizmaların parçaları arasında olan karşılıklı bağımlılıkları anlamaya yöneliktir. Bu karşılıklı bağımlılıkların ortaya çıkardığı 

Medikal fizik ya da tıbbi fizik, genellikle fizik konu, teori ve yöntemlerinin, sağlık ve ilaç endüstrisinde kullanılmasına dayanır. Hastanelerde çalışan fizikçilere medikal fizikçi denmektedir. Medikal fizikçiler genellikle özel sağlık görevlerinde doktorların yeterli bilgisinin olmadığı, radyoloji, nükleer medikal, radyasyon onkolojisi alanlarında çalışırlar. Bu alanlarda doktor fizikçi ilişkisi esastır. Medikal fizikçilerin diğer çalıştıkları alan ise psikolojidir ve psikiyatri alanıdır. Bu alanda hastaların psikolojik verilerinin toplanması ve analizinin yapılmasından sorumludur. Birçok ülkede medikal fizikçiler sağlık sektöründe etkin bir rol oynamaktadırlar. Örneğin, Finlandiya'da nörolojik bilimlerde ve Hollanda'da odyoloji alanında bile çalışmaktadırlar.
Üniversitelerde medikal fizik iki ana başlık altında incelenmektedir. Bunlar hastanede çalışabilecek genel anlamda hastane ekipmanlarında uzman fizikçiler ve araştırmada bulunarak pratikte uygulanacak sistemleri hastaneler için geliştirmeye çalışan medikal fizikçiler olmak üzere ayrılır. Araştırmada çalışan fizikçiler genel olarak organik moleküller, mikroskopi nanomedikal tekniklerini kullanarak araştırmalarına devam etmektedirler.

Bu başlık altında medikal fizik alanının görev sorumlulukları ve bu sorumlulukların açıklamalarını takip edeceksiniz. Medikal fizikçilerin görevleri şu şekilde özetlenebilir: Medikal fizikçiler sağlık hizmetlerinin kalitesini artırmak, güvenliğinin ve etkisini artırmakla görevlilerdir. Doktorlardan farklı olarak hastaya hizmet edecek aletlerin gelişimi ve o aletlerin kullanımı doktorlarla işbirliği yaparak geliştirmektir. Ayrıca asıl görevlerinden bir tanesi de güvenliktir, doğrudan insan sağlığına zarar verebilecek x ışınları, elektromanyetik alan, lazer ışığı ve radyoloji ekipmanlarını hastalara en az zarar verecek iyileştirici sistemlerde kullanmaktır. Ayrıca bu tür sistemlerle çalışan ekipmanların uzun vadede ne gibi zararlar verebileceğinin araştırmasını yapmak ve bu araştırmaları yaparken doğrudan hasta verilerini kullanarak aletlerin insan sağlığına olan etkisin ortaya koymaktır. Ayrıca olabilecek tüm kaza senaryolarına hazırlıklı olmak ve kaza anında doğru müdahaleleri yapmakla yükümlüdür. Terim olarak fiziksel ekipmanlar; iyonize ve iyonize olmamış elektromanyetik radyasyon, durgun haldeki manyetik ve elektrik alan, ultrasonik ses, lazer ışığıdır. Bunlara ek olarak; x ışınları kullanan görüntüleme cihazları (CT), gama ışınları kullanan nükleer tıp ekipmanları, manyetik alan ve radyo frekanslarıyla çalışan manyetik rezonans görüntüleme (MRI) teknikleri fiziksel ekipmanlarının uygulanmasıyla üretilen cihazlardır.
Medikal fizikçilerin görevleri 11 ana başlık altında incelenebilir.
1. Bilimsel problem çözme servisi: Bu alanda çalışan fizikçiler genellikle optimum sorunlarla yüksek verimi hedefleyen çalışmalar sürdürmektir. Ayrıca üretilmiş ve üretilmekte olan cihazlar ve tekniklerle ilgili sorunların tespiti ve çözümüyle ilgilenmektedirler.
2. Doz ayarı ve ölçümü: Medikal fizikçiler bu alanda, uygulanan tedavi yöntemlerinde hastanın ne kadar doz alacağına ve bu dozun uzun vadeli ve yakın vadeli etkilerini doktorla beraber tespit etmeye çalışırlar. Ayrıca bu tür cihazlarda yapılan doz tespitinin kalibrasyonuyla da yükümlülerdir. Ayrıca verilen dozun anlık tespiti için çeşitli alatler ve yazılımlar geliştirmektedirler. Bu dozların ölçümünde genel bir yol izlenmektedir. Hasta ve uygulanan tedavi alanında çalışan kişilerin ne kadar doza maruz kaldığını ve bu dozun zararlı olup olmayacağına karar verirler.
3. Hasta Güvenliği ve risk yönetimi: Yeni üretilen medikal aletler, klinik protokollerinden geçebilmesi için belirli şartları sağlanması gerekmektedir. Örneğin, kullanılan cihazın etrafına yaydığı fazla ışımanın miktarının istenilen seviyede olması gibi. Bu alanda medikal fizikçiler bu cihazların ve sistemlerin en az zarar ile en yüksek verimle çalışmasına odaklanmışlardır. Ayrıca olası risk durumlarında ne gibi bir yol izlenmesi gerektiğin karar vermekle görevlilerdir.
4. Mesleki ve Toplum Güvenliği: Medikal fizikçiler bu alanda kliniklerin güvenliği ve toplum güvenliği için çeşitli yöntemler geliştirmektedir. Örneğin, tedaviler sonun oluşan radyasyon atıklarının denetlenmesi ve bu atıkların topluma ve meslektaşlarını en az zarar verecek şekilde imha edilmesinde rol oynamaktadırlar. Ayrıca geliştirilen yeni aletlerin yapımı sırasında olası zararların önüne geçmek için çeşitli güvenlik prosedürlerini oluşturmaktadırlar.
5. Kliniklerde bulunan medikal cihazların yönetimi: Medikal fizikçiler bu alanda halihazırda klinikte bulunan cihazların testlerini ve bu cihazların hala güvenilir çalışıp çalışmadıklarını kontrol ederler. Bu testler dünya çapında bir standarda tabiidir ve bu standartların doğru uygulanıp uygulanmadığı medikal fizikçiler tarafından denetlenmektedir.
6. Kliniklerin Yeterlilikleri: Medikal fizikçiler yeni kurulacak olan cihazların kliniklerin yapısal durumlarına uygun olup olmadıklarını denetlerler. Örneğin, radyasyon korumasının ne verimli nerede ve nasıl olacağının tayin edilmesine karar verirler.
7: Servis sistemlerinin ve mali destek yönetiminin gelişmesi: Kliniklere kurulacak cihazların mali öngörülerini ve bu cihazların devam edecek bakımlarının yönetilmesiyle ilgilenirler.
8:Danışmanlık uzmanı: Kurulacak ve kurulmakta olan kliniklere medikal fizik alanında danışmanlık yapmak.
9.Sağlık uzmanlarının eğitilmesi: Medikal fizik konusunda daha az bilgi sahibi olan fakat olası durumlarda görev yönetimi yapabilecek kişilere teknik ve yönetim bilgilerinin öğretilmesinde görev alırlar. Örneğin, yeni işe başlamış bir medikal fizikçinin sahada karşılaşması olası durumların eğitimini vererek bu durumlarda bu kişilerin karar mekanizmasını doğru yönde geliştirmek için çeşitli eğitimler verirler.
10. Sağlık Teknolojilerinin Değerlendirilmesi: Gerektiğinde sağlık fiziğinde kullanılan aletlerin sorumluluklarını almak ve onların denetimi sağlamak.
11: İnovasyon: Yeni modifiye edilmiş teknikler geliştirerek yeni cihazlar üretmek ya da halihazırda olan cihazların verimliliklerini artırmak için teknik geliştirmek. Ayrıca, bu cihazlarda kullanılan yazılımların geliştirilmesi ve doğru çalışıp çalışmadığının kontrol edilmesiyle ilgilenirler.

Bazı fizik bölümleri ya da bu bölümlere bağlı programlar medikal biyofizik ve biyomedikal fizik başlığı altında ikiye bölünmüşlerdir. Genel olarak bu iki program biyoloji ve fizik alanını ortak çatı altında birleştirmiştir. Bu tür bölümler lisans öğrencilerini medikal fizik, biyofizik ve tıp alanlarında yetiştirmektedirler.

Amerika Tıp Alanındaki Fizikçiler Topluluğu (AAPM)Medikal fiziği işverenlerin aradığı kriterlere göre 4 ana başlığa ayırmıştır. Bunlar:

Bu alanda çalışan medikal fizikçiler klinikler bulunan görüntüleme cihazlarıyla ilgilenirler. Ayrıca araştırma kısmında çalışanlar bu cihazların geliştirir ve yeni teknolojiyi bu cihazlara uygularlar. Radyolojik görüntüleme, momografi, bilgisayarlı tomografi ve MRI cihazlarının kullanımı ve görünütü alımının doğruluğu test ederler. Bütün bunlara ek olarak görüntülemede çalışan medikal fizikçiler nükleer tıp ve uygulamaları, tek fotonlu bilgisayarlı tomografi ve pozitron tomografisi hakkında geniş bilgiye sahiptirler.Görüntülemede çalışan medikal fizikçiler knilikle içiçedirler ama bazen eğitim amaçında bilgileri paylaşırlar ve yeni metodların gelişiminde üniversiterle beraber çalışmaktadırlar.

Temel medikal fizik çalışmaları yoğun olarak Amerika, Canada ve bazı Avrupa ülkelerinde devam etmektedir. Radyo Terapi ile ilgilenen fizikçiler genellikle doğrusal hızlandırıcı sistemlerinin özelliklerini sağlık alanına uygulamaktadırlardır. Bu şekilde tıp alanında yeni araçlar geliştirerek örneğin.Cyberknife, Işık Tedavisi ve Brakiterapi gibi konularda yardımcı olmuşlardır..Fiziksel uygulamalar radyoterapi metodlarının gelişmesini sağlamıştır bunlar; Brakiterapi, Terahertz ışınımı, Ultrason (including lithotripsy), Optiksel ışıma Laser, Morötesi vb. Ayrıca bu çalışmalar Nükleer tıpın gelişmesini sağlamıştır.

Medikal fiziğin bu alanı genelde radyasyon ve onun insan vücüdüyla ve organlarıyla temasının sonuçundaki etkileriyle ilgilenir. Birçok konuda fizikçiler çabuk tanı koyulması ve bu tanıya en hızlı müdahale yollarının ne olduğunun kararını vermektedir.Hastanede çalışan medikal fizikçilerin en önemli görevlerinden bir tanesi hasta tanısında ya da tedavisinde kullanılan sistemlerin kalite güvencelerini sağlamak, rutin kalite kontrollerini yapmak ya da denetlemek, her bir sistemin performansının en üst düzeyinde işlev görmesini sağlamaktır. Örneğin, kanser tedavisinde kullanılacak bir sistemin verdiği radyasyonun hassasiyetle ölçülebilmesi ve hastaya nasıl verileceğinin planlaması radyoterapi bölümünde çalışan medikal fizikçinin görevidir. Diğer taraftan diagnostik radyoloji bölümündeki bir medikal fizikçinin asıl sorumluluğu, hastalara ilave radyasyon dozlarının verileceği tekrar çalışmalarını minimum sayıda tutacak şekilde, bölümde bulunan tüm sistemlerin (klasik röntgen, floroskopi, mamografi, digital anjiyografi, tomografi gibi) belirli standartlarda çalışmasını sağlayarak, optimum görüntü kalitesinin minimum hasta dozunda elde edilmesine gayret etmektir.

Birçok diagnostik incelemede hastaların aldıkları dozlar, radyasyonun sadece stokhastik etkilerinin dikkate alınmasını öngörmekle beraber, ileri teknolojiye sahip yeni görüntüleme tekniklerinde bazı hastalıkların daha erken tanısı ancak yüksek hasta dozu pahasına sağlanabilmekte, sonuçta radyasyonun deterministik etkileri bile söz konusu olmaktadır Bazı anjiyografi çalışmalarında örneğin, tıkalı kalp damarlarının sürekli X-ışını görüntüsü altında açılması işlemi sırasında, hastaların ciltlerinde radyasyon yanıkları ortaya çıkmıştır. İleri ülkelerin hemen hepsinde, her bir tetkik için referans dozların saptanarak her hastanın klinik raporunda ayrıca belirtilmesi yasal zorunluluk olmuştur. Medikal Fizikçiler hastaların bu alanlarda korunmasına özen göstermek zorundadırlar.

Ardalan Işı

Süper iletkenler sıfır elektriksel dirence sahiptirler. Bunun yanında manyetik alanı itme gibi özellikleri vardır (diamanyetik). Yüklü bir parçacık bir eksen etrafında döndüğünde bir manyetik alan oluşturur. Bu manyetik alanın yönünü parçacığın dönme yönü belirlemektedir. Atomlarda manyetik alan oluşturan taneciğe verilen isim elektrondur. Proton ve nötronun etkisi çok küçük olduğundan ihmal edilir. Bir atomun veya molekülün elektron dağılımı yazıldığında bazılarının eşleşmiş bazılarının eşleşmemiş olduğu görülür. Eşleşmiş elektronların dönme yönleri birbirine ters olduğundan oluşturdukları manyetik alanlar birbirlerini sıfırlayacaktır. Elektron dağılımı yazılan maddenin bütün elektronları eşleşmişse bir manyetik alan oluşamayacağından bu tür maddeler manyetik alandan etkilenmezler ve diamanyetik olarak isimlendirilirler. Bu olaya Meissner etkisi (akı dışarlanması) adı verilir.

Mekanik (Grekçe: μηχανική), fiziğin fiziksel nesnelerin hareketleriyle, özellikle kuvvet, madde ve hareket arasındaki ilişkilerle ilgili alanıdır. 
Nesnelere uygulanan kuvvetler yer değiştirmeler veya bir nesnenin çevresine göre konumunda değişikliklerle sonuçlanır.
Fizik'in bu dalının kökenleri Antik Yunanistan'da Aristoteles ve Arşimet'in yazılarında bulunur. (bkz. Klasik mekaniğin tarihi ve Klasik mekaniğin Zaman Çizelgesi). Erken modern dönem sırasında, Galileo, Kepler ve Newton gibi bilim adamları şimdiki klasik mekaniğin temellerini attılar.
Klasik mekanik, duran veya ışık hızından çok daha düşük hızlarla hareket eden cisimlerle ilgili klasik fiziğin bir dalıdır.
Kuantum aleminde olmayan cisimlerin hareketini ve üzerindeki kuvvetleri inceleyen bilim dalı olarak da tanımlanabilir. Alan bugün kuantum teorisi açısından daha az anlaşılmıştır.

İnsan yaşantısında mekanik biliminin yeri dün olduğu gibi bugün de büyüktür. Suyun akışından tutun da, uçağın uçuşuna, makinelerin çalışmasına kadar tabiattaki bütün hareketler mekanik prensiplerine göre gerçekleşir. Başta makine olmak üzere mühendisliğin tüm uygulamalarında, mekanik bilimi ve prensipleri çok önemlidir.

Mekanik, fiziksel bilimlerin en eskisidir. 

Antik çağda mekaniğin ana teorisi Aristotelesçi mekanik idi. Bu geleneğin sonraki geliştiricilerinden biri Hipparkhos'dur.
Kaldıraçları ve suyun kaldırma kuvvetini kapsayan tarihteki ilk yazılı mekanik prensipler Arşimet'e (MÖ 287-MÖ 212) aittir. Makara, eğik düzlem ve somun anahtarı ile ilgili çalışmalar da antik metinlere kaydedilmiştir. Bu dönemde mekanik, bina inşaatı gereksinimlerini karşılamakla sınırlıydı.

Orta Çağ'da, Aristoteles'in teorileri, 6. yüzyılda John Philoponus ile başlayan bir dizi figür tarafından eleştirildi ve değiştirildi. Merkezi bir sorun, Hipparkhos ve Philoponus tarafından tartışılan mermi hareketi sorunuydu.
1020'de Fars İslam bilgesi İbn Sīnā hareket teorisini Şifa Kitabı'nda yayınladı. Fırlatıcı tarafından mermiye itici güç verildiğini ve ve hava direnci gibi dış kuvvetlerin o gücü harcadığını söyledi. 
İbn Sina 'kuvvet' ve 'eğim' ("meyl" olarak adlandırılır) arasında bir ayrım yaptı ve bir nesnenin doğal hareketine karşıt olduğunda nesnenin mayl kazandığını savundu. Böylece hareketin devamının cisme aktarılan meyilden kaynaklandığı ve eğim bitene kadar cismin hareket halinde olacağı sonucuna vardı. Ayrıca, boşluktaki merminin, harekete geçilmedikçe durmayacağını da iddia etti. Bu hareket anlayışı, Newton'un birinci hareket yasası olan atalet ile tutarlıdır. Bu, hareket halindeki bir cismin dış bir kuvvet tarafından etkilenmedikçe hareket halinde kalacağını belirtir. Aristotelesçi görüşe karşı çıkan bu fikir daha sonra İbn Sina'nın "Şifa Kitabı"ndan etkilenen John Buridan tarafından "itici" olarak tanımlandı.
12. yüzyıl Yahudi-Arap bilgini Hibat Allah Ebu'l-Barakat al-Baghdaadi (doğumlu Nathanel, Irak, Bağdat), sabit kuvvete maruz kalan cisim konusunda, sürekli kuvvet sabit ivme verir dedi. 
Shlomo Pines'e göre, el-Bağdadi'nin hareket teorisi, "Aristoteles'in [yani, sabit kuvvetin sabit hareket ürettiğine ilişkin temel dinamik yasasının en eski olumsuzlamasıydı, [ve dolayısıyla] klasik mekaniğin temel yasasının [yani, sabit kuvvetin ivme ürettiğinin] belirsiz bir şekilde önceden tahmin edilmesidir." Aynı yüzyılda İbn Bajjah her kuvvet için her zaman bir tepki kuvveti olduğunu öne sürmüştür. Bu kuvvetlerin eşit olduğunu belirtmemiş olsa da, her eylem için eşit ve zıt bir tepki olduğunu belirten üçüncü hareket yasasının hala erken bir modelidir.
14. yüzyılda yaşamış Fransız rahip Jean Buridan İbn Sina ve el-Bağdadi, gibi daha önceki yazarlardan etkilenerek, daha sonra modern atalet, hız, ivme ve momentum teorilerine dönüşen itici güç teorisi'ni geliştirdi. Bu çalışma ve diğerleri, 14. yüzyıl İngiltere'sinde, düşen cisimlerle ilgili çeşitli yasaları inceleyen ve formüle eden Thomas Bradwardine gibi Oxford Hesaplayıcılar ı tarafından geliştirildi. Cismin temel özelliklerden sabit ivmeli hareket kavramı (düşen cisimler gibi) 14. yüzyılda Oxford Hesaplayıcıları tarafından çalışıldı.

Erken modern çağın iki merkezi kişisi Galileo Galilei ve Isaac Newton'dur. Galileo'nun mekaniği, özellikle de düşen cisimler hakkındaki son ifadesi, onun İki Yeni Bilim' (1638) adlı eseridir. Newton'un 1687 Philosophiæ Naturalis Principia Mathematica, yeni geliştirilen kalkülüs matematiğini kullanarak ve Newton mekaniğinin temelini sağlayarak mekaniğin ayrıntılı matematiksel hesabını sağladı.

Çeşitli fikirlerin önceliği konusunda bazı anlaşmazlıklar vardır: Newton'un "Principia"sı kesinlikle ufuk açıcı bir çalışmadır ve son derece etkili olmuştur ve buradaki sistematik matematik daha önce ifade edilmemiş ve olamazdı çünkü kalkülüs geliştirilmemişti. Ancak, özellikle atalet (itici güç) ve düşen cisimler ile ilgili fikirlerin çoğu, hem o zamanın son Galileo'su hem de daha az bilinen Orta Çağ öncülleri olan daha önceki araştırmacılar tarafından geliştirilmiş ve belirtilmişti. Orta Çağ ifadelerinin modern ifadelere "eşdeğer" mi yoksa "yeterli" kanıt mı, yoksa bunun yerine modern ifadelere "benzer" mi olduğu ve " 'hipotezler' genellikle tartışmalıdır.
Arşimet'ten sonra gelen Eb'ul-İz el-Cezeri, İbn-i Heysem, İbn-i Sina, İbn Bacce, Galileo, Kepler, Leonardo da Vinci, Varignon, d'Alembert, Stevinus, Newton, Lagrange vb gibi bilim insanlarının çalışmalarıyla mekanik gelişti.

Mekanikteki iki modern gelişme, Einstein'in genel görelilik ve her ikisi de kısmen 19. yüzyılın başlarındaki fikirlere göre 20. yüzyılda geliştirilen kuantum mekaniği'dir. Modern sürekli ortam mekaniğindeki özellikle elastikiyet, plastisite, akışkanlar dinamiği, elektrodinamiği ve deforme olabilen ortamların termodinamiği alanlarındaki gelişmeler 20. yüzyılın ikinci yarısında başladı.

Sıklıkla kullanılan cisim terimi parçacıklar, mermiler, uzay aracı, yıldızlar, makine parçaları, katı parçalar, akışkanlar, (gazlar ve sıvılar)’ın parçaları vb. çok çeşitli nesneleri ifade eder.
Mekaniğin çeşitli alt disiplinleri arasındaki diğer ayrımlar kastedilen cisimlerin doğasıyla ilgilidir. 
Parçacıklar, klasik mekanikte matematiksel noktalar olarak incelenen cisimlerdir. 
Katı cisimlerin boyutu ve şekli vardır, ancak uzayda oryantasyon gibi sadece birkaç serbestlik derecesi ekleneyerek parçacığınki gibidir.
Aksi takdirde, cisimler yarı-rijit, yani elastik veya rijit olmayan, yani akışkan olabilir. Bu konuların hem klasik hem de kuantum çalışma bölümleri vardır. Örneğin, uzay aracının yörünge ve konumu (dönme) ile ilgili hareketi klasik mekaniğin göreli teorisi tarafından tanımlanırken, atom çekirdeğinin benzer hareketleri kuantum mekaniğince tanımlanır.

Aşağıdakiler, mekanikte incelenen çeşitli konuların iki listesidir.
Fizikte ayrı bir disiplin oluşturan "alan teorisi" 
klasik alanlar veya kuantum alanları olsun, resmen mekanikten farklı olarak ele alınır. Ancak fiili uygulamada, mekaniğe ve alanlara ait konular yakından iç içe geçmiştir. 
Bu nedenle, örneğin, parçacıklar üzerinde etkili olan kuvvetler sıklıkla (elektromanyetik veya yerçekimi) alanlarından türetilir ve parçacıklar kaynak olarak hareket ederek alanları oluşturur. Aslında kuantum mekaniğinde parçacıkların kendileri teorik olarak dalga fonksiyonu tarafından tanımlandığı gibi alanlardır.

Aşağıdakiler klasik mekaniği oluşturan konulardır:

Newton mekaniği, orijinal hareket teorisi (kinematik) ve kuvvetler (dinamik).
Analitik mekanik Newton mekaniğinin kuvvetlerden ziyade sistem enerjisine vurgu yaparak yeniden formülleştirilmiş halidir. Analitik mekaniğin iki ana dalı vardır:
Hamilton mekaniği, enerjinin korunumu ilkesine dayanan teorik biçimcilik.
Lagrange mekaniği, en az eylem ilkesine dayanan başka bir teorik formalizm.
Klasik istatistiksel mekanik bilinmeyen durumdaki sistemleri dikkate almak için sıradan klasik mekaniği genelleştirir; genellikle termodinamik özelliklerini türetmek için kullanılır.
Gök mekaniği, uzaydaki cisimlerin hareketi: gezegenler, kuyruklu yıldızlar, yıldızlar, galaksiler vb.
Astrodinamik, uzay aracı navigasyon vb.
Katı mekaniği, elastisite, plastisite, viskoelastisite şekil verilebilen katılarca sergilenir.
Kırılma mekaniği
Akustik, katılarda, sıvılarda ve gazlarda ses (= yoğunluk değişimi yayılımı).
Statik, mekanik dengedeki yarı rijit cisimler
Akışkanlar mekaniği, akışkanların hareketi
Zemin mekaniği, zeminlerin mekanik davranışı
Süreklilik mekaniği, (İngilizce:Continuum mechanics) (hem katı hem de akışkan) süreklilik mekaniği
Hidrolik, sıvıların mekanik özellikleri
Akışkan statiği, dengedeki sıvılar
Uygulamalı mekanik veya Mühendislik mekaniği
Biyomekanik, biyolojide katılar, sıvılar vb.
Biyofizik, canlı organizmalardaki fiziksel süreçler
Göreli veya Einsteinian mekanik, evrensel yerçekimi

Aşağıdakiler kuantum mekaniği kapsamında sınıflandırılır:

Schrödinger dalga mekaniği, tek bir parçacığın dalga fonksiyonunun hareketlerini tanımlamak için kullanılır.
Matris mekaniği, sonlu boyutlu durum uzayına sahip sistemlerin dikkate alınmasına izin veren alternatif bir formülasyondur.
Kuantum istatistiksel mekaniği, bilinmeyen durumdaki sistemleri dikkate almak için sıradan kuantum mekaniğini genelleştirir; genellikle termodinamik özelliklerini türetmek için kullanılır.
Parçacık fiziği, parçacıkların hareketi, yapısı ve tepkileri
Nükleer fizik, çekirdeklerin hareketi, yapısı ve reaksiyonları
Yoğun madde fiziği, kuantum gazları, katılar, sıvılar vb.
Tarihsel olarak, klasik mekanik, kuantum mekaniği gelişmeden yaklaşık çeyrek binyıl önceydi. Klasik mekanik, on yedinci yüzyılda geliştirilen Philosophiæ Naturalis Principia Mathematica'da Isaac Newton'un hareket yasaları ile ortaya çıktı. Kuantum mekaniği daha sonra, on dokuzuncu yüzyılda gelişti, Planck varsayımı ve Albert Einstein'ın fotoelektrik etki açıklaması tarafından hızlandırıldı. Her iki alan da genel olarak fiziksel doğa hakkında var olan en kesin bilgiyi oluşturur.
Klasik mekanik, özellikle çoğu zaman diğer kesin bilim denilenler için bir model olarak görülmüştür. Bu bağlamda, matematiğin teorilerde yaygı

Michelson–Morley deneyi, fizik tarihinin en önemli ve ünlü deneylerinden biridir. 1887'de Albert Michelson ve Edward Morley tarafından Case Western Reserve University'de yapılan deney genel olarak eter teorisine karşı en büyük kanıt olarak düşünülür. Albert Michelson özellikle bu çalışması için 1907'de Nobel Fizik Ödülü'nü aldı.
Deneyin asıl amacı Ether maddesinin var olduğunu deneysel olarak kanıtlamaktı. Amacın olumlu yönde olmasına rağmen deney olumsuz sonuçlandı. Eğer böyle bir madde olsaydı içinde bulunan her şeyi etkilerdi (ışık dahil).
Michelson ve Morley deneyi değişik zamanlarda ve koşullarda tekrarladılar ama sonuç değişmedi. Işıkta bir sapma ya da gecikme olmadı.
O zamanlar ışığın foton denilen paketlerden oluştuğu bilinmiyordu.
Ether maddesi ise o zamanlar evrende ki her boşluğu dolduran yerçekimi ve ışık gibi elektromanyetik dalgaların içinde yayıldığı maddeler olarak iddia ediliyordu. Örneğin evren aslında bir ether maddesi dolu bir havuzda yüzüyor ve bu madde ışık gibi kuvvetleri taşıyordu.
O zamanki bilim insanları ise bu maddenin evrenin her yerinde eşit dağılamayacağını, bazı yerlerde fazlayken bazı yerlerde az olacağını düşündüler(Esir rüzgarları) Ve bu madde ışığı taşıdığına göre ether maddesinin az olduğu yerlerde ışık yavaş, fazla olduğu yerlerde ışığın hızlı gitmesi gerektiğini iddia ettiler. Bu yüzden şu an Michelson-morley adı verilen deney yapıldı. Ve bunun böyle olmadığı görüldü(Rölativite). Bu sayede ether diye bir madde olmadığını ve ışığın boşlukta da yayılabildiği anlaşıldı.

Mikrobiyoloji, mikroorganizmaları inceleyen bilim dalıdır. Bakteriler, archaea, virüsler, protistler (protozoonlar, ilkel algler ve ilkel mantarlar), mayalar ve küfler gibi mikroorganizmalar mikrobiyolojinin konu alanını oluştururlar. Mikrobiyoloji bilim dalının aktif olarak kullanıldığı uygulama alanları tıp, tarım ve endüstridir (endüstriyel mikrobiyoloji ve biyomühendislik).
Mikroorganizmalar ökaryot veya prokaryot olabilirler. Mayalar, küfler ve protistler gruplarına dahil Ökaryotik mikroorganizmalar hücre içi organellere ve hücre çekirdeğine sahiplerken, tamamı mikroorganizma olan prokaryotlar, hücre içi organellere sahip değildirler ve Bacteria ve Archaea üst alemlerinde sınıflandırılırlar. Mikrobiyologlar geleneksel olarak kültür, boyama ve mikroskobi yöntemleri ile çalışırlar. Ne var ki doğada bulunan mikroorganizmaların %1'den daha az bir kısmı mevcut yöntemlerle kültürde izole edilebilmektedirler. Bu nedenle günümüzde DNA sekanslama gibi moleküler biyoloji yöntemleri de mikrobiyolojik çalışmalarda kullanılmaktadırlar, örneğin 16s Ribozomal RNA gen dizilimi bakterilerin tanımlanmasında kullanılmaktadır.
Virüsler'in organizma olarak sayılıp sayılmayacakları hakkında çok farklı görüşler bulunmaktadır, çok basit yapılı mikroorganizmalar olarak veya çok kompleks yapılı moleküller olarak kabul edilebilmektedirler. Prionlar, mikroorganizma olarak değerlendirilmezler, fakat prionların neden olduğu hastalıklar viral enfeksiyonlarla klinik olarak benzerlikler gösterirler ve virologlar tarafından "enfeksiyöz proteinler" olarak incelenirler.

Uzun müddet insanlar, çevrelerinin mikroplarla dolu olduğundan habersizdi. Halbuki mikroorganizmalar, onun etrafındaki her yerde, eşyalarında hatta derisinde ve bağırsaklarında milyonlarca bulunuyordu. İlerleyen yüzyıllarda insan bilmeden mikropları işlerinde kullanmaya başladı. Ekmek yapımı, peynir ve sirke imali, boza yapımı bunların başta gelenleridir.

Halbuki mikroorganizmaların varlığı kesin olarak keşfedilmelerinden yüzyıllar öncesinde tahmin edilmiştir. Mesela 6. yüzyılda Jainizm öğretisinde, toprakta, havada, suda ve ateşte gözle göremediğimiz çok küçük yaratıkların var olduğu varsayımı yer almaktaydı. Mikroskobun 1590 yılında bulunmasından 16 asır önce, Romada yaşamış olan  Marcus Terentius Varro (M.Ö. 116-27), bataklık çevresine yerleşenleri uyarmak için "Buralarda havada süzülerek ağızdan ve burundan vücuda giren ve böylece ciddi hastalıklara sebep olan, gözle göremediğimiz çok küçük hayvanlar ürüyor" diyerek mikroorganizmaların varlığına işaret etmiştir.

İslam medeniyetinin altın çağında yaşamış bilim insanları da mikroorganizmaların varlıkları hakkında hipotezler öne sürmüşlerdir. İbn-i Sina'nın El-Kanun fi't-Tıb kitabı, uyuz akarlarını keşfeden İbn Zühr ve El-Hâvi kitabında çiçek hastalığının bilinen en eski tanımlamasını yapan Râzî başlıca örneklerdir. Osmanlı Sultanı II. Mehmed'in hocası Akşemseddin de, "Hastalık insandan insana veya topraktan insana gözle görülemeyen canlı tohumlar vasıtasıyla iletilir." demiştir.

1676 yılında, Antonie van Leeuwenhoek, kendi dizayn ettiği tek lensli bir mikroskopla observed bakterileri ve diğer mikroorganizmaları gözlemlemiştir. Leeuwenhoek, basit tek lensli mikroskobun kullanımını keşfetmesinden ötürü Mikrobiyolojinin babası olarak da bilinir. Ancak mikroorganizmaların gözlenmesine dair ilk kayıt sanıldığının aksine Leeuwenhoek'a değil, Robert Hooke'a aittir. Robert Hooke'un 1665'te basılan Mikrographa eserinde küf mantarının sporları ve birçok küçük deniz kabuklusunun kabukları anlatılmıştır. Ayrıca Athanasius Kircher adındaki bir cizvit rahibinin de mikroorganizmaları ilk kez gözlemleyen kişi olduğu söylenmektedir.
Mikrop terimi, bilim dünyasına ilk defa 1878'de Fransız cerrahı Charles Sédillot tarafından getirilmiştir. Sédillot, mikropların kendilerine has apayrı bir dünyası olduğunu savunmuştur.

Louis Pasteur ve Robert Koch, mikrobiyolojinin kurucuları olarak kabul edilirler. Pasteur, daha sonraları geniş kabul görecek olan "Spontan jenerasyon teorisini" ispatlamak amacıyla yaptığı deneylerle tanınmıştır ve bu deneyler mikrobiyolojinin bir biyolojik bilim dalı olarak yerini sağlamlaştırmıştır. Pasteur alkollü içecek imalatı esnasında gerçekleşen fermentasyonun, mayalar tarafından gerçekleştirildiğini belirtmiş, ayrıca gıda koruma metotları geliştirmiş (pastörizasyon) ve laboratuvar şartlarında mikropların hastalandırıcılık özelliklerini azaltarak şarbon, tavuk kolerası, kuduz gibi bazı hastalıklara karşı aşıları hazırlamıştır. 1877'de Prusya'da adı duyulmamış bir kasaba hekimi olan Robert Koch, hastalıkların spesifik patojen mikroorganizmalar tarafından meydana getirildiğini savunan Hastalık-Mikrop teorisine yaptığı katkılar ile tanınmıştır. Koch postülatları olarak bilinen kriterler ortaya atmıştır. Koch'un ikinci büyük başarısı, 1882'de vereme sebep olan Mycobacterium tuberculosis basilini izole etmesidir.
1867'de İngiliz cerrahı Joseph Lister, antiseptik solüsyonları infeksiyonlara karşı koruyucu olarak kullanmaya başladı. Otoklav adı verilen Sterilizasyon (mikropların öldürülmesi) aracının Pasteur'ün çalışma arkadaşlarından Charles Chamberland tarafından bulunmasıyla, sterilizasyon işlemi laboratuvar ve ameliyathanelerde kullanılmaya başlandı.

Bakteriyoloji bilim dalının 19. yüzyılda algler ve Fotoototrof bakteriler üzerine çalışan bir botanikçi olan Ferdinand Cohn tarafından kurulduğu kabul edilir. Cohn  Bacillus ve Beggiatoa gibi pek çok bakteri grubunu tanımlamış, ayrıca bakteriler için taksonomik sınıflandırma şemasını ilk kez hazırlamış ve endosporları keşfetmiştir.
Pasteur ve Koch'un çalışmalarından sonra, bu bilgilerin ışığında birçok hastalık, bakterilerin varlığı ile açıklandı. 1884'te Koch'un asistanlarından ve aynı zamanda da bir askeri cerrah olan Friedrich Loeffler kendi adıyla anılan Difteri basilini buldu. Emil von Behring ise, difteri toksinine karşı bağışıklanmış hayvanların serumlarını vererek insanlarda difterinin hafifletilebileceğini söyledi. 1893'te Alexander Yersin, Hong Kong'da veba etkenini izole etmeyi başardı. Yersin'in bu buluşuna paralel olarak veba mikrobu Koch'un Japon asistanlarından Shibasaburo Kitasato tarafından da bulunmuştu. Kitasato 1889'da tetanus etkeninin anaerobik, sporlu ve toksin üreten bir bakteri, (Clostridium tetani) olduğunu açıkladı. Zamanla keşfedilen bakteriler ve yaptıkları hastalıkların listesi giderek genişledi.

Bakteriler yalnızca hastalık yapan varlıklar olarak ele alınmamalıdır. Tabiatta birçok yerde bakteriler çok önemli bir denge rolü oynamaktadır. 1878'de iki Fransız bilim insanı Théophile Schloesing ve Achille Mantz, topraktaki nitrat bileşiklerinden amonyak imalinin basit bir kimyasal reaksiyon olmayıp, olayın bazı mikroorganizmalarca yapıldığını açıkladılar. Bu olayı yapan bakterileri 1890'da bir Rus bilim insanı Sergei Winogradsky buldu. Bu tip bakteriler enerji ihtiyaçlarını karşılamada organik maddeleri kullanamazlar, ancak bu iş için amonyağın oksitlenmesiyle ortaya çıkan enerjiyi kullanırlar. Vücut maddelerinin yapımı için gereken karbonu karbondioksitten alırlar. Bu iki özellikleri dolayısıyla bunlara kemoototrof (kimyevi yolla kendi kendine beslenen) denmiştir. Aynı Rus bilim insanının bir diğer açıklaması bazı anaerobik (oksijene ihtiyacı olmayan) bakterilerin toprakta serbest bulunduğu ve atmosferdeki azotu, bitkilerin kullanabileceği hale getirdiği şeklindeydi.
1901'de toprakta baklagiller cinsi bitkilerin köklerinde yaşayan Rhizobium türünde bakteriler keşfedildi. Bunlar, kökünde bulundukları bitkinin faydasına olarak, havadaki azotu tespit edici özelliğe sahiptir.

1884'te Fransız bakteriyoloğu Charles Chamberland bakterilerin geçişine izin vermeyen porselen bir filtre imal etti. Bu filtre bakteriden arınmış su elde etmede kullanılıyordu. 1892'de Rus bilim insanı Dimitri Ivanovsky tütün mozaik hastalığının etkeninin bu süzgeçten geçebildiğini gösterdi. Bu süzgeçlerden geçen mikroorganizmalara filtrabl (filtreden geçebilen) virüsler adı verildi.
1900'de Amerikalı bilim insanı Walter Reed'in bazı filtrabl virüslerin belli bir hastalığı yaptığını (bu hastalık Sarı Humma'dır) göstermesi kendine haklı bir şöhret sağladı. Aynı şekilde bakteriden arındırılmış filtratların (süzülmüş sıvıların) hayvanlarda tümör ortaya çıkmasında rol oynadığı ilk olarak Vilhelm Ellerman ve Oluf Bang (1908 Danimarka) daha sonra da Peyton Rous (1911 ABD) tarafından açıklandı. Virüslerin bakteriler içinde de gelişebildikleri 1915'te Frederick Twort tarafından bildirildi. Bu virüslere Bakteriyofajlar denildi.
Tütün mozaik virüsünün kristalizasyonla saflaştırılıp, elde edilmesi (1935), virüslerin birer mikrop olmaktan ziyade, birer kimyevi molekül olduğu fikrini ortaya çıkardı. 1937'de virüslerin nukleoprotein yapısında oldukları İngiliz araştırmacılar F.C. Bawden ve N.W. Pirie'in ekibince bildirildi. Elektron mikroskobunun bilim dünyasına sunulmasını takiben virüslerin fotoğrafları çekilebildi ve incelemeler sonucu hücresel yapıya sahip olmadıkları anlaşıldı.
Yine elektron mikroskobunun ve moleküler biyolojinin gelişmesi büyük virüs veya küçük bakteri denilebilecek küçük mikroorganizmaların varlığını gösterdi. Bunlara riketsia denildi. Riketsialar tifüs, akdeniz benekli ateşi, kayalık dağlar benekli humması ve diğer bazı hastalıklara neden olurlar.

On dokuzuncu yüzyılın ilk yarısında Almanya'da C.G. Ehrenberg, protozooloji dalını bilim dünyasına takdim etti. O protozoonların hayvanlardaki her organ sistemine (çok çok küçültülmüş olarak) sahip olan canlılar olduğunu düşünmüştü. 19. yüzyılın ortalarında Alman bilim insanı Karl von Siebold protozoonların tek hücreli canlılar olduğunu ortaya koydu. Günümüzde protozonların şark çıbanı, kala-azar, sıtma gibi hastalıkları yaptığı bilinmektedir.

Mikrobiyal fizyoloji
Mikrobiyal genetik
Medikal mikrobiyoloji (Tıbbi mikrobiyoloji)
Farmasötik mikrobiyoloji
Veteriner mikrobiyoloji
Çevre mikrobiyolojisi (Mikrobiyal ekoloji)
Evrimsel mikrobiyoloji
Endüstriyel mikrobiyoloji

Özel

Genel
Rehber Ansiklopedisi

Japonya Millet Meclisi Kütüphanesi (Japonca: 国立国会図書館, romanize: Kokuritsu Kokkai Toshokan), Japonya'nın millî kütüphanesidir. Kütüphane, 1948 yılında Millet Meclisi tarafından toplumsal sorunlara çözüm arayışına yardımcı olmak amacıyla kurulmuştur. Kütüphane, dünyanın en büyük altıncı kütüphanesidir.
Kütüphane, Japonya'da yayımlanan tüm yayınların kopyalarını toplamaktadır. Ayrıca, Diyet üyeleri, çalışanları ve genel halk için bir araştırma kütüphanesi olarak hizmet verdiği için, çok çeşitli konularda yabancı dillerde yayınlanan kapsamlı bir materyal koleksiyonuna sahiptir. Kütüphane, ayrıca Modern Siyasi ve Anayasal Tarih; Japonya'nın Savaş Sonrası İşgaliyle İlgili Malzemeler; Kanunlar ve Ön Kayıtlar; Bilim ve Teknoloji; Haritalar; Müzik; Japonya Hakkında Yabancı Kitaplar; ve Nadir Kitaplar olmak üzere sekiz ana özel koleksiyona sahiptir.
Millî Diyet Kütüphanesi, Tokyo ve Kyoto'daki iki ana tesisten ve Japonya'daki diğer birkaç şube kütüphanesinden oluşmaktadır.

Resmî site

Mineroloji, mineralleri inceleyen bir bilim dalı. Mineroloji sözcüğü mineralis kelimesinden gelir. Latince, "yer kabuğundan çıkarılan cisim" anlamındadır.
Mineraller yeryüzündeki kayaçları oluşturan bileşenlerdir. Yer kabuğunu oluşturan kayaçları mineraller oluşturduğuna göre esas bilim dalı kayaçları inceleyen jeoloji'dir. Mineroloji de Jeoloji'den gelişerek yeni bir bilim dalı haline gelmiştir.
Minerolojinin iyice anlaşılabilmesi için matematik, fizik ve kimyanın yanı sıra petrografi, jeofizik ve jeokimyanın da iyi bilinmesi gerekir. Mineroloji başlıca: kristallografi ve "özel mineroloji" olarak ikiye ayrılır.

Kristallografide; minerallerin büyümeleri, dış şekilleri ve iç yapılarını oluşturan kurallar incelenir.
Özel minerolojide ise; minerallerin fiziksel ve kimyasal özellikleri incelenmektedir.

Soyut model veya kavramsal model, değişken bir takımın veya aralarındaki niceliksel veya mantıksal ilişkinin bir takımı ve değişken bir takım ile bir şeyi sunan zihinde oluşturulan kavram. Modellerin içindeki bina edilmiş duyumların bilimsel teorilerin önemli parçası ve bunların süreci hakkında idealize edilmiş mantıksal iskeletin içindeki sebepleri olanaklı kılmak için inşa etmesi. Burada idealleştirilen, bazı ayrıntılarda yanlış olduğu bilindirilen (veya tamamlanmamış) açık varsayımları yapabilen model anlamına gelir. Örneğin varsayımlar modeli kolaylaştırırken, aynı zamanda kabul edilebilir eksiksiz çözümlerin üretimine izin veren zeminin üstünde doğrulatılan aşağıda tanımlananlar gibi varsayımlar.

Matematiksel modeller
Temel makale: Matematiksel model
Potansiyel bir alanda bir parçacığın modeli. Bir zamanın bir fonksiyonu gibi uzayda x: R → R3 koordinatları verilen bir fonksiyon tarafından modellenen bir yörüngeyi tarif eden kitlenin noktası olan kitlenin bir noktası m gibi biz bu modelde bir parçacığı düşünürüz. Potansiyel alan V:R3 → R fonksiyonu ve diferansiyel denklemlerin bir çözümü olan yörünge tarafından verilir. 

  
    
      
        m
        
          
            
              d
              
                2
              
            
            
              d
              
                t
                
                  2
                
              
            
          
        
        x
        (
        t
        )
        =
        −
        grad
        ⁡
        V
        (
        x
        (
        t
        )
        )
        .
      
    
    {\displaystyle m{\frac {d^{2}}{dt^{2}}}x(t)=-\operatorname {grad} V(x(t)).}
  

Bu modelim, örneğin, gezegen hareketlerinin modeli gibi kullandığımız zaman, kullandığımız modelde olan birçok sebepte kesinlikle yanlış olduğu bilinen bir kitle noktası olan bir parçacığı varsaydığına dikkat edin.

Modern fizik, klasik fizik ile tanımlanamayan olayları açıklamak üzere ortaya atılmış  teorilerin tümüdür. Einstein'ın özel görelilik kuramından, Max Planck'ın kara cisim ışıması kuramına; Schrödinger'in kedisinden, kuark ve bozonlara kadar her şey modern fizik adı altında buluşur.
Modern fizik, günlük yaşamımızda haşır neşir olduğumuz cisimlerin gözle görülemeyecek kadar  küçük parçalarıyla (atomik boyutlarla/ 10−9 m civarı) ya da günlük hızların binlerce kat fazlasıyla (ışık hızına yakın hızlarla/ 108 m/s civarı) uğraşır.

“Modern fizik” terimi, ortalama 1890'lardan beri ortaya atılan kuramları çatısı altında toplayan “güncel” fizik gibi algılansa da klasik fiziğin geçmişte bırakılması düşünülemez. Modern fizik, klasik fiziğin eksikliklerini gidermeye çalışan ancak ve ancak onunla bütün halinde ilerleyen aşamadır. İleride, modern fiziğin de ötesinde sayılacak yeni bir bilimsel sıçrama ile modern ve klasik fiziğin gideremediği eksiklikler giderilerek yeni bir aşama kaydedilebilir.
Öyleyse modern fizik ile ne gibi yenilikler getirilmiş, hangi eksiklikler giderilmiştir?
Klasik fizik veya Newton fiziği, yerçekimi kuvveti ile gezegenlerin Güneş çevresinde dönüşünün nedenini yahut elmanın yere düşüşünü izah edebildi. Ne var ki Newton, Hidrojen atomunun keşfine yetişebilseydi bile ortaya koyduğu "yerçekimi kuvveti" kuramı ile hidrojen atomundaki elektronun enerjisinin neden belli seviyelerde olması gerektiğini açıklayamayacaktı. Çünkü, Newton'a göre maddenin hızı, yüksekliği ve kütlesi değiştirildiğinde madde, istenilen enerjiye sahip olabiliyordu. Halbuki hidrojen çekirdeğinin çevresinde dönen elektron uyarılmadığında  enerjisi -13.6 eV, uyarıldığında -3.40 eV ve bir kez daha uyarıldığında -1.51 eV oluyordu.
Görelilik (relativite), açısından bakıldığında ise Galilei'nin görelilik ilkesi dikkate alındığında, nesneler biribirlerine kafa kafaya yaklaştıklarında hızları toplanmalıydı ki birinin diğerini hangi hızda gözlemlediği hesaplanabilsin. Tabii ki bu klasik görelilik kuramı günlük hızlarla hareket eden nesneler için geçerliliğini sürdürüyor. Ancak, ışık hızına yakın iki cismin aynı doğru üzerindeki vektörel  hızlarını topladığınızda (vektörel düşündüğümüzde aslında çıkarıyoruz) ışık hızını çok çok aşacaktır ki bu Einstein'ın özel görelilik kuramının tamamen reddettiği bir şeydir.

Fizik tarihi
Klasik fizik
Kuantum mekaniği
Görelilik kuramı
Kuantum alan kuramı

A. Beiser (2003). Concepts of Modern Physics. 6th. McGraw-Hill. ISBN 0-07-123460-8.

Moleküler biyoloji, canlılardaki olayları moleküler seviyede inceleyen biyoloji dalıdır. Moleküler biyoloji, prokaryotik ve ökaryotik hücre yapılarını ile işlevlerini ve hücreler arasındaki etkileşimi moleküler seviyede laboratuvarda inceleyerek ortaya çıkaran bir bilim dalıdır. Bu bağlamda, canlı sistemlerdeki evrensel makromoleküller olan DNA, RNA ve proteinlerin hedef alınarak incelendiği bir bilim dalı olarak öne çıkmış ve son yıllarda genetik mühendisliği ile geliştirilen pek çok yeni teknikle işlev kazanarak, biyolojinin genetik, biyokimya, mikrobiyoloji, botanik, zooloji, ekoloji, hücre biyolojisi ve biyofizik gibi pek çok anabilim dalında moleküler seviyede ilerleme sağlanmasına neden olmuştur. Biyolojik bilimleri bütünleştirici özelliğe sahiptir. Moleküler biyolojinin bu bağlayıcı özelliği, temel ilgi alanı olarak canlı organizmalarda hayati önemleri olan nükleik asitler, proteinler ve enzimlerin yapılarının tamamen aydınlatılması üzerine odaklanmasından kaynaklanır.
Moleküler biyoloji son yıllarda önem kazanan genetik, biyokimya, hücre biyolojisi ve biyofizik gibi dalların gelişmesiyle ortaya çıktı. Canlı organizmada hayati önemleri oldukça fazla olan nükleik asitler, proteinler ve enzimlerin yapılarının tamamen aydınlatılması moleküler biyolojinin ilgi alanıdır. Bu maksatla X ışınları difraksiyonu ve elektron mikroskobu gibi ileri tekniklerden faydalanılırdı. İnsan ve diğer canlıların genomlari aydınlanmaya başladıktan sonra moleküler biyolojinin genel ilgi alanı canlılardaki proteinleri ve onlarin üstlendikleri görevleri ve birbirleriyle olan etkileşimleri anlamaya yönlenmiştir.
Bu günlerde moleküler biyoloji ortaya çıkan yeni yöntemlerin yardımıyla hızlı bir gelişme sürecine girmiş ve hem hastalıkların gerçek nedenleri anlaşılmaya başlanmış hem de biyoteknolojik ve biyonik gelişmelerin yolu açılmıştır. DNA mikroçipleri ile genlerin ifade profillerinin alınması olası hale gelmiş, gerçek zamanlı PCR ile gen ifadesinin incelenebilmesine olanak vermiştir. Floresan antikor ve protein teknolojileri, bu floresan proteinlerin hücre içinde sentezlenmesiyle veya ilgilenilen proteinlere kaynaştırılmasıyla proteinlerin hücre içinde takibi mümkün olmuş ve hangi hücrelerin hangi şartlar altında bu proteinleri nasıl ve nerede kullandığının anlaşılmasını sağlamıştır.
Birçok hücre türünün kültüre edilmesi genetik hayvan deneylerinde hangi genetik etkenlerin hangi sorunlara yol açtığını anlamayı kolaylaştırmıştır. Rekombinant DNA teknolojileri ile canlılar arası gen alış verişi mümkün olmuş ve birçok alanda yeni ürünlerin üretilme yolu açılmıştır. Kök hücre ve transgenik hayvan modellerindeki çalışmalar birçok hastalığın tedavisi için umut vermektedir.

Hücre-altı parçacık animasyonları22 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Klasik mekanikte momentum ya da devinirlik (çoğul momenta; SI birimi kg·m/s ya da eşdeğer olarak, N·s), bir nesnenin kütlesi ve hızının çarpımıdır; (p = mv). Hız gibi, momentum da vektörel bir niceliktir, yani büyüklüğünün yanı sıra bir yöne de sahiptir. Momentum korunumlu bir niceliktir (çizgisel momentumun korunumu); yani bu, eğer kapalı bir sistem herhangi bir dış kuvvetin etkisi altında değilse, o kapalı sistemin toplam momentumunun değişemeyeceği anlamına gelir. Momentum benzer bir konu olan açısal momentum ile karışmasın diye, bazen çizgisel momentum olarak da anılır.
Her ne kadar Newton'un ikinci yasası şeklinde ifade edilse de, momentumun korunumu Özel görelilik teorisi çerçevesi içinde de geçerlidir ve bazı uygun tanımlarla birlikte, (genelleştirilmiş) bir momentum korunum yasası Elektrodinamik, kuantum mekaniği, kuantum alan teorisi ve genel görelilik teorileri içinde de geçerliliğini korur. Göreli mekanikteki momentum, göreli-olmayan momentumun, fazladan Lorentz faktörü ile çarpılmasıyla elde edilir.

Bir nesne herhangi bir gözlem çerçevesinde hareket halinde ise, o çerçeve içinde bir momentuma sahiptir. Momentumun çerçeveye bağımlı olduğunu belirtmek önemlidir. Yani aynı nesne, bir gözlem çerçevesinde belli bir momentum değerine sahip olabilirken, başka bir gözlem çerçevesinde ise başka bir momentum değerine sahip olabilir. Örneğin, hareketli bir nesne, yere göre sabit bir noktaya göre seçilen bir gözlem çerçevesinde momentumu olmasına rağmen, kütle merkezine iliştirilen bir gözlem çerçevesinde ise sıfır momentumu vardır.
Bir nesnenin sahip olduğu momentumun miktarı, iki fiziksel büyüklüğe bağlıdır: Kütlesi ve o gözlem çerçevesindeki hızı. Fizikte, momentum için kullanılan sembol genellikle kalın p harfidir (kalın yazılmasının nedeni vektör olmasındandır.); böylece şöyle ifade edilebilir;

  
    
      
        
          p
        
        =
        m
        
          v
        
        
        ,
      
    
    {\displaystyle \mathbf {p} =m\mathbf {v} \,,}
  

burada p momentum, m kütle ve v hızdır.
Örnek: kuzeye doğru yere paralel düz bir rotada 1 m/s hızına ve 1 kg kütleye sahip model bir uçağın momentumu yere göre ölçüldüğünde, kuzey yönünde 1 kg•m/s 'dir. Kokpitin içindeki bir pilot, kokpit gözlem çerçevesine göre uçağın hızını sıfır ölçeceğinden, momentumunu da sıfır ölçer.
Newton'un ikinci yasasına göre, bir parçacığın momentumunun değişim hızı, parçacık üzerine etki eden net kuvvetle doğru orantılıdır ve yönü ise bu net kuvvetin yönündedir. Net kuvvetin, momentumdan türetilmesi aşağıdaki gibidir.

  
    
      
        ∑
        
          
            F
          
        
        =
        
          
            
              
                d
              
              
                p
              
            
            
              
                d
              
              t
            
          
        
        =
        m
        
          
            
              
                d
              
              
                v
              
            
            
              
                d
              
              t
            
          
        
        +
        
          v
        
        
          
            
              
                d
              
              m
            
            
              
                d
              
              t
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \sum {\mathbf {F} }={\mathrm {d} \mathbf {p}  \over \mathrm {d} t}=m{\mathrm {d} \mathbf {v}  \over \mathrm {d} t}+\mathbf {v} {\mathrm {d} m \over \mathrm {d} t}}
  

Eğer kütle zaman içinde sabitse, türevin ikinci terimi (thrust terimi denir) (
  
    
      
        
          
            v
          
          
            
              
                
                  d
                
                m
              
              
                
                  d
                
                t
              
            
          
          =
          0
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle \mathbf {v} {\mathrm {d} m \over \mathrm {d} t}=0}
  
). Böylece şunu yazabiliriz:

  
    
      
        ∑
        
          
            F
          
        
        =
        m
        
          a
        
        
      
    
    {\displaystyle \sum {\mathbf {F} }=m\mathbf {a} \,}
  

Ya da daha basit olarak,

  
    
      
        
          F
        
        =
        m
        
          a
        
        
        ,
      
    
    {\displaystyle \mathbf {F} =m\mathbf {a} \,,}
  

burada F'nin net kuvvet olduğu anlaşılmalıdır.
Örnek: yine bir model uçak, 1 kg kütleli, 1 s içinde kuzeye doğru sıfır hızdan 1 m/s hızına ivmelensin. Bu ivmelenme için gerekli kuvvet 1 newtondur. Momentumdaki değişim 1 kg•m/s'dir. Kokpitteki pilot için ise momentumda bir değişim yoktur. İvmelenme sırasında pilotun sırtının koltuğa yapışması, bu itme'ye tepki kuvvetine karşı dengelenmedir.

Çok-parçacık sisteminin çizgisel momentumu, sistem içindeki ayrı ayrı tüm nesnelerin momentumlarının vektörel toplamlarına eşittir.

  
    
      
        
          p
        
        =
        
          ∑
          
            i
            =
            1
          
          
            n
          
        
        
          m
          
            i
          
        
        
          
            v
          
          
            i
          
        
        =
        
          m
          
            1
          
        
        
          
            v
          
          
            1
          
        
        +
        
          m
          
            2
          
        
        
          
            v
          
          
            2
          
        
        +
        
          m
          
            3
          
        
        
          
            v
          
          
            3
          
        
        +
        ⋯
        +
        
          m
          
            n
          
        
        
          
            v
          
          
            n
          
        
        
        ,
      
    
    {\displaystyle \mathbf {p} =\sum _{i=1}^{n}m_{i}\mathbf {v} _{i}=m_{1}\mathbf {v} _{1}+m_{2}\mathbf {v} _{2}+m_{3}\mathbf {v} _{3}+\cdots +m_{n}\mathbf {v} _{n}\,,}
  

burada p' parçacık sisteminin toplam momentumu, mi vevi iinci nesnenin sırasıyla kütlesi ve hızı ve n ise sistemdeki nesnelerin sayısıdır..
Gösterilebilir ki, kütle merkezi çerçevesinde herhangi bir sistemin momentumu sıfırdır. Dahası, bu kütle merkezi çerçevesine göre hızı vkm olan başka bir çerçevedeki momentum basitçe aşağıdaki gibidir:

  
    
      
        
          p
        
        =
        m
        
          
            v
          
          
            km
          
        
        
        ,
      
    
    {\displaystyle \mathbf {p} =m\mathbf {v} _{\text{km}}\,,}
  

burada:

  
    
      
        m
        =
        
          ∑
          
            i
            =
            1
          
          
            n
          
        
        
          m
          
            i
          
        
        
        .
      
    
    {\displaystyle m=\sum _{i=1}^{n}m_{i}\,.}
  

Bu Euler'in ilk yasası olarak bilinir.

Birçok-parçacıklı sistemin çizgisel momentumu, toplam kütle m ile kütle merkezi hızı vkm'nin çarpımı olarak da tanımlanabilir.

  
    
      
        ∑
        
          
            F
          
        
        =
        
          
            
              
                d
              
              
                p
              
            
            
              
                d
              
              t
            
          
        
        =
        m
        
          
            
              
                d
              
              
                
                  v
                
                
                  k
                  m
                
              
            
            
              
                d
              
              t
            
          
        
        =
        m
        
          
            a
          
          
            k
            m
          
        
        
      
    
    {\displaystyle \sum {\mathbf {F} }={\mathrm {d} \mathbf {p}  \over \mathrm {d} t}=m{\frac {\mathrm {d} \mathbf {v} _{km}}{\mathrm {d} t}}=m\mathbf {a} _{km}\,}
  

Bu Newton'un ikinci yasasının özel bir halidir (eğer kütle sabitse).
Tensörler kullanılarak yapılacak daha genel bir türetim için, bir t anında, V hacmini kaplayan, bir S yüzey alanına sahip, stres vektörü 
  
    
      
        
          
            T
            
              i
            
            
              (
              n
              )
            
          
          
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle T_{i}^{(n)}\,}
  
 ile temsil edilen birim yüzey alanı başına yüzey kuvvetinin ettiği, V hacmi içinde her noktadaki birim hacim başına olan Fi gövde kuvvetinin etkidiği, cismin gövdesi boyunca belirlenmiş vi hız alanı ile belirlenmiş, sürekli bir ortam olduğu varsayılan, hareket halindeki bir cismi düşünelim(şekle bakın).

  
    
      
        
          ∫
          
            S
          
        
        
          T
          
            i
          
          
            (
            n
            )
          
        
        d
        S
        +
        
          ∫
          
            V
          
        
        
          F
          
            i
          
        
        d
        V
        =
        
          
            d
            
              d
              t
            
          
        
        
          ∫
          
            V
          
        
        ρ
        
        
          v
          
            i
          
        
        
        d
        V
        
        .
      
    
    {\displaystyl

Mühendislik, köprüler, tüneller, yollar, araçlar ve binalar dahil olmak üzere makineler, yapılar ve diğer öğeleri tasarlamak ve inşa etmek için bilimsel ilkelerin kullanılmasıdır. Mühendislik disiplini, her biri uygulamalı matematik, uygulamalı bilim ve uygulama türlerinin belirli alanlarına özel vurgu yapan, geniş bir yelpazede uzmanlaşmış mühendislik alanları’nı kapsar.
Modern anlamda mühendis, bilim insanlarının ürettiği teorik bilgiyi teknisyen ve ustaların uygulayabileceği pratik bilgiye dönüştüren kişidir. Demir yolları inşaat mühendisi Arthur Mellen Wellington'a göre mühendislik, "Beceriksiz birinin iki dolara kötü yaptığı bir şeyi bir dolara iyi yapma sanatıdır.".

Amerikan Mühendislerinin Mesleki Gelişim Konseyi (ECPD, ABET)'in öncülü) "mühendisliği" şu şekilde tanımlamıştır:

Yapıları, makineleri, aparatları veya imalat süreçlerini veya bunları tek tek veya birlikte kullanan işleri tasarlamak veya geliştirmek; veya tasarımlarını tam olarak bilerek inşa etmek veya işletmek; veya belirli çalışma koşulları altında davranışlarını tahmin etmek; bunların tümünü amaçlanan işleve, işletme ekonomisine, can ve mal güvenliğine saygı duyarak tasarlamak için bilimsel ilkelerin yaratıcı uygulamasıdır.

Mühendis kelimesi Arapça geometri (hendese) ile meşgul olan, geometri bilen kişi anlamına gelmektedir. 
Mühendis Türk Dil Kurumuna göre şöyle tanımlanmaktadır: İnsanların her türlü ihtiyacını karşılamaya dayalı çeşitli yapılar yol, köprü, bina, peyzaj, çevre gibi şehircilik ve imar dışı alanların ilkeleri, bayındırlık; tarım, beslenme gibi gıda; fizik, kimya, biyoloji, elektrik, elektronik gibi fen; uçak, gemi, otomobil, motor, iş makineleri gibi teknik ve sosyal alanlarda uzmanlaşmış, belli bir mühendislik dalında mühendislik eğitimi görerek mezun olmuş ve "mühendis" ünvanını kullanmayı kanunen hak eden kimse. Mühendisin eş anlamlısı kıvcı sözcüğüdür.

İlk başta matematik olmak üzere "İhtiyaçların karşılanmasında emniyet, ekonomi ve estetiğin göz önüne alınmasıdır."Ters mühendislik, mühendisliğin temelidir." Felsefî açıdan klâsik mühendislik, teklikten bütünselliğe ulaşmaktır. Ama ters mühendisliğin ilkesi, bütünsellikten tekliğe ulaşma gayesini taşır.
Sanatsal tasarım ve aynı zamanda endüstriyel tasarım anlamında birçok sanatçı "tabiattan esinlendik ve ilham aldık" ifadesi içindedir. Aslında bu noktada ar-ge anlamıyla evrim bilimi, mevcut bilim tarafından ters mühendislik temelleriyle incelenerek şu anki bilimsel doğrusal mühendislik anlayışını var etmektedir.

Mühendislik, genellikle birkaç alt disipline ayrılan geniş bir disiplindir. Mühendis genellikle belirli bir disiplinde eğitim görse de, deneyim yoluyla çok disiplinli hale gelebilir. Mühendislik genellikle dört ana dala sahip olarak tanımlanır: elektrik mühendisliği, inşaat mühendisliği, kimya mühendisliği ve makine mühendisliği.

Elektrik mühendisliği, yayın mühendisliği, elektrik devreleri, jeneratörler, motorlar, elektromanyetik/elektromekanik cihazlar, elektronik cihazlar, elektronik devreler, fiber optikler, optoelektronik cihazlar, bilgisayar sistemleri, telekomünikasyon, enstrümantasyon, kontrol sistemileri ve elektronik gibi çeşitli elektrik ve elektronik sistemlerin tasarımı, çalışması ve üretimidir.

İnşaat mühendisliği, altyapı (havaalanları, yollar, demiryolları, su temini ve arıtma vb.), köprüler, tüneller, barajlar ve binalar gibi kamu ve özel işlerin tasarımı ve inşasıdır. İnşaat mühendisliği geleneksel olarak yapı mühendisliği, çevre mühendisliği ve yerölçüm dahil olmak üzere birçok alt disipline ayrılmıştır. Geleneksel olarak askeri mühendislik'ten ayrı olarak kabul edilir.

Kimya mühendisliği, ticari kimyasallar, özel kimyasallar, petrol arıtma, mikro fabrikasyon, fermentasyon ve biyomolekül üretimi gibi ticari ölçekte kimyasal süreçleri yürütmek için fizik, kimya, biyoloji ve mühendislik ilkelerinin uygulanmasıdır. Kimya tesislerinin tasarımı, kurulumu, işletiminden, yeni veya mevcut kimya ürünlerinin araştırılması ve geliştirilmesinde de kimya mühendisleri çalışır. Üretim süreçlerinin tasarımı ve analizinde ısı aktarımı, kütle aktarımı, ayırma işlemleri, proses tasarımı, reaksiyon mühendisliği gibi pek çok bilim dalı ve uygulamadan faydalanırlar.

Makine mühendisliği, güç ve enerji sistemleri, havacılık/uçak ürünleri, silah sistemleri, ulaşım ürünleri, motorlar, kompresörler, aktarma organları, kinematik zincirler, vakum teknolojisi, titreşim izolasyon ekipmanı, üretim, robotik, mekatronik ve otomatik kontrol sistemleri-otomasyon, türbinler, ses ekipmanları ve mekatronik gibi fiziksel veya mekanik sistemlerin tasarımı ve üretimidir.

Disiplinlerarası mühendislik, uygulamanın birden fazla temel dalından yararlanır. Tarihsel olarak, deniz mühendisliği ve maden mühendisliği ana dallardı. Diğer mühendislik alanları imalat mühendisliği, akustik mühendisliği, korozyon mühendisliği, enstrümantasyon ve kontrol mühendisliği, Havacılık ve uzay mühendisliği, otomotiv, bilgisayar, elektronik, enformasyon mühendisliği, petrol, çevre, sistemler, ses, yazılım, mimari, ziraat, biyosistemler, biyomedikal, jeoloji mühendisliği, tekstil, endüstriyel, malzemeler, ve nükleer mühendislik'tir.
Bu ve diğer mühendislik dalları Birleşik Krallık'ın 36 lisanslı üye kurumunda Mühendislik Konseyi temsil edilmektedir.
Yeni uzmanlıklar bazen geleneksel alanlarla birleşir ve yeni dallar oluşturur - örneğin, Dünya sistemleri mühendisliği ve yönetimi, mühendislik bilimleri, çevre bilimi, mühendislik etiği ve mühendislik felsefesi dahil olmak üzere çok çeşitli konu alanlarını içerir.

Zamanla bazıları aşağıda sıralanmış ama bunlarla sınırlı olmayan pek çok mühendislik dalı ortaya çıkmıştır:

Ağaç İşleri Endüstri Mühendisliği: Ham maddesi ağaç olan malzemenin işlenerek değerlendirilmesi, ağaçtan elde edilen ürünlerin tasarlanması ve buna ilişkin üretimin planlanması, ürünlerin kalite kontrolüyle ilgili mühendislik dalıdır.
Bilgisayar mühendisliği: Temel olarak yazılım, programlama ve algoritma ile ilgilenir. Bilgisayar ağları, veritabanı yöneticiliği ve gömülü sistemler de diğer çalışma alanlarıdır. Bilgisayar mühendisliği (CE), bilgisayar donanımı ve yazılımını geliştirmek için gereken bilgisayar bilimi ve elektronik mühendisliği'nin çeşitli alanlarını birleştiren mühendislik dalıdır. Bilgisayar mühendisleri genellikle yalnızca yazılım mühendisliği veya elektronik mühendisliği (veya elektrik mühendisliği) yerine elektronik mühendisliği, yazılım tasarımı ve donanım-yazılım entegrasyonu konularında eğitim alırlar.
Deniz teknolojisi mühendisliği: Deniz teknolojisi mühendisliği, su taşıtı ve petrol platformları ve limanlar gibi sabit yapıların tasarımını, geliştirilmesini, üretimini ve çalışma davranışını kapsar.
Endüstri mühendisliği: İnsan, makine, enerji, para gibi girdileri belirli süreçlerden geçirerek ürün ve hizmete dönüştüren bütünleşik sistemlerin tasarımı ve iyileştirilmesiyle ilgilenir.
Enerji sistemleri mühendisliği: Yenilenebilir (güneş, rüzgâr, hidrolik, jeotermal vb.) ve yenilenemez (kömür, petrol, doğal gaz) enerji kaynaklarıyla ilgilenir.
Fizik mühendisliği: Doğadaki maddelerin yapısını ve aralarındaki etkileşimi inceleyen fizik bilimi bulgularının uygulama alanına dönüştürülmesi ile ilgilidir.
Geomatik mühendisliği: Aklınıza gelebilecek her türlü hassas ölçümün tek imza yetkilisidir. Ayrıca Harita Kontrol Mühendislerinin onaylamadığı taşınmaz yasal olarak geçerli değildir.
Havacılık ve uzay mühendisliği:  Havacılık ve uzay mühendisliği, uçak, uydular ve roketlerin tasarımını, geliştirilmesini, üretimini ve operasyonel davranışını kapsar.
Jeoloji mühendisliği: Jeoloji mühendisliği, Dünya üzerinde veya içinde inşa edilen herhangi bir şeyle ilişkilidir. Bu disiplin, inşaat mühendisliği, çevre mühendisliği ve maden mühendisliği gibi diğer disiplinlerin çalışmalarını yönlendirmek veya desteklemek için jeolojik bilimleri ve mühendislik ilkelerini uygular. Jeoloji mühendisleri, yüzey ve yer altı ortamlarını etkileyen tesisler ve operasyonlar için örneğin kaya kazıları (örn. tüneller),
bina temel sağlamlaştırma, şev ve dolgu stabilizasyonu, heyelan risk değerlendirmesi, yeraltı suyu izleme, yeraltı suyu iyileştirmesi, maden kazıları ve doğal kaynak arama gibi etki araştırmaları ile ilgilenirler. Yerkürenin başlangıcından günümüze kadar geçirdiği yapısal değişmeleri, yer kabuğunun yüzeyinin ve altının bugünkü durumunu inceleyen, yerleşim alanlarının ve her türlü mühendislik yapılarının yer seçimi çalışmalarının yürütülmesiyle ilgili eğitim verilen mühendislik dalıdır.

Maden mühendisliği: Yeraltında bulunan kaynakların ve madenlerin üretimini günümüz tekniğine uygun olarak inceler.
Mekatronik mühendisliği: Mekatronik kelime anlamıyla makine ve elektronik kelimelerinin birleşimiyle oluşturulmuş yeni bir terimdir. Mekatronik mühendisliği; kontrol otomasyon mühendisliği, makine mühendisliği, yazılım mühendisliği, elektrik elektronik mühendisliği dallarının kesişiminden oluşan yeni bir mühendislik dalıdır. İlgi alanları genellikle sanayide bulunan robotik cihazlardır.
Metalürji ve malzeme mühendisliği: Çeşitli birçok ham maddeden kullanışlı ürünlerin ve malzemelerin üretimi ve geliştirilmesinde rol alan mühendislerdir. Metaller ve çeşitli birçok ham maddenin günlük hayattaki uygulamalarıyla ilgilenmekle beraber, kullanışlı malzemelerin tasarımı ve var olanların geliştirilmesiyle ilgilenmektedirler.
Polimer mühendisliği: Plastik, kauçuk ve elyaf gibi polimetrik malzemelerin üretimi ve şekillendirilmesiyle ilgilenir.
Uzay mühendisliği: Uzay Mühendisliği, Dünya çevresindeki hava-uzaydan ekonomik, bilimsel ve teknolojik amaçlı hizmet ve ürün sağlamayı maçlayan bir mühendislik dalıdır. Uzay mühendisleri sivil ve askeri kuruluşlarda, dünya çevresinde yörüngeye konacak insanlı ve insansız hava-uzay araçlarını ve bunları yörüngeye koyacak roketleri tasarlayan ve inşa eden, görev ve yol planlarını hesaplayan, sürekli kontrol ederek, görevlerini yerine yetirmelerini sağlayan mühendislerdir. Ayrıca, hava-uzay araçlarında yapılacak bilimsel ve teknolojik amaçlı deneylerin gerçekleşt

Müslüman, İslam dinine mensup kişi demektir. Sünni ve Şii mezhep inancına göre, Allah'a ve Allah'ın birliğine, Muhammed'in Allah'ın peygamberi olduğuna inanan kişilere denir. İslam dininin farklı mezheplerinde Müslüman kavramı üzerine çeşitli farklılıklar bulunmaktadır.

Kelime-i Şehâdet ve zekât dışında, İslam'ın şartlarında da Sünni ve Şiî mezhepleri arasında farklılıklar vardır. Bunun temel sebebi, İslamiyet'in siyasi ayrışma döneminde Sünni ve Şiî din âlimlerinin yorum farklılıklarıdır.

Bu mezhepte imanın şartının 6, İslam'ın şartının 5, namazın 12, abdestin 4, guslün 3, teyemmümün 2 olmak üzere toplam 32 farz bulunmaktadır. Müslümanların yerine getirmesi gereken farzların 32 tane olduğu İslam alimleri tarafından akılda kolayca kalması için toplu hâlde bir araya getirilmiştir. Bunlar da 32 farz olarak bilinmektedir. Bu farzların açıklamaları ayrıntılı bir şekilde aşağıdadır.

İmanın şartları şunlardır: Allah'ın birliğine inanmak, meleklere inanmak, kitaplara inanmak, peygamberlere inanmak, ahirete inanmak, kaderin, hayrın ve şerrin Allah'tan geldiğine inanmak.

İslam'ın şartları şunlardır: Kelime-i Şehadet getirmek, namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek ve hacca gitmek.

Namazın dışındaki farzları şunlardır: Hadesten tahâret, necâsetten tahâret, Setr-i avret, İstikbâl-i kıble, vakit ve niyet.

Namazın içindeki farzları şunlardır: İftitah tekbiri, kıyam, kıraat, rükû, secde, ka'de-i ahîre.

Abdestin farzları şunlardır: Yüzünü yıkamak, elleri dirseklerle beraber yıkamak, başın dörtte birini mesh etmek, boyunu yıkamak, ayakları topuklarla beraber yıkamak.

Guslün farzları şunlardır: Ağza su vermek, burna su vermek, bütün bedeni yıkamak.

Teyemmümün farzları şunlardır: Niyet etmek ve iki elin içini temiz toprağa sürüp, yüzün tamamını mesh etmek. Tekrar elleri temiz toprağa vurup, önce sağ ve sonra sol kolu mesh etmek.

Günümüzde Şiî mezhebi; "Zeyd’îyye" (Beşçiler), "İmâmiye-i İsnâ‘aşer’îyye" (Onikicilik/On İki İmamcılık) ve "İsmâil’îyye" (Yedicilik) olmak üzere üç ana mezhebe ayrılır.

Furu al-Din'in 10 şartı (İmâmiye-i İsnâ‘aşer’îyye) şunlardır: Namaz, Oruç, Hac, Zekât, Hums, Cihat, Emr-i Bil Maruf, Nehyi Anil Münker, Tevella ve Teberra.

Veçh-i Din'in 7 şartı (İsmâil’îyye) şunlardır: Velâyet, Tehâret, Namaz, Zekât, Oruç, Hac ve Cihad.

Allah'ın tek yaradan olduğuna inanmak.
Allah'ın meleklerine inanmak.
Allah'ın kitaplarına inanmak.
Allah'ın peygamberlerine inanmak.
Ahiret gününe inanmak.
Kaza ve kadere (hayrına ve şerrine) inanmak.

Usul al-din (İmamiyye-i İsnaaşeriyye)

Tevhid
Adalet
Nübüvvet
İmamet
Meâd (Kıyâmet)

Mutezile'ye göre iman kalp ile tasdik, dil ile ikrar ve amelden oluşur. Buna göre Mutezile inancında kişinin mümin yani "inanan" sayılabilmesi için kalbi ile İslam'a inanması, dili ile bunu beyan etmesi ve hareketleriyle yani amel ile bunu göstermesi gerekir. Aynı iman görüşüne sahip diğer itikat mezhepleri Hariciyye ve Zeydiyye'dir.

Mu'tezile kendi usullerini ortaya koymak için "usul-i hamse" denilen beş esas belirlemişlerdir. Bunlar; Tevhid, Adalet, Va'd ve Vaîd (Söz ve tehdit, kişinin amelinin haliki oluşu), El-Menziletu Beyne'l-Menzileteyn (büyük günah işleyenlerin iman ve inançsızlık arasında bir yerde bulunmaları), Emr-i bi'l ma'rûf ve Nehy-i Anil Münker'in farz-ı ayn oluşu olarak sayılabilir. Ayrıca Kur'an'ın mahlukiyeti ve aklın nakle faikiyeti gibi hususlar da mezhep için önemli olan hususlardandır.

Tevhîd (التوحيد), yani birleme İslam dini akidesinin temeli olan Allah'ın birliğidir. Mutezile mezhebine mensup olanlar tevhidden yola çıkarak bazı konularda diğer itikadi mezheplerden farklı görüşler geliştirmişlerdir. Örneğin, Ehl-i Sünnet âlimlerinin ru'yetullahı yani Allah'ın ahiret günü görüleceği görüşünü kabul etmemişlerdir. Onlara göre görülebilmesi için Allah'ın bir cisme sahip olması gerekir ki İslam inancının tevhid kaidesine göre bu imkânsızdır. Bunun dışında Mu'tezile mezhebinin mensupları yine tevhid kaidesinden yola çıkarak Allah'ın sıfatlarının zatından ayrı olduğunu ileri sürmüşlerdir. Çünkü onlara göre bu düşüncenin aksi, yani Allah'ın sıfatlarının zatıyla bir olması ezelî (ve böylece ilahi) olanların sayısını arttırır, yani tevhide karşı çıkar. Örnek vermek gerekirse, Mu'tezile mezhebi "Allah âlimdir." gibi bir tanımlamayı kabul ederken "Allah ilim sahibidir." gibi bir tanımlamayı reddeder. Zira onlara göre "Allah ilim sahibidir." derken Allah'ın zatından ayrı bir ilahi-ezelî ilim kabul edilmiş olur. Ayrıca, Mutezile akidesinde Allah'ın kelâm diye bir sıfatının olmadığına inanılır.

Adalet ('Adl, العدل) esasının konusu Mutezile'nin kader konusundaki görüşüdür. "İnsan fiillerinde hür değildir." görüşünü benimseyen Cebriyye mezhebine karşı çıkarak Mutezile "insanın fiillerinde tamamen hür olduğu"na inanır. Mutezile inancındaki adalet esasına göre kişi kendi fillerini kendi yaratır. Bunu da Allah'ın kişiye bahşettiği bir yaratma kudretiyle gerçekleştirir. Fiillerin yaratılmasında Allah'ın bir müdahalesi olmadığına inanırlar. Bu görüş adalet esasından şu şekilde temel alır: Kişilerin hür olmaması ve yaptıkları her fiilin yaratıcı ve yaptırıcısının Allah olması durumunda kişinin hür olarak yapmadığı hareketlerden ötürü cezalandırılması zulüm yani adaletsizliktir. İslam inancına göre ise Allah'ın adaletsiz davranması mümkün değildir. Bu nedenle kişi fiillerinin tek yaratıcı ve yaptırıcısı olmalı, fiilleri konusunda tamamen hür olmalıdır.
Mutezile'nin kader konusundaki görüşü Kaderiyye mezhebiyle aynıdır. Mutezile mezhebinin kader konusundaki bu görüşlerinin imanın şartlarından olan "kader ve kazaya iman"a aykırı düştüğünü gerekçesiyle Sünni mezhepler tarafından eleştirilmiş, hatta küfür olarak nitelendirilmiştir.

Va'd ve Va'id (el-Va'd ve el-Va'id, الوعد و الوعيد) yani "Söz ve Tehdit". Bu Allah'ın vadettiği (söz verdiği) sevap ve iyiliğin, tehdit ettiği cezanın gerçekleşeceğine inanmaktır. Mutezile mezhebinin bu esası bir diğer itikadi mezhep olan Mürcie'ye karşı geliştirilmiştir. Mürcie mezhebi iman etmeyen (kâfir) kişinin yaptığı iyilikler fayda vermediği gibi, iman eden kişinin (mü'minin) yaptığı günahlar da kendine zarar vermeyeceğini öne sürmüştür. Va'd ve Vaid prensibine göre ise iyilik yapan iyiliğine karşı mükafatlandırılacak, kötülük yapansa kötülüğüne karşılık cezalandırılacaktır. Mutezile mezhebinin bu esasına göre eğer Mürcie mezhebinin "iman edenin günahları zarar vermez" iddiası doğru olsaydı, Allah'ın vaîd'i yani tehdit etmesi - korkutması gereksiz ve manasız olurdu. Oysa tevhid inancına göre bu mümkün değildir. Bu esas ile Mutezile mezhebi Mürcie'yi tam anlamıyla reddeder. Ayrıca Mutezile mezhebi yine bu esas ile büyük günah işleyen müminin tövbe etmezse affedilemeyeceğini öne sürmüştür.

"El Menzile beyne'l-menzileteyn" (المنزلة بين المنزلتين) yani iki konum arasındaki bir konum. Bu esas Mutezile mezhebinin "büyük günah işleyenin durumu" hakkındaki görüşüyle ilgilidir. Mutezile mezhebine göre büyük günah işleyen bir mümin (iman etmiş kişi) artık ne mümindir ne de kâfirdir, o artık fâsıktır, yani müminlik ile kâfirlik arasında bir yerdedir. Mutezile inancına göre büyük günah işleyen mümin fâsık olur ve fâsık kişi işlediği büyük günahtan ötürü tövbe etmeden ölürse sonsuza kadar cehennemde azap çeker. Eğer tövbe ederse yeniden mümin olur ve mümin olarak da ölürse cennete girer. Bu mezhebe göre fâsık bir kişi mümin ile kâfir arasında bir konumdadır, bu esasın adı olan "iki konum arasındaki bir konum" da buradan gelmektedir.

"Emr-i bi'l ma'rûf" yani iyiliği emretmek ve "nehy-i anil münker" yani kötülükten sakındırmak (الأمر بالمعروف و النهي عن المنكر). Mutezile mezhebinin bu esasına göre kişi itikadi ve ameli konularda insanları iyiliğe çağırmalı, iyiliği yaymalı, kötülüğe karşı ise sakındırmalı, uyarmalıdır. Bu esastan yola çıkarak Mutezile mezhebi mensupları uzun yıllar boyunca birçok farklı görüşten, mezhepten ve inançtan insanla tartışmış, hatta zaman zaman tartışmalara şiddet ve kavga da karışmıştır.
Mu'tezile mezhebine göre bu beş ana esasın birine veya daha fazlasına inanmayan kişi Mu'tezili olamaz.

Mezhepsiz Müslüman, İslami mezheplerden herhangi birine bağlı olmayan, kendini bu mezheplere ait görmeyen veya inancını bu mezhepler içerisinde sınıflandırmayan Müslümanlara verilen isimdir.

Mümin
İslam Alemi

Newton'un hareket yasaları, bir cisim üzerine etki eden kuvvetler ve cismin yaptığı hareket arasındaki ilişkileri ortaya koyan üç yasadır. İlk kez Isaac Newton tarafından 5 Temmuz 1687 tarihinde yayımlanan Philosophiae Naturalis Principia Mathematica adlı çalışmada ortaya konmuştur. Bu yasalar klasik mekaniğin temelini oluşturmuş, bizzat Newton tarafından fiziksel nesnelerin hareketleri ile ilgili birçok olayın açıklanmasında kullanılmıştır. Newton, çalışmasının üçüncü bölümünde, bu hareket yasalarını ve yine kendi bulduğu evrensel kütleçekim yasasını kullanarak Kepler'in gezegensel hareket yasalarının elde edilebileceğini göstermiştir.

1. Yasa
Eylemsiz referans sistemi adı verilen öyle referans sistemleri seçebiliriz ki, bu sistemde bulunan bir parçacık üzerine bir net kuvvet etki etmiyorsa cismin hızında herhangi bir değişiklik olmaz. Bu yasa genellikle şu şekilde basitleştirilir: “Bir cisim üzerine dengelenmemiş bir dış kuvvet etki etmedikçe, cisim hareket durumunu (durağanlık veya sabit hızlı hareket) korur.”
2. Yasa
Eylemsiz bir referans sisteminde, bir parçacık üzerindeki net kuvvet onun çizgisel momentumunun zaman ile değişimi ile orantılıdır:

  
    
      
        F
        =
        m
        ⋅
        
          
            
              d
              v
            
            
              d
              t
            
          
        
      
    
    {\displaystyle F=m\cdot {\frac {dv}{dt}}}
  

Momentum (mv), kütle ile hızın çarpımına eşittir. Kuvvet ve momentum vektörel nicelikler olduğundan, net kuvvet cisim üzerine etki eden tüm kuvvetlerin vektörel toplamı ile bulunur. Bu yasa sıklıkla şu şekilde ifade edilir: “F=ma: Bir cisim üzerindeki net kuvvet, cismin kütlesi ile ivmesinin çarpımına eşittir.”

3. Yasa
Bir cisme, bir kuvvet etki ediyorsa; cisimden kuvvete doğru eşit büyüklükte ve zıt yönde bir tepki kuvveti oluşur. Burada dikkat edilmesi gereken bu kuvvetlerin aynı doğrultu üzerinde olduğudur. Bu yasa çoğu zaman şu cümle ile basitleştirilebilir: “Her etkiye karşılık eşit büyüklükte ve zıt bir tepki vardır.”
Bu yasalara getirilen çeşitli yorumlar vardır. En genel olan yorumda kütle, ivme ve (en önemlisi) kuvvetin önceden tanımlanmış olduğu varsayılmaktadır. Ancak Newton'ın birinci ve ikinci yasasının aslında kuvvetin ve kütlenin tanımı olduğuna dair yorumlar da mevcuttur.
Dikkat edilirse ikinci yasa ancak gözlem bir eylemsiz referans sisteminden yapıldığında geçerlidir. Eylemsiz referans sistemi birinci yasada tanımlanmış olduğundan ikinci yasayı kullanarak birinci yasanın ispatını aramak mantıksal bir yanılgı olacaktır.
Işık hızına yaklaşan hızlarda Newton yasaları fiziksel olayları açıklamakta yetersiz kalmakta, bu nedenle geçerliliklerini yitirmektedirler. Işık hızlarına yakın hızlarda cisimlerin hareketi incelenirken Albert Einstein'ın geliştirdiği özel görelilik teorisi dikkate alınmalıdır.

Lex I: Corpus omne perseverare in statu suo quiescendi vel movendi uniformiter in directum, nisi quatenus a viribus impressis cogitur statum illum mutare.
Yasa I: Tüm cisimler bir kuvvet etkisi tarafından durumunu değiştirmeye zorlanmadıkça düzgün doğrusal hareketini veya durağanlığını korur.
Basitleştirilmiş bir şekilde, bir cisim üzerindeki net kuvvet, o cisim üzerine etki eden tüm kuvvetlerin vektörel toplamıdır. Bu toplam sıfır ise, Newton'ın birinci yasası cismin hareket durumunun değişmeyeceğini söyler. Aslında burada iki durum oluşur:

Hareket etmeyen bir cisim, üzerine bir net kuvvet etki edinceye dek hareket etmeyecektir.
Hareketli bir cisim, üzerine net bir kuvvet etki etmedikçe hızını değiştirmeyecektir (ivmelenmeyecektir).
Birinci durum çoğu kişi tarafından açıkça anlaşılabilir olmasına rağmen, ikinci durumu anlamak için üzerinde biraz düşünmek gereklidir çünkü gündelik yaşantımızda hareketini sürekli olarak sürdüren cisimleri pek görmeyiz (göksel hareketler hariç). Bir kalemi masa üzerinde kaydırırsak, hareketini sonsuza dek sürdürmeyecek, yavaşlayıp en sonunda duracaktır. Kalemin hızı değişmiştir ve Newton'ın yasalarına göre böyle bir hız değişikliği ancak cisim üzerine bir net kuvvet etki etmesi sonucunda oluşabilir. Bu kuvvet kalem ve masa arasında, kalemin hareketinin tersi yöndeki sürtünme kuvvetidir ve cismin yavaşlamasına neden olmaktadır. Böyle bir kuvvetin yokluğunda kalemin hızı azalmayacak, hareketini sürdürmeye devam edecektir. Sürtünme kuvvetinin az olduğu durumlara bir örnek olarak bir hava hokeyi masası veya buz pateni pisti verilebilir.
Yasanın doğruluğunu mükemmel bir şekilde gösteren deneyler sürtünmenin her deneyde kaçınılmaz olarak ortaya çıktığı için yapılamamaktadır. Öyle ki dış uzayda bile engellenemeyen kütleçekimsel kuvvetler böylesi mükemmel bir deneyin yapılmasını engellemektedir. Ancak yine de yasa, bir nesnenin hareket durumundaki değişikliğin temel nedenlerini vurgulamakta işe yaramaktadır.
Newton'ın birinci yasası eylemsizlik yasası olarak da bilinmektedir ve sıklıkla "sıfır net kuvvet, sıfır ivmelenmeye karşılık gelir." şeklinde açıklanır. Ancak bu açıklama fazla basitleştirilmiştir. Newton tarafından formüle edildiği üzere, birinci yasa ikinci yasanın özel bir hali olmaktan daha fazla şey içerir. Newton iyi bir nedenle yasalarını hiyerarşik bir sıralamada düzenlemiştir. Öyle ki birinci yasa, diğer yasaların uygulanabilir olduğu "eylemsiz referans çerçeveleri" olarak adlandırılan referans çerçevelerini tanımlar. Yasaların niçin eylemsiz referans sistemleri ile sınırlı olduğunu anlamak için ivmeli hareket eden bir cisim (örneğin pistte kalkış için hızlanmakta olan bir uçak) içinde duran bir topu göz önüne alın. Uçak içinde bulunan herhangi bir kişinin bakış açısından (ya da teknik bir deyiş ile "uçağın referans çerçevesinden") uçak ileri doğru ivmelendikçe, top geriye doğru hareket ediyormuş gibi görünecektir (bu etki uçak ivmelenirken sizi koltuğunuza bastıran etki ile aynıdır). Uçak içindeki yolcuların bakış açısından topu hareket ettirecek hiçbir kuvvet bulunmamasına rağmen topun bu hareketi, Newton'ın ikinci yasası ile çelişir gibi görünmektedir. Gerçekte ise ikinci yasa ile ilgili bir çelişki yoktur çünkü Newton'ın ikinci yasası böyle bir durum için uygulanabilir değildir: İkinci yasa ancak topun üzerine bir kuvvet etki etmediğinde onun sabit kalacağı eylemsiz referans sistemlerinde (birinci yasada tanımlanan) geçerlidir. Bu durumda "uçak referans sistemi" bir eylemsiz referans sistemi değildir. Görüldüğü üzere, tüm yasalar her durumda uygulanabilir olmadığından, çeşitli yasaların çeşitli durumlara uygulanabilir olup olmadıkları konusu önem taşımaktadır. Özetlemek gerekirse:

Eylemsiz referans sistemleri olarak adlandırılan öyle referans sistemleri vardır ki bu sistemlerde bulunan gözlemciler için üzerine herhangi bir kuvvet etki etmeyen tüm cisimler hareket durumunu korur.

Newton'ın birinci yasası Galileo tarafından daha önce açıklanan eylemsizlik yasasının bir yeniden ifadesidir. Bu görüş, tüm cisimlerin evrende doğal bir yerinin olduğunu söyleyen Aristocu görüşten farklıdır. Aristo, kayalar gibi ağır cisimlerin Dünya üzerinde, duman gibi hafif nesnelerin gökyüzünde, yıldızların ise cennette durma isteklerinin olduğuna inanıyordu. Buna rağmen Aristo'nun ve Galileo'nun fikirleri arasındaki temel fark Galileo'nun bir cisim üzerine etki eden kuvvetin cismin hızını değil ivmesini belirliyor olduğunu söylemesidir. Yine Aristo'dan farklı olarak Galileo bu söylemini inançlarına değil, deney ve gözleme dayalı olarak ortaya koymuştur. Bu anlayış Newton'ın, birinci yasasını (kuvvet yoksa, ivme yoktur) oluşturmasında yol göstermiş ve üzerine kuvvet etkimeyen cisimlerin hızlarını koruyacağı görüşünü ortaya çıkarmıştır.
Görünüşe göre eylemsizlik yasası birbirinden bağımsız olarak birkaç doğa filozofu tarafından keşfedilmiştir. Hareketin eylemsizliği MÖ 3. yüzyılda Çin filozofu Mo Tzu tarafından, MS. 11. yüzyılda İslam bilginleri İbn-i Heysem ve İbn-i Sina tarafından açıklanmıştır. 17. yüzyılda yaşamış olan filozof René Descartes yasayı formüle etmiştir ancak onu doğrulamak için hiçbir deney yapmamıştır.

Lex II: Mutationem motus proportionalem esse vi motrici impressae, et fieri secundum lineam rectam qua vis illa imprimitur..
Yasa II: Bir cismin momentumundaki değişim, cisim üzerine uygulanan itme ile orantılıdır ve itmenin uygulandığı düz doğru boyunca meydana gelir.
Newton'ın Latince kitabından Motte'nin 1729 yılında yaptığı çeviride ikinci hareket yasası aşağıdaki gibi ifade edilmiştir:

Hareketin değişimi, uygulanan hareket ettirici kuvvet ile doğru orantılıdır ve kuvvetin uygulandığı düz çizginin doğrultusundadır. -Bir kuvvet ister tümüyle bir seferde, isterse de kademeli ve art arda uygulansın, eğer bir hareket oluşturuyorsa, bu kuvvetin iki katı büyüklüğe sahip başka bir kuvvet hareketi ikiye, üç katı büyüklüğündeki bir kuvvet hareketi üçe katlayacaktır. Ve bu hareket (uygulanan kuvvet ile her zaman aynı doğrultuda), eğer cisim daha önceden hareket halinde ise, önceki hareket ile aynı doğrultuda olması durumunda önceki hareket ile toplanır, önceki hareket ile zıt doğrultuda olması durumunda önceki hareketten çıkartılır. Eğer önceki hareketin doğrultusu ile uygulanan kuvvet etkisi ile oluşturulan yeni hareketin doğrultusu birbirinden farklı ise cismin sonuç olarak hareketi, doğrultuları farklı bu iki hareketin bileşimi şeklinde olacaktır.
Modern sembolik gösterim ile Newton'ın ikinci yasası bir vektörel diferansiyel denklem şeklinde yazılabilir:

  
    
      
        
          
            F
          
          
            net
          
        
        =
        
          
            
              
                d
              
              (
              m
              
                v
              
              )
            
            
              
                d
              
              t
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {F} _{\text{net}}={\mathrm {d} (m\mathbf {v} ) \over \mathrm {d} t}}
  

Burada F kuvvet, m kütle, v hız vektörü ve t zamandır.

Kütle ve hızın çarp

Absorpsiyon spektroskopisi ya da soğurma spektroskopisi, radyasyonun dalga boyu ya da frekansın bir fonksiyonu olarak irdelenmesidir. Absorpsiyon teorisine göre örnek madde ortamdan enerji absorbe eder. Emilen enerjinin şiddeti, frekansın ve dalga boyunun bir fonksiyonu olarak ifade edilmiştir.
Ortam enerjiyi absorbe eder, örneğin fotonları radyasyonlu bölgeden absorbe eder. Absorpsiyonun şiddeti frekansın bir fonksiyonu olarak değişim gösterir ve bu değişim absorpsiyon spektrumudur. Absorpsiyon spektroskopisi, elektromanyetik spektrum bünyesinde gerçekleşir.
Absorpsiyon spektroskopisi, bir ortamda ne tür maddelerin olduğunu ve ne miktarda olduklarını belirlemek için kullanılan analitik kimyasal bir yöntemdir. Özellikle İnfrared ve Ultraviyole-görülebilir spektroskopi analitik uygulamalarda yaygındır. Atom ve molekül fiziğinin yanı sıra astronomik spektroskopi ve uzaktan algılama alanlarında da Absorpsiyon Spektroskopisi uygulanmaktadır.
Deneysel olarak absorpsiyon spektroskopisini algılamak için değişik yaklaşımlar geliştirilmiştir. En yaygın olanı, kasıtlı oluşturulan radyasyon ışınının bir ortamdan geçirilmesi ve radyasyon şiddetlerinin bu ışın içinden geçişlerini algılamak şeklindedir. Aktarılan enerji absorpsiyonun hesaplanmasında kullanılır. Radyasyon kaynağı; algılama metoduna, ölçüm yapılmak istenen ortama, maddeye ve frekans yoğunluğuna göre değişim gösterir. Örneğin Raman tekniğinde güçlü, görülebilir 532 nm de lazer ile radyasyon sağlanırken, algılanacak alan oldukça küçüktür ve çok az ışığın girmesine izin verilen bir diyafram ayarında, çok hassas dedektörlerle çalışılır. Çünkü Raman Saçılması diğer saçılmalara oranla çok az miktarda gerçekleşir ve bunların hassaslıkla diğer saçılmalardan ayrılarak incelenmesi gerekmektedir.

Adli kimya, kimyanın ve onun alt alanı olan adli toksikolojinin yasal bir ortamda uygulanmasıdır. Bir adli kimyager, suç mahallinde bulunan bilinmeyen malzemelerin tanımlanmasına yardımcı olabilir. Bu alandaki uzmanlar, bilinmeyen maddeleri tanımlamaya yardımcı olacak çeşitli yöntemlere ve araçlara sahiptir. Bunlar, yüksek performans sıvı kromatografisi, gaz kromatografisi-kütle spektrometrisi, atomik absorpsiyon spektroskopisi, Fourier dönüşümü kızılötesi spektroskopisi ve ince tabaka kromatografisini içerir. Bazı aletlerin yıkıcı doğası ve bir olay yerinde bulunabilecek olası bilinmeyen maddelerin sayısı nedeniyle farklı yöntemlerin aralığı önemlidir. Adli kimyagerler, kanıtları korumak ve hangi yıkıcı yöntemlerin en iyi sonuçları vereceğini belirlemek için önce tahribatsız yöntemleri kullanmayı tercih ederler.

Adli kimyagerlerin analizleri, araştırmacılara yol gösterebilir ve şüphelerini doğrulayabilir veya çürütebilir. Olay yerinde bulunan çeşitli maddelerin tanımlanması, müfettişlere aramaları sırasında nelere bakmaları gerektiğini söyleyebilir. Yangın incelemeleri sırasında, adli kimyagerler benzin veya gazyağı gibi bir tutuşturucunun kullanılıp kullanılmadığını belirleyebilirler; eğer öyleyse, bu, yangının kasıtlı olarak çıkarıldığını gösterir.
Adli kimyagerler, şüpheli listesini suçta kullanılan maddeye erişimi olan kişilere de indirgeyebilir. Örneğin, patlayıcı araştırmalarında, RDX veya C-4'ün tanımlanması, bu maddeler askerî sınıf patlayıcılar olduğundan askerî bir bağlantıya işaret eder. Öte yandan, TNT'nin tespit edilmesi, ordunun yanı sıra yıkım şirketleri tarafından da kullanıldığı için daha geniş bir şüpheli listesi oluşturacaktır.
Zehirlenme soruşturmaları sırasında, belirli zehirlerin tespiti, dedektiflere potansiyel şüphelilerle görüşürken nelere bakmaları gerektiği konusunda bir fikir verebilir. Örneğin, risin üzerine bir araştırma, araştırmacılara risinin öncüllerini, hintyağı bitkisinin tohumlarını aramalarını söyleyecektir.
Adli kimyagerler ayrıca uyuşturucu veya alkol vakalarında müfettişlerin şüphelerini doğrulamaya veya çürütmeye yardımcı olur. Adli kimyagerler tarafından kullanılan aletler çok küçük miktarları tespit edebilir ve cezaların başladığı veya arttığı belirli kan alkol içeriği kesintileri olduğundan, etki altında araç kullanmak gibi suçlarda doğru ölçüm önemli olabilir. Şüpheli aşırı doz vakalarında, kişinin sisteminde bulunan uyuşturucu miktarı, aşırı dozun ölüm nedeni olduğunu doğrulayabilir veya ortadan kaldırabilir.

Aktinit kimyası (veya aktinoid kimyası), aktinitlerin süreçlerini ve moleküler sistemlerini araştıran nükleer kimyanın ana dallarından biridir. Aktinitler, isimlerini grup 3 elementi olan aktinyumdan alır. Resmi olmayan kimyasal sembol An, aktinit kimyasının genel tartışmalarında herhangi bir aktinide atıfta bulunmak için kullanılır. Aktinidlerin biri hariç tümü, 5f elektron kabuğunun doldurulmasına karşılık gelen f blok elementleridir. Bir d-blok elementi olan lavrensiyum da genellikle bir aktinit olarak kabul edilir. Lantanitlerle karşılaştırıldığında, yine çoğunlukla f-blok elementleri, aktinitler çok daha değişken değerlik gösterirler. Aktinid serisi, aktiniyumdan lavrensiyuma kadar atom numaraları 89 ile 103 arasında değişen 15 metalik kimyasal elementi kapsar.

Organogeçiş metali kimyasının (1955'ten günümüze) nispeten erken çiçeklenmesinin aksine, aktinitin organometalik kimyası ile ilgili gelişimi büyük ölçüde son 15 yıl içinde gerçekleşmiştir. Bu dönemde, organometalik bilimi çiçek açtı ve şimdi aktinitlerin zengin, karmaşık ve oldukça bilgilendirici bir organometalik kimyaya sahip olduğu açıklık kazanmıştır. D-blok elemanlarıyla ilgi çekici paralellikler ve keskin farklılıklar ortaya çıkmıştır. Aktinitler, organik aktif grupları koordine edebilir veya kovalent bağlarla karbona bağlanabilir.

Aktinit elementleri ve bunların bileşikleri için doğru termodinamik miktarların elde edilmesi gerekliliği, Manhattan Projesi'nin başlangıcında, kendini adamış bir bilim insanı ve mühendis ekibinin nükleer enerjiyi askeri amaçlarla kullanma programını başlatmasıyla kabul edildi. İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinden bu yana, hem temel hem de uygulamalı hedefler, aktinit termodinamiğinin daha fazla araştırılmasını motive etmiştir.

Nanoteknolojide lantanitlerin benzersiz özelliklerini kullanma olasılığı gösterilmiştir. Ftalosiyaninler, porfirinler, naftalosiyaninler ile lantanit bileşiklerinin lineer ve lineer olmayan optik özelliklerinin ve bunların analoglarının çözeltilerde ve yoğunlaştırılmış halde ortaya çıkışı ve bunlara dayalı olarak yeni malzemeler elde etme beklentileri tartışılmaktadır. Lantanitlerin ve bileşiklerinin elektronik yapısı ve özelliklerine, yani optik ve manyetik özelliklere, elektronik ve iyonik iletkenliğe ve dalgalanan değerliklere göre moleküller sınıflandırılır.

Genel olarak, yüksek ateşli uranyum dioksit ve karışık oksit (MOX) yakıtı gibi sindirilen çözünmeyen aktinit bileşikleri, vücut tarafından çözünemedikleri ve emilemeyecekleri için sindirim sisteminden çok az etki ile geçmektedir. Bununla birlikte, solunan aktinit bileşikleri, akciğerlerde kaldıkları ve akciğer dokusunu ışınladıkları için daha zararlı olacaktır. Sindirilen Düşük ateşli oksitler ve nitrat gibi çözünür tuzlar kan dolaşımına emilebilir. Solunurlarsa katının çözünmesi ve akciğerleri terk etmesi mümkündür. Bu nedenle, çözünür form için akciğerlere verilen doz daha düşük olacaktır.
Radon ve radyum aktinit değildir - ikisi de uranyum bozunmasının radyoaktif kızlarıdır. Biyolojilerinin ve çevresel davranışlarının yönleri, çevredeki radyumda tartışılmaktadır.

Hindistan'da, özellikle Tamil Nadu kıyı bölgelerinde, Batı ve Doğu kıyı kumul kumlarının plaser yataklarında monazit şeklinde büyük miktarda toryum cevheri bulunabilir. Bu bölgenin sakinleri, dünya ortalamasının on katı kadar doğal olarak oluşan bir radyasyon dozuna maruz kalmaktadır.
Toryum, karaciğer kanseri ile ilişkilendirilmiştir. IGeçmişte toria (toryum dioksit) tıbbi X-ray radyografisi için bir kontrast maddesi olarak kullanılıyordu, ancak kullanımı durduruldu. Thorotrast adı altında satıldı.
Uranyum, arsenik veya molibden kadar bol miktarda bulunmaktadır. Fosfat kaya yatakları gibi bazı maddelerde ve uranyumca zengin cevherlerdeki linyit ve monazit kumları gibi minerallerde önemli konsantrasyonlarda uranyum oluşur. Uranyum(VI) çözünür karbonat kompleksleri oluşturduğundan, deniz suyu ağırlıkça milyarda yaklaşık 3,3 kısım uranyum içermektedir. Uranyumun deniz suyundan çıkarılması, elementi elde etmenin bir yolu olarak kabul edilmiştir. Uranyumun çok düşük özgül aktivitesi nedeniyle, canlılar üzerindeki kimyasal etkileri, radyoaktivitesinin etkilerinden genellikle daha ağır basabilir.
Plütonyum, diğer aktinitlerde olduğu gibi, kolayca bir plütonyum dioksit (plütonil) ve çekirdeğinden (PuO2) oluşur.Çevrede, bu plütonil çekirdeği karbonatla ve diğer oksijen parçalarıyla (OH−, NO-2, NO-3, and SO2-4) kolayca kompleks oluşturarak toprağa düşük afinitelerle kolayca hareket edebilen yüklü kompleksler oluşturur.

Nükleer fisyon için bazı erken kanıtlar, nötron ışınlanmış uranyumdan izole edilen kısa ömürlü bir baryum radyoizotopunun oluşumudur. O zamanlar, radyumun izolasyonuna yardımcı olmak için bir baryum sülfat taşıyıcı çökeltisi kullanmak standart radyokimyasal uygulama olduğu için, bunun yeni bir radyum izotopu olduğu düşünülüyordu.

PUREX işlemi, diğer bileşenlerden öncelikle uranyum ve plütonyumu birbirinden bağımsız olarak çıkarmak için kullanılmış nükleer yakıtı yeniden işlemek için kullanılan sıvı-sıvı ekstraksiyon iyon değiştirme yöntemidir. Mevcut seçim yöntemi, nitrik asitten hem uranyum hem de plütonyumu çıkarmak için bir tributil fosfat/hidrokarbon karışımı kullanan PUREX sıvı-sıvı ekstraksiyon işlemini kullanmaktır. Bu ekstraksiyon nitrat tuzlarındandır ve bir solvasyon mekanizması olarak sınıflandırılır. Örneğin, bir nitrat ortamında bir ekstraksiyon ajanı (S) ile plütonyumun ekstraksiyonu aşağıdaki reaksiyonla gerçekleştirilir.

Pu4+(suda) + 4 NO-3(suda) + 2 S(organik) → [Pu(NO3)4S2](organik)
Metal katyon, nitratlar ve tributil fosfat arasında bir kompleks bağ oluşur ve iki nitrat ve iki trietil fosfat ile bir dioksouranyum(VI) kompleksinin model bir bileşiği X-ışını kristalografisi ile karakterize edilmiştir. Çözünme adımından sonra ince çözünmeyen katıların çıkarılması normaldir, aksi takdirde sıvı-sıvı arayüzünü değiştirerek solvent ekstraksiyon sürecini bozarlar. İnce bir katının varlığının bir emülsiyonu stabilize edebildiği bilinmektedir. Emülsiyonlar genellikle solvent ekstraksiyon topluluğunda üçüncü aşamalar olarak adlandırılır.
Gazyağı gibi bir hidrokarbon çözücü içinde %30 tributil fosfattan (TBP) oluşan organik bir çözücü, kalan diğer fisyon ürünlerinden UO2(NO3)2·2TBP kompleksleri olarak uranyumu ve benzer kompleksler olarak plütonyumu çıkarmak için kullanılır. Transuranyum elementleri americium ve curium da sulu fazda kalır. Organik çözünür uranyum kompleksinin doğası bazı araştırmaların konusu olmuştur. Nitrat ve trialkil fosfatlar ve fosfin oksitler ile bir dizi uranyum kompleksi karakterize edilmiştir.
Plütonyum, kerosen çözeltisinin, plütonyumu seçici olarak +3 oksidasyon durumuna indirgeyen sulu demir sülfamat ile işlenmesiyle uranyumdan ayrılır. The plutonium passes into the aqueous phase. Plütonyum sulu faza geçer. Uranyum, yaklaşık bir konsantrasyonda nitrik asit içine geri ekstraksiyon yoluyla kerosen çözeltisinden sıyrılır.

Albertus Magnus (y. 1193, Lauingen, Kutsal Roma İmparatorluğu - 15 Kasım 1280, Köln, Kutsal Roma İmparatorluğu), Orta Çağ'da kendisine doktor üniversalis unvanı verilmiş olan 13. yüzyıl Alman skolastik filozofu ve tanrıbilimcisi. Albertus, Anselmus, Petrus Abelard, Saint Victor'dan Hugh, Petrus Lombard, Thomas Aquinas ve Duns Scotus en ünlü skolastikler arasındadır.
Zamanının hemen her alandaki tüm bilgilerini serimleyip yorumlayışıyla ün kazanmış olan Büyük Albertus, inanç ve vahiy yoluyla kazanılan bilgiyi birbirinden ayırmış ve bu ikisinin birbirine karşıt olmadığını söyleyerek inanç için bir hakikat, akıl için de ona çelişik bir hakikat bulunmadığını iddia etmiştir.
Papa XI. Pius tarafında Kilise Doktoru ilan edilmiştir. Yortusu 15 Kasımdır.

Albertus Magnus, Bavyera'nın Lauingen şehrinde dünyaya gelen Magnus, çok geniş kapsamlı bilgiye sahip olduğu için daha sonraları Doctor Universalis unvanını kazanmıştır. Padova Üniversitesi'nde okuduktan sonra ailesinin isteği üzerine Dominiken rahibi olmuştur. Daha sonra Paris Üniversitesi'ne giderek burada yabancı kürsüsünün başına geçmiştir. Yedi yıl sonra Köln şehrinde Studium Generale'yi kurmuştur. Magnus hayatının büyük bir kısmını vaaz vermekle ve öğretmekle geçirmiştir. İnanç ve vahiy yoluyla kazanılan bilgiyi birbirinden ayırmış ve bu ikisinin birbirine karşıt olmadığını ileri sürmüştür. Ona göre, biri akıl ve öbürü ise inanç için doğru olan ve birbirleriyle çelişen iki doğru yoktur; gerçekten doğru olan her şey büyük bir uyum içinde birleşmiştir. Gözleme dayalı bilginin önemini vurgulamış ve bilimin sadece dilden dile aktarılan bilgi olmadığını aynı zamanda nesnelerin doğasının araştırılmasıyla bilime katkı sağlanacağını söylemiştir. Bu görüşü eserlerine de yansımıştır.
Yunan ve İslam biliminin Batı Avrupa üniversitelerine girişinde önemli rol oynayan Magnus, Aristoteles'in eserlerini 1240 yılında, Paris'te bulunduğu sırada tanıdı. Bu eserlerden o kadar o kadar etkilendi ki bu eserlerin bilimle alakalı kısımlarını açıklamaya karar verdi ve yalnızca Aristotelesçi bilimi değil, Aristoteles'in mantık, matematik, ahlak, siyaset ve metafiziğini de açıkladı. Diğer âlimlerin aksine Aristoteles'in yanılabileceğine ihtimal verdi. Muhtemelen başlangıçta Aristoteles'in kitapları ile Padova Üniversitesi'nde eğitim gördü. Meryem ile tanışması Albertus'un Kutsal Tarikatlar'a katılmaya ikna olmasını sağlamıştır. 1223 yılında ailesi istemese de Dominikan Tarikatı'nın bir üyesi oldu ve Bolonya ve başka yerlerde teoloji eğitimi gördü. Köln'de bir hocanın yerine geçmesi için seçildi, burada Dominikan Tarikatı'nın bir evi vardı ve birkaç yıl Regensburg, Freiburg, Strazburg ve Hildesheim'da hocalık yaptı.
Köln'deki görev süresi boyunca Summa de bono'yu yazdı. 1245 yılında din alimi olan Magnus, bu sayede Dominikan Tarikatı'nda bir saygınlığa ulaştı. Bu olaylara müteakiben Paris Üniversitesi'nde tam zamanlı profesör olarak teoloji okutmaya başladı ve bu zamanlarda Thomas Aquinas da Magnus'tan öğrenim görmeye başladı. Magnus Aristoteles'in neredeyse tüm yazılarını yorumlayan ilk kişi oldu ve böylelikle onları daha geniş akademik çalışmalar için ulaşılabilir hale getirdi. Aristo'nun çalışmaları onu İbn-i Sina, İbn-i Rüşd gibi Müslüman bilim adamlarının çalışma ve öğretilerini yorumlamaya götürdü ve bu durum Magnus'un akademik düşünmenin kalbine inmesini sağladı.
1254 yılında Dominikan Tarikatı'nın dini yöneticisi oldu ve bu görev boyunca Dominikanlar'ı Paris Üniversitesi'nin saldırıları karşısında savundu, St. John'u eleştirdi ve İslam filozofu İbn-i Rüşd'den yanlış algıladıklarını cevapladı. 1260 yılında Papa Alexander IV tarafından Regensburg piskoposu yapıldı, üç yıl sonra istifa etti. Görev süresince at sürmeyi reddederek alçak gönüllülüğü konusundaki saygınlığını artırdı. 1263'te Papa IV. Urban onu piskopos görevinden aldı ve Almanca konuşulan ülkelerde Sekizinci Haçlı Seferi için vaaz vermesini istedi. Bundan sonra Magnus daha çok görüş ayrılıklarına düşen partilerin ara bulucusu olarak bilinmeye başlandı. Köln'de sadece Almanya'nın en eski üniversitesinin kurucusu olarak değil, aynı zamanda Köln halkı ve kilise arasındaki çatışmaları sonlandırarak isim yaptı. Onun son uğraşları arasında eski öğrencisi Thomas Aquinas'ın inancını savunması vardı. Thomas Aquinas'ın 1274'teki ölümü Magnus'u yasa boğdu. 1278 yılında sağlığındaki çöküşten sıkıntı çekmeye başladı, 15 Kasım 1280 tarihinde, Köln'deki Dominikan manastırında öldü.

Albertus'un yazıları 1899'da toplandı ve otuz sekiz cilt kadardı. Bunlar Albertus Magnus'un verimliliğini ve mantık, teoloji, botanik, coğrafya, astronomi, mineraloji, simya, zooloji, fizyoloji, frenoloji, adalet, hukuk, arkadaşlık ve aşk gibi konulardaki ansiklopedik bilgi birikimini göstermiştir. Aristoteles'in tüm çalışmalarını özümsemiş, değerlendirmiş, yorumlamış, Arap yorumcuların Latince çevirilerini ve notlarını derlemiş, kilise doktrinine uygun şekilde sistemleştirmiştir. Aristo'nun en modern bilgi birikimi Albertus tarafından korunmuş ve sunulmuştur.
Erken dönem teolojik çalışmaları üç cilt olarak Paris'te 1160'ta ölen İtalyan skolastik ilahiyatçı Pietro Lombardo'nın Magister Sententiarum ve iki cilt olarak Summa Theologiae kitaplarının tefsiridir.
Albertus'un çalışmaları teolojik olmaktan çok felsefi olmuştu. Felsefi çalışmalar genel olarak Aristoteles'in çalışmalarının yorumlanışı ve Aristoteles'in görüşleriyle alakalıydı. Albertus Aristoteles'in doğa felsefesine yaklaşımı Hristiyan felsefesinin doğal düzenine hiçbir engel teşkil etmeyeceğine inanıyordu.

Bitkilerle ilgili olarak kendi gözlemlerinin yanı sıra Aristoteles'ten ve Theophrastus'tan yararlanmıştır. Kaba hatları ile çevresinde gördüğü bitkileri bilhassa genel çerçevede tüketilenleri derlemiştir. Bu çalışmalarını De Vegetabilibus et Plantis (Sebzeler ve Bitkiler Üzerine) adlı kitabında toplamıştır. Bu eserinde İtalya'ya yaptığı gezilerinde gördüğü bir portakal ağacını tanımlamıştır. Buna göre ağacın yaprak morfolojisini “biri büyük diğeri küçük iki formdan oluşmakta” diyerek doğru biçimde anlatmış ve çizimlerinde göstermiştir. Bitkiler âlemi için basit bir sınıflandırma sistemini ortaya koyarak; en alta mantarları en üste ise çiçek veren bitkileri yerleştirmiştir. Dikenler ile iğneleri, oluşumlarına ve yapılarına göre ayırmıştır. Bitkilerle çalışmasında morfolojik görünümlerini nesne ve hayvan biçimlerine benzeterek; çan, kuş ve yıldız biçiminde olanlar şeklinde genel bir sistematik sınıflandırma yapmıştır. Mevcut bitkilerin bazılarının “aşılama” yoluyla yeni türlere dönüştürülebileceğini söylemiştir. Meyvelerin karşılaştırmalı bir incelemesini de yaptı, ısı ve ışığın ağaçların büyümesi üzerinde etkilerini gözleyen ilk kişi oldu. Bu gözlemlerden, bitki öz suyunun köklerde tatsız olduğunu fakat yukarı çıktığında tatlandığını ortaya koydu. Batı'da ıspanaktan bahseden ilk kişidir.

Hayvanlarla ilgili yaptığı çalışmalarında Aristoteles'in Historia Animalium adlı eserinden ve Galenus'un çalışmalarından yararlanarak ve kendi gözlemlerini de ilave ederek De Animalibus (Hayvanlar Üzerine) adını verdiği 26 ciltlik bir eser yazmıştır. Bu risalede hayal ürünü bazı yaratıkların tasvirleri yer alır. Bu eserde kuş ve balıkların kan damarlarının dağılımı konusunda Aristoteles'in verdiği bilgilerden ayrılmıştır. Pek çok yeni hayvan çeşidinin morfolojik özelliklerini ayrıntılı bir biçimde ele almıştır. Doğuran hayvanlar ile insanı en üst kategoriye koymuş, sırasıyla kuşlar, sürüngenler, balıklar, yumuşakçalar, kabuklular ile böcekleri alt sınıflara yerleştirmiştir. Böceklerin çiftleşmesinden, çekirgelerde üreme organları, balık ve memelilerde gelişim evrelerine ait yaptığı gözlemlerde organların sırasıyla nasıl şekillendiğini, göbek kordonu denen yapının yerini gelişim süreci içinde hangi damarın aldığını açık ve net bir şekilde anlatmıştır. Ayrıca tavuklar yumurtladıktan sonra çeşitli zaman aralıklarıyla yumurtaları açarak civcivlerin gelişmesini gözlemiştir. Yumurtadan itibaren embriyonun gelişmesini ele almıştır. Avrupa'nın Kuzey bölgelerinde ve kutuplarda yaşayan hayvan varlığına değinmiş, hayatta kalmaları için kalın derilere ve beyaz kürklere sahip olmaları gerektiğini söylemiştir.
Piskopos olduğu dönemde köylere yaptığı gezilerde madenleri ve tarihi yerlerdeki arkeolojik kazıları incelemiş ve bu incelemeler ışığında yüzden fazla minerali sınıflandırmıştır. De Mineralibus et Rebus Metallica (Mineraller ve Metaller Hakkında) adlı eserinde fosilleri, Nuh Tufanı'ndan kalan kalıntılar olarak nitelemiş ve bir zamanlar yaşamış hayvanların mineralleşmiş kalıntıları olduğunu öne sürmüştür.

Aynı zamanda Aristoteles'in oklar ve diğer fırlatılan cisimlerin hareketini ele alış şeklini beğenmedi. Samanyolu'nun yıldızlardan oluştuğunu düşündü. Ay da Aristoteles'in söylediği gibi kusursuz bir cisim değildi. Ay'ın yüzeyindeki koyu lekelerin, Yer'in yaptığı gölgeler olmaktan ziyade Ay'ın kendi yüzeyindeki engebelerden kaynaklandığını ileri sürdü. Elementlerin kimyasal bileşikleri nasıl meydana getirdiği konusundaki fikirleri ve Demokritos'un atom teorisine olumlu bakması da yeniydi

Alfa parçacığı (alfa, Yunan alfabesindeki ilk harf ile gösterilir, α) parçacık ışınları arasında yüksek derecede iyonlaştırıcı bir ışın formudur. İki proton ve iki nötronun helyum çekirdeğindekine benzer bağları sebebiyle He2+ olarak da gösterilir. Alfa parçacığının kütlesi 6.644656×10−27 kg olup, 3.72738 GeV enerjiye denktir.
Alfa parçacığı, uranyum veya radyum gibi radyoaktif bir çekirdek tarafından "alfa ışınımı" olarak da bilinen bir işlem ile yayılır. Bu işlem çoğu zaman çekirdeği uyarılmış halde bırakır ve çekirdek fazla enerjiyi atmak için gama ışıması yapar. Beta ışınının tersine alfa ışınına, yüksek çekirdek çekim gücü etki eder. Aslında, alfa taneciklerinin çekirdeğin potansiyelinden kopmaya yetecek kadar enerjisi yoktur ancak, kuantum tünellemesi durumu, çekirdeğin potansiyelinden kaçmalarına izin verir.
Bir alfa parçacığı ışıdığında, 4 çekirdek parçacığının ayrılması sonucu, elementin atom kütlesi aşağı yukarı 4.0015 akb azalır. Atom numarası iki azalır, atom yeni bir element olur. Buna örnek olarak, Radyum elementinin alfa ışıması yaparak gaz olan Radon elementine dönüşmesi gösterilebilir.
Alfa parçacıklarının enerjileri yayımlandıkları atomun büyüklüğüne bağlı olarak değişse de çoğu taneciğin enerjisi 3 ila 7 MeV arasında seyreder. Bu, bir parçacık için yüksek bir enerji olsa da alfa parçacıklarının büyük kütleleri hızlarının yüksek olmasını engeller. Aslında hızları diğer radyoaktivite çeşitlerinden(β parçacıkları, γ-ışınları, nötrino, vs.) oldukça düşüktür. Yükleri ve büyük kütleleri sebebiyle alfa tanecikleri cisimler tarafından kolayca emilir ve havada sadece birkaç santimetre ilerleyebilir. Dokulu kâğıt ve insan derisinin dış tabakaları (yaklaşık 40 mikrometre ki bu birkaç hücre derinliğine eşittir) tarafından emilebilir ve kaynak yutulmaz veya solunmazsa sağlığa çok zararlı değillerdir. Bu büyük kütle ve emilebilirlik sebebiyle alfa ışınları vücuda girerlerse (kaynağın yutulması, solunması, vs.)iyonize edici radyasyonun en yıkıcı özelliklerini gösterirler. Yüksek dozlarda, radyasyon zehirlenmesinin bazı ya da tüm semptomlarının görülmesine sebebiyet verebilir. Alfa taneciğinin sebep olduğu kromozomal hasar, diğer radyasyon tiplerinin eşit dozlarda sebep oldukları hasardan yaklaşık 100 kat daha fazladır. Alfa ışınımı yapan polonyum-210 un sigara sebebiyle meydana gelen akciğer ve bağırsak kanserlerinde rol oynadığı tahmin ediliyor.
Çoğu duman dedektörü, ufak bir miktar amerikyum-241 içerir ve bu izotop alfa ışıması yapar. Bu izotop eğer yutulur ya da solunursa yüksek derecede tehlikelidir ancak kaynak kapalı tutulursa bu zarar en az olur. Çoğu belediye eski duman dedektörlerinin normal çöplerle birlikte atılmak yerine toplanmasını sağlayan programlar yürütmektedir.
Alfa tanecikleri doğal yayılmaları ama nükleer reaksiyonlarda rol oynayacak kadar enerji içermeleri, onları nükleer fiziğin ilk bilgi kaynaklarından yaptı.
Fizikçi Ernest Rutherford, J.J.Thomson 'un "üzümlü kek" atom modelinin kusurlu olduğunu göstermek için yaptığı deneyde, alfa taneciklerini ve bu tanecikler ile temas ettiği anda ışık veren altın bir folyo kullandı. Üzümlü kek atom modelinin doğru olduğunu varsayarak, pozitif yüklü alfa parçacıklarını altın yaprağa hedefledi. Teorik olarak alfa tanecikleri az bir açı ile yansıyacaktı. Ancak bazı alfa taneciklerinin tahmin ettiğinden çok daha değişik açılarda yansımasına bakarak atomun pozitif yüklü kısmının belli bir yerde toplandığı(ki sonradan bu parçaya nucleus/çekirdek adı verilecekti, o zamanlar nötronlar ve protonların ayrımı yapılamıyordu) ve buradaki pozitif yükün gelen alfa taneciklerini saptıracak kadar güçlü olduğu sonucuna vardı. Rutherford'un deneyi Bohr modeline ilham verdi. Daha sonraları modern atom teorisi ortaya çıktı.
1978'de, bilgisayar teknolojisi çiçeklenirken, DRAM'lardaki 'soft hatalar' Intel'in DRAM çiplerindeki alfa taneciklerine bağlanmıştı. Bu buluş, yarı iletken maddelerdeki radyoaktif elementlerin daha sıkı denetlenmesine yol açtı ve bu sorun büyük oranda çözülmüş sayıldı.

Tipler, Paul; Llewellyn, Ralph / Modern Physics (4.baskı) W. H. Freeman / 2002 id=ISBN 0-7167-4345-0

Amatör kimya veya ev kimyası, kimyanın özel bir hobi olarak yapılmasıdır. Amatör kimya genellikle, kişinin evinin mahremiyetinde eldeki mevcut kimyasallarla yapılır. Kontrollü uyuşturucuların yasa dışı üretimini içeren gizli kimya ile karıştırılmamalıdır. Önemli amatör kimyagerler arasında Oliver Sacks ve Edward Elgar bulunur.

Amatör kimyanın, erken tarihi genel olarak kimyanınkiyle aynıdır. Robert Boyle ve Antoine Lavoisier gibi modern kimyanın öncüleri, araştırmalarını gelir kaynaklarından bağımsız olarak sürdüren bilim adamlarıydı. Ancak Sanayi Devrimi'nin gelmesi ve üniversitelerin araştırma kurumları olarak yükselişi ile amatörler ve profesyoneller arasında önemli bir ayrım ortaya çıktı. Bununla birlikte, amatör ilerleme 19. yüzyıla kadar sürdü. Amatör kimyanın tarihi, genel olarak kimyanın tarihi ile iç içedir. Kimya tarihi, eski tarihten günümüze kadar olan bir zaman dilimini temsil eder. MÖ 1000'e kadar medeniyetler, kimyanın çeşitli dallarının temelini oluşturacak teknolojileri kullandılar. Bu işlemler arasında cevherlerden metallerin çıkarılması, çanak çömlek ve sır yapımı, bira ve şarabın fermente edilmesi, bitkilerden ilaç ve parfüm için kimyasalların çıkarılması, yağın sabun haline getirilmesi, cam yapılması ve bronz gibi alaşımların yapılması yer alır.

20. yüzyılın büyük bir bölümünde, amatör kimya, yüksek kaliteli kimya setlerinin hazır bulunması ve laboratuvar tedarikçilerinin hobilere serbestçe satış yapması nedeniyle istisnai (kural dışı) bir hobiydi. Örneğin, Linus Pauling on bir yaşında, temini hukuk dışı olmasına rağmen, potasyum siyanürü temin etmekte hiç zorluk çekmedi. Araştırmacılardan üniversite profesörlerine ve hatta bazı Nobel ödülü sahiplerine kadar pek çok akademisyen, bilimlere olan ilgilerinin en azından bir kısmının gençken kimya setlerine ve ev laboratuvarlarına kadar izlenebileceğini kabul etmiştir. Bunlar arasında Dorothy Hodgkin, Robert F. Curl, George A. Olah, Rudolph A. Marcus, Louis J. Ignarro, Richard Schrock, Roger Y. Tsien, William D. Phillips, Steven Weinberg Peter Licence, vb. bulunmaktadır. Ancak, terörizm, uyuşturucu ve güvenlikle ilgili artan endişeler nedeniyle, tedarikçiler amatörlere satış yapma konusunda giderek daha isteksiz hale geldi ve kimya setleri istikrarlı bir şekilde azaltıldı. Bu eğilim yavaş yavaş devam etti ve dünyanın birçok yerindeki hobicileri çoğu reaktife erişimden mahrum bıraktı.
Ev tabanlı kimya laboratuvarları, özellikle dünya çapında birçok yerel ve eyalet düzeyinde hükümet, virüsün yayılmasını kontrol altına almak için sokağa çıkma yasağı veya başka tür kısıtlamalar uyguladığından, COVID-19 salgını sırasında öğrencilere uzaktan eğitim vermenin bir yolu olarak araştırıldı.

Hobi, çoğu bölgede genellikle yasal olsa da, [b] amatör kimyagerler ve kanun uygulayıcı kurumlar arasındaki ilişkiler genellikle kötü yöndedir. Hobiler genellikle uyuşturucu ve terörle mücadeleyi amaçlayan yasalardan etkilenir. Ayrıca, birçok kimyasal tedarik şirketi amatörlere satış yapmayı reddetmekte ve bu tür politikalar bazen açıkça ifade edilmektedir.

Kanada'da, nitrik asit ve hidrojen peroksit gibi çok çeşitli temel laboratuvar reaktifleri "patlayıcı öncüleri" olarak sınırlandırılmıştır. (Kanada Patlayıcılar Yasası)
2008'in sonlarında, Saskatchewan'dan 18 yaşındaki bir üniversite öğrencisi olan Lewis Casey, ailesinin garajında küçük bir kimya laboratuvarı inşa etmişti. Casey'in laboratuvarı inşa etmesinden 2 hafta sonra bir arama emriyle eve baskın yapıldı. Baskından sonra, polis başlangıçta bunun bir met laboratuvarı olduğunu iddia etti ancak daha sonra patlayıcı üretmek için gerekli malzemelerden bazılarına sahip olduğunu iddia ederek Casey'i tutukladı. Casey'in de suçlamaları kabul etmesi üzerine Kraliyet, 13 Ekim'de, onun aleyhindeki suçlamaları geri çekti.

AB'de, reaktif kısıtlamalarına ilişkin düzenlemeler birkaç farklı kümede sınıflandırılabilir:

Çift kullanımlı mallar
CWC'nin 1, 2 ve 3 numaralı Programlarındaki maddeler
Ortak Askeri Listedeki maddeler
Tehlikeli kimyasallar
İşkenceyle mücadele yönetmeliğine tabi kimyasallar
Yaptırım ve ambargolar nedeniyle belirli ülkelere ihraç edilemeyen kimyasallar
Patlayıcı öncülleri
Uyuşturucu öncülleri
Bu düzenlemeler, bir veya daha fazla "aracı" türünü (örneğin üreticiler, satıcılar, distribütörler, vb.), son kullanıcıları veya her ikisini etkileyen hükümler içerebilir. Reaktif üreticileri, genellikle, bu programlarda listelenen bir kimyasalın satışını kabul etmeden ve işleme koymadan önce müşterilerin bir son kullanıcı beyanı imzalamasını ister.
Tehlikeli kimyasallara ilişkin AB mevzuatının temel taşlarından biri, 1907/2006 Sayılı Yönetmelikte (EC) tanımlanan Kimyasalların Kaydı, Değerlendirilmesi, İzni ve Kısıtlanmasıdır. (REACH)

2019'un sonlarında, 42 yaşında bir adam, Brno, Židenice'deki dairesinde ölü bulundu. Evde arama yapan polis, yarım kilo pikrik asit de dahil olmak üzere çok miktarda kimyasal madde buldu. Polis tedbir olarak sokağı kapattı ve reaktifler sınıflandırılıp çıkarılırken toplam 80 sakin tahliye edildi. Bazı magazin gazeteleri, yasadışı uyuşturucu üretimine işaret eden ve aşırı dozdan ölmüş olabileceğini belirten erken spekülasyonlar yayınladı. Ancak ölen adamın bir arkadaşı, akıl sağlığı sorunları yaşıyor olabileceğini açıkladı ve otopsi ön sonuçları, ölümünün en olası nedeninin intihar olduğunu öne sürdü.

Amonyak, formülü NH3 olan; azot atomu ve hidrojen atomundan oluşan renksiz, keskin ve rahatsız edici kokulu bir bileşiktir. OH- iyonu içermediği hâlde suda zayıf baz özelliği gösterir. Bir amonyak molekülü, bir azot ve üç hidrojen atomundan oluşur. Oda sıcaklığında gaz hâlde bulunan bileşiğin ticari formu sulu çözeltiyi içermektedir.

Amonyak, kovalent bağlı bir bileşiktir. Molekülleri polar olduğundan su içinde yüksek oranda çözünür. Amonyak molekülleri kendi aralarında olduğu gibi su molekülleri ile de zayıf hidrojen bağı oluşturur ve suda çözünür.

Yaptığı bileşikte, sp3 hibritleşmesi yapmıştır.
Bağ yapmamış bir çift elektronu olduğundan molekül şekli üçgen piramittir, bu yüzden polar bir moleküldür.
Gazlaşma gizli ısısı çok yüksektir, bu nedenle sanayi tesislerinde soğutucu madde olarak da kullanılır.

Oda koşullarında doymuş amonyak çözeltisi %34'lük olup, yoğunluğu 0,88 g/ml'dir.
1 atm basınç ve 0 °C de 1300 litre, 1 atm basınç ve 20 °C'de 700 litre amonyak çözünür.
1 atm basınçta kaynama noktası -33,33 °C (239,82 K)'dir. -77,73 °C (195,42 K) donduğundan, oda koşullarında gaz hâlinde bulunur.

İsmin kökeni Eski Mısır'a dayanır. Amon tapınağını ısıtmada kullanılan deve tezeklerinden çıkan gazlardan, tapınağın duvarlarında, tavanında sofra tuzu gibi beyaz kristaller hâlindeki amonyum klorür yani nişadır birikmiştir. Buna da o dönemde "Amon'un Tuzu" denilmiştir.

Amonyak; gübre, ilaç, boya, parfüm gibi maddelerin sentezlenmesinde ilk aşamada kullanılmaktadır. Amonyak canlılar için zehirli bir maddedir, kullanılırken dikkat edilmesi gerekir. Piyasada amonyak adı altında satılan maddeler amonyağın sulu çözeltisi olan amonyum hidroksittir.

Temizlik malzemelerinde, patlayıcı ve gübre yapımında, kimya sanayisinde, nitrik asidin, boyaların, parfümlerin, plastiklerin ve ürenin üretiminde ve endüstriyel soğutma sistemlerinde kullanılır.

Anaksimandros (Yunanca: Ἀναξίμανδρος), Miletos'ta Sokrates öncesi dönemde yaşamış İyonlu bir filozoftur. Thales'in öğrencisidir. Aynı zamanda tarihsel kaynaklara göre öğretilerini kaleme almış ilk filozoftur ve eseri Grek dilinde düzyazı olarak kaleme alınmış ilk kitaptır. Ancak yazdıklarından sadece bir cümle günümüze ulaşmıştır. Onun buluşlarıyla ilgili birincil kayıtlar sonraki yazarların bize aktardıklarıdır. (Söz konusu tek cümlede su ve ateş gibi sözlerin ortaya çıkışı, haksızlıkların cezalandırdığı insan toplumundan elde edilen mecazlarla betimlenir. Örneğin ne sıcak ne de soğuk süreklidir, ikisi de aralarındaki dengeyi korumak için ödün verirler.)
Anaksimandros, sadece filozof değil, aynı zamanda matematikçi, astronom, doğa bilgini, kartograf ve devlet adamı olarak da tanınır. Carlo Rovelli gibi düşünürler onu bilimsel düşüncenin öncüsü olarak görürler. Bilime önderlik yapan ve evrene farklı gözle bakıp inceleyen ilk kişidir. Birçok kişi tarafından astronominin kurucusu sayılır ve ilk kez kozmoloji ya da dünya üzerinde sistematik felsefe görüşü geliştiren filozoftur. Felsefeye ‘arkhe’ terimini de ilk o getirmiştir.
Ayrıca, Miletlilerin Karadeniz kıyısındaki kolonilerinden biri olan Apollonia'nın yöneticisi olarak görev yaptığı belirtilmektedir. Bu şekilde, Anaksimandros'un çok yönlü bir bilim insanı ve yönetici olarak katkıları daha belirgin hale gelir.

Anaksimandros, MÖ 610 civarında Milet'te doğmuş, Praxiades'in oğludur. Tarihçi Atinalı Apollodorus, MÖ 547-546'da, 58. Olimpiyatın ikinci yılında 64 yaşında vefat ettiğini belirtir.Milet şehri, onun felsefi katkılarının merkezlerinden biri olmuş ve yaşadığı dönemde Samos tiranı Polykrates’in yönetimi etkisini sürdürmüştür. Anaksimandros'un, Thales'in hem yurttaşı hem de öğrencisi olduğu, onun felsefesi üzerine önemli bir devamcı olduğu bilinir. Anaksimandros'un ölümü, Herakleitos’un doğumuyla aynı döneme denk gelir.
Themistios, Anaksimandros'un "doğa üzerine yazılmış ilk Yunan düzyazı eserini" yazan kişi olduğunu belirtmiş, bu nedenle onun eserleri ilk Yunanca düzyazı metinler arasında yer alır. Ancak, Aristoteles öncesi döneme ait metinlerden herhangi bir iz bulunmaz. Platon döneminde unutulmuş olsa da, Aristoteles ve Theophrastos sayesinde yeniden keşfedilmiş ve felsefesi aktarılmıştır. Theophrastos'a göre Anaksimandros, evrene "dünya" adını veren ilk kişidir.

İyonya, MÖ 1000'lerde 12 İyon koloni şehrinin bir araya gelmesiyle oluşmuştu. Denizci bir topluluk olan İyonlar, özgür düşünceye açık yapıları ve geniş kültürel etkileşimleri sayesinde felsefe tarihinde önemli bir konuma sahiptiler. İyonya, görünen dünyanın ardındaki değişmeyen temel ilkeleri sorgulayan rasyonel bir yaklaşımın filizlendiği bir merkezdi. Bu 12 şehir arasında en dikkat çekeni ise, tarihte Milet Okulu'nu ortaya çıkaran Milet şehriydi.
Anaksimandros, yaklaşık MÖ 600'lerde öğretilerini geliştiren Milet Okulu'nun ikinci önemli filozofuydu. Aristoteles'e göre, Anaksimandros, Thales'in öğrencisi ve devamcısıdır. Aristoteles onun yazılarını incelemiş ve fikirlerini aktarmıştır. Anaksimandros'un felsefesi, doğayı ampirik ve mantıksal yöntemlerle sorgulaması bakımından özel bir yere sahiptir. Pisagorcular ve Elalı filozofların görünmeyen gerçekliklere yönelik metafiziksel yaklaşımlarının aksine, Anaksimandros doğayı, görünen dünyaya bağlı kalarak ve kurgusal-dinsel öğelerden arınmış bir şekilde incelemiştir. Bu yaklaşımın bir göstergesi de eserine Doğaya Dair (Peri Physeos) adını vermesiydi.
Anaksimandros felsefesinin temel soruları, doğayı ve evreni anlamaya yönelikti:

Görünen doğanın sürekli değişimi ardındaki temel ilke nedir?
Dünya nedir ve neyin içindedir?
Yer ile gök arasındaki mesafe nedir?
Bu tür sorular, onun bilimsel ve rasyonel düşünceyi temellendirmedeki önemini ortaya koyar.
Homeros ve Hesiodos'un dini-mitolojik açıklama tarzlarının ardından, Pre-Sokratik filozoflar, doğa ve varlığı bilimsel, natüralist ve akılcı yöntemlerle incelemeye başlamışlardır. Bu felsefi gelenek, giderek daha rasyonel, seküler ve bilimsel açıklamalara yönelmiştir. Anaksimandros, dünyanın, gök cisimlerinin ve canlılığın kökenine dair açıklamalarında dini-mitolojik unsurları bir kenara bırakmış; bunun yerine, natüralist ve akılcı bir metodolojiyle ulaşılan sonuçları savunmuştur. Bu yönüyle, Pre-Sokratik geleneğin önde gelen temsilcilerinden biri olarak kabul edilmektedir. Thales'le başlayan bu düşünsel dönüşüm, onun hemşerisi ve öğrencisi olarak kabul edilen Anaksimandros tarafından devam ettirilmiştir. Hatta bazı düşünürler, Thales'in geleneksel düşünme biçimlerinden tamamen kopamadığını, buna karşın Anaksimandros'un daha özgün ve yenilikçi fikirler sunduğunu belirterek bilimin başlangıcının Anaksimandros'la yapılmasının daha uygun olduğunu savunurlar.

Anaksimandros'un Apeiron (sonsuz) kavramı, onun doğa felsefesinde merkezi bir yer tutar ve oldukça derin bir anlam yelpazesi sunar. Apeiron, sınırları olmayan, hem uzamsal hem de zamansal anlamda sonsuz bir ilkeyi ifade eder. Bu kavram, aynı zamanda Anaksimandros'un kozmogonik (evrenin oluşumu) ve ontolojik (varlıkların doğası) ilkelerinin bir birleşimidir. Apeiron, bir anlamda her şeyin başlangıcı ve özü olarak düşünülebilir. Örneğin Spinoza, bir şeyin niteliğini belirlemeye çalıştığımızda, onun karşıtını da zorunlu olarak ortaya koyduğumuzu savunur. Anaksimandros'un felsefesinde bu düşünce, doğanın temel maddesi olan aperion kavramında kendini gösterir. Ona göre başlangıçtaki madde sınırsız ve belirsizdir, çünkü belirli bir madde (örneğin su) sonludur ve bu nedenle tüm varlıkların kaynağı olamaz. Anaksimandros'un apeiron anlayışı, daha sonra Spinoza'nın felsefesinde de benzer bir şekilde görüldüğü üzere ele alınmıştır.

Apeiron ve Nomos arasında oldukça kuvvetli bir bağ mevcuttur. Nomos, doğadaki her şeyin dengede ve düzenli kalmasına yardımcı olan, farklı olan şeylerin güzel bir şekilde birlikte çalışmasını sağlayan özel bir kural gibidir.
Anaksimandros, doğadaki her şeyin özel bir şekilde, bir tür takım gibi birlikte çalıştığına inanıyordu. Bir şey bu takım çalışmasını bozmaya çalışırsa, örneğin doğanın bir parçasının diğer bir parçasına zarar vermesi gibi, buna adaletsizlik denir. Doğanın, her şeyin dengede kalmasına yardımcı olan kendi kuralları vardır ve bunlara "nomos" adını verir. Bu nedenle, Anaksimandros evrenin yalnızca büyük bir makine gibi birlikte çalışmadığını, aynı zamanda adil ve iyi olmasına yardımcı olan kuralları da olduğunu düşünüyordu.

Miletos'lu diğer iki filozof gibi onun da temel sorunu, ilkenin (arkhe) özü sorunudur. Anaksimandros arkhe kavramıyla duyusal verili olanı aşarak hedefi belli olan bir yönde metafizik bir kavrama doğru ilk adımı atmaktadır. Arkhe olarak niçin ‘sonsuz'u (Apeiron) seçtiğini de bilmektedir. Çünkü sırf böyle bir kavram yaşam sürecinin sonsuza kadar devamını güven altına alabilir. Ona göre doğmak birlik olmaktır, ölmek her şeyin ilkesine dönmektir ve dünyanın tanıdığı ya da tanıyacağı bütün varlıklar sonsuz sayıda olmuş ve olacaklardır. Apeiron tüm nesnelerin içinde nesne ile kaynaşmış bir şekilde bulunan ve mekansal olarak sınırsız yani tükenmez bir kaynaktır. Anaksimandros duyularımızla algılanamayacak kadar belirsiz olan Apeiron ile algılanan dünyanın dışında bir takım oluşların var olduğunu kabul eder. Anaksimandros'un Apeiron'u ile Platon'un idealarına giden yol açılmıştır.
Anaksimandros sonsuz'u nitel yönden homojen ama hala belirsiz bir madde yığını olarak düşünüyordu. Sonsuz kavramıyla sonsuz (sınırsız) maddeyi kastettiği zaman, bununla sırf madde ile gücün henüz birbirinden ayrılmadığını anlatmak istiyordu. Bu Dünyada olup bitenler Anaksimandros'a göre asla sona ermeyen harekete dayanmaktadır. Bu hareket ilkenin özüne ait olduğuna göre, ilke de özü vasıtasıyla olup bitenleri kavranabilir duruma getirecektir.
Önemli başka bir adımı da, ilkenin evrensel süreçteki etkisini tek tek tasarlama ve ancak ondan sonra kavranabilir duruma getirme denemesidir.

Anaksimandros'un Apeiron anlayışı, Bir olma özelliği taşır, çünkü o, içindeki zıtlıkları barındıran ancak kendisi bir bütün olarak tek olan bir ilkeyi işaret eder. Her şeyin Apeiron'dan çıktığı ve tekrar ona döneceği görüşü, bir oluş ve yok oluş döngüsünü ifade eder. Bu bağlamda, sıcaklık, soğukluk, yaşlık ve kuruluk gibi karşıtlar, bir arada bulunurlar ve bir düzen içinde hareket ederler. Ancak bu karşıtlıklar mutlak anlamda bir değişim ya da yok olma durumu yaratmazlar, her biri diğerini dengeleyerek varlığını sürdürür.

Anaksimandros'un Apeiron'u aynı zamanda tanrısal bir nitelik taşır. Aristoteles'in ifadesiyle, Apeiron ölümsüzdür ve yok edilemezdir. Bu özellikleri, onu bir madde olmaktan çıkarıp, bir tür kozmik düzenleyici ilkeye dönüştürür. Apeiron'un zamansal ve uzamsal olarak sonsuz olması, her şeyin özüdür ve bu bağlamda, doğa olaylarını yöneten güç olarak kabul edilir.

Anaksimandros, Apeiron'u çoklukların kaynağı olarak değil, çoklukları doğuran ve onları sürekli bir döngü içinde var kılan bir ilke olarak görür. Bu çokluklar, birbirine dönüşebilen zıtlıklar şeklinde varlık gösterirler. Birbirlerini yok etme yerine, zıtlar sürekli bir mücadele içinde dengeyi sağlarlar.

Evrenin sırf gözleme ve rasyonel düşünmeye dayalı meydana geliş öyküsünü ilk kez tasarlayan dünyamızın bir 'evren' yani planlı bir şekilde düzenlenmiş bir bütün olduğunu ilk kez o ifade etmiştir. Anaksimandros'un mitolojiyi kullanmadan evreni açıklamaya çalışması onu bu konuda kendinden önce yazan yazarlardan (Hesiodos) ayırır. Tarihe en büyük katkısı evren hakkında ve hayat hakkında yazdıklarıdır. Bu yüzden ‘evren’in babası’ olarak adlandırılır. Aynı zamanda astronomiyi de o icat etmiştir. Bilinen dünyanın bir haritasını çizmiştir. Ussal çıkarımlara önem veren bir düşünür olduğundan simetriye ağırlık vermiştir.
Sıcakla soğuğun önceden beri var olan doğuruşu nesnesi kozmosun meydana gelişinde ayrılmış ve bundan yeryüzü çevresindeki havayı bir ağacın kabuğu gibi saran bir alev kümesi meydana gelmiş, bu küre parçalanıp da bir takım daireler halinde toplandığı zaman güneş, 

Antinötron (n), nötrondan sadece bazı özelliklerinin eşit büyüklükte fakat zıt işarete sahip olması nedeniyle farklılık gösteren, nötronun antiparçacığıdır. Nötron ile aynı kütleye sahiptir ve net elektrik yükü yoktur, ancak karşıt baryon sayısına sahiptir (nötron için +1, antinötron için −1). Bunun nedeni antinötronun antikuarklardan oluşması ve nötronların da kuarklardan oluşmasıdır. Antinötron, bir yukarı antiquark ve iki aşağı antikuarktan oluşur.
Antinötron elektriksel olarak nötr olduğundan doğrudan kolayca gözlenemez. Bunun yerine, maddeyle yok olmasının ürünleri gözlenir. Teorik olarak, bir serbest antinötronun, bir antiprotona, bir pozitrona ve bir nötrinoya bozunması beklenir ve bu süreç serbest nötronların beta bozunmasına paraleldir. Baryon sayısının korunmasını ihlal eden bir süreç olan nötron-antinötron salınımlarını açıklamak için teorik öneriler geliştirilmiştir.
Antinötron, antiprotonun keşfedilmesinden bir yıl sonra, 1956'da Bruce Cork tarafından Bevatron'daki (Lawrence Berkeley Ulusal Laboratuvarı) proton-antiproton çarpışmalarında keşfedildi.
Antinötronun (+1,91μN) manyetik momenti nötronun (-1,91μN) tersidir.  Kullanılmış μN birimi nükleer manyetondur.

Anti madde
Parçacıkların listesi

LBL Parçacık Veri Grubu: özet tablolar 17 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Nötron-antinötron salınımının baskılanması
Temel parçacıklar: antinötron keşfi hakkında bilgi içerir (arşivlenmiş bağlantı)
"Is Antineutron the Same as Neutron? 30 Ekim 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi."

Antoine-Laurent de Lavoisier (/ləˈvwɑːzieɪ/ lə-VWAH-zee-ay; Fransızca telaffuz: [ɑ̃twan lɔʁɑ̃ də lavwazje]; 26 Ağustos 1743, Paris – 8 Mayıs 1794, Paris ayrıca Fransız Devrimi'nden sonra Antoine Lavoisier), hem kimya tarihi hem de biyoloji tarihi üzerinde büyük etkisi olan ve 18. yüzyıl kimya devriminin merkezinde yer alan bir Fransız soylusu ve kimyagerdi.
Yaşamında iki devrim görmüş bir kişidir. Devrimlerden biri, yüzyıllar boyunca simya adı altında sürdürülen çalışmaların, bugünkü anlamda, kimya bilimine dönüşmesidir. İkinci devrim ise Fransız Devrimi'dir.

Antoine-Laurent Lavoisier Parisli zengin bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir. Daha küçük yaşında iken annesini kaybeden Lavoisier, babasının yakın ilgi ve bakımıyla büyür; başlangıçta belki de onun etkisiyle, hukukçu olmaya yönelir. Ancak bu arada uyanan deneysel bilim merakı, çok geçmeden bir tutkuya dönüşür. Yirmi bir yaşına yeni bastığında, Paris'in sokaklarını aydınlatma proje yarışmasında birinciliği alır, Fransız Bilim Akademisi'nce altın madalya ile ödüllendirilir. 25 yaşına geldiğinde, özellikle kimya alanındaki çalışmaları göz önüne alınarak akademiye üye seçilir. Bu arada hükûmetin özel bir komisyonunda görevlendirilen genç bilim insanı, metrik sistemin oluşturulması, Fransa'nın jeolojik haritasının çıkarılması gibi etkinliklerden tarımda verimin yükseltilmesine uzanan pek çok uygulamalı bilim çalışmalarını düzenler. Ayrıca o sırada bir tür abluka altında olan ülkesinin savunma ihtiyacı barutun üretim sorumluluğunu üstlenir. Genç bilim insanı bu kadarla da yetinmez; ileride yaşamını yitirmesine yol açan bir işe, ülkenin bozuk vergi sistemini düzeltme işine el atar. Ama tüm bu uğraşlarına karşın Lavoisier, kendisini asıl ilgilendiren bilimden kopmamıştır; her fırsatta özel laboratuvarına çekilip deneylerini sürdürmekten geri kalmaz.

Lavoisier bilim dünyasında en başta yanma olayına ilişkin geliştirdiği yeni kuramıyla ün kazanır. Ne var ki, simya devrimini oluşturmada başka önemli çalışmaları da vardır. Ayrıca deneylerinde, özellikle ölçme işleminde gösterdiği olağanüstü duyarlılık, kendisini izleyen yeni kuşak araştırmacılar için özenilen bir örnek olmuştur. Kimya dili; mantıksal düzen ve kuramsal açıklama yönlerinden bilimsel kimliğini Lavoisier'e borçludur. Tüm bu çalışmalarında ona büyük desteği eşi sağlar: deney şekillerini çizer, yabancı dillerden kaynak çeviriler yapar, makale ve kitaplarını yayıma hazırlar.
Lavoisier araştırmalarına başladığında, kimyada Antik Yunanların maddeye ilişkin dört element (toprak, su, ateş ve hava) öğretisinin yanı sıra yanmaya ilişkin flogiston kuramı geçerliydi. Bilindiği gibi, bir tahta ya da bez parçası yandığında duman ve alev çıkar, yanan nesne bir miktar kül bırakarak yok olur.
Yürürlükteki kurama göre, yanma; yanan nesnenin flogiston denen, ama ne olduğu bilinmeyen, gizemli bir madde çıkarması demekti. Odun kömürü gibi yandığında geriye en az kül bırakan nesneler flogiston bakımından en zengin nesnelerdi. Bilim adamlarının çoğunlukla doyurucu bulduğu bu kurama ters düşen kimi gözlemler de yok değildi. Bunlardan biri yanma için havanın gerekliliğiydi. Bir diğeri, kurşun gibi madenlerin, erime derecesinde ısıtıldığında, yüzeylerinde oluşan "calx"ın, madenin eksilen bölümünden daha ağır olmasıydı. Aslında yanma olayını açıklamadaki güçlüğün bir nedeni gazlara ilişkin bilgi eksikliğiydi. 1756'da İskoç kimyageri Joseph Black "sabit gaz" dediği karbon dioksidi buluncaya dek bilinen tek gaz hava idi. İngiliz kimya bilgini Joseph Priestley daha sonra deneysel olarak 10 kadar yeni gaz keşfeder. Bunlardan biri onun "yetkin gaz" dediği, ileride Lavoisier'nin "oksijen" adını verdiği gazdır.
Priestley, oksijeni bulmasına karşın flogiston kuramından kopamaz. Üstün bir deneyci olan bu İngiliz bilim insanı, kuramsal yönden rakibi Lavoisier ile boy ölçüşecek yeterlilikte değildi. Lavoisier yanma olayı ile 1770'lerin başında ilgilenmeye başlamıştı. Kapalı bir kapta fosfor yakınca gazın ağırlığının değişmediğini, oysa kabı açtığında havanın içeri girmesiyle birlikte gazın ağırlığının az da olsa arttığını saptamıştı. Bu gözlemin yürürlükteki kurama uymadığı belliydi, ama daha doyurucu bir açıklaması da yoktu.

Lavoisier aradığı açıklamanın ipucunu birkaç yıl sonra Priestley'le Paris'te buluştuğunda elde eder. Priestley cıva oksit üzerindeki deneylerinden söz ederken bulduğu "yetkin gaz"ın özelliklerini belirtir. Lavoisier yayınlarının hiçbirinde Priestley'e hakkı olan önceliği tanımaz; sadece bir kez, "Oksijeni Priestley'le hemen aynı zamanda keşfetmiştik," demekle yetinir.
Doğrusu, oksijenin keşfinde öncelik Lavoisier'nin değildi; ama bu gazın gerçek önemini ilk kavrayan bilim insanı oydu. Priestley'in deneylerini kendine özgü dikkat ve özenle tekrarlamaya koyulur. Belli miktarda havaya yer verilen bir kapta cıva ısıtıldığında, cıvanın kırmızı cıva oksite dönüşmesiyle ağırlık kazandığı, havanın ise aynı ölçüde ağırlık yitirdiği görülür. Lavoisier deneylerinde bir adım daha ileri gider; cıvadan ayırdığı cıva oksiti (calx'ı) tarttıktan sonra daha fazla ısıtır; kora dönüşen kırmızı oksitin giderek yok olmaya yüz tuttuğunu, geriye belli sayıda cıva taneciğiyle, solunum ve yanma sürecinde atmosferik havadan daha etkili bir miktar "elastik akıcı" kaldığını saptar. Elastik akıcı Priestley'in "yetkin gaz" dediği şeydi.
Lavoisier üstelik bu artığın ağırlığı ile cıvanın ilk aşamadaki ısıtılmasından azalan hava ağırlığının da eşit olduğunu belirler. Dahası, cıva oksitin ısı altında cıvaya dönüşmesiyle kaybettiği ağırlık etkili bölümüyle (yani oksijenle) birleşmesiyle gerçekleşmektedir. Başta önemsenmeyen bu kuram, suyun iki gazın birleşmesiyle oluştuğuna ilişkin, Cavendish deney sonuçlarını da açıklayınca, bilim çevrelerinin dikkatini çekmede gecikmez. Cavendish deneylerinde, asitlerin metal üzerindeki etkisinden "yanıcı" dediği bir gaz elde etmiş, bunu flogiston sanmıştı. Ancak Priestley'in bir deneyi onu bu yanlış yorumdan kurtarır. Priestley, hidrojen ve oksijen karışımı bir gazı elektrik kıvılcımıyla patlattığında bir miktar çiyin oluştuğunu görmüştü. Aynı deneyi tekrarlayan Cavendish daha ileri giderek patlamada "yanıcı" gazın tümünün, normal havanın ise beşte birinin tüketildiğini, öylece oluşan çiyin ise arı su olduğunu saptar.
Flogiston teorisi yıkılmıştı artık. Yeni teorinin benimsenmesi, kimi bağnaz çevrelerin direnmesine karşın, uzun sürmez. Kimyada geciken atılım, sonunda gerçekleşmiş olur. Lavoisier, ulaştığı sonucu Bilim Akademisi'ne bir bildiriyle sunar; ne var ki, tek kelimeyle de olsa Priestley, Cavendish vb. deneycilerin katkılarından söz etmez. Lavoisier'in aslında ne yeni kimyasal bir nesne, ne de yeni kimyasal bir olgu keşfettiği söylenebilir. Onun amacı yeni ve işler bir sistem kurmaktı. 1789'da yayımlanan Traité Élémentaire de Chimie adlı yapıtı, kendi alanında, Newton'un Principia'sı sayılsa yeridir. Biri modern fiziğin, diğeri modern kimyanın temelini atmıştır.
Lavoisier'i bilim tarihinde önemli hale getiren bir özelliği de nesnelerin kimyasal değişimlerini ölçmede gösterdiği olağanüstü duyarlılık olmuştur. Bu özelliği ona "Kütlenin Korunumu Yasası" diye bilinen çok önemli bilimsel bir ilkeyi ortaya koyma olanağı sağlamıştır. Lavoisier, kimi kez kendi adıyla da anılan bu ilkeyi şöyle dile getirmişti:

Doğanın tüm işleyişlerinde hiçbir şeyin yoktan var edilmediği, tüm deneysel dönüşümlerde maddenin miktar olarak aynı kaldığı, elementlerin tüm bileşimlerinde nicel ve nitel özelliklerini koruduğu gerçeğini tartışılmaz bir aksiyom olarak ortaya sürebiliriz demiştir ve modern kimyanın temelini atmıştır.
1794'te solunum üzerinde deneylerini yapmakta olduğu bir sırada, Lavoisier, Devrim Mahkemesi önüne çağrılır. İki suçlamaya hedef olmuştur: 

Devrim karşıtı olarak karalanan aristokrasiyle ilişkisi;
Vergi toplamada yolsuzluk (Lavoisier topladığı vergilerin küçük bir bölümünü laboratuvar deneyleri için harcamıştı).
Lavoisier'yi kurtarmak için dostları mahkemeye başvururlar ancak mahkeme tarafından tanık olarak dahi dinlenilmemişlerdir. "Yurttaş Lavoisier'in çalışmalarıyla Fransa'ya onur sağlayan büyük bir bilgin olduğunda hepimiz birleşiyor, bağışlanmasını diliyoruz" dilekçesiyle başvuran günün seçkin bilim adamlarına karşı yargıç Jean-Baptiste Coffinhal'ın verdiği yanıt kesin ve çarpıcıdır: "Cumhuriyet'in bilginlere ve kimyacılara ihtiyacı yoktur! Adaletin seyri ertelenemez" Galileo yaşamının son on yılını Engizisyon'un göz hapsinde geçirmişti. Lavoisier'in sonu daha acıklı olur; 51 yaşında iken, "devrim" adına kafası giyotinle kesilir. Lavoisier, boynunun vurulmasını beklerken kitap okuyordur. Cellat, onu giyotine götürmek için yanına geldiğinde, Lavoisier, nerede kaldığını unutmamak için okuduğu kitabın arasına bir kitap ayracı koymuştur. 8 Mayıs 1794 tarihinde idam edildi. Ölümünden 1.5 yıl sonra Hükûmet tarafından temize çıkarıldı ve itibarı iade edildi. Ondan kalan eşyaları dul eşine teslim edildi. Ölümünden bir yüzyıl sonra Paris'te heykeli dikildi. Onu idama mahkûm eden yargıç Jean-Baptiste Coffinhal, Thermidor tepki döneminden sonra Ağustos ayında tutuklandı ve 6 Ağustos 1794 tarihinde giyotinle idam edildi.

Bilimin Öncüleri (Cemal Yıldırım), TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları

Asetik asit veya etanoik asit CH3COOH formüllü bir organik asittir, sirkeye ekşi tadını ve keskin kokusunu vermesiyle bilinir. Bu yüzden halk arasında sirke ruhu veya sirke asidi şeklinde de adlandırılır. Karboksilik asitlerin en küçüklerindendir (en küçük olan formik asittir). Doğada karbonhidratların yükseltgenmesiyle oluşur. Sanayide asetik asit hem biyolojik yolla hem de sentetik yolla imal edilir. Tuz ve esterine asetat denir. Suda tamamen çözünür.

Sirke genelde %4-5 oranında asetik asit içerir ama turşu kurmak için kullanılan sirkelerde bu oran %18'e varır. Sirkenin oluşturduğu asitli ortam gıdaların bozulmasına neden olacak çoğu mikroorganizmanın büyümesini engeller. Bu yüzden sebzelerin ömrünü uzatmak için turşu yapımında sirke tercih edilir.

Sanayide asetik asidin geniş bir kullanım alanı vardır, çoğu kimyasalın üretiminde hammadde olarak kullanılır. En önemli kullanımı vinil asetat üretimidir ve bundan elde edilen polivinil asetat tahta tutkalı olarak kullanılır. Bunu asetik anhidrit ve asetik ester üretimi izler. Sirke üretiminde kullanımı nispeten önemsizdir. Asetik asidin bir diğer önemli yanı çözücü olarak kullanılmasıdır. PET plastiklerin üretiminde kullanılan tereftalik asit üretiminde asetik asit çözücü olarak kullanılır, bu kullanım asetik asidin tüm kullanımının %5-10'unu oluşturur. Asetik asit gıda sanayisinden tampon özelliğinden dolayı E260 adıyla bir katkı maddesi olarak kullanılır.
Asetik asit türevlerinin de çeşitli kullanım alanları vardır. Örneğin, Sodyum asetat dokuma sanayinde ve gıda katkı maddesi olarak (E262) kullanılır. Selüloz asetat fotoğraf filmi üretiminde kullanılır.
Asetik asidin zayıf bir asit olması onun özellikle ev içinde temizleme amacıyla kullanılmasının nedenidir. Seyreltik asetik asit (sirke) çaydanlıkların kireçten arındırılmasında, cam ve diğer parlak yüzeylerdeki madenî birikmelerin temizlenmesinde kullanılabilir. 

Yoğun asetik asit cildi yakar, göze kalıcı zarar verir ve ciltte kabarcıklar oluşmasına neden olur. Etkileri birkaç saat sonra hissedilir. Bu etkilerden korunmak için nitril koruma eldivenleri giyilir. Asetik asit 39 °C üzerinde tutuşabilir, havayla patlayıcı karışımlar oluşturabilir.
%25'ten daha yoğun asetik asit laboratuvarlarda çekerocak altında kullanılmalıdır. Seyreltik asetik asit zararsızdır ama, daha kuvvetli çözeltileri insan ve hayvanlar için zararlıdır. Sindirim sistemine ciddi hasar verebilir ve kan asitliğini ölümcül oranda değiştirebilir.

Asetik asit yanlışlıkla yutulduğunda kusmaya izin verilmemeli, kişi bayılmış ise hiçbir şey verilmemeli, ayık ise yumurta ve süt karışımı bir içecek verilmeli, ağız bol su ile yıkanmalı ve içmesi için bol su verilmelidir.
Asetik asit cilde temas ettiğinde bol su ile yıkanmalı, asit bulaşan elbise çıkarılmalı, asidin temas ettiği yere karbonat veya sodyum karbonat (hamur kabartma tozu) uygulanmalıdır (ki, bu yöntem asidin etkisini azaltacaktır).
Asetik asit eğer göze temas ettiyse ılık suyla 15 dakika boyunca göz yıkanmalıdır.

Asetilsalisilik asit (ASA) olarak da bilinen aspirin, ağrı, ateş ve/veya inflamasyonu azaltmak için ve antitrombotik olarak kullanılan nonsteroid antiinflamatuar bir ilaçtır (NSAID). Aspirinin tedavi etmek için kullanıldığı spesifik inflamatuar durumlar arasında Kawasaki hastalığı, perikardit ve romatizmal ateş yer alır.
Aspirin ayrıca yüksek risk altındaki kişilerde kalp krizi, iskemik inme ve kan pıhtılaşmasını önlemeye yardımcı olmak için uzun süreli olarak kullanılır. Ağrı veya ateş için, etkiler tipik olarak 30 dakika içinde başlar. Aspirin diğer NSAİİ'lere benzer şekilde çalışır, ancak trombositlerin normal işleyişini de baskılar.
Yaygın bir advers etki mide rahatsızlığıdır. Daha önemli yan etkiler arasında mide ülseri, mide kanaması ve astımın kötüleşmesi yer alır. Kanama riski yaşlı, alkol kullanan, diğer NSAİİ'leri alan veya diğer kan sulandırıcı ilaçları kullanan kişilerde daha yüksektir. Aspirin hamileliğin son döneminde tavsiye edilmez. Reye sendromu riski nedeniyle enfeksiyonu olan çocuklarda genellikle önerilmez. Yüksek dozlar kulak çınlamasına neden olabilir.
Söğüt ağacının (Salix cinsi) kabuğunda bulunan aspirinin bir öncüsü, sağlık üzerindeki etkileri nedeniyle en az 2.400 yıldır kullanılmaktadır. 1853 yılında kimyager Charles Frédéric Gerhardt, ilk kez asetilsalisilik asit üretmek için sodyum salisilat ilacını asetil klorür ile işledi. Sonraki 50 yıl boyunca, diğer kimyagerler kimyasal yapıyı oluşturdular ve daha verimli üretim yöntemleri geliştirdiler.
Aspirin, çoğu alanda tescilli veya jenerik ilaç olarak tıbbi reçete olmadan temin edilebilir. Her yıl tahminen 40.000 ton (50 ila 120 milyar hap) tüketilen aspirin, küresel olarak en yaygın kullanılan ilaçlardan biridir ve DSÖ'nün Temel İlaçlar Listesi'nde yer almaktadır. 2020 yılında, 17 milyondan fazla reçete ile Amerika Birleşik Devletleri'nde en sık reçete edilen 36. ilaç olmuştur.

1897 yılında Bayer şirketindeki bilim insanları, yaygın salisilat ilaçları için daha az tahriş edici bir yedek ilaç olarak asetilsalisilik asit üzerinde çalışmaya başladılar. 1899 yılına gelindiğinde Bayer bu ilaca "Aspirin" adını verdi ve tüm dünyaya sattı.
Aspirinin popülaritesi 20. yüzyılın ilk yarısında artmış, bu da birçok marka ve formülasyon arasında rekabete yol açmıştır. Aspirin kelimesi Bayer'in marka ismiydi; ancak ticari marka üzerindeki hakları kaybedildi veya birçok ülkede satıldı. Bu isim nihayetinde a(setil) + spir Spiraea ön ekinin bir karışımıdır - asetilsalisilik asidin Bayer'de orijinal olarak türetildiği meadowsweet bitki cinsi - + -in, yaygın kimyasal son ek.

Aspirin, amonyum asetat veya alkali metallerin asetatları, karbonatları, sitratları veya hidroksitlerinin çözeltilerinde hızla ayrışır. Kuru havada stabildir, ancak nemle temas ettiğinde yavaş yavaş asetik ve salisilik asitlere hidrolize olur. Alkalilerle çözeltide hidroliz hızla ilerler ve oluşan berrak çözeltiler tamamen asetat ve salisilattan oluşabilir.
Un değirmenleri gibi, aspirin tabletleri üreten fabrikalar da bina içinde havaya karışan toz miktarını kontrol etmelidir, çünkü toz-hava karışımı patlayıcı olabilir. Ulusal Mesleki Güvenlik ve Sağlık Enstitüsü (NIOSH), Amerika Birleşik Devletleri'nde 5 mg/m3 (zaman ağırlıklı ortalama) tavsiye edilen bir maruz kalma sınırı belirlemiştir. 1989 yılında Mesleki Güvenlik ve Sağlık İdaresi (OSHA) aspirin için yasal olarak izin verilen maruz kalma sınırını 5 mg/m3 olarak belirlemiş, ancak bu sınır 1993 yılında AFL-CIO v. OSHA kararı ile iptal edilmiştir.

Aspirin sentezi bir esterleşme reaksiyonu olarak sınıflandırılır. Salisilik asite, bir asit türevi olan asetik anhidrit ile muamele edilir ve salisilik asidin hidroksil grubunu bir ester grubuna (R-OH → R-OCOCH3) dönüştüren kimyasal bir reaksiyona neden olur. Bu işlem aspirin ve bu reaksiyonun bir yan ürünü olarak kabul edilen asetik asidi verir. Az miktarda sülfürik asit (ve bazen fosforik asit) neredeyse her zaman katalizör olarak kullanılır. Bu yöntem lisans eğitim laboratuvarlarında yaygın olarak gösterilmektedir.

Asetik asit ve salisilik asit arasındaki reaksiyon da aspirin oluşturabilir ancak bu esterleşme reaksiyonu tersinirdir ve suyun varlığı aspirinin hidrolizine yol açabilir. Bu nedenle, susuz bir reaktif tercih edilir.
Reaksiyon mekanizması

Yüksek konsantrasyonlarda aspirin içeren formülasyonlar genellikle sirke gibi kokar çünkü aspirin nemli koşullarda hidroliz yoluyla ayrışarak salisilik ve asetik asit açığa çıkarabilir.

Salisilik asidin bir asetil türevi olan aspirin, 136 °C'de eriyen ve 140 °C civarında bozunan beyaz, kristal, zayıf asidik bir maddedir. Asit ayrışma sabiti (pKa) 25 °C'de 3,5'tir.

Polimorfizm veya bir maddenin birden fazla kristal yapı oluşturma yeteneği, farmasötik bileşenlerin geliştirilmesinde önemlidir. Birçok ilaç sadece tek bir kristal form veya polimorf için ruhsat onayı almaktadır.
Aspirinin kanıtlanmış tek bir polimorfu Form I vardı, ancak 1960'lardan beri başka bir polimorfun varlığı tartışılıyordu ve 1981 tarihli bir rapor, aspirin anhidrit varlığında kristalize edildiğinde, aspirinin difraktogramının zayıf ek zirvelere sahip olduğunu bildirdi. O zamanlar bu durum sadece safsızlık olarak görülse de, geçmişe bakıldığında Form II aspirin olduğu anlaşılmaktadır.
Form II 2005 yılında rapor edilmiş, aspirin ve levetirasetamın sıcak asetonitrilden birlikte kristalleştirilmesi girişiminden sonra bulunmuştur.
Form I'de aspirin molekül çiftleri, asetil grupları ile (asidik) metil protonu ve karbonil hidrojen bağları aracılığıyla sentrosimetrik dimerler oluşturur. Form II'de, her aspirin molekülü aynı hidrojen bağlarını oluşturur, ancak bir yerine iki komşu molekülle. Karboksilik asit gruplarının oluşturduğu hidrojen bağları açısından her iki polimorf da aynı dimer yapılarını oluşturur. Aspirin polimorfları aynı 2 boyutlu kesitler içerir ve bu nedenle daha kesin olarak politipler olarak tanımlanır.
Saf Form II aspirin, partinin %15 ağırlıkta aspirin anhidrat ile tohumlanmasıyla hazırlanabilir.

1971 yılında, o zamanlar Londra'daki Kraliyet Cerrahlar Kolejinde çalışan İngiliz farmakolog John Robert Vane, aspirinin prostaglandin ve tromboksan üretimini baskıladığını gösterdi. Bu keşfi sayesinde Sune Bergström ve Bengt Ingemar Samuelsson ile birlikte 1982 Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü'ne layık görüldü.

Aspirinin prostaglandin ve tromboksan üretimini baskılama yeteneği, prostaglandin ve tromboksan sentezi için gerekli olan siklooksijenaz (COX; resmi adıyla prostaglandin-endoperoksit sentaz, PTGS) enzimini geri dönüşümsüz olarak inaktive etmesinden kaynaklanmaktadır. Aspirin, PTGS enziminin aktif bölgesindeki bir serin kalıntısına bir asetil grubunun kovalent olarak bağlandığı bir asetilleyici ajan olarak işlev görür (intihar inhibisyonu). Bu, aspirini geri dönüşümlü inhibitörler olan diğer NSAİİ'lerden (diklofenak ve ibuprofen gibi) farklı kılar.
Düşük doz aspirin kullanımı trombositlerde tromboksan A2 oluşumunu geri dönüşümsüz olarak bloke ederek etkilenen trombositin ömrü boyunca (8-9 gün) trombosit agregasyonu üzerinde inhibe edici bir etki yaratır. Bu antitrombotik özellik aspirini kalp krizi, kararsız anjina, iskemik inme veya geçici iskemik atak geçiren kişilerde kalp krizi insidansını azaltmak için yararlı hale getirir.
Günde 40 mg aspirin, akut olarak provoke edilen maksimum tromboksan A2 salınımının büyük bir kısmını inhibe edebilir, prostaglandin I2 sentezi çok az etkilenir; ancak daha fazla inhibisyon elde etmek için daha yüksek aspirin dozları gerekir.
Vücutta üretilen lokal hormonlar olan prostaglandinler, ağrı bilgisinin beyne iletilmesi, hipotalamik termostatın modülasyonu ve inflamasyon dahil olmak üzere çeşitli etkilere sahiptir. Tromboksanlar, kan pıhtıları oluşturan trombositlerin toplanmasından sorumludur. Kalp krizlerine öncelikle kan pıhtıları neden olur ve düşük doz aspirin ikinci bir akut miyokard enfarktüsünü önlemek için etkili bir tıbbi müdahale olarak görülür.

COX-1 ve COX-2 olmak üzere en az iki farklı siklooksijenaz tipi aspirin tarafından etkilenir. Aspirin COX-1'i geri dönüşümsüz olarak inhibe eder ve COX-2'nin enzimatik aktivitesini değiştirir. COX-2 normalde çoğu proinflamatuar olan prostanoidler üretir. Aspirinle modifiye edilmiş PTGS2 (prostaglandin-endoperoksit sentaz 2) ise çoğu antiinflamatuvar olan lipoksinler üretir. Yeni NSAID ilaçlar, COX-2 inhibitörleri (coxibs), gastrointestinal yan etki insidansını azaltmak amacıyla sadece PTGS2'yi inhibe etmek için geliştirilmiştir.
PTGS2 inhibitörlerinin kalp krizi ve inme riskini artırdığına dair kanıtlar ortaya çıktıktan sonra rofekoksib (Vioxx) gibi birkaç COX-2 inhibitörü piyasadan çekilmiştir. Vücuttaki mikrovaskülatürü kaplayan endotel hücrelerinin PTGS2'yi ifade ettiği ve PTGS2'nin seçici olarak inhibe edilmesiyle, trombositlerdeki PTGS1 etkilenmediği için prostaglandin üretiminin (özellikle PGI2; prostasiklin) tromboksan seviyelerine göre aşağı doğru düzenlendiği öne sürülmektedir. Böylece, PGI2'nin koruyucu antikoagülatif etkisi ortadan kalkarak trombüs ve buna bağlı kalp krizi ve diğer dolaşım sorunları riski artar. Trombositlerin DNA'sı olmadığından, aspirin enzimi geri dönüşümsüz olarak inhibe ettikten sonra yeni PTGS sentezleyemezler, bu da geri dönüşümlü inhibitörlerle karşılaştırıldığında önemli bir farktır.
Ayrıca aspirin, COX-2'nin prostaglandinler gibi pro-inflamatuar ürünler oluşturma yeteneğini inhibe ederken, bu enzimin aktivitesini prostaglandin oluşturan bir siklooksijenazdan lipoksijenaz benzeri bir enzime dönüştürür: Aspirinle tedavi edilen COX-2, çeşitli çoklu doymamış yağ asitlerini hidroperoksi ürünlerine metabolize eder ve daha sonra aspirinle tetiklenen lipoksinler, aspirinle tetiklenen resolvinler ve aspirinle tetiklenen maresinler gibi özel proresolüsyon aracılarına metabolize olur. Bu aracılar güçlü antiinflamatuar aktiviteye sahiptir. COX-2'nin siklooksijenazdan lipoksijenaz aktivitesine aspirinle tetiklenen bu geçişinin ve bunun sonucunda özelleşmiş proresolüsyon aracılarının oluşumunun aspirinin anti-enflamatuar etkilerine katkıda bul

Asit, pH derecesi 7'den düşük olup, değişen oranlarda yakıcı ve/veya aşındırıcı özelliğe sahip olan ve oldukça geniş kullanım alanına sahip kimyasal maddelere verilen isimdir. Suda çözündüklerinde hidrojen iyonu derişimini artırarak çözeltiyi asidik yapar. Mavi turnusol kâğıdının rengini kırmızıya çeviren asitlere eski Türkçede hamız veya ekşit denir.
Gıdaların çoğu organik asit içerir. Limonda sitrik asit, sirkede ise asetik asit bulunur. Farklı asitler, limona, sirkeye, ekşi elmaya ve şerbete keskin tatlarını verir. İnorganik asitlere örnek olarak, aküler, sülfürik asit; midedeki sindirim sıvıları, hidroklorik asit içerir. Asitler, suda çözündüğünde hidrojen iyonları (H+) derişimini arttıran maddelerdir. Asidik maddelerin çoğu, saf katılar, sıvılar ya da gazlar olarak bulunsa da sadece suda çözündüğünde asit gibi tepki verir.

Asitler, çözeltide hidrojen iyonu derişimini arttıran maddelerdir. Bütün asitler hidrojen (H+) içerir. Genelde;

Tatları ekşidir.
Mavi turnusol kâğıdını kırmızıya çevirirler.
Bazlarla tepkimeye girdiklerinde tuz ve su oluştururlar. (nötralleşme tepkimesi)
Fenolftalein damlatıldığında renk değiştirmezler.
Asitlerin pH derecesi 7'den küçüktür.
Suda çözündüklerinde elektrik akımını iletirler.
Metil oranjın rengini kırmızıya çevirirler.
Metalleri ve mermeri aşındırırlar.
Bundan başka çok çeşitlilik gösteren başka özellikleri de bulunur. Bu spesifik özellikler, anyon muhtevası ve ayrılmamış moleküllerden dolayı olur. Çeşitli asitlerin molekülleri, çözeltiye farklı miktarda serbest hidrojen iyonu bırakma eğilimindedir.

Asitler başlıca iki grupta toplanabilirler:

Minerallerden ve metal olmayan maddelerden yapılan asitlere, inorganik asitler adı verilir. Yaygın inorganik asitler arasında, sülfürik asit (H2SO4), hidroklorik asit (HCl), nitrik asit (HNO3) ve fosforik asit (H3PO4) yer alır. Endüstride her yıl bu asitlerden milyonlarca ton üretilir. Bunlar plastik, lif, gübre, boya kimyasallarının yapımında kullanılır. Konsantre inorganik asitler çok aşındırıcıdır. Cilde zarar verebilir ve diğer metallerin içinde hızla eriyebilirler. Hidroflorik asit (HF), camın yapısını bozarken diğer inorganik asitler cam için aşındırıcı değildir.

Bitkiler, hayvanlar ve insanlar, organik asitler adı verilen çeşitli asidik karbon bileşimleri üretir. Bunların çoğu zararsızdır; meyveler ve diğer yiyeceklere tat verir.
Organik asitler yapıları karbon iskeletine dayalı asitlerdir. Formik, asetik, propiyonik, bütirik, fumarik, sorbik, sitrik ve malik asit gibi asitler ve bunların tuzları başlıca organik asitlerdendir.
Doğada saf olarak bitkisel ve hayvansal organizmada bulunabilir ve ayrıca doğal yollardan elde edilebilir. Hayvan vücudunda kullanılıp metobolize olduktan sonra karbondioksit ve suya okside olur. Dolayısıyla canlı organizma için herhangi bir sağlık sorunu ya da bir risk oluşturabilecek hiçbir kalıntı bırakmaz.
Bu özellikleri nedeniyle antibiyotiklerin yerini alabilecek çok sayıda yapay organik asit üretilmiştir.

Akrilik asit (C3H4O2): bazı boyalarda bulunur.
Asetik asit (CH3COOH): sirkelerde bulunur.
Asetilsalisilik asit (C9H8O4): Aspirin®'de bulunur.
Askorbik asit (C6H8O6, C vitamini): Turunçgillerde bulunur.
Benzoik asit (C7H6O2): hazır meyve sularında bulunur.
Bütirik asit (C4H8O2): tereyağında bulunur.
Folik asit (C19H19N7O6): çilekte bulunur.
Formik asit (CH2O2): bazı karıncalarda ve ısırgan otunda bulunur.
Fosforik asit (H3PO4): bazı ilaçlarda bulunur.
Karbonik asit (CH2O3): gazozda bulunur.
Laktik asit (C3H6O3): sütte ve yoğurtta bulunur.
Malik asit (C4H6O5): elmada bulunur.
Nitrik asit (HNO3): temizlik malzemesi olarak ve patlayıcı üretiminde kullanılır.
Oleik asit (C18H34O2): zeytinyağında bulunur.
Sitrik asit(C6H8O7): limonda bulunur.
Tartarik asit (C4H6O6): üzümde bulunur.

pH, bir çözeltinin asitlik veya bazlık derecesini tarif eden ölçü birimidir. pH'in açılımının ne olduğu kesin olarak bilinmese de genellikle "potential of hydrogen" (hidrojen potansiyeli) veya "power of hydrogen" (hidrojen kuvveti) olduğu varsayılır.
pH kavramı ilk kez Danimarkalı kimyager Søren Peder Lauritz Sørensen tarafından Carlsberg Laboratuvarı'nda 1909 yılında tanımlanmıştır.
pH teriminde p; eksi logaritmanın matematiksel sembolünden ve H ise hidrojenin kimyasal formülünden türetilmişlerdir. pH tanımı, hidrojen konsantrasyonunun kologaritması olarak verilebilir:

  
    
      
        p
        H
        =
        c
        o
        l
        o
        g
        [
        
          H
          
            +
          
        
        ]
      
    
    {\displaystyle pH=colog[H^{+}]}
  

pH hidrojen iyonun aktivitesi cinsinden bir asit veya bazın derecesini ifade etme yoluyla ihtiyaç duyulan niceliksel bilgiyi sağlar. Bir maddenin pH değeri hidrojen iyonu [H+] ile hidroksit iyonunun [OH-] derişimlerinin oranına direkt bağlıdır. Eğer H+ derişimi OH- derişiminden fazla ise çözelti asidik; yani pH değeri 7'den düşüktür. Eğer OH- derişimi H+ derişiminden fazla ise maddemiz bazik; yani pH değeri 7'den büyüktür. Eğer OH- ve H+ iyonlarından eşit miktarlarda mevcutsa, madde 7 pH değerine sahip olmak üzere nötrdür.
Asit ve bazlar her biri serbest hidrojen ve hidroksil iyonlarına sahiptirler. Belli koşullarda ve belli bir çözeltide hidrojen ve hidroksil iyonlarının ilişkileri sabit olduğu için, birini tespit etmek diğerini bilmek ile  mümkündür. Bu anlamda, pH, tanımsal açıdan hidrojen iyonu aktivitesinin seçici bir ölçümü olsa da, hem alkalinlik hem de asitliğin bir ölçüsüdür. pH logaritmik bir fonksiyon olması açısından, pH değerindeki bir birimlik değişim hidrojen iyon derişimindeki on-katlık değişime karşılık gelir.
pH bir çözeltinin asitlik veya alkalinlik derecesini tarif eden ölçü birimidir.
0'dan 14'e kadar olan bir skalada ölçülür. pH teriminde p; eksi logaritmanın matematiksel sembolünden ve H ise Hidrojenin kimyasal formülünden türetilmişlerdir.
pH tanımı hidrojen konsantrasyonunun eksi logaritması olarak verilebilir:
  
    
      
        p
        H
        =
        −
        l
        o
        g
        (
        
          H
          
            +
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle pH=-log(H^{+})}
  
pH hidrojen iyonun aktivitesi cinsinden bir asit veya bazın derecesini ifade etme yoluyla ihtiyaç duyulan kantitatif bilgiyi sağlar. pH ölçmenin birçok yolu vardır. Bunlara pH kağıtları, pH metreler, indikatörler ve titrasyon örnek verilebilir.

PH ölçeği, pH'ı uluslararası anlaşmalarla belirlenmiş bir standart çözelti kümesine dayanır. Birincil pH standart değerleri aktarım ile konsantrasyon hücresi, bir hidrojen elektrodu ile gümüş klorür elektrodu gibi standart bir elektrot arasındaki potansiyel farkı ölçerek pH standart değerleri belirlenir.
Sulu çözeltilerin pH'ı cam elektrot ve pH metre veya renk-değiştiren gösterge ile ölçülebilir. PH'ın ölçülmesi kimya, tarım bilimi, tıp, su arıtma ve diğer birçok uygulamada önemlidir.

Normal değerler pH 4,6 ila pH 8,0 arasındadır. Ancak 7,0 olan pH nötr değerinden küçük ise, asidik, büyük ise bazik olduğunu gösterir. Böbrek taşları idrardaki pH ile ilgili fikir verebilir. Kalisyum fosfat, Kalsiyum karbonat ve Magnezyum taşları alkali idrarda oluşur. Kalsiyum oksalat, ürik asit ve sistin taşları asidik idrarda oluşur.

Bazik yani alkali olması anlamına gelir. Böbrek yetmezliği, idrar yolu enfeksiyonları, kusma ve böbrek tüplerine bağlı asidoz gibi durumlarda idrarın Ph değeri yükseldiği gibi, kan transfüzyonları, kusmalar, uzun süren soğuk banyo ve alkali yapıcı maddelerin (karbonat vb.) fazla alımı da etkileyici nedenlerdir.

İdrarda Ph değerinin düşük çıkması idrarın asit özellikle olduğunu göstermektedir. Asidik ilaçların alınması, Asidozlar, DM(Şeker Hastalığı), Kronik nefritler, Gut, Lösemi, Yüksek proteinli diyet, Sakkarin alınması, C vitamini eksikliği, Akut eklem romatizması gibi nedenlerle idara değeri asidik çıkabilir.

Besinlerin içerdiği mineraller asidik ya da alkali olmalarını sağlar. İyot(I), klor(Cl), kükürt(S) ve fosfor(P) asidik etki gösterirken, magnezyum(Mg), potasyum(K), kalsiyum(Ca), sodyum(Na), demir (Fe) ve manganez(Mn) alkali etkiye sahiptir. 
Günlük beslenmenizde % 30 asit, %70 alkali yani bazik oranında olması gerekir.

pH ölçümleme yapan önemli pH belirteci, turnusol kağıdı olup, evde ölçüm yöntemlerdeninden biri pH metre olarak bilinen cihazlar diğeri ise, daha kolay olan pH ölçüm çubuklarıdır.

C vitamini veya askorbik asit, suda çözünebilen ve birçok görevi olan vitamin. Çoğu Hayvanlar ve bitkiler, kendi C vitaminlerini glukozdan üretebilirler. İnsanlar, bazı meyve yarasaları, hint domuzu ve insan benzeri primatlar C vitamini üretemediklerinden bunu besinlerden almak zorundadırlar.
C vitamini, süpe - roksit ve hidroksil radikalleri ile reaksiyona girerek onları ortamdan süpürür. Askorbik asit, proteine bağlı ferri (Fe3+) demiri uzaklaştırarak ya da indirgeyerek hidrojen peroksit ile etkileşmeye ve sonunda hidroksil radikali oluşturmaya uygun ferro (Fe2+) demire dönüştürür.

Askorbik asit üzerinde ilk bilimsel araştırmalar 1907'de Holst ve Frolich tarafından yapılan deneylerle başlar. Araştırmalarını sürdüren Holst ve Frolich birçok besin maddesinin ve bu arada özellikle yeşil sebze ve meyvelerin skorbüt hastalığını önleyici etkileri olduğunu bulmuşlardır. C. Funk 1912'de skorbüt hastalığının besinlerde bulunan bir faktörün eksikliği sonucu oluştuğu düşüncesini ortaya koymuş ve bu maddeye antiskorbutik vitamin adını vermiştir. Daha sonra Drummond 1920'de antiskorbutik vitamin için Vitamin C adını kullanmıştır. Zilva ve çalışma arkadaşları (1918-1929) limondan antiskorbutik faktörü yoğunlaştırma üzerinde çalışmışlar ve hemen hemen saf askorbik asit bazı fiziksel ve kimyasal özellikleri belirlenerek izole edilmiştir. Zilva bu çalışmaları esnasında 2,6-diklorofenolindofenolün (2,6-DCPIP) vitamin çözeltisi tarafından indirgendiğini de bulmuştur.
Zilva deneylerini sürdürürken Szent-Gyorki 1928 yılında portakal, lahana ve hayvanların adrenal bezlerinden askorbik asidi ayırmış fakat 1932 yılına dek bu maddenin antiskorbüt vitamini olduğunu anlayamamıştır. Buluşunu yayımlamadan King bu araştırmadan habersiz heksuronik asit ile aynı olduğunu kabul ettikleri kristal maddenin limon suyundan izolasyonunu bildirmiştir. Askorbik asit ismi Szent-Gyorki'e izafeten verilmiştir.
Askorbik asit ve C vitamini, L-ksiloaskorbik asidin günümüzde yaygın olarak kullanılan iki ismidir. Bununla beraber tarihsel gelişimi sırasında cevitamik asit, antiskorbutik vitamin, heksuronik asit, skorbutamin ve redoxon olarak adlandırılmıştır. Diğer kimyasal isimleri; L-askorbik asit, 3-Oxo-L-glufuranolaktonel (enol form), L-3-ketotreoheksuronikasitlaktondur.

Askorbik asit bir monosakkarit türevi olup yapıca glikoza ve diğer altı karbonlu monosakkaritlere benzer. Renksiz, beyaz, dikdörtgen kristallerdir. Çok hafif özel bir kokusu vardır. Ekşi tatta ve asit reaksiyondadır. Optikçe aktiftir. Polarize ışığı sağa çevirir. Asetonda çok zor çözünür. Eter, petrol eteri, benzen, kloroform ve yağlarda çözünmez.
C vitamini kimyasal olarak askorbik asidin ışığı sola döndüren enantiyomeridir. Ticari C vitamini genelde askorbik asit kristallerinden veya askorbik asidin kalsiyum veya sodyum tuzlarından oluşmaktadır.
C vitamini (askorbik asid) omurilik, akciğer ve göz gibi pek çok hayvansal dokunun sulu bölümlerinde oldukça yüksek yoğunlukta (milimolar ve üstü) bulunur. Bazı meyveler yüzde 1'den fazla (~6 mM) içerebilir. İnsan kanı plazmasında normal olarak 0,1 mM düzeyinde bulunur. Çoğu organizma C vitaminini sentezleyebilmesine rağmen, insanlar dahil birkaçı onu diyetle almak zorundadırlar. Enediol yapısından ötürü, hayli düşük bir ilk pKa sergiler (4,2 civarında) ve buna bağlı olarak da çoğu dokularda monoanyon olarak varolur. 3- pozisyonundaki hidrojen de ki en asidik olanıdır, tek elektronlu oksidasyon reaksiyonlarında çıkarılan hidrojen atomudur.
C vitamininin kesin ölçümü hem onun biyokimyasal hem de farmakokinetik özellikleri için zorunludur. Biyolojik sistemlerde askorbik asidin rolü, C vitamininin in vivo fonksiyon ve gerekleri iki faktörle birlikte ele alınmalıdır: Birincisi, C vitamininin hem antioksidan hem de bir enzim kofaktörü olarak hareket etme yeteneği dahil biyokimyasal özellikleridir. İkincisi, bağırsakta emilmeyi, serum konsantrasyonunu, hücresel dağılımı, kullanım ve dışarı atılımını içeren farmakokinetiğidir.

Aşağıdaki tablo yaklaşık olup farklı ham bitki kaynaklarındaki göreceli bolluğu göstermektedir. Miktar, meyve veya sebzenin yenilebilir kısmının 100 gramı başına miligram olarak verilmiştir:

Askorbik asit bütün canlı dokularda bulunur. Doğada çok yaygın şekilde bulunan bu vitaminin en zengin kaynaklarını taze meyve ve sebzeler ve çiğ et oluşturur. Meyveler arasında en çok askorbik asit içerenler; limon, portakal, greyfurt, kivi, ananas, çilek ve frenk üzümüdür. Elma, armut ve erik ise bunlara göre daha az miktarda askorbik asit içerir. Bu meyvelerden özellikle sitrus meyveleri (limon, portakal, greyfurt), kivi ve domatesin dış kısımları (kabuk) askorbik asit bakımından zengindir.
Sebzeler, özellikle kuşburnu, karnabahar, lahana, ıspanak, kuru soğan, biber, turp, tere, maydanoz ve yer elması askorbik asit bakımından en zengin kaynaklardandır. Aşağıdaki tabloda çeşitli sebze ve meyvelerin askorbik asit değerleri görülmektedir.

(Verilen rakamlar çeşitli türlerin ortalamasıdır.)
Askorbik asit sadece meyve ve sebzelerde bulunan bir madde olmamakla beraber birçok hayvansal ürünlerde de bu maddeye rastlamak mümkündür. Örneğim İnek karaciğerinin 100 g'da yaklaşık 0,036 g Askorbik asit bulunmaktadır.
Sebze ve meyvelerin askorbik asit değeri türüne, yetiştiği toprağa, iklime ve olgunluk derecesine göre değişir. Genellikle ham meyve ve sebze iyice olgunlaşmışından daha çok askorbik asit içerir. Yine güneş ışığından çok yararlanan bitkilerin askorbik asit değeri az olanlardan daha yüksektir.
Askorbik asit oksijen tutma özelliğine sahip olması nedeniyle antioksidan olarak kullanılır. Yağların ve yağlı besinlerin uzun süre saklanabilmesi, beyaz renkteki sebze ve meyvelerin kararmasının önlenmesi için kullanılır. Ayrıca çabuk soğutularak dondurulumuş meyveler erime sırasında doğal renk ve kokularını yitirir. Bunlara dondurmadan önce saf askorbik asit katmakla bu sakıncalar önlenebilmektedir. Oksijen hoşa gitmeyen değişiklikleri yapmadan önce askorbik asit tarafından tutulur. Bu şekilde dondurulumuş kayısı, şeftali, elma, üzüm, muz, armut, ananas gibi meyvelerde 25 yıldan beri askorbik asit antioksidan olarak yeğlenerek kullanılır ve yaygın biçimde de gıda sanayiinde kullanılır. Sadece tek yanlı zincir hidroksil grubunun konfigürasyonunda değişiklik gösteren sentetik izomer eritorbik asid de kuvvetli bir antioksidandır fakat tam tersine pek az vitamin aktivitesi vardır. Yine de doğal olarak oluşur ve belli mantarlarda askorbatın yerini alır. Bundan başka askorbik asit birçok preparatlarında, besin ve içeceklerin vitamince zenginleştirilmesinde kullanılır.
Askorbik asit kuvvetli bir indirgeyici ajandır; 280 mV'lik düşük bir redoks potansiyeline sahip olması onun hemen tüm diğer okside olan serbest radikallerle reaksiyona girme termodinamik potansiyelinin varolduğu anlamına gelir.
Demir ve bakır tuzlarının askorbattan H2O2 ve hidroksil radikallerinin oluşumunu desteklediği iyi bilinir ki bu muhtemelen onun bazı koşullarda sitotoksik olabilmesi veya prooksidan olarak davranmasıyla ilgilidir.
Askorbik asit tipik peroksil radikallerle suda tepkimeye girer; daha aktif triklorometilperoksil radikaliyle 100 kat daha hızlı tepkimeye girer. Askorbat molü başına yakalanan peroksil radikallerinin sayısı, düşük askorbat yoğunluklarında 2'den, yüksek askorbat yoğunluklarında 0'a kadar değişiklik gösterir. Bunun nedeni yüksek askorbat seviyelerinde radikal yakalamayla rekabet eden kendi kendini sonlandıran reaksiyonlardır.

C vitamini (askorbik asid), insanlar için zorunlu bir besindir. C vitamininin vücudun çoğu dokusuna sağlamlığını veren kolajenin üretiminden alyuvarların işlemesine kadar çok sayıda görevi vardır. Beslenme rejiminde askorbatın eksikliği iskorbüt hastalığına yol açar. Bu hastalık, halsizlik, kolayca kanayan diş etleri, ciltte morluklara neden olan deri altında küçük kanamalar, saçların kıvrılması, hiperkeratosis, eklem ağrısı, nefes darlığı ve letarji (uyuşukluk) şeklinde kendini gösterir. C vitamini eksikliğinin önemli bir erken belirtisi de bitkinliktir.
Ağır skorbüt günde 50–100 mg C vitamini ile engellenebilir (1 mg = 1 miligram = 1/1000 g = 0,001 gram). Günde 50–1500 mg alan insanlar klinik belirtisiz skorbüt halindedirler. İnsanlığın büyük çoğunluğu, batı toplumları dahil, bu durumdadır. Bunun nedeni ağır skorbütü engelleyen miktarın ötesinde C vitamini alımının tıpta (ortomoleküler tıp dışında) daha kabul edilmemiş olmasındandır. Bu durumun temel belirtileri zayıf bağışıklık sistemi, alerji, kanser, mide ülseri ve kalp ve damar hastalıklarına elverişliliktir.
James Lind'in 200 yıl önce denizciler üzerinde yaptığı iskorbütle ilgili çalışmasında bitkinlikten sözedilmektedir ve bu, Ulusal Sağlık Enstitüsü'nün son çalışmalarında da C vitamini eksikliğinin ilk belirtisi olarak geçmektedir. En son 1989'da Ulusal Bilimler Akademisi Gıda ve Beslenme Heyeti tarafından tavsiye edilen günlük C vitamini alım miktarı 60 mg'dır. Ancak son veriler bu tavsiyelerin dayandığı verilerin hatalı olabileceğini ve tavsiye edilen alım miktarının günde 60 mg'dan fazla olması gerektiğini ortaya koymaktadır. Bu konular aşağıda daha geniş olarak ele alınacaktır. Ayrıca belirli popülasyonların daha fazlasına ihtiyaç duyduğunu gösteren kanıtlar da vardır. Sonuç olarak hamile kadınlara günde 70 mg, emzikli kadınlara günde 95 mg ve sigara içenlere de günde 100 mg tavsiye edilmektedir.
Pauling 1970 yılında yayınladığı araştırmasında günlük miktarın 2-3 g olması gerektiğini ileri sürmektedir. Birleşik Krallık'ta yapılan çalışmalar yetişkinler için günlük alınması gereken miktarın 30 mg, SSCB'de yapılan çalışmalar ise bu miktarın 70–700 mg olduğunu göstermiştir. Günlük askorbik asit gereksinimi olarak çeşitli kaynaklar tarafından önerilen miktarlar arasında farklılıklar vardır. Bunun sebebi askorbik asit ihtiyacımızın ampirik esaslara dayandığıdır. Günlük askorbik asit gereksinimi yaş ve cinsiyete bağlı olarak da değişmektedir.

Askorbik asidin vücutta birçok kimyasal tepkimenin normal olarak yürümesi için gerekli oluşu, dış etkenlerin bu vitaminin dokulardaki

Atmosfer kimyası, Atmosfer biliminin bir dalıdır. Dünya atmosferi ile diğer gezegenlerin atmosferlerini inceler. Atmosfer kimyası disiplinler arası araştırma alanıdır ve çevre kimyası, fizik, meteoroloji, bilgisayar modelleme, volkanoloji, iklim bilimi gibi diğer alanlarla da çalışır.
Atmosferin bileşimi ve kimyası birçok sebepten, özellikle atmosfer ve canlılar arasındaki etkileşimden dolayı önem taşımaktadır. Atmosfer bileşimi antropojenik kaynaklı sebepler nedeniyle değişmektedir ve bu değişim insan sağlığına, tarıma ve ekosisteme zarar vermektedir. Zararlardan en önemlileri asit yağmurları, ozon delinmesi, fotokimyasal sis, küresel ısınmadır. Atmosfer kimyası, problemlerin sebeplerini araştırıp, uygulanabilir teorilerle çözümler sunarak (daha çok Dünya için) daha iyi bir yaşam alanını amaçlamaktadır.

Not: Karbondioksit (CO2) ve metan (CH4) konsantrasyonu mevsime ve konuma göre değişir. Havanın ortalama molekül kütlesi 28.97 g/mol'dür. Ozon (O3) yüksek değişkenliği nedeniyle listeye dahil edilmemiştir.

Antik Yunan'da hava dört elementten biri sayılmıştı. Atmosfer bileşimi ile ilgili bilimsel araştırmalar 18. yüzyılda başladı. Joseph Priestley, Antoine Lavoisier ve Henry Cavendish gibi bilim insanları atmosferin bileşimi üzerine ilk ölçümleri yaptılar.
19.yy sonları ve 20.yy başlarından itibaren bilim insanları atmosferdeki küçük parçacıklarla ilgilenmeye önem verdiler. 1840 yılında atmosfer kimyasının en önemli molekküllerinden biri olan ozon Christian Friedrich Schönbein tarafından keşfedildi.
Yirminci yüzyılda, atmosfer bilimi atmosferin bileşimi incelemenin yanı sıra havadaki gaz miktarlarının zamanla nasıl değişitiğini ve kimyasal olayların ne gibi roller üstlendiğini araştırmaya yöneldi. En önemli iki keşiften biri Sydney Chapman ile Gordon Dobson tarafından ozon tabakasının keşfi, diğeri ise Arie Jan Haagen-Smit'nin fotokimyasal sisin keşifleri idi. Ozon ile ilgili araştırmlarda bulunan bilim insanlarından Paul Crutzen, Mario Molina ve Frank Sherwood Rowlandda 1995 yılında Nobel Kimya Ödülünü kazandılar.
21.yüzyılda araştırmalar biraz daha kapsamlı hale geldi. Atmosfer kimyası artık yalnız olarak değil atmosfer, biyosfer ve yerküre dalları ile birlikte bir sistem olarak incelenmeye başlandı. Kimyasal yapının temelde iklim oluşumuna, ozon tabakasına ve gnel olarak ecosisteme etkisi düşünüldüğünde önemi anlaşılmaktadır.

Gözlem, laboratuvar ölçümleri ve modelleme atmosfer kimyasında üç temel öğedir. Araştırmalar genellikle bu üç parametre ve etkileri üzerinden yapılır. Örneğin, gözlemeler sayesinde daha fazla kimyasal hakkında fikir sahibi oluruz. Bu, olayları açıklayabileceğimiz bilimsel becerimizi artıran, çok yeni modellemeleri ve laboratuvar çalışmalarını teşvik edecek.

Atmosfer kimyasının gözlenmesi kavranması açısından gereklidir. Kimyasal bileşimin rutin kontrolleri bize kimyasal dağılımın zamanla nasıl değiştiğini söyler. Keeling Eğrisi ölçüm türlerinden biridir ve 1958'den günümüze kadar geçen sürede karbon dioksit miktarında sürekli bir artış gölenmiştir. Gözlemler Mauna Loa gibi sabit gözlem yerlerinde, mobil gözlem olarak uçzklar ile, ayrıca balonlar ve gemilerde kullanılır. Uyduların verdiği görüntülerden faydalanarak, GOME ve MOPITT gibi, atmosferin kirliliği ve kiyası hakkındada fikir sahibi oluruz. Uydulardan yapılan gözlemler uzun dönem ve yüksek çözünürlük içeren veriler olmalarıyla avatajlıdır, fakat dikey ve yatay boşlukları göstermede sınırlıdır. Yerden yapılan bazı gözlemler, LIDAR gibi, kimyasal konsatrasyon profili ve aerosol hakkında veri sağlar, fakat yatay bölgeleri yeterince tarayamaz.

WMO Scientific Assessment of Ozone Depletion: 2006
IGAC The International Global Atmospheric Chemistry Project
Paul Crutzen Interview23 Ocak 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Freeview video of Paul Crutzen Nobel Laureate for his work on decomposition of ozone talking to Harry Kroto Nobel Laureate by the Vega Science Trust.
The Cambridge Atmospheric Chemistry Database is a large constituent observational database in a common format.
Environmental Science Published for Everybody Round the Earth
NASA-JPL Chemical Kinetics and Photochemical Data for Use in Atmospheric Studies 21 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kinetic and photochemical data evaluated by the IUPAC Subcommittee for Gas Kinetic Data Evaluation 26 Ocak 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Atmospheric Chemistry Glossary 21 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at Sam Houston State University
Tropospheric chemistry17 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Calculators for use in atmospheric chemistry 9 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
An illustrated elementary assessment of the composition of air. 24 Mart 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Asit yağmuru
Sera gazları
Ozon

Kimya ve fizik biliminde atom teorisi; maddenin atom adı verilen süreksiz ve ayrık yapılardan oluştuğunu belirten, maddenin doğası üzerine bir bilimsel teoridir. Antik Yunan'da felsefi bir kavram olarak başlayan bu düşünce, 19. yy. başlarında kimya alanındaki keşiflerin de maddenin gerçekten atomlardan oluştuğunu destekleyen bulgularıyla kendisine ana akım bilimde yer edinmiştir.
Atom kelimesi, Eski Yunancada "bölünmez" anlamına gelen atomos sıfatından türemiştir. 19. yüzyılda kimyagerler bu terimi daha fazla küçültülemeyen kimyasal elementler için kullanmaya başladılar. İlk başlarda gayet uygun görünen bu kullanım, 20. yüzyıla geçerken elektromanyetizma ve radyoaktivite gibi çeşitli deneyler ışığında, fizikçiler sözde "bölünemez atom"un aslında birbirinden ayrı olarak da bulunabilen türlü atom altı parçacıklardan (özellikle, elektron, proton ve nötron) meydana gelen kümelenmiş bir yığın olduğunu keşfettiler.
Atomların bölünebilir olduğu anlaşıldıktan sonra fizikçiler "bölünemez" olanı ifade etmek için "temel parçacık" terimini kullanmaya başladılar, Atomun bölünemez olan kısımları, yok edilemez değil. Atom altı parçacıkları çalışan bilim alanı olan parçacık fiziğinde, fizikçiler maddenin gerçek temelini keşfetmeye çalışmaktadırlar.

Maddenin ayrık birimlerden oluştuğu fikri, Yunan ve Hint gibi eski kültürlerde göze çarpmakta ve dolayısıyla çok eskiye dayandığı bilinmektedir. "Atom" kelimesi antik Yunan filozofları Leukippos ve onun öğrencisi Demokritos tarafından literatüre kazandırılmıştır. Democritos'un düşünce sisteminde atomlar ezeliydi, sonsuz sayıdaydı, yaratılmamıştı ve maddelerin özellikleri onu oluşturan atomlara bağlıydı. Democritos'un atomculuğu daha sonra Yunan filozof Epikür (M.Ö. 341– M.Ö. 270)ve Epikürcü Romalı şair Lucretius (M.Ö. 99 - M.Ö. 55) tarafından geliştirildi ve detaylandırıldı. Erken Orta Çağ'da atomculuk çoğunlukla unutulmuştu, ancak 12. Yüzyilda Aristoteles'in yeniden keşfedilen yazılarındaki atomculuğa dair alıntılar sayesinde tekrar bilinir hale geldi.
14.Yüzyılda, Lucretius'un De rerum natura ve Laertios Diogenes'in Seçkin Filozofların Yaşamları ve Fikirleri kitapları gibi Atomcu öğretileri anlatan eserlerin tekrar keşfedilmesi konuya akademik ilgiyi artırdı. Ama Atomculuk, ortodoks Hristiyan öğretileriyle çelişen Epikürcü Felsefeyle bağdaştığından çoğu Avrupalı filozoflar tarafından kabul edilmedi. Fransız rahip Pierre Gassendi (1592–1655) atomların Tanrı tarafından yaratıldığını ve çok fazla sayıda olsalar da sonsuz olmadıklarını savunarak Atom fikrini canlandırdı. Ayrıca birden fazla atomun birleşkesine "molekül" adını veren ilk kişiydi. Gassendi'nin geliştirdiği atom teorisi Fransada hekim François Bernier ve İngilterede doğa filozofu Walter Charleton tarafından popülerleştirildi. Kimyacı Robert Boyle (1627–1691) ve Fizikçi Isaac Newton (1642–1727) da atomculuğu savundu ve 17.Yüzyılın sonlarına doğru bilimsel cemiyetlerin önemli bir kısmı tarafından kabul edildi.

18. yüzyıl sonlarına doğru, atom teorisinin yardımı olmadan kimyasal reaksiyonlarla ilgili iki kanun ön plana çıkmıştır. Bunlardan ilki kütlenin korunumu yasası, Antoine Lavoisier tarafından 1789 yılında formüle edilmiştir. Bir kimyasal reaksiyonda toplam kütlenin sabit kalacağını ifade eder (tepkimeye giren toplam kütle miktarı ile oluşan ürünlerin toplam kütlesi aynıdır). İkinci kanun Joseph Louis Proust tarafından öne sürülen sabit oranlar yasasıdır. Yine ilk defa Joseph Louis Proust tarafından 1799 yılında doğrulanmıştır. Bu kanuna göre bir bileşik kendisini oluşturan elementlere ayrıştırıldığında, ayrıştırılan elementlerin kütlesi, reaksiyona giren ilk madde miktarından bağımsız, her zaman aynı oranda olacaktır
John Dalton kendinden önceki bu çalışmaların üzerinde durmuş, çalışmayı daha da geliştirerek katlı oranlar yasasını geliştirmiştir: belirli bir sayıda bileşik oluşturabilen iki element bir araya getirilirse, sabit kütlede tutulan birinci element ile reaksiyona girecek olan ikinci element, küçük tam sayıların oranları ile birleşirler. Örneğin: Proust kalay oksit üzerinde çalışmaktaydı. Kütlelerinin oranlarının her zaman ya %88.1 kalay - %11,9 oksijen ya da %78.7 kalay - %21.3 oksijen olduğunu fark etti (bunlar sırasıyla kalay (II) oksit ve kalay dioksit idi). Dalton bu yüzdelerden yola çıkarak 100 gram kalayın ya 13.5 gram ya da 27 gram oksijenle birleşeceğini öngördü: 13.5 ve 27 arasındaki oran 1:2. Dalton, maddenin atom teorisinin bu düzeni mükemmel bir şekilde açıklayabileceğini fark etti. Proust'un kalay oksit örneğinde olduğu gibi; bir kalay atomu ya bir ya da iki oksijen ile reaksiyona girmektedir.
Dalton, suyun farklı gazları farklı oranlarda soğurmasınının sebebini atom teorisinin açıklayabileceğine inanmaktaydı - örneğin, Dalton suyun karbon dioksiti azotdan daha fazla soğurduğu fark etti. Dalton, bunun sebebinin gazların içindeki parçacıklarının kütle ve yapısal olarak birbirinden farklı olmasından dolayı olduğunu belirten hipotezini kurdu. Gerçekten de, karbon dioksit (CO2) moleküllerinin, azot moleküllerinden (N2) ağır ve daha büyük olduğu bilinmektedir.
Dalton, elementlerin kimyasal anlamda değiştirilemeyip yok edilemese dahi, daha karmaşık yapıları (bileşik) oluşturmak üzere birleşebilen tek tip ve benzersiz atomlardan meydana geldiğini öne sürdü. Elde ettiği sonuçlara deneysel yöntemle ulaştığı için, onun çalışmaları atom teorisinin ilk bilimsel yorumu olarak kabul edilmektedir.

1803 yılında Dalton sözlü olarak ilk defa bazı atomların birbirine göre ağırlıklarınının bulunduğu listesini sundu. Bu çalışma 1805 yılında yayımlandı, fakat çalışmasında bu figürlere tam olarak nasıl ulaştığıyla ilgili bilgi yer almamaktaydı. Bu metot ilk olarak 1807 yılında, tanıdığı olan isim Thomas Thomson tarafından Thomson'ın ders kitabının (A System of Chemistry) üçüncü baskısında verildi. Sonrasında, Dalton bunu tümüyle kendi ders kitabında (A New System of Chemical Philosophy, 1808 -1810) yayımladı.
Dalton, hidrojen atomunu birim alarak birbirleriyle birleştiği oranlara göre atom ağırlıklarını hesaplamıştır. Ancak Dalton, bazı element atomlarının molekül olarak bulunduğunu tahayyül edememiştir — örneğin saf oksijen O2  olarak bulunabilmektedir. Dahası hatalı olarak iki elementin yapabileceği en basit bileşiğin her zaman iki elementten birer atom şeklinde olduğunu düşünmüştür (yani suyu H2O olarak değil HO olduğunu düşünmüştür.) Kullandığı aparatların da kaba olmasıyla birlikte bunlar sonuçlarını kusurlu kılmıştır. Örneğin, 1803 yılında, oksijen atomlarının hidrojen atomlarından 5.5 kat ağır olduğuna inanıyordu. Bunun sebebi; suyun içerisinde her 1 gram hidrojene karşılık 5.5 gram oksijen olduğunu ölçmüş olması ve suyun formülünün HO olduğuna inanmasıdır. 1806 yılında, daha iyi verilere ulaştıkça oksijenin aslında 5.5 değil 7 olduğu sonucuna varmış ve hayatının sonuna kadar da böyle kalmıştır. Bu tarihlerde diğerleri ise çoktan oksijenin ağırlığının hidrojene göre 8 olması gerektiği sonucuna ulaşmıştır; eğer Dalton'un su formülüne bakarsak (HO) 8, modern formüle (H2O) göre ise 16.

Dalton'un teorisindeki kusur 1811 yılında Amedeo Avogadro tarafından düzeltilmiştir. Avogadro, eşit hacimdeki herhangi iki gazın eşit sıcaklık ve basınç altında aynı sayıda molekül içereceğini öne sürmüştür (diğer bir deyişle gaz parçacıklarının kütlesi kapladığı hacmi etkilememektedir). Avogadro yasası; birçok gazın hangi hacimde tepkimeye girdiğine bakarak, gazların iki atomlu yapısıyla alakalı sonuçlara ulaşabilmesine olanak sağlamıştır. Örneğin: iki litre hidrojen sabit sıcaklık ve basınç altında sadece bir litre oksijen ile tepkimeye girip 2 litre su buharı oluşturur. Bunun anlamı; iki partikül suyu oluşturmak için tek bir oksijen molekülü iki parçaya ayrılmaktadır. Dolayısıyla, Avogadro, oksijen ve daha birçok element için daha hatasız ölçümler sunabilmiş ve atom ile molekül arasındaki ayrımı kesin bir biçimde yapmıştır.

1827 yılında, İngiliz botanist Robert Brown suda yüzen polen tanelerinin içindeki toz parçacıklarının görünen bir sebep olmaksızın sürekli titreştiğini gözlemledi. 1905 yılında ise, Albert Einstein bu Brown hareketinin su moleküllerinin polen taneleriyle sürekli olarak çarpışmasından dolayı olduğunu teori haline getirdi ve bunu açıklamak için tahmini bir matematiksel model geliştirdi. Bu model Fransız fizikçi Jean Perrin tarafından 1908 yılında deneysel olarak doğrulandı ve dolayısıyla parçacık teorisi için ekstra doğrulanma sağladı.

J. J Thomson'un katot ışınları üzerine çalışmalarıyla elektronu 1897 yılındaki keşfine kadar atomların mümkün olan en küçük parçacık olduğu düşünülüyordu.
Crookes tüpü, iki elektrotun boşlukla ayrıldığı camdan yapılan bir koruyucudur. Bu elektrotlar arasına bir potansiyel fark uygulandığında, katot ışınları elde edilir ve bu ışınlar tüpün son kısmında cama vurduklarında parlayan bir iz bırakır. Deneyler sonucunda Thomson, bu ışınların bir elektrik alan altında saptırılabildiğini fark etti (zaten bilinmekte olan manyetik alana ek olarak). Thomson, bu ışınların ışığın yeni bir formu olmadığını, daha çok "küçük tanecik" (daha sonrasında bilim adamları tarafından elektron olarak yeniden adlandırılacaktı) adını verdiği negatif yüklü ve oldukça hafif parçacıklardan oluştuğu sonucuna vardı. Kütle-yük oranlarını hesapladı ve bilinen en küçük atom olan hidrojeninkinden 1800 kat daha küçük olduğunu gördü. Bu küçük tanecikler, daha önce bilinen hiçbir parçacığa benzemiyordu.
Thomson daha sonra atomların bölünebilir olduğunu ve bu küçük taneciklerin de yapı taşı olduğunu öne sürdü. Atomun bütünündeki nötr yapıyı açıklamak için ise, bu küçük taneciklerin, düzgün bir şekilde dağılmış pozitif yük denizinde aralara dağıtılmış şekilde bulunduğunu savundu, açıklama genel nötr sorumlu olan atom, teklifini yaptı, o yuvarları dağıtıldı önlük deniz pozitif. Elektronlar, pozitif yükler arasında aynı bir tatlıdaki meyveler gibi gömülü bulunduğu için bu modele erikli puding modeli denmiştir. (Aslında Thomson modelinde sabit değillerdir).

Thomson'un erik puding modeli, eski öğrencilerinden biri ola

Atom çekirdeği, atomun merkezinde yer alan, proton ve nötronlardan oluşan küçük ve yoğun bir bölgedir. Atom çekirdeği 1911 yılında Ernest Rutherford tarafından keşfedildi. Bu keşif, 1909 yılında gerçekleştirilen Geiger-Marsden deneyine dayanmaktadır. Nötronun James Chadwick aracılığıyla 1932 yılında keşfinden sonra, çekirdeğin proton ve nötronlardan oluştuğu modeli Dmitri Ivanenko ve Werner Heisenberg tarafından çabucak geliştirildi. Atomun kütlesinin neredeyse tamamı çekirdek içerisindedir, elektron bulutunun atom kütlesine katkısı oldukça azdır. Proton ve nötronlar çekirdek kuvveti tarafından çekirdeği oluşturmak için birbirlerine bağlanmıştır. 
Atom çekirdeğinin çapı  1,75 fm'den (1,75×10-15 m) 15 fm'ye kadar ulaşabilmektedir. Hidrojen atomun çekirdeğinin çapı (tek bir protonun çapı) için 1.75 fm'dir (1.75 × 10^-15m). Daha ağır atomlarda, örneğin uranyumda, çekirdek çapı 15 fm'ye çıkabilmektedir. Bu boyutlar atomun kendisinin çapından çok daha küçüktür.
Atom çekirdeğinin yapısı ve çekirdeği bir arada tutan kuvvetler üzerinde araştırma yapan fizik kolu çekirdek fiziğidir.

Çekirdek 1911 yılında Ernest Rutherford’un Thomson’a ait üzümlü kek atom modeli üzerindeki testlerinin çabası neticesinde bulunmuştur. Elektron daha önceden J.J. Thomson’un bizzat kendisi tarafından keşfedilmişti. Atomların elektriksel olarak nötr olduğu bilgisinden hareketle Thomson pozitif yüklerin de olması gerektiği öne sürdü. Onun üzümlü kek atom modelinde iddia ettiği şey atom içerisindeki negatif elektronların pozitif yüklü küre içerisinde rastgele dağılmış olduğudur. Daha sonra Ernest Rutherford bir deney tasarladı ve onun yönlendirmesiyle Hans Geiger ve Ernest Marsden tarafından bu deney gerçekleştirildi. Bu deney, metal folyonun ince levhasına gönderilen alfa parçacıklarının sapmasıyla ilgilidir. Eğer Thomson’un atom modeli doğruysa pozitif yüklü alfa parçacıklarının izlediği yolda çok küçük bir sapma ile metal levhadan geçmeleri gerektiğini düşündü. Çünkü, Thomson’un atom modelinde karışık gibi düşünülen pozitif ve negatif yükler levhanın nötr gibi görünmesini sağlar ve levhanın alfa parçacıklarına elektriksel olarak nötr etki etmesini beklerdi. Rutherford için sürpriz bir şekilde, parçacıklarının çoğu büyük açılarla sapmıştır. Büyük ve hızlı hareket eden alfa parçacıklarının sapması nedeniyle çok güçlü bir kuvvetin olması gerektiği aşikar oldu çünkü alfa parçacığının kütlesi bir elektrondan yaklaşık 8000 kat daha büyüktür. Rutherford, üzümlü kek atom modelinin doğru olamayacağını ve alfa parçacıklarının sapmasının ancak pozitif ve negatif yüklerin birbirinden ayrı olduğunda gerçekleşebileceğini fark etti. Atomun kütlesinin pozitif yüklü bir noktada yoğunlaştığını gördü. Bu da pozitif yük ve kütlenin yoğun bir merkezde olduğu çekirdek atomu düşüncesini doğruladı. 

Nucleus (çekirdek) sözcüğü Latince küçük ceviz anlamına gelen nucleus’den gelmektedir. Michael Faraday bu terimi 1844 yılında, atomun merkezini kastetmek için kullanmıştır. Modern atom için anlamı 1912 yılında Ernest Rutherford tarafından önerilmiştir. Ama atom teorisi için “nucleus” terimini benimseme çabuk olmadı. Örneğin Gilbert N. Lewis 1916 yılında yayımladığı ünlü “Atom ve Molekül” makalesinde “Atom kernel (çekirdek) ve dış kabuktan oluşur” cümlesiyle atomu ifade etmiştir. 

Atom çekirdeği proton ve nötronlardan oluşur. Proton ve nötronlar kuark denilen temel parçacıkların bir tezahürüdür. Proton ve nötronlar, baryon adı verilen hadronların kararlı birleşimlerindeki güçlü çekirdek kuvveti ile bir arada tutulmaktadır. Güçlü çekirdek kuvveti her bir baryon tarafından yeterince uzağa kadar uzanır böylece pozitif yüklü protonlar arasındaki itici elektriksel kuvvete rağmen protonlar ve nötronlar birbirine bağlanır. Güçlü çekirdek kuvveti çok kısa bir menzile sahiptir, çekirdeğin kenarının ötesinde etkisi 0'a düşer. Pozitif yüklü çekirdeğin toplu etkisiyle elektriksel olarak negatif olan elektronlar çekirdek etrafındaki yörüngelerde tutulmaktadır. Çekirdek etrafındaki yörüngelerde hareket eden negatif  yüklü elektronlar topluluğu belli konfigürasyon için benzerlik gösterir. Bu topluluk toplam elektron sayısıdır ve bunlar kendi yörüngelerinde kararlıdır. Kimyasal elementler atomları temsil eder ve bir atom, çekirdeğindeki proton sayısı ile belirlenir. Nötr bir atomda, çekirdeğindeki proton sayısına eşit miktarda elektron vardır. Kimyasal elementler kendi elektronlarını paylaşarak birleşme metodu ile daha kararlı elektron dizilimine sahip olabilirler. Elektron paylaşımı ile çekirdeğin etrafında kararlı elektronik yörüngeler yaratmanın etkisini kendi makro dünyamızın kimyasında görebiliyoruz.
Protonlar, çekirdeğin tüm yükünü gösterir, böylelikle kendi kimyasal kimliğini tanımlar. Nötronlar elektriksel olarak nötr'dür fakat çekirdeğin kütlesine hemen hemen protonlar ile aynı ölçüde katkıda bulunurlar. Nötronlar izotop olgusunu açıklayabilmektedir. İzotop aynı kimyasal elementin çeşitliliğidir. Bu kimyasal elementler yalnızca atom kütlesi bakımından farklılık göstermektedir. Kimyasal etkileri açısından aralarında fark yoktur.

Protonlar ve nötronlar birbirinden farklı eş spin kuantum numara değerlerine sahip fermiyonlardır. Bu yüzden iki proton ve iki nötron aynı uzay dalga fonksiyonunu paylaşabilir çünkü iki proton ve iki nötron aynı kuantum öze sahip değildir. Bunlar bazen aynı parçacık olan nükleonun farklı kuantum numaraları olarak görülmektedir. İki fermiyon (İki proton ya da iki nötron ya da bir proton + bir nötron gibi) çifti gevşek olarak birbirine bağlı olduğunda bozon gibi davranabilmektedir.
Hiper çekirdeğin nadir durumlarında, bir ya da daha fazla tuhaf kuark ya da sıra dışı quark içeren ve hyperon adı verilen üçüncü baryon da dalga fonksiyonunu paylaşabilir. Ama bu tip çekirdek son derece kararsızdır ve Dünya üzerinde bulunmaz yalnızca fiziğin yüksek enerjiyle ilgili deneylerinde gözlemlenebilir.
Nötron pozitif yüklü çekirdeğin yarıçapına (0.3fm) ve bu pozitif yükün eşitlendiği kendisini çevreleyen negatif yükün yarıçapına (0.3 fm ile 2 fm)'ye sahiptir. Proton yaklaşık olarak üssel pozitif yük dağılımına sahiptir.  

Atom çekirdeği güçlü nükleer kuvvet tarafından bir arada tutulur. Bu kalıcı güçlü kuvvet kuarkları birbirine bağlayarak proton ve nötronların oluşmasını sağlayan güçlü etkileşimin küçük posasıdır. Bu kuvvet nötronlar ile protonlar arasında daha zayıftır çünkü kendi içlerinde nötr hale getirilmektedir. Aynı şekilde nötr atomlar arasındaki elektromanyetik kuvvet (örneğin iki adet durağan gaz atom arasındaki Van der Waals Kuvveti) atomun parçacıklarını içten birlikte tutan elektromanyetik kuvvete göre oldukça zayıftır. (Örneğin hareketsiz bir gaz atomundaki elektronu kendi çekirdeğinde tutan kuvvet.) 
Nükleer kuvvet, tipik nükleon boşluğu uzaklığında son derece çekicidir ve bu da protonlar arasındaki elektromanyetik kuvvet tarafından kaynaklanan itici kuvvetin üstesinden gelmektedir. Böylelikle çekirdeğin oluşması sağlanmaktadır. Fakat bu güçlü nükleer kuvvet sınırlı bir etki alanına sahiptir ve uzaklıkla birlikte çabucak zayıflamaktadır. (Yukawa potansiyelinde bunu görebilirsiniz) Bundan dolayı yalnızca belli bir boyuttan küçük olan çekirdekler tamamen kararlı halde kalabilirler. Tamamen kararlı halde kalabilen bilinen en büyük çekirdek (alfa, beta ve gama bozulmalarına karşı kararlı) Kurşun-208'dir. Kurşun-208, 208 nükleon (126 nötron ve 82 proton) içermektedir. Bu maksimum seviyeden daha büyük çekirdekler kararsızdır ve nükleonun büyüklüğünün artmasına paralel olarak daha kısa ömürlü olmaya yönelimlidirler. Ancak bizmut-209 da beta bozunmasına dek kararlıdır ve bilinen izotoplar içerisinde en uzun yarı ömürlü alfa bozunmasına sahiptir. Evrenin yaşından milyarlarca kez uzun olduğu tahmin edilmektedir.
Güçlü nükleer kuvvet çok kısa mesafeler için etkilidir. (Genellikle yalnızca birkaç femtometre (fm), aşağı yukarı bir ya da iki nükleon çapında.) Güçlü nükleer kuvvet herhangi nükleon çifti arasında çekim olmasını sağlar. Örneğin, proton ve nötronlar arasındaki bu çekim, döteryumu oluşturmaktadır. Ayrıca bu çekim protonların kendi aralarında ve nötronların kendi aralarında da mevcuttur. 

Güçlü nükleer kuvvetin etkili mutlak sınırı halo çekirdeği ile gösterilir. Örneğin, lityum-11 ve bor-14  yaklaşık on fermis (aşağı yukarı uranyum-238'in çekirdeğinin yarıçapı olan 8 fermiye benzer) uzaklıkta yörüngede dönerler. Bu çekirdekler tamamen yoğun değildirler. Halo çekirdeği nükleitin grafiğinin en uç köşelerinde oluşur – nötron sızma hattı ve proton sızma hattı-. Bunlar kısa yarı-ömürleriyle birlikte kararsızdır. Ömürleri milisaniye olarak ölçülmüştür. Örneğin lityum-11 8.8 milisaniye yarı ömre sahiptir.
Etki altındaki halolar enerji seviyeleri doldurulmamış dış kuantum kabuğundaki çekirdeklerle birlikte uyarılmış hali temsil eder. (Hem yarıçap hem de enerji.) Halo, nötronlardan da [NN, NNN] protonlardan da [PP, PPP] oluşabilir. Tek bir nötron halosu içeren çekirdek 11ve 19C yi içerir. İki nötron halosu  6, 11Li, 17B, 18B ve 22C ile gösterilebilir. İki nötron halo çekirdeği üç parçaya ayrılabilir, asla ikiye ayrılmaz. Bu parçalara Borromean çekirdek denir bu davranışından dolayı. (Birbirine kenetlenmiş üç halkanın olduğu bir sistem gibi düşünebilir, tek bir halkayı bozmak, ayırmak diğer ikisini de serbest hale getirir.) 8B ve 14Be nin ikisi de dört nötron halosunu temsil etmektedir. Proton halosu içeren çekirdek 8B ve 26P dir. İki proton halosu 17Ne ve 27S dir tarafından simgelenir. Fazla protonun itici elektromanyetik  kuvvetinden dolayı proton halolarının nötron halolarından daha nadir ve daha kararsız olmaları öngörülmektedir.

Fiziğin standart modelinin, çekirdeğin davranışını ve bileşenlerini tamamıyla tanımladığı inancı yaygın olsa da, teoriden tahminler üretmek parçacık fiziğinin diğer çoğu alanından daha zordur. Bunun iki sebebi vardır: 

 Prensipte çekirdek için yapılmış hesaplamalar bütünüyle kuantum renk dinamiğinden türetilmiştir. Ama pratikte, düşük enerji sistemlerindeki kuantum renk dinamiğini çözmek için yapılan geçerli hesaplamalar ve mate

Atomculuk Okulu, maddeci filozoflar Empedokles ve Anaksagoras'ın ardından Leukippos ve onun öğrencisi Demokritos tarafından benzer bir materyalizm doğrultusunda oluşturdukları ve geliştirdikleri atom düşüncesiyle anılan felsefe okulu.
Atomcu okul bir yandan Parmanides'ın monist yaklaşımına öte yandan Anaksagoras'ın çoğulcu yaklaşımına bir tür tepki olarak gelişmiştir; özellikle de birincisine karşı. Demokritos yalnızca varolanları değil ruhu da atomlardan oluşan bir şey olarak düşünerek materyalizmi ileri noktalara taşımış, felsefe tarihinde materyalizm eğilimi için en güçlü başlangıç noktalarından birini meydana getirmiştir.
Atomcu okula göre evren bileşik cisimlerden oluşur, bunlarsa maddenin en küçük ve bölünemez parçası olarak kabul edilen atomlardan meydana gelir. Başka bir açıdan bu okul, evrendeki her şeyin boşluk içindeki hareketleri sonucu meydana geldiğini, dolayısıyla evrende mutlak anlamda bir nedenselliğin varolduğunu, insan ruhunun da daha incelmiş atomların hareketinden oluştuğunu, hatta bir yerde tanrıların bile maddesel olduklarını öne sürer. Atomculuk, materyalizmin bir biçimi olarak daha sonra Epiküros ve Titus Lucretius Carus tarafından savunulacak ve uzun bir dönem sonra etkisini kaybedecektir. 17. yüzyıldaysa bilimsel çalışmalar ve teoriler içinde yeniden canlanmıştır.

Materyalizmin Tarihi ve Günümüzdeki Anlamının Eleştirisi, F.A.Lange.

Kuantum mekaniğine göre atomik orbital, elektronların atom çekirdeği etrafındaki konumunu ve dalga-benzeri özelliklerini tanımlayan bir matematiksel fonksiyondur. Elektronun atom çekirdeği etrafındaki belirli bir bölgede bulunma olasılığı bu fonksiyon aracılığı ile hesaplanabilir. Fizikte atomik, kimyada orbital olarak geçer.
Her atomik orbital için n, ℓ ve ml ile simgelenen üç farklı kuantum sayısı tanımlanır. Kuantum sayıları Schrödinger denkleminin çözümünden elde edilir. n, baş kuantum sayısı, ℓ, açısal momentum kuantum sayısı ml ise manyetik kuantum sayısı olarak isimlendirilir. Baş kuantum sayısı (n), atomik orbitalin çekirdeğe olan uzaklığını, dolayısıyla enerjisini, parametrik olarak belirler. Açısal momentum (ℓ) ve açısal momentum kuantum sayısı (ml) ise orbitalin şeklini ve vektörel bileşimini niteler. Bir yörüngede kaç orbital bulunduğunu hesaplamak için n2 parametresi kullanılır.
II. Molekül Orbitali: Bir molekül üzerinde tamamen dağılmış olduğu düşünülen atomik orbitallerle aynı matematiksel özelliklere sahip olan matematiksel fonksiyonlardır. Psi ile simgelenir. Örnek: sigma, pi, delta orbitalleri.
Molekül Orbital teorisine göre moleküller meydana gelirken, atomlar gerekli bağ mesafesinde birbirlerine yaklaştıklarında molekül oluşmadan önce atomlarda bulunan atomik orbitaller karışarak moleküle ait orbitalleri oluşturular. Bu nedenle molekül oluştuktan sonra atomik orbitallerden bahsedilemez.
Atomik orbitallerin karışması molekül orbital teorisinin temeli olup, uygun simetri ve enerjide ancak molekül orbitallerini oluşturabilirler. Molekül orbital diyagramları ise atomik orbitallerin molekül orbitallerini oluşturmak üzere nasıl birleştikleri gösteren diyagramlardır.

Bir orbitalde en fazla iki elektron bulunabilir. Örnek:
Neon atomunun elektron dağılımı şöyledir: 1s2, 2s2, 2p6
Neon atomunun Orbital şeması ise şöyledir:

Aynı temel enerji düzeyindeki eş enerjili orbitallere elektronlar önce birer birer yerleşir. Daha sonra tekrar başa dönerek ikinci elektronlar yerleşir. Bu kurala Hund kuralı denir. Örnek:
Karbon atomunun elektron dağılımı şöyledir: 1s2, 2s2, 2p2.
Karbon atomunun Orbital şeması ise şöyledir:

Avogadro yasası ya da Avogadro hipotezi, Amedeo Avogadro'nun 1811'de bulduğu bir gaz yasasıdır. Bu yasa, eşit hacimdeki gazların; eşit sıcaklık ve eşit basınçta aynı sayıda parçacık ya da molekül sayısına sahip olduğunu öne sürer. Buna göre, belirli bir hacimdeki gazın bulundurduğu molekül sayısı, gazın kütle ya da boyutundan bağımsızdır. Örnek olarak, aynı hacimdeki hidrojen ve nitrojen verilebilir. Buna göre, hidrojen de nitrojen de, aynı hacim, aynı basınç ve aynı sıcaklıkta aynı molekül sayısına sahiptir.
Bu yasanın bir kısmı, matematiksel olarak şöyle gösterilebilir:

  
    
      
        
        
          
            
              V
            
            
              n
            
          
        
        =
        a
      
    
    {\displaystyle \qquad {{V} \over {n}}=a}
  
.
V kübik metre olarak hacim,
n gazın mol sayısı,
a da bir sabittir.
Ancak yukardaki denklem, sadece homojen maddeler için geçerlidir. Buna homojen sıvılar ve katılar da dahildir. Bu ilişki bulunması kolay bir ilişkidir ki, nitekim Avogadro'dan önce de varsayılmıştır.
Avogadro yasasının en önemli sonucu, yasanın ideal gaz sabitinin tüm gazlar için aynı olduğunu bulmasıdır.

  
    
      
        
          
            
              
                p
                
                  1
                
              
              ⋅
              
                V
                
                  1
                
              
            
            
              
                T
                
                  1
                
              
              ⋅
              
                n
                
                  1
                
              
            
          
        
        =
        
          
            
              
                p
                
                  2
                
              
              ⋅
              
                V
                
                  2
                
              
            
            
              
                T
                
                  2
                
              
              ⋅
              
                n
                
                  2
                
              
            
          
        
        =
        s
        a
        b
        i
        t
      
    
    {\displaystyle {\frac {p_{1}\cdot V_{1}}{T_{1}\cdot n_{1}}}={\frac {p_{2}\cdot V_{2}}{T_{2}\cdot n_{2}}}=sabit}
  

P paskal olarak basınç,
T de Kelvin olarak sıcaklıktır.
Yukardaki denkleme göre, tüm gazlar için bu sabit eşittir. Yani gazın boyutunun ya da kütlesinin bu sabitin değerini değiştirmez. Bu Avogadro yasasının en önemli bölümünü oluşturmakla beraber, Avogadro'nun doğa görüşündeki dahiliği de gösterir. Nitekim, bu yasayı, kinetik teori kullanarak kanıtlamak yıllar sürmüştür.
Standart durumda, bir mol ideal gaz, 22.4 litre (dm3) yer kaplar. Bu değer, genellikle molar hacim olarak kullanılır. Gerçek gazlar, bu değere birebir uymaz.
Bir moldeki molekül sayısı olan Avogadro sayısı, yaklaşık olarak mol başına 6.02×1023 parçadır.
Avogadro yasası, toplam gaz yasasını oluşturan Boyle yasası, Charles yasası ve Gay-Lussac yasasıyla birlikte ideal gaz yasasını oluşturur.

Ayırma işlemi (veya ayırma prosesi), bir kimyasal madde karışımını en az iki veya daha fazla ürüne dönüştürmek için kullanılan yönteme verilen addır. Ayırma işlemi sonucunda oluşan ürünlerden en az biri, kaynaktaki bileşenlerden en az biri ya da birden fazlası bakımından zenginleşir. Bazı durumlarda karışımlar bir ayırma işlemiyle neredeyse tamamen saf iki bileşene ayırabilir. Karışımın bileşenleri arasındaki fiziksel (örneğin boyut, şekil, kütle, yoğunluk, kimyasal ilgi) veya kimyasal farklarından yararlanılarak ayırma gerçekleştirilir.
İşlemler genellikle ayırmayı gerçekleştirmek için kullanılan belirli farklara göre sınıflandırılır. Yapılmak istenilen ayırma işlemini gerçekleştirmek için elde bulunan farkların hiçbiri kullanılamıyorsa, birden fazla operasyon gerçekleştirilerek son ürün elde edilebilir.
Birkaç istisna dışında, elementler ve bileşikler doğada hâlde bulunmazlar. Bu ham maddelerin verimli bir şekilde kullanılabilmesi için önce ayırma işlemine tabi tutulması gerekir, bu da ayırma yöntemlerini modern endüstriyel ekonomi için elzem kılar.
Ayırma işlemleri, laboratuvarlarda numune hazırlamak veya analitik amaçlar için küçük ölçeklerde ya da ürün hazırlama amaçlı olarak endüstride büyük ve orta ölçeklerde gerçekleştirilebilir.

Bazı ayırma işlemlerinde alüminyum eldesi için boksit cevherinin elektroliz ile rafinasyonunda olduğu gibi tam saflaştırma gerekir. Petrolün saflaştırılması ise kısmi ayırmaya örnektir. Ham petrol, çeşitli hidrokarbonlar ve safsızlıkların karışımından meydana gelir ve doğal yollarla oluşur. Rafine etme işlemiyle ham petrol karışımı hiçbiri tamamen saf olmayan ancak her birinin ham petrolden belirli oranlarda ayrılması gereken doğal gaz, benzin, dizel, nafta gibi diğer daha değerli karışımlara ayrılır.
Her iki durum için de istenen son ürünleri elde etmek için bir dizi ayırma işlemi gerekmektedir. Petrol saflaştırılmasında ham petrol birçok özel distilasyon aşamasından geçer ve bu aşamaların her birinden farklı bir ürün ya da ara ürün elde edilir.

Ayırıcılar (separatörler) sıvıları ayrıştırmak için kullanılır. Dikey olarak desteklenen santrifüjler asılı yataklara montelenmiştir. Ayırıcı, sürekli bir sedimantasyon santrifüjüdür. Her iki çıkış akımı da bir pompa kullanılarak basınçlı bir şekilde ya da basınca gerek olmadan sürekli olarak boşaltılır. Katı malzeme ise kesikli (hazneli tambur, disk tambur), yarı kesikli (kendi kendini temizleyen disk tambur) veya sürekli (nozül tambur) olarak boşaltılabilir. Tambur, ayırma işleminin gerçekleştiği ayırıcının merkezidir. Hazneli tambur (hazneli ayırıcı olarak bilinir) ve disk tambur (disk yığını ayırıcı olarak bilinir) olarak iki çeşit tambur bulunur. Mil ve dolayısıyla tambur üzerindeki güç aktarımı, sarmal dişliler, kayışlı sürücü, doğrudan sürücü veya özel bir motor yoluyla gerçekleşebilir. Ayırıcıların sızdırmazlığı açık, yarı kapalı, su geçirmez veya hava geçirmez olarak dört çeşide ayrılır.

Adsorpsiyon (yüzerme): Bu işlemde bir gaz veya sıvı akıntının bir bileşeni, katı bir adsorbant (yüzergen) ile tutulur ve uzaklaştırılır.
Santrifüj ve siklonik ayırma, karışımı yoğunluk farklılıklarına göre ayırır.
Şelasyon.

Kromatografi karışımların içinde bulunan bileşenleri ayırmakta kullanılan bir yöntemdir. Kromatografide ayırma işlemini gerçekleştiren iki faz bulunur. Hareketli faz karışımdan ayrılması istenen bileşeni taşırken, durgun faz sabit kalarak öteki bileşenlerin akışını yavaşlatır. Çeşitleri:

Yüksek performans sıvı kromatografisi (HPLC)
İnce tabaka kromatografi (TLC)
Karşı akım kromatografisi (CCC)
Damlacık karşı akım kromatografisi (DCC)
Kağıt kromatografisi
İyon kromatografisi
Boyut eleme kromatografisi
Afinite kromatografisi
Santrifüjlü ayırma kromatografisi
Gaz kromatografisi ve Ters gaz kromatografisi
Kristallendirme, tuz vb. tipte çözünenlerin, bir çözeltiden çöktürülerek uzaklaştırışmasıyla ilgilenir.
Aktarma (dekantasyon)
Buğu çözücü (buhar), sıvı damlacıklarını gaz akışlarından uzaklaştırır.
Damıtma, farklı kaynama noktalarına sahip sıvı karışımları için kullanılır.
Kurutma, sıvıyı bir katıdan buharlaşma yoluyla uzaklaştırır.

Elektroforez, organik moleküllerin bir elektrik potansiyeli altında bir jel ile farklı etkileşimlerine dayanarak ayırır.

Kapiler elektroforez
Elektrostatik ayırma, iki plakanın birbirine yakın yerleştirildiği ve yüksek voltaj uygulandığı korona deşarj prensibi ile çalışır. Bu yüksek voltaj iyonlaşmış parçacıkları ayırmak için kullanılır.
Yıkamayla ayırma
Buharlaşma

Ekstraksiyon
Özütme (liçing)
Sıvı-sıvı ekstraksiyon: Bu işlemde bir sıvı çözelti içindeki çözünen bileşen, bu sıvı çözelti ile karışmayan başka bir sıvı çözücü ile temas ettirilerek uzaklaştırılır.
Katı faz ekstraksiyonu
Süperkritik akışkan ekstraksiyonu
Alan akış fraksiyonlanması

Flotasyon
Çözünmüş hava flotasyonu yönteminde çözeltiden açığa çıkan hava ile oluşan kabarcıklar ile sulu çözeltideki katı parçacıkları uzaklaştırılır.
Köpük flotasyonunda değerli hidrofobik katı partiküller bir hava-sulu çözelti karışımının mekanik olarak çalkalanması ile oluşturulan hava kabarcıklarına bağlanarak yüzdürülür ve ayrılır.
Mürekkepten arındırma işlemi, kağıt geri dönüşümünde hidrofobik mürekkep partiküllerinin hidrofilik kağıt hamurundan ayrılmasında kullanılır.
Topaklanma (flokülasyon), bir topaklaştırıcı ile bir kolloid karışımdaki katının, topaklar halinde kümelenerek sıvıdan ayrılmasında kullanılır.
Filtrasyon - Örgü, torba ve kağıt filtreler, sıvılarda asılı büyük partiküllerin (örn. uçucu kül) uzaklaştırılması için kullanılırken, sentetik membranlar ile gerçekleştirilen mikrofiltrasyon, ultrafiltrasyon, nanofiltrasyon, ters osmoz, diyaliz (biyokimya) gibi membran prosesleri mikrometre boyutlarında ayırma işlemi yapar.
Ayrımsal damıtma (fraksiyonel distilasyon)
Ayrımsal donma
Petrol-su ayırma işlemi, petrol rafinerilerinde, petrokimya ve kimyasal tesislerinde, doğal gaz işleme tesislerinde vb. endüstrilerde asılı petrol damlacıklarını atık sudan ayırmak için kullanılır.
Manyetik ayırma
Çökelme
Yeniden kristalleşme (rekristalizasyon)
Yıkama işleminde bir gaz akışından istenmeyen katı veya gaz partiküller bir sıvı yardımıyla uzaklaştırılır.
Sedimantasyon (çöktürme), sıvı fazda asılı duran katı parçacıkların, kendi ağırlıklarının etkisi ile çökelmesidir.
Yerçekimsel ayırma
Eleme
Sıyırma
Süblimleşme
Buhar-sıvı ayırma işlemi, Souder-Brown denklemine göre yer çekimi ile ayırır.
Savurma
Bölgesel arıtma

Analitik kimya
McCabe-Thiele metodu
Yüksek performanslı sıvı kromatografisi (HPLC)
Ünite operasyonu

Bakır, Cu sembollü ve 29 atom sayılı bir kimyasal elementtir. Çok yüksek termal ve elektrik iletkenliği olan yumuşak, dövülebilir ve sünek bir metaldir. Yeni açığa çıkmış saf bakır yüzeyi pembemsi-turuncu renklidir. Bakır, ısı ve elektrik iletkeni olarak yapı malzemelerinde, çeşitli metal alaşımların bileşiminde, som gümüş gibi kuyumculukta, kupronikel denizcilik donanımı ve madenî para yapımında ve konstantan yük ölçerlerde (İngilizce: strain gauge) ve sıcaklık ölçen termokupllarda kullanılır.
Bakır, doğada doğrudan kullanılabilir metalik formda (doğal metal) oluşabilen birkaç metalden biridir. Bakır çok erkenden, M.Ö. 8000'den itibaren birkaç bölgede insanlığın kullanımına yol açtı. Binlerce yıl sonra yaklaşık M.Ö. 5000'lerde sülfür cevherlerinden ergitme yapılan ilk metaldi; takriben M.Ö. 4000'lerde kalıpta şekle dökülen ilk metaldi; ve yaklaşık M.Ö. 3500'lerde bronz yapmak için başka bir metal, kalay ile bilerek alaşımlanana ilk metaldi.
Roma dönemi'nde, bakır esas olarak metalin adının kökeni olan Kıbrıs'ta çıkarılmış, "aes сyprium"dan (Kıbrıs metali), daha sonra сuprum (Latince) olarak değiştirilmiştir. Coper (Eski ingilizce) ve copper bundan türetilmiştir daha sonraki yazım ilk olarak 1530 civarında kullanılmıştır.
Yaygın olarak karşılaşılan bileşikler azurit, malakit ve turkuaz gibi minerallere sıklıkla mavi veya yeşil renkleri veren ve tarihte pigment olarak kullanılan bakır (II) tuzlarıdır.
Binalarda, genellikle çatı kaplamada kullanılan bakır, yeşil bakır pası (İngilizce:verdigris) veya patina oluşturmak üzere oksitlenir. Bakır bazen dekoratif sanatta hem temel metal formunda hem de bileşiklerde pigment olarak kullanılır. Bakır bileşikleri bakteriostatik etken maddeler, mantar öldürücüler ve ahşap koruyucular olarak kullanılır.
Bakır, solunum enzim kompleksi sitokrom C oksidaz temel bileşeni olduğundan, eser diyet minerali olarak tüm canlı organizmaları için gereklidir. Yumuşakçalar ve kabuklularda bakır, kan pigmenti hemosiyanin bileşenidir, balıklarda ve diğer omurgalılarda bunun yerini demir-kompleksli hemoglobin alır. İnsanlarda bakır esas olarak karaciğer, kas ve kemikte bulunur. Yetişkin vücudu, vücut ağırlığının kilogramı başına 1.4 ile 2.1 mg arasında bakır içerir.
Bakır, 1B geçiş grubunda yer alan kimyasal element. Bakır, dünyanın hemen hemen tüm bölgelerinde bulunması nedeniyle geniş ölçüde üretiminin yapılabilmesi, elektriği diğer bütün metaller içinde gümüşten sonra en iyi ileten metal olması ve endüstriyel önemi yüksek olan pirinç, bronz gibi alaşımlar yapması gibi nedenlerden ötürü geniş bir kullanım alanına sahiptir. Simyacılar tarafından element Venüs simgesi ile gösterilmiştir.
2022 yılı itibarıyla küresel ölçekte toplam bakır rezervi 890 milyon tondur. En çok bakır rezervine sahip ülkeler Şili, Avustralya ve Peru'dur.

Türkçede yer alan bakır kelimesi ise Eski Türkçe bakır sözcüğünden evrilmiştir ve tarihte geçtiği en eski kaynak olan ve 8. yüzyıla tarihlenen Yenisey Yazıtları'nda, "bakırı buŋsız erti" (bakırı sınırsız idi) şeklinde geçmektedir.
Roma İmparatorluğu döneminde devletin temel bakır üretimi Kıbrıs'tan (Latince adı Cyprus) sağlandığı için bu metale aes сyprium (Kıbrıs'ın metali) adı verilmiş, elementin çoğu dildeki ismi de bu kelimeden türemiştir. Bakır kelimesi İngilizcede copper, Almancada Kupfer, Fransızcada cuivre ve Latincede cuprum şekli ile bulunur. Bir başka görüşe ise metal adını Kıbrıs'tan değil, Kıbrıs adını metalden almıştır.

Termik (kömür, fuel-oil, motorin, doğalgaz, jeotermal), hidrolik ve nükleer gibi çeşitli enerjilerden yararlanılarak üretilen elektrik enerjisi, genelde uzun mesafelere iletilir; şehir ve köy gibi yerleşim bölgelerine, sanayi tesislerine dağıtılır ve buralarda tüketilir.
Çıplak iletkenler, baralar, yalıtılmış hava hattı ve yeraltı güç kabloları ve ek malzemeleri elektrik enerjisi iletim ve dağıtımının başlıca elemanlarıdır.
Yakın zamana kadar, elektrik enerji iletim ve dağıtımında, bakır, uygun özellikleri nedeni ile bu alandaki ana iletken malzemesi olmuştu. Bakır, yüksek elektrik geçirgenliği, işlenebilme ve mekaniksel özellikleri iyi olan bir metaldir. Bakır, gümüşten sonra en iyi iletken metaldir.

Bakır, inşaatlarda beton, kiriş ve yüzeylerin güçlendirilmesinde kullanılır.

Bakır, dünyada çok bulunan bir madde olduğu için takı yapımında da kullanılır.

Hidrotermal orijine sahip, emprenye olmuş bakır yatakları. Bunlara porfir yataklar da denmektedir. 1970 yılı itibarıyla Dünya üretiminin yaklaşık %50'si bu çeşit yataklardan elde edilmiştir. Bu tip yataklara ABD, Şili, Peru ve Kanada'da rastlanmaktadır.
Sedimenter yapıdaki maden yatakları. Kalker veya dolomit mineralleri içinde bulunurlar. Daha ziyade Orta Afrika'da rastlanır. Dünya bakır üretiminin %17'si bu yataklardan sağlanır.
Sıvı magma asıllı maden yatakları. Bakır ile birlikte çoğu zaman nikel de taşırlar. Bunlara volkanik-sedimenter yataklar da denir. Dünya'nın birçok ülkesinde, özellikle Kanada, Avustralya ve pek çok Avrupa ülkesinde rastlanılır.

Bakır en az 10,000 yıldır kullanılmaktadır ancak şimdiye kadar çıkarılan ve ergitme yapılan tüm bakırın %95'inden fazlası 1900'den beri ve yarısından fazlası da son 24 yılda çıkarıldı. Pek çok doğal kaynakta olduğu gibi, Dünya'daki toplam bakır miktarı çok büyük ve yerkabuğunun en üst kilometresinde yaklaşık 1014 tonla bakırın mevcut çıkarma hızıyla yaklaşık 5 milyon yıl değerindedir. Ancak, bu rezervlerin yalnızca çok küçük bir kısmı günümüz fiyatları ve teknolojileri ile ekonomik olarak uygulanabilir durumdadır. Madencilik için mevcut bakır rezervlerinin tahminleri, büyüme oranı gibi temel varsayımlara bağlı olarak 25 ila 60 yıl arasında değişir.
Geri dönüşüm, modern dünyada önemli bir bakır kaynağıdır. Bu ve diğer faktörler nedeniyle, bakır üretimi ve arzının geleceği, zirve petrol'e benzer zirve bakır kavramı da dahil olmak üzere pek çok tartışmanın konusudur.
Bakırın fiyatı tarihsel olarak istikrarsız oldu, ve fiyatı Haziran 1999'da 60 yılın en düşük seviyesi olan 0.60 ABD$/lb (1.32 ABD$/kg) seviyesinden Mayıs 2006'da pound başına 3.75$'a (8.27$/kg) yükseldi. Şubat 2007'de 2.40$/lb (5.29$/kg)'a düştü ardından Nisan 2007'de 3.50$/lb (7.71$/kg)'a yeniden yükseldi. 2009 yılının Şubat ayında, zayıflayan küresel talep ve emtia fiyatlarında bir önceki yılın en yüksek seviyelerinden bu yana yaşanan keskin düşüş, bakır fiyatlarını 1.51$/lb (3.32$/kg) seviyesinde bıraktı.. Eylül 2010 ile Şubat 2011 arasında, bakırın fiyatı metrik ton başına 5,000 Sterlin'den metrik ton başına 6,250 Sterlin'e yükseldi.

Cevherlerdeki bakır konsantrasyonu ortalama sadece %0.6'dır ve çoğu ticari cevher sülfit, özellikle kalkopirit (CuFeS2), bornit (Cu5FeS4) ve daha az oranda kovellit (CuS) ve kalkosittir (Cu2S). Tersine, polimetalik nodüllerdeki ortalama bakır konsantrasyonu %1.3'te tahmin edilir. Bu nodüllerde bulunan diğer metallerin yanı sıra bakırı çıkarma yöntemleri arasında sülfürik liç (İngilizce:sulphuric leaching), ergitme ve Cuprion işleminin uygulaması vardır. Kara cevherlerinde bulunan mineraller için, ezilmiş cevherlerden köpük flotasyon veya biyoliç ile %10-15 bakır seviyesine kadar konsantre edilirler. Bu malzemenin izabe içinde silika ile ısıtılması, demirin çoğunu cüruf olarak uzaklaştırır. İşlem, demir sülfürleri oksitlere dönüştürmenin daha kolay olmasından yararlanır, bu da daha sonra silika ile reaksiyona girerek ısıtılmış kütlenin üzerinde yüzen silikat cürufu oluşturur. Sonuçta Cu2S'den oluşan "bakır mat", tüm sülfürleri oksitlere dönüştürmek için kavrulmuş olur:

2 Cu2S + 3 O2 → 2 Cu2O + 2 SO2
Bakır oksit, ısıtıldığında "kabarcıklı" bakıra dönüştürülür:

2 Cu2O → 4 Cu + O2
Sudbury mat işlemi, sülfürün sadece yarısını okside dönüştürdü ve daha sonra bu oksidi, sülfürün geri kalanını oksit olarak çıkarmak için kullandı. Daha sonra elektrolitik olarak rafine edildi ve içerdiği platin ve altın için anot çamuru kullanıldı. Bu adım, bakır oksitlerin bakır metale nispeten kolay indirgenmesini kullanır. Doğal gaz, kalan oksijenin çoğunu çıkarmak için kabarcık boyunca üflenir ve saf bakır üretmek için elde edilen malzeme üzerinde elektro arıtma gerçekleştirilir:

Cu2+ + 2 e− → Cu

Bakır, çeşitli piro, hidro ve elektrometalurjik metotların kullanılmasıyla cevherlerinden saf olarak üretilmektedir. Pirometalurjik metotlar, sülfürlü, oksitli ve nabit bakır cevherlerine, hidrometalurjik metotlar ise düşük tenörlü oksitli bakır cevherlerine uygulanır. Elektrometalurji metotları da yukarıdaki yöntemlerin son kademesi olarak her ikisine de uygulanır. Böylece, pirometalurji metotlarıyla elde edilen saf olmayan bakır, elektrolitik arıtmaya tabi tutularak saf katot bakıra çevrilir. Benzer şekilde hidrometalurjik yollarla sulu çözeltiye alınan bakır, elektrokazanım yoluyla katotta saf olarak toplanabilmektedir. 
Dünya bakır üretiminin %80'i sülfürlü cevherlerden yapılır.
Bir elektrolit ile temas halinde bulunan elektrotlara dışarıdan bir elektromotor kuvvet uygulayarak kimyasal bir reaksiyonun gerçekleştirilmesi şeklinde tanımlanan elektroliz elektrokimyasal olayın tersidir. Burada elektrik enerjisi yardımıyla kimyasal reaksiyonlar gerçekleştirilir. Elektroliz hücreleri bir elektrolit ile temas halinde bulunan iki veya daha fazla elektrottan oluşur ve elektrotlar bir doğru akım kaynağına bağlıdır. Bağlantı anotun pozitif katotun negatif yükleneceği şekildedir. Yani elektrot dışında elektronlar anottan katota elektrolit içinde ise katottan anota doğru akarlar. Devreye akım verildiğinde çözeltideki negatif yükler pozitif kutup olan anota, pozitif yükler ise negatif kutup olan katoda yönelirler.

Elektroliz işleminde meydana gelen olaylar anodik ve katodik tepkimeler olup bunlar anotta yükseltgenme (oksidasyon), katotta ise indirgenme (redüksiyon) şeklindedir. Genel olarak üç çeşit elektroliz vardır. Bunlar rafinasyon, indirgenme ve ergimiş tuz elektrolizidir. Rafinasyon elektrolizi çözünebilir anotlarla yapılan elektroliz işlemine en güzel örnektir. Rafinasyon elektrolizinde anot ve katot aynı metalden oluştukları için parçalanma voltajı teorik olarak s

Basınç, bir yüzey üzerine etkide bulunan dik kuvvetin, birim alana düşen miktarıdır. Katı, sıvı ve gazlar ağırlıkları nedeniyle bulundukları yüzeye bir kuvvet uygularlar. Kuvvetin kaynağı ne olursa olsun birim yüzeye dik olarak etki eden kuvvete basınç (P), bütün yüzeye dik olarak etki eden kuvvete de basınç kuvveti (F) denir.

  
    
      
        P
        =
        
          
            F
            S
          
        
      
    
    {\displaystyle P={\frac {F}{S}}}
  

P : Basınç
F : Kuvvet
S : Alan
NOT: Basıncın birimi pascal'dır ve P ile gösterilir.

Katı maddeler ağırlıklarından dolayı bulundukları zemine kuvvet uygularlar. Bu nedenle katıların bulundukları zemine uyguladıkları basınç, oluşturan dik kuvvet ağırlıklarıdır. Uygulanan kuvvet ve yüzey alanı değiştirilerek basıncın büyüklüğü değiştirilebilir. 
Katılar kendilerine uygulanan kuvveti, yönü ve şiddetini değiştirmeden aynen iletir. Bazı durumlarda yüzey alanı artırılarak basınç etkisi azaltılmaya çalışılır. Basınç, birim zamanda birim noktaya uygulanan kuvvet olarak da tanımlanabilir.

Gazlarda basınç, birçok unsurla bağlantılıdır. Gazların basıncının hesaplanmasında sıcaklık, bulunduğu kabın hacmi, gazın miktarı ve R sayısı önemlidir. Bunları formülle ifade edecek olursak: 

  
    
      
        P
        ⋅
        V
        =
        n
        ⋅
        R
        ⋅
        T
      
    
    {\displaystyle P\cdot V=n\cdot R\cdot T}
  
. 
Gazlarda basınç, gazın molekül sayısı ve sıcaklığı artarsa artar; gazın bulunduğu kabın hacmi artarsa azalır. R sayısı ise sabit bir sayıdır. Kapalı kaplardaki gazlarda basınç, manometreler yardımı ile ölçülür.

Sıvı basıncı, sıvının ağırlığından dolayı bulunduğu kabın her noktasına uyguladığı basınçtır. Sıvı basıncı, o noktanın sıvı sütununun ağırlığı kadardır.
Yani, 

  
    
      
        p
        =
        h
        ×
        d
        ×
        g
      
    
    {\displaystyle p=h\times d\times g}
  

(Sıvı basıncı = yükseklik × yoğunluk × yer çekimi ivmesi)
Sıvı basıncı, kabın biçimine ve genişliğine bağlı değildir.

Örneğin: 1 Pa = 1 N/m² = 10⁻⁵ bar = 9.8692×10⁻⁶ atm = 7.5006×10⁻³ Torr
Fizik problemlerinde genellikle basınç birimi olarak "Pascal" kullanılır.

Basınç hesaplama aracı

Baz, suda iyonlaştıklarında ortama OH− (hidroksit) iyonu ve elektron çifti verebilen maddelerdir. Bazlar da, asitler gibi tehlikeli maddelerdir. Suda iyonlaştıklarında hidroksit (OH−) iyonu derişimini arttıran maddelere baz denir. Bilinen en güçlü baz orto-dietinilbenzen dianyondur (C_{10}H_{12}^{2-}).
Bazı bazların sulu çözeltilerinde iyonlarına ayrışması yukarıdaki gibidir. Fakat amonyak (NH3) hidroksit iyonu bulundurmamasına rağmen bazik özellik gösterir. Çünkü sulu çözeltisinde OH− iyonları derişiminin artışına sebep olur:

NH3 + H2O → NH4+ + OH−
Bazlar ele kayganlık hissi verir. Kuvvetli bazlar yakıcı ve tahriş edici özelliktedir. Bazlar acı tattadır. Fakat bazı bazlar korozif ve/veya zehirli olabildiğinden tadına bakılması önerilmez.
Bazlar, turnusol kâğıdı gibi pH indikatörleri ile ayırt edilebilir. Örneğin, bazlar kırmızı turnusol kâğıdını maviye çevirir. Bundan başka bazlar Fenolftalein çözeltisi yardımıyla da ayırt edilebilir. Baz içine Fenolftalein çözeltisi damlatıldığında baz pembe  renk alır. Fenolftalein asit içine konulduğunda asitin rengini  değiştirmez. Bazlar da asitler gibi suda iyonlarına ayrıştıkları için elektrik akımını iletir.
NaOH ve KOH kuvvetli bazlardır. Kuvvetli bazlar metallere ve dokulara aşındırıcı etki yapar. Amonyağın buharı göze, burna ve solunum yoluna zarar verir.

Sodyum hidroksit (NaOH) sabun yapımında kullanılır. Potasyum hidroksit ise Arap sabunu yapımında kullanılır.
Amonyaklı sıvı maddeler, yağ ve kireç sökücü olarak ev temizleyicilerinde kullanılır.
Yemek sodası olarak bilinen kabartma tozu, bir çeşit baz olan sodyum bikarbonat içerir. Kireç suyu bir çeşit bazdır.

Suda iyonlaşabilirler.
Tatları acıdır.
Ele kayganlık hissi verir.
Turnusol kağıdını kırmızı renkten mavi renge çevirirler.
Amfoter metallerle H2 gazı açığa çıkarırlar.
pH değeri 7'den büyüktür.
Suda çözündüklerinde elektrik akımını iletirler.
Suda iyonlaştıklarında OH-(hidroksit) iyonu derişimini arttıran maddelerdir.
Asitler ile tepkimeye girdiklerinde tuz ve su oluşturur.
Cam ve porselen maddeler üzerinde matlaştırıcı ve aşındırıcı etkisi vardır.

Sodyum hidroksit, NaOH: Sabun, lavabo açıcı
Potasyum hidroksit, KOH: Arap sabunu, sıvı sabun, şampuan
Kalsiyum hidroksit, Ca(OH)2: Sıva ve harç
Alüminyum hidroksit, Al(OH)3: Deodorantlar
Magnezyum hidroksit, Mg(OH)2: Antiasit
Amonyak, NH3: Ev temizlik malzemesi, gübre, patlayıcı madde (Zayıf bazdır)
Lityum Hidroksit, LiOH: Pil, seramik, cam
Baryum Hidroksit, Ba(OH)2: İnşaat malzemeleri

Beta parçacıkları, 40K gibi bazı radyoaktif atom çekirdeklerinden salınan yüksek hızlı ve enerjili elektron veya pozitronlardan oluşur. Salınan bu parçacıklardan ayrıca beta ışını denen iyonlaştıran bir ışınım olarak da söz edilir. Beta parçacıklarının üretimine beta çözünmesi adı verilir, elektron ile pozitron üretimine göre β- ve β+'dan söz edilir. Alfa ışınlarının aksine tek parçacıklıdır. Beta Işınları Gama Işınlarının ötesindedir ve Beta Işınları'nın ötesinde ise Alfa ışınları vardır.
Elektronlara benzeyen beta parçacıkları, doğal olarak oluşan malzemelerden (stronsiyum-90 gibi) yayılır. Bu tür beta yayıcılar göz hastalıklarının tedavisi gibi tıbbi uygulamalarda kullanılır.
Genel olarak, beta parçacıkları alfa parçacıklarından daha hafiftir ve genellikle diğer malzemelere nüfuz etme kabiliyetleri daha yüksektir. Sonuç olarak, bu parçacıklar havada birkaç metre ilerleyebilir ve deriye nüfuz edebilir. Bununla birlikte, ince bir metal veya plastik levha ya da bir tahta blok beta parçacıklarını durdurabilir.

Kimyasal bileşik, kimyasal bağlarla bir arada tutulan birden fazla kimyasal elementin atomlarını içeren birçok özdeş molekülden (veya moleküler varlıklardan) oluşan kimyasal maddedir. Dolayısıyla tek bir elementin atomlarından oluşan bir molekül bileşik değildir. Bir bileşik, diğer maddelerle etkileşimi içerebilen kimyasal reaksiyonla farklı bir maddeye dönüştürülebilir. Bu süreçte atomlar arasındaki bağlar kırılabilir ve/veya yeni bağlar oluşabilir.
Bileşen atomlarının birbirine nasıl bağlandığına göre ayırt edilen dört ana bileşik türü vardır. Moleküler bileşikler kovalent bağlarla bir arada tutulur; iyonik bileşikler iyonik bağlarla bir arada tutulur; intermetalik bileşikler metalik bağlarla bir arada tutulur; Koordinasyon kompleksleri koordine kovalent bağlarla bir arada tutulur. Stokiyometrik olmayan bileşikler tartışmalı marjinal durum oluşturur.
Kimyasal formül, sayısal alt simgelerle birlikte standart kimyasal sembolleri kullanarak, bileşik moleküldeki her elementin atom sayısını belirtir. Birçok kimyasal bileşiğin, Kimyasal Özetler Servisi tarafından atanan benzersiz bir CAS numarası tanımlayıcısı vardır. Dünya çapında 350.000'den fazla kimyasal bileşik (kimyasal karışımları dahil) üretim ve kullanım için tescil edilmiştir.
Kimyasal bir bileşik, iki ya da daha fazla elementin sabit kütle oranında birleşmesiyle oluşan saf maddelere denir. Bileşiklerin en küçük yapı taşı moleküllerdir.

Bileşiklerin çoğu moleküler yapıdadır. Ama tuz gibi iyonik bileşikler atomik yapıdadır.
Bileşikler belirli formüllerle ifade edilir. Örneğin Asetonitrilin formülü CH3CN olarak ifade edilir.
Bileşikler kimyasal yöntemlerle bileşenlerine ayrılabilir ama fiziksel yöntemlerle bileşenlerine ayrılamazlar.
Bileşikler kendini oluşturan elementlerin özelliklerini göstermezler. En bilinen örneği ise yakıcı olan oksijen ve yanıcı olan hidrojenin birleşerek yangın söndürücü olarak kullanılan  H2O'yu oluşturması.
Belirli ayırt edici özellikleri vardır.
Bileşik ile karışımın farkı:
Bileşikler belirli sayıda element atomunun kimyasal bir bağ ile bağlanmasıyla oluşur. Ancak karışımın belirli bir formülü yoktur. Bileşikleri oluşturan elementler bir araya gelerek kendi özelliklerini kaybederler fakat karışımları oluşturan maddeler kendi özelliklerini kaybetmezler.
Bileşikler; kovalent ve iyonik olarak sınıflandırılır.

Sodyum klorür: NaCl
Potasyum permanganat: KMnO4
Asetik asit: CH3COOH
Kalsiyum karbonat: CaCO3
Amonyum fosfat: (NH4)3PO4
Hidrojen klorür: HCl
Kükürt dioksit: SO2
Karbondioksit: CO2
Glukoz: C6H12O6
Su: H2O
Potasyum nitrat: KNO3
Amonyak: NH3
Metan: CH4
Potasyum nitrat: KNO3
Sülfürik asit: H₂SO₄
Kalsiyum hidroksit: Ca(OH)2
Sodyum bikarbonat: NaHCO3

Biyofiziksel kimya, biyolojik sistemleri anlamak için fizik ve fiziksel kimyanın temel ilkelerini kullanan bir bilim dalıdır. Bu alan, biyolojik olayları moleküllerin yapısı ya da bu moleküllerin oluşturduğu daha büyük yapılar, yani supramoleküler düzeylerde açıklamayı hedefler. Biyofiziksel kimyacılar, biyolojik sistemlerdeki çeşitli fenomenleri, bu sistemlerin temel yapı taşları olan moleküller üzerinden inceleyerek anlamaya çalışırlar. Bunun yanında, biyolojik uygulamalarla sınırlı kalmayıp, biyofiziksel kimya, son yıllarda tıbbi araştırmalarda da önemli ilerlemeler kaydetmiştir.

Biyofiziksel kimyanın temelleri, fizikokimyacı Karl Friedrich Bonhoeffer’in biyolojik ve fizyolojik sorunları fizik ve kimya bilgisiyle ele alma çabasından doğmuştur. Bonhoeffer, demirin elektrik akımıyla sinir uyarılarını taklit etmeyi amaçlayan bir çalışma yapmıştır. Göttingen'de biyofiziksel kimya alanının temellerinin atılmasından sonra, Alman Nobel Ödüllü bilim insanı Manfred Eigen, bu alanı önemli ölçüde geliştirmiştir. 1971 yılında, fizikokimya ve spektroskopi enstitülerini birleştirerek araştırma alanını daha da genişletmiştir. Günümüzde, Göttingen'deki biyofiziksel kimya araştırmaları, bilimsel bilgiyi birleştirerek yaşam süreçlerini anlamayı amaçlamaktadır.

Hollandalı bilim insanı Herman Berendsen, Groningen Üniversitesi'nde biyolojik sistemlerde su ve proteinleri izlemek için nükleer manyetik rezonans (NMR) tekniğini kullanan bir araştırma grubu kurmuştur. Bu çalışma, suyun biyolojik bağlanma özellikleri hakkında önemli bilgiler sunmuş ve birçok biyolojik fenomeni daha iyi anlamamıza olanak tanımıştır.

Günümüzde biyofiziksel kimya, iyon kanalları, genetik materyali aktive eden promotörler, kök hücreler ve biyomoleküllerin tespiti ve analizi gibi birçok farklı konuyu kapsamaktadır.

Biyofiziksel kimyacılar, biyolojik sistemlerin yapısını incelemek için fizikokimya alanından çeşitli teknikler kullanmaktadır. Bu teknikler arasında, nükleer manyetik rezonans (NMR), X-ışını difraksiyonu ve kriyojenik elektron mikroskopisi gibi spektroskopik yöntemler yer almaktadır. Bu alanda yapılan önemli bir çalışma, 2009 yılında Kimya Nobel Ödülü’nü kazanan ribozom X-ışını kristalografi araştırmalarıdır. Bu çalışmalar, ribozomun mRNA’yı polipeptitlere dönüştüren moleküler makine olarak biyolojik işlevinin temel fiziksel ilkelerini ortaya koymuştur.

Biyofiziksel kimyanın biyoloji ve tıp alanındaki birçok uygulaması vardır:

Çift katlı lipit tabakası, hücre zarlarının yapısının tanımlanmasında kullanılır. Günümüzdeki gelişmiş tekniklerle lipid çift tabakalarının özellikleri, örneğin viskozite gibi özellikleri, daha ayrıntılı şekilde incelenebilir. Yapılan çalışmalar, tek bir fosfolipid çift tabakasından oluşan lipozomlarda bile farklı viskozite seviyelerinin tespit edilebileceğini ortaya koymuştur.

Birçok spektral teknik, biyolojik sistemlerdeki protein tepkimelerinin kinetik özelliklerini belirlemeye yardımcı olur. Ayrıca, biyolojik reaksiyonları lazer ışınlarıyla kontrol edebilmek ve yönlendirmek de mümkündür.

Riboflavin (B2 vitamini), ışık ve oksijenle etkileşime girerek çeşitli reaksiyonlar oluşturabilen bir bileşiktir. Bu reaksiyonlardan biri de hidrojel sentezidir. Hidrojel, şekli bozulmadan büyük miktarda su tutabilen ve çeşitli uygulamalarda kullanılan bir materyaldir. İlaç taşıma, yapay kaslar ve doku mühendisliği gibi alanlarda hidrojel kullanımı yaygındır.

Enzimler, kimyasal reaksiyonları hızlandıran maddelerdir. Ancak, enzimlerin gerçek dünya uygulamalarında bazı sınırlamaları vardır. Biyofiziksel kimya ilkeleri, bu sınırlamaları aşmak ve enzimlerin performansını artırmak için kullanılabilir.

DNA, tüm canlıların temel yapı taşıdır ve kanser tedavisinde önemli bir hedef moleküldür. Kanser ilaçlarının DNA ile etkileşimlerinin incelenmesi, daha etkili tedavi yöntemlerinin geliştirilmesine olanak sağlar.

Biyofiziksel kimyanın köklü enstitülerinden biri, Almanya'nın Göttingen şehrinde bulunan Max Planck Biyofiziksel Kimya Enstitüsü'dür.

Biyofiziksel teknikler
Biyofizik
Biyokimya

Biyoorganik kimya, organik kimya ve biyokimyayı birleştiren bilimsel bir disiplindir. Biyolojik süreçlerin kimyasal yöntemlerle incelenmesiyle ilgilenen kimya dalıdır. Protein ve enzim fonksiyonu bu süreçlerin örnekleridir.
Bazen biyokimya, biyoorganik kimya için birbirinin yerine kullanılır. İkisinin farkı, biyoorganik kimyanın biyolojik yönlere odaklanan organik kimya olmasıdır. Biyokimya, kimyayı kullanarak biyolojik süreçleri anlamayı amaçlarken, biyoorganik kimya organik-kimyasal araştırmaları (yani yapılar, sentez ve kinetik) biyolojiye doğru genişletmeye çalışır. Metalloenzimler ve kofaktörler araştırılırken biyoorganik kimya, biyoinorganik kimya ile örtüşür.

Biyofiziksel organik kimya, biyoorganik kimya ile moleküler tanımanın ayrıntılarını tanımlamaya çalışırken kullanılan bir terimdir.
Doğal ürün kimyası, özelliklerini belirlemek için doğada bulunan bileşiklerin tanımlanması işlemidir. Bileşik keşifler, tıbbi kullanımlara, herbisitlerin ve insektisitlerin geliştirilmesine yol açmıştır ve halen bunlara yol açmaktadır.

Biyosentez, substratların canlı organizmalarda daha karmaşık ürünlere dönüştürüldüğü çok aşamalı, enzim katalizli bir süreçtir. Biyosentezde basit bileşikler modifiye edilir, diğer bileşiklere dönüştürülür veya makromoleküller oluşturmak üzere birleştirilir. Bu süreç genellikle metabolik yollardan oluşur. Bu biyosentetik yollardan bazıları tek bir hücresel organel içinde yer alırken diğerleri birden fazla hücresel organel içinde yer alan enzimleri içerir. Bu biyosentetik yolların örnekleri arasında çift katlı lipit katmanının bileşenlerinin ve nükleotidlerin üretimi yer alır. Biyosentez genellikle anabolizma ile eş anlamlıdır ve bazı durumlarda birbirinin yerine kullanılır.
Biyosentez olaylarının gerçekleşmesi için öncü bileşikler, kimyasal enerji (örneğin: ATP) ve koenzime sahip katalitik enzimler gereklidir. Bunlar, makromoleküllerin yapı taşları olan monomerleri oluşturur. Bazı önemli makromoleküller, peptit bağları yoluyla birleştirilen ve amino asit monomerlerinden oluşan proteinleri ve fosfodiester bağları yoluyla birleştirilen nükleotitlerden oluşan DNA moleküllerini içermektedir.

Biyosentez, bir dizi kimyasal reaksiyonlar ile gerçekleşir. Bu reaksiyonların gerçekleşmesi için aşağıdaki özellikler ve unsurlar gereklidir:

Öncü bileşikler: Bu bileşikler, bir reaksiyondaki başlangıç molekülleri veya substratlarıdır. Bunlar ayrıca belirli bir kimyasal işlemde reaktanlar olarak da görev yapabilirler.
Kimyasal enerji: Kimyasal enerji, yüksek enerjili moleküller şeklinde bulunabilir. Bu moleküller, enerjik olarak elverişsiz reaksiyonlar için gereklidir. Bu bileşiklerin hidrolizi, bir reaksiyonu ileriye taşır. ATP gibi yüksek enerjili moleküller üç fosfata sahiptir. Çoğu zaman, terminal fosfat hidroliz sırasında ATP'den ayrılır ve başka bir moleküle aktarılır.
Katalitik enzimler: Bu moleküller, reaksiyonun hızını artırarak ve aktivasyon enerjisini düşürerek bir reaksiyonu katalize eden özel proteinlerdir.
Kofaktör/Koenzim: Kofaktörler, kimyasal reaksiyonlara yardımcı olan moleküllerdir. Bunlar metal iyonları, NADH ve asetil CoA gibi vitamin türevleri veya ATP gibi vitamin olmayan türevler olabilir.
En basit anlamıyla biyosentezde meydana gelen reaksiyonlar şu formattadır:

  
    
      
        
          Reaktant
          
            
              →
              
                e
                n
                z
                i
                m
              
              
            
          
          
            
              
                U
                ¨
              
            
          
          r
          
            
              
                u
                ¨
              
            
          
          n
        
      
    
    {\displaystyle {\ce {Reaktant->[][enzim]{\ddot {U}}r{\ddot {u}}n}}}
  

Bu temel denklemin ayrıntılı olarak tartışılabilir bazı varyasyonları şunlardır:

Genellikle çok aşamalı bir reaksiyon yolunun parçası olarak diğer bileşiklere dönüştürülen basit bileşikler. Bu tip reaksiyonun iki örneği, nükleik asitlerin oluşumunda ve translasyondan önce tRNA'nın yüklenmesi sırasında meydana gelir. Bu adımlardan bazıları için kimyasal enerji gereklidir:

  
    
      
        
          
            
              
                
                  O
                  ¨
                
              
            
            nc
            
              
                
                  u
                  ¨
                
              
            
             
            molek
            
              
                
                  u
                  ¨
                
              
            
            l
          
          +
          ATP
          
            
              
                
                  
                    
                      ↽
                    
                    
                    
                    
                      −
                    
                  
                
              
              
                
                  
                    
                      −
                    
                    
                    
                    
                      ⇀
                    
                  
                
              
            
          
          
            AMP
          
          +
          
            PP
            
              i
            
            
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\ce {{{\ddot {O}}nc{\ddot {u}}\ molek{\ddot {u}}l}+ATP<=>{AMP}+PP_{i}}}}
  

Kofaktörlerin yardımıyla başka bileşiklere dönüştürülen basit bileşikler. Örneğin, fosfolipitlerin sentezi asetil CoA'yı gerektirirken, başka bir zar bileşeni olan sfingolipidlerin sentezi, sfingozin omurgasının oluşumu için NADH ve FADH'yi gerektirir. Bu örnekler için genel denklem şu şekildedir:

  
    
      
        
          
            
              
                
                  O
                  ¨
                
              
            
            nc
            
              
                
                  u
                  ¨
                
              
            
             
            molek
            
              
                
                  u
                  ¨
                
              
            
            l
          
          +
          Kofakt
          
            
              
                o
                ¨
              
            
          
          r
          
            
              →
              
                e
                n
                z
                i
                m
              
              
            
          
          makromolek
          
            
              
                u
                ¨
              
            
          
          l
        
      
    
    {\displaystyle {\ce {{{\ddot {O}}nc{\ddot {u}}\ molek{\ddot {u}}l}+Kofakt{\ddot {o}}r->[][enzim]makromolek{\ddot {u}}l}}}
  

Bir makromolekül oluşturmak için birleşen basit bileşikler. Örneğin, yağ asitleri birleşerek fosfolipitleri oluşturur. Buna karşılık, fosfolipidler ve kolesterol, lipid çift tabakasını oluşturmak için kovalent olmayan bağlarla etkileşime girer. Bu reaksiyon aşağıdaki gibi gösterilebilir:

  
    
      
        
          
            molek
            
              
                
                  u
                  ¨
                
              
            
            l
             
            1
            
          
          +
          
            molek
            
              
                
                  u
                  ¨
                
              
            
            l
             
            2
            
          
          ⟶
          makromolek
          
            
              
                u
                ¨
              
            
          
          l
        
      
    
    {\displaystyle {\ce {{molek{\ddot {u}}l~1}+{molek{\ddot {u}}l~2}->makromolek{\ddot {u}}l}}}
  

Birçok karmaşık makromolekül, basit, tekrarlanan yapıların bir modelinde sentezlenir.  Örneğin, lipitlerin en basit yapıları yağ asitleridir. Yağ asitleri hidrokarbon türevleridir; bir karboksil grubu "baş" ve bir hidrokarbon zinciri "kuyruk" içerir. Bu yağ asitleri daha büyük bileşenler oluşturur ve bunlar da lipit çift tabakasını oluşturmak için kovalent olmayan etkileşimleri içerir. Yağ asidi zincirleri, membran lipidlerinin iki ana bileşeni olan fosfolipitler ve sfingolipidlerde bulunur. Üçüncü bir ana zar bileşeni olan kolesterol, bu yağ asidi birimlerini içermez.

Tüm biyomembranların temeli, iki katmanlı bir fosfolipit yapısından oluşur. Fosfolipid molekülü amfifildir; hidrofilik bir kutup başı ve hidrofobik kutupsuz bir kuyruk içerir. Fosfolipid kafaları birbirleriyle ve sulu ortamla etkileşime girerken, hidrokarbon kuyrukları kendilerini merkezde sudan uzağa yönlendirir. Bu son etkileşimler, iyonlar ve moleküller için bir bariyer görevi gören çift katmanlı yapıyı yönlendirir.
Çeşitli fosfolipid türleri vardır ancak sentez yolları farklıdır. Fosfolipid sentezinde ilk adım, endoplazmik retikulumda ve mitokondride gerçekleşir. Sentez sırasında fosfatidat veya diaçilgliserol 3-fosfat da oluşur. Sentez şu şekilde gerçekleşmektedir:

Sentez, Asil-CoA tarafından sağlanan bir yağ asidi zincirinin eklenmesi yoluyla lizofosfatidata dönüştürülen gliserol 3-fosfat ile başlar. Daha sonra, lizofosfatidat, ikinci bir açil CoA'nın katkıda bulunduğu başka bir yağ asidi zincirinin eklenmesi yoluyla fosfatidata dönüştürülür; bu adımların tümü, gliserol fosfat asiltransferaz enzimi tarafından katalize edilir. Fosfolipid sentezi endoplazmik retikulumda devam eder ve biyosentez, belirli fosfolipidin bileşenlerine bağlı olarak farklılık gösterir.

Fosfolipidler gibi, bu yağ asidi türevlerinin de bir kutup başı ve kutupsal olmayan kuyrukları vardır. Fosfolipidlerin aksine, sfingolipidlerin bir sfingozin omurgası vardır. Sfingolipidler ökaryotik hücrelerde, özellikle merkezi sinir sisteminde bol miktarda bulunur. Örneğin, sfingomyelin sinir lifleri, miyelin kılıfının bir parçasıdır.
Sfingolipidler, bir sfingozin omurgasının amino grubuna bağlı bir yağ asidi zincirinden oluşan seramidlerden oluşur. Bu seramidler, sfingosinin asilasyonundan sentezlenir. Sfingosinin biyosentezi şu şekildedir:

Sfingozin sentezi sırasında palmitoil-CoA ve serin, dehidrosfingosin oluşumuyla sonuçlanan bir kondenzasyon reaksiyonuna girer. Bu ürün daha sonra FAD tarafından oksidasyon reaksiyonu yoluyla sfingosine dönüştürülen dihidrospingozini oluşturmak üzere indirgenir.

Kolesterol, sterol adı verilen bir molekül sınıfına aittir. Sterollerin dört kaynaşmış halkası ve bir hidroksil grubu vardır. Kolesterol özellikle önemli bir moleküldür. Sadece lipid zarlarının bir bileşeni olarak görev yapmakla kalmaz, aynı zamanda kortizol, testosteron ve östrojen de dahil olmak üzere çeşitli steroid horm

Bohr atom modeli, Niels Henrik Bohr tarafından 1913 yılında, Rutherford atom modelinden yararlanılarak öne sürülmüştür.
Bohr atom modeli öncesi diğer atom modellerinde, atomun çekirdeğinde, (+) yüklü protonların bulunduğu, çekirdeğin etrafında dairesel yörüngelerde elektronların dolaştığı ifade edildi. Bu elektronların çekirdek etrafında nasıl bir yörüngede dolaştığı, hız ve momentumlarının ne olduğu ile ilgili bir netice ortaya konmadı. Bohr ise atom teorisinde elektronların hareketini bu noktadan inceledi.

1913 yılında Niels Bohr, hidrojen atomunun spektrum çizgilerini ve Planck'ın kuantum kuramını kullanarak Bohr kuramını ileri sürdü. Bu bilgiler ışığında Bohr varsayımları (postulatları) şöyle özetlenebilir:

Bir atomdaki elektronlar çekirdekten belli uzaklıktaki yörüngelerde hareket eder ve bu yörüngelerdeki açısal momentumu h/2
  
    
      
        π
      
    
    {\displaystyle \pi }
  
'nin tam katlarıdır (Burada h, Planck sabiti, 
  
    
      
        π
      
    
    {\displaystyle \pi }
  
 ise pi sayısıdır). Her kararlı hâlin sabit bir enerjisi vardır.
Herhangi bir kararlı enerji seviyesinde elektron dairesel bir yörüngede hareket eder. Bu yörüngelere enerji düzeyleri veya kabukları denir.
Elektron kararlı durumlardan birinde bulunurken atom ışınım yayınlamaz. Ancak, yüksek enerji düzeyinden daha düşük enerji düzeyine geçtiğinde, seviyeler arasındaki enerji farkına eşit bir ışık kuantumu (paketi) yayınlar. Burada E = Eson-Eilk bağıntısı geçerlidir.
Elektron hareketinin mümkün olduğu kararlı düzeyler, K, L, M, N, O gibi harflerle veya en düşük enerji düzeyi 1 olmak üzere, her enerji düzeyi + bir tam sayı ile belirlenir ve genel olarak "n" İle gösterilir. (n: 1,2,3 ...¥)

Bohr atom modeline göre, çekirdeğe en yakın enerji seviyesinde dairesel hareket yapan elektron kararlıdır, ışık yaymaz.
Elektrona yeterli enerji verilirse elektron bulunduğu enerji seviyesinden daha yüksek enerji seviyesine sıçrar. Atom bu durumda kararsızdır. Kararlı hale gelmek için elektron tekrar eski enerji seviyesine dönerken almış olduğu enerji seviyesine eşit enerjide bir foton (ışık) fırlatır. Atom bu şekilde ışıma yapar.

Elektronlar çok hızlı olduğu için sadece klasik fizik değil, görelilik de göz önüne alınmalıdır.
Bohr Atom Modeli, sadece tek elektronlu atomların (hidrojen) spektrumlarını açıklayabilir. Çok elektronlu atomların spektrumlarını açıklayamaz.
Bohr Atom Modelinde dalga-parçacık ikiliği (De Broglie Hipotezi) göz önüne alınmamıştır.
Heisenberg belirsizlik ilkesine göre atomdaki elektronun yeri ve hızı, aynı anda, tam bir kesinlikle belirlenemez. Bundan dolayı "yörünge" kavramı yanlıştır.
Nötron yoktur. Nötronlar, 1932 yılında James Chadwick tarafından keşfedilmiştir.
Atom ve moleküller arası bağların oluşmasını açıklamada yetersiz kalmıştır.

Bohr Atom Modeli - KBT Bilim18 Ağustos 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bohr Atom Modeli - taner.balikesir.edu.tr1 Temmuz 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://web.archive.org/web/20131211073049/http://atominsan.net/atom-kuramlari/rutherford-atom-kurami.html

Boyle yasası (Bazen Boyle-Mariotte yasası veya Uçucu Gazların Sıvılaştırılması olarak da bilinir), gaz yasalarından biridir. 1662'de İrlandalı doğa filozofu Robert Boyle (Lismore, County Waterford, 1627-1691) tarafından ilk defa basılmıştır. Yasa, Richard Towneley ve Henry Power tarafından Boyle'ın önüne getirilmiş ve Boyle da deneyleri yapıp sonuçları basmıştır. Robert Gunther ve bazı diğer otoritelere göre, deneyin aparatını hazırlayan Boyle'ın asistanı Robert Hooke, yasayı formülize eden insan olabilir. Hooke'un matematik konusundaki becerileri Boyle'ı aşıyordu. Hooke ayrıca, deneyler için gerekli olan vakum pompalarını da icat etmiştir. Fransız fizikçi Edme Mariotte (1620-1684), Boyle'dan bağımsız olarak formülü 1676'da bulmuştur. Bu nedenle de bu yasa, Mariotte ya da Mariotte-Boyle yasası olarak da isimlendirilebilir.
Boyle yasasına göre, sıcaklıklar sabit tutulduğu sürece, belirli ölçüde alınan bir ideal gazın hacmiyle basıncının çarpımı sabittir. Matematiksel bir anlatımla:

  
    
      
        
        
        P
        V
        =
        k
      
    
    {\displaystyle \qquad \qquad PV=k}
  

P paskal olarak basınç,
V kübik metre olarak hacim,
k gaz sabiti (8.3145 J/(mol K).
k sabitinin değeri, belirli miktarda alınmış gazların hacim ve basınç değerlerine göre yapılmıştır. Sistemde bir değişiklik yaparak - ki bu genellikle gazı içinde bulunduran kabın hacminin değiştirilmesiyle yapılır - yeni hacim ve basınç ölçülmüştür. Bu işlemlerin sonunda çıkan basınç ve hacmin çarpımı k sabitinin değeri olur. Bu noktada tamamıyla doğru olmamakla beraber, V olan hacim arttırıldığında, sıcaklığın sabit tutulduğu göze alınırsa, P olan basınç da bu arttırılmaya oranla azalır. Tam tersi de aynı şekilde geçerlidir; gazın hacmini düşürmek, basıncı arttırır.
Boyle yasası, genellikle, sadece hacim ya da basınç anlamında yapılan bir değişikliğin sonuçlarını önceden tahmin etmek için kullanılır. Belirli ölçüdeki herhangi bir gazın, sıcaklığın sabit tutulması şartıyla (bunun için soğutma ve ısıtma kullanılmalıdır), "önce" ve "sonraki" hacim-basınç ilişkisi aşağıdaki gibidir:

  
    
      
        
        
          P
          
            1
          
        
        
          V
          
            1
          
        
        =
        
          P
          
            2
          
        
        
          V
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle \qquad P_{1}V_{1}=P_{2}V_{2}}
  

Bu denklem, genellikle herhangi bir (basınç ya da hacim) "sonra" öğesinin bulunması için kullanılır. Örnek:

  
    
      
        
        
          P
          
            2
          
        
        =
        
          P
          
            1
          
        
        
          V
          
            1
          
        
        
          /
        
        
          V
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle \qquad P_{2}=P_{1}V_{1}/V_{2}}
  

Boyle yasası, Charles yasası ve Gay-Lussac yasası, birlikte toplam gaz yasası'nı ortaya çıkarırlar. Bu yasaya bir de Avogadro yasası'nın eklenmesi, ideal gaz yasasını ortaya çıkarır.

Charles Augustin de Coulomb (d. 14 Haziran 1736, Angoulême – ö. 23 Ağustos 1806, Paris), Fransız fizikçidir.

Coulomb; Angoulême, Fransa'da doğmuştur. Henry Coulomb ve Catherine Bajet'nin oğludur. Paris, Collège des Quatre-Nations'da okumuştur. Pierre Charles Monnier'den aldığı matematik dersleri Coulomb'a tıp eğitimini bırakma kararını almasına yardımcı olmuştur. 1757 ile 1759 arasında Montpellier'e dönmüş, akademiyi bırakmıştır. Babasının onayıyla 1759'da Paris'e dönmüş, Mézières'teki askeri okul giriş sınavlarında başarılı olabilmek için Abbot Camus tarafından yürütülen hazırlık enstitüsüne girmiştir. 1761'de askeri okulu bitirmiş ve Britanya'da bir süre çalıştıktan sonra 1764'te Martinique'da göreve gönderilmiştir. Burada Fort Bourbon'un inşasında görev almıştır. Coulomb burada sekiz yıl çalışmıştır. Yüzbaşı unvanıyla döndükten sonra La Rochelle'de çalışmaya başlamıştır. 1789'da Fransız devrimi patlak verdikten sonra görevinden istifa edip emekli olmuştur. Daha sonra ölçüm birimleriyle ilgili olarak tekrar göreve çağrılmıştır. Ulusal Enstitü'nin ilk üyelerindendir. Ancak zaten sağlığı yerinde olmadığından dört yıl sonra Paris'te ölmüştür.
Elektriksel iki yük arasındaki kuvvetin, yüklerin çarpımı ile doğru, yüklerin arasındaki uzaklığın karesiyle ters orantılı olduğunu belirleyen Coulomb kanununu geliştirmiştir. Coulomb, kendi adıyla anılan kanunu, İngiliz meslektaşı Joseph Priestley'nin başlattığı çalışmaları sonucunda geliştirmiştir.
Coulomb, mekanik, elektrik ve manyetizma'nın tarihinde önemli bir isimdir. 1779'da sürtünme yasalarına ilişkin bir araştırmasını (Théorie des machines simples, en ayant égard au frottement de leurs parties et à la roideur des cordages), 20 yıl sonra da viskozite üzerine bir çalışmasını yayımlamıştır.
1785'te, elektrik ve manyetizma üzerine üç rapor sundu. Coulomb, elektrik yükleri ve manyetik kutupların birbirlerini çekme ve itme kanunlarını açıkladıysa da iki kavram arasında bir ilişki bulamadı. Çekme ve itmenin farklı akışkanlar nedeniyle olduğunu düşünüyordu.
SI sisteminde yükün birimi coulomb ve Coulomb kanunu, onun adına ithafen verilmiştir.

French National Library18 Aralık 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Charles yasası, gaz yasalarından biridir. Bu yasaya göre, sabit basınçta, herhangi bir miktardaki ideal gazın hacminin azalıp çoğalması, aynı oranda sıcaklığının da azalıp çoğalmasını etkiler.
Yasa, ilk defa, Joseph Louis Gay-Lussac tarafından 1802'de yayımlanmıştır. Ancak bu yayımda, 1787'de yazılıp yayımlanmayan Jacques Charles'ın bir yapıtına referansta bulunmuştur. Bu nedenle de, yasa, Charles'ın adıyla anılmaktadır. Gazların arasındaki ilişki, 1702'de Guillaume Amontons tarafından da keşfedilmişti..
Yasanın formülü:

  
    
      
        
          
            V
            T
          
        
        =
        k
      
    
    {\displaystyle {\frac {V}{T}}=k}
  

V kübik metre olarak hacim,
k gaz sabiti (8.3145 J/(mol K))
T de Kelvin olarak sıcaklıktır.
Bir gaz, sabit basınçta ısıtılırken, k sabitini elde etmek için hacim artmalıdır. Aynı şekilde gaz, sabit basınçta soğutulurken, hacim azalmalıdır. Sabitin tam değeri, yasanın kullanılabilmesi için gerekli değildir.

  
    
      
        
          
            
              V
              
                1
              
            
            
              T
              
                1
              
            
          
        
        =
        
          
            
              V
              
                2
              
            
            
              T
              
                2
              
            
          
        
        
        
          o
          r
        
        
        
          
            
              V
              
                2
              
            
            
              V
              
                1
              
            
          
        
        =
        
          
            
              T
              
                2
              
            
            
              T
              
                1
              
            
          
        
        
        
          o
          r
        
        
        
          V
          
            1
          
        
        
          T
          
            2
          
        
        =
        
          V
          
            2
          
        
        
          T
          
            1
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {V_{1}}{T_{1}}}={\frac {V_{2}}{T_{2}}}\qquad \mathrm {or} \qquad {\frac {V_{2}}{V_{1}}}={\frac {T_{2}}{T_{1}}}\qquad \mathrm {or} \qquad V_{1}T_{2}=V_{2}T_{1}}
  
.
Kısacası, sıcaklık artarsa basınç artar.
Charles yasası, aynı zamanda Charles ve Gay-Lussac yasası olarak da bilinir, çünkü Charles, Gay-Lussac'ın Gay-Lussac yasasını bularak elde ettiği sonuçlarını kullanarak yasayı bulmuştur. Ancak yakın zamanlarda, Gay-Lussac'ın kendi yasasına adı verildiğinden, Charles yasası kullanımı artmıştır.
Charles yasası, Boyle yasası ve Gay-Lussac yasası, birlikte toplam gaz yasası'nı ortaya çıkarırlar. Bu yasaya bir de Avogadro yasası'nın eklenmesi, ideal gaz yasasını ortaya çıkarır.

Coulomb, Elektrik yükü birimi olup simgesi: C dir. Charles Augustin de Coulomb'un (1736-1806) adına ithafen verilmiştir.
Coulomb, elektrik yükü birimidir. Bir Coulomb, sabit bir akım kaynağından bir saniye boyunca akan 1 amperlik bir elektrik yüküne eşittir. Bir başka deyişle, bir Coulomb, bir amperlik bir akımın bir saniye boyunca aktığı zaman oluşan yük miktarıdır.
Coulomb birimi, Charles-Augustin de Coulomb'un adını almıştır. Coulomb, elektromanyetizma alanında önemli çalışmalar yapan bir Fransız fizikçidir.
Coulomb, elektrik yükü için SI birim sistemine göre tanımlanmıştır ve birim sembolü "C" ile gösterilir. Coulomb, diğer birimlerle birlikte kullanılarak elektriksel yük, akım, gerilim ve diğer elektriksel büyüklüklerin ölçülmesinde kullanılır.
1 Coulomb, 1 Amper şiddetindeki bir elektrik akımının bir iletken üzerinde 1 saniye süre ile akması durumunda taşıdığı elektrik yükü büyüklüğüdür.

  
    
      
        C
        =
        A
        ⋅
        s
      
    
    {\displaystyle C=A\cdot s}
  

Bir mol elektron (yaklaşık 6,022x1023 veya Avogadro sayısı), Faraday sabiti olarak bilinir (daha doğrusu –Faraday, çünkü elektronlar negatif yüklüdürler). Bir Faraday: 96485 C'a eşittir (Faraday sabiti).
Bir coulomb yaklaşık 6,24x1018adet elektrik yüküne eşittir.
1 amper-saat = 3600 C(Coulomb)

Coulomb yasası ya da Coulomb'un ters kare yasası, bir fizik yasasıdır. Elektrik yüklü tanecikler arasındaki elektrostatiği tanımlar. Bu yasa 1785'te Fransız fizikçi Charles Augustin de Coulomb tarafından yayınlanmıştır ve klasik elektromanyetizmadaki önemli bir gelişmedir. Coulomb yasası Gauss yasasından ve vice versa (bahsi geçen hadisenin tam tersinin de geçerli olduğunu anlatmak için kullanılır)dan türetilmiştir. Yasa elektromanyetizmin prensibi durumuna gelmiştir.

Antik Akdeniz toplumlarında, kehribar çubuğunun kedi kürküne sürtüldüğünde tüy gibi hafif nesneleri çektiği bilinirdi. MÖ 600'de Miletli Thales statik elektrik üzerine bir takım gözlemler yaptı. Gördüğü şeyi, sürtünmenin mıknatıs görevi gördüğüne yordu. Buna karşın manyetit gibi minerallerin sürtünmeye ihtiyacı yoktu. Thales, bu çekim olayının manyetik alandan dolayı olduğu konusunda yanılıyordu fakat bilim daha sonra manyetizma ve elektriklenme arasında bir bağlantı olduğunu kanıtladı. Elektrik 17. yüzyıla kadar bir merak olarak kalmıştır. Ardından William Gilbert adında bir İngiliz bilim insanı, mıknatıs taşını kehribarla sürterek oluşan statik elektrikle ilgili elektrik ve manyetizma hakkında araştırmalar yaptı ve bilime Latince bir kelime kazandırdı: electricus. Electricus küçük objelerin sürtündükten sonra birbirini çekme özelliği anlamına geliyordu. Bu kelime İngilizcede electric ve electricity kelimelerini doğurdu ve Thomas Browne'nin 1646'da basılmış olan Pseudodoxia Epidemica adlı kitabında ilk kez yazıya geçmiş oldular.
18. yüzyılın ilk araştırmacıları, elektriksel kuvvetin yerçekim kuvveti olayında olduğu gibi(ters kare yasası) uzaklıkla azaldığını saptamışlardır. 
Elektrikle yüklenmiş olan küreler üzerinde yapılan deneylere dayanarak, İngiliz bilim insanı Joseph Priestley ise elektriksel kuvvetin ters kare yasasına uyduğunu ileri süren ilk kişiydi. Fakat bu konunun detaylarına inemedi.

1769'da İskoç fizikçi John Robison, yüklü iki cismin birbirini itmesi olayının aynı işaretli yüklerle olduğunu deneylerinde gözlemlediğini duyurdu.
1770'lerin başında İngiliz bilim insanı Henry Cavendish, yüklü iki cismin arasındaki kuvvetin bağlı olduğu yük ve uzaklık olgusunu keşfetmişti fakat bu keşfi hiçbir yazılı kaynakta yer almamıştı.
Sonunda 1785'te Fransız fizikçi Charles-Augustin de Coulomb, elektrik ve manyetizma hakkında yazdığı ilk üç raporunda bu yasanın kendi yasası olduğunu belirtti. Yayınlanan bu raporlar elektromanyetizmanın temeli sayılmıştır. Charles-Augustin de Coulomb yüklü cisim arasında itme ya da çekmeyi saptamak için burulma terazisini kullanmıştır. Daha sonra noktasal iki yükün arasındaki elektriksel kuvvetin yükle doğru, uzaklığın karesiyle ters orantılı olduğunu saptamıştır.

Coulomb yasası der ki:

İki noktasal yükün arasındaki elektrostatik kuvvet yüklerin skaler çarpımıyla doğru, aralarındaki uzaklığın karesiyle ters orantılıdır . 
Bu iki cismin yüklerinin işaretleri eğer aynı ise(pozitif-pozitif gibi) birbirlerini iterler, eğer farklıysa birbirlerini çekerler .

Coulomb yasası aynı zamanda basit bir matematik eşitliği gösterir. 

  
    
      
        
          |
        
        
          F
        
        
          |
        
        =
        
          k
          
            e
          
        
        
          
            
              
                |
              
              
                q
                
                  1
                
              
              ⋅
              
                q
                
                  2
                
              
              
                |
              
            
            
              r
              
                2
              
            
          
        
        
      
    
    {\displaystyle |\mathbf {F} |=k_{e}{|q_{1}\cdot q_{2}| \over r^{2}}\qquad }
  
 ve 
  
    
      
        
        
          
            F
          
          
            1
          
        
        =
        
          k
          
            e
          
        
        
          
            
              
                q
                
                  1
                
              
              
                q
                
                  2
                
              
            
            
              
                
                  |
                
                
                  
                    r
                  
                  
                    21
                  
                
                
                  |
                
              
              
                2
              
            
          
        
        
          
            
              
                r
                ^
              
            
          
          
            21
          
        
        ,
        
      
    
    {\displaystyle \qquad \mathbf {F} _{1}=k_{e}{\frac {q_{1}q_{2}}{{|\mathbf {r} _{21}|}^{2}}}\mathbf {\hat {r}} _{21},\qquad }
  

  
    
      
        
          k
          
            e
          
        
      
    
    {\displaystyle k_{e}}
  
 Coulomb sabitidir (
  
    
      
        
          k
          
            e
          
        
        =
        8.987
        
        551
        
        787
        
        368
        
        176
        
        4
        ×
        
          10
          
            9
          
        
         
        
          
            N
            ⋅
            
              m
              
                2
              
            
            ⋅
            C
          
          
            −
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle k_{e}=8.987\,551\,787\,368\,176\,4\times 10^{9}\ \mathrm {N\cdot m^{2}\cdot C} ^{-2}}
  
), 
  
    
      
        
          q
          
            1
          
        
      
    
    {\displaystyle q_{1}}
  
 ve 
  
    
      
        
          q
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle q_{2}}
  
 yük büyüklükleridir, 
  
    
      
        r
      
    
    {\displaystyle r}
  
 skalerdir ve yüklerin arasındaki uzaklıktır, 
  
    
      
        
          
            r
            
              21
            
          
        
        =
        
          
            r
            
              1
            
          
          −
          
            r
            
              2
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\boldsymbol {r_{21}}}={\boldsymbol {r_{1}-r_{2}}}}
  
 vektörel olarak yüklerin arasındaki uzaklıktır ve 
  
    
      
        
          
            
              
                
                  r
                  ^
                
              
            
            
              21
            
          
        
        =
        
          
            
              r
              
                21
              
            
          
          
            /
          
          
            |
          
          
            
              r
              
                21
              
            
          
          
            |
          
        
      
    
    {\displaystyle {\boldsymbol {{\hat {r}}_{21}}}={{\boldsymbol {r_{21}}}/|{\boldsymbol {r_{21}}}|}}
  
. 
  
    
      
        
          
            F
          
          
            1
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {F} _{1}}
  
 kuvvetini bularak, 
  
    
      
        
          q
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle q_{2}}
  
 tarafından uygulanan 
  
    
      
        
          q
          
            1
          
        
      
    
    {\displaystyle q_{1}}
  
 üzerindeki kuvveti bulmuş oluruz. Eğer 
  
    
      
        
          
            r
          
          
            12
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {r} _{12}}
  
 kullanılmış olsa, o zaman da 
  
    
      
        
          q
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle q_{2}}
  
 üzerindeki kuvvet bulunmuş olunurdu. Bu kural Newton'un üçüncü yasası için de kullanılmaktadır: 
  
    
      
        
          
            F
          
          
            2
          
        
        =
        −
        
          
            F
          
          
            1
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {F} _{2}=-\mathbf {F} _{1}}
  
.

Elektromanyetik teori açıklanırken genellikle Uluslararası Birimler Sistemi kullanılır. Kuvvet Newton (birim) ile ölçülür, yük coulomb ile ve uzaklık metre birimiyle ölçülür. Coulomb sabiti 
  
    
      
        
          k
          
            e
          
        
        =
        1
        
          /
        
        (
        4
        π
        
          ε
          
            0
          
        
        ε
        )
      
    
    {\displaystyle k_{e}=1/(4\pi \varepsilon _{0}\varepsilon )}
  
 ile gösterilir. 
  
    
      
        
          ε
          
            0
          
        
      
    
    {\displaystyle \varepsilon _{0}}
  
 yalıtkanlık sabitidir ve birimi C2 m−2 N−1. Ve 
  
    
      
        ε
      
    
    {\displaystyle \varepsilon }
  
 bağıl yalıtkanlık sabitidir. 
Elektrik alanın birimi ise birim metredeki voltdur. 

Elektrik alanı bir vektör alanıdır. Coulomb kuvveti, uzaydaki her test yükü ile bağdaştırılır. Daha basitçe, elektrik alanı basit bir noktasal yük kaynağı üretilir. Coulomb kuvvetinin büyüklüğü ve yönü 
  
    
      
        
          F
        
      
    
    {\displaystyle {\boldsymbol {F}}}
  
, 
  
    
      
        
          q
          
            t
          
        
      
    
    {\displaystyle q_{t}}
  
 test yükü üzerindeki, 
  
    
      
        
          E
        
      
    
    {\displaystyle {\boldsymbol {E}}}
  
 elektrik alanına bağlı olarak, 
  
    
      
        
  

Cıva sembolü "Hg" ve atom numarası 80 olan kimyasal element. "Hg" sembolü, Latincedeki hydrargyrum (sulu/sıvı gümüş) sözcüğünden gelir. Oda sıcaklığında sıvı hâlde bulunan Cıva için İngilizcede iki sözcük kullanılır: "mercury" ve "quicksilver" (akıcı gümüş).
Cıva, hava, su ve toprakta birkaç şekilde bulunur. Bunlar, elemental cıva, inorganik ve organik cıva bileşikleri şeklindedir.

Milattan önce 1500'lü yıllarda keşfedilen cıva, oda sıcaklığında sıvı olan tek metaldir. Çok zehirli olması sebebiyle kullanım alanlarında alternatif elementler kullanılmaya çalışılmıştır.

Gümüş renkli, yüksek yoğunluklu ve ağır bir metal olan cıva, standart oda sıcaklığında (25oC) Galyum, Brom, Sezyum, Rubidyum ve Fransiyum ile sıvı halde bulunan 6 elementten birisidir. Metil esterlerinin yüksek toksisite ve inhibitör özelliğe sahip olduğu Cıva, değerli ve pahalı bir maddedir.

Türkçedeki cıva kelimesi Farsçadaki جیوه (jive) kelimesinden gelmektedir.
Hg sembolü Latincedeki "Hydrargyrum"un kısaltmasıdır.

Termometre (sıcaklık ölçer) ve barometre (basınç ölçen alet) gibi bilimsel aygıtlarda kullanılır. Ancak bu uygulamadan günümüzde vazgeçilmektedir.
Cıva, platin ve demir hariç diğer metallerle "amalgam" adı verilen alaşımlar yapar. Gümüş, kalay, bakır, çinko ve cıva kullanılarak üretilen amalgam alaşımı dişleri doldurmakta kullanılır. Bu alaşım hazırlandığında elle şekil verilir bir durumdayken zamana bağlı olarak kısa zamanda sertleşmektedir.

Kırmızı cıva (II) sülfür (HgS) vermilion adı altında kırmızı boya olarak kullanılır. Gemi teknelerinin su altındaki kısmı, bu boyayla boyanarak midye ve istiridyelerin tekneye yapışarak toplanmaları önlenir.
Cıva buharlı lambalarda kullanılır. Cıva buharlı lambalar, beyaz parlak bir ışık verir. Cıva buharı çok zehirlidir. Solunması tehlikelidir.
Ayrıca, aynaların sırlanmasında, altın ve gümüş üretiminde, tıpta tedavi maddesi olarak cıvadan faydalanılır.
Bazı elektrik devre anahtarlarının yapımında da cıva kullanılır.

Cıva, doğada mevcut olan bir elementtir. İnsanlar cıvayı; yiyeceklerden, çevresel ve endüstriyel ortamlarda ve amalgam bileşiklerinden alırlar. Bazı mikroorganizmalar cıvayı daha zehirli bir hali olan metil cıvaya dönüştürür. Bu bileşik, çevrede en çok karşılaşılan organik cıva bileşiğidir ve besin zincirinde birikir.
Ayrıca birinci derece cıvaya maruz kalınan besin maddesi, metilcıva içeren balık etidir. Metil cıva, mikroorganizmalarla birlikte, besin zincirinin daha üst organizmalarında birikir.
Cıvanın buharını solumak, insanlarda gelişmekte olan sinir sistemlerine zarar verir. Çoğu insan çevrede dağılmış bulunan cıva nedeniyle, dokularında eser miktarda cıva taşır. Cıvaya maruz kalan insanın zarar görüp görmeyeceği birçok faktöre bağlı olmakla birlikte genelde zehirleyicidir.

NLM - Cıva7 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
UNIDO/UNDP/GEM Global MerCıva Projesi
WebElements.com – Cıva11 Kasım 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 Wikimedia Commons'ta cıva ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Dalga (veya eski ifadesiyle mevce), bir fizik terimi olarak uzayda ve maddede yayılan ve enerjinin taşınmasına yol açan titreşime denir. Dalga hareketi, orta parçaların yer değişimi sıklıkla olmadan, yani çok az ya da hiç kütle taşınımı olmadan, enerjiyi bir yerden başka bir yere taşır. Dalgalar sabit konumlarda oluşan titreşimlerden oluşurlar ve zamanla nasıl ilerlediğini gösteren bir dalga denklemi ile tanımlanırlar. Bu denklemin matematiksel tanımı dalga çeşidine göre farklılık gösterir.
İki çeşit dalga vardır. Mekanik dalgalar bir ortam aracılığıyla yayılırlar ve deforme edilirler. Deformasyon ile kendini tersine çevirerek eski halindeki güçleri geri getirir. Mesela, ses dalgaları çarpışan hava molekülleri yolu ile yayılır. Hava molekülleri çarpıştığında, moleküller birbirleri boyunca sıçrarlar. Bu, moleküllerin dalganın yönünde yol almasını devam ettirir.
Dalgaların ikinci çeşidi elektromanyetik dalgalardır. Elektromanyetik dalgalar bir ortama ihtiyaç duymazlar. Bunun yerine yüklü parçacıklar tarafından, elektrik ve manyetik alanların periyodik titreşimlerinden meydana gelirler. Ve böylece boşlukta ilerlerler. Bu tip dalgaların ve radyo dalgalarının, mikrodalgaların, kızılötesi ışınların, görünür ışınların, morötesi ışınların, gama ışınlarının ve x ışınlarının dalga boyu değişir.
Ayrıca kuantum mekaniğinde parçacıkların davranışları dalgalar ile tanımlanır. 
Titreşimin yönüne bağlı olarak enine dalgalar ve boyuna dalgalar oluşabilir. Yayılmaya(enerji transferinin yönünde) dik sağ açılarda bir titreşim oluşursa enine dalgalar meydana gelir. Titreşimlerin yayılmanın yönüne paralel olduğu durumda ise boyuna dalgalar meydana gelir. Mekanik dalgalar enine ve boyuna olabilirken(ses dalgası sadece boyuna), bütün elektromanyetik dalgalar eninedir.

Dalga terimi için hepsini kapsayan tek bir terim yoktur. Bir titreşim, bir referans değeri etrafındaki ileri-geri hareket olarak tanımlanabilir. Ama bir girişim, bir dalga olmak zorunda değildir. Mutlak bir olgu olarak tanımlayacak olursak, girişim, bir “dalga” nın belirsiz sınır çizgisindeki sonucudur.
Bir terim olarak “dalga” sıklıkla bir mekânsal bozulmanın taşınması ile ilgili olduğu anlaşılır. Bu mekânsal bozulma, hareket tarafından bir bütün olarak ortada tutulmaz. Bir dalgada titreşimin enerjisi bir karışıklık formunda kaynaktan çevrelediği ortam içerisinde uzaklaşır. Ama bu hareket sabit dalga (mesela bir ipteki dalga) için sorunludur. Enerji nerede her yöne eşit olarak hareket ediyorsa, bu, dalganın algılanmasının ve pratik uygulamasının bir anahtarıdır. Aynı şekilde boşlukta hareket eden elektromanyetik dalgalar için (örnek olarak ışık), ortamın neresi olduğu önemli değildir ve bu da dalganın algılanmasının ve pratik uygulama yapılmasının bir anahtarıdır. Okyanus üzerindeki su dalgaları; güneş tarafından emilen gama dalgaları ve ışık dalgaları; mikrodalga fırınlarda kullanılan mikrodalgalar ve radar ekipmanları; radyo istasyonlarından yayılan radyo dalgaları ve radyo alıcılarından üretilen ses dalgaları, telefon ahizeleri sadece birkaç dalga türüdür.
Dalgaların tanımı, dalgaların fiziksel kökeni ile yakından ilgili gibi görünebilir. Mesela akustik optikten ayırt edilir. Bu ses dalgaları, titreşim sebebiyle oluşan elektromanyetik dalga transferine nazaran mekanik ile ilişkilendirilir. Bu nedenle akustik(optikten farklı olarak) dalga sürecinde kütle, momentum, eylemsizlik ya da esneklik gibi kavramları tanımlamak zor hale gelir. Bu farklılık, herhangi bir dalganın belirli belirli karakteristik özelliklerini ortaya koyar. Mesela hava durumunda: girdap, radyasyon basıncı, şok dalgaları gibi; katıların durumunda ise: Rayleigh dalgaları, dağınıklık ve bunun gibi. Diğer özellikleri genellikle kökeni açısından tanımlanmasına rağmen, bütün dalga çeşitlerini genelleyebilir. Dalga teorisi her sebep için fizikin özel bir alanını simgeler. Örneğin, uzayda ya da uzay-zamanda ilerleyen ve akustik dalgaların mekanik kökenine dayanan bir karışıklık sadece ne sonsuz esnek ne de sonsuz katı bir ortama sahip bir yerde varolabilir Eğer bir ortamda oluşturulan bütün parçalar katı bir şekilde “sınırlandırılmışsa” bunlar tek bir titreşim oluşturur. Titreşimin taşınmasında hiçbir gecikme olmaz ve bu nedenle de dalga hareketi olmaz. Diğer bir yandan, eğer bütün parçalar birbirinden bağımsız olursa titreşim taşınması yine oluşmaz ve dalga hareketi de olmaz. Yukarıdaki ifadeler, dalgaların bir ortama ihtiyaç duymasından bahsederken anlamsız olmasına rağmen, kökeni ne olursa olsun bütün dalgaların bir karakteristik özelliği olduğu açığa vurulur. Bir dalga için de, bitişik noktalar için titreşimin fazı (diğer bir deyişle, titreşim döngüsü içindeki konumu) farklıdır çünkü titreşim bu noktalara farklı zamanlarda ulaşır.
Benzer şekilde, ses dalgaları dışındaki dalgalarının üzerindeki çalışmalardan ortaya çıkan dalga süreci, ses olaylarının anlasılmasında önemli olabilir. İlgili bir örnek Thomas Young prensibidir. Bu prensip ilk defa Young'ın ışık çalışmasında ve bazı belirli bağlamlar içinde (mesela sesten sese saçılma) da kullanılmıştır. Bu prensip hala ses üzerindeki bir araştırma alanıdır

Bir ipte ilerleyen enine dalga düşünün (titreşim gibi). Tek bir boyuta sahip ipi göz önünde bulundurun. Bu dalgayı ilerliyor olarak düşünün.

  
    
      
        x
      
    
    {\displaystyle x}
  
 yönünde. Mesela pozitif 
  
    
      
        x
      
    
    {\displaystyle x}
  
 yönünü sağda, negatif 
  
    
      
        x
      
    
    {\displaystyle x}
  
 yönünü solda kabul edelim.
sabit genlikteki 
  
    
      
        u
      
    
    {\displaystyle u}
  

sabit hız, 
  
    
      
        v
      
    
    {\displaystyle v}
  
 ve bu 
  
    
      
        v
      
    
    {\displaystyle v}
  

dalgaboyundan bağımsızdır
genlikten bağımsızdır.
•	Sabit dalga yapısı ya da şekli vardır.
O halde bu dalga iki boyutlu fonksiyonlar ile tanımlanabılır.

  
    
      
        u
        (
        x
        ,
         
        t
        )
        =
        F
        (
        x
        −
        v
         
        t
        )
      
    
    {\displaystyle u(x,\ t)=F(x-v\ t)}
  
 (sağa doğru ilerleyen 
  
    
      
        F
      
    
    {\displaystyle F}
  
 dalgası)

  
    
      
        u
        (
        x
        ,
         
        t
        )
        =
        G
        (
        x
        +
        v
         
        t
        )
      
    
    {\displaystyle u(x,\ t)=G(x+v\ t)}
  
 (sola doğru ilerleyen 
  
    
      
        G
      
    
    {\displaystyle G}
  
 dalgası)
Ya da genel olarak d'Alembert’in formülü olan:
  
    
      
        u
        (
        x
        ,
        t
        )
        =
        F
        (
        x
        −
        v
        t
        )
        +
        G
        (
        x
        +
        v
        t
        )
        .
         
        ,
      
    
    {\displaystyle u(x,t)=F(x-vt)+G(x+vt).\ ,}
  

İki bileşeni 
  
    
      
        F
      
    
    {\displaystyle F}
  
 ve 
  
    
      
        G
      
    
    {\displaystyle G}
  
 olarak sembolize edilen dalgalar ters yönlere doğru ilerlerler. Bu dalganın genelleştirilmiş gösterimi kısmî differansiyel ile elde edilir.
Örnek bir türevi eq. (17) deki adımlarda görülebilir.
  
    
      
        
          
            1
            
              v
              
                2
              
            
          
        
        
          
            
              
                ∂
                
                  2
                
              
              u
            
            
              ∂
              
                t
                
                  2
                
              
            
          
        
        =
        
          
            
              
                ∂
                
                  2
                
              
              u
            
            
              ∂
              
                x
                
                  2
                
              
            
          
        
        .
         
        ,
      
    
    {\displaystyle {\frac {1}{v^{2}}}{\frac {\partial ^{2}u}{\partial t^{2}}}={\frac {\partial ^{2}u}{\partial x^{2}}}.\ ,}
  

Duhamel prensibine dayanan çözümler vardır.

d'Alembert’in formülündeki F in şekli ya da formu x − vt konusunu içerir. Bu konunun sabit değerleri F in sabit değerlerine tekabül eder. Eğer x artarsa, aynı oranda vt artar böylece bu sabit değerler meydana gelir. Yani, dalga F fonksiyonu x yönünde ve v (ve G aynı hızda, negatif x yönünde üretir.) hızında ilerliyormuş gibi şekil alır.
Periyodu λ olan bir periyodik F fonksiyonu, diğer bir deyişle F(x + λ − vt) = F(x  − vt), F periyodunun anlamı verilen bir t zamanının anlık görüntüsü, λ (dalganın dalga boyu) periyodu ile bir alanda dalganın periyodik değişimi ile bulunur. Benzer şekilde, F in bu periyodu zamana bağlı bir periyod anlamına gelir: F(x − v(t + T)) = F(x  − vt), vT = λ sağlanır. Böylece, sabit bir x noktasındaki dalganin gözlemi, T = λ/v periodu ile dalgalanan periodik dalga buldurur.

Bir dalganın genliği sabit olabilir (sürekli dalgalar) ya da zaman veya mekân değişiyorsa da geçiş dalgası olabilir. Genlikteki değişim n özeti, dalganın dalga paketinin genliği olarak da isimlendirilir. Matematiksel olarak geçiş yapan dalgaların gösterimi şöyledir:
  
    
      
        u
        (
        x
        ,
         
        t
        )
        =
        A
        (
        x
        ,
         
        t
        )
        sin
        ⁡
        (
        k
        x
        −
        ω
        t
        +
        ϕ
        )
        
      
    
    {\displaystyle u(x,\ t)=A(x,\ t)\sin(kx-\omega t+\phi )\,}
  

Burada 
  
    
      
        A
        (
        x
        ,
         
        t
        )
      
    
    {\displaystyle A(x,\ t)}
  
 dalganın paketinin genliği, 
  
    
      
        k
      
    
    {\displaystyle k}
  
 dalga sayısı ve 
  
    
      


Dalton yasası (ya da Dalton'un kısmi basınçlar yasası), bir gaz karışımının toplam basıncının, karışımı oluşturan gazların kısmi basınçlarının toplamına eşit olduğunu açıklayan bir fiziksel kimya yasasıdır. Bu ampirik yasa John Dalton tarafından 1801 yılında deneysel olarak gözlemlenmiş ve 1802 yılında yayımlanmıştır. Dalton yasası ideal gaz kanunlarıyla ilgilidir.

Matematiksel olarak, reaktif olmayan gazların basıncı aşağıdakilerin toplamı şeklinde ifade edilir:

  
    
      
        
          P
          
            toplam
          
        
        =
        
          ∑
          
            n
            =
            1
          
          
            n
          
        
        
          
            p
            
              n
            
          
        
      
    
    {\displaystyle P_{\text{toplam}}=\sum _{n=1}^{n}{p_{n}}}
  
      ya da     
  
    
      
        
          P
          
            total
          
        
        =
        
          p
          
            1
          
        
        +
        
          p
          
            2
          
        
        +
        ⋯
        +
        
          p
          
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle P_{\text{total}}=p_{1}+p_{2}+\cdots +p_{n}}
  

  
    
      
         
        
          p
          
            n
          
        
        =
        
          P
          
            toplam
          
        
        
          y
          
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle \ p_{n}=P_{\text{toplam}}y_{n}}
  

burada 
  
    
      
        
          y
          
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle y_{n}}
  
, n'inci gazın mol kesrini temsil etmektedir. p1, p2, ..., pn her bir bileşenin kısmi basıncıdır.

Aşağıdaki ilişki, herhangi bir gaz halindeki bileşenin hacme dayalı derişimini belirlenmesini sağlar.

  
    
      
        
          p
          
            n
          
        
        =
        
          p
          
            toplam
          
        
        
          c
          
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle p_{n}=p_{\text{toplam}}c_{n}}
  

burada cn, n'inci bileşeninin derişimdir.
Dalton yasası, gerçek gazlarda tam geçerlilikte değildir. Basınç arttıkça gerçek gazların Dalton yasasına uyumu giderek azalır. Yüksek basınç altında moleküllerin kapladığı hacim, aralarındaki boş alana kıyasla önemli hale gelir. Basınç arttıkça moleküller arası mesafenin kısalması, gaz molekülleri arasındaki moleküller arası kuvvetleri artırır. Moleküller arası kuvvetlerin artması ise, gaz moleküllerinin birbirlerine uyguladıkları basıncı önemli ölçüde değiştirmeye yetecek kadar artırır. Bu etki ideal gaz modelinde yer almayan bir etkidir.

Amagat yasası – Bir gaz karışımının hacmini tanımlayan gaz yasası
Boyle yasası – Sabit sıcaklıkta bir gazda basınç ve hacim arasındaki ilişki
Birleşik gaz yasası – Boyle ve Gay-Lussac'ın gaz yasalarının birleşimi
Gay-Lussac yasası – Sabit hacimde bir gazın basıncı ve sıcaklığı arasındaki ilişki
Henry yasası – Bir sıvı içinde çözünmüş gazın sıvı üstündeki kısmi basıncıyla ilişkisini belirleyen yasa
Mol (birim) – SI madde miktarı birimi
Kısmi basınç – Bir gaz karışımındaki her bir gazın kendine ait basıncı
Raoult yasası – Bir karışımın buhar basıncı için geliştirilmiş termodinamik yasası
Buhar basıncı – Termodinamik olarak dengedeki bir buhar tarafından uygulanan basınç

Demir, simgesi Fe (Latince Ferrum'dan) ve atom numarası 26 olan kimyasal bir elementtir.
İlk geçiş serisine ve periyodik tablonun 8. grubuna ait bir metaldir. Kütle olarak, Dünya'daki en yaygın elementtir, oksijenin hemen önünde sırasıyla %31.9 ve %29.7, Dünya'nın dış ve iç çekirdeğinin ise yaklaşık %80'ini oluşturur. Dünya'nın yer kabuğunda %5 bolluk ile dördüncü en yaygın elementtir. Esas olarak metalik hâlde meteorlar tarafından biriktirilir ve cevherleri de orada oluşur. Dünya'nın merkezindeki bu kadar yüksek miktardaki yoğun demir kütlesinin dünyanın manyetik alanına etki ettiği düşünülmektedir.
Demir metali, demir cevherlerinden elde edilir ve doğada nadiren elementel hâlde bulunur. Metalik demir elde etmek için, cevherdeki safsızlıkların kimyasal indirgenme yoluyla uzaklaştırılmaları gerekir. Demir, aslında büyük ölçüde karbonlu bir alaşım olarak kabul edilebilecek olan çelik yapımında da kullanılır.
Demir, karbonla birlikte 1420–1470 K sıcaklığa kadar ısıtıldığında oluşan sıvı eriyik %96,5 demir ve %3,5 karbon içeren bir alaşımdır ve dökme demir veya pik olarak adlandırılır. Bu ürün ince detaylı şekiller hâlinde dökülebilirse de, içerdiği karbonun çoğunu uzaklaştırmak amacıyla dekarbürize edilmediği sürece, işlenebilmek için fazlasıyla kırılgandır.

Demir, tüm metaller içinde en çok kullanılandır ve tüm dünyada üretilen metallerin ağırlıkça %95'ini oluşturur. Düşük fiyatı ve yüksek mukavemet özellikleri demiri, otomotiv, gemi gövdesi yapımı ve binaların yapısal bileşeni olarak kullanımında vazgeçilmez kılar. Çelik, en çok bilinen demir alaşımı olup demirin diğer kullanım formları şunlardır:

Pik demir: %4–%5 karbon ve değişen oranlarda katışkı (S, Si, P gibi) içerir. Demir cevherinden dökme demir ve çeliğe giden yolda bir ara ürün olarak değerlendirilebilir.
Dökme demir: %2–%4 arasında karbon, %1–%6 silisyum ve az miktarda manganez içerir. Pik demirde bulunan ve malzeme özelliklerini olumsuz etkileyen, kükürt ve fosfor gibi katışkılar, kabul edilebilir seviyelere düşürülmüştür. 1420–1470 K arasındaki ergime sıcaklığı, her iki bileşeninin ergime sıcaklığından daha düşüktür ve bu özelliği ile demir ve karbon birlikte ısıtılmaları durumunda ilk ergiyen ürün olur. Mekanik özellikleri, büyük ölçüde, bileşiminde bulunan karbonun aldığı forma bağlıdır. 'Beyaz' dökme demirlerde karbon sementit veya demir karbür şeklindedir. Bu sert ve kırılgan bileşik, beyaz dökme demirleri sertleştirir fakat darbelere karşı dayanıksız kılar. Öte yandan, 'gri' dökme demirlerde karbon, serbest ince grafit pulcukları hâlindedir ve bu da, keskin kenarlı grafit pulcuklarının gerilim arttırma karakterinden dolayı malzemeyi kırılgan yapar. Gri dökme demirin daha yeni bir türü olan 'sünek demir'de ise, malzemenin tokluk ve mukavemetini artırmak için, dökme demirin az miktarda magnezyum ile muamele edilip grafit pulcuklarının şeklinin küresel veya nodüler hâle dönmesi sağlanır.
Karbon çeliği: %0.4–%1.5 arasında karbon ile az miktarlarda manganez, kükürt, fosfor ve silisyum içerir.
Alaşımlı çelik: değişen miktarlarda karbonun yanı sıra, krom, vanadyum, molibden, nikel, tungsten gibi diğer metalleri de içerir ve daha çok yapısal alanlarda kullanılır. Demirçelik metalurjisindeki son gelişmeler, çok çeşitli mikroalaşımlandırılmış çeliklerin ('HSLA' veya 'yüksek mukavemet, düşük alaşım' çelikleri) ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu çelik alaşımlarının en büyük özelliği, çok küçük miktarlardaki alaşım elementi ilavesiyle çok yüksek mukavemet ve tokluğun elde edilebilmesidir.
Demir(III) oksit: bilgisayarlarda manyetik depolama ünitelerinin yapımında kullanılır.

Demirin ilk kullanımına dair işaretler, mızrak uçları, bıçak ve süs eşyası şeklinde olup Sümerlere ve eski Mısırlılara kadar (yaklaşık MÖ 4000 yılları) dayanmaktadır.
Demirin kolay korozyona uğraması nedeniyle altın ve gümüşten yapılan nesnelere kıyasla çok eski tarihlerde demirden yapılan nesnelere daha az rastlanır. G. A. Wainwright tarafından Giza, Mısır'da bulunan ve MÖ 3500 yıllarına ait olduğu tahmin edilen bazı demir boncukların meteor taşlarından yapıldığı düşünülmektedir. Çünkü, yerkabuğunda bulunan demir yok denecek kadar veya çok çok az bir miktar nikel içermesine karşın, bu boncuklarda meteor kökenli olduklarını belgelercesine %7,5 oranında nikel içerik tespit edilmiştir.
Daha sonraları MÖ 2000 yıllarında özellikle Mezopotamya ve Anadolu civarında ergitilmiş demirden yapılmış objeler daha çok görülmeye başlanır. Bu objelerin içeriğinde nikele rastlanmaması da meteor taşlarından yapılmadıklarının bir göstergesidir. Ancak bunların kullanımlarının daha çok törensel olması, demirin o çağlarda altından bile daha pahalı olmasından dolayıdır. Örneğin İlyada'da savaş silahları bronzdan yapılmasına karşın demir ingotlar ticarette kullanılmaktadır. Bazı kaynaklara göre o çağlarda demir, bakırın saflaştırılması sırasında bir yan ürün olarak ('sünger demir') ortaya çıkmakta ve devrin metalurji bilgisi, demiri yeni baştan üretmeye
MÖ 1600 ile MÖ 1200 yıllarına gelindiğinde demirin Orta Doğu'da giderek artan bir şekilde kullanıldığı görülür, fakat gene de bronzun yerini alamaz.
MÖ 1200 ile MÖ 1000 yıllarında Orta Doğu'da, araç-gereç ve silah yapımında bronzdan demire hızlı bir geçiş yaşanmasının ardında demir işleme teknolojisinde kaydedilen bir gelişme değil, bronz yapımında kullanılan kalayın arzında yaşanan kesinti yatmaktadır. Dünyanın değişik yörelerinde değişik zamanlarda yaşanan bu geçiş süreci, yeni bir çağın, 'Demir Çağı'nın başlangıcının işareti olmuştur.
Bu simge, demirin, silahların metali olduğunu, savaş tanrısı Mars'ı işaret etmekteydi.
Bronzdan demire geçiş süreci sırasında gerçekleşen bir başka keşif de karbürizasyon olmuştur. Karbürizasyonun kelime anlamı demire karbon ilavesi prosesidir. Demir, sünger demir şeklinde kazanılmış ve tekrarlı bir şekilde katlanarak dövülmek suretiyle içerdiği curufun kütleyi terk etmesi ve karbonun oksitlenmesi sağlanmıştır. Ancak dövülmüş dökme demirin çok az karbon içermesi nedeniyle su verme ile sertleştirilmesi pek kolay olmamaktaydı. Orta Doğu insanları, dökme demiri, odun kömürü üzerinde uzun süre ısıtıp daha sonra su veya yağda su vererek çok daha sert bir ürün elde etmeyi başarmışlardır. Elde edilen ürün, çeliğin yüzeyine sahipti ve yavaş yavaş yerini almaya başlayacağı bronzdan çok daha sert ve daha az kırılgandı.

Çin'de Zhou Hanedanı'nın son yıllarına doğru (MÖ 550), oldukça gelişmiş ocak teknolojisi nedeniyle yeni bir demir üretim yöntemi ortaya çıktı. 1300 K sıcaklıkları aşan yüksek fırın yapabilmeleri, Çinlilerin dökme demir (veya pik demir) üretmelerini sağladı.
Hindistan'da demirin kullanılışı MÖ 250 yıllarına kadar geri gider. Delhi'de Kutup kompleksindeki ünlü demir direk, saf demirden (%98) yapılmış olup bugüne kadar bozulmadan gelebilmiş ve paslanmamıştır.

Demir, karbonla birlikte 1420–1470K sıcaklığa kadar ısıtıldığında oluşan sıvı ergimiş %96,5 demir ve %3,5 karbon içeren bir alaşımdır. Bu ürün ince detaylı şekiller hâlinde dökülebilirse de, içerdiği karbonun
çoğunu uzaklaştırmak amacıyla dekarbürize edilmediği sürece, işlenebilmek için fazlasıyla kırılgandır.
Avrupa'da dökme demirin gelişimi, ergitme ünitelerinde 1000K nin üzerine çıkılamadığı için epeyce geç olmuştur. Batı Avrupa'da, orta çağın büyük bir kısmında demir, sünger demirin dövülerek dökme demire dönüştürülmesiyle elde edilmiştir. Dökme demirin Avrupa'da ilk ortaya çıkışı İsveç'in Lapphyttan ve Vinarhyttan bölgelerinde 1150 ve 1350 yıllarında olmuştur. Bu gelişimin Moğollar tarafından Rusya üzerinden bu bölgelere getirildiği şeklindeki hipotezler doğrulanmamıştır. 14. yüzyılın sonlarına doğru, top güllelerine olan talep artışıyla birlikte dökme demir pazarı oluşmaya başlamıştır.
İlk demir izabe (ergitme) işlemlerinde, hem ısı kaynağı hem de redükleme aracı olarak odun kömürü kullanılmıştır. 18. yüzyıl Birleşik Krallık'ında ağaç kaynaklarının azalmasıyla birlikte alternatif olarak kok kömürü kullanılmış ve Abraham Darby'nin bu buluşu endüstri devrimi için gerekli olan enerji kaynağını ortaya çıkarmıştır.

Demirin kökenlerinin hikâyesi elementin, yıldızların patlamasından (süpernova) doğmasıyla başlar. Demirin Dünya gibi kayalık gezegenlerdeki bolluğu, Ia tipi süpernovaların patlamamalarıyla yüksek miktarda demir açığa çıkmasıyla oluştuğu düşünülmektedir.
Tüm Dünya kütlesinin %35'ini Dünyanın çekirdeğinin %80'ini oluşturan demir dünyadaki en bol element olmasına rağmen, bu demirin çoğu iç ve dış çekirdeklerde yoğunlaşmıştır. Dünya'nın kabuğunda bulunan demir fraksiyonu, kabuğun toplam kütlesinin sadece yaklaşık %5'ine tekabül eder ve bu nedenle bu tabakada (oksijen, silisyum ve alüminyumdan sonra) sadece dördüncü en bol elementtir.
Demir uzayda en çok bulunan elementlerden birisi olup yer kabuğunda %5,06 oranında bulunur. Genel olarak yer kabuğunda bulunan demir filizleri (cevherleri) hematit (kantaşı; Fe2O3), limonit (FeO(OH)·nH2O), götit (FeO(OH)), manyetit (Fe3O4), siderit (FeCO3) ve pirittir (enayi altını; FeS2). Dünyanın çekirdeğinin de büyük oranda metalik demir-nikel alaşımından meydana geldiği tahmin edilmektedir.
Demir madenlerinden çıkarılan demir cevherlerini izabeye uygun hâle getirmek için yüksek tenörlü ve düşük tenörlü cevherler için yapılan işlemler olmak üzere iki gruba ayrılırlar. Yüksek tenörlü cevherler için sadece boyut küçültme işlemine prosesine tabi tutulurlar. Düşük tenörlü cevherler ise gravite ayırma, manyetik ayırma, flotasyon, elektrostatik ayırma, yıkama, kalsinasyon, liç, seçimli salkımlaştırma gibi yöntemler kullanılarak hazırlanırlar.

Yetişkin bir insanın vücudunda yaklaşık olarak 4-5 gram demir bulunmaktadır. Bunun yaklaşık 2,5-3 gramı kanda hemoglobinin yapısında yer alır. Diğer taraftan, her gün yaklaşık 0,9 mg demir vücuttan dışarı atılmaktadır. Günlük demir ihtiyacı olarak atılan demirin her gün beslenme ile yerine konulması gerekir. Ancak beslenme ile vücuda alınan demirin ancak %5–35'i bağırsaklar tarafından emilebilmektedir. Dolayısıyla, günlük atılan miktardan çok daha fazla miktarda demir beslenmede yer almalı

Deniz suyu, denizlerde ve okyanuslarda bulunan su. Dünyadaki bütün okyanuslardaki ortalama tuzluluk yaklaşık %3.5'tur. Bu oran, her bir kilogram (ya da litre) deniz suyuda yaklaşık 35 gram çözünmüş tuz (çoğunluğu sodyum klorür iyonları olan Na+ ve Cl-) içeriğini belirtir. Deniz suyunun ortalama yoğunluğu su yüzeyinde 1.025 g/ml (1025 kg/m³)'dir. İçeriğindeki tuz taneciklerinin kütlesinden dolayı deniz suyunun yoğunluğu tatlı/saf suyun yoğunluğundan fazladır; (4oC sıcaklıkta 1.000 g/ml). Deniz suyunun donma noktası tuzluluktaki artışla orantılı düşer; %3.5 tuzluluk derecesinde yaklaşık -2oC'dir.

Deniz sularının büyük bir kısmı %3.1 ilâ %3.8 tuzluluk değerlerine sahip olsa da dünya üzerinde denizlerdeki tuzluluk oranı farklılık göstermektedir. Tuzlu su ile tatlı suyun karıştığı nehir ağızlarında veya buzulların erime bölgelerinde deniz suyu önemli ölçüde daha az tuzludur. En tuzlu açık deniz Kızıldeniz'dir. Aşırı buharlaşma, düşük yağış, denize karışan nehir suyunun azlığı ve kısıtlanmış su dolaşımı bu durumun başlıca sebepleridir. Lut Gölü gibi kapalı havza denizlerde ise tuzluluk kayda değer derecede daha fazladır.
Deniz yüzeyinde su yoğunluğu, suyun sıcaklığına ve tuzluluğuna bağlı olarak 1,020 - 1,029 kg/m³ arasında değişebilir. Okyanusun derinliklerinde çok yüksek basınç altında deniz suyunun yoğunluğu 1,050 kg/m³ veya daha yüksek değerlere ulaşabilir. Deniz suyunun pH değeri 7.5 ile 8.4 değerleri arasında sınırlıdır. Deniz suyunda ses hızı 1,500 m/s civarında olmakla birlikte sıcaklık, tuzluluk ve basınç ile değişir.

Dinamik Kovalent Kimya (DKvK), kimyagerlerin ayrık moleküler yapı taşlarından karmaşık moleküler ve supramoleküler yapılar elde etmek için kullandığı bir sentetik stratejidir. DKvK, kovalent organik iskeletler, moleküler düğümler, polimerler ve özgün makrosiklik bileşikler gibi karmaşık yapılara erişim sağlamıştır. Ancak, DKvK, dinamik kombinatoriyal kimya ile karıştırılmamalıdır; çünkü DKvK yalnızca kovalent bağlarla ilgilidir ve bu açıdan supramoleküler kimyanın sadece bir alt kümesini kapsar.
Bu yaklaşımın temeli, birçok farklı kimyasal türün hızlı bir şekilde dengeye ulaşabilmesidir. Bu tür sistemlerde, istenilen kimyasal, farmasötik veya biyolojik özelliklere sahip moleküller seçilebilir. Örneğin, uygun bir şablon eklenerek, daha kararlı bir kompleks oluşturan bileşene doğru denge kaydırılabilir (termodinamik şablon etkisi). Yeni denge sağlandıktan sonra reaksiyon koşulları değiştirilerek sistemin dinamik yapısı durdurulur. Ardından, şablon için en uygun bağlayıcı bileşen, standart laboratuvar yöntemleriyle karışımdan izole edilir. DKvK’yı supramoleküler kimyada değerli kılan şey, kendiliğinden birleşim ve hata düzeltme özellikleridir, bu özellikler dinamik yapıdan kaynaklanır.

Dinamik sistemler, ayrık moleküler bileşenlerin geri dönüşümlü olarak bir araya gelip ayrılabildiği topluluklardır. Bu sistemler, birden fazla etkileşen tür içerebilir ve bu durum, rekabet hâlindeki reaksiyonlara yol açabilir.

Dinamik reaksiyon karışımlarında, birden fazla ürün denge hâlinde birlikte bulunur. Moleküllerin geri dönüşümlü olarak bir araya gelmesi, ürünlerin ve yarı kararlı ara maddelerin oluşmasına yol açar. Reaksiyonlar, kinetik veya termodinamik yollarla ilerleyebilir. Kinetik ara ürünlerin başlangıçtaki derişimi, termodinamik ürünlere kıyasla daha yüksektir, çünkü kinetik yolun aktivasyon enerjisi (ΔG‡), termodinamik yoldan daha düşüktür, bu yüzden reaksiyon daha hızlı gerçekleşir. Zamanla, bu ara türler daha kararlı olan ürünlere yönelir ve en düşük Gibbs serbest enerjisine (ΔG°) ulaşır. Bu dengeye ulaşma süreci termodinamik kontrol olarak adlandırılır. Ürünlerin oranı, serbest enerji farklarına bağlıdır ve bu ilişki Maxwell-Boltzmann dağılımıyla açıklanır.

Termodinamik şablon kavramı, bir ürünün formunu diğerlerine göre daha kararlı hâle getirerek onun Gibbs serbest enerjisini düşüren bir reaktandır. Bu durum, şablonun daha kararlı hâle gelmesine yol açar. Örneğin, bir diol ile klorobromometan arasındaki reaksiyonla oluşan dimerin, gümüş triflat katalizörüyle yapılan bir transasetalizasyon yoluyla dengelenmesi sağlanabilir. Bu durumda, gümüş iyonunun C2 türüyle bağlanması, şablonun termodinamik olarak daha kararlı hâle gelmesine yol açar.

DKvK’da kullanılan reaksiyonlar, kendi kendine birleşmenin (self-assembly) entropik maliyetini dengeleyebilmek için termodinamik olarak kararlı ürünler üretmelidir. Bu reaksiyonlar, moleküller arasında kovalent bağlar oluşturmalı ve molekülün diğer bölgelerinde bulunan fonksiyonel gruplara karşı toleranslı koşullar altında yürütülmelidir. Ayrıca, oluşabilecek tüm ara ürünler geri dönüşümlü olmalı ve reaksiyon dengeye ulaşabilmelidir.
DKvK’da kullanılan reaksiyonlar oldukça çeşitlidir ve genellikle iki ana kategoriye ayrılabilir:

Değişim (Exchange) Reaksiyonları: Bu reaksiyonlar, moleküller arasında bir reaksiyon partnerinin yer değiştirmesini içerir. Örnek olarak ester değişim reaksiyonları ve disülfid değişim reaksiyonları verilebilir.
Oluşum (Formation) Reaksiyonları: Bu reaksiyonlar, yeni kovalent bağların oluşmasına dayanır. Örnek olarak Diels–Alder ve aldol reaksiyonları verilebilir.
Bazı reaksiyonlar her iki kategoriye de dâhil edilebilir. Örneğin, bir karbonil grubu ile bir birincil amin arasındaki yeni kovalent bağların oluşumunu içeren Schiff bazları, başlangıçta oluşum reaksiyonu olarak sınıflandırılabilir. Ancak ortamda iki farklı amin bulunduğunda, bu reaksiyon dengeye ulaşan bir değişim reaksiyonuna dönüşebilir.

Reaksiyonlar, bağ türlerine göre üç alt kategoriye ayrılabilir:

Karbon–Karbon Bağları: Karbon atomları arasındaki bağlar genellikle termodinamik açıdan son derece kararlıdır, ancak bu kararlılık, reaksiyonların geri dönüşümlülüğünü zorlaştırabilir, bu yüzden çoğu zaman bir katalizör gerektirir.
Karbon–Heteroatom Bağları: Karbon ile heteroatomlar arasındaki bağlar (örneğin karbon–oksijen, karbon–azot) karbon-karbon bağlarından daha az kararlıdır, bu yüzden bu tür reaksiyonlar daha hızlı bir şekilde dengeye ulaşabilir.
Heteroatom–Heteroatom Bağları: Bu bağ türleri, örneğin disülfid bağları, dinamik kovalent reaksiyonlarda yaygın olarak kullanılır.

Karbon atomları arasındaki bağlar genellikle termodinamik açıdan son derece kararlıdır. Ancak bu tür bağlar, geri dönüşümlülük açısından daha zordur ve bu nedenle bu tür reaksiyonlar çoğu zaman katalizör gerektirir.
Aldol Reaksiyonları: Aldol reaksiyonları, karbon–karbon bağlarının oluşturulmasında yaygın olarak kullanılan reaksiyonlardır. İki karbonil bileşiği arasındaki reaksiyon sonucu β-hidroksi karbonil bileşenleri oluşur. Ancak, reaksiyon kinetiği ile ürün arasındaki aktivasyon enerjisi engeli nedeniyle, bu tür reaksiyonlar dinamik ve geri dönüşümlü şekilde ilerleyemez ve kataliz gereklidir.

hitten aldol oluşumu
Diels–Alder Reaksiyonu: Diels–Alder reaksiyonu, bir diyen ile bir alken arasında gerçekleşen [4+2] sikloekleme reaksiyonudur. Bu reaksiyonlar, özellikle yüksek sıcaklıklarda geri dönüşümlü olma özelliğine sahiptir.

Metatez Reaksiyonu: Olefin ve alkin metatezi, karbon–karbon bağları oluşturan reaksiyonlardır. Olefin metatezi, iki sp² hibridleşmiş karbon arasında bağ kurar; alkin metatezi ise iki sp hibridleşmiş karbon arasında gerçekleşir.

Karbon ve heteroatomlar arasında bağ oluşumu daha fazla geri dönüşüm sağlar. Bu nedenle, karbon bağlarının oluştuğu dinamik kovalent reaksiyonlara kıyasla daha hızlı bir şekilde dengeye ulaşılır.
Ester Değişim Reaksiyonu: Ester değişim reaksiyonu, bir ester karbonil grubu ile bir alkol arasında gerçekleşir. Bu yöntem polimer sentezinde yaygın olarak kullanılır.

İmin ve Aminal Oluşumu: Karbon ile azot arasındaki bağ oluşumu, DKvK'da en yaygın şekilde kullanılan reaksiyonlardandır. İmin oluşumu, bir aldehit veya keton ile bir birincil amin arasında, aminal oluşumu ise bir aldehit veya keton ile bir sekonder amin arasında gerçekleşir.

Dinamik heteroatom bağ oluşumu, dinamik kovalent reaksiyon araç kutusundaki yararlı reaksiyonları sunar. Borik asit yoğunlaşması (BAC) ve disülfür değişimi bu kategorideki iki ana reaksiyonu oluşturur.

Disülfid Değişimi: Disülfürler serbest tiyollerle dinamik değişim reaksiyonlarına girebilir . Reaksiyon DCvC alanında iyi belgelenmiştir ve dinamik özelliklere sahip olduğu gösterilen ilk reaksiyonlardan biridir.  Disülfür kimyasının uygulanmasının biyolojik bir motif olma ek avantajı vardır. Sistein kalıntıları doğal sistemlerde disülfür bağları oluşturabilir.
Boronik Asit: Borik asit kendi kendine yoğunlaşması veya diollerle yoğunlaşması iyi belgelenmiş bir dinamik kovalent reaksiyondur. Borik asit yoğunlaşması çeşitli substratlarla iki dinamik bağ oluşturma özelliğine sahiptir. Bu, 3 boyutlu kafesler ve COF'lar gibi yüksek sertliğin istendiği sistemleri tasarlarken avantajlıdır

Dinamik kovalent kimya, pratikte doğrudan uygulanmasa da, çeşitli supramoleküler yapıların sentezine olanak sağlamıştır. Bu yapıların gaz depolama, kataliz ve biyomedikal sensörler gibi uygulamalarda kullanıldığı bilinmektedir.

Son zamanlarda, dinamik kovalent reaksiyonlar, protonları geri dönüşümlü şekilde serbest bırakarak sinyal iletim kaskadlarını başlatmak için kullanılmıştır. Bu özellik, sistemlere açma-kapama anahtarı benzeri bir özellik kazandırır.

DKvK, makrosiklik bileşiklerin sentezinde etkili bir yöntemdir. Bu kimya, büyük makrosiklik yapıların stabilizasyonu için termodinamik şablon etkisini kullanır ve hata düzeltme özellikleri sayesinde büyük yapıların hatasız şekilde üretilmesine olanak tanır.

Kovalent organik iskeletler (COFs), boronik asit dehidratasyonu gibi yöntemlerle sentezlenir. COF'ler, gaz depolama ve kataliz gibi uygulamalarda kullanılır.

Moleküler düğümler, karmaşık topolojik yapılardır. DKvK, bu tür yapıları oluşturmak için kullanılır ve bu süreçlerde termodinamik şablon etkisi, büyüme ve stabilizasyon için kritik bir rol oynar.

Organik kimya
Supramoleküler kimya
Şablon etkisi
Supramoleküler kimyada boronik asitler: Sakarid tanıma
Dinamik kombinatoriyal kimya
Termodinamik kontrol

Dmitri İvanoviç Mendeleyev (Rusça: Дми́трий Ива́нович Менделе́ев; 8 Şubat 1834, Tobolsk - 2 Şubat 1907, St. Petersburg), Rus kimyager ve mucittir. Periyodik tabloyu sıralamak için Periyodik Kanun'u bulmuş, bu sayede o zamana kadar keşfedilen bazı elementlerin özelliklerini düzeltmiş, henüz keşfedilmemiş 8 elementin özelliklerini de tahmin etmiştir. Periyodik tablonun icadının yanı sıra meteoroloji, ölçüm çalışmaları ve hatta tarım ve endüstri alanlarında da bilimsel çalışmalarda bulunmuştur.

Ailesinin 17 çocuğundan en küçüğü olan Mendeleyev'in büyük babası Sibirya'nın ilk gazetesini çıkarıyordu; babasıysa bir lise müdürüydü. Mendeleyev, ilköğrenimini sürgünde yaptı; babası ölünce annesi ona daha iyi öğrenim koşulları sağlamak amacıyla Batıya göçtü.
Mendeleyev, St. Petersburg Üniversitesi'nde kendini tanıttı ve doktorasını ilginç bir konu olan "alkol ve suyun birleşmesi" tezi üzerinde yaptı. Fransa ve Almanya'daki incelemeleri ona, 1858 Karlsruhe Kimya Konferansı'na katılma olanağını sağladı. Bu konferansta, Avogadro Hipotezi üzerinde ateşli tartışmalar yapıldı. Daha sonra, ilk petrol kuyusunu görmek için Pensilvanya'daki petrol bölgelerini gezdi. Rusya'ya döndükten sonra yeni bir ticari damıtma yöntemi geliştirdi.
Henüz 32 yaşında Sankt-Peterburg Üniversitesi'nde kimya profesörü oldu. Düzenlilikleri araştırmak için elementleri özelliklerine göre sıraladı. Böylece kimyacıların sessiz bilgisayarı olan periyodik tabloyu elde etti. Bu cetvelden yola çıkarak o zaman henüz bilinmeyen bazı elementlerin bulunacağını ve bunların bazı özelliklerini öngördü.
Varlığını bildirdiği elementlerden bazıları birkaç yıl sonra bulununca periyodik tablonun önemi anlaşıldı ve Mendeleyev, büyük bir bilgin olarak tanındı.
Periyodik tablo, Mendeleyev'in yorumculuğu ve kaşifliğinin bir ürünüdür. Mendeleyev'in çalışmaları 25 büyük kitaptan oluşur. İzomorfizm hakkındaki bilgileri organize etmesi, jeokimyanın gelişmesini sağlamıştır. Ayrıca, kritik kaynama noktasını bulup çözeltilerin hidrat teorisini geliştirmesi onun büyük bir fizikokimyacı olarak anılmasına sebep olmuştur. Mendeleyev, 70 kadar akademi ve ilim topluluğunun üyesi idi. Kendi deyimiyle  birinci hizmeti bilimsel araştırmaları, ikincisiyse öğretmenlikti.
Mendeleyev toplumsal konularla da ilgiliydi. Hükûmetin işlerine karışmaması için verilen emri dinlemektense profesörlükten istifa etmeyi uygun buldu. Liberal düşünceleri destekliyor, saçlarını kestirmeyi reddediyor ve Çar'ın isteklerine karşı koyuyordu. Buna rağmen "Ağırlıklar ve Ölçüler Bürosu" müdürlüğüne atandı. Mendeleyev, ilk periyodik cetveli bastırdığı zaman henüz 63 element biliniyordu. Ölümünden bir yıl sonra bilinen element sayısı 86'ya çıktı. Bu hızlı artış, kimyanın en önemli genellemesi olan periyodik cetvel yoluyla sağlanmıştır.
1955 yılında Glenn Seaborg başkanlığındaki Amerikalı fizikçiler tarafından sentezlenen 101 atom numaralı elemente, Dmitri Mendeleyev onuruna "mendelevyum" adı verilmiştir.

Mendeleyev'in öngördüğü elementler

"Mendeleyev Periyodik Cetvel'i nasıl buldu?". 22 Ekim 2014 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Mendeleyev'in hayatı - Biyografi.info". 24 Şubat 2008 tarihinde kaynağından arşivlendi.

Doğalgaz, yer kabuğunun içindeki fosil kaynaklı bir çeşit yanıcı gaz karışımıdır. Bir petrol türevidir. Yakıt olarak önem sıralamasında ham petrolden sonra ikinci sırayı alır. Doğalgazın büyük bölümü (%70-90'ı), Metan (CH4) adı verilen hidrokarbon bileşiğinden oluşur. Diğer bileşenleri; etan (C2H6), propan (C3H8), bütan (C4H10) gazlarıdır. İçeriğinde eser miktarda karbondioksit (CO2), azot (N2), helyum(He) ve hidrojen sülfür (H2S) de bulunur. Doğalgaz konvansiyoneldir ve konvansiyonel olmayan doğalgaz türleri arasında kaya gazı, kum gazı ve kömür gazı bulunur.
Doğal gazı oluşturan hidrokarbon bileşikleri, yeraltındaki petrolün de bileşenleridir. Doğalgaz geçmişte petrol üretimi esnasında ortaya çıkan yararsız bir atık olarak görülmüş ve petrol üretim tesislerinde yakılarak uzaklaştırılmıştır. Günümüzde ise değerli ve stratejik bir enerji kaynağı olarak sıklıkla evlerde ve endüstride kullanılmaktadır.
Dünya üzerinde Antarktika dışında tüm kıtalarda doğalgaz üretilmektedir. Dünyadaki en büyük üretici Bağımsız Devletler Topluluğu'dur. ABD, Kanada ve Hollanda ve İran da önemli doğalgaz üreticileri ülkelerdendir.
Doğalgazı en verimli ve en ucuz taşıma yöntemi boru hattı kullanımıdır. ABD'de büyük bölümü II. Dünya Savaşı sırasında döşenmiş yaklaşık 3,2 milyon km doğalgaz boru hattı vardır.
Bunun yanında doğalgaz basınçlı tanklarda sıvılaştırılmış olarak da taşınabilir. Sıvılaştırılmış doğalgazın (LNG) taşıma sırasında çok yüksek basınç altında ve düşük sıcaklıklarda tutulması zorunluluğu, bu taşıma yöntemini boru hattı yöntemine göre daha verimsiz kılmaktadır.

19. yüzyılda, doğal gaz öncelikle petrol çıkarmada yan ürün olarak elde edildi. Karbondioksitin köpürdüğü bir meşrubat şişesinin kapağının açılmasına benzer şekilde, küçük, hafif gaz karbon zincirleri, çıkarılan sıvılar rezervuardan yüzeye doğru basıncı düştüğünde çözeltiden çıkar. Gaz genellikle aktif petrol sahalarında bir yan ürün, bir tehlike ve bertaraf sorunu olarak görülüyordu. Çıkan büyük hacimli doğalgaz, gazı tüketici pazarlarına ulaştırmak için nispeten pahalı boru hattı ve depolama tesisleri inşa edilene kadar kullanılamadı.
20. yüzyılın başlarına kadar, petrolle ilgili doğalgazın çoğu ya serbest bırakıldı ya da petrol sahalarında yakıldı. Gaz tahliyesi ve üretim alevi modern zamanlarda hala uygulanır ancak dünyada bunları kullanımdan kaldırmak ve ticari olarak uygun ve kullanışlı diğer alternatiflerle değiştirmek için çabalar devam etmektedir.
İstenmeyen gaz (veya piyasası olmayan gaz), gelecekteki olası bir piyasayı beklerken veya diğer kuyulardan petrol çıkarma oranlarını artırabilen oluşumu yeniden basınçlandırmak için genellikle 'enjeksiyon' kuyularıyla rezervuara geri gönderilir. Doğalgaz talebinin yüksek olduğu bölgelerde, gazı kuyu sahasından son tüketiciye taşımak ekonomik olarak mümkün olduğunda boru hatları inşa edilir.
Gazın elektrik üretiminde kullanılmak üzere boru hatlarıyla taşınmasına ek olarak, doğalgazın diğer nihai kullanımları arasında sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) olarak ihracat veya doğalgazın gazdan sıvıya (GTL) teknolojileriyle diğer sıvı ürünlere dönüştürülmesi yer alır. GTL teknolojileri, doğalgazı benzin, motorin veya jet yakıtı gibi sıvı ürünlere dönüştürebilir. Fischer–Tropsch (F–T), metanolden benzine (MTG) ve sentez gazından benzine artı (STG+) dahil olmak üzere çeşitli GTL teknolojileri geliştirilmiştir. F-T, nihai ürünlere daha da rafine edilebilecek sentetik bir ham petrol üretirken, MTG doğalgazdan sentetik benzin üretebilir. STG+, tek döngülü bir süreçle doğrudan doğalgazdan damla benzin, motorin, jet yakıtı ve aromatik kimyasallar üretebilir.
2011'de Royal Dutch Shell'in günlük 140.000 varil (22.000 m3) F–T tesisi Katar'da faaliyete geçti.
Doğalgaz "ilişkili" (petrol sahalarında bulunur) veya "ilişkisiz" (doğalgaz sahalarında izole) olabilir ve ayrıca kömür yataklarında (kömür yatağı metan olarak) bulunur.
Bazen önemli miktarda etan, propan, bütan ve pentan içerir—metan tüketici yakıtı veya kimyasal tesis hammaddesi olarak satılmadan önce ticari kullanım için daha ağır hidrokarbonlar çıkarılır. Karbondioksit, azot, nadiren helyum ve hidrojen sülfür gibi hidrokarbon olmayanlar da doğalgazın nakledilebilmesinden önce uzaklaştırılmalıdır.
Petrol kuyularından çıkarılan doğalgaza mahfaza başı gazı (halkanın yukarısında ve bir mahfaza başı çıkışından gerçekten üretilmiş olsun veya olmasın) veya ilgili gaz denir. Doğalgaz endüstrisi, zorlu, geleneksel olmayan kaynak türlerinden artan miktarda şu gazları çıkarır: asitli gaz, kum gazı, kaya gazı ve kömür yatağı metanı.
Hangi ülkenin kanıtlanmış en büyük gaz rezervine sahip olduğu konusunda bazı anlaşmazlıklar vardır. Rusya'nın açık ara en büyük kanıtlanmış rezervlere sahip olduğunu düşünen kaynaklar arasında ABD Merkezî İstihbarat Teşkilatı (47,600 km3) ve Enerji Bilgi İdaresi (47,800 km3), ile Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (48,700 km3) vardır. Tersine, BP Rusya'ya yalnızca 32,900 km3, olduğunu ifade eder ki bu ise Rusya'yı İran'ın biraz gerisinde (kaynağa bağlı olarak 33.100 to 33.800 km3) ikinci sıraya koyar.

Kaya gazı gibi yaklaşık 900.000 km3 "geleneksel olmayan" gaz olduğu ve bunun 180.000 km3'ünün geri kazanılabileceği tahmin edilmektedir. Buna karşılık, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü, Black & Veatch ve ABD Enerji Bakanlığı tarafından yapılan birçok araştırma, gelecekte elektrik üretimi ve ısının daha büyük bir kısmının doğalgazdan kaynaklanacağını öngörür.
Dünyanın en büyük gaz sahası, İran ve Katar arasında paylaşılan açık deniz South Pars / North Dome Gaz-Yoğuşma sahası'dır. 51.000 kilometreküp (12.000 cu mi) doğal gaz ve 50 milyar varil (7,9 milyar metreküp) doğalgaz yoğuşmaları olduğu tahmin edilmektedir.
Doğalgaz saf bir ürün olmadığı için, süperkritik(basınç/sıcaklık) koşullar altında bir alandan ilişkili olmayan gaz çıkarıldığında rezervuar basıncı düştüğünden, daha büyük molekül ağırlıklı bileşenler izotermik basınç düşürme üzerine kısmen yoğunlaşabilir - bu etkiye "retrograd yoğunlaşma" denilir. Bu şekilde oluşan sıvı, gaz rezervuarının gözenekleri boşaldıkça sıkışabilir. Bu problemle başa çıkmanın bir yöntemi, yer altı basıncını korumak ve kondensatların yeniden buharlaşmasına ve çıkarılmasına izin vermek için yoğuşmadan arındırılmış kuru gazı yeniden enjekte etmektir. Daha sıklıkla sıvı yüzeyde yoğuşur ve gaz santralinin görevlerinden biri de bu yoğuşmayı toplamaktır. Ortaya çıkan sıvı doğalgaz sıvısı (NGL) olarak adlandırılır ve ticari değeri vardır.

Doğalgaz, petrol ile birleşik olarak bulunduğundan petrol alanlarının yoğun olduğu yerlerdedir. Sürekli gelişen bir doğalgaz endüstrisi vardır. Bugün Dünya'nın en geniş doğalgaz alanı Katar'ın kuzey bölgesindedir. Bu bölgede 25 trilyon metreküp gaz olduğu tahmin edilmektedir.

Çeşitli kimyasal ürünlerin başlıca hammaddesi olan doğalgaz Dünya enerji tüketiminin önemli bölümünü karşılamaktadır. Doğalgazın geçmişi yüzlerce yıl öncesine dayanmaktadır. Tarihsel kaynaklar doğalgazın ilk kez M.Ö. 900'lerde Çin'de kullanıldığını göstermektedir. Taşınması, işlenmesi ve stoklanması kolay olan doğalgaz yaygın kullanımı ise 1790'da İngiltere'de başladı. Boru hattı taşımacılığıyla birlikte 1920 lerde artan doğalgaz kullanımı II. Dünya Savaşı'ndan sonra daha da gelişti. Doğalgaz enerji üretim sektöründe ilk kez Amerika'da kullanılmaya başladı. 1950'li yıllarda doğalgazı Dünya'da enerji tüketimindeki oranı %10'u geçmiyordu. Günümüzde ise enerji tüketiminin %24'ü doğalgazla karşılanmaktadır. Dünyada bilinen doğalgaz rezervlerinin yaklaşık 70 yıllık ömrü olduğu tahmin edilmektedir. Bilinen doğalgaz rezervleri petrol rezervlerine eşdeğerdir.

Doğalgazın kaynağından alınıp son kullanılacağı yere kadar taşınmasında kullanılan boru, birleştirme parçası ve ekipmanların tümüne birden doğalgaz tesisatı denir. Tesisatta hesaplamalar basınç kaybı ve hız faktörleri göz önüne alınarak tesisat elemanları ve boru çapları belirlenmektedir.
Doğalgaz patlama ve boğulma yönüyle insan hayatını tehdit eder. Bu iki tehdide karşı en büyük koruma, ocağın bulunduğu mahale açılan menfezdir. LPG patlamaları ise bilinenin aksine tüp patlamaları değildir. LPG tüpleri 27 bar basınca dayanıklı olarak üretilir, bu basıncın üstüne geçildiğinde emniyet sistemi otomatik olarak basınç dengelenene kadar içerideki gazı dışarı tahliye eder. Yangın veya kaçaklarda patlama nedeni tüp değil, kaçak gazın sıkışarak veya tutuşarak patlamasıdır.

Doğalgaz hidrojenle doymuş karbon molekülü ve bunun katlarıdır. Doğada serbest hâlde ve gaz fazında, genellikle yer altında ve eser miktarda havada bulunur. Renksizdir, kokusuzdur. Kaçakların insan burnu tarafından fark edilmesi için dağıtımdan önce güçlü ve kötü kokulu kimyasallar eklenir. Bilinenin aksine doğalgaz insan için zehirleyici bir gaz değildir. Solunduğunda kısa süre içinde baş dönmesi ve denge kaybı, bir süre sonra da bayılma ve boğulma nedeniyle ölüm gerçekleşir. Bunun nedeni zehirlenme değil, oksijen solunumunun durmasıdır. Doğalgazın havadan hafif olması sonucu solunduğunda ciğerlerde ince bir film tabakası oluşturup alveol yüzeylerini kaplar ve havayla teması keser. Nefes alıp verme devam etse de oksijen ciğerler tarafından emilemez ve beyindeki oksijen miktarının azalması sonucu önce baş dönmesi ve baygınlık, ardından da ölüm gerçekleşir. Medyada ve halk arasında "doğalgaz zehirlenmesi" olarak geçen vakalar aslında boğulma vakalarıdır. Kişi doğalgaza maruz kalmışsa hemen temiz havaya çıkarılmalıdır.
Doğalgaz doğada sıvı fazında bulunmaz, kaynama noktası -161.6 °C'dir. 254 litrelik doğalgaz yüksek basınç ile sıvı hale getirilerek 22 litreye kadar sıkıştırılabilir. Bu sıvı fazı ile temas oluşursa deride ciddi soğuk yanıkları oluşur.

Doğalgaz işleme
Yeniden gazlaştırma
Sıkıştırılmış doğalgaz
Sıvılaştırılmış doğalgaz
Tamar doğalgaz sahası
Doğalgaz kondensatı
Doğalgaz santralleri
Prelude FLNG
Gaz tankeri

Dulong-Petit Yasası, bir termodinamik yasası olup, 1819 yılında Fransız fizikçiler Pierre Louis Dulong ve Alexis Thérèse Petit tarafından, bir kristalin molar özgül ısısı olarak ifade edilmiştir. Bu iki bilim insanı, deneysel yöntemle, bir dizi maddenin ağırlık başına düşen ısı kapasitesini, maddelerin tahmini göreceli atom ağırlıkları ile çarptıktan sona sabit bir derece yakın buldu. Bu atom ağırlıkları kısa süre öncesinde Dalton tarafında öne sürülmüştü. Modern anlamda, Dulong ve Petit, herhangi bir katı maddenin bir mol ısı kapasitesini ‘3R’olarak buldu. Burada ‘R’ evrensel gaz sabiti olarak ifade edilmektedir. Dulong ve Petit, buldukları ısı kapasitesinin  R sabiti ile ilişkili olduğundan habersizdi, çünkü bu sabit, gazların kinetik teorisinden sonra tanımlanmıştı. 3R değeri yaklaşık olarak, Kelvin başına 25 Joul'dür. Aslında, Dulong ve Petit, kristallerin, bir mol atom başına düşen ısı kapasitesini bulmuştu.
Katı maddelerin modern ısı kapasitesi teorisine göre, katıların bir mol atomu başına düşen ısı kapasitesi, 1907 yılında Einstein’ın katı cisim teorisi tarafından basitçe ifade edilmiş olan ‘örgü titreşimleri’ ne bağlıdır. Ayrıca, Einstein’ın katı cisim teorisi ile, ilk kez Dulong-Petit yasasının neden gazların ısı kapasiteleri açısından açıklanması gerektiği belirtilmiştir.

Modern dönemde, Dulong-Petit yasasının eşdeğer açıklamasına göre, maddenin ya da kristalin doğasından bağımsız olarak, bir maddenin özgül ısı kapasitesi 3R/M'e eşittir. Buradaki ‘R’ gaz sabiti olup, M ise moleküler kütle olarak ifade edilmektedir. Sonuç olarak, katıların bir molü başına düşen ısı kapasitesi 3R'ye eşittir.
Dulong-Petit Yasası'nın modern formuna gore;
cM=3R    ya da    c=3R/M
Dulong ve Petit, yasalarını gaz sabiti olarak bilinen ‘R’ cinsinden belirtmedi. Bunun yerine, maddelerin ağırlıkları başına düşen ısı kapasitesini hesapladılar ve bunları tıpkı Dalton tarafından bulunduğu gibi atomik ağırlıkları daha fazla olan maddeler için daha küçük buldular. Daha sonra, ısı kapasiteleri ile atomik ağırlıkları çaptılar. Maddelerin ısı kapasitelerinin yaklaşık olarak sabit ve sonradan keşfedilen ‘R’ sabitine eşit olduğunu gördüler.
Diğer bir modern terminolojide ise, boyutsuz ısı kapasitesi ise 3'e eşittir.

Basit olarak tanımlanmasına rağmen, Dulong-Petit yasası, yüksek sıcaklıktaki basit yapıda olan kristallerin, ısı kapasiteleri ile ilgili iyi bir öngörü yapma olanağı sunmaktadır. Bunun nedeni ise, klasik ısı kapasitesi teorisine göre, katı maddelerin bir molü başına düşen ısı kapasiteleri maksimum 3R değerine yaklaşır. Çünkü tam titreşimsel modun serbestlik derecelerinin her atom başına 3 derece serbestliğe denk gelmesi sebebiyle, her birisi bir kuadratik kinetik enerji terimine ve kuadratik potansiyel enerji terimine karşılık gelir. Eşbölüşüm teoremine göre, mol başına düşen, her kuadratik dönem ortalama 1⁄2kT ya da 1⁄2RT'ye eşittir. 3 derece serbestlik ve serbestlik başına düşen iki terim ile çarpıldığında, bu değer 1 mol sıcaklık kapasitesi başına 3R ye denk gelir
Dulong-Petit yasası oda sıcaklığındaki, metalik berilyum ya da elmas durumundaki karbon gibi birbirine sıkıca bağlı hafif atomlarda başarısız olmaktadır. Oda sıcaklığında, bu maddeler içerisindeki daha yüksek enerjili titreşim modlarının yoğun olmaması sebebiyle gerçek ısı kapasitesinin bulunandan daha yüksek öngörülmesine sebep olur.
Tüm katıların içerisindeki, enerji depolanmasının kuantum mekanik doğasının, kendini çok daha büyük bir etki ile gösterdiği çok düşük (cyrogenic) sıcaklık bölgelerinde bu yasa tüm maddeler için geçersiz hale gelir.
Bunun gibi koşullar altında olan kristallerde daha düşük miktarda enerji olduğu zaman atomik titreşimlerdeki istatistiksel dağılımlar Einstein'ın teorisinin bir uzantısı olan ‘Debye Modeli’ ile hesaplanmaktadır.

Kristal örgü yapısında olan bir katıdaki titreşim sistemi, serbestliğin her derecesi boyunca olan harmonik osilatör potansiyelleri olarak düşünülerek modellenebilir. Sonuç olarak, serbest enerji;

  
    
      
        F
        =
        N
        
          ε
          
            0
          
        
        +
        
          k
          
            B
          
        
        T
        
          ∑
          
            α
          
        
        log
        ⁡
        
          (
          
            1
            −
            
              e
              
                −
                ℏ
                
                  ω
                  
                    α
                  
                
                
                  /
                
                
                  k
                  
                    B
                  
                
                T
              
            
          
          )
        
      
    
    {\displaystyle F=N\varepsilon _{0}+k_{B}T\sum _{\alpha }\log \left(1-e^{-\hbar \omega _{\alpha }/k_{B}T}\right)}
  

şeklinde yazılabilir. Burada ‘α’ indeksleri toplanarak bütün serbestlik dereceleri bulunmaktadır.
1907 yılında Einstein modeli, sadece yüksek enerji limiti olarak düşünülmekteydi. Yani;

  
    
      
        
          k
          
            B
          
        
        T
        ≫
        ℏ
        
          ω
          
            α
          
        
        .
        
      
    
    {\displaystyle k_{B}T\gg \hbar \omega _{\alpha }.\,}
  

  
    
      
        1
        −
        
          e
          
            −
            ℏ
            
              ω
              
                α
              
            
            
              /
            
            
              k
              
                B
              
            
            T
          
        
        ≈
        ℏ
        
          ω
          
            α
          
        
        
          /
        
        
          k
          
            B
          
        
        T
        
      
    
    {\displaystyle 1-e^{-\hbar \omega _{\alpha }/k_{B}T}\approx \hbar \omega _{\alpha }/k_{B}T\,}
  

  
    
      
        F
        =
        N
        
          ε
          
            0
          
        
        +
        
          k
          
            B
          
        
        T
        
          ∑
          
            α
          
        
        log
        ⁡
        
          (
          
            
              
                ℏ
                
                  ω
                  
                    α
                  
                
              
              
                
                  k
                  
                    B
                  
                
                T
              
            
          
          )
        
        .
      
    
    {\displaystyle F=N\varepsilon _{0}+k_{B}T\sum _{\alpha }\log \left({\frac {\hbar \omega _{\alpha }}{k_{B}T}}\right).}
  

Geometrik ortalama frekans ise

  
    
      
        log
        ⁡
        
          
            
              ω
              ¯
            
          
        
        =
        
          
            1
            M
          
        
        
          ∑
          
            α
          
        
        log
        ⁡
        
          ω
          
            α
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle \log {\bar {\omega }}={\frac {1}{M}}\sum _{\alpha }\log \omega _{\alpha },}
  

eşitliği ile tanımlanır. Burada ‘M’ sistemin serbestlik derecelerinin toplamını göstermektedir.
Sonuçta,

  
    
      
        F
        =
        N
        
          ε
          
            0
          
        
        −
        M
        
          k
          
            B
          
        
        T
        log
        ⁡
        
          k
          
            B
          
        
        T
        +
        M
        
          k
          
            B
          
        
        T
        log
        ⁡
        ℏ
        
          
            
              ω
              ¯
            
          
        
        .
        
      
    
    {\displaystyle F=N\varepsilon _{0}-Mk_{B}T\log k_{B}T+Mk_{B}T\log \hbar {\bar {\omega }}.\,}
  

Enerjiyi kullanarak ise,

  
    
      
        E
        =
        F
        −
        T
        
          
            (
            
              
                
                  ∂
                  F
                
                
                  ∂
                  T
                
              
            
            )
          
          
            V
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle E=F-T\left({\frac {\partial F}{\partial T}}\right)_{V},}
  

  
    
      
        E
        =
        N
        
          ε
          
            0
          
        
        +
        M
        
          k
          
            B
          
        
        T
        .
        
      
    
    {\displaystyle E=N\varepsilon _{0}+Mk_{B}T.\,}
  

eşitliğini yazılabilir. Yani,

  
    
      
        
          C
          
            V
          
        
        =
        
          
            (
            
              
                
                  ∂
                  E
                
                
                  ∂
                  T
                
              
            
            )
          
          
            V
          
        
        =
        M
        
          k
          
            B
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle C_{V}=\left({\frac {\partial E}{\partial T}}\right)_{V}=Mk_{B},}
  

denklemi yazılarak, sıcaklıktan bağımsız olan özgül ısı formüle edilir.

"Dulong-Petit Law". 7 Aralık 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 19 Aralık 2015.

Geometride tetrahedron veya dört yüzlü, dört üçgen yüzden oluşan bir çokyüzlüdür (polihedron), her köşesinde üç üçgen birleşir. Düzgün dört yüzlü dört üçgenin eşkenar olduğu bir dört yüzlüdür ve Platonik cisimlerden biridir. Dörtyüzlü, dört yüzü olan tek konveks çokyüzlüdür. Tetrahedron isminin sıfat hali (tetrahedrona ait veya tetrahedronla ilişkili anlamında) "tetrahedral"dır.
Dörtyüzlü, simpleks kavramının üç boyutlu hâlidir.
Dörtyüzlü, bir cins piramittir. Piramit, çokgen bir tabanı tek bir noktada birleştiren üçgen yüzlerden oluşur. Dörtyüzlü durumunda taban bir üçgendir (dört yüzün herhangi biri taban sayılabilir), dolayısıyla dört yüzlü ayrıca üçgen piramit olarak da bilinir.
Tüm dışbükey (konveks) çokgenler gibi, dört yüzlü de tek bir sayfa kâğıdın katlanması ile meydana gelebilir. İki ağdan oluşur.
Her bir dört yüzlü için öyle bir küre (çevrel küre) vardır ki dört yüzlünün köşeleri bu kürenin yüzeyinde yer alırlar.

Kenar uzunluğu 
  
    
      
        a
      
    
    {\displaystyle a}
  
 olan bir düzgün dört yüzlü için:

Taban yüze göre bir yüzün eğimi, bir kenarın eğiminin iki katıdır, çünkü taban üzerinde, bir kenar boyunca köşeye olan yatay uzaklık, bir yüzün kenarortayından o köşeye olan uzaklığın iki katıdır. Bir diğer deyişle, eğer C, tabanın ağırlık merkezi (ortacı) ise, C'den tabanın köşelerinden birine olan uzaklık, C'den taban kenarlarından birinin orta noktasına olan uzaklığın iki katıdır. Bunun nedeni, kenarortayların birbirini kütle merkezinde kesmeleri ve bu noktanın her bir kenarortayı uzunlukları 1:2 oranlı olan iki parçaya bölmesidir.

Dörtyüzlünün hacmi, piramit hacim formülüdür:

  
    
      
        V
        =
        
          
            1
            3
          
        
        
          A
          
            0
          
        
        
        h
        
      
    
    {\displaystyle V={\frac {1}{3}}A_{0}\,h\,}
  

burada 
  
    
      
        
          A
          
            0
          
        
      
    
    {\displaystyle A_{0}}
  
 tabanın alanı ve h tabandan tepeye olan yüksekliktir. Bu formül her yüz için geçerlidir, dolayısıyla köşelerden karşı yüzlere olan uzaklık, o yüzün alanı ile ters orantılıdır.
Aşağıdaki köşelere sahip bir dört yüzlü için a = (a1, a2, a3), b = (b1, b2, b3), c = (c1, c2, c3) ve d = (d1, d2, d3), hacim (1/6)·|det(a−b, b−c, c−d)|. Birbirleriyle basit bir çizge oluşturan köşe çiftlerinin herhangi bir diğer kombinasyonu ile de hacmi veren bir formül oluşturulabilir. Bu formül, nokta çarpım ve çapraz çarpım kullanılarak da yazılabilir:

  
    
      
        V
        =
        
          
            
              
                |
              
              (
              
                a
              
              −
              
                d
              
              )
              ⋅
              (
              (
              
                b
              
              −
              
                d
              
              )
              ×
              (
              
                c
              
              −
              
                d
              
              )
              )
              
                |
              
            
            6
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle V={\frac {|(\mathbf {a} -\mathbf {d} )\cdot ((\mathbf {b} -\mathbf {d} )\times (\mathbf {c} -\mathbf {d} ))|}{6}}.}
  

Eğer koordinat sisteminin orijini d köşesine rastlayacak şekilde seçilirse, d = 0 olur, dolayısıyla

  
    
      
        V
        =
        
          
            
              
                |
              
              
                a
              
              ⋅
              (
              
                b
              
              ×
              
                c
              
              )
              
                |
              
            
            6
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle V={\frac {|\mathbf {a} \cdot (\mathbf {b} \times \mathbf {c} )|}{6}},}
  

burada a, b ve c bir köşede kesişen üç kenara karşılık gelir ve 
  
    
      
        
          a
        
        ⋅
        (
        
          b
        
        ×
        
          c
        
        )
      
    
    {\displaystyle \mathbf {a} \cdot (\mathbf {b} \times \mathbf {c} )}
  
 bir üçlü skaler çarpımdır. Bu formülü bir paralelyüzün hacmi ile karşılaştırınca bir dört yüzlünün hacminin, onunla üç kesişen yüz paylaşan bir paralelyüzün hacminin 1/6'sı olduğu sonucuna varabiliriz.
Üçlü skaler çarpım aşağıdaki determinantla gösterilebilir:

  
    
      
        6
        ⋅
        V
        =
        
          
            |
            
              
                
                  
                    a
                  
                
                
                  
                    b
                  
                
                
                  
                    c
                  
                
              
            
            |
          
        
      
    
    {\displaystyle 6\cdot V={\begin{vmatrix}\mathbf {a} &\mathbf {b} &\mathbf {c} \end{vmatrix}}}
  
    veya    
  
    
      
        6
        ⋅
        V
        =
        
          
            |
            
              
                
                  
                    a
                  
                
              
              
                
                  
                    b
                  
                
              
              
                
                  
                    c
                  
                
              
            
            |
          
        
      
    
    {\displaystyle 6\cdot V={\begin{vmatrix}\mathbf {a} \\\mathbf {b} \\\mathbf {c} \end{vmatrix}}}
  
    burada    
  
    
      
        
          a
        
        =
        (
        
          a
          
            1
          
        
        ,
        
          a
          
            2
          
        
        ,
        
          a
          
            3
          
        
        )
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {a} =(a_{1},a_{2},a_{3})\,}
  
    satır veya sütun vektör olarak gösterilebilir
Dolayısıyla

  
    
      
        36
        ⋅
        
          V
          
            2
          
        
        =
        
          
            |
            
              
                
                  
                    
                      a
                      
                        2
                      
                    
                  
                
                
                  
                    a
                  
                  ⋅
                  
                    b
                  
                
                
                  
                    a
                  
                  ⋅
                  
                    c
                  
                
              
              
                
                  
                    a
                  
                  ⋅
                  
                    b
                  
                
                
                  
                    
                      b
                      
                        2
                      
                    
                  
                
                
                  
                    b
                  
                  ⋅
                  
                    c
                  
                
              
              
                
                  
                    a
                  
                  ⋅
                  
                    c
                  
                
                
                  
                    b
                  
                  ⋅
                  
                    c
                  
                
                
                  
                    
                      c
                      
                        2
                      
                    
                  
                
              
            
            |
          
        
      
    
    {\displaystyle 36\cdot V^{2}={\begin{vmatrix}\mathbf {a^{2}} &\mathbf {a} \cdot \mathbf {b} &\mathbf {a} \cdot \mathbf {c} \\\mathbf {a} \cdot \mathbf {b} &\mathbf {b^{2}} &\mathbf {b} \cdot \mathbf {c} \\\mathbf {a} \cdot \mathbf {c} &\mathbf {b} \cdot \mathbf {c} &\mathbf {c^{2}} \end{vmatrix}}}
  
    burada    
  
    
      
        
          a
        
        ⋅
        
          b
        
        =
        a
        b
        cos
        ⁡
        
          γ
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {a} \cdot \mathbf {b} =ab\cos {\gamma }}
  
    vb.
bunun sonucu

  
    
      
        V
        =
        
          
            
              a
              b
              c
            
            6
          
        
        
          
            1
            +
            2
            cos
            ⁡
            
              α
            
            cos
            ⁡
            
              β
            
            cos
            ⁡
            
              γ
            
            −
            
              cos
              
                2
              
            
            ⁡
            
              α
            
            −
            
              cos
              
                2
              
            
            ⁡
            
              β
            
            −
            
              cos
              
                2
              
            
            ⁡
            
              γ
            
          
        
        
      
    
    {\displaystyle V={\frac {abc}{6}}{\sqrt {1+2\cos {\alpha }\cos {\beta }\cos {\gamma }-\cos ^{2}{\alpha }-\cos ^{2}{\beta }-\cos ^{2}{\gamma }}}\,}
 

Ekserji (İng.; exergy), Termodinamik bir sistemin ihtiva ettiği potansiyel enerjisinin, herhangi bir referans haline göre kullanılabilirliğinin bir göstergesidir. Ekserji tersinir bir süreç sonucunda sistem çevre ile denge sağladığı takdirde, oluşan entropi sonucu kullanılamaz hale gelen enerji düşüldükten sonra, teorik olarak elde edilebilecek maksimum faydalı iş miktarı olarak da tanımlanabilir. 
Sistem enerjetiğinde ise ekserji entropiden arındırılmış enerji olarak tanımlanır.
Enerji işlem yoktan var edilemez ve yok edilemez sadece bir şekilden diğerine dönüşür (Termodinamik kanunları Birinci Yasası).Enerjinin aksine, ekserji  tersinir olmayan işlemlerde her zaman yok edilir. Örneğin ortamdan kaybedilen ısı miktarı buna bir örnektir (Termodinamiğin ikinci yasası). Sistemin dış ortamında, yok edilen ekserji ile aynı oranda bir entropi artışı meydana gelir (Entropi ). Yok edilen ekserjiye anerji (İngilizce: Anergy) denilir. İzentropik sistemler için ekserji ve enerji kavramları kendi aralarında yer değiştirebilirler ve izentropik sistemlerde anerji yoktur (İzentropik).
Sembolü X veya Ex olup enerji birimleri ile aynı birimleri (kWh, Joule gibi) içerir.
Birim zamanda olan ekserji miktarına ekserji akımı denir ve sembolün üzerinde nokta ile gösterilir. Birimi güç birimleri ile aynı birimleri (kW gibi ) içerir.
Bir sistemin verilen bir halde yapabileceği en çok yararlı iş ekserji (kullanılabilirlik) olarak tanımlanır.  İş yapabilme yeteneği ya da sahip olunan fırsatlar (Hepbasli, 2006) olarak da ifade edilebilen ekserji terimi, sistem ve çevrenin halleriyle ilişkili bir özelliktir.
Çevresiyle denge halinde olan bir sistemin kullanılabilirliği sıfırdır. Bu durumda iken sistem ölü haldedir (Çengel, 1996; Moran, 1982).  Aynı zamanda ekserji, çevredeki mevcut değerlerin durumu ile belirlenen andaki sistemin durumunun getirdiği nicelikler için gerekli en az teorik iştir (şaft işi veya elektrik işi) .  Dolayısıyla
ekserji, sistemin durumu ile çevrenin durumundaki farklılığın bir ölçüsüdür (Tsatsaronis, 2006).
Kapalı veya açık bir sistemde
yapılan gerçek iş enerjinin korunumu denklemleriyle hesaplanabilir.  Eğer sistemin hacmi değişiyorsa, yapılan işin bir bölümü çevreye karşı yapılır ve çevre işi Wçevre adını alır.  Bu iş, P0 basıncındaki çevre havayı itmek için kullanılır ve başka bir amaca yöneltilmez.  Toplam gerçek iş ile çevre işi arasındaki fark yararlı iş Wy olarak bilinir (Çengel ve Boles, 1996) ve bir bağıntı ile tanımlanır.
Sistemlerin Toplam Ekserjisi Potansiyel, Kinetik, Termal ve Kimyasal ekserjilerin birleşiminden oluşur.

Potansiyel Ekserji: ExP
Kinetik Ekserji  : ExK
Termal Ekserji: ExT
Kimyasal Ekserji: ExC
Toplam Ekserji: Ex = ExP + ExK + ExT + ExC

Termodinamik
Enerji
Entropi

Ekserji - Termodinamiğin ikinci kanunu

Elektroanalitik yöntemler, analitik kimyada kullanılan ve bir örneğin analizini, o örneği içeren elektrokimyasal hücredeki potansiyel (volt) ve/veya akım (amper) ölçümleriyle gerçekleştiren teknikler bütünüdür. Bu yöntemler, hücrede hangi parametrelerin kontrol edildiğine ve hangilerinin ölçüldüğüne göre çeşitli alt kategorilere ayrılır. Başlıca üç temel elektroanalitik yöntem şunlardır:

Potansiyometri: Elektrotlar arasındaki potansiyel farkı ölçülür.
Amperometri: Ölçüm sinyali olarak elektrik akımı kullanılır.
Koulometri: Belirli bir sürede geçen elektrik yükü hesaplanır.

Potansiyometri, iki elektrot arasındaki potansiyel farkını pasif bir şekilde ölçen ve bu sırada örneğe minimum müdahalede bulunan bir tekniktir. Bu yöntemde biri sabit potansiyele sahip referans elektrot, diğeri ise çözeltinin bileşimine bağlı olarak potansiyeli değişen gösterge (indikatör) elektrot olmak üzere iki elektrot kullanılır. Elektrotlar arasındaki potansiyel farkı, örneğin kimyasal bileşimi hakkında bilgi verir. Elektrot, çözelti ile denge halindeyse ve ölçüm sırasında çözeltide bir bozulma meydana gelmiyorsa, bu yöntemle çözeltinin potansiyeli doğrudan ölçülmüş olur.
Potansiyometrik ölçümlerde, hedef iyonlara karşı seçici olan elektrotlar tercih edilir. Örneğin, florür iyonu için florür seçici elektrotlar kullanılır ve bu sayede ölçülen potansiyel yalnızca o iyonun etkinliğine bağlı olur. Elektrotun çözeltiyle dengeye ulaşma süresi, ölçümün duyarlılığını ve doğruluğunu etkileyebilir.
Su bazlı ortamlarda platin elektrotlar, yüksek elektron transfer kinetikleri nedeniyle sıkça tercih edilir. Ancak bazı uygulamalarda, bu kinetikleri artırmak amacıyla farklı metallerin bir arada kullanıldığı elektrotlar da kullanılabilir. Günümüzde en yaygın kullanılan potansiyometrik elektrot tipi, pH ölçümünde kullanılan cam zarflı elektrottur.
Potansiyometrinin bir türevi olan kronopotansiyometri, sabit bir akım uygulanarak potansiyelin zamana bağlı olarak ölçülmesi esasına dayanır. Bu yöntem ilk kez Weber tarafından geliştirilmiştir.

Amperometri, elektrokimyasal tekniklerin genel bir sınıfını ifade eder ve bu yöntemlerde bir akım, genellikle zaman (kronoakımmetri) ya da elektrot potansiyeli (voltametri) gibi bağımsız bir değişkenin fonksiyonu olarak ölçülür. Amperometrik analizlerde, elektrot yüzeyinde gerçekleşen redoks tepkimeleri sonucunda oluşan akım, analitin varlığı ve konsantrasyonu hakkında bilgi sağlar.
Kronoakımmetri, sabit bir potansiyel altında, polarizasyonun başladığı andan itibaren geçen farklı zaman noktalarında akımın ölçülmesini içeren bir tekniktir. Bu yöntem genellikle karıştırılmamış çözeltilerde ve sabit bir elektrot düzeninde gerçekleştirilir; böylece konveksiyonla kütle transferi önlenerek yalnızca difüzyonla taşınım sağlanır.
Voltametri ise amperometrinin bir alt dalı olup, elektrota uygulanan potansiyel zamanla değiştirildikçe oluşan akım ölçülür. Potansiyelin zamana göre nasıl değiştirildiği (örneğin doğrusal, kare dalga, üçgen vs.) voltametrik tekniklerin türlerini belirler.

Kronoakımmetri, çalışma elektroduna ani bir potansiyel adımı uygulandığı ve bu adımdan sonraki süreçte akımın zamanla değişiminin ölçüldüğü bir tekniktir. Bu teknik genellikle eksiksiz (tüketici olmayan) bir yöntem olmadığından, analiz edilen maddeyi tamamen tüketmeden çalışmak gerekir. Bu nedenle, analizlerde mikroelektrotlar tercih edilir ve ölçüm süresi oldukça kısa tutulur — genellikle 20 milisaniye ile 1 saniye arasında — böylece analit konsantrasyonu sabit kalır ve örnek korunur.

Voltametri, bir elektrot yüzeyine sabit ya da zamanla değişen bir potansiyel uygulanarak oluşan akımın ölçüldüğü elektroanalitik bir tekniktir. Bu ölçümler, genellikle üç elektrotlu bir sistem kullanılarak gerçekleştirilir: çalışma elektrodu, yardımcı (karşı) elektrot ve referans elektrot. Voltametri, analiz edilen maddenin indirgenme potansiyelini ve elektrokimyasal tepkimeye yatkınlığını belirlemeye yardımcı olur.
Pratikte, bu yöntem tahribatsız sayılabilir çünkü çalışma ve yardımcı elektrotların yüzeyinde gerçekleşen tepkimelerde analitin yalnızca çok küçük bir kısmı tüketilir. Ancak, elektrolit çözeltisinden analiti ayırmak genellikle zor olduğu için analiz sonrası çözelti atılır. Tipik bir voltametrik deney, analit konsantrasyonu 1–10 mmol/L aralığında olan 1–10 mL hacminde bir çözelti ile gerçekleştirilir. Daha gelişmiş voltametrik yöntemler, yalnızca mikrolitre düzeyindeki hacimlerde ve nanomolar düzeydeki konsantrasyonlarla da çalışabilir.
Ayrıca, hem organik hem de inorganik örneklerin analizi için kimyasal olarak modifiye edilmiş elektrotlar kullanılabilir.

Polarografi, voltametrinin özel bir türüdür ve çalışma elektrodu olarak damlayan cıva elektrodu kullanılır. Bu yöntem, elektrot yüzeyinin sürekli yenilenmesi sayesinde oldukça tekrarlanabilir ve kararlı sinyaller verir.

Koulometri, bir analitin tamamen bir oksidasyon ya da indirgenme tepkimesine sokulduğu ve bu süreçte geçen toplam elektrik yükünün (akım × zaman) ölçüldüğü elektroanalitik bir tekniktir. Bu yöntemle geçen elektron sayısı doğrudan ya da dolaylı olarak ölçülerek analitin miktarı hesaplanabilir. Analitin miktarı biliniyorsa, tepkimeye katılan elektron sayısı belirlenebilir.
Koulometrinin yaygın biçimleri arasında:

Toplu elektroliz (ya da potansiyostatik koulometri, yani sabit potansiyel altında yapılan elektroliz),
Ve çeşitli koulometrik titrasyonlar yer alır.
Bu teknikler, yüksek doğruluk gerektiren analizlerde sıklıkla tercih edilir.

Elektrokimya, kimya biliminin bir alt dalı olup elektronik bir iletken (metal, grafit veya yarı iletken) ile iyonik bir iletken (elektrolit) arayüzeyinde gerçekleşen reaksiyonları inceler. Elektrokimyada amaç kimyasal enerji ve elektrik enerjisi arasındaki değişimi incelemektir.
Eğer harici bir voltaj uygulanarak bir kimyasal reaksiyon meydana getiriliyor veya, pilde olduğu gibi, bir kimyasal reaksiyon bir voltaja neden oluyorsa bu bir "elektrokimyasal reaksiyondur. Bir molekülden diğerine doğrudan yük taşınımı, elektrokimyanın konusu değildir.

16. yüzyıl, elektriğin yavaş yavaş anlaşılmaya başlandığı yüzyıl olmuştur. Bu yüzyılda, İngiliz bilim insanı William Gilbert 17 yıl boyunca ağırlıklı olarak manyetizma ve elektrik üzerine çalışmış ve bu çalışmaları ona manyetizmanın babası unvanını kazandırmıştır. Gilbert, mıknatısların üretimi ve güçlendirilmesi üzerine farklı metotlar keşfetmiştir.
1663'te Alman fizikçi Otto von Guericke, sürtünme ile çalışarak statik elektrik üreten ilk elektrik jeneratörünü geliştirdi.
1700'lerin ortalarında, Fransız kimyacı Charles François de Cisternay du Fay, aynı yüklerin birbirini ittiği, zıt yüklerin birbirini çektiği iki farklı tür statik elektriğin varlığını keşfetti.
Charles-Augustin de Coulomb, 1781'de elektrostatik çekim kanununu geliştirdi. İtalyan doktor ve anatomi uzmanı Luigi Galvani, 1791'de yazdığı eserinde ("De Viribus Electricitatis in Motu Musculari Commentarius" (Latince: Elektriğin kas hareketlerine etkisi üzerine yorumlar)) kimyasal reaksiyonlar ve elektrik arasında bir köprü kurarak elektrokimyanın doğumunu belirledi.

1800'de, İngiliz kimyacılar William Nicholson ve Johann Ritter, suyu elektroliz yoluyla hidrojen ve oksijene ayrıştırmayı başardılar. Kısa süre sonra Ritter, elektro-kaplama prosesini keşfetti ve elektrolitik bir proseste, kaplanan metal ile üretilen oksijen miktarının elektrotlar arasındaki mesafeye bağlı olduğunu gözlemledi.
1810 yılında, William Hyde Wollaston, galvanik pili daha da geliştirdi. Humphry Davy'nin elektroliz üzerine yaptığı çalışmalar, basit elektrolitik hücrelerde üretilen elektriğin, zıt yüklü maddeler arasındaki kimyasal reaksiyonun ve kimyasal bağlanmanın bir sonucu olduğunu gösterdi.
1820'de, Hans Christian Ørsted'in elektrik akımının manyetik etkisini keşfi, büyük çığır açan bir gelişmeydi. André-Marie Ampère, Ørsted'in deneylerini tekrarladı ve matematiksel olarak formüle etti.
1821'de, Estonyalı-Alman fizikçi Thomas Johann Seebeck iki farklı metalin ek yerlerinde ısı farkı olduğunda elektriksel bir potansiyel oluştuğunu gösterdi.
Alman bilim insanı Georg Ohm, 1827'de yayımladığı ünlü kitabı "Die galvanische Kette, mathematisch bearbeitet" (Galvanik devrenin matematiksel incelenmesi)'nde, günümüzde kendi adıyla bilinen Ohm kanunu'nu açıkladı.
Michael Faraday, gerçekleştirdiği elektrokimya deneylerinin sonuçlarını 1832 yılında ünlü iki kanunu ile açıkladı. 1836'da John Daniell elektrik üretirken hidrojen çıkarmayan hücresini keşfetti.

William Grove ilk yakıt hücresini 1839'da üretti. 1846'da Wilhelm Weber elektro-dinamometre'yi icat etti. 1866'da Georges Leclanché günümüzde tüm dünyada yaygın olarak kullanılan çinko-karbon pili'nin ilk öncüsü kabul edilebilecek hücrenin patentini aldı.
Svante August Arrhenius'un, 1884'te yayımladığı Recherches sur la conductibilité galvanique des électrolytes (Elektrolitlerin galvanik iletkenliği üzerine araştırmalar) adlı tezinin sonuçlarına göre, elektrolitler su içinde çözündüklerinde, değişen derecelerde ve elektriksel olarak zıt yüklü iyonlara ayrışıyorlardı.
1886'da Paul Héroult ve Charles M. Hall, Michael Faraday'ın tanımladığı prensiplerden yararlanarak aluminyum eldesine yönelik başarılı bir metot geliştirdiler.
1894'te Friedrich Ostwald, organik asitlerin elektriksel iletkenliği ve elektrolitik parçalanması üzerine yaptığı çalışmalarını tamamladı.
Walther Hermann Nernst 1888'de volta hücresinin elektromotor kuvvetinin teorisini geliştirdi. Ertesi yıl, üretilen akımın karakteristiklerinden yararlanarak, akımı üreten kimyasal reaksiyonun serbest enerjisinin nasıl hesaplanacağını açıklayan ve günümüzde Nernst denklemi olarak bilinen eşitliği oluşturdu.
1898'de Fritz Haber, elektrolitik proseslerde katot potansiyeli sabit tutulduğunda belirli redüksiyon ürünlerinin meydana gelebileceğini gösterdi.

1902'de The Electrochemical Society kuruldu.
1909'da Robert Andrews Millikan, tek bir elektronun elektrik yükünü belirleme deneylerine başladı.
1923'te Johannes Nicolaus Brønsted ve Thomas Martin Lowry, asit ve bazların nasıl davrandığına ilişkin teorilerini yayımladılar.
Arne Tiselius, 1937'de ilk gelişmiş elektroforetik cihazı yaptı ve protein elektroforezi ile ilgili çalışmalarından ötürü 1948 yılında Nobel Ödülü'ne layık görüldü.
1949'da International Society of Electrochemistry kuruldu.
1960 ve 1970'li yıllarda Revaz Dogonadze ve öğrencileri kuantum elektrokimyasını geliştirdiler.

Elektrokimyasal prosesler, kendiliğinden meydana gelen ve elektrik üreten kimyasal reaksiyonların veya bir elektrik akımının kimyasal bir reaksiyona yol açtığı proseslerdir. Bir redoks reaksiyonunda, bir atom veya iyonun oksidasyon derecesi (kısaca elektrik yükü) elektron aktarımı sonucu değişir.

Bir elektrokimyasal reaksiyonda yer alan elementler, sahip oldukları elektron sayısı ile karakterize edilirler. Bir iyonun oksidasyon seviyesi, nötr haline oranla aldığı veya verdiği elektron sayısıdır. Eğer bir atom veya iyon, bir reaksiyonda bir elektron verirse oksidasyon seviyesi yükselir ya da tam tersine, eğer elektron alırsa oksidasyon seviyesi düşer.
Örneğin, sodyum, klor ile reaksiyona girdiğinde bir elektron verir ve 1+ oksidasyon seviyesi kazanır. Klor da böylece bir elektron alarak 1- oksidasyon seviyesi kazanır. Oksidasyon seviyesinin işareti (+ veya - oluşu) her bir iyonun elektronik yüküne karşı gelir. Zıt elektrik yüklü sodyum ve klor iyonlarının birbirini çekmesi, iyonik bağ oluşturmalarının nedenidir.
Bir maddennin elektron vermesi oksidasyon, elektron kazanması ise redüksiyondur. Elektron veren bir madde redükleyici, elektron alan madde ise oksitleyici olarak bilinir. Oksitleyici madde reaksiyonda redüklenir, redükleyici madde ise oksitlenir.
Oksidasyon ve redüksiyonun aynı anda meydana geldiği reaksiyonlar redoks reaksiyonları olarak bilinir. Bu tür reaksiyonlarda maddelerden birisi elektron alırken diğeri elektron verir.
Oksidasyonda bir oksitleyiciye gereksinim vardır. Oksijen bir oksitleyicidir ama tek oksitleyici değildir. Adına rağmen, oksidasyon reaksiyonunda oksijenin bulunmasına gerek yoktur. Nitekim, bir ateş, oksijenden başka bir oksitleyici ile beslenebilir; örneğin flor yangınları genellikle kolay kolay söndürülemez, zira flor, oksijenden daha kuvvetli bir oksitleyicidir (elektronegatifliği oksijenden daha yüksektir).

Sulu çözeltilerdeki elektrokimyasal reaksiyonlar, redoks reaksiyonlarının iyon-elektron metodu kullanılarak dengelenmesiyle daha iyi anlaşılabilir. Bu metotta, H+, OH- iyonları, H2O ve elektronlar (oksidasyon değişikliklerini kompanse etmek için) hücrenin yarı-reaksiyonlarına ilave edilirler.

Asidik ortamda, genel reaksiyonu dengelemek için yarı-reaksiyonlara H+ iyonları ve su ilave edilir.
Örneğin, manganez sodyum bizmutat ile reaksiyona girdiğinde;
Dengelenmemiş reaksiyon: 
  
    
      
        
          
            
              Mn
            
          
          
            2
            +
          
        
        (
        a
        q
        )
        +
        
          
            
              NaBiO
            
          
          
            3
          
        
        (
        s
        )
        →
        
          
            
              Bi
            
          
          
            3
            +
          
        
        (
        a
        q
        )
        +
        
          
            
              MnO
            
          
          
            4
          
          
            −
          
        
        (
        a
        q
        )
        
      
    
    {\displaystyle {\mbox{Mn}}^{2+}(aq)+{\mbox{NaBiO}}_{3}(s)\rightarrow {\mbox{Bi}}^{3+}(aq)+{\mbox{MnO}}_{4}^{-}(aq)\,}
  

Oksidasyon: 
  
    
      
        
          
            
              4H
            
          
          
            2
          
        
        
          
            O
          
        
        (
        l
        )
        +
        
          
            
              Mn
            
          
          
            2
            +
          
        
        (
        a
        q
        )
        →
        
          
            
              MnO
            
          
          
            4
          
          
            −
          
        
        (
        a
        q
        )
        +
        
          
            
              8H
            
          
          
            +
          
        
        (
        a
        q
        )
        +
        
          
            
              5e
            
          
          
            −
          
        
        
      
    
    {\displaystyle {\mbox{4H}}_{2}{\mbox{O}}(l)+{\mbox{Mn}}^{2+}(aq)\rightarrow {\mbox{MnO}}_{4}^{-}(aq)+{\mbox{8H}}^{+}(aq)+{\mbox{5e}}^{-}\,}
  

Redüksiyon: 
  
    
      
        
          
            
              2e
            
          
          
            −
          
        
        +
        
          
            
              6H
            
          
          
            +
          
        
        (
        a
        q
        )
        +
        
          
            
              BiO
            
          
          
            3
          
          
            −
          
        
        (
        s
        )
        →
        
          
            
              Bi
            
          
          
            3
            +
          
        
        (
        a
        q
        )
        +
        
          
            
              3H
            

Elektroliz; elektrik akımı yardımıyla, bir sıvı içinde çözünmüş kimyasal bileşiklerin ayrıştırılması işlemi. Bu değişiklik, maddenin elektron vermesinden (yükseltgenme); ya da almasından (indirgenme) kaynaklanır. Elektroliz işlemi, elektroliz kabı ya da tankı denen bir aygıt içinde uygulanır. Bu aygıt, çözünerek artı ve eksi yüklü iyonlara ayrılmış bir bileşiğin (→Elektrolit) içine birbirine değmeyecek biçimde daldırılmış iki elektrottan oluşur. Elektrotlar bir akım kaynağına bağlandığında meydana gelen gerilim (elektrik alan), iyonları karşıt yüklü elektroda (kutup) doğru hareket ettirir. Karşıt kutupta yükünü dengeleyen atom veya moleküller elektrotta çökelir veya elektrolit içindeki moleküllerle yeni reaksiyonlara girer. Yeni reaksiyona girme meyli daha fazladır. 
Örneğin sofra tuzu içeren elektrolitte anotta klor açığa çıkarken nötr sodyum atomları su moleküllerini etkileyerek katottan hidrojen açığa çıkmasına sebep olurlar ve elekrolitte sodyum hidroksit oluşur.
Elektroliz konusundaki 1800 yılında Anthony Carlisle ve William Nicholson, 1807 yılında Humphry Davy, 1833 yılında Faraday'ın keşifleri ve 1887 yılında Svante Arrhenius tarafından geliştirilen iyon teorisi, zamanımızın atom fiziğine temel teşkil etmişlerdir.

Elektron (e- veya β- simgeleri ile gösterilir), eksi bir temel elektrik yüküne sahip bir atomaltı parçacıktır. Lepton parçacık ailesinin ilk nesline aittir ve bileşenleri ya da bilinen bir alt yapıları olmadığından genellikle temel parçacıklar olarak düşünülür. Kütlesi, protonunkinin yaklaşık 1/1836'sı kadardır. Kuantum mekaniği kapsamında, indirgenmiş Planck sabiti (ħ) biriminde ifade edilen yarım tam sayı değerinde içsel açısal momentuma (spin) sahiptir. Fermiyon olmasından ötürü, Pauli dışarlama ilkesi gereğince iki elektron aynı kuantum durumunda bulunamaz. Diğer temel parçacıklar gibi hem parçacık hem dalga özellikleri gösterdiğinden diğer parçacıklarla çarpışabilir ya da kırınıma uğrayabilir.
Elektronlar; elektrik, manyetizma, kimya ve ısı iletkenliği gibi çeşitli fizik fenomeninde temel rol oynamalarının yanı sıra; kütleçekimsel, elektromanyetik ve zayıf kuvvetlerde de yer alır. Yüklü olmalarından dolayı kendilerini çevreleyen bir elektrik alanı bulunur ve gözlemciye göre hareket etmesi sonucunda bir manyetik alan oluşturur. Diğer kaynaklar tarafından oluşturulan manyetik alanlar, Lorentz kuvveti kanunu gereğince elektronların hareketlerini etkiler. Elektronlar, radyasyona maruz kaldıklarında ya da hızlandırıldıklarında enerjiyi fotonlar şeklinde soğurabilir ya da yayabilir. Laboratuvar aletleri ile elektronların tek tek ya da elektromanyetik alanlar kullanılarak elektron plazmasından yakalanması ve özel teleskoplar aracılığıyla dış uzaydaki elektron plazmasının saptanması mümkündür. Elektronlar; elektronik, kaynak, katot ışını tüpleri, elektron mikroskopları, radyoterapi, lazerler, gaz iyonlaştırma sayaçları ve parçacık hızlandırıcıları gibi alanlarda kullanılırlar.
Atom çekirdeği içindeki pozitif yüklü protonlar ile dışındaki negatif yüklü elektronlar arasındaki Coulomb kuvveti etkileşimleri, atomları oluşturur. İyonlaşma ve parçacıkların özelliklerinde değişimler sistemin bağlanma enerjisini değiştirir. İki veya daha fazla atom arasında elektronların değişimi veya paylaşımı, kimyasal bağları meydana getirir. İlk olarak 1838 yılında Richard Laming tarafından atomların kimyasal özelliklerini açıklamak için elektron yükünün bölünemez bir özelliğinin olması kavramı hipotez olarak ortaya atılmıştır. Johnstone Stoney 1891 yılında bu yüke elektron adını vermiş, J. J. Thomson ve ekibi ise 1897 yılında onu parçacık olarak tanımlamıştır. Beta parçacıkları olarak bilinen elektronlar, yıldız nükleosentezi gibi süreçlerde nükleer reaksiyonlara katılır. Kozmik ışınların Dünya atmosferine girmeleri gibi yüksek enerjili çarpışmalarda ve radyoaktif izotopların beta bozunması yoluyla elektron oluşabilir. Pozitron olarak adlandırılan elektronun antiparçacığı, zıt simgeli elektrik ve diğer yükleri taşıması dışında elektronla aynıdır. Bir elektron ile bir pozitronun çarpışması sonucunda, her iki parçacık da gama ışını fotonları üreterek annihilasyona uğrayabilirler.

Antik Yunanlar kehribarın kürk ile sürtünmesi sonrasında küçük nesneleri çektiğini fark ettiler. Bu olgu, şimşekle birlikte insanlığın elektrik hakkında kayıtlara geçmiş ilk deneyimiydi. 1600'de yayımlanan De Magnete adlı eserinde William Gilbert, Yunancada kehribar anlamına gelen ἤλεκτρον (elektron) kelimesi kökenli, Latincede de aynı anlamı taşıyan electrum kelimesinden, sürtünme sonrası küçük nesneleri çekme özelliğini tanımlayan Yeni Latince electricus kelimesini türetti. Thomas Browne'un 1646'da yayımlanan Pseudodoxia Epidemica adlı eserinde, aynı köklerden hareketle İngilizcedeki electricity ifadesi ilk defa kullanıldı. Elektrik kelimesi Türkçeye, Fransızcada da aynı anlamı taşıyan électrique kelimesinden geçti.
1733'te yayımlanan Sur l'électricité adlı eserinde Charles François de Cisternay du Fay, yüklü altın varağın ipek sürtülen cam tarafından itildiğini, aynı yüklü altın varağın yün sürtülen kehribar tarafından ise çekildiğini gözlemlediğini yazdı. Buradan yola çıkarak du Fay, elektriğin camsal ve kehribarsal adlarını verdiği iki tür akıştan oluştuğu sonucuna vardı. Bu iki akışkan birleştirildiğinde birbirini etkisiz hâle getiriyordu. Bir müddet sonra Ebenezer Kinnersley de bağımsız olarak aynı sonucu elde etti. On yıl sonra Benjamin Franklin, elektriğin iki farklı tür akıştan değil, fazlalık (+) ya da eksiklik (-) durumlarıyla aynı akıştan kaynaklandığını tespit ederek bunlara modern yük gösterimleri olan pozitif ve negatif adlarını verdi. Franklin, yük taşıyıcısını pozitif olarak varsaydı ancak hangi durumda yük fazlalığı, hangi durumda yük eksikliği olduğunu tanımlayamadı.
1838 ve 1852 yılları arasında Richard Laming, atomların birim elektrik yüklerine sahip atomaltı parçacıklarla çevrelendiğini ve maddenin özünü bu yapının oluşturduğunu öne sürdü. Johnstone Stoney, elektroliz fenomenine dair çalışmalarının ardından 1874'te, "elektriğin tek kesin özelliği" olduğunu ve bunun da tek değerlikli iyonun yükü olduğunu öne sürdü. Faraday'in elektroliz kanunları aracılığıyla bu temel yükün (e) değerini tahmin edebilse de, bu yüklerin atomlara sabitlenmiş olduğuna ve ayrılamayacağına inanıyordu. 1881'de Hermann von Helmholtz, hem pozitif hem negatif yüklerin "elektriğin atomları gibi davranan" temel parçalara ayrıldığı fikrini ortaya attı. 1881'de Stoney, elektroliyon (electrolion) terimini bu temel yükleri adlandırmak için kullandı. 1894 tarihli yazısında: "...elektron (electron) adını önermeye teşebbüs ettiğim elektriğin bu en dikkat çekici temel biriminin gerçek miktarının bir tahmini yapıldı" ifadeleriyle terimin adını değiştirdi. 1906 yılında önerilen elektriyon (electrion) kelimesi, Hendrik Lorentz'in elektron'u kullanmaya devam etmesi nedeniyle kabul görmedi. Elektron kelimesi, elektrik ve iyon kelimelerinin birleşimiyle oluşturulmuştu. Günümüzde, atomaltı parçacıkları tanımlamak için kullanılan -on eki de elektron kelimesinden sonra kullanılmaya başlandı.

Seyreltilmiş gazlarda elektrik iletkenliği üzerine çalışmalarda bulunan Julius Plücker, 1859 yılında, katottan yayılan radyasyonun yol açtığı fosforesans ışığın, katodun yanındaki tüpte ortaya çıktığını ve bu ışığın, uygulanan manyetik alana bağlı olarak hareket ettiğini gözlemledi. 1869'da Johann Wilhelm Hittorf, katot ile tüpün duvarları arasında koyduğu katı bir cismin bir gölge oluşturduğunu tespit etti. 1876'da Eugen Goldstein, bu cismin gölgesinin cisimden daha büyük boyutlarda olduğunu gözlemleyerek fosforesansı oluşturan ışınların katottan direkt bir yol izleyerek geldiğini belirledi ve bu ışınlara katot ışını (Almanca: Kathodenstrahlen) adını verdi. 1869-1875 yılları arasında William Crookes, içerisine yüksek vakum olan bir tüp geliştirdi. 1874'te, katot ışınlarının izlediği yola yerleştirilen bir çarkın, ışınların etkisiyle döndüğünü gözlemleyerek bu ışınların momentum taşıdığını ve katottan anoda doğru hareket ettiğini ortaya koydu. Işınlara uyguladığı manyetik alan sayesinde ışınları saptırarak bu ışınların negatif yüklüymüş gibi davrandığını tespit etti. 1879'da bu özelliklerin, "radyant madde" olarak tanımladığı kavramla açıklanabileceğini ve maddenin, negatif yüklü ve yüksek hızla katottan yayılan moleküller dahil dört durumu olduğunu ileri sürdü.
Arthur Schuster, katot ışınlarına paralel iki metal levha yerleştirip levhalar arasında bir elektrik potansiyeli uygulayarak Crookes'un deneyini geliştirdi. Işınların, alanın etkisiyle pozitif yüklü levhaya doğru sapmasıyla negatif yük taşıdığı kanıtlanmış oldu. 1890'da, akımın verilen seviyesi için sapma miktarını ölçerek ışın bileşenlerinin kütle-yük oranını tahmin etti. Ancak bu elde edilen değer beklenenin bin katından fazlaydı, bu nedenle o dönemde hesaplamaları yaygın biçimde kabul görmedi. 1892'de Hendrik Lorentz, bu parçacıkların (elektronların) kütlelerinin, onların elektrik yüklerinden kaynaklanabileceği fikrini ortaya attı.

1896'da floresans mineraller üzerinde çalışmalar yürüttüğü sıralarda Henri Becquerel, bu minerallerin hiçbir dışsal enerji kaynağına maruz kalmadan radyasyon yaydıklarını keşfetti. Sonrasında Ernest Rutherford, bu radyoaktif malzemelerin parçacık yaydığını tespit ederek bu parçacıkları, maddeye nüfuz etme özelliklerine göre alfa ve beta olarak adlandırdı. 1900'de Becquerel, radyumun yaydığı beta ışınlarının bir elektrik alanı tarafından saptırılabildiğini ve kütle-yük oranlarının katot ışınlarındakinin aynısı olduğunu belirledi. Bu bulgu, elektronların atomların bileşenleri olduğu düşüncesine bir kanıt oluşturuyordu.
1897'de J. J. Thomson, John Townsend ve Harold Wilson, o döneme dek düşünülenin aksine katot ışınlarının dalga, atom veya molekülden farklı ve özgün parçacıklar olduğunu gösteren deneyler yaptı. Thomson, katot ışınlarını oluşturan parçacıkların bilinen en hafif iyon olan hidrojeninkinin binde biri kadar olan kütlesinin (m) ve yükünün (e) doğru bir tahminini yaptı. Yük-kütle oranının (e/m) katodun malzemesinden bağımsız olduğunu gösterdi. Ayrıca, radyoaktif, sıcak veya aydınlatılmış malzemeler tarafından üretilen negatif yüklü parçacıkların evrensel olduğunu gösterdi. Elektron ismi bir kez daha, Johnstone Stoney tarafından bu parçacıklar için önerildi ve ilerleyen dönemde evrensel olarak kabul gördü.
1909'da gerçekleştirdikleri ve sonuçları 1911'de yayımlanan yağ damlası deneyi sonrasında Robert A. Millikan ve Harvey Fletcher, elektronların yüklerini daha hassas bir şekilde ölçtüler. Deneyde, yüklü yağ damlacıklarının yerçekimi nedeniyle düşmesini önlemek için elektrik alanı kullandı. Bu araç sayesinde %0,3'ten az bir hata payıyla, 1-150 kadar az iyonun elektrik yükü ölçülebildi. Benzer deneyler de elektroliz tarafından yönetilen yüklü su damlacıkları bulutları kullanarak Thomson'ın ekibi tarafından daha önce yapılmıştı. 1911'de ise Abram İoffe'nin, metallerin yüklü mikroparçacıklarını kullanarak yaptığı ve Millikan ile aynı sonuca bağımsız olarak ulaştığı deneylerin sonuçları 1913'te yayımlandı.
20. yüzyılın başlarında, belirli koşullar altında hızlı hareket eden yüklü parçacığın yolu boyunca aşırı doymuş su buharı yoğunluğuna yol açtığı keşfedildi. 1911'de Charles Wilson'ın tasarladığı bul

Elektron iyonizasyonu (EI, daha önce elektron bombardımanı iyonizasyonu olarak bilinirdi), enerjik elektronların iyonlar üretmek için katı veya gaz fazı atomları veya molekülleri ile etkileşime girdiği bir iyonizasyon yöntemidir. EI, kütle spektrometrisi için geliştirilen ilk iyonizasyon tekniklerinden biriydi. Ancak bu yöntem hala popüler bir iyonizasyon tekniğidir. Bu teknik, iyonları üretmek için yüksek enerjili elektronlar kullandığı için sert (yüksek parçalanma) bir iyonizasyon yöntemi olarak kabul edilir. Bu, bilinmeyen bileşiklerin yapı tespiti için yardımcı olabilecek kapsamlı parçalanmaya yol açar. EI, moleküler ağırlığı 600'ün altında olan organik bileşikler için en yararlı olanıdır. Aynı zamanda, katı, sıvı ve gaz halindeki birkaç başka termal olarak kararlı ve uçucu bileşik, çeşitli ayırma yöntemleriyle birleştirildiğinde bu tekniğin kullanılmasıyla tespit edilebilir.

Elektron iyonizasyonu ilk olarak 1918'de Kanadalı-Amerikalı Fizikçi Arthur J. Dempster tarafından "A new method of positive ray analysis" (Yeni bir anot ışını analizi yöntemi) makalesinde açıklandı.

NIST Chemistry WebBook 22 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Mass Spectrometry 11 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. Michigan State University.

Element, aynı cins atomlardan oluşan ve kimyasal yollarla kendinden daha basit ve farklı maddelere ayrılamayan saf maddelere verilen isimdir.
Her farklı kimyasal element farklı atom numarasına sahiptir. Atom numarası atomdaki proton sayısını (çekirdek yükünü) gösteren sayıdır. Bir elementin tüm atomlarında aynı sayıda proton bulunur. Proton sayıları aynı, nötron sayısı (kütle numaraları [= proton sayısı + nötron sayısı]) farklı atomlara izotop denir.
Toplam 118 adet element bulunmuştur. Bunların 96 tanesi Dünya üzerinde doğal olarak bulunmaktadır. 80 adet element kararlı izotopa sahiptir. Bu elementler, atom numarası 43 ve 61 (teknetyum ve prometyum) dışında atom numarası 1'den 82'ye kadar olan atomlardır. Atom numarası 83 ve daha fazlası olan atomlar (bizmut ve fazlası) kesinlikle kararlı değildirler ve radyoaktif özellikler barındırırlar. Atom numarası 83'ten 94'e kadar olanlar kararlı değillerdir.

Bir element insan vücudunda yüzde miligram mertebesinde bulunursa bu elemente makroelement (majörelement, plastik element) denir. Diğerlerine nazaran daha az oranda (yüzde mikrogram mertebesinde) bulunanlara ise izelement (oligoelement, minörelement, katalitik element) adı verilir. Minörelementler genellikle enzim, hormon gibi vücutta önemli fonksiyonu olan maddelere bağlı olarak görev yaparlar.

Na+, K+, Ca2+, Mg2+, Cl-, HCO3-, PO43-, HPO42- gibi iyonlar halinde bulunurlar. Elektrolit dengeyi sağlarlar. Ayrıca vücutta su dengesinin ve osmotik basıncın ayarlanması iyon halindeki elementlerle sağlanır.

Hemoglobinde, miyoglobinde demir (Fe) bulunur, çeşitli enzimlerin yapısında da metal iyonları bulunmaktadır. Bunların haricinde silisyum (Si), alüminyum (Al), kalay (Sn) ve arsenik (As) de az miktarda bulunabilir. Kurşun (Pb) ve kadmiyum (Cd) da yiyecek kapları ve kirli hava ile vücuda girebilir.

Empedokles (Yunanca: Έμπεδοκλής, MÖ 494-434), Sokrates öncesi düşünürlerden bir tanesidir. Sicilya'da bir Yunan kolonisi olan Agrigentum kentinin yurttaşıdır.
Doğa düşünürlerinden biri olan Empedokles, kendinden önceki doğa düşünürlerinin temel öğe (arkhe) olarak belirlediği, su, ateş ve havaya, toprak öğesini de ekleyerek hepsini bir arada kullanan ilk düşünür olmuştur. Empedokles'e göre bu dört temel öğe, sevgi ve nefret (iticilik) gücü ile birleşip ayrılırlar. Bir başka deyişle sevgi ve nefret de, maddeyi meydana getiren temel ögelerdendir ve değişimleri açıklamak için kullanılmışlardır.

MÖ 494 yılında Sicilya'nın Agrigentum kentinde, seçkin bir ailenin oğlu olarak doğmuştur. Siyasi bakımdan anayurdu olan Agrigentum'un hayatında oldukça aktif ve yararlı bir rol oynamıştır. Babasının MÖ 470 yılında kentin tiranının devrilmesinde önemli bir rol oynamış olduğu söylenmektedir. Bu tiranın tahtı Empedokles'e sunulmuş olsa da, o demokratik eğilimleri nedeniyle bunu reddetmiştir.
Empedokles, bilgisinin doğal güçleri denetlemek için anahtar olduğunu, bilgisiyle insanların rüzgarları durdurabileceğini, yağmur yağdırabileceğini ve hatta ölüleri Hades ülkesinden geri getirebileceğini ileri sürmüştür. Bu düşünceleri nedeniyle kendisinin büyücü olduğu söylentisi ortaya çıkmıştır.
Sadece kuramlarla değil aynı zamanda pratikle de ilgilidir. Bir kenti kasıp kavuran veba salgınını, o kenti çevreleyen bataklıkları kurutarak önlemiştir. Doğduğu kent olan Agrigentum'un havasını sağlıklı kılmak amacıyla, kuzey rüzgarına yol açabilmek için şehri kuzeyden çevreleyen kayaları parçalatmıştır.
Empedokles Parmenides'ten sonra düşüncelerini şiir şeklinde ifade eden ikinci önemli düşünürdür. Kendisinden sonra aynı şekli yine kendisinin bir hayranı olan Romalı Lucretius (MÖ 1. yüzyıl) devam ettirecektir.
Ölüm yeri ve şekliyle ilgili olarak ise farklı rivayetler vardır. Bir söylenene göre Etna Yanardağı'na atlayarak hayatına son vermiştir. Başka bir söylenene göre ise 60 yaşlarında iken Yunanistan'da Peloponnesos'ta normal bir şekilde ölmüştür.

Empedokles'in bugün elimizde bulunan iki şiirinin yanında bazı başka şiirleri olduğu da söylenmektedir. Ancak bu diğer şiirlerinden herhangi bir parça mevcut değildir. Doğa Üzerine ve Arınmalar adlı bu iki şiirin asılları toplamının yaklaşık 5000 mısradan oluştukları tahmin edilmektedir. Doğa Üzerine adlı şiirin yaklaşık 2000 dizeden meydana geldiği tahmin edilir. Bu dizelerden yaklaşık 350 mısra ve parçacık günümüze kalmıştır.

Doğa Üzerine adlı yapıtında Empedokles'in özgünlüğünü gösteren iki önemli düşüncesi vardır: Bunların ilki, temel öğenin birden fazla olduğunu kabul etmesidir. Kendisinden önceki düşünürlerin öne sürdüğü temel öğeler su, hava ve ateşti. Empedokles ise bunlara bir de toprak öğesini eklemiştir. Bu dört öğe baştan beri vardır. Bunlar ne değişir ne de yok olur, yani başlangıcı ve sonu yoktur. Evrende bunların miktarları hep aynı kalır. Her şey bu dört öğenin belirli birleşmelerinden oluşur.

"Nasıl ki ressamlar tapınaklara adak olarak adanacak resimleri yaparken ellerine çeşitli boyaları alır ve onları uygun oranlarda birbirlerine karıştırırlarsa, bunun için de bazı boyalardan daha fazla, bazılarındansa daha az miktarlar alırlarsa ve böylece bu boyalardan dünyada rastlanan sayısız şeylerin, örneğin ağaçların, erkeklerin, kadınların, kuşların, balıkların, hatta uzun ömürlü tanrıların resimlerini yaparlarsa, aynı şekilde doğa da dört öğeyi alarak onların her birinden farklı miktarları farklı oranlarda karıştırıp var olan şeyi meydana getirir." (B23)

İkinci özgün düşüncesi ise bu temel öğelerin birleşip ayrılması için bir hareket ettirici güç olması gerektiğidir. Empedokles bu gücü sevgi ve  nefret olarak açıklamıştır. Sevgi, öğeleri birleştirir, nefret ise bunları birbirinden ayırır.
Bunun yanında Empedokles, var olan bir şeyin yok olmasının veya yokluktan bir şeyin meydana gelmesinin imkânsız olduğunu söyler:

"Ölümlü olan bir şeyin ne var olması ne de her şeyi alıp götüren ölümle son bulması söz konusudur. Var olan sadece öğelerin bir araya gelmesi ve birbirlerine karıştıktan sonra ayrılmasıdır. "Ölüm", işte şeylerin bu ritminin bir anına insanlar tarafından verilen bir addan ibarettir. Bu öğeler bir insan, bir vahşi hayvan, bir bitki veya bir kuş biçiminde birbirlerine karıştıklarında insanlar bir doğuş olduğunu söylerler. Öğeler birbirlerinden ayrıldıklarındaysa insanlar bunu acıklı ölüm kelimesiyle açıklarlar. Ancak bu doğru bir adlandırma değildir." (B8,9)

Evrenin de bu şekilde oluştuğunu söyler. Başlangıçta sevginin etkisiyle bütün öğeler birbirine karışmış durumdadır. Nefretin küre şeklindeki evrene yaklaşmasıyla bir girdap, çevrinti hareketi oluşur ve bu öğeler birbirlerinden ayrılırlar.
Güneş ve ay tutulması konusunda doğru bir gözlem yapmış, ayın ışığını güneşten aldığını anlamıştır.Deriden yapılan solunumu açıklamıştır. Hayvanların nasıl ortaya çıktıklarıyla ilgili kuramı vardır. Algının nasıl meydana geldiğini, gözü ve görmenin nasıl olduğunu da açıklamıştır.
Ruh göçüne inanır:

"Bir zamanlar ben de erkek ve kız çocuğu, çalı, kuş ve denizde sıçrayan dilsiz balık olmuştum." (B117) 

Kanın, insan hayatının ana taşıyıcısı ve düşünmenin merkezi olduğunu söyler. Empedokles'e göre; temel öğeler kanda, en olgun biçimde bir araya gelmişlerdir. İnsanın tüm yetenekleri ise bu karışımın olgunluğuna bağlıdır.

Felsefeyi uzun bir süre meşgul etmiş ikilemdir. 
Herakleitos;

Her şey değişiyor. (Her şey akar)
Bu yüzden duyumsal algılamalara güvenilebilir demekteyken;
Parmenides;

Hiçbir şey değişmez.
Bu yüzden duyumsal algılamalara güvenilemez tezini ileri sürmektedir.
Bu ikilemden felsefeyi kurtaran, Empedokles olmuştur. Empedokles'e göre Parmenides, Herakleitos zıtlığı, "özde tek bir madde" olduğu inancından kaynaklanmaktadır;
Düşünüre göre, her iki görüş de, kısmen doğru, kısmen yanlıştır.

Her şey değişmez;
Duyumsal algılamalara güvenmeliyiz, zira görüyoruz, görüşünü ileri sürmüştür.

Empedokles'in kendisinden sonra gelen düşünürler arasında özellikle Aristoteles üzerinde etkisi olmuştur. Roma dünyasında Lucretius, Epikuros'un dışında sadece Empedokles'ten büyük övgü ve hayranlıkla söz eder. Nietzsche'nin eskiçağ düşünürleri arasında büyük bir övgüyle andığı iki isimden biri Herakleitos ise diğeri Empedokles'tir. Alman şair Hölderlin de bir tragedyasında Empedokles'i romantik bir kılık altında yeniden canlandırmıştır.

Arslan, A. İlkçağ Felsefe Tarihi, 2. baskı, İstanbul: Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2008 1. cilt, 261,263-268,272,276,278,284
Capelle, W, Sokrates'ten Önce Felsefe , çev. Oğuz Özügül, İstanbul: Kabalcı, 1994 1. cilt, 213
Aster, E. V., İlkçağ ve Ortaçağ Felsefe Tarihi, çev. Vural Okur, 3. baskı, İstanbul: İm, 2005, 109-111
Guthrie, W.K.C., İlkçağ Felsefe Tarihi, çev. Ahmet Cevizci, Ankara: Gündoğan, 1988, 66

Enantiyoselektif sentez ya da asimetrik sentez,  bir kimyasal sentez şeklidir. IUPAC, bir veya daha fazla yeni kiralite elementinin bir substrat molekülünde oluşturulduğu ve stereoizomerik (enantiyomerik veya diastereoizomerik) ürünleri eşit olmayan miktarlarda üreten kimyasal reaksiyon (veya reaksiyon sekansı) olarak tanımlanır.
Daha açık bir ifadeyle: bir bileşiğin, belirli bir enantiyomer veya diastereomer oluşumunu destekleyen bir yöntemle sentezidir.
Enantiyoselektif sentez, modern kimyada kilit bir işlemdir ve bir molekülün farklı enantiyomerlerinin veya diastereomerlerinin çoğu zaman farklı biyolojik aktiviteye sahip olması nedeniyle farmasötikler alanında özellikle önemlidir.

Şeker ve amino asitler gibi biyolojik sistemlerin yapı taşlarının birçoğu yalnızca bir enantiyomer olarak üretilir. Sonuç olarak, canlı sistemler yüksek derecede kimyasal kiralılığa sahiptir ve genellikle belirli bir bileşiğin çeşitli enantiyomerleriyle farklı şekilde reaksiyona girer. Bu seçiciliğe örnekler:

Lezzet: yapay tatlandırıcı aspartamın iki enantiyomeri vardır. L- aspartam tatlıdır, D- aspartam tatsızdır.
Koku: R - (-) - carvon nane gibi kokarken, S - (+) - carvone kimyon gibi kokar.
İlaç etkinliği: antidepresan ilaç olan Citalopram rasemik bir karışım halinde satılmaktadır. Bununla birlikte, çalışmalar ilacın faydalı etkilerinden sadece (S) - (+) enantiyomerinin sorumlu olduğunu göstermiştir.
İlaç güvenliği: D-penisilamin şelasyon tedavisinde ve romatoid artrit tedavisinde kullanılırken, L‑penisilamin, temel bir B vitamini olan piridoksinin etkisini engellediği için toksiktir.
Bu enantiyoselektif sentezin büyük önemi olduğundan, elde edilmesi de zor olabilir. Enantiyomerler, aynı entalpi ve entropilere sahiptir ve bu nedenle, rasemik bir karışıma yol açan, yönlendirilmemiş bir işlemle eşit miktarlarda üretilmelidir. Enantiyoselektif sentez, geçiş durumundaki etkileşimler yoluyla bir enantiyomerin bir diğerinin üzerinde oluşumunu destekleyen kiral bir özellik kullanılarak elde edilebilir. Bu önyargı asimetrik indüksiyon olarak bilinir ve substrat, reaktif, katalizör veya ortamdaki kiral özellikleri içerebilir  ve bir enantiyomeri oluşturmak için gereken aktivasyon enerjisini karşıt enantiyomerinkinden daha düşük hale getirerek çalışır.
Enantioselektivite genellikle, bir enantiyomer farklılaştırıcı basamağın nispi oranları ile belirlenir - bir reaktifin iki enantiyomerik üründen biri olabileceği nokta. Bir reaksiyon için hız sabiti, k, reaksiyonun aktivasyon enerjisinin bir fonksiyonudur, bazen enerji engeli olarak adlandırılır ve sıcaklığa bağlıdır. Enerji bariyerinin Gibbs serbest enerjisini kullanarak, ΔG *, belirli bir sıcaklıkta, T, karşılıklı stereokimyasal sonuçların oranları:

  
    
      
        
          
            
              k
              
                1
              
            
            
              k
              
                2
              
            
          
        
        =
        
          10
          
            
              
                Δ
                Δ
                
                  G
                  
                    ∗
                  
                
              
              
                T
                ×
                1.98
                ×
                2.3
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {k_{1}}{k_{2}}}=10^{\frac {\Delta \Delta G^{*}}{T\times 1.98\times 2.3}}}
  

Sıcaklık farklılığı oran farklılığı anlamına gelir, böylece enantiyoselektivite düşük sıcaklarda daha da büyük olarak gözlemlenir. Sonuç olarak, küçük enerji-bariyer farklılıkları bile gözle görülür bir etkiye neden olabilir.

Genel olarak, enantiyoselektif kataliz (geleneksel olarak asimetrik kataliz olarak bilinir), kiral koordinasyon kompleksleridir. Kataliz, diğer enantioselektif sentez yöntemlerinden daha geniş bir dönüşüm aralığı için etkilidir. Katalizörler, kiral ligandlar kullanılarak neredeyse hiç değişmez şekilde kiral hale getirilirler (ayrıca, daha basit akiral ligandlar kullanılarak metal-kiral-metal kompleksleri üretmek de mümkündür, ancak bu tür türlerin nadiren sentetik olarak faydalı olduğu kanıtlanmıştır). Çoğu enantiyoselektif katalizör, düşük substrat/katalizör oranlarında etkilidir. Yüksek verimleri göz önüne alındığında, pahalı katalizörlerde bile endüstriyel skala sentezi için genellikle uygundurlar. Çok yönlü bir enantioselektif sentez örneği, çok çeşitli fonksiyonel grupları azaltmak için kullanılan asimetrik hidrojenasyondur. 

Yeni katalizörlerin tasarımına, yeni ligand sınıflarının gelişmesi büyük ölçüde egemendir. Genellikle 'imtiyazlı ligandlar' olarak adlandırılan bazı ligandların geniş bir reaksiyon aralığında etkili olduğu bulunmuştur; örnekler arasında BINOL, Salen ve BOX bulunur. Bununla birlikte, genel olarak, birkaç katalizör, birden fazla asimetrik reaksiyon tipinde etkilidir. Örneğin, BINAP/Ru ile Noyori asimetrik hidrojenasyonu, bir β-keton gerektirir, bununla birlikte başka bir katalizör olan BINAP/diamine-Ru, kapsamı a, alkenler ve aromatik kimyasallara genişletir.

Bir kiral yardımcı, daha sonra intramoleküler asimetrik indüksiyon yoluyla enantioselektif reaksiyonlara girebilen yeni bir bileşik oluşturmak için başlangıç malzemesine bağlanan organik bir bileşiktir.  Reaksiyonun sonunda yardımcı ürünün rasemizasyonuna neden olmayacak koşullar altında uzaklaştırılır.  Genellikle daha sonra kullanmak üzere kurtarılır. 

Kiral yardımcı maddeler, etkili olmak için stokiyometrik miktarlarda kullanılmalı ve yardımcı maddenin eklenmesi ve çıkarılması için ilave sentetik adımlar gerektirmelidir. Bununla birlikte, bazı durumlarda, mevcut tek stereoselektif metodoloji, kiral yardımcılara dayanır ve bu reaksiyonlar, enantiyomerik açıdan saf ürünlere en zaman verimli erişim sağlayan, çok yönlü ve çok iyi çalışılmış olma eğilimindedir. Ek olarak, yardımcı yönelimli reaksiyonların ürünleri, kolon kromatografisi veya kristalizasyon gibi yöntemlerle kolay ayrılmalarını sağlayan diastereomerlerdir.

Biyokataliz, izole edilmiş enzimlerden canlı hücrelere kadar değişen biyolojik bileşikleri kimyasal dönüşümler yapmak için kullanır. Bu reaktiflerin avantajları, çok yüksek e.e.s ve reaktif spesifikliğinin yanı sıra, hafif çalışma koşulları ve düşük çevresel etki içerir. Biyokatalizörler, endüstride akademik araştırmalardan daha yaygın olarak kullanılmaktadır; örneğin statinlerin üretiminde. Bununla birlikte, yüksek reaktif spesifikliği, etkili bir reaktif bulunmadan önce çok çeşitli biyokatalizörlerin taranmasını gerektirdiği için bir problem olabilir.

Organokataliz, kimyasal reaksiyon hızının karbon, hidrojen, kükürt ve diğer metal olmayan elementlerden oluşan organik bir bileşik ile arttırıldığı bir kataliz formunu belirtir. Organocatalyst, kiral olduğunda enantioselektif sentez elde edilebilir; örneğin bir dizi karbon-karbon bağı oluşturucu reaksiyon, prolin varlığında enantiyoselektif hale gelmiştir, en iyi örnek aldol reaksiyonudur.  Organokataliz genellikle kiral katalizörler olarak doğal bileşikler ve ikincil aminler kullanır; bunlar metal içermemesi nedeniyle ucuz ve çevre dostudur.

Kiral havuzu sentezi, enantioselektif sentez için en basit ve en eski yaklaşımlardan biridir. Kolayca temin edilebilen bir kiral başlangıç materyali, istenen hedef molekülü elde etmek için, çoğunlukla akiral reaktifler kullanılarak, ardışık reaksiyonlar vasıtasıyla manipüle edilir. SN2 reaksiyonunda olduğu gibi yeni kiral türler oluşturulduğunda, enantiyoselektif sentez için kriterleri karşılayabilmektedir.

Kiral havuzu sentezi, şeker veya amino asit gibi nispeten ucuz doğal olarak oluşan bir yapı bloğuna benzer kiraliteye sahip hedef moleküller için özellikle çekicidir. Bununla birlikte, molekülün maruz kalabileceği olası reaksiyonların sayısı sınırlıdır ve kıvrımlı sentetik yollar gerekli olabilir (örn. Oseltamivir toplam sentezi). Bu yaklaşım aynı zamanda, eğer doğal olarak oluşmazsa pahalı olabilecek enantiyopur başlangıç malzemesinin stokiyometrik miktarını gerektirir.

Enantiyoselektif senteze alternatifler, genellikle bir enantiyomerin rasemik bir karışımdan, birkaç yöntemden herhangi biri ile izole edilmesini içerir. Bu tür rasemik karışımları yapmak için gereken zaman ve maliyet düşükse (veya her iki enantiyomerin de kullanım alanı bulunabilirse), bu yaklaşım düşük maliyetli kalabilir. Yaygın ayırma yöntemleri, kiral çözünürlük veya kinetik çözünürlüğe dayanır.

Bir molekülün iki enantiyomeri, aynı fiziksel özelliklere (erime noktası, kaynama noktası, polarite, vb.) sahiptir ve bu nedenle birbirleriyle aynı şekilde davranırlar. Sonuç olarak, ince tabaka kromatografisinde aynı Rf ile göç edecekler ve HPLC ve GC'de aynı alıkonma sürelerine sahip olacaklardır. NMR ve IR spektrumları aynıdır.
Bu, bir işlemin tek bir enantiyomer üretip üretmediğini (ve en önemlisi hangi enantiyomer olduğunu) belirlemeyi zorlaştırabilir ve ayrıca enantiyomerleri %100 enantiyoselektif olmayan bir reaksiyondan ayırmayı zorlaştırır. Neyse ki, enantiyomerler diğer kiral materyallerin varlığında farklı davranırlar ve bunların ayrılma ve analizine izin vermek için kullanılabilir.
Enantiyomerler, kuvars veya kiral olarak değiştirilmiş standart ortamlar gibi kiral kromatografik ortamlar üzerinde aynı şekilde göç etmezler. Bu, GC ve HPLC yoluyla analize izin vermek için küçük bir ölçekte veya kiral olarak saf olmayan maddeleri ayırmak için büyük bir ölçekte kullanılabilen kiral kolon kromatografisinin temelini oluşturur. Bununla birlikte, bu işlem pahalı olabilecek büyük miktarda kiral paketleme malzemesi gerektirebilir. Yaygın bir alternatif, enantiyomerleri, kiral yardımcı maddelerle aynı şekilde bir diyastereomerlere dönüştürmek için bir kiral türevlendirme maddesinin kullanılmasıdır. Bunlar farklı fiziksel özelliklere sahiptir ve bu nedenle geleneksel yöntemler kullanılarak ayrılabilir ve analiz edilebilir. 'Kiral çözünürlük ajanları' olarak bilinen özel kiral türevlendirme ajanları, stereoizomerlerin NMR spektroskop

Enerjinin korunumu yasası, yalıtılmış bir sistemdeki toplam enerjinin değişmeyeceğini söyler. Enerji ne yok edilebilir ne de yoktan var edilebilir, ama enerji türü değişebilir; örneğin, dinamitin patlamasıyla kimyasal enerji kinetik enerjiye dönüşebilir.
Enerjinin korunumu yasası gereği birinci tür devridaim makinesinin çalışması imkânsızdır. (Bu türde dışarıdan enerji alınmadan iş yapılacağı iddia edilir.) Başka bir deyişle, dışarıdan enerji almayan bir sistem, çevresine sahip olduğundan daha çok enerji sağlayamaz.

Antik Yunan filozoflarına değin (Miletli Thales) y. MÖ 550 her şeyin kökeni olan maddenin döngüsüne (korunumuna) dair izler vardı. Ancak, denmek istenenin günümüz "madde-enerji" kavramlarıyla eşleştirmek için yeterince güçlü bir neden yok. (Örneğin, Thales maddenin kökeninin (arkhe, ana madde) su olduğunu söylüyordu). Empedokles (MÖ 490–MÖ 430) ise evrenin dört öğeden (toprak, hava, su ve ateş) oluştuğunu oluştuğunu öne sürüyordu. "Hiçlikten varlık yaratılamaz, varlık hiç olamaz." diyor, bu dört öğenin sürekli olarak birbirine dönüştüğünü söylüyordu.
1638 yılında, Galileo Galilei çeşitli konulardaki çalışmalarını -ünlü 'kesikli sarkacı' (enerji korunumuyla açıklanırsa potansiyel enerjinin ve kinetik enerjinin birbirine dönüşerek hareketi devam ettirdiği bir sistem) da içinde- yayınladı.
Hareketi -kinetik enerjiyi açıklarken- matematiksel dille anlatan ilk kişi Gottfried Wilhelm Leibniz olmuştu (1676-1689). Leibniz pek çok mekanik sistemde dışarıdan bir etki olmadıkça, sistemin kendi davranışını sürdürme eğiliminde olduğunu keşfetti (vi hızıyla hareket halinde olan mi kütlelerinden oluşan sistemler):

  
    
      
        
          ∑
          
            i
          
        
        
          m
          
            i
          
        
        
          v
          
            i
          
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle \sum _{i}m_{i}v_{i}^{2}}
  

Bu niceliğe vis viva ya da sistemin yaşam kuvveti adını verdi. Bu ilke dışarıdan bir sürtünme kuvveti olmadıkça enerjinin neredeyse korunduğunu gösteriyordu (bu noktada kinetik enerjinin korunumunu). O zamanlar pek çok fizikçi momentumun korunumu (sürtünme kuvveti varlığında bile işleyen bir ilke) ile ilgileniyordu, momentumun matematiksel gösterilişi:

  
    
      
        
        
        
          ∑
          
            i
          
        
        
          m
          
            i
          
        
        
          v
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle \,\!\sum _{i}m_{i}v_{i}}
  

ve korunan vis vivaya karşılık geliyordu. Daha sonra gösterildiği gibi, esnek çarpışmalar olarak adlandırılan durumlarda kinetik enerji de momentum da aynı anda korunuyordu.
Pek çok mühendis; John Smeaton, Peter Ewart, Carl Holtzmann, Gustave-Adolphe Hirn ve Marc Seguin momentumun korunumu ilkesinin uygulamalı kullanımlar için tek başına yetersiz olduğunu düşündüklerinden, Leibniz'in ilkesinden de yararlanmayı gerekli görüyorlardı. Bu ilke aynı zamanda kimi kimyacılar tarafından da desteklenmişti: William Hyde Wollaston. Bazı akademisyenler (ör; John Playfair) kinetik enerjinin bütünüyle korunmadığını göstermişti. Doğal olarak bu termodinamiğin ikinci yasasına dayalı modern hesaplamalara göre barizdi, ancak 18. ve 19. yüzyıllarda kayıp enerji hâlâ bilinmiyordu. Zamanla, sürtünme kuvveti etkisi altında gerçekleşen hareket sonucunda oluşan ısının vis vivanın başka bir biçimi olup olmayacağından kuşkulanıldı. 1783 yılında, Antoine Lavoisier ve Pierre-Simon Laplace birbiriyle çelişen iki kuramı -vis viva ve kalori kuramı- gözden geçirdiler. Kont Rumford'un 1798 yılında, top güllelerini oyma sırasında (kalibresini ayarlamak için yapılan işlemler) açığa çıkan ısıyı gözlemlemesi mekanik anlamda hareketin ısıya dönüşmesi yöndeki kanıyı güçlendirdi, daha da önemlisi korunum ölçülebiliyordu ve öngörülebilirdi (kinetik enerji ile ısı enerjisini birbirine bağlayan evrensel korunum sabiti hesaba katıldığında). Sonrasında -1807 yılında, Thomas Young tarafından kullanıldıktan sonra- vis viva, "enerji" (ya da erke) olarak anılmaya başlandı.

Vis viva, sonradan daha yerinde bir formülle şöyle tanımlandı:

  
    
      
        
          
            1
            2
          
        
        
          ∑
          
            i
          
        
        
          m
          
            i
          
        
        
          v
          
            i
          
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {1}{2}}\sum _{i}m_{i}v_{i}^{2}}
  

Kinetik enerjinin işe dönüşümünü anlatan bu formül, Gaspard-Gustave Coriolis ve Jean-Victor Poncelet'nin 1819-1839 yılları arasındaki çalışmalarının sonucudur. Daha önceleri quantité de travail (iş niceliği), sonraları, travail mécanique (mekanik iş) olarak bilinen bu kavram, mühendislik hesaplamlarında kullanıldı.
1837 yılında Zeitschrift für Physik dergisinde yayınlanan Über die Natur der Wärme başlıklı makalede, Karl Friedrich Mohr enerjinin korunumu ile ilgili ilk genel "öğretiyi" şu tümcelerle anlattı: "Kimyada bilinen 54 elemente karşılık fizik dünyasında, Kraf [iş ya da enerji] olarak bilinen, sadece bir etken var. Farklı koşullarda farklı kavramlar olarak görünebilir, hareket, kimyasal benzerlik, kohezyon, elektrik, ışık ve manyetizma; ancak bu biçimlerin herhangi biri diğerine dönüşebilir."

Modern enerji korunumu prensibinin gelişiminde kilit aşama, Isının mekanik karşılığının ispatlanmasıydı. Isının yoktan var edilemeyeceğini ya da yok edilemeyeceğini söyleyen kalori teorisi kabul görürken, aksinin olduğunu iddia eden enerji korunumu prensibi ısının ve mekanik işin birbirine dönüşebileceğini söylüyordu.
On sekizinci yüzyılın ortalarında Rus bir bilim adamı, Mikhail Lomonosov, kalori teorisine karşı olan, kan hücresi-ısının kinetik enerjisi adlı postulatını ortaya attı. Deneysel çalışmaları sonucu, Lomonosov, ısının kalorik sıvının parçacıkları vasıtasıyla iletilmediği sonucuna vardı.
1798 yılında Count Rumford (Benjamin Thompson) top güllelerinin kalibrasyonu sırasında sürtünmeden kaynaklanan ısının miktarını ölçtüler ve ısının kinetik enerjinin bir formu olduğu fikrini geliştirdiler; hesaplamalar kalori teorisini çürütmüştü ancak kesinliğini tam anlamıyla ifade etmekten yoksundu.

Mekanik eşitlik prensibi modern haliyle ilk defa Alman cerrah Julius Robert von Mayer tarafından 1842 yılında ifade edildi. Mayer bu sonuca Endonezya'daki Hollanda kolonilerini ziyareti sırasında varmıştı. Buradaki hastaları daha az oksijen tükettiklerinden (ve tabi bundan dolayı daha az enerjiye sahiplerdi-daha sıcak bir iklimde vücut sıcaklıklarını korumak için-) kanları daha koyu kırmızıydı. Isının ve mekanik işin birer enerji formu olduğunu keşfetti ve 1845 yılında, fiziğe dair bilgisini ilerlettikten sonra, iş ve ısı arasında sayısal ilişkiyi anlatan bir monografi yayınladı.

Aynı dönemde, 1843 yılında, James Prescott Joule-Mayer'den bağımsız olarak- mekanik eşitliği bir dizi deneyle keşfetti. En önemlisi, şimdi "Joule aparatı" olarak bilinen, ipe bağlı bir ağırlığın aşağıya hareket etmesiyle dönen su içinde bir çıkrık düzeneği. Aşağıya inen ağırlık sebebiyle azalan yer çekimsel potansiyel enerjinin, suyun içinde dönen çıkrıktaki sürtünmeden kaynaklanan iç enerji artışına eşit olduğunu gösterdi.
1840–1843 dönemi sonrası, benzer deneyler Ludwig A. Colding isimli, Danimarkalılar dışında fazlaca bilinmeyen, mühendis tarafından tekrar yapıldı.
Joule ve Mayer'in çalışmaları itirazlar ve olumsuz tepkilerle karşılaştı ancak nihayetinde Joule'ün çalışması genel olarak kabul gördü.
{{|Joule ve Mayer'in çalışmalarında kimin öncül olduğuna yönelik ayrıntılı bilgi için bkz.|Mechanical equivalent of heat: Priority}}
1844 yılında, William Robert Grove mekanik, ısı, ışık, elektrik ve manyetizma arasındaki ilişkiyi, hepsini tek bir "kuvvet" olarak betimleyen, anlatan postulatını ortaya attı, (günümüz diliyle enerji). Grove 1874'te, teorilerini Fiziksel Kuvvetler Arasındaki İlişki isimli bir kitapta yayınladı. 1847 yılında, Joule'ün önceki çalışmalarından yararlanan, Sadi Carnot, Émile Clapeyron ve Hermann von Helmholtz Grove ile benzer sonuçlara ulaştılar ve Über die Erhaltung der Kraft isimli kitapta yayınladılar çalışmalarını (On the Conservation of Force, 1847). Teorinin modern haliyle genel anlamda kabul görmesi bu yayın aracılığıyla olmuştur.
1850 yılında, William Rankine ilk defa enerji korunumu kanunu ibaresini resmen kullanmıştır.
1877 yılında, Peter Guthrie Tait bu prensibin Sir Isaac Newton'dan köken aldığını iddia etmiştir, Philosophiae Naturalis Principia Mathematica'daki 40-41 nolu önermelere dayanarak. Tait'in çalışmasına günümüz diliyle ilerleyici tarihçilik deniyor(ayrıntılı bilgi için, Whig history).

Madde proton, elektron nötron gibi parçacıklardan oluşur. Dinlenme ya da esas kütlesi vardır. On dokuzuncu yüzyıldaki bilinen (kısıtlı) çalışmalara göre bu esas kütle korunuyordu. 1905 yılında, Einstein'ın özel görelilik teorisi bu esas kütlenin esas enerjinin belli bir oranına karşılık geldiğini gösterdi. Bunun anlamı, belli bir miktar esas kütle, enerjinin pek çok formuna dönüşebilirdi (kinetik, potansiyel elektromanyetik ışıma enerjisi gibi). Bu olduğunda, yirminci yüzyılda yaşanan tecrübelerimizde olduğu gibi, "toplam" kütlenin aksine esas kütle korunmuyordu. Tüm enerji formları toplam kütle ve toplam enerjiyi meydana getiriyordu.
Örneğin; elektron ve pozitronun her biri esas kütleye sahiptir. Esas enerjilerini fotonun elektromanyetik ışıma enerjisine dönüştürerek birlikte yok olabilirler (geride kütle bırakmaksızın). Eğer bu olay fotonun enerjisini aktarabileceği bir çevresi olmayan izole bir sistemde meydana gelirse, sitemin toplam kütlesi de toplam enerjisi de değişmez. Üretilen elektromanyetik ışıma enerjisi, sistemdeki pozitron ve elektronun yok olmadan önce oluşturduğu kadar eylemsizlik (ve ağırlık) meydana getirir. Tersine, maddesiz-enerji yok olarak meydana madde (esas kütlesi olan bir madde)

Enstrümental analiz, analitleri bilimsel aletler (enstrümanlar) kullanarak inceleyen analitik kimya alanı.

Spektroskopi elektromagnetik radyasyon ile moleküller arası etkileşimi ölçer. Spektroskopi, atomik absorpsiyon spektroskopisi, atomik emisyon spektroskopisi, morötesi-görünür spektroskopisi, x-ray florasans spektroskopisi, kızılötesi spektroskopisi, Raman spektroskopisi, nükleer magnetik rezonans spektroskopisi, fotosalınım spektroskopisi, Mössbauer spektroskopisi, Dairesel dikroizm spektroskopisi ve daha fazlası birçok farklı uygulamaya sahiptir.

Kütle spektrometri moleküllerin kütlelerinin ağrılıklarina oranını elektrik veya magnetik alanlar kullananarak ölçer. Kütle spektrometri kütle/elektrik yükü oranını elektrik ve magnetik alanı yardımı ile ölçer. Birkaç iyonlaştırma yöntemi mevcuttur. Bu yöntemler elektron iyonlaştırma, kimyasal iyonlaştırma, elektrosprey, hızlı atom bombardımanı, matriks- yardımlı lazer salınımı/iyonlaşması (ingilizce: matrix-assisted laser desorption/ionization, kısaca MALDI) ve diğerleridir. Aynı zamanda, kütle spektrometrisi kütle analiz edicilerinin yaklaşımları ile de kategorize edilir. Bu kütle analizörleri, magnetik-sektör, kuadrupol kütle analizörü, kuadrupol iyon tuzağı, uçus süresi (time-of-flight, kısaca TOF), Fourier transform iyon siklotron rezonans ve fazlası.

Kristalografi materyallerin kimyasal yapılarını, materyaldeki atomların yansıttığı parçacık veya elektromagnetik radyasyon kırınım çiftlerinin analizi ile, atomik seviyede ortaya koyan tekniktir. X-ray aralarında en yaygın kullanılanıdır. Ham veriden atomların uzaydaki yaklaşık yerleşimleri belirlenebilir.

Elektroanalitik metotlar, analiti içeren bir elekrokimyasal hücrede, elektrik potansiyelini volt cinsinden ve/veya elektrik akımını amper cinsinden ölçerler. Bu metotlar hücre içinde kontrol edilen ve ölçülen etkilerine göre sınıflandırılır. Üç ana katogori potentiyometri (elektrod potansiyelleri arasındaki farkı ölçülür), kulometri (hücrenin zaman içindeki akımı ölçülür) ve voltametri (hücre potansiyeli aktif olarak değişirken hücrenin akımı ölçülür).

Kalorimetri ve termogravimetrik analiz ısı ilebir maddenin arasındaki etkileşimini ölçer.

Ayırma işlemleri materyal karışımlarının kompleksliğini azaltmak için kullanılır. Kromatografi ve elektroforez bu alanda bulunur.

İki veya ikiden fazla alateli kimya tekniğinin birleştirlmesi yeni hibrit teknikler geliştirilmiştir.
Bu teknikler kimya ve biyokimyada oldukça sık kullanılırlar.
Bazı hibrit teknik örnekleri:

Gaz kromatografi-kütle spektrometri (GC-MS)
Sıvı kromatografisi–kütle spektrometrisi (LC-MS)
Sıvı kromatografi-kızılötesi spektroskopi (LC-IR)
Yüksek performans sıvı kromatografi/elektrosprey iyonizasyon-kütle spektrometri (HPLC/ESI-MS)
Kromatografi-diyot-dizi belirlemesi(LC-DAD)
Kapiler elektroforez-kütle spektrometri (CE-MS)
Kapiler elektroforez-morötesi-görünür spektroskopi (CE-UV)
İyon-hareketlilik spectrometri–kütle spektrometri
Prolat trokoyidal kütle spektrometri

Analitik kimyada, moleküllerin, biyolojik hücrelerin, biyolojik dokuların ve nanomateryallerin bireysel olarak görüntülenmesi önemli bir yere sahiptir. Üç farklı mikroskopi kategorisi vardır: optik mikroskopi, elektron mikroskopi ve tarama prob mikroskopi. Kamera ve bilgisayar endüstrilerinin hızlı gelişimden etkilenen mikroskopi ani bir ilerleme kaydetmiştir.

Birçok laboratuvar işlevini yalnızca bir çip üzerinde entegre eden cihazlar mevcuttur. Çip birkaç milimetre veya santimetre kare büyüklüğünde ve pikolitreden daha küçük hacimli sıvılarla iş yapabilme yeteneğine sahiptir.

Entropi, fizikte  bir sistemin mekanik işe çevrilemeyecek termal enerjisini temsil eden termodinamik terimidir. Çoğunlukla bir sistemdeki rastgelelik ve düzensizlik (kaos) olarak tanımlanır ve istatistikten teolojiye birçok alanda yararlanılır. Sembolü S'dir.

Bilim insanları düzensizliği entropi adı verilen nicelik ile ölçerler. Sistemlerdeki düzensizlik arttıkça entropi de artar. Bu durumda faydalı (iş yapabilir) enerji miktarı azalır, faydasız enerji artar.
Eğer bir sistem tamamen düzenli ise entropisi sıfır olabilir. Entropi, enerji gibi korunan bir özellik değildir. Bütün enerji değişimlerinde çevre ile sistemin entropi değişimlerinin toplamı daima pozitiftir. Bu da evrendeki toplam entropinin sürekli artmasına sebep olur. Mesela Dünya'daki yaşam Güneş'ten gelen Entropiyle beslenir. Bitkiler büyümeleri için gerekli enerjiyi güneş ışığından aldıkları zaman evrene bir miktar düzen katılır ve bu nedenle entropi azalır. Fakat Dünya'daki bu entropi(belirsizlik) azalması, bütün bir evrendeki entropi artışı yanında küçük bir miktar olarak kalır. Güneş'in yıpranma oranı, dünyamıza kattığı düzene göre çok büyüktür. Bir diğer örnek olarak yapboz verilebilir. Yapbozdaki resim, bilgiler birer birer yerine konulup entropi azaltılarak tekrar bir araya getirilebilir ancak resimde yeniden sağlanan düzen, yapbozu yapan kişiyi hayatta tutmak için evrenin başka bir yerinde ortaya çıkan düzensizlikten her zaman daha azdır. Kendimizi düşünürsek, yaşamak için gerekli enerjiyi gıdalardan alırız, bu enerjinin kaynağı ise Güneş'teki yıpranma sonucu çıkan güneş ışığıdır. Bir sistemin -273.15 Santigrat derecede (0 Kelvin) entropisi sıfır olarak kabul edilir..Bu nokta referans noktası olarak alınır ve entropinin sıfır olduğu bu noktaya mutlak entropi denir ve termodinamiğin üçüncü yasası olarak ifade edilir. Evrenin sıcaklığı Big Bang'den günümüze doğru geldikçe -273.15 Santigrat dereceye yaklaşma eğilimindedir. Big Bang'den günümüze doğru oluşan bu değişimi, şu örnek çok iyi açıklar: Bir kadeh masadan düşüp kırıldığında, kadeh ve içindeki sıvının başlangıçtaki düzenliliği (simetrisi) bozulur. Yere düşüp parçalanan kadehin (asimetrik durum) zamanda, masanın üstüne tekrar zıplayamaz, yani daha fazla düzensizlik daima sonraki zamandadır.
Termodinamiğin ikinci yasasına göre entropi ile ilgili olarak şu bağıntı verilmiştir.

dS=dQ/T (Buradaki q tersinir sistemler içindir. Tersinmez olaylar için q'yu tersinir q'ya dönüştürmek gerekir. Yani tersinir durumlarda entropi 0'a eşitken tersinmez durumlarda entropi 0'dan büyüktür. Ancak gerçek hayatta tersinir sistem yoktur, gerçek olan tersinmez işlemlerin ideallikten ne kadar uzak olduğunu refere etmek için oluşturulmuş hayali bir işlemdir.)
Bundan başka S<0 olma durumu imkânsızdır. Termodinamiğin ikinci yasasının değişik (ama eşdeğer) ifadelerinden birinde, izole bir sistemin entropisinin hiçbir zaman azalamayacağı belirtilir. "İzole" deyimi dışarıyla madde veya enerji alışverişinde bulunmayan sistem anlamına gelmektedir.
Klasik termodinamikte hacim, basınç, sıcaklık, enerji ve entropi gibi kavramlar temel alınır. Diğer yandan termodinamik aynı zamanda istatistiksel kavramlar kullanılarak da ifade edilebilir. Mekanik (klasik veya kuantum) yasalarının istatistikle birleştirilerek kullanılması sayesinde geliştirilen "istatistiksel mekanik" veya "istatistiksel termodinamik", klasik termodinamiğin tarif ettiği ancak açıklayamadığı bazı olgulara derin açıklamalar getirmiştir. Bunlardan biri de entropi yasasıdır.

Bilgi kuramında entropi bir iletinin bilgi içeriğini ölçer. Bu bağlamda entropi ilk defa 1948'de Claude E. Shannon tarafından tanımlanmıştır. Ayrık bir rassal değişken'in entropisi

  
    
      
        H
        (
        X
        )
        =
        −
        
          ∑
          
            i
          
        
        p
        (
        
          x
          
            i
          
        
        )
        log
        ⁡
        p
        (
        
          x
          
            i
          
        
        )
        .
      
    
    {\displaystyle H(X)=-\sum _{i}p(x_{i})\log p(x_{i}).}
  

denklemiyle verilir. Shannon buradaki H ismini Ludwig Boltzmann'in termodinamikteki H-teoremine atfen seçmiştir.

Entropinin istatistik biliminde de ayrı bir tanımı vardır. Örneğin Ludwig Boltzmann'ın denkleminde

S = k log W
entropi, S, bir sistemin girebileceği mikroskobik durumların sayısı, W, yoluyla tanımlanır. Burada k Boltzmann sabitidir. Sözü edilen mikroskopik durumların tanımı ve sayılması ise, sistemi oluşturan atomları tarif eden temel mekanik yasalar kullanılarak yapılır.
Entropi yasasının zaman açısından tek taraflı niteliği ve gelecek ve geçmiş arasında ayrım yapması, onu fizikte bilinen tüm diğer yasalardan farklı kılar. (Yüksek enerji fiziğindeki muhtemel bir istisna dışında.) Doğal fiziksel olayların, insanların ve diğer canlıların kurdukları düzenlilikleri artırmak değil azaltmak eğiliminde olması (örneğin depremde binaların yıkılması) ve benzeri bir takım olgular, entropi yasasına onun bilimsel tanımını aşan anlamlar yüklenmesine önayak olmuştur. Dawkins, özellikle "The Blind Watchmaker" (Kör Saatçi) adlı kitabında, bu eğilimin genelleştirilmiş bir biçimi ile biyolojik evrim arasındaki bağlantılardan sözeder. Reichenbach, Bohm, Feynman, Popper ve Grünbaum gibi bazı düşünürler entropi yasası ve zaman kavramı arasındaki ilişkiyi değişik yollardan açıklamaya çalıştılar.

Entropi kanunu belki de insanların yeryüzünde keşfettikleri en büyük kanunlardan biridir. Bu kanunun en güzel tariflerinden bir tanesi de "Evrende her şey, kendini minimum enerji ve maksimum düzensizliğe çekmek ister." şeklindedir. Aslına bakarsanız tanımdaki "maksimum düzensizlik" kavramı da bir "düşük enerji" eğilimini ifade eder, ancak kanunun biraz daha anlaşılabilir olması için güzel bir ilavedir. Yani aslında gerçek tanım şudur: "Evrende her şey kendini minimum enerjiye çekmek ister." Bu kanun evrenin her yanında o kadar çok gözümüz önündedir ki örnekleri saymakla bitmez. Birkaç örnek verelim.
Ör 1: Yukarıdan bırakılan bir taş, aşağı düşmek ister. Çünkü aşağı dediğimiz nokta, yukarı dediğimiz noktadan daha düşük bir enerji seviyesine sahiptir.
Ör 2: Demir bir kaba sıkıştırılan bir gaz kendini dışarı atmak ister. Çünkü dış ortamdaki gazlar daha düzensizdir.
Ör 3: Baskı ile kontrol altına alınan toplumlar o baskıyı kırmak isterler. Çünkü baskı onları bir düzene sokmak ister ancak toplum daha düzensiz olmak ister.
Ancak baskı kavramının da bir düzeni ifade ettiğini söylemek tartışmalı olduğu için bu entropiye uygun bir örnek olmaktan uzaktır. Düzen kavramı tam anlamıyla entropinin aksini ifade etmelidir.
Bu kanun aracılığı ile evreni bir yaratıcının yönettiği ve idare ettiğinin ispat edilmiş olduğunu savunan görüşler mevcuttur: Madem evrende her şey kendini minimum enerjiye çekmek istiyor, öyleyse evreni dağılmaktan ve düzensizliğe gitmekten alıkoyan bir enerjiye ihtiyaç vardır. Bu enerji evrenin her yerinde, mikro alemden, makro aleme kadar hükümlerini icra edebilmelidir; evrenin düzenini ve enerji seviyesini devam ettirebilmesi ancak bu şekilde mümkün olabilir.
Öte yandan, hücre seviyesinde entropiye karşı mücadele etmekte nasıl adenozin trifosfat adlı bir nükleotidin işlevleri kilit rol oynuyorsa, evrensel ölçekte de entropiye karşı denge teşkil eden fiziksel süreçlerin varlığından söz edilebilir. O halde metafizik bir üst otoritenin var olmasının şart olmadığını düşünen görüşler de mevcuttur.
Budha düşüncesinde de bir entropi yaklaşımı vardır. Budha, "Bileşik olan her şeyin eninde sonunda çözüleceğini, dağılacağını" söyler. Budha'ya göre bu, evrensel bir yasadır ve istisnası yoktur. Entropi yasasındaki evrensel "düzensizliğe gidiş" olgusu, Budha düşüncesinde de yer almaktadır. Ayrıca Budha düşüncesince, bu düzensizliğin ardından yeniden düzenlilik geleceği öngörülmemiştir. Bu alan Batı düşüncesinde Kaos kuramları, Doğu düşüncesinde ise Tao açılımlarında ele alınır.

Enformasyon kuramına bağlı entropi: Tasarım kriterlerinin kodlanması ve sayısal estetik ölçüm değerli bulunabilen, bina cephe analizlerinde kent silüetlerinde uygulama alanı bulunan bir yöntemdir. Değişim değerlendirmesi bu yaklaşımla yapılabilir. Enformasyon kuramına bağlı entropi kavramı, mimari ve kentsel tasarımın da içinde bulunduğu çok çeşitli disiplinler tarafından ele alınmış ve bu zaman zaman ciddi eleştirilerle karşılanmıştır. Bunun yanında bağlamından ve temel amacından koparılmadığı sürece disiplinler arası çalışmaların bilimsel kazanımları yadsınamaz.

Özel

Genel
Shigeru Furuichi, Flavia-Corina Mitroi-Symeonidis, Eleutherius Symeonidis, On some properties of Tsallis hypoentropies and hypodivergences, Entropy, 16(10) (2014), 5377-5399; DOI:10.3390/e16105377
Shigeru Furuichi, Flavia-Corina Mitroi, Mathematical inequalities for some divergences, Physica A 391 (2012), pp. 388–400, DOI:10.1016/j.physa.2011.07.052; ISSN: 0378-4371
Shigeru Furuichi, Nicușor Minculete, Flavia-Corina Mitroi, Some inequalities on generalized entropies, J. Inequal. Appl., 2012, 2012:226. DOI: 10.1186/1029-242X-2012-226

“Sıfır Entropi”, Diğer Bir Deyişle Cennet - Güneşin Tam İçinde 9 Ocak 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
[1] 9 Nisan 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ekserji
Entropi kütleçekimi

Erime noktası, kristal ve saf olan bir maddenin katı halden sıvı hale geçtiği belirli bir sıcaklıktır. Bu sıcaklığa o maddenin erime noktası denir. Bütün kristal yapıya sahip saf maddelerin erime noktasında, yani katı halden sıvı hale geçene kadar, sıcaklığı sabit kalır. Ancak tamamen sıvı hale geçtikten sonra sıcaklığı yükselir. Saf kristal cisimlerin erime noktası ile donma noktası arasında sıcaklık farkı yoktur. Mesela saf su, 0 °C de donar. Fakat saf olmayan maddelerin, yani karışımların donma ve erime noktaları farklıdır.
Erime ısısı cisme ve sıcaklığa bağlıdır. Mesela buzun 0 °C'deki erime ısısı, 79,8 cal/g'dır. Bir gram sıvı donduğu zaman erime ısısı kadar ısıyı çevreye verir.
Bazı hallerde erimiş madde, donma noktasına kadar soğuduğu halde donmaz. İşte bu duruma aşırı soğuma ve donmada gecikme denir. Bu haldeki sıvıya kendi cinsinden küçük bir katı billur atılırsa sıvı maddenin birdenbire donduğu görülür. Buna aşı billuru (kristali) denir.
Erime ve donma noktası üzerinde basıncın etkisi vardır. Normal erime noktasından söz edilirken, basınç bir atmosfer kabul edilir. Erime noktası, saf maddeler için karakteristik fiziksel bir sabittir.
Birçok maddenin erime ve donma noktaları aynı olduğundan bu iki terim eşdeğer olarak kabul edilirken bazı maddelerin erime ve donma noktaları farklı olabilmektedir.

Farmakoloji ya da eczabilim (Antik Yunancada: farmakon (φάρμακον) ilaç; logos(λόγος) bilim demektir) günümüzdeki anlamıyla canlı organizmadaki (deney hayvanı ve insan) ilaç etkilerini ve canlı organizmaya alınan ilaçların yapısını inceleyen bir bilim dalıdır. Yeni sentezlenmiş veya bitkilerden ayrıştırılmış maddelerin etkilerini biyolojik yapısını laboratuvar çalışmaları ile deney hayvanlarında, klinik araştırmalar ile insanlarda inceleyerek ilaç geliştirme çalışmalarına katkı veren bir tıp ve eczacılık bilimidir. Diğer bir deyişle, ilaçların yapımından, kullanıma sunulmasına, ilaçlar ile biyolojik dizgeler arasındaki etkileşimleri inceleyen bilim dalıdır. Farmakoloji, deneyleri ve canlılar üzerindeki araştırmalardan klinik uygulamaya değin uzanan bu karmaşık ve yoğun süreci birçok alt dalı ve yardımcı bilim dalları ile yakından bağlantılı yürütür.

Günümüzdeki anlamıyla canlı organizmadaki (deney hayvanı ve insan) ilaç etkilerini ve canlı organizmaya alınan ilaçların yapısını inceleyen bir bilim dalıdır. Yeni sentezlenmiş veya bitkilerden ayrıştırılmış maddelerin etkilerini biyolojik yapısını laboratuvar çalışmaları ile deney hayvanlarında, klinik araştırmalar ile insanlarda inceleyerek ilaç geliştirme çalışmalarına katkı veren bir tıp ve eczacılık bilimidir.

Farmakodinamik: İlaçların canlılardaki (insan veya deney hayvanı) etkileri ile etki mekanizmalarını araştırır. İlaçların organizmaya ne yaptığı sorusuyla ilgilenir.
Farmakokinetik: İlaçların canlı (insan veya deney hayvanı) vücuttaki emilimini, dağılımını, dönüşümünü ve vücuttan atılmasını inceler. Organizmanın ilaca ne yaptığı sorusuna cevap arar.
Klinik farmakoloji: İlaçların insan organizması üzerindeki etkilerini ve insan vücudundaki sürecini inceler.
Farmakoterapi: Hastalıkların tedavisinde ilaçların uygulanmasını konu alır. Konusu itibarı ile klinik farmakolojiye benzer
Nörofarmakoloji: İlaçların sinir sistemi üzerindeki etkilerini inceleyen farmakoloji alt dalıdır.
Psikofarmakoloji: İlaçların canlı psikolojisi ve davranışları üzerindeki etkilerini inceler.
İmmünofarmakoloji: İlaçların canlıların bağışıklık sistemleri üzerindeki etkilerini inceler.
Endokrin farmakoloji: İlaçların canlıların endokrin sistemi, diğer bir deyişle hormonlar üzerindeki etkilerini inceler.
Kardiyovasküler farmakoloji: İlaçların kalp damar (dolaşım) sistemi üzerindeki etkilerini inceler.
Kronofarmakoloji: İlaçların canlılardaki etkilerinin çeşitli zaman dilimleri içindeki değişimlerini inceler. Diğer bir deyişle ilaç etkisinin kronobiyolojik değişimini ele alır.
Biyokimyasal farmakoloji: İlaçların canlıların biyokimyasal özellikleri üzerindeki etkilerini inceler.
Moleküler farmakoloji: İlaçların canlılarda moleküler düzeydeki etki ve davranışlarını ele alır
Klinik farmasi: Eczacının farmakoloji bilgilerini hasta yararına kullanması anlamına gelen bir halk sağlığı bilimidir.
Radyo farmakoloji: Radyoaktif maddelerin vücuttaki etkileri ile bunlarla işaretlenmiş ilaçların farmakokinetiğinden bahseder.
Nöropsikofarmakoloji: Nöral mekanizmaların incelenmesidir.
Nörofarmakoloji: İlaçların sinir sistemindeki hücresel işlevini ve davranışı etkileyen nöral mekanizmaları araştıran bilim dalı.
Psikofarmakoloji: İlaçların duygu durumu, algılar, düşünce ve davranış üzerindeki etkilerini inceleyen bilim dalı.
Elektrofizyoloji: Vücuttaki merkezi sinir sistemi ve beyindeki sinir hücrelerinin elektrik hareketlerini inceleyen bilim dalı.
Farmakoepidemiyoloji: İyi tanımlanmış popülasyonlarda ilaçların kullanımları ve etkilerinin incelenmesidir.
Farmakoinformatik: Eczacılık bilişimidir.
Farmakogenetik: İlaçların terapötik ve toksik etkilerinin genetik nedenlerini inceleyen bir yöndür..
Farmasötik: Yeni bir kimyasal varlığın (NCE) veya eski ilaçları ilaca dönüştürme süreci ile ilgilenen eczacılık disiplinidir.
Farmakosibernetik: Bilişim ve internet teknolojilerinin uygulanması yoluyla ilaç kullanımını destekleme bilimini tanımlayan yeni bir alandır.
Farmakogenomik: Genomun ilaç yanıtındaki rolünün incelenmesidir.
Farmakotoksikoloji: Farmasötik ilaçlara ve maddelere toksik maruziyetin sonuçlarının incelenmesidir.
Klasik farmakoloji: Bozulmamış hücrelerde veya tüm organizmalarda taramadır.
Ters farmakoloji: Belirli bir protein hedefinin aktivitesinin modülasyonuna dair bir hipotezdir.
Fotofarmakoloji: Hedef ilaç iletimi için ışıkla değiştirilebilir moleküllerin etkinleştirilmesi ve devre dışı bırakılmasıdır.
İmmünfarmakoloji: Farklı etki mekanizmalarına sahip çoklu ilaçların kullanımı.

Toksikoloji: Bir görüşe göre Farmakoloji'den alt dal olarak doğup gelişen bu bilim dalı ilaçlar ve diğer kimyasal maddelerin canlı organizmalardaki zararlı (toksik) etkilerini inceler. Zehirbilim olarak da tanımlanmaktadır.
Farmakognozi: İlaç hammaddeleriyle ilgilenen alt bilim dalıdır.
Farmasötik kimya veya Medisinal Kimya
Farmasötik teknoloji

Anatomi
Fizyoloji
Psikoloji
Patoloji ve Fizyopatoloji
Histoloji ve Sitoloji
Dahiliye ve Tüm alt dalları
Mikrobiyoloji
Biyokimya

Biyoloji
Kimya
Mantık
Matematik
Fizik
İstatistik

Günümüzde ilaçlar birçok bitkisel kaynaklardan elde edilmektedir. Afyon alkoloidleri, kalp glikozidleri, enzimler, selüloz, yağlar, esanslar bunların başşlıcalarıdır. İlaç yapımında bitkilerin kök, gövde, yaprak, çiçek, tohum, kabuk vb. kısımları kullanılır.

Hormonlar, serumlar, enzimler, gamma glugobin gibi...

Küf mantarından elde edilen penisilinler, bazı antibiyotikler gibi...

Tabii kaynaklıl ilaçların daha bol ve daha ucuz olarak elde edilmesi zehirli ilaçların geliştirilmesi ilaçların yan etkilerinin azaltılaması amacıyla laboratuvar ortamında sentez yoluyla elde edilen ilaçlardır. Sülfonomidler, bazı hormonlar, eter, yarı sentetik penisilinler gibi...

Hastalıkların teşhiş ve tedavisinde, tıbbi araştırmalarda kullanılır.

İyot, demir, kalsiyum, sodyumklorür gibi...

Kayalp SO. Rasyonel Tedavi Yönünden Tıbbi Farmakoloji, Ankara.
Kaya S., Bilgili A., Pirinçci İ. Veteriner Uygulamalı Farmakoloji, Ankara.

Türk Farmakoloji Derneği12 Mart 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
International Union of Pharmacology (IUPHAR)25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Federation of European Pharmacological Sciences (EPHAR)11 Temmuz 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The American Society for Pharmacology and Experimental Therapeutics22 Temmuz 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
British Pharmacological Society

Medisinal ya da farmasötik kimya kimya ile eczacılığın kesiştiği noktadaki etkin madde dizaynı, organik sentez ve ilaçlar geliştirmek ile ilgili bilimsel daldır. Medisinal kimya yeni terapötik kullanım için uygun olan kimyasal oluşumların tanımlanması, sentezi ve geliştirilmesini içerir. Ayrıca halihazırdaki ilaçların biyolojik özellikleri, kantitatif yapı-etki ilişkileri üzerinde çalışır. Farmasötik kimya ilaçların kalite durumu üzerine odaklanarak ilaçların amacına uygunluğunun sağlanmasını amaçlar.
Medisinal Kimya organik kimyayı; biyokimya, computational kimya, farmakoloji, moleküler biyoloji, istatistik, vücut kimyası ile birleştiren çok alt dalları olan bir bilim dalıdır.

İlacın keşfinde ilk aşama istenen biyolojik özellikleri gösteren bileşenlerin bulunması için birçok maddenin taranarak sonuçta yeni aktif bileşenlerin teşhisidir. Bu aktif bileşenlerin kaynağı bitkiler, hayvanlar veya mantarlar gibi doğal olabilir. Diğer yandan bu keşiflerin kaynağı sentetik de olabilir.
Otomatik makinelerdeki gelişmeler sonucunda araştırma süreci çok hızlanmış ve bu süreç makineleşerek otomatikleşmiştir. 

İlacın keşfinin ikinci aşaması, bileşiğin farmakofor biyolojik özelliklerini geliştirmek için, darbelerin sentetik olarak değiştirilmesini gerektirmektedir. 

Farmakoloji
Farmakodinamik
Farmakokinetik

Günümüzde Medisinal Kimya
Medisinal Kimya Avrupa Federasyonu17 Mayıs 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Table of Contents1 Nisan 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Osiris Property Explorer30 Temmuz 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Medisinal Kimya Portali

Fiziksel bilimlerde faz; bir malzemenin fiziksel özelliklerinin her noktasında aynı olduğu bölgedir/alandır (termodinamik bir sistemdir - İng: Thermodynamic system). Fiziksel özelliklerinin örneklerinden üç tanesi, yoğunluk içermesi, mıknatıslanma ve kimyasal bileşimi indeksi. Basit bir açıklama ile  bir faz  fiziksel olarak ayrı, kimyasal olarak yeknesak ve (genellikle) mekanik ayrılabilir malzemeli bir bölge olmasıdır. Bir cam kavanoz buz ve sudan oluşan bir sistemde, buz küpleri birinci faz, su ikinci faz ve suyun üstünde bulunan nem ise üçüncü fazdır. Cam kavanoz ise başka bir ayrı aşamasıdır. Faz terimi bazen maddenin hali olarak eş anlamlı bir şekilde kullanılabilir. Ancak bir maddenin aynı halde çok sayıda karışmayan fazı olabilir. Ayrıca, faz terimi  bazen bir faz diyagramı için  üzerinde sınır ile basınç ve sıcaklık gibi durum değişkenler açısından sınırı çizilmiş denge durumunda  bir dizi oluşturmak için kullanılır. Faz sınırları gibi katı veya başka bir kristal yapısından daha ince değişikliğine sıvıdan bir değişiklik olarak maddenin organizasyon değişiklikleriyle  ilgili olduğundan  bu son kullanım durumuna eş anlamlısı olarak "faz" kullanımına benzer. Ancak, madde ve faz diyagramı kullanımların hali yukarıda verilen ve amaçlanan anlam terim kullanıldığı bağlamdan kısmen tespit edilmelidir resmi tanımı ile orantılı değildir. Fazın çeşitleri Farklı fazlar, gaz, sıvı, katı, plazma veya Bose-Einstein yoğuşma ürünü olarak maddenin farklı durumlar olarak tarif edilebilir. Maddenin katı ve sıvı formda diğer haller arasındaki faydalı mezofazlar.

Farklı fazlar, gaz, sıvı, katı, plazma veya Bose-Einstein yoğuşma ürünü olarak maddenin farklı durumlar olarak tarif edilebilir. Maddenin katı ve sıvı formda diğer haller arasındaki faydalı mezofazlar.
Farklı fazlar da maddenin belirli bir hal içinde var olabilir. Demir alaşımları için şemada gösterildiği gibi, çeşitli evreleri hem katı hem de sıvı haller için vardır. Fazlar  ayrıca çözünürlüğe  dayalı bir şekilde ayrılabilirler örneğin polar (hidrofil) ya da (hidrofobik) polar olmayan gibi. Su karışımı (bir polar sıvı) ve bir yağ (polar olmayan bir sıvı) kendiliğinden iki ayrı fazı olacaktır. Su, sıvı yağ içinde çok düşük çözünürlüğe sahiptir ve (çözünmeyen)  yağda, su içinde düşük bir çözünürlüğe sahiptir. Çözünürlük maksimum miktardaki çözünenin çözücü içinde  erimesi ile ortaya çıkar. Bir karışım  iki sıvı fazından fazla olacak şekilde ayrılabilir ve fazların ayrılma kavramları katılara uzanabilir. Katılar katı çözeltileri ya da farklı kristal fazları oluşturabilirler. Metal çiftleri karşılıklı olarak alaşımlardan çözünebilirler. Karşılıklı çözünemeyen metal çiftleri ise çözünemezler.
Birçokları olduğu gibi sekiz karışmaz sıvı gözlenmiştir. Karşılıklı karışmaz sıvı fazlar sudan  oluşturulmuştur, erimiş fosfor da su (sulu faz), hidrofobik organik çözücüler, perflorokarbonlar (florlu fazı), silikonlar, çeşitli metallerden oluşturulmuştur ve edilmektedir. Tüm organik çözücüler tamamen karışabilir. Örneğin  Etilen glikol ve tolüen karışımı, iki farklı organik fazlar halinde ayrılabilir.
Fazlar makroskobik bir şekilde  kendiliğinden ayrılması gerekmez. Emülsiyon ve kolloidler fiziksel ayrılmayan eriyebilen fazın karıştırılması çifti kombinasyonları örnekleridir.

Soldan dengeleme birçok homojen bileşimler ile bir tek faz oluşturmaktır  ama sıcaklık ve basınca bağlı olduğundan tek bir maddenin iki veya daha fazla ayrı faza ayrılabilmektedir. Her faz içinde, özellikleri aynı  ama iki farklı faz arasında özellikleri farklı bulunmaktadır.
Üzerinde hava boşluğu bulunan kapalı bir kavanozdaki su, iki fazlı bir sistem oluşturur. Suyun çoğu, su moleküllerinin karşılıklı çekimi ile tutulduğu sıvı fazdadır. Dengede bile moleküller sürekli hareket halindedir ve arada bir, sıvı fazdaki bir molekül, sıvı fazdan kopup gaz fazına girmek için yeterli kinetik enerji kazanır. Aynı şekilde, arada bir buhar molekülü sıvı yüzeyiyle çarpışır ve sıvıya yoğunlaşır. Dengede, buharlaşma ve yoğuşma süreçleri tam olarak dengelenir ve her iki fazın hacminde net bir değişiklik olmaz.
Su üzerindeki hava yaklaşık % 3 bir nem olduğunda, oda sıcaklığında ve basıncında su kabı dengeye ulaşır. Bu oran sıcaklık arttığı müddetçe artar. 100 °C'de ve atmosferik basınçta Hava % 100 su kadar dengeye ulaşmamıştır. Sıvı 100 °C'nin üzerinde biraz ısıtılır ise(su kaynar ise ) sıvıdan gaza geçişler sadece yüzeyde olmaz sıvının hacminde gerçekleşir.

Belirli bir bileşim için, sadece belirli fazlar, belirli bir sıcaklık ve basınçta mümkündür. Oluşturacak fazların sayısı ve türü, tahmin etmek zordur ve genellikle deney ile belirlenir. Bu tür deneylerin sonuçları faz diyagramlarında çizilebilir.
Burada gösterilen faz diyagramı tek bileşenli sistemi içindir. Mümkün fazlar sadece basınç ve sıcaklığa bağlıdır bu basit sistemde,. İşaretlemeler iki veya daha fazla fazın denge halinde bulundukları noktaları gösterir. Sıcaklıklar ve uzak işaretleme basınçlarda, dengede sadece bir faz olacaktır.
Şemada, sıvı ve gaz arasındaki sınırı işaretleme mavi çizgi süresiz devam etmez, ama kritik nokta denilen bir noktada sona erer. Sıcaklık ve basınç kritik noktaya yaklaştıkça, sıvı madde ve gazın özellikleri giderek daha fazla benzer hale gelir. Sıvı ve gazın ayırt edilmediği hale kritik nokta denir.. Kritik noktasının üstünde, artık ayrı bir sıvı ve gaz fazları vardır: süper kritik akışkan olarak adlandırılır, sadece genel bir sıvı fazı vardır. Suda, kritik nokta yaklaşık 647 K (374 °C veya 705 °F) 22,064 MPa gerçekleşir.
Su faz diyagramının bir sıra dışı özellik (noktalı yeşil çizgiyle gösterilen) katı-sıvı faz hattı negatif eğime sahip olmasıdır. Koyu yeşil hat örneklediği gibi çoğu maddeler için, eğim olumlu. Bu su olağandışı bir özelliği, sıvı sudan daha düşük bir yoğunluğa sahip olan buz ile ilgilidir. Basıncı artırarak erime neden olur yüksek yoğunluklu fazına, içine su sürücüler.
Faz diyagramının sıra dışı değil özelliği olsa bir başka ilginç katı-sıvı faz hattı sıvı-gaz fazı hattını karşılayan noktasıdır. Kesişme üçlü nokta olarak anılır. Üçlü noktada, tüm üç faz bir arada bulunabilir.
Deneysel, faz hatları nedeniyle birden çok fazlar formlarını geliştiren sıcaklık ve basınç bağımlılık eşleştirmek için nispeten kolaydır. Gibbs'in faz kuralı bakın. Bir piston ile donatılmış bir kapalı ve iyi yalıtılmış silindirin oluşan bir test aygıtı düşünün. Doğru miktarda su şarj ve ısı uygulama, sistem faz diyagramı gaz bölgesinde istenen herhangi bir noktaya getirilebilir. Piston yavaş düşer, sistem faz diyagramı gaz bölgede sıcaklık ve basınç artan bir eğri izler. Gaz sıvı yoğunlaşmaya başlar noktada, sıcaklık ve basınç eğrisinin yönü aniden suyun tüm yoğunlaşmış kadar faz hattı boyunca iz değişecektir.

(İng Surface science)
Dengedeki iki faz arasında dar bir bölge mevcuttur. Bu bölgede özellikler fazın özellikleri değildir. Bu yüzey çok ince olmasına rağmen, bu tür yüzey gerilimi gösteren bir sıvı neden olarak önemli ve kolaylıkla gözlemlenebilir etkilere sahip olabilir. Bunların karışımları, bazı bileşenler tercihli olarak arayüz doğru hareket edebilir. Modelleme, tanımlama veya belirli bir sistemin davranışını anlamak açısından, ayrı bir faz olarak arayüz bölgesini tedavi etmek için etkili olabilir.

Tek bir malzemenin ayrı fazlar oluşturabilen çeşitli farklı katı halde olabilir. Su, bir malzemenin bilinen bir örnektir. Örneğin, meyveli dondurma normal altıgen bir şekilde buz Ih bulunan, ancak, aynı zamanda kübik buz içinde, rombohedral buz II ve birçok diğer formları halinde mevcut olabilir. Polimorfizm birden fazla kristal şeklinde mevcut olduğu, bir katı yeteneğidir. Saf kimyasal elementler için, polimorfizm allotropi olarak bilinir. Örneğin, elmas, grafit ve fulleren karbon farklı allotroplarıdır.

Bir madde faz değişimine uğradığında (maddenin bir halinden diğerine geçiş yaparken), genellikle enerji alır ya da verir. Örneğin, su buharlaştığında, buharlaşan moleküller sıvının çekici kuvvetlerinden kaçarken kinetik enerjide oluşan artış, sıvının sıcaklığındaki düşüş olarak yansır. Faz değişimini başlatmak için gerekli olan enerji suyun iç termal enerjisinden alınmaktadır, bu da sıvının daha düşük bir sıcaklığa doğru soğumasına sebep olur; Bu yüzden buharlaşma soğutma işlemleri açısından kullanışlı bir yöntemdir. Bakınız: Buharlaşma ısısı. Bunun tam tersi olan süreç olan yoğuşma ısı veren bir süreçtir. Bir katının sıvıya doğru faz geçişiyle ilgili olan ısı enerjisi ya da entalpi, ergime ısısı (İng: enthalpy of fusion) olarak ve bir katının gaza doğru faz geçişiyle ilgili olan ısı enerjisi ise süblimleşme ısısı (İng: enthalpy of sublimation) olarak adlandırılır.

Arayüz (madde) (İng:Interface (matter))
Faz sınırı (İng: Phase boundary)

Fransız fizikçiler, sıcaklık artışı ile birlikte katılaşan bir solüsyon/karışım buldular 4 Temmuz 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – α-Siklodekstrin(İng:cyclodextrin), su ve 4-metilpiridin (İng:methylpyridine)

Faz yüzey bilimi, katı - sıvı arayüzleri, katı - gaz arayüzleri, katı - vakum arayüzleri ve sıvı - gaz arayüzleri dahil olmak üzere iki fazın arayüzünde meydana gelen fiziksel ve kimyasal olayların incelenmesidir. Yüzey kimyası ve yüzey fiziği alanlarını içerir. İlgili bazı pratik uygulamalar yüzey mühendisliği olarak sınıflandırılmaktadır. Bilim heterojen kataliz, yarı iletken cihaz üretimi, yakıt hücreleri, kendi kendine monte edilen tek tabakalar ve yapıştırıcılar gibi kavramları kapsar. Faz yüzey bilimi arayüz ve kolloid bilimi ile yakından ilgilidir. Arayüzey kimyası ve fizik her ikisi için de ortak konulardır. Yöntemler farklı. Buna ek olarak, arayüz ve kolloid bilimleri, arayüzlerin özelliklerinden dolayı heterojen sistemlerde ortaya çıkan makroskopik olayları inceler.

Yüzey kimyası Paul Sabatier'in hidrojenasyon konusunda öncülük eden heterojen kataliz ve Fritz Haber'in Haber sureci ile başladı. Irving Langmuir de yüzey kimiysı kurucularından biriydi ve Faz yüzey bilimdeki bir bilimsel dergi Langmuir onun onuruna verdiler. Langmuir adsorpsiyon denklemi, tüm yüzey adsorpsiyon sahalarının adsorbe edici türler için aynı afiniteye sahip olduğu ve birbirleriyle etkileşmediği tek tabaka adsorpsiyonunu modellemek için kullanılır. 1974'te Gerhard Ertl, LEED adı verilen yeni bir teknik kullanılarak hidrojenin bir paladyum yüzeyine adsorpsiyonunu ilk kez açıkladı. Bunu platin, nikel, ve demir ile benzer çalışmalar izledi. 2007 yılında Nobel Kimya ödülü Gerhard Ertl'in yüzey kimyasındaki karbon monoksit molekülleri ile platin yüzeyler arasındaki etkileşimi araştırmasını içermektedir.

Yüzey kimyası, kabaca arayüzlerdeki kimyasal reaksiyonların incelenmesi olarak tanımlanabilir. Yüzeyin veya arayüzün özelliklerinde arzu edilen çeşitli etkiler veya iyileştirmeler üreten seçilmiş elemanların veya fonksiyonel grupların dahil edilmesiyle bir yüzeyin kimyasal bileşimini değiştirmeyi amaçlayan yüzey mühendisliği ile yakından ilgilidir. Yüzey bilimi heterojen kataliz, elektrokimya ve jeokimya alanlarında özellikle önemlidir.

Gaz veya sıvı moleküllerin yüzeye yapışması adsorpsiyon olarak bilinir. Bu, kemisorpsiyon veya phizorpsiyondan kaynaklanabilir ve bir katalizör yüzeyine moleküler adsorpsiyonun gücü, katalizörün performansı için kritik öneme sahiptir (bkz. Sabatier prensibi ). Bununla birlikte, bu fenomenleri karmaşık yapılara sahip gerçek katalizör parçacıklarında incelemek zordur. Bunun yerine, platin gibi katalitik olarak aktif malzemelerin iyi tanımlanmış tekli kristal yüzeyleri genellikle model katalizörler olarak kullanılır. Çok bileşenli malzeme sistemleri, katalitik olarak aktif metal parçacıkları ile destekleyici oksitler arasındaki etkileşimleri incelemek için kullanılır; bunlar ultra ince filmlerin veya partiküllerin tek bir kristal yüzeyinde büyütülmesiyle üretilir.
Bu yüzeylerin bileşimi, yapısı ve kimyasal davranışı arasındaki ilişkiler, moleküllerin adsorpsiyonu ve sıcaklık programlı desorpsiyonu, taramalı tünelleme mikroskopisi, düşük enerjili elektron kırınımı ve Auger elektron spektroskopisi gibi ultra yüksek vakum teknikleri kullanılarak incelenir. Sonuçlar kimyasal modellere beslenebilir veya yeni katalizörlerin rasyonel tasarımında kullanılabilir. Reaksiyon mekanizmaları, yüzey bilimi ölçümlerinin atom ölçeğinde hassasiyeti nedeniyle de netleştirilebilir.

Elektrokimya, bir katı-sıvı ya da sıvı-sıvı arayüzünde uygulanan bir potansiyel ile sürülen işlemlerin incelenmesidir. Bir elektrot-elektrolit ara yüzünün davranışı, iyonların sıvı fazdaki elektriksel çift tabakayı oluşturan ara yüzün yanına dağılımından etkilenir. Adsorpsiyon ve desorpsiyon olayları, spektroskopi, tarama probu mikroskopisi ve yüzey X-ışını saçılması kullanılarak uygulanan potansiyel, zaman ve çözelti koşullarının bir fonksiyonu olarak atomik olarak düz tek kristal yüzeylerde incelenebilir. Bu çalışmalar, döngüsel voltametri gibi geleneksel elektrokimyasal teknikleri, arayüzey süreçlerinin doğrudan gözlemleriyle ilişkilendirir.

Demir döngüsü ve toprak kirliliği gibi jeolojik olaylar, mineraller ve çevreleri arasındaki arayüzler tarafından kontrol edilir. Mineral-çözelti arayüzlerinin atomik yapısı ve kimyasal özellikleri, X-ışını yansıtma, X-ışını ayakta dalgaları ve X-ışını emme spektroskopisi ve ayrıca tarama sondası mikroskopisi gibi yerinde senkrotron X-ışını teknikleri kullanılarak incelenmiştir. Örneğin, ağır metallerin veya mineral yüzeylere aktinit adsorpsiyonu üzerine yapılan çalışmalar, adsorpsiyonun moleküler ölçekli detaylarını ortaya çıkarır ve bu kirleticilerin topraklardan nasıl geçtiğini veya doğal çözünme-çökelme döngülerini bozduğunu daha doğru tahmin eder.

Yüzey fiziği kabaca arayüzlerde meydana gelen fiziksel etkileşimlerin incelenmesi olarak tanımlanabilir. Yüzey kimyası ile örtüşüyor. Yüzey fiziğinde araştırılan konuların bazıları sürtünme, yüzey durumları, yüzey difüzyonu, yüzey rekonstrüksiyonu, yüzey fononları ve plazmonları, epitaksi, elektronların emisyonu ve tünellemesi, spintronics ve nanoyapıların yüzeylere kendi kendine montajıdır. Yüzeylerdeki prosesleri inceleme teknikleri arasında Yüzey X-Işını Saçılması, Tarama Probu Mikroskopisi, yüzey destekli Raman Spektroskopisi ve X-ışını Fotoelektron Spektroskopisi (XPS) bulunur.

Yüzeylerin incelenmesi ve analizi hem fiziksel hem de kimyasal analiz tekniklerini içerir.
Birkaç modern yöntem en üst 1-10'u araştırıyor   vakuma maruz kalan yüzeylerin nm'si. Bunlar arasında X-ışını fotoelektron spektroskopisi, Auger elektron spektroskopisi, düşük enerjili elektron kırınımı, elektron enerji kaybı spektroskopisi, termal desorpsiyon spektroskopisi, iyon saçılma spektroskopisi, ikincil iyon kütle spektrometresi, çift polarizasyon interferometrisi ve listede yer alan diğer yüzey analizi yöntemleri yer alır. malzeme analiz yöntemleri. Bu tekniklerin birçoğu, incelenen yüzeyden yayılan elektronların veya iyonların saptanmasına bağlı oldukları için vakum gerektirir. Ayrıca, genel olarak ultra yüksek vakumda, 10−7 paskal basınç veya daha iyi bir aralıkta, belirli bir süre boyunca örneğe ulaşan molekül sayısını azaltarak, artık gazın yüzey kontaminasyonunu azaltmak gerekir. Bir kirleticinin ve standart sıcaklığın 0,1 mPa (10 −6 torr) kısmi basıncında, yüzey atomlarına bire bir tek kirletici tabakası olan bir yüzeyin kaplanması sadece 1 saniye sürer, bu nedenle çok daha düşük basınçlar vardır. ölçümler için gereklidir. Bu, malzemelerin (sayı) spesifik yüzey alanı ve gazların kinetik teorisinden gelen çarpma oranı formülü için bir büyüklük tahmini sırası ile bulunur.
Tamamen optik teknikler, çok çeşitli koşullar altında arayüzleri incelemek için kullanılabilir. Yansıma-emme kızılötesi, çift polarizasyon interferometrisi, yüzey destekli Raman spektroskopisi ve toplam frekans üretimi spektroskopisi katı-vakum, katı-gaz, katı-sıvı ve sıvı-gaz yüzeylerini araştırmak için kullanılabilir. Çok parametrik yüzeyli plazmon rezonansı katı-gaz, katı-sıvı, sıvı-gaz yüzeylerde çalışır ve nanometre altı katmanlarını bile tespit edebilir. Etkileşim kinetiğinin yanı sıra lipozom çökmesi veya farklı pH'ta tabakaların şişmesi gibi dinamik yapısal değişiklikleri araştırır. Çift polarizasyonlu interferometri çift kırıcı ince filmlerde düzen ve bozulmayı ölçmek için kullanılır. Bu, örneğin, lipid çift katmanlarının oluşumunu ve bunların membran proteinleri ile etkileşimlerini incelemek için kullanılmıştır.
Yüzeyleri ve arayüzleri karakterize etmek için röntgen saçılması ve spektroskopi kullanılır. Bu ölçümlerin bazıları laboratuvar X-ışını kaynakları kullanılarak gerçekleştirilebilirken, birçoğu senkrotron radyasyonunun yüksek yoğunluğunu ve enerji ayarlanabilirliğini gerektirir. X-ışını kristal kesme çubukları (TO) ve X-ışını duran dalga (XSW) ölçümleri sathındaki değişikliklerin ve sonda adsorbat sub-Ångström çözünürlüğe sahip yapılar. Yüzeye uzatılmış X-ışını soğurma ince yapı (SEXAFS) ölçümleri, adsorbatların koordinasyon yapısını ve kimyasal durumunu gösterir. Otlatma insidansı küçük açılı X-ışını saçılımı (GISAXS), nanopartiküllerin yüzeyler üzerindeki boyutunu, şeklini ve yönünü verir. İnce filmlerin kristal yapısı ve dokusu, otlatma insidansı X-ışını kırınımı (GIXD, GIXRD) kullanılarak araştırılabilir.
X-ışını fotoelektron spektroskopisi (XPS), yüzey türlerinin kimyasal durumlarını ölçmek ve yüzey kontaminasyonunun varlığını tespit etmek için araçtır. Yüzey hassasiyeti, sadece birkaç nanometreden oluşan elastik olmayan ortalama serbest yollara sahip olan yaklaşık 10-1000 eV kinetik enerjili fotoelektronların saptanmasıyla elde edilir. Bu teknik, daha gerçekçi gaz-katı ve sıvı-katı arayüzlerini araştırmak için, yakın çevre basınçlarında (ortam basıncı XPS, AP-XPS) çalışacak şekilde genişletilmiştir. Sinkrotron ışık kaynaklarında sert X-ışınları ile XPS gerçekleştirmek, gömülü arayüzlerden kimyasal bilgilere erişim sağlayan birkaç keV (sert X-ışını fotoelektron spektroskopisi, HAXPES) kinetik enerjili fotoelektronlar verir.
Modern fiziksel analiz yöntemleri arasında tarama tünelleme mikroskobu (STM) ve atomik kuvvet mikroskopisi dahil olmak üzere ondan çıkan bir yöntem ailesi bulunur. Bu mikroskopiler, yüzey bilimcilerinin birçok yüzeyin fiziksel yapısını ölçme yeteneğini ve arzusunu önemli ölçüde artırmıştır. Örneğin, cihaz tarafından erişilebilen bir zaman ölçeğinde devam ederse, gerçek uzaydaki katı-gaz arayüzündeki reaksiyonları takip etmeyi mümkün kılarlar.

Kurt K. Kolasinski; Kurt W. Kolasinski (30 Nisan 2012). Surface Science (İngilizce). John Wiley & Sons. ISBN 978-1119990352. 
Gary Attard; Colin Barnes (1 Ocak 1998). SURFACES. Edition en anglais (İngilizce). Oxford University Press, USA. ISBN 978-0198556862. 7 Ağustos 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 14 Nisan 2020. 

"Ram Rao Malzemeleri ve Yüzey Bilimi" 17 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Vega Bilim Vakfı'ndan bir video
Yüzey Kimyası Keşifleri 28 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Yüzey Metrolojisi Kılavuzu 7 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sit

Felsefe taşı, Simya ilmine göre dokunduğu her nesneyi altına dönüştüreceğine inanılan taştır. Kimya bilimine göre herhangi bir maddeyi altına dönüştürmek mümkün değildir. Zira altın bir bileşik değil bir elementtir. Bu taşı elde edebilmek için birçok formül ve deneme yapılmıştır. Bu çalışmalar altın elde etmekte başarısız olmuşlardır ama bu çalışmalar modern kimyanın temellerinin atılmasına vesile olmuştur.
Simyacıların iki büyük hedefinin anahtarı olarak görülmüştür: Maddeyi altına çevirmek ve ölümsüzlüğü bulmak. Bu taşın her dokunduğu maddeyi altına çevirmesinin yanında bu taştan elde edilecek iksirin ölümsüzlüğü sağladığı düşünülür ama bu taş icat edilememiştir.

Felsefe taşından yazılı olarak bahsedildiği bilinen en eski eser Panopolisli Zosimos'un Cheirokmeta adlı eseridir (y. M.S. 300). Simya alanında yazanlar ise daha köklü bir geçmişe sahiptir. Elias Ashmole ve Gloria Mundi'nin (1620) isimsiz yazarı, simya tarihinin taşın bilgisini doğrudan Tanrı'dan alan Adem'e kadar uzandığını iddia etmektedir. Bu bilginin İncil'deki patrikler aracılığıyla aktarıldığı ve onlara uzun ömür verdiği söylenir. Taşın efsanesi İncil'deki Süleyman Tapınağı'nın tarihi ve Mezmurlar 118'de anlatılan reddedilmiş köşe taşıyla da karşılaştırılmıştır.
Taşın yaratılışını özetleyen teorik köklerin izini Yunan felsefesine kadar sürmek mümkündür. Simyacılar daha sonra klasik elementleri, anima mundi kavramını ve Platon'un Timaeus'u gibi metinlerde sunulan Yaratılış hikâyelerini kendi yöntemleri için birer analoji olarak kullanmışlardır. Platon'a göre dört element, kaosla ilişkilendirilen ortak bir kaynaktan ya da prima materia'dan (ilk madde) elde edilir. Prima materia aynı zamanda simyacıların felsefe taşının yaratılması için başlangıç maddesine verdikleri isimdir. Bu felsefi ilk maddenin önemi simya tarihi boyunca devam etmiştir. On yedinci yüzyılda Thomas Vaughan şöyle yazar: "Taşın ilk maddesi her şeyin ilk maddesiyle aynıdır."

Bizans İmparatorluğu ve İslam imparatorluklarında, erken Orta Çağ simyacıları Zosimos'un çalışmaları üzerine inşa etmişlerdir. Bizanslı ve Müslüman simyacılar metal transmutasyonu kavramından etkilenmiş ve bu süreci gerçekleştirmeye çalışmışlardır. Sekizinci yüzyılda yaşamış Müslüman simyager Cabir bin Hayyan her bir klasik elementi dört temel nitelik açısından analiz etmiştir. Ateş hem sıcak hem de kuru, toprak soğuk ve kuru, su soğuk ve nemli, hava ise sıcak ve nemlidir. Her metalin, ikisi içte ikisi dışta olmak üzere bu dört ilkenin bir bileşimi olduğu teorisini ortaya atmıştır. Bu önermeden yola çıkarak, bir metalin diğerine dönüşümünün, temel niteliklerinin yeniden düzenlenmesiyle gerçekleştirilebileceği sonucuna varmıştır. Bu değişime, Yunancada xerion ve Arapçada el-iksir (iksir kelimesi buradan türetilmiştir) olarak adlandırılan bir madde aracılık edecekti. Bu maddenin genellikle efsanevi bir taştan ("Felsefe Taşı") elde edilen kuru kırmızı bir toz (al-kibrit al-ahmar, kırmızı sülfür olarak da bilinir) olduğu düşünülürdü.
11. yüzyılda Müslüman dünyasındaki kimyacılar arasında maddelerin dönüşümünün mümkün olup olmadığı konusunda bir tartışma yaşanmıştır. Önde gelen itirazlardan biri, maddelerin transmutasyonu teorisine itibar etmeyen Fars bilgin İbn Sina'ya aitti: "Kimya zanaatından olanlar iyi bilirler ki, maddelerin farklı türlerinde hiçbir değişiklik yapılamaz, ancak böyle bir değişiklik görüntüsü yaratabilirler."
Efsaneye göre, 13. yüzyıl bilim adamı ve filozofu Albertus Magnus'un felsefe taşını keşfettiği söylenmektedir. Magnus yazılarında taşı keşfettiğini doğrulamaz, ancak "transmutasyon" yoluyla altının yaratılışına tanık olduğunu kaydetmiştir.

16. yüzyıl İsviçreli simyacı Paracelsus, diğer tüm elementlerin (toprak, ateş, su, hava) basitçe türev formları olduğunu düşündüğü keşfedilmemiş bir unsur olduğunu düşündüğü alkahest'in varlığına inanmaktaydı. Paracelsus bu unsurun aslında felsefe taşı olduğunu düşünüyordu.
İngiliz filozof Sir Thomas Browne, Religio Medici (1643) adlı manevi vasiyetnamesinde Felsefe Taşı arayışının dini yönünü tanımlarken şöyle demiştir:

Felsefe taşından aldığım bir parça (ki bu, altının mükemmel bir şekilde yüceltilmesinden daha fazla bir şeydir) bana büyük bir İlahiyat dersi verdi.
17'nci yüzyılda yayınlanan Mutus Liber adlı mistik bir metin, felsefe taşının yapımı için sembolik bir kullanım kılavuzu gibi görünmektedir. "Sözsüz kitap" olarak adlandırılan bu kitap, 15 illüstrasyondan oluşan bir derlemeydi.

J. K. Rowling'in yazarı olduğu Harry Potter serisinin ilk kitabı Harry Potter ve Felsefe Taşı'nda adı sıklıkla geçmektedir. Kitaba göre, Simyacı Nicolas Flamel taşı bulmuş ve 665 yaşındadır. Lord Voldemort bu taşın peşine düştüğünden ötürü eşi Perenelle Flamel ile ölümü seçer.

Filozof, felsefe ile uğraşan kişidir. Filozof kelimesi Antik Yunanca bilgelik aşığı anlamına gelen φιλόσοφος (filosofos) kelimesinden gelir. Cicero ve Diogenes Laertius’un, Eflâtun’un öğrencisi Herakleides Pontikos’un bugün elde bulunmayan bir eserine dayanarak verdikleri pek kesin olmayan bir rivayete göre filozof kelimesini ilk kullanan düşünür Pisagor olmuştur. (MÖ 6. yüzyıl)
Klasik anlamda, bir filozof, belirli bir yaşam tarzına göre yaşayan, insanlık durumuyla ilgili varoluşsal soruları çözmeye odaklanan biriydi; teoriler üzerine söylem yapmaları veya yazarlar hakkında yorum yapmaları gerekli değildi. Kendilerini bu yaşam tarzına en zorlu şekilde adamış olanlar filozof olarak kabul edilirdi ve tipik olarak Helenistik felsefeyi izlerlerdi.
Modern anlamda bir filozof estetik, etik, epistemoloji, bilim felsefesi, mantık, metafizik, sosyal teori, din felsefesi ve siyaset felsefesi gibi bir veya daha fazla felsefe dalına katkıda bulunan bir entelektüeldir. Bir filozof aynı zamanda sanat, tarih, ekonomi, sosyoloji, psikoloji, dilbilim, antropoloji, teoloji ve politika gibi yüzyıllar boyunca felsefeden ayrılan beşeri bilimler veya diğer bilimlerde çalışmış biri olabilir.

Antik Yunan
Sufilik
Filozoflar kronolojisi

Arapça faylasūf veya fīlasūf فيلسوف  "felsefe ile uğraşan" kelimesinden alıntıdır. Arapça kelime ise Eski Yunancadaki philósophos (φιλόσοφος)  "bilgelik seven, felsefe ile uğraşan" sözcüğünden alıntıdır. (İlk kullanımı: Pisagor, Yun. filozof (MÖ 5. yy).) Bu kelime Eski Yunanca philéō (φιλέω) "sevmek" ile Eski Yunanca sophós (σοφός)  "bilge, bilgin, üstat" kelimelerinin birleşimidir.

Femtokimya, yeni moleküller (ürünler) oluşturmak üzere kendilerini yeniden düzenleyen moleküller (reaktantlar) içindeki atomların hareketini incelemek için çok kısa zaman aralıklarında (yaklaşık 10−15 saniye veya bir femtosaniye, dolayısıyla adı) kimyasal reaksiyonları inceleyen fiziksel kimya alanıdır. 1999'da Ahmed Zevail, bu alandaki öncü çalışmaları nedeniyle, bir moleküldeki atomların, lazer ışığıyla yanıp sönen kimyasal bir reaksiyon sırasında nasıl hareket ettiğini görmenin mümkün olduğunu gösteren öncü çalışmaları nedeniyle Kimyada Nobel Ödülü'nü aldı.
Femtokimyanın biyolojik çalışmalarda uygulanması, kök halka RNA yapılarının konformasyonel açıklamasının aydınlatılmasına da yardımcı olmuştur.
Birçok yayın bu yöntemle kimyasal reaksiyonları kontrol etme olasılığını tartıştı ancak bu hala tartışmalı bir konudur. Bazı reaksiyonlardaki adımlar femtosaniye zaman çizelgesinde ve bazen attosaniye zaman ölçeklerinde gerçekleşir, ve bazen ara ürünler oluşturur. Bu ara ürünler, başlangıç ve son ürünlerin izlenmesinden her zaman elde edilemez.

En basit yaklaşım ve hala en yaygın tekniklerden biri, pompa-prob spektroskopisi olarak bilinir. Bu yöntemde, kimyasal reaksiyon sırasında meydana gelen işlemleri araştırmak için aralarında değişken zaman gecikmeli iki veya daha fazla optik vuru kullanılır. İlk vuru (pompa), tepkimeye giren maddeden birini uyararak ya da bir bağı kırarak tepkimeyi başlatır. İkinci darbe (sonda) daha sonra reaksiyonun ilerlemesini başlattıktan belirli bir süre sonra sorgulamak için kullanılır. Reaksiyon ilerledikçe, reaksiyona giren sistemin prob darbesine yanıtı değişecektir. Pompa ve prob darbeleri arasındaki zaman gecikmesini sürekli tarayarak ve yanıtı gözlemleyerek çalışanlar reaksiyonun ilerlemesini zamanın bir fonksiyonu olarak yeniden yapılandırabilir.

Femtokimya, brom ayrışmasının zamanla çözülen elektronik aşamalarını göstermek için kullanılmıştır. 400 nm lazer darbesi ile ayrıldığında, elektronlar 140 fs'den sonra tamamen ayrı ayrı atomlara lokalize olur, Br atomları 160 fs sonrası 6.0 Å ayrılır.

Femtoteknoloji
Ultrahızlı lazer spektroskopisi
Ultra kısa darbe

Andrew M. Weiner (2009). Ultrafast Optik Wiley. ISBN 978-0-471-41539-8 .

Femtokimya: Kimyasal Bağın Ultrafast Dinamiği 25 Şubat 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Ahmed H Zewail, World Scientific, 1994

Ultra hızlı lazer darbeleriyle atom ve moleküllerin kontrolü ve problanması 31 Mayıs 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Fransızlar, Fransa'da yaşayan, Fransa'nın vatandaşlığına sahip veya bir Cermen kavmi olan Frank (veya Frenk) kökenli bir halktır. "Francia" sözcüğünün kökü de bu kelimeden gelmektedir, Frenklerin yurdu ve yaşadıkları bölge anlamına gelir. Fransız kimliğinin oluşmasında önemli bir faktör olan Cermen kökenli Franklar, Frankiya'yı (Fransa) fethettiklerinde kendi dillerini bırakıp Latin dilini benimsemişlerdir ve buna müteakip Fransızca dediğimiz Latin dili ortaya çıkmıştır. Tarih boyunca Franklar, Roma kültürünün etkisinde kalarak Galya'daki yerli halklar (Kelt ve Latin kökenli topluluklar) ile karışmış ve bugünkü Fransızların ataları olmuşlardır.
Fransa tarih boyu yerel geleneklerin ve bölgesel farklılıkların bir üst kimlik yaması olmuştur. Fransızların çoğu hâlâ ana dili olarak Fransızcayı konuşsa da Oksitanca, Katalanca, Auvergnat, Korsikaca, Baskça, Flamanca, Frankonca, Alsasça, Normanca ve Bretonca kendi bölgelerinde konuşulmaya devam ediyor. Fransa'da Arapça da yaygın olarak konuşulmaktadır ve muhtemelen 21. yüzyıl itibarıyla Fransa'daki en büyük azınlık dilidir (daha önce Bretonca ve Oksitanca bu özelliği taşıyordu).
Modern Fransız toplumu bir eritme potasıdır. 19. yüzyılın ortalarından itibaren Fransa'ya, çoğunlukla İspanyollar, Portekizliler, İtalyanlar, Arap-Berberiler, Yahudiler, Sahra Altı Afrikalılar, Çinliler, Orta Doğu ve Doğu'dan gelen diğer halklardan oluşan yüksek oranda bir dış göç yaşandı. Fransa'yı evrensel değerlere sahip kapsayıcı bir ulus olarak tanımlayan hükûmet, göçmenlerin Fransız değerlerine ve kültürel normlarına bağlı kalmasının beklendiği tam bir asimilasyonu savundu. Günümüzde ise hükûmet, 1980'lerin ortasından bu yana yoğun şekilde yeni gelenlerin kendi farklı kültürlerini korumalarına izin verip onlardan yalnızca entegrasyon talep ederken, Fransa vatandaşları millet tanımını (Fransızlığı) hâlâ, Fransız yasalarında olduğu gibi, vatandaşlıkla eş değer tutuyor.
2025'ten itibaren, Fransa'nın toplam nüfusu yaklaşık 68,6 milyon olarak tahmin edilmiştir. Anakaranın yanı sıra, Fransız halkı ve Fransız kökenli insanlar dünyada, Fransa'nın denizaşırı bölgelerinde (örneğin Fransız Batı Hint Adaları) ve Fransızca konuşan nüfus gruplarına sahip olan veya olmayan yabancı ülkelerde yerli olarak bulunmaktadır. Bunlar arasında ABD (Fransız Amerikalılar), Kanada (Fransız Kanadalılar), Arjantin (Fransız Arjantiniler), Brezilya (Fransız Brezilyalılar), Meksika (Fransız Meksikalılar), Şili (Fransız Şilililer) ve Uruguay (Fransız Uruguaylılar) yer almaktadır.

Gama ışını veya gama ışıması (simge: Yunanca: γ), atom altı parçacıkların etkileşiminden kaynaklanan, belirli bir titreşim sayısına sahip elektromanyetik ışınımdır; genelde uzayda gerçekleşen çekirdeksel tepkimelerin sonucunda üretilirler. X ışınlarının ötesinde yer alırlar.
İlk defa, Paul Villard adlı Fransız kimyager-fizikçi, radyum ile çalışırken gama ışınlarını fark etti. Villard'ın fark ettiği bu ışınlara, Rutherford gama ışınımı adını vermiştir. Bu ışınlar atom çekirdeğinin enerji seviyelerindeki farklılıklardan meydana gelir. Çekirdek bir alfa veya bir beta parçacığı çıkarttıktan sonra genellikle kararlı bir durumda olmaz. Fazla kalan çekirdek enerjisi bir elektromanyetik radyasyon hâlinde yayınlanır. Yunanca: γ ile sembolize edilirler.
Gama ışınları, diğer elektromanyetik ışınlar arasında, en yüksek frekansa ve en düşük dalga boyuna sahiptirler. Taşıdıkları enerji (erke) düzeyi nedeniyle yaşayan hücrelere önemli zarar verirler. Gama ve x ışınlarının, alfa ve beta parçacıklarına göre madde içine nüfuz etme kabiliyetleri çok daha fazla, iyonlaşmaya sebep olma etkileri ise çok daha azdır. İyonize etme gücünün daha düşük olması, onun kalın cisimlerden kolayca geçmesini sağlar. Gama ışını, birkaç santimetre kalınlığındaki kurşun tuğlalarla ve sadece belli bir kısmı durdurulabilir. Madde içerisinden geçerken üstel bir fonksiyon şeklinde bir şiddet azalmasına uğrarlar. Yüksüz olduklarından elektrik ve manyetik alanda sapma göstermezler. 

Kobalt-60 ın yaymış olduğu gama ışınları ve lineer hızlandırıcı ışınlar x-ışınlarına dönüştürülerek kanser tedavisinde kullanılmaktadır.
Bu ışın dokuya en yüksek şekilde radyasyon verirken dokuyu saran katmana en düşük dozu vererek bu hastalığın yenilmesine katkı sağlanabilmektedir.

Elektromanyetik ışın
Alfa parçacığı
Beta parçacığı

https://web.archive.org/web/20050929114021/http://www.taek.gov.tr/bilgi/elkitabi_brosur/radyasyonvebiz/r11.htm

Gay-Lussac yasası, (toplam hacim yasası olarak da bilinir) Fransız kimyacı Joseph Louis Gay-Lussac'ın adıyla anılır. Gay-Lussac'a mal edilen, iki tane gaz yasası vardır. İkisi de aynı isimle anılırlar. En ünlü deneyi gazlarla yaptığı sıcaklık değişiminin inciler üzerindeki basınç değişimini dedesi Mark Lussac ile yapmıştır.
Gay-Lussac yasasına göre, bir ideal gazın toplam hacminin, hacimlerinin çarpımına oranı küçük tam sayılar halinde gösterilebilir. Bunu, Gay-Lussac 1809'da bulmuştur. 1811'de ise Amedeo Avogadro, bu bulguları kullanarak Avogadro yasasını yaratmıştır.
1802'de bulunan diğer yasa ise belirli bir miktardaki ideal gazın basıncının, kelvin birimiyle belirtilmiş sıcaklığına doğru orantılı olduğunu belirtir. Matematiksel olarak, bu aşağıdaki gibi gösterilebilir:

  
    
      
        
          
            P
            T
          
        
        =
        k
      
    
    {\displaystyle {\frac {P}{T}}=k}
  

P paskal olarak basınç,
k gaz sabiti (8.3145 J/(mol K)),
T de Kelvin olarak sıcaklıktır.
Sıcaklık, bir maddenin ortalama kinetik enerjisi olduğu için sıcaklığının arttığında kinetik enerjisinin de arttığı söylenebilir. Bu durumda, gaz parçacıkları, gazın tutulduğu kabın duvarlarıyla daha çok çarpışacağından, daha çok basınç uygularlar.
Aynı maddenin farklı durumlardaki hallerini karşılaştırmak için, yasa şu şekilde de yazılabilir:

  
    
      
        
          
            
              P
              
                1
              
            
            
              T
              
                1
              
            
          
        
        =
        
          
            
              P
              
                2
              
            
            
              T
              
                2
              
            
          
        
        
        
          y
          a
          d
          a
        
        
        
          
            P
            
              1
            
          
        
        
          
            T
            
              2
            
          
        
        =
        
          
            P
            
              2
            
          
        
        
          
            T
            
              1
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {P_{1}}{T_{1}}}={\frac {P_{2}}{T_{2}}}\qquad \mathrm {yada} \qquad {P_{1}}{T_{2}}={P_{2}}{T_{1}}}
  

Charles yasası, aynı zamanda Charles ve Gay-Lussac yasası olarak da bilinir, çünkü Charles, Gay-Lussac'ın sonuçlarını kullanarak yasayı bulmuştur. Ancak yakın zamanlarda, Gay-Lussac'ın buradaki yasaya adını verdiğinden kullanımı azalmıştır.
Gay-Lussac yasası, Boyle yasası ve Charles yasası, birlikte toplam gaz yasası'nı ortaya çıkarırlar. Bu yasaya bir de Avogadro yasası'nın eklenmesi, ideal gaz yasasını ortaya çıkarır.

Gaz, maddenin 4 temel hâlinden biridir. Bu haldeyken maddenin yoğunluğu çok az, akışkanlığı son derece fazladır. Gaz halindeki maddelerin belirli bir şekli ve hacmi yoktur. Katı bir madde ısıtıldığı zaman, katı halden sıvı, sıvı halden de gaz haline geçer. Bu duruma faz (safha) değişikliği denir. Sıvıyı meydana getiren tanecikler (atom veya moleküller) birbirlerini çeker. Sıvı ısıtıldığı zaman, tanecikler arasındaki çekim kuvveti yenilir ve tanecikler sıvı fazdan (ortamdan) ayrılarak gaz haline dönüşürler. Gazı meydana getiren tanecikler her yönde hareket edebilir ve bulundukları kabın hacmini alabilirler.
Gazlar birbiriyle her oranda karışabilir. Gazların birbiri ile oluşturdukları karışımlar homojendir. Hacimleri, dolayısıyla yoğunlukları basınç ve sıcaklığa tabidir. Genellikle gazın basınç veya sıcaklığının az miktarda değişmesi, gazın hacminde çok büyük değişiklikler meydana getirir. Bütün gazların genişleme ve sıkışma katsayıları aynıdır. Fakat sıvı ve katıların böyle bir özelliği yoktur. Bu yüzden gazlar, katı ve sıvılardan daha kolay incelenir. Hareket halindeki gaz moleküllerinin (taneciklerinin), bulunduğu kabın cidarına (duvarına) çarpması sonucu meydana gelen etkiye, gazın basıncı denir. Bir silindir içindeki gaz, piston ile sıkıştırılırsa pistonun geri itildiği, ilk haline döndürülmek istendiği görülür ki, bu yukarıdaki olayın sonucudur. Pistonu ittirmek için yapılan iş, gazın basıncına karşı yapılan iştir. İzole halde yani çevreden yalıtılmış bir gaz, sıkıştırılınca ısınır. Sıkıştırılmış gaz genişletilirse soğur, yani yine bir iş yapar ve gaz moleküllerinin ortalama hızları düşer. Böylece basınç da azalmış olur.

Gaz partikülleri noktadaki kütleli, sabit, rastgele ve doğrusal hareket yapar.
Gaz partikülleri birbirinden çok uzak mesafededirler.
Tüm çarpışmalar hızlı ve elastiktir.
Toplam enerji sabit kalır.
Sıkıştırılabilir.
Gazları oluşturan atomlar çok hızlı hareket eder.
Şekilleri yoktur.

Gazlar hakkındaki mevcut bilgilerin ana kaynakları, hava üzerindeki ilmî çalışmalar, çeşitli gazların keşfi ve ısıyla ilgili araştırmalardır.
Torricelli, hava ile deneyler yaptı ve atmosfer basıncını keşfetti. 1208'de ilk cıva barometresini yaptı. Pascal ise yüksek yerlerdeki hava basıncının deniz seviyesindekinden daha düşük olduğunu tespit etti. Otto von Guericke de, birbiri ile birleştirilmiş ve içindeki havası boşaltılmış iki yarım kürenin birbirinden ayrılması ile ilgili deneyi yaptı.

Gazların fiziksel özellikleri (Gaz kanunları)
Gaz ayırma

Gaz kromatografisi, ayrışmadan buharlaşabilen bileşiklerin ayrımı ve analizi için analitik kimyada kullanılan kromatografinin yaygın bir türüdür. Buhar-fazı kromatografisi ve gaz-sıvı ayırma kromatografisi olarak da bilinir. Yaygın olarak, belirli bir maddenin saflığını test etmek veya farklı bileşenlerden oluşan bir karışımı ayırmak (ayrıca bu bileşenlerin göreceli miktarlarını tespit edilebilmek) için kullanılır. Bazı durumlarda, bir bileşiğin belirlenmesinde de yardımcı olabilir. Preparatif kromatografide bir karışımdan saf bileşikler elde etmek için kullanılabilir.
Gaz kromatografinin hareketli fazı, genellikle helyum gibi bir inert gaz veya azot gibi reaktif olmayan bir taşıyıcı gazdır. Sabit fazı ise cam parçası içinde veya kolon diye adlandırılan metal hortum gibi inert bir katı destek üzerinde sıvı veya polimer bir mikroskopik tabakadır. Gaz kromatografisi gerçekleştirmek için kullanılan alet, gaz kromatograf (ya da "üfleyeci", "gaz ayırıcı") olarak adlandırılır.
Analiz edilen gaz bileşikleri, sabit faz ile kaplı olan kolon duvarları ile etkileşime girer. Bu, her bileşiğin farklı zamanda (bileşiğinin tutma süresinde) elüt olmasına neden olur. Gaz kromatografisinin yararlılığı, tutma süresinin karşılaştırılabilemesindedir.

Gaz kromatografisi-kütle spektrometresi

Graham difüzyon yasası, İskoç fiziksel kimyacı  Thomas Graham tarafından bulunan gazların difüzyon hareketini açıklayan yasadır.
Bu yasaya göre, gazların difüze olma (dağılma) hızı mol kütlelerinin karekökü ile ters orantılıdır:

  
    
      
        
          
            
              
                
                  Hız
                
              
              
                1
              
            
            
              
                
                  Hız
                
              
              
                2
              
            
          
        
        =
        
          
            
              
                M
                
                  2
                
              
              
                M
                
                  1
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {{\mbox{Hız}}_{1} \over {\mbox{Hız}}_{2}}={\sqrt {M_{2} \over M_{1}}}}
  

Aynı sıcaklık ve basınçta iki farklı gazın difüzyon hızları karşılaştırıldığında mol kütlesi küçük olan, büyük olana göre daha hızlı yayılır. Gazların öz kütleleri mol kütleleriyle doğru orantılı olduğundan Graham difüzyon yasası aşağıdaki şekilde yazılabilir:

  
    
      
        
          
            
              
                d
                
                  2
                
              
              
                d
                
                  1
                
              
            
          
        
        =
        
          
            
              t
              
                2
              
            
            
              t
              
                1
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {d_{2} \over d_{1}}}={t_{2} \over t_{1}}}
  

t: yayılma süresi, d: yoğunluk
Örneğin H2 gazının mol kütlesi 2'dir, O2 gazının 32'dir. Buna göre:

  
    
      
        
          
            
              
                
                  Hız H
                
              
              
                2
              
            
            
              
                
                  Hız O
                
              
              
                2
              
            
          
        
        =
        
          
            
              32
              2
            
          
        
        =
        4
      
    
    {\displaystyle {{\mbox{Hız H}}_{2} \over {\mbox{Hız O}}_{2}}={\sqrt {32 \over 2}}=4}
  

Bu sonuç hidrojen gazının oksijene göre 4 kat daha hızlı yayıldığını gösterir.

Gaz yasaları

Gümüş, elementlerin periyodik tablosunda simgesi Ag (Ag sembolü Latince argentum kelimesinden gelir) olan, beyaz, parlak, değerli bir metalik element. Atom numarası 47, atom ağırlığı 107,87 gramdır. Erime noktası 961,9 °C, kaynama noktası 1950 °C ve özgül ağırlığı da 10,5 g/cm³'tür. Çoğu bileşiklerinde +1 değerliklidir. Günümüzde Dünya'da 52 yıllık gümüş rezervi kaldığı tahmin ediliyor. Yeni gümüş rezervleri keşfedilmezse 2078 yılında Dünya'daki gümüş rezervlerinin tükenebileceği tahmin ediliyor. En çok gümüş üretimi yapan ülkeler Meksika, Çin, Peru Şili ve Avustralya'dır.

Gümüş çok eski zamanlardan beri bilinmekle birlikte yine de altın ve bakırdan sonra keşfedilmiştir. Altın az olmasına rağmen, dünyanın her yanına yayılması sebebiyle daha önce kullanılmaya başlanmıştır. Ayrıca tabii halde gümüş az olup, çok derinlerde bulunuyordu. Gümüşün MÖ 3100 yıllarında Mısırlılar ve MÖ 2500 yıllarında Çinliler ve Farslar tarafından kullanıldığı belirtilmiştir. Yunan tarihinde Atina'daki gümüş madenlerine rastlanır. MÖ 800 yıllarına doğru gümüş, Nil nehri havalisinde para olarak kullanılmaya başlanmıştır. Gümüşü ilk olarak Romalıların işlemeye başladıkları iddia edilmektedir. Endüstri ilerledikçe daha karışık ve saf olmayan gümüş filizleri üzerinde çalışılmaya başlandı. Bugün gümüş büyük bir nisbette bakır, kurşun ve çinko üretimindeki yan ürünlerden elde edilir.

Çok eskiden gümüş, dünyanın birçok yerlerinde az miktarda bulunan doğal gümüş kaynaklarından elde ediliyordu. Doğal gümüş; saf veya daha çok altın, bakır, cıva ve diğer metallerle alaşımlar halinde bulunuyordu. Norveç'te, Güney Peru'da, Colorado'da kazılarda işlenmiş büyük külçeler bulunmuştur. İspanya'da 1860'ta sekiz tonluk bir külçe çıkartılmıştır. Gümüş, daha çok yer kabuğuna dağılmış bileşikler hâlinde bulunur. En çok rastlanan gümüş filizleri; argentit (Ag2S) ve gümüş klorür (AgCl) olmaktadır. Arsenik veya antimonla karışmış sülfür filizleri de vardır.

Gümüş, tarihte çeşitli yöntemlerle cevherlerinden ayrılmıştır. En eski metotlardan biri, kurşunla karıştırma yöntemidir. Bu yöntemde gümüş cevherleri veya saf olmayan gümüş ürünleri kurşun veya kurşun filizleriyle basit bir fırında eritilir ve gümüş-kurşun karışımı elde edilir. Buradan da kolay bir şekilde saf gümüş kazanılır.
Diğer bir yöntem de, amalgama metodudur. Çamur haline getirilen gümüş cevherleri, tuz ve cıvayla muamele edilerek, elementel gümüş elde edilir. Bundan başka, siyanat yöntemi gibi başka gümüş elde etme yöntemleri de geliştirilmiştir. Türkiye'de en fazla gümüş üretimi Kütahya Gümüşköy'de gerçekleştirilmektedir.Kütahya ilinin dışında; Mardin, Gaziantep, Trabzon, Gümüşhane, Ardahan, Antalya, Bursa, Niğde, İzmir, Elazığ, Amasya ve Balıkesir illerinden de gümüş çıkarılmaktadır.

Gümüş, ışığı çok iyi yansıtan, dövülebilen, sünek bir metaldir. Bir gram gümüşten 2 km uzunluğunda ince tel çekilebilir. Elektrik sistemde küp ve altıgen olarak kristallenir. Koordinasyon sayısı altı olduğu hallerde, yaklaşık atom çapı 1,444 angström değerini alır.
Atmosferde oksitlenmeye karşı büyük bir mukavemet gösterir. Bakırdan daha zor, altından ise daha kolay oksitlenir. Standart elektrot potansiyeli 0,7978 V dur. Asitlere ve birkaç organik maddeye karşı dayanıklıdır. Fakat nitrik asit ve derişik sıcak sülfürik asitte kolayca eritilir. Ayrıca kükürt ve birçok kükürt bileşikleriyle hemen birleşir. Gümüş eşya üzerindeki kararmanın sebebi, havadaki hidrojen sülfür ve yumurta gibi bazı yiyeceklerde bulunan kükürttür.
Periyodik tabloda ağır metaller grubu içinde yer alan gümüşün, çoğu özellikleri bakırın özelliklerine benzemekle beraber bakır, çoğu bileşiklerinde iki değerlikli olması ile gümüşten farklıdır.

Saf gümüş kolay paslanmaz. Elektrik ve ısıyı çok iyi iletir. Fakat, çok yumuşak olup, mekanik kuvvete karşı direnci azdır. Ayrıca atmosferde parlaklığını kaybederek donuklaşır. Bu sebepten daha sert diğer metallerle alaşımları halinde kullanılır.
Gümüşün kadmiyum ve çinko ile yaptığı alaşımlar, parlaklığını çok daha yavaş kaybeder. Buna antimon ve kalay ilave edilirse, bu parlaklık ve dayanıklılık daha da artar. Gümüşün diğer metallerle yaptığı daha birçok alaşımları vardır. Bunlar endüstride saf gümüşten çok daha fazla kullanılır, çok pahalı olması bunun en büyük nedenlerindendir.

Gümüş, bileşiklerinde ekseriyetle bir (+1) değerlidir. Bilinen pek çok bileşiğinden önemlileri şunlardır.
Gümüş oksit (Ag2O): Gümüş nitrat çözeltisi, sodyum veya potasyum hidroksit ile muamele edilirse, kahverengi bir çökelti meydana gelir. Dayanıklı değildir ve 300 °C'nin üzerine ısıtılırsa, tamamen gümüşe dönüşür.
Gümüş sülfür (Ag2S): Doğada argentit minerali halinde bulunur. Gümüş tuzunun çözeltisi üzerinden hidrojen sülfür geçirmekle elde edilen kararlı bir bileşiktir.
Gümüş nitrat (AgNO3): En önemli gümüş tuzudur. Renksiz ağır kristaller teşkil eder. Tıpta dağlamak maksadıyla kullanılır. Siğil tedavisinde çok iyidir. Ayrıca deriyi ve organik maddeleri karartmada tercih edilir. Deriyi kararttığından "cehennem taşı" ismini almıştır. Suda ve alkolde kolayca çözündüğünden, birçok gümüş bileşiklerinin elde edilmesinde ilkel madde olarak kullanılır. En çok kullanıldığı yerler; başta fotoğrafçılık olmak üzere, mürekkepler, saç boyası yapımı ve gümüş kaplamacılığıdır.
Gümüş siyanür (AgCN): Gümüş tuzuna sodyum veya potasyum siyanürün ilave edilmesiyle meydana gelen zehirli beyaz bir tuzdur. Alkali siyanürlerle kompleks siyanürler teşkil eder. Bu tuzlar da kaplamacılıkta önemlidir.
Gümüş halojenürler: Gümüş klorür (AgCl), gümüş bromür (AgBr), gümüş iyodür (AgI); gümüş nitrat çözeltisine halojen tuzları ilavesiyle elde edilirler. Hepsi de ışığa karşı hassas olup, fotoğrafçılık endüstrisinde önemli yerleri vardır. Altın atomunun yarıçapı, gümüş atomu yarıçapından daha küçük olduğu için gümüş daha bir iletkendir.

Gümüş' ün kullanıldığı alanları sıralayacak olursak;
fotoğraf sanayii, elektronik, para imali, süs eşyası ve takı yapımı, alaşımlar, dişçilik ‘tir.
Ayrıca, yapay yağmur yağdırmakta, ayna sırlarının yapımında, bilgisayar röle kontaklarında, pil yapımında da kullanılmaktadır.Gümüş elektriği çok iyi geçirdiğinden ve kolayca tel haline geldiğinden, elektrik teli olarak kullanılmaktaydı. Fakat nadir bulunması ve kıymeti dolayısıyla, artık bu amaçla kullanılmamaktadır. Bugün daha ziyade süs eşyası üretiminde, ayna yapımında, fotoğrafçılıkta, bazı ilaçlar ve alaşımların hazırlanmasında kullanılır. Bazı gümüş paralar, %90 gümüş, %10 bakır alaşımından yapılmıştır. Gümüş eşyada (%92,5 gümüş + %7,5 bakır) kullanılır.
Saf gümüş, aynı zamanda asetik asit, boyalar ve fotoğraf maddeleri elde etmede de kullanılır. Keza toz halinde gümüş, cam ve ahşabı elektrik iletkeni yapmak için yeni seramik tipi kaplama işlerinde kullanılmaktadır.
Gümüş zeolitler, acil durumlarda, deniz suyundan içilebilir su elde etmek için kullanılabilmektedir.

Gümüş kaplanacak parçalar, anodu gümüş olan elektrolitik banyoda katoda bağlanırlar. Banyodaki elektrolit, sodyum arjantisiyanür, NaAg(CN)2 veya benzeri bir kompleks gümüş tuzudur. Bu tür elektrolitler diğerlerine, mesela gümüş nitrata (AgNO3) göre kaplanacak yüzeyin daha düzgün kaplanmasını sağlarlar.

Gümüş eşya yüzeyinde kararma meydana getiren gümüş sülfür (Ag2S), çoğu kez bir aşındırıcı toz kullanılarak temizlenir. Bu yöntemle yüzeyden gümüş aşınması, gümüş ve gümüş alaşımı eşya için pek zararlı görülmemekle birlikte, özellikle gümüş kaplamalar için uygun değildir. Temizleme, kimyasal yoldan basitleştirilerek:
3Ag2S + 2Al → Al2S3 + 6Ag
şeklinde ifade edilebilen bir seri tepkimeden istifade edilerek gerçekleştirilebilmektedir. Bunun için şöyle hareket edilir: Suyun bir litresine bir yemek kaşığı çamaşır sodası ve bir kaşık sofra tuzu katılarak, emaye bir kap içinde hazırlanmış çözelti, kaynar sıcaklığa getirilir. Kabın dibine alüminyum bir tabak konulur. Bunun üzerine her tarafının çözelti içinde kalmasına dikkat edilerek gümüş eşya yerleştirilir. Üç dakika kaynatılır. Sonra gümüşler sıcak suda durulanır. Gümüşler temiz ve parlak hale gelir. Burada elektro-kimyasal bir reaksiyon meydana gelmekte, soda-tuz çözeltisi elektrolit görevi yapmaktadır.

Altın standardı gibi, temel para biriminin gümüşle tanımlandığı bir para sistemidir. Gümüş sikke basımı, gümüşün serbestçe ithal ve ihraç edilebilmesi mümkündür. Dünyada gümüş standardı 20.yüzyılın erken dönemlerine kadar Çin, Meksika ve bazı küçük ülkeler tarafından kullanılmıştır.

Som gümüş

Gıda kimyası gıdada bulunan başlıca bileşenleri (karbonhidrat, yağ, protein, minareller, vitaminler, su), gıdayı oluşturan renkleri, tatları ve meydana gelen reaksiyonlar gibi pek çok farklı konuları ele almaktadır.
Gıda, insanların ve hayvanların yaşamsal fonksiyonlarını devam ettirebilmek için yiyip içtikleri (tütün ve ilaç hariç ), hayatlarının kaynağını oluşturan ham (işlenmemiş), yarı işlenmiş veya tam işlenmiş her türlü maddedir.
Kimya, maddelerin temel yapılarını, bu yapıların birleşimlerini, dönüşümlerini, bu yapıları çözümleme, birleşim ve üretim yöntemlerini inceleyen bilim dalı olarak tanımlanmaktadır.
Bu iki dalın birleşiminden oluşan gıda kimyası ise; yapısı, özellikleri, gıdalarda ve bileşenlerinde meydana gelen değişiklikleri inceleyen bilim dalı olarak ortaya çıkmıştır. Başka bir tanımı ise: Gıda kimyası, gıdaların bileşimindeki komponentlerin (bir bileşikteki her bir element) tek tek ve bir arada olduklarında kimyasal davranışlarını inceleyen bilim dalı olarak tanımlanmaktadır.

Gıda ve beslenmeye bilimsel yaklaşım, J. G. Wallerius, Humphry Davy ve diğerlerinin çalışmalarında tarım kimyasına dikkat edilerek ortaya çıktı. Örneğin, Davy, Birleşik Krallık'ta, dünya çapında mesleğin temeli olarak hizmet verecek olan, Tarımsal Kimya'nın Unsurları Kursunda (1813) Tarım Kimyası'nı yayınladı ve beşinci baskıya girmiştir. Daha önceki çalışmalar, malik asidi 1785'te elmalardan izole eden Carl Wilhelm Scheele'nin çalışmasını içeriyordu. Liebig'in gıda kimyası hakkındaki bazı bulguları 1848'de Lowell Massachusetts'te Eben Horsford tarafından çevrilmiş ve yayınlanmıştır.

1874'te analitik yöntemleri halkın yararına uygulamak amacıyla Kamu Analistleri Derneği kurulmuştur. İlk deneyleri ekmek, süt ve şaraba dayanmaktadır.
Gıda arzının kalitesi, ağırlıklı olarak gıda için endişe dışında olmuştur. Ayrıca, 1950'lerde kasıtlı kontaminasyondan sonra kimyasal gıda katkı maddeleriyle başlayacak olan gıda tedarikinin kalitesi, özellikle de gıda kirliliği ve kontaminasyon sorunları için endişe dışındaydı. Dünya çapında kolejlerin ve üniversitelerin gelişmesi, özellikle de Amerika Birleşik Devletleri'nde, gıda kimyasının yanı sıra diyet maddelerinin araştırılmasıyla, en önemlisi de 1907-11'deki Tek Tahıl deneyiyle genişlemiştir.
19. yüzyılın sonlarında Birleşik Devletler Tarım Bakanlığı'nda Harvey W. Wiley tarafından yapılan ek araştırma, 1906'da Birleşik Devletler Gıda ve İlaç İdaresi'nin kurulmasında kilit bir faktör olacaktır.
Amerikan Kimya Topluluğu, Tarım ve Gıda Kimyası Bölümünü 1908'de kurarken, Gıda Teknolojisi Uzmanları Enstitüsü 1995'te Gıda Kimyası Bölümünü kurmaktadır.
Gıda kimyası kavramları genellikle reoloji, taşıma fenomeni teorileri, fiziksel ve kimyasal termodinamik, kimyasal bağlar ve etkileşim kuvvetleri, kuantum mekaniği ve reaksiyon kinetiği, biyopolimer bilimi, koloidal etkileşimler, çekirdeklenme, cam geçişleri ve donma / düzensiz veya kristal olmayan katılardan alınmaktadır. Bu nedenle "Gıda Fiziksel Kimyası" bir temel alanıdır.

Yiyeceklerin önemli bir bileşeni olan su, et ürünlerinde %50'den fazla; marul, lahana ve domates ürünlerinde %95'e kadar herhangi bir yeri kapsayabilmektedir. Ayrıca, uygun şekilde işlenmezse bakteri üremesi ve yiyeceklerin bozulması için mükemmel bir yer olma özelliğini taşımaktadır. Gıdada bunun ölçülmesinin bir yolu, işleme sırasında birçok gıdanın raf ömründe çok önemli olan su aktivitesidir. Çoğu durumda gıda korumanın anahtarlarından biri, raf ömrünü uzatmak için su miktarını azaltmak veya suyun özelliklerini değiştirmektir. Bu tür yöntemler dehidrasyon, dondurma ve soğutmayı içerir. Bu alan, "gıdaların üretimi, taşınması ve depolanması sırasında meydana gelen reaksiyonların ve dönüşümlerin fizyokimyasal prensiplerini" kapsamaktadır.
Bunun yanında suyun sertliğininde farklı olması, farklı durumlara yol açmaktadır. Örneğin; et ve baklagiller sert suda zor pişerlerken, sert su ile yapılan çay ve kahvenin tadı kötüleşmektedir.

Karbonhidratlar (KH) bitkilerde kuru maddenin %90'dan fazlasını oluşturmaktadırlar. Doğada bolca bulunan karbonhidratlar, gıdaların en yaygın bileşenidir.

Genel formülü Cn(H2O)n şeklindedir. Karbonhidratlar  monosakkarit, disakkarit, oligosakkarit ve polisakkarit formlarında bulunabilmektedir. Monosakkaritlerden biri olan fruktoz serbest halde, glikozla beraber tatlı meyvelerde ve çiçek nektarlarında, bitkilerin tatlı kısımlarında bulunur. Birleşik formda ise rafinoz ve polisakkaritlerin yapısında yer almaktadır. Yüksek bir tatlılık derecesi olan fruktoz; gazlı içeceklerde, meyveli sodalarda ve soğuk çayda "fruktoz şurubu" formunda kullanılmaktadır.
Olisakkaritler; bebek mamaları, fermente süt ürünleri, kahvaltılık tahıllar, dondurma ve fırıncılık ürünlerinde yaygın olarak kullanılmaktadırlar.
Polisakkaritler, bitki ve hayvanlarda depo görevi görürken; bazıları jelleşme özelliği göstermektedir. Polisakkaritlerden biri olan nişasta, tüm bitkilerde bulmaktadır. Tohum, yumru ve kökler nişastaca zengin kısımlardır. Teknik olarak patates, mısır, buğday ve pirinçten elde edilen nişasta, alkol üretiminde, glikoz şurupları yapımında ve tatlıcılıkta önemli bir yere sahip olabilmektedir.

Lipitler kutuplu bir yapıya sahip olmadıklarından dolayı suda çözünmezler veya çok az çözünmektedirler. Eter, kloroform, benzen, aseton gibi organik çözücülerde çözünebilmekte olan lipitler, karbon, hidrojen ve oksijenden oluşmaktadır. Ayrıca yapılarında çeşitli farklılıkları oluşturan fosfor ve azot elementleri de bulunabilmektedir. Karbonhidratlar ve proteinlere göre daha fazla enerji veren lipitlerin en önemli formlarından biri trigliseritlerdir.
Lipitler canlı vücudunda çeşitli görevlere sahiptirler. Lipit çeşitlerinden biri olan fosfolipitler, hücre zarının önemli bir bileşenini oluşturmaktadırlar. Lipitler glikozla birleşerek glikolipitleri, proteinlerle birleşerek lipoproteinleri oluşturmaktadırlar.
Lipitlerin hücrede yanması ile çok miktarda metabolik su açığa çıkmaktadır. Kış uykusuna yatan hayvanların ve uzun yolları kullanan hayvanların vücudunda depo ettikleri yağın yakılması sonucu enerji sağlanırken, açığa çıkan metabolik su da ihtiyaç duyulduğunda kullanılabilmektedir.
Gıdalardaki lipitler, mısır, soya fasulyesi gibi tahılların, hayvansal yağlardan elde edilen yağlarını içerir ve süt, peynir ve et gibi birçok gıdanın parçalarıdır. Aynı zamanda vitamin taşıyıcı olarak da hareket etmektedirler.

Proteinler, ortalama bir canlı hücrenin kuru ağırlığının% 50'sinden fazlasını oluşturmaktadır. Çok karmaşık makromoleküllerdir. Ayrıca hücrelerin yapısında ve işlevinde temel bir rol oynamaktadırlar.  Esas olarak karbon, nitrojen, hidrojen, oksijen ve bir miktar sülfürden oluşmaktadırlar. Ayrıca demir, bakır, fosfor veya çinko da içerebilmektedirler.
Gıdada proteinler büyüme ve hayatta kalmak için gereklidir ve gereksinimler kişinin yaşına ve fizyolojisine (örneğin hamilelik) bağlı olarak değişmektedir. Protein genellikle hayvansal kaynaklardan elde edilmektedir. Örneğin; et, süt, yumurta vb. gıdalar örnek olarak verilebilmektedir. Kabuklu yemişler, tahıllar ve baklagiller bitkisel protein kaynakları sağlamaktadır. Sebzelerden tam protein besin kotası elde etmek için sebze kaynaklarının protein kombinasyonu kullanılmaktadır.
Gıda alerjisi olarak protein hassasiyeti ELISA (Enzim Bağlı İmmunosorbent Analizi ) testi ile tespit edilmektedir.

Vitaminler, vücuttaki temel metabolik reaksiyonlar için küçük miktarlarda gerekli olan besinlerdir. Bunlar beslenmede suda çözünür (Vitamin C ) veya yağda çözünür (Vitamin E ) olarak parçalanmaktadır. Yeterli miktarda vitamin alımı beriberi, anemi ve iskorbüt gibi hastalıkları önleyebilirken, aşırı dozda vitamin mide bulantısı ve kusmaya ve hatta ölüme neden olabilmektedir.

Mineral maddeler hem bitkisel hem de hayvansal gıda maddelerinde bulunabilmektedirler. Bitkiler ihtiyaç duydukları mineral maddeleri topraktan karşılarken, hayvanlar ise bitkisel gıdalar ve direkt tuz ilavesi ile almaktadırlar. İnsanlar ise minarel ihtiyaçlarını bitkisel ve hayvansal gıdalardan karşılamaktadırlar. İnsan vücudu başlıca Ca, P, Mg, K, Na, Fe, Zn yi yüksek miktarlarda (major elementler) içerirken; I, Mn, Cu, Fl, Cr, Se, Ce ve Mo yu ise daha az miktarda (iz elementler) içermektedir.
Mineral maddeler gıdalarda çok az miktarda bulunmaktadır. Bunlar inorganik bileşikler olup, toplam vücut ağırlığının % 4' üne karşılık gelmektedir. Mineralsiz bir vücut sağlığı düşünülemezken; genel olarak bazı mineraller gıdaların işlenmesi, öğütülmesi, soyulması, kabuklarının ayrılması sırasında kaybolmaktadır. Bazı minerallerde gıdalara geniş miktarlarda ilave edilebilirken, mineral eksikliğinde olduğu gibi fazlalığında da bazı problemler (toksik etki) oluşabilmektedir. Mesela bakır kaplarda pişirilen yemekten kaynaklanan zehirlenmeler yaygın olarak görülebilmektedir. Gıdaların hazırlanması ve işlenmesinde mineral kaybının en aza indirilmesi için yeşil sebzeleri, yeşil meyveleri, kabuklu hububatları (tahılları), kepekli ekmeği beslenmede bulundurmaya dikkat edilmelidir.
Bir gıdanın mineral içeriği o gıdanın elde edildiği ham maddeden (işlenmemiş kısımdan) kaynaklanmaktadır. Bu nedenle gıdalarda yer alan minerallerin beslenmedeki yeri, fizyolojik değerleri ve gıdalarda bulunduğu konumu üretim sırasında üzerinde önemle durulması gereken konuların başında yer almaktadır.
Gıdanın üretildiği alet-ekipman ve kaplardan; depolama sırasında, ambalajdan taşınan metaller ürünün mineral içeriğinde yer alabilmektedir. Gıdanın doğal yapısında yer alan ve dışarıdan taşınan minerallerin gıdanın kalitesiyle yakından ilişkisi de oldukça fazla yer almaktadır. Örneğin, bazı metaller işlenmiş meyve ve sebzelerde renk değişikliğine sebep olmaktadır. Bazı metaller ise gıdada üretim ve depolama sırasında meydana gelen, tat ve koku değişikliklerinden sorumlu olmaktadırlar. Pek çok metal gıdayı olumsuz etkileyerek bazı elzem (gerekli ) besin öğelerinin kaybına neden olabilirken, en büyük mineral kaybı tahılların öğütülmesi ile gerçekleşmektedir. Bu nedenle diyette yüksek rafine gıdaların

Hammurabi (y. MÖ 1810 – y. MÖ 1750), Amori kökenli Birinci Babil Hanedanlığı'nın altıncı kralıdır. Orta kronolojiye göre y. MÖ 1792'den y. MÖ 1750'ye kadar hüküm sürmüştür. Hammurabi'den önce, sağlığı bozulduğu için tahttan feragat eden babası Sin-Muballit hükümdarlık yapmıştır. Hammurabi, hükümdarlığı sırasında Elam bölgesiyle Larsa, Eşnunna ve Mari şehir devletlerini fethetmiştir. Asur Kralı I. İşme-Dagan'ı devirip İşme-Dagan'ın oğlu Mut-Aşkur'u haraç ödemeye zorlayarak neredeyse Mezopotamya'nın tamamını Babil egemenliği altına almıştır.
Hammurabi daha çok, yayımladığı Hammurabi Kanunları ile bilinir ve bu kanunları, Babil'in adalet tanrısı Şamaş'tan aldığını iddia etmiştir. Suçun mağdurunu tazmin etmeye odaklanan Ur-Nammu Kanunları gibi daha önceki Sümer yasalarının aksine Hammurabi Kanunları, failin fiziksel cezasına daha fazla vurgu yapan ilk kanunlardan biridir. Her bir suç için belirli cezalar öngörmüştür ve masumiyet karinesini tesis eden ilk kanunlar arasındadır. Modern standartlara göre cezaları son derece sert olsa da haksızlığa uğrayan bir kişinin cezalandırmada ne yapılmasına izin vermesine ilişkin kısıtlamalar koymayı amaçlamıştır. Hammurabi Kanunları ile Tevrat'taki Musa Kanunları çok sayıda benzerlikler içerir.
Hammurabi, yaşadığı dönemde birçok kişi tarafından bir tanrı olarak anılmış ve ölümünden sonra ise uygarlığı yayan ve tüm halkları, Babillilerin ulusal tanrısı Marduk'a saygı göstermeye zorlayan büyük bir fatih olarak görülmüştür. Sonradan askeri başarılarının önemi azaltılmış ve ideal kanun koyucu rolü, mirasının birincil yönü olmuştur. Daha sonraki Mezopotamyalılar için Hammurabi'nin hükümdarlığı, uzak geçmişte meydana gelen tüm olayların referans çerçevesi haline gelmiştir. Kurduğu imparatorluk çöktükten sonra bile, örnek bir yönetici olarak hala saygı görmüş ve Yakın Doğu'daki birçok kral Hammurabi'nin kendi atası olduğunu iddia etmiştir. Hammurabi, on dokuzuncu yüzyılın sonlarında arkeologlar tarafından yeniden keşfedilmiştir ve o zamandan beri hukuk tarihinde önemli bir figür olarak görülmektedir.

Hammurabi, Babil şehir devleti Amori Birinci Hanedanı'nın kralıydı ve gücünü babası Sin-Muballit'ten miras almıştır. Babil, Orta ve Güney Mezopotamya ovalarını çevreleyen ve bereketli tarım arazilerinin kontrolü için birbirleriyle savaşan, büyük ölçüde Amoriler tarafından yönetilen şehir devletlerinden biriydi. Mezopotamya'da birçok kültür bir arada bulunmasına rağmen Babil kültürü, Hammurabi yönetimindeki Orta Doğu'daki okuryazar sınıflar arasında bir dereceye kadar öne çıkmıştır. Hammurabi'den önce gelen krallar, MÖ 1894'te nispeten küçük bir şehir devleti kurmuşlardı ve bu, şehrin dışındaki küçük bölgeleri kontrol ediyordu. Babil, kuruluşundan yaklaşık bir asır sonra Elam, Asur, İsin, Eşnunna ve Larsa gibi daha eski, daha büyük ve daha güçlü krallıkların gölgesinde kalmıştır. Ancak babası Sin-Muballit, Babil hegemonyası altında merkezi Güney Mezopotamya'nın küçük bir bölgesinde yönetimini sağlamlaştırmaya başlamış ve hükümdarlığı sırasında Borsippa, Kiş ve Sippar'ın küçük şehir devletlerini fethetmiştir.
Böylelikle Hammurabi, karmaşık bir jeopolitik durumun ortasında küçük bir krallığın kralı olarak tahta çıkmıştır. Güçlü Eshnunna Krallığı, Dicle Nehri'nin üst kısmını kontrol ederken Larsa nehir deltasını kontrol ediyordu. Mezopotamya'nın doğusunda, düzenli olarak saldırı yapan ve Güney Mezopotamya'nın küçük devletlerinden haraç alan güçlü Elam Krallığı vardı. Küçük Asya'daki asırlık Asur kolonilerini miras almış olan Asur kralı I. Şamşi-Ahad, Kuzey Mezopotamya'daki topraklarını Levant ve Orta Mezopotamya'ya kadar genişletmiş ancak zamansız ölümü, imparatorluğunun bir şekilde parçalanmasına sebep olmuştur.
Hammurabi'nin saltanatının ilk birkaç yılı oldukça huzurlu geçmiştir. Hammurabi, gücünü şehir surlarını savunma amacıyla yükseltmek ve tapınakları genişletmek de dahil olmak üzere bir dizi bayındırlık işi yapmak için kullanmıştır. Yaklaşık MÖ 1801'de, Zagros Dağları boyunca önemli ticaret yollarının üzerinde bulunan güçlü Elam Krallığı, Mezopotamya ovasını işgal etmiştir. Elam, ova devletler arasındaki müttefikleriyle Eşnunna Krallığı'na saldırmış ve krallıkla bir dizi şehri yok etmiş ve ilk kez ovanın bazı kısımlarına egemenliğini dayatmıştır.

Elam konumunu pekiştirmek için Hammurabi'nin Babil Krallığı ile Larsa Krallığı arasında bir savaş başlatmaya çalışmıştır. Hammurabi ile Larsa kralı, bu oyunu keşfettiklerinde bir ittifak kurmuş ve Larsa'nın askeri girişime büyük bir katkısı olmasa da Elamlıları yenmeyi başarmışlardır. Larsa'nın yardımına gelememesinden öfkelenen Hammurabi, güneydeki bu güce düşman olmasıyla y. MÖ 1763 yılına kadar Aşağı Mezopotamya ovasının tamamının kontrolünü ele geçirmiştir. Güneydeki savaş sırasında Hammurabi'ye kuzeydeki Yamhad ve Mari gibi müttefikleri tarafından yardım edildiğinden kuzeydeki askerlerin yokluğu karışıklığa yol açmıştır. Genişlemesine devam eden Hammurabi, karışıklığı bastırarak yönünü kuzeye çevirmiş ve kısa süre sonra Eşnunna'yı yok etmiştir. Daha sonra Babil orduları, Babil'in eski müttefiki Mari de dahil olmak üzere kalan kuzey eyaletlerini fethetmiş ancak Mari'nin fethinin herhangi bir gerçek çatışma olmaksızın teslim olma şeklinde gerçekleşme ihtimalim de mevcuttur.
Hammurabi, Mezopotamya'nın kontrolü için Asurlu I. İşme-Dagan ile uzun süreli bir savaşa girmiş ve her iki kral da üstünlük elde etmek için küçük devletlerle ittifaklar kurmuştur. Sonunda Hammurabi galip gelmiş ve İşme-Dagan'ı ölümünden hemen önce devirmiştir. Asur'un yeni kralı Mut-Aşkur, Hammurabi'ye haraç ödemek zorunda kalmıştır.
Hammurabi sadece birkaç yıl içinde tüm Mezopotamya'yı kendi yönetimi altında birleştirmeyi başarmıştır. Asur Krallığı yıkılmamış ancak hükümdarlığı sırasında haraç ödemek zorunda kalmış ve bölgedeki büyük şehir devletlerinden sadece Levant'ın batısındaki Halep ile Qatna bağımsızlıklarını korumuştur. Bununla birlikte Diyarbekir'in kuzeyinde Hammurabi'nin bir steli bulunmuş ve burada "Amorilerin Kralı" unvanını almıştır.
55 tanesi Hammurabi'ye ait mektup olmak üzere Hammurabi ve haleflerinin saltanatlarına tarihlenen çok sayıda sözleşme tableti bulunmuştur. Bu mektuplar, sellerle uğraşmaktan ve kusurlu bir takvimde değişiklik yapılmasını zorunlu kılmaktan Babil'in devasa hayvan sürülerinin bakımını yapmaya kadar, bir imparatorluğu yönetmeye dair günlük tecrübelere dair bir bakış sunmaktadır. Hammurabi ölünce imparatorluğun idaresi y. MÖ 1750'de oğlu Samsu-iluna'ya geçmiş ve oğlunun yönetimi altında Babil İmparatorluğu hızla çözülmeye başlamıştır.

Hammurabi Kanunları, günümüze ulaşan en eski kanunlar değildir. Ur-Nammu Kanunları, Eşnunna Kanunları ile Lipit-İştar Kanunları daha önceden yazılmıştır. Bununla birlikte, Hammurabi Kanunları bu eski kanun kurallarından belirgin farklılıklar gösterir ve sonuç olarak daha etkili olduğunu kanıtlamıştır.
Hammurabi Kanunları, bir stel üzerine yazılmış ve çok az kişinin okuryazar olduğu düşünülse de herkesin görebilmesi için halka açık bir yere yerleştirilmiştir. Stel daha sonra Elamlar tarafından ganimet olarak ele geçirilmiş ve başkentleri Susa'ya götürülmüş, 1901'de İran'da yeniden keşfedilmiş ve günümüzde Paris'teki Louvre Müzesi'nde sergilenmektedir. Yazmanlar tarafından 12 tablete yazılmış olan Hammurabi Kanunları, 282 yasa içerir. Daha önceki yasaların aksine Babil'in günlük dili olan Akadca yazılmasıyla şehirdeki herhangi bir okur yazar kişi tarafından okunabilirdi. Daha önceki Sümer hukuk kuralları, suçun mağdurunu tazmin etmeye odaklanmışken Hammurabi Kanunları, bunun yerine faili fiziksel olarak cezalandırmaya odaklanmıştır. Hammurabi Kanunları, haksızlığa uğrayan bir kişinin cezalandırmada ne yapılmasına izin vermesine ilişkin kısıtlamalar koyan ilk yazılı hukuk kurallarından biridir.
Kuralların yapısı çok özeldir ve her bir suç belirli bir ceza alır. Modern standartlara göre cezalar çok sert olma eğilimindedir ve birçok suç; ölüm, şekil bozukluğu veya "göze göz, dişe diş" (Lex Talionis "Kısas Yasası") âdetiyle sonuçlanmıştır. Kanun aynı zamanda masumiyet karinesi fikrinin en eski örneklerinden biridir ve ayrıca sanık ile davacının kanıt sunma fırsatına sahip olduğunu da belirtir. Ancak, öngörülen cezayı değiştirecek hafifletici koşullara ilişkin bir hüküm yoktur.
Stelin tepesindeki bir oymada Hammurabi'nin yasaları Babil'in adalet tanrısı Şamaş'tan aldığını tasvir eder ve önsözde Hammurabi'nin, yasaları halka ulaştırmak için Şamaş tarafından seçildiği belirtilir. Bu anlatı ile Çıkış Kitabı'nda Yehova tarafından Sina Dağı'nın tepesinde Musa'ya verilen Ahit Kitabı arasında paralellikler ile iki kanunname arasındaki benzerlikler, ikisinin de Semitik bir arka planda ortak bir soydan geldiği fikrini oluşturur. Bununla birlikte, önceki kanun kodlarının parçaları bulunmuş ve buna göre Musa'ya ait kanunlarının doğrudan Hammurabi Kanunları'ndan esinlenmesi olası değildir. Bazı akademisyenler buna itiraz etmiştir: David P. Wright, Yahudi Ahit Kanunu'nun "doğrudan, öncelikle ve tamamen" Hammurabi Kanunları'na dayandığını savunur. 2010 yılında, İbrani Üniversitesi'nden bir arkeolog ekibi, İsrail'deki Hazor'da MÖ 18 veya 17. yüzyıla tarihlenen, açıkça Hammurabi Kanunları'ndan türetilen yasaları içeren bir çivi yazısı tablet keşfetmiştir.

Hammurabi'ye MÖ 2. binyılın diğer tüm krallarından daha çok saygı gösterilmiş ve yaşadığı dönemde bir tanrı olarak ilan edilmenin eşsiz onuruna sahip olmuştur. "Hammurabi, benim tanrımdır" anlamına gelen "Hammurabi-ili" kişi adı, hükümdarlığı sırasında ve sonrasında yaygınlaşmıştır. Ölümünden kısa bir süre sonra yazılan yazılarda Hammurabi, esas olarak üç başarı için anılır: savaşta zafer kazanmak, barış getirmek ve adalet getirmek. Hammurabi'nin fetihleri, medeniyeti tüm uluslara yaymak için kutsal bir misyonun parçası olarak görülmeye başlanmıştır. Ur'da bulunan bir stel, kötülüğü boyun eğmeye ve tüm insanları Marduk'a ibadet etmeye zorlayan güçlü bir hükümdar olarak onu kendi sesiyle yüceltir. Stelde şunlar yazar: "Dağları uzak ve dilleri belirsiz olan Elam, Guti, 

Dünya atmosferi, Dünya'nın kütleçekimi ile gezegenin çevresini sarmalayan gaz tabakası. Yaklaşık %78'i azot, %21'i oksijen, %0,93 argon, %1 su buharı ve kalan kısmı diğer bazı gazların karışımından oluşmuştur. Bu gaz karışımına genel olarak hava adı verilir. Atmosfer, Dünya'nın kendi ekseni etrafındaki dönüşü nedeniyle kutuplarda ince (alçak), Ekvator'da geniştir.
Atmosfer, morötesi güneş ışınımını emmek ve gece ve gündüz sıcaklıklarını dengelemek suretiyle Dünya'daki yaşamı korur.
Atmosfer ve dış uzay ile kesin bir sınır yoktur. Yavaşça incelir ve gözden kaybolur. Atmosfer kütlesinin üç çeyreği gezegen yüzeyinin 11 km içerisindedir. Amerika'da 80,5 km üstünde seyahat eden insanlar astronot olarak gösterilirler. Bir irtifa 120 km (400.000 ft) sınırını gösterir ki orada atmosferik etkiler tekrar giriş esnasında fark edilir. Karman line 100 km'de (328.000 ft) sık sık atmosfer ve dış uzay arasında sınır olarak kullanılır.
Dünya atmosferinin sıcaklığı yükseklikle değişir.

Atmosferin elektromanyetik dalgaları yansıtacak miktarda iyonların ve serbest elektronların bulunduğu 70 km ile 500 km'lik kısmı. 2. Arz atmosferinin dış bir kuşağı. Güneş'ten veya yıldızlar arası uzaydan gelen ışımalar, burada atmosfer gazlarının atom ve moleküllerini iyonlar veya elektrikle harekete getirir. İyonosferin yüksekliği zamana ve mevsime göre değişir fakat sınırının 25-50 mil arasında olduğu kabul edilir. Işıma ve yansıtma özelliklerine göre çeşitli tabakalara ayrılır. Karakteristik bir olay, bazı radyo dalgalarını yansıtmasıdır. Bu katmanda gazlar iyon halinde bulunur. Bu yüzden radyo dalgaları çok iyi iletilir. Sıcaklık yüksektir, ancak gazlar çok seyrek olduğu için sıradan bir termometreyle ölçülen sıcaklık düşüktür.

Bu katmana “mıknatısküre” ya da “çekimküre” de denilmektedir. Yeryüzü yoğun bir radyasyon alanıyla kaplı olup bu radyasyon alanına Van Allen Alanı adı verilmektedir. Van Allen alanı iki kuşağa bölünmüştür ve Dünya'yı tümüyle çevrelemez.

Atmosferin en üst katıdır. Az miktarda hidrojen ve helyum atomlarından oluşur. Kesin sınırı bilinmemekle birlikte üst sınırının yerden yaklaşık 10 bin km yükseklikte olduğu kabul edilmiştir. Bu katmandan sonra artık bir sınır olmadığı için boşluğa geçiş başlar. Yapay uydular bu katmanda bulunurlar, yerçekimi çok düşüktür ve gazlar çok seyrektir.

Mezosferden itibaren 640 km yüksekliğe kadar uzanan katmandır. Bu katmanda güneş ışınları yoğun olarak hissedilir. Sıcaklığı güneşin etkisine göre 200 ile 1600 °C'dir. Bu katmanda gazlar iyon halinde bulunur ve iyonlar arasında elektron alışverişi oldukça fazladır. Bu nedenle haberleşme sinyalleri ve radyo dalgaları çok iyi iletilir.

Stratosferden itibaren 80 km yüksekliğe kadar uzanır. Küçük boyutlu gök taşları bu katmanda sürtünmenin etkisiyle buharlaşarak kaybolur.
Ozonosfer ve kemosfer olarak iki kısımdan oluşmaktadır.

Ozonosfer: Bu tabakada ozon gazları bulunur. Güneşten gelen zararlı ultraviyole ışınlar, ozon gazları tarafından tutulur. Bundan dolayı canlılar için koruyucu katmandır.
Kemosfer: Zararlı ışınların tutulması az miktarda burada da görülür. Ayrıca gazların iyonlara ayrılmaya başladığı yerdir.

Troposferden itibaren 50 km yüksekliğe kadar uzanır. Yatay hava hareketleri (rüzgârlar) görülür. Su buharı bulunmadığı için dikey hava hareketleri oluşmaz. Yalnızca yatay hareketlerin oluşması da diğer tabakalar ile stratosfer arasında bu katmandan kaynaklanan bir taşınım olmamasına sebep olur. Bu durum çok tehlikeli olabilir çünkü diyelim ki bir yanardağın patlamasından ortaya çıkan küller troposferi aşıp stratosfere ulaşırsa burada birikir ve kalıcı bir kirlilik oluşturur. Sıcaklık değişimi olmayan yer 11–25 km arasıdır. Stratosferin sıcaklığı -55 °C ile -3 °C derece arasında değişir. Stratosferde yerçekimi azaldığı için cisimler gerçek ağırlıklarını kaybederler. Bu katmanın üst kısımlarında ozon gazları bulunur ve güneş ışınlarını çeken bu gazlar katmanın ısınmasına nedendir.

Atmosferin yere temas eden en alt katmanıdır. Gazların en yoğun olduğu katmandır. Ekvator üzerindeki kalınlığı 16–17 km, 45° enlemlerinde 12 km, kutuplardaki kalınlığı ise 9–10 km'dir. Katman kalınlığının Ekvator'da ve kutuplarda farklılık göstermesinin nedeni, ekvatorda ısınan havanın hafifleyerek yükselmesi ve merkezkaç kuvvetinin bulunması, kutuplarda ise havanın soğuyarak çökmesi ve merkezkaç kuvvetinin bulunmamasıdır. Yani bu değişikliklerin sebebi sıcaklık farklılıkları ve merkezkaç kuvvetinin etkisidir.
Troposfer, atmosferin en önemli katmanıdır denebilir çünkü gazların %75′i su buharının ise tamamı bu katmanda bulunur. Buna bağlı olarak hava akımları, bulutluluk, nem, yağışlar, basınç değişiklikleri gibi bilinen bütün meteorolojik olaylar bu katmanda meydana gelir, güçlü yatay ve dikey hava hareketleri de bu katmanda oluşur. Troposfer genellikle yerden yansıyan güneş ışınlarıyla ısınır bu nedenle alt kısmı daha sıcaktır ve yerden yükseldikçe sıcaklık 100 metrede 0,65 °C azalır ve tabakanın sonunda -56.5 °C'ye kadar düşer.

Hidrojen, sembolü H, atom numarası 1 olan kimyasal bir element. Standart sıcaklık ve basınç altında renksiz, kokusuz, metalik olmayan, tatsız, oldukça yanıcı ve H2 olarak bulunan bir diatomik gazdır. 1,00794 g/mol'lük atomik kütlesi ile tüm elementler arasında en hafif olanıdır. Periyodik cetvelin sol üst köşesinde yer alır. Hidrojenin adı, Yunancada "su oluşturan" anlamına gelen ὑδρογόνο'dan (idrogono) kelimesinden gelir.
Hidrojen, evrenin kütlesinin %75'ini oluşturan ve evrende en çok bulunan elementtir. Ana hatta bulunan yıldızların çoğunluğu, plazma hâlinde olan hidrojenden oluşur. Elementel hidrojen Dünya'da az bulunur. Endüstride metan gibi hidrokarbonlardan üretilebildiği gibi, pahalı olsa da suyun elektrolizinden de üretilebilir.
Hidrojenin en yaygın doğal izotopu, nötronsuz protiyumdur. Hidrojen pek çok elementle bileşik oluşturabilir. Ayrıca suda ve pek çok organik molekülde bulunduğundan önemlidir. Suda çözünen moleküller arasındaki asit - baz tepkimelerinde önemli rol oynar.
Schrödinger denkleminin analitik olarak çözülebildiği tek nötral molekül olduğu için, hidrojen atomunun enerji basamakları ve bağ özellikleri, kuantum mekaniğinin gelişmesinde önemli rol oynamıştır.

Hidrojen 1500'lü yıllarda keşfedilmiş, 1700'lü yıllarda yanabilme özelliğinin farkına varılmış, evrenin en basit ve en çok bulunan elementi olup, renksiz, kokusuz, havadan 14,4 kat daha hafif ve tamamen zehirsiz bir gazdır.
Güneş ve diğer yıldızların termonükleer tepkimeye vermiş olduğu ısının yakıtı hidrojen olup, evrenin temel enerji kaynağıdır. Hidrojen, 1 atm de -252,77 °C'de sıvılaşır. Sıvı hidrojenin hacmi gaz halindeki hacminin sadece 1/700'ü kadardır. Hidrojen bilinen tüm yakıtlar içerisinde birim kütle başına en yüksek enerji içeriğine sahiptir. 1 kg hidrojen 2,1 kg doğalgaz veya 2,8 kg petrolün sahip olduğu enerjiye sahiptir. Ancak birim enerji başına hacmi yüksektir.
Hidrojen gazını yapay olarak ilk defa T. Von Hohenheim (ayrıca Paracelsus, 1493 - 1521, olarak da bilinir) tarafından güçlü asitlerle metalleri karıştırarak elde etmiştir. Bu kimyasal reaksiyon sonucu elde edilen bu yanıcı gazın yeni bir element olduğunun farkına varamamıştır. 1671 yılında hidrojen Robert Boyle tarafından demir çubuk ve seyreltik asit çözeltilerinin reaksiyonu sonucu üretilerek yeniden keşfedilmiştir. 1766 yılında Henry Cavendish metal asit reaksiyonuyla elde edilen, havada yanan, yandığı zaman su açığa çıkaran hidrojenin ayrı bir element olduğunun farkına varmıştır. Cavendish'in hidrojenle tanışması cıva ve asitlerle yaptığı deneyler zamanında olmuştur. Başlangıçta hidrojenin cıvayı oluşturan birimlerden biri olduğunu, cıvanın asitle reaksiyonundan ortaya çıktığını düşünmüş, buna rağmen hidrojenin pek çok önemli özelliğini gerçekçi şekilde tasvir edebilmiştir. 1783'te Antoine Lavoiser, Laplace ile Cavendish'in bulduklarını tekrarlarken, yandığı zaman su üreten bu gaza hidrojen adını vermiştir.

Hidrojenin ilk kullanım yerlerinden biri balonlar ve daha sonraları zeplinlerdir. Bu amaçlar için hidrojen metalik demir ve sülfürik asidin reaksiyona girmesiyle elde edilmiştir. Hidrojen Hindenburg adlı, havada yanarak yok olan zeplinde kullanılmıştır. Balonlarda daha sonraları oldukça patlayıcı olan hidrojenin yerine inert helyum kullanılmıştır.

1 proton ve 1 elektrondan oluşan hidrojen atomu, basit atomik yapısı, ışık emilim ve yayma spektrumu sayesinde atomik yapının geliştirilmesinde önemli rol oynamıştır. Hidrojen molekülünün ve ona karşılık gelen H2+ katyonu basit yapısı kimyasal bağların doğası hakkında önemli bilgiler vermiş, bu 1920'li yılların ortalarında hidrojen atomunun kuantum mekaniği uygulamasıdır.

Hidrojen evrenin kütlece %75'ini, atom sayıca %90'nı oluşturur ve bu oranlarıyla evrende en çok bulunan elementtir. Bu element yıldızlarda, dev gaz gezegenlerinde büyük miktarda bulunur. Moleküler hidrojen bulutları yıldızların oluşumuyla bağlantılıdır. Hidrojen yıldızların proton-proton nükleer füzyon reaksiyonuyla enerji üretmesinde önemli rol oynar.
Evrende hidrojen atomik ya da plazma halinde bulunur. Plazma hali atomik halinden oldukça farklıdır. Bu halde hidrojen elektronu ve protonu bağlı değildir ve bu oldukça yüksek elektrik iletkenliği ve ışık yayılımına (güneş ve diğer yıldızlar ışık yayar) sahiptir. Yüklü partiküller elektrik ve manyetik alanlarda oldukça etkilenirler. Mesela, güneş rüzgârında dünyanın magnetospheri ile etkileşerek Birkeland akımları ve auroraya yol açarlar. Uzayda hidrojen nötral atomik halde bulunur.
Normal şartlar altında hidrojen biatomik gaz (H2) halinde bulunur. Hafifliği nedeniyle diğer daha ağır gazlara göre yerçekimi kuvvetinden kolayca kurtulur. Bu nedenle dünya atmosferinde hidrojen gazı oranı oldukça düşüktür (hacimce 1 ppm). Hidrojen atomu ve H2 molekülü uzayda bolca bulunduğu halde dünyada bunların üretimi ve saflaştırılması oldukça güçtür. Bütün bunlara rağmen hidrojen dünyada en çok bulunan üçüncü elementtir. Yeryüzündeki hidrojen su, hidrokarbonlar gibi kimyasal bileşiklerin içinde bulunur. Hidrojen gazı bazı bakteri ve algae tarafından üretilir. Günümüzde metan gazı önemi artan bir hidrojen kaynağıdır.

Atomun doğada üç izotopu vardır. Bunlar 1H, 2H ve 3H. Oldukça kararsız diğer izotoplar (4H - 7H) laboratuvar koşullarında sentezlenmiştir. 

1H %99,98 ile hidrojenin doğada en çok bulunan izotopudur. Bu izotop çekirdeğinde yalnızca bir proton içerdiğinden protium denilmiştir.
2H 'hidrojenin diğer kararlı izotopudur. Döteryum olarak da bilinir. Çekirdeğinde 1 proton ve 1 nötron içerir. Döteryum yeryüzündeki hidrojenin %0,0184'nü oluşturur. Radyoaktif değildir ve belirgin bir kirliliğe yol açmaz. Suyun içinde hidrojen yerine döteryum bakımından zenginleştirilmiş suya ağır su denir. Döteryum ve bileşikleri kimyasal reaksiyonlarda radyoaktif olmayan etiketlemelerde ve 1H-NMR da çözücü olarak kullanılır. Ağır su nükleer reaktörlerde nötron kontrolü ve soğutucu olarak kullanılır. Döteryum ayrıca ticari çekirdek füzyonda olası yakıttır.
3H ayrıca Trityum olarak da bilinir. Çekirdeğinde 2 nötron ve 1 proton içerir. Radyoaktiftir ve 12,32 yıl yarı hayatıyla beta bozunmasıyla Helyum-3 e dönüşür. Az miktarda trityum kozmik ışınların atmosferik gazlarla etkileşmesi sonucu ortaya çıkar. Ayrıca nükleer silah testlerinde de havaya salınır. Tritium kimya da ve biyolojide radyo etiketleme deneylerinde kullanılır.
Hidrojen, izotoplarının değişik isimleri olan tek elementtir. 
IA grubu elementleri, Ca, Sr, Ba gibi aktif metallerin su ile reaksiyonu sonucunda hidrojen gazı elde edilir.
Ca(k) + 2H2O à Ca2+ (aq) + 2OH-(aq) + H2 (g)

Hidrojen zehirsiz ve havadan 14,4 kez daha hafif bir gazdır. Güneş ve diğer yıldızların termonükleer tepkimeyle vermiş olduğu ısının yakıtı hidrojen olup, evrenin temel enerji kaynağıdır. -252,77 °C'ta sıvı hale getirilebilir. Sıvı hidrojenin hacmi gaz halindeki hacminin sadece 1/700'ü kadardır. Hidrojen bilinen tüm yakıtlar içerisinde birim kütle başına en yüksek enerji içeriğine sahiptir (Üst ısıl değeri 140,9 MJ/kg, alt ısıl değeri 120,7 MJ/kg). 1 kg hidrojen, 2,1 kg doğalgaz veya 2,8 kg petrolün sahip olduğu enerjiye sahiptir. Petrol yakıtlarına göre ortalama 1,33 kat daha verimli bir yakıttır. Buna karşın, enerji olarak kullanılabilmesi için doğadaki bileşiklerden ayrıştırılması gerekir. Üretilmesi de göz önünde bulundurulduğunda petrol gibi hazır yakıtlar kadar kârlı değildir. Ancak hidrojenin diğer yakıtlardan önemli bir farkı, güneş veya rüzgâr enerjisinin yardımıyla sudan üretilebilmesi ve kullanıldığında tekrar suya dönüşebilmesidir. Bu özellik hidrojenin herkesin üretimine ve kullanımına açık bir yakıt olmasını sağlar.
Hidrojen doğada serbest halde bulunmaz, bileşikler halinde bulunur. En çok bilinen bileşiği ise sudur. Isı ve patlama enerjisi gerektiren her alanda kullanımı temiz ve kolay olan hidrojenin yakıt olarak kullanıldığı enerji sistemlerinde, atmosfere atılan ürün sadece su ve/veya su buharı olur. Bunun dışında çevreyi kirleten hiçbir gaz ve zararlı kimyasal madde (karbonmonoksit veya karbondioksit gibi) üretimi olmaz..

Hidrojen depolama
Hidrojen teknolojileri
Hidrojen ekonomisi

Kimyada, hidrojen bağı (veya H-bağı) öncelikle daha elektronegatif bir "verici" atom veya gruba (Dn) kovalent bağla bağlanan bir hidrojen (H) atomu ile ve yalnız bir çift elektron taşıyan başka bir elektronegatif atom (hidrojen bağı alıcısı (Ac)) arasındaki elektrostatik çekim kuvvetidir.
Böyle etkileşimli bir sistem genel olarak Dn−H···Ac olarak gösterilir ki burada düz çizgi polar kovalent bağ'ı ve noktalı veya kesikli çizgi ise hidrojen bağını belirtir. En sık görülen verici ve alıcı atomlar 2. periyot elementleri azot (N), oksijen (O) ve flor (F)'dur. Genelde bağ, hidrojenin flor, oksijen ve azot gibi elektronegatifliği yüksek atomlarla yapmış olduğu kuvvetli bir etkileşim türüdür.
Hidrojen bağları moleküller arası (ayrı moleküller arasında oluşabilir) veya molekül içi (aynı molekülün parçaları arasında) olabilir. Hidrojen bağının enerjisi geometriye, çevreye ve belirli verici ve alıcı atomların doğasına bağlıdır ve 1 ila 40 kcal/mol arasında değişebilir. Bu onları van der Waals etkileşiminden biraz daha güçlü, tam kovalent veya iyonik bağlardan ise daha zayıf kılar. Hidrojen bağı, su gibi inorganik moleküllerde ve DNA ve proteinler gibi organik moleküllerde meydana gelebilir. Hidrojen bağları, kâğıt ve keçeli yün gibi malzemeleri bir arada tutar ve ayrı kağıt yapraklarının ıslanıp kuruduktan sonra birbirine yapışmasını sağlar.
Hidrojen bağı aynı zamanda N, O ve F bileşiklerinin diğer benzer yapılarla karşılaştırıldığında sıra dışı görünen birçok fiziksel ve kimyasal özelliğinden de sorumludur. Özellikle moleküller arası hidrojen bağı, çok daha zayıf hidrojen bağlarına sahip olan diğer grup-16 hidritlere kıyasla suyun yüksek kaynama noktasından (100 °C) sorumludur. Molekül içi hidrojen bağı, proteinlerin ve nükleik asitlerin ikincil ve üçüncül yapılarından kısmen sorumludur.
Proteinler ve nükleik asitler gibi makromoleküller içinde, aynı molekülün iki parçası arasında var olabilir.
Hidrojen bağı ismi, bağın bir hidrojen atomunu kapsamasından gelir.
Eğer hidrojen bağı atomu iki atom arasında ortak kullanılıyor ise meydana gelen iki molekül arasındaki zayıf bir bağdır.
Hidrojen bağları genellikle oksijen ve azot gibi negatif elektrik yüklü atomlarla diğer bir negatif yüklü atomlara kovalent olarak bağlanmış hidrojen atomları arasında oluşan bağlardır.
Dipol dipol etkileşmesinin kimyadaki en bariz örneğidir.
Hidrojen Bağı Van der Waals bağından güçlüdür, molekülleri arasında daha güçlü etkileşim olan maddenin kaynama noktası daha yüksektir.Bu yüzden hidrojen bağı  içeren maddelerin erime - kaynama noktaları Van der Waals bağı içeren maddelere göre daha yüksektir.
İki farklı molekül birbirleriyle hidrojen bağı oluşturabilir.
(F, O, N) barındıran moleküller dışında hidrojen sülfürün de (H₂S) bağ yapabildiği keşfedilmiştir.

Bir hidrojen bağında, hidrojene kovalent olarak bağlanmayan elektronegatif atom, proton alıcısı olarak adlandırılırken, hidrojene kovalent olarak bağlanan atom, proton donörü olarak adlandırılır. Bu terminoloji IUPAC tarafından tavsiye edilmektedir. Vericinin hidrojeni protiktir ve bu nedenle bir Lewis asidi gibi davranabilir ve alıcı ise Lewis bazıdır. Hidrojen bağları H···Y sistemi olarak temsil edilir ki burada noktalar hidrojen bağını temsil eder. Hidrojen bağı sergileyen sıvılara (su gibi) ilişkili sıvılar denir.

Hidrojen bağları, elektrostatiklerin (çok kutuplu-çok kutuplu ve çok kutuplu- kaynaklı çok kutuplu etkileşimler), kovalans (yörünge örtüşmesiyle yük aktarımı) ve dispersiyonun (London kuvvetleri) birleşiminden kaynaklanır.
Daha zayıf hidrojen bağlarında, hidrojen atomları kükürt (S) veya klor (Cl) gibi elementlere bağlanma eğilimindedir; karbon (C) bile, özellikle karbon veya komşularından biri elektronegatif olduğunda (örneğin, kloroform, aldehitler ve terminal asetilenlerde) bir donör görevi görebilir. Yavaş yavaş, N, O veya F dışındaki donörleri ve/veya elektronegatifliği hidrojeninkine yaklaşan (çok daha elektronegatif olmak yerine) alıcı Ac'yi içeren daha zayıf hidrojen bağının birçok örneğinin olduğu fark edildi. Her ne kadar zayıf (≈1 kcal/mol) olsa da, "geleneksel olmayan" hidrojen bağı etkileşimleri her yerde bulunur ve birçok türde malzemenin yapısını etkiler.
Hidrojen bağının tanımı zamanla bu daha zayıf çekici etkileşimleri içerecek şekilde kademeli olarak genişletildi. 2011 yılında bir IUPAC Görev Grubu, IUPAC Pure and Applied Chemistry dergisinde yayınlanan, hidrojen bağının modern, kanıta dayalı bir tanımını önerdi. Bu tanım şöyledir:

Hidrojen bağı, X'in H'den daha elektronegatif olduğu bir molekülden veya bir moleküler parçadan (X−H) gelen bir hidrojen atomu ile aynı veya başka bir moleküldeki bağ oluşumuna dair kanıtların bulunduğu bir atom veya atom grubu arasındaki çekici bir etkileşimdir.

Hidrojen bağlarının gücü zayıftan (1–2  kJ/mol) güçlüye (biflorür iyonunda 161,5 kJ/mol, HF−2) kadar değişebilir. Buhardaki tipik entalpiler şunları içerir:

F−H···:F−  (161.5 kJ/mol veya 38.6 kcal/mol), illustrated uniquely by HF−2
O−H···:N  (29 kJ/mol veya 6.9 kcal/mol), resimli su-amonyak
O−H···:O  (21 kJ/mol veya 5.0 kcal/mol), resimli su-su, alkol-alkol
N−H···:N  (13 kJ/mol veya 3.1 kcal/mol), resimli amonyak-amonyak ile gösterilmiştir
N−H···:O  (8 kJ/mol or 1.9 kcal/mol), resimli su-amid
OH+3···:OH2  (18 kJ/mol veya 4.3 kcal/mol)
Moleküller arası hidrojen bağlarının gücü çoğunlukla donör ve/veya alıcı birimleri içeren moleküller arasındaki denge ölçümleriyle değerlendirilir; çoğunlukla çözelti içindedir. Molekül içi hidrojen bağlarının gücü, hidrojen bağı olan ve olmayan konformerler arasındaki denge ile incelenebilir. Karmaşık moleküllerde de hidrojen bağlarının tanımlanmasına yönelik en önemli yöntem kristalografi, bazen de NMR-spektroskopidir. Van der Waals yarıçaplarının toplamından daha küçük olan donör ve alıcı arasındaki mesafeler gibi yapısal ayrıntılar, hidrojen bağı kuvvetinin göstergesi olarak alınabilir. Bir şema aşağıdaki biraz keyfi sınıflandırmayı verir: 15 ila 40 kcal/mol, 5 ila 15 kcal/mol ve >0 ila 5 kcal/mol olanlar sırasıyla güçlü, orta ve zayıf olarak kabul edilir.
C-H bağlarını içeren hidrojen bağları hem çok nadir hem de zayıftır.

Hidrojen peroksit (H2O2), saf haldeyken oldukça açık mavi renkte; sulandırıldığında ise renksiz hale gelen bir bileşiktir. Viskozitesi sudan daha yüksek olan ve zayıf asidik özellik gösteren bileşik, aynı zamanda güçlü bir oksitleyicidir. Özellikle tıp alanında %3'lük sulu çözeltisi ve kâğıt sanayiinde kâğıtlara beyaz renk vermek için kullanılmaktadır. Bileşik ayrıca dezenfektasyon, oksitleme, antiseptik üretimi ve roket yakıtı üretiminde de tercih edilir.
İnsan vücudunda bu molekülü parçalamak üzere karaciğerde üretilen katalaz adlı bir enzim yer almaktadır. Bu enzim, hidrojen peroksit molekülünü parçalayarak su ve oksijen molekülü eldesi sağlar.

Hidrojen peroksit ilk defa 1818 yılında Fransız kimyacı Louis Jacques Thénard tarafından baryum peroksitin nitrik asit ile tepkimeye sokulmasıyla elde edilmiştir. Üretildikten sonra, uzun süre boyunca bileşiğin kararsız olduğuna inanıldı. 19. yüzyılın sonunda Petre Melikishvili ve öğrencisi L. Pizarjevski bileşiğin doğru formülünün H-O-O-H şeklinde olduğunu gösterdi.

Biyolojide abiyogenez (a- 'değil' + Yunanca bios 'yaşam' + genesis 'köken') veya yaşamın kökeni, yaşamın basit organik bileşikler gibi cansız maddelerden ortaya çıktığı doğal süreçtir. Hakim bilimsel hipotez, Dünya'da cansız varlıklardan canlı varlıklara geçişin tek bir olay değil, yaşanabilir bir gezegenin oluşumu, organik moleküllerin prebiyotik sentezi, moleküler kendini kopyalama, kendini birleştirme, otokataliz ve hücre zarlarının ortaya çıkışını içeren artan karmaşıklıkta bir süreç olduğudur. Sürecin farklı aşamaları için birçok öneri yapılmıştır.
Abiyogenez çalışması, yaşam öncesi kimyasal reaksiyonların bugün Dünya'dakinden çarpıcı biçimde farklı koşullar altında yaşamı nasıl ortaya çıkardığını belirlemeyi amaçlamaktadır. Öncelikle biyoloji ve kimyanın araçlarını kullanır, daha yeni yaklaşımlar ise birçok bilimin sentezini yapmaya çalışır. Yaşam, karbon ve suyun özelleşmiş kimyası aracılığıyla işler ve büyük ölçüde dört temel kimyasal ailesine dayanır: hücre zarları için lipitler, şekerler gibi karbonhidratlar, protein metabolizması için amino asitler ve kalıtım mekanizmaları için nükleik asit DNA ve RNA. Başarılı bir abiyogenez teorisi, bu molekül sınıflarının kökenlerini ve etkileşimlerini açıklamalıdır. Abiyogeneze yönelik pek çok yaklaşım, kendini kopyalayan moleküllerin ya da bileşenlerinin nasıl ortaya çıktığını araştırmaktadır. Araştırmacılar genellikle mevcut yaşamın bir RNA dünyasından türediğini düşünmektedir, ancak diğer kendi kendini kopyalayan moleküller RNA'dan önce var olmuş olabilir.
Klasik 1952 Miller-Urey deneyi, proteinlerin kimyasal bileşenleri olan amino asitlerin çoğunun, Dünya'nın ilk zamanlarını taklit etmeye yönelik koşullar altında inorganik bileşiklerden sentezlenebileceğini göstermiştir. Yıldırım, radyasyon, mikro meteorların atmosferik girişleri ve deniz ve okyanus dalgalarındaki kabarcıkların patlaması gibi dış enerji kaynakları bu reaksiyonları tetiklemiş olabilir. Diğer yaklaşımlar ("önce metabolizma" hipotezleri) Dünya'nın ilk zamanlarındaki kimyasal sistemlerdeki katalizin kendi kendini kopyalamak için gerekli öncü molekülleri nasıl sağlamış olabileceğini anlamaya odaklanmaktadır.
Genomik bir yaklaşım, yaşamın iki ana dalının üyeleri olan arkea ve bakteriler tarafından paylaşılan genleri tanımlayarak modern organizmaların son evrensel ortak atasını (LUCA) karakterize etmeye çalışmıştır (burada ökaryotlar iki üst âlemli sistemdeki arkea dalına aittir). 355 genin tüm yaşam için ortak olduğu görülmektedir; bu genlerin doğası, LUCA'nın Wood-Ljungdahl yolu ile anaerobik olduğunu, kemiosmoz ile enerji elde ettiğini ve DNA, genetik kod ve ribozomlar ile kalıtsal materyalini koruduğunu ima etmektedir. LUCA 4 milyar yıl (4 Gya) önce yaşamış olmasına rağmen, araştırmacılar onun yaşamın ilk formu olduğuna inanmamaktadırlar. Daha önceki hücreler sızdıran bir zara sahip olabilir ve derin denizlerdeki beyaz dumanlı bir hidrotermal bacanın yakınında doğal olarak oluşan bir proton gradyanından güç almış olabilir.
Dünya, evrende yaşam barındırdığı bilinen tek yer olmaya devam etmektedir ve Dünya'dan elde edilen fosil kanıtlar, abiyogenez çalışmalarının çoğunu bilgilendirmektedir. Dünya 4,54 Gya'da oluşmuştur; Dünya'daki yaşamın tartışmasız en eski kanıtı en az 3,5 Gya'dan kalmadır. Fosil mikroorganizmaların, Hadeen sırasında 4.4 Gya okyanus oluşumundan kısa bir süre sonra, Quebec'ten 3.77 ile 4.28 Gya'ya tarihlenen hidrotermal havalandırma çökeltileri içinde yaşadığı görülmektedir.

Yaşam (kalıtsal) varyasyonlarla üremeden oluşur. NASA yaşamı "Darwinci [yani biyolojik] evrim geçirebilen, kendi kendini idame ettiren kimyasal bir sistem" olarak tanımlamaktadır. Böyle bir sistem karmaşıktır; muhtemelen yaklaşık 4 milyar yıl önce yaşamış tek hücreli bir organizma olan son evrensel ortak ata (LUCA), bugün evrensel olan DNA genetik kodunda kodlanmış yüzlerce gene zaten sahipti. Bu da mesajcı RNA, taşıyıcı RNA ve kodu proteinlere çevirmek için ribozomları içeren bir dizi hücresel mekanizma anlamına gelmektedir. Bu proteinler, Wood-Ljungdahl metabolik yolu aracılığıyla anaerobik solunumunu çalıştıracak enzimleri ve genetik materyalini çoğaltacak bir DNA polimerazı içeriyordu.
Abiyogenez (yaşamın kökeni) araştırmacılarının önündeki zorluk, ilk bakışta tüm parçaları işlevini yerine getirebilmesi için gerekli olan böylesine karmaşık ve birbirine sıkı sıkıya bağlı bir sistemin evrimsel adımlarla nasıl gelişebildiğini açıklamaktır. Örneğin, ister LUCA ister modern bir organizma olsun, bir hücre DNA'sını DNA polimeraz enzimi ile kopyalar ve bu enzim de DNA'daki DNA polimeraz geninin transle edilmesiyle üretilir. Biri olmadan ne enzim ne de DNA üretilebilir. Evrimsel süreç, moleküler kendi kendini kopyalama, hücre zarları gibi kendini birleştirme ve otokatalizi içermiş olabilir. Bununla birlikte, yaşam olmayanın yaşama geçişi hiçbir zaman deneysel olarak gözlemlenmemiştir.
LUCA gibi canlı bir hücrenin gelişiminin öncülleri, ayrıntıları tartışmalı olsa da yeterince açıktır: mineral ve sıvı su kaynağı ile yaşanabilir bir dünya oluşur. Prebiyotik sentez, proteinler ve RNA gibi polimerler halinde bir araya getirilen bir dizi basit organik bileşik yaratır. LUCA'dan sonraki süreç de kolayca anlaşılabilir: biyolojik evrim, çeşitli formlara ve biyokimyasal yeteneklere sahip çok çeşitli türlerin gelişmesine neden olmuştur. Bununla birlikte, LUCA gibi canlıların basit bileşenlerden türetilmesi anlaşılmaktan uzaktır.
Dünya yaşamın bilindiği tek yer olmaya devam etse de astrobiyoloji bilimi diğer gezegenlerde yaşam olduğuna dair kanıtlar aramaktadır. NASA'nın yaşamın kökenine ilişkin 2015 stratejisi, evrimleşebilen makromoleküler sistemlerin çeşitliliğine, seçilimine ve çoğalmasına katkıda bulunan etkileşimleri, aracı yapıları ve işlevleri, enerji kaynaklarını ve çevresel faktörleri belirleyerek ve potansiyel ilkel bilgi polimerlerinin kimyasal manzarasını haritalandırarak bulmacayı çözmeyi amaçlamıştır. Çoğalabilen, genetik bilgi depolayabilen ve seçilime tabi özellikler sergileyebilen polimerlerin ortaya çıkışının, büyük olasılıkla prebiyotik kimyasal evrimin ortaya çıkışında kritik bir adım olduğu öne sürülmüştür. Bu polimerler de çevredeki reaksiyonlarla oluşmuş olabilecek nükleobazlar, amino asitler ve şekerler gibi basit organik bileşiklerden türemiştir. Yaşamın kökenine ilişkin başarılı bir teori, tüm bu kimyasalların nasıl ortaya çıktığını açıklamalıdır.

Aristoteles'ten 19. yüzyıla kadar yaşamın kökenine ilişkin eski görüşlerden biri kendiliğinden oluşumdur. Bu teori, "aşağı" hayvanların çürüyen organik maddeler tarafından üretildiğini ve yaşamın tesadüfen ortaya çıktığını savunuyordu. Bu teori 17. yüzyıldan itibaren Thomas Browne'un Pseudodoxia Epidemica'sı gibi eserlerde sorgulanmıştır. 1665 yılında Robert Hooke bir mikroorganizmanın ilk çizimlerini yayınladı. 1676'da Antonie van Leeuwenhoek, muhtemelen protozoa ve bakteri olan mikroorganizmaları çizdi ve tanımladı. Van Leeuwenhoek kendiliğinden oluşuma karşı çıktı ve 1680'lerde kapalı ve açık et inkübasyonundan böcek üremesinin yakından incelenmesine kadar çeşitli deneyler kullanarak teorinin yanlış olduğuna kendini ikna etti. 1668 yılında Francesco Redi, sineklerin yumurtlaması engellendiğinde ette kurtçuk oluşmadığını göstermiştir. 19. yüzyılın ortalarına gelindiğinde, kendiliğinden oluşumun kanıtlanmadığı düşünülüyordu.

MÖ 5. yüzyılda Anaksagoras'a kadar uzanan bir başka eski fikir de panspermia, yani yaşamın meteoroitler, asteroitler, kuyruklu yıldızlar ve gezegenimsiler tarafından dağıtılmış olarak evrenin her yerinde var olduğu fikridir. Yaşamın kendi içinde nasıl ortaya çıktığını açıklamaya çalışmaz, ancak Dünya'daki yaşamın kökenini başka bir gök cismine kaydırır. Bunun avantajı, yaşamın oluştuğu her bir gezegende değil, daha sınırlı bir dizi yerde (hatta potansiyel olarak tek bir yerde) oluşmuş olması ve daha sonra kuyruklu yıldız veya meteor çarpması yoluyla galaksideki diğer yıldız sistemlerine yayılmış olmasıdır.

Yaşamın cansız maddelerden yavaş aşamalarla oluştuğu fikri, Herbert Spencer'ın 1864-1867 yılları arasında yayımlanan "Biyolojinin İlkeleri" adlı kitabında ve William Turner Thiselton-Dyer'ın 1879 tarihli "Kendiliğinden Oluşum ve Evrim Üzerine" adlı makalesinde yer almıştır. Charles Darwin 1 Şubat 1871'de Joseph Hooker'a bu yayınlar hakkında yazdı ve kendi spekülasyonunu ortaya koyarak yaşamın ilk kıvılcımının "her türlü amonyak ve fosforik tuzun, ışığın, ısının, elektriğin vb. bulunduğu, daha karmaşık değişimlere uğramaya hazır bir protein bileşiğinin kimyasal olarak oluştuğu sıcak küçük bir havuzda" başlamış olabileceğini öne sürdü. Darwin, "günümüzde böyle bir maddenin anında yutulacağını ya da emileceğini, oysa canlılar oluşmadan önce böyle bir şeyin söz konusu olamayacağını" açıklamaya devam etmiştir.
1924'te Alesandr Oparin ve 1929'da J. B. S. Haldane, ilk hücreleri oluşturan ilk moleküllerin ilkel bir çorbadan yavaşça kendi kendine organize olduğunu öne sürmüş ve bu teori Oparin-Haldane hipotezi olarak adlandırılmıştır. Haldane, Dünya'nın prebiyotik okyanuslarının organik bileşiklerin oluşabileceği "sıcak seyreltik bir çorbadan" oluştuğunu öne sürmüştür. J. D. Bernal, bu tür mekanizmaların yaşam için gerekli moleküllerin çoğunu inorganik öncülerden oluşturabileceğini gösterdi. 1967'de üç "aşama" önerdi: biyolojik monomerlerin kökeni; biyolojik polimerlerin kökeni; ve moleküllerden hücrelere evrim.

1952 yılında Stanley Miller ve Harold Urey, Oparin-Haldane hipotezinin öne sürdüğü gibi prebiyotik koşullar altında organik moleküllerin inorganik öncüllerden kendiliğinden nasıl oluşabileceğini göstermek için kimyasal bir deney gerçekleştirmiştir. Amino asitler gibi basit organik monomerleri oluşturmak için metan, amonyak ve hidrojenin yanı sıra su buharı gibi yüksek oranda indirgeyici (oksijenden yoksun) bir gaz karışımı kullandı. Bernal, Miller-Urey deneyi için "bu tür moleküllerin oluşumunu açıklamak yeterli değildir, gerekli olan, bu moleküllerin kökenlerinin, serbest enerji için uygun kaynakların ve yutakların varlığını 

Biyoloji ve ekolojide abiyotik faktörler veya abiyotik bileşenler, canlıların ve ekosistemin işleyişini etkileyen; canlı olmayan, fiziksel veya kimyasal olarak çevrenin birer parçalarıdırlar. Abiyotik faktörler ve bunlarla ilişkili olaylar biyolojiyi desteklemektedir.
Abiyotik faktörler büyüme, bakım ve üreme açısından canlıları etkileyen fiziksel koşulları ve cansız kaynakları içerir. Kaynaklar, bir organizmanın gerektirdiği ve tüketildiği veya başka bir şekilde diğer organizmaların kullanımına sunulmadığı ortamda madde veya nesne olarak ayırt edilir.

Bir maddenin bileşeninin bozulması hidroliz vb. kimyasal veya fiziksel değişimlerle meydana gelir. Atmosferik koşullar ve su kaynakları gibi bir ekosistemin tüm cansız faktörlerine abiyotik faktörler denir.

Biyolojide abiyotik faktörler arasında su, ışık, radyasyon, sıcaklık, nem, atmosfer, asitlik ve toprak yer alabilir. Makroskopik iklim genellikle yukarıdakilerin her birini etkiler. Basınç ve ses dalgaları, denizlerde ve karalarda alt ortamlar bağlamında da düşünülebilir. Okyanuslardaki abiyotik faktörler arasında oksijen, substrat, su berraklığı, güneş enerjisi ve gelgitler de yer alır. C3, C4 ve CAM bitkilerinin mekaniklerindeki abiyotik stres faktörlerine bağlı olarak Calvin-Benson döngüsüne karbondioksit akışını düzenlemedeki farklılıkları göz önünde bulundurun. C3 bitkilerinin fotosolunumu yönetme mekanizmaları bulunmazken C4 and CAM bitkileri fotosolunumu önlemek için ayrı bir FEP karboksilaz enzimi kullanır. Böylece belirli yüksek enerjili ortamlarda fotosentez işlevlerinin verimini artırır.
Çoğu arkea çok yüksek sıcaklıklara, basınçlara veya kükürt gibi olağandışı kimyasal madde konsantrasyonlarına ihtiyaç duyar. Bunun nedeni ekstrem koşullara çok iyi bir şekilde uyum sağlamalarıdır. Ayrıca mantarlar da kendi ortamlarının sıcaklık, nemlilik gibi değişken koşullarında hayatta kalmak için evrimleşmiştir.
Örneğin, ılıman yağmur ormanları ve çöller arasında nem oranı ve yağış miktarı bakımından önemli fark vardır. Ortamda bulunan su miktarındaki bu fark, söz konusu bölgelerde yaşayabilen organizmalarda çeşitliliğe neden olmaktadır. Abiyotik faktörlerdeki bu farklılıklar, türlerin bulundukları ortamda yaşam şartlarının oluşmasında ve  yanı sıra türler arasındaki rekabeti de etkileyerek rekabetin taraflarını da değiştirir. Tuzluluk gibi abiyotik faktörler, bir türe, diğer bir türe karşı rekabet avantajı sağlayabilir; genel ve uzman rakiplere karşı bir türün evrilleştirmesine ve değiştirilmesine neden olan baskılar yaratabilir.

Biyotik faktör, ekosistemi etkileyip şekillendiren ve onun canlı bir parçası olan faktördür.
Abiyogenez, cansız maddenin kademeli olarak karmaşıklığını artırarak canlı maddeye dönüşümü olayıdır.
Azot döngüsü
Fosfor döngüsü

Adaptif radyasyon veya adaptif yayılım (Latince: adaptare – uyumlandırmak; radiatus – yayılarak), evrimsel biyolojide hızlıca çoğalım gösteren bir tür veya soy içinde ekotipler husule getirerek ekolojik ve fenotipik çeşitliliğe yol açan, aynı zamanda yeni türlerin meydana gelmesinde büyük rol oynayarak birçok farklı grupların evrimine hizmet eden olayı tanımlayan terim. Bu süreç, son bir atadan başlayarak türleşmeye ve canlı organizmaların farklı çevre şartlarında ve yaşam ortamlarında yararlanabilecekleri, farklı morfolojik ve fizyolojik özelliklerin fenotipik adaptasyonlarına yol açar. Bu anlamda adaptif yayılım, az çeşitlilik gösteren bir türün çevre şartlarına özel uyumlar geliştirerek daha yüksek oranlarda çeşitlenmesi ve yayılmasıdır. Bunun yanında adoptif yayılım, daha önce işgal edilmemiş ve yararlanılmayan farklı ekolojik nişlerin kullanılabilmesi de sağlar.
Adaptif radyasyon, kladogeneze dair tipik bir örnek olup bir arada var olan türlerin yaşam ağacındaki dallarının veya fidanlarının grafiksel bir gösterimi şeklinde düşünülebilir. Bu süreç "alogenez", "alomorfoz", "kladogenez" veya "idyoadaptasyon" olarak da adlandırılır.

Adaptif radyasyon sonucu türleşme evrimin temel mekanizmalarından biri olarak kabul edilir. Adaptif radyasyonun itici güçleri, birçok evrimsel süreçlerde olduğu gibi popülasyon içindeki genetik varyasyonlar ve doğal seçilimdir (örneğin, tür içindeki bireyler arasında var olan rekabet yüzünden oluşan seçilim baskısı gibi). Adaptif yayılım oluşumlarına dair özellikle ilgi çekici olan örnekler, volkanik faaliyetler sonucu okyanus yüzeylerinde beliren yeni adalar ile karalarda volkanik etkinliğin görüldüğü bölgelerin yakınlarında, çökmeler sonucu da oluşabilen tatlı su göllerinin canlılar tarafından yeni yaşam alanları olarak kullanılmaya başlanması ve orada koloniler oluşturmasıdır. Bu yeni yaşam alanları başlangıçta sadece çok az sayıda tür veya türler tarafından keşfedilirler. Böylece bu yeni ve tenha bölgelere yerleşen türler, eski yaşadıkları geniş kapsamlı ve karışık evrimsel örüntülere sahip olan ve birçok çeşitli türleri barındıran yaşam alanlarında olduğundan daha az rekabet şartlarına sahip olurlar. Genelde uzun zamana yayılan evrimsel gelişmelere kıyasla bu ortamlarda çok kısa bir zaman içinde (birkaç 1000 veya 10.000 yıl içinde) birçok çeşitli türler oluşur. Çok kısa zaman içinde evrimsel gelişmelerin görülebileceği böyle bir durum ise sadece bu yeni yaşam alanlarının daha önce canlı türleri tarafından işgal edilmedikleri ve yerleşilmedikleri durumlarda görülür. Burada başka bir ilginç örnek ise, daha önce üzerinde çeşitli canlı türlerin yaşadığı ve coğrafi veya ekolojik olarak birbirleriyle ilişkili olan adaların parçalanarak ayrılmalarından sonra, zaman içinde diğerlerinden yalıtılan ve izole kalmaya başlayan bir ada üstündeki canlı popülasyonların da morfolojik olarak birbirlerinden farklılaşmaya ve türleşmeye başlamasıdır. Yalnız bu durumda hızlandırılmış bir şekilde yeni tür oluşumlarının kendisini göstermeleri beklenmemelidir. Hızlı şekilde gelişen bir türleşme olayında, bir türün rekabet ettiği diğer türler olmadan büyük miktarda kaynaklara (özellikle besin kaynaklarına) sahip olabilmesi çok önemli gibi görünüyor. Adaptif yayılımı kolaylaştıran ve destekleyen etkenler bu anlamda henüz işgal edilmeyen boş ekolojik nişler olmaktadır.
Yeni adaların yerleşilmesinde gözlemlenen hızlandırılmış türleşme mekanizmaları, Evrim Kuramının sınanması sağladığı için bilimsel olarak çok dikkate alınır.
Yeni yaşam alanlarına yerleşen bir tür başlangıçta genel olarak az çeşitlenmiş olacaktır. Bunun bir nedeni, bir yandan öncü türlerin genel olarak az çeşitli olması, diğer yandan spesiyal bir tür kendine özgü habitatlara veya özel yaşam birlikteliklerine ihtiyaç duyduğundan  bu çevre şartları henüz oluşmamış da olabilir. Bu nedenle, yeni yaşam alanlarına yerleşen bir tür buradaki kaynakları tam anlamıyla etkili bir şekilde kullanamayacaktır. Bu durum, henüz olası diğer rekabetçiler olmadığı için başlangıçta pek de önem taşımaz. Ancak zaman içinde, kendi türü içinde rekabet edeceği bireylerin (türiçi rekabet) olması dolayısıyla, mevcut kaynakları iyi değerlendirebileceği bir şekilde değişmeye başlar. Canlı türün özellikleri değişmeye başladığından ve ayrıldığı ebeveyn popülasyonla gen alış verişinde bulunamadığından, zaman içinde kademeli olarak değişerek yeni ve ayrı bir tür oluşturur. Bu şekilde adaya özgü özellikler açıklanabilir. Yalnız burada şu soru da ortaya çıkıyor: Neden sadece tek bir tür oluşmuyor da çok sayıda türler oluşuyor? Bu soruyu kesin olarak yanıtlayacak veya tam olarak tatmin edecek bilimsel bir cevap henüz bulunmamakla birlikte çeşitli araştırmacı buna dair çeşitli modeller öne sürmüşlerdir. Büyük olasılıkla farklı durumlar için farklı modeller geçerli olacaktır.
Bu sorunun çözümlenmesinde iki alt proplemin işlenmesi gerekmektedir:

Vücut yapısının ve morfolojinin değişmesi
Bir türün iki ayrı türe bölünmesi
Türler birbirlerinden ayrılmadan da güçlü morfolojik farklılıklar gösterebileceği gibi birbirlerinden ayrılan türler de buna rağmen yaşam tarzları yönünden birbirlerine çok benzeyebilirler. Hatta bazı durumlarda bu türler birbirlerinden ayırt edemeyecek şekilde öyle benzeşirler ki, bu durumu tanımlayan "ikiz türler" veya "gizli türler" gibi tanımlamalardan bahsetmek mümkündür.

Araştırılmış olan gerçek vakalara dair sunulan farklı hipotezler farklı başarı oranları elde etmiştir. Öncelikle ekolojik türleşmenin gerçek önemi bilim alanında henüz tartışmalıdır. DNA dizilenmesindeki gelişmeler (PZT) sayesinde kısa bir süre önce adaptif yayılım özellikleri gösteren türlerin soy ağaçlarını oluşturmak günümüzde daha da kolay hale geldi. Bu sayede hipotezleri test etmek ve sınamak da daha kolaylaşmıştır. Tam da bazı adaptif yayılım olaylarında gözlemlenen yüksek türleşme hızı, bu türleşme hızına uygun şekilde çabuk tepki gösteren DNA işaretleyicisinin bulunmasını zorlaştığı için başka bir problem teşkil etmektedir. Detaydaki bu tür problemlere rağmen adaptif radyasyondaki süreçler ilke olarak iyi açıklanabilmektedir.
Adaptif yayılma dair bilinen örnekler:

Galapagos adalarındaki Darwin isponozları
Havai'deki bal tırmaşığı (Drepanidinae)
Afrika Büyük Göller bölgesindeki Çiklitgiller balıkları
Madagaskar Adası'ndaki Tenrekgiller ve Makimsiler
Himalayalar'daki dev yengeç örümceği olarak da bilinen avcı örümcek (Sparassidae)
Jamaika'da bir keler türü olan Anolis
Conidae, karındanbacaklı cinsinden koni şeklinde kabuklara sahip bir sümüklüböcek türü
Havai adalarındaki meyve sinekleri Drosophilidae
Avustralya'daki keseliler

Evrimsel yayılım
Kambriyen Patlaması
Adaptif yayılan Havai bal tırmaşıklarının formlarına göre listesi
Adaptif yayılan keselilerin formlarına göre listesi

Ulrich Kutschera: Evolutionsbiologie, 3. Auflage, Verlag Eugen Ulmer, Stuttgart (2008), ISBN 3-8252-8318-6
Dolph Schluter: The Ecology of Adaptive Radiation. Oxford: Oxford University Press. (2000)
Wilson, E. et al. Life on Earth, by Wilson, E.; Eisner, T.; Briggs, W.; Dickerson, R.; Metzenberg, R.; O'brien,R.; Susman, M.; Boggs, W.; (Sinauer Associates, Inc., Publishers, Stamford, Connecticut), c 1974. Chapters: The Multiplication of Species; Biogeography, pp 824–877. 40 Graphs, w species pictures, also Tables, Photos, etc. Includes Galápagos Adaları, Hawaii, and Australia subcontinent, (plus St. Helena Island, etc.).
Leakey, Richard. The Origin of Humankind—on adaptive radiation in biology and human evolution, pp. 28–32, 1994, Orion Publishing.
Grant, P.R. 1999. The ecology and evolution of Darwin's Finches. Princeton University Press, Princeton, NJ.
Mayer, Ernst. 2001. What evolution is. Basic Books, New York, NY.
Kemp, A.C. 1978. A review of the hornbills: biology and radiation. The Living Bird 17: 105–136.
Gavrilets, S. and A. Vose. 2005. Dynamic patterns of adaptive radiation Proc. Natl. Acad. Sci. USA 102: 18040-18045.
Gavrilets, S. and A. Vose. 2009. Dynamic patterns of adaptive radiation: evolution of mating preferences. In Butlin, RK, J Bridle, and D Schluter (eds) Speciation and Patterns of Diversity, Cambridge University Press, pp. 102–126.

Adenozin difosfat, (İngilizce Adenosine diphosphate) ADP olarak kısaltılır. ADP hücresel enerji aktarımı için gerekli bir organik fosfat bileşiğidir. ADP yapısal olarak bir nükleozit difosfattır, bir adenin, bir riboz ve biri yüksek enerjili olmak üzere (~P) iki fosfat grubu tarafından oluşmaktadır. ADP, P fosfat grubu olmak üzere, kısaca "Adenozin-P~P" olarak gösterilebilir. ADP'deki iki fosfat grubu arasındaki yüksek enerjili bağı göstermek için "~" sembolü kullanılır. Benzer şekilde ATP "Adenozin-P~P~P" olarak gösterilebilir ve toplam 2 yüksek enerjili fosfat bağı vardır.
ADP; ATP'nin çeşitli ATPaz enzimleri tarafından katalize olan defosforilasyonuyla oluşur. Bu defosforilasyon, hidroliz ile gerçekleşir ve ekzergoniktir. Açığa çıkan enerji hücresel faaliyetler için kullanılır. ATP sentaz ise oksidatif fosforilasyon aracılığıyla ADP'yi geri ATP'ye dönüştürür.

Aşağıdaki tabloda birkaç organik fosfat bileşiğinin standart serbest enerji yani ΔG0' değerleri verilmiştir.

ATP'nin bu tabloda ortalarda yer alması yüksek enerji fosfat gruplarını bağışlayabilmesi ve ADP'ye dönüşebilmesi demektir. Bunun sonucunda ortaya çıkan enerji hücreler tarafından hücresel faaliyetler için kullanılır. Benzer şekilde ADP tabloda daha yukarıda olan bileşiklerden yüksek enerjili fosfat gruplarını kabul edebilir ve geri ATP'ye dönüşebilir. Bu ADP/ATP döngüsü ~P grubu oluşturan tepkimleri ve ~P grubunu kullanan tepkimeleri birbirine bağlar.

Oksidatif fosforilasyon ATP sentezinin çok büyük bir çoğunluğunu oluşturmaktadır. Şema 1'de görüleceği üzere mitokondri içinde gerçekleşen hücresel solunumdaki birkaç substratın oksidize olması sonucunda açığa çıkan protonlar (H+ iyonları) proton pompaları aracılığıyla mitokondrinin dışına atılır. Atılan protonlar, mitokondrinin iç zarı iyonlara (özellikle protonlara) geçirgen olmadığı için mitokondrinin dışında birikir. Tüm bunlar sonucunda proton yoğunluğu mitokondrinin dışında arttığı için zar içi ve dışı electrokimyasal potansiyel fark oluşur. Bu elektrokimyasal potansiyel fark, ATP sentazın protonları geri mitokondrinin içine almasını ve ADP'yi Pi grubu (anorganik fosfat grubu) ile birleştirerek ATP'yi sentezlemesini sağlayan itici güçtür. Protonlar, ADP ve Pi grubunun birleşmesinin mekanizmasında rol oynar. Tepkime 
  
    
      
        
          2
          
          
            H
            
              +
            
          
          +
          ADP
          +
          Pi
          ⟶
          ATP
          +
          
            H
            
              2
            
            
              
            
          
          O
        
      
    
    {\displaystyle {\ce {2H+ + ADP + Pi -> ATP + H2O}}}
  
 olarak yazılabilir ve bir yoğuşma tepkimesidir

Adenilat Kinaz ADP'nin geri ATP'ye dönüşmesini katalize eden enzimdir. Aşağıda verilen tepkimede bir ADP diğer ADP'yi fosforilize eder. Sonuç olarak bir ATP ve bir AMP bileşiği oluşur

  
    
      
        
          ATP
          +
          AMP
          ⟷
          2
          
          ADP
        
      
    
    {\displaystyle {\ce {ATP + AMP <-> 2ADP}}}
  

Hipoksiden kaynaklanan proton yoğunluğunun düşüşü ATP sentazın yeteri kadar ATP sentezleyememesi ile sonuçlanır. Normalde ATP miktarı AMP miktarının 50 katıdır. ATP miktarı düşünce AMP katsayısı çok büyük ve hızlı bir şekilde artar. Bu şekilde AMP tarafından aktive edilen fosfofruktokinaz-1 küçük bir ATP düşüşünü fark edecek kadar hassas olur.

Nükleozitler
Nükleotitler
DNA
RNA

'Adenozin trifosfat, hücre içinde bulunan çok işlevli bir nükleotittir. İngilizce Adenosine Triphosphateden ATP olarak kısaltılır. En önemli işlevi hücre içi biyokimyasal reaksiyonlar için gereken kimyasal enerjiyi taşımaktır. Fotosentez ve hücre solunumu sırasında oluşur. ATP bunun yanı sıra RNA sentezinde gereken dört monomerden biridir. Ayrıca ATP, hücre içi sinyal iletiminde protein kinaz reaksiyonu için gereken fosfatın kaynağıdır. 3 tane fosfattan oluşur.
ATP çeşitli yollarla sentezlenebilir. Aerobik solunum yapan canlılarda ATP sentezi; oksijen varlığında ökaryot hücrelerde mitokondride, prokaryot hücrelerde ise mezozomda oksidatif fosforilasyon yoluyla gerçekleşir. Anaerobik solunum (oksijensiz solunum) yapan canlılarda ise ATP sentezi fermantasyon yoluyla olur.
ATP sentezinde yakıt olarak başta glukoz ve trigliseritler kullanılır. Trigliseritlerin bozunumunda gliserol ve yağ asitleri oluşur. Hücre sitozolunda glukoz ve gliserol, glikoliz yoluyla pirüvata dönüştürülürler. Sübstrat fosforilasyonu yoluyla bu aşamada bir miktar ATP pirüvat kinaz ve fosfogliserat kinaz enzimleri tarafından sentezlenir. Pirüvat sonra mitokondride oksitlenmeye devam eder.
Mitokondride pirüvat pirüvat dehidrojenaz aracılığıyla asetil KoA'ya dönüşür, o da Krebs döngüsü ile karbon dioksite kadar oksitlenir. Yağ asitleri de beta oksidasyonu ile asetil-KoA'ya dönüşürler ve Krebs döngüsü'yle metabolize olurlar. Krebs döngüsü'nün her bir deviniminde süksinil KoA sentetaz tarafından bir ATP dengi GTP, bir de indirgeme gücüne sahip olan NADH sentezlenir. NADH'deki elektronlar elektron taşıma zinciri ile taşınırken ATP sentaz tarafından oksidatif fosforilasyon yoluyla çok miktarda ATP sentezlenir.
Glukozun karbon dioksite oksidasyonuna hücre solunumu denir. Glukozdaki kimyasal enerjinin %40'ı, hücre için daha kullanışlı olan ATP'ye dönüşür.
ATP ayrıca nükleozit difosfat kinaz enzimi aracılığıyla başka nükleozit trifosfatları kullanarak da sentezlenir:

ADP + GTP → ATP + GDP
Kas hücrelerinde ATP, guanido-fosfotransferaz tarafından katalizlenen benzer bir reaksiyonda da kreatin fosfat'ın fosfat grubu ADP'ye aktarılarak ATP ve kreatin oluşur.
Bitki hücrelerinde ATP, kloroplastlarda gerçekleşen fotosentez yoluyla sentezlenir. Bu ATP'nin bir kısmı sonra trioz şekerlerinin oluşumu için Calvin döngüsünde kullanılır.

ATP'nin enerjisi onun ADP'ye dönüşmesine yol açan fosfat bağının hidrolizi ile açığa çıkar. Hücre içinde çeşitli enzim, motor protein ve taşıma proteini bu enerjiyi kullanırlar. ATP'nin bozunumu ADP ve inorganik fosfat (Pi) oluşturur, ADP sonra AMP ve Pi olarak ayrıca bozunur. ATP'nin bir diğer bozunum yolu AMP + PPi şeklindedir.
ATP'nin hücrede enerji kaynağı olarak kullanıldığı yerler kısaca şöyle sıralanabilir:

Biyosentetik reaksiyonlarda: protein, yağ, karbonhidrat ve nükleik asidin sentezi
Fiziksel hareketlerde: kas kasılması, stoplazmik hareketler, hücre bölünmesi
Aktif taşımayı sağlayan biyokimyasal reaksiyonlarda
Sinirsel iletimi sağlayan reaksiyonlarda
Salgılama olaylarında

ATP, bir tüp içinde hidroliz edildiğinde açığa çıkan enerji bu tüpün içindeki suyu ısıtır. Ancak bu enerji kaynağını bu şekilde kullanmak etkisiz ve tehlikeli olur. Hücreler, özgül enzimler yardımıyla ATP hidroliz enerjisini doğrudan endergonik olaylarla eşleştirme yeteneğine sahiptir. Özgül enzimler bir fosfat grubunu ATP'den başka bir moleküle aktararak, enerji eşleşmesini sağlar. Ekzergonik ve endergonik tepkimelerin eşleştirilmesindeki anahtar nokta, başlangıçtaki molekülden daha reaktif olan fosforile olmuş ara bileşiğin oluşumudur.
Bu olayı bir örnekle ele alalım. Bu örnekte ATP hidrolizi, bir amino asit olan glutamik asidin (Glu) başka bir amino asit olan glutamine (Glu-NH2) dönüşümünü üstlenmektedir
ATP'nin yardımı yokken dönüşüm kendiliğinden gerçekleşmez. ATP'nin yardımı varken ise glutamin sentezi ATP tarafından sürdürülen iki basamaklı bir tepkime halinde gerçekleşir. Fosforile olmuş bir ara ürün oluşması, iki basamağı birleştirir.

ATP, glutamik asidi fosforile ederek (bir fosfatını glutamik aside aktararak), onu daha kararsız hale getirir.
Daha reaktif olan bu ara üründeki fosfatın ise amonyak ile yer değiştirmesiyle glutamin oluşur.
Tepkimeleri şöyle bir şemayla gösterebiliriz:

Glu + ATP → Glu-P + ADP
Glu-P + NH3 → Glu-NH2 + Pi (glutamin)

Atp Nedir?

Nükleotit
Fotosentez
RNA
Kloroplast
Adenozin difosfat
Guanozin trifosfat
Nükleozit

Adezyon (ya da adhezyon) birbirinden farklı yüzeylerin birbirlerine yapışma eğilimi. Adezyon ve kohezyon kuvvetine sebep olan kuvvetler birkaç farklı şekilde incelenebilir. Moleküller arası kuvvetler yapışma şekillerindeki farklardan dolayı kimyasal adezyon, dağıtıcı adezyon ve difüzyon adezyon gibi kategorilere ayrılabilir.

Yüzey enerjisini basitçe tanımlayacak olursak fizikteki iş gibi bir birim yüzey oluşturmak için gerek duyulan alandır. Yüzey enerjisini görmenin diğer yolu da işi örneklere bölmek ile alakalıdır, iki yüzey oluşturmak bunlardan biridir. Eğer yeni yüzeyler birbirinin aynısı ise, yüzey enerjisi γ her yüzey için bölünme işinin yarısına eşittir.
Yüzeyler eşit değilse; Young-Dupré metodu uygulanır:
W12 = γ1 + γ2 – γ12, Burada γ1 ve γ2 iki yüzeyinde yüzey enerjisi olduğu yerdir. Ve γ12 yüzey gerilimidir.

Dağıtıcı adezyon, Van der Waals kuvveti: iki madde bir arada tutulur, iki molekül arasındaki çekim, her bir yüzey için bir tanesi hafif pozitif diğeri hafif negatif yük ile yüklenir.

Yüzey biliminde adezyon neredeyse her zaman dağıtıcı adezyon ile ilgilidir. Tipik bir katı-sıvı-gaz sisteminde (bir damlanın katı yüzeyinde durduğu ve havayla çevrildiği gibi) kontakt açı dolaylı bir şekilde adezyonluğunu buharlaştırmak için kullanılır.

Bazı iletken maddeler elektriksel yükünü değiştirmek için elektron geçişine izin verir. Bu sonuç kondansatörün yapısını ve maddeler arasında elektrostatik bir çekim kuvveti oluşturur.

Bazı maddeler difüzyonun sayesinde birleşebilir. Bu moleküller, adezyona uğrayan iki madde hareketli olduğunda ve birbirlerine çözünebildiğinde difüzyona uğrayabilir. Bu özellikle polimer zincirlerde ve molekülün sonunda diğer maddeye yayıldığında etkili olabilir. Bu aynı zamanda katılaşma aşamasındaki mekanizmadır. Metal veya seramik tozlara beraber baskı uygulandığında ve ısıtıldığında, atomlar bir parçacıktan diğerine yayılır. Bu parçacıklar bir bütün halini alır.

İki madde arasındaki direnç, yukarıdaki mekanizmaların iki maddenin arasında gerçekleşmesine ve iki maddenin birbirleri üzerindeki yüzey alanı ve temas yüzeyine bağlıdır. Birbirlerine karşı ıslak olan maddelerin temas alanları ıslak olmayanların birbirleriyle bağlantısından daha büyük bir temas alanına sahip olmaya eğilimlidirler. Islaklık maddenin yüzey enerjisine bağlı olarak değişebilir.

John Comyn, Adhesion Science, Royal Society of Chemistry Paperbacks, 1997
A.J. Kinloch, Adhesion and Adhesives: Science and Technology, Chapman and Hall, 1987

Akran denetimi ya da hakem denetimi, bir yazarın akademik çalışmasını aynı alanda uzman olan kişilerin incelemesine sunma sürecidir. Akran denetimi olabilmesi için belli bir alanda ki bu çoğu zaman dar bir alandır, tarafsız denetim yapabilecek bir uzmanlar topluluğunun varlığı gerekir. Eğer konu yeterince dar bir sahaya ait değilse veya sahalar arası (interdisipliner) ise, denetimin tarafsızlığını sağlamak zor olabilir. Ayrıca bir fikrin önemi (olumlu veya olumsuz yönleriyle) her zaman takdir edilemeyebilir. Akademik kalite için vazgeçilmez sayılsa da, akran denetimi, etkisiz ve yavaş olabilmesi nedeniyle eleştirilmiştir.
Akran denetimi genelde bir dergide yayınlanmak üzere sunulmuş bir makale veya belli bir araştırmanın projesi için yapılmış bir fon başvurusunda kullanılır. Bu süreç, yazarları kendi disiplinlerinde kabul görmüş standartlara uymaya teşvik eder, böylece konuyla ilgisiz bulgular, desteksiz iddialar, kabul edilemeyecek çıkarımlar ve kişisel görüşlerin yayımlanmasının önüne geçilir. Akran denetimi ile düşünce hırsızlığı, aşırı derecede türetme çalışma (derivative work) ve bilinen yöntemlerin barız uygulamaları yakalanmaya çalışılır. Genelde akran denetiminden geçmemiş yayınlar uzmanlar ve profesyoneller tarafından şüpheyle karşılanır.
Bu maddede "akran denetimi" İngilizce "peer review" terimine karşılık olarak kullanılmıştır. "Akran", yaş, meslek, toplumsal durum gibi bir kıstas bakımdan birbirine eşit olan kişilerin her biridir, buradaki bağlamda, uzmanlık derecesi olarak çalışmayı yapan kişiye denk kişi demektir. Denetlemek, bir işin doğru ve usulüne uygun olarak yapılıp yapılmadığını incelemektir. Akran denetimi kullanan dergilere hakemli dergi de denir. "Hakem"in kastedilen anlamı, bir anlaşmazlığı çözüp son kararı veren kişi değil, "belirli bir konudan iyi anlayan kimse"dir. Çünkü burada söz konusu olan işlev görüş belirtmektir, yayımlama kararı dergi editörüne aittir.

Karmaşık bir çalışma yapmış olan yazar veya araştırmacılar, bu çalışmayı ister tek başına ister grup olarak oluşturmuş olsunlar, çalışmadaki her kusur veya hatayı yakalayamayabilirler. Bunun nedeni mutlaka çalışmayı yapanlarla ilgili olmak zorunda değildir; çalışmanın daha iyileşebilmesi için bazen özel uzmanlığı olan veya sadece taze bir bakış açısına sahip bir kişi gerekebilir. Dolayısıyla çalışmayı bir başkasına göstermek onun bir zayıflığının ortaya çıkarılma ve onun iyileştirilme olasılığını artırır. Hem araştırma fonu elde edilmesi hem de akademik bir dergide yayım için konunun yenilikçi ve özlü olması normalde aranan şartlardandır.
Ayrıca, bir akademik makalenin yayımlanması veya yayımlanmadan önce değiştirilmesi konusunda alınacak kararlar, makalenin sunulmuş olduğu derginin editörüne kalmıştır. Benzer olarak, bir araştırma proje önerisinin desteklenmesi kararı, finansmanı yapacak kuruluşun yetkilisine kalmıştır. Bu kişiler çoğu zaman kararlarını verirken bir veya daha çok denetmenin görüşlerine başvururlar. Bunun başlıca üç nedeni vardır:

İş yükü. Çoğu derginin editör veya değerlendirmeci grubu, o dergiye sunulan pek çok makaleye yeterli zaman ayıramaz.
Fikir farklılığı. Eğer derginin editör veya değerlendirmecileri sunulan tüm malzemeyi kendileri değerlendirseler, onay gören yazılar sadece onların görüşlerini yansıtır.
Sınırlı uzmanlık. Bir editör veya değerlendirmeci bir derginin (veya finansman kuruluşunun) kapsamına giren her konuda uzman olması beklenemez
Bu yüzden yeni makalelerin veya fon taleplerinin yorum için dış denetmenlere yollanması normaldir.
Denetmenler tipik olarak anonim ve bağımsızdır, eleştirilerinde açık olabilmeleri sağlamak ve yayımlama ve fon verme kararlarında kayırma sokmamak için. Anonimlik tek taraflı veya çift taraflı olabilir. Çift taraflı anonimlikte hem denetmenin kimliği çalışmanın yazarlarından gizli tutulur, hem de denetmene gönderilen metinden yazarların isimleri ve onları kimlikleri hakkında fikir verecek bilgiler çıkarılır. Sadece tek taraflı anonimlik durumunda bilimsel değerlendirmenin daha taraflı olabileceğine dair görüşler vardır.
Denetmenler makalede söz konusu olan sahanın uzmanları arasında seçildikleri için, literatürde güvenilir bir araştırma ve bilgi birikiminin oluşmasında akran denetimi süreci çok önemli bir rol oynar. Yayımlanmış makaleleri okuyan araştırmacılar ancak belli bir sahada uzman olabilir; bu okurlar yayımlanmış buluşlarla ilgili veya onlara dayalı yeni araştırmalar planlarken, kullandıkları kaynakların güvenilir ve inanılır olması konusunda kısmen de olsa akran denetimine güvenirler. Bu yüzden, bazen bir makaledeki bulguların tahrif edildiği ortaya çıktığı zamanlar büyük skandal olur çünkü pek çok başka araştırmacı, hatta o sahanın tamamı, özgün yayının doğruluğuna güvenmiş olabilir.

Yayımlanma başvurusu durumunda, bir editör yazarın çalışması veya fikirleri içeren metni konunun uzmanlarına ("denetmen" veya "hakem" olarak bilinir) gönderir. Günümüzde bazı dergiler makaleyi e-posta veya Web-tabanlı bir makale işlem sistemi aracılığıyla denetmenlere ulaştırırlar. Bir makale için genelde iki veya üç denetmen olur.
Bu denetmenlerin her biri çalışma hakkındaki değerlendirmelerini editöre geri yollarlar. Raporlarında makalenin zayıf nokta ve sorunlarını belirtip, onun iyileşmesi için önerilerini de eklerler. Tüm bilimsel dergiler bu konvansiyonu izler. Editör, makalenin sahası konusunda denetmenler kadar uzman değilse de aşinadır ve denetmenlerin yorumlarını değerlendirir. Sonra editör kendi görüşlerini ve derginin alanına uygunluğunu da göz önüne alarak kararını yazar(lar)a iletir, genelde denetmenlerin yorumlarını da ekleyerek.
Denetmenlerin değerlendirmeleri çoğu zaman makale veya başvuru konusunda ne yapılması gerektiği hakkında açık bir tavsiye içerir, bu tavsiyeler genelde dergi veya finansman kurumu tarafından sunulmuş seçeneklerden biridir. Öneriler genelde aşağıdakiler gibidir:

Koşulsuz olarak makale veya başvurunun kabulü,
Yazarların bazı değişiklikleri yapması koşuluyla kabulü,
Reddedilmesi ama değişiklik yapıldıktan sonra tekrar başvuruya teşvik edilmesi,
Kesin reddedilmesi.
Bu süreç sırasında denetmenler danışman rolündedir, editör denetmenlerin görüşlerini kabul etmek zorunda değildir. Ayrıca, bilimsel yayımlarda, denetmenler bir grup olarak çalışmaz, birbirleriyle haberleşmezler ve tipik olarak birbirlerinin kimliklerini veya değerlendirmelerinden habersizdir. Genelde denetmenlerin konsensusa ulaşma zorunluluğu yoktur. Dolayısıyla jürilerdeki gibi bir grup dinamiği söz konusu değildir.
Denetmenlerin bir çalışmanın kalitesi konusunda uyuşmamaları halinde karar ulaşmak için izlenen birkaç strateji vardır. Eğer editör bir eser hakkında hem çok olumlu hem de çok olumsuz birer görüş alırsa, çoğu zaman beraberliği bozmak için bir veya birkaç denetmenden daha görüş ister. Bir diğer çözüm olarak, editör yazarlara eleştirileri yollayıp beraberliği bozabilecek iyi bir savunma isteyebilir. Eğer editör savunmanın inandırıcılığını değerlendiremeyeceğini düşünürse, ilk eleştiriyi yapan denetmenden bir yanıt da talep edebilir. Ender durumlarda, editör bir denetmen ile yazarlar arasındaki haberleşmeleri iletmeye devam ederek belli bir noktanın tartışılmasını sağlayabilir. Böyle durumlarda dahi editör denetmenlerin birbirleriyle görüşmelerine izin vermez, ama itirazcı denetmenin diğer denetmenlerin değerlendirmelerini görebildiği olur. Bu sürecin amacı bir konsensusa ulaşmak veya herhangi birisinin fikrini değiştirmesini sağlamak değildir, bu açıkça baştan belirtilir. Ancak açık erişim modelini izleyen bazı dergiler (Biology Direct gibi), İnternet'te her makalenin yayım öncesi tarihçesini koymaya başlamışlardır, öyle ki her yayımlanan makale için makalenin ilk sunulan hâli, denetmen raporları, yazarların cevapları ve metnin düzenlenmiş hâlini görmek mümkündür.
Geleneksel olarak denetmenler yazarlar için anonim kalırlardı ama bu standart yavaş yavaş değişmektedir. Bazı akademik sahalarda çoğu dergi denetmene anonim kalıp kalmama seçeneğini verir veya bir denetmen isterse değerlendirmesini imzalayarak anonimliğinden vazgeçebilir. Yayımlanmış makalelerde bazen, Katkı bölümünde, makalenin iyileşmesini sağlamış olan anonim veya adı belirtilen denetmenlere bir teşekkür bulunabilir.
Bazı üniversite yayınevleri kitaplar için akran denetlemesi uygularlar. İki veya üç bağımsız denetmenin olumlu değerlendirmesinin ardından kitabın taslağı, en son onay için öğretim üyelerinden oluşan yayınevinin danışma kuruluna yollanır. Bir üniversite yayınevinin Amerikan Üniversite Yayınevleri Derneği üye olabilmesi için bu denetim sürecine göre çalışması zorunludur.
Bazı sahalarda akran denetimli toplantılar (örneğin konferans ve çalıştaylar) vardır. Konuşma verebilmek için akademisyenler önceden konuşmalarının bir özetini (genelde kısa, 15 sayfadan az) sunarlar. Bu metinler bir "program komitesi" (yayım kurulunun dengi) tarafından değerlendirilir ve komite genelde denetmenlerden görüş ister. Konferansların tarihi önceden belirli olduğu için genelde mühlet kısadır, seçenekler kabul ve redden ibaret olmak zorundadır.

Bir dergi veya kitap yayınevinde, denetmen seçimi tipik olarak editöre düşen bir görevdir. Bir makale geldiğinde, editör uzmanlardan onun hakkında bir değerlendirme talep eder; bu uzmanlar önceden bu konuda istekli olduklarını belirtmiş olabilir. Fon veren kurumlar ise genelde başvuruların gelmesinden önce bir denetmenler paneli veya komitesi oluştururlar.
Tipik olarak denetmenler yazarların yakın meslektaşları, öğrencileri veya arkadaşları arasından seçilmez. Bir çıkar çatışması olabilecekse denetmenlerin bunu editöre bildirmeleri gerekmektedir. Dergiler genelde makale yazarından makaleyi denetlemeye ehil kişilerin isimlerini vermelerini isterler. Bazı dergilerde bu, makale sunmanın bir şartıdır. Yazarlar bazen sundukları makalenin kimin tarafından denetlenmesini istemediklerini de belirtme hakkına sahiptir; bu durumda gerekçe göstermeleri gerekir (bu tipik olarak çıkar çatışması şeklinde ifade edilir). Bazı sahalarda derginin Katkı (Teşekkür) bölümünde çalışmaya katkıl

Elektrofizyolojide, aksiyon potansiyel, bir hücrenin elektriksel zar potansiyelinin kısa bir süre içinde aniden yükselmesi ve azalmasıdır. Aksiyon potansiyeli, zar potansiyeli olarak adlandırılan hayvan hücrelerinde birkaç türde meydana gelir. Bunlar, sinir hücreleri (nöron), kas hücreleri (veya kas lifleri) ve endokrin hücreler ve bazı bitki hücreleridir. Sinir hücrelerinde, hücreler arasındaki iletişimde başrol oynar. Diğer tür hücrelerde ana işlevi hücreler arası süreçleri etkinleştirmektir. Örneğin kas hücrelerinde bir aksiyon potansiyel, kasılmaya yol açan olaylar zincirinin ilk halkasıdır. Pankreastaki beta hücrelerinde, insülinin salınmasını sağlar. Sinir hücrelerindeki aksiyon potansiyeli ("sinir uyartıları" olarak da bilinir) ve aksiyon potansiyelinin geçici sıklığı "çivi treni" (İngilizce "spike train") olarak adlandırılan bir sinir hücresi tarafından oluşturulur. Aksiyon potansiyelini yayan sinir hücresine "ateş" (İngilizce "fire") denir.
Hayvan hücrelerinde iki tür birincil aksiyon potansiyeli vardır. Bir tür gerilim kapılı sodyum kanallar tarafından, diğeri de gerilim kapılı kalsiyum kanalları tarafından açığa çıkartılır. Sodyum tabanlı aksiyon potansiyelleri genellikle bir milisaniyeden daha az sürerken, kalsiyum tabanlı aksiyon potansiyelleri 100 milisaniye veya daha uzun sürebilir.

Hayvanlar, bitkiler ve mantarlardaki hemen hemen tüm hücreler, piller gibi işlev görür. Duyusal olarak, hücrenin içi ve dışı arasında bir gerilim farkı oluşturur. İç kısım pilin negatif kutbu olur. Bir hücredeki gerilim genellikle milivolt (mV) olarak ölçülür. Bir hayvan hücresinde normal gerilim 70 mV'tur. Çünkü hücreler çok küçüktür. Bu büyüklükteki gerilim, hücre zarı içinde çok güçlü elektrik kuvvet oluşturur.
Büyük hücrelerde, potansiyel zamanla çok az değişir. Bazı tür hücreler elektriksel olarak etkindir ve gerilim dalgalanır. Bunların bazılarında gerilim ara sıra, çok hızlı yükselip alçalarak dalgalanır. Böylece tekbiçimli form oluşur. Bu yükselip alçalma çevrimleri aksiyon potansiyeli olarak bilinir. Aksiyon potansiyellerinin süreleri farklılık gösterir. Bu yüzden bunlar analog sinyaldir. Hayvanların beyin hücrelerinde tam yükselme ve alçalma çevrimi bir saniyenin binde birinden daha az bir zamanda olur. Diğer tür hücrelerde bu çevrim birkaç saniye olabilir.

Bitki hücreleri, kas hücreleri, kalpteki özel hücreler gibi bazı hücre türlerinde aksiyon potansiyeli oluşur. Bununla birlikte ana tetikleyici hücre sinir hücresidir ve aksiyon potansiyeli için en basit mekanizmaya sahiptir.
Sinir hücreleri elektriksel olarak ikazlanmaya müsait hücrelerdir. Genellikle bir veya daha çok dendrit, tek bir hücre gövdesi (soma), bir akson ve bir veya daha fazla akson ucu ikazlanabilir. İki tür kimyasal sinapstan biri dendrit, diğeri akson ucudur.

Aktin, yuvarlak şekilli, yapısal bir protein. Heliks şeklinde polimerize olarak mikrofilament olarak da bilinen aktin filamentlerini oluşturur. Aktin filamentleri hücresel iskeleti oluşturur- ökaryotik hücrelerde, üç boyutlu, hücreyi boydan boya saran ağ. Aktin filamentleri hücreye mekanik destek sağlar, hücrenin şeklini belirler, hücrenin hareket etmesine olanak sağlar (aktinden oluşan lamellipodia, filopod ve psödopod gibi yapılar aracılığıyla); bazı tip hücrelerarası bariyerlerin oluşumunda, sitoplazma akıntısında ve hücre bölünmesi sırasında hücrenin ekvatorunda boğum oluşmasında rol alırlar. Kas hücrelerinde, miyozin adlı proteinle birlikte, kasılma eyleminin gerçekleştirilmesinde asli bir rol alırlar.
Hücre sitoplazmasinda aktin genellikle ATP'ye bağlı olarak bulunur, ama ADP'ye bağlanması da mümkündür. ATP-aktin kompleksleri aktin filamenti oluşumunda daha hızlı polimerize olurken daha yavaş depolimerize olurlar. ADP-aktin kompleksleri için durum tam tersidir.
Aktin ökaryotik hücrelerdeki en yaygın olarak bulunan proteinlerden biridir ve hücre içi konsantrasyonu genelde 100 µM'dan fazladır. Aktin, evrimsel olarak, türler arasında en iyi korunmuş proteinlerden biridir. Alg ve insan hücresindeki aktin proteinler aminoasit içeriği ve dizilimi açısından birbirlerinden %5'ten daha az farklılık göstermektedirler.

Aktin ilk kez 1887 yılında W.D. Halliburton tarafından deneysel olarak incelenmiştir. Halliburton kastan miyozin preparatlarını pıhtılaştıran bir protein izole etmiş, buna "miyozin-fermenti" adını vermiştir. Bununla birlikte Halliburton bulgularını daha ileri bir şekilde tanımlayamamış, bu sebeple de aktinin keşfi genellikle onun yerine Macaristan'nın Szeged Üniversitesi'ndeki Albert Szent-Györgyi'nin laboratuvarında çalışan genç biyokimyacı Brúnó F. Straub'a ithaf edilir.
1942'de Straub kas proteini çıkarmak için yeni bir teknik geliştirmiş ve bu teknik onun önemli miktarda nispeten saf aktin çıkarabilmesine olanak sağlamıştır. Straub'un kullandığı metot temelde bugün laboratuvarlarda kullanılan metotla aynıdır. Szent-Gyorgyi daha önceden yavaş kas ekstraksiyonları tarafından üretilen miyozinin daha viskoz formunu 'aktifleştirilmiş' miyozin olarak tanımlamıştı ve Straub'un proteini bu aktifleştirici etkinin kaynağı olduğu için 'aktin' olarak anılmıştı. II. Dünya Savaşı sebebiyle Szent-Gyorgyi ve Straub'un çalışmalarını Batılı bilimsel dergilerde yayımlamaları mümkün değildi ve husus Batıda ancak 1945 yılında, Acta Physiologica Scandinavica'ya ek olarak basıldığında tanındı.

MreB
Miyozin

Alan, fizik kuramlarında kullanılan, matematikteki cebirsel alanın tüm özelliklerini taşıyan terim. Genellikle bu etki 100 nanometre ve daha küçük skalalarda etkili olur. Bu etki nanoteknolojiyle aynı ölçeğe denk gelir. Bir alan mekan ve zaman içinde her bir nokta için bir değeri olan bir fiziksel miktardır. Örneğin, hava durumu, rüzgâr hızı uzayda her nokta için bir vektör atayarak tarif edilmektedir. Her bir vektör bu noktada hava hareketinin hızını ve yönünü temsil eder.
Bir alan her noktadaki alanın değeri sırasıyla skaler, vektör, bir spinor veya bir tensör olup olmadığını, uygun skaler, bir vektör, bir spinör veya bir tensör, olarak sınıflandırılabilir. Örneğin, Newtonyen yerçekimi alanı bir vektör alanıdır: uzay zamanı içinde bir noktada onun değerini belirterek bu noktada üç sayı, yerçekimi alan vektörünün bileşenleri gerektirir. Ayrıca, her kategoride (skaler, vektör, tensör) içinde, bir alan sırasıyla numaraları veya kuantum operatörleri ile karakterize olup olmadığına bağlı olarak bir klasik alan veya bir kuantum alanı da olabilir. Bir alan bütün uzay boyunca uzanan olarak da düşünülebilir. Uygulamada, bilinen her alanın gücü tespit edilemez olma noktasına olan mesafe ile azaltmak için bulunmuştur. Örneğin, çekimin Newton teorisi, yerçekimi gücü çekilen nesneye olan uzaklığın karesi ile ters orantılıdır. Bu nedenle Dünya'nın yerçekimi alanı hızla kozmik ölçeklerde saptanamaz olur ."Uzaydaki numaralar" olarak tanımlanan alanın fiziksel gerçek olduğu fikrine olumsuz etkisi olmamalıdır. "Bu alanı kaplar. Bu enerji içerir onun gerçek varlığını bir vakum ortadan kaldırır. Öyle ki biz bunu bir parçacık koyduğumuz zaman, parçacık bir kuvvet "hissediyor ". Alan "Uzayda bir durum yaratır" Bir elektrik yükü hızlanır, başka bir yükün etkileri anında görünmüyor. İlk şarj momentum toplayıp, bir tepki kuvvet hisseder, fakat ikinci şarj etkisine kadar hiçbir şey hissetmiyor seyahat ışık hız onu ulaşır ve ona momentum verir. ikinci yükten önceki momentum nerede ?Momentumun korunumu yasası ile bir yerde olmalı. Fizikçiler derki "Gücün analizi için büyük yarar" bunu bulduk " alan içindeki varlık olarak düşünüyorlar 
Bu programı modern fiziğin tüm yapısının bir destek paradigma alan kavramı yapmanın altyapısında, elektromanyetik alanların aslında var olduğuna inanan fizikçiler yer alır.John Wheeler ve Richard Feynman derki(onlar, genel görelilik ve kuantum elektrodinamiği araştırması için sürmekte olan alan kavramının yararını bir kenara koymasına rağmen) 
bir uzaklıktan hareket'in Newton'un öncesi alan kavramı ciddiye alınmalı 
" Aslında Elektromanyetik alanın sahip olduğu momentum ve enerji ile onu çok gerçek kılan... bir parçacık bir alan yapar ve bir alan başka bir parçacığa hareket verir ve alan; enerji içeriği ve momentum gibi tanıdık özelliklere sahip, sadece parçacıklar olabildiğince var".

Isaac Newton evrensel kütleçekimi kanununu sadece büyük nesneler herhangi bir çifti arasında hareket yerçekimi kuvvetini dile getirdi. Tüm cisimlerin her çifti arasındaki kuvvet ile uğraşan, bu tür Güneş Sistemi'ndeki gezegenler gibi, birbirleri ile etkileşen birçok cisimlerin hareket baktığınızda ayrı hızla hesaplama sakıncalı olur. On sekizinci yüzyılda, yeni bir varlık tüm bu yerçekimi kuvvetlerinin defter tutma kolaylaştırmak için icat edildi. Bu varlık, çekim alanı uzayda her noktada bu noktada birim kütleye sahip bir nesne tarafından hissedilir olacaktır. toplam yerçekimi kuvveti verir. Eğer tek bir nesne üzerindeki tüm yerçekimi kuvvetleri hesaplanır ve daha sonra onları bir araya eklenir ise ya da ilk önce bir yerçekimi alanı olarak birlikte tüm katkıları toplanır ve nesneye bir uygulanırsa, önemli değil. Bu herhangi bir şekilde fizikte değişmedi.
Bir alan kavramının bağımsız gelişimi gerçekten elektromanyetizma teorisinin gelişimi ile on dokuzuncu yüzyılda başladı. Erken evrelerde André-Marie Ampère ve Charles-Augustin de Coulomb elektrik yükleri ya da elektrik akımı çiftleri arasındaki kuvvetleri ifade Newton tarzı yasalarla yönetilmiş olabilir. Ancak, çok daha doğal alan yaklaşım ve elektrik ve manyetik alan açısından bu yasaları ifade etmek oldu; 1849 yılında Michael Faraday dönemi "alan" için ilk değer oldu.
Alanın bağımsız doğası bu alan içindeki dalgaların sonlu bir hızla yayılması ile mümkündü ve durum, James Clerk Maxwell'in keşfi ile daha belirgin bir hale geldi. Sonuç olarak yükler ve akımları üzerinde kuvvetler artık sadece aynı zamanda diğer yük ve akımların pozisyonları ve hızlarına bağlıydı, ama aynı zamanda geçmişteki konumlarına ve hızlarına da bağlıydı.
Maxwell ilk başta, bağımsız olarak var olabilecek, alan gibi modern bir temel varlık kavramını kabul etmedi. Bunun yerine, elektromanyetik alanın deformasyonunun bazı temel ortam yani -ışık-saçan eter- ifade etmesi gerekiyordu, bir lastik zarında gerginliğe çok benzer. Eğer bu durumda olsaydı, elektromanyetik dalgaların gözlenen hızı etere göre gözlemcinin hızına bağlı olması gerekir. Çok çabaya rağmen, hiçbir deneysel kanıt böyle bir etkiyi şimdiye kadar bulamadı, durum 1905 yılında Albert Einstein tarafından özel görelilik teorisinin tanıtımı ile çözüldü. Bu teori hareketli gözlemcilerin bakış açılarının Maxwell'in teorisinde elektromanyetik dalgaların hızı tüm gözlemciler için aynı olacak şekilde birbirleriyle ilişkili olmalıdır şeklinde değişti. Arka plan ortamı için ihtiyaç ortadan yaparak, bu gelişme gerçekten bağımsız kuruluşlar gibi konularda düşünmeye başlamak için fizikçiler için bir yol açtı.
1920'li yılların sonlarında,kuantum mekaniği'nin yeni kurallar ilk elektromanyetik alanlara uygulanmıştır. 1927 yılında, Paul Dirac başarılı bir atomun çürümesi olan alt kuantum durumu elektromanyetik alanın kuantumu bir foton'un spontan emisyonunu nasıl olduğunu açıklamak için kuantum alanları kullanılır. Elektron ve proton da dahil olmak üzere tüm partikülleri, doğada en temel nesnelerin durumuna yükselten alanlar, bir kuantum alanının miktarı olarak anlaşılabilir ki (Pascual Jordan, Eugene Wigner, Werner Heisenberg ve Wolfgang Pauli) çalışmasının ardından) bu kadar çabuk gerçekleşmesi izledi.

Buradaki klasik alanların birkaç örneğidir. Kuantum özellikleri meydana gelmeyen yerde klasik bir alan teorileri yararlı kalır ve araştırmaların aktif alanları olabilir. eşyaların elastisitesi, akışkan dinamiği ve Maxwell denklemleri nokta içindeki durumlardır.
Bazı basit fiziksel alanlardan vektör kuvvet alanları vardır. Tarihsel olarak, Faraday'ın kuvvet çizgisi elektrik alanı tanımı ise alanların ciddiye alındığını ilk zaman oldu,çekim alanı ise benzer tanımlandı.

Bir klasik alan teorisi açıklayan yerçekimi Newtonyen çekimdir, bu iki kütle(ler) arasındaki bir karşılıklı etkileşim çekim gücü olarak tanımlanır.
Herhangi büyük gövde M bir çekim alanı g var bu olarak diğer büyük gövdeyi etkisiyle onu tanımlar. M in çekim alanı olarak uzay içindeki bir r noktası F kuvveti tarafından belirlenerek bulunur. Bu M uygulama olarak bir küçük test kütlesi r de m yer alır ve m tarafından bölünürse:
  
    
      
        
          g
        
        (
        
          r
        
        )
        =
        
          
            
              
                F
              
              (
              
                r
              
              )
            
            m
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle \mathbf {g} (\mathbf {r} )={\frac {\mathbf {F} (\mathbf {r} )}{m}}.}
  

öngörülen m çok küçük Me göre şunu sağlar ki m 'in varlığına M in davranışı ihmal edilebilir etkisi var.
Newton'un Kütleçekim kanunu'na göre, F(r) ile verilir.
  
    
      
        
          F
        
        (
        
          r
        
        )
        =
        −
        
          
            
              G
              M
              m
            
            
              r
              
                2
              
            
          
        
        
          
            
              
                r
              
              ^
            
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle \mathbf {F} (\mathbf {r} )=-{\frac {GMm}{r^{2}}}{\hat {\mathbf {r} }},}
  

burada 
  
    
      
        
          
            
              
                r
              
              ^
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\hat {\mathbf {r} }}}
  
 bir birim vektör M ve m dir ve m noktasından M'e birleştiren hat boyunca uzanır. Bu nedenle, M in çekim alanı dır.

  
    
      
        
          g
        
        (
        
          r
        
        )
        =
        
          
            
              
                F
              
              (
              
                r
              
              )
            
            m
          
        
        =
        −
        
          
            
              G
              M
            
            
              r
              
                2
              
            
          
        
        
          
            
              
                r
              
              ^
            
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle \mathbf {g} (\mathbf {r} )={\frac {\mathbf {F} (\mathbf {r} )}{m}}=-{\frac {GM}{r^{2}}}{\hat {\mathbf {r} }}.}
  

Deneysel araştırmalar bu eylemsiz kütle ve çekim kuvveti doğruluğun görülmemiş düzeyleri ne eştir çekim alanının özdeş gücü olarak to the deneysel hızlandırılan bir parçacık tarafından. Bu eşdeğer prensipler'in başlangıç noktasıdır. Bu genel görelilik için bir yoldur
Çünkü çekim kuvveti F koruyucudur, çekim alanı g gradyani bir skaler fonksiyonun terimleri içinde yazılabilir,çekim potansiyeli Φ(r):

  
    
      
        
          g
        
        (
        
          r
        
        )
        =
        −
        ∇
        Φ
        (
        
          r
        
        )
        .
      
    
    {\displaystyle \mathbf {g} (\mathbf {r} )=-\nabla \Phi (\mathbf {r} ).}
  

Michael Faraday Önce fiziksel bir nesne gibi, bir 

Alel veya alelmorf, belirli bir özelliği belirleyen bir genin değişik (alternatif) hallerinden her biridir. Gen ve alel sözcüklerinin her ikisi de, belirli bir özelliğin kalıtsal faktörünü ifade eder. Alel sözcüğü, özellikle bir kromozomun bir lokusundaki iki ya da daha fazla seçenekli gen çeşidini anlatmak için kullanılır. Örneğin bir bezelyenin yuvarlak veya kırışık taneli olmasını belirleyen gen, yuvarlaklık aleli ve kırışıklık alelinden meydana gelir.
Kromozomlarda bulunan genler, "alel" denilen genlerden oluşmuş çiftler halinde bulunurlar. Her homolog kromozomda her karakter için genin işgal ettiği belli bir yer vardır. Buna lokus denir. Homolog (eş) kromozomların aynı lokuslarında yer alan, iki veya bazen daha çok sayıda alternatif karakterin genleri alel genler olarak bulunurlar.
Genlerde aynı karakteristik özelliği kodlayan fakat farklı kodlar taşıdığı için farklı özelliklerin ortaya çıkmasını sağlayan genlerden her biri aleldir.
Örneğin göz rengini belirleyen genin ela rengi ortaya çıkaran versiyonu ile kahverengi rengi ortaya çıkaran versiyonundan her biri aleldir. A kan grubu aleli ve B kan grubu alelini taşıyan bir birey "AB" kan grubuna sahip olur.
Eğer atalardan biri zıt özelliklerin birine, diğeri öbürüne sahipse, buna "Alelmorfik özellikler" denir.
Göz rengi örneğinde olduğu gibi, ela ve kahverengi renk, gözdeki alelmorfik bir renk özelliğidir. Her hücrede göz rengini denetleyen bir çift gen bulunur.
Gen çiftlerini benzer aleler şeklinde taşıyan bireylerde homozigot genotip, gen çiftlerini farklı aleler şeklinde taşıyan bireylerde ise, heterozigot genotip bulunur. Buna göre, AA ve aa genotipi sırayla, homozigot baskın ve homozigot çekinik; Aa genotipi ise heterozigottur. Herhangi bir özelliği oluşturan bir çift alelin bir üyesi söz konusu olduğu zaman, yalnızca homozigot genotipte fenotipik olarak kendini gösterilebilen alellere "çekinik (resesif) alel" denir. Diğer yandan heterozigot genotipte kendini gösteren alellere de "baskın (dominant) alel" adı verilir. Baskın ve çekinik alelleri göstermek için genellikle büyük ve küçük harfler kullanılır. İki benzer aleli taşıyanlar (AA veya gg), "homozigot"; farklı aleli taşıyanlar, (Aa) "heterozigot" olarak isimlendirilir.
Örneğin;
AA homozigot baskın, aa homozigot çekinik ve Aa heterozigotdur.
Bütün genlerin tek tek toplamı ve bütün kromozom seti o canlının "genomu" şeklinde tarif edilir.

Gen
Genler ve aleller
Letal gen

alfred.med-aleller 2 Kasım 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Friedrich Wilhelm Heinrich Alexander Freiherr von Humboldt (14 Eylül 1769, Berlin – 6 Mayıs 1859, Berlin), Prusyalı doğabilimci ve kâşif. Prusyalı bakan, filozof ve dilbilimci Wilhelm von Humboldt'un küçük kardeşi. Humboldt'un botanik coğrafya üzerine yaptığı çalışmalar biyocoğrafya dalının temelini oluşturmuştur.
1799 ile 1804 yılları arasında Güney ve Orta Amerika'ya giden von Humboldt, keşif gezileri sonucunda kıtayı bilimsel açıdan betimleyen ilk bilim insanı olmuştur. 21 yıl boyunca yaptığı gezilerde karşılaştıklarını devasa bir eserde toplamıştır. Atlantik Okyanusu'nun iki kıyısında yer alan kara parçalarının (özellikle Güney Amerika ve Afrika'nın) bir zamanlar birleşik olduğunu ilk öne süren Humboldt olmuştur. Hayatının son dönemlerinde yazdığı Kosmos adlı eserinde dünya üzerine bilgi toplayan çeşitli bilim dallarını birleştirmeye çalışmıştır. Humboldt aralarında Joseph-Louis Gay-Lussac, Justus von Liebig, Louis Agassiz ve Matthew Fontaine Maury'nin bulunduğu birçok bilim insanıyla çalışmış ve çalışmaları desteklemiştir.

von Humboldt'un Prusya ordusunda binbaşı olan babası Pomeranya'nın önde gelen ailelerinden birine mensuptu ve Yedi Yıl Savaşları'ndaki hizmetleri karşılığında kraliyet nazırlığı göreviyle ödüllendirilmişti. Baron von Hollwede'nin dul eşi Maria Elizabeth von Colomb ile 1766 yılında evlendikten sonra iki oğlu olmuştu. Bunlardan küçük olanı Alexander'dır.
Alexander von Humboldt'un çocukluğu ne sağlık ne de zekâ açısından pek ümit verici geçmemiştir. Yine de kısa sürede kendine özgü özellikleri ortaya çıkmıştır. Bitkileri, kabuklu hayvanların kabuklarını ve böcekleri toplayıp etiketlendirdiği için "küçük eczacı" diye adlandırılmıştır. 1779 yılında babasının beklenmeyen ölümü sonrasında annesinin verdiği yerinde kararlarla eğitimini sürdürmüştür. Politik kariyer için altı ay Frankfurt Üniversitesi'nde finans okudu ve bir yıl sonra 25 Nisan 1789'da Christian Gottlob Heine ve Johann Friedrich Blumenbach'ın verdiği derslerle ünlenen Göttingen Üniversitesi'ne kaydoldu. Çeşitli alanlara duyduğu ilgi ve yeteneği öylesine gelişmişti ki, 1789 yılında bir tatil esnasında Ren Nehri'ne yaptığı bir geziden sonra "Mineralogische Beobachtungen über einige Basalte am Rhein" (Ren Nehri'ndeki bazı Bazalt kayalar üzerine mineralojik gözlemler) (Brunswick, 1790) adlı eseri yazdı.
Yolculuklara olan tutkusu, Kaptan James Cook’un ikinci yolculuğunda yanında bulunan, Heyne’in damadı Georg Foster ile Göttingen’de kurduğu arkadaşlıkla iyice pekişti. Artık çalışmaları ve nadir olarak bir arada görülen kişisel yetenekleri olağanüstü bir anlayış ile kendisini bilimsel kâşif olarak hazırlama amacına yönelmişti. Bu düşünceyle Hamburg’ta ticaret ve yabancı diller, Freiberg’te Abraham Gottlob Werner ile coğrafya, Jena’da Justus Christian Loder ile anatomi, Franz Xaver von Zach ve Johann Gottfried Koehler ile astronomi ve bilimsel aletlerin kullanımı konularında eğitimini sürdürdü. Freiberg madenlerindeki bitki örtüsü üzerine yaptığı çalışmalar sonucunda 1793 yılında "Florae Fribergensis Specimen" (Fribergen Florasından Örnekler) adlı eserini yayımladı. Luigi Galvani tarafından yeni keşfedilmiş olan kasların tepkiselliği fenomeni üzerine yaptığı uzun süreli deneyler sonucunda 1797 yılında Berlin’de "Versuche über die gereizte Muskel- und Nervenfaser" (Kas ve sinir lifleri tepkiselliği üzerine çalışmalar) adlı çalışmasını yayımladı.

1794 yılında ünlü Weimar arkadaş grubuna katıldı ve Haziran 1795'te Friedrich Schiller'in Die Horen isimli yeni dergisine Die Lebenskraft, oder der rhodische Genius  adlı felsefi bir alegori yazdı. 1790 yazında Georg Foster ile birlikte kısa süreliğine İngiltere'ye gitti. 1792 ve 1797 yıllarında Viyana'da bulundu. 1795'te İsviçre ve İtalya'da jeoloji ve botanik ile ilgilendiği bir gezi yaptı. Bu sıralarda, 29 Şubat 1792'de Berlin'de maden vergi tayin memuru olarak resmî bir göreve atandı. Devlet için çalıştığı bu görevi yalnızca bilime hizmet etmek için bir çıraklık dönemi gibi görmüş olsa da, sorumluluklarını öyle çarpıcı bir yetenekle yerine getirdi ki kısa sürede bölümünün başına geçmekle kalmayıp önemli diplomatik görevler de üstlendi. 19 Kasım 1796'da annesinin ölümü dehasının peşinden gidebilmesinin önünü açtı. Resmî görevlerinden uzaklaşarak, çok uzun zamandır içinde olan uzak diyarlara gitme hülyasını gerçekleştirmek için bir fırsat çıkmasını beklemeye başladı.

Katılması için resmî olarak davet edildiği Nicolas Baudin'in dünya yolculuğunun ertelenmesi üzerine, Mısır'da bulunan Napolyon Bonapart'a katılmak için, ertelenen seferin botanikçisi Aimé Bonpland ile birlikte Paris'ten ayrılıp Marsilya'ya gider. Mısır'a ulaşmak için çabalarken yolları Madrid'e düşer ve beklenmedik bir şekilde, bakan Don Mariano Luis de Urquijo'nun himayesiyle keşif için İspanyol Amerika'sına gitmeye karar verirler.
Önemli tavsiye mektuplarıyla birlikte 5 Haziran 1799'da A Coruña'dan Pizarro gemisiyle denize açılırlar. Teide'ye tırmanmak için altı gün boyunca Tenerife'de durakladıktan sonra 16 Temmuz'da Venezuela'da Cumaná'da Güney Amerika'ya ayak basarlar. Caripe'deki misyoner merkezini ziyaret eden Humboldt burada bulduğu yağ kuşunu (Steatornis caripensis) adıyla bilim dünyasına tanıtacaktır. Cumaná'dan dönen Humboldt 11 Kasım'ı 12 Kasım'a bağlayan gece dikkat çekici bir meteor yağmuru gözlemler. Bu, günümüzde Leonidler diye bildiğimiz meteor yağmurudur. Bonpland ile birlikte Karakas'a giden Humboldt, 1800 yılının Şubat ayında Orinoco Nehri'nin izlediği yolu keşfetmek için kıyıdan uzaklaşır. Dört ay süren ve 2.775 km boyunca vahşi ve ıssız arazide geçen bu yolculuk sonucunda Orinoco ile Amazon nehirleri arasında bağlantı sağlayan Casiquiare Kanalı'nın varlığı kanıtlanmış ve bağlantının tam yerinin saptanması da sağlanmıştır. 19 Mart 1800 tarihinde Humboldt ve Bonpland yakaladıkları elektrikli yılan balıkları nedeniyle bolca elektrik şokuna maruz kaldılar.
24 Kasım'da Küba'ya geçen iki arkadaş birkaç ay burada kaldıktan sonra Kolombiya'daki Cartagena'ya çıkarak anakaraya geri dönerler. Suları kabarmış olan Magdalena Nehri boyunca ilerleyip, Cordillera Real Dağları'nın donmuş sırtlarından geçen zorlu bir yolculuktan sonra 6 Ocak 1802'de Quito'ya varırlar. Burada kaldıkları sürede hem Pichincha Dağı’na hem de Chimborazo Dağı’na tırmanırlar. Bu tırmanışla Humboldt ve ekibi zamanın dünya rekoru sayılabilecek olan 5.878 m.lik yüksekliğe ulaşmıştır. Yol üzerinde Amazon'un kaynaklarını araştırdıktan sonra Peru'da Lima'ya ulaşınca sefer sona erer. Humboldt, Callao'da 9 Kasım'da Merkür'ün Güneş önünden geçişini gözlemler. Aynı zamanda guano'nun gübre özelliklerini inceler. Guano'nun Avrupa'ya girişi Humboldt'un yazıları neticesinde olmuştur. Fırtınalı bir deniz yolculuğundan sonra Meksika'ya gelirler. Burada yaklaşık bir yıl kaldıktan sonra kısa süreliğine Amerika Birleşik Devletleri'ne uğrar ve Delaware Nehri'nin ağzından Avrupa'ya yelken açarlar. Bu yolculuğun sonunda 3 Ağustos 1804 günü Fransa'nın Bordeaux şehrine çıkarak Avrupa'ya geri dönerler.

Bu sefer sonucunda Humboldt fiziki coğrafya ile meteorolojinin temelini ana hatlarıyla kurmuştur. 1817 yılında çizdiği eşsıcaklık eğrileri ile değişik ülkelerin iklimsel koşullarını kıyaslamayı önerdi ve yöntemlerini ortaya koydu. İlk olarak deniz yüzeyinden yükseldikçe ortalama sıcaklıkların düşüş hızını inceleyerek tropik fırtınaların kaynağını açıkladı. Bu çalışmalar, yüksek enlemlerde karşılaşılan atmosferik karışıklıkları açıklayan karmaşık yasaların bulunmasına ilişkin ilk ipuçlarını oluşturmuştur. Bitkilerin coğrafyası üzerine olan denemesi ise organik yaşamın dağılımını, değişen fiziki koşullardan etkilenmesine bağlamak gibi yeni bir düşünce üzerine oturtulmuştu. Kutuplardan ekvatora doğru gittikçe Dünya'nın manyetik alan yoğunluğunun azaldığını bulan Humboldt, bu buluşunu 7 Aralık 1804'te Paris Enstitüsü'nde kendi okuduğu bir bildiriyle sunar. Başkaları tarafından da yapıldığına dair iddiaların hızla ortaya çıkması bu buluşun önemini ortaya koymaktadır. Jeolojiye olan katkıları, Yeni Dünya'nın volkanları üzerine yaptığı dikkatli çalışmalardan oluşmaktadır. Bu volkanların doğal olarak bir hat boyunca oluştuğunu ve büyük olasılıkla da geniş yer altı çatlaklarının üzerinde yer aldıklarını gösterdi. Daha önceden tortul olduğu düşünülen kayaçların magmatik olduğunu göstererek hatalı görüşlerin ortaya çıkartılmasına büyük katkılarda bulundu.
Avrupa'dan uzak kaldığı süre boyunca topladığı, ansiklopedik ölçüdeki bilimsel, politik ve arkeolojik bilgi bütününün uygun şekle sokularak yayımlanması artık Humboldt'un en büyük isteği hâline gelmişti. Manyetik sapma yasasını incelemek amacıyla Joseph Louis Gay-Lussac ile İtalya'ya yaptığı kısa gezinin ardından doğduğu şehirde iki buçuk yıl kalan Humboldt 1808 ilkbaharında büyük eserini basabilmek için gerekli olan bilimsel işbirliğini sağlayabilmek üzere Paris'e yerleşti. Başlangıçta yalnızca iki yıl süreceğini umduğu bu devasa iş Humboldt'un yirmi bir yılını aldı ve yine de tamamlanamadı. Paris'te bulunduğu ilk yıllarda önceleri rakibi ama artık arkadaşı olan Joseph-Louis Gay-Lussac ile hem kaldığı hem de çalıştığı yeri paylaştı, gaz analizleri ve atmosferin yapısı üzerine onunla birlikte çalıştı. 

Humboldt artık, Napolyon Bonapart'tan sonra Avrupa'daki en ünlü kişiydi. Her yerde alkışlarla karşılanıyordu. Hem yerli hem de yabancı akademiler, Humboldt'u üyeleri arasına katabilmek için yarışıyordu. Prusya Kralı III. Friedrich Wilhelm, Humboldt'u saray nazırı ilan etmiş, herhangi bir görev beklemeden daha sonra ikiye katlanacak olan 2.500 talerlik bir maaş bağlamıştı. Humboldt, 1810 yılında Prusya eğitim bakanlığı  görevini reddetti. 1814 yılında müttefik hükümdarlara Londra'da eşlik etti. 1818 yılında Prusya Kralı'nın emriyle Aachen Kongresi'ne katıldı. 1822 sonbaharında yine aynı kralla birlikte Verona Kongresi'ne katıldı, buradan kraliyet maiyetinde önce Roma'ya sonra Napoli'ye geçti ve 1823 sonbaharında Paris'e döndü.
Uzun süredir Fransa başkentine gerçek evi gözü ile bakıyordu. Orada yalnızca bilimsel sempati ile karşılaşmam

Alfred Day Hershey (d. 4 Aralık 1908, Owosso, Michigan - ö. 22 Mayıs 1997, Syosset, Nassau County, New York), Amerikalı biyolog.

Hershey, 1934 yılında Michigan-State College 'de bakteriler üzerine doktorasını yaptıktan sonra Washington Üniversitesi St. Louis 'de çalışmaya başladı. 1950 yılında Cold Spring Harbour'da bulunan Carnegie Institution of Washington 'un genetik bölümüne geçti ve 1962 yılında müdür olmayı başardı.
Martha Chase ile beraber yaptığı Hershey-Chase deneyinde hazırladıkları radyoaktif işaretlenmiş bakteriyofajlar ile genetik malzemenin DNA'da kodlu olduğunu ispatladı. Bu deney yapılana kadar bilim insanları genetik malzemenin proteinlerde kodlu olduğuna inanıyorlardı.
1969 yılında Hershey, Salvador Edward Luria ve Max Delbrück ile beraber Nobel Tıp Ödülünü aldı.

Nobel Ödül biyografisi16 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Biographical Memoir: Alfred Day Hershey20 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. by Franklin W. Stahl for the United States National Academy of Sciences (İngilizce)
Key Participants: Alfred D. Hershey14 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Linus Pauling and the Race for DNA: A Documentary History (İngilizce)

Alfred Russel Wallace OM FRS (8 Ocak 1823 – 7 Kasım 1913), İngiliz doğabilimci, kâşif, coğrafyacı, antropolog, biyolog ve illüstratördü. Wallace, doğal seçilim aracılığıyla evrim teorisini, Darwin'den bağımsız olarak geliştirmiştir. Bu konudaki 1858 tarihli makalesi, aynı yıl Charles Darwin'in bu konuyla ilgili daha önceki yazılarıyla birlikte yayımlanmıştır. Bu durum, Darwin'i üzerinde çalıştığı "büyük türler kitabı"nı (Natural Selection) bir kenara bırakmaya ve hızla bir özet yazmaya sevk etmiştir. Darwin'in bu özeti, 1859'da Türlerin Kökeni (On the Origin of Species) adıyla yayımlanmıştır.
Wallace, geniş sahalarda çalışmalar yapmıştır. İlk olarak Amazon Nehri havzasında çalışmaya başlamış, ardından Malay Takımadaları'nda araştırmalar yapmıştır. Burada, bugün Wallace Çizgisi olarak adlandırılan bir hayvan coğrafyası sınırını tanımlamıştır. Bu çizgi, Endonezya Takımadaları'nı iki farklı bölgeye ayırır: Batı kısmında hayvanlar büyük ölçüde Asya kökenlidir; doğu kısmında ise fauna Avustralasya'yı yansıtır. Wallace, 19. yüzyıldaki hayvan türlerinin coğrafi dağılımı konusunda en önde gelen uzmanlardan birisi olarak kabul edilir ve bazen "biyocoğrafyanın babası" veya daha spesifik bağlamda "zoocoğrafyanın babası" olarak anılır.
Wallace, 19. yüzyılda evrimsel düşüncenin en önemli savunucularından biriydi. Hayvanlarda uyarı sinyali ve doğal seçilimin türleşmeye katkıda bulunabilecek bir yolu olarak melezleşmeye karşı bariyerlerin gelişimini teşvik eden desteklenme (reinforcement, Wallace etkisi olarak da bilinir) üzerine çalışmıştır. Wallace'ın 1904 tarihli İnsanın Evrendeki Yeri adlı kitabı, bir biyoloğun diğer gezegenlerdeki yaşam olasılığını değerlendirdiği ilk ciddi girişimdir. Aynı zamanda Mars'ta yaşam olup olmadığını ciddi şekilde inceleyen ilk bilim insanlarından biriydi.
Wallace, bilimsel çalışmalarının yanı sıra bir toplumsal aktivistti. 19. yüzyıl Britanya'sındaki haksız sosyal ve ekonomik sistemi eleştiriyordu. Spiritüalizmi savunması ve insanın yüksek zihinsel yetilerinin maddi olmayan bir kökene sahip olduğuna inanması, diğer bilim insanlarıyla olan ilişkilerinde zorluklara yol açmıştır. Wallace, insan faaliyetlerinin çevresel etkileri konusunda endişelerini dile getiren ilk önemli bilim insanlarından birisiydi. Hem bilimsel hem de toplumsal konularda çok sayıda yazı kaleme almıştır. Güneydoğu Asya'daki keşifleri sırasında yaşadığı maceralar ve yaptığı gözlemleri anlattığı Malay Takımadaları adlı kitabı, ilk defa 1869'da yayımlanmıştır ve hem popülerliğini hem de itibarını korumaktadır.

Charles Darwin ile aynı zamanlarda evrim kuramı konusunda çalışmıştır. Darwin, dinsel ve muhafazakâr çevrelerden tepki çekeceğini düşünerek çalışmalarını ölümünden sonra yayınlanmak üzere rafa kaldırmışken, benzer bir çalışma hazırlayan Wallace'dan 1858 yılında aldığı bir mektup çalışmalarını yayımlaması için ona cesaret vermiştir. Darwin ile Wallace evrim teorisi ve doğal seçilim üzerine beraberce bir tez yazıp yayımlamışlardır. Sonraları Darwin'le bazı noktalarda görüş ayrılığına düşen Wallace, ruhun varlığına inanan bir kişi olarak Tanrı'nın evrimle yarattığına inanıyordu ve insanın zihinsel faaliyetlerinin doğal seleksiyon ve benzeri mekanizmalarla açıklanamayacağını öne sürüyordu. İnsanın vücut yapısının doğal seçme sonucu oluştuğunu öne sürmekle birlikte, zihinsel gücün gelişmesinde Darwin'den farklı olarak doğal seçmenin dışında biyolojik olmayan etkenlerin rol oynadığını savunmuştur.

Birleşik Krallık Galler'de Usk-Monmouthshire da dokuz çocuklu bir ailenin sekizinci çocuğu olarak doğdu. Hertford'da bir dilbilgisi okulunu bitirdi. 1840-1843 yılları arasında harita-kadastrocu ağabeyinin yanında çalıştı. 1844 yılında bir süre Leicester'de bir okulda görev yaptı, 1845 yılında ağabeyi William'ın ölümü ile tekrar harita-kadastro işine geri döndü.
1848 yılında Leicester'dan tanıştığı doğa bilimci Henry Walter Bates ile Amazon yağmur ormanlarından örnekler toplamak üzere Brezilya'ya gitti. Türlerin kökenlerini araştırma fikri kafasında bu gezi sırasında şekillendi. 1852 yılında İngiltere'ye geri döndü.
1854-1862 yılları arasında araştırmalar yapmak ve örnekler toplamak üzere Malay Takımadaları'nda bulundu. Burada yaptığı çalışmaları 1869 yılında yayımlanan "Malay Takımadaları" adlı eserinde topladı.

Malay Takımadaları (1869)
Doğal Seçilim Kuramına Katkılar (1870)
Hayvanların Coğrafi Dağılımları (1876)
Aşılama (1898)

Merit Nişanı (1908)
İngiliz Kraliyet Topluluğu Copley Madalyası (1908)
İngiliz Kraliyet Coğrafya Topluluğu Kurucu Madalyası (1892)
Linnean Topluluğu Altın Madalyası (1892)

Wallace Çizgisi

Su yosunları ya da algler (Latince: alga; "deniz yosunu"), sucul fotosentetik ökaryotları tanımlamak için kullanılan ve birbirleriyle akraba olmayan çeşitli grupları içine alan resmî olmayan bir terimdir. Grup, Chlorella gibi tek hücreli mikroalglerden, kelp gibi çok hücreli ve makroskopik kahverengi alglere kadar çeşitli farklı şubeden canlıyı kapsar. Mavi-yeşil algler olarak da adlandırılan siyanobakteriler gibi prokaryotlar, genellikle alg olarak nitelendirilmezler. Ayrıca yosun tanımı çoğunlukla su yosunları için kullanılsa da; yosunlar, kara yosunları ve su yosunlarını kapsayan genel bir terimdir.
Su yosunları, bitkilerin aksine, fotosentez ürünlerini nişasta formunda depolamazlar. Kloroplastları, sitoplazma içerisinde serbest olarak değil, granüllü endoplazmik retikulum üzerinde bulunur. Klorofil-c taşırlar ve bitkilerde bulunmayan başka pigment maddeleri de bulundururlar. Çeşitli su yosunu gruplarına özel renklerini bu pigment maddeleri verir. Ayrıca bazı su yosunları pigmentlerini kaybederek heterotrof olmuş ve fotosentez yapmayı bırakmıştır.
Makroskopik su yosunları ve likenlerde, bitkilerdeki yaprak, gövde gibi elemanlarına benzeyen, ancak damar dokusu taşımayan, özelleşmemiş vücut bölümlerine tallus denir. Su yosunlarının üremeleri, ikiye bölünme, tomurcuklanma, ana bitkinin büyümesi, spor hücrelerinin ya da eşey hücrelerinin üretilmesi gibi pek çok farklı şekilde gerçekleşebilir.
Algler çeşitli endüstri alanlarında kullanılan bazı hammaddelerin elde edilmesinde rol oynarlar. Ayrıca besin olarak kullanımları çeşitli kültürlerde yaygındır.

Alg teriminin Türkçede geçtiği ilk kaynak 1951 yılından bir gazete yazısıdır. Türkçeye Fransızca algue (yosun) kelimesi üzerinden geçtiği düşünülmektedir. Bu ise Latincede deniz yosunu anlamına gelen alga kökenlidir. Yosun kelimesi ise köken olarak Orta Türkçeye dayanır ve en eski kullanımı 15. yüzyıl dolaylarındadır. Anlam açısından "su ve bataklık bitkisi" şeklinde kullanılmıştır.

Fotosentetik su yosunları, sucul ortamların birinci derecedeki üreticileri olduklarından, tüm ekosistemlerin bütünlüğünün korunmasında önemlidir. Okyanuslarda bulunan diyatomlar ve diğer mikroskobik yosunlar, tüm dünyanın ihtiyacı olan fotosentetik karbon ihtiyacının üçte ikisini üretirler. Sularda yosunlar tarafından gerçekleştirilen fotosentez canlılara oksijen sağlar. Su yosunları, bununla birlikte suda yaşayan canlıların besin ve korunma gibi ihtiyaçlarını da karşılar. Yaşamı sona eren su yosunlarının dış iskeletleri dibe çökerek denizel kayaçların yapısına katılır.
Dünyanın bazı kesimlerinde kar altında yaşayabilen yosunlar, karın baharda pembe görülmesine sebep olurlar.
Bilinen tüm bitkiler içinde en hızlı büyüme oranını gösteren Büyük Okyanus'un dev su yosunu Macrocystis pyrifera'nın yaprakları haftada 3 ile 4.5 m arası boy verebilmektedir. Çok yıllık bu bitkiler yaklaşık 60 metre uzunlukta olabilirken, bazen 100 metre yüksekliğe kadar ulaşabilirler. Bu yosunlar yaklaşık 100 kg ağırlığındadır.
Alg patlaması, tatlı veya tuzlu su sistemlerinde su yosunu popülasyonunda hızlı bir artış veya birikmeyi tanımlar. Patlamalar genellikle gübrelerin suya karışması ile azot veya fosfor gibi besin maddelerinin su sistemine girerek ötrofikasyon sonucu aşırı alg büyümesine yol açması ile oluşur. Bu patlamalar güneş ışığını engelleme, sudaki oksijen seviyesini düşürme ve yosun türüne bağlı olarak suya toksin bırakma gibi zararlı etkilere neden olabilir.

Su yosunları, birçok farkı sınıflandırma yapılsa da genel olarak, prokaryotik ve ökaryotik olmak üzere iki ayrı sınıfa dahil edilebilir.
Ökaryotik algler, gerçek çekirdek, çekirdekçik ve zarla çevrilmiş organelleri olan alglerdir. Archaeplastida'ya ait üç grubu kapsar:

Yeşil algler
Kırmızı algler
Glaucophyta
Bu gruplarda, kloroplast iki zarla çevrelenmiş ve muhtemelen bir endosimbiyozdan gelişmiştir. Yüksek bitkilerdeki pigmentler yeşil alglerdekilere benzerken, kırmızı alglerdekiler daha farklı gelişmiştir.
Klorofil-b taşıyan diğer iki alg grubu ise şöyledir:

Öglenalar
Chlorarachniophyta
Bu grup, iki ya da üç zarla kuşatılmış muhtemelen yeşil bir algi içine hapsederek gelişmiştir. Chlorarchniophyta grubu, bir algin çekirdeğine ait küçük bir çekirdek parçası içerir.
Geri kalan algler, bütün kloroplastları klorofil-a ve c içeren alglerdir. Klorofil-c, prokaryotların hiçbirinde ve ilkel kloroplastlarda görülmez, fakat kırmızı alglerle olan genetik benzerlik akrabalıklarını gösterir. Bunlar;

Heterokontlar (altınsarısı algler, diatomlar, kahverengi algler gibi.)
Haptophyta (coccolithophora)
Cryptomonad
Dinoflagelltlar
İlk üç grubun (Chromista), kloroplastları dört zarlıdır. Bu grupların bazı üyeleri fotosentetik değildir, bazıları plastid taşımaz ya da kloroplastları yoktur.

17. yüzyılın sonlarından beri, kahverengi alglerin yakılmasıyla mineralce zengin küllerinden sabun, cam, soda ve gübre yapımında kullanılan "potas" elde edilmektedir. Kimyasal maddeler arasında yer alan brom ve iyot ilk kez bu külden izole edilmiştir ve iyot hala Japonya'da deniz yosunlarından elde edilmektedir. Yosunlar yaygın bir şekilde gübre olarak kullanılmaktadır.

Su yosunları özellikle doğu Asya ülkelerinde önemli bir besin kaynağıdır. A, B1, B2, B6 ve C vitaminleriyle niyasin, iyot, potasyum, demir, magnezyum ve kalsiyum açısından zengindir. Çin'de yaklaşık 70 çeşit su yosunu yenmektedir. Bu çeşitlerin en bilinenlerden biri fat çoydur. Japonya'da yaklaşık 20 yosun çeşidi yemeklerde kullanılmaktadır. Bazı yosun çeşitleri "destek besini" olarak ticari işletmelerce yetiştirilmekte ve paketlenerek satılmaktadır. Buna ek olarak agar ve karragenan kıvam verici ve jelleştirici madde olarak hem besinlerde hem de bilimsel araştırmalarda kullanılmaktadır. Ayrıca alglerin yakıt olarak kullanımına ilişkin pek çok çalışma yürütülmektedir.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 2022 Mayısı'nda aldığı 76/265 sayılı kararla, dünya denizlerindeki sualtı çayırlarının korunmasının önemine dikkat çekmek amacıyla, 1 Mart'ı Dünya Deniz Yosunları Günü ilan etmiştir.

Mavi-yeşil algler
Altınsarısı algler
Ateşrengi algler
Yeşil algler
Kahverengi algler
Kırmızı algler
Deniz Karpuzu

Allopatrik türleşme (Antik Yunanca: "allos": diğer + "patrida": vatan, yurt) veya coğrafi türleşme (ayrıyurtlu türleşme); aynı türün biyolojik popülasyonu, dağ oluşumu gibi coğrafi veya göç gibi sosyal değişimlere bağlı olarak yalıtıldığında meydana gelen evrilmedir. Türleşmede ve yeni türlerin ortaya çıkmasında oldukça önemli bir faktördür. Yalıtılan popülasyon genotipik ve/veya fenotipik başkalaşım geçirir. Farklı seçilimsel baskılara, genetik sürüklenmeye ve mutasyonlara maruz kalırlar.
Ayrı kalan popülasyonlar, zaman içerisinde tamamen farklı karakteristiklere evrimleşebilirler. Coğrafi engeller, yani yalıtım, zaman içerisinde ortadan kalktığı takdirde; gruplar farklı türler meydana getirmişse, iki popülasyonun üyeleri birbirleriyle eşleşmeyi başaramayabilirler. Charles Darwin'in isponozlarında gözlediği gibi adaptif radyasyon, ada popülasyonlarındaki allopatrik türleşmenin bir örneğidir.

Aminler, amonyaktaki bir veya daha fazla hidrojen atomunun organik radikaller ile değiştirilmesi yöntemiyle türetilmiş organik bileşikler ve fonksiyonel gruplardır. Yapısal olarak aminler amonyağa benzerler, ama bir veya daha fazla hidrojen atomu, alkil veya aril gibi organik sübstitüentlerle yer değiştirmiştir. Bu kuralın önemli bir istisnası RC(O)NR2 tipi bileşiklerdir (C(O) karbonil grubuna karşılık gelir), bunlara amin yerine amid denir. Amidler ve aminlerin yapıları ve özellikleri farklı olduğu için bu ayrım kimyasal olarak önemlidir. Adlandırma açısında biraz akıl karıştırıcı olan bir nokta, bir aminin N-H grubunun N-M (M= metal) ile değişmesi hâlinde buna da amid denmesidir. Örneğin (CH3)2NLi, lityum dimetilamid'dir.

Aşağıdaki şekillerde gösterildiği üzere, amonyaktaki üç hidrojen atomundan biri organik bir sübstitüent ile yer değişirse bir birincil amin ortaya çıkar. İkincil aminlerde N'ye iki organik sübstitüent ve bir H bağlıdır. Üçüncül aminlerde üç hidrojenin de yerinde organik gruplar vardır. Bu terimler yerine sırasıyla primer amin, sekonder amin ve tersiyer amin de kullanılır. R gruplarının alttakıları organik sübstitüentleri birbirinden ayırt etmek için kullanılır (bu amaçla üsttakı kullanımı tercih edilir). Ancak, H atomlarındaki alttakılar o grupta kaç tane H atomu olduğunu belirtir. Bu bileşiklerdeki azot atomu yüklüdür, bunu dengeleyen tersyükünlerin (counterion) varlığı nedeniyle bunlara dördüncül (kuarterner) amonyum tuzları da denir.

Benzer şekilde, birden fazla amino grubuna sahip olan organik bileşiklere diamin, triamin, tetramin vb. adlandırılırlar.

Aromatik aminlerde azot atomu bir aromatik halkaya bağlıdır, anilin örneğinde olduğu gibi. Aromatik halka, üzerindeki diğer sübstitüentlere bağlı olarak, aminin bazlığını büyük oranda azaltır. İlginç bir şekilde, bir amin grubu, elektron verici özelliğinden dolayı, takılı olduğu aromatik halkanın reaktivitesini kuvvetle arttırır. Aromatik aminlerin rol oynadığı bir organik tepkime Goldberg tepkimesidir.

"N-" öneki azot atomunun sübstitüentini belirtir
"amino-" öneki
"-amin" soneki
Bazı yaygın aminlerin sistematik adları:

Birincil aminler:
metilamin
etanolamin veya 2-aminoetanol
trisamin (veya daha yaygın olarak tris) (bu bileşiğin HCl tuzu biyokimyada bir pH tampon ayıracı olarak kullanılır)
İkincil aminler:
dimetilamin
metiletanolamin ya da 2-(metilamino)etanol
Halkalı aminler:
aziridin (3-üyeli halka),
azetidine (4-üyeli halka),
pirolidin (5-üyeli halka) ve
piperidin (6-üyeli halka)
Üçüncül aminler:
trimetilamin
dimetiletanolamin veya 2-(dimetilamino)etanol
bis-tris (Biyokimyada kullanılan bir pH tampon ayıracı)

Hidrojen bağlanması birincil ve ikincil aminlerin, ayrıca protonlanmış tüm aminlerin özelliklerine önemli ölçüde etki eder. Böylece aminlerin kaynama noktası benzer fosfinlerinkinden daha yüksek ama genelde benzer alkollerinkinden daha düşüktür. Alkoller veya alkanoller, aminlere benzerler ama NR2 yerine bir -OH grubuna sahiptirler. Oksijen azottan daha elektronegatif olduğundan RO-H kendisine benzeyen R2N-H bileşiğine kıyasla daha asidiktir.
Metilamin, dimetilamin, trimetilamin ve etilamin standart şartlarda gaz halindedir, oysa dietilamin ve trietilamin sıvıdırlar. Çoğu diğer alkil aminler sıvıdırlar; yüksek molekül ağırlıklı aminler tabiî katıdırlar.
Gaz aminlerin karakteristik bir amonyak kokusu vardır. Sıvı aminlerin kendilerine has "balığımsı" bir kokuları vardır.
Çoğu alifatik amin hidrojen bağı kurma yeteneğnden dolayı suda çözünebilir. Karbon atomu sayısı arttıkça çözünürlük azalır, özellikle 6'dan sonra.
Alifatik aminler organik çözücülerde önemli derecede çözünürlüğe sahiptirler. Birincil aminler ketonlarla (aseton gibi) tepkirler ve çoğu amin kloroform ve karbon tetraklorür ile uyumsuzdur.
Anilin gibi aromatik aminlerdeki elektron çiftleri benzen halkası ile eşleniklenir, bu yüzden hidrojen bağı kurma yetenekleri azalmıştır.

NHR'R ve NRR'R" tipinde aminler kiraldirler: azot grubunun dört sübstitüenti vardır, tek elektron çifti de sayılırsa. Stereo merkezin evirtiminin enerji engeli nispeten düşüktür, örneğin trialkilamin için ~7 kcal/mol'dür. Stereoizomerlerlerin evirtimi açık bir şemsiyenin rüzgarda tersyüz olmasına benzetilebilir. Bu düşük engel yüzünden NHRR' gibi aminlerin optik izomerleri optik olarak birbirlerinden ayırt edilemezler, NRR'R" tipi moleküller ise ancak R, R', and R" grupları halkalı yapılar içinde sabitlendiklerinde ayırt edilebilirler.

Amonyak gibi aminler de nispeten kuvvetli bazdırlar. Eşlenik (konjuge) asit Ka değerleri için tabloya bakınız). Aminlerin bazlıkları belirleyen faktörler şunlardır:

Azot üzerindeki yalın elektron çiftinin serbestlik derecesi
Sübstitüentlerin elektronik özellikleri (alkil gruplar balığı pekiştirir, ariller onu azaltır).
Protonlaşmış aminin su moleküllerine bağlanma (solvation) derecesi.
Azot atomunda bir yalın elektron çifti bulunur, buna H+ bağlanarak R3NH+ şeklinde bir amonyum iyonu oluşur. Bu metinde yalın elektron çifti N'nin yanında iki nokta olarak gösterilmektedir. Aminlerin suda çözünürlüğü büyük ölçüde su moleküllerindeki protonlar ile bu elektron çiftleri arasında hidrojen bağı oluşmasına bağlıdır.

Alkil grupların Endüktif etkileri

Alkil grupların endüktif etkisi yalın elektron çiftinin enerjisini yükselterek bazlığını yükselmesine neden olur.
Aromatik sistemlerin Mezomerik etkisi

Aromatik halkanın mezomerik etkisi yalın elektron çiftini halkaya doğru yersizleştirerek (delokalize ederek) bazlığını azalmasına neden olur.
Protonlaşmış aminlerin protonlaşma derecesi:

Laboratuvarda aminlerin hazırlanması için aşağıdaki yöntemler vardır.

Gabriel sentezi

Staudinger indirgemesi ile azid yoluyla
Alil aminler iminlerden Aza-Baylis-Hillman tepkimesi ile hazırlanabilirler.
Amidlerin Hoffman bozulumuyla/ Bu tepk'me yalnizca birincil aminlerin hazırlanması için geçerlidir. Başka aminler karışmadan yüksek randımanlı olarak birincil aminler verir.

Dördüncül amonyum tuzları kuvvetli bir bazla tepkiyince Hofmann eliminasyonu meydana gelir.
Nitril, amid ve nitro bileşiklerinin indirgenmesi ile:

Nitriller nikel katalizör kullanarak aminlere indirgenirler, ama -CN grubunun kaybetmemek için asit veya alkali şartlar kullanılmamalıdır. LiAlH4 laboratuvar ölçeğinde nitrillerin indirgenmesinde daha sık kullanılır. LiAlH4, amidleri aminlere indirger:

Nitro bileşiklerinin aminlere indirgenmesi için asitle çinko, kalay veya demir kullanılır. 
Haloalkanların nükleofilik sübstitüsyonu. Birincil aminler ayrıca amopnyağın alkillenmesi ile sentezlenirler. Haloalkanlar aminlerle tepkiyip alkil-sübstitüent aminler oluştururlar, bir halojen asit salarak. Bu tepkimeler özellikle alkil iodür ve bromürler için faydalıdır, ama alkillenme derecesini kontrol etmek zor olduğu için ender olarak kullanılırlar. Eğer tepkimeye giren amin üçüncül ise, bir dördüncül amonyum katyonu meydana gelir. Bu yolla pek çok dördüncül amonyum tuzu hazırlanabilir, bunların çeşitli R grupları ve pek çok halojenür ve psödohalojenür anyonu olabilir.

Delepine tepkimesi ile, halojenürler ve heksaminden.
Aril aminler aminler ve aril halojenürlerden Buchwald-Hartwig tepkimesi ile elde edilebilir.

Aminler çeşitli yollarla tepkirler:

Nükleofilik asil sübstitüsyonu ile. Asil klorürler ve asit anhidrürler birincil ve ikincil aminlerle soğukta tepkiyerek amidler oluştururlar. Üçüncül aminler yer değişebilecek bir hidrojene sahip olmadıklarından asillenemezler. Çok daha az etkin olan Benzoyl klorür durumunda asilleşme tepkimesini kolaylaştırmak için alkali kullanılır.

Aminler bazik oldukları için karboksilik asitleri nötürleştirip amonyum karboksilat tuzları oluştururlar. 200 °C'de ısıtılınca birincil ve ikincil tuzlar su kaybedip amidlere dönüşürler.

Amonyum tuzu oluşmasıyla. Üçüncül aminler (R3N) hidroiyodik asit, hidroklorik asit veya hidrobromik asit gibi kuvvetli asitlerle nötürleşme tepkimelerine girip R3NH+ amonyum tuzları oluşturular.
Diazonyum tuzu oluşumu ile. Nitröz asit (HNO2) çok kararsız olduğu için onu dolaylı olarak üretmek için NaNO2 ve deriçik hidroklorik asit veya sülfürik asit kullanılır. Nitröz asit ile birincil alifatik aminler tepkiyince çok kararsız olan diazonium tuzları oluştururlar bunlar da N2 kaybederek kendiliklerinden yılıma uğrayarak karbonyum iyonuna dönüşürler. Karbonyum iyonu başlıca alkanollar olmak üzere alken, alkanol ve alkil halojenürlerden oluşan bir karışım oluşturur. Bu tepkime sentez için önemli değildir çünkü oluşan diazonyum tuzu soğuk çözeltilerde dahi çok kararsızdır.
NaNO2 + HCl → HNO2 + NaCl

Birincil aromatik aminler, örneğin anilin (fenilamin), 0–5 °C'de daha kararlı diazonyum iyonları oluştururlar. 5 °C üstünde yıkıma uğrayıp fenol ve N22ye dönüşürler. Arendiazonyum tuzları kristal halde izole edileiblirler ama genelde hazırlandıktan sonra hemen çüzeltide kullanılırlar, hızla yıkıma uğradıkları için. Katı arendiazonyum tuzları sadmeyle veya ısınmayla patlayabilirler. Arendiazonyum tuzları alifatik benzerlerine kıyasla daha kararlı oldukları için sentez tepkimelerinde daha faydalıdırlar. Diazonyum tuzunun saflaştırılması gerekli olmadığından oluştuktan sonra başka bir tepkin, örneğin bakır siyanür, karışıma eklenebilir ve çözeltinin hafif ısıtılmasıyla azot gazının salındığı bir değişim tepkimesi gerçekleşir. Ayrıca, arendiazonyum iyonları, fenol gibi etkinleştirilmiş bir aromatik bileşik ile birleşerek azo bileşikleri olulşturabilir.

İmin oluşumu ile. Birincil aminler keton ve aldehitlerle tepkiyip iminler oluştururlar. Formaldehit durumunda (R' = H), bu ürünler halkalı trimerler olur.
RNH2 + R'2C=O → R'2C=NR + H2O
ikincil aminler keton ve aldehitlerlertepkiyip enaminler oluşturur.
R2NH + R'(R"CH2)C=O → R"CH=C(NR2)R' + H2O
Aminler yükseltgenerek nitroso bileşikleri oluştururlar, örneğin peroksimonosülfürik asit ile tepkiyerek.
Emde bozunumunda dördüncül amonyum iyonları üçüncül aminlere indirgenirler.
Hofmann-Martius düzenlenmesinde N-alkil anilinler aril sübstitüsyonuna uğramış anilinlere dönüşürler.
Zincke tepkimesinde birincil ve ikincil aminler pirid

Amino asitler (bazı kaynaklardaki yazılışıyla aminoasitler), proteinleri oluşturan temel yapı taşlarıdır. Proteinojenik amino asit, temel amino asit, Proteinojenik amino asit, Proteinojenik amino asit, proteinojenik olmayan amino asit, dallanmış zincirli aminoasit, ketojenik amino asit, glukojenik amino asit, glukojenik amino asit, ikincil amino asit, imino asit, D-Amino asit, dehidroamino asit türlerine bölünür.
Kimyada bir aminoasit hem amin hem de karboksil fonksiyonel gruplar içeren bir moleküldür. Aminoasitlerin peptit bağlarıyla uç uca eklenmesiyle oluşturdukları kısa polimer zincirler "peptit", uzun polimer zincirler ise "polipeptit" veya "protein" olarak adlandırılırlar. Hücre içerisinde ribozomlar, mRNA moleküllerini kalıp olarak kullanarak amino asitleri uç uca ekleyerek proteinleri sentezlerler. Bu işleme translasyon (okuma) denir.
Bahsedilen amino asitlerin hepsinin aynı anda herhangi bir proteinin yapıtaşında bulunması gerekmez. Ayrıca hepsi eşit miktarda da değildir. Proteinlerde bunlardan çok daha farklı amino asitler de bulunabilir. Proteinlerin toplam amino asit sayısı, içerdiği amino asit çeşidi sayısı ve sıralaması DNA'dan gelen komutlar sayesinde belirlenir. Farklı proteinler, 20 temel amino asitle oluşturulmuş polipeptitlerin daha sonra “farklılaşmaları” ile oluşur. Bu tür amino asit farklılaşmaları, proteinin özelliklerini ve işlevlerini oldukça fazla değiştirir. Örneğin çözünürlüklerini arttırabilir veya azaltabilir ya da diğer molekülerle etkileşmelerini düzenleyebilir.
Amino asitlere ek olarak proteinler, çok daha farklı gruplar da barındırabilirler. Amino asit dışında, yapısında farklı türler barındıran proteinlere, “konjuge proteinler” denir. Konjuge proteinler, kovalent veya kovalent olmayan bağlarla, nükleik asitlerle nükleoproteinleri, lipitlerle lipoproteinleri, karbonhidratlarla glikoproteinleri ve daha birçok küçük molekül kütleli maddelerle, metallerle ve metal içeren gruplarla kompleks yapılar oluşturabilirler. Amino asitler aynı zamanda sadece sitoplazmada üretilirler.

Her amino asitin, bir karboksil ve bir de amino grubu vardır. Bu gruplar birbirlerinden α-karbon adı verilen tek bir C atomuyla ayrılırlar. Nötral sulu çözeltilerde α-karboksil grubu bir protonunu kaybeder ve eksi (-) yüklü hale geçer 
  
    
      
        
          
            (
            
              −
            
            
              COO
              
                −
              
            
            )
          
        
      
    
    {\displaystyle {\ce {(-COO^- )}}}
  
. Aynı şekilde α-amino grubuysa bir elektron kaybederek artı (+) yüklü olur 
  
    
      
        
          
            −
          
          
            NH
            
              3
            
            
              +
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\ce {-NH3^+}}}
  
 . Amino asitlerin asimetrik merkezleri (kiral karbonları) vardır. Örneğin Glisin'de, amino asitin α-karbonu dört farklı gruba bağlanabilir. Bu sebepten her amino asit D veya L formunda bulunabilir. Ribozomlar üzerinde amino asit sentezinde her zaman L amino asit kullanılır. Sadece mikroorganizmalar, belli küçük peptitlerin sentezinde D amino asitlerini kullanırlar.
İlginç bir örnek olarak, Güney Amerika ağaç kurbağasının derisinde sentezlenen bazı peptidler verilebilir. Bu peptidlerde D amino asitleri bulunmuştur. Bu peptitlerden “dermorphin”, sıçan beynindeki opiate reseptörleri (beyindeki uyuşturucu madde reseptörleri) ile etkileşime girerek oldukça güçlü bir ağrı kesici etki göstermiştir. Bu kurbağaların sentezlediği peptitlerdeki D amino asitleri, peptitte daha önceden bulunan L amino asitleri ile birleşerek enzimleri aktive edebilmektedir.

Polipeptidin ana zinciri, her amino asit için aynı olan grupların birleşimidir. Yan zincir veya R grubu ise, α-karbonuna bağlıdır ve 20 amino asitin her birinde farklıdır. Bu farklılık, proteinin kendine özgü oldukça değişik yapıları ve aktiviteleri kazandırır. Tüm amino asit yan zincirleri bir arada düşünüldüğünde, artı veya eksi yüklüden hidrofobiğe kadar oldukça fazla çeşitli yapısal özellikler gösterirler. Ayrıca bu yan zincirler, oldukça farklı çeşitlilikte kovalent ve nonkovalent bağların yapısına katılabilirler.
Bir enzimin “aktif bölgesi”, birçok farklı organik reaksiyonu katalizleyebilir. Yan zincirlerin çeşitli karakteristiği, molekülün yapısını ve aktivitesini belirleyen molekül içi (intramoleküler) etkileşimlerden, peptitin diğer polipeptitler gibi moleküllerle aralarındaki ilişkiyi belirleleyen moleküller arası etkileşimlere kadar birçok şeyi etkiler.

Apolar aminoasitler, yan zincirlerinde hidrofobik özellik gösteren radikal grup bulundururlar. Elektrostatik bağlar yapamayan amino asitlerdir. Yan zincirlerinde, genellikle oksijen veya azot yoktur. Öncelikli olarak (bir proteindeki özel bir boşluğa hangi amino asitin en iyi şekilde uyabileceğini belirleyen) büyüklük ve şekillerine göre ayrılırlar. Van der Waals kuvvetleri ve hidrofobik etkileşimler sayesinde bir arada tutunurlar.

Glisin
Alanin
Valin
Lösin
İzolösin
Fenilalanin
Triptofan
Metiyonin
Prolin
Prolin bir iminoasittir, yani amino grubu değil imino grup taşır. Bunu kâğıt kromatografisinde farklı renge boyandığından da anlayabiliriz.

Polar yüksüz aminoasitler, nötral pH'da yüksüzdürler. Bu gruptaki amino asitlerin yan zincirleri zayıf asit ve bazlardır. Fizyolojik pH'da tamamen yüklü değildirler, ancak kısmi artı (+) ve eksi (-) yükler içerirler. Bu sebeple, su da dahil olmak üzere, diğer moleküllerle H-bağı yapabilirler. Genelde oldukça reaktif amino asitlerdir.

Serin
Treonin
Asparajin
Sistein
Glütamin
Tirozin
Ayrıca, iki Sisteinin disülfit bağı ile birleşmesiyle oluşan dipeptite sistin denir.

Polar asidik aminoasitler, fizyolojik pH'da negatif yüklüdürler ve asidik özellik gösterirler.

Aspartik asit
Glütamik asit

Polar bazik aminoasitler, yan zincirlerinde proton alıcı moleküller taşırlar.

Lizin
Arjinin
Histidin

Yukarıdaki tabloda gösterilen 3-harfli ve 1-harfli aminoasit koduna ek olarak, kimyasal veya kristalografik analizler sonucunda bir proteinin belli bir pozisyonundaki aminoasit kesin olarak belirlenemediğinde, aşağıdaki tablodaki kısaltmalar da kullanılabilmektedir.

Proteinlerin yapısını oluşturan 20 çeşit amino asit arasında 10 tanesi temel amino asitler olarak adlandırılır. Bu amino asitler insan vücudu tarafından ihtiyacı karşılayacak düzeyde sentezlenemedikleri için dışarıdan beslenme yoluyla alımları zorunludur. Sistein, tirozin, histidin ve arjinin çocuklar için yarı zaruri aminoasitler olarak kabul edilmektedirler çünkü bunların sentezlenmesini yürüten metabolik reaksiyonlar çocuklarda tam olarak gelişmemiştir.

(*) Sadece özel durumlarda beslenme açısından dışarıdan alımı zaruridir. (Yenidoğanlarda ve üremili hastalarda)

Prolin eskiden ikinci amin grubu yüzünden iminoasitler altında inceleniyordu, fakat bu tanımlama eskimiştir. Artık non.esensiyel glutamik asitten oluşan bir aminoasit olarak değerlendirilmektedir.
Histidin kanda tamponlama görevinde kullanılır.
Tirozin; vücudun rengini veren melanin pigmentinin yapımında, katekolaminlerin sentezinde kullanılır.
Triptofan serotonin sentezinde rol oynar.
Aspartat üre döngüsünde ürenin azotlarından birine kaynaklık eder.
Glütamin toksik amonyağın toksik olmayan depo şeklidir.
Protein yapısına sadece L-alfa amino asitler katılır.
Glisin en küçük ve en iyi sığan amino asittir.
Metiyonin Metilasyon reaksiyonlarında metil vericisidir.
Komşu 2 sistein aminoasitleri arasında disülfit bağı oluşur.

Adolph Strecker tarafından bulunan Strecker amino asit sentezi bir aldehit (ya da keton)dan bir dizi kimyasal reaksiyonla bir amino asit sentezlenmesidir. Aldehit potasyum siyanür eşliğinde amonyum klorür ile bir α-aminonitril oluşturacak şekilde reaksiyona sokulur. Daha sonra bu α-aminonitril hidrolize edilerek istenilen amino asit elde edilir. Orijinal Strecker reaksiyonunda asetaldehit, amonyak ve hidrojen siyanür ün verdiği reaksiyon ürünü, hidrolizlenerek alanin elde edilmiştir.

Amonyum tuzlarının kullanımı ornatılmamış amino asitleri verirken, primer ve sekonder aminlerin kullanımı da ornatılmış amino asitleri verir. Aynı şekilde, aldehitlerin yerine ketonların kullanımı α,α-disubstitüe amino asitleri verir.
Adolph Strecker'in 1850 yılından beri uygulanan geleneksel sentezi rasemik α-amino nitrilleri verir iken son zamanlarda asimetrik yardımcı maddeler ya da asimetrik katalizörler kullanılarak değişik yöntemler geliştirilmiştir.

Strecker sentezinin günümüzde kullanıldığı bir örnek 3-metil-2-bütanon'dan başlayarak bir L-valin türevinin çok miktarda sentezlenmesidir:

Lippincott Illustrated Reviews Biochemistry
Harper's Biochemistry
S. Karp, Molecular Biology and Cell, Wiley & Sons., 1998.
D. L. Nelson, M. M. Cox, Lehninger Principles of Biochemistry, Freeman and Co., 2005.

Amoebozoa Protistler ve Protozoa âlemine bağlı bir şubedir. Amoeboid protistlerinin yaklaşık 2400 tanımlanmış türünü kapsayan büyük taksonomi grubudur.

Pawlowski, Jan. "Molecular Phylogeny of Amoeboid Protists — Tree of Amoebozoa". Molecular Systematics Group (MSG). Department of Zoology and Animal Biology, University of Geneva. 2 Ocak 2005 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
Keeling, Patrick; Leander, Brian S.; Simpson, Alastair. "Tree of Life Eukaryotes". Tree of Life Project. 7 Nisan 2006 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
Leidy, Joseph (1879). "Amoeba Plates". Fresh-Water Rhizopods of North America. Washington D.C.: Government Printing Office. 
"Amoebozoa". NCBI Taxonomy Browser. 554915. 13 Şubat 2022 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 13 Şubat 2022. 
 Wikimedia Commons'ta Amoebozoa ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Amoebozoa ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Bağışan ya da antikor, çok hücreli hayvansal organizmaların bağışıklık sistemi tarafından kendi organizmalarına ait olmayan organik yapılara karşı geliştirilen glikoproteinin yapısındaki moleküllerdir. Bu moleküller organizmayı yabancı moleküllerin yol açması muhtemel zarar verici etkilere karşı erkenden uyararak koruyuculuk sağlarlar. 
İmmünglobulinler; IgG, IgM, IgA, IgD, IgE tipleri vardır.

sedimantasyon katsayısı: 75
insan serumunda bulunan miktar: 10–15 mg/ml
molekül ağırlığı: 150.000
serumdaki yarılanma süresi: 23 gün
vücut salgılarında bulunma: YOK
plasentadan geçme özelliği: VAR

sedimantasyon katsayısı: 195
insan serumunda bulunma miktarı: 0,6-1,9 mg/ml
molekül ağırlığı: 900.000
serumdaki yarılanma süresi: 5 gün
vücut salgılarında bulunma: YOK
plasentadan geçme özelliği: YOK

sedimantasyon katsayısı: 75-115
insan serumunda bulunma miktarı: 1–4 mg/ml
molekül ağırlığı: 170.000
serumdaki yarılanma süresi: 6 gün
vücut salgılarında bulunma: VAR
plasentadan geçme özelliği: YOK

sedimantasyon katsayısı: 75
insan serumunda bulunma miktarı: 0,03-0,05 mg/ml
molekül ağırlığı: 180.000
serumdaki yarılanma süresi: 2,5 gün
vücut salgılarında bulunma: YOK
plasentadan geçme özelliği: bilinmiyor

sedimantasyon katsayısı: 85
insan serumunda bulunma miktarı: 0,003 mg/ml
molekül ağırlığı: 190.000
serumdaki yarılanma süresi: 2,5 gün
vücut salgılarında bulunma: VAR
plasentadan geçme özelliği: YOK

Antonie Philips van Leeuwenhoek (24 Ekim 1632, Delft - 26 Ağustos 1723, Delft), Hollandalı tüccar ve bilim insanı. Genellikle, Mikrobiyoloji'nin babası olarak bilinir. Bir sepetçinin oğlu olarak dünyaya geldi, 16 yaşında bir kumaş tüccarının yanında staja başladı. En iyi bildiği şey mikroskobuyla çalışmaktı. Kendi yaptığı mikroskopla tek hücreli canlıları inceliyordu.
90 yaşındayken, 26 Ağustos 1723 tarihinde Hollanda'nın Delft şehrinde öldü.

Leeuwenhoek bakteriyi keşfeden ve kendi oluşturduğu mikroskobu ile mikroskobik canlıları inceleyen ilk bilim insanıdır. Gözlükleri büyüteç gibi kullanarak kumaşları incelemeye başlamış ve bu mikro canlıların varlıklarının farkına varınca da başka büyüteçler üretmiş ve nihayet bir mikroskop icat edip canlıları yakından görebilme imkânına sahip olmuştur. Yaşamı boyunca ürettiği mikroskop merceklerinin sayısı 550'dir. Her biri ile yeni bir inceleme yapmıştır.
Leeuwenhoek kendi yaptığı mikroskopla kan hücreleri üzerinde araştırmalar yapmıştır. Kılcal damarları inceleyerek kan hücrelerinin geçişini gözlemlemiştir. Leeuwenhoek'den önce hiç kimse kasların liflerden oluştuğunun farkında değildir. Mikroskobunun altında liflerin her birini gözlemlemiş ve incelemelerde bulunmuştur.
Hayvanlar ve bitkilerde beslenme sistemi üreme ve bitkilerde besin transferi gibi konularda da pek çok çalışması olmuştur. Bitkilerin birbirinden farklı bölümleri araştırmasının en önemli parçalarındandır. Bitkinin kökü gövdesi ve yapraklarının üç boyutlu çizimlerini yapmış ve yapılarının detaylarını ortaya çıkaran ilk bilim insanıdır.

Leeuwenhoek's letters to the Royal Society
Lens on Leeuwenhoek (site on Leeuwenhoek's life and observations)
Vermeer connection website23 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
University of California, Berkeley article on Van Leeuwenhoek 10 Ağustos 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Antoni van Leeuwenhoek çalışmaları – Gutenberg Projesi
Retrospective paper on the Leeuwenhoek research by 15 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Brian J. Ford.
Images seen through a van Leeuwenhoek microscope by Brian J. Ford 15 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
Instructions on making a Van Leeuwenhoek Microscope Replica by Alan Shinn

Araştırma sorusu, "bir araştırma projesinin yanıtlamak üzere belirlediği bir sorudur". Bir araştırma sorusu seçmek, hem nicel hem de nitel araştırmanın önemli bir unsurudur. Araştırma, veri toplama ve analiz gerektirecektir ve bunun için metodoloji büyük ölçüde değişecektir. İyi araştırma soruları, önemli bir konu hakkındaki bilgiyi geliştirmeyi amaçlar ve genellikle dar ve spesifiktir.
Bir araştırma sorusu oluşturmak için nitel, nicel veya karma bir çalışma gibi ne tür bir çalışma yapılacağı belirlenmelidir. Proje finansmanı gibi ek faktörler sadece araştırma sorusunun kendisini değil, aynı zamanda araştırma sürecinde ne zaman ve nasıl oluşturulacağını da etkileyebilir. Literatür, FINER veya PICOT yöntemleri gibi bir araştırma sorusu oluşturmak için kriter seçimine ilişkin çeşitli varyasyonlar önermektedir.

Bir araştırma sorusuna verilecek yanıt, bir araştırma probleminin veya sorusunun ele alınmasına yardımcı olacaktır. Bir araştırma sorusu belirlemek, "resmi bir tez veya araştırma projesi tarafından çözülecek merkezi konu", genellikle bir araştırmacının araştırma yaparken attığı ilk adımlardan biridir. Proje finansmanı veya metodolojik yaklaşımlar gibi hususlar, araştırma sorusunun ne zaman ve nasıl geliştirileceği de dahil olmak üzere araştırma sürecini etkileyebilir. Araştırma sorusunun açık ve doğru bir şekilde tanımlanması yinelemeli bir süreç haline gelebilir. Sorunun nasıl oluşturulacağı araştırma türüne veya disipline bağlı olabilir.

Araştırma sorusunun belirlenmesi, araştırmacının araştırma yaparken atması gereken ilk metodolojik adımlardan biridir. Belirli bir konuya ilgi duymak veya bu konuda bilgi sahibi olmak, araştırma sorusunun oluşturulmasında faydalı olabilir. Araştırma sorusunun oluşturulması büyük ölçüde nerede ve ne tür bilgilerin aranacağı tarafından belirlenir ve aynı şekilde bunları etkiler. Araştırma sorusu doğru ve açık bir şekilde tanımlanmalıdır. Bir araştırma sorusu seçmek, hem nicel hem de nitel araştırmanın merkezi unsurudur ve bazı durumlarda çalışmanın kavramsal çerçevesinin oluşturulmasından önce gelebilir; her durumda, çerçevedeki teorik varsayımları daha açık hale getirir ve araştırmacının en çok ve ilk olarak neyi bilmek istediğini gösterir. Bu nedenle araştırmacı, araştırma sorusu geliştirilmeden önce çalışmanın türünü (nitel, nicel veya karma) belirlemelidir. Araştırma sorusunun oluşturulması, çalışma alanı veya metodoloji gibi araştırma sürecinin parametreleri orijinal soruya uymadığında yinelemeli bir süreç haline gelebilir. Literatür, bir araştırma sorusunun geliştirilmesinde kriterlerin seçilmesi için çeşitli yöntemler önermektedir; bunlardan ikisi FINER ve PICO yöntemleridir.

FINER yöntemi, bir araştırma sorusunun oluşturulmasında kullanılan araştırma kriterlerinin ana hatlarını belirlemek için yararlı bir araç olabilir. Kriterlerin esnekliği nedeniyle, bu yöntem çeşitli araştırma senaryoları için kullanılabilir. FINER yöntemi, araştırmacıları çalışmayı yürütmek için gerekli araçlara ve ilgiye sahip olup olmadıklarını belirlemeye yönlendirir. Ayrıca, araştırmanın uygunluğunun yanı sıra etik sonuçlarının da göz önünde bulundurulmasını ister.

Farrugia ve diğerlerine göre FINER kriterleri "başarılı bir araştırma projesi geliştirme şansını artırabilecek faydalı noktaları vurgulamaktadır". Bu kriterler ilk olarak Hulley ve arkadaşları tarafından aşağıda detayları verilen Designing Clinical Research adlı kitapta önerilmiştir.F – Feasible (Uygulanabilir)
Yeterli sayıda denek
Yeterli teknik uzmanlık
Zaman ve para açısından uygun fiyatlı
Kapsam olarak yönetilebilir
I – Interesting (İlginç)

Cevabı bulmak araştırmacının, meslektaşlarının ve toplumun ilgisini çeker
N – Novel (Yeni)

Önceki bulguları teyit eder, çürütür veya genişletir
E – Etik

Kurumsal inceleme kurulunun onaylayacağı bir çalışmaya uygun
R – Relevant (Konuyla ilgili)

Bilimsel bilgiye
Klinik ve sağlık politikalarına
Gelecekteki araştırmalara

PICOT kriterleri, tıbbi çalışmalar gibi kanıta dayalı çalışmalarda kullanılan soruları çerçevelemek için kullanılma eğilimindedir. Bu tür araştırmalar, kontrol ve deney grupları ile nedensel faktör(ler)in neler olabileceğinin yanı sıra hastaların veya sorunların ölçülmesi veya değerlendirilmesine odaklanabilir.P – Patient (or Problem) [Hasta (veya Sorun)]
I – Intervention (or Indicator) [Müdahale (veya Gösterge)]
C – Comparison group (Karşılaştırma grubu)
O – Outcomes (Sonuçlar)

T – Time (Zaman)
Araştırma sürecine devam eden araştırmacı, ister bir lisans dönem ödevi için birkaç gün boyunca ikincil kaynakları okumayı, ister büyük bir proje için yıllar boyunca birincil araştırma yapmayı içersin, araştırma sorusunu yanıtlamak için gerekli araştırmayı yürütür. Araştırma tamamlandığında ve araştırmacı araştırma sorusunun (muhtemel) cevabını bildiğinde, yazmaya başlayabilir (araştırma projesi boyunca devam eden bir süreç olan not yazmaktan farklı olarak). Dönem ödevlerinde, sorunun cevabı normalde giriş bölümünde bir tez ifadesi şeklinde özet olarak verilir.

Bilim insanları genellikle açık araştırma sorularını iletirler. Bazen bu tür sorular kitle kaynaklı ve/veya bir araya getirilmiş, bazen de öncelikler veya diğer ayrıntılarla desteklenmiştir. Açık araştırma sorularının tanımlanmasının, iletilmesinin, belirlenmesinin/onaylanmasının ve önceliklendirilmesinin yaygın bir yolu, sistematik incelemeler ve meta-analizler de dahil olmak üzere bir alt alanın veya belirli bir araştırma sorusunun bilimsel incelemelerine dahil edilmeleridir. Diğer kanallar arasında bilim gazetecilerinin raporları ve 80000hours.org'un "disipline göre araştırma soruları" gibi özel (alt) web siteleri veya çözülmemiş problemler listelerinin Vikipedi makaleleri, toplu/bütüncül çalışmalar ve bazen çözülmemiş olarak kategorize edilen/işaretlenen soru-cevap web siteleri ve forumlardaki çözülmemiş çevrimiçi gönderiler yer almaktadır. Öncelikli araştırma konularını oluşturmak için kullanılan ve daha sonra daha geniş temalar halinde sınıflandırılan çevrimiçi anketler olmuştur. Bu tür araştırmalar, araştırmanın alaka düzeyini ve değerini artırabilir veya sınırlı kaynakların toplumsal olarak tahsis edilmesi veya sınırlı kaynakların genişletilmesi veya belirli bir çalışmanın finanse edilmesi için gerekçeleri güçlendirebilir.

Öncelikler ve ilgili kavramlar açısından, önerilen diferansiyel teknolojik gelişim stratejisi, araştırmanın öncelikle geciktirilmesi en iyisi olan riskli teknolojiler yerine güvenliği artıracağı ve sorunları azaltacağı düşünülen sorulara ve araçlara odaklanmasını önermektedir. Ancak araştırmacılar, gen sürüşleri için kontrol stratejileri konusunda, bunun ters etki yaratan yanlış bir güvenlik duygusuna yol açabileceği konusunda uyarıda bulunmuşlardır. Tüm teknolojik ilerlemeler genel olarak veya güncel bağlamlarda (ortamlar veya sistemler) faydalı olmayabilir ve çeşitli araştırmalar örneğin tasarlanmış pandemilerle sonuçlanabilir.
Birçok çalışma "ilgi çekici olmayan araştırma soruları sormakta [ve] yalnızca marjinal katkılarda bulunmaktadır". Bir çalışma, iklim değişikliği üzerine yapılan araştırmaların "değerli olmakla birlikte, en acil soru olan iklim değişikliğini azaltmak için toplumun şu anda nasıl değiştirileceği sorusunu ele almadığını" öne sürmektedir. Etkin özgeciliğin etik çerçevesinde, araştırma faydalarını en üst düzeye çıkarmak için yatırımlardan (finansal nitelikte olması gerekmez) en büyük potansiyel faydayı sağlayacak araştırma soruları belirlenir. 80,000 Hours, "Disiplinlere göre düzenlenmiş, büyük bir sosyal etkisi olabilecek araştırma soruları"nın küçük bir listesini derlemiştir. Halk sağlığı araştırmalarında, "ortaya atılan araştırma sorularının önemli olması ve finanse edilen araştırmanın bir araştırma ihtiyacını veya kanıtlardaki bir boşluğu karşılaması hayati önem taşımaktadır".

Vatandaş bilimi gibi platformlar "sorunların tanımlanmasını, araştırma sorularının formüle edilmesini ve çalışma tasarımını destekleyebilir". Katılımcı araştırma "çalışma sonuçlarını iyileştirebilir ve daha fazla veri erişilebilirliğini ve faydasını teşvik etmenin yanı sıra kamu şeffaflığını artırabilir". Katılımcılar yeni sorularla ilgili sürekli tartışmalar ve yinelemeler yapabilir. Araştırma soruları, anlamsal olarak ya da iç içe geçmiş olarak - örneğin kategori ağaçları aracılığıyla - gösterilebilen geniş kapsamlı sorulardan çok özel sorulara kadar çeşitli ayrıntı düzeylerinde olabilir ya da konumlandırılabilir. İstila bilimi ile ilgili olan ve Vikiveri'ye dayanan bir platformda kullanıcılar, Wikimedia projesi Scholia gibi araçlarla "alanda yayınlanan ilgili çalışmalara ve varsa altta yatan ham verilere bağlanan" alanın "ana araştırma sorularını ve hipotezlerini yakınlaştırabilir". "Yeni, alanı değiştiren sorular sorabilen" bireyler, "bu soruları yanıtlayabilenlerden" farklı olabilir veya her soru için farklılık gösterebilir. Bir (toplumsal) sorunun "günlük bağlamdaki anlamından bilimsel olarak geçerli bir araştırma sorusuna dönüştürülmesi, araştırmanın hedeflerinin, toplumsal bir sorunun pratik çözümlerine katkıları yararlı olacak kadar dar olacak şekilde tanımlanması anlamına gelir". Bu süreçte hem gündelik pratik bilgi hem de bilimsel bilgi rol oynar. Disiplinlerarası araştırmalarda entegrasyon "çeşitli disiplinler arasındaki örtüşen alanlarda araştırma sorularının ortaya konması düzeyinde gerçekleşir". Belirli araştırma soruları için "bağlamsal bilgilerle esnek bir şekilde zenginleştirilmiş" bilimsel bilginin sunulmasını sağlamaya yönelik araştırmalar vardır.
Açık araştırma sorularının belirlenmesi, bilimin toplumda benimsenmesi ve uygulanması ve belirli araştırma ve geliştirmelerin hızlandırılması için faydalı olabilir. Sürdürülebilir gıda sistemi alanına atıfta bulunarak, "bilimde ele alınması gereken boşlukları" tespit edecek, kar amacı gütmeyen bir kamu kuruluşu kurulması önerilmiştir.

Açık araştırma sorularının ana hatlarının belirlenmesine benzer şekilde, yeni araştırmaların konusu veya yöntemi olarak belirli alanların veya veri ve bilgi kaynaklarının birleştirilmesi veya yeni 

Arkeler ya da Arkea (Yunanca αρχαία “eskiler”den türetme; tekil olarak Arkaeum, Arkaean veya Arkaeon) veya Arkebakteriler, canlı organizmaların bir ana bölümüdür.
Yabancı literatürde bu gruptaki canlılar Archaea veya Archaebacteria, grubun tek bir üyesi ise tekil olarak Archaeum, Archaean veya Archaeon olarak adlandırılır.
Arkeler, Bakteriler ve Ökaryotlar; Üç Üst Âlem Sistemi'nin (İngilizce: three domain system) temel gruplarını oluştururlar. Bakteriler gibi arkeler de çekirdeği olmayan tek hücreli canlılardır, yani prokaryotlardır (prokaryotlar altı-âlemli sınıflandırmada Monera olarak adlandırılırlar). İlk tanımlanan arkeler sert koşullarda bulunmuş olmalarına rağmen arkelere sonradan hemen  her habitatta rastlanmıştır.
Bu üst aleme ait tek bir organizma "arkeli" (Arkea'ye ait anlamında; İngilizce: archaean) olarak adlandırılır. Bu sözcük, sıfat olarak da kullanılır.

1977'de Carl Woese ve George Fox, prokaryotları 16S rRNA dizinlerine göre sınıflandırdıkları filogenetik ağaçtaki diğer bakterilerden ayrı kümelenmelerinden dolayı arkaeleri tanımlanmışlardır. Bu iki canlı grubu başlangıçta birer âlem veya alt âlem olarak görülmüş, Arkaebakteriler ve Öbakteriler olarak adlandırılmışlardır. Woese bu grupların canlıların temel düzeyde birbirinden farklı birer kolu sayılması gerektiğini savunmuştur. Daha sonra bu kavramı daha belirginleştirmek için grupları Arkeler ve Bakteriler olarak yeniden adlandırmış ve bunların, Ökarya ile beraber canlıların üç bölgesini oluşturduğunu öne sürmüştür. (Woese'nin bu gruplara İngilizce 'bölge' anlamında domain olarak adlandırmıştır; Türkçe üst-âlem olarak da adlandırılırlar.
Biyolojik bir terim olarak Arkea ile jeolojideki Arkean veya Arkeozoik dönemin bir ilişkisi yoktur. Arkeozoik dönem, Yer tarihinde Arke ve Bakterilerin gezegende yaşayan tek canlılar olduğu bir dönemin ismidir. Bu canlılara ait muhtemel fosiller 3,8 milyar yıl öncesine tarihlenmişlerdir.

Moleküler biyolojide temel rolü olan genetik transkripsiyon ve translasyon mekanizmaları bakterilere pek benzemeyip, çoğu bakımdan ökaryotlara benzemektedir. Örneğin arke translasyonu ökaryotik-benzeri başlatma (initiation) ve uzatma (elongasyon) faktörleri kullanır, trankripsiyonda ökaryotlardaki gibi TATA-bağlanma proteinleri ve TFIIB rol oynar. Çoğu arke tRNA ve rRNA genlerinde arkelere has intronlar bulunur ki bunlar ve ökaryotik intronlara, ne de bakteryel intronlara benz farklı kılan çeşitli başka özellikler vardır. Bakteri ve ökaryotlarda olduğu gibi arkaelerde de gliserollu fosfolipitlere sahiptirler. Ancak arke lipitlerinin üç özelliği değişiktir:

Arke lipitlerindeki gliserolun stereokimyası bakteri ve ökaryotlardakinin tersidir. Bu, farklı bir biyosentetik yol olduğuna işarettir.
Çoğu bakteri ve ökaryotun hücre zarları gliserol-lipit esterlerinden oluşur, oysa arkelerin zarları gliserol-lipit eterlerinden oluşur. Bakterilerde eter bağlantılı lipitler olsa dahi bunlardaki gliserol sterokimyası bakteriyel biçimdedir.
Arke lipitleri izoprenoid birimlerden. Bu beş karbonlu bileşik bakteri ve ökaryotlardaki bazı vitaminlerde yer almasına rağmen, yalnızca arkeler onu lipitlerinin inşasında kullanırlar. Çoğunlukla bu lipitler 20 karbonlu (4 monomerden oluşmuş) veya 40 karbonlu (8 monomer) olurlar. Kırk karbonlu lipitlerin uzunluğu hücre zarının kalınlığı kadar olduğu için bazı arkelerin hücre zarında bu lipit zincirinin iki ucunda gliserol fosfat grupları bağlıdır, zar başka canlı türlerinde olduğu gibi iki lipit tabakasından değil, tek bir tabakadan oluşur. Tek tabakalı zar özellikle ısısever (termofilik) arkelerde yaygındır.
Arke hücre duvarları da bakteri ve ökaryotlarda ender görülen özelliklere sahiptir. Örneğin, çoğu arkenin hücre duvarı S-tabakası olarak adlandırılan yüzey proteinlerinden oluşur. S-tabakası bakterilerde de görülür, bazı canlılarda hücre duvarının tek bileşenidir (örneğin Planctomyces) veya peptidoglikanlı canlılarda bir dış tabaka oluşturur. Metanojenlerin bir grubu haricinde arkelerde peptidoglikan duvar yoktur. Metanojenlerde olan peptidoglikan dahi bakterilerdekinden çok farklıdır.
Arkelerin flagellası(kamçısı), bakteri flagellasına yüzeysel olarak benzese de yapı ve oluşum bakımından çok farklıdır. Bakteri flagellaları değişime uğramış bir tip III salgı sistemidir, oysa arkae flagellası tip IV pilusa benzeyip, tip II salgı sistemine benzer bir salgı sistemi kullanırlar.

1970'li yılların sonunda keşfedilen arkebakteriler birçok biyoloğu fazlasıyla şaşırtmıştır. Çünkü bu bakteriler aşırı sıcak, aşırı tuz gibi çok ekstrem koşullarda yaşayabilme özelliğine sahiptirler. Çoğu arke, aşırıseverdir (ekstremofil). Bazısı yüksek sıcaklıklarda, gayzerlerde veya deniz dibi sıcak su kaynaklarında oluğu gibi, çoğu zaman 100 °C'nin üstünde yaşarlar. Diğerleri çok soğuk ortamlarda veya aşırı tuzlu, asit veya alkali ortamlarda bulunurlar. Buna karşın başka arkeler ılıman şartlarda yaşarlar (mezofil), bataklık, deniz suyu, toprak ve atık sularda bulunmuşlardır. Çoğu metanojenik bakteri geviş getiren hayvanların, insanların ve termitlerin sindirim sisteminde bulunur. Arkeler genelde diğer organizmalar için zararsızdır ve hastalık etmeni olarak bilineni yoktur.
Arkeler tercih ettikleri habitatlarına göre beş gruba ayrılırlar. Bunlar tuzsevenler (Halofiller), metanojenler, sülfür indirgeyenler, ısısevenlerdir (Termofiller) ve psikofillerdir.

Halofiller: Aşırı tuzlu ortamlarda yaşar. En önemli özellikleri çok tuzlu alanlarda yaşayabilmeleridir. Bu tuzluluk oranı, kimi zaman ortamın tuza doyum noktasına yakın olabilir. Doğal tuz yüzeylerinde yaşarlar. Fotosentez yapabilirler.
Metanojenler: Anaerobik ortamda yaşarlar ve metan üretirler (Oksijensiz ortamda ürerler. Enerji metabolizmalarının bir sonucu olarak metan gazı üretirler.). Arkebakterilerin büyük bir kısmını oluştururlar. Bataklıklar ve göllerin dipleri gibi oksijence fakir alanlarda, tortu tabakalarında ve hayvanların bağırsaklarında yaşarlar. Bu türler 98 °C civarında en iyi gelişimi gösterirler. 84 °C'nin altındaki sıcaklıklarda ölürler. Bazı türleri ise volkanik bölgelerde sıcaklığın 110 °C olduğu sularda bulunurlar.
Termofiller: Sıcak su kaynakları gibi yüksek sıcaklıklı yerlerde yaşarlar. Bu gruplar mutlaka moleküler genetik yöntemlerle belirlenmiş filojenilere uymayabilirler, tüm arkeleri kapsamayabilirler ve birbirlerini dışlamayabilirler. Gene de daha ayrıntılı çalışmalara başlangıç olarak faydalı sayılırlar.
Termoasidofiller: Kemosentetik olan bu bakteriler sülfür kaynaklarında bulunmuşlardır. 65-85 °C'lik sıcaklıkları ve pH'ın 1.0 olduğu yüksek asidik ortamda bulunurlar.
Sülfür İndirgeyenler: Hidrojen ve genellikle volkanik kökenli inorganik sülfürü enerji kaynağı olarak kullanırlar. 85 °C sıcaklıkta yaşayabilirler. Bu bakteriler hakkında çok az şey bilinmektedir.
Psikofiller: Bunlar aşırı soğuk ortamlarda yaşayabilen canlılardır.

Arke hücrelerin çapları 0.1 μm ila 15 μm'nin üstü arasında değişir. Bazıları öbekleşir veya 200 μm'ye varan iplikçikler oluşturabilir. Çok çeşitli şekillere sahip olabilirler küresel, çubuk, spiral, yumrulu, yassı kare şekilli veya dikdörtgen olabilirler.

Metabolizmaları çok çeşitlidir. Halobakteriler ATP üretmek için ışık kullanırlar. Ama başka gruplar gibi, elektron taşıma zinciri kullanarak fotosentez yapan bir arke yoktur. Arkelerden bulundurduğu enzimler sayesinde endüstride pek çok tepkimenin gerçekleşmesinde, atık metallerin zehirli özelliklerinin azaltılmasında, kalitesi düşük metallerin kullanılabilir hale getirilmesinde, kirlenmiş suların yeniden kullanılabilir hale getirilmesinde kullanılır.

Arkeler rRNA filojenetik ağaçlarına göre iki ana gruba ayrılırlar, Euryarchaeota ve Crenarchaeota. Ancak yakın yıllarda bu iki gruba ait olmayan bazı başka türler de keşfedilmiştir.
Woese, arke, bakteri ve ökaryotların ortak bir atadan (progenot) türemiş farklı evrimsel sülaleler olduğunu öne sürmüştür. Yunanca archae veya 'eski' anlamında Arke isminin seçiminin arkasında bu hipotez yatmaktadır. Daha sonra bu grupları, her biri birçok âlem içeren, bölge (domain) veya üst-âlem olarak tanımlamıştır. Bu gruplandırma sistemi çok popüler olmuş, ancak progenot fikri genel destek görmemektedir. Bazı biyologlar arkaebakteri ve ökaryotların özelleşmiş öbakterilerden türediğini öne sürmüşlerdir.
Arkea ve Ökarya arasındaki ilişki biyolojide önemli bir problem olarak sürmektedir. Yukarıda belirtilen benzerlikler bir yana, birçok filogenetik ağaç bu ikisini beraber gruplandırır. Bazıları ökaryotları Crenarchaeota'lardan ziyade Euryarchaeota'lara yakın yerleştirir, hücre zarı biyokimyası aksini göstermesine rağmen. Thermatoga gibi bazı bakterilerde arke-benzeri genlerin keşfi aradaki ilişkinin tanımlanmasını zorlaştırmaktadır, çünkü yatay gen transferi olmuş olması muhtemel görünmektedir. Bazıları ökaryotların bir arkeli ile bir öbakterinin kaynaşmasıyla meydana geldiğini öne sürmüşlerdir, öyle ki birinci çekirdek, ikincisi ise sitoplazmayı oluşturmuştur. Bu hipotez genetik benzerlikleri açıklayabilmekte, ama hücre yapısını açıklamakta zorluklarla karşılaşmaktadır.
Arkelerin bakterilerden farklılıkları rRNA gen dizinlerinin karşılıştırılması sonucu ortaya çıkmıştı. Yukarıda belirtilen problemlerin bazıları, gen dizinlerine tek başına bakmak yerine artık organizmaların bütün genomlarının karşılıştırılması yoluyla çözülmeye çalışılmaktadır. 2006 Eylül ayı itibarıyla 28 arke genom dizini tamamlanmış, 28'i ise kısmen tamamlanmıştır.

Bakteriler gibi çekirdeği olmayan prokaryot, tek hücreli canlılardır.
Bazılarında hücre duvarı bulunmaz. Bulunanlarda ise hücre duvarının kimyasal yapısı bakterilerinkinden farklıdır.
Küresel, çubuk, spiral, dikdörtgen gibi çok çeşitli şekillere sahiptirler.
Çok ekstrem (aşırı uç) koşullarda yaşayabilirler.
DNA'sı üzerinde protein kılıf bulunur (kromozom).
Mayoz ve mitoz ile bölünme geçirmez, bölünerek çoğalır.

Aled Edwards, Ph.D., University of Toronto
Carl Woese, Ph.D., University of Illinois at Urbana-Champaign
Karl Stetter, Ph.D.,University of Regensburg, Germany
John N. Reeve, Ph.D., Ohio State Unive

Bazen eski kaynaklarda Arkeozoyik olarak da adlandırılan Arkeen (Arkean olarak da adlandırılır), yerküre tarihinin dört jeolojik üst zamanından ikincisidir ve tanımı gereği günümüzden 4.000 milyon yıl öncesinden 2.500 milyon yıl öncesine kadarlık süreyi temsil eder. Arkeen'den önce Hadeen Üst Zaman ve Arkeen'in ardından Proterozoyik Üst Zaman gelir.
Arkeen boyunca Dünya'nın çoğunluğu suyla kaplıydı. Kıtasal bir kabuk vardı ancak kıtasal kabuğun çoğu günümüz okyanuslarından daha derin bir okyanusun altında bulunuyordu. Bazı iz mineraller dışında günümüzde en eski kıtasal kabuk, Arkeen'den kalmadır. Arkeen'in jeolojik detaylarının çoğu, Arkeen'den sonra gerçekleşen olaylarda yok oldu. Bilinen en eski yaşam, Arkeen'de başladı. Çoğunlukla stromatolit adı verilen sığ su mikrobiyal matlarıyla özdeşleşmiş Arkeen Üst Zamanı boyunca yaşam basitti ve atmosferde serbest oksijen yoktu.

Arkeen sözcüğü, "başlangıç, köken" anlamına gelen Grekçe arkhē (αρχή) sözcüğünden gelir. Arkeen, Hadeen Üst Zaman tanımlanmadan önce yerküre tarihinin Dünya'nın günümüzden yaklaşık 4.540 milyon yıl önce oluşumundan, 2.500 milyon yıl öncesine kadarki bölümünü kapsıyordu.
Arkeen Üst Zaman'ın başlangıcı ve bitişi stratigrafik olarak tanımlanmak yerine kronometrik olarak tanımlanır. Arkeen'in 4 milyar yıl önceki alt sınırı veya diğer bir deyişle başlangıcı, Uluslararası Stratigrafi Komisyonu tarafından resmen tanınmaktadır.

Abiyogenez - Yaşamın cansız maddelerden ortaya çıktığı doğal süreç
Jeolojik zaman cetveli - Jeolojik katmanları zamanla ilişkilendiren sistem
Kozmik Takvim - Evrenin kronolojisini görselleştirmeye yarayan bir yöntem
Prekambriyen - Yerküre tarihinin 4600-539 milyon yıl önce aralığındaki bölümü
Yerküre tarihi - Dünya gezegeninin oluşumundan günümüze gelişimi
Yeryüzündeki ilk yaşam - Hidrotermal bacaların yakınlarında bulunan varsayımsal mikroorganizma fosilleri

"Archean". stratigraphy.org. 22 Ağustos 2010 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 17 Eylül 2010. 
"When did plate tectonics begin?". utdallas.edu. University of Texas – Dallas. 21 Kasım 2007 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Archean (chronostratigraphy scale)". ghkclass.com. 27 Nisan 2019 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Jeolojik Devirler: Hadeyan/Arkeyan/Proterozoik". web.archive.org. 2006-04-03. Erişim tarihi: 2023-08-13.

Arkozorlar (Archosauria), kuşların ve timsahların yaşayan tek temsilcileri olduğu bir diapsid kladı. Arkozorlar genel olarak sürüngen olarak sınıflandırılır. Kladistik bakımdan kuşlar da sürüngenlere dahil edilir. Soyu tükenmiş arkozorlar arasında kuş olmayan dinozorlar, pterozorlar ve timsahların soyu tükenmiş akrabaları bulunur. Modern paleontologlar, Arkozorları yaşayan kuşların, timsahların ve onların soyundan gelenlerin en son ortak atasını ve onun soyundan gelenleri içeren bir taç grubu olarak tanımlar. Arkozorlar iki ana klada ayrılır: timsahlar ve soyu tükenmiş akrabalarını içeren Pseudosuchia kladı ve yine aynı şekilde kuşlar ve soyu tükenmiş yakın akrabalarını içeren (kuş olmayan dinozorlar ve pterozorlar gibi) Avemetatarsalia kladı.

Vertebrate Paleontology. 3rd. Blackwell Science. 2004. 
Vertebrate Paleontology and Evolution'. New York: W. H. Freeman. 1988. 

UCMP 28 Şubat 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Paleos, archosaur filogenisinin (soy ağacı) dağınık tarihini inceler ve çeşitli archosaur ayak bileği türlerinin mükemmel bir görüntüsüne sahiptir.
Mikko'nun Filogeni Arşivi Archosauria

Atmosfer, gaz yuvarı veya hava yuvarı, herhangi bir gök cisminin etrafını saran ve gaz ile buhardan oluşan tabaka.
Yer çekimi sayesinde tutulan atmosfer, büyük ölçüde gezegenin iç katmanlarından kaynaklanan gazların yanardağ etkinliği ile yüzeye çıkması sonucu oluşmakla birlikte, gezegenin tarihi boyunca Dünya dışı kaynaklardan da beslenmiş ve etkilenmiştir. Dünya'nın atmosferi, basınç ve yoğunluk açısından diğer yer benzeri gezegenlerden Mars'a göre yaklaşık 100 kat daha büyük, Venüs'e göre ise yaklaşık 100 kat daha küçük bir gaz kütlesini ifade eder. Ancak bileşim açısından bu iki gezegenin atmosferlerinden çok farklı olduğu gibi, Güneş Sistemi içinde de eşsizdir.

Atmosfer basıncı havanın ağırlığının bir sonucudur. Dolayısıyla yere ve zamana göre değişir. Atmosfer basıncı 5 km'de yaklaşık %50 azalır. Yer çekimi nedeniyle bu gaz kütlesinin bir ağırlığı vardır ve gezegen yüzeyine doğru alçaldıkça artan bir basınç yaratır. Basınç, normal atmosferde, 0 °C'de, 760 mm'lik bir cıva sütununun yarattığı basınca eşittir.
Atmosferin toplam kütlesinin yaklaşık 5,1×1015 ton olduğu sanılmaktadır; bu da Dünya'nın toplam kütlesinin milyonda birinden daha azdır.

Atmosfer renksiz, kokusuz, tatsız, çok hızlı hareket edebilen, akışkan, elastik, sıkıştırılabilir, sonsuz genleşmeye sahip ısı geçirgenliği zayıf ve titreşimleri belli bir hızda ileten bir yapıya sahiptir. Tam olarak yüksekliği saptanamamıştır. "Homojen atmosfer" olarak isimlendirilen ve yoğunluğun hemen hemen aynı olduğu alt bölümün yüksekliği 8 km civarındadır. Bu seviyeden sonra yoğunluk yükseklikle azalır ve seyrek gaz kütleleri şekline dönüşerek uzay boşluğuna kadar uzanır ki bu bölge de "heterojen atmosfer" olarak isimlendirilir.

Belirgin olan bir şey; atmosferin üst seviyesinin 30 km civarında son bulduğudur. Bu seviyeden sonra da hava bulunduğunu söylemek doğrudur fakat bu bölümün meteoroloji ile bir ilişkisi yoktur. Şöyle ki 80 km yukarıda Güneş ışınlarını yansıtabilecek kadar hava, 300 km yukarıda meteorların atmosfere girişinde sürtünme nedeniyle ışık verebilmesi ve hatta 600 km yukarıda aurora'ların gözlenmesi buralarda da az da olsa atmosferin olduğu yönünde ipuçları vermektedir. 
Atmosferin yeryüzüne yakın katmanlarının yüzde 78'i azot, yüzde 21'i de oksijenden oluşur. Yüzde 1'i ise su buharı, argon, karbondioksit, neon, helyum, metan, kripton, hidrojen, ozon ve ksenon elementlerinden oluşur. Bunlara toz ve duman gibi maddeler de katılır.
100 km yükseğe kadar azot-oksijen oranında önemli bir değişiklik olmaz, yalnızca 20–30 km arasındaki yüksekliklerde bir ozon yoğunlaşması gözlenir. Bu ozon katmanının önemli bir işlevi vardır. Çünkü Güneş'ten gelen morötesi ışınların büyük bir bölümü bu katman tarafından süzülür. Ama buradaki ozon hem miktar, hem de yüzde olarak çok fazla değildir.
100 km'nin üzerinde hızlı bir sıcaklık düşmesi gözlenir. Buradaki gazlar artık çok ince katmanlar biçimindedir. Daha çok da hafif gazlar bulunur. Bu gazlar morötesi ışınların etkisiyle ayrışır ve böylece burada oksijen serbest atomlar halinde bulunur. Işıl ayrışma denen bu olay 200 km yükseklikte daha da yüksek bir düzeye çıkar.
Su buharı, yer ve zamana göre değişen biçimde, atmosferin alt katmanlarına karışmış olarak bulunur ve yaklaşık 10–15 km yükseklikten sonra azalmaya başlar. Yeryüzünün iklim ve meteoroloji koşulları üstünde bu su buharının önemli bir rolü vardır, çünkü bulutlara asılı olan su buharı yağış olarak yeryüzüne düşer.

Yeryüzeyinden 100 km yükseklikten itibaren atmosferin bileşim açısından bu türdeş yapısı kaybolmaya başlar. Bu nedenle "heterosfer" adı verilen ve atmosferin son derece seyrek olduğu bu alanlarda, hareketlilik az olduğu için, gazlar uzun dönemde moleküler ağırlıklarına göre alçaktan yükseğe doğru hafife gidecek şekilde tabakalanma eğilimindedir. Güneş ışınlarının iyonize edici etkisinin güçlü hissedildiği bu bölgelerde, fotokimyasal etkinlikler de giderek önemli hale gelir ve atmosfer bileşimini etkiler.
600-1,500 km arasında atmosferdeki oksijenin yerini, Güneş'teki lekelerin durumuna göre değişen bir biçimde, helyum alır, bunun üstünde de bir hidrojen katmanı bulunur. Onun için burada yerküreyi çepeçevre saran bir hidrojen tacından söz edilebilir. Yüksek enerjili Güneş ışınlarının etkisi ile hızlandırılan bu hafif atomlar, Yerkürenin kütleçekiminden kurtularak uzaya kaçarlar. Eksilen hidrojenin yerini fotokimyasal etkilerle yüksek atmosfer katmanlarındaki su moleküllerinin parçalanması sonucunda ortaya çıkan hidrojen alır. Bu nedenle hidrojen kaybı gezegenin değerli su kütlesinin kaybı anlamına gelmektedir. Ozon tabakasının tahribatı sonucunda, fotokimyasal etkinliklerin atmosferin su buharından zengin olduğu alçak tabakalarına doğru inmesi bu yönden de tehlike yaratmaktadır.

Yıldızların geniş atmosferleri vardır. Işık yuvarı, renk yuvarı ve geçiş bölgesiyle başlayan yıldız atmosferleri, korona, Güneş rüzgârı ve heliosferle gelişerek gezegenlerarası uzayın derinliklerinde heliopause ile son bulurlar. Mesela Güneş'in atmosferin takriben %73 kadarı hidrojenden, %25'i helyumdan oluşur. Atmosfer, elementlerin iyonize olmuş plazmalarıyla Güneş rüzgârı ve Güneş fırtınası şeklinde Güneş Sistemi'ndeki diğer gök cisimlerinin atmosferlerini etkiler.

Atmosfer basıncı
Meteoroloji

 Wikimedia Commons'ta atmosfer ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

MGM - Atmosferin dikey yapısı 8 Mayıs 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NASA- Atmosferin 5 katmanı vardır27 Nisan 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Atmosfer ve Özellikleri-  Boğaziçi Üniversitesi
Atmosfer Nedir
Atmosfer ve yapısı

Ayrıştırıcılar, biyolojik bozulma yaratan organizmalardır. Canlılar dünyasında biyotik bileşen grubunda incelenirler.
Bitkisel veya hayvansal köklü ölü organik maddeleri ayrıştıran ayrıştırıcılar, bu ölü organik maddeleri yeniden üreticilerin kullanabileceği inorganik maddeler haline getirebilirler. Birçok ayrıştırıcı türü mikroskobiktir ve ayrışmanın önemli bir bölümü, bu türden bakterilerle sağlanır. Ne var ki mantarlar gibi bazı ayrıştırıcılar çıplak gözle de görülebilir.
Besin zincirinin son halkasını oluşturan ayrıştırıcılar, ekosistemde mikroorganizmalar, protozoonlar, bakteriler ve mantarlar olarak bilinir. Bu organizmalar yaşamsal faaliyeti çürük artıklardan beslenerek devam ettirmeyi başarabilen canlılardır. Ayrıştırıcılar, besin zincirinde hem üreticileri hem tüketicileri tüketebilirler.
Ayrıştırıcıların ekosisteme olan katkısı heterotrofik olmasıdır, yani ölü maddeleri yemesidir. Tüketilen ölü maddelerin enerjisi tükenmiş olsa bile içindeki kimyasallar hala diğer canlıların ihtiyaçlarını karşılayabilecek düzeydedir ve ayrıştırıcılar sayesinde bunlar besin ağına geri döndürülür.
Ayrıştırıcılar çok çeşitlidir ve her biri ayrı bir görevle ekosisteme katkı sağlar. Genel anlamda bakıldığında iki çeşit ayrıştırıcıdan söz edilebilir; çürükçüller ve çöpçüler.
Ölmüş olan organizmanın kalıntılarına ilk olarak çöpçüler ulaşır. Doğrudan bu ölü organizmayı tüketir. Birçok avcı hayvan, ekosistemde çöpçü olarak görev alır.
Ayrıştırıcıların gerçekleştirdiği ayrışma olayının aşamaları şu şekildedir:

Taze aşama, organizma öldüğünde başlar. Kokuşma ve çürüme başlar.
Şişme aşaması, çürüme sebebiyle bazı gazların dışarı atıldığı süreçtir.
Aktif çürümede organizma kütle kaybeder. Dokular sıvılaşmaya ve parçalanmaya başlar.
İleri çürümede kalıntılar çok fazla kütle kaybetmiştir. Ayrışacak çok az madde kalır.
Kuru kalıntı, organizmanın kuru deri, kıkırdak ve kemikten ibaret kaldığı aşamadır. Kalıntıların etrafında bitkiler büyümeye başlar.

Azot ya da nitrojen, simgesi N olan bir element olup atom numarası 7'dir. Renksiz, kokusuz, tatsız ve inert bir gazdır. Azot, dünya atmosferinin yaklaşık %78'ini oluşturur ve tüm canlı dokularında bulunur. Azot ayrıca, amino asit, amonyak, nitrik asit ve siyanür gibi önemli bileşikler de oluşturur.

Azotun 1772'de, onu zehirli hava veya sabit hava olarak adlandıran Daniel Rutherford tarafından resmen keşfedildiği kabul edilir. Havayı oluşturan maddelerden birinin yanma olayında yer almadığı, Rutherford tarafından biliniyordu. Azot, yaklaşık aynı tarihlerde Carl Wilhelm Scheele, Henry Cavendish ve Joseph Priestley tarafından da araştırılmaktaydı. Antoine Lavoisier de azotu, Yunanca αζωτος (azotos) "cansız" anlamına gelen azote olarak adlandırmıştı. Azot için kullanılan diğer sözcük, nitrogène, 1790 yılında Fransız kimyager Jean Antoine Chaptal tarafından, Yunanca "sodyum karbonat" anlamına gelen nitron ile, Fransızca "üreten" anlamına gelen ve yine Yunanca kökenli gène sözcüklerinin bir araya getirilmesiyle ortaya çıktı. Bu sözcük İngilizcede kullanılır oldu ve sonraları pek çok dile girdi.
Bileşikleri Orta Çağlarda biliniyordu. Simyacılar, nitrik asidi aqua fortis olarak biliyorlardı. Metallerin kralı adı verilen altını çözebilen karışım olması dolayısıyla, nitrik asit ve hidroklorik asit karışımı; aqua regia (asil su) olarak biliniyordu. Azot bileşiklerinin ilk endüstriyel ve zirai kullanımı; güherçile (sodyum veya potasyum nitrat) ve kısmen de barut yapımı şeklinde oldu. Daha sonraları da gübre ve kimyasal hammadde olarak kullanıldı.

Azot endüstriyel anlamda, sıvı havanın kısmi distilasyonu ile ya da gaz halindeki havadan mekanik olarak (basınçlı ters osmoz yöntemi) elde edilir. Azot, hayvan dışkılarının, üre ve ürik asit halinde büyük kısmını oluşturur. Moleküler azot, büyük oranda Satürn'ün uydusu Titan'ın atmosferinde bulunur. Ayrıca, yıldızlar arası uzayda da varlığı David Knauth ve arkadaşlarının yaptığı çalışmalarla saptanmıştır.
Moleküler azot, atmosferde reaktif değildir fakat doğada, canlı organizmalar (bakteriler) tarafından biyolojik ve endüstriyel anlamda faydalı bileşiklere dönüştürülür. Endüstriyel anlamda azot ve doğalgaz, Haber prosesi ile amonyağa dönüştürülür. Amonyak da ya gübre olarak ya da patlayıcılar gibi başka maddelerin üretiminde (Ostwald prosesi ile nitrik asit üretimi) başlangıç maddesi olarak kullanılır.
Azot tuzları içinde en önemlilerinden biri potasyum nitrat (veya saltpeter: güherçile) olup tarih boyunca barut yapımında kullanılmıştır. Diğer bir tuz da amonyum nitratdır ve gübre olarak kullanılır. Diğer azotlu organik bileşikler nitrogliserin ve trinitrotoluen olup patlayıcı yapımında kullanılırlar. Nitrik asit sıvı yakıtlı füzelerde oksitleyici olarak kullanılır. Hidrazin ve türevleri füze yakıtlarında kullanılır.

Gazı, sıvı azotun ısınarak buharlaşmaya bırakılmasıyla kolayca elde edilebilir. Çok geniş kullanım alanları olup, oksidasyonun istenmediği ortamlarda hava yerine kullanılabilir:

paketlenmiş gıdaların tazeliğini korumak için,
güvenlik amacıyla sıvı patlayıcıların üzerini örtmek için,
geçirgeç (transistör), diyot ve tümleşik devre gibi elektronik bileşenlerin üretiminde,
paslanmaz çelik üretiminde,
inert, nemsiz ve oksitleyici olmayan özelliklerinden dolayı otomobil ve uçak tekerleklerinin dolumunda.
Endüstriyel anlamda ve büyük miktarlarda sıvılaştırılmış havadan distilasyon yoluyla üretilir ve LN2 şeklinde tanımlanırsa da doğru yazılış şekli NO2(l) dir. Dondurucu bir sıvı olup canlı dokuyla temas etmesi halinde ani donmaya neden olur. Ortam sıcaklığından uygun şekilde izole edilmesi durumunda, basınç uygulaması gerektirmeyen bir azot gazı kaynağı oluşturur. Suyun donma noktasının çok altındaki sıcaklıklarda kalabilme özelliği (77 K, -196 °C veya -320 °F), sıvı azotun çok değişik alanlarda kullanımını mümkün kılar:

gıda ürünlerinin daldırılarak dondurulması ve taşınımı,
canlı dokuların, üreme hücrelerinin (sperm, yumurta) ve diğer biyolojik örnek ve malzemelerin dondurularak korunması,
bilim eğitimindeki görsel deneylerde,
yüksek hassasiyetteki algılayıcılar ve düşük gürültü seviyeli amplifikatörlerde soğutucu olarak,
dermatolojide. nahoş görünümlü siğil veya potansiyel kanser riski taşıyan cilt yaralarının alınmasında,
CPU veya GPU gibi bilgisayar donanımlarının soğutma sistemlerinde soğutucu olarak.
Azot, sodyum asidin (NaN3) ve amonyum dikromatın bozunması ile saf olarak elde edilebilir:
NaN3 → 2Na + 3N2 (300 °C)
(NH4)2Cr2O7 → N2 + Cr2O3 + 4H2O
Azot eldesinde kullanılan bir diğer yöntem ise, amonyağın kireç kaymağı ile reaksiyonudur:
2NH3 + 3Ca(OCl) → 3CaCl3 + N2 +3H2O

Azot, zehirli olmamasına rağmen, havada yüksek konsantrasyonlarda bulunduğunda canlılar için boğucu olabilir. Leidenfrost etkisi ile kısa bir süreliğine de olsa cilt teması, arada cildin ısısı ile buharlaşan azotla bir tür "koruma kalkanı" oluşsa bile, Sıvılaştırılmış azotla daha uzun süreli temas, soğuk yanıklarına sebep olabilir.

Günümüzde ise artık araba lastiklerini şişirmede kullanılır. Lastik şişirmekte nitrojen kullanmak havacılıkta kullanılan bir yöntem. Normal havanın içinde bulunan oksijenin meydana getirdiği korozyonu azaltmak ve yüksek sıcaklıklarda yanma riskini azaltmak için uçak lastikleri nitrojen ile şişirilir. Ancak otomobil lastiği o kadar kritik yüklere maruz kalmadığı için otomobillerde kullanmak fazla bir fayda sağlamaz.

WebElements.com – Azot (İng.) 5 Ocak 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
It's Elemental – Azot (İng.) 20 Mayıs 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Schenectady County Community College – Azot (İng.)
Azot, özellikleri ve kullanımı (İng.) 28 Eylül 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Yaşamın başlangıcından beri, atmosfer ve okyanuslar azot içerir. Azot canlılar için önemli bir maddedir. Canlılar yaşamlarını sürdürebilmek için oksijen ve karbondioksite ihtiyaç duydukları gibi, büyüyebilmek için de azota (N2) ihtiyaç duyarlar. Çünkü proteinlerin ve DNA'nın önemli bir bileşenidir. Azot, canlı vücudunda özellikle nükleik asitlerin, proteinlerin ve vitaminlerin yapısında %15 oranında bulunmaktadır. Gaz halindeki azot (N2), atmosferin %78'ini oluşturur. Üçlü kovalent bağı, bu iki azot atomunu sıkıca bir arada tutar. Azot Döngüsü, daha çok biyosferin ince bir tabakasında gerçekleşir. Azot bileşikleri bu ince kabuk içinde birbirine dönüşür. Bu işlemlere azot döngüsü denir. Azot döngüsü yaşamın sürekliliğini sağlayan bir doğa olayıdır. Bu döngüde azot bileşikleri sürekli olarak topraktan canlılara ve sonra tekrar toprağa geri dönerler. Ancak bir miktar azot atmosfere gider ve tekrar geri alınır. Canlılar havadaki bu azotu, ihtiyaçları olmasına rağmen doğada bulunduğu gibi bünyelerine alamazlar. Bu gazın bir şekilde canlıların kullanabileceği hale dönüştürülmesi ve canlılar tarafından tüketilip bitirilmemesi için bir döngü şeklinde atmosfere geri dönmesi gerekmektedir. Bu zorunluluğu ise mikroskobik bakteriler ve baklagiller karşılamaktadır.
Azot çok az organizma tarafından gaz haliyle alınarak kullanılabilir.
Ekosistemlerdeki canlıların kullanabilmesi için öncelikle atmosferik azot gazının inorganik formda fikse edilmesi gerekmektedir. Azot gazının çeşitli şekillerde bağlanarak kullanılabilir bileşikler haline dönüşmesi olayına fiksasyon denir. Fiksasyon sonucu elde edilen inorganik form genellikle amonyak ve nitrattır. Dünyadaki azot fiksasyonu, bazı canlılar tarafından (Rhizobium, Azotobacter, Oscillatoria, Anabeana) biyolojik süreçlerle gerçekleşebildiği gibi, fizikokimyasal (şimşek, yıldırım gibi etkenlerle azotun nitrata dönüşümü) ve endüstriyel süreçlerle (sentetik nitratlı gübre üretimi) de gerçekleşmektedir. Yapılan hesaplamalara göre yıllık azot fiksasyonunun en önemli miktarını biyolojik fiksasyon oluşturmaktadır. Gübre üretimi ile yapılan sunni fiksasyon, biyolojik fiksasyonun yaklaşık yarısı; şimşek, yıldırım ve yanardağ hareketleri gibi fizikokimyasal yolla oluşan fiksasyon ise yaklaşık 1/8'i kadardır.
Biyolojik fiksasyon yapan Rhizobium cinsi bakteriler, bazı baklagillerin kökünde simbiyotik olarak yaşamaktadır. Sucul ekosistemlerdeki biyolojik azot fiksasyonunun çok önemli bir kısmı Anabeana ve Oscillatoria cinsi mavi-yeşil algler tarafından gerçekleştirilmektedir. Toprakta ise Azotobacter ve Clostridium cinsi bakteriler önemli derecede biyolojik fiksasyonu gerçekleştiren canlılardır (Kormondy, 1984).
Fiksasyona uğramış olan azotun, diğer canlılar tarafından kullanıla­bilmesi için öncelikle bitkiler tarafından alınarak özümlenmesi (organik bünyeye katılması) zorunludur. Her ne şekilde olursa olsun, fiksasyona uğrayarak toprağa ve suya karışan nitrat formundaki inorganik azot (NO3), suda erimek suretiyle bitkiler tarafından alınabilir. Bitkiler tarafından emilen nitrat, protein ve nükleik asit gibi biyomoleküllerin üretiminde kullanılır. Böylece azot, abiyotik çevreden biyotik unsurlara geçmiş olur. Bitkilerden beslenme yoluyla tüm canlılara ulaştırılır. Azot, bitkiler ve hayvanlar atık ürettiklerinde ya da öldüklerinde, ayrışma tekrar toprağa döner. Toprakta bulunan denitrifikasyon bakterileri de nitrit ya da nitratı tekrar azot gazına dönüştürür. Böylece azot tekrar atmosfere karışır.
Bakteriler azot bağlama işlemi için nitrojenaz enzimi kullanırlar. Bu enzim, iki proteinden oluşur. Bu proteinler iki atom arasındaki bağları kırmak ve 1 molekül N2'den 2 molekül amonyak elde etmek için 1-2 saniyede 8 kez ayrılıp birleşirler.

Anaerobik amonyum oksidasyonu

Bakteri (İngilizce telaffuz: [bækˈtɪəriə]  ( dinle); tekil isim: bacterium), tek hücreli mikroorganizma grubudur. Tipik olarak birkaç mikrometre uzunluğunda olan bakterilerin çeşitli şekilleri vardır, kimi küresel, kimi spiral şekilli, kimi çubuksu, kimi virgül şeklinde olabilir. Yeryüzündeki hemen hemen her ortamda bakteriler mevcuttur. Toprakta, deniz suyunda, okyanusun derinliklerinde, yer kabuğunda, deride, hayvanların bağırsaklarında, asitli sıcak su kaynaklarında, radyoaktif atıklarda büyüyebilen tipleri vardır. Tipik olarak bir gram toprakta bulunan bakteri hücrelerinin sayısı 40 milyon, bir mililitre tatlı suda ise bir milyondur; toplu olarak dünyada beş nonilyon (5×1030) bakteri bulunmaktadır, bunlar dünyadaki biyokütlenin çoğunu oluşturur. Bakteriler gıdaların geri dönüşümü için hayati bir öneme sahiptirler ve gıda döngülerindeki çoğu önemli adım, atmosferden azot fiksasyonu gibi, bakterilere bağlıdır. Ancak bu bakterilerin çoğu henüz tanımlanmamıştır ve bakteri şubelerinin sadece yaklaşık yarısı laboratuvarda kültürlenebilen türlere sahiptir. Bakterilerin araştırıldığı bilim bakteriyolojidir, bu, mikrobiyolojinin bir dalıdır.
İnsan vücudunda bulunan bakteri sayısı, insan hücresi sayısının yaklaşık olarak 1,3 katı kadardır, özellikle deride ve sindirim yolu içinde çok sayıda bakteri bulunur. Bunların çok büyük çoğunluğu bağışıklık sisteminin koruyucu etkisiyle zararsız kılınmış durumda olsalar ve ayrıca bir kısmı yararlı (probiyotik) olsalar da, bazıları patojen bakterilerdir ve enfeksiyöz hastalıklara neden olurlar; kolera, frengi, şarbon, cüzzam ve veba bu cins hastalıklara dâhildir. En yaygın ölümcül bakteriyel hastalıklar solunum yolu enfeksiyonlarıdır, bunlardan verem tek başına yılda iki milyon kişi öldürür, bunların çoğu Sahraaltı Afrika'da bulunur. Kalkınmış ülkelerde bakteriyel enfeksiyonların tedavisinde ve çeşitli hayvancılık faaliyetlerinde antibiyotikler kullanılır, bundan dolayı antibiyotik direnci yaygınlaşmaktadır. Endüstride bakteriler, atık su arıtması, peynir ve yoğurt üretimi, biyoteknoloji, antibiyotik ve diğer kimyasalların imalatında önemli rol oynarlar.
Bir zamanlar bitkilerin Schizomycetes sınıfına ait sayılan bakteriler artık prokaryot olarak sınıflandırılırlar. ökaryotlardan farklı olarak bakteri hücreleri hücre çekirdeği ve membran kaplı organel içermez. Geleneksel olarak bakteri terimi tüm prokaryotları içermiş ancak, 1990'lı yıllarda yapılan keşiflerle prokaryotların iki farklı gruptan oluştuğu, bunların ortak bir atadan ayrı ayrı evrimleşmiş oldukları bulununca bilimsel sınıflandırma değişmiştir. Bu üst alemler Bacteria ve Archaea olarak adlandırılmıştır.

Bakteriler ilk defa 1676'da Antonie van Leeuwenhoek tarafından, kendi tasarımı olan tek mercekli bir mikroskopla gözlemlenmiştir. Onlara "animalcules" (hayvancık) adını takmış, gözlemlerini Kraliyet Derneği'ne (Royal Society'ye) yazılmış bir dizi mektupla yayımlamıştır. Bacterium adı çok daha sonra, 1838'de Christian Gottfried Ehrenberg tarafından kullanıma sokulmuş, Antik Yunanca "küçük asa" anlamına gelen βακτήριον -α (bacterion -a)'dan türetilmiştir. Latince kullanımıyla Bacteria, bakteri sözcüğünün çoğulu, bacterium ise tekilidir.
Louis Pasteur 1859'da fermantasyonun mikroorganizmaların büyümesi sonucu meydana geldiğini ve bu büyümenin yoktan varoluş yoluyla olmadığını gösterdi. (Genelde fermantasyon kavramıyla ilişkilendirilen maya ve küfler, bakteri değil, mantardır.) Kendisiyle ayni dönemde yaşamış olan Robert Koch ile birlikte Pasteur, hastalık-mikrop teorisi'nin erken bir savunucusu olmuştur. Robert Koch tıbbi mikrobiyolojide bir öncü olmuş; kolera, şarbon ve verem üzerinde çalışmıştır. Verem üzerindeki araştırmalarında Koch mikrop (germ) teorisini kanıtlamış, bundan dolayı da kendisine Nobel Ödülü verilmiştir. Koch postülatları'nda bir canlının bir hastalığın nedeni olduğunu belirlemek için gereken testleri ortaya koymuştur; bu postülatlar günümüzde hâlâ kullanılmaktadır.
On dokuzuncu yüzyılda bakterilerin çoğu hastalığın nedeni olduğu bilinmesine rağmen, antibakteriyel bir tedavi mevcut değildi. 1910'da Paul Ehrlich Treponema pallidum 'u (frengiye neden olan spiroket) seçici olarak boyamaya yarayan boyaları değiştirerek bu patojeni seçici olarak öldüren bileşikler elde etti, böylece ilk antibiyotiği geliştirmiş oldu. Ehrlich, bağışıklık üzerine yaptığı çalışmasından dolayı 1908 Nobel ödülünü kazanmış, ayrıca bakterilerin kimliğini tespit etmek için boyaların kullanılmasına öncülük etmiştir; çalışmaları Gram boyası ve Ziehl-Neelsen boyasının temelini oluşturmuştur.
Bakterilerin araştırılmasında büyük bir aşama, Arkelerin bakterilerden farklı bir evrimsel soya ait olduklarının 1977'de Carl Woese tarafından anlaşılmasıdır. Bu yeni filogenetik taksonomi, 16S ribozomal RNA'nın dizilenmesine dayandırılmış ve üç alanlı sistem'in parçası olarak prokaryot alemini 2 evrimsel alana (üst âleme) bölünmüştür.

Modern bakterilerin ataları, yaklaşık 4 milyar yıl önce, dünyada gelişen ilk yaşam biçimi olan tek hücreli mikroorganizmalardı. Yaklaşık 3 milyar yıl boyunca tüm canlılar mikroskopiktiler, bakteri ve arkeler yaşamın başlıca biçimleriydi. Bakteri fosilleri, örneğin stromatolitler, mevcut olmakla beraber, bunların kendine has morfolojilerinin olmaması, bunlar kullanılarak bakteri evriminin anlaşılmasına veya belli bakteri türlerinin kökeninin belirlenmesini engellemektedir. Ancak gen dizileri bakteri filogenetiğinin inşası için kullanılabilir, bu çalışmalar bakterilerin arke/ökaryot soyundan ayrılmış evrimsel bir dal olduğunu göstermiştir. Bakteri ve arkelerin en yakın zamanlı ortak atası muhtemelen yaklaşık 2,5-3,2 milyar yıl önce yaşamış bir hipertermofil'di.
Bakteriler, evrimdeki ikinci büyük ayrışmada, ökaryotların arkelerden oluşmasında da yer almışlardır. Bunda, eski bakteriler, ökaryotların ataları ile endosimbiyotik bir ilişki kurmuşlardır. Bu süreçte, proto-ökaryotik hücreler, alfa-proteobakteriyel hücreleri içlerine alıp mitokondri veya hidrojenozomları oluşturdular. Bu organeller günümüz ökaryotlarının tümünde hala bulunmaktadır ("mitokondrisiz" protozoalarda dahi aslında son derece küçülmüş olarak mevcutturlar). Daha sonraki bir dönemde, farklı bir olay sonucu, bazı mitokondrili ökaryotların, siyanobakteri-benzeri canlıları içlerine alması sonucunda, bitki ve yosunlardaki kloroplastlar oluştu. Hatta bazı yosun gruplarında bu olayı izleyen başka içe almalar meydana gelmiş, bazı heterotrofik ökaryotik konak hücrelerin, ökaryotik bir alg hücresini içine alması sonucunda "ikinci kuşak" bir plastid oluşmuştur.

Bakteriler, morfoloji olarak adlandırılan, şekil ve boyutları bakımından büyük bir çeşitlilik gösterir. Bakteriyel hücreler ökaryotik bir hücrenin yaklaşık onda biri boyundadır, tipik olarak 0,5-5,0 mikrometre uzunluktadırlar. Ancak, birkaç tür, örneğin Thiomargarita namibiensis ve Epulopiscium fishelsoni yarı milimetre boyunda olabilir ve çıplak gözle görülebilir. En küçük bakteriler arasında Mikoplazma cinsinin üyeleri bulunur, 0,3  mikrometre olan bu bakteriler en büyük virüsler kadar küçüktür. Bazı bakteriler daha da küçük olabilirler ama bu ultramikrobakteriler henüz iyi tanımlanmamıştır.
Çoğu bakteri türleri ya küresel ya da çubuksu şekilli olur. Küresel olanlar kokus (veya coccus; Antik Yunanca tohum anlamında kókkos 'tan), çubuksu olanlar basil (Latince çubuk anlamlı baculus 'tan) olarak adlandırılır. Vibrio olarak adlandırılan bazı çubuksu bakteriler biraz eğri veya virgül şekillidir; diğerleri spiral şekillidir, spirillum olarak adlandırılır veya sıkıca sarılı olur, spiroket olarak adlandırılırlar. Az sayıda bazı türler tetrahedron veya küp benzeri şekilde olabilirler. Yakın zamanda keşfedilen bazı bakteriler uzun çubuk şeklinde büyür ve yıldız şekilli bir kesite sahiptir. Bu morfolojinin sağladığı yüksek yüzölçümü-hacim oranı bu bakterilere az besinli ortamlarda bir avantaj sağladığı öne sürülmüştür. Hücre şekillerindeki bu büyük çeşitlilik bakterinin hücre duvarı ve hücre iskeleti tarafından belirlenir. Hücre şekli, bakterinin gıda edinmesine, yüzeylere bağlanmasına, sıvı içinde yüzmesine ve doğal avcılarından kaçmasına etki eder.
Çoğu bakteriyel tür tek hücre halinde varlığını sürdürür, diğerleri ise kendilerine özgü biçimlerle birbirlerine bağlanır: Neisseria diploitler (ikililer) oluşturur, Streptokok zincir, Stafilokok üzüm salkımı gibi kümeler oluşturur. Bazı bakteriler iplik (filament) oluşturacak şekilde uzayabilir Actinobacteria'da olduğu gibi. İpliksi bakterilerde çoğu zaman içinde pek çok hücre bulunan bir kın vardır. Bazı tipleri, örneğin Nocardia cinsine ait bazı türler, hatta karmaşık, dallı iplikçikler oluşturur, bunlar küflerdeki miselyuma benzer.

Bakteriler yüzeylere bağlanıp biyofilm denen yoğun kümeler oluştururlar. Bu filmler birkaç mikrometre kalınlıktan yarım metre derinliğe kadar değişebilir ve birden çok bakteri, Protista ve arke türü içerebilir. Biyofilmlererde yaşayan bakteriler, hücre ve hücre dışı bileşenler ile karmaşık bir düzen oluştururlar. Meydana gelen ikincil yapılar arasında mikrokoloniler de sayılabilir, bunların içinde bulunan kanal şebekleri gıdaların daha kolay difüzyonunu sağlar. Doğal ortamlarda, örneğin toprak ve bitkilerin yüzeyinde, bakterilerin çoğunluğu biyofilim aracılığıyla yüzeye bağlanır. Biyofimler tıpta da önemlidir, çünkü bu yapılar kronik bakteriyel enfeksiyonlarda ve vücut içine yerleştirilmiş tıbbi cihazlarda bulunurlar. Biyofilmler içinde kendini koruyan bakterilerin imhası, tek başına ve izole durumda olan bakterilerinkinden çok daha zordur.
Daha karmaşık morfolojik değişiklikler de bazen mümkündür. Örenğin amino asitlerden yoksun kalınca Myxobacteria'lar civarlarındaki diğer hücreleri algılamak için yeter çoğunluk algılaması (İngilizce: quorum sensing) denen bir süreç kullanırlar. Bu süreçte bakteriler birbirlerine doğru hareket eder ve yaklaşık 100.000 bakteri içeren 500 mikrometre büyüklüğünde tohum yapıları (İngilizce: fruiting bodies) oluştururlar. Tohum yapılarında bulunan bakteriler farklı görevler yerine getirir; böylesi bir

Bakteriler, basit canlılar olmalarına karşın özel birçok biyolojik özelliklerden sorumlu çok iyi gelişmiş hücre yapısına sahiptir. Bu özelliklerden birçoğu sadece bakterilere özeldir ve arkelerde veya ökaryot canlılarda bulunmamaktadır. Bakteriler; kendilerinden daha büyük canlılara kıyasla daha basit yapılara sahip oldukları ve deneysel olarak kolayca değişime uğratılabildikleri için, yapıları çok iyi anlaşılmış ve kendisinden daha gelişmiş canlılarda da bulunan birçok biyokimyasal özelliğin bakterilerde bulunduğu ortaya çıkmıştır.

Bakterilerin belki de en temel yapısal özelliği şekilleridir. Tipik örnekleri;

Koklar (daire şekilli)                                                                                        
Basiller (çubuk-rod şekilli)
Spiraller
Filamentöz (uzatılmış)
olanlarıdır.
Hücre şekilleri genellikle bahsi geçen bakteriler için özeldir ancak büyüme koşullarına göre oldukça çeşitlilik göstermektedir. Bazı bakteriler oldukça karmaşık yaşam döngülerine, çıkıntı ve uzantılara sahiptir. Ayrıca bazı türler (örneğin rod Gram-pozitif bakteriler) yeniden üreme yeteneğine sahip spor oluşturabilme yeteneğine sahiptir. Bakterilerin, ışık mikroskobu altında incelendiğinde genellikle farklı şekillerde oldukları ve Petri kaplarında çoğaltıldıklarında farklı şekilde koloni oluşturdukları gözlenir. Bu özellikler, genellikle bilinmeyen bir bakteri türü keşfedildiğinde mikrobiyologlar tarafından ilk sınıflandırma kriteri olarak kullanılmıştır.
Bakterilerin belki de en çok bilinen yapısal özelliği (bazı istisnalar hariç) küçük yapılarıdır. Örneğin Escherichia coli bakterisi hücreleri 2 mikrometre (μm) uzunluk, 0.5 mikrometre çap ve 0.6-0.7 μm³ hacmi ile ortalama bir bakteri büyüklüğüne sahiptir. Bu, çoğunluğunu suyun oluşturduğu 1 pikogram yaş ağırlıkla uyum göstermektedir. Kuru ağırlık ise 0.2 pikogram ile yaş ağırlığının %20'sine denk gelmektedir. Bakteri hücresinin kuru ağırlığının yaklaşık yarısını karbon elementi oluşturmaktadır. Bu karbonun da yarısı bakteri yapısına katılan proteinlerde bulunmaktadır. Bakterilerin bu küçük yapısı son derece önemlidir. Çünkü bu; çok hızlı madde alımı, hücre içi madde dağıtımı ve atık maddelerin dışarı atılmasını sağlayan büyük yüzey alanı-hacim oranına imkân sağlamaktadır. Düşük yüzey alanı-hacim oranında bakterinin normal metabolizmada yapabileceği, besinlerin dağıtım hızı ve atıkların hücre zarından dışarı atılma oranı kısıtlanır. Bu da bakteriyi dış dünyada yaşamını sürdürebilme yeteneğini kısıtlar.

Bakterilerde hücre zarfı, hücre zarı ve hücre duvarından oluşmaktadır. Diğer organizmalarda olduğu gibi; bakteri hücre duvarı, bakteriye yapısal bütünlük sağlamaktadır. Prokaryot canlılarda, hücre duvarının ilk görevi hücre içi protein konsantrasyonunun hücre dışı protein konsantrasyonundan oldukça büyük olması sonucu ortaya çıkan turgor basıncından hücreyi korumaktır. Bakteri hücre duvarı, diğer organizmalardan farklı olarak peptidoglikandan oluşmaktadır. Peptidoglikan, değişen N-asetilmuramik asit (NAM) ve N-asetilglikozamin (NAG) parçalarının eşit miktarda bir araya gelmesiyle oluşan bir polisakkarittir. Peptidoglikan hücre duvarının sıkılığından ve hücre şeklinin oluşmasından sorumludur.Bu yapı, göreceli olarak oldukça fazla pora sahiptir ve küçük maddelere karşı bir bariyer görevi görmemektedir. Tüm bakteri hücre duvarları (mikoplazma gibi birkaç  bakteri hariç) peptidoglikan içermesine karşın, tümü aynı yapısal özellik göstermezler. Bakterilerde yaşam için hücre duvarı bulunduğundan - ve ökaryotlarda bulunmadıklarından - antibiyotikler insan hücrelerine zarar vermeden hücre duvarı sentezini bozarak bakteri enfeksiyonlarını durdururlar.
İki temel tip bakteri hücre duvarı vardır: biri Gram-pozitif diğeri de Gram-negatif. Bu farklılaşma Gram boyasıyla boyanıp boyanmama durumuna göre değişmektedir. Her iki hücre duvarı tipi için de 2 nanometreden küçük maddeler porlardan geçebilmektedir. Eğer bakteri hücresi tamamen ortadan kalkmışsa protoplast, kısmen ortadan kalkmış ya da zarar görmüşse sferoplast olarak isimlendirilir. Penisilin gibi β-Laktam antibiyotikleri peptidoglikan yapısındaki çapraz zincirleri kırarak yapısını bozar. İnsan gözyaşında bulunan lizozim enzimi de bakterinin hücre duvarını eriterek vücudun savunmasına katkı sağlar.

Gram-pozitif bakterilerin hücre duvarı, bu duvarın %95'ini oluşturan kalın bir peptidoglikan tabakasından oluşmaktadır. Bu oran Gram-negatiflerde %5-10'dur. Bazı Gram-pozitif bakterilerin hücre duvarı glikozamin'lere ve muramikasit'lere saldıran lizozim ile tamamne parçalanabilmektedir. Fakat Staphylococcus aureus gibi bazı Gram-pozitif bakterilerin hücre duvarı lizozime karşı dirençlidir. Çünkü bu bakteriler, hücre duvarlarının muramikasit kısımlarındaki 6. karbonda O-asetil grubuna sahiptir. Gram-pozitif hücrelerin duvarlarında teikoik asit ve bazı polisakkaritler bulunmaktadır. Teikoik asit bunlardan en yaygın olanıdır. Bu madde, ribitol fosfat ve gliserol fosfattan oluşmakta ve sadece Gram-pozitif bakterilerin hücre duvarlarının yüzeylerinde yer alırlar. Fakat teikoik asitin fonksiyonu tam olarak anlaşılamamıştır ve tartışmalıdır. Gram-pozitif hücre duvarının önemli bileşenlerinden biri de lipoteikoik asittir. Bu maddenin fonksiyonlarından biri de bakteriye antijenik özellik katmaktır. Teikoik asidin hücre zarı ile bağlantısı bulunmamasına karşın lipoteikoik asidin hücre zarı lipid tabakası ile bağlantısı vardır.

Gram-negatif bakterilerin hücre duvarı Gram-pozitiflerin tersine oldukça incedir. Bu sebeple de darbelere daha duyarlıdır. Gram-negatif bakterilerde hücre zarının hemen yakınında bir peptidoglikan tabaka bulunmakla beraber ilk hücre duvarı katmanından biraz uzakta aynı yapıya sahip bir ikinci yapı daha bulunmaktadır. Bu yapılar, Gram boyasında bakterinin boyanmamasında etkili olur. Dış yapı lipopolisakkarit ve fosfolipid içerir. Dış katmanın sahip olduğu lipopolisakkaritler sıklıkla bakterilerin alt türlerinde değişiklik gösterir ve antiejen özelliği göstermektedir. Endotoksin olarak da adlandırılan lipopolisakkaritler, polisakkarit ve lipid A'dan oluşmaktadır ve bakteri toksisitesinden sorumludur. Gram-negatif bakterilerin peptidoglikan tabakaları arasında periplazmik boşluk olarak adlandırılan bir yapı bulunmaktadır. Bu yapı, madde alışverişinde görevli proteinler ve parçalayıcı enzimler içerir.

Bakteriyel hücre zarı; ikili fosfolipid katmanından oluşmuştur. Bu sebeple de diğer canlılarda olduğu gibi hücre zarı seçici geçirgen özellik gösterir ve madde alışverişinde görev alır. Bu fonksiyonlara ek olarak prokaryot hücre zarları enerji üretimi için gerekli protomotor kuvvetin üretilmesinden sorumlu yapı ve maddeleri içerir. Ökaryotların tersine bakteriyel hücre zarında sterol bulunmaz (mikoplazmalar gibi bazı bakteriler hariç). Fakat bakteriler, sterolün görevini üstlenen ve sterol benzeri bir madde olan hopanoidleri içerir. Yine ökaryotların tersine bakteriyel hücre zarı oldukça geniş çeşitlilikte yağ asidi içerir. Bu yağ asitleri, tipik doymuş ve doymamış yağ asidi yapısıyla beraber metil, hidroksil ve hatta siklik gruplar içerir. Bu yağ asitlerinin oranları, bakteri tarafından ayarlanarak hücre zarının akışkanlığı düzenlenir.
Fosfolipidler gibi yağ asidi molekülleri de yüklü moleküllere karşı geçirgen değildir. Ancak porin adı verilen proteinler vasıtasıyla pasif taşıma ile iyonlar, sakkaritler ve aminoasitler taşınır. Bu moleküller hücre zarının sitoplazmaya bakan sitoplazmik membran ile dış yüzeye bakan dış membran arasında periplazma denilen aralıkta bulunmaktadır. Periplazma, peptidoglikan tabaka ve maddelerin bağlanmasını sağlayan veya hidrolizis ve hücre dışı sinyallerin alınmasından sorumlu proteinleri içerir. Periplazma yüksek peptidoglikan ve protein içeriği nedeniyle akışkan olmaktan çok jel tipi bir yapıya sahiptir. Dış membran ile sitoplazmik membran arasında bulunmasından dolayı, alınan sinyaller ve bağlanan maddeler; içinde gömülü olarak bulunan taşıyıcı proteinler ve sinyal proteinleri sayesinde taşınmaktadır.

Bakteriyofaj (Grekçe: βακτήριον baktérion bakteri ve φαγεῖν phageín, 'yemek' fiilinden türetme), bakterileri enfekte eden bir virüstür. Terim genelde kısaltılmış hali olan faj olarak kullanılır.
Ökaryotları (hayvan, bitki ve mantarları) enfekte eden virüsler gibi fajlarda da büyük bir yapısal ve işlevsel çeşitlilik vardır. Tipik olarak proteinden oluşan bir kabuk ve içinde yer alan genetik malzemeden oluşurlar. Genetik malzeme DNA veya RNA olabilir, ama genelde 5 - 500 kilo baz çifti uzunluğunda çift sarmallı DNA'dan oluşur. Bakteriyofajlar genelde 20 ila 200 nm arası büyüklükte olurlar.
Fajlar her yerde mevcutturlar ve bakterilerin yaşadığı ortamlarda, örneğin toprakta veya hayvan bağırsaklarında bulunabilirler. Faj ve diğer virüslerin en yoğun doğal kaynaklarından biri deniz suyudur. Deniz yüzeyinde mililitrede 109 etkin faj taneciği (virion) bulunmuştur ve deniz bakterilerinin %70'i fajlar tarafından enfekte olmuş olabilirler.
Bakteriyofajların enfeksiyon tedavisinde kullanımı için çalışmalar yapılmış ve bazı bakterilere karşı etkili olduğu gösterilmiştir ancak tedavide kullanımının güvenli olup olmadığına dair çeşitli görüşler mevcuttur.

1913'te Büyük Britanyalı bakteriyolog Frederick Twort bakterileri enfekte edip öldüren bir etmen keşfetmiş ama konuyu daha fazla takip etmemiştir. Fransız-Kanadalı mikrobiyolog Felix d'Hérelle 3 Eylül 1917'de "dizanteri basilinin düşmanının, görünmez bir mikrobunu" keşfettiğini açıklayıp ona bakteriyofaj adını verdi.

Bakteriyofajların litik veya lizogenik hayat döngüleri olabilir, bazılarında her ikisi de olur. T4 fajı gibi öldürücü fajlarda görülen litik döngüde virionun çoğalmasının hemen ardından konak hücre parçalanır ve ölür. Hücre ölür ölmez virionların kendilerine yeni bir konak bulmaları gerekir.
Lizogenik döngü, buna tezat olarak, konak hücrenin parçalanmasına neden olmaz. Lizogenik olabilen fajlara ılımlı fajlar (temperate phage) denir. Viral genom konak genoma dahil olur ve oldukça zararsız bir şekilde onunla beraber eşlenir. Konak hücrenin sağlığı yerinde olduğu sürece virüs sessiz bir şekilde varlığını sürdürür, ama konağın şartları bozulursa, örneğin besin kaynaklarının tükenmesi durumunda, endojen fajlar (profaj olarak adlandırılırlar) etkinleşirler. Bir çoğalma süreci başlar, sonucunda konak hücre parçalanır. İlginç bir şekilde lizogenik döngü konak hücrenin çoğalmasına izin verdiği için hücrenin yavrularında da virüs varlığını devam ettirir.
Bazen profajlar inaktif oldukları dönemde bakteri genomuna yeni işlevler kazandırarak konak bakteriye fayda sağlarlar, bu olguya lizogenik dönüşüm (lysogenic conversion) denir. Bunun iyi bilinen bir örneği Vibrio cholerae'nın zararsız bir suşunun bir faj tarafından enfekte edilerek kolera hastalığı etmenine dönüşümüdür.

Konak hücreye girmek için bakteryofajlar bakterinin yüzeyindeki özgül reseptörlere bağlanırlar, bunlar arasında lipopolisakkaritler, teikoik asitler, proteinler sayılabilir. Bu nedenle bir bakteryofaj ancak bağlanabileceği reseptörler taşıyan bakterileri enfekte edebilirler. Faj virionları kendi kendilerine hareket etmedikleri için kendi reseptörleriyle solüsyondayken rassal olarak buluşup bağlanırlar.
Karmaşık bakteryofajlar, örneğin T-çift fajları, genetik malzemelerini hücrenin içine enjekte etmek için şırınga benzeri bir hareket kullanırlar. Uygun reseptörle temas kurduktan sonra kuyruk lifleri taban plakasını hücre yüzeyine yaklaştırırlar. İyice bağlandıktan sonra, kuyruk büzülür, bu da genetik malzemenin dışarı itilmesine neden olur. Bazı fajlar nükleik asiti hücre zarından içeri iter, bazıları hücre yüzeyine birakır. Başka yöntemlerle genetik malzemelerini içeri sokan bakteriyofajlar da vardır.

Kısa süre, bazen dakikalar içinde, bakteri ribozomları viral mRNA'nın proteine çevirimine (translasyonuna) başlarlar. RNA-fajlarında RNA-replikaz bu sürecin başlarında sentezlenir. Erken sentezlenen proteinler ve virionla gelen bazı proteinler bakterinin RNA polimerazını modifiye edip onun viral mRNA'yı tercihen çevirmesine neden olabilirler. Konağın kendi protein ve nükleik asit sentezi de bozularak viral ürünlerin sentezine yönlendirilir. Bu ürünler ya hücreyi parçalamaya yarayacaklar, ya yeni virionların oluşmasına yardımcı olacaklar veya yeni virionları oluşturacaklardır.

T4 fajları durumunda yeni fajların inşası özel yardımcı molekülleri gerektiren karmaşık bir süreçtir. Önce taban plakası oluşur, kuyruk onun üzerinde büyür. Kafa kapsidi, ayrı olarak oluşup kendiliğinden kuyruk ile birleşir. Henüz bilinmeyen bir şekilde DNA kafanın içine sıkı bir şekilde yerini alır. Bütün süreç yaklaşık 15 dakika alır.

Fajlar ya hücre parçalanması (lizis) veya salgılanma yoluyla salınırlar. T4 fajları durumunda, hücre içine girmelerinden 20 dakikadan biraz sonra hücre parçalanması yoluyla sayıları 300'ü bulabilen faj salınır. Bunun gerçekleşmesi, hücre duvarındaki peptidoglikanı parçalayan endolizin adlı enzim sayesinde olur. Bazı virüsler ise parazite dönüşüp konak hücrenin sürekli olarak yeni virüs tanecikleri salgılamasına neden olabilirler. Yeni virionlar hücre zarından tomurcuklanarak koparlar, beraberlerinde hücre zarının bir kısmını da götüren bu fajlar örtülü virüs olarak ortama salınırlar. Salınan virionların her biri yeni bir bakteriyi enfekte edebilir.

Keşiflerinin ardından fajlar anti-bakteriyel etmen olarak denenmişlerdir. Ancak antibiyotikler keşfedilince bunların fajlardan daha kullanışlı oldukları görülmüştür ve Batı'da faj tedavisi üzerine yapılan araştırmalar bırakılmıştır. Buna karşın Sovyetler Birliği'nde 1940'lardan beri antibiyotiklere alternatif olarak kullanımı devam etmiştir.
Bakteri suşlarında doğal seleksiyon yoluyla antibiyotik direncinin oluşması bazı tıbbi araştırmacıları faj tedavisini antibiyotik tedavisine bir alternatif olarak tekrar değerlendirmeye sevketmiştir. Antibiyotiklerden farklı olarak fajlar, milyonlarca yıldır süregeldiği gibi, bakterilerle beraber evrimleştikleri için, sürekli bir direncin oluşma olasılığı yok sayılabilir. Ayrıca, etkili bir faj, özgül bakterisini tamamen bitene kadar enfekte etmeye devam edecektir.
Belli bir faj genelde ancak belli bir bakteri tipini enfekte edebildiği için ki bu birkaç bakteri türü olabileceği gibi bir türün sadece bazı alt türleri de olabilir, bakteri tipinin doğru tanımlandığından emin olmak gerekebilir, bu da 24 saat sürebilir. Faj terapisinin bir diğer avantajı başka bakterilere zarar gelmeyeceğinden dar spektrumlu antibiyotik terapisine benzemesidir. Ancak, sıkça olduğu gibi, birden fazla bakterinin beraberce neden oldukları enfeksiyonlarda bu bir dezavantaj oluşturabilir. Bakteriyofajların bir diğer sorunu vücudun bağışıklık sisteminin saldırısına uğramalarıdır.
Fajlar enfeksiyonla doğrudan temas durumunda etki gösterirler, onun için açık bir yaraya uygulanmaları en iyi sonuç doğurur. Sistemik enfeksiyonlarda bu pratik olarak mümkün değildir. Sovyetler birliğinde diğer tedavilerin çalışmadığı durumlarda gözlenen başarılı sonuçlara rağmen çoğu araştırmacı faj terapisinin tıbbi bir geçerliliğe ulaşacağına şüphe ile bakmaktadır. Faj tedavisinin etkinliğini belirlemek için büyük ölçekli klink testler yapılmamıştır ama antibiyotik dirençli bakteri türlerinin çoğalmasından dolayı bu konuda araştırmalar sürmektedir.
Ağustos 2006'da ABD Gıda ve İlaç İdaresi (Food and Drug Administration) bazı etlerde Listeria monocytogenes bakterisinin öldürülmesi için bakteriyofaj kullanımını onaylamıştır.

Fajların antibiyotiklere göre bazı avantaj ve dezavantajları vardır. (Tablo 1) Bunlar içinde en önemlileri; fajın uygulanma biçiminden bağımsız olarak nerede ihtiyaç varsa oraya göç etmesi ve orada çoğalması, antibiyotik direncinden bağımsız olarak aktivite göstermesi, biyofilm üzerine etkin olması, etki spektrumunun dar olması ve faj terapisi öncesi etken/faj ilişkisinin tanımlanmış olması olarak sıralanabilir.
Faj terapisinin güvenilirliği: Günümüze kadar yapılan çalışmalarda faj terapisinin, minör etkileri dışında, hiçbir yan etkisi bildirilmemiştir.

Faj direnci: Bakteriyofaj ve konağı olan bakterilerin (Devam edecek.)

Aşağıda ayrıntılı olarak üzerinde çalışılmış olan bakteriyofajların bir listesi bulunmaktadır:

λ faj
T4 fajı
T7 fajı
R17 fajı
M13 fajı
MS2 fajı
P1 fajı
P2 fajı
N4 fajı
Φ6 fajı
Ф29 fajı

1. Bakteriyofaj Kursu
Häusler, T. (2006) "Viruses vs. Superbugs", Macmillan(İngilizce)
Evergreen State College material on bacteriophages7 Aralık 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.(İngilizce)
Phage.org general information on bacteriophages(İngilizce)
Pittsburgh Bacteriophage Institute (İngilizce)

TÜRK MİKROBİYOLOJİ CEMİYETİ:Bakteriyofaj Alt Çalışma Grubu

Basil, çomak ya da çubuk biçimli bakteri türlerinin genel adıdır.

Terim Türkçeye Fransızcadaki "bacille" sözcüğünden geçmiştir ve asıl kökeni ise Latincede "küçük çubuk" anlamına gelen "bacillum" sözcüğüdür. "Bacillum" ise yine Latince olan ve "sopa" anlamına gelen "baculum" sözcüğünün bir türevidir.
Basil, bir bakteriyoloji terimi olarak, ilk kez 1853 yılında bakteriyoloji biliminin kurucusu olarak nitelendirilen Alman botanikçi Ferdinand Julius Cohn (1828-1898) tarafından kullanılmıştır. Ferdinand Julius Cohn gözlemlediği bazı bakterileri benzedikleri şekilden dolayı bu biçimde adlandırmıştır.

Mikrobiyoloji ile ilgili İngilizce metinlerdeki cümleler içinde "bacillus" (italik değil, baş harfi küçük) ve "bacilli" (baş harfi küçük) sözcüklerinin yer aldığı görülür:

"bacillus", Türkçedeki "basil" teriminin İngilizcedeki direkt karşılığıdır ve tekildir;
"bacilli" ise "bacillus" sözcüğünün çoğuludur ve Türkçede "basiller" olarak geçer.
İngilizce metinlerdeki cümleler içinde geçen "Bacillus" (italik, baş harfi büyük) ve "Bacilli" (baş harfi büyük) ise, sırasıyla, bir bakteri cinsi olan Bacillus'u ve bu cinsin üyesi olduğu bakteri sınıfı Bacilli'yi tanımlar:

Bu iki terim Türkçe metinler içinde de aynen kullanılır; okunuşları ise "basillus" ve "basilli" şeklindedir.

Bacillus anthracis - Şarbon basili
Mycobacterium tuberculosis - Verem basili ya da Koch basili
Mycobacterium leprae - Cüzzam basili
Bacillus cereus
Bacillus coagulans
Bacillus natto
Bacillus subtilis
Bacillus thuringiensis
Bacillus myocoides
Bacillus megaterium
Bacillus sphaericus
Bacillus pumilus
Bacillus circulans
Bacillus licheniformis
Bacillus macerans

Etimoloji Sözlüğü 23 Mart 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Biyoloji Tarihi

Baskın veya dominantlık, genetikte bir genin karşılıklı lokuslar üzerinde bulunan alellerinden hangisinin canlının karakterini (fenotipini) belirleyeceğini gösteren ilişki.
En basit şekliyle, bir genin A ve B olmak üzere iki alelinin olduğunu düşünürsek, canlının genotipini AA, BB ve AB olmak üzere üç farklı şekilde olabilir. Eğer AA ve BB genotiplerinin fenotipleri birbirinden farklıysa ve canlı AB genotipine sahipken fenotipi AA'daki gibi oluyorsa, bu durumda A baskın (dominant), B geni ise çekiniktir (resesif). Aynı şekilde AB genotipine sahip canlının fenotipi BB'ninki gibi oluyorsa, bu durumda da B geni baskın, A geni çekiniktir.

Bilinen birçok hayvan ve bazı bitkiler eşleşmiş kromozomlara sahiptir ve diploid (2n) kromozomlu olarak tanımlanırlar. Kromozom çiftlerinin her parçası biri dişi yumurtasından (n), diğeri erkek sperminden (n) olmak üzere bir ebeveynden gelir ve döllenme sırasında birleşerek 2n kromozomlu hücreyi oluştururlar. Yumurta ve sperm hücreleri ise (n) tane kromozom bulundururlar ve haploid olarak adlandırılırlar. Haploid hücreler mayoz bölünme yoluyla oluşturulur.

Eğer canlı bir genin özdeş alellerini (örn. AA) taşıyorsa homozigot, farklı alellerini taşıyorsa (örn. AB) heterozigot olarak adlandırılır.

Bir genin farklı alellerini taşıyan (örn. Aa) canlı heterozigot baskın, aynı genin özdeş alellerini taşıyan canlı (örn. AA) homozigot baskındır. Her iki canlının fenotipi baskın görünümlüdür. Ancak heterozigot baskın iki canlının gametlerinin birleştirilmesi sonucu oluşacak döllerin bir kısmı baskın bir kısmı çekinik olur. Şöyle ki;
Aa X Aa çaprazlamasını sonucu oluşan yavru döller;
AA, Aa, aA, aa genotipine sahip olmaktadır.

Baskınlık kavramı, birçok genetik konseptle ilişkilidir.

Aynı karakteri temsil eden ikiden fazla gen bulunması durumuna çok alellik denir. Örneğin insanlardaki AB0 kan grubu sisteminde, kan grubu karakterini belirleyen A, B ve 0 olmak üzere 3 çeşit gen bulunur. A ve B, 0 genine baskındır. A0 veya AA genotipine sahip canlıların kan grubu fenotipleri aynıdır ve A grubu olarak adlandırılırlar. Aynı şekilde B0 ve BB genotipindeki canlılar da B grubu olarak adlandırılırlar.

Homozigot ve heterozigot genotipindeki canlıların fenotiplerinin birbirinden farksız olması durumudur.

Genetik olarak aynı karaktere etki eden fakat birbirinden farklı özellik taşıyan iki genin canlının genotipinde birbirine dominantlık gösteremeyip ebeveynlerinden farklı yeni bir genotip oluşturması durumudur. Örneğin sığırlarda K, kırmızı renk geni ve B, beyaz renk geni olmak üzere bu iki farklı özellikteki genlerin birleşiminden KB genotipli ve yeni bir fenotipe sahip demir kırı sığırlar oluşur

Alel genlerin karaktere etkilerinin eşit olması durumudur. Örneğin A ve B kan grubu genleri eş baskındır. Bu yüzden her iki gene sahip insanlar AB kan grubu olur. Eş baskınlık ve eksik baskınlık arasındaki fark eksik baskınlık da yeni bir fenotip ortaya çıkması, eş baskınlık da ise yeni bir fenotipin ortaya çıkmamasıdır

Bateson-Dobzhansky-Muller Modeli, genetik bağdaşmazlığın evrimine dair bir model olup  ilk kez 1909 yılında William Bateson tarafından tarif edilmiş, daha sonra bağımsız olarak 1934 yılında Theodosius Dobzhansky tarafından tanımlanarak ardından Herman Muller tarafından geliştirilmiştir.
Bateson-Dobzhansky-Muller Modeli, yakından akraba türler arasındaki uyumsuzlukların, onlardan biri olmadan adaptif vadiden geçerek nasıl geliştiğini açıklamaya çalışır. En basit şekliyle model, karma uyumsuzlukların oluşması için en az iki lokus üzerinde değişikliklerin baş göstermiş olması ya da en azından iki aynı atasal ama allopatrik popülasyondan gelen bireyler arasındaki seçilim değerinin azalması gerektiğini gösterir. Bu, popülasyonun bir lokusu üzerinde ortaya çıkmış yeni bir alelin ikinci popülasyonun genetik geçmişine yerleştiğinde seçilim değerini azaltmaması gerektiği düşüncesine dayanır. Bu nedenle, ikinci lokus üzerinde, ilk lokus ile uyumsuz olan bir alelin ortaya çıkmış olması gerekir.

William Bateson
Theodosius Dobzhansky
Hermann Joseph Muller

Bağışıklık sistemi, bir canlıdaki hastalıklara karşı koruma yapan, patojenleri ve tümör hücrelerini tanıyıp onları yok eden işleyişlerin toplamıdır. Sistem, canlı vücudunda geniş bir çeşitlilikte, virüslerden parazitik solucanlara, vücuda giren veya vücutla temasta bulunan her yabancı maddeye kadar tarama yapar ve onları, canlının sağlıklı vücut hücrelerinden ve dokularından ayırt eder. Bağışıklık sistemi, çok benzer özellikteki maddeleri bile birbirinden ayırabilir, örneğin; bir amino asidi farklı olan proteinleri bile birbirinden ayırabilecek özelliğe sahiptir. Bu ayrım, patojenlerin konak canlıdaki savunma sistemine rağmen enfeksiyon yapmaları için yeni yollar bulmalarına, bazı uyumlar sağlamalarına neden olacak kadar karmaşıktır. Bu mücadelede hayatta kalmak için patojenleri tanıyan ve onları etkisizleştiren bazı mekanizmalar gelişmiştir. Doğadaki tüm canlılar kendilerinden olmayan doku, hücre ve moleküllere karşı savunma sistemlerine sahiptirler. Hatta bakteriler gibi basit tek hücreli canlılarda da onları viral enfeksiyonlara karşı koruyan enzim sistemleri bulunur. Yüksek canlılardaysa çok daha karmaşık bir bağışıklık sistemi vardır. Omurgalılarda bağışıklık sistemi özel işlevlere sahip çok sayıda farklı hücre ve molekül içermektedir. 

Geçmiş çağlardaki ökaryotik canlılarda diğer basit bağışıklık mekanizmaları gelişmiş ve günümüzdeki bitkiler, balıklar, sürüngenler ve böcekler gibi torunlarına miras kalmıştır. Bu mekanizmalar, defensinler olarak adlandırılan antimikrobiyal peptidleri, fagositleri ve kompleman sistemi kapsar. Daha tecrübeli sistemler omurgalıların evrimiyle, nispeten yakın zamanda gelişmiştir. İnsan gibi omurgalılardaki bağışıklık sistemleri dinamik işleyiş sırasında birbirlerini etkileyen, seçilmiş proteinlerin, hücrelerin, organların ve dokuların bazı çeşitlerinden oluşur. Daha karmaşık bağışıklık yanıtının bir parçası olan omurgalıların sistemi, zamanla patojenleri daha etkili tanımaya uyum sağlamıştır. Uyum süreci bağışıklık belleğini yaratmış ve bu da patojenlerle gelecek karşılaşmalarda daha etkili bir koruma sağlamaya izin vermiştir. Edinilmiş bağışıklığın bu süreci aşılamanın temelini oluşturmaktadır.
Bağışıklık sistemindeki bozukluklar hastalıklara neden olabilir. Bağışıklık yetmezliği hastalıkları, bağışıklık sistemi normalden daha az etkin olduğunda meydana gelir, tekrarlayan ve yaşamı tehdit eden enfeksiyonlarla sonuçlanır. Bağışıklık yetmezliği ayrıca X-SCID gibi genetik hastalıkların bir sonucu ya da farmosötikler veya HIV retrovirüsünün neden olduğu AIDS gibi bir enfeksiyonun sonucu olarak da görülebilir. Buna zıt olarak, kendinebağışık (otoimmün) hastalıklar, normalden fazla etkin olan bir bağışıklık sisteminin, vücudun kendi dokularını yabancı olarak algılayıp, onlara saldırmasıyla sonuçlanır. Yaygın kendine bağışık hastalıklar; romatoid artrit, diyabet tip 1 ve sistemik lupus eritematozus'dur.
Bağışıklık sistemi, eski çağlardan bu yana ilgi çeken bir konu olmuş, insanlar tarih boyunca bazı bağışıklık yöntemleri bile geliştirilmiştir.
Günümüzde bağışıklık sisteminin çok geniş ölçüde aydınlatılabildiği söylenebilir, bu
sistemi oluşturan unsurlardan, hastalıkların tanı ve tedavisinde geniş ölçüde yararlanılmaktadır. Günümüzde "bağışıklık bilimi" olarak bilinen "immünoloji", Eski Roma'da askerlikten muaf (korunmuş) asillere denilen immunitas sözcüğünden gelmektedir. İmmünoloji günümüzdeki rolüyle bilimsel çalışmalarının oldukça önemli alanlarını oluşturmaktadır.

Bağışıklık sisteminin organları lenfoid dokulu organlardır. Bu organlar, birincil lenfoid organlar ve ikincil lenfoid organlar olarak iki grup halinde incelenseler de birbirleriyle sürekli ilişki halindedirler. Birincil lenfoid organlarda, lenfositlerin üretim işleri yapılırken; ikincil organlarda lenfositler ilk defa antijenlerle yüzleşirler.

Lenf bezleri: Geniz eti olarak da bilinen, yutağın üst kısmında, burun boşluğunun arka tarafında bulunan lenfoid doku parçalarıdır. Bakteri ve virüs gibi enfektöz ajanları ve onların ürettiği antikorları yakalarlar.
Bademcikler: Boğazda, lenfositlerin toplandığı ve dışarıya açılan bir açıklık olan ağızda ilk engeli oluşturan küçük yapılardır. Lenf sıvısı, bademciklerin içerisinde bulunan lenf damarlarından boyun ve çene altı düğümlerine doğru akar. Bu esnada lenf damarlarının duvarlarından lenfositler salgılanır. Vücuda girebilen mikroplar, buradan salgılanan lenfositler tarafından temizlenirler.
Timus: Göğsün üst bölümünde, tiroid bezinin altında yer alan ve olgunlaşmamış lenfositlerin kemik iliğinden çıkıp, olgunlaşma sürecine tabi tutuldukları vücut organdır.
Lenf düğümleri: Tüm vücuda yayılmış, B ve T hücrelerinin bulunduğu merkezlerdir. Vücutta koltuk altı, kasık, çene altı, boyun, dirsek ve göğüs bölgelerinde bol bulunurlar.
Karaciğer: Özellikle fetüsde olmak üzere, immünolojik etkin hücreleri içerir; T-hücreleri ilk olarak fetüs karaciğeri tarafından üretilirler.
Dalak: Karın boşluğunun sol üst tarafında bulunan ve eski kırmızı kan hücrelerinin yıkımından sorumlu bir organdır. Tek çekirdekli fagositik sistemin merkezlerinden biridir. Enfeksiyonlarla savaşmada yardımcı olur.
Peyer plakları: İnce bağırsağın ileum bölgesinde bulunan lenfoid dokuların yoğunlaştığı bölgelerdir. Bağırsak lümenindeki patojenlerin kontrol altında tutulmalarını sağlar.
Kemik iliği: Bağışıklık sisteminin tüm hücrelerinin kökeni olan kök hücrelerin bulunduğu bir merkezdir.
Lenf: Bağışıklık sisteminin hücre ve proteinlerini vücudun bir yerinden diğerine taşıyan, "akkan" olarak da bilinen bir çeşit dolaşım sistemi sıvısıdır.

Canlı vücudu oldukça farklı moleküllerden, hücrelerden ve dokulardan oluşan birçok savunma sistemi tarafından korunmaktadır. Canlıların bağışıklık sistemlerini uyaran ve canlı için kendinden-olmayan tüm moleküllere "antijen" veya "immunojen" denir. Canlı koruyucu  elemanlarıyla öncelikle yapısına yabancı olan "antijen"lerin vücuda girmesini engeller. Bu koruma, tabaka tabaka arttırılmış bir sistemdir, üyeleri; yüzey engelleri, doğuştan gelen ve edinilmiş bağışıklık sistemidir. İlk engel olan deri, solunum ve sindirim sistemi gibi yüzey bariyerlerini herhangi bir antijen aşabilir ve canlıyla dahil olursa, ikinci savunma sistemi hemen harekete geçer.
Yüzey bariyerlerini aşan bir madde karşısında, doğuştan gelen sistemin elemanlarından kemik iliği, timus, lenf bezleri ve dalak gibi özelleşmiş merkezlerde yer alan fagositler, makrofajlar, lenfositler gibi savunma hücreleri ve molekülleri devreye girerler. İlk aşamada, öncü hücreler olan fagositler ve makrofajlar antijenleri yok etmeye çalışırlar. Kendinden-olmayan yapıların vücut tarafından bu şekilde yok edilmeleri sürekli devam eden bir olaydır, vücudun açıklıklarından girebilen birçok molekül bu şekilde yok edilir.
Bu ikinci koruma sistemi de başarılı olamazsa, edinilmiş bağışıklık sisteminin temel hücreleri olan B ve T lenfositler devreye girerler. Böylece oldukça karmaşık olan bir zincir sistemi tetiklenir. Antijen varlığını haber alan T hücreleri, diğer savunma hücrelerini bunlara bağlı gelişen birçok biyokimyasal kaskadı tetiklerler.
T hücrelerinin alt gruplarından öldürücü T hücreleri antijenleri yok etmeye çalışırken, edinilmiş sistemin bir diğer önemli hücreleri olan B hücreleri de "bağışıklığın akıllı molekülleri" olarak adlandırılan "antikor"ları (immünoglobulinler) sentezlemeye başlarlar. Glikoprotein yapılı bu moleküller, anahtar-kilit uyumu şeklinde özgül antijenlere bağlanarak antijenleri ya etkisiz hale getirirler ya da kompleman sistemi ve diğer savunma hücrelerini harekete geçirerek antijenlerin yok edilmelerini sağlarlar.
Savunma sisteminde çok önemli bir rolü olan antikorlar, Y şeklindedir ve ağır zincir ve hafif zincir olmak üzere 2 çift protein zincirinden yapılmışlardır. Ağır ve hafif zincirler üzerinde, değişken (V/variable) ve sabit (C/constant) bölgeler bulunur. Değişken bölge, antijeni tanıyan kısmı oluşturmak üzere özelleşmiştir ve bir çift halinde bulunur. Buradaki aminoasit dizilimlerindeki farklılıklar, farklı antijen bağlanmasına yol açar.
Antikor molekülünde ağır ve hafif zincirler, farklı DNA bölümlerinden meydana gelmiş genler tarafından kodlanır. Bu gen parçaları, her B hücresinde farklı olan zincirleri meydana getirecek genleri yapmak üzere, yeniden düzenlenir. Gen parçalarının düzenlenmesi değişkendir ve bu nedenle vücudun yapabildiği 100 milyon kadar farklı antikor, az sayıda gen parçası tarafından oluşturulur. Yani bağışıklık sisteminin başarısının temeli, immünoglobulinin ağır ve hafif zincirlerindeki değişken bölgelerin, çok çeşitli sayıda üretilebilmesidir. Bu çeşitliliğin üretimi, çoğul genlerin varlığı, (vücut hücrelerini içeren) somatik hipermutasyonlar, somatik rekombinasyonlarla (kromozomlar arası gen değiş-tokuşuyla) sağlanır ki tüm bu olaylar B hücre gelişimi sırasında ortaya konur. Böylece B hücreleri, vücuda giren antijenleri durduracak antikorları, antijenik özelliklerine göre ayrı ayrı sentezler.

Bağışıklık sistemi, gittikçe artarak özelleşen katmanlı savunmalarla canlıları enfeksiyonlardan korur. En basitiyle; fiziksel engeller bakteri veya virüs gibi patojenlerin vücuda girmelerini engeller. Eğer bir patojen bu engellerden birini aşarsa, doğuştan gelen bağışıklık sistemi hemen devreye girer fakat özgül bir yanıt oluşturmaz. Doğuştan gelen bağışıklık sistemi bütün bitki ve hayvan gruplarında bulunur. Bununla beraber, patojenler doğuştan gelen yanıttan kaçabilirler. Omurgalılarda üçüncü bir koruma engeli olarak doğuştan gelen yanıtla etkinleştirilen edinilmiş bağışıklık sistemi gelişmiştir. Burada bağışıklık sistemi, bir enfeksiyon sırasında patojeni tanımasını geliştirecek cevaplara uyum sağlar. Bu gelişmiş yanıt, patojen ortadan kaldırıldıktan sonra da bir bağışıklık belleği şeklinde hatırlanır ve bu, aynı patojenle bir daha karşılaşıldığında daha hızlı ve güçlü bir yanıt verilmesini sağlar.
Bağışıklık sistemi genelde iki bölüm halinde incelenir:

Doğal (doğuştan) bağışıklık: Kalıtsal öğeler içerir ve bunlar hemen ilk savunma hattını oluştururlar.
Edinilmiş (kazanılmış) b

Benzo[a]piren, C20H12, beş halkalı bir polisiklik aromatik hidrokarbondur. Mutajenik ve yüksek derecede etkili bir kanserojendir. Benzopirenler olarak adlandırılan bir polisiklik aromatik bileşikler sınıfına dahildir, bu bileşiklerin ortak özelliği bir piren molekülü ile kaynaşmış bir benzen halkası içermeleridir. Benzo[a]piren'in kömür katranının bir bileşeni olduğu 1933'te bulunmuştur, bu bileşik kömürün 300-600°C'da kısmî yanmasından kaynaklanır.

Meslekle ilişkili olduğu ilk keşfedilen bir kanser olan, 18. yüzyıl İngiltere'sinde baca temizleyicilerinin muzdarip olduğu skrotum kanserlerinin etmeni kömür katranıydı. 19. yüzyılda yakıt endüstrisi işçilerinde deri kanserinin yüksek sıklığı fark edilmişti. 20. yüzyıl başlarında laboratuvar hayvanlarına tekrarla kömür katranı sürülmesi ile kötücül deri tümörlerinin üretilebilmesiyle benzo[a]piren'in toksisitesi kanıtlandı.
Benzo[a]piren'in kaynakları arasında kömür katranı, otomobil egzoz dumanları (özellikle dizel motorlarının), organik malzemenin yanmasından kaynaklanan her türlü duman ve ızgara pişirilmiş yiyeceklerde bulunur. Pişmiş ette 4 ng/g, kızarmış tavukta da 5.5 ng/g'a varan miktarlarda ve kömür ateşinde çok pişmiş et örneklerinde 62 ng/g benzo[a]piren bulunmuştur.

1970'lerden beri benzo[a]piren ile kanser türleri arasındaki ilişkiyi gösteren çok sayıda araştırma yapılmıştır. Spesifik benzopiren kaynakları ile insanlardaki kanser türleri arasındaki ilişkiyi kurmak daha zor olmuştur. Belli maruziyet yollarının (solunum veya sindirim) risklerinin hesaplanması da zor olmuştur. Sigara içenlerde A vitamini eksikliği ile amfizem arasında bir ilişki bulunmuştur. Bu bağlantının arkasında benzo[a]piren yatmaktadır çünkü bu bileşik sıçanlarda A vitamini eksikliğine yol açmaktadır.
1996'da yapılan bir araştırma ile tütün dumanındaki bileşiklerle akciğer kanserine bağlayan moleküler deliller bulunmuştur. Sigara dumanında bulunan benzo[a]piren'in akciğer hücrelerinde neden olduğu genetik bozuklukların, çoğu kötücül akciğer tümöründeki DNA'da gözlemlenmiş hasar ile aynı olduğu bulunmuştur.
2001 ABD Millî Kanser Enstitüsü'nün (NCI) bir araştırmasında, mangal ateşinde (barbeque) iyicene pişirilmiş yiyeceklerde, özellikle biftek, derisi üstünde tavuk ve köftelerde (hamburger) benzo[a]piren oranının pişmemiş yiyeceklerdekinden önemli derecede daha yüksek olduğu bulunmuştur. Ancak, bu bulgu böyle pişirilmiş yiyeceklerin mutlaka kanserojen olmasını gerektirmemektedir çünkü sindirim borusunun iç çeperindeki hücreler sürekli olarak dökülerek onu kanserden korumaktadır, ayrıca sindirim borusunda bulunan sitokrom P450 enzimleri besin kaynaklı toksinlern detoksifiye etmeye yaramaktadır. Buna rağmen, düzenli olarak iyi pişmiş et yiyenlerde kolon kanseri oranının daha yüksek olduğu epidemiyolojik çalışmalarda gösterilmiştir.
Akciğerler ise, ne yüzey hücreleri döküldüğü ne de detoksifikasyon mekanizmaları olduğu için, sindirim sistemine kıyasla kanserojenlere çok daha duyarlıdır.
Sitokrom P450 1A1 (CYP1A1) nakavt edildiği farelerde CYP1A1'nın düşük dozda benzo[a]piren'den korumaya yaradığı bulunmuştur, dolayısıyla bu korumanın kaldırılması ile yüksek konsantrasyonda benzo[a]piren birikimi meydana gelir. Ancak, başka bir sitokrom P450 türü olan CYP1B1, benzo[a]piren'i nihai toksik bileşik olan benzo[a]pyren -7,8-dihidrodiol-9,10-epoksit'e dönüştürür.

Doğru ifade etmek gerekirse, benzo[a]piren bir önkanserojendir, yani benzo[a]piren kanserojen mekanizması onun nihai mutajen olan benzo[a]piren diol'a (soldaki resimde) metabolik dönüşümüne bağlıdır. Bu molekül DNA'ya enterkale olur ve guanin nükleobazlarının nükleofilik olan N2 pozisyonu ile kovalent bağlanır. Kristalografik ve nükleer manyetik rezonans yapısal arştırmaları ile gösterilmiştir ki bu bağlanma DNA'yı çarpıtmakta, çifte sarmallı DNA yapısını bozarak DNA kopyalanmasına etkilemekte, bundan dolayı da mutasyonlar meydana gelmektedir. Bu mutasyonların bazıları da kansere yol açar. Bu mekanizma aflatoksinin guaninin N7 pozisyonuna bağlanmasına benzerdir.
Kansere karşı koruyucu bir gen olan p53'ün benzo[a]piren diol tarafından özellikle etkilendiğine dair bulgular vardır. Bu gen, hücre döngüsünü düzenleyen bir transkripsiyon faktörüdür ve dolayısıyla bir tümör baskılayıcısıdır.
Benzo[a]piren diol, peşpeşe G'lerin olduğu DNA bölgelerini tercih eder.

Üç enzimatik reaksiyonun ardından, benzo[a]piren nihai kanserojen  benzo[a]piren diol'e  oluşur:

Benzo[a]piren Sitokrom P450 1A1 tarafından okside edilip çeşitli ürünlere dönüşebilir, bunlardan biri (+)benzo[a]piren 7,8 epoksit'tir.
Bu ürün epoksit hidrolaz tarafından metabolize edilir, epoksit halkasının açılmasıyla (-)benzo[a]piren 7,8,dihidrodiol oluşur.
Sitokrom P4501A1 ile bir diğer reaksiyon sonucu nihai ürün olan (+)benzo[a]piren -7,8 dihidrodiol-9,10 epoksit meydana gelir. Bu diol epoksit DNA'ya kovalent bağlanır.

Benzo[a]piren, sitozolda bulunan aril hidrokarbon reseptörüne (AHR'ye) bağlanarak Sitokrom P450 1A1 (CYP1A1) genini indükler. AHR'ye bağlanma sonucu bu kompleks çekirdeğe taşınır, orada AHRNT (aryl hydrocarbon receptor nuclear translocator) ile dimerleşip bazı genlerin kontrol bölgelerinde bulunan XRE (xenobiotic response elements) dizi elemanına bağlanır. Bu süreç CYP1A1'in de dahil olduğu bazı genlerin transkripsiyonuna yol açar, bunun ardından CYP1A1 protein üretimi artar. CYPA1 geni, benzer şekilde poliklorlanmış bifenil türevleri ve dioksinler tarafından da indüklenir.

Benzopiren
Benzo(e)piren
Sigara
Barbekü
Benzen
Piren
Toksifikasyon

"Lung cancer as consequence by Benzopyrene in smokers". Lung Cancer. 7 Ocak 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 5 Mart 2005. 
"Levels of Benzopyrene in Burnt toasts". Guardian Unlimited. 11 Kasım 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 5 Mart 2005. 
"DNA interaction with Benzopyrene". DNA. 13 Ekim 2007 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 5 Mart 2005. 
"Crystal and molecular structure of a benzo-a-pyrene 7,8-diol 9,10-epoxide N2-deoxyguanosine adduct: Absolute configuration and conformation". Proceedings of the National Academy of Sciences. 21 Mart 2008 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 6 Ocak 2006. 

National Pollutant Inventory - Polycyclic Aromatic Hydrocarbon Fact Sheet (İngilizce)

Besin ya da gıda, yaşamı sürdürmek için gereksinim duyulan inorganik ve organik kimyasal maddeleri topluca belirten terim.

Az gelişmiş ülkelerde gıda harcamalarının yüksek oluşu beraberinde yetersiz beslenmeye sebep olmakta. Dünya Bankası, 1990 yılında bir kişinin günde 2400 k/cal miktarında kaloriye ihtiyacı olduğunu ve günlük gelirleri bu miktarı karşılamaya yeterli olmayanları "mutlak yoksul" olarak tanımladı, ancak bu kalori miktarı tek bir gıdadan alındığı takdirde beslenme yetersizliğine neden olabilir çünkü besin sadece kalori miktarına bağlı değildir. Bu ülkelerde günlük protein tüketimi düşüktür ve karbonhidrat tüketimi yüksek olur.

Gelişmiş ülkelerde et ve yağ daha az tüketilse de daha çok meyve ve sebze tüketilmektedir.

Hayvansal protein sığır, manda, domuz, keçi, kaz, ördek, tavuk, tavşan, balık, koyun, inek ve hindi etlerinden alınabilir. Protein dışında demir, çinko gibi mineraller ve riboflavin, niasin, piridoksin, folik asit ve B12 gibi vitaminler açısında besin değeri yüksek olan bir gıda türüdür.

Besin maddelerini oluşturan temel bileşenler, besin zinciri çevriminin birer parçasıdırlar.
Bitkileri besleyen mineral tuzlar ikiye ayrılır: 

Mikrobesinler: Bedene yüksek oranda gerekli olan mikrobesinler azot, fosfor ve potasyum içerirler.
Makrobesinler: Beden için gerekli olmakla birlikte bakır, çinko ve molibden gibi makrobesinler aşırı alındıklarında zehirleyici etki gösterirler.

Ulusal Gıda Kompozisyon Portalı9 Mart 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.: Gıda besin değerleri, Gıda sepeti, Analiz yöntemleri vb.

Besin ağı ya da besin döngüsü besin zincirlerinin doğal olarak bağlaşmasıdır ve genellikle ekolojik bir topluluk içinde neyin ne ile beslendiğini gösteren grafiksel bir gösterimdir. Çevrebilimciler tüm yaşam biçimleri kabaca trofik düzey adı verilen iki kategoride sınıflandırırlar: ototroflar ve heterotroflar. Ototroflar büyümek, gelişmek ve üremek için mineraller ve karbon dioksit gibi gazlardan oluşan inorganik maddelerden organik madde üreterek kendi besinlerini sağlarlar. Bu kimyasal tepkimelerin gerektirdiği enerji güneşten çoğunlukla fotosentez yoluyla elde edilir. Hidrotermal bacalar ve kaplıcalar az da olsa güneşin yanında diğer enerji kaynaklarıdır. Trofik düzeyler karbon gereksinimlerini yalnızca atmosferden elde eden tam ototroflardan, organik maddeyi atmosferden elde etmenin yanı sıra diğer kaynakları da kullanan etçil bitkiler gibi miksotroflara ve organik madde elde etmek için beslenmek zorunda olan tam heterotroflara kadar uzanır. Besin ağında besin zincirleri heterotrofların hangi ototroflar ya da heterotroflar ile beslendiğini gösteren bağlantılar ile gösterilir. Besin ağı bir ekosistemi değiş-tokuş yapan birleşik bir sistem olarak çeşitli beslenme yöntemlerinin basit olarak tasvir edilmesidir. Kabaca otçul, etçil, leşçil ve parazitik olarak ayrılabilen değişik beslenme ilişkileri vardır. Heterotroflar tarafından yenilen şekerler gibi bazı organik maddeler enerji sağlar. Siyanobakterilerden sekoyaya ve virüslerden mavi balinaya kadar ototroflar ve heterotroflar mikroskobik boyuttan tonlarca ağırlığa kadar her boyutta bulunmaktadırlar.
Charles Elton besin döngüsü, besin zinciri ve besin boyutu kavramlarına 1927 yılında yayımlanan "Animal Ecology" (Hayvan Ekolojisi) adlı kitabıyla öncülük etmiştir; daha sonra gelen ekoloji ile ilgili metinlerde "besin döngüsü" terimi "besin ağı" ile değiştirilmiştir. Elton'ın türleri sınıflandırdığı işlevsel gruplar Raymond Lindeman'ın 1942 yılında trofik dinamikleri üzerine yayımladığı önemli makalesine temel olmuştur. Lindeman bu makalesinde trofik sınıflandırma sistemi içinde ayrıştırıcı organizmaların önemini vurgulamıştır. Besin ağı terimi tarihi olarak Charles Darwin'in eserlerinde geçen "girift yamaç", "yaşam ağı" ve "karmaşık ilişkiler ağı" gibi terimlere dayanmaktadır. Hatta daha önceden John Bruckner 1768 yılında doğayı "süregelen bir yaşam ağı" olarak tanımlamıştır.
Besin ağları, aynı avlara sahip olan ve aynı avcılar tarafından avlanan çok sayıda türü işlevsel grup olarak trofik türlere indirgeyerek gerçek ekosistemlerin sınırlı olarak tasvirleridir. Çevrebilimciler bu sadeleştirmeleri trofik ya da üretici-tüketici sistem dinamiklerinin kantitatif modellemesinde kullanırlar. Bu modellemeler sayesinde gerçek besin ağı örgülerinin yapısında yer alan genel örüntüleri ölçebilmekte ve değerlendirebilmektedirler. Bu çalışmalar sonucunda besn ağlarının topolojisinde tesadüfî olmayan nitelikleri tanımlamışlardır. Meta analizde kullanılan yayımlanmış besin ağı örnekleri içerisinde eksikler bulunan çeşitli kalite düzeyindedir. Ancak topluluk aüları üzerine yapılan ampirik çalışmalar artmaktadır ve ağ teorisi kullanılarak besin ağlarının matematiksel analizi tüm besin ağlarında görülen ortak özellikleri ortaya çıkarmıştır. Örneğin üstel kanun besin ağı topolojisi içinde avcı-av bağlantılarını ve tür zenginliğini öngörmek için kullanılmaktadır.

Besin ağı haritasındaki bağlantılar ekolojik bir toplulukta neyin ne ile beslendiğini gösteren ilişkilerdir. Çevrebilimciler tüm canlıları kabaca ototrof ve heterotrof olarak iki trofik düzeye ayırırlar. Ototroflar ya güneş enerjisini kullanmadan kimyasal olarak ya da güneş enerjisini kullanarak fotosentez yoluyla ürettikleri biyokütle enerjisini metabolik solunum sırasında kullanırlar. Heterotroflar ise üretmekten çok biyokütle enerjisini tüketerek metabolize eder ve büyüyerek ikincil üretim düzeylerine katkıda bulunurlar. Bir besin ağı kendi besinlerini üreten temel üretici ototroflardan aldıkları besinlerle beslenen polifajik heterotrof tüketiciler topluluğu arasında bulunan enerji akışı döngüsünü tasvir eder.
Bir besin ağında yer alan temel türler avı olmayan ototroflar ve toprakta, biyofilmde ya da perifitonda bulunan ayrıştırıcılardan oluşan saprofitik detritivorlardan oluşabilir. Ağ içindeki beslenme bağlarına trofik bağ adı verilir. Tüketici başına trofik bağ sayısı besin ağının karmaşıklığının bir ölçüsüdür. Besin zincirleri besin ağının trofik bağlarında iç içe geçmiş olarak bulunur. Besin zincirleri temel üreticiden genelde büyük bir etçil olan süper avcıya kadar tekdüze tüketicileri izleyen doğrusal beslenme bağlarıdır.
Besin ağındaki bağlar trofik tür adı verilen biyolojik takson topluluklarından oluşan düğüm noktalarına bağlanır. Trofik türler besin ağı içinde aynı av ve avcılara sahip olan türlerdir. Düğüm noktasında yer alan yaygın örnekler arasında parazitler, mikroplar, ayrıştırıcılar, saprotroflar. tüketiciler ve avcılar sayılabilir.

Besin ağlarında trofik düzeyler ve konumlar bulunur. İlk katmanda bulunan bitkiler gibi temel türler besin ağı içinde yer alan diğer türlerle beslenmeyen türlerdir. Temel türler ototrof ya da detritivor olabilir. Ototrofların çoğu güneş enerjisini klorofil içinde tutar ancak litotrof bazı ototroflar biyoenerjiyi inorganik bileşiklerin kimyasal oksidasyonundan elde eder ve ışıksız ortamlarda yaşayabilirler; örneğin kükürt kaynaklarında yaşayan Thiobacillus cinsi bakteri gibi. En üst düzeyde bulunan süper avcılar besin ağı içerisinde başka bir tür tarafından besin olarak öldürülmeyen canlılardan oluşur. Ara düzeylerde ise birden fazla trofik düzeyden beslenen ve temel türlerden başlayarak çeşitli beslenme yollarından enerji akışını sağlayan hepçil türlerden oluşur.
En basit anlamda besin ağının birinci trofik düzeyi bitkilerden, ikinci düzeyi otçullardan ve üçüncü düzeyi de etçillerden oluşur. Trofik düzey tepe tüketiciyi temel üreticiye bağlayan trofik bağ sayısından bir fazladır. Besin zincirinin temelinde yer alan ana üreticiler ya da detrivorlar "sıfır" düzeyi olarak kabul edilir. Çevrebilimciler trofik türleri tanımlayabilmek için çeşitli türlerin midelerinde bulunan besin maddelerini yaygın olarak araştırarak beslenme bağlarını ortaya çıkarırlar. Bu teknik besin ağı içerisindeki enerji akışını daha iyi izleyebilmek için kararlı izotopların kullanılması yoluyla geliştirilmiştir. Bir zamanlar hepçilliğin ender rastlandığı sanılsa da son zamanlardaki bulgular bunun terini göstermektedir ve bu bulgular trofik sınıflandırmaları daha karmaşık hâle getirmiştir.

Trofik düzeyler kavramı Raymond L. Lindeman tarafından 1942 yılında yayımlanan blimsel bir makale ile ortaya çıkmıştır. Trofik dinamiğinin temeli ekosistemin bir kısmından diğer kısmına enerji transferidir. Trofik dinamiği kavramı yaralı kantitatif buluşsal bir yöntemdir ancak bir organizmanın hangi spesifik trofik düzey içinde alınmasındaki hassasiyet de dahil olmak üzere önemli sınırlamaları vardır. Örneğin hepçiller tek bir trofik düzey ile sınırlandırılamamktadır. Yine de son zamanlarda yapılan araçtırmalar birbirinden ayrı trofik düzeylerin olduğunu ortaya çıkarmıştır ancak otçul trofik düzeyin üzerinde besin ağları hepçillerin girift bağlantıları ile tanımlanabilmektedir.
Trofik dinamik literatürünün ana sorunsalı kaynaklar ve üretim üzerindeki kontrol ve düzenleme mekanizmasının doğasıdır. Çevrebilimciler üretici, etçil ve ayrıştırıcı düzeylerinden oluşan tek trofik konumlu basitleştirilmiş besin zinciri modelleri kullanmaktadırlar. Bu modelleri kullanarak çeşitli ekolojik kontrol mekanizmaları test edilmiştir. Örneğin geniş bitkisel kaynaklara sahip olan otçulların popülasyonları genellikle avcılar tarafından kontrol altında tutulmakta ve düzenlenmektedir. Bu "yukarıdan aşağıya" ya da "yeşil dünya" varsayımı olarak bilinir. Alternatif olarak tüm bitkisel besinlerin yenilebilir olmadığı ve bitkisel besinlerin besin değeri ile bitkilerin otçullara karşı yapısal ya da kimyasal savunma mekanizmalarının güçlü olduğu durumlarda kontrol ve düzenleme mekanizması "aşağıdan yukarıya" bir yapıdadır. Yakın zamanlarda yapılan araştırmalar hem "yukarıdan aşağıya" hem de "aşağıdan yukarıya" kuvvetlerin ekotopluluk yapısını etkilediğini ve etkinin gücünün çevresel koşullara bağlı olduğunu göstermiştir. Bu karmaşık multitrofik etkileşimler besin ağında ikiden fazla trofik düzeyi kapsamaktadır.
Multitrofik etkileşimlere bir başka örnek avcıların otçul popülasyonunu kontrol altında tutarak bitkileri aşırı tüketmesini engellemesi ve bitki popülasyonunun artışına yardım etmesi olan trofik zinciridir. Besin ağındaki bağlar türler arasındaki doğrudan trofik ilişkileri tasvir etse de trofik düzeyler arasında biyokütleyi, dağılımı ve bolluğu değiştirebilen dolaylı etkileri de vardır. Örneğin otçulları yiyen avcılar dolaylı olarak bitkilerin üretimini kontrol edip düzenlemektedir. Avcılar doğrudan bitkiler ile beslenmese de, bitki popülasyonuna bağlı olan otçul popülasyonunu düzenlemektedirler. Doğrudan ve dolaylu ilişkilerin net etkisi trofik zinciri olarak adlandırılır. Trofik zincirler besin ağı dinamiği içinde sınırlı bir popülasyonu etkileyen tür düzeyinde zincir ile örneğin bitki biyokütlesinin dağılımı gibi besin ağının tamamı üzerinde oldukça dramatik etkileri olabilen topluluk düzeyi zincirler olarak ikiye ayrılır.

Besin ağları enerji akışını trofik bağlarla gösterir. Besin ağı sistemleri içinde döngüsel olan madde akışının aksine enerji akışı belirli bir yönde ilerler. Enerji akışı tipik olarak üretimi, tüketimi, sindirimi, sindirilemeyen kayıpları (atıkları) ve solunumu (idame bedelini) içerir. Genel olarak enerji akışı (E), metabolik üretim (P) ile solunumun (R) toplamı olarak yani E=P+R denklemiyle ifade edilebilir.
Herhangi bir şeyin kütlesi (ya da biyokütlesi) o şeyin enerji içeriğine denktir. Kütle ile enerji birbirleriyle iç içe geçmiştir. Ancak besinlerin konsantrasyonu ile kalitesi ve enerjisi değişkendir. Birçok bitki lifi çoğu otçul için sindirilebilir değildir dolayısıyla besin ve enerji kaynaklarına ulaşımı da

Besin zinciri, canlılar topluluğundaki organizmaların beslenme alışkanlıklarını yansıtan ve besin ağının bir parçasını oluşturan bir kavramdır.
Bitkilerin ve öbür kendi beslek organizmaların besine dönüştürdükleri enerjinin organizmadan organizmaya geçişini dile getiren besin zinciri, en yalın biçimiyle bir bitki, bir otçul hayvan ve bir etçil hayvandan oluşan bir dizi olarak düşünülebilir. Zincirin her öğesi bir halkayı simgeler ve üretken bitkiler ya da tüketici hayvanlar sınıflarına ayrılır. Bitkilerle beslenen otçullar birincil tüketici, bunları yiyerek beslenen etçiller ile hepçiller ikincil tüketici diye adlandırılır.
Tüm canlılar yaşamsal faaliyetlerini sürdürebilmek için enerjiye ihtiyaç duyarlar. Günlük yaşamda yapılan her şey için insanlar enerji kullanır. Her canlı gereksinimi olan enerjiyi besinlerden sağlarlar. Bu nedenle bütün canlılar beslenmek zorundadır. At, keçi, koyun, inek gibi hayvanlar ot yiyerek beslenir. Bu canlılara ot yiyenler otoburlar denir. Aslan, kaplan, tilki, atmaca gibi hayvanlar diğer hayvanları yiyerek beslenir. Bunlara da et yiyenler etoburlar denir.
Ayrıştırıcılar (örneğin bakteriler), üreticilerin ihtiyaç duyduğu enerjinin doğaya salınmasına yardımcı olur.

Beyin hücreleri,beynin işlevsel dokusunu oluşturur. Beyin dokusunun geri kalanı, kan damarlarını içeren, stroma adı verilen yapıdır. Beyindeki iki ana hücre tipi, sinir hücreleri olarak da bilinen nöronlar ve nöroglia olarak da bilinen glial hücrelerdir.
Nöronlar, nöral devrelerde ve geniş kapsamlı beyin ağlarında diğer nöronlar ve internöronlarla iletişim kurarak işlev gösteren,beynin uyarılabilir hücreleridir. Serebral korteksteki iki ana nöronal sınıf, uyarıcı projeksiyon nöronları ve inhibe edici internöronlardır; bunların yaklaşık yüzde 70-80'i nöron ve yüzde 20-30'u inhibe edici internörondur. Nöronlar genellikle kabaca benzer bağlantılara ve işlevlere sahip oldukları bir çekirdekte kümelenirler. Çekirdekler diğer çekirdeklere tractus adı verilen yollarla bağlanır.
Glia, nöronların destek hücreleridir ve hepsi açıkça anlaşılmayan birçok işlevi vardır. Glia hücreleri, astrositlerin, ependimal hücrelerin ve oligodendrositlerin oluşturduğu makroglia ve daha küçük olan mikroglia olmak üzere 2 gruba ayrılır. Astrositlerin, gliotransmisyon adı verilen nörotransmisyona benzeyen bir sinyalleşme süreciyle sinir hücreleriyle iletişim kurabildiği görülmektedir.

Beyindeki hücreler,fonksiyonel olan sinir hücreleri ile bunları destekleyen glia hücreleridir.

Sinir hücreleri, beynin işlevsel olan ve elektriksel olarak uyarılabilen hücreleridir. Yalnızca sinir devrelerindeki diğer nöronlar ve internöronlarla işbirliği içinde işlev gösterebilirler. İnsan beyninde tahminen 100 milyar nöron vardır. Nöronlar, sinir uyarıları olarak da adlandırılan aksiyon potansiyellerinin iletimi için özelleşmiş polarize hücrelerdir . Ayrıca zar ve protein sentezleyebilirler. Nöronlar, sinapslarından salınan nörotransmiterleri kullanarak diğer nöronlarla iletişim kurar ve inhibe edici, uyarıcı veya nöromodülatör etki gösterebilirler. Nöronlar, ilişkili oldukları nörotransmiterlere göre uyarıcı dopaminerjik nöronlar ve inhibe edici GABAerjik nöronlar şeklinde anlandırılabilir.
Kortikal internöronlar,sinir hücresi popülasyonunun yalnızca %20'sini oluşturur, ancak biliş,örenme ve hafızanın düzenlenmesi için gerekli olan kortikal aktiviteyi düzenlemede önemli rol oynarlar. Kortikal internöronlar şekil, moleküler ve elektrofizyolojik yapı bakımından farklılık gösterir; öncelikle GABA kullanımı yoluyla kortekste uyarılma ve inhibisyon arasındaki dengeyi korumak için topluca işlev görürler. Bu dengenin bozulması, şizofreni gibi nöropsikiyatrik bozuklukların ortak bir özelliğidir. Kimyasallara ve çevresel etkilere maruz kalma doğum öncesi gelişimde bozulmalara sebep olabilir.
Serebral kortekste farklı nöronlar farklı kortikal katmanları işgal eder ve piramidal nöronları ve kuşburnu nöronları içerir. Beyincikte Purkinje hücreleri ve internöronal Golgi hücreleri baskındır.

Glia hücreleri, nöronları destekleyen hücreleridir. Üç tip glial hücresi vardır:Astrositler, oligodendrositler ve ependimal hücreler. Glial kök hücreler, yetişkin beyninin her yerinde bulunur. Glial hücreler, nöronlardan çok daha fazladır ve nöronlara destekleyici rollerinin yanı sıra, özellikle astrositlerin, gliotransmisyon adı verilen nörotransmisyona benzer bir sinyalleme sürecini içeren nöronlarla iletişim kurabildiği kabul edilmektedir. Bir nöronun gibi aksiyon potansiyeli üretemezler, ancak büyük sayılarında sinir devreleri üzerinde uyarılabilirliğe etki eden kimyasallar üretebilirler.  Astrositler yıldız benzeri şekilleri sayesinde, çok sayıda sinaps yapabilir.

Beyin hücrelerinin güçlendirilmesi ve beyin sağlığını iyileştirmek için zihinsel ve fiziksel egzersizler, iyi beslenme, düzenli uyku ve nöroplastisiteyi destekleyen tedavi yöntemleri önemli rol oynamaktadır.

Yeni Bir Dil Öğrenmek: Yeni bir dil öğrenmek, bilişsel fonksiyonları artırarak nöroplastisiteyi destekler. Bu, beyin hücrelerinin arttığı ve hafızayı, motor becerileri geliştiren bir etkidir. İki dil konuşabilen insanlar, yalnızca bir dil konuşan insanlara kıyasla daha fazla nöron ve dendrite sahiptir. Bu, gri maddelerinin daha yoğun olduğu anlamına gelir 
Aralıklı Oruç: Aralıklı oruç, beynin enerji harcamasını artırarak gri maddeyi artırabilir. Uyku ile birleştiğinde beyin hücrelerinin yenilenmesi sağlanabilir. Klinik çalışmalar, aralıklı orucun Alzheimer hastalığı üzerinde olumlu etkisi olduğunu ortaya koymaktadır.
Az Kullanılan Eli Çalıştırın: Dominant olmayan eli kullanmak, beynin yeni nöral bağlantılar oluşturmasını sağlar. Örneğin, diğer el ile yazı yazmak veya diş fırçalamak gibi basit egzersizler yapılabilir. Konu ile ilgili farklı görüşler de mevcuttur.
Egzersiz: Fiziksel aktiviteler, sinir kavşaklarının sayısını artırarak beyin hücreleri arasındaki iletişim ağını güçlendirir. Bununla birlikte yeni sinir hücrelerinin oluşumunu teşvik ederek beyin sağlığını iyileştirir ve bilişsel fonksiyonları artırır. Beyin hücrelerine en iyi gelen egzersizlerden biri dans etmektir. Araştırmalara göre dans etmek Alzheimer ve bunama riskini yüzde 76 oranında azaltıyor. Dans, beyin ve vücut koordinasyonunu geliştirirken duygusal anlamda da fayda sağlar.

Omega-3: Beyin sağlığı için en iyi bilinen besin öğesidir. Somon, ceviz, badem, semizotu, chia tohumu gibi yiyeceklerde bulunur.
Selenyum: Ruh hali üzerinde olumlu etkisi olan bir mineraldir ve yumurta, yer fıstığı, tavuk gibi yiyeceklerde yer alır.
Folik Asit: Ispanak, muz, mercimek gibi yiyeceklerde bulunan bu vitamin, beyin sağlığını korur.
Kahve: Kahve, Alzheimer ve Parkinson riskini azaltabilir. Kafein, zihinsel uyanıklığı artırırken mutluluk veren nörotransmitterları da destekler.
Antioksidanlar: Yaban mersini, zerdeçal, kabak çekirdeği ve bitter çikolata gibi besinler, nörolojik hastalıkların önlenmesine yardımcı olabilir.

Uyku, beyin sağlığı için kritik öneme sahiptir. Düzenli ve kesintisiz uyku, beyin hücrelerini yeniler ve hormon dengesini sağlar. Ayrıca, uyku saatlerinin tutarlı olması gerekir. Hafta içi ve hafta sonu arasındaki uyku saatlerinde belirgin bir fark olmamalıdır; her iki dönemde de benzer saatlerde uyumak ve uyanmak, biyolojik saatin düzenli çalışmasına yardımcı olur. Ayrıca, uyku süresinin 8 saatten az olmaması gereklidir. Uyku kalitesi ise, karanlık ve sessiz bir ortamda, kesintisiz ve derin uyku sağlanarak artırılabilir.

Nöroplastisite, beynin hasar gören bölgelerini telafi etme yeteneğidir. Beyin hücreleri doğal olarak yenilenmese de, nöroplastisite sayesinde sağlıklı hücreler hasar gören hücrelerin fonksiyonlarını devralabilir. Modern tıp, nöroplastisiteyi destekleyen ilaçlarla bu süreci daha etkili hale getirmektedir.

Bitkiler, ağırlıklı olarak fotosentetik ökaryot canlılardır. Tarihsel olarak bitkiler alemi, algler ve mantarlar da dahil olmak üzere hayvan olmayan tüm canlıları kapsarken, günümüzde mevcut tüm tanımlamalar prokaryotları, mantarları ve bazı algleri hariç tutar. Tanımlamalardan birine göre: Çiçekli bitkiler, kozalaklı bitkiler ve diğer açık tohumlular, eğrelti otları ve benzerleri, boynuz otları, ciğer otları, kara yosunları ve yeşil algler hep birlikte Viridiplantae (Latince "yeşil bitkiler") adı verilen kladı oluştururlar. Buna kırmızı ve esmer algler dahil değildir.
Bitkilerin çoğu çok hücreli canlılardır. Yeşil bitkiler; enerjilerinin çoğunu, siyanobakterilerle endosimbiyoz sonucu oluştuğu düşünülen kloroplastları aracılığıyla, fotosentez yoluyla, güneş ışığından elde ederler. Kloroplastlar, bitkilere yeşil rengini veren klorofil a ve b'yi içerir. Bazı bitkiler parazitik veya mikotropiktirler ve normal miktarlarda klorofil üretme ya da fotosentez yapma yeteneklerini kaybetmişlerdir ancak yine de çiçekleri, meyveleri ve tohumları vardır. Bitkilerde eşeysiz üreme yaygın olarak görülmesine karşın eşeyli üreme ve nesillerin değişimi karakteristik özellikleridir.
320.000 civarında bitki türü vardır ve bunların büyük çoğunluğu (260.000 ila 290.000 kadarı) tohum üretir. Yeşil bitkiler, Dünya'nın moleküler oksijeninin önemli bir bölümünü üretirler ve ekosistemlerin çoğuna temel teşkil ederler. Tahıl, meyve ve sebze üreten bitkiler insan beslenmesinin temelini oluştururlar ve binlerce yıldır evcilleştirilmektedirler. Bitkilerin; süsleme amacıyla, yapı malzemesi olarak, yazı malzemesi olarak ve kültürel açıdan birçok kullanımı vardır. Ayrıca bitkiler, ilaçlar ve psikoaktif maddeler için çok önemli bir kaynaktır. Bitkiler konusunda yapılan bilimsel çalışmalar biyolojinin bir alt dalı olan botaniğin konusudur.

Tüm canlılar, bitkiler ve hayvanlar olmak üzere geleneksel olarak iki gruba ayrılırdı. Bu sınıflandırma, canlıların farklı seviyelerini ayırt eden Aristoteles’e (MÖ 384–322) kadar uzanır. Aristoteles, bu ayrımı canlıların "hassas ruh"a sahip olup olmamasına veya bitkiler gibi yalnızca "vejetatif ruh"a sahip olup olmamasına göre yapmıştır. Aristoteles’in öğrencisi Theophrastos, bitki taksonomisi ve sınıflandırması üzerindeki çalışmalarını devam ettirmiştir. Çok daha sonraları, 18. yüzyılda Linnaeus (1707–1778) modern bilimsel sınıflandırma sisteminin temelini oluşturmuş, ancak hayvan ve bitki âlemlerini olduğu gibi bırakarak bitki âlemini "Vegetabilia" olarak adlandırmıştır.

Kabul edilmiş yaklaşık 382.000 bitki türü bulunmakta ve bunların büyük çoğunluğunu oluşturan yaklaşık 283.000 türü tohum üretmektedir. Tüm bitkilerin yaklaşık %85-90'ı çiçekli bitkilerdir (kapalı tohumlular). World Flora Online gibi birkaç proje, tüm bitki türlerinin kayıtlarını çevrimiçi veritabanlarında toplamak için çalışmalar yapmaktadır.
Bitkiler, 10 mikrometre boyutundaki tek hücreli organizmalar olan desmidlerden ve 3 mikrometreden küçük picozoalardan, en büyük ağaçlara (megaflora) kadar çeşitlilik gösterir. Örneğin, iğne yapraklı Sequoia sempervirens (Sekoya) 120 metreye kadar ve kapalı tohumlu Eucalyptus regnans 99 metreye kadar büyüyebilir.

Kara bitkilerinin ataları suda evrimleşmiştir. Yaklaşık 1,2 milyar yıl önce karada alglerden oluşan bir tabaka meydana geldi, ancak ilk kara bitkileri Ordovisyen dönemine, yani yaklaşık 450 milyon yıl öncesine kadar ortaya çıkmadı. Bu bitkiler, ciğer otları ile benzer biyolojik özelliklere sahipti. Bununla birlikte, Prekambriyen kayaçlarında bulunan yassılaşmış talluslara sahip fosiller, 1000 milyon yıldan çok daha uzun süre önce çok hücreli tatlı su ökaryotlarının var olduğunu göstermektedir.

Genel

Evans, L.T. (1998). Feeding the Ten Billion – Plants and Population Growth. Cambridge University Press. Paperback, 247 pages. 0-521-64685-5.
Kenrick, Paul & Crane, Peter R. (1997). The Origin and Early Diversification of Land Plants: A Cladistic Study. Washington, D.C.: Smithsonian Institution Press. 1-56098-730-8.
Raven, Peter H.; Evert, Ray F.; & Eichhorn, Susan E. (2005). Biology of Plants (7th ed.). New York: W.H. Freeman and Company. 0-7167-1007-2.
Taylor, Thomas N. & Taylor, Edith L. (1993). The Biology and Evolution of Fossil Plants. Englewood Cliffs, NJ: Prentice Hall. 0-13-651589-4.
Trewavas A (2003). "Aspects of Plant Intelligence". Annals of Botany. 92 (1): 1-20. doi:10.1093/aob/mcg101. PMC 4243628 . PMID 12740212. 
Tür tahminleri ve sayıları

International Union for Conservation of Nature and Natural Resources (IUCN) Species Survival Commission (2004). IUCN Red List The IUCN Red List of Threatened Species 27 Haziran 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
Prance G.T. (2001). "Discovering the Plant World". Taxon. 50 (2, Golden Jubilee Part 4): 345-359. doi:10.2307/1223885. JSTOR 1223885. 

Jones, T.M.; Reid, C.S.; Urbatsch, L.E. "Visual study of divisional Plantae". 13 Nisan 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi17 Şubat 2022.  (requires Microsoft Silverlight)
Chaw, S.-M.;  ve diğerleri. (1997). "Molecular Phylogeny of Extant Gymnosperms and Seed Plant Evolution: Analysis of Nuclear 18s rRNA Sequences" (PDF). Mol. Biol. Evol. 14 (1): 56-68. doi:10.1093/oxfordjournals.molbev.a025702 . PMID 9000754. 24 Ocak 2005 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi. 
Index Nominum Algarum 23 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Interactive Cronquist classification
Plant Resources of Tropical Africa
Tree of Life 30 Haziran 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Botanik ve vejetasyon veritabanları
African Plants Initiative database 17 Şubat 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Australia 29 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Chilean plants at Chilebosque 1 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
e-Floras (Flora of China, Flora of North America and others) 5 Kasım 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Flora Europaea 11 Nisan 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Flora of Central Europe 12 Eylül 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Almanca)
Flora of North America 28 Ekim 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
List of Japanese Wild Plants Online 27 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Meet the Plants-National Tropical Botanical Garden
Lady Bird Johnson Wildflower Center – Native Plant Information Network at University of Texas, Austin 17 Şubat 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Plant List 23 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
United States Department of Agriculture 5 Mayıs 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. not limited to continental US species

Biyofiziksel bir ortam, bir organizmanın veya popülasyonun biyotik ve abiyotik bir çevresidir ve sonuç olarak hayatta kalma, gelişme ve evrimini etkileyen faktörleri içerir. Biyofiziksel bir ortam, mikroskopikten küresel boyutta ölçeğe göre değişebilir. Ayrıca özelliklerine göre alt bölümlere ayrılabilir. Örnekler arasında deniz çevresi, atmosferik çevre ve karasal çevre sayılabilir. Her canlı organizmanın kendi ortamı olduğu göz önüne alındığında, biyofiziksel ortamların sayısı sınırsızdır.
Çevre terimi, insanlıkla ilgili tekil küresel bir çevreyi veya Çevre ve Kültür Değerlerini Koruma ve Tanıtma Vakfı gibi yerel bir biyofiziksel ortamı ifade edebilir. 

Biyofizik
Koruma konuları listesi
Çevre sorunları listesi

 Wikimedia Commons'ta biyofiziksel çevre ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Biyokütle, yaşayan ya da yakın zamanda yaşamış canlılardan elde edilen fosilleşmemiş tüm biyolojik malzemenin genel adıdır. Biyokütle, bir enerji kaynağıdır ve endüstriyel anlamda biyokütle, bu biyolojik maddelerden yakıt elde edilmesi ya da diğer endüstriyel amaçlarla kullanılması ile ilgilidir. Yaygın olarak, biyoyakıt elde etmek amacı ile yetiştirilen bitkiler ile lif, ısı ve kimyasal elde etmek üzere kullanılan hayvansal ve bitkisel ürünleri ifade eder. Biyokütleler, bir yakıt olarak yakılabilen organik atıkları da içerir. Buna karşın, fosilleşmiş ve coğrafi etkilerle değişikliğe uğramış, kömür, petrol gibi organik maddeleri içermez. Genellikle kuru ağırlıkları ile ölçülürler.
Biyoyakıtlar, biyoetanol, biyobütanol, biyodizel ve biyogazlarla ilgilidir.
Biyokütle elde etmek üzere, şeker kamışı, şeker pancarı, mısır, dallı darı, papatya, keten tohumu, ayçiçeği, kolza, soya fasulyesi gibi pek çok değişik bitki yetiştirilebilir. Petrol bağımlılığı azaltma ve küresel ısınma ile mücadelede yenilenebilir yakıtların artan önemi nedeniyle biyokütle üretimi büyüyen bir endüstri haline gelmiştir.
Biyokütleler de, petrol ve kömür gibi, güneş enerjisinin depolanmış halidirler. Bitkiler güneş enerjisini fotosentez aracılığıyla tutarlar.
Biyoyakıtların içerisindeki karbon, bitkilerin havadaki karbondioksiti parçalaması sonucu elde edildiği için, biyoyakıtların yakılması, dünya atmosferinde net karbondioksit artışına neden olmaz. Bu nedenle, pek çok insan, atmosferdeki karbondioksit miktarının artışına engel olabilmek için, fosil yakıtlar yerine biyoyakıtların kullanılması gerektiği görüşünü savunmaktadırlar.
Biyoyakıtlar, enerji dışında yapı malzemesi, geri dönüşümlü kâğıt ve plastik üretiminde de kullanılırlar. İnsan eliyle biyokütle üretimi ve tüketimi aşağıdaki gibidir. 

R.H., Whittaker - G. E., Likens (1975). Primary Productivity of the Biosphere. Berlin. ss. 305-328. ISBN 0-387-07083-4. 

Biyoyakıt

Biyokütle Enerji Sistemleri ve Teknolojileri Merkezi (BESTMER) 8 Kasım 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Yenilenebilir Enerji Kaynakları - Biyogaz ve Biyokütle28 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Doç. Dr. A. Ergin DUYGU'nun Modern Biyokütle Enerjisi konulu sunumu
Biyokütle Enerjisi ve Biyogaz 10 Nisan 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Biyokütle Enerjisi

Biyolog, biyoloji alanında araştırma yapan bir bilim insanıdır. Biyologlar, ister tek bir hücre, ister çok hücreli bir organizma ya da etkileşim halindeki popülasyonlardan oluşan bir komünite olsun, Dünya üzerindeki yaşamı incelemekle ilgilenirler. Genellikle biyolojinin belirli bir dalında (örneğin, moleküler biyoloji, zooloji ve evrimsel biyoloji) uzmanlaşırlar ve belirli bir araştırma odağına sahiptirler (örneğin, sıtma veya kanser üzerine çalışmak).
Temel araştırmalarla ilgilenen biyologların amacı doğal dünya hakkındaki bilgileri ilerletmektir. Araştırmalarını, hipotezleri test etmek için ampirik bir yöntem olan bilimsel yöntemi kullanarak yürütürler. Keşifleri, insanlar için tıbbi açıdan faydalı ürünler geliştirmeyi amaçlayan biyoteknoloji gibi bazı özel amaçlara yönelik uygulamalara sahip olabilir.
Modern zamanlarda, çoğu biyolog lisans derecesi gibi bir veya daha fazla akademik derecenin yanı sıra yüksek lisans veya doktora gibi ileri bir dereceye sahiptir. Diğer bilim insanları gibi biyologlar da akademi, kar amacı gütmeyen kuruluşlar, özel sektör veya devlet gibi ekonominin farklı sektörlerinde çalışabilirler.

Biyolojinin kurucusu Francesco Redi, tüm zamanların en büyük biyologlarından biri olarak kabul edilmektedir. İngiliz doğa filozofu Robert Hooke, bitki yapısının bal peteği hücrelerine benzerliğini öne sürerek hücre terimini icat etmiştir.
Charles Darwin ve Alfred Wallace, Darwin'in 1859 yılında yayınlanan Türlerin Kökeni adlı kitabında ayrıntılı olarak açıklanan doğal seçilim yoluyla evrim teorisini bağımsız olarak formüle etmişlerdir. Bu kitapta Darwin, insanlar da dahil olmak üzere tüm canlıların özelliklerinin, uzun zaman dilimleri boyunca farklılaşmaya yol açan birikmiş değişikliklerle doğal soy süreçleri tarafından şekillendirildiğini öne sürmüştür. Evrim teorisi bugünkü haliyle biyolojinin neredeyse tüm alanlarını etkilemektedir. Gregor Mendel, 1866 yılında modern genetiğin temelini oluşturan kalıtım ilkelerini ayrı bir şekilde formüle etmiştir.
1953 yılında James D. Watson ve Francis Crick, Maurice Wilkins ve Rosalind Franklin'in çalışmalarına dayanarak, yaşamın tüm formlarını ifade eden genetik materyal olan DNA'nın temel yapısını tanımladılar ve DNA'nın yapısının bir çift sarmal olduğunu öne sürdüler.
Ian Wilmut, 1996 yılında Dolly adında Finlandiyalı bir Dorset kuzusundaki yetişkin bir somatik hücreden ilk kez bir memeli klonlayan araştırma grubuna liderlik etmiştir.

Biyoloji lisans eğitimi tipik olarak moleküler ve hücresel biyoloji, gelişim, ekoloji, genetik, mikrobiyoloji, anatomi, fizyoloji, botanik ve zooloji alanlarında dersler gerektirir. Ek gereksinimler arasında fizik, kimya (genel, organik ve biyokimya), kalkülüs ve istatistik yer alabilir.
Araştırma odaklı bir kariyer hedefleyen öğrenciler genellikle yüksek lisans veya doktora (örn. PhD) gibi bir lisansüstü derecesi alırlar ve bu sayede 1800'lerden beri var olan çıraklık modeline dayalı olarak bir araştırma şefinden eğitim alırlar. Bu lisansüstü programlardaki öğrenciler genellikle biyolojinin belirli bir alt disiplininde uzmanlık eğitimi alırlar.

Temel araştırmalarda çalışan biyologlar, evrim, biyokimya, moleküler biyoloji, sinirbilim ve hücre biyolojisi gibi konular da dahil olmak üzere yaşam hakkındaki insan bilgisini ilerletmek için teoriler formüle eder ve deneyler tasarlarlar.
Biyologlar genellikle hayvanları, bitkileri, mikroorganizmaları veya biyomolekülleri içeren laboratuvar deneyleri yaparlar. Ancak biyolojik araştırmaların küçük bir kısmı da laboratuvar dışında gerçekleşir ve deneyden ziyade doğal gözlemi içerebilir. Örneğin, bir botanikçi belirli bir ortamda bulunan bitki türlerini araştırabilirken, bir ekolog bir orman alanının yangından sonra nasıl toparlandığını inceleyebilir.
Uygulamalı araştırmalarda çalışan biyologlar, temel araştırmalardan elde ettikleri başarıları belirli alanlardaki veya uygulamalardaki bilgileri ilerletmek için kullanırlar. Örneğin, bu uygulamalı araştırma yeni farmasötik ilaçlar, tedaviler ve tıbbi tanı testleri geliştirmek için kullanılabilir. Özel sektörde uygulamalı araştırma ve ürün geliştirme yapan biyolojik bilimcilerin, araştırma planlarını veya sonuçlarını, fikirlerini veto etme veya onaylama konumunda olan bilim adamı olmayan kişilere açıklamaları gerekebilir. Bu bilim insanları çalışmalarının ticari etkilerini göz önünde bulundurmalıdır.
Genetik ve organik moleküller konusundaki hızlı gelişmeler, biyoteknoloji alanındaki büyümeyi teşvik ederek biyoloji bilimcilerinin çalıştığı endüstrileri dönüştürdü. Biyoloji bilimcileri artık hayvanların ve bitkilerin genetik materyallerini manipüle ederek organizmaları (insanlar dahil) daha üretken veya hastalıklara karşı dirençli hale getirmeye çalışabiliyorlar. DNA'nın yeniden birleştirilmesi gibi biyoteknolojik süreçler üzerine yapılan temel ve uygulamalı araştırmalar, insan insülini ve büyüme hormonu gibi önemli maddelerin üretilmesini sağlamıştır. Daha önce büyük miktarlarda bulunmayan birçok başka madde de artık biyoteknolojik yollarla üretilmektedir. Bu maddelerden bazıları hastalıkların tedavisinde faydalıdır.
Çeşitli genom (ilişkili genleriyle birlikte kromozomlar) projeleri üzerinde çalışanlar genleri izole etmekte ve işlevlerini belirlemektedir. Bu çalışma, orak hücre anemisi gibi belirli hastalıklarla ve kalıtsal sağlık riskleriyle ilişkili genlerin keşfedilmesine yol açmaya devam etmektedir. Biyoteknolojideki gelişmeler, biyolojinin hemen hemen tüm alanlarında araştırma fırsatları yaratmış ve tıp, tarım ve çevresel iyileştirme gibi alanlarda ticari uygulamalar getirmiştir.

Son gelişmeler bazı geleneksel sınıflandırmaları bulanıklaştırmış olsa da biyoloji bilimcilerinin çoğu belirli bir organizma türü veya belirli bir faaliyet üzerinde çalışma konusunda uzmanlaşmıştır.

Genetikçiler; genetik, gen bilimi, kalıtım ve organizmaların çeşitliliği üzerine çalışırlar.
Nörobilimciler sinir sistemini inceler.
Gelişim biyologları organizmaların gelişim ve büyüme sürecini inceler
Biyokimyacılar canlıların kimyasal bileşimini incelerler. Metabolizma, üreme ve büyüme ile ilgili karmaşık kimyasal kombinasyonları ve reaksiyonları analiz ederler.
Moleküler biyologlar biyomoleküller arasındaki biyolojik aktiviteyi incelerler.
Mikrobiyologlar; bakteri, yosun veya mantar gibi mikroskobik organizmaların büyümesini ve özelliklerini araştırır.
Fizyologlar, normal ve anormal koşullar altında, tüm organizmada ve hücresel veya moleküler düzeyde bitki ve hayvanların yaşam fonksiyonlarını inceler. Fizyologlar genellikle büyüme, üreme, fotosentez, solunum veya hareket gibi işlevlerde veya organizmanın belirli bir bölgesinin veya sisteminin fizyolojisinde uzmanlaşırlar.
Biyofizikçiler, biyolojik soruları yanıtlamak için geleneksel olarak fizikte kullanılan deneysel yöntemleri kullanırlar.
Hesaplamalı biyologlar, biyolojik sorunları ele almak için bilgisayar bilimi, uygulamalı matematik ve istatistik tekniklerini uygularlar. Ana odak noktası matematiksel modelleme ve hesaplamalı simülasyon tekniklerinin geliştirilmesidir. Bu sayede bilimsel araştırma konularını teorik ve deneysel sorularıyla birlikte laboratuvar olmadan ele alırlar.
Zoologlar ve vahşi yaşam biyologları hayvanları ve vahşi yaşamı - kökenleri, davranışları, hastalıkları ve yaşam süreçleri - inceler. Bazıları canlı hayvanlarla kontrollü veya doğal ortamlarda deneyler yaparken diğerleri yapılarını incelemek için ölü hayvanları inceler. Zoologlar ve vahşi yaşam biyologları ayrıca kara ve su alanlarının mevcut ve potansiyel kullanımlarının çevresel etkilerini belirlemek için biyolojik verileri toplayabilir ve analiz edebilirler. Zoologlar genellikle çalıştıkları hayvan grubuyla tanımlanırlar. Örneğin, ornitologlar kuşları, mammaloglar memelileri, herpetologlar sürüngenleri ve amfibileri, ihtiyologlar balıkları, knidariyologlar denizanalarını ve entomologlar böcekleri inceler.
Botanikçiler bitkileri ve çevrelerini inceler. Bazıları algler, likenler, kara yosunları, eğrelti otları, kozalaklı ağaçlar ve çiçekli bitkiler dahil olmak üzere bitki yaşamının tüm yönlerini inceler; diğerleri bitkilerin tanımlanması ve sınıflandırılması, bitki parçalarının yapısı ve işlevi, bitki süreçlerinin biyokimyası, bitki hastalıklarının nedenleri ve tedavileri, bitkilerin diğer organizmalar ve çevre ile etkileşimi, bitkilerin jeolojik kayıtları ve evrimleri gibi alanlarda uzmanlaşmıştır. Mikologlar, bitkilerden ayrı bir alem olan maya, küf ve şapkalı mantar gibi mantarları inceler.
Su biyologları suda yaşayan mikroorganizmaları, bitkileri ve hayvanları inceler. Deniz biyologları tuzlu su organizmalarını, limnologlar ise tatlı su organizmalarını inceler. Deniz biyolojisi çalışmalarının çoğu, canlı hücrelerin içinde gerçekleşen biyokimyasal süreçlerin incelenmesi olan moleküler biyoloji üzerine odaklanmaktadır. Deniz biyolojisi, okyanusların ve okyanus tabanının biyolojik, kimyasal, jeolojik ve fiziksel özelliklerini inceleyen oşinografinin bir dalıdır.
Ekologlar organizmalar arasındaki ve organizmalar ile çevreleri arasındaki ilişkileri araştırarak nüfus büyüklüğü, kirleticiler, yağış, sıcaklık ve rakımın etkilerini incelerler. Ekologlar, çeşitli bilimsel disiplinlerin bilgilerini kullanarak hava, gıda, toprak ve su kalitesine ilişkin verileri toplayabilir, inceleyebilir ve raporlayabilir.
Evrimsel biyologlar, tek bir ortak atadan başlayarak Dünya üzerindeki yaşam çeşitliliğini üreten evrimsel süreçleri araştırırlar. Bu süreçler doğal seçilim, ortak soy ve türleşmeyi içerir.

Biyologlar genellikle düzenli saatlerde çalışırlar ancak daha uzun saatler de nadir değildir. Araştırmacıların, araştırmalarının niteliğine bağlı olarak laboratuvarlarda veya diğer yerlerde (özellikle sahadayken) tuhaf saatlerde çalışmaları gerekebilir.
Birçok biyolog, araştırmalarını finanse etmek için hibe parasına bağımlıdır. Yeni veya genişletilmiş fon arayışı için teklif hazırlarken son teslim tarihlerine uyma ve katı hibe yazma şartnamelerine uyma baskısı altında olabilirler.
Deniz biyologları çeşitli çalışma koşullarıyla karşılaşır

Bu madde kayda değer biyologların listesidir. Zoologlar, botanikçiler, ornitologlar, malakologlar, doğa bilimciler ve diğer uzmanlıkları da içermektedir. 

Humayun Abdulali (1914–2001), Hint ornitolog
Arthur Loveridge (1891–1980) İngiliz biyolog ve herpetolog
Aziz Ab'Sáber (1924–2012), Brezilyalı coğrafyacı, jeolog ve çevre bilimci
Erik Acharius (1757–1819), İsveçli botanikçi
Johann Friedrich Adam (18. yy–1806), Rus botanikçi
Arthur Adams (1820–1878), İngiliz hekim ve doğa bilimci
Henry Adams (1813–1877), İngiliz doğa bilimci ve konkolog
William Aiton (1731–1793), İskoç botanikçi (botanikteki kısaltma: Aiton)
Michel Adanson (1727–1806), Fransız doğa bilimci (botanikteki kısaltma: Adans.)
Edgar Douglas Adrian (1889–1977), Britanyalı elektrofizyolog, nöron araştırmaları için 1932 Nobel Fizyoloji ve Tıp Ödülü ile ödüllendirilmiştir
Adam Afzelius (1750–1837), İsveçli botanikçi
Carl Adolph Agardh (1785–1859), İsveçli botanikçi
Jacob Georg Agardh (1813–1901), İsveçli botanikçi
Louis Agassiz (1807–1873), İsviçreli zoolog
Alexander Agassiz (1835–1910), Amerikalı zoolog, Louis Agassiz'in oğlu
Nikolaus Ager (1568–1634), Fransız botanikçi
Pedro Alberch i Vié (1954–1998), İspanyol doğa bilimci
Bruce Alberts (1938), Amerikalı biyokimyager, ABD Bilimler Akademisi'nin eski başkanı
Boyd Alexander (1873–1910), İngiliz ornitolog
Horace Alexander (1889–1989), İngiliz ornitolog
Richard D. Alexander (1930), Amerikalı evrimsel biyolog
Wilfred Backhouse Alexander (1885–1965), İngiliz ornitolog
Alfred William Alcock (1859–1933), Britanyalı doğa bilimci
Salim Ali (1896–1987), Hint ornitolog
Frédéric-Louis Allamand (1736– after1803), İsviçreli botanikçi (botanikteki kısaltma: F.Allam.)
Warder Clyde Allee (1885–1955), Amerikalı zoolog ve çevre bilimci, Allee etkisini tanımlamıştır
Joel Asaph Allen (1838–1921), Amerikalı; kuşlar, memeliler
George James Allman (1812–1898), Britanyalı doğa bilimci
Prospero Alpini (1553–1617), İtalyan botanikçi
Sidney Altman (1939), Kanadalı doğumlu moleküler biyolog, RNA üzerine çalışması için 1989 Nobel Kimya Ödülü ile ödüllendirilmiştir
Bruce Ames (1928), Amerikalı biyokimyager, Ames testini icat etmiştir
José Alberto de Oliveira Anchieta (1832–1897), Portekizli doğa bilimci
George Fransız Angas (1822–1886), İngiliz kâşif, doğa bilimci, konkolog ve ressam
Jakob Johan Adolf Appellöf (1857–1921), İsveçli deniz zoologu
Aristoteles (MÖ 384–MÖ 322), Yunan filozof
Peter Artedi (1705–1735), İsveçli doğa bilimci
Gilbert Ashwell (1916–2014), Amerikalı biyokimyager, hücre reseptörü çalışmalarında öncü
Jean Baptiste Audebert (1759–1800), Fransız doğa bilimci
Jean Victoire Audouin (1797–1841), Fransız zoolog
John James Audubon (1786–1851), Amerikalı ornitolog
Charlotte Auerbach (1899–1994), Alman genetikçi, mutagenez disiplininin kurucusu
Richard Axel (1946), Nobel ödüllü fizyolog
Julius Axelrod (1912–2004), Amerikalı biyokimyager, katekolamin nörotransmitter araştırmaları için 1970 Nobel Fizyoloji ve Tıp Ödülü ile ödüllendirilmiştir
William Orville Ayres (1817–1887), Amerikalı hekim ve balık bilimci
Félix de Azara (1746–1811), İspanyol doğa bilimci

Churchill Babington (1831–1881), Britanyalı arkeolog ve konçolojist (yumuşakçaların kabuklarını araştıran bilim dalı)
John Bachman (1790–1874), Amerikalı doğabilimci
Curt Backeberg (1894–1966), Alman botanikçi (Botanik kısaltması: Backeb.)
Karl Ernst von Baer (1792–1876), embriyolog
Liberty Hyde Bailey (1858–1954), Amerikalı botanikçi (Botanik kısaltması: L.H.Bailey)
Spencer Fullerton Baird (1823–1887), Kuşlar ve memeliler
John Hutton Balfour (1808–1884), İskoçyalı botanikçi (Botanik kısaltması: Balf.)
David Baltimore (1938), Fizyoloji ve Tıp Alanında 1975 Nobel Ödülü
Joseph Banks (1743–1820), biyolog, botanikçi (Botanik kısaltması: Banks)
Robert Bárány (1876–1936), Avusturyalı fizisyen, vestibüler sistem (kulak ve duyma sistemi) üzerine yaptığı araştırmalarla Fizyoloji ve Tıp Alanında 1914 Nobel Ödülü almıştır.
Benjamin Smith Barton (1766–1815), Amerikalı botanikçi (Botanik kısaltması: Barton)
John Bartram (1699–1777), Amerikalı botanikçi (Botanik kısaltması: Bartram)
William Bartram (1739–1823), Amerikalı doğa bilimci (Botanik kısaltması: W.Bartram)
Anton de Bary (1831–1888), cerrah, botanikçi, mikrobiyolog
Henry Walter Bates (1825–1892), İngiliz doğa bilimci
Patrick Bateson (1938), İngiliz biyolog ve yazar, Londra Zooloji Topluluğu başkanı
August Johann Georg Karl Batsch (1762–1802), Alman botanikçi, mikolog
Nicolas Baudin (1754–1803), Fransız botanikçi
Gaspard Bauhin (1560–1624), İsviçreli botanikçi, Linnaeus tarafından kullanılan ikili isimlendirmeyi taksonomiye tanıtmıştır, (Botanik kısaltması: C.Bauhin)
Johann Matthäus Bechstein (1757–1822), Alman doğa bilimci (Botanik kısaltması: Bechst.)
Rollo Beck (1870–1950), Amerikalı ornitolog
Charles William Beebe (1877–1962), Biyolog
Martinus Beijerinck (1851–1931), Hollandalı mikrobiyolog ve botanikçi, virüsleri keşfetmiştir
Thomas Bell (1792–1880), İngiliz doğa bilimci
David Bellamy (1933), İngiliz botanikçi
Edward Turner Bennett (1797–1836), İngiliz zoolog
George Bentham (1800–1884), İngiliz botanikçi (Botanik kısaltması: Benth.)
Robert Bentley (1821–1893), İngiliz botanikçi (Botanik kısaltması: Bentley)
Jacques Benveniste (1935–2004), Fransız immunolog
Wilson Teixeira Beraldo (1917–1998), Brezilyalı hekim ve fizyolog, bradikinini keşfeden iki kişiden birisidir
Hans Berger (1873–1941), Alman nörobilimci, Elektroensefalografiyi bulan kişilerden birisidir
Carl Bergmann (1814–1865), Alman anatomici, fizyolog ve biyolog, Bergmann kuralını geliştirmiştir
Rudolph Bergh (1824–1909), Danimarkalı hekim ve zoolog
Claude Bernard (1813–1878), Fransız fizyolog ve homeostasis konseptinin babası
Samuel Stillman Berry (1887–1984), Amerikalı deniz zooloğu
Thomas Bewick (1753–1828), İngiliz ornitolog
Colin Bibby (1948–2004), İngiliz ornitolog
Gabriel Bibron (1806–1848), Fransız zoolog
Johannes Abraham Bierens de Haan (1883–1953), Hollandalı biyolog ve etolog
Ann Bishop (1899–1990), İngiliz biyolog
Biswamoy Biswas (1923–1994), Hint ornitolog

Liz Blackburn (1948), Australian/US Nobel Prize–winning researcher in the field of telomeres and the "telomerase" enzyme
John Blackwall (1790–1881), Britanyalı entomolog
Henri Marie Ducrotay de Blainville (1777–1850), Fransız zoolog
Albert Francis Blakeslee (1874–1954), Amerikalı botanikçi, best known for research on Jimsonweed and the sexuality of fungi
Thomas Blakiston (1832–1891), İngiliz doğa bilimci
William Thomas Blanford (1832–1905), İngiliz doğa bilimci
Pieter Bleeker (1819–1878), Hollandalı ichthyologist
Günter Blobel (1936), Alman Nobel Prize-winning biyolog who discovered that newly synthesized proteins contain "address tags" which direct them to the proper location within the cell.
Steven Block (1952), Amerikalı biophysicist who measured the mechanical properties of single bio-molecules
Carl Ludwig Blume (1789–1862), Alman-Hollandalı botanikçi (abbr. in botany: Blume)
Johann Friedrich Blumenbach (1752–1840), Alman physiologist and anthropologist
Edward Blyth (1810–1873), İngiliz zoolog
José Vicente Barbosa du Bocage (1823–1907), Portuguese zoolog
Pieter Boddaert (1730–1795 or 1796), doğabilimci
Charles Lucien Bonaparte (1803–1857), Fransız doğabilimci
James Bond (1900–1989), Amerikalı ornitolog
Franco Andrea Bonelli (1784–1830), İtalyan ornitolog
August Gustav Heinrich von Bongard (1786–1839), Alman botanikçi
Charles Bonnet (1720–1793), Swiss doğabilimci
Aimé Bonpland (1773–1858), Fransız botanikçi (abbr. in botany: Bonpl.)
Jules Bordet (1870–1961), Belçikalı immunologist and microbiyolog, winner of the 1919 Nobel Prize in Physiology or Medicine for his discovery of the complement system in the immune system
Antonina Georgievna Borissova (1903–1970), Rus botanikçi
Norman Borlaug (1914), Amerikalı agricultural scientist, humanitarian, Nobel laureate, and the father of the Green Revolution
Louis Augustin Guillaume Bosc (1759–1828), Fransız zoolog
George Albert Boulenger (1858–1937), Belçikalı zoolog
Jules Bourcier (1797–1873), Fransız doğabilimci
Johann Friedrich von Brandt (1802–1879), Alman doğabilimci (abbr. in botany: Brandt)
Sara Branham Matthews (1888–1962), Amerikalı microbiyolog
Christian Ludwig Brehm (1787–1864), Alman ornitolog
Alfred Brehm (1829–1884), Alman zoolog
Sydney Brenner (1927), Britanyalı molecular biyolog, winner of the 2002 Nobel Prize in Physiology or Medicine
Thomas Mayo Brewer (1814–1880), Amerikalı doğabilimci
William Brewster (1851–1919), Amerikalı ornitolog
Mathurin Jacques Brisson (1723–1806), Fransız zoolog
Nathaniel Lord Britton (1859–1934), Amerikalı botanikçi (abbr. in botany: Britton)
Thomas D. Brock (1926), Amerikalı biyolog, discoverer of hyperthermophiles
Adolphe Théodore Brongniart (1801–1876), Fransız botanikçi (abbr. in botany: Brongn.)
Robert Broom (1866–1951), South African paleontologist
James H. Brown, Amerikalı ecologist
Robert Brown (1773–1858), botanikçi (abbr. in botany: R.Br.)
David Bruce (1855–1931), İskoç pathologist and microbiyolog
Jean Guillaume Bruguière (1750–1798), Fransız doğabilimci
Morten Thrane Brünnich (1737–1827), Danimarkalı zoolog
Francis Buchanan-Hamilton (1762–1829), İskoç zoolog and botanikçi
Stephen L. Buchmann, co-author of The Forgotten Pollinators
Linda B. Buck (1947), Amerikalı physiologist and Nobel prize winner
Samuel Botsford Buckley (1809–1884), Amerikalı doğabilimci (abbr. in botany: Buckley)
Buffon (1707–1788), Fransız doğabilimci (abbr. in botany: Buffon)
William Bullock (1773–1849), İngiliz doğa bilimci
Walter Buller (1838–1906), Yeni Zelandalı doğabilimci
James Bulwer (1794–1879), İngiliz doğa bilimci  and conchologist
Alexander von Bunge (1803–1890), Alman-Rus zoolog
Luther Burbank (1849–1926), Amerikalı horticulturalist
Hermann Burmeister (1807–1892), Alman zoolog
Carlos Bustamante (1951), Amerikalı biophysicist, discovered "molecular tweezers" to manipulate DNA
Ernesto Bustamante (1950), Peruvian biochemist, specialist in mitochondria. Currently works on DNA paternity testing

Jean Cabanis (1816–1906), A

Biyoloji tarihinde antik çağlardan günümüze yaşayan dünyanın incelenmesi ele alınmaktadır. Her ne kadar biyoloji kavramı belirli bir bilimsel alan olarak 19. yüzyılda ortaya çıkmış olsa da biyoloji bilimleri ayurveda, Antik Mısır tıbbı ve Greko-Romen dünyada Aristoteles ile Galen'in çalışmalarına kadar uzanan tıb tarihine ve doğa tarihine dayanmaktadır. Antik çağlarda ortaya çıkan bu çalışmalar Orta Çağ'da İbni Sina gibi müslüman bilimadamları ve doktorlar tarafından ilerletilmiştir. Avrupa Rönesans döneminde ve modern çağın başlarında ampirizme yeniden duyulan bir ilgi ve birçok yeni organizmanın keşfiyle birlikte biyolojik düşünce alanında bir devrim ortaya çıkmıştır. Bu dönemde öne çıkanlar arasında fizyoloji alanında deneysel çalışmalar ve çok dikkatli gözlemler yapmış olan Vesalius ile Harvey; fosilleri ve yaşam çeşitliliğini sınıflandırmaya başlayan ve organizmaların gelişmeleri ile davranışlarını izleyen Linnaeus ile Buffon gibi doğa bilimcileri sayılabilir. Mikroskobun bulunması ile daha önceden bilinmeyen mikroorganizmaların dünyası ortaya çıkmış ve hücre teorisinin ilk çalışmaları başlamıştır. Özellikle mekanik felsefenin çıkışına karşı doğal teolojinin giderek artan önemi doğa tarihi üzerine yapılan çalışmaların gelişmesine cesaret vermiştir.
Botanik ve zooloji 18 ve 19. yüzyıllarda giderek daha profesyonel bilim dalları hâline gelmiştir. Lavoisier ve diğer fizikçiler canlı ve cansız dünyaları fizik ve kimya ile birleştirmeye başlamıştır. Alexander von Humboldt gibi kâşif - doğa bilimcileri organizmaların kendi aralarında ve çevre ile olan ilişkilerini ve bu ilişkilerin coğrafyaya olan bağlılıklarını incelemeye başlamış ve biyocoğrafya, ekoloji ve etolojinin temelleri atılmıştır. Doğa bilimcileri özcülüğü reddetmeye, soy tükenmesinin ve türlerin mutasyonun önemini kavramaya başlamışlardır. Hücre teorisi yaşamın temeli üzerine yeni perspektifler getirmiştir. Bu gelişmeler ve embriyoloji ile paleontolojinin getirdiği sonuçlar ışığında Charles Darwin'in doğal seleksiyon ile evrim teorisi ortaya çıkmıştır. Canlı maddelerin cansız maddelerden kendiliğinden meydana geldiği teorisi 19. yüzyılın sonlarında artık kabul görmemeye başlamış, hastalık yapıcı mikrop teorisi yükselişe geçmiştir ama kalıtımın işleyişi hâla bir gizem olarak kalmıştır.
Mendel'in çalışmalarının 20. yüzyılın başlarında tekrar bulunması kısa sürede Thomas Hunt Morgan ve öğrencilerinin genetik bilimini geliştirmelerini sağlamıştır. 1930'lara gelindiğinde popülasyon genetiği ve doğal seleksiyon neo-Darwinci sentez olarak ortaya çıkmıştır. Özellikle Watson ve Crick DNA'nın yapısını önerdikten sonra yeni disiplinler hızlı bir gelişme kaydetmiştir. Merkezi dogmanın ortaya atılışından ve genetik kodun çözülmesinden sonra biyoloji organizmaların bütünüyle ve organizma gruplarıyla ilgilenen "organizma biyolojisi" ve hücre ve moleküler biyoloji olarak ayrılmıştır. Bu ayrım 20. yüzyılın sonlarına doğru organizma biyologlarının moleküler teknikler kullanması ile birlikte moleküler ve hücre biyologlarının da genlerin çevre ile ilişkilerini araştırması ve doğal organizma popülasyonlarının genetiği gibi tersine dönerek genomik ile proteomik gibi yeni alanlar ortaya çıkmıştır.

Biyoloji sözcüğü Yunanca yaşam anlamına gelen Yunanca: βίος (bios) sözcüğü ile Yunanca seçmek, toplamak anlamına gelen Yunanca: λέγειν (legein) fiilinden türetilen ve bilim anlamına gelen '-loji',ekinin birleşmesinden oluşmuştur. Günümüzdeki anlamıyla biyoloji sözcüğü birbirlerinden bağımsız olarak 1800 yılında Karl Friedrich Burdach, 1802 yılında Gottfried Reinhold Treviranus (Biologie oder Philosophie der lebenden Natur, 1802) ve Jean-Baptiste Lamarck (Hydrogéologie, 1802) tarafından kullanılmıştır.. Sözcüğün kendisi ise 1766 yılında yayımlanan Michael Christoph Hanov'un Philosophiae naturalis sive physicae dogmaticae: Geologia, biologia, phytologia generalis et dendrologia,adlı kitabının üçüncü cildinde geçer.
Hayvanlar ve bitkilerin incelenmesi için biyoloji,sözcüğünden önce başka terimler kullanılmıştır. Biyolojinin tanımla işlevi için doğa tarihi adı kullanılmıştır ama bu terimin içinde aynı zamanda mineraloji gibi biyoloji dışı alanlarda yer alıyordu. Orta Çağldan Rönesans'a kadar doğa tarihinin birleştirici ekseni scala naturae ya da Büyük Varlık Zinciri olarak tanımlanıyordu. Doğa felsefesi ve doğa teolojsi bitki ve hayvan yaşamının kavramsal ve metafizik temellerinin ötesine geçerek organizmaların neden var olduğu, davranışlarının temelinde ne yattığı konularıyla ilgileniyordu ve ayrıca günümüzde jeoloji, fizik, kimya ve astronomi dallarını da içinde barındırıyordu. Fizyoloji ve (botanik) farmakoloji tıp alanında inceleniyordu. Genel olarak biyoloji terimi kabul görmeden önce 18 ve 19. yüzyıllarda doğa tarihi ve doğa felsefesi terimlerinin yerine botanik, zooloji ve fosillerle ilgili olarak da jeoloji kullanılmaya başlandı. Günümüzde de "botanik" ve "zooloji" oldukça yaygın olarak kullanılmaktadır ama yanlarına mikoloji ve moleküler biyoloji gibi biyolojinin diğer altdalları da eklenmiştir.

İlk insanlar, hayatta kalabilmek için gerekli olan bitkiler ve hayvanlar hakkında sahip oldukları bilgileri nesilden nesle aktarmış olmalılar. Bu aktarılan bilgilerin arasında hayvan ve insan anatomisi ve göç dönemleri gibi hayvan davranışları hakkında olan bilgiler de yer almış olmalıdır. Yine de biyoloji bilgisi açısından ilk önemli dönüm noktası 10,000 yıl önce ortaya çıkan Neolitik Devrimdir. İnsanlar ilk defa bu dönemde tarım yapmak için bitkileriden yararlanmış ve yerleşik toplulukların yararlanması için ilk olarak hayvanlar evcilleştirilmiştir.
Mezopotamya, Antik Mısır, Hindistan altkıtası, Çin gibi eski kültürler birbirinden bağımsız ve karmaşık doğa felsefesi üzerine görüşler oluşturan Sushruta, Zhang Zhonjing gibi tanınmış cerrahlar ve doğa bilimleri ile ilgilenen kişiler ortaya çıkarmıştır. Ancak modern biyolojinin kökeni Antik Yunan felsefesinin seküler geleneğine dayandırılır.
Bilinen en eski tıp sistemlerinden biri olan Ayurveda Hint altkıtasında MÖ 1500 yıllarında, Hint kültürünün en eski dört kitabından biri olan Atharvaveda'dan kaynaklanmıştır. Dİğer antik tıp metinleri arasında Antik Mısırlılardan kalma Edwin Smith Papirüsü sayılabilir. Ayrıca bu metinde insan kalıntılarını koruma ve çürümesini engelleme için kullanılan mumyalama işleminin geliştirilmesinden de söz edilir. Antik Çin'de biyoloji konularının Çinli herbologların, doktorların, simyacıların ve filozofların eserleri arasında yer aldığı görülmektedir. Örneğin, son hedefi "hayat iksiri" olan Çin simyasının Taocu geleneği, sağlık üzerine verdiği önem nedeniyle yaşam bilimlerinin bir parçası olarak görülebilir. Klasik Çin tıbbı sistemi genellikle yin ve yang teorisi ile beş element çevresinde şekillenmiştir. Zhuangzi gibi Taocu filozoflar MÖ 4. yüzyılda evrim ile ilgili fikirler oluşturmuş, biyolojik türlerin değişmezliğini reddetmiş ve türlerin değişik çevrelere cevap verebilmek için değişik özellikler geliştirdiklerini öne sürmüştür.
Antik Hint Ayurveda geleneği Antik Yunanistan tıbbının dört mizaç kuramına benzeyen üç mizaç kavramını bağımsız olarak geliştirdi, ancak Ayurveda sisteminde ayrıca vücudun beş elementten ve yedi temel dokudan oluştuğu da yer almaktaydı. Ayurveda yazarları yaşayan nesneleri doğum yöntemlerine göre; rahimden, yumurtadan, ısı ve nemden ve tohumlardan olmak üzere dört kategoriye ayırdı ve fetüsün döllenmesi kavramını açıkladı. Aynı zamanda, insan diseksiyonu ve hayvanları canlı olarak kesme yöntemleri kullanmadan dahi cerrahi üzerine önemli ilerlemeler kaydettiler.Sushruta Samhita, MÖ 6. yüzyılda Sushruta tarafından yazıldığı öne sürülen İlk Ayurveda bilimsel eserlerinden biridir. İlk tıp metinlerinden biri sayılan bu eserde 700 tıbbî bitki, mineral kaynaklarla hazırlanan 64 ve hayvansal kaynaklardan hazırlanan 57 ilâç tanımlanır.

Sokrates öncesi düşünürler yaşam hakkında çok soru sordular ancak özellikle biyoloji ile ilgili çok az sistematik bilgi ürettiler. Yine de atomcuların yaşamı yalnızca fiziksel terimlerle açıklama çabaları biyoloji tarihi boyunca dönem dönem ortaya çıkmıştır. Ama Hipokrat ve takipçilerinin tıbbî teorilerinin, özellikle mizaç kuramının etkisi kalıcı olmuştur.
Düşünür Aristoteles Klasik Antik Çağın yaşayan dünya hakkında en nüfuzlu bilginiydi. Her ne kadar doğa felsefesi hakkındaki ilk eserleri spekülatif olsa da biyoloji hakkında verdiği daha sonraki eserlerinin çoğu ampirik kaynaklıydı ve biyolojik nedensellik ile yaşamın çeşitliliği üzerineydi. Özellikle çevresinde bulunan bitki ve hayvanların nitelikleri ve yaşam biçimleri hakkında sayısız doğa gözlemi yapmıştır ve kategorizasyona büyük önem vermiştir. Aristoteles 540 hayvan türünü sınıflandırmış ve en az 50'sini keserek incelemiştir. Entelektüel amaçların ve formel nedenin tüm doğal süreçleri yönlendirdiğine inanmıştır.
Aristoteles ve ondan sonra 18. yüzyıla kadar gelen tüm Batı âlimleri, yaratıkların bitkilerden insanlara, giderek artan bir mükemmeliyet skalasında (scala naturae ya da Büyük Varlık Zinciri) yer aldığına inanmıştır. Aristoteles'in Lykeion'daki halefi Theophrastus, botanik üzerine Bitkilerin Tarihi adında bir seri kitap yazmıştır ki antik çağların botanik üzerine en önemli katkısıdır. Theophrastus'un kullandığı terimlerin birçoğu, örneğin meyve için carpos ve tohum kanalı için pericarpion gibi günümüzde hâlâ kullanılmaktadır. Gaius Plinius Secundus da bitkiler ve doğa hakkındaki bilgisi nedeniyle tanınmıştır ve zoolojik tanımlamaları bir araya getirmiştir.
Helenistik dönemde Ptolemaios Hanedanı zamanının bazı âlimleri, özellikle Herophilos ve Erasistratos, Aristoteles'in fizyolojik çalışmalarına eklemeler yapmış ve deneysel diseksiyonlar yapmıştır. Claudius Galen tıp ve anatomi alanında en önemli otorite olmuştur. Her ne kadar Lucretius gibi birkaç antik atomcu, Aristoteles'in yaşamın tüm yönlerinin belirli bir tasarım ya da amacın sonucu olduğunu söyleyen teleolojik görüşlerine karşı çıkmışsa da teleoloji ve özellikle de hristiyanlığın yükselişinden sonra doğa teleolojisi 18 ve 19. 

Ekolojide biyolojik etkileşim, bir toplulukta birlikte yaşayan bir çift organizmanın birbirleri üzerindeki etkisidir. Aynı türden (tür içi etkileşimler) ya da farklı türlerden (türler arası etkileşimler) olabilirler. Bu etkiler kısa veya uzun vadeli olabilir, her ikisi de genellikle ilgili türlerin adaptasyonunu ve evrimini güçlü bir şekilde etkiler. Biyolojik etkileşimler, her iki taraf için de faydalı olan mutualizmden, her iki taraf için de zararlı olan rekabete kadar çeşitlilik gösterir. Etkileşimler, fiziksel temas kurulduğunda doğrudan veya paylaşılan kaynaklar, bölgeler, ekolojik hizmetler, metabolik atıklar, toksinler veya büyüme inhibitörleri gibi aracılar yoluyla dolaylı olabilir. Bu tür bir ilişki, her iki organizma üzerinde ilişkiden kaynaklanan bireysel etkilere dayanan net etki ile gösterilebilir.
Son zamanlarda yapılan bazı çalışmalar, habitat modifikasyonu ve mutualizm gibi tropik olmayan tür etkileşimlerinin besin ağı yapılarının önemli belirleyicileri olabileceğini öne sürmüştür. Ancak bu bulguların ekosistemler arasında genelleşip genelleşmediği ve trofik olmayan etkileşimlerin besin ağlarını rastgele mi yoksa belirli trofik seviyeleri veya işlevsel grupları mı etkilediği belirsizliğini korumaktadır.

Biyolojik etkileşimler daha önce az ya da çok bireysel olarak incelenmiş olsa da Edward Haskell (1949), daha sonra biyologlar tarafından "etkileşimler" olarak benimsenen bir "ortak eylemler" sınıflandırması önererek tematiğe bütünleştirici bir yaklaşım getirmiştir. Yakın ve uzun vadeli etkileşimler simbiyoz olarak tanımlanır; karşılıklı fayda sağlayan simbiyozlar mutualistik olarak adlandırılır.
Simbiyoz terimi, likenlerde olduğu gibi özellikle mutualizmi mi yoksa kendilerine fayda sağlayan parazitleri mi ifade etmesi gerektiği konusunda yüzyıllarca süren bir tartışmaya konu olmuştur. Bu tartışma, biyotik etkileşimler için biri zamana (uzun vadeli ve kısa vadeli etkileşimler), diğeri ise etkileşim gücünün büyüklüğüne (rekabet/mutualizm) veya stres gradyanı hipotezine ve Mutualizm Parazitizm Sürekliliğine göre bireysel zindeliğin etkisine dayanan iki farklı sınıflandırma yaratmıştır. Kızıl Kraliçe hipotezi, Kızıl Kral hipotezi veya Siyah Kraliçe hipotezi gibi evrimsel oyun teorileri, etkileşim gücüne dayalı bir sınıflandırmanın önemli olduğunu göstermiştir.

Yırtıcılık ve tozlaşma gibi kısa vadeli etkileşimler ekoloji ve evrimde son derece önemlidir. Bunlar tek bir etkileşimin süresi açısından kısa ömürlüdür: bir yırtıcı bir avı öldürür ve yer; bir tozlayıcı bir çiçekten diğerine polen aktarır; ancak her iki partnerin evrimi üzerindeki etkileri açısından son derece dayanıklıdırlar. Sonuç olarak, ortaklar birlikte evrimleşir.

Yırtıcılıkta bir organizma, yani avcı, başka bir organizmayı, yani avını öldürür ve yer. Yırtıcılar, görme, işitme veya koku alma gibi keskin duyulara sahip olarak avlanmaya adapte olmuş ve genellikle bu konuda oldukça uzmanlaşmışlardır. Hem omurgalı hem de omurgasız birçok yırtıcı hayvan, avlarını kavramak, öldürmek ve parçalamak için keskin pençelere veya çenelere sahiptir. Diğer adaptasyonlar arasında avlanma verimliliğini artıran gizlilik ve agresif mimikri yer alır. Yırtıcılığın av üzerinde güçlü bir seçici etkisi vardır ve bu da onların uyarı renkleri, alarm çağrıları ve diğer sinyaller, kamuflaj ve savunma dikenleri ve kimyasalları gibi antipredatör adaptasyonlar geliştirmelerine neden olur. Predasyon, en azından Kambriyen döneminden beri evrimin başlıca itici güçlerinden biri olmuştur.
Son birkaç on yılda mikrobiyologlar, başkalarını avlama yetenekleriyle hayatta kalan bir dizi büyüleyici mikrop keşfettiler. En iyi örneklerden bazıları Daptobacter (Campylobacterota), Bdellovibrio ve Vampirococcus cinslerinin üyeleridir.
Bdellovibrio'lar güçlü bir şekilde hareket eden aktif avcılardır ve duyarlı Gram-negatif bakteriyel av aramak için yüzerler. Böyle bir hücreyi algılayan bir bdellovibrio hücresi, av hücresiyle çarpışana kadar daha hızlı yüzer. Daha sonra avının dış zarında bir delik açar ve periplazmik boşluğa girer. Büyüdükçe, sonunda septalar oluşturan ve yavru bakteriler üreten uzun bir filament oluşturur. Av hücresinin parçalanması yeni bdellovibrio hücrelerini serbest bırakır. Bdellovibrios memeli hücrelerine saldırmaz ve Gram-negatif av bakterilerinin bdellovibrios'a karşı direnç kazandığı hiç görülmemiştir.
Bu durum, bu bakterilerin enfekte yaraları tedavi etmek için "probiyotik" olarak kullanılmasına yönelik ilgiyi artırmıştır. Bu henüz denenmemiş olsa da, antibiyotiğe dirençli patojenlerin artmasıyla birlikte bu tür tedavi biçimlerinin uygulanabilir alternatifler olarak düşünülebileceği tahmin edilebilir.

Tozlaşmada, böcekler (entomofil), bazı kuşlar (ornitofil) ve bazı yarasalar da dahil olmak üzere tozlaştırıcılar, polen veya nektar ödülü karşılığında erkek çiçek parçasından dişi çiçek parçasına polen aktararak döllenmeyi sağlarlar. Eşler jeolojik zaman boyunca birlikte evrimleşmiştir; böcekler ve çiçekli bitkiler söz konusu olduğunda, birlikte evrimleşme 100 milyon yıldan fazla bir süredir devam etmektedir. Böceklerle tozlaşan çiçekler, böcekleri çekmek, onları polen toplamaya ve bırakmaya yönlendirmek ve bu hizmet karşılığında onları ödüllendirmek için şekilli yapılar, parlak renkler, desenler, koku, nektar ve yapışkan polen ile uyarlanmıştır. Arılar gibi tozlayıcı böcekler çiçekleri renk, desen ve kokularına göre tespit etmeye, polen toplamaya ve taşımaya (örneğin arka ayaklarında polen sepetleri oluşturacak şekilde şekillendirilmiş kıllarla) ve nektar toplamaya ve işlemeye (bal arıları söz konusu olduğunda bal yapmaya ve depolamaya) adapte olmuşlardır. Etkileşimin her iki tarafındaki adaptasyonlar, diğer taraftaki adaptasyonlarla eşleşir ve tozlaşmadaki etkinliklerine göre doğal seçilim tarafından şekillendirilmiştir.

Tohum dağılımı, tohumların ana bitkiden uzağa hareketi, yayılması veya taşınmasıdır. Bitkiler sınırlı hareket kabiliyetine sahiptir ve propagüllerini taşımak için hem rüzgar gibi abiyotik vektörler hem de kuşlar gibi canlı (biyotik) vektörler dahil olmak üzere çeşitli dağılma vektörlerine güvenirler. Tohumlar tek tek ya da toplu olarak ana bitkiden uzağa dağılabileceği gibi hem zaman hem de mekan içinde de dağılabilir. Tohum dağılım şekilleri büyük ölçüde dağılım mekanizması tarafından belirlenir ve bunun bitki popülasyonlarının demografik ve genetik yapısının yanı sıra göç modelleri ve tür etkileşimleri üzerinde önemli etkileri vardır. Tohumun beş ana dağılma şekli vardır: yerçekimi, rüzgar, balistik, su ve hayvanlar tarafından. Bazı bitkiler serotinözdür ve tohumlarını yalnızca çevresel bir uyarıcıya yanıt olarak dağıtırlar. Dağılma, bir diasporun ana ana bitkiden ayrılmasını veya ayrılmasını içerir.

Altı olası simbiyoz türü mutualizm, komensalizm, parazitizm, nötralizm, amensalizm ve rekabettir. Bunlar, her bir ortağa sağladıkları fayda veya zararın derecesine göre ayırt edilir.

Mutualizm, iki veya daha fazla tür arasında, türlerin karşılıklı fayda sağladığı, örneğin taşıma kapasitesinin arttığı bir etkileşimdir. Bir tür içindeki benzer etkileşimler karşılıklı yardımlaşma olarak bilinir. Mutualizm, birlikteliğin yakınlığına göre sınıflandırılabilir; en yakın olanı simbiyozdur ve genellikle mutualizm ile karıştırılır. Etkileşime dahil olan türlerden biri veya her ikisi de zorunlu olabilir, yani diğer tür olmadan kısa veya uzun vadede hayatta kalamazlar. Mutualizm, tarihsel olarak yırtıcılık gibi diğer etkileşimlerden daha az ilgi görmüş olsa da ekolojide önemli bir konudur. Örnekler arasında temizlik simbiyozu, bağırsak florası, Müllerian mimikrisi ve baklagillerin kök nodüllerindeki bakteriler tarafından azot fiksasyonu yer almaktadır.

Kommensalizm bir organizmaya fayda sağlarken diğer organizmaya ne fayda ne de zarar verir. Bir organizma, ev sahibi organizmanın etkilenmediği başka bir organizma ile etkileşime girerek fayda sağladığında ortaya çıkar. Bir denizayısı ile birlikte yaşayan bir remora buna iyi bir örnektir. Remoralar denizayısının dışkısıyla beslenir. Remora denizayısının kaynaklarını tüketmediği için denizayısı bu etkileşimden etkilenmez.

Parazitlik, bir organizmanın, yani parazitin, başka bir organizmanın, yani konağın üzerinde veya içinde yaşayarak ona zarar verdiği ve yapısal olarak bu yaşam biçimine adapte olduğu türler arasındaki bir ilişkidir. Parazit ya konaktan beslenir ya da bağırsak parazitleri söz konusu olduğunda, onun besinlerinin bir kısmını tüketir.

Nötralizm (Eugene Odum tarafından ortaya atılan bir terimdir), etkileşime giren ancak birbirini etkilemeyen iki tür arasındaki ilişkiyi tanımlar. Gerçek nötralizm örneklerini kanıtlamak neredeyse imkansızdır; terim pratikte etkileşimlerin ihmal edilebilir veya önemsiz olduğu durumları tanımlamak için kullanılır.

Amensalizm (Haskell tarafından ortaya atılan bir terim), bir organizmanın başka bir organizmaya herhangi bir maliyet veya fayda elde etmeden zarar verdiği bir etkileşimdir. Amensalizm, bir organizmanın başka bir organizma üzerindeki olumsuz etkisini tanımlar. Bu, bir organizmanın diğeri üzerinde olumsuz etkisi olan belirli bir bileşiği salmasına dayanan tek yönlü bir süreçtir. Amensalizmin klasik bir örneği, diğer duyarlı mikroorganizmaları inhibe edebilen veya öldürebilen antibiyotiklerin mikrobiyal üretimidir.
Açık bir amensalizm vakası, koyun ya da sığırların çimleri çiğnemesidir. Otun varlığı hayvanın tırnağı üzerinde ihmal edilebilir zararlı etkilere neden olurken, ot ezilmekten zarar görür. Amensalizm genellikle, İspanyol dağ keçileri ile aynı tür çalılarla beslenen Timarcha cinsi kurtçuklar arasında gözlemlendiği gibi, güçlü asimetrik rekabet etkileşimlerini tanımlamak için kullanılır. Böceğin varlığı besin mevcudiyeti üzerinde neredeyse hiçbir etkiye sahip değilken, dağ keçilerinin varlığı böceğin sayısı üzerinde muazzam bir zararlı etkiye sahiptir, çünkü önemli miktarda bitki maddesi tüketirler ve tesadüfen üzerindeki böcekleri yutarlar.
Amensalizmler oldukça karmaşık olabilir. Attine karıncaları (Yeni Dünya kabilesine ait karıncalar), E

Biyolojik organizasyon, indirgemeci bir yaklaşım kullanarak yaşamı tanımlayan karmaşık biyolojik yapıların ve sistemlerin organizasyonudur. Aşağıda ayrıntıları verilen geleneksel hiyerarşi, atomlardan biyosferlere kadar uzanmaktadır. Bu şemanın daha yüksek seviyeleri genellikle ekolojik organizasyon kavramı veya hiyerarşik ekoloji alanı olarak adlandırılır.
Hiyerarşideki her seviye, organizasyonel karmaşıklıkta bir artışı temsil eder ve her "nesne" öncelikle bir önceki seviyenin temel biriminden oluşur. Organizasyonun arkasındaki temel ilke belirme kavramıdır - hiyerarşik bir seviyede bulunan özellikler ve işlevler daha düşük seviyelerde mevcut değildir ve ilgisizdir.
Yaşamın biyolojik organizasyonu, başta tıp bilimleri olmak üzere birçok bilimsel araştırma alanı için temel bir öncüldür. Bu gerekli organizasyon derecesi olmadan, çeşitli fiziksel ve kimyasal olayların etkilerinin incelenmesini hastalıklara ve fizyolojiye (vücut işlevi) uygulamak çok daha zor ve muhtemelen imkansız olurdu. Örneğin, beyin belirli hücre türlerinden oluşmasaydı bilişsel ve davranışsal sinirbilim gibi alanlar var olamazdı ve hücresel düzeydeki bir değişikliğin tüm organizmayı etkileyebileceği bilinmeseydi farmakolojinin temel kavramları var olamazdı. Bu uygulamalar ekolojik düzeylere de uzanmaktadır. Örneğin, DDT'nin doğrudan böcek öldürücü etkisi hücre altı düzeyde gerçekleşir, ancak çoklu ekosistemler de dahil olmak üzere daha yüksek düzeyleri etkiler. Teorik olarak, bir atomdaki değişiklik tüm biyosferi değiştirebilir.

En alt seviyeden en üst seviyeye kadar basit standart biyolojik organizasyon şeması aşağıdaki gibidir:

Daha karmaşık şemalar çok daha fazla seviye içerir. Örneğin, bir molekül elementlerin bir gruplaması olarak görülebilir ve bir atom da atomaltı parçacıklara bölünebilir (bu seviyeler biyolojik organizasyonun kapsamı dışındadır). Her seviye kendi hiyerarşisine de ayrılabilir ve bu biyolojik nesnelerin belirli türleri kendi hiyerarşik şemasına sahip olabilir. Örneğin, genomlar genler hiyerarşisine bölünebilir.
Hiyerarşideki her seviye daha alt seviyeler tarafından tanımlanabilir. Örneğin, organizma atomik, moleküler, hücresel, histolojik (doku), organ ve organ sistemi seviyeleri de dahil olmak üzere bileşen seviyelerinin herhangi birinde tanımlanabilir. Dahası, hiyerarşinin her seviyesinde, yaşamın kontrolü için gerekli yeni işlevler ortaya çıkar. Bu yeni roller, daha düşük seviyedeki bileşenlerin yapabildiği işlevler değildir ve bu nedenle beliren özellikler olarak adlandırılır.
Her organizma aynı derecede olmasa da organize olmuştur. Eğer bir organizma ilk etapta dokulardan oluşmuyorsa, histolojik (doku) düzeyde organize olamaz.

Biyolojik organizasyonun erken RNA dünyasında, RNA zincirlerinin Darwin tarafından tasarlandığı şekliyle doğal seçilimin işlemesi için gerekli temel koşulları ifade etmeye başladığı zaman ortaya çıktığı düşünülmektedir: kalıtsallık, tür çeşitliliği ve sınırlı kaynaklar için rekabet. Bir RNA çoğaltıcısının uygunluğu (kişi başına düşen artış oranı) muhtemelen içsel olan (nükleotit dizilimi tarafından belirlenen anlamında) uyarlanabilir kapasitelerin ve kaynakların mevcudiyetinin bir fonksiyonu olacaktır. Üç temel adaptif kapasite (1) orta derecede uygunlukla çoğalma kapasitesi (hem kalıtsallığa hem de tür çeşitliliğine yol açar); (2) çürümeyi önleme kapasitesi ve (3) kaynakları edinme ve işleme kapasitesi olabilir. Bu kapasiteler başlangıçta RNA replikatörlerinin katlanmış konfigürasyonları (bkz. "Ribozim") tarafından belirlenecek ve bu da onların bireysel nükleotit dizilerinde kodlanacaktır. Farklı RNA çoğaltıcıları arasındaki rekabetçi başarı, bu uyarlanabilir kapasitelerin göreceli değerlerine bağlı olacaktır. Daha sonra, daha yeni organizmalar arasında, biyolojik organizasyonun birbirini izleyen seviyelerindeki rekabet başarısı, muhtemelen geniş anlamda, bu adaptif kapasitelerin göreceli değerlerine bağlı olmaya devam etmiştir.

Ampirik olarak, doğada gözlemlediğimiz (karmaşık) biyolojik sistemlerin büyük bir kısmı hiyerarşik yapı sergilemektedir. Teorik olarak, karmaşıklığın basitlikten evrimleşmek zorunda olduğu bir dünyada karmaşık sistemlerin hiyerarşik olmasını bekleyebilirdik. 1950'lerde gerçekleştirilen sistem hiyerarşileri analizi, 1980'lerden itibaren hiyerarşik ekoloji olarak adlandırılacak bir alanın ampirik temellerini atmıştır.
Teorik temeller termodinamik ile özetlenmektedir. Biyolojik sistemler fiziksel sistemler olarak modellendiğinde, en genel soyutlamasıyla, kendi kendine organize davranış sergileyen termodinamik açık sistemlerdir ve dağıtıcı yapılar arasındaki küme/alt küme ilişkileri bir hiyerarşi içinde karakterize edilebilir.
"Yaşamın hiyerarşik örgütlenmesinin" temellerini açıklamanın daha basit ve doğrudan bir yolu, Odum ve diğerleri tarafından "Simon'un hiyerarşi ilkesi" olarak tanıtıldı; Simon, hiyerarşinin "hiyerarşik yapıların istikrarlı olmasının basit bir nedeni olarak, çok çeşitli evrimsel süreçler yoluyla neredeyse kaçınılmaz olarak ortaya çıktığını" vurguladı.
Bu derin fikri motive etmek için hayali saatçilerle ilgili "benzetmesini" sundu.

Abiyogenez
Hücre teorisi
Evrimsel biyoloji
Gaia hipotezi
Kendi kendine organizasyon
Spontan düzen
Yaşamın evrimsel tarihi kronolojisi

Evans, F. C. (1951), "Ecology and urban areal research", Scientific Monthly, 73 
Evans, F. C. (1956), "Ecosystem as basic unit in ecology", Science, 123 (3208), ss. 1127-8, Bibcode:1956Sci...123.1127E, doi:10.1126/science.123.3208.1127, PMID 17793430 
Huggett, R. J. (1999). "Ecosphere, biosphere, or Gaia? What to call the global ecosystem. ECOLOGICAL SOUNDING". Global Ecology and Biogeography. 8 (6): 425-431. doi:10.1046/j.1365-2699.1999.00158.x. ISSN 1466-822X. 
Jordan, F.; Jørgensen, S. E. (2012), Models of the Ecological Hierarchy: From Molecules to the Ecosphere, ISBN 9780444593962 
Margalef, R. (1975), "External factors and ecosystem stability", Schweizerische Zeitschrift für Hydrologie, cilt 37, ss. 102-117, doi:10.1007/BF02505181 
O'Neill, R. V. (1986), A Hierarchical Concept of Ecosystems, ISBN 0691084378 
Pavé, Alain (2006), "Biological and Ecological Systems Hierarchical organization",  Pumain, D. (Ed.), Hierarchy in Natural and Social Sciences, New York, New York: Springer-Verlag, ISBN 978-1-4020-4126-6 
Postlethwait, John H.; Hopson, Janet L. (2006), Modern Biology, Holt, Rinehart and Winston, ISBN 0-03-065178-6 
Pumain, D. (2006), Hierarchy in Natural and Social Sciences, ISBN 978-1-4020-4127-3 
Simon, H. A. (1969), "The architecture of complexity", The Sciences of the Artificial, Cambridge, Massachusetts: MIT Press 
Solomon, Eldra P.; Berg, Linda R.; Martin, Diana W. (2002), Biology (6. bas.), Brooks/Cole, ISBN 0-534-39175-3, LCCN 2001095366 
Wicken, J. S.; Ulanowicz, R. E. (1988), "On quantifying hierarchical connections in ecology", Journal of Social and Biological Systems, 11 (3), ss. 369-377, doi:10.1016/0140-1750(88)90066-8

Biyolojide taksonomi  (Eski Yunanca τάξις (taksis) 'düzenleme' ve -νομία (-nomia) 'yöntem'), ortak özelliklere dayalı olarak biyolojik organizma gruplarını adlandırma, tanımlama (sınırlandırma) ve sınıflandırma yöntemlerinin bilimsel çalışmasıdır. Organizmalar taksonlar halinde gruplandırılır ve bu gruplara taksonomik bir seviye verilir; belirli bir seviyedeki gruplar daha yüksek rütbeli daha kapsayıcı bir grup oluşturmak için toplanabilir, böylece taksonomik bir hiyerarşi oluşturulur. Modern kullanımdaki başlıca sıralamalar üst âlem, âlem, şube, sınıf, takım, familya, cins ve türdür. İsveçli botanikçi Carl Linnaeus, organizmaları kategorize etmek için Linnaean taksonomisi olarak bilinen sıralı bir sistem ve organizmaları adlandırmak için ikili adlandırma geliştirdiği için mevcut taksonomi sisteminin kurucusu olarak kabul edilir.
Biyolojik sistematiğin teori, veri ve analitik teknolojisindeki ilerlemelerle Linnaean sistemi, hem yaşayan hem de soyu tükenmiş organizmalar arasındaki evrimsel ilişkileri yansıtmayı amaçlayan modern bir biyolojik sınıflandırma sistemine dönüşmüştür.

Taksonominin tam tanımı kaynaktan kaynağa değişir, ancak disiplinin özü kalır: organizma gruplarının kavranması, adlandırılması ve sınıflandırılması. Referans noktası olarak, taksonominin güncel tanımları aşağıda sunulmuştur:

Bireyleri türler halinde gruplama, türleri daha büyük gruplar halinde düzenleme ve bu gruplara isim verme, böylece bir sınıflandırma üretme teorisi ve uygulaması.
Tanımlama, adlandırma ve sınıflandırmayı kapsayan bir bilim alanı (ve sistematiğin önemli bir bileşeni)
Sınıflandırma bilimi, biyolojide organizmaların bir sınıflandırma içinde düzenlenmesi
"Canlı organizmalara uygulanan sınıflandırma bilimi, türlerin oluşum yollarının incelenmesi vb. dahil"
"Sınıflandırma amacıyla bir organizmanın özelliklerinin analizi"
"Sistematik, daha kapsayıcı bir alan olan taksonominin sınıflandırma ve isimlerine dönüştürülebilecek bir model sağlamak için filogeniyi inceler" (arzu edilen ancak alışılmadık bir tanım olarak listelenmiştir)
Çeşitli tanımlar ya taksonomiyi sistematiğin bir alt alanı olarak konumlandırmakta (tanım 2), ya bu ilişkiyi tersine çevirmekte (tanım 6) ya da iki terimi eşanlamlı olarak değerlendirmektedir. Biyolojik isimlendirmenin taksonominin bir parçası mı (tanım 1 ve 2) yoksa taksonomi dışındaki sistematiğin bir parçası mı olduğu konusunda bazı anlaşmazlıklar vardır. Örneğin, tanım 6, isimlendirmeyi taksonominin dışına yerleştiren aşağıdaki sistematik tanımı ile eşleştirilmiştir:

Sistematik: "Canlıların doğal ilişkilerine göre sınıflandırılması, varyasyon ve taksonların evriminin incelenmesi de dahil olmak üzere organizmaların tanımlanması, taksonomisi ve isimlendirilmesi çalışması".
1970 yılında Michener ve arkadaşları "sistematik biyoloji" ve "taksonomi"yi (sıklıkla karıştırılan ve birbirinin yerine kullanılan terimler) birbirleriyle ilişkili olarak aşağıdaki şekilde tanımlamıştır:Sistematik biyoloji (bundan sonra sadece sistematik olarak anılacaktır) (a) organizmalara bilimsel isimler veren, (b) onları tanımlayan, (c) koleksiyonlarını koruyan, (d) organizmalar için sınıflandırmalar, tanımlanmaları için anahtarlar ve dağılımları hakkında veriler sağlayan, (e) evrimsel geçmişlerini araştıran ve (f) çevresel adaptasyonlarını dikkate alan bir alandır. Bu, uzun bir geçmişi olan ve son yıllarda özellikle teorik içerik açısından kayda değer bir rönesans yaşayan bir alandır. Teorik materyalin bir kısmı evrimsel alanlarla ilgilidir (yukarıdaki e ve f konuları), geri kalanı ise özellikle sınıflandırma sorunuyla ilgilidir. Taksonomi, Sistematiğin yukarıdaki (a)'dan (d)'ye kadar olan konularla ilgili bölümüdür.Taksonomi, sistematik biyoloji, sistematik, bilimsel sınıflandırma, biyolojik sınıflandırma ve filogenetik gibi bir dizi terim zaman zaman örtüşen anlamlara sahip olmuştur - bazen aynı, bazen biraz farklı, ancak her zaman ilişkili ve kesişen. Burada "taksonomi"nin en geniş anlamı kullanılmaktadır. Terimin kendisi 1813 yılında de Candolle tarafından Théorie Elémentaire de la Botanique adlı eserinde tanıtılmıştır. John Lindley 1830 yılında sistematiğin erken bir tanımını yapmıştır, ancak "sistematik" terimini kullanmak yerine "sistematik botanik" terimini kullanmıştır. Avrupalılar biyoçeşitliliğin bir bütün olarak incelenmesi için "sistematik" ve "biyosistematik" terimlerini kullanma eğilimindeyken, Kuzey Amerikalılar "taksonomi" terimini daha sık kullanma eğilimindedir. Bununla birlikte, taksonomi ve özellikle alfa taksonomi, daha spesifik olarak organizmaların tanımlanması, tanımlanması ve adlandırılması (yani isimlendirme) iken, "sınıflandırma" organizmaları diğer organizmalarla ilişkilerini gösteren hiyerarşik gruplar içine yerleştirmeye odaklanır.

Taksonomik revizyon veya taksonomik inceleme, belirli bir taksonun varyasyon modellerinin yeni bir analizidir. Bu analiz, morfolojik, anatomik, palinolojik, biyokimyasal ve genetik gibi mevcut çeşitli karakter türlerinin herhangi bir kombinasyonu temelinde gerçekleştirilebilir. Bir monograf veya tam revizyon, belirli bir zamanda verilen bilgiler için bir takson için ve tüm dünya için kapsamlı bir revizyondur. Diğer (kısmi) revizyonlar, mevcut karakter setlerinden yalnızca bazılarını kullanmaları veya sınırlı bir uzamsal kapsama sahip olmaları anlamında kısıtlı olabilir. Bir revizyon, incelenmekte olan takson içindeki alttakslar arasındaki ilişkilerde bir uyum veya yeni anlayışlarla sonuçlanır; bu da bu alttaksların sınıflandırılmasında bir değişikliğe, yeni alttaksların tanımlanmasına veya önceki alttaksların birleştirilmesine yol açabilir.

Taksonomik karakterler, taksonlar arasındaki ilişkilerin (filogeni) çıkarıldığı kanıtları sağlamak için kullanılabilen taksonomik özelliklerdir. Taksonomik karakter türleri şunları içerir:

"Alfa taksonomi" terimi öncelikle taksonları, özellikle de türleri bulma, tanımlama ve adlandırma disiplinine atıfta bulunmak için kullanılır. Daha önceki literatürde bu terim, morfolojik taksonomiye ve 19. yüzyılın sonuna kadar yapılan araştırmaların ürünlerine atıfta bulunan farklı bir anlama sahipti.
William Bertram Turrill, "alfa taksonomi" terimini 1935 ve 1937 yıllarında yayınlanan ve taksonomi disiplininin felsefesini ve gelecekteki olası yönelimlerini tartıştığı bir dizi makalede tanıttı.... taksonomistler arasında, sorunlarını daha geniş bir bakış açısıyla ele alma, sitolojik, ekolojik ve genetik meslektaşlarıyla daha yakın işbirliği olanaklarını araştırma ve amaç ve yöntemlerinde belki de köklü bir revizyon ya da genişlemenin arzu edilebilir olduğunu kabul etme isteği giderek artmaktadır ... Turrill (1935), yapıya dayanan ve uygun bir şekilde "alfa" olarak adlandırılan eski paha biçilmez taksonomiyi kabul ederken, mümkün olduğunca geniş bir morfolojik ve fizyolojik gerçekler temeli üzerine inşa edilen ve "dolaylı da olsa türlerin ve diğer taksonomik grupların yapısı, alt bölümleri, kökeni ve davranışlarıyla ilgili tüm gözlemsel ve deneysel veriler için bir yer bulunan" daha uzak bir taksonomiye göz atmanın mümkün olduğunu öne sürmüştür. İdeallerin hiçbir zaman tamamen gerçekleştirilemeyeceği söylenebilir. Bununla birlikte, kalıcı uyarıcılar olarak hareket etme gibi büyük bir değere sahiptirler ve eğer belirsiz de olsa bir "omega" taksonomi idealimiz varsa, Yunan alfabesinde biraz ilerleyebiliriz. Bazılarımız şu anda bir "beta" taksonomisinde el yordamıyla ilerlediğimizi düşünerek kendimizi memnun ediyoruz.Turrill böylece ekoloji, fizyoloji, genetik ve sitoloji gibi bir bütün olarak taksonomiye dahil ettiği çeşitli çalışma alanlarını açıkça alfa taksonominin dışında bırakmaktadır. Ayrıca filogenetik yeniden yapılandırmayı da alfa taksonominin dışında tutmaktadır.
Daha sonraki yazarlar bu terimi farklı bir anlamda, türlerin (alt türlerin ya da diğer derecelerdeki taksonların değil), eldeki her türlü araştırma tekniği kullanılarak ve sofistike hesaplama ya da laboratuvar teknikleri de dahil olmak üzere sınırlandırılması anlamında kullanmışlardır. Böylece, Ernst Mayr 1968'de "beta taksonomi"yi türden daha yüksek derecelerin sınıflandırılması olarak tanımlamıştır.Varyasyonun biyolojik anlamının ve akraba tür gruplarının evrimsel kökeninin anlaşılması, taksonomik faaliyetin ikinci aşaması olan türlerin akraba gruplarına ("taksonlar") ayrılması ve bunların daha yüksek kategorilerden oluşan bir hiyerarşi içinde düzenlenmesi için daha da önemlidir. Bu faaliyet, sınıflandırma teriminin ifade ettiği şeydir; "beta taksonomi" olarak da adlandırılır.

Belirli bir organizma grubunda türlerin nasıl tanımlanması gerektiği, tür sorunu olarak adlandırılan pratik ve teorik sorunlara yol açmaktadır. Türlerin nasıl tanımlanacağına karar veren bilimsel çalışma mikrotaksonomi olarak adlandırılmıştır. Buna bağlı olarak makrotaksonomi, alt cins ve üstü daha yüksek taksonomik seviyelerdeki grupların veya basitçe, filogenetik isimlendirme açısından ifade edilen, tür olarak kabul edilen birden fazla takson içeren kladların incelenmesidir.

Taksonomik tarihin bazı açıklamaları taksonomiyi eski uygarlıklara kadar götürmeye çalışsa da eserleri bir taksonomiye işaret eden Aristoteles'in olası istisnası dışında, organizmaları sınıflandırmaya yönelik gerçek anlamda bilimsel bir girişim 18. yüzyıla kadar gerçekleşmemiştir. Daha önceki çalışmalar öncelikle tanımlayıcı nitelikteydi ve tarımda ya da tıpta yararlı olan bitkilere odaklanıyordu.
Bu bilimsel düşüncede bir dizi aşama vardır. İlk taksonomi, Linnaeus'un bitkiler için cinsel sınıflandırma sistemi de dahil olmak üzere "yapay sistemler" olarak adlandırılan keyfi kriterlere dayanıyordu (Linnaeus'un 1735 tarihli hayvan sınıflandırması "Systema Naturae" ("Doğa Sistemi") başlığını taşıyordu, bu da onun en azından "yapay bir sistemden" daha fazlası olduğuna inandığını ima ediyordu).
Daha sonra, de Jussieu (1789), de Candolle (1813) ve Bentham ve Hooker (1862-1863) gibi "doğal sistemler" olarak adlandırılan, taksonların özelliklerinin daha eksiksiz bir şekilde değerlendirilmesine dayanan sistemler geldi. Bu sınıfl

Biyoloji - Yaşamı inceleyen doğa bilimi. Odaklandığı alanlar arasında yapı, işlev, büyüme, köken, evrim, dağılım ve taksonomi yer alır.

Anatomi tarihi
Biyokimya tarihi
Biyoteknoloji tarihi
Ekoloji tarihi
Genetik bilimi tarihi
Evrim düşüncesinin tarihi
Darwinizmin tutulması - katastrofizm - Lamarkizm - ortojenez - mutasyonizm - yapısalcılık - Vitalizm
Modern (evrimsel) sentez
Moleküler evrimin tarihi
Türleşmenin tarihi
Tıp tarihi
Model organizmaların tarihi
Moleküler biyoloji tarihçesi
Doğa tarihi
Bitki sistematiğinin tarihçesi

Biyoloji
Bilim
Yaşam
Özellikler: adaptasyon - enerji işleme - büyüme - düzen - regülasyon - üreme - çevreye tepki
Biyolojik organizasyon: atom - molekül - hücre - doku - organ - organ sistemi - organizma - popülasyon - topluluk - ekosistem - biyosfer
Yaklaşım: indirgemecilik - beliren özellik - mekanistik
Bir bilim olarak biyoloji:
Doğa bilimleri
Bilimsel yöntem: gözlem - araştırma sorusu - hipotez - sınanabilirlik - tahmin - deney - veri - istatistik
Bilimsel teori - bilimsel yasa
Araştırma yöntemi
Biyolojide araştırma yöntemleri listesi
Bilimsel literatür
Biyoloji dergileri listesi: akran denetimi

Biyokimyanın ana hatları

Atomlar ve moleküller
Madde - element - atom - proton - nötron - elektron - Bohr modeli - izotop - kimyasal bağ - iyonik bağ - iyonlar - kovalent bağ - hidrojen bağı - molekül
Su:
Suyun özellikleri - çözücü - kohezyon - yüzey gerilimi - adezyon - pH
Organik bileşikler:
Karbon - karbon-karbon bağları - hidrokarbon - monosakkarit - amino asitler - nükleotit - fonksiyonel grup - monomer - adenozin trifosfat (ATP) - lipitler - yağ - şeker - vitaminler - nörotransmitter - mum
Makromoleküller:
Polisakkarit: selüloz - karbonhidrat - kitin - glikojen - nişasta
Proteinler: birincil yapı - ikincil yapı - üçüncül yapı - konformasyon - doğal durum - protein katlanması - enzim - reseptör - transmembran reseptör - iyon kanalı - zar taşıyıcı - kollajen - pigmentler: klorofil - karotenoid - ksantofil - melanin - prion
Lipitler: hücre zarı - yağlar - fosfolipidler
Nükleik asitler: DNA - RNA

Hücre biyolojisinin ana hatları

Hücre yapısı:
Robert Hooke tarafından icat edilen hücre terimi
Teknikler: hücre kültürü - mikroskop - ışık mikroskobu - elektron mikroskobu - SEM - TEM
Organeller: sitoplazma - vakuol - peroksizom - plastit
Hücre çekirdeği
Nükleoplazma - çekirdekçik - kromatin - kromozom
Endomembran sistemi
Çekirdek zarı - endoplazmik retikulum - golgi aygıtı - veziküller - lizozom
Enerji yaratıcıları: mitokondri ve kloroplast
Biyolojik zarlar:
Plazma zarı - mitokondriyal zar - kloroplast zarı
Diğer hücre altı özellikler: hücre duvarı - psödopod - hücre iskeleti - mitotik iğ - kamçı - sil
Hücre taşınması: difüzyon - osmoz - izotonik - aktif taşıma - fagositoz
Hücresel üreme: sitokinez - sentromer - mayoz
Nükleer üreme: mitoz - interfaz - profaz - metafaz - anafaz - telofaz
Programlanmış hücre ölümü - apoptozis - hücre yaşlanması
Metabolizma:
Enzim - aktivasyon enerjisi - proteoliz - kooperativite
Hücresel solunum
Glikoliz - Piruvat dehidrojenaz kompleksi - Sitrik asit döngüsü - elektron taşıma sistemi - fermantasyon
Fotosentez
Işıklı devre reaksiyonları - Calvin döngüsü
Hücre döngüsü
Mitoz - kromozom - haploid - diploid - poliploidi - profaz - metafaz - anafaz - sitokinez - mayoz

Genetiğin ana hatları

Kalıtım
Kalıtım - Mendel kalıtımı - gen - lokus - özellik - alel - polimorfizm - homozigot - heterozigot - melez - dihibrit çaprazlama - Punnett karesi - soy içi üreme
Genotip-fenotip ayrımı - genotip - fenotip - baskın gen - çekinik gen
Genetik etkileşimler - Mendel'in ayrışma kanunu - genetik mozaik - maternal etki - penetrans - komplementasyon - baskılama - epistaz - genetik bağlantı
Model organizmalar: Drosophila - Arabidopsis - Caenorhabditis elegans - fare - Saccharomyces cerevisiae - Escherichia coli - Lambda fajı - Xenopus - tavuk - zebra balığı - Ciona intestinalis - batrak
Teknikler: genetik tarama - bağlantı haritası
DNA
Nükleik asit çift sarmalı
Nükleobaz: adenin (A) - sitozin (C) - guanin (G) - timin (T) - urasil (U)
DNA replikasyonu - mutasyon - mutasyon oranı - prova okuması - DNA yanlış eşleşme tamiri - nokta mutasyonu - krosover- rekombinasyon - plazmid - transpozon
Gen ifadesi
Moleküler biyolojinin santral dogması: nükleozom - genetik kod - kodon - transkripsiyon faktörü - transkripsiyon - translasyon - RNA - histon - telomer
Heterokromatin - promotör - RNA polimeraz
Protein biyosentezi - ribozomlar
Gen düzenlemesi
operon - aktivatör - represör - korepresör - hızlandırıcı - alternatif birleştirme
Genomlar
DNA dizileme - yüksek hacimli dizileme - biyoenformatik
Proteom - proteomik - metabolom - metabolomik
DNA babalık testi
Biyoteknoloji (ayrıca bkz. Biyokimyasal tekniklerin ana hatları ve Moleküler biyoloji):
DNA parmak izi - genetik parmak izi - mikrosatelit - gen nakavtı - damgalama - RNA interferaz Genomik - hesaplamalı biyoloji - biyoenformatik - jel elektroforezi - transformasyon - PCR - PCR mutajenezi - primer - kromozom yürüyüşü - RFLP - restriksiyon enzimi - dizileme - av tüfeği dizileme - klonlama - kültür - DNA mikroçip - elektroforez - protein etiketi - afinite kromatografisi - x-ışını kırınımı - proteomik - kütle spektrometrisi
Genler, gelişim ve evrim
Apoptoz
Fransız bayrağı modeli
Örüntü oluşumu
Evo-devo gen araç seti
Transkripsiyon faktörü

Evrimin ana hatları (ayrıca bkz. evrimsel biyoloji)

Evrimsel süreçler
Evrim
Mikro evrim: adaptasyon  - doğal seçilim - yönlendirilmiş seçilim - cinsel seçilim - genetik sürüklenme - eşeyli üreme - eşeysiz üreme - koloni - alel frekansı - moleküler evrimin nötral teorisi - popülasyon genetiği - Hardy-Weinberg ilkesi
Türleşme
Türler
Filogeni
Soy (evrim) - evrim ağacı - kladistik - tür - takson - klad - monofiletik - polifili - parafili - kalıtım - fenotipik özellik - nükleik asit dizisi - sinapomorfi - homoloji - moleküler saat - dış grup (kladistik) - maksimum parsimoni - hesaplamalı filogenetik
Linnaean taksonomi: Carl Linnaeus - üst âlem - âlem - şube - sınıf - takım - familya - cins - tür
Üç üst âlem sistemi: arkealar - bakteriler - ökaryotlar - protistler - mantarlar - bitkiler - hayvanlar
İkili adlandırma: bilimsel sınıflandırma - Homo sapiens
Yaşamın tarihi
Yaşamın kökeni - yaşam hiyerarşisi - Miller-Urey deneyi
Makro evrim: adaptif radyasyon - yakınsak evrim - soy tükenmesi - yok oluş - fosil - tafonomi - jeolojik zaman - levha tektoniği - Kıta Kayması Teorisi - allopatrik türleşme - Gondvana - Pangea - endosimbiyont

Bakteriler ve Arkealar
Protistler
Bitki çeşitliliği
Yeşil algler
Chlorophyta
Charophyta
Bryophyte
Marchantiophyta
Anthocerotophyta
Yapraklı kara yosunları
Pteridophyte
Lycopodiophyta
Polypodiophyta
Tohumlu bitkiler
Cycadophyta
Ginkgophyta
Pinophyta
Gnetophyta
Magnoliophyta
Mantarlar
Maya - küf
Hayvan çeşitliliği
Omurgasızlar:
Süngerler - knidliler - mercanlar - denizanaları - hidralar - denizşakayıkları
Yassı solucanlar - nematodlar
Eklembacaklılar: kabuklular - keliserliler - çok bacaklılar - örümceğimsiler - böcekler - halkalı solucanlar - yumuşakçalar
Omurgalılar:
Balıklar: agnatha - chondrichthyes - osteichthyes
Tiktaalik
Tetrapodlar
Amfibiler
Sürüngenler
Kuşlar
Uçamayan kuşlar - neognathae - dinozorlar
Memeliler
Plasental: primatlar
Keseliler
Monotreme
Virüsler
DNA virüsleri - RNA virüsleri - retrovirüsler

Bitki gövdesi
Organ sistemleri: kök - sürgün - gövde - yaprak - çiçek
Bitki beslenmesi ve taşınması
Vasküler doku - kabuk - Kaspari şeridi - turgor basıncı - ksilem - floem - transpirasyon - odun - gövde (botanik)
Bitki gelişimi
Tropizm - taktizm
Tohum - kotiledon - meristem - apikal meristem - vasküler kambiyum - mantar kambiyumu
Nesillerin değişimi - gametofit - anterozoit - archegonium - sporofit - spor - sporangium
Bitki üremesi
Angiospermler - çiçek - üreme - sperm - tozlaşma - kendi kendine tozlaşma - çapraz tozlaşma - nektar - polen
Bitki tepkileri
Bitki hormonu - olgunlaşma - meyve - etilen - toksin - tozlayıcı - fototropizma - skototropizma - fototropin - fitokrom - oksin - fotoperiyodizm - kütleçekim

Genel özellikler: morfoloji (biyoloji) - anatomi - fizyoloji - doku - organ - organ sistemi
Su ve tuz dengesi
Vücut sıvıları: osmotik basınç - iyonik bileşim - hacim
Difüzyon - osmoz - tonisite - sodyum - potasyum - kalsiyum - klor
Boşaltım
Beslenme ve sindirim
Sindirim sistemi: mide - bağırsak - karaciğer - beslenme - birincil besin grupları metabolizması - böbrek - boşaltım
Nefes alma
Solunum sistemi: akciğerler
Dolaşım
Dolaşım sistemi: kalp - atardamar - toplardamar - kılcal damar - kan - kan hücresi
Lenfatik sistem: lenf düğümü
Kas ve hareket
İskelet sistemi: kemik - kıkırdak - eklem - tendon
Kas sistemi: kas - aktin - miyozin - refleks
Sinir sistemi
Nöron - dendrit - akson - sinir - elektrokimyasal gradyan - elektrofizyoloji - aksiyon potansiyeli - sinyal iletimi - sinaps - reseptör -
Merkezi sinir sistemi: beyin - omurilik
limbik sistem - hafıza - vestibüler sistem
Periferik sinir sistemi
Duyusal sinir sistemi: göz - görme - işitme - propriyosepsiyon - koku alma -
Örtü sistemi: deri hücresi
Hormonal kontrol
Endokrin sistem: hormon
Hayvan üremesi
Üreme sistemi: testis - yumurtalık - hamilelik
Balık#Üreme sistemi
Memeli üreme sistemi
İnsan üreme sistemi
Memeli penisi
Os penis
Penis dikenleri
Şişe burunlu yunusların genital organları
Keseli hayvanların genital organları
At üreme sistemi
Çift toynaklılar#Genitoüriner sistem
Boğa#Üreme anatomisi
Etoburların üreme sistemi
Fossa#Dış genital organ
Benekli sırtlanların dişi cinsel organları
Kedi anatomisi#Genital organlar
Köpeklerin cinsel organları
Köpek penisi
Bulbus glandis
Hayvan gelişimi
Kök hücre - blastula - gastrula - yumurta (biyoloji) - fetüs - plasenta - gamet - spermatid - ovum - zigot - embriyo - hücresel farklılaşma - morfogenez - homeobox
Bağışıklık sistemi
Antikor - konak - aşı - bağışıklık hücresi - AIDS - T hücresi - lökosit
Hayvan davranışları
Davranış: çiftleşme - hayvan iletişimi - barınak arama - göç (ekoloji)
Sabit eylem yapısı
Altürizm (biyoloji)

Ekolojinin ana hatları

Ekosistemler:
Ekoloji - biyoçeşi

Biyom, bulundukları fiziksel çevreye ve ortak bir bölgesel iklime tepki olarak oluşmuş biyolojik bir topluluktan oluşan biyocoğrafik bir birimdir. Bir diğer tanıma göre, biyosferin aynı iklim koşullarında ve aynı bitki örtüsünün egemen olduğu çok geniş bölümlerini belirten çevrebilim terimidir. Yeryüzündeki birbirine bitişik, benzer yayılmış yaşam alanları olarak da tanımlanabilir. Biyomlar birden fazla kıtaya yayılabilir. Biyom, habitattan daha geniş bir terimdir ve çeşitli habitatları içerebilir.
Her biyomda, egemen bitki örtüsü, o biyoma özgü bir dizi hayvan topluluğunu barındırır. Her biyomun biyotası (bitkileri ve hayvanları), doğanın her yanında benzer özellikler taşır. Biyomlar, yaşam çevresi denilen içinde özel organizmaların yaşadıkları daha küçük birimlerden oluşurlar.
Bölgenin coğrafyası ve iklimi gibi etkenler söz konusu biyomda gelişen yaşam biçimlerinin türünü belirler. Bir biyomda pek çok ekosistem olabilir.
Bir biyom geniş alanları kapsayabilirken, bir mikrobiyom, tanımlanmış bir alanda çok daha küçük bir ölçekte bir arada bulunan organizmaların bir karışımıdır. Örneğin, insan mikrobiyomu, insan vücudunda veya içinde bulunan bakteri, virüs ve diğer mikroorganizmaların toplamıdır.
Bir 'biyota', bir coğrafi bölgenin veya bir zaman periyodundaki organizmalarının toplam yığınıdır. Yerel coğrafi ölçeklerden ve anlık zamansal ölçeklerden tüm gezegene ve tüm zaman ölçekli uzay-zaman ölçeklerine kadar bulunur. Dünyanın biyotası biyosferi oluşturur.

Genel olarak biyomların 2 ana çeşidi vardır. Bunlar "karasal biyomlar" ve "su biyomları"dır.

Karasal Biyomlar
Ekvator Yağmur Ormanları Biyomu: Amazon, Kongo ve Endonezya adalarında görülür.
Savan Biyomu: Afrika'nın doğusu ve batısı ile Avustralya'nın güneydoğusu ve Brezilya'nın güney bölgesinde görülür.
Çöl Biyomu: Afrika Kuzeyi, batı Arap Yarımadası, İran orta bölgesinde, Avustralya orta bölgesinde ve ABD orta bölgesinde görülür.
Yapraklarını Döken Orman Biyomu: Avrupa'nın orta ve batı bölgeleri, Kanada batı bölgesi, Avustralya doğusu ve Çin'in genelinde görülür.
Çalı Biyomu: Akdeniz'e kıyısı olan ülkeler, ABD Kaliforniya eyaleti, Şili orta bölgesi, Güney Afrika Kap Bölgesi ve Avustralya'nın güney batısında görülür.
İğne Yapraklı Orman Biyomu: İskandinav Yarımadası güneyi, Sibirya güneyi, Kanada güneyi, Alaska güneyi ve Doğu Avrupa'nın soğuk bölgelerinde görülür.
Tundra Biyomu: Alaska kuzeyi, Kanada kuzeyi, İskandinav Yarımadası kuzeyi ve Rusya'nın kuzey kesimlerinde görülür.
Dağ Biyomu: Himalaya dağları, And dağları, Alp dağları, Kafkas dağları gibi yüksek zirvelerin bölgeleridir.
Kutup Biyomu: Kutup bölgesi olan Antarktika ve Grönland'da görülür.
Su Biyomları. Tuzlu Su Biyomları ve Tatlı Su Biyomları. Tatlı Su biyomlarıda Göl Biyomları ve Akarsu Biyomları olarak ikiye ayrılır.
Okyanus ve Deniz Biyomu
Göl Biyomu
Akarsu Biyomu

Bir biyomu öbüründen ayıran temel etki iklimdir. Söz gelimi, bir tropikal yağmur ormanının iklimi, iğne yapraklı ormanların ikliminden çarpıcı bir biçimde farklıdır. Tropikal yağmur ormanında bol su bulunur; günlük 13,9 - 29,4 °C'lik sıcaklık, bitki gelişmesi için aşağı yukarı kusursuz bir ortam yaratır. İğne yapraklı orman, tipik olarak yazın kuraklığa, kışın da çok soğuk havaya daha iyi dayanır. Aynı biçimde hayvan topluluğu da biyomdan biyoma değişir. Her biyomun bitki ve hayvan toplulukları, o biyoma uyarlanmışlardır. Söz gelimi kuzey tundralarında, yılın önemli bir bölümünde çok soğuk bir iklim egemendir; bitki gelişme dönemi de serin ve kurak geçer. Bununla birlikte gerek bitki topluluğu, gerek hayvan topluluğu, bu sert koşullara uyum sağlamışlardır. Kuzey kutup bölgesinin ağaçsız tundra bitki örtüsü, çokyıllık bitkilerden oluşur. Bitkilerin alçak boylu olması, sert, dondurucu rüzgarlara karşı geliştirilmiş bir uyumdur; böylece nem, besin azlığı, vb. öbür olumsuz koşullara, yüksek boylu bitkilerden daha iyi dayanırlar.

Benzer biyomlar, çoğunlukla aynı enlemlerde bulunurlar. Bu durum tundrada ve tayga adı verilen iğne yapraklı kuzey ormanlarında açıkça görünür. Enlem benzerliklerinin yanı sıra, yükseklik benzerlikleri de biyomun oluşumunu etkiler. Yüksek bir dağın doruğuna doğru çıkıldıkça, sıcaklık düşer, hava soğur; kışlar daha uzun ve sert geçer (ekvator yakınlarındaki yüksek dağların dorukları bile karlarla kaplıdır). Bu yüzden, aynı dağda birkaç farklı iklim ve bitki örtüsü kuşağı görülür.

Biyomlar kara ve su biyomları olmak üzere ikiye ayrılır. Kara biyomları; tundralar, taygalar (kozalaklı ağaç), yapraklarını döken ve dökmeyen ormanlar, ılıman bölge ormanları, koruluk ve çalılıklar, çöller, tropikal ormanlar ve çalılıklar, stepler-savanlar, çayırlıklardır. Su biyomları ise; tuzlu su ve tatlı su biyomları olmak üzere iki bölümde incelenir. Tatlı su biyomları da akarsular, haliçler ve göllerdir.

Terim, 1916'da Frederic Clements tarafından, başlangıçta Karl Möbius'un biyotik topluluğu (1877) ile eşanlamlı olarak önerildi. Daha sonra, hayvan unsurunun dâhil edilmesi ve tür kompozisyonunun taksonomik unsurunun hariç tutulmasıyla, daha önceki fitofizyonomi, oluşum ve bitki örtüsü (floraya karşı kullanılır) kavramlarına dayanan mevcut tanımını kazanmıştır. 1935'te Arthur Tansley, bu görüşe iklim ve toprak unsurlarını ekleyerek buna ekosistem adını verdi. Uluslararası Biyolojik Program (1964–74) projeleri, biyom kavramının yaygınlaşmasında etkili olmuştur.
Bununla birlikte, bazı bağlamlarda biyom terimi farklı bir şekilde kullanılmaktadır. Alman literatüründe, özellikle Walter terminolojisinde, bu terim biyotop (somut bir coğrafi birim) olarak benzer şekilde kullanılırken, bu makalede kullanılan biyom tanımı, hangi kıtada olduğuna bakılmaksızın uluslararası, bölgesel olmayan bir terminoloji olarak kullanılır - bir alan mevcutsa, aynı biyom adını alır ve onun "zonobiyomu", "orobiyomu" ve "pedobiyomu" (iklim bölgesi, yükseklik veya toprak tarafından belirlenen biyomlar) terimlerine karşılık gelir.
Brezilya literatüründe, "biyom" terimi bazen tür kompozisyonuna dayanan bir alan olan biyocoğrafik bölge teriminin eşanlamlısı olarak kullanılır (bitki türleri dikkate alındığında kullanılan floristik bölge terimi) veya aynı zamanda Ab'Sáber'in "morfoklimatik ve fitocoğrafik alan"ının eşanlamlısı olarak, benzer jeomorfolojik ve iklimsel özelliklerin baskın olduğu ve belirli bir bitki örtüsü biçimini içeren kıta altı boyutlarına sahip bir coğrafi alan olarak kullanılır. Her ikisi de aslında birçok biyomu içerir.

Dünyayı birkaç ekolojik bölgeye ayırmak, özellikle dünyanın her yerinde var olan küçük ölçekli değişkenlikler ve bir biyomdan diğerine kademeli geçiş nedeniyle, zordur. Bu nedenle sınırlarının keyfi olarak çizilmeleri ve karakterize edilmeleri, içlerinde hâkim olan ortalama koşullara göre yapılmalıdır.
Kuzey Amerika çayırları üzerinde 1978 yılında yapılan bir çalışmada, mm/yıl cinsinden evapotranspirasyon ile g/m2/yıl cinsinden yer üstü net birincil üretim arasında pozitif bir lojistik korelasyon bulunmuştur. Çalışmanın genel sonuçları, yağış ve su kullanımının yer üstü birincil üretime yol açtığı, güneş ışınımı ve sıcaklığın yer altı birincil üretimine (kökler) yol açtığı ve sıcaklık ve suyun serin ve ılık mevsim büyüme alışkanlığına yol açtığı yönündeydi. Bu bulgular, daha sonra Whittaker tarafından basitleştirilmiş olan Holdridge'in biyosınıflandırma şemasında (aşağıya bakınız) kullanılan kategorilerin açıklanmasına yardımcı olur. Bununla birlikte, sınıflandırma şemalarının sayısı ve bu şemalarda kullanılan belirleyicilerin çeşitliliği, biyomların oluşturulan sınıflandırma şemalarına tam olarak uymadığının güçlü göstergeleri olarak alınmalıdır.

1947'de Amerikalı botanikçi ve iklimbilimci Leslie Holdridge, bu iki abiyotik faktörün bir habitatta bulunan bitki örtüsü türlerinin en büyük belirleyicileri olduğu varsayımı altında, sıcaklık ve yağışların bitki örtüsü üzerindeki biyolojik etkilerine dayanarak iklimleri sınıflandırdı. Holdridge, diyagramında açıkça görülebilen 30 sözde "nem bölgeleri"ni tanımlamak için dört ekseni kullanır. Bu plan toprak ve güneşe maruz kalmayı büyük ölçüde göz ardı ederken, Holdridge bunların önemli olduğunu kabul etmiştir.

Allee'nin (1949) başlıca biyom türleri:

Tundra
Tayga
Yaprak döken orman
Mera
Çöl
Yüksek plato
Tropikal orman
Küçük karasal biyomlar

Kendeigh (1961) tarafından yeryüzünün başlıca biyomları:

Karasal
Ilıman yaprak döken orman
İğne yapraklı orman
Ormanlık
Chaparral
Tundra
Mera
Çöl
Tropikal savan
Tropikal orman
Deniz
Okyanus planktonu ve nekton
Balanoit-karındanbacaklı-tallofit
Pelesipod-annelid
Mercan resifi

Whittaker, biyomları iki abiyotik faktör kullanarak sınıflandırdı: yağış ve sıcaklık. Onun planı, Holdridge'in basitleştirilmiş hâli olarak görülebilir; daha kolay erişilebilir, ancak Holdridge'in daha fazla özgüllüğü eksiktir.
Whittaker, yaklaşımını teorik iddialara ve ampirik örneklemeye dayandırdı. Daha önce biyom sınıflandırmalarının bir incelemesini derlemişti.

Fizyonomi: bazen bitkilerin görünümüne atıfta bulunur; veya biyomun belirgin özellikleri, dış özellikleri veya ekolojik toplulukların veya türlerin - bitkiler de dâhil olmak üzere - görünümü anlamı taşır.
Biyom: bitki örtüsü yapısı, fizyonomisi, çevrenin özellikleri ve hayvan topluluklarının özellikleri bakımından benzer olan belirli bir kıtadaki karasal ekosistemlerin gruplandırılmasıdır.
Oluşum: belirli bir kıtadaki büyük bir bitki topluluğu türü.
Biyom türü: fizyonomi ile tanımlanan yakınsak biyomların veya farklı kıtaların oluşumlarının gruplandırılmasıdır.
Bitki örtüsü türü: yakınsak oluşumların gruplandırılmasıdır.
Whittaker'ın biyom ve oluşum arasındaki ayrımı basitleştirilebilir: formasyon sadece bitki topluluklarına uygulandığında kullanılırken, biyom hem bitkilerle hem de hayvanlarla ilgili olduğunda kullanılır. Whittaker'ın biyom türü veya oluşum türü ortak düşüncesi, benzer toplulukları sınıflandırmak için daha geniş bir yöntemdir. 

Whittaker, toplulukları dünya ölçeğinde iklimle ilişkilendirmek için ekoklin desenlerinin "gradyan analizi" olarak adlandırdığı şeyi kullanmıştır. Whittaker, karasa

Biyomedikal bilimler, sağlık veya halk sağlığı alanında kullanılan bilgi, müdahaleler veya teknolojiyi geliştirmek için doğa biliminin veya resmi bilimin veya her ikisinin bazı kısımlarını uygulayan bir bilimler dizisidir. Biyomedikal bilimler, sağlık, hastalık ve davranış hakkında bilgi üretiminin önde gelen bir alanı haline gelmiştir. Biyomedikal bilimler, sağlık, hastalık ve davranış hakkında bilgi üretiminin önemli bir alanı haline gelmiştir.
2015 yılında Birleşik Krallık Yüksek Öğrenim Kalite Güvencesi Kıyaslama Beyanı tarafından tanımlandığı şekliyle Biyomedikal Bilimler, birincil odak noktası insan sağlığı ve hastalıklarının biyolojisidir. Buna ek olarak biyomedikal bilimler; insan biyolojisinin genel çalışmasından daha özel konulara kadar uzanan bilim disiplinlerini içermektedir. Bunlar farmakoloji, insan fizyolojisi ve insan beslenmesi gibi alanlardır. Anatomi ve fizyoloji, hücre biyolojisi, biyokimya, mikrobiyoloji, genetik ve moleküler biyoloji, immünoloji, matematik ve istatistik ve biyoinformatik gibi ilgili temel bilimler tarafından desteklenmektedir. Bu nedenle biyomedikal bilimler, hastane laboratuvar bilimleri tarafından tanımlanandan çok daha geniş bir akademik ve araştırma faaliyetlerine ve ekonomik öneme sahiptir. Biyomedikal Bilimler, 21. yüzyılda biyobilim araştırmalarının ve finansmanının ana odak noktasıdır.

Biyomedikal bilimlerin bir alt kümesi, klinik laboratuvar teşhisi bilimidir. Sağlık biliminde geleneksel olarak üç ana bölüme ayrılan en az 45 farklı uzmanlık vardır.

Yaşam bilimi uzmanlıkları
Fizyoloji bilimi uzmanlıkları
Tıbbi fizik ve biyomühendislik uzmanlıkları

Moleküler toksikoloji
Moleküler patoloji
Kan nakli bilimi
Servikal sitoloji
Klinik biyokimya
Klinik embriyoloji
Klinik immünoloji
Elektron mikroskobu
Dış kalite güvencesi
Hematoloji
Hemostaz ve tromboz
Histouyumluluk ve immünogenetik
Histopatoloji ve sitopatoloji
Moleküler genetik ve sitogenetik
Moleküler biyoloji ve hücre biyolojisi
Mikoloji dahil mikrobiyoloji
Bakteriyoloji
Tropikal Hastalıklar
Flebotomi
Doku bankacılığı/nakil
Viroloji

Odyoloji ve işitme tedavisi
Otonom nörovasküler fonksiyon
Kalp fizyolojisi
Klinik perfüzyon
Yoğun bakım bilimi
Sindirim sistemi fizyolojisi
Nörofizyoloji
Oftalmik ve görme bilimi
Solunum ve uyku fizyolojisi
Üroloji
Damar bilimi

Tıbbi illüstrasyon ve klinik fotoğrafçılık
İyonlaştırıcı olmayan radyasyon
Nükleer Tıp
Radyoeczacılık
Radyasyondan korunma ve izleme
Radyoterapi fiziği
Ultrason
Biyomekanik mühendisliği
Biyomedikal mühendisliği
Klinik ölçüm
Tanı Radyolojisi
Ekipman yönetimi
Çene yüz protezleri
Tıbbi elektronik
Tıbbi mühendislik tasarımı

Türkiye'de biyomedikal bilimler biyomedikal mühendisliği alanında eğitim vermektedir. Biyomedikal mühendisliği son on yılda dünyada ve buna paralel olarak da Türkiye'de hem eğitim alanında hem de yapılan Ar-Ge çalışmaları olarak çok hızla gelişen bir alandır. Biyomedikal mühendisliği; tıp alanındaki problemlere mühendislik ve doğa bilimlerinin temel prensiplerini kullanarak çözümler üretmeyi hedeflemektedir. Bu bakımdan biyoloji, fizik, kimya ve matematiğin yanında elektrik-elektronik mühendisliği, bilgisayar mühendisliği, malzeme ve mekanik gibi pek çok disiplini bir araya getiren bir daldır.
En yaygın olarak bilinen uygulama alanı çeşitli hastalıkların teşhis ve tedavisinde kullanılan her türlü tıbbi cihazların dizayn edilip üretilmesi, koruyucu bakım ve kalibrasyonunun yapılması, görüntüleme sistemlerinde sinyal işlemeleri, ilgili işletim sistemlerinin geliştirilmesi ve gerekli yazılımların hazırlanması ve gerektiğinde cihaz üzerinde değişikliğe gidilerek hasta odaklı-kişiye özel sistemlerin oluşturulmasında etkin rol üstlenmektir.

Biyomedikal mühendisliği
Biyomedikal teknoloji

Biyomekanik, insan dokularının özellikleri ve mekanik streslere dokuların yanıtı ne olacaktır sorusuyla ilgilenen alandır. İş makinesinde çalışan kişilerin olası zararlardan korunması için kask, eldiven, maske vb kisisel koruyucu ekipman üretimi biyomekanik desteği alınarak sağlanır. En iyi tanımlamalarından biri 1974'te Herbert Hetze tarafından dile getirilmiştir " Biyomekanik, biyolojik sistemlerin biçim ve işlevlerinin mühendislik yöntemleri kullanılarak incelenmesidir." Biyomekanik sözcüğü 1970'lerin başlarında, mühendislik mekaniğinin biyolojik ve tıbbi alanlarda kullanılmasını tanımlamasıyla türemiştir.
Biyomekanik, mühendislikle bağlantılıdır, çünkü biyolojik sistemleri analiz etmek için genellikle mühendislik bilimlerinden yararlanılır. Newton Mekaniği'nin ve malzeme biliminin genel uygulamaları, biyolojik sistemlerin mekaniğini oluşturur.

Biyosemiyotik (Yunanca hayat anlamındaki bios ve gösterge anlamındaki "semeion" kelimelerinden) semiyotik ve biyoloji içerisinde büyüyen bir alandır. Biyoloji bilim dalı kapsamındaki göstergeler ve kodların üretilmesi ve yorumlaması üzerine çalışır. Biyosemiyoloji, biyoloji ile semiyotik bulgularının birleştirilmesine teşebbüs eder. Batı dünyasının bilimsel hayat görüşünde, semiyozisi (gösterge süreci, anlam ve yorumu kapsar) hayat kavramının içten ve değişmez bir kısmı olarak göstererek, bir paradigma kayması önerir. “Biyosemiyotik” terimi ilk defa Friedrich S. Rothschild tarafından 1962'de kullanılmıştır fakat Thomas Sebeok ve Thure von Uexküll bu terimi kendi alanında uygulamışlardır. Biyolojinin normatif bakış açılarını zorlayan bu alan, genellikle teorik ve uygulamalı biyosemiyotik olarak ikiye ayrılır.

Biyosemiyotik, gösterge sistemleri çalışması olarak biyoloji ya da daha detaylı bir ifade ile 

yaşayan süreçlerin işaretleşme, iletişim ve alışkanlık oluşturmasıdır
yaşayan tabiatındaki semiyozistir (gösterge ilişkilerinin değişmesi)
tüm göstergelerin ve gösterge ilişkilerinin biyolojik temelidir

Biyosemiyotiği “gösterge sistemleri olarak yorumlanan biyoloji” olarak tanımlamak onun sadece (bir bilimsel araştırma alanı olarak) bildiğimiz anlamda biyoloji ve semiyotik (gösterge çalışmaları) ile yakın ilişkisini vurgulamak değil ama öncelikle, hayat sadece moleküllerin ve kimyanın perspektifinden ele alınmayıp, moleküller aracılığıyla dahil olmak üzere çeşitli yollarla diğer yaşayan göstergeler tarafından iletilen ve yorumlanan göstergeler olarak da düşünüldüğü zaman gerçekleşen derin perspektif değişimini vurgulanmaktır. Bu anlamda biyosemiyotik, moleküler biyolojiden beyin bilimine ve davranış çalışmalarına kadar biyolojinin mevcut alanlarının ortaya koyduğu gibi, yaşayan süreçlerin karmaşıklığını kanıksar ve buna saygı duyar. Ancak biyosemiyotik, (evrim biyolojisi dâhil) biyolojinin farklı disiplinlerinin ayrı bulgularını, ribozomdan ekosisteme ve hayatın başlangıcından onun nihai anlamlarına kadar yaşayan dünyanın merkez fenomenleri üzerine yeni ve daha birleşik bir perspektifte bir araya getirmeye teşebbüs eder.
Dahası, evrende anlamın (signifikasyon) ortaya çıkması gibi genel gösterge süreçleri (semiyotik) çalışmalarındaki çözümlenememiş sorulara, biyolojiden yeni kavramlar, teoriler ve vaka çalışmaları sağlayarak yeni bir ışık tutmaya teşebbüs eder. Burada, signifikasyon (ve gösterge) çok genel bir anlamda anlaşılmaktadır, basitçe bilginin bir yerden diğerine aktarılması değil, çok içeriklinin ve insanda olduğu kadar insan-dışı gösterge oluşturucular ve alıcılarda da o bilginin anlamının oluşturulmasıdır.
Gösterge süreçleri böylece gerçek olarak ele alınır: Keşfedilebilir ve açıklanabilir düzenler (alışkanlıklar veya doğal kurallar) tarafından yönetilirler. Yaşayan tabiatın özündedirler ama (açıklamaları inşa ederkenki) bu süreçleri anlayış ve temsil, organizmanın kendi gösterge süreçlerinden ayrı bir bilimsel gösterge sistemi olarak oluşsalar da, bu süreçlere direkt değil ama dolaylı olarak, diğer gösterge süreçleri (örneğin, niteleyici ayırım yöntemleri) ile erişebiliriz.
Yaşayan sistemlerin merkez özelliklerinden biri, fiziksel ve kimyasal süreçlerin, kısmen 1960'larda bulunarak genom olarak bilinen ve bilgi içeriği (informasyonel) ile moleküler özellikleri temel alan, yüksek organize karakterleridir. Ernst Mayr ve Manfred Eigen gibi seçkin biyologlar, bu informasyonel yönlerini hayatın ortaya çıkan ve hayatı fiziksel dünyadaki diğer, belki insan yapımı bilgisayarlar hariç, her şeyden ayıran özellikleri olarak görmüşlerdi. Ancak, bilgisayar programlarının informasyonel teleolojisi insanlar tarafından bu özel hedeflere ulaşmak için tasarlanarak türetilmişse de, teleoloji ve organizmaların informasyonel karakteristikleri onlara özgüdürler ve doğal olarak evrilirler.
Geleneksel biyoloji (ve biyoloji felsefesi) böyle süreçleri sırf fiziksel görmüşlerdir ve indirgemeci ve mekanistik bir gelenekten etkilenerek sadece etkili nedensellikle ilişkilenen, çok kısıtlı bir fiziksel nosyonu benimsemişlerdir. Biyosemiyotik, (C.S. Peirce açısından, insanda olduğu kadar doğanın herhangi bir yerinde dinamik gösterge eyleminin (aksiyonunun) kapsamlı mantıksal ve bilimsel çalışması olarak) semiyotik kavramlarını, anlam, amaçlılık ve fiziksel dünyanın biyolojik oluşumu ile ilgili soruları yanıtlamak için kullanır. Bu sorular ya yanıtlanması zordur ya da tamamen mekanistik ve fiziksel çerçeve içerisinde tamamen tutarsızdırlar.
Biyosemiyotik, hayatın evrimini ve semiyotik sistemlerin evrimini aynı sürecin iki yönü olarak görmektedir. Hayatın kaynağına ve evrimine bilimsel yaklaşım, kısmen moleküler biyolojinin başarısından dolayı, tüm sürecin daha harici yönlerinin değerli açıklamalarını vermektedir fakat içerisindeki gösterge aksiyonunun niteliksel yönlerini gözden kaçırmıştır, indirgemeci bir nedensellik resmine yol açar. Karmaşık, kendinden-organize yaşayan sistemler biçimsel ve nihai nedensellikle de yönetilir. Biçimsellik, organizma gibi bir tüm yapıdan moleküllerine kadar inen aşağı doğru nedensellik açısındandır ve eylemlerini (aksiyonlarını) sınırlarken onlara tüm metabolizma ile alakalı fonksiyonel anlamlar bahşeder. Nihai olma ise alışkanlıklar alma ve mevcut gösterge aksiyonları için gelecek yorum-tavrı (interpretant) meydana getirme açısındandır. Burada, biyosemiyotik, sistem teorisi, teorik biyoloji, Sibernetik ve karmaşık kendinden-organize sistemler çalışmaları gibi alanların anlayışlarından da yararlanır.
Moleküler biyoloji, bilişsel etoloji, bilişsel bilim, robotik ve nörobiyoloji gibi belli bilimsel alanlar bilgi süreçleri ile çeşitli düzeylerde ilgilenir ve böylece biyosemiyozis (canlı sistemlerde gösterge aksiyonu) ile ilgili bilgiye kendiliğinden katkı sağlar. Ancak, biyosemiyotik halen özel bir araştırma disiplini programı değildir ama “gösterge” kullanımının yaşam süreçlerindeki rolünü araştırma ihtiyacı üzerine genel bir bakış açısıdır ve öylesi bulguları entegre etme, biyoloji için semiyotik bir temel kurma girişimidir. Halen akıl felsefesi ile uğraşan Kartezyen düalizmin bazı formlarını çözümlemeye de yardım edebilir. Biyosemiyotik, beden ile zihin arasındaki sürekliliği tasvir ederek ya da ayrımın yanlış ya da faydasız olduğunu göstererek, insanın “düşünceliliği”nin, hayvanın somutlaşmış “bilme” eylemindeki daha ilkel süreçlerden nasıl doğal olarak ortaya çıkmış olabileceğini anlamamıza yardım edebilir.

Çalışılmakta olan temel semiyozis tiplerine göre biyosemiyotik şunlara ayrılabilir: 

vejetatif semiyotik (ayrıca endosemiyotik veya fitosemiyotik), semiyozisin hücre ve moleküler düzeyde çalışılması (genom ve organik form ya da fenotiple ilgili çeviri süreçlerini de içerir); vejetatif semiyozis tüm organizmalarda hücre ve doku seviyelerinde gerçekleşir; vejetatif semiyozis, prokaryot semiyotiğini, çoğunluğu algılama (quorum sensing) gibi bakteri topluluklarında gösterge-aracılı etkileşimleri ve çoğunluğu sönümlemeyi (quorum quenching) içerir.
zoosemiyotik ya da hayvan semiyotiği; hayvan semiyozisi organizmada nöromüsküler sistemde gerçekleşir ve antroposemiyotiği de içerir. Antroposemiyotik, insanda semiyotik davranış çalışmasıdır.
Çalışılan semiyozisin egemen yönlerine göre, şu etiketler kullanılmıştır: biyopragmatik, biyosemantik ve biyosentaktik.

Charles Sanders Peirce (1839–1914) ve Charles W. Morristen (1903–1979) ayrı olarak, biyosemiyotiğin ilk öncüleri  Jakob von Uexküll (1864–1944), Heini Hediger (1908–1992), Giorgio Prodi (1928–1987), Marcel Florkin (1900–1979) ve Friedrich S. Rothschild (1899–1995); çağdaş disiplinler arası alanın kurucuları Thomas Sebeok (1920–2001) ve Thure von Uexküll'dür (1908–2004).
(Kopenhag-Tartu Okulu tarafından başlatıldığı gibi) modern dönem, biyologlar Jesper Hoffmeyer, Kalevi Kull, Claus Emmeche, Terrence Deacon'u, semiyotikçiler Martin Krampen, Marcel Danesi'yi, filozoflar John Deely, John Collier, Guenther Witzany'i ve karmaşık sistem bilimcileri Howard H. Pattee, Michael Conrad, Luis M. Rocha ve Cliff Joslyn'i içerir.
2001'de, biyosemiyotik araştırma için Biyosemiyotikte Toplanmalar (Gathering in Biosemiotics) olarak bilinen senelik bir uluslararası konferans resmi olarak başlatılmıştır ve o zamandan beri her yıl gerçekleşmiştir.
2004'te, bir grup biyosemiyotikçi – Marcello Barbieri, Claus Emmeche, Jesper Hoffmeyer, Kalevi Kull, and Anton Markos – uluslararası bir biyosemiyotik dergisi çıkarmaya karar vermişlerdir. Journal of Biosemiotics  isimli Biyosemiyotik Dergisi bunların editörlüğünde Nova Science Publishers tarafından 2005'te başlatılmıştır (2 dergi yayınlanmıştır) ve Biosemiotics, aynı beş editörle Springer tarafından 2008'de başlatılmıştır. Kitap serisi Biosemiotics (Springer, 2007'den beri) ise, Jesper Hoffmeyer, Kalevi Kull ve Alexei Sharov tarafından düzenlenmiştir.
Uluslararası Biyosemiyotik Çalışmaları Derneği (International Society for Biosemiotic Studies) 2005'te kurulmuştur. Biyosemiyotiğin esas tezleri üzerine program niteliğinde kolektif bir makale 2009'da çıkmıştır.

Ekosemiyotik
Zoosemiyotik
Mimikri
Siberbiliş
Biyoiletişim (bilim)

Göstergebilim

Alexander, V. N. (2011). The Biologist’s Mistress: Rethinking Self-Organization in Art, Literature and Nature. Litchfield Park AZ: Emergent Publications.
Barbieri, Marcello (ed.) (2008). The Codes of Life: The Rules of Macroevolution. Berlin: Springer.
Emmeche, Claus; Kull, Kalevi (eds.) (2011). Towards a Semiotic Biology: Life is the Action of Signs. London: Imperial College Press.[1] 22 Mart 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Emmeche, Claus; Kalevi Kull and Frederik Stjernfelt. (2002): Reading Hoffmeyer, Rethinking Biology. (Tartu Semiotics Library 3). Tartu: Tartu University Press.[2] 20 Kasım 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Favareau, D. (ed.) (2010). Essential Readings in Biosemiotics: Anthology and Commentary. 27 Aralık 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Berlin: Springer.
Favareau, D. (2006). The evolutionary history of bio

Biyosfer, (Yunanca βίος "bíos" "yaşam" ve σφαῖρα "sphaira" "küre" anlamında), Dünya'da canlıların yaşadığı 16–20 km kalınlığındaki tabaka; (Yunanca οἶκος "oîkos" "çevre" ve σφαῖρα "sphaira" "küre" anlamında), tüm ekosistemlerin dünya çapındaki toplamıdır, ekosfer olarak da bilinir; "canlı yüzey" de denir. Aynı zamanda Dünya'daki yaşam bölgesi olarak da adlandırılabilir. Biyosfer (teknik olarak küresel bir kabuktur), minimum girdi ve çıktılarla neredeyse madde bakımından kapalı bir sistemdir. Enerji ile ilgili olarak, yılda yaklaşık 130 terawatt oranında güneş enerjisi yakalayan fotosentez ile açık bir sistemdir. Bununla birlikte, enerji dengesine yakın kendi kendini düzenleyen bir sistemdir. En genel biyofizyolojik tanımla biyosfer, litosfer, kriyosfer, hidrosfer ve atmosfer elementleriyle etkileşimleri de dâhil olmak üzere tüm canlıları ve ilişkilerini bütünleştiren küresel ekolojik sistemdir. Biyosferin, en azından yaklaşık 3.5 milyar yıl önce bir biyopoez (basit organik bileşikler gibi canlı olmayan maddeden doğal olarak oluşmuş yaşam) veya biyogenez (canlı maddeden oluşmuş yaşam) sürecinden başlayarak evrim geçirdiği varsayılmaktadır.
Bu ad ilk kez Fransız bilgin Lamarck tarafından ortaya atılmış ve 20. yüzyılın başında bilim dünyasınca benimsenmiştir. Biyosferin atmosfer içindeki yüksekliği 10.000 m'ye ulaşır. Bu yükseklikten öte bakteri ve mantar sporlarına rastlanmamıştır. Yerde yaşayan kara hayvanları için biyosfer 6.500–6.800 m, yeşil bitkiler için 6.200 m yüksekliğe kadar çıkabilir. Denizin altında 5.000 m derinlikte canlıların yaşadığı saptandığından bu da biyosferin alt sınırını oluşturur (Dünyanın en derin noktası olarak kabul edilen Mariana Çukurunun dibinde yaşam olabileceği öngörülmektedir).

Biyosfer kelimesinin bir sayı ile anılması genellikle aşağıdaki anlamlara denk gelmektedir:

Biyosfer 1 - Dünya.
Biyosfer 2 - Arizona'da bir laboratuvar; 13,000 m²'den oluşan kapalı bir ekosistem.
Biyosfer 3 (BIOS-3 olarak da bilinir) - Ruslar tarafından 1967-68'de yapılan deneyler.
Biosphere J - Japonya'da yapılan fazla bahsi geçmeyen bir deneydir.

Biyoçeşitlilik, bir ekosistem, biyom veya tüm Dünya'da bulunan yaşam formlarının çeşitliliğidir. İnsanların yaşamlarını sürdürebilmesi için yaşadıkları çevrede, temiz su ve havanın, verimli toprakların, besinlerin ve diğer gereksinimlerinin karşılandığı, kullanacağı çeşitli maddelerin bulunması gerekir. Yaşam için gerekli madde ve koşullar, çevrenin abiyotik etkenleri ile bakteri, Protista, mantar, bitki ve hayvanlar tarafından sağlanır. Bu canlıların tamamına biyoçeşitlilik denir. Bu çevredeki biyoçeşitlilik arttıkça o çevrenin ekolojik hizmetleri de o oranda artar. Yalnız bu artış biyolojik çeşitliliği oluşturan türler arasında dengeli etkileşimin gerçekleşmesi durumunda geçerlidir. Bu nedenle biyolojik çeşitlilik arttıkça, ekosistemlerdeki madde dolaşımı ve enerji akışları daha etkin halde gerçekleşir. Bunun aksine, ekosistemdeki biyolojik çeşitlilik azaldığında, ekosistem hizmetlerinde azalma olur. Örneğin, yılan bulunduğu ekosistemdeki fare ve kurbağa gibi türleri besin olarak kullanır. Böylece fare ve kurbağa popülasyonlarının aşırı artışı engellenir. Bunun sonucunda, fare ve kurbağalarla aynı besini paylaşan diğer hayvanların besinlerden yararlanmalarına olanak verilmiş olur.
Her türün ekosistem hizmetlerinin oluşumunda etkisi vardır. Örneğin, ekosistemlerin kilit taşı türlerinin ekolojik işlevi diğer türlere oranla daha fazladır. Bu nedenle bu ekosisteme ait kilit taşı türleri yok olduğunda, ekosistem hızlı şekilde değişmekte, bunun etkisiyle, ekosistem hizmetleri büyük oranda aksar ya da tamamen bozulur. Azot bağlayan bakteriler, mikoriza mantarlar (Bitkilerle mutealizm ilişkisinde olan mantarlar) açık denizlerde yaşayan büyük kütleli Algler, tropik bölgelerdeki palmiye ve incir türleri bulundukları ekosistemin kilit taşı türleridir.
Biyolojik evrim işleyişinde belirtildiği gibi, evrimleşme sürecinde, yeni türlerin oluşmasının yanı sıra, bazı türlerinde yok olduğu belirtilmektedir. İnsan türünün orataya çıkmasından sonra, türlerin yok olma hızı, insanların etkinliği oranında artmıştır. Günümüzde yapılan bilimsel araştırma sonuçları, tropik bölgelerdeki kuş türlerinin yaklaşık dörtte birinin yok olduğunu göstermektedir. Yine bu araştırma sonuçlarında, canlı türlerinin yok olma hızının, yeni türlerin evrimleşip ortaya çıkış hızından 10000 kat daha hızlı olduğunu doğrulamaktadır. İnsan nüfusundaki artış hızının türlerin yok oluş hızıyla orantılı olarak artması, bu görüşü desteklemektedir. Nüfus arttıkça doğal yaşam alanları, yeni yerleşim alanları, tarım alanları, ulaşım yolları, fabrikalar, konutlar vb. insan etkinliklerinde kullanılmaları sonucunda parçalanıp bozulmaktadır.
Biyoçeşitliliğin azalmasında, bu ve benzeri nedenlere bağlı olarak, habitatların yıkıma uğramasının yanı sıra, ortama yabancı türlerin girmesi aşırı kullanma ve besin zincirlerindeki bozulmalar da etkili olur.
Küresel ısınma karasal ve tatlı su ekosistemleri ile bu alanlarda yaşayan insanların yararlandıkları biyolojik çeşitlilik ve ekosistem hizmetlerinin yok olması.Küresel ısınma, karasal ve tatlı su ekosistemleri ile bu alanlarda yaşayan insanların yararlandıkları biyolojik çeşitlilik ve ekosistem hizmetlerinin yok olmasına neden olmaktadır Bu tehditlere karşı sürdürülebilir bir önlem olarak; yem bitkileri üretiminin artırılması, doğal çayır ve meralar üzerindeki aşırı otlatma baskısını azaltarak yerel bitki türlerinin korunmasına ve biyoçeşitlilik kaybının önlenmesine katkıda bulunur

Biodiversity Heritage Library11 Eylül 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Open access digital library of taxonomic literature
National Biodiversity Network  24 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - NBN Gateway

Laboratuvarda boyama, numunelerde genellikle mikroskobik düzeyde kontrastı artırmak için kullanılan tekniktir. Boyalar, histolojide, sitolojide ve hastalıkların mikroskobik düzeyde incelenmesine ve teşhisine odaklanan histopatoloji, hematoloji ve sitopatoloji gibi tıp alanlarında sıklıkla kullanılır. Boyalar biyolojik dokuları (örneğin kas liflerini veya bağ dokusunu vurgulayarak), hücre tiplerini (farklı kan hücrelerini sınıflandırmak) veya tek tek hücreler içindeki organelleri tanımlamak için kullanılabilir.
Biyokimyada boyama, belirli bir bileşiğin varlığını nitelendirmek veya ölçmek için bir substrat maddeye sınıfa özgü (DNA, proteinler, lipidler, karbonhidratlar) boyar madde eklemeyi içerir. Boyama ve floresan etiketleme benzer amaçlar için kullanılabilir. Biyolojik boyama, akış sitometrisinde hücreleri işaretlemek ve jel elektroforezinde proteinleri veya nükleik asitleri işaretlemek için de kullanılır. Işık mikroskopları parlak alan veya epi-floresan aydınlatma kullanarak boyalı örnekleri yüksek büyütmede görüntülemek için kullanılır.
Boyama sadece biyolojik materyallerle sınırlı değildir. Diğer materyallerin yapısını örneğin, yarı kristalli polimerlerin katmanlı yapıları veya blok kopolimerlerin alan yapılarını incelemek için de kullanılabilir;

Biyolojik Boya Komisyonu 13 Ekim 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., 1920'lerin başından beri boyaları test eden ve uluslararası kabul görmüş standartları karşılayan boya partileri için onay Sertifikaları veren, kâr amacı gütmeyen bağımsız bir şirkettir.
Boyalar ve boyama teknikleri için StainsFile Referansı.
Protozoa için Vital Boyama ve İlgili Geçici Montaj Teknikleri 14 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ~ Howey, 2000
Fiksasyondan Konuşmak: Kısım 1 ve Kısım 2 – M. Halit Umar
Histoloji Boyalarının Fotomikrografları 12 Ağustos 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sridhar Rao PN'nin ana sayfasında boyama alıştırmalarında sık sorulan sorular 13 Ekim 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Buz, suyun donmuş haline verilen addır. Oda koşullarında 0 °C ve altında bulunur. Buzun yoğunluğu suyun yoğunluğundan az olduğu için su üstünde yüzebilir.

Buz aynı zamanda eğlence için de kullanılabilmektedir. Buz pateni, tour skating, buz hokeyi, ice fishing, ice climbing, körling, broomball ve kızak yarışları olan bobsled, kızak ve skeleton gibi sporlarda buzlu bir alana ihtiyaç duyulur. Buzlu ortamlarda yapılan birçok farklı spor dalı, 4 yılda bir düzenlenen ve bu sporların uluslararası düzeyde temsilini sağlayan Kış Olimpiyat Oyunları'nda boy göstermektedir.

Buz, sanıldığı gibi, düzgün bir yüzey olduğu için kaygan değildir. Bu durum şöyledir, buz pateninin çok küçük yüzeyinin buza basınç yapması dolayısı ile değen noktadaki buzun erimesi ve oluşan bu ince su tabakası üzerinde patenin hareket etmesi olmaktadır. (Ucu keskin bir bıçak gibi olan patenlerin buza değen alanı o kadar küçüktür ki, erime ısısını 1 °C azaltmak için tam 130 kg/cm2 gereken buz yüzeyini derhal eritir.)

Buz, karada, denizde ve havada güvenli ulaşımı zorlaştırır.

Yolda buz tehlikelidir. Kara buzu fark etmek zordur çünkü kolayca görülmez. Donan yağmur veya erime noktası civarı sıcaklıkta kar nedeniyle araç pencerelerinde buz oluşur. Güvenli sürüş için, bu buzun temizlenmesi gerekir. Buz kazıyıcılar buz kırmak ve cam temizlemek için tasarlanmıştır ancak buzu çıkarmak uzun ve zahmetli bir iş olabilir.
Donma noktasının altında, pencerelerin iç yüzeyinde ince bir buz kristali tabakası oluşabilir. Bu genellikle araç bir süre sürüldükten sonra yalnız bırakılırsa bu durum oluşabilir veya dış sıcaklık çok düşükse aracı sürerken de olabilir. Aracın içindekileri nefesindeki nem buz kristallerin su kaynağıdır. Bu buzu çıkarmak zahmetlidir, bu yüzden aracı park ederken nemin dışarı çıkması için aracın camları hafifçe açılır veya arka cam buz çözücüde çalıştırılabilir. Benzer bir sorun binalarda da vardır bu nedenle birçok soğuk bölgenin yalıtımında çift camlı pencere kullanılır.
Dış ortam sıcaklığı uzun süre donma noktasının altında kalırsa, göller ve diğer su kütleleri üzerinde çok kalın buz tabakaları oluşabilir ancak akan suyun olduğu yerlerde bunun için çok daha soğuk sıcaklıklar gerekir. Buz, otomobil'ler ve kamyon'lar ile üzerinden geçilebilecek kadar kalınlaşabilir. Buzun üzerinden araçla güvenli şekilde geçmek için buzun kalınlığının en az 30 cm olması gerekir.
Kar eritme sistemi yol vb alanların yalnızca bir kısmında kar ve buz birikmesini önler.

Gosnell, Mariana. (2005). Ice : the nature, the history, and the uses of an astonishing substance. New York: Knoph. ISBN 978-0-679-42608-0.
Marling, Karal. (2008). Ice : great moments in the history of hard, cold water. St. Paul, MN: Borealis Books. ISBN 978-0-87351-628-0
Petrenko, Victor F and Whitworth, Robert W. (1999). "Physics of ice." Oxford: Oxford University Press. ISBN 0-19-851895-1

The National Snow and Ice Data Center25 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The phase diagram of water-steam-ice: WebCalculation 5 Ocak 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The phase diagram of water, including the ice variants 9 Şubat 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Webmineral listing for Ice 14 Şubat 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
MinDat.org listing and location data for Ice25 Temmuz 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The physics of ice 27 Aralık 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
A recent discovery about how ice melts 18 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
'Unfreezable' water, 'bound water' and water of hydration 29 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Electromechanical properties of ice 17 Aralık 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Estimating the maximum thickness of an ice layer 7 Temmuz 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Böcekler (Latince: insectum) eklem bacaklılar (Arthropoda) şubesinin sınıfı ve tür ve takson bakımından en kalabalık hayvan sınıfıdır. 1.000.000'dan fazla olan tür sayılarıyla Dünya'daki en fazla türe sahip canlılardır. Dünya'nın hemen hemen her yerinde bulunur ve bazen çok yoğun popülasyonlarda görülebilirler. Her yıl birkaç bin böcek türü tanımlanmaktadır. Toplam tür sayısının 2.000.000 (eski tahminler) ila 30.000.000 (daha güncel tahminler) kadar olduğu tahmin edilmektedir. Tür, cins, familya gibi taksonomik kategoriler bakımından 6-10.000.000 sayıya ulaşırlar ve Dünya'daki hayvanların %90 kadarını oluştururlar.
Türce en zengin böcek familyası cepkenli böcekgiller (Staphylinidae) familyasıdır. 2010 verilerine göre 56.768 türle canlılar arasında en çok tür barındıran familyadır. İkinci büyük böcek grubu hortumlu böcekgiller (Curculionidae) familyasıdır.
İnsanlar tarafından evcilleştirilen bal arısı ve ipek böceği gibi türleri bulunduğu gibi, bazı türleri de Dünya'nın muhtelif yerlerinde, özellikle de Meksika'da doğrudan besin olarak kullanılırlar.

Böcek adının Türkçede Insecta üyeleri için yoğun olarak kullanılması türlerinin çokluğu yüzündendir. Türkçenin tarihi gelişimi içinde böcek adı, Insecta dışındaki eklem bacaklıları da kapsayacak kadar geniştir. Bu kullanımı halk dilinde hâlâ görmemiz mümkündür. Insecta dışındaki eklem bacaklıları hatta diğer omurgasızları terim dışı olarak "böcek" adıyla anmak o kadar da yanlış sayılmamalı. Bu, adlandırmalarda kendini belli eder: kabuklulardan tespih böceği, örümceğimsilerden uyuz böceği, karından bacaklılardan sümüklü böcek gibi.
Takımın Latince bilim adı Insecta kelimesi Yunanca: ἔντομον [éntomon] "parçalar halinde doğramak" kelimesinin 1600'lü yıllarda Latinceye insectum biçimindeki çevrilmesinden gelir. Yunanca kelime bugün 'böcek bilimi' ya da 'böcek bilim' de denilen entomoloji adında kalmıştır.

Genel konuşmada böcekler ve diğer karasal eklem bacaklılara sıklıkla 'böcekler denir.
Böcek bilimciler bir dereceye kadar "böcekler" adını dar bir "gerçek böcek" kategorisi olan Hemiptera takımından, örneğin ağustos böcekleri ve kalkan böcekleri gibi böcekler için saklarlar. Kırkayaklar, çıyanlar, tahtakuruları, örümcekler, akarlar ve akrepler gibi diğer karasal eklembacaklılar, eklemli dış iskeletleri olduğundan bazen böceklerle karıştırılırlar. Yetişkin böcekler, göğüste iki çifte kadar kanat bulunan tek eklembacaklıdır. Kanatlı olsun ya da olmasın, yetişkin böcekler baş, göğüs ve karın olmak üzere üç parçalı vücut planlarıyla ayırt edilebilirler; göğüste üç çift bacakları vardır.

Böcek türlerinin toplam sayısına ilişkin tahminler önemli ölçüde farklılık göstermektedir ve bu da yaklaşık 5,5 milyon böcek türünün var olduğunu ve bunlardan yaklaşık bir milyonunun tanımlandığını ve adlandırıldığını göstermektedir.
Bunlar, hayvanlar, bitkiler ve mantarlar dahil olmak üzere tüm ökaryot türlerinin yaklaşık yarısını oluşturur.
En çeşitli böcek takımları Hemiptera (gerçek böcekler), Lepidoptera (kelebekler ve güveler), Diptera (gerçek sinekler), Hymenoptera (eşek arıları, karıncalar ve arılar) ve Coleoptera (böcekler), her biri 100.000'den fazla tanımlanmış türe sahiptir.

Kural olarak karasal hayvanlar olmakla beraber, derin denizlerin dibi dışında tüm biyotoplara uyum yapmış birçok türe sahiptir. Kutuplardan okyanuslara kadar hemen her ekosistemde ayakta kalmayı başarabilmiş canlılardır. Canlılar aleminin belki de en kalabalık sınıfıdır. Bu sınıfta 32 takım yer almaktadır.
Dış iskelet bulunur. Büyüme esnasında dış iskeletin neden olduğu kısıtlama, deri değişimi ile telafi edilir. Vücutlarında sadece çizgili kas bulunur, bu yüzden çok hızlı hareket ederler. Solunum trake sistemiyledir. Açık dolaşım sistemi görülür. Vücutta dolaşan solunum sıvısı "hemolenf" adını alır ve çoğunlukla renksiz, bazen de soluk yeşil-sarı renktedir. Vücutları bez bakımından zengindir. Çekici veya itici koku, mum, zehir, ipek, yağ, tükürük, antikoagülan madde gibi birçok maddeyi salgılamak üzere özelleşmiş çok sayıda bez taşırlar. Duyu organları ve sinir sistemleri iyi gelişmiştir. Birçok grupta, özel görevleri olan duyu organlarına rastlanır (yeri geldikçe açıklanacaktır). Avlanmak veya avcılarından korunmak için son derece başarılı uyumlar kazanmışlardır. Renklenmeleri büyük çeşitlilik gösterir. Bazılarında ışık çıkarma özelliği görülür.
Kural olarak yumurta ile çoğalırlar ve gelişmelerinde çoğunlukla bir metamorfoz görülür.
Bazı gruplarda koloni hâlinde sosyal yaşam örnekleri görülür. Yaşam ve beslenme şekillerine göre, ağız parçaları, anten ve bacak yapıları farklılık gösterir.

Vücut örtüsü (integument): Embriyonik olarak iki tabakaya ayrılır. Üstte ektoderm kökenli epidermis ve kaide zarı; altta peritondan meydana gelmiş, hücreli ince bağdoku yapısında ve kasların üzerine yığılmış olarak duran kutis bulunur. Vücut örtüsü dıştan içe doğru şu katmanlara ayrılır:

Kutikula: Ektoderm kökenlidir ve epidermis tarafından salgılanır. İçerisine birçok organik ve inorganik birleşiğin katılmasıyla, çoğunlukla, sert bir yapı kazanır. İki çeşidi vardır: sert ve bükülmez olanları sklerit, daha yumuşak ve esnek olanları da zar (= membran) olarak adlandırılır. Kutikula, olağanüstü dayanıklı ve korunaklıdır. Suyu geçirmez. kutikulayı oluşturan maddelerin miktarı türe ve yaşa göre değişir. Örnek olarak Amerikan hamam böceğinde (Periplaneta americana) %37 su, %44 protein, %15 kitin ve %4 yağ içerir. Kutikula, 2 (ya da 3) alt tabakadan oluşur.
Epikutikula: Vücut örtüsünün en üstteki tabakası olup kitinsizdir. 4 alt tabakaya ayrılır: sert tabaka, kutikulin tabakası, mum tabakası, dolgu tabaka.
Prokutikula: En tanınmış temel birleşiği kitindir. 3 alt tabakaya ayrılır: ekzokutikula, mezokutikula, endokutikula.
Subkutikula: Mukopolisakkaritlerden oluşmuş, granüler yapıda ve kitinsizdir.
Epidermis ya da hipodermis, üst deri: Tektir ve alt tabakalara ayrılmaz. Yapı ve işlev bakımından birbirinden farklılaşmış bir takım hücreler bulunur: 1. örtü hücreleri; 2. salgı hücreleri (: kutikula oluşturan bezler; mum bezleri; lak bezleri; tükürük bezleri; yağ bezleri; zehir bezleri; yakıcı bezler; koku bezleri; ipek bezleri; feromon bezleri); 3. kıl hücreleri; 4. duyu hücreleri; 5. önositler.
Kaide zarı (lamina basalis): Çok ince (0.2-0.5 µm) ve deliksiz yapıdadır.
Vücut boşluğu: Hemositler, kaslar, sinirler (kutikulaya da uzanır) ve bağdoku tabakası bulunur.

Baş (caput): Embriyonik olarak kaç segmentten yapıldığı tartışmalıdır. Başta bulunan segmentlerin her biri ayrı bir üye taşımadığından, ayrıca segmental gangliyonlardan bazıları da birbiriyle kaynaştığından dolayı, köken olarak segment sayısı kesin olarak söylenemiyor. 5 (en fazla 6) segmentten oluştuğu varsayılmaktadır: 
1. preantennar: Embriyonik evrede görülür.
2. antennar: Duyargalar bu segmentteki gangliyona bağlıdır.
3. intercalar; 4. mandibular; 5. maksillar: Baştaki iç organları içine alan sert bir kapsül şeklinde birbiriyle kaynaşmıştır. Bağlantı yerlerine stur denir. Sturlar arasındaki alanlar alın (frons), tepe (vertex) ve yanaktır (genae). 
6. labial
Duyargalar (antennae): Kamçı şeklinde bulunan duyargalar içtençenelilerdeki gibi gerçek segmentli değildir. 3 bölümden oluşur. Kaide (scapus), ara bileziği (pedicellus) ve kamçı (flagellum). Böceklere özgü duyu organı olan Johnston organı, pedicellus bölümünde bulunur.

Gözler: Optik sistemlerine göre 2 çeşit göz tanımlanır:

Nokta gözler ya da basit gözler (ocellus (sg) / ocelli (pl)): Tek optik aygıta sahip, çok defa birçok duyu hücresinden oluşmuş, bir ya da birçok rhabdomlu retina meydana getiren gözlerdir. Görevleri konusunda kesin bir bilgi yoktur. Bütün böceklerde aynı oldukları da tartışmalıdır. Birleşik gözlere etki eden uyarıların meydana getirdiği etkileri kuvvetlendirdikleri varsayılmaktadır. İki çeşidi vardır:
Yan nokta gözler: Holometabol böcek larvalarında başın yan taraflarındaki nokta gözlerdir.
Dorsal nokta gözler ya da tepe gözler: Nokta gözlerin ana tipidir ve ergin evrede oluşurlar. Bunlar alında ve başın tepe çizgisinde olmak üzere 3 tanedir.

Birleşik gözler ya da petek gözler (oculi compositi): Çok sayıda bir çeşit nokta göz olan ommatidiumdan oluşmuştur. Her bir ommatitium kendi özel optik sistemine sahiptir. Ommatidiumların sayısı değişkenlik gösterrir. Kara sinekte (Musca domestica) 4000, dişi ateş böceğinde (Lampyris noctiluca) 300, mayıs böceğinde (Melolontha melolontha) 5100, Dytiscuslarda 9000, bazı Kızböceklerinde (Odonata) 10000-28000 kadardır. Büyüklükleri bir birleşik gözde aynı değildir.
Renk görme: Böcekler 300-650 nm lik dalga boylarındaki ışınları algılarlar. Örnek olarak, Bal arısı (Apis mellifera) bu bant aralığında sarı, mavi-yeşil, mavi ve morötesi ışınları algılamalarına karşın, kelebeklerin aksine, kırmızıyı algılayamazlar. Ancak kırmızı çiçeklere, bu çiçekler mor ışınları yansıttığı zaman giderler. Güneş ışınlarındaki morötesi ışınları absorbe eden beyaz çiçekleri, morötesi ışının komplementeri olan mavimsi-yeşil; vişneçürüğü çiçekleri ise mavi olarak görürler. Bazı böceklerin (örn. Carausius morosus ve bazı kın kantlılar) renk görme yeteneği yoktur.

Ağız parçaları: Gerçek ağız üyeleri üst dudak (labrum), üst çene (mandibul), alt çene (maxilla) ve alt dudak (labium)tan oluşur.
Konumuna göre:

düşey yönelmiş ağız (orthognath): Ağız üyeleri vücut eksenine dik durur; ağız aşağıya doğru yöneliktir.
eğik yönelmiş ağız (prognath): Ağız üyeleri öne doğru yöneliktir; ağız ön-aşağıya doğru eğilmiştir.
öne yönelmiş ağız (hypognath): Ağız üyeleri ve ağzın kendi öne doğru yönelmiştir.
İşlev bakımından: 

çiğneyici ağız tipi (orthopteroid): Genelde çekirgelerde görülür. Temel ağız tipi olup diğerlerinin bundan geliştiği varsayılır.
yalayıcı-emici ağız tipi
emici ağız tipi
sokucu-emici ağız tipi
altı iğneli: Culicidae (sivrisinek) ve Tabanidae (at sineği) familyalarından çift kanatlılarda görülür.
dört iğneli: tahtakurusu ile pirelerde görülür.
iki iğneli: kara sinekte (Musca domestica) görülür.
Boyun (cervix): Başa derimsi bir zarla yapışmıştır. Başla göğüs arasında sınırları 

Caenorhabditis elegans, yuvarlak solucanlardan olup serbest yaşayan bir nematoddur (ipliksisolucan). Yetişkin hayvan yaklaşık 1 mm uzunluğundadır ve 65 µm kalınlığında olup ılımlı topraklarda yaşar. C. elegans, diğer nematodlardan farklı olarak neredeyse tamamen şeffaftır. Bu özelliği sayesinde genetik çalışmalarının vazgeçilmez canlısı olmuştur.

C. elegans hünsa olup önce sperma, sonra da yumurta oluşturarak çoğalır. Hünsaların yanında erkek hayvanlar da olup hünsalarla çiftleşerek genetik olarak yeni bir neslin doğmasına sebep olurlar. Bunun dışında iplisi solucanın sinir hücresindeki sinir halkasında (Latince: circumpharyngeal) ve karın tarafında olup tam 302 hücreden oluşur. Araştırmalar için kullanılışın asıl sebebi, sabit hücre sayısından oluşmasıdır (Almanca: Eutelie). Her yetişkin hünsa, her zaman tam 959, her yetişkin erkek de 1031 somatik hücre çekirdeği içerir.
Caenorhabditis elegans (C. elegans) üzerinde yapılan deneyler;

C. elegans'ın kokuya dayalı yönelim davranışları, Alzheimer benzeri modellerde hafıza benzeri davranış değişikliklerini değerlendirmek için kullanılmıştır.

C. elegans, pestisit maruziyetinin nöron morfolojisi üzerindeki etkilerini değerlendirmek için kullanılmıştır.

C. elegans'ın kas gücü, mikroakışkan cihazlar kullanılarak ölçülmüş ve bu yöntem uzay uçuşu araştırmalarında da uygulanmıştır.

Dithianon pestisitine maruz kalan C. elegans'ta dopaminerjik nöronlarda nörotoksisite gözlemlenmiştir.

C. elegans'ın farklı larva evrelerinde canlı görüntüleme, mikroakışkan cihazlar kullanılarak gerçekleştirilmiştir.

el-Cahiz (Arapça: الجاحظ) gerçek ismi ve tam künyesi Ebu Osman Amr bin Bahr el-Câhiz el-Kinânî (d. yaklaşık 767-777 - ö. Aralık 868 veya Ocak 869) olan, Basra doğumlu Afro-Arap yazar ve bilim insanı.
Etnik açıdan Doğu Afrika kökenli bir Afro-Arap olduğuna inanılır. Tanınmış bir Arapça nesir yazarı olduğu gibi Arapça dilinde birçok  edebî, bilimsel, teolojik, siyasal-dini polemik ve erken dönem İslam felsefesini konu alan eserler vermiştir. Bilimsel eserlerinde biyoloji,Türkoloji zooloji, tarih ve psikoloji gibi dallara değinmiştir.
Gençliğinde filoloji, leksikografi ve şiir konulu derslere katılmıştır. Eğitimine uzun süre devam eden Cahiz teoloji ile de uğraşmış, Kur'an ve hadis üzerine çalışmıştır. Başta Aristo olmak üzere birçok Yunan filozofun eserlerinin tercümelerini okumuştur. Yazın hayatı oldukça verimli geçen Cahiz yaşamı boyunca 200 kadar kitap yazmıştır. Cahiz 816 yılında dönemin Abbasi başkenti olan Bağdat'a taşınmıştır. Bağdat'ta elli yıl kadar kaldıktan sonra Basra'ya dönmüştür. 868 veya 869 yılında, 95 yaşlarında Basra'da ölmüştür.
İbnü'n Nedîm, Cahiz'e atfedilen ve 75'i mevcut olan yaklaşık 140 eser listelemiştir. En çok bilinenler Kitāb al-­Ḥayawān (Canlılar kitabı), hayvanların hareket noktası olduğu bir dizi konu üzerine yedi bölümlük bir özet; Kitāb al-Bayān wa-l-tabyīn (Belagat ve açıklama kitabı), insan iletişimi üzerine geniş kapsamlı bir çalışma; ve Kitāb al-Bukhalāʾ (Cimrilerin kitabı), cimrilik üzerine anekdotlar koleksiyonu; şeklindedir.
Cahiz, el-Mehâsin ve'l-Mesâvi' türünde önemli eserler vermiş, bu alanda klasik Arap edebiyatında öncü bir rol üstlenmiştir.

Aşağıda Cahiz'in bazı önemli eserlerine yer verilmiştir. Bunların dışında Cahiz sosyal psikoloji ve hayvan psikolojisi konularında ilk incelemeleri yazan kişidir. Bu konulardaki kitaplarında karıncaların sosyal yapısını (örgütlenmesini) incelemiş, hayvan iletişimi ve psikolojisine değinmiştir.

Kitab el-Hayavan
Kitab el-Hayevan ("Hayvanlar Kitabı"), 350'den fazla hayvan türünü şiirsel anlatım, anekdotlar ve atasözleri ile açıklayan ve tanımlayan ansiklopedik bir eserdir.

Kitapta el-Câhiz doğal çevrenin hayvanlar üzerindeki etkisinden söz etmiş ve bir evrim kuramı geliştirmişti. Çevrenin bir hayvanın hayatta kalma olasılığına etkilerini incelemiştir. Kitapta Cahiz besin zincirlerinden de, örneklerle, bahsetmiş ve böylece bu kavramdan bahseden ilk kişi olmuştur.
Çevresel determinizmin ilk taraftarlarından olan Cahiz, çevre koşullarının belirli bir topluluğun bireylerinin fiziksel karakteristiklerini nasıl belirleyebileceğine de yer vermiş, anlatmıştır. İnsanların derilerindeki renk çeşitliliğinin, özellikle de siyahilerin, kökenini açıklamak için doğal seçilim ve çevresel determinizm kuramlarını kullanmıştır.

Kitab el-Buhala
Kitab el-Buhala ("Cimriler Kitabı"), cimri ve açgözlü üzerine nesir stilinde yazılmış bir eserdir. Mizahi ve hicivsel bir üsluba sahip eser aynı zamanda insan psikolojisi incelemesidir.
el-Beyan ve't-Tebyin (Arap dili ve edebiyatı üzerine açıklamalar)
Kitabu'l-Heyevan (Zooloji, hayvan türlerinin evrimi, iklim ve çevrenin etkisi üzerine deney ve gözlemlerinide aktardığı en önemli eseri)
Kitabu't-Tedvir (Felsefe, kozmoloji, astroloji, sihir ve müzik üzerine)
et-Tac fi Ahlaki'l-Müluk(Halife Mütevekkil Alella'a devleti nasıl yönetmesi gerektiği hakkında önerilerde bulunması)
el-Osmaniyye (Şiilerin iddialarına karşılık ilk üç halifeyi savunuyor)
Kitap fi'l Abbasiyye (Abbasilerin hilafete layık olduğunu ispat etmeye çalışıyor)
Tasvibu Ali fi Tahkimi'l Hakemeyn (Hakem olayında Haricilere karşı Ali'yi savunuyor)
Fezail-u Mu'tezile (Tevhid ve Adalet Ekolü mensuplarını övüyor)
Bunlardan başka Cahiz'in 244 kitabı bulunduğu, ona nispet edilenlerle birlikte bu sayının 360'a çıktığı, sadece 25 kadarının günümüze ulaştığı rivayet edilmektedir.

Menâkıb Cünd el-Hilafe ve Fuza'il el Etrak
Cahiz Menâkıb Cünd el-Hilafe ve Fuza'il el Etrak ("Hilafet Ordusunun Menkıbeleri ve Türklerin Faziletleri") adlı eserini Samarra'nın merkez olduğu yıllarda, Mütevekkil'in hilafeti döneminde kaleme almıştır. Bu kitap, o dönemden itibaren Memlûk anlayışında değişimin başladığını göstermektedir. Katı müslümanların doğru yoldan kopmuş saymalarıyla birlikte sünnilik tarafından dinden çıkma sayılmayan Mutezile mezhebine mensup olan el-Cahiz kitabında, artık İslamı korumayı üstlenenin ırk ayrımı ile değerlendirilmesinin doğru olmadığını savunur.

Kılıcı demir eden, döven, suveren, bileyen, kabza kabı yapan, kabın demirini takan, kının ağaçlarını yontan, derisini debbağlayan, tezyinatını yapan, kılıç bağını diken hep başka kimselerdir. Türk bunlarını hepsini başından sonuna kadar bizzat kendisi yapar.
Kitapta Türkler, özellikle savaş yetenekleriyle öne çıkarılır.

Fikirleri karışık, kafaları dağınık olanlar, Çinlilerin sanatta, Yunanların felsefe ve hikmette, Arapların şiir ve feraset ilminde, Sasanilerin siyasette, Türklerin ve harpte gösterdikleri maharet gibi tam ve mükemmel maharet gösteremezler.
Kitâb'ûl-Beyân ve't-Tebyin

El-Cahiz, iki Mu'tezili arasındaki teolojik bir anlaşmazlığa müdahale etti ve Abu Al-Hudhail Al-Allaf'ı  Bishr ibn al-Mu‘tamir'in eleştirilerine karşı savundu.  Başka bir Mu'tezile ilahiyatçısı olan Ja‘far ibn Mubashshir,  “El-Cahiz'e bir reddiye” yazdı. 

El-Cahiz, Bağdat'ta elli yıldan fazla bir süre geçirdikten sonra hemipleji hastalığı ile Basra'ya döndü. Hicri 255 / Aralık 868 - Ocak 869'da Muharrem ayında Basra'da öldü. Ölüm nedeni kesin olarak bilinmemekle birlikte, geniş kişisel kütüphanesinde yıkılan ciltlerin altında kalarak öldüğü rivayet edilir.

Acem (topluluk)
el-Mehâsin ve'l-Mesâvi'

Esat Ayyıldız, Klasik Arap Şiirinde Emevî Dönemine Kadar Hiciv. Ankara: Gece Kitaplığı, 2020. s.135-137.
Baghdādī (al-) Khaṭīb, Abū Bakr Aḥmad ibn ‘Alī (2001). "§6622)". Tārīkh Baghdād aw madīnat al-salām (Arapça). 14. Beirut: Dār al-Gharb al-Islāmi. ss. 124-132. 
Bīrūnī (al-), Muḥammad ibn Aḥmad (1878).  Sachau, Eduard (Ed.). Chronologie orientalischer Völker von Albērūnī (Arapça). Leipzig: Brockhaus. s. 12, l.1. 
Durayd (Ibn), Abū Bakr Muḥammad ibn al-Ḥasan (1854).  Wüstenfeld, F. (Ed.). Kitāb al-Ishtiqāq (Ibn Doreid's genealogisch-etymologisches Handbuch) (Arapça). Göttingen: Dieterich. s. 150. 
Jāḥiẓ; Pellat, C.; Hawke, D. M. (1969). The life and works of Jahiz : Transl. of selected texts (İngilizce). Berkeley and Los Angeles: Univ. of California Press. OCLC 488398998. 
Khallikān (Ibn), Aḥmad ibn Muḥammad (1843). Ibn Khallikan's Biographical Dictionary (tr. Wafayāt al-A'yān wa-al-Anbā Abnā' al-Zamān) (İngilizce). i. McGuckin de Slane, William tarafından çevrildi. Londra: W.H. Allen. ss. 61-74. 
Khallikān (Ibn), Aḥmad ibn Muḥammad (1843). Ibn Khallikan's Biographical Dictionary (tr. Wafayāt al-A'yān wa-al-Anbā Abnā' al-Zamān) (İngilizce). ii. McGuckin de Slane, William tarafından çevrildi. Londra: W.H.Allen. ss. 405-410. 
Khallikān (Ibn), Aḥmad ibn Muḥammad (1972). Wafayāt al-A'yān wa-Anbā' Abnā' al-Zamān (Arapça). III. Beirut: Dār Ṣādar. ss. 470-475 (§506 ). 
Mas’ūdī (al-), Abū al-Ḥasan ‘Alī ibn al-Ḥusayn (1864).  Meynard (de), C. Barbier; Courteille (de), A. Pavet (Ed.). Kitāb al-Murūj al-Dhahab wa-Ma'ādin al-Jawhar (tr. Les Prairies d'or) (Arapça ve Fransızca). iii. Paris: Imprimerie impériale. s. 116. 
Montgomery, James (2013). Al-Jāḥiẓ: In Praise of Books. Edinburgh: Edinburgh University Press. 978-0748683321.
İbnü'n Nedîm, Abū al-Faraj Muḥammad ibn Isḥāq Abū Ya’qūb al-Warrāq (1970).  Dodge, Bayard (Ed.). The Fihrist of al-Nadim; a tenth-century survey of Muslim culture. ii. New York & London: Columbia University Press. ss. 397-409. 
Pellat, Charles (1953), Le milieu baṣrien et la formation de Ğāḥiẓ (Doctoral dissertation, Université de Paris; Librairie d'Amérique et d'Orient) (Fransızca), Paris: Adrien-Maisonneuve, OCLC 7049520 
Pellat, Charles; Kīlānī, Ibrāhīm (1961). al-Ǧāḥiẓ fī al-Baṣrah wa Baḡdād wa Sāmirāʻ (Arapça). Damas: Dar El-Yakaza. 
Watt, Watt, W. Montgomery (1986), "Kināna",  Bosworth, CE; Donzel, E van; Lewis, B; Pellat, C (Ed.), Encyclopedia of Islam, New, 5, Leiden: Brill, s. 116, 11 Temmuz 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi1 Aralık 2020 * Kennedy, Hugh (2006). When Baghdad Ruled the Muslim World: The Rise and Fall of Islam's Greatest Dynasty. Cambridge, MA: Da Capo Press. ISBN 978-0-306814808. 14 Temmuz 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 1 Aralık 2020. 
Yāqūt, Shīhab al-Dīn ibn ‘Abd Allāh al-Ḥamawī (1907),  Margoliouth, D. S. (Ed.), Irshād al-Arīb alā Ma'rifat al-Adīb (Yāqūt's Dictionary of Learned Men) (Arapça), VI, Leiden: Brill, ss. 56-80 
Yāqūt, Shihāb al-Dīn ibn ‘Abd al-Ḥamawī (1913).  Margoliouth, D. S. (Ed.). Irshād al-Arīb alā Ma'rifat al-Adīb (Arapça). VI (7). Leiden: Brill. 
Yāqūt, Shihāb al-Dīn ibn ‘Abd al-Ḥamawī (1993).  Abbās, Ihsan (Ed.). Irshād al-Arīb alā Ma'rifat al-Adīb (Arapça). Beirut: Dār Gharib al-Islām i. ss. 2101-2122 (§872). 

Plessner, M. (2008) [1970–80]. "Al-Jāḥith, Abū 'Uthmān 'Amr Ibn Baḥr". Complete Dictionary of Scientific Biography. Encyclopedia.com. 2 Temmuz 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 1 Aralık 2020. 
Kitāb al-Hayawān (Book of Animals), by Al-Jāḥiẓ (Full Arabic text)
Arabic literature
BBC Türkçe'de 2019 yılında yer alan bir makale 6 Mart 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Canlı ya da organizma, biyoloji ve ekolojide, yaşam fonksiyonlarını sürdürebilen, çevresine mümkün olduğunca uyum sağlayarak varlığını devam ettiren, basit yapı moleküllerinden ya da karmaşık organ sistemlerinden oluşan varlıkları tanımlamak için kullanılan bir kavramdır.
Canlılar; çevreye uyum sağlama, üreme ve kalıtım gibi ortak özelliklere sahip doğal varlıklar olup, yaşamın temel ögeleridir.

Canlı sözcüğü, Farsçadan Türkçeye geçmiş olan "can" kelimesinden türemiştir. "Can", yaşam anlamına gelir. Bu nedenle "canlı", yaşamı olan, yaşayan anlamında kullanılır. Organizma ise Yunanca kökenli olup araç veya düzenek anlamındaki ὄργανον (organon) sözcüğünden türetilmiştir.

Evrende çok sayıda canlı bulunduğundan, bunların her birini tek tek incelemek mümkün değildir. Bu nedenle canlılar, belirli özelliklerine göre sınıflandırılır. Canlıların ortak ya da farklı özelliklerine göre yapılan bu gruplandırmaya taksonomi (sınıflandırma) ya da biyosistematik adı verilir. Bu sınıflandırmayı inceleyen bilim dalına ise sistematik (taksonomi) denir.
Canlılar temel olarak altı âlemde sınıflandırılır:

Monera âlemi
Arkeler âlemi
Protista âlemi
Fungi âlemi
Bitkiler âlemi
Hayvanlar âlemi

Canlıların ortak bazı temel özellikleri şunlardır:

Hücresel yapı
Metabolizma
Homeostazi (iç denge)
Beslenme
Solunum
Boşaltım
Dolaşım
Büyüme ve gelişme
Çoğalma (Üreme, replikasyon)
Çevresel uyarılara tepki
Adaptasyon
Ölüm
Her canlıda bu özelliklerin tümü ya da bir kısmı gözlemlenebilir.

Canlılarda beslenme
Canlılarda çoğalma
Adaptasyon
Yaşam
Üreme

BBC News 10 Eylül 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Yaşam Ağacı 21 Ağustos 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Carl Linnaeus (sonra Carl von Linné, Latince yazılı kitaplarda Carolus Linnaeus) (23 Mayıs 1707, Råshult, (Stenbrohult, Güney İsveç) - 10 Ocak 1778 Uppsala), İsveçli biyolog, hekim ve fizikçidir.

Luteryen bir papazın oğludur. Babası papazdı, ama bitkilere ve ziraata karşı ilgi duyuyordu. Linnee de babası gibi bitkilere ilgi duyan bir çocuktu. Öğrenciliğinde fiziksel matematikte başarılıydı. Öğretmeni Rothman, öğrencisinin doğa bilimlerine olan bilgi ve kabiliyetini görerek ona Boerhaave ve Tournefort'un eserlerini verdi. Linnee, 1727'de Lund'da liseyi bitirdi ve yeni akademik yılda Uppsala'da tıp eğitime başladı. Bu dönemde tıp eğitimi çok ileri bir seviyedeydi. Linnee çalışmalarının çoğunu tek başına yürüttü. Daha sonraki yıllarda öğretmeni Celsius, onun kapasite ve kabiliyetini takdir ederek, onu evine aldı ve Linnee onun ailesiyle birlikte yaşamaya başladı. Çalışmalarındaki başarıları sayesinde Linnee, daha mezun olmadan üniversitede ders vermeye başladı ve büyük bir öğrenci kitlesine hitap etti. Linnee araştırmalarında halktan büyük yardım gördü. Lappland ve Dalecarlia' ya seyahatler yaptı, bitki örnekleri topladı ve aynı zamanda o bölgelerde yaşayan insanların adet ve gelenekleriyle ilgili bilgiler edindi. Daha sonraki seyahatinde ileride eşi olacak kadınla karşılaştı.
Linnee tıp doktoru olmak istiyordu, fakat o dönemde İsveç'te böyle bir derece yoktu. Linnee gelecekteki kayınpederinin maddî yardımıyla Hollanda'ya gitti ve orada birkaç hafta içinde bu dereceyi aldı. Daha sonra Amsterdam'a ve Leiden'a gitti. Birçok bilim insanı ve bilimle ilgilenen kişiyle tanıştı. Bunlar arasında kitaplarını okuduğu Boerhaave de vardı. Linnnee, 1735'te ‘Systema Naturae’ adlı eserini yazdı ve bu eseriyle üne kavuştu. On iki baskıdan oluşan eserin son baskısında hayvanların ilke olarak birer makine olduklarını kabul etmiş bulunmaktaydı. 1735'te tıp doktoru unvanını aldı. Hatta geçmiş ve çağdaş bilim adamlarını da askeri rütbelerle sınıflandırmış ve bu arada kendine general rütbesini uygun görmüştü. Bunun ardından üç yılda Hollanda'da patronların desteğinde birbirini takip eden şahane eserler yayınladı. Linnee, memleketini özlemişti, fakat oraya dönmeden önce İngiltere ve Fransa'yı ziyaret etti. Linnee, İsveç'e, Avrupa'da şöhret kazanmış olarak döndü. 1741'e kadar Stokholm'da doktor olarak güç şartlar altında çalıştı. 1741'de Uppsala Üniversitesi'ne tıp ve bitki bilim profesörü oldu ve ölünceye kadar bu görevini sürdürdü. Stokholm'deyken bilim akademisinin kurulmasında görev aldı. Çalışma kapasitesi ve öğreticiliği mükemmeldi. Linnee, Rudbeck zamanında kurulmuş olan botanik bahçesini geliştirdi ve Avrupa'daki en güzel botanik bahçesi haline getirdi. Linnee, araştırılmamış bölgelere araştırıcı olarak gruplar yolladı; birçok keşif seyahatleri düzenledi ve birçok kişinin çalışmasında önderlik etti.
Linnaeus, minerallerin yer altında gelişen canlı maddeler olduğunu düşünüyordu. Linnaeus'un kütüphane ve koleksiyonları bir Londralı tabip olan J. E. Smith tarafından satın alındı.
Linnaeus, biyoloji ve botanikte sınıflandırma esasını getirmiş, bütün canlıları bir cetvelde göstermiştir. Onun bu metodu, bugün de kullanılmaktadır.
1737 yılında yayınladığı Genera Plantarum (Bitki Cinsleri) adlı yapıtında bitkileri çiçek yapılarına göre cins düzeyinde tavsif etmiştir. Linnaeus 1753'te derlediği Species Plantarum (Bitki Türleri) kitabında 6 bin kadar bitki türüne ikili adlandırma sistemini uyguladı. 1761'de kendine asalet imtiyazı verildi ve Carl von Linné diye anılmaya başlandı.
Linnaeus, bitki ve hayvanlarda ikili isimlendirmeyi başlatmıştır. Bu sistemde Latince veya Yunanca bir isimden sonra özel bir ikinci isim gelmektedir. Bitkiler için yaptığı sınıflandırma ile, o güne kadar tarif edilemeyen bazı bitkiler, kolaylıkla tarif edilebildi. Bitki ve hayvanları, iç bünyelerinin benzerliğine göre cins cins gruplandırdı. Botanik ve zoolojide bugün de kısmen kullanılan taksonomiyi (isimlendirmeyi) başlattı.
Bunlardan başka, Linnaeus ilaçlar üzerinde, İsveç etnolojisi ve coğrafyası üzerinde de çalışmaları bulunmaktadır. İsveç'in gelişmemiş bölgelerini gezmiş ve gördüklerini anlatmıştır.

‘Methodus Plantarum’da  Linnee, bitki ve hayvanların sınıflandırılmasındaki genel özelliklerini içeren belli başlı prensipleri vermiş ve bitkilerin tayini için çeşitli kısımlarının açıklanmasını yapmıştır. Nomenklatatur, eşanlamlar, sistemin çeşitli kategorilerinin karakteristikleri üzerine çalışmıştır. Linnee'nin doğa anlayışı, dönemindeki düşünür ve bilim adamlarının düşüncelerinden farklıdır. O, asla Stahl Hoffmann ve Boerhaave gibi bir hayat fenomenleri geliştirmemiştir. Gençlik eserlerinde son derece sade bir doğa kavramı vardır. Linnee’ ye göre doğa, Tanrı'nın emri ile doğa var olmuştur ve onun rehberliğinde var olmaya devam etmektedir. Linnee, ‘Evrenin temeli nedir?’ sorusuna yanıt aramıştır; ona göre evrenin özü, eski çağ filozoflarında görüldüğü gibi dört element olan toprak, su, ateş ve havadır. Linnee, hayvansal hayatı, solunumla temin edilen eterik elektrik ateşi aracılığıyla korunan hidrolik bir makine olarak tanımlamıştır. Linnee'de Seneca'da görülen yarı-panteistic bir tanrı anlayışı vardır ve eserinde İncil'den alıntılar verir. Linnee'nin evren ve hayat ile ilgili görüşlerini Aristo, Cesalpino ve van Helmont'tan aldığı fikirlerle desteklemeye çalıştığı görülür.
Linnee devrinde Aristocu olmakla suçlanmıştır. Erken tarihlerde babasının bahçesinde çalışma imkânı bulmuştur. Linnee, birçok yerde tespit ettiği bitkileri kaydedip onları numaralandırmış ve bu bitkileri daha önce verilen birçok sisteme uygun bir şekilde ele alıp incelemiş, ancak bunlardan tatmin olmamıştır. Linnee, daha sonra bir gazeteden Camerarius'un bitkilerde cinsiyeti bulduğunu öğrenmiştir. Bunu öğrendiğinde çok heyecanlanmış ve derhal konuyu incelemeye başlamış ve bitkilerin stamen ve pistüllerinin onların en hayati organları olduğunu ve sistematiğin temeline konması gerektiğini öne sürmüştür. Bu, onun cinsiyete dayanan sınıflandırma sisteminin ortaya çıkmasına sebep olmuştur.
Linnee, her şeyden önce, döneminde bilinen bitki ve hayvan türlerini (bunlara Latince adlar vermeye başlamıştı) sınıflandırmasıyla tanınır. Bu iki kelimelik yapının ilk kelimesi o yaşam formunun ait olduğu cinsin ismidir. İkinci kelime ise o cinsin değişik türlerini belirtmek için kullanılan ve türün genel özelliklerine bağlı olarak seçilmiş bağımsız bir kelimedir. Bu yaklaşım şimdi kullanılan iki kelimelik isimlendirme için bir temel teşkil etmiştir. Bu iki kelimelik isimler türlere ait bilimsel isimler veya türlerin sistematik isimleridir. Türlerin ayırt edilmesini daha da kolaylaştırmak için üç kelimelik isimlendirme kullanılmaktadır. Bilimsel adların doğru yazılması için; cins isimleri büyük harfle başlamalı, tür isimleri küçük harfle başlamalı ve yazar ismi ve yayın notu eklenmelidir. Her canlı varlığı iki adla (1. cins adı, 2. Tür adı
Örnek: kedi için Felis catus, fasulye için Phaseolus vulgaris) adlandırma yöntemi olan ikili adlandırma yöntemini bulan Linnee'dir. Linnea ikili adlandırma sistemini 1753'te geliştirmiştir. 1742'den sonra bazı bitkilerdeki değişiklikleri gözleyen Linnee, bir bölge ya da ülkenin bitki ve hayvan topluluklarını belirtmek için ilk kez flora (bitey) ve fauna (direy) terimlerini kullandı.
Linnaeus'dan önce, bazen bir tanımlayıcı sıfat içeren bazen ise farklı birçok kelimeden oluşan bir isimlendirme kullanılıyordu. Bilim insanları aynı tür için farklı isimlerde kullanabiliyorlardı. Bu adlandırma bilim dünyasında birçok karışıklığa neden oldu. Linnaeus'un sistemi bitki ve hayvan türlerine verilen bu farklı isimlendirmeleri bir standarda ve kolay anlaşılan bir şekle kavuşturdu. Linnaeus sistemini cins, takım, sınıf gruplarını ekleyerek daha da geliştirdi.
Linnee ünlü eseri, ‘Systema Naturae’ döneminin en önemli biyoloji eserlerinin başında gelir. Bu eserde, doğanın üç (bitkiler, hayvanlar, mineraller) alemi üzerine doğal bir sistem teklif eden Linnee, bu alemleri ordo, genus ve tür taksonlarına ayırmıştır. Eser 1735'te Leiden'de
‘Fundamenta Botanica’ ile aynı zamanda basıldı. Bunlardan üç yıl sonra Linnee'nin diğer bir önemli eseri olan ‘Classes Plantarum’ yayınlandı. Linnee tür fikrini temel olarak almıştır. Linnee'ye göre, canlılar yumurtadan oluşmuştur ve her yumurta her yönden ebeveynine benzer bir canlı meydana getirme kapasitesine sahiptir. Böylece kendinden üremeye yer yoktur. Başlangıçta her tür, bir tek çiften meydana gelmiştir. Böylece aynı türün bütün fertleri genel bir kökene sahiptir. Bitki türleri arasında sayıca, şekilce ve durumca farklı çiçekler kadar, çok genus vardır. Sınıflar, genuslar toplamıdır; belirli ana vasıfları çiçeklenme de aynıdır. Ordo, sınıfın alt bölmesidir, daha kolayca bir araya toplanacak genuslardan meydana gelmiştir. Linnaeaus'un genel cinsiyete göre sınıflama sisteminde, sınıflar esas olarak erkek organ, ordolar dişi organ başının dilim sayısına göre belirlenir. Bu sistem organik sistem üzerine temellendirilmiştir, bundan dolayı tek yönlüdür.
Linnee'nin hayvanlar alemi için teklif ettiği sınıflandırma bitkilerdeki kadar başarılı değildir. Linnee hayvanları altı gruba ayırır;

Quadrupedia
Aves
Amphibia
Piscus
Insecta
Vermes
Quadrupediler'i ve kuşları Linnee şöyle betimler; Quadrupedler; kıllı vücutlu ve dört ayaklıdır; dişi yavruyu meydana getirir ve onu emzirir. Kuşların tüylü vücudu, iki kanadı, gagası vardır; dişi yumurta bırakır. Linnee canlıları sadece iki gruba ayırmaktadır. Balıkları Linnee, Artedi'ye göre belirlemiştir. Basit organizasyonlu hayvanlardan sadece böcekler onu ilgilendirmiştir. Linnee hayvan sistematiği için, ‘Fundamenta Botanica’ sına benzer herhangi bir genel prensip geliştirmemiştir. Tür terimini belirlemiş ve bugün de olduğu gibi sınıflandırma sisteminin temeline koymuştur. Linnee türlerin değişmezliğine inanıyordu ve ‘iniş teorisi’ ile ilgili görüşlere en şiddetli tepki gösterenler arasındaydı, çünkü ona göre canlılar başlangıçta yaratıldıkları zamandan beri sabittiler, herhangi bir değişikliğe uğramamışlardı. Linn

Carl Zimmer (d. 13 Temmuz 1966, New Haven, Connecticut, ABD), evrim, parazitler ve kalıtım konularında uzmanlaşmış Amerikalı bir popüler bilim yazarı, blogger, köşe yazarı ve gazetecidir. Birçok kitabın yazarı olup The New York Times, Discover ve National Geographic gibi yayınlarda bilim makaleleri hazırlamaktadır. Yale Üniversitesi Morse Koleji'nde öğretim üyesi ve Yale Üniversitesi'nde moleküler biyofizik ve biyokimya yardımcı doçentidir. Zimmer ayrıca sık sık konferanslar vermektedir ve National Public Radio'ya ait Radiolab, Fresh Air ve This American Life da dahil olmak üzere birçok radyo programına konuk olmuştur. PBS'in Evolution adlı serisinin tamamlayıcı bir parçası olan Evrim: Bir Fikrin Zaferi kitabının yazarıdır.
Zimmer, gazetecilik alanını "hayat" veya "yaşamanın anlamı" olarak tanımlıyor. Adı bir şeritler türüne (Acanthobothrium zimmeri) verilen tek bilim yazarıdır. Zimmer'in babası, 1991'den 1997'ye kadar ABD Temsilciler Meclisi üyesi olan New Jersey'li Cumhuriyetçi siyasetçi Dick Zimmer'dir.

Charles Robert Darwin  (12 Şubat 1809 - 19 Nisan 1882), evrimsel biyolojiye yaptığı katkılarla tanınan İngiliz doğa bilimci, jeolog ve biyologdur. Tüm yaşam türlerinin ortak bir atadan türediği yönündeki önermesi günümüzde genel kabul görmekte ve bilimde temel bir kavram olarak kabul edilmektedir. Alfred Russel Wallace ile ortak bir yayında, evrimin bu dallanma modelinin, var olma mücadelesinin seçici üremede yer alan yapay seçilime benzer bir etkiye sahip olduğu doğal seçilim adını verdiği bir süreçten kaynaklandığına dair bilimsel teorisini ortaya koymuştur. Darwin insanlık tarihinin en etkili isimlerinden biri olarak tanımlanmış ve Westminster Abbey'e gömülerek onurlandırılmıştır.
Darwin'in doğaya duyduğu erken ilgi, Edinburgh Üniversitesindeki tıp eğitimini ihmal etmesine yol açtı; bunun yerine deniz omurgasızlarının araştırılmasına yardımcı oldu. Cambridge Üniversitesi Christ's College'da 1828'den 1831'e kadar sürdürdüğü çalışmaları doğa bilimlerine olan tutkusunu teşvik etti. HMS Beagle gemisiyle 1831'den 1836'ya kadar yaptığı beş yıllık yolculuk Darwin'i, gözlemleri ve teorileri Charles Lyell'in kademeli jeolojik değişim kavramını destekleyen seçkin bir jeolog haline getirdi. Yolculuk günlüğünün yayınlanması Darwin'in popüler bir yazar olarak ünlenmesini sağladı.
Yolculuk sırasında topladığı vahşi yaşam ve fosillerin coğrafi dağılımı karşısında şaşkınlığa düşen Darwin, detaylı araştırmalara başladı ve 1838'de doğal seçilim teorisini geliştirdi. Fikirlerini birçok doğa bilimciyle tartışmasına rağmen, kapsamlı bir araştırma için zamana ihtiyacı vardı ve jeolojik çalışmaları öncelikliydi. Alfred Russel Wallace ona aynı fikri açıklayan bir makale gönderdiğinde, 1858'de teorisini yazıyordu ve hemen her iki teoriyi de Londra Linne Derneğine ortaklaşa sundular. Darwin'in çalışmaları, doğadaki çeşitlenmenin baskın bilimsel açıklaması olarak modifikasyonla evrimsel soyu oluşturdu. 1871'de İnsanın Türeyişi adlı kitabında insanın evrimini ve cinsel seçilimi inceledi, bunu İnsan ve Hayvanlarda Duyguların İfadesi (1872) izledi. Bitkiler üzerine yaptığı araştırmalar bir dizi kitapta yayımlandı ve son kitabı olan Solucanlar'da (1881) toprak solucanlarını ve onların toprak üzerindeki etkilerini inceledi.
Darwin, evrim teorisini ikna edici kanıtlarla birlikte 1859 tarihli Türlerin Kökeni adlı kitabında yayınladı. 1870'lere gelindiğinde, bilim camiası ve eğitimli halkın çoğunluğu evrimi bir gerçek olarak kabul etmişti. Bununla birlikte, pek çok kişi doğal seçilime sadece küçük bir rol veren rakip açıklamaları tercih etti ve 1930'lardan 1950'lere kadar modern evrimsel sentezin ortaya çıkmasına kadar doğal seçilimin evrimin temel mekanizması olduğu konusunda geniş bir fikir birliği oluşmadı. Darwin'in bilimsel keşfi, yaşamın çeşitliliğini açıklayan, yaşam bilimlerinin birleştirici teorisidir.

Darwin, 12 Şubat 1809'da Shropshire, Shrewsbury'de, ailesinin evi The Mount'ta doğdu. Zengin sosyete doktoru ve finansçı Robert Darwin ile Susannah Darwin'in (doğumdaki soyadı Wedgwood) altı çocuğundan beşincisiydi. Büyükbabaları Erasmus Darwin ve Josiah Wedgwood önde gelen kölelik karşıtlarıydı. Erasmus Darwin, torununun genişlettiği kavramları öngören gelişmemiş fikirler içeren kademeli yaratılışın şiirsel bir fantezisi olan Zoonomia'da (1794) evrim ve ortak soyun genel kavramlarını övmüştü.

Wedgwood'lar Anglikanizmi benimsemiş olsalar da her iki aile de büyük ölçüde Üniteryendi. Özgürlükçü bir düşünür olan Robert Darwin, bebek Charles'ı Kasım 1809'da Shrewsbury'deki Anglikan St Chad Kilisesinde vaftiz ettirdi, ancak Charles ve kardeşleri anneleriyle birlikte yerel Üniteryen Kilisesine devam ettiler. Sekiz yaşındaki Charles, 1817'de vaiz tarafından yönetilen gündüz okuluna katıldığında doğa tarihine ve koleksiyonculuğa ilgi duymaya başlamıştı bile. 1817 Temmuz ayında annesi öldü. Eylül 1818'den itibaren eğitimine ağabeyi Erasmus'la birlikte yakındaki Anglikan Shrewsbury School'da yatılı olarak devam etti.
Darwin, Ekim 1825'te kardeşi Erasmus ile birlikte saygın Edinburgh Üniversitesi Tıp Fakültesine gitmeden önce, 1825 yazını doktor çırağı olarak babasının Shropshire'ın yoksullarını tedavi etmesine yardım ederek geçirdi. Darwin dersleri sıkıcı ve cerrahiyi üzücü bulduğundan çalışmalarını ihmal etti. Charles Waterton'a Güney Amerika yağmur ormanlarında eşlik etmiş olan azatlı siyah köle John Edmonstone'dan haftalık yaklaşık 40 saat süren seanslarla tahnitçiliği öğrendi.
Darwin üniversitedeki ikinci yılında, materyalist görüşlere sahip radikal demokrat öğrencilerin geleneksel dini bilim kavramlarına meydan okuduğu canlı tartışmaların yer aldığı bir öğrenci doğa tarihi grubu olan Plinian Society'ye katıldı. Robert Edmond Grant'ın Firth of Forth'taki deniz omurgasızlarının anatomisi ve yaşam döngüsü üzerine yaptığı araştırmalara yardımcı oldu ve 27 Mart 1827'de Plinian'da istiridye kabuklarında bulunan siyah sporların bir paten sülüğünün yumurtaları olduğuna dair kendi keşfini sundu. Bir gün Grant, Lamarck'ın evrimsel fikirlerini övdü. Darwin, Grant'ın bu cüretkârlığı karşısında hayrete düşmüştü, ancak kısa süre önce büyükbabası Erasmus'un günlüklerinde de benzer fikirler okumuştu. Darwin, Robert Jameson'ın Neptünizm ve Plütonizm arasındaki tartışmalar da dahil olmak üzere jeolojiyi kapsayan doğa tarihi dersinden oldukça sıkılmıştı. Bitkilerin sınıflandırılmasını öğrendi ve o dönemde Avrupa'nın en büyük müzelerinden biri olan Üniversite Müzesinin koleksiyonları üzerindeki çalışmalara yardımcı oldu.
Darwin'in tıp eğitimini ihmal etmesi babasını kızdırdı ve babası onu Ocak 1828'de Anglikan papazı olma yolunda ilk adım olarak Sanat Lisansı diploması almak üzere Cambridge'deki Christ's College'a gönderdi. Darwin, Cambridge'in Tripos sınavları için yeterli değildi ve bunun yerine normal derece kursuna katılması gerekiyordu. Okumak yerine ata binmeyi ve atıcılık yapmayı tercih etti.

Darwin'in Christ's College'a kaydının ilk birkaç ayında, ikinci kuzeni William Darwin Fox hâlâ orada okuyordu. Fox, kelebek koleksiyonuyla onu etkilemiş, Darwin'i entomolojiyle tanıştırmış ve onu böcek toplamaya yönlendirmiştir. Bunu gayretle yaptı ve bulduklarından bazılarını James Francis Stephens'ın Illustrations of British entomology (1829-32) adlı kitabında yayınlattı.
Fox sayesinde Darwin, botanik profesörü John Stevens Henslow'un yakın arkadaşı ve takipçisi oldu. Bilimsel çalışmayı dini doğal teoloji olarak gören diğer önde gelen papaz-doğabilimcilerle tanıştı ve bu papazlar tarafından "Henslow ile yürüyen adam" olarak tanındı. Kendi sınavları yaklaştığında Darwin kendini çalışmalarına verdi ve William Paley'in Evidences of Christianity (1795) adlı kitabının dili ve mantığından çok etkilendi. Ocak 1831'deki final sınavında Darwin başarılı oldu ve 178 aday arasından onuncu olarak normal dereceye yükseldi.
Darwin Haziran 1831'e kadar Cambridge'de kalmak zorunda kaldı. Paley'in Natural Theology or Evidences of the Existence and Attributes of the Deity (Doğal Teoloji ya da Tanrının Varlığının ve Niteliklerinin Kanıtları, ilk kez 1802'de yayımlandı) adlı kitabını okudu; bu kitap doğadaki ilahi tasarım için bir argüman oluşturuyor ve adaptasyonu Tanrı'nın doğa yasaları aracılığıyla hareket etmesi olarak açıklıyordu. John Herschel'in doğa felsefesinin en yüksek amacını gözlemlere dayalı tümevarımsal akıl yürütme yoluyla bu tür yasaları anlamak olarak tanımlayan yeni kitabı Preliminary Discourse on the Study of Natural Philosophy'yi (1831) ve Alexander von Humboldt'un 1799-1804 yılları arasındaki bilimsel seyahatlerinin Kişisel Anlatı'sını okudu. Katkıda bulunmak için "yakıcı bir şevkle" ilham alan Darwin, mezun olduktan sonra bazı sınıf arkadaşlarıyla birlikte tropik bölgelerde doğa tarihi çalışmak üzere Tenerife'yi ziyaret etmeyi planladı. Hazırlık olarak Adam Sedgwick'in jeoloji kursuna katıldı, ardından 4 Ağustos'ta onunla birlikte Galler'deki tabakaları haritalamak için iki haftalık bir yolculuk yaptı.

Sedgwick'i Galler'de bıraktıktan sonra Darwin Barmouth'ta öğrenci arkadaşlarıyla birkaç gün geçirdi. Eve 29 Ağustos'ta döndüğünde, Henslow'un kendisine HMS Beagle'da kaptan Robert FitzRoy'la birlikte kendi finanse ettiği bir ek görev için uygun (tamamlanmamış olsa da) bir doğa bilimci olarak önerdiği bir mektup buldu; bu görev "sadece bir koleksiyoncudan" ziyade bir beyefendiye göreydi. Gemi dört hafta içinde Güney Amerika kıyılarının haritasını çıkarmak üzere yola çıkacaktı. Robert Darwin oğlunun iki yıl sürmesi planlanan yolculuğuna zaman kaybı olarak görerek karşı çıktı, ancak kayınbiraderi Josiah Wedgwood II tarafından oğlunun katılımını kabul etmeye (ve finanse etmeye) ikna edildi. Darwin, koleksiyonunun kontrolünü elinde tutmak için özel bir sıfatla kalmaya özen göstermiş ve koleksiyonunu büyük bir bilimsel kurumda kullanmayı amaçlamıştır.
Gecikmelerden sonra yolculuk 27 Aralık 1831'de başladı, neredeyse beş yıl sürdü. FitzRoy'un amaçladığı gibi, Darwin bu sürenin çoğunu karada jeoloji araştırmaları ve doğa tarihi koleksiyonları yaparak geçirirken, HMS Beagle kıyıları araştırdı ve haritalarını çıkardı. Gözlemleri ve teorik spekülasyonları hakkında dikkatli notlar tuttu ve yolculuk sırasında aralıklarla örneklerini, ailesi için günlüğünün bir kopyasını da içeren mektuplarla birlikte Cambridge'a gönderdi. Darwin'in jeoloji, böcek toplama ve deniz omurgasızlarını parçalara ayırma konularında biraz uzmanlığı vardı, ancak diğer tüm alanlarda acemiydi ve uzman değerlendirmesi için ustalıkla örnekler topladı. Deniz tutmasından çok muzdarip olmasına rağmen Darwin gemideyken bol bol not tutmuştur. Zooloji notlarının çoğu, sakin bir dönemde topladığı planktonlardan başlayarak deniz omurgasızlarıyla ilgilidir.

Yeşil Burun Adaları'ndaki St Jago'da karaya ilk çıktıklarında Darwin volkanik kayalıkların yükseklerindeki beyaz bir şeridin deniz kabuklarından oluştuğunu gördü. FitzRoy ona Charles Lyell'ın Jeolojinin İlkeleri adlı kitabının ilk cildini vermişti; bu kitapta karaların muazzam dönemler boyunca yavaşça yükselip alçaldığına dair tekdüze kavramlar ortaya kon

Sir Charles Lyell, 1. Baronet, FRS (14 Kasım 1797 – 22 Şubat 1875), dünyanın tarihini açıklamada bilinen doğal süreçlerin etkisini gözler önüne seren İskoç bir jeologdu. Günümüzde, Charles Darwin ile olan yakın dostluğu ve geniş bir okuyucu kitlesine hitap eden Principles of Geology (1830–33) adlı eseriyle tanınmaktadır. Bu kitap, dünyanın bugün hâlâ aynı doğal süreçlerle ve benzer yoğunluklarla şekillendiği fikrini ortaya koymuştur. Filozof William Whewell, bu yaklaşımı "üniformitaryanizm" (tekdüzencilik) olarak adlandırmış ve Georges Cuvier'in savunduğu, Avrupa'da daha yaygın kabul gören "katastrofizm" (kıyametçilik) anlayışıyla karşılaştırmıştır. Lyell'in eserinde sunduğu kanıtlar ve etkileyici anlatımı, okuyucuları dünyanın tarihi ve çevresi hakkındaki "derin zaman" kavramının önemine ikna etmiştir.
Lyell'in bilimsel katkıları arasında, iklim değişikliğine dair öncü bir açıklama da yer almaktadır. Okyanuslar ve kıtalar arasındaki sınırların değişimiyle uzun dönemli sıcaklık ve yağış değişimlerini ilişkilendirmiştir. Ayrıca, depremler üzerine yaptığı açıklamalar etkili olmuş ve volkanların yavaş yavaş katmanlı bir şekilde inşa edildiğini öne süren bir teori geliştirmiştir. Stratigrafi alanında, Tersiyer dönemini Pliyosen, Miyosen ve Eosen olarak ayırması büyük bir yankı uyandırmıştır. Ancak, buzdağlarının eratik blokları taşıdığı ya da ince taneli lös birikintilerinin sel sularıyla çöktüğü gibi bazı teorileri sonradan yanlışlanmıştır. Bununla birlikte, insanlık tarihine özgü bir dönem olarak "Recent" (Yakın Çağ) terimini tanımlaması, modern Antroposen tartışmalarının temellerini atması açısından önemli bir katkıdır.
Bilim insanlarının jeolojiyle hiç ilgilenmediği zamanda Lyell bu ilimle ilgilenmeye başlamıştı. O zamanda dünyanın küresel bir şekli olduğuna hatta ovuk bir top gibi olduğu sanılırdı. Sadece bunu henüz kimse ispatlamamıştı. Charles Lyell bu sorulara ilk insan olarak bilimsel metotlarla cevap bulmuştur. Avrupa'da jeolojinin babası olduğu söylenir ve bu isimle ona hürmet edilir.

Lyell, 14 Kasım 1797'de İskoçya'da, Kirriemuir yakınlarındaki Kinnordy House'da emlakçı zengin bir ailede doğdu. On kardeşin en büyüğüydü. Yine Charles Lyell adına sahip babası, Dante'nin çevirmeni ve akademisyeni olarak bilinir ve bir botanikçidir. Lyell'in büyükbabası, Montrose'daki Kraliyet Donanması'nı tedarik ederek Kinnordy House'u satın almalarını sağlayan aile servetini yapmıştı.
Günümüzde ailenin koltuğu, Strathmore'da Yayla Sınırı Fayının yakınında yer almaktadır. Evin etrafında, iyi tarım arazileri vardır. Ancak kuzeybatısında, Grampian Dağları vardır. Ailesinin ikinci kır evi tamamen farklı bir jeolojik ve ekolojik bir alandaydı ve çocukluğunun çoğunu burada; güney İngiltere'deki Hampshire'daki New Forest'daki Bartley Lodge'da geçirdi.

Lyell, 1816'da Oxford'daki Exeter College'a girdi ve Profesör William Buckland'ın jeolojik söyleşilerine katıldı. Aralık 1819'da klasikler ikinci sınıf derecesi, 1821'de de Master of Arts kazandı. Mezun olduktan sonra meslek olarak hukuk aldı ve 1820'de Lincoln's Inn'e girdi. Jeolojik olayları gözlemleyebileceği yerlerden biri olan İngiltere'nin kırsalından bir devre tamamladı. 1821'de Edinburgh'daki jeolog Robert Jameson ile tanıştı. Görme yeteneği bozulmaya başladığında, yan-dal olarak yaptığı jeolojiye tam zamanlı bir meslek olarak yapmak istedi. Yoğun çalışmaları sonucunda ilk makalesi: "Son zamanlarda Forfarshire'da tatlı su kireçtaşının oluşumu üzerine" 1822'de yayımlandı. 1827 yılına gelindiğinde ise, hukuku ve avukatlığı terk etmiş ve üniformiteryanizmin genel kabulü ile sonuçlanacak bir jeolojik kariyere başlamıştı. 

1827'de Charles Lyell avukat bürosunu kapattı ve sadece jeolojiyle ilgilenmeye başladı ve James Hutton'nun teorileriyle ilgilenmeye başladı. Boyle James Hutton'la beraber modern jeolojinin kurucusu sayılıyor.
En çok araştırdığı dal stratigrafidir. 1828'de güney Fransa'da araştırmalarını devam ederken, "strata"nın midye kabukların dağıtımıyla sınıflandırılabildiğini buldu. Bu fikrin temeliyle tersiyer devrini üç sınıfa ayırdı: Pliyosen, Miyosen ve Eosen çağı.

DMOZ olarak da bilinen Open Directory Project (ODP) ya da Türkçesiyle Açık Dizin Projesi, internetteki web sitelerinin konularına göre sınıflandırılarak ve gönüllü editörler tarafından incelenerek yayımlandığı bir web dizinidir. Birçok arama motoru DMOZ'daki siteleri direkt olarak izler ve özgür bir lisansla yayınlanan DMOZ verilerini kullanılır. Oldukça güvenilir bir altyapısı vardır. Yasa dışı, problemli ve kalitesiz sitelerin listelenmesine izin verilmez. Projenin sahibi AOL'dir. İlk kurulduğunda directory.mozilla.org alan adını kullandığı için adı Directory Mozilla sözcüklerinin kısaltılmasından oluşsa da bugünkü Mozilla Vakfı ve Mozilla projeleriyle bir ilişkisi yoktur.
DMOZ, insanlar tarafından sınıflandırılmış Web içeriğini barındıran en geniş kapsamlı veritabanıdır. İnternet kullanıcılarından oluşan editör kadrosu, Web'deki kaynakların keşfini sağlayan kolektif beyni oluşturur. DMOZ, Web'in en büyük ve en popüler arama motorlarının ve portallarının dizin hizmetlerini güçlendirmektedir. Bunlara Netscape Search, AOL Search, Google, Lycos, HotBot, DirectHit ve daha yüzlercesi dahildir.
DMOZ, kendi resmi web sitesi üzerinden yayınladığı haberde belirttiği gibi 17 Mart 2017 tarihinde kapanmıştır. Web sitesinin 2017 yılı Eylül ayından itibaren dmoztools.net web sitesinde düzenlenemeyen bir yansısı bulunmaktaydı, 2018 yılı Ocak ayından itibaren Curlie.org web sitesi DMOZ'un halefi olduğunu belirterek ağ üzerinde yerini almıştır.

DMOZ'un bir alt projesi ve açık içerikli dizini olarak restoranların World Wide Web linklerini toplamak için kuruldu. Site gönüllü editörler tarafından düzenleniyor ve sahibi Netscape.
Chef Moz, aynı üst projesi ODP gibi site listelemeleri için hiyerarşik düzen kullanır. Aynı konudaki içerikler kategorilere ve daha ayrıntılı alt kategorilere toplanır.
17 Şubat 2011'de DMOZ admini "lisagirl" ChefMoz projesinin öldüğünü doğruladı.
Başlangıcı 2000'den Aralık 2009'a kadar (editörlerin siteye giriş yapabildiği son tarih), ChefMoz internetteki en büyük restoran dizini olarak kaldı.

DMOZ
Curlie 7 Ocak 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (DMOZ halefi)
AOL 24 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
dmoztools 31 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (düzenleneyen yansı sitesi)
ODP 21 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Deoksiriboz nükleik asit veya kısaca DNA, tüm organizmaların ve bazı virüslerin canlılık işlevleri ve biyolojik gelişmeleri için gerekli olan genetik talimatları taşıyan bir nükleik asittir. DNA'nın başlıca rolü bilgiyi uzun süre saklamasıdır. Protein ve RNA gibi hücrenin diğer bileşenlerinin inşası için gerekli olan bilgileri içermesinden dolayı DNA; bir kalıp, şablon veya reçeteye benzetilir. Bu genetik bilgileri içeren DNA parçaları gen olarak adlandırılır. Bazı DNA dizilerinin yapısal işlevleri vardır (kromozomların şeklini belirlemek gibi), diğerleri ise bu genetik bilginin ne şekilde (hangi hücrelerde, hangi şartlarda) kullanılacağının düzenlenmesine yararlar.
Kimyasal olarak DNA, nükleotit olarak adlandırılan basit birimlerden oluşan iki uzun polimerden oluşur. Bu polimerlerin omurgaları, ester bağları ile birbirine bağlanmış şeker ve fosfat gruplarından meydana gelir. Bu iki iplik birbirine ters yönde uzanır. Her bir şeker grubuna baz olarak adlandırılan dört tip molekülden biri bağlıdır. DNA'nın omurgası boyunca bu bazların oluşturduğu dizi, genetik bilgiyi kodlar. Protein sentezi sırasında bu bilgi, genetik kod aracılığıyla okununca proteinlerin amino asit dizisini belirler. Bu süreç sırasında DNA'daki bilgi, DNA'ya benzer yapıya sahip başka bir nükleik asit olan RNA'ya kopyalanır. Bu işleme transkripsiyon denir.
Hücrelerde DNA, kromozom olarak adlandırılan yapıların içinde yer alır. Hücre bölünmesinden evvel kromozomlar eşlenir, bu sırada DNA ikileşmesi gerçekleşir. Ökaryot canlılar (yani Hayvan, bitki, mantar ve Protistalar) DNA'larını hücre çekirdeği içinde bulundururken prokaryot canlılarda (yani bakteri ve arkelerde) DNA, hücre sitoplazmasında yer alır. Kromozomlarda bulunan kromatin proteinleri (histonlar gibi) DNA'yı sıkıştırıp organize ederler. Bu sıkışık yapılar DNA ile diğer proteinler arasındaki etkileşimleri düzenleyerek DNA'nın hangi kısımlarının okunacağını kontrol eder.

Nükleotit olarak adlandırılan birimlerden oluşan bir polimerdir. DNA zinciri 22 ila 26 Ångström arası (2,2-2,6 nanometre) genişliktedir, bir nükleotit birim 3,3 Å (0.33 nm) uzunluğundadır. Her bir birim çok küçük olmasına rağmen, DNA polimerleri milyonlarca nükleotitten oluşan muazzam moleküllerdir. Örneğin, en büyük insan kromozomu olan 1 numaralı kromozom yaklaşık 220 milyon baz çifti uzunluğundadır.
DNA'nın yarısı dişi bireyden yarısı da erkek bireyden gelir. Canlılarda DNA genelde tek bir molekül değil, birbirine sıkıca sarılı bir çift molekülden oluşur. Genelde çift sarmal olarak görülen DNA'nın günümüzde farklı çeşitleri görülmüştür. Bu iki uzun iplik sarmaşık gibi birbirine sarılarak bir çift sarmal oluşturur. Nükleotit birimler bir şeker, bir fosfat ve bir bazdan oluşurlar. Şeker ve fosfat DNA molekülünün omurgasını oluşturur, baz ise çifte sarmaldaki öbür DNA ipliği ile etkileşir. Genel olarak bir şekere bağlı baza nükleozit, bir şeker ve bir veya daha çok fosfata bağlı baza ise nükleotit denir. Birden çok nükleotidin birbirine bağlı haline polinükleotit denir.
DNA ipliğinin omurgası almaşıklı şeker ve fosfat artıklarından oluşur. DNA'da bulunan şeker 2-deoksiribozdur, bu bir pentozdur (beş karbonlu şekerdir). Bitişik iki şekerden birinin 3 numaralı karbonu ile öbürünün 5 numaralı karbon atomu arasındaki fosfat grubu, bir fosfodiester bağı oluşturarak şekerleri birbirine bağlar. Fosfodiester bağın asimetrik olması nedeniyle DNA ipliğinin bir yönü vardır. Çifte sarmalda bir iplikteki nükleotitlerin birbirine bağlanma yönü, öbür ipliktekilerin yönünün tersidir. DNA ipliklerinin bu düzenine anti-paralel denir. DNA ipliklerin asimetrik olan uçları 5' (beş üssü) ve 3' (üç üssü) olarak adlandırılır, 5' uç bir fosfat grubu, 3' uç ise bir hidroksil grubu taşır. DNA ve RNA arasındaki başlıca farklardan biri, içerdikleri şekerdir, RNA'da 2-deoksiriboz yerine başka bir pentoz şeker olan riboz bulunur.
Çift sarmalı iki ipliğe bağlı bazlar arasındaki hidrojen bağları DNA'yı stabilize eder. DNA'da bulunan dört baz, adenin (A olarak kısaltılır), sitozin (C), guanin (G) ve timin (T) olarak adlandırılır. Bu dört baz şeker-fosfata bağlanarak bir nükleotit oluşturur, örneğin "adenozin monofosfat" bir nükleotittir.
Bazlar iki tip olarak sınıflandırılırlar: adenin ve guanin, pürin türevleridir, bunlar beş ve altı üyeli halkaların kaynaşmasından oluşmuş heterosiklik bileşiklerdir; sitozin ve timin ise pirimidin türevleridir, bunlar altı üyeli bir halkadan oluşur. Bir diğer baz olan urasil (U), sitozinin yıkımı sonucu seyrek olarak DNA'da bulunabilir. Kimyasal olarak DNA'ya benzeyen RNA'da timin yerine urasil bulunur.

İki sarmal iplik DNA omurgasını oluşturur. Bu iplikler arasındaki boşluklar takip edilerek iki tane hayali boşluk veya oyuk daha bulunabilir. Bu oyuklar baz çiftlerine bitişiktir ve onlara bağlanmak için bir yer oluşturabilirler. Bu oyuklar birbirlerinin tam karşısında olmadıkları için büyüklükleri aynı değildir. Bunlardan büyük oyuk (majör oyuk) olarak adlandırılanı 22 Å genişliğinde, küçük (minör) oyuk ise 12 Å genişliğindedir. Küçük oyuğun darlığı nedeniyle bazların kenarlarına erişmek büyük oyuktan daha kolaydır. Bu nedenle, DNA'daki belli baz dizilerine bağlanan, transkripsiyon faktörü gibi proteinler büyük oyuktan bazların kenarlarına temas ederler. Hücredeki DNA'nın bazı bölgelerinde bu durum farklı olabilir (aşağıda "Alternatif çifte sarmal yapılar" bölümüne bakınız) ama oralarda dahi, eğer DNA normal B biçimini alacak şekilde burulsaydı görülecek büyüklük farklılıklarına göre adlandırılır.

DNA'nın bir ipliğindeki bir baz tipi, öbür iplikten tek bir baz tipi ile bağ kurar. Buna tümleyici (komplemanter) baz eşleşmesi denir: pürinler pirimidinler ile hidrojen bağı kurar, A yalnızca T'ye bağlanır, C de yalnızca G'ye bağlanır. Çift sarmalda karşıdan karşıya birbirine bağlı iki baza bir baz çifti denir. Çift sarmalı kararlı kılan ayrıca hidrofobik etki ve pi istiflenmesi vardır, bunlar DNA dizisinden bağımsızdır. Hidrojen bağları kovalent bağlardan daha zayıf olduklarından kolayca kopup tekrar oluşabilirler. Dolayısıyla DNA zincirinin iki ipliği, mekanik güç ile veya yüksek sıcaklıkta bir fermuar gibi kolayca birbirinden ayrılabilir. Komplementerliğin bir sonucu olarak bir DNA sarmalındaki iki iplikli dizideki tüm bilgi ipliklerin her birinde kopyalanmış durumdadır, bu da DNA kopyalanması için esas bir özelliktir. Aslında komplementer baz çiftleri arasındaki spesifik ve tersinir etkileşimler DNA'nın canlılardaki işlevleri için şarttır.

İki tip baz çifti farklı sayıda hidrojen bağları oluşturur, AT'nin iki hidrojen bağı, GC'nin üç hidrojen bağı vardır (bakınız şekil). Dolayısıyla GC çiftleri AT baz çiftlerinden daha güçlüdür. Dolayısıyla iki DNA ipliğinin birbirine bağlanma gücünü belirleyen, hem DNA çift sarmalının uzunluğu hem de onu oluşturan GC baz çiftlerinin yüzde oranıdır. Yüksek oranda GC'li uzun DNA'ların iplikleri birbirine daha sıkı bağlıdır, AT oranı yüksek kısa sarmalların iplikleri ise birbiriyle daha zayıf etkileşirler. Biyolojide, DNA çifte sarmalının kolay ayrılması gereken bölgelerinde AT oranı yüksek olur, örneğin bazı promotörlerde bulunan TATAAT Pribnow kutusu. Laboratuvarda bu etkileşimin gücünü ölçmek için hidrojen bağlarını koparmak için gerekli sıcaklık, ergime sıcaklığı belirlenir (bu, Tm sıcaklığı olarak da adlandırılır). DNA çifte sarmalındaki tüm baz çiftleri eridikten sonra iplikler ayrışır ve çözeltide iki bağımsız molekül olarak varlığını sürdürür. Bu iki tek iplikli DNA molekülünün tek bir biçimi yoktur, ama bazı biçimler diğerlerinden daha kararlıdır.

Bir DNA dizisi, eğer ondan protein sentezlemeye yarayan mesajcı RNA kopyası ile aynı diziye sahipse, "anlamlı" olduğu söylenir. Öbür iplikteki diziye "ters anlamlı" dizi denir. Aynı DNA ipliğinin farklı bölgelerinde anlamlı ve ters anlamlı diziler bulunabilir, yani her iki iplikte hem anlamlı hem anlamsız diziler bulunur. Hem prokaryot ve ökaryotlarda ters anlamlı, yani protein üretimine yaramayan, RNA'nın üretildiği olur, bu RNA'ların işlevi hâlen tam bilinmemektedir. Bir görüşe göre ters anlamlı RNA, RNA-RNA baz eşleşmesi yoluyla gen ifadesinin düzenlenmesine yaramaktadır.
Bazı DNA dizilerinde anlam ve ters anlam kavramları birbirine karışır; çünkü bazen genler birbiriye örtüşebilir. Böyle durumlarda bazı DNA dizileri çifte görev yapar, bir iplik boyunca okununca bir protein kodlar, öbür iplik boyunca okununca ikinci bir protein kodlar. Bakterilerde bu tür gen örtüşmelerinin gen transkripsiyonunun düzenlenmesi ile ilişkili olduğuna dair bulgular vardır, virüslerde ise, genlerin örtüşmesi küçük bir viral genoma daha çok bilginin sığmasını sağlar.

Süper burulma (İngilizce supercoiling) tabir edilen bir süreç ile DNA bir halat gibi burulabilir. "Gevşek" hâlinde DNA'daki bir iplik, her 10,4 baz çiftinde bir, çift sarmalın ekseni etrafında bir tam dönüş yapar. Ama, eğer DNA burulursa iplikler daha sıkı veya daha gevşek sarılı olabilir. Eğer DNA sarmalı sarılma yönünde burulursa buna pozitif süper burulma denir ve bazlar birbirlerine daha sıkı şekilde tutunurlar. Eğer DNA ters yönde burulursa, buna negatif süperburulma denir ve bazlar birbirlerinden daha kolay ayrışırlar. Doğadaki çoğu DNA molekülü az derecede negatif süper burguludur, bundan topoizomeraz adlı enzimler sorumludur. Bu enzimlerin bir işlevi transkripsiyon ve DNA ikileşmesi gibi süreçler sırasında DNA ipliklerine etki eden burulmayı bertaraf etmektir.

DNA'nın çeşitli biçimleri (konformasyonları) mevcuttur. Ancak, canlılarda sadece A-DNA, B-DNA ve Z-DNA gözlemlenmiştir. DNA'nın hangi biçimi aldığı DNA dizisine, süper burulmanın yönü ve miktarına, bazlardaki kimyasal değişimlere ve çözeltinin özelliklerine (metal iyonu ve poliamin konsantrasyonu gibi) bağlıdır. Bu üç biçimden yukarıda betimlenmiş olan "B" biçimi, hücrelerde bulunan şartlar altında en sık görülenidir.
B biçimine kıyasla DNA'nın A biçimi daha geniş bir sarmaldır, küçük oluk daha geniş ve sığ, büyük oluk da daha dar ve derindir. A biçimli nükleik asitler, fizyolojik olmayan şartlarda, suyunu kaybetmiş DNA ör

DNA dizilemesi, bir DNA molekülündeki nükleotit bazlarının (adenin, guanin, sitozin ve timin) sırasının belirlenmesidir.
DNA dizilerinin bilinmesi temel biyoloji, biyoteknoloji, adli bilim, viroloji ve tıbbi tanı koyma gibi pek çok sahada vazgeçilmez hâle gelmiştir. DNA dizilemesi biyolojik araştırma ve keşifleri çok hızlandırmıştır. Sağlıklı ve mutasyona uğramış DNA dizilerinin karşılaştırılması, hasta tedavisine rehberlik edebilir, çeşitli kanserler dahil olmak üzere farklı hastalıkları teşhis edebilir, antikor repertuarını karakterize etmek için kullanılabilir. Modern DNA dizileme teknolojilerin mümkün kıldığı hızlı DNA dizileme sayesinde İnsan Genom Projesi'nde insan genomunun dizilenebilmiştir. Benzer projelerle pek çok hayvan, bitki ve mikrop genomunun tam dizisi üretilebilmiştir.
İlk DNA dizileri 1970'lerin başlarında üniversite araştırmacıları tarafından iki-boyutlu kromatografiye dayanan zahmetli yöntemlerle elde edilmiştir. DNA dizileyici, DNA dizileme sürecini otomatikleştirmek için kullanılan bilimsel bir araçtır. Bu aracı kullanılarak, floresan-tabanlı dizileme yöntemlerinin geliştirilmesinin ardından, DNA dizilemesi daha kolay ve çok daha hızlı hale gelmiştir.

Moleküler biyolojide dizileme, genomu ve kodladığı proteinleri incelemek için kullanılır. Araştırmacıların dizilemeyi kullanarak elde ettikleri bilgiler, genlerdeki ve kodlamayan DNA'daki değişiklikleri tanımlamalarına ve potansiyel ilaç hedeflerini belirlemelerine olanak tanır.

Belirli bir ortamda bulunan organizmaları bilmek ekoloji, epidemiyoloji ve mikrobiyoloji araştırmaları için gereklidir. Bu nedenle metagenomik alanı, örneğin bir su kütlesi, atık su veya diğer kaynaklardan sürüntü numunelerinde bulunan organizmaların tanımlanmasını içerir.

1984'te Alec Jeffreys, ailelerdeki genetik hastalıkları incelerken, DNA'nın tekrarlayan modellerinin ve değişken sayıda ardışık tekrarların (VNTR'ler) her insanda mevcut olduğunu fark etti. Her DNA modeli her bireyde farklıydı, bu da Jeffreys'in her bir DNA varyasyonunun belirli bir bireyi tanımlamak için kullanılabileceğini fark etmesine yol açtı. DNA dizileme, DNA profilleme yöntemleri ile birlikte adli kimlik tespiti ve babalık testi için kullanılabilir.

Çoğu virüs, ışık mikroskobuyla görülemeyecek kadar küçüktür, bu nedenle dizeleme, virüsü tanımlamak ve incelemek için virolojinin anlaşılmasına yardımcı olur. Genom dizilimi için RNA virüsleri, klinik numunelerde daha hızlı bozundukları için zamana daha duyarlıdır.
Temel ve klinik virüs dizileme araştırmalarında, yeni nesil dizileme ve geleneksel Sanger dizilemenin yanı sıra viral patojenlerin moleküler epidemiyolojisinde, ilaç direnci testi ve ortaya çıkan viral enfeksiyonların teşhisi için kullanılır. GenBank'ta 2,3 milyondan fazla benzersiz viral dizi vardır.

1869 yılında, deoksiribonükleik asit (DNA) Friedrich Miescher tarafından keşfedildi ve izole edilmiştir. Yaşamın genetik planını DNA'nın değil proteinlerin tuttuğu düşünülmüştür. Buna bağlı olarak daha sonra saflaştırılmış DNA'nın bir bakteri türünü diğerine dönüştürebileceğini, Oswald Avery, Colin MacLeod ve Maclyn McCarty'nin deneyleri sonucunda bu düşünceler değişmişti. İlk kez DNA'nın hücrelerin özelliklerini dönüştürebildiği gösterilmiştir.
1953 yılında James Watson ve Francis Crick, Rosalind Franklin tarafından incelenen kristalize X-ışını yapılarına dayanan çift sarmallı DNA modelini önerdiler. Modele göre DNA, birbirinin etrafına dolanmış, zıt yönlerde uzanan ve hidrojen bağları ile birbirine bağlanmış iki nükleotit zincirinden oluşur. Adenin (A), sitozin (C), guanin (G) ve timin (T) olmak üzere her iplikçik dört tamamlayıcı nükleotitten oluşur. Bir iplikçikte A daima T ile eşleşir, C ise G ile eşleşir.

RNA dizilemesi nükleotit dizilemesinin en erken biçimlerinden oldu. RNA dizilemesinin en önemli aşamaları, Gent Üniversitesi'nden (Gent, Belçika) Walter Fiers ve arkadaşlarının, 1972'de Bakteriyofaj MS2'ye ait bir genin, daha sonra 1976'da ise aynı bakteriyofajın tüm genomunun dizisi olmuştur. Geleneksel RNA dizileme yöntemleri, dizilenmesi gereken bir cDNA molekülünün oluşturulmasını gerektirir. . Burada Ters transkriptaz kullanılarak RNA önce DNA ya çevrilir, ondan sonra ortaya çıkan DNA sekanslanır. Saflaştırılan RNAların çoğu Ribozomal RNA olduğundan, dizilenecek örneği ribozomal RNA dan arındırma, mRNA yı saflaştırma vb. yöntemler kullanılabilir.

1970 yılında Cornell Üniversitesi'nde Ray Wu tarafından DNA dizisi belirleme için geliştirilen ilk yöntem, bölgeye özgü bir primer uzatma stratejisi içeriyordu. Lambda faj DNA'sının yapışkan uçlarını sıralamak için DNA polimeraz indüksiyonu ve nükleotide özgü işaretleme kullanıldı, bunların her ikisi de mevcut dizileme şemalarında belirgin bir şekilde öne çıkmaktadır. Wu, R. Padmanabhan ve meslektaşları, 1970 ve 1973 yılları arasında, bu yöntemin, sentetik bölgeye özgü primerler kullanarak herhangi bir DNA dizisini tanımlamak için kullanılabileceğini gösterdiler.  MRC (Tıbbi Araştırma Konseyi merkezi), Cambridge, Birleşik Krallık'ta, Frederick Sanger daha sonra DNA dizilemesi için daha hızlı yöntemler geliştirmek üzere bu primer uzatma stratejisini benimsedi ve 1977'de "zincir sonlandırma inhibitörleri ile DNA dizilemesi" adlı bir yöntem yayınladı. Harvard Üniversitesi'nden Walter Gilbert ve Alan Maxam, kimyasal bozunma yoluyla DNA dizilimini geliştirdiler. Dolaşan benek (wandering-spot) analizi olarak bilinen bir yöntemi kullanarak, 1973'te Gilbert ve Maxam 24 baz çiftinin dizisini bildirdiler.

Mustafa Ronagi, Matthias Olin ve Paul Neon, 1996 yılında "Termal Dizileme" adı verilen ve ikinci nesil DNA dizilemenin ortaya çıkışı olarak kabul edilen yeni bir DNA dizileme tekniğini tanıttı. Bu teknik, dizileme (sentez dizileme tekniği) sırasında pirofosfat sentezinden kaynaklanan lüminesans ölçümüne dayandığından, yüksek verimli dizileme olarak sınıflandırılabilir.
1998 yılında Solexa'yı kuran Shankar Balasubramanian ve David Kleinerman, floresan boyalar kullanan sentez yoluyla yeni bir dizileme yöntemi geliştirdiler. 2007 yılında Illumina, dünyada en yaygın kullanılan NGS teknolojisini sağlamak için yola çıkan ve bugüne kadar NGS platformlarında pazar lideri olan Solexa'yı satın aldı.

1976-1977'de Harvard Üniversitesi'nden Allan Maxam and Walter Gilbert, DNA'nın kimyasal modifikasyonu ve ardından onun spesifik bazlarda kesilmesi esasına dayanan bir DNA dizileme yöntemi geliştirdi. Maxam ve Gilbert kimyasal dizileme yöntemi hakkındaki makale, Sanger ve Coulson'un artı-eksi dizilemesi hakkındaki makalesinden iki yıl daha sonra yayınlamasına rağmen, Maxam-Gilbert dizilemesi daha popüler oldu. Bunun nedeni, Maxam-Gilbert yönteminde saflaştırılmış DNA'nın doğrudan dizilenebilmesi, buna karşın ilk Sanger yönteminde tek iplikli DNA üretilebilmesi için okunacak her DNA'nın ayrıca klonlanmasının gerekmesiydi. Ancak, zincir sonlandırma yönteminin zaman içinde iyileştirilmesiyle Maxam-Gilbert dizilemesi gözden düştü, zira teknik karmaşıklığı onun standart moleküler biyoloji kitlerinde kullanılmasına olanak vermiyordu, ayrıca zararlı kimyasallara gerek gösteriyordu ve ölçeklenmesinde zordu.
Bu yöntem DNA'nın 5' ucunun radyoaktif olarak işaretlenmesini (bu tipik olarak gamma-32P ATP kullanılan bir kinaz reaksiyonuydu) ve sonra dizilenecek DNA parçasının saflaştırılmasını gerektirir. Dört farklı kimyasal reaksiyonda (G, A+G, C, C+T) uygulanan kimyasal işlemlerle, moleküllerin ufak bir kısmında, DNA'yı oluşturan dört nükleotit bazdan biri veya ikisinde kesikler meydana gelir. Örneğin, pürinler formik asitle depürine edilir, guaninler (ve bir miktar adeninler de) dimetil sülfat ile metillenir, pirimidinler (C+T) hidrazin ile metillenir. Sadece-C reaksiyonunda, hidrazin reaksiyonuna tuz (sodyum klorür) eklenmesi timinin metillenmesini inhibe eder. Modifiye olmuş DNA'lar sonra sıcak piperidin ile modifiye olmuş bazların pozisyonunda kesilir. Modifikasyon yapan kimyasalların konsantrasyonu ayarlanarak DNA molekülü başına ortalama bir modifikasyon olması sağlanır. Böylece bir seri işaretlenmiş DNA parçası elde edilir, bu parçaların bir ucunda radyoaktif işaret, öbür ucunda ise ilk "kesik" yeri olur. Dört reaksiyonda meydana gelen parçalar, denatüran akrilamid jel içinde yan yana elektroforezle ayrıştırılır. Parçaları görselleştirmek için jel bir röntgen filminin üzerine konur, böylece her bir radyoaktif DNA parşasının bulunduğu yere karşılık gelen noktada fotoğraf filmi kararır. Filmde meydan gelen bant serilerinden DNA dizisi çıkarılabilir.
"Kimyasal dizileme" olarak bilinen bu yöntem daha sonradan DNA'ya bağlanan proteinlerin DNA'ya bağlanma yerlerini haritalamak için kullanılan Metilasyon Enterferans Ölçümü'nün temelini oluşturmuştur.

Zincir sonlandırma yöntemi (veya Sanger yöntemi, onu geliştiren Frederick Sanger'e atfen) Maxam ve Gilbert yöntemine kıyasla daha verimli olduğu, daha az toksik kimyasal ve radyoaktivite gerektirdiği için kısa sürede hızla yaygınlaştı. Sanger yönteminin ana ilkesi zincir sonladırıcı olarak dideoksinükleotit trifosfatlar (ddNTP'ler) kullanılmasıdır.
Klasik zincir sonlandırma yöntemi için tek iplikli bir DNA kalıp, bir DNA primeri, bir DNA polimeraz, normal deoksinükleotitfosfatlar (dNTP'ler) ve DNA zincir büyümesini sonladıran modifiye edilmiş nükleotitler (dideoksiNTP'ler veya kısaca ddNTP'ler) kullanılır. Bu ddNTP'ler otomatik dizileme makinalarında otomatik olarak tespit edilebilmek için radyokatif veya floresan olarak işaretlenir. DNA numunesi dört ayrı dizileme reaksiyonu için paylaştırılır, bunlarda ortak olarak standart deoksinükleotitler (dATP, dGTP, dCTP ve dTTP) ve DNA polimeraz bulunur. Her reaksiyona dört dideoksinükleotit'ten bir tanesi (ddATP, ddGTP, ddCTP veya ddTTP) eklenir. İki nükleotit arasında bir fosfodiester bağı oluşması için gerekli olan 3'-OH, dideoksinükleotitlerde bulunmadığı için bunları içeren bir DNA zinciri daha fazla uzayamayaz. Bu nedenle, çeşitli uzunluklarda DNA zincirlerinin oluşumuyla reaksiyon sona erer.
Yeni sentezlenen ve işaretlenen DNA parçaları ısıtılarak denatüre edilir

DNA mikroçip (İngilizce: DNA microarray) 'DNA çip', 'gen çip', 'genom çip' veya gen-dizi olarak da bilinen, genellikle her biri bir geni temsil eden, ayrı ayrı küçük katı yüzeye kovalent bağlarla sabitlenmiş binlerce DNA parçacıkları toplusudur.
DNA mikroçipleri diğer biyolojik mikroçiplerden (örneğin protein veya antikor mikroçipi) tek farkı DNA'yı ölçmesi veya algılama sisteminin bir parçasını DNAnın oluşturmasıdır. Nicel veya nitel ölçümler zorlayıcı şartlar (İngilizce: high-stringency) altında seçici DNA-DNA veya DNA-RNA etkileşimi ve florofor tabanlı algılama esaslarına dayanmaktadır. DNA mikroçip teknolojisi çoğunlukla gen ifadesi profilini çıkarmada, yani aynı anda çok sayıda genin ifade (İngilizce: expression) düzeyinin gözlemlenmesinde veya karşılaştırmalı genomik hibridizasyon çalışmalarında kullanılmaktadır.

DNA replikasyonu veya DNA ikileşmesi, tüm organizmalarda meydana gelen ve DNA kopyalayarak kalıtımın temelini oluşturan biyolojik bir süreçtir. Süreç, bir adet çift iplikli DNA molekülüyle başlar ve iki özdeş DNA'nın oluşumuyla son bulur. Orijinal çift iplikli DNA'nın her ipliği, tamamlayıcı ipliğin üretiminde (yarı korunumlu replikasyon olarak adlandırılan bir süreç) kalıp görevi görür. Hücresel proofreading ve hata kontrol mekanizmaları replikasyonun neredeyse hatasız gerçekleşmesini sağlar.
Günümüzde yapılan araştırmalar sonucu, aynı tip hücrelerde DNA'nın kimyasal özelliğinin ve toplam miktarının nesilden nesile değişmeden aktarıldığı bilinmektedir. Buna göre DNA'nın tüm özellikleri aynı ata hücreden gelen benzer hücrelerde aynı kalmak zorundadır. Bu yüzden ister prokaryotik ister ökaryotik olsun her bir hücre mitoz bölünmeye hazırlanırken, DNA'lar kural olarak tüm uzunlukları boyunca bir ucundan diğer ucuna doğru kendilerini ikiler.
James Watson ve Francis Crick'in 1953'te yayımladıkları makaleleri, ikili sarmalın nasıl kendini eşleyeceği konusunda fikir vermektedir. "Yarı-saklı (semikonservatif) çoğaltma" olarak bilinen bu modelin geçerliliği o zamandan bu yana değişmemiştir. 

Çoğalmanın genel tarzı açıklık kazandıktan sonra araştırmalar, DNA sentezinin tüm ayrıntıları üzerine yoğunluk kazanmıştır. Günümüzde bilinen, DNA'nın kendini eşlemesi için sayısız enzim ve birçok proteine gerek duyduğudur. Sentez sırasındaki olayların karmaşıklığı bu araştırma alanının son derece aktif kalmasını sağlamıştır.

Watson ve Crick, sarmal açıldığı takdirde, iki atasal zincir boyunca sıralanan bazların eşlenebilecekleri proteinleri kendilerine çekebileceklerini önermişlerdir. Buna göre, bazlar hidrojen bağlarıyla kendine uygun olan (örn. Adenin-Timinle 2'li hidrojen bağı, Guanin-Sitozinle 3'lü hidrojen bağı) bazı çeker ve eşleşir. Her iki kalıp boyunca bu nükleotitler kovalent bağlarla polinükleotit oluşturdukça, birbiriyle özdeş iki DNA zinciri oluşacaktır. Kopyalanan her bir DNA molekülünde bir "eski" bir "yeni" zincir bulunacağından, bu tip bir çoğalma "yarı-saklı (semikonservatif) replikasyon" olarak tanımlanır.
DNA kopyalanması için, yine atasal zincirlerin kalıp olarak görev görmesine dayanan iki ayrı yol daha düşünülmüştür. Bunlar;

Saklı (konservatif) replikasyon; tamamlayıcı polinükleotit zincirleri yine aynı şekilde sentezlenir, ancak burada iki yeni zincir bir araya gelirken, atasal eski zincirler tekrar birleşir. Orijinal sarmal bu şeklide "korunur".
Parçalı (dispersif) replikasyonda; atasal zincirler kopyalama sırasında kırılır ve kırılan DNA parçaları iki yeni çift sarmal içinde dağılır. Böylece her bir zincirde hem yeni hem eski DNA bulunur. Üç olasılık içinde en karmaşık olan yol bu olduğu için, gerçekleşme ihtimali en zayıf olandır. Ancak, deneysel olarak teoride olması mümkündür. Her üç modelde baz eşlenikliğine dayandığı halde, yarı-saklı çoğalma en doğru olanıdır.

1958'de Meselson ve Stahl E.Coli 'de yeni sentezlenen bir DNA'nın bir yeni bir de eski zincir içerdiğini göstererek yarı-saklı çoğalma konusundaki sorunu çözmüşlerdir. John Henry Taylor, Loren P. Woods ve Richard W. Hughes, baklanın kök uçlarıyla yaptıkları deneyde ökaryotlarda da yarı-saklı çoğalma olduğunu göstermişlerdir. Aynı dönemde Kornberg, E.Coli 'den DNA Polimeraz I'i saflaştırmıştır. Kalıp ve öncü nükleozit trifosfatların bulunduğu ortamda, bu enzimin in vitro DNA sentezi yapabileceğini göstermiştir. Daha sonra DNA Polimeraz II ve III izole edilmiş ve polimeraz III, in vivo DNA kopyalanmasından sorumlu enzim olarak tanınmıştır.

DNA, tüm hücrelerde bulunan, nesilden nesile aktarılabilen çift bir moleküldür. Bu çift molekül, bir sarmaşığın dalları gibi birbiri çevresinde dönerek bir sarmal oluşturur. Sarmaşık dalına benzer her molekül, bir DNA "ipliği"dir. Bu iplikler birbirlerine kimyasal olarak bağlanmış nükleotitlerden oluşur. Nükleotitler ise bir şeker, bir fosfat ve bir de dört çeşit azotlu bazlardan birisinden oluşur. Bu dört çeşit baz, adenin, timin, sitozin ve guanindir. Sırası ile A, T, C ve G harfleri ile kısaltılırlar. Her baz diğer bazların yalnızca bir çeşidi ile hidrojen bağları kurabilir, kural olarak; A ile T, C ile ise G bağ kurabilir.

DNA molekülünün replikasyonunda, sarmalın kollarını birbirine bağlayan zayıf hidrojen bağları (Helikaz enzimi ile) fermuar gibi açılır; her iki kolda, eşlerinden ayrılan pürin ve pirimidin uçlarını açıkta bırakır. Hücrenin sitoplazmasında bulunan çeşitli nükleotitlerin iki kol açıldıkça, kollarda bulunan uygun bazların karşılarına gelmeleriyle kendini eşleme başlamış olur. DNA'nın ikili sarmalı birbirinden ayrıldığı zaman, kural olarak Adenin grubu Timin grubuyla, Guanin grubuysa Sitozin grubuyla birleşerek yerlerini alırlar. Diğerleri uymadıkları için geri çevrilirler. Yine aynı şekilde, eski zincirdeki Adeninler Timinlerle, Sitozinler Guanin gruplarıyla ikili sırayı tamamlamak için birleşirler. Bütün nükleotitler eşlendiğinde ise, yeni zincir oluşturulmuş, DNA kendini eşlemiştir. Kopyalanan yeni DNA iplikleri tamamen aynıdır, ancak nadiren çoğalmadaki hatalar nedeniyle kopyalama mükemmel olmaz (bkz. mutasyon).

Kromozom üzerinde replikasyonun başladığı bölge "replikasyon orijini" olarak adlandırılır. Kromozom üzerinde replikasyonun olduğu noktada sarmala ait zincirlerin açılmasıyla meydana gelen çatala "replikasyon çatalı" denir. Bu çatal, önce sentezin orijin noktasında meydana gelir ve replikasyon devam ettikçe ilerler. Replikasyon çift yönlü ise, orijinden itibaren zıt yöne doğru ilerleyen iki replikasyon çatalı oluşur. Replikasyonun orijini ve yönü ile ilgili kanıtlar açıktır. Prokaryot canlılarda tek replikasyon orijini varken ökaryotlarda birden fazla bulunur. Bundan ötürü ökaryotlarda replikasyon daha hızlı gerçekleşir.

DNA replikasyonunda, ikili sarmal açılır ve sentezin başladığı yer olan replikasyon çatalı oluşur. Proteinler açılan sarmalı kararlı kılar ve replikasyon çatalının önünde oluşan sarılma gerilimini hafifletirler. Sentez, kalıp boyunca belirli bölgelerden RNA Primazın, DNA Polimeraz III'ün polimerizasyonu başlatabileceği serbest 3'-OH ucunu sağlayan kısa bir RNA parçasını sentezlemesiyle başlar. İkili sarmalın antiparalel yapısından dolayı polimeraz III, kesintisiz zincirde 5'-3' yönünde sürekli DNA sentezi yapar. Kesintili zincir denen karşı zincirde kısa Okazaki fragmanları sentezlenir ve bu fragmanlar daha sonra DNA Ligaz ile birleştirilir. DNA Polimeraz I, RNA primerini uzaklaştırır ve yerine DNA sentezler, ortaya çıkan polinükleotidler (DNA parçaları) DNA Ligaz ile birleştirilir. DNA replikasyonunda yer alan birçok molekülü etkileyen pek çok mutant bakteri ve faj genlerinin izole edilmesi, tüm replikasyon işleminin karmaşık genetik kontrolünün aydınlanmasına yardımcı olmuştur.

Cairns, izotoplar kullanarak, otoradyografi yöntemiyle replikasyonu izlemiş ve E. coli'de replikasyonun tek bir noktadan (orijinden) başladığını göstermiştir. Bu özgül bölgeye oriC denilmiştir. Bu bölgenin konumu E. coli üzerinde haritalanmış ve 245 baz içerdiği saptanmştır. Bu konuda yapılan başka araştırmalarda da, replikasyonun iki yönlü olduğu ve oriC'nin  her iki yönünde hareket ettiği gösterilmiştir. Bu durumda replikasyon ilerledikçe ayrı yönlere doğru birbirinden uzaklaşan iki replikasyon çatalı oluşturur. Bu çatallar tüm kromozom yarı-saklı eşleştikten sonra, "ter" olarak adlandırılan sonlanma bölgesinde birbiriyle birleşir. Bir orijinden replikasyon başladıktan sonra eşleşen DNA'nın uzunluğunun bir birim olduğunu belirten terim "replikon"dur. Buna göre, bakteriyofaj ve bakterilerde DNA sentezi bir noktadan (oriC), başlayıp bir noktada (ter) biter. Bakteriler, tek ve büyük bir kromozoma sahip oldukları için, kromozomun tümü bir "replikon"dur.

Replikasyonun yarı-saklı ve iki yönlü olduğu anlaşıldıktan sonra, birçok moleküler çalışma DNA kalıbı üzerinden tamamlayıcı uzun polinükleotit zincirlerinin gerçek sentezinin nasıl olduğunu anlamaya yönelmiştir. Bu çalışmalarda kullanılan mikroorganizmalarda, sentezde gerekli olan, DNA Polimeraz I, II ve III olarak bilinen enzimlerin varlığı görülmüştür. (bkz. DNA Polimeraz)

John Henry Taylor, Loren P. Woods ve Richard W. Hughes; 1957'de ökaryotlarda da replikasyonun yarı-saklı olduğunu gösteren kanıtı sunmuşlardır. Vicia faba (bakla) bitkisinin kök uçlarıyla yaptıkları deneyde DNA'yı 3H-timidin ile işaretleyip, otoradyografisini çekmişler ve replikasyonu izlemeyi başarmışlardır. Buradaki replikasyonun yarı-saklı olduğunu kanıtlamışlardır.
Ökaryotlardaki DNA replikasyonu prokaryotlardakine benzer ancak daha karmaşıktır. Her iki sistemde de DNA ikili sarmalı "replikasyon orijini"nden açılarak iki "replikasyon çatalı" meydana gelir. DNA polimerazın yönlendirdiği sentez, kesintisiz zincirde ve kesintili zincirde çift yönlü olarak devam eder. Prokaryotlardan en önemli fark olarak, ökaryotlada birçok "replikasyon orijini" ve sentezi yönlendiren daha farklı DNA Polimerazlar bulunmasıdır. Bunun nedenleri şöyle açıklanır:

Ökaryotlarda, prokaryotlara göre daha fazla gen vardır.
Ökaryotik polimerazın saniyede 50 nükleotit olan okuma hızı, prokaryotik polimeraza göre 20 kat yavaştır.
Çoklu replikasyon orijini ile ilk bulguların çoğu bir maya olan Saccharomyces cerevisiae'den elde edilmiştir. Mayadan elde edilen bu repliksyon orijinlerine "özerk replike olan diziler" (ARS) denir. Hücre döngüsünün G1 fazı sırasında bütün ARS dizilerine bazı protein grupları bağlanır ve "orijin tanıma kompleksi" (ORC) meydana gelir. Bu tanıma kompleksleri G1 fazında oluştuğu ve S fazından önce sentez başlamadığı için, sentezin gerçek başlama sinyalinde yer alan daha başka pronteinler de bulunmaktadır. Bu proteinlerin en önemlileri özgül kinazlardır. Kinazlar, hücre döngüsünün ayrılmaz bir parçası olan fosforilasyonun kilit enzimleridir. Kinazlar, ORC'ye bağlandıklarında, DNA polimerazın bağlanmasına açık olan bir "ön tanıma kompleksi" (pre-RC) oluşur. pre-RC'ye bağlanacak DNA polimerazlar, ökaryotik replikasyonun en karmaşık yönüdür. Buna göre, 6 farklı tipte

Damar dokusu, damarlı bitkilerde bulunan birden fazla hücre tipinden oluşan karmaşık bir iletken dokudur. Damar dokusunun birincil bileşenleri ksilem ve floemdir. Bu iki doku, sıvı ve besinleri içinden taşır. Ayrıca, damar dokusu ile ilişkili iki de meristem vardır: vasküler kambiyum ve mantar kambiyum. Belirli bir bitki içindeki tüm damar dokuları, birlikte o bitkinin damar dokusu sistemini oluşturur.
Damar dokusundaki hücreler genellikle uzun ve incedir. Ksilem ve floem, bitki boyunca su, mineral ve besin maddelerinin iletiminde işlev gördüğünden, şekillerinin borulara benzer olması kaçınılmazdır. Floemin kendine özgü hücreleri, tıpkı bir borunun da bölümlerinde olabileceği gibi, uçtan uca bağlanır. Bitki büyüdükçe, yeni damar dokusu bitkinin büyüyen uçlarında farklılaşır. Yeni doku, mevcut damar dokusu ile uyumlu hale gelir ve bitki boyunca bağlantısını korur. Bitkilerdeki damar dokusu, iletim demeti adı verilen uzun, ayrı iplikçikler halinde düzenlenir. Bu demetler hem ksilem hem de floemin yanı sıra destekleyici ve koruyucu hücreleri de içerir. Saplarda ve köklerde, ksilem genellikle sapın iç kısmına daha yakın uzanırken, sapın dışına doğru da floem bulunur. Hatta bazı Asterales dikotlarının saplarında, ksilemin içine yerleştirilmiş floem de olabilir.
Ksilem ve floem arasında vasküler kambiyum adı verilen bir meristem bulunur. Bu doku ek ksilem ve floem olacak hücreleri birbirinden ayırır. Bu büyüme bitkinin uzunluğunu değil çevresini arttırır. Vasküler kambiyum yeni hücreler üretmeye devam ettiği sürece, bitki de daha fazla büyümeye devam eder. Ağaç ve odunsu yapı geliştiren diğer bitkilerde, vasküler kambiyum, odunsu büyüme üreten damar dokusunun genişlemesine izin verir. Bu büyüme sapın epidermisini parçaladığından, odunsu bitkilerde floem içinde gelişen bir mantar kambiyumu da bulunur. Mantar kambiyumu, bitkinin yüzeyini korumak ve su kaybını azaltmak için kalınlaşmış mantar hücrelerini oluşturur. Hem odun üretimi hem de mantar üretimi ikincil büyüme şeklidir.
Yapraklarda, iletim demetleri süngerimsi mezofil yapısının içinde bulunur. Ksilem yaprağın adaksiyal yüzeyine (genellikle üst tarafa) yönlendirilir iken floem ise yaprağın abaksiyal yüzeyine doğru yönlendirilir. Bu yüzden yaprak bitleri genellikle yaprakların üstünde değil alt kısımlarında bulunur, çünkü floem bitki tarafından üretilen şekerleri taşır ve alt yüzeye daha yakındır.

Darwinizm veya Darwincilik, İngiliz doğa tarihçisi Charles Darwin'in canlıların doğal seçilim yoluyla geliştiğini savunan evrim kuramı. Darwinizm, tüm organizma ve türlerin varoluş sürecini, bireyin birbiriyle rekabeti, yaşamda kalma ve üreme yeteneklerini artıran küçük, kalıtsal varyasyonlarla tetiklenen "doğal seçilim" ile oluştuğu konusunda yoğunlaşmıştır. Darwinizm, türlerin var oluşunu ve yaşamın kaynağını, çeşitli şekilde anlatan diğer açıklamalar gibi, çeşitli varsayım ve ön kabullerden oluşan bir teoridir. 1859 yılında Darwin'in Türlerin Kökeni kitabının yayınlanmasından sonra, kendisinden önceki kuramlar üzerinde genel bilimsel kabul görmüştür. Ayrıca yaratılışçılar tarafından bilimsel bir yaklaşımdan ziyade bir ideolojiymişçesine kullanıldığı iddiası vardır.
Darwin, bunun yanında, Türlerin Kökeni kitabında, bu sürecin doğruluğunun kanıtlanmasının nasıl mümkün olduğunu şu şekilde açıklamıştır: Eğer kuramım doğruysa, türleri birbirine bağlayan sayısız ara-geçiş çeşitleri kesinlikle yaşamış olmalıdır... Bunların yaşamış olduklarının kanıtları da sadece taşıl [fosil] kalıntıları arasında bulunabilir. Faydalı değişiklikler oluşmadığı sürece doğal seçilim hiçbir şey yapamaz. Bu zorluklar ve itirazlar şu başlıklar altında sınıflandırılabilir: Birincisi, türler diğer türlerden ince dereceli olarak geldiyse, neden her yerde sayısız ara geçiş biçimi görmüyoruz? Türler bizim gördüğümüz gibi iyi tanımlanmış olmak yerine neden tüm doğa kafa karışıklığı içinde değil? 

Cemal Yıldırım, Evrim Kuramı ve Bağnazlık adlı kitabında Darwinizm ile ilgili şunları yazmıştır:

"Biyolojideki kullanımları içeren "Darwincilik", dar anlamda, doğal seleksiyon düzeneğini vurgulayan görüşün adıdır. Buna göre, tüm canlı türler, organizmaya doğal koşullarda ayıklanmaktan kurtulma ve çoğalma olanağı sağlayıcı varyasyonların doğal seleksiyonuyla gelişir. Darwincilik doğal seleksiyon tezini yoklanması gereksiz, doğruluğu apaçık bir ilke saydığı ölçüde bilimsel bir kuram olmaktan uzaklaşmakta, ideolojik bir öğreti kimliği kazanmaktadır. Ancak hemen belirtmeli ki, bu öğretisel eğilim geçmişte kalmış bir olaydır. Bugünkü anlamıyla "Darwincilik" bilimsel evrim kuramıyla özdeştir."

Darwin ırklarla ilgili olarak şunları söylemiştir:

Gelecekte, yüzyıllarla ölçülemeyecek kadar kısa bir zaman sonra, medeni ırklar neredeyse kesinlikle vahşi ırkları dünya çapında yok edecek ve onların yerine geçecektir. Prof. Schaaffhausen'in de belirttiği üzere, insan benzeri maymunların da soyu şüphesiz ki kurutulacaktır. Böylece aradaki fark açılacaktır, zira insan daha medeni bir duruma gelecek, umarız ki sadece beyaz ırk kalacak ve maymun bir babun kadar alçalacak, böylece şu anda bir zenci veya Avustralyalıyla goril arasında var olan yakınlık ortadan kalkacaktır."
Darwin'in W. Graham'a gönderdiği mektuplardan alınan sözleri: 
"...Doğal seçilim esnasında gerçekleşen mücadelenin, uygarlığın gelişmesine katkısının, sizin kabul etmeye yanaştığınızdan daha fazla olduğunu ve olmaya da devam ettiğini ispat edebilirim. Avrupa milletlerinin daha birkaç yüzyıl önce Türklerin karşısında duramadıklarını hatırlayın, oysa şimdi bunun fikri bile gülünç geliyor! Beyaz ırklar olarak bilinen daha medeni ırklar, varoluş mücadelesinde Türkleri hezimete uğrattılar. Çok da uzak olmayan bir geleceğe baktığımızda, kimbilir daha hangi aşağı ırklar dünyanın dört bir yanında daha yüksek medeni ırklar tarafından elimine (yok) edilecekler..."

Ayrıca bir Darwinist olan Stephen Jay Gould tartışmaları şu şekilde yorumlamıştır:"Irkçılıkla ilgili biyolojik argümanlar 1859'dan önce de yaygın olabilir ama evrim teorisinin kabulü ırkçılığın etkinliğini arttırmıştır." Bu sözler bazı darwinizm karşıtı çevrelerce ırkçılık olarak yorumlansa da Darwin ırkçı olmadığını belirtmiştir. Olaya bir diğer bakış açısı ise, Darwin'in herhangi bir konudaki olumsuz görüşünün bilimsel çalışmalarının değerini azaltmayacağı yönündedir.

Darwinizm'in Tanımı13 Temmuz 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Marksizm ve Darvincilik28 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Charles Darwin'in kitapları (İngilizce)15 Aralık 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Charles Darwin'in tüm eserleri (İngilizce)10 Şubat 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Darwinizm nedir? (İngilizce)11 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cemal Yıldırım'ın Evrim Kuramı ve Bağnazlık kitabı

Deri, cilt veya ten, bazı hayvanların vücutlarını kaplayan en üst katman olup, altında barındırdığı kas ve organları koruyan doku tabakalarından oluşan bir örtü sistemi organıdır. Bu tabakanın altında yağ tabakası vardır. Yağ tabakası canlının vücudunu sıcak tutar ve darbelere karşı korur. Burada bulunan ter bezleri boşaltıma yardımcı olur. Deri solunumu nemli vücut yüzeyinde gerçekleşir. Hücrelerde oluşan (O2) oksijen difüzyonla atılır. CO2'de difüzyonla atılır. Bu canlıların gelişmiş organları yoktur. Dış ortamla gaz alışverişi nemli deriden difüzyonla geçer. Derinin nemli kalması mukus tabakası ile gerçekleşir.
Cilt hayvanları dışarıya karşı koruyan bir bariyerdir. Aynı zamanda vücut ısısını ve su dengesini korur, çeşitli zararlı maddelerin ter yoluyla vücuttan atılımını gerçekleştirir. Üç tabakadan oluşur. En altta, destek dokusu olan kollajen, kan damarları ve salgı bezleri bakımından zengin dermis tabakası yer alır. Ortada stratum bazale denilen sürekli yeni hücrelerin yapıldığı tabaka vardır ki bu hücreler yavaş yavaş cildin üst tabakalarına doğru yolculuk yaparlar ve yaklaşık 14. günde artık canlılıklarını kaybetmeye başlayarak en üstte birikirler ve stratum korneumu (boynuzsu tabaka) oluştururlar. Stratum bazalenin üstünde yer alan tabaka Stratum spinozumdur. Bu iki tabakaya histologlar Stratum germinativum da demektedirler. Normal bir cildin sağlığını sürdürebilmesi için en üstteki ölü hücrelerin sürekli dökülüp yenilenmeleri gerekir. Çünkü dökülüp yenilendikçe yeni deri 'daha temiz' olur. İnsan derisi kendini yaklaşık her 28 günde bir yeniler. Erkek cildi kadın cildine nazaran daha kalındır ve bu yüzden kendini yenileme süreci daha uzundur.
Memelilerde deri, çok sayıda ektodermal doku katmanından oluşan bir örtü sistemi organıdır ve alttaki kasları, kemikleri, ligament ve iç organları korur. Amfibilerde, sürüngenlerde ve kuşlarda farklı bir yapıdaki deri bulunur.
Balinalar, yunuslar ve musurgiller gibi deniz memelileri dahil tüm memelilerin derilerinde biraz kıl vardır.
Deriler yapısal olarak dermis, bazal membran ve epidermis'den oluşur. Deri altı doku ise omurgalılarda örtü sisteminin en alt tabakasıdır. Hayvanların kıl ile kaplı derisine kürk denir.

ICD-10, Bölüm 12 (L00-L99): Cilt ve cilt altı dokusu hastalıkları
Deri mühendisliği
Dermatoloji
Deri hastalıkları
Deri değiştirme
Cilt kanseri
Cilt beyazlatma
Yumuşak doku
Ektoderm
Mezenşim
Fasya
Skleroderma

Devir veya dönem, kronoloji veya tarihyazımı amacıyla tanımlanan bir zaman aralığıdır. Kronolojide, bir "devir", zaman ölçümünün organizasyonu için en üst düzeydir. "Dönem" ya da "devir", tarih yazımında Roma Dönemi, Elizabeth Dönemi, Viktorya Dönemi, Lâle Devri, Tanzimat Devri vb. gibi iyi tanımlanmış dönemlere/devirlere atıfta bulunmak için kullanılabilir. Terimin daha yakın dönemler veya güncel tarihte kullanımı, Sovyet Dönemi ile modern popüler müzik tarihindeki "büyük grup dönemi", "disko dönemi" vb. gibi "müzik dönemlerini" içerebilir.

Takvim dönemleri, belirli bir tarihten (çağ) bu yana geçen yılları sayar ve genellikle dini öneme sahiptir. Anno Mundi (dünya yılı), Dünya'nın yaşının hesaplanmasına dayanan bir grup takvim dönemini ifade eder ve bu hesaplamayı, Yaratılış Kitabı'nda açıklananlara göre yapar. Çeşitleri de olan İslami takvim, MS 622'de İslam peygamberi Muhammed'in Mekke'den Medine'ye hicretinden itibaren yılları sayar. İslami yıl, 365'ten birkaç gün daha kısadır. 1872'den İkinci Dünya Savaşı'na kadar uzanan bir süre boyunca Japonlar, efsanevi İmparator Jimmu'nun MÖ 660'ta Japonya'yı kurduğu yıldan itibaren sayılan imparatorluk yılı sistemini (kōki) kullanmıştır. Birçok Budist takvimi, en sık kullanılan hesaplamalara göre MÖ 545-543 veya MÖ 483'te olan Buda'nın ölümünden başlar.

Periyodlama
Çağ

Devoniyen, Paleozoyik Zaman içinde 419,2 milyon yıl önce sonlanan Silüriyen'den, 358,9 milyon yıl önce Karbonifer'in başlangıcına kadar süren jeolojik bir dönem ve sistemdir. Bu döneme ait kayaçların ilk olarak incelendiği yer olan İngiltere'nin Devon bölgesine atfen adlandırılmıştır.
Kara yaşamının ilk dikkate değer adaptif yayılımı Devoniyen Dönemi'nde gerçekleşti. Serbest spor taşıyan damarlı bitkiler, kara üzerinde yayılmaya başlayarak kıtaları kaplayan geniş ormanlar oluşturdu. Devoniyen'in ortasına gelindiğinde, birkaç bitki grubu evrimleşerek yapraklar ve gerçek kökler geliştirmişti. Dönemin sonuna gelindiğinde ilk tohumlu bitkiler ortaya çıkmaya başladı. Ordovisiyen Dönemi'nden itibaren kara yaşamına geçmeye başladıklarından beridir çok bacaklılar, örümceğimsiler ve altı bacaklılar gibi eklem bacaklı grupları da  Devoniyen başlarında belli başlı özelliklere sahip olur hâle geldiler.
Balıklar bu dönemde dikkate değer derecede çeşitlendiler ve bu sebeple Devoniyen sıklıkla "Balıkların Çağı" olarak adlandırılmaya başlandı. Zırhlı balıklar hemen hemen bilinen her su ortamında baskın hâle gelmeye başladı. Tüm dört uzuvlu omurgalıların (dört üyeliler) ataları, güçlü pektoral ve pelvik yüzgeçleri giderek bacaklara evrimleşerek karada yürümeye adapte olmaya başladı. Fakat bu bacaklar, Geç Karbonifer'e kadar tam olarak gelişmedi. Okyanuslarda, ilkel köpek balıkları Silüriyen ve Geç Ordovisiyen'e göre daha yaygın hâle geldi.
Yumuşakçaların bir alt sınıfı olan ammonitler, ilk kez ortaya çıktı. Trilobitler, yumuşakça benzeri brakiyopodlar ve büyük mercan resifleri hâlâ yaygındı. Yaklaşık 375 milyon yıl önce başlayan Geç Devoniyen yok oluşu, deniz yaşamını ağır bir şekilde etkileyerek tüm zırhlı balıkların ve Proetida takımından bazı türler dışında bütün trilobitlerin neslinin tükenmesine sebep oldu.
Devoniyen paleocoğrafyası, güneyde Gondvana süperkıtası, kuzeyde daha küçük Sibirya kıtası ve doğuda orta büyüklükteki Lavrusya kıtası tarafından belirleniyordu. Bu dönemde gerçekleşen ana tektonik olaylar arasında Reyik Okyanusu'nun kapanarak yok olması, Güney Çin'in Gondvana'dan ayrılması ve buna bağlı olarak Tetis Okyanusu'nun genişlemesi yer alır. Lavrusya ve Gondvana'nın birbirine yaklaşmasıyla Devoniyen'de birkaç dağ oluşumu yaşandı. Bunlar Kuzey Amerika'daki Akadiyen Orojenezi ve Avrupa'daki Variskan Orojenezi'nin başlangıcı da dahil olmak üzere, Geç Paleozoyik'te Pangea'nın oluşumundan önce gerçekleşen çarpışmalardı.

Bu jeolojik dönem, adını İngiltere'nin güneybatısında bir şehir olan Devon'dan almıştır. Burada 1830'larda bölge geneline dağılmış olarak bulunan kayaçların yaşı ve yapısı hakkında yapılan bir tartışma, sonunda jeolojik zaman cetveline Devoniyen Dönemi'nin eklenmesiyle çözülmüştür. Büyük Devoniyen Tartışması, ana olarak Roderick Murchison ile Adam Sedgwick'in karşısında George Bellas Greenough ve Henry De la Beche'nin olduğu ve tarafların birbirlerinin argümanlarına karşı argümanlar sunduğu yoğun bir tartışmaydı. Murchison ve Sedgwick tartışmayı kazandılar ve ortaya koydukları döneme Devoniyen Sistemi adını verdiler.
Devoniyen Dönemi, Uluslararası Stratigrafi Komisyonu'na göre 419,2 milyon yıl önce Silüriyen Dönemi'nin sonlanmasıyla başlar ve 358,9 milyon yıl önce Karbonifer Dönemi'nin başlamasıyla sonlanır.

Devoniyen nispeten sıcak bir dönemdi ancak Erken ve Orta Devoniyen sırasında kayda değer buzullar var olmuş olabilir. Ekvator ve kutuplar arasındaki sıcaklık farkı günümüzde olduğu kadar fazla değildi. Hava günümüze kıyasla oldukça kuraktı ve çoğunlukla en kurak yer ekvator bölgesiydi.

Devoniyen Dönemi'nde Dünya'da birçok kıta ve çeşitli büyüklükte okyanus havzaları vardı. En büyük kıta olan Gondvana, tamamen Güney Yarımküre'de bulunuyordu. Gondvana, günümüzde Güney Amerika, Afrika, Avustralya, Antarktika ve Hindistan'ın tamamı ve bunların yanı sıra Kuzey Amerika ve Asya'nın küçük parçalarının birleşimine karşılık gelir. İkinci en büyük kıta olan Lavrusya, Gondvana'nın kuzeybatısındaydı ve günümüzde Kuzey Amerika ve Avrupa'nın büyük bir kısmına karşılık gelmektedir. Lavrusya'nın doğusunda ve Gondvana'nın kuzeyinde, Avrupa ve Asya'nın bazı bölgelerine karşılık gelen çeşitli küçük kıtalar, kıta parçaları ve mikrolevhalar mevcuttu. Devoniyen Dönemi, Lavrusya ve Gondvana gibi kıtaların birbirine yaklaştığı ve tektonik faaliyetlerin yaşandığı bir dönemdi.
Dünya çapında deniz seviyeleri yüksekti ve karaların büyük bir kısmı tropik resif canlılarının yaşadığı sığ denizlerin altında bulunuyordu. Büyük "dünya okyanusu" Panthalassa, Kuzey Yarımküre'nin büyük bir kısmını ve aynı zamanda Gondvana'nın doğusunda ve Lavrusya'nın batısında geniş bölgeleri kaplamaktaydı. Diğer küçük okyanuslar Paleo-Tetis Okyanusu ve Reyik Okyanusu'ydu.

Spindle diagram for the evolution of vertebrates
Devoniyen'de deniz seviyeleri genellikle yüksekti. Deniz faunasına bryozoa, çeşitli ve bol miktarda brakiyopodlar, hakkında az şey bilinen hederellidler, mikrokonkidler ve mercanlar hâkimdi. Zambak benzeri krinoidler (çiçeklere benzerliklerine rağmen birer hayvandırlar) bol miktarda bulunuyordu ve trilobitler hâlâ yaygındı. Çift kabuklular derin sularda ve dış kıta sahanlığı ortamlarında yaygınlaştı. İlk ammonitler de Erken Devoniyen Dönemi sırasında veya biraz öncesinde, yaklaşık olarak 400 milyon yıl önce ortaya çıktı.

Günümüzde kuzeybatı Avustralya'nın Kimberley Havzası'nda bulunan, artık kurumuş olan bir set resifi, eskiden bir Devoniyen kıtasını çevreliyordu ve 350 km (220 mil) uzunluğa sahipti. Resifler genellikle deniz seviyesine yakın dalgalara dayanıklı yapılar oluşturabilen ve karbonat salgılayan çeşitli organizmalar tarafından meydana getirilir. Modern resifler esas olarak mercanlar ve kalkerli algler tarafından oluşturulmuş olsa da, Devoniyen resifleri ya çoğunlukla ototrof siyanobakteriler tarafından oluşturulan mikrobiyal resiflerdi ya da mercan benzeri stromatoporoidler ile tabulata mercanları ve kıvrımlı mercanlar tarafından meydana getirilen mercan ve stromatoporoid karışımı resiflerdi. Erken ve Geç Devoniyen'in daha sıcak koşullarında deniz seviyesine yakın bölgelere mikrobiyal resifler hâkim olurken, iklimi daha serin olan Orta Devoniyen'de mercan-stromatoporoid resifleri hâkim oldu.

Devoniyen Dönemi'ne gelindiğinde, canlılar zaten karaların kolonileşme sürecindeydi. Silüriyen'deki yosun ormanları ile bakteri ve alg örtüleri, dönemin başlarında ilkel köklü bitkilerle birleşerek akarlar, akrepler, trigonotarbidler ve çok bacaklılar gibi eklembacaklıları (her ne kadar eklembacaklılar karada Erken Devoniyen'den çok daha önce ortaya çıkmış olsa da ve Protichnites gibi fosillerin varlığı, amfibi eklembacaklıların Kambriyen kadar eski bir dönemde ortaya çıkmış olabileceğini düşündürse de) barındıran ilk stabil toprakları meydana getirdiler. Bu dönemin başlangıcındaki en büyük kara canlısı, 8 metreden (26 ft) daha uzun olan, muhtemelen büyük bir mantarın baş ve gövdesi, yuvarlanmış bir ciğer otu veya belirsiz özelliklere sahip başka bir canlı olan ve hakkında pek bir şey bilinmeyen Prototaxites'ti. Bu canlı, Devoniyen'in başlarında alçak ve halıya benzer bitki örtüsünün üzerinde yükselmekteydi. Ayrıca ilk olası böcek fosilleri yaklaşık 416 milyon yıl önce, Erken Devoniyen'de ortaya çıktı. En eski dört üyelilere ilişkin kanıtlar, Orta Devoniyen sırasında denizlerdeki karbonat platformu/sahanlığı içindeki sığ lagün ortamlarında bulunan iz fosilleridir ancak bu izler gerçekten dört üyelilere ait olup olmadığı sorgulanmış ve bunların balıkların bıraktığı birer beslenme izi (Piscichnus) olduğu da ileri sürülmüştür.

Pek çok Erken Devoniyen bitkisinin, mevcut bitkiler gibi gerçek kökleri veya yaprakları yoktu, ancak bu bitkilerin çoğunda damar dokusu olduğu görülmektedir. Drepanophycus gibi ilk kara bitkilerinden bazıları muhtemelen vejetatif yolla ve sporlar yoluyla yayıldı. Cooksonia gibi en eski kara bitkileri, uçlarında sporangia bulunan, yapraksız, dikotom eksenlerden oluşuyordu. Genellikle çok kısa boylu olan bu bitki, birkaç santimetreden pek fazla büyümüyordu. Yaklaşık 400 milyon yıllık Armoricaphyton chateaupannense fosilleri, bilinen en eski odunsu dokuya sahip bitkilerdir. Orta Devoniyen'e gelindiğinde, ilkel bitkilerden oluşan çalı benzeri ormanlar mevcuttu; likofitler, at kuyruğu, eğrelti otları ve progimnospermler gelişti. Bu bitkilerin çoğunun gerçek kökleri ve yaprakları vardı ve birçoğu uzun boyluydu. Bilinen en eski ağaçlar, Orta Devoniyen'de ortaya çıktı.

İlkel eklem bacaklılar bu çeşitlenmiş karasal bitki örtüsü yapısıyla birlikte evrimleşti. Böceklerin ve tohumlu bitkilerin gelişen karşılıklı bağımlılığı, tanınabilir derecede günümüze benzerlik göstermeye ilk kez Geç Devoniyen Döneminde başladı. Toprakların ve bitkilerin kök sistemlerinin gelişimi, muhtemelen erozyon ve tortu birikiminin hızı ve düzeninde değişikliklere yol açmıştır. Birçok hayvanı barındıran kara ekosisteminin evrimi, ilk omurgalıların karada yaşayabilmesinin yolunu açtı. Devoniyen'in sonuna gelindiğinde eklembacaklılar karada yaygın görülen canlılar hâline gelmişti.

"Jeolojik Devirler: Devoniyen". web.archive.org. 26 Haziran 2006. 26 Haziran 2006 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 9 Ağustos 2021.

Dinozor (Dinosauria), ilk olarak Mezozoyik zamanda ortaya çıkan ve yaşayan tek üyeleri kuşlar olan arkozor sürüngen grubu. Dinozor adı, Richard Owen tarafından Grekçe "korkunç" anlamına gelen deinos ve "kertenkele" anlamına gelen sauros sözcüklerinin birleştirilmesinden oluşur. Dinozorlar, 243 ile 233 milyon yıl önce Geç Triyas döneminde ortaya çıkmış ve 66 milyon yıl önce kuşlar dışındaki tüm türlerinin soyu tükenmiştir. Dinozorlar, sıcakkanlı ve soğukkanlı arası özellikler gösteren mezoterm canlılardı. Mezozoyik'te oldukça başarılı biçimde tüm kıtalara yayılan dinozorlar çok farklı nişleri doldurdu. Yapılan araştırmalarda şimdiye kadar yaklaşık olarak 1.000 kadar kuş olmayan dinozor türünün yaşadığı belgelendi. Bugün dinozorların evrimsel olarak devamı olan kuşların 11.000 kadar türü vardır ki bu, yaşayan memelilerin tür sayısının (~6000) yaklaşık iki katıdır. Dinozorların nasıl yaşadığı, ne kadar çeşitlendiği ve ekosistemdeki yerleri kadar, kuş olmayan dinozorların nasıl yok olduğu da bilim camiasını uzun zamandır meşgul etmektedir. Kuş olmayan dinozorları yeryüzünden silen yok oluşun aşamalı mı, yoksa yerbilimsel olarak katastrofik (ani) mi olduğu tartışmalıdır.
Dinozorlarla ilgili bir diğer konu da onların büyük çeşitlilik gösteren boyutlarıdır. Bu canlılar, yerküreyi titreten 65-75 tonluk Argentinosaurus gibi dev titanozor sauropodlardan en küçük yaşayan dinozor olan Arı sinek kuşuna değin boyut konusunda çok geniş bir yelpaze sunar. Farklı dinozor grupları farklı metabolizma hızları ve büyüme stratejileri geliştirdi, sauropodlar devleşip ısı kaybını aza indirirken, daha küçük bedene sahip gruplar da ısı kaybını önlemek için tüy barındırmış olabilir. Dinozorların ayırt edici fiziksel özelliklerinden birisi beden duruşlarıdır, yapılan çalışmalar dinozorların atalarının bipedal (iki ayak üstünde) olduğunu ileri sürdü. Yaşayan kertenkele türlerindeki bipedal duruşun evrimsel olarak koşucu özellikleri artırıcı bir adaptasyon olduğu biliniyor, bundan yola çıkarak kimi dinozorlarda da gerek avlanma gerekse avcılardan kaçmak için bipedal hareket biçiminin evrimleştiği düşünüldü.
Dinozorların evrimsel tarihi temelinde yerküre tarihidir, özellikle Dünya'nın geçirdiği büyük değişiklikler farklı dinozor ailelerinin veya aynı aileler içinde farklı cinslerin evrimleşmesine yol açtı. Bunun en önemli örneklerinden biri Kretase dönemi Kuzey Amerika'sında karaları ayıran Batı İç Denizyolu'dur ve yaşanan coğrafi izolasyon yoluyla Laramidya ve Appalachia karalarında ayrı cinsler oluştu.

Dinozorların ilk olarak ne zaman toplumların ilgisini çektiği bilinmiyor ancak Antik Çağ'dan başlayarak belli varsayımlarda bulunulabilir. Bazı tarihçiler ve paleontologlar Geç Kretase döneminin Kampaniyen aşamasında yaşamış Protoceratops'un fosilleri bulunduğunda, bunların Greko-Romen kültürde yansımasını bulmuş olabileceğine inanıyorlar. Bunun yanı sıra Antik Çin kültüründeki ejderha motifinin de dönemin insanlarının bulduğu dinozor kemiklerinden kaynaklandığı ileri sürüldü. Muhtemelen bu kalıntıların bulunması ve onların dönemin insanlarınca masalsı yaratıklar olarak adlandırılması söz konusu olabilir (Griffon, feniks vb). Bununla birlikte 2024 yılında Witton ve Hing'ın yaptığı çalışma, önceden ileri sürülen Protoceratops'un kalıntılarının altın arayan Asyalı göçebelerce bulunduğu ve daha sonra griffon adlı mitolojik varlığın yaratılmasını esinlediği ve bunun ticaret ile antik dünyada yayıldığı varsayımına karşı bir görüş ileri sürdü. Çalışmanın ana argümanları fosil kalıntılarının yakınında altın yataklarının bulunmaması ve griffon sanatının coğrafi yayılımının Orta Asya'dan kaynaklanma ve sonradan Batı'ya yayılma iddiasına uymamasıydı.
Yeni Çağ dolaylarında artık modern bilimin ayağa kalkmaya başladığı zamanlarda eksik keşifler yapılmıştır. 1676'da Oxford Üniversitesi'nde görevli bir rahip olan Robert Plot, bir dinozora ait olduğu bugün bilinen bir uyluk kemiğini Roma döneminden kalma savaş filine ait bir kalıntı sanmıştır. Örnekler çoğaltılabilir; ancak dinozorların ve doğa bilimlerinin doruk noktası 19. asrın başlarıdır. İlk olarak dinozorların ciddi bilimsel araştırmaların konusu olması İngiliz doğa bilimci Richard Owen'in katkısıyla oldu, çünkü dinozor terimini ortaya koyan kendisiydi. Bilimsel anlamda incelenen ilk dinozor fosili ise Megalosaurus'tur, bu orta Jura dönemi etçili, William Buckland tarafından bulunmuş ve tanımlanmıştır. 
Tanımlanan ikinci dinozorsa 1822 yılında Gideon Mantell'in keşfettiği İguanodon'dur, cins 1825 yılında Mantell tarafından resmi olarak tanımlanmıştır. Bilimsel anlamda son 200 yılda bir avuç eksik numuneyle başlayan dinozorları tanımlama süreci bugün en az 800 cins ve neredeyse 1000 türle çok büyük bir sayıda temsil edilmeye başladı. Bu geniş canlılar grubunun da hâlâ daha yeni bulgularla değişebilecek bir evrim süreci vardır.
Avrupa'da bu gelişmeler ve keşifler yapıldıktan sonra paleontoloji bilimi Amerika kıtasındaki çalışmalarla daha da genişlemiştir. Bilhassa Avrupa'da eğitim almış, ama saha çalışmalarını Kuzey Amerika'da yapan iki önemli bilimsel kişilik Othniel Charles Marsh ve Edward Drinker Cope sahneye çıkmıştır. Bu önemli keşifler git gide ekol hâline gelmiş ve ikili etrafında rekabete dayalı bir bilimsel hareket başlamıştır. Hem Cope hem de Marsh arazi gezilerine çıkarak fosil ararlarken; bir süre sonra arazi çalışmaları için işçi ekipleri kurup başlarına asistanlarını geçirmişlerdir. İlerleyen zamanlarda, bulunan ve ulaştırılan fosilleri ofislerinde inceleme ve tasnif etme işlerini yürütmüşlerdir. Bu ikilinin rekabeti ise fikir ayrılıkları ve fosil alanları ile ilgili çatışmalar nedeniyle kavgaya dönüşmüş olup 1890 yılının ocak ayında bu kavga gazete manşetlerine düşmüş ve kamuoyunun taraf olduğu bir hadiseye dönüşmüştür. Aralarındaki kavga, düşmanlık boyutuna vardı ve rüşvet, hırsızlık ve fosillere zarar vermeye kadar uzanan kötü eylemlere sahne oldu. Bu bilimsel tartışma ise bilim tarihine "Kemik Savaşları" (İngilizce: Bone Wars) olarak geçmiştir.

Dinozorlar pek çok özellikleri noktasında yüksek çeşitlilik yakaladılar. Boyut bu özelliklerin başında gelmektedir. Memeliler ile karşılaştırmak gerekirse ortalama memeli boyutu köpek ölçülerindeyken; ortalama dinozor boyutu ayı ölçülerine karşılık gelir. Tüm dinozorlar, boyut konusunda dikkate değer bir evrimsel öykü sunar, Mezozoyik dönemde dinozor beden kütlesinin modu 1-10 ton arasındaydı. Günümüzde tamamıyla karada yaşayan en büyük sürüngenler dev kaplumbağalar ve monitör kertenkelelerdir ve 1 tona yaklaşamazlar, ancak büyük etçil dinozorlar 6-10 tona kadar ulaşabilen örneklere sahiplerdi. Geç Jura'nın Avrupa'sından bilinen Compsognathus 1-1,25 m uzunluğundayken, Tyrannosaurus rex 12 metre uzunluğunda ve 8 ton kadar gelmekteydi. Sauropodlar için boyut konuşulacaksa gigantotermi söz konusu olmalıdır, örnek olarak 75 tona kadar ulaşabilen Argentinosaurus ve 35 tonluk Supersaurus verilebilir. Bilinen en büyük ornithischian ve sauropod olmayan en büyük dinozor olan Shantungosaurus için de Gregory S. Paul, 15 m uzunluk ve 13 ton ağırlık tahmin etti.
Ayrıca 2024 yılında yapılan bir çalışmada Tyrannosaurus cinsine yeni bir tür eklenmiştir. T. mcraeensis, T. rex'ten 6-7 milyon yıl önce Laramidya'nın daha güneyinde yaşadı ve kendisinden daha genç akrabasıyla yarışır boyutlara sahipti. T. mcraeensis'in 12 metre uzunluğa sahip olduğu düşünülüyor. Bu yeni türün keşfiyle Tyrannosauridlerin büyük boyutlara nasıl ulaştıkları ve kökenlerine ilişkin evrimsel tarihleri daha iyi anlaşılabilir.
Dinozorlar aynı zamanda farklı beden yapılarının boyutu konusunda da uç örnekler sergilediler. İlginç örneklerden biri Mamenchisaurus'tur. Andrew Moore ve ekibi tarafından 2023'te yapılan çalışmaya göre 15 m uzunluğundaki boynuyla Mamenchisaurus'un şimdiye kadar bilinen en uzun boyna sahip canlı olduğu bulundu.
Bergmann kuralı zoolojide hayvanların boyutlarıyla yaşadıkları enlem arasındaki ilişkiyi konu eden bir ekolojik kuraldır. Wilson ve ark.'nın (2024) yaptıkları çalışmada bu kural Mezozoyik'te yaşamış dinozorlar ve memeliler ile onların torunları olan günümüz kuşları ve memelilerine uygulandı. Özellikle son yıllarda keşfedilen Kuzey Kutup Dairesi çevresinde yaşamış Nanuqsaurus gibi dinozorların da ele alındığı çalışmada beden büyüklüğünün yaşanılan yerin enlemiyle bir ilgisinin olmadığı bulundu. Kuzey Amerika'nın daha alt enlemlerinde yaşamış dinozorlarla onların Arktik çevrelere yakın yaşamış akrabalarının beden büyüklüklerinin benzer olduğu görüldü.

Omurgalılar dünyasında temel olarak iki tip enerji üretim sistemi metabolizmayı ve canlı yaşamını yönetir. Bunlardan biri yüksek metabolizma hızına sahip memeli ve kuşlardaki enerji sistemiyken; diğeri düşük metabolizma hızına sahip sürüngen, amfibi ve balıklarda görülen enerji üretim sistemidir. Dinozorların genellikle dik bacaklara sahip olması onların da memeli ve kuşlar gibi etkin canlılar olduğu fikrini desteklemektedir. Bu noktada pelvisin (kalça kemiği) boyutu önemli bir belirteçtir, sürüngenlerde yavaş harekete olanak sağlayan ufak bacak kasları (uyluk kasları) yine görece küçük bir pelvise bağlanır ve bu durum kuş ve memelilerde tam ters durumdadır onların büyük pelvisleri vardır. Özellikle prosauropodlar, erken teropodlar gibi bazı ilkin dinozor grupları, küçük pelvislere sahiptir ve kimi çalışmalarda onların da düşük metabolizma hızına sahip olduğu düşünülmüştür, ancak özellikle avian dinozorlarda, gelişmiş teropod ve sauropodlarda, modern kuşlardaki gibi hava keselerinin bulunması, bazı kuş kalçalı dinozorlarda diyafram benzeri bir yapının korunması da dinozorların yüksek metabolizma hızına veya en azından sürüngenler ile kuş-memeli metabolizması arasında bir metabolizmaya sahip olduğunu gösterir. Ayrıca fosilleşmiş kemik kalıntıları da canlının yaşadığı süreçteki ısı değişimini gösterecek izotoplar barındırır, yapılan incelemelere göre dinozorlar genelde aynı ortamda yaşadıkları timsahgillerden daha duraylı (sabit) vücut sıcaklıklarına sahip olmuştur.
Dinozorların vücut sıcaklıklarını dengelemek içi

Diseksiyon, anatomizasyon veya kesayır; herhangi bir organizmanın iç yapısını incelemek üzere dışını yarıp parçalara ayrılmasıdır. Seçili işlevlerin ve bileşenlerin ilişkilerinin ve yapısının gözlemlenmesi için sökme ve iç yapının belirlenmesi amacıyla yapılan yardımcı bir işlemdir.
Bu terim aynı zamanda mekanizmalar, bilgisayar programları, yazılı malzemeler ve benzerleri dahilinde tersine mühendislik ya da edebi yapısızlaştırma gibi terimler ile eş anlamlı olarak kullanılır.

Diseksiyon genellikle bitkilerin ve hayvanların muayenesinde uygulanmaktadır. Diseksiyon genellikle biyoloji ve anatomi derslerinde tıbbi ve sanat çalışmalarında öğrenciler tarafından gerçekleştirilir.
Viviseksiyon ise genellikle fizyolojik araştırma amacıyla ve günümüzde genellikle ağır sedasyon altında, yaşayan bir hayvanın diseksiyonunu ifade eder. Artık bu tür uygulamalar için daha karmaşık yeni teknikler kullanılmasına rağmen, terim uygulamada yaygın olarak kullanılmaktadır. Ayrıca terim herhangi bir hayvan türü üzerinde test yapılmasına karşı olanlarca aşağılayıcı anlamda kullanılmaktadır.
Diseksiyon genellikle, bir otopside (insanlar üzerinde) veya nekropside (hayvanlar üzerinde) ölüm nedeninin tespit edilmesine yarayan adli tıbbın özgün bir parçasıdır.

İnsan diseksiyonu üçüncü yüzyılın başlarında Yunan hekimler Erasistratus tarafından Sakız Adası'nda ve Herophilos tarafından Kalkedon'da yapılmıştır.  Bu tarihten önce ve sonra araştırmacıların pek çoğu büyük ölçüde yalnızca hayvanlarda diseksiyon uyguluyor görünüyordu. Roma hukuku, diseksiyon ve insan vücudunda otopsi yapılmasını yasakladı. Ancak bu yasaklama Galen gibi pek çok hekimi kadavralar üzerinde çalışmaktan alıkoyamadı. Galen örneğin Berberi şebeği ve diğer primatları parçalara ayırarak insanınkiler ile anatomik olarak aynı olduğu varsayımını yürüttü.

İnsan diseksiyonunun Arap doktorlar tarafından gerçekleştirilip, gerçekleştirilmediği bilinmemektedir. Ancak El Gazali gibi bazı İlmiye sınıfı bu uygulamalar için destek verdi. Selahaddin Eyyubi'nin doktoru olan Ibn Jumay‘ 12'nci yüzyılda, Abdullâtif el-Bağdadî 1200'lerde Mısır'da  İbn Nefis 13'üncü yüzyılda Mısır'da gerçekleştirmiş olmaları olasıdır. Ancak el-Nefis, bir islam hukuku uzmanı olarak diseksiyonun İslam dışı olduğunu ve kaçınılması gerektiğini "şeriatte insan vücudu için kendi başına merhamet" olduğunu tefsir ederek öne sürmüştür.

Tibet tıbbı uzun yıllar devam eden insan üzerindeki diseksiyon uygulamalarıyla anatomi ve fizyoloji alanlarında oldukça karmaşık bilgiler edinerek bu konularda gelişmiştir.

Doku, bitki, hayvan ve insan organlarını meydana getiren, şekil ve yapı bakımından benzer olup, aynı vazifeyi gören, birbirleriyle sıkı alâkaları olan aynı kökten gelen hücrelerin topluluğu. İlkel canlılar bütün hayatları boyunca bir tek hücre olarak kaldıkları halde yüksek organizmalar çok sayıda hücrelerin bir araya gelmesi ile meydana gelmiştir. Bitkisel organizmaları meydana getiren çok sayıdaki hücrelerin protoplastları birbirinden cansız hücre çeperleriyle ayrılmış olmakla beraber aralarında sıkı bir ilişki göstermektedir. Böyle hücre çeperi içinde bulunan, birbiriyle sıkı ilişki gösteren, aynı kökenden gelmiş protoplast topluluklarına doku, dokuların özelliklerini konu eden morfoloji biliminin dalına da histoloji (doku bilimi) denir.
Dokuyu meydana getiren hücreler genellikle aynı ödevi görmekteyseler de doku tarifinde öngörülen temel düşünce fizyolojik olmaktan çok morfolojiktir. Eğer fizyolojik bakımdan dokunun tarifi yapılacak olursa, kökenleri ayrı olsa bile aynı ödevi gören hücre toplulukları olarak yapılabilir ki, böyle daha geniş anlamda hücre topluluklarına doku sistemi denilmektedir.
Doku hücre bölünmesi sonucu meydana gelir. Tek hücreli organizmalarda bölünen hücreler birbirinden ayrılarak yeni birer birey vücuda getirdikleri halde, çok hücreli organizmalarda bölünen hücrelerden meydana gelen hücrelerin birbirinden ayrılmaması, geçit ve plasmodesma (plasmatik köprüler) gibi madde ve uyartı iletimini kolaylaştıran yapılar ile proplastları arasında sıkı ilişki kurulan hücre toplulukları bireyi meydana getirmektedir. Bazı tek hücreliler bölündükten sonra çevrelerinde meydana getirdikleri müsilaj bir kın ile bir arada tutulan hücre grupları ve bazı mantarlardaki zengin dallanma gösteren ipliksi hücrelerin bir örgü meydana getirmek üzere sık sık kümeler halinde olmaları, dış görünüş bakımından dokuyu andırsalar bile gerçek doku değil, yalancı dokulardır.
Dokular bitkisel ve hayvansal dokular olmak üzere ikiye ayrılarak incelenmektedir.

Bitkilerin yapısını meydana getiren dokulara bitkisel dokular denir. İleri bitkilerin hücreleri dokular halinde organize olarak farklılaşmışlardır. İki temel grup halinde toplanabilirler:

Meristem hücreleri, çekirdekleri büyük hücre arası boşlukları olmayan, genellikle çok küçük ve çok sayıda vakuole sahip hücrelerden yapılmıştır. Bu hücrelerin esas özelliği sık sık bölünerek (mitoz bölünmeyle) yeni hücreler meydana getirmeleridir. Meydana gelen hücreler farklılaşarak sürekli doku hücreleri halini alır. Meristemler bulundukları yerlere göre isim alırlar. Kök, gövde veya bunların yan organlarının uçlarında bulunan meristem dokuları apikal meristem adını alır. Kök veya gövdenin uzamasını sağlarlar. İnterkalar meristemler ise sürekli dokular arasında kalan meristemlerdir. İnterkalar meristemin de görevi organın boyuna büyümesini sağlamaktır. Çevreye paralel bölünmelerle organın enine büyümesini sağlayan meristematik doku ve kambiyumdaki meristem lateral meristemdir. Herhangi bir bitkide meristem bölgesi kesilirse yerine ara meristemler görev alır. Meristemlerin salgıladığı madde olan oksin hormonu karanlık ortamda çalışarak bitkinin uzayıp gelişmesini sağlar.

Bitkinin tüm yaşamı süresince bölünme yeteneğini devam ettiren meristemlerdir. Bunlar kök ve gövde uçları ile yanal organlarının uç kısımlarında bulunmaktadır. Bu meristemin bulunduğu bölgelere "büyüme noktaları" veya "vegetasyon bölgeleri" adı verilmektedir. Kökteki ve gövdedeki büyüme noktalarında dıştan içe doğru üç bölge ayırt edilmektedir. Bu bölgeler sürekli dokulardan epidermisi oluşturan "dermatogen", korteksi oluşturan "periblem", merkezi silindiri verecek olan "pleurom"dur.

Sürekli doku haline dönüşmüş hücrelerin yeniden bölünme yeteneği kazanması ile sekonder meristemler oluşur. Bunların etkenliği ile de yeni hücre ve dokular meydana gelir. Örneğin ağaç gövdelerini örten mantar kambiyumu bu tip meristemlerden biridir.
Bitkilerde bulunuş yerlerine göre 3 çeşit meristem gözlenir.
Apikal meristemler: Bunlar kök ve gövde ile bunların yanal organlarının uç kısımlarında bulunan meristemlerdir. Apikal meristemlerin bulunduğu bölgelere büyüme noktaları adı verilmektedir.
İnterkalar meristemler: Sürekli dokular arasında kalan ve bu dokuların arasında bölünme gösteren hücrelerin oluşturduğu meristemlerdir. Bu meristemler tipik olarak at kuyrukları ve buğdaygillerin yapraklarının çıktığı bölgelerde bulunurlar.
NOT: Apikal ve interkalar meristemler bulundukları organın boyca uzamalarını sağlarlar.
Lateral meristemler: Bu meristemler yalnızca yanal doğrultuda bölünme gösterdiklerinden bulundukları organın çapça artışını
(kalınlaşmasını) sağlamaktadır.

Bölünme özelliği göstermeyen sürekli doku hücreleri meristem hücrelerinden geniş vakuollere sahip olup, daha az protoplazma taşımaları, hatta bazen büsbütün protoplastlarını kaybedip ölü hale gelmeleriyle ayrılırlar. Çeperleri kalın olup, farklı dokularda kalınlıkları ve kimyasal yapıları farklıdır. Sürekli doku, morfolojik ve fizyolojik özellikleri göz önüne alınarak sınıflandırılırsa beş kısımda incelenebilir.

Organların dışında bulunan ve iç kısımdaki dokuları her bakımdan, mesela; kuraklığa, çok fazla su kaybına, dış tesirlere karşı koruyan dokudur. Bu dokuyu teşkil eden hücreler genellikle tabakalar halinde organların üstünü kaplamaktadır. Yapraklardaki epidermis, kök ve gövdelerin mantar tabakaları koruyucu dokuya misal olarak gösterilir. Yapraklardaki epidermis üzerinde kütin denilen mumsu bir tabaka vardır. Yaprak yüzeyinden su kaybını azaltır, ayrıca dış ortamdaki gazlar ile epidermis altındaki hücre arası boşluklarında bitkinin fizyolojik faaliyeti sonucu toplanan gaz ve su buharının alışverişini sağlamak gayesiyle epidermiste stoma adı verilen gözenekler bulunur. Yine epidermis üzerinde epidermisin dışa doğru meydana getirdiği tüy, kabartı gibi çıkıntılar bulunur.

Asıl dokular olup, bitki bünyesinin büyük bir kısmını kaplayan, ince çeperli canlı hücrelerdir. Besin maddesi bakımından zengin özsuyu ile dolu vakuoller ihtiva ederler. Bitkinin tüm bölümlerinde bulunduğu için bu ismi almıştır. Vazifelerine göre farklı isimler alırlar:

Özümleme (Asimileme, Özümleme) parankiması
Işık karşısında klorofil molekülü sayesinde organik maddeler meydana getirir. Yapraklarda bulunur. (Yaprağa yeşil rengini verir.) Palizat Parankiması ve Sünger Parankiması olarak ikiye ayrılır.
Havalandırma parankiması (Aerankima)
Hücreler ile dış ortam arasındaki gaz alışverişini sağlama bakımından oldukça geniş hücre arası boşluklarına sahip parankima hücrelerine denir.
Bataklık bitkilerinde bulunur.

İletim parankiması
İnce çeperli olan iletim parankiması, hücreleri özümleme parankimasından iletim dokusuna kadar özümleme maddelerini çok sayıda dar hücrelerden az sayıdaki daha geniş hücrelere safha safha toplayarak iletim yolundaki çeper sayısını azaltmakta, böylece madde geçişindeki direncin azalmasını sağlamaktadır.
Depo parankiması
Parankima hücreleri bazen gerek su olmak üzere farklı besin maddelerini yedek olarak saklama görevini yapabilir.

Bitkiler hem kendi ağırlıklarına, hem de dış tesirlere karşı özelliklerini koruyabilmek, dayanıklı olabilmek için bazı doku elementlerini gerekli bölgelere koyarak direnç, destek ve esneklik sağlarlar. Çeperleri fazla kalınlaşmış böyle dayanıklı hücrelerden meydana gelmiş dokuya destek doku denir. Sklerankima ve kollenkima olmak üzere iki kısımda incelenir. Sklerankimayı meydana getiren hücreler olgunlukta hücre çeperleri hem kalın hem de çoğunluk odunlaşmıştır. Protoplastlarını kaybetmiş ölü hücrelerdir. Uzaması sona ermiş organlarda bulunur. Kollenkima ise çeperleri selülozdan yapılmış olduğundan esnek, canlı hücrelerden ibaret olduğu için uzamakta olan organlarda, özellikle genç gövdelerde, yaprakların orta damarlarında, çiçek ve yaprak saplarında bulunur. Köşe kollenkiması, levha kollenkiması gibi çeşitleri vardır...

Kara hayatına uymuş yüksek bitkilerde topraktaki su ve suda erimiş maddelerin topraktan uzak bulunan organlara asimileme (özümleme) organlarında meydana gelen organik maddelerin de kullanılmaya veya depo edilmek üzere organik madde yapma yeteneğinde olmayan, organlara iletimini sağlayan dokudur. Bitkilerde birbirinden farklı yapı ve vazifede iki tip iletken doku vardır. Bu iki dokudan biri topraktan aldığı su ve suda erimiş inorganik maddeleri topraktan uzak organlara ileten hücrelere sahip ksilem'dir. Diğeri özümleme organlarında meydana gelen organik bileşikleri harcanacakları ve saklanacakları organlara ileten hücrelerin bulunduğu floem'dir. Ksilem aşağıdan yukarı, floem yukarıdan aşağı doğru iletimin vukua geldiği dokulardır. Ksilem su ileten borular, ksilem (lif) leri ve ksilem parankimasından yapılmıştır. Floem, kalburlu borular, arkadaş hücreleri, floem sklerankiması ve floem parankiması olmak üzere farklı doku elementlerinden meydana gelir.

Bitkilerde metabolizma sonunda meydana gelip tekrar metabolizmaya girmeyen maddeler salgı maddeleridir. Salgı maddeleri sıvı veya katı haldedir. Salgı maddeleri arasında su, alkaloit, glikozit, bal özü, müsilaj, lateks, reçine, eterik yağ ve kristaller sayılabilir. Bu maddeler her ne kadar metabolizma artığı iseler de, bitki için değişik yönlerde fayda sağlamakta rol oynarlar. Salgı maddeleri ya hücre içinde depo edilir ya da hücreden dışarı atılır. Hücre içinde depo edilen salgılara hücre içi salgı dışarı atılanlara ise hücre dışı salgı denir. Salgı hücreleri ve bu hücrelerin bir araya gelerek meydana getirdikleri salgı bezlerinin belli bir kökeni yoktur. Bitkinin herhangi bir organında, herhangi bir doku içinde bulunabilirler.

Hayvansal dokular beş grupta sınıflandırılarak incelenebilir:

Vücut yüzeyini örten ve vücut içindeki boşlukları sınırlayan devamlı bir tabaka ve örtüyü yapan hücrelerden meydana gelir. Koruma, emme, salgı ve duyu gibi ödevleri görürler. Vücudun epitel tabakası, alttaki hücreleri mekanik zarardan, zararlı kimyasal maddelerden, bakterilerden ve kurumadan korurlar. Diğer epiteller artık ürünler olarak çok çeşitli maddeler salgılarlar veya bu salgılar v

Dolaşım sistemi veya kardiyovasküler sistem maddelerin vücuttaki dolaşımını sağlayan organ sistemidir.

Dolaşım sistemine sahip olmayan canlılara örnek olarak yassı solucan (Platyhelminthes filumu) verilebilir. Bu canlının vücut boşluğunda herhangi bir kaplayıcı tabaka veya sıvı bulunmamaktadır. Sindirim sistemine açılan bir ağza sahiptirler.

Bu tip dolaşım sistemi yumuşakçalar ve eklembacaklılar gibi omurgasızların büyük bir kısmında görülür. Bu canlılarda hemosöl olarak adlandırılan vücut boşluklarında dolaşım sıvısı organları doğrudan sarar (yıkar) ve kan (dolaşım sıvısı) ile interstisyel sıvı (doku sıvısı) arasında ayrışma yoktur. Bu birleşik sıvıya hemolenf denir. Hayvan hareket ederken oluşan kas hareketleri hemolenf hareketini sağlar fakat sıvı akışını bir bölümden diğerine yönlendirilmesi kısıtlıdır. Kalp gevşediğinde kan açık gözenekler (por) aracılığıyla kalbe döner.
Hemolenf vücudun içini (hemosöl) tamamen kapsar ve tüm hücreleri sarar. Hemolenf su, inorganik tuzlar ve organik bileşiklerden oluşur. Birincil oksijen taşıyıcı molekül ise hemosiyanindir. Kılcal kan damarları bulunmaz. 
Ayrıca, hemosit olarak adlandırılan hücreler vardır ki bunlar hemolenfte bağımsız bir şekilde gezer ve antropod bağışıklık sisteminde rol alırlar. Kanın damarlardan geçerek vücut boşluğuna aktıktan sonra toplanarak kalbe dönmesidir. Açık dolaşım derisi dikenlilerde (denizkestanesi, denizyıldızı vb.), eklem bacaklılarda (örümcek, arı, sinek vb.) ve yumuşakçalarda (deniz anası, istiridye, midye vb.) görülür.

Kapalı dolaşım sisteminin ana yapıları kalp, kan ve kan damarlarıdır.
Tüm omurgalıların ve halkalı solucanlar (Annelida filumu) ile kafadanbacaklıların (Cephalopoda sınıfı) dolaşım sistemleri kapalıdır; yani kan, kan damarlarından oluşan sistemden çıkmaz - bu damarlar sisteminin içinde dolaşır. Kan damarları arter (atardamar), kapiler (kılcaldamar) ve venlerden (toplardamar) oluşur. Arterler oksijenlenmiş kanı dokulara taşırken, venler oksijenlenmemiş kanı geri kalbe taşır. Kan arterlerden venlere kılcal damarlar yoluyla geçer ki kılcal damarlar en ince ve en çok sayıdaki kan damarlarıdır. Kan damarları genişleyerek (vazodilasyon) veya daralarak (vazokonstriksiyon) kanın gerekli bölgelere yönlendirilmesini sağlayabilir. Örneğin, yoğun egzersiz sırasında kan bağırsaklardan, o anda yoğun bir şekilde besin ve oksijene ihtiyaç duyan iskelet kaslarına yönlendirilebilir.
Memelilerin dolaşım sistemlerinde kan bir tam dolaşımda kalpten iki kez geçer. Pulmoner dolaşım yani küçük dolaşım, kanı kalp ile akciğer arasında taşır; sistemik dolaşım yani büyük dolaşım da kanı kalp ile vücudun diğer bölümleri arasında taşır.
Balıkların dolaşım sistemlerinde ise kan bir tam dolaşımda kalpten bir kez geçer. Kan kalpten solungaçlara pompalanır ve sonra doğrudan vücudun kalanına akar. Kan solungaçları terk ettikten sonra basıncı büyük oranda düşer; bu nedenle, memelerin dolaşım sistemine oranla, hayatî organlara kan akışı hem daha yavaş hem de daha az basınçlıdır. Bu tip bir dolaşım sistemi memelilere uygun değildir, zira bu kadar düşük basınçta böbrekler etkili biçimde çalışamaz.Kısacası kanın kalp ve damarlar sistemiyle çalışmasıdır. Kapalı dolaşım ilk kez toprak solucanında görülmüştür. Omurgalıların tamamında kapalı dolaşım vardır. Balıklarda kalp 2 odacıklıdır ve vücutlarında kirli kan dolaşır. Kurbağalarda kalp 3 odacıklıdır ve vücutlarında kirli kan dolaşır. Sürüngenlerde kalp 3 odacıklıdır ve kalp karıncığında yarım perde vardır. Timsahlarda perde tamdır, kirli ve temiz kan panizza adı verilen bir kanalda karışır.

Daha ilkel canlılardaki dolaşımın tipik örneği, süngerlerdeki ve sölenterelerdeki dolaşımdır. Bu canlıların içinde yaşadıkları su, beden çeperindeki deliklerden orta boşluğa doğru çekilir. Suyun akışı kirpikçiklerin düzenli hareketleriyle sürdürülür ve suyun "boşaltım deliği" (osculum) adı verilen delikten yukarı doğru dolaşımı sağlanır. Bu tür dolaşım, beden hücrelerinin içinde yüzdükleri sıvının oksijen ve besin maddelerinin tükenmeyeceği bir biçimde yeniden dolmasını sağlar.
Daha yüksek derecede gelişmiş canlılarda, sözgelimi yosun hayvanlarında, iplikkurtlarında ve tekerlekli-kurtlarda, sıvılar ilkel orta boşluk (psödosölom) içinde, genellikle beden hareketleriyle hareket ettirilir. Bazı ilkel yumuşakçalarda, orta boşluk, gerçek kalbin bir ön taslağı sayılabilecek kalp zarı boşluğu olarak işlev görür. Bu boşluk kanallar aracılığıyla üreme bezlerine ve böbreklere bağlıdır.
Eklem bacaklıların çoğunda, tulumlularda ve birçok yumuşakçada, hemolenfi (ilkel kan), edimsel damarların ve özelleşmiş bir dolaşım organı olan hemosölün içine pompalayan, gelişmiş bir kalp vardır. Bu canlılarda hemolenf, doku boşluklarına geçip, sonra genişlemiş boşlukların (sinüsler) içinden kalbe döner.
Bu tür gelişmenin son aşaması, derisidikenliler, sülükler, solucanlar, çokkıllılar ve yumuşakçalarda görülen kapalı dolaşım sistemidir. Kapalı dolaşım sistemlerinde, taşınma ortamı, omurgasızlardakİ hemolenf gibi, tam bir kapalı devre oluşturan özelleşmiş damarlarla sınırlıdır.
Omurgasızların kalpleri, sağımsal hareketlerle iş gören basit damarlardan, kasılıcı kasları bulunan, kendi boşlukları içinde basınç yaratan gerçek kalplere kadar değişir. Omurgasızların bile, dolaşım sistemleri üstünde önemli ölçüde bir denetimleri vardır; bu sistemlerdeki basınç ve sıvı akışı ölçümleri, harekete, çevre ısısına, vb. etkilere oldukça büyük bir uyum olduğunu ortaya koymaktadır.

Omurgalılar kapalı bir dolaşım sistemleri bulunmasıyla ayırt edilirler; bu sistemlerin en gelişmiş olanı, insanın temsil ettiği yüksek derecede gelişmiş primatlardadır. Omurgalılardaki kapalı sistemler, öbekten öbeğe önemli ölçüde değişir; bazıları, tek bir sistem halinde birleşmiş solunum organlarıyla ve genel beden dokularıyla bir düzenlenmiştir. Daha ileri omurgalılarda, kan kalpten çift geçiş yapar; birinci geçişte kanı solunum organlarına (solungaçlara ya da akciğerlere), ikincisinde de bedenin öbür dokularına taşır. Omurgalıların çoğunluğunda, klorokruorinler (demirli porfirinle bileşmiş bir pigment), hemoeritrinler (demirli ama porfirinle bileşmiş olmayan pigment) ya da hemosiyanin (bakırlı bir solunum pigmenti) içeren dolaşım sıvıları bulunur. Bütün bu pigmentler, dolaşımdaki sıvının oksijen taşıma yeteneğini artırır. Çok ender istisnalar bir yana, omurgalılarda kan, son derece etkili bir oksijen taşıma aracısı olan ve bir proteine (globin) bağlı bir demir-porfirinden (hem) oluşan hemoglobin içerir. Bazı omurgasızlarda da hemoglobin bulunmakla birlikte, bu hemoglobin genellikle dolaşım ya da sölom sıvısında çözünmüş durumdadır. Yüksek derecede gelişmiş omurgasızlarda (derisi-dikenliler ve daha yüksek omurgasızlar) hemoglobin, özel kan hücreleri içinde bulunur. Omurgalılarınsa tümünde, bu tür hücreler içinde hemoglobin vardır.
Balıklarda solungaç bulunduğu halde dolaşım bu genel yapıya uyar.
Yuvarlakağızlılarda ve kelebeklerde kalp, kanı solungaçlara iter; sonra, sırt aortu aracılığıyla bedenin geri kalan bölümlerine dağıtır. Bu ilkel hayvanlarda bile başlıca kan damarları üstünde nispeten ilerlemiş bir denetim vardır ve kalp verimi, egzersizin getirdiği gereksinmelere göre ayarlanır.Bazı ilkel omurgalılarda (keskisolungaçlılar ve yuvarlakağızlılar) kalbin içinde, yeniden dolmasına yardım eden bir negatif basınç oluşur. Kemikli balıklarda bu tür bir doluş desteği bulunmaz. Bazı yuvarlakağızlılarda, sıvıyı yarı açık boşluklara (sinüsler) hareket ettirmeye yardımcı ikincil kalpler bulunur.
İkiyaşayışlılarda ve sürüngenlerde, kalp üç odacıklıdır ama akış düzeni, kalbin iki ayrı pompa gibi etkili işlev görmesine olanak sağlar.

İnsan kalbi, yaşamı boyunca çalışır ancak ölünce durur. Kalp atışının 2 ya da 4 dakikadan uzun süre durması, kalıcı beyin yıkımına yol açar. Kalbin kendi kasına kan sağlaması da sürekli çalışmasına bağlıdır; birkaç dakikadan uzun süre kan kesilirse, kalp kası çok fazla zarar görüp, bir daha çalışmayacak biçimde durur. İnsanda dolaşım sistemi, iki büyük dolaşım, akciğer dolaşımı (küçük dolaşım) ve büyük (sistemik) dolaşım, biçiminde örgütlenmiştir. Her dolaşımın kendi pompası vardır. Her iki pompa, tek bir organ halinde bütünleşmiştir. Beden dokularından dönen kan, superior vena kava ve inferior vena kava ile kalbin sağ yanının üstodacığı olan sağ kulakçığa (sağ atrium) dökülür. Bu odacığın kasları kasılınca, kanı kalbin sağ yanının büyük pompa odacığı olan sağ karıncığa (sağ ventrikül) geçmeye zorlar ki bu da kasılınca, kanı akciğer atardamarına gönderir, kan buradan akciğerdeki damarlara taşınır. Bu akciğer damarları içinde kan, havadan çok ince zarlarla ayrılmış bir durumdadır. Burada basit yayınma aracılığıyla oksijen kana girer, karbondioksitse kandan geçer ve ayrılır. Ardından bu temizlenmiş ve tazelenmiş kan, sol kulakçığa (sol atrium) geçer. Sol kulakçıktan kan, sol karıncığa (sol ventrikül) geçer. Sol karıncığın kas çeperi çok güçlüdür ve kasıldığı zaman kanı oldukça büyük bir basınçla, aort adı verilen büyük atardamar aracılığıyla, büyük dolaşıma iter. Sol karıncığın kasılma güçleri tarafından aort içinde oluşturulan basınç, kanı bedenin bütün dokularına, gereksinimlerini karşılayacak miktarda götürmeye yetecek büyüklüktedir.
Aortun, kanı bedenin değişik bölümlerine taşıyan birçok kolu vardır. Bu kolların da tümü daha küçük kollara ayrılır; bu daha küçük kollar da, sonunda milyonlarca küçük kan damarı ortaya çıkacak biçiminde kollara ayrılmayı sürdürür. Dolaşımın en küçük atardamarlarına atardamarcık adı verilir.

Genel olarak kanın akışı, sıvıların akış yasalarını izler. Temel yasa, aşağıdaki denklemle gösterilir:

akış=basınç/direnç.
Kalp-damar fizyolojisinde, akış değeri olarak genellikle kalp verimi alınır; basınç, ortalama atardamar basıncıdır; dirençse, küçük kan damarının içindeki özellikle de atardamarcıklar içindeki akış dirençtir. Daha ayrıntılı bir biçimde, ağdalı sıvıların esnek olmayan borular içinden akışına uygulanan denklem, Poiseuille denklemi diye adlandırılır. Bu denklemle kan akışı, kabaca tanımlanabilir. Bununla birlikte, söz 

Doğa felsefesi (Latince: philosophia naturalis) fiziğin, yani doğanın ve fiziksel evrenin felsefi çalışmasıdır. Modern bilimin gelişmesinden önce baskın bir alandı.
Antik dünyadan (en azından Aristoteles'ten bu yana) 19. yüzyıla kadar doğa felsefesi, fizik (doğa) çalışmaları için kullanılan ortak bir terimdi ve bugün fizik dediğimiz şeyin yanı sıra botanik, zooloji, antropoloji ve kimyayı da içeren geniş bir terimdi. Bilim kavramının modern şeklini alması 19. yüzyılda gerçekleşmiş ve bilim içinde astronomi, biyoloji ve fizik gibi farklı konular ortaya çıkmıştır. Bilime adanmış kurumlar ve topluluklar kurulmuştur.
Isaac Newton'un Philosophiæ Naturalis Principia Mathematica (1687) (Türkçe: Doğa Felsefesinin Matematiksel İlkeleri) adlı kitabı, doğa felsefesi teriminin 17. yüzyıldaki kullanımını yansıtmaktadır. 19. yüzyılda bile modern fiziğin büyük kısmının tanımlanmasına yardımcı olan çalışma Treatise on Natural Philosophy (Doğa Felsefesi Üzerine İnceleme) (1867) başlığını taşıyordu.
Alman geleneğinde Naturphilosophie (doğa felsefesi), skolastik geleneği reddettikten ve Aristotelesçi metafiziği dogmatik kilise adamlarıyla birlikte Kantçı rasyonalizmle değiştirdikten sonra, doğa ve ruhun spekülatif birliğini sağlama girişimi olarak 18. ve 19. yüzyıllarda da devam etmiştir. Goethe, Hegel ve Schelling de dahil olmak üzere Alman felsefesinin en büyük isimlerinden bazıları bu hareketle ilişkilendirilir. Naturphilosophie, John Locke ve daha mekanik bir dünya felsefesini benimseyen diğer isimlerin dünyayı bir makine gibi gören felsefi yaklaşımlarının aksine, doğal dünyayı bir tür dev organizma olarak gören bir görüş ve romantizm ile ilişkilendirilmiştir.

Doğa felsefesi terimi, doğa biliminin (yani deneysel bilimin) günümüzdeki kullanımından önce ortaya çıkmıştır. Ampirik bilim tarihsel olarak felsefeden ya da daha spesifik olarak doğa felsefesinden gelişmiştir. Doğa felsefesi, modern bilimin diğer öncüsü olan doğa tarihinden, doğa felsefesinin doğa hakkında akıl yürütme ve açıklamalar (ve Galileo'dan sonra niceliksel akıl yürütme) içermesi, doğa tarihinin ise esasen niteliksel ve tanımlayıcı olmasıyla ayrılır.
14 ve 15. yüzyıllarda doğa felsefesi, felsefenin birçok dalından biriydi, ancak özel bir çalışma alanı değildi. Başlı başına doğa felsefesi uzmanı olarak atanan ilk kişi 1577 yılında Padova Üniversitesinden Jacopo Zabarella olmuştur.
Bilim ve bilim insanı terimlerinin modern anlamları yalnızca 19. yüzyıla dayanmaktadır. Bundan önce bilim, Latince kökenine uygun olarak bilgi veya çalışma ile eşanlamlıydı. Terim modern anlamını, deneysel bilim ve bilimsel yöntemin doğa felsefesinden ayrı özel bir çalışma dalı haline gelmesiyle, özellikle de Cambridge Üniversitesinden bir doğa filozofu olan William Whewell'in 1834'te "bilim insanı" terimini "bilimin uygulayıcıları" ve "doğa filozofu" gibi terimlerin yerine önermesiyle kazanmıştır.
Bilim insanlarının hem fiziğe hem de kimyaya katkıda bulunmasının giderek alışılmadık bir durum haline geldiği 19. yüzyılın ortalarından itibaren, "doğa felsefesi" sadece fizik anlamına gelmeye başlamıştır ve bu kelime Oxford Üniversitesi ve Aberdeen Üniversitesindeki derece unvanlarında hala bu anlamda kullanılmaktadır. Genel olarak, en eski üniversitelerde uzun zaman önce kurulmuş olan doğa felsefesi kürsüleri günümüzde çoğunlukla fizik profesörleri tarafından işgal edilmektedir. Isaac Newton'un Philosophiae Naturalis Principia Mathematica (1687) adlı kitabının başlığı "Doğa Felsefesinin Matematiksel İlkeleri" olarak çevrilebilir ve "doğanın sistematik olarak incelenmesi" anlamına gelen "doğa felsefesi" sözcüklerinin o zamanki kullanımını yansıtmaktadır. 19. yüzyılda bile Lord Kelvin ve Peter Guthrie Tait tarafından yazılan ve modern fiziğin büyük bir kısmının tanımlanmasına yardımcı olan bir incelemenin başlığı Treatise on Natural Philosophy (1867) idi.
Yunan filozoflar doğa felsefesini, insanlar tarafından yapılan şeyleri göz ardı ederek, evrende yaşayan varlıkların birleşimi olarak tanımlamışlardır. Diğer tanım ise insan doğasına atıfta bulunmaktadır.

Platon'un bilinen en eski diyaloğunda Charmides, fiziksel bir sonuç üreten ve üretmeyen bilim veya bilgi organları arasında ayrım yapar. Doğa felsefesi, felsefenin (etik gibi) pratik bir dalı olmaktan ziyade teorik bir dalı olarak kategorize edilmiştir. Sanata rehberlik eden ve doğanın felsefi bilgisinden yararlanan bilimler pratik sonuçlar üretebilir, ancak bu yardımcı bilimler (örneğin mimari veya tıp) doğa felsefesinin ötesine geçer.
Doğa felsefesi çalışması, evreni anlamak için gerekli olan her türlü yolla kozmosu keşfetmeye çalışır. Bazı fikirler değişimin bir gerçeklik olduğunu varsayar. Bu açık gibi görünse de, Platon'un selefi Parmenides ve daha sonraki Yunan filozof Sextus Empiricus ve belki de bazı Doğu filozofları gibi başkalaşım kavramını reddeden bazı filozoflar olmuştur. George Santayana, Scepticism and Animal Faith adlı eserinde değişimin gerçekliğinin kanıtlanamayacağını göstermeye çalışmıştır. Santayana'nın akıl yürütmesi sağlamsa fizikçi olmak için kişinin şüpheciliğini duyularına güvenecek kadar dizginlemesi ya da anti-realizme güvenmesi gerektiği sonucu çıkar.
René Descartes'ın zihin-beden düalizmi metafizik sistemi iki tür töz tanımlar: madde ve zihin. Bu sisteme göre, "madde" olan her şey deterministik ve doğaldır - ve bu nedenle doğa felsefesine aittir - ve "zihin" olan her şey iradidir ve doğal değildir ve doğa felsefesinin alanı dışındadır.

Doğa felsefesinin başlıca dalları arasında astronomi ve kozmoloji, doğanın büyük ölçekte incelenmesi; etiyoloji, (içsel ve bazen dışsal) nedenlerin incelenmesi; şans, olasılık ve rastlantısallığın incelenmesi; elementlerin incelenmesi; sonsuz ve sınırsız olanın (sanal veya gerçek) incelenmesi; maddenin incelenmesi; mekanik, hareket ve değişimin çevriminin incelenmesi; doğanın veya çeşitli eylem kaynaklarının incelenmesi; doğal niteliklerin incelenmesi; fiziksel niceliklerin incelenmesi; fiziksel varlıklar arasındaki ilişkilerin incelenmesi; ve uzay ve zaman felsefesi yer alır.

İnsanoğlunun doğayla zihinsel ilişkisi kesinlikle medeniyetten ve tarih kayıtlarından öncesine dayanmaktadır. Doğal dünya hakkındaki felsefi ve özellikle de dini olmayan düşünce antik Yunan'a kadar uzanmaktadır. Bu düşünce çizgileri, felsefi çalışmalarında doğa hakkındaki spekülasyonlardan insanı, yani siyaset felsefesini ele alan Sokrates'ten önce başlamıştır. Parmenides, Herakleitos ve Demokritos gibi ilk filozofların düşünceleri doğal dünyaya odaklanmıştır. Buna ek olarak, İyonya'nın Milet kentinde yaşayan üç Presokratik filozof (Milet felsefe okulu), Thales, Anaksimandros ve Anaksimenes, Yunan tanrılarını içeren yaratılış mitlerine başvurmadan doğa olaylarını açıklamaya çalışmışlardır. Onlara physikoi ("doğa filozofları") ya da Aristoteles'in deyimiyle physiologoi adı verilmiştir. Platon insan üzerine yoğunlaşarak Sokrates'i takip etmiştir. Platon'un öğrencisi Aristoteles, düşüncesini doğal dünyaya dayandırarak, dünyada insana yer bırakırken, ampirizmi birincil konumuna geri getirmiştir. Martin Heidegger, Aristoteles'in Orta Çağ'dan modern çağa kadar hüküm süren doğa anlayışının yaratıcısı olduğunu gözlemler:

Fizik, kendi kendine ortaya çıkan varlıkları, τὰ φύσει ὄντα, varoluşları bakımından belirlemeye çalıştığı bir derstir. Aristotelesçi "fizik" bugün bu kelimeyle kastettiğimizden farklıdır, sadece modern fizik bilimleri moderniteye aitken antikiteye ait olduğu ölçüde değil, her şeyden önce Aristoteles'in "fiziğinin" felsefe olması nedeniyle farklıdır, oysa modern fizik bir felsefeyi öngören pozitif bir bilimdir.... Bu kitap, modern düşünce olarak antik düşünceyle çelişir gibi göründüğü yerde bile, tüm Batı düşüncesinin çözgü ve dokusunu belirler. Ancak karşıtlık her zaman belirleyici ve hatta çoğu zaman tehlikeli bir bağımlılıktan oluşur. Aristoteles'in Fizik'i olmasaydı Galileo da olmazdı.
Aristoteles kendinden öncekilerin düşüncelerini incelemiş ve doğayı onların aşırılıkları arasında orta bir yol çizecek şekilde tasavvur etmiştir.

Platon'un maddede ilahi bir Zanaatkâr tarafından kusurlu bir şekilde temsil edilen ebedi ve değişmez Formlar dünyası, atomculuğun en azından dördüncü yüzyılda en önde gelen olduğu çeşitli mekanistik Weltanschauungen ile keskin bir tezat oluşturmaktadır... Bu tartışma antik dünya boyunca devam edecekti. Stoacılar ilahi bir teleolojiyi benimserken, atomistik mekanizma Epikür'den koluna bir darbe aldı... Seçim basit görünüyor: ya yapılandırılmış, düzenli bir dünyanın yönlendirilmemiş süreçlerden nasıl ortaya çıkabileceğini gösterin ya da sisteme zeka enjekte edin. Aristoteles... henüz Platon'un genç bir yardımcısıyken meseleleri böyle görüyordu. Cicero... Aristoteles'in kendi mağara imgesini korur: eğer trogloditler aniden üst dünyaya getirilselerdi, hemen onun akıllıca düzenlenmiş olduğunu düşünürlerdi. Ancak Aristoteles giderek bu görüşten vazgeçmiştir; ilahi bir varlığa inanmasına rağmen İlk Hareket Ettirici, Evren'deki eylemin etken nedeni değildir ve Evren'in inşasında ya da düzenlenmesinde hiçbir rol oynamaz... Ancak Aristoteles, ilahi Sanatkar'ı reddetmesine rağmen, rastgele güçlerden oluşan saf bir mekanizmaya başvurmaz. Bunun yerine, Doğa ya da phusis kavramına büyük ölçüde dayanan iki pozisyon arasında bir orta yol bulmaya çalışır.
"Aristoteles'e göre, içinde yaşadığımız dünya, şeylerin genellikle öngörülebilir şekillerde davrandığı düzenli bir dünyadır, çünkü her doğal nesnenin bir "doğası" vardır - nesnenin alışılmış şekilde davranmasını sağlayan (öncelikle biçimle ilişkili) bir nitelik...". Aristoteles, doğa filozofunun ya da fizikçinin işine uygun olarak dört neden önermiştir: "ve eğer sorunlarını bunların hepsine geri gönderirse 'neden'i bilimine uygun bir şekilde tayin edecektir - madde, biçim, hareket ettirici [ve] 'uğruna olan'". Maddi nedenin belirsizlikleri koşullara bağlı olsa da, biçimsel, etkin ve nihai neden genellikle çakışır çünkü doğal türlerde olgun biçim ve nihai neden bir ve aynıdır. Kişinin türünün bir örneğine dönüşme kapasitesi doğ

Doğal seçilim, canlıların fenotiplerindeki farklılıklardan ötürü hayatta kalma şansının ve üreme başarısının değişkenlik göstermesidir. Evrimin esas mekanizmalarından biri olup, bir popülasyonun nesiller boyunca karakteristik olan kalıtsal özelliklerindeki değişimdir. Charles Darwin, kendi görüşüne göre kasıtlı olarak gerçekleştirilen yapay seçilime karşılık kendiliğinden gerçekleşen "doğal seçilim" terimini popülerleştirmiştir.
Hem genotipik hem de fenotipik özelliklerin çeşitliliği, tüm organizma popülasyonlarında mevcuttur. Ancak bazı özelliklerin, canlının hayatta kalma şansını ve üreme başarısını artırma olasılığı daha yüksektir. Böylece bu özellikler bir sonraki nesle aktarılır ve onları destekleyen ortam değişmediği sürece, bir popülasyonda daha yaygın hale gelebilir. Yeni özellikler, belirli bir nişte yaşanan değişiklikler sebebiyle daha avantajlı hale gelirse mikro evrim gerçekleşir. Ancak yeni özellikler, daha geniş bir çevrede yaşanan değişiklikler sebebiyle daha avantajlı hale gelirse makro evrim gerçekleşir. Bazen yeni türler ortaya çıkar, özellikle de önceki nesillerin sahip olduklarından radikal derecede farklı yeni özellikler söz konusuysa.
Bu özelliklerin 'seçilme' ve bir sonraki nesle aktarılma olasılığı birçok faktör tarafından belirlenir. Bazılarının, bulundukları çevreye adapte olmaları sebebiyle aktarılma olasılığı daha yüksektir. Diğerleri ise çiftler tarafından aktif olarak beğenildikleri için aktarılır ve buna cinsel seçilim denir. Ayrıca dişi vücudu, doğurganlık seçilimi olarak bilinen, üreme sağlığına en düşük maliyeti getiren özellikleri tercih eder.
Doğal seçilim, modern biyolojinin temel taşıdır. Darwin ve Alfred Russel Wallace tarafından 1858'de verilen ortak bir makale sunumunda yayınlanan kavram, Darwin'in 1859 tarihli büyük ses getiren kitabı Doğal Seçilim Yoluyla Türlerin Kökeni ya da Yaşam Mücadelesinde Avantajlı Irkların Korunumu Üzerine'de özenle ele alındı. Doğal seçilimi, yetiştiriciler tarafından arzu edilen özelliklere sahip hayvanların ve bitkilerin üreme için sistematik bir şekilde tercih edildiği bir süreç olan yapay seçilime benzer bir şekilde tanımladı. Esasen doğal seçilim kavramı, uygun bir kalıtım teorisinin yokluğunda geliştirildi. Darwin'in çalışmalarını yürüttüğü dönemde bilim, henüz modern genetik teorileri geliştirmemişti. Klasik Darwinci evrim ile klasik genetikteki müteakip keşifler, 20. yüzyılın ortalarında modern sentezi doğurdu. Moleküler genetiğin de eklenmesiyle evrimi moleküler düzeyde açıklayan evrimsel gelişim biyolojisi doğdu. Genotipler rastgele yaşanan genetik sürüklenmelerle yavaşça değişebilirken doğal seçilim adaptif evrimin temel açıklaması olarak kalmaya devam etmektedir.

Empedokles ve onun entelektüel mirasçısı olan Romalı şair Lucretius da dahil olmak üzere klasik dönemde yaşamış birçok filozof, doğanın rastgele bir şekilde çeşitli birçok canlı ürettiği ve yalnızca yiyecek bulup üremeyi başarabilen canlıların hayatta kaldığı fikrini dile getirdiler. Aristoteles, Empedokles'in organizmaların tamamen sıcak ve soğuk gibi nedenlerin tesadüfî işleyişiyle ortaya çıktığı fikrini Fizik adlı eserinin II. kitabında eleştirdi. Biçimin bir amaç için elde edildiğine inandığından türlerdeki kalıtımın düzenliliğini kanıt olarak göstererek, Empedokles'in fikrinin yerine doğal teleolojiyi koydu. Yine de biyolojisinde canavarlar (τερας) gibi yeni hayvan türlerinin çok nadir durumlarda ortaya çıkabileceğini kabul etti (Hayvanların Oluşumu Üzerine, IV. Kitap). Darwin'in Türlerin Kökeni kitabının 1872 tarihli baskısında da dile getirdiği üzere Aristoteles, farklı özelliklerin (örneğin dişler gibi) nasıl ortaya çıktığı ve hangi koşulları sağladığında varlığını sürdürebileceği sorularını değerlendirdi.

Ancak Aristoteles bir sonraki paragrafta bunun imkansız olduğunu belirtmiş ve türlerin kökeninden değil hayvanların embriyolar gibi geliştiğinden bahsettiğini açıkça dile getirmiştir.

Varoluş mücadelesi daha sonraları, 9. yüzyılda Müslüman yazar Cahiz tarafından açıklanmıştır ancak birey düzeyinde görülen varyasyonlardan veya doğal seçilimden bahsetmemiştir.
16. yüzyılın başlarında Leonardo da Vinci, bir dizi ammonit fosili ve başka canlılara ait materyalleri topladı. Kapsamlı gerekçelerini de sunduğu yazılarında, bu hayvanların şekillerinin "üstün güç" tarafından tek seferliğine ve sonsuza kadar sürecek şekilde belirlenmediğini aksine farklı formlara sahip olacak şekilde doğal yollarla meydana geldiğini ve çevresiyle uyumlu olanların üremeye uygun görüldüğünü ifade etmiştir.
Daha ileri tarihli klasik argümanlar 18. yüzyılda, Pierre Louis Maupertuis ve aralarında Darwin'in dedesi Erasmus Darwin'in de bulunduğu diğerleri tarafından yeniden ortaya atıldı.
19. yüzyılın başlarına kadar, Batı toplumlarında baskın görüş, bir türün bireyleri arasındaki farklılıkların, yaratılmış türlerin Platoncu ideallerinden (veya typusundan) ilgisiz sapmalar olduğu yönündeydi. Ancak, jeolojideki üniformitaryanizm teorisi, basit ve zayıf kuvvetlerin uzun zaman dilimleri boyunca sürekli etki ederek Dünya'nın manzarasında köklü değişiklikler yaratabileceği fikrini öne sürdü. Bu teorinin başarısı, jeolojik zamanın muazzam ölçeğine dair farkındalığı artırdı ve ardışık nesillerde meydana gelen küçük, neredeyse algılanamaz değişimlerin, türler arasındaki büyük farklılıklar düzeyinde sonuçlar doğurabileceği fikrini makul hale getirdi.
19. yüzyılın başlarında, zoolog Jean-Baptiste Lamarck, evrimsel değişimin bir mekanizması olarak kazanılmış özelliklerin kalıtımını öne sürdü. Buna göre, bir organizmanın yaşamı boyunca edindiği uyum sağlayıcı özellikler, yavrularına aktarılabilir ve bu süreç sonunda türlerin transmutasyonuna yol açabilirdi. Lamarkizm olarak bilinen bu teori, 20. yüzyılın ortalarına dek, Sovyet biyolog Trofim Lysenko'nun ana akım genetik kuramına karşı başarısız karşıtlığında etkili oldu.
1835-1837 yılları arasında zoolog Edward Blyth, varyasyon, yapay seçilim ve doğada benzer bir sürecin nasıl işlediği üzerine çalışmalar yaptı. Darwin, Türlerin Kökeni'nin varyasyon üzerine yazdığı ilk bölümünde Blyth'in fikirlerine açıkça atıfta bulundu.

1859'da Charles Darwin, adaptasyonun ve türleşmenin bir açıklaması olarak doğal seçilim yoluyla evrim teorisini ortaya attı. Doğal seçilimi "yararlı olan her hafif çeşitliliğin korunmasını temel alan ilke" olarak tanımladı. Kavram basit ama güçlüydü: Çevrelerine en iyi şekilde uyum sağlayan bireylerin hayatta kalma ve üreme olasılıkları daha yüksektir. Aralarında bazı varyasyonlar olduğu ve bu varyasyonlar kalıtsal olduğu takdirde, en avantajlı varyasyonlara sahip bireylerin seçilimi kaçınılmaz olacaktır. Eğer varyasyonlar kalıtsal ise, o zaman diferansiyel üreme başarısı, bir türün belirli popülasyonlarının evrimine yol açar ve yeterince farklılaşacak şekilde evrimleşen popülasyonlar sonunda farklı türler haline gelir.
Darwin fikirlerini, HMS Beagle'ın ikinci yolculuğu (1831-1836) sırasında yaptığı gözlemlerden ve bir politik iktisatçı Thomas Robert Malthus'un Nüfus İlkesi Üzerine Bir Deneme adlı çalışmasından ilham alarak geliştirmiştir. Bu çalışmaya göre bir nüfus (kontrol altına alınmazsa) üstel artarken gıda temini yalnızca aritmatik bir şekilde artar böylece kaynakların kaçınılmaz şekilde sınırlanmasının demografik sonuçları olur ve bir "varoluş mücadelesine" yol açar. Darwin, doğadaki "varoluş mücadelesini" takdir eden bir doğa bilimci olarak 1838'de Malthus'u okuduğunda zaten eserde yazılanlara hazırlıklıydı. Nüfusun kaynakları aşacak şekilde artması onu şaşırttı ve şöyle yazdı: "elverişli varyasyonlar korunma eğilimde olacak ve elverişsiz olanlar yok edilecek. Bunun sonucunda yeni türler oluşacak." Darwin ayrıca:

Bir kez teorisini oluşturduktan sonra Darwin, fikrini kamuoyuna açıklamadan önce kanıtları toplama ve ayıklama konusunda titiz davrandı. Doğa bilimci Alfred Russel Wallace bağımsız olarak ilkeyi tasarladığında ve bunu Charles Lyell'e iletmek üzere Darwin'e gönderdiği bir makalede açıkladığında, Darwin araştırmasını sunmak için "büyük kitabını" yazma sürecindeydi. Lyell ve Joseph Dalton Hooker makalelerini, Darwin'in doğa bilimci arkadaşlarına gönderdiği yayınlanmamış yazılarla birlikte sunmaya karar verdiler ve On the Tendency of Species to form Varieties; and on the Perpetuation of Varieties and Species by Natural Means of Selection (Türlerin Çeşitlilik Oluşturma Eğilimi ve Doğal Seçilim Yoluyla Çeşitliliklerin ve Türlerin Devamlılığı Üzerine) başlıklı makale, Temmuz 1858'de Londra Linne Derneği'ne okunarak prensibin birlikte keşfedildiğini duyurdu. Darwin, kanıtlarının ve sonuçlarının ayrıntılı bir açıklamasını 1859'da Türlerin Kökeni adlı kitabında yayınladı. 1861'de yayınlanan 3. baskıda Darwin diğerlerinin —1813'te William Charles Wells ve 1831'de Patrick Matthew gibi— benzer fikirler önerdiğini ama bunları ne geliştirdiklerini ne de kayda değer bilimsel yayınlarda sunduklarını belirtti.

Darwin doğal seçilimi, çiftçilerin uygun özelliklere sahip mahsulleri ve hayvanları üreme için seçtiği yapay seçilim adını verdiği sürece benzetti ve ilk el yazmalarında bu seçilimi yapacak bir "Doğa"dan söz etti. O zamanlar genetik sürüklenme yoluyla evrim gibi diğer evrim mekanizmaları henüz açıkça formüle edilmemişti ve Darwin seçilimin muhtemelen hikayenin yalnızca bir parçası olduğuna inanıyordu: "Dahası Doğal Seçilimin değişimin tek değilse de en önemli yolu olduğuna hiç kuşkum kalmadı." Eylül 1860'ta Charles Lyell'e yazdığı bir mektupta Darwin, "Doğal Seçilim" terimini kullanmayı reddetip "Doğal Koruma" terimini tercih etmiştir.
Darwin ve çağdaşları için doğal seçilim özünde, doğal seçilim yoluyla evrimle eş anlamlıydı. Türlerin Kökeni kitabının yayımlanmasından sonra, eğitimli insanlar evrimin bir şekilde meydana geldiğini geniş ölçüde kabul etti. Ancak bir mekanizma olarak doğal seçilim tartışmalı bir konu olmaya devam etti çünkü hem kısmen, canlı organizmaların gözlemlenen özelliklerinin çeşitliliğini açıklamak için çok zayıf olduğu düşünülüyordu hem kısmen de evrimi destekleyenlerin dahi onun yol gösterici ve ilerleme

Doğal çevre veya doğal dünya, yalnızca doğal yollarla meydana gelmiş canlı ve cansız tüm varlıkları kapsar. Doğal çevre terimi çoğunlukla Dünya ve Dünya'nın bazı bölgeleri için kullanılır. Bu kavram, insanlığın hayatta kalmasını ve ekonomik faaliyetlerini etkileyen tüm canlı türlerinin, iklimin, hava durumunun ve doğal kaynakların etkileşimini kapsamaktadır. Doğal çevre kavramı, aşağıdaki bileşenlerine göre incelenebilir:

Bitki örtüsü, mikroorganizmalar, toprak, kayalar, atmosfer ve sınırları içinde gerçekleşen bütün doğa olayları dahil olmak üzere, modern kitlesel insan müdahalesi olmaksızın kendi başına birer doğal sistem olarak varlığını sürdürebilen ekolojik birimler.
Hava, su ve iklim gibi kesin sınırları olmayan; enerji, radyasyon, elektrik yükü ve manyetizma gibi modern insan faaliyetlerinden kaynaklanmayan evrensel doğal kaynaklar ve fiziksel olaylar.
Doğal çevrenin tersi beşerî çevredir. Beşerî çevre, insanların kent ortamları ve tarım arazileri gibi alanları en baştan dönüştürdüğü yerlerdir ve bu yerler insan eliyle doğal çevreye kıyasla büyük ölçüde daha basit birer beşerî çevreye dönüştürülmüştür. Bir kerpiç kulübe yapmak ya da çölde bir fotovoltaik sistem inşa etmek doğayı çok az etkiliyor gibi görünen işlerde bile, doğa insan eliyle değiştirildiği için beşerî çevre altında sınıflandırılır. Birçok hayvan türü, kendilerine daha uygun bir yaşam ortamı yaratmak için birtakım yapılar meydana getirse de, insan olmadıklarından kunduz barajları ve termit höyükleri gibi yapıların doğal olduğu düşünülür.
Dünya üzerinde tamamıyla doğal ortamlar bulunmamaktadır ve doğallık genellikle bir uçta %100'den, bir diğer uçta %0'a kadar bir süreklilik içinde değişir. İnsanlığın, iklim değişikliği, biyoçeşitlilik kaybı, hava ve suda bulunan plastikler ve çeşitli kimyasallardan kaynaklanan kirlilik de dahil olmak üzere, Antroposen döneminde gerçekleştirdiği tüm bu büyük çevresel değişiklikler, Dünya'daki doğal ortamları derinden etkiledi. Daha iyi bir ifadeyle, bir çevresel ortamın farklı yönleri veya bileşenleri, ayrı ayrı değerlendirilebilir ve bunların doğallık derecelerinin tek tip olmadığı görülebilir. Örneğin, bir tarım alanındaki toprağın mineralojik bileşimi ve yapısı, bozulmamış bir ormanın toprağına benzerdir ancak yapıları birbirinden oldukça farklıdır.

Okyanuslar büyük ölçekteki deniz sularıdır. Dünya yüzeyinin yaklaşık %71'ini (362 milyon km²'lik bir alan) okyanus ve denizler oluşturur.

Çevresel sorunların listesi
Doğa tarihi
Doğal peyzaj
Gaia hipotezi
Jeoloji mühendisliği
Sürdürülebilir tarım
Sürdürülebilirlik

Adams, Simon; David Lambert (2006). Earth Science: An illustrated guide to science. New York NY 10001: Chelsea House. s. 20. ISBN 0-8160-6164-5. 
"Earth's Energy Budget". Oklahoma Climatological Survey. 1996–2004. 17 Kasım 2007 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 17 Kasım 2007. 
Oldroyd, David (2006). Earth Cycles: A historical perspective. Westport, Connicticut: Greenwood Press. ISBN 0-313-33229-0. 
Simison, W. Brian (5 Şubat 2007). "The mechanism behind plate tectonics". 1 Aralık 1998 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 17 Kasım 2007. 
Smith, Gary A.; Aurora Pun (2006). How Does the Earth Work? Physical Geology and the Process of Science. Upper Saddle River, NJ 07458: Pearson Prentice Hall. s. 5. ISBN 0-13-034129-0. 

 Wikimedia Commons'ta doğal çevre ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
UNEP - United Nations Environment Programme 20 Ağustos 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
BBC - Science and Nature 19 Kasım 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Science.gov – Environment & Environmental Quality

Drosophila melanogaster, Drosophilidae familyasında yer alan bir sinek (Diptera takımından bir böcek) türüdür. Doğada D. melanogaster çürümüş meyve ve fermente içeceklerle beslenir ve meyve bahçelerinde, mutfaklarda ve publarda sıklıkla görülür.
Her şey Charles W. Woodworth'un 1901 yılında bu türü bir model organizma olarak kullanmayı önermesiyle başladı ve günümüzde D. melanogaster, genetik, fizyoloji, mikrobiyal patogenez ve yaşam tarihi evrimi araştırmalarında yaygın olarak kullanılmaktadır. 1947 yılında, D. melanogaster uzaya gönderilen ilk hayvan oldu. 2017 itibarıyla, bu zamana kadar 6 tane Nobel Ödülü, bu böcekleri kullanarak çalışmalarını gerçekleştirmiş drosofilistlere verildi.
Drosophila melanogaster hızlı yaşam döngüsü, sadece 4 çift kromozomdan oluşan görece basit genetik yapısı ve nesil başına çok sayıda yavru vermesi sebebiyle araştırmalarda sıklıkla kullanılır. Başlangıçta Afrika kökenli bir türdü ve Afrika dışındaki tüm soyların ortak bir kökeni vardı. Coğrafi yayılımı adalar da dahil olmak üzere tüm kıtaları kapsar. D. melanogaster, evlerde, restoranlarda ve yiyecek servisi yapılan diğer yerlerde yaygın olarak görülen bir haşeredir.
Bu canlılar, "meyve sinekleri" olarak da bilinen Tephritidae familyasına mensuptur. Bu durum, özellikle de Akdeniz meyve sineği Ceratitis capitata'nın ekonomik bir zararlı olduğu Akdeniz, Avustralya ve Güney Afrika'da kafa karışıklığına yol açmaktadır.

Ebu Hanife Dinaverî veya sadece Dinaverî (Arapça: أبو حنيفة أحمد بن داود الدينوري d. 820 - ö. 24 Temmuz 896), 9. yüzyıl'da yaşamış, astronomi, botanik, metalürji, coğrafya, matematik ve tarih gibi pek çok alanlarda çalışmalarda bulunmuş Müslüman-Fars bilim insanı.

Dinaveri bugün batı İran'da kalan, Dinaver bölgesi'nin Kirmanşah şehrinde doğmuştur. İsfahan'da astronomi, matematik ve mekanik, Kufe ve Basra'da ise filoloji ve şiir eğitimi almıştır. Dineveri özellikle de Kitab el-Nebat ("Bitkiler Kitabı") isimli eseriyle tanınmaktadır. 8 ciltlik bu eseri sebebiyle sıklıkla Botaniğin babası olarak adlandırılmıştır. Kitab el-Nebat isimli eserin dağınık haldeki birçok ciltlerini Muhammed Hamidullah toparlayıp yayınlamıştır. (Fahd, Toufic, "Botany and agriculture", Encyclopedia of the History of Arabic Science, s. 815 ).
Nitekim eser bazı kaynaklarca erken İslam botaniği'nin en ünlü eserlerinden biri olarak adlandırılır.
Alman bilim insanı Bruno Silberberg eserin önemini şöyle anlatır: 

"İlmi çalışmaların 1000 sene sonrasında Greklerin botaniği Theophrastus (M.Ö. 372-287) ve Dioscorides Pedanius (MÖ 1 yüzyıl)'in eserlerinde özetlenmiştir; oysa Dinaverî'nin kitabı, müslüman ilminin sadece ikinci asrında, Greklerin seviyesine çıkmakla kalmaz, fakat onları çok daha geride bırakır. Dinaverî'nin kendi eserini tasnif ettiği devirde Dioskorides'in kitabının henüz Arapçaya tercüme edilmemiş olduğunu da burada işaret etmek lâzımdır. Şu halde bu eser müslümanların orijinal bir çalışmasıdır..."
Harvard Üniversitesi’nden Prof. Mehrdad Izady ise şöyle der:  “Kürt ileri gelenleri içinde en mükemmeli, İslam toplumları içinde o güne dek ortaya çıkmış en büyük beyin” Buna karşı birçok diğer akademik kaynak Dineveri'nin Fars kökenli olduğunu vurgular ve Kürt tezine katılmaz.
Dineveri'nin günümüze ulaşamayan Tefsirü'l-Kur'an", Kur'an'nın tefsiri isminde bir eseri de mevcuttur. Dinaveri 24 Temmuz 896'da doğduğu kent olan Dinaver'de ölmüştür.

Dineverî Kürt tarihi, etnoloji ve aşiretleri üzerine çalışmalar  yapan ilk bilim insanıdır. Bu nedenle ilk Kürdolog olarak Kürt tarihine geçmiştir. Kürtlerle ilgili çalışmalarını Ensab el-Ekrad (Kürtlerin Soyu) Kürtçe "Nîjada Kurdan" isimli eserinde toplamıştır. Henüz herhangi bir nüshası günümüze ulaşmayan bu eserin varlığı ise kendisinden çok sonra yaşamış yazarlar tarafından yapılan alıntılar ve ifadeler sayesinde öğrenilmiştir.
Ensab el-Ekrad eserinden Dunbuliler (Dimili) aşireti ile ilgili olarak İbrahim Bozkurt'un "Kürt Aşiretleri" isimli eserinde bazı bilgilere yer verilmiştir.
Günümüze ulaşan Kürtçe eserleri olmasa da Dinaverî, Kitab el-Nebat (Bitkiler Kitabı) isimli eserinde Kürtlerin yaşadığı coğrafyaya özgü olan bitkilerin Kürtçe isimlerini yazan ilk botanikçidir.

Kendisine atfedilen eserlerin bir kısmı aşağıdaki başlıklarda sıralanmıştır.

Kitab el-Nebat ("Bitkiler Kitabı") - Eserde Arapça botanik gelenekleri, bitki incelemeleri ve bilgisinin yanı sıra Farsça ve Kürtçe kökenli bitki bilgileri de mevcuttur.
Kitâb el-Cebr ve'l-mukâbele ("Cebir Kitabı")
Kitâb-ül-Küsûf ("Güneş Tutulmaları Kitabı")
Kîtab el-redd ela reşad el-İsfexanî ("Reşat El-İsfahanî'nin Astronomisine Reddiye")
Kitâb el-Hisâb ("Aritmetik Kitabı")
Kitâb'ül-Bahsi fî Hisâb il-Hind ("Hint Aritmetiği Analizi")
Kitâb'ül-Cem ve't-Tefrîk ("Aritmetik Kitabı")
Kitâb'ül-Kıble Ve'z-Zevâl ("Fıkıh ilmi üzerine yazılmış")
Kitâb'ül-Envâ ("Hava Durumu Kitabı")
İslâh'ul-Mantık ("Mantığın Islahı")

Ensab el-Ekrad ("Kürtlerin Soyu") - Kitapta Kürtlerin kökeni, tarihi ve geçmişi konu alınmıştır.
Ahbâr'üt-Tivâl ("Genel Tarih")
Kitâb el-Kebîr (bilim tarihinde "Büyük Kitap")
Kitâb el-Fusâha ("Retorik Kitabı")
Kitâb'ül-Büldân ("Coğrafya Kitabı")
Kitâb eş-Şîr ve'ş-Şu'arâ ("Şiir ve Şairler Kitabı").

Döllenme, yeni bir bireysel organizma oluşturma veya yavruların gelişimini başlatmak için gametlerin kaynaşması olayı.

Dişi eşey hücresi yumurta, erkek eşey hücresi spermle döllenir ya da partenogenetik olarak uyarılır. Yumurta, spermleri kendine çekmek için bazı özel kimyasallar salgılar. Yumurtanın mukopolisakkrit dış kısmında oluşan bu kimyasala fertilizin denir. Her yumurta hücresi, kendi türüne uygun fertilizin maddesi salgılar. Eğer yumurta suyu kılcal bir boru içerisine konursa, spermalar bu kılcal borunun ağzında toplanır. Bu kemotropizm hareketidir. Döllenme sırasında sperm yumurtaya değer değmez, Antifertilizin denilen maddeyi salgılayarak yumurta fertilizini nötralize eder. Döllenme sırasında akrozomdan salınan "Hyaluronidaz" enzimi ile yumurtanın dışındaki Corona radiata'yı eriterek spermin yumurtaya ulaşması sağlanır. Sperm yumurta içerisine girer girmez, girdiği yerden başlayarak bir döllenme zarı oluşturur. Buna Kabuk Tepkimesi denir. Bu tepkimenin nasıl oluştuğu tam olarak bilinmemekle beraber, deneysel olarak bu zar kaldırıldığında birçok spermanın yumurtaya girmesine olanak tanır. Kural olarak bir yumurtaya bir sperma girer, (Monospermi), fakat bazı hayvan gruplarında birden fazla sayıda sperm yumurtaya girebilir (Polispermi). Döllenme zarı oluştuktan sonra hiçbir sperm yumurtaya giremez. Birleşme sırasında iğ iplikleri çekirdeğe yaklaşır ve daha sonra ikiye ayrılarak birbirinden uzaklaşır. İğ ipliklerinin oluşumu mayozun devamını (Metafaz 2) ve segmentasyonu başlatır. Normalde yumurta hücresinin geçirgen olmayan zarı, döllenme sonrasında geçirgen hâle gelir ve metabolik aktivitesini arttırır. Yumurta, hücre içindeki depo besinleri kullandıktan sonra, zar aracılığıyla madde alışverişi yapmaya başlar. Döllenme öncesinde bulunmayan enzimlerin sentezine ve protein sentezine başlanır. Böylece segmentasyon başlar ve gelişme devam eder.

Bitkilerde dişi organın stigması üzerine gelerek çimlenen polenden gelişen polen tüpü, stilusdan geçerek genellikle mikropilden, bazen de kalazandan embriyo kesesine ulaşır. Polen tüpü içindeki spermlerden biri yumurta hücresi ile birleşerek zigotu, bir diğeri de embriyo kesesi sekonder çekirdek ile birleşip, triploid endospermi (besi dokuyu) oluşturur. Zigot ileriki dönemlerde bölünerek embriyoyu meydana getirir.

Dünya'nın geleceği konusunda birçok uzun vadeli etmenin muhtelif etkilerine dayanarak biyolojik ve jeolojik çıkarımlar yapılabilir. Bu etmenler Dünya yüzeyindeki kimyayı, gezegenin iç soğuma oranını, Güneş Sistemi'ndeki diğer nesnelerle yerçekimi etkileşimlerini ve Güneş'in parlaklığında sürekli bir artışı içerir. Bu ekstrapolasyondaki belirsiz faktör, gezegende değişimlere neden olabilecek iklim mühendisliği gibi insan teknolojilerinin sürekli etkisidir. Sonuçları beş milyon yıl sürebilecek mevcut Holosen yok oluşuna teknoloji neden olmaktadır. Ayrıca teknolojinin, insanlığın yok olmasına yol açabileceği ve gezegeni, yalnızca uzun vadeli doğal süreçlerden kaynaklı daha yavaş bir evrimsel hıza geri döndürebileceği de düşünülmektedir.
Göksel olaylar yüz milyonlarca yıllık zaman aralıklarında biyosfer için küresel bir risk oluşturarak kitlesel yok oluşlara neden olabilir. Bu riskler, kuyruklu yıldız veya asteroit çarpmaları ve süpernova olarak adlandırılan yıldız patlamalarının 100 ışık yılı güneş yarıçapı içinde gerçekleşme olasılıklarından oluşur, diğer jeolojik etmenler ise daha öngörülebilirdir. Milankovitch teorisi, gezegenin en azından Kuvaterner buzullaşması sona erene kadar buzul dönemlerine devam edeceğini tahmin etmektedir, bu dönemler ise dışmerkezlilik, eksen eğikliği ve Dünya yörüngesinin salınım değişikliklerinden kaynaklanır. Devam eden süperkıta döngüsünün bir parçası olarak levha tektoniği muhtemelen 250-350 milyon yıl içinde süperkıta oluşumuna sebebiyet verecektir. Gelecek 1,5-4,5 milyar yıl içinde ise Dünya'nın eksen eğikliği, 90°'ye kadar olan değişiklikler sergileyerek kaotik bir değişkenlik içerisine girebilir.
Güneş'in parlaklığı sürekli artarak yeryüzüne ulaşan Güneş radyasyonunda artışa sebep olacaktır. Bu, silikat minerallerinin daha yüksek bir oranda ayrışmasına neden olarak atmosferdeki karbondioksit seviyesinde azalmayla sonuçlanacaktır. Yaklaşık 600 milyon yıl sonra karbondioksit seviyesi ağaçların kullandığı C3 karbon tutulumu mekanizması için ihtiyaç duyulan seviyenin altına düşecektir; bazı bitkiler ise 10 ppm'e kadar düşük karbondioksit derişimi sağlayan bir yöntem olan C4 karbon tutulumu mekanizmasını kullanmaktadır. Yine de uzun vadeli gidişat bitki yaşamının tamamen son bulması yönündedir; Dünya'daki besin zincirinin temeli olan bitkilerin yok olması, neredeyse tüm hayvan yaşamının ölümü ile zincirleme bir reaksiyon gösterecektir.
Yaklaşık bir milyar yıl içinde Güneş'in parlaklığı şu ankinden %10 daha yüksek olacaktır. Bu, atmosferin nemli sera hâline gelip okyanusların kaçak buharlaşmasına neden olacak ve muhtemel bir sonuç olarak tüm karbon döngüsü ile levha tektoniği sona erecektir. Bu olaydan sonra yaklaşık 2-3 milyar yıl içinde gezegenin manyetik dinamosunun durma ihtimali vardır. Bu, manyetosferin bozulmasına neden olarak dış atmosferden hızlanan bir uçucu kaybına yol açabilir. Bundan dört milyar yıl sonra, Dünya'nın yüzey sıcaklığındaki artış kaçak sera etkisine neden olarak yüzeyi eritecek kadar ısıtacak, bu noktada gezegendeki tüm yaşam son bulmuş olacaktır. Dünya'nın olası kaderi ise, 7,5 milyar yıl içinde, Güneş'in kırmızı dev yıldız evresine girmesiyle gezegenin mevcut yörüngesinin ötesine genişlemesinden itibaren, Güneş tarafından yutulmasıdır.

İnsan nüfusu, Dünya ekosistemlerinin çoğunluğuna hakimdir. Bu egemenlik, birçok türden canlının kitlesel ölçekte yok oluşuna ve günümüz jeolojik çağının, Holosen yok oluşu olarak anılmasına sebep olmuştur. Holosen yok oluşu; habitat tahribatı, istilacı türlerin yaygın dağılımı, avcılık ve iklim değişikliğinin sonucudur.
Memeli, kuş, balık, amfibi ve sürüngen türlerinin popülasyonu, 1970 yılından itibaren ortalama %68'lik bir düşüş yaşamıştır. Bu, 50 yıldan kısa bir süre içerisinde vahşi türlerin yarısından fazlasının neslinin tükendiği anlamına gelir. Mevcut durumda, Dünya'daki tüm türlerin %27'sine denk gelen 32.000'den fazla tür, neslinin tükenmesi riski altındadır. Ayrıca, Birleşmiş Milletler Biyoçeşitlilik ve Ekosistem Hizmetleri Hükûmetlerarası Bilim-Politika Platformu'nun 2019'da hazırladığı raporuna göre insan faaliyetleri sonucunda bir milyona varan bitki ve hayvan türü, neslinin tükenmesiyle karşı karşıyadır. Günümüzde insan faaliyetlerinin gezegen yüzeyi üzerinde önemli etkileri bulunmaktadır; kara yüzeyinin %70'inden fazlası beşeri eylemler sonucu değiştirilmiştir ve insanlar küresel birincil üretimin yaklaşık %20'sini kullanmaktadır. Atmosferdeki karbondioksit derişimi ise Sanayi Devrimi'nin başlamasından bu yana %30'a yakın bir oranda artmıştır.
Kalıcı bir biyotik krizin sonuçlarının en az 5 milyon yıl süreceği tahmin edilmektedir. Zararlılar ve yabani otlar gibi fırsatçı türlerin çoğalmasının eşlik ettiği bu olay, biyoçeşitlilikte azalma ve biyomların homojenleşmesiyle sonuçlanabilir. Buna karşılık yeni türlerin de ortaya çıkma olasılığı vardır; özellikle insan egemen ekosistemlerde yaşamayı başaran taksonlar hızla birçok yeni türe dönüşebilir ve mikropların besin açısından zengin habitatlardaki artıştan fayda sağlaması muhtemeldir. Mevcut omurgalılardan başka yeni omurgalı türlerinin ortaya çıkması ise olasılık dışıdır ve muhtemelen besin zinciri kısalacaktır.
Gezegen üzerinde küresel etkisi olabilecek riskler için birden fazla senaryo vardır. İnsanlık açısından bakıldığında bunlar, insan soyunun hayatta kalabileceği riskler ve insan soyunu bitirebilecek riskler olarak ayrılabilir. İnsanlık için ölümcül senaryolarda yok oluş, insanlığın kendi eliyle meydana getirdiği tehlikeler olması muhtemeldir. Bunların arasında iklim değişikliği, nanoteknolojinin kötüye kullanılması, nükleer soykırım, insanüstü bir yapay zekayla savaş, genetik olarak tasarlanmış bir hastalık, bir fizik deneyinin yol açtığı felaketler sayılabilir. Yok oluşun sebebi ayrıca birçok doğal olay, salgın bir hastalık, asteroit veya kuyruklu yıldız çarpması, kaçak sera etkisi ve kaynak tükenmesi olabilir. Ayrıca Dünya dışı bir yaşam biçimi tarafından istila olasılığı da muhtemeldir. Kurulan bu senaryoların gerçeklik olasılıkları ise imkânsız değilse bile zordur.
İnsan ırkının soyu tükenirse, insanlık tarafından inşa edilen yapılar bozulmaya başlayacaktır. Dünya'daki en büyük yapıların tahmini bozulma yarı ömrü yaklaşık bin yıldır; ayakta kalan son yapılar büyük olasılıkla açık maden ocakları, çöp sahaları, otoyollar, kanallar ve toprak dolgu setler olacak, Gize Piramitleri ya da Rushmore Dağı'ndaki heykeller gibi birkaç taş anıt ise binlerce yıl sonra bile ayakta kalacaktır.

Güneş, Samanyolu yörüngesinde dönerken gezegenler, Güneş Sistemi üzerinde yıkıcı bir etkiye neden olacak kadar yaklaşabilir, ve Güneş Sistemi'ne yakın bölgelerde gerçekleşen bir yıldız çarpışması Oort bulutundaki kuyruklu yıldızların günberi mesafelerinde azalmaya neden olabilir. Bu tür bir çarpışma, İç Güneş Sistemi'ne ulaşan kuyruklu yıldız sayısında 40 katlık bir artışı, kuyruklu yıldız çarpışmaları ise yeryüzünde yaşamın kitlesel olarak yok olmasını tetikleyebilir. Oort bulutundan gelen kuyruklu yıldızların Güneş yörüngesinde bir turu tamamlaması yaklaşık 30 milyon yıl sürebilir. Bu çarpışmalar ise ortalama 45 milyon yılda bir gerçekleşir, Güneş'in, Güneş Sistemi civarındaki bir yıldızla çarpışması için ortalama süre yaklaşık 3 × 1013 yıldır, bu da ~1,38 × 1010 yıl olan evrenin yaşından daha uzundur. Bu, Dünya'nın ömrü boyunca böyle bir olayın meydana gelme olasılığının düşük olduğuna dair bir gösterge olarak kabul edilebilir.
5–10 km veya daha büyük çaplı bir asteroit ya da kuyruklu yıldız çarpışmasından kaynaklanan enerji salınımı, küresel bir çevresel felaket oluşturmak ve türlerin yok olma sayısında istatistiksel olarak büyük bir artışa neden olmak için yeterlidir. Bir olaydan kaynaklanan zararlı etkiler arasında; birkaç ay boyunca nükleer kışa benzer şekilde gezegeni örten, Güneş ışığının Dünya yüzeyine doğrudan ulaşmasını engelleyen, böylece bir hafta içinde kara sıcaklıklarını yaklaşık 15 °C düşürerek fotosentezi durduran kül bulutu bulunur. Büyük kütleli çarpışmalar arasındaki ortalama sürenin en az 100 milyon yıl olduğu tahmin edilmekte ve son 540 milyon yıl boyunca simülasyonlar, böyle bir çarpışma oranının 5 veya 6 kitlesel yok oluşa, 20-30 tane de daha küçük çaplı yok oluşa neden olmak için yeterli olduğunu göstermiştir. Bu tespit, Fanerozoyik devir sırasındaki yok oluşların jeolojik kayıtları ile eşleştiği için bu tür olayların gelecekte de devam etmesi beklenmektedir.

Süpernova, bir yıldızın şiddetle patlaması olayıdır. Samanyolu galaksisinde süpernova patlamaları ortalama 25-100 yılda bir gerçekleşmektedir. Dünya tarihi boyunca, Dünya'ya yakın süpernova olarak bilinen, 100 ışık yılı uzaklıkta birçok olay meydana gelmiştir. Bu mesafe içindeki patlamaların gezegeni radyoizotoplarla kirletmesi ve biyosferi etkilemesi muhtemeldir. Bunlara ek olarak bir süpernova tarafından yayılan gama ışınları, atmosferdeki azotla reaksiyona girerek azot oksit üretir, bu moleküller ise Dünya'yı Güneş'ten gelen ultraviyole (UV) radyasyonlardan koruyan ozon tabakasının aşınmasına neden olur. UV-B radyasyonunda sadece %10-30'luk bir artış yaşam üzerinde kayda değer bir etkiye neden olmak için yeterlidir; özellikle de okyanus besin zincirinin temelini oluşturan fitoplankton için. 26 ışık yılı mesafedeki bir süpernova patlaması ozon tabaka yoğunluğunu yarıya indirecek ve 32 ışık yılı içinde, ortalama birkaç yüz milyon yılda bir süpernova patlaması meydana geldiğini düşünürsek birkaç yüzyıl içinde ozon tabakası muhtemelen tükenecektir. Sonraki iki milyar yıl boyunca ise 20 süpernovadan kaynaklı gama ışını patlamaları, gezegenin biyosferi üzerinde olumsuz bir etkiye neden olacaktır.
Gezegenler arasındaki tedirginliğin artış gösteren etkisi, İç Güneş Sistemi'nin bir bütün olarak uzun zaman dilimleri boyunca düzensiz davranmasına neden olur. Bu, birkaç milyon yıl veya daha kısa aralıklar içinde Güneş Sistemi'ni etkilemez; ancak milyarlarca yıl boyunca gezegen yörüngelerini öngörülemez hâle getirir. Güneş Sistemi'nin evrimi hakkında bilgisayar simülasyonları, önümüzdeki beş milyar 

Yerkürenin jeolojik tarihi, gezegenin kaya katmanlarının (stratigrafi) incelenmesine dayanan bir kronolojik ölçüm sistemi olan jeolojik zaman ölçeğine dayalı olarak yerkürenin geçmişindeki önemli jeolojik olayları inceleyen tarihtir. Dünya, yaklaşık 4,54 milyar yıl önce, Güneş Sisteminin geri kalanını da oluşturan, Güneş'in oluşumundan arta kalan disk şeklindeki bir toz ve gaz kütlesi olan güneş bulutsusunun birikmesiyle oluşmuştur.
Başlangıçta Dünya, aşırı volkanizma ve diğer cisimlerle sık çarpışmalar nedeniyle erimişti. Sonunda atmosferde su birikmeye başladığında, gezegenin dış katmanı soğuyarak katı bir kabuk meydana geldi. Ay, kısa bir süre sonra, muhtemelen bir gezegenimsi gezegenin Dünya ile çarpışmasının bir sonucu olarak oluştu. Gaz çıkışı ve volkanik aktivite ilkel atmosferi üretti. Kuyruklu yıldızlardan yayılan buzla artan ve yoğunlaşan su buharı okyanusları üretti. Ancak 2020'de araştırmacılar, gezegenin oluşumunun başlangıcından bu yana okyanusları dolduracak kadar suyun Dünya'da her zaman olabileceğini belirtmişlerdir.
Yüzey, yüz milyonlarca yıl boyunca kendini sürekli olarak yeniden şekillendirirken kıtalar oluştu ve parçalandı. Yüzey boyunca göç ettiler, ara sıra birleşerek bir süper kıta oluşturdular. Kabaca 750 milyon yıl önce bilinen en eski süper kıta Rodinya parçalanmaya başladı. Kıtalar daha sonra yeniden birleşerek Panotya'yı oluşturdu. 600 ile 450 milyon yıl önce ise nihayet 200 milyon yıl önce parçalanan Pangea oluştu.
Mevcut buzul çağı modeli yaklaşık 40 milyon yıl önce başladı ardından Pliyosen sonunda yoğunlaştı. Kutup bölgeleri, o zamandan beri her 40.000-100.000 yılda bir tekrarlanan buzullaşma ve çözülme döngülerine maruz kaldı. Mevcut buzul çağının son buzul dönemi yaklaşık 10.000 yıl önce sona erdi.

Astronomik kronoloji
Dünya'nın yaşı
Evrenin yaşı
Kronolojik tarihleme, arkeolojik kronoloji
Mutlak tarihleme
Göreceli tarihleme
Kat (arkeoloji)
Arkeolojik dernek
Jeokronoloji
Dünya'nın geleceği
Jeolojik zaman cetveli
Levha rekonstrüksiyonu
Levha tektoniği
Termokronoloji
Doğal tarihinin zaman çizelgesi
Jeokronolojik isimlerin listesi

Kozmik Evrim — evrenin başlangıcından günümüze kadar olan olaylara ayrıntılı bir bakış
Valley, John W. " Havalı Bir Erken Dünya mı? " Bilimsel Amerikan 2005 Ekim:58–65. - okyanusların oluşumunun zamanlamasını ve Dünya'nın erken tarihindeki diğer önemli olayları tartışır.
Davies, Paul . " Hayatın kuantum sıçraması ". Gardiyan 20 Aralık 2005 - yaşamın kökeninde kuantum sistemlerinin rolüne ilişkin spekülasyonları tartışıyor
Gelişim zaman çizelgesi 22 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ( Flash Player gerektirir). Yaklaşık 13.700.000.000'den beri animasyonlu yaşam hikâyesi, büyük patlamadan Dünya'nın oluşumuna ve bakteri ve diğer organizmaların gelişmesinden insanın yükselişine kadar her şeyi gösteriyor.
Dünya Teorisi ve Dünya Teorisinin Özeti
Paleomaps Beri 600 Ma (Mollweide Projeksiyonu, Boylam 0) 20 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.   Archived
Paleomaps Beri 600 Ma (Mollweide Projeksiyonu, Boylam 180) 20 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.   Archived
Ageing the Earth – In Our Time, BBC.

Dünya'nın iç yapısı: bir dış silikat katı kabuk, oldukça viskoz bir astenosfer ve manto, mantodan çok daha az viskoz olan sıvı bir dış çekirdek ve katı bir iç çekirdek olmak üzere küresel kabuklarda katmanlıdır. Dünya'nın iç yapısının bilimsel olarak anlaşılması, topografya ve batimetri gözlemlerine, dışa doğru kaya gözlemlerine, volkanlar veya volkanik aktiviteyle yüzeye getirilen örneklere, Dünya'dan geçen sismik dalgaların analizine, Dünya'nın yerçekimi ve manyetik alanlarına, Dünya'nın derin iç kısmının karakteristiği basınç ve sıcaklıklardaki kristal katılarla deneyler.

Dünya'nın yerçekimi tarafından uygulanan kuvvet kütlesini hesaplamak için kullanılabilir. Gökbilimciler, yörüngedeki uyduların hareketini gözlemleyerek Dünya'nın kütlesini de hesaplayabilirler. Dünya'nın ortalama yoğunluğu, tarihsel olarak sarkaçları içeren gravimetrik deneylerle belirlenebilir.

Dünya'nın yapısı iki şekilde tanımlanabilir: reoloji gibi mekanik özelliklerle veya kimyasal olarak. Mekanik olarak litosfer, astenosfer, mezosferik manto, dış çekirdek ve iç çekirdeğe ayrılabilir. Kimyasal olarak, Dünya kabuk, üst manto, alt manto, dış çekirdek ve iç çekirdeğe ayrılabilir. Dünya'nın jeolojik bileşen katmanları yüzeyin aşağıdaki derinliklerinde bulunur:
Dünya'nın katmanlanması dolaylı olarak depremlerin yarattığı kırılmış ve yansıtılmış sismik dalgaların yolculuk süresi kullanılarak çıkarılmıştır. Çekirdek, kesme
dalgalarının içinden geçmesine izin vermezken, seyahat hızı (sismik hız) diğer katmanlarda farklıdır. Farklı katmanlar arasındaki sismik hızdaki değişiklikler Snell yasası nedeniyle bir prizmadan geçerken hafif bükülme gibi kırılmaya neden olur. Benzer şekilde, yansımalara sismik hızda büyük bir artış neden olur ve bir aynadan yansıyan ışığa benzer.

Yerkabuğunun derinliği 5-70 kilometre (3.1-43.5 mi) arasındadır ve en dıştaki tabakadır. İnce kısımlar, okyanus havzalarının (5–10 km) altında yatan ve bazalt gibi yoğun (mafik) demir magnezyum silikat magmatik kayalardan oluşan okyanus kabuğudur. Daha kalın kabuk, daha az yoğun olan ve granit gibi (felsik) sodyum potasyum alüminyum silikat kayalarından oluşan kıtasal kabuktur. Kabuğun kayaları iki ana kategoriye ayrılır - sial ve sima (Suess, 1831-1914). Sima'nın Conrad süreksizliğinin (ikinci dereceden süreksizlik) yaklaşık 11 km altında başladığı tahmin edilmektedir. Kabuk ile birlikte en üstteki manto litosferi oluşturur. Kabuk-manto sınırı, fiziksel olarak farklı iki olay olarak ortaya çıkar. Birincisi, en yaygın olarak Mohorovičić süreksizliği veya Moho olarak bilinen sismik hızda bir süreksizlik vardır. Moho'nun nedeninin, plajiyoklaz feldspat (yukarıda) içeren kayalardan feldspat içermeyen kayalara (aşağıda) kaya bileşiminde bir değişiklik olduğu düşünülmektedir. İkincisi, okyanus kabuğunda, kıtasal kabuğa konulmuş ve ofiyolit dizileri olarak korunmuş, ultrasifik kümülatlar ile tektonize harzburgitler arasında kimyasal bir süreksizlik vardır.

Şu anda Dünya'nın kabuğunu oluşturan birçok kaya 100 yıl (1 × 108) yıl önce oluştu; bununla birlikte, bilinen en eski mineral taneleri yaklaşık 4.4 milyar (4.4 × 109) yaşında olup, Dünya'nın en az 4.4 milyar yıldır sağlam bir kabuğa sahip olduğunu göstermektedir.

Dünya'nın mantosu 2.890 km derinliğe kadar uzanır ve onu dünyanın en kalın tabakası yapar. Manto, geçiş bölgesi ile ayrılan üst ve alt mantoya bölünmüştür. Mantonun çekirdek-manto sınırının yanındaki en alt kısmı, D (belirgin dee-double-prime) katmanı olarak bilinir. Mantonun altındaki basınç ≈140 GPa'dır (1,4 Matm). Manto, üstteki kabuğa göre demir ve magnezyum açısından zengin silikat kayalarından oluşur. Katı olmasına rağmen, manto içindeki yüksek sıcaklıklar silikat malzemenin çok uzun zaman aralıklarında akabileceği kadar yumuşak olmasına neden olur. Mantonun konveksiyonu, yüzeyde tektonik plakaların hareketleri ile ifade edilir. Mantoya daha derine inerken yoğun ve artan basınç olduğundan, mantonun alt kısmı üst mantodan daha az akar (mantodaki kimyasal değişiklikler de önemli olabilir). Mantonun viskozitesi, derinliğe bağlı olarak 1021 ila 1024 Pa · s arasında değişmektedir. Buna karşılık, suyun viskozitesi yaklaşık 10−3 Pa · s ve ziftin viskozitesi 107 Pa · s'dir. Plaka tektoniğini yönlendiren ısı kaynağı, gezegenin oluşumundan kalan ilkel ısı ve ayrıca Dünya'nın kabuğundaki ve mantosundaki uranyum, toryum ve potasyumun radyoaktif bozunmasıdır.

Dünya'nın ortalama yoğunluğu 5.515 g / cm3'tür. Yüzey malzemesinin ortalama yoğunluğu sadece 3.0 g / cm3 olduğu için, Dünya'nın çekirdeğinde daha yoğun malzemelerin bulunduğu sonucuna varmalıyız. Bu sonuç, 1770'lerde yapılan Schiehallion deneyinden beri bilinmektedir. Charles Hutton, 1778 raporunda, Dünya'nın ortalama yoğunluğunun, iç kayaya göre {\ displaystyle {\ tfrac {9} {5}}} {\ tfrac {9} {5}} olması gerektiği sonucuna vardı. Dünya'nın metalik olması gerekir. Hutton bu metalik kısmın Dünya çapının yaklaşık% 65'ini işgal ettiğini tahmin ediyordu. Hutton'un Dünya'nın ortalama yoğunluğuna ilişkin tahmini, 4.5 g / cm3'te hala yaklaşık% 20 çok düşüktü. Henry Cavendish, 1798 burulma dengesi deneyinde, modern değerin% 1'i içinde 5.45 g / cm3 değerinde bir değer buldu. Sismik ölçümler, çekirdeğin iki parçaya ayrıldığını, yarıçapı ≈1,220 km ve bunun ötesinde, 43,400 km'lik bir yarıçapa uzanan sıvı bir dış çekirdek olduğunu göstermektedir. Yoğunluklar dış çekirdekte 9.900-12.200 kg / m3 ve iç çekirdekte 12.600-13.000 kg / m3 arasındadır.
İç çekirdek 1936'da Inge Lehmann tarafından keşfedildi ve genellikle esas olarak demir ve bir miktar nikelden oluştuğuna inanılıyor. Bu katman, kesme dalgalarını (enine sismik dalgalar) iletebildiğinden, katı olmalıdır. Deneysel kanıtlar bazen çekirdeğin kristal modellerini eleştirdi. Diğer deneysel çalışmalar yüksek basınç altında tutarsızlık göstermektedir: çekirdek basınçlardaki elmas örs (statik) çalışmaları şok lazer (dinamik) çalışmalarından yaklaşık 2000 K daha düşük erime sıcaklıkları vermektedir. Lazer çalışmaları plazma yaratır ve sonuçlar, iç çekirdek koşullarının sınırlandırılmasının, iç çekirdeğin katı mı yoksa katı yoğunluğuna sahip bir plazma mı olduğuna bağlı olacağını düşündürmektedir. Bu aktif bir araştırma alanıdır.
Yaklaşık 4.6 milyar yıl önce Dünya'nın oluşumunun ilk aşamalarında erime, yoğun maddelerin gezegensel farklılaşma (bkz. Demir felaketi) adı verilen bir süreçte merkeze doğru batmasına neden olurken, daha az yoğun malzemeler kabuğa göç ederdi. Bu nedenle çekirdeğin büyük ölçüde demirden (% 80), nikel ve bir veya daha fazla ışık elementinden oluştuğuna inanılırken, kurşun ve uranyum gibi diğer yoğun elementler önemli olmak için çok nadirdir veya daha hafif olana bağlanma eğilimindedir böylece kabukta kalır (felsik maddelere bakınız). Bazıları iç çekirdeğin tek bir demir kristali şeklinde olabileceğini öne sürdü.
Laboratuvar koşulları altında bir demir-nikel alaşımı numunesi, 2 elmas ucu (elmas örs hücresi) arasında bir mengene içinde tutup daha sonra yaklaşık 4000 K'ye ısıtılarak corelike basınçlara maruz bırakıldı. Dünya'nın iç çekirdeğinin kuzeyden güneye doğru uzanan dev kristallerden yapıldığı teorisini güçlü bir şekilde destekledi.
Sıvı dış çekirdek, iç çekirdeği çevreler ve nikel ile karıştırılmış demir ve eser miktarda daha hafif elementlerden oluştuğuna inanılır.
Son spekülasyonlar çekirdeğin en iç kısmının altın, platin ve diğer siderofil elementlerle zenginleştirildiğini göstermektedir.
Dünya'yı içeren madde, bazı kondrit göktaşları ve Güneş'in dış kısmı ile temel yollarla bağlantılıdır. Dünya'nın temelde bir kondrit göktaşı gibi olduğuna inanmak için iyi bir neden var. 1940'tan başlayarak, Francis Birch de dahil olmak üzere bilim adamları, Dünya'yı etkileyen en yaygın göktaşı türü olan sıradan kondritler gibi öncül olarak jeofizik inşa ettiler, ancak en az bol miktarda da olsa, entatit kondritler olarak da göz ardı ettiler. İki göktaşı tipi arasındaki temel fark, son derece sınırlı mevcut oksijen koşulları altında oluşan enstatit kondritlerin Dünya'nın çekirdeğine karşılık gelen alaşım kısmında kısmen veya tamamen mevcut olan bazı normal oksifil elementlere yol açmasıdır.
Dinamo teorisi, dış çekirdekteki konveksiyonun Coriolis etkisi ile birleştiğinde Dünya'nın manyetik alanına yol açtığını öne sürüyor. Katı iç çekirdek, kalıcı bir manyetik alanı tutamayacak kadar sıcaktır (bkz. Curie sıcaklığı), ancak muhtemelen sıvı dış çekirdek tarafından üretilen manyetik alanı stabilize etmek için hareket eder. Dünya'nın dış çekirdeğindeki ortalama manyetik alan gücünün, yüzeydeki manyetik alandan 50 kat daha güçlü olan 25 Gauss (2.5 mT) olduğu tahmin edilmektedir.
Son kanıtlar, Dünya'nın iç çekirdeğinin gezegenin geri kalanından biraz daha hızlı dönebileceğini düşündürmektedir; Bununla birlikte, 2011 yılında yapılan daha yeni çalışmalar bu hipotezin sonuçsuz olduğunu bulmuştur. Doğada salınımlı veya kaotik bir sistem olabilen çekirdek için seçenekler kalır. [Alıntı gerekli] Ağustos 2005'te Science dergisinde bir jeofizik ekibi ekibi, tahminlerine göre Dünya'nın iç çekirdeğinin yılda yaklaşık 0.3 ila 0.5 derece döndüğünü açıkladı yüzeyin dönüşüne göre daha hızlıdır.
Dünya'nın sıcaklık gradyanı için mevcut bilimsel açıklama, gezegenin ilk oluşumundan kalan ısının, radyoaktif elementlerin bozulmasının ve iç çekirdeğin donmasının bir kombinasyonudur.

Lehmann süreksizliği

Yer kabuğu, taş küre veya litosfer, Yerküre'nin en dış kısmında bulunan yapıdır.

Karalarda daha kalın (35–40 km), Tibet Platosunda ise 70 km, deniz ve okyanus tabanlarında ise daha ince (8–12 km) olan yer kabuğunun ortalama kalınlığı 33 km kadardır. Kimyasal bileşimi ve yoğunluğu birbirinden farklı iki kısımdan meydana gelir. Bunlardan biri granit bileşimindeki kayaçlardan oluşan granitik yer kabuğu; diğeri ise bazalt bileşimindeki kayaçlardan oluşan bazaltik yer kabuğudur.
Granitik yer kabuğunda silisyum ve alüminyum elementleri hakimdir. Bu nedenle daha hafiftir; yoğunluğu 2,7-2,8 g/cm3 arasında bulunur. Silisyum (Si) ve alüminyum (Al) elementlerinden oluştuğu için "sial" olarak da adlandırılır. Yer kabuğunun üst kısmını teşkil eder. Bazaltik yer kabuğunda ise silisyum ve magnezyumlu unsurlar hakimdir. Dolayısıyla granitik kabuktan daha ağırdır; yoğunluğu 3-3,5 g/cm3 arasında değişir. Granitik yer kabuğunun altında ve okyanus tabanlarında yer alır. Bu nedenle bazaltik yer kabuğuna "okyanusal kabuk" adı da verilir.
Bu iki kısım bütün kıtaların altında bulunmaktadır. Buna karşılık okyanusların altında durum farklıdır. Burada bazaltik kabuk birkaç kilometre kalınlıkta ince bir tabaka halinde uzanır. Buna karşılık granitik kabuk ya hiç yoktur (örneğin Büyük Okyanus) ya da çok incedir (Atlas ve Hint Okyanusları).
Kabuğun sıcaklığı derinlere gidildikçe artar. Sıcaklık, kabuğun üst kısmında her kilometre için 30 °C artar. Altta yatan manto ile sınırında yaklaşık 200 °C ila 400 °C arasındaki değerlere ulaşır. Daha derin kabukta jeotermal gradyan daha küçüktür.
Kabuk ile manto arasındaki sınıra Mohorovicic Süreksizliği (Moho) denilir. Bu kesimde yoğunluğa bağlı olarak sismik P dalgalarının hızı litosferde 7,2 km/s iken, mantonun üst kısmında 8,1 km/s'ye çıkar.
Dünya'nın kabuğu temel olarak ikiye ayrılır:

Okyanusal kabuk, 7 km kalınlığındadır (10 km'ye kadar ulaşır). Koyu renklidir. Magmatik kaya olan bazalttan oluşur. Bağıl olarak homojen kimyasal bileşime sahiptir.
Kıtasal kabuk, 35 km kalınlığındadır. Himalayalar ve Kayalık dağlarında 70 km'yi bulur. Birçok kaya türünden oluşur.
Dünya'nın çekirdeği, yeryüzünden 2900 km derinlikten başlayıp, 6370 km derinliğe kadar uzanır. Mantodan Wiechert-Gutenberg kesintisiyle ayrılır. En içte bulunur. Büyük basınç altında bulunur. Sıcaklığı 4000 °C nin üzerindedir. Bileşimi demir ile kalayca bileşik oluşturan az miktarda oluşumlar içerir. Bunlar; kükürt, silisyum ve oksijen içeren demir-nikel alaşımıdır.
İki kısımdan oluşur:

1) Dış çekirdek: 2270 km kalınlıktadır. Sıvı bir katmandır. Dünya'nın manyetik alanını oluşturan metalik demir bu zon içinde hareketlidir.
2) İç çekirdek: 1216 km yarıçaplıdır. Dış çekirdeğe göre daha yüksek sıcaklığa sahiptir ancak bu sıcaklığa rağmen; gezegenin merkezindeki çok büyük basınçtan dolayı demir katı halde bulunur.
Mohorovicic süreksizliği, yoğunluk bakımından bir sıçrama ile kendini gösteren ve ultrabazik kayalardan oluşan geçişe karşılık gelen sınıra denir. Kara ve okyanus tabanı yoğunluk farkı ancak moho seviyesinin üstteki kısmında görülür.

Yer kabuğunun üst tabakasıdır. Bünyesinde daha çok silisyum ve alüminyum bulundurduğundan bu tabakaya sial adı verilmiştir (Si=silisyum, Al=alüminyum). Jeokimyasal bir terimdir. Silisyum ve alüminyum, yeryüzü elementlerinin çoğundan daha az yoğun olduğu için kabuğun üst tabakasında yoğunlaşma eğilimindedirler.

Ortalama kalınlığı yüzeyden derine 25 km kadardır. Kıtalar esas olarak silikon ve alüminyumdan oluşan daha hafif kaya malzemesinden oluşur. Bu nedenle sial, kıtalar üzerinde kalındır. Özellikle Pasifik okyanusu olmak üzere diğer okyanus tabanlarında çok ince veya yoktur. Ortalama sial yoğunluğu 2.7 gm/cc'dir.
Jeologlar bu tabadaki kayaları felsik olarak adlandırırlar. Çünkü alüminyum silikat mineral serisi yüksek miktarda feldspat içermektedir. Sial, “birçok miktarda bazaltik kayada dahil olmak üzere oldukça çeşitli kaya türlerine sahiptir." 
Sial'in tabanı katı bir sınır değildir. Conrad süreksizliği sınırı öne sürülmüştür ancak bu konu hakkında çok az bilgi bilinmektedir.
Büyük baskılar nedeniyle, sima viskozitesi yüksek bir sıvı gibi akar, bu yüzden siya simanın üzerinde izostatik dengede yüzmektedir. Dağlar, okyanustaki buz dağları gibi yukarı ve aşağı doğru uzanır. Kıtasal plakalarda sial 5 km ila 70 km derinliğine kadar uzanmaktadır.

Sial tabakasının altında yer alır. Bileşiminde daha çok silisyum ve magnezyum bulunduğundan bu tabakaya "sima" adı verilmiştir (Si=silisyum, Ma=Magnezyum). Sima yüzeye geldiğinde bazalttır, bu nedenle bazen bu tabakaya 'bazalt tabakası' denilmektedir. Magnezyum silikat mineralleri bakımından zengin kayalardan oluşmuştur.
Yoğun sima yüzeye geldiğinde mafik kayaçları oluşturur. En yoğun sima, daha az silikata sahiptir ve ultramafik kayaçları oluşturur.

Jeolojide kabuk, kayalık bir gezegenin, cüce gezegenin veya doğal uydunun en dıştaki katı kabuğudur. Genellikle altta yatan mantodan kimyasal bileşimi ile ayırt edilir; bununla birlikte, buzla kaplı uydularda, fazına (katı kabuk ve sıvı manto) göre ayırt edilebilir.
Dünya, Merkür, Venüs, Mars, İo, Ay ve diğer gezegensel cisimlerin kabukları magmatik süreçler yoluyla oluşmuştur ve daha sonra erozyon, çarpma krateri, volkanizma ve sedimantasyon ile düzenlenmiştir.
Karasal gezegenlerin çoğu oldukça düzgün kabuklara sahiptir. Bununla birlikte, Dünya iki farklı kabuk türüne sahiptir: kıtasal ve okyanusal kabuk. Bu iki kabuk farklı kimyasal bileşimlere ve farklı fiziksel özelliklere sahiptir. Farklı jeolojik süreçlerle oluşmuşlardır.

Gezegenlerle ilgilenen jeologlar, kabuğu nasıl ve ne zaman oluştuklarına göre üç kategoriye ayırırlar.

Bu bir gezegenin "orijinal" kabuğudur. Magma okyanusunun katılaşmasıyla oluşur. Gezegensel birikimin sonuna doğru, karasal gezegenlerin muhtemelen magma okyanusları olan yüzeyleri vardı. Bunlar soğudukça kabuğa dönüştüler. Bu kabuk muhtemelen büyük etkilerle tahrip edilmiş ve Ağır Bombardıman Dönemi sona erdiğinde defalarca kez yeniden şekillenmiştir.
Birincil kabuğun doğası tartışılmaktadır: kimyasal, mineralojik ve fiziksel özellikleri ve bunları oluşturan magmatik mekanizmalar hala bilinmemektedir. Dünya'nın birincil kabuğunun hiçbiri günümüze ulaşamadığı için bunun üzerine çalışmak zordur. Dünyanın plaka tektoniklerinden yüksek oranda erozyon ve kabuk geri dönüşümü nedeniyle Dünya'nın sahip olduğu birincil kabuk da dahil olmak üzere yaklaşık 4 milyar yıldan eski kayalar yok olmuştur.
Bununla birlikte, jeologlar birincil kabuk hakkında diğer karasal gezegenlerde çalışarak bilgi toplayabilirler. Merkür'ün yüksek alanları tartışılsa da birincil kabuğu temsil edebilir. Ay'ın anortozit yaylalarında birincil kabuk vardır. Ayın birincil kabuğu olan plajiyoklazlar ilk magma okyanusunu kristalleştirip üzerinde yüzmüşlerdir. Bununla birlikte, Ay'ın susuz bir sistem olması ve Dünya'da su olması nedeniyle, Dünya'nın benzer bir şekil izlemesi pek olası değildir. Mars göktaşı ALH84001, Mars'ın birincil kabuğunu temsil edebilir ancak bu konu tartışılmaktadır. Dünya gibi, Venüs de birincil kabuktan yoksundur, çünkü tüm gezegen tekrar tekrar yeniden ortaya çıkmış ve değişmiştir.

İkincil kabuk, mantodaki silikat malzemelerin kısmi erimesi ile oluşur ve genellikle bileşimde bazaltiktir.
Bu, Güneş Sistemindeki en yaygın kabuk türüdür. Merkür, Venüs, Dünya ve Mars'ın yüzeylerinin çoğu, Ay'ın bazaltik ovaları gibi ikincil kabuklardan oluşur. Yeryüzünde, öncelikle manto adyabatik yükselişinin kısmi erimeye neden olduğu okyanus ortası yayılma merkezlerinde ikincil kabuk oluştuğunu görüyoruz.

Üçüncül kabuk, birincil veya ikincil kabuğa kıyasla kimyasal olarak daha çok düzenlenmiştir. Birkaç şekilde oluşabilir:

Magmatik süreçler: ikincil kabuğun kısmi erimesi, farklılaşma veya dehidratasyon ile birleşimi
Erozyon ve sedimantasyon: birincil, ikincil veya üçüncül kabuklardan elde edilen çökeltiler
Üçüncül kabuğun bilinen tek örneği Dünya'nın kıtasal kabuğudur. Diğer karasal gezegenlerin üçüncül kabuğa sahip oldukları söylenip söylenemeyeceği bilinmemekle birlikte, şimdiye kadar elde edilen kanıtlar olmadığını göstermektedir. Bunun nedeni, üçüncül kabuk oluşturmak için plaka tektoniğine ihtiyaç duyulmasıdır ve Dünya, Güneş Sistemimizde plaka tektoniği olan tek gezegendir.

"Theia" adlı teorik bir gezegenin, çarparak Dünya'yı oluşturması ve bu çarpışmayla uzaya fırlatılan malzemelerle Ay'ın oluşturduğu düşünülmektedir. Ay oluşurken, dış kısmının "ay magma okyanusu" olarak erimiş olduğu düşünülmektedir. Plajiyoklaz feldspat, bu magma okyanusunu büyük miktarlarda kristalleştirmiş ve yüzeye doğru yüzdürmüştür. Kabuğun üst kısmı muhtemelen ortalama %88 plajiyoklaz içermektedir. Kabuğun alt kısmı ise piroksen ve olivin gibi daha yüksek bir ferromagnez mineral yüzdesi içerebilmektedir ancak bu alt kısım muhtemelen ortalama %78 plajiyoklaz içermektedir.
Kabuğun kalınlığı yaklaşık 20 ila 120 km arasında değişmektedir. Ay'ın uzak tarafındaki kabuk, yakın taraftakinden yaklaşık 12 km daha kalındır. Ortalama kalınlık tahminleri yaklaşık 50 ila 60 km arasındadır. Plajiyoklaz bakımından zengin bu kabuğun çoğu, ayın oluşumundan kısa bir süre sonra, yaklaşık 4.5 ila 4.3 milyar yıl önce oluşmuştur. Kabuğun belki %10'u veya daha azı, başlangıç plajiyoklaz bakımından zengin materyalin oluşumundan sonra eklenen magmatik kayadan oluşur. Daha sonraki eklemelerin en iyi karakterize edilen ve en hacimli olanı, yaklaşık 3.9 ila 3.2 milyar yıl önce oluşan mare bazaltlardır. Küçük volkanizma 3.2 milyar yıl sonra, belki de 1 milyar yıl kadar önceye kadar devam etti. Levha tektoniğinin kanıtı yoktur.
Ay'ın çalışması, Dünya'dan önemli ölçüde daha küçük kayalık bir gezegenin gövdesinde bir kabuğun oluşabileceğini göstermiştir. Ay'ın yarıçapı Dünya'nın sadece dörtte biri olmasına rağmen, ay kabuğunun ortalama kalınlığı daha fazladır. Bu kalın kabuk, Ay'ın oluşumundan hemen sonra oluşmuştur. Magmatizma, yaklaşık 3.9 milyar yıl önce sona eren yoğun meteorit etkileri döneminden sonra da devam etti, ancak 3.9 milyar yıldan küçük magmatik kay

Dünya nüfusu ya da dünya insan nüfusu, dünya üzerinde yaşayan insan sayısını belirtmektedir. Birleşmiş Milletler tarafından Kasım 2022'de yapılan açıklamaya göre, dünya nüfusu 8 milyarı aşmıştır. Dünyadaki insan nüfusunun 1 milyara ulaşması, modern insanlığın ortaya çıkışından sonra 200.000 yıldan fazla zaman aldı ve 8 milyara ulaşması sadece 219 yıl sürdü. 20. yüzyılın son 70 yılında dünya nüfusu tarihte en hızlı yükselişini gösterdi.
İnsan nüfusu, 1315–1317 arasındaki Büyük Kıtlık ve 1346–1353 arasındaki Kara Veba'nın sona ermesinin ardından sürekli bir büyüme yaşadı. En yüksek küresel nüfus artış oranları, yılda %1,8'in üzerinde artışlarla 1955 ile 1975 yılları arasında gerçekleşti ve 1965–1970 arasında %2,1 ile zirve yaptı. Büyüme oranı, 2015 ile 2020 yılları arasında %1,1'e geriledi ve 21. yüzyılda daha da düşeceği tahmin edilmektedir. Dünyadaki insan nüfusu hâlâ artmaktadır, ancak değişen doğurganlık ve ölüm oranları nedeniyle uzun vadeli gidişatı hakkında önemli bir belirsizlik de bulunmaktadır. Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal Konseyi, 2050 yılına kadar dünyadaki nüfusun 9–10 milyar olacağını, 21. yüzyılın sonuna kadar ise 10–12 milyar arasında olacağını tahmin etmektedir. Diğer demograflar ve araştırmacılar ise, insan nüfusunun 21. yüzyılın ikinci yarısında azalmaya başlayacağını tahmin etmektedir. 2020 yılında, dünyadaki ortalama insan yaşı 31 idi.
Küresel olarak toplam doğum sayısı 2015–2020 arasında "yılda 140 milyon" olup, bunun 2040–2045 yılları arasında "141 milyon/yıl" ile zirveye ulaşacağı ve ardından 2100 yılına kadar yavaş yavaş yılda 126 milyona kadar düşeceği tahmin edilmektedir. Toplam ölüm sayısı şu an "yılda 57 milyondur" ve 2100 yılına kadar istikrarlı bir şekilde yılda 121 milyona çıkması beklenmektedir.

Tarımın ortaya çıktığı MÖ 10.000 civarlarındaki insan nüfusuna yönelik tahminler, 1 milyon ile 15 milyon arasında değişmektedir. Tarım ile birlikte insan nüfusu hızlı bir şekilde büyümeye başladı. Yaklaşık MÖ 8.500'lerde dünyadaki en büyük yerleşimler, günümüzde Filistin sınırlarında bulunan Eriha gibi köylerdi ve sadece birkaç yüz kişiye ev sahipliği yapıyorlardı. MÖ 7.000'de, o sıralar muhtemelen dünyadaki en büyük yerleşim yeri olan, Orta Anadolu'da yer alan Çatalhöyük'te 5.000 ila 10.000 insan yaşıyordu. MÖ 5.000 ila 4.000 arasında, Bereketli Hilal adı verilen Orta Doğu bölgesinde 10.000 kişilik şehirler birer birer ortaya çıkmaya başladı.
MÖ 2.250'de Akad İmparatorluğu'nda yaklaşık 1 milyon kişi yaşıyordu. MÖ 2.800 civarlarında dünya nüfusu 50 milyona vardı. MÖ 2'de Çin'deki Han Hanedanlığı'nın nüfusu yaklaşık 57 milyondu; Çin'in nüfusu daha sonra MS 1200'e gelindiğinde 123 milyon kadar büyüdü ve 1393'te kıtlık, hastalık ve Moğol istilalarının ortak bir sonucu olarak 65 milyona geriledi. MS 4. yüzyılda, sadece doğu ve batı Roma İmparatorluğu'nda toplam 50 ila 60 milyon insan yaşıyordu. MÖ 1. yüzyıldan MS 4. yüzyıla kadar Antik Dünya'nın en önemli yerleşimlerinden biri olan Roma, bu dönemde nüfusu 1 milyonu aşan ilk şehir oldu.

13. yüzyılda Küçük Asya'nın (Anadolu) nüfusu 6 milyon civarındaydı. İlk olarak MS 6. yüzyılda kaydedilen hıyarcıklı vebalar; ölümcüllüğünün zirvesine kemeler ve onların pireleri ile yayılan, 1347'de Himalayalar'da ortaya çıkmış ve sadece 6 yıl içerisinde Avrasya ve Kuzey Afrika'da 75 ila 200 milyon insanı öldürmüş olan Kara Ölüm ile ulaşarak nüfusu yarı yarıya düşürdü. 1315–1317 arasında gerçekleşen Büyük Kıtlık ve Kara Ölüm'den sonra –yaklaşık 55 milyonluk bir nüfusu olan Amerikan yerlilerinin 15. ve 16. yüzyıllarda kıtanın Avrupalılar tarafından sömürgeleştirilmesiyle birlikte %95'inin öldürülmesi gibi bölgesel istisnalara rağmen– nüfusta sürekli bir artış görüldü.

1542 yılında dünya nüfusu yaklaşık 500 milyondu. 1800–1804 civarlarında insan nüfusu bir milyara ulaştı. 1908'de Almanya'da, Haber–Bosch işlemi kullanılarak amonyak ilk kez endüstriyel ölçekte azottan sentezlenmeye başlandı ve bunun sonucu olarak inorganik kimyasal gübreler ortaya çıktı. Bir çalışmaya göre, "dünya nüfusunun yarısının aç kalmasını engelleyen" bu gelişmenin de büyük katkısıyla dünya nüfusu katlanarak artmaya devam etti; 1930'da iki, 1960'ta üç, 1975'te dört, 1987'de beş ve 1999'da altı milyarı gördü. 1968 yılı, %2,07 ile insan nüfusunun büyüme oranının zirvesini gördüğü yıldı. 20. yüzyılda dünyanın en kalabalık ülkelerini sırasıyla Çin (1982'de 1 milyara ulaştı), Hindistan (1991'de yaklaşık 846 milyondu), Sovyetler Birliği (1989'da yaklaşık 286 milyondu) ve Amerika Birleşik Devletleri (1990'da yaklaşık 248 milyondu) oluşturuyordu.21. yüzyılda insan nüfusu katlanarak artmaya devam etti. Ekim 2011'de dünya nüfusu yedi milyarı aştı. Ağustos 2021'de dünyada 7,8 milyar insan vardı. Kasım 2022'de ise nüfus 8 milyarı aştı. 21. yüzyılın en kalabalık ülkelerini sırasıyla Hindistan, Çin, Amerika Birleşik Devletleri, Endonezya, Pakistan, Nijerya, Brezilya gibi ülkeler oluşturmaktadır. Birleşmiş Milletler'in 2023 yılındaki verilerine göre Hindistan, uzun bir süre boyunca "dünyanın en kalabalık ülkesi" ünvanını elinde bulunduran Çin'in nüfusunu geçerek bu ünvanın yeni sahibi oldu.

1 milyara 1804 yılında ulaşılmıştır.
2 milyara 1927 yılında ulaşılmıştır.
3 milyara 1961 yılında ulaşılmıştır.
4 milyara 1971 yılında ulaşılmıştır.
5 milyara 1987 yılında ulaşılmıştır.
6 milyara 12 Ekim 1999 tarihinde ulaşılmıştır.
7 milyara Ekim 2011 tarihinde ulaşılmıştır.
8 milyara 15 Kasım 2022 tarihinde ulaşılmıştır

9 milyara 2037 yılında ulaşılacaktır.
10 milyara 2058 yılında ulaşılacaktır.
10,4 milyara 2078 yılında ulaşılacaktır.

Nüfuslarına göre ülkeler listesi

Çeşitli nüfus istatistikleri18 Aralık 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Saniye saniye Dünya nüfusu
Tarih boyunca yaşamış insan sayısı15 Ocak 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
[1]26 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ediyakaran Dönemi, 635 milyon yıl önce Kriyojeniyen Dönemi'nin sonundan başlayarak Kambriyen Dönemi'nin başlangıcı olan 538,8 milyon yıl öncesine kadar süren, 96 milyon yıllık jeolojik bir dönemdir. Ediyakaran Dönemi'nin başlamasıyla Proterozoyik Üst Zaman sonlanır ve Fanerozoyik Üst Zaman başlar. Adını Güney Avustralya'daki Ediacara Tepeleri'nden almıştır.
Ediyakaran Dönemi'nin jeolojik dönem statüsü, 2004 yılında Uluslararası Jeoloji Bilimleri Birliği (IUGS) tarafından resmen onaylanarak 120 yıl sonra ilan edilen ilk yeni jeolojik dönem oldu. Ediyakaran Dönemi, adını jeolog Reg Sprigg'in 1946'da Ediyakaran biyotasının fosillerini ilk kez keşfettiği Ediacara Tepeleri'nden almasına rağmen Ediyakaran'ın stratotip kesiti, Güney Avustralya'nın Flinders Sıradağları, 31°19′53.8″G 138°38′0.1″D koordinatlarında bulunan Brachina Gorge içindeki Enorama Creek yatağında bulunmaktadır.
Ediyakaran, Kartopu Dünya buzullaşma olaylarının sona ermesinin ardından Proarticulata (Dickinsonia ve Spriggina gibi eklemli, bilateral simetrili hayvanlar) Petalonamae (Charnia dahil deniz teleği benzeri hayvanlar), disk şeklindeki organizmalar (Cyclomedusa gibi radyal şekilli hayvanlar) ve Trilobozoa (Tribrachidium gibi üçlü radyal simetriye sahip hayvanlar) gibi artık soyu tükenmiş, nispeten basit hayvan şubelerine sahip olan ve Ediyakaran biyotası olarak adlandırılan yaygın çok hücreli faunanın ilk görüldüğü dönemdir. Bu canlıların çoğu, 575 milyon yıl önceki Avalon patlaması sırasında (veya sonrasında) ortaya çıktı ve 539 milyon yıl önceki Ediyakaran sonu yok oluşu sırasında yok oldular. Bu dönemde, knidliler ve Xenacoelomorpha gibi erken bilateral simetrili hayvanlar dahil olmak üzere bazı modern hayvan grupları da ortaya çıktı. Yumuşakça benzeri Kimberella da Ediyakaran Dönemi'nde yaşadı. Kabuklu veya iskeletli fosilleşmiş organizmalar, Fanerozoyik Üst Zaman'ın ilk dönemi olan Kambriyen Dönem'de evrimleşecekti.
Süper kıta Panotya, bu dönemin sonunda oluştu ve parçalara ayrıldı. Ediyakaran Dönem'de Gaskiers ve Baykonur buzullaşmaları gibi çeşitli buzullaşma olayları gerçekleşti. Shuram ekskürsiyonu da bu dönemde gerçekleşti, ancak buzul kökenli olması pek olası görülmemektedir.

Ediakaran Dönemi, 1952'de Rus jeolog ve paleontolog Boris Sokolov tarafından önerilen, daha eski bir isim olan Vendian Dönemi ile aynı süreye denk gelir ancak Vendian'dan daha kısadır. Vendian kavramı, stratigrafik olarak yukarıdan aşağıya oluşturuldu ve Kambriyen'in alt sınırı, Vendian'ın üst sınırı oldu.
Bu sınırın paleontolojik doğrulaması, silisiklastik havza (Doğu Avrupa Platformu'nun Baltık katının tabanı) ve karbonat havzası (Sibirya Platformu'nun Kambriyen Kat 2'nin tabanı) için ayrı ayrı yapılmıştır. Vendian'ın alt sınırının, Varanger (Laplandian) tillitlerinin tabanı olarak tanımlanması önerilmiştir.
Vendian, kendi stratotip alanında, Laplandian, Redkino, Kotlin ve Rivne bölgesel katları gibi küresel olarak izlenebilir alt bölümlere sahiptir.
Redkino, Kotlin ve Rivne bölgesel katlarının Vendian'ın stratotip kesitinde bulunduğu, bol miktarda organik duvarlı mikrofosiller, megaskopik algler, metazoa fosilleri ve iknofosillerin varlığı ile kanıtlanmıştır.
Dev akantomorf akritarkların Pertatataka topluluğunun dünya çapında gözlemlenmesi dikkate alınırsa, Vendian'ın alt sınırı, biyostratigrafik olarak doğrulanabilir.

"Geological time gets a new period: Geologists have added a new period to their official calendar of Earth's history—the first in 120 years". Londra: BBC. 17 Mayıs 2004. 23 Ağustos 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 6 Aralık 2022. 
"Ediacaran Period". GeoWhen Database. 1 Aralık 2009 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 5 Ocak 2006. 
Introduction to the Vendian Period 7 Şubat 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Introduction to the Ediacaran Fauna 22 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
transcript 8 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – Catalyst (Australian Broadcasting Corporation)
Mistaken Point Fauna: The Discovery
Earth's oldest animal ecosystem held in fossils at Nilpena Station in SA outback 10 Haziran 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ABC News, 5 August 2013. Accessed 6 August 2013.

Ediyakaran biyotası (eski adıyla Vendian), Ediyakaran dönemi (y. 635–541 myö) sırasında Dünya'da var olan bütün canlılardan oluşan bir taksonomik dönem sınıflandırmasıdır. Bunlar gizemli boru ve yaprak biçiminde, çoğunlukla sapsız canlılardan oluşuyordu. Bu canlıların iz fosilleri dünya çapında bulunmuştur ve bilinen en eski karmaşık çok hücreli canlıları temsil etmektedir.
Ediayakaran biyotası, 575 milyon yıl önce Avalon patlaması adı verilen bir olayda evrimsel yayınımla karşı karşıya kalmış olabilir. Bu, Dünya'nın Kriyojeniyen döneminin yoğun buzullaşmasının çözülmesinden sonraydı. Bu biyota, Kambriyen patlaması olarak bilinen canlı çeşitliliğindeki hızlı artışla büyük ölçüde ortadan kalktı. Şimdi var olan hayvanların vücut tasarımlarının çoğu, ilk olarak Ediyakaran'dan çok Kambriyen'in fosil kayıtlarında ortaya çıktı. Büyük canlılar için, Kambriyen biyotası, Ediyakaran fosil kayıtlarında yaygın olan canlıların bütünüyle yerini almış gibi görünüyor, ancak ilişkiler günümüzde de bir tartışma konusu.
Ediyakaran dönemi canlıları, ilk olarak yaklaşık 600 milyon yıl önce ortaya çıktı ve döneme özgü fosil topluluklarının ortadan kalktığı 542 milyon yıl önceki Kambriyen'in başlangıcına kadar gelişti. 1995 yılında Sonora, Meksika'da çeşitli bir Ediyakaran canlıları topluluğu keşfedildi ve yaklaşık 555 milyon yaşında, Ediyakara Tepeleri, Güney Avustralya ve Beyaz Deniz, Rusya'daki Ediyakaran fosilleriyle kabaca aynıydı. Yıkımdan sağ kalanları temsil edebilecek seyrek fosiller Orta Kambriyen kadar geç (510 ila 500 milyon yıl önce) bir dönemde bulunmuş olsa da; daha önceki fosil toplulukları, Ediyakaran'ın sonunda kayıtlardan kaybolur ve geriye bir zamanlar gelişen ekosistemlerin sadece ilginç parçalarını bırakır. Koruma yanlılığı, değişen bir çevre, yırtıcıların ortaya çıkışı ve diğer yaşam biçimleriyle rekabet dahil olmak üzere, bu biyotanın ortadan kalkmasını açıklamaya çalışan birden çok varsayım mevcuttur. Baltica (<560 mya) genelinde geç Ediyakaran tabakalarından yapılan son (2018) örnekleme, canlıların gelişmesinin, bakteriler tarafından üretilen çok yüksek bir yüzdeyle ve düşük toplam üretkenlik koşullarıyla çakıştığını ve bu durumun, suda yüksek yoğunlukta çözünmüş organik maddeye yol açmış olabileceğini düşündürmektedir.
Ediyakaran canlılarının yaşam ağacının neresine sığdığını belirlemenin güç olduğu kanıtlanmıştır; likenler (mantar-alg ortakyaşamları), algler, foraminifer olarak bilinen protistler, mantarlar ya da mikrobiyal koloniler ya da bitkiler ve hayvanlar arasındaki varsayımsal ara biçimler olduklarına dair önerilerle, hayvan oldukları bile belirlenememiştir. Bazı taksonların görünüşleri ve alışkanlıkları (örn. Funisia dorothea) Süngerler veya Knidliler ile yakınlıklar önerir. Kimberella yumuşakçalara benzerlik gösterebilir ve diğer canlıların iki yanlı bakışıma sahip olduğu düşünülmüştür, ancak bu tartışmalıdır. Çoğu büyük fosil, görünüşsel olarak sonraki canlılardan farklıdır: disklere, tüplere, çamur dolu torbalara veya kapitone şiltelere benzerler. Bu organizmalar arasındaki evrimsel ilişkileri ortaya çıkarmanın güçlüğü nedeniyle, bazı paleontologlar bunların hiçbir günümüz canlısına benzemeyen bütünüyle soyu tükenmiş soyları temsil ettiğini öne sürmüşlerdir. Bir paleontolog, Ediyakaran biyotası için Linne hiyerarşisinde ayrı bir alt alem seviyesinde olan Vendozoa'yı (şimdi Vendobionta olarak değiştirildi) önerdi. Eğer bu gizemli canlılar torun bırakmadıysa, garip biçimleri çok hücreli yaşamda "başarısız bir deneme" olarak görülebilir ve daha sonraki çok hücreli yaşam, öncekilerle yakın akraba olmayanan tek hücreli canlılardan bağımsız olarak evrimleşir. 2018'de yapılan bir araştırma, dönemin en belirgin ve simgesel fosillerinden biri olan Dickinsonia'nın kolesterol içerdiğini buldu. Bu onun, hayvanlara, mantarlara veya kırmızı alglerle yakından ilişkili olduğunu düşündürdü.
Coğrafi, tabakabilimsel, tafonomik veya biyolojik olarak tanımlanamadığı için "Ediyakaran Biyotası" kavramı biraz yapaydır.

1868 yılında keşfedilen disk biçimli Aspidella terranovica, ediyakaran biyotasına ait ilk fosiller olmuştur. İskoç jeolog Alexander Murray tarafından bulunan bu fosiller, Newfoundland çevresindeki kayaçların yaşını karşılaştırmada faydalı bir araç olarak değerlendirilmiştir. Ancak, bulunan fosillerin, o dönemde hayvan yaşamına dair ilk izlerin görüldüğü düşünülen Kambriyen döneminin "İlk Çağ Katmanları"nın altında yer alması nedeniyle, dört yıl sonra Elkanah Billings'in bu basit formların bir faunayı temsil ettiğini öne sürmesi, dönemin bilim insanları tarafından reddedilmiştir. Billings'in önerisi yerine, bu yapılar gaz çıkışı izleri veya inorganik konkresyonlar olarak yorumlanmıştır. O dönemde, dünya üzerinde başka benzer yapılara rastlanmamış olması, bu tek taraflı tartışmanın hızla gözden düşmesine yol açmıştır. 1933'te, Georg Gürich Namibya'da benzer örnekler keşfetmiş, ancak bu fosilleri Kambriyen Dönemi'ne tarihlendirmiştir. 1946 yılında ise, Reg Sprigg, Avustralya'nın Flinders Sıradağları'ndaki Ediacara Tepeleri'nde "denizanası" benzeri fosiller fark etmiş fakat bunlar da o dönemde Erken Kambriyen'e ait olarak kabul edilmiştir.
İngiltere'de bulunan ikonik Charnia fosili (570-550 myö), Prekambriyen döneminin yaşam barındırabileceği fikrinin ciddiye alınmasını sağlayan ilk keşif oldu. Yaprak benzeri bir forma sahip olan bu fosil, ilk olarak 1956 yılında Charnwood Ormanı'nda o dönemde 15 yaşındaki Tina Negus tarafından bulundu, ancak Negus'un keşfi o dönemde ciddiye alınmadı. Bir yıl sonra, 15 yaşındaki Roger Mason'ın da içinde bulunduğu üç okul arkadaşından oluşan bir grup tarafından tekrar keşfedildi. İngiliz Jeoloji Araştırmaları Kurumu'nun detaylı jeolojik haritalama çalışmaları sayesinde bu fosillerin Prekambriyen kayalarında bulunduğuna dair hiçbir şüphe kalmadı. Nihayetinde, paleontolog Martin Glaessner, 1959 yılında bu fosil ile daha önceki bulgular arasında bir bağlantı kurmayı başardı. Daha gelişmiş tarihleme yöntemleriyle mevcut örneklerin yaşının doğrulanması ve araştırmalara yeniden ivme kazandırılması sayesinde, çok daha fazla fosil örneği tanımlandı.

Palæobiology II: A synthesis. Malden, MA: Blackwell Science. 2001. ss. Chapter 1. ISBN 978-0-632-05147-2. OCLC 43945263. 978-0-632-05147-2  Meraklılar için mükemmel ileri okumalar – makroevrimsel temalı birçok ilginç bölüm içerir.
The Garden of Ediacara: Discovering the First Complex Life. New York: Columbia University Press. 1998. ss. 368pp. ISBN 978-0-231-10558-3. OCLC 3758852. 978-0-231-10558-3  Özellikle Namibya fosillerine odaklanan bu fosillerin popüler bir bilim hesabı.
Wood, Rachel A., "Hayvanların Yükselişi: Yeni fosiller ve antik okyanus kimyasının analizleri, Kambriyen patlamasının şaşırtıcı derecede derin köklerini ortaya koyuyor", Scientific American, cilt. 320, hayır. 6 (Haziran 2019), s. 24-31.

Ediacaran biota inceleme makalesi 16 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. 28 Ekim 2020, Doğa haberleri özelliği, güzel çizimlerle
"Ediacaran Topluluğu" – Kapsamlı, biraz güncelliğini yitirmiş olsa da, açıklama, 2010
7/2010 tarihine kadar "Ediacaran Biota Veritabanı" derlemesi
"En eski karmaşık hayvan fosilleri" – Queen's University, Kanada, 2007
"Kanada'nın Ediacaran fosilleri" – Queen's Üniversitesi, Kanada, 2007
Dünyanın en eski hayvan ekosistemi, SA taşrasındaki Nilpena İstasyonu'ndaki fosillerde tutuluyor 10 Haziran 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ABC News, 5 Ağustos 2013. Erişim tarihi: 6 Ağustos 2013.
Tanışma fosiller 4 Mart 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ABC Sabit Nilpena de Ediakara fosiller üzerinde TV programı (ses + transkript). İlk yayın 3 Ağustos 2013. Erişim tarihi: 28 Aralık 2018.

Ediacara Biota – In Our Time, BBC. (şimdi dinle), 2009, radio program

Ekolojik genetik, canlılar arasındaki ilişkiler ve canlılarla ortamları arasındaki ilişkiler bağlamında genetiğin araştırmasıdır. Moleküler genetik genlerin yapı ve işlevlerini moleküler seviyede incelerken, ekolojik genetik (ve onunla ilgili bir saha olan popülasyon genetiği) doğal canlı topluluklarında fenotipik evrim üzerinde çalışır. Bu alandaki araştırmalar, ekolojik düzeyde anlamlı olan özellikler üzerinedir. Bir diğer deyişle, bu araştırma konuları bir canlının sağ kalımını ve üremesine etki eden biyolojik uyumla ilgili özellikler ile ilgilidir, örneğin, çiçek açma zamanı, kuraklığa dayanıklılık, cinsiyet oranları gibi.
Araştırmalar çoğu zaman böcekler ve kısa nesil süresi olan diğer canlılar üzerinde yapılır, çünkü bunlarda evrimsel değişiklikler daha çabuk gözlemlenebilir.

Doğal topluluklar üzerinde çalışmalar daha evvel de yapılmış olsa da, bu sahanın İngiliz biyolog E.B. Ford (1901-1988) tarafından 20. yüzyılın başlarında kurulmuş olduğu genel olarak kabul edilir. Ford Oxford Universtesi'nde Julian Huxley'den genetik öğrenmiş ve 1924'te doğal toplulukların genetiği üzerinde araştırma yapmaya başlamıştır. Ekolojik Genetik (Ecological Genetics) konu üzerindeki onun 1964 tarihli büyük eseridir.
Diğer kayda değer genetik genetikçiler arasında Theodosius Dobzhansky sayılabilir, Dobzhansky meyve sineklerindeki kromozom polimorfizmleri üzerinde çalışmıştır. Rusya'da genç bir genetikçiyken Dobzhansky Sergei Chetverikov tarafından etkilenmişti. Chetverikov de bu sahanın öncülerinden sayılmayı hakkeder ama onun katkılarının önemi ancak çok sonraları takdir edilebildi.
Philip Sheppard, Cyril Clarke, Bernard Kettlewell ve A.J. Cain Ford'dan kuvvetle etkilenmişlerdir. Bunların kariyerleri ikinci Dünya Savaşı sonrasında başlar. Toplu olarak bu araştırmacıların lepidoptera ve insan kan grupları üzerindeki çalışmaları bu akademik sahayı yerleştirmiştir. Doğal topluluklarda seleksiyon olduğu daha evvelden şüpheyle karşılanırken bunun nasıl olduğunun ayrıntılarını aydınlatmışlardır.
Bu tür çalışmalar uzun vadeli maddi destek gerektirir, ayrıca hem ekoloji hem de genetik konusunda sağlam bir eğitime sahip olmak gerekir. Bazı araştırma projeleri bir araştırmacının kariyerinden daha uzun sürebilir. Örneğin taklitçilik üzerine araştırmalar 150 yıl önce başlamış olmasına rağmen hâlâ dinamik şekilde sürmektedir.

Ford E.B. (1964). Ecological Genetics
Cain A.J. and W.B. Provine (1992). Genes and ecology in history. In: R.J. Berry, T.J. Crawford and G.M. Hewitt (eds). Genes in Ecology. Blackwell Scientific: Oxford. (Provides a good historical background)
Conner, J.K. and Hartl, D. L. "A Primer of Ecological Genetics". Sinauer Associates, Inc.; Sunderland, Mass. (2004) Provides basic and intermediate level processes and methods.

Ekosistem, belirli bir kısımda bulunan canlılar ile bunları saran cansız çevrelerinin karşılıklı ilişkileri ile meydana gelen ve süreklilik arz eden ekolojik sistemlerdir. Ekosistem aynı zamanda bir besin ağı ile şekillenmektedir. Ekosistem, küresel ölçekte bir düzeni ifade etmekle beraber yerel ve korunaklı bir sistemin varlığına da atıfta bulunabilir. Karşılıklı olarak madde alışverişi yapacak biçimde birbirlerine etki yapan organizmalarla (biyotik), bitki ve hayvanların birbirine eklemlendiği ve ayrıca kaya, toprak gibi fiziksel çevre faktörlerinin (abiyotik) bir arada bulunduğu herhangi bir doğa parçası bir ekosistemdir. Ekosistem yaklaşımı, bireysel organizmalar ya da topluluklardan çok tüm alanın işlevlerinin nasıl olduğuyla ilgilenir. Bir alandaki organizmalar ve cansız çevreleriyle olan ilişkilerine bakar. Yerküre, tek başına bildiğimiz en büyük ekosistemi oluşturmaktadır, ancak bir taş parçasının altında, bir kavanozun, bir şişenin içinde de ekosistemler oluşabilir. Ekosistemler, birbirlerinden ne kadar farklı olurlarsa olsunlar, içlerindeki canlılar arasındaki etkileşimler dengeli ve enerji sağlanmasında bir sorun olmadığı sürece kendi kendilerine yeterli birimlerdir ve bazı ortak ögelerden oluşurlar. Bu ortak ögeler, canlı ögeler (biyotik) ve cansız ögeler (abiyotik) ögelerdir. Yani bir ekosistem, temel olarak abiyotik yani cansız maddeler ve biyotik yani canlı (üreticiler, tüketiciler ve ayrıştırıcılardan) oluşur. (Ekosistemlerde yaşam, enerji akışı ve besin döngüleriyle sürer.) Ekosistemler, varlıklarını 3 temel işlevle sürdürürler. Bunlar enerji akımı, ekolojik döngüler(kimyasal madde döngüleri) ve populasyon denetimleridir. Bu üç işlev, ekosistemin ögelerinin birbirleriyle ilişkilerini düzenler ve sistemin bir bütün olarak sürmesini sağlar. Vurgulamak gerekir ki, bu üç işlev, ekosistemlerde tek tek değil, kesinlikle birlikte bulunurlar. Açık bir sistem olan ekosistemde, enerji ve besin giriş-çıkışı süreklidir. Sistem kuramı, ekolojik bakış açısının sosyolojik boyutunu ele almaktadır. Ayrıca sibernetik disiplini, canlılarda kontrol ve iletişim boyutuyla kaynağını yine ekosistemde bulmaktadır.

Ekosistem hizmetleri insanlara doğal çevre ve sağlıklı ekosistemler tarafından sunulan birçok ve çeşitli faydalardır. Bu tür ekosistemler arasında, örneğin, tarımsal ekosistem, orman ekosistemi, otlak ekosistemi ve su ekosistemleri bulunmaktadır. Sağlıklı ilişkiler içinde çalışan bu ekosistemler, bitkilerin doğal tozlaşması, temiz hava, aşırı hava koşullarını hafifletme, insan zihinsel ve fiziksel refahı gibi şeyler sunar. Toplu olarak, bu faydalar 'ekosistem hizmetleri' olarak bilinir ve genellikle temiz içme suyu, ayrışma ve gıda ekosistemlerinin dayanıklılığı ve verimliliğinin ayrılmaz bir parçasıdır.
Bilim adamları ve çevreciler onlarca yıldır ekosistem hizmetlerini dolaylı olarak tartışırken, 2000'li yılların başlarındaki Binyıl Ekosistem Değerlendirmesi (MA) bu kavramı yaygınlaştırdı. Orada, ekosistem hizmetleri dört geniş kategoriye ayrılmıştır: tedarik, yiyecek ve su üretimi gibi; düzenleyici iklim ve hastalık kontrolü gibi ;destekleyic, besin döngüleri ve oksijen üretimi gibi; ve kültürel, manevi ve rekreasyonel faydalar gibi. Karar vericilerin bilgilendirilmesine yardımcı olmak amacıyla, insan mühendislik altyapısı ve hizmetleriyle eşdeğer karşılaştırmalar yapabilmek için birçok ekosistem hizmeti değerlenmektedir.

İnsanın Dünya'nın ekosistemlerine bağımlılığı kavramı Homo sapiensin varlığının başlangıcına kadar uzanırken, 'doğal sermaye' terimi ilk olarak Ernst Friedrich Schumacher tarafından Küçük Güzeldir kitabında 1973 yılında literatüre kazandırılmıştır. Ekosistemlerin insanlığa nasıl karmaşık hizmetler sağlayabildiğinin bilinmesi, ormansızlaşma'nın toprağın erozyonuna ve pınarların kurumasına neden olabileceğini anlayan en az Platon (MÖ 400) tarihine kadar uzanmaktadır. Modern ekosistem hizmetleri fikirleri muhtemelen Marsh 1864'te Akdeniz'deki toprak verimliliğindeki değişikliklere işaret ederek Dünya'nın doğal kaynaklarının sınırsız olduğu fikrine meydan okuduğunda başladı. Üç kilit yazar, Henry Fairfield Osborn, Jr, William Vogt ve Aldo Leopold yapana kadar, 1940'ların sonlarına kadar insanların çevreye bağımlılığının tanınması teşvik edilmedi.
1956'da, Paul Sears, atıkların işlenmesinde ve besinlerin geri dönüştürülmesinde ekosistemin kritik rolüne dikkat çekti. 1970 yılında Paul Ehrlich ve Rosa Weigert çevre bilimleri ders kitaplarında "ekolojik sistemlere" ve "insanın varoluşu için en ince ve tehlikeli tehdit ... insanın kendi faaliyetleriyle insan türünün varlığının bağlı olduğu ekolojik sistemlerin potansiyel yıkımı"na dikkat çekti.
"Çevresel hizmetler terimi", böcek tozlaşması, balıkçılık, iklim düzenleme ve sel kontrolünü içeren hizmetleri listeleyen "Kritik Çevre Sorunları Çalışması" raporunda 1970 yılında sunulmuştur. Sonraki yıllarda, terimin varyasyonları kullanıldı, ancak sonunda 'ekosistem hizmetleri' bilimsel literatürde standart haline geldi.
Ekosistem hizmetleri kavramı genişlemeye devam etmiştir ve aşağıda tartışılan sosyo-ekonomik ve koruma hedeflerini içermektedir. 1997 yılı itibarıyla ekosistem hizmetleri kavramlarının ve terminolojisinin bir tarihi Daily'nin "Doğanın Hizmetleri: Doğal Ekosistemlere Toplumsal Bağımlılık" kitabında bulunabilir.
Gretchen Daily'nin orijinal tanımı ekosistem ürünleri ile ekosistem hizmetleri arasında ayrım yaparken, Robert Costanza ve meslektaşlarının daha sonraki çalışmaları ve Milenyum Ekosistem Değerlendirmesi bütün bunları ekosistem hizmetleri olarak bir araya getirmiştir.

2006 Milenyum Ekosistem Değerlendirmesi'ne (MA) göre, ekosistem hizmetleri "insanların ekosistemlerden sağladığı faydalardır." MA ayrıca aşağıda tartışılan dört ekosistem hizmeti kategorisini (destekleme, sağlama, düzenleme ve kültürel) tanımlamıştır.
2010 yılına kadar, literatürde ekosistem hizmetlerinin çeşitli çalışma tanımları ve açıklamaları gelişmişti. Ekosistem hizmetleri denetimlerinde çifte sayımı önlemek için, örneğin Ekosistemlerin ve Biyoçeşitliliğin Ekonomisi (TEEB), MA'daki "Destekleyici Hizmetlerini", "Ekosistem yapısı ile bir ekosistemin mal ve hizmet sağlama kapasitesini destekleyen süreçler arasındaki etkileşimler altkümesi" olarak tanımlanan "Habitat Hizmetleri" ve "ekosistem işlevleri" olarak değiştirdi.

Binyıl Ekosistem Değerlendirmesi (MA) raporu 2005, "Ekosistem hizmetleri"ni insanların ekosistemlerden sağladığı faydalar olarak tanımlamaktadır ve destekleyici hizmetlerin, diğer üç kategori için temel olarak kabul edildiği toplam dört ekosistem hizmeti kategorisini ayırt etmektedir.

Bunlar besin döngüsü, birincil üretim, toprak oluşumu, habitat sağlanması ve tozlaşma gibi hizmetleri içerir. Bu hizmetler, ekosistemlerin gıda tedariki, taşkın düzenleme ve su arıtma gibi hizmetleri sunmaya devam etmesini mümkün kılmaktadır. Slade ve arkadaşları, daha fazla sayıda türün daha fazla ekosistem hizmetini en üst düzeye çıkaracağı durumu özetliyor.

Aşağıdaki hizmetler "ekosistem ürünleri olarak da bilinir:

yiyecek (deniz ürünleri, av hayvanları, ekinler, yabani yiyecekler ve baharatlar dahil)
hammaddeler (kereste, deriler, odun, organik madde, yem ve gübre dahil)
genetik kaynaklar (ürün geliştirme genleri ve sağlık hizmetleri dahil)
su saflığı
biyojenik mineraller
tıbbi kaynaklar (farmasötikler, kimyasal modeller ve test ve test organizmaları dahil)
enerji (hidroelektrik, biyokütle yakıtları)
süs kaynakları (moda, el sanatları, mücevher, evcil hayvan, ibadet, dekorasyon ve kürk, tüy, fildişi, orkide, kelebekler, akvaryum balıkları, deniz kabukları gibi hatıra eşyalar)

Karbon sekestrasyonu ve iklim düzenleme
Avlanma av popülasyonlarını düzenler
Atık ayrışma ve detoksifikasyon
su ve hava temizleme
haşere ve hastalık mücadelesi
Sel koruması

kültürel (doğanın kitap, film, resim, folklor, ulusal semboller, reklamcılıkta motif olarak kullanımı dahil)
manevi ve tarihsel (doğanın dini veya miras değeri veya doğal olarak kullanılması dahil)
rekreasyon deneyimleri (ekoturizm, açık hava sporları ve rekreasyon dahil)
bilim ve eğitim (okul gezileri için doğal sistemlerin kullanımı ve bilimsel keşif dahil)
Terapötik (Ekoterapi, sosyal ormancılık ve hayvan destekli terapi dahil)
Kültürel ekosistem hizmetleri kavramının nasıl işleyebileceğine dair tartışmalar var. Ekosistem hizmetleri yaklaşımına uymaları için çevremizin kültürel değerlerini tanımlamak ve değerlendirmek için peyzaj estetiğine, kültürel mirasa, açık hava rekreasyonuna ve manevi öneme yaklaşımların iyi bir incelemesi, ekolojik yapıları ve işlevleri, kültürel değerler ve faydalarla açıkça ilişkilendiren modelleri destekleyen Daniel ve arkadaşları tarafından verilmektedir.
Ayrıca, üç argüman üzerine kurulu kültürel ekosistem hizmetleri kavramının temel bir eleştirisi vardır:

Doğal/ekili çevreye iliştirilen merkezi kültürel değerler, bir alanın ekolojik yapıları ve işlevleri belirlemek için evrensel bilimsel parametreler kullanan yöntemlerle ele alınamayan benzersiz özelliklerine dayanır.
Bu kültürel değerler, ekosistemler nedeniyle oluşan özelliklerden kaynaklanmaz, verilen sembolik deneyimin kültürel çerçevesi içinde belirli bir bakış açısının ürünüdür.

CICES, Destek Hizmetlerinin, Sağlama ve Düzenleme Hizmetleri gibi diğerleriyle iki kez sayılmasını önlemek amacıyla muhasebe sistemlerine yönelik bir sınıflandırma şemasıdır.
https://cices.eu/ 3 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Aşağıdaki örnekler, onlardan türetilen hizmetler yoluyla insanlar ve doğal ekosistemler arasındaki ilişkileri göstermektedir:

İçme suyu kalitesinin ABD Çevre Koruma Dairesi tarafından istenen standartların altına düştüğü New York'da, yetkililer, daha önce şehre su arıtma ekosistem hizmeti veren kirli Catskill Watershed'i onarma yoluna gitti. Havza alanına kanalizasyon ve pestisit girişi azaltıldığında, toprak emilimi ve kimyasalların filtrelenmesi gibi doğal abiyotik süreçler, kök sistemleri ve toprak mikroorganizmaları yoluyla biyotik geri dönüşüm ile birlikte, su kalitesi hükûmet standartlarını karşılayan seviyelere yükseldi. Doğal sermaye'ye yapılan bu yatırımın maliyetinin 1–1,5 milyar dolar arasında olduğu tahmin edilmekte olup, bir su filtrasyonu tesisi inşa etmenin tahmini maliyeti olan 6-8 milyar dolar artı yıllık 300 milyon $ işletme maliyetiyle çarpıcı bir tezat oluşturmuştur.
ABD gıda üretimi'nin % 15-30'u için arılar tarafından yapılan tozlaşma gereklidir; çoğu büyük ölçekli çiftçi bu hizmeti vermek için yerli olmayan bal arılarını ithal etmektedir. Bir çalışmada Kaliforniya'nın tarım bölgesinde, tek başına yabani arıların kısmi veya tam tozlaşma hizmeti sağlayabileceği veya davranışsal etkileşimler yoluyla bal arılarının  sağladığı hizmetleri geliştirebildikleri bulunmuştur. Bununla birlikte, yoğunlaştırılmış tarım uygulamaları tozlaşma hizmetini tür kayıpları nedeniyle hızla aşındırabilir. Geriye kalan türler bunu telafi edemez. Bu çalışmanın sonuçları ayrıca bir çiftliğin 1 ila 2 km yakınında yabani arılar için mevcut olan fundalık ve Kaliforniya meşe-ormanı yaşam alanlarının tozlaşma hizmetlerinin sağlanmasını stabilize edebileceğini ve geliştirebileceğini göstermektedir. Bu tür ekosistem unsurlarının varlığı neredeyse çiftçiler için bir sigorta poliçesi gibi işlev görür.
Yangtze Nehri (Çin) havzalarında, bölgedeki hidroelektrik enerji potansiyeline katkılarını belirlemek için farklı orman habitatlarından su akışı için mekansal modeller oluşturuldu. Ekolojik parametrelerin göreceli değerini ölçerek, araştırmacılar, enerji hizmetleri için havzadaki ormanları korumanın yıllık ekonomik faydasını kereste için bir kez hasat edilmesine kıyasla 2.2 kat olarak tahmin edebildiler.
1980'lerde maden suyu şirketi Vittel (şu anda bir Nestlé Waters markası) kritik bir sorunla karşılaştı. Nitratlar ve böcek ilaçları şirketin kuzeydoğu Fransa'daki kaynaklarına giriyordu. Yerel çiftçiler tarım uygulamalarını yoğunlaştırmış ve daha önce Vittel tarafından kullanılan akifere sızmadan önce suyu filtreleyen doğal bitki örtüsünü temizlemişlerdir. Bu kirlenme şirketin Fransız yasalarına göre "doğal maden suyu" etiketini kullanma hakkını tehdit etti. Bu iş riskine yanıt olarak Vittel, çiftçilerin tarımsal u

Ekstremofiller çoğunlukla tek hücreli olup ekstrem koşullarda yaşama gereksinim duyan ve bu koşullarda optimum olarak gelişen organizmalara denir. Ekstremofiller karasal mezofilik organizmaların büyümeleri ve üremeleri için gerekli optimal koşullardan çok farklı olan ekstrem çevrelerde gelişirler. Çoğu ekstremofiller(ekstrem koşulları seven) mikroorganizmalardır. Archaea domaini ekstremofillerin geniş dağılımlı olduğu bir domain olarak bilinmesine karşın, ekstremofiller hem bakterilerin hem de archaeaların içinde sayısız ve farklı genetik hatlarda yer almaktadır. Archaea ve ekstremofil terimleri ara sıra kendi içerisinde yer değiştirmesine karşın, pek çok mezofilik archaeaların ve pek çok ekstremofilik bakterilerin olduğu bilinmektedir. Yine, tüm ekstremofiller tek hücreli değildir. Çok hücrelilere örnek olarak ekstremofilik metazoalardan Pompeii kurdu, psikrofilik (soğukta yaşamı seven) Grylloblattodea (böcek) ve artartik kabuklular (crustacea) verilebilir.
Tardigradeler (mikroskobik canlı) ekstrem koşullarda hayatta kalabilmelerine rağmen, bu ortamlarda sürekli olarak yaşayamadıkları ve yaşam süreleri bu koşullara maruz kaldıkları süreyle orantılı olarak azaldığı için bir ekstremofil olarak sınıflandırılmazlar.

Termodinamikte ısıveren (ekzotermik) kelimesi ısı formunda enerji salan bir işlem veya reaksiyonu tanımlar. Kelimenin kökü Yunanca “dışında” anlamındaki önek “ex-“ ve “ısıtmak” anlamına gelen Yunanca kelime “thermein” kelimesinden gelmektedir. Ekzotermik bir işlemin zıddı, ısı formunda enerji alan endotermik bir işlemdir.
Kavram bilimde ; kimyasal bağ enerjisinin ısı enerjisine dönüştüğü kimyasal reaksiyonlarda uygulanır. Oksijenli solunum buna örnektir.

Isıveren sistemin çevreye ısı verdiği bir dönüşümden bahseder:

Q < 0
Dönüşüm sabit basınçta gerçekleşirse:

∆H < 0
ve sabit hacimde gerçekleşirse:

∆U < 0
Adyabatik bir sistemde(sistemin çevreye ısı vermediği bir durum), ısıveren bir işlem sıcaklıktaki bir yükselişe sebep olur.

Isıveren işlemlerin bazı örnekleri şunlardır:

Yağmurun buhardan yoğunlaşması
Yanma(örneğin bir mumun yanması)
Suyun güçlü asitlerle karıştırılması
Nükleer füzyon

Kimyasal ısıveren işlemler genellikle ısıalan kimyasal reaksiyonlardan daha kendliğinden olan reaksiyonlardır.Isıveren termokimyasal bir reaksiyonda ısı reaksiyonun bir ürünüdür.

Isıalan

Observe exothermic reactions in a simple experiment 22 Mayıs 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Elektron taşıma sistemi veya elektron taşıma zinciri (İngilizce: Electron Transport System), NADH ve FADH2 gibi elektron taşıyıcılarının verdikleri elektronları ETS elemanlarında redoks tepkimelerine sokarak ATP üretimini sağlayan sistemin adıdır. Kristada bulunur. Kıvrımlı olan zar yüzeyinin  genişlemesini sağlar. Böylece enzimlerin etkinliklerinin  artmasına olanak sağlar. Elektronlar, son elektron alıcısı oksijene varana kadar ETS elemanları boyunca taşınırlar ve enerji kaybederler. Elektronların verdiği enerji ETS elemanları tarafından protonların aktif taşınmasında kullanılır ve ETS elemanlarının üzerinde bulunduğu çift katlı fosfolipid zarının iki tarafında potansiyel fark oluşturulur. Bu potansiyel fark daha sonra ATP sentezi için kullanılır. Burada ATP sentezi H+ iyonlarının derişim farklılığına bağlı olarak dışarı pompalanır. Bu sırada ATP sentez enzimi aktifleşir ve ATP sentezlenir. ETS elemanları, ökaryotik hücrelerde mitokondri ve kloroplast organellerinde bulunur.

Ökaryotik hücrelerde enerji temel olarak organik bileşiklerin oksidatif fosforilasyonu ile elde edilir. Oksidatif fosforilasyonun gerçekleşmesi için mitokondrinin iç zarının iki tarafında bir potansiyel fark oluşturulması gerekir. ETS, bu potansiyel farkı NADH ve FADH2'nin verdiği yüksek enerjili elektronlardan aldığı enerjiyle protonları (H+) mitokondri matriksinden zarlararası bölgeye taşıyarak sağlar. ETS elemanları 4 tanedir ve Komplex I, Komplex II, Komplex III ve Komplex IV adlarını alırlar.

Kompleks I (NADH dehidrojenaz veya NADH:übikinon oksidoredüktaz, EC 1.6.5.3.), 42 farklı polipeptid zincirinden oluşan bir yapıdır. Yapısında FMN içeren flavo proteinler ve Fe-S merkezler bulunur. L harfi şeklindedir. Bu L harfinin bir kolu matrise sarkmakta, diğer kolu mitokondri iç zarının içine doğru yatay şekilde uzanmaktadır. İki birbirine bağlı ve aynı anda gerçekleşen reaksiyonu katalize eder. Bu reaksiyonlardan birincisi NADH'tan alınan iki elektronun übikinon molekülüne (Q) aktarılarak übikinol (QH2) elde etmedir. İkinci reaksiyon ise birinci reaksiyondan elde edilen enerjiyle 4 protonun matristen zarlar arası bölgeye pompalanmasıdır. Matriks, zarlararası bölgeye göre daha negatif olduğundan, N tarafı, zarlararası bölge de görece daha pozitif olduğundan P bölgesi adını alır. Bu iki reaksiyon, sırasıyla, şöyle gösterilebilir:
NADH + H+ + Q  → NAD+ + QH2
ve
4HN+ → 4HP+
Buna göre Kompleks I'de gerçekleşen toplam reaksiyon;
NADH + 5HN+ + Q → NAD+ + 4HP+ + QH2

Embriyo, (İngilizce: Embryo Eski Yunanca: ἔμβρυον (oku. embrüon tohum) çok hücreli diploid ökaryotlarda gelişimin ilk basamaklarından biri. Zigotun, arka arkaya mitoz bölünme geçirip hücre sayısının artmasına embriyo denir.
Yumurta ve sperm hücrelerinin birleşmesiyle oluşan zigot, çift sarmallı DNA moleküllerini içerir. Bitkiler, hayvanlar ve bazı protistlerde zigot mitozla bölünerek çok hücreli canlıyı oluşturur. Embriyo terimi, bu gelişimin zigotun bölündüğü zamanla, gelişim basamağının başka basamağa geçmesine kadar olan ilk zamanlarını anlatmak için kullanılır.
İnsanlarda, ilk sekiz haftalık döneme embriyonal dönem denilir. Embriyonal dönemde 3 germ yaprağından çeşitli organ sistemleri oluşur. Hayvanlarda, zigotun bu gelişim aşamasında morula, blastula ve Gastrula evreleri görülür. Bitkilerde ise, bu gelişme safhaları standart değildir, embriyo yeni bitkiler oluşturmak üzere gelişir.

Hayvanlarda döllenme, zigotun geliştirmesiyle embriyonik süreci başlatır. Zigottan çok gözeli embriyoya geçiş süreci bölünme, blastula, gastrulasyon ve organogenez olarak adlandırılan bir dizi süreçten oluşur. Bu süreç döllenme ile başlamaktadır.

19. yüzyıl, miladi takvime göre 1 Ocak 1801 ile 31 Aralık 1900 günleri arasındaki zaman dilimi olarak kabul edilir.
Portekiz, Osmanlı ve Çin İmparatorluğu çökmeye başlamış, Babür ve Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu da son bulmuştur.
Napolyon Savaşları’ndan sonra, Britanya İmparatorluğu, dünya nüfusunun dörtte biri, yüz ölçümünün üçte birine hakim olarak dünyanın önder gücü haline gelmiştir. "Pax Britannica" (Britanya barışı) döneminde, korsanlara karşı ciddi tedbirleri ile dünyada ticaretin teşvikini sağlamıştır. 19. yüzyıl aynı zamanda yeni icat ve keşiflerle beraber pozitif bilimlerde ciddi atılımlara sahne olmuştur. Tıp, matematik, fizik, kimya, biyoloji, elektrik ve metalurji gibi alanlarda gelecek yüzyılın hızlı gelişen teknolojik yeniliklerinin temelleri atılmıştır.
Demiryolları taşımacılığının başlamasıyla gelen sanayi devrimiyle beraber birçok ülkede kentleşme hareketleri başlamıştır ve dünyadaki birçok büyük şehrin nüfusu, bu dönemde bir milyonun üstüne çıkmıştır. Bunda tıp alanındaki gelişmeler de etkili olmuştur. Dünyanın kalan keşfedilmemiş bölgeleri (Antarktika ve Arktika'nın ulaşılması zor yerleri hariç) keşfedilmiştir ve 1890larda dünyanın hassas ve detaylı bir haritasının ortaya konmasına vesile olmuştur.
Bu yüzyıl köleliğin hızlı bir düşüş yaşamasına neden olmuştur. Haiti köle ayaklanmasını takiben Britanya İmparatorluğu, denizlerdeki egemenliğini kullanarak dünya çapındaki köle ticaretini durdurmaya çalışmıştır. Britanya 1834'te, Amerika Birleşik Devletleri, iç savaşı takiben 1865'te, Brezilya ise 1888'de köleliği kaldırmıştır. Aynı şekilde Rusya da topraklarında köleliğe son vermiştir.

Sanayi Devrimi
İngiliz naipliği, Victoria devri (Britanya İmparatorluğu)
Restorasyon (Fransa), Temmuz Monarşisi, İkinci Cumhuriyet (Fransa), İkinci İmparatorluk (Fransa), Üçüncü Cumhuriyet (Fransa)
Edo dönemi
Tanzimat

1801: Büyük Britanya Krallığı ve İrlanda Krallığı birleşerek Birleşik Krallık'ı oluşturdu.
1802: Vehhabiler Kerbela'yı yağmaladı.
1803: William Symington "ilk vapur" olan Charlotte Dundas'ı tanıttı.
1804 - Napolyon kendini imparator ilan etti.
1804: I. Franz tarafından Avusturya İmparatorluğu kuruldu.
1803: Vehhabiler Mekke ve Medine'yi ele geçirdi.
1804: Dünya nüfusu 1 milyara ulaştı.
1805: Trafalgar Muharebesi, Fransız ve İspanyol donanmalarını yok etti ve İngilizlerin denizlerde hakimiyet kurmasını sağladı. Bu, yüzyılın sonlarında Britanya İmparatorluğu'nun başarısının önemli bir faktörüdür.
1810: Berlin Üniversitesi kuruldu. Öğrencileri ve öğretim görevlileri arasında Hegel, Marx ve Bismarck bulunmaktadır. Alman üniversite reformu o kadar başarılı oldu ki modeli tüm dünyada kopyalandı.
1814: Elisha Collier çakmaklı silahı icat etti.
1812 - 1806-1812 Osmanlı-Rus Savaşı'nın sonu Bükreş Antlaşması'nın imzalanması
1814: 1 Şubat Mayon Yanardağı patladı.
1815: Nisan ayında Sumbawa adasındaki Tambora Dağı yanardağı patladı ve kayıtlı tarihin en büyük volkanik patlamasını başlattı,. Tambora kültürü yok oldu ve sonrası da dahil olmak üzere en az 71.000 kişiyi öldürdü. Patlama, "volkanik kış" olarak bilinen küresel iklim anomalileri yarattı.
1816: Yaz Yaşanmayan Yıl: Kuzey Yarımküre'de alışılmadık derecede soğuk koşullar meydana geldi. Bu durum büyük ihtimalle 1815'te Tambora Dağı'nın patlamasından kaynaklandı.
1816 - Napoli krallığı yıkıldı
1819: Kolombiya Cumhuriyeti (Gran Colombia), Simón Bolívar'ın Boyacá Muharebesi'ndeki zaferinden sonra bağımsızlığına kavuştu.
1819: İngiliz Doğu Hindistan Şirketi tarafından modern Singapur şehri kuruldu.
1820: Antarktika'nın keşfi.
1820: Liberya, Amerikan Kolonizasyon Derneği tarafından özgürleştirilmiş Amerikalı köleler için kuruldu.
1820: Maratha İmparatorluğu'nun dağılması.
1821–1823: Meksika'nın bağımsızlıktan sonraki ilk hükûmeti olan Birinci Meksika İmparatorluğu, Meksika İmparatoru I. Agustín tarafından kuruldu.
1821 - Yunanistan isyanlar sonucu bağımsız oldu
1822: Brezilya Kralı I. Pedro, 7 Eylül'de Brezilya'nın Portekiz'den bağımsızlığını ilan etti.
1827 - Navarin Olayı
1830 - Fransızlar Cezayir'i Osmanlılardan aldı.
1830 - Yunanistan'ın bağımsızlığı tanındı.
1839 - Tanzimât döneminin başlangıci.
1846 - Neptün gezegeni bulundu.

1853 - Kırım Savaşı
1856 - Paris Antlaşması
1859 - Toskana dukalığı yıkıldı
Çerkes Sürgünü (21 Mayıs 1864)
1869: Akdeniz'i Kızıldeniz'e bağlayan Süveyş Kanalı açıldı.
1871–1872: İran'daki kıtlığın 2 milyon kişinin ölümüne neden olduğu sanılıyor.
1871 - Paris'teki işçi faciasıyla 20.000 insan hayatını kaybetti
1876 - Tanzimat döneminin bitişi.
1881 - Mustafa Kemal Atatürk doğdu.
1881: Rus İmparatorluğu'nda pogrom dalgası başladı.
1882 - İngilizler, Mısır'ı işgal etti.
1883: Yakın tarihin en büyük yanardağ patlamalarından biri olan Krakatoa Yanardağı patladı.
1892: Kristof Kolomb'un Yeni Dünya'ya gelişinin 400. yıldönümünü kutlamak amacıyla Chicago'da Dünya Kolomb Fuarı düzenlendi.
1893: Yeni Zelanda, kadınlara oy hakkı tanıyan ilk ülke oldu.
1897 - Osmanlı-Yunan Savaşı, Yunanlar bağımsızlık için Osmanlı Devleti'ne savaş açtılar.

II. Abdülhamid, Osmanlı padişahı
Susan B. Anthony, Amerikalı kadın hakları savunucusu
Otto von Bismarck, Almanya şansölyesi
John C. Calhoun, Amerikalı senatör
Henry Clay, Amerikalı devlet adamı, "büyük uzlaştırıcı"
Jefferson Davis, Amerika Konfedere Devletleri'nin başkanı.
Benjamin Disraeli, roman yazarı ve politikacı
Frederick Douglass, Amerikalı köle hakları savunucusu
VII. Ferdinand, İspanya Kralı
Joseph Fouché, Fransız politikacı
John C. Frémont, kaşif, Kaliforniya valisi
Giuseppe Garibaldi, İtalyan siyasi birleşmesinin lideri
II. Isabella, İspanya Kraliçesi
Gojong (Joseon), Kore imparatoru
William Lloyd Garrison, Amerikalı köle hakları savunucusu
William Ewart Gladstone, Büyük Britanya başbakanı
Ulysses S. Grant, Amerikalı general ve devlet başkanı
George Hearst, Amerikalı senatör ve William Randolph Hearst'ün babası
Theodor Herzl, modern siyonizmin kurucusu, Yahudi devleti kurma fikrini ortaya atan kişi
Andrew Jackson, Amerikalı general ve devlet başkanı
Thomas Jefferson, ABD başkanı
I. Franz Joseph, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu İmparatoru
Lajos Kossuth, Macar valisi, bağımsızlık savaşı lideri
Robert E. Lee, Amerika Konfedere Devletleri generali
Abraham Lincoln, ABD başkanı, iç savaş lideri
Sir John A. Macdonald, Kanada'nın ilk başbakanı
Mutsuhito, Japon İmparatoru
II. Mahmud, Osmanlı padişahı
Kavalalı Mehmet Ali Paşa, Mısır valisi
Klemens von Metternich, Avusturya şansölyesi
Napolyon Bonapart, konsül ve Fransa imparatoru
III. Napolyon, Fransa imparatoru
Cecil Rhodes, Rodezya'nın temellerini atan kişi ve De Beers elmas firmasının kurucusu.
Theodore Roosevelt, mucit, doğa bilimci ve 20. yüzyıl ABD başkanlarından
William Tecumseh Sherman, Amerikan İç Savaşı'nda Amerikalı general.
Leland Stanford, Kaliforniya valisi, senatör, iş insanı
István Széchenyi, aristokrat, Macar reform hareketinin lideri
Charles Maurice de Talleyrand, Fransız politikacı
Harriet Tubman, Afrika-Amerika köle hakları savunucusu, Underground Railroad'da önemli bir rol oynamıştır.
William M. Tweed, Patron Tweed, New York'un önde gelen politikacılarından ve Tamanny Hall'un başı
Victoria, Birleşik Krallık kraliçesi
Hong Xiuquan, Taiping Ayaklanması önderi
Tokugawa Yoshinobu, Japon shogun (son shogun)
Oturan Boğa, Lakota liderlerinden
(Libertadores), Latin Amerikalı özgürlük savaşçıları
Simón Bolívar (Venezuela, Kolombiya, Panama, Ekvaador, Peru ve Bolivya)
José de San Martín (Arjantin, Şili ve Peru)
I. Pedro (Brezilya)
Bernardo O'Higgins (Şili, Peru)
José Miguel Carrera (Şili)
José Gervasio Artigas (Uruguay)
Antonio José de Sucre (Venezuela, Ekvador and Bolivya)
Ramon Castilla (Peru)

Friedrich Engels, Alman komünizm'in kurucusu
Ayya Vaikundar, Ayyavazhi inanışının ilk adımlarını atan kişi.
Bahá'u'lláh, İranlı, Bahailik'in kurucusu
Mikhail Bakunin, anarşist
William Booth, sosyal reformist, kurtuluş ordusu (Salvation Army)'nun kurucusu
Auguste Comte, düşünür
Mary Baker Eddy, dini lider, Hristiyan bilimi (Christian Science)'ın kurucusu
Georg Wilhelm Friedrich Hegel, düşünür
Søren Kierkegaard, düşünür
Karl Marx, politika düşünürü
John Stuart Mill, düşünür
William Morris, sosyal reformist
Friedrich Nietzsche, düşünür
Nikolai (Nicholas), Japonya'da ortodoks dini lider
Sri Ramakrishna, Hindu aziz
Claude Henri de Rouvroy, Comte de Saint-Simon, Fransız sosyalizminin kurucusu
Arthur Schopenhauer, düşünür
Joseph Smith, Jr. ve Brigham Young, mormonizmin kurucuları
Ellen White, dini lider, yedinci gün adventist kilisesinin kurucularından.

Ferdinand de Saussure, dilbilimci
Friedrich Engels, doğa bilimci, filozof
Amedeo Avogadro, fizikçi
Johann Jakob Balmer, matematikçi, fizikçi
Henri Becquerel, fizikçi
Alexander Graham Bell, mucit
Ludwig Boltzmann, fizikçi
János Bolyai, matematikçi
Louis Braille, körler alfabesinin mucidi
Robert Bunsen, kimyager
Marie Curie, fizikçi, kimyager
Pierre Curie, fizikçi
Gottlieb Daimler, mühendis, endüstriyel tasarımcı
Charles Darwin, doğa bilimci
Christian Doppler, fizikçi, matematikçi
Thomas Edison, mucit
Michael Faraday, bilim insanı
Léon Foucault, fizikçi
Gottlob Frege, matematikçi, filozof
Sigmund Freud, psikoanalizin kurucusu
Carl Friedrich Gauss, matematikçi, fizikçi, gök bilimci
Josiah Willard Gibbs, fizikçi
Ernst Haeckel, biyolog
Heinrich Hertz, fizikçi
Alexander von Humboldt, doğa bilimci, kaşif
Nikolai Lobachevsky, matematikçi
William Thomson, Lord Kelvin, fizikçi
Robert Koch, fizikçi, bakteriyolog
Justus von Liebig, kimyager
Wilhelm Maybach, otomobil mühendis, endüstriyel tasarımcı
James Clerk Maxwell, fizikçi
Gregor Mendel, biyolog
Dmitri Mendeleev, kimyager
Samuel Morey, mucit
Alfred Nobel, kimyager, mühendis, mucit
Louis Pasteur, mikrobiyolog ve kimyager
Bernhard Riemann, matematikçi
William Emerson Ritter, biyolog
Santiago Ramón y Cajal, biyolog
Nikola Tesla, mucit
Karl Weierstrass, matematikçi

Leopoldo Alas
Hans Christian Andersen
Machado de Assis
Jane Austen
Gertrudis Gómez de Avellaneda
Honoré de Balzac
Charles Baudelaire
Gustavo Adolfo Bécquer
Elizabeth Barret Browning
Anne Brontë
Charlott

20. yüzyıl, Gregoryen takvimine göre 1 Ocak 1901'de başlayıp 31 Aralık 2000'de sona eren yüzyıldır. İkinci binyılın onuncu ve son yüzyılıdır.

Sigmund Freud'un Rüyalar ve Yorumları adlı kitabı yayımlandı.
Mısır'da ilk tren Kahire - Hartum demiryolu tamamlandı ve ilk tren yolculuğu gerçekleştirildi.
Amerikalı Dwight Filly Davis, Davis kupası tenis turnuvasını başlattı.
Tarihe Boxer Ayaklanması olarak geçen, Çin'deki bütün yabancıları ülkeden çıkarmayı amaçlayan ve devletçe de desteklenen köylü ayaklanması başladı. Elçiler, aileleri, elçilik görevlileri ve yüzlerce Hristiyan, elçilik binaları ve Pekin'deki katolik katedralinde mahsur kaldı. Ayaklanma 7 Eylül 1901'de sona erdi.
Dünyanın ilk metrosu Paris'te hizmete girdi.

İlk okyanus aşırı radyo yayını yapıldı.
Hubeert Cecil Booth, elektrik süpürgesini icat etti.
Pablo Picasso'nun eserleri ilk defa sergilendi.
Amerika Birleşik Devletleri'nin 25. Başkanı William McKinley, Leon Czolgosz adlı bir terörist tarafından öldürüldü.
İsveç Kralı ve Norveç Parlamentosu Nobel Komitesi ilk Nobel Ödüllerini dağıttı. Kızılhaç'ın kurucusu İsviçreli Jean Henry Dunant'a Nobel Barış Ödülü verildi.

Boer İsyanı bitti. İngilizler Güney Afrikalıların isyanını bastırdı. Komutanlar hapse mahkûm edildi.
Türk şair Nâzım Hikmet doğdu.
Martinik'te Pele Yanardağı patladı: 30 bin kişi öldü.
Bağımsızlık Hareketi Sinn Fein kuruldu.
Real Madrid Futbol Kulübü Kuruldu.

Wright Kardeşler uçağı icat etti.
İstanbul depreminde 2000 kişi öldü.
Panama, Amerika Birleşik Devletleri'nin desteğiyle Kolombiya'dan bağımsızlığını ilan etti.
Uranyumun radyoaktivite etkisi bulundu.
Beşiktaş kuruldu

Rus-Japon Savaşı başladı. Bu savaşta Rus Çarlığı yenildi.
Francis Younghusband komutasındaki İngiliz kuvvetleri, Tibet'in başkenti Lhasa'yı ele geçirdi.
Bağdat Demiryolu'nun Konya, Ereğli - Malatya, Bulgurlu arasındaki ilk bölümü işletmeye açıldı.
New York metrosu ilk seferini yaptı.
İskoç elektrik uzmanı John Ambrose Fleming, Birleşik Krallık'ta diyot lambayı tanıtmıştır.

Albert Einstein görelilik kuramını açıkladı.
Rus Devrimi patlak verdi.
Chelsea FC kuruldu.
Norveç, İsveç'ten bağımsızlığını ilan etti.
Galatasaray SK kuruldu.         ...   Manhattan bridge açıldı

San Fransisco ili, 7.7 büyüklüğünde 50 saniye süren deprem ve onu izleyen yangınlarla yerle bir oldu. 28 bin bina yıkıldı, yaklaşık 500 kişi öldü, 100 bin kişi evsiz kaldı.
SOS uluslararası acil yardım sinyali olarak kabul edildi.
Dünyadaki ilk uzun metrajlı filmi olan "The Story of the Kelly Gang" gösterime girdi.
Rus Çarı demokratları yanına alarak, komünistlerle baş edebilmek için meşrutiyet ilan etti.
Osmanlı Devleti'nde özgürlükçü hareketler yeniden hızlandı. Selanik'te Osmanlı Hürriyet Cemiyeti kuruldu.

Auguste ve Louis Lumiére renkli fotoğrafçılığı geliştirdi.
Paul Cornu helikopteri icat etti.
Yeni Zelanda, Birleşik Krallık'tan bağımsızlığını ilan etti.
Amerika Birleşik Devletleri merkezli uluslararası bankacılık krizi başladı. Bu kriz esnasında yüzlerce Amerikan bankası battı.
Osmanlı Hürriyet Cemiyeti, İttihat ve Terakki Cemiyeti ile birleşti.
Fenerbahçe SK kuruldu.

II. Meşrutiyet ilan edildi. Osmanlı'da Meclis yeniden açıldı.
Çin'de 2 yaşındaki Puyi tahta çıktı.
Kadın sporcular ilk kez Olimpiyat Oyunları'na katıldılar.
Sicilya'nın Messina kentindeki depremde 555 kişi öldü.

İstanbul'da 31 Mart Ayaklanması başladı.
Osmanlı Devleti'nde azınlıklardan alınan ve askerlik bedeli olan cizye kaldırıldı.
Amerika Birleşik Devletleri'nin, Washington ve Kaliforniya eyaletleri zekâ engelli, sağır ya da körlerin zorla kısırlaştırılmasını öngeren öjenik yasayı kabul etti.
Fransa, ilk radyoloji uzmanlarını toplum hizmetine sunmuştur.

MKE Ankaragücü spor kulübü kuruldu.
Halley kuyruklu yıldızı Dünya'nın yakınından geçti. (önceki: 1835; sonraki: 1986)
Meclis-i Mebûsan binası olarak kullanılan Çırağan Sarayı yandı.
Corinthians, Brezilya futbol kulübü kuruldu.

Trablusgarp Savaşı başladı.
Roald Amundsen Güney kutbuna varan ilk insan oldu.
Çin Devrimi'yle Qing Hanedanı'na son verilir.
Meksika'da 1877'den beri iktidarda olan Porfirio Dias devrilerek yerine Frane Cisco Madero geçti.

I. Balkan Savaşı başlar.
Trablusgarp,Uşi Antlaşması ile İtalyanlara verildi.
Titanik bir buzdağına çarparak battı.
Çin Cumhuriyeti resmî olarak kuruldu.
Karadağ, Osmanlı Devleti'ne savaş ilan etti. Böylece Birinci Balkan Savaşı başladı.

II. Balkan Savaşı başladı.
Ford Model T'nin seri üretimine başlandı.
Paslanmaz çelik ilk olarak Sheffield, İngiltere'de icat edildi.
II. Balkan Savaşı'ndan sonra, Yunanistan ile Osmanlı Devleti arasında Atina Antlaşması imzalandı.
Panama Kanalı'ndan ilk gemi geçiş yaptı.

I. Dünya Savaşı başladı.
İlk trafik ışığı Cleveland, Ohio'da kullanıldı.
İngiliz donanmasının izlemesinden kaçan Almanların, Goeben ve Bresleau adlı zırhlıları, Çanakkale Boğazı'ndan geçerek, Türkiye'ye sığındı. Bu gemiler satın alınmış gösterilip, Türk bayrağı çekildi. Adları Yavuz ve Midilli olarak değiştirilmelerine rağmen gemilerin yönetimi Alman denizcilerde kaldı.
Osmanlı Devleti, itilaf devletlerine (Birleşik Krallık, Rusya, Fransa) resmen savaş ilan etti.
Sarıkamış Harekatı başladı.

Isıya dayanıklı cam icat edildi.
New York ile San Fransisco arasında ilk telefon görüşmesi yapıldı.
Avezzano'da (İtalya) meydana gelen depremde 29.800 kişi öldü.
Zeplinlerin kullanıldığı ilk hava saldırısı Alman İmparatorluğu tarafından Birleşik Krallık'ta yapıldı.
Çanakkale cephesinde Kara Muharebeleri başladı.

Tank, ilk kez I. Dünya Savaşı'nda kullanıldı.
I. Dünya Savaşı'nda belirleyici rol oynayan Verdun (Fransa) çatışmaları başladı. Verdun'u saldıran Almanlara karşı savunan Fransa 362 bin, Almanya ise 336 bin kayıp verirken, 1917'de Fransızlar, Verdun'u Alman işgalinden tümüyle kurtardı.
Bitlis, Muş, Van ve Hakkâri Ruslar tarafından işgal edildi.
Hicaz, bağımsızlığını ilan ederek Osmanlı İmparatorluğu'ndan ayrıldı.

Ekim Devrimi başladı. Rusya'da sosyalistler yönetime el koydu. Çar ve Romanov Hanedanı kurşuna dizilerek öldürüldü. 300 yıllık Romanov hanedanı sona erdi.
Finlandiya Rusya'dan bağımsızlığını ilan etti.

I. Dünya Savaşı bitti. İtilaf Devletleri savaşı kazanırken İttifak Devletleri çok ağır bir yenilgiye uğradı.
Alman denizaltısı U 19, HMS Calgarian'ı Kuzey İrlanda'da Rathlin Adası açıklarında batırdı
Sovyet Rusya'nın başkentı Petrograd'dan Moskova'ya aktarıldı.
Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti kuruldu.
Bahçe, Islahiye, Hassa, Mamure ve Osmaniye, Fransızlar tarafından işgal edildi.

Türk Kurtuluş Savaşı başladı.
Almanya'da gerçekleşen ihtilal sonucu Weimar Cumhuriyeti kuruldu.
Tıp Bayramı ve Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane'nin kuruluş yıldönümü. Hikmet Boran önderliğinde, tıp camiasının emperyalist güçlerin karşısına resmen çıkışı nedeniyle bugün Tıp Bayramı olarak kutlanmaktadır.
Sivas Kongresi başladı.

Hafif Makineli tüfek icat edildi.
Nazi Partisi kuruldu.
Misak-ı Milli kabul edildi.
TBMM açıldı.
Türkiye ile Ermenistan arasında Gümrü Anlaşması imzalandı.
Çin'de meydana gelen 8.6 şiddetindeki depremde 100 bin kişi öldü.

Sakarya Meydan Muharebesi gerçekleşti.
Ankara Antlaşması imzalandı.
İtalya Anadolu'daki işgalden vazgeçti ve tamamen çekildi.

Kurtuluş Savaşı kazanıldı ve yeni Türk devletinin temelleri atıldı. Gazi Mustafa Kemal Paşa saltanatı kaldırdı.

II. Wilhelm (Alman İmparatorluğu)
Konrad Adenauer (Almanya Federal Cumhuriyeti)
Willy Brandt (Almanya Federal Cumhuriyeti)
Heinrich Brüning (Almanya-Weimar Cumhuriyeti)
Friedrich Ebert (Almanya-Weimar Cumhuriyeti)
Ludwig Erhard (Almanya Federal Cumhuriyeti)
Paul von Hindenburg (Almanya-Weimar Cumhuriyeti)
Adolf Hitler (Almanya)
Hans-Dietrich Genscher (Almanya)
Erich Honecker (Doğu Almanya)
Kurt Georg Kiesinger (Almanya Federal Cumhuriyeti)
Helmut Kohl (Almanya Federal Cumhuriyeti)
Karl Liebknecht (Almanya)
Rosa Luxemburg (Almanya)
Helmut Schmidt (Almanya Federal Cumhuriyeti)
Gustav Stresemann (Almanya-Weimar Cumhuriyeti)
Enver Hoca (Arnavutluk)
Clement Attlee (Birleşik Krallık)
Neville Chamberlain (Birleşik Krallık)
Winston Churchill (Birleşik Krallık)
Anthony Eden (Birleşik Krallık)
II. Elizabeth (Birleşik Krallık)
Harold Macmillan (Birleşik Krallık)
Prenses Diana (Birleşik Krallık)
Margaret Thatcher (Birleşik Krallık)
Todor Jivkov (Bulgaristan)
Alexander Dubček (Çekoslovakya)
Urho Kekkonen (Finlandiya)
Jacques Chirac (Fransa)
Valéry Giscard d'Estaing (Fransa)
Charles de Gaulle (Fransa)
François Mitterrand (Fransa)
Jean Monnet (Fransa)
Robert Schuman (Fransa)
Francisco Franco (İspanya)
I. Juan Carlos (İspanya)
Olof Palme (İsveç)
Giulio Andreotti (İtalya)
Silvio Berlusconi (İtalya)
Benito Mussolini (İtalya)
Janos Kadar (Macaristan)
Imre Nagy (Macaristan)
III. Rainier (Monako)
Lech Wałęsa (Polonya)
Karol Józef Wojtyła (Papa II. Ioannes Paulus, Polonya ve Vatikan)
Salazar (Portekiz)
Nicolae Ceauşescu (Romanya)
Leonid Brejnev (Sovyetler Birliği)
Nikita Kruşçev (Sovyetler Birliği)
Mihail Gorbaçov (Sovyetler Birliği)
Vladimir Lenin (Sovyetler Birliği)
Josef Stalin (Sovyetler Birliği)
Lev Troçki Sovyetler Birliği)
Boris Yeltsin (Rusya)
II. Nikolay (Rus İmparatorluğu)
Mustafa Kemal Atatürk (Türkiye)
Celâl Bayar (Türkiye)
II. Abdülhamid (Osmanlı İmparatorluğu)
Enver Paşa (Osmanlı İmparatorluğu)
V. Mehmet (Osmanlı İmparatorluğu)
İsmet İnönü (Türkiye)
Josip Broz Tito (Yugoslavya)
Elefterios Venizelos (Yunanistan)

George Bush (Amerika Birleşik Devletleri)
Bill Clinton (Amerika Birleşik Devletleri)
Dwight D. Eisenhower (Amerika Birleşik Devletleri)
Lyndon Johnson (Amerika Birleşik Devletleri)
John F. Kennedy (Amerika Birleşik Devletleri)
Martin Luther King (Amerika Birleşik Devletleri
Henry Kissinger (Amerika Birleşik Devletleri)
George Marshall (Amerika Birleşik Devletleri)
Joseph Raymond McCarthy (Amerika Birleşik Devletleri)
Richard Nixon (Amerika Birleşik Devletleri)
Milo Raduloviç (Amerika Birleşik Devletleri)
Ronald Reagan (Amerika Birleşik Devletleri)
Franklin D. Roosevelt (Amerika Birleşik Devletleri)
Theodore Roosevelt (Amerika Birleşik Devletleri)
Harry S. Truman (Amerika Birleşik Devletleri)
Woodrow Wilson (Amerika Birleşik Devl

Titanyum grubu veya 4. grup periyodik tabloda yer alan bir kimyasal elementler grubudur. Modern IUPAC adlandırma sistemine göre periyodik tablonun 4. grubu titanyum (Ti), zirkonyum (Zr), hafniyum (Hf) and rutherfordyum (Rf) elementlerini kapsar. Grup periyodik tablonun d bloku içinde yer alır. 4. grupta yer alan üç element titanyum (Ti), zirkonyum (Zr) ve hafniyum (Hf) doğal olarak bulunur buna karşın rutherfordyum (Rf) radyoaktiftir. Rutherfordyumun bütün izotopları radyoaktiftir ve laboratuvarda üretilirler, hiçbiri doğada bulunmaz. Şimdiye kadar süperçarpıştırıcılarda yapılan hiçbir deneyde grubun bir sonraki üyesi Unpentkuadyum (Upq) elemtinin sentezi gerçekleştirilemedi. 8. periyot elementlerinin sonlarında yer alan üyelerinden biri olduğundan Upq elementinin yakın bir gelecekte sentezlenmesi pek mümkün görünmemektedir.
Grubun ilk üç elementi benzer özellikler gösterir. Bunların üçü de standart şartlar altında refrakter metallerdir.

Gözlemlerin çoğu grubun ilk üç elementi için yapılabilmiştir. Rutherdfordyum elementinin kimyası tam olarak ortaya konulamadığından bu bölümde titanyum, zirkonyum ve hafniyum elementleri dikkate alındı. Grupta yer alan bütün elementler yüksek erime noktasına (1668 °C, 1855 °C, 2233 °C) sahip reaktif metallerdir. Reaktivite, ileride oluşacak reaksiyonları önleyen hızla oluşan oksit tabaka nedeniyle her zaman için açık değildir. TiO2, ZrO2 ve HfO2 oksitleri, yüksek erime noktasına sahip beyaz katılardır ve çoğu aside karşı tepkisizlerdir.

Tetravalan geçiş metalleri olarak, dört elementin tamamı genellikle +4 oksidasyon durumunda inorganik bileşik oluşturabilirler. İlk üç metal için onların yoğun alkalilere karşı dirençli oldukları gösterilmiştir ancak halojenler bu metallerle reaksiyona girerek tetrahalidleri oluşturur. Yüksek sıcaklıklarda üç metalin tamamı oksijen, azot, karbon, kükürt, bor ve silisyum ile tepkimeye girerler. 5. grup elementlerinde göslenen lantanit büzülmesi sebebiyle, zirkonyum ve hafniyum neredeyse aynı iyonik yarıçapa sahiptirler. Bu elementler için iyonik yarıçaplar Zr4+ için 79 pikometre ve Hf4+ için 78 pm'dir.
Benzer sonuçlar neredeyse aynı kimyasal davranış ve benzer bileşik oluşturma gibi durumlarla da görülmektedir. Hafniyumun kimyası zirkonyumunki ile benzerdir. Kimyasal reaksiyonlarda ayrım yapmak mümkün değildir sadece bileşiklerin fiziksel özelliklerinde farklılıklar vardır. Bileşiklerin erime ve kaynama noktaları ve çözücülerdeki çözünürlükleri bu ikiz elementlerin kimyasındaki en büyük farklardır.

Göreli bol elementler titanyum ve zirkonyumun keşifleri 17. ve 18. yüzyıllarda yapılmışken, hafniyumun keşfi 1923 yılından önce yapılamadı. Bu kısmen elementin düşük bolluğundan kaynaklanmaktaydı.

A priori, kelime anlamı olarak önsel demektir. Ancak genel kullanım alanı olan felsefede, deneyden önce olan anlamında kalıplaşmıştır. Deneyden sonra olan anlamındaki a posteriorinin karşıtıdır.
Bilimsel ve felsefi yazılarda bir teorinin deneysel olarak kanıtlanmadan (ya da çürütülmeden) önce, teoriyi kullanarak elde edilen tahminler için kullanılır. Örneğin; "... a priori böyledir."
A priori, genelde deneyle kanıtlanamayacak olgular için kullanılır. Bunun en temel örnekleri dinsel konular ile ölüm ve hayatın başlangıcı, tanrının varlığı, evrenin yapısı gibi metafiziksel savlardır. Bilimsel açıdan hiçbir önsel bilgi yoktur; zira bilimsel metot, bu tip bilgileri reddeder.
Antik Yunan felsefesinde, hiçbir deneye dayanmayan bilgiyi tanımlamak için kullanılan a priori kavramı, Skolastiklerce geliştirilmiş, Alman düşünür Immanuel Kant'ın sisteminde önem kazanmıştır. A priori ve a posteriori terimlerini ortaya atan 14. yüzyıl skolastiklerinden Albert le Grand de Saxe'tır.
Antikçağda Aristoteles tümelden tikele yapılan uslamlamayı önsel kanıt ve buna karşı tikelden tümele yapılan uslamlamayı sonsal kanıt a posteriori saymıştır. Çünkü birincisinde ussal bir ilkeden, ikincisindeyse duyumlarla algılanan ve bundan ötürü de deneysel olan bilgilerden yola çıkılıyordu. Birincisi önsel bilgiden yola çıkan bir tümdengelim uslamlama, ikincisi sonsal bilgiden yola çıkan bir tümevaran uslamlamaydı.
Özellikle Hristiyan metafiziği, tanrının varlığını kanıtlamak için deneyden yararlanmak imkânsız bulunduğundan, zorunlu olarak ussal ve bundan ötürü de önsel olan a prioriden yararlanmıştır.

Adli bilimler veya kriminalistik, maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasıyla suçların ve hukuki uyuşmazlıkların çözümüne çalışılan bilimler demeti. Kimi kaynaklarda "bilimsel polislik" olarak da nitelenmektedir. Ceza hukuku ve medeni hukuk konularında hukuki karar almayı destekler.
Özellikle ceza soruşturması sırasında, kabul edilebilir delillere ve ceza muhakemesine ilişkin yasal standartlara tabidir. DNA analizi, parmak izi, kan lekesi model analizi, ateşli silahlar, balistik, toksikoloji ve yangın enkazı analizi gibi çok sayıda uygulamanın kullanıldığı geniş bir alandır.
Kriminalistik adı, "suç" (Fransızca: la crime) sözcüğünden türetilmiştir ve her ne kadar kriminoloji ile karıştırılsa da bu iki saha, amaç ve nitelik bakımından birbirinden ayrılır. Ne var ki adli bilimler, kriminolojiyi geniş kapsamlı olarak ele alan bazı kaynaklarca "uygulamalı kriminoloji" alanına da dahil edilir. Adli bilimler kendi başına bir bilim dalı değil, adli amaçlar doğrultusunda pek çok farklı disiplinin bir araya geldiği bir çatı yapıdır. Bunlar tıp, fizik, kimya, biyoloji, jeoloji gibi fen bilimleri ya da psikoloji, dilbilim gibi sosyal bilim alanlarından olabilirler.
Adli bilimler; suçlunun ortaya çıkarılması kadar, masumların hatalı biçimde suçlanmasını veya cezalandırılmasını önlemeye de yarar. Suç ve uyuşmazlık konuları, adli bilimler çerçevesinde bir "olay" olarak ele alınır ve yalnızca gerçeğin ne olduğu araştırılır. Bu gerçeğin hukuki yorum ve değerlendirmesi ise yargı faaliyeti çerçevesinde soruşturma ve kovuşturma makamlarının görev ve yetkisidir. Bu çerçevede çalışmalar yürüterek gerçeğin ortaya çıkarılmasına çalışan kimselere ise "bilirkişi" veya "uzman" denilir.

Adli bilimler, hukuk ile çeşitli başka bilim dallarının ilişkisinden doğar ve ilk olarak Milattan Önce 3000 civarında, Antik Mısır'da adli tıp ile ortaya çıkmıştır. Bugün adli bilimlerle ilgili olarak akla gelen ilk kavramın adli tıp olması da bu çok eski ve yaygın ilişki olarak ifade edilir. Yeni yöntem, yaklaşım ve bilim dallarının adli bilimler çatısı altında kullanılması; geçen 5000 yıllık süreçte adli bilim uzmanlarının karşı karşıya kaldıkları olayların karmaşıklığının sonucudur. Ne var ki bu ilerleme, doğrudan ve sadece adli bilimler yapısıyla ilgili değildir. Bu çerçevede başvurulan, yöntemlerinden faydalanılan alanlardaki her bir gelişme, adli bağlamlarda da etkili olmaktadır.
Bugüne dek bilinen ilk otopsi, 1374 yılında Fransa'da yapıldı. 17. yüzyıl sonları itibarıyla adli tıp alanında gelişmeler kaydedildi ve 1785 yılında Prag Üniversitesi'nde "adli tıp ve polis tıbbı"na dair bir araştırma ve öğretim yapısı oluşturuldu. Yine bu süreçte adli toksikoloji sahası ortaya çıktı.

Hindistan'da memur olarak çalışan William J. Herschel, insanların parmak izlerinin birbirlerine benzemediğini ve bu izlerin zamanla değişmediğini tespit etti. Bu süreçte Henry Faulds da Herschel'den ayrı olarak aynı tespiti yaptı ve keşfi, 1880 yılında Nature dergisinde yayımlandı. Parmak izi çalışmalarının kurucularından biri olarak kabul edilen Francis Galton, mumyaların parmak izlerinin, ölümden sonra dahi değişmediğini keşfetti.
Avusturyalı avukat Hans Gross, tanık beyanlarının güvenilmezliği dolayısıyla gerçeğin bilimsel olarak ispatlanması gerektiğini savunarak; 1891 yılında delillerin değerlendirilmesiyle ilgili bilgiler içeren kılavuz niteliğindeki "Adli Bilimlerin El Kitabı" (Almanca: Handbuch der Kriminalistik) kitabını yayımladı.
Fransız polis Alphonse Bertillon ise insanların fiziksel özelliklerini esas alarak kimlik tespitine yarayan antropometrik ölçüm sistemini ve sabıka fotoğrafı sistemini geliştirdi. "Bertillonaj" olarak bilinen bu sistem, Avrupa'nın büyük bölümünde ve Amerika Birleşik Devletleri'nde yaygın biçimde kullanılmaya başlandı.
Edmond Locard, kendi adıyla anılan değişim prensibi gibi, 20. yüzyılın başlarında olay yeri inceleme ve kriminalistik konularında ilk sistemli çalışmaları yaptı.

Özel

Genel

Karakuş, Oğuz (2011). "Giriş".  Oğuz Karakuş (Ed.). Adli Bilimler. Ankara: Adalet. ss. 1-3. ISBN 978-605-5473-58-7. 
Tanrıvere, Utku (2017). "Adli Bilimler ve Suç Bilimi Bağlamlarında Mekân: Olay Yeri ve Suç Yeri".  Erkan Zengin vd. (Ed.). Mekân: Toplumbilim, Mimarlık ve Yazınbilimde Mekân Araştırmaları. Ankara: Detay. ss. 105-130. ISBN 978-605-2323-44-1. 
Toroslu, Nevzat; Feyzioğlu, Metin (2016). Ceza Muhakemesi Hukuku. Ankara: Savaş Yayınevi. ISBN 978-605-9414-70-8. 
Tuğ, Ayşim; Doğan, Yeşim; Hancı, Hamit (2002). "Kriminalistik Kriminoloji Değildir" (PDF). Ankara Barosu Dergisi, 2002-2. ss. 175-181. 28 Ekim 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF)3 Mayıs 2020.

Ahlak ya da sağtöre, kelimenin en dar anlamıyla, neyin doğru veya yanlış sayıldığı (sayılması gerektiği) anlamına gelir. Terim genellikle kültürel, dinî, dünyevi ve felsefi topluluklar tarafından, insanların (öznel olarak) çeşitli davranışlarının yanlış veya doğru oluşunu belirleyen bir yargı ve ilkeler sistemi kavramı  ve/veya inancı için kullanılır. Ahlak, kelimesinin etimolojik kökeninin Arapça "hulk" sözcüğüne dayandığı bilinir.

Arapça "hulk", "huy" anlamına gelmektedir. Arapça “ahlak-ı hamide” ve “ahlak-ı hasene” iyi ahlak; “ahlak-ı zemime” ve “ahlak-ı seyyie” ise kötü ahlak anlamlarına gelmektedir.

Ahlak tek bir tanıma haiz olmasa da üzerine yapılan tanımlar şu iki başlıkta toparlanabilirler:
a) Tanımlayıcı ahlak: Evrensel bir anlayışa değil toplum yahut topluluklarca oluşturulup davranışlara yön veren kurallar bütününe yapılan vurgudur -ki bu durumda ahlakın evrensel olduğu görüşü yadsınır-.
b) Normatif ahlak: Tanımlayıcı ahlakın aksine topluluksal ögelerden -gelenek vs- bağımsız biçimde tüm rasyonel kişilerce onaylanacak olan kurallardır.
Ahlak bu tanımlardan hareketle "doğru davranış kuralları" olarak tanımlanabilir. Bu kuralların kuramsal özüyse etik dalıyla incelenir. Etik kavramı ahlakla eşanlamlı kullanılsa da bu doğru değildir. Etik, davranışların alacağı "doğruluk" ve "yanlışlık" değerlerinin kuramıyken ahlak, etiğin uygulamasıdır. Bunun yanı sıra ahlak olgusu daha kişiselken etik olgusu toplumsaldır.
Şöyle özetlenebilir:

Ahlakı sistematik biçimde inceleyen dal, felsefenin bir dalı olan etiktir. Etik, çeşitli soru ve sorunları sorar ve bunları inceler; birisinin belirli (spesifik) bir durumda nasıl davranması ("uygulamalı etik"), birisinin Ahlaki bir durum veya görüşü nasıl kanıtlayacağı ("normatif etik") ve birisinin etik veya Ahlakın kökten yapısını nasıl anlayacağı ("meta-etik") gibi.
Örneğin, bugün ABD'de kürtajın Ahlaki açıdan izin verilebilir, bunun uygun bir eylem olup olmadığı uygulamalı etikte tartışılan güncel sorulardandır. Normatif etikteki yaygın bir soru da, kişinin birisini korumak amacıyla yalan söylemesinin Ahlaki olarak savunulup savunulamayacağıdır. Meta-etik ise, "iyi"nin varlığını nasıl doğruladığımızı yoksa her şeyin göreceli olduğunu ve Ahlakın sadece birisinin tercihlerinin ifadesi olup olmadığı sorularını sorar ve inceler.

İyiye ve doğruya yönelmiş eylemi talep eden kurallardır. Bazı davranışlara üstün değerler yüklenerek yapılması teşvik edilir. Ahlak kuralları bireylerin davranışlarını düzenlemeyi amaçlayan, bunu yaparken de iyi ya da kötü, doğru ya da yanlış davranışın ne olduğu sorusuna cevaplar veren kuralların tümüdür. Kaynağı kişinin kendisidir. Yani dışarıdan bir zorlama olmadan kendiliğinden uygulanır. Fakat Ahlakın nasıl edinildiği ayrı bir tartışma konusudur.
A) Subjektif (Öznel) Ahlak: Ahlakın doğuştan edinildiği, kişinin yaratılışından kaynaklandığı öne sürülür. Bu nedenle kişinin kendisine yaptığı telkinlerle oluşur. Vicdan önemli ve belirleyici bir kavram olarak görülür.

Vicdan: İnsanın iyiyi veya kötüyü ayırt etmesini sağlayan, doğruyu veya yanlışı bulduran içsel güç ve yetenektir. Mecazen içsel bir mahkemedir. Özellikle hakimlerin (yargıçların) vicdani kanaatleriyle ve bağımsız olarak yani baskı altında kalmadan, kimseden tavsiye ve telkin almadan karar vermeleri gerekir. Arapçada sözcüğün kökeninde “bulmak” manası vardır. (“Bulunç” sözcüğü Anadolu'da bazı yörelerde “Vicdan” anlamında kullanılır.)
B) Objektif (Nesnel) Ahlak: Ahlakın sonradan edinildiği, aile, okul, çevre, din gibi kurumlar aracılığıyla toplum tarafından bireye aktarıldığı kabul edilir. Felsefedeki “Tabula Rasa” (Boş Levha) anlayışı savunulur. Bu anlayışa göre insan zihni boş bir levha (tablo) gibidir. Doğumda insan zihni boştur ve sonradan toplumsal etkileşimle doldurulur. Bu nedenle Objektif Ahlak bireyin diğer insanlara nasıl davranacağını belirler.

Etik
Normlar

Altruism: Myth or Reality? (İngilizce)
The Definition of Morality 21 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Boston College's Morality Lab 9 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Akad, MÖ 3. binyılın son çeyreğinde, yaklaşık 150 yıllık bir dönem boyunca Mezopotamya'da egemen siyasi güç olan Akkad İmparatorluğu'nun başkentiydi.Mezopotamya'nın Güney Merkez kesiminde, Dicle ve Fırat nehirlerinin birbirlerine en çok yaklaştıkları yerde bulunan tarihsel bölgede yer alıyordu. Antik Babil medeniyetlerinin ana yurdu olan Akad'ın kuzeyinde Asur bölgesi, güneyinde ise Sümer bölgesi yer alıyordu. Akad isminin yerini zamanla Babil kelimesi almıştır.
Akad ismi, Sami kökenli I. Sargon'nun (Akad dilinde Şarrukin) MÖ 2300'lerde kurduğu Agade şehrinin isminden gelmektedir. Bu dönemden itibaren tüm Güney Mezopotamya hükümdarları kendilerini Sümer ve Akad kralı diye isimlendirmişlerdir. Akad, yeryüzünün ilk güçlü imparatorluğu olan Akad İmparatorluğu'nun merkez topraklarını oluşturuyordu.
Günümüzde şehrin tam konumu bilinmemektedir. Araştırmaların ilk zamanlarında çeşitli tanımlanamayan höyükler Akad'ın yeri olarak değerlendirildi. Modern zamanlarda dikkatlerin çoğu, kabaca 1) Eshnunna yakınlarında, 2) Sippar yakınlarında, 3) Kiş ve Babil yakınlarında, 4) Dicle Nehri yakınlarında ve 5) Diyala Nehri yakınlarında – hepsi de Irak'ın merkezindeki modern Bağdat'a yaklaşık 30 kilometre (20 mil) mesafede bulunan bir alana odaklanmıştır. Ayrıca Irak'ın kuzeyindeki Musul bölgesi kadar uzak yerlerde de konum önerileri bulunmaktadır.
Akad'ın ana tanrıçası İştar-Annunitum veya ‘Aštar-annunîtum (Savaşçı İştar) idi, ancak farklı bir tanrıça olan İştar-Ulmašītum'a da şehrin ana tanrıçası olabilir. Kocası İlaba da saygı görüyordu. İştar ve İlaba daha sonra Eski Babil döneminde Girsu'da ve muhtemelen Sippar'da da tapınılan tanrılardı.
Şehrin, Tevrat'ta (Yaratılış 10:10) Sümer'deki (Şinar) Nimrod şehirleri listesinde אַכַּד‎ (ʾAkkaḏ, klasik transliterasyonda Accad) olarak geçtiği tahmin ediliyor.
Asuroloji çalışmalarının ilk dönemlerinde, Agade adının Akkadca kökenli olmadığı öne sürülmüştü. Öneriler arasında Sümerce, Hurrice veya Lullubice (ancak bu kanıtlanmamıştır) yer almaktadır. Şehrin adının Akadca kökenli olmaması, bölgenin Sargon öncesi dönemlerde yerleşim yeri olarak kullanılmış olabileceğini düşündürmektedir.

Sargon MÖ 2334-MÖ 2279
Rimush MÖ 2279-MÖ 2270
Maniştusu MÖ 2270-MÖ 2254
Naramsin MÖ 2254-MÖ 2218
Şarkali Şarri MÖ 2218-MÖ 2193

Akademik özgürlük, bir öğretim elemanının hiçbir dış müdahaleye maruz kalmadan ders verebilme, bir öğrencinin ise yine dış müdahalelerden arınmış bir akademik ortamda öğrenim görebilme hakkıdır. Ayrıca, akademisyenlerin sosyal ve siyasal eleştiri yapma hakkını da içerebilir.
Akademik özgürlük, çoğu zaman, öğretim üyelerinin serbestçe soruşturma ve araştırma yürütebilme imkânının hem akademinin misyonu hem de akademi ilkeleri açısından vazgeçilmez olduğu inancına dayanır ve bu çerçevede, akademisyenlerin dış siyasal gruplar veya otoriteler için rahatsız edici olabilecekler dâhil, olguları ve fikirleri baskıya uğrama, işlerini kaybetme ya da hapsedilme korkusu olmaksızın öğretme ya da ifade etme özgürlüğüne sahip olmaları gerektiği kabul edilir. Akademik özgürlüğün çekirdeği, akademisyenlerin akademik bir kapasiteyle (öğretim elemanı ya da araştırmacı olarak, sıkı anlamda bilimsel görüşlerini ifade ederken) faaliyet göstermesini kapsar; bununla birlikte genişletilmiş bir yorum, bu mesleki güvenceleri akademisyenlerin mesleki uzmanlık alanlarının dışındaki konulardaki ifadelerine de teşmil eder.
Akademik kadroluluk (tenure), öğretim elemanlarının ancak ağır mesleki yetersizlik ya da akademik topluluk tarafından bizzat kınanmaya yol açan davranışlar gibi nedenlerle görevden alınabilmesini mümkün kılarak akademik özgürlüğü korur.
Tarihsel olarak akademik özgürlük, Orta Çağ ve erken modern Avrupa'da, dinî otoriteler veya hükûmetler tarafından sakıncalı addedilen biçimlerde davranan akademisyenlerin baskıya maruz kalabilmeleri nedeniyle, çekingen biçimde ortaya çıkmıştır. Akademik özgürlüğün kurumsallaşması, genellikle modern araştırma üniversitesinin yükselişiyle ve 19. yüzyılda ortaya çıkan Humboldtçu yükseköğretim modeli ile ilişkilendirilir. Bir tahmine göre, akademik özgürlük 1960'lardan bu yana dünya genelinde kayda değer ölçüde artmıştır; bununla birlikte, akademik özgürlüğün liberal demokratik devletlerde daha olası olduğu, otoriter ve illiberal devletlerde ve askerî çatışma içindeki ülkelerde ise daha ağır biçimde kısıtlandığı belirtilmektedir. 2013'ten bu yana bazı ülkelerde akademik özgürlükte iyileşmeler görülse de, genel eğilim özgürlüklerin daralması yönündedir.

Aktinyum, simgesi Ac ve atom numarası 89 olan kimyasal bir elementtir. İlk olarak 1899'da Fransız kimyager André-Louis Debierne tarafından izole edilmiştir.
Friedrich Oskar Giesel daha sonra 1902'de bağımsız olarak izole etti ve elementin bilindiğinden habersiz, ona "emanyum" adını verdi. Aktinyum, periyodik tablodaki aktinyum ve lavrensiyum arasındaki 15 benzer elementten oluşan aktinit serisine isim verdi. Aynı zamanda, bazen 7. periyot geçiş metallerinin birincisi olarak kabul edilir, ancak lavrensiyum bu pozisyonda daha az görülür. Polonyum, radyum ve radon ile birlikte aktinyum, izole edilecek ilk ilkel olmayan radyoaktif elementlerden biriydi.
Yumuşak, gümüşi-beyaz bir radyoaktif metal olan aktinyum, havadaki oksijen ve nem ile hızla reaksiyona girerek daha fazla oksidasyonu önleyen beyaz bir aktinyum oksit kaplaması oluşturur. Çoğu lantanit ve birçok aktinitte olduğu gibi, aktinyum hemen hemen tüm kimyasal bileşiklerinde oksidasyon seviyesi +3 olarak görülür. Aktinyum, uranyum ve toryum cevherlerinde ağırlıklı olarak beta ve bazen alfa parçacıkları yayan 21.772 yıllık yarı ömre sahip 227Ac izotopu ve 6.15 saatlik bir yarı ömre sahip beta aktif olan 228Ac olarak bulunur. Cevherdeki bir ton doğal uranyum yaklaşık 0.2 miligram aktinyum-227 içerir ve bir ton toryum yaklaşık 5 nanogram aktinyum-228 içerir. Aktinyum ve lantanın fiziksel ve kimyasal özelliklerinin yakın benzerliği, aktinyumun cevherden ayrılmasını pratik olmayan bir hale getirir. Bunun yerine aktinyum, bir nükleer reaktörde 226Ra'nın nötron ışınlaması ile miligram miktarlarında hazırlanır. Kıtlığı, yüksek fiyatı ve radyoaktivitesi nedeniyle, aktinyumun önemli bir endüstriyel kullanımı yoktur. Mevcut uygulamaları bir nötron kaynağı ve radyasyon terapisi için bir etken içerir.

Fransız bir kimyager olan André-Louis Debierne, 1899'da yeni bir element keşfettiğini açıkladı. Marie ve Pierre Curie'nin radyumu çıkardıktan sonra bıraktığı uraninit kalıntılarından ayırdı. 1899'da Debierne, maddeyi titanyum ve (1900'de) toryuma benzer olarak tanımladı. Friedrich Oskar Giesel, 1902'de aktinyumu lantan benzeri bir madde olarak bağımsız olarak keşfetti ve 1904'te buna "emanyum" adını verdi. 1904'te Debierne, Harriet Brooks ve 1905'te Otto Hahn ve Otto Sackur tarafından belirlenen yarı ömürlerin karşılaştırılmasından sonra, yeni element için Debierne'nin seçtiği isim, iddia ettiği çelişkili kimyasal özelliklere rağmen korundu.
1970'lerde ve daha sonra yayınlanan makaleler Debierne'nin 1904'te yayınlanan sonuçlarının 1899 ve 1900'de bildirilenlerle çeliştiğini göstermektedir. Ayrıca, günümüzde bilinen aktinyum kimyası, Debierne'nin 1899 ve 1900 sonuçlarının küçük bir bileşeni dışında varlığını engeller; Aslında, rapor ettiği kimyasal özellikler, bunun yerine, on dört yıl boyunca keşfedilmeyecek olan yanlışlıkla protaktinyum tespit etmesini, sadece hidrolizi ve laboratuvar ekipmanına adsorpsiyonu nedeniyle ortadan kalkmasını mümkün kılmaktadır. Bu, bazı yazarların keşifle yalnızca Giesel'in kredilendirilmesi gerektiğini savunmasına yol açtı. Bilimsel keşfin daha az çatışmacı bir vizyonu Adloff tarafından önerilmektedir. Erken yayınlara yönelik eleştirilerin o zamanlar ortaya çıkan radyokimya tarafından hafifletilmesi gerektiğini öne sürüyor: Debierne'nin orijinal belgelerdeki iddialarının ihtiyatlılığını vurgulayarak, hiç kimsenin Debierne'nin maddesinin aktinyum içermediğini iddia edemeyeceğini belirtiyor. Şu anda tarihçilerin büyük çoğunluğu tarafından keşfedici olarak kabul edilen Debierne, öğeye olan ilgisini kaybetti ve konuyu terk etti. Giesel ise radyokimyasal olarak saf aktinyumun ilk preparasyonu ve atom numarası 89'un tanımlanması ile haklı olarak kredilendirilebilir.
Aktinyum adı Grekçe aktis, aktinos (ακτίς, ακτίνος), yani ışın anlamına gelir. Ac sembolü, asetil, asetat ve bazen asetaldehit gibi aktinyum ile ilgisi olmayan diğer bileşiklerin kısaltmalarında da kullanılır.

Aktinyum yumuşak, gümüşi-beyaz, radyoaktif, metalik bir elementtir. Tahmini kayma modülü kurşun ile benzerdir. Güçlü radyoaktivitesi sayesinde aktinyum, yayılan enerjik parçacıklar tarafından iyonize edilen havadan kaynaklanan soluk mavi bir ışıkla karanlıkta parlar. Aktinyum, lantan ve diğer lantanitlere benzer kimyasal özelliklere sahiptir ve bu nedenle uranyum cevherlerinden çıkarılırken bu elementlerin ayırılması zordur. Çözücü ayırması ve iyon kromatografisi ayırma için yaygın olarak kullanılır.
Aktinitlerin ilk elementi olan aktinyum, lantanın lantanitlere yaptığı gibi gruba adını verdi. Element grubu lantanitlerden daha çeşitlidir ve bu nedenle 1945'e kadar Dmitri Mendeleev'in periyodik tablosundaki en önemli değişikliğin lantanitlerin tanınması, aktinitlerin tanıtılması, genellikle Glenn T. Seaborg'un transuranyum elementleri üzerinde yaptığı araştırmalarından sonra kabul edildi (1892'de İngiliz kimyager Henry Bassett tarafından önerilmiş olmasına rağmen).
Aktinyum, havadaki oksijen ve nem ile hızla reaksiyona girerek daha fazla oksidasyonu engelleyen beyaz bir aktinyum oksit kaplaması oluşturur. Çoğu lantanit ve aktinitte olduğu gibi, aktinyum +3 oksidasyon seviyesinde bulunur ve Ac3+ iyonları çözeltilerde renksizdir. +3 oksidasyon seviyesi soy gaz radonun kararlı kapalı-kabuk yapısını vermek için kolayca bağışlanan üç değerlik elektronu ile aktinyumun [Rn]6d17s2 elektronik konfigürasyonundan kaynaklanır. Nadir +2 oksidasyon seviyesi sadece aktinyum dihidrit (AcH2) için bilinir; hatta bu gerçekte daha hafif konjeni LaH2 gibi bir elektrür bileşiği olabilir ve dolayısıyla aktinyum(III) içerebilir. Ac3+ bilinen tüm tripositif iyonların en büyüğüdür ve ilk koordinasyon küresi yaklaşık 10.9 ± 0.5 su molekülü içerir.

Aktinyumun yoğun radyoaktivitesi nedeniyle, sadece sınırlı sayıda aktinyum bileşiği bilinmektedir. Bunlar şunları içerir: AcF3, AcCl3, AcBr3, AcOF, AcOCl, AcOBr, Ac2S3, Ac2O3 ve AcPO4. AcPO4 hariç hepsi ilgili lantan bileşiklerine benzer. Hepsi +3 oksidasyon seviyesinde aktinyum içerir. Özellikle, analog lantan ve aktinyum bileşiklerinin kafes sabitleri sadece yüzde birkaç oranında farklılık gösterir.

Burada a, b ve c kafes sabitleridir, No boşluk grubu sayısı ve Z birim hücre başına formül birimi sayısıdır. Yoğunluk doğrudan ölçülmedi, kafes parametrelerinden hesaplandı.

Aktinyum oksit (Ac2O3), hidroksitin 500 °C'de veya oksalatın 1100 °C'de vakumla ısıtılmasıyla elde edilebilir. Kristal kafesi, en üç değerlikli nadir toprak metallerinin oksitleri ile izotipiktir.

Aktinyum triflorür, çözeltide veya katı reaksiyonda üretilebilir. Önceki reaksiyon, aktinyum iyonları içeren bir çözeltiye hidroflorik asit ilave edilerek oda sıcaklığında gerçekleştirilir. İkinci yöntemde, aktinyum metali, platin bir düzenekte 700 °C'de hidrojen florür buharları ile işlenir. Aktinyum triflorürün 900-1000 °C'de amonyum hidroksit ile işlenmesi oksiflorür AcOF verir. Lantan oksiflorür, bir saat boyunca 800 °C'de havada lantan triflorür yakılarak kolayca elde edilebilirken, aktinyum triflorürün benzer şekilde işlenmesi AcOF vermez ve sadece başlangıçtaki ürünün erimesiyle sonuçlanır.

AcF3 + 2 NH3 + H2O → AcOF + 2 NH4F
Aktinyum triklorür, aktinyum hidroksit veya oksalatın 960 °C'nin üzerindeki sıcaklıklarda karbon tetraklorür buharları ile reaksiyona sokulmasıyla elde edilir. Oksiflorür gibi aktinyum oksiklorür, aktinyum triklorürün 1000 °C'de amonyum hidroksit ile hidrolize edilmesi suretiyle hazırlanabilir. Bununla birlikte, oksiflorürün aksine, oksiklorür hidroklorik asit içindeki bir aktinyum triklorür çözeltisinin amonyak ile tutuşturulmasıyla sentezlenebilir.
Alüminyum bromür ve aktinyum oksit reaksiyonu aktinyum tribromür verir:

Ac2O3 + 2 AlBr3 → 2 AcBr3 + Al2O3
ve 500 °C'de amonyum hidroksit ile muamele edilmesi oksibromit AcOBr ile sonuçlanır.

Aktinyum hidrür, aktinyum triklorürün potasyum ile 300 °C'de indirgenmesiyle elde edildi ve yapısı, karşılık gelen LaH2 hidrür ile benzer şekilde çıkarıldı. Reaksiyondaki hidrojen kaynağı belirsizdi.
Monosodyum fosfatın (NaH2PO4) hidroklorik asit içindeki bir aktinyum çözeltisi ile karıştırılması, birkaç dakika boyunca beyaz renkli aktinyum fosfat hemihidrat (AcPO4·0.5H2O) ile ısıtılır ve aktinyum oksalat, siyah aktinyum sülfür (Ac2S3) ile sonuçlanır. Muhtemelen 1000 °C'de aktinyum oksit üzerinde bir hidrojen sülfür ve karbon disülfür karışımı ile hareket ettirilerek üretilebilir.

Doğal olarak oluşan aktinyum, iki radyoaktif izotoptan oluşur; 227Ac (235U radyoaktif ailesinden) ve 228Ac). 227Ac esas olarak çok küçük bir enerjiye sahip bir beta yayıcı olarak bozunur, ancak olayların %1.38'inde bir alfa parçacığı yayar, böylece alfa spektrometresi ile kolayca tanımlanabilir. En kararlı olanı 21.772 yıl yarı ömrü olan 227Ac, 10 gün yarı ömre sahip 225Ac ve 29.37 saat yarı ömre sahip 226Ac olmak üzere otuz altı radyoizotop tespit edilmiştir. Geriye kalan tüm radyoaktif izotopların yarı ömürleri 10 saatten azdır ve çoğunun yarı ömürleri bir dakikadan kısadır. Bilinen en kısa aktinyum izotopu, alfa bozunması ile bozunan 227Ac'dir (69 nanosaniyelik yarı ömür). Aktinyum bilinen iki meta duruma sahiptir. Kimya için en önemli izotoplar 225Ac, 227Ac ve 228Ac'dir.
Saflaştırılmış 227Ac, yaklaşık yarım yıl sonra bozunma ürünleri ile dengeye gelir. Çoğunlukla beta (%98.62) ve bazı alfa parçacıklarına (%1.38) yayılan 21.772 yıllık yarı ömrüne göre bozunur; ardışık bozunma ürünleri aktinyum serisinin bir parçasıdır. Mevcut düşük miktarlar, beta parçacıklarının düşük enerjisi (maksimum 44.8 keV) ve düşük alfa radyasyon yoğunluğu nedeniyle, 227Ac emisyonu ile doğrudan tespit etmek zordur ve bu nedenle çürüme ürünleri ile izlenir. Aktinyum izotopları atom ağırlığında 205 u (205Ac) ila 236 u (236Ac) arasında değişir.

Aktinyum sadece uranyum cevherlerindeki izlerde bulunur - cevherdeki bir ton uranyum yaklaşık 0.2 miligram 227Ac içerir - ve bir ton toryum başına yaklaşık 5 nanogram 228Ac içeren toryum cevherlerinde bulunur. 227Ac, ana izotop 235U (veya 239Pu) ile başlayan ve kararlı kurşun izotop 207Pb ile biten uranyum-aktinyum serisi bozunma zincirinin

Aktör-ağ-teorisi, (İngilizce Actor-network-theory (ANT), Fail-ağ Teorisi), 1980'lerden itibaren bilim ve teknoloji çalışmaları alanında gelişen ve buradan sosyolojinin diğer alanlarına ve komşu disiplinlere kendini kabul ettirmeyi başaran bir sosyal bilim ekolüdür. Nesneleri de sosyal yapının birer parçası olarak kabul eden bir sosyal araştırma yöntemidir.
İnsandan başka, nesne ve makinelerin de sosyal yapının birer parçası olduğunu ortaya koyması ile ön plana çıkmıştır ve daha önceki teorilere eleştirel bir bakış açısı getirir. Bilim ve teknoloji araştırmaları alanında yapılan çalışmalar sırasında gün yüzüne çıkmış ve bu alanda yoğun olarak kullanılmıştır. Kuramın çıkışında önemli rolü olan Michel Callon ve Bruno Latour, bilim ve teknoloji araştırmaları alanında çalışan araştırmacılardır. Ayrıca sosyoloji alanında çalışan John Law'ın da önemli katkıları olmuştur. Maddeler arası bir ilişkinin yanında semiyotik (kavramlar arası) bir ilişki de tanımlanmaktadır. Doğruları ve yanlışları tanımlayan temelci yaklaşımların aksine sosyal yapıyı inşa eden varlıkların birleşimi ve iletişimi gibi ilişkiler üzerinde durmaktadır. Bu yapısı itibarıyla diğer bilim ve teknoloji araştırmaları ve sosyal ağ teorilerinden ayrılmaktadır.

Aktör Ağ Teorisi (Fail Ağ Kuramı) ilk olarak Michel Callon tarafından École nationale supérieure des mines de Paris'e bağlı olan Sosyal İnovasyon Merkezi'nde (Centre de Sociologie de l'Innovation) geliştirilmiştir. 1984 yılındaki kitabında John Law ve Peter Lodge bu kuramın ilk örneklerinden biri olarak, failler ile ağlar arasındaki ilişkiler yoluyla bilginin yapısını ve büyümesini anlatan Science for Social Scientists isimli bir çalışma ortaya koymuşlardır. Çalışma aynı zamanda bilim ve teknoloji araştırmaları açısından yenilik süreci ve bilgi üretimi kavramlarının anlaşılması için önemli bir adım oluşturmaktadır. 1990'dan itibaren BTT çalışmalarında Aktör Ağ Teorisinin önemi giderek artmıştır. Çoğu araştırmacı tarafından organizasyon analizleri, enformasyon, sağlık çalışmaları, coğrafya, sosyoloji, antropoloji ve ekonomi alanlarında kullanılmıştır. 2008 yılı itibarıyla Aktör Ağ Teorisi oldukça geniş ve kapsamlı bir kullanım alanına sahip olup, maddesel-semiyotik çalışamaların gerektirdiği çoğu heterojen ortama uygulanabilmektedir.

Aktör Ağ Teorisi her ne kadar isminde teori kelimesi barındırsa da, analizlerinde neden ve nasıl sorularına cevap aramaz. Bir method veya bir el kitabı değil herhangi bir şeyin teorisidir. Modellemiş olduğu ağ üzerindeki ilişkilere yoğunlaşır. Latour'un da belirttiği gibi Açıklamalar tanımdan çıkarılmaz, tanımlar, geliştirilen şeylerin bizatihi kendileridir.
Güncel çalışmalarda, maddesel-semiyotik diğer yaklaşımlarla Aktör Ağ Teorisinin karşılaştırıldığı görülebilir. Örneğin etnometodoloji (günlük yaşantılardan çıkarak insanların sosyal yapıları nasıl algıladığını çalışan sosyoloji alanı) alanında, günlük eylemlerin, alışkanlık ve tekrar eden davranışların nasıl kendilerini yeniledikleri ve sürdürdüklerini açıklamak için oldukça başarılı modeller öne sürebilmektedir. Latour tarafından karşı çıkılmasına rağmen, Sembolik-etkileşimci yaklaşım ile de karşılaştırmalar yapan çalışmalar da bulunmaktadır.
Aktör Ağ Teorisi her ne kadar bilim teknoloji ve toplum çalışmaları ve bilim sosylojisi alanlarında kullanılan bir teori olsa da, sosyoloji alanında da oldukça önemli etkileri olmuştur. Yapısı itibarıyla deneysel özellikte olup sosyal araştırmalara ışık tututan bir araçtır, kimlik ve kişisellik üzerine kurulu, taşıma sistemleri ve duygu ve bağımlılık konularında kullanılmıştır. Ayrıca politik ve tarihsel sosyoloji alanlarında da kullanılmaktadır.

Aktör-ağı, kuramın üzerine kurulu olduğu çekirdek kavramdır. Bu terimdeki ağ kavramı özellikle çok fazla çağrışım yaptığı için Latour tarafından problemli olarak görülmektedir.
Bu çekincelerine rağmen Latour yine de ağ kelimesinin en uygun kelime olduğunu şu şekilde ifade eder: "A priori bir düzen ilişkisi yok; toplumun altı ve üstünden bahseden aksiyolojik mit ile bağlantılı değil; herhangi bir konumun makro- veya mikro- olduğuna dair hiçbir varsayımda bulunmuyor ve 'a' veya 'b' öğelerinden hangisinin araştırılacağına göre kullanılacak araştırma araçlarında bir değişiklik yapmıyor." Bu anlamıyla ağ kelimesinin kullanımı Deleuze ve Guattari'nin köksap terimine benzer, hatta Latour şaka yoluyla, eğer kulağa daha iyi gelseydi kuramın isminin "Aktör-rhizome ontolojisi" ("Fail-köksap varlıkbilimi") olarak değiştirilmesine razı olacağını söylemiştir. Bu, Latour'un teori teriminden hoşnut olmadığına da işaret eder.
Aktör Ağ Teorisi maddesel-semiyotik ağların nasıl bir araya gelerek bir bütün halinde çalıştıklarını açıklamaya çalışır. Diğer bir deyişle bir aktör topluluğu maddesel ve semiyotik düzeyde anlamlı bir varlık ortaya koymak için bir araya gelmektedir. Hatta farklı bir bakış açısı ile, bu aktör topluluğu farklı öğeleri bir ağ içerisinde bir araya getiren ve birbirine yapışık bir bütün olarak davranmasını sağlayan açık stratejiler içermektedir. Ağlar, var olan durumunu korumak ve yeni durumlara geçmek için sürekli yapma ve yeniden yapma hallerini gösterir.
Bunun daha açık anlamı, ağların süreki olarak varlığı korumak için bir uğraş içerisinde olması gerektiği, aksi halde ağın çözüleceğidir. Burada yapılan bir kabul ise, ilişkiler ağının özsel olarak tutarlı (yapışık) olması gerekmediğidir, aslında ağın içerisinde çatışmalar olabilmektedir. Sosyal ilişkiler, bu kabulde, sürekli olarak tekrarlanan sonlu süreçler olarak görülmektedir.
Kuram için en önemli terimlerden birisi de actant kavramıdır. İngilizceden doğrudan çevrildiğinde, İngilizcedeki eylem, faaliyet anlamına gelen act kelimesinden türetilmiş ve hareket eden/eylemde olan/faaliyette bulunan anlamı taşımakla birlikte kuram bağlamında insan dışı öğeleri ifade etmektedir. Fail kelimesinin yanı sıra, bu kelimeyi Türkçede farklı anlamlara gelmekle birlikte en iyi karşılayan kelimelerden birisi de eylemci kelimesidir. Eylemcilerin ne olduklarının hiçbir önemi yoktur. Örneğin hayvan, cansız varlıklar veya teknolojilerin her birisi birer eylemci olabilir. Buradaki kritik nokta ağ içerisinde bir eylemi olan ve varlık gösterebilen öğe olmasıdır.
Mantıksal olarak aktörler ele alındığında, bir aktör daha küçük aktörlerin toplamı olarak da görülebilir. Örneğin bir arabanın kendisini meydana getiren motor, kaporta, silecek gibi alt aktörlerden oluşması gibi her aktör de farklı alt aktörlerin birleşimi olarak düşünülebilir. Burada Aktör Ağ Teorisinin kazandırdığı bir bakış açısı da aktörler arası soyutlama özelliğidir. Yani, örneğin bir sürücü araba kullanırken, kullandığı arabanın alt bileşenlerinin çoğundan habersizdir. Aktör Ağ Teorisi ise sürücü ile araba arasındaki iletişimi modellerken basit iki öğe arasındaki bir ilişkiden bahsetmekte ancak bu öğelerin alt öğelerine inmemekte ve çok sayıdaki alt sistemi sadece bir araba öğesi olarak sistemde temsil edebilmektedir.
Bir aktör ağı kırıldığı zaman detaylılık (punctualisation) etkisi denilen bir etkiden bahsedilebilir. Bu etki sistemin diğer öğeleri ile olan soyutlama etkisinin kırılması olarak da görülebilir. Örneğin bir arabanın motorunun bozulması durumunda, arabayı kullanan ve arabayı kendisini taşıyan bir araç olarak gören sürücünün, aslında arabanın alt öğeleri olan karmaşık bir sistem olduğunun farkına varmasını sağlar. Bu anlamda soyutlama yaklaşımı nesne yönelimli programlama'da kullanılan soyutlama ile çok yakındır.
Latour Pandora'nın Ümidi kitabında, ağdaki bu özellikten bahsetmektedir. Buna göre pandoranın kutusu açıldığında bütün öğelerinin açılması ve bütün kara kutu özelliği taşıyan ve soyutlanmış öğeler için bu açılmanın diğer öğeler tarafından fark edilmesi veya etkilenmesi olarak görülmelidir.

Aktör Ağ Teorisi, insan ve insan olmayan üyelere eşit yaklaşır, ağ içerisindeki bütün varlıkları aynı düzeyde ifade eder. Bu özelliğine genelleştirilmiş simetrisi (generalized symmetry) ismi verilmektedir. Bu kavramı, her varlığın ağ içerisindeki taşıdığı ilişkiye göre değerlendirilmesi gerektiği şeklinde yorumlamak yerinde olacaktır, yani herhangi bir öğe için kendi özüne göre bir tanım yapmak ve ön kabullerde bulunmak yerine, ağ içerisindeki ilişkide olduğu varlıklar ve bu varlıklarla olan ilişkilerinin üzerinde durmak şeklinde anlaşılabilir.

Aracılar (intermediaries) ve arabulucular (mediators) teorinin anlaşılması ve uygulanabilmesi için oldukça önemli bir role sahip terimlerdir. Aracılar, genelde ilişkilere etkisi olmayan ama ilişkinin ortamda yayılmasına yardım eden dolayısıyla çoğu zaman göz ardı edilebilen varlıklardır. Arabulucular ise yine farklı varlıkların iletişimine / etkileşimine aracılık eden ancak bu aracılık sırasında iletişim ve etkileşime etki eden, değiştiren, yükselten veya azaltan varlıklardır. Bu açıdan arabulucuların incelenmeye değer olduğu, sosyoloji çalışmalarının çok sayıda aracıya yoğunlaştığı ve bunun gereksiz olduğu söylenebilir.
Örneğin bir sosyolog, zengin ve yüksek toplum kesimleri için ipek ve fakir ve düşük toplum kesimleri için naylonu bir aracı olarak ele alabilir. Bu şekilde ele alınan bir modellemede, gerçekteki ipek-naylon ilişkisinin hiçbir anlamı yoktur. Hatta bu sınıf farkını ifade eden çok sayıda farklı örnekler de bulunabilir. Örneğin ipek/naylon eşleştirmesi yerine uçak/otobüs kullanımı gibi bir eşleştirme de kullanılabilir. Yani ipek/naylon eşleştirmesi bu farkı anlatmak için gerekli ve vazgeçilmez bir özellik sergilememektedir ve göz ardı edilebilir. Ancak birer arabulucu olarak ele alındıklarında ve ipek ve naylon üretimi, sanayide kullanımı, pazarlanması gibi bu kavramların kendi ortamlarına inilen bir çalışmada bu varlıkların birer anlamı olmakta, kullanıcılarının düşünce yapısını anlatmak için kullanılması anlamlı hale gelmektedir.

Langdon Winner gibi kurama eleştirel bakanların yaptıkları en yaygın eleştirilerden birisi, ağdaki kapasiteleri bakımından insanları hayvanlardan veya diğer eşyalardan ayırmamanın, insan olmayana hayvanlara ve eşyalara amaçlılık atfetmek anlamın

Alfred Bernhard Nobel (21 Ekim 1833; Stokholm, İsveç – 10 Aralık 1896; San Remo, İtalya), İsveçli kimyager ve mühendistir. Dinamitin mucididir. Vasiyetiyle Nobel Ödülleri'ni başlatmıştır.
Sentetik element nobelyuma onun adı verilmiştir.

1833'te varlıklı bir aileden gelen anne Andriette Ahlsell ile mühendis baba Immanuel Nobel'in üçüncü oğlu olarak Stokholm'de dünyaya geldi. Alfred doğduğunda babası iflas etmişti, dolayısıyla ailesinin maddi durumu iyi değildi. Nobel ailesi 1837'de Finlandiya'ya, 1842 yılında ise Sankt-Peterburg'a taşındı. St. Petersburg'da babası Immanuel Nobel bir atölye açtı, annesi ise bir bakkal dükkânı işletti. Baba Nobel, Sankt-Peterburg'da büyük başarı kazandı ve Rus ordusu için silah üretmeye başladı.
Alfred Nobel, özel öğretmenler tarafından eğitildi. Doğa bilimleri, dil ve edebiyat alanlarına yoğunlaştı. 17 yaşına geldiğinde İsveççe, Rusça, Fransızca, İngilizce ve Almancayı akıcı bir şekilde konuşmaya başladı. Fizik ve kimyanın yanı sıra, onun bir mühendis olmasını isteyen babasının pek hoşuna gitmese de Alfred İngiliz edebiyatına ve şiire de ilgi duyuyordu.
Babası onu kimya mühendisliği eğitimi görmesi için yurtdışına gönderdi. İki yıllık süre içinde İsveç, Almanya, Fransa ve ABD'de bulundu. Paris'te bulunduğu süre zarfında dönemin ünlü kimyageri T. J. Pelouze'nin laboratuvarında çalıştı. Burada ayrıca güçlü bir patlayıcı sıvı olan nitrogliserini keşfeden İtalyan kimyager Ascanio Sobrero ile tanıştı. Alfred Nobel de nitrogliserin ile ilgilendi. Nitrogliserin, baruttan daha güçlü olmasına karşın, basınç ve sıcaklığın etkisiyle kolayca patlamaktadır. Nobel'e göre bu durum nitrogliserinin pratik kullanımını sınırlandırmaktadır.
Alfred Nobel, 1852'de ailesi tarafından Sankt-Peterburg'a geri çağrıldı. Nobel, nitrogliserin ile ilgili çalışmalarına burada devam etti. Ancak, babası Immanuel Nobel'in işleri bozulmaya başladı. Kırım Savaşı'nın sona ermesini takiben Rus ordusu baba Nobel'in işletmesinden silah sipariş etmeyi kesti. Bu yüzden baba Nobel, bir kez daha iflas etti. Bunun üzerine baba Nobel iki oğlu Alfred ve Emil ile birlikte Stokholm'e geri döndü (Diğer oğulları Robert ve Ludvig ise Sankt-Peterburg'da kaldı).
Alfred Nobel, 1863 yılından itibaren nitrogliserin ile ilgili çalışmalarına Stokholm'de devam etti. 1864 yılında çalışmalarını yürütürken bir patlama oldu. Kazada, küçük kardeşi Emil ile birlikte dört kişi hayatını kaybetti. Alfred Nobel'in Stokholm şehri sınırları dahilinde çalışma yapması yasaklandı. Bunun üzerine Alfred çalışmalarına Mälaren Gölü yakınlarındaki bir mavnada devam etti.
Nitrogliserin'i patlayıcı madde olarak kullanma yollarını araştırdı. 1863 yılında Stokholm'de az miktarda nitrogliserin yapmaya başladı. Birkaç ay süren araştırmaların sonunda bir patlama ile laboratuvar yıkıldı. Çalışmalarına devam eden Alfred Nobel 1865'te yeni bir fabrika kurdu, bir süre sonra ikinci fabrikasını da açtı. 1864 yılında araştırmalarının sonucunu aldı ve dinamit barutunu buldu. Araştırmalarına devam eden Nobel, 1877'de Balistit adını verdiği yeni bir çeşit barut tasarladı. 1879'da, Paris yakınlarındaki Servan'da bir laboratuvar kuran Nobel, buradaki çalışmaları sırasında dumansız barut adını verdiği ve eşit miktarlarda nitrogliserinle nitroselüloz karışımından oluşan, itici barutu buldu.
Birkaç yıl sonra kordit adlı patlayıcı madde konusunda İngiliz hükûmeti aleyhine dava açtı, ancak davayı kaybetti. Bu dönemde Fransa'ya karşı kurulan bir ittifakta İtalya ile işbirliği yapan Nobel, aleyhindeki kampanyalar sonucunda Paris'i terk ederek İtalya'nın San Remo şehrine yerleşti, laboratuvarını da oraya taşıdı.
Nobel, San Remo'da 1896 yılında beyin kanaması sonucu öldü. Buluşları insanoğlunun yıkım gücünü artırdı. Geri kalan yaşamında sürekli bunun pişmanlığını yaşadığı söylenmektedir.
Öldüğünde ise bir gazete manşette şu başlığı kullandı, "Ölüm taciri öldü! (Le marchand de la mort est mort.)"
Vasiyetinde, mirasının Nobel Ödüllerinin enstitüleştirilmesi yönünde kullanılmasını ve 33.200.000 kronunun her yıl insanlığa hizmette bulunanlara sunulmasını istemiştir.
Bu ödüller, fizik, kimya, tıp veya fizyoloji, edebiyat ve barışa hizmet olmak üzere toplam beş dalda verilecekti. Nobel'in bu vasiyeti önceleri büyük tartışma yarattı. Ancak 1900 yılında İsveç hükûmetinin Nobel Vakfı'nı kurmasıyla, Nobel Ödülleri düzenli olarak verilmeye başlandı. Daha sonra 1968'de İsveç Bankası Alfred Nobel'in anısına bir ekonomi ödülü vermeyi kararlaştırdı, ödül ilk kez 1969'da verildi.
Sentetik bir element olan Nobelyum onun anısına bu isim ile anılmıştır.
Nobel ödülleri her sene Alfred Bernard Nobel'ın ölüm tarihi olan 10 Aralık'ta verilmektedir.

Nobel Ödülü

Alkali metaller (Arapça: el–kali = "bitki külünden") periyodik tablonun birinci grubunda yer alan metallerdir. Fransiyum dışında hepsi, yumuşak yapıda ve parlak görünümdedir.
Kolaylıkla eriyebilir ve uçucu hale geçebilirler. Bağıl atom kütleleri arttıkça, erime ve kaynama noktaları da düşüş gösterir. Diğer metallere kıyasla, özkütleleri de oldukça düşüktür. Hepsi de, tepkimelerde etkindir. En yüksek temel enerji düzeylerinde bir tek elektron taşırlar. Bu elektronu çok kolay kaybederek +1 yüklü iyonlar oluşturabildikleri için, kuvvetli indirgendirler. Isı ve elektriği çok iyi iletirler. Suyla etkileşimleri çok güçlüdür, suyla tepkime sonucunda hidrojen gazı açığa çıkarırlar. I A grubunda yer alan Li, Na, K, Rb, Cs ve Fr elementleri alkali metalleri oluştururlar. Sodyum ve potasyum doğada en çok bulunan alkali metaldir ve çeşitli bileşikleri halinde bulunur.

Alkali metaller değerlik tabakalarında tek elektronu kolayca kaybederek +1 yüklü iyonlar oluştururlar; bu nedenle kuvvetli indirgendirler.
Birkaç istisna dışında bileşikleri iyoniktir.
Metalik özellikleri gereği parlaktırlar; fakat diğer metallerin aksine, bıçakla kesilebilecek kadar yumuşaktırlar.
Aleve tutulduklarında çeşitli renkler oluştururlar; Li, Na ve K tuzu çözeltisine batırılmış bir platin tel, alevi sırasıyla kırmızı, sarı ve menekşe renge boyar.
Isı ve elektriği çok iyi iletirler.
Bulundukları periyotta iyonlaşma enerjileri en küçük, atom ve iyon çapları ise en büyük olan elementlerdir.
Diğer metallerin aksine, yoğunlukları ve erime noktaları oldukça düşüktür. Lityum, sodyum ve potasyum yoğunlukları ilginç bir şekilde sudan daha küçüktür. Sezyumun erime noktası o kadar düşüktür ki sıcak günlerde sıvı halde bulunabilir.
Her periyodun ilk elementi bulunur. Son yörüngelerinde 1 elektron vardır.Değerlik elektron sayıları 1'dir.1A grubundaki elementlerin elektron dağılımları S1 ile bittiğinden bu grup için periyodik tabloda (s) bloku elementleri adı verilir.
Alkali metaller su ile reaksiyona girip, hidrojen gazı verirler.
Alkali metallerin su ile etkileşimi oldukça şiddetlidir.Reaksiyonun şiddeti yukarıdan aşağı inildikçe artar.
Alkali metaller bir bazdır.Suda eriyen bir bazdır.Bütün bazlar alkali değildir ama  bütün alkaliler bir bazdır.

Alüminyum, atom numarası 13 ve simgesi Al olan kimyasal element. Gümüş renkte, sünek bir metaldir. Doğada genellikle boksit cevheri halinde bulunur ve oksidasyona karşı üstün direnci ile tanınır. Bu direncin temelinde pasivasyon özelliği yatar.
Endüstrinin pek çok kolunda milyonlarca farklı ürünün yapımında kullanılmakta olup, dünya ekonomisi içinde çok önemli bir yeri vardır. Alüminyumdan üretilmiş yapısal bileşenler uzay ve havacılık sanayi için vazgeçilmezdir. Hafiflik ve yüksek dayanım özellikleri gerektiren taşımacılık ve inşaat sanayiinde geniş kullanım alanı bulur.

Alüminyum, yumuşak ve hafif bir metal olup mat gümüşümsü renktedir. Bu renk, havaya maruz kaldığında üzerinde oluşan ince oksit tabakasından ileri gelir. Alüminyum metalinin, yüzey pürüzlülüğüne bağlı olarak gümüşi beyazdan mat griye kadar değişen görünümü vardır.
Alüminyum aynalar, yakın ultraviyole ve uzak kızılötesi ışık için tüm metal aynalar arasında en yansıtıcı olanıdır. Aynı zamanda görünür spektrumda ışığı en çok yansıtanlardan biridir. Bu açıdan neredeyse gümüşle aynı seviyededir ve bu nedenle ikisi benzer görünür.
Alüminyum güneş ışınımını yansıtma konusunda da iyidir ancak havadaki güneş ışığına uzun süre maruz kalmak metalin yüzeyinde aşınmaya neden olur. Yüzeye koruyucu oksit tabakası ekleyen alüminyumun anodlanması ile bu durum önlenebilir.
Alüminyum, zehirleyici ve manyetik değildir. Kıvılcım çıkarmaz.
Alüminyumun yoğunluğu 2,70 g/cm3 olup, çeliğin veya bakırın yaklaşık 1/3'ü kadar olup yaygın olarak karşılaşılan diğer metallerden çok daha azdır, bu ise alüminyum parçaların hafifliğiyle kolayca tanımlanmasını sağlar.
Alüminyumun yoğunluğunun diğer metallerin çoğuna göre az olması, çekirdeklerinin çok daha hafif olmasından kaynaklanır ancak birim hücre boyutundaki farklılık bu farkı telafi etmez. Daha hafif metaller, berilyum ve magnezyum dışında yapısal kullanım için fazla reaktif olan (ve berilyum çok toksik olan) 1. ve 2. grup metallerdir. Alüminyum, çelik kadar sağlam veya sert değildir. Ancak az yoğun olması, havacılık ve uzay endüstrisinde ve hafifliğin ve nispeten yüksek mukavemetin önemli olduğu diğer birçok uygulama için bunu telafi eder.
Saf alüminyum oldukça yumuşaktır ve mukavemeti azdır. Çoğu uygulamada, daha fazla mukavemet ve sertlikleri nedeniyle bunun yerine çeşitli alüminyum alaşımları kullanılır. Saf alüminyumun akma dayanımı 7–11 MPa iken, alüminyum alaşımlarının akma dayanımı 200 MPa ile 600 MPa arasındadır.
Alüminyum sünektir, uzama yüzdesi %50-70'dir. Sünekliği kolayca çekilmesine ve ekstruzyona imkan verir ve dövülebilir. Aynı zamanda kolaylıkla işlenebilir ve dökülebilir.
Alüminyum mükemmel bir termal ve elektrik iletkenidir. Hem termal hem de elektriksel olarak bakırın iletkenliğinin yaklaşık %60'ına sahip olmasına rağmen yalnızca bakırın %30'u kadar yoğundur. Alüminyum, 1,2 kelvinlik süperiletkenlik kritik sıcaklığı ve yaklaşık 100 gaussluk (10 milliteslalık) kritik manyetik alanıyla süper iletkenlik kapasitesine sahiptir.
Paramanyetiktir ve dolayısıyla statik manyetik alanlardan esasen etkilenmez. Ancak yüksek elektrik iletkenliği, girdap akımlarının indüksiyonu yoluyla alternatif manyetik alanlardan güçlü şekilde etkilendiği anlamına gelir.
Elektrik iletkenliği %64,94 IACS'dir (saf Al, 2 °C'de).
Çok üstün korozyon özelliklerinin olması, üzerinde oluşan oksit tabakasının koruyucu olmasındandır.
Erime sıcaklığı 660 °C, kaynama sıcaklığı ise 2519 °C'dir.

Alüminyum, geçiş öncesi ve geçiş sonrası metallerin özelliklerini birleştirir. Daha ağır grup 13 türdeşleri gibi metalik bağlanma için az sayıda kullanılabilir elektrona sahip olduğundan, beklenenden daha uzun atomlar arası mesafelerle geçiş sonrası metalin karakteristik fiziksel özelliklerine sahiptir. Ayrıca, Al3+ küçük ve yüksek yüklü bir katyon olduğundan güçlü şekilde polarize olur ve alüminyum bileşiklerindeki bağlanmalar ortak değerliğe doğru eğilim gösterir; bu davranış berilyumun (Be2+) davranışına benzer ve ikisi diyagonal bir ilişki örneği gösterir.
Alüminyumun değerlik kabuğunun altında yatan çekirdek, önceki soy gazın çekirdeğidir, oysa onun daha ağır türdeşleri galyum, indiyum, talyum ve nihonyum da doldurulmuş bir d-alt kabuğu ve bazı durumlarda doldurulmuş bir f-alt kabuğunu içerir. Bu nedenle alüminyumun iç elektronları, alüminyumun daha ağır türdeşlerinin aksine, değerlik elektronlarını neredeyse tamamen korur. Bu nedenle alüminyum, kendi grubundaki en elektropozitif metaldir ve hidroksiti aslında galyumunkinden daha baziktir.
Alüminyum aynı gruptaki metaloid bor ile de küçük benzerlikler taşır: AlX3 bileşikleri, BX3 bileşiklerine göre değerlik izoelektroniktir (aynı değerlik elektronik yapısına sahiptirler) ve her ikisi de Lewis asitleri gibi davranır ve kolayca katkı maddeleri oluşturur. Ek olarak, bor kimyasının ana motiflerinden biri düzenli ikosahedral yapılardır ve alüminyum, Al-Zn-Mg sınıfı da dahil olmak üzere birçok ikosahedral yarı kristal alaşımın önemli bir bölümünü oluşturur.
Alüminyumun oksijene karşı yüksek kimyasal yakınlığı vardır, bu ise onu termit reaksiyonunda indirgeyici bir madde olarak kullanıma uygun yapar. İnce bir alüminyum tozu, sıvı oksijenle temas ettiğinde patlayıcı bir şekilde reaksiyona girer; Ancak normal koşullar altında alüminyum, metali oksijen, su veya seyreltik asit tarafından daha fazla korozyona karşı koruyan ince bir oksit tabakası (oda sıcaklığında ~5 nm) oluşturur; bu işleme pasivasyon denir. Korozyona karşı genel direnci nedeniyle alüminyum, ince toz halinde gümüşi yansımayı koruyan az sayıda metalden biridir ve bu özelliği alüminyumu gümüş renkli boyaların önemli bir bileşeni yapar. 
Alüminyum, pasifleştirilmesi nedeniyle oksitleyici asitlerin saldırısına uğramaz. Bu, alüminyumun nitrik asit, konsantre sülfürik asit ve bazı organik asitler gibi reaktifleri depolamak için kullanılmasına olanak tanır.

Alüminyum hidrojen atmosferi altında 1500 °C'ye ısıtıldığında AlH üretilir.
Alüminyumun normal oksidi (Al2O3) silisyum ile 1800 °C'de vakum altında ısıtıldığında Al2O üretilir.
Al2S3 ün alüminyum talaşları ile 1300 °C'de vakum altında ısıtılması ile Al2S üretilir. Ancak hızlıca başlangıç maddelerine ayrışır. İki değerlikli selenyum da benzer şekilde yapılır.
Üç değerlikli halojenürleri, alüminyum ile ısıtıldıklarında -AlF- -AlCl- ve -AlBr- gaz fazında elde edilebilir.

Alüminyum tozu oksijenle yandığında alüminyum alt-oksidinin (AlO) varlığı gösterilebilir.

Fajans kuralı, basit bir üç değerlikli katyonun (Al3+) susuz tuzlarda veya Al2O3 gibi ikili bileşiklerde bulunamayacağını gösterir. Hidroksit zayıf bir bazdır ve karbonat gibi zayıf baz olan alüminyum tuzları hazırlanamaz. Nitrat gibi kuvvetli asit tuzları kararlı ve suda çözünürler. En az altı moleküllü hidratlar oluştururlar.
Alüminyum hidrür (AlH3)n, trimetil-alüminyum ve aşırı oksijen kullanarak üretilebilir. Havada patlayarak yanar. Alüminyum klorürün eter çözeltisi içinde lityum hidrürle muamelesi sonucu da üretilebilir. Ancak çözücüden ayrıştırılamaz.
Alüminyum karbür (Al4C3) elementlerin oluşturduğu karışımın 1000 °C'nin üzerine ısıtılması ile üretilebilir. Açık sarı renkli kristallerinin kompleks bir kafes yapısı vardır ve su veya seyreltik asitle metan gazı verirler. Asetilit (Al2(C2)3), ısıtılmış alüminyum üzerinden asetilen geçirmek suretiyle üretilir.
Alüminyum nitrür (AlN), elementlerinden 800 °C'de üretilebilir. Su ile hidrolize olarak amonyak ve alüminyum hidroksit verir.
Alüminyum fosfit (AlP), benzer şekilde yapılır ve fosfin vererek hidrolize olur.
Alüminyum oksit (Al2O3), doğada korundum olarak bulunur ve alüminyumun oksijenle yakılması veya hidroksit, nitrat veya sülfatının ısıtılmasıyla elde edilir. Kıymetli taş olarak sertliği elmas, bor nitrür ve karborundum'dan sonra gelir. Suda hemen hemen hiç çözünmez.
Alüminyum hidroksit, alüminyum tuzunun sulu çözeltisine amonyak ilavesi yoluyla jelatinimsi bir çökelek şeklinde elde edilebilir. Amfoteriktir; hem çok zayıf bir asit olup hem de alkalilerle alüminatlar yapar. Değişik kristal formlarındadır.
Alüminyum sülfür (Al2S3), alüminyum tozu üzerinden hidrojen sülfür geçirerek üretilebilir. Polimorfiktir.
Alüminyum florür (AlF3), hidroksitinin HF ile muamelesi sonucu veya elementlerinden üretilir. 1291 °C'de ergimeksizin gaz fazına geçen dev bir molekül yapısına sahiptir. Çok inerttir. Diğer üç değerliürleri dimerik ve köprü benzeri yapıdadırlar.
Ampirik formülü AlR3 olan organo-metalik bileşikleri vardır ve dev yapılı moleküller değilse de en azından dimerik veya trimeriktirler. Organik sentez alanında (örneğin, trimetil alüminyum) kullanılırlar.
Alümino-hidrürler bilinen en elektro-pozitif yapılardır. İçlerinde en kullanışlı olan lityum alüminyum hidrür'dür (Li[AlH4]). Isıtıldığında lityum hidrür, alüminyum ve hidrojene parçalanır ve su ile hidrolize olur. Organik kimyada pek çok kullanım alanı vardır. Alümino-halojenürler de benzer yapıya sahiptirler.

Ayrıca bkz. Boksit üretimine göre ülkelerin listesi

Alüminyumun Güneş Sistemi'ndeki parçacık başına miktarı 3,15 ppm'dir (ppm: milyonda parça sayısı). Tüm elementler arasında en bol bulunan on ikinci elementtir ve tek atom numaralı elementler arasında hidrojen ve nitrojenden sonra en bol bulunan üçüncü elementtir. Alüminyumun tek kararlı izotopu olan 27Al, evrende en çok bulunan on sekizinci çekirdektir. Neredeyse tamamen, daha sonra Tip II süpernova haline gelecek olan büyük yıldızlardaki karbonun füzyonundan sonra yaratılmıştır: bu füzyon, serbest protonları ve nötronları yakaladığında alüminyuma dönüşen 26Mg'yi oluşturur. 26Mg'nin serbest protonları yakalayabildiği evrimleşmiş yıldızların hidrojen yakan kabuklarında daha küçük miktarlarda 27Al oluşturulur. Aslında halen var olan tüm alüminyum 27Al'dir. 26Al, erken Güneş Sistemi'nde 27Al'ya göre %0,005 bollukla mevcuttu ancak 728.000 yıllık yarı ömrü herhangi bir orijinal çekirdeğin hayatta kalması için çok kısadır. Bu nedenle 26Al'ın nesli tükenmiştir. 27Al'den farklı olarak, hidrojenin yanması 26Al'in birincil kaynağıdır. Nüklid, 25Mg'lik bir çekirdeğin serbest bir p

Amerikalılar veya Amerikanlar (İngilizce: Americans), Birleşik Devletler'de doğan ya da sonradan vatandaşı olanları kapsayan diplomatik bir topluluktur. Birleşik Devletler, çoğunlukla son 500 yıl içinde kıtaya göçen Avrupalılar, Asyalılar, Afrikalılar ve Orta Doğululardan oluştuğu için belirli bir etnisite değil, belirli bir yasa çerçevesi içinde ilerlemiş bir demonime sahiptir. Bir diğer bakış açısıyla birçok farklı etnik gruba ev sahipliği yaptığı için kültürü, yasası ve ulusu ırksal ya da etnik şekilde değil, diplomatik değerler topluluğu şekilde yorumlanır.

Yerliler hariç 1550'lerde Birleşik Devletler nüfusu, 15. yüzyılda Amerika'nın Kristof Kolomb tarafından keşfedilmesi ile kıtaya akın eden Avrupalıları içeriyordu. 16. ve 17. yüzyıllar arasında bölgeye köle olarak getirilen Afrikalıların da dâhil olması ile birlikte nüfus, ilk çeşitliliğine sahip oldu. 20. yüzyılda Asya, Latin Amerika ve Orta Doğu'dan gelen yoğun göç dalgası ile nüfus daha çok çeşitlilik kazandı.
Çok çeşitli bir nüfusa sahip olmasına rağmen Birleşik Devletler, bütün tutulan bir kültüre adapte olmuş bir nüfusa sahiptir. Bu genel olarak, 16. yüzyılın başlarında kıtaya yerleşen İngiliz sömürgecilerinin getirdiği Avrupa ve Hristiyanlık kültür ve gelenekleridir. Bu kültür, ABD'nin bölgesinden bölgesine sentezleşmiştir; güneybatısında İspanyol, güneydoğusunda ise daha çok Afroamerikan kültürü ile karışmış etkisi görülür.
Amerika Birleşik Devletleri topraklarına ek olarak Amerikalılar ya da Amerikan kökenli insanlar uluslararası ortamda da bulunabilir. Yaklaşık dokuz milyon kadar Amerikalının yurt dışında yaşadığı (çoğunluğu Kanada ile Meksika) ve Amerikan diasporasını oluşturduğu tahmin edilmektedir.

Amerika Birleşik Devletleri ırksal ve etnisite açısından çok çeşitli bir ülkedir. Altı temel ırk, istatistiksel amaçlarla ABD Nüfus Bürosu tarafından resmî olarak tanınmaktadır. Bunlar: Beyaz, Kızılderili ya da Alaska Yerlisi, Siyahi ya da Afrikalı, Hawai yerlisi ya da Pasifik Adaları yerlisi ya da İki & daha fazla ırktan olan insanlar.
Ayrıca ABD Nüfus Sayım Bürosu, Amerikalıları "Hispanik ya da Latin" ve "Hispanik ya da Latin değil" olarak sınıflandırır, bu da Hispanik ve Latin Amerikalıları ulustaki en büyük azınlık grubunu oluşturan ırksal açıdan farklı bir etnisite olarak tanımlar.

2010 Birleşik Devletler Nüfus Sayımına göre nüfusun 72.4%'ü ile Amerika Birleşik Devletleri'nde yaşayan 308 milyon insanın çoğunluğunu oluşturmaktadır. Kendisini 'Beyaz Amerikalı' olarak tanımlayan 7,487,133 kadar insan çok ırklıdır; en büyük kombinasyon beyaz ve siyahtır. Ek olarak, 29,184,290 Beyaz Hispanik ya da Latinler de vardır. Hispanik olmayan Beyazlar 45 eyalette çoğunluktadır ancak Hispaniklere göre azınlıkta oldukları beş eyalet vardır: Kaliforniya, Teksas, New Mexico, Nevada ve Hawaii. D.C. ise beyaz olmayan birçoğunluğa sahiptir. Hispanik olmayan Beyaz Amerikalıların bulunduğu en yüksek orana sahip eyalet Maine'dir.
Amerikalıların istatiksel olarak sahip oldukları en büyük kök, yerel Avrupalılardır. Buna Afrika, Kuzey Amerika, Karayipler, Orta Amerika ya da Güney Amerika ve Okyanusya ülkelerinden göçmüş Avrupa kökene sahip kişiler de dahildir.
İspanyollar 1565'te, günümüzdeki Güney Birleşik Devletler topraklarındaki ilk yerleşimleri kuran Avrupalılardan bazılarıydı. 1566 doğumlu Martin de Argüelles, San Agustín, La Florida'da (günümüzde Florida, B.D.) dünyaya gelen, bölgenin ilk Avrupalılardan biriydi. Yirmi bir yıl sonra, 1587'de Virginia Dare ismindeki İngiliz, Roanoke Adası'nda (günümüzde Kuzey Carolina) doğdu ve o da bölgesinin ilk Avrupalılarından idi.

Notlar

Referanslar

Amerikyum, periyodik tablonun aktinitler dizisinde yer alan ve yapay olarak elde edilen kimyasal bir element.
Doğada varlığı saptanamayan Amerikyum 1944'te Glenn T. Seaborg, Ralph A. James, Leon O. Morgan ve Albert Ghiorso ekibi tarafından bir nükleer reaktörde plütonyum-239'dan (atom numarası 94) amerikyum-241 izotopu halinde elde edilir. Bulunan dördüncü uranyum ötesi element (atom numarası 96 olan küriyum bundan birkaç ay önce bulunmuştur) olan amerikyum gümüş beyazlığında bir metaldir.

Oda sıcaklığındaki kuru havada çok yavaş kararır. Kolay elde edilebildiği için en önemli izotopu amerikyum–241'dir; bu izotop plütonyumdan elde edilmiş ve akışkan yoğunluklarının ölçümünde, kalınlık ölçmede uçak yakıtı göstergelerinde ve uzaklık algılayıcı aygıtlarda kullanılmıştır. Bu uygulamaların hepsine amerikyum–241'in gamma ışımasından yararlanılır.
Amerikyumun (Am) bütün izotopları radyoaktiftir. Amerikyum–241'in yarı ömrü 458 yıl iken en kararlı izotopu olan amerikyum–243'ün yarı ömrü 7.370 yıldır ve bu nedenle kimyasal ayrıştırmalar için daha elverişlidir.

Amerikyum, uçak yakıtı göstergeleri, eğer Berilyum ile preslenirse çok verimli bir nötron kaynağı olur. Ev tipi iyonizasyon
duman dedektörlerinde de küçük bir miktar Amerikyum 241 bulunmaktadır. 1 Ton nükleer atıkta yaklaşık 100 gram Amerikyum bulunur. Amerikyum'un en önemli izotopu Amerikyum-241'dir. Bu izotop fisyon gerçekleştirebilir.

Amniyotlar veya amniyonlular (Amniota), bir dört üyeli olup kara hayatına uyum sağlamış yumurtalara sahiptir. Amniyotlar, sinapsitler (memeliler ile soyları tükenen diğer akrabaları) ve sauropsitlerin (sürüngenler ve kuşlar) yanı sıra fosil atalarını da içerir. Gerek yumurta olarak dışarıya bırakılan gerekse vücut içinde oovivipar olarak gelişen amniyot embriyolar çok geniş ve kapsamlı membranlar tarafından desteklenerek korunur. İnsanların da dahil olduğu eteneli memelilerde bu membranlar, fetusu saran bir amniyon kesesi içerirler. Embriyonu kaplayan bu membranlar ile larva aşamalarının bulunmayışı amniyotları iki yaşamlılardan ayırır.
Casineria gibi "gerçek amniyotlar" olarak anılan ve küçük kertenkelelere benzeyen ilk amniyotlar, yaklaşık 340 milyon yıl önce Karbonifer döneminde iki yaşamlı reptiliomorflarından evrilmiştir. Sert kabuklar geliştirmiş olan yumurtalar, su dışında kurumadan hayatta kalabildiklerinden; bu, amniyotların kuru yaşam ortamları içeren karalarda yayılabilmesine olanak vermiştir. Yumurtalar aynı zamanda geçirgen bir yapıya sahip olup soluyabiliyor ve atıklarla başa çıkabiliyor, böylece bu durum yumurtaların ve amniyotların daha büyük formlara dönüşmelerine imkân tanıyordu. Amniyotlar bu özellikleri yüzünden dünya genelinde karalara yayılarak egemen omurgalı grubu olmuştur.

Amniyotlar, günümüz modern amfibiyenlerin soy çizgisinden evrilmemiş, bilakis hala sularda larva geliştiren ve Reptiliomorpha olarak adlandırılan bir gruptan evrilmişlerdir.

İlk amniyotlar, üst Karbonifer dönemine ait küçük kertenkele benzeri Hylonomus ve Paleothyris adlı hayvanlar olup daha sonra, Anapsida, Synapsida ve Diapsida olarak üç gruba ayrılmışlardır.

Robert L. Carroll: Paleontoloji und Omurgalıların Evrimi. Thieme, Stuttgart (1993), ISBN 3-13-774401-6
Michael J. Benton: Omurgalılar Paleontolojisi. 2007, Friedrich Pfeil Verlag, ISBN 3-89937-072-4

Deneycilik, empirizm veya ampirizm, bilginin duyumlar sayesinde ve deneyimle kazanılabileceğini öne 
süren görüştür. Deneyci görüşe göre insan zihninde doğuştan bir bilgi yoktur. İnsan zihni, bu nedenle boş bir levha (tabula rasa) gibidir.
Deneycilik akılcılığın karşıtıdır. Akılcılığa karşıt olarak deneycilik, yalnızca duyum ve deneyimle temellenen bilgileri bilgi olarak kabul etmektedir. Bu tanıma göre, insan bilgisinin tek kaynağı deneyim ya da duyumdur. Bilginin kaynağında aklı gören rasyonalizm geleneğine karşıt olarak deneycilik her tür bilginin sonradan deneyimle, duyumlarla elde edildiğini ileri süren bir felsefi temele sahiptir.

İlk Çağ felsefesinde temel felsefi problemler özellikle evrenin başlangıcı ve oluşumu, varlığın sebebi ve varoluşun anlamı, bilginin kaynağı ve anlamı gibi meselelerdir. Buna bağlı olarak deneycilik daha o zamanlardan bir epistemolojik tutum olarak belirir ve bilgiyi aklın yasalarına göre değil nesnelerin görünüşlerine göre belirleme yaklaşımı olarak şekillenir. Sofistlerde, Septiklerde, Stoacılarda belirli ölçülerde deneyciliğin izlerini bulmak mümkün olmakla birlikte, esas olarak iki önemli filozof bu gelenek içinde belirgin bir yere sahip olarak görünmektedir. Duyum, deneyim ve dolayısıyla ampirik bilgiyi merkeze alan felsefi yaklaşımın izleri bu iki filozoftan itibaren belirginleşmektedir.

Atomculuk olarak bilinen ilk çağ felsefe akımının öncüsü Demokritos'tur. Maddeci doğa bilimi anlayışının kökleri Demokritos'a dayanır, aynı zamanda nedensel-zorunlu evren anlayışı ve bu anlayış ekseninde temellenen felsefi-bilimsel düşünce de köklerini Demokritos'ta bulur. Her şeyin özü nedir sorusuna verdiği cevap "atom" olmuştur; bölünemeyen, nesnelerin son dayanak noktası, özü olarak atom. Her şey atomlar ve atomların hareketliliğinden ibarettir. Demokritos bu fikirlerinin felsefi çerçevesini, sonradan giderek sistematikleşerek deneycilik olarak adlandırılan akıma uygun bir nitelikte ortaya koymuştur. Bu bakımdan birçok önemli felsefe tarihçisi Demokritos'u aynı zamanda deneycilik akımının öncü isimlerinden saymaktadır.

Demokritos gibi deneyci filozofların öncülerinden sayılan Epikuros (ya da Epikur), soyut felsefi söylemlerden uzak durmuş, mutluluk problemini ele alarak farklı bir ahlak felsefesi geliştirmeye yönelmiştir. Epikuros'a göre Mutluluk, insanın doğayı ve evreni tanımasıyla mümkündür. Hareketlerin yasalarını tespit edebilmek içinse bilgiye gerek olduğunu söyler. Bilgi ise duyu verilerinden gelir; yani duyu verilerinin birçok kez tekrarlaması sonucunda elde edilen genel tasavvurlar, Epikuros'a göre, bilgilerdir. Bu tasavvurlar ya da bilgiler nesnelerin kendileri değil onlardan gelen yansımalardır. Epikuros, duyu organlarının yanıltıcı olabileceğini ya da yansımaları farklı şekillerde algılayabileceğini de öne sürer. Böylece akılla da bir yer verilmiş olur bilgi sürecinde. Epikur için duyu organları ve akıl, bilginin ortaya konulduğu araçlardır bir anlamda. Duyu organlarınca edinilen duyum ve izlenimler akıl vasıtasıyla tasavvurlara dönüştürülürler ve böylece bilgi ortaya çıkar. Ayrıca Epikuros, haz ve acı duygulanımlarının da bilgiyi etkilediğini, bilginin doğruluk değerinin kişilerin haz ve acı duyumlarına bağlı olarak değişiklikler gösterdiğini öne sürer.

İlk Çağ felsefesinde deneycilik, izlenimcilik ve duyumculuk akımlarının öncüsü sayılabilecek yaklaşımlar ortaya konulmakla birlikte, asıl olarak deneyciliğin sistematik bir felsefe olarak ortaya konulması Yeni Çağ olarak adlandırılan dönem ile birlikte meydana gelmiştir. Bu evrede deneycilik ilk çağ felsefesindeki duyumculuktan belirli ölçülerde ayrılarak sistematik bir yönelime girer. İngiliz deneyciliği olarak bilinen ünlü empirizm akımı yalnızca empirizmin en önemli akımı olmakla kalmaz, felsefe tarihi içinde de belirleyici bir öneme sahiptir, özellikle bilgi sorunsalı açısından kendi açmazlarıyla birlikte derinlikli çalışmalar ortaya koymuşlardır. Locke, Berkeley, Hume, Hobbes ve Bacon İngiliz deneyciliğinin tartışmasız isimleridir ve kendilerinden sonraki felsefenin yönünü etkilemişlerdir.

John Locke İngiliz felsefesinin ve deneycilik felsefe akımının yeni çağda yeniden doğmasını ve gelişmesini sağlayan filozoftur. Deneyciliğin kendi başına ve sistematik bir felsefe olarak ortaya çıkmasında Locke öncü isimdir. Locke'un etkisi özellikle 18. yüzyıl boyunca belirgindir. Hem insan düşüncesinin özgürlüğünü savunması hem de insan bilgisi ve eylemliliğini deneye dayandırması bakımından Locke, aydınlanmacı felsefeyi de önemli ölçüde etkilemiş düşünürlerden biridir. Bilgi düzeyinde Locke'a göre, doğuştan gelen ya da deneyimden önce var olan herhangi bir bilgi ya da önsel ilke (apriori) söz konusu değildir. Aksine bütün bilgiler, düşünce ve kavramlar deneyden ileri gelmektedir, çünkü zihinde herhangi bir duyumla bağlantılı olmayan hiçbir düşünce mevcut değildir. Daha önceden mevcut olduğu varsayılan kavram ve ilkeler ise, başka insanların kendi deneylerinden çıkarıp doğru ve geçerli saymış olmalarından ileri gelmektedir. John Locke İnsan Anlığı Üzerine Deneme adlı kitabında felsefesini açıklar. Genel anlamda insan unsurunu konu edinmekle birlikte, özel olarak bilgi sorunsalı üzerinde durmaktadır burada. İnsan zihninin dünyaya geldiğinde bir tabula rasa olduğunu teorik bir önerme olarak ileri sürer Locke. Böylece bilgi ve bilginin dayandırıldığı bütün kavramların deneyle kazanıldığı tezi öne sürülür. Zihnimiz, deney ve gözlemlerin sonucu ortaya çıkan izlenimlerle zaman içinde dolar. Locke deney alanını iki bölüme ayırır; dış algılar (sensation) ve iç algılar (reflexion). Bütün bilgi ve düşünceler bu ikili deneyden gelmektedirler.

David Hume, emprizmin sistematikleştirilmesinde ve kuramsal gücünü felsefi bir akım olarak doruk noktasına taşınmasında daha da belirgin bir isim olarak ortaya çıkar. 17. yüzyılın doğa bilimi anlayışında geçerli olan nedensellik ilkesini Hume felsefî bir konumda yeniden değerlendirir; "her sonucun bir nedeni olduğu ve her etkinin bir sebebi bulunduğu" fikriyle öne sürülen bu düşünce, David Hume sonradan çağrışımcılık olarak bilinecek olan akımın öncüsü olarak tesciller. Öyle ki aklın ve mantığı ilkeleri ve temel kategorileri bile, sonuçta izlenimlere dayanır. Hume nedensellik ilkesinin böyle olduğu belirtir. Bu bakımdan empirizm Hume'da doruk noktasına ulaşmıştır. İnsan Doğası Üzerine Bir Deneme kitabında Hume, tıpkı önceki Locke gibi, insan kavramlarının ve fikirlerinin kaynağının ne olduğu sorusuyla ilgilenir. Her iki filozof da empirist olmasına rağmen Hume, bazı noktalarda Locke'dan ayrılır. İç ve dış algı ayrımını reddeden Hume, bu iki alanı birleştirmeye yönelir, insanın bilgi alanının bu şekilde bölümlenemeyeceğini ileri sürer. Hume'un ortaya koyduğu ayrımlar daha başkadır; izlenimleri ve kavramları ayırır. İzlenimler duyu organlarının algıladıklarından ileri gelir; kavramlar ya da düşünceler ise artık canlılığını yitirmiş olan izlenimlerin tasavvurlarından meydana gelir. Zihnin temel görevi, duyularla elde edilen verilerin üzerinde işlem yapmak, izlenimleri bilgiye dönüştürmektir. Bütün fikirlerin temeli bu izlenimlere dayanır çünkü. En soyut idealardan bir olan Tanrı ideası bile, insanların deneyimlerindeki izlenimlerinden meydana gelmiştir.
John Locke rasyonalistlere karşı bir fikir ortaya koymuştur. Ona göre duyumlarla algılanamayan bir şey bilinemez.

Belirli anlamda materyalizmin de Yeni Çağ felsefesi içinde temsilcisi sayılan Hobbes, fiziksel gerçekliği her şeyden üstün tutmuş, her şeyin fizik maddenin hareketinden ileri geldiğini öne sürmüştür. Hobbes asıl olarak ününü siyaset felsefesindeki düşüncelerine borçludur. Bununla birlikte Hobbes'i söz konusu dönem içindeki deneycilik akımı içinde değerlendirmek yerinde olur. Hobbes da deneyci felsefenin kuramsal ve yöntemsel ögelerini sahiplenir. Bilginin kaynağı olarak fiziksel gerçekliğin deneyimini, yani duyu algılarının rolünü öncelikli olarak alır. Hobbes da diğerleri gibi tüm bilginin temelinde duyuların, yani duyu deneyinin olduğunu öne sürer. Bununla birlikte Hobbes empirik filozoflarda görülmeyecek şekilde matematikle, özellikle geometri ile ilgilenmiştir.

Berkeley, empirist felsefe akımının önemli isimlerinden olup geliştirdiği felsefi yaklaşımla materyalist yönelimli empirisitlerden farklı olarak tamamen idealist yönelimli bir yaklaşım geliştirdi. Öyle ki, Berkeley sonuç olarak maddi varlığın gerçekte var olmadığı sonucunu öne sürdü. John Locke'u, maddenin kendi başına var olduğunu düşündüğü, bu anlamda da eski soyut felsefelere inandığı gerekçesiyle eleştirdi. Berkeley bu anlamda idealizmin en ünlü temsilcilerinden sayılır; ancak aynı zamanda empirist felsefe içinde de yer almaktadır. İnsan Bilgisinin İlkeleri Üzerine İnceleme adlı kitabında temel felsefi kavramlarını geliştirir. Berkeley'e göre, nesnelerin özü, algılanmış olmalarından ibarettir. Buna göre nesneler düşünceden başka bir şey değildirler. Algılar saf düşüncelerdir ve kendisiyle ilgili edindiğimiz düşünceler dışında madde diye bir şey yoktur. Her şeyin dayanak noktası duyumsal kesinliktir, bilginin değeri duyumsal kesinliğe dayanmasıyla anlam bulur.

Bilimsel düşüncenin Yeni Çağdaki öncüsü sayılan Francis Bacon, aynı zamanda belirli bir şekilde deneyci felsefeninde öncü isimleri arasında yer alır. Locke ile sistematikleşip Hume ile doruğuna ulaşan Mill ve Bertrand Russell ile devam eden İngiliz empirizminin bir anlamda kurucu Bacon'dır. Bacon'ın bilimsel yöntem olarak öne sürdüğü tümevarımsal yöntemi, gözlem ve olguların toplanması, bunlar üzerinden sonuçlara gidilmesi yaklaşımını içerdiğinden, empirik felsefenin temel yöntemsel yaklaşımına denk düşer. Bacon'a göre bilim nedenlerin keşfedilmesi uğraşıdır. Nesnelerin biçimsel nedensellikleri onların fiziksel niteliklerinden ileri gelir ve tümevarımsal yöntem bu nedenselliklerin ortaya konulup bilgiye ulaşılmasının yöntemidir.

John Stuart Mill asıl olarak yararcılık olarak adlandırılan bir düşünür olarak ün yapmış olan İngiliz filozofudur. Mantıkta tümevarımsal yaklaşım geliştirilmesine önemli katkılar sağlamıştı

Andrew Dickson White (7 Kasım 1832 - 4 Kasım 1918), Amerikalı diplomat, yazar ve eğitimciydi. Cornell Üniversitesi'nin ortak kurucusu olarak tanınır.

White 1832'de Homer, New York'ta doğdu. Hobart College'de (sonrasında Geneva College oldu) bir yıl geçirdikten sonra Yale Üniversitesi'ne transfer oldu. Yale'deyken, sonra Johns Hopkins Üniversitesi'ne başkanlık yapacak olan Daniel Coit Gilman'ın sınıf arkadaşıydı. İkili Skull and Bones (Kafatası ve Kemikler) adlı gizli bir cemiyete üyeydiler ve sonrasında da yakın arkadaş olarak kaldılar. White ayrıca Alpha Sigma Phi kardeşliğine de üyeydi ve kardeşliğin yayın organı The Tomahawkın editörlüğünü yapıyordu.
White Yale'den mezun olduktan sonra çalışmak üzere üç yıl için Avrupa'ya gitti. Ardından ABD'ye dönerek tarih ve İngiliz edebiyatı profesörü olarak Michigan Üniversitesi'ne girdi.
1865'te White Western Union mogulu Ezra Cornell ile birlikte Ithaca, New York'ta bulunan Cornell'in arazisinde Cornell Üniversitesi'ni kurdular.

İnorganik kimya veya anorganik kimya; organik olmayan, yani karbon-hidrojen bağı içermeyen bileşiklerin özelliklerini ve kimyasal davranışlarını inceleyen kimya dalı. Anorganik ve organik kimyayı birleştiren organometalik bileşikler, organometalik kimya adında başka bir dalı oluşturur.

C-H veya C-C bağı içermezler. Ama inorganik karbon bileşikleri bulunabilir. (örn. siyanürler, karbonatlar)
Karbon tetraklorür gibi bir bileşik, farklı kişilerce organik veya inorganik olarak sınıflandırılabilir.
Erime/kaynama noktaları, organik bileşiklere nazaran yüksektir.
Tepkimeler katalizörsüz gerçekleşebilir.
İyonik bileşikler yaygındır.

İnorganik bileşiklerin en çok bilinen örnekleri su ve tuzdur. Aşağıda bazı örnekler verilmiştir:

Gümüş nitrat
Amonyum klorür
Titanyum tetraklorür
Kalsiyum karbonat
Sodyum klorür
Bakır (II) sülfat
Baryum sülfat

Hidroklorik asit
Sülfürik asit
Fosforik asit
Nitrik asit
Hidrobromik asit
Borik asit
Hidroflorik asit
Perklorik asit
hidroiyodik asit

Sodyum hidroksit
Potasyum hidroksit
Kalsiyum hidroksit
Amonyum hidroksit
Kalsiyum hidroksit
Baryum hidroksit
Lityum hidroksit

Ansiklopedi veya diğer adıyla bilgilik (Yunanca: ἐγκύκλιος παιδεία, enkyklios paideia), birçok bilginin sistematik ve çoğu zaman alfabetik bir sıra ile düzenlenmesinden elde edilen tarafsız bir başvuru kaynağı yayın olan bir referans çalışma türü.
Ansiklopediler maddelerden oluşur ve bunlara çoğunlukla alfabetik sırayla düzenlenmiştir. Ansiklopedi maddeleri sözlüktekilerden daha uzun ve daha detaylıdır.
Ansiklopedilerin iki önemli özelliği, konuların yöntemli düzenlenmesi ve her şeyi içine almasıdır. Ansiklopediler, sözlükler gibi bir kelimenin çeşitli anlamlarını veren eserler değildir. Geçmişten itibaren hep basılı olarak hazırlanmış olsa da, internette elektronik olarak hazırlanan ansiklopediler de vardır. "Özgür ansiklopedi" sloganı Vikipedi de, Wikimedia Vakfı'nın bir ansiklopedi projesidir.

Bilim ve teknoloji tarihi
Tesarus

Antik Çağ felsefesi ya da Antik Çağ Yunan felsefesi, MÖ 700'lü yıllardan başlayıp MS 500'lü yıllara, yani Orta Çağ'a kadar uzanan tarihsel dönemdeki felsefe tarihini kapsar. Antik Yunan ve Roma kültürlerinde süregelen felsefe eğilimleri ve öğretilerinden oluşur. Klasik İlkçağ felsefesi olarak adlandırılması da söz konusudur. Bu dönem İlk Çağ felsefesinden, Yunan ve Roma kültürlerine bağlı olmalarıyla ayrıştırılır. Böylece bilgi için bilgi gibi bir felsefe geleneğine geçilmiş olduğu varsayılır; bilgi burada gündelik yaşamdaki kullanılabilirliğinin ötesinde kendi başına bir değer ya da sorundur. Bu nedenle Batı felsefesi olarak adlandırılan felsefe geleneği kendisini Antik Çağ felsefesine dayandırır. Çağdaş ya da modern denilen düşünce biçiminin ve felsefe tarzının embriyon halinde bu dönem felsefe geleneğinde ortaya konulduğu varsayılmaktadır. Antik Çağ filozofları, bilginin anlamını, doğruluğun ne olduğunu, erdemin ne anlama geldiğini, evrenin ve yaşamın anlamını sorgulamışlar ve felsefi soruları şekillendirmişlerdir.
Sokrates'in kendisinden sonra gelen filozoflar üzerindeki etkisinin çok büyük olduğu düşünüldüğünden Sokrates'ten önceki filozofları Sokrates öncesi düşünürler olarak sınıflandırmak yaygın bir eğilimdir. Sokrates öncesi düşünürlerin önemi tüm evrenin mitolojik ögeler ile açıklanmasının karşısına us'a dayalı açıklamalar getirmeye çalışmalarıdır. Cevabını bulmaya çalıştıkları ve üzerinde düşündükleri başlıca soru "Her şeyin kökeninin ne olduğu" idi. Kendilerine doğa filozofları da denen Sokrates öncesi düşünürlerin görüşleri çok çeşitlilik göstermekle birlikte onların sordukları soruların ve verdikleri cevapların kendilerinden sonra gelen düşünürler üzerinde etkileri büyük olmuştur. Antik Çağ Felsefesinde bu döneme Sokrates öncesi felsefe denmektedir. Bu dönemden sonra gelen ve Sokrates'ten Büyük İskender'in Savaşlarına (MÖ 335-323) kadar geçen dönem Klasik Yunan Felsefesi olarak nitelendirilebilir. Bu devirden sonra ise Hellenistik felsefe dönemi gelir. Bu dönem Aristoteles ile başlayıp Yeni Platonculuk'un başlarına kadar devam eder.

Antik Çağ Yunan felsefesinde yer alan felsefe eğilimleri için kullanılan sınıflandırma ve adlandırmalar, felsefe tarihinde nasıl bir ölçü kullanıldığına bağlı olarak çeşitlilik göstermekle birlikte dönemde etkili olan belli başlı eğilimler (her ne kadar bazı kaynaklarda bu sınıflandırmalar farklılık gösterse de) şu şekilde sınıflandırılabilir:

Milet Okulu
Pisagorculuk
Efes Okulu
Elea Okulu
Çoğulcu Okul
Atomculuk
Sofistler

Sokrates
Platon
Aristoteles
Hellenistik Felsefe
Kuşkucular
Stoacılık
Epikürcülük
Kinizm/Sinizm

Thales
Anaksimandros
Anaksimenes
Pythagoras
Demokritos
Gorgias
Empedokles
Herakleitos
Parmenides
Zenon
Sokrates
Plotinos
Platon
Aristoteles

Antik felsefe makaleleri dizini

Felsefe tarihi, Macit Gökberk, Remzi Kitabevi.

Antimon, sembolü Sb (Latince: stibiumʼdan) ve atom numarası 51 olan kimyasal elementtir. Parlak gri bir metaloid, doğada esas olarak bir kükürt minerali olan stibnit (Sb2S3) olarak bulunur. Antimon bileşikleri eski zamanlardan beri bilinmektedir ve genellikle ilaç ve kozmetik olarak kullanılmak üzere toz haline getirilmiştir. Metalik antimon da biliniyordu, ancak keşfinde yanlış olarak kurşun olarak tanımlandı. Batıda metalin bilinen en eski açıklaması 1540 yılında Vannoccio Biringuccio tarafından yazılmıştır.
Bir süredir Çin, en büyük antimon ve bileşikleri üreticisi oldu ve çoğu üretim Hunan'daki Xikuangshan Madeni'nden geliyor. Antimonun rafine edilmesi için endüstriyel yöntemler, kavurma ve karbon ile indirgeme veya stibnitin demir ile doğrudan indirgenmesidir.
Metalik antimon için en büyük uygulamalar kurşun ve kalaylı bir alaşım ve kurşun-asit pillerdeki kurşun antimon plakalarıdır. Antimonlu kurşun ve kalay alaşımları, lehimler, mermiler ve kaymalı yataklar için gelişmiş özelliklere sahiptir. Antimon bileşikleri, birçok ticari ve ev ürününde bulunan klor ve brom içeren yangın geciktiriciler için önemli katkı maddeleridir. Ortaya çıkan bir uygulama, mikroelektronikte antimon kullanımıdır.

Antimon, pniktojenler denilen elementlerden biri olan periyodik tablonun 15. grubunun bir üyesidir ve 2.05 elektronegatifliği vardır. Periyodik eğilimlere göre, kalay veya bizmuttan daha elektronegatif ve tellür veya arsenikten daha az elektronegatiftir. Antimon, oda sıcaklığında havada kararlıdır, ancak antimon trioksit (Sb2O3), üretmek için ısıtıldığında oksijen ile reaksiyona girer.
Antimon, sert nesneler yapmak için fazla yumuşak olan 3 Mohs ölçeği sertliğine sahip gümüşi, parlak gri bir metaloittir. Çin'in Guizhou eyaletinde 1931'de antimon paraları üretilmeye başlandı ancak paraların çabuk yıpranması ve halkın buna alışamaması nedeniyle üretimi durduruldu. Antimon asitlere karşı dayanıklıdır.
Dört antimon allotropu bilinmektedir: kararlı bir metalik form ve üç metastabil form (patlayıcı, siyah ve sarı). Elementel antimon, kırılgan, gümüşi-beyaz parlak bir metaloittir. Yavaşça soğutulduğunda, erimiş antimon, arseniğin gri allotropu ile izomorfik olan trigonal bir hücrede kristalleşir. Antimon triklorürün elektrolizinden nadir bir patlayıcı antimon formu oluşturulabilir. Keskin bir aletle çizildiğinde, ekzotermik bir reaksiyon meydana gelir ve beyaz dumanlar metalik antimon formları olarak verilir; bir havanda bir havan tokmağı ile ovulduğunda, güçlü bir patlama meydana gelir. Antimon buharının hızlı soğutulması üzerine siyah antimon oluşur. Kırmızı fosfor ve siyah arsenik ile aynı kristal yapıya sahiptir, havada oksitlenir ve kendiliğinden tutuşabilir. 100 °C'de yavaş yavaş kararlı forma dönüşür. Antimonun sarı allotropu en dengesizdir. Sadece stibinin (SbH3) -90 °C'de oksidasyonu ile üretilmiştir. Bu sıcaklığın üstünde ve ortam ışığında, bu metastabil allotrop daha kararlı olan siyah allotropa dönüşür.
Elementel antimon, katmanların kaynaşmış, karıştırılmış, altı üyeli halkalardan oluştuğu katmanlı bir yapıya (uzay grubu R3m No. 166) sahiptir. En yakın ve en yakın komşular düzensiz bir oktahedral kompleks oluşturur ve her iki kattaki üç atom bir sonraki üç atomdan biraz daha yakındır. Bu nispeten yakın ambalajlama, 6.697 g/cm3'lük yüksek bir yoğunluğa yol açar, ancak katmanlar arasındaki zayıf bağlanma, düşük sertlik ve antimonun kırılganlığına yol açar.

Antimonun iki kararlı izotopu vardır: doğal bolluğu %57.36 olan 121Sb ve doğal bolluğu %42.64 olan 123Sb. Ayrıca 35 radyoizotopu vardır. En uzun ömre sahip izotopu 2.75 yarı ömre sahip 125Sb'dir. Ek olarak, 29 metastabil durum karakterize edilmiştir. Bunların en kararlısı, 5.76 günlük bir yarı ömre sahip 120m1Sb 'dir. Kararlı 123Sb'den daha hafif olan izotoplar, bazı istisnalar dışında, β+ bozunmasıyla bozunmaya eğilimlidir ve daha ağır olanlar β− bozunmasıyla bozunmaya eğilimlidir.

Dünya'nın yerkabuğundaki antimon bolluğunun milyonda 0,2 ile 0,5 arasındaki kısım, milyonda 0,5 kısımda talyum ve 0,07 ppm'de gümüş ile karşılaştırılabileceği tahmin edilmektedir. Bu element bol olmasa da, 100'den fazla mineral türünde bulunur. Antimon bazen doğal olarak bulunur (örneğin Antimon Zirvesi'nde), ancak daha sık olarak baskın cevher minerali olan sülfit stibnitte (Sb2S3) bulunur.

Antimon bileşikleri genellikle oksidasyon durumlarına göre sınıflandırılır: Sb (III) ve Sb (V). +5 yükseltgenme seviyesi daha kararlıdır.

Antimon trioksit, antimon havada yakıldığında oluşur. Gaz fazında, bileşiğin molekülü Sb4O6'dır, fakat yoğunlaşma üzerine polimerize olur.Antimon pentoksit (Sb4O10) sadece konsantre nitrik asit ile oksidasyonla oluşturulabilir. Antimon ayrıca hem Sb(III) hem de Sb(V) içeren karışık değerli bir oksit, antimon tetroksit (Sb2O4) oluşturur. Fosfor ve arsenik oksitlerin aksine, bu oksitler amfoteriktir, iyi tanımlanmış oksoasitler oluşturmaz ve antimon tuzları oluşturmak için asitlerle reaksiyona girer.
Antimonik asit Sb(OH)3 bilinmemektedir, fakat konjugat baz sodyum antimonit ([Na3SbO3]4), sodyum oksit ve Sb4O6 kaynaştırma üzerine oluşur. Geçiş metali antimonitleri de bilinmektedir. Antimonik asit sadece hidrat HSb(OH)6 olarak bulunur ve antimonat anyonu Sb(OH)-6 olarak tuzlar oluşturur. Bu anyonu ihtiva eden bir çözelti dehidre edildiğinde, çökelti karışık oksitler içerir.
Birçok antimon cevheri, stibnit (Sb2S3), pirargirit (Ag3SbS3), zinkenit, jamesonit ve boulangerit dahil olmak üzere sülfitlerdir. Antimon pentasülfit stokiyometrik değildir ve +3 oksidasyon seviyesinde ve S-S bağlarında antimon içerir. [Sb6S10]2- ve [Sb8S13]2- gibi çeşitli tioantimonidler bilinmektedir.

Antimon, iki halojenür serisi oluşturur: SbX3 ve SbX5. Trihalidler SbF3, SbCl3, SbBr3 ve SbI3, trigonal piramidal moleküler geometriye sahip moleküler bileşiklerdir.
Triflorür SbF3, Sb2O3'ün HF ile reaksiyonu yoluyla hazırlanır:

Sb2O3 + 6 HF → 2 SbF3 + 3 H2O
Lewis asidiktir ve SbF-4 ve SbF2−5 kompleks anyonlarını oluşturmak için florür iyonlarını kolayca kabul eder. Erimiş SbF3 zayıf bir elektriksel iletkendir. Triklorür SbCl3, Sb2S3'ün hidroklorik asit içinde çözünümü ile hazırlanır:

Sb2S3 + 6 HCl → 2 SbCl3 + 3 H2O

Pentahalojenürler olan SbF5 ve SbCl5, gaz fazında trigonal bipiramidal moleküler geometriye sahiptir, ancak sıvı fazda SbF5 polimeriktir, oysa SbCl5 monomeriktir. SbF5, süperasit olan floroantimonik asit ("H2SbF7") yapmak için kullanılan güçlü bir Lewis asididir.
Oksihalojenürler antimon için arsenik ve fosfordan daha yaygındır. Antimon trioksit, konsantre asit içinde çözünerek SbOCl ve (SbO)2SO4 gibi oksoantimonil bileşiklerini oluşturur.

Bu sınıftaki bileşikler genellikle Sb3- türevleri olarak tarif edilir. Antimon, indiyum antimonit (InSb) ve gümüş antimonit (Ag3Sb) gibi metallerle antimonitler oluşturur. Na3Sb ve Zn3Sb2 gibi alkali metal ve çinko antimonitler daha reaktiftir. Bu antimonitlerin asit ile işlenmesi, oldukça kararsız stibin (SbH3) gazını üretir: Sb3- + 3 H+ → SbH3
Stibin ayrıca Sb3+ tuzlarının sodyum borhidrür gibi hidrit reaktifleri ile işlenmesiyle de üretilebilir. Stibin oda sıcaklığında kendiliğinden ayrışır. Stibin pozitif bir oluşum ısısına sahip olduğundan, termodinamik olarak kararsızdır ve bu nedenle antimon doğrudan hidrojen ile reaksiyona girmez.
Organoantimon bileşikleri tipik olarak antimon halidlerin Grignard reaktifleri ile alkilasyonuyla hazırlanır. Karışık kloro-organik türevler, anyonlar ve katyonlar dahil olmak üzere hem Sb (III) hem de Sb (V) merkezleri ile çok çeşitli bileşikler bilinmektedir. Örnekler arasında Sb(C6H5)3 (trifenilstibin), Sb2(C6H5)4 (bir Sb-Sb bağı ile) ve siklik [Sb(C6H5)]n bulunur. Beş eşli organoantimon bileşikleri yaygındır, örnekler Sb(C6H5)5 ve ilgili birkaç halojenürdür.

Antimon(III) sülfür, Sb2S3, predinastik Mısır'da, kozmetik palet icat edildiğinde MÖ 3100 gibi erken bir tarihte göz kozmetiği (kohl) olarak tanınmıştır.
Bir vazonun parçası olduğu söylenen ve MÖ 3000 yılına dayanan antimondan yapılmış bir eser, Telloh, Chaldea'da (günümüzde Irak'ın bir parçası) bulundu ve Mısır'da MÖ 2500 ile MÖ 2200 yılları arasında antimon ile kaplanmış bakır bir nesne bulunmuştur. Austen, 1892'de Herbert Gladstone tarafından yapılan bir konferansta, "günümüzdeki antimonun sadece yararlı bir vazoya dönüştürülemeyen son derece kırılgan ve kristal bir metal olduğunu biliyoruz ve bu nedenle bu dikkat çekici 'buluş' (yukarıda bahsedilen eser) antimonun kayıp biçimlendirebilme sanatını temsil etmelidir."
İngiliz arkeolog Roger Moorey, eserin gerçekten bir vazo olduğuna ikna olmamıştı, Selimkhanov'un Tello nesnesini (1975'te yayınlandı) analiz ettikten sonra "metali Transkafkasya doğal antimonuyla ilişkilendirmeye çalıştı" ve "Transkafkasya'daki antimon nesnelerinin tümü küçük kişisel süs eşyalarıdır." Bu, kaybolan bir sanatın "antimonu biçimlendirebilir kılma" kanıtını zayıflatır.
Romalı bilgin Yaşlı Plinius, Doğa Araştırmaları (Naturalis Historia) adlı kitabında antimon sülfürü tıbbi amaçlar için hazırlamanın çeşitli yollarını tanımladı. Plinius ayrıca "erkek" ve "kadın" antimon biçimleri arasında bir ayrım yaptı; erkek form muhtemelen sülfürken, üstün, daha ağır ve daha az kırılgan olan kadın formunun doğal metalik antimon olduğundan şüphelenilmektedir.
Yunan doğa bilimci Pedanius Dioscorides, antimon sülfürün bir hava akımı ile ısıtılarak kavrulabileceğini belirtti. Bunun metalik antimon ürettiği düşünülmektedir.

Antimonun kasti izolasyonu, MS 815'ten önce Câbir bin Hayyan tarafından tarif edilmiştir. Antimonun izole edilmesi için bir prosedürün açıklaması daha sonra Vannoccio Biringuccio'nun 1540 De la pirotechnia adlı kitabında Georgius Agricola, De re metallica'nın daha ünlü 1556 kitabından önce verilmiştir. Bu bağlamda Agricola, metalik antimonun keşfiyle sıklıkla yanlış itibar görmektedir. Metalik antimonun hazırlanmasını anlatan Currus Triumphalis Antimonii (Antimon Zafer Savaş Arabası) kitabı 1604'te Almanya'da yayınlandı. 15. yüzyılda Basilius Valentinus adı altında yazılan bir Benediktin rahibi tarafından yazıldığı idd

Sosyal bilimlerde, antipositivizm (aynı zamanda yorumlayıcılık, negativizm veya antinaturalizm)sosyal alemin doğa bilimleri içinde kullanılan bilimsel araştırma yöntemi ile çalışılamayacağını ve sosyal alemin araştırılmasının farklı bir epistemoloji gerektirdiğini öneren teorik bir duruştur. Bu antipositivist epistemolojinin temeli, araştırmacıların araştırmalarında kullandıkları kavramların ve dilin araştırdıkları ve tanımladıkları sosyal dünya hakkındaki algılarını şekillendirdikleri inancıdır.
Post pozitivizmden memnun olmayan araştırmacılar arasında geliştirilen yorumlayıcılık (anti-pozitivizm), teorileri insan etkileşiminde bulunan nüansı ve değişkenliği yansıtmak için çok genel ve uygun olmadığını düşündüler. Araştırmacıların değerleri ve inançları soruşturmalarından tam olarak çıkarılamadığı için, tercümanlar insanoğlu tarafından insan üzerinde yapılan araştırmaların objektif sonuçlar veremeyeceğine inanmaktadır. Bu nedenle, nesnel bir bakış açısı aramak yerine, tercümanlar sosyal etkileşimde bulunan bireylerin öznel deneyimlerinde anlam ararlar. Birçok tercüman araştırmacı, bir topluluk veya birey grubu hakkındaki teorileri içeriden gözlemleyerek anlamaya ve formüle etmeye çalışarak, inceledikleri sosyal bağlamda kendilerini kaptırırlar. Interpretivism, hermeneutics, fenomenolojive sembolik etkileşimcilik gibi felsefi çerçevelerden etkilenen endüktif bir uygulamadır. Yorumlayıcı yöntemler, tarih, sosyoloji, siyaset bilimi, antropoloji ve diğerleri de dahil olmak üzere sosyal bilimlerin birçok genetik coğrafyasında kullanılır.

Antroposen, insanoğlunun Dünya'ya olan etkisinin en üst düzeylere çıktığı Sanayi Devrimi’nden bugüne olan süreç ve devam edecek bu duruma İnsan Çağı da denen döneme verilen isim. Çünkü Dünya artık geri döndürülmesi çok zor bir sürece girmiştir. Yani bir anlamda insanlık önceleri Dünya'dan etkilenirken bu etkileşimi Dünya üzerinde baskın hale gelmiştir. Nitekim Dünya'nın tarihsel sürecine baktığımızda milyon yıllarla ifade edilirken Antroposen’in son üç yüzyıllık bir sürece tekabül ettiğini görmemiz gerçekten de müthiş bir değişimin var olduğunun göstergesidir. Antroposen’in yeni bir çağ olarak nitelendirilmesi bilim insanlarına göre Dünya'nın geri döndürülemez bir değişime girdiği savıdır.
Bazı bilim insanları  Holosen Devri'nin sona erdiğini ve Antroposen olarak adlandırılan yeni bir devre de girdiğimizi söylemişlerdir. Artan insan nüfusu ve ekonomik gelişmelerin global ortamsal etkilerinin dramatik olarak Yerküre yüzeyine taşındığı zaman olarak kabul edilir (1800 yılların başlangıcı). Son zamanlarda insan sebepli global ortamsal değişimler için bir informal metafor olarak kullanılıyor olmasına rağmen, çok sayıda bilim insanı Antroposen'in yeni bir "resmî" jeolojik devir olarak tanınmasının bir gereklilik olduğunu düşünürler.

Antroposen teriminden ilk defa Stoppani 1873 yılında insanların dünya ekolojisi üzerinde giderek artan etkisine değinerek, “Antroposen Çağı" deyimini ortaya atmıştır. Bu önerisi görmezden gelinmiş ve unutulmuştur. Ancak, Stoppani'nin ölümünden 99 yıl sonra, 1990 yılında Paul Crutzen yeni jeolojik dönemin adının atropozoik olmasını yeniden önermiştir.

2002'de Nature dergisindeki makalesiyle Antroposen terimini literatüre sokan Crutzen'e göre Antroposen; içinde bulunduğumuz jeolojik devir olan Holosen'den çıkmakta olduğuna ve bu çıkışının büyük ölçekte insan etkileri sebebiyle; yani insanın küresel çapta belirleyici gücü olan, biyolojik, kimyasal ve jeolojik bir aktör haline gelmesi sebebiyle gerçekleştiğini öne süren döneme denk düşüyordu.

Dünya'nın ilk oluşumundan bugüne kadar birçok canlı türü yok olmuştur. Bunda iklimsel değişiklikler, yerin iç yapısının faaliyetleri (volkanizma, deprem vb.) etkili olmuştur. Daha sonraları insanın dünya sahnesine çıkması ve yaşamını devam ettirmek için beslendiği ve tehlikeli gördüğü birçok canlı türünün yok olmasına sebep olmuştur. Bu süreç günümüze dek artarak devam etmiştir. Antroposen döneminde ise yeryüzünün birçok alanı da insanoğlundan nasibini almıştır.

Dünyamız Kuvaterner boyunca birçok buzul ve buzularası dönem yaşamıştır. Son buzul çağı günümüzden 11 bin yıl önce sona ermiş ve Holosen'in başlangıcıyla birlikte halen buzul arası bir dönem içerisindeyiz. Bu dönemde insanlar iklimin elverişli olması sayesinde hem nüfus olarak çoğaldı, hem de dünyamızın birçok keşfedilmemiş yerlerine dağılış sergilediler. Antroposen devrinin başlamasıyla dünyamızın karbondioksit yayılımı artmıştır. Bu durum dünyamızın giderek ısınan bir sürece sahip olmasına neden olmuştur.
Bölgesel ve küresel iklim üzerindeki insan etkisi modern endüstriyel dönem ile birlikte başlamadı. İnsanların binlerce yıldır geniş alanlarda çevresel değişime yol açtıkları konusunda güçlü deliller vardır. Ateş kullanımı ve evcilleştirilmiş hayvanlar ile marjinal alanların aşırı otlatılması bitki miktarı ve dağılımını azalttı. İnsanlar, arazi örtüsünü değiştirerek, yüzey rüzgarları ve atmosferdeki karbon molekülü miktarı gibi önemli iklimsel faktörleri değiştirdiler. Son dönem astronomlardan Carl Sagan insan kaynaklı iklim değişimlerinin bu yönü üzerine yorum yaparken şöyle dedi "Sadece modern zaman insanlarının iklimi değiştirebildikleri konusundaki hakim görüşün aksine, insan türünün ateşin icadından beri iklim üzerinde büyük ve devam edegelen bir etkiye sahip olması olasılığının yüksek olduğuna inanıyorum".

Yeryüzünün şekillenmesinde etkili olan olayları ve yüzey şekillerinin özelliklerini inceleyen bilim dalına jeomorfoloji denir. Başka bir ifade ile yeryüzü şekillerinin oluşumunda etkili olan iç ve dış kuvvetler, bunların yeryüzünün şekillenmesi üzerindeki önemi, jeomorfolojinin ilgilendiği ana konudur. Bunları inceleyen bilim insanına veya uzmana jemorfolog denir.
Jeoloji açık alanda (doğada) yapılan, yapılması gereken bir bilim olarak algılanır. Jeolojinin büyük bir bölümü arazide yürütülen ölçümler, gözlemler ve deneylere dayanır. Jeolojik araştırmalar saha çalışmalarının yanı sıra, birçok temel işlevin anlaşılmasına olanak sağlayan Dünya'nın çeşitli malzemelerinin araştırıldığı laboratuvarlarda da yapılır. Ayrıca karmaşık bilgisayar modellerinin gelişimi, gezegenimizin karmaşık sistemlerinin çoğunun taklit edilerek incelenmesine olanak verir. Jeoloji çoğu zaman fizik, kimya ve biyoloji bilgisi ile ilkelerinin anlaşılması ve uygulanmasına ihtiyaç duymaktadır. Jeoloji, içinde bulunduğumuz yer ve doğal Dünya'ya ait bilgimizi arttırmaya uğraşan bilimdir.
Jeolojik devreler (zaman aralıkları) on milyonlarca yıla yayılsa da yazının başında da bahsettiğimiz gibi jeolojik ölçekte kısa zaman dilimleridir.Tüm jeolojik zamanların, devrelerin, devirlerin ve çağların tanımlanmasında tortul tabakalar arasındaki değişimler (örneğin ortaya çıkan ya da ortadan kaybolan fosiller) göz önüne alınmıştır. Ancak Antroposen'de durum tamamen farklıdır. Çünkü eğer şu an yaşadığımız devrenin Antroposen olarak adlandırılması kabul edilirse, Antroposen kayaç kayıtları henüz tamamlanmamış bir devre olacaktır.

Kuvaterner'e ait bir devre olarak kabul edilmesi halinde, Antroposen'in ne zaman başladığı ya da başlayacağı hakkında Crutzen, Antroposen'in 18. yüzyılın sonlarına doğru karbondioksit düzeylerinin kesintisiz bir yükselişe geçtiği dönemde başladığını söylüyor.

Virginia Üniversitesi'nden paleoiklim uzman William Ruddiman 8 bin yıl kadar önce tarımın icat edilmesiyle Antroposen'i başlattığımızı belirtiyor. Bu görüş insanların tarımsal faaliyete geçişlerinin yeryüzünü etkilediği savıdır. Bu görüşe destek olarak insanlar o dönemden başlayarak tarım alanları ve ormanları tahrip etmişler, bazı hayvan türlerinin yok olmasına neden olmuşlardır.

Bazı bilim insanları ise yeryüzünde Antroposen'in başlangıcını büyük uygarlıkların kurulmasıyla başladığını savunmuşlardır. Onlara göre büyük toplumların dünyayı daha hızlı ve sistemli bir şekilde etkileyebildiğinden yeryüzünde büyük uygarlıkların başlangıcını kabul etmişlerdir.

Maslin ve Lewis, Antroposen'in başlangıcının, Avrupalıların Amerika'ya gelişiyle ilişkili karbondioksit seviyelerinde bir çukur olan Orbis Spike ile tarihlendirilmesi gerektiğini savunuyorlar. Küresel karbondioksit seviyeleri 1610'a ulaşarak, büyük oranda Amerika'daki ormanın yeniden büyümesinden dolayı, milyon başına 285 parçanın altına indi. Bu durum büyük olasılıkla tarım arazilerini terk eden yerli halktan kaynaklanmıştır. Maslin ve Lewis için Orbis Spike, yeni bir jeolojik dönemin başlangıcını tanımlamak için kullanılan bir tür işaret olan GSSP'yi temsil eder. Ayrıca Antroposen'i Avrupalılar'ın gelmesiyle de ilişkilendirdiğini de söylüyorlar.

Aralarındaki en yaygın ve desteklenen görüştür. Bilim insanları sanayi devriminde ortaya konan teknolojik gelişme ve fosil yakıt kullanımının dünyamızı çok hızlı bir şekilde etkilediği görüşüdür. Fosil yakıt kullanımı ve doğal ve kaynakların hızla tüketimi dünyamızın daha fazla CO2 salınımına, sera gazlarına ve küresel ısınmaya sebep olmuştur.
Sanayi, ham maddeleri işlenmiş hale sokup değerlendirmeye yarayan işlem ve araçların tümü olarak tanımlanır, Günümüz modern sanayisi uzun bir geçmişe ve her yönü ile çeşitli icat ve araştırmaların sonucuna dayanır. Başlangıçta toplayıcılıkla geçimini sağlayan insan, Neolitik dönemde yerleşik hayata geçmesiyle birlikte ilk olarak tarımsal ve hayvansal ürünleri işlemeye başlamış ve çevresindeki çeşitli imalathanelerde ham maddeleri işlenmiş ürünler haline getirmeye çalışmıştır. İnsan, yaklaşık 7000-8000 yıllık birikimini kullanarak, başlangıçta Batı Avrupa ve özellikle İngiltere'de başlayan yeni bir devre ve döneme girmiştir. Bu döneme "Sanayi Devrimi" denir. Dünya çapında değişmeye neden olan bu devrimde insan, kendi gücü dışında öncelikle buhar enerjisini kullanarak makineleri çalıştırmış; daha sonra bu enerjiye petrol ve elektriği dahil ederek fabrikalar kurmaya başlamıştır. Bu fabrikalarda çeşitli ham maddeler kısa sürede işlenerek, kitle haline de üretim başlamış ve dünya ölçüsünde ulaşım araçlarının gelişmesi ile de sanayi malları ticareti artmıştır
Bu gelişmeler, insan hayatında da önemi değişimlere neden olmuş; şehir yerleşmeleri artmaya başlamış ve sanayinin ilerlediği yörelerde eskiye oranla aşırı nüfus toplanması meydana gelmiştir. Başka bir anlatımla esas şehirleşme ve özellikle metropollerin kurulması, sanayi devrimi ile birlikte gündeme gelmiştir. 1990'lı yılların başından itibaren bilgisayarların devreye girmesi, her alanda hızlı bir değişime yol açmıştır
Kısaca sanayileşme, bir ülkede ya da yerleşmenin ekonomik ve sosyal yapısında çok önemli değişimlere meydana getiren bir süreçtir. Ancak bu süreçte, milyonlarca insanın beslenmesi, korunması, barınması, giyinmesi, çeşitli aletlerin yapımı ve diğer  ihtiyaçlarının sağlanması mümkün olmaktadır. Sanayi faaliyetlerine hemen daima yüksek nüfus yoğunluğu, yüksek yaşam düzey, büyük miktarda enerji tüketimi, düzenli ve büyük taşıma gücü olan ulaşım sistemleri, büyük ölçüde tüketim ve son olarak da siyasal ve askerî güç eşlik etmektedir.
Sanayi devrimi ile birlikte günümüzde çevre sorunu olarak adlandırılan ve insan sağlığını, hayatını hayatını tehdit eden sorunlar da gündeme gelmiştir. Bunların başında, asit yağmurları ile nükleer, hava, su ve toprak kirliliği gelmektedir

Mayıs 2019'da Antroposen Çalışma Grubu'nun (AWG) 29 üyesi, 20. yüzyılın ortalarında dönem için bir başlangıç tarihi önermiş, zira bu dönemde "hızla artan bir insan nüfusunun sanayi üretiminin hızını, tarım kimyasallarının kullanımını ve diğer insan faaliyetlerini arttırmıştır. Aynı zamanda, ilk atom bombası patlamaları dünyayı tortulara ve buzullara gömülmüş radyoaktif enkazlarla kirl

Araştırma etiği, uygulamalı etik çalışmaları içinde yer alan bir disiplindir. Kapsamı, genel bilimsel dürüstlük ve suistimalden insan ve hayvan deneklere yapılan muameleye kadar uzanır.
Bu disiplin en çok tıbbi araştırmalarda gelişmiştir. Her bilimsel alanda ortaya çıkan tahrifat, uydurma ve intihal sorunlarının ötesinde, insan denekli araştırmalarda araştırma tasarımı ve hayvan deneyleri etik soruları en sık gündeme getiren alanlardır.
Tarihi vakalar listesinde, uluslararası araştırma etiği kurallarına yol açan Nazi insan deneyleri ve Tuskegee frengi deneyi gibi birçok büyük ölçekli ihlal ve insanlığa karşı işlenen suçlar yer almaktadır. Araştırma etiği alanında genelde atıfta bulunulan olaylar, 1947 Nürnberg Kodu, 1964 Helsinki Bildirgesi ve 1978 Belmont Raporu'dur.
Günümüzde ABD, Birleşik Krallık ve AB'de olduğu gibi araştırma etik kurulları, araştırmaların sorumlu bir şekilde yürütülmesini yönetmekte ve denetlemektedir. Sosyal bilimler, bilgi teknolojileri, biyoteknoloji veya mühendislik gibi diğer alanlardaki araştırmalar da etik kaygılara yol açabilir.

Tıp etiği, klinik tıp uygulamalarını ve ilgili bilimsel araştırmaları analiz eden uygulamalı bir etik dalıdır. Tıp etiği, herhangi bir karışıklık veya çatışma durumunda profesyonellerin başvurabileceği bir dizi değere dayanır. Bu değerler arasında özerkliğe saygı, zarar vermeme, yarar sağlama ve adalet yer almaktadır.

Biyoetik, biyoloji, tıp ve ilgili teknolojilerdeki gelişmelerden kaynaklananlar da dahil olmak üzere sağlıkla ilgili etik konularla ilgilenen (öncelikle insana odaklanan, ancak giderek artan bir şekilde hayvan etiğini de içeren) bir çalışma alanıdır.
İnsan denek araştırmaları ve hayvan testleri için araştırma etiği, tarihsel olarak tıp etiğinden ve modern zamanlarda çok daha geniş bir alan olan Biyoetikten türemiştir.

Etik kurul, tıbbi deneylerin ve insan denekli araştırmaların ulusal ve uluslararası yasalara uygun olarak etik bir şekilde yürütülmesini sağlamaktan sorumlu bir organdır.

Birleşik Krallık'ta Ulusal Araştırma Etiği Hizmeti, Araştırma Etik Kurullarını oluşturan sorumlu kurumdur.
Amerika Birleşik Devletleri'nde, Kurumsal İnceleme Kurulu ilgili etik komitedir.
Kanada'da farklı kurumlar için farklı komiteler bulunmaktadır. Bu komiteler Araştırma Etik Kurulu (REB) ile komite görevlerini davranış (PRCR) ve etik komitesi (PRE) arasında paylaştıran iki komitedir.
Avrupa Birliği sadece kendi üyelerinin etik kurulları için kılavuz ilkeler belirler.
 DSÖ gibi büyük uluslararası kuruluşların kendi etik kurulları vardır.
Kanada'da öğrenciler, profesörler ve araştırma alanında çalışan diğer kişiler için zorunlu araştırma etiği eğitimi gerekmektedir. ABD, kurumsal inceleme kurulları prosedürlerini ilk olarak 1974 Ulusal Araştırma Yasası'nda yasalaştırmıştır.

Argon, periyodik tablonun 8A grubunda yer alan; atom numarası 18, simgesi Ar olan elementtir.
Renksiz, kokusuz ve tatsız bir gazdır. Soy gazlardandır. 18. grup elementlerinde 3. sıradadır. Sanayide gazla doldurulan elektrik lambalarında yaygın olarak kullanılır. Dünya atmosferinde % 1'den az oranda bulunmakta ve böylece en yaygın soy gaz olmaktadır. En dış elektron kabuğu dolu olup diğer kimyasal elementlerle bağ yapmaya karşı dirençlidir. Termodinamik denge noktası (triple point) sabit sıcaklığı 83.8058 K olarak 1990 yılında Uluslararası Sıcaklık Ölçümü (ITS) ile tanımlanmıştır. Oksijen gazının sudaki çözünürlüğü ile aynı çözünürlüğe sahiptir ve bu da nitrojen gazının sudaki çözünürlüğünden 2,5 kat daha fazladır. Yüksek kararlılığı olan kimyasal elementin hem sıvısı hem de gazı renksiz, kokusuz, tatsız ve zehirsizdir.

Gazaltı kaynağında koruyucu gaz olarak kullanılır.
Kaliteli çelik üretiminde, homojen bir çelik banyosu sağlanması ve banyo içerisinde oluşan, döküm sonrası mekanik özellikleri kötü yönde etkileyecek gazların tasfiyesi için kullanılır. (Argon degassing),
Ampul imalatında,
Elektronik sanayiinde bazı kristallerin üretimi sırasında inert koruyucu atmosfer sağlamada,
Spektrometrik analiz cihazlarında taşıyıcı gaz olarak,
Bazı özel metallerin saflaştırılması sırasında inert koruyucu atmosfer oluşturulmasında.
Çift cam ünitelerinde iki cam arasına doldurularak ısı yalıtımının artırılmasında.
1785 yılında havada argon olduğu ilk defa Henry Cavendish tarafından iddia edilmiş ve 1894 yılında Lord Rayleigh ve William Ramsay tarafından keşfedilmiş. İnert bir elementtir. Gaz ve sıvı formda bulunabilir. Havada bulunur ve saf olarak havadan ayrıştırılması ile elde edilir.

Arsenik sembolü As atom numarası 33 olan elementtir. Arsenik, çoğu mineralde, genellikle kükürt ve metallerle bir arada veya saf bir element kristali olarak bulunur. Arsenik bir metaloiddir. Çeşitli allotroplara sahiptir, ancak yalnızca metalik bir görünüme sahip gri form endüstri için önemlidir.
Arseniklerin birincil kullanımı kurşun alaşımlarındadır (örneğin, araba aküsü ve mühimmat ). Arsenik, yarı iletken elektronik cihazlarda yaygın bir n tipi dopanttır ve optoelektronik bileşik galyum arsenit, katkılı silikondan sonra en yaygın kullanılan ikinci yarı iletkendir. Arsenik ve bileşikleri, özellikle trioksit, pestisitlerin, işlenmiş ahşap ürünlerin, herbisitlerin ve böcek ilaçlarının üretiminde kullanılır. Bu uygulamalar arsenik ve bileşiklerinin toksisitesi nedeniyle düşmektedir.
Birkaç bakteri türü, arsenik bileşiklerini solunum metaboliti olarak kullanabilir. Eser miktarda arsenik sıçanlar, hamsterler, keçiler, tavuklar ve muhtemelen diğer türlerde önemli bir diyet elemanıdır. İnsan metabolizmasındaki varsa bir rolü bilinmemektedir. Bununla birlikte, maruz kalınan miktarlar gerekenden daha büyükse, çok hücreli yaşamda arsenik zehirlenmesi meydana gelir. Yeraltı suyunun arsenik ile kirlenmesi, dünyadaki milyonlarca insanı etkileyen bir sorundur.
Birleşik Devletler Çevre Koruma Ajansı, tüm arsenik türlerinin insan sağlığı için ciddi bir risk olduğunu belirtmektedir. Amerika Birleşik Devletleri'nin Zehirli Maddeler ve Hastalık Dairesi ajansı 9 Aralık 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., 2001 yılında Superfund bölgelerinde Tehlikeli Maddeler Öncelikli Listesinde 1 numaraya arseniki konumlanmıştır. Arsenik, A Grubu kanserojen olarak sınıflandırılmıştır.

En yaygın üç arsenik allotropu gri, sarı ve siyah arseniktir, gri ise en yaygın olanıdır. Gri arsenik (α-de, uzam grubu 3 m No. 166), bir sürü birbirine kitli, dalgalı, altı elemanlı halkadan oluşan iki katmanlı bir yapıya sahiptir. Katmanlar arasındaki zayıf bağlanma nedeniyle, gri arsenik kırılgandır ve nispeten düşük bir Mohs sertliği'ne, 3.5, sahiptir. Aynı çift katmandaki üç atom, bir sonraki üç atomdan biraz daha yakın olacak şekilde en yakın ve sonraki en yakın komşular çarpık bir oktahedral kompleks oluşturur. Bu nispeten yakın paketleme, yüksek bir yoğunluk olarak değerlendirilen 5.73 g/cm3 yoğunluğa yol açar. Gri arsenik bir semimetaldir, ancak eğer amorfize edilirse 1.2–1.4 eV bant aralığı ile yarı iletken olur. Gri arsenik aynı zamanda en stabil formdur. Sarı arsenik yumuşak ve kolay şekil alan cinstendir ve tetrafosforla biraz benzer (P4 ). Her ikisi de, her bir atomun diğer üç atomun her birine tek bir bağla bağlandığı dört yüzlü bir yapıda düzenlenmiş dört atoma sahiptir. Moleküler olan bu dengesiz allotrop en uçucu, en az yoğun ve en zehirli olandır. Katı sarı bir arsenik, As4 arsenik buharının hızlı soğuması ile elde edilir As4. Işıkla beraber hızla gri arsenike dönüşür. Sarı form 1,97 g/cm3 yoğunluğa sahiptir. Siyah arsenik, yapı olarak siyah fosforla benzerdir. Siyah arsenik ayrıca 100-220 °C civarında bir buharın soğutulmasıyla da oluşturulabilir. Camsı ve kırılgandır. Aynı zamanda zayıf bir elektrik iletkenidir.

Arsenik doğada tek bir kararlı izotoptan, 75 As, ibaret olan monoisotopik bir elementtir,. 2003 itibarıyla, atom kütlesi 60 ila 92 arasında değişen en az 33 radyoizotop sentezlendi. Bunlardan en kararlısı yarı-ömrü 80,30 olan 73As'dir. Diğer tüm izotoplar, 71 As (t 1/2 = 65.30 saat), 72 As (t 1/2 = 26.0 saat), 74 As (t 1/2 = 17.77 gün hariç), 76 As (t 1/2 = 1.0942 gün) ve 77 As (t 1/2 = 38.83 saat), bir günden az ömürlüdür. Kararlı 75 As'den daha hafif olan izotoplar β+ bozulma eğilimi gösterirken daha ağır olanlar bazı istisnalar dışında β - bozulma ile bozulma eğilimindedir.
Atom kütlesi 66 ile 84 arasında değişen en az 10 nükleer izomer tanımlanmıştır. Arsenik izomerlerinin en kararlısı, 111 saniye yarı-ömrü ile 68mAs'dir.

Arsenik, daha hafif türdeşi olan fosfora benzer bir elektronegativite ve iyonlaşma enerjisine sahiptir ve bu haliyle ametallerin çoğu ile kolayca kovalent moleküller oluşturur. Kuru havada stabil olmasına rağmen, arsenik neme maruz kalması üzerine altın bronz bir leke oluşturur ve bu leke sonunda siyah bir yüzey tabakası halini alır. Havada ısıtıldığında, arsenik arsenik trioksitlere yükseltgenir ; Bu reaksiyondan çıkan dumanlar, sarımsağa benzer bir kokuya sahiptir. Bu koku, arsenopirit gibi arsenür minerallerine bir çekiçle vurulmasıyla tespit edilebilir. Daha iyi bilinen fosfor bileşikleri ile aynı yapıya sahip olan arsenik trioksit ve arsenik pentoksiti oluşturmak için arsenik oksijende yanar ve arsenik pentaflorür verecek şekilde de florinde yanar. Arsenik (ve bazı arsenik bileşikleri) atmosferik basınçta ısıtıldığında 887 K (614 °C; 1137,2 °F)'de süblime olur, araya giren sıvı halleri olmadan doğrudan gaz haline dönüşür. Üçlü noktası 3,63 MPa ve 1090 K (817 °C; 1502,6 °F). Arsenik konsantre haldeki nitrik asit ile tepkime verdiğinde arsenik asit, seyreltik nitrik asit ile tepkime verdiğinde arsenikli asidi ve sülfürik asit ile tepkime verdiğinde ise arsenik trioksit oluşur; ancak, su, alkaliler veya oksitleyici olmayan asitlerle reaksiyona girmez. Arsenik arsenürler oluşturmak üzere metaller ile reaksiyona girer fakat bu reaksiyonun ürünleri As3− iyonunu içeren iyonik bileşikler olamaz çünkü As3- anyonun oluşması oldukça endotermik bir olaydır. Buna ek olarak, grup 1 arsenürler bile metaller arası bileşiklerin özelliklerine sahiptirler. Arsenik gibi 3d geçiş serileri olan germanyum, selenyum ve broma benzer olarak arsenik +5 grup oksidasyon durumunda dikey komşuları fosfor ve antimondan çok daha az kararlıdır ve dolayısıyla arsenik pentoksit ve arsenik asit güçlü oksitleyicilerdir.

Arsenik bileşikleri bazı açılardan periyodik tablonun aynı grubunda (sütununda) bulunan fosforunkilere benzer. En yaygın oksidasyon durumları alaşım gibi metaller arası bileşiklere benzeyen arsenürlerdeki arsenik için: -3 arsenitlerde +3, arsenatlar ve çoğu organoarsenik bileşiklerde +5. Skutterudit mineralinde görülen As3−4 iyonlarının oluşturduğu karede görülebileceği gibi arsenik aynı zamanda kendi ile de bağ kurabilir. +3 oksidasyon durumunda, arsenik, yalnız elektron çiftinin etkisiyle tipik olarak piramidaldir.

En basit arsenik bileşiklerinden bir arsenik trihidrattır. Arsin (ASH 3) son derece zehirli, yanıcı ve piroforiktir. Bu bileşik genel olarak kararlıdır, çünkü oda sıcaklığında sadece yavaşça ayrışır. 250–300 °C sıcaklıklarında arsenik ve hidrojene ayrışma hızlıdır. Nem, ışık ve bazı katalizörler (alüminyum) gibi çeşitli faktörler ayrışma hızını arttırır. Arsenik trioksit ve su oluşturmak için arsenik havada kolayca okside olur ve benzer reaksiyonlar oksijen yerine kükürt ve selenyum ile de gerçekleşir.
Arsenik formları renksiz, kokusuz, kristal oksitler As2O3 (" beyaz arsenik ") ve As2O5 olan higroskopik asidik çözeltiler oluşturmak üzere, su içinde kolaylıkla çözünebilir. Arsenik (V) asidi zayıf bir asittir ve tuzlara arsenatlar, yeraltı suyunun en yaygın arsenik kirlenmesi ve birçok insanı etkileyen bir sorun denir. Sentetik arsenatlar Scheele'nin Yeşili (kuprik hidrojen arsenat, asidik bakır arsenat), kalsiyum arsenat ve kurşun hidrojen arsenatı içerir. Bu üç tarımsal böcek ilacı ve zehir olarak kullanılmıştır.
Arsenik ve arsenik asit arasındaki protonasyon adımları, fosfat ve fosforik asit arasındakilere benzer. Fosforlu asitten farklı olarak, arsenikli asit As (OH) 3 formülüyle tribazıktır.
Çok çeşitli kükürt arsenik bileşikleri bilinmektedir. Orpiment ([[As2S3]]) and realgar ([[As4S4]]) biraz doğada boldur ve eski boya pigmentleri olarak kullanılmışlardır. As4S10'de arsenik +2 formak yükseltgenme halindedir. As-As bağları içeren As4S4'te toplam kovalent bağ yine 3'tür. Hem Orpiment, realgar ve yanı sıra As4S3, selenyum analoglarına sahiptir; Analog As2Te 3 kalgoorlieite minerali olarak da bilinir. Kobalt komplexlerinde bir ligand olarak bilinen anyon As2Te− başka bir selenyum analogu örneğidir.
Arsenik (III)'ün tüm trihalidleri, bilinmeyen astatid hariç iyi bilinmektedir. Arsenik pentaflorür (AsF 5 ) +5 oksidasyon durumunun düşük stabilitesini yansıtan tek önemli pentahaliddir; Yine de, çok güçlü bir florlama ve oksitleyici ajandır. (Pentaklorür sadece −50 °C'nin altında karalıdır, penta klorür tam −50 °C sıcaklıkta klor gazı açığa çıkararak triklorüre ayrışır.

Arsenik, III-V yarı iletken gallium arsenit, indiyum arsenit ve alüminyum arsenitte grup 5 element olarak kullanılır. GaAs'ların değerlik elektron sayısı, bir çift Si atomuyla aynıdır, ancak bant yapısı tamamen farklıdır ve bu durum belirgin kütle özellikleri ile sonuçlanır. Diğer arsenik alaşımları arasında II-V yarı iletken kadmiyum arsenit bulunur.

Çok çeşitli organoarsenik bileşikler bilinmektedir. Birkaçı I. Dünya Savaşı sırasında kimyasal savaş ajanları olarak geliştirildi, bunların arasında deride kabarcıklara sebebiyet veren tipte lewisite ve bir kusma ajanı Adamzit vardır. Tarihsel ve pratik açıdan ilgi çeken Kakodilic asit, fosfor kimyasında analoğu olmayan bir reaksiyon olan arsenik trioksitin metilasyonundan elde edilir. Aslında, kokdil bilinen ilk organometalik bileşikti (arsenik gerçek bir metal olmasa da). İsmi rahatsız edici kokusu sebebiyle verilmiştir. Kokdil kelimesi Yunanca κακωδἰα ("pis koku") kelimesinden gelir ve çok zehirlidir.

Arseniğin kuşlar (tavuk) ve sıçan, hamster ve keçi gibi memelilerde esansiyel bir iz element olduğuna dair bulgular elde edilmiş, ancak esansiyel fonksiyonun mekanizması ortaya konulamamıştır.

Arsenik zehirlenmesi, vücuttaki arsenik seviyelerinin yükselmesi nedeniyle oluşan tıbbi bir durumdur. Arsenik zehirlenmesi kısa bir süre içinde meydana gelirse, kusma, karın ağrısı, ensefalopati ve kan içeren sulu ishal gibi belirtiler gösterir. Arseniğe uzun süre maruz kalmak, cildin kalınlaşmasına, cildin koyulaşmasına, karın ağrısına, ishale, kalp hastalığına, uyuşukluğa ve kansere neden olabilir. En çok arsenik içeren suya maruz kalma sonucu ortaya çıkmaktadır.

John Emsley (25 Ağustos

Arthashastra (daha doğru biçimde: Arthaśāstra) devlet idaresi, ekonomi politikası ve askeri stratejiyi konu alan bir eserdir. Eserde müellifleri Kautilya ve Viṣṇugupta olarak geçer ki geleneksel olarak bu isimlerle tanımlanan kişini Çanakya'dır. Çanakya ise Taxila Üniversitesi'nde profesörlük ve Maurya İmparatorluğu'nda başbakanlık yapmış bir devlet adamı ve ekonomistti.
Roger Boesche Arthaśāstra'yı şöyle tanımlamıştır: "bir siyasi gerçekçilik kitabı, siyaset dünyasının nasıl çalışması gerektiğine dair pek bir şey demeyen, (bununla birlikte gerçekte) nasıl çalıştığını analiz eden bir kitap, bir krala kamu yararı ve devleti korumak için yapması gereken bazen çıkarcı bazense zalim tedbirleri sıklıkla belirten bir kitap."
Farklı bilim insanları eserin ismini farklı şekillerde tercüme etmiştir:

R.P. Kangle – "siyaset bilimi," bir krala "toprağın (yerin) kazanılması ve korunmasında" yardım etmek için bir deneme.
A.L. Basham – "devlet üzerine bir deneme"
D.D. Kosambi – "maddi kazanç bilimi"
G.P. Singh – "devlet bilimi"
Roger Boesche – "politik ekonomi bilimi"
Arthashastra kendi içerisinde 15 kitaba ayrılır ve bunlar şöyledir:

I Disipline dair
II Devlet Yöneticilerinin Görevleri
III Hukuka Dair
IV Dikenlerin Ortadan Kaldırılması
V Saray Mensuplarının İdaresi
VI Egemen Devletlerin Kaynağı
VII Altı-Katlı Politikanın Sonu
VIII Felaketlere ve Kötülüklere Dair
IX Bir İstilâcının İşi
X Savaşa Dair
XI Tüzel Kişilerin İdaresi
XII Güçlü (bir) Düşmana Dair
XIII Bir Kaleyi Ele Geçirmenin Stratejik Yolları
XIV Gizli Araçlar
XV Bir Tezin Planı

Arthur Holly Compton (10 Eylül 1892 - 15 Mart 1962), 1927'de elektromanyetik radyasyonun parçacık doğasını gösteren Compton etkisinin keşfi ile Nobel Fizik Ödülü kazanmış Amerikalı fizikçidir. Zamanında çok dikkat çeken bir buluştur. Işığın dalga doğası o zamanlarda iyi anlaşılmış olsa da ışığın hem dalga hem parçacık olabileceği fikri kolay kabul görmemiştir. Kendisi ayrıca Manhattan Projesindeki Metallurji Laboratuvarının başı ve 1945 ile 1953 seneleri arasında St. Louis Washington Üniversitesi rektörüdür.
1919'da Compton Ulusal Araştırma Kurulu tarafından ilk defa verilen iki burstan birini alarak yurtdışında eğitim görme fırsatı kazanmıştır. Gamma ışınlarının saçınımı ve absorpsiyonu konusunda çalışacağı Cambrigde Üniversitesi'ndeki Cavendish Laboratuvarını tercih etmiştir. Daha sonraki araştırmaları sonucunda Compton etkisini bulmuştur. X-ışınlarını kullanarak ferromanyetizmi incelemi ve bu olayın elektron spinlerinin aynı hizaya gelmesi sonucu olduğu sonucuna varmıştır, ayrıca kozmik ışınlar üzerine çalışmış ve bunların prensipte pozitif yüklü parçacıklar olduğunu keşfetmiştir.
II. Dünya Savaşı sırasında ilk nükleer silahların geliştirildiği Manhattan Projesi'nde anahtar rollerden birini oynamıştır. Raporları projenin başlatılmasında önemli rol oynamıştır. 1942'de Metalurji Laboratuvarının lideri konumuna gelmiştir ve sorumlulukları arasında uranyumu plutonyuma çevirecek reaktörleri üretmek ve tasarlamak, uranyum ile plutonyumu birbirinden ayıracak yolları bulmak ve bombanın tasarımını yapmak vardır. Compton Enrico Fermi'nin Chicago Pile-1 tasarımını öngörmüştür ve ilk nükleer reaktör olarak tasarım ilk defa 2 Aralık 1942'de çalıştırılmıştır. Metalurji Laboratuvarı ayrıca Oak Ridge Tennessee’deki X-10 Graphite Reaktörünün tasarlanması ve işletilmesinden de sorumludur. Plutonyum üretimi Hanford alanındaki reaktörlerde 1945'te başlamıştır.
Savaşın ardından Compton St. Louis Washington Üniversitesinde rektör olarak görev almıştır. Çalıştığı sırada üniversite resmi olarak ırk ayrımını lisans bölümlerinde sonlandırmış, ilk kadın profesörü işe almış ve savaş emeklilerinin Amerika'ya dönmesi ile rekor sayıda öğrenci almıştır.

Elias ve Otelia Catherine Compton’un oğlu Arthur Compton 10 Ekim 1892 tarihinde Wooster, Ohio’da dünyaya gelmiştir. Ailesi akademik kariyer sahibi idi. Elias Arthur’un da katıldığı Wooster Üniversitesinde dekandı. Artur’un en büyük kardeşi Karl, kendisi de Wooster’a katılmıştır, fizik alanında doktorasını Princeton Üniversitesi'nden 1912 senesinde almış ve MIT’de 1930 ile 1948 yılları arasında başkanlık görevi almıştır. İkinci kardeşi Wilson da Wooster’a katılmış ve ekonomi alanında doktorasını Princeton’da 1916 senesinde almıştır ve Washington Eyalet Üniversitesinde 1944 ile 1951 seneleri arasında başkanlık görevi almıştır. Her üç kardeş de Alpha Tau Omega yurdunun üyesidir.
Compton, ilk başlarda astronomi alanı ile ilgilenmiştir ve Halley kuyruklu yıldızının 1910 yılında fotoğrafını çekmiştir. 1913 yılı civarında yaptığı, dairesel bir tüpün içindeki suyun hareketini inceleyerek dünyanın dönüş hareketini gösterdiği bir deney yaptığından bahsetmiştir. O sene Wooster’dan lisans derecesi ile mezun olduktan sonra Princeton'a girdi ve orada 1914 senesinde beşeri bilimler yüksek lisansını tamamlamıştır. Compton bundan sonra fizik alanında doktorasını Hereward L. Cooke denetiminde “X-ray yansıma yoğunluğu ve atom içinde elektronların dağılımı” konusunda tezini yazmıştır.
Arthur Compton doktorasını 1916 senesinde doktorasını aldıktan sonra Karl ve Wilson ile beraber ilk defa 3 kardeş olarak Princeton'dan mezun olan kişiler oldular. Ablaları Mary, misyoner C. Herbert Rice ile evlenip Lahore'dakki Forman Christi an College'da müdür oldu. Haziran 1916'da Wooster'dan sınıf arkadaşı Compton Betty Charity McColaskey ile evlendi. Arthur Alan ve John Joseph Compton adında iki çocukları oldu
Compton, Minnesota Üniversitesi'nde 1916-1917 yılları arasında fizik eğitmenliği yaptı. Ardından 2 sene sodyum buhar lambasını geliştirdiği Westinghouse Lamba Şirketi'nde araştırma mühendisliği görevi aldı. I. Dünya Savaşı sırasında Haberleşme Bölüğü için uçak enstrümanları geliştirdi.
1919'da Compton Ulusal Araştırma Kurulu tarafından ilk defa verilen iki burstan birini alarak yurtdışında eğitim görme fırsatı kazanmıştır. Gamma ışınlarının saçınımı ve absorpsiyonu konusunda çalışacağı Cambridge Üniversitesi’ndeki Cavendish Laboratuvarını tercih etmiştir. Daha sonraki araştırmaları sonucunda Compton etkisini bulmuştur. X-ışınlarını kullanarak ferromanyetizmi incelemi ve bu olayın elektron spinlerinin aynı hizaya gelmesi sonucu olduğu sonucuna varmıştır, ayrıca kozmik ışınlar üzerine çalışmış ve bunların prensipte pozitif yüklü parçacıklar olduğunu keşfetmiştir.
Bir süre Compton Vaftiz Kilisesinde papaz yardımcılığı yaptı. “Bilim insanların Tanrı’nın çocuğu olduğu postulasını ortaya atan din ile tartışamaz” demiştir.

Compton 1920'de Amerika'ya dönünce Wayman Crow tarafından Fizik profesörü ve St. Louis Washington Üniversitesinde Fizik bölüm başkanlığına getirildi. 1922'de serbest elektronlar tarafından saçılan daha uzun dalga boylu X-ray miktarını ve Plank ilişkisine dayanarak olarak gelen X-ışınlarından daha az enerjili olduklarını, aradaki enerji farkını elektronlara aktardıklarını buldu. Bu buluş “Compton Etkisi” veya “Compton Saçınımı” olarak bilinir ve elektromanyetik radyasyonun parçacık konseptini gösterir.
Compton 1923 yılında fotonları partikül gibi momentumlarından kaynaklanan X-ışını kaymasını, Einstein'ın 1905'te Nobel kazandığı foto-elektrik etkiyi açıklayan makalesini Physical Review'da yayınladı. Bu çalışmalar ilk olarak Max Plank tarafından 1900 senesinde, ışığın elementlerinin sadece ışığın frekansına bağlı olarak belli miktarda enerji taşıyabileceği şekilde kuantize edilmesi şeklinde kavramsallaştırılmıştır. Makalesinde Compton, dalga boyundaki kayma ile x-ışını saçınım açısı arasındaki matematiksel ilişkileri her x-ışını fotonunun bir elektron ile etkileşime girdiği kabulü ile türetmiştir. Makalesini deneysel verilerin aşağıda türetilmiş ilişki ile onaylandığını söyleyerek sonlandırmıştır.

  
    
      
        λ
        −
        
          λ
          ′
        
        =
        h
        
          /
        
        M
        e
        c
        (
        1
        −
        c
        o
        s
        a
        )
      
    
    {\displaystyle \lambda -\lambda '=h/Mec(1-cosa)}
  
Yukarıdaki formülde, λ ilk dalga boyu, λ' yansıma sonrası dalga boyu, h Plank sabiti, Me Elektron serbest kütlesi, c Işık hızı, α Saçınım açısı h⁄Mec büyüklüğü elektronun Compton dalgaboyu olarak bilinir ve 2.43×10−12 m'e eşittir. Dalgaboyu kayması sıfır (θ = 0° için) ve iki elektron için Compton Dalgaboyu (θ = 180°) arasındadır.
Bazı X-ışınlarının büyük saçınım açıları ile saçınsalar dahi dalgaboylarında kayma gösterdiklerini fark etmiştir. Bu olayın gerçekleştiği her durumda foton elektron koparmayı başaramamıştır. Bu yüzden kaymanın büyüklüğü elektronun Compton Dalgaboyu ile ilişkili değil tüm atomun Compton Dalgaboyu ile ilişkilidir ki bu 10 000 kat küçük olabilir.
Compton daha sonra “Sonuçlarımı American Physical Society’e 1923’te sunduğumda hemen en ateşli şekilde tartışılan bilimsel fikir ayrılığı olmuştu ki bu benim gördüğüm en büyüğüydü” demiştir. Işığın dalga doğası iyi bir şekilde gösterilmiştir ve ikili doğası kolayca kabul görmemiştir. Söylemektedir ki kristal kafes içerisinde kırınım ışığın dalga doğası ile açıklanabilmekteydi. Compton 1927'de Nobel Fizik Ödülünü kazanmıştır. Compton ve Alfred W. Simon aynı anda hem saçınan X-ışını fotonunu hem de geri tepen elektronu gözlemleyebilecek bir metot geliştirmişlerdir. Almanya'da Walther Bothe ve Hans Geiger bağımsız olarak benzer metotlar geliştirmişlerdir.

1923 senesinde Compton Chicago Üniversitesine  önündeki 22 yılını geçireceği fizik profesörü pozisyonunda taşınmıştır. 1925'te J. J. Thomson'un öngördüğü şekilde 130.000 volt X-ışınının periyodik cetveldeki ilk 16 elementin polarize hallerinden saçınımını göstermiştir. Harvard Üniversitesinden William Duane'in öncülüğünde Compton'un Compton etkisi üzerine yaptığı yorum yanlış olduğunu kanıtlamak için çalışmalar yapılmıştır. Duane bir seri deney yaparak Compton'un fikrini çürütmek istemiştir fakat Compton'ın haklı olduğuna dair sonuçlar elde etmiştir. 1924'te Duane durum Compton'ın dediği gibi olduğu sonucuna varmıştır.
Compton X ışınlarının tuz içerisindeki sodyum ve klorin çekirdekleri üzerindeki etkisini incelemiştir. X ışınlarını ferromanyetizmi incelemek için kullanmış ve bu etkinin elektron spinlerinin aynı hizaya gelmesi sonucu olduğunu bulmuştur. 1926'da General Electric Lamba Departmanına danışmanlık hizmeti vermeye başlamıştır. 1934'te İngiltere'ye dönmüş ve Oxford Üniversitesinde misafir profesörlük yapmıştır. Bu sırada Wembley'de bulunan General Electric Company'nin araştırma laboratuvarındaki aktiviteler ile ilgili rapor vermesini istemiştir. Orada yapılan flüoresan lambalar konusunda araştırmaların olanakları Compton'ın merakını çekmiştir. Hazırladığı rapor Amerika'da bu lambayı geliştiren araştırma programını başlatmış.
Compton'un ilk kitabı X-ışınları ve Elektronlar 1926'da basıldı. Kitabında X-ışını kırınım desenlerinden nasıl kırınım yoğunluğunun hesaplanacağını göstermiştir. Samuel K. Allison'ın yardımı ile kitabını revize etmiş ve Teoride ve Pratikte X-Işınları olarak 1935'te yayınlamıştır. Bu çalışması sonraki 30 yıl daha standart referans olarak yerini korumuştur.

1930'ların başında Compton kozmik ışınlar ile ilgilenmeye başladı. O zamanda varlıkları bilinmekte fakat kaynakları ve doğaları çok spekülatif kalmaktaydı. Varlıkları hava veya argon gazı ile dolu küresel “bomba” kapta gazın iletkenliğinin ölçülmesi ile belirlenebilmekteydi. Avrupa Hindistan, Meksika, Peru ve Avustralya'ya yaptığı geziler Compton'a farklı yükseklik ve enlemlerde kozmik ışınları ölçme fırsatı sunmuştur. Dünyanın diğer yerlerinde de ölçüm yapan gruplarla birlikte fark edilmiştir ki kozmik ışınlar kutup

Askerî bilim, askerî süreçlerin, kurumların ve davranışların yanı sıra, örgütlü zorlayıcı kuvvetin savaş, teori ve uygulamasının incelenmesidir. Esas olarak, ulusal savunma politikası ile tutarlı bir şekilde askerî yetenek üretme teorisi, yöntemi ve pratiğine odaklanmaktadır. Askerî bilim, stratejik, politik, ekonomik, psikolojik, sosyal, operasyonel, teknolojik ve taktik unsurları belirlemeye hizmet eder.
Askerî personel, belirli stratejik hedeflere ulaşmak için silah, ekipman ve eğitim alır. Askerî bilim, teknik istihbaratın bir parçası olarak düşman kabiliyetini oluşturmak için de kullanılır. Askerî bilim adamları arasında teorisyenler, araştırmacılar, deneysel bilim adamları, uygulamalı bilim adamları, tasarımcılar, mühendisler, test teknisyenleri ve diğer askerî personel bulunur.

Askerî politika
Askerî tarih
Askerî teknoloji
Askerî teknoloji tarihi
Askerî teori
Askerî strateji
Askerî doktrin
Askerî öğretim ve eğitim
Askerî örgüt

Astatin; simgesi At, atom numarası 85 olan radyoaktif bir elementtir. Yalnızca bazı ağır elementlerin bozunma ürünü olarak meydana gelir ve Dünya'nın yerkabuğunda doğal yollarla oluşan elementlerin en nadir olanıdır. En kararlı izotopu, 8,1 saatlik yarı ömre sahip astatin-210'dur. Kendi radyoaktivitesinin ürettiği ısı ile anında buharlaşmasından ötürü elementin saf bir örneği elde edilememiştir.
85 atom numaralı elemente dair ortaya atılan ilk görüş, 1922 yılında böyle bir elementin varlığının tespit edilemediği ve var olmadığı yönündeydi. İlki 1931'de olmak üzere keşfine dair çeşitli iddialar ortaya atılsa da bunlar ya kabul görmedi ya da teyit edilmedi. 1940 yılında Dale R. Corson, Kenneth MacKenzie ve Emilio Segrè'nin Berkeley'deki Kaliforniya Üniversitesindeki çalışmaları sırasında doğrulanan ilk sentezi gerçekleştirilen element, Yunancada "kararsız" anlamına gelen ἄστατος (astatos) kelimesinden türetilen "astatin" şeklinde adlandırıldı.
Astatinin birçok özelliği kesin olarak bilinmez ve özelliklerinin çoğu, kendisini iyodun daha ağır bir analogu ve halojenlerin bir üyesi yapan periyodik tablodaki konumuna göre tahmin edilir. Bununla birlikte astatin, metaller ile ametalleri ayıran çizgi üzerinde yer alır ve bundan dolayı bazı metalik davranışlar sergilediği gözlemlenmiş ve öngörülmüştür. Koyu ya da parlak bir görünüme sahip olması muhtemel, bir yarı iletken ya da metal olabilir. Astatinin kimyasal olarak birkaç anyonik türü bilinmekte olup bileşiklerinin çoğu iyodunkilere benzese de aynı zamanda, gösterdiği metalik özellikler açısından gümüşe benzer noktaları da bulunur. Bilinen 39 izotopu vardır ve bunlardan doğal olarak meydana gelebildikleri tespit edilen dördü, herhangi bir zamanda Dünya'nın yerkabuğunda bir gramdan daha az bulunur. En kararlı izotopu astatin-210 ile nükleer tıpta sınırlı kullanımı olan tek izotopu astatin-211, doğal yollarla meydana gelmediklerinden yalnızca yapay bir şekilde, genellikle bizmut-209 izotopunun alfa parçacığı bombardımanına tutulması sonucu üretilir.

Dmitri Mendeleyev'in 1869'da yayımladığı periyodik tabloda, iyodun altındaki konum boştu. Niels Bohr'un, elementlerin sınıflandırılmasının fiziksel temelini oluşturmasının ardından, beşinci halojenin bu konuma ait olduğu fikri öne sürüldü. Keşfinin resmiyet kazanmasından önce bu element, iyodun altındaki boşlukta konumlanmasına ithafen "eka-iyot" (eka, Sanskrit'te "bir" anlamına gelir) olarak adlandırılıyordu. Aynı gruptaki elementlerin benzer özellikleri taşımalarından ötürü, eka-iyodun varlığı konusundaki ilk tahminlerde; bu elementin düşük erime noktası ile iki atomlu temel duruma sahip olduğu ve metallerle reaksiyona girerek tuz oluşturduğu düşünülüyordu. Daha ağır periyotlarda bulunan elementlerin daha hafif elementlere kıyasla, bir eksik ya da bir fazla atom numarasına sahip komşularıyla daha fazla benzerlik taşımalarından ötürü eka-iyodun, komşusu polonyuma benzer şekilde radyoaktif ve metalik olması bekleniyordu.
1922'de F. H. Loring, sayısal analiz yöntemiyle gerçekleştirdiği çalışmalarında, varlığını tespit edemediği 85 atom numaralı elementin var olamayacağını öne sürdü. 1925'te ise piroluzit ile yaptığı katodik X ışını saptama çalışmalarında elementi izole etmeyi başaramadı. 1926'da; Otto Hahn'ın radyum-228'den kimyasal ayırma işlemi, Newton Friend'in ise Lut Gölü suyundan kimyasal ayırma işlemi ve katodik X ışınlarıyla gerçekleştirdiği elementi izole etme girişimleri başarısızlıkla sonuçlandı.

Eka-iyodun keşfine dair ilk iddia, Fred Allison ile Alabama Politeknik Enstitüsünden iş arkadaşları tarafından 1931 yılında ortaya atıldı. Faraday etkisindeki süre gecikmesine dayalı "manyeto-optik yöntem" adını verdiği yeni bir malzeme analizi yöntemi geliştiren Allison ve ekibi; halojen içeren deniz suyu, hidrohalik asitler, apatit ve Brezilya monaziti bileşiklerini kullanarak çalışmalarını yürüttü. 85 atom numarasına sahip bu elemente ertesi yıl verdikleri "alabamin" adı ile Ab simgesi, birkaç yıl boyunca kullanıldı. Berkeley'deki Kaliforniya Üniversitesi'nden H. G. MacPherson 1934 'te, Allison'ın yöntemini ve keşfinin geçerliliğini reddetti.

Çalışmalarını Dakka'da sürdüren kimyager Rajendralal De 1937'de, radyum serisindeki radyum F'nin (polonyum-210) toryum serisi eşdeğeri olarak 85. elementi izole ettiğini öne sürdü. Travancore monaziti kumunu kullanarak yaptığı çalışmalarda, siyah renkli ve süblimleşebilen bir madde elde etti. De'nin 1937 tarihli makalesinin gerçek bir nüshası bilinmediğinden gerçek nedeni bilinmese de, elemente verdiği "dakin" adının Dakka'dan türetildiği tahmin edilir. De'nin bu çalışmasına güncelleme niteliğindeki 1947 tarihli makalesinde, hem "dakin"i hem de "eka-iyot"u andırmasından ötürü elementin adı için "dekin" kullanımı önerilir. Elementin; taşıdığını belirttiği özelliklerin astatininkilerle farklılık göstermesinden ve toryum serisinde astatin bulunmamasından ötürü gerçekte ne olduğu bilinmez ve 85. element olduğu iddiasının geçerliliği bulunmaz. De'nin makalesinde miligram ölçeğinde izolasyon gerçekleştirildiği bilgisi verilir, ancak elementin en uzun yarı ömre sahip izotopu elde edilmiş olsa dahi yoğun radyoaktiviteden dolayı kendisinin bu konuda bir çalışma gerçekleştirmiş olması mümkün değildir.
Horia Hulubei ve Yvette Cauchois'nın liderliğindeki ekip 1934'te, spektrometreye koyduğu yaklaşık 150-250 mCi radon örneğinin bozunmasıyla birlikte ortaya çıkan elementlerin oluşturdukları X ışınlarının özelliklerini tespit etti. 1936'da yayımlanan makalede bu çalışmaya atıfta bulunularak, 12 saatin ardından, eko-iyodun gözükmesi gereken 151 X birimindeki (~1.0021 × 10-13 m) Kα1 spektrum çizgisinin gözlemlendiği açıklandı ve bu durumun da 85. elementin keşfi olduğunu öne sürüldü. Elementin keşfi radon-222'nin, halihazırda alfa bozunması geçirerek kurşun-206'ya bozunduğu bilinen radyum A'ya (polonyum-218) bozunmasına dayanıyordu. Ancak poloyum-218'in beta bozunması geçirerek eka-iyoda bozunduğu bilinmiyordu. Makalede ayrıca, radon-222'nin beta bozunması geçirerek fransiyum-222'yi oluşturabileceği, onun da alfa bozunması geçirerek eka-iyot-218'i oluşturabileceği ifade ediliyordu. 1939'da ise ekip, önceki verileri destekleyen ve genişleten başka bir makale yayımladı. Eka-iyodun üç spektrum çizgisi, Kα1, Lα1 ve Lβ1'in X ışını dalga boylarının gözlemlerine dair ifadelerin yer aldığı makalede, bu dalga boyu değerleri Henry Moseley'in öngördüğü konumlarla eşleştiriliyordu. 1934'te tarif edilen teknik kullanılsa da, hem spektrometrede birtakım değişiklikler yapıldı hem de radyasyonun etkisi 24 saate uzatılarak daha fazla spektrum çizgisinin gözlemlenmesi sağlandı.
1940'ta Walter Minder, radyum A'nın (polonyum-218) beta bozunması ürünü olan ve Helvetya'dan esinlenerek "helvetyum" adını verdiği 85. elementi keşfettiğini duyurdu. Minder'in deneylerini tekrar gerçekleştirme konusunda başarısız olan Berta Karlik ve Traude Bernert, Minder'in elde ettiği sonuçların radon akımındaki kirlenmeden kaynaklı olduğunu belirtti (radon-222, polonyum-218'in ana izotopudur). 1942'de Minder, Alice Leigh-Smith ile birlikte gerçekleştirdiği çalışmalar sonrasında, toryum A'nın (polonyum-216) beta bozunması ürünü olduğu varsayılan ve "anglo-helvetyum" adını verdikleri, 85. elementin başka bir izotopunu keşfettiklerini duyurdu. Ancak aynı yıl gerçekleştirdikleri deneylerde Karlik ve Bernert, bu sonuçları da elde edememişlerdi.
1944 yılında Hulubei, o zamana kadar gerçekleştirdiği X ışını çalışmaları ile başka araştırmacıların çalışmalarında elde edilen eka-iyotla ilgili verilerin bir özetinin yer aldığı makalesinde, polonyum-218'in beta bozunması geçirmesi sonucu oluştuklarını düşündüğü ve 85. elemente atfettiği altı spektrum çizgisinden bahsediyordu. Karlik'in alfa parçacıklarıyla ilgili çalışmalarının da bu duruma ek kanıt oluşturduğunu ifade etti. Elementi, birkaç yıldır devam eden II. Dünya Savaşı'na ithaf edildiği düşünülen, Rumencede "[barışa olan] hasret" anlamına gelen "dor" olarak adlandırdı. Hulubei bu çalışmalarını, 1946 yılında Nice'te düzenlenen bir konferansta sundu. Ertesi yıl yayımladığı makalesinde ise 85. elementin 1000 ile 10.000 arasında atomunu tespit edebildikleri belirtiliyordu. Hulubei'nin bu keşif iddiası, Friedrich Paneth tarafından 1947 yılında çürütüldü. Hulubei'nin elde ettiği örnekler bir miktar astatin içerse de; bu süreçte kullandığı yöntemler, mevcut standartlara göre doğru bir tanımlanma sağlanması için yetersizdi.

Çalışmalarını Berkeley'deki Kaliforniya Üniversitesi'nde sürdüren Dale R. Corson, Kenneth MacKenzie ve Emilio Segrè, 1940 yılında 85. elementi izole etmeyi başardı. Ekip, üniversite bünyesindeki Lawrence Berkeley Laboratuvarı'nda yer alan bir siklotronda, bizmut-209'un 32 MeV alfa parçacıklarıyla bombalanması sonucu, 7,5 saatlik yarı ömre sahip astatin-211'i elde etmeyi başarmıştı. O dönem, doğada henüz keşfedilmemiş ve yapay olarak "görünmez miktarlarda" üretilen bir elementin tam anlamıyla kabul edilebilir olmadığı düşünüldüğünden bu keşif sonucu elde edilen element adlandırılmadı. Bununla birlikte radyoaktif izotoplar, kararlı izotoplar gibi meşru görülmüyorlardı.
Almanya dışındaki çalışmalardan habersiz olan Karlik ve Bernert, 1942'de radon-222 örneklerinde tespit ettikleri alfa parçacıklarını, gözlemledikleri enerji değerlerinin Geiger-Nuttall kanununda öngörülen değerlerle örtüşmelerinden ötürü bu parçacıkları eka-iyot ile eşleştirdiler. 1943 ve 1944 yıllarında yaptıkları çalışmalarda ikili, yeni bir elementi tespit ettiklerini duyurdu. Berkeley'deki çalışmalardan bağımsız olarak yaptıkları deneylerle, doğal bozunma zincirlerinde 85. elementi tespit etmeye çalışarak radonun önce beta bozunması sonucu 87. elementi (fransiyum) ortaya çıkardığını, sonrasında ise gerçekleşen alfa bozunması ile 85. elementin oluştuğunu ve bu durumun, radonun alfa bozunmasına uğramasından en azından bir milyon kat daha az ihtimalle gerçekleşebileceği sonucuna vardı. 1943'te ikili; önce uranyum serisi, sonrasında aktinyum serisi olmak üzere iki doğal bozunma zincirinin ara ürünleri arasında d

Gök ölçümü, gökölçüm veya astrometri, yıldızların ve diğer gökyüzü cisimlerinin konumlarının ve hareketlerinin yüksek hassasiyetle hesaplanmasını içine alan bir gök bilimi dalıdır. Astrometrik ölçümlerden elde edilen bilgiler kinematik, Güneş Sistemi'nin fiziksel kökeni ve galaksimiz Samanyolu ile ilgili bilgiler sunar.

Astrometrinin tarihi yıldız kataloglarının tarihine dayanır. Yıldız katalogları, gökyüzündeki nesneler için referans noktaları verir, böylece astronomlar cisimlerin konumlarındaki değişimi takip edebilirler. Bu, M.Ö. 190 yıllarında yaşamış olan Hipparkos'un zamanına kadar geriye gider. Hipparkos, öncülerinden Timocharis ve Dünya'nın devinmesini keşfeden Aristillus'un yıldız kataloglarını kullandı. Aynı zamanda bugün kullandığımız kadir ölçeğini de geliştirmiş oldu. Hipparkos, konumlarıyla birlikte en az 850 yıldızı bir katalogda topladı. Hipparkos'un varisi Batlamyus, Almagest adlı eserinde 1.022 yıldızın yerini, koordinatını ve kadrini vererek kataloglamıştı.
10. yüzyılda Abdurrahman es-Sufî, yıldızlar üzerinde gözlemler yaparak konumlarını kadirlerini ve renklerini belirtti. Ayrıca Sabit Yıldızlar Kitabı adlı kitabında bütün takımyıldızlar için de çizimler yaptı. İbn-i Yunus, yaklaşık 1,4 metre çapında büyük bir usturlab kullanarak Güneş'in konumu için yıllar boyunca 10.000'den fazla kayıt yaptı. Onun tutulmalardaki gözlemleri, Simon Newcomb'un Ay'ın hareketleri hakkında araştırmalar yaptığı zamana kadar yüzyıllarca kullanıldı. Araştırmaları Ekliptik Eğimi ve Jüpiter Satürn Eşitsizlikleri'nde Pierre-Simon Laplace'a ilham kaynağı oldu. 15. yüzyılda Timur'un astronomu Uluğ Bey, Zij-i Sultan-i adlı eserini derleyip burada 1.019 yıldızı katalogladı. Hipparkos ve Batlamyus'un önceki katalogları gibi Uluğ Bey'in kataloğu da yaklaşık olarak 20 açısal dakika doğrulukla tahmin edilerek hazırlanmıştır.
16. yüzyılda Tycho Brahe mural aleti (İng.: İngilizce: mural instrument) gibi gelişmiş aletler kullanarak yıldızların konumlarını eskiye göre çok daha yüksek hassasiyetle, 15-35 açısal dakika doğrulukla tespit etti. Takiyüddin, İstanbul'daki Takiyüddin’in Rasathanesi'nde yıldızların sağ açıklığını kendi icadı olan "gözlem saati”ni kullanarak ölçtü. Teleskoplar yaygınlaştıkça gök cisimlerinin gökyüzündeki konumlarını bulmaya yarayan ayarlama daireleri kullanılarak ölçümler hızlandı.
James Bradley, 1729 yılında ilk defa yıldızlar arası ölçekteki ıraklık açısını hesaplamayı deneyen kişidir. Gökyüzündeki yıldız gibi cisimlerin hareketi teleskobu için çok belirsizdi. O da Dünya'nın ekseninin nutasyonunu ve sapmayı keşfetti (İng.: İngilizce: aberration of light). 3.222 yıldızın kataloglandığı çalışması, modern astronominin babası sayılan Friedrich Bessel tarafından 1807 yılında tekrar hassaslaştırıldı. Yıldızlar arası ölçekteki ıraklık açısını ilk defa, bir çift yıldız olan 61 Cygni için 0,3 açısal dakika doğrulukla ölçtü.
Ölçmesi çok zor olduğu için 19. yüzyılın sonuna kadar sadece 60 tane yıldızlar arası ölçekteki cismin ıraklık açısı ölçülebildi. Ölçümler genellikle teleskoplarda kullanılan ve gök ölçümü için özelleştirilmiş filar mikrometre ile yapılmıştır. 20. yüzyılın başlarında, astronomik fotografik levhalarda astrograf kullanılması, süreci hızlandırdı. 1960'lı yıllardaki otomatik levha ve makine ölçümleri gibi üstün ve karmaşık teknoloji yıldız kataloglarının çok daha etkili ve hızlı bir şekilde tamamlanmasına izin vermiştir. 1980'lerde CCD kameraların fotografik levhaların yerine geçmesiyle optik belirsizlik açısal saniyenin milyarda birine kadar azaltılabildi. Bu teknoloji, gök ölçümünü pahalı olmaktan çıkardı ve böylece bu alan, amatör dünyaya da kapılarını açmış oldu.
1989 yılında Avrupa Uzay Ajansı’nın (ESA) Hipparkos uydusu sayesinde gök ölçümü Dünya yörüngesine taşındı. Böylece atmosferin optik saptırmalarından ve Dünya’nın mekanik kuvvetlerinden daha az etkilenen bir platform meydana geldi. 1989 ve 1993 yılları arasında çalışan Hipparkos, yeryüzündeki diğer optik teleskoplara göre çok daha yüksek hassasiyetle gökyüzünde büyük ve küçük açılarda ölçümler yaptı. Dört yıl boyunca 118.218 yıldızın konumlarını, ıraklık açılarını, konumlarındaki açısal değişimleri (İng.: İngilizce: proper motion) eşi görülmemiş hassasiyetle belirledi. Yeni "Tycho kataloğu", 1.058.332 yıldızı 20-30 açısal dakika doğrulukla yenilenmiş oldu. Aynı zamanda 23.882 çift yıldız ve 11.597 değişen yıldız Hipparkos görevi boyunca analiz edilip kataloglandı.
Bugün en sık kullanılan katalog USNO-B1.0'dir. Bütün gökyüzünde 1.000.000.000'dan fazla gökyüzü cisminin konumu, konumlarındaki açısal değişimleri, kadirleri ve diğer karakteristik özelliklerini içerir. Geçtiğimiz 50 yıl boyunca 7.435 Schmidt kamera levhası, çeşitli gökyüzü incelemesini tamamlamak ve USNO-B1.0 için 0,2 açısal dakika doğrulukla veri oluşturmak için kullanıldı.

Astronomlara gözlemlerini kaydetmek için çalıştıkları gözlemci çerçevesinde temel bir işlevi olmasının dışında gök mekaniği, bir astrofizik dalı olan yıldız dinamiği (İng.: İngilizce: stellar dynamics) ve galaktik astronomi alanlarının da temelidir. Gözlemsel astronomide gök ölçümü teknikleri, kendilerine özgü hareketleriyle gök cisimlerini belirlemeye yarar. Aynı zamanda zaman belirleyici bir alettirler. UTC, temelde kesin gözlemlere dayanarak Dünya'nın dönüşüyle senkronize edilen bir atom saatidir. Gök ölçümü, kozmik merdiven mesafesinde önemli bir adımdır, çünkü Samanyolu içerisindeki yıldızların ıraklık açılarını saptamamızı sağlar.
Gök ölçümü, aynı zamanda ötegezegen algılama iddialarını desteklemek için kullanılır. Sistemin kütle merkezi etrafındaki etkileşimli yörüngeye bağlı olarak gezegenin sebep olduğu ve yıldızın gökyüzündeki görünen konum değişimini ölçer. 2009 yılına kadar yer tabanlı gök ölçümü ile ötegezegenlerden hiçbiri tespit edilememişken daha sonraki çalışmalarla ötegezegenler doğrulanmıştır. Dünya'nın atmosferi gibi bozucu etkilerden etkilenmeyecek olması dolayısıyla gök ölçümü çalışmalarının uzaya taşınmasıyla daha kesin sonuçların elde edilmesi umuluyor. NASA'nın planlanmış, ancak sonradan iptal edilmiş olan Uzay İnterferometri Misyonu (İng.: İngilizce: Space Interferometry Mission) gök ölçümü tekniklerini kullanarak 200 veya daha fazla yer benzeri gezegeni ortaya çıkarmayı amaçlıyordu. Avrupa Uzay Ajansı'nın 2013'te gönderdiği Gaia adlı uzay aracı, gök ölçümü tekniklerini yıldızlar arası ortamda uyguluyor.
Astrometrik ölçümler, astrofizikçiler tarafından gök mekaniğini belirli modellerde sınırlamak için kullanılıyor. Pulsarların hızlarını ölçerek süpernova patlamalarının asimetrisine bir limit koymak mümkündür. Aynı zamanda gök ölçümü sonuçları, galaksideki karanlık maddenin dağılımını belirlemede kullanılıyor.
Astronomlar, gök ölçümü tekniklerini Dünya'ya yakın cisimleri izlemek için kullanıyorlar. Gök ölçümü, birçok Güneş Sistemi cisminin tespitinde rekor kırılmasının nedenidir. Astronomlar, bu cisimleri astrometri kullanarak bulmak için bütün gökyüzünü tarayan teleskoplar ve çeşitli aralıklarda fotoğraf çekmesi için büyük alan kameraları kullanıyor. Astronomlar, bu fotoğrafları işleyerek arka plandaki sabit görünen yıldızlara göre Güneş Sistemi cisimlerinin hareketlerini belirleyebiliyorlar. İlk olarak seçilen birim zamana göre gözlem yapılıyor. Astronomlar, bu süre boyunca Dünya'nın hareketinden kaynaklanan ıraklık açısını ve cismin hesaplanan Güneş merkezine olan mesafesini karşılaştırıyor. Bu mesafe ve diğer fotoğraflar kullanılarak cismin yörünge ögeleri de dahil birçok bilgi elde edilebilir.
50000 Quaoar ve 90377 Sedna, Michael E. Brown tarafından bu yöntemlerle keşfedilen iki Güneş Sistemi cismidir. Diğerleri, Palomar Gözlemevi'nin 48 inç (1.200 mm) Samuel Oschin teleskobu ve yine Palomar'ın büyük alan CCD kamerası kullanılarak Caltech'te keşfedilmiştir. Astronomların gökyüzündeki cisimlerin konumlarını ve hareketlerini takip etme yeteneği, kendi Güneş Sistemi'mizin Evren'imizdeki diğer bütün cisimlerle birlikte geçmişini, şimdiki hâlini ve geleceğini anlamak için çok önemlidir.

Gök ölçümünün temel taşı hata düzeltmedir. Atmosfer koşulları, kullanılan aletlerin kusursuz olmaması, gözlemciden kaynaklanan hatalar gibi birçok faktör, gök cisimlerinin konumlarını belirlerken çok sayıda hata üretir. Bu hatalar, gözlem aletlerinin geliştirilmesi ve alınan verilerin düzenlenmesi gibi çok sayıda teknikle azaltılabilir. Sonuçlar, daha sonra istatistiksel yöntemler kullanılarak analiz edilebilir.

Astrometry.net Çevrimiçi gök ölçümü
XParallax viu 23 Aralık 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Windows için ücretsiz bir uygulama
Astrometrica9 Ekim 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Windows için uygulama

Battlestar Galactica (2004 TV dizisi) adlı dizide gök ölçümü laboratuvarı birçok konuşmada geçer.
Star Trek: Voyager adlı filmde Gök ölçümü laboratuvarı birçok sahnede geçer.

Kovalevsky, Jean; Seidelman, P. Kenneth (2004). Fundamentals of Astrometry. Cambridge University Press. ISBN 0-521-64216-7. 
Walter, Hans G. (2000). Astrometry of fundamental catalogues: the evolution from optical to radio reference frames. New York: Springer. ISBN 3-540-67436-5. 
Kovalevsky, Jean (1995). Modern Astrometry. Berlin; New York: Springer. ISBN 3-540-42380-X. 

Astrometry Department of the U.S. Naval Observatory
USNO Astrometric Catalog and related Products 26 Ağustos 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Hall of Precision Astrometry". University of Virginia Department of Astronomy. 26 Ağustos 2006 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 10 Ağustos 2006. 
Mike Brown's Caltech Home Page 23 Ağustos 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
MPC Guide to Minor Body Astrometry 2 Ocak 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Planet-Like Body Discovered at Fringes of Our Solar System30 Kasım 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (2004-03-15)
Scientific Paper describing Sedna's discovery26 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Hipparcos Space Astrometry Mission1 Ağustos 2016 tarihind

Astronom, astrofizikçi ya da gök bilimci, Dünya'nın kapsamı dışındaki belirli bir soru veya alan üzerine çalışan astronomi alanında uzmanlaşmış bir bilim insanıdır. Gözlemsel (verileri analiz ederek) veya teorik astronomide yıldızlar, gezegenler, uydular, kuyruklu yıldızlar ve gökadalar gibi astronomik nesneleri gözlemlerler. Astronomların çalıştığı konular veya alanlar arasında gezegen bilimi, güneş astronomisi, yıldızların kökeni veya evrimi ile gökadaların oluşumu gibi konular yer alır. İlgili ancak farklı bir konu olan fiziksel kozmoloji ise Evren'i bir bütün olarak inceler.
Tarih öncesi çağlardan bu yana gökyüzü dünyanın her yerindeki kültürlerden insanların ilgisini çekmiştir. Bu kültürlerden bazıları, birbirinden bağımsız olarak, gökyüzündeki cisimlerin gözlemlenmesine kendini adamış olan kâtip veya rahiplere destek vermeye başlamışlardır. Gezegenlerin hareketlerinin gözlemlenmesi ve gelecekteki hareketlerinin tahmini antik astronominin başlıca uğraşı olmuştur. Batıda, astronominin antik Mezopotamya'da ortaya çıktığı düşünülmektedir. Babil kayıtları üzerine yakın zamanda yapılan araştırmalar, bunların kusursuz olduğunu göstermektedir.
Yaklaşık 1750'lerden önce, astroloji ile astronominin birbirine çok yakın kabul edildiğinin anlaşılması önemlidir. Kimi yer ve zamanlarda, bu ikisine aynı gözüyle bakılmıştır.
Diğer pek çok bilim alanında çalışan kimselerden farklı olarak astronomlar, üzerinde çalıştıkları cisimlerle temas kuramaz. Bunun yerine, keşif yapmak için detaylı gözlemlere başvururlar. Genel olarak astronomlar, gözlem yapmak için teleskop ya da diğer görüntüleme ekipmanları kullanmaktadırlar.

Gökbilim
Astronomların listesi

Ateş, yüksek sıcaklık ve çoğunlukla alev veren hızlı yanma olayıdır. Eski Türkçe od ve Arapça nâr sözcüğü de zaman zaman aynı anlamda kullanılır. Ateş, insan yaşamının vazgeçilmez unsurlarındandır ve kontrol altına alınması, medeniyetin ortaya çıkmasına olanak sağlamıştır.

İnsanoğlunun ilk defa ateşle tanışmasının binlerce yıl önce yıldırım düşmesi sonucu ile başladığı düşünülmektedir ve buna benzer tesadüfi nedenlerle oluşmuş yangınlar, çok uzun bir süre dünyadaki tek ateş kaynağı oldu. Uzun yıllar boyunca, yaklaşık 500 bin yıl önce yaşamış olan ve Pekin adamı denen ilkel insan, ateşi bilinçli olarak kullanan ilk kişi olarak bilindi; ancak 1981 yılında Kenya'da ve 1988'de Güney Afrika'da bulunan kalıntılar hominid denen ilkel insanların bundan 1,42 milyon yıl önce ateşi kontrollü olarak kullandığını ortaya koydu. İnsanoğlu MÖ 7000 yıllarına kadar verimli ateş yakma tekniklerini bilmiyordu. Neolitik insan, testere ve matkap hareketleriyle ve çakmak taşı-pirit ile ateş yakmayı biliyordu. Bununla birlikte, bu dönemde ateşi yanar durumda muhafaza etmek, yeniden ateş yakmaktan daha avantajlıydı.
Ateş yakma düşüncesinin, çakmak taşını piritlere sürterken mi, yoksa ağaç içinde delik açmaya çalışırken mi ortaya çıktığı bilinmemektedir. Avrupa'daki Neolitik yerleşim bölgelerinde çakmak taşı ve piritlerin yanı sıra alev delgileri de bulunmuştur. İlkel toplumlarda en yaygın ateş yakma yöntemi sürtmeydi. Bambudan yapılmış küçük bir tüp içindeki havanın sıkıştırılmasıyla ısı ve alev üreten ateş pistonu Güneydoğu Asya, Endonezya ve Filipinler'de geliştirilip kullanılan karmaşık bir aygıttı. Bundan tümüyle bağımsız olarak 1800'lerde Avrupa'da da metalden bir ateş pistonu geliştirildi.
İngiliz kimyacı John Walker, içinde fosfor sülfat bulunan ve sürtülünce yanan kibriti 1827'de icat etti. Modern teknoloji ve bilim tarihi, büyük ölçüde, ateşten elde edilerek insanoğlunun kullanımına sunulan enerji toplamındaki sürekli artış olarak nitelenebilir. Enerji üretimindeki artışın büyük bölümü hem miktar hem çeşit bakımından ateş kullanımının artmasıyla sağlanmıştır. Atom enerjisinin denetim altına alınması, ateş kullanımında atılan son adım sayılabilir.

Ateşin meydana gelebilmesi için yanabilen bir maddenin tutuşma sıcaklığında oksijen ile temas etmesi gerekir. Yakıt ve oksijen devamlı mevcut ve temas halinde ise sürekli yanma olur. Bir alevin söndürülmesi, yanmaya sebep olan unsurlardan oksijenin veya yakıtın yok edilmesi, sıcaklığın düşürülmesi ile mümkündür.
Herhangi bir maddenin yanabilirliği kimyasal bileşime ve fiziksel duruma bağlıdır. Ola ki oksijen kaynağı hava ise, herhangi bir yanıcı gazın molekülleri hava içine girer ve havadaki oksijen moleküllerine temas eder. Tutuşma sıcaklığına erişince de bu gaz yanar.
Bir yanıcı sıvı ilk önce buharlaştırılmalı ve tutuşma sıcaklığındaki bu buhar oksijen ile karıştırılmalı ki, yanma olabilsin. Katıların yanması için ise sıvılaştırılmalı veya buharlaştırılmalı veya hiç olmazsa geniş bir yanma yüzeyi meydana getirmek için küçük taneciklere ayrılmalıdır. Fakat katı, gözenekli ise öğütme zaruri değildir. Bütün katılar, mümkün olan en küçük taneciklere ayrılırsa, oksijen ile temas eden toplam katı yüzeyi çok olacağından şiddetli yanar.
Çok şiddetli alevler, yanabilen tozların (zerreciklerin) hava ile karışımından elde edilir: Örneğin kömür ve metal tozlarının yanması gibi. Magnezyum tozları gerekli oranda hava ile karıştırılıp tutuşma sıcaklığına getirilirse, göz kamaştırıcı parlak bir alevle yanar.
Maddeler tutuşma sıcaklığının altında oksitlenir. Fakat maddelerin yanabilmesi için tutuşma sıcaklığına yükseltilmesi gerekir. Bu sıcaklığın üzerinde oksidasyon ısısı yeteri kadar hızlı yayılmaz ve yanmamış yakıtta oksidasyonun olduğu bölgeye yakın alanı yanma sıcaklığına yükseltir. Çok ince parçalara ayrılmış maddeler hariç olmak üzere, katıların yanma sıcaklığı sıvılarınkinden daha yüksektir. Genellikle sıvılar kaynama noktasının düşüklüğü nispetinde parlayıcıdırlar.
Od, etrafındaki havayı ısıtır ve onun genişleyerek yükselmesini sağlar. Bunun sonucu olarak da uzaklardan buraya soğuk hava akımı başlar. Bu meydana gelen akım sebebiyle devamlı ve yeni oksijen temin edilmektedir. Böylece alevin yanması sürekli olur. Hatta od, büyük şehir veya orman yangını halindeyse, bu hava akımı önemli hızda yel bile meydana getirir.

Patlayıcı maddelerin yanması ile örneğin bir kömürün yanması farklı bir reaksiyon ile gerçekleşir. Kömürün yanması için havadaki oksijene ihtiyaç vardır fakat patlayıcı maddelerin reaksiyona girip aleve dönüşmesi için havadaki oksijene ihtiyaç duyulmaz. Çünkü patlayıcı maddeler kendi bileşimindeki oksijene ihtiyaç duyar. Örneğin ANFO'nun yapımında kullanılan Fuel Oil yanıcı, Amonyum Nitrat ise oksitleyicidir yani Fuel Oil bu oksitleyici sayesinde çok hızlı yanıp söner. Bu yanma kömürün yanması gibi değil, ani ve çok hızlı gerçekleşen bir ateş reaksiyonudur. Fuel Oil ağır ağır yanar ancak Amonyum Nitrat ile desteklendiğinde çok çabuk yanar ve anında söner. Fuel Oil'in yanması ile sönmesi daha uzun sürede gerçekleşir. Patlayıcı maddeler bu mantıkla yapılır. Ve patlayıcı maddelerin şiddeti yanma süresine göre hesaplanır. Ne kadar çok hızlı yanarsa tahrip gücü o kadar artar. Ağır çekim ile görüntüsü izlenen bir patlamanın neredeyse sanki normal ateş gibi yandığı görülebilir.

Ateş pek çok kültürde kutsal sayılırken, ezoterik öğretilerde insanla özdeşleştirilmiş hatta ışığının bedeni ısısının ise ruhu olduğu düşünülmüştür. Ateşe tapınmanın güneş kültünün devamı ya da bir parçası olduğu da yaygın kanaattir. Anadolu'da sabahleyin başkasına ateş verenin ocağının söneceğine, ateş verenin evinin bereketinin alana geçeceğine inanılmaktadır. Ateş çeşitli uygarlıklarda tanrılaştırılmış olup, Bybloslu Phlo'nun Fenike yaratılış söylencesinde Genos ve Genea'nın üç çocuğundan birisi olarak görülmüştür.

Avrupa'da Bilim ve Teknoloji'nin gelişmesi, Avrupa'nın ekonomisinin gelişmesine paralel olarak gerçekleşmiştir. Avrupa, özellikle fizik, matematik, kimya ve mühendislik dalları başta olmak üzere, birçok bilim ve teknoloji dalında dünyanın en önde gelen araştırmacılarını bünyesinde barındırmaktadır. Avrupa Birliği’nin Bilim ve Teknoloji'ye verdiği destek ile bu alanlarda Avrupa'nın öncü rolünü korunması hedeflemektedir.

Avrupa Birliği 1958 yılında kurulmasına rağmen, Avrupa'ndaki bilim ve teknoloji alanlarındaki gelişmeler oldukça eskiye dayanır. Avrupa önde gelen bilimsel devrimlere, buluşlara ve dünyanın en eski üniversitelerine sahiptir. Örnek vermek gerekirse Bologna Üniversitesi dünyadaki en eski üniversitesidir.

Araştırma Genel Merkezi (İngilizcesi: Directorate-General for Research)
Ortak Araştırma Merkezi (İngilizcesi: Joint Research Centre)
Avrupa Araştırma Konseyi (İngilizcesi: European Research Council)
Araştırma ve Teknolojik Geliştirme Çerçeve Programı
Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu
Avrupa Araştırma Alanı
Avrupa Yenilik ve Teknoloji Enstitüsü (İngilizce: The European Institute of Innovation and Technology)
Galileo konumlandırma sistemi
Yedinci Çerçeve Programı

Avrupa Moleküler Biyoloji Organizasyonu (İngilizcesi: European Molecular Biology Organization)
Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi
Avrupa Uzay Ajansı

Aydınlanma Çağı olarak adlandırılan tarihsel dönem, aydınlanma felsefesinin 18. yüzyılda doğup benimsenmeye başladığı dönemdir. Batı toplumunda 17. ve 18. yüzyıllarda gelişen, akılcı düşünceyi eski, geleneksel, değişmez kabul edilen varsayımlardan, önyargılardan ve ideolojilerden özgürleştirmeyi ve yeni bilgiye yönelik kabulü geliştirmeyi amaçlayan düşünsel gelişimi kapsayan dönemi tanımlar. Aynı zamanda Arapça eserlerin (İbn Rüşd vb.) Latinceye çevirilmesi, Aydınlanma Çağı'na zemin hazırlamıştır.

Aydınlanmaya yol açan başlıca düşünsel gelişmeler Rönesans ve Reform hareketleridir. Aydınlanmanın ilk temsilcileri olarak genellikle René Descartes ve Gottfried Wilhelm Leibniz kabul edilir. Almanya'da Johann Gottfried Herder, Immanuel Kant, Christian Wolff; Fransa'da Denis Diderot, Claude Adrien Helvétius, Baron d'Holbach, Montesquieu, Jean-Jacques Rousseau, Voltaire; Büyük Britanya'da David Hume, John Locke ve Thomas Paine Aydınlanma Çağı'nın en önemli temsilcileridir.

Aydınlanma felsefesi ya da 18. yüzyıl felsefeleri genel olarak insanın kendi yaşamını düzenlemesini yeniden gündeme almış, hem düşüncenin hem toplumsal yaşamın köklü değişimlere uğrayacağı bir sürecin fikirsel/felsefi başlatıcısı olmuştur. Bu yüzyılın sonlarına doğru meydana gelen Fransız Devrimi (1789) ve ardından gerçekleşen modernleşme süreçleri, düşünsel anlamda etkilerini ve kaynaklarını aydınlanma felsefesinde bulmaktadır.
Din ya da Tanrı merkezli toplumsal yapının ve düzenlemelerin yerini bu süreçte akıl merkezli toplumsal düzenlemeler arayışı alır. Geniş ve genel anlamıyla aydınlanma, Orta Çağ'da hüküm süren dünya görüşüne karşı yeni bir dünya görüşünün ortaya çıkması ve temellendirilmesi olarak belirtilir. Bu yüzyıl yeni bir ideal ile tarih sahnesinde yer alır; bu ideale göre, aklın aydınlattığı kesin doğrulara ve bilginin ilerlemesine dayanan entelektüel bir kültür egemen olmalıdır ve bu kültür sonsuz bir şekilde ilerlemelidir. Böylece ilerleme ideali, insanın geleneğin köleliğinden kurtularak sürekli mutluluk ve özgürlük yolunda gelişeceği düşüncesine dayandırılır.
Aydınlanma felsefesinin kaynağı Rönesans felsefesi ve özellikle de 17. yüzyıl felsefesinin ortaya koyduğu ilkelerdir. Rönesans'tan itibaren düşüncenin tarihsel otoritelerden kurtulması, bilgi ve yaşam hakkında akla ve deneyime dayanmaya başlaması söz konusudur. 17. yüzyılda bu gelişmeler sistemleştirilip temel ilkelere dönüştürülmeye başlanmış, rasyonalizmin belirginleştiği bu yüzyılda aydınlanma felsefesinin düşünsel temelleri bir anlamda hazırlanmıştır. Sekülerleşme, aydınlanma felsefesinin ve genel anlamda aydınlanmacılığın her tür girişiminde temel olmuş olan bir yönelimdir.
18. yüzyıl felsefesinde bir yanda rasyonalizmin öte yandan emprizmin güçlenmesi ve bunlardan meydana gelen teorik sorunların yeni birtakım sentezlerle aşılmaya çalışılması söz konusu olacaktır. Aydınlanma Çağı, aklın ışığında felsefenin de yepyeni bir etkileyicilikle ortaya çıkışına, yaygınlaşmasına, yeni sentezlerle sistematikleştirilmesine etki etmiştir. Bu bakımdan bu yüzyıla "felsefe yüzyılı" denmesi de söz konusudur.

Aydınlanma Çağı, aklı kurucu ilke olarak benimseyerek, tüm toplumsal yaşamın ve düşünüşün buna göre şekillendirilmesine yönelinen dönemdir. Kant, aydınlanmacılığı, "aklı kullanma cesareti" olarak tanımladığında, genel olarak Aydınlanma Çağı'nın felsefesini vermektedir. 18. yüzyılda Avrupa'da ortaya çıkıp gelişmiş ve "aydınlanma" fikriyle yaygınlaşmıştır.
Kant, aydınlanma düşüncesinin kurucu ilkesi olan akıl konusunda şöyle der:

Aydınlanma Çağı'nın ana fikri, akıl aracılığıyla doğru bilgilere ulaşılabileceği ve bu doğru bilgi ile de toplumsal yaşamın düzenlenebileceğidir. Öte yandan bilim alanındaki önemli gelişmeler de Aydınlanma Çağı'na öncülük eder ve bu çağda ayrıca çok yoğun yeni bilimsel gelişmeler kaydedilir. Daha 15. yüzyıldan itibaren meydana gelmeye başlayan yeni keşifler ve icatlar bu süreci hazırlamış, bunun sonunda da "karanlık çağ" olarak değerlendirilen Orta Çağ'ın sonuna gelinmiştir. Deney ve gözlem, aklın uygulama araçları olarak bu dönemde bilimsel yöntemin ilkeleri biçiminde ortaya çıkmış ve doğa bilimlerinde önemli gelişmelere kaynaklık etmiştir.
Dinde meydana gelen yenileşme hareketleri de, dinsel düşüncenin giderek geriletilmesi ve Aydınlanmacılıkla birlikte kuruculuk ve egemenlik gücünü kaybetmesiyle sonuçlanmıştır. Rönesans ve reformlarla başlayan bu gelişmeler, aydınlanmacılıkla doruğuna varmış ve buradan itibaren Modernite denilen sürecin oluşumunu hazırlamıştır. Bu süreç aydınlanmacılıkta ifadesini bulan köklü bir zihin değişikliği anlamına gelmektedir.
Newton ve Kopernik ile tüm bir evren-dünya kavrayışı değişime uğramış, Descartes ve Kant gibi isimlerle bu değişen zihniyetin felsefi düşüncesi geliştirilmiştir. Avrupa'daki endüstri devrimleri de bu sürecin maddi temelini oluşturmaktadır. Yeni ve bambaşka toplumsal ve ekonomik ilişkiler içerisinde yaşamaya başlayan insanlar, ortaya çıkan yeni düşünce biçimleriyle dünyaya bambaşka gözlerle bakmaya başlamışlardır. Bunun sonucunda modern yaşamın temelleri atılmıştır. 1789 Fransız İhtilali'nin temelinde, Fransız aydınlanmacılığının belirleyici bir etkisi vardır.

George Berkeley
Claude Adrien Helvétius
Baron d'Holbach
Jean le Rond d'Alembert
David Hume
Adam Smith
René Descartes
Denis Diderot
Étienne Bonno de Condillac
Francis Bacon
Galileo
Gotthold Ephraim Lessing
Gottfried Leibniz
Immanuel Kant
Jean-Jacques Rousseau
John Locke
Julian Offray de La Mettrie
Kopernik
Laplace
Lois Rene de Caradeux de la Chalotais
Montesquieu
Newton
Spinoza
Thomas Hobbes
Voltaire

Aydınlanma dönemi entelektüelleri listesi
Philosophe
Orta Çağ felsefesi
17. yüzyıl felsefesi
19. yüzyıl felsefesi
Rönesans felsefesi
Alman felsefesi
20. yüzyıl felsefesi
Postmodernizm

Felsefe Tarihi, Macit Gökberk, İstanbul, 1985.

Ayurveda veya Ayurvedik tıp (Sanskrit: आयुर्वेद), kökeni Hint altkıtasına dayanan bir alternatif tıp sistemidir. Ayurvedik tıp, bilimsellikle metafizik kavramlarını iç içe geçirdiği ve temeli bilime dayalı olmadığı için sözdebilim kabul edilir.
Günümüzde Hindistan, Nepal ve Sri Lanka'da uygulanmaktadır. Çin ve Tibet tıp sistemleri üzerinde etkileri olmuştur. Ayurveda "Ayur" ve "veda" olarak iki kelimeden oluşmuştur. "Ayur" hayat veya hayat ilkesi anlamına gelen "ayus" kökenlidir, "veda" ise "bilgi" anlamına gelir. Ayurvedik bilginin Hindistan'da Rişi ve Munilere atfedilen spiritüel bilgiye dayalı olduğuna inanılır.
Ayurveda'nın herhangi bir hastalığın tedavisinde etkili olduğuna dair kayda değer bir bulgu yoktur.

Ayurveda'nın kökenlerine ilişkin tam bir zamanlama yapılamamaktadır. Ayurvedavatara'ya göre Ayurveda'nın kökeni Hint Tanrısı Brahma'nın vahyidir. Vedik felsefeye dayalı bu bilgi doğrudan Brahma'dan Daksha Prajapati'ye ve ondan da tanrılar zinciriyle Dharma'nın korucuyusu Tanrı İndra'ya aktarılmıştır. Aynı anlatıma göre Ayurveda'nın ulaştığı ilk insan onu İndra'dan doğrudan öğrenen Bharadvaja'dır. Bharadvaja Ayurveda'yı bir grup bilgeye öğretmiş, onlar da öğrencilerine öğreterek Ayurveda'nın yayılmasını sağlamıştır. Geleneğe göre Ayurveda ilkin Agnivesh Tantra'da geçmektedir. Kitap daha sonra Charaka tarafından yeniden düzenlenmiş ve "Charaka Samhita" adını almıştır. Bir diğer önemli Ayurveda metni Ayurvedik Cerrahi uygulamasının babası olarak bilinen Dhanvantri Sushrut tarafından M.Ö. yaklaşık 1000'de derlenen Sushruta Samhita'dır.
Ayurveda'nın bazı formlarını içeren Atharvaveda en az Vedalar kadar eski metinlerdir. Ayurvedik uygulamalar zaman içinde gelişmiştir. Bazı uygulamaların Vedik uygulamalardan daha önce geliştirildiği, diğer bazılarının ise Hindistan'da Budist dönem içinde geliştirildiği düşünülmektedir.
Hint tıp tarihi M.Ö. 3000'lere kadar geri giden Hint Vadisi Medeniyetine kadar geri götürülebilmektedir. Harappa ve Mohenjodaro'daki kentlerde gelişmiş bir hijyen ve sağlık sisteminin olduğu tespit edilmiştir. M.Ö.1200-700 arasında derlendiği düşünülen dört Veda kitabında ve özellikle de Rig Veda'da rahatsızlıklar, bitkiler ve bitkisel kürlere atıf yapılmıştır.
Atharva Veda'da bitkileri öven ilahiler, uluhiyetin tezahürü olarak tapınılan çeşitli otlar, çeşitli rahatsızlıklara karşı da kullanılabilen mantralar, Bhaishajyams denilen rahatsızlıkları tedavi edici, "Ayushyams" denilen uzun ömür ve refah getirici ilahiler bulunur. Bu ilahilerin daha sonraki tıp uygulamalarının temelini oluşturduğu düşünülmektedir.

Ayurvedik tıbbın önceliği hastalığı önleme, sağlığı koruma ve tedavi şeklindedir. Ayurvedik tıpta hastalığın, bedenin hastalığa yönelik dayanıklılığını azaltan bedensel ve zihinsel unsurlardaki dengesizlikten kaynaklandığına inanıldığından, bu dengesizliğin düzeltilmesi amacıyla bitkisel formüller, hayat stili değiştirilmesi ve diyet gibi yöntemlerle bedene hastalığı yok edecek şekilde denge kazandırılır.
Ayurvedik sisteme göre sağlıklı olmak dosha (beden tipi/mizaç), agni (hazım ısısı), dhatu (yedi beden dokusu: lenf, kan, kas, yağ dokusu, kemik, ilik, ersuyu) ve mala (dışkı, üre ve diğer atıklar) arasındaki denge üzerine kuruludur. Fiziksel, zihinsel ve ruhsal bakımdan iyi olmak sağlıklı olmanın unsurlarıdır.

Ayurvedik tıbbın ana kavramlarının başında bedenin "doşa" denilen üç ana tipe ayrılması gelir. Bunlar; Vata, Pitta ve Kapha'dır.
Her insanda bu doşa tiplerinden birinin baskın olduğu ve her doşanın özgün bir yaşam şekliyle (beslenme vs.) uyum içinde tam işlevini sürdürdüğü kabul edilir. Ayurvedik hekimler çeşitli teşhis yöntemleriyle kişide hangi doşanın ağır bastığını tespit eder ve o kişiyi doşasına uygun yaşam şekline yönlendirirler. Bazı anket ve test yöntemleri ile de hangi tip bedene sahip olunduğu tespit edildiği iddia edilmektedir.

Sinir sistemi işlevini harekete geçiren hava ilkesidir.
Vata Dengesizliğinin Belirtileri:

sinirlilik, kaygı, panik, korku
düşük kilo, ince vücut yapısı
seğirmeler, tikler, titreme, spazmlar
soğuktan ve rüzgardan hoşlanmamak
kuru veya çatlamış cilt
hafif ve kesintili uyku
kabızlık, gaz, şişkinlik, kuru, sert dışkı
dağınık duygular
yüksek seslere tahammül etmede zorluk
aşırı düşünme veya endişe

Sindirim sistemini düzenleyen ateş ilkesidir.
Pitta Dengesizliğinin Belirtileri:

kırmızı, iltihaplı döküntü, akne, uçuk
ishal
vücutta veya eklemlerde akut iltihap
eksik öğünler üzerine bulantı veya rahatsızlık
asit reflü, mide veya peptik ülserler, mide ekşimesi
hayal kırıklığı, öfke, sinirlilik
yargı, sabırsızlık, eleştiri, hoşgörüsüzlük
vücutta rahatsız edici ısı hissi
kırmızı, iltihaplı veya ışığa duyarlı gözler
aşırı mükemmeliyetçi eğilimler

Besin maddelerini dolaşım sistemine taşıyan su ilkesidir.
Kapha Dengesizliğinin Belirtileri:

aşırı mukus
sabah zor uyanma
beyaz dil yüzeyi
yavaşlık, uyuşukluk veya ağırlık hissi
yavaş bağırsak hareketleri
kolay bağlanma veya sahiplenme
aşırı kilo
aşırı duygusallık
kayıtsız veya inatçı olmak
aşırı yeme eğilimi

Ayurvedik tıpta hastalık teşhisi hastanın gözle, elle muayenesi ve sorgulanması ile sağlanır. Muayene şu standart noktalarda gerçekleştirilir:

Nabız teşhisi
İdrar
Dışkı (gaita)
Dil
Göz
Deri
Konuşma ve ses
Genel görünüş
Ayrıca hazım kapasitesi, kişisel alışkanlıklar, bedenin görüntüsü, hastanın direnci de göz önüne alınır. Bunun yanı sıra teşhiste hastalıkla ilgili belirtiler de gözlemlenir ve çeşitli testler uygulanır.
Tedavide doşalardaki dengesizlik giderilmeye çalışılır, bitkisel formüller kullanılır, yemek düzeni ve hayat tarzına doşaların dengeye kavuşması için müdahale edilir ve ruhsal sağlık bakımından psikolojik destek verilir, hüzünlü ruh hali ortadan kaldırılmaya çalışılır.

Ayurveda'da bedeni arındırmakta kullanılan beş farklı işlemi tanımlayan sanskritçe kelime. Uygun diyet, bitki ve minerallerle bedendeki Doşalar dengelenir.

Alternatif tıp

Lakshmi chandra Mishra (ed.), Scientific Basis for Ayurvedic Therapies, CRC Press, Washington, 2003

Ayurvedic Medicine (pdf)
Ayurvedic Cure
Ayurveda Masaj Videosu

Aşı, belirli bir bulaşıcı veya malign hastalığa karşı aktif kazanılmış bağışıklık sağlayan biyolojik bir preparattır. Aşıların güvenliği ve etkinliği geniş çapta incelenmiş ve doğrulanmıştır. Bir aşı tipik olarak hastalığa neden olan bir mikroorganizmaya benzeyen bir ajan içerir ve genellikle mikrobun zayıflatılmış veya öldürülmüş formlarından, toksinlerinden veya yüzey proteinlerinden yapılır. Vücudun bağışıklık sistemi ajanı bir tehdit olarak tanır, yok eder ve bu sayede gelecekte karşılaşabileceği bu ajanla ilişkili mikroorganizmaları daha fazla tanır ve yok eder.
Aşılar profilaktik (doğal veya "vahşi" bir patojen tarafından gelecekteki bir enfeksiyonun etkilerini önlemek veya iyileştirmek için) veya terapötik (kanser gibi zaten meydana gelmiş bir hastalıkla savaşmak için) olabilir. Bazı aşılar, enfeksiyonun tamamen önlendiği tam sterilize edici bağışıklık sunar.
Aşıların uygulanmasına aşılama denir. Aşılama, bulaşıcı hastalıkların önlenmesinde en etkili yöntemdir; çiçek hastalığının dünya çapında ortadan kaldırılmasından ve çocuk felci, kızamık ve tetanos gibi hastalıkların dünyanın büyük bir bölümünden sınırlandırılmasından büyük ölçüde aşılama sayesinde oluşturulan yaygın bağışıklık sorumludur. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) şu anda yirmi beş farklı önlenebilir enfeksiyon için lisanslı aşıların mevcut olduğunu bildirmektedir.
Çiçek hastalığını önlemek için inokülasyonun kayıtlara geçen ilk kullanımı 16. yüzyılda Çin'de gerçekleşmiş olup, Çin'deki uygulamanın ilk ipuçları 10. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Bu, aynı zamanda aşısı üretilen ilk hastalıktı. Çiçek hastalığına karşı halk arasında uygulanan inokülasyon 1721 yılında Mary Wortley Montagu tarafından Osmanlı İmparatorluğu'ndan İngiltere'ye getirilmiştir. Vaccine (aşı) ve vaccination (aşılama) terimleri, hem aşı kavramını geliştiren hem de ilk aşıyı yaratan Edward Jenner tarafından inek çiçeğini ifade etmek için geliştirilen Variolae vaccinae (inek çiçeği) teriminden türetilmiştir. Jenner bu ifadeyi 1798 yılında inek çiçeğinin çiçek hastalığına karşı koruyucu etkisini anlattığı Variolae vaccinae Known as the Cow Pox adlı kitabının uzun başlığı için kullanmıştır. 1881 yılında Louis Pasteur, Jenner'ı onurlandırmak için bu terimlerin o dönemde geliştirilmekte olan yeni koruyucu aşıları da kapsayacak şekilde genişletilmesini önermiştir. Aşı geliştirme ve üretme bilimi aşı bilimi olarak adlandırılır.

Aşıların bulaşıcı hastalıklarla mücadele etmenin ve bu hastalıkları ortadan kaldırmanın çok güvenli ve etkili bir yolu olduğu konusunda büyük bir bilimsel görüş birliği vardır. Bağışıklık sistemi aşı ajanlarını yabancı olarak tanır, onları yok eder ve "hatırlar". Bir ajanın virülan versiyonuyla karşılaşıldığında, vücut virüsün üzerindeki protein kabuğunu tanır ve böylece ilk olarak hedef ajanı hücrelere girmeden önce nötralize ederek ve ikinci olarak bu ajan çok sayıda çoğalmadan önce enfekte olmuş hücreleri tanıyıp yok ederek yanıt vermeye hazırlanır.
Bununla birlikte, aşıların etkinliklerine yönelik sınırlamalar mevcuttur. Bazen, aşı zayıflaması, aşılama rejimleri veya uygulamadaki başarısızlıklar gibi aşı ile ilgili nedenlerden dolayı koruma başarısız olmaktadır.
Başarısızlık, konakçının bağışıklık sisteminin yeterli veya hiç yanıt vermemesi durumunda konakçıya bağlı nedenlerle de ortaya çıkabilir. Konakçıya bağlı yanıt eksikliği, genetik, bağışıklık durumu, yaş, sağlık ve beslenme durumu gibi faktörlere bağlı olarak bireylerin tahmini %2-10'unda görülür. Genetik başarısızlıkla sonuçlanan birincil immün yetmezlik bozukluğunun bir türü, B hücresi gelişimi için gerekli olan bir enzimin yokluğunun, konağın bağışıklık sisteminin bir patojene karşı antikor üretmesini engellediği X'e bağlı agamaglobulinemidir.
Konak-patojen etkileşimleri ve enfeksiyona verilen yanıtlar, bağışıklık sistemindeki çoklu yolları içeren dinamik süreçlerdir. Bir konakçı anında antikor geliştirmez: vücudun doğuştan gelen bağışıklığı on iki saat gibi kısa bir sürede aktive olabilirken, adaptif bağışıklığın tam olarak gelişmesi 1-2 hafta sürebilir. Bu süre zarfında konakçı hâlâ enfekte olabilir.
Antikorlar üretildikten sonra, ilgili antikor sınıfına bağlı olarak çeşitli yollardan herhangi biriyle bağışıklık desteklenebilir. Bir patojeni temizlemedeki veya etkisiz hale getirmedeki başarı, üretilen antikorların miktarına ve bu antikorların ilgili patojen türüne karşı ne ölçüde etkili olduğuna bağlı olacaktır, çünkü farklı türler belirli bir bağışıklık reaksiyonuna farklı şekilde duyarlı olabilir. Bazı durumlarda aşılar tam veya kalıcı bağışıklık yerine kısmi bağışıklık koruması (bağışıklığın %100'den daha az etkili olduğu ancak yine de enfeksiyon riskini azalttığı) veya geçici bağışıklık koruması (bağışıklığın zaman içinde azaldığı) ile sonuçlanabilir. Yine de aşılar bir bütün olarak popülasyon için yeniden enfeksiyon eşiğini yükseltebilir ve önemli bir etki yaratabilir. Ayrıca aşılar enfeksiyonun şiddetini azaltarak daha düşük ölüm oranı, daha düşük morbidite, hastalıktan daha hızlı iyileşme ve çok çeşitli başka etkilere neden olabilir.
Daha yaşlı olanlar genellikle daha genç olanlara göre daha az tepki gösterirler, bu da immünosenesans olarak bilinen bir modeldir. Adjuvanlar, özellikle basit bir aşıya karşı bağışıklık tepkisi zayıflamış olabilecek yaşlı kişilerde bağışıklık tepkisini artırmak için yaygın olarak kullanılır.
Aşının etkinliği veya performansı çeşitli faktörlere bağlıdır:

Hastalığın kendisi (bazı hastalıklarda aşılama diğerlerine göre daha iyi performans gösterir)
Aşı türü (bazı aşılar hastalığın belirli türlerine özgüdür veya en azından bu türlere karşı en etkilidir)
Aşı takvimine uygun şekilde uyulup uyulmadığı.
Aşıya verilen kendine özgü yanıt; bazı bireyler belirli aşılara "yanıt vermezler", yani doğru şekilde aşılandıktan sonra bile antikor üretmezler.
Etnik köken, yaş veya genetik yatkınlık gibi çeşitli faktörler.
Aşılanmış bir birey aşılanan hastalığa yakalanırsa (atılım enfeksiyonu) hastalığın aşılanmamış vakalara göre daha az öldürücü olması muhtemeldir.
Etkili bir aşılama programında dikkat edilmesi gereken önemli hususlar şunlardır:

Bir bağışıklama kampanyasının orta ve uzun vadede hastalığın epidemiyolojisi üzerinde yaratacağı etkiyi öngörmek için dikkatli bir modelleme
Yeni bir aşının piyasaya sürülmesini takiben ilgili hastalık için devam eden gözetim
Bir hastalık nadir hale geldiğinde bile yüksek aşılama oranlarının sürdürülmesi
1958 yılında Amerika Birleşik Devletleri'nde 763.094 kızamık vakası görülmüş ve 552 kişi hayatını kaybetmiştir. Yeni aşıların kullanılmaya başlanmasından sonra vaka sayısı yılda 150'nin altına düşmüştür (medyan 56). 2008 yılının başlarında 64 şüpheli kızamık vakası görülmüştür. Bu enfeksiyonların elli dördü başka bir ülkeden ithalatla ilişkilendirilmiştir, ancak sadece yüzde on üçü gerçekten Amerika Birleşik Devletleri dışında edinilmiştir; 64 kişiden 63'ü ya hiç kızamık aşısı olmamıştır ya da aşı olup olmadıkları belirsizdir.
Aşılar, insanlardaki en bulaşıcı ve ölümcül hastalıklardan biri olan çiçek hastalığının ortadan kaldırılmasını sağlamıştır. Kızamıkçık, çocuk felci, kızamık, kabakulak, suçiçeği ve tifo gibi diğer hastalıklar, yaygın aşılama programları sayesinde artık yüz yıl önceki kadar yaygın değildir. İnsanların büyük çoğunluğu aşılandığı sürece bir hastalık salgınının ortaya çıkması çok daha zordur. Bu etkiye sürü bağışıklığı denmektedir. Sadece insanlar arasında bulaşan çocuk felci, endemik çocuk felcinin sadece üç ülkenin (Afganistan, Nijerya ve Pakistan) bazı bölümleriyle sınırlandırıldığı kapsamlı bir eradikasyon kampanyasının hedefidir. Ancak, tüm çocuklara ulaşmanın zorluğu, kültürel yanlış anlamalar ve dezenformasyon, öngörülen eradikasyon tarihinin birkaç kez kaçırılmasına neden olmuştur.
Aşılar ayrıca antibiyotik direncinin gelişmesini önlemeye de yardımcı olur. Örneğin, aşı programları Streptococcus pneumoniae'nin neden olduğu zatürre vakalarını büyük ölçüde azaltarak penisilin veya diğer birinci basamak antibiyotiklere dirençli enfeksiyonların yaygınlığını büyük ölçüde azaltmıştır.
Kızamık aşısının her yıl bir milyon ölümü önlediği tahmin edilmektedir.

Çocuklara, ergenlere veya yetişkinlere yapılan aşılar genellikle güvenlidir. Yan etkiler - eğer varsa - genellikle hafiftir. Yan etkilerin oranı söz konusu aşıya göre değişir. Bazı yaygın yan etkiler arasında ateş, enjeksiyon bölgesi çevresinde ağrı ve kas ağrıları yer alır. Ayrıca, bazı kişiler aşıdaki bileşenlere karşı alerjik olabilir. KKK aşısı nadiren ateşli nöbetlerle ilişkilendirilir.
Genetik, sağlık durumu (altta yatan hastalık, beslenme, hamilelik, hassasiyetler veya alerjiler), bağışıklık yeterliliği, yaş ve ekonomik etki veya kültürel çevre gibi bir kişiyi enfeksiyona duyarlı hale getiren konakçı ("aşı") ile ilgili belirleyiciler, enfeksiyonun şiddetini ve aşıya yanıtı etkileyen birincil veya ikincil faktörler olabilir. Yaşlı (60 yaş üstü), alerjene aşırı duyarlı ve obez kişiler, aşı etkinliğini önleyen veya engelleyen, muhtemelen bu spesifik popülasyonlar için ayrı aşı teknolojileri veya virüs bulaşmasını sınırlamak için tekrarlayan takviye aşıları gerektiren tehlikeye atılmış immünojenisiteye duyarlıdır.
Ciddi yan etkiler son derece nadirdir. Suçiçeği aşısı bağışıklık sistemi yetersiz bireylerde nadiren komplikasyonlarla ilişkilidir ve rotavirüs aşıları orta derecede intussusepsiyon ile ilişkilidir.
En az 19 ülkede, aşılamanın ciddi olumsuz etkilerine maruz kalanlara tazminat sağlamak için hatasız tazminat programları bulunmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri'nin programı Ulusal Çocukluk Çağı Aşı Yaralanmaları Yasası olarak bilinmektedir ve Birleşik Krallık'ta Aşı Hasar Ödemesi uygulanmaktadır.

Aşılar tipik olarak zayıflatılmış, inaktive edilmiş veya ölü organizmalar veya bunlardan elde edilen saflaştırılmış ürünler içerir. Kullanımda olan çeşitli aşı türleri vardır. Bunlar, yararlı bir bağışıklık tepkisi oluşturma yeteneğini korurken hastalık riskini azaltmaya çalışmak için kullanılan farklı stratejileri temsil etmektedir.

Bazı aşılar canlı, zayıflatılm

Baryum (Yunancada βαρυς = ağır), sembolü Ba olan kimyasal bir elementtir. Ağır manasına gelen "barys" kelimesinden türemiştir. İngilizcede Barite ağırlık yoğunluk manasında kullanılmaktadır. Baryum elementinin atom numarası 56 olup Periyodik tablonun 6. sırasında ve 2. grubunda bulunur. 2. grupta bulunması özelliğinden dolayı Baryum bir toprak alkali metalidir. Baryum ilk defa 1774 yılında Carl Wilhelm Scheele tarafından tanımlanmıştır. Baryum element halinde beyaz-gri metalik rengindedir fakat yüksek reaktivitelikten dolayı element halinde bulunmaz. Baryumun hemen hemen bütün bileşikleri ise zehirlidir. Metalik Ba yakıldığında elma yeşili bir renk verir. Metalik halde saklanması çok zordur. Aktif bir element olduğu için su, hava ve asitlerle kolayca reaksiyon verir. Toprak alkali grup içerisinde doğada en yaygın bulunan element kalsiyumdur (Ca). Bu sınıftaki metallerin özellikleri birbirine benzemesine karşın bilhassa Kalsiyum, Stronsiyum, Baryum diğerlerinden ayrılır. Bu üç element adi derecede suyu ayrıştırarak Hidrojen açığa çıkarır ve Hidroksit(OH) oluştururlar. Bu Hidroksitler de ısıtıldığında su kaybederek Oksit haline dönmektedirler. Karbonatları ısı karşısında kolay ayrışmasına karşın Baryum Karbonat (BaCO3) en zor ayrışanıdır. Sülfatları suda hemen hemen hiç erimez.

En sık bulunan ve en çok kullanılan Baryum kaynağı Barit madenidir. Doğada sedimanter (tortul, çökelme ile) meydana gelmiş olarak bulunur. Denizlerin ya da suların taşımasıyla tabakalar meydana gelmiştir. Genellikle sıcak su çıkan bölgelerede görülür. Kurşun, Gümüş, Çinko üretiminde kullanılır. Kullanım alanlarından birisi de fren balatalarının altlık malzemesidir.
BaSO4: Zehirlidir. Radyoopak (Gama ve X ışını) özelliğe haiz olduğundan tıpta kanser teşhislerinde, kâğıt kaplamalarda, boya sanayiinde, plastik, tekstil, mürekkep, kauçuk, batarya ve pil yapımında kullanılır.
BaCO3: Zehirlidir. Özel camların yapımında, Klor ve NaOH üretiminde kullanılır.
BaO: Solventlerden suyun uzaklaştırılmasında ve petrol sanayinde kullanılır.
BaNO3: Havai fişeklerde, sıçan zehirlerinde, seramik sırlarda kullanılmaktadır.

Berilyum, periyodik tablonun II-A grubunda yer alan toprak alkali grubundan element. Berilyum ender elementlerdendir. Yerkabuğunda ancak %0,0006 oranında bulunur. Zengin yatakları bulunmadığından, berilden elde edilir. Fransız kimyacı Louis Nicolas Vauquelin tarafından 1798'de oksit halinde bulunmuş, 1828'de, birbirlerinden bağımsız olarak, Friedrich Wöhler ve Antoine Bussy tarafından elde edilmiştir.
Alüminyumdan daha hafif, ama daha sert, erime noktası da yüksek bir element olan berilyum, metalurjide kullanılır. Ama alüminyumdan 200 kat pahalıya mal olması nedeniyle, kullanımı bilgisayar parçaları ve jiroskop yapımı, uzay teknolojisi gibi birkaç özel alanla sınırlıdır.

En önemli berilyum alaşımı berilyumlu bakırdır. Berilyum oksitin bakırla eritilmesi ve indirgeyici kullanılır.

Bileşikleri genellikle renksizdir. Çözelti, kuru toz ya da buhar halinde çözünür, bileşikleri ise zehirlidir.

Berilyumun doğada bulunan tek kararlı izotopu berilyum-9'dur. Yarı ömrü 3.000.000 yıl olan berilyum-10 ve 10−15 saniyeden daha kısa sürede kendiliğinden iki alfa parçacığına bölünen berilyum-8 gibi yapay izotopları da üretilmiştir.

Berilyum 23 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bernard E. Rollin (18 Şubat 1943 - 19 Kasım 2021), Amerikalı filozof. Gerek hayvan hakları konularına farklı yaklaşımları gerekse siyasetteki etkileri ile gündeme gelmiştir. Colorado Devlet Üniversitesi'nde (Colorado State University) profesördür.
Doktorasını 1972 senesinde Columbia Üniversitesi'nde tamamlamış olan Rollin'in akademik ilgi sahası özellikle geleneksel felsefe ve uygulamalı felsefeyi barındırmaktadır. Dil felsefesi, felsefe tarihi, biyoetik ve etik konularında birçok eser vermiş olan Rollin, bunlara ek olarak hayvan hakları konusu ve bu konuyla ilgili diğer konular üzerine de birçok eser kaleme almıştır; örneğin Animal Rights and Human Morality (1981, 1993 & 2006), The Unheeded Cry: Animal Consciousness, Animal Pain and Scientific Change (1988 &1998).

Rollin'in web sitesi7 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Georg Friedrich Bernhard Riemann (17 Eylül 1826 - 20 Temmuz 1866), analiz ve diferansiyel geometri dalında çok önemli katkıları olan Alman matematikçidir. Söz konusu katkılar daha sonra izafiyet teorisinin geliştirilmesinde önemli rol oynamıştır. Bu matematikçinin ismi aynı zamanda zeta fonksiyonu, Riemann hipotezi, Riemann manifoldları ve Riemann yüzeyleri ile de bağlantılıdır.
Almanya'da Dannenberg yakınlarındaki Hanover Krallığının Breselenz kasabasında doğan matematikçinin babası Friedrich Bernhard Riemann idi. Bernhard Riemann altı çocuklu bir ailenin ikinci çocuğuydu.
Riemann, 1840 yılında büyükannesi ile yaşamak ve Lyceum'u ziyaret etmek için Hannover'e gitti. Büyükannesinin 1842 yılındaki vefatından sonra Lüneburg'daki Johanneum'a giden Riemann, 1846'da yani 19 yaşında Göttingen Üniversitesi'nde filoloji ve teoloji çalışmaya başladı. En küçük kareler yöntemini anlatan matematikçi Gauss'un derslerine katıldı. 1847 yılında Riemann'ın babası ona teolojiyi bırakıp matematik çalışması için izin verdi.
1847 yılında Berlin'e gitti. Burada Jacobi, Dirichlet veya Steiner ders veriyordu. Berlin'de iki yıl kalan matematikçi 1849 yılında Göttingen'e döndü.
Riemann ilk dersini 1854'te verdi ve bu dersle sadece Riemann geometrisinin temellerini kurmakla kalmadı aynı zamanda daha sonra Einstein'in izafiyet teorisinde kullanacağı yapıların da temellerini attı. 1857'de Götingen Üniversitesinde özel profesörlük kademesine terfi etti ve 1859'da profesör oldu.
1862 yılında Elise Koch ile evlendi.
Selasca, İtalya'ya doğru gerçekleştirdiği üçüncü seyahatte öldü.

Bernhard Riemann 17 Eylül 1826'da Hanover Krallığı'nda Dannerberg yakınlarındaki Breselenz köyünde doğdu.
Napolyon Savaşları'nda savaşmış olan babası fakir bir lüterci papazdı.
Annesi ise Charlotte Ebell idi. Riemann utangaç bir çocuktu ve toplum önünde konuşmaktan çekinirdi. Riemann okulda öğretmenlerini hayret içinde bırakıyordu. Öğretmenlerin bile yapamadığı karmaşık işlemleri yapabiliyordu.

1840'ta Riemann anneannesiyle yaşamak ve Lycreum'u ziyaret etmek için Hanover'a gitti. 1842'de anneannesinin ölümünden sonra Johanneum Lünerburg'daki liseye gitti. Lisede yoğun olarak İncil ile ilgili çalışmalar yaptı ancak matematik Riemann'ın aklını başından alıyordu. 1846'da 19 yaşında papaz olmak ve ailesine yardım etmek için filoloji ve ilahiyat okumaya başladı. 1846 ilkbaharında babası yeterince para topladıktan sonra Riemann'ın ilahiyat okuyacağı Göttingen Üniversitesi'ne gönderdi. Ancak orada Carl Friedrich Gauss'un gözetimi altında matematik okumaya başlayacaktı. Gauss Riemann'a ilahiyat okumayı bırakıp matematiğe geçmesini önerdi. Riemann babasının rızasını alır almaz 1847'de Berlin Üniversitesi'ne transfer edildi. Berlin'de Carl Gustav Jacob Jacobi, Peter Gustav, Lejeune Dirichlet, Jakob Steiner ve Gotthold Eisenstein gibi kişiler öğretim veriyordu. Riemann Berlin'de iki yıl kaldı ve 1849'da Göttingen'e geri döndü.

Riemann, Riemann Geometrisini geliştirdiği 1846'da ilk dersini verdi. 
Göttingen Üniversitesi Riemann'ı özel profesörlüğe terfi etmek istedi ancak bu teşebbüsleri başarısız oldu. Profesörlük terfisi gerçekleşmemesine rağmen Riemann'a sonunda düzenli maaş verilmeye başlandı. 1859'da Dirichlet'in ölümü ile (Dirichlet eskiden Gauss'un durduğu matematik bölümünün başındaydı) Göttingen Üniversitesi Riemann'ı matematik bölümünün başına atadı. Riemann aynı zamanda fizikte üç ve dört boyuttan daha fazla boyut kullanmayı öneren ilk kişiydi.
Riemann 1862'de Elise Koch ile evlendi. 22 Aralık 1862'de Ida Schilling isimli bir kız çocukları oldu.

Riemann, Hanover ve Prusya orduları savaşa girince İtalya'ya kaçtı. Tüberkuloz sebebiyle 20 Temmuz 1866'da öldü.
Riemann koyu bir Hristiyandı. Riemann, hayatını Tanrıya hizmet eden bir matematikçinin hayatı olarak görüyordu. Riemann tamamlanmamış çalışmalarını yayınlamayı reddetti ve belki de o çalışmalardaki derin düşünceler sonsuza kadar kayboldu.

Riemann hipotezi

Bezelye (Pisum sativum), baklagillerden (Fabaceae) taze, yeşil kabuğu ile taneleri ya da yalnız taneleri yenilen bir bitki türü. Ayrı taç yapraklı iki çenekli baklagiller familyasından tırmanıcı bir bitkidir. Bezelye adlı lezzetli ve çok besleyici sebzeyi ilkbaharda ve yazın verir. Gövdesi çok uzundur, bitkinin ağırlığını çekemeyecek inceliktedir. Beyaz çiçek açar. Yuvarlak tanelidir. Meyvesi bakla veya fasulyeye benzer, tohumları bir kılıf içerisinde dizilmiştir.
Bezelye bitkisi çok eski çağlardan beri yetiştirilmektedir. Ana vatanı Avrupa ve Batı Asyadır. İlk ve Orta Çağlarda, Orta Avrupa ve Kuzey Avrupa'da yetiştiriliyordu. XI. yüzyılda İngiltere de geniş ölçüde yetiştirilmeye başlandı. Günümüzde ise dünyanın birçok yerinde yetiştirilebilmektedir. Türkiye'de öbür sebzeler ve fasulye kadar olmamakla beraber bol miktarda yetiştirilmektedir.
Bahçe bezelyesi ve tarla bezelyesi adları verilen bu bir yıllık otsu bitkinin birçok çeşidi vardır. Bunlardan bazısı bodur olup 30–40 cm boylanarak yeşil yapraklarıyla toprağa yayılıp zemini örter. Bu tarz bezelyeler tarla bezelyesi olarak geçmektedir. Çiçekleri karışık renkte olup, taneleri basık ve tane renkleri de esmer kül rengi veya yeşil renkte olup ekseriya taneleri lekelidir. Sırık bezelyesi denilen diğer çeşidi gövdesinden çıkardığı sülüklerle yüksek boylu ne bulursa ona tutunan tırmanıcı bitkilerdir. Sırık bezelyesi bahçe bezelyesi olarak geçmektedir. Sırık bezelyenin çiçekleri beyaz ve taneleri yuvarlaktır, tanelerine göre beyaz, sarı ve yeşil olanları vardır. 70–90 cm boyuna kadar uzayabilirler. Bu sırık bezelyeleri yetiştirilirken herekle desteklenmesi gerekir. Bezelye çeşitlerinden bazılarının yalnızca taneleri yenilir. Bazı bezelyeler de parşömen denilen sert tabaka bulunmaz. Sultani bezelye adı verilen bu çeşit bezelyeler kabuğuyla birlikte yenilir.
Bir başka önemli çeşitte, taneleri iri olan araka bezelyesidir.
Bezelye nişasta, lif, antioksidan, karoten ve protein oranı yüksek bir sebzedir. Bezelye C vitamini yönünden diğer baklagillere göre daha zengindir. İçeriğinde C vitamini yanı sıra ; A vitamini, B vitamini, demir, fosfor ve potasyum gibi mineralleri barındırır.
Yaşam döngüsü kısa ve gözlemlenebilir olduğu için Gregor Mendel'in genetik araştırmalarında oldukça yararlı olmuştur.

Bezelye lif yönünden zengin olması sayesinde kalp-damar hastalıkları yönünden koruyucudur ve kan şekerini dengeleyici bir etkiye sahiptir. Kolayca çözümlenebilir çeşitli lif maddelerini çok miktarda içerdiğinden, bezelye, özellikle kandaki kötü kolesterol düzeyini düşürücü etki yapar, kalp krizi geçirme rizikosunu da azaltır. Gene bu yüksek orandaki lif, midede uzun süre kalır. Böylece kandaki şeker düzeyi artma ve azalmalarını bir düzene sokarak bedenin enerji düzeyini sabit tutar. Ürik asit yönünden zengin bir besin olduğu için özellikle kan ürik asit değerleri yüksek olan bireylerin sıklıkla tüketmemesi gereken bir besindir. Yüksek oranda B1 vitamini içeren bezelye, uykuyu da düzene sokar. İştahı açar ve insanın ruhsal durumunu düzelterek neşeli olmasını sağlar. Bezelye kansızlık ve kan kanserine karşı koruyucu bir etkiye sahiptir. Karaciğerin çalışmasını düzene sokar. Bağırsak kanseri riskini azaltır. Bezelye taze olarak tüketilirse bağırsakları çalıştırarak kabızlığı giderir. Kasların gelişmesine ve yenilenmesine yardımcıdır. Kemik gelişimini destekleyicidir.Ayrıca bezelye tüketicilerin üretemediği ve dışarıdan almak zorunda olduğu 8 aminoasit çeşidini de içinde bulundurur.

Bezelye pek çok yemekte ve çorbalarda kullanılır. Bezelye taneleri taze olarak çok çeşitli yemekleri yapılıp yenildiği gibi kurutularak, dondurularak, konservesi yapılarak ileride tüketmek için saklanabilir. Kuru bezelye protein ve nişasta açısından taze bezelyeden daha zengindir. Bununla birlikte taze bezelyeyi sindirmek daha kolaydır. Taze bezelye olarak tüketildiğinde su oranı yüksek olduğu için önceden bir pişirme tekniği uygulamaya gerek yoktur. Direkt pişirilebilir. Kuru bezelye taneleri halinde pişirilecekse yine diğer kurubaklagiller gibi önceden suda bekletilmelidir. Diğer tüm posalı yiyecekler gibi tok tutma derecesi yüksektir. Kuru bezelye tanelerinin öğütülmesiyle bezelye unu elde edilir. Bu un besleyici özelliklerinden dolayı çocuk mamalarına katılır.
Bütün bu yararlarının yanında içerdiği besin ögeleri nedeniyle kuvvetli bir besin olan bezelyeyi sindirmekte bazen güçlük çekilebilir. Bu sebeple bezelye tüketilmesi sıklıkla olmamak şartıyla özellikle yaz mevsiminde haftada bir, iki haftada bir şeklinde yapılabilir. Beslenmemiz açısından haftada 2 veya 3 defa baklagillerin tüketilmesi sağlığımız açısından oldukça önemlidir.

100 gr. çiğ (pişirilmemiş) taze bezelye tanesinin besin değerleri şöyle sıralanabilir: 
84 kalori, 6,3 gram protein, 14.4 gram karbonhidrat, 0 kolesterol, 0,4 gram yağ, 2 gram lif, 116 miligram fosfor, 26 miligram kalsiyum, 1.9 miligram demir, 2 miligram sodyum, 316 miligram potasyum, 35 miligram magnezyum, 0.7 miligram A vitamini, 0.35 miligram B1 vitamini, 0.14 miligram B2 vitamini, 2.9 miligram B3 vitamini, 0,16 miligram B6 vitamini, 35.5 miligram folik asit, 27 miligram C vitamini ve 2.1 miligram E vitamini.

Bezelye bitkisi, tohumlarıyla (kurutulmuş taneleriyle) çoğaltılır. Bu tohumlar, doğrudan doğruya bezelye tarımının yapılacağı bahçe ya da tarlaya ekilir.
İlkbaharda hasadı yapılacak bezelyeler ekim-kasım-aralık aylarında, yazın hasadı yapılacak olanlar ilkbahar aylarında ekilir. Kışı sert geçmeyen yerlerde ilkbaharda hasat alınacak şekilde ekilmeli, kışı sert geçen yerlerdeyse yazın hasadı yapılacak şekilde ekilmelidir. Bezelye tohumları, kesinlikle soğuk ve yaş toprağa ekilmeye elverişli değildir, aynı toprakta iki yıl üst üste bezelye tarımı yapılmamaya özen gösterilmelidir. Baklagillerden olması, toprağı temiz, kuvvetli ve iyi bir halde bırakmasından dolayı, kendisinden sonra buğdaygillerden birinin ekilmesi uygundur.
Ekim elle yapıldığında, tohumların üzeri gübreli harçla sıkıca bastırılmalıdır. Bezelye serpme ile seraya veya ocağa ekilir. Seraya ekimde tohumlar 35–40 cm arayla 5–6 cm derine gömülür. Serpme ekimde sürülerek hazırlanmış tarlaya, serpme suretiyle tohum saçılır ve ondan sonra tırmık veya diskaro ile tohumlar kapatılır. Ocağa ekim yapılacaksa ocaklar açılır. Bir avuç yanmış çiftlik gübresi konduktan sonra her ocağa 3-5 tane tohum konularak çapa ile kapatılır. Dönüme makine ile 15–18 kg, serpme de ise 20–24 kg tohum harcanır. Bu miktarlar çeşitlere göre değişir.

İklim
Bezelye, ılık, nemli, yağışlı ve serin iklimli yörelerin bitkisidir. Fazla yağış aldığında rengi koyu yeşile kaçar. Bulunduğu yerde sıcaklık -5 derecenin altına düşerse bitki donar. Bezelye bitkisi, 4 ile 10 dereceler arasında çimlenir ve gelişmeye başlar.
Toprak
Bezelye bitkisi, toprak yönünden fazla seçici değildir. Normal miktarda kireci olan toprağı sever. Zayıf bünyeli topraklarda bitkiden alınan ürün, düşkırıklığı yaratacak derecede az olur. Bol humuslu, süzek (suyu iyi akıntılı), killi-tınlı ya da milli-tınlı topraklarda bitkiden daha iyi sonuçlar alınmaktadır. Bitki, toprağın asiditesinin yüksek oluşuna karşı duyarlıdır. Toprağının pH'ının 5,5-6,7 arasında olması uygundur.
Sulama
Bezelye yetiştiriciliği yaz aylarına kadar devam ederse yağışsız ve sıcak günlerde toprakta yeterince nem bulunması için bitkinin düzenli olarak sulanması gerekir.
Gübreleme
Bezelye tarımı yapılacak toprağa, ekimden önce çok iyi yanmış çiftlik gübresi ya da potaslı fenni gübre verilir. Baklagiller'den olduğu için azotlu gübreler, bezelye bitkisine faydadan çok zarar verir.
Toprağı İşleme
Ekilen bezelyeden çıkan filizler gelişip 5-6 cm boya erişince, ilk çapalama ve zayıf bitkilerin sökülüp seyreltilmesi işleri yapılır. Daha sonra bitkinin çevresinde yabani otların yetişmesine engel olmak üzere, arada bir yüzlek (yüzeysel) olarak çapalama işi yapılır.
Herekleme
Sırık bezelye gibi çeşitler desteklenmeye gerek duyar. Bunların toprak üzerinde yatması, özellikle sümüklüböceklerin vereceği zararı artırır. Bu çeşit bezelyeler, 10 cm. boylanmasından başlayarak hereklerle desteklenmelidir.
Hastalık ve Zararlılarıyla Mücadele
Bezelye bitkisine dadanacak zararlı ve hastalıklarla, uzmanlara danışılarak ve uygun tarım koruma ilaçları kullanılarak zamanında, eksiksiz ve aksatılmadan mücadele sürdürülmelidir, özellikle sümüklüböceklerle mücadele ihmal edilmemelidir.
Hasat (Derim)
Sonbaharda ekilen bezelyeler 32 hafta, ilkbaharda ekilenler ise 12 -16 hafta sonra hasat edilmeye başlanır. Bezelye badıçları taneyle sıkıca dolunca elle toplanır. Taneler arasında hava varsa, bu badıçlar toplanmayıp bir sonraki toplama için bitkide bırakılır.

Tablo 25: Bezelyenin kimyasal özellikleri

Bruchus

Beşerî bilimler, doğal ve sosyal bilimlerin temel ampirik yöntemlerinden ayrılan, büyük oranda analitik, eleştirel veya spekülatif yöntemler kullanarak insan durumunu inceleyen disiplinlerdir.
Beşerî bilimlerle ilişkili disiplinlere örnek vermek gerekirse; antik ve çağdaş diller, edebiyat, tarih, felsefe, din, görsel sanatlar, performans sanatları (müzik dahil) gibi dallar zikredilebilir. Bazen beşerî bilimler dahil edilen bazı ek alanlar ise antropoloji, alan çalışmaları, iletişim ve kültürel çalışmalardır; bununla birlikte bu alanlar sıklıkla sosyal bilimler dahilinde ele alınırlar.

Batı'da beşerî bilimlerin kökeni antik Yunan'a uzanmaktadır. Roma döneminde, yedi liberal sanat kavramı ortaya çıkmıştır; gramer, retorik ve mantık (trivium) ile birlikte aritmetik, geometri, astronomi ve müzik (quadrivium). Ancak bu konular daha sonraları da bu kompozisyon içinde önemlerini korumuşlar ve Orta Çağ boyunca da eğitimde gösterilen temel konular olmuşlardır.
Rönesans döneminde önemli bir kayma yaşanmış ve beşerî bilimler uygulamadan ziyade incelenmesi (çalışılması) gerekilen konular olarak görülmeye başlanmıştır ki bu geleneksel alanlardan edebiyat ve tarih gibi alanlara yaşanan bir kayma ile birlikte gerçekleşmiştir. 20. yüzyılda bu bakış açısı postmodernist hareket tarafından reddedilmiştir ki postmodernist hareket beşerî bilimleri demokratik bir topluma uygun olacak daha eşitlikçi (egalitaryan) bir şekilde yeniden tanımlamaya uğraşmıştır.

Dijital beşeri bilimler

Bilgi bilimi, bilgi kullanıcıları ve bu kullanıcıların bilgiye erişip kullanabilmelerini, bilgiyi ve bilginin süreçlerini inceleyen bilim dalıdır. Yani bilgi bilimi, bilgi sistemleri, bilgi teorisi, bilgi erişimi, bilgiyi arama davranışı ve teknolojiyi araştırma ve değerlendirme gibi bilimsel çalışmalarla uğraşan bir disiplindir. 
Yöneticilerin veya araştırmacıların bilgiye ulaşmak için gideceği tek bir bilgi merkezleri ve tek bir bilgi kaynağı yoktur. Bilgi bilimi, kurallar içerisinde bilgiye ve bilgi kaynaklarına nasıl ulaşılacağını ve bu bilgilerin ve kaynakların nasıl kullanılacağını araştırmaktadır.
Bilgi biliminin diğer bir ismi ise bilişim bilimidir. Bu bilim dalı istenilen bilgiyi gerekli olan kişiye en kısa sürede ulaştırma yöntemlerine yönelik olup kütüphane veya diğer bilgi merkezlerinde toplanan bilgilere ihtiyaç duyulduğunda kolayca bulunulabilmesini amaçlamaktadır.
Günümüzde bilginin hızla artması, en büyük sorunlardan birisidir. Bilginin artışı, bilgiye ulaşımın zorlaşması, bilgi bilimini daha da önemli bir bilim dalı haline getirmiştir. Bilgi bilimi geniş kapsamlı bir disiplin olup, dilbilim, psikoloji, bilgisayar teknolojileri, matematik, iletişim, kütüphanecilik gibi disiplinlerden ortaya çıkmıştır. Bilgi bilimi bu tür meslek dallarındaki kişilerin yeni bilgilerden yararlanabilmeleri için gerekli bilgilerin en yararlı şekilde kullanıcıya ulaşmasını ve sunulmasını sağlar.
Geçmişte bilgi yokluğu ya da kıtlığı önemli sorunlardan birisiyken, günümüzde bilgi çokluğu ve bilginin geometrik hızla artışı en büyük sorunlardan birisi haline gelmiştir. Artan bilgi miktarı ve bilginin giderek bilgisayar belleğinde depolanan bitler haline gelmesi, dijital ortamlarda üretilmesi, yayımlanması, ağlar aracılığıyla bu bilgilere erişim sağlanması kütüphanecilik ve bilgibilimin (information science) yanı sıra biyoloji, genetik, fizik, ekonomi gibi birçok bilim dalını da “bilgi yoğun” disiplinler haline getirmiştir.
Bilgi bilimi, bilgiye erişimi ve bilginin kullanımını sağlamasının yanı sıra, bazı kurumların bilgi ihtiyaçlarını karşılamak için de vardır. Norton: “Bilgi bilimi çeşitli kuruluşların bilgi ihtiyaçlarının karşılanması amacına yönelik olarak doğmuştur. Örneğin, bilginin paketlenmesine ilişkin kitapçılar, bazı kuşaklara yönelik olarak derlenmiş bilginin öğretilmesi için okullar, bilginin depolanması ve yayılması için kütüphaneler, bilginin görsel ve işitsel görünümü için filmler ve sinemalar, bilginin sözlü iletişimi için konferanslar bu kurumlar arasında sayılabilir.” demiştir.  Norton' un ifadesine bakarak; başka bir örnek verecek olursak, Dokümantasyon - Enformasyon merkezlerinin kuruluş amacı, bilginin artışıyla günümüzde, bilim insanı ve araştırmacıların çok özel bilgi gereksinimlerinin karşılanması ve özel bilgi hizmetlerinin verilmesi için oluşturulmuştur ve bilgi bilimi de bunun gibi birçok bilim dalıyla uğraşan kuruluşların bilgi ihtiyaçlarını karşılamaktadır.
Bilgi bilimi, hem toplum için bilgiyi denetler ve düzenler hem de kuruluşların bilgi gereksinimlerini de karşılar. Yani bilgi bilimi, bilgiyle ve bilgiyi ilgilendiren her türlü var olan işlerle uğraşmak için vardır.
Bu bilim dalıyla ilgili olarak Danimarka'da kurulmuş The Royal School of Library and Information Science (lang-tr| Kütüphane ve Bilgi Bilim Kraliyet Okulu) okulu vardır. Okulda altı araştırma programı vardır:

Kütüphaneler ve Yenilikçi Süreçler
Araştırma ve Araştırma Politikası
Bilgi Sistemleri ve Etkileşim Tasarımı
Bilgi Okuryazarlığı ve Uygulama
Kültürel Arabuluculuk
Bilgi ve Bilgi Kuramı

Bilgi bilimi ile uğraşan kişilere bilgi bilimci denir. Temelini bilgi bilimine dayandıran ve bilgi işleri ile uğraşan kişiler de bilgi bilimci olarak adlandırılır. Bilgi bilimciler, bilginin her yönüyle ilgilendikleri için bilgi profesyoneli şeklinde de tanımlanmaktadırlar. Fakat bilgi profesyonelleri bilgi işlerini daha çok kütüphanecilik bilimi bağlamında gerçekleştiren kişilerdir.
Bilgi bilimcisi, bilgi kaynaklarını denetlemek ve yerleştirmek için bilgiye ulaşmak, referansları birleştirerek bir bütün oluşturmak, kaynakları yeterli düzeyde yerleştirip genel sorulara ve özel isteklere cevap vermekle sorumludur.
Bilgi bilimcilerinin; bilgi profesyoneli, bilgi yöneticisi, kayıt yöneticisi, enformasyon yöneticisi ve arşivci gibi unvanlarla karıştırılmaması için temelini bilgi bilimine dayandıran disiplinlerin tanımlanması şartı vardır. Bilgi bilimi disiplininin daha iyi anlaşılması için bilgi işleri ile ilgili diğer bilim dallarının isimleri ve tanımları verilerek; karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesi gerekmektedir.
Bilgi bilimiyle uğraşanların bilmesi gereken 3 ana kural mevcuttur:

Öncelikle bilgisayarları iyice tanımalıdır, çünkü bilgisayarlara harflerle ve rakamlarla istenilen bilgiler işlenebilir.
İletişimi iyi bilmelidir, çünkü bilgisayar teknolojisiyle makineye verilen bir yazı veya resim süratli bir biçimde dünyanın neresine istenirse oraya iletilebilir.
Mikrografik denilen minyatür fotoğraflara aşina olmalıdır, çünkü bu teknoloji sayesinde birçok bilgi çok küçük bir safhada toplanabilir.

Feather ve Sturges temelini bilgi bilimine dayandıran disiplinleri şu şekilde sıralamıştır;

Kütüphanecilik
Enformasyon Yönetimi
Kayıt Yönetimi
Arşivcilik

Bilim merkezi veya bilim merkezleri, özellikle çocukların ve genç neslin bilime, bilimsel düşünceye, gelişen teknolojilere karşı ilgilerini artırmak ve yakından takip etmelerini sağlamak; bilgi, beceri ve üretim yeteneklerinin gelişmesine aktif, uygulamalı ve deneyimsel eğitim ve öğretim ile katkıda bulunmak amacıyla eğitim sağlayan ortamlara verilen isimdir.
Teknolojik gelişmelere uyum sağlayan ve bilimsel ilkeleri benimseyip pratik olarak uygulayan bir toplumun oluşması için sadece kitaplarda okumaya değil, hayata geçirmeye
ve üzerinde düşünmeye ihtiyaç vardır. Bilim merkezleri de bu politikalar doğrultusunda kurulmaktadır. Bu merkezlerdeki temel amaç; toplumun bilim ve teknolojiyi daha etkili
bir şekilde anlaması ve takipçisi olmalarıdır. Bu merkezlerin özelliklerine bakacak olursak;
Fen, yaşam bilimi, mühendislik, matematik, sağlık ve sanayi alanında yapılanabilmektedir.
Tarihi konular yerine günlük konulara yoğunlaşırlar. Ziyaretçilerin deneylere katılmalarına özen gösterilir ve bunun için rahat bir etkileşim ortamı hazırlanır.
Bilim merkezlerinde öğretim yapmaktan çok etkili öğrenme için gerekli şartları sağlamak amaçlanmaktadır. Bu merkezlerde aktarılmak istenilen kavram, teori ve bağıntılar etkili ve ilgi çekici deney düzenekleri ile aktif katılım sağlanarak kazandırılmaya çalışılır. Deneyi yapan öğrenci neden ve sonuçları görür, eğişkenleri değiştirerek aralarında bulunan ilişkileri kavrar. Tüm bu süreçte öğrenen aktiftir. Ayrıca deney düzeneklerinin çalıştırılabilmesi için süreci ve yöntemi anlaması gerekir. Bu süreçte de bilim merkezi eğitim etkinlikleri ve eğitimcilerine önemli sorumluluklar düşmektedir. Bilim eğitimindeki reform hareketleri bilim merkezi organizasyonları büyük ilerleme sağlamaktadır. Bilim merkezleri amaçları ile bilim eğitimine yön vermektedir. Bu yüzden toplumun şekillenmesinde önemli bir sorumluluğa sahiptir. Çalışmalar fen eğitimindeki reformun daha çok okul dışı etkinliklere yaklaştığını göstermekte, etkileşimli bilim merkezleri fen eğitiminin temel anlayışı üzerinde etkili olmaktadır ve bu etkiler çevresel değişimleri de beraberinde getirdiğini desteklemektedir
Bilim merkezleri bilimi anlama, olumlu tutum geliştirme ve bilimsel davranışları arttırma anlamında olumlu etkiye sahiptir.

Bilim merkezleri, farklı yaş gruplarından ve farklı birikime sahip bireyleri bilimle buluşturarak, bilim ve teknolojiyi toplum için anlaşılır ve ulaşılır bir hale getirmeyi ve bilim ve teknolojinin önemini toplum gözünde artırmayı amaçlayan; deneysel ve uygulamalı etkinlikler içeren, ziyaretçilerini denemeye ve keşfetmeye teşvik eden; kamu yararı gözeten, kar elde etmek amacıyla kurulmayan, kamu ya da özel sektör kaynakları ile finanse edilen merkezlerdir.
Sessiz ortamlarda, cam vitrinlerin ardında sergilenen, dokunulması yasak objelerden oluşan klasik müze kavramının aksine bilim merkezleri ziyaretçilere aktif şekilde gezebilecekleri, dokunabilecekleri, deneyebilecekleri sergiler ve dinamik ortamlar sunmaktadır.
Bilim merkezleri, günlük olaylara bilimsel bir bakış açısıyla yaklaşabilme yönünde bir ufuk açmaktadır. Herkesin yaratıcı düşünebileceğini ve yaratıcı düşünme becerilerini geliştirebileceğini göstermektedir. Özellikle küçük yaştaki ziyaretçilerin kendi başlarına karar verebilen ve sorumluluk sahibi bireyler olmalarına katkı sağlamaktadır.

Dünyada yaklaşık 3000 bilim merkezi bulunmaktadır. Bu bilim merkezleri her yıl 300 milyonun üzerinde ziyaretçi çekmektedir.
Dünyadaki bilim merkezlerinin ortak bir çatı altında toplandığı bilim merkezi birlikleri bulunmaktadır. Bu birlikler, bilim merkezleri arasında bilgi akışı; konferans, toplantı ve çeşitli konularda eğitimlerin düzenlenmesi; bülten vb. basılı yayınların hazırlanması; geçici sergilerle ilgili veritabanı oluşturulması; bilim merkezlerini bir araya getiren çeşitli projelerin yürütülmesi gibi görevler üstlenirler.

TÜBİTAK, bilim merkezlerinin toplumumuzda bilim kültürünü yaygınlaştırmak için son derece kritik bir rol üstleneceği öngörüsünden yola çıkarak, Türkiye'de bu merkezlerin kurulmasını ve yıllar içinde sayılarının artırılmasını hedeflemektedir.
Bu amaç doğrultusunda, Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulunun 23. toplantısında özellikle çocukların ve gençlerin bilime olan ilgi ve meraklarını artıracak, teknolojiyi daha doğru kullanmalarını sağlayacak bilim merkezlerinin 2016 yılı itibarıyla tüm büyükşehirlerde, 2023 yılı itibarıyla da tüm illerde kurulmasına yönelik çalışmaların yerel yönetimlerle işbirliği halinde gerçekleştirilmesine karar verilmiştir.
2014 yılı Akparti seçim beyannamesinde bilim merkezleri bir başlık altında ele alınarak yaygınlaştırılması kararı alınmıştır:
"Sokakta çalışan çocuklarımızı eğitim hayatına kazandırdık. Bilim merkezleri ile çocuklarımızın bilimin temellerini görerek, dokunarak, yaşayarak kavramalarını ve bilimi sevmelerini sağlıyoruz."
Bu kapsamda inşaat faaliyetini Büyükşehir Belediyelerinin yüklenmesi ve Tübitak tarafından bilim merkezi tasarım ve sergi ünitelerinin tedarik edilerek donatılması yoluyla merkez kurulumları artmıştır.

Feza Gürsey Bilim Merkezi [1993]
Deneme Bilim Merkezi [1998]
Şişli Belediyesi Bilim Merkezi [2005]
İTÜ Bilim Merkezi [2007]
Bekirpaşa Belediyesi Bilim Merkezi [2008]
Bayrampaşa Belediyesi Bilim Merkezi [2008]
Karşıyaka Belediyesi Bilim Müzesi [2009]
Gaziantep Gezegenevi ve Bilim Merkezi [2010]
SOBİLDEM [2010] 
Ödemiş Belediyesi Bilim Merkezi [2011]
Eskişehir Bilim Deney Merkezi [2012]
Bursa Bilim ve Teknoloji Merkezi [2012]
Karaman Belediyesi Bilim Merkezi [2012]
Avcılar Bilim Merkezi [2013]
Tarsus Belediyesi Bilim Merkezi [2013]
Gölbaşı Belediyesi Bilim Merkezi [2013]
Sancaktepe Bilim Merkezi, Gözlemevi ve Planetaryumu [2014]
Konya Bilim Merkezi [2014]
Kocaeli Bilim Merkezi [2014]
Polatlı Belediyesi Bilim Merkezi ve Uluğ Bey Gökevi [2014]
Kağıthane Belediyesi Bilim Merkezi (2015)
Elazığ Bilim Merkezi [2015]
Kayseri Bilim Merkezi [2016]
Üsküdar Bilim Merkezi
Sultangazi Bilim ve İnovasyon Merkezi [2017]

Saint Louis Bilim Merkezi
Exploratorium

Bilim müzesi
Bilim müzeleri listesi
Bilim festivali

Bilim parkı veya teknopark, üniversiteler tarafından oluşturulan alanlarda araştırma-geliştirme yapacak firmalara kiralanarak firmaların büyümesini teşvik edici düzenlemelerle desteklendiği; ticari amaçlı bilimsel veya endüstriyel araştırma yapılan binalardan oluşan bir bölgedir. Araştırma parkı, teknoloji parkı, teknopolis, teknokent ve biyomedikal park gibi terimler de kullanılır. Hangi terimin kullanıldığı yapılan araştırma ve geliştirme türüne bağlıdır. Bilim parkları ulusal ekonominin gelişmesine, yeni teknoloji firmaların desteklenmesine, yabancı yatırım çekmek ve ihracatı artırmaktadır.
Dünyada ilk üniversite bilim parkı Stanford Üniversitesi tarafından 1951 yılında Stanford Üniversitesi Araştırma Parkı olarak kurulmuştur.
Teknopark ve benzerleri genelde merkezî bir yönetim yapısına sahiptirler. Tipik olarak parktaki kurum ve şirketler ürün geliştirme ve yenilik yapmaya odaklıdırlar. Buna karşın sanayi siteleri imalata yoğunlaşmıştır, "iş parkları" ise idarecilik işlevlerine ağırlık verir. Teknoparklar küresel çapta "Bilgi Ekonomisi"'nin altyapısını oluşturan; İnovasyonunu, teknolojinin ticarileştirilmesinde devletler, üniversiteler, özel girişimlerin birlikte hareket etmesini sağlamaktadır.
Bu parklar, binalar için bir arazi sağlamanın yanı sıra, bazı ortak kaynaklar sunar: kesintisiz elektrik, telekomünikasyon santralleri, resepsiyon ve güvenlik hizmetleri, idare ofisleri, lokantalar, banka şubeleri, toplantı merkezi, otopark, toplu ulaşım araçları, eğlence ve spor tesisleri gibi. Bu bakımdan parklar, kiralık mekânlardan daha avantajlıdır, çünkü bu hizmetlerin masraflarının paylaşılmasını sağlarlar.
Bilim ve teknoloji parkları devlet veya yerel idareler tarafından teşvik edilirler, çünkü bu parklar yeni şirketleri cezbeder, istihdam yaratır ve vergi gelirlerinin artmasına yol açar. Yeni şirketleri bilim ve teknoloji şirketlerine çekmek için genelde ilk birkaç yıl için emlak vergisi ve diğer bazı vergilerden muafiyet verilir.

Türkiye'deki teknokentler listesi
Silikon Vadisi
Stanford Üniversitesi

Bilim tarihi sosyolojisi, Bilim sosyolojisi ve bilim felsefesiyle yakından ilişkili olan ve tüm bilim çalışmaları alanını kapsayan bu disiplin, 20. yüzyılda bilimin gelişimindeki büyük ölçekli kalıplar ve eğilimler ile bilimin hem felsefi hem de pratik anlamda nasıl “işlediği” sorularıyla ilgilenmiştir.

Son birkaç yüzyılda, bilim sosyal bir girişim olarak hızla gelişmiştir. Antik Çağ'da doğal araştırma yapabilen birkaç kişi ya kendileri varlıklıydı, ya varlıklı sponsorların desteğini alıyordu ya da dini bir grubun arkasında yer alıyordu. Günümüzde ise bilimsel araştırmalar, hükûmetlerin büyük desteğinin yanı sıra özel sektörün de sürekli desteğini almaktadır.
Bilimsel devrimin önemli gelişmelerinden biri, bilimsel derneklerin temellerinin atılmasıdır: Giambattista della Porta tarafından 1560 yılında Napoli'de kurulan Academia Secretorum Naturae (Accademia dei Segreti, Doğanın Esrarları Akademisi), ilk bilimsel topluluk olarak kabul edilebilir. Akademi, yalnızca yeni bir doğa yasasının keşfinin üyelik için önkoşul olduğu seçkin bir üyelik kuralına sahipti. Ancak kısa süre sonra Papa Paul V tarafından iddia edilen büyücülük suçlamasıyla kapatıldı.
Academia Secretorum Naturae'nin yerini, 1603'te Roma'da kurulan Accademia dei Lincei aldı. Lincei, Galileo'yu da üye olarak kabul etmiş, fakat 1633'teki kınanmasının ardından işlevini yitirmiştir. 1657'de Floransa'da kurulan Accademia del Cimento ise on yıl süreyle faaliyette bulunmuştur. 1660'tan günümüze kadar devam eden Londra Kraliyet Cemiyeti, teorilerin tartışılması, deneylerin yapılması ve bilim insanlarının birbirlerinin çalışmalarını değerlendirmesi amacıyla çeşitli bilim insanlarını bir araya getirmiştir. 1666'da, Fransa hükûmetinin bir kurumu olarak, Kral'ın kütüphanesinde toplanan Académie des Sciences kurulmuş; Berlin'de ise 1700'de Berlin-Brandenburg Academy of Sciences and Humanities faaliyete geçmiştir.
Erken dönem bilimsel dernekler, deneysel araştırmalara açık, bu konuya ilgi duyan ve konu hakkında daha bilgili topluluklar oluşturma gibi değerli işlevler sağlamıştır. 1758'de, öğrencilerinin yardımıyla Lagrange bir dernek kurmuş; bu dernek sonradan Torino Akademisi (Turin Academy of Sciences) olarak yapılandırılmıştır.
Modern bilim kurumunun büyük bir kısmı, 19. yüzyılda meslekileşme sürecinde şekillenmiştir. Bu dönemde bilimsel araştırmaların yeri öncelikle üniversitelerde yoğunlaşmış, ancak belirli ölçüde sanayinin standart bir bileşeni haline de gelmiştir. 20. yüzyılın ilk yıllarında, özellikle I. Dünya Savaşı'nın bilim üzerindeki rolünün ardından, büyük sanayileşmiş ülkelerin hükûmetleri bilimsel araştırmalara büyük yatırımlar yapmaya başlamıştır. Bu çaba, II. Dünya Savaşı sırasında tüm tarafların yürüttüğü bilimsel araştırmalara yapılan finansmanın gerisinde kalmış, radar, roket bilimi ve atom bombası gibi “mucizevi silahlar” geliştirilmiştir. Soğuk Savaş döneminde, Amerika Birleşik Devletleri, SSCB ve birçok Avrupa gücü tarafından bilime büyük miktarda hükûmet kaynağı aktarılmıştır. Bu süreçte DARPA, İnternet'in öncülü olan ARPANET gibi ülke çapında bilgisayar ağlarına finansman sağlamıştır. Soğuk Savaş sonrası dönemde, birçok ülkeden hükûmet finansmanında yaşanan düşüş, sanayi ve özel sektör yatırımlarının artışıyla telafi edilmiştir. Bilime yapılan finansman, onun tarihsel ve küresel gelişiminde önemli bir faktördür. Bu nedenle, bilim varsayımsal olarak uluslararası bir nitelik taşırken, pratik anlamda en çok finansmanın bulunduğu merkezlere odaklanmıştır.
Bilimsel Devrim döneminde, erken bilim insanları Orta Çağ'da akademik dil olan Latinceyi kullanarak iletişim kurmuş; bu dil, birçok ülkeden akademisyen tarafından okunup yazılmıştır. 17. yüzyıl ortalarından itibaren yerel dillerde yayınlar ortaya çıkmaya başlamıştır. 1900 yılına gelindiğinde, Almanca, Fransızca ve İngilizce baskın diller haline gelmiştir. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları sırasında Almanya'ya yönelik oluşan anti-Alman duygular ve Alman bilim insanlarına yönelik boykotlar, Almancanın bilimsel dil olarak kullanılmasını büyük ölçüde ortadan kaldırmıştır. 20. yüzyılın ilerleyen dönemlerinde, Amerika Birleşik Devletleri'nin ekonomik üstünlüğü ve bilimsel üretkenliği İngilizcenin yükselmesine neden olmuş, Soğuk Savaş'ın sona ermesinin ardından bilimsel iletişimin baskın dili haline gelmiştir.
Zamanla mevcut iletişim yöntemleri muazzam şekilde gelişmiştir. El yazısıyla kopyalanan bir mektubun aylardır beklenmesi yerine, günümüzde bilimsel iletişim neredeyse anında gerçekleşebilmektedir. Eskiden çoğu doğa filozofu, iletişimin zorluğu ve yavaşlığı nedeniyle nispeten izole çalışırken, yine de uzak gruplar ve bireyler arasında önemli düzeyde bilgi alışverişi yaşanmıştır.
Günümüzde neredeyse tüm modern bilim insanları, varsayımsal olarak küresel bir nitelik taşıyan (ancak genellikle birkaç ülke ve prestijli kurum etrafında toplanan) bir bilimsel topluluğa katılmaktadır. Bilimsel topluluk, doğru kullanıldığında, herhangi bir bireyin kişisel olarak edindiği bilginin ötesinde, daha güvenilir kabul edilebilecek yerleşik bir bilgi kaynağı temsil ettiği için önemlidir. Topluluk ayrıca, hakem değerlendirmesi ve yeniden üretilebilirlik gibi uygulamalar şeklinde bir geri bildirim mekanizması sağlar. Bilimsel içeriğin çoğu (deneysel sonuçlar, teorik öneriler veya literatür taramaları) bilimsel dergilerde yayımlanmakta ve varsayımsal olarak hakem incelemesine tabi tutulmaktadır. Ancak, son on yıllarda hem bilim camiası içinden hem de dışından bazı akademik eleştirmenler, ticari ve hükûmet yatırımlarının hakem değerlendirme ve yayımlama süreci üzerindeki etkilerini, ayrıca bilimsel yayın sürecinin içsel disiplinler arası sınırlamalarını sorgulamaya başlamıştır.

Bilim tarihine ilgi duyanların başlıca meşguliyetlerinden biri, bilimsel teoriler arasındaki değişim bağlamında belirli kalıp veya eğilimlerin ortaya çıkıp çıkmadığıdır. Genel olarak, bilim felsefesi içerisinde çeşitli biçimlerde benimsenmiş üç ana model bulunmaktadır.

Erken bilim tarihinin büyük bir kısmında örtük olarak yer alan ve uygulayıcı bilim insanlarının ders kitaplarında öne sürdüğü model, 1930'lardan itibaren Karl Popper'ın (1902–1994) mantıksal pozitivizme yönelik eleştirileriyle ilişkilendirilir. Popper'ın bilim modeline göre, bilimsel ilerleme, yanlış teorilerin yanlışlanması ve yerine giderek gerçeğe daha yakın olan teorilerin kabul edilmesi yoluyla sağlanır. Bu yaklaşıma göre, bilimsel ilerleme, her bir bulgunun bir öncekine eklenmesiyle doğrusal bir bilgi birikimi şeklinde gerçekleşir. Örneğin, Aristoteles'in (MÖ 384 – 322) fiziği, Isaac Newton'ın (1642–1727) klasik mekaniğiyle bütünleşmiş; bu durum daha sonra Albert Einstein'ın (1879–1955) görelilik kuramı ve 1925'te temelleri atılan kuantum mekaniği teorisiyle aşılmıştır.

Bu modele yönelik önemli bir eleştiri, tarihçi ve filozof Thomas Kuhn'ın 1962'de yayımlanan Bilimsel Devrimlerin Yapısı adlı eserinde ortaya konmuştur. Eski bir fizikçi olan Kuhn, bilimsel ilerlemenin doğrusal olmadığı görüşünü savunmuş ve modern teorilerin geçmiş teorilerin yalnızca daha doğru versiyonları olmadığını ileri sürmüştür. Thomas Kuhn'ın anlayışında, bilimsel gelişim; “paradigmalar” olarak adlandırılan baskın düşünce yapıları ve uygulamaların etkisi altındadır. Araştırma, “normal” bilim (bulmaca çözme) ve “devrimci” bilim (mevcut teorilerdeki belirsizlik ve kriz nedeniyle yeni varsayımlar temelinde yeni teorilerin test edilmesi) evrelerinden geçer. Kuhn, farklı paradigmaların evren hakkındaki varsayımlarının tamamen farklı ve karşılaştırılamaz olduğunu, her yeni paradigmanın önceki paradigmanın sorularını yeniden tanımladığını ve bazı unsurlarını terk ettiğini belirtmiştir. Bu yaklaşıma göre, Aristoteles'in fiziği, Newton'ın klasik mekaniği ve Einstein'ın göreliliği, dünyanın farklı yorumlarını temsil eder; her paradigma, hangi soruların sorulabileceğini ve önceki yaklaşımlardan hangilerinin artık geçerli sayılmayacağını belirler.

Kuhn'ın modeli, bilim insanları, tarihçiler ve filozoflar arasında çeşitli şüphelere yol açmıştır. Bazı bilim insanları, Kuhn'ın bilimsel ilerlemeyi doğruluktan tamamen kopardığını iddia ederken; pek çok tarihçi, argümanının bilimsel değişimin çok boyutlu ve tarihsel olarak koşullu doğası için aşırı sistematik olduğunu öne sürmüştür. En uç görüşlerden biri, filozof Paul Feyerabend (1924–1994) tarafından dile getirilmiştir. Feyerabend, tüm bilim insanlarının her zaman tutarlı yöntemler izleyerek “bilimsel” olarak nitelendirilebilecek sorgulama biçimleri geliştirmediğini savunmuş; yanlışlamanın tarih boyunca asla tam anlamıyla uygulanmadığını ve bilim insanlarının, belirli testlerden başarısız olan teorileri keyfi olarak doğru kabul etmekte olduklarını ileri sürmüştür. Ona göre, bilgi araştırmasında çoğulcu bir metodoloji benimsenmeli ve başlangıçta “bilim dışı” kabul edilen pek çok bilgi biçimi, daha sonra bilim kanonunun geçerli bir parçası olarak yer almalıdır.
Yıllar içinde, bilimsel değişime dair vurgular ve çıkarımlar değiştikçe pek çok farklı teori ortaya konulmuştur. Genel anlamda, günümüzde hâkim olan görüşler bu üç model arasında bir yerde konumlanmakta; bilimsel teorideki değişim, teori ile doğruluk arasındaki bağlantı ve bilimsel ilerlemenin doğası üzerine çeşitli yaklaşımlar sunmaktadır.

Bireysel fikirler ve başarılar, bilimin hem kendi içindeki hem de toplum genelindeki en ünlü yönlerinden biridir. Sir Isaac Newton veya Albert Einstein gibi çığır açan isimler, sıklıkla bilim dehası ve kahramanları olarak anılmaktadır. Bilimi halka tanıtanlar, haber medyası ve bilimsel biyografi yazarları da bu olguyu desteklemektedir. Ancak birçok bilim tarihi uzmanı, bilimsel keşfin kolektif yönlerini vurgulamakta ve “Eureka!” anının önemini azaltmaktadır.
Bilim tarihine dair detaylı bir inceleme, büyük düşünürlerin zihinlerinin önceki çabaların sonuçlarıyla donatıldığını ve genellikle belirli bir krizin eşiğinde ortaya çıktıklarını göstermektedir. Örneğin, Einstein hareket ve yerçekimi fiziğini izole bir şekilde ele almamıştır. Onun büyük başarıları, ancak son yıl

Bilim ve teknoloji tarihi, teknoloji ve bilimin, pratik yaşam gereksinimlerinin karşılanmasına ya da insanın çevresini denetleme, biçimlendirme ve değiştirme çabalarına yönelik uygulamaları. Yunanca tekhne (sanat, zanaat) ve logos (bilgi, söz, sözcük) sözcüklerinden oluşturulan teknoloji terimi, Antik Yunanistan'da "bilgiden gelen zanaat" anlamına geliyordu. Zaman içinde anlamı değişen sözcük, bilimsel araştırmalardan elde edilen somut ve yararlı sonuçları ve bunlara ilişkin araç, yöntem ve süreçlerin bütününü ifade eden bir anlam kazanmıştır.
Teknik, temel olarak alet yapımı ve alet kullanarak sonuç alma yöntemleri anlamına gelir. Alet yapma yeteneği, insan türünü Öteki canlılardan ayıran temel niteliktir. Bu niteliği nedeniyle insan, en başından beri teknoloji üreten bir varlıktır ve teknolojinin tarihi insanlığın tüm gelişimini içerir. Kısa bir tanım getirilirse bilim tarihi: sistematize edilmiş pozitif bilginin betimlenmesi ve açıklanmasıdır.

18'inci yüzyıldan itibaren, Giovanni Battista Vico, Montesquieu ve Voltaire gibi tarihçiler ile tarih kavramı gittikçe daha kapsmlı bir hale geldi. Önceleri çoğunlukla siyasi ve askeri tarihle meşgul olunurken sanat, edebiyat, din ve ekonomi tarihlerine de ilgi gösterildi. Bu dönemde siyasi tarih, kültür tarihi denebilecek geniş bir şekle dönüştü. Bu dönemde Daniel LeClerc (1652-1722), Albrecht von Haller (1708-1777), J.C. Barkhausen (1666-1723), J.C. Heilbronner (1706-yaklaşık 1747), Gotthelf Köstner (1719-1800), Joseph Priestly (1733-1804), Adam Smith (1723-1790), Olaf Celsius (1670-1756)Jean Sylvain Bailly (1736-1793) gibi öncü bilim tarihçileri vardır. Bilim tarihçiliğini kamuoyuna mal eden kişi Fransız düşünür Auguste Comte'dur. Cours de Philosophie Positive (1830-1842) adlı kitabında bilim tarihçiliğini tartışır. Antoine Augustin Cournot ve Paul Tannery Comte'un görüşlerini ilerletir.

Bilim dili veya bilimsel dil, kendine özgü bilimsel terimler içeren, deney ve gözlemler sonucu yapılan çıkarımları paylaşmayı ve anlamayı amaçlayan, bilimsel araştırmaların anlatımında ve yazımında kullanılan nesnel, yalın, ampirik ve özellikli; açıklayıcı ve betimleyici bir dil biçimidir.

Deney, kavram tanımlaması, bulgu derlemesi ve değerlendirilmesi vb. gibi bilim söylemine ilişkin metotların uygulanması sırasında her şeyin açık, kesin ve anlaşılır olması gerekir; dolayısıyla bilim dili kesinliği güvence altına alan matematiksel bir dildir.
Aynı zamanda bilimsel dil, kişisiz (im personal) bir dil türüdür. Bilim diliyle etkinliğin gerçekleşmesi, sebep ve sonuçları anlatılır; etkinliği gerçekleştiren kişiler hakkında bir şey söylenmez.
Bilim dili, normatif ifadeler içermez; gerçeğin ve doğrunun ne ve nasıl olması gerektiğini değil, neyin nasıl olduğunu araştırır ve tasvir edici şekilde anlatır. Bununla birlikte bilim dili hipotezlerden ve değişkenlerden oluşan bir dildir.

Bilimsel yöntem
Bilimsel yazı

Bilimsel suistimal, profesyonel bilimsel araştırmaların yayınlanmasında standart bilimsel davranış ve etik davranış kurallarının ihlal edilmesidir. Araştırmanın tasarımı, yürütülmesi ve raporlanması da dahil olmak üzere bilimde bilimsel yöntemin ve araştırma etiğinin ihlalidir.
İskandinav ülkelerinde "Bilimsel Suistimalin Ele Alınması" üzerine bir  Lancet incelemesi aşağıdaki örnek tanımları sunmaktadır

Danca tanımı: "Bilimsel mesajın uydurulmasına veya bir bilim insanına yanlış itibar verilmesine yol açan kasıt veya ağır ihmal."
İsveççe tanımı: “Araştırma sürecinin veri, metin, hipotez uydurularak veya başka bir araştırmacının çalışma ve yayınlarındaki metod kullanılarak çarpıtılması ya da bilimsel araştırmadaki diğer çarpıtmalar."
ABD Sağlık ve İnsani Hizmetler Bakanlığı'nın Araştırma Dürüstlüğü Ofisi'ne rapor veren 3.475 araştırma kurumunun yüzde üçü, bir tür bilimsel suistimal göstermektedir. Ancak yalnızca araştırmanın federal hibelerle finanse edildiği durumlarda suistimal iddialarını soruşturulmaktadır. Bu tür araştırma yayınlarını tehlike işaretleri açısından rutin olarak izlerler ve soruşturmaları zaman aşımına tabidir.

Caltech'ten David Goodstein'a göre, bilim insanlarını suistimalde bulunmaya iten motivasyonlar kısaca şunlardır:

Bilim hala çok güçlü bir şekilde kariyer odaklı bir disiplindir. Bilim insanları sürekli destek ve fon alabilmek için iyi bir itibara sahip olmak zorundadır ve iyi bir itibar da büyük ölçüde yüksek profilli bilimsel makalelerin yayınlanmasına bağlıdır. Dolayısıyla, “yayınlamak ya da yok olmak” için güçlü bir zorunluluk vardır. Bu durum çaresiz (ya da şöhrete aç) bilim insanlarını sonuçları uydurmaya motive edebilir.

Birçok bilimsel alanda, sonuçların doğru bir şekilde yeniden üretilmesi genellikle zordur. Bu da bir bilim insanının verileri tahrif etse bile bundan paçayı sıyırmayı bekleyebileceği ya da en azından sonuçları aynı alandaki diğerleriyle çelişiyorsa masum olduğunu iddia edebileceği anlamına gelir. Olası ihlalleri araştırmak, suç duyurusunda bulunmak ya da kasıtlı suistimalleri cezalandırmak için güçlü bir şekilde desteklenen çok az sistem vardır.

Birçok bilimsel alanda, profesyoneller için en kazançlı seçenekler genellikle fikir satmaktır. Şirketler, ürünlerini doğrudan ya da konferanslar aracılığıyla dolaylı olarak desteklemeleri için uzmanlara ödeme yapabilmektedir.

Bilimsel sahtekarlığın sonuçları, sahtekarlığın ciddiyetine, ne kadar fark edildiğine ve ne kadar süre fark edilmediğine bağlı olarak değişir. Uydurma kanıt vakaları, başkalarına yanlış bulguyu onaylatmak (veya çürütmek) veya araştırma yöntemlerinin sahte kanıtı desteklemek için çarpıtılması gibi geniş kapsamlı olabilir. Piltdown Adamı sahtekarlığı buna bir örnektir: Bulunan hakiki fosillerin önemi, Piltdown Adamı ve bu sahte fosillerin desteklediği önyargılı fikirlerle uyuşmadıkları için onlarca yıl anlaşılamamıştır. Buna ek olarak, önde gelen paleontolog Arthur Smith Woodward ölene kadar her yıl Piltdown'da zaman geçirerek daha fazla Piltdown Adamı kalıntısı bulmaya çalışmıştır. Kaynakların yanlış yönlendirilmesi, diğerlerinin gerçek fosilleri daha ciddiye almasını engellemiştir.

Suistimalde bulunduğu tespit edilen bireyler için potansiyel olarak ağır sonuçlar, onları barındıran veya istihdam eden kurumlara ve ayrıca şüpheli araştırmaların yayınlanmasına izin veren herhangi bir akran denetimi sürecindeki katılımcılara da yansır. Bu da, herhangi bir vakada bir dizi aktörün, herhangi bir suiistimal kanıtını veya imasını bastırma motivasyonuna sahip olabileceği anlamına gelir. Bu tür vakaları ifşa eden ve genellikle ihbarcı olarak adlandırılan kişiler, kendilerini bir dizi farklı yolla misillemeye açık bulmaktadır
. ABD'de suistimali ifşa edenler aleyhinde ortaya çıkan bu olumsuz sonuçlar, endişelerini dile getirenleri korumak için tasarlanan ihbarcı tüzüklerin geliştirilmesine neden olmuştur.

Bilimde, öncelik, keşfi ilk yapan veya teoriyi ilk öneren birey veya bireyler grubuna verilen itibardır. Birden fazla araştırmacı aynı sonuca bağımsız olarak ve aynı anda ulaşmış olsa bile, şöhret ve onur genellikle yeni bir bulguyu ilk yayımlayan kişi veya gruba verilir. Dolayısıyla, iki veya daha fazla bağımsız kâşif arasında, ilk yayınlayan meşru kazanandır. Bu nedenle, gelenek genellikle öncelik kuralı (“priority rule”) olarak adlandırılır ve prosedürü "yayınla ya da yok ol" cümlesiyle güzel bir şekilde özetlenir, çünkü ikinci bir ödül yoktur. 
Bir bakıma, ilk olma yarışı risk almayı teşvik ederek toplum için faydalı bilimsel atılımlara yol açabilir (sıtma bulaşması, DNA, HIV, vb. keşifler gibi). Öte yandan, sağlıksız bir rekabet ve düşük kaliteli bulguların yayınlanması için teşvikler yaratabilir (örneğin, nitelikten ziyade nicelik veya bilimsel suistimal yapmak), bu da güvenilir olmayan bir yayınlanmış literatüre yol açabilir ve bilimsel ilerlemeye zarar verebilir.

Öncelik, genellikle belirli bir teori, anlayış veya keşfin önceliğinin söz konusu olduğu öncelik tartışmaları bağlamında zor bir mesele haline gelir. Çoğu durumda bilim tarihçileri geçmişe dönük öncelik tartışmalarını, genellikle bilimsel değişimin doğası hakkında anlayıştan yoksun ve genellikle uzun süredir kayıp olan bir öncelik iddiası fikrini desteklemek için geçmişin büyük ölçüde yanlış okunmasını içeren girişimler olarak küçümserler. Tarihçi ve biyolog Stephen Jay Gould bir keresinde "fikirlerin önceliği hakkındaki tartışmalar genellikle bilim tarihinin en yanlış yönlendirilmiş tartışmaları arasındadır" demiştir.
Richard Feynman, Freeman Dyson'a "piçlere her zaman hak ettiklerinden daha fazla kredi vererek" öncelik tartışmalarından kaçındığını söylemiştir. Dyson kendisinin de bu kurala uyduğunu ve bu uygulamanın "tartışmalardan kaçınmak ve arkadaş edinmek için oldukça etkili" olduğunu belirtmiştir.

Öncelik kuralı, modern bilimsel yöntemler oluşturulmadan önce veya oluşturulduktan hemen sonra ortaya çıkmıştır. Örneğin, belgelenmiş en eski tartışma 17. yüzyılda Isaac Newton ve Gottfried Wilhelm Leibniz arasında kalkülüsün icadında öncelik konusunda yaşanan sert bir iddiadır. Bu özel olay, insan yanlılığını ve önyargılarını açıkça göstermektedir[kime göre?]. Her iki matematikçinin de kalkülüsü bağımsız olarak geliştirdiği oybirliğiyle kabul edilmiştir. O zamandan beri öncelik, bilim tarihinde bir dizi tarihsel hastalığa neden olmuştur.
Charles Darwin ve Albert Einstein gibi inanılmaz popülerlik seviyelerine ulaşmış bilim insanları söz konusu olduğunda, önceki araştırmalarda benzerlikler tespit edildiğinde öncelik tartışmaları ortaya çıkabilir. Bu durum intihal şüphelerine yol açabilir ve genellikle kapsamlı bir tarihsel kaynak analizi gerektirir.

Bilimsel öncelik anlaşmazlıkları listesi
Çoklu keşif
Öncelik sertifikası
Patent hukukunda Öncelik hakkı
Stigler yasası
Önceliğin genellikle kurallar aracılığıyla uygulandığı İkili adlandırma (Binomial nomenclature)

Barbalet, J., "Science and Emotions", pp. 132–150 in Barbalet, J.(ed), Emotions and Sociology (Sociological Review Monograph), Blackwell Publishing, (Oxford), 2002.
Boring, E.G., "Cognitive Dissonance: Its Use in Science", Science, Vol.145, No.3633, (14 Ağustos 1964), pp. 680–685.
Boring, E. G., "The Problem of Originality in Science", The American Journal of Psychology, Vol.39, Nos.1-4, (Aralık 1927), pp. 70–90.
Hanson, N. R., Patterns of Discovery: An Inquiry into the Conceptual Foundations of Science, Cambridge University Press, (Cambridge), 1962.
Merton, R. K., "Priorities in Scientific Discovery: A Chapter in the Sociology of Science", American Sociological Review, Vol.22, No.6, (December 1957), pp. 635–659.
Merton, R.K., "Science and Democratic Social Structures", pp. 604–615 in Merton, R.K., Social Theory and Social Structure (1968 Enlarged Edition), The Free Press, (New York), 1968 [originally published as "A Note on Science and Democracy", Journal of Legal and Political Sociology, Vol.1, Nos.1-2, (1942), pp. 115–126].
Samelson, F., "History, Origin Myth and Ideology: "Discovery" of Social Psychology", Journal for the Theory of Social Behaviour, Vol.4, No.2, (October 1974), pp. 217–232.
Samelson, F., "Whig and Anti-Whig Histories — And other Curiosities of Social Psychology", Journal of the History of the Behavioral Sciences, Vol.36, No.4, (Güz 2000), pp. 499–506.

Biyometri, yaşayan organizmaların ölçümlerine verilen genel isimdir. Kimlik doğrulama ve erişim kontrolü için insan vücudunun biyolojik özelliklerini kullanan sistemlerdir. Bu sistemler, parmak izi, yüz, göz, ses ve damar örüntüsü gibi çeşitli biyolojik veri türlerini tarayarak ve analiz ederek çalışır. Biyometri, gelişmekte olan bir teknolojidir ve gelecekte daha da yaygın olarak kullanılması muhtemeldir. Biyometrik sistemler daha ucuz ve daha güvenilir hale geldikçe, kimlik doğrulama ve erişim kontrolü için tercih edilen yöntem haline gelebilir.
Kullanım alanları genellikle;

Sağlık hizmetlerinde hastaların kimlik doğrulamasını yapmak ve tıbbi kayıtlarına erişimi kontrol etmek,
Eğitimde öğrenci katılımını takip etmek ve sınavlarda kimlik doğrulama yapmak,
Hükûmetlerin vatandaşları kimlik doğrulamak ve pasaport ve ehliyet gibi kimlik belgeleri vermek,
Personel işe giriş çıkışlarda kimlik doğrulama ve çalışma saatlerinin tespitini yapmak,
Hukuk uygulamalarında suçluları teşhis etmek ve adli bilim araştırmalarında yardımcı olmaktır.
Daha dar anlamlara da gelebilir;

İstatistik yöntemlerinin tıp ve biyoloji alanlarına uygulanması.
Ortalama yaşam süresinin hesaplanması, çeşitli yaşam istatistikleri,
Ana karnındaki dölütün ölçülerinin ultrasonografi yöntemleriyle belirlenmesi,
Kişiyi otomatik tanıma amacıyla insan gözündeki, parmak izindeki, yüzündeki, sesindeki, yürüyüş stilindeki çeşitli kişisel özelliklerinin türlü uygulamalarla sayısal verilere dönüştürülmesi (örn. biyometrik pasaport),
Boyutların ölçülmesi.

Güvenlik: Biyometrik sistemler, geleneksel kimlik doğrulama yöntemlerinden (şifreler, kimlik kartları) daha güvenlidir, çünkü taklit edilmesi veya çalınması daha zordur.
Kullanışlılık: Biyometrik sistemler, şifre veya kimlik kartı gibi bir şey hatırlama veya taşıma ihtiyacını ortadan kaldırarak kullanımı kolaydır.
Hız: Biyometrik sistemler, geleneksel kimlik doğrulama yöntemlerinden daha hızlıdır ve kimlik doğrulama işlemini hızlandırabilir.
Verimlilik: Biyometrik sistemler, özellikle büyük ölçekli organizasyonlarda, erişim ve kimlik doğrulama süreçlerinin otomatikleştirilmesi, işlerin daha hızlı ve düzenli yürütülmesini sağlayabilir.

Maliyet: Biyometrik sistemler, kurulum ve bakım için pahalı olabilir.
Karmaşıklık: Biyometrik sistemler, kurulumu ve kullanımı zor olabilir.
Hata: Biyometrik sistemler hatalara açıktır ve yanlış reddetme veya yanlış kabul etme gibi sorunlara yol açabilir.
Gizlilik: Biyometrik verilerin toplanması ve depolanması, mahremiyet ihlalleri konusunda endişelere yol açabilir.

Kişinin fiziksel özelliklerini kullanarak kimlik doğrulama işlemidir. Parmak izi, yüz tanıma, retina tarama ve ses tanıma gibi yöntemler kullanılır. Biyometrik doğrulama sistemleri, geleneksel parola veya PIN kodlarına göre daha güvenlidir. Ancak bu sistemlerin de bazı zayıflıkları vardır. Örneğin, parmak izi kalıbı veya görüntüsü ile yanıltmak kolaydır. Yüz tanıma sistemleri ise bazen yüzün benzer özelliklere sahip başka bir kişi tarafından yanıltılabilir. Dolandırıcılık algılama için yüz tanıma teknolojisi kullanılabilir. Şirketler, çevrimiçi bir platformda yeni bir hesap oluşturan kullanıcıları benzersiz bir şekilde tanımlamak için yüz tanımalarını kullanabilir. Bu yapıldıktan sonra, riskli veya şüpheli hesap etkinliği tespit edilmesi durumunda hesabın gerçek kişinin kimliğini doğrulamak için yüz tanımalarını kullanabilirler. Bu sorunun üstesinden gelmek için bazı şirketler iki faktörlü kimllik doğrulama kullanmayı tercih eder. İki faktörlü kimlik doğrulama (2FA) biyometrik faktör kontrollerini içeren bir kimlik doğrulama yöntemidir. 2FA yöntemi, sahip olma faktörünün yanında biyometrik faktör kontrollerini de içerir. Örneğin, bir kullanıcı önce parolasını girer ve ardından parmak izi tarayıcısına dokunarak kimliğini doğrular. Bu yöntemde iki farklı faktörün kontrol edilmesi gerektiği için daha güvenlidir.
Biyometrik kimlik doğrulama, bir bireyin fiziksel özellikleriyle ilişkili olduğundan, o kişinin bu erişim yeteneğini unutması, yanlış yerleştirmesi veya başka bir şekilde kontrolünü kaybetmesi daha zordur. Biyometrik okuyucular en güvenilir yöntemler olarak kabul edilirler. Biyometrik kimlik bilgisi okuma cihazlarına ek olarak veya bir PIN kodu ile de kullanılabilir. Biyometrik verilerin işlenmesinde dikkat edilmesi gereken hususlar arasında kişisel verilerin işlenmesinde başta özel hayatın gizliliği olmak üzere kişilerin temel hak ve özgürlüklerini korumak ve kişisel verileri işleyen gerçek ve tüzel kişilerin yükümlülükleri bulunmaktadır. Yapay zeka destekli kimlik doğrulaması dijital dolandırıcılıkla mücadelede etkilidir. Yapay zeka modelleri gerçek zamanlı doğrulama sonuçları üretmek için verileri saniyeler içinde işler. Bu sayede yetkisiz kişilerin erişiminin önüne geçilir.

Parmak İzi: Parmak izleri, her insanda benzersiz olan girdaplar ve dalgalar içeren karmaşık desenlerdir. Parmak izi tarayıcıları, bu desenleri optik veya elektronik yöntemlerle yakalar ve önceden kaydedilmiş verilerle karşılaştırır.
Yüz Tanıma: Yüz tanıma sistemleri, bir kişinin yüzünün şeklini ve özelliklerini analiz eder. Bunu yapmak için kameralar veya 3D tarama cihazları kullanılır. Yüz tanıma, özellikle binalara veya sınırlara erişim kontrolü için yaygın olarak kullanılır.
Göz Tarama: Göz tarayıcılar, irisin veya retinanın desenlerini analiz eder. İris, gözbebeğinin etrafındaki renkli halkadır ve retina ise gözün arkasındaki ışık duyarlı tabakadır. Göz tarama, yüksek güvenlik gerektiren alanlarda, örneğin bankalarda ve hava alanlarında kullanılır.
Ses Tanıma: Ses tanıma sistemleri, bir kişinin sesinin özelliklerini analiz eder. Bu, ses tonu, konuşma hızı ve kelimelerin telaffuzu gibi faktörleri içerir. Ses tanıma, telefon bankacılığı ve müşteri hizmetleri gibi alanlarda kullanılır.
Damar Örüntüsü: Damar örüntüsü tarayıcıları, elin veya parmakların altındaki damarların şeklini ve düzenini analiz eder. Bu, parmak izi taramasına benzer bir şekilde çalışır ve genellikle ATM'lere ve diğer finansal terminallere erişim için kullanılır.

Bizmut sembolü Bi ve atom numarası 83 olan kimyasal elementtir. 15. grupta, 6. periyotta yer alan bir metaldir. Pentavalent geçiş metalidir ve azot grubundadır; aynı gruptaki arsenik ve antimon ile benzerlik gösterir. Her ne kadar önemli ticari cevherler sülfür ve oksit formlarından oluşsa da elementer bizmut doğal olarak ortaya çıkabilir. Serbest element formundaki kurşunun %86'sı yoğunluğuna sahiptir. Yeni üretildiğinde gümüşi beyaz renkli ve kırılgan bir metaldir ancak yüzey oksidasyonu ona birçok renkte yanardöner renkler verebilir. Bizmut en doğal diyamanyetik elementtir ve metaller arasındaki en az termal iletkenlik değerlerinden birine sahiptir.
Bizmut uzun zamandır, kararlı ve en yüksek atom kütleli element olarak kabul edilmiştir ancak 2003'te aşırı derecede zayıf radyoaktif olduğu keşfedildi: bizmutun tek ilkel izotopu bizmut-209, evrenin tahmini yaşının 1000,000,000 milyar katından daha uzun yarı ömürlü alfa bozunumu ile bozunur. Olağanüstü uzun yarılanma ömrü nedeniyle bizmut neredeyse tüm amaçlar için kararlı olarak kabul edilebilir.

Bizmut bileşikleri, bizmut üretiminin yaklaşık yarısında kullanılır. Kozmetikte, pigmentlerde ve ishal tedavisinde bizmut subsalisilat kullanılması gibi birkaç ilaçta özellikle bizmut kullanılır. Bizmut'un katılaştıkça genişleme özelliği nedeniyle, baskı harfi dökümü gibi bazı yerlerde gene bizmut kullanılır. Ağır bir metal olarak bizmut'un zehirlilik değeri çok azdır. Kurşunun zehirliliği son yıllarda daha çok belirginleştiğinden kurşun yerine bizmut alaşımlarının (halen bizmut üretiminin yaklaşık üçte biridir) kullanımı artmaktadır.

Bi, periyodik tablonun Va grubundaki azot ailesinin en metalsi ve en az bulunan elementidir. Bizmut, bütün metaller içinde en diyamagnetik (en güç mıknatıslanan) ve cıvadan sonra ısı iletkenliği en düşük olanıdır. Parlak, kaba kristalli ve gevrek bir metaldir; çok sert ve sünek olmamakla birlikte oldukça dövülgendir. Kırmızıya çalan kalay beyazı rengiyle bütün metallerden ayrılan bizmutu 1450'de Alman keşişi Basil Valentine tanımlamıştır.
Doğada genellikle serbest (element halinde), bazen de bizmut sülfür (Bi2S3) ve bizmut(III) oksit (Bi2O3) gibi bileşikler halinde bulunan bizmut, çoğu kez kalay, kurşun ve bakır cevherleriyle bir aradadır ve bu cevherlerin arıtımı sırasında bir yan ürün olarak ayrılır. Oksitini karbonla indirgeyerek ya da bileşimdeki kükürtü gidermek üzere sülfürünü odun kömürü ve demir eşliğinde kavurarak da katışıksız bizmut metali elde edilebilir.
Bizmut oda sıcaklığında havada kararmaz, ama ısıtıldığı zaman yüzeyinde, öbür metal oksitlerine benzemeyen kahverengimsi sarı renkte bir oksit katmanı oluşur. Kızıl kor sıcaklığında su buharıyla tepkimeye giren, buna karşılık havasız ortamda soğuk sudan etkilenmeyen, kükürt ve halojenlerle doğrudan birleşen bizmut, hidroklorik asitten etkilenmez, sıcak sülfürik asitten çok az etkilenir, ama seyreltik ya da derişik nitrik asitte hızla çözünür.
Antimon ve su gibi, bizmut da katılaştığı zaman hafifçe genleşir; bu özelliği nedeniyle bizmut alaşımları, özellikle ince ayrıntılı metal döküm parçalarının üretimine elverişlidir. Bizmut alaşımlarının ergime noktası düşük olduğundan, özel lehimlerde, otomatik püskürtme başlıklarında, yangın kapılarının otomatik açılma düzeneklerinde, sigortalarda, basınçlı gaz silindirlerinin güvenlik tapalarında ve çeşitli türden yangın detektörlerinde kullanılır. Soğutma sistemlerinin termoelektrik donanımında bizmut tellürür (Bi2Te) ve bizmut selenürden (Bi2Se4) yararlanır. Bizmut fosfomolibdat (BiPMo12O40), propilen ve amonyağın havayla yükseltgenerek, akrilik liflerin, plastiklerin ve boyaların hammaddesine olan akrilonitrile dönüştürülmesinde kullanılan çok etkili bir katalizördür. Bizmut tuzları tıpta genellikle sindirim bozukluklarının tedavisinde, sindirim yollarının X ışınlarıyla incelenmesinde, deri yaralarının ve enfeksiyonlarının tedavisinde kullanılır. Bizmut oksijen klorür (BiOCI), rujlara, ojelere ve göz farlarına sedefli görünüm veren bir katkı maddesidir.

Atomik yarıçap: 1.63Å
Atomik Hacim: 21.3 cm3/mol
Kovalent Yarıçap: 1.46Å
Tesir kesiti: 19 barn ±2
Kristal yapısı: Rhombohedral

Elektron konfigürasyonu:
1s2 2s2p6 3s2p6d10 4s2p6d10f14 5s2p6d10 6s2p3
Her Enerji Seviyesindeki Elektronlar: 2,8,18,32,18,5
Kabuk Modeli
İyonik yarıçap: 1.03Å
Dolduran Orbital:6p3
Elektron Sayıları: 83
Nötron Sayıları: 126
Proton Sayıları: 83
Valans elektronları: 6s2p3
Nokta Modeli

İyonizasyon Potansiyeli
Birinci: 7.289 İkinci: 16.687 Üçüncü: 25.559
Valans Elektron Potansiyeli (-eV): 41.9

Ortalama atomik Kütle: 208.9804
Kaynama Noktası: 1837K 1564 °C 2847 °F
Boyca Genleşme Katsayısı:
0.0000133 cm/cm/°C (0 °C)
İletkenlik
Elektrik: 0.00867 106/cm Isı: 0.0787 W/cmK
Yoğunluk: 9.75g/cc @ 300K
Niteliği:
Hafif pembe renkli kırılgan beyaz bir metal
Elastik katsayı:
Bulk: 31/GPa Rigidity: 12/GPa Youngs: 32/GPa
Yanabilirlik Sınıfı:
Donma Noktası: Bkz. Erime noktası
Sertlik
Brinell: 94.2 MN m−2 Mohs: 2.25
Erime noktası:544.52K 271.52 °C 520.74 °F
Molar hacmi: 21.37 cm3/mole
Fiziki Hali (20 °C & 1atm): Katı
Isınma Isısı: 0.12J/gK

Bizmutun birkaç ticari uygulaması vardır ve onu kullanan uygulamalar genellikle diğer hammaddelere göre küçük miktarlar gerektirir. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri'nde 2016 yılında 733 ton bizmut tüketildi ve bunun %70'i kimyasallara (ilaçlar, pigmentler ve kozmetikler dahil) ve %11'i bizmut alaşımlarına gitti.
Bazı üreticiler, ABD'deki "kurşunsuz" zorunlulukları karşılamak için vanalar gibi içme suyu sistemleri için ekipmanlarda yedek malzeme olarak bizmutu kullanır (2014'te başlamıştır). Bu, tüm konut ve ticari bina inşaatlarını kapsadığı için oldukça büyük bir uygulamadır.
1990'ların başında, araştırmacılar bizmutu çeşitli uygulamalarda kurşunun yerine geçen zehirsiz bir ikame olarak değerlendirmeye başladılar.

Bizmut, bazı farmasötiklerin bileşenidir ki bu maddelerin bazılarının kullanımı giderek azalmaktadır.

Bizmut subsalisilat, antidiarrheal olarak kullanılır; Pepto-Bismol ve Kaopectate'nin 2004'te yeniden formüle edilmesi gibi "pembe bizmut" müstahzarlarında etkin bileşen'dir. Ayrıca Şigelloz  ve kadmiyum zehirlenmesi gibi bazı diğer mide-bağırsak hastalıklarının tedavisinde de kullanılır. En azından bazı durumlarda bir oligodinamik etki (küçük dozlarda ağır metal iyonlarının mikroplar üzerindeki toksik etkisi) söz konusu olsa da bu maddenin etki mekanizması hala iyi belgelenmemiştir. Bileşiğin hidroliz’inden çıkan salisilik asit, gezgin ishali’nde önemli patojen olan toksojenik E. coli, için mikrop öldürücüdür.
Bizmut subsalisilat ve bizmut subsitrat bileşimi, peptik ülserlere neden olan bakterileri tedavi etmek için kullanılır.
Bibrocathol göz enfeksiyonlarını tedavisinde kullanılan organik bizmut içeren bir bileşiktir.
Devrom'daki aktif bileşen olan Bizmut subgallate, gaz ve dışkı kaynaklı kötü kokunun tedavisinde dahili deodorant olarak kullanılır.
Bizmut bileşikleri (sodyum bizmut tartarat dahil) eskiden frengi tedavisinde kullanılıyordu.Arsenik, bizmut veya cıva ile birlikte 1920'lerden 1943'te penisilinin ortaya çıkmasına kadar frengi tedavisinin temel dayanağıydı.
"Bizmut sütü" (bizmut hidroksit ve bizmut subkarbonat'ın sulu süspansiyonu) 20. yüzyılın başlarında bir beslenme tedavisi olarak pazarlandı.
Bizmut subnitrat (Bi5O(OH)9(NO3)4) ve bizmut subkarbonat (Bi2O2(CO3)) tıpta da kullanılır.

Bizmut oksiklorür (BiOCl) bazen kozmetikte göz farı, saç spreyi ve tırnak ojelerinin boyalarında pigment olarak kullanılır. Bu bileşik mineral bismoklit olarak bulunur ve kristal formda, ışığı kromatik olarak kıran ve incinin sedef görünümüne benzer bir yanardöner görünüm veren atom katmanları içerir (yukarıdaki şekle bakın). Antik Mısır'da ve o zamandan beri birçok yerde kozmetik olarak kullanıldı. "Bizmut beyazı" (ayrıca "İspanyol beyazı" da denir), beyaz bir pigment olarak kullanıldığında bizmut oksiklorür veya bizmut oksinitrat (BiONO3) anlamına gelebilir. Bizmut vanadat, genellikle daha toksik kadmiyum sülfür sarı ve turuncu-sarı pigmentlerin yerini almak üzere (özellikle resim sanatçıların boyaları için) ışığa dayanıklı, reaktif olmayan bir boya pigmenti olarak kullanılır. Sanatçı boyalarındaki en yaygın çeşit, kadmiyum içeren alternatifinden görsel olarak ayırt edilemeyen limon sarısıdır.

Bizmut, demir gibi diğer metallerle metal alaşımlarında kullanılır. Bu alaşımlardan birisi yangın söndürmek için otomatik sprinkler sistemlerinde kullanılır. 
%25–28 kurşun ve %22–25 kalay içerikli, eriyebilen alaşım Rose metali'nin en büyük kısmını (%50) bizmut oluşturur. 
Tunç Çağı'nda kullanılan bizmut bronzu yapımında da bizmut kullanılmıştır.

Bizmut izotopları

Blaise Pascal (19 Haziran 1623, Clermont-Ferrand – 19 Ağustos 1662, Paris), Fransız bilim insanı, mucit, düşünür ve din savunucusudur.

Pascal Clermont-Ferrand’da doğmuş ve annesi Antoinette Begon’u üç yaşındayken kaybetmiştir. Rouen’de vergi tahsildarı olan babası tarafından eğitilen bir çocuk dahiydi.
Bilim ve matematiğe de ilgisi olan babası Étienne Pascal (1588–1651), yerel bir hakim ve “Noblesse de Robe" üyesiydi. Pascal'ın Jacqueline adında bir kız kardeşi, Gilberte adında bir ablası vardı.
Étienne Pascal eşinin ölümünden 5 yıl sonra, 1631 yılında, çocuklarıyla beraber Paris'e taşınmıştır. Yeni taşınan aile, daha sonra ailenin önemli bir üyesi olacak olan Louise Delfault'u hizmetçi olarak işe almıştır. Yeniden evlenmeyen Étienne, çocukları, özellikle oğlu Blaise, üstün zihinsel yetenek gösterdikleri için onları sadece kendisinin eğitmesi gerektiğine karar vermiştir. Küçük Pascal'ın bilim ve matematiğe üstün bir becerisi ve eğilimi vardı.
Pascal'ın özellikle ilgisini çeken bir konu da Desargues'ın konik kesitler alanındaki çalışması olmuştur. 16 yaşındaki Pascal Desargues'ın yolundan ilerleyerek “Mystic Hexagram” denilen konu hakkında kısa bir tez yazmıştır ve matematik alanındaki ilk ciddi çalışması olan bu çalışmayı Paris'teki Père Mersenne'ye göndermiştir. Bu çalışma bugün hala Pascal Teoremi olarak bilinmektedir. Teorem, eğer bir hexagon (6 köşeli yıldız) bir çemberin içine çizilirse zıt taraflardaki üç kesişim noktasının Pascal çizgisi denilen bir düz çizgi üzerinde olduğunu söyler.
Pascal'ın çalışması yaşına göre o kadar ileri seviyedeydi ki Descartes onu babasının yazdığından neredeyse emindi. Mersenne gerçekten de Pascal'ın kendisinin yazdığının garantisini verdiği zaman ise Descartes “Koniklerle ilgili ispatları diğer eski düşünürlerden daha uygun bir şekilde sunmasını ilginç bulmuyorum, ancak bu konudaki diğer hususlar pek 16 yaşındaki bir çocuğun aklına gelebilecek şeyler değil.” demiştir.
O zamanlar Fransa'da ofisler ve mevkiler alınıp satılabiliyordu. 1631 yılında Étienne Cour des Aides ikinci başkanlığı olan mevkisini 65,665 livre'ye satmıştır. Bu para bir devlet tahviline yatırılmıştır ve buradan çok fazla olmasa da oldukça rahat yaşamalarını sağlayacak bir gelir elde etmişlerdir. Böylelikle Paris'e taşınıp oranın keyfisi sürebilmişlerdir. Fakat 1638 yılında Richelieu Otuz Yıl Savaşı'nı devam ettirmeye çalıştığı için paraya ihtiyacı olmasından dolayı devlet tahvillerini temerrüt etmiştir. Bu nedenle Étienne Pascal'ın değerleri aniden neredeyse 66,000 livre'den 7,300 livrenin altına düşmüştür.
Birçok insan gibi sonunda Étienne de Kardinal Richelieu'nün mali politikalarına karşı duruşundan dolayı Paris'i terk etmek zorunda kaldı. Bu esnada üç çocuğunu muhteşem güzellikteki komşuları Madame Sainctot'un gözetimine bıraktı. Daha sonra ancak Jacqueline Richelieu'nün de seyircisi olduğu bir çocuk tiyatrosunda iyi oynadığı zaman Étienne'e af çıktı. Zamanla Étienne tekrar kardinal ile arasını düzeltti ve 1639 yılında vergi kayıtları tam bir kaos halinde olan Rouen şehrinde kralın vergi toplayıcılığına atandı.
1642 yılında, daha 19 yaşında bile değilken, babasının bitmek tükenmek bilmeyen, aşırı yorucu vergi hesaplamalarına yardımcı olmak için toplama ve çıkarma yapabilen mekanik bir hesap makinesi geliştirdi (Pascaline). Bugüne kadar gelmiş olduğu bilinen 8 Pascaline'den dördü Paris'teki Musée des Arts et Métiers’de, biri Almanya’daki Zwinger müzesinde bulunmaktadır. Bu makineler 400 yıl boyunca mekanik metotla yapılan hesaplamalara, hatta sonra bilgisayar mühendisliğine öncülük edecek olmasına rağmen ticari açıdan başarılı olamamıştı. Bunun nedenlerinden biri pratikte kullanılmak için henüz elverişsiz olmasıydı, fakat asıl nedeni fazlasıyla pahalı olmasıydı. Pascal daha sonraki 10 yıl içerisinde de tasarımını geliştirmeye devam etti ve onun tasarımına dayanarak 50 civarı daha makine yapıldı.

Pascal’ın ilk çalışmaları doğa bilimleri ve uygulamalı bilimler alanındaydı. Bu dönemde, akışkanlar ile ilgili çalışmalara büyük katkılarda bulunmuştur ve Evangelista Torricelli’nin çalışmalarını genelleştirerek basınç ve vakum kavramlarını açıklığa kavuşturmuştur. Aynı zamanda Pascal, bilimsel yöntemi savunmuştur.
16 yaşındayken konikler üzerine bir inceleme yazdı. 1642'de 19 yaşında iken vergi tahsildarı babasının işini kolaylaştıracak, dişliler ve tekerleklerden oluşan mekanik bir hesap makinesi tasarladı. Matematikle uğraşan babasıyla birlikte Paris Mersenne Akademisi'ne kabul edildi.
1642 yılında gençliğine rağmen hesap makineleri üzerinde bazı çalışmalara öncülük etmiştir. Üç yıllık uğraştan ve elli prototipten sonra, mekanik hesap makinesinin ilk iki mucidinden biri olmuştur. Daha sonraki on yıl içinde, Pascal hesap makinesi daha sonra da Pascaline adı verilen bu makinelerden 20 tane daha yapmıştır. Pascal, iki ana araştırma konusu oluşturulmasında yardımı dokunan önemli bir matematikçiydi. 16 yaşındayken izdüşümsel geometri konusunda kayda değer bir bilimsel eser yazmıştır, daha sonra olasılık kuramı konusunda Pierre de Fermat ile benzeşmiştir ve modern ekonomi ile sosyal bilimlerin gelişmesinde büyük bir etkisi olmuştur. Galileo ve Torricelli gibi o da 1646’da “Kainat boşluk kabul etmez” ifadesini savunan Aristoteles'in takipçilerini çürütmüştür. Pascal'ın çalışmasının sonuçları kabul edilmeden önce çeşitli tartışmalara sebep olmuştur.
1646 yılında kardeşi Jacqueline ile beraber Katolik hareketlenmelerle özdeşleşmiştir. 1651 yılında babası ölmüştür. 1654 yılının sonlarına doğru dini tecrübelerini kullanarak felsefe ve teoloji alanında etkileyici çalışmalarda bulunmuştur. En çok bilinen ve Jansenizm müridi ile Cizvitler arasındaki çatışma hakkında olan iki eseri Lettres provinciales ve Pensées o döneme aittir. Aynı yıl aritmetik üçgen üzerine de önemli bir bilimsel eser yazmıştır. 1658 - 1659 yılları arasında sikloit ve katıların hacmini hesaplamakta kullanımı üzerine yazı yazmıştır.

Pascal hayatı boyunca matematiği etkilemeye devam etmiştir. Pascal'ın 1653 yılındaki Traité du triangle arithmétique (Aritmetik üçgen üzerine inceleme) diye geçen Aritmetik üçgen üzerinde incelemesi, binom çarpanlarını uygun bir tablo halinde tanıtmıştır (Pascal üçgeni). 

Tablodaki sayıları bir özyineleme formülü şeklinde belirtmiştir. (m + 1)inci satır ve (n + 1)inci sütundaki sayı tmn olsun. O zaman m = 0, 1, 2, ... ve n = 0, 1, 2, ... olduğu durumlarda tmn = tm–1,n + tm,n–1 olur. Sınır koşulları tm,−1 = 0, t−1,n = 0,m = 1, 2, 3, ... ve n = 1, 2, 3, ... Üreteç t00 = 1'dir.
Pascal, bir ispat ile sonlandırmıştır:
1654 yılında kumar problemleri ile ilgilenen bir arkadaşının teşvik etmesi sonucu, bu konuda Fermat ile haberleşmiştir ve bu birlikte çalışma sonucu Olasılık Kuramı ortaya çıkmıştır. Arkadaşının adı Antoine Gombaud (lakabı Chevalier de Méré) idi ve belirtilen problem, iki kişinin bir şans oyunu oynarken oyunu birisi kazanmadan önce bitirmek istemesi ve o anki şartlara bakarak her birinin oyunu kazanma olasılığına göre ödülün adil olarak dağıtılması problemiydi (puanlar problemi). Bu tartışmadan itibaren olası değer kavramının tanımı yapılmıştır. Pascal daha sonra (Pensées adlı eserinde) Tanrı inancını ve namuslu bir yaşamı savunmak için olasılığa dayanan bir argüman kullanmıştır (Pascal'ın kumarı). Pascal ve Fermat'ın yaptığı olasılıklar hesaplaması çalışmaları, daha sonra Leibniz'in Kalkülüs formülasyonuna önemli bir temel oluşturmuştur.
1654 yılındaki dini bir tecrübesinden sonra Pascal matematik alanında çalışmayı bırakmıştır.

Pascal, matematik felsefesine en büyük katkısını De l'Esprit géométrique ("Geometrik ruhun") eseri ile sağlamıştır. Bu eser aslında "Petites-Ecoles de Port-Royal" ("Little Schools of Port-Royal") isimli ünlü bir geometri kitabına giriş olarak yazılmıştır. Bu çalışması ölümünden ancak 1 asır sonra yayınlanmıştır. Burada Pascal, gerçeklerin keşfedilmesi meselesi için kullanılan metodun en ideal halinin daha önceden saptanmış gerçekler hakkındaki tüm önermelerin ortaya çıkarılması olduğunu savunmuştur. Aynı zamanda bunun imkânsız olduğunu iddia etmiştir çünkü önceden saptanmış gerçeklerin desteklenmesi için başka gerçeklere ihtiyaç vardır ve bu nedenle ilk ilkelere ulaşılamayacaktır. Buna dayanarak, Pascal geometride kullanılan prosedürün, bazı ilkelerin doğru varsayılması ve diğerlerinin onlara dayanılarak geliştirilmesi yoluyla da olsa, olabileceği en mükemmel durumda olduğunu savunmuştur. Buna rağmen varsayılan ilkelerin doğruluğunu test etmek için bir yol bulunmamaktadır.
Pascal, De l'Esprit géométrique eserini bir tanım teorisi geliştirmek için de kullanmıştır. Pascal, iki çeşit tanımı ayırmıştır: Yazar tarafından tanımlanan alışılagelmiş etiketler olarak geçen tanımlar ve dilin içerisinde olup, kastedilen şeyi doğallıkla belirttiği için herkes tarafından anlaşılan tanımlar. İkinci tip tanım, esasçılık felsefesinin ayırt edici özelliğidir. Pascal, bilim ve matematiğin biçimcilik felsefesini Descartes'ın formüle ettiği gibi kabul etmesi gerektiğini savunarak, sadece birinci tip tanımın bu alanlar için önemli olduğunu iddia etmiştir.
De l'Art de persuader ("İkna Sanatı Üzerine") eserinde Pascal geometrinin aksiyomatik metodunu, özellikle de sonuçların dayandırıldığı aksiyomlara insanların nasıl inandığı sorusunu daha derinden incelemiştir. Pascal, insan metodlarıyla bu aksiyomlarda ve sonuçlarda kesinliğe ulaşmanın imkânsızlığı konusunda Montaigne ile hemfikir olmuştur. Bu ilkelerin ancak sezgi yoluyla anlaşılabileceğini ve bu durumun gerçekleri ararken Tanrı'ya itaat etmenin gerekliliğini vurguladığını ileri sürmüştür.

Pascal'ın hidrodinamik ve hidrostatik alanındaki çalışmaları hidrolik akışkanlar konusunda yoğunlaşmıştır. Hidrolik pres (hidrolik basınç kullanarak kuvveti arttırma) ve şırınga, icatları arasındadır. Hidrostatik basıncın sıvının ağırlığına değil yükselti farkına bağlı olduğunu kanıtlamıştır. Bu prensibi göstermek için su dolu bir fıçıya ince uzun bir tüp bağlayıp tüpü bir binanın üçüncü katının yüksekliğine kadar su ile doldurmuştur. Bu durum fıçıdan su sızmasına seb

Blastokist (Yunanca βλαστός (blastos) « tomurcuk » anlamına gelir, κύστις (kistis) ise « idrar kesesini » ifade eder), canlı gelişiminde blastosöl aşamasındaki hücre kitlesine verilen ad. Bu evrede hücreler daha hızlı bölünmeye, kendi genomlarından yapıtaşları sentezlemeye ve aktif olarak yer değiştirmeye başlarlar. İnsanın embriyonik gelişimi özelinde, Döllenmenin sonucu olarak oluşan tek hücreli zigot hızlıca bölünerek yaklaşık 4 gün içinde morula diye adlandırılan bir hücre topu haline gelir. Morula'nın çapı ortalama 0.3 mm'dir. Morula, uterus (rahim) boşluğuna ulaştığında morulanın içinde sıvı birikir ve içi sıvı dolu bir boşluk oluşur.
Blastokist dıştan trofoblast diye adlandırılan ince bir tabaka ile çevrilidir. Ortasında gıda açısından zengin bir sıvı (blastosöl) ile dolu bir boşluk vardır.
İçinde sıvı toplanmış olan bu hücreler kümesine blastokist denir ve blastokistin daha sonra uterus (rahim) iç tabakasına olan endometriyuma gömülür.Bu gömülmeye implantasyon yani yerleşme denir ve bu gömülmeyle birlikte gebelik süreci başlamış olur.
Dış kısımda yer alan trofoblast hücreleri, ileride plesantanın çoğunu oluşturacaktır. Blastsölün ileride canlının baş kısmını oluşturacak bölgesinde (posteriorda) konumlanmış hücre kümesi olan epiblastlar, diğer hücre tipleri olan hipoblastlar ile etkileşerek farklılaşırlar ve embriyonun kendisi ile embriyo dışı dokuları oluştururlar.
Ancak deneylerin yapıldığı fare gibi memelilerde blastokistin oluşumu, devamı ve embriyonik gelişimlerinin farklılık gösterebileceği çalışmalar yapılırken göz önünde bulundurulması gereken bir konudur.

Embriyonik gelişim
Zigot
Morula
Trofoblast
Embriyo
Kök hücre

Blastokist oluşumu, İngilizce 3 Haziran 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Blastokist transferi ve kısırlık tedavisi
Blastokist transefrinin riskleri
Farklı gelişim aşamalarında blastokist fotoğrafları 28 Eylül 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
weber.edu
Blastokist Farklılaşma Diagramı 8 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bor simgesi B ve atom numarası 5 olan kimyasal elementtir. Kristal formunda kırılgan, koyu, parlak bir metaloid; amorf formunda kahverengi bir tozdur. Bor grubunun en hafif elementidir, kovalent bağlar oluşturan üç değerlik elektronuna sahiptir, bu da borik asit, mineral sodyum borat, bor karbür ve bor nitrür gibi ultra sert bor kristallerini açıklar.
Bor yıldız nükleosentezi ile değil, tamamen kozmik ışın parçalanması ve süpernovalar tarafından sentezlenir, bu nedenle Güneş Sistemi ve Dünya'nın kabuğunda düşük miktarda bulunan bir elementtir. Yerkabuğunun ağırlıkça yaklaşık yüzde 0,001'ini oluşturur. Doğal olarak, suda çözünür boratların çökelmesi ile yer kabuğunda yoğunlaşmıştır. Bunlar endüstriyel olarak boraks ve kernit gibi evaporitler olarak çıkarılır. Bilinen en büyük yataklar, bor minerallerinin en büyük üreticisi olan Türkiye'de bulunmaktadır.
Elemental bor göktaşlarında küçük miktarlarda bulunan bir metaloiddir, ancak Dünya'da doğal olarak bulunmaz. Endüstriyel olarak, çok saf element karbon veya uzaklaştırılmaya dirençli diğer elementlerle kontaminasyon nedeniyle zorlukla üretilir. Birkaç allotrop mevcuttur: amorf bor, kahverengi bir tozdur; kristalli bor, gümüş rengi ila siyah renktedir, son derece serttir (Mohs ölçeğinde yaklaşık 9,5) ve oda sıcaklığında zayıf bir elektrik iletkenidir. Birincil kullanımı, bazı yüksek mukavemetli malzemelerde karbon elyaflarına benzer uygulamalarla bor filamentleridir.
Bor kimyasal bileşiklerde öncelikli kullanıma sahiptir. Küresel üretimin yaklaşık yarısı, yalıtım ve yapısal malzemeler için cam elyafı katkı maddesi olarak kullanılıyor. Bir sonraki kullanım, yüksek mukavemetli, hafif yapısal ve ısıya dayanıklı malzemelerdeki polimerler ve seramiklerdir. Borosilikat cam, sıradan soda kireç camına göre daha yüksek mukavemet ve termal şok direnci için arzu edilir. Sodyum perborat ağartıcı olarak kullanılır. Küçük bir miktar yarı iletkenlerde katkı maddesi olarak ve organik ince kimyasalların sentezinde reaktif ara madde olarak kullanılır. Bor içeren birkaç organik farmasötik kullanımdadır. Doğal bor, biri (bor-10) nötron yakalama ajanı olarak çeşitli kullanımlara sahip olan iki kararlı izotoptan oluşur.
Borun biyoloji ile kesişimi çok azdır. Memeli yaşamı için gerekli olduğu konusunda fikir birliği yoktur. Boratlar, memelilerde düşük, ancak eklembacaklılarda yüksek toksisite gösterir ve insektisit olarak kullanılabilir. Bor içeren organik antibiyotikler bilinmektedir. Sadece eser miktarda gerekli olmasına rağmen, temel bir bitki besin maddesidir.

Bor kelimesi, izole edildiği mineral olan borakstan, borun kimyasal olarak boraksın karbona benzeliği ile türetilmiştir.

Tinkal olarak bilinen Mineral boraks, MS 300 dolaylarında Çinde sır olarak kullanılmaya başlandı. Bir miktar ham boraks batıya doğru gitti ve MS 700 civarında simyacı Cabir bin Hayyan tarafından ondan bahsedildi. Marco Polo, 13. yüzyılda İtalya'ya bazı sırlar getirdi. Georgius Agricola, MS 1600 civarında, boraksın metalurjide bir akış olarak kullanıldığını bildirdi. Borik asit, İtalya'nın Floransa yakınlarındaki kaplıcalarda (soffioni) 1777'de fark edildi ve tıbbi faydaları olan sal sedativum olarak bilinmeye başlandı. Mineral, İtalya'daki Sasso Pisano'dan sonra sassolit olarak adlandırıldı. Sasso, Amerikan kaynaklarının yerini aldığı 1827'den 1872'ye kadar Avrupa boraksın ana kaynağıydı. Bor bileşikleri, 1800'lerin sonlarına kadar, Francis Marion Smith'in Pacific Coast Borax Company'nin bunları ilk kez popüler hale getirip düşük maliyetle hacimli olarak üretmesine kadar nispeten nadiren kullanılıyordu.
Humphry Davy, Gay-Lussac ve Louis Jacques Thénard tarafından izole edilene kadar bor element olarak tanınmadı. 1808'de Davy, bir borat çözeltisinden gönderilen elektrik akımının elektrotlardan birinde kahverengi bir çökelti ürettiğini gözlemledi. Daha sonraki deneylerinde borik asidi azaltmak için elektroliz yerine potasyum kullandı. Yeni elementi doğrulamaya yetecek kadar bor üretti ve buna borakyum adını verdi. Gay-Lussac ve Thénard, borik asidi indirgemek için yüksek sıcaklıklarda demir kullandı. Bor'u hava ile oksitleyerek borik asidin oksidasyon ürünü olduğunu gösterdiler. Jöns Jacob Berzelius, 1824'te onu bir element olarak tanımladı. Saf bor ilk kez 1909'da tartışmasız Amerikalı kimyager Ezekiel Weintraub tarafından üretildi.

Borun eldesi borik oksidin magnezyum veya alüminyum gibi metallerle indirgenmesini içeriyordu. Bununla birlikte, ürün neredeyse her zaman bu metallerin boritleri ile kontamine olur. Saf bor, uçucu bor halojenürlerin yüksek sıcaklıklarda hidrojen ile indirgenmesiyle hazırlanabilir. Yarı iletken endüstrisinde kullanım için ultra saf bor, diboranın yüksek sıcaklıklarda ayrışmasıyla üretilir ve ardından bölge eritme veya Czochralski işlemleriyle saflaştırılır.
Bileşiklerin üretimi boratlar üzerinden yapılabilir.

Bor, kararlı kovalent bağlı moleküler ağlar oluşturma kabiliyeti açısından karbona benzer. Nominal olarakamorf bor bile rastgele birbirine bağlanmış düzenli bor icosahedra içerir. Kristalin bor, erime noktası 2000 °C 'in üzerinde olan çok sert, siyah bir malzemedir. Dört ana allotrop oluşturur: α-eşkenar dörtgen ve β-eşkenar dörtgen (α-R ve β-R), γ-ortorombik (γ) ve β-tetragonal (β-T). Dört fazın tümü ortam koşullarında kararlı, β-eşkenar dörtgen en yaygınıdır. Bir α-tetragonal faz da mevcuttur (α-T), ancak önemli bir kontaminasyon olmadan üretilmesi çok zordur. Fazların çoğu B12 ikosahedraya dayalıdır, ancak y fazı, ikosahedra ve B2 atomik çiftlerinin kaya tuzu tipi düzenlemesi olarak tanımlanabilir. Diğer bor fazlarını 1500–1800'°C ye ısıtma ve 12–20'GPa'ya sıkıştırarak üretilebilir. Sıcaklık ve basıncı serbest bıraktıktan sonra sabit kalır. β-T fazı benzer basınçlarda üretilir, ancak daha yüksek 1800–2200 °C sıcaklıklarda üretilebilir, α-T ve β-T fazları ortam koşullarında bir arada bulunabilir, β-T fazı daha kararlıdır.
Borun 160' GPa üzerinde sıkıştırılması, henüz bilinmeyen bir yapıya sahip bir bor fazı üretir ve bu faz, 6–12 K'nin altındaki sıcaklıklarda bir süper iletkendir. Borosfer (fulleren benzeri B40 molekülleri) ve borofen (önerilen grafen benzeri yapı), 2014'te tanımlandı.

Elemental bor nadirdir ve saf malzemenin hazırlanması son derece zor olması sebebiyle yeterince çalışılmamıştır. "Bor" ile ilgili çoğu çalışma, az miktarda karbon içeren numuneleri içerir. Borun kimyasal davranışı alüminyumdan çok silisyuma benzer. Kristal bor, kimyasal olarak inerttir ve hidroflorik veya hidroklorik asitle kaynatılmaya dirençlidir. İnce bir şekilde bölündüğünde, sıcak konsantre hidrojen peroksit, sıcak konsantre nitrik asit, sıcak sülfürik asit veya sıcak sülfürik ve kromik asit karışımı tarafından yavaşça saldırıya uğrar.
Borun oksidasyon hızı kristallik, partikül boyutu, saflık ve sıcaklığa bağlıdır. Bor, oda sıcaklığında hava ile reaksiyona girmez, ancak daha yüksek sıcaklıklarda yanarak bor trioksit oluşturur:

4 B + 3 O 2 → 2 B2O3

Bor, trihalidler vermek için halojenlemeye tabi tutulur; Örneğin,

2 B + 3 Br2 → 2 BBr3
Pratikte triklorür genellikle oksitten yapılır.

Bor, temel halde p-orbitalinde bir elektrona sahip olan en hafif elementtir. Ancak, diğer pek çok p-elementin aksine, oktet kuralına nadiren uyar ve genellikle valans kabuğuna yalnızca altı elektron (üç moleküler orbitalde ) yerleştirir. Bor, bor grubu (IUPAC grubu, 13) için prototiptir, ancak bu grubun diğer üyeleri metaller ve daha tipik p elementleridir.

En bilinen bileşiklerde bor, formal oksidasyon durumu III'e sahiptir. Bunlar oksit, sülfit, nitrit ve halojenürleri içerir.
Trihalid'ler, düzlemsel bir üçgen yapı benimser. Bu bileşikler, Lewis bazları olarak adlandırılan elektron çifti donörleri ile kolayca adüktler oluşturdukları için Lewis asitleridir. Örneğin, florür (F -) ve bor triflorür (BF3) birleşerek tetrafloroborat anyonu, BF4- verir. Bor triflorür petrokimya endüstrisinde katalizör olarak kullanılmaktadır. Halojenler, borik asit oluşturmak için su ile reaksiyona girer.
Doğada çeşitli B(III) oksitleri olarak bulunur ve genellikle diğer elementlerle birliktedirler. Yüzün üzerinde borat minerali +3 bor içerir. Bu mineraller bazı açılardan silikatlara benzer, ancak oksijenle genellikle sadece dört yüzlü bir koordinasyonda değil, aynı zamanda üçgen düzlemsel bir konfigürasyonda da bulunur. Silikatlardan farklı olarak, bor mineralleri onu asla dörtten büyük koordinasyon sayısı ile içermezler. Tipik bir motif, solda gösterilen ortak mineral boraksın tetraborat anyonlarıdır. Tetrahedral borat merkezinin formal negatif yükü, borakstaki sodyum (Na +) gibi minerallerdeki metal katyonları ile dengelenir. Borat-silikatların turmalin grubu da bor içeren çok önemli bir mineral grubudur ve bir dizi borosilikatın da doğal olarak var olduğu bilinmektedir.

Boranlar genel formülleri BxHy olan bor ve hidrojen bileşikleridir. Bu bileşikler doğada oluşmaz. Boranların birçoğu hava ile temas ettiğinde kolayca oksitlenir, bazıları şiddetli bir şekilde. Ana üye BH3'e boran denir, ancak yalnızca gaz halinde bilinir ve diboran B2H6 oluşturmak için dimerize olur. Daha büyük boranların tümü, bazıları izomerler olarak var olan çok yüzlü bor kümelerinden oluşur. Örneğin, B20H26'nın izomerleri, iki 10 atomlu kümenin füzyonuna dayanır.
En önemli boranlar diboran B2H6 ve piroliz ürünlerinden ikisi, pentaboran B5H9 ve dekaboran B10H14'tür. Çok sayıda anyonik bor hidrit bilinmektedir, örneğin [B12H12]2−.
Boranlarda şekli oksidasyon sayısı pozitiftir ve aktif metal hidritlerde olduğu gibi hidrojen -1 olarak varsayılır. Boronlar için ortalama oksidasyon sayısı, basitçe moleküldeki hidrojenin bora oranıdır. Örneğin, diboran B2H6'da bor oksidasyon durumu +3'tür, ancak dekaboran B10H14'te +1.4'tür. Bu bileşiklerde borun oksidasyon durumu genellikle bir tam sayı değildir.
Bor nitrürler dikkate değer yapılardır. Grafit, elmas ve nanotüpler gibi karbon allotroplarına benzer yapılar sergilerler. Kübik bor nitrür (ticari adı Borazon) olarak adlandırılan elmas benzeri yapıdadır; bor atomları elmastaki karbon atomlarının tetrahedral y

12 Hayvanlı Takvim (veya 12 Hayvanlı Türk Takvimi, Kazakça: Müşel; Çince: 地支; pinyin: Dìzhī), Asya'da, özellikle Türk halkları, Çinliler, Japonlar, Koreliler, Vietnamlılar, Moğollar ve Mançular tarafından tarih boyunca yaygın olarak kullanılmış, Jüpiter'in yörünge hareketlerini ve Güneş yılı esasını temel alan köklü bir zaman ölçme sistemidir.
Sistem, her biri bir hayvanla (veya simgeyle) temsil edilen 12 yıllık döngülerden oluşur. Türkler İslamiyet'i kabul ettikten sonra resmi işlerde Hicri takvimi kullanmaya başlasalar da; bu takvim sistemi Yörük ve Türkmen aşiretleri arasında, edebi eserlerde, şer'iyye sicillerinde ve diplomatik belgelerde varlığını yüzyıllarca sürdürmüştür. Çin kültüründe ise bu sistem sadece yılları değil; "Dünyevi Dallar" adıyla saatleri, yönleri ve elementleri de kapsayan geniş bir kozmolojiye işaret eder.

Takvimin kökeni hakkında sinologlar ve türkolglar arasında farklı görüşler bulunmaktadır.

Türk Kökeni Tezi: Kaşgarlı Mahmud, Dîvânu Lugâti't-Türk adlı eserinde bu takvimin Türk hakanlarından biri tarafından geçmiş yıllardaki bir savaşın tarihinin karıştırılması üzerine oluşturulduğunu belirtir. Edouard Chavannes gibi bazı batılı sinologlar, 12 hayvanlı sistemin Orta Asya'daki göçebe Türk halkları tarafından geliştirilip Çin'e geçtiğini savunmaktadır.
Çin Kökeni Tezi: Çin kaynaklarına göre sistem, "Suìxīng" (歲星 - Jüpiter) gezegeninin yörüngesini takip etmek için göksel dairenin 12 bölüme ayrılmasıyla ortaya çıkmıştır. Mete Han'ın tahta çıkış tarihi olan MÖ 209'da Türkler tarafından da kullanıldığı bilinmektedir.
Bu takvim, Göktürkler ve Uygurlar döneminde dikilen yazıtlarda (örneğin Kül Tigin Yazıtı) olayların tarihlenmesinde, savaşların ve diplomatik ilişkilerin kayıt altına alınmasında temel referans sistemi olarak kullanılmıştır.

Takvim, Ay takviminden farklı olarak Güneş yılını esas alır. Bir yıl 365 gün ve yaklaşık 5-6 saat olarak hesaplanır.

Sistem 12 yıllık döngüler (devir) halinde ilerler. Bu 12 yıllık döngüye Türk lehçelerinde "Müç" veya "Müçel" adı verilir.

Yıllar: Her yıl bir hayvan ismiyle anılır (Sıçan, Sığır, Pars...).
Çağ: 5 adet 12 yıllık döngünün (12x5) birleşimiyle oluşan 60 yıllık döneme "Çağ" denir. Bu süre ortalama bir insan ömrü kabul edilir. Çin kozmolojisinde bu 60 yıllık döngü, 10 Göksel Kök (Heavenly Stems) ve 12 Dünyevi Dal'ın kombinasyonuyla (Sexagenary cycle) oluşur.

Türk takvim sisteminde yılbaşı, gece ve gündüzün eşitlendiği 21 Mart (Nevruz) tarihidir. Bu tarih, baharın gelişi ve doğanın uyanışı olarak kabul edilir ve "Uluğ Kün" (Ulu Gün) olarak adlandırılır. Çin sisteminde ise yeni yıl, kış gün dönümünden sonraki ikinci yeni ayda başlar (genellikle Ocak sonu veya Şubat başı).

Türk topluluklarında her hayvanın, o yıla hükmeden karakteristik özellikleri olduğuna inanılır. İnsanların doğdukları yılın hayvanına göre bir kadere ve karaktere sahip oldukları düşünülür.

Türk boylarında (Göktürk, Uygur, Kazak, Kırgız vb.) kullanılan genel sıralama ve atfedilen özellikler şöyledir:

Yakutlar (Sahalar), 12'li düzeni kullanmakla birlikte, hayvan isimleri yerine kendi mitolojilerindeki Tanrıların adlarını kullanmışlardır:

Cöhögöy
Ayzıt (Ayısıt)
İnehsit (İyehsit)
Ürüng Ayığ Toyon (Ayığ)
Buğor
Cahın
Suğorun
Hotoy
Bayanay
Sehen Han (Sehen)
Tanha
Otun

Eski Türklerde aylar sadece sayılarla değil, mevsimsel özelliklere göre de adlandırılmıştır.

Oşlak Ay: Şaman takviminde birinci aydır, Nevruz ile başlar.
Son Ay (Sonay): Yılın ilk yarısının sonudur. Azerbaycan folklorunda Ay ve Güneş'in birbirine kavuşamamasını simgeleyen hüzünlü "sonay geceleri" efsaneleriyle bilinir.
Mevsim adlandırmaları şöyledir:

Çincede Dìzhī (地支) olarak bilinen bu sistem, Türk sisteminden daha karmaşık kozmolojik bağlantılara sahiptir. Çinli gök bilimciler, Jüpiter'in (Suìxīng) yörüngesini 12 yıla yuvarlayarak (gerçekte 11.86 yıl) göksel daireyi 12 bölüme ayırmışlardır.

Avrupa kültüründe yönler 4 ana eksende toplanırken (Kuzey, Güney, Doğu, Batı), Çinli denizciler ve gök bilimciler 12 hayvanlı sistemi pusula yönleri olarak kullanmışlardır.

Kuzey: Zi (Fare)
Doğu: Mao (Tavşan)
Güney: Wu (At)
Batı: You (Horoz)
Ünlü denizci Zheng He, seyahatlerinde 48 bölümlü pusulalar kullanırken bu 12'li temel sistemi referans almıştır.

Çin'de kullanılan 12 karakterin kökeni üzerine yapılan paleografik çalışmalar, bu karakterlerin başlangıçta hayvanlarla ilgili olmadığını, bitkilerin büyüme evrelerini veya astronomik olayları simgelediğini düşündürmektedir.

12 Hayvanlı Takvim, sadece bir zaman ölçüm aracı değil, aynı zamanda mimari ve sanatta da yer bulmuş bir metafordur.

Sivas Gökmedrese: Taç kapısındaki süslemelerde, 12 hayvanlı takvimi temsil ettiği düşünülen ancak stilize edilmiş hayvan başı figürleri bulunmaktadır. Sanat tarihçileri bunların Orta Asya şamanist inançlarının Anadolu Selçuklu sanatındaki yansıması olduğunu belirtir.
Dîvânu Lugâti't-Türk: Kaşgarlı Mahmud, eserinde Türklerin 12 hayvanlı takvimi nasıl kullandığını, her hayvanın neleri simgelediğini detaylıca anlatır.

Miladi takvimdeki bir yılın 12 hayvanlı takvimdeki karşılığını bulmak için, yıl sayısının 12'ye bölümünden kalan sayı esas alınır (Referans yılına göre). Pratik olarak yakın dönem yılları şu şekildedir:

Celali takvimi
Rumi takvim
Hicri takvim
Zodyak

Eski Türk Dünyasında Kronoloji Yöntemleri, Louis Bazin, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ocak 2011, ISBN 9789751624260
Başkurtlarda Eski Türk Takvimi ve Nevruz Bayramının Kutlanması, Ahat Salihov, Bilig Dergisi, 2019, Sayı: 88
Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, "Hüseyin Ayan" özel sayısı, Erzurum, 2009, s. 671–683, 12 Hayvanlı Türk Takvimi, Yrd.Doç Nergis BİRAY
Gregoryen Kıpçaklar ve Oniki Hayvanlı Türk Takvimi Üzerine, Dr. Gülnisa AYNAKULOVA, Millî Folklor, 2007
İsmail bin Abdullah'ın Oniki Hayvanlı Türk Takvimi, Prof.Dr. İdris Güven KAYA, Turkish Studies - Volume 7/2 Spring 2012

12 Hayvanlı Takvim çevirici6 Ekim 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
12 Hayvanlı Takvim Türk icadı mı?6 Nisan 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Çin Burçlarındaki 12 Hayvanın Efsanesi6 Temmuz 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

15. yüzyıl, Jülyen takvimine göre 1 Ocak 1401'den 31 Aralık 1500'e kadar olan dönemi kapsayan yüzyıldır.

1402 - Ankara Muharebesi yapıldı. Osmanlı Devleti'nin mağlubiyeti ve Fetret Devri'ne girmesi
1403 - I. Bayezid'ın ölümü
1404 - II. Murad'ın doğumu
1405 - XI. Konstantinos'un doğumu (son Bizans İmparatoru)
1405 - Timur'un ölümü
1405 - İskender Bey'in doğumu (Arnavutların ulusal kahramanı)
1406 - Çandarlı Ali Paşa'nın ölümü (Osmanlı Sadrazamı)
1407 - V. Andronikos'un ölümü (Bizans imparatoru)
1408 - VII. İoannis'un ölümü (Bizans imparatoru)

1411 - Devlet Hatun'un ölümü (I. Mehmed'in annesi)
1413 - I. Mehmed'in tahta geçmesi
1415 - Yüz yıl Savaşı'nın bir parçası olan Agincourt Muharebesi yapıldı.
1415 - III. Friedrich'in doğumu (Kutsal Roma İmparatorluğu imparatoru)
1416 - Osmanlı-Venedik Antlaşması

1420 - Kara Yusuf'un ölümü (Karakoyunlu Devleti'nin beyi)
1421 - I. Mehmed'in ölümü
1421 - II. Murad'ın tahta geçmesi
1423 - Uzun Hasan'ın doğumu (Akkoyunlu Devleti'nin beyi)
1425 - II. Manuil'un ölümü (Bizans İmparatoru)
1428 - Ulubatlı Hasan'ın doğumu (Konstantinopolis'in surlarına ilk Türk Bayrağı'nı diken asker

1431 - Jeanne d'Arc'ın mahkemede yargılanışı ve diri diri yakılışı
1432 - Fatih Sultan Mehmed'in doğumu (Konstantinopolis'i fetheden padişah)

1444 - Varna Muharebesi
1444 - Edirne-Segedin Antlaşması
1444-1446 - Fatih Sultan Mehmed'in kısa süreliğine tahta geçmesi
1446 - II. Murad'ın tahta geri dönmesi
1447 - II. Bayezid'in doğumu
1448 - II. Kosova Muharebesi

1450 - Dünyada ilk matbaanın kurulması
1451 - Fatih Sultan Mehmed'in kalıcı olarak tahta geçmesi
1451 - II. Murad'ın ölümü
1452 - Leonardo da Vinci'nin doğumu (ressam)
1453 - Konstantinopolis'in fethi. Orta Çağ'ın sonu, Yeni Çağ'ın başlangıcı. Bizans İmparatorluğu yıkıldı
1453 - Yüz Yıl Savaşı'nın sona ermesi
1453 - Ayasofya'nın kiliseden camiye çevrilmesi
1453 - XI. Konstantinos'un ölümü
1455 - Güller Savaşı'nın başlaması
1459 - Cem Sultan'ın doğumu

1461 - Trabzon'un Fethi ile Trabzon İmparatorluğu yıkıldı
1466 - Topkapı Sarayı'nın yapımına başlandı
1467 - Barbaros Hayreddin Paşa'nın doğumu
1468 - İskender Bey'in ölümü

1470 - IV. Edward tahttan indirildi
1470 - Yavuz Sultan Selim'in doğumu
1473 - Otlukbeli Muharebesi
1474 - Ali Kuşçu'nun ölümü
1475 - Barbaros Hayrettin Paşa'nın doğumu
1476 - Alba Vadisi Savaşı (Fatih Sultan Mehmed, Moldovalıları yener)
1478 - Osmanlı'da ilk altın para basımı

1480 - Otranto Seferi
1481 - Fatih Sultan Mehmed'in ölümü
1481 - II. Bayezid'ın tahta geçmesi
1483 - Martin Luther'in doğumu (reformist)
1485 - Güller savaşı'nın sonu
1488 - Ümit Burnu'nun keşfi
1489 - Mimar Sinan'ın doğumu

1490 - İspanya'dan atılan Müslüman ve Yahudiler, Osmanlı'ya getirildi
1492 - Kristof Kolomb Amerika'ya çıkışı
1494 - Kanuni Sultan Süleyman'ın doğumu
1495 - Cem Sultan'ın ölümü.

18. yüzyıl, miladi takvime göre 1 Ocak 1701 ile 31 Aralık 1800 günleri arasındaki zaman dilimi olarak kabul edilir.
Bazı tarihçiler tarafından 18. yüzyıl tarihi 1715-1789 (Fransız Devrimi) aralığı olarak tanımlanırken, uzun 18. yüzyıl tarihi ise İngiltere'deki 1688 Devrimi (Glorious Revolution) ile 1815 Waterloo Savaşı arasında tanımlanır.

1700 - İstanbul Antlaşması (1700)
1701 - Kral I. Frederick döneminde Prusya Krallığı’nın Kuruluşu
1703 - II. Mustafa'nın ölümü

1711 - Prut Savaşı
1717 - III. Mustafa'nın doğumu
1718 - Pasarofça Antlaşması

1725 - I. Petro'un ölümü
1725 - I. Abdülhamid'in doğumu

1730 - Nedim'in ölümü
1736 - III. Ahmed'in ölümü
1739 - Belgrad Antlaşması imzalandı.

1740-1748 - Avusturya Veraset Savaşı

1756-1763 - Yedi Yıl Savaşı
1757 - III. Osman'ın ölümü
1759 - Rus-Çerkes Savaşı başladı

1761 - III. Selim'in doğumu
1768 - Fransa Korsika'yı işgal etti
1769 - Napolyon'un doğumu

1772-1795- Polonya'nın parçalanması
1774 - III. Mustafa'nın ölümü
1775-1783- Amerikan Bağımsızlık Savaşı
1779 - IV. Mustafa'nın doğumu

1789 - Fransız İhtilali
1789 - I. Abdülhamid'in ölümü

1792 - Yaş Antlaşması imzalandı
1794 - Batavya Cumhuriyeti kuruldu
1797 - Şeyh Şamil'in doğumu.
1798 - Helvatiya Cumhuriyeti kuruldu
1799 - Akka Kuşatması (1799)'nın başlaması

John Adams, Amerikalı devlet adamı
Samuel Adams, Amerikalı devlet adamı
Ahmad Şah Abdali, Afgan Kralı
Şeyh Şamil
III. Ahmed, Osmanlı Sultanı
Haydar Ali, Mysore kralı
Ethan Allen, Amerikalı Devrim Ordusu
Anne, Britanya kraliçesi
Marie Antoinette, Avusturya doğumlu (Habsburg) Fransa kraliçesi
III. Augustus, Lehistan kralı
Alemgir Şah I, Babür imparatoru
Boromakot, Ayutthaya kralı
Boromaracha V, Ayutthaya kralı
William Cavendish, Anglo-İrlandalı politikacı
John Carteret, Anglo-İrlandalı politikacı
II. Katerina, Rus çariçesi
III. Carlos, İspanya, Napoli ve Sicilya kralı
VI. Charles, Kutsal Roma İmparatoru
XII. Karl, İsveç kralı
Charlotte Corday, Fransız devrimci
Georges Danton, Fransız devrim lideri
Farrukhsiyar, Babür imparatoru
I. Ferdinando, Napoli, Sicilya ve İki Sicilya kralı
Benjamin Franklin, Amerikalı devlet adamı ve bilim insanı
Juan Franscisco, İspanyol kâşifif, amiral
Adolf Frederick, İsveç kralı
II. Frederick, Prusya kralı
I. George, Büyük Britanya ve İrlanda kralı
II. George, Büyük Britanya ve İrlanda kralı
III. George, Büyük Britanya ve İrlanda kralı
Robert Gray, Amerikalı devrimci ve kâşif
III. Gustav, İsveç kralı
Gyeongjong, Joseon hanedanı kralı
I. Abdülhamid, Osmanlı sultanı
Alexander Hamilton, Amerikalı devlet adamı
Patrick Henry, Amerikalı devlet adamı
İmparator Higashiyama, Japon İmparatoru
John Jay, Amerikalı devlet adamı
Thomas Jefferson, Amerikalı devlet adamın
Jeongjo, Joseon hanedanı kralı
John Paul Jones, Amerikalı amiral
I. José, Portekiz kralı
II. Joseph, Avusturya imparatoru
Kangxi, Çin imparatoru
Kerim Han, Pers şahı
Marquis de Lafayette, askeri lider
XIV. Louis, Fransa kralı
XV. Louis, Fransa kralı
XVI. Louis, Fransa kralı
XVII. Louis, esir Fransız kralı, tahta çıkamadı
James Madison, Amerikalı devlet adamı
Madhavrao I, Maratha İmparatorluğu başbakanı
Madhavrao I Scindia, Maratha lideri
I. Mahmud, Osmanlı sultanı
Alessandro Malaspina, İspanyol kâşif
George Mason, Amerikalı devlet adamı
Michikinikwa, Miami şefi ve savaşçı
José Moñino y Redondo, İspanyol devlet adamı
Louis-Joseph de Montcalm, Fransız devlet adamı
III. Mustafa, Osmanlı sultanı
Nadir Şah, Pers şahı
Nakamikado, Japon imparatoru
Horatio Nelson, Britanyalı amiral
Nanasaheb, Peshwa/Maratha İmparatorluğu başbakanı
Shivappa Nayaka, Keladi Nayaka kralı
III. Osman, Osmanlı sultanı
I. Petro ("Deli Petro" ya da "Büyük Petro"), Rus çarı
V. Felipe, İspanya kralı
Pontiac, Ottawa şefi ve savaşçı
Qianlong, Çin imparatoru
Rajaram II of Satara, Maratha imparatoru
Francis II Rákóczi, Macaristan ve Erdel prensi, devrimci lider
Tadeusz Rejtan, Polonyalı poltikacı
Paul Revere, Amerikalı devrimci lider, kuyumcu
Maximilien Robespierre, Fransız devrimci lider
Betsy Ross, Amerikalı vatansever
Şah Ruh, Pers şahı.
John Russell, Anglo-İrlandalı politikacı
Lionel Sackville, Anglo-İrlandalı politikacı
Sebastião de Melo, Portekiz başbakanı
Chattrapati Shahu,Maratha imparatoru
III. Selim, Osmanlı sultanı
Charles Edward Stuart, sürgün, İngiliz Jacobite isyanları liderlerinden
Sukjong, Joseon hanedanı kralı
Alexander Suvorov, Rus ordu lideri
Maria Theresa, Avusturya kraliçesi
Tokugawa Ienobu, Japon Şogun
Tokugawa Ieshige, Japon Şogun
Tokugawa Ietsugu, Japon Şogun
Tokugawa Tsunayoshi, Japon Şogun
Tokugawa Yoshimune, Japon Şogun
Toussaint L'Ouverture, Haitili devrim lideri
Túpac Amaru II, Perulu devrimci
George Vancouver, İngiliz kaptan ve kâşif
Robert Walpole, Büyük Britanya başbakanı
George Washington, Amerikalı general ve ilk ABD başkanı
James Wolfe, Britanyalı subay
Yeongjo, Joseon hanedanı kralı

Ahmedî (1334 - 1413), divan şairi ve hekimdir.
14. yüzyılda Anadolu'da yetişmiş en büyük divan şairi kabul edilir. Kaleme aldığı Türkçe eserlerle Osmanlı Dönemi Türkçesinin yazı, edebiyat ve bilim dilinin ilk örneklerini vermiş ve dolayısıyla Türk dilinin gelişmesinde ve kullanılmasında büyük katkı sağlamıştır.
En ünlü eseri İskendernâme'dir.

Asıl adı Tâceddîn İbrâhîm bin Hızîr'dır. şiirlerinde Ahmedî mahlasını kullanmıştır. Doğum yeri ve tarihi kesin olarak bilinmemektedir. 1334 yılında doğduğu tahmin edilir. Doğum yeri kimi kaynaklara göre Sivas, kimi kaynaklara göre Germiyan'ın başkenti Kütahya, kimilerine göre Uşak’ın Sivaslı köyüdür. Bazı kaynaklar ise Ahmedî'nin Amasyalı olması gerektiğini belirtilir. Timur ile Ahmedî arasında geçen ve yanlış olarak Nasreddin Hoca'ya isnat olunan meşhur "Futa" yani "Peştemal" hikâyesinin Kütahya'daki Kemer Hamamı'nda cereyan ettiği Kütahya halkı tarafından tavatüren söylendiği için Ahmedî'nin de Kütahya'da öldüğü iddiasını da dikkate alarak kimi kaynaklarda Germiyanlı olduğu iddiasının daha kuvvetli olduğu öne sürülmüştür.
Ahmedî memleketindeki tahsilinden sonra Mısır’a giderek Şeyh Ekmeleddîn’in öğrencisi oldu; Aydınlı Hacı Paşa ve Molla Fenârî ile arkadaşlık etti. Anadolu’ya döndükten sonra tarihleri kesin olarak bilinmemekle birlikte Aydınoğulları, Germiyanoğulları ve Osmanoğulları’na bağlandı. Mısır’da tıp öğrenimi görmüş olan Ahmedî’nin saraylarda yalnız musahip sıfatıyla mı yoksa aynı zamanda saray hekimi olarak da mı bulunduğu konusunda kesin bir şey bilinmemektedir.
Ahmedî, Aydınoğlu Îsâ Bey’in oğlu Hamza için ders kitapları yazmış; Germiyanoğlu Süleyman Şah’a şiirler sunmuştur. Osmanlı padişahı Yıldırım Bayezid’in oğullarından Emir Süleyman’ın hizmetine girmiştir.
Ahmedî "tabi'an şen, hoş sohbet, lâtifeci" bir şair olup 1413 yılında 80'li yaşlarda iken kimi kaynaklara Kütahya'da, kimi kaynaklara göre Amasya'da öldü.

Batı Türklerinin ilk önemli şiir kitabı olan İskendernâme adlı mesneviyi Germiyanoğlu Süleyman Şah nâmına ele alarak 1390'da tamamladı. Devrin tüm ilimleri hakkında ansiklopedik bilgiler vermesi nedeniyle Türk dili ve edebiyatı açısından olduğu kadar bilim tarihi bakımından da önem taşıyan bu öğretici eseri, sonuna “Dasitan-ı Tevarih-i Müluk-ı Al-i Osman” adlı bölümü ekleyerek Emir Süleyman'a sundu. İskendernâme'ye ilâve edilmiş bu bölüm, ilk Türkçe-Osmanlı vekāyi‘nâmelerindendir. Ahmedî, ömrünün sonuna kadar İskendernâme üzerinde çalışıp onu zenginleştirmeyi sürdürmüştür. 1407-1408'de esere ilave edilen Mevlid, Türk edebiyatının bilinen ilk mevlididir.
Ahmedî'nin Ankara Savaşı’ndan sonra Timur ile tanışıp ona bir kaside sunduğu düşünülür. Emir Süleyman’ın isteği üzerine Selmân-ı Sâvecî’nin “Cemşîd ü Hurşîd” adlı mesnevisini Türkçeye çeviren ve eklediği yeni kısımlarla âdeta yepyeni bir eser yaratan şair bu çalışmayı 1403’te tamamladı. Arapça-Farsça manzum bir lugat olan Mirķātü’l-edeb adlı eserini Aydınoğulları’ndan Îsâ Bey’in oğlu Hamza Bey için yazdı. Ayrıca Mirķātü’l-edeb’e bağlı olarak bir ders kitabı olarak Mîzânü’l-edeb ve Mi’yârü’l-edeb adlı risaleleri yazdı.
Emir Süleyman’ın 1411 yılında ölümünden sonra kendisine yeni bir hami arayan Ahmedî, Mehmed Çelebi’nin çevresine girmeye çalıştı.
Tıp konusunda bir mesnevi olan ve 1403-1410 arasında kaleme aldığı “Tervîhu’l-ervâh” adlı eserini bazı eklerle Çelebi Mehmet’e sunmuştur.
Ahmedî ayrıca, Germiyan’ın ileri ailelerinden birine mensup olduğu düşünülen meşhur Şeyhî Sinan'ı yetiştirmiştir.

Ahmedi Divanı (8 tevhid, 5 na'at, 2 tercî-i bend, 7 terkib-i bend, 2 muhammes, 75 kaside ve 772 gazelini içerir)
Cemşîd ü Hurşid (Cemşîd ile Hurşîd arasındaki aşk hikâyesini konu alan mesnevi)
İskendernâme (mesnevi)
Tervîhu’l-ervâh (Tıp konusudna mesnevi)
Bedâyi'u’s-siĥr fî śanâyi'i’ş-şi'r (Farsça Risale, edebî sanatların açıklamasını ve bu sanatlarla ilgili Arapça, Farsça ve Türkçe örnekleri içerir.)
Mi’yârü’l-edeb (Kaside tarzında Farsça ders kitabı)
Mîzânü’l-edeb (Kaside tarzında Farsça ders kitabı)
Mirķātü’l-edeb (Arapça-Farsça manzum bir lügat)

Bazı kaynaklarda, Ahmedî’nin bunlardan başka, tıbba dair bir “Kitâbü'r Revâyih”, “Kasîde-i Sarsarî Şerhi”, “Hayretu'l-c Ukalâ”, “Yûsuf ile Züleyhâ”, “Esrâr-nâme” tercümesi, “Vîs u Ramin”, “Süleymannâme”, “Cengnâme”, “Kânun ve Şifâ” tercümesi, bir nüshası Fatih'te Feyzullah Efendi Kütüphanesinde bulunan ve sağlığı koruma hakkında önemli bilgileri içeren, Muntehâb-ı Şifâ’ gibi eserlerinin olduğu bildiriliyorsa da bunların bazısı bu güne kadar ortaya konulamamış, bazısının da ya isim benzerliğinden ya da yanlış adlandırılmasından dolayı başkasına ait olduğu tespit edilmiştir. Halk arasında "Kırk Vezir hikâyesi" adıyla bilinen ve Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi Türkçe Yazmalar Katalogu'ndaki bilgilere dayanılarak yanlışlıkla Ahmedî tarafından Arapçadan Türkçeye çevrildiği sanılan bu eserin Ahmedî-i Mısrî'ye ait olduğu tespit edilmiştir.

Divan
İskendernâme
Cemşîd ü Hurşîd
Tervîhu'l-ervâh
Bedâyiu’s-siĥr fî śanâyi-iş-şir
Mirķātü'l-edeb
Mîzânü’l-edeb
MiǾyârü'l-edeb

Akdoğan, Yaşar, "Âhmedi (Taceddin, Hızır)" (1999) Yaşamları ve Yapıtlarıyla Osmanlılar Ansiklopedisi, C. 1 s. 168-169, İstanbul: Yapi Kredi Kültür Sanat Yayıncılık. ISBN 975-08090072-9

Kut, Günay (2010) "Şeyyad Hamza"  Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. c.39 say. 104-105, (çevrimiçi 23 Haziran 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.)

Akademik disiplin, akademik eğitimde, özellikle de yüksekokul, meslek yüksekokulu, üniversite gibi yükseköğretim kurumlarında icrâ edilen bilimsel  çalışma ve araştırma alanıdır. Her akademik disiplin, akademik bölümler, fakülteler, akademik dergiler ve sahanın uzmanları tarafından tanımlanır, çerçevesi ve araştırma alanı belirlenir. Belirli bir skolastik konu alanı veya kolej departmanı ile güçlü bir şekilde ilişkili uzmanlık, insanlar, projeler, topluluklar, zorluklar, çalışmalar, araştırma ve araştırma alanlarını içerir. Örneğin, bilim dallarına genel olarak bilimsel disiplinler, örneğin; fizik, kimya ve biyoloji aittir.

Akademik disiplinlerle ilişkili bireyler genellikle uzman veya mütehassıs olarak adlandırılır. Belirli bir akademik disipline konsantre olmak yerine, yedi özgür sanat veya sistem teorisi üzerine çalışmış olan diğerleri, genelci olarak sınıflandırılır. Kendisi ve içindeki akademik disiplinler az çok odaklanmış pratikler olsa da, multidisiplinerlik / disiplinlerarasılık, transdisiplinerlik ve disiplinlerarasılık gibi bilimsel yaklaşımlar, çok sayıda akademik disiplinin yönlerini birleştirmekte, bu nedenle uzmanlık alanlarındaki dar konsantrasyondan kaynaklanabilecek sorunları ele almaktadır. Örneğin, profesyoneller dil veya belirli kavramlardaki farklılıklar nedeniyle akademik disiplinler arasında iletişim kurmakta zorlanabilirler. Bazı araştırmacılar, akademik disiplinlerin gelecekte, çeşitli uzmanlardan işbirliği yaparak disiplinler arası bilginin edinilmesini içeren Mod 2 veya "akademik sonrası bilim" olarak bilinenler ile değiştirilebileceğine inanmaktadır.

Geleneksel akademik disiplinin kökleri, geleneksel müfredatın klasik olmayan diller ve edebiyatlar, siyaset bilimi, ekonomi, sosyoloji ve çevre yönetimi gibi sosyal bilimler ve doğal bilimlerle tamamlandı, onuncu yüzyılın ortasındaki üniversitelerin fizik, kimya, biyoloji ve mühendislik gibi bilim ve teknoloji disiplinleri sekülerizasyon köklüdür. Yirminci yüzyılın başlarında, eğitim ve psikoloji gibi yeni akademik disiplinler eklendi. 1970'lerde ve 1980'lerde medya çalışmaları, kadın çalışmaları ve Afrika gibi temalara odaklanmış yeni akademik disiplinlerin patlaması yaşandı. Üniversitelerde, hemşirelik, otelcilik yönetimi ve düzeltmelerde kariyer ve mesleklere hazırlık için hazırlık aşamasında akademik disiplin de ortaya çıkmıştır. Son olarak, biyokimya ve jeofizik gibi disiplinlerarası bilimsel araştırmaların yapılması, kapsamlı olanların yaygınlaştırılması, genel olarak kabul edilmemekte, hatta kazandığı anlaşıldı. Yirminci, geçen yıllarda, bu isimler yavaşça önceden aranmış ve istediklerimizin olduğu yerde oldu. Ancak, bu atamalar çeşitli ülkeler arasında farklılık gösteriyor. Yirminci yüzyılda, doğa bilimleri disiplinleri dahil edildi: fizik, kimya, biyoloji, jeoloji ve astronomi. Sosyal bilim disiplinleri arasında ekonomi, politika, sosyoloji ve psikoloji yer aldı.

Akademik disiplinlerin toplulukları akademi dışında şirketler, devlet kurumları ve bağımsız kuruluşlarda bulunabilir, burada ortak çıkarları ve belirli bilgileri olan profesyonellerin birlikleri şeklinde olurlar. Bu tür topluluklar arasında kurumsal düşünce kuruluşuları, NASA ve Uluslararası Temel ve Uygulamalı Kimya Birliği (IUPAC) bulunmaktadır. Bunlar gibi topluluklar, uzmanlık kazanmış yeni fikirler, araştırmalar ve bulgular sunarak kendileriyle bağlı kuruluşlara fayda sağlamak için var olur. Çeşitli gelişim aşamalarındaki ülkeler, farklı büyüme zamanlarında farklı akademik disiplinlere ihtiyaç duyacaklardır. Yeni gelişmekte olan bir ulus, sanat ve bilimlerinkilerle ilgili hükûmet ve politik meseleleri önceliklendirecektir. Öte yandan, iyi gelişmiş bir ulus, sanata ve bilime daha fazla yatırım yapabilir. Akademik disiplinlerin toplulukları, farklı gelişim aşamalarında değişen önem düzeylerine katkıda bulunacaktır.

Amerika'nın kolonizasyonu, İskandinav denizcilerin 10. yüzyılda, bugünkü Grönland ve Kanada'nın belli bölgelerini keşfederek buralara yerleşmesiyle başladı (Amerika'nın İskandinav kolonizasyonu). İskandinav folkloruna göre, kızılderililerle yerleşimciler arasında cereyan eden şiddetli çatışmalar neticesinde bu yerleşimler terk edilmek zorunda kalındı. Gerçek Avrupa kolonizasyonu, Christopher Columbus'un 1492 yılında Uzakdoğu'ya yeni ticaret rotaları bulmak için, İspanya sponsorluğunda, batıya doğru çıktığı keşif gezisinde, kazara Amerika Kıtası'nı keşfetmesiyle başladı. Hemen sonra Avrupalılar kıtanın derinliklerine inerek, fetih ve kolonizasyon hareketine giriştiler. Columbus, 1492-1493 yıllarında yaptığı ilk iki seyahatte, Bahamalar'a ve aralarında Hispaniola, Puerto Rico ve Küba'nın da bulunduğu bazı Karayip Adaları'na ulaştı. 1497 yılında İngiltere Krallığı adına Bristol'den yola çıkan John Cabot, Kuzey Amerika'da karaya çıktı. Bir yıl sonra Columbus, üçüncü seferinde Güney Amerika sahillerine ulaştı (Christopher Columbus'un seferleri). Christopher Columbus'un seferlerinin sponsoru olan İspanyol İmparatorluğu, Kuzey Amerika'dan Güney Amerika'nın en aşağı noktasına kadar, Karayip Adaları da dahil olmak üzere, en büyük sömürgelere sahip ilk Avrupa ülkesi oldu. İlk İspanyol şehri, 1496 yılında kurulan, bugün Dominik Cumhuriyeti sınırlarında kalan Santo Domingo'dur. San Juan, Porto Riko 1508'de, Veracruz ve Panama City ise 1519 yılında kurulmuştur. 1565 yılında İspanyollar tarafından kurulan St. Augustine, Florida şehri, ABD'nin üzerinde yerleşim bulunan en eski şehridir.
Fransa gibi Avrupa'nın diğer ülkeleri de, Kuzey Amerika'da, bazı Karayip Adaları'nda ve Güney Amerika sahillerinin küçük bir kısmında sömürgeler elde etmekte gecikmediler. Portekiz Brezilya'yı sömürgeleştirdi. Bu olay Avrupa ülkelerinin, Amerika kıtasını dramatik bir şekilde işgalinin de başlangıcı oldu. Avrupa ülkeleri birbirleriyle savaşmaktan yorgun düşmüştü. Bubonik veba salgınında ölen insanlar nedeniyle azalan nüfus yeni yeni toparlanmaktaydı. Bunca savaşlara ve felaketlere rağmen, 1400'lü yıllardaki umulandan fazla büyüme ve toparlanma yaşanmaktaydı.
Keşiflerden sonra tüm Batı Yarıküre Avrupa ülkelerinin egemenliği altına girmişti. Böylesine bir istila, Yeni Dünya'nın arazi yapısında, fauna ve florasında, buralarda yaşayan toplumlarda çok derin etkiler ve değişiklikler yarattı. 19. yüzyılda 50 milyon Avrupalı Amerika'ya göç etti. Hayvanların, bitkilerin, kültürlerin, nüfusun (köleler dahil), bulaşıcı hastalıkların ve hatta fikirlerin, Avrupa, Amerika ve Avrasya kıtaları arasında çok büyük hız ve ölçekte hareket etmesi, bu olayların da Kolomb'un Amerika keşfinden sonra gerçekleşmesi yüzünden, 1492'den sonraki döneme Kolomb Değişimi (Columbian Exchange) dönemi adı verilmiştir.

İlk keşif ve fetihler İspanya ve Portekiz tarafından, 1492'de İberya'nın yeniden fethi sonrasında yapıldı. 1494 yılında bu iki imparatorluk arasında, Papa tarafından da onaylanan Tordesillas Antlaşması imzalandı. Dünya'nın Avrupa dışında kalan bölümleri iki ülke arasında fethedilmek ve sömürgeleştirilmek üzere pay ediliyordu. Yeşil Burun Adaları'nı başlangıç noktası alarak, bu noktanın 370 fersah (1550 km) batısında Kuzey-Güney meridyeni çizildi. Çizgi, Avrupa'nın haricindeki dünyayı Portekiz ve İspanya'ya ait iki parçaya ayıran sınır olarak kabul edildi. 1513'te Pasifik Okyanusu'nu keşfeden, İspanyol kâşif Vasco Núñez de Balboa, bu anlaşmaya dayanarak, Kuzey, Orta ve Güney Amerika'da geniş topraklar ele geçirdi.
İspanyol fatih Hernán Cortés Aztek İmparatorluğu'nu ve Francisco Pizarro ise İnka İmparatorluğu'nu ele geçirdi. Böylece 16. yüzyılın ortasına gelindiğinde, İspanya, önceden Karayipler'de elde ettiği topraklara, Güney Amerika'nın batısında, Orta Amerika'da ve Kuzey Amerika'nın güney kısımlarında elde ettiği geniş arazileri ekledi. Portekiz ise aynı tarihlerde, Güney Amerika'nın doğusunda Brezilya olarak adlandırdığı geniş bir toprak parçasını sömürgeleştirmişti.
Diğer Avrupa ülkeleri, çok geçmeden Tordesillas Antlaşması'na itiraz ettiler. İngiltere ve Fransa Krallığı, 16. yüzyılda Amerika'da kololoniler kurmaya çalıştılarsa da başarılı olamadılar. İngiltere ve Fransa, Hollanda ile birlikte ancak bir sonraki asırda koloniler oluşturabilecekti. Bu kolonilerin bir kısmı, salgınlar sebebiyle boşaltılan, Karayipler'deki eski İspanyol sömürgeleriydi. Bir kısmı da Kuzey Amerika'nın doğusunda, Florida'nın henüz İspanya tarafından ele geçirilmemiş bölgelerinde idi.
İspanya'ya ait İspanyol Florida'sı ve İspanyol New Mexico'su, İngiliz kolonileri Virginia Kolonisi (ve ona bağlı Kuzey Atlantik adası Bermuda) ve New England Kolonisi, Fransızlara ait Acadia ve Yeni Fransa, İsveç kolonisi Yeni İsveç ve nihayetinde Hollanda'ya ait Yeni Hollanda, Avrupalılara ait Kuzey Amerika'daki ilk kolonilerdir. 18. asırda Rus İmparatorluğu Rus Amerikası'nda, Alaska'da toprak ele geçirirken, Danimarka-Norveç de, Grönland'da bulunan eski kolonilerini canlandırmaya çalışıyordu.
Amerika kıtası, kolonileşmek üzere birçok milletin iştahanı kabartmış, bu da kaçınılmaz olarak işgal ve fetihler konusunda şiddetli bir rekabet yaratmıştı. Yeni yerleşimciler, sıklıkla diğer kolonicilerin, yerli kabilelerin veyahut korsanların saldırısına uğruyorlardı.

Avrupalıların Amerika'daki aktiviteleri, Christopher Columbus'un, İspanya tarafından finanse edilen bir filoyla Atlantik Okyanusu'nu aşmasıyla (1492–1504) başladı. Seferin gerçek amacı Hindistan ve Çin'e (Doğu Hint Adaları) yeni deniz ticaret yolları bulmaktı. Ardından İngiltere adına John Cabot Newfoundland'a ulaştı. Pedro Álvares Cabral Brezilya'ya ulaşıp, burayı Portekiz topraklarına kattı.
1497-1513 yılları arasında, Portekiz adına seyahat eden Amerigo Vespucci, Kristof Kolomb'un yeni kıtalar keşfetmiş olduğunu fark etti. Kartografyacılar bu iki kıta için, hala bu kaşifin isminin latinleşmiş versiyonu olan "America" ismini kullanmaktadırlar. Fransa tarafından desteklenen Giovanni da Verrazzano, Portekizli João Vaz Corte-Real ve Kanada'yı (1567–1635) keşfeden Samuel de Champlain gibi diğer kaşifler de, Kuzey Amerika'nın keşfinde önemli rol oynadılar.
1513 yılında Vasco Núñez de Balboa Panama Kıstağı'nı geçerek Pasifik Okyanusu kıyılarına ulaşan ilk Avrupalı oldu. Balboa, Pasifik Okyanusu'nu ve bu okyanusta bulunan tüm adaların İspanya tahtına ait olduğunu ilan ederek tarihi bir karara imza attı. 1517 senesinde, Küba'dan Orta Amerika'ya gelen bir grup İspanyol, köle avı için Yucatan'a ayak bastı ve böylece Yeni Dünya'da da kölelik ticareti başlamış oldu.

Bu keşifler dalgasını, İspanyolların başı çektiği "fetih" hareketi izledi. İspanyolların Reconquista adını verdikleri ve Endülüs müslümanlarının püskürtülmesi, yani İberya'nın yeniden fethi henüz tamamlanmıştı. Eskiden Endülüs'te uygulanmakta olan yönetim biçimini Yeni Dünya'da ele geçirdikleri bölgelerde aynen uyguladılar.
Colombus tarafından keşfedildikten on yıl sonra Hispaniola'nın yönetimi, İberya'nın yeniden fethi sırasında kurulan Alcántara Tarikatı üyesi Nicolás de Ovando'ya verildi. İber Yarımadası'nda olduğu gibi, Hispaniola adasının yerli halkı olan Tainolar, toprak sahiplerinin emrine verildi. Roma Katolik ruhban sınıfı da tüm yerel yönetimi devraldı. Encomienda adı verilen, Avrupalı yerleşimcilere, yerli halkın zorla çalıştırılması ve onların tarımsal ürün ve madenlerine el konulması da dahil bir takım ayrıcalıklar tanıyan yasal düzenleme yürürlüğe girdi.
Sanıldığı gibi uçsuz bucaksız bu araziler, sadece bir grup konkistador ve onlara yardım eden bir avuç güçlü atlı şövalyenin (caballeros) ve yerli nüfusu yok etme noktasına getiren salgın hastalıkların yardımıyla fethedilmedi. Yapılan son arkeolojik kazılarda bulunan deliller, işgalci İspanyolların, sayıları yüz binlere varan yerli kuvvetlerle ittifak yaptığını ortaya çıkartmıştır. Hernán Cortés 1519-1521 yılları arasında Meksika'yı (Meksika'nın fethi) ve Tlaxcala'yı fethetti. 1532 ve 1535 yılları arasında da, Francisco Pizarro İnka halkından devşirdiği 40.000 kişilik bir kuvvetle İnka İmparatorluğu'nu ele geçirdi.
Colombus'un keşfinin üzerinden bir buçuk asır geçtikten sonra, Kuzey ve Güney Amerika'da yaşayan yerli halkın nüfusu, tahminen %80 oranında azaldı. 1492'de 50 milyon olan nüfus, 1650'ye gelindiğinde 8 milyona düşmüştü.). Ölümlerin birinci sebebi ise Eski Dünya'dan gelen bulaşıcı hastalıklardı.
1532 yılında, Kutsal Roma Cermen İmparatoru V. Karl, Antonio de Mendoza'yı, Cortes'in başına buyruk hareketlerini engellemek amacıyla genel vali olarak Meksika'ya gönderdi (Cortes 1540 yılında İspanya'a kesin dönüş yaptı). İki yıl sonra V. Karl, yürürlükteki Burgos Kanunları yerine, Yeni Kanunlar adı verilen (İspanyolcası Leyes Nuevas) yasal düzenlemeleri yaptı. Bu yasayla kölelik ve repartimientos adı verilen, Amerikan yerlilerinin zorla çalıştırılabilmesine izin ver sistem yasaklanıyordu. Ayrıca tüm Amerika topraklarını ve üzerinde yaşayan otoktan halkları kendi tebaası olarak ilan ediyordu.

Mayıs 1493'te, Papa VI. Alexander, Inter caetera adı verilen bir bildiri (Papal bull) ile, bu yeni toprakların tamamını İspanya Krallığı'na veriyordu. Karşılığında ise yerli halkların hristiyanlaştırılmasını talep ediyordu. Bu yüzden Christopher Columbus'un ikinci seferinde, yanında Benediktin keşişlerinin yanı sıra on iki tane de papaz bulunuyordu. Kölelik hristiyanlar arasında yasaklanmıştı. Bir hristiyan diğerini köle olarak alamazdı. Kölelik, ancak hristiyan olmayan savaş esirlerine, yahut önceden köle olarak satılmış kişilere uygulanabilirdi. 16. asır boyunca, kimlerin köle yapılabileceği konusundaki tartışmalar devam etti. 1537'de yayınlanan Sublimis Deus isimli Papalık bildirisi, Amerikan yerli halkını "ele geçirilmiş ruhlar" (kötülük tarafından) olarak tanımlamakla birlikte, onların köle alınmasını yasaklıyordu. Ancak bu bildiri dahi kölelik tartışmalarına son vermedi. Kimi Avrupalılar, isyan etmeleri halinde, yakalanan isyancıların köleleştirilebileceğini savunuyordu. Kölelik meselesi 1550-1551'de toplanan Valladolid Konseyi'nde tar

Amerikan yerlilerinin asimilasyonu, 1790-1920 yılları arasında ABD Kızılderililerinin Amerika Birleşik Devletleri hükûmeti tarafından Batılı kültür uyarınca dönüştürülmesi için yapılan uygulamaların tümüdür. Konu ilk kez George Washington ve Henry Knox tarafından dile getirilmiştir. ABD'nin Avrupa'dan yoğun göç aldığı dönemde Amerikan yerlilerinin kültürel değerlerinin yükseltilmesi olarak tanımlanan süreç çok farklı alanlarda ilerlemiştir. ABD Kızılderili yatılı okulları bu kültürel asimilasyonda en etkili odaklardan biridir.

Kuzey Amerika'da yapılan epidemiyoloji ve arkeoloji çalışmalarına göre 1635-1640 yılları arasında Yeni Dünya'ya göç eden çok sayıdaki İngiliz, Hollandalı ve Fransız ailenin beraberlerinde çiçek hastalığını getirdikleri ve yerli halka bulaştırdıkları ortaya çıkmıştır. Bu dönemde salgın hastalıkların pençesine düşen yerli halklar aynı zamanda kendi topraklarındaki avlanma alanları için Avrupalılarla rekabet etmek durumunda kalmıştır. Kuzey Amerika bölgesinde var olmak isteyen Fransız, İngiliz ve İspanyol silahlı kuvvetleri yerlileri kendi saflarına çekip destek birlik olarak silah altına almaya çalışmıştır. Çoğu milis şeklinde farklı saflarda yer alan yerel kabileler arasında bu savaşlar yüzünden derin düşmanlıklar yaratılmıştır. Avrupalılarla yapılan antlaşmalarda yerlilerin topraklarına ve av alanlarına dokunulmayacağı belirtilse de bu sözler tutulmamıştır. Yerli halklar başta Dokuz Yıl Savaşı olmak üzere çok sayıda savaşın Kuzey Amerika topraklarındaki muharebelerinde yer almıştır. Yedi Yıl Savaşının ardından muzaffer Büyük Britanya tarafından 1763 yılında yayınlanan emirde Apalaş Dağlarının batısındaki yerli toprakları korunmaya çalışılır. Bu belge aslında bölgedeki Avrupalı yerleşimcilerle yerli halklar arasında doğal bir sınır çekse de Avrupalı yerleşimcilerin batıya doğru göçleri engellenmez. Belirlenen belirsiz sınır hattını koruyacak sayıda kolluk kuvveti olmayan Avrupalı kuvvetler her seferinde yerli topraklarını biraz daha küçültmek için diplomatik, askeri yollara başvuracaktır. Yerel halklar için Avrupalıların varlığı eski hayat koşullarının tamamen değişmesi anlamına geliyordu. Bambaşka mülkiyet ilişkileri yüzünden bölgede sınırsız seyahat etme, avlanma haklarının ellerinden alındığını görüyorlardı.

ABD bağımsızlığını kazandığı dönemde Büyük Britanya'nın sömürgecilik döneminde sürdürdüğü siyaseti izledi. Buna göre komşu yerli halklarla iyi ilişkiler sürdürmek hem ticaret hem de siyasi açıdan avantajlıydı. Ancak buna rağmen şartlar uygun olduğunda ABD lehine olacak şekilde bu sınırlar aşılabiliyordu ve toprak ilhakı yaşanıyordu. Amerikan Bağımsızlık Savaşı ve 1812 Savaşı sırasında yerliler müttefik olarak kullanılsa da İngiltere ve İspanya ile ilişkiler normalleşince yerlilere karşı gösterilen anlayış yerini yayılmacılığa bırakacaktır. Artık yerliler uygarlığın önündeki engel olarak görülmektedir.
İlk dönemde George Washington medenileşme süreci için izlenmesi gereken bir hat belirler. Buna göre şunlar yapılmalıdır:

Yerlilere dönük adil bir adalet uygulanması
Yerli topraklarının satın alımının kontrol altına alınması
Ticaretin teşvik edilmesi
Yerlilerin toplumunu uygarlaştıracak uygulamaların teşvik edilmesi
Yerlilere hediyelerin verilmesi
Yerlilere tanınan hakları ihlal edenlerin cezalandırılması
ABD hükûmeti bu kapsamda Benjamin Hawkins gibi uzmanları görevlendirerek yerlilerin içinde bulunarak beyazlar gibi yaşamaları yönünde yardımcı olmalarını istemiştir.

1830 yılında ABD Başkanı Andrew Jackson tarafından çıkartılan Yerli İskân Yasası ABD hükûmetinin Amerikan yerlilerini karşı tavrını açıkça ortaya koyuyordu. Buna göre Mississippi Nehrinin doğusunda yaşayan yerliler nehrin batı yakasına yerleştirilecekti. Kabilelerin zorla yerlerinden edilmesi yasaya göre söz konusu değildi. Başkana yerlilerle toprak tahsis etme ve antlaşma yapma yetkileri tanınmıştı. 1834 yılında çıkartılan yeni bir yasayla yerlilere tahsis edilen topraklara girilmesi yasaklansa da bu yasa da delinecektir.
27 Eylül 1830 tarihinde Choctaw kabilesi antlaşma imzalayarak gönüllü olarak topraklarını terk eden ilk kabile olur. Antlaşma sonucu topraklarını terk eden Choctaw kabilesinin bıraktığı yerlere Avrupalı yerleşimciler girer. Yerli İskân Yasası gönüllülük üzerine inşa edilmiş olsa da çoğu zaman hükûmet yetkilileri tarafından suiistimal edilmiştir. Bunun en bilindik örneği Cherokeelerle yapılan antlaşmadır. 29 Aralık 1835 tarihinde kabile liderlerinin onayı alınmaksızın bir kısım yerliyle yapılan antlaşma kabile tarafından reddedilir ve yeniden düzenlenmesi istenir. Bu sırada Cherokeeler zorla topraklarından sürülürler. 1838 yılı boyunca yaşanan dramatik olaylar sonucunda 4 bin Kızılderili hayatını kaybedecektir. Bu olay Gözyaşı Yolu olarak da bilinir.
İzleyen dönemde beyaz yerleşimciler en batıdaki yerli topraklarını bile ele geçireceklerdir. Yerleşimciler, çiftçiler ve ordu yerlilere yaşayacak hiçbir alan bırakmamacasına günümüzdeki tüm ABD topraklarına hakim olacaktır.

Yerli Bürosu 11 Mart 1824 tarihinde Savaş Bakanlığına bağlı olacak şekilde kurulur. Bağlı bulunduğu bakanlık yerlilerle yürütülen ilişkilerin tanımı konusunda fikir vermektedir. Antlaşma yapmak ve kimi şartları empoze etmekle yükümlü olan kurum 1849 yılında İçişleri Bakanlığı bünyesine bağlanmıştır.
Çeşitli dönemlerde Yerli Bürosu yöneticileri yerlilere yönelik uygulamaları eleştirirler. Eleştiriler yerlilerin nereye giderlerse gitsinler beyazlar tarafından rahat bırakılmadıklarına ve yerleşip uygarca yaşayacak bir yere sahip olamamaları konularında yoğunlaşıyordu. İçişleri Bakanlığı bünyesinde ise sorunun çözümü olarak asimilasyon politikaları benimsenmesi yolunda görüşler ağırlık kazanıyordu.

Kızılderililere dönük olarak bazı adımların atılması yönünde talepler genellikle Kızılderililere yakın bölgelerde ve onlarla temas halinde bulunan kişilerden geliyordu. Bu kişiler hükûmet yetkililerinin Kızılderililere karşı her türlü işte yaptıkları sahtekârlıkları ve ilgisizlikleri eleştiriyordu. Kendilerine Kızılderili Dostları diyen grubun başını çektiği bu kişiler arasında azımsanmayacak oranda Protestan bulunmaktaydı. Protestanlar Kızılderililerin asimile edilerek Hristiyanlaştırılmasını savunuyorlardı.1865 yılına gelindiğinde hükûmet çok sayıda misyoner grupla temasa geçerek Kızılderililerin çeşitli tarım alanlarında eğitilmesi konusunda desteklenmesini içeren program geliştirmeye başladı.
İç Savaşın ardından 1871 yılında yaptığı ulusa sesleniş konuşmasında Ulysses S. Grant yerli haklara karşı uygulanan başarısında bahseder. Kızılderili halklarının bu sayede yok olma tehlikesinden kurtulduğuna işaret eden Grant, uygarlığı benimseyerek üretici faaliyet katılan kabilelerin kazançlı çıktığını söyler.
Bu dönemde oldukça iyimser bir şekilde resmedilen durum aslında gerçekten çok farklıydı. Arkansas ve Missouri eyaletlerinin batı kısmında kalan ve yerli toprakları olarak ilan edilmiş bölgeler artık yoğun bir şekilde yerleşime açılıyor, işgal ediliyordu. Hükûmet ise önce yerleşimcilerin kendisine başvurmasını istiyor, sonrasında da işgal edilen toprakları eyalet topraklarına dahil ediyordu.
1882 yılında dönemin İçişleri Bakanı Henry M. Teller yerlilerin asimilasyonunda en büyük engelin eski geleneklerin ve alışkanlıkların olduğunu öne sürerek bu kapsamdaki etkinliklerin yasaklanması yönünde girişim başlatır. Her Kızılderili bölgesinde atanacak olan özel yetkili mahkemeler yasaklanmış kutlama, şenliklere katılanları cezalandıracak, çok eşliliğe engel olacak, evlilik-ölüm gibi olaylarda eski geleneklerin uygulanmasına engel olacaktır. Beş Uygar Kabile 1933 yılına kadar yürürlükte kalan bu yasadan muaf tutulmuştur. Bu yasaların uygulanmasına karşı en büyük başkaldırı 1890 yılında düzenlenen Hayalet Dansı ve sonrasında yaşanan Yaralı Diz Katliamıdır.

Asimilasyon döneminde adalet mekanizması çok farklı kararlara imza atmış ancak yerliler hakkında olumlu kararların uygulanması konusunda zorlayıcı olamamıştır. 1857 yılında yargıç Roger B. Taney yerlilerin özgür ve bağımsız kişiler olmasından dolayı ABD vatandaşı olabileceğini belirtmiştir. Buna göre kendi kabilesinden veya ulusundan ayrılan yerli beyazlar arasında yerini alabilecektir. Burada yerlilerin birliğinin terk edilmesi gereken bir unsur olarak tanımlanması önemlidir. Yerli Bürosu yöneticilerinden John Oberly asimilasyon sayesinde "biz" diyen yerlinin artık "ben" demeyi öğreneceği ve kişisel onuruyla bağımsız uygar toplumdaki yerini alacağını açıklar. Bu dönemde insan ırklarını sınıflandırmaya çalışan bazı düşünce akımları karşılıklarını mahkeme salonlarında da bulacaktır. Buna göre yerli halklar aşağı seviyede bulunan ırka üye oldukları için beyaz Amerikalı tarafından hak edilen mantıklı bir gelir düzeyi, iyi çalışma koşulları, sağlık hizmetlerinden yararlanma ve boş zaman hakkı gibi olanaklara sahip olmayı hak etmiyordu. Bu dönemde açılan çok sayıdaki davada içtihat yerli haklarının şekillenmesine yol açmıştır. Bu konuda açılan LONE WOLF v. HITCHCOCK, 187 U.S. 553 (1903) davası önemlidir. Davacı Kiowa Şefi Yalnız Kurt davalıysa dönemin İçişleri Bakanı Ethan A. Hitchcock'dur. Davada yerlilere verilen toprakların miktarı ve yapılan antlaşmanın geçerliliği tartışma konusu olsa da davanın karar kısmında ABD Kongresinin önceden yerli halklarla antlaşma yapma yolunu seçse de 3 Mart 1871 itibarıyla artık kanun yoluyla ilgili kararları verildiğini yani artık ABD topraklarında hiçbir bağımsız ulusun tanınmadığını, bağımlı topluluklar var olduğu vurgulanmıştır.

Asimilasyon kapsamında yerlilerin tutulduğu kamplar ve bölgeler dışında kurulan yatılı okullar en önemli baskı araçlarından olmuştur. Bu kapsamdaki ilk okul Carlisle'da kurulmuş olandır. 1879 yılında Richard Henry Pratt tarafından kurulan okul Florida'da hükümlü olarak gözetim altındaki yerlilere temel eğitim vermek için kurulur. Hristiyan grupların da desteğiyle asimilasyon görevi gören kurumda özellikle yerli çocuklara eğitim verilir. Okuma- yazma ve temel aritmetik haricinde teknik okul şeklinde müfredata sahip olan kurum aynı zamanda t

Antrozooloji, insan-insan-olmayan-hayvan çalışmaları (HAS) olarak da bilinen etnobiyolojinin insanlarla diğer hayvanlar arasındaki etkileşimlerle ilgilenen alt kümesidir. Antropoloji, etnoloji, tıp, psikoloji, sosyal hizmet, Veteriner tıp ve zooloji gibi diğer disiplinler ile örtüşen disiplinler arası bir alandır. Antrozoolojik araştırmaların ana odak noktalarından biri, insan-hayvan ilişkilerinin her iki taraf üzerindeki olumlu etkilerinin ölçülmesi ve bunların etkileşimlerinin incelenmesidir. Antropoloji, sosyoloji, biyoloji, tarih ve felsefe gibi alanlardan akademisyenleri içerir.
Pauleen Bennett gibi antrozooloji bilim insanları, geçmişte insan olmayan hayvanlara ve insan ve insan olmayan hayvanlar arasındaki ilişkilere, özellikle hayvan temsillerinin, sembollerin, hikâyelerin büyüklüğü ve insan toplumlarındaki gerçek fiziksel varlıkları ışığında, verilen bilimsel ilgi eksikliğinin farkındadır. Birleşik bir yaklaşımdan ziyade, alan şu anda insan-insan olmayan hayvan ilişkilerini ve zaman zaman Sui generis yöntemler geliştirmeye yönelik çabaları kapsayan çeşitli katılımcı disiplinlerden uyarlanmış birkaç yöntemden oluşmaktadır.

Esir hayvan etkileşimleri içindeki etkileşim ve geliştirme
İnsanlar ve hayvanlar arasındaki duygusal veya ilişkisel bağlar
Diğer hayvanlarla ilgili insan algıları ve inançları
Bazı hayvanlar insan toplumlarına nasıl uyar
Bunların kültürler arasında değişimi ve zaman içinde nasıl değiştiği
Hayvan evcilleştirme çalışması: evcil hayvanların vahşi türlerden nasıl ve neden evrimleştiği (paleoantrozooloji)
Esir hayvanat bahçesi hayvanlarının bakıcıları ile bağ kurması
Hayvanların sosyal yapısı ve hayvan olmanın ne anlama geldiği
İnsan-hayvan bağı
İnsan-hayvan etkileşimleri ve insan-teknoloji etkileşimleri arasındaki paralellikler
Edebiyat ve sanatta hayvanların sembolizmi
Hayvanların evcilleştirilmesinin tarihi
Türcülük, ırkçılık ve cinsiyetçiliğin kesiştiği noktalar
İnsanların yaşadığı mekanlarda hayvanların yeri
İnsanlık tarihi boyunca hayvanların dini önemi
Kültürler arası hayvanlara etik muameleyi keşfetmek
Hayvan istismarı ve sömürüsünün eleştirel değerlendirmesi
İnsan olmayan hayvanlarda zihin, benlik ve kişilik
Evcil hayvan sahipliğinin potansiyel insan sağlığı faydaları

Şu anda Amerika Birleşik Devletleri, Kanada, Büyük Britanya, Almanya, İsrail ve Hollanda'da HAS'ta veya ilgili bir alanda 23 üniversite programı ve ayrıca Kuzey Amerika'da ek sekiz veterinerlik okulu programı ve ABD, Kanada, Büyük Britanya, Avustralya, Fransa, Almanya, Yeni Zelanda, İsrail, İsveç ve İsviçre'de otuzun üzerinde HAS kuruluşu bulunmaktadır.
Birleşik Krallık'ta, Exeter Üniversitesi'nde, insan-hayvan etkileşimlerini antropolojik (kültürler arası) perspektiflerden araştıran Antrozooloji alanında yüksek lisans programı vardır. Evcil hayvanları içeren insan hayvan etkileşimleri (HAI), çocuk gelişimi ve yaşlanma ile ilgili HAI'yi araştırmak için ABD Ulusal Sağlık Enstitüleri ile ortak olan Waltham Hayvan Besleme Merkezi tarafından da incelenmektedir.
Şu anda HAS akademisyenleri ve öğrencileri için üç ana liste vardır: H-Hayvan, İnsan-Hayvan Çalışmaları listserv, NILAS ile Kritik Hayvan Çalışmaları listesi.
Şu anda, çoğu son on yılda kurulmuş olan HAS konularını kapsayan bir düzineden fazla dergi ve çoğu son on yılda yayınlanmış yüzlerce HAS kitabı var (örneğin bkz. Humanimalia). Brill, Berg, Johns Hopkins, Purdue, Columbia, Reaktion, Palgrave-Macmillan, Minnesota Üniversitesi, Illinois Üniversitesi ve Oxford'un tümü ya bir HAS serisi ya da çok sayıda HAS kitabı sunmaktadır.
Ek olarak, 2006 yılında, Hayvanlar ve Toplum Enstitüsü (ASI), doktora öncesi ve sonrası araştırmacıların ev sahibi rehberliğinde bir üniversitede bir HAS araştırma projesi üzerinde çalıştıkları altı haftalık bir program olan İnsan-Hayvan Çalışmaları Bursu'na bilim adamları ve uzaktan eş düzey bilim adamları için ev sahipliği yapmaya başladı. 2011'den itibaren ASI, ASI ile birlikte bursu ağırlayacak olan Wesleyan Animal Studies ile ortaklık kurdu. Ayrıca, ISAZ ve NILAS tarafından düzenlenenler ve 2009'da Avustralya'da düzenlenen Minding Animals konferansı da dahil olmak üzere, yılda birkaç HAS konferansı düzenlenmektedir. Son olarak, günümüzde her zamankinden daha fazla HAS dersi verilmektedir. ASI web sitesi, 100'den fazla hukuk fakültesi dersi hariç, 200'den fazla üniversitede yirmi dokuz disiplinde 300'den fazla dersi (öncelikle Kuzey Amerika'da, ancak Büyük Britanya, Yeni Zelanda, Avustralya, Almanya ve Polonya dahil) listelemektedir.

Animals and Society Institute 20 Aralık 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Anthrozoology Research Group
H-Animal 15 Ocak 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Human-Animal Studies listserve
Humanimalia: a journal of human-animal interface studies 18 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NILAS 4 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Arkeolojide kazı arkeolojik kalıntıların ortaya çıkarılması, işlenmesi ve kaydedilmesidir. Bir kazı alanı veya "sit" tüm arkeolojik çalışmaların yapıldığı alandır. Bu konumlar bir proje sırasında bir seferde bir ila birkaç alan arasında değişir ve tüm çalışmalar, birkaç hafta ila birkaç yıl arasında yürütülebilir. Arkeolojik kazı ya da kısaca kazı, asırlarca toprak ya da su altında kalan ya da başka kültür kalıntılarınca örtülen her türlü arkeolojik yapı, belge ve diğer kalıntıları arkeolojik sit alanında arkeoloji bilimine uygun biçimde gün yüzüne çıkarmak için yapılan kazma işlemidir. Arkeolojik kazılar alan arkeolojisi adı verilen özel bir çalışma alanına girer.
Kazı, bir alandan çeşitli veri türlerinin kurtarılmasını içerir. Bu veriler arasında eserler (insanlar tarafından yapılmış veya değiştirilmiş taşınabilir nesneler) özellikler (post kalıpları gömüler ve ocaklar gibi alanın kendisinde yapılan taşınabilir olmayan değişiklikler) ekolojik özellikler (hayvan kemikleri polen veya kömür gibi organik kalıntılar aracılığıyla insan faaliyetinin kanıtı) ve arkeolojik bağlam (diğer veri türleri arasındaki ilişkiler) bulunur.
Kazıdan önce, arkeolojik kalıntıların varlığı veya yokluğu, yeraltı radarı gibi müdahaleci olmayan uzaktan algılama yöntemleri ile sıklıkla tespit edilebilir. Sitenin gelişimi hakkında temel bilgiler, bu çalışmadan elde edilebilir, ancak bir sitenin daha ince ayrıntılarını anlamak için burgulama yoluyla kazı yapılabilir.
Kazı sırasında arkeologlar genellikle sit alanının evrelerini birer katman halinde çıkarmak için stratigrafik kazı kullanırlar. Bu, malzeme kalıntılarının zaman çizelgesinin birbirleriyle tutarlı olmasını sağlar. Bu genellikle eserlerin nokta tarihlemesinin yapılabileceği ve toprağın mekanik eleme veya su flotasyonu gibi yöntemlerle işlenebileceği mekanik yollarla yapılır. Daha sonra, kazı sürecini ve sonuçlarını kaydetmek için dijital yöntemler kullanılır. İdeal olarak, kazıdan elde edilen veriler siteyi üç boyutlu uzayda tamamen yeniden inşa etmek için yeterli olmalıdır.

Arkeolojik kazıların ilk örneği MÖ 6. yüzyılda Babil Kralı Nabonidus'un binlerce yıllık bir tapınak tabanını kazmasıyla gerçekleşti. Erken Roma dönemlerinde, Julius Caesar'ın adamları bronz eserleri yağmaladı ve Orta Çağ döneminde Avrupalılar kısmen erozyondan çıkan kapları ve tarım arazilerinde ortaya çıkan silahları kazmaya başlamışlardı. Antikacılar, Kuzey Amerika ve Kuzey-Batı Avrupa'da mezar höyükleri kazdılar, bu bazen eserleri ve bağlamlarını yok etmeyi, geçmişten gelen konularla ilgili bilgileri kaybetmeyi içeriyordu. Titiz ve metodik arkeolojik kazı, on dokuzuncu yüzyılın başlarından ortalarına kadar antikacı höyük kazılarının yerini aldı ve bugün hala mükemmelleştiriliyor.
Zaman içinde meydana gelen en dramatik değişiklik, eserlerin ve özelliklerin korunmasını sağlamak için alınan kayıt ve özen miktarıdır. Geçmişte, arkeolojik kazılar, eserleri ortaya çıkarmak için rastgele kazı yapmayı içeriyordu. Eserlerin kesin yerleri kaydedilmedi ve ölçümler alınmadı. Modern arkeolojik kazılar, ince tortu tabakalarının sırayla uzaklaştırılmasını ve eserlerin bir alandaki konumlarıyla ilgili ölçümlerin kaydedilmesini içerecek şekilde gelişmiştir.

Modern arkeolojik kazıların iki temel türü vardır:

Araştırma kazısı - zaman ve kaynaklar mevcut olduğunda, sitenin tamamen ve rahat bir hızda kazılmasına olanak sağlayan bir kazı türüdür. Bu tür kazılar artık neredeyse sadece yeterli gönüllü iş gücü ve fon sağlayabilen akademisyenler veya özel toplulukların tekelindedir. Kazının boyutu da ilerledikçe yönetici tarafından belirlenebilir.
Geliştirme odaklı kazı – alan yapı geliştirme tehdidi altında olduğunda profesyonel arkeologlar tarafından gerçekleştirilir. Bu genellikle geliştirici tarafından finanse edilir, yani zaman baskısı vardır ve yalnızca yapıdan etkilenecek alanlara odaklanır. Dahil olan işgücü genellikle daha yeteneklidir, ancak geliştirme öncesi kazılar da araştırılan alanların kapsamlı bir kaydını sağlar. Kurtarma arkeolojisi bazen ayrı bir kazı türü olarak düşünülür, ancak pratikte benzer bir geliştirme odaklı uygulama biçimi olma eğilimindedir. Son yıllarda Şerit harita ve örnek gibi çeşitli yeni kazı terminolojisi biçimleri ortaya çıktı ve bunlardan bazıları meslek içinde düşen uygulama standartlarını örtbas etmek için oluşturulmuş bir jargon olarak eleştirildi.

Profesyonel arkeolojide iki ana deneme kazısı türü vardır ve her ikisi de genellikle kalkınmaya yönelik kazılarla ilişkilendirilir: test çukuru veya hendek ile kısa izleme. Deneme kazılarının amacı, kapsamlı kazı çalışmaları yapılmadan önce belirli bir alandaki arkeolojik potansiyelin kapsamını ve özelliklerini belirlemektir. Bu, genellikle proje yönetimi planlamasının bir parçası olarak geliştirme odaklı kazılarda gerçekleştirilir. Deneme açması ile izleme notu arasındaki temel fark, deneme açmalarının arkeolojik potansiyeli ortaya çıkarmak amacıyla aktif olarak kazılması iken izleme özetleri, açmanın birincil işlevinin arkeoloji dışında bir şey olduğu, örneğin bir yoldaki gaz borusu için açılan bir hendek gibi açmaların üstünkörü incelenmesidir. ABD'de, Shovel test pit adı verilen ve elle kazılan deneme hendeklerinden oluşan yarım metrekarelik belirli bir hat olan bir değerlendirme yöntemi kullanılmaktadır.

Tabakasız kazı tek bir dönemde yerleşilmiş ve üzerine başka bir yerleşim yeri kurulmamış arkeolojik bölgelerde yapılır.
Tabakalı kazı üst üste birden fazla yerleşimlerin görüldüğü arkeolojik bölgelerde yapılır.
Mezar kazısı
Kurtarma kazıları

Arkeolojik malzeme, olayların içinde birikme eğilimindedir. Bir bahçıvan bir köşeye bir yığın toprak süpürmüş, çakıllı bir yol döşemiş ya da bir çukura bir çalı dikmiştir. Bir inşaatçı bir duvar inşa etmiş ve çukuru geri doldurmuştur. Yıllar sonra, birisi üzerine bir domuz ahırı inşa etti ve domuz ahırını ısırgan otu tarlasına boşalttı. Daha sonra da orijinal duvar yıkılmış ve bu böyle devam etmiş. Gerçekleşmesi kısa ya da uzun zaman almış olabilen her olay bir arkeolojik bağlam bırakır. Olaylardan oluşan bu katmanlı pastaya genellikle arkeolojik sıra veya kayıt adı verilir. Bu dizinin ya da kaydın analiz edilmesiyle, kazıların tartışma ve anlayışa yol açacak yorumlara izin vermesi amaçlanır.
Önde gelen süreçsel arkeolog Lewis Binford, bir bölgede bırakılan arkeolojik kanıtların orada gerçekten yaşanmış olan tarihi olayların tam olarak göstergesi olmayabileceği gerçeğinin altını çizmiştir. Bir etnoarkeolojik karşılaştırması kullanarak, Nunamiut avcılarının Kuzey orta Alaska'daki Iñupiat avcılarının belirli bir bölgede avın gelmesini bekleyerek çok zaman geçirdiklerini ve bu süre zarfında zaman geçirmek için maske için ahşap kalıp, boynuz kaşık ve fildişi iğne gibi çeşitli nesnelerin oyulmasının yanı sıra bir deri kese ve bir çift karibu derisi çorabın onarılması gibi başka işler de yaptıklarını belirtmiştir. Binford, tüm bu faaliyetlerin arkeolojik kayıtlarda kanıt bırakmış olabileceğini, ancak hiçbirinin avcıların bölgede bulunmalarının birincil nedeni olan av bekleme faaliyetine dair kanıt sunamayacağını belirtiyor. Kendisinin de belirttiği gibi, hayvanların avlanmasını beklemek "kaydedilen toplam insan-saatlik faaliyetin %24'ünü temsil etmektedir; ancak bu davranışın tanınabilir hiçbir arkeolojik sonucu yoktur. Alanda hiçbir alet kullanılmamıştır ve "birincil" faaliyetin doğrudan maddi "yan ürünleri" yoktur. Alanda gerçekleştirilen diğer tüm faaliyetler esasen can sıkıntısını azaltmaya yöneliktir."

Arkeolojide, özellikle kazı çalışmalarında, stratigrafi tortuların katman katman nasıl oluştuğunun incelenmesini içerir. Büyük ölçüde Süperpozisyon Yasası'na dayanmaktadır. Süperpozisyon Yasası, daha aşağıdaki tortu katmanlarının yukarıdaki katmanlardan daha eski eserler içereceğini gösterir. Arkeolojik buluntular toprak yüzeyinin altında olduğunda (çoğunlukla olduğu gibi), her bir buluntunun bağlamının belirlenmesi, arkeoloğun alan ve alanın işgalinin doğası ve tarihi hakkında sonuçlar çıkarmasını sağlamak için hayati önem taşır. Hangi bağlamların var olduğunu ve bunların nasıl oluştuğunu keşfetmeye çalışmak arkeoloğun görevidir. Arkeolojik tabakalaşma veya dizilim/yığılım, tekil stratigrafi birimlerinin veya bağlamların dinamik olarak üst üste binmesidir. Bir keşfin bağlamı (fiziksel konumu) büyük önem taşıyabilir. Arkeolojik bağlam, bir eserin veya özelliğin nerede bulunduğunu ve eserin veya özelliğin yakınında ne bulunduğunu ifade eder. Bağlam, eserin veya özelliğin ne kadar süre önce kullanıldığını ve işlevinin ne olabileceğini belirlemek için önemlidir. Geçmişte bir çukur ya da hendeğin açılması bir bağlam iken, onu dolduran malzeme başka bir bağlam olacaktır. Arkeolojik kesitte görülen birden fazla dolgu, birden fazla bağlam anlamına gelecektir. Yapısal özellikler, doğal çökeltiler ve inhumasyonlar da bağlamdır.
Arkeologlar, bir alanı bu temel, ayrı birimlere ayırarak, bir alandaki faaliyet için bir kronoloji oluşturabilir ve bunu tanımlayıp yorumlayabilirler. Stratigrafik ilişkiler, oluşturuldukları kronolojik sırayı temsil eden zaman içinde bağlamlar arasında oluşturulan ilişkilerdir. Örnek olarak bir hendek ve bu hendeğin arka dolgusu verilebilir. "Dolgu" bağlamının hendek 'kesiği' bağlamıyla ilişkisi, 'dolgunun' sıralamada daha sonra meydana gelmesidir, yani bir hendeği geri doldurmadan önce kazmanız gerekir. Dizilimde daha sonra olan bir ilişki bazen dizilimde "daha yüksek" ve daha önce olan bir ilişki “daha düşük” olarak adlandırılır, ancak "daha yüksek" veya "daha düşük" terimi, bir bağlamın fiziksel olarak daha yüksek veya daha düşük olması gerektiği anlamına gelmez. Bu daha yüksek veya daha düşük terimini, bir alanın uzay ve zamandaki oluşumunun iki boyutlu bir temsili olan Harris matrisi içindeki bağlamların konumuyla ilgili olarak düşünmek daha yararlıdır.
Modern arkeolojide bir alanı anlamak, tekil bağlamları, aralarındaki ilişkiler sayesinde giderek daha büyük gruplar halinde bir araya getirme sürecidir. Bu daha büyük kümelerin terminolojisi uygulayıcıya göre değişir, ancak ar

Arşiv ya da belgelik, bütün dünyada kurumların gerçek ve tüzel kişilerin faaliyetleri sonucunda meydana gelen, idari, hukuksal, tanıklık, kurumsal değeri olan ya da tekrar kullanılmak üzere üretilen her türlü görsel, yazılı ve data bilgilerinin tutulduğu ve saklandığı yerdir.
Arşivler; genel olarak klasik arşivler ve modern arşivler olarak ikiye ayrılır. 

Klasik arşivler; Osmanlı arşivi gibi eski yazıyla yazılmış belgelerle ilgili arşivlerdir.
Modern arşivler; iş dünyası, hastaneler, televizyonlar gibi kurumların ürettikleri her türlü belge ve bilginin tutulduğu yerlerdir.

Arşiv sözcüğünün kökü, eski Yunanca arkheion sözcüğünün Latince'ye geçmiş hali olan archivum'dur. Anlam açısından arşiv; resmi dairelerin, çeşitli kurumların veya kişilerin işlerini yürütürken, üzerindeki işlemler tamamlanmış ve korunması gereken belgelerin düzenli bir şekilde, belirli kurallara göre bir araya getirilerek saklandığı yerdir. Arşivler, belgelerin çıktığı yerler olan devletin, şehrin veya kurumun, ailenin hizmetinde oluşuna göre devlet arşivi, şehir arşivi, özel arşiv, aile arşivi gibi isimler alırlar.
Arşiv malzemesinin çekirdeğini; devlet dairelerinde, büyük kurumlarda günlük işlemler esnasında çıkan yazışmalar ve dosyalar meydana getirir. Fakat bütün bu kâğıtlar arşiv malzemesi değildir. Toplanan malzeme arşivlerde uzmanları tarafından seçilip belirli kurallara göre sınıflanarak saklanır. Bu sınıflandırmanın sonradan faydalanma sırasında kolaylık sağlayacak şekilde olmasına dikkat edilir. Arşivleri oluşturan malzeme; kesinliği olan dokümanlar olduğu için, geçmiş faaliyetlerin yaşayan ve gerçek delilleridir.
Arşivin dokümanları çoğunlukla kil tabletler, tunç tabletler, papirüsler, parşömenler, elyazısı ile, daktilo ile yazılmış veya matbaada basılmış kâğıt belgelerdir. Bunlardan başka mikrofilmler, fotoğraflar, ses bantları, video kasetleri gibi öneme sahip dokümanlar da arşiv belgesi olabilir.
Bir şeyin arşiv malzemesi olabilmesi için üzerinden en az 30 yıl geçmesi kuralı kabul edilmiştir. Türkiye'de arşiv terimi, tarifteki anlamı aşan bir biçimde kullanılmakta ve her türlü dokümantasyonu içine alan bir anlam da taşımaktadır.

Arşivin tarihi çok eski milletlere kadar dayanır. Eski Mısır ve Roma'da birçok devlet, tapınak ve aile arşivlerine sahipti. Mezopotamya'nın Nippur şehrinde, MÖ 2000 yılından başlayarak tablet halinde belgelerin saklandığı bir devlet arşivi bulunmuştur. Hattuşaş (Boğazköy)'ta yapılan kazılar sonucunda da, MÖ 1800-1200 yılları arasında Hititlere ait muharebe, antlaşma, kanun, kral yıllıkları ve daha birçok belgelerin saklandığı büyük bir devlet arşivi ortaya çıkarılmıştır. Bu arşiv muhtevasının önemli bir kısmı İstanbul, bir kısmı da Ankara arkeoloji müzelerindedir.
Zamanla bir arşiv bilimi oluştu ki, bu bilim arşivin günlük düzenini ve toplumdaki fonksiyonunu kurdu. Bu geleneğin kökeni ve nereden geldiği bilinmiyor ama bilinen en eski kullanım rehberleri Alman asilzadesi Jacob von Rammingen'in yazdığı rehberlerdir. Bu arşivbilimlerinin öncüsü 1571 yılında basılmış, ama olasılıkla 1500'lu yılların ilk yarısından önce yazıldığı sanılmaktadır. Jacob von Rammingen bu akademik konunun babası diye anılırdı. O, Almanya´nın sahip olduğu en azından birkaç yüz yıllık bir arşiv geleneği kurdu. Arşiv teorisi ilk defa onun tarafından dile getirildi.
Avrupa devletlerinden Fransa, 1790 yılında ilk Fransız Millî Arşivini kurdu. İngiltere'de devlet adamları mevkilerinden ayrılırken kendi zamanlarına ait resmî evrakı beraberlerinde götürmeleri adettendi. Resmî evrakın dağınıklığını önlemek için İngiltere'de 1838'de Public Record Office kuruldu. Alman devlet arşivi ise 1867'de kurulmuştur.
Türk-İslam devletlerinde öteden beri yazılı ve yazısız kağıda hürmet fevkalade idi. Bilhassa kul hakkı geçmesi tehlikesi sebebiyle devlet evrakının korunmasına daha çok önem verilirdi. En büyük Türk-İslam devletlerinden biri olan Osmanlılar da aynı geleneğin devamı olarak devlet evrakını en özel yerlerde muhafaza etmişlerdir. Orta Doğu ve Balkanlar'da asırlarca hüküm süren Osmanlı İmparatorluğu'nda devletin ilk devirlerinden başlayarak, resmî evraklar, önem derecesine bakılmaksızın kese, torba ve sandıklarda belli usul ve düzenlere göre büyük bir titizlikle saklanmıştır. Maliye defterleri hazinesi ile Defterhane hazinesi devletin önemli hazinelerindendi. Çok değerli kayıtlar ve belgeler bu hazinelerde saklanırdı. Osmanlı Devleti'nde, devlet dairelerindeki evrakların düzenli korunması hakkında çeşitli direktiflerin verilmesi bu belgelerin korunmasındaki önemi göstermektedir. 1785'te Birinci Abdülhamid'in Reis-ül-küttab'a gönderdiği emirde, evrak ve defterlerin korunmasına dikkat edilmesi istenilmektedir. Osmanlı arşivleri, Türkiye için olduğu gibi, dünya ulusları için de en kapsamlı arşivlerden biridir. Üç kıtaya yayılıp, çeşitli dil, din ve ırktaki insanları asırlarca idare eden Osmanlılar, arşivlerinde bu milletlere ait bilgileri titizlikle kâğıt üzerine geçirip saklamışlardır.
İstanbul'un fethine kadar Bursa ve Edirne'de arşivler oluşmuştur. İstanbul'un fethinden sonra, ilk arşiv Yedikule civarında yapıldı. Topkapı Sarayının inşasından sonra, Divan-ı Hümayun'un yanında bir arşiv yapıldı. 16. yüzyılda yüksek bir seviyeye ulaştı. Belgeler en küçük bir müsveddeye kadar atılmadan, torba, sandık, kılıf muhafaza hatta atlas içine kondu. Arşiv malzemeleri kurutulmuş mahzen depolarda saklandı.
Osmanlılarda, Divan-ı Hümayun'daki belgeler kâğıt veya defter şeklinde düzenlenirdi. Defterler ciltlenir, senelere göre düzenlenip sınıflanır, özel odalarda saklanırdı. Bu odalara Mahzen-i evrak adı verilirdi. Yaprak halindeki belgeler dürülüp keselere konurdu.
Önemli belgeler, fermanlar ise, atlas keselere ve muhafazalara yerleştirilirdi. Her dairede günün evrakı, bir tomar, her ayınki bir torbaya, her yılınki ise bir sandığa konurdu. Sandıkların üzerine de içeriğini gösteren etiketler yapıştırılırdı. Defterhane hazinesi, Divan-ı Hümayun toplantılarının düzenli devam ettiği zamanlarda, Kubbealtı dairesinin yanında bulunmaktaydı. Sonraları toplantılar önemini kaybedince, hazine, Topkapı Sarayı'nın birinci kapısındaki Bab-ı Hümayun'un üst kısmına taşındı. Daha sonra da Sultanahmet'te Saray-ı atik denen mahzene ve Babıali'ye yakın olan Tomruk dairesine aktarıldı. Sarayın bir kısım belgeleri Kubbealtı'nın bitişiğindeki Dış hazine binasında toplanmıştır. Maliye belgeleri de, Sultanahmet'teki Eski Çadır Mehterleri kışlasında korunmaktaydı. Bütün kanun, nizam, ferman ve emirler defterlere geçirilir, onaylanır, saklanırdı. Eski defterlere bakmak gerektiğinde bunları bulup hemen getirecek görevliler vardı.
Devlet arşivi, padişahın, vezir-i azamlardaki mührüyle mühürlenen üç hazineden biri idi. Hükûmetin her toplantısından sonra konuşulanlar yazılır; bu mühür ile mühürlenirdi. Bir defterin arşivden çıkması sadrazamın yazılı emri ile olurdu. Arşiv dışında ne kadar kaldığı da kaydedilirdi.
Osmanlı devlet belgeleri çok iyi tutulur, sağlam kâğıtlara, silinmez mürekkeple yazılır ve çok iyi muhafaza edilirlerdi.
Defter emini, istenen defter ve belgeyi, milyonlarca defter ve vesika arasından birkaç dakika içinde bulabilirdi. Çünkü en iyi şekilde ve fevkalade sınıflanmışlardı.
Osmanlı Devleti'nde modern anlamda millî arşivcilik konusunda ilk ciddi teşebbüs, devrin maliye nazırı Safveti Paşa'nın 1845'te Enderun'daki tarihî vesika ve defterleri bir düzen içine almaya çalışması ile görülür. Tam anlamışla modern arşivcilik ise, 1846'da Hazine-i Evrak Nezareti'nin kurulmasıyla başlar ve bugünkü Başbakanlık Arşivi'nin çekirdeğini oluşturur. Aynı sene Bab-ı Ali'nin iç kısmında yüksekçe, rutubetsiz bir yer seçilerek ve özel olarak imal edilen tuğla ile mükemmel bir bina yapıldı. Nezaretin başına Hazine-i Evrak Nazırı olarak sadaret mektupçusu Esseyyid Hasan Muhsin Efendi atandı. Türkiye'de modern arşivciliğin mimarı bu zattır denilebilir.
Hasan Muhsin Efendi, emrindeki ekip ile değerli çalışmalar yaptı. Devletin önemli işlerine ait gizli sayılacak, devletin sırlarını ifşa etmeyecek şekilde güvenilir memurların atanması gerektiği karara bağlandı. Arşive eklenecek belgelerin düzeni ve arşivin çalışma tarzını belirten arşivcilik talimatını hazırladı. Bunu 1849'da Hazine-i Evrak Nizamnamesi adı ile yayınlayarak Türk arşivciliğini belli bir düzene soktu. Bu arşivde, her türlü muahedeler, hatt-ı hümayunlar, iç ve dış meselelere ait belgeler, Divan-ı Hümayun defterleri, meclis takrirleri, mazbatalar, kanunlar ... vs. saklanıyordu. Nezaret, bir süre sonra Hazine-i Evrak Müdürlüğü unvanını almış ve Osmanlı Devleti'nin sonuna kadar bu isimle devam etmiştir.
1922 senesinde İcra Vekilleri Hey'eti Riyaseti Kalem-i Mahsus Müdüriyetine bağlı, İstanbul'da Mahzen-i Evrak Mümeyyizliği kuruldu. 1923'te Hazine-i Evrak Mümeyyizliğine çevrildi. 1927'de Hazine-i Evrak Müdür Muavinliği adı altında Başvekalet müsteşarlığına bağlandı. 1933'ün Mayısında Teşkilat Kanunu gereğince, Ankara'daki Evrak Müdürlüğü ile İstanbul'daki Hazine-i Evrak Müdürlüğü, Başvekalet Evrak ve Hazine-i Evrak Müdürlüğü adı altında birleştirildi. 1937'de Hazine-i Evrak'ın adı Arşiv Dairesi Müdürlüğüne dönüştürüldü. 1943'te Başvekalet Arşiv Umum Müdürlüğü haline çevrildi. 1954 Başbakanlık Kuruluşu Hakkındaki Kanun çerçevesinde Başbakanlık Arşiv Genel Müdürlüğü kuruldu ve Başbakanlık Merkez Teşkilatı içine alındı. 1976 yılında Başbakanlık Müsteşarlığına bağlı olarak Cumhuriyet Arşivi Dairesi Başkanlığı kuruldu. Bu dairenin görevi, Başbakanlıkta Cumhuriyet döneminde biriken evrakın tanzimidir.
Bugün yüz milyonlarca Türkçe ve Osmanlı Devleti'ne ait arşiv malzemesi, Osmanlı'dan ayrılan devletlerde kalmıştır. Mesela, Kudüs Françisten Manastırı'nda 2644 Türkçe belge mevcuttur. Romanya arşivlerinde 210.000 belge olduğu biliniyor. Bunun yanında milyonlarca belge çürütülmüş, yakılmış ve 1931'de vagonlar dolusu Bulgaristan'a satılmıştır. 500.000 kadar Türkçe defter ve belge Bulgaristan'dadır. Bir kısım evrak da ambalaj kağıdı olarak esnafa intikal etmiştir.
Tarih-i Osmani Encümeni millî tarih araştırmaları için Topkapı'dan çıkarılan evra

Askerî tarih, insanlık tarihi boyunca süregelen ve çatışma kategorisine giren olaylardan oluşur. Bunlar iki kabile arasındaki küçük çaplı dövüşmeden yeryüzündeki birey nüfusunun çoğunluğunu etkileyen düzenli ordular arasında geçen bir dünya savaşına kadar sıralanırlar. Bu olayları yazarak ya da diğer yollardan kaydeden kişilere de askerî tarihçi denir.
Askerî etkinlikler binlerce yıldır süregelmiş ve tarih boyunca temel taktikler, stratejiler ve askerî harekâtların ana amacı çok fazla değişmemiştir. Merkeze hücum eden düşmanı her iki kanattan da çevirerek kuşatmaya almak için uygulanan kanatlardan kuşatma taktiği mükemmel bir askerî manevra olarak sayılmaktadır ve 2.200 yıl önce MÖ 216 yılında Cannae Savaşında Hannibal tarafından uygulanmıştır. Roma İmparatorluğu'nun kuruluş yıllarında ünlü kitabını yazan Çinli askerî teorisyen Sun Tzu'da Savaş sanatı'nda aynı manevradan söz etmiştir. Geçmişte yapılmış hatalara düşmemek, çarpışma esnasında tarihteki benzerlerini hatırlayarak komutanların performansını iyileştirebilmek ve yaşanan deneyimlerden dersler çıkarabilmek için askerî kuvvetlerde askerî tarihin öğrenilmesi çok önemlidir. Askerî tarihin ana bölümleri savaşların, çarpışmaların ve vuruşmaların tarihi, askerlik sanatı tarihi ve her silahlı kuvvetin kendi özel tarihinden oluşmaktadır.
Savaş sanatını bölümlere ayırmanın değişik yolları vardır. Bunlardan bir tanesi konvansiyonel ya da konvansiyonel olmayan savaş diye ikiye ayrılır. Konvansiyonel savaşta, düzenli ordular, birbirleriyle kitle imha silahları kullanmadan görece doğrudan savaşırlar. Konvansiyonel olmayan savaş tanımı ise diğer tüm tip çatışmaları tanımlamak için kullanılır: Baskın, Gerilla savaşı, ayaklanma ve terörizm gibi taktikler. Aynı zamanda nükleer, kimyasal veya biyolojik silahların kullanması da konvansiyonel olmayan savaş sayılmaktadır.
Bu kategorilerin tamamı daha geniş iki kategoride de değerlendirilir: Yüksek yoğunluklu ya da düşük yoğunluklu savaş. İki süpergüç ya da büyük ülkeler arasındaki siyasi nedenlerle yapılan çarpışmalar yüksek yoğunluklu, ayaklanmaları bastırmak, gerilla savaşı ya da devrimcilere karşı özel birliklerle çarpışmak düşük yoğunluklu savaş sayılmaktadır.

Bu kadar geniş bir konuyu bölmenin bir yolu tarihsel dönemlere ayırmaktır. Bu yöntem yararlı olduğu kadar bazen hatalı da olabilmektedir çünkü tarihsel ayrım farklı coğrafyalarda farklı zamanlara rastlamaktadır. Antik çağlarda savaş diye tanımlanan yöntemler hala dünyanın bazı bölgelerinde kullanılmaktadır. Orta Çağ Avrupa için oldukça ayırdedici bir bölümleme olsa da Doğu Asya için bir anlam ifade etmemektedir.

Tarih öncesi savaşların başlangıcı antropologlar ve tarihçiler arasında bir tartışma konusudur. Avcı-toplayıcı ilk toplumlarda sosyal roller yoktu ve sınıflar bulunmuyordu (yaş ve cinsiyet farklılıkları dışında.) Dolayısıyla bölgeyi korumak için ya da saldırıda bulunmak için her yetkin birey katkıda bulunabiliyordu.
Tarımın ortaya çıkması tarımla uğraşan toplumlarla avcı-toplayıcı toplumlar arasında büyük farklılıklar yaratmıştır. Büyük bir olasılıkla, kıtlık zamanlarında avcılar, tarımla uğraşanların köylerine yoğun saldırılar düzenleyerek belki de ilk düzenli savaşı başlatmışlardır. Görece daha ileri aşamadaki tarımla uğraşan toplumlarda sosyal rollerin ayrımı mümkündü ve ayrı organize birimler olarak profesyonel askerler ilk defa ortaya çıkıyordu.

Hala ilk olup olmadığı tartışılan ilk arkeolojik savaş kaydı Mısır'da Nil nehri bölgesinde bulunan ve 117'nci Mezarlık diye bilinen bölgedeki yedi bin yıllık savaş hakkındadır. İskeletlerinde okbaşı bulunan birçok vücut bir savaş sonucu ölenler olabilir.
Antik tarih hakkında bildiklerimizin çoğu aslında orduların tarihidir: Hangi fetihlerde bulundukları, hareketleri ve teknolojik icatları. Bunun böyle olmasının birçok sebebi vardır. antik çağlarda idari birim olarak bulunan krallık ve imparatorluklar ancak askerî güç ile kontrol altında tutulabiliyordu. Sınırlı sayıda yapılan tarım nedeniyle büyük topluluklara destek olabilen çok az yer vardı ve sık sık savaşılıyordu.
Silahlar ve zırhlar dayanaklı olmak için tasarlanmışlardı dolayısıyla diğer nesnelerden daha uzun süre dayanıyorlardı. Bu nedenle ortaya çıkarılan nesnelerin büyük çoğunluğu bu iki sınıfa girmektedir. Silahlar ve zırhlar aynı zamanda tarih boyunca oldukça yüksek sayılarda üretilmişlerdir ve bu da arkeolojik kazılarda bunların bulunma olasılığını artırmaktadır. Bu tarz nesneler aynı zamanda gelecek kuşaklar için bir erdem simgesi de sayılıyordu ve önde gelen savaşçıların mezarlarına ya da anıtlarına konulması en olası nesnelerdi. Ve yazı bulunduktan sonra sık sık kralların askerî fetihlerini ve zaferlerini övmek için kullanılmıştır.
Yazı, sade vatandaş tarafından kullanılsa bile yazmaya değer böyle olayları kaydetmek için de kullanılmıştır. Savaşlar da ister Homeros'un Truva Savaşı'nı anlattığı destanlarında olsun, ister kişisel yazışmalarda olsun her zaman için kaydedilen konular olmuştur. Gerçekten de ilk yazılı eserler savaş üzerinde dönmektedirler. Savaş yaşamın hem çok yaygın hem de dramatik bir bölümünü oluşturmaktaydı. Bugün bile binlerce askerin katıldığı çarpışmalara tanık olmak bunun hem sanat yoluyla hem de gerçekçi tarihî yazılarla kayıt altına alınması için yeteri kadar önemlidir. Daha sonraları ulus-devletler gelişip imparatorluklar büyüdükçe, düzen ve verimlilik gereksiniminin artması, yazılı kayıtların da artmasını getirmiştir. Sun Tzu'nun sözleriyle "devlet için hayatî derecede önem taşıyan bir konu" olan savaşlarla ilgili kayıtların tutulması ordular ve devlet görevlileri için büyük önem taşıyordu. Bütün bu nedenlerden ötürü, antik tarihin büyük bir bölümünü askerî tarih oluşturmaktadır.
Bu uygarlıklar Antik yeryüzündeki dikkate değer askerî güçlere sahipti: Başta Xiongnu (Hunlar) olmak üzere Mısırlılar, Babil, Pers İmparatorluğu, Yunanlar, Çinliler, Makedonlar, Romalılar, Hintler, Gandhara, Qin.
Mezopotamya'nın verimli topraklarında tarih öncesi dönemin önemli fetihlerine sahne olmuştur. Mezopotamya Sümerler, Akadlar, Persler, Babil ve Asurlar tarafından fethedilmiştir.
Antik Mısır kuvvetli bir güç haline gelmeye başlamıştı ama daha sonra Eski Yunanlar, Romalılar, Bizanslılar ve Persler tarafından işgal edilmişlerdir.
Yunanistan'da Atina ve Sparta gibi çeşitli şehir-devletler güç kazanmışlardır. 

Karanlık çağın bir yerinde üzengiler kullanılmaya başlandığında ordular tamamen değişecekti. Bu buluşla birlikte teknolojik, kültürel ve toplumsal gelişmeler askerî taktikleri ve süvari ile topçunun rolünü değiştirerek savaşların antik çağdaki tarzı dramatik bir şekilde değiştirilmiştir. Aynı savaş tarzı dünyanın diğer bölgelerinde de var olmuştur. Bozkırların göçmen savaşçılarını taklit eden Çin ordusu beşinci yüzyılda yoğun piyade kuvvetinden süvari ağırlıklı kuvvetlere dönüşmüştür. Orta Doğu ve Kuzey Afrika Avrupa'dakine benzer ve sıklıkla da daha gelişmiş teknolojiler kullanmıştır. Çoğu kişi tarafından Japonya'daki Orta Çağ savaş tarzının 19. yy. ortalarına kadar devam ettiği kabul edilmektedir. Afrika'da da Sahel boyunca ve sennar Krallığı ile Fulani İmparatorluğu gibi Sudan devletleri de Orta Çağ savaş taktiğini ve silahlarını, bunlar Avrupa'da kullanımdan kalktıktan sonra uzun süreler kullanmaya devam etmişlerdir.
Orta Çağ'da feodalizm çok geniş bir şekilde yayılmıştı ve Avrupa'da birçok derebeyi vardı. Derebeyleri topraklarını korumak için çoğunlukla kalelerde yaşarlardı.
İslam İmparatorluğu da genişlemekteydi ve Emeviler zamanında batıda İspanya'ya doğu da da İndus nehrine uzanmıştı. Daha sonra iktidara Abbasiler geçmiştir. Abbasilerde Selçuklu Hanedanı ve Moğollar tarafından yenilmişlerdir. Tours Savaşı'nda Charles Martel komutasındaki Franklar, müslümanların Avrupa içlerine doğru olan ilerlemesini durdurmuştur.
Çin'de Sui Hanedanı ve diğer hanedanlar yükselmişti ancak Cengiz Han ve Kubilay Han komutasındaki Moğollar Çinlileri yenerek toprakları işgal etmişlerdir. Genişlemeye devam eden Moğol İmparatorluğu Kubilay Han'ın ölümüyle parçalanmıştır.

16ncı yüzyılın başlarındaki İtalyan Savaşları sırasında Avrupa ordularının arkebüsü (arquebus) kullanmayı benimsemeleri savaşalanındaki zırhlı süvari üstünlüğüne son vermiştir. Feodal sistemin çökmesi ve Orta Çağ şehir devletlerinin daha büyük uluslar altında toplanması Orta Çağ'daki standart askerî bileşen olan paralı askerlerin ve feodallerin zorla topladığı orduların yerine profesyonel orduların kurulmasını sağlamıştır.
Bu dönemdeki bazı önemli gelişmeler şunlardır:

Sahra topu
Topçu bataryaları
Piyade talimi
Ağır süvari (Dragoon)
Süngü

Silahların, özellikle de küçük silahların kullanımı kolaylaştıkça ülkeler profesyonel askerlerden oluşan ordulardan çok belirli süreli askerî hizmete almaya dönmüşlerdir. Teknolojik ilerlemeler giderek daha da önemli hale gelmeye başlamıştır. Önceki dönemlerde savaşan orduların benzer silahları olmasına rağmen Sanayi Çağı'nda Sadowa Çarpışması gibi daha ileri teknolojiye sahip olmanın çarpışmanın sonucunu belirlediği de görülmüştür.
Sanayi çağı'nda uygulanan askerî hizmet altına alma yöntemiyle çarpışma için gerekli olan askerlerin sayısında artış sağlanmıştır. Bu yöntem Napolyon Bonapart tarafından Napolyon Savaşları'nda kullanılmıştır.
Sanayi Çağı'nda diğer bir ulusun savaşa girmesini engellemek amacıyla topyekün savaş kullanılmıştır. William Tecumseh Sherman'ın "March to the Sea" (Denize Yürüyüş'ü) ve Philip Sheridan'ın Shenandoah Vadisi'ni yakıp yıkması bu topyekûn savaşın örnekleridir.

Günümüzde savaş yüksek teknolojinin de yaygın olarak kullanıldığı oldukça karmaşık bir olaydır. Terim olarak elektronik çağında, birinci dünya ülkelerinden bir ya da birkaçının da katıldığı çatışmalar kastedilmektedir. Elbette, üçüncü dünya ülkeleri de savaş yapmaktadırlar ancak bu genellikle düşük teknolojili savaş ya da gerilla taktikleri olmaktadır.

Sömürgecilik
Emperyalizm
Savaş
Silah
Türk askerî tarihi
Sovyetler Birliği

Türkçe askerî tarih araştırmaları
Askerî tarih ansiklopedisi2 Nisan 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Askerî tar

Astronomik kronoloji veya astronomik tarihleme, astronomik olgularla ilişkili tarihsel olayların veya yapıtların tarihlendirilmesine yönelik teknik bir yöntemdir.
Asurolojinin ilk günlerinden beri; çivi yazısı tabletlerde belirtilen ay ve güneş tutulmaları, gezegen görünüşleri ve diğer göksel fenomenlerin eski gözlemleri incelenmiş ve kronolojik amaçlar için kullanılmıştır. Birçok durumda bu gözlemler kesin gün ve saate kadar tarihlendirilebilir ve bu nedenle Mezopotamya'nın çeşitli kral ve yönetici listelerini düzenleyebilmek için çok önemlidir.

Owen Gingerich and Barbara Welther. Planetary, Lunar, and Solar Positions, A. D. 1650 to 1805, Memoirs of the American Philosophical Society, 59S. Philadelphia, 1983. (İngilizce)
Neugebauer, Paul V. Astronomische Chronologie (2 vols). Berlin: De Gruyter, 1929. (İngilizce)
Steele, John M. "The Use and Abuse of Astronomy in Establishing Absolute Chronologies", Physics in Canada/La Physique au Canada, 59 (2003): 243-248. (İngilizce)
Bryant Tuckerman. Planetary, Lunar, and Solar Positions, 601 B.C. to A, D. 1, Memoirs of the American Philosophical Society, 56. Philadelphia, 1962. (İngilizce)
Bryant Tuckerman. Planetary, Lunar, and Solar Positions, A. D. 2 to 1649, Memoirs of the American Philosophical Society, 59. Philadelphia, 1964. (İngilizce)

Astronomik yıl numaralandırma, MS (Latince AD (Anno Domini)) türü yıl numaralandırmayı temel alan ancak onluk tam sayı yıl numaralarını daha yakından izleyen bir numaralandırma yöntemidir. 0 yılını da içeren bu yöntem daha önceki yılları '-' işaretiyle belirtmektedir. Bu yöntem, MÖ (İngilizce BC) gibi dönem belirteçlerini içermemektedir. Böylece, MÖ 1 yılı 0, MÖ 2 yılı -1 ve MÖ n yılı (1 - n) olarak gösterilmektedir. MS 1 ve sonraki yıllar yalnızca sayıyla ya da '+' işaretiyle birlikte gösterilmektedir. Sıfır sayısı hesaplama kolaylığı açısından önem taşımaktadır. Şöyle ki; astronomide iki zaman dilimi arasındaki yıl farkı bu iki dönemin sona erdiği yılların farkı alınarak bulunabilmektedir.
Sistemin adı astronomideki kullanımından gelmektedir. Tarih dışındaki bilimlerin hemen hiçbiri 1 yılından öncesini konu edinmemektedir ancak arkeoloji ve jeoloji bu yılları 'günümüzden önce' biçiminde anmaktadır. Astronomik ve tarihi yıllar arasında 1 yılından önceki 1 yıllık fark, tutulmalar ve yörünge çakışmaları gibi olayların meydana geliş zamanlarının hesaplanmasında önem taşımaktadır.
Sıfır yılı ilk kez 18. yüzyıl Fransız gökbilimcileri Philippe de La Hire (1702) ve Jacques Cassini (1740) tarafından kullanılmıştır. Ancak, bu bilimadamları yılları ait oldukları dönem belirteçleriyle birlikte kullanıyorlardı (MÖ 2, MÖ 1, 0, MS 1, MS 2 şeklinde). 19. yüzyılda MÖ/0/MS ve −/0/+ gösterimleri birlikte kullanılmaya başlandı. −/0/+ gösterimi 20. yüzyıl ortalarına dek ağırlık kazanmamıştır.

Atasözü geçmişten günümüze gelen, uzun deneyimlerden yararlanarak kısa ve özlü öğütler veren, toplum tarafından benimsenerek ortak olarak kullanılan kalıplaşmış sözlerdir. Türkçede "sav" ve "irsal-i mesel, darb-ı mesel" olarak da adlandırılır.
Atasözleri bir toplumun duygu, düşünce, inanç ve kültür yapısını yansıtır. Atasözleri, kim tarafından ne zaman söylendiği bilinmediğinden anonimdir. Bu sözler topluma mâl olmuş, toplum tarafından benimsenmiş ve yüzyılların düşünce ve mantık isteminden geçerek günümüze ulaşmış kısa ve özlü sözlerdir. Atasözleri, bir düşünce açıklanırken ya da savunulurken tanık olarak da gösterilirler.
Atasözleri, halkın yalnızca ortak duygu ve düşüncelerini değil ortak dil zevkini de yansıtır.

Geniş bir sözlü kültüre sahip konar-göçer topluluklardan biri olan Türklerde, atasözü köklü ve geniş bir yer tutmaktadır.

Kayıtlara geçmiş bilinen ilk Türk atasözüne Çin tarihlerinde rastlanılır. Han Hanedanlığı Dönemi'nde Han Wu-di'nin yayınladığı Luntai Fermanı'nda yer almıştır. Daha sonra bu atasözü Luntai Fermanı'na atıfta bulunarak Shiji ve Zizhi Tongjian adlı eserlerde de yer almıştır. Hunların kendini kurda, düşman Çinlileri ise koyuna benzettiği bu atasözü şu şekildedir:

"Bir kurt kaybedilir, bin koyun kaçar."

Türkçe olarak yazılmış ilk atasözleri Orhun Yazıtları'nda yer almaktadır:

"Tokurkak sen açsar tosık ömez sen, bir todsar açsık ömez sen. (Toksan açlığı, tokluğu düşünmezsin; bir doyarsan açlığı düşünmezsin.)" (Bilge Kağan Yazıtı, Kuzey Yüzü, 68. Satır)
"Yuyka erklig tupulgalı uçuz ermiş, yinçge erklig özgüli ucuz; yuyka kalın bolsar tupulguluk alp ermiş, yinçge yogun bolsar üzgülük alp ermiş. (Yufka gücündekini delmek ucuz imiş; ince gücündekini kırmak ucuz imiş; yufka kalın olsa delinmesi çetin imiş, ince yoğun olsa kırmak çetin imiş.)" (Tonyukuk Yazıtı, 138. Satır)
"Toruk bukulı semiz bukulı ırkda bölser semiz buka toruk buka tiyin bilmez ermiş. (Sıska boğa ve semiz boğa, arka arkaya tekme atsalar semiz boğa mı, sıska boğa mı attı diye bilinmez imiş.)" (Tonyukuk Yazıtı, 173. Satır)* "Kanın ögüzçe yügürti, süñüküñ tagça yatdı. Beglik urı ogluñun kul kıldıg, işilik kız ogluñun küñ kıldıg. (Kanın su gibi aktı, kemiğin dağ gibi yığıldı; beğlik erkek oğlun kul oldu, kadınlık kız oğlun odalık oldu.)" (Bilge Kağan Yazıtı, Doğu Yüzü, 22. Satır; Kül Tigin Yazıtı, Doğu Yüzü, 128. Satır)
"Körür közüm körmez teg, bilir biligim bilmez teg boldı. (Gören gözüm görmez gibi, bildiğim bilgim bilinmez gibi oldu.)" (Kül Tigin Yazıtı, Kuzey Yüzü, 155. Satır)

İslami Dönem Türk edebiyatının ilk yazılı kaynağı olan Kutadgu Bilig'de çok sayıda atasözü yer almaktadır. Atasözleri, bu eserde Arapça "mesel" sözcüğü ile ifade edilmiştir. Eserde yer alan bazı atasözleri şunlardır:

“İdi kikçi söz ol meselde kelir, ata ornı atı ogulka kalır. (Çok eski bir atasözü vardır: Babanın yeri ve adı oğula kalır.)" (Beyit 110)
"Ulug hurmeti bar ajunda törü ulug kelse kopgıl adakın örü. (Büyükler muhteremdir, bu dünya kanunudur; büyük gelince ayağa kalk.)" (Beyit: 4153)

Araplara Türkçeyi öğretmek amacıyla yazılan "Divanu Lügati't-Türk" adlı eserde Türkçesi verilen sözcüklerin cümle içinde kullanımını göstermek için Türkçe örnekler verilirken çok sayıda atasözü de kullanılmıştır. Atasözleri, bu eserde "sav" sözcüğü ile ifade edilmiştir. Eserde yer alan bazı atasözleri şunlardır:

"Abçı neçe al bilse, ayıg anca yol bilir. (Avcı ne kadar hile bilse, ayı o kadar yol bilir.)"
"Kuş kanatın, er atın. (Kuş kanatı ile, er atı ile.)"

Türkçede atasözleri biçim ve anlam özelliklerine göre şu şekilde sınıflandırılır:

Atasözleri, biçim yönünden diğer yazı türlerine göre daha farklı özellikler gösterir. Öykü, roman, şiir ve deneme gibi yazı türleri pek çok tümcenin bir araya gelmesi ve anlam yönünden bütünleşmesiyle oluşur. Buna karşın atasözleri genellikle bir, en fazla iki tümceden oluşur. Bütün duygu ve düşünceler, bu tek tümceye sığdırılır. Bu tümceler kişiden kişiye değişmez veya değiştirilemez. Halkın ortak malıdır ve halkın tamamı tarafından aynı biçimde kullanılır. Atasözlerinde biçim özellikleri şu başlıklar altında toplanabilir:

Atasözleri, bir toplumun ortak kullandığı kalıplaşmış sözlerdir. Bu nedenle herhangi bir kimse, atasözlerindeki sözcükleri ya da sözcüklerin sırasını değiştiremez. Örneğin "Dikensiz gül olmaz." atasözü "Gül dikensiz olmaz." şeklinde söylenemez. Bu tümcedeki 'kaz' sözcüğü yerine 'ördek' veya 'horoz' denmez. Bunun nedeni, atasözlerinin bir kişinin değil, bütün toplumun ortak malı olması ve o toplumun düşünce ve dil zevkini yansıtmasıdır.
Ancak, bazı atasözleri tarihsel süreç içinde değişikliğe uğramıştır. Örnek: "Ayağını yorganına göre köskıl" → "Ayağını yorganına göre uzat." Bu atasözündeki 'köskıl' sözcüğünün yerine günümüzde 'uzat' sözcüğü kullanılmaktadır. Tarih boyunca dilde ve kültürde oluşan değişmeler atasözlerine de yansımıştır.
Kalıplaşmanın bir istisnası da bir atasözünün farklı bölgelerde değişik şekillerde söylenmesidir.
Örnek: "Mum dibine ışık vermez" → "Çıra dibi karanlık olur", "Er ekmeği er kursağında kalmaz" → "Er lokması er kursağında kalmaz"
Örneklerdeki gibi bazı atasözlerinde, hem sözcüklerin sırası hem de sözcükler değişebilmektedir. Ancak, bu değişiklik kişiden kişiye değil bölgeden bölgeyedir. Bu durum, atasözlerinin tarihsel süreç içinde ve farklı bölgelerde değişikliğe uğrayabildiğini gösterir.

Türkçede bulunan bütün tümce türlerine atasözlerinde de rastlanır. Atasözleri kısa ve özlü sözler olduğu için genelde bir veya iki cümleden oluşur. Daha uzun cümlelerden oluşan Türk atasözlerinin sayısı azdır. Atasözlerinde kullanılan cümle türleri şu şekilde sıralanabilir:

Atasözlerinin çoğu yalın cümle biçimindedir. İçinde yalnızca bir yargı bulunan atasözleri genellikle yalın cümleler biçiminde anlatılır. Örneğin; "Ağaç kökünden yıkılır", "Aç köpek fırın duvarını deler" ve "Vakit nakittir".

İçinde iki yargı bulunan atasözleri genelde birleşik cümle biçiminde kurulur. Örneğin, "Dağ ne kadar yüce olsa, yol üstünden aşar", "Erkek aslan aslan da, dişi aslan aslan değil mi?", "Elin ağzı torba değil ki büzesin".

Atasözlerinde şiirsel bir anlatıma özen gösterildiğinden pek çok atasözü devrik cümlelerle kurulmuştur. Örneğin, "Gülme komşuna, gelir başına", "Besle kargayı, oysun gözünü", "Sık gidersen dostuna, yatar arka üstüne".

Ad cümleleriyle kurulan atasözlerinde yüklem ad ya da ad soylu sözcüklerden oluşur. Örneğin, "Almak kolay, ödemek güçtür", "Akıl için yol birdir", "İki el bir baş içindir".
Ad tümceleriyle kurulan atasözlerinde var, yok sözcükleri ek eylem alarak yüklem olur. Örneğin, "Kalpten kalbe yol vardır", "Ölümen öte köye köy yoktur".
Ad tümceleriyle kurulan atasözlerinin çoğunda ek eylem -dır söylenmez. Bu durumda genellikle herhangi bir anlam kaybı söz konusu olmaz. Örneğin, "Can tümceden aziz", "Hizmetçi kırarsa suç, hanım kırarsa kaza".

Eylem tümceleriyle kurulan atasözlerinde yüklem eylem olur. Eylem tümcesiyle kurulan atasözlerinin sayısı ad tümcesiyle kurulanlara nazaran daha çoktur. Örneğin, "Can boğazdan gelir", "Zorla güzellik olmaz", "İki at bir kazığa bağlanamaz.".
Bazı atasözlerinde eylem söylenemez. Anlam kendiliğinden ortaya çıkar. Örneğin, "Ata arpa, yiğide pilav", "Bakarsan bağ, olur bakmazsan dağ olur".

Bazı atasözleri ek eylemle kurulurlar. Örneğin, "Akıl için yol birdir", "Yiğidin malı arsıza kalmaz".

Atasözleri, uzun tarihî bir süreçte oluştuğu ve çağlar boyu geçerli olduğu için genellikle geniş zaman kipiyle kurulmuştur. Doğrudan öğüt veren atasözlerinde emir kipinin kullanıldığı görülmektedir. öyküleme ya da rivayet biçiminde söylenen atasözlerinde belirsiz geçmiş zaman kipinin kullanıldığı görülür. Belirli geçmiş zaman ve şimdiki zaman kipleriyle kurulmuş atasözü sayısı oldukça azdır.

Geniş Zaman Kipiyle Kurulmuş Atasözleri: örneğin, "Ağır kazan geç kaynar", "Bir başa bir göz yeter", "Boş çuval ayakta durmaz", "damlaya damlaya göl olur"
Belirsiz Geçmiş Zaman Fiiliyle Kurulmuş Atasözleri: örneğin, "İnsanoğlu çiğ süt emmiş", "Yaş yetmiş, iş bitmiş", "Yılan sokan uyumuş, aç kalan uyumamış".
Soru Kipiyle Kurulmuş Atasözleri: örneğin, "Akıl olmayınca ne yapsın sakal?", "Tok ne bilir aç hâlinden?", "Her sakallıyı baban mı sanırsın?"
İstek Kipiyle Kurulmuş Atasözleri: örneğin, "Ağır git ki yol alasın", "Sabah ola, hayır ola", "Baba malı tez tükenir, evlât gerek kazana".
Emir Kipiyle Kurulmuş Atasözleri: örneğin, "Baş kes, yaş kesme", "Önce düşün, sonra söyle", "Bin bilsen de bir bilene danış".

Atasözleri belli bir toplumun ve/veya bütün insanlığın yaşam felsefesidir. İnsanlarda bulunan sevgi, kıskançlık, bencillik, dostluk, düşmanlık gibi duygular evrenseldir. Bu nedenle bu duyguları yansıtan atasözleri de evrensel olarak kabul edilmektedir. Dünyada pek çok ulusun kullandığı atasözleri karşılaştırıldığında, bu atasözlerinin pek çoğunun aynı ya da benzer olduğu görülmüştür. Atasözleri evrensel değerler yanında bir ulusa özgü kültürel değerleri de yansıtır. Örneğin "Gözden ırak olan, gönülden ırak olur", "Dağ dağa kavuşmaz, insan insana kavuşur", "Vakit nakittir" gibi atasözleri evrenseldir. Bunlara benzer atasözlerini bütün dillerde bulmak mümkündür. "Osmanlı, tavşanı araba ile avlar", "Türk'ün aklı aldadır" gibi atasözleri ise ulusaldır. Bunlara benzeyen atasözleri bir ulusun kültürünü yansıtır.
Atasözlerinin konulara çoğu zaman kullanıldıkları bölgeye ve ülkeye göre değişiklikler gösterir. Türk toplumunda tarih boyunca askerlik ve çiftçilik önemli olduğu için at, it, kurt, koyun, silah ve yiğitlik konusunda Türkçede pek çok atasözü vardır. Buna karşın Alman atasözlerinde daha çok ayı, kartal gibi Almanya'nın sembolü haline gelmiş konulara yer verilir. Bu nedenlerle, atasözlerinde evrensel ve toplumsal düzen ile bu düzendeki iyi, kötü bütün özellikler görülür.

Atasözlerinin çoğunda sözcükler kendi anlamlarında kullanılmaz. Tümceler kurulurken genelde konular somutlaştırılır. Kısa ve özlü bir anlatımla konu daha güzel, etkili ve çarpıcı biçimde sunulur. Genellikle sözcükler benzetme, örnekleme yoluyla başka anlamlarda kullanılarak anlatıma şiir

Ay-güneş takvimi, birçok kültürde bulunan ve tarihinin hem ay evresini hem de güneş yılını gösterdiği bir takvimdir. Güneş yılı, güneş yılı olarak tanımlanırsa, bu durumda ay-güneş takvimi sezonun bir göstergesi verecektir; bir yıldız yılı olarak alınırsa, takvim, dolunayın meydana gelebileceği takımyıldızını tahmin edecektir. Yılını aylara ayıran tüm takvimlerde olduğu gibi, yılın birkaç ay süresinin de olması şarttır. Bu durumda sıradan yıllar 12 aydan oluşur, ancak her ikinci veya üçüncü yılda bir 13. ara, emboli veya sıçrama ayı ekleyen bir enterkalasyon yılıdır.

Dershowitz, Nachum; Reingold, Edward M. (2008), Calendrical Calculations, Cambridge: Cambridge University Press, ISBN 9780521885409 

Introduction to Calendars13 Haziran 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., US Naval Observatory, Astronomical Applications Department.
Lunisolar calendar year 2017-2018 2 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (by Serge Bièvre 31 Mart 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.)
Lunisolar Calendar24 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Calendar studies14 Nisan 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Model of lunisolar calendar based on observation of the sun and moon position26 Mayıs 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kamerî takvim veya Ay takvimi, Dünya'nın Güneş çevresindeki hareketleri yerine Ay'ın tam devrelerini (sinodik ayları) temel alan takvim. "Mevsim yılı" da denilen bir Güneş yılında 12.37 sinodik ay bulunur, yani ay senesi daha çabuk tamamlanır. Bu nedenle Ay takvimlerini Güneş takvimine çevirirken, belirli bir sürenin ilave edilmesi (periyodik interkalasyon) gerekir.
Ayın başlangıcı takvimden takvime değişir. Bazı takvimlere göre devre yeni ay, dolunay veya hilal ile başlar. Bazı takvimlerde ise detaylı hesap kullanılır.

Sümerler muhtemelen ayın devrelerine dayalı bir takvimi kullanan ilk medeniyetti. Sümer-Babil ayları yeni Ay'ın göründüğü gün başlıyordu. Saray astronomları mevsim hataları bariz hale geldiğinde takvimde gerekli düzenlemeleri yapıyorlardı. MÖ 380 civarında ay takvimlerine sabit düzenlemeler getirildi. 7 artık ay, 19 yıllık periyotlarda yıllara ekleniyordu. Daha sonra Yunan astronomlar da Ay yılını Güneş yılına uyarlayan çeşitli düzenlemeler yaptılar. Roma cumhuriyet takvimi, muhtemelen Yunan Ay takvimini temel almıştı.
Günümüzde bazı dinî gruplar Ay takvimlerini kullanmaya devam ederler. Örneğin Yahudi takvimi, milattan 3760 yıl 3 ay önce başlar. Yahudi yılı sonbaharda başlar. Aylar 29 veya 30 gündür. Artık yıl ve aylarla Güneş takvimine uyarlanır.
Bir diğer ay takvimi, İslam peygamberi Muhammed'in MS 622 yılında Mekke'den Medine'ye Hicret'ini esas alan Hicrî takvimdir. Bu takvimi Güneş yılına uydurmak için ayar yapılmaz.

Aziz, Aya (Roma Yunancası aslı ἅγιος ayos) veya kadın ise Azize, Arapça kökenli azîz sözcüğü ermiş anlamına gelir. Günlük kullanımda sevilen ve sayılan kimseleri tanımlamakta kullanılır. Sözcüğün dişi formlarından muazzez, Türkçede yaygın bir kadın ismidir.
Azizlik kavramı genel olarak Hristiyanlığın literatüründe yer alsa da kökleri tam olarak Yahudilik geleneğinde bulunmaktadır. Aynı biçimde kavram İslam, Hinduizm ve Budizm’de de yer alır.

Anlayış olarak Yahudilik, Azizlik kavramını kullanırken bireylerden ziyade halkın köken olarak Yahudi ulusunu oluşturan insanları betimlemeyi tercih eder. Tüm Yahudi halkı Aziz olarak kabul edilir. Bunun yanı sıra Hasidisizm ve Kabalist hareketler dini önderlerini Aziz olarak kabul ettiler. Şefaat bulmak amacıyla mezarlarını ziyaret ettiler.

Genellikle Aziz olarak çevrilen, Arapça bir terim olan (Veli) Kur'an’da hem Tanrı’ya hem de dindar kişiliği ile tanınan saygın kimselere, Tanrı dostlarına atıfta bulunmak için kullanılır.
Bununla birlikte popüler İslam, Veli kavramını Tanrısallığa olan özel yakınlığı, mümin ile mutlak güç ve Tanrı arasında aracılık eden Tanrı dostu olarak lanse etmeye başladı.
İslam'da bir Aziz, Tanrı tarafından, içten gelen bir sevinçle yaratılır. Azizler kim olduklarını bilirler ve hatta kendi Azizliklerini ilan edebilirler. Azizler güçlerine rağmen peygamberlerden daha düşük bir manevi dereceye sahiptir. Rol model olarak benimsenen ve saygı duyulan kutsal kişiler olarak, Aziz figürüne en iyi uyum sağlayan kişiler Sufi efendileridir. Yalnız bilinmeli ki tüm Azizler Sufi değildir. Bazı saygın ve dindar Müslümanlar, ölümünden sonra şefaatini ve “bereketini” (manevi güç) arayanlar tarafından saygı görürler.
Azizler Şii İslam'da daha önemli bir role sahiptir. Doğrudan Peygamberin soyundan geldiği ifade edilen imamlar Aziz mevkiinde kabul edilir. Peygamberin soyundan olduğunu iddia eden imamlar azizdir. Bunun nedeni, Şii İslam'da Kuran'ın gerçek yorumunu sadece bu imamların bilmesidir.

Hristiyanlıktaki azizlik kavramının kaynakları Yeni Ahit'te bulunmaktadır. Pavlus kaleme aldığı mektuplarında, İbranilere mektupta ve Vahiy kitabı'nda, Azizlerin kilisenin üyelerini belirlediğini görüyoruz. Bireylerin “kutsal” kişiler olması, “Mesih'e sadık” olmalarına ve inananların kardeşlik duygusundan kaynaklanır (Markos 1:24; Yuhanna 6:69; Havarilerin İşleri Kitabı 3:14).

Yunanca “Άγιος” (Agios) “Αγία” (Aya ya da Agia), erkekler için Aziz, kadınlar için Azize kullanılırken, Katolik, Ortodoks ve Anglikan Hristiyanlıkta iyilikleriyle tanınmış kutsal kişileri karşılayan terimlerdir. Bu unvan Hristiyan otoriteleri tarafından sonradan (genellikle kişi hayatta değilken) verilir.
Hristiyanlığın ilk yüzyılı boyunca Aziz terimi yalnızca iman şehitleri için kullanılmıştı (Yunanca tanık kavramı). Şehitlik, bugüne dek bizlere ulaşan ve resmi anlamda kanonize edilen bir durum olmaya devam ediyor. Havarilerin İşleri Kitabı'na göre Kilise tarafından kabul edilen ilk Aziz, İsa Mesih'e olan bağlılığı nedeniyle ölümü kabul eden, Yahudi iken din değiştiren ve diyakoz olan Aziz İstefan. Hapsedilen veya işkence gören tüm Hristiyanlar iman şehidi olarak ölmedi. Hayatta kaldıktan sonra toplumsal yaşamına dönen ve inancını açık bir biçimde ilan eden, Kilise hizmetinden sonra bulunan kişiler de doğal biçimde ölmelerine rağmen Aziz olarak kabul edildi.

Kanonlaştırma kelimesi, bir Hristiyan'ın isminin Kilise Azizleri kanonu yani listesine alınmaya layık görüldüğü anlamına gelir. Kanonlaştırma kimseyi Aziz yapmaz. Kanonlaştırma, yaşamı boyunca bir kimsenin zaten bir Aziz olduğunu kabul eder. Kanonlaştırma bir insanı Aziz yapmaktan daha ziyade, alenen ve herkesin görebileceği şekilde, insanın halihazırda bir Aziz olduğu gerçeğini ortaya koyar - yani kutsal insan ve Tanrı, insanın varoluşunun her düzeyde öyle işbirliği yapmış ki, insan lütuf ile olmuştur. Tıpkı Tanrı'nın kendi doğası gereği Tanrı olması gibi.

Kilise tarihinin ilk bin yılı boyunca, Azizler herhangi bir resmi kanonlaştırma töreni olmaksızın kabul edildi. İnançlıların yerel cemaatleri, bazı tanınmış Hristiyanları ayin toplantılarında anmaya, onlardan dua ederek yardım istemeye, mezarlarını ziyaret etmeye başladılar. Yerel Episkoposlar kanonizasyon sorumlusuydu. Yaptıkları çok sayıda hizmetlerden birisi de litürjik takvimin oluşturulması oldu.
12. yüzyıldan itibaren, Azizlerin belirlenmesi Papaların görevi haline geldi. Papa, kişinin ölümünden sonra Aziz ilan edilmesi için üç şart belirledi:
- İnsanlar arasında kutsallığın yüksek saygınlığı
- Cesurca erdemler
- Mucizeler üretme konusundaki şöhreti, özellikle ölümünden sonra mabetlerde veya kalıntılar aracılığıyla.

Katolik Kilisesi'nde kanonlaştırma uzun bir sürece karşılık gelmekte olup, doğaüstü olarak ortaya çıkan bir kutsallığın (mucizeler) ve kendine özgü Hristiyan erdemlerin karşılığı olmalıdır.

Ortodoks Kiliseleri, evrensel bir takvime dahil edilmeleri gerekmeyen yerel Azizleri yüceltmek için daha basit, daha sade ve daha az resmi bir yönteme sahiptir. Kanonizasyon büyük ölçüde yerel uygulamalar, yerel kültler ve yerel gelenekler tarafından belirlenmiştir.
Ortodoks geleneğinde bir Aziz, kendisinde bir şekilde Tanrı imajını gösterir - bir ikon, orijinal bir yaratılış, İsa Mesih'te yeni bir varlık haline gelmiştir.

Basın-yayın (kitle iletişim araçları), günlük dilde radyo, televizyon, gazete, dergi gibi elektronik veya yazılı basın organlarını anlatmak için kullanılan bir terimdir.
Tarihten gelen süreç içerisinde baktığımızda, toplumların aydınlanmasında, reaksiyon göstermesinde basının önemli bir rolü vardır. Bu reaksiyon gerek iktidara, gerekse muhalif olanlara yönelebilir. Ancak burada önemli olan basının büyük kitleler üzerindeki etkisidir.
Dar anlamıyla basın, sadece gazete ve dergileri kapsamaktayken geniş anlamda basının belirli zamanlarda basılıp, her çeşit haber ve fikirleri topluma ulaştıran tüm yayın ürünleridir. Genellikle günlük basın ürünlerine gazete, haftalık, on beş günlük ve aylık basın ürünlerine de dergi denilmektedir.
İnsan, çevresinde ve dünyada olup bitenleri öğrenmek ve öğrendiklerini veya düşündüklerini başkalarına duyurmak ihtiyacındadır. Bu ihtiyaç az veya çok her insanın doğasında vardır. Bu ihtiyacın giderilmesi için girişilen çeşitli teşebbüsler sonunda bugün basın-yayın dediğimiz ve medeni toplumun dördüncü kuvveti saydığımız “basın müessesesi” doğmuştur.

Kitle iletişim araçları, içeriği sınırsız sayıda insana teknik çoğaltma ve yazı, resim veya sesle yayma yoluyla ileten bir iletişim aracıdır ve böylece halka açık bir şekilde isimsiz, mekansal olarak dağılmış bir izleyici kitlesine ulaştırır."
Kitle iletişim araçları kitle iletişimini sağlar. Kitle iletişimi halka açık bir şekilde gerçekleşir, bu nedenle prensip olarak herkes kitle iletişim araçlarının tekliflerine erişebilir. Bu anlamda, kitle iletişim araçlarının sosyal bilimler tanımını içeriyor;

basılı medya (örneğin broşür, afiş, kitap, basın)
görsel-işitsel medya: film, radyo ve televizyon
yığın depolama ortamı (örneğin, CD, DVD)
internet ortamındaki web siteleri.
Gerhard Maletzke kitle iletişimi için beş kilit faktör tanımlıyor: "Kitle iletişimi ile, ifadelerin kamuya açıklandığı iletişim biçimini kastediyoruz (yani sınırlı ve kişisel olarak tanımlanmış bir alıcı olmadan) dolaylı olarak teknik dağıtım araçları yoluyla dolaylı olarak ve tek taraflı olarak (yani, ilan eden ile alıcılar arasındaki rolleri değişmeden) yayılmış bir izleyici kitlesine sahip."
Kitle iletişimi olarak tiyatro olayları, çünkü seyirciler yeterince dağılmıyor (dağılıyor). Kitle iletişim araçlarının tasarımlarında politika, hukuk ve ekonomi tarafından etkilenen karmaşık sosyal kurumlar haline geldiği de unutulmamalıdır. Bu boyut olmadan, medya ve medya sistemlerinin anlamlı bir uluslararası karşılaştırması pek mümkün değildir.
Bu eleştirinin çekişmeli olduğu söylenebilirken, klasik kitle iletişim araçları aynı zamanda tasarımlarında "politika, hukuk ve ekonomi tarafından etkilendi" ve yine de, bu mutlaka bu karakterin Maletzke'nin tanımına aykırı olduğu anlamına gelmez. Kunczik ve Zipfel, geçtiğimiz yıllarda meydana gelen teknik gelişime uyumsuzluğun zayıf noktasını görüyor.
"Bu kriterler, basın, radyo ve televizyon gibi medya ile kitle iletişimini tanımlamak için uygundur. Bununla birlikte, sözde 'yeni medya' için, bu tanım, özellikle de, artık yeterli değil. Etkileşimli hizmetler ayrıca kişilerarası iletişimin bileşenlerine de sahiptir.

İnternet sansürü
Sansür
İliştirilmiş gazetecilik

Bergama Müzesi, (Almanca: Pergamonmuseum), Berlin'de Müzeler Adası'nda, Am Kupfergraben caddesinin karşısında yer alan beş müzeden biridir. Müze binası, mimar Alfred Messel tarafından tasarlandı. Ludwig Hoffmann yönetimindeki inşaat 1910'da başladı ve 1930'da tamamlandı.
Bergama Zeus Sunağı, Milet Pazar Yeri Kapısı, İştar Kapısı ve Mşatta Sarayı gibi yapıların günümüze ulaşmış parçaları, bugün sergilendikleri Bergama Müzesi'nin adını dünya genelinde meşhur etmiştir. Müzede sergilenen başlıca eserler "Bergama Athena Tapınağı'nın girişi", "Athena" heykeli ve "Halep odası"dır. Müzenin "İslâm Sanatı" başlıklı koleksiyonu, İslâm coğrafyasından toplanmış değerli çini ve halı örneklerini bir araya getirmektedir.
Özellikle Bergama ve Milet'ten alınan eserlerle oluşturulan koleksiyonun Almanya'ya yasal olarak getirilip getirilmediği konusunda tartışmalar vardır. Türkiye, bu eserlerin çoğunun gün ışığına çıktığı yer Türkiye Cumhuriyeti sınırlarında bulunduğu gerekçesi ile eserlerin Türkiye'ye iade edilmesi talebiyle Almanya'ya başvurmuştur ve çalışmalar 1991'den beri devam etmektedir.
Müze, yılda ortalama 850.000 kişi tarafından ziyaret edilmektedir. 2007 yılında 1.135.000 ziyaretçi ile Almanya'da "en çok ziyaret edilen sanat müzesi" oldu.
Bergama Müzesi'nin Bergama Sunağı'nın bulunduğu büyük salonu, tadilat faaliyeti sebebiyle 2026 yılına kadar ziyarete kapatıldı.

Bergama Müzesi üç ayrı bölümden oluşur: 

Antikensammlung (Klasik Antik Çağ Koleksiyonu)
Vorderasiatisches Museum (Antik Yakın Doğu Müzesi)
Museum für Islamische Kunst (İslam Sanatı Müzesi)
"Klasik Antik Çağı Koleksiyonu" içerisinde Yunanistan'ın Olympos Dağı ve Sisam adası ile Bergama, Milet, Didim, Priene ve Kıbrıs'ta gerçekleştirilen kazılarda ortaya çıkarılmış tarihî eserlerden oluşmaktadır.

Müzeler Adası'ndaki Kaiser-Friedrich-Museum (bugünkü adıyla Bode Müzesi) açıldığı zaman, müzenin Alman denetiminde yapılmış kazılarda çıkan tüm sanatsal ve arkeolojik eserlerin tamamını alabilecek kadar büyük olmadığı belliydi. Babil, Uruk, Asur, Milet, Priene ve Mısır'daki devam eden kazılardan çıkan eserler var olan Alman müze sisteminde tamamıyla sergilenemiyordu. 1907'lerin başında Kaiser-Friedrich-Museum müdürü Wilhelm von Bode'nin, mevcut müzenin yanına antik mimariyi, ilkçağ sonrası Alman sanatını, Orta Doğu ve İslam sanatını kapsayacak yeni bir müze inşa etme planı vardı.
Bu büyük üç kanatlı müze 1907'den beri planlanmaktaydı. Alfred Messel 1909'da öldüğünde, onun yakın arkadaşı Ludwig Hoffmann 1910'da başlayan inşaatın başına getirildi. Müzenin inşaatı I. Dünya Savaşı döneminde de devam etti ve 1930'da müze açıldı.
Bergama Müzesi, II. Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru gerçekleşen Berlin bombardımanında ağır hasar aldı. Bu nedenle birçok sanat eseri korunaklı yerlerde saklandı, bazı büyük parçalar ise korunmak için duvarla çevrildi. 1945'te Kızıl Ordu, bir nevi savaş ganimeti olarak veya Berlin'deki yağmadan ve yangınlardan sözde kurtarmak için Bergama Zeus Sunağı da dahil bütün müze mallarını toplayarak dönemin Sovyetler Birliği'ne Leningrad'a (şimdiki Sankt-Peterburg) götürdü. 1958'e kadar birçok eser Doğu Almanya'ya geri dönmüştür. Yalnız koleksiyonun bazı önemli parçaları hala Rusya'dadır. Bu önemli parçalardan bazıları Moskova'daki Puşkin Müzesi'nde ve Sankt-Peterburg'daki Ermitaj Müzesi'nde bulunmaktadır. Buradaki eserlerin  iadesi hakkında Almanya ve Rusya bir anlaşma hazırladılar; ama 2003'ün haziranında Rus iade kanunu nedeniyle bu anlaşma engellenmiştir.

Esarhaddon'un zafer steli

Bernard Lewis (31 Mayıs 1916, Londra - 19 Mayıs 2018, New Jersey), İngiliz asıllı Amerikalı tarihçidir. Princeton Üniversitesi'nde profesörlük yapmıştır. İslâm tarihi ve İslâm-Batı ilişkisi hakkında uzmanlaşmıştır. Orta Doğu hakkında uzmanlaşmış batılı uzmanlar arasında en çok okunan yazarlardandır. George W. Bush'un danışmanlığını yapmıştır.
2018 yılında ölen Lewis'in mezarı Tel Aviv'de Trumpeldor Mezarlığı'nda bulunmaktadır.

Lewis, 1993 yılında Fransız Le Monde gazetesine verdiği bir demeçte 1915 yılında Ermenilerin Osmanlılar tarafından öldürülmesinin bir "soykırım" olmadığını, "savaşın bir yan ürünü" olduğunu söylemişti. Paris'te bir mahkeme bunu Ermeni soykırımının inkârı olarak kabul etmiş ve tarihçiyi sembolik olarak 1 Frank para cezasına çarptırmıştı.
Londra Üniversitesi'nde eğitim gördü; yüksek lisansını Orta Doğu Tarihi yoğunluklu olmak üzere Tarih konusunda, doktorasınıysa İslam Tarihi konusunda yaptı. Paris Üniversitesi'ndeki araştırmaları sırasında Türkçe öğrendi. 1938 yılında ders vermeye başladı. 1974'e kadar Londra Üniversitesi'nde, 1974-1986 arasındaysa Princeton Üniversitesi'nde akademisyenlik yaptı. 1998 yılında Atatürk Barış Ödülü'nü aldı. Araştırma alanları Orta Çağ İslam Dünyası, günümüz Orta Doğusu ve Osmanlı Devleti'dir.
Başlıca Yapıtları: The Arabs in History (Tarihte Araplar, 1950), The Emergence of Modern Turkey (Modern Türkiye'nin Doğuşu, 1961), The Assassins (Haşhaşiler, 1967), The Muslim Discovery of Europe (Müslümanların Avrupa'yı Keşfi, 1982), The Political Language of Islam (İslam'ın Siyasal Söylemi, 1988), Race and Slavery in the Middle East: an Historical Enquiry (Orta Doğu'da Irk ve Kölelik: Tarihsel Bir İnceleme, 1990), Islam and the West (İslam ve Batı, 1993), Islam in History (Tarihte İslam, 1993), The Shaping of the Modern Middle East (Modern Orta Doğu'nun Oluşumu, 1994), Cultures in Conflict (Çatışan Kültürler, 1994), The Middle East: A Brief History of the Last 2,000 Years (Orta Doğu: Son 2000 Yılın Kısa Bir Tarihçesi, 1995), The Future of the Middle East (Orta Doğu'nun Geleceği, 1997), The Multiple Identities of the Middle East (Orta Doğu'nun Çoklu Kimliği, 1998), A Middle East Mosaic: Fragments of life, letters and history (Bir Orta Doğu Mozaiği: Hayat, Mektup ve Tarih Vesikaları, 2000), The Crisis of Islam: Holy War and Unholy Terror ("İslam'ın Krizi: Bitmeyen Savaş", 2003).
Türkçede yayımlanmış yapıtları: Modern Türkiye'nin Doğuşu (1988), İslam'ın Siyasal Söylemi (1993), Ortadoğu: Hristiyanlığın Doğuşundan Günümüze 2000 Yıllık Tarihi (1996), İslam Dünyasında Yahudiler (1996), Müslümanların Avrupa'yı Keşfi (1997), Çatışan Kültürler - Keşifler Çağında Hristiyanlar, Müslümanlar, Yahudiler (1999), Ortadoğu'nun Çoklu Kimliği (2000), Tarihte Araplar (2000), İslam'ın Krizi: Bitmeyen Savaş (2003), Alamut Kalesi ve Hasan El Sabbah (2012).
1998 yılında Atatürk Uluslararası Barış Ödülü'ne layık görüldü.

Lewis, Ermenilerin bağımsızlık hareketlerinin diğer azınlıkların bağımsızlık hareketleriyle karşılaştırıldığında Osmanlı Devleti için en ciddi tehdit olduğunu bildiriyor. Lewis'e göre, Türkler, fethettikleri Sırp, Bulgar, Arnavut ve Rum ülkelerinden isteksiz de olsa vazgeçebiliyorlardı çünkü sonuçta uzak olan illerden vazgeçiyorlardı ve devletin sınırlarını "kendi evlerine" yaklaştırıyorlardı. Ermeniler ise, Türklerin ana vatanlarının üzerinde yaşıyorlardı. Bu topraklardan vazgeçmek, devleti küçültmek ile değil, devletin parçalanması ile eş anlamlıydı.
Lewis, bu satırları 1966 tarihli The Emergence of Modern Turkey (Modern Türkiye'nin doğuşu) adlı kitabının eski basımında yazıyordu.
Lewis, daha sonra fikir değiştirdi. Aynı kitabın 2002 seneli basımında son cümleyi değiştirdi: kitapta "holokost" yerine "slaughter" (kırım, katliam) ve "1,5 milyon Ermeni ölümü" yerine "1 milyondan fazla Ermeni ve bilinmeyen sayıda Türk öldü" yazıyor.
1993 senesinde Le Monde gazetesine verdiği röportajda, aynı vatan için iki halk arasında süren kavganın soykırım ile bittiğinin kuşkulu olduğunu söylemişti. Lewis, Ermenileri yok etmek için bir plan olmadığını, Osmanlı belgelerinin Ermenileri kovmak / zorunlu yer değiştirmek (expulsion) niyetini ispatladığını ancak kökten yok etmek (extermination) niyetini ispatlamadığını söyledi. 1 Ocak 1994'te, Osmanlı hükûmetinin Ermenileri yok etme niyeti olduğuna dair güvenilir kaynaktan hiçbir delil yok, dedi. Daha sonra, 2002 senesinde The Emergence of Modern Turkey kitabının, yukarıda sözü edilen cümle değişimini gerçekleştirdi.

Hata Neredeydi?

Edward W. Said: Orientalism. New York 1979, (S. 314-320)
Ismail Küpeli: Was ging schief beim 'Untergang des Morgenlandes'?27 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Eine exemplarische Sichtung der Geschichtsdarstellung von Bernard Lewis. München, 2006 (E-Book)

Birincil Kaynak, Akademik disiplin olarak tarih çalışmalarında (orijinal kaynak olarak da bilinir) bir arkeolojik eser, belge, günlük, el yazması, otobiyografi, kayıt veya çalışılan zamanda üretilmiş bir bilgi kaynağıdır. Konu hakkındaki bilginin orijinal kaynağı olarak kullanılır. Benzer tanımlar kütüphanecilikte ve diğer araştırma alanlarında da kullanılabildiği gibi farklı alanlar farklı tanımlar getirebilir. Gazetecilikte, bir birincil kaynak, durum hakkında dolaysız bilgi sahibi bir kişi veya böyle biri tarafından yazılmış bir belge olabilir.
Birincil kaynaklar, onu alıntılayan, yorumlayan veya üzerine dayanarak kurulan ikincil kaynaklardan ayrılırlar. Genellikle, geçmiş tecrübelerden edinilmiş bilgi avantajıyla (veya çarpıtmasıyla) yazılan anlatımlar ikincildir. Bir ikincil kaynak kullanımına göre birincil kaynak da olabilir. Örneğin, bir hatırat, yazarı veya yazarın arkadaşları hakkında yapılan bir çalışmada birincil kaynak olarak değerlendirilebileceği gibi aynı hatırat yazarın yaşadığı kültürü araştırmak istendiğinde ikincil kaynak olarak da kullanılabilir. Belirli tarihsel bağlamlara göre kategorize edilmiş kaynaklar ve neyin çalışıldığına göre "birincil" ve "ikincil" kaynak tanımları göreli terimler olarak düşünülmelidir.

Bizans takvimi, "'Konstantinopolis'in Yaratılış Dönemi'" ya da "'Dünya Dönemi'" olarak da bilinir (Grekçe: Ἔτη Γενέσεως Κόσμου κατὰ Ῥωμαίους, ayrıca Grekçe: Ἔτος Κτίσεως Κόσμου ya da Grekçe: Ἔτος Κόσμου) takvimi Doğu Ortodoks Kilisesi tarafından 691'dan 1728'e kadar Rum Ortodoks Patrikhanesi olarak kullanıldı. Ayrıca bu takvim 988 ile 1453 yılları arasında Doğu Roma İmparatorluğu'nun ve aynı zamanda 988 ile 1700 yılları arasında Rusya'nın resmî takvimi olmuştur.
Takvimin başlangıç yılının 1 Eylül olmasının dışında tamamen Jülyen takvimine dayanmaktadır. Yaratılış yılının yerleştirilmesi Enkarnasyon'u 5509 yılından önce ve dünyanın kuruluşundan itibaren (Latince: 'Annus Mundi' ya da 'Ab Origine Mundi' — kısaltılmışı A.M.) Yahudiler ve ilk Hristiyanların arasında belirli bir eğilime yönelen gelenekler olmuştu. Dünya Bizans takvimine göre 5509 yani 1 Eylül yılında yaratılmıştı.

A.M. 1 (MÖ 5509) – Dünyanın yaratılışı.
A.M. 4755 (MÖ 753) – Roma'nın kuruluşu.
A.M. 4841 (MÖ 667) – Byzantion kuruldu.
A.M. 5464 (MÖ 44) – Julius Sezar Roma Cumhuriyeti diktatörü oldu.
A.M. 5481 (MÖ 4) – Augustus Roma İmparatorluğunun ilk imparatoru oldu.
A.M. 5504 (MÖ 4) – İsa Nasıra'da doğdu.
A.M. 5538 (MS 30) – İsa'nın çarmıha gerilmesi ve dirilişi.
A.M. 5838 (MS 330) – Constantinople (Yunanca (Latin alfabesiyle): Konstantinoupolis) Roma İmparatorluğu'nun yeni başkenti oldu.
A.M. 5888 (MS 380) – Hristiyanlık I. Theodosius kararıyla Roma İmparatorluğu'nun resmî dini oldu.
A.M. 5903 (MS 395) – I. Theodosius'un ölümü ile birlikte Roma İmparatorluğu içinde  Doğu Roma İmparatorluğu ve Batı Roma İmparatorluğu olarak ikiye bölünmüştür.
A.M. 5984 (MS 476) – Batı Roma İmparatorluğu'nun yıkılışı.
A.M. 6118 (MS 610) - Birçok insan tarafından konuşulan Yunanca MS 600 civarında, hükûmete de hakim olduktan sonra, Doğu Roma İmparatorluğunun resmî dili olan Latince çıkarılarak Yunanca resmî dil ilan edildi; 100 yıldan fazla Konstantinopolis (MS 1453), bir Alman tarihçi adını Doğu Roma İmparatorluğu Yunan dönemi için "Bizans imparatorluğu" ve "Bizans" tanıtıldı; Bu isim nihayet tarihçiler ve haritacı arasında egemen oldu. Bizans döneminin başlamasının geleneksel tarihi MS 600 olarak kabul edilmiştir. Bu yıl aynı zamanda Cebrail melek tarafından Muhammed'e gelen ilk vahyin yılı olmuştur.
A.M. 6388 (MS 880) - Bu yıl eskatoloji yılı olarak adlandırılmıştı çünkü Enkarnasyon'da 888 yıl olmuştu.
A.M. 6496 (MS 988) - Resmî Bizans takvimi II. Basileios tarafından Rus takvimine dönüştürülerek Ruslar Bizans takvimini benimsediler.
A.M. 6500 (MS 992) - Eskatolojik tahminlere göre meydana gelmesi beklenen son A.M. 6500 yılında yani 7. binyılın ortalarında gelmesi bekleniyordu.

Takvimler listesi
Tekvin
Creatio ex nihilo
Jülyen takvimi
Septuaginta
Indictio
Genç Dünya yaratılışçılığı
Meton Döngüsü
Hicrî takvim
Celali takvimi
Rumi takvim
Kalandar
Kamerî takvim
Güneş takvimi
Ermeni takvimi
Miladi Takvim
İbrani takvimi

Byzantine ways of reckoning time
Era of Constantinople 23 Ocak 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at Classic Encyclopedia (Based on 11th edition of the Encyclopædia Britannica, 1911).
Russian Calendar (988–1917) 25 Temmuz 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. Charles Ellis, University of Bristol. The Literary Encyclopedia. 25 September 2008.
Calendar Era: Late Antiquity and Middle Ages: Christian era 14 Nisan 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at SMSO Encyclopedia (Saudi Medical Site Online).
Howlett, J. Biblical Chronology 30 Temmuz 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. In, The Catholic Encyclopedia (New Advent). New York: Robert Appleton Company, 1908.
Chronology of the Biblical Patriarchs.
Church Calendar at Orthodoxwiki.

Celâlî Takvimi, Güneş yılı esasına dayanan, İranlı matematikçi ve astronom olan Ömer Hayyam başkanlığındaki bir kurul tarafından düzenlenmiş bir takvimdir. Büyük Selçuklu İmparatorluğu hükümdarı Sultan Melikşah'a sunulan bu takvim, 1079 yılından itibaren kullanılmaya başlanmıştır. Yılbaşını 9 Ramazan 471 (M.S. 15 Mart 1079) yılına rastlayan Nevruz olarak almış, 1079 yılını başlangıç kabul etmiştir. Selçuklu Devleti'nin yanı sıra Babür İmparatorluğu da bir dönem bu takvimi kullanmıştır. Celâlî Takvimi sadece tarım, hayvancılık gibi ekonomik işlerin düzenlenmesinde kullanılmış, normal hayatta ise Hicrî takvim kullanılmaya devam edilmiştir.
Celâlî Takvimi'nde 1 yıl, 365 gün 6 saat olarak kabul edilmiştir. Matematiksel kurallar yerine astronomik hesaplar kullanıldığı için bu takvim, ilkbahar ekinoksu başlangıcı tayininde Gregoryen takviminden daha doğrudur.

Celâlî Takvimi'nde 33 yılda bir artık yıl vardır.
Günümüzde İran ve Afganistan'da resmî takvim olarak kullanılan İran Takvimi'nde ise 128 yılda bir kez artık yıl vardır.

An online Persian/Gregorian date convertor, Persian calendar for mobile (j2me)

Circa (Latincede 'yaklaşık, tahmini, civarı' anlamına gelir), İngilizce bir kalıp olan ve genellikle tarih belirtirken kullanılan, c°, ca., c., cca., cc. veya circ. olarak kısaltılan ifade. Tarih aralıklarında kullanıldığında, tarih verisinden önce kullanılır ve o tarihin 'yaklaşık' olduğunu gösterir. Circa kullanımında tarih aralıkları kesin olmayan ve yaklaşık olarak tarihler arasındaki süreyi, tarihler ise genellikle kesin olması muhtemelen olası tarihleri belirtir. Bazı örnek kullanımları:

Örnekler

1732–1799: Belirtilen yıllar arasında olduğu kesin olarak bilinmektedir.
c.1732–1799: Yalnızca ikinci yıl kesindir, ilk yıl ise yaklaşık olarak bilinmektedir.
1732 – c.1799: Yalnızca ilk yıl kesindir, ikinci yıl ise yaklaşık olarak bilinmektedir.
c.1732 – c.1799: Her iki yıl da yaklaşık olarak bilinmektedir.

Floruit

Dergi, belirli aralıklarla yayımlanan, genellikle kuşe veya mat kâğıda basılan ya da elektronik olarak dağıtılan süreli yayın. Dergiler genellikle belirli zaman aralıklarıyla piyasaya çıkan sayılar halinde yayımlanır ve her sayı birden fazla içerik barındırır. Reklam alma, satış ve abonelik yöntemleriyle gelir elde ederler.
Dergilerde çeşitli konulara ilişkin ha­ber, makale, eleştiri, inceleme ve araştırma­nın yanı sıra renkli fotoğraflar, resimler ve karikatürler de yer alabilir.
Türkiye'de yayımlanan dergiler genellikle A4 veya ona yakın sayfa ölçülerine sahiptir.

Bilinen en eski dergi, 1663'te Hamburg'da yayımlanan edebiyat ve felsefe dergisi Erbauliche Monaths Unterredungen'dır. İlk bilimsel dergi ise Journal des Savants adlı yayındır. 1731'de Londra'da yayımlanan The Gentleman's Magazine ilk genel kültür dergisidir. Edward Cave, "Sylvanus Urban" takma ismi ile, bu derginin ilk editörü olup dergi (magazine) ismini ilk kullanandır. Arapça kaynaklı makhazin (ambar) isminden türemiş askerî kökenli materiel (askerî ambar) İngilizce isim kökenidir. Osmanlı basınının ilk Türk dergisi, 1849 yılında çıkan ve 26 sayı yayımlanan Vekayi-i Tıbbiye adlı mesleki dergidir.
Derginin gelişim sürecinde gazete ve dergi arasındaki fark belirgin değildir. Nitekim II. Mahmud döneminde Moniteur Ottoman adı altında 1831'de çıkarılan gazete, Osmanlı'daki ilk süreli yayındır. Bu gazete Osmanlı'daki ilk resmî gazete olup Bâb-ı Âli'de Alexandre Blacque tarafından basılmıştır. Gazetenin isminin Fransızca Le Moniteur Universel adlı gazeteden esinlenildiği düşünülmektedir. Moniteur Ottoman birkaç ay sonra Takvim-i Vekayi adıyla Osmanlı Türkçesi olarak yayımlanmaya başlamıştır. Gazetenin 1940'lı yıllarda yayınına son verilmiştir.
Batı'da Sömürge dönemlerinde yayıncılık çok pahalı bir sektördü. Özellikle ABD'de kâğıt ve matbaa mürekkebi ithal mal olarak vergilendirildi ve bunların kaliteleri tutarsızdı. Eyaletler arası tarifeler ve kötü kara yolu sistemi, bölgesel ölçekte bile dağıtımı engelliyordu. Buna rağmen bu dönemde pek çok dergi piyasaya sürüldü ancak çoğu birkaç baskıda başarısız oldu. Benjamin Franklin, 1741'de Amerikan kolonilerinin ilk dergilerinden biri olan General Magazine ve Historical Chronicle'ı tasarladı. Yine Thomas Paine'in editörlüğünü yaptığı Pennsylvania Magazine, kısa bir süre yayınlandı. Bu dergide Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi metnini içeren son sayı 1776'da yayınlandı.

Destanların nazım şekli ve türünü, hem halk edebiyatı hem de âşık edebiyatı bünyesinde bulmak mümkündür.

Destan sözcüğünün aslı ''dâstân'' (داسْتان) olup Farsçadır. Ahmed V. Paşa, Ş. Sami, Ali Seydi, M. Naci, Mehmed Salahi, Hüseyin Remzi, Ali Nazîma ile Reşat, H. K. Kadri vb. destanı birbirinin aynı ya da birbirine benzer yolda;
''Manzum hikâye, mensur hikâye, kıssa, masal'' şeklinde tarif etmişlerdir. Ancak son zamanlarda destan sözcüğünün tarih boyunca geçirdiği anlam değişikliklerini Şükrü Elçin ayrıntılarıyla ele almıştır. Bu bakımdan destanlar, umumiyetle tarihî hadiseler, savaşlar, kahramanlıklar için söylenmiştir. Destanlar, topluluk hayatı ile ilgili konuları ele alırlar.

Destan; 'bir milletin tarihinde gerçekleşmiş, unutulması mümkün olmayan bir olay üzerine söylenmeye başlayıp gelişmesini asırlarca devam ettiren millî eserlerdir.

Destan, edebî eserler içerisinde en uzun, en millî ve oluşması en zor olanıdır. Bu nedenle her milletin millî destanı yoktur. Millî destanın oluşabilmesi için şu şartların sağlanmış olması gerekir. Onlar da:

Destan çekirdeği dediğimiz çok büyük bir olayın gerçekleşmesi ve bu olaydan sonra da destanın gelişmesi için uzunca bir sukûnet dönemi yaşanması gerekir.
Destan çekirdeği dediğimiz bu olayın (büyük bir savaş, salgın, deprem, sel baskını, kuraklık, toplu göç, büyük zafer...) gerçekleştiği zamanda söz konusu toplumun sosyolojik aşamasını tamamlayıp millet olma seviyesine ulaşması ve bu toplum içinden çıkan sanatçıların bu olayı şiirle veya nesirle de ifade etmesi gerekmektedir.
Bu nesir ve şiirlerin varyantlaşma sürecinin başlaması gerekir. Bir başka deyişle nesir ve şiirlere yapılan ekleme ve çıkarmalarla, ferdin malı olmaktan çıkıp anonim bir karakter kazanması gerekir.
Bir edebî eser olarak ortaya çıkmış olan bu millî destanın unutulmaması için usta bir şair ve nâsirler tarafından bir kompozisyon dâhilinde derlenip yazıya geçirilmesi gerekir.
Destanlar, Araplar'da "esatır", Batı'da ise "myth" olarak adlandırılır. 
Destanlar ikiye ayrılır: 

Yapay destanlar
Doğal destanlar
Yapay Destanlar: yazarı belli olan, daha yakın zamanda yazılan ve olağanüstü durumlara az yer veren bir destan türü iken, Doğal Destanlar: anonim (yazarı belli olmayan), ilkel dönemde yaşanmış olayları konu alan ve sözlü destan türüdür. Destanlar İslamiyet'in kabulünden önceki Türk edebiyatı kategorisine aittirler.
Destanlar üç bölümden oluşur:

Oluş (Çekirdek) Dönemi; Halkın benliğinde iz bırakan olaylar ve bunda rol oynayan kahramanlar,
Yayılma Dönemi; Olayın ağızdan ağza aktarılması,
Toplama (Derleme) Dönemi; Daha sonra yazıya geçirilmesidir.
Milletlerin toplumu derinden etkileyen, tarihi önem arz eden önemli olaylarını (doğal afetler, savaşlar, göç, yangın vb.) konu edinirler. Çoğu kez manzum olurlar. Tarih, etnografya, folklor gibi bilimler destanlardaki bilgilerden yararlanır.
Destanlar da masallar gibi sözlü ve yazılı olmak üzere ikiye ayrılır.

Doğal Destanlar (İslamiyet öncesi ve İslami Dönem Destanları, Sözlü Destanlar, Anonim)
Yapay (Örneğin Nâzım Hikmet - Kuvayı Milliye, yazılı destanlar)

Doğal Destanlar anonim (yazarı belli olmayan), ilkel dönemde yaşanmış olayları konu alan sözlü destan türüdür.
Türk edebiyatında doğal destanlar İslamiyet öncesi ve İslami dönem olmak üzere ikiye ayrılır. Bu destanların çoğu destan döneminde yani müslümanlık öncesi dönemde ortaya çıkmıştır. Destan dönemi çok eski dönemlerde mitolojilerin ortaya çıktığı dönemdir. İnsanların evreni, yaratılışlarını, yaşanılan tüm doğa olaylarını sorguladıkları, adlandırmaya çalıştıkları dönemdir. (Örneğin Yunan mitolojisindeki Zeus ve Aphrodite gibi tanrı ve tanrıçaların ortaya çıkması bu dönemdedir.)

Destanların temelinde çekirdek bir olay vardır. Bu olay gerçektir. Zaman içerisinde yaşanmış olan bu gerçek olay o millet tarafından; kimi zaman benzetmeler, kimi zaman abartmalar kullanılarak yaratılmıştır.
Özellikle İslamiyet öncesi döneme kaynaklık ederler.
Destanların dil ve anlatımı kimi zaman kahramanlara olağanüstü özellikler kazandırır, ifadeler açıktır. Uzun betimlemeler yer almaz. (Örn. Oğuz Kağan destanında sadece Oğuz Kağanın vücudu tasvir edilmiştir.)
Sözlü ürünlerdir. Doğal destanların üç dönemi vardır :
Ortaya çıkma
Yayılış
Derleme
Destanlar manzum örneklerdir. Bu, akılda kalıcılığı ve sürekliliği sağlamak içindir.
İslamiyet öncesi Türkler göçebe yaşam tarzı sürerlerdi. Atçılık ve avlanma onlar için önemlidir. Göktanrı inancı hakimdir. Tüm bu sosyal şartları aynı zamanda destanlarda görebiliriz.
Destanlarda dört tip vardır:
"Alp" tipi (savaşçı, cesur, korkusuz kişi)
"Alperen" tipi (savaşçı, cesur, korkusuz ve aynı zamanda bilgili kişi -alp ve veli tipleri arasında bir geçiş dönemi-)
"Veli" tipi (yol gösteren, pir (usta) kişi)
"Modern insan" tipi (günümüz için istenen, ideal insan tipi)
Özellikle bazı destanlarda, anlatılan bölüm hikâye, karşılıklı konuşmaların ve seslenmelerin olduğu bölüm nazımdır. Yani nazım ve nesir iç içedir. (Destanların aslı manzum örneklerdir)

Yazarı belli olan, yakın zamanda yazılan ve olağanüstü durumlara az yer veren bir destan türüdür.

Türk Destanları
Türk Halk Edebiyatı El Kitabı, Prof. Dr. Abdurrahman Güzel, Prof. Dr. Ali Torun.

Devlet başkanı, bir devletin en yüksek seviyedeki yöneticisidir. Devlet başkanına Cumhuriyet ile yönetilen ülkelerde cumhurbaşkanı, mutlakî ya da meşrutî monarşi ile yönetilen ülkelerde ise genellikle kral adı verilir. (Bunun bir istisnası, Amerika Birleşik Devletleri de bir cumhuriyet olmasına rağmen, ülkenin resmî adında cumhuriyet geçmemesi sebebiyle ABD cumhurbaşkanı çoğunlukla sadece başkan olarak adlandırılır.)
Devlet başkanının yetkileri ülkenin yönetim sistemine göre değişiklik gösterir. Parlamenter sistemde devlet başkanının yetkileri çoğunlukla semboliktir, asıl yetkileri elinde bulunduran bir hükûmet başkanı (genellikle başbakan) bulunur. Başkanlık sisteminde ve mutlak monarşide ise devlet başkanı aynı zamanda hükûmet başkanıdır ve fiilî yönetim yetkilerini elinde bulundurur.

Birleşik Krallık

Almanya

Amerika Birleşik Devletleri
Türkiye

Fransa
Rusya

Din, genellikle doğaüstü, transandantal ve cansal unsurlarla ilişkilendirilmiş, çeşitli ayinler ve uygulamaları içeren, ahlak, dünya görüşleri, kutsal metinler ve yerler, kehanetler, etik kuruluşlarından oluşan bir sosyo-kültürel sistemdir.
Zaman zaman inanç sözcüğünün yerine kullanıldığı gibi bazen de inanç sözcüğü din sözcüğünün yerine kullanılır. Dinler tarihine bakıldığında farklı kültür, topluluk ve bireylerde din kavramının farklı biçimlere sahip olduğu, dinlerin mensupları tarafından her çağda coğrafya ve kültür değerlerine göre yeniden tasarlandığı görülür. Arapça kökenli bir sözcük olan din sözcüğü, köken itibarıyla "yol, karar, ödül" gibi anlamlara da sahiptir.

Dinin farklı tanımları olup bu tanımlar dine bakış açısına göre birbirinden farklılık göstermektedir. Bir dine bağlı olanlar dini kendi inançları açısından tanımlamışlardır. Dine inceleme konusu bir nesne olarak bakan bilim insanları ise elde ettikleri verilere göre dinin bir tanımını yapmışlardır. Bu tanımların hiçbiri dinin gerçek yapısını ortaya koyan tanımlar değildir. Şimdiye kadar üzerinde ittifak edilen bir din tanımı olmamıştır. Bunun sebebi, dinlerin farklı yapılara sahip olmasıdır.
Din bilimlerinin farklı alanlarında uzman olan pek çok din bilimcisinin kendine özgü bir din tanımı vardır. Şimdiye kadar yapılan din tanımları normal bir kitap hacmini dolduracak kadar çoktur. Ancak bu din bilimcileri dini kendi alanları açısından tanımlamışlardır. Örneğin konuya din sosyolojisi açısından yaklaşan Émile Durkheim, "Din, bir cemaatin meydana gelmesini sağlayan ayin ve inançlar sistemidir." demiştir. Durkheim bu tanımında, dinin toplumdaki sosyal fonksiyonunu esas almıştır. "Din; dua, kurban ve inançla kendini gösteren bir arzudur." diyen Ludwig Andreas Feuerbach ise din psikolojisi açısından bir tanım yapmıştır. Buna benzer birçok tanımı sıralamak mümkündür. Ancak bu iki örnek din bilimcilerinin din tanımlarının birbirinden ne kadar farklı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Din bilimcilerinin bu din tanımlarında kutsallık, inanç, zihni meleke, mutlak itaat duygusu, arzu, toplumsal değerler bilinci, tabiat üstü yüce varlık ve tanrı fikri gibi hususlar ön plana çıkmaktadır. Din bilimcilerinin her biri bu kavramlardan birine ağırlık vererek din tanımı yapmıştır. Bu tanımlardaki ayrılık temelde iki nedenden kaynaklanmaktadır. Bu nedenlerden biri dinin karmaşık yapısıdır. Diğeri ise tanımı yapanların subjektif yaklaşımlarıdır. Dinin bütün dinleri kapsayacak objektif bir tarifini ancak dinin sınırlarının belirlenmesinden sonra yapmak mümkün olabilir.

Dinin nasıl ortaya çıktığı, kaynağının ne olduğu konusunda kutsal kitapların verdiği bilgilerden başka herhangi bir tarihî belge yoktur. Bu bakımdan bilimsel yöntemlere başvurarak dinin başlangıcı ve kaynağı hakkında kesin bir şey söylemek mümkün değildir. Bununla birlikte, dinin kaynağını bulmaya teşebbüs eden bazı sosyal bilimciler ortaya çıkmıştır. Elde ettikleri veriler çerçevesinde dinin kökeni hakkında bir takım teoriler ileri sürmüşlerdir. Bir dönem bu teoriler Batı dünyasında kabul görmüş, bilim çevrelerinde heyecan uyandırmışsa da daha sonra bunların eleştirisi yapılıp tartışmalı hâle gelmişlerdir.
Dinin kaynağı hakkındaki görüşler evrimci görüş ve vahiy temelli görüş olmak üzere iki başlık altında toplanmaktadır.

Evrime paralel olarak insanın kültür bakımından da evrim geçirdiğinin ispatlanması için çeşitli alanlardan bilim insanları çalışmalara başladılar. Antropologlar, etnologlar, sosyologlar ve psikologlar arasından bazı bilim insanları dinin kökeninin ilkel hayat yaşayan ilkel kabilelerin din ve kültürlerinin incelenmesi ile bulunabileceği iddiasında idiler. Yeni Zelanda, Avustralya, Afrika ve Asya'da yaşayan bazı ilkel kabilelerin inançlarından hareket ederek dinin kökeni hakkında değişik görüşler ortaya atmaya başladılar. Edward Burnett Tylor dinin başlangıcının animizm, James Frazer büyü, Durkheim totemizm olduğunu ileri sürdü. Diğer bilim insanları tarafından başka teoriler de ortaya atıldı. Bütün bu teoriler yaklaşım tarzlarına göre psikolojik ve sosyolojik temelli teoriler idi. Bu teorilere göre, insan tabiattan korktuğu veya cemaat şuurunu devam ettirmek istediği için dine yönelmişti ve bu teoriler bazı bilim çevrelerinde geniş kabul görmüştü. Bu bilim çevrelerinde dinin insan hayatından çıkmasının çok uzun zaman almayacağı kanaati hakim olmaya başlamıştı. Max Müller, 1878'de bu konuya dair "Her gün, her hafta, her ay en çok okunan gazeteler din çağının geçtiğini, inancın bir yanılsama ya da çocukluk hastalığı olduğunu, tanrıların bir insan buluşu olduğunun sonunda ortaya çıkarıldığını yazıyorlar..." şeklinde görüş belirtirken 1905'te Crawley, bilimle dinin karşıtlığını göstermek için din düşmanlarının kıyasıya bir mücadeleye giriştiklerini, dinin, mitlerin oluşturulduğu ilkel çağın bir kalıntısından başka bir şey olmadığı düşüncesinin her yerde yayıldığını ve ortadan kalkmasının sadece bir zaman sorunu olduğunu yazmıştı.

İnsanın ve dinin kaynağı hakkındaki evrimci görüş karşısında bilim insanları arasında vahiyci görüşü savunanlar da çıktı. Aslında Protestan bir rahip olan Wilhelm Schmidt, ilkeller arasında yaptığı etnolojik çalışmalardan sonra yayınladığı Der Ursprung der Gottesidee eserinde dinin ilk şeklinin tektanrıcılık olduğunu ileri sürdü.
Filolog Max Müller, dinin kaynağını dilbilimsel metotlarla tanrısal ilk vahye dayandırmaya çalıştı. Tanrı fikrinin tarihini ele alan Müller'e göre bu fikir, tanrının dünyayı yaratması esnasında ilk vahiyle başladı. İnsana yaşam nefesini üfleyerek tanrısallığın "sezgisini" yerleştirdi. Başlangıçta tanrı "insan ırkının bütün atalarına" kendini aynı tarzda bildirdi. Ancak insan, dil hataları nedeniyle bu tanrıya değişik isimler verdi. Zamanla bu isimlerin her birinin farklı tanrılara işaret ettiği yanılgısına varıldı. Böylece çoktanrıcılık doğdu. Max Müller, Hinduizmin kutsal kitabı Vedalar üzerinde yaptığı dilbilimsel incelemelerle bunu ispat etmeye çalıştı. Müller'in asıl ortaya koymak istediği ise "bütün dinlerde, değişik dillerle ifadesini bulan şey, aynı tanrısal gerçek, aynı vahiydir." cümlesiyle özetlediği tespitiydi.
Dinin kökeninin tektanrıcı vahiy olduğunu savunanlar belli bir dinî inanca sahip olanlardır. Wilhelm Schmidt, Hristiyanlığın Protestan mezhebine bağlı rahip bir bilim insanıdır. Max Müller de inançlı bir Hristiyandır. Onun geleneksel Hristiyan anlayışından ayrıldığı nokta bütün dinlerin kaynağının aynı tanrısal vahiy olduğu anlayışıdır. Geleneksel Hristiyan anlayış, tanrısal vahiy dini olarak sadece Yahudiliği ve Hristiyanlığı görmektedir. Bu anlayışa göre Hristiyanlık Yahudiliğin bir devamıdır fakat Hristiyanlığın çıkışıyla Yahudiliğin hükmü kaldırılmıştır. Diğer dinler ise tamamen şeytan uydurmasıdır. Tanrının bu dinlerle hiçbir işi olmamıştır. Hinduizm de aynı yaklaşımı sergiler. Budizmin din anlayışı tamamen farklıdır. Budizm, tanrısız bir din olarak bilinir. Bu din, ne kendini ne de diğer dinleri tanrısal vahye dayandırır.

Dinî bilgi, çoğu dindar insana göre dinî önderler, kutsal metinler ve/veya şahsi ilham ile kazanılır. Bazı dinlere göre bu tür bir bilgi sınırsız bir mahiyettedir ve her türlü soru ve soruna cevap niteliği taşır. Bazı dinlere göre ise dinî bilgi hayata özellikle dinî ve pratik anlamda etki ederek gözlem ile elde edilen bilgiyi tamamlayıcı niteliğe erişir. Bazı dinler ve dindar grup ve bireylere göre ise bahsedilen yollardan elde edilen dinî bilgi kesin, şüphesiz ve asla yanılmaz türdendir. Dinî bilginin tanımı, idrak ve tahlil ediliş biçimleri çoğu zaman dinden dine, mezhepten mezhebe ve bireyden bireye değişiklik gösterir.
Bilimsel bilgi ve metot ise, tam tersi biçimde dünya ile birebir temasa dayanır ve sadece evren ile ilgili kozmolojik soru ve sorunlara cevap arar. Tüm bilimsel bilgi şüphe ihtimali barındırır ve daha sağlam delillere dayanacak gelişim ve değişime açıktır.

Dinî ve bilimsel doktrinler arasında metafiziğin felsefi perspektifi yer almaktadır. Bu yaklaşım, Antik Çağ'da evren, insanlık ve tanrı kavramının doğası üzerine mantıksal yargılar çıkarmaya çalışmaktaydı. Din ve bilim arasındaki anlaşmazlığı çözmek için geliştirilmiş önemli felsefi araçlardan biri de Ockhamlı William tarafından dini savunmak için geliştirilen Ockham'ın usturasıdır. Ancak bu argüman sıklıkla bilim felsefesinde bilimi savunmak için kullanılmaktadır.
Bu hususta not edilmesi gereken bir şey de felsefenin bilgi dalıdır. Bu dal, insan bilgisinin doğası ve sınırlarının yanı sıra inançların, doğru veya yanlış olduğunun nasıl tahlil edileceğini veya kabul edileceğini sorgular.

Din, kaynağı vahye dayanan ve insanın mutluluğunu amaçlayan bir kurallar sistemidir. İnsanın varoluşuyla birlikte gelen inanma ihtiyacına cevap verir ve inançlıların yaşamına anlam katar. İnsanın nereden gelip nereye gittiğini, bu dünyada niçin bulunduğunu cevaplandırmaya çalışır. Bu bakımdan dinin insan yaşamında önemli bir yeri vardır. Ancak din, bu konuda yalnız olmayıp bu rolünü mitlerle paylaşmaktadır.
Mit, tarihin herhangi bir dönemlerinde gerçekten olmuş olayları mecazi bir dille anlatan kutsal öykülere verilen addır. Ancak çoğu zaman söylence, destan, halk öyküsü ve masal gibi edebiyat türleri ile karıştırılmaktadır. Miti diğerlerinden ayıran özelliği gerçekten olmuş olayları konu edinmesidir. Mitos, bu olayları farklı bir dille anlatır. Anlatımda kullanılan dil yalın değildir; mecazi anlatımlar ve semboller içerir. Mitlerdeki anlatım dili anlatılan olayların gerçek dışıymış gibi görünmelerine yol açar.

Mistisizm, felsefe ve metafiziğin aksine mantığın yücelme ve aydınlanmanın en önemli yolu olmadığını öne sürer. Daha çok yoga, oruç, dönme (örneğin sema), çile ve hatta psikoaktif maddelerin kullanımı gibi çeşitli fiziksel disiplinlerde odaklanır.
Mistisizm, mutlak, ilahi olan, ruhani hakikat veya tanrı ile veya onun varlığının bilinci ile birleşmeye çalışmak, bunun için çeşitli yol ve öğretileri takip etmek, buna rasyonel düşünce ile ulaşılamayacağını bildirmektir. Mistikler, deneysel ve entelektüel kavrayışın ötesinde çeşi

Dinler tarihi, dinleri benzer ve farklı yönleri ile karşılaştırmalı olarak inceleyen bir bilim dalıdır. Bu bilim dalının temelinde karşılaştırma, tarih ve din olmak üzere üç olgu bulunmaktadır. Bunlardan karşılaştırma kelimesi bu bilim dalının genel metodunu belirtir. Tarih kelimesi bu bilimin bir tarih bilimi olduğunu, din ise bu bilimin konusunun din olduğunu ifade eder. İnsan hayatında özel bir yere sahip olan dinleri konu edinen tarih branşına da "karşılaştırmalı dinler tarihi" veya sadece "dinler tarihi" denir.
Din bilimleri, dinlere inceleme konusu bir nesne olarak yaklaşan bilim dallarından oluşan gruba verilen isimdir. Dinlerin savunmasını yapan bilimlere ise "ilahiyat bilimleri" denir. Bu bakımdan din bilimleri ile ilahiyat bilimleri birbirine karıştırılmamalıdır. Din bilimleri, yeryüzünde var olmuş bütün dinleri doğuşundan gelişmesine ve yok olmasına kadar her yönüyle inceleme konusu yapar. Dinlerin kaynakları, inanç, ibadet ve ahlak sistemleri, kurumlarının oluşum süreçleri gibi bütün şekil ve tezahürler din bilimlerinin ilgi alanına girer. Ayrıca dinî değerler, tecrübeler, idealler, beklentiler, hisler, tavırlar, hayat ile din arasındaki bütün kompleks münasebetler, din ile bilim, edebiyat, felsefe, sanat, siyaset ve ahlak arasındaki ilişkiler, dinler arası karşılıklı tesirler, hatta ateizm gibi bütün hususlar din bilimlerinin inceleme alanına girmektedir. Bu kadar geniş bir inceleme alanını, din bilimleri içinde yer alan alt bilim dalları kendi aralarında paylaşmış bulunmaktadır. Dinler tarihi de bu bilim dallarından biridir.

Dinler tarihi, tarih boyunca yeryüzünde var olmuş bütün dinleri tarafsız olarak karşılaştırmalı bir şekilde inceleme konusu yapan bir bilim dalıdır. Bu bakımdan, herhangi bir dinin savunmasını yapan ilahiyat bilimlerinden ayrılır. Bu bilim dalı, bütün dinleri aynı kategoride değerlendirir; dinleri üstünlük, gelişmişlik, doğruluk ve yanlışlık bakımından değerlendirmeye tabi tutmaz. Onları belli bir kalıba sokmaya çalışmadan oldukları gibi inceler. Birden fazla dini inceleme konusu yaptığı için bu bilim dalı İslam tarihi, Hristiyanlık tarihi gibi sadece bir dinin tarihini inceleme konusu yapan bilim dallarından da ayrılır.
Her disiplinin belli bir özel konusu vardır. Dinler tarihinin konusu da yeryüzünde var olmuş bütün dinlerdir. Beşeri kültürün çeşitli halkalarında uzun zaman yaşamış ve daha sonra çeşitli nedenlerle ortadan kalkmış dinler de dahil olmak üzere bugün yeryüzünde yaşamakta olan bütün dinleri inceleme konusu yapar. Bu incelemede dinlerin doğuşlarını, gelişmelerini, birbirleriyle etkileşimlerini, karşılaştırmalı tarihlerini, inanç, ibadet ve ahlak sistemlerini, dinî kurumlarını, kültlerini ve mezheplerini ele alır.

Dinler tarihinin temel metodu, tarihî-karşılaştırmalı metottur. Dinler tarihi dinlerin doğuşu, gelişmesi, yok olması gibi konularda tarihî-karşılaştırmalı metoda baş vurur. Bu bilim dalı, felsefe gibi zihinsel kurgularla dinî olguları yorumlamaya kalkışmaz. Malzemesini daima tarihten, yaşanan ve tecrübe edilen hayattan alır. Tarihî-karşılaştırmalı metodu kullanarak bir dinin veya dinlerdeki bir fenomenin nasıl ortaya çıkıp şekillendiğini ortaya koyar. Örneğin Hristiyanlıktaki teslis inancının oluşumunun tarihî sürecini Hristiyanlığın irtibatta bulunduğu diğer dinlerdeki Tanrı anlayışıyla karşılaştırarak ortaya koyar. Bu tarihî-karşılaştırma metodunun dışında fenomenoloji ve yorumsamacılık metotlarını da kullanır. Tarihî-karşılaştırmalı metotla derleyip yapısını oluşturduğu olguları fenomenolojik metotla sınıflandırır. Daha sonra yorumsamacı metoda başvurarak bu fenomenlerin yapısını anlayıp yorumlamaya çalışır. Dinler tarihi, bu işlemler esnasında başka bilimlerin metotlarını da kullanır. Filoloji, antropoloji, epigrafya, etnoloji, arkeoloji, mitoloji, sosyoloji ve psikoloji gibi bilimlerin verilerinden faydalanır. Özellikle filoloji bilimi, dinî metinlerin analizinde, anlaşılmasında ve sınıflandırılmasında dinler tarihine önemli katkılarda bulunur.

İlk insanlar doğayı açıklayamadıkları için doğayı ve hayvanları Tanrı kabul etmişlerdir. Ayrıca doğa şartlarından korunmak için Şamanizm hareketinin temellerini atmışlardır. MÖ 10.000 yılında inşa edildiği düşünülen, tarihin ilk tapınağı olan Göbeklitepe'de (günümüzde Şanlıurfa ili) ilk kez ölüleri gömme gelenekleri uygulanmıştır. Sonraları yerleşik hayata geçilmeye başlanmasıyla birlikte insanlar, bazı karmaşık din sistemlerini benimsemişlerdir. Yerleşik hayata geçilmesi ile boş zamana erişim olduğundan dolayı ruhban sınıfı ortaya çıkmıştır. Paleolitik dönemden (Eski Taş Çağı) günümüze Venüs heykelcikleri, Chauvet Mağarası resimleri ve Sungir çocukları gibi çeşitli dinî kalıntılar kalmıştır.
Dinler, ilk insanlara gün, ay, mevsimler, hava durumu gibi doğal fenomenler ve tanrıların bunların üzerindeki etkisine ilişkin açıklamalar sundu. Bunlar çoğu kez yaratılış öykülerinden ve tanrılar ile insanların etkileşimine ilişkin masallardan oluştular. Antik Mısırlılar gibi erken uygarlıkların bıraktığı gelişkin mezarlar ve tapınaklardan anlaşıldı ki, bir öte dünya inancı vardı. Ölüm ve ölü gömme ritüelleri, dinde büyük bir rol oynadı. İnsanlar giderek daha büyük topluluklar hâlinde yerleşik yaşama geçtikçe, tanrılara adanan görkemli tapınaklar kent ve kasabaların merkezi hâline geldi.

Mezopotamya, tarih boyunca birçok dinin ortaya çıktığı önemli bir coğrafi bölgedir. Bugün modern dinlerde bile olan Tufan ve Cennet'ten kovulma hikâyeleri ilk defa Sümerlerin metinlerinde geçmektedir. Mezopotamya bölgesinde yaşayan Sümer medeniyeti, Ziggurat adı verilen kule tapınakları yapmışlardır. Zigguratlar yedi katlı olup, toplam üç ana bölümden oluşurlardı. İlk katlar erzak deposu, orta katlar okul ve tapınak, son katlar ise rasathane olarak kullanılırdı. Sümerlerde hissedilen her nesnenin bir Tanrısı vardı ve bunlar da insan görünümündeydiler; fakat insanüstü güçleri olan ölümsüz varlıklardı. Tanrılar, insanlara ne istediklerini bildirmez, ancak insanlar onlara kendilerinden istenileni sorarak öğrenebilirdi. Gılgamış, Yaratılış ve Tufan gibi hikâyelerin ilk örnekleri de Sümerlerde görülmektedir.
Sümerlerde ibadet ise, genel olarak dua, kurban, sunu ve dinî merasimlerden oluşmuştur. Dualardan sonra tapınaklarda gerçekleştirilen en yaygın ibadetler, adak ve kurbanlardır.

Sümer mitleri, sonraki birçok Mezopotamya uygarlığını etkilemiştir. Örneğin Babiller tarafından anlatılan Babil Kulesi efsanesi, dinlerin oluşumunu açıklayan önemli bir mittir. Dünyanın Yedi Harikası'ndan biri sayılan Babil'in Asma Bahçeleri içinde bulunan Babil Kulesi, efsaneye göre Tanrı Marduk adına yapılmıştır. Ayrıca Babil dininin merkezinde, toplam yedi kil tablet üzerine kaydedilen yaratılış destanı Enûma Eliş vardı. Bu destanın anlattığı olaylar dizisi büyük ölçüde eski Sümer mitolojisinden uyarlanmıştı; ama bu yeni anlatımda başrolü Babil tanrıları oynamaktaydı.
Bir diğer Mezopotamya uygarlığı olan Asurlular, Babiller ile aynı tanrı panteonuna tapıyorlardı. Onların dinlerine göre bir savaş kaybedince bu, dünyanın çökeceği ile ilgilidir.
Mezopotamya bölgesi ayrıca, İbrahimî dinler için oldukça önemli olan, inanılan ve bir din büyüğü ve peygamber olarak kabul edilen İbrahim'in yaşadığı coğrafyadır. Soy açısından bakıldığında İbrahim, bugün en önemli üç İbrahimî din olan Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam'ın ortak atasıdır. Urfa bölgesinde veya o civarlarda yaşamını sürdürdüğüne inanılan İbrahim Peygamber'in, Museviliğin temellerini attığına inanılmaktadır. İbrahim, Hristiyanlıkta da bir uyarıcı olarak kabul edilirken, İslam'a göre ise önemli bir peygamber ve Muhammed'in atasıdır.

Eski İran'da MÖ 1400-1200 arasında bir peygamber olarak kabul edilen Zerdüşt tarafından kurulan Zerdüştlük inancı, varlığını sürdürmeye devam eden en eski dinlerden ve kayıtlara geçmiş olan ilk tek tanrılı inançlardan biridir. Zerdüşt'ün dini, bilgeliğin efendisi olan Ahura Mazda'yı da kapsayan eski Hint-İran tanrı sisteminden gelişti. Zerdüştlükte "Ahura Mazda", tek üstün Tanrı, her iyiliğin kaynağı ve kötülük ile kargaşanın karşısında düzeni ve hakikati temsil eden bilge yaratıcı düzeyine yükseltilir. Ahura Mazda'ya onun yarattıkları ve Ameşa Spenta (altı ilahi ruh) yardım eder. Yedinci ve daha zor tanımlanan Spenta, Ahura Mazda'nın kendi "cömert ruhu" ve iradesinin aracısı olarak görülen Spenta Mainyu'dur.
Zerdüşt'ün öğretileri erken Hindu metinlerinden yararlandığını gösterse de, kendisi bu metinlerle ilgili dini içgörülerinin doğrudan Tanrı'dan geldiğini varsaydı. Zerdüşt, Ahura Mazda'ya tapmayı vaaz etmeye başladığında, Rusya'nın güney bozkırlarında yarı göçebe ve çoban İranlılar arasında bir din adamıydı. Başlangıçta çok az taraftar buldu; ama yerel bir hükümdarı kendi dinine çevirdi ve o da bu dini halkının resmî dini yaptı. Bütün bunlara karşın, dinin bütün Pers diyarına yayılması MÖ 6. yüzyılda, "Kralların Kralı" unvanına sahip olan Ahameniş İmparatorluğu hükümdarı Büyük Kiros döneminde oldu.
Günümüzde Zerdüştlük dini, azınlık dinlerden biri olarak varlığını sürdürmekte ve toplam takipçi sayısının da 2-3 milyon arasında olduğu tahmin edilmektedir. Zerdüştlerin çoğunluğu Orta İran, Batı Hindistan ve Güney Pakistan'da yaşamaktadır.

Antik Mısır Uygarlığı, Antik Çağ'daki en önemli yerleşim yerlerinden birisiydi. Kuzeydoğu Afrika'da, Nil Nehri'nin denize ulaştığı çevrede yayılmış antik bir medeniyetti. Uygarlığın yayıldığı bölge, bugünkü Mısır ülkesi toprakları içinde yer almaktadır. MÖ 3050 yılları civarında kuruluşundan önce, "Aşağı Mısır" (Nil Deltası ve güneyi, şimdiki Kuzey Mısır) ve "Yukarı Mısır" (Teb kenti merkez olmak üzere günümüz Güney Mısır) olarak ikiye ayrılmaktaydı. MÖ 3150 yılında, ilk firavunun yönetimi altında Aşağı Mısır ve Yukarı Mısır politik olarak birleşti.

Antik Mısır'ın birçok başarısı, uygarlık içinde ortaya çıkan çeşitli gelişmelere ve uygulamalara dayanmaktadır. Taş ocaklarının işletilmesi, anıtsal piramitlerin ve tapınakların inşası, dikilitaşların yapımına olanak sağlayan ölçümleme ve inşaat teknikleri, taşkın sonrası kaybolan arazi sınırla

Diplomasi, uluslararası siyasî ve hukukî iletişim demektir. Sorunların çözümü için karşılıklı (iki veya daha fazla ülkenin bir araya gelmesiyle) anlaşma/antlaşma imzalanır. Devletlerin temsilcilerinin sözlü veya yazılı konuşma eylemlerini ifade eder. Diplomatlar dış temsilcilik ve diplomatik görevler yoluyla faaliyet gösterir.
Diplomasi, dış politikanın ve küresel yönetişimin ana aracıdır. Uluslararası anlaşmalar, sözleşmeler, ittifaklar ve uluslararası ilişkiler genellikle diplomatik görüşmeler ve süreçlerin sonucudur. Diplomatlar ayrıca hükûmet yetkilileri ve danışmanlık tarafından bir devlet şekillendirmeye yardımcı olabilir.

Dış politikada sorunların barışçıl yöntemlerle ve müzakereler yoluyla çözülmesini ifade etmektedir. Diplomat uluslararası iletişimi gerçekleştiren ve bu işi bir meslek olarak yapan kişidir. Var olan sorunlar için karşılıklı iletişim kurulur. Diplomatik temsilci ise biraz daha geniş kapsamlı bir kavram olup bu süreçte yer alan kişi ve kurumları ifade etmektedir. Hititlerin Kadeş Antlaşması tarihin bilinen ilk yazılı diplomasi belgesidir. Diplomasinin, toplumsal örgütlenmelerin görülmeye başladığı dönemle birlikte ortaya çıktığı görülmektedir. Nicolson, diplomasinin kökenlerinin farklı insan grupları arasında avlanma sahalarının sınırlarının belirlenmesi hususunda yapılan anlaşmalarda aranması gerektiğini belirtmektedir. 15. yüzyıla kadar diplomasi tek yanlı ve süreklilik göstermeyen niteliktedir. Buna ad hoc diplomasi adı verilir.
Diplomasiyi uygulayanlara diplomat denir. Diplomatlar başka bir ülkeye kendi ülkesini politik, askeri, sanat, iş ve ticaret alanlarında temsil etmek ve diplomasiyi uygulamak için o ülkede bulunur. Bir savaş sırasında devlet düşman devletteki tüm diplomat, bürokrat, elçi ve sefirlerini geri çeker.

İkiye katlanmış yaprak, belge anlamına gelen “diploma ” Antik Yunan’da ortaya çıkmış ve diğer dillere geçmiştir. Antik Yunan dünyasında diplomasinin gelişmesinin birkaç nedeni bulunmaktadır. Bu nedenlerin başında: devletlerarası sistemin birbirleriyle yakın ilişki içindeki çok sayıda aktörden oluşması diplomatik ilişkileri yoğunlaştırması sayılabilir. Antik Yunan tarihi boyunca, çok kısa dönemler haricinde hiçbir güç ya da blok diğer güçler üzerinde tam hâkimiyet kuramadı ve sistem çok aktörlü yapısını sürdürdü. Bu bağlamda devletler arasında ilk örgütlenmeler de ortaya çıktı. “ Amphictyonic Lig ” olarak adlandırılan ve Yunan dünyasında ortaya 
çıkan kimi sorunların görüşüldüğü bu birlikler, Yunan devletleri arasında -genel ve sürekli olmasa da- örgütlenme ve kurallaşmanın yolunu açtı.

Gizli diplomasiye tepki olarak ortaya atılan diplomasi anlayışıdır. Bu anlayışa göre, diplomatik görüşmelerle ilgili tarafların yüklenecekleri hak ve sorumlulukların kamuoyunun bilgi ve denetimine sunulması gerekir. Gizli diplomasiye en büyük tepki ABD Başkanı olan W. Wilson'dan gelmiştir. Büyük Savaş sonunda yayınladığı "On dört Nokta"nın birincisinde "açık görüşmeler sonunda varılacak açık sözleşmeler" ilkesini ileri sürmüştür.
Bu diplomasi anlayışının gelişmesini etkileyen iki ana etmenden sözedilebilir. İlk olarak, genel anlamda katılımcı demokrasinin sınırlarının gelişmesi hem kitlelerin meclislerini, hükûmetlerini denetleme ve yönlendirme olanağını nispeten artırmış hem de kamuoyunu çeşitli baskı gruplarına ait örgütler yolu ile yöneticileri etkileme mesaj iletme kanallarının açılması, açık diplomasiyi belirli bir ölçüde de olsa zorunlu kılmıştır. İkinci olarak da özellikle konferans diplomasisi, parlamenter diplomasi gibi gizli biçimde yürütülmesi pek de kolay olmayan diplomasi türlerinin yaygınlaşması açık diplomasiyi kaçınılmaz hale getirmiştir.
Bu tür diplomasinin asıl amacı, iki veya daha fazla devletin aralarında gizlice anlaşarak, bir başka devletin temel hak ve yetkilerine yönelik bir eyleme hazırlanmalarını engellemeye çalışmaktır. Ancak, iki dünya savaşı arasındaki dönemde ayıp sayılmış olan kapalı ya da gizli diplomasi yöntemine son savaştan bu yana yoğun bir biçimde dönülmüştür.

Diplomasi anlayış ve uygulanmasında 17. ve 19. yüzyılların Avrupa diplomasisinde en belirgin özelliklerinden birisi de gizlilikti. Genellikle Avrupalı monarkların bizzat veya özel temsilcileri aracılığı ile sürdürdükleri diplomasi faaliyeti gizli bir şekilde oluştuğu gibi, bu gizlilik çoğu zaman belirli bir sonuca ulaşıldığında da sürerdi. Bir başka deyişle, saray diplomasisi olarak da adlandırılan bu tür diplomasi, her aşaması ile dışa kapalı bir biçimde yürütülürdü. Böylece, bir bölge halkı bazen bir başka devletin egemenliğine geçtiğini sonradan öğrenebilirdi.
Bu tür diplomasiye karşı en önemli tepki, idealist ABD Başkanı Woodrow Wilson'dan gelmişti. Wilson I. Dünya Savaşı sonlarında yayınladığı ünlü "On dört nokta"nın birincisinde, açık görüşmeler yolu ile ulaşılacak açık sözleşmelerden sözediyordu. Gerçekte de, 20. yüzyılda demokrasinin gelişmesi, halk kitlelerinin yönetim ile ilgili sorunlara giderek daha büyük oranlarda katılmaları ile diplomasi daha "açık" niteliğe bürünmüştür.

Havyar diplomasisi
Çek defteri diplomasisi
Zorlayıcı diplomasi
Ticari diplomasi
Kültürel diplomasi
Mutfak diplomasisi
Savunma diplomasisi
Borç tuzağı diplomasisi
Dijital diplomasi
Dolar diplomasisi
Ekonomik diplomasi
Enerji diplomasisi
Serbest diplomasi
Tam kapsamlı diplomasi
Gerilla diplomasisi
Gambot diplomasisi
Rehine diplomasisi
Tıbbi diplomasi
Yeni diplomasi
Panda diplomasisi
Paradiplomasi
Parley
Hac diplomasisi
Ping-pong diplomasisi
Önleyici diplomasi
Kamu diplomasisi
Bilim diplomasisi
Mekik diplomasisi
Stadyum diplomasisi
Track II diplomasisi
Twitter diplomasisi
Facebook diplomasisi

Diplomatik Güvenlik Servisi
Diplomatik Devrim
Diplomatik tanıma
Diplomatik nota
Diplomat
Büyükelçi
Konsolos
Ad hoc

Özel

Genel
Uluslararası Politika, Mehmet Gönlübol, Siyasal Kitabevi, 2000
G. R. Berridge, Diplomacy: Theory & Practice, 3rd edition, Palgrave, Basingstoke, 2005, ISBN 9783030859305 (İngilizce)

Igor Janev, Diplomasi, IPS, Belgrad, 2013 ISBN 978-86-7419-261-0

Evren ve dünyaya ait kronoloji (andizin) çalışmasıdır, çağlara ait tablolar için Çağ sayfasına bakılması gerekmektedir.

13,5 milyar yıl önce Büyük patlama varsayımı ile maddenin evriminin başlaması : Big Bang teorisi::Büyük patlamadan 10-35 saniye sonra atom altı parçacıkları ; Kuarkların oluşması
Büyük patlamadan 1 saniye sonra Gama ışınları
Büyük patlamadan 3 dakika sonra genişleyen evrenin yarıçapı 40 ışık yılı noktaya ulaşması
Büyük patlamadan 100 bin yıl sonra maddenin görünmesi
Büyük patlamadan 3 milyon yıl sonra ilk elementler Helyum ve Hidrojen’in ortaya çıkması: 5 milyar yıl önce, Güneş’in oluşması

4,5 milyar, Dünya’nın oluşması

4 milyar, Ay’ın oluşması
3,5 milyar Canlılığa geçiş ve tek hücreliler
3,465 milyar, Cyanobacteria benzeri canlılar
3 milyar, prokaryotlar (çekirdeksiz tek hücreliler)

2 milyar, ökaryotlar (çekirdekli tek hücreliler)
1,5 milyar, 600 milyon, bakteriler – deniz yosunları – mantarlar – ilkel canlılar
1,2 milyar, eşeyli üreme
700 milyon  hayvanlar ve bitkiler farklılaşıyor

600-530 milyon, omurgasız deniz canlıları
530 milyon, omurgalı deniz canlıları, yaşamın karalara geçmeye başlaması
500-400 milyon, kabuklular, midyegiller, deniz yosunları, su otları

445 milyon, ilk gerçek çeneliler
430 milyon, ilk çok bacaklılar

İlk kemikli ve kıkırdaklı balıklar

419 milyon, ilk et yüzgeçliler
400 milyon, ilk dört üyeli benzeri et yüzgeçliler (tetrapodomorflar)
360 milyon, ilk dört üyeliler, ilk böcekler

359-323 milyon, Missisippiyen dönemi, karaların genişlemesi, ilkel kafadan bacaklılar, kanatlı böcekler, sürüngenler, memeli benzeri sürüngenler
323-299 milyon, Pennysylvanian dönemi, sıcak iklim, bataklıklar, iri sürüngenler, Böcekler

299 milyon, Pelikozorlar
275 milyon, ilk terapsidler
260 milyon, ilk sinodontlar

240 milyon, ilk dinozorlar
Triyas dönemi, volkan etkinlikleri, deniz sürüngenleri (ihtiyozorlar, plesiyozorlar), teruzorlar
225 milyon, eski (arkaik) (yumurtlayan) memeliler (mammaliamorpha)
200 milyon, Triyas-Jura yok oluşu

Dinozorların çeşitlenmesi
160 milyon, ilk doğuran memeliler
150 milyon, ilk kuşlar
145 milyon, Jura-Kretase yok oluşu

Çiçekli bitkiler, günümüz böcekleri
66 milyon, Kretase-Tersiyer yok oluşu (kuş olmayan dinozorların, teruzorların, plesiyozorların ve bazı ilkel memeli gruplarının soyunun tükenmesi), plasentalı ve keseli memeliler

66-55 milyon, Paleosen dönemi, günümüz memeli takımlarının en eski üyeleri, ilk primatlar, mesonychianlar, condylarthlar
55-33 milyon, Eosen dönemi, ilk atgiller, devegiller, gergedanlar, prosimiyenler, arkaik balinalar, ilk maymunlar (antropoidler), entelodontlar
33-23, Oligosen dönemi, ilk kedigiller, ilk insansılar, Yeni Dünya maymunları, modern balinalar, boynuzlugiller, geyikgiller,

23-5.3 milyon, Miyosen çağı, su aygırları, Zürafagiller, hominidler
13 milyon, Pongineler (Orangutan soy ağacının ayrılması)
7-10 milyon, hominineler (Goril, Şempanze ve insan soy ağacının ayrılması)
5.3-2.5 milyon, Pliyosen çağı, dağların yükselmesi, iklimin soğuması, kılıç dişli kaplanlar, mamutlar,
5 milyon, insansıların dikilmesi (homininanlar) (ayağa kalkması): 4-3 milyon, Australopithecus
3 milyon, insan cinsi (homo) ve onun ilk türü (homo habilis)

2,5 milyon, kültürel evrimin organik evrim önüne geçmesi,
2,5 – 2 milyon, yetenekli insan (homo habilis), taş aletler
2 milyon, Kuaterner dönemi, Pleyistozen çağı (10 bin yıl öncesine kadar) dik insan (homo erectus), buzulların yayılması
500 bin, Ateş kullanımı
200 bin, Çağdaş tipte düşünen insan (modern homo sapiens) (bugün var olan ırklar), din: 31-13 bin, Sanat: 14 bin, Hayvanların evcilleştirilmesi

Avrupa'da Mezolitik, Ön Asya'da Protoneolitik
Holosene jeolojik çağının başlangıcı (11,4 bin yıl önce - günümüz)
MÖ 10 bin –  Holocene çağı, Asalaklıktan üreticiliğe geçiş

MÖ 9000
MÖ 8000 – Tarım, yerleşik hayat
MÖ 7000 – Çömlekçilik
MÖ 6000 – Dokumacılık, keten, sal, orak, Öküzün evcilleştirilmesi
MÖ 5000 – Sulama, terazi
MÖ 4000 – Bakır, güneş saati, Pakistan'da İndus Uygarlığı

MÖ 3600 – Bronz kullanımı
MÖ 3500 – Sümerlerde Tekerlekli arabalar-yazı-saban, Mısır’da Nehir kayıkları
MÖ 3000 – Eşitlikçi ilkel topluluktan katmanlı uygar topluma geçiş (Uluslar), Mum kullanımı
MÖ 2800 – Takvim
MÖ 2650 – Taş anıtlar
MÖ 2500 – Edebiyat (Homeros’un İlyada ve Odysseia), Cam
MÖ 2340 – İmparatorluklar
MÖ 20. yüzyıl – At’ın evcilleşmesi, Fenike şehir devletleri
MÖ 19. yüzyıl
MÖ 18. yüzyıl – Matematik ve Gökbilim ,Fermantasyon
MÖ 17. yüzyıl – Hammurabi Kanunları
MÖ 16. yüzyıl
MÖ 15. yüzyıl – Tıp, Ebers Papirüsü, Alfabe
MÖ 14. yüzyıl
MÖ 13. yüzyıl – Tektanrıcılık
MÖ 12. yüzyıl – Boyalar

MÖ 11. yüzyıl – Denizcilik
MÖ 10. yüzyıl
MÖ 9. yüzyıl
MÖ 8. yüzyıl
MÖ 7. yüzyıl
MÖ 6. yüzyıl
MÖ 5. yüzyıl
MÖ 4. yüzyıl
MÖ 3. yüzyıl
MÖ 2. yüzyıl
MÖ 1. yüzyıl
1. yüzyıl
2. yüzyıl
3. yüzyıl
4. yüzyıl

5. yüzyıl
6. yüzyıl
7. yüzyıl
8. yüzyıl
9. yüzyıl
10. yüzyıl
11. yüzyıl
12. yüzyıl
13. yüzyıl
14. yüzyıl

15. yüzyıl
16. yüzyıl
17. yüzyıl
18. yüzyıl - Sanayi Devrimi
19. yüzyıl
20. yüzyıl
21. yüzyıl

İsmet., Reeves, Hubert. Birkan, (2003). Dünyanın en güzel tarihi. Türkiye İş Bankası. ISBN 975-458-425-7. OCLC 52146599. 
Metin., Özbek, (2007). Dünden bugüne insan. İmge Kitabevi. ISBN 978-975-533-302-1. OCLC 223369178. 
Nephan., Saran,. Antropoloji. İnkılap. ISBN 975-10-0538-8. OCLC 57337076. 
Tyson, Neil deGrasse (2017). Kozmos : kozmik evrimin 14 milyar yılı. 3. baskı. Donald Goldsmith, Hatice Oluk. İstanbul: Geoturka. ISBN 978-605-66489-5-3. OCLC 1056207563. 
Dawkins, Richard (2008). Ataların hikayesi : yaşamın kökenine yolculuk = The ancestor's tale : a pilgrimage to the dawn of evolution. Ahmet Fethi. İstanbul: Hil Yayın. ISBN 978-975-7638-34-6. OCLC 263055964. 
1903-1972., Leakey, L. S. B. (Louis Seymour Bazett), (1988). İnsanın ataları : yontma - taş devriyle insan'ın köken ve evrimi konusunda bilinenlerin bir özeti. Türk Tarih Kurumu Basımevi. ISBN 975-16-0064-2. OCLC 55229727. 

Edwards, Sue Bradford (2019). The evolution of mammals. Minneapolis, Minnesota. ISBN 978-1-5321-5950-3. OCLC 1101136959. <

Efemeris ya da gök günlüğü (çoğul: ephemerides; Latince ephemeris'ten ("günlük"), Yunanca ἐφημερίς, Ephemeris, "günlük, takvim") astronomi ve göksel navigasyonda belirli bir zaman aralığında astronomik nesnelerin ve yapay uyduların gökyüzünde doğal olarak oluşan konumlarını kaydetme işlemidir.
Tarihsel olarak gök cisimlerinin pozisyonları düzenli aralıklarla kaydedilir ve bu değerler baskılı tablolar haline getirilirdi. Modern efemerislerde ise gezegen konumları matematiksel modeller ve yüksek hassasiyetli nümerik algoritmalar kullanılarak elektronik ortamda hesaplanır.

Modern astronomide efemeris verileri, sadece gözlemsel verilere değil, karmaşık pertürbasyon (tedirginlik) teorilerine dayanır. Günümüzde en yaygın kullanılan efemeris modelleri şunlardır:

VSOP Modelleri: Özellikle VSOP87 (Variations Séculaires des Orbites Planétaires), gezegen konumlarını çok uzun zaman aralıklarında yüksek hassasiyetle hesaplamak için kullanılan spektral bir teoridir.
JPL Gelişim Efemerisleri (DE): NASA Jet İtki Laboratuvarı tarafından geliştirilen DE405 ve DE440 gibi seriler, güneş sistemindeki cisimlerin konumlarını nümerik entegrasyon yöntemiyle belirler ve uzay görevlerinde uluslararası standart kabul edilir.
Bu algoritmalar; Ay'ın librasyonu, eksenel yalpalama ve nütasyon gibi değişkenleri mili yay-saniye düzeyinde hesaba katarak hassas veri üretir.

Duffett-Smith, Peter (1990). Astronomy With Your Personal Computer. Cambridge University Press. ISBN 0-521-38995-X. 
Meeus, Jean (1991). Astronomical Algorithms. Willmann-Bell. ISBN 0-943396-35-2. 
Montenbruck, Oliver (1989). Practical Ephemeris Calculations. Springer-Verlag. ISBN 0-387-50704-3. 
Seidelmann, Kenneth (2006). Explanatory supplement to the astronomical almanac. University Science Books. ISBN 1-891389-45-9. 

The JPL HORIZONS online ephemeris
Introduction to the JPL ephemerides

Efsane ya da söylence, hem anlatıcı hem de dinleyiciler tarafından insanlık tarihinde yer aldığına inanılan veya öyleymiş gibi algılanan insan eylemlerinin yer aldığı bir anlatıdan oluşan bir folklor türüdür. Efsanelerde anlatılan olaylar bazen doğaüstü olabilir ama çoğunlukla gerçek olaylara ve gerçekten yaşamış kişilere dayanır. Bu öykülerin çoğu kahramanca işler yapmış kişilerle ilgilidir. Eski alcıklarlı şair Gizem tanrıçası, ecem Eski Yunan ve Odysseia adlı destanlarında krallara ve kahramanlara ilişkin söylencelerden yararlanmıştır. Kral Arthur ve şövalyeleri ile ilgili birçok öykünün kaynağı söylencelerdir. Efsaneler nesilden nesile aktarılır. Efsaneler belirsizdir, katılımcılar tarafından asla tamamen inanılmaz, aynı zamanda kararlı bir şekilde şüphe edilmez.

Şehir efsaneleri, kökeni yerel popüler kültüre dayanan, ürkütücü veya mizahi unsurlarla genellikle gerçek olarak sunulan kurgusal hikâyelerden oluşan, modern bir folklor türüdür.

Efsanevi yaratıklar listesi

Epigrafi; yazıtları, kitabeleri ve tarihi yapıtlardaki yazıları inceleyen bilim dalıdır. Yazıt bilimi, tarihe yardımcı bilim dalıdır. Bu bilimle uğraşan kişilere yazıt bilimci veya epigrafist denir.
Epigrafi Helence bir sözcüktür. Üzerine yazmak, kaydetmek anlamına gelen 'Epigraphein' fiiliyle yazıt anlamına gelen 'Epigraphe' sözcüklerinden gelir. Türkçeye yazıt bilimi olarak çevrilmiş olan epigrafi taş, metal, tahta, mermer, seramik gibi kalıcı ve sert maddeler üzerine eski Yunan ve Latin dillerinden birisi ya da ikisiyle yazılan yazılarla -sikke hariç- uğraşan bir bilim dalının adıdır.
Epigrafi, anıtlar üzerindeki kitabeleri ve yazıları inceleyen bilim dalıdır. Filoloji ve paleografi bilimleri ile iş birliği içerisinde çalışır. Anıtlar üzerindeki kitabeler ait olduğu dönem hakkında önemli bilgiler verir.
Yazıtların birçoğu kırık, eksik ya da zedelenmiş olarak ele geçer. Bu yazıtlar üzerine çalışan kişi, söz konusu eksiklikleri tamamlar ve metinleri orijinal durumuna yaklaştırmaya çalışır. Yazıt üzerinde isabetli tamamlamalar yapılabilmesi, ilk önce yazıttaki eksikliklerin boyutuna ve bu işi yapan kişinin deneyimine bağlıdır.
Restore edilecek yazıt hakkında düşünülmesi gereken ilk nokta yazının ait olduğu türdür. Örneğin elimizdeki parça bir mazoz yazıtıysa, o şehir ya da o yörede kullanılan genel formüller incelenmelidir. İkinci nokta da satır uzunluklarının isabetli tahmin edilmesi ve tamamlanması gereken boşluktaki muhtemel harf sayısının hesaplanmasıdır. Şüphesiz yapılan her tamamlamada göz önüne alınan tüm örnekler sıralanarak, yapılan tamamlamanın inandırıcı olmasına çalışılmalıdır.

Eski Usul (E.U.) (İngilizce O.S.) ve Yeni Usul (Y.U.) (İngilizce N.S.) tarihler, özellikle tarihsel İngilizce dil çalışmalarında Jülyen takviminde de her ne kadar yılın başlangıcı (E.U.) 1 Ocak'tan itibaren başlamış olsa bile, bazı ülkelerde Gregoryen takvimine (Y.U.) geçişin değişik tarihlerde olması nedeniyle arada oluşan gün farkını belirtmek amacıyla kullanılan bir zaman gösterme yöntemidir. Çünkü sonuç olarak, Jülyen takviminde tarih 1 Ocak iken, Gregoryen takviminde tarih 14 Ocak'tır. Arada toplam 13 günlük fark bulunmaktadır.
1582 yılında Katolik ülkelerde kullanılan Jülyen takvimi Gregoryen takvim ile değiştirilmeye başlanmıştır. Bu değişiklik belirli bir gecikmenin ardından Protestan ve Ortodoks ülkelerde de uygulanmıştır. İngiltere ve Galler, İrlanda ve İngiliz kolonileri Jülyen takviminin üzerine gelen yılbaşı değişikliği nedeniyle 1750 Takvim (Yeni Usul) Yasası çıkarıldıktan sonra 1752 yılının yılbaşında değişiklik yaptılar. İskoçya ise 1600 yılında yılbaşını yasal olarak 1 Ocak tarihine taşımış ancak bunun aksine 1752 yılına kadar Jülyen takvimini kullanmaya devam etmiştir. Artık Grogoryen takvimi kullanan pek çok kültür ve ülkeler, bu değişiklikten önce kullandıkları takvime bağlı olarak Eski takvimleri kullanmaya devam etmişlerdir. Ayrıca Eski Usul ve Yeni Usul için kullanılan terimlerde de farklılıklar bulunmaktadır.

Birçok ülke için dönüştürme detayları12 Kasım 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Eski ve Yeni Usul arasında bir referans20 Şubat 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
John Walker tarafından hazırlanmış  birçok sistem için tarih dönüştürücü13 Eylül 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Etnografya (budun betimi, kavmiyat), kavimleri karşılaştırarak inceleyen, kültür oluşumlarını araştıran, kültür bilimidir. İnsanın toplumsal varlığını niteliksel ve niceliksel olarak inceler. Bu incelemeleri alan çalışmasına göre gerçekleştirir. Bütünlükçü bir yöntem tercih eder. Bu yönteme göre insan-toplum ilişkisi birbirinden ayrı ögeler olarak anlaşılamaz. Geleneği gezi yazıları ve sömürgecilik dönemi raporlarına da dayanmaktadır.
Küçük yapıda sosyal grupların yaşamının her yönünü akrabalık açısından olduğu kadar, ekonomi, siyaset, dil ya ekoloji açısından da eksiksiz bir biçimde ve yerinde inceleyen bilgi dalı. Sömürgeciliğin sona erişi ve “ilkel” denen halk topluluklarının giderek uygarlaşması, etnografların bundan böyle kendi toplumlarındaki kırsal ve kentsel topluluklarla ilgilenmelerine yol açtı. İlgilenilen, incelenen topluluğun dilini bir ölçüde olsun bilmeyi gerektiren etnografya anket (soruşturma) yöntemini kullanır, toplanan bilgilerin ve konuların yazımını ve düzenlemesini yapar
Etnografya kelimesinin anlamı; Yunancada cins ve topluluk manasına gelen ethnos ile yazma, çizme anlamına gelen grapho kelimelerinin birleşmesinden meydana gelmiştir.
Etnografya, terim olarak insan topluluklarının çeşitli zaman ve yerlerde tabiata hakim olmak, sosyal ihtiyaçlarını karşılamak için sarf ettikleri gayretlerin sonucunda ortaya çıkan maddi ve manevi kültürlerin tasviri analizlerini yapan bilim dalının adıdır.
Milletlerin yaşayış şekillerinin tasvir edilmesi ve onları tanıma ilmi. Kavim, kabile, aşiret gibi insan topluluklarını tasvir eder. Terim olarak 19. asır başında ortaya çıktı. Önce insan topluluklarının dillerinin bilgisi yerine kullanıldı. 1910'dan sonra maddi kült ürün bütün sahalarına yayıldı. Türkçede etnografyanın, karşılığı olarak ilm-i akvam, kavmiyet, akvamiyyet, tasvir-i akvam tabirleri kullanıldı etnografya, insan topluluklarının meydana getirdiği maddi kültürlerini tasvir eder. giyim, süs eşyası, ev aletleri, avcılık, yapı maddeleri, tarım aletleri, halk sanatlarına ait aletler, bir yayık veya beşiğin yapılışı etnografyanın hususu içine girer.
Türkler'de etnografik araştırmalar Meşrutiyet devrinden sonra başlamıştır.1912'de Satı Bey, Mekteb-i Mülkiye'de müstakil ders olarak okutmuş, ders notlarını da Etnografya İlm-i Akvam ismiyle kitap halinde yayımlamıştır. Daha sonra gelişerek araştırmalar artıp, kitap ve dergilerde bu konular işlenmeye başlamıştır. Dr. Hamit Zübeyir Koşay ve Rıza Yalman'ın araştırma ve yayımları ile gerçek etnografya çalışmaları yapılmıştır.
Türk Ocağı tarafından yayımlanan Türk Yurdu dergisinde Türkler'in Orta Asya'daki ve Anadolu'daki etnografya malzemeleri hakkında çeşitli makaleler, bazı il dergilerinde de bu saha ile ilgili çalışmalar yayımlanmıştır.
Daha sonraki yıllarda devlet kuruluşları ve özel kuruluşlarca çeşitli eserler yayımlanmıştır. 1930 senesinde Ankara'da açılan ilk etnografya müzesinde birçok eser toplanarak sergilenmiştir.

Eğitim bilimleri ya da pedagoji, eğitimi inceleyen bilim dallarının tamamına verilen addır. Eğitim bilimleri ailesi özellikle son yüzyıl içerisinde büyük bir gelişim kaydetmiş, 1960 sonrasında, post-sputnik döneminde hızlanarak bugünkü geniş aileyi oluşturmuştur.
Eğitimin çeşitli kademelerine uzman öğretici yetiştirmek, üniversite ya da yüksekokul mezunu olmuş ve formasyon eğitimi almış, öğretmenlik yapmak isteyen kişiler için düzenlenen programlardır.
Eğitim bilimleri aşağıdaki şekilde listelenebilir:

Eğitimde Program Geliştirme
Eğitim Programları ve Öğretim
Eğitsel Ölçme ve Değerlendirme
Eğitim yönetimi
Eğitim planlaması
Eğitim ekonomisi
Eğitim psikolojisi
Gelişim psikolojisi
Öğrenme psikolojisi
Eğitim teknolojisi
Öğretim teknolojisi
Eğitim tarihi
Eğitim felsefesi
Eğitim sosyolojisi
Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik
Okul psikolojisi
Uluslararası eğitim
Özel eğitim
Hizmetiçi eğitim

Erken çocukluk dönemi eğitimi
İlk eğitim
Orta eğitim
Yüksek eğitim
Yetişkin eğitimi

Türkçe eğitimi
Okuryazarlık eğitimi
Matematik eğitimi
Doğa bilimleri eğitimi
Sosyal bilimler eğitimi
Yabancı diller eğitimi
Sanat eğitimi
Beden eğitimi
Teknoloji eğitimi
Meslek eğitimi
İşletme eğitimi
Din eğitimi
Özel eğitim
Bu alanlara başkaları da eklenebileceği gibi alanların her birisi kendi dallarına ayrılırlar.

Eşcinsellik veya homoseksüellik, aynı cinsiyetteki insanlar arasındaki romantizm, cinsel çekim ya da cinsel davranıştır. Eşcinsellik, bir yönelim olarak “kişiyi ağırlıklı olarak ya da tümüyle kendisiyle aynı cinsiyette olan kişilere karşı romantik ya da cinsel çekimleri yaşamaya yönlendiren kalıcı kişisel nitelik” olarak ifade edilir. Aynı zamanda kişiyi bu çekimlere dayanan davranışlarla ilişkili kimlik hissi ve bu çekimleri paylaşan diğer kişilerden oluşan topluluğa olan üyeliğini de tanımlar.
Homoseksüellik, heteroseksüellik ve biseksüellikle birlikte karşıcinsel-eşcinsel spektrumundaki üç ana cinsel yönelimden biridir. İnsanların neden özel bir cinsel yönelim geliştirdiği konusunda bilim insanlarının ortak bir görüşü yoktur. Cinsel yönelimin kökeni konusunda genetik faktörler, erken rahim ortamı ya da ikisinin kombinasyonuna işaret eden biyolojik teoriler uzmanlar tarafından daha çok benimsenmiştir. Ailenin yetiştirme şeklinin ya da erken çocukluk deneyimlerinin cinsel yönelimi etkilediğine dair güçlü bir kanıt yoktur. Bazıları eşcinsel aktivitenin doğaya aykırı ya da fonksiyonel bir bozukluk olduğu görüşünde olsa da bu tartışmalıdır. Araştırmalar, eşcinselliğin hayvanlarda da oldukça yaygın olabildiğini ortaya çıkarmıştır. Araştırmalar, özellikle penguenler, yunuslar, zürafalar ve aslanlar gibi geniş bir spektrumdaki pek çok hayvanın bu özelliğe sahip olabileceğini göstermiştir. Ayrıca eşcinselliğin insan cinselliğinin normal ve pozitif bir varyasyonu olduğunu, negatif psikolojik etkilerinin bir kaynağı olmadığını göstermektedir. Çoğu insan kendi cinsel yöneliminde çok az tercih hissi deneyimler ya da hiç deneyimlemez. Cinsel yönelimi değiştirmeyi amaçlayan psikolojik müdahalelerin işe yaradığını destekleyen yeterli kanıt yoktur.
Eşcinselleri tanımlamak için çok çeşitli kavramlar kullanılır. Eşcinsel kadınları tanımlamak için 1800'lü yıllardan beri kullanılan "lezbiyen" sözcüğünü karşılamak için Fransızca kökenli "gey" (Türkçe: gey veya gay, Fransızca: gai, İngilizce: gay) sözcüğü, 1960'larda önceleri sadece eşcinsel erkekleri tanımlamak için kullanılmaya başlanmıştır. Zamanla tüm eşcinseller için kullanılır hâle gelmiştir. Eşcinsellere cinsel yönelimlerinden dolayı uygulanan fiziksel ve sözlü şiddet, "eşcinsel" anlamına gelen argo tabirleri hakaret ya da aşağılama amaçlı kullanmak, birçok gelişmiş ülkede nefret suçu kapsamına girer ve cezai yaptırımla karşılaşılabilir.
Gey veya lezbiyen kimlikli ve eşcinsel deneyim yaşayan kişilerin sayısını ölçmek araştırmacılar için çeşitli nedenlerden dolayı zordur. Bu nedenlerin arasında eşcinsel kişilerin homofobik ve heteroseksist ayrımcılık yüzünden kimliklerini açık olarak belli etmemeleri de yer almaktadır. Eşcinsel davranışlar aynı zamanda birçok hayvan türünde gözlenmiştir.
Sadece nüfus sayımları ve politik şartlar görünürlüklerini kolaylaştırmasına rağmen birçok gey ve lezbiyen ciddi birliktelikler kurmaktadır. İlişkideki tarafların kendi psikolojik algılayışları açısından bu tür ilişkiler ile heteroseksüel ilişkiler arasında hiçbir fark yoktur. Kaydedilmiş tarih boyunca eşcinsel ilişkiler ve eylemler -aldıkları şekle ve bulundukları kültürlere bağlı olarak- zaman zaman takdir edilmiş zaman zaman da yargılanmışlardır. 19. yüzyılın sonlarından beri, eşcinsellerin görünürlük ve tanınmasının artırılmasının yanı sıra; evlilikler, medeni birliktelikler, evlat edinme ve ebeveynlik; işe ve askere alınma ile sağlık hizmetlerine eşit erişim gibi yasal hakların kazanılması için büyük bir mücadele verilmektedir.

Birçok gey ve lezbiyen kişi duygusal veya cinsellik olarak hemcins ilişki içerisindedir. İlişkideki tarafların kendi psikolojik algılayışları açısından bu tür ilişkiler ile heteroseksüel ilişkiler arasında hiçbir fark yoktur. Kaydedilmiş tarih boyunca eşcinsel ilişkiler ve eylemler -aldıkları şekle ve bulundukları kültürlere bağlı olarak- zaman zaman takdir edilmiş zaman zaman da yargılanmışlardır. 19. yüzyılın sonlarından beri, eşcinsellerin görünürlük ve tanınmasının artırılmasının yanı sıra; evlilikler, medeni birliktelikler, evlat edinme ve ebeveynlik; işe ve askere alınma ile sağlık hizmetlerine eşit erişim gibi yasal hakların kazanılması için büyük bir mücadele verilmektedir.
Çok eskilere dayanan ve tıpta geniş tartışmalara neden olan, akıl almayacak yöntemlerle iyileştirilmeye çalışılan eşcinsellik modern zamanlarda artık bilim insanları tarafından bir hastalık olarak görülmemektedir. Son 35 yıldır psikologlar, psikiyatrlar ve diğer ruh sağlığı uzmanları eşcinselliğin hastalık, ruhsal bozukluk veya duygusal bir sorun olmadığını onayladılar. İlk olarak 1973'te Amerikan Psikiyatri Derneği Yönetim Kurulu eşcinselliğin hastalıklar kategorisinden çıkartılmasına karar verdi. Karar, Amerikan Psikiyatri Derneği'nin bir yıl sonra (1974) yapılan yıllık genel kurulunda üyelerin çoğunluğu tarafından onaylandı. Amerikan Psikiyatri Derneği, 2006'da yapmış olduğu genel kurulunda söz konusu kararı tekrar ifade etti. Benzer şekilde 17 Mayıs 1990 tarihinde Dünya Sağlık Örgütü (WHO), eşcinselliği hastalıklar listesinden çıkardı. 1992'de bu karar, ICD-10 (Hastalıkların Uluslararası Sınıflandırılması) listesine resmen kaydedildi. 1994 tarihinden itibaren WHO üyesi tüm ülkeler yeni sınıflandırmayı kullanmaya başladı. Eşcinselliğin bir hastalık, bozukluk ya da eksiklik olmadığını, 3 farklı cinsel yönelimden birisi olduğunu ve doğuştan ya da 3 ile 4 yaşlarına kadar belirlenen, kişinin kendi seçmediği bir durum olduğu tıp bilim tarafından tespit edilmiş ve bu durum kabul görmüş ve eşcinseller çoğu gelişmiş ülkelerde eşcinseller arası resmi evlilik dahil olmak üzere heteroseksüellerin sahip olduğu pek çok hakka kavuşmuştur.
Amerikan Psikiyatri Birliği (APA), 1973 yılında eşcinselliği, "Akıl Hastalıkları Teşhis ve İstatistikleri Klavuzu"ndan çıkarmıştır. Günümüzde APA'nın pozisyonu, objektif ve iyi planlanmış bilimsel çalışmalar ve klinik literatür doğrultusunda eşcinselliğin insanların cinselliğinin "pozitif ve normal" çeşitlerinden biri olduğudur APA'ya göre eşcinselliğin geçmişte bir akıl hastalığı olarak görülmesinin nedeni, akıl sağlığı alanında çalışan profesyonellerin ve toplumun bu konuda taraflı şekilde bilgilendirilmiş olmasıdır.
1 Ocak 1993 tarihinde Dünya Sağlık Örgütü (WHO) eşcinselliği "Uluslararası Hastalıklar Sınıflandırması"ndan çıkarmıştır. ICD-10 maddesi "cinsel yönelim, tek başına, bir rahatsızlık/hastalık olarak kabul edilemez" şeklindedir.

Cinsel ilişkideki konumuna göre Batı ülkelerinde böyle bir ayrım artık yapılmamakla birlikte, eşcinselliğin daha gizli yaşandığı, daha muhafazakâr ülkelerde eşcinsel erkekler "verici" (etken, aktif) ya da alıcı (edilgen, pasif) olarak ikiye ayrılmaktadır ve bu kültürlerde özellikle kadınsı görünümlü ya da pasif konumda olan erkekler eşcinsel olarak kabul edilmekte ve toplumun büyük bir kesimi tarafından dışlanmaktadırlar. Etken (aktif) ve edilgen (pasif) terimlerinin üstünlük veya aşağılık belirttiğinin düşünülmesi nedeni ile günümüzde artık bu terimlerin eşcinselleri tanımlarken kullanımından kaçınılmaya başlanmıştır. Kadın ve erkeğin toplumsal kademelendirmesinde de etkenlik olumlu bir nitelik olarak erkeğe, edilgenlik ise olumsuz bir nitelik olarak kadına yüklenir.

Heteroseksüel-Eşcinsel derecelendirme ölçeği olarak bilinen Kinsey ölçeği, kişinin belirlenmiş bir zamandaki cinsel aktivesinin geçmişini ya da bölümlerini tanımlamaya çalışır. Derecelendirme 0'dan 6'ya kadardır. 0 tümüyle heteroseksüel anlamına gelirken, 6 tümüyle eşcinsel anlamına gelmektedir. Ölçekte aseksüelleri de tanımlamak için ek olarak bir de “X” vardır.

Amerikan Psikiyatri Kurumu, Amerikan Psikologlar Birliği ve Sosyal İşçilerin Ulusal Kurumu cinsel yönelimi kişinin sadece ayrık bir özelliği olarak değil, başkalarıyla tatmin edici birliktelik kurmaya çalışan kişinin evreni olarak tanımlamıştır:

Cinsel yönelim genellikle kişinin biyolojik cinsiyeti, cinsiyet kimliği ya da yaşı gibi bir özellik olarak ele alınmaktadır. Bu perspektif eksiktir çünkü cinsel yönelim her zaman ilişkisel terimlerde kullanılır ve diğer kişilerle birliktelik kurmayı gerektirir. Cinsel eylem ve romantik çekimler, kişinin birliktelik kurduğu kişilerin biyolojik cinsiyetine göre heteroseksüel ya da eşcinsel olarak sınıflandırılmıştır. Aslında kişiye yapılan eyleme duyulan arzu kişinin heteroseksüellik, eşcinsellik ya da biseksüelliğini ifade eder. Bu eylemler el ele tutuşma, öpüşme gibi basit şeyleri de içerir. Bu nedenle cinsel yönelim, kişilerin diğer kişilerle sevgi, bağlılık, samimiyet için kurduğu kişisel birlikteliklerle tamamen bağlantılıdır. Cinsel davranışlara ek olarak bu bağlar, partnerler arasındaki cinsel olmayan sevgi hareketlerini, paylaşılmış hedefleri, karşılıklı desteği ve devam eden sadakati de içerir.

Açılmak ya da İngilizce bir terim olarak coming out, kişinin cinsel yönelimini ya da cinsiyet kimliğini açıklamasıdır ve çeşitli şekilde psikolojik bir süreç ya da yolculuk olarak tanımlanır ya da deneyimlenir. Açılma genellikle üç evreden oluşur. İlk evre kendini bilme ve eşcinsel birlikteliklere açık olduğunu anlamadır. Bu genellikle içsel açılma olarak tanımlanır. İkinci evre kişinin diğer kişilere (örneğin aile, arkadaşlar ya da meslektaşlar) cinsel yönelimini açıklamaya karar vermesidir. 3. evre de genellikle kişinin açık bir şekilde LGBT bir birey olarak yaşamasını içerir. Bugünlerde Amerika'da insanlar genellikle lisede ya da üniversite yaşlarında cinsel yönelimlerini açıklamaktadır. Lezbiyen, gay ve biseksüeller (LGB), bu yaşlarda özellikle cinsel yönelimleri toplum tarafından kabul edilmediğinde diğer kişilere güvenmeyebilir veya yardım istemeyebilir.
Rosario, Schrimshaw, Hunter ve Braun'a (2006) göre lezbiyen, gay ve biseksüel kişilerin (LGB) cinsel kimlikleri kompleks ve zorlu bir süreçten geçmektedir. Diğer azınlık gruplarının aksine (örneğin etnik ve ırksal azınlıklar) çoğu LGB, kendi kimlikleri hakkında bir şeyler öğrenebileceği ve onlara destek verebilen kişilerin var olduğu bir toplulukta yetişmemektedir. Bunun yerine LGB'ler daha çok eşcins

Fetret Devri, Bunalım Devri veya Fasıla-i Saltanat, Osmanlı hükümdarı Yıldırım Bayezid'in hayattaki beş oğlundan dördü arasındaki taht kavgaları nedeniyle 1402'den 1413'e kadar süren kargaşa dönemidir. Bu süreç Yıldırım Bayezid'in 1402'deki Ankara Savaşı'nda, Timur İmparatorluğu'nun kurucusu Timur'a yenilip esir düşmesi sonucu ortaya çıktı. Fetret Devri'nde birbirleriyle taht mücadelesine giren Yıldırım Bayezid'in oğulları Emir Süleyman, İsa Çelebi, Musa Çelebi ve Çelebi Mehmed'dir. Dağılan Osmanlı birliği, 1413 yılında, I. Mehmed (Çelebi Mehmet) tarafından yeniden sağlandı. Bu gelişmeye bağlı olarak Çelebi Mehmet için "devletin ikinci kurucusu" tabiri kullanılmaktadır.

Fetret, "iki olay arasında geçen süre" anlamına gelen Arapça kökenli bir sözcüktür. Benzer şekilde fasıla da "aralık" anlamına gelen Arapça kökenli bir sözcüktür.

İsa Çelebi önce Balıkesir (Karesi) civarında yerleşti. Timur ordusunun şehri ele geçirip talanından sonra Bursa'da Timur'un beratı ile emir olarak hükûmet süren kardeşi Musa Çelebi ile mücadeleye başladı. Önceki çatışmalarda Musa Çelebi üstün geldi ise de sonra Balıkesir civarında yapılan bir çarpışmada İsa Çelebi galip geldi ve Musa Çelebi Germiyan (Kütahya)'ya kaçtı. İsa Çelebi Bursa'da Timur'dan beratlı emir olarak hüküm sürmeye başladı.
1403'te Amasya'da bulunan kardeşi Mehmet Çelebi, Yıldırım Beyazid'in meşhur komutanlarından olan Subaşı Eyne Bey'in tavsiyesi ile, İsa Çelebi'ye bir mektup göndererek Anadolu topraklarının ikisi arasında bölüşülmesini önerdi. Bu öneri İsa Çelebi tarafından kendisinin "ulu karındaş" olduğu ve bu nedenle hükümdarın kendisi olması gerektiği gerekçesiyle reddedildi. Mehmet Çelebi bunun üzerine Amasya'dan askeri ile Bursa üzerine yürüdü. İki kardeş orduları Ulubat'ta savaşa giriştiler ve bu muharebeyi İsa Çelebi kaybetti.
Ulubat Savaşı'ndan sonra İsa Çelebi önce Yalova'ya, oradan da İstanbul'a gitti. İmparator II. Manuil Avrupa'da bulunmaktaydı ve onun taht naibi olan VII. İoannis Emir Süleyman ile 1403 başında Bizans için çok elverişli yeni bir anlaşmayı imzalamıştı. Edirne'de bulunan Emir Süleyman'ın, İmparator'dan İsa'yı istemesi üzerine, bu antlaşma gereği olarak İsa Çelebi Edirne'ye gönderildi. Kendisine en büyük rakip olarak Mehmet Çelebi'yi gören Emir Süleyman kardeşi İsa Çelebi'ye bir kuvvetli ordu vererek Anadolu'ya geçirtti. İsa Bey bu ordu ile Çelebi Mehmet idaresinde bulunan Bursa önlerine geldi. Bursa halkı Mehmet Çelebi'nin idaresinden hoşnuttular ve İsa Çelebi'nin şehirlerini eline geçirmesini önlemek için şehirde yangın çıkarttılar. Diğer kaynaklar ise yangının Bursa'yı ele geçirmeyi başaramayacağını anlayan İsa Çelebi taraftarları tarafından çıkarıldığını yazarlar. İsa Çelebi güçleri ile Mehmet Çelebi güçleri arasındaki Bursa önündeki savaşta İsa Çelebi tekrar yenildi ve kaçmaya mecbur kaldı.
İsa Çelebi bu sefer Candar oğlu İsfandiyar Bey'e sığındı. Beyliklerini Timur yolu ile tekrar eline geçiren Aydınoğlu Cüneyt Bey, Saruhan Beyi Hızırşah Bey ve Menteşe Beyi İlyas Bey'in ve Candar oğlunun sağladığı askerlerle İsa Çelebi 1404-1405 arasında üç kez daha Bursa'da bulunan kardeşi Mehmet Çelebi'ye hücuma geçti ve her seferinde yenilip geri çekildi.
En son denemesinde Karamanoğlu'na iltica etti. Karamanoğlu Anadolu'da çok güçlenmiş olan Mehmet Çelebi aleyhtarı harekete geçmemeyi tercih etti ve Mehmet Çelebi ile anlaşıp İsa Çelebi'yi ülkesinin sınırları dışına attı.
İsa Çelebi bir süre atalarının yurdu olan Sultanönü'ne gelip burada saklandı. 1406'da İsa Çelebi Eskişehir'de bir hamamda iken Mehmet Çelebi'nin gönderdiği adamların baskınına uğradı. Bunlar tarafından yakalanıp boğularak öldürüldü. Cesedi, Bursa'da Murad Hüdavendigâr türbesi yanına gömüldü. 
Böylece 1406'da Osmanlı Devleti Mehmet Çelebi Anadolu'da ve Emir Süleyman Avrupa'da hükümdarlar olarak fiilen ikiye bölünmüş oldu.

1402'de Ankara Savaşı'nda Osmanlı ordusunun sol kanadı komutanı olan Süleyman Çelebi  yenilgiden sonra Yıldırım Beyazid'in veziriazamı olan Çandarlı Ali Paşa ile birlikte Timur birliklerinin yakın kovalaması altında Rumeli'ye doğru kaçmaya başladılar. Timur birlikleri Bursa'ya Süleyman  Çelebi  oradan ayrıldıktan hemen sonra girip şehri yakıp yıkıp talan ettiler.
Süleyman Çelebi Ağustos 1402'de Gelibolu'ya geldi. Venedik ve Geneviz gemileri onu ve askerlerini Rumeli yakasına taşıdılar. Hristiyanların bu sadakatsizliği Timur'un çok kızmasına neden oldu ve belki de Timur önderliğindeki Tatar ordularının İzmir'e gidip Anadolu'da önemli bir Hristiyan kalesi ve deniz üssü olan İzmir'in kuşatılıp bütün Hristiyan savunucularının öldürülüp kesik başlarından piramitler yapılmasına bir neden oldu.
Süleyman Çelebi  Rumeli'deki Osmanlı bölgelerine hakim olmak için Bizans desteğini almak üzere o zaman Avrupa'da bulunan Bizans İmparatoru II. Manuil yerine taht naipliği yapan VII. İoannis ile müzakerelere girişti. Yıl sonunda müzakereler sona erip 1403 başında şahsen Emir Süleyman ile Bizans taht naibi, Venedik, Genova, Rodos San Jean Şövalyeleri, Sırp Despotu Stefan Lazeraviç ve Latin Naksos Dükü arasında bir barış anlaşması imzalandı. Bu anlaşmaya göre Bizans Osmanlılara vasal olmaktan çıkacak ve yıllık tazminat ödemeyi dururacak ve buna karşılık Süleyman  Çelebi  hükümdarlığı Bizans'ın üst egemenliğini kabul edecekti. İyi niyetini göstermek için Süleyman  Çelebi  Bizans'a Ege kıyılarında Selanik ve civarını, Aynaroz (Athos) yarımadasını, bazı Ege adalarını ve Karadeniz kıyılarında Boğaz'a girişten ta Nişabur'a kadar (hatta Varna'ya) araziyi geri verecekti. İtalyan denizci şehirlerine Osmanlı ülkelerinde daha fazla ticari imtiyazlar sağlanacaktı. Osmanlılar ellerindeki bütün  Bizans ve diğer imzalayıcı ülke esirlerini geri teslim edilecekti. Osmanlı gemileri Çanakkale ve İstanbul boğazlarına Bizans'tan izin almadan girmeyeceklerdi. Buna karşılık anlaşmayı imzalayan bütün ülkeler Süleyman Çelebi'yi başkenti Edirne'de bulunan Osmanlı Devletinin hükümdarı olarak kabul edeceklerdi. Bu haberi Avrupa'da Venedik'te alan II. Manuel Palaiologos hemen İstanbul'a geri döndü ve kendi imzasını atarak bu anlaşmayı kabul etti.
1402'de Edirne'de tahta oturan Süleyman Çelebi başveziri Çandarlı Ali Paşa aracılığı ile sivil ve asker kadroların ve 1403 başındaki barış anlaşmasından sonra komşu ülkelerin desteğini almış meşru hükümdar olmuştu. Süleyman Çelebi bundan sonra Edirne'de sarayda içki alemleri ile iyi vakit geçirmeye kendini terk etti. Bu sırada Sırp despotluğunda Stefan Lazaroviç ile Jorg Brankoviç arasında çıkan mücadeleden faydalanarak Sırbistan üzerindeki gücünü artırdı. Fakat Anadolu'yu alıp eski Osmanlı Devletini yenileme idealinden hiç vazgeçmedi. Bu nedenle 1403'te kendine sığınan kardeşi İsa Çelebi'ye büyük bir ordu vererek onu Anadolu'ya gönderdi. Ancak İsa Çelebi başarılı olamadı.
1406'da Mehmet Çelebi İsa Çelebi'yi mağlup edince, Süleyman Çelebi Anadolu'yu ele geçirme emeline daha kuvvetle sarıldı ve kuvvetlerini toplayıp Anadolu yakasına geçti. Mehmet  Çelebi  orada bulunmazken Bursa'ya hücum edip şehri eline geçirdi. Kardeşine karşı koyamayacağını anlayan Mehmet Çelebi Amasya'ya çekildi. Başvezir Çandarlı Ali Paşa'nin başarılı bir manevrasıyla Ankara'yı aldı ve kardeşinin geride bıraktığı yerleşkeleri talan etti. Bu sefer de Rumeli ve Anadolu'nun hükümdarı olarak Bursa'da "iyş-ü-nuş"a kendini verdi. Bunu fırsat bilen Mehmet Çelebi yeniden Bursa üzerine yürüdü. İki ordu Yenişehir ovasında karşı karşıya geldiler. Fakat Süleyman Çelebi'nin başveziri Çandarlı Ali Paşa çeşitli manevralarla Mehmet Çelebi  ordusunun danışmanlarını kandırıp ordunun savaşa girmeden dağılmasına neden oldu. Mehmet Çelebi bu sefer ordusuz olarak tekrar Amasya'ya kaçmak zorunda kaldı.
Süleyman Çelebi Bursa'da içki ve eğlenceye devam etmeye başladı. 1406'da tekrar baş kaldırıp Timur'un Karamanoğlulara vermiş olduğu Sivrihisar Kalesi'ni eline geçirdi. Akıncıları Karaman ülkesine hücuma geçtiler. Aydınoğlu Cüneyd Bey ve Menteşeoğlu İlyas Bey Süleyman Çelebi'nin üst egemenliğini tanımak zorunda kaldılar.
1406'da Süleyman Çelebi'nin bu başarısının mimarı olan ve I. Murad dönemi sonundan beri 20 yıldır başvezirlik yapmış olan Çandarlı Ali Paşa öldü. Bu deneyimli devlet adamının ölümü Süleyman Çelebi'nin gücünün sonu oldu ve bundan sonra Emir Süleyman gücünün çöküşü başladı. Buna bir neden olarak Süleyman Çelebi'nin Anadolu'ya önem verip Rumeli'de bulunan gazi akıncı ve göçmen Türkmenlerin taht üzerindeki etkili güclerini azaltması olmuştu.
1409'da Mehmet Çelebi yeni bir strateji uygulamaya koyuldu. Buna göre kardeşi Musa Çelebi ile anlaşarak onu Rumeli'ye Eflak üzerinden gönderecekti ve o Süleyman Çelebi'yi Rumeli'de oyalayıp hatta mağlup ederken Mehmet Çelebi Anadolu'yu ve Bursa'yı ele geçirecekti.
Süleyman Çelebi, kardeşi Musa Çelebi'nin Eflak'a gidip orada bir ordu toplama haberini Ayasoluk'ta bulunmakta iken öğrendi. Yanına İzmiroğlu Cüneyd Bey'i alıp Bizans desteğini sağlayıp hemen hızla Rumeli'ye geçti ve Edirne'ye gitti. Musa Çelebi'nin hücumlarına karşı durabilmek için, olabilecek anlaşmazlıklar, Trakya'nın emniyeti Boğazlardan rahat geçişi sağlamak amacıyla o sonbahar Emir Süleyman İstanbul'a gitti. Görüşmelerde Bizans İmparatoru II. Manuel'e "sevgili baba" diyerek hitap ederek Musa'nın hücumlarına Bizans desteği olmadan karşı koyamayacağını bildirdi. Musa Çelebi'nin Bizans'a karşı çok daha sert bir politika güdeceğini bilen ve Yıldırım'ın İstanbul kuşatmaları hâlâ aklında olan İmparator II. Manuel ile Süleyman Çelebi bir destekleme anlaşması imzaladılar. Bizans'a iyi niyetini açığa koymak için Emir Süleyman genç erkek kardeşi Kasım'ı ve kız kardeşi Fatıma'yı Bizans'a rehin olarak verdi ve Epir Despotu Teodor'un gayri-meşru kızı ve İmparator'un yeğeni olan bir genç kızı da kendi karısı olarak aldı. Hemen ardından Karamanoğulları ile de barış anlaşması yaptı.
Bu stratejisinin birinci aşamasında başarılı olan Mehmet Çelebi ise hemen Bursa'ya girip Anadolu yönetimini eline aldı. 1410'ta Musa Çelebi Eflak Voyvodası'nın kızı ile evlenip Eflak, Bulgar ve Sırp desteği ile Rumeli sınır boylarında yerleşm

Filoloji (Grekçe: φιλολογία, philología), dillerin yapısını, tarihsel gelişimini ve birbirleri ile ilişkilerini inceleyen bilim dalıdır. Filoloji, bir dili, o dilde verilmiş ürünlere dayanarak inceler, bu yolla bir ulusun ya da uygarlığın kültürel gelişimini, kendine özgü niteliklerini araştırır.
Filoloji temelde eski metinlerin yorumlanması yöntemine dayanır. Eski metinlerin bulunup okunması, nerede, ne zaman, kim tarafından yazıldığının araştırılması, dil özelliklerinin saptanması gibi çalışmalardan sonra ilgili metin tarihsel bağlamı içinde değerlendirilir.
Eski Yunancada philos (sevgi) ve logos (söz) sözcüklerinin birleşmesi sonucunda ortaya çıkmıştır ve birebir çevirisi "kelime sevgisi"dir. Türkçede filoloji terimi yerine betikbilim terimi de kullanılmaktadır.
Filoloji; yazılı belgelerin geçerliliğini, gerçek olup olmadıklarını araştıran tarihsel bir bilimdir. Filoloji çalışmalarında, metinlerde üretildikleri dönemin etkileri, metnin kaynakları araştırılır, özgün metinler çözülmeye ve yeniden oluşturulmaya, bu arada taklitleri saptanmaya ve değerleri ölçülmeye çalışılır. TDK güncel sözlüğünde karşılığı, "dili ve yazılı belgeleri dil ve tarih açısından inceleme" olarak verilmiştir.  
Tarihî anıtlarda, alfabelerde kullanılan dilleri çözümlemede de kullanılır. Daha çok o dilin edebiyat ve kültürle olan ilişkisi üzerinedir. Dünyada var olmuş ve var olan dilleri inceler, diller arasındaki akrabalık bağlarını, sözcük alışverişlerini araştırır.

Dilbilim

Sözcüğün diğer anlamı için Köşe yazısı maddesine bakınız.

Fıkra, latife, nükte veya nekre, özlü bir anlatımı olan, nükteli ve güldürücü kısa hikâye. Nasreddin Hoca fıkraları, Karadeniz fıkraları ve Bektaşi fıkraları bunlara örnektir. Hikâye şeklinde olmayan güldürücü sözlere  espri veya nükte denir. Espri anlamında da kullanılan şaka kavramı ise güldürücü hareketleri de kapsar. Milletlerin ortak hayat görüşünü, zekâ ve hazırcevaplılığını yansıtmaktadır. Sözlü edebiyatın ürünleri olan fıkralar zamanla anonimleşerek iç içe girmiş giriş, gelişme ve sonuç bölümlerinden oluşarak tek bir olayı içinde barındırmaktadır. 

Latife ve daha sonraki adlandırılışıyla fıkra anlatım bakımından hikâye, güldürme yönünden de gülmece karakteri taşıdığı için bu iki tür arasında görülmüştür. Kâşgarlı Mahmud'un küg ve külüt kelimeleriyle karşıladığı fıkra "halk arasında ortaya çıkıp insanları güldüren şey, halk arasında gülünç olan nesne" şeklinde açıklanmıştır. XVI. yüzyıldan sonra Osmanlı Devleti'nde terim olarak kullanılmış ve fıkraların toplandığı eserlere de "letâif, letâifnâme" denmiştir. Latife sözcüğü XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren fıkra, nükte, nekre vb. kavramlarla eş anlamlı olarak kullanılmaya başlanmıştır. XX. yüzyıl ile halk edebiyatının bir ürünü olarak ele alınmış ve "latife"ye oranla "fıkra" adı yaygın olarak kullanılmıştır.

Nasreddin Hoca fıkraları
Nasreddin Hoca
Karadeniz fıkraları
Bektaşi fıkraları
Erivan Radyosu fıkraları

Gazete, haber, bilgi, bulmaca ve reklam içeren, genellikle düşük maliyetli kâğıt kullanılarak basılan ve dağıtımı yapılan bir yayım olup, halka güncel olaylara ilişkin bilgi verme amacı gütmektedir. Genel olarak yayınlandığı gibi, özel bir konu üzerine de yayınlanabilir ve genellikle günlük ya da haftalık olarak yayınlanır. Gazete anlamında Osmanlı döneminde Arapça kökenli ceride sözcüğünün yanında günlük gazete anlamında Farsça rûznâme sözcüğünün de kullanıldığı  ve geçmişte günlük olayları kaydetmek üzere günnâme, aylık olayları kaydetmek üzere aynâme yazıldığı da belirtilir. Gazete sözcüğünün Türkçe eş anlamlısı ise yenün sözcüğüdür.

İlk haber toplama ve dağıtma gazetesi, MÖ 59 yılında 2.000 kopya olarak Roma Senatosu'nca çıkarılıp imparatorluğun değişik köşelerine dağıtılan Acta Diurna'dır. Fethedilen toprakları, siyasi gelişmeleri, toplumsal olayları ve gladyatör dövüşlerinin sonuçlarını içeren Acta Duirna'yı; okuma bilen Roma vatandaşları yüksek sesle okuyarak okuma bilmeyenlere duyururdu. Çin'de Tang Hanedanı döneminde dağıtılmaya başlayan Kai Yuan Za Bao adlı saray genelgesi de mandarinlerin başarıları konusunda haberlere yer verdiği için bu yönüyle bir gazete sayılabilir. 15. yüzyılda matbaanın keşfi gazete ve dergilerin hızla gelişmesine yol açmıştır. 16. yüzyılda Avrupa'da savaşlara tanıklık etmiş kimselerin birinci elden aktardığı birkaç sayfalık savaş haberleri yayımlandıktan sonra, süreli yayımlanan ilk gazeteler ise 17. yüzyılın başlarında Almanya'nın bazı kentlerinde ve Belçika'nın Anvers şehrinde basılmıştır. Johann Carolus'un 1605 yılında yayınladığı aller Fürnemmen und gedenckwürdigen Historie adlı gazetesi kâğıt üzerine basılan ilk gazete kabul edilmektedir. İlk İngilizce gazete, 1622 yılında İngiltere'de yayımlanan Nathaniel Butter; ilk Türkçe gazete ise 1828'de Kahire'de yayınlanmaya başlayan Vekâyi-i Mısriyye'dir. Sanayi devrimi ile gelişmiş matbaa makinelerinin icat edilmesi gazetelerin tiraj ve maliyetlerini olumlu ölçüde etkileyerek gazete okuma alışkanlığının yaygınlaşmasına neden olmuştur. Londra'da yayımlanan The Times gazetesi; 1814 yılında yeni matbaa aletlerini edinince, dakikada 1.100 baskı yapabilecek kapasiteye ulaşmıştır. Osmanlı Devleti'nin ilk resmi gazetesi 1831 yılında yayınlanan Takvîm-i Vekâyi olsa da, 1828 yılında Osmanlı topraklarında Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın girişimleriyle çıkarılan Vekâyi-i Mısriyye gazetesi Türkçe- Arapça yayınlanan ilk gazete olarak bilinmektedir. Tercümân-ı Ahvâl, İstanbul'da 1860-1866 arasında yayımlanan ilk özel gazetedir.

Gazeteler yayım saati, yayım süresi, konuları ve dağıtıldıkları bölgelere göre gruplandırılabilirler.

Yayımlandığı saate göre sabah gazetesi, akşam gazetesi, yayımlanma sıklığına göre günlük gazete, haftalık gazete gibi bölümlere ayrılabilir.
Hitap ettiği kitleye göre ve dağıtımının yapıldığı alana göre yerel, ulusal ya da uluslararası gazete, olarak.
Genel olaylarla ilgili haber ve bilgi veren genel içerikli gazetelerin yanı sıra yalnızca belirli konuları işleyen veya kesimleri ilgilendiren gazeteler de vardır. (Spor, din, magazin, ekonomi, siyaset)
Dijital gazete - basılı gazetenin dijital versiyonudur
Elektronik gazete - elektronik ortamda yayın yapan gazetelere verilen ad

Muhabirlerin ilettiği ve terminaller aracılığı ile doğrudan gazetenin ana bilgisayarına giren haberler, burada sayısal kodlar biçiminde depolanır. Gazetede yer alacak yazılar insan eli değmeksizin, bilgisayardan fotodizgi (elektrodizgi) makinelerine aktarılarak filme çekilebilir. Günümüzde bu filmden baskı kalıbı hazırlanması da otomatik makinelerde yapılabilmektedir. Elektronik tarama ile renkli fotoğraf ve resimlerin renk ayrımını yapabilen laserin ortaya çıkmasıyla maliyetler düşmüş ve gazeteler sayfalarında daha fazla renk kullanma olanağına kavuşmuştur. Teknolojinin sağladığı olanaklar yurt çapında yayımlanan gazetelerin dağıtımında da yardımcı oldu. Baskı için hazırlanmış sayfaların tıpkı basımları, faksimile kullanılarak uydu ya da yer hatları aracılığıyla ülkenin çeşitli yerlerine gönderilebilmekte ve gazeteden aynı anda birden çok yerde basılması saglanabilmektedir. Bu büyük teknolojik değişimler gazetenin hazırlanmasından basılmasına kadar geçen birçok aşamada eskiden insanların yaptığı çok sayıda işi ortadan kaldırmıştır.
Ofset yöntemlerde ise basımı yapılacak malzemenin filmleri alınır. Kimyasal bazı işlemlerden geçirilen bu filmlerden baskı kalıpları hazırlanır.
Birçok gazete saatte on binlerce gazete basabilen rotatif baskı makineleri ile basılır. Baskıda kullanılan kalıpları hazırlamanın başlıca iki yöntemi vardır. Artık terk edilmeye başlanan eski yöntemde, kalıplar linotip makinelerinde, harflerin kurşun alaşımından dökülerek satırlar biçiminde dizilmesiyle hazırlanır.

Büyük boy: 578 mm x 380 mm: Özel konuları işleyen genellikle entelektüellere hitap eden gazete formatıdır
Tabloid: 380 mm x 300 mm: The Sun, The National Enquirer, The National Ledger, The Star Magazine, New York Post, The Globe gazeteleri gibi sansasyonel haberlere yer veren halka hitap eden gazetelerdir.
Berliner veya Midi: 470 mm x 315 mm: Avrupa gazeteleri genellikle bu boydadır. Örneğin Fransız Le Monde, İtalyan La Stampa. İnternet ve Televizyon medyası karşısında sürekli kan kaybeden reklam gelirleri artıp baskı maliyetleri artan pek çok büyük boy gazetede midi formata dönmektedir. 12 Eylül 2005 tarihinde ünlü İngiliz gazetesi The Guardian midi formata dönmüştür. Belçika'da De Standaard ve İsviçre'den Fluck gibi ciddi içeriğe sahip gazetelerin tiraj kayıplarını ve maliyet sorununu çözmek amacıyla tabloid formata geçerek başarılı olmaları Türkiye'de de tartışılmış hatta Radikal gazetesinin tabloid olarak yayımlanması gündeme gelmiştir.
Kompakt, gazete endüstrisinde kullanılan broadsheet kalitesindeki baskının, tabloid formata basılmasıyla ortaya çıkan gazete formatıdır. The Times gazetesi bu formatta basılmaktadır.

Türkiye'de yayımlanan gazeteler listesi
Gazetecilik mesleği
Resmî gazete
Gazete dağıtımı
Gazete hırsızlığı

George Santayana (16 Aralık 1863 – 26 Eylül 1952), İspanyol asıllı Amerikalı filozof, şair ve yazardır.

George Santayana 16 Aralık 1863'te Madrid'de dünyaya geldi. 9 yaşındayken ailesiyle birlikte Amerika Birleşik Devletleri'ne göç etti.
1886 yılında Harvard Üniversitesi'nden mezun olan Santayana, bunun ardından eğitim hayatına iki yıl süresince Berlin'de devam etti. ABD'ye döndükten sonra Harvard Üniversitesi'nde akademisyen olarak görev yapan Santayana'nın öğrencileri arasında T. S. Eliot, Robert Frost, Gertrude Stein gibi alanlarında ün yapmış isimler de bulunmaktadır.
Felsefi eserlerinin yanı sıra ömrü boyunca yazdığı ve daha sonraları yayınlanan mektupları ve özdeyişleriyle  hatırlanan Santayana 1952 yılında, 88 yaşındayken hayata gözlerini yummuştur.

Santayana'ya göre "öz alanı" zihnin kesin bilgilerinin dünyasıydı. Özler, bir varlığı ya da gerçekliği olan, ama kendi başına var olmayan tümellerdi. Renkler, tatlar ve kokuların yanı sıra düşünce ve düşünsel nesneler de bunlar arasındaydı. "Madde alanı" ise doğal nesneler dünyasıydı; bu dünyanın var olduğu sayı, varoluşla ilgili bütün savlar gibi içgüdüsel inanca dayanıyordu. Santayana'nın tüm felsefesinin ağırlığını oluşturan Doğalcılık, maddenin öteki alanlardan önce geldiğini vurgulamasında kendini gösteriyordu.
Maddeci ve şüpheci bir kişi olan Santayana, ahlâk anlayışını Aristoteles'in ahlâk anlayışına dayamıştır. Santayana'ya göre her idealin doğal bir temeli vardır.

1896. The Sense of Beauty.
1900. Interpretations of Poetry and Religion.
1905–1906. The Life of Reason: Or, The Phases of Human Progress
1910. Three Philosophical Poets: Lucretius, Dante, and Goethe.
1913. Winds of Doctrine: Studies in Contemporary Opinion.
1915. Egotism in German Philosophy.
1920. Character and Opinion in the United States: With Reminiscences of William James and Josiah Royce and Academic Life in America.
1920. Little Essays.
1922. Soliloquies in England and Later Soliloquies.
1923. Scepticism and Animal Faith: Introduction to a System of Philosophy.
1927. Platonism and the Spiritual Life.
1927–40. The Realms of Being
1931. The Genteel Tradition at Bay.
1935. The Last Puritan: A Memoir in the Form of a Novel.
1936. Obiter Scripta: Lectures, Essays and Reviews
1946. The Idea of Christ in the Gospels; or, God in Man: A Critical Essay.
1948. Dialogues in Limbo, With Three New Dialogues.
1951. Dominations and Powers: Reflections on Liberty, Society, and Government.

Pragmatizm
Naturalizm
Muhafazakarlık
Lucretius

George Santayana çalışmaları – Gutenberg Projesi (İngilizce)
The Internet Encyclopedia of Philosophy: George Santayana 3 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. by Matthew C. Flamm (İngilizce)
The Santayana Edition (İngilizce)
Overheard in Seville 11 Aralık 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.: Bulletin of the Santayana Society (İngilizce)
"George Santayana: Catholic Atheist" by Richard Butler in Spirituality Today, Vol. 38 (Winter 1986), p.  319 (İngilizce)
Curlie'de George Santayana (DMOZ tabanlı) (İngilizce)
Works by or about George Santayana at Archive.org (İngilizce)

Bilimsel gözlem, canlı veya cansız varlıkları herhangi bir bilgiye ulaşmak amacıyla, belirli takip metotları ve kayıt yöntemlerini kullanarak, çeşitli araçlarla veya çıplak gözle dikkatle izleme. Bilimsel bir araştırma metodu olan gözlemin astronomiden doğa tarihine kadar çok geniş bir kullanım alanı vardır.
Birçok biçimde gözlem yapılabilir; doğrudan ya da dolaylı olarak, sistemli ya da rastlantısal, açık ya da gizli, katılarak ya da katılmayarak.
Gözlem tekniği, araştırmacının süreçte aldığı rol bakımından, yani gözlemci ile gözlenen arasındaki fiziki yakınlık ve ilişkilere göre, yapılandırılmış (araştırmacının dışarıda kaldığı-sayısal ve planlı) ve yapılandırılmamış (araştırmacının sürece katıldığı-olayı doğrudan gözlemleyip kayıt altına aldığı) gözlemler olarak iki temel gruba ayrılır. Ayrıca gözlemin doğal ortamda ya da laboratuvar ortamında yapılmasına göre gruplandırılması da söz konusu olabilmektedir.
Gözlem çeşitleri

Gözlem zamanlamasına göre: Araştırma öncesi gözlem ve araştırma içi gözlem
Araç-gereç kullanımına göre: Araçlı gözlem ve araçsız gözlem
Gözlemcinin konumuna göre: Katılımcı (doğrudan) gözlem (participant observation) ve hazırlanmış (yapılandırılmış) gözlem (structured observation)
Gözlemi yapan kişiye göre: Birinci elden gözlem (primary observation), ikinci elden gözlem (secondary observation)

Nitel gözlem

Han Hanedanı, Liu Bang tarafından kurulan ve Liu Hanedanı tarafından yönetilen Çin'in imparatorluk hanedanıydı (MÖ 202 - MS 9, MS 25-220). Hanedandan önce kısa ömürlü Qin hanedanı (MÖ 221-206) ve Chu-Han Çatışması (MÖ 206-202) olarak bilinen savaşçı bir ara dönem geldi ve Üç Krallık dönemi (MS 220-280) izledi. Hanedan, gaspçı naip Wang Mang tarafından kurulan Xin hanedanı (MS 9-23) tarafından kısa bir süre kesintiye uğradı ve böylece iki döneme ayrıldı: Batı Han (MÖ 202 - MS 9) ve Doğu Han (MS 25-220). Dört yüzyıla yayılan Han hanedanı, Çin tarihinde altın çağ olarak kabul edilir ve sonraki dönemlerde Çin kimliği üzerinde kalıcı bir etki bıraktı. Modern Çin'in çoğunluk etnik grubu kendilerine "Han halkı" veya "Han Çinlileri" diyor. Konuşulan Çince ve yazılı Çince sırasıyla "Han dili" ve "Han karakterleri" olarak anılıyor. Han imparatoru, Han toplumunun ve kültürünün zirvesindeydi. Han hükûmetine başkanlık ediyordu ancak iktidarı hem soylularla hem de büyük ölçüde bilgin soylu sınıfından gelen atanmış bakanlarla paylaşıyordu. Han İmparatorluğu, komutanlıklar adı verilen merkezi hükûmet tarafından doğrudan kontrol edilen bölgelere ve bir dizi yarı özerk krallığa bölündü. Bu krallıklar, özellikle Yedi Devlet İsyanı'ndan sonra bağımsızlıklarının tüm izlerini yavaş yavaş kaybettiler. İmparator Wu'nun (MÖ 141-87) saltanatından itibaren Çin sarayı, Dong Zhongshu gibi sonraki bilginlerin kozmolojisiyle sentezlenen eğitim ve saray siyasetinde Konfüçyüsçülüğü resmen destekledi.
Han hanedanı, Zhou hanedanı (MÖ 1050-256 civarı) döneminde ilk kez kurulan para ekonomisinde önemli bir büyümenin yanı sıra ekonomik refah dönemlerini de denetledi. MÖ 119'da merkezi hükûmet tarafından basılan madeni para, Tang Hanedanı (MS 618-907) dönemine kadar Çin'de standart olarak kaldı. Bu dönemde bir dizi sınırlı kurumsal yenilik görüldü. Askeri kampanyalarını ve yeni fethedilen sınır bölgelerinin yerleşimini finanse etmek için Han hükûmeti, MÖ 117'de özel tuz ve demir endüstrilerini millîleştirerek daha sonra Doğu döneminde kaldırılan hükûmet tekelleri yarattı. Han döneminde bilim ve teknolojide önemli ilerlemeler kaydedildi. Bunlar arasında kâğıt yapımı, gemileri yönlendirmek için dümenler, matematikte negatif sayılar, kabartmalı haritalar, astronomi için hidrolikle çalışan halkalı küreler ve ters sarkaçlar kullanarak uzak depremlerin ana yönlerini belirleyen sismograflar yer alır.
Han Hanedanı, Doğu Avrasya bozkırlarında merkezlenmiş göçebe bir konfederasyon olan Şyung-nu ile birçok çatışma yaşadı. Şyung-nu, MÖ 200'de Han'ı yendi ve bu da Han'ı; Şyung-nu'yu evlilik ittifakı ve haraç ödemeleri politikasıyla yatıştırmaya yöneltti, ancak Şyung-nu, Han'ın kuzey sınırlarına baskın düzenlemeye devam etti. Han politikası, Han kuvvetleri Şyung-nu'yu bastırmak için bir dizi askerî sefer başlattığında, MÖ 133'te İmparator Wu döneminde değişti. Şyung-nu sonunda yenildi ve Han vasalları statüsünü kabul etmeye zorlandı ve Şyung-nu Konfederasyonu parçalandı. Han, Xiongnu'dan Hexi Koridoru'nu ve Tarım Havzası'nın İç Asya topraklarını fethederek İpek Yolu'nun kurulmasına yardımcı oldu. Han sınırlarının kuzeyindeki topraklar daha sonra göçebe Siyenpi Konfederasyonu tarafından ele geçirildi. İmparator Wu ayrıca güneyde başarılı fetihler başlattı, MÖ 111'de Nanyue'yi ve MÖ 109'da Dian'ı ilhak etti. Han topraklarını kuzey Kore Yarımadası'na doğru genişletti, burada Han güçleri Gojoseon'u fethetti ve MÖ 108'de Xuantu ve Lelang komutanlıklarını kurdu.
MS 92'den sonra saray hadımları, imparatoriçelerin ve imparatoriçe dullarının çeşitli eş klanları arasında şiddetli güç mücadelelerine girerek hanedanın saray siyasetine giderek daha fazla dâhil oldular. İmparatorluk otoritesi, Sarı Sarık İsyanı ve Beş Bıçak Pirinç İsyanı'nı kışkırtan büyük Taoist dinî toplulukları tarafından da ciddi şekilde tehdit edildi. İmparator Ling'in (h.  MS 168-189) ölümünün ardından, saray hadımları askerî subaylar tarafından katledildi ve bu da aristokrasinin ve askeri valilerin savaş ağaları olmalarına ve imparatorluğu bölmelerine olanak sağladı. Han hanedanı, Wei kralı Cao Pi'nin İmparator Xian'dan tahtı gasp etmesiyle MS 220'de sona erdi.

Büyük Tarihçinin Kayıtları'na göre, Çin Hanedanı'nın çöküşünün ardından Hegemon Xiang Yu; Liu Bang'ı küçük Hanzhong zeametinin prensi olarak atadı. Hanzhong yerleşiminin ismi, günümüz Şensi eyaletinin güneybatısındaki Han Nehri'nden ismini alır. Liu Bang'ın Chu-Han Çekişmesi kapsamındaki zaferinin ardından ortaya çıkan Han Hanedanı'nın ismi, Hanzhong zeametinden türedi.

Çin'in ilk imparatorluk hanedanı Qin ("Çin") Hanedanı (MÖ 221-206) idi. Qin, diğer Savaşan Devletler'i ele geçirerek bunları birleştirdi, ancak ilk imparator Çin Şi Huang'ın ölümü sonrasında Qin İmparatorluğu istikrarsızlığa maruz kaldı. Dört sene içerisinde hanedanlığın otoritesi, isyanların karşısında çöktü. İki eski isyancı lideri olan Chulu Xiang Yu (ö. MÖ 202) ile Hanlı Liu Bang (ö. MÖ 195); On Sekiz Krallığa bölünmüş ve bunların her biri ya Xiang Yu ya da Liu Bang'a sadakatını iddia etmiş durumdaki Çin'in hegemonunun kim olup olmayacağını belirlemek için savaşa girdiler. Xiang Yu, kendi komutanlık yeteneğini her ne kadar gösterebilmiş olsa da, günümüz Anhui'de yer alan Gaixia Muharebesi (MÖ 202) kapsamında Liu Bang tarafından yenildi. Liu Bang, kendi takipçilerinin talebi üzerine "imparator" (huangdi) ünvanını benimsedi; ölümünden sonra ise Han İmparatoru Gaozu (h. MÖ 202-195) olarak anılmaya başladı. Çangan; Han altındaki yeniden birleştirilmiş imparatorluğun yeni başkenti olarak seçildi.
Batı Han Hanedanlığı'nın başında; imparatorluğun batı üçte birinde başkent bölgesi dâhil olmak üzere merkezi kontrol altında on üç farklı zeamet mevcuttu, doğu üçte ikisi ise on farklı yarı özerk krallığa bölündü. Chu ile girilen savaştaki kendi önde gelen komutanlarının gönlünü almak için İmparator Gaozu, bunların bazılarını kral olarak atadı. Ancak Liu ailesine akraba olmayanların Han tahtına yönelik sadakatlerine dair şüpheler nedeniyle MÖ 157 yılında bütün bu krallar, Han sarayı tarafından Liu kraliyet ailesi üyeleriyle değiştirilmişti. Han kralları tarafından yürütülen çeşitli ayaklanmaların ardından (bunların en büyüğü MÖ 154 yılındaki Yedi Devlet İsyanı idi) imparatorluk mahkemesi, MÖ 145 yılında başlayarak bu krallıkların büyüklüğünü ve gücünü kısıtlayan ve eski topraklarını yeni merkezî kontrol altında zeametlere bölen bir dizi reform uyguladı. Krallar artık kendi personelini atamıyorlardı, bu sorumluluk, imparatorluk mahkemesi tarafından üstlenildi. Krallar, ismen kendi yurtluklarının başları oldu ve vergi gelirlerinin bir kısmını kendi kişisel gelirleri olarak biriktirdiler. Krallıklar hiçbir zaman tümüyle kaldırılmadı ve hem Batı hem de Doğu Han'ın geri kalan ömrü boyunca var olmaya devam ettiler.

Asıl Çin'in hemen kuzeyindeki göçebe Şyung-nu hükümdarı Mete (h. MÖ 209-174), Avrasya Bozkırı'nın doğu kısımlarında ikamet eden çeşitli kabileleri fethetti. Kendi hükümdarlığı sona erince Semerkant'ın doğusundaki yirmiden fazla devleti zapt etmiş olup Mançurya, Moğolistan ve Tarım Havzası toprakları üzerinde hâkimdi. İmparator Gaozu, kuzey sınırlarında Şyung-nulara satılan Han yapımı demir silahlarının çokluğu konusunda rahatsızdı ve bu gruba karşı bir ticaret ambargosu uyguladı. Ambargonun yürürlükte olmasına rağmen Şyung-nular, yine kendi ihtiyaçlarını karşılamaya razı olan tüccarlar bulabilmiştir. Çinli kuvvetler, sınır pazarlarında ticarette bulunan Şyung-nulara karşı sürpriz saldırılar işledi. Buna karşı misilleme olarak Şyung-nular, MÖ 200 yılında Baideng'deki Han kuvvetlerini yenip günümüz Şansi eyaleti bölgesini ele geçirdi. Müzakerelerin ardından MÖ 198 yılında yapılan heqin anlaşması, Şyung-nu ile Han liderlerini ismen bir kraliyet evlilik ittifakının eşit ortakları olarak atadı ancak Hanlar, Şyung-nulara ipek kıyafet, yiyecek ve şarap gibi büyük oranda haraç ürünü göndermek zorundaydı.

Bu haraca ve Lao Şang Şanyu (h. MÖ 174-160) ile İmparator Wen (h. MÖ 180-157) arasında sınır pazarlarını tekrar açmaya yönelik bir müzakereye rağmen, Şanyu'nun Şyung-nu astlarının birçoğu, antlaşmaya uymamayı tercih etti ve daha fazla ürünü elde etmek için düzenli olarak Çin Seddi'nin güneyindeki Han topraklarına baskın yaptılar. MÖ 135 yılında İmparator Wu'nun düzenlediği bir saray konferansına katılan vekillerin çoğu, heqin antlaşmasını muhafaza etmeye karar verdi. Şyung-nu baskınlarının devam etmesine rağmen İmparator Wu bunu kabul etti. Ancak ertesi yıl düzenlenen saray konferansına katılan vekillerin çoğu, Mayi'de Şanyu'nün suikast edilmesini içeren sınırlı bir angajmanın Şyung-nu alemini kaosa sürükleyeceğinden ve Hanların bu durumdan yararlanacağından ikna olmuşlardı. MÖ 133 yılında bu planın başarısızlığa uğramasıyla İmparator Wu, Şyung-nu topraklarına yönelik bir dizi büyük ölçekli askeri istila başlattı. Çinli ordular birbiri ardına topraklar ele geçirdi ve bunların üzerindeki kontrollerini güçlendirmek için tarım kolonilerini kurdular. Bu saldırı, MÖ 119 yılındaki Mobei Muharebesi'nde zirvesine ulaştı; bunun kapsamında Han komutanları Huo Qubing (ö. MÖ 117) ile Wei Qing (ö. MÖ 106), Hiungnu sarayını Gobi Çölü'nün kuzeyine doğru geri çekilmeye zorladı.
Wu'nun hükümdarlığı sonrasında Han kuvvetleri, Şyung-nuları yenmeye devam etti. Şyung-nu lideri Hohanye Şanyu (h. MÖ 58-31), MÖ 51 yılında en sonunda Hanlara teslim oldu. Hohanye'ye rakip olarak tahta hak iddia eden Çiçi Şanyu (h. MÖ 56-36), günümüz Kazakistan-Taraz'da yer alan Çiçi Muharebesi kapsamında Chen Tang ile Gan Yanshou (甘延壽/甘延寿) tarafından öldürüldü.

MÖ 121 yılında Han kuvvetleri, Hiugnuları Hexi Koridoru'nu kapsayan geniş topraklardan Lop Nur'a kadar kovaladı. MÖ 111 yılında Hiungnuların Çianglarla beraber kuzeybatıdaki bu topraklara işledikleri istilanın yer almasını da önledi. Aynı sene içerisinde Han sarayı, bu bölgede dört yeni zeamet kurdu: Jiuquan, Zhangye, Dunhuang ve Wuwei. Sınırdaki insanların çoğu askerlerdi. Han sarayı, hükûmet sahipliği altındaki köleleri ve sert çalışma cezası almış suçluları göndermeni

Harita, yeryüzünün tümünün ya da bir parçasının belirli oranlarda küçültülmüş bir şekilde bir düzlem üzerinde gösterimidir. Yeryüzü düzleme açılamayan kapalı bir şekil olduğundan küçültme ile birlikte harita projeksiyonları kullanılarak düzleme izdüşüm işlemi de yapılır.
Haritanın temel işlevi, bölgenin topografyası ya da ilişkili diğer konularda, jeolojisi, jeomorfolojisi, iklimi, trafiği, yeraltı kaynakları, değişik bakış açılarından ekonomisi vb. hakkında bilgi vermektir.
Başlarda haritacılık yalnız savaşlar sayesinde var olmuş, daha sonraları bilimsel ve siyasal konularda söz sahibi konuma gelmiştir. Haritacılık anlayışında en doğru hesapları yapabilen denizciler olduğundan dolayı Portekizler haritacılık tarihinde önemli bir yer tutar. Yine aynı biçimde ünlü gök bilimci Ptolemaios (Batlamyus) tarihi geçmişinde haritacılığa ismini altın harflerle kazımıştır.
Bu haliyle harita, insandan (haritayı üreten kartograf) insana (harita kullanıcısı) yer referanslı bilgi aktaran, genel olarak basılı bir iletişim aracıdır.
Haritalar, basılı haritalar ve sayısal haritalar olmak üzere iki gruba ayrılabilir. Sayısal harita (vektör harita, raster harita, matris harita) niteliğindeki coğrafi veriler, Ulusal Coğrafi Veri Altyapısı'nın temel altlık verilerini oluşturur.
Anadolu Medeniyetleri Müzesinde yer alan ve MÖ 6200 yıllarına tarihlenen Çatalhöyük kent planını gösteren harita, dünyanın bilinen en eski haritasıdır.

Pafta indeksi, haritanın, haritası olduğu bölgenin kullanıcı tarafından konumunun algılanabilmesi için genel bir harita üzerinde bir çerçeve ile, bazen diğer harita paftaları ile komşuluklarını da göstererek haritanın kapsadığı alan ve nerenin haritası olduğu hakkında bilgi veren bir küçük haritadır.

Uzunluk ölçeği, çizgisel ölçek olarak da tanımlanır. Harita üzerinde temsil ettiği mesafenin arazide gerçekte hangi uzunluğa karşılık geldiğini gösterir. Çizgisel ölçek üzerindeki rakamların hangi ölçü biriminde olduğu (km, m, mil vb). Ülkemizdeki haritalarda çizgisel ölçek birimi genelde m ve km biriminde verilir. Bazı ülkelerde mil kullanılmaktadır. Bu tür haritalarda genelde iki birim için iki ayrı ölçek çizgisi kullanılarak farklı birimlerle çalışmaya alışmış olan kullanıcıları için kolaylık sağlanır. Eğim ölçeği ise yükseklik gösterimlerinin ölçeğini ifade eder, ancak çoğu topoğrafik haritada kullanılmamaktadır.

Harita çerçevesi üzerinde haritanın bulunan koordinat bilgileri, koordinat ağı ile kesiştiği yerde rakam olarak yazılmıştır. Büyük ölçekli haritalarda sadece çizgisel dakika, küçük ölçekli haritalarda çizgisel derece ve 30 dakika aralığında verilir. Koordinat bilgileri özellikle günümüzde GPS ve haritayı birlikte kullanan ya da haritadan koordinat okuması yapan kullanıcılar için çok önemlidir. Bunun için koordinat çizgileri arasında kalan noktaların hassas koordinat hesabının yapılabilmesi için aşağıdaki cetvel kullanılır.

Topoğrafik haritaların üzerindeki koordinat ağı (grid) daima kuzeyi gösterir. Koordinat ağının yönü grid kuzeyi olarak adlandırılır ve coğrafi kuzeyden bir miktar sapar. Coğrafi kuzey gerçek kuzey olarak da adlandırılır. Haritayı araziyle çakıştırmak için kullanılan pusula ise magnetik kuzeyi gösterir. Magnetik kuzey kutbu ile coğrafi kuzey kutbu arasında büyük bir mesafe vardır ve bu fark haritalarda göz ardı edilirse hatalara sebep olur. Magnetik kuzey her yıl belli bir miktar hareket etmektedir. Aşağıdaki şekilde 1600 – 2000 yılları arasında magnetik kuzeyin yer değiştirme miktarı görülmektedir.
Haritalar yapıldıkları anda güncelliklerini yitirdikleri ve magnetik kuzey de her yıl belli bir miktarda yer değiştirdiği için, magnetik kuzey, grid kuzeyi ve coğrafi kuzey arasındaki farklar mutlaka harita kenar bilgileri içinde belirtilir. Yıllık deklinasyon (sapma) farkı da kullanıcının haritanın üretim yılı ile haritanın kullanıldığı anda içinde bulunulan yıl arasındaki fark oranında eklenerek ya da çıkarılarak güncel deklinasyonun elde etmesine olanak verir.

Genelde ulusal harita çalışmalarında kullanılırlar. Mühendislik çalışmalarında altlık olarak hazırlanan özel amaçlı haritalarda bu tür özel bilgiler hesap hassasiyeti açısından önemlidir. Nirengi / Nivelman çıkış noktaları, fotogrametrik belgeleme yöntemleri, hava fotoğraflarına ait bilgiler, hata aralığı diğer kartografik kaynaklar vb. bu bilgiler arasında sayılabilir.

Datum, herhangi bir noktanın yatay ve dikey konumunu tanımlamak için referans alınan başlangıç yüzeyidir. Datum, Yer'in şeklini ve boyutunu tanımlayan bir referans sistemidir.Yatay datum: Koordinatlar için referans alınan başlangıç yüzeyi Dikey datum: Yükseklikler için referans alınan başlangıç yüzeyi Bir datum; elipsoidi, enlem-boylam oryantasyonu ve fiziksel bir orijin ile tanımlanır.
Örn: Lambert Kesen Konik 	Datum: WGS 84
	Güney Paralel Dairesi:….
	Kuzey Paralel Dairesi:…..
	Orta Paralel Dairesi:…….
	Dilim Orta Meridyeni:…..
Haritalardaki bozulmanın etkisini azaltmak için çeşitli çizim yüzeyleri geliştirilmiştir.Bu çizim yüzeylerine projeksiyon denir. Bazı projeksiyonlar açılardaki bozulmaları önlemeyi amaçlarken, bazı projeksiyonlar uzunluklardaki bozulmaları önlemeyi amaçlar.Bu yöntemlerden birkaçı şöyledir:

Silindir projeksiyonlar
Konik projeksiyonlar
Düzlem(Azimutal) projeksiyonlar
Parçalı projeksiyonlar

Haritalar içerisinde aranan bir bilgiye kullanıcının kolay ulaşmasını sağlayan konumları harfler ve rakamlara karşılık gelen (Nazar Tepe D 4 gibi) karelerden oluşan bir sistemdir. Bu sistem bir liste ile birlikte kullanılır. Haritanın yanında, arkasında ya da birlikte kullanıldığı bir kitapçık içerisinde özel noktaların bir listesi harita içerisinde bu sistem yardımı ile bulunur. Özellikle turistik amaçlı hazırlanmış olan haritalarda yaygın olarak kullanılırlar. Bu ağ bazen harita koordinat ağı dışında ikinci bir ağ olarak çizilebilirken, koordinat ağı da aralara numara ve harfler verilerek bu amaçla kullanılmaktadır.

Haritalar içerisinde ayrıca kullanıcı için faydalı olabilecek olan bilgiler de verilir. Özellikle turistik cep haritalarında harita dışında kalan veya haritanın arka sayfasında rehber bilgiler verilir. Bazı ülkeler tarafından hazırlanmış olan askeri amaçlı haritalarda da aynı amaçla harita etrafında kullanıcıya ayrıntılı bilgiler verildiği bilinmektedir.

Karayolları Genel Müdürlüğü Türkiye haritası
Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü
TMMOB Harita ve Kadastro Mühendisleri Odası10 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Harita Genel Komutanlığı
Genel Haritacılık Bilgileri 24 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Google Maps13 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Wikimapia26 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Türkiye Pafta İndeksi 2 Eylül 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Herodotos veya Herodot (Grekçe: Ἡρόδοτος, romanizasyon: Hēródotos; MÖ 484– 425), MÖ 5. yüzyılda Pers kontrolü altındaki, Halikarnas (günümüzde Bodrum, Türkiye) adlı Yunan şehrinden bir Yunan tarihçi ve coğrafyacı. Sonradan, (günümüzde Calabria) Magna Graecia (Güney İtalya)'daki Thurii vatandaşlığına geçmiştir. Herodot, Pers-Yunan savaşları ve Büyük Kiros'un Ahameniş Hanedanı'nın yükselişi gibi konuları ayrıntılı bir biçimde ele alan Tarihler adlı eseri yazması ve tarihî olayların sistematik araştırmasını yapan ilk tarihçi olmasıyla tanınır. Romalı hatip Cicero tarafından Tarihin Babası (Pater Historiae) olarak adlandırılmıştır.
Tarihler, esas olarak önemli kralların yaşamlarını ve Maraton, Termofil, Artemision, Plataia ve Mykale gibi ünlü muharebeleri konu alır. Eser, zaman zaman ana konudan saparak kültürel, etnografik, coğrafi ve tarihsel bir arka plan sunar. Bu arka plan, anlatının temel bir unsurunu oluşturur ve okuyucuya geniş bir ek bilgi kaynağı sağlar.
Herodot, antik dönemde eserindeki "efsaneler ve hayalî hikayeler" nedeniyle eleştirilmiştir. Çağdaşı tarihçi Thukydides, onu eğlence için hikâyeler uydurmakla suçlamıştır. Herodot ise, sadece gördüklerini ve duyduklarını aktardığını savunmuştur. Modern tarihçiler ve arkeologlar tarafından Tarihler'in önemli bir kısmı doğrulanmıştır.

Günümüz akademisyenleri, Herodot'un yaşamı hakkında güvenilir bilgi için genellikle onun kendi yazılarına başvurur, bu bilgiler, Bizans dönemine ait 10. yüzyıl ansiklopedisi Suda gibi arkaik ancak çok daha geç dönem kaynaklarıyla desteklenir; Suda'nın bilgileri muhtemelen geleneksel anlatılardan alınmıştır. Yine de zorluk büyüktür:

Veriler çok azdır – bunlar çok geç ve zayıf bir otoriteye dayanır; öylesine olasılık dışı veya çelişkilidir ki, bunları bir biyografiye derlemek, eleştirinin ilk esintisiyle yıkılacak bir iskambil kulesi inşa etmeye benzer. Yine de bazı noktalar yaklaşık olarak belirlenebilir [...]

Herodot, eserinin başında Anadolu'daki Halikarnas'ın yerlisi olduğunu belirtir ve genellikle MÖ 485 civarında orada doğduğu kabul edilir. Suda, ailesinin nüfuzlu olduğunu, Lyxes ve Dryo'nun oğlu, Theodoros'un kardeşi ve dönemin destansı şairi Panyassis ile akraba olduğunu söyler. Lyxes ve Panyassis'in Karca isimler olduğu düşünüldüğünde, Herodot'un en azından kısmen Helenleşmiş Karya kökenli biri olması muhtemeldir. Halikarnas o dönemde Pers İmparatorluğu'nun bir parçası olduğundan, bu, Herodot'u hayatının ilk yıllarında bir Pers tebaası yapmaktadır.

Herodot, bir Dor yerleşimi olan Halikarnas'ta doğmuş olmasına rağmen, Tarihler adlı eserini İyon lehçesinde yazmıştır. Suda'ya göre Herodot, Halikarnas'ın tiranı ve Artemisia'nın torunu olan II. Ligdamis'in baskılarından kaçarak ailesiyle birlikte Sisam Adası'na sığındığında, çocukken İyon lehçesini öğrenmiştir. Herodot'la akraba olan şair Panyassis'in, başarısız olmuş bir ayaklanmaya katıldığı bilinir.
Suda ayrıca, Herodot'un daha sonra memleketi Halikarnas'a dönerek II. Ligdamis'in despot yönetimini deviren isyana önderlik ettiğini belirtir. Ancak, Herodot'un dönemine tarihlenen Halikarnas'taki son yazıt keşifleri, İyon Yunancasının bazı resmî belgelerde kullanıldığını gösterdiğinden, Suda'nın iddia ettiği gibi Herodot'un lehçeyi başka bir yerde öğrenmiş olması gerekmediği anlaşılmıştır. Suda, Herodot'u doğduğu yerin destansı kurtarıcısı olarak gösteren tek kaynaktır, bu da hikâyenin doğruluğuna dair şüphe uyandırır.

Herodot'un kendi ifadesine göre Halikarnas, bir Dor şehri olmasına rağmen, Dor komşularıyla olan bir anlaşmazlık sonrası yakın ilişkilerini sonlandırmış (1.144) ve Mısır-Yunan ticaretine öncülük eden şehirlerden biri olmuştur (2.178). Bu nedenle, Pers İmparatorluğu içinde dışa dönük, uluslararası bir bakış açısına sahip bir liman kentiydi ve Herodot'un ailesinin, Pers egemenliği altındaki diğer ülkelerde bağlantıları olması muhtemeldi; bu da onun seyahatlerini ve araştırmalarını kolaylaştırmıştı.
Herodot'un şahit anlatımları, muhtemelen MÖ 454'ten sonra veya MÖ 460–454'te Pers yönetimine karşı ayaklanmaya destek veren bir Atina filosunun ardından, Atinalılarla birlikte Mısır'a seyahat ettiğini gösterir. Muhtemelen ardından Tire'ye, sonra da Fırat Nehri boyunca Babil'e gitmiştir. Yerel politikalarla ilgili olabilecek bir nedenle, Halikarnas'ta sevilmeyen biri hâline gelmiş ve MÖ 447 civarında, halkını ve demokratik kurumlarını açıkça hayranlıkla andığı Perikles Atina'sına göç etmiştir (5.78). Atina, aynı zamanda yerel topografyayı tanıdığı (6.137; 8.52–55) ve yazılarında sıkça yer verdiği Alkmaionidailer gibi önde gelen ailelerle tanıştığı yerdi.
Plutarkhos'a göre, Herodot, eserleri nedeniyle Atina meclisi tarafından maddi bir ödülle onurlandırılmıştır. Plutarkhos, Diyllus'u kaynak göstererek, bu ödülün 10 talent olduğunu belirtir.

MÖ 443'te veya kısa bir süre sonrasında, Atina destekli bir koloni kapsamında, günümüz Calabria'sındaki Thurii'ye göç etti. Aristoteles, Tarihler'in "Thuriumlu Herodot" tarafından yazılmış bir versiyonundan bahseder ve Tarihler'deki bazı pasajlar (4.15, 99; 6.127), onun Magna Graecia hakkında kişisel deneyimlerini yazdığına dair kanıt olarak yorumlanmıştır. Geç bir kaynak olan Ptolemaeus Chennus'a göre, Photios'un Kütüphanesi'nde özetlenen bilgiye dayanarak, ilahi yazarı olan Teselyalı Plesirrhous, Herodot'un eromenosu (sevgilisi) ve mirasçısıydı. Bu anlatım, bazı tarihçilerin Herodot'un çocuksuz öldüğünü varsaymasına yol açmıştır. Peloponnesos Savaşı'nın ilk yıllarındaki bazı olaylar hakkında detaylı bilgi (6.91; 7.133, 233; 9.73), onun Atina'ya döndüğünü düşündürür; bu durumda, orada bir veba salgını sırasında ölmüş olması mümkündür. Alternatif olarak Makedonya'da sarayın himayesini kazandıktan sonra orada ölmüş ya da Thurii'de ölmüş olabilir. Tarihler'de MÖ 430'dan sonrasını kesin olarak tarihlendirilebilecek hiçbir şey bulunmaz ve genellikle Herodot'un kısa bir süre sonra, muhtemelen altmış yaşına gelmeden önce öldüğü kabul edilir.

Herodot, araştırmalarını geniş bir kitleye sözlü anlatımlar yoluyla, halka açık topluluklarda sunardı. John Marincola, Penguin baskısındaki Tarihler'in girişinde, Herodot'un eserinin erken kitaplarında "performans parçaları" olarak adlandırılabilecek belirli bölümlerin bulunduğunu yazmaktadır. Araştırmanın bu kısımları bağımsız ve "neredeyse ayrılabilir" görünüyor; öyle ki, Herodot tarafından sözlü bir performans için ayrılmış olabilirler. Marincola'ya göre, MÖ 5. yüzyılın entelektüel ortamı, filozofların eserlerinden bu tür ayrılabilir parçaları dramatik bir şekilde sunduğu birçok sözlü performansı içeriyordu. Amaç, bir konuda önceki argümanları eleştirmek ve kendi argümanlarını vurgulu ve coşkulu bir şekilde sunarak dinleyicileri kazanmaktı.
Herodot'un döneminde, yazarların eserlerini "yayımlamak" için popüler festivallerde okumaları geleneksel bir uygulamaydı. Lukianos'a göre, Herodot tamamladığı eserini doğrudan Anadolu'dan Olimpiyat Oyunları'na götürmüş ve tüm Tarihler'i tek bir oturuşta, toplanmış seyircilere okuyarak, sonunda coşkulu alkışlar almıştır. Ancak eski bir gramerciye göre farklı bir anlatımda, Herodot, Olimpiyat festivalinde eserini okumaya başlamadan önce biraz gölge gelmesi için bulutların gelmesini beklemiş, ancak bu sırada seyirciler dağılmıştır. (Bu olay, gecikme yüzünden fırsatı kaçıran biri için kullanılan "Herodot ve gölgesi" atasözüne yol açmıştır.) Herodot'un Olimpiyat'taki okuması, antik yazarlar arasında sevilen bir konuydu ve Suda'da, Photios ve Tzetzes'in aktardığı başka ilginç bir hikâye varyasyonu bulunur: Bu hikâyede, genç Thukydides babasıyla birlikte seyirciler arasında yer almış ve Herodot'un okumasını dinlerken Thukydides gözyaşlarına boğulmuştur. Herodot, çocuğun babasına kehanetvari bir şekilde şöyle demiştir: "Oğlunun ruhu bilgi için yanıp tutuşuyor."
En nihayetinde, Thukydides ve Herodot o kadar yakınlaşmıştır ki, ikisi de Atina'daki Thukydides'in mezarına gömülmüştür. En azından Marcellinus, Thukydides'in Hayatı adlı eserinde bu görüşü dile getirmiştir. Suda'ya göre ise Herodot, Makedonya'daki Pella'da veya Thurii'deki agora'da gömülmüştür.

Herodot'un Tarihler adlı eserinin başında amacı ve anlatmak istedikleri şöyle açıklanmıştır:

Bu kitap, Halikarnassoslu Herodot'un günümüz toplumuna ve gelecek kuşaklara sunduğu araştırmasıdır. Gerek insanoğlunun kahramanlıkları, gerekse Helenlerin ve barbarların çıkardıkları büyük işler ve harikalar zamanla unutulmasın, şanları yıllar boyu yürüsün; özellikle de birbirleriyle yaptıkları sonu gelmez savaşların sebepleri hatırlansın diye yazılmıştır.

Herodot'un başkalarının başarılarını kaydetmesi, kendi içinde bir başarıydı, ancak bunun kapsamı tartışılmıştır. Herodot'un tarihteki yeri ve önemi, çalıştığı gelenekler çerçevesinde anlaşılabilir. Onun eseri, günümüze eksiksiz ulaşan en eski Yunan düzyazı eseridir. Halikarnaslı Dionysius, Augustus Roma'sında bir edebiyat eleştirmeni, Herodot'tan önce gelen yedi yazardan bahsetmiş ve onların eserlerini, kendi şehirleri ve diğer şehirler ile halklar, Yunan ya da yabancı, hakkında sade, süslemesiz anlatılar olarak tanımlamıştır; bu eserler popüler efsaneleri içerir, bazen melodramatik ve naif, genellikle büyüleyici özelliklere sahiptir; tüm bu özellikler Herodot'un kendi eserinde de bulunabilir.
Modern tarihçiler kronolojiyi belirsiz olarak görse de, antik anlatıma göre bu öncüller arasında Miletli Dionysius, Lampsakoslu Kharon, Midillili Hellanikos, Lidyalı Ksanthos ve en iyi belgelenmiş olan Miletli Hekataios yer alır. Bunlardan yalnızca Hekataios'un eserlerinden fragmanlar (parçalar) günümüze ulaşmış olsa da bunların özgünlüğü tartışmalıdır. Ancak bu fragmanlar, Herodot'un kendi Tarihler'ini yazdığı geleneğin türünü anlamak için bir fikir verir.

Herodot'un bildirdiği pek çok tuhaf hikâye ve halk masalları nedeniyle eleştirmenleri ona "Yalanların Babası" lakabını takmıştır. Hatta kendi çağdaşları bile onun başarısını alaya almak için nedenler bulmuştur. Dahası, bir modern akademisyen, Herodot'un Yunan Anadolu'daki evini terk ederek Atina'ya ve ötesine batıya göç etmes

Hicrî takvim (Arapça: التقويم الهجري; at-taqwīm al-hijrī), İslami, Müslüman ya da Arap takvimi, 1 yılı 354 ya da 355 gün olan ve 12 kamerî aydan oluşan, İslam peygamberi Muhammed'in Mekke'den Medine'ye hicretini başlangıç yılı (1. yıl) kabul eden ve Ay'ın Dünya çevresinde dolanımını esas alan bir takvim sistemidir. Hicretin, Muharrem ayı yani takvimin başlangıç günü ya da ayıyla bir ilgisi yoktur.

Hicrî takvim, Ömer'in halifeliği zamanında hicretten 17 sene sonra, Milâdî 639'da, toplanan bir meclis tarafından Ali'nin önerisiyle, Hicretin gerçekleştiği yıl 1 kabul edilerek oluşturulmuştur. Bundan önce yıllar rakamla değil o yıl gerçekleşen önemli olayların isimleriyle anılmakta idi. Örneğin: Fil senesi, Fil senesinden iki sonraki sene, Kabe'nin tamirinin yapıldığı tamir senesi, sel senesi gibi.
Hicri takvim, Hicrî Şemsî takvim ve Hicrî Kamerî takvim olmak üzere ikiye ayrılır.
"Haram ayları" yani hürmet ayları, İslam öncesi Arap toplumunda kullanılan ay adlarına göre savaşmanın yasak kabul edildiği Zilkâde, Zilhicce, Muharrem, Receb aylarıdır. Müslümanlar ayların isimleri için İslam öncesi dönemde kullanılan isimleri kullanmaya devam etmişlerdir. Bunlardan ilk 3'ü ardışık, Recep ise ayrı bir ay idi.
İslam öncesi dönemde Araplar arasında iç savaşlar eksik olmazdı. Yalnız haram aylarda savaş yapılmazdı. Bu aylarda panayırlar kurulur, uzak yakın bölgelerden hacılar büyük bir güvenlik içerisinde bu panayırlara gelir ve tüccar malını hacılara satar, şiir yarışmaları yapılırdı. Eğer bu barış aylarında savaş olursa, yasak çiğnendiği için "Ficâr savaşları" denirdi.
İslam öncesi Arap toplumunda Kamerî takvime 3 yılda bir 1 ay eklenerek ayların yerleri sabitlenir, aylar hicrî takvimde olduğu gibi yılın mevsimleri arasında dolaşmaz, en fazla 1 aylık oynamalar olurdu. Bu duruma nesi ismi verilirdi. İslam Ansiklopedisi'ne göre nesi uygulaması genel gözlemde olduğu gibi sabit bir takvim oluşturmak amacıyla değil, hac ve hac ile bağlantılı panayırların yılın belirli ve uygun bir mevsiminde icra edilmesi amacını taşımaktaydı.
İslam'da da haram aylar korunmuş ve Hac haram aylardan olan Zilhicce ayında yapılmıştır. Kur'an'a göre nesi uygulaması haram ayı helal sayıp savaşa ve yağmaya devam edebilmek için yapılan bir hile idi. Ömer zamanında hicri takvime geçilmesi ve nesi uygulamasına da son verilmesi ile İslam'da kutsal aylar (recep, şaban, ramazan, muharrem gibi) her yıl 11 gün önce gelerek yılın her mevsimine uğramaktadır.
Kur'an'da haram aylardan bahsedilir:

Gökleri ve yeri yarattığı gündeki yazısına göre Allah'ın katında ayların sayısı on ikidir. Bunlardan dördü haram (ay)lardır. İşte doğru din budur. O aylar içinde (konulmuş yasağı çiğneyerek) kendinize zulmetmeyin. (Tevbe suresi, 9/36)
Ey Muhammed! Sana (kutsal) ayı ve o aydaki savaşı sorar­lar; de ki, 'O ayda savaşmak büyük suçtur.' (Bakara suresi, 2/217)
Haram ayları ertelemek, ancak inkarda daha da ileri gitmektir ki bununla inkar edenler saptırılır. Allah'ın haram kıldığı ayların sayısına uygun getirip, böylece Allah'ın haram kıldığını helal kılmak için Haram ayı bir yıl helal, bir yıl haram sayıyorlar. Onların bu çirkin işleri, kendilerine süslenip güzel gösterildi. Allah inkarcı toplumu doğru yola iletmez. (Tevbe Suresi, 9/37)

Hicri takvimde 12 ay bulunmaktadır. Hicri takvimi ayın döngüsüne göre hesaplandığı için, güneş döngüsüne bağlı Milâdî takvimden yaklaşık 10 gün kısadır. Bu da yıllar geçtikçe Hicri takvimin farklı mevsimlere rast gelmesine neden olmaktadır. Bîrûnî ve Ali b. Hüseyin Mes'ûdî İslam öncesi Arapların ve Müslümanların aynı ay isimlerini kullandıklarını ifade etmişlerdir.

Hicrî Şemsî takvim, miladı 20 Eylül 622 olan ve Dünya'nın Güneş etrafındaki dolanımını esas alan takvimdir. Osmanlı Devleti'nde bu takvime Rûmî takvim adı veriliyordu. Aralarındaki fark milatlarının farklı olmasıdır.

Hicrî Kamerî takvim, miladı 16 Temmuz 622 olan ve Ay'ın Dünya etrafındaki dolanımını esas alan takvimdir. "Hicri takvim" tabiriyle daha çok bu takvim kastedilir. Bu takvim çeşidinde Miladi takvimle arasındaki fark sabit değildir. Bu fark yaklaşık olarak 35 yılda 1 yıl etmektedir. Bu hesapla Hicri takvim, Miladi takvimini 20874 yılının 5. ayında geçecek.

Celâlî takvimi
Ay'ın evreleri

Hicri Takvim

Hikâye ya da öykü, gerçek ya da gerçeğe yakın bir olayı aktaran kısa, düzyazı şeklindeki anlatıdır. Kısa oluşu, yalın bir olay örgüsüne sahip olması, genellikle önemli bir olay ya da sahne aracılığıyla tek ve yoğun bir etki uyandırması ve az sayıda karaktere yer vermesiyle roman ve diğer anlatım türlerinden ayrılır.
Öyküde, olayın geçtiği yer sınırlı, anlatım özlü ve yoğundur. Karakterler belli bir olay içinde gösterilir ve çoğu zaman sadece belli özellikleri yansıtılır. Konu tümüyle hayal ürünü ya da gerçekçi olabilir. Genellikle [ironik] bir rastlantı yoluyla oluşturulan özel bir an üzerindeki yoğunlaşma sürpriz sonlara olanak verir.
Öyküde kişiler, olay örgüsü, mekân, zaman, anlatıcı ve bakış açısı olmak üzere beş temel yapı unsur vardır ve olay öyküsü ve durum öyküsü olarak ikiye ayrılır.

Arapça kökenli hikâye kelimesinin eş anlamlısı olarak kullanılan "öykü" sözcüğü Türkçedir. Dil Devrimi'nde öykün-(mek) kökeninden türetilmiştir. Eski Türkçede ise bu sözcük ötgünçtür. 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi'nden sonra yasaklanan 205 Türkçe sözcükten birisidir.
"Hikâye" kelimesi Türkçeye Arapçadan geçmiştir. Türetildiği fiil kökü "hakeve", "taklit etmek, bir metnin kopyasını çıkarmak"; aynı kökten "hekâ" ise "benzemek, aynen nakletmek" anlamlarına gelir. İlk zamanlar "destandan masala, fıkradan menkıbeye, romandan tiyatroya kadar bütün tahkiyeli" metinleri kapsadığı için kendine özgü bir türün adı olan "hikâye" özel adı ile karıştırılırken zamanla sıyrılıp türün adı olarak kullanılmaya başlanmıştır.
Doğu dillerinde olduğu kadar Batı dillerinde de bu tür modern özelliklerini kazanıncaya kadar değişik adlarla anılmıştır. Meselâ Fransızcada "masal" anlamında conte, "anlatım" mânasında récit, "tarih" mânasında histoire kelimeleri aynı zamanda hikâye türü için de kullanılmıştır.

Edebiyat eleştirmenleri ve yazarlarının tartışma içinde olduğu bir konudur öykü ve hikâye ayrımı. Klasik/modern, toplumsal/bireysel, sözlü/yazılı gibi ayrımlar söz konusu edilir. Modern Türk Hikâyesi adlı kitabında Âlim Kahraman edebî bağlamda hikâye yerine öykü sözcüğünü ilk olarak 1949 yılında Nurullah Ataç'ın kullanıldığını söyler.
Feridun Andaç da hikâye ve öykünün ayrı türler olduklarını belirtmiştir. Ona göre hikâye (örneğin halk hikâyeleri) ağırlıklı olarak sözlü geleneğin içinde köklü bir ürünken, öykü ise sözlü anlatıdan ziyâde bir tasarımın söz konusu olduğu modern edebiyatın bir ürünüdür. Bunun dışında birçok edebiyat araştırmacısı aynı görüşü savunmuştur. Sait Faik Hikâye Armağanı'nda kullanılan hikâye sözcüğü ile tarihsel sıralamada daha sonra başlayan diğer yarışmaların Öykü Yarışması adıyla anılması bu sebeptendir.
Bu iki kelimenin aynı anlamda kullanılmadığını söyleyen edebiyatçılarımızdan biri de Feyza Hepçilingirler'dir. Atilla Özkırımlı da modern dönemdeki yazınsal eserler için öykü kelimesinin uygun olduğunu belirtir. Aynı görüş altında birleşen onca edebiyatçı varken bile, bu iki kelimenin ayrımı edebiyat bilimi altında genelgeçer bir hükme bağlanmamıştır.

Antik Yunan'daki fabl ve kısa romanslar, Binbir Gece Masalları öykünün habercileridir. Ama öykü ancak 19. yüzyılda romantizm ve gerçekçilik akımlarının etkisiyle psikolojik ve metafizik sorunları masalsı bir anlatımla yansıtmaya başladı.
Rusya'da Gogol, Dostoyevski, Turgenyev ve Çehov'un öyküleri, öykü türünün edebi eserler arasında sağlam bir yere oturmasına büyük katkı sağlamıştır. Bilinen ilk öykü örneği ise İtalyan yazar Giovanni Boccaccio'nun Decameron adlı eseridir. Eser temel olarak 1348 yılında İtalya'da ortaya çıkan bir veba salgınını konu alır. 10 gün boyunca anlatılan 100 öyküden oluşur. Mutluluklar, kadın erkek ilişkileri, gönül yaraları, yerinde verilen yanıtlar, çıkar peşinde koşan din adamları öykülerin başlıca konularını oluşturur.
Öykü zaman içerisinde ikiye ayrılmıştır; olay hikâyesi ve durum hikâyesi.
Olay Hikâyesi: Bir olay merkezinde gelişen ve sonuçlanan hikâyelerdir. Bu tür metinlerde merak unsuru ön plandadır. Bu türün en önemli örneklerini Fransız yazar Maupassant vermiştir. Bu yüzden olay hikâyesi, Maupassant tarzı hikâye olarak da adlandırılmaktadır.
Durum Hikâyesi: Olay anlatımına dayanmayan, kişilerin veya hayatın bir kesitinin ele alındığı hikâyelere denir. Bu tür hikâyelerde merak duygusu geri plana itilir ve bir durum veya kişi betimlenir. Durum hikâyesinin en önemli örnekleri, Rus yazar Anton Çehov tarafından verilmiştir. Bu nedenle durum hikâyelerine Çehov tarzı hikâye de denmektedir.

Türkiye'de öykü ya da hikâye kavramı diğer yeni türler gibi Tanzimat'tan sonra edebiyata girmiştir. Hikâyenin Türkiye'deki ilk gerçek temsilcisi olarak Ömer Seyfettin'i görmek mümkündür. Falaka, Başını Vermeyen Şehit, Pe'de hikâyeciliğin gelişmesine çok büyük katkı sağlamıştır. Ayrıca Sait Faik Abasıyanık da Türk öykücülüğünün önemli temsilcilerinden biridir. Toplumun problemlerine değil bireyin toplum içindeki sorunlarına yönelen yazar, öykülerinde çoğunlukla kendisinden yola çıkıp bireyler hakkında yazarak insan gerçeğini anlamaya çalıştı. Çoğunlukla şehirli alt sınıfın hayatını yazan Abasıyanık, balıkçı, işsiz, kıraathane sahibi gibi karakterleri anlattı. İnsanların yaşama biçimlerini, isteklerini, tasalarını, korkularını ve sevinçlerini irdeleyerek, toplum meselelerinden çok "insanı ele alan sanatçılar" sınıfında yer aldı. Türk edebiyatında olay hikâyesinin temsilcisi Ömer Seyfettin, durum hikâyesinin temsilcisi ise Memduh Şevket Esendal'dır.

Halk hikâyesi
Uzun hikâye
Masal

Hiyerarşi ya da aşama sırası, oluşum açısından (Yunanca: Ἱεραρχία) kelimesine dayanan, bir toplumdaki ya da kuruluştaki bireylerin belirli faktörlere bağlı olarak statü, görev, alt ve üst arası ilişkiler sınıflandıran ve bu sınıflara bağlı standartlar sunan yapı.

Hiyerarşi, modern toplum ve geleneksel toplum ayrımının oluşumunda eşitlik, özerklik, özgürlük kavramlarına zıt formda kullanılır. Modern toplum için özerk, özgür ve eşit tanımları yapılırken geleneksel toplumda hiyerarşi tanımı görülür.

Hiyerarşinin daha kolay kavranması adına topluma ve toplum içindeki sosyal yapılanmalara bakılır. Hiyerarşi, toplum içindeki bir fikir ve uygulama alanı olan eşitliğin-Hristiyan ahlakı açısından tüm insanların tanrı tarafından eşit olduğu fikri, Kantçı düşünce açısından tüm insanlara aynı düzeyde saygı ve değer sunulması fikri ve bireyin mutluluk düzeyini yükseltmek için bireylere eşit davranılması düşüncesini savunan faydacı fikir karşıtı bir düzendir. Bu durumda eşitlik ilkesi içinde barınan koşullar dil, ırk,cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, mezhep, din konularında kanuni eşitlik hiyerarşinin yapısında yer almaz.

Bireyin dış baskıya maruz kalmadan, kendini ve varoluş şeklini seçmesi, bu seçimlerinin kendisi için bilinçli birer kural haline geldiği yaşamı seçmesi durumu. Özerk bireylerden oluşan toplumlarda her birey kendisi için kararı vereceği için belirli faktörlere bağlı sınıflandırmalar yapılamaz. Dolayısıyla birden fazla özerk bireyin bulunduğu toplumlar hiyerarşiye ait değil demokratik sayılır.

Bireyin dış etkenlerden bağımsız düşünmesi ve bu düşüncelerle kendi iradesi doğrultusunda karar verebilme gücü.Özgür olmayan birey ait olduğu toplumda çeşitli sınıflandırmalara dahil edilir ve buna bağlı olarak hiyerarşi düzeninin belirli basamaklarına yerleştirilir.

Özgürlük, özerklik içinde değerlendirilen bir kavramdır. Özgür olmak için özerk olmak şart değildir ancak özerklik adına özgürlük şarttır.

Başlangıçta bir ilkel komün süreci yer alır ve bu süreçte henüz hiyerarşi gözlenmez. Bu toplumsal oluşumda avlanma, meyve toplama, barınak yapma gibi alanlarda ortaklaşa bir çalışma yürütülür.
Ancak eğer bu ilkel komünde bir hiyerarşi aranırsa, toplum hiyerarşisinin anaerkil olduğu görülür. Eğitim bakımından kadın merkezli bir yönetime sahip olan ailede, kendi içlerinde barındırdıkları en yaşlı kadının öğütlerini kural olarak geçerlidir.
Fakat yine de asıl hiyerarşi ayrımı, ilkel komünün sonrasındaki aile kavramındadır. Toplumun başlangıç birimi ailedir. Ailenin içerisinde kendine özgü bir hiyerarşi çoğunlukla yer alır. Bu ilk ve küçük toplumdaki hiyerarşi düzeni fiziksel ve ekonomik açıdan güçlü olanın üstte, bu faktörler bağlamında güçsüz olanın altta ve düzene uyan tarafta olduğu görülür.
Hiyerarşi düzeninin ikinci oluşum aşamasını üretici güçlerin ilerlemesi oluşturur. Başlangıçtaki ilkel komün içerisinde toplanan mallar ancak ortak kullanım için yeterli haldedir dolayısıyla mallara el koyarak maddi üstünlük sağlamak ve hiyerarşiyi başlatmak isteyen birey geri kalanların ölümüne neden olacaktır ancak bu ikinci hiyerarşinin oluşumu aşamasında insanların, toplanan mallara ulaşma şekilleri gelişmiştir. Öncelikle ok ve yay yardımı ile hayvan evcilleşitirilmesinin ardından metal aletler ile tarım yapılması zanaat ve tarımı farklılaştırır.Bu yöntemler sayesinde insanlar, ilkel komüne oranla daha bol kaynaklara sahiptir. Dolayısıyla insanlar arasında ortak mal kullanımının dışında yeni bir mal çokluğu-azlığı hiyerarşisi başlar. Bunun dışında hayvan evcilleştirilmesi durumu, bu işi yapan erkeği ekonomik açıdan üstün kılar.Bu nedenle anaerkil aile düzeninden ataerkil hiyerarşiye geçiş yapılır.Bu bağlamda kadın cinsinin aşağılanmasının ilk aşaması gözlemlenir.
Bir önceki hiyerarşi oluşumu aşamasından elde edilen fazla mallar, yeni bir değiş-tokuş süreci başlatır. Başlayan bu değiş-tokuş süreci zengin-fakir ayrımını beraberinde getirir.Bunun sonucunda erkek ile başlayan ekonomik hiyerarşi daha netleşmiş ve gelişmiş olur.
Bir yandan gelişen ve çoğalan bu topluluklarda gözlemlenen yeni tarım ve zanaat çalışması, insanları iş bölümüne ve sınıflandırmaya yönlendirir. İş bölümünün sonrasında, yapılan işlerden elde edilen zenginlikler toplumun geri kalanına göre daha küçük bir kısmının mallarının artmasına neden olur. Bu zengin ve sayıca az kesim, hiyerarşinin yeni üst basamağı halini alır.
Önceki dönemde, herhangi bir nedenle yapılan savaş sonrası ele geçirilen alanın halkı, ortak çalışmadan elde edilen ürünlerin yalnız çalışana yetmesi ve bir artı gelir sağlamaması nedeniyle faydasız tüketici olarak görülür. Bu nedenle de öldürülür ancak yeni iş düzeni ve fazla iş gücünden elde edilen fazla mal durumu savaş kazananlarının, savaşın yenilen tarafını köle olarak çalıştırma gücünü ortaya çıkartmış olur.Bu durumda yeni hiyerarşinin  yapısında alt tabaya köle adı verilen çalışanlar konumlandırılırken üst yapıya da efendiler gelir.Bunun sonucunda diğer aşamaların çok daha üstünde olan yeni bir sömürülenler-sömürenler hiyerarşisi ortaya çıkar.
Kölelerden elde edilen gelirler, köleler hiçbir mülkiyete sahip olmadığı için, efendilerinin olur. Bununla birlikte özel mülkiyet kavramı da doğar.Bütün bunlar sonucunda aşamalı olarak hiyerarşi topluluğuna geçiş yapılır.

Hristiyanlar, İsa'nın yaşamına ve öğretilerine dayanan tek tanrılı bir İbrahimî din olan Hristiyanlığı takip eden veya ona bağlı kalan insanlardır. Hristiyan sözcüğü, Kutsal Kitap'taki İbranice terim māšîaḥ'ın (מָשִׁיחַ) çevirisi olan Koine Grekçesindeki Kıristós'tan (Χριστός) türetilmiştir.
Hristiyanlığın bazen çatışan çeşitli yorumları olsa da bunlar, İsa'nın benzersiz bir önemi olduğuna inanmakta birleşirler.
2011 Pew Araştırma Merkezi anketine göre, dünya çapında 1910'da yaklaşık 600 milyon, 2010'da ise 2,2 milyar Hristiyan vardı. Bugün, tüm Hristiyanların yaklaşık %37'si Amerika'da, yaklaşık %26'sı Avrupa'da, %24'ü Sahra Altı Afrika'da, yaklaşık %13'ü Asya ve Pasifik'te ve %1'i Orta Doğu ve Kuzey Afrika'da yaşıyor. Hristiyanlar, 158 ülke ve bölgede nüfusun çoğunluğunu oluşturuyor. 280 milyon Hristiyan azınlık olarak yaşıyor.
Dünyadaki tüm Hristiyanların yaklaşık yarısı Katolik, üçte birinden fazlası Protestan'dır (%37). Ortodoks cemaatleri, dünyadaki Hristiyanların %12'sini oluşturmaktadır. Diğer Hristiyan gruplar geri kalanını oluşturuyor. 2050 yılında Hristiyan nüfusun 3 milyarı geçmesi bekleniyor. 2012 Pew Araştırma Merkezi anketine göre, mevcut eğilimler devam ederse Hristiyanlık 2050'de dünyanın en büyük dini olmaya devam edecek. Yakın tarihte, Hristiyanlar özellikle Orta Doğu, Kuzey Afrika, Doğu Asya ve Güney Asya'da değişen şiddette zulüm gördüler.

Yunanca Χριστιανός (Khristianós) kelimesi, "Mesih'in takipçisi" anlamına gelir. Kelime Χριστός (Kristos) kelimesinden türemedir ve "meshedilmiş kişi" anlamına gelir. Yunanca Septuaginta'da kristos, İbranice מָשִׁיחַ (Mašíaḥ, mesih), "[meshedilmiş]" anlamına gelen kelimenin tercümesi için kullanıldı. Diğer Avrupa dillerinde, Fransızcada Chrétien ve İspanyolcada Cristiano gibi, Hristiyan'a eşdeğer kelimeler de aynı şekilde Yunancadan türetilmiştir. Türkçedeki Hristiyan kelimesi de Yunancadan alınmıştır.
Xian ve Xtian kısaltmaları (ve benzer şekilde oluşturulmuş diğer konuşma kelimeleri) en az 17. yüzyıldan beri kullanılmaktadır: Oxford English Dictionary, Xtianity'nin 1634'te kullanıldığını gösterir ve Xian, 1634-38 günlüğünde görülür. Xmas kelimesinde de benzer bir kısaltma kullanır.

Terimin (veya diğer dillerdeki benzerlerinin) ilk kaydedilen kullanımı Yeni Ahit'tedir. Elçilerin İşleri 11'de - Barnaba'nın Saul'u (Pavlus) yaklaşık bir yıl boyunca öğrencilere eğitim verdiği Antakya'ya getirmesinden sonra - metin şöyle der: "Öğrenciler ilk önce Antakya'da Hristiyanlar olarak adlandırıldılar." (Elçilerin İşleri 11:26). Terimin ikinci sözü Elçilerin İşleri 26'da yer alır; burada Hirodes II. Agrippa, Havari Pavlus'a yanıt verir, "Sonra Agrippa, Pavlus'a dedi: Neredeyse beni bir Hristiyan olmaya ikna ediyorsun." (Elçilerin İşleri 26:28). Terime üçüncü ve son Yeni Ahit referansı, inananları teşvik eden 1 Petrus 4'tedir: "Ama Mesih inançlısı olduğu için acı çeken, bundan utanç duymasın. Taşıdığı bu adla Tanrı'yı yüceltsin. "(1 Petrus 4:16).
Kenneth Samuel Wuest, üç orijinal Yeni Ahit ayetinin kullanımlarının, Roma imparatorunu kabul etmeyen Mesih'in takipçilerine atıfta bulunmak için Hristiyan terimindeki alaycı bir unsuru yansıttığını savunuyor. Birinin onlara Hristiyan adını verdiği Antakya şehri, bu tür lakaplarla gelmesiyle ünlüydü. Bununla birlikte, Petrus'un terimi açıkça onaylaması, onun "Nasıralılar" yerine tercih edilmesine yol açtı ve 1. Petrus'tan gelen Kıristiyanoy terimi, İgnatius ve Polikarp'tan itibaren Erken Kilise Babaları'nda standart terim haline geldi.
Bu terimin Hristiyan olmayan literatürdeki en erken oluşumları arasında, "onun adını taşıyan Hristiyanların kabilesi"ne atıfta bulunan Josephus; Trajan ile yazışmada Genç Plinius; ve Tacitus, 1. yüzyılın sonlarına yakın bir yerde yazıyor. Annales'te "kaba bir tabirle [onlara] yaygın olarak Hristiyanlar denildiğini" anlatır ve Hristiyanları, Büyük Roma Ateşi için Nero'nun günah keçisi olarak tanımlar.

Yeni Ahit'te Hristiyanlar için geçen bir diğer terim de "Nasıralılar"dır. İsa, Matta 2:23'te bir Nasıralı olarak adlandırılırken, Pavlus'un Elçilerin İşleri 24:5'te Nasıralı olduğu söylenir. Son vahiy, Nasıralının Nasıra adlı kasabanın yanı sıra bir mezhep veya sapkınlık adına da atıfta bulunduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Nasıralı terimi aynı zamanda Yahudi avukat Tertullus tarafından da kullanılmıştır (Marcion'a Karşı 4:8) "Yahudiler bize Nasıralı derler" der. MS 331 civarında Eusebios, İsa'nın Nasıra adından bir Nazoraean olarak adlandırıldığını ve daha önceki yüzyıllarda "Hristiyanların" bir zamanlar "Nasıralılar" olarak adlandırıldığını kaydeder. "Nasıralılar"ın İbranice karşılığı olan Notzrim, Babil Talmud'unda geçer ve hâlâ Hristiyan için modern İsrail İbranicesi terimidir.

Kendilerine Hristiyan diyenler arasında dünya çapında çok çeşitli inançlar ve uygulamalar bulunur. Mezhepler ortak bir "Hristiyanlık" tanımı üzerinde anlaşamamaktadır. Örneğin Timothy Beal, Amerika Birleşik Devletleri'nde kendilerini Hristiyan olarak tanımlayanlar arasındaki inanç farklılıklarına şu şekilde dikkat çeker:Hepsinin tarihsel kökleri Hristiyan teolojisi ve geleneğinde olmasına ve çoğu kendilerini Hristiyan olarak tanımlamasına rağmen, çoğu daha geniş kategorideki diğerlerini Hristiyan olarak tanımlamaz. Örneğin çoğu Baptist ve köktendinci (Hristiyan fundamentalizmi), Mormonizmi veya Hristiyan Bilim'i Hristiyan olarak kabul etmez. Aslında, kendilerini Hristiyan olarak tanımlayan Amerikalıların yaklaşık yüzde 77'si, herhangi bir kolektif birlikten uzak, farklı bir Hristiyan çoğulluğudur.Linda Woodhead, "Hristiyanlar çeşitli konularda anlaşamasalar da en azından İsa'nın benzersiz bir önemi olduğuna inanmakta birleşirler" diyerek Hristiyanlar için ortak bir inanç dizisi sağlamaya çalışır. Michael Martin; teizm inancını, İsa'nın tarihselliğini, Enkarnasyon'u, İsa'ya iman yoluyla kurtuluşu ve etik bir rol model olarak İsa'yı içeren bir dizi temel Hristiyan varsayımını oluşturmak için üç tarihi Hristiyan inancını (Apostles' Creed, Nicene Creed ve Athanasian Creed) değerlendirdi.

İsa'nın Mesih olarak tanımlanması Yahudilik tarafından kabul edilmez. İbranicede bir Hristiyan için kullanılan terim נוֹצְרִי (Notzri - "Nasıralı") olup, aslen İsa'nın bugün kuzey İsrail'de bulunan Celile,Nasıra köyünden geldiği gerçeğinden türetilen Talmudik bir terimdir. Mesih Yahudiliği'nin yandaşları modern İbranicede יְהוּדִים מְשִׁיחִיִּים (Yehudim Meshihi'im - "Mesih Yahudileri") olarak anılır.

Arapça konuşan kültürlerde Hristiyanlar için yaygın olarak iki kelime kullanılır: Naṣrānī (Arapça: نصراني), çoğul Nasārā (Arapça: نصارى) genellikle Süryanice (Aramice) aracılığıyla Nasıralı İsa'ya inanan Nasıralılardan türediği anlaşılır; Masīḥī (Arapça: مسيحي) Mesih'in takipçileri anlamına gelir. Bir ayrım olduğunda, Nasrani bir Hristiyan kültüründen insanlara atıfta bulunur ve Masihi, Hristiyanlar tarafından İsa'ya dini inancı olanlar için kullanılır. Bazı ülkelerde Nasrani genel olarak Müslüman olmayan Batılı yabancılar için kullanılma eğilimindedir.
Özellikle siyasi bağlamda bazen Hristiyanlar için kullanılan bir diğer Arapça kelime salīb'den (Arapça: صليب, "haç") Ṣalībī'dir (Arapça: صليبي "Haçlı"). Haçlılara atıfta bulunan ve olumsuz çağrışımlara sahip olabilecek terimdir. Ancak Şalibî modern bir terimdir. Tarihsel olarak, Müslüman yazarlar Avrupalı Hristiyan Haçlıları Arapçada el-Faranj (Arapça: الفرنج) ve Firinjīyah (Arapça: الفرنجيّة) olarak tanımlar. Bu kelime Frankların adından gelir ve Ali İbnü'l-Esîr'in Arap tarihi metni El-Kamil fi't-Tarih'de görülebilir.

En yaygın Farsça kelime Arapçadan alınan Masīhī'dir (Farsça: مسیحی). Diğer kelimeler Süryanicedeki "Nasıralı" dan köken alan Nasrānī (Farsça: نصرانی) ve Orta Farsça kelime Tarsāg'dan türetilen Tarsā (Farsça: ترسا) - ayrıca "Hristiyan" anlamına gelir - "korku, saygı" anlamına gelen tars'tan türetilmiştir.
Hristiyan için eski bir Kürtçe sözcük, "kurtulmak" ya da "kurtulmaya ulaşmak" anlamına gelen kök sözcükten türeyen falle (فەڵە) idi.
Süryanice Nasrani (Nasıralı) terimi de Hindistan'ın Kerala kentindeki Saint Thomas Hristiyanlarına bağlanmıştır. Hint Yarımadası'nda, Hristiyanlar kendilerine Isaai (Hintçe: ईसाई, Urduca: عیسائی) derler ve diğer dinlerin mensupları tarafından da bu terimle bilinirler. Kelimenin tam anlamıyla "İsa'nın takipçileri" anlamına gelir.
Geçmişte, Malaylar Hristiyanları Malaycada Portekizceden ödünç bir kelime olan "Serani" ile adlandırırlardı (Arapça Nasrani'den gelir), ancak terim günümüzde Malezya'nın modern Kristang kreollerine atıfta bulunur. Endonezyacada Nasrani terimi ayrıca Kristen ile birlikte kullanılır.
Çince kelime 基督徒 (jīdū tú), kelimenin tam anlamıyla "Mesih takipçisi" anlamına gelir. "Mesih" adı başlangıçta fonetik olarak Çince'de 基利斯督 olarak yazılmıştır ve daha sonra 基督 olarak kısaltılmıştır. Kelime, Güney Hakka lehçesinde Kî-tuk, Mandarin Çincesinde Jīdū olarak telaffuz edilir. Vietnam'da, aynı iki karakter Cơ đốc olarak okunur ve "Hristiyanlığın takipçisi"nin telaffuzu tín đồ Cơ đốc giáo şeklindedir.

Japonya'da kirishitan terimi (Edo dönemi belgelerinde 吉利支丹), 切支丹 ve modern Japon tarihçelerinde de キリシタン şeklindedir ve Portekizcedeki cristão kelimesinden türemedir. Kelime, Tokugawa şogunluğu tarafından dinin yasaklanmasından önce 16. ve 17. yüzyıllarda Roma Katoliklerine atıfta bulunuldu. Bugün, Hristiyanlar Standart Japoncada キリスト教徒 (Kirisuto-kyōto) veya İngilizceden türetilen クリスチャン (kurisuchan) kelimeleri ile anılır.
Korecede Hrıistiyan kelimesi için hâlâ 기독교도 (RR: Gidokkyodo) kelimesi kullanılır. Ancak Portekizceden alınan 그리스도 (Geuriseudo) kelimesi artık eski Çin-Korecedeki 기독 (Gidok) kelimesinin yerini aldı. Kelime Mesih'in kendisine atıfta bulunur.
Tayland'da en yaygın terimler Tayca: คนคริสต์ (RTGS : khon khrit) veya Tayca: ชาวคริสต์ (RTGS : chao khrit) "İsa kişi/insanlar" veya "İsa kişi/insanlar" anlamına gelir. Tayca kelime Tayca: คริสต์ (RTGS : khrit) "Mesih"ten türetilmiştir.
Filipinler'de en yaygın terim Filipin dillerinin çoğunda Hristiyan için "Kristiyano" ve Hristiyanlık için "Kristiyanismo"dur. Her ikisi de İspanyol

Hümanizm (Fransızca: humanisme), insancıllık veya beşeriyetçilik; kanunların düzenlenmesinde Tanrı'nın değil insan aklının esas alındığı rasyonalizm ile ampirizme odaklanan, 14. yüzyıl ile 16. yüzyıl sonlarında Avrupa'nın geniş bir kesiminde kabul görmüş felsefi düşünce öğretisi ve edebiyat akımıdır.
Hümanizm, ahlaki ve felsefi sorgulamanın başlangıç noktası olarak insanoğlunun potansiyelini ve failliğini vurgular. İtalyan Rönesansı sırasında ortaya çıkmış ve Aydınlanma Çağı'nda bilim ve teknolojideki ilerlemelerle yeniden güçlenmiştir. Günümüzde hümanizm, insanlığı bireyleri teşvik etmek ve geliştirmekten sorumlu olarak gören ve insan refahı, özgürlük, özerklik ve ilerlemeyi vurgulayan dini olmayan, seküler bir harekettir. Hümanistler insan haklarını, ifade özgürlüğünü, ilerici politikaları ve demokrasiyi savunur ve dinin ahlak için bir ön koşul olmadığına inanırlar.

Hümanizm terimsel tanım açısından "sevgi" içermez. Çünkü daha felsefi ve bilimsel bir temeli ifade eder. Türkçe karşılığı "insanmerkezcillik"tir. Yani tanrımerkezcillik geri plana atılır ve bir anlamda reddedilir, insanmerkezcillik esas alınır. Bu kavram psikolojik derinliği olan sübjektif bir kavram (sevgi ve benzeri duygu durumları) değil, felsefi temelli objektif bir kavramdır. Örneğin bir fiilin değerlendirmesinde "tanrının/tanrıların hoşnutluğu" değil, "insana faydası/hoşnutluğu" esastır. Bu açıdan da sekülerizmle sıkı bir ilişkisi vardır. Yine kanunların düzenlenmesinde tanrımerkezcilliği değil, insanmerkezcilliği önermektedir.
Adının Türkçe anlamı insancıllıktır (human). Genelde deizm, ateizm ve agnostisizm ile bütünleşebilir ama hümanist anlayış bunlar için değildir. Hümanizm, bu tür doğaüstü güçlerin varlığıyla ilgilenmeyen etik tabanlı bir görüştür. Seküler bir hayat duruşu ilkesi ve her otorite karşısında insanı özgürleştirme çabası hümanizmin tanımıdır.
Hümanizme göre doğruyu bulmak insanın bir yetisidir. Fakat doğruyu bulma yönteminde gizemcilik, mistisizm, gelenek ve bunlar gibi "genelgeçer kanıtlarla" ve "mantıkla bütünleşmeyen yöntemler" izlenemez. Gerçeğe duyulan bu arzu, gözü kapalı kabullenimlerle değil, bilimsel şüphecilik ve bilimsel yöntemle doyurulmalıdır. Otoriteyi ve aşırı şüpheciliği de reddederken, kaderin olaylar üzerindeki etkisini kabul etmez. Doğrunun ve yanlışın bilgisine kişisel ve ortak bilincin en doğru biçimde algılanmasıyla ulaşılabileceğini savunur.
Bunun yanı sıra, hümanizm insanın tüm diğer canlı türlerinden daha özel olduğu düşüncesini reddeder. Hümanist Filozof Peter Singer “Birçok istisna olmasına rağmen hümanistlerin çoğu, kendilerini en büyük dogmadan özgürleştiremiyor: önyargılı türcülük. Hümanistler diğer canlı türlerine karşı düşüncesizce istismarlara karşı durmalıdır.” diyerek hümanizmin doğalcılığını ve hayvanseverliğini belirtir. Bizim diğer canlıların üzerinde tanrı vergisi bir hüküm hakkımız olmadığını ekler.
Hümanizm insanın kapasitesine iyimser yaklaşır, bunun yanı sıra insan doğasının tümüyle iyi ya da tüm insanların hümanizmin savunduğu ussalcı ve manevi değerlere ulaşabileceğini savunmaz. Bu hedef birey için azim ve diğerlerinin yardımını gerektirir. İnsanın gelişimidir hümanizmin ereği, bütün insanlar için hayatı daha iyi yapmak. Hümanizm güzel şeyler yapmaya, şimdi ve burada iyi yaşamaya ve geleceğe daha iyi bir dünya bırakmaya yoğunlaşır.

Hümanizm Rönesans'a, İslamiyet'in Altın Çağı’na ve Antik Yunan kalıntılarına dayandırılabilir ve hatta hümanist düşünce Buddha ve Konfüçyüs'te de görülebilir. Bunun yanında hümanizm terimi daha çok batı felsefesiyle bağlaşıktır. Hümanizm terimi 19. yüzyılın başlarında, 15. yüzyıl İtalya'sında klasik edebiyatla ilgilenen kimseler için söylenen umanista sözcüğünden kökenlenir. Hümanizm asıl gücüne 15. yüzyılda ulaştı ve bu 16. yüzyılın sonuna kadar devam etti.
14. yüzyıl Avrupası yaklaşık bin yıldır tamamıyla Hristiyanlığın belirlediği skolastik düşünce ile yaşamaktaydı. Eski eserlerin çoğunu okumak günahtı, eski Yunan-Latin eserlerinden çoğu kaybolmuştu. Bazı ilahiyatçılar, filozoflar Latince yoluyla eski eserlere, bu eserlerdeki düşünceye yöneldiler. Tercüme edilme ve matbaa yardımıyla hızlandı ve müesseseler sorgulanmaya başlandı.

Rönesans düşüncesinin üzerinde durup antik örneklere göre işlediği ilk sorun insan sorunudur. İnsanı arayan insana özgü olan bu dünyadaki yerinin ne olduğunu araştıran çalışmalara verilen addır.
Hümanizm deyimi ilk olarak filolojik açıdan değerlendirilmiştir. Ancak sadece bu açıdan değerlendirilirse bilimsel bir akım olamazdı. Oysa hümanizm geniş anlamıyla modern insanın hayat anlayışını ve duygusunu dile getiren bir akımdır.

Milattan önce 6. yüzyılda yaşamış Miletoslu Thales ve Kolophonlu Ksenophanes kendilerinden sonrakiler için hümanist düşüncenin yolunu hazırlamıştır. Thales “kendini bilmeyi dünyasının merkezine oturturken, Ksenophanes döneminin tanrılarına inanmayı reddetmiş ve kutluluğu evrene ve evrendeki şeylere yüklemiştir. Sonra gelen ve ilk serbest düşünür olarak görülen Anaksagoras bilimsel yöntemlere katkıda bulunarak evreni anlamanın başka bir yolunu göstermiş oldu. Anaksagoras'ın öğrencisi Perikles de demokrasinin oluşumunu, özgür düşünceyi savunmuş ve etkilemiştir. Yazılarından çok azı bugüne gelebilmişse de Protagoras ve Demokritos da bilinmezciliği benimsemiş ve ruhani varoluşlarının doğaüstü bir varlıktan bağımsız olduğunu savunmuştur.

Hümanizm, bireysel ve kolektif olarak insanın değerini ve failliğini vurgulayan ve genellikle dogma veya batıl inançları kabul etmek yerine eleştirel düşünceyi ve kanıtı (bilimsel, felsefi veya etik) tercih eden felsefi ve etik bir duruştur. "Hümanizm" teriminin anlamı, kendisiyle özdeşleşen birbirini izleyen entelektüel hareketlere göre dalgalanmıştır.
Dini hümanizm, Rönesans hümanizmi, Hristiyan hümanizmi, etik hümanizm, bilimsel hümanizm, seküler hümanizm ve Marksist hümanizm gibi çeşitli hümanizm türleri vardır. Esas olarak 20. yüzyılın başlarında Amerika Birleşik Devletleri'nde uygulanan dini hümanizm, hümanizmi bir din olarak görmüş ve uygulayıcıları kilise benzeri cemaatlere katılmıştır. Rönesans hümanizmi, 14. ve 15. yüzyılın başlarında, akademisyenlerin klasik antik çağa odaklanmayı Hristiyan inancı ve insan refahına olan ilgiyle birleştirdiği kültürel ve eğitimsel bir reform hareketiydi. Hristiyan hümanizmi, Orta Çağ'ın sonlarında Hristiyan akademisyenlerin inançlarını klasik ilgi alanlarıyla birleştirdikleri tarihsel bir akımdı. Etik kültür olarak da bilinen etik hümanizm, 20. yüzyılın başlarında ABD'de öne çıkmış ve insanlar arasındaki ilişkilere odaklanmıştır. Bilimsel hümanizm, hümanizmin bir bileşeni olarak bilimsel yöntemi vurgularken, seküler hümanizm 20. yüzyılın ortalarında ortaya çıkmıştır ve çağdaş hümanist hareketle eş anlamlıdır. Marksist hümanizm, temel hümanist ilkeleri kabul eden ancak demokrasi konusundaki duruşu ve özgür iradeyi reddetmesi nedeniyle diğer hümanizmlerden ayrılan bir Marksist düşünce ekolüdür.

Özel

Genel
Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve "Sosyolojiye Giriş" Dersleri Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Diğer Ders Notları (Ömer YILDIRIM), MEB Sosyoloji Ders Kitabı, Açıköğretim Ders Kitabı

Japon dönem adı (Japonca: 年号 nengō; "yıl adı"), aynı zamanda gengō (元 号) olarak da bilinir, Japonya'da zamanın periyodik olarak ölçüldüğü ve yaygın olarak kullanılan takvim düzenidir. Örneğin Heisei döneminin ilk yılı olan "Heisei 1" 1989 yılı iken 2016 yılı "Heisei 28"'dir.
Diğer Doğu Asya ülkeleri gibi dönem adları Çin'den alınmıştır. Ancak diğer benzer sistemlerin bazı aksine Japon dönem adları Çin, Kore ve Vietnam dönem adlandırma düzenlerinden bağımsızdır ve günümüzde halen kullanılmaktadır. Genellikle resmî evraklarda dönem ismi ve yılının bulunması gerekmektedir.
Dönem adları ilk olarak MS 645 yılında İmparator Kōtoku zamanında uygulanmıştır. İlk nengō Taika olup Taika Reformları'nı kutlamak için verilmiştir. Düzen 600'lerin sonunda kesildi ancak 701 yılında İmparator Mommu döneminde kalıcı olarak geri getirildi ve o zamandan beri dönem adları sürekli günümüze kadar var olmuştur.

Nengō converter 13 Ağustos 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Jeokronoloji, kayaların kendisinde bulunan imzaları kullanarak kaya, fosil ve sediman yaşını belirleme bilimidir. Mutlak jeokronoloji radyoaktif izotoplarla gerçekleştirilebilirken, göreceli jeokronoloji paleomanyetizma ve kararlı izotop oranları gibi araçlarla sağlanır. Birden fazla jeokronolojik (ve biyostratigrafik) göstergeleri birleştirerek, geri kazanılan yaşın hassasiyeti geliştirilebilir.
Jeokronoloji, uygulamada, fosil çiçek ve hayvan topluluklarını tanımlayarak, kataloglayarak ve karşılaştırarak tortul kayaçları bilinen bir jeolojik döneme atama bilimi olan biyostratigrafiden farklıdır. Biyostratigrafi, bir kayanın mutlak yaş tayinini doğrudan sağlamaz, sadece fosil topluluğunun bir arada var olduğu bilinen bir zaman aralığına yerleştirir. Bununla birlikte, her iki disiplin de aynı katmanlama (kaya katmanları) sistemini ve katmanları alt katmanları sınıflandırmak için kullanılan süreyi paylaştıkları noktaya kadar el ele çalışır.
Jeokronoloji bilimi, tüm fosil toplulukları için mutlak yaş tarihleri elde etmeye ve Dünya'nın ve dünya dışı organların jeolojik tarihini belirlemeye çalışan kronostratigrafi disiplininde kullanılan başlıca araçtır.

Bilinen bir Yarılanma ömrüne sahip bir radyoaktif izotopun radyoaktif bozunma miktarını ölçerek, jeologlar ana malzemenin mutlak yaşını belirleyebilirler.
Bu amaçla bir dizi radyoaktif izotop kullanılır ve çürüme oranına bağlı olarak farklı jeolojik dönemlere tarih vermek için kullanılır.
Daha yavaş çürüyen izotoplar daha uzun süreler için yararlıdır, ancak mutlak yıllarda daha az doğrudur.
Radyokarbon yöntemi hariç, bu tekniklerin çoğu aslında radyoaktif ana izotopun bozunma ürünü olan bir radyojenik izotopun bolluğundaki bir artışı ölçmeye dayanır.
Daha sağlam sonuçlar elde etmek için iki veya daha fazla radyometrik yöntem birlikte kullanılabilir.
Çoğu radyometrik yöntem sadece jeolojik zaman için uygundur, ancak radyokarbon yöntemi ve 40Ar / 39Ar yaşlandırma yöntemi gibi bazıları erken insan yaşamı zamanına ve kaydedilmiş tarihe kadar uzatılabilir.
Sık kullanılan tekniklerden bazıları:

Radyokarbon tarihleme: Bu teknik, organik malzemedeki karbon-14'ün bozulmasını ölçer ve en iyi yaklaşık 60.000 yıldan daha genç numunelere uygulanabilir.
Uranyum-kurşun tarihleme: Bu teknik, iki kurşun izotopunun (kurşun-206 ve kurşun-207) bir mineral veya kayadaki uranyum miktarına oranını ölçer. Genellikle magmatik kayaçlardaki eser mineral zirkonlara uygulanan bu yöntem, jeolojik tarihleme için en yaygın kullanılanlardan (argon-argon tarihleme ile birlikte) biridir. Monazit jeokronolojisi, özellikle metamorfizmanın tarihlendirilmesinde kullanılan U – Pb tarihlendirmesinin başka bir örneğidir. Yaklaşık 1 milyon yıldan daha eski örneklere uranyum kurşun tarihleme uygulanır.
Uranyum-toryum tarihleme: Bu teknik, speleothemleri, mercanları, karbonatları ve fosil kemiklerini tarihlemek için kullanılır. Aralığı birkaç yıldan 700.000 yıla kadardır.
Potasyum-argon tarihleme ve argon-argon tarihleme: Bu teknikler metamorfik, magmatik ve volkanik kayaçlar ile tarihlenmektedir. Ayrıca paleoantropolojik bölgelerdeki veya üstündeki volkanik kül katmanlarını tarihlendirmek için de kullanılırlar. Argon-argon yönteminin daha genç sınırı birkaç bin yıldır.
Elektron devir rezonansı (ESR) tarihleme: Bu yöntem elektrik yüklerinin, silikatlı mineral depolarının doğal radyasyondan kaynaklanan hasarlı kristal kafesleri içerisindeki birikimini ölçer. 

Bir jeomorfik yüzeyin oluşturulduğu yaşı (maruz kalma tarihleme) veya daha önce yüzeysel malzemelerin gömüldüğü (gömme tarihleme) bir dizi ilgili teknik. Maruz kalma tarihleme, alüvyonlu bir fan gibi bir yüzeyin oluşturulduğu yaş için bir proxy olarak Dünya materyalleri ile etkileşen kozmik ışınlar tarafından üretilen egzotik nüklidlerin (örneğin 10Be, 26Al, 36Cl) konsantrasyonunu kullanır. Mezar tarihleme, 2 kozmojenik elementin diferansiyel radyoaktif bozunumunu, bir tortunun daha fazla kozmik ışınlara maruz kalmanın gömülmesiyle tarandığı yaş için bir vekil olarak kullanır.
Kozmojenik nüklitler (veya kozmojenik izotoplar): kozmik ışın ufalanmasının neden olduğu güneş sistemindeki bir atom çekirdeği ile birlikte yüksek enerjili bir kozmik ışın etkileştiğinde oluşan nadir izotoplardır. Bu izotoplar Dünya'nın atmosferinde kaya ve toprak gibi, Dünya dışında göktaşları gibi maddelerde üretilen materyallerdir. Kozmojenik izotopları ölçen bilim adamları, jeolojik ve astronomik süreçlerin aralığı hakkında fikir elde edebiliyor. Hem radyoaktif ve istikrarlı izotoplar vardır. Bu radyoizotopların bazıları Trityum, Karbon-14, Fosfor-32’dir.
Bazı hafif (düşük atom numarası) eski nüklitlerin (bazı lityum, berilyum ve bor izotopları) sadece büyük patlama sırasında ortaya çıkmadığı ve büyük patlama sonrasında da oluşmuş olduğu düşünülür fakat güneş sistemindeki yıldızlar arası gaz ve toz üzerindeki ufalanmış kozmik ışınlar işlemiyle yoğunlaşmadan önce oluşmuştur. Bu onların oranları ve Dünya’daki diğer bazı nüklitlerin bolluğu ile karşılaştırıldığında bu gibi kozmik ışınların bolluğunu açıklıyor. Ancak, bunların oluşumu için mekanizma tam olarak aynı olsa bile, "güneş sisteminde içindeki yerinde" kozmojenik nüklitler için rastgele tanımlanan nitelilik "kozmojenik çekirdekler" olarak adlandırılmasını güneş sisteminin oluşumundan önce ufalanmış kozmojenik ışınlar tarafından oluşturulmuş eski nüklitleri engeller. Bu aynı nüklitler Dünya üzerine, atmosfere küçük miktarlarda kozmik ışınların gelmesi Dünya'da Meteoritler oluşturulmuştur. Ancak berilyum (tümü kararlı berilyum-9) güneş sistemindeki daha önce var olan yoğunlaşma ve güneş sistemini meydana getiren çok daha büyük miktarlarda en baştan beri mevcuttur. Dolayısıyla güneş sistemini meydana getiren malzemelerin içinde mevcuttur.
Bir nüklit her iki sınıfa ait olamaz. Başka bir şekilde ayrım yapmak hangi alt küme olarak adlandırıldığının zamanlamasını belirler. Geleneksel olarak bazı kararlı izotoplar lityum, berilyum ve borun büyük patlama ve güneş sisteminin oluşumunda kozmik ışın ufalanmaları tarafından üretildiği düşünülmektedir. İlkel nüklit berilyum-9 kararlı berilyum izotoplarına örnektir.

Lüminesans tarihleme teknikleri kuvars, elmas, feldispat ve kalsit gibi malzemelerden yayılan 'ışığı' gözlemler. Jeolojide optik olarak uyarılmış lüminesans (OSL), katodolüminesans (CL) ve termolüminesans (TL) dahil olmak üzere birçok lüminesans tekniği kullanılmaktadır. Termolüminesans ve optik olarak uyarılmış lüminesans, arkeolojide, çanak çömlek veya pişirme taşları gibi 'ateşlenen' nesneleri güncellemek için kullanılır ve kum göçünü gözlemlemek için kullanılabilir.
Lüminesans, ısıdan kaynaklanmayan bir madde tarafından kendiliğinden ışık yayılmasıdır; veya "soğuk ışık".
Böylece bir soğuk cisim radyasyonu şeklidir. Kimyasal reaksiyonlar, elektrik enerjisi, atom altı hareketler veya bir kristal üzerindeki stres neden olabilir. Bu, ışıldamayı, ısıtma sonucunda bir madde tarafından yayılan akkordan ayırır. Tarihsel olarak, radyoaktivite bir "radyo-lüminesans" biçimi olarak düşünülmesine rağmen, bugün elektromanyetik radyasyondan daha fazlasını içerdiğinden ayrı olduğu düşünülmektedir.
Kadranlar, eller, teraziler, havacılık ve navigasyon enstrümanları ve işaretlerinin işaretleri genellikle "aydınlatma" olarak bilinen bir işlemle ışıldayan malzemelerle kaplanır.

Artımlı tarihleme teknikleri, sabitlenebilen (yani, günümüzle bağlantılı ve dolayısıyla takvim veya yıldız zamanı) veya yüzen olabilen yıllık yıllık kronolojilerin oluşturulmasına izin verir.
Dendrokronoloji
Ağaç halkaları her yıl büyür. Bir ağaçtan küçük bir sondajla örnek alınarak halkalar sayılır ve bu şekilde son derece yüksek güvenilirlikte dendrokronolojik bir zaman ölçeği oluşturulabilir ve karbon-14 tarihlemesi ile denetimleri gerçekleştirilebilir.Kuvaterner çalışmalarında dendrokronoloji yöntemi birçok alana uygulanabilir. Örneğin; İklim çalışmalarında, jeomorfolojinin (dendrojeomorfoloji) kendi içindeki birçok alanda; buzul çalışmalarında (dendroglasiyoloji), volkanik faaliyetlerde (dendrovolkanoloji), depremler ve kaya glasiyelleri çalışmalarında, enkaz akışları, kaya düşmeleri ve heyelan sahalarının belirlenmesinde, çığlar, termokarst süreçleri, seviye değişiklikleri, flüvyal süreçlerin yaşlandırılması ve kumul hareketleri gibi çalışmalarda dendrokronoloji yöntemi uygulanır.
Buz çekirdeği
Likenometri: Yeni yüzeylenmiş bir kaya üzerindeki likenlerin büyümesi esasına dayalı bir yöntemdir.
Varv: Başta buzul gölleri olmak üzere, birçok gölde bulunan farklı çökel katmanları yıllık olarak oluşmaktadır. Bazı göllerde varv katmanları binlerce yıl geriye gidebilmektedir. Varvlar jeolojik kayaç oluşumlarında, hatta Prekambriyen yaşlı çökellerin içinde dahi ayırt edilebilir.

Zaten iyi tanımlanmış bir paleomanyetik kutup dizisi (genellikle sanal jeomanyetik kutuplar olarak adlandırılır), görünür bir polar gezinme yolu (APWP) oluşturur. Böyle bir yol büyük bir kıta bloğu için inşa edilmiştir. Farklı kıtalar için APWP'ler, yaşı bilinmeyen kayalar için yeni elde edilen kutuplar için referans olarak kullanılabilir. Paleomanyetik tarihleme için, paleopole APWP'deki en yakın noktaya bağlanarak kayaların veya bilinmeyen yaştaki tortulardan elde edilen bir kutbun tarihlendirilmesi için APWP'nin kullanılması önerilmektedir. İki paleomanyetik tarihleme yöntemi önerilmiştir:
(1) açısal yöntem ve
(2) rotasyon yöntemi.
İlk yöntem, aynı kıta bloğunun içindeki kayaların paleomanyetik tarihlendirilmesi için kullanılır.
İkinci yöntem, tektonik rotasyonların mümkün olduğu katlanmış alanlar için kullanılır.
Demir içeren bazı mineraller veya taneler, kritik bir seviye olan Curie sıcaklığının üzerine çıkan bir sıcaklıkla ısıtıldıklarında, yeryüzünün manyetik alanına duyarlı hale gelir. Kritik seviyelerinden daha yüksek seviyelere ısıtılan kayaların içindeki mineral ve taneler, oluşumları esnasında etkili olan manyetik alan yönelimini korurlar. Kayaçların bağımsız yollarla yaşlandırılabildiği yerlerde, paleomanyetik bir zaman ölçeği düzenlenebilir. Bu zaman ölçeği, paleomanyetik kalı

Jeolojik zaman cetveli (veya ölçeği), Dünya'nın jeolojik kayıtlarına dayanan bir zaman temsil şeklidir. Jeolojik zaman cetveli, kronostratigrafiyi (jeolojik katmanları zamanla ilişkilendirme) ve jeokronolojiyi (kayaçların yaşını belirlemeyi amaçlayan bir jeoloji dalı) kullanan bir kronolojik tarihleme sistemidir. Özellikle yer bilimciler (jeologlar, paleontologlar, jeofizikçiler, jeokimyacılar ve paleoklimatologlar dahildir) tarafından jeolojik tarihteki olayların zamanlamasını ve ilişkilerini tanımlamak için kullanılır. Zaman cetveli, kayaç katmanlarının incelenmesi, bu katmanların ilişkilerinin gözlemlenmesi, litoloji, paleomanyetik özellikler ve fosiller gibi özelliklerin tanımlanmasıyla geliştirilmiştir. Standartlaştırılmış uluslararası jeolojik zaman birimlerinin tanımlanması, birincil amacı jeolojik zaman bölümlerini gösteren Uluslararası Kronostratigrafik Çizelge'deki (ICC) global kronostratigrafik birimleri kesin olarak tanımlayan Uluslararası Jeolojik Bilimler Birliği'nin (IUGS) kurucu organı Uluslararası Stratigrafi Komisyonu'nun (ICS) sorumluluğundadır. Kronostratigrafik bölümler ise jeokronolojik birimleri tanımlamak için kullanılır.
Bazı yerel ve bölgesel terimler hala kullanımda olsa da, bu başlık altında sunulan jeolojik zaman çizelgesi, uluslararası bir standart kaynak olan Uluslararası Kronostratigrafik Çizelge'ye dayandığından, ICS tarafından belirlenmiş isimlendirme, dönem ve renk kodlarına uymaktadır.

Üst zaman, en büyük (resmî) jeokronolojik zaman birimidir ve bir kronostratigrafik birim olan eonotemin eşdeğeridir. Nisan 2022 itibarıyla, resmî olarak tanımlanmış üç üst zaman/eonotem vardır. Bunlar kronolojik sırayla Arkeen, Proterozoyik ve Fanerozoyik'tir. Hadeen gayri resmi bir üst zaman/eonotemdir, ancak yaygın olarak kullanılır.
Zaman, ikinci en büyük jeokronolojik zaman birimidir ve bir kronostratigrafik birim olan eratemin eşdeğeridir. Nisan 2022 itibarıyla 10 tane tanımlanmış dönem/eratem vardır.
Dönem, zamanın altında ve çağın üzerinde yer alan ana bir zaman birimidir. Bir kronostratigrafik birim olan sistemin jeokronolojik eşdeğeridir. Nisan 2022 itibarıyla 22 tane tanımlanmış dönem/sistem vardır. Sadece Karbonifer Dönemi/Sistemi için bir istisna vardır ve bu dönem için diğer dönemlerin aksine iki adet alt dönem/alt sistem (Misisipiyen ve Pensilvaniyen) kullanılır.
Devre, dönem ile çağ arasında yer alır ve ikinci en küçük jeokronolojik birimdir. Bir kronostratigrafik birim olan serinin eşdeğeridir. Nisan 2022 itibarıyla 37 adet resmî ve bir adet gayriresmî devre/seri vardır. Ayrıca hepsi Neojen ve Kuvaterner içinde olan 11 tane alt devre/alt seri vardır. Uluslararası kronostratigrafide alt serilerin/alt dönemlerin, resmi birer birim olarak kullanımı 2022'de onaylandı.
Çağ, en küçük hiyerarşik jeokronolojik birimdir ve bir kronostratigrafik birim olan katın eşdeğeridir. Nisan 2022 itibarıyla 96 resmî ve 5 gayriresmî çağ/kat vardır.
Kron, hiyerarşik olmayan, resmî bir jeokronoloji birimidir ve bir kronostratigrafik birim olan kronozonun eşdeğeridir. Bunlar önceden tanımlanmış stratigrafik birimlere veya jeolojik özelliklere dayandığından, manyetostratigrafik, litostratigrafik veya biyostratigrafik birimlerle bağlantılıdır.
Erken ve Geç alt bölümleri, kronostratigrafik Alt ve Üst'ün jeokronolojik eşdeğerleri olarak kullanılır. Örneğin, Alt Triyas Serisi (kronostratigrafik birim) yerine Erken Triyas Dönemi (jeokronolojik birim) kullanılır.
Özünde, belli bir kronostratigrafik birimi temsil eden kayaçların o kronostratigrafik birim olduğunu ve yerleştirildikleri zamanın da jeokronolojik birim olduğu söylenebilir. Buna bir örnek vermek gerekirse, Silüriyen Serisi'ni temsil eden kayaçların Silüriyen Serisi olduğunu ve bunların Silüriyen Dönemi sırasında çökeldiğinin söylenmesi doğrudur. 

Aşağıdaki tablo, yerkürenin jeolojik zaman ölçeğini oluşturan bölümlerin ana olaylarını ve özelliklerini özetlemektedir. Bu tablo, en yeni jeolojik dönemler üstte ve en eskiler altta olacak şekilde düzenlenmiştir. Tablodaki satırların yüksekliği, bu satırlardaki jeolojik birimlerin süresini yansıtmamaktadır. Bu nedenle tablo ölçekli değildir ve her bir jeokronolojik birimin zaman aralıklarını birbirileriyle oranlı bir şekilde temsil etmemektedir. Örneğin Fanerozoyik üst zaman, diğer üst zamanlardan daha uzun görünüyor olsa da yalnızca ~539 milyon yılı (Yerküre tarihinin ~%12'sini) kapsar. Fanerozoyik'ten önce gelen üç üst zaman ise toplam ~3.461 milyon yılı (yerküre tarihinin ~%76'sı) kapsar. Yerküre tarihindeki son üst zaman olan Fanerozoyik'e yönelik bu önyargı, Fanerozoyik'ten önce gelen üç üst zamanda gerçekleşen olaylara dair bilgi eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Alt serilerin/alt devrelerin kullanımı, Uluslararası Stratigrafi Komisyonu tarafından onaylanmıştır.
Tablonun içeriği, bu çizelgenin çevrimiçi etkileşimli bir sürümünü sağlayan Uluslararası Stratigrafi Komisyonu tarafından üretilen ve sürdürülen resmî Uluslararası Kronostragrafik Çizelge'ye dayanmaktadır. İnteraktif sürüm, zaman çizelgesinin, SPARQL uç noktasında, Commission for the Management and Application of Geoscience Information GeoSciML projesiyle üretilmiş ve makine tarafından okunabilir Kaynak Tanımlama Çerçevesi/Web Ontoloji Dili temsiline dayalıdır. 

Aubry, Marie-Pierre; Van Couvering, John A.; Christie-Blick, Nicholas; Landing, Ed; Pratt, Brian R.; Owen, Donald E.; Ferrusquia-Villafranca, Ismael (2009). "Terminology of geological time: Establishment of a community standard". Stratigraphy. 6 (2): 100-105. doi:10.7916/D8DR35JQ. 
Gradstein, F. M.; Ogg, J. G. (2004). "A Geologic Time scale 2004 – Why, How and Where Next!" (PDF). Lethaia. 37 (2): 175-181. doi:10.1080/00241160410006483. 17 Nisan 2018 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi30 Kasım 2018. 
Gradstein, Felix M.; Ogg, James G.; Smith, Alan G. (2004). A Geologic Time Scale 2004. Cambridge, UK: Cambridge University Press. ISBN 978-0-521-78142-8. 1 Ocak 2014 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 18 Kasım 2011. 
Gradstein, Felix M.; Ogg, James G.; Smith, Alan G.; Bleeker, Wouter; Laurens, Lucas, J. (June 2004). "A new Geologic Time Scale, with special reference to Precambrian and Neogene". Episodes. 27 (2): 83-100. doi:10.18814/epiiugs/2004/v27i2/002 . 
Ialenti, Vincent (28 Eylül 2014). "Embracing 'Deep Time' Thinking". NPR. NPR Cosmos & Culture. 6 Temmuz 2019 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 19 Haziran 2022. 
Ialenti, Vincent (21 Eylül 2014). "Pondering 'Deep Time' Could Inspire New Ways To View Climate Change". NPR. NPR Cosmos & Culture. 6 Temmuz 2019 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 19 Haziran 2022. 
Knoll, Andrew H.; Walter, Malcolm R.; Narbonne, Guy M.; Christie-Blick, Nicholas (30 Temmuz 2004). "A New Period for the Geologic Time Scale" (PDF). Science. 305 (5684): 621-622. doi:10.1126/science.1098803. PMID 15286353. 15 Aralık 2011 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF)18 Kasım 2011. 
Levin, Harold L. (2010). "Time and Geology". The Earth Through Time. Hoboken, New Jersey: John Wiley & Sons. ISBN 978-0-470-38774-0. 8 Temmuz 2019 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 18 Kasım 2011. 
Montenari, Michael (2016). Stratigraphy and Timescales (1.1isbn=978-0-12-811549-7 bas.). Amsterdam: Academic Press (Elsevier). 

The current version of the International Chronostratigraphic Chart can be found at stratigraphy.org/chart 30 Mayıs 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Interactive version of the International Chronostratigraphic Chart is found at stratigraphy.org/timescale 31 Mayıs 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
A list of current Global Boundary Stratotype and Section Points is found at stratigraphy.org/gssps 26 Nisan 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NASA: Geologic Time
GSA: Geologic Time Scale
British Geological Survey: Geological Timechart 29 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
GeoWhen Database
National Museum of Natural History - Geologic Time
SeeGrid: Geological Time Systems 23 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Information model for the geologic time scale
Exploring Time 21 Şubat 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. from Planck Time to the lifespan of the universe
Episodes, Gradstein, Felix M. et al. (2004) A new Geologic Time Scale, with special reference to Precambrian and Neogene, Episodes, Vol. 27, no. 2 June 2004 (pdf)
Lane, Alfred C, and Marble, John Putman 1937. Report of the Committee on the measurement of geologic time 19 Haziran 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Lessons for Children on Geologic Time
Deep Time - A History of the Earth : Interactive Infographic 29 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Geology Buzz: Geologic Time Scale 12 Ağustos 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Johann Gottfried von Herder, (25 Ağustos 1744 - 18 Aralık 1803), Alman filozof, dinbilimci, şair ve edebiyatçıdır.
Alman romantizmi dönemi ve özellikle de Fırtına ve Coşku ekolünde değerlendirilen ve bu dönemin en önemli ürünlerinden kabul edilen dil felsefesi ve tarih felsefesi alanlarında verdiği eserlerle, bu alanların müşterek kurucularından kabul edilir.

Herder, 25 Ağustos 1744 tarihinde Prusya'nın Mohrungen kasabasında doğdu. Bölgesinin ve çağının en önemli üniversitelerinden olan, Alman filozof Kant'ın da görev yapmakta olduğu Königsberg Üniversitesi'ne 1762 yılında girdi. Bununla birlikte Kant'ın klasik idealist görüşlerinden çok Jakob Böhme ve Johann Georg Hamann gibi fikir insanlarından etkilendi.
Üniversitedeki eğitiminin ardından Prusya'nın ve Avrupa'nın çeşitli şehirlerinde öğretmenlik yaptığı gezgin bir hayat sürdü. Bu dönemde hem Goethe ile tanışarak yeni Alman edebiyat akımından etkilendi, hem de aynı dönemde entelektüel faaliyetlerde bulunan Christoph Martin Wieland ve Friedrich Schiller gibi isimlerle beraber Weimar'da kurdukları felsefe topluluğunu yönetti. 18 Aralık 1803 tarihinde bu şehirde öldü.

Gerçek bir 'tarih felsefesi'nin bir anlamda kurucusu sayılabilecek olan Herder, tarihte, belirleyici ögenin genel olarak insan değil de şu ya da bu türden insanın genel özellikleri olduğunu savunduğu doğal bir evrim görüşü geliştirmiş ve bu iddiasıyla da aynı zamanda antropolojinin babası sayılmıştır. Bu anlayışa göre, doğa da tarih de sürekli olarak dönüşen, yani oluş hali içinde olan alanlardır. Tarih, doğanın bir alanı olmakla birlikte; tarihsel olaylar, doğal olaylar gibi, kesin bir yasalılık ve nedensellik taşımaz. Zira, tarihi belirleyen en önemli öge, genellik değil de, bireyselliktir. Tarihte yasalar aramaktan vazgeçilmelidir, her tarihsel olay bir kez ortaya çıkan bir gerçekliktir.

Akkaya, M. Şükrü (1951). "Herder: Şahsiyeti ve Eserleri". Dil ve Tarih - Coğrafya Fakültesi Dergisi. 9 (1-2). Ankara Üniversitesi. ISSN 2459-015020 Mart 2018.

Johannes Gutenberg (Johannes Gensfleisch zur Laden zum Gutenberg) (1398 - 3 Şubat 1468), 1447 yılında hareketli parçalar ile yazı baskısını Avrupa'da başlatan Alman kuyumcu, matbaacı ve yayıncıdır.
Johannes Gutenberg iletişim tarihinin en önemli gelişmelerinden biri sayılan tipo baskı yöntemini 1438'de Avrupa'ya getirerek uygulamalarını yaygınlaştırmıştır. Bu yöntem, önceleri tahtadan daha sonraları bir kurşun alaşımından yapılan dökme harflerin, baskıdan sonra başka bir yazıda kullanılmak üzere saklandığı bir basım yöntemidir. Bu, yüzyıllardır Çin ve Kore'de kullanılmaktaydı. Gutenberg, hız ve dayanıklılığı arttıran, karakterlerin metalden yapıldığı ve isteğe göre değiştirilebildiği bir sistem tasarlamıştır. Gutenberg'in buluşu modern dönemin en önemli olayı ve matbaa devriminin başlangıcı, kendisi de modern matbaacılığın babası kabul edilir. Buluşu Avrupa'da metinlerin ve bilgilerin yayılmasında belirleyici bir unsur olmuştur.
Gutenberg, Rönesans döneminin en önemli buluşlarından birini yapmasına rağmen yoksul bir hayat geçirmiştir. Yoksulluktan, kendisine 1465 yılında "sarayın beyefendisi" unvanını ve ömür boyu emekli maaşını veren Nassaulu Adolphe II sayesinde kurtulmuştur. Üç yıl sonra 1468 yılında öldüğü bilinmektedir. Ölüm günüyle ilgili kesin bir bilgi bulunmamakla beraber, ölüm yıldönümü 3 Şubat tarihinde anılmaktadır.

1398 yılında soylu bir ailenin çocuğu olarak  Kutsal Roma İmparatorluğu'nda yer alan Mainz Elektörlüğü'nün Mainz şehrinde, Friele Gensfleisch zur Laden ve Else Wirich çiftinin oğlu olarak dünyaya geldi. Doğum tarihi tam olarak bilinmemekle beraber 1394 ve 1404 yılları arasında bir tarihte doğduğu tahmin edilir. Mainz'da 1900 yılında Gutenberg'in beş yüzüncü doğum günü kutlanmış ve 1400 yılı sembolik olarak Gutenberg'in doğum yılı seçilmiştir. Tıpkı hayatının ilk yılları gibi eğitimi hakkında da oldukça az sayıda bilgi mevcuttur. O dönem bireylerin soyadı olarak yaşadıkları evlerin isimlerini kullanması kesin bilgilere ulaşmayı zorlaştırmaktadır. 1411 yılında, Mainz şehrinde esnafların aristokrat sınıfı şehirden ayrılmaya zorlamasıyla ailesiyle birlikte Eltville şehrine yerleştiler. Bu dönemde Gutenberg'in, Johannes Altavilla ismi ile Erfurt Üniversitesi'nde kuyumculuk eğitimi aldığı iddia edilir.   Ailesiyle birlikte Strassburg'a (günümüzde Fransa'da Strazburg) taşındıktan sonra burada ayna yapımı, metaller ve değerli taşlar konularında zanaatkârlık yaptı ve basım teknikleriyle de ilgilenmeye başladı.
O dönemde kitaplar ya doğrudan elle yazılır ya da her sayfa için ayrı ayrı elle oyularak hazırlanan tahta bloklar kullanılarak kitaplar basılırdı. Gutenberg her kalıp için ayrı ayrı kalıplar hazırladı. Bu kalıplara sıcak metal sıvı dolduruluyor ve harflerin metal örnekleri çıkarılıyordu. Basımcı metal harfleri istediği gibi dizebiliyor, basımdan sonra saklayarak yeniden kullanabiliyordu. Aynı dönemde ortaklarıyla aralarında çıkan bir anlaşmazlık yüzünden açılan bir davada Gutenberg'in tipo basım yapabilen bir baskı makinesi yarattığı duyuldu. Ne var ki, o dönemden tipo basım örneği günümüze ulaşmamıştır.
Yaptığı çalışmalar ve basım deneyleri için para bulmak zorunda olan Gutenberg 1450'de, Mainzlı bir zengin olan Johannes Fust ile ortaklık kurdu. 1455'te bastıkları ilk kitap Kutsal Kitap'ın Latince Vulgata versiyonuydu. Bu kitap, Gutenberg Kutsal Kitabı, 42 satırlı Kutsal Kitap veya Mazarin Kutsal Kitabı olarak bilinmektedir.
1457'de Gutenberg borcunu ödeyemediği için Fust'la olan ortaklıkları bozuldu. Fust bütün araç ve gereçlerine el koydu. Daha sonra Konrad Humery adlı bir Alman memurun sağladığı para yardımıyla yeni bir baskı makinesi kuran Gutenberg bir dilbilgisi kitabı, bir sözlük ve başka bazı kitaplar bastı. Başarıyla yürüttüğü bu çalışmaları sırasında büyük zorluklara katlandı ve hiçbir zaman çok fazla para kazanamadı. Mainz Başpiskoposu olan Adolf von Nassau-Wiesbaden, son yıllarda gözleri giderek bozulan ve yoksulluğa düşen Gutenberg'i sarayına aldı ve geçimini üstlendi.
Gutenberg 3 Şubat 1468'de, Mainz'da hayatını kaybetti. Gutenberg, Franciscaine Kilisesi mezarlığına defnedildi. Kilise ve mezarlık İkinci Dünya Savaşı sırasında yok edildi, dolayısıyla Gutenberg'in mezarı da bu yıkım sonucu kaybolmuştur.

1439 senesinde Almanya'da İmparator Charlemagne’ye ait antikaların meraklısına sunulmak üzere düzenlenecek olan sergiye yoğun bir katılım bekleniyordu.  Gutenberg sergide satmak üzere çok sayıda cilalı metal ayna (o dönem aynaların dinî kalıntılardan kutsal ışığı toplayabildiğine dair yaygın bir inanç vardı) yaptı. Sergi, yaşanan şiddetli sel felaketinden ötürü bir yıl ertelendi. Yatırımcılar Gutenberg’ten ödedikleri sermayeyi iade etmesini istediler. Ancak Gutenberg aldığı tüm parayı aynaları yaparken harcamıştı. Çalışma hayatında kuyumculukta metal alaşımların yapımı ve dökümü üzerinde uzmanlaşan Gutenberg, metal alaşımı konusundaki ustalığı sayesinde, 1450 yılında kolay kolay yıpranmayan ve birbiriyle çok iyi uyum sağlayan ayrı metal harfler dökmeyi başardı. Bu harflerle hazırlanan baskı kalıbı dönemine göre çok kaliteli ve temiz kitap baskılarının yapılmasını sağladı.
1444’e kadar Strazburg’da yaşayan Gutenberg’in, 1440 yılında gizemli bir şekilde “Aventur und Kunst” (Girişim ve Sanat) adlı araştırmaya dayanarak tipo baskının sırrını geliştirip mükemmelleştirildiği söylenmektedir. Yaptığı çalışmaların ne olduğu kesin olarak bilinemiyor. Ancak modern matbaanın erken dönem çalışmalarını yaptığı söylenmektedir. Hareketli parçalarla yazı baskısı yapabilen modern matbaayı icat ettiği bilinmektedir. 1448 yılında Mainz’e dönerek kayınbiraderi Arnold Gelthus’tan çalışmalarını ilerletmek için borç almıştır. O dönem “tifdruk” adı verilen, matbaacılıkta temel basım tekniği olan çukur baskı tekniğini kullanarak “Master of Play Card” olarak tanınan sanatçının bakır gravürleri üzerinde çalışmıştır.
1450 yılında Gutenberg’in icadıyla “tipo” tipi matbaa tekniği geliştirilerek baskı makinesi faaliyete geçti ve ilk Alman şiiri basıldı. Bu dönem Gutenberg, basımevini kurarak matbaa devrimini başlatmak adına yatırımcı Johann Fust'u krediye ikna etmeye çalıştı. Fust'un damadı olan Peter Schöffer de girişime katıldı. Schöffer Paris'te katip olarak çalıştı. Bununla birlikte ilk yazı tiplerinden bazılarını tasarladığı söylenmektedir.
Gutenberg'in çalışma atölyesi Humbrechthof'ta, uzaktan bir akrabasına ait bir mülkte kuruldu. 1452 yılında Fust'tan bir kez daha ödünç maddi destek alarak icat ettiği “Gutenberg Matbaası” ile basılan ilk kitap olan Kutsal Kitap’ı basma çalışmalarına başladı. Kutsal Kitap’ın haricinde Latince dil bilgisi kitapları da basmaya başladı. Biri Kutsal Kitap’ı, diğeri ise eğitim kitaplarını basmak üzere temelde iki farklı baskı makinesi yapıldığına dair söylentiler vardır. Yeni matbaa ile 1454-1455 yılları arasında kilisede belgelenen binlerce kitap basılmıştır.
Gutenberg 1455 yılında “Gutenberg Kutsal Kitabı" olarak bilinen Kırk İki Satırlık Kutsal Kitap'ın basımını tamamladı. Çoğu kağıt üzerine, bazıları da parşömen üzerine olmak üzere toplamda yüz seksen kopya yazdırıldı.

Gutenberg'in buluşu hızla yayıldı. 15. yüzyılın sonlarına gelmeden Avrupa'da, 1000'den fazla baskı makinesi vardı. Bu basım yöntemiyle daha çok kitabın basılabilmesi kitap fiyatlarının düşmesini sağladı. Böylece daha çok kitap okunmaya başlandı. Kitabın ve kitap okumanın yaygınlaşması, özgür düşüncenin doğmasına, bilimsel çalışmaların gelişmesine ve bilginin daha geniş kesimlere ulaşmasına yardımcı oldu. Tüm bu nedenlerden dolayı Gutenberg'in bulduğu bu baskı yöntemi, özgür düşüncenin yayılmasına ivedilik kazandıran, bilim araştırmalarının gelişmesini sağlayan, reformların yapılmasını hızlandıran önemli olaylardan biri olarak kabul edilmektedir.
Gutenberg hayatı boyunca finansal olarak başarısız olmasına rağmen, baskı teknolojileri hızla yayıldı ve haberler ve kitaplar Avrupa'da eskisinden çok daha hızlı seyahat etmeye başladı. Bu gelişme büyüyen Rönesansı besledi ve bilimsel yayıncılığı büyük ölçüde kolaylaştırdığı için, daha sonraki bilimsel devrim için önemli bir katalizördü.
Basılmış Kitaplar
1450-1455 yılları arasında Gutenberg bazıları tanımlanamayan birkaç metin basmıştır. Ayrıca, bir papalık mektubu ve biri Mainz'da basılmış olan iki endüljans da dahil olmak üzere birçok kilise belgesi basılmıştır. Almus Donatus tarafından yazılan Ars Minor isimli Latince gramer üzerine olan bir okul kitabının bazı baskıları Gutenberg tarafından basılmış olabilir. Bu baskılar ya 1451-52 ya da 1455 tarihlidir.
1455 yılında Gutenberg, her sayfasında 42 satır olan güzelce hazırlanmış bir Kutsal Kitap'ın (Biblia Sacra) kopyalarını tamamlamıştır. Kopyaların her biri 30 florine (Hollanda'nın eski para birimi) satılmıştır ki bu ortalama bir memur için yaklaşık üç yıllık maaşa tekabül etmektedir. Bazı kopyalar basıldıktan sonra aynı Kutsal Kitap el yazmaları gibi elle süslenmiştir.
İngiltere Ulusal Kütüphanesi'nde bulunan ve çevrimiçi incelenip karşılaştırılabilen iki kopyası da dahil olmak üzere, büyük ölçüde tamamlanmış 48 kopyanın hayatta kaldığı bilinmektedir.
Kutsal Kitap'ın tarihi bilinmeyen 36 satırlık bir baskısı muhtemelen Bamberg'de Gutenberg tarafından 1458-60 yıllarında basılmıştır. Büyük bir bölümünün Gutenberg'in Kutsal Kitap'ının bir kopyasından alındığı görülmüştür.
Diğer Etkiler
Avrupa'daki baskının başkenti, Aldus Manutius gibi vizyoner yazıcıların büyük Yunan ve Latin metinlerinin yaygın olarak kullanılabilirliğini sağladığı Venedik'e taşındı. Hareketli tip için İtalyan kökenli iddialar, hareketli tip baskıda İtalya'nın bu hızlı yükselişine de odaklanmıştır. Bu belki de İtalya'nın kağıt ve baskı ticaretindeki önceki üstünlüğü ile açıklanabilir. Ayrıca, İtalya ekonomisi bu zamanda hızla büyüyordu, bu da okuma-yazmanın yayılmasına yardımcı oldu. Kristof Kolomb'un babası tarafından satın alınan hareketli tipte basılmış bir coğrafya kitabı vardı. Bu kitap Sevilla'daki Biblioteca Colombina adlı bir İspanyol Müzesinde bulunmaktadır. Son olarak, Mainz şehri 1462'de yağmalandı ve birçoğu (bir dizi yazıcı ve

Jülyen takvimi, Jül Sezar tarafından MÖ 46 yılında kabul edilen ve Batı dünyasında 16. yüzyıla kadar kullanılan takvim. Artık yıl hesaplamasındaki ufak bir fark sonucu yaklaşık her 128 yılda bir günlük bir kayma oluşturduğu için, 1582 yılında yerini Gregoryen takvimi almıştır.
Bununla birlikte Rusya ve Bulgaristan gibi Ortodoks Hristiyan bazı ülkeler kilisenin de etkisiyle 20. yüzyıl başına kadar bu takvimi kullanmıştır. Rusya'da Bolşevik devrimi sonrasında bu takvim bırakılıp yerine modern Gregoryen takvim kullanılmaya başlanmıştır. Ancak bu durumda dahi Rus kilisesi gibi dini kesimler bu takvime dönülmesi yönünde çağrılarını yinelemektedir.

Hem İslami takvimin (yani ay takviminin), hem Jülyen takvimin (yani güneş takviminin) kökeni eski Mısır'a dayanır. Zira eski Mısır'da tarım vs. uygulamalar için ay takvimi kullanılmış, daha sonra idari işlerin doğru zamanda yapılması ve tespiti için güneş takvimi icat edilmiştir, ancak Mısır güneş takviminde artık yıl yoktur. Bir yıl 365 gün olarak değerlendirilmektedir.
Romalılar da Mısır güneş takvimini kullanmaktaydı ama takvimdeki hatalar karışıklıķlara yol açmaktaydı.
Jül Sezar o zamana kadar kullanılan takvimdeki karışıklıkları çözmesi için İskenderiyeli astronomi bilgini Sosigenes'ten yardım alır. Sosigenes bir yılı 365,25 gün alarak oluşan mevsim kaymalarını düzeltmeyi hedeflemiştir. Böylece 4'e tam bölünemeyen yıllar 365 gün olmuş, bu yıllardan artan çeyrek günlerse 3 yılın ardından gelen artık yıla eklenerek, artık yılı 366 güne çıkarmıştır. Ayrıca bir yılın 12 ay kalabilmesi için artık yıllarda aylar 6 ay 30, 6 ay 31 gün olacak şekilde düzenlenmiştir. Artık olmayan yıllarda ise yılın son ayından 1 gün çıkarılmıştır. Bu da o dönemde yılbaşı mart olduğundan dolayı şubat ayının artık yıllarda 30, diğer yıllarda ise 29 gün olmasını getirmiştir. Ayrıca takvim düzenlemesini yaptığı için Jül Sezar temmuz ayının ismini değiştirerek kendi adını (July) vermiştir.
Fakat Sezar'ın öldürülmesinden sonra takvimde yapılan bu ıslahat düzgün uygulanamamıştır. Takvim düzenlemelerini yapan Pontifeksler üç yılda bir artık yıl uygulaması yaparak takvimde tekrar bozulmalara sebep olmuşlardır. Bu uygulamanın yapıldığı yaklaşık 40 yıl boyunca 3 gün kayma meydana gelmiş ve MÖ 8. yılda Augustus 12 yıl boyunca artık yıl uygulamasını durdurarak bu kaymayı düzeltmiştir. Augustus tıpkı Jül Sezar gibi takvimde değişiklik yaptığı için o zamanlar sextilis olan ayın adını değiştirip kendi ismi olan Augustus'u vermiştir. Fakat ismi Sezar'dan gelen temmuz ayının 31, ağustos ayının ise 30 gün olmasından dolayı şubat ayından 1 gün alınıp ağustos ayına eklenmiştir. Böylece şubat ayı artık yıllarda 29, diğer yıllarda 28 güne düşmüştür.
Bununla birlikte Jülyen takvimi de kusursuz bir takvim değildir zira dönencel yıl kesrini 0,2422 yerine 0,25 olarak almasından ötürü her 400 yılda bir takvim 3,12 gün yani yaklaşık 128 yılda 1 gün geri kalmaktadır. Bu sebeple günlerin bu zamanda ilerletilmesi gerekir.
Bu hatalar nedeniyle Papa 13. Gregoryus takvimde tekrar reformlara girişmiş ve bugünkü anlamda kullanılan modern Gregoryen takvim icat edilmiştir. Gregoryan takvim de Jülyen takvim gibi her 4 yılda bir artık yıl uygulamasına gider ancak burada yüzyıl başlarında 400'e bölünmeyenlerde artık yıl uygulanmayarak sorun giderilmeye çalışılmıştır (Jülyen takvimde buna bakılmaz).
Öte yandan 400'e bölünse bile 4000 yılında Gregoryen takvimde artık yıl uygulanmayacaktır. Zira Gregoryen takvim de kusursuz değildir, her 400 yılda 0,12 gün sapma payı olup bu sebeple 4000 yılında sapmanın bu şekilde giderilmesi hedeflenmektedir.
Örneğin, yüzyıl başlangıcı olan 2100, 2200, 2300 yıllarında Gregoryen takvim (400'e bölünmediğinden) artık yıl uygulamasına gitmezken, Jülyen takvim her dört yılda bir artık yıl uygulamasına sıkı sıkıya bağlı kaldığından artık yıl uygulamasına gider. Buna karşın, yüzyıl başlangıcı olan 2000 ve 2400 yıllarında her iki takvim de artık yıl uygulamasına gider. 4000 yılında ise 400'e bölünmesine karşın Jülyen takvim artık yıl uygulamasına giderken Gregoryen takvim gitmeyecektir.

Eski Yeni Yıl
Miladi takvim
Eski Usul ve Yeni Usul tarihler

Kadın, yetişkin bir dişi insandır. Ergenlik çağına gelmeden önce, kız çocuk veya kız denir.

Türkçe kadın kelimesinin kökeni, Eski Türkçe "kraliçe" manasındaki ḳātūn veya χātūn sözcüğüne dayanır. Bu kelimelerin kökeni Soğdcadaki χwatēn sözcüğüne dayanır. Kelime ses değişimine uğrayarak kadın ve hatun olarak iki farklı şekilde girmiştir.

Bazı kadınlar anormal hormonal veya genetik farklılıklara sahip olabilirler (kongenital adrenal hiperplasia, kısmen veya tamamen androjen yoğunluğu sendromu veya diğer koşullar sebebiyle) ve hayatlarının ilk aşamalarında tipik dişi fizyolojisine sahip olmayan veya en azından kısmen sahip olan kadınlar da bulunmaktadır. Erken gelişim sırasında her iki cinsiyetin fetüs morfoloji embriyo 6. veya 7. haftaya kadar benzerdir. Gonadlar, Y kromozomunun hareketi nedeniyle erkeklerde testisler farklılaşır. Cinsel farklılaşma kadınlarda cinsiyet hormonlarından bağımsız bir şekilde gerçekleşir.
İnsanlar mitokondriyal DNA'yı yalnızca annenin ovumundan miras aldığından, bundan dolayı soy bilimciler anne soyunu çok eskilere kadar izleyebilmektedirler.

Kadın araştırmaları, kadınlar üzerine yapılan genel araştırmaları nitelemektedir ve cinsiyet araştırmalarının bir parçasıdır. Kadın araştırmalarına analog olarak cinsiyet araştırmalarında toplum içerisindeki erkeklerin hayatlarını inceleyen erkek araştırmaları ortaya çıkmıştır.

Kadın araştırmaları, disiplinler arasıdır ve antropoloji, toplum bilimi, tarih, tıp, estetik ve diğer bilim alanlarını kapsamakta ve onların sorularına kadın hareketleri, özgürleşme (emansipasyon) ve feminizm bakış açısıyla yeniden ortaya koymaktadır. Kadın araştırmaları hem akademik, hem akademik dışı düzlemde (örneğin vakıf ve derneklerde) irdelenmektedir. Konu olarak kadınların hayatlarındaki özellikleri ve örneğin kadın eğitimi gibi yaşam koşulları ön planda durmaktadır.

Kadın araştırmaları yöntemleri, ilgili bilim alanlarında özellikle toplum bilimi ve tarih biliminde kullanılmaktadır. Kadın araştırmalarına dayanan, sözde bilimsel ve sadece belirli bir çevre tarafından anlaşılabilen birçok yayın olduğundan bilimsel kadın araştırmaları sık sık bu tür yayınlarla karıştırılmakta ve bu da oldukça fazla öznellik ve bilimsel olmama suçlamasına yol açmaktadır.

Öncelikli eğilimi kadın tarihinin yeniden oluşturulmasıdır. Kadın araştırmaları, bilimde kadınların "unutuluşu"nu ve kadın bakış açısının yok sayılmasını eleştirmektedir. Kendiliğinden oluşan bu amaçlar, kadınlara ilişkin ve bir denge oluşana kadar kadın bakış açısının uygulanması ile bilimdeki boşlukların ortaya çıkarılması ve doldurulmasını kapsamaktadır. Bu durumda erkek odaklı tarih yazımının kadın odaklı olanlarla tamamlanması veya değiştirilmesi gerekmektedir. Böylece cinsiyet ideolojisi ve esas gerçeklik arasındaki ayrım ön planda durmaktadır.
Geniş bir bakış açısıyla "büyük adamlar"ın "büyük kadın"larına ve bütün tabakadan kadın ve erkeklere baktığımızda temel kaynakların genişletilmesi bilimsel tartışmalardaki yazıt bilimsel, nümismatik, arkeolojik ve ikonografik kaynakları da kapsaması gerekmektedir.

BM Kadın Birimi
Anaerkillik
Kadın hakları
Kadın psikolojisi

Yasa ya da diğer adıyla kanun (Grekçe kanōn κανων 1. kargı, çıta, cetvel, 2. kural< EYun kánna κάννα kamış, kargı = Aram ḳanyā קניא) anayasal hukuk sisteminde, yetkili organlarca meydana getirilen hukuk kurallarıdır. Yasalar, tüzükler, yönetmelikler birer hukuk kuralıdır. Yürürlükte olan hukuk kurallarının tümüne mevzuat denir. Dar anlamında yasa, yasama organınca yapılan yasa adıyla gerçekleştirilen işlerdir. Hukuk karşılıklı hakları ifade eden üst mefhumdur, yasa ise bu hakları koruyan ve belirleyen kuralları ifade eder.
Yasa, yazılı veya yazısız olabilir. Yazılı yasaların en ünlüsü MÖ 1700'lerde yapılmış Hammurabi yasaları'dır. Roma hukuku, Cermen hukuku, Katolik hukuku, İslam hukuku yazılı yasalara dayanır. Çağdaş yasaların yazılı oluşu Fransız Devrimi'nden sonra gelişmiştir. Önemli yazılı yasalara Kod (code) denilmektedir. Toplumu Kod'larla yönetmeye Kodifikasyon denilir ve Kıta Avrupa'da geçerlidir. Medeni yasa'lar birer Kod'dur. İslam dünyasında Mecelle ve yasa-ı Esasi ilk kodlardır.

İstanbul.edu.tr Toplum ve Hukuk İlişkisi 14 Temmuz 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hukuk Felsefesi Ders Kitabı24 Ocak 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Doğal Hukuk Anlayışı 15 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hukuk Nedir? Slayt14 Temmuz 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hukukun Temel Kavramları Açıköğretim Ders Kitabı28 Aralık 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Karl Marx (Almanca telaffuz: [ˈkaɐ̯l ˈmaɐ̯ks]; 5 Mayıs 1818, Trier – 14 Mart 1883, Londra), 19. yüzyılda yaşamış Alman filozof, politik ekonomist ve bilimsel sosyalizmin kurucusu. Bir müddet gazetecilik de yapan Marx, iktisadi ve beşerî konularda eleştirel fikirler ve tespitler ortaya koymuştur.
Marx'ın ekonomi alanındaki çalışmaları, günümüzde emeği, emek-sermaye ilişkisini ve bunları takip eden ekonomi düşüncesini kavramanın büyük bir kısmı için temel oluşturdu. Sosyoloji ve sosyal bilimleri başlatan isimlerdendir. En bilinenleri Komünist Manifesto (1848) ve Kapital (1867-1894) olmak üzere hayatı boyunca sayısız kitap yayımladı. Karl Marx, hakkında en fazla eser yazılan kişiler listesinde ilk sırada yer almaktadır.
Orta düzeyde zengin bir Yahudi ailede, o tarihlerde Prusya'nın içinde yer alan Ren bölgesindeki Trier şehrinde doğan Marx, Genç Hegelcilerin felsefe düşünceleri ile ilgilendiği Bonn ve Berlin Üniversiteleri'nde öğrenim gördü. Çalışmalarından sonra Köln'de radikal bir gazetede yazmaya ve tarihsel materyalizm üzerinde çalışmaya başladı. 1843'te diğer radikal gazetelerde yazmaya başlayacağı ve kendisinin ömür boyu dostu ve çalışma arkadaşı olacağı Friedrich Engels ile tanışacağı Paris'e taşındı. 1849'da sürgüne gönderildi, karısı ve çocukları ile beraber toplumsal ve ekonomik hareketler hakkında teorilerini yazacağı ve olgunlaştıracağı Londra'ya taşındı. Bu süre içerisinde sosyalizm için yapılan mücadelede yer aldı ve Birinci Enternasyonal'de önemli bir figür hâline geldi.
Marx'ın toplum, ekonomi ve siyaset hakkındaki teorileri -bir bütün olarak Marksizm- insan toplumlarının ve tarihin sınıf savaşımı -üretimi kontrol eden yönetici sınıf ile üretim için gereken emeği sağlayan mülksüz bir emekçi sınıf arasındaki çatışma- ile ilerlediğini iddia etmektedir. Marx, devletlerin yönetici sınıf tarafından idare edildiğini ve devletin ortak kamu çıkarı adına hareket eder gibi yapıp yönetici sınıfın çıkarları doğrultusunda yönetildiğini düşünmekte ve daha önceki sosyoekonomik sistemler gibi kapitalizmin de kendi yıkımına ve yeni bir sistem olan sosyalizmin onun yerini almasına neden olacak iç gerilimler ürettiğini öngörmektedir. Kapitalizmin içinde burjuvazi ve proletarya arasındaki sınıf çelişkilerinin çalışan sınıfın siyasi zaferi ve bunun sonucu kurulacak sınıfsız bir toplum; komünizm: özgür üreticiler birliği tarafından yönetilen bir toplumun ortaya çıkacağını iddia etmektedir. Marx düşüncelerinin hayata geçmesi için etkin bir mücadele verdi; emekçi sınıfın kapitalizmin yıkılması ve sosyoekonomik bir değişimin geçirilmesi için düzenli bir devrim hareketini yürütmek zorunda olduğunu savundu. Marx insanlık tarihindeki en etkileyici figürlerden biridir. Dünya çapında birçok entelektüel, işçi sendikaları ve siyasi parti onun temel çalışmalarından farklı biçimlerde etkilenmiştir.

Marx, 5 Mayıs 1818'de, Yahudi bir aile olan, Heinrich Marx ve Henrietta Pressburg'un (1788-1863) dokuz çocuğunun üçüncüsü olarak dünyaya geldi. O yıllarda Prusya Krallığına ait olan Aşağı Ren Bölgesi içinde yer alan Trier'de doğdu.
Annesinin babası, Hollanda'da bir hahamdı, baba tarafından şeceresi ise 1723 tarihinden itibaren büyükbabası Meier Halevi Marx tarafından üstlenilmesi ile Trier hahamlarından oluşmaktaydı. Karl'ın babası, çocukken Herschel adıyla tanınırdı, ailede seküler eğitim alan ilk çocuktu. Avukat oldu ve ailesinin birkaç Moselle bağına sahip olması sayesinde görece refah içinde ve orta sınıf bir hayat standardında yaşadı. Karl'ın doğumundan hemen önce Herschel, antisemitik yasal baskılardan kurtulmak amacıyla Yidiş Herschel adının yerine Heinrich ismini alarak o sırada Almanya ve Prusya'da egemen olan Protestan mezhebi olan Lüterciliğe girdi.

Büyük oranda dini bir inancı olmayan Heinrich, Immanuel Kant ve Voltaire'e değer veren bir aydınlanmacıydı. Klasik bir liberal olarak daha sonra mutlak monarşi ile yönetilecek Prusya'da bir anayasa hazırlanması ve reformlar yapılması için yapılan çalışmalara destek verdi. 1815 yılında Heinrich Marx avukat olarak çalışmaya başladı, 1819 tarihinde ise ailesiyle Porta Nigra'da on odalı büyük bir eve taşındı. Hollandalı bir Yahudi olan karısı Henrietta Pressburg, yarı-aydın bir insandı ve tüm zamanını ailesine ayırmak ve evinin temizliğinde aşırı titiz olmakla ifade edilen "yoğun bir anne sevgisi" ile yorulduğu ifade edilmektedir. Daha sonra Philips şirketini kuracak zengin bir aileye mensuptu:Anton ve Gerard Philips'ın büyük halası, Frits Philips'ın büyük büyük halasıydı. Karl'ın dayısı olan küçük erkek kardeşi Benjamin Philips (1830-1900), daha sonra Karl ve Jenny Marx'ın Londra'da sürgünde iken borçlarını ödemek için destek alacakları zengin bir banker ve sanayiciydi. Kocasının aksine Henrietta Yahudi dini inancına sadık kaldı.
Karl Marx'ın çocukluğu hakkında çok az bilgi mevcuttur. 1819 yılında ağabeyi Moritz ölünce dokuz çocuğun üçüncüsü olarak ailenin en büyük oğlu oldu. 1824 Ağustos'unda Lütherci bir kilisede vaftiz edildi. Yaşayan kardeşleri, Sophie, Hermann, Henriette, Louise, Emilie ve Karoline de Lütherci olarak vaftiz edildiler. Karl Marx babası Heinrich Marx tarafından on üç yaşına kadar evde eğitildi, bu yaşında babasının bir arkadaşı olan Hugo Wyttenbach'in müdür olduğu okula kayıt edildi. Wyttenbach okulunda çok sayıda liberal hümanist öğretmen çalıştırdığı için yerel muhafazakâr hükûmetin kızgınlığını üzerine çekti. Bu durumun sonucu olarak 1832'de okul polis baskınına uğradı ve öğrencilere siyasi liberalizmi benimsemiş edebi eserlerin dağıtıldığı tespit edildi. Bu tür eserlerin dağıtılmasının kışkırtıcı bir eylem olarak görülmesi üzerine Marx okuldayken, yetkililer kurumda bazı düzenlemeler yaptı ve çok sayıda öğretmeni değiştirdi.
Ekim 1835 tarihinde 17 yaşındayken felsefe ve edebiyat öğrenmek ümidiyle Bonn Üniversitesi'ne gitti ancak, babası pratik bir meslek olarak gördüğü hukuk okumasında ısrar etti. "Akciğer zayıflığı" diye ifade edilebilecek bir durumdan dolayı 18 yaşını bitirdiğinde askerlikten muaf tutuldu. Bonn Üniversitesi'nde iken, polis tarafından takibe alınmış olan bir grup siyasi radikal tarafından kurulmuş Şairler Kulübüne katıldı. Bir dönem eş başkanlığını yaptığı Trier Taverna Kulübü İçiciler Derneğine(Landsmannschaft der Treveraner) de katıldı. Ek olarak üniversitede kavgalara da karıştı, bazıları gerçekten ciddileşti: Ağustos 1836'da üniversitedeki Prusya Güçleri grubundan birisi ile olan düellosu gibi. İlk dönem notları iyi olmasına rağmen notları daha sonra düştü, gelişen bu durum babasının onu daha oturmuş ve disiplinli Berlin Üniversitesi'ne göndermesine yol açtı.

1836 yaz ve sonbaharını Trier'de geçirdikten sonra öğrenimi ve hayatı hakkında daha ciddi kararlar aldı. Çocukluğundan beri tanıdığı, yönetici Prusya sınıfından eğitimli bir barones olan Jenny von Westphalen ile nişanlandı. Marx ile beraber olmak için genç bir aristokrat ile yaptığı nişanı atmasının yanı sıra etnik ve sınıf kökenlerinin farklı olmasına bağlı olarak ilişkileri toplumsal açıdan kabul edilemezdi. Ancak Marx, nişanlısının liberal bir aristokrat olan babası Ludwig von Westphalen ile arkadaş oldu ve daha sonra doktora tezini ona adadı. Ekim 1836'da hukuk fakültesine kaydolmak için Berlin'e gitti ve Mittelstrasse'de bir oda kiraladı. Hukuk fakültesine kaydolmasına rağmen felsefeye hayrandı ve "felsefe olmaksızın hiçbir şeyin tamamlanamayacağı" fikrini savunduğundan dolayı bu iki disiplini bir şekilde birleştirme yolu aradı. Avrupa'da felsefe çevrelerinde yoğun bir şekilde tartışılan yeni ölmüş Alman filozof G. W. F. Hegel'in düşünceleri ile ilgilenmeye başladı. Hegel'in düşüncelerini tartışan Doktor Kulübü (Doktorklub) isimli bir öğrenci grubuna katıldı ve onların aracılığıyla 1837 yılında Genç Hegelciler olarak bilinen radikal düşünürlerden oluşan bir grup ile tanıştı. Grup, Ludwig Feuerbach ve Bruno Bauer'in etrafında Marx, Marx'ın yakın bir arkadaşlık geliştireceği Adolf Rutenberg ile bir araya geldiler. Marx gibi genç Hegelciler de Hegel'in metafizik öngörülerini eleştirirken sol bir perspektiften mevcut toplum, siyaset ve dini eleştirmek için Hegel'in diyalektik yöntemini geliştirdiler. Marx'ın babası Mayıs 1838'de öldü, bu aile için ciddi bir gelir kaybı anlamına da geliyordu. Marx duygusal olarak babasına çok yakındı ve ölümünden sonra babasının anısına çok saygı gösterdi.

1837 itibarıyla, hiçbiri yaşarken yayımlanmamış olsa da hem edebi hem de edebiyat dışı konularda yazıyordu: Kısa bir roman;Akrep ve Felix, bir oyun, Oulanem ve Jenny von Westphalen'e ithaf edilen bir dizi aşk şiiri. Marx bir süre sonra sadece belli bir konuya odaklanmak amacıyla, İngilizce ve İtalyanca öğrenmek, sanat tarihi ve Latin klasiklerinin çevrilmesi gibi diğer ilgi alanları ile beraber edebiyattan vazgeçti. 1840'ta Bruno Bauer ile beraber Hegel'in Din Felsefesi eserini düzenlemeye başladı. Aynı tarihlerde 1841 tarihinde bitireceği Demokritos'çu ve Epikür'cü Doğa Felsefeleri Arasında Fark isimli doktora tezini yazmaya başladı. Bu tez "Marx'ın felsefi bilginin teolojiye üstün olduğunu göstermek için ortaya koyduğu cesur ve özgün bir eser olarak" yorumlanmıştı: Çalışma, özellikle Berlin Üniversitesinin muhafazakâr profesörleri arasında ihtilafa neden oldu. Marx bunun üzerine tezini onu 1841 Nisan'ında doktora ile ödüllendirecek olan daha liberal Jena Üniversitesi'ne sunmaya karar verdi. Marx ve Bauer ateist oldukları için, Mart 1841'de Archiv des Atheismus (Ateist Arşiv) isimli bir yayın için planlar yapmaya başladılar, ancak bu çalışma herhangi bir eser ortaya çıkarmadı. Temmuz ayında Marx ve Bauer Berlin'den Bonn'a bir yolculuk yaptılar. Orada sarhoş olmaktan, kilisede kahkaha ile gülmeye ve şehirde eşek turu atmaya kadar skandal sayılabilecek eylemlerde bulundular.
Marx akademik bir kariyer planlamasına rağmen hükûmetin klasik liberalizme ve Genç Hegelciler'e karşı artan tepkisi nedeniyle bu seçeneğin önü tıkanmıştı. Sosyalizm hakkındaki ilk fikirlerini ve ekonomiye artan ilgisini yazacağı radikal bir gazete olan Rheinische Zeitung'da ("Rhineland News") gazetecilik yapmak üzere 1842'd

Dünyanın çeşitli dinlerinin efsaneler, ritüeller ve kavramlarının benzerlik ve farklılıklarının karşılaştırmalı incelendiği din bilimlerinin bir alanıdır.
Karşılaştırmalı dinler alanında dünyanın çeşitli dinleri İbrahimi (Abrahamic), Hint (Indian) ve Taocu (Taoic) gibi başlıklar alanında sınıflandırılabilmektedir.

Orta Doğu'da ortaya çıkan Yahudilik, Hristiyanlık ve İslamiyet olarak üç tek tanrılı dini içerir. Bahailik gibi dinleri de bu kategoriye dahil eden ve etmeyenler vardır.

Hint altkıtasında doğan Hinduizm, Budizm, Jainizm ve Sihizm gibi dinleri içerir. Budizm aynı coğrafyada doğmuş olmasına karşın Çin ve Japonya'da da yaygınlık kazanmıştır.

Taoizm, Konfüçyanizm, Şintoizm, Chen Tao, Caodaism, Yiguandao, Chondogyo dinlerini içerir. Doğu Asya'daki Tao kavramı yoğun olarak işlenir.

2nd International Online-Conference "Comparative Religion: from Subject to Problem" 15 Ekim 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
ReligiousTolerance.org19 Şubat 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Academicinfo.net30 Mayıs 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
ReligionFacts.com 28 Haziran 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Comparative-religion.com
Studies in Comparative Religion16 Aralık 2012 tarihinde Archive.is sitesinde arşivlendi
Study of Comparative Religions in Indian Universities

Kaset, bir manyetik analog ses kayıt ortamıdır. Bir kutu içinde iki makaraya sarılı bir manyetik bant, küçük rehber makaralar ve bant yatağından oluşur. İlk kompakt kaset Philips çalışanı olan Hollandalı Lou Ottens tarafından geliştirilmiştir ve 1963'te tanıtılmıştır. Boyutları ortalama olmasına karşın daha iyi ses kalitesi ve anında kayıt gibi özellikleri nedeniyle zaman zaman kompakt kaset olarak anılırlar. Zaman içinde kompakt kasetler, ilk ev bilgisayarları için veri saklamak amacıyla da kullanılmışlardır. 1960'lardan 2000'lerin başına kadar kullanılmış, önce gramafonlarla sonra CD'lerle rekabet etmiştir. Fransızcadan gelen cassette kelimesi küçük kutu anlamına gelmektedir. "Kaset" kelimesi kutu içinde iki makaraya sarılı diğer manyetik bant ortamları (örn. Elcaset, mikrokaset, pikokaset, minikaset, DAT, DCC, videokaset) için de kullanılır. "Kaset" genel terimi, yaygınlığı nedeniyle normal olarak Kompakt Kaset'e atıfta bulunmak için kullanılır. Kaset oynatmak için deck kasetçalar, teyp, taşınabilir medya oynatıcı, boombox, Walkman, video kaset kaydedici, MP3 çalar gibi cihazlar kullanılır. 
Kompakt Kasetler, içeriği önceden kaydedilmiş kaset (Müzik Kaseti, MC) olarak veya tamamen kaydedilebilir "boş" kaset olarak içeren iki biçimde gelir. Her iki formun da iki tarafı vardır.
Kompakt Kasetler, aralarından manyetik malzeme ile kaplanmış, poliester filmin (manyetik bant) geçirildiği ve sarıldığı iki minyatür makaradan oluşur- esasen makaradan makaraya ses bandını minyatürleştirir ve makaralarıyla birlikte küçük bir kutuda birleştirir. Bu makaralar ve ilgili parçaları, en büyük boyutları 10,2 cm x 6,35 cm x 1,27 cm olan koruyucu bir plastik kutunun içinde tutulur. Bant, 3,81 mm (0,15 inç) genişliğindedir. Kaset üzerinde iki stereo çift parça (toplamda dört) veya iki mono ses parçası mevcuttur; bant bir yönde hareket ederken bir stereo çift veya bir monofonik parça çalınır veya kaydedilir ve ikincisi (çift) diğer yönde hareket ederken çalınır veya kaydedilir. Bu geri dönüş, bant sona erdiğinde kasetin manuel olarak çevrilmesiyle veya mekanizma bandın bittiğini algıladığında "auto-reverse" olarak bilinen bant hareketinin ve okuyucunun tersine çevrilmesiyle gerçekleştirilir.

İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra manyetik bant kayıt teknolojisi dünya çapında yaygınlaştı. Amerika Birleşik Devletleri'nde Ampex, başlangıç noktası olarak Almanya'da elde edilen ekipmanı kullanarak kayıt cihazlarının ticarî üretimine başladı. İlk olarak stüdyolarda radyo programlarını kaydetmek için kullanılan kayıt cihazları, kısa sürede okullara ve evlere de girdi. 1953'e gelindiğinde ABD'de 1 milyon evde bant makinesi vardı.
1958'de, dört yıllık geliştirme sürecinin ardından, RCA Victor stereo, çeyrek inçlik, ters çevrilebilir, makaradan makaraya RCA bant kartuşunu piyasaya sürdü.

1960'ların başında Philips Eindhoven, makaradan makaraya kayıt cihazlarında kullanılanlara kıyasla daha ince ve daha dar bantlar için bir bant kartuşu tasarlamak üzere iki farklı ekibe görev verdi. 1962'ye gelindiğinde, Philips'in Viyana bölümü, Almanca Einloch-Kassette adı verilen tek delikli bir kaset geliştirdi.
Philips, iki makaralı kartuşu kazanan olarak seçti. 2 kanallı ve 2 yönlü mono versiyonunu Avrupa'da, 28 Ağustos 1963'te Berlin Radio Show'da ve Amerika Birleşik Devletleri'nde, Kasım 1964'te Norelco markası altında tanıttı. Kompakt Kaset ticari markası bir yıl sonra geldi. Philips'teki Hollanda ve Belçika kökenli ekip, Belçika'nın Hasselt kentinde Hollandalı Lou Ottens tarafından yönetiliyordu.
Philips ayrıca kasetleri oynatmak ve kaydetmek için bir makine olan Philips Typ EL 3300ü tanıttı. Daha güncel bir model olan Typ EL 3301, Kasım 1964'te ABD'de Norelco Carry-Corder 150 adıyla sunuldu. 1966'ya gelindiğinde ABD'de 250.000'den fazla kayıt cihazı satıldı. Yalnızca ABD ve Japonya kısa sürede kayıt cihazlarının ana kaynağı hâline geldi. 1968'e gelindiğinde 85 üretici 2,4 milyondan fazla oynatıcı satmıştı. 1960'ların sonunda kaset piyasasının değeri tahminen 150 milyon dolardı. 1970'lerin başlarında kompakt kaset oynatıcıları, diğer türdeki bant oynatıcılarından büyük bir farkla daha çok satıyordu.
Philips, kasetini dünya çapında standart hâline getirme yarışında Telefunken ve Grundig (DC International formatıyla) ile rekabet ediyordu ve Japon elektronik üreticilerinden destek istiyordu. Philips'in Kompakt Kaset formatı, Sony'nin Philips'e formatı kendilerine ücretsiz olarak lisanslaması için baskı yapması sonucunda baskın hâle geldi.
İlk yıllarda ses kalitesi vasattı, ancak 1970'lerin başında 8 kanallı kartuşun kalitesini yakalayıp gelişmeye devam ettiğinde dramatik bir şekilde gelişti. Kompakt Kaset, 1970'lerin sonlarında 12 inçlik vinil LP'ye popüler (ve yeniden kaydedilebilir) bir alternatif hâline geldi.

Önceden kaydedilmiş makara kayıtları ve 8 kanallı kartuş satışlarında olduğu gibi, satışların başlaması yavaştı, ancak 70'lerin başında yerini almadan önce 8 kanallı kartuşlara yetişerek hızla toparlandı. 1968'e gelindiğinde 85 üretici 2,4 milyondan fazla mono ve stereo kasetçalar satmıştı. 1960'ların sonunda kaset işinin değeri tahminen 150 milyon dolardı. 1970'lerin başında kompakt kaset makineleri, diğer türdeki bant makinelerini büyük bir farkla geride bırakıyordu.

Boş (henüz kaydedilmemiş) Kompakt Kasetlerin seri üretimi 1964 yılında Almanya'nın Hannover kentinde başladı. Önceden kaydedilmiş müzik/albüm kasetleri (Müzik Kasetleri olarak da bilinir ve daha sonra sadece Musicassettes; kısaca M.C.) 1965'in sonlarında Avrupa'da piyasaya sürüldü. Philips'in ABD'deki bir bağlı kuruluşu olan Mercury Record Company, müzik kasetlerini Temmuz 1966'da ABD'ye tanıttı. İlk tanıtım 49 isimden oluşuyordu.
Bununla birlikte, sistem başlangıçta dikte ve taşınabilir kullanım için tasarlanmıştı ve ilk oynatıcıların ses kalitesi müzik için pek uygun değildi. Bazı eski modellerin de güvenilmez bir mekanik tasarımı vardı. 1971'de Advent Corporation, Dolby tip B gürültü azaltma ve krom(IV) oksit (CrO2) bandı, 3M Corporation'ın Wollensak kamera bölümü tarafından sağlanan ticari sınıf bant taşıma mekanizmasıyla birleştiren Model 201 kasetçaları tanıttı. Bu, formatın müzikal kullanım için daha ciddiye alınmasıyla sonuçlandı ve yüksek kaliteli kasetler ve oynatıcılar çağını başlattı.
İngiliz plak şirketleri Ekim 1967'de müzik kasetlerini piyasaya sürmeye başladı ve kasetler vinil plakların sağlayamadığı taşınabilirliği sağladığından, ilk Walkman TPS-L2nin 1 Temmuz 1979'da satışa sunulmasından sonra kitlesel pazar aracı olarak patlama yaşadı. Taşınabilir radyolar ve müzik setlerinin bir süredir ortalıkta olmasına rağmen Walkman, kullanıcıların yalnızca evden uzakta müzik dinlemelerine değil, aynı zamanda bunu özel olarak yapmalarına da olanak tanıyan ilk gerçek kişisel taşınabilir müzik çalardı. Teknoloji haber sitesi The Vergeʼe göre, TPS-L2'nin piyasaya sürüldüğü gün "dünya değişti". Kullanıcıların müziklerini her yere kolaylıkla yanlarında götürebilmeleri dünya çapında popülerlik kazanmasını sağladığından, stereo kasetçalarlar ve taşınabilir müzik setleri son iki on yılda en çok aranan tüketici ürünlerinden biri hâline geldi.

1950'li ve 1960'lı yıllarda transistörlü radyo, 1990'lı yıllarda taşınabilir CD çalar ve 2000'li yıllarda MP3 çalar gibi Walkman de 80'li yıllarda taşınabilir müzik pazarını domine etti; kaset satışları plak satışlarını geride bıraktı. Toplam vinil plak satışları, single satışlarının artması nedeniyle 1980'lerde de yüksek kaldı, ancak kaset single'ları 1990'larda bir süre popülerlik kazandı. Satışlarda kasetlerin plağı geçmesinin önündeki bir diğer engel de mağaza hırsızlığıydı; kompakt kasetler, bir hırsızın kasetleri kolaylıkla cebine koyabileceği ve fark edilmeden mağazadan çıkabileceği kadar küçüktü. Bunu önlemek için, ABD'deki perakendeciler kasetleri büyük boyutlu "spagetti kutusu" kaplarının veya kilitli vitrinlerin içine yerleştirecek; bunların her biri, göz atmayı önemli ölçüde engelleyecek ve böylece kaset satışlarını azaltacaktı.
1980'lerin başında bazı plak şirketleri, kasetler için plaklar ve kompakt disklerin yanında sergilenmelerine olanak tanıyan yeni, daha büyük paketler sunarak veya bonus parçalar ekleyerek onlara plak üzerinde daha fazla pazar avantajı sağlayarak bu sorunu çözmeye çalıştı. Willem Andriessen, teknolojideki gelişmenin "donanım tasarımcıları, dünyanın her yerindeki insanoğlunun bölge, iklim, din, kültür, ırk, cinsiyet, yaş ve eğitimden bağımsız ortak arzularından birini keşfedip tatmin edecek: her zaman, her yerde müzikten keyif alma arzusu, istenilen ses kalitesinde ve neredeyse istenilen fiyata" olduğunu yazdı. 1981'de The New York Timesʼta yazan eleştirmen Robert Palmer, kasetlerin popülaritesindeki artışın nedenleri olarak kişisel stereoların çoğalmasını ve plakta bulunmayan ekstra parçaları gösterdi.
Kasetlerin, kullanıcıların umumî içerik kaydetmesine izin verme yeteneği, 1980'lerde konserlerde yapılan kaçak kasetlerde de patlamaya yol açtı. Walkman, 350 milyon adede kadar satışla on yıla damgasını vurdu. "Walkman" adı tüm taşınabilir müzik çalarlarla o kadar eşanlamlı hâle geldi ki (bir noktada Sony'ye atıfta bulunmadan terimi bu şekilde tanımlayan bir Almanca sözlükle birlikte), Avusturya Yüksek Mahkemesi 2002'de Sony'nin bu adı taşımaya çalışmadığı kararına vardı. Sözlüğün yayıncısının bu tanımı geri çekmesi, artık jenerik hâle geldiği için diğer şirketlerin bu adı kullanmasını engelleyemedi. Bunun sonucunda Sony'nin bazı rakipleri kendi Walkman versiyonlarını ürettiler. JVC, Panasonic, Sharp ve cihazların ikinci büyük üreticisi olan Aiwa gibi diğerleri kendi markalı kasetçalarlarını ürettiler.
Kasetlerin plağı geride bıraktığı 1985 ile, daha fazla depolama kapasitesi ve daha doğru ses sunan bir format olarak 1983'te tanıtılan CD'lerin gerisinde kaldığı 1992 arasında kaset Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşik Krallık'ta en popüler formattı.
Plak şirketleri yenilikçi ambalaj tasarımlarını denedi. Dönemin bir tasarımcısı şöyle açıkladı: "O zamanlar sektörde o kadar çok para vardı ki, tasarımla ilgili

Kemik veya süyek, vücudu oluşturan dokular arasında en sert olanıdır. Organizmada gerçek anlamda destek görevi yapan dokudur. Ayrıca organizmanın kalsiyum depolarıdır. Kalsiyum bakımından doymuş olduklarından serttir. Sert olmalarına rağmen kıkırdak dokusundan farkları damar içermeleridir. Bu doku yapısında çeşitli tipte hücreler (osteosit, osteoblast, osteoklast) ve hücrelerarası madde (matrix) bulunmaktadır.
Kemiğin enine kesiti incelendiğinde dış ve iç yüzeyleri bir zarla örtülüdür. Bunlardan dıştakine; periosteum, iç yüzeydekine; endosteum denir. Bu zarlar düzensiz sıkı bağ dokusundan yapılmışlardır. Periosteumun hemen altında dış halkasal sistem yer alır. Endosteumun hemen üstünde ise iç halkasal sistem bulunur.
Havers sistemleri olarak da bilinen osteonlar ise iç ve dış halkasal sistemlerin arasını doldurur. Osteonların ortasında içerisinde kan damarlarının geçtiği Havers kanalları yer alır. Komşu Havers kanalları, Volkmann kanalları vasıtasıyla birleşirler.
Yetişkin bir insan iskeleti 206 kemikten oluşmaktadır. Fakat yeni doğan bir bebeğin ise 300'e yakın kemiği bulunmaktadır. Bu farklılığın sebebi ise insanın yetişkin haline gelirken kemiklerin zamanla birleşmesiyle yeni kemiklerin ortaya çıkmasıdır.

Aksiyel iskelet
Apendiküler iskelet

Kemik zarı: Kemiğin enine büyümesini sağlar.
Sert kemik: Kemiğin orta kısmında yer alır. İçinde sarı ilik bulunur. Hovers ve Wolkman kanalları bulunur
Süngerimsi kemik: Gözenekli bir yapısı vardır.
Kırmızı ilik: Süngerimsi kemikte bulunur. Görevi alyuvarları üretmektir.
Sarı ilik: Yağ depolar. Gerektiği zaman da kan hücresi üretir. Uzun kemiklerde bulunur.
Kan damarları: Üretilen kanı vücut damarlarına taşır.
Eklem kıkırdağı: Kemiğin boyca uzamasını sağlar.

Antik Yakın Doğu'da kil tablet (Sümerce: dub, Hititçe: tuppi, Akadca: tuppa veya ṭuppu(m), Akadca: 𒁾) özellikle Tunç Çağı ve Demir Çağı boyunca çivi yazısıyla yazmak için kullanılan bir yazı aracıdır.

Çivi yazısı bilindiği kadarıyla önce Mezopotamya'da ortaya çıkmış bir tür yazılı iletişim şeklidir. Dicle ve Fırat nehirlerinin yıl içinde yaptığı taşmalar sonucunda Mezopotamya Bölgesi kaliteli ve zengin kil yataklarına sahiptir. Bu yüzden bölge insanları nehir boyunca buradaki killere zahmetsizce erişebiliyordu. Bu killer ev malzemesi, tuğla, çanak-çömlek, tablet yapımı gibi birçok alanda kullanıyordu.
Tablet yapımı için kullanılan killer, birçok farklı formu olsa da genel olarak masa üzerindeki dikdörtgen bir şema içine dökülüyordu. Bu yüzden kil tabletlerin yanları ve arkası dümdüzken ön kısımları hafif bombelidir. Bu yüzden kırılmış geometrik tabletleri tekrar bir araya getirmek görece kolaydır. Şeması üzerinde şekillendirilen tablet, kullanılmaya uygun duruma getirilmiş olunur.

Şemaların, dolayısıyla tabletlerin çeşitli ölçüleri vardır. 1,6x1,6 cm ölçülerinden 36x33 cm ölçülerine kadar çeşitli boyutlarda tabletler bulunmaktadır. Ölçüde en önemli etken yazılacak metnin içeriği ve uzunluğudur. Bu yüzden yazılması planlanan metin önceden tasarlanmalıdır.

Tabletler genel olarak dikdörtgen forma sahipse de birçok farklı geometrik veya geometrik olmayan formlar da bulunmaktadır. Tabletin konusu ve uzunluğu tabletin şeklindeki en önemli unsurdur. Eski Dönemi ve öncesine ait öğrenci alıştırma tabletleri yuvarlak veya yuvarlağımsı şekillere sahiptir. III. Ur Sülalesi Dönemi'ne ait tarımsal konular hakkındaki yazılar ve Eski Babil Dönemi'nin devlet metinleri yine yuvarlak formlarda tasarlanmıştır. Konik şekilli tabletler ise taşınmaz malların alım-satımı ile ilgilidir. Sargon Öncesi Dönem'den Eski Babil Dönemi'ne kadarki sürede yazılan sözlük ve gramer yazıları ve bazı Sümerce dini-edebi eserlerde prizma şeklinde oluşturulan tabletler kullanılmıştır. Eski Babil Dönemi'nin ardından altı ya da sekiz sütun kısımlı prizmalar, büyük oranda hükümdar yazıtları için kullanılmıştır.
Mektup türündeki yazılar, yine kilden yapılmış zarflara yerleştirilirdi. Kil zarflar ilk kez III. Ur Sülalesi Dönemi'nde özellikle yasa, emir ve ferman gibi devlet kararlarını içeren metinlerin yazımında kullanılmıştır. Bu dönemde kullanılan zarfların amacı günümüzden farklıdır. Kil tabletlere ne yazılışsa aynısı zarfın üzerine de yazılır ve kraliyet mührüyle ağzı mühürlenirdi. İçeriğinden şüphe eden kişi zarfı kırarak asıl metne ulaşır ve bilgilerin doğruluğundan emin olabilirdi. Eski Babil ve Eski Asur dönemlerinde ise zarflar, günümüzdeki amacına yakın bir amaçla kullanılmıştır. Zarfların üst kısmında, gönderen kişinin ismi ve mührü  yer alırdı. Bu şekilde oluşturulmuş mektuplara Asur ticaret kolonilerinin Anadolu'daki merkezi olan ve Kayseri'nin kuzeydoğusunda bulunan Karum Kaniş'te (Kültepe) sıkça rastlanılmaktadır.

Çivi yazısı karakterleri, genellikle sazdan (kamış kaleminden) yapılmış bir kalemle (stylus), ıslak kil tablete basılmıştır. Üzerine yazıldığında birçok tablet, güneşte veya açık havada kurutulmuştur. Daha sonra, bu yanmamış kil tabletler suda ıslatılmış ve yeni temiz tabletlere dönüştürülmüştür. Diğer tabletler, bir kez yazıldığında, sıcak fırınlarda (ya da yanlışlıkla, binalar kazayla ya da çatışma sırasında yandığında) sert ve dayanıklı hale getirilmişlerdir. Bu kil belgelerinin koleksiyonları, ilk arşivleri oluşturmuştur. Bunlar, ilk kütüphanelerin temelindeydi. Ortadoğu'da, birçok parça içeren on binlerce yazılı tablet bulunmuştur.

Hristiyanlıktaki mezhepler için Kilise (örgüt) maddesine bakınız.

Kilise (Grekçe: εκκλησία, romanize: ekklesia, toplanma yeri) Hristiyanlıkta ibadet etmek ve bazı diğer dini vazifeleri yerine getirmek için tahsis edilmiş halka açık bina, tapınak.

Bazilika
Katedral; Katoliklerde ve Anglikanlarda, üst düzey dinî liderler olan piskoposların görev aldığı hem kilise organizasyonunun yönetimi ile ilgili bölümlerin hem de ibadet bölümünün olduğu komplekstir.
Şapel, küçük boyut ve sınırlı kapasitedeki yapıdır.

Romalı askerlerden kaçan Hristiyanlar bu kiliseyi Antakya'da kurmuşlardır. Kilise bir dağ eteğine kurulmuştur. Dağ eteğinde yüzlerce mağara vardır. Doğru yolu bulup yüzeye ulaşmak oldukça zordur. İlk Hristiyanlar bu mağaraları Romalı askerlerden saklanmak için kullanmışlardır. Bu labirentlerde, kaybolmuş kişilerin iskeletleri hâlen mevcuttur. Ayrıca kilisenin içinde Hristiyanlarca kutsal kabul edilen bir su kuyusu vardır.

Aziz Giorgi Kilisesi, Kurbinovo, Makedonya
Aziz Giorgij Kilisesi, Staro Nagoričane, Makedonya

Bazilika
Müstahkem kilise
Katedral
Vaftizhane

Korsanlık tarihi, korsanlığın tarih içerisinde gelişmesini, korsan olarak tanınmış bazı isimlerin biyografilerini ve zamanın şartları da gözönünde bulundurarak ele alan tarihin alt dallarından biridir.

Antik dönemde deniz ticaret rotaları sürekli olarak deniz rotasının üzerinde bulunan diğer yabancı ülkelerin hükümdarlarınca tehdit altındaydı. Gemi mürettebatı, yalnızca ticarette bulundukları mallarını korumakla değil, aynı zamanda da kendi canlarını korumakla mükelleftiler.

Doğu Akdeniz'de korsanlık daha ziyade kıyılar ve adalar sayesinde rahatlıkla yapılmıştır. Korsanlar, koy ve körfezlerde saklanıp pusu kurarak, ticaret gemileri üzerine hücum edebiliyorlardı. Antik Mısır döneminden kalma bazı çizimler, MÖ 14. yüzyılda Lukkanın Kıbrıs'a yaptığı baskını aktarmaktadır. Bu korsanların Küçük Asya'nın güney kıyılarından, muhtemelen Likya'dan geldikleri öne sürülmüştür. Sonraki döneme ait birçok kaynakta da Küçük Asya'nın güney kıyıları korsanların vatanı olarak geçmektedir, ki bu durum Doğu Akdeniz'deki ticareti olumsuz anlamda etkilemiştir. Lukkalıların 13. yüzyılda Hititler ile birlikte Kadeş Savaşı'nda Mısır'a karşı savaştığı bilinmektedir.

Mısır ve Deniz Kavimleri

Popüler yayınlarda Deniz Kavimleri, tarihin ilk korsanları olarak öne çıkmaktadır. Medinet Habu'da bulunan bir kabartma ve III. Ramses dönemine tarihlenen Harris I Papirüsü birbiriyle anlaşan bazı halkların Doğu Akdeniz'de şehirleri yağmaladığını aktarmaktadır. Arkeolojik olarak da örneğin Ugarit'te tespit edilen ve MÖ 1200 sonrası meydana gelen bu yağmalamalar, bilim literatüründe doğrudan deniz kavimleri ile ilişkilendirilmişlerdir. Kıbrıs, 200 yıl boyunca Ege ve Küçük Asya'dan gelen korsanlar tarafından saldırıya uğramıştır. Bölgede yaşananların bir çeşit kavimler göçü, deniz savaşı ya da korsanlık aktivitesi olup olmadığı ise tartışmalıdır.Nihayet, MÖ 1186 yılında III. Ramses tarafından mağlup edilen deniz kavimleri, böylece tarih sahnesinden silinmişlerdir.

İlk dönemlerde yalnızca kıyılarda faaliyet gösteren küçük korsanlardan söz etmek mümkündür. Bunlar kürekli kadırgalar ile kıyıya yakın seyreden gemilere saldırmakta ve soymaktaydılar. Korsanlık ilk olarak Trireme'nin MÖ 6. yüzyıldaki keşfiyle farklı bir boyut kazanmıştır. Bu tarihten itibaren büyük gemilere de saldırmak mümkün hale gelmiştir.
Argonotlar ve Homeros anlatılarında da antik korsanlığı akla getiren kısımlar bulunmaktadır. Bu anlatılardan anlaşıldığı kadarıyla antik çağda korsanlık bilinmeyen bir fenomen değildir. Odysseia'da da Sidon kralının kızının denizciler tarafından kaçırılıp köle olarak satıldığı aktarılmaktadır. Odysseia bizzat Girit'ten Mısır'a, yağmalama yapmak üzere yelken açtığını aktarmaktadır. Thukididis'e göre Truva Savaşı öncesi Antik Yunanistan denizin de dahil olduğu sürekli bir savaş içindedir. Şehirler, böylesi bir savaştan korumak için kıyılara uzak kalan yerlere kurulmaktaydı. Bazı durumlarda korsanlar kıyı halkı ile işbirliği de yapabilmekteydi. Thukididis ve Herodot'un yazdıklarına göre ilk olarak kral Minos döneminde antik korsanlık ile başarılı bir mücadele verilmeye başlanmıştır. Girit'in Yunanlarca fethi sonrası ise Girit bizzat korsan limanı haline gelmiştir.
Antik Yunanistan'da korsanlık kötü, itibarsız ve kanunsuzluk ile ilişkilendirilen bir şey olmaktan ziyade, zenginliği artırmaya yarayan şerefli bir meşguliyetti. Antik korsanlığın olumsuz bir anlamda yorumlanması daha sonraki dönemlere has bir durumdur. Atina MÖ 6.-5. yüzyıllarda korsan limanları bulunanLimni, Termiye ve Mikonos'a karşı saldırılar düzenlemiştir.

Perslilerin Küçük Asya'yı işgali sonrası yurtlarından edilen Antik Foçalılar, Korsika'ya giderek Aléria'ya yerleşmişler ve Batı Akdeniz'de bir sorun haline gelmeye başlamışlardır. Burada coğrafi konumlarının verdiği uygunluğu kullanarak Etrüskler ve Kartacalıların ticaretini gemi saldırı ve baskınları ile kötü etkilemeye başlamışlardır. Etrüskler ve Kartacalıların MÖ 540 yılında ortak olarak giriştiği bir savaşta Foçalılar yenilgiye uğratılmışlardır. Bu savaş Yunan kolonilerinin Batı Akdeniz'de yayılmasının sona erdiği savaş olması dolayısıyla önemlidir.
MÖ 8. yüzyıla tarihlenen bazı Fenikeli gemilerinin kadırgavari iki sıralı kürekçi yerleri görülmektedir. Bireme adı altında bilinen bu kürekli gemiler MÖ 5. yüzyıldan itibaren büyütülerek ve bir kürek sırası daha eklenerek Trireme haline getirilmiştir. Triremeleri, Biremelerden ayıran en önemli özellik, fazladan bir sıra kürekçi sahibi olmaları değil, bundan daha ziyade onları bir savaş gemisi haline getiren mahmuzlarıdır. Triremeler ile birlikte gemiler taşımacı olmaktan çıkıp bizzat savaş aracı, düşman gemiyi batırmaya yarayan silahın kendisi haline gelmişlerdir. Ancak gemileri batırmaktan ziyade, onlara el koyarak ambarlarını boşaltmayı amaçlayan korsanları Trireme tarzı gemileri kullanmadığı ve Bireme tercih ettikleri bilinmektedir.

Antik korsanlık tarihinin parladığı dönemlerden birisi Pers-Yunan savaşları dönemidir. MÖ 4. yüzyılda zamanın en büyük köle pazarının bulunduğu Rodos'tan korsanlarla mücadele etmek mümkünken, Pers-Yunan savaşları nedeniyle sürekli savaşta olan bazı şehirler kendi deniz yollarını korumakta güçlük çekmişlerdir. Korsanların böylesi dönemlerde düşmanlarla işbirliği yaptığı da olmuştur. Örneğin MÖ 3. ve 2. yüzyıllarda merkez Yunanistan'ı hakimiyeti altında bulunduran Aetolia Ligi korsanlığı bazı Yunan ve Pers düşmanlarına karşı kullanmıştır. Bu gibi durumlar, güvenilir deniz yolu sahibi olma isteğiyle büyük bir çelişki yaratmaktaydı. MÖ 192'de Aetolia Ligi Romalılara karşı kaybedince korsanların büyük bir kesimi Kilikya'ya kaçmıştır. Girit'te yaşayan korsanlar MÖ 2. yüzyılda Kilikya korsanları ile girdikleri mücadelede güçlerini kaybetmişlerdir.

MÖ 3. yüzyılda topraklarını genişletmeye başlayan Romalılar, Adriyatik Denizi'nde İliryalı korsanlar ile karşılaşmış ve onları MÖ 168'de ilhak etmeyi başarmışlardır. Sadece Dalmaçya'da İliryalı bir grup korsanın sığınağı MS 9'a değin varlığını sürdürebilmiştir. İliryalı korsanların kullandığı liburna, sonraki dönemlerde sahil güvenliğini sağlamak için Romalılar tarafından kullanılan bir gemi haline gelmiştir. Liburna'nın geliştirilmesi ile dromon ortaya çıkmıştır. Kayıtlara geçtiğine göre MÖ 122 yılında Romalılar Balear Adaları yakınlarında korsanlara karşı bir savaş vermişlerdir..

Romalılar Batı Akdeniz'de korsanlara karşı başarılı olurken, Kilikya korsanları karşısında hızlı bir başarı sahibi olamamıştır. MÖ 102'de Marcus Antonius Orator kontrolünde düzenlenen 102 Kilikya saldırısı başarısızlıkla sonuçlanmış, aynı şekilde MÖ 74 yılında Marcus Antonius Creticus emrinde düzenlenen Girit saldırısı korsanları durdurmaya yaramamıştır. Bu durumun sebepleri arasında Milet, Efes ve Smyrna gibi şehirlerin valilerinin korsanlarla ticaret içinde oldukları ve korsanlardan köle satın aldıkları öne sürülmektedir. Seleukos İmparatorluğu çöküşü ve VI. Mithridatis savaşları sırasında Kilikya korsanları güçlerini ikiye katlamışlardır. Delos'u mesken edinen bu grup, Güney Akdeniz'deki köle ticaretini tamamen kontrolü altına almıştır. Korsanların MÖ 86'da Güney İtalya'da Brindisi açıklarında bir Roma filosunu yenilgiye uğratması ve MÖ 75'te o zamanlar genç bir delikanlı olan Gaius Iulius Caesar Milet'in güneyinde Bulamaç Adası'nda korsanlar tarafından esir alınması, korsan tehdidinin ulaştığı boyutu göstermek açısından önemli örneklerdir. Caesar, sonraları bir fidye sonucu serbest bırakılmışve korsanlara karşı mücadeleye girişmiştir.
MÖ 67'de Roma'nın tahıl kaynağı olan Mısır ile ilişkisini kesen korsanlar, Güney İtalya şehirlerine sık sık baskınlar düzenlemeye başlamışlardır. Gnaeus Pompeius Magnus, korsan meselesinin çözmesi için aynı yıl çıkartılan bir kanunla (Lex Gabinia) özel Imperium yetkisiyle donatılır. Gnaeus Pompeius Magnus gerçekten de birkaç hafta içerisinde deniz güvenliğini sağlamayı başarır. Bu başarısını Roma donanması küçük gruplara bölerek Akdeniz'de farklı stratejik yerlere yerleştirmesine borçludur. Limanı ablukaya aldıktan sonra ordu karadan saldırarak korsanları yok etmektedir. Bu esnada kaçmaya çalışan korsanlar da denizdeki donanma tarafından saf dışı bırakılmaktaydı. Bugün Alanya'da bulunan, Korsan Diodotos Tryphon'un bir kale inşa ettirdiği, Kilikya korsanlarının merkezi kabul edilebilecek Pamfilya şehri Korakesion da böylesi bir strateji ile Pompeius tarafından fethedilerek Akdeniz'deki büyük korsan ağları ağır bir zarara uğratılmıştır.

Pompeius'un yakalayıp esir aldığı birçok kilikya korsanı, Pompeius'un oğlu Sextus Pompeius'un emri altında Sicilya'da Roma donanmasına dahil edilmişlerdir. İsmi bilinen bu korsanlardan bazıları Menodoros, Menekrates, Demochares ve Apollophanes'tir. MÖ 42'de geleceğin Augustus'u Octavian'a gönderilen bir tahıl gemisini engellemek için bir filo ile İtalya kıyılarını ablukaya alan bu grup, MÖ 36'da Naulochus Deniz Muharebesi'nde Marcus Vipsanius Agrippa tarafından yenilgiye uğratılmışlardır.
Octavian'ın Marcus Antonius'a karşı Aktium Muharebesi ilekazandığı son zafer sonrası Principatus döneminde Roma donanması korsanlığın büyük ölçekte icra edilmesine müsaade etmemiştir. Korsanların aktifleştiği anlarda yakın bölgelerde bulunan Roma eyaleti valileri derhal müdahalede bulunmuşlardır.

Geç Antik Çağ'da Akdeniz'de suların güvensizleşmesi, Vandalların Kartaca'yı fethederek Kuzey Afrika'nın kontrolünü ele geçirmesi ile başlamıştır. MS 455 yılında bir filo ile Roma'ya saldıran ve şehri iki hafta boyunca yağmalayan Vandallar, günümüzde kullanılan Vandallık kavramının kaynağıdırlar. Akdeniz'deki Vandal tehdidi Belisarius emrindeki Bizans donanması tarafından MS 533 yılında sürdürülen bir operasyon ile ortadan kaldırılmıştır.

İslam'ın yayılışı ile birlikte Arap filolarının Hristiyan topraklarına saldırdığı görülür. Genel olarak çalkantılı bir döneme giren Akdeniz'de Bizans İmparatorluğu, bugünküLübnan kıyıları tarafından tehdit edilirken, Güney İtalya, Sicilya ve Sardinya, 697'de düşen Afrika Eksarhlığı toprakları tarafından ve Balear Adaları da Kurtuba Emirliği tarafından teh

Kozmik takvim, ünlü Amerikalı gökbilimci Carl Sagan'ın bir fikrinden doğmuştur. Takvim tek bir Dünya yılından oluşur, ancak bu zaman dilimine tüm evrenin kronolojisi (Sagan'a göre yaklaşık 14 milyar yıl) grafiksel olarak sıkıştırılır.
Bu kavram, Carl Sagan tarafından 1977 tarihli Cennetin Ejderleri adlı kitabı ve 1980 yapımı Cosmos adlı televizyon dizisiyle meşhur hale getirildi. Sagan burada, mukayeseyi yüzey alanı açısından genişletmeye devam ettiğini ve Kozmik Takvim'in bir futbol sahası büyüklüğüne ölçeklendirilmesi halinde "bütün insanlık tarihinin (onun) elinin büyüklüğünde bir alanı işgal edeceğini" anlatmaktadır.
Kozmik Takvim'e göre Büyük Patlama 1 Ocak başında gece yarısı gerçekleşti ve şu anki harita gece yarısından hemen önce 31 Aralık'ın sonunu gösteriyor. 
Bu ölçekteyken geçen her kozmik ay, 1 milyar yılı ifade eder. Bir kozmik saniye 440 yıl, tek bir kozmik dakika 26.000 yıl, bir kozmik saat neredeyse 2 milyon yıl ve her kozmik gün 38 milyon yılı temsil eder.
Sonuç olarak evrenin yaşıyla karşılaştırıldığında insan uygarlığının toplam zamanının ne kadar küçük olduğu büyüleyici bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Evrenin bu varsayımsal yılının sadece son saniyesinde (yani, tarihin son beş yüzyılında) insan bugün kullandığımız teknolojinin %99'unu geliştirdi.
Jeolojik zaman cetvelini ve Dünya'daki yaşamın tarihini görselleştirmek için kullanılan benzer bir örnek "Jeolojik Takvim"'dir.

Bu makale için kullanılan resim hakkında daha fazla bilgi. 31 Mart 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Google Takvim biçimindeki Kozmik Takvim 24 Ocak 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Gerçek zamanlı olarak aktarılan Kozmik Takvim. 28 Nisan 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Kral, belirli bir ulus ya da bölge üzerinde egemen olan hükümdar. İmparatordan sonraki en yüksek seküler hükümdarlık makamıdır. Dünyanın pek çok bölgesinde karşılaşılan krallık çoğunlukla ebeveynlerden çocuklara geçer. Bununla birlikte Orta Çağ Almanya'sındaki gibi seçimle başa gelen krallar da mevcuttur. Krallık mutlak veya anayasal olabilir. Krallıklar genellikle monarşi şeklindedir ancak antik Sparta'daki gibi iki kralın ortaklaşa yönettiği diarşi şeklinde olduğu da görülür.
Krallar genellikle Tanrı ile tebaa arasında bir aracı olarak görülürler. Antik Sümerler gibi bazı toplumlarda tanrının temsilcisi olarak görülürlerdi. Bazı toplumlarda kralın kendi ilahî kabul edilir ve verimlilik ayinlerinde ana figür olarak kullanılırdı. Genellikle bu ayinlerin sonunda kralın kendi veya onu temsilen başka bir canlı kurban edilirdi. Antik Mısır kökenli olan bu "krallığın ilahî bir makam olduğu" inanışı Helenistik dönemi şekillendirdi ve sonradan Roma imparatorları tarafından yeniden canlandırıldı. Romanın Hristiyan imparatorları tanrının temsilcisi olarak otoritelerini ondan aldıklarını iddia ettiler. Orta Çağ siyasi teorisinde krallık neredeyse rahiplik ile eşanlamlı olarak görülüyordu ve kralın taç giyme esnasında kutsal bir sıvı ile kutsanması töreni bu dönemde çok önem kazandı. 16-18. yüzyıllarda mutlak monarşiler millî kiliseler kurarak güçlerini artırdılar. 17. yüzyılda önce İngiltere'de, sonrasında bazı diğer monarşilerde krallık anayasal hale getirildi ve monark yetkisini tanrıdan değil, halktan almaya başladı.

Kraliçe
Monarşi

Kraliçe ya da ece, Batı uygarlığında halkı yöneten tek güç ve otorite olan kadın yönetici, monark. Kraliçe, iktidarının kaynağını kral hayatta ise, ondan alır. Bunun yanı sıra kraliçe unvanını ebeveynlerinden alan ve eşi kral olmayan kraliçeler de mevcuttur. Kraliçe unvanını ebeveynlerinden alan ve eşi kral olmayan kraliçeyi diğerlerinden ayırmak için "hükümran kraliçe" (Fr. reine regnante) tabiri kullanılır. Hükümran kraliçelerin eşleri kral değildir ve prens konsor ya da sadece prens olarak adlandırılırlar. Krallığın imparatorluğa dönüştüğü durumlarda kraliçe, imparatoriçe unvanını kullanabilir.

Birleşik Krallık kralı III. Charles'ın eşi Camilla, kraliçe unvanını konsort kraliçe olarak taşımaktadır. Eski Birleşik Krallık kraliçesi II. Elizabeth, unvanını babasından almıştır (hükümran kraliçe) ve eşi Prens Phillip'di. Britanya Krallığı'nın Hindistan'a sahip olduğu dönemlerde kraliçe Victoria, imparatoriçe unvanını kullanmıştır.

İmparatoriçe
Düşes

Kristofer Kolombus (31 Ekim 1451 – 20 Mayıs 1506), Atlantik Okyanusu'na yaptığı dört seferi tamamlayarak coğrafî keşifleri başlatan ve Amerika'nın kolonizasyonunun yolunu açan Cenevizli kaptan ve kâşiftir. Katolik hükümdarlar tarafından desteklenen keşifleri; Karayipler, Orta Amerika ve Güney Amerika ile Avrupalıların ilk teması oldu.
Genç yaşta denize açıldı ve kuzeyde Britanya Adaları'na, güneyde ise Gana'ya kadar seyahat etti. Büyük ölçüde kendi kendini eğitmiş biri olarak, coğrafya, astronomi ve tarih ile ilgili geniş çapta kitaplar okudu. Kazançlı baharat ticaretinden kâr elde etmeyi umarak Doğu Hint Adaları'na batı üzerinden bir yol aramak için plan hazırladı. Portekizli bir soylu kadın olan Filipa Moniz Perestrelo ile evlendi ve birkaç yıl Lizbon'da yaşadı, evlilikleri sırasında büyük oğlu Diego Kolomb dünyaya geldi. Eşinin ölümünün ardından Kastilyalı Beatriz Enríquez de Arana'yı metresi olarak yanına aldı. Bu birliktelikten ise, daha sonra meşru oğlu olarak kabul edeceği, Ferdinand Kolomb doğdu. Birden fazla krallığa yönelik ısrarlı lobi faaliyetinin ardından, Kastilya hükümdarı I. Isabella batıya açılacağı bir yolculuğu finanse etmeyi kabul etti. Kolomb, Ağustos 1492'de Kastilya'dan üç gemiyle ayrıldı ve 12 Ekim'de Amerika'ya iniş yaptı (Böylece bugün Kolomb öncesi Amerika olarak adlandırılan dönem sona erdi). Ayak bastığı ilk yer sakinleri tarafından Guanahani olarak adlandırılan, günümüzde yeri tam olarak bilinmeyen, Bahamalar'daki bir adaydı. Daha sonra Küba ve Hispanyola adalarını ziyaret ederek, Haiti'de bir koloni kurdu. 1493'ün başlarında Kastilya'ya geri döndü ve beraberinde bir dizi tutsak yerli getirdi. Yolculuklarının haberi kısa sürede tüm Avrupa'ya yayıldı.
Kolomb, 1493'te Küçük Antiller'i, 1498'de Trinidad'ı ve Güney Amerika'nın kuzey kıyılarını ve 1502'de Orta Amerika'nın doğu kıyılarını keşfederek Amerika'ya üç sefer daha yaptı. Karşılaştığı yerli halklara indios ("Hindistanlılar") adını verdi. Ayrıca başta adalar olmak üzere coğrafi bölgelere verdiği isimlerin çoğu günümüzde halen kullanılmaktadır. Amerika'nın tamamen ayrı bir kara parçası olduğunun ne ölçüde farkında olduğu belirsizdir ancak Uzak Doğu'ya ulaştığına dair inancından açıkça hiçbir zaman vazgeçmedi. Kolomb vali olarak görev aldığı süreçte çağdaşları tarafından vahşetle suçlandı ve kısa süre sonra görevden alındı. Kolomb'un Kastilya ve onun Amerika'daki atanmış sömürge yöneticileriyle olan gergin ilişkisi, 1500 yılında tutuklanıp Hispanyola'dan çıkarılmasına ve ardından uzun süren karşılıklı davalara yol açtı. Kolomb'un keşifleri, modern Batı medeniyetinin inşaatına yardımcı olan fetih ve kolonizasyon dönemini başlattı. İlk yolculuğunu takip eden Eski Dünya ile Yeni Dünya arasında başlattığı değişimlerin bütününe, Kolomb takası adı verilir.
Kristof Kolomb, ölümünden sonraki yüzyıllarda geniş çapta saygı gördü, ancak bilim adamları, başta Hispanyola'nın yerli halkı olan Tainolar'a karşı yapılan soykırım ve kölelik ile neredeyse yok edilmesi gibi, onun yönetimi altında verilen zararlara ve işlenen suçlara daha fazla dikkat gösterdikçe, kamuoyu algısı son yıllarda oldukça değişti. Günümüzde Batı Yarımküre'deki birçok yer, Kolombiya, Kolumbiya Bölgesi ve Kanada'nın Britanya Kolumbiyası eyaleti de dahil olmak üzere onun adını taşımaktadır.

Kristof Kolomb'un doğduğu yer tam olarak bilinmese de 31 Ekim 1451'den önce Cenova'da doğmuştur. Babası, hem Cenova hem de Savona'da çalışmış olan, aynı zamanda genç Kristof'un da yardımcı olarak çalıştığı bir peynir standına sahip olan, yün dokumacı Domenica Kolomb'du. Annesi ise Korsikalı varlıklı bir ailede doğmuş olan Susanna Fontanarossa'dır. Bartolomeo, Giovanni Pellegrino ve Giacomo olmak üzere üç erkek ve Bianchinetta adında bir kız kardeşi vardı.

1473'te Kolomb, Cenova'da bulunan Centurione, Di Negro ve Spinola aileleri için iş acentesi olarak çıraklığa başladı.1476 Mayıs'ında Cenova tarafından Kuzey Avrupa'ya değerli yük taşımak için gönderilen silahlı bir konvoyda yer aldı. İngiltere'nin Bristol ve İrlanda'nın Galway kentlerinde demirledi. Aynı zamanda 1477'de İzlanda'da olduğu da düşünülmektedir. 1477 sonbaharında bir Portekiz gemisi ile Galway'dan Lizbon'a gittiği, burada kardeşi Bartolomeo'yu bulduğu ve Centurione ailesi adına ticaret yapmaya devam ettikleri bilinmektedir. Ardından Kristof 1477'den 1485'e kadar Lizbon'a yerleşti ve Porto Santo valisinin kızı ve Lombard kökenli bir asilzade olan Filipa Moniz Perestrelo ile evlendi.
1479 veya 1480'de oğlu Diego Columbus dünyaya geldi. 1482 ve 1485 yılları arasında Batı Afrika sahilleri boyunca ticaret yaptı. Gine'de bulunan bir Portekiz ticaret merkezi olan Elmina'ya ulaştı. Bazı kayıtlar Kristof seyahat veya iş için İspanya dışında iken eşi Filipa'nın 1485 yılı civarlarında öldüğünü yazmaktadır (Filipa'nın ölüm tarihi 1478-1485 yılları arasında olduğu düşünülse de hâlâ belirsizdir.). Bunun üzerine Kolomb Portekiz'e geri döndü. Oğlunu ve orada bulunan mal varlığını alarak Portekiz'den ayrıldı ve 1485 yılında İspanya'ya yerleşti. 1487 yılında, 20 yaşında bir yetim olan Beatriz Enriquez de Arana ile tanıştı. Beatriz'in Kolomb ile ilk Cordoba'da karşılaşmış olması muhtemeldir. Bu birliktelikleri sonucu, evlilik dışı olarak 1488 Ağustosunda Fernando (Ferdinand) Kolomb dünyaya geldi. Ardından büyük ve meşru oğlu olan Diego'yu Beatriz ile ilgilenmesi için bıraktı ancak Diego görevlerinde ihmalkardı.

Notlar

Özel

Kronik (Latince: chronica, Yunanca: χρονικά, romanize: chroniká, χρόνος, romanize: chrónos, çev. 'Zaman'), bir zaman çizelgesinde olduğu gibi kronolojik sırayla düzenlenmiş olayların tarihsel bir anlatımıdır. Tipik olarak, tarihsel olarak önemli olaylara ve yerel olaylara eşit ağırlık verilir; amaç, kronikleştiricinin bakış açısından görülen meydana gelen olayların kaydedilmesidir. Dünya tarihini izleyen bir kronik, evrensel bir kroniktir. Bu, bir yazarın yorumlamak ve analiz etmek için olayları seçtiği ve yazarın önemli veya ilgili bulmadığı olayları hariç tuttuğu bir anlatı veya tarih ile tezat oluşturur.
Kroniklerin bilgi kaynakları çeşitlilik gösterir. Bazıları kronik yazarının doğrudan bilgisinden, diğerleri tanıklardan veya olaylara katılanlardan, diğerleri ise sözlü gelenekle nesilden nesile aktarılan anlatımlardan oluşur. Bazıları tüzükler, mektuplar ve daha eski kronikler gibi yazılı materyaller kullanır. Bazıları ise mitolojik statüye sahip, bilinmeyen kökenli hikâyelerdir. Kopyacılar ayrıca yaratıcı kopyalama, düzeltmeler yapma veya orijinal kronik yazarının erişemediği bilgilerle bir kroniği güncelleme veya devam ettirme yoluyla kronikleri değiştirirler. Belirli kroniklerin güvenilirliğini belirlemek tarihçiler için önemlidir.
Pek çok gazete ve diğer süreli yayınlar isimlerinin bir parçası olarak "kronik" ifadesini benimsemiştir.

Babil Kronikleri (25 kil tabletten oluşan, genel hatlarıyla tanımlanamayan bir set)
Burma kronikleri
Kamboçya Kraliyet Günlükleri (geniş bir şekilde tanımlanmış koleksiyon)
Haçlı kaynakları koleksiyonlarının listesi (çoğu kronik)
Danimarka kroniklerinin listesi
İngiliz kroniklerinin listesi
Macar kroniklerinin listesi
Rus kroniklerinin listesi
Hindistan tarihi ile ilgili Müslüman kronikleri
Nepal Günlükleri
Sırp kronikleri

Tarih
Tarihler Kitabı
Yosippon
Kronolojik tarihleme
Kronolojiler listesi

 Bémont, Charles (1911). "Chronicle". Encyclopædia Britannica. 6 (11. bas.). ss. 298–299. 
Avonds, Piet (1988). "Van Keulen naar Straatsburg. Jan van Heelu's rijmkroniek over de slag bij Woeringen (1288)". Literatuur: Tijdschrift over Nederlandse Letterkunde (Felemenkçe). 5 (1): 196-204. 
Stein, Robert (2021). "Levend verleden: de Cronijck van Brabant".  van Anrooij, W.; Verbij-Schillings, J. (Ed.). Werken van Gelre (Felemenkçe). Hilversum: Verloren. ss. 299-315. hdl:1887/3247548. Erişim tarihi: 27 Haziran 2024.

Kronostratigrafi, kayaç kütlelerinin göreceli yaş ilişkilerini ele alan stratigrafinin bir parçasıdır ve en temel birimi jeolojik zamanın belli bir aralığında oluşan bir kayaç kütlesidir. Kronostratigrafi'nin en büyük amacı, kayaçların yer değişiminin sırasını ve bütün kayaçların yer değişim zamanını belli jeolojik bölge ve dünyanın jeolojik geçmişinde aramaktır. Kronostratigrafi jeolojik bir alan içerisinde zamana bağlı birikme esnasındaki tüm kayaçların çökelmesini ve dünyanın son oluşum halini kayıt altına almasını sağlamaktadır. Standart stratigrafik isimlendirme bilinen fosil toplulukları tarafından tanımlanan zamana göre belli aralıklara dayandırılmış bir sistemdir. Fosil topluluklarının belli aralıklar ve belli arayüzlere göre nitelikli bir tez halinde oluşum tarihleri belirlenmektedir.

Kronostratigrafi, izotop jeolojisi ve jeokronoloji üzerine dayanır ve stratigrafik sistem tarafından tanımlanan belirli fosil toplulukları içeren, bilinen ve iyi tanımlanmış kaya birimlerinin yaşının bulunması temel alınır ve yaşı bulmaya çalışılır. Fosil ve tortul kayaç topluluklarının yaşına ulaşmak bugüne kadar oldukça zordu. Kullanılan yöntem süperpozisyon kanunu ve kesişme ilişkisi ilkeleriyle türetilmiştir.
Magmatik  kayaçlar zaman içinde belirli aralıklarla meydana gelir ve bir jeolojik zaman ölçeğinde anlık bir olay sayılabilmektedir ve mineral topluluklarının içeriğinden elde edilen bilgiler ve izotopik yöntemlerle daha doğru ve kesin tarih alınabilir. Bir kronostratigrafik sütunun yapımının meydana gelmesi müdehaleci ve ekstruzif magmatik kayaçlara dayanmaktadır. Genellikle faylanmayla ilişkili metamorfizmada kronostratigrafik sütun çökelme aralıkları için dirsek olarak kullanılabilir. Metamorfik kayaçlar kimi zaman kendi tarihlerini verebilir, yaşını içerisindeki sınırlar verebilir. Örneğin, graproli içeren yatak bir noktada kristalin temelini üstler ise, kristal temelinde kalan fosil topluluğunun bir yaş sınırını verecektir .Bu süreçte, arazi ilişkileri ve yaş tarihlerinin denetlenmesi oldukça gayret gerektirir.

Bazı kronostratigrafi birimleri:

Eonotem - Fanerozoik
Eratem - Paleozoyik
Sistem - Ordovisyen
Seri - Üst Ordovisyen
Evre - Aşgil

Kültür veya ekin, toplumların kendilerine özgü olan ve gelecek nesillere aktardıkları maddi veya manevi her şeydir. 
İnsana ilişkin bir kavram olarak kültür, tarih içerisinde yaratılan bir anlam ve önem sistemidir. Bir grup insanın bireysel ve toplu yaşamlarını anlamada, düzenlemede ve yapılandırmada kullandıkları inançlar ve adetler sistemidir.
Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre ise, kültür (ekin, eski dilde hars) kavramının tanımı şu şekildedir: 

Tarihsel, toplumsal gelişme süreci içinde yaratılan bütün maddi ve manevi değerler ile bunları yaratmada, sonraki nesillere iletmede kullanılan, insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların bütünü.
Sosyolojik olarak, kültür bizi saran, insanlardan öğrendiğimiz toplumsal mirastır. Kültürün oluşmasında iki süreç vardır; birinci süreçte insan pasif ve alıcı konumdadır. Belli bir coğrafi çevrede yaşıyor, beslenme ve barınma ihtiyaçlarını orada gideriyordur. Doğayla kurulan bu öncül ilişki, yani ihtiyaçları doğrultusunda edindiği bilgi, dili, davranışları ve maddi üretim ve tüketim aletleri kültürün yaratılmasında birinci aşama olarak karşımıza çıkar. İkinci aşamada ise insan alıcı konumdan çıkar ve üretmeye başlar; yani yaşadığı çevreye etkin ve aktif bir güç olarak katılır. Bu süreç ilk aletlerin yaratılmasıyla sınırlı olarak başlayıp Neolitik Çağ’la birlikte hız kazanmıştır. Kültür birikimle birlikte ivmesi artan bir toplumsal yapı bileşenidir. Giderek her nesil miras aldığı kültüre maddi ve manevi bir katkı yapar ve onu kendinden sonrakilere miras bırakır.
Bireyler için ise yargılama, zevk ve eleştirme yeteneklerinin öğrenme ve tecrübeler yoluyla geliştirilmiş olan biçimine o kişinin kültürü denir. Bireyin edindiği bilgileri anlatmak için de kültür sözcüğü kullanılır.

Kültür sözcüğü Latince culturadan gelir. Cultura, inşa etmek, işlemek, süslemek, bakmak anlamlarına gelen Colere'den türetilmiştir. Örneğin Romalılar 'mera işlenmesine' agri cultura demişlerdir.
Türkçenin batı dilleri etkisine girmesinden önce (Cumhuriyet döneminde de) kullanılan hars sözcüğü ise Arapçadır ve "tarla sürmek" anlamına gelir.
Her iki kelimenin de tarımla ilgili olmasından kaynaklanıyor olsa gerek, 20. yüzyıl'da Türk Dil Kurumu tarafından uygun görülen ekin sözcüğü, bu yabancı kökenli kelimelere alternatif olarak önerilmiştir.

Kültürler, kültür kavramına ilişkin olarak bir sıfat halini ifade etmektedir. Tek başına kullanıldığında kültür, aşağı yukarı insan yaşamının tümünü ifade eder. Kültürler kavramı ise, kültürün oluşum yönüne atıfta bulunmaktadır. İş kültürü, uyuşturucu kültürü, siyasi ve kültür terimleri yaşamın ilgi alanlarını, kavramlaştırma, sınırlama, yapılanma ve düzenlenme biçimleri de dahil denetleyen inanç ve adetler için kullanılır. Eşcinsel, gençlik, kitle ve çalışan sınıf kültürü gibi terimler bu grupların toplum içindeki yerlerini ve iç ve dış ilişkilerini yürütme biçimlerini ifade eder. Mesleki branşlaşma ve uzmanlık alanlarına, herhangi bir sektöre yönelik bir atıfla kültür kavramı da yerleşik kullanım halindedir.

Kültürel süreçler, kültür gibi sosyal antropolojinin kavramsal araç ve gereçlerdir. Kültürel süreçler oluşum biçimlerine göre beş tanedir.

Kültürlenme (enculturation) ya da edilgen biçimiyle kültürlenme, bireylerin içinde yaşadıkları kültürün gerekliliklerini öğrendikleri, davranış normları ve değer yargılarını edindikleri süreçtir. Bu süreçte bireyi biçimlendiren, sınırlandıran ya da yönlendiren etkiler ebeveynler, diğer yetişkinler ve yaşıtlardan oluşur. Kültürleme başarılı olursa dilde, değer yargılarında ve mantıksal ritüellerinde yeterlikle sonuçlanır.
Kültürleşmenin toplumsallaşma ile ilişkisi vardır. Kimi akademik alanlarda toplumsallaşma, bireyin kasıtlı biçimlendirilmesi anlamına gelir. Kimi alanlardaysa toplumsallaşma sözcüğü hem kasıtlı hem resmi olmayan kültürlenmeyi kapsar.

Ana Madde: Kültürleşme
İki ya da daha fazla kültürün etkileşimleri sonucu benzeşme yönünde değişmeye uğramalarıdır. Kültürel süreçlere örnekler şöyle sıralanabilir:

Suşi'nin Avrupa'da popüler olması
Birinin yeni bir dil öğrenmesi
Birinin bir yere göç ettikten sonra aksanının değişmesi

Bir kültürde ortaya çıkan maddi veya manevi kültür öğesinin dünyadaki başka kültürlere yayılmasıdır.

Kendi kültür ortamından başka bir kültür ortamına katılan bireylerin yaşadıkları bunalım ve uyumsuzluk durumudur.

Kültürel asimilasyon, ikincil grubun, anadilini ve kültürünü dominant kültür grubunun baskısıyla yitirmesi sürecidir. Örnek olarak;

İşgalci a toplumunun, işgal edilen b toplumunun kültürel ritüellerini yaşamalarını engellemesi ve bunun yerine onlara a toplumunun kültürel ritüellerini uygulatması b toplumunun asimile olmasına neden olur.
Ancak asimilasyonun bu yönünün ulus-devletlerin ilk çıktığı zamana dayanan bir strateji olduğu bilinmelidir. Asimilasyonun tarihin her döneminde var olduğunu söylemek mümkündür. Ulus-devletlerin ilk ortaya çıktığı dönemki strateji ise esasen asimilasyonculuk stratejisi olarak bilinmelidir. Buna göre farklılıkların eninde sonunda hakim kültür içerisinde erimeleri kaçınılmazdır. Ancak özellikle 70'lerden sonra geliştirilen teoriler asimilasyonu daha çift yönlü, yani azınlıklarla birlikte hakim kültürün de asimilasyondan etkilendiği bir süreç olarak göstermiştir.

Kültür tarihi belirli dönemlerin, ülkelerin ya da toplulukların düşünsel ve kültürel özelliklerini inceleyen bir bilim dalıdır.
Sözcük olarak kökeni Almanca Kulturgeschichte kavramına dayanmaktadır. Almancadan alınan bu kavram İngilizcede de "Cultural History" olarak adlandırılmıştır. Kültür tarihi çalışmaları aslında cultural studies (kültür çalışmaları) adı altına yapılan çalışmalarla benzerlik göstermektedir.
Bu kavram ilk ortaya çıktığında daha çok minimalist anlayışla ele alınmış ve belirli nesnelerin antropoloji ve tarihin gözüyle yorumlanması olarak görülerek "kahvenin kültür tarihi", "rakının kültür tarihi", "patatesin kültür tarihi" gibi başlıklarla özetlenebilen alanlarda çalışmalar yapılmıştır.
Kültür tarihi siyasi gelişmeler ve ülkeler(uluslar)-arası ilişkilerle doğrudan ilgilenmez. Bu nedenle hangi olayın hangi tarihte olduğunun bilinmesi kültür tarihi açısından çok önemli değildir.
Aslında, kültür tarihi kavramı 18. yüzyılda ortaya çıkan Aydınlanma döneminin (Kant, Voltaire) bir ürünü olan insanlığın sürekli ileriye doğru kültürel gelişimi anlayışına dayanmaktadır. Almanya'da Romantik dönemde her tür bilinçsiz yaratıcılık kültür tarihinin bir parçası olarak görüldüğü için bu tür olgular "halk ruhu"nun bir ifadesi olarak anlaşılmıştır. Bilgilerini insan topluluklarının karşılaştırmalı kültür tarihi çalışmalarından elde eden Arnold J. Toynbee ve Oswald Spengler gibi 20. yüzyıl felsefecilerinin yaptığı çalışmalar ise kültür felsefesinin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Kavram, Alfred Weber tarafından kültür sosyolojisinin bir alt dalı olan düşünce tarihi doğrultusunda geliştirilmiştir.
Kültür tarihi kavramı altında daha çok sosyolojik açıdan aile, dil, gelenekler, din, sanat ve bilim alanlarında çalışmalar yapılır. Bu nedenle kültür tarihi diğer bilim alanlardan farklı olarak "günlük kaynaklar"dan da yararlanır.

Ancak, son yıllarda daha bütüncül bir anlayışla kavranan kültür tarihi çalışmaları belirli bir dönemde
Tarih biliminde kültür tarihi denilince çok farklı anlayışlarla karşılaşılmaktadır. Bunlar genel olarak iki farklı eğilimle özetlenebilir. Bazı tarihçiler "kültür tarihi" kavramı altında siyasi tarihten tamamen bağımsız olarak belirli araştırma nesnelerinin incelenmesini anlamaktadırlar. Son zamanlarda ortaya çıkan yeni eğilim ise kültür tarihi kavramını belirli nesnelerle ilişkilendirmekten özenle kaçınmaktadır. Bu "yeni" kültür tarihi anlayışında, bütün nesnelerin belirli bir bakış açısından, yani kültür tarihi açısından yorumlanması önemlidir. Böylece geleneksel kültür tarihi çalışmalarının ihmal ettiği ya da özenle kaçındığı alanlar da kültür tarihinin nesneleri arasına katılır; yani siyaset ve hukuk. Ancak, siyaset ve hukuk alanında yapılan kültür tarihi çalışmalarının odağında iletişim süreçleri yer almaktadır. Kültür tarihi açısından siyasi ve hukuksal kurumlar rasyonel olarak yapılandırılmış nesnel varlıklar değildir, bunlar iletişim aracığıyla talep, kabul ya da reddedilen iktidar isteklerinin yoğunlaşmış şekilleridir (Bkz. Jurgen Habermas). Buradaki iletişimden işaretlerin değişimi anlaşılmaktadır ki bunun sonucu olarak özellikle imgeler, ritüeller ve törenler gibi işaretler yeni kültür tarihi çalışmalarında ilk sıralara yükselmiştir.

Peter Burke, Was ist Kulturgeschichte?, Frankfurt am Main: Suhrkamp 2005, ISBN 3-518-58442-1
Peter Burke, What is Cultural History? (Cambridge: Polity Press, 2004)
Christoph Conrad, Martina Kessel, (Hg.), Kultur & Geschichte. Neue Einblicke in eine alte Beziehung, Ditzingen: Reclam 1998
Ute Daniel, Kompendium Kulturgeschichte, 4., erw. Aufl., Frankfurt am Main: Suhrkamp 2004, ISBN 3-518-29123-8
Lars Deile, Die Sozialgeschichte entlässt ihre Kinder. Ein Orientierungsversuch in der Debatte um Kulturgeschichte, in: Archiv für Kulturgeschichte, Bd. 87 (2005), S. 1-25
Michael Erbe: Die Erfindung der Antike - Das Altertum und der Aufbruch in die Neuzeit. Berlin 2005, wjs-Verlag, ISBN 3-937989-07-2
Philippe Poirrier, Les enjeux de l'histoire culturelle, Paris: Seuil, 2004.
Rebecca Spang, Paradigms and Paranoia: how modern is the French Revolution?, American Historical Review, 108 (2003) [1] 10 Ağustos 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Barbara Stollberg-Rilinger, Was heißt Kulturgeschichte des Politischen? (= Zeitschrift für historische Forschung, Beih. 35), Berlin: Duncker & Humblot 2005, ISBN 3-428-11868-5
Hans-Ulrich Wehler, Die Herausforderung der Kulturgeschichte, München: C.H.Beck 1998
WerkstattGeschichte - Historische Fachzeitschrift für Alltags- und Kulturgeschichte 4 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Sanat Tarihi
Dinler Tarihi

Küme, matematikte farklı nesnelerin topluluğu veya yığını olarak tanımlanmaktadır. Bu tanımdaki "nesne" soyut ya da somut bir şeydir. Fakat her ne olursa olsun iyi tanımlanmış olan bir şeyi, bir eşyayı ifade etmektedir. Örneğin, "Tüm canlılar topluluğu", "Dilimiz alfabesindeki harflerin topluluğu", "Masamın üzerindeki tüm kâğıtlar" tümcelerindeki nesnelerin anlaşılabilir, belirgin oldukları, kısaca iyi tanımlı oldukları açıkça ifade edilmektedir. Dolayısıyla bu tümcelerin her biri bir kümeyi tarif etmektedir. O halde, matematikte "İyi tanımlı nesnelerin topluluğuna küme denir." biçiminde bir tanımlama yapılmaktadır.
Tanımda geçen nesne sözcüğü aslında yeterince açıklık ifade eden bir sözcük değildir. Ama sezgisel olarak, kümeyi oluşturan nesnelerin iyice tanımlı olduklarını; yani belirgin, başka nesnelerden ayırt edilebilir şeyler olduklarını düşünüyoruz demektir. Bir bakıma, bir kümeyi oluşturan nesnelerin tek tek neler olduklarını düşünmekten çok, bir arada düşünebilir olmaları önemsenir.
Bir kümeyi oluşturan nesnelere o kümenin ögeleri veya elemanları adı verilir. Güneş, evrendeki yıldızlar kümesinin bir ögesidir. Bir kümenin ögesi olan nesne o kümenin içinde veya kümeye aittir. Küme tanımına göre bir öge ya kümenin içinde ya da içinde değildir.

Küme kavramının matematiğe Georg Cantor (1845-1918) ile girdiği kabul edilir. Georg Cantor kümeyi iyi tanımlanmış ve birbirinden farklı nesneler topluluğu olarak tanımlamaktadır.  İyi tanımlanmış ile kastedilen, herkes tarafından aynı şekilde anlaşılan bir tanımdır.
Cantor'dan öncede, adına küme denilmese bile matematikçiler bu kavramı yer yer örtülü bir şekilde kullanırdı. Cantor, kümeler kuramının temellerine ilişkin kapsamlı soruları ortaya koydu. Bu gelişmeler, matematiğe ve özellikle formalist akıma  20. yüzyılın ilk yarısında katkı verdi.
Almanca küme kelimesi "Menge", Bernard Bolzano tarafından Paradoxes of the Infinite adlı çalışmasında ortaya atıldı.

Küme teorisinin kurucularından Georg Cantor, transfinit küme teorisi üzerine yazdığı Beiträge zur Begründung der transfiniten Mengenlehre adlı çalışmasının başında şu tanımı verdi: Bir küme, algı veya düşüncemizin belirli, ayırt edilebilir nesnelerinin bir araya toplanmasıdır — ve bu nesnelere kümenin elemanları denir.
Bertrand Russell, küme ve sınıf arasındaki ayrımı (bir küme bir sınıftır, ancak tüm kümelerin sınıfı gibi bazı sınıflar küme değildir; bkz. Russell paradoksu) tanıttı:Matematikçiler bir manifold, aggregate, Menge, ensemble veya benzeri bir isimle uğraştıklarında, özellikle ilgili terimlerin sayısı sonlu olduğunda, ilgili nesneyi (ki aslında bir sınıftır) terimlerinin numaralandırılmasıyla tanımlanmış olarak kabul etmek ve bu durumda bir tek terimden oluşabileceği göz önünde bulundurulur, bu durumda o tek terim sınıftır.

Bir kümenin en önemli özelliği, elemanlara sahip olabilmesidir; bu elemanlar aynı zamanda üyeler olarak da adlandırılır. İki küme, aynı elemanlara sahip olduklarında eşittir. Daha kesin bir ifadeyle, A ve B kümeleri, A'nın her elemanı B'nin bir elemanıysa ve B'nin her elemanı da A'nın bir elemanıysa eşittir; bu özellik kümelerin genişletilebilirliği olarak adlandırılır.
Basit bir küme kavramı matematikte son derece faydalı olmuştur, ancak setlerin nasıl oluşturulabileceği konusunda herhangi bir kısıtlama olmadığında paradokslar ortaya çıkar:

Russell paradoksu, "kendilerini içermeyen tüm kümelerin kümesi"nin, yani {x | x bir küme ve x ∉ x}, var olamayacağını gösterir.
Cantor paradoksu, "tüm kümelerin kümesi"nin var olamayacağını gösterir.
Sezgisel kümeler kuramı, bir kümenin iyi tanımlanmış farklı elemanların bir koleksiyonu olarak tanımlar, ancak "iyi tanımlanmış" teriminin belirsizliği nedeniyle sorunlar ortaya çıkar.

Sezgisel küme teorisinin orijinal formülasyonundan bu yana, bu paradoksları çözmek için yapılan çabalarda, setlerin(küme) özellikleri aksiyomlarla tanımlanmıştır. Aksiyomatik küme teorisi, bir küme kavramını ilkel bir kavram olarak ele alır. Aksiyomların amacı, birinci dereceden mantığı kullanarak setlerle ilgili belirli matematiksel önermelerin (ifadelerin) doğruluğunu veya yanlışlığını çıkarmak için temel bir çerçeve sağlamaktır. Ancak, Gödel'in eksiklik teoremlerine göre, birinci dereceden mantığı kullanarak herhangi bir aksiyomatik küme teorisinin paradoks içermeyen olduğunu kanıtlamak mümkün değildir.

Matematik metinlerinde, kümeler genellikle A, B, C gibi büyük harflerle italik olarak gösterilir. Bir küme, özellikle elemanları da set olan durumlarda, bir koleksiyon veya aile olarak da adlandırılabilir.

Sıralı veya numaralı gösterim, bir kümenin elemanlarını süslü parantezler arasında virgülle ayrılarak listelemek suretiyle bir küme tanımlar:

  
    
      
        
          A
        
        =
        {
        1
        ,
        2
        ,
        3
        ,
        4
        }
      
    
    {\displaystyle \mathrm {A} =\{1,2,3,4\}}
  

  
    
      
        B
        =
        {
        a
        l
        ,
        a
        k
        ,
        k
        a
        r
        a
        ,
        b
        o
        z
        }
      
    
    {\displaystyle B=\{al,ak,kara,boz\}}
  

Bir kümede, önemli olan her elemanın içinde olup olmadığıdır, bu nedenle sıralı gösterimde elemanların sıralaması önemsizdir (buna karşılık, bir dizide, demette veya bir kümenin permütasyonunda, terimlerin sıralaması önemlidir). Örneğin, {2, 4, 6} ve {7, 4, 8, 6}aynı kümeyi temsil eder.
Çok sayıda elemana sahip olan setler, özellikle örtük bir desene uyanlar, üyelerin listesi '...' işareti kullanılarak kısaltılabilir. Örneğin, ilk bin pozitif tam sayı kümesi, sıralı gösterimde aşağıdaki gibi belirtilebilir:
{1, 2, 3, 4 ... 1000}

Sonsuz bir set(küme), sonsuz bir eleman listesine sahip olan bir kümedir. Sonsuz bir seti sıralı gösterimde tanımlamak için, listeyin sonuna veya her iki ucuna da noktalama işareti konur ve bu şekilde liste sonsuz bir şekilde devam ettiği ifade edilir. Örneğin, pozitif olmayan tam sayıların kümesi aşağıdaki gibi sıralı gösterimde tanımlanabilir:
{0, 1, 2, 3, 4 ...}
ve tüm tamsayıların kümesi ise:
{... -3, -2, -1, 0, 1, 2, 3, 4 ...}

Bir küme tanımlamanın başka bir yolu, elemanların neler olduğunu belirlemek için bir kural kullanmaktır:
Bu tür bir tanım, bir anlamsal açıklama olarak adlandırılır.

Set-builder gösterimi, elemanlar üzerindeki bir koşula dayalı olarak daha büyük bir kümeden bir seçimi belirtir. Örneğin, F kümesi aşağıdaki gibi tanımlanabilir:
Bir F kümesi, şu şekilde tanımlanabilir:

  
    
      
        F
        =
        {
        n
        ∣
        n
        
           bir tam sayı, ve 
        
        0
        ≤
        n
        ≤
        19
        }
        .
      
    
    {\displaystyle F=\{n\mid n{\text{ bir tam sayı, ve }}0\leq n\leq 19\}.}
  

Bu gösterimde, dikey çizgi "|" "şunu ki" anlamına gelir ve tanım, "F, n'nin 0 ile 19 (dahil) arasında bir tamsayı olduğu tüm n sayılarının kümesidir" şeklinde yorumlanabilir. Bazı yazarlar dikey çizgi yerine iki nokta üst üste ":" kullanır.

Felsefe, tanım türlerini sınıflandırmak için belirli terimler kullanır:

Bir niyetsel tanım, üyeliği belirlemek için bir kural kullanır. Anlamsal tanımlar ve set-builder gösterimi kullanan tanımlar buna örnek verilebilir.
Bir genişletici tanım, bir küme hakkında tüm elemanlarını listeleyerek tanımlar. Bu tür tanımlar aynı zamanda sayım(enumerative) niteliğindedir.
Bir örnekleme tanımı, bir küme hakkında örnekler vererek tanımlar; noktalama işaretleri içeren bir liste bunun bir örneğidir.

Eğer B bir küme ve x B'nin bir elemanı ise, bu kısaltma şeklinde x ∈ B olarak yazılır ve aynı zamanda "x B'ye aittir" veya "x B'de bulunur" şeklinde okunabilir. "y B'nin bir elemanı değildir" ifadesi y ∉ B şeklinde yazılır ve aynı zamanda "y B'de değil" şeklinde okunabilir.
Örneğin,
  
    
      
        
          A
        
        =
        {
        1
        ,
        2
        ,
        3
        ,
        4
        }
      
    
    {\displaystyle \mathrm {A} =\{1,2,3,4\}}
  
, 
  
    
      
        B
        =
        {
        m
        a
        v
        i
        ,
        b
        e
        y
        a
        z
        ,
        k
        i
        r
        m
        i
        z
        i
        }
      
    
    {\displaystyle B=\{mavi,beyaz,kirmizi\}}
  
 ve 
  
    
      
        F
        =
        {
        n
        ∣
        n
        
           bir tam sayı, ve 
        
        0
        ≤
        n
        ≤
        19
        }
        .
      
    
    {\displaystyle F=\{n\mid n{\text{ bir tam sayı, ve }}0\leq n\leq 19\}.}
  
 kümelere göre,
4 ∈ A ve 12 ∈ F; 20 ∉ F ve yeşil∉ B.

Hiçbir elemanı olmayan kümeye boş küme (veya null kümesi) denir ve hiçbir elemana sahip olmayan tek kümedir. Boş küme ∅, 
  
    
      
        ∅
      
    
    {\displaystyle \emptyset }
  
, ϕ, 
  
    
      
        {
      
    
    {\displaystyle \{}
  
 
  
    
      
        }
      
    
    {\displaystyle \}}
  
 veya ϕ sembolleri ile gösterilir.
Önemli Not: 
  
    
      
        {
        ∅
        }
      
    
    {\displaystyle \{\emptyset \}}
  
 kümesi, boş küme ifade etmemektedir. Bu küme bir elemana sahiptir.

Bir birim kümesi, tam olarak bir elemana sahip olan bir kümedir. Bu tür bir küme {x} şeklinde yazılabilir, burada x elemandır. {x} kümesi ve x elemanı farklı anlamlara gelir; Halmos, bir şapka içeren bir kutunun şapkayla aynı olmadığı benzetmesini çizer.

Eğer kümenin A her elemanı aynı zamanda B kümesinde yer alıyorsa, A kümesi B'nin bir alt kümesi veya B içinde yer alan bir küme olarak tanımlanır. Bu durumu ifade etmek için A ⊆ B veya B ⊇ A şeklinde yazılır. İkinci gösterim B A'yı içerir şeklinde okunabilir. ⊆ tarafından sağlanan kümeler arası ilişkiye dahil etme veya içermeyi denir. İki küme birbirlerini içerdiklerinde eşittirler: A ⊆ B ve B ⊆ A, A = B ile eşdeğerdir.
Eğer A, B'nin bir alt kümesi ise ancak A, B'ye eşit değilse, A B'nin bir gerçek alt kümesi olarak adlandırılır. Bu durum A ⊊ B şeklinde yazıl

Matbaacılık ya da basımcılık, metin ve görüntülerin genellikle kâğıt gibi yüzeyler üzerine basılarak çoğaltılma işidir.

Çinliler, MÖ 13. yüzyıldan beri belgeleri damgalamak için mühürler kullanıyorlardı. Çin mühürlerinin erken tipi Shang Hanedanlığı'nın sonlarında (MÖ 1600 - 1100) ortaya çıktığından beri, mühürlerin belirli unsurları ve mühürlü çerçeve tamamen gelişmiştir ve mühürlerin evrimi ve kullanımı hiç durmamıştır. Bu nedenle Çin'de matbaanın erken dönem keşfi sürpriz olmamıştır. Matbaanın ilk kez kullanılması Uzak Doğu’da başlamıştır. İlk matbaa, ağaç oyma tekniği kullanarak, MS 593'te Çin'de kurulmuş, ilk basılı gazete de MS 700'de Pekin'de çıkmıştır. Dokuzuncu yüzyılda, Çin'de ilk basılı kitap, şu an İngiliz Kütüphanesi’de bulunan 11 Mayıs 868 tarihli Diamond Sutra’dır.
8. yüzyılda Japonya’da baskı yapıldığı, İmparatoriçe Shotoko'nun Budizm’in kutsal metinlerini Sanskrit dilinde Çin alfabesiyle bastırdığı bilinmektedir. Bilinen en eski eksiksiz basma kitap olan Tianemmen ruloları Çin'de 868'de basılmıştır. İlk kez tek tek harfler dökerek baskı yapmayı da 1040 yıllarında Bi Sheng adında Çinli bir demircinin dökme harfler kullanarak denediği bilinmektedir.
Kore’de, 1377'de Goryeo Hanedanlığı döneminde basılmış ve hareketli metal tipiyle basılmış dünyanın en eski mevcut kitabı Jikji (Korece telaffuz: [tɕiktɕ͈i])’dir. Jikji "Büyük Budist Rahiplerin Zen Öğretileri Antolojisi" olarak çevrilebilecek bir Kore Budist belgesinin kısaltılmış başlığıdır. Jikji, Johannes Gutenberg'in bastığı ilk kitap "42 Satırlı Kutsal Kitap ya da diğer ismiyle Mazarin Kutsal Kitabı"ndan 78 yıl önce, Heungdeok Tapınağı'nda yayımlamıştır.

Tun-Huang mağarasındaki buluntular, matbaayı Çinlilerden alan Uygurların 9. yüzyıldan itibaren baskı yaptığını göstermektedir. Öte yandan, Çin'den mi geldiği yoksa bağımsız mı geliştirildiği bilinmese de, Mısır'da 4. yüzyıldan itibaren kumaş üzerine ağaç oyma kalıplarla baskı yapılmaktaydı. Arap dünyası'nda ise 9. yüzyılda ve 10. yüzyılda dualar için blok baskı geliştirildi. Bu baskı malzemelerinin ahşaptan değil de kil, bakır ve kalay gibi malzemelerden yapıldığını gösteren bazı bulgulara erişildiyse de kullanılan teknikler belirsizdir. İçeriklerinden dolayı etkisi İslam dünyası ile sınırlı kalmıştır. Baskının Kuran ve hadislerden belirli pasajlar için kullanılmaya geçilmesiyle Çin'deki gibi kâğıt üzerine baskı tekniğine geçildi ve bu sayede hadislerden pasajları içeren eserlerin üretiminde önemli bir artış oldu. Artık Mısır'da baskı, bu metinleri kâğıtlar üzerine çoğaltmak ve bu metinlere oluşan taleple birlikte onların farklı kopyalarının oluşturulması üzerine yoğunlaştı.

15. yüzyıl matbaacıları genellikle kitap formatını kullanmış olmalarıyla beraber, tahta kalıba baskı yöntemini de resim işlemek için kullanmışlardır. Tahta kalıba baskı, metale işleme tekniğinden daha önce uygulanmıştır. Albrecht Pfister 1461'te bastığı kitaplarda tahta kalıba baskı tekniğini kullanmaktaydı. Bakır oyma baskı tekniği daha ince çizgiler üretilmesi için kullanışlıydı ve haritaların basımında kullanılıyordu. Ancak bakırla üretilen görseller, kitap baskısından farklı bir baskı tekniği gerektirdiği için tahta kalıba baskılar kitap görselleri için yeterince tatmin ediciydi. 1550'lerinde sonrasında yeni tekniklerin üretimine kadar basımda görselleme tahta baskı yöntemiyle gerçekleşti.

Avrupa da ağaç oyma kumaş baskısını İslam dünyasından alarak başlamıştır. Özellikle 15. yüzyılda Avrupa'da matbaacılığın üssü olan Hollanda'da basım tekniği çok gelişmiştir. O dönemde hattatlarca yazılan ve hakkaklarca kazılan tahta kalıpların yanı sıra Harlem kentinde ilk kez tek tek harflerle baskı denemelerini 1430 yılında Lourens Janszoon Coster'in yaptığı sanılmaktadır.
Nihayet 1450'de Johannes Gutenberg, ortağı Fust ile birlikte Almanya'nın Mainz şehrinde metal harflerle basım tekniğini bulmuş ve matbaaya uygulamıştır. Gutenberg'in üretimi, özellikle de 1455'te bastığı ve Gutenberg Kutsal Kitabı olarak bilinen Kutsal Kitap, yüksek kalitesi ve ucuz fiyatıyla kısa sürede başarılı olmuş, yeni buluş Avrupa'dan başlayarak tüm dünyada yaygınlaşmıştır. Daha sonra tipo baskı olarak adlandırdığımız bu matbaa tekniği sanayi devrimiyle doğan modern baskı makinalarının ve matbaacılık endüstrisinin temeli olmuş ve 20. yüzyıl sonlarına kadar gelmiştir.
Matbaa İngiltere'ye, kıta Avrupası'ndan daha geç, 1476'da ulaşmıştır. 1500'e gelindiğinde henüz yalnızca 5 matbaası bulunmaktadır. 1569'a kadar yazı malzemesini, 1589'a kadar ise kağıtları Avrupa'dan ithal etmeye devam etmiştir. Kral 3. Richard yerli üretimi desteklemek için yabancıların İngiltere'de kitap ticaretiyle uğraşmalarını kısıtlamıştır. Öncelikle Kral 6. Henry bu yasağı kaldırıp bazı tüccarlara özel serbest ticaret hakkı tanımış, daha sonra Kral 7. Henry yasakları tamamen kaldırmıştır. İngiltere kitap ticareti açısından kârlı bir ülke olmuş, 1530'lu yıllarda ülkede kitap ticaretiyle uğraşanların üçte ikisini yabancılar oluşturmuştur.

Osmanlı İmparatorluğu'nun ilk matbaası daha 1493 yılında İspanyol göçmeni David ve Samuel İbn Nahmias Kardeşler tarafından İstanbul'da kuruldu. İlk kitap, Yakup ben Asher'in Arba'ah Turim eseri 13 Aralık 1493'te basıldı. Bu girişimin ardından Selanik, Edirne, İzmir şehirlerinde de matbaalar açılmış, basılan eserler İbranice, Yunanca, İspanyolca ve Latincce dilinde dini konular ağırlıklı olarak basılmıştır. Matbaada Türkçe, Arapça dillerinde eser basmak yasaktı. İtalik hurufatı, sayfa düzeni, folyo işaretleme tekniği, metin başının büyük harfle belirtilmesi gibi yenilikleri matbaa sanatına kazandıranlar da 1530'da İtalya yolu ile İstanbul'a gelip yerleşen Sonsino ailesidir.
Osmanlı'daki ilk Ermeni matbaasını 16. yy'da Apkar Tıbir kurmuştur. Apkar Tıbir, ilk Ermenice ilahi kitabını Venedik'te basmış olmakla birlikte, matbaayı İstanbul'a taşımaya karar vermiştir. Apkar Tıbir, İtalya'dan getirdiği basım aletleri ile, İstanbul'da Surp Nigoğayos Kilise'sinin avlusunda 1567 yılında ilk Ermeni matbaasını kurmuştur. Apkar, Venedik'ten beraberinde matbaacılığa ait malzeme ile İstanbul'a döndüğünde tutuklanmış, hakkında yapılan soruşturmanın akabinde herhangi bir suç unsuruna rastlanmadığından serbest bırakılmıştır. Çıkan yangında kiliseyle birlikte matbaa da yanmıştır.
Osmanlı Devleti'nde Rumlar tarafından kurulan ilk matbaa ise Nicodimus Metaxas adında bir papaz tarafından 1627 yılında kurulmuştur. Bu matbaanın bastığı ilk eser “Yahudiler Aleyhinde Küçük Risale” (Court traite les Juifs) isimli kitaptır. Ancak bu matbaa, Cizvitlerin yeniçerileri tahriki üzerine tahribe uğramıştır. Burada dikkat edilmesi gereken husus, bu hareketin matbaaya karşı değil Cizvitlerin kışkırtmalarının bir sonucu olmasıdır. En sonunda yapılan muhakemede, beraat etmesine rağmen Metaxax, matbaacılığa ait geriye kalan aletlerini alarak Osmanlı topraklarını terk etmiştir.
İlk Türk matbaasını da 16 Aralık 1727'de İbrahim Müteferrika kurmuştur. Basılan ilk Türkçe kitap ise Vankulu Mehmet Paşa'nın "Vankulu Lügati"dir, bu kitap yine ilk Türk matbaası olan İbrahim Müteferrika matbaasında 31 Ocak 1729 tarihinde basılmıştır.
Baskı yüzeyinin düz tabaka ya da rulo kâğıt (rotatif) dışında, matbaacılıkta kullanılan temel baskı yöntemleri şunlardır:

Formaları birleştirmek için kitabın sırtına tutkal sürülerek formaları dikilmeden bağlanan cilt şekli dört kenardan kesilerek ve sırtlarından plastik tutkalla formalar birbirine yapıştırılır. Tülbent ya da tel kullanarak cildin sırt yüzeyi daha dayanıklı hale getirilebilir. Türkiye'de Amerikan Cilt türü olarak tanımlanan kitaplar gündelik hayatta sürekli kullanmadığımız karton kapakla ciltlenmiş olan kitaplardır. Makinede harmanı çekilerek, özel tırtıllı bıçaklarla formaların sırt kısmı tıraşlanır. Kapağın takılıp preslenmesi için sırt kısmına tutkal sürülür. Daha hızlı üretmek ve daha ucuz olması için kullanılır, ancak kuşe kağıtların ciltlenmesi için uygun değildir.

Çapak
Baskı işlemi yapılırken, boya parçalarından ya da kağıdın tozundan oluşan ve bu yüzden imaj bozukluğuna sebep olan küçük noktadır.

Çiftleme
Flu ya da gölgeli bölgelerin oluşmasına sebebiyet veren baskı hatasıdır. Kağıtların düzgün gönderilememesi, kazanların aralarındaki paralelliğin bozulması, kağıtların transferlerinde sorun yaşanması veya kauçuğun oluşturduğu basınçlar ve üzerinde bulunan mürekkep yoğunluğundan ötürü meydana gelebilir.

Kısaca matbaacılık denilen karmaşık süreç, farklı teknolojilere ait çok sayıda işlemden oluşur. Uluslararası bir sektörel konsorsiyum olan cip4 tarafından hazırlanan JDF (Job Definition Format) iş tanımlama standardı kapsamında yüzden fazla işlem tanımlanmış, bunlar da geleneksel eğilime uygun olarak baskı öncesi, baskı ve baskı sonrası şeklinde üç alt süreçte toplanmıştır.

Öncelikle basılacak işin tasarımı yapılır. Bu aşamada yazıların ve fotoğrafların bilgisayara aktarılması gerekir. Bilgisayara aktarılan görsel öğeler mizanpaj yazılımında bir araya getirilerek baskıya uygun tasarım oluşturulur. Bilgisayar yardımıyla yapılan bu işleme masaüstü yayıncılık da denir. Sonrasında, yapılan çalışmanın film çıkışları alınır. Film, baskı için kullanılan kalıbı oluşturmak için kullanılır. Filmden sonra da prova alınabilir. Filmden alınan provaya analog prova (Dupont firmasının Cromalin sisteminden dolayı sektörde "cromalin" adı ile bilinir) denmektedir. Analog provanın dışında baskıyı taklit eden yazıcılarla dijital prova da alınabilir.

Film çıkışları alındıktan sonra alüminyum plakalar (kalıp) üzerine tasarımın görüntüsü çıkarılır. Kalıp çekme denilen bu işlem iki aşamada gerçekleşir: Film kullanarak kontakt baskı yani pozlandırma ve banyo. Günümüzde tasarımlar bilgisayardan direkt kalıba alınabilmekte, CTP adıyla anılan bu sistem ile film ve montaj işlemleri ortadan kalkmaktadır. Kalıp çekildikten sonra baskıya geçilir.

Baskı sonrasında selefon, lak gibi malzemelerle yüzey kaplama (laminasyon) uygulanabilir. Mücellithane makineleri kullanılarak da çok sayfalı ürünlerde katlama, harmanlama, iplik dikiş, tel dikiş gibi işlemler, kitap ve dergiler içi

Maddecilik, özdekçilik veya materyalizm, her şeyin maddeden oluştuğunu ve bilinç de dâhil olmak üzere bütün görüngülerin maddi etkileşimler sonucu oluştuğunu öne süren, önsel olan hiçbir fizik üstü kavramı kabul etmeyen felsefe kuramıdır. Bir diğer deyişle madde, var olan tek cevherdir. Maddecilik "fiziksel maddenin tek veya esas gerçeklik olduğu" yönündeki kuramdır.

Maddeci kuram, monist varlıkbilim sınıfına aittir. Böylelikle, düalizm veya plüralizmden ayrılır. Görüngübilim üzerine kurulmuş idealizm ve tinselcilik düşünce sistemlerinin  karşıtıdır.
Felsefi okulların çokluğuna ve aralarındaki farklara rağmen, tüm felsefi sistemlerin birbirlerine taban tabana zıt iki ana kategoride toplanabileceği söylenir: İdealizm ve materyalizm. Bu iki kategorinin temel önermeleri gerçeğin doğası hakkındadır ve aralarındaki temel fark "Gerçeklik neyden meydana gelir ve aslı nedir ?" sorusuna verdikleri yanıtta bulunur. İdealistler için ruh veya bilinç, akıl esasken, maddeciler için madde asıldır, ruh veya bilinç de, bu aslolanın sonucu olarak doğan ve ikincil olandır.
Maddeciler, varoluşun insan bilinci gibi maddi olmayan kavramlarla temellendirilmesine karşı çıkarlar. Onlara göre dış dünyanın gerçekliği sorgulanamaz ve insan da bu maddi dünyaya bağlıdır. Örneğin, antik maddeciler, insan ruhunun beden dışı ve ölümsüz bir varlık olarak düşünülmesini kabul etmezler. İnsanı dış dünyanın bir parçası olarak görmesi ve insan bilincinin doğa üzerindeki egemenliğini kabul etmemesi yönüyle determinizm düşüncesiyle paralelliktir.

Maddecilik bilginin yapısı ve oluşumu hakkında ki bir varsayımdır. Bütün bilginin gözlem veya deneyim sayesinde oluştuğunu savunulunur.
Maddecilik bilmenin yapısı için üç dayanak öne sürer:

Görüngüleri, Tanrı, ruh gibi kanıtlanmamış önermelerle açıklamaktan kaçınmak gerekir. Aksi takdirde, görüngülerin maddi kökleri yok sayılabilir. Örneğin bilinç, kaynağını beynin işleyişinden alan bir görüngüdür ve ona metafiziksel açıklamalar getirmek dış dünyanın gerçek olmayışı gibi yanılgılara yol açabilir.
Bütün önermeler gözlem veya deney ile kanıtlanmalı ve doğrulanmalıdır.
Her şey maddeden gelip madde olarak devam etmektedir.

Maddecilik, birbirinden bağımsız bir şekilde, Avrasya'nın ayrı coğrafi bölgelerinde, Karl Jaspers'in Aksiyal Çağ olarak adlandırdığı ve M.Ö 800 ila 200 yıllarını kapsayan dönemde gelişti.
Eski Hint felsefesinde, maddecilik Ajita Kesakambali, Payasi, Kanada'nın çalışmalarıyla ve Cārvāka felsefe okulunun önermeleriyle, M.Ö. 600 civarlarında gelişmeye başladı. Kanada atomist felsefenin öncüllerinden olmasını sağlayan önermeler geliştirdi. Nyaya–Vaisesika okulu (M.Ö 600-100) atomizmin ilk biçimlerini geliştirmekle beraber Tanrı kanıtlamaları ve bilincin maddi olmadığını öne sürüşleri onları maddeci olarak tanımlamamıza engel olmaktadır. Atomik gelenek Budist atomizmi ve Jaina okuluyla devam etti.
Eski Çin'de Xun Zi (tahmini olarak M.Ö. 312–230) gerçekçilik ve maddecilik üzerine kurulu Konfüçyüsçü bir öğreti geliştirdi. Dönemin diğer önemli Çinli maddecileri Yang Xiong ve Wang Chongdur.
Anaksagoras (tahmini olarak M.Ö. 500-428), Epiküros ve Demokritos gibi Antik Yunan filozofları daha sonraki maddeciliğin temellerini atmışlardır. Lukretius'un Latince şiiri De Rerum Natura Demokritos ve Epiküros'un mekanik felsefelerini anlatır. Bu görüşe göre var olan her şey madde ve hiçliktir ve bütün varlıklar "atom" adı verilen ve Eski Yunancada bölünemeyen anlamına gelen, küçük parçacıkların hareketleri ve birleşmeleri sayesinde oluşmuştur. De Rerum Natura erozyon, buharlaşma, rüzgâr ve ses için mekanist açıklamalar barındırır. "hiçbir şey hiçlikten gelemez" ve "maddeye maddeden başka hiçbir şey dokunamaz" gibi ünlü ilkeler ilk defa Lukretius'un çalışmalarında görülür.

Hint maddeci Jayaraashi Bhatta (MS 6. yy.) Tattvopaplavasimha ("Bütün ilkelerin devrilmesi") adlı çalışmasında Nyaya Sutra epistemolojisini çürüttü. Maddeci Cārvāka felsefesi MS 1400'lerde yavaş yavaş yok olduğu görülüyor.
12. yy.'ın başlarında Arap düşünür Endülüs'te İbn-i Tufeyl, felsefi romanı Hayy bin Yakzan diğer adıyla Esrarü’l-Hikmeti’l-Meşrikiye'da maddeci düşünce üzerine yazmıştır.

17. yy.'da Pierre Gassendi doğa bilimlerini düalist bir temele oturtmaya çalışan René Descartes'a karşı maddeci geleneği temsil etti. Onu maddeci ve ateist Jean Meslier, Julien Offroy de La Mettrie, Paul-Henri Thiry Baron d'Holbach, Denis Diderot ve diğer Fransız Aydınlanma Çağı düşünürleri, çağdaş maddeciliğin temellerini atan Ludwig Feuerbach ve İngiltere'de de John Stewart izledi.
Schopenhauer maddecilikten "kendini hesaba katmayı unutan felsefe" olarak bahseder. Ona göre maddecilik yanlıştır, çünkü bilen özneyi, ancak bu öznenin bilmesinden yola çıkarak var olan ve bu bilmeye göre var olan şeyle açıklamaktadır. Maddecilik dolayımsız olanı dolayımlı olanla yani daha fazla bilineni daha az bilinenle açıklamaya çalışmaktadır. 
Schopenhauer'e göre zihin ve madde (yani sırasıyla özne ve nesne) karşılıklı olarak birbirine bağlıdır. Özne ve nesne farklı yanlardan görünen aynı şeydir. Ele alınan ve elde edilen dünya, düşünce ve yer kaplamaya, zihin ve maddeye bölünemez.

Karl Marx ve Friedrich Engels, Hegelin idealist diyalektiğini ayakları üstüne oturttular. iki ayrı kavramı ortaya çıkardılar: diyalektik maddecilik ve tarihin akışına maddeci bir açıklama getiren tarihsel materyalizm. Marx'ın felsefesinin temelini üretici güçler ve bu güçlerin toplumsal hayata yansımaları olan ilişkileri(özellikle sınıf ilişkileri;serf-lord, işçi-işveren vb.) oluşturur. Bu temel toplumsal ilişkilerden bilimsel, ekonomik, hukuki, ahlaki ideolojik formlar ve değerler doğar. Bütün toplumsal değerler sınıf ilişkilerinin yansımasıdır ve toplumu şekillendiren bu değerlerin alt yapısını ekonomik çıkara dayalı sınıf ilişkileri oluşturur.
Marx ve Engels "maddecilik" terimini günlük ekonomik ve maddi ihtiyaçların tarihin dönemlerini oluşturan ve şekillendiren etkenler olduğu yönündeki tarihsel bakış açısı için kullandılar. Alman idealist felsefesine karşı maddecilik toplum ve gerçekliğin, insanların barınak, yiyecek, giyecek gibi maddi ihtiyaçlarını karşılamak için devam ettirdikleri basit ekonomik hareketlerden kaynaklandığını söyler. Maddecilik, insanların fiziksel emek ve üretici faaliyetler ile günlük ihtiyaçlarını karşıladıkları gerçeğini başlangıç noktası olarak alır. Tek başına bu ekonomik faaliyet, Marx'a göre, siyasi, yasal ve dini modelleri içinde barındıran toplumsal ilişkiler sistemine neden olur.
Bilimsel sosyalizm toplumsal ve ahlaki değerlerin, kültürel özelliklerin-idealizmde olduğu gibi-değişmez bir doğa yasasından değil, toplumsal çevre ve dolayısıyla da toplumun kendine özgü örgütlenme biçiminden kaynaklandığını savunur. Bu toplumsal ilişkiler, üretim ilişkileri, doğal çevre ve teknolojinin gelişmişliği gibi toplumdaki maddi etkenler tarafından belirlenir.

Daniel Dennett, Willard Van Orman Quine, Donald Davidson, Jerry Fodor gibi çağdaş analitik felsefeciler genel anlamıyla fizikalist veya bilimsel materyalist bir çerçeve içinde çalışıp zihnin nasıl işlediği hakkında işlevcilik, özdeşlik kuramı gibi kuramlar üretmişlerdir.

Gilles Deleuze, klasik materyalist düşüncelerin üzerinde yeniden çalışıp dönüştürmeye ve güçlendirmeye çalışmıştır. Onun devamında Manuel DeLanda yeni materyalizm adı altında sınıflandırılan felsefecilerdendir. Yeni materyalizm üniversitelerde açılan bölümler, bu başlıkta konferanslar ve yayınlarıyla başlı başına yeni bir alana dönüşmüştür.

Töz
Hilomorfizm
Monizm
Tarihsel materyalizm
Diyalektik materyalizm
Postmateryalizm
Ekonomik materyalizm
Fizikalizm

Mağara, yüzeyle bağlantısı olan ve gün ışığı ile bağlantısı kaybolacak derinliğe ve en az bir insanın sürünerek girebilmesine olanak verecek genişlik ve yüksekliğe sahip olan yeraltı boşluklarıdır. Speleoloji mağaraları inceleyen bilim dalıdır.
Gün ışığının kaybolmadığı boşluklara kovuk adı verilir.

Karstik mağaralar: Kireç taşı, dolomit, mermer, jips, tuz, kalsit, çimentolu konglomera ve kum taşı gibi erimeye uygun karbonatlı ve sülfatlı kayaların, yeraltı suları tarafından eritilerek aşındırılmasıyla meydana gelen mağaralara karstik mağaralar denir. Bu tür mağaralar oluşum açısından en zengin ve yaygın mağaralardır.
Lav tüpü mağaraları: Bazı mağaralar lavların soğuması sırasında içlerinde bulunan boşluklardan meydana gelir. Akışa geçen lav kütlesinin dış kısmı soğuyarak katılaşır, içinden kızgın lav akmaya devam eder. Lav çıkışı bittiğinde içerideki bu boşluk mağara şeklini alır. Fakat bu mağaralarda zehirli gaz çıkışları olması ihtimali nedeniyle girilmesi tehlikelidir.
Buzul mağaraları: Buzul içinde oluşan mağaralardır. Eriyen sular buzulun tabanından akışa geçer, burada tabandaki kaya ile buzul arasında boşluk oluşur.
Buz mağaraları: Herhangi bir mağaranın içinde buz oluşumu ile Buz mağaraları oluşur.
Rüzgâr mağaraları: Rüzgârın çöllerde yerden havalandırarak uçurduğu taneciklerin kayalarda açtığı mağaralardır.
Tuz mağaraları Kayatuzu blokları içinde suların oluşturduğu erime boşluklarıdır. İran, İsrail, Şili'de görülürler.
Deniz mağaraları:Dalgaların kıyıdaki dikliklerde açtığı oyuklardır. Bir kısmının denizden girilen ilginç girişleri vardır.

Vadoz mağaralar: Suyun bulunmadığı kuru ve aktif olmayan, aşınmanın durduğu fosil mağaralardır. Mağara içi hava doludur.
Freatik mağaralar: Mağara içinin su dolu olduğu, akım ve aşınmanın yatay yönde geliştiği alanlardır.

Sarkıt: yer altındaki suyun mağara tavanındaki materyalleri eritip aşağıya doğru sarkıtmasıyla oluşan şekillerdir.
Dikit: Mağara tavanından su sayesinde yere düşen ve yerden yükselip burada biriken materyallerin oluşturduğu şekildir.
Sütun: Sarkıt ve dikitin birleşmesiyle oluşan ve yerden tavana kadar uzanan şekildir.
Traverten: Yeraltı sularının eriterek bünyesine kattığı kalsiyum karbonatın, yüzeye çıktığında çökelmesiyle mağara içlerinde travertenler oluşur.

Mağaralar ısı, nem ve ışık vb. ekolojik faktörler açısından bölümlere ayrılır.

Giriş zonu: Mağaranın giriş bölümünde yer alır. Ekolojik şartlar mağara dışına benzer, sıcaklık ve nem dış ortama bağlı değişiklikler gösterir. Bu alan ışık da aldığı için nem ve soğuğa uyum sağlamış canlılar bulunur.
Alacakaranlık zonu: Girişten sonraki bölümdür. Işık azlığından dolayı girişteki bitkilerin çoğu yaşayamaz. Az sayıda bitkinin yaşadığı bu bölümde ısı ve nem sabitlense de, dışarıdan belli ölçüde etkilenir.
Karanlık zonu: Nem ve ısının çok az değiştiği ya da sabit olduğu bu bölümde ışık yoktur. Mutlak karanlığın hakim olduğu bu alanlarda gerçek mağara canlıları yaşar.

Mağara canlıları J. R. Schiner tarafından 1854 yılında, mağaraya olan bağımlılıklarına göre sınıflandırılmıştır. Bu sınıflandırma günümüzde de kullanılmaktadır.

Mağara ziyaretçileri; Mağara dışında yaşayan, fakat bazı zamanlarda mağarayı kullanan kara canlılarıdır. Güve, kurbağa ve kış uykusuna yatan ayılar gibi canlılar çoğunlukla giriş kısmını kullanırlar.
Mağara seven canlılar: Bunlar hayatlarının tamamını mağarada geçiren, fakat mağara ortamına yakın dış ortamlarda da yaşayabilen canlılardır. Bazı böcek türleri ve mağara çekirgeleri bu gruba örnektir.
Gerçek mağara canlıları; Mağara dışında yaşayamayan, tamamen bu ortama bağlı hayat süren canlılardır. Mağara ortamına uyum sağlamış bu canlılara, mağara semenderi ve mağara kereviti örnektir.

Mağaralardan genel olarak şu alanlarda yararlanılır: Turizm, doğal soğuk hava deposu, tulum peyniri ve yağ gibi gıdaların saklanması ve olgunlaşması, kültür mantarı yetiştiriciliği, solunum yolu rahatsızlıklarının tedavisi, askeri sığınak ve depo, yarasa gübresi (guano) üretme, doğalgaz, LPG ve akaryakıt depolama, mağaradaki yeraltı sularından yararlanma. Mağaraların yıl içinde sıcaklıklarının (17-24C) ve nemlerinin (%40-80) fazla değişmemesi mikroklima buralara özelliği kazandırır. Bu açıdan mağaralar sağlık turizmi bakımından önem taşır.

Dış kuvvetler
Grotto
Türkiye'deki mağaralar

Mekân veya yer, çeşitli yaklaşımlarca farklı ele alınmakla beraber geniş bir çerçeve ile 'insanı çevreden belli bir ölçüde ayıran ve içinde eylemlerini sürdürmesine elverişli olan boşluk' ve 'sınırları gözlemci(ler) tarafından algılanabilen uzay parçası' olarak tanımlanabilir.
Mekân mimarlık, peyzaj mimarlığı, iç mimarlık mesleklerinin konusunu oluşturmakta ve aynı zamanda bir mimari ürünün vazgeçilmez tek niteliği, bir mimari ürünü var eden temel koşuldur. Mekân var olmadan mimari bir eserin varlığından da söz etmek mümkün olmayacaktır.
Canlı varlığın korunma içgüdüsünün onu ittiği yapıcılık temelde canlıyı çevreden ayırma işlemidir, yani bir yalıtmadır. Özel bir kavram olarak kullanıldığı anlamda yapı, canlıyı içine alan, onu evrensel boşluktan ayıran bir uzay parçasını belirtmektedir. Mimari eylemin ilk basamağı olarak insan kendisini güvende hissettiği sınırlı bir hacim yaratmıştır. Kavramakta güçlük çektiği evrensel boşluğu ve doğal çevrenin bir parçasını bir veya birkaç yönde sınırlandırmış, onu içe dönük, kendisine özel bir boşluk haline getirmiştir.

Bir mekânı oluşturmak için onun mutlaka her yönden kesin engellerle sınırlanmış olması gerekmez. Bir mekânı bir hacimden ayıran en önemli fark da aslında bu noktada ortaya çıkmaktadır. Mekânı oluşturan sınırlama hareketi önleyici şekilde fiziksel olabileceği gibi yalnızca başka duyularla algılanabilecek biçimde, örneğin sadece zemindeki bir doku gibi görsel de olabilir. Önemli olan mekânın net veya net olmayan sınırlarının algılanabilir olmasıdır. Mekân algısı ele alınırken her ne kadar ilk başta görme duyusu kaynaklı algıya ağırlık verilse ve diğer duyumlama şekilleri ihmal edilse de algılama aslında tüm duyulardan farklı oranlarda etkilenir. Algılamanın çeşitli duyuların birleşiminden oluştuğu ve mekân algısının da tüm duyuların etkisi altında oluştuğu göz önünde bulundurmak gerekir.
Mimari mekân, gözlemcinin algılayabileceği biçimde sınırlandırılmış uzay parçasıdır. Gözlemcinin mekânı tanımlayabilmesi için de bu mekânın gözlemci tarafından algılanabilir sınırlarının bulunması kaçınılmazdır. Ancak insan beyni tarafından kolaylıkla algılanabilen bu sınırlar her zaman net ve kesin olmayabilir. Bu sınırlar mekânı tam kapalı bir hacim olarak kapatmasa da çoğu zaman mekânı tam olarak tanımlamaya yetebilmektedir.
Bir mekânın bu kadar belirgin olması gerekirken sınırlarının bu netlikte olmayabileceği gerçeği mimar açısından çözülmesi gereken birçok belirsizlik doğurmaktadır. Mimari tasarım sürecinde mimar yapıyı şekillendirirken birçok ana ve alt mekânın da oluşumu sağlamaktadır. Bu belirsizlikler içerisinde mekân tasarımını sürdüren mimarın mekânı istenen biçimde oluşturup oluşturamaması açısından en önemli yardımcısı mesleki bilgi ve deneyimidir. Bu büyük oranda sezgisel bir süreçtir. Mimarın bu sezgisel süreç sonunda mekanları başarılı bir biçimde tasarlayıp tasarlayamaması ise bu bilgi ve deneyimlerine bağlı olacaktır.
Mimari veya peyzaj mimarisi mekân oluşturulmasında mimar, iç mimar, peyzaj mimarı, simetri ve geometri, fiziksel mekâna müdahale eder ve mekân belirleyici öğelerle bir bölge oluşturur. Başka bir söyleyişle mimari mekân kapatılır. Mekân genelde kütleler arasındaki boşluk olarak ele alınır. Fakat gerçekte mekân kendi olanaklarıyla mimari biçimlemeye sahip kütlelerin arasındaki bir biçimdir. İçeri ve dışarının değişkenliği mimarinin özünü oluşturur. İçeride olmak gözlemci tarafından dışarıda olmaya karşı her zaman tercih edilir. Mekân içinde oluşturulan sınırlayıcı öğeler, insanları psikolojik olarak rahatlatabilmektedir. Tüm duyularına farklı oranlarda etkiyen sınırlar ve vurgu elemanları ile bir gözlemci bulunduğu mekânı bir bütün olarak algılamaktadır. Bu şekilde bahsi geçen temel bileşenlerin varlığı ile o gözlemci için mekânın oluştuğundan bahsedilebilir.
Mekânın bileşen ve öğelerinin tanımı mekânın çevre sistemleri, peyzaj içerisindeki yeri ve işlevinin kapsamlılığına bağlıdır. Ölçü, oran ve denge ile bir kompozisyon üç boyutlu bir eleman olmaktan çıkıp mekânsal özellikler kazanmaya başlamaktadır. Elemanlar arası ilişki, bu elemanlara bir bütün olarak mekânsal özellik kazandırmakta, derinlik, yoğunluk ve açıklıkları ile de kompozisyon artık mekânsal bir tanıma sahip olmaktadır. Mekânı oluşturan çeşitli bileşen ve öğeler, mekân örgütlemede çok farklı roller üstlenmekte, mekânın bütünsel etkisi üzerinde son derece önemli olmaktadırlar. Mekân bileşen ve öğeleri kullanıldıkları yere göre mekânsal örgütlenmede sınırlayıcı, yönlendirici, odaklayıcı, birleştirici veya ayırıcı roller üstlenebilirler. Bu roller gözlemciye o mekânı kavrayabilmesi için gerekli ipuçları verir. Bir bina iç mekânı ele alınacak olursa bu bileşenler öncelikle yapısal bileşenler olacaktır. Bunlar sabit olmakla birlikte çoğunlukla sınırlayıcı roller üstlenirler. Duvar, kolon, kiriş ve çatı gibi elemanlar bu bileşenlerden sayılabilecektir. Kentsel ölçekte bir mekân örneği düşünülürse bu, binalar arasında kalan peyzaj alanları kamusal mekânlar olacaktır.
Sınırlayıcı öğeler mekân oluşumunda en önemli göreve sahiptirler. Sınırlamada var olan ya da kullanılan engeller sınırladıkları bölge kadar önem taşıyan öğelerdir. Bunlar sınırladıkları bölgenin mahremiyetinden kamusallığına kadar bir dizi anlam yüklenirler. Dış mekânlar ya doğal, siyasi ve yapısal sınırlarla var olurlar ya da işlevsel kargaşanın önlenmesi için, bir işlevin diğerini rahatsız etmeden gerçekleşmesi amacıyla bir dünya görüşü ve bilimsel bilgi doğrultusunda planlanırlar. İç mekânların sınırlanmalarının amacı ise insan konforunun sağlanması kadar mahremiyetin de sağlanmasına yöneliktir. Bölücü ve sınırlayıcı engel öğeleri gizlilik sağlamalarına bağlı olarak derecelendirilirler. Vurgular ise, sınırlanan bir mekânın işlevsel, simgesel veya biçimsel olarak genel kompozisyondan ayrımsanan güçlü öğelerdir. Çevre renklerinden ve dokusundan ayrışan elemanlar ve bileşenler ile fonksiyonel olarak merkez teşkil eden noktalar bunlar arasındadır. Anıtlar kentsel ölçekte sayılabilecek vurgu ve odak noktalarıdır. Binalarda ise girişler, düğüm noktaları bu odak noktalarından sayılabilir.

Mimarlık
İç mimarlık
Peyzaj mimarlığı
Bulanık mimari mekân analizi

Arabacıoğlu, B C (2007) Mimarlıkta mekan analizi için bulanık çıkarım sistemi temelli bir model önerisi, Arkitekt, 74, 512/513, 32-45
Ashihara, Y (1981) Exterior Design in Arhitecture, Van Nostrand Reinhold Press, New York
Atman, C J (1999) A comparison of freshman and senior engineering design processes, Design Studies Vol 20 No 2 S.131-152
Atman, C J vd. (2004) Comparing freshman and senior engineering design processes: an in-depth follow-up *Gür, S O (1996) Mekan Organizasyonu, Birsen Yayınevi, İstanbul
Hasol, D (1975) Ansiklopedik Mimarlık Sözlüğü, YEM Yayınları, İstanbul
Kuban, D (1992) Mimarlık Kavramları, YEM Yayınları, İstanbul
Lang, J ve Ark, U (1982) Nature of spacial imagery, informing styles and ashtetic preferations, BTU Architectural Bulletin Vol 7 No 1 S.67-94
Lynch, K (1960) The Image of City, MIT Press, Massachusetts
Meis, P V (2002) Elements of Architecture: From Form to Place, Spon Press, New York
Özdemir, I M (1994) Mimari Mekanın Değerlendirilmesinde Mekan Örgütlenmesi Kavramı: Konutta Yaşama Mekanları, Doktora tezi KTÜ, Trabzon
Rapoport, A (1977) Human Aspects of Urban Form, Pergamon Press, Oxford
Rapoport, A (2004) Kültür Mimarlık Tasarım, YEM Yayınları, İstanbul
Simpson, J ve Weiner, E (eds) (1989) Space - The Oxford English Reference Dictionary, Clarendon Press, Oxford
Sözen, M ve Tanyeli, U (1994) Sanat Terimleri ve Kavramları Sözlüğü, Remzi Kitabevi, İstanbul

Menkıbe, din büyüklerinin veya tarihe geçmiş ünlü kimselerin yaşamları ve olağanüstü davranışlarıyla ilgili hikâye. Menkıbe kavramı ilk olarak hadis kitaplarının bir bölümü olarak dikkati çeker. Konularına göre düzenlenmiş hadis kitaplarında "Kitâbü'lmenâkıb" bölümleri bulunur. Buralarda  Muhammed ve ashâbının fazîletlerine dâir hadisler yer alır. Menkıbeleri masal ve efsanelerden ayıran yanı menkıbelerdeki şahısların gerçek hayattan alınmasıdır. Kahramanlık ve dini konuları ele almaktadır.

Arapça "nekabe" (isabet etmek, bir şeyden bahiste bulunmak, yahut haber vermek) kökünden türeyen "menkâbe" kelimesi Türkçede galat olarak "menkıbe" tarzında ifade edilmektedir. Çoğul hâli "menakıb"tır. Muallim Naci tarafından "öğünülecek vasıf, fazl, hal-i hasen" olarak tanımı yapılırken Ferit Devellioğlu tarafından ise "çoğu tanınmış veya tarihe geçmiş kimselerin ahvâline durumuna ait fıkralar, hikâyeler" şeklinde tanımlanmıştır. Tasavvufun III. (IX.) yüzyıldan sonra İslam dünyasında yaygınlık kazanmasıyla birlikte "menkıbe" kelimesi sufilerin hikmetli sözlerini ve örnek alınacak faziletli davranışlarını ifade etmek için kullanılmaya başlanmış.

Menâkıbnâme, velilerin daha çok kerametlerinin anlatıldığı eserlerin genel adıdır. Menâkıbnâmeler kurgusal olmakla birlikte içeriklerinde bazı tarihî unsurları da barındırmaktalar. XIII. yüzyıldan itibaren sadece tek bir velî hakkındaki menkıbeleri içine toplayan "menâkıbnâme" denilen eserler ortaya çıkmış oldu.  Başlangıçta Arapça, Farsça daha sonra da Türkçe olarak tarikat pîrleri, şeyhler ve halifeleri hakkında yazılmaya başlanan menâkıbnâmeler XIII. yüzyıldan itibaren menâkıbnâme geleneğini meydana getirmiştir. Türk edebiyatında ilk eser, Karahanlıların hükümdarı Satuk Buğra Han için yazılmış menkabeleri içinde barındıran Tezkire-i Satuk Buğra Han'dır. Türk tasavvuf düşüncesinin ve buna bağlı bir edebiyatın gelişip şekillenmesinde başlangıç noktası olarak kabul edilen kişi ise Ahmet Yesevî'dir.

Meton döngüsü adını Atinalı Meton'dan alan 19 güneş yılının 235 Ay döngüsüne (iki ardışık yeni Ay arasında geçen süre) veya 254 sidereal Ay döngüsüne (sabit bir yıldız konumuna bağlantılı olarak Ay'ın aynı konumu tekrar almasına kadar geçen süre) eşit olduğu döngüdür. Meton döngüsü güneş yılıyla lunar ay arasındaki ilişkiyi tanımlar. Yunan gök bilimci Meton Atina'daki Akropolis'in yakınlarında bulunan Pnyx (Pıniks) tepesinde M.Ö. 432 yılında yaptığı gözlemlerinin sonuçlarından yola çıkarak daha sonra Meton döngüsü olarak adlandırılan hesaplamaları yapmıştır. 

Eğer Meton'un hesaplamalarının günümüz bilgileriyle  sağlaması yapılırsa ;

  
    
      
        
          1 ay döngüsü
        
        =
        29.53059
        
           gün 
        
      
    
    {\displaystyle {\text{1 ay döngüsü}}=29.53059{\text{ gün }}}
  

  
    
      
        
          1 güneş yılı 
        
        =
        365.2425
        
           gün 
        
      
    
    {\displaystyle {\text{1 güneş yılı    }}=365.2425{\text{ gün }}}
  
  
  
    
      
        
          ise;
        
      
    
    {\displaystyle {\text{ise;}}}
  

  
    
      
        
          19 güneş yılı
        
        =
        19
        ×
        
          
            365.2425
            
              Y
              I
              L
            
          
        
        ×
        
          
            
              L
              u
              n
              a
              r
              A
              Y
            
            29.53059
          
        
        =
        234.997
        
           Ay döngüsüdür
        
      
    
    {\displaystyle {\text{19 güneş yılı}}=19\times {\frac {365.2425}{YIL}}\times {\frac {LunarAY}{29.53059}}=234.997{\text{ Ay döngüsüdür}}}
  

Meton döngüsü daha sonra Kallippus tarafından geliştirilmiştir. Meton döngüsünün geliştirilmiş hali de Kallipik döngü olarak adlandırılır. 

Meton
Antikythera düzeneği

Mezar, gömüt veya kabir, ölen birinin ya da bir hayvanın gömülü olduğu yer  (sin, makber) anlamına gelir. Bazı toplumlarda ölüler yakılırken İslam, Hristiyanlık ve Musevilik gibi tek tanrılı dinlerde ölülerin mezar içinde diğer hayata geçmek için beklediğine inanılır. Tarihte büyük devlet yöneticileri için anıt mezarlar yapılmıştır. Mısır'daki piramitler ve Tac Mahal bunlardan bazılarıdır. Mezarların topluca bulunduğu alana mezarlık denir. Mezarlarda mezar taşı olabilir veya olmayabilir.
İslamiyette ölüler genellikle kefenle toprağın altına gömülürken, isteğe bağlı olarak tabutla da gömülebilmektedir, Museviler kefene sardıkları ölüyü tabuta koyarak toprağa gömerler. Yalnız her iki inanç grubunda da bu tabutların ahşap ve tahta ürünlerinden yapılmasına, metal kısım içermemesine ve dolayısıyla bedenin doğal çürüme sürecini yavaşlatarak toprakla buluşmasını engellememesine özen gösterilir. Eğer bir Müslüman cenazesi toprağa tabutla beraber indirilecekse tabutun kapağı hafif aralık bırakılır ve tabutun içerisine de bir miktar toprak serpiştirilir.
Hristiyan inancında da toprağa gömülme esas defin şekli olsa da cesedin krematoryumda yakılmasına günümüzde Ortodoks Kilisesi haricinde birçok mezhepte izin verilmektedir. Yine çoğu Hristiyan mezarları, toprağa gömülü olarak yer altında bulunsa da tabutun yer yüzeyinden yüksekte bulunduğu mozole tarzında mezar odaları da kullanılmaktadır ve bu mozoleler genellikle tüm aile bireylerini alacak şekilde inşa edilmektedir.
İslam ve Musevilik inançlarında defin edilecek ölünün tahnit edilmesine cesedin toprakla buluşup ayrışmasını engelleyeceği için karşı çıkılır, fakat Hristiyanlık dinine mensup ölüler, tahnit edilebilir ve definden önce ölüye kozmetik uygulanabilir.
Mezarların genellikle baş tarafında isim-doğum tarihi-ölüm tarihinin yazılı olduğu bir tahta parçası ya da bir taş bulunur. Bazı kültürlerde isim-doğum tarihi gibi yazılar haricinde, ölünün hayattayken çok sevdiği şeylerin çizimleri de bulunabilir.
Ölü, mezara çoğunlukla yatay olarak konulur, ancak bazı kültürler ölülerini toprağa dik gömerler. Yine bazı kültürlerde bir mezarın içinde sadece bir adet ölü bulunabiliyorken evli çiftler, ranzaya benzeyen mezar tasarımları sayesinde aynı mezarda yatabilir.
Madagaskar adasında Famadihani festivalinde ölüler bir törenle her beş senede bir mezarlarından çıkarılır, kemikler yıkanır, sonra ailece bir araya gelinen bu törende oturulup köyde son zamanlarda olan bitenler onların da haberi olsun diye orada anlatılır.

Kenotaf
Mezar sanatı
Nekropol
Oda mezar
Toplu mezar
Tümülüs

Miladi takvim ya da Gregoryen takvimi, Roma İmparatoru Jül Sezar tarafından kabul edilen Jülyen takviminin yerine, Papa XIII. Gregorius tarafından yaptırılan bir takvimdir. İsa'nın doğduğu yılı milat olarak alan bu takvim, Dünya'nın Güneş etrafındaki dönüş süresi olan 365 gün, 6 saatlik zamanı "1 yıl" olarak kabul eder. Günümüzde dünyada en yaygın olarak kullanılan takvimdir.

Takvim, 4 Ekim 1582 tarihinde kabul edilmiştir. Değişik tarihlerde önce Avrupa'da, daha sonra diğer ülkelerde yayılmıştır.
Gregoryen takvimi oluşturulurken Jülyen takvimine on gün ilave edilmiştir. Jülyen takvimine göre 5 Ekim Cuma günü, yeni takvimin 15 Ekim Cuma günü olarak kabul edilmiştir. 1752 yılında kabul eden ülkeler ise takvime on bir gün ilave etmek durumunda kalmışlardır.

Osmanlı İmparatorluğu döneminde önce hicri takvim, daha sonra da 1 Mart'ı yılbaşı olarak kabul eden Rûmî takvim kullanılmıştı. 29 Ekim 1923'te cumhuriyetin ilanından sonra, 26 Aralık 1925'te kabul edilen "Takvimde Tarih Mebdeinin Değiştirilmesi Hakkında Kanun" ve ortalama Güneş gününü getiren "Günün 24 Saate Taksimi Hakkında Kanun" adlı iki ayrı yasa ile birlikte 1 Ocak 1926 tarihinden başlayarak Türkiye Cumhuriyeti'nde Gregoryen takvimini benimsendi.
Yılbaşını 1 Ocak olarak alan bu takvimin yanı sıra, günü 12 saat gündüz ve 12 saat gece dilimlerine ayıran saat sistemi yerine, 24 saatlik zaman dilimi kabul edildi.

Gregoryen takvimi, günümüze kadar kullanılan takvimler içinde en az hatalı olanıdır. Gregoryen Takvimi'nde ortalama yıl 365,2425 gündür ve gerçek yıl uzunluğuna oldukça yakındır.
Senede ortalama 0.000,125 günlük bu ufak hata, yıllık olarak 10,8 saniyeye tekabül eder. Takvim hesaplamasında bir günlük hatanın ortaya çıkması için yaklaşık 8.000 yıl geçmesi gerekir. Bununla birlikte 8.000 yıl içerisinde bir ekinoks yılının uzunluğu da sabit kalmayıp hangi uzunlukta olacağı tam olarak bilinemez. Bu nedenlerle Gregoryen Takvimi, yeterli hassasiyette ve güvenirlikte bir takvimdir.

Daha önce 25 Mart olan yılın ilk günü, daha sonradan 1 Ocak olarak kabul edildi. Şubat ayının 28 gün olması durumu da devam ettirildi.

Artık yıllar, Şubat ayının 28 yerine 29 gün çektiği yıllardır. Bu uygulama; Dünya'nın Güneş çevresindeki bir turunun 365 gün değil, yaklaşık olarak 365 gün 6 saat sürmesi nedeniyle, her sene sonunda artan 6 saatlik süreleri bir tam güne çevirmek için oluşturulmuştur.
Gregoryen takvimde sonu -00 ile bitmeyen ve 4'e kalansız bölünebilen tüm yıllar, artık yıldır. Sonu -00 ile biten yıllar, yani yüzüncü yıllar ise, eğer 400'e bölünebiliyorlarsa artık yıl olabilirler. Örneğin, 1900 yılı artık yıl değilken 2000 yılı artık yıldır.
Artık yıllar her dört senede bir tekrar ettiği için, en son artık yıl olan 2024'tenen itibaren 2028, 2032, 2036... şeklinde 2100 yılına kadar devam edecektir. 2100 yılı 400'e kalansız bölünmediği için artık yıl olmayacaktır.

2010 yılından beri, Jülyen takvimini Gregoryen takvime çevirmek için on dört gün ilave etmek gerekmektedir. Bu durum bazı Ortodoks kiliselerinin Noel kutlama tarihlerini 7 Ocak yerine 8 Ocak olarak değiştirmiştir.

Jülyen Takvimi

Milankovitch (Milankoviç) teorisi, I. Dünya Savaşındaki gözaltı sürecinde Sırp jeofizikçi ve gök bilimci Milutin Milankoviç'in Dünya'nın hareketlerindeki değişikliklerin iklim üzerindeki kolektif etkilerini açıklamaya çalıştığı bir kuramıdır. Milankovitch; Yerkürenin devinimi, eksen eğikliği ve eksen kaymasındaki değişimlerin yörüngesel baskı ile birlikte Yeryüzündeki iklim oluşumlarını belirlemiş olduğunu matematiksel olarak teorize etmiştir.
Dünya ekseni yaklaşık olarak her 26.000 yılda tam bir dairelik devinim (presesyon) gerçekleştirir. Aynı zamanda eliptik yörünge daha düşük hızda döner. Söz konusu iki devinimin toplam etkisiyle mevsimler ve yörünge arasında 21.000 yıllık bir süre oluşumuna neden olmaktadır. Ek olarak, Yeryüzü'nün ekseni ve yörüngesinin düzlemi (eğiklik) arasındaki açı 41.000 yıllık bir döngü boyunca 22,1 ile 24,5 dereceleri arasında gidip gelmektedir. Şu anda 23,44 derecelerinde bulunmakta ve giderek düşmektedir.
Joseph Adhemar, James Croll ve diğer gök bilimciler tarafından 19. yüzyılda benzer kuramlar öne sürülmüştür. Fakat hangi dönemlerin önem arz ettiği konusunda somut verilerin olmayışı nedeniyle bu kuramlara ilişkin geçerliliğin doğrulanması zor olmuştur. Hays, Imbrie ve Shackleton tarafından hazırlanan özgün çalışmalar (Science dergisindeki Yerküre Yörüngesindeki Değişiklikler: Buz Devirlerinin Öncüleri, 1976) ve derin okyanus çukurları araştırmalarından sonra söz konusu kuram şu anki halini almıştır.

Dünya kendi ekseni ve Güneş etrafındaki dönüşü sırasında, karşılıklı çekimsel etkileşimler nedeniyle bazı yarı dönemsel değişiklikler meydana gelmektedir. Eğrilerin çok miktarda sinüzoidal bileşene sahip olmasına rağmen, bu bileşenlerden çok azı baskın özelliktedir Milankovitch, Yeryüzü hareketlerindeki eksen eğikliği ve devinimindeki değişiklikleri incelemiştir. Söz konusu hareketteki bu tarz değişiklikler ve yönelimler Yeryüzüne ulaşan güneş ışınımının (radyasyonunun) miktarını ve yerini değiştirmektedir. Bu da güneş kuvveti (bir ışınımsal baskı örneği)olarak bilinmektedir. Kuzey Kutup bölgesinin yakınındaki (yaklaşık 65 Kuzey enlemi) değişiklikler çok büyük bir karayı kapsadığından ötürü büyük bir önem teşkil etmektedir. Yüzey ve derinlik sularının karışması ve katı kütlelerin spesifik ısısının sıvılardan genellikle daha düşük olmasından dolayı, buradaki kara kütleleri daha yüksek bir ısı kapasitesine sahip olan okyanuslara kıyasla ısı değişimine daha hızlı bir şekilde tepki verir.

Dünyanın yörüngesi elipstir. Eğiklik bu elips şekle ilişkin dairesel sapmanın ölçülmesi ile belirlenir. Yeryüzünün yörünge şekli 0.028'lik eğiklik derecesi ile dairesel (0.005'lik düşük eğiklik derecesi) ve hafif eliptik (0.058'lik yüksek eğiklik derecesi) şekil arasında zamanla değişiklik göstermektedir. Bu değişikliklerin ana bileşeni 413.000 yıllık bir süre içerisinde ortaya çıkar (±0.012'lik eğiklik değişimi). Diğer bileşenler ise 95.000 ile 125.000 yıl arasında değişiklik göstererek gün yüzüne çıkar (400.000 yıllık ısı dönemi) ve genel hatlarıyla 100.000 yıllık bir döngü içerisinde bir araya gelir (değişiklik −0.03 ile +0.02 arasında). Şu anki eğiklik 0.017'dir.
Eğer Dünya Güneş etrafında dönen tek gezegen olsaydı, yörünge eğikliğinde bir milyon yılı aşkın bir sürede bile gözle görülür bir şekilde değişiklik yaşanmazdı. Dünyanın eğikliği birincil olarak Jüpiter ve Satürn gezegenlerinin çekimsel alanları ile olan karşılıklı etkileşimleri nedeniyle değişiklik göstermektedir. Yörünge eğikliği oluştukça, yörüngesel elipsin x ekseni değişiklik göstermemektedir. Yörünge değişimini hesaplamak için astronomi mekaniğinde kullanılan pertürbasyon teorisine göre, x ekseni adyabatik değişmezdir. Kepler’in 3. kuramına göre, yörünge süresi x ekseni ile belirlenir ve yörünge gelişip değiştikçe yıldız yılının süresi olan Dünya’nın yörüngesel süresinde bir değişiklik yaşanmamaktadır. X ekseni eğiklik derecesinin artışı ile düşüş gösterdikçe, mevsimsel değişiklikler de bir taraftan artış göstermektedir.  Kepler’in ikinci kuramına göre gezegenin ortalama güneş ışın yayımı, az miktardaki eğiklik nedeniyle pek fazla değişim göstermemektedir.
Aynı ortalama ışın yayımı ortalama ısı sıcaklıkları ile örtüşmemektedir (Stefan-Boltzmann kuramına göre bunun nedeni söz konusu eğriliktir). 20°C’ lik ışın yayımı ve % ± 50'lik simetrik değişikliği için (mevsim değişikliklerinde örneğin), ortalama 16 °C'lik (örneğin sapma −4 °C) asimetrik ısı değişimi ve gün boyunca gerçekleşen ışın yayımı değişikliği için −113 °C'lik ortalama ısı derecesi elde edilir (sıfır termal kapasite için).
Güneş’e en yakın bir mesafede var olan (günberi) ışın yayımındaki bağıl artış, en uzaktaki (günötesi) ışı yayımına kıyasla eğiklikten neredeyse 4 kat daha fazladır. Şu anki yörünge eğikliğine ilişkin olarak bu miktar, ışın yayımında yaklaşık %6.8’lik bir değişime tekabül ederken, günberi ile günötesi arasındaki mevcut değişiklik sadece %3.4’tür (5.1 milyon km.). Günberisi şu anda yaklaşık olarak 3 Ocak’ta gerçekleşirken, günötesi 4 Temmuz civarındadır. Yörünge en eliptik halini aldığında, günberisindeki ışın yayımı oranı günötesinden %23 daha fazla olacaktır.

Yörünge mekaniği mevsim sürelerinin bölgelerde yaşanan 4 tip mevsim süresine oranlanmasını istemektedir, çünkü eğiklik çok fazla artış gösterdiğinde, Dünyanın yörünge hareketi daha düzensiz olup mevsim süreleri değişiklik gösterir. Sonbahar ve kış mevsimleri Güneş'e en yakın konumda gerçekleştiğinde, Yerküre maksimum hızda hareket eder ve dolayısıyla sonbahar ve kış mevsimleri ilkbahar ve yaz mevsimlerinden bir miktar daha kısa geçer. Böylelikle kuzey yarımküredeki yaz mevsimi kıştan 4.66 gün, sonbahardan 2.9 gün daha uzun geçer. Bununla birlikte Yerkürenin yörünge düzlemi İlkbahar Ekinoksuna dair apsidal devinim nedeniyle dünyanın düzensiz hareketi tarafından etkilenen mevsim sürelerini değiştirmektedir. Yerkürenin apsideleri ekinokslarla aynı eksene geldiğinde, İlkbahar ve Yaz süreleri (bir arada) Sonbahar ve Kış süreleri ile eşitlenir, gündönümleri ile aynı eksene geldiklerinde ise ya İlkbahar-Yaz ya da Sonbahar-Kış mevsimleri en uzun dönemlerle yaşanır. Eğiklik derecesindeki artış günötesine yakın olarak harcanan zamanı uzatır, günberisine yakın olan zamanı ise kısaltır.
Eğiklikteki değişiklikler anomal yıl süresini ya da Yerkürenin yörüngesi boyunca gerçekleştirdiği ortalama hareketini kendi başlarına değiştirmezler çünkü her ikisi de x ekseninin fonksiyonları arasında yer alır.

Yerkürenin eksen eğikliği (eğimi) açısı yörüngesinin düzlemine ilişkin olarak değişiklik gösterir. 2.4°'lik bu küçük eğim değişiklikleri 22.1° ve 24.5° 'lik eksen değişiklikleri arasında yer alması için yaklaşık olarak 41.000 yıl periyodik olarak devam etmesi gerekir. Eğim artıkça, güneşlenmedeki mevsimsel döngü genliği artar, bu dayazları her iki yarım kürenin Güneş'ten daha fazla ışınım akısı almasına, kışlarda ise daha az ışınım akısı almasına neden olur.
Bununla birlikte yaz ve kış mevsimlerindeki ters işaret değişiklikleri Yerkürenin her yerinde aynı büyüklükte gerçekleşmemektedir. Yüksek enlem derecesinde ortalama yıllık güneşlenme süresi eğim ile birlikte artış gösterir, enlem derecesi düşük olan yerler ise güneşlenme süresinde bir düşüş yaşar. Serin geçen yazlar ve daha az kar erimeleri buz çağına girileceğinin bir göstergesi olabilir. Gezegenin neredeyse bütün karı ve buzu yüksek enlemlerde yer aldığından, daha düşük eğim derecesinin iki nedenden dolayı  buz çağına geçişi tetiklediği görüşü tartışılmaktadır, bunlar: toplam yaz güneşlenme süresindeki azalış ve yüksek enlem derecesindeki ortalama güneşlenme süresindeki ek düşüş.
Daha fazla eksen eğikliği olaylarını incelemek için bilgisayar programlarından faydalanan bilim insanları, yüksek dereceli eğimlerdeki sert iklimlerin özellikle Yerkürede mevcut olan ileri yaşam düzeylerini tehdit edeceği sonucuna varmışlardır. Ayrıca söz konusu Yüksek dereceli eğimlerin bir gezegeni tamamıyla verimsiz hala getiremeyeceğini fakat bugünkü hassas ve kolay etkilenebilecek bir özelliğe sahip olan toprağa dayalı yaşamımız için koşulları daha da zorlaştırabileceğini belirtmişlerdir.
Şu anda Yerküre yörüngesel düzleminde 23.44'lik bir eksen eğikliğinde olup aşağı yukarı en uç değerlerinin ortasında bir değerde yer almaktadır. Bu eğiklik Yerkürenin döngüsünde yaşanan düşüş evresi içerisinde yer alır ve yaklaşık olarak MS 11.800'de minimum değerine ulaşacaktır; maksimum değerine ulaştığı en son tarih ise M.Ö. 8.700'dir. Bu durum kış aylarını daha sıcak ve yazları daha soğuk yaparak genel serinleme eğilimi ile birlikte buz çağına geçişi gerçekleştirmektedir, bununla birlikte 20. yüzyıl sıcaklık ölçüm kayıtlarına göre, Yerküre sıcaklıklarında yaşanan ani artışın ve peşinden gelen buzul erimelerinin sonucunda, bilim camiası son zamanlarda gerçekleşen değişikliklerin nedenleri olarak sera gazı salınımlarını öne sürmüştür.

26.000 yıllık durağan yıldızlara ilişkin olarak söz konusu devinim Dünya'nın eksen hareketi yönünde yer almaktadır. Bu jiroskopik hareket,Güneş ve Ay'ın kutuplardan basık olan Yerküre üzerinde uyguladığı gel-git kuvvetleri nedeniyle oluşmaktadır. Güneş ve Ay bu etkiye aşağı yukarı eşit derecede katkıda bulunur.
Eksen günberisindeki Güneş'e doğru yöneldikçe, iki yarımküreden birisinde mevsimler daha ılık geçerken diğer yarım kürede yaşanan mevsimler arasında ise daha büyük farklılaşmalar ortaya çıkar. Yaz mevsiminde günberisinde yer alan bir yarım küre güneş ışınımında bir artış yaşar, bununla birlikte Kış mevsiminde günötesinde yer alan aynı yarım küre daha soğuk bir kış geçirir. Diğer yarım küre ise nispeten daha sıcak bir kış ve daha serin bir yaz mevsimi geçirecektir.
Yerküre aynı eksene gelip günötesi ve Günberisinin de ekinokslara yakın olarak gerçekleşmesi durumunda, Kuzey ve Güney Yarımküreler mevsimlerinde benzer farklılıklar yaşayacaktır.
Şu anda, günberisi güney yarımkürenin yaz mevsimi sırasında gerçekleşirken, günötesi ise kış mevsiminde gerçekleşir. Böylelikle güney yarım kürenin mevsimleri bir ölçüde kuzey yarımkürenin mevsimlerine nazaran daha ser

Milat, tarih hesaplamalarında İsa'nın doğduğu kabul edilen gün. İsa'nın doğum tarihine dair net bir bilgi olmamakla birlikte, miladi takvime göre oluşturulmuş zaman çizelgesinde başlangıç noktası yani 1 Ocak 1 tarihi olarak kabul edilir. Bu takvimde 0 yılı tanımlanmamıştır. Bu tarihten önceki tarihler milattan önce (MÖ), bu tarihten sonraki tarihler milattan sonra (MS) olarak tanımlanır. Ayrıca İsa'dan önce (İÖ) ve İsa'dan sonra (İS) terimleri de aynı anlamda kullanılır.
Tarihi metinlerde 1 yılından sonraki tarihlerin MÖ tarihler ile karıştırılmaması için MS tabiri özellikle ilk birkaç yüzyıl için veya özellikle belirtilmesi gereken durumlarda kullanılır. Günümüze yakın tarihler için MS tabiri kullanmaya gerek yoktur.

Milat, veladet (doğum) sözcüğünden gelen Arapça kökenli bir sözcüktür.

İsa'nın MÖ 6 ila MÖ 2 yılları arasında doğduğu düşünülmektedir. İtalyan doktor Aloysius Lilius (yak. 1510-1576) tarafından hazırlanan ve Papa XIII. Gregory tarafından yürürlüğe konulan Gregoryen takvimine göre milat, 1 Ocak 1 olarak kabul edilmiştir.
1 Ocak tarihi Gregoryen takvimin bir önceki versiyonu olan Jülyen takvimine göre de yılbaşı idi. 1 Ocak tarihi MÖ 153 yılından beri Romalılarca yılbaşı kabul edilmiştir.

Orta Çağ Latincesinde "Anno Domini", "Efendimizin yılında" anlamına gelir. Batılı dillerde Anno Domini sözcüğünün kısaltması olan AD "milattan sonra" anlamında kullanılır. Benzer şekilde CE (Common Era/Christian Era) kısaltması da MS ile eşanlamlıdır.
BC (before Christ) ve BCE (before Common Era/before Christian Era) kısaltmaları ise MÖ anlamına gelirler.
Bu dört kısaltma kullanılırken rakamsal tarihler MÖ tarihler için kısaltmadan önce, MS tarihler için kısaltmadan sonra yazılır: AD 2012, CE 2012, 399 BC, 399 BCE vs.

Milliyetçilik ya da ulusçuluk, belirli bir milletin çıkarlarını, özellikle egemenliğini ve özyönetimini kazanmayı, daha sonra bunu ilelebet sürdürmeyi amaçlayan ideolojik fikir hareketi. Milliyetçilik, her ulusun kendisini dışarıdan gelecek olan müdahalelerden bağımsız olarak yönetmesi gerektiğini, ulusun bir yönetim için doğal ve ideal bir temel ve tek haklı politik güç kaynağı olduğunu savunmaktadır. Milliyetçilik, 19. yüzyıl başlarından itibaren Avrupa'da, 20. yüzyıldan itibaren ise tüm dünyada egemen politik düşünce tarzı haline gelmiştir. Bu dönemde dünya politik haritası milliyetçilik ilkelerine göre biçimlendirilmiştir. Günümüzde Anglosakson kültürüne bağlı toplumlarda ve Avrupa Birliği düşüncesini savunan çevrelerde olumsuz bir anlam yüklenmiştir.

Milliyetçilik konusunda Benedict Anderson, Ernest Gellner, Eric Hobsbawm, Elie Kedourie gibi karşıtların yanı sıra, Anthony Smith, Nev Nikolayeviç Gumilyov gibi yazarların teorik çalışmaları olmakla birlikte konu henüz teorik bir dayanağa kavuşturulamamıştır. Bu çalışmalarda vatanseverlik, militarizm, şovenizm, etnik aidiyet, dilsel aidiyet, ulusalcılık, irredantizm, faşizm, militancılık, dinselcilik, otoriterlik, ırkçılık, anti-emperyalizm, asabiyet, hayali cemaatler, tarihsel kimlik, tarih bilinci, kahramanlık, maneviyat, atalar kültü, sadakat, egemenlik, ortak irade, vatan, romantizm, kamusallık, kültürellik kavramları açıklanmaktadır.

"Millet" sözcüğü aslen Arapça olup (Ar: ملة), "din veya mezhep; bir din veya mezhebe bağlı olan cemaat" anlamındadır. Osmanlı Türkçesinde 20. yüzyıl başlarına kadar bu anlamda kullanılmıştır. 19. yüzyıl ortalarından itibaren aynı sözcük Fransızca/İngilizce nation kavramına karşılık olarak kullanılmıştır. Türkçe "ulus" (Orhun Yazıtları'nda uluş olarak yer alır) sözcüğü, 1932 yılında aynı kavramın Yeni Türkçesi olarak benimsenmiştir.Orhun Yazıtları ve Kâşgarlı Mahmud'un 1072-1074 yılları arasında yazdığı Dîvânu Lugâti't-Türk adlı kitabında millet sözcüğünün Türkçe karşılığı budun sözcüğüdür.
Latince kökenli olan "nation", kök anlamı itibarıyla "aynı atadan gelenler topluluğu" demektir. Dolayısıyla esasen Türkçe kavim veya aşiret karşılığıdır. Türkçe ulus ise siyasi amaçla bir araya gelmiş olan boylar konfederasyonunu ifade eder (ayrıca eski Türkçedeki budun sözcüğü de aynı anlamı verir).

Milliyetçilik Kavramı Anthony D. Smith‘e göre, çağın ruhunu yansıtmaktadır ve daha eski sembol ve fikirlerle de bağlantılıdır. Ernest Gellner ise, mevcut kültürün gerisine gidip ondan bir ulus yaratma, geçmiş bir kültürü bugünden keşfetme ve kurma eylemi olarak tanımlamıştır. Eric Hobsbawm ise ulusun oluşum sürecine değinerek 3 yöntemden bahsetmiştir. Bunlar; devlet eliyle yürütülen merkezi ve yaygın eğitim, devlet ve toplumu bütünleştiren kitlesel törenler ve ulusal anıtlar etrafında örülen sembolik birliklerdir. Benedict Anderson'a göre milletler "hayali cemaatlerdir." Yani sonradan üretilmiş olgulardır. Millet miti toplumlar tarafından matbuat yoluyla sonradan oluşturulmuştur.

Modern milliyetçi düşünce 1789-1799 Fransız Devrimi'nin fikirlerinden doğmuştur. Avrupa tarihindeki ilk milliyetçi hareketlere, I. Napolyon istilası (1804-1815) altındaki Almanya'da rastlanır. Aynı yıllarda, Rus işgalindeki Polonya'da güçlü bir milliyetçi akım doğdu. 1821'de Osmanlı Devleti'ne karşı ayaklanan Yunanistan, Avrupa'nın milliyetçi çevrelerinde çok heyecanlı destek buldu. 1848'de Avusturya İmparatorluğu'na karşı ayaklanan Macarlar, daha sonra Çekler ve Sırplar, milliyetçilik akımını Orta Avrupa'ya taşıdılar. 1860-1870 yılları arasında gerçekleşen İtalya birliği, devrimci milliyetçiliğin en büyük zaferlerinden biri olarak algılandı. 1870'lerde Rusya'da doğan Pan-Slavizm akımı, yayılmacı milliyetçiliğin ilk örneklerinden biri idi.
Milliyetçiliğe yol açan en önemli etken, daha önce hükümdar ve sülale zemininde tanımlanan siyasi aidiyet duygusunu, hükümdardan bağımsız olarak, "halk"a maletme gereğiydi. Siyasi aidiyet ve itaat, "halk"ın ortak iradesine dayandırılmalıydı. Bu nedenle 19. yüzyılda milliyetçilik, radikal, devrimci, anti-monarşist, yerleşik düzene zıt bir siyasi düşünce olarak değerlendirildi.
"Halk"ı tanımlamanın güçlüğü, milliyetçi düşünürleri —bazen olguları ve mantığı zorlama pahasına— olağanüstü duygusal anlamlar yüklemeye sevketti. Örneğin (ayrı lehçeler konuşan) Sicilyalılar veya Venedikliler ayrı bir ulus mu, yoksa İtalyan ulusunun parçası mıydı? Avusturya ulusu var mıydı? Makedonlar ayrı bir ulus mu, Bulgar mı, yoksa Güney Slavların bir boyu muydu? Bu konularda farklı görüşleri savunanlar, benimsedikleri ulusa hayali bir tarih ve hayali kökenler atfederek, onun ezelden beri "doğal olarak" varolduğunu kanıtlamaya çalıştılar. Farklı lehçeler konuşan toplumlarda, ortak bir ulusal dil oluşturmaya büyük önem verildi.

Milliyetçilik türleri
Devletçilik
Şovenizm
Ulus devlet
Vatanseverlik
Atatürk milliyetçiliği

Millî marş ya da ulusal marş; bir ülkenin bağımsızlığının ve gücünün simgesi olan, yurtseverlik duygusunun ifadesi olarak hükûmet tarafından onaylanmış ya da halk arasında benimsenmiş, genellikle bestelenmiş hâliyle çeşitli etkinliklerde seslendirilen sözlü müzik parçası.

Ulusal marşların yazım amacının eski uygarlıklarda savaşta karşı tarafı ürkütmek, kaçırmak olduğu bilinir. İlk çağlarda sadece sözlü ve danslı olan marş, ileriki yıllarda Peru ve Yeni Zelanda yerlilerinin sesli müzik aletlerini kullanmasıyla, başka ülkeleri de teşvik etmiş ve birçok ülke aynı anda besteciler bularak marşlarını bestelemiştir.
En eski ulusal marş; İngiltere'de 18. yüzyılın ortalarından beri kraliyet törenlerinde söylenen ve 1825'te ulusal marş ilan edilen God Save the King/Queen (Tanrı Kralı/Kraliçeyi Korusun) adlı marştır. 19. yüzyılda ve 20. yüzyılın başlarında Avrupa ülkelerinin çoğunda ulusal marşlar bestelenmiş ya da var olan ezgiler bu amaca uyarlanmıştır.
Ulusal marşlar, müzik değerleri bakımından büyük farklılıklar gösterir; ayrıca söz ya da müzik yazarı, bazen yabancı bir milletten olabilir. Siyaset ya da uluslararası ilişkilerdeki değişiklikler de sözlerin değiştirilmesine ya da yeni bir ulusal marşın benimsenmesine yol açabilir. Örneğin 1944'te SSCB'de Gimn, Enternasyonal'in yerini almıştır.
Marşın yazarı, ünlü bir şair ya da bestecidir. Bunlardan Avusturya'nın ilk ulusal marşı olan Gott erhalte Fransz den Kaiser'in (1797; Tanrı İmparator Franz'ı Korusun) bestecisi Haydn'dır ve sözleri 1929'da değiştirilmiştir. Haydn'ın bestesiyle 1922'de Alman ulusal marşı olarak kabul edilen Deutschland, Deutschland über Alles (Almanya, Her Şeyin Üstünde Almanya) Einigkeit und Recht und Freihet (Birlik ve adalet ve özgürlük) sözleriyle başlayan üçüncü kıtası; bugün Almanya'nın ulusal marşıdır.

Ulusal marşlar, pek çok yerde kullanılabilir; özellikle ulusal bayram ve kutlamalarda yaygın olarak kullanıldığı gibi spor etkinliklerinde de çalınır. Başta Olimpiyat Oyunları olmak üzere çoğu sportif mücadele sonunda yapılan madalya törenlerinde altın madalya kazanan takımın veya sporcunun ülkesinin ulusal marşı çalınır.
Bazı ülkelerde okullarda dersler başlamadan önce ulusal marş okunur; radyo ve televizyonların yayınlarına başlamadan önce hatta bir tiyatro ya da sinema gösteriminden önce bile marş çalınabilir.
Bazı okullarda pazartesi günleri derslere başlamadan önce ve cuma günleri okul bittikten sonra tören yapılır. Bu, ulusal bütünlüğü destekleyici bir eylemdir.

ASEAN Yolu, Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği (ASEAN) marşı.
Enternasyonal Marşı, dünya sosyalist hareketinin marşı sayılır.
Neşeye Övgü; Ludwig van Beethoven'ın 1824 yılında tamamladığı 9. senfonisinin dördüncü ve sonuncu bölümlerini bu şiire uyarlamasından dolayı tanınmıştır ve Avrupa Konseyi ile Avrupa Birliği tarafından Avrupa Marşı olarak kabul edilir.
Olimpiyat Marşı; ilk kez 1896'daki ilk olimpiyat oyunlarında çalınmıştır, 1964'ten beri düzenlenen bütün Olimpiyat Oyunları'nda ev sahibi ülkenin dilinde seslendirilir.

Mit, esas olarak bir toplumda temel bir rol oynayan anlatılardan oluşan bir folklor türüdür. Âlimler için bu, mit teriminin yaygın anlamından tamamen farklıdır; çünkü bir folklor eserinin doğruluğu, onun mit olup olmadığını belirlemede tamamen önemsizdir.

Yunanca kökenli mitoloji kelimesi bu dilde μυθολογία olarak yazılmakta olup, μυθος (mithos) yani “söylenen ya da duyulan söz” ve λογος [logos] yani “konuşma” kelimelerinin birleşiminden oluşmuştur. Antik Yunanistan'da “geçmişte söylenenlerin tekrar edilmesi” gibi bir anlam barındırmaktayken zamanla Doğu dillerinde efsane, Batı dillerinde ise mit anlamı kazanmıştır.
Türkçede aynı zamanda Arapça efsaneler veya mitoloji anlamına gelen أساطر (asāṭir) kelimesi kökenli êsâtir sözcüğü de kullanılabilir. Arapça sözcüğün kökeni Arapça aynı anlama gelen اوسطورة (usṭūra(t)) sözcüğünün afāˁil vezninde çoğuludur. Nihai olarak ya Grekçe "anlatı, tarih" manasındaki historía sözcüğüne ya da Aramice “yazıcı, vakanüvis, tarih-kaydeden” anlamına gelen שְתָרָא (şṭārā) kelimesine dayandığı düşünülmektedir. Kelime Kuran'da "esâtîrü’l-evvelîne" kalıbıyla kullanılmakta olup eski halkların inançlarına atıfta bulunmaktadır.
Mitoloji kelimesine karşılık söylenbilim veya söylencebilim isimleri önerilmiştir.

Söylenceler konu itibarıyla tanrıları, soylu kişileri asilleri kahramanları ve doğaüstü varlıkları konu alan anlatılardır. Uyumlu bir sistem içerisinde düzenlenmişlerdir ve çoğunlukla geleneksel sözlü aktarı yoluyla (ozanlar, rahipler) yayılarak canlı kalırlar. Sıklıkla, ilgili oldukları topluluğun dinî veya ruhânî yaşantılarıyla bağlantılı olan mitler, rahipler veya hükümdarlar tarafından onaylanır. Topluluktaki bu ruhânî mevkilerini kaybettikleri zaman, yani topluluğun ruhânî yapısıyla aralarındaki bağ koptuğunda, mitolojik niteliklerini yitirir ve folklora ait söylenceler veya peri masalları haline gelirler.
Bir mit gücünün bir kısmını topluluğun (en azından belirli bir kısmının) ona olan inancından ve doğru olarak kabul edilmesinden alır. Folklor, tüm kutsal geleneklerin birikimi vardır ve terimin kullanımında, günlük kullanımındakine benzer, herhangi bir kötüleme, aşağılama bulunmamaktadır. Örneğin bir dinin hem kendi mitolojisinden ve tekil olarak içerdiği mitlerden ayrı ayrı söz edilebilir. Bu durum tamamen bilimsel ve tarafsız bir yaklaşım olup, bahsedilen söylence ve kavramlara herhangi bir yalanlama atfetmediği gibi kötüleme ve aşağılama amacı da barındırmaz.
Söylenceler sık sık gerek evrenin gerekse yerel bölgenin ortaya çıkışını açıklama amacı taşır. Örneğin sırasıyla yaratılış söylenceleri ve kuruluş söylenceleri gibi. Ayrıca sık sık doğa olaylarının, başka şekilde açıklanamayan kültürel geleneklerin açıklanması amacını da taşır. Genel olarak söylencelerin doğal anlamda basit bir izah sunmayan herhangi bir şeyi açıklamak için sık sık kullanıldığı söylenebilir.
Mitoloji terimi Yunan mitolojisi veya Roma mitolojisi formunda olduğu gibi sıklıkla eski kültürlerin antik öykülerine atfen kullanılmaktadır. Bazı söylenceler orijinal olarak sözel bir geleneğin ürünüyken zamanla yazınsal duruma da gelmiştirler. Çoğu efsanenin başlangıç noktası aynı iken değişik coğrafya ve kültürlerden etkilenerek farklılaşmış birden farklı anlatı haline dönüşmüş, orijinal olanı ancak mitologların anlayabileceği kadar kompleks hale gelmişlerdir.
Mit kutsal bir öyküyü anlatır; en eski zamanda, "başlangıçtaki" masallara özgü zamanda olup bitmiş bir olayı anlatır. Mit her zaman bir "yaratılış"ın öyküsüdür: Bir şeyin nasıl yaratıldığını, nasıl var olmaya başladığını anlatır.

Çoğu dinde mitolojinin çok önemli ve öncelikli bir yeri bulunur. Mit, günlük kullanımdakinin tersine, aslında bir hikâyenin nesnel anlamda yanlış veya doğru olduğunu tanımlamaz, daha çok, nesnel veya materyalist nosyonlardan ilgisiz bir şekilde, doğru veya gerçek kavramının ruhsal, psikolojik ve/veya sembolik yönlerine gönderme yapar.
Her ne kadar bugünkü yaygın dinlere mensup çoğu kişi dinlerinin kökeni ve gelişiminde yer alan anlatıları tarihî olaylar olarak ele alsalar da, bunları inanç sistemlerinin figüratif temsilleri olarak gören kişiler de mevcuttur. Bir dinin veya inancın sahip olduğu kavramlar ve anlatılar, karakteristikleri sebebiyle bilimsel anlamda mitik olabilirler ve buradan hareketle birisi Hristiyan mitolojisi, Hindu mitolojisi veya İslam mitolojisinden bahsedebilir. Bunun gibi terimlerden anlaşılması gereken o dindeki belirli kavramların, birer kültürel nesne olarak ruhâni, psikolojik ve/veya sembolik yönlerine yapılan atıf olmalıdır; bu dinlerin barındırdığı kavram veya anlatıların yanlış ve doğru olmadığı değil. Zira daha önce de tanımda belirtildiği gibi, mit ve dolayısıyla mitoloji, materyalist veya objektif bir doğruluk nosyonu barındırmadığı gibi bu tip amacı da barındırmaz.
Din ve mitoloji ilişkisindeki yaygın bir hata da, eski toplulukların inandığı dinlerin mitolojileri ile karıştırılmasıdır. Din ile mitoloji arasındaki içleyici yakın ilişki sebebiyle belirli bir nesne her iki kümenin de elemanı olabilir. Bununla birlikte genel anlamda din ile mitoloji tamamen farklı terim ve kavramlardır. Mitoloji salt mitolojik nesnelerle ilgilenirken, dinin çevrelediği alan ve nesneler daha farklıdır; liturjiden eskatolojiye kadar. Dinî kavramların mitolojik bir yönünün olabilir olması, dinî kavramın dinî oluşunu arka plana itmez. Bu sebeple örneğin Kelt mitolojisi ve Kelt dini ile kastedilen ayrı şeylerdir; bazı aynı elemanları barındırsalar ve birçok ilişkileri olsa dahi.

Ritüel mitleri, belirli dinî uygulamaların yapılışını veya anlamını açıklayan mitlerdir. Tapınma, ibadet eylemi ile yakın bir ilişki içerisindeki bu mitler, dinî veya ruhâni sistemin liturjik yapısında yer alabilirler. Köken mitleri bir töre, isim, nesne veya canlının kökenini açıklayan mitlerdir. Kült mitleri bir tanrının (veya tanrısal unsurlar taşıyan varlığın) gücünü gösteren kompleks kutlamaları açıklayan mitlerdir. Prestij mitleri genellikle tanrısal unsurlar veya kutsallık atfedilmiş belirli bir halk, kahraman veya şehirle ilgili mitlerdir. Eskatolojik mitler bilinen dünyanın sonunu getireceği öne sürülen bir mutlak sonu veya buna dair kavram ve olayları açıklayan, kısacası eskatolojik şeyleri konu alan, mitlerdir. Sosyal mitler ise o anki sosyal değer veya uygulamaları savunmak veya güçlendirmek amacı taşıyan mitlerdir. Bir mit birden çok kategoriye uyabilirse de konularına göre efsaneler kabaca 3 kategoride incelenebilirler.

1. Evren ve yaratılışa dair söylenceler
2. Tanrılara dair söylenceler
3. Kahramanlara dair söylenceler

Mitler öykünce, söylence, halk öyküsü (folklorik hikâye, folktale), peri masalı, anekdot veya kurgu gibi kavramlarla aynı (yani eşit) olmasa da, bu kavramlarla çakışabilir: örneğin bir öykü hem bir mit hem de bir efsane olabilir. Mitolojik temalar yazın(edebiyat)da sıklıkla ve bilinçli bir şekilde işlenir ve ortaya çıkan eser belirli mitolojik arka planlara gönderme yapsa da kendi bir mitler bütünü içerisinde yer almayabilir (Cupid ve Psyche).
Kültürel ve veyahut dinî bir paradigma kayması sonucu mitler pragmatik bağlamda kendilerine yer edinebilirler: örneğin Hristiyanlığın yükselişiyle birlikte çeşitli pagan mitolojik nesnelerinin Hristiyanlaştırılması gibi. Böylece mitolojik nesneler değişime uğrayabilir, yeni kültür veyahut dinde kendilerine bir yer bulabilirler. Tersi yönde, kültürel veyahut dinî nesneler de mitolojik nesnelere dönüşebilir; zamanla tarihi veya edebî materyal mitolojik nitelikler kazanabilir. Mitolojinin bilinçli üretimine J. R. R. Tolkien tarafından mythopoeia ismi verilmiştir.
Otoriteler efsanelerin aslı konusunda ortak bir kanıya varamamışlar, bir kısmı yaşanmış ama unutulmuş veya eksik hatırlanan tarihin zamanla efsanelere, gerçek insanların tanrılara dönüştürüldüğünü diğer kısmı ise tamamen bilinçaltı ve hayal gücünün ürünü olduğunu ileri sürmüştü.
Mitoloji Güzel sanatlardan gelir, düşün ve duyguların töresel dışavurumudur.

Mitlerin geniş açıklayıcı özellikleri oluşumlarını belirli bir oranda muğlaklaştırmakta olup söylencelerin kökeni konusunda yazarlar arasında ortak uzlaşı bulunmamaktadır. Kimi yazarlar yaşanıp unutulmuş gerçek olaylara kimisi tamamen bilinçaltı ve hayal gücüne, antropolog Paul Radin'in başını çektiği bir grup ise toplumların var olma ve kaynak bulma ihtiyaçlarını sömüren dini ve siyasi önderler tarafından teşvik edilip oluşturulduğu görüşündedir.
Mitler kabile, şehir veya ulus gibi kültürel kurumları evrensel hakikatlere bağlayarak yetkilendirebilir (bunlara yetki verebilir).
Tüm kültürler kendi dinleri, kahramanları, tarihleri ve benzeri unsurlarına ilişkin anlatıları barındıran kendi mitlerini zamanla geliştirmişlerdir. Bu mitlerin, barındırdıkları sembolik anlamların gücünün, uzun süreler boyunca canlı kalabilmelerinin (bazen binlerce yıl boyunca) ana sebeplerindendir. Mâche, temel (ve öncül) ruhsal bir bağlamdaki görüntü olarak mit ile, bir tür mitolojiyi, bu görüntüler (mitler) arasında belirli bir uyumu sağlamaya çalışan bir sözcükler sistemi şeklinde ayrıştırma yapmaya çalışırlar.
Mitlerin toplamı, bütünü mitos olarak adlandırılır. Bunların (mitosların) toplamına, bütününe ise mitoi denir. Bunun önemli bir türü bir kültürün evrenin nasıl yaratıldığına ilişkin görüş ve inançlarını açıklayan ve tanımlayan Yaratılış Söylenceleridir.

Yıldız Savaşları veya Tarzan gibi film ve kitap serileri zaman zaman güçlü mitolojik yönler barındırırlar ki bu yönler bazen derin ve karışık felsefî sistemlere (doğru) gelişebilir. Bu nesneler mitoloji olmasalar da mitik temalar içerirler ki bunlar bazı kişilere göre benzer psikolojik ihtiyaçları karşılar. Bunun bir örneği J. R. R. Tolkien tarafından yazılan Hobbit ve Yüzüklerin Efendisi isimli romanlarda ve yine yazarın notları incelenerek oğlu Christopher Tolkien tarafından yayına sunulan Silmarillion, Húrin'in Çocukları, Orta Dünya Tarihi, vd. eserlerinde anlatılan Orta Dünya evreninde görülebilir. Bazı sevenleri veya takipçileri kurgusal kompleks dünyaları, Star Trek serisindeki gibi, yanlış bir şekilde mitoloji olarak yoruml

Modern Avrupa tarihi modern dönemde Avrupa'da meydana gelen olayları kapsar.

19. yüzyılda genel olarak Avrupa devrimler ile çalkalanıyordu . Fransız ihtilalinden dolayı çıkan milliyetçilik Avrupa'nın dengelerini altüst etmişti. Bilimsel devrimler sayesinde  Avrupa'daki bakış açılarını değiştirdi.

Rönesans ve Aydınlanma Çağı gibi yenilikler Avrupa'nın bilim alanında yenilikler yapıldı. 18. yüzyılın ortasında başlayan sanayi inkılabı sonucunda buhar teknolojisi insanların hayatına girdi. Buhar teknolojisi sonucunda fabrikalar kuruldu. İlk kez buharlı lokomotif icat edildi. Bilimle uğraşmak ilk defa ayrı bir meslek sayılmıştı. Darwin'in yaptığı araştırmalar sonucunda Evrim teorisini ortaya attı. Evrim teorisi biyolojiye olan bakış açısını değiştirdi. Dimitri Mendeleyev periyodik tablo yaptı.

19. Yüzyılda aşağı yukarı 400 yıldan beri Dünya'ya kapitalizm hakimdi. Karl Marx, işçilerin acı çekmesinden dolayı Komünizm ideolojisini geliştirdi. Komünizm, halkların birliğini savunan ve insanların bir olduğu bir fikir akımıydı. Fransız ihtilalinin sonucunda Avrupa'da milliyetçilik hakimdi. Bütün milletler kendi devletlerini kurmak istiyor ve İmparatorluklar parçalanıyordu.

Değişen Avrupa'da insanlar iş imkanı bol olduğu için köylerden kentlere göç ediyordu. Sanayileşme sonucunda yeni iş imkanları ortaya çıkmıştı. Birçok yerde daha büyük iş merkezleri açılırken küçük iş yerleri ise kapanıyordu. Avrupa'da genel anlamda kölelik ve feodal sistem  gibi baskıcılar yapılar kalkmıştı ama bunun yerine  çocuklar işçi olarak çalıştırılmaya başlanmıştı ya da insanlara hakkını vermemeye başlamışlardı. Bunun üzerine çocuk, kadın, işçi ve özellikle insan hakları konusunda belli bir duyarlılık oluşmuş bunun üzerine ise Orta Çağ'daki loncaların yerine sendikalar kurulmuştu ve buna benzer çalışmalar yapılmıştı. Her ne kadar Avrupa'nın genelinde her ne kadar feodal sistem kalksa da Doğu Avrupa'da hala daha varlığını sürdürüyordu. Sanayileşmenin sonucunda çevre kirliliği de oluşmaya başlamıştı. Demir yolları ve buharlı gemiler sayesinde ulaşım daha da hızlanmış ve ucuzlamıştı.

Ana madde:
Napolyon Bonepart

Fransız ihtilali savaşları Fransız ihtilalini Avrupa'daki İmparatorluklara milliyetçilik akımını zorla dayatmak için başladı. Avrupa imparatorları bunlara seslerini çıkardı. Bu süreçte Napolyon, Fransa'da öne çıktı. Napolyon daha sonraları Fransa'da diktatörlüğünü ilan etti. Laiklik kavramının güç kazanmasını sağladı. Napolyon döneminde Rusya'ya kadar ilerledi. Kendini İtalya kralı ilan etti. Kutsal Roma devletinin yıkılmasına neden oldu. Napolyon bir ara iktidardan belli bir süre düşüp İngilizlerin korumasına sığındı. Napolyon sonrasında gene Fransa iktidarına gene yükseldi ama bu sefer güçlenmeden Waterlooda yenildi.

Artan milliyetçilik sonucunda Osmanlı İmparatorluğu'nda da milliyetçi isyanlar baş gösterdi. Balkanlar'daki halklar kendi devletlerini kurmak için isyan etmeye başladı. 1821 yılında başlayan Yunan bağımsızlık sonucunda Yunanistan, Türklerden ayrılan ilk Balkan devleti oldu. Rusya'nın panslavizm politikası sonucunda Slav kökenli ülkelerde bağımsızlığını kazandı. Balkan savaşları sonucunda Osmanlı, Balkanlar'dan atıldı.

Fransa, İtalya'dan çekildikten sonra eski devletlerin geri dönmesi planlanmıştı ama Savoy hanedanlığı İtalya'yı birleştirmeye kararlıydı. Savoy hanedanlığı İtalya birliğini kurdu. En son katılan devlet Papalık oldu ve İtalya birleşti.

Napolyon savaşlarının ardından Alman birliği kurulmuştu ama bu birlik çokta etkin değildi. O dönemde Avusturya ve Prusya, Alman birliği için yarışa girmişti. Prusya şansöylesi Otto Won Bismarc  Almanya'yı yeniden kurmayı kafaya takmıştı. İlk başta Avusturya ile Prusya, Danimarka'dan Almanların çoğunlukta olduğu şehirleri ele geçirdiler. Daha sonrasında Prusya ve Rusya, Polonya'yı işgal ettiler. Prusya, Avusturya'ya saldırarak Kuzey Almanları birliğini kurdu. En sonunda Fransa'yıda yenerek 1871 yılında kan ve çelik devleti olan Alman İmparatorluğunu kurdu. Almanya, daha sonraları hızla sanayileşip koloni yarışına katıldı.

Avrupa 15. yüzyıldan beri Dünya'yı kolonileştiriyordu. Kanada, Karayip kolonileri, Hindistan, Hong Kong, Malta, Singapur, Avustralya ve Yeni Zelanda gibi birçok koloni ile bu yarışı Birleşik Krallık önde götürüyordu. Dünya, Avrupa'nın etrafında şekilleniyordu. Afrika özellikle en çok sömürülen kıtaydı.

Kolonileşme yarışı artık has safhaya gelmişti. Dünya artık Avrupa'nın oyun sahası idi. İngiltere ve Almanya artık geçinemiyorlardı. Bulgaristan, Balkan savaşlarında kaybettik toprakları geri almak isterken Osmanlı'da eski topraklarının peşindeydi. Fransa, Bismarc'ın aldığı toprakları geri almak istiyordu. Avusturya-Macaristan ile Rusya arasında da gerginlik tırmanıyordu. Bu siyasi sorunlardan dolayı devletler birbirine girmek için sebep arıyordu.

24 Haziran 1914 yılında bir Sırp milliyetçi tarikatı olan Kara el tarikatı tarafından   Avusturya-Macaristan veliahtı Arşidük Franz Ferdinand ve eşi Arşidüşes Sophie'ya suikast düzenlendi. Avusturya-Macaristan hükûmeti bu suikasten Sırbistan'ı sorumlu tutu ve savaş ilan etti. Bunun üzerine Sırbistan'a destek için Rusya'da, Avusturya'ya savaş ilan etti. Almanya, Avusturya'ya destek çıktı. Fransa'da savaşa katıldı. Daha sonraları Birleşik Krallık, Osmanlı, Bulgaristan ve Yunanistan gibi devletlerde katıldı.

Almanya, 2 cephede birden savaştı. Bunlar Batı ve Doğu cepheleriydi. Doğu cephesinde Rusya'ya karşı savaştı ve kazandı. Batı cephesinde Fransa'yı işgal ermek için Belçika'yı işgal etti. Fransa ve Almanya aynı noktadan kaldılar ve bunun sonucunda cephe Savaşları gerçekleşti. Cephe Savaşları sonucunda İspanyol gribinin ortaya çıktığı tahmin ediliyor. Batı cephesinde ayrıca Birleşik Krallık ve kolonilerine karşıda savaştı. ABD'nin savaşa dahil olmasının sonucunda Batı cephesinde kaybetti. Bunun dışında ayrıca Asya kolonilerinin bir kısmı Japonya tarafından işgal edildi.

Osmanlı birçok cephede savaşmıştı. Osmanlı, Rusya limanlarının bombalanması sonucunda savaşa dahil oldu. Osmanlı, Rusya'ya karşı kendini korumak için Kafkas cephesini açtı. Sarıkamış harekatı gerçekleşti ve birçok asker donarak öldü. Rusya'daki Devrim sırasında bazı Kafkas kentleri alınabilmişti. İtilaf devletleri İstanbul'a girebilmek için Çanakkale'ye saldırdı ama ordunun ve halkın savunması ile Osmanlı'nın tek kazandığı cephe oldu. Çanakkale savaşının sonucunda savaş biraz daha uzamıştı. Osmanlı, Mısır'ı almayı denemiş ama başarısız olmuştu. Ayrıca Mezopotamya'ya ve Arabistan'da savunma yapıp Kut'ül Amare zaferi gibi zaferler kazanılsa da cephelerde savaş kaybedildi.

Balkanlar savaşın ilk başladığı ilk yerdi. Avusturya-Macaristan, Sırbistan'a ve Rusya'ya karşı Savaşları başarısızlıkla sonuçlanıyordu. Bulgaristan savaşa katıldıktan sonra Avusturya-Macaristan bir nebze olsun rahatladı. Yunanistan savaşa katılınca Bulgaristan yenilerek çekildi.

Rusya'da halk yoksulluk ve savaşlardan dolayı bıkmıştı. Bunun sonucunda Lenin devrim gerçekleştirdi. Lenin, Rusya'yı hızla savaştan çıkardı. Kızıl ordu ve Beyaz ordunun iç savaşı sonucunda Ekim devrimi ile Sovyetler Birliğini kurdu. SSCB komünizmi benimsedi.

Kazanan devletler Paris'te toplandı ve yenilen devletlerin sınırlarını çizdiler. Polonya ve Yugoslavya gibi yeni devletler kuruldu. Avusturya-Macaristan bölündü. Almanya, Versay anlaşması gibi ağır bir anlaşmaya mahkûm edildi. Osmanlı yıkıldı ve topraklarının bir kısmı sömürgeleştirildi. Osmanlı yıkıldıktan sonra Kurtuluş savaşı sonucunda ardılı olarak Türkiye Cumhuriyeti kuruldu.

Moleküler saat, moleküler saat hipotezi (MSH) temelinde, jeolojik geçmişte iki türün veya diğer taksonların birbirinden ne zaman ayrıldıklarını tespit etmek için fosil sabitleri ve moleküler değişim oranlarının moleküler evrimde kullanıldığı bir tekniktir. Moleküler saat, türleşme ya da radyasyon olarak adlandırılan olayların ortaya çıkma zamanlarını tahmin etmek için kullanılır. Bu tür hesaplamalar için kullanılan moleküler veriler, DNA'larda genellikle nükleotid dizileri veya proteinlerdeki amino asit dizileridir. Moleküler saate, bazen gen saati, genetik saat ya da evrimsel saat dendiği de olur.
"Moleküler saat" diye bir kavramın olabileceği ilk kez 1962 yılında, farklı soylar arasında hemoglobindeki amino asit sayılarının fosil bulgularla saptanan zaman ile aşağı yukarı doğru orantılı olarak değiştiğini, yani iki tür birbirinden ne kadar uzun süre önce ayrılmışsa hemoglobin amino asitlerinin de o derece farklılaştığını fark eden Emile Zuckerkandl ve Linus Pauling tarafından düşünülmüştür. Emile Zuckerkandl ve Linus Pauling, belirlenen herhangi bir proteinin evrimsel değişim hızının zaman içinde ve farklı soylar üzerinde yaklaşık olarak sabit olabileceği düşüncesini bir hipotez altında ileri sürerken bu gözlemlerinde genelleme yapmışlar ve mutasyon oranlarının her protein için sabit olduğunu var saymışlardır. 1967 yılında Allan Wilson ve Vincent Sarich ise, özellikle Hominini evriminde (insanın ilk ataları) bu hipotezi uygulamaya çalışmışlardır.

Y kromozom Adem'i
Moleküler evrim

Morgan, G.J. (1998). "Emile Zuckerkandl, Linus Pauling ve Moleküler Evrimsel Saat, 1959-1965" (PDF). Journal of the History of Biology. 31 (2). ss. 155-178. doi:10.1023/A:1004394418084. PMID 11620303.  (İngilizce)
Zuckerkandl, E. and Pauling, L.B. (1965). Evrimsel ıraksama ve proteinlerde yakınsama Bryson, V.and Vogel, H.J. (editors) (Ed.). "Gen ve Proteinleri Evirmek". Academic Press, New York. ss. 97-166. KB1 bakım: Birden fazla ad: yazar listesi (link) KB1 bakım: Fazladan yazı: editör listesi (link)  (İngilizce)
San Mauro, D. (2010). "Moleküler sistematik: yaygın yöntemlerin sentezi ve bilimsel statüsü". Cellular & Molecular Biology Letters. 15 (2). ss. 311-341. doi:10.2478/s11658-010-0010-8.  (İngilizce)

Müzik bilimi ya da müzikoloji, müziği bilimsel açıdan ele alan ve inceleyen bilim dalıdır.

Müzikolojinin ilk olarak "müzik bilimi" anlamındaki kelimenin geçtiği Jahrbuch für musikalische Wissenschaft (1863) adlı eseriyle Friedrich Chrysander tarafından kurulduğu kabul edilir (Randel, The new Harvard Dictionary of Music, s. 521). Müzikolojinin o sıralarda henüz kendine özgü bir araştırma metodu yoktu. Eski yöntemlerle araştırmalarını yapıyordu. Üniversitelerde, konservatuvarlarda ve özel okullarda müzikoloji öğretimi başlayınca kendine özgü bilimsel metotlar geliştirdi. Büyük müzikbilimi okulları yöntemleriyle birbirinden ayrılırlar. Büyük Britanya Organoloji, Fransa arşiv çalışmalarına, tarihlemeye, Almanlar daha çok uslup karşılaştırması, biçimsel çözümleme (analiz), estetik ve yayınlar konusuna ağırlık vermişlerdir. Bu şekilde İtalya ve İngiltere gibi diğer Avrupa ülkelerinin de müzikolojik çalışmalara farklı eğilimleri vardır.
Müzikolojinin kurulmasını sağlayan Germen ülkeleri müzik biliminde önemli eserler hazırladılar. A. W. Ambros (1816-1876) ve H. Riemann (1849-1919), "Guido Adler" (1855- 1941), F. Blume (1893-1975) önemli müzikbilimi eserleri, külliyatlar hazırladılar. Adler müzikolojinin metotları, amaçları, sistemleştirilmesi gibi konularda önemli fikirleri ileri sürmüştür. XIX. yy. bilginleri arasında August Wilhelm Ambros, Geschichte der Musik (5 cilt, Leipzig 1862-82) adlı geniş çaplı bir eser yazmış ayrıca Bach, Händel gibi bestekârların eserlerini de düzenlemiştir. F. Blume'nin yöneticiliğinde yapılan Die Musik in Geschichte und Gegenwart (geçmişte ve günümüzde müzik) adlı eseri Alman müzikolojisinin gurur kaynağıdır. Almanlar müzik estetiğinde Stutgart ekolünü oluşturmuşlardır.
Fransa'da ilk büyük müzik biyograficisi, bibliyografici ve eleştirmen François J. Fetis'dir (1784-1871). Daha sonra Raphael Kiesewetter'in müzik tarihi, Albert Lavignac (1846-1942) ansiklopedik çalışmaları ile A. Pierro (1869-1943) modern Fransız müzikolojisinin kurucusu olarak bilinirler. İtalya'da G. M. Gatti (1892-1973) İtalyanca müzik sözlüğü, C. Sa (1904-1975), müzikoloji eseriyle D. Stevens (1922-), bir müzik tarihi ile birlikte müzik yazmaları üzerine çalışmalarıyla bilinen G. Reaney (1924-) burada çalışan büyük müzikologlardır. G. Grove'nin (1820-1900) müzik ve müzikçiler sözlüğü ölümünden sonra da yenilenerek birçok kez basılmıştır.
II. Dünya Savaşı'ndan sonra ABD'ye göçen Alman müzikologlar yeni teknik olanaklarla bilimsel müzikolojiyi ABD'ye taşımışlardır (Randel, The New Harvard Dictionary of Music, s. 522). ABD'de müzikolojinin kurucusu Kongre Kütüphanesi'in müzik bölümünü ve The Musical Quarterly dergisini yöneten Oscar G. T. Sonneck'tir (1873-1928). Amerikan müziği üzerine bibliyografya ve katalog çalışması yapmıştır. Harvard üniversitesi için bir müzik sözlüğü hazırlayan (Randel, The New Harvard Dictionary of Music, s.522) müzikolog Don Michael Randel'e göre ABD'de müzikoloji Cornell Üniversitesinde 1930'da Otto Kinkeldey tarafından kurulmuştur. Amerikalı müzikolog Baary S. Brook birçok müzikolojik çalışmanın yöneticiliğini yapmıştır.
Bununla birlikte müzikoloji sahasında önemli adımlar atan başkaları da olmuştur. Babillilerin (Sümerlerin) müzik ve çalgılarını Galpin gün ışığına çıkarmıştır. Orta Çağ müzik anlayışını modern zamana göre açıklayan Cousmaker'dır. Müziğin simgeleri üzerinde önemli çalışmaları ve çözümlemeleri Max Schneider yapmıştır. Bütün bu müzikologlar geniş bir kültürle birlikte bilim araştırmalarını seven ve sebep-sonuç ilişkisini sentez yapabilen kişilerdir.
Bugün gelinen noktada ise genel kabule göre Müzikoloji, bağımsız bir bilim dalıdır. Müzik tarihi, müzik teorisi gibi alt dallara müzik mitolojisine kadar varan araştırma alanına sahiptir. Bazıları "Etnomüzikoloji"yi "müzik tarihi"nin içinde bir araştırma alanı olarak kabul etmektedirler. Bununla birlikte Dünya müzikleri, "Karşılaştırmalı müzikoloji", "Kültürel müzikoloji" gibi adlandırılan alanlar da yine müzikolojinin alt dalı olan başlıklardır. Filiz Ali, A. Adnan Saygun, Ahmet Yürür, Rauf Yekta, Vural Yıldırım, Seyit Yöre, Yalçın Tura vb. bu alanda çalışan isimlerdir.

Kültürel müzikoloji, insan toplumunda müzik ve kültür ilişkisini inceler. Bu yaklaşımla kültürel müzikoloji tarih, edebiyat, sosyoloji, psikoloji, antropoloji ve müzikolojinin metotlarından yararlanır. Müzikoloji ana biliminin alt dallarından biridir. Disiplinlerarası bir bilim alanıdır. Müzikoloji ve Etnomüzikolojinin alanlarını incelemeyi temel alan Ayten Kaplan, eserini "kültürel müzikoloji" başlığı altında yayınlamıştır. Bu bilim, kapsadığı geniş inceleme alanıyla etnomüzikolojiyi gölgede bırakmaktadır. Müzikoloji ve Kaynakları kitabında da bu konuya yer verilir.

Türkiye'de müzikoloji

Nesnellik, yaygın olarak her tür öznel etki ve ögelerden bağımsız olabilme durumunu ifade etmek için kullanılan bir terimdir. Nesnel bilginin temellendirilmesinde ileri sürülen argümanları şekilde burada da geçerlidir. Nesnellikten kastedilen, özneden kesin bir şekilde bağımsızlıktır, daha doğru bir deyişle öznenin (tüm öznelliklerinin ötesinde kalarak) birebir nesnenin kendisine uygunluğudur. bunun nasıl olabildiği, kuramsal düzlemde açık değildir; dolayısıyla da bu haliyle nesnellik bir varsayımdan ibarettir. Örneğin resimde çizgi tekniği kullanılması.
Öznenin kendi duygu, bakış açısı ve değer yargılarından tamamen sıyrılması ve hiçbir etki altında olmaksızın bir nesneyi kavraması anlamında nesnellik nasıl mümkün olabilecektir?Bu anlamda nesnelliğin hiç olmadığı söylenebilir.Ama nesnellik öte yandan gündelik kullanımda genelgeçerlilik anlamına gelmektedir. Almancada obje, Fransızcada objektivite, İngilizcede obje olarak geçen kavramlar nesnellik anlamındadır.
Belli bir zamanda kabul edilegelmiş olan "genelgeçerliliği" dile getirmektedir nesnellik, ancak bununla birlikte kavrama yüklenen epistemolojik ayrıcalığın karşılığı yoktur.Genel geçer olanların, her zaman gerçek ya da nesnel olmadıkları bilinmektedir.Tek tek bireyler üstü bir gerçeklikten söz edilmesi anlamında nesnellikten söze dilmesi olanaklı olmakla birlikte, kategorik olarak birey-üstü ya da birey-ötesi, yani her tür öznellikten bağımsız ve yalıtık olma anlamında bir nesnellikten söz etmek olanaklı değildir.Nesnellik, yalnızca belli bir zamandaki genelgeçerlilikle sınırlıdır.

Görecelik
Bilim felsefesi
Kuşkuculuk

Felsefe Terimleri Sözlüğü, Bedia Akarsu, İnkılap Yayınevi.
Felsefe Sözlüğü, Ahmet Cevizci, Paradigma Yayınları.

Niccolò di Bernardo dei Machiavelli (3 Mayıs 1469 – 21 Haziran 1527), devlet adamı, askerî stratejist, şair ve oyun yazarı Floransalı düşünür, İtalyan Rönesans hareketinin en önemli figürlerindendir.
En ünlü eseri Prens'te, politik yazın tarihinde ilk kez iktidarın alınışı ve korunması gibi bir sorunu dinsel ya da ahlaki kaygıları dikkate almaksızın kendinde bir amaç olarak inceledi. Tüm yaşamı boyunca İtalya'nın birliği ideali için mücadele verdi.
Fikirleri politik yazında olduğu gibi yaygın düşünüşte de giderek büsbütün olumsuz ve ilkesiz bir politik hırsın anlatımı olarak görüldü, "Makyavelizm" terimi bir düşünce sisteminden çok "amaç için her yolu mübah gören" politikacının tutumunu anlatan suçlayıcı bir sıfat haline geldi. Yine de Diderot, Rousseau, Fichte ve Hegel gibi büyük düşünürler Machiavelli düşüncesinin olumlu yönünü açığa çıkarmaya çalıştılar. Hegel'e göre "Machiavelli'nin gayesi, yani İtalya'nın bir devlet mertebesine çıkarılması, bu yazarın eserinde tiranlığın haklı gösterilmesinden ve muhteris bir despot için imal edilmiş altın yıldızlı bir aynadan başka bir şey görmeyen bütün görme özürlülerce anlaşılamadan kalmıştır." Hegel O'nun yöntemini şöyle özetler: "Kangren olmuş uzuvlar lavanta suyuyla iyileştirilemez." İtalyan komünist filozof Antonio Gramsci ise O'nu "erken gelmiş Jakoben" olarak tanımlar.

Floransa Cumhuriyeti'nin Floransa kentinde, ailesinin üçüncü çocuğu olarak dünyaya geldi. Ailesi zaman içinde soyluluktan burjuvalığa düşmüştü. Babası Bernardo orta hâlli bir avukattı. Öğrenim hayatı hakkında pek bilgi bulunmayan Machiavelli'nin Latinceyi, ayrıca klasik Latin ve Yunan edebiyatını öğrendiği bilinmektedir.
Floransa toprakları 1494'te Fransa Kralı VIII. Charles tarafından işgal edildiğinde, şehri yöneten Medici ailesi de kentten sürüldü. Bunun ardından Savonarola adlı bir rahip yönetimi ele aldı ve 4 yıl boyunca teokrasi temelli bir yönetim tesis etti. Fakat 4 yıl sonra burjuvalar, Savonarola'yı devirerek yeniden demokratik bir rejim kurdu. Bu yeni yönetime “Onlar Kurulu” adı verilen bir kurul liderlik etmeye başladı. Machiavelli, işte bu kurulun sekreterliğine atandı.
Sekreterliğe atandığında 29 yaşında olan Machiavelli, hem iç hem dış siyaseti tanıma fırsatı bulduğu bu görevini 14 yıl boyunca sürdürdü. 1512'de yapılan Ravenna Savaşı'nda İspanyollar, Floransa'yı işgal ederek Medici hanedanını yeniden yönetime getirdi. Dolayısıyla Machiavelli'nin sekreterliği de sona erdi. Machiavelli, görevine son verilmesinin üstüne ağır bir para cezasına çarptırıldı ve 1 yıl boyunca Floransa'yı terk etmesi yasaklandı.
1513'te, Medici ailesine düzenlenen bir komploya adı karışan Machiavelli, 3 ay hapis cezası aldı ve işkence gördü. Ardından serbest bırakıldı ancak işsiz kaldı. Bunun üzerine Floransa'ya birkaç kilometre uzaklıkta bulunan Sant'Andrea kasabasında bir çiftliğe yerleşti.

Machiavelli, çiftlik hayatında tanışıp dost olduğu Francesco Vettori'ye 10 Aralık 1513'te yazdığı bir mektupta De Principatus (Türkçe: Prenslikler Üzerine) adlı bir eser yazdığından söz eder. 6 yılda tamamladığı bu eseri sonradan Prens adıyla yayımlayacaktır. 1518'de farklı bir alana el atarak La Mandragola adlı bir satirik komediyi kaleme alır. Bu oyunlar 2 yıl içinde sahnelenir.
Bu yıllarda Floransa'nın yönetimine Kardinal Giulio de Medici geçer. Machiavelli, kardinalle ve Medici ailesiyle ilişkilerini güçlendirir ve onların himayesine girer. Bu sayede 1521'de Savaş Sanatı adlı kitabını yayımlama imkânı bulur. Giulio de Medici, Machiavelli'yi sadece himayesine almakla kalmaz, ona anayasa taslağı hazırlama ve Floransa tarihini yazma görevi verir.
Kardinal Giulio de Medici, 1524'te Papa seçilir ve VII. Clemens ismini alır. Yeni Papa'nın tutarsız dış politikası sebebiyle Kutsal-Roma İmparatoru Şarlken, 1527 Mayıs'ında Floransa'ya savaş açar ve şehri işgal eder. Böylelikle Floransa'daki Medici iktidarı bir kez daha sona erer.
Medicilerin yıkılmasının ardından burjuvalar yeni bir demokratik rejim kurar. Yeni yöneticiler, Medicilere yakın olan kimseye güvenmez ve hepsini devlet kurumlarından uzaklaştırır. Böylece diğer insanlarla beraber Machiavelli de işsiz kalır. Kendisine güvenilmediği için hayal kırıklığına uğrayan Machiavelli, hızla hastalanır ve 22 Haziran 1527'de hayata gözlerini yumar. Ertesi gün, Santa Croce Bazilikası'na defnedilmiştir.

Machiavelli, siyasal düşünüşün laikleştirilmesi ve bilimselleştirilmesi gerektiğini savunurdu. Ancak, her ne kadar kiliseye karşı olan Machiavelli, laikliği savunmuş biri olsa da hükümdarın gerektiği zaman dini de alet olarak kullanması gerektiğini belirtmiştir. Machiavelli, İtalyan birliğini kurmaya aday yöneticinin (dindar olsun ya da olmasın) son derece dindar görünmesini isterdi.
Kendini dünya olaylarını kader ile açıklayan dini görüşten tümüyle soyutlamıştır. Machiavelli, insan doğasını kötü ve bencil olarak tanımlardı. Ayrıca, başarıya ulaşmak için her yola, her araca başvurulması gerektiğini savunurdu.
Bir devlet adamının, siyasi tutumlarında bu gerçeği kabul ederek davranması gerektiğini ve hatta devlet adamı bu realiteyle birlikte, kendi de pragmatist davranmalı ve bencil olmak zorunda olduğuna inanırdı. Machiavelli'ye göre bencillerden oluşan bir toplumda bencil olmayan bir lider davasını başarıyla yürütemez. Siyasetin de kendine özgün özerk kuralları olduğunu belirten Machiavelli; siyasetin geleneksel ahlak kuralları çerçevesinde işleyen bir alan olmadığını belirtmektedir. Hatta siyasi liderlerin (hükümdarların) bir ülkeyi yönetirken ahlaki kurallar içerisinde hareket etmesinin zamanla ülkeyi bir yıkıma götüreceği fikrini savunmakta; yıkımlardan kaçınmanın yolunun ise gerektiğinde ahlak dışı yöntemlere başvurmak olduğunu ifade etmektedir.
Yazmış olduğu Prens kitabının 18. bölümünde hükümdarlara (o zamanın siyasi liderlerine) nasihat verirken, başarılı bir siyasetçi ve lider olmak için erdemli olmanın değil, sadece erdemli olarak görünmemin yeterli ve ideal olduğunu vurgulamaktadır. Aynı kitapta; siyasetin ahlaktan bağımsız, kendi kuralları ile işleyen bir alan olduğunu irdelemektedir.
Bununla beraber Machiavelli'ye göre, insanlar en çok mala mülke yani maddi şeylere önem verir. Machiavelli, İtalyan birliğinin kurulmasında önemli derecede çaba göstermiştir. Ona göre; İtalyan birliğinin sağlanmasının önündeki en büyük engellerden biri Papalık Devleti idi.
Cicero ve Seneca'nın çizdiği adil, cömert ve yüce gönüllü hükümdar idealini eleştirdi. Machiavelli, bu niteliklerin devlet işlerini yürütmede uygun olmayacağına inanıyordu.

Machiavelli, insanın özünde kötülük bulunduğunu düşünür. Bu kötülük yine bizzat insanın kendinden kaynaklanır. Özellikle insanlarda görülen ‘elde etme’ arzusu, bu kötülüğün en çok yansıdığı davranıştır.
Machiavelli'ye göre ahlakın kökenini toplum oluşturmaktadır. İnsanı evrensel bencil olarak tanımlamaktadır. Prensi ahlak dışı tutar ve toplumda düzeni sağlayacağına inanır. Ahlakın temel ilkesinin sevgi olduğu görüşündedir. Din, birleştirici olmalıdır. Bunun için de din, devlete bağlı durumda olmalıdır. Machiavelli, bu şekilde laikliği gerçekleştirmiş olur.
Ona göre insan, her şeye sahip olmak ister ve bu arzusunun sınırı yoktur. Ancak insanın hem ömrü, hem de maddî imkânları sınırlıdır. Dolayısıyla bir insanın her şeyi elde etmesi asla mümkün değildir. O hâlde bireyin, elde edemeyeceği şeylerin peşinden koşması da yanlış bir eylemdir.

En ünlü eseri Prens'te; bir kişinin hiçbir etik, ahlak veya hukuk kuralı olmadan tek başına nasıl iktidar haline gelebileceğinden bahseder. Kuvvetli bir iktidarın nasıl kurulabileceğini ele alır. Machivaelli, bunu yaparken felsefeden uzaklaşıp siyasete yaklaşmaktadır. Orta Çağ ile bağlantıyı kesmiş ve yepyeni bir sistem getirmiştir. Onun yaşamış olduğu devirde İtalya beş devlet arasında bölüşülmüş halde idi. Machiavelli'nin odak noktası İtalya'nın siyasal birliğinin sağlanmasıydı. Siyasal düşüncelerini bu amaca yönelik olarak oluşturmuştur. Bu önerileri ve geliştirdiği yöntemler de "Makyavelizm"in doğmasına neden olmuştur. Makyavelizm; her şeyi hiçbir sınır yokmuş gibi yapma düşüncesidir. Makyavelizm'in temeli "amaç, aracı haklı kılar" fikri etrafında şekillenir. Machiavelli, başarıya ulaşmada hiçbir koşul tanımaz.
Machiavelli'nin görüşüne göre İtalyan birliğinin sağlanabilmesi hem Papalık, feodal prensler gibi siyasal kalıntılar, hem de kent devletleri ile uğraşılmasına bağlıydı. İtalya'yı birliğe ulaştıracak tek yol mutlak monarşiydi. Yetkisiz ve sınırsız bir prensti. Prensin yetkileri sınırsız olmalıydı ve prensi bağlayan hiçbir kurum, sınıf veya yasa olmamalıydı. Hükümdar, kendini erdemli bir kimse olarak tanıtmalıydı fakat gerektiğinde hiç de öyle davranmamalıydı. Hükümdar, dindar biri gibi gözükebilirdi ama dini buyruklarını belirli şartlar altında çiğneyebilecek bir kimse olmalıydı.

Machiavelli, iktidar gücünü miktarı asla değişmeyen bir pastaya benzetir. Buna göre herhangi bir kişi, sahip olduğu iktidar gücünü ne kadar arttırırsa, muhaliflerin ve diğer kişilerin gücü de aynı ölçüde azalacaktır. Yani iktidar miktarı asla değişmeyecek; ancak bu miktarın payı her zaman değişecektir. Machiavelli, bu düşüncesini virtù kavramını kullanarak Discorsi adlı eserinde şöyle açıklar:

Dünya her zaman aynıydı, yalnızca şu fark vardı: İlk önce Asur'da bulunan büyük virtùlar, Med ülkesine yerleşti. Sonra da Pers ülkesine, oradan da Roma İmparatorluğu'na geçti. Roma'nın düşüşünden sonra dünya üzerinde var olan virtù miktarı, tek bir imparatorluk tarafından ele geçirilememişse de, birçok ulus tarafından paylaşılmış durumdadır. Eskiden Franklar, Türkler ve Mısır sultanları, bugün ise Alman imparatorları bu payı alanlar arasındadır. Bundan çok önce de büyük şeyler başarmış olan Roma İmparatorluğu'nun doğudaki topraklarını fethetmiş olan şu ünlü Araplar vardı.
İktidar mücadelesi veren tüm siyasal aktörler, Machiavelli'ye göre kuşku içinde hareket eder. Her insanın özünde kötülük bulunduğu için, siyasetçiler hiç kimseye güvenmemelidir. Böylece tüm siyasetçiler hem etraflarına güvenmezler, hem de etraflarındaki kişiler için güven

Nümizmatik, sikke veya kâğıt para koleksiyonculuğu ve paraları inceleyen çalışma sahası. Sikkecilik olarak da adlandırılır. Bu alanda uzman kişilere "nümismat" adı verilir. Nümismatik; kaybolmuş uygarlıkların, kentlerin ve yerleşim yerlerinin kesin olarak belirlenmesine katkı sağlar, tarihsel süreç içinde yok olmuş anıt ve yapılara ilişkin kanıtları bizlere anlatır. İmparatorların saltanatlarının başlangıç tarihlerinin, almış oldukları unvanların, imparatorluk dönemleri boyunca yaptıkları işlerin, kazandıkları zaferlerin ya da yenilgilerin kesin biçimde belirlenmesine yardımcı olur. Aynı zamanda nümizmatik Antik Sikke darbında kullanılan madenin türüne göre o toplumun, o dönemdeki ekonomik durumu konusunda ciddi ipuçları sağlamaktadır. Bir arkeoloğun kazı çalışmasında bulabileceği en iyi şeylerden biri Antik Sikkedir. Bulunmuş olan bir Antik Sikke yapılan arkeolojik çalışma katmanı için anında bir tarih sağlayabilir. Ek olarak Antik Sikkeler ticaret, ekonomi, sosyal organizasyon, mitoloji, ideolojiler, şahsiyetler, liderlik, askeri, önemli olayları anlatmaktadır. Antik Sikkelerin hangi devlet döneminde, hangi yıllarda, hangi İmparator adına darb edildiği gibi bulgular tarihsel gerçeklerin ortaya çıkarılmasında önemli rol oynamaktadır.

Türkçeye Fransızcadan geçen kavram, sikke ve para anlamındaki Yunanca "nomisma" sözcüğünden türemiştir. Arapça kökenli meskûkât sözcüğü ise "sikkeler" anlamına gelir. Nümismatik sözcüğü aynı zamanda "para ile ilgili" anlamında bir sıfattır.
Nümizmatik, incelediği nesnelerin zamanla bozulmaması sayesinde sikke ve madalyalarda kullanılan alaşımları ve bunların ağırlıklarını, paraların yeryüzünde dağılımı ve yayılım alanlarını ortaya koyarak; coğrafyanın, tarihin, dinler ve gelenekler tarihinin, sanat tarihinin ve çeşitli devirlerdeki ticaret sistemlerini inceleyen ekonomi tarihinin başlıca yardımcısı olmuştur.

Sikke koleksiyonculuğu muhtemelen eski zamanlarda var olmuş olabilir. Caesar Augustus, Saturnalia hediyesi olarak "kralların eski parçalarını ve yabancı para da dahil olmak üzere her türden madeni para" verdi.
Sık sık eski madeni paralarla bağcıların kendisine yaklaşıp hükümdarı satın almasını veya kimliğini belirlemesini istediğini bir mektupta yazan Petrarca, ilk Rönesans koleksiyoncusu olarak kabul edilir. Petrarca, 1355'te İmparator IV. Charles'a Roma sikkelerinden oluşan bir koleksiyon hediye etti.
Para koleksiyonculuğunun başlangıcı Romalılara dek ulaşır. Dünyaca ünlü Sezar, Pompeius ilk para koleksiyoncularındandır.
Madeni paralarla ilgili ilk kitap Guillaume Budé tarafından yazılan De Asse et Partibus (1514) idi. Rönesansın başlangıç döneminde eski madeni paralar Avrupa kraliyet ailesi ve soyluları tarafından toplandı. Madeni para koleksiyoncuları, Kutsal Roma İmparatorluğu İmparatoru Maximilian, Papa Boniface VIII,
Fransa Kralı XIV. Louis, I. Ferdinand, Berlin madeni para dolabını başlatan Brandenburglu Seçmen II. Joachim ve Fransa Kralı IV. Henry bunlardan birkaçıdır. Nümismatik, en saygın kurucuları nedeniyle "Kralların Hobisi" olarak anılır.
19. yüzyılda profesyonel topluluklar örgütlendi. Kraliyet Nümismatik Derneği 1836'da kuruldu ve hemen Numismatic Chronicle dergisini yayınlamaya başladı. Amerikan Nümismatik Derneği 1858'de kuruldu ve 1866'da American Journal of Numismatics 'i yayınlamaya başladı.
1931'de İngiliz Akademisi, Eski Yunan sikkelerinin koleksiyonlarını yayınlayan Sylloge Nummorum Graecorum'u başlattı. Sylloge of Coins of the British Isles'ın ilk cildi 1958'de yayınlandı.
20. yüzyılda madeni paralar arkeolojik nesneler olarak kabul gördü ve Viyana'daki Sanat Tarihi müzesi'nden Guido Bruck gibi akademisyenler, zamansal bir bağlam sağlamadaki değerlerini ve küratörlerin klasik edebiyatı kullanarak aşınmış madeni paraları tanımlarken karşılaştıkları zorluğu fark ettiler.
Almanya'da II. Dünya Savaşı'ndan sonra, Almanya'da bulunan her madeni parayı kayıt altına almak için Fundmünzen der Antike (Klasik Dönem Madeni Para Buluntuları) projesi başlatıldı. Bu fikir birçok ülkede ardıllar buldu.
Amerika Birleşik Devletleri'nde, ABD Darphanesi, 1838'de baş madeni paracı Adam Eckfeldt kişisel koleksiyonunu bağışladığında madeni bir dolap yaptı. William E. Du Bois'nın Pledges of History... (1846) bu dolabı anlatır.
C. Wyllys Betts'in çağdaş madalyalarla resmedilen American colonial history illustrated by contemporary medals (1894) (tr: Amerikan sömürge tarihi), Amerikan tarihi madalyalarının incelenmesi için temel oluşturdu.
Helen Wang'ın "A short history of Chinese numismatics in European languages" (2012-2013), Batılı ülkelerin Çin nümizmatiği anlayışının ana hatlarını verir. Lyce Jankowski'nin Les amis des monnaies 'i, 19. yüzyılda Çin'deki Çin nümizmatiği üzerine derinlemesine bir çalışmadır.
Türkiye'de ise para kolleksiyonculuğu ancak 20. yüzyılın başlarında müzeciler tarafından başlatılmıştır. Türkiye'de de "Türk Nümismatik Derneği" adı ile kurulmuş olan dernek, tüm nümizmat ve para koleksiyoncularını bünyesinde barındırmaya çalışmaktadır.
İkinci anlamıyla nümismatik alanı içine giren konular kısaca, madeni ve kâğıt paralar, madalyalar, nişanlar, hatıra madalyonları ve jetonlar gibi ana dallara ayrılır.

Modern nümismatik, 17. yüzyılın ortalarından itibaren, makine darbeli madeni paralar döneminin madeni paralarının incelenmesidir. Çalışmaları, tarihçilerden çok koleksiyonerlerin ihtiyacına hizmet eder ve profesyonel bilim adamlarından çok amatör meraklılar tarafından daha başarılı bir şekilde takip edilir. Modern nümizmatiğin odak noktası, üzerinde çalıştıkları madeni paraların göreli nadirliğini belirlemek için darphane veya diğer kayıtları kullanarak tarihsel bağlamlarda para üretimi ve kullanımının araştırılmasında yatmaktadır. Çeşitler, darphane hataları, progresiv kalıp aşınmasının sonuçları, basım rakamları ve hatta madeni para basımlarının sosyopolitik bağlamı da ilgi çekici konulardır.

Exonumia, Jeton ve madalya gibi madeni para benzeri nesnelerin ve yasal para birimi yerine veya anma için kullanılan diğer öğelerin çalışmasıdır. Bu, uzun madeni paralar, kaplı madeni paralar, hatıra madalyonları, etiketler, rozetler, karşı darplı madeni paralar, ahşap jetonlar, kredi kartları ve diğer benzer öğeleri kapsar. Gerçek nümizmatikle ilgilidir (yasal para olan madeni paralarla ilgilidir) ve birçok madeni para koleksiyoncusu aynı zamanda exonumisttir.
Notafili, kağıt para veya banknotların incelenmesidir. İnsanların kağıt parayı kullanımda olduğu zamandan beri biriktirdiğine inanılmaktadır. Ancak insanlar, özellikle Serienscheine (Seri notlar) Notgeld olmak üzere, Almanya'da sistematik olarak kağıt para toplamaya ancak 1920'lerde başladılar. Dönüm noktası 1970'lerde notafilinin koleksiyoncular tarafından ayrı bir alan olarak kurulmasıyla gerçekleşti. Aynı zamanda, Amerika Birleşik Devletleri, Almanya ve Fransa gibi bazı gelişmiş ülkeler, literatürün ana referans noktalarını temsil eden kendi ulusal kağıt para kataloglarını yayınlamaya başladılar.

Scripofili, hisse senedi ve tahvilller üzerine yapılan çalışma ve koleksiyondur. Hem bazı tarihi belgelerin doğal güzelliği hem de her belgenin ilginç tarihsel bağlamı nedeniyle bir koleksiyon alanıdır. Bazı hisse senetleri gravürleme için mükemmel örneklerdir. Nadiren, varisi bir şirkette hala hisse senedi olarak değeri olan eski bir hisse senedi belgesi bulunabilir.

Nümismatiğin en önemli nesnesi sikke'dir. Fakat kâğıt para, sikkeden önceki ödeme araçları ve madalyon, jeton ya da Tesserār’a (işaretler, ör. boyalı işaretler) kadarki dini madalyonlar gibi Sikke benzeri diğer para formundaki değerli nesneler de Nümismatiğin araştırma alanına girer. Sikke benzeri nesnelerin arasında Paranumismatik ya da Exonumia da vardır.
Bugüne kadar, dönemine ait az sayıda yazılı kaynak aktarılmış olan çağlarda Sikkeler oldukça büyük bir değere sahipti. Çünkü Sikkeler ekonomi ve kültür tarihine ilişkin çok önemli kronolojik kaynaklar niteliğindeydi. Bu durum özellikle Antik çağda Yunan ve Roma dönemi için, erken çağ, ortaçağ ve antik Akdeniz kültürleri dışında kalan bölgeler (Parthia ve İskitya İmparatorlukları) için geçerlidir.
Bu dönemler için sikke buluntuları, hatta kazılar sırasında diğer nesnelerle birlikte bulunan ya da defineler arasında tesadüfen ele geçirilen sikkeler, arkeolojik araştırmayla elde edilen bulguların dönemsel düzenleme için tarihlendirilmesinde kullanılan önemli bir kaynaktır.
Bugüne kadar Sikke kalıntılarının kaynak materyalleri giderek arttığı için, yeni metotlarla çalışan, bölümün en dinamik alanını oluşturan buluntu Sikkeleri inceleyen gerçek bir nümismatik alanı ortaya çıkmıştır. Erken dönemlerde de bulunan sikkeler (tekil bulgu ile kayıp bulgular) dikkate değer bulunmuş ve ayrıca buluntu dökümlerine (envanterlerine) de alınmıştır.
Ortaçağdan bu yana Nümismatik, gitgide artan yazılı kaynaklarla birlikte, hem tarihsel hem de toplumbilimsel yönleri olan para tarihiyle benzerliklere sahiptir. Çok değer kaybeden Sikke para, nümismatiğin temel araştırma noktasıdır.
Nümismatiğin bir yandan özelleşmiş tarihi ve arkeolojik yan dallarla, diğer taraftan da ekonomi tarihi, sosyal tarih, sanat tarihi ya da isim bilimi gibi yan alanlarla çok sayıda bağlantıları vardır. Bilhassa Antik tarihi bölümü içinde nümismatik en önemli yardımcı bilimlerden biridir.

Madenin dökümüyle elde edilmiş yuvarlak “Sikke”, az bulunan değerli bir madenden yapıldığı için diğer takas mallarına oranla daha uzun ömürlü bir değere sahiptir. 
Tahmini ilk metal paraların buluntularına Akdeniz bölgesi ve çevresinde rastlanmıştır ve buluntular MÖ 2000 tarihine dayanmaktadır. İlk buluntular içerisinde bronzdan yapılan evcil hayvan motifleri de tespit edilmiştir.

Sikkeler, devlet tarafından onaylanıp üretilen ödeme araçlarıdır. Modern sikkeler üzerinde üç yazıt bulunmaktadır: Ülke (yani Ülke Ortaklığı), değer (nominal ve para birimine göre) ve yıl. Bunun yanında istisnalar da bulunmaktadır: Bazı eski, yabancı, küçük sikke birimleri (örneğin Travancore'da 1949 yılına kadar basılmış tüm Cash-Sikkeler). İsviçre Rappen'i (İsviçre Franken'inin

Kuruluş, kurum, organizasyon veya teşkilat;  ortak bir amaç çerçevesinde kurulmuş, ortak bir çalışma düzenine sahip, kendi verimini yönetebilen toplumsal bir düzendir. Organizasyonlar sosyoloji, iktisat, işletme, siyaset bilimi ve psikoloji gibi birçok sosyal bilim dalının araştırma konusudur.
Organizasyon, belli bir hedefe ulaşmak için bir araya gelmiş bireylerin yapılanma şeklini, bu bireylerin tamamını veya bir kurum, kuruluş ya da teşkilatı belirtebilir.

Sosyolojide "Organizasyon", insanların elle tutulabilen veya tutulamayan bir ürün oluşturmak için belli bir amaç doğrultusunda yaptıkları planlı ve eş güdümlü hareketlerdir. Bu hareketler (işler) genellikle formel bir üyelik gerektirir ve belli bir yapı (kurallar) altında gerçekleşir. Sosyoloji organizasyonları planlanmış ve biçimsel organizasyonlar, plansız ve biçimsel olmayan (kendiliğinden oluşmuş) organizasyonlar olarak ikiye ayırmaktadır. Kurumsal bir perspektiften bakıldığında organizasyon ögelerin oluşturduğu sürekli bir yapıdır. Bu ögeler ve hareketleri kurallar tarafından belirlenir. Böylece belli bir iş, eş güdümlü, iş bölümüne ve uzmanlaşmaya dayalı bu sistem sayesinde yerine getirilebilecektir.
Bir organizasyon kendisini oluşturan ögeleri tarafından tanımlanır; belli bir ögenin organizasyona ait olma veya olmama nedeni, hangi ögelerin iletişim kurduğu ve nasıl kurduğu, hangi değişikliklerin organizasyon veya ögeleri tarafından yapıldığı (özerklik) ve hangi dış etmenlerin organizasyonun ortaklaşa bir aksiyon almasına neden olduğu bu tanımı belirleyen sorgulardır.
Organizasyon kültürü (kurum kültürü veya örgüt kültürü olarak da anılır) kısaca ögeler tarafından paylaşılan temel değerler olarak tanımlanabilir. İşlerin nasıl yapıldığına dair ortak görüşler, davranışlar, etkileme biçimleri, paylaşılan inanç, tutum, tahmin ve beklentiler, kullanılan semboller, ortak mitler ve organizasyonun kahramanları bu ortak kültürü oluşturur. Schein'a göre organizasyon kültürü zamanla öğrenilenlerin bir yansımasıdır. Örgütün üst yönetimi (özellikle kurucular, liderler) birey ve grup davranışını belirleyen ve bir hava gibi örgütü saran kültürün yaratılmasında etkili ve belirleyicidir. Organizasyon kültürü aynı zamanda, dış çevreye uyum ve iç bütünleşme sorunlarının çözülmesi sırasında geliştirilir ve tekrarlı hale gelir.
ögelerin bu planlı ve eş güdümlü iş birliği, organizasyonu oluşturan herhangi bir ögenin tek başına, kendi yetenek ve kapasitesiyle yerine getiremeyeceği işlerin yapılabilmesini sağlar. Bunun karşılığında ögelerin ödediği bedel özgürlüklerinin belli bir ölçüde sınırlanmasıdır.

İşletme yönetimi organizasyonu daha çok ulaşılması gereken hedefler kapsamında yönetsel bir enstrüman olarak görür. Organizasyonel Davranış bu doğrultuda çalışmalar içeren alanlardan biridir; organizasyonlarda insanların birey ve grup olarak gösterdikleri davranışları açıklamaya çalışır. Yakın bir alan olan Endüstriyel Psikoloji de çalışanların ruhsal sağlığı ve performans gelişimi üzerinde durur.

Teoriler arasında etkili olanlardan bazıları aşağıda sıralanmıştır:

Weber'in organizasyonel teorisi; (Max Weber'in "Ekonomi ve Toplum" adlı kitabında geçmektedir.)
Marksist organizasyonel analiz
Bilimsel Yönetim veya Taylorizm; (büyük oranda Frederick Winslow Taylor'un etkili olduğu teori)
İnsan İlişkileri Çalışmaları (Hawthorne etkisi, Maslow ve Hertzberg)
Yönetimsel Teoriler (Henri Fayol ve Chester Barnard teori üzerinde çalışanlardan bazılarıdır.)

Organizasyon yapıları belli bir amaç doğrultusunda bir araya gelmiş kişilerin, genellikle hiyerarşik bir düzendeki ast-üst ilişkilerini açıklar. Çeşitli tarzlarda oluşturulabilen bu yapılar, aynı zamanda işleyişin de göstergesidir; çeşitli fonksiyonlara ve süreçlere ilişkin sorumlulukların mevcut altyapılara veya kişilere paylaşımını, dağılımını yansıtır. Bölümler, tesisler, departmanlar, çalışma grupları veya bazen bireyler tipik altyapı örnekleridir. Kişiler bu yapılara genellikle belirli bir süre geçerli olan iş emirleri, proje bazlı anlaşmalar, taahhütnameler veya belirsiz (sınırlı olmayan) süreli sözleşmeler yoluyla dahil olurlar. 
Yönetim bilimlerine göre insanların oluşturduğu yapılar büyük oranda dört türden birinin özelliğini göstermektedir:

Piramit (veya hiyerarşik)
Komite, jüri
Matrix
Ekolojik

Hiyerarşi liderleri yöneten bir liderin bulunduğu, başka bir deyişle yöneticilerin yönetildiği bir yapıyı ifade eder. Bu nedenle genellikle bürokrasi ile ilişkilendirilir. Hiyerarşiye karşı en büyük eleştirilerden birini Peter İlkesi getirmiştir. Peter İlkesi'ne göre "hiyerarşik yapılarda her çalışan yetkinliklerinin yetersiz veya geçersiz kaldığı noktaya kadar yükselme (veya yükseltilme, atanma) eğilimindedir". Führerprinzip tarzı hiyerarşi sorumlulukların oldukça katı şekilde dağıtılmasına örnek olarak verilebilir. Askeri düzene oldukça benzeyen bu yapı, Nazi Almanyası sırasında pek çok sivil oluşumda uygulandı.

Üretim işletmelerine örnek bir unvan hiyerarşisi aşağıdaki şekilde olabilir. Bunlardan tamamı kullanılacak anlamına gelmemekle birlikte, bazı yapılarda bu kademelerin tamamı kullanılabilmektedir. Türkiye'de alışılmış organizasyonel unvanlar bu şekilde olsa da son zamanlarda isimlendirmeler değişmiş, unvan sayısının yedi kademede tutulmasının uygun olacağının savunulduğu kuramlar geliştirilmiştir.

Yönetim Kurulu Başkanı
İcra Kurulu Başkanı
Grup Başkanı
Genel Müdür
Genel Müdür Baş Yardımcısı
Genel Müdür Yardımcısı
Müdür
Müdür Yardımcısı
Şef
Mühendis
Bölüm Amiri
Teknisyen
Sorumlu
İşçi/Eleman/Memur

Komite veya jüri yapısı, eşit düzeyde kişilerden oluşan bir grup yapısıdır ve ortak karar söz konusudur. Oylama, kararları alabilmek için başvurulan yöntemlerden biridir. Ancak komite ile jürilerin kuruluş amaçları arasında fark vardır; komiteler bir grubun kararı sonrası daha ileri aksiyonları (veya işleri) yönetmek veya uygulamak için atanırken, jüriler bir karara varmak için bir araya gelir. Jüriler, mahkemeler, atletizm yarışmaları, edebiyat ödülleri ve benzeri birçok organizasyonda yer alabilirler. Bu kapsamda seçim komiteleri de jüriler gibi iş görür.
Komiteler çoğunlukla karar almada en güvenilir yapılardır. Condorcet Metodu'na göre eğer sıradan bir oy sahibi zar atışından veya bir yazı-turadan daha iyi oy kullanıyorsa, gruba yeni üyeler eklemek, iyi seçim yapabilecek çoğunluğu artırmak yani "doğru" seçim olasılığını kuvvetlendirmek anlamına gelecektir. Ancak süreç, sıradan oy sahibinin oyu zar atışından daha kötü olduğunda tersine işleyecek, seçim daha "yanlış" olacaktır. Buradaki doğru veya yanlış, durum için geçerli olan tanımlamaya bağlıdır.

Matrix yapılarda her çalışan en az iki ayrı hiyerarşiden iki yöneticiye bağlıdır. Bu yapılardan birisi fonksiyoneldir. Fonksiyonel yapıda tüm uzmanların eğitimlerinin tam olması vb. konular ön plandadır. Yöneticiler aynı alanda ileri seviyede uzmanlaşmış kişilerdir. Çeşitli projeler, örneğin A, B, C ürünlerinin geliştirilmesi süreçleri bu fonksiyonel ayrımı ifade eder ve yönetici aynı zamanda proje lideridir. İkinci yapı yönetseldir. Projelerin zamanında tamamlanması vb. konular ön plandadır. Yürütülmekte olan projeler ürüne, bölgeye, müşteriye vb. göre gruplanabilir.

Ekolojik yapıda yoğun rekabet vardır. Aynen bir ekosistemde olduğu gibi doğal sınırlar mevcuttur ve organizasyonun zayıf altyapıları veya bazı ögeleri (çalışanları) "aç" kalır. Bütün ögeler yaptıkları oranında karşılık görür ve her öge kâr sağlayacak işler peşinde koşar. Aksi halde ögenin yapıdan kovulması, işten atılması söz konusudur. Bu tür bir organizasyon yapısını kullanan şirketlerde olup bitenler hakkında tek yönlü bir bakış açısı hakimdir. Ekobölgelerde ise rekabet yoktur; bu düzeydeki yapılar özerkliğe sahiptirler.

İlk defa Frank Gehry tarafından dile getirilen bu yapıda, tasarım ve yaratıcılık gerektiren işlerin yapılması sırasında kontrol, yapıdaki sanatçı veya mimarlarda kalmaktadır. Bu tür yapılarda sanatçı inisiyatifi bilerek ön plana alınmaktadır. Burada amaç, politik çıkarların, pay sahiplerinin çıkar ve yönlendirmelerinin önüne geçmektir. Böylelikle sanatçının tasarımının gerçekleşmesi sağlanmakta, işinden ödün vermesini gerektiren bir noktaya gelmesi önlenmektedir. Gehry ayrıca, böyle bir yapıda projelerin ayrılmış olan bütçeye uygun şekilde ve zamanında bitirileceğini de öne sürmüştür.

Orta Çağ, tarihçiler tarafından 5. yüzyılın sonlarından 15. yüzyılın sonlarına kadar sürdüğü söylenen tarihî dönemi ifade eden kavramdır. Orta Çağ dönemine verilen bir diğer isim olan "Klasik Sonrası Dönem" terimi, "Klasik Antik Çağ" döneminin adından türetilmiş olsa da, daha geniş bir coğrafi tanıma sahiptir. Orta Çağ, tarihçiler tarafından ihtilaflar olmasıyla birlikte, genel olarak MS 500–1500 aralığındaki dönemi kapsamaktadır ve Antik Çağ (MÖ 3000–MS 500) ile modern zamanlar arasında ayrı bir dönem olarak görülmektedir.
Genel kabule göre Orta Çağ, MS 375 civarında gerçekleşen Kavimler Göçü veya y. 476'da Batı Roma İmparatorluğu'nun çöküşü ile başlamış ve 1453 yılında Osmanlılar tarafından İstanbul'un ele geçirilmesi ve Bizans İmparatorluğu'nun yıkılışı veya 1492'de Kristof Kolomb öncülüğünde Amerika kıtasının keşfedilmesiyle sona ermiştir. Ancak genel olarak Orta Çağ, 500 – 1500 yılları arasını kapsamaktadır.
Antik Çağ'ın en güçlü devletlerinden biri olan Roma İmparatorluğu'nun Doğu kanadı olan Bizans İmparatorluğu, Orta Çağ'ın sonlarına kadar varlığını sürdürdü. 7. yüzyıl başlarında, Orta Doğu'da, Muhammed önderliğinde yeni bir monoteist İbrahimî din olan İslam doğdu. Yeni inanç, Avrasya ve dünya tarihini köklü bir biçimde değiştirdi. Erken Müslüman fetihleri sonucunda Orta Doğu'nun tamamı, Kuzey Afrika, Batı Asya, Hint anakarası ve İber Yarımadası'nı kapsayan büyük ölçekte bir İslam İmparatorluğu ortaya çıktı. İslam dünyası, 8. yüzyılın ortalarından 15. yüzyılın sonlarına kadar bilim, teknoloji, sanat, kültür ve askerî alanlar başta olmak üzere pek çok alanda dünyanın en gelişmiş medeniyeti oldu. Bu bilgi birikimi, "İslam'ın Altın Çağı" olarak bilinen dönemi yaşattı.
Orta Çağ ayrıca; Haçlı Seferleri'nin başlangıcını, Mezoamerika'da medeniyetlerin gelişmesini ve etkileyici eserler inşa etmelerini, Hristiyan dünyasının 11. yüzyıl ortalarında ikili mezhep ayrılığına düşmesini, 13. yüzyıl başlarında Orta Asya'da başlayan Moğol istilalarını, Abbâsî Halifeliği'nin parçalanıp dünyanın farklı bölgelerinde farklı İslam devletlerinin ortaya çıkmasını, Batı Afrika'da Mali İmparatorluğu'nun yükselişini, 1299'da Batı Anadolu'da Osmanlı Beyliği'nin kuruluşunu ve Orta Doğu ticaret yolları vasıtasıyla Avrupa ve Asya medeniyetleri arasında ekonomik ve kültürel temasın sağlanmasını kapsamaktadır.

Roma İmparatorluğu en geniş sınırlarına ikinci yüzyılda ulaştı. Bunu takip eden iki yüzyıl Roma İmparatorluğu'nun ağır ağır çöküşüne ve sınırlardaki kontrolü yitirmesine şahit oldu. 285'te imparator Diocletian, imparatorluğu doğu ve batı olmak üzere ikiye bölmüştü. Bu doğu-batı ayrımı imparatorluğun başkentini Konstantinopolis'e taşıyan Konstantin döneminde de devam etti.
Roma İmparatorluğu'nun sınır komşuları daha güçlü hâle geldiğinden, 4. yüzyılda imparatorluğun askerî harcamaları arttı. Daha önce ticaret ilişkileri içinde bulundukları kabileler imparatorluğun içine sızarak zenginliğinden yararlanmaya çalıştılar. Diocletian reformlarıyla vergi sistemini ve orduyu düzenledi ayrıca yönetimde güçlü bir bürokrasi oluşturdu. Bu reformlar imparatorluğa zaman kazandırdı ancak bu reformlar çok fazla para gerektirdi. Roma'nın düşen geliri imparatorluğu vergilere bağımlı kıldı. Gelecekte aksilikler Roma'nın zenginliğini ordusuna harcamasına neden olacaktı. Bu sınır genişletme döneminde ekonomik sorunlar kritik bir problem hâline gelecekti. 378'deki Hadrianapolis (Edirne) Muharebesi yenilgisi Roma ordusuna çok fazla zarar verdi ve imparatorluğun batısını savunmasız bırakılmasına neden oldu. Batı da güçlü ordu olmaması ve imparator Konstantin'den herhangi bir kurtuluş vaadi gelmemesinden dolayı imparatorluğun batısı uzlaşma yoluna girdi.
Geleneksel tarihte ‘Barbar akınları' olarak bilinen ‘Göç Dönemi' oldukça anlaşılması güç ve aşamalı bir dönemdi. Bazı tarihçiler bu döneme ‘Karanlık Çağ' adını verdi. Bu dönemdeki barbar kavimlerin bazıları Roma'nın klasik kültürünü inkâr ederken, bazıları ise tamamen kabullendi hatta göz dikti. Ostrogot lideri Thedoric bu kültürü kabullenen ve kendini Roma kültürünün mirasçısı olarak görenlere bir örnektir. Avarlar, Bulgarlar, Hunlar, Macarlar'ın yanında birçok Cermen kavim ve Slav halklar, Roma sınırlarına göç ettiler. Bazı gruplar Roma senatosu ya da imparatorunun onayıyla Roma sınırlarına yerleşti. Tarımsal arazi karşılığında bu kavimler Roma'ya askerî destek sundu. Diğer saldırılar küçük çaplı, yağmalama amaçlı saldırılardı. Bu saldırıların en bilineni 410'da Vizigotlar tarafından gerçekleştirilen ve Roma'nın yağmalanmasıyla sonuçlananıdır.
5. yüzyılda Roma'nın kurumları çökmeye başladı. Batı'nın son imparatoru Romulus Augustus 476'da barbar kral Odoacer tarafından tahttan indirildi. Doğu Roma İmparatorluğu (batının tamamen düşmesinden sonra Bizans İmparatorluğu) düzenini batıyı kendi kaderine terk ederek sağladı. Bizans imparatorlarının bu sınırlarda hak iddia etmesine rağmen barbar krallar kendilerini batının imparatoru olarak görmeye başladı. Bundan sonraki üç yüzyıl boyunca batının yasal bir imparatoru olmayacaktı. Bunun yerine barbar desteği sağlayan krallar tarafından yönetildi. Bazı krallar sadece vekillik alarak kral unvanıyla yönetirken bazıları kendi isimleriyle yönetti. 5. yüzyıl boyunca şehirler düşmeye başladı ve güçlendirilen duvarlarla korunmaya çalışıldı. İmparatorluğun batısı altyapısal olarak çöküşler yaşadı ve merkez yönetim tarafından müdahale edilmedi. Şehirlerde yapılan savaş arabası yarışları, yolların düzenlenmesi, su kemerleri gibi düzenlemeleri genellikle piskoposlar tarafından yapıldı. Hippo piskoposu Augustinus yönetici gibi davranan piskoposların bir örneğidir.

8. yüzyılda Roma merkezî otoritesini kaybetmiş, kırsallaşmış ve büyük güç olma özelliğini kaybetmişti. 5'inci ve 8'inci yüzyıllar arasında Roma merkezî yönetiminin bıraktığı boşluğu yeni halklar ve güçlü bireysel hareketler doldurdu. Cermen kabileleri imparatorluğun eski sınırlarında bölgesel egemenlikler kurdular. Bu kabileler İtalya'da Ostrogotlar, İspanya'da Vizigotlar, Gaul'de (Fransa) Franklar, Britanya'da Anglosaksonlar ve Kuzey Afrika'da Vandallar'dır. Roma'nın gücünü kaybetmesinin sosyal etkilerinin anlaşılması güçtür. Şehirler ve tüccarlar güvenli ticaretin ekonomik yararlarından mahrum kaldılar ve imparatorluğun entelektüel gelişimi kültürel ve eğitimsel birliğin olmamasından dolayı olumsuz etkilendi.
Roma sosyal yapısının bozulması dramatiktir. Ticaret yapmak ve şehirlerarası ulaşım eskisi kadar güvenli olmadığından ticarette ve üretimde düşüş görüldü. Uzun mesafeli ticarete dayanan sanayiler; örneğin çanak-çömlek ticareti kısa sürede ortadan kalktı.
7 ve 8. yüzyıllarda Müslümanların İspanya, Kuzey Afrika, Mısır, Pers İmparatorluğu, Portekiz, Suriye ve Akdeniz'in diğer kısımlarını ele geçirmesiyle deniz ticaretlerini artırdı.
Beceriksiz yöneticilerin üstünkörü çalışmaları kütüphane, umumi banyo, meydan ve eğitim kurumları kurmak için yeterli değildi. Yeni yapılar eskilerinden çok daha küçük ve gösterişsizdi. Şehir duvarları ardındaki Romalı mülk sahipleri büyük değişikliklere sıcak bakmıyorlardı ve kolayca topraklarını bırakıp başka bir yere hareket etmek istemiyorlardı. Bazılarının elinden malları alındı ve Bizans sınırlarına kaçtılar, diğerleri ise yeni yöneticileriyle iyi ilişkiler geliştirmeye çalıştılar. İspanya ve İtalya gibi yerlerde Roma yasalarının ve inançlarının sürdürülmesi gerektiğine inanıldı. Diğer nüfusun yoğun olduğu bölgelerdekiler yeni giyinme şekilleri, yeni bir dil ve yeni gelenek ihtiyacı duydular.
Katolik Kilisesi'nin kültürel açıdan birleştirici bir etkisi vardı. Katolikler tarafından nüfuslanmış bazı bölgeler Aryan yöneticiler tarafından işgal edildi. Frankların lideri I. Clovis Aryanizme karşı Katolikliği seçen liderlerden biridir. I. Clovis'in Katolikliği benimsemesi Gaul'deki Frank kabileleri açısından bir dönüm noktasıdır. Piskoposlar aldıkları eğitimden dolayı Orta Çağ toplumunun merkezindeydi. Sonuç olarak yönetimde önemli rol oynadılar. Ancak Batı Avrupa'nın merkezinin dışında kalan bazı bölgeler Hristiyanlık ya da klasik Roma geleneğinden hiç etkilenmeden kaldılar. Avarlar ve Vikingler gibi savaşçı toplumlar Batı Avrupa'da yeni doğmakta olan toplumlar için hâlâ tehlike oluşturuyordu.
Erken Dönem Orta Çağı monastizmin doğuşuna da tanık oldu. Toplumdan ayrılıp ruhani hayata yönelmek kişilerin tercihiyken, Avrupa monastizmi şeklini Mısır ve Suriye'de meydana çıkan gelenek ve ideolojilerden aldı. Monastizmin ruhani uygulamalara yaklaşımına kenobitizm dendi ve öncülüğünü 4. yüzyılda Aziz Pachomius yaptı. Monastik düşünce Mısır'dan Avrupa'ya 5. yüzyılda hiyeroglif edebiyatla yayıldı. 6. yüzyılda Aziz Benedictus, monastismizin belirleyici kurallarını idare ve dinî âyinler hakkında detaylı bir şekilde yazdı. Orta Çağ'da manastırlar ve keşişler dinî konularda ve politik konularda derin etkiye sahipti, mesela zengin ailelerin toprak güvencesi, yeni fethedilen yerlerde kraliyet propagandası ve eğitim gibi konularda çok etkiliydiler.
Romanesk sanatın doğuşu olan 8. yüzyıla kadar İtalya dışında taş binalara ilgi yoktu. Roma'daki bina malzemeleri, bu türde eserler yapmak için çalındı. Roma ve Bizans etkisi baskın kalsa da Keltik ve Cermen barbar kavimlerin mimari şekilleri Hristiyan sanatıyla birleştirildi. Batı Avrupa'da yüksek kalitede mücevherler ve dinî sanat eserleri yapıldı. Charlamagne ve diğer krallar dinî sanat eserlerinin yapılmasına büyük destek verdiler. Bu dönemdeki bazı sanat eserlerinde altın gümüş ve değerli pigmentler kullanılarak İncil'den öyküler anlatılmaya çalışıldı.

Fransa'nın Gaul bölgesinde iki yeni güç ortaya çıktı; Avusturasya ve Neustrasya. Bu krallıklar efsanevi kralları Merovec'den sonra üç yüzyıl boyunca Merovenj Hanedanından gelen krallar tarafından yönetildi. Merovenj ailesi dönem dönem aile bireyleri arasında anlaşmazlıklar çıkan bir aileydi. Merovenj tahtına geçme kuralı kan bağıydı. Ancak 7. yüzyılda Austrasian ailesi güç kazandı ve Merovenjler geleneksel figür olarak korundu. Merovenjler Baltık üzerinden Avrupa ile ticaret ilişkilerinde bulundu. 

Otorite kontrolü, bilgi biliminde kütüphanecilikte katalog ve bibliyografik bilgilerin tek ve eşsiz bir ad verilerek düzenlenmesi sürecine verilen isimdir. Otorite kontrolündeki otorite kelimesi, insanların, yerlerin, şeylerin ve kavramların isimlerinin yetkilendirildiği, yani belirli bir biçimde oluşturulduğu fikrinden türemiştir. Farklı adlarla anılan aynı kişinin ya da aynı isme sahip farklı kişilerin tek bir eşsiz numara ile tanımlanarak karışıklıkların önlenmesini amaçlar. Bazı ülke ve kuruluşlar kendilerine özgü otorite kontrol sistemleri geliştirmişlerdir. Bu türünün tek örneği olan başlıklar veya tanımlayıcılar, ilgili otorite dosyasını kullanan kataloglar boyunca tutarlı bir şekilde uygulanır ve bağlantılar ve çapraz referanslar gibi diğer veri düzenleme yöntemleri için uygulanır. Her kontrollü giriş, kapsamı ve kullanımı açısından bir otorite kaydında tanımlanır ve bu düzenleme, kütüphane personelinin kataloğu korumasına ve araştırmacılar için uygun hale getirmesine yardımcı olur.
Katalogcular her konuya - yazar, konu, seri veya şirket gibi - belirli bir benzersiz tanımlayıcı veya başlık terimi atar ve daha sonra aynı konuya yapılan tüm referanslar için tutarlı, benzersiz ve açık bir şekilde kullanılır; bu da farklı yazımlardan, harf çevirilerinden, takma adlardan veya takma adlardan kaynaklanan varyasyonları ortadan kaldırır. Benzersiz başlık, kullanıcıları ilgili veya eş konumlu konular da dahil olmak üzere tüm ilgili bilgilere yönlendirebilir. Otorite kayıtları bir veritabanında birleştirilebilir ve otorite dosyası olarak adlandırılabilir ve bu dosyaların yanı sıra içlerindeki diğer dosyaları "mantıksal bağlantıları" korumak ve güncellemek kütüphanecilerin ve diğer bilgi katalogcularının işidir. Buna göre otorite kontrolü, kontrollü kelime dağarcığının ve bibliyografik kontrolün bir örneğidir.
Teorik olarak herhangi bir bilgi parçası, kişisel ve kurumsal isimler, standart başlıklar, konulacak seri adları ve konular gibi otorite kontrolüne uygun olsa da, kütüphane katalogcuları genellikle yazar adlarına ve eser başlıklarına odaklanır. Geleneksel olarak, dünya çapında en yaygın kullanılan otorite dosyalarından biri Kongre Kütüphanesi konu başlıklarıdır. Daha yakın zamanlarda, Vikipedinin makalelerine ve kategorilerine bağlantılar, ansiklopedinin popülaritesi nedeniyle bir otorite dosyası olarak işlev görmeye başlamıştır; burada her makale, diğer otorite dosyalarına benzer şekilde dikkate değer bir konu veya kavramdır.
Zaman geçtikçe bilgi değişir ve yeniden düzenleme ihtiyacı ortaya çıkar. Bir görüşe göre, otorite kontrolü mükemmel ve kusursuz bir sistem yaratmak değil, bu değişikliklere ayak uydurmak ve kullanıcıların bilgiyi bulmalarına yardımcı olma görevine "yapı ve düzen" getirmeye çalışmak için devam eden bir uğraşıdır.

Daha iyi araştırma. Otorite kontrolü, araştırmacıların belirli bir konuyu daha az çaba harcayarak anlamalarına yardımcı olur. İyi tasarlanmış bir dijital katalog/veritabanı, bir araştırmacının bir girdinin birkaç kelimesini sorgulayarak önceden belirlenmiş terimi veya ifadeyi getirmesini sağlar, böylece doğruluğu artırır ve zaman kazandırır.
Aramayı daha öngörülebilir hale getirir. Bir web tarayıcısında "ve" veya "değil" veya "veya" veya diğer Boole'ca operatörleri kullanılarak anahtar kelime araması ile birlikte kullanılabilir. Belirli bir aramanın ilgili öğeleri döndürme şansını artırır.
Kayıtların tutarlılığı.
Bilginin organizasyonu ve yapısı.
Katalogcular için verimlilik. Otorite kontrol süreci yalnızca belirli bir konuyu araştıran araştırmacılara yardımcı olmakla kalmaz, aynı zamanda katalogcuların da bilgileri düzenlemesine yardımcı olabilir. Katalogcular yeni materyalleri kategorize etmeye çalışırken otorite kayıtlarını kullanabilir, çünkü hangi kayıtların daha önce kataloglandığını görebilir ve böylece gereksiz işlerden kaçınabilirler.
Kütüphane kaynaklarını maksimize eder.
Kataloğun bakımı daha kolaydır. Bu sayede katalogcular hataları tespit edebilir ve düzeltebilir. Bazı durumlarda, yazılım programları kataloğu korumakla görevli çalışanları otomatik temizleme gibi devam eden görevleri yapmaları için destekler. Metaveri yaratıcılarına ve kullanıcılarına yardımcı olur.
Tek tük hatalar. Bazen kalite kayması olarak da bilinen, zaman içinde birikebilen yazım hataları veya yazım yanlışlarından kaynaklanan hataların yakalanmasına yardımcı olabilir. Örneğin, makineler "İlkokul "öğretmenleri" ve "Balkabakları" gibi yazım hatalarını yakalayabilir ve bu hatalar kütüphane personeli tarafından düzeltilebilir.

Bazen bir katalogda, sadece bir kişi veya konu için farklı isimler veya yazılışlar vardır. Bu çeşitlilik araştırmacıların ilgili bilgileri gözden kaçırmasına neden olabilir. Otorite kontrolü, katalogcular tarafından mantıksal olarak birbirine ait olan ancak kendilerini farklı şekilde sunan materyalleri bir araya getirmek için kullanılır. Kayıtlar, belirli bir eserin tüm versiyonlarını, bu versiyonlar farklı başlıklar altında yayınlanmış olsa bile tek bir başlık altında bir araya getiren tek tip başlıklar oluşturmak için kullanılır. Otorite kontrolü ile tercih edilen tek bir isim tüm varyasyonları temsil eder ve farklı varyasyonları, yazılışları ve yazım hatalarını, büyük ve küçük harf varyasyonlarını, farklı tarihleri ve benzerlerini içerir. Örneğin, Vikipedi de 3. Charles'ın ilk eşi Diana, Galler Prensesi maddesi ve Prenses Diana gibi çok sayıda başka tanımlayıcı ile tanımlanır, ancak hem Prenses Diana hem de Diana, Galler Prensesi aynı kişiyi tanımlar, bu nedenle hepsi aynı ana maddeye yönlendirilir; genel olarak, tüm otorite kayıtları tutarlılık için tercih edilen bir başlık seçer. Çevrimiçi bir kütüphane kataloğunda, çeşitli girişler aşağıdaki gibi görünebilir:

Diana. (1)
Diana, Galler Prensesi. (1)
Diana, Galler Prensesi, 1961–1997. (13)
Diana, Galler Prensesi 1961–1997. (1)
Diana, Galler Prensesi, 1961–1997. (2)
DIANA, GALLER PRENSESİ, 1961–1997. (1)
Diana (Galler prensesi) (1)
Diana, (Galler prensesi) (1)
Galler Prensesi Diana (1)
Bu terimler aynı kişiyi tanımlamaktadır. Buna göre, otorite kontrolü bu girişleri bazen erişim noktası olarak adlandırılan tek bir benzersiz girişe veya resmi olarak yetkilendirilmiş başlığa indirger: Galler Prensesi Diana 1961-1997.

Genellikle, farklı ülkelerdeki farklı kütüphaneler tarafından kullanılan farklı otorite dosya başlıkları ve tanımlayıcıları vardır, bu da muhtemelen karışıklığa davetiye çıkarır, ancak karışıklığı azaltmaya çalışmak için uluslararası düzeyde farklı yaklaşımlar vardır. Bu tür karışıklıkları önlemeye yönelik uluslararası çabalardan biri, belirli bir konu için tek bir başlık sağlamaya yönelik ortak bir girişim olan Uluslararası Sanal Otorite Dosyası'dır (VIAF). Bu, Almanca konuşulan ülkelerdeki birçok kütüphane ve Amerika Birleşik Devletleri Kongre Kütüphanesi tarafından ortaklaşa sürdürülen ve kullanılan Tümleşik Otorite Dosyası (GND) gibi dünya çapındaki farklı otorite dosyalarındaki bilgileri standartlaştırmanın bir yoludur. Amaç, dünya çapında tek bir sanal otorite dosyası oluşturmaktır. Örneğin, Prenses Diana için GND'deki kimlik 118525123 (tercih edilen isim: Diana < Wales, Prinzessin>) iken, Birleşik Devletler Kongre Kütüphanesi Diana, Princess of Wales, 1961-1997 terimini kullanır; diğer otorite dosyalarının başka seçenekleri vardır. Tüm bu varyasyonlar için Uluslararası Sanal Otorite Dosyası seçimi VIAF ID: 107032638 - yani tüm bu varyasyonları temsil eden ortak bir sayıdır.
Türkçe Vikipedi de "Diana (Galler prensesi)" terimini tercih ediyor, ancak onunla ilgili maddenin altında, referans amaçlı çeşitli uluslararası kataloglama çalışmalarına bağlantılar var.

Bazen iki farklı yazar aynı isim altında yayınlanabilmektedir. Bu durum, başka bir ünvanla veya ortak bir tek tip ünvanla aynı olan bir ünvan varsa meydana gelebilir. Bu da karışıklığa neden olabilir. Farklı yazarlar, örneğin isimlerden birinin ikinci ismi eklenerek birbirlerinden doğru bir şekilde ayırt edilebilir; ayrıca, konuyu netleştirmek için girişlerden birine doğum yılı, ölüm yılı, kişinin etkin olduğu 1918-1965 gibi aktif yıllar aralığı veya kısa bir tanımlayıcı sıfat gibi başka bilgiler de eklenebilir. Katalogcular benzer veya aynı başlıklara sahip farklı konularla karşılaştıklarında, otorite kontrolünü kullanarak bunları ayırt edebilirler.

Bir bibliyografik katalogda otorite kontrolünü uygulamanın alışılmış bir yolu, ana katalogda kullanılan başlıklarla ilgili ve onları yöneten ayrı bir otorite kayıtları dizini oluşturmaktır. Bu ayrı dizin genellikle "otorite dosyası" olarak adlandırılır. Belirli bir kütüphanedeki (ya da giderek artan bir şekilde kataloglama konsorsiyumundaki) katalogcular tarafından alınan tüm kararların indekslenebilir bir kaydını içerir ve katalogcular başlıklar hakkında karar verirken ya da kararlarını gözden geçirirken bu kayıtlara başvururlar. Sonuç olarak, kayıtlar belirli bir tercih edilen başlığı oluşturmak için kullanılan kaynaklar hakkında belgeler içerir ve başlığı araştırırken keşfedilen ve yararlı olabilecek bilgileri içerebilir.
Otorite dosyaları belirli bir konu hakkında bilgi sağlarken, birincil işlevleri bilgi sağlamak değil, organize etmektir. Belirli bir yazarın veya unvanın benzersiz olduğunu ortaya koyacak kadar bilgi içerirler, ancak hepsi bu kadardır; ilgisiz ancak ilginç bilgiler genellikle hariç tutulur. Uygulamalar uluslararası düzeyde farklılık gösterse de, İngilizce konuşulan dünyada otorite kayıtları genellikle aşağıdaki bilgileri içerir:

Başlıklar, resmi ve yetkili versiyon olarak seçilen tercih edilen başlığı gösterir. Başlığın benzersiz olması önemlidir; aynı başlıkla bir çelişki varsa, ikisinden birinin seçilmesi gerekecektir:Başlıklar erişim noktaları olarak işlev gördüğünden, farklı olduklarından ve mevcut girişlerle çelişmediklerinden emin olmak önemlidir. Örneğin, eserleri arasında Aytaşı ve Beyazlı Kadın da bulunan İngiliz roman yazarı William Collins (1824-89) daha çok Wilkie Collins olarak bilinir. Katalogcular, halkın en çok hangi isme bakacağına ve bir kişinin isminin altern

Paleografi (Yunanca: palaiós (παλαιός) eski, grapheía (γραφεία) yazım) eski yazı çeşitlerini inceleyen ve okunmasını sağlayan bilim dalıdır.
Tarih boyunca kullanılan alfabeleri çözerek bu alfabelerle yazılan belgelerin okunabilmesini sağlar; böylece tarihi olayların aydınlatılmasına katkıda bulunur. Örnek olarak, MÖ 1226'da yapılan Mısır-Hitit savaşı sonrasında imzalanan Kadeş Antlaşması'nın anlamının çözülmesi gösterilebilir.
Bir toplumun dilini bilmek, tarihi araştırma için yeterli değildir. Dille birlikte kullanılan yazının da bilinmesi gerekir. Mısır tarihini araştırmak için hiyeroglif yazısını; Mezopotamya tarihini araştırmak için çivi yazısını; Orta Asya Türk tarihini araştırmak için Orhun ve Uygur yazıları ile Çin yazısını; Osmanlı, İran ve Arap tarihi için Arap yazısını; Slav milletlerinin tarihi için Kiril yazısını; Avrupa milletlerinin tarihini araştırmak için de Latin yazısını bilmek gerekmektedir. Ancak çoğu kez mesele bununla da çözümlenemez. Çünkü bu yazıların da birtakım çeşitleri vardır. Bunların her birinin kullanılış yerleri de farklıdır. Gerekli yazıların okunması öğrenilmeden hiçbir zaman ciddi bir tarihi araştırma yapılması mümkün değildir.

Paleontoloji, palaeontoloji yahut taşıl bilim, fosilleri veri olarak kullanarak dünyada yaşamın tarihini inceleyen bilim dalıdır.
Yunanca palaios (eski), onto (varlık) ve logos (bilim) kelimelerinden türemiştir. Eski varlık bilimi olan paleontoloji; Stratigrafi, Sedimantoloji, Tarihsel jeoloji, Biyoloji, Ekoloji, Coğrafya, Klimatoloji ve Evrim ile yakın ilişkilidir.
Bir başka tanımlamayla, taşılların şekilleri ve yapıları, evrimsel kalıpları, birbirleriyle ve modern canlı türleriyle taksonomik ilişkileri, coğrafi dağılımı ve çevre ile ilişkisini inceler. İlk paleontoloji araştırmaları Leonardo da Vinci tarafından, Mısır'dan getirilmiş kireç taşında nummulitleri görmesiyle yapılmaya başlanmıştır. Da Vinci nummulitlerin bir organizma kalıntısı olduğunu anlamıştır.

Arkeolojiden farklı olarak taşıl bilimi, insan yapılarını ve salt insanlığı değil bir bütün olarak doğayı inceler.

Jeolojiden farklı olarak biyolojik sorular da sorduğu için jeolojiden farklı bir türdür. Taşılbiliminin amaçları, yüzyıllar boyunca, jeolojik zaman ölçeğinin gelişimi gibi jeolojik soruları yanıtlamaya odaklanmaktan, makroevrimsel süreçleri aydınlatmak gibi biyolojik soruları yanıtlamaya kadar çeşitlilik göstermiştir.

Taşıl bilim zamanla gelişerek bazı alt bölümlere ayrılmıştır. Bu bölümler şunlardır:
Mikropaleontoloji: Ait oldukları gruba bakılmaksızın genel olarak mikroskobik taşılların incelenmesi
Paleobotanik: Taşıl bitkilerin incelenmesi; geleneksel olarak kara bitkilerine ek olarak fosil algler ve mantarların incelenmesini içerir.
Paleoekoloji: Hem fosiller hem de diğer yöntemlerle ortaya konan geçmişin ekolojisi ve ikliminin incelenmesi.
Omurgalı Paleontoloji: İlkel balıklardan memelilere kadar omurgalı fosillerinin incelenmesi.
Omurgasız Paleontoloji: Yumuşakçalar, ekinodermler ve diğerleri gibi omurgasız hayvan fosillerinin incelenmesi.

Taşıl biliminin başat kaynağı taşıllardır. Taşıllar, geçmişteki bir yaşam formunun bir izi, kalıntısı olarak nitelendirilebilir. Taşıllar, bitki, hayvan, mantar, bakteri ve tek hücreli canlıların yerlerini kayadaki kalıntılarına bıraktığı biçimlerdir.

Paleontolojinin tarihi

Peloponez Savaşı (MÖ 431-404), Antik Yunanistan coğrafyasında yapılan, büyük şehir devletlerinden Atina ve onun imparatorluğunun, Sparta ve Peloponez Birliği karşısında yer aldığı savaştır. Korint ve kolonilerinden biri olan Korkyra arasındaki savaş Atina ve Sparta'nın karşı saflara geçmesiyle büyüdü ve MÖ 431'de Sparta ordusu Attika'ya yürüdü. Atina kuşatıldı. MÖ 460 yılında Atina şehrinin çevresine Pire'deki limanlarını kuşatan geniş bir sur inşa edilmiştir. Amaç donanma bağlantısının düşman tarafından kesilmesinin durdurulmasıdır. Kuşatmaya bu geniş surlarla direnmeye çalışmış ancak MÖ 430 yılındaki veba salgını, surların arkasına çekilmiş olan Atina nüfusunun üçte birini yok etmiştir. MÖ 405 Aegospotami Savaşı'nın kaybedilmesi ile yiyecek ikmali duran Atina açlıkla boğuşmaya başladı ve MÖ 404 yılında teslim olmak zorunda kaldı.
Savaş, zenginleşen ve güçlenen Atina'nın başta Sparta olmak üzere başka şehir devletleri tarafından bir tehdit olarak görülmesiyle artan gerilim sonucunda çıkmıştır. Demokrasiyle yönetilen Atina ile daha oligarşik bir yönetime sahip olan Sparta arasındaki bu savaşta Mora Yarımadası ve Makedonya'daki devletler Sparta'yı, Tesalya ve tüm Batı Anadolu'daki devletler de Atina'yı destekledi. Ayrıca Persler de, Sparta'ya destek oldu. Sparta donanması için parasal destek vermişler karşılığında Ionia üzerinde hak iddia etmişlerdir.
Savaşı Sparta kazanmasına rağmen, bu iktidar mücadelesinden zamanla Atina galip çıkmıştır. MÖ 480-479 Kserkes'in yenilgisinden Peloponez Savaşı'nın başlangıcına kadar olan süre başta Atina, tüm Yunan dünyası için bir altın çağ olarak görülebilir. Barış ve birlik getirmeyen bu savaşlar Antik Yunanistan'ın altın çağının da sonu olmuştur. Atina savaş sonucunda Sparta yanlısı aristokratik ve otuz tiranlar olarak adlandırılan bir despot yönetimin eline geçti. MÖ 404 Atina'ya oligarşinin geldiği tarih olmakla beraber, Sparta tarafından denetlenen bu oligarşik düzen Thrasybulos'un çalışmalarıyla sonlanmıştır. Kısa bir süre sonra Atina'da demokrasi tekrar yapılandırılmıştır. Ancak tüm Akdeniz coğrafyasında nihai galip Pers İmparatorluğu olarak gösterilebilir.

Yunanistan ve Dünya Tarihinde önemli bir yeri olan bu savaşa mitolojik ve siyasi pek çok anlam da yüklendi. Savaşçı bir toplum olan Spartalılar ve Sparta Ares ile, Atina ise Athena ile özdeştirildi. Mitolojide de Athena her seferinde, kaba güç kullanan Ares'i yener.
Realist okulun ilk mensubu ve bir Atina generali olarak görev yapmış, Thukydides Peloponez savaşının yirmi bir yılını güç mücadelesi çerçevesinde anlattığı bir çalışmaya sahiptir. Ona göre, Sparta ve müttefiklerinin güçlenen ve güç dengesini bozan Atina'dan duydukları kuşku savaşın asıl sebebidir ve Atina'nın daha da ilerlemesini önlemek adına başlatılan savaş bu açıdan meşrudur. Yani Thukydides Sparta'nın savaşa zorlandığını belirtir.

Yunanistan anakarasına yönelen Pers istila girişimleri, Grek kent devletlerinden bir kısmı arasında kurulan ve Atina ile Sparta'nın ana gücünü oluşturduğu ittifak tarafından MÖ 479 yılına geldiğinde artık başarısızlığa uğratılmıştı. Hemen ardından Ege Denizi kıyılarındaki ve Adalar'daki Grek kent devletleri, Atina önderliğinde Pers İmparatorluğu'na karşı günümüzde Attik Delos Birliği olarak tanımlanan ittifakı kurmuşlardı. Bu ittifak Ege Denizi'nde olduğu kadar kısmen ama büyük ölçüde Doğu Akdeniz'deki Pers hakimiyetini kırmıştı. Ancak Attik Delos Birliği'nin askeri liderliği gibi, katılan devletlerin katkı payları olan vergilerden oluşan mali kaynaklarının yönetimi de Atina'nın elindeydi. Atina, bu kaynakları ve askerî gücü kullanarak Attik Delos Birliği'ni bir süre sonra kendi imparatorluğu haline dönüştürdü ve tüm Ege ile kısmen Doğu Akdeniz deniz ticaretini kendi kontrolüne aldı.

Ancak bu durum, deniz ticaretinde önemli bir payı olan Megara, Aegina ve Korint açısından kabul edilmesi güç bir durumdu. Kısa süre sonra Atina, bu kent devletleriyle sıcak çatışma içine girmiştir. Günümüz araştırmacıları tarafından bazen I. Peloponez Savaşı olarak adlandırılan bir dizi çatışma Sparta'nın da fiilen katılmasıyla MÖ 460 yılında başladı ve MÖ 446 yılında Sparta ile kararlaştırılan Otuz Yıl Barışı ile sona erdi. Ancak bu barış, deniz ticareti konusunda Atina ile Korint ve Megara arasındaki temel çelişkiye bir sonuç getirmiş değildi. Tersine Atina, deniz ticaret etkinliğini genişletme stratejisini rahatlıkla sürdürme olanaklarına sahipti.

I. Peloponez Savaşı yıllarında Atina, Aegina'yla girdiği çatışmanın sonucunda bu kent devletini istila etmişti. Megara ise Atina'nın ittifakı altına girdi. Gerçekte fiilen istila edildi. Sonuç olarak Yunanistan anakarasında Atina ile deniz ticaretinde rekabet edebilecek tek güç olarak Korint kalmıştır. Diğer istila edilen iki kent devleti de Otuz Yıl Barışı ile her ne kadar istiladan kurtulmuş olsalar da fazlasıyla güçten düşmüşlerdi.
Atina ile Korint ilişkileri bekleneceği gibi çok geçmeden gerginleşti. Orta Akdeniz'e uzanan ticaret hattı üzerinde önemli bir konuma sahip olan Korkira (günümüzde Korfu) ile Korint arasındaki savaşa Atina, Korkira'nın müttefiki olarak katıldı. Dahası Korint, Sybota Deniz Muharebesi ardından, sırf Atina ile savaşa girerek Otuz Yıl Barışını ihlal etmemek için amacına ulaşamamış oldu. Bunun ardından Korint'in Atina'ya karşı bir misilleme arayışı, iki kent devletini Potidea'da doğrudan sıcak çatışma içine çekmiştir. Korint, Potidea Ayaklanması'nı desteklemek üzere bir askerî birlik göndermişti. Kent, iki yıldan uzun bir süre kuşatma altında direnmeyi başarmış, sonunda açlık yüzünden teslim olmuştu. Ama bu olmadan MÖ 432 yılının Temmuz ayında Sparta'da toplanan Peloponez Birliği konferansında, Atina'nın genişleyen ve baskıya dayanan tutumuna bir tepki olarak Otuz Yıl Barışı'nın ihlal edildiğine karar verilmiş ve Atina'ya savaş ilan edilmiştir. Bu konferansla ilgili olarak Thukydides, özellikle Megara'nın şikayetlerinden söz etmektedir. Atina ayını yıl kabul ettiği Megara Kararnamesi ile Megarid'de ağır bir ekonomik çöküntüye neden olmuştur. Bu kararname, Megaridlileri Atina İmparatorluğu'nun tüm liman ve pazarlarından dışlamaktadır. Esas olarak liman ve pazarlara alınmayan Megaridli tüccardır. Böylece Atinalı tüccar Megaridli tüccarın rekabetinden kurtulmuş ve bu ticarete rahatlıkla el koymuştur. Dış ticaretinin bu şekilde engellenmesi kuşkusuz Megarid'le ticari ilişkileri olan ya da müttefiki kent devletlerinin de büyük ölçüde etkilemişti.

Bütün bu gelişmelerden sonra Atina ile Peloponez Birliği arasında fiilen savaşın başlaması bir kıvılcım bekliyordu. Bu kıvılcım Thebai'nin, Atina'nın müttefiki olan Platea'yi ele geçirmek üzere bir operasyon hazırlığı içinde olduğunun ortaya çıkması olmuştur. Sparta kralı II. Arkhidamos komutasında bir Peloponez Birliği ordusu MÖ 431 yılının Mart ayında Attika'yı istila etti. Sparta, bunu her yıl aynı mevsimde yinelenen bir düzene oturtmuştur. Sparta ordusu hasat zamanı Attik'yı istila ediyor, kırsalı bir ay boyunca yağmalıyordu. Çiftlik binaları yakılıyor, meyve ve zeytin ağaçları ile üzüm bağları kesiliyordu. Atina ise Perikles'in stratejisini benimsemiştir. Perikles'in stratejisi Yunanistan'da Atina hakimiyeti uğruna, riskli girişimlere yönemlemeyi esas alıyordu. Bu strateji gereği Sparta kuvvetleriyle bir kara muharebesine girmekten elden geldiğince kaçındılar. Bunun için Attika kırsalı boşaltılarak halk Atina surları gerisine çekilmiştir. Fakat kara muharebesinden kaçınırken Atina donanması oldukça faaldir. Peloponez kıyılarına sıklıkla baskınlar yapılmakta, deniz ticaretini Orta Akdeniz'e genişletmek için ana güzergahlardaki noktalar ele geçirilmektedir.
Fakat savaşın ikinci yılında, MÖ 430'da Atina'da veba salgını ortaya çıkmış ve fazlasıyla kalabalık kentte hızla yayılmıştır.
Arhidamos Savaşı, MÖ 423 yılında bir yıllık ateşkes anlaşmasıyla bir kesinti yaşamıştır. Savaş, MÖ 421 yılında 50 yıllık bir barış antlaşmasıyla sona erdirilmiştir. Atinalı politikacı ve komutan Nikias'ın çabalarıyla sağlanmıştı ve günümüzde Nikias Barışı olarak tanımlanmaktadır. Fakat taraflar arasında Sparta dışında bir Peloponnes devleti bulunmuyordu. Bu sebeple antlaşma sadece kağıt üzerinde kaldı.

Kinder, Herman-Hilgemann, Werner (2007). Dünya Tarihi Atlası Cilt 1, ODTÜ Yayıncılık, Ankara. ISBN 9944-344-00-1
Arı, Tayyar (2008). Uluslararası İlişkiler Teorileri, MKM Yayıncılık, Bursa. ISBN 978-605-5911-07-2
McNeill, William (2005). Dünya Tarihi, İmge Kitabevi, Ankara. ISBN 975-533-044-5
Antik Dünya Ansiklopedisi (2010). TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları, Ankara. ISBN 978-975-403-544-5
Davies, Norman (2006). Avrupa Tarihi, İmge Kitabevi, Ankara. ISBN 975-533-391-6

Peloponez veya Mora Yarımadası, bugünkü Yunanistan'ın güneyinde, ülkenin bir kısmını oluşturan, Avrupa kıtasına bağlı olan ve Ege Denizi'nde bulunan yarımadadır (1893'ten beridir teknik olarak ada). Adanın ismi Yunancada Peloponnesos (Πελοπόννησος) 'tur. Bu isim Yunancada Pelops'un Adası anlamına gelmektedir. Günümüzde Mora'nın kuzeybatı kesimi Batı Yunanistan bölgesine dahil edilmiştir. Resmi yüzölçümü toplam 15,511 km², bütün yarımada ise toplamda 21,550 km²'dir. Buna göre Mora, Yunanistan'ın Orta Makedonya (19,166 km²) ve Orta Yunanistan (15,561 km²) bölgelerinden sonra en geniş arazi yapısına sahip üçüncü bölgesidir. 

Mora Yarımadası antik dönemlerde Atina ve Sparta arasında meydana gelen meşhur savaşlara ev sahipliği yapmıştır. Dördüncü Haçlı Seferleri sırasında Franklar tarafından fethedilen yarımada Ahaya Prensliği'nin kuruluşuna tanıklık etmiştir. Aynı dönemde Venedik Cumhuriyeti Mora'nın güneyindeki liman şehirlerini ele geçirmiş ve Akdeniz'e doğru uzanan bir ticari ağ kurmuştur. Osmanlıların 1453'te İstanbul'u fethetmesi sonrası Bizans ardılları Mora'ya yerleşmiş ancak burada da kalıcı olamamışlardır. Osmanlılar güneydeki Modon, Koron gibi liman şehirleri haricinde bütün yarımadayı II. Mehmed döneminde, 1460 yılında ele geçirmiştir. II. Bayezid ve I. Süleyman döneminde ortaya çıkan Venedik Savaşları sonrası bütün yarımada Osmanlıların eline geçmiştir. 1685'te Venedikliler Osmanlılara savaş açarak Mora'yı ele geçirmiş, 1699'da imzalanan Karlofça Antlaşması ile Osmanlılar yarımadadaki haklarını Venedik'e terk ettiğini doğrulamıştır. 1715'te Şehit Ali Paşa'nın askerî harekâtı sonrası tekrar Osmanlı egemenliği altına giren Mora, 1821'deki isyan sonrası Osmanlı'nın hakimiyetinden çıkmıştır.
2011'deki nüfus sayımına göre Mora'nın toplam nüfusu 577.903'tür. Bu nüfusun 291.777'si erkek, 286,126'sı ise kadınlardan oluşmaktadır.

Dağlık bir arazi yapısına sahip olan Mora'nın en yüksek noktası güneydeki Taygetus dağ silsilesinde yer alan 2,404 metre yüksekliğe sahip Profitis Ilias'tır. Onu kuzeyde 2,376 metrelik yüksekliğiyle Killene Dağı takip eder.
Mora'nın etrafı körfezlerle ve denizlerle çevrilidir. Güneyinde Akdeniz, doğusunda Ege Denizi ve batısında İyon Denizi yer alır. 1893'te açılan Korint Kanalı Mora'nın güneyini dolaşma zahmetini ortadan kaldırmış ve Korint Körfezi'ne açılan bir kapı olmuştur.

1348'de Manuil Kantakuzinos Rumeli'de büyüyen ve genişleyen Osmanlı Devleti akınlarına karşı Mizistre merkezli Mora Despotluğu'nu tesis etmiştir. Mora'ya atanan ilk despot Manuil Kantakuzinos'tur. Manuel yarımadadaki komşuları olan Latinlerle iyi ilişkiler kurarak I. Murad döneminde Osmanlı askerlerinin bölgeye akınlarını önlemiştir. Venedikliler ve Hospitallerin yardımlarıyla Megara'da 35 parçalık bir Türk donanmasını ateşe vermiştir.
Osmanlı Devleti'nin Mora'daki ilk başarılı akınları 1387'de gerçekleşmiştir. Yıldırım Bayezid dönemine tekabül eden bu akınlar sırasında Osmanlılar Mora'yı yağmalamıştır. Bu sırada Venedikliler Mora'nın güneyindeki Modon ve Koron limanlarına sahip olmalarının yanı sıra Arhos ve Anabolu'yu yıllık 700 duka altın karşılığında ele geçirmiştir.

Venedikliler Dalmaçya'dan Mora'ya kadar uzanan kıyı şeridindeki hakimiyetlerini güçlendirmek için 1417'de Navarin'i ele geçirmiş ve Koron'a kadar olan bölgelerdeki tahkimatlarını artırmıştır.
1423'te II. Murad, Ahaya Prenslerine ve Venediklilere karşı harekete geçmek üzere Turahan Bey komutasındaki 25,000 kişilik bir orduyu Mora'ya göndermiştir. Harap olmuş vaziyetteki Germehisarını (Hexamilion) aşan Turahan Bey ve ordusu Mora'nın iç kısımlarına doğru hareket ederek Mizistre, Leondari, Gardiki, Davia ve diğer pek çok Bizans şehrini yağmalamıştır. Venedikli tarihçiler Turahan Bey'in kendi şehirlerinden 1260, Bizans'a ait bölgelerden ise 6000'in üzerinde pek çok Arnavut esir ele geçirdiğini kaydetmiştir. Bu sırada Moralı Arnavutlar Osmanlılara karşı saldırıda bulunmak için Tripoliçe yakınlarındaki Davia'da bir araya gelerek kendilerine bir lider seçmiştir. Turahan Bey tuzağa düşmeyerek dağlık araziler yerine onları ovada karşılamış, birlikleri geri püskürtmüş ve ele geçirdiği 800 esirin başlarını vurdurtmuştur. 1425 yılında Venedik donanması amirali barış görüşmelerini Turahan Bey ile gerçekleştirmiştir.
1431'de Turahan Bey Germehisarı surlarını yeniden aşarak Mora'yı baştan başa dolaşmış ve yağmalamıştır.
Mora'ya yönelik bir diğer askerî harekât 1440 yılında düzenlenmiştir. II. Murad bu surların durumu hakkında bilgi almak için Teselya Sancak Beyi Turahan Bey'i yeniden görevlendirdi. Turahan Bey II. Murad'a Germe'de beş farklı yerde hisar yapıldığını, bu nedenle üç farklı cephede savaşılması gerektiğini bildirmiştir. Bunun üzerine II. Murad savaş hazırlığı yapılarak Mora'ya yürünmesini, Turahan Bey'in ise keşif maksatlı ordugâhtan önce surlara varmasını emretmiştir. Turahan Bey Germehisarına vardığında surların birbirine destekli olduğunu ve savaş durumunda birbirlerine yardım ettiklerini fark etmiştir. Bunun üzerine top çekilerek surlar dövülmeye başlanmıştır. Ayrıca hendekler kazılarak içine su doldurulmuş, sonra bu suların kurutularak surları zayıflatmasını ve akabinde yıkılmasını sağlamışlardır.
1444'te Mora despotu Konstantin Palaiologos Germehisarını güçlü bir şekilde yeniden tahkim etmiştir. Ancak II. Murad 1446'da surları yeniden yıkmıştır. 1460'ta II. Mehmed Mora'yı fethederek Osmanlı topraklarına katmıştır.

Akdeniz'de hakimiyet kurmak isteyen II. Bayezid Venediklilerle ortaya çıkan savaşı fırsat bilerek Yakup Paşa'ya Modon'u kuşatma emri vermiştir. 9 Ağustos 1500'de uzun bir muhasara sonrası Modon fethedilmiş, Koron ve Navarin de kısa bir süre içerisinde Osmanlılara teslim olmuş, buradaki baş kiliseler Sultan'ın talimatıyla camiye çevrilmiştir. Böylece Osmanlı donanması Batı Akdeniz'de hakimiyet kurmak için yeni bir üs edinmiştir.

1521 tarihli bir belgeye göre Osmanlı İmparatorluğu'nun Avrupa kıtasındaki bütün toprakları Rumeli Eyaleti'ne bağlıydı. 11 kaza merkezine sahip olan Mora, Mîr-i Mîrân (28 kaza) ve Silistre (13 kaza) sancaklarından sonra en çok kazaya sahip olan üçüncü sancaktı. Bu kazalar Gördüs, Balyabadra, Kalavrita, Hulumiç, Arkadya, Kalamata, Karitene, Mezistre, Arhos, Moton ve Koron'du. Bir yıl sonra, Midilli adasının Mora'ya bağlı bir kaza merkezi olarak kaydedilmesiyle yarımadadaki kazaların sayısı 12'ye yükselmiştir.
1532'de Şarlken Mora'ya müdahale etmek için haziran ayında Messina'da büyük bir filo toplamıştır. Papalık, Saint-Jean Şövalyeleri, Cenevizliler ve Sicilyalıların desteğini arkasına alan Andrea Doria kanlı savaşların ardından Koron'u ele geçirmiştir. Daha sonra Balyabadra'ya yönelen Andrea Doria burayı da ele geçirerek yağmalamış ve büyük bir ganimetle memleketine dönmüştür.
1537'de Venedik'e savaş ilan eden I. Süleyman, Mora Sancak Beyi Kasım Paşa'ya Mora'da Venedik kalelerini zapt etmekle görevlendirmiştir. 1540'ta Cenevizlilerin elinde bulunan kolonileri kurtarmak isteyen Venedikliler I. Süleyman ile bir barış antlaşması imzalamıştır. Bu antlaşmaya göre Venedik Cumhuriyeti, Benefşe (Monemvasya) ve Anabolu üzerindeki haklarını Osmanlılara terk etmiştir. Böylece yarımada bütünüyle Osmanlı hakimiyetine geçmiştir.
Mora'nın tamamen Osmanlıların eline geçmesiyle yarımadada bir dizi idari düzenlemeler gerçekleştirilmiştir. Andurusa (Androusa) ve Hulumiç (Chlemoutsi) bağlı bulundukları kazalardan ayrılarak bağımsız bir kazaya dönüştürülmüş, Midilli Adası Mora'ya bağlı olmaktan çıkarılmıştır. Böylece XVI. yüzyılın ikinci yarısından sonra Mora Yarımadası toplamda 14 kaza merkezine ulaşmıştır. Osmanlılar bu dönemde ele geçirdikleri toprakları iskan etmeye çalışmıştır. 1550 senesine doğru Mora'da 42.000 Hristiyan aile yaşamaktaydı.
16. yüzyılın ikinci yarısında Mora'ya bağlı kazaların akçe değeri aşağıdaki tabloda gösterilmiştir:

Yukarıdaki tabloda kazaların akçe değerleri göz önünde bulundurulduğunda Mora'daki başlıca nüfus yoğunluğunun Balyabadra, Gördüs, Mizistre ve Arkadya'da olduğunu söylemek mümkündür.

Navarin Katliamı

Plantin-Moretus Evi-Atölyeleri-Müze Kompleksi Belçika'nın Anvers şehrinde bir müzedir ve müze olan bina ise Cristoffel Plantijn ve Jan Moretus isimli ünlü matbacıları onurlandırıyor. Binanın kendisi hala orijinal konumu olan  Vrijdagmarkt (Cuma Pazarı) meydanında, Plantin Press matbaacılık yerleşkesindedir.

Plantijn Matbaası 16. yüzyılda Cristoffel Plantijn tarafından kuruldu. Ölümünden sonra damadı Jan Moretus tarafından devralınmıştır. Bu matbaa, Justus Lipsius ve Simon Stevin gibi hümanistlerin ve bilgelerin uğrak yeri de olmuştur.
1876'da Edward Moretus bu matbaayı tüm içeriği ile beraber Anvers şehrine ve Belçika devletine satar. Bir yıl sonra ise, 1877'de matbaanın kapıları halka açılmış olup, vatandaşların ziyaretine sunulmuştur. 1944'te bir Alman V2 raket tarafından ağır hasara uğrayan  müzenin kapıları 1951'de tekrar açılmıştır. 
Her ne kadar bu müzenin 2002'de UNESCO'nun Dünya miras listesi için adaylığı söz konusuysa da, ancak 2005 (tarihinde ilk müze olarak) resmen listeye dahil edilmiştir. Bu müze 16. yüzyıldan kalma tarihi bir matbaayı da içinde barındırdığı için hâlâ yüksek standartlarda koruma altına alınmaya devam ediyor.

Bütün ev tümüyle Flemenk mobilyası donatılmıştır.Sanatsal eşyaların yanında da altın derisi ile kaplanmış ağaç işlemeciliği vardır. Koleksiyonun içinde ise yine, ev arkadaşı olan, Rubens'e ait tuvaller de var. Müzenin içinde hazine değerinde tarihi kitaplar ve basımlar saklanmıştır ve koleksiyon toplam 30.000 civarı kitabı barındırmaktadır. Bu 30.000 kitap içinde inkünabel ve post inkünabel kitapların yanında orijinal müzik notaları için bile metal çubuklar mevcuttur.
Eski matbaada birkaç adet otantik ağaç yapımı tipografik baskı parçaları bulunmuştur. Eski dökümhanede metal harf baskı parçalarının yanında tamamıyla çok özel el dökümü kalıplar koleksiyonu da sergilenmektedir. Bunların yanında harf kalıpları da saklanmaktadır. Bu kalıplar ise 17. ve 18. yüzyılda Claude Garamond, Johan Van der Keere gibi o dönem ün salmış başka harf kalıpçılara atfen kaynaklandırılırlar, çünkü onlar tipografi mirası çerçevesinde önemli şahıslar olarak geçmektedirler.
Daha başka olarak hemen hemen 600'e yakın tarihi elyazmaları da saklanmaktadır. Özellikle Jean Froissart'ın 15. yüzyıldaki Kronikleri elyazmaları, birkaç adet Gerardus Mercator'un modellerine göre üretilen kartografik dünya küreleri ve Ortelius'a ait Theatrum Orbis Terrarum gibi atlaslarla oluşan bu el yazmaları arşiv olarak muazzam korunmaya devam edilmektedir.
Matbaanın aktif olduğu süre zarfı boyunca elde edilen muhasabesi ve arşivlerin tamamı da korunmuştur. Bu arşiv Anvers şehrinin sosyal tarihiyle  ve işçi sınıfın çalışma ortamlarıyla ilgili en önemli enformasyon kaynaklarından biri olarak kabul edilmektedir. Hatta işçi kurallarına göre çalışma süreleri kısıtlanmıştır. Sabah saat dörtten önce olmamak şartıyla, gece saat on birlere kadar çalışma saatleri belirlendi. Ayrıca baskıcılar ve kalıp koyucular ailelerini bakabilmek için uzun çalışma saatlerine boyun eğmek durumundaydılar. Kahya baskıcılar olarak isimlendirilen kişiler ise daha iyi maaşa tâbi tutuluyorlardı.

Beş lisanlı Kutsal Kitap: Biblia Polyglotta (1568-1573)
Cornelius Kiliaan'a ait Thesaurus Teutoniae Linguae
Abraham Ortelius tarafından yapılan Theatrum Orbis Terrarum isimli coğrafi kitap.
Rembert Dodens tarafından üretilen ve bitkisel bilgiler içeren Cruydeboeck kitabı
Andreas Vesalius ve Joannes Valverd'ın kalemlerinden anatomik çalışmaları
Simon Stevin'e ait decimal numaralar ile ilgili de thiende isimli kitap
Gutenberg Kutsal Kitabı'nın 36 satırlık bir numunesi
Peter Paul Rubens'e ait çizimler ve tablolar
Justus Lipsius isimli hümanistin etütleri ve daha başka çalışmaları

Müzenin UNESCO sayfası11 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Müzenin resmi sitesi24 Eylül 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Müze ile ilgili fotoğraflar 7 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Mestrius Plutarkhos veya Plütark (Yunanca: Πλούταρχος, Plutarkhos; MS 46 - 120?), Yunan tarihçi, biyografi ve deneme yazarı. Ayrıca orta dönem Platonculardandır. Plutarkhos Delfi'nin yaklaşık 35 km doğusunda bulunan Chaeronea, Boeotia Yunanistan'da dünyaya gelmiştir. Plutarkhos'un ciltlerce eser yazmış olduğu belirtilmektedir. Lampria Katalogu adlı bir antik katalog listesinde 227 eseri olduğu bildirilmiştir. Paralel Yaşamlar ve Moralia adlı iki toplanmış eseri günümüze ulaşmıştır.

Plutarkhos MS 46 yılında Delfi'nin yaklaşık 35 km doğusundan bulunan Chaeronea şehrinde doğmuştur. Bu şehir Hesiodos ve Pindaros'un da doğum bölgesi olan Yunanistan'ın Beotia bölgesindedir. Şehir Makedonyalı II. Filip'in Yunanları yenmiş olduğu mevkii olarak bilinmektedir. Ailesi bu şehrin ileri gelen yerli zenginlerindendi.
Plutarkhos'un yaşamı hakkındaki bilgiler yazmış olduğu denemelere veya onları yorumlamayla dayanır. Örneğin Plutarkhos'un yazmış olduğu otobiyografik bir deneme (De sollertia animalium) yorumlanarak babasıyla arasının pek iyi olmadığı ama bu denemede isimleri anılan kardeşi (Lampria) ve büyükbabasıyla (Nikardo) iyi geçindiği sonucuna varılmıştır.
MS 60 yıllarında Atina'ya gidip oradaki Akademia'da Ammonio'nun derslerine devam ettiği ve onun çok iyi bir talebesi ve müridi olduğu ve retorik, matematik ve Platoncu felsefe derslerinde başarı kazandığı bildirilir.
Daha gençken Plutarkhos, şehir ile ilgili önemli bir sorunu görüşmek üzere oranın bağlı olduğu en yüksek Roma idarecisi olan Akhaia prokonsülüne elçi olarak gönderilir. Bu Roma'nın idareci çevreleriyle kurduğu ilk ilişki oldu. Bundan sonra daha birçok kere Roma'ya gitti. Oradan da kuzey İtalya'ya yolculuklar yaptı. Plutarkhos Roma'da akademik konularda konuşmalar ve konferanslar vermiştir. Bu arada zamanın ileri gelen Romalı idarecileri dostluk ilişkileri kurmuştur. Örneğin MS 90 ve MS 107de konsül seçilen Quintus Sosius Senecio ile yakın dost olmuştur. Plutarkhos yazmış olduğu denemelerin birkaçını, özellikle birkaç yaşam öyküsünü Quintus Sosius Senecio'ya adamıştır. MS 83-84 yıllarında Asia eyaletinde prokonsül olan Lucius Mestrius Florus da dostuydu. Plutarkhos'un Roma yurttaşlığına alınması Lucius Mestrius Florus yardımı ile olmuş ve buna gönül borcunu göstermek için de Plutarkhos adına Mestrius'u eklemiştir. Son yüzyıllarda ele geçirilen bir yazıtta adı Mestrios Plutarkhos olarak yazıldığı görülmektedir.
Plutarkhos bilgisiyle kültürüyle öz Yunan varlığını temsil ettiği için İmparatorluk sarayında bile saygı kazanmıştı. İmparator Trajan ona konsularis rütbesini vermiş ve Akhaia valilerine gönderdiği bir buyrukta eyaletin yönetiminde Plutarkhos'un öğütlerini dinlemelerini istemiştir. Hadrianus ise Plutarkhos'u Akhaia eyaleti için procurator yaparak onu ödüllendirmiştir.
Plutarkhos yüksek mevkilerdeki Romalılarla yakından ilişki kurmasına ve Roma'da onur kazanmasına rağmen kendi şehrine ve bölgesinin basit yaşayışına bağlılığını kaybetmemiştir. Roma'yla kuzey İtalya'dan başka ancak Mısır ile Anadolu'da seyahat yapmıştır. Sart ve Efes'te konferanslar verdiği bilinmektedir. Halbuki isteseydi Roma'da büyük bir idareci rolü oynayabilir yahut uzun gezilere çıkabilirdi. Roma dünyasında unlu bir yazar olduğu halde şehrini ve bölgesini sevmeyi ahlak borcu saymıştır. Bu nedenle Khaironeia'da yapıt denetmeni ve arkhont olmakla yetinip daha yüksek idareci görevleri almadı.
MS 70'de Plutarkhos Cheroneali Timossena adında bir kadınla evlilik yaptı. Bazı yorumcular bu evliliğin Eros'a çiftin yaptığı bir kurbandan sonra yapılmasına gelinin ailesini evlilik aleyhinde olduğunu çıkartmaktadırlar. Bu evlikten dördü erkek 5 çocukları oldu. Bunlardan ikisi erkek biri kız olmak üzere üçü çocukken öldü. Yaşayan iki erkek çocuğunun adları Autobulo ve Plutarkhos'tur (bu oğul babasının adını taşımaktadır). Karısı ile aynı adı taşıyan Timossena isimli kızı öldüğü zaman Plutarkhos'un, ölen kızını övmek ve karısının yasını paylaşmak için karısına yazdığı mektup denemelerinin arasında zamanımıza kadar gelmiştir. Plutarkhos'un karısı Timossena'nın, kocasına çok bağlı, kültürel bakımdan güçlü bir kadın olduğu bilinmekte ve kendinin de Aristilla'ya ithaf edilmiş lüks maddelere karşı sevgi hakkında bir denemesi bulunmaktadır.
Kendi şehri Chaeronea'ya çekildiği zaman şehir gençlerinin eğitimi ile yakından ilgilendiği bilinmektedir. Chaeronea şehrinde Atina'da Platon'un Akademia'sina benzer bir okul kurmuştur. Bu okulda verdiği dersler ve öğrencileriyle yaptığı konuşmaların birçoğunun zamanımıza gelen Plutarkhos denemelerinin köklerinde olduğu kabul edilmektedir. Bu okulun Sokrates ve Platon ile bilimsel ilişkileri olduğunu göstermek için onların doğum günleri için tören yapılırdı. Okulun hiçbir kamu yardımı sağlanmadan ve özel bir örgüt yapısı kurulmadan MS 3. yüzyıl sonlarına kadar devam ettiği bilinmektedir.
Plutarkhos antik Yunan geleneğini ve bu geleneğin bıraktığı anıtları sevip saydığı açıktır. Denemelerinde Yunanların "en soylu, tanrıların en çok sevdiği ulus" olduğuna inandığını bildirmiş ve bu inancıyla hem kendi Yunan ülkesinde hem de Romalılar elinde bulunan diğer ülkelerde Yunan kültürüne sevgi ve saygının canlanmasına çok yardım ettiği aşikardır.
Plutrakhos pagan tanrılarına bağlılığını hayati boyunca korumuştur. Fakat dinsel bakımdan hiçbir zaman tutucu olmamış ve eserlerinde devamlı düşünce aydınlığı göstermiştir.
Ancak yaşlılık çağlarında hazırladığı denemelerinde pagan inanışlarının daha gizemli etkileri altına girmiş olduğu görülmektedir. Plutarkhos'un Delhi'de önemli olarak tapılan tanrı Apollon'a bağlanmış; onun Delfi'deki rahipleriyle yakın ilişki kurmuş olduğu bilinmektedir. MS 95 yılından sonra, ta ölünceye kadar geçerli olarak, Delfi Apollon rahipliği görevi almıştır. Roma İmparatoru Trajan döneminde Apollon'a ve Delfi tapınağına verilen önemin Plutarkhos'un etkisinde olduğu iddia edilmiştir. Plutarkhos'un Delfi için yaptıklarına karşılık tapınakta Plutarkhos adına bir anıt dikildiği bu anıt yazıtının bulunmasıyla anlaşılmıştır. Bulunan bu yazıtta "Amphiktyonların kararına uygun olarak Delfililer Khaironeialılarla birlikte Plutarkhos adına bu yontuyu yaptılar" denilmektedir.
Tarihçi Cesareali Eusebio onun MS 119'da öldüğünü bildirmekle beraber çağımızdaki tarihçiler ölümünün 120-125 arasında olabileceğini kabul etmektedirler.

Plutarkhos'un felsefe eseri olarak kabul edilen Moralia (Yunancası "Ethikà") 60'a yakın sayıda değişik denemeyi içinde toplamaktadır. Genel olarak deneme konuları felsefe ile bağlantılı olmakla beraber içinde sadece felsefe konusunda değil tarih, din, edebiyat, fen, retorik konularını da içeren denemeler bulunmaktadır. Örneğin "Herodot'un Kötülüğü" adlı denemesi antik Yunan aleyhtarlığı ve içinde bulunan hatalar nedeniyle çok tenkit edilmiştir. Dinsel tarihle ilgili "Yunan ve Roma tarihi sorunları (Quasestiones Graecae Romanae) adlı denemesi sadece antik Yunan ve Roma dinlerinin tarihin vermekle kalmayıp kamu hayatına siyasi katkı yapmak kişilere verdiği siyasal nasihatleri da içermektedir. Büyük İskender'in hayatı ile ilgili denemesi Felek (Fortune) tanrısı hakkında retorik konuları ve şansın antik Yunan ve Roma tarihleri üzerindeki etkilerini de incelemektedir.
Felsefe bakımından Orta Platonculuğun, önemli düşünürü, ahlakçı ve tarihçisi kabul edilir. Tarihle ilgili çalışmaları yanında, Platon'un eserleri üzerine şerh ya da yorumlar yazmış olan filozofun düşüncesi, özü itibarıyla eklektik bir nitelik taşır. Buna göre, yalnızca Platon'dan değil, fakat Peripatetiklerden, Stoalılardan ve özellikle de Yeni-Pitagorasçılardan etkilenmiş olan Plutarkhos, Orta ve Yeni Akademilerin kuşkuculuğunun bir sonucu olarak, kuramsal spekülasyonun imkânı ya da yararı söz konusu olduğunda kuşkucu bir tavır almış ve Aşkın olanla sezgiye dayanan bir doğrudan temas üzerinde ısrarlı olarak Yeni Platoncu felsefeye çıkan yolda önemli bir adım oluşturmuştur.

Plutarkhos'un zamanımızda elimizde bulunan yazmalarının bazılarında Paralel Yaşamlar yazmasına ek olarak; bazen Moralia adlı eserine ek olarak, Roma İmparatorlarından Galba ve Otho'nun yaşam hikâyeleri bulunmakta ve bazı yazmalarda ise bunlarla beraber Damascasius adlı Romalı tarihçinin yazmış olduğu İmparator Tiberius ve Neron yaşamlarını anlatan parçalar bulunmaktadır.
Bunların Plutarkhos'un ana eseri olan Paralel Yaşamlar'in bir kısmı olmadığı; bu eseri yazmadan önce hazırlanmış olduğu ve İmparator Augustus'tan İmparator Vitellius'a kadar Roma İmparatorları Yaşamları eserinin kaybolmamış olan parçaları olduğu kabul edilmektedir. Buna göre bu kayıp eser ya Nerva'nin imparatorluk yıllarında ya da Flaviyen hanedanının hüküm sürdüğü dönemlerde Plutarkhos'un yazıp yayınladığı ilk tarihsel eserdir.

Plutarkhos'un en ünlü tarih eseri Paralel Yaşamlar adlı ünlü antik Yunan ve Romalı kişilerin yaşam öykülerini çifter çifter birbirlerine paralel olarak incelemektedir. Plutarkhos incelediği her antik Yunan ve Romalı çifti arasında etik ile ilgili olarak erdemsellik ve kötülük ilişkileri bulmakta ve bu şekilde karşılaştırmalı yaşam öyküleri ile okuyucuya bir etik ve ahlak dersi vermeyi hedef almaktadır.
Elimize geçen Paralel Yaşamlar eserinde 23 çiftin yaşamları ve 4 tane de çift olmadan tek kişi olarak incelenen yaşam bulunmaktadır: Bunlar Solon, Themistokles, Aristides, Perikles, Alkibiades, Nicias, Demosthenes, Philopoemen, Timoleon, Sirakuzalı Dion, Büyük İskender, Epiruslu Pyrrhus, Romulus, Numa Pompilius, Coriolanus, Aemilius Paullus, Tiberius Gracchus, Gaius Gracchus, Gaius Marius, Sulla, Sertorius, Lucullus, Pompey, Jül Sezar, Cicero, Marcus Antonius ve Marcus Junius Brutus.
Bu eserin içerdiği bazı kişilerin yaşam öykülerinin kaybolduğu bilinmektedir. Bunlar arasında Herakles, Makendon II. Filip ve Scipio Africanus. Elimizde bulunan metinlerin çoğunun yazmalardan yazmaya geçirilirken kısaltıldığı bilinmektedir. Diğer taraftan çoğuna da yazmadan yazmaya geçirilirken diğer yazarlar tarafından katkılar ve değişiklikler yapılmıştır.
Plutarkhos eserinden tarihe verdiği önemi sadece incelediği bir kişinin iyi ve kötü k

Polybios (Yunanca: Πολύβιος;İngilizce: Polybius), (d. MÖ 203 – ö. MÖ 120), Helenistik dönemi ayrıntılarla ele alan antik Yunan tarihçisi. Yunanca (Ἱστορίαι, Historíai) (Tarihler) adını taşıyan 40 ciltten oluşan ama günümüze ancak ilk 4 cildi kalmış olan tarih eserinde MÖ 264 - MÖ 146 dönemindeki Akdeniz havzasındaki tarihsel gelişmeleri antik Grekler ve Romalılar görüş açısından ve evrensel tarih anlayışı ile ayrıntılı olarak incelemiştir. Bu dönemde Polybios, Antik Roma Cumhuriyeti'nin antik dönemde Akdeniz havzası dünyasında hakim devlet olmasına doğru gelişmeleri anlatmaktadır. Bu Romalılar üstünlüğünün en zirveye eriştiği Üçüncü Pön Savaşı'nı ve şahsen katıldığı MÖ 146'da Kartaca Muharebesi ve Kartaca'nın Romalılara tarafından alınıp talan edilip harap edilişini anlatmaktadır.
Polybios, Mora yarımadasında bulunan Arkadya bölgesinin Megalopolis kentinde doğup yetişmiştir. Babası o bölgede bulunan bağımsız şehir devletleri ve orta ve kuzeydeki şehir devletleri tarafından idare koordinasyonu için kurulmuş bir konfederasyon olan Achaea Ligi askerî gücü ve devlet idaresinde önemli rol oynamakta idi. Polybios da babasının yanında ve onu takiben Kuzey ve orta Mora yarımadasında yaşadığı dönemde yüksek bir yönetmen olmuştur. Tam bu sırada Roma Cumhuriyeti ile Makedonya Kralı Pirus ile Piros Savaşı'na girişmiş; Balkanlar, Atik yarımadası ve Mora yarımadası'nı eline geçirmek amacıyla Antik Romalıların saldırılarına sahne olmuştur. Achaea Ligi'ni ellerine geçiren Romalılar bu devletin önemli yöneticilerinden 1000 küsur Achea Ligi idareci asilini, bu arada Polybios'u, rehine olarak Roma'ya götürmüşlerdir. Polybios bundan sonra antik Roma'da 17 yıl yaşamıştır. MÖ 146'da Romalıların isyan eden Korint kentini alıp talan etmesinden sonra Polybios Mora yarımadasına dönmüştür. Roma'da önemli politikacıları tanımış olan Polybios bu bölgenin Roma'ya bağlı olarak yönetilmesi için atanmıştır. Polybios bu bölgenin Roma'ya bağımlı olarak idare edilebilmesi için yeni politik düzenleri ortaya çıkarmış ve bunların ilk işleyişlerinde devlet idaresini üzerine almıştır. Bu dönem yaşamı hakkında İskenderiye ve şart'ta gittiği; önemli Romalı genç Scipio Aemilianus ve Rodoslu Panetiatus ile siyaset hakkında mektuplaştığı ve Afrika Ekvator havzasında yaşananlar hakkında elimize geçmemiş bir risale yazdığı ancak bilinmektedir. Değişik kaynaklardan öğrenildiğine göre 80 yaşlarında iken Polybios attan düşerek ölmüştür.
Polybios'un hazırlamış olduğu tarih eseri ve bu eserinde analitik olarak ele aldığı konular, yaşadığı dönemlerden itibaren ve sonraki yüzyıllarda Antik Roma tarihi yazarlarını yakından etkilemiştir. Özellikle bu tarih kitabında ilk defa ele alınan devlet yönetiminde kuvvetler ayrılığı prensibine göre yasama, yürütme ve yargı güçlerinin birbirinden ayrılmasını içeren "karışık anayasal" idare hakkındaki fikirleri daha sonra 18. yüzyılda Montesquieu tarafından De l'Esprit des Lois (Kanunların Ruhu) ilkesi olarak ayrıntılı olarak ifade edilmiş  ve ABD Anayasası'nın hazırlanmasında kullanılmıştır. Polybios'un tarih eserindeki siyasi anlayışı, bugün Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler gibi çeşitli disiplinlerde çalışma malzemesi olarak kabul edilmektedirler.

Polybios'un yazdığı eserlerin çoğunluğu yüzyıllar geçtikçe kaybolup günümüze kadar gelememişlerdir. İlk eserlerinden biri, MÖ 253 – MÖ 183 döneminde yaşamış Yunan devlet adamı olan Philopoemen hakkındadır. Polybios'un bu eseri kaybolmakla beraber bu eserin içeriğinin Plutarkhos'un MS 2. yüzyıl sonunda yazmış olduğu Paralel Yaşamlar adlı tanınmış biyografi eserinde bulunan Philopoemen hayatına ait bölümün ana kaynağı olduğu kabul edilmektedir.
Polybios'un gayet ayrıntılı olarak işleyip "Taktikler" adını verdiği uzunca bir deneme eseri de kayıptır. Bu eserinde Polybios'un Antik Yunan ve Roma ordularının kullandıkları askerî taktikleri hakkında uzun detaylı tasvirler yaptığı bilinmektedir. Bu eserin bir kısmının Polybios'un "Tarihler" adlı eseri içeriğinde bulunduğu; ama Tarihler eserinin bu kısmının da kayıp olduğu kabul edilmektedir.
Polybios'un diğer bir kayıp olmuş eseri bir tarihi monograf olan Romalıların İspanya'da yaptıkları Kaltibriyan Savaşları'nın son safhasında Ebro Nehri kıyılarında yaşayan bir kabile ile yaptıkları Numentiyen Savaşı hakkında olduğu bilinmektedir.

Polybios'un en büyük ve en önemli eserinin adı Tarihler'dir. Bu eserin 40 cilt olduğu bilinmektedir. Fakat elimizde tümüyle detaylı olarak sadece ilk beş kitap (Kitap I 'den Kitap V'e kadar) bulunmaktadır. Kitap VI'nın bazı kayıp kısımları hariç önemli kısımları da elimize geçmiştir. Fakat diğer 34 kitaptan ancak kısa parçalar günümüze gelebilmiş ve diğer parçalar kaybolmuştur.
Bununla beraber elimize geçen kısımlara dayanarak Polybios'un Roma tarihinin incelemesi ve analizinde, tarihçi Yaşlı Cato (MÖ 234-149) ile birlikte tarihçiliğin babası olduğu kabul edilmektedir. Polybios'un Tarihler eseri MÖ 264-MÖ 146 dönemini kapsamaktadır. Bu dönemin içinde eserinin teksif olduğu dönem MÖ 220 - MÖ 167'de Roma'nın baş düşmanı olarak kabul ettiği Kartaca ile yaptığı Pön Savaşları ve bu savaşlarda etap etap Kartacalıları yenip Roma'nın Akdeniz'de en güçlü egemen devlet olması dönemidir.
Tarihler eserinin Kitap I ile Kitap V bölümü, Polybios'un yaşadığı dönemde Akdeniz'de kıyıları olan önemli devletlerin, bunlar arasında özellikle mevcut olan antik Yunan şehir devletleri ve Ptolemaios Hanedanı altında Mısır'ın politikalarına devlet devlet ayrıntılarla hasredilmiştir ve bundan sonra bunların birbirleri ile olan "karşılıklı ilişkileri" ortaya çıkartılmaktadır. Polybios Kitap VI'da antik Romlıların en sonunda Akdeniz'de en güçlü egemen devlet olmayı başarmasına önemli neden olan politik, askerî ve moral kurumları ele almaktadır. Birinci Pön Savaşı ve İkinci Pön Savaşı'nı Polybios bu eserinde incelemektedir. Polybios Hannibal ile Publius Cornelius Scipio Africanus Major arasında yapılan Ticinus Muharebesi, Trebia Muharebesi, Saguntum Kuşatması, Lilybaeum Muharebesi ve Ren Nehri Geçişi Muharebesi gibi askerî çatışmaları kronik olarak ele almıştır. Polybios, Roma'nın Akdeniz'de tek egemen güç olması sonucunun meydana çıkmasını, Romalıların gelenekleri ve kurumları ile asil faaliyetlere önem vermeleri, erdemliliği sevmeleri; ailelerine ve yaşlılarına hürmet göstermeleri ve tanrılarından korkmaları olarak açıklamaktadır.
Kitap VII'den ele geçen kısımlarda Polybios bu kitapta bir tarihçinin baş görevini belgelerin analizi, coğrafi bilgilerin yararlı olanların tekrar gözden geçirilmesi ve siyasi tecrübelilik olarak tanımlamaktadır. Polybios tarihinde kronik olarak ele aldığı olayların ancak bunlara katkıda bulunmuş olanların anlatıları ile teyit edilmesinden sonra yazıya geçirilebileceğini savunmakta idi. Böylece tarih yazmada tarihçinin aynı iyi ahlaklı bir gazeteci gibi ancak gerçekleri aksettirmesini savunanlardan ilki olmuştur. Polybios, tarih yazdığı dönemde profesyonel bir tarihçinin gerçeği ve uydurmayı birbirinden ayrıma gücünü kazanmak için politika tecrübesi gerektiğini ve yine bir profesyonel tarihçinin olayların doğruluğunu yargılayabilmesi için ele alınan konunun içinde geçtiği coğrafi mevkileri iyi bilmesi gerektiğini iddia etmiştir. Bu prensiplere uyan Polybios'un şahsen siyaset ve askerlik tecrübeleri bulunmaktaydı ve geniş olarak Akdeniz havzasında seyahat etmişti.
Polybios tarihini yazmakta iken antik Yunan ve Romalı yazılı kaynakları da elden geçirip bunlardan faydalandığını bildirmektedir. Ama faydalandığını iddia ettiği bu kaynakları hazırlayanların isimleri eserinde bulunmamaktadır. Ancak Kitap XII'den elimize geçen parçalarda kendinin ele aldığı dönemin tarihini ele alan Timaeus'un yazdığı eseri incelemektedir. Polybios Timeaus'un tarihinin Romalılar tarafında yanlı olduğunu ve doğruluğu şüpheli ve gerçeklere uymayan kısımlar ihtiva ettiğini iddia etmektedir.

Antik Yunanistan'da askerî ve ticari bilginin güvenli bir şekilde iletimini sağlayabilmek için Yunanlar bazı şifreleme sistemleri geliştirdiler. Polybios damatahtası denen bir cihaz kullanarak metin şifrelemenin temellerini ortaya koydu.

Polybios dama tahtasının, alfabenin harflerini içeren beşe beşlik bir ızgaradan oluştuğu bilinir. Ancak bu ızgara, kullanılan alfabenin, hatta şifrelenecek metnin içerdiği alfabe harfleri sayısına bağlı olarak istenen boyutta (n × m, n, m) tasarlanabilir. Her harf, ilki harfin bulunduğu satır ve ikincisi de sütun olmak üzere iki sayıya dönüştürülür. A için 11, B harfi için 12 ve sonraki harfler için ilgili sayılar eşleşir.

Polybios şifrelemesinde her sayı (ya da simge) tek bir harfi ifade ettiğinden, dilin yapısından hareketle böyle bir şifreyi çözmek zor değildir. Şifreli metnin boyunun uzun olması da deşifrelemeyi kolaylaştırır. Daha büyük damatahtaları kullanılarak ve alfabe bitiminde alfabeyi yeni baştan yazarak, aynı harfi birkaç sayıyla da göstererek şifreyi çözmek daha zorlaştırılabilir. Dilbilim kurallarına uymayan ya da çok sık şifreleme hatası yapan birinin şifresini çözmek zaman alabilir ama yine de metin çok uzunsa deşifrelemek zor değildir.

Şifrelenecek metnin her harfi için, dama tahtasında o harfe denk gelen satır ve sütun numarası ile bir sayı bulunur. Örneğin; şifrelenecek metin poliybius ise,

p harfi için 4. satır 5. sütun ---> 45,
o harfi için 6. satır 1. sütun ---> 61 ... şeklinde tüm harfler dama tahtasındaki sayılar ile eşleştirilerek her harf için birer sayı bulunur.
Sonuçta bu değerler birleştirildiğinde şifreli mesaj aşağıdakine benzer şekilde elde edilmiş olur.
polybius --> 4561...

Şifrelenmiş metin deşifrelenirken bu defa tablo, tersten kullanılır.Açmak istenilen metin 456123 olsun.Bu metni deşifrelemek için satır /sütun sırası kullanılır.

ilk sayı 4, dolayısıyla 4. satıra bakılır, ikinci sayı 5 dolayısıyla 5. sütuna bakılır –> p
üçüncü sayı 6, dolayısıyla 6. satıra bakıyoruz, dördüncü sayı 1 dolayısıyla 1. sütuna bakıyoruz –> o
şeklinde devam edilerek açık metin elde edilir.

Walbank, Frank W. (1972) Polybius, University of California Press (İngilizce)
Walbank, Frank W. A Histo

Postkolonyalizm sömürgeciliğin bıraktığı mirası sorunsallaştıran bir dizi felsefi, sosyolojik, psikolojik, edebi teoriyi içine alır. Bir edebiyat kuramı ve eleştirel yaklaşım olarak postkolonyalizm, bir zamanlar başka devletlerin, özellikle de Avrupa'nın büyük sömürgeci güçleri Britanya, Fransa ve İspanya'nın sömürgeleri olan ülkelerde üretilen edebi eserleri irdeler; hâla kolonyal düzenlemeleri bulunan ülkeleri (Kanada, Avustralya vb.) de ayrıca kapsar. Bunun yanında, postkolonyal edebiyat sömürgeci ülkelerin vatandaşları tarafından yazılan, sömürülen ülkeleri ve insanlarını ana konusu yapan eserleri de içine alır.
Sömürge ülkelerden, özellikle de İngiliz İmparatorluğu'nun sömürgelerinden insanların Britanya'daki üniversitelere gelmeleri, burada kendi topraklarında mevcut olmayan bir eğitimi almaları, postkolonyalizmin, çoğunlukla edebiyatta, özellikle de romanda yeni bir eleştiri anlayışı olarak ortaya çıkmasını sağlamıştır. Postkolonyal teori 1970'lerde eleştiri alanının bir parçası haline gelmiştir. Postkolonyalizmle ilgilenen birçok düşünür, Edward Said'in Oryantalizm isimli kitabını bu teorinin baş eseri olarak kabul eder.

Kolonyalizm
Neokolonyalizm
Oryantalizm
Kültür emperyalizmi
Emperyalizm
Yeni Sömürgecilik

İngiliz Wikipedia'daki "Postcolonialism" makalesinin bir kısmı

Postmodernizm, modernizmin sonrası ve ötesi anlamında bir tanımlama olarak kullanılmaktadır ve modern düşünceye ve kültüre ait temel kavram ve perspektiflerin sorunsallaştırılmasıyla ve hatta bunların yadsınmasıyla birlikte yürütülmektedir. 20. yüzyılın ortalarında ortaya çıkan postmodernizm; mimari, felsefe, edebiyat, resim gibi alanlarda kendini göstermiştir.
Bu kavram 1960'lı yıllardan itibaren kullanılmaktadır. 1979 yılında Jean François Lyotard "Postmodern Durum" adlı kitabıyla bir tartışma başlatmıştır. Teori alanında modernist sanat biçimleri ve uygulamalarından koptuğu iddia edilen bir dizi kültürel yapıyı tanımlayan mimarlık, felsefe, edebiyat, güzel sanatlar gibi alanlarda yeni kültür biçimlerin işaretleri olarak başlamıştır. Bu tartışmalar zamanla diğer birçok alana ve disipline de yansımıştır ve sonuçta bir bütün olarak modernitenin sorgulanmasına ve aşılması arayışına dönüşmüştür. Bununla birlikte postmodernizmi yeni bir tarihsel evre olarak anlamaktansa modernizmi kendi içinde bir aşama ya da özgül bir dönem olarak anlama çabaları da söz konusudur. Postmodernizm, bu anlamda kendine yönelik itiraz ve eleştirileri de içine alacak şekilde süregiden bir modernizm/modernite/modernlik soruşturması ve tartışması olarak görülmektedir. Postmodernizm, tek bir doğruyu reddederek gerçekliğin söylemler tarafından inşa edildiğini savunur.

Çoklu yapısı ve karmaşık değerlendirilmeleriyle, "Postmodernizm tam olarak nedir?" sorusuna tek yanıt vermek mümkün değildir. Postmodernizm kimilerine göre, bir dönemin adıdır. Buna nazaran, söz konusu dönem "Postmodern durum" (Lyotard) olarak adlandırılır. Aynı zamanda yeni bir felsefi konseptin, yeni bir düşüncenin, üslubun, yeni bir usçuluğun (modern usçuluğu aşan farklı bir usçuluğun), yeni bir söylemin de adıdır postmodernizm. Bu, hem kültürel hem düşünsel hem de maddi nitelikler açısından bir dönemin sona ermesi ve kendi içinden ötesine geçilmesi anlamında ileri sürülen bir kavramlaştırmadır.
Bazı yazarlara göre 1943 yılı modernitenin bittiği varsayılan tarihtir. Nitekim temel olarak, Postmodernizm olarak anılan düşünce ve pratiklerin tamamının II. Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıktığı görülür. Kesin bir dönemleştirme yapmak ve tarihsel sınırları saptamak olanaklı görünmemekte; hatta öncüllerinin bizzat modernizm içinde yer almasıyla birlikte, Postmodernizm olarak ifade edilen süreci ve düşünceleri, tarihsel zaman dilimi açısından II. Dünya Savaşı sonrasından itibaren ele almak yerinde olacaktır.
Daha sonra, özellikle 1960'lı yıllardan itibaren, Fransa'da görülen teorik çalışmaların ve felsefi tartışmaların sonucunda, Postmodernizm, felsefi olarak da kendini ifade etmeye başlar. Postyapısalcı felsefe, Postmodernizmin düşünsel felsefi arka planını doldurmaktadır. Bu dönemde modernitenin ülküleri ihlal edilmiş ve bu ülkülere kaynaklık eden düşünce biçimleri ya da temel kuramsal kavram ve kategoriler açıktan sorgulanmaya başlanmıştır; bilim, teknoloji, sanat, siyasal özgürlükler adına yapılan her şeyin ortak amacı ilerleme ve insanın özgürleşmesidir oysa varılan sonuçların böyle olmadığı açıklık kazanmıştır.
Bu sürecin sonucunda varılan noktayı Lyotard, (ya da Büyük Anlatılar'ın) sonu olarak adlandırır. Bunları Aydınlanma, İdealizm ve Tarihselcilik olarak belirtebiliriz.
Modernitenin projelerinin (Rasyonellik, Özgürlük, Evrensellik gibi) başarısızlıklarını değerlendirmek değil, bu başarısızlığın teorik temellerini anlamak ve aşmak postmodern düşüncenin temel hedefidir. Dolayısıyla yalnızca modern projelerin eleştirisi ve yeniden kullanıma sunulmasını sağlamak değil, bizzat modernitenin kendisini tanımlamakta kullandığı temel argümantasyon yapısının yapıbozum'a (daha doğru bir deyişle yapısöküm'e) uğratılması gerçekleştirilmiştir.

Postmodernizmdeki post eki sonra anlamına gelmekle birlikte modernizmden devam eden, ondan kaynaklanan ve onun sorunsallaştırılması ve aşılmaya çalışılması anlamlarına gelir. Postmodernizm, söylemlerinde görülen aşırılıklara rağmen bir çağın kapanıp başka bir çağın açılması anlamında bir kopuşu ifade etmez. Burada modernizmle paradoksal bir ilişki söz konusudur. Modernizmin kendi içinde varılan sınırların sonrası, o sınırlardan itibaren geriye dönük bir kökten sorunsallaştırma girişimi ve yeniden değerlendirme çabası olarak belirtilebilir.
Arnold Toynbee Bir Tarih İncelemesi adlı eserinde modern dönemin I. Dünya Savaşı'yla sona erdiğini, bundan sonraki dönemin postmodern dönem olduğunu ileri sürerek ilk kez postmodern terimini kullanmıştır. Yine 1934 yılında Amerika'da yayınlanan bir şiir antolojisinde postmodern sözcüğü yer almıştır. 1950'lerde modernizmdeki hemen tüm olgulara bir tepki olarak ortaya çıkıp mimarlık, sanat, politika, eğitim, toplum gibi çok farklı alanda kendinden iyice söz ettirmeye başlayan postmodernizm 1980'lerin başlarında yaygın olarak kullanılan bir kavram olmuştur.
Post-modernizm, belli bir anlamda belli bir ideolojiyi ya da öğretiyi hedeflemez. Bazı postmodern teorisyenlerin özellikle belli başlı ideolojilerle polemik hâlinde olması bunu yadsımaz. Post ön eki burada, bir sonralık anlamına geldiği kadar, ötesi anlamına da gelir ve bu bağlamda tartışmalar belli bir ideoloji hakkında değil de daha çok ve asıl olarak ideolojinin ideoloji olması hakkında yürütülür. Belli bir öğreti ya da felsefi fikir değil asıl olarak bütün öğretilerin ve felsefi sistemlerin üzerinde durduğu kuramsal zemin sorunsallaştırılır. Bu anlamda modernleşme projesinin ve hatta Batı felsefesi ya da Batı düşüncesi denilen düşünce yapısının başlangıcından itibaren genel geçerliliğe sahip olan Hümanizm, özgürlük, kurtuluş, evrensellik, bilim ve akıl gibi nosyonlar da sorunsallaştırılır ve yerlerinden edilir.
Postmodernizmin, ekonomik ve toplumsal koşullar anlamında başlangıcı ve kaynakları II. Dünya Savaşı sonrasında bulunabilir. Düşünsel temelleri ise karmaşık bir şekilde çok daha öncelere uzanmaktadır ama yine de bir belirleme yapmak gerekirse Nietzsche ve sonrasında postmodernizmin düşünsel kavram ve kategorilerinin ipuçlarını bulabiliriz.

Postmodernizm, Postmodern durum, Postmodern felsefe, daha da özgül bir anlamda olan Postyapısalcı felsefe farklı anlamlarda ve içeriklerde ele alınıp değerlendirilmelidir.
Postmodernizm, belirli bir durum içinde ve olumlu ya da olumsuz anlamda modernizmden farklılaşan, tüm siyasal ve maddi/toplumsal değişimleri öte yandan düşünsel ve kuramsal ürünleri ve kültürel pratikleri kapsayan bir formülasyondur.
Postmodern durum, II. Dünya Savaşı sonrasında belirginleşen, sosyal, ekonomik ve siyasal düzenlenişlerle bağlantılı olarak ortaya çıkan genel durumu işaret ederken, postmodern felsefe postmodernizmdeki tutum ve eğilimlerin felsefi/teorik arka planını göstermektedir.
Postmodern felsefe, genel olarak belirgin bir şekilde Platon'dan günümüze uzanan felsefe geleneğinin ("metafiziksel felsefe" olarak adlandırılan) yadsınması girişimidir. "Özcülük", "temelcilik", "gerçekçilik", "nesnellik", "özne" ya da "ben" gibi modern felsefeye içkin kavramların genel geçerlilikleri sorgulanmakta ve büyük ölçüde yadsınmaktadır. Postyapısalcı felsefe ise farklı düşünürlerce farklı şekillerde ortaya konulmuş yapısalcılık-sonrası belli bir felsefe eğiliminin genel adıdır ve postmodern düşüncenin en önemli kuramsal ayağını oluşturmaktadır.

Bu söylemde artık önemli olan daha doğru bilginin araştırılması değil, doğruluk kategorisinin işleyiş mekanizmalarının deşifre edilmesi ve bu bağlamda yeni doğruların oluşturulmasıdır. Genel ahlaksal anlayışlar ve ilkeler artık geçerliliğini yitirmiştir; ahlaksal normların kaynağı yaşanan koşullar, çağın gerekliliğidir. Postmodern Etik, modernizmin evrensel ve sabit ahlak ilkelerinin geçersizliğini göstererek, genel ahlak ilkelerini görelileştirir. Dinden sonra bilimin egemenliğinin de yıkılmasıyla, "her şey uyar" noktasına varılmıştır. Bu önerme, öncelikle bilimin statüsünü ve doğruluk iddialarını görelilleştirmek üzere, bir bilim felsefecisi olan Paul Feyerabend'ten gelir.
Postmodernizmin, siyasal yönelimleri bakımından, hem radikal hem muhafazakâr olduğu söylenebilir. Hem her iki yönelimin postmodern temsilcileri söz konusudur, hem de belirli bağlamlarda her iki yönelimin de aynı noktada birlikte olması söz konusudur. Postmodernizmin tutarlılık kaygısı gütmeyişi (Eklektizm) siyasal alandaki konumlarda da görülebilir.
Birey, kimlik, kültür alanında radikal, sistemi değiştirme alanında muhafazakârdır. Ancak, radikallik ve muhafazakârlık kavramları da postmodern okumada anlam değişimlerine uğrar ya da başka bir deyişle bilinen anlam yapıları yapıbozuma uğratılır pek çok kavram ve kategoride olduğu gibi. Dolayısıyla postmodernizmin ne radikal ne de muhafazakâr olmadığı söylenebilir. Makro siyaset modeli Mikro siyaset anlayışıyla, majör olan minör olan ile yer değiştirir. Bunu geleneksel siyasal alanın kategorileriyle tanımlamak doğru sonuçlar vermeyecektir. Postmodernizm, en genel anlamda, "Büyük anlatılara", "Büyük projelere", "Büyük ilkelere" itirazdır ve bunların olanaksızlığı iddiasıdır. Buradan itibaren teorik ve politik alanda postmodern konumlanışların şeceresi çıkarılabilir.

Modernizm, aydınlanma ilkelerini temel alan toplumsal projenin adıdır. Aydınlanma ise, inanca karşı bilgiyi, teolojiye karşı bilimi ön plana alan bir düşünce sistemidir. Modernizm, aydınlanma düşüncesini temel alır. İlerlemeye inanır. Akıl ve bilimi ilerlemenin aracı olarak görür. Nesnel, evrensel ve yegâne bilginin akıl ve deney yoluyla edinilebilir olduğuna yönelik epistemolojik konum, bütün modernist öğretilerde sabit noktadır. Modernizm bu halde, her tür öğretiye dayanak olacak olan bir epistemolojik ve tarihsel bilinç zeminidir.
Kilisenin ve feodalizmin bin yıllık egemenliğine son veren burjuvazi 'eşitlik, özgürlük ve kardeşlik' ilkeleri ile tarih sahnesine çıkmıştı. Burjuvazi gerçekten bu ilkeleri gerçekleştireceğini düşünmüştü. Bilim, teknik ve sanat alanındaki ilerlemelerle insanlığın devamlı ileri gideceği ve özgür olacağı düşünülüyordu. Kendinin farkındalığı olarak öznenin bu ilerleme ve özgürleşmede tarihsel bil

17. yüzyıl felsefesi, Rönesans'ın etkisiyle ortaya çıkan gelişmelere dayanarak, Yeni Çağ düşüncesinin temellerini atmak üzere ortaya çıkan felsefe eğilimidir. Rönesansın ortaya koyduğu düşünsel gelişmeleri ve belirsiz kavram içeriklerini kullanan 17. yüzyıl düşünürleri, felsefi formüllerini tam bir sağlamlık ve kesinlik içinde ortaya koyma arayışı içinde olmuşlar ve ortaya koydukları çalışmalarla sistematik felsefeyi yeni bir derinlikle temellendirmişlerdir. Aydınlanma çağı düşüncesinin ilkeleri ve temel kavramları büyük ölçüde 17. yüzyıl felsefesinde hazırlanmıştır.

Rönesanstaki düşünce parçalılığı ve çeşitliliği bu dönemde belirli felsefe eğilimlerinde ve dünya görüşlerinde derli toplu ve bir örnek halde sistematikleştirilmeye yöneltilir.Descartes, Hobbes, Leibniz, Spinoza 17. yüzyıl felsefesinin en önemli isimleridir. Macit Gökberk, birlik ve kapalılığı dolayısıyla 17. yüzyıl felsefesinin antikçağ ya da rönesans felsefesine değil, Orta Çağ felsefesine benzediğini söyler. Bu birlik ve kapalılık durumu sağlayan ise Orta Çağ'dan tamamen farklı bir ilke, rasyonalizmdir.

17. yüzyılda rasyonalizmin kaynağında matematik ve fizik bulunmaktadır. Bu dönem belirleyici olmuş düşünürlerde matematik ve geometriye açık bir ilgi vardır. Kaydedilen gelişmelerle, doğanın da bir matematik formüllerle ya da kavramlarla anlaşılabileceği düşüncesine varılmıştır; doğa ile akıl, madde ile zihin arasında bir uygunluk fikrinden hareketle ünlü rasyonalizm düşüncesine ulaşılmıştır.  Genel bir eğilim olarak 17. felsefesinde rasyonalizm Kartezyen felsefe olarak adlandırılan eğilimi doğuracak, bu yönelim aydınlanma felsefesini derinden etkileyecektir. Düalist ya da monist rasyonalizm modelleri söz konusudur bu yüzyılda, ancak felsefe tarihinin ana yöneliminde düalist argümanların belirli bir süre egemenliği söz konusudur denilebilir. Descartes'ın ortaya attığı tartışmalar günümüze kadar sürüp gelmiştir, özellikle onun düalizmi şiddetli eleştiriler almıştır.
Doğabilimlerinde kaydedilen gelişmeler de, bu dönem felsefesinin gelişiminde belirleyici bir etki etmiştir. Bunlardan özellikle Kopernikus devrimi olarak adlandırılan gelişme, Giordano Bruno'nun evren tasarımı ve Galileo'nun ortaya koyduğu mekanikteki gelişmeleri anmak gerekir. Kopernikus tüm bir dünya görüşünü değiştirecek olan bir sistem geliştirmiştir. En temel sonucu, gerçeklik karşısında gören gözün yanılabilirliğini açık bir şekilde ortaya koyması olmuştur. Güneş, ay ve yıldızların dünyanın etrafında döndükleri yanılsamasını düzeltmiştir. Böylece gerçek dünyayı değil algıladığımız dünyayı bildiğimize dair derin bir çıkarsamayı belirginleştirmiştir.

Bunun dışında genel bir eğilim olan ama özellikle Hristiyan öğretide sistematik olarak bulunan evren modelini de geçersizleştirmiştir. İnsanmerkezcilik özellikle sorunlu bir hale gelmiştir. Böylece hem evrenin hem de doğanın hareketleri bir bütün niteliği kazanır. Galileo'nun kurduğu mekanik sistem ise, dönemin bilimsel gelişmelerinin bir başka evresidir. Süredurum yasası olarak adlandırılan yasa, bir hareketin karşı bir kuvvet olmadığı sürece itildiği doğrultuda düz bir şekilde gideceği önermesini ileri sürüyordu. Daha sonra buna Newton'un "genel çekim yasası" eklenecek ve doğanın yasalarının genelgeçerliliği üzerinden evrenin ve doğanın birliği düşüncesi kesinleştirilecektir.
Bu gelişmelerin öğretileri değiştirmesi ve belirgin bir şekilde bilgi teorilerinde değişikliklere götürmesi kaçınılmaz olmuştur. 17. yüzyıl felsefelerinde bu gelişmelerin etkilerini ve yeni epistemolojik katkıları görmek mümkündür. Daha sonra da bu etki devam edecek, aydınlanma düşüncesinde ve modern felsefelerde belirleyici bir rol oynayacaktır. Mateksel bilimlerin ve doğabilimlerinin bu kesin gelişmeleri, 17. yüzyıl filozoflarına doğanın matematiksel olarak kanıtlanabilir olduğu düşüncesini vermenin yanı sıra rasyonalizmi de vermiştir. 17. yüzyıl felsefesini genel olarak bıçakla keser gibi kesintilerle tarihsel dönemlere ayırmak, öteki dönemlere yapılamadığı gibi kolay değildir. Bir bakıma Francis Bacon'ı ve John Locke'ı da bu döneme ait görenler vardır. Yine de, 17. yüzyıl felsefesini belirlemiş ve daha sonraki felsefi gelişmelere doğrudan yön vermiş belli başlı (daha az etkili ve tanınmış, düşüncenin gelişiminde önemli olan başka pek çok düşünürler de olmakla birlikte) filozofları şu şekilde kısaca belirtmek ve değerlendirmek mümkündür.

Descartes modern düşüncede rasyonalizmin yalnızca babası sayılmamakta, bizzat modern düşüncenin kurucu isimlerinden birisi olarak değerlendirilmektedir. Modern zamanların ilk büyük sistemli düşünürü Descarteir ve bu nedenle bütün modern felsefi tartışmalar bir anlamda ona dönmektedir. Rönesansın bilimsel ve düşünsel gelişmeleri onun çalışmalarında sistemli bir bütünlük haline getirilmiş ve felsefe alanına taşınmıştır. Felsefeyi yöntem, bilgi ve düşünce konularında önemli sorularla geliştirmiştir. 17. yüzyıl felsefesinin çerçevesini ve niteliğini doğrudan belirleyen Descarteir.
Descartes şüphe ile işe başlar ve şüphe edilemeyecek bir noktaya varmak üzere hareket eder. Analiz ve sentez onun yönteminin başlıca ögeleridir. Şüphe ile işe başlayan Descartes, artık şüphe edilemeyecek son noktaya kadar ilerler, bu noktada apaçık bir doğruya ulaşacaktır: Düşünce. Cogito ergo sum (düşünüyorum o halde varım) noktasına ulaşan Descartes bunun şüphe edilemeyecek bir bilgi olarak belirler. Bu sağlam noktadan hareketle, bütün varoluşun ve gerçekliğin açıklamasına yönelinebilecektir. Varlık hakkındaki bütün kesin bilgilerimiz, bu bilincin kendi üzerine eğilmesinden, yani düşüncenin şüphe yöntemiyle kendinde bulduğu şüphe edilemez dayanak noktasından hareketle ortaya konulabilecektir. Açık ve seçik öncüllerden, bütün öteki bilgileri üretebilir ve temellendirebiliriz. Böylece her türlü bilginin başlangıç noktası düşünce ya da bilinçtekiler olarak belirlenmiş olur ki Descartesci rasyonalizmin en kısa ifadesi budur.

Yazar, matematikçi ve filozof özelliklerini bir arada barındıran önemli düşünürlerden birisidir. Jansenistler arasında yetişmiş, Descartes gibi rasyonalist düşüncenin temel ilkelerine ve matematiksel yönteme bağlı kalmıştır. Çok erken yaşta ölen Blaise Pascal, ana yapıtı "Din Hakkında Düşünceler" kitabıdır. Kartezyen felsefeden etkilenmiş ve benimsemiş olmakla birlikte, Pascal'da derin bir din duygusu vardır. Bu duyguyla onun rasyonalist felsefenin çerçevesinin dışına çıktığını, mistisizme varan bir yön izlediğini söylemek gerekir. Descartes felsefesinde, özellikle töz ve bilgi anlayışında mistisiszme varan bir yol söz konusudur; dünyayı ve beni bilmek mutlak ve sonsuz töz olan Tanrı'yı bilmek olarak belirlenince, buradan mistisiszme varacak bir yol bulmanın olanağı söz konusudur. Malebranche ve Spinoza'da aynı yoldan başka şekillerde bir tür mistisiszme varacaklardır. Akıl kendi çerçevesi içinde bulunan her şeyi açık ve seçik olarak ortaya koyabilir, ancak kendi sınırlarına geldiğinde ötesini kavrayamaz, "sonsuz varlık" akıl için kavranamaz olarak kalacaktır. İnsan, özü itibarıyla nasıl bir varlık olduğunu açıklayamaz, bunu ancak Pascal'a göre içimize, gönlümüze yönelerek başarmak mümkündür. Çünkü, insan sonsuzluk ile hiçlik arasında bulunan bir varlıktır. Hayatın ve varoluşun gerçek bilmecelerine akıl ya da bilim kendi başına yanıt veremez. Bu bakımdan insan, akılla kavranamayacak kanıtları olan gönül bilgisini de dikkate almalı ve ona kulak vermelidir. Bir rasyonalist olmakla birlikte Pascal, akla sınır çizmektedir ve duygu, gönül ve sezgiyi devreye sokmaktadır.
Bazı adamlar var ki bilimle ilerlemeye çalışır o adamlar benimle ilerleyemez.

Bayle, 17. yüzyıl felsefesinin şüpheci düşünürlerindendir. Akla yönelik şüpheyi derinleştirmiş ve sistematik bir septisizme varmıştır. Din ile bilim'in uzlaştırılamazlığı fikrinden hareket etmiştir, dinsel dogmalarla aklın bilgileri arasında bir uzlaşma sağlanamayacağını öne sürmüştür. Dolayısıyla -Pascal ile aynı şekilde- her şeyin akıl ile aydınlatılabileceğine inanmaz. Çifte doğruluk önermesini ileri sürer; aklın doğruları ve inancın doğruları. Bayledan, hem de matematik aksiyomların kesinliğinden şüphe eder. Ona göre bilginin hiçbir yerinde şüpheyi sona erdirecek bir kesinlik söz konusu olamaz.

Hobbes, 17. yüzyıl felsefecilerinin önemli isimlerinden biridir ve Descartes felsefesinden önemli ölçüde etkilenmiş olmasının yanı sıra, bu felsefeye karşı gelen ilk filozoflardan da birisidir. Hobbes doğalcı (natüralist) denilen felsefi düşüncenin önemli temsilcilerinden biridir ve bu temelde Descartes'ın idealizmine karşı gelmiştir. Daha sonra iyice sistemleşecek olan empirizmin ilk temellerini oluşturmuştur. Dönemin etkili matematiksel fizik yöntemini reddetmeyen, ancak her tür idealist, dinsel ya da aşkınsal düşünceleri yadsıyan bir tür deneyci görüşü geliştirmiştir. Siyaset felsefesinde etkili olmuştur. Hobbes, her tür olayı doğal nedenlere bağlar ve bu yönde bir felsefe kurar. Buna göre tanrı ve ruhsal olan her şey de doğal bir nedendir ya da nedenlere bağlıdır. Buna bağlı olarak istenç özgürlüğü gibi bir kavramı Hobbes kabul etmez. Bütün bunlar önyargılardır. Bütün nedenler doğaldır, yani cisimsel/ maddi niteliktedirler. Bilginin olanaklılığı üzerine çözümlemelerinde Hobbes addıcılığa ve duyumculuğa varır. Duyu verileri ona göre özneldirler, ancak duyumsayan bilinç yine de cisimseldir. Descartesci felsefede görülen töz kavramını değerlendiren Hobbes'a göre töz, doğal bir şeydir, ancak cisimsel bir şey olarak ele alınabilir. Dolayısıyla Hobbes hem siyasal felsefesini (özellikle de ünlü devlet öğretisini) hem de ahlak felsefesini bu yönde bir doğalcı görüşle temellendirir. Bilimin görevi görünenden hareketle bize asıl nedenleri vermektir. Daha sonraları gelişecek olan sistemli materyalizm de önemli öncüllerini Hobbes'ta bulur.

Malebranche, 17. yüzyıl felsefesinde, Descartes'ten sonra Fransa'daki en büyük filozoflardan birisi olarak kabul edilir. Bu yüzyıl filozoflarının genelinde olduğu gibi Malebranche'nin felsefi çıkış noktası da Descartes felsefesinde temellendirilen töz kavramı olmuşt

19. yüzyıl felsefesi, özellikle Alman felsefesi bağlamında romantizmin ve idealizmin doruk noktasına ulaştığı bir dönemdir. Aynı zamanda materyalizmin de yeni bir derinlik kazanarak öne çıktığı görülür. Fransız felsefesinde ise, bir yanda Charles Fourier, Pierre-Joseph Proudhon ve Claude Henri de Saint-Simon gibi reformcu düşünürler yer alırken; diğer yanda Auguste Comte ile pozitivizmin belirginleştiği dikkat çeker. Ayrıca tarihçi Alexis de Tocqueville ile sosyolog ve düşünür Émile Durkheim da bu dönemin önemli isimleri arasında sayılmalıdır.
19. yüzyıl genellikle bir "tarih yüzyılı" olarak tanımlanır. Bu tanım, hem tarih bilincinin gelişmesini hem de düşünce ve felsefenin tarihsel bağlamla birlikte ele alınarak değerlendirilmesi eğiliminin kuramsal bir nitelik kazanmaya başlamasını ifade eder. Bu süreçte, felsefe içinde siyasal teoriler ve sosyoloji gibi yeni disiplinler ortaya çıkmıştır. 19. yüzyılın genel çizgileriyle, Almanya' idealist felsefenin, Fransa'da sosyalist düşüncenin, İngiltere'de ise iktisat teorisinin gelişip güçlendiği bir dönem olduğu söylenebilir. Bu yüzyılda felsefede; romantik düşünce, idealizm, materyalizm, realizm, rasyonalizm, tarihselcilik ve pozitivizm gibi akımlar öne çıkmıştır.
19. yüzyıl, tarihsel açıdan siyasal ideolojilerin öne çıktığı bir dönem olarak öne çıkar. Bu dönemde, sosyalist düşünce ve onun felsefi temelleri belirginleşmiş; öte yandan liberalizm ve onun dayandığı felsefi kökenler de netleşmiştir. 18. yüzyıl Aydınlanması'nın felsefi yaklaşımı sürdürülmekle birlikte, aydınlanmacı kavramlara belirli ölçüde kuşkuyla yaklaşan bir yönelim gelişmiştir. Fransız Devrimi sonrasında ortaya çıkan hayal kırıklıklarının etkisi, 19. yüzyıl felsefelerinde açıkça görülür.

Gotthold Ephraim Lessing
Johann Gottfried Herder
Jeremy Bentham
Johann Gottlieb Fichte
Friedrich Schiller
Mary Wollstonecraft
Jean-Jacques Rousseau
Anne Louise Germaine Necker, Staël Baronesi
Bernard Bolzano
Georg Wilhelm Friedrich Hegel
Ludwig Feuerbach
Mihail Bakunin
Karl Marx
Friedrich Engels
Wilhelm von Humboldt
Arthur Schopenhauer
Herbert Spencer
Pierre-Joseph Proudhon
Henri de Saint-Simon
Alexander Herzen
John Stuart Mill
Auguste Comte
Friedrich Schleiermacher
Johann Friedrich Herbart
Friedrich Nietzsche
Wilhelm Dilthey
Henri Bergson
William James
Émile Durkheim
Friedrich Wilhelm Joseph Schelling
Søren Kierkegaard
Peter Kropotkin
Charles Darwin
Sigmund Freud
Fyodor Dostoyevski
Thomas Hill Green
Franz Brentano
Ernst Mach
Charles Sanders Peirce
John Dewey
Georg Cantor
Francis Herbert Bradley
Bernard Bosanquet
Hans Vaihinger
Josiah Royce
Edmund Husserl
Charlotte Perkins Gilman
Lou Andreas-Salomé
Alfred North Whitehead
George Santayana
J. M. E. McTaggart

İdealizm
Pozitivizm
Materyalizm
Yeni Kantçılık
Yeni Hegelcilik
Pragmatizm
Yaşam felsefesi
Yorumsamacılık
Rasyonalizm

Romantik düşünce, Aydınlanma ideallerinin ve bu ideallerin temelini oluşturan kuramsal yaklaşımların ilk eleştirisini ortaya koyan bir düşünce biçimidir. Büyük ölçüde Kant felsefesinden beslenmiştir. Doğa ve doğallaşma romantik düşüncenin temel önermeleri arasında yer alır. 
Romantizm, farklı coğrafyalarda farklı biçimlerde ortaya çıkar: İngiltere'de daha çok bir estetik teori ve pratik olarak; Fransa'da sosyal bir tepki ve yeni bir toplumsal sözleşme arayışı olarak; Almanya'da ise felsefi ve düşünsel bir hareket olarak gelişmiştir.
Romantik düşünce, insanın kavranışı bakımından Aydınlanma düşüncesinden köklü biçimde ayrılır. İnsan, her zaman belirli bir gelenek, kültür ve yaşam biçimi içinde doğar. Doğarken elbette tüm doğal varlıklar gibi çıplaktır; ancak sonrasında "giyinir" ve bu giyinmeyle insanlaşır. İnsanlaşma, bu bağlamda insanın kendi doğasına yabancılaşması; yani doğal bir varlık olmaktan uzaklaşıp yapaylaşmasıdır.
Romantik düşünce, Aydınlanmacılıktan yalnızca insan anlayışı bakımından değil, aynı zamanda kurtuluş teorisi açısından da temelden ayrılır. Kurtuluş, belirli bir gelenek ve kültüre ait olmakla kazanılan bir "doğallaşma" değil; aksine, bu gelenek ve kültüre katılım yoluyla yitirilen doğallığın yeniden kazanılması, yani doğaya geri dönülmesidir.
Romantizm, kuramsal soyutlamalara ve aklın aşkın bir konuma yerleştirilmesine derin bir kuşkuyla yaklaşır. Rasyonel analiz yerine sezgisel ve duyusal olana öncelik verir. Bilim yerine estetik deneyim ve yaratıcı coşku öne çıkarılır.

Klasik Alman felsefesi denildiğinde akla gelen başlıca akım, Alman idealizmidir. Bu akımın önde gelen temsilcileri Friedrich Schelling, Johann Gottlieb Fichte ve Hegel’dir. Alman idealizmi, özellikle Kant felsefesinin etkisi altındadır; Kant’ın kavramlarını ya devam ettirmiş ya da eleştirerek aşmaya çalışmışlardır.
Alman idealizmi içerisinde iki ana yönelim öne çıkar: öznel idealizm ve nesnel idealizm. Bu yönelimler bazen farklı filozoflarda ayrı ayrı görülürken, bazen de tek bir filozofun düşüncesinde bir arada bulunabilir.

19. yüzyılın ortalarından itibaren gelişen bir düşünce akımıdır. Özellikle Almanya’da tarih biliminin ayrı bir disiplin olarak gelişmesiyle birlikte ortaya çıktığı söylenebilir. Bu akım, olayların değerlendirilmesinde tarihe ve tarihselliğe öncelik veren bir anlayışı benimser.
Tarihselcilik anlayışına göre, insanın varlığı anlamını ve açıklamasını tarihselliğinde bulur. Dilthey, bu düşünce eğiliminin önemli temsilcilerindendir.

19. yüzyılda, güçlü Alman idealizmine karşı gelişen bir diğer önemli eğilim materyalizm olmuştur. Ludwig Feuerbach, materyalizmi temel tezleri bakımından şekillendirmiş; maddi yaşamın önceliği ve belirleyiciliği fikrini felsefi olarak temellendirmiştir. Feuerbach'a göre: "Temel doğadır. Doğanın dışında hiçbir şey yoktur. Her şey gibi düşünce de doğanın ürünüdür." (Geleceğin Felsefesi adlı eserinde)
Felsefi materyalizm düzleminde düşünce-gerçeklik ilişkisini ele alan ilk düşünürlerden biri olarak Feuerbach öne çıkar. Dinin antropolojik yapısını açıklarken de materyalist bir yaklaşım izler. Onun doğalcı düşüncelerinden etkilenen pek çok filozof olmuştur; ancak en çok etkilediği isim Karl Marx’tır.
Marx, Feuerbach'ın materyalizmini "mekanik" bulup eleştirir; fakat temelde onun felsefi konumunu sürdürür. Özellikle erken dönem yapıtlarında, temel tezlerini Feuerbach'tan hareketle oluşturduğu görülür. Marx'ın Feuerbach Üzerine Tezler adlı taslak notlarında, Feuerbach'la ilişkisi açık bir şekilde ortaya konur. Bu tezlerde Marx, hem idealizme hem de Feuerbach'ın materyalizmine karşı çıkarak, materyalizmin toplumsal boyutunun anlaşılmasında insan pratiğini felsefi bir kategori olarak vurgular.
Feuerbach'ın materyalizmi, Marx dışında da çeşitli düşünürleri etkilemiştir. Gottfried Keller, Richard Wagner, Max Stirner, Friedrich Engels, Friedrich Nietzsche gibi isimler bu etkilenim örnekleri arasında sayılabilir.

Pozitivizm, 19. yüzyılın sonlarına doğru ortaya çıkan ve özellikle Auguste Comte tarafından sistemleştirilen bir düşünce akımıdır. 19. yüzyıldaki diğer felsefi eğilimlerde de pozitivist ögeler bulunabilse de, bu akım esas olarak Comte ile birlikte belirginleşmiş ve kuramsal bir yapı kazanmıştır.
Pozitivizm, kesin bir bilimsellik iddiasıyla hareket eder; her türlü teolojiden ve metafizikten arınarak yalnızca maddi gerçekliğin bilgisine ulaşmayı hedefler. Bu yaklaşımda, yöntem sorunu temel bir mesele olarak ortaya çıkar. Pozitivist anlayışa göre, önemli olan olguların araştırılmasıdır. Yani yapılması gereken, olgular arasındaki ilişkileri ve yasaları belirlemek ve bunları kesin ilkeler hâlinde ortaya koymaktır.
Comte, bu yönelimiyle sosyoloji disiplininin kurucusu kabul edilir. Pozitivizm, yalnızca gözlemlenebilir olgulara dayalı bilginin gerçek bilgi olduğunu savunur. Gözlem ise, her türlü öznel etkiden arındırılmış şekilde yapılmalıdır. Bu şekilde ulaşılan pozitif bilgi, bilimsel bilgi olarak kabul edilir.

Yeni-Kantçılık, 19. yüzyılın ortalarında Immanuel Kant'a dönüş hareketi olarak şekillenen felsefi eğilime verilen isimdir. Otto Liebmann'ın "Kant'a dönelim" çağrısı, bu eğilimin başlangıcı olarak kabul edilir. Üniversitelerde kürsü sahibi olan profesör filozoflar tarafından geliştirildiği için bu eğilim bazen kürsü felsefesi ya da akademik felsefe olarak da adlandırılır.
Yeni-Kantçılık, doğa bilimleri anlayışına, pozitivizme, Hegelci idealizme, Marksist materyalizme ve sosyal Darwinizme karşı bir felsefi tepki olarak ortaya çıkmıştır. Bu düşünce yönelimi, bir tür kültür bilimleri epistemolojisi geliştirmeye çalışmıştır. Yeni-Kantçılık, temelde Kant'ın numen-fenomen ayrımını esas alır.
Günümüzde etkisi azalmış olsa da hâlen varlığını sürdüren bu felsefe eğilimi, özellikle 19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın ilk yarısında etkili olmuştur.

19. yüzyılın sonlarından itibaren gelişmeye başlayan, Hegelci diyalektik yönteme dayanan bir felsefe akımıdır. 20. yüzyılda daha belirginlik kazanmıştır. Bu geleneğin özellikle doğa bilimlerine karşı tin bilimlerini geliştirmeyi hedeflediği ve bu doğrultuda kültür ve tarih felsefesinde yenilikler getirdiği söylenebilir. Başlıca temsilcileri arasında Freyer, Ludwig Glockner, Bradley, Benedetto Croce ve diğerleri sayılabilir. Almanya, İtalya, Fransa, İngiltere ve ABD gibi ülkelerde etkili olmuştur.

19. yüzyılın sonlarında Amerika ve İngiltere'de ortaya çıkan felsefe akımıdır. Genel anlamda doğruluğun ölçüsünü, pratik eylemliliğin sonuçları itibarıyla başarılarından hareketle değerlendirir. Bilginin ölçüsü olarak pratiği temel alır. Dolayısıyla eylem ve pratiği, felsefi ilke olarak bilgi ve düşünce karşısında üstün görür. William James felsefi pragmatizmin kurucusudur.

19. yüzyılın sonlarında ortaya çıkan bir felsefi tutumdur ve "yaşam felsefesi" olarak adlandırılır. Bu tutum, bir yanda romantizmin, öte yandan pozitivizmin kuramsal konumlanışlarından, özellikle varlık ve varlığın bilgisi gibi konulara ilişkin yaklaşımlarından ayrılır. Dilthey, Kierkegaard ve Friedrich Nietzsche bu anlamda yaşam felsefesi olarak adlandırılan eğilim içinde değerlendirilirler. Bu felsefe eğilimi, bireyi, tarihi ve yaşamı ön planda tutan bir konum benimsediğinden, söz konusu filozoflar bu alanda d

20. yüzyıl felsefesi, 19. yüzyıl sonlarından başlayıp günümüze kadar gelen ve devam eden düşünce geleneklerini ve felsefi akımları kapsar. Her çağın felsefesinin kendi toplumsal, kültürel ve siyasal koşullarıyla etkileşimli olduğu gibi, 20. yüzyıl felsefesi de kendi siyasal ve toplumsal gelişmelerinden etkilenmiştir. Çağın siyasal olayları, kültürel ve teknolojik gelişmeler, bilimsel alandaki yeni sonuçlar, ortaya çıkan yeni düşünce eğilimlerinin hepsi 20. yüzyıl felsefesinde görülen bilime yönelik sorgulayıcı yaklaşımların, aklın sorgulanması girişimlerinin, dile yönelik ilginin, özne kavramı üzerinde yürütülen tartışmaların, zihin problemlerinin, yeni bir boyut kazanan bilgi sorununun, cinsellik soruşturmasının, yabancılaşma ve iktidar sorunsalının arka planını oluşturmaktadır. Bu çağın düşünürlerinin çoğunluğu bir şekilde çalışmalarında çağın kuramsal sorunlarını dillendirmiş ve yanıt arayışında olmuştur.

Analitik felsefe
Dil felsefesi
Yorumsamacılık
Yapısöküm
Varoluşçuluk
Mantıksal Pozitivizm
Nihilizm
Fenomenoloji
Yapısalcılık
Eleştirel teori

Analitik felsefe 20. yüzyılın ana akımlarından birisidir. Kökenleri Hume'ye kadar uzanan bir felsefe geleneği olarak analitik felsefe, bir yandan dünyanın çok büyük sayıda karmaşık olmayan öğeden meydana geldiğini, öte yandan felsefenin görevinin de bir senteze ulaşma çabası değil dilsel ya da mantıksal analiz olduğu iddiasından hareket eder. Bilimden yana tutum alıp metafiziğe karşı duran bu analitik düşünürler, belli bir şekilde realizmi savunurlar diyebiliriz. Bu akımın önemli farklılıklarıyla birlikte önde gelen temsilcileri George Edward Moore, Bertrand Russell, Gattlob Frege, Ludwig Wittgenstein ve Viyana Çevresi ya da Viyana Okulu olarak bilinmektedir.

Mantıksal pozitivizm, sentetik önermeleri ve mantıksal önermeleri kabul eder, ancak felsefenin görevini metafizik önermeleri çözümlemek olarak belirtir. Felsefeden metafizik arındırmalı ve dünyanın bilimsel kavranışı ortaya konulmalıdır.

Yorumsama ya da hermenuitik yöntemine dayanan felsefe akımı. Felsefe tarihi boyunca yorumsamacılık denilen yaklaşım çeşitli biçimlerde ortaya çıkmış ve çok eski bir düşünme geleneği olmakla birlikte, asıl olarak Schleiermacher, Dilthey, Gadamer'ın katkılarıyla belirginlik kazanmış bir 20. yüzyıl düşüncesidir. Yorumsamacılık, anlam ve anlamlandırma meseleleri noktasında önceliği yorumlayıcıya veren bir yaklaşım gösterir. Genel olarak metin bilimi ya da metin okuması şeklinde anlaşılmış olsa da (kutsal metinlerin anlaşılması ve açıklanması), yorumsamacılık, 19. yüzyılın sonlarından itibaren bir felsefe eğilimi olarak sahneye çıkmıştır.

Kurucusu Edmund Husserl olan felsefe geleneğidir. 20. yüzyılın tüm felsefi gelişmesini etkilemiş, özne ve bilgi konularında geleneksel felsefe eğilimlerinin dışında bir yaklaşım biçimi geliştirmeye yönelmiştir. "Askıya alma" ve "fenomenolojik indirgeme" olarak adlandırılan ikili bir işlemle fenomenoloji, Kant'ın bilgi alanının dışında bıraktığı gerçekliğin bilinebilir olduğunu öne sürmüş, kendi epistemolojik konumunu bu anlamda öteki felsefelerden üstün tutmaya çalışmıştır. Fenomenoloji felsefesinde Hegel etkisi görülür ve bir akım olarak kendisi de öncelikle varoluşçu felsefeyi, daha sonra da tüm postmodern felsefe tartışmalarını etkilemiştir. Martin Heidegger, Maurice-Merlaue Ponty, Jean-Paul Sartre gibi aynı zamanda varoluşçu felsefenin öncüleri olarak kabul edilen filozoflar, fenomenolojiden etkilenmiş olmalarının yanı sıra, fenomenolojik felsefenin temsilcileri de sayılırlar.

Yapısalcılık, bir felsefe akımı olarak yapısalcı dilbilim ve onun öncüsü Ferdinand de Sausseure'den kaynaklanır. 20. yüzyılın en önemli akımlarından birisidir. Felsefe tarihi içindeki önemli dönüşümlerin kaynaklarından birisi olmuştur. Bilgi, özne, tarih, dil, benlik, bilinç, toplum vb. bütün teorik kavramlara ilişkin farklı bir perspektif ortaya koymuş ve kendisinden sonra postyapısalcılık olarak bilinen gelişmenin öncüsü olmuştur. Claude Levi-Strauss, Althusser gibi isimlerle anılır.

Özellikle Fransa'da yapısalcılıktan sonra gelişmiş olan ve kaynağında yapısalcılık, fenomenoloji, varoluşçuluk, Nietzscheci felsefe gibi felsefe geleneklerinin bulunduğu, köklü düşünce ve felsefe eleştirisiyle birlikte kendini gösteren felsefe geleneği postyapısalcı felsefe olarak adlandırılmaktadır. Aydınlanma Çağı felsefesi başta olmak üzere, tüm Batı felsefesi tarihine eleştirel bir yönelim gösteren, her tür özcü, ikici (düalist), akıl-merkezci yaklaşımı sorgulayan bir felsefi tutum söz konusudur burada. Başlıca temsilcileri Michel Foucault, Jacques Derrida, Ernesto Laclau, Jean Baudrillard, Julia Kristeva, Gilles Deleuze gibi isimlerdir.

Postmodern felsefe, modern düşüncenin ya da başka bir deyişle aydınlanmacılıktan gelen zihniyet yapısının temelleri bakımından sorgulanması ve genel olarak yadsınması biçiminde ortaya çıkan felsefe eğilimi olarak adlandırılabilir. Postmodern felsefenin soruşturması yalnızca modern düşünceyle sınırlı kalmaz, bir bütün felsefe tarihini hedefler. Postmodern felsefe olarak addedilen felsefeler, genel bir eğilim olarak, özcülük, temelcilik, gerçekçilik, nesnellik, öznelik, düalizm gibi modern felsefede doruğuna ulaşmış olan temel felsefi nosyonları kuşkuyla karşılar ve yadsır. Bu yaklaşım, Jacques Derrida gibi düşünürlerde görüldüğü üzere, Platon'dan beri süregelen ve Modernizmde doruğuna ulaşan metafiziksel felsefeyi sonlandırmaya yönelir.

Eleştirel realizm, özellikle realizmin kuramsal sınırlılıklarını ve sorunları aşarak yeniden değerlendirme yönelimidir. 20. yüzyıl felsefesinde yapısalcı, pozitivist, yorumsamacı yaklaşımların dışında yeni bir yönelim olarak belirir. Özellikle bilim felsefesi alanında söz sahibi olarak ortaya çıkar. Klasik realizmde bilimin, ampirik olguların gözlemlenmesine indirgenmesinden kaynaklanan sınırlılıkları eleştirel realizm yaklaşımıyla aşılmaya çalışılır. Nicolai Hartmann yüzyılın ilk yarısında bu akımın temsilcilerinden sayılır. Ayrıca en eski felsefi anlamında realizm, fikirlerin gerçekliğine inanmak anlamına geldiğinden, eleştirel realizm bu anlamda da bir ayrım koyar. Eleştirel realizm, buna göre, hem dünyanın gerçekliğini hem de yapısal mekanizmaları kabul eder. Ontolojik anlamda dünyadaki şeyler ya da varlıklar onu tasavvur eden bilinçten bağımsız olarak vardır. Realizm ve eleştirel realizm felsefe, bilim, edebiyat eleştirisi gibi alanlarda farklı boyut ve katmanlarda karşımıza çıkar. Fikirlerin gerçekliğine inanmak şeklindeki realizmin felsefi anlamından edebiyattaki realizmin gerçekçilik olarak anlaşılması bu anlam farklarını gösterir. Georg Lukács'ın tanımlamasına göre edebiyatta realizm, edebiyatın realitenin/gerçekliğin bir yansıması olduğu fikrinden hareket eder. Bilim felsefesi alanında da realizmin gerçekçilik şeklinde anlaşılması söz konusudur. Bu noktada eleştirel realizmin ya da gerçekçiliğin en önemli ismi Roy Bhaskar'dır. Felsefi anlamda eleştirel realistler Bhaskar'ın öncü açılımlarını değerlendirmişlerdir. Andrew Sayer bu felsefi akımın başka bir önemli ismidir.

20. yüzyıl, özellikle ikinci yarısından itibaren akla yönelik kuşkular, itirazlar ve yadsıyışlar yüzyılı olmakla birlikte, birçok önemli filozof akıl savunuları yapmaya çalışır. Bunların önemli bir bölümü, bilinen anlamda akıl ve akılcılık savunusunu değil, kendileri de sorguladıkları eleştirel bir akılcılık anlayışı geliştirirler. Habermas örneğin, Adorno ve Horkheimer'de görülen araçsal akıl eleştirisinin çok fazla genelleştirilmesine ve bir bütün aklın araçsal akla indirgenmesine karşıdır. Kendisi de akılcılığı eleştirmekte, fakat yine de akla bir pay bırakmaktadır. Öte yandan eleştirel rasyonalizm denilince ilk akla gelen isim bilim felsefecisi Karl Popper'dir. Öğrencisi Karl Feyerabend tarafından görüşleri yoğun eleştirilere maruz kalıp "Akla Veda" denilmeden önce Popper, eleştirel bir rasyonalizm yöntemi geliştirmeye çalışmıştır. Popper'in eleştirel rasyonalizme dayanan bilim felsefesi, temelde kesin doğrular anlamında bilimsel bilgilere ulaşmayı mümkün görür.

Frankfurt Okulu'nun teorik ve felsefi konumunu gösteren adlandırma. Theodor W. Adorno, Max Horkheimer, Jürgen Habermas, Walter Benjamin okulun en tanıdık simalarıdır. Bu düşünürler Marksizm içinde yer almaktadırlar, ancak Marksizmle ilişkileri özel bir nitelik arz eder; Ortodoks Marksizm'in tamamen dışında kalırlar. Aydınlanmacılıkla eleştirel bir ilişki kurarlar, akıl kavramına yönelik çeşitli boyutlarda eleştiriler getirirler. Postmodern soruşturmada görülen akıl eleştirilerinin ilk ipuçlarını Frankfurt Okulu düşünürlerinde görmek mümkündür. Elbette Frankfurt Okulu'nun her üyesinde farklı boyutta bir eleştirellik söz konusudur, ama bu düşünürleri bir okul içinde birleştiren ögelerin temelinde eleştirel teoriyi benimsemeleri yatar. Eleştirel teori, hem teorinin/felsefenin eleştirel bir şekilde değerlendirilmesini ve yeniden yapılandırılmasını, hem de uygulamada eleştirel bir yönelim gözetilmesini ifade eder. Okulun en genel anlamda eleştirel bir düşünce ve eleştirel bir toplum teorisi kurmayı amaçladığı, felsefi çalışmalarında bu eleştirelliğin ortaya konulduğu söylenebilir.

Rasyonalizm
Semiyoloji
Bilim felsefesi

20. Yüzyıl Düşünce Akımları/Yorumlar ve Eleştiriler, Nejat Bozkurt, Sarmal Yayınevi.
Kıta Avrupası Felsefesine Giriş / Rousseau, Kant, Hegel'den Foucault ve Derrida'ya, David West, çeviren; Ahmet Cevizci, Paradigma Yayınları.
Felsefe Tarihi, Macit Gökberk, Remzi Kitabevi.
Çağdaş Felsefe/Kant'tan Günümüze Felsefe Akımları, Bedia Akarsu, İnkılap Kitabevi.
Dile Gelen Felsefe, Taylan Altuğ, YKY.
Bilim Kuramına Giriş, Elisabeth Ströker, çeviren; Doğan Özlem, İnkılâp Yayınları.

Abdülbaha (/əbˈdʊl bəˈhɑː/; Farsça: عبد ;البهاء 23 Mayıs 1844 – 28 Kasım 1921), asıl adı Abbas (Farsça: عباس) olan, Bahai inancının kurucusu Bahaullah’ın en büyük oğludur. Bahaullah, onu 1892’den 1921’e kadar Bahai inancının halefi ve başı olarak tayin etmiştir. Abdülbaha, daha sonra Bahaullah ve Bab ile birlikte dinin üç “merkezî şahsiyetinden” sonuncusu olarak anılmış; yazıları ve tasdik edilmiş konuşmaları Bahai kutsal yazınının kaynakları arasında kabul edilmiştir.
Abdülbaha, asil bir ailede, Tahran’da doğdu. Sekiz yaşındayken, babası Babi inancına yönelik devlet baskısı sırasında hapsedildi; ailenin malları yağmalandı ve aile fiilen yoksulluğa sürüklendi. Babasının ana vatanı olan İran’dan sürgün edilmesi üzerine aile, Irak’taki Bağdat’a yerleşti ve burada on yıl kaldı. Daha sonra Osmanlı Devleti tarafından İstanbul’a çağrıldılar; ardından Edirne’de yeni bir hapis dönemi yaşadılar ve nihayet Akka hapishane-şehrine gönderildiler. Abdülbaha, 1908’de Jön Türk Devrimi ile 64 yaşındayken serbest bırakılana dek burada mahpus kaldı. Serbest bırakılmasının ardından, Bahai İnancını Orta Doğu’daki köklerinin ötesine taşımak amacıyla Batı’ya birçok seyahat gerçekleştirdi; ancak I. Dünya Savaşı’nın başlaması, onu 1914–1918 yılları arasında büyük ölçüde Hayfa’da kalmaya zorladı. Savaşın ardından, Osmanlı makamlarının yerini Filistin üzerindeki İngiliz Mandası aldı; bu dönemde Abdülbaha, savaş sonrasında kıtlığın önlenmesine yaptığı yardımlar nedeniyle Britanya İmparatorluğu Nişanı Komutan unvanına layık görüldü.
1892’de Abdülbaha, babasının vasiyetnamesiyle Bahai inancının halefi ve başı olarak tayin edildi. İlahi Plan Levihleri, Kuzey Amerika’daki Bahaileri öğretileri yeni coğrafyalara yayma konusunda harekete geçirdi; kendi Vasiyetnamesi ise günümüzdeki Bahai idari düzeninin temelini attı. Yazılarının, dualarının ve mektuplarının büyük bir bölümü günümüze ulaşmıştır; Batılı Bahailerle yaptığı görüşmeler, dinin 1890'ların sonlarına doğru gösterdiği büyümeyi vurgulamaktadır.
Abdülbaha’nın doğum adı Abbas idi. Bağlama göre ya Mirza Abbas (Farsça) ya da Abbas Efendi (Türkçe) olarak anılırdı. Bahai inancının başı olduğu sürenin büyük bölümünde, “Baha’nın hizmetkârı” anlamına gelen ve babasına atıfta bulunan Abdülbaha unvanını kullanmış ve tercih etmiştir.

Abdülbaha, 23 Mayıs 1844’te (Hicrî 1260, Cemâziyelevvel’in 5’i), Tahran, İran’da Bahaullah ile Navvab’ın en büyük oğlu olarak dünyaya geldi. Bab’ın emrini açıkladığı geceyle aynı gecede doğdu. Doğumda kendisine Abbas adı verildi; bu ad, nüfuzlu ve güçlü bir soylu olan büyükbabası Mirza Abbas Nuri’den geliyordu. Abdülbaha’nın erken yılları, babasının Babi toplumu içindeki belirgin rolüyle şekillendi. Çocukken, Babi olan Tahire ile yaşadığı etkileşimleri sevgiyle hatırlar; onun kendisini dizine oturttuğunu, okşadığını ve içten sohbetlere girdiğini, bunun üzerinde kalıcı bir iz bıraktığını anlatır. Çocukluğu mutluluk ve tasasız anlarla doluydu. Ailenin Tahran’daki ve kırsaldaki konutları yalnızca rahat değil, aynı zamanda güzel biçimde döşenmişti. Küçük kardeşleri—bir kız kardeş Behiyye ve bir erkek kardeş Mehdi—ile birlikte ayrıcalık, sevinç ve konfor dolu bir hayat yaşadı. Abdülbaha, küçük kız kardeşiyle bahçelerde oynamayı çok sever, aralarında güçlü bir bağ gelişirdi. Karakterinin şekillendiği yıllarda, ebeveynlerinin çeşitli hayır işlerine olan bağlılıklarını gözlemledi; bunlar arasında evlerinin bir bölümünü kadınlar ve çocuklar için bir hastane koğuşuna dönüştürmeleri de vardı.
Sürgün ve hapisle büyük ölçüde şekillenen bir hayat nedeniyle, Abdülbaha’nın resmî eğitim olanakları sınırlı kaldı. Gençliğinde, soylu ailelerin çocuklarının— Abdülbaha dâhil—geleneksel okullara devam etmemesi adetti. Bunun yerine, soylular genellikle evde kısa bir eğitim alır; kutsal metinler, hitabet, hat sanatı ve temel matematik gibi derslere odaklanılır, saray hayatına hazırlık vurgulanırdı.
Abdülbaha, yedi yaşındayken yalnızca bir yıl süreyle geleneksel bir hazırlık okuluna devam etti. Erken eğitiminin sorumluluğunu annesi ve amcası üstlendi; ancak öğreniminin başlıca kaynağı babasıydı. 1890’da Edward Granville Browne, Abdülbahayı şöyle tasvir etmiştir: “Sözde daha etkili, tartışmada daha hazır, örneklendirmede daha mahir; Yahudilerin, Hristiyanların ve Müslümanların kutsal kitaplarına daha aşina birini bulmak güç olurdu…”
Zamanındaki anlatımlara göre Abdülbaha, etkileyici ve cazibeli bir çocuktu. Yedi yaşındayken vereme yakalanmasıyla ciddi bir sağlık sınavıyla karşılaştı ve öngörüler ölüm olasılığına işaret ediyordu. Hastalık yatışmış olsa da, bu durum hayatı boyunca sürecek, çeşitli rahatsızlıkların tekrarladığı bir mücadelenin başlangıcı oldu.
Çocukluğunda Abdülbahayı derinden etkileyen olaylardan biri, sekiz yaşındayken babasının hapsedilmesiydi; bu durum ailenin ekonomik durumunda belirgin bir gerilemeye yol açtı, onu yoksulluğa sürükledi ve sokakta diğer çocukların düşmanlığına maruz bıraktı. Abdülbaha, annesiyle birlikte, o sırada meşhur yeraltı zindanı Siyah Çal’da tutulan Bahaullah’ı ziyarete gitti. Bunu şöyle anlatır: “Karanlık, dik bir yer gördüm. Küçük, dar bir kapıdan girdik ve iki basamak indik; fakat ondan ötesi görünmüyordu. Merdivenin ortasında, birden O’nun (Bahaullah’ın) sesini duyduk: ‘Onu buraya getirmeyin’; bunun üzerine beni geri götürdüler.”

Bahaullah sonunda hapisten serbest bırakıldı; ancak sürgüne gönderilmesi emredildi ve o sırada sekiz yaşında olan Abdülbaha, 1853 yılının kışında (Ocak–Nisan) babasıyla birlikte Bağdat’a yapılan yolculuğa katıldı. Yolculuk sırasında Abdülbaha donma yanığı yaşadı. Bir yıl süren zorlukların ardından, Mirza Yahya ile süregelen çatışmayla yüzleşmeye devam etmek yerine, Bahaullah Nisan 1854’te—Abdülbaha’nın onuncu yaş gününden bir ay önce—Süleymaniye dağlarında inzivaya çekildi. Karşılıklı hüzün nedeniyle Abdülbaha, annesi ve kız kardeşi sürekli birlikte oldular. Abdülbaha, her ikisine de özellikle yakındı; annesi onun eğitim ve yetiştirilmesinde etkin bir rol üstlendi.
Babasının iki yıl süren yokluğu sırasında Abdülbaha, Orta Doğu toplumunda olgunluk yaşı kabul edilen 14 yaşına gelmeden önce, ailenin işlerini yönetme sorumluluğunu üstlendi, ve okumakla meşgul olduğu biliniyordu; kutsal metinlerin yayımlanmanın başlıca yolunun el yazması olduğu bir dönemde, Bab’ın yazılarını kopyalamakla da uğraşıyordu. Abdülbaha, at binme sanatına da ilgi duydu ve büyüdükçe tanınmış bir binici hâline geldi.
1856’da, yerel sufi önderlerle sohbetler yapan bir münzevinin haberleri aile ve dostlara ulaştı; bunun Bahaullah olabileceğine dair umutlar doğdu. Derhal Bahaullah’ı aramaya çıktılar ve Mart ayında onu Bağdat’a geri getirdiler. Babasını gördüğünde Abdülbaha dizlerinin üzerine çöktü ve yüksek sesle ağlayarak “Bizi neden bıraktın?” dedi; annesi ve kız kardeşi de aynı şekilde davrandı. Abdülbaha, kısa süre sonra babasının sekreteri ve kalkanı oldu.
Şehirdeki ikamet sırasında Abdülbaha, bir çocuktan genç bir adama dönüştü. “Son derece yakışıklı bir genç” olarak anılır ve hayırseverliğiyle hatırlanırdı. Olgunluk yaşını geçtikten sonra, Bağdat camilerinde genç bir delikanlı olarak dinî konuları ve kutsal metinleri tartışırken sıkça görülürdü. Bağdat’ta bulunduğu sırada, babasının isteği üzerine, “Ben gizli bir hazineydim” şeklindeki Müslüman geleneği üzerine Ali Şevket Paşa adlı bir sufi önder için bir yorum kaleme aldı. Abdülbaha o sırada on beş ya da on altı yaşındaydı ve Ali Şevket Paşa, 11.000 kelimeyi aşan bu denemeyi yaşı için olağanüstü bir başarı olarak değerlendirdi.
1863’te, daha sonra Rızvan Bahçesi olarak anılacak yerde, Bahaullah birkaç yol arkadaşına kendisinin Tanrı Mazharı ve Bab tarafından gelişi haber verilen “Allah’ın zahir edeceği Kimse” olduğunu ilan etti. On iki günün sekizinci gününde, Abdülbaha’nın, Bahaullah’ın bu iddiasını kendisine açıkladığı ilk kişi olduğu aktarılır.

1863 yılında Bahaullah İstanbul’a çağrıldı; böylece ailesi—o sırada on sekiz yaşında olan Abdülbaha dâhil—110 gün süren yolculukta ona eşlik etti. İstanbul’a yapılan yolculuk, bir başka yorucu sefer oldu ve Abdülbaha sürgün edilenlerin geçinmesine yardım etti. İşte bu dönemde, Bahailer arasında konumu daha da belirgin hâle geldi. Bu durum, Bahaullah’ın Dal Levhi ile oğlunun erdemlerini ve makamını sürekli yüceltmesiyle daha da pekişti. Kısa bir süre sonra Bahaullah ve ailesi Edirne’ye sürgün edildi, ve bu yolculuk sırasında Abdülbaha yeniden donma yanığı yaşadı.
Edirne’de Abdülbaha, ailesinin—özellikle annesinin—tek teselli kaynağı olarak görülüyordu. Bu dönemde Bahailer arasında “Ağa” olarak, Bahai olmayanlar arasında ise Abbas Efendi adıyla tanınıyordu. Edirne’de Bahaullah, oğlundan “Allah’ın Sırrı” diye söz etti. Bahailere göre “Allah’ın Sırrı” unvanı, Abdülbaha’nın bir Tanrı Mazharı olmadığını; ancak “Abdülbaha’nın şahsında, insani tabiat ile insanüstü bilgi ve kemalin birbiriyle bağdaşmaz görünen özelliklerinin kaynaşıp bütünüyle uyum içinde birleştiğini” simgeler. Bahaullah, oğluna ayrıca “En Yüce Dal”, “Kutsallık Dalı”, “Ahit ve Misakın Merkezi” ve “gözümün nuru” gibi birçok başka unvan da verdi.
Bahaullah’ın bu kez Filistin’e sürgün edileceği haberini alan Abdülbaha, kendisi ve ailesinin Bahaullah’tan ayrı sürgün edileceğini duyduğunda derin bir yıkım yaşadı. Bahailere göre, onun aracılığı sayesinde bu fikirden vazgeçildi ve ailenin geri kalanının da Bahaullah ile birlikte sürgün edilmesine izin verildi.

Yirmi dört yaşında olan Abdülbaha, artık açık biçimde babasının baş vekili ve Bahai toplumunun seçkin bir üyesiydi. 1868 yılında Bahaullah ve ailesi, Filistin’deki Akka ceza kolonisine sürgün edildi; burada ailenin kaybolup unutulmasının beklendiği açıktı. Akka’ya varış, aile ve sürgünler için son derece sarsıcı oldu, zira düşmanca bir yerel halk tarafından karşılandılar. Kadınların karaya ulaşabilmesi için erkeklerin omuzlarına oturtulmaları gerektiği söylendiğinde, Abdülbaha kadınların karaya taşınması için sandalyeler temin etti. Kız kardeşi ve babası tehlikeli biçimde hastalandı. Abdülbaha bir miktar ilaç bulmayı başardı ve hastalara bizzat

Adi Şankara (MS 8. yy.) ya da tam adıyla Adi Şankaracharya (Sanskritçe: आदि शङ्कर, आदि शङ्कराचार्य; çev.: “İlk Shankaracharya”), Vedik dönemde faaliyet göstermiş bir Hint bilgini, filozofu ve Advaita Vedanta öğretmeniydi (acharya). Genellikle Hint felsefesinin en önemli düşünürü olarak kabul edilse de Şankara'nın yaşamına dair güvenilir bilgiler son derece sınırlıdır ve eserlerinin Hindu entelektüel düşüncesi üzerindeki tarihsel etkisi de çeşitli araştırmacılar tarafından sorgulanmıştır. Tarihsel Şankara'nın döneminde nispeten tanınmamış olduğu, hatta bazı yönlerden Vaişnava eğilimli olduğu düşünülür. Onun asıl etkisi, öğretilerinden ziyade, Hinduların büyük çoğunluğunun doğrudan Advaita Vedanta öğretilerine bağlı olmamasına rağmen Hindu dininin ve kültürünün simgesel bir temsilcisine dönüşmüş olmasıdır.
10. yüzyıla kadar Şankara, çağdaşı olan Maṇḍana Miśra'nın [Maṇḍana Miśra] gölgesinde kalmıştır ve buna ek olarak 11. yüzyıla kadar döneminin Hindu, Budist veya Jain kaynaklarında ondan hiç söz edilmemektedir. Efsanevi Şankara figürü, ölümünden birkaç yüzyıl sonra 14. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Bu dönem, Sringeri Matha adlı manastırın Vijayanagar İmparatorluğu hükümdarlarının himayesini kazandığı ve öğretilerini Advaitik Agamik Şaivizm'den Brahmanik Advaita ortodoksluğuna kaydırdığı süreci kapsar. 14.–17. yüzyıllar arasında kaleme alınan hagiografiler (aziz biyografileri) Şankara'yı ilahi bir bilge ve dünyadan çekilmiş bir hükümdar olarak yüceltir. Bu anlatılarda, onun tüm Hint altkıtasını dolaşarak (digvijaya) felsefesini yaydığı, teolojik tartışmalarda rakiplerini yendiği anlatılır.
Daha sonraki ünü sayesinde 300'den fazla metin Adi Şankara'ya atfedilmiştir. Bunlar arasında yorumlar (Bhāṣya), giriş niteliğinde tematik incelemeler (Prakaraṇa grantha) ve şiirsel ilahiler (Stotra) yer alır. Ancak bu eserlerin büyük bir kısmının, hayranları, taklitçileri ya da adı Şankara olan başka bilginler tarafından kaleme alınmış olması muhtemeldir.

Adi Şankara ile ilgili geleneksel kayıtlar Shankara Vijayams'da yer almaktadır. Biyografik ve efsanevi materyalin bir karışımı olan bu külliyatta filozofun hayatı şiirsel bir ifade biçimiyle anlatılır. Bunların arasındaki en önemli biyografler 14. yüzyıla tarihlenen Mādhavīya Śaṅkara Vijayaṃ, 15.-17. yüzyıl arasındaki bir tarihte yazılan Cidvilāsīya Śaṅkara Vijayaṃ ve 17.yüzyıldan sonrasına tarihlenen Keraļīya Śaṅkara Vijayaṃ'dır.
Adi Şankara, Nambodiri Brahmin topluluğu arasında şimdiki Kerala şehrinin yakınlarındaki Kaladi yakınlarında veya Aryamba'da dünyaya geldi. Anlatıya göre ailesi çocuksuz geçen uzun yıllardan sonra Vadakkunnathan tapınağındaki dualarından sonra Şankara'ya kavuşmuştur. Babası Şankara henüz daha küçük bir çocukken ölmüştür. Şankara'nın babası vefatında henüz üç yaşını doldurmamış olduğu söylenmiştir. Beş yaşında öğrencilik hayatı başlamış, sekiz yaşında Hindu kutsal metinleri olan dört Veda'ya hakim olmuştur.
Erken bir yaşta gezgin keşiş (sannyasa) olma eğilimi gösteren Şankara bu isteğine ancak annesinin ikna edip rızasını aldıktan sonra kavuşmuştur. Kerala'yı terk etmiş ve guru (Hint maneviyatında mürşitin karşılığı) aramak için Kuzey Hindistan'a doğru yola çıkmıştır. Narmada Nehri kıyılarında Gaudapada'nın müritlerinden olan Govinda Bhagavatpada ile karşılaşmıştır. Şankara'ya kim olduğunu soran Govinda Bhagavatpada'yı Advaita Vedanta felsefesinden alınma bir dörtlükle yanıt verdiğinde Govinda'yı etkiler ve onun müridi olur.
Gurusu Şankara'yı Brahma Sutraları üzerine tefsir yazmak ve Advaita felsefesini vaz' etmesi için eğitir. Kashi'ye seyahat eden Şankara orada ilk müridi olacak olan genç Sananda ile tanışır. Efsaneye göre talebeleriyle Vishwanath Tapınağı'na giden Şankara'nın yolunun üzerinde çevresinde dört köpek olan bir dokunulmaz çıkar. Müritlerinin yoldan çekilmesi ikazı üzerine dokunulmaz "Ebedi Atman'ımı mı yoksa bu tenden ibaret bedeni mi hareket ettirmemi istiyorsun?" diye sorar. Dokunulmazın tanrı Şiva'nın bir tezahürü, dört köpeğin de dört Veda olduğunu fark eden Şankara, dokunulmazın önünde saygıyla eğilir ve Manisha Panchakam adlı eserini kaleme alır. Badari'de ünlü Bhashya'larını (tefsirlerini) ve Prakarana granthaları (felsefi risaleler)ni kaleme alır.

Şankara Advaita Vedanta felsefe okulunun en ünlü zahit ve sözcüsü olmuştur. Tüm gerçekliğin Brahma dediği tek bir kaynaktan doğduğunu öne sürmüştür. Çokluk ve farklılık olarak görünen evren bir illüzyondan başka bir şey değildir. Bhagavad Gita, Upanişadlar ve Brahma Sutra yorumları Advaita Vedanta okulunun günümüzde hala önem verdiği metinler arasında yer alır.

Sri Sankara Granthavali - Complete Works of Sri Sankaracarya in the original Sanskrit, v. 1-10, revised ed., Samata Books, Madras, 1998. (Originally published from Sri Vani Vilas Press, Srirangam, 1910ff., under the direction of the Sringeri matha.)
Sankaracaryera Granthamala, v. 1-4, Basumati Sahitya Mandira, Calcutta, 1995. (complete works with Bengali translation and commentary)
Upanishad-bhashya-sangraha, Mahesanusandhana Samsthanam, Mt. Abu, 1979-1986. Sankara's bhashyas on the Katha, Mandukya, Taittiriya, Chandogya and Brihadaranyaka Upanishad, with Anandagiri's Tīkas and other sub-commentaries.
Prakarana-dvadasi, Mahesanusandhana Samsthanam, Mt. Abu, 1981. A collection of twelve prakarana granthas, with commentaries.
A Bouquet of Nondual Texts, by Adi Sankara, Translated by Dr. H. Ramamoorthy and Nome, Society of Abidance in Truth, 2006. A collection of eight texts. This volume contains the Sanskrit original, transliteration, word-for-word meaning and alternative meanings, and complete English verses.

Edited with Marathi translation, by Kasinath Sastri Lele, Srikrishna Mudranalaya, Wai, 1908.
Edited with vaiyasika-nyayamala of Bharatitirtha, and Marathi commentary, by Vishnu Vaman Bapat Sastri, Pune, 1923.
Selections translated into English, by S. K. Belvalkar, Poona Oriental Series no. 13, Bilvakunja, Pune, 1938.
Edited with Adhikarana-ratnamala of Bharatitirtha, Sri Venkatesvara Mudranalaya, Bombay, 1944.
Translated into English, by V. M. Apte, Popular Book Depot, Bombay, 1960.
Translated into English, by George Thibaut, Dover, New York, 1962. (reprint of Clarendon Press editions of The Sacred books of the East v.34, 38)
Sri Sankaracarya Granthavali, no. 3, 1964.
Translated into German, by Paul Deussen, G. Olms, Hildesheim, 1966.

Critically edited by Dinkar Vishnu Gokhale, Oriental Book Agency, Pune, 1931.
Edited with Anandagiri's Tika, by Kasinath Sastri Agashe, Anandasrama, Pune, 1970.
Alladi Mahadeva Sastri, The Bhagavad Gita: with the commentary of Sri Sankaracharya, Samata Books, Madras, 1977.
A. G. Krishna Warrier, Srimad Bhagavad Gita Bhashya of Sri Sankaracarya, Ramakrishna Math, Madras, 1983.
Trevor Leggett, Realization of the Supreme Self: the Bhagavad Gita Yogas, (translation of Sankara's commentary), Kegan Paul International, London, 1995.

Sitarama Mahadeva Phadke, Sankaracaryakrta Upadesashasri, Rasikaranjana Grantha Prasaraka Mandali, Pune, 1911. (with Marathi translation)
Paul Hacker, Unterweisung in der All-Einheits-Lehre der Inder: Gadyaprabandha, (German translation of and notes on the Prose book of the upadeSasAhasrI) L. Röhrscheid, Bonn, 1949.

Edited with English translation, by Mohini Chatterjee, Theosophical Publishing House, Madras, 1947.
Ernest Wood, The Pinnacle of Indian Thought, Theosophical Publishing House, Wheaton (Illinois), 1967. (English translation)
Swami Prabhavananda and Christopher Isherwood, Shankara's Crest-jewel of Discrimination, with A Garland of Questions and Answers, Vedanta Press, California, 1971.
Sri Sankara's Vivekachudamani with an English translation of the Sanskrit Commentary of Sri Chandrashekhara Bharati of Sringeri. Translated by P. Sankaranarayanan. Bharatiya Vidya Bhavan. 1999

Edited with Sureshvara's varttika and varttikabharana of Abhinavanarayanendra Sarasvati (17th cent.), Sri Vani Vilas Press, Srirangam, 1970.
Edited with Gujarati translation and notes, Sri Harihara Pustakalya, Surat, 1970.

Şankara, Tefrik Etme Hazinesi, Dergah Yayınları

Hinduizm
Şankara

Complete Works of Sri Sankaracharya (Sanskritçe)
Chandogya Upanishad İngilizce çevirisi
Shankara's Life 17 Mart 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hindu Books 8 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Afrika, Avrasya'dan sonra ikinci büyük kıtadır. Afrika nüfusu yaklaşık bir milyar insandır. Afrika, insanlığın atalarının evi olarak kabul edilmektedir: Burada Sahelanthropus tchadensis, Australopithecus africanus, A. afarensis, Homo erectus, H. habilis ve H. ergaster de dahil olmak üzere eski hominidlerin ve bunların muhtemel atalarının eski kalıntıları bulunmuştur.

Afrika'daki ortalama nüfus yoğunluğu 30.5 kişi / km²'dir ve bu da Avrupa ve Asya'dan çok daha azdır. Afrika'daki dev alanların zayıf nüfusunun başlıca nedenleri doğal koşullardır (çöller, ekvator ormanları, dağlık alanlar), Avrupa sömürgesinin tarihi mirası ve köle ticaret sisteminin sonuçlarıdır. Nüfus, büyük şehirlerin yoğunlaştığı kıyı bölgelerinde, limanlara ihraç ürünlerinde, tarımsal plantasyonlarda (Mağrip Akdeniz bölgesi, Gine Körfezi kıyıları, Nijerya ovaları) yoğunlaşmaktadır.

Kentleşme düzeyi itibarıyla, Afrika, diğer bölgelerin gerisinde kalıyor -% 30'dan az, ancak buradaki kentleşme oranı dünyadaki en yüksek seviyededir çünkü birçok Afrika ülkesi hatalı kentleşmeyle karakterize edilir. Afrika kıtasındaki en büyük şehirler Kahire ve Lagos'tur.

Yazılı bir geleneği pek bulunmamakla birlikte, Afrika'nın çoğunlukla sözlü gelenekleri ile örf ve adetlerinden beslenen bir felsefesi olduğundan bahsetmek mümkündür. Afrika'nın yazılı felsefesinin ilk ve ender ürünleri Eski Mısır'a aittir. Buna karşılık çağdaş Afrika felsefesine sözlü gelenek hakimdir.

Çağdaş Afrika felsefesinde dört temel anlayış belirlenmiştir: Etnik felsefe (etno-philosophy), bilgelik öğretileri, milliyetçi felsefe ve akademik felsefe.
Etnik felsefe Afrikalı etnik grupların düşüncelerine ve tasarım dünyalarına yoğunlaşırken, milliyetçi-ideolojik felsefe siyahilerin etkileyici bir felsefe ya da varlıkbilgisine sahip olduklarını göstermeye, bunu da temellendirmeye çalışmaktadır. Profesyonel akademik felsefe çalışmaları Afrika'yı sömürgeleştiren ve onun modern eğitim sistemini yaratan Avrupa ülkelerinden gelen felsefe geleneklerinin etkisi altındaki Afrikalı düşünürler tarafından gerçekleştirilirken, geleneksel bilgelik öğretileri Afrika halklarının tasarım dünyasının budunbilimsel (etnolojik) açıdan araştırılmasında kullanılan yöntemlere dayanır.

Heinz Kimmerle, Afrika'da Felsefe / Afrika Felsefesi. (Çev. Mustafa Tüzel, Kabalcı Yayınları, 1995)
Mubabinge Bilolo, Contribution à l’histoire de la reconnaissance de Philosophie en Afrique Noire Traditionnelle, (1978: Kinshasa, Facultés Catholiques de Kinshasa, Licence en Philosophie et Religions Africaines)
Mubabinge Bilolo, Les cosmo-théologies philosophiques de l'Égypte Antique. Problématiques, Prémisses herméneutiques et problèmes majeurs. Academy of Afrian Thought, Sect. I, vol. 1, (1986: Kinshasa-Munich-Libreville, African University Studies)
Peter O. Bodunrin Philosophy in Africa: Trends and Perspectives (1985: University of Ife Press)
Kwame Gyekye An Essay of African Philosophical Thought: The Akan Conceptual Scheme (1995: Temple University Press) ISBN 1-56639-380-9
Paulin J. Hountondji African Philosophy: Myth and Reality (1983: Bloomington, Indiana University Press)
Samuel Oluoch Imbo An Introduction to African Philosophy (1998: Rowman & Littlefield) ISBN 0-8476-8841-0
Bruce B. Janz "African Philosophy" PDF

Safro Kwame Reading in African Philosophy: An Akan Collection (1995: University Press of America) ISBN 0-8191-9911-7
Joseph I. Omoregbe “African philosophy: yesterday and today” (in Bodunrin; references to reprint in [E. C. Eze] [ed.] African Philosophy: An Anthology (1998: Oxford, Blackwell))
H. Odera Oruka [ed.] Sage Philosophy [Volume 4 in Philosophy of History and Culture] (1990: E.J. Brill) ISBN 90-04-09283-8, ISSN 0922-6001
Tsenay Serequeberhan [ed.] African Philosophy: The Essential Readings (1991: Paragon House) ISBN 1-55778-309-8
Placide Tempels, La philosophie bantoue (Bantu Philosophy), Elisabethville, 1945, Full text in French here.
Kwasi Wiredu Philosophy and an African (1980: Cambridge University Press)
Kwasi Wiredu [ed.] A Companion to African Philosophy (2004: Blackwell)
Kwasi Wiredu Toward Decolonizing African Philosophy And Religion In: African Studies Quarterly, The Online Journal for African Studies, Volume 1, Issue 4, 1998
Olabiyi Babalola Yai, Guest Editor: African Studies Quarterly, Volume 1, Issue 4 (1998): Religion and Philosophy in Africa

Afrika
Eski Mısır
Sömürgecilik

Pdf formatındadır: İoanna Kuçuradi, Afrika-Asya Felsefe Konferansı, Siyah Sanat ve Kültür Dünya Festivali, Lagos, Ocak 1977
Samuel Oluoch Imbo sitesi
Bruce Janz tarafından düzenlenmiş geniş kapsamlı site
Peter J. King tarafından hazırlanmış site
African Studies Center (Leiden) tarafından hazırlanmış site14 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Making of a Tradition: African Philosophy in the New Millenium 9 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Dismas A. Masolo tarafından hazırlanmış site]

Afroamerikalılar veya Siyahi Amerikalılar olarak da bilinen Afrikalı Amerikalılar, Afrika'nın Siyah ırk gruplarından herhangi birinden kısmen veya tamamen gelen Amerikalılardan oluşan etnik bir gruptur. Afrikalı Amerikalılar, Beyaz Amerikalılar ile Hispanik ve Latino Amerikalılardan sonra ABD'deki en büyük üçüncü ırksal veya etnik grubu oluşturmaktadır. "Afroamerikalı" terimi genellikle Amerika Birleşik Devletleri'nde köleleştirilen Afrikalıların torunlarını ifade eder.
Afrikalı Amerikalıların çoğu, bugünkü Birleşik Devletler sınırları içinde köleleştirilmiş insanların torunlarıdır. Bazı siyahi göçmenler veya onların çocukları da kendilerini Afroamerikalı olarak tanımlayabilse de, birinci nesil göçmenlerin çoğunluğu bunu yapmamakta ve kendilerini köken uluslarıyla tanımlamayı tercih etmektedir. Afrikalı Amerikalıların çoğunluğu Batı ve Orta Afrika kökenli olup, bazı önemli Batı Avrupalı ve küçük Kızılderili soyları da bulunmaktadır.
Afroamerikan tarihi, 16. yüzyılda Batı ve Orta Afrika'dan gelen Afrikalıların, Avrupalı köle tüccarlarına satılması ve Atlantik üzerinden Batı Yarımküre'ye taşınmasıyla başladı. Amerika'ya vardıktan sonra Avrupalı sömürgecilere köle olarak satıldılar ve özellikle güney kolonilerindeki plantasyonlarda çalıştırıldılar. Çok az bir kısmı köle olmaktan kurtularak ya da kaçarak özgürlüklerine kavuşabildi ve Amerikan Devrimi öncesinde ve sırasında bağımsız topluluklar kurdular. Amerika Birleşik Devletleri'nin 1783'te kurulmasından sonra, Siyahların çoğu köleleştirilmeye devam edildi ve en yoğun olarak Güney ABD'de olmak üzere, dört milyon köle ancak 1865'te İç Savaş sırasında ve sonunda özgürlüğüne kavuştu. Yeniden yapılanma sırasında vatandaşlık ve yetişkin erkeklere oy kullanma hakkı kazandılar; beyaz üstünlüğünün yaygın politikası ve ideolojisi nedeniyle, büyük ölçüde ikinci sınıf vatandaş muamelesi gördüler ve kendilerini Güney'de kısa sürede haklarından mahrum bırakılmış buldular. Bu koşullar, Amerika Birleşik Devletleri'nin askeri çatışmalarına katılım, Güney'den önemli ölçüde göç, yasal ırk ayrımcılığının ortadan kaldırılması ve siyasi ve sosyal özgürlük arayan sivil haklar hareketi nedeniyle değişti. Ancak Afrikalı Amerikalılara karşı ırkçılık 21. yüzyılda da bir sorun olmaya devam etmektedir. 2008 yılında Barack Obama, Amerika Birleşik Devletleri'ne başkan seçilen ilk ve şimdiye kadar da tek Afrikalı Amerikalı oldu.
Afroamerikan kültürü; görsel sanatlar, edebiyat, İngiliz dili, felsefe, politika, mutfak, spor ve müziğe sayısız katkılarda bulunarak dünya kültürü üzerinde önemli bir etkiye sahip oldu. Afroamerikalıların popüler müziğe katkıları o kadar derindir ki, caz, gospel, blues, rock and roll, funk, disko, hip hop, R&B ve soul dahil olmak üzere çoğu Amerikan müziğinin kökeni ya kısmen ya da tamamen Afroamerikan toplumuna dayanmaktadır.

Günümüzde hakaret kabul edildiği için artık kullanılmayan "negro" sözcüğü Latince "niger" (siyah) sözcüğünden İspanyolca ve Portekizceye geçmiştir. Türkçeye zaman zaman "zenci" olarak çevirilse de Arapça kökenli zenci sözcüğü ile negro sözcüğü arasında anlam benzerliği haricinde bir dilbilimsel ilişki yoktur fakat zenci kelimesi yer yer ve söylendiği zaman ve duruma göre hakaret anlamı taşımaktadır.

Şimdiki adıyla Amerika Birleşik Devletleri, o zamanki adıyla İngiliz Kuzey Amerikası'na gelen ilk Afrikalılar 1869 yılında, Jamestown bölgesine sözleşmeli hizmetliler olarak kayıtlara geçmişlerdir. Bölgenin sert koşullarından ötürü İngiliz göçmenlerin ölümleri arttığından daha fazla Afrikalı, işçi olarak bölgeye yerleştirilmiştir.

1790 yılında, ABD'de ilk nüfus sayımı yapıldığında, ABD'de yaklaşık 760.000 Afrikalı (özgür ve köleleştirilmiş) yaşıyordu, yani nüfusun %19,3'üydü. İç Savaş'ın başladığı 1860 yılında 4,4 milyon kişi vardı, ancak bu oran sadece %14'tü. Büyük çoğunluğu köleydi, sadece 400.000'i özgürdü. 1900 yılına gelindiğinde Afroamerikalıların sayısı iki katına çıkmıştı.
1910 yılında Afroamerikalıların yaklaşık %90'ı güneyde yaşıyordu, ancak birçoğu daha iyi fırsatlar aramak ve Jim Crow yasalarından kaçmak için kuzeye taşınmaya başladı. 1890'lar ile 1970'ler arasında Büyük Göç olarak bilinen bir dönem yaşandı. 1916 ile 1960'lar arasında 6 milyondan fazla Afroamerikalı kuzeye göç etti, ancak 1970'lere gelindiğinde kuzeyden güneye göç edenlerin sayısı güneyden kuzeye göç edenlerin sayısından daha fazlaydı.
Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Afroamerikan nüfusun zaman içindeki seyrine ilişkin aşağıdaki tablo, siyahların toplam ABD nüfusunun yüzdesi olarak 1930 yılına kadar nasıl azaldığını ve o zamandan beri nasıl arttığını göstermektedir.

1990 yılında Afroamerikan nüfusu 30 milyona ulaşmış ve ABD nüfusunun %12'sini oluşturmuştur; bu oran 1900 yılındaki oranla neredeyse aynıdır.

Afroamerikalıların çoğunluğu Protestan'dır ve çoğunlukla geleneksel olarak siyahların çoğunlukta olduğu Protestan mezheplerine mensuptur: Baptist, Metodist, Pentekostal. Ancak diğer Protestanlar, Katolikler ve Müslümanlar da bulunmaktadır.
Siyah Protestanlar takipçilerinin %59'unu oluştururken, Evanjelikler Afroamerikalıların %15'ini, diğer Protestanlar ise kalan %4'ünü oluşturmaktadır. Roma Katolikleri bunların %5'ini, Yehova Şahitleri ise yaklaşık %2'sini oluşturmaktadır.
Kuzey Amerika'ya sürgün edilen Afroamerikalıların yaklaşık %20'si Müslümandı, ancak kölelikleri sırasında Hristiyanlığa geçtiler. Daha sonra bazıları 20. yüzyılda Malcolm X, Kareem Abdul-Jabbar ve Muhammed Ali gibi siyah milliyetçi hareketler aracılığıyla İslam'a geçmişlerdir. Afroamerikalılar ABD'deki Müslüman nüfusun %20'sini oluşturmaktadır ve bunların çoğunluğu Sünni'dir.
Buna ek olarak, Afroamerikalıların yalnızca %0,4'ünü oluşturan küçük ama büyüyen bir Yahudi Afroamerikalı azınlık bulunmaktadır.

Amerika Birleşik Devletleri'nde ırk ve etnisite

Jack Salzman, ed., Encyclopedia of Afro-American culture and history, New York, NY: Macmillan Library Reference USA, 1996
African American Lives, edited by Henry L. Gates, Evelyn Brooks Higginbotham, Oxford University Press, 2004 - more than 600 biographies
From Slavery to Freedom. A History of African Americans, by John Hope Franklin, Alfred Moss, McGraw-Hill Education 2001, standard work, first edition in 1947
Black Women in America - An Historical Encyclopedia, Darlene Clark Hine (Editor), Rosalyn Terborg-Penn (Editor), Elsa Barkley Brown (Editor), Paperback Edition, Indiana University Press 2005
van Sertima, Ivan "They Came Before Columbus"
"The Politicization of Changing Terms of Self Reference Among American Slave Descendants",  American Speech, v 66, no.2, Summer 1991, p. 133-46

Agnostisizm ya da bilinemezcilik, en yaygın ve bilinen tanımıyla, tanrı veya tanrısal varlıkların bilinemez veya varlığı ile birlikte yokluğunun da kanıtlanamaz olduğunu savunan bir felsefi görüştür. Agnostik düşünce epistemolojik alanda yer alan bir felsefi görüş olmakla birlikte, zayıf agnostisizm, güçlü agnostisizm gibi alt türlere ayrılır. Bununla birlikte agnostik felsefe varsayımların, özellikle tanrı gibi daha yüksek bir otoritenin varlığına veya yokluğuna ilişkin teolojik varsayımların bilimsel olarak hiçbir zaman açıklanamayacağı görüşündedir. Bu fikir akımının destekçilerine agnostik (veya bilinemezci) denir. Agnostisizm kendi içinde de farklı görüşlere ayrılır.
Bilinen tanımların birincisi, "Tanrı'nın ve ruhani, metafizik ve doğaüstü bir varlığın veya varlıkların bilimsel olarak hiçbir zaman kanıtlanamayacağını ve gözlemlenemedikleri için hiçbir zaman bilinemeyeceğini savunan bir görüştür." şeklindeyken ikincisi, "İnsan aklının, Tanrı'nın var olduğu inancını veya Tanrı'nın olmadığı inancını haklı çıkarmak için yeterli rasyonel gerekçeler sağlayamadığının öğretisidir." ve üçüncüsü, "maddesel fenomenlerin ötesinde herhangi bir varlığın veya 'varoluşsal ilk neden'in hiçbir zaman bilinemeyeceği ve bu nedenle de bilinemeyecek şeyin de üzerine yoğunluk vermenin gereksiz olduğunun doktrini veya öğretisidir." şeklindedir.

Agnostik (Antik Yunanca ἀ- (a-) 'yok' ve γνῶσις (gnōsis) 'bilgi') terimi ilk kez İngiliz doğa bilimci Thomas Henry Huxley tarafından 1869'da Metafizik Cemiyeti'nin bir toplantısında yaptığı konuşmada, her türlü manevi veya mistik bilgi iddiaları reddeden felsefesini tanımlamak için kullanıldı. Huxley,

"Bu basitçe bir insanın, bilmek veya inanmak konusunda bilimsel bir temeli olmadığını, yani bildiğini veya inandığını söyleyemeyeceği anlamına gelir." 
diyerek agnostisizmi özetlemiştir. Bununla birlikte eski kuşkucu filozoflar, herhangi bir ölüm sonrası yaşam hakkında agnostisizm ifade eden, MÖ 5. yüzyıldan kalma bir Hint filozofu Sanjaya Belatthaputta gibi agnostik bakış açısını destekleyen yazılar yazmışlardı. MÖ 5. yüzyılda yaşamış Protagoras "Tanrıların" varlığı hakkında agnostik bir bakış açısı gösteren ilk Yunan filozofudur.

Agnostisizm, ateizm ile aynı şey değildir. Ateizm, tanrının var olmadığını veya var olamayacağını savunur. Fakat agnostisizm, tanrının var olup olmadığının bilinmediğini veya asla bilinemeyeceğini savunur. Demografik araştırmalar için ise ateizm ve agnostisizm, diğer bütün dinsiz felsefelerle aynı kategoridedir. Bazı kaynaklar ise agnostisizmi "tarafsızlık" olarak açıklar. T. H. Huxley ise agnostisizm hakkında şunları söylemiştir:

Agnostisizm bir inanç değildir; ancak özü tek bir dinç uygulamaya yatan bir metottur. Bu ilke kesinlikle akıl olarak gösterilebilir; ancak sonuçlar kanıtlanmış veya kanıtlanabilir denebilecek kadar kesin gösterilmemelidir.

"Agnostik" sözcüğü Eski Yunanca olumsuz öneki olan "an+" ve yine aynı dilden "bilen, bilgisi olan" anlamına gelen "gnōstikós (γνωστικός)" sözcüklerinin birleşiminden oluşmuştur. Anlamı kabaca "bilgisi olmayan" demektir. Bu sözcük ise yine Eski Yunanca "bilmek" anlamına gelen "gignōskō, gnō- (γιγνωσκω, γνω-)" sözcüğünden türemiştir. İlk kullanımı T. H. Huxley tarafından 1869 yılında gerçekleştirilmiş ve Türkçeye Fransızca "agnostique" sözcüğünden geçmiştir.
Agnostisizm (Fr. agnosticisme, İng. agnosticism) bilinemezcilik demektir. En sık kullanım biçimi dini inançlara agnostik yaklaşımdır. Bertrand Russell'ın tarif ettiği agnostik bakış açısına göre, Tanrı'nın varlığı ve dünya sonrası hayat hakkında mevcut dinlerin öne sürdüğü iddiaların günümüzde doğrulanması mümkün değildir. Dolayısıyla herhangi bir dine mensup olmak anlamsız görülebilir. Diğer taraftan agnostisizm, kendini "Tanrı kesinlikle yoktur" diyen ateizmden de ayrı tutar.

Agnostik teizm, bir yaratıcının var olma ihtimalini daha yüksek gören ve yaratıcının varlığına inanan ama yaratıcının var olduğunun kanıtlanmasının mümkün olmadığını kabul eden bir felsefi görüştür. Bir deist kişi, yaratıcının varlığının akıl ve gözlem yoluyla anlaşabileceğini söyler ama agnostik teist ise yaratıcının varlığının bilinmesinin hiçbir yolunun olmadığını ama yaratıcının var olduğunu söyler.

Agnostik ateizm, bir yaratıcının var olmadığını düşünen ama yaratıcının yokluğunun kesin olarak bilinemeyeceğini savunan felsefi bir görüştür. Bir agnostik ateist yaratıcının yokluğuna dair net olarak bir yorumda bulunmaz.

Zayıf agnostisizm herhangi bir yaratıcının varlığının ya da yokluğunun şu anda bilinmediğini ancak tümüyle bilinmez olmadığını savunur; bu nedenle kişi herhangi bir kanıt öne sürülene kadar bir yargıda bulunmaz.

Agnostikler listesi
Ateizm
Septisizm
Teizm
Deizm
Apateizm
Panteizm
Gnostisizm

Agora (Yunanca : Ἀγορά, Agorá), antik Yunan kentlerinde, şehirle ilgili politik, dini, ticari her türlü faaliyetin gerçekleştiği, tüm kamu binalarının etrafında sıralandığı halka ait geniş açık alan olup, Helenistik dönemde şekillenip Roma İmparatorluğu'nda ortaya çıkan forumların öncülüdür.

Klasik agoranın öncülleri arkaik çağlarda da vardı, ancak henüz seçkin bir mimari biçime sahip değillerdi. Başlangıçta son derece basit olup, oturma yeri olarak hizmet veren birkaç taş sırasının bulunduğu mekanlardı. Dini içerikli şenlikler, coşkulu konuşmalar ve tiyatro gösterileri de ilk zamanlar agorada düzenleniyordu.
Helenistik dönem boyunca bu meydanlar daha da büyümüştür. Geç Helenistik döneme gelindiğinde, her tarafı sütunlarla çevrilmiş ve böylece peristil avlu şeklinde tamamen kapalı bir mimari birim oluşturmuşlardır. Roma döneminden beri agoralar, dört tarafı revaklarla çevrili bir alan şeklini almıştır.
Minos kentlerinde bulunan tiyatroya benzeyen alanlar da agoranın öncülleri olabilirler. Anadolu'da Pergamon (Bergama) ve Nysa agoraları Helenistik, Aizanoi, Assos, Ephesos (Efes) agoraları Roma döneminden kalmadır.
Agoralar MS 6. ve 7. yüzyıla kadar kullanılmaya devam edilmiştir.

Agora, kentin ortasında ya da liman yakınında bulunmakta olup, etrafı dükkânlar, sütunlar, heykel ve ağaçlarla çevrilirdi.
Wycherley kentin bütünü gibi, agoranın da basit biçimde ortaya çıktığını, tek gerekenin, düz ve açık bir alan olduğunu, agoranın geniş anlamda, kent yaşamına ve yerleşme alanlarında kıvrılıp giden, sonra da kırlara doğru yayılan ana caddelere uygun bir odak sağlaması gerektiğinden, olanak varsa, kentin az çok merkezindeki bir alan-dan yararlandığını belirtmiştir.

Agoralar, MÖ 6. yüzyıldan beri ticari ekonomik bir öneme sahip olsalar da, sosyopolitik anlamda daha çok öne çıkan mekanlardır. Zira agoralar, aynı zamanda bouleuterion gibi siyasi ve idari sivil yapıların bulunduğu alanlardır. Burada bulunan heykeller ve onursal anıtlar, şehrin zenginliğine ve tarihine atıfta bulunan vitrinler gibidir. Agora'da bulunan heykellerin büyük çoğunluğu hükümdar heykelleridir. Agoralarda oturma sıralarının bulunması, buraların sosyal kaynaşma anlamında boş zamanların geçirildiği yerler olduğunu düşündürtmektedir. Bazı yerlerde agoraya hakim bir yükseklikte bir tepeye bir tapınak inşa edilerek, agora üzerinde etkili olması da sağlanmıştır.

Antik Grekçe'de Homeros'un İlyada Destanı'nda (M.ö. 8. yüzyıl) αγορα, (αγείρω "toplanmak" fiilinden türemiştir.) “toplantı, toplantı yeri, meclis” anlamını taşımaktadır.
Yunanca'da da agora, "toplanma yeri" anlamını korumaktadır. Agorastis "alıcı, pazara gelen müşteri" kelimeleri de Grekçe'den Yunancaya değişikliğe uğramadan geçmiştir.

Özhan Öztürk (2005). Karadeniz Ansiklopedik Sözlük. 2 Cilt. Heyamola Yayıncılık. İstanbul. ISBN 975-6121-00-9
Wycherley. R. (1993), Antik Çağda Kentler Nasıl Kuruldu? Arkeoloji ve Sanat Yayınları. İstanbul

Ahimsa (Sanskrit: अहिंसा, Pāli: avihiṃsā) ("merhamet"), genel olarak şiddete başvurmama, saldırmama, zarar vermeme anlamına gelen kadim bir Hint şiddetsizlik ilkesi olup Hinduizm, Budizm ve Jainizm inanç sistemlerinde önemli bir erdemdir. Buna göre insanlar, başkalarıyla ve genel olarak dünya ile barış içinde yaşamalı, asla bir canlıya zarar vermemeli, onu yaralamamalı ya da öldürmemelidir. Ahimsa aynı zamanda, kötülüğe karşı zora baş vurmadan dayanma şeklindeki bir dinî ahlâk görüşünü de ifade eder.
Ahimsa çok boyutlu bir kavramdır, onun 'incitme' önermesi kişinin düşüncelerini, sözlerini ve eylemlerini içerir ve tüm canlıların ilahi manevi enerjinin kıvılcımına sahip olduğu ön kabulünden esinlenilmiştir; bu nedenle başka bir varlığa zarar vermek kendine zarar vermektir. Ahimsa, herhangi bir şiddetin karmik sonuçları olduğu düşüncesi ile de ilgilidir. Ahimsa'nın ilkelerine kadim Hinduizm bilgeleri öncülük edip geliştirmiş olsalar da, bu kavram Jainizm'in ahlak felsefesinde de olağanüstü bir gelişmeye ulaşmıştır.
Ahimsa ilkesinin belki de en popüler savunucusu Mahatma Gandi idi. Daha sonra ABD'de 1950'ler ve 1960'larda siyahların eşit temel yurttaşlık haklarına kavuşması uğrundaki mücadelelere liderlik eden Martin Luther King de onu örnek almıştı.

Özel

Genel
Yitik, Ali İhsan (2003). "Felsefe Ansiklopedisi" cilt 1. ed. Ahmet Cevizci. Etik Yayınları. s. 86. ISBN 975-8565-11-7
Aydın, Mehmet (2005). "Ansiklopedik Dinler Sözlüğü". s. 11. ISBN 975-97046-6-8

Ahlakçılar listesi, konuları dışındaki otoriteler tarafından etik konusuna büyük katkıları olduğu öne sürülen kişileri bir araya getiren bir listedir. Bu kişiler, kısmen dînî veya politik kişiliklerdir.
Listedeki her kişi, etik çalışmaları ya da ele aldıkları problemleri açısından bilinmektedirler.

Pierre Abélard
John Stevens Cabot Abbott
Mortimer Adler
Thomas Aquinas
Ambrose
Rodoslu Andronikos
G. E. M. Anscombe
Aristoteles
Aristoksenos
Asoka
Hippolu Augustinus
Marcus Aurelius

Franz Xaver von Baader
Francis Bacon
Samuel Bailey
Marco Antonio Baratta
Friedrich Eduard Beneke
Jeremy Bentham
Thomas Berry
Maurice Blanchot
Dietrich Bonhoeffer
George Boole
Nathan Braun
Martin Buber
Gautama Buddha
Mario Bunge
Nasim Butt

Albert Camus

Partha Dasgupta
Abraham ibn Daud
Merryl Wyn Davies
Hugo de Garis
Philip Doddridge
Elliot N. Dorff
Ronald Dworkin

Hamid Enyat
Epikuros
Rudolf Christoph Eucken

Johann Albert Fabricius
Ismail Raji' al-Faruqi
Nosson Tzvi Finkel
John Finnis
Owen Flanagan
Joseph Fletcher
Philippa Foot
William Frankena
Alexander Campbell Fraser
R. Edward Freeman
Erich Fromm

Raimond Gaita
Mohandas Gandhi
Gazâli
Allan Gibbard
Carol Gilligan
Peter Goldie
Victor Gollancz
Thomas Hill Green
Stanley Grenz
Hugo Grotius
Tenzin Gyatso, 14. Dalai Lama

Hammurabi
R.M. Hare
John Harsanyi
Robert S. Hartman
Stanley Hauerwas
Henry Hazlitt
Paul Hawken
Erich Heller
Claude Adrien Helvétius
Frank Herbert
Abraham Joshua Heschel
Hierocles of Alexandria
Thomas Hill, Jr.
James Hinton
Wau Holland
Hans-Hermann Hoppe
David Hume
Patrick Hunout
John Peters Humphrey - Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin yazarı
Francis Hutcheson
Thomas Henry Huxley

Lauri Ingman

İbn-i Sînâ
Aliya İzetbegoviç

Jane Jacobs Kalım sistemleri (Systems of Survival)'in yazarıdır.
Paul Janet
Francis Jeffrey
Théodore Simon Jouffroy

Konfüçyüs
Immanuel Kant - Etiğin Metafiziği
Kınalızade Ali
Rushworth Kidder
Søren Kierkegaard
Israel Kirzner
Lawrence Kohlberg
Ksenokrates
Christine Korsgaard
David Korten
Peter Kropotkin
Hans Küng

Hugh LaFollette
Aldo Leopold
Emmanuel Levinas
John Locke
Alex John London
Moshe Chaim Luzzatto

Niccolò Machiavelli
J. L. Mackie
Fazlurrahman Malik
Mao Zedong
Markion
James Martineau
Ebu'l-A'lâ Mevdudî
John McDowell
Donella Meadows
Peter Medawar
Mensiyüs
Menedemus
Fatima Mernissi
James Mill
John Stuart Mill
Carol Moore
George Edward Moore
Radhakamal Mukerjee

Thomas Nagel
Nawab Haider Naqvi
James A. Nash
Seyyed Hossein Nasr
Oswald von Nell-Breuning
H. Richard Niebuhr
Reinhold Niebuhr
Friedrich Nietzsche
Carlos Santiago Nino
Karl Immanuel Nitzsch
David L. Norton
Robert Nozick
Martha Nussbaum

John O'Connor
Onora O'Neill
Isaac Obeso
David S. Oderberg

Lynn S. Paine
Blaise Pascal
Bahya ibn Paquda
Derek Parfit
Craig Paterson
Philip Pettit
Philon
Platon
Richard Price
Prodikos

Quintilianus

Ayn Rand
John Rawls
Martin Rees
George Croom Robertson
W. D. Ross
Murray Rothbard
Jean-Jacques Rousseau
John Ruskin
Bertrand Russell

Marquis de Sade
Edward Said
Rashtriya Swayamsevak Sangh
Ziauddin Sardar
John Ralston Saul
Geoffrey Sayre-McCord
Zalman Schachter-Shalomi
Friedrich Schiller
Friedrich Daniel Ernst Schleiermacher
Karl Wilhelm Friedrich von Schlegel
Moritz Schlick
Frank Schmalleger
Arthur Schopenhauer
Albert Schweitzer
Amartya Sen
Lucius Annaeus Seneca
Russ Shafer-Landau
Muhammed Nicatullah Siddiki
Henry Sidgwick
Georg Simmel
Peter Singer
B. F. Skinner
J. J. C. Smart
Adam Smith
Margaret Somerville
Baruch Spinoza
John Shelby Spong
Charles L. Stevenson
Dugald Stewart
Stobaios
Jeffrey Stout
John C. Stennis
Leslie Stephen
David Friedrich Strauss
Sun Yat-sen
Randy Cohen

Jenny Teichman
Judith Jarvis Thomson
Paul Tillich
Hsun Tzu

Johann Georg Walch
William George Ward
Otto Weininger
William Whewell
Philip Wicksteed
Susan Wolf
Christian Wolff
William Wollaston

John Howard Yoder

Theodor Zwinger

Akademik disiplinlere genel bir bakış ve güncel bir rehber olarak aşağıda ana hatlar verilmiştir:
Akademik bir disiplin veya çalışma alanı, yüksek öğretimin bir parçası olarak öğretilen ve araştırılan bir bilgi dalıdır. Bir öğretmenin disiplini, genellikle ait oldukları üniversite fakülteleri ve öğrenilen toplumlar ile araştırma yayınladıkları akademik dergiler tarafından tanımlanır.
Disiplinler, hemen hemen tüm üniversitelerde var olan ve iyi tanımlanmış dergi ve konferans kadrolarına sahip olan ve sadece birkaç üniversite ve yayın tarafından desteklenen yeni başlayanlar arasında değişmektedir. Bir disiplinin dalları olabilir ve bunlara genellikle alt disiplinler denir.
Aşağıdaki anahat, akademik disiplinlere genel bir bakış ve rehber olarak hiyerarşik sırada verilmektedir.

Biyolojik antropoloji
Dilbilimsel antropoloji
Kültürel antropoloji
Sosyal antropoloji

Klinik Sosyal Hizmet
Toplum uygulama
Ruh sağlığı
Psikososyal rehabilitasyon
Kişi merkezli terapi
Aile terapisi
Mali sosyal hizmet

Soyut matematik

Uygulamalı Matematik

Astrostatik
Biyoistatistik

Kimya Mühendisliği

Chaos of Disciplines. University of Chicago Press. 2001. ISBN 978-0-226-00101-2. 
The Organization of knowledge in modern America, 1860-1920. 1979. ISBN 0-8018-2108-8. 
Eğitim Bilimleri Eğitim Enstitüsü ABD Bölümü. Sınıflandırma Öğretim Programları (CIP)2 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. Ulusal Eğitim İstatistikleri Merkezi.

Sınıflandırma Öğretim Programları (CIP 2000)21 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.: ABD tarafından Geliştirilen Eğitim Ulusal Merkezi Eğitim İstatistikleri sağlayan bir taksonomik düzeni bu olacak destek doğru izleme, Değerlendirme ve raporlama inceleme alanları ve programı tamamlama etkinliği.
Tam JACS11 Temmuz 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Ortak Akademik Sınıflandırma Konular) gelen Yüksek Öğrenim İstatistik Kurumu (HESA) yılında Birleşik Krallık
Avustralya ve Yeni Zelanda Standart Araştırma Sınıflandırma (ANZSRC 2008) (web sayfası12 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.) Bölüm 3 ve Ek 1: alan araştırması sınıflandırma.
Alan Bilgisi3 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., bir bakıştan göster izin akademik disiplinler ve alt disiplinler bu makale görüntülenmiştir.
Sandoz, R. (ed.), Etkileşimli Tarihi Atlas Disiplinleri, Cenevre Üniversitesi12 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Alman felsefesi, 18. yüzyıl sonu ve 19. yüzyıl başlarından itibaren belirgin bir ağırlık kazanan, bir bakıma felsefenin yurdu hâline gelen Alman felsefe geleneğini ya da başka bir açıdan farklı felsefi eğilimlere sahip olan Alman felsefecilerinin bütünlüğünü ifade etmektedir.
Alman felsefecilerin bütünlüğünü ifade etmesi dolayısıyla Alman felsefesi belli bir düşünce geleneğine ya da filozof grubuna indirgenemez. Alman felsefesi denildiğinde akla ilk Klasik Alman idealizmi gelir ancak Alman felsefecilerinin bundan çok daha fazla olduğu ve karşıt felsefi eğilimleri temsil eden Alman filozofların bulunduğu bilinmektedir. Leibniz, Friedrich Schelling, Johann Gottlieb Fichte, Kant, Hegel, Feuerbach, Marx, Arthur Schopenhauer, Nietzsche, Karl Jaspers, Goethe gibi ünlü filozoflar bulunmaktadır. Bu filozoflar ise idealist, materyalist, duyumcu, rasyonalist, deneyci, aşkın idealist, diyalektik ya da diyalektik materyalist gibi düşünce eğilimlerini temsil etmektedir.
Klasik Alman felsefesi, Alman İdealizmi olarak adlandırılır ve ana gövdesinde Immanuel Kant ve Friedrich Hegel gibi isimler yer alır. Öte yandan Ludwig Andreas Feuerbach gibi klasik materyalizmin temsilcileri de bu felsefe içinde yerlerini almışlardır. Alman felsefesinin güçlü dalgasının geri çekilişi 20. yüzyılın başlarından itibaren görülebilir. Yine de bu dönemde Alman felsefesi fenomenolojinin ve varoluşçu felsefenin iki temel ismini ve 20. yüzyılın iki başlıca filozofu olan Edmund Husserl, Martin Heidegger, Hannah Arendt'i yetiştirmiştir. 20. yüzyıl, Alman felsefesinin etkisizleşme zamanı olmakla birlikte bu iki filozofun yanı sıra Frankfurt Okulu gibi felsefi düşünceyi ayakta tutan ve gelişim yönünü tayin eden okulun gerçekleşmesi söz konusu oldu; Max Horkheimer, Theodor W. Adorno, Herbert Marcuse, Habermas gibi isimler yetişti.

Immanuel Kant, eleştirel felsefenin öncü ismi olduğu gibi kendi felsefi çalışmalarını çoğu yerde transendental idealizm olarak da adlandırmaktadır. Felsefi eğitiminde Leibniz'den etkilendiği söylenebilir ancak esas olarak felsefi düşüncelerinin gelişimi David Hume ve Rousseau'nun etkisiyle ortaya çıkar. Empirizmin sınırlı bir felsefi yaklaşım olduğundan hareketle deney ve deneyim kategorilerini yeniden değerlendirir. Kendinde-şey ve kendi-için-şey (Noumenon ve Fenomen) kavramları onun felsefi çalışmasının temel ilkeleridir. Böylece epistemoloji ile ontoloji arasına kesin/kategorik bir ayrım koymuştur. Aklın sınırlarını soruşturmuş, metafiziğin olabiliriliğini değerlendirmiş, bir etik felsefesi kurmuş, bilgi ve inanç üzerie felsefi soruşturmayı kendine özgü felsefi sistemini kurarak yürütmüştür. Kant genel bir eğilim olarak felsefe tarihi içinde Alman idealizminin ilk kurucularından kabul edilmektedir. Kant, aklı kurucu ilke olarak belirlemenin yanı sıra felsefi çalışmasını aklın sınırlarını belirleme uğraşıyla da yönlendirir. O hem bilgiye geçerli bir kuramsal temel sağlamaya hem de inanca yer açmaya çalışmış, modern zamanlarda metafizigin yerini sorgulamıştır. Kant sonrası felsefe büyük ölçüde ve esas olarak Kant'ın koyduğu kavram ve kategorilerle çalışmıştır.

Felsefede idealizm, nesnelerin bize göründüklerinden daha başka bir şey olduklarını ve kendi içlerinde bizim deneyimimizin ötesinde, ulaşılmaz bir gerçeklik taşıdıklarını savunan düşünce biçimidir. Ding an sich (kendinde şey), zihnimizin nesneleri aslında oldukları gibi değil de göründükleri gibi algıladığı nosyonudur. Böylece zihinden bağımsız nesne düşüncesi İdealizm için anlamsız bir soru hâline gelir.

1787 yılında Friedrich Heinrich Jacobi, "İnanç Üzerine ya da İdealizm ve Gerçekçilik" (David Hume über den Glauben oder Idealismus und Realismus) adlı kitaplarında Kant'ın "kendinde şey" (Ding an sich) kavramına atıfta bulunur. Jacobi, kendinde şey'in asla doğrudan bilinemeyeceği fikrine varır. Buna çözüm olaraksa inancı ileri sürer. Bir özne, dış dünyadaki gerçekliğin temsille veya kendi zihnindekilerle ilgili olduğuna inanmalıdır. Bu inanç, bilinen ama mantıksal olarak kanıtlanmamış hakikatin sonucudur. Kendinde şey'in gerçek varlığı böylece kendini gözleyen özneye açık eder. Bu yolla özne; doğrudan zihnine görünenlerin ideal, öznel temsillerini bilir ve gerçek, nesnel kendinde şey'in kendi zihninin dışında olduğuna inanır. Heinrich Jacobi, dış dünyayı bir inanç nesnesine dönüştürerek inancı ve onun teolojik çağrışımlarını mazur göstermeye çalışmıştır.

Karl Leonhard Reinhold 1790 ve 1792 yıllarında Kantçı felsefeye ilişkin iki ciltlik yazılarını yayımlar. Bu yazılar karmaşık, teknik dili nedeniyle anlaşılmaz olan filozofun düşüncelerinin net bir açıklamasını vermektedir.
Ayrıca Reinhold, insanların ve diğer hayvanların, kendinde şeyl'eri değil, nesnelerin ancak zihinlerinde oluşan görüntülerini bilebilecekleri yönündeki Kantçı iddiayı kanıtlamaya çalışmıştır. Buna kanıt getirebilmek için asla şüphe edilmeyecek bir aksiyom ortaya atar. Bu aksiyoma göre bilincin tüm bilgisi anlaşılabilir olmaktadır: Aksiyom şöyledir: "Temsil özne tarafından bilinçte anlaşılır, bu anlama özneden nesneye doğru gerçekleşir ve ikisini de ilgilendirir."
Böylece Reinhold tanımlardan değil, bilinçli bir akıldaki zihinsel imgeleri ya da temsilleri ilgilendiren prensiplerden başlar. Bu yolla bilgiyi: 1) Bilen özne ya da gözlemci, 2) Bilinen nesne 3) Öznenin zihnindeki imge ya da temsil bakımından inceler. Aşkın idealizmi anlamak için üç bileşenden oluşan deneyimin derinlerine kadar düşünmek gerekir: Özne, temsil ve nesne.

Friedrich Wilhelm Joseph von Schelling 19. yüzyılda Alman İdealizmi'nin öncü filozoflarından birisidir. Üniversitede Hegel ve Hölderlin ile birlikte Teoloji okumuştur. Üniversitede Kant ve Johann Gottlieb Fichte'nin felsefelerine yoğunlaşmıştır. Spinoza'nın onun üzerinde derin bir tesiri olmuştur, ayrıca Schelling de Hegel'i etkilemiştir. Klasik Alman İdealizmi olarak adlandırılan akımın kurucu isimlerindendir. Doğada tam anlamıyla bir amaçlılık bulunduğunu düşünür. Ona göre doğa bilinçsiz bir zekânın ürünüdür.

Hegel, Alman İdealizmi'nin doruk noktasıdır. Diyalektik yöntemden hareketle bütün idealist ögeleri sistematize etmiştir. Kurduğu sisteme ise "diyaletik mantık" denilir. Buna göre bir tez (bir fikir), anti-tez'le (karşısındaki başka bir fikirle) karışır ve bundan yeni bir anlayış doğar buna da sentez denilir. Hegel felsefesi, bireylerin kendi kendilerine ilişkin olarak özgür bir bilince ulaştıkları bir insanlık tarihi felsefesidir. Ama bilinç kendi başına özgür değildir, bilincin özgürleşmesi "Ruhun/Tinin Fenomenolojisi"nde betimlenen karmaşık bir süreçle gerçekleşir. Başlangıçta Schelling'in öznel idealizm felsefesine inanmış görünse de sonradan kendine ayrı bir sistem kurmuş ve onun savunmasını yapmaya başlamıştır. Schelling'in, Fichte'nin ve Kant'ın etkisi yapıtlarında görülmektedir. Kurduğu felsefe sistemini "Phänomenologie des Geistes" (Ruhun Fenomenolojisi) adındaki eserinde anlatmıştır.

Ludwig Andreas Feuerbach, 19. yüzyıl Alman felsefesinin materyalizm ayağını temsil etmektedir. Hristiyanlığın Özü (Das Wesen des Christentums) adlı eseri temel yapıtıdır. Felsefeye Hegel'in nesnel idealizmini benimseyerek başlamış ancak kendi felsefi görüşlerini materyalizm ekseninde şekillendirmiştir. Onun felsefesi bir hümanizm ve natüralizm olarak şekillenir. Karl Marx üzerinde etkili olduğu bilinmektedir. Karl Marx, Feuerbach'ın felsefi materyalizmini dönüştürerek kullanacaktır. Feuerbach, doğayı temel almış, her şeyin öncesinde doğanın önceliğini vurgulamış ve düşünceyi de doğanın bir ürünü olarak değerlendirmiştir.

Karl Marx, Klasik Alman felsefesinin her iki yönden akımlarını alan ancak her birisini dönüştürerek yeni bir felsefi düşünüşe dönüştürmüş olan bir Alman düşünürdür. "Diyalektik materyalizm" olarak bilinen felsefe geleneğinin öncü ismidir. Hegel'den diyalektiği ve Feuerbach'tan materyalizmi alan Marx, bunların kendince gördüğü sınırlılıklarını, mekanik ve idealist ya da metafizik yanlarını aşma ya da onları eleştirel olarak değerlendirme iddiasındadır. Marx, felsefi olarak maddenin düşünceden önce geldiği ilkesini benimsemek anlamında materyalist, maddenin ve düşüncenin sürekli değiştiğini söylemek anlamında diyalektik felsefinin sürdürücüsü ve geliştiricisidir. Ona göre, doğanın ve toplumun anlaşılması icin diyalektik ve materyalist bir görüş gereklidir. Böylece hem idealizmin soyut tasavvurları hem de materyalizmin mekanik sınırlılıkları aşılabilecektir.

Arthur Schopenhauer, ünlü Alman irrasyonalist düşünürlerin en belirgin isimlerinden biri sayılmaktadır. Schopenhauer felsefe tarihinin en aykırı filozoflarından biri kabul edilir. Karamsar ve kinik bir düşünce sistematiği geliştirmiş, akla kuşkuyla yaklaşmıştır. Friedrich Nietzsche üzerindeki derin tesiri dolayısıyla isminin onun gölgesinde kaldığı söylense de yakından incelendiğinde kendine özgülüğü ve düşünce yapısının çarpıcı yanları ortaya çıkar. İstenç ve Tasarım Olarak Dünya (Die Welt als Wille und Vorstellung) adlı yapıtı temel eserleri arasında gösterilmektedir. İstenç ve Tasarım Olarak Dünya'da ilkesel bir kavram olarak İstenç (Wille) kavramını ortaya koymuştur. İstenci varoluşun temeli olarak ele almıştır. İstenç kendini doğada bir zorunluluk olarak gösterir. İstencin buyruklarını en aza indirmeye çalışarak bu boyunduruktan nispeten kurtulan insanın; mutlu olamasa da en azından istencin sebep olduğu acı, keder ve zorluklardan uzaklaşacağını öne sürmektedir. Bu noktada Schopenhauer'in felsefi görüşleri Gautama Buda gibi filozoflarınkine ve bazı diğer Doğu felsefelerindeki görüşlere benzerlik göstermektedir.

Friedrich Nietzsche, yalnızca Alman felsefesinin değil genel olarak felsefe tarihinin en aykırı düşünürlerinden biri olarak değerlendirilir. Kendisinden sonraki felsefe ve düşünce yönelimlerini derinden etkilemiş bir düşünürdür. Felsefi söyleminde şiirsel ve anlaşılması zor bir dil kullanmıştır, bu nedenle yoruma açık ve çok katmanlı bir düşünür olarak ele alınmaktadır. Nietzsche, felsefe tarihi içindeki metafizik geleneğe, gelenekselleşmiş akılcı söylemsel yapıya, soyut öğretilere itiraz ed

Alman idealizmi, Almanya'da 1780'lerde gelişmeye başlayan romantizm ve Aydınlanma Çağı ile yakından alakalı felsefi bir akımıdır. 19. yüzyılın başlarına kadar süren bu akım Immanuel Kant'ın 1780'ler ve 1790'lardaki çalışmaları ile gelişmiştir. Kant sonrası dönemi Kant sonrası idealizm ya da kısaca Kant sonrası idealizm olarak da bilinir.
Alman idealizminin önemli düşünürleri Immanuel Kant, Johann Gottlieb Fichte, Friedrich Schelling ve Georg Wilhelm Friedrich Hegel'dir. Bununla beraber Friedrich Heinrich Jacobi, Gottlob Ernst Schulze, Karl Leonhard Reinhold ve Friedrich Schleiermacher de bu akıma önemli katkılarda bulunmuştur.
Alman idealistleri Kant ve Fichte ile ilişkilendirilen transandantal idealistler ve Schelling ve Hegel ile ilişkilendirilen mutlak idealistler olarak ikiye ayırır.

Özel

Genel
Cevizci, Ahmet (2003). "Alman İdealizmi". Felsefe Ansiklopedisi. 1. Etik Yayınları. ss. 282-283. 
Hançerlioğlu, Orhan. "Alman İdealizmi". Felsefe Ansiklopedisi: Kavramlar ve Akımlar. 1. Remzi Kitabevi. s. 47. 

Kırklareli Üniversitesi Felsefe Ansiklopedisi'nde Alman idealizmi

Amerika yerlileri, Avrupalılar'ın gelişinden önce Amerika kıtasında yaşayan Eskimo-Aleut halkları ile Kızılderilileri kapsayan ortak ad. Bazıları bu adı İngilizce Amerindian terimin karşılığı olarak yalnızca Kızılderililer için kullanır ve Eskimo-Aleut halklarını dâhil etmez. Alaska ve Kanada gibi hem Eskimo hem de Kızılderili nüfus barındıran yörelerde Amerika yerlisi adı her ikisi için kullanılırken, Kıta ABD'sinden Arjantin'e kadar Eskimo barındırmayan diğer yörelerde yalnızca Kızılderili anlamındadır.
ABD Nüfus Sayım Dairesi (Amerika Birleşik Devletleri Sayım Bürosu) ülkedeki yerlileri American Indian and Alaska Native adı altında topluca ele alır ve American Indian ("Amerikalı Hint") terimiyle Kıta ABDsi'ndeki yerliler (ki hepsi de Kızılderilidir) kastedilirken, Alaska Native ("Alaska Yerlisi") terimi Alaska'daki yerlilerin tamamı (Aleutlar, Alaska Eskimoları, Alaska Kızılderilileri) için kullanılır.
Kanada'da aboriginal peoples ("yerli halklar") olarak adlandırılır ve hem Kanada Eskimolarını (Inuit), hem Kanada Kızılderililerini (First Nations), hem de melez Métisleri nitelendirir. Kanada'da Indian ("Kızılderili") adı "aşağılayıcı" (pejorative) bulunduğu için resmî olarak fazla kullanılmaz. Kanada'da Indian adı resmî olarak yalnızca Hintler için kullanılır.
Amerika yerlilerinin sınıflandırılması kültür bölgelerine, coğrafyası ve dillerine göre ayrı ayrı sınıflandırılır. Antropologlar genellikle akışkan sınırlı kültür bölgeleri olarak sınıflandırma eğilimindedirler. Bu kültür bölgeleri şu anki sınırlara göre değil, yerlilerin Amerika'nın keşif sürecinde Avrupalılarca karşılaştığı 15. yüzyıl başlarındaki konumları baz alınarak düzenlenir.
Amerika yerli dilleri, üç ana filum olarak, Eskimo ile Aleutların konuştuğu Eskimo-Aleut dilleri, Kızılderili Na-Dene halklarının konuştuğu Na-Dene dilleri ile bunların haricindeki bütün Kızılderili halklarının konuştuğu Amerind dilleri biçiminde sınıflandırılır. Na-Dene dillerinin Asya'daki Yenisey dilleri ile Dene-Yenisey dilleri adı altında birlikte sınıflandırılması fikri 2008 yılında Edward Vajda tarafından ortaya konmuştur ve Eskimolar dışında Asya kökenli olduğu dil bilimi kriterlerine göre ortaya konan ilk ve tek Kızılderili grubu budur. Geriye kalan diğer Kızılderililerin dilleri 1960 yılında Joseph Greenberg tarafından Amerind dilleri adı altında birleştirilmesi fikri ortaya atılmıştır, fakat bu teoriyi tarihi dil bilimcilerin çoğu reddeder.
Na-Dene dillerini konuşan halklar, İnuitler ve Alaska yerlileri haplogrup Q (Y-DNA) mutasyonları sergiler; bununla birlikte, diğer Kızılderililerde (Amerind dillerini konuşanlar) bulunan mtDNA mutasyonlarından farklıdır. Amerika yerlileri DNA'sına göre 12 genetik gruba ayrılır ve Eskimolar ile Na-Dene Kızılderilileri haricindeki Kızılderililerde 10 ayrı genetik gruplaşma görülür.

Amerika yerli dilleri, üç ana filum olarak sınıflandırılır: Eskimo ile Aleutların konuştuğu Eskimo-Aleut dilleri, Kızılderili Na-Dene halklarının konuştuğu Na-Dene dilleri ile bunların haricindeki bütün Kızılderili halklarının konuştuğu Amerind dilleri. Bu ana dil filumları yanında hiçbir dil ailesine girmeyen izole diller de bulunmaktadır. UNESCO'ya göre birçoğu ya tükenmiş ya da konuşulabilirliği tehlikededir.

Amerika yerlileriyle ilişkili en yaygın haplogrup olarak Haplogrup Q1a3a (Y-DNA) verilmektedir. Tıpkı mtDNA gibi Y-DNA da diğer çekirdek kromozomlardan farklıdır ve Y kromozomu çoğunluğunda benzersiz olup mayoz bölünme sırasında rekombinasyona uğramaz. Bu etkiye sahip mutasyonların tarihsel dokusu kolayca incelenebilir. Bu dokular birbirinden oldukça farklı iki genetik bölüm oluşturur: birincisi, Amerika'nın başlangıç yerlileri; ikincisi, Amerika'nın Avrupalılar tarafından sömürgeleştirilmesinden sonraki sürecin yerlileri. Eski olan, kurucu haplotip ve gen çizgisi sayısı için belirleyici faktördür ve günümüzdeki Amerika yerlilerinde bulunmaktadır.
Kurucu nüfus için Beringia'da ilk 20.000 yıl konaklamayla birlikte Bering Denizi kıyılarında insan yerleşimi aşamalı oluşmuştur. Mikrosatelit çeşitliliği ve Y çizgisinin dağılımı ilk sömürgeleştirme döneminden beri izole edilmiş Güney Amerika bölgelerinde yaşayan Kızılderili gruplarına özgüdür.. Na-Dene, İnuit ve Alaska Yerlileri haplogrup Q (Y-DNA) mutasyonları sergiler; bununla birlikte, diğer Kızılderililerde (Amerind dillerini konuşanlar) bulunan mtDNA mutasyonlarından farklıdır. Bu da gösteriyor ki, Grönland ve Kuzey Amerika'nın kuzey uç içlerine en erken göç daha sonraki nüfustan kaynaklanır.
Human Y-chromosome DNA haplogroups baz alınarak yapılan çalışmalara göre:

Kuzey Amerika'da Kanada, Grönland, ABD ve Meksika'nın kuzeyindeki yerli halklar etnoğraflar tarafından 10 kültür bölgesine ayrılır. Bazı kültür gruplarının kapsamı araştırıcıya göre değişkenlik gösterebilmektedir.

Eskimo (Arktik) kültür bölgesi Arctic (→ Eskimo–Aleut dilleri)
Subarktik Kızılderilileri kültür bölgesi Subarctic (→ Na-Dene dilleri, Algonkin–Yurok dilleri)
Kuzeydoğu Kızılderilileri kültür bölgesi Northeast (→ Algonkin–Yurok dilleri, İrokua dilleri)
Pasifik Kuzeybatısı Kızılderilileri kültür bölgesi Northwest Coast (→ Haydaca, Çimşiyan dilleri, Vakaş dilleri)
Plato Kızılderilileri kültür bölgesi Plateau (→ Saliş dilleri)
Büyük Havza Kızılderilileri kültür bölgesi Great Basin
Ova Kızılderilileri kültür bölgesi Plains (→ Siyu dilleri)
Kaliforniya Kızılderilileri kültür bölgesi California
Güneydoğu Kızılderilileri kültür bölgesi Southeast
Güneybatı Kızılderilileri kültür bölgesi Southwest

Paleo-Eskimo, tarihöncesi kültürler, Rusya, Alaska, Kanada, Grönland, 2500 MÖ–1500 MS
Arctic small tool tradition, tarihöncesi kültürü, 2500 MÖ, Bering Boğazı
Pre-Dorset, doğu Arktik, 2500–500 MÖ
Saqqaq kültürü, Grönland, 2500–800 MÖ)
Independence I kültürü, kuzeydoğu Kanada ve Grönland, 2400–1800 MÖ
Independence II kültürü, kuzeydoğu Kanada ve Grönland, 800–1 MÖ)
Groswater, Labrador ve Nunavik, Kanada
Dorset kültürü, 500 MÖ–1500 MS, Alaska, Kanada (muhtemelen arkaik kalıntısı 1903 yılında tükenen Sallirmiut halkı)
Aleutlar, Aleut Adaları, Alaska ile Kamçatka Krayı, Rusya
İnuit halkları, Rusya, Alaska, Kanada, Grönland
Thule kültürü, Proto-İnuit, Alaska, Kanada, Grönland, 900–1500 MS
Birnirk kültürü, tarihöncesi İnuit kültürü, Alaska, 500 MS–900 MS
Grönland İnuitleri, Grönland
Kalaallit, batı Grönland
Avanersuarmiut, kuzey Grönland
Tunumiit, doğu Grönland
Batı Kanada İnuitleri, batı Arktik Kanada
İnyupikler, kuzey ve kuzeybatı Alaska
Yupik halkları, Alaska ve Rusya
Supikler, Alaska Yarımadası, güney orta Alaska'nın kıyıları ve adalar bölgesi
Alaska Yupikleri, batı orta Alaska
Chevak Çupikleri, Hooper Bay ve Chevak, Alaska
Nunivak Çupikleri, Nunivak Adası, Alaska
Sibirya Yupikleri, Rus Uzak Doğusu ve St. Lawrence Adası, Alaska
Chaplino Yupikleri, Sibirya
Naukan Yupikleri, Sibirya
Sirenik Yupikleri, Sibirya

Kaliforniya Kızılderili kültür grubu Kaliforniya eyaletinin sınırlarıyla uyumlu değildir ve buradaki bütün Kızılderilileri kapsamaz. Nevada ile birlikte doğu sınırındaki kabileler Büyük Havza Kızılderilileri kültür grubuna, Oregon sınırına yakın bazı kabileler ise Plato Kızılderilileri kültür grubuna dahildir

Cayuse, Oregon
Celilo (Wayampam)
Chinook
Columbian (Dialects: Wenatchee, Sinkayuse, Chelan)
Coeur d'Alene, Idaho
Colville, Washington
Upper Cowlitz
Flathead (Selisch veya Salish), Idaho ve Montana
Klamath, Oregon
Klickitat Tribe, Washington
Kootenai/Ktunaxa, British Columbia, Montana ve Idaho
Lower Snake (Chamnapam, Wauyukma, Naxiyampam)
Modoc, California ve Oregon
Molala (Molale), Oregon
Nimipular, Idaho
Nikola Atabaskları (soyu tükenmiş)
Nikola Salişleri (confederacy)
Nlakapamuklar, British Columbia, eski bilinen adıyla Thompson halkı
Okanaganlar (Syilx), British Columbia ve Washington
Palus (Palouse)
Pend'Oreilles (Kalispel), Washington
Rock Creek
Sanpoil (kabile)
Secwepemc (Shuswap), British Columbia
Sinixt (Lakes), British Columbia, Washington, Idaho
Spokane, Washington
St'at'imc (Lillooet)
Lil'wat
In-SHUCK-ch
Tenino (Warm Springs), Oregon
Dalles Tenino
Dock-Spus
Tygh
Wyam
Umatilla, Oregon
Upper Nisqually (Mishalpan)
Walla Walla, Oregon
Wanapum
Wasco-Wishram, Oregon
Yakama, Washington

Büyük Ovalar'daki yerliler Kuzey ve Güney Ova Kızılderilileri olmak üzere iki ana grupta toplanırlar.

Bazen Oasisamerica olarak adlandırılır ve Arizona, Colorado, New Mexico, Utah, Chihuahua ile Sonora bölgelerini kapsar.

Meksika, Mezoamerika ve Karayipler'deki yerli halklar genellikle, dil, çevre ve kültürüne göre sınıflandırılırlar.

Kısmen Handbook of South American Indians.'a göre düzenlenmiştir.

Antropolog Julian Steward, Trinidad ve Tobago hariç tüm Antiller ve Bahamalar'ı kapsayan Antil kültür alanını tanımlar.

Arawak
Taino, Greater Antilles, kuzey Lesser Antilles
Lucayan, Bahamas
Igneri, Lesser Antilles, 400-1000 MS
Nepoya, Trinidad
Suppoya, Trinidad
Caquetio, Aruba, Bonaire, Curaçao ve Venezuela
Carib, Lesser Antilles
Garifuna ("Black Carib"), AslıylaDominika ve Saint Vincent, şimdiki Belize, Guatemala, Honduras ve Nikaragua
Ciboney, Greater Antilles, ca. 1000-300 MÖ
Guanahatabey (Guanajatabey), Cuba, 1000 MÖ
Ciguayo, Hispaniola
Garifuna ("Black Carib"), Asıl Dominika ve Saint Vincent, şimdiki Belize, Guatemala, Honduras ve Nikaragua
Ortoiroid, ca. 5500-200 MÖ
Coroso culture, Puerto Rico, 1000 MÖ–200 MS
Krum Bay culture, Virgin Islands, St. Thomas, 1500-200 MÖ
Saladoid culture, 500 MÖ—545 MS

Orta Amerika kültürü El Salvador, Honduras, Nikaragua, Kosta Rika ve Panama ile Kolombiya ve Ekvador'un Pasifik Kıyılarında görülür.

Kolombiya ve Venezuela kültürü bugünkü Kolombiya ile Venezuela topraklarını içerir. Güney Kolombiya ve kültür sahasına girer. Doğu Venezuela Guyanalar kültür sahasındadır ve güneydoğu Kolombiya ile güneybatı Venezuela Amazonya kültür sahasına dahildir.

Kolombiya'nın kuzey kısımları, Fransız Guyanası, Guyana, Surinam, Venezuela ve Brezilya'daki Amazonas, Amapá, Pará, Roraima eyaletleri.

Brezilya'nın doğusundaki Ceará, Goiás, Espírito Santo, Mato Grosso, Mato Grosso do Sul, Pará ve Santa Catarina eyaletler

Anakronizm, kişi, nesne veya olayların kendi gerçek zaman ve mekânlarından kopartılıp farklı bir çerçeveye oturtulmasıdır. Edebiyatta kasıtlı olarak abartı, propaganda, komedi veya şok amacıyla da kullanılabilir. Bir yazar, sanatçı veya icracı; teknoloji, terminoloji ve dil; gelenek ve tutumlar ve hatta farklı tarihsel dönemler arasındaki moda farklılıklarının farkında olmadığında kasıtsız anakronizmler meydana gelebilir. Örneğin İbrani peygamber Yusuf'un ünlü hikâyesinde Mısırlı tüccarlar tarafından bulunarak kuyudan çıkarılan Yusuf, Mısır'a götürülür ve birkaç dirheme asillere satılır. Oysa dirhem, Yunanca kökenli drahmi sözcüğünden türetilen ve İslam'ın çıkış yıllarında da Sasaniler tarafından kullanılan bir para birimidir. Yusuf'un döneminde ise Mısır'da resmî olarak kullanılan bir para birimi yoktur.
Yunancadaki "karşısında" anlamına gelen ανά ile "zaman" anlamına gelen χρόνος kelimelerinin birleştirilmesiyle oluşturulan "anakronizm" kavramı, Türkçeye Fransızca anachronisme sözcüğünden geçmiştir. Gazeteci ve yazar Emre Aköz, herhangi bir şeyin, kasıtlı veya kasıtsız olarak, başka bir tarihe taşınması demek olan ve bilgi hatalarından çok, dönemler arasındaki zıplamalar anlamına gelen Yunanca kökenli "anakronizm" sözcüğüne Türkçe bir karşılık bulabilmek için okuyucuları arasında bir soruşturma başlatmış, bu arada kendisi de zaman–bozum sözcüğünü önermiştir.

1987 yapımı Alex Cox filmi Walker'ın konusu 1850'lerde geçmesine rağmen filmin çekildiği yıllarda Nikaragua'da yaşanan benzer olaylara dikkat çekmek için bilerek anakronizme başvurulmuştu. Acid Western türündeki bu filmde 1850'lerin dekorunda zaman zaman görüntüye o yıllarda olmaması gereken Marlboro sigarası paketi, Coca Cola şişesi, Zippo çakmak, Newsweek dergisi vb girer, hatta birdenbire bir Mercedes otomobil ve helikopter ortaya çıkıverir.
1999 Türkiye yapımı tarihsel parodi filmi Kahpe Bizans'ta taraflar bir kalenin burcunda kılıçlarla kıyasıya bir mücadele içindeyken üzerlerinden uçak geçer. Oysa uçak Doğu Roma'nın çöküşünden yüzlerce yıl sonra icat edilmiştir.
Don Siegel'ın Türkiye'de El Torida adıyla gösterilen "Two Mules for Sister Sara" adlı 1971 yapımı filminde Clint Eastwood'un bolca kullandığı bir patlayıcı olan dinamit, filmin konusunun geçtiği yıllarda (1861-1866) henüz kullanıma sunulmamıştı. İsveçli kimyager Alfred Nobel dinamiti 1866'da icat etmiş, 1867'de de patentini almıştı. Filmde dinamitin adı da zikrediliyordu. Oysa isim patenti de buluş patentiyle aynı anda alınmıştı.

TV dizisi Muhteşem Yüzyıl'da olaylar 1520 ilâ 1566 yılları arasında geçmesine rağmen çok daha sonraki yıllara ait nesneler ve coğrafi adlara yer verilmiştir. Örneğin Pargalı İbrahim Paşa birçok sahnede masa başında çalışırken gösterilmiştir. Oysa Osmanlı Sarayı'na masanın girmesi Abdülmecid'in (1823-1861) saltanatına rastlar. Sarayın mutfağında aşçı yamağı domates doğrarken gösterilmiştir. Oysa anavatanı Güney ve Orta Amerika olan bu meyve Kristof Kolomb'un Amerika'yı keşfinden sonra Avrupa'da tanınmış ve yetiştirilmeye başlamıştır. Domatesin Osmanlı topraklarına girişi ise 1835'ten sonradır. Ayrıca, daha eski dönemlerdeki isimleri Karaamid, Amidiye veya Diyar-ı Bekir olan Diyarbakır'dan Muhteşem Yüzyıl'da "Diyarbakır" diye bahsedilmiştir, Kanuni Sultan Süleyman'ın Şehzade Mehmet'i ziyaret için gittiği Manisa Sarayı'nda yerlerde parke olduğu görülmüştür. Oysa parke (parquet de menuiserie) ilk kez 1684'te Versailles Sarayı'nda ortaya çıkmıştır.

İtalyan Barok dönemi ressamı Cesare Gennari'nin Klasik Yunan mitolojisinde yer alan Orfe söylencesiyle ilgili tablosunda bir keman resmedilmiştir. Oysa keman 16. yüzyıldan önce yoktu.
19. yüzyılda yaşamış Romen ressam Constantin Lecca'nın 1506'daki bir olayı resmeden "Moldavyalılar ve Muntenyalılar kardeş oluyorlar" adlı tablosunda görülen bayraklar 19. yüzyılda ortaya çıkmıştı.
Leonardo da Vinci'nin 1498 tarihli Son Akşam Yemeği adlı tablosunda İsa ve havarileri masada portakal yerken resmedilmiştir. Oysa bu meyve Avrupa'ya Hindistan'dan 15. yüzyılda Portekizli tacirler tarafından getirilmişti ve tablonun konusunun geçtiği çağda ve yerde henüz bilinmiyordu.

Analitik felsefe, felsefenin ana işlevinin analiz olması gerektiğini öne süren felsefe geleneğidir. Ezici çoğunlukla Anglosfer ve İskandinav dünyasında yaygındır. Kıta felsefesi ile birlikte, çağdaş felsefede ön planda olan iki gelenekten biridir. Nadir bir kullanım olsa da, çözümleyici felsefe ismiyle de bilinir.
Felsefe yaparken kullandıkları dilin analizine ve öne sürdükleri argümanların açık ve titiz olmasına önem göstermeleri, argümanlarını öne sürerken formel mantık ile matematik kullanmaları ve doğa bilimlerinden elde edilen verilerden yararlanmaları; analitik filozofların ayırt edici özelliklerindendir.
Analitik felsefenin ortaya çıkışında; Frege'nin mantık üzerine olan çalışmaları ile Moore ve Russell'ın İngiliz idealizmine karşı yaptıkları eleştiriler etkili olmuştur. Gelenek içinde; ideal dil felsefesi, mantıksal atomculuk, mantıksal pozitivizm ve gündelik dil felsefesi gibi akımlar ortaya çıkmıştır. Yukarıda ismi geçen kurucu kişilere ek olarak, diğer önemli analitik filozoflar arasında; Wittgenstein, Carnap, Ayer, Anscombe, Quine, Austin, Davidson, Armstrong, Lewis, Searle, Popper, Kuhn, Rawls, Kripke ve Plantinga'nın isimleri anılabilir.
Analitik felsefe terimi çoğunlukla; varoluşçuluk, fenomenoloji ve Hegelcilik gibi kıta felsefesi geleneklerinin zıttını kastetmek için kullanılır. Gelenek; felsefe tarihine olan ilgisizliği nedeniyle, karşıtları tarafından sıklıkla tarihdışıcılık ile itham edilmiştir.

Analitik felsefenin kurucuları Cambridge filozofları G.E.Moore ve Bertrand Russell olmakla birlikte her iki filozof da Alman filozofu ve matematikçi Gottlob Frege ve analitik filozofun öncülerinden olan ve Alman ve Avusturya asıllı Ludwig Wittgenstein, Rudolf Carnap, Kurt Gödel, Karl Popper, Hans Reichenbach, Herbert Feigl, Otto Neurath ve Carl Hempel gibi isimlerden etkilenmişlerdir. İngiltere'de Russell ve Moore'u C. D. Broad, L. Stebbing, Gilbert Ryle, A. J. Ayer, R. B. Braithwaite, Paul Grice, John Wisdom, R. M. Hare, J. L. Austin, P. F. Strawson, William Kneale, G. E. M. Anscombe ve Peter Geach, Amerika'da ise Max Black, Ernest Nagel, C. L. Stevenson, Norman Malcolm, W. V. Quine, Wilfrid Sellars ve Nelson Goodman Avustralya'da A. N. Prior, John Passmore ve J. J. C. Smart takip etmişlerdir.

Analitik felsefe, Hegel kökenli Mutlak Gerçeklik kavramına, ardından idealist senteze karşı bir reaksiyonu temsil eder. İdealist felsefede, gerçeğin görünen maddeden tamamen bağımsız olduğuna duyulan inanç, hareketi dışlamış, ardından "şey" kavramı türetilmişti. Dış gözlemde ise alandaki kutuplaşmaların bu bağımsız kavrama ulaşmak için uğraştıkları ayrımsanmaktadır. Ancak kutuplaşmaların çok fazla çoğalması ile analitik okulun kuruluşunun zamanı arasında bir bağ olduğuna yönelmiş bir kanıt bulunmaz. Aslında bunu her seferinde dile getiren Ludwig Wittgenstein'ın, orijinal fikirlerini oluştururken her birinde bulunduğu yaşam sahaları, filozofun problemler ile sadece "karşılaştığını" ancak hareketi dışlamak için hiçbir şekilde vakit "bulamadığını" düşündürürler. Aynı zamanda literatür, kurucuların sırasını değiştiren görüşler ile doludur. Her ne kadar karşıt madde gibi görünse de analitik felsefenin temel yaklaşımındaki felsefi işlev, duyularımızdan bağımsız olduğuna inanılan kavramla ilgili spekülasyon yapmak ile kendisini göstermez; bu işlev, bilgi dediğimiz şeyin hangi anlamdaki bilgi olduğunu semantik araştırmaları ile analiz ettikten sonra entelektüel kargaşa ve yanlış anlama gelen hatta yanlış sorulan soruları ayıklar ki bu şekilde kendisini kanıtlamaktadır.
20. yüzyılın başından itibaren, bilhassa Anglosakson coğrafyada tümü dil analizine dayanan felsefi araştırmaları belirtmek için yaygın olarak kullanılan analitik felsefe incelendiğinde, amaç, yöntem ve ilgi alanlarının çeşitliliği göze çarpar. Analitik felsefeyle yeni tanışanlar açısından görünüşte, B. Russell'ın belirli tasvirler teorisiyle L. Wittgenstein'ın dil oyunları teorisi arasında, R. Carnap'ın mantıksal sentaksıyla 70'li yıllarda geliştirilen doğal dillerin formel semantiği arasında, Viyana Çevresi'nin metafizik karşıtı tavrıyla zorunluluk ve olumsallık, mümkün dünyalar, ruh-beden ilişkisi konusundaki güncel tartışmalar arasında, hele hele Ockhamlı William'ın usturasını maharetle kullanan “büyük kadimler”in ontolojik ekonomi kaygısı ile, felsefenin nec plus ultra’sını oluşturuyor gibi görünen, fiilî olmayan imkânların, muhayyel objelerin ve bireysel özlerin serbest kabulü arasında hiçbir ortaklık yoktur.
Bununla birlikte, akımların, teorilerin ve uygulamaların çeşitliliği içinde bütün bu araştırmalar, “analitik felsefe” müşterek adıyla anılmalarını haklı gösteren ortak bir ilhama tanıklık eder. Bunların hepsinde, felsefî problemlere dil açısından yaklaşmak ve bu problemlere dil analizi yoluyla çözüm aramak söz konusudur.
Bu yine de, analitik felsefenin karakterini belirtmek için yetersiz kalır. Bir bakıma, gerçekten de Sokrates'ten bu yana filozoflar, kullandıkları dili sürekli yetkinleştirmeye çabaladılar ve felsefî refleksiyonu daima, kullanılan kelime ve kavramların anlamının belirlenmesiyle az çok ilişkilendirdiler; hatta pek de azınlıkta olmayan bazıları işi, felsefî faaliyeti bütünüyle kavram üretme sürecinden ibaret kılmaya kadar götürdüler.
Analitik felsefe taraftarlarına göre söz konusu olan, yalnızca bir aletin refleksiyona hazırlık aşamasında iyi işlemesini garanti altına almak değildir; bu aleti reel olana ilişkin her kavrayışa vasıta kılmaktır. Bu anlamda, analitik felsefe çok belirgin bir yeni-Kantçı karakter taşır; Kant'ın kritik teşebbüsünde duyarlılığın ve müdrikenin formlarının rolünü, bu kez (kendisiyle hangi surette karşılaşılırsa karşılaşılsın, yahut hangi veçhesine öncelik verilirse verilsin) dil oynar.
Dil karmaşık, çeşitli tarzlarda ve farklı eksenlerde kavranmaya elverişli bir fenomendir. Fiziksel, sosyal, psikolojik, vb. bir fenomen olarak ve düşünce, dünya, kültür, vb. ile bağlantısı açısından ele alınabilir. Analitik felsefenin dili hangi anlamda kavradığını da tespit etmek gerekir: realitenin kavranmasında bir aracı olarak. Analitik felsefecilerin çoğunluğunun dilbilimcilerle pek az ilişki içinde olmaları ve dilbilimden ödünç aldıkları şeylerin, bu disipline kattıklarının yanında pek az olması sahiden de dikkat çekicidir. Dilin imtiyazlı konuma geçtiği tek bakış açısı, mantıksal bakış açısıdır.
M. Dummet bu koşullarda, “analitik felsefe post-Fregeci felsefedir” iddiasıyla analitik felsefe konusunda bütünüyle kabul edilebilir bir tanım verir. Bunu söylerken, hem analitik felsefenin oluşumu içinde Frege'nin tarihsel önemini, hem de analitik felsefenin iyisiyle kötüsüyle Frege'den miras kalmış modern mantığa başlangıçtan itibaren bağlı olduğunu belirtir. Böylece, modern mantığın gelişimini incelemeyi, analitik felsefe hakkındaki tetkikimize kılavuz olarak alacağız. Gerçekten de, analitik felsefenin yüzyılın başından itibaren geçirdiği çeşitli evrimlere ve uğradığı dönüşümlere fon teşkil eden, Frege'nin ve takipçilerinin mantığıdır. Modern mantık gelişerek ve -zaten tehlikede olan mantığın tekliğinin- çeşitlenerek dilin mantıksal bir kavranışı olabilecek şeyi zenginleştirmeye ve derinleştirmeye katkıda bulundu.
Gerçekte dil, sentaktik, semantik ve pragmatik eksenlere ayrılan üç boyutlu bir konu olarak ele alınabilir. Yakın zamana kadar ve nicedir, dilin sadece sentaktik veçhelerinin mantığı ilgilendirdiği kanısı muteberdi. Frege'nin, Russell'ın ve Wittgenstein'ın kanısı da büyük ölçüde böyleydi. Dilin pragmatik görünümlerini hesaba katma kaygısını taşıyan filozofların bunun mantığa sırt çevirmek anlamına geleceği kanaatini, onlar da paylaşıyordu. Öte yandan mevcut haliyle standart mantık, semantik boyutu dikkate almaya müsaade etmiyordu. Russell dilin dünya ile bağlantısına kayıtsız kalmaktan uzak olsa bile, Principia'nın mantıksal sistemi aslında semantiği tamamen dışarıda bırakır. Dilin tüm -sentaktik, semantik ve pragmatik- veçhelerinin mantığın “sorumluluğunda olduğu” fikrinin doğuşu için, mantığın gelişmesi, açılarak çeşitlenmesi ve birbirinden farklı bir “mantıklar” çoğulluğunun oluşması gerekecektir.
O halde terimin geniş anlamında (teknik, standart mantığa ve onun sentaktik karakterine uyarlanmış özel anlamı dışında) mantığı, analitik felsefenin dile kendine özgü yaklaşımı olarak karakterize edebiliriz. Böylece bizzat analitik felsefenin, daima mantığın gelişiminin, uyandırdığı umutların ya da neden olduğu hezimetlerin, geçirdiği iyileştirmelerin, dönüşümlerin, düzenlemelerin ve ayarlamaların ışığında geliştiği anlaşılır. Tahlilimizin kolaylaşması ve sunumuzun açıklığı bakımından, analiz uygulamasının üç önemli formuna tekabül eden üç önemli etabı, analitik felsefecilerin üç kuşağını, analitik felsefenin gelişiminde kendimize kılavuz alacağız. Şöyle ki: Gündelik dildeki beyanların [énoncé] formel bir dilde yeniden ifade edilmesi biçiminde rehabilite edici bir amaçla dilin mantıksal analizine öncelik veren ve muzaffer bir mantıkçılılığı temsil eden bir çağdaş filozoflar kuşağının; dilin içinde kullanıldığı durumların, kontekstlerin ve koşulların açıklanmasına teşebbüs eden ve mantıkçılığın ricatıyla ön plana çıkmış bir filozoflar kuşağının; standart mantığın çerçevesinden dışarıya taşan mantık sistemlerinin kuruluşundan istifade eden ve sofistike teorik modelleri sık sık ince ayrımlara ve hatta gündelik dildeki sarih olmayan ifadelere uyumlu kılmaya çalışan bir filozoflar kuşağının, art arda ortaya çıkışına şahit olundu.
Biraz fazla şematize edersek diyebiliriz ki, birinci kuşak filozoflar dilin özellikle sentaktik veçhesiyle, ikinci kuşak pragmatik veçhesiyle ve üçüncü kuşak ise semantik veçhesiyle ilgilendi. Hatta, birinci kuşak filozofların doğal dilleri feda etme pahasına mantığa, ikinci kuşağın ise mantığa sırt çevirme pahasına gündelik dile öncelik verdiğini ve üçüncü kuşağın da (mantığın birliğini parçalamak pahasına) doğal dillerin mantıksal formelleştirilmesine teşebbüs ettiğini söyleyebiliriz.

Doktrin olarak Analitik felsefeyle çoğunlukla mantıkçı pozitivizm ve mantıkçı atomculuk ve daha az yakın 

Anarşizm, (Antik Yunanca'da an "-sız olumsuzluk eki" ve archos "yönetici" sözcüklerinden türetilmiştir, "yöneticisiz" anlamına gelir) toplumsal otoritenin, tahakkümün, erkin ve hiyerarşinin tüm biçimlerini bertaraf etmeyi savunan çeşitli politik felsefeleri ve toplumsal hareketleri tanımlayan sosyal bir terimdir. Anarşizm, her koşulda her türlü otoriteyi reddetmektir. Reddedilen bu otoritelere patriyarki ve kapitalizm de dahildir.
Klasik anarşist hareketler genellikle, merkezi politik yapılar, üretim araçlarının özel mülkiyeti ve ekonomik kurumlar yerine toplumsal ilişkilere dayanan gönüllü etkileşim ve özyönetimi savunur, özgürlük ve otonomi ile karakterize edilen bir toplumu arzular. Bu felsefeler, anarşi terimiyle özgür bireylerin gönüllü etkileşimine dayanan bir toplumu, bireylerin ve toplulukların alınan kararlardan etkilendikleri ölçüde söz sahibi olması düşüncesini ifade eder.
Zorlayıcı kurumlara ve toplumsal bazlı hiyerarşilere karşı olmak anarşizmin asli ilkelerindendir ve ayrıca anarşizm gönüllülüğe dayanan bir toplumun nasıl işleyeceği konusunda olumlu bir görüşü ifade eder. Anarşist felsefeler arasında hatırı sayılır bir çeşitlilik vardır. Şiddetin anarşizmdeki yeri, ne tür bir ekonomik sistemin olması gerektiği, çevre ve endüstriyalizm hakkında sorular ve diğer hareketlerde anarşistlerin rolleri gibi farklı alanlarda çeşitli görüşler bulunmaktadır. Anarşist akımlar bu nedenlerle birbirlerinden çok farklı ve hatta karşı olabilirler. Örneğin anarşist komünizmin yanı sıra Hristiyan anarşizmi gibi anarşist akımlar da mevcuttur.

Anarşizm, geleneksel siyasete karşıdır; devletsizlik temel ilkelerdendir. Klasik anarşizmde parlamento sahte bir kurumdur, halkın iktidarı değildir, bu yüzden oy vermemek gerekir. Devlet, doğası gereği kötüdür, kötü olduğu için değil. Partiler düzenin elemanlarıdır.
Anarşizm değil anarşizmler vardır. Ortak özellikleri bütünsellikten yoksunluk, anti dogmatizm, devrimcilik, çelişki ve tutarsızlığı tutarlı kabullenme, birey özgürlüğüdür. Zerzan, kültür ve teknolojiyi ortadan kaldırıp neandertalizme gitmeyi önermiştir. İspanya İç Savaşında anarşistler de yer almış, yenilmişler ve marjinalize olmuşlardır. Birinci Enternasyonal'de güçlü bir anarşist akım vardır. Anarko komünistler, bireysel terörcüler, Malatestacılar, liberterler, genel grevciler ortaya çıkmıştır. Proudhon, mülkiyet hırsızlıktır demiştir. Anti politik politika üretenler, nonapolitik olanlar, anarşizmin çeşitli kollarda Stirner, Proudhon, Bakunin, Kropotkin, Godwin, Sorel, Goldman, anarşist teoriye katkılarda bulunmuştur.
Bireyci anarşizmde devlet yoktur, vergi yoktur, askerlik yoktur, polis yoktur, kanun yoktur, bütün kolektiviteler yoktur ve sonunda toplum yoktur. Bu kavramlar Warren, Spooner, Tucker'de belirgindir. Anarşistler bolşevik devrimine karşıdır. Devletin yok olmasını kabul eder, düzenin sağlanmasını doğal hale bırakır. Kendi kendine işleyen bir ahlak düzeni, yasasız ve devletsiz işleyebilir. Yerel cemaatler doğrudan dayanışma ile devlet, sermaye ve kiliseye karşı özgürlükleri savunabilir. Bu toplumsallıkta sınır tanımama ana ilkedir.
Bir anarşist kol ise şiddeti savunur. Eylem ile propagandayı itici güç olarak görür. Buna savunmacı şiddet diyen ve suikastlerle düzeni sarsmayı öngören devrimci Malatesta, Neçayev, Bakunin ortaya çıkmıştır. Kropotkin evrimci, Tolstoy pasifist, Gandhi boykotçu, Proudhon kooperatifçidir. Devletin emilmesini savunanlara göre halk bankaları kurulmalıdır. Postyapısalcı anarşistler ise merkezsizliği öne çıkarırlar.

Mutualizm, 18. yüzyılda İngiliz ve Fransız işçi hareketleri ile ortaya çıktı ve ardından Fransa'da Pierre-Joseph Proudhon, ABD'de diğer bazı düşünürlerle bağlantılı olarak anarşist görünüm kazandı.  Birleşik Devletler'de, örneğin Benjamin Tucker ve William B. Greene gibi bireyci anarşistler üzerinde etkisi görüldü.
Mutualizmin önemli kavramları arasında; federasyon, karşılıklılık, özgür ortaklık, gönüllülüğe dayanan sözleşmeler, kredi ve para reformu bulunur. Birçok mutualistin görüşüne göre hükûmet müdahalesinin olmadığı bir serbest piyasa - emek değer teorisine göre - kar, kira ve faizi kaldırarak, fiyatları emek maliyetlerine çeker ve şirketler için işçilerin rekabeti yerine; firmaların ücretleri arttırarak işçiler için rekabet ettiği bir düzen sağlanır. 
Mutualizm, kimi zaman bireyci ve kollektivist anarşizm arasında bir yerlerde bir sentez olarak görülür. Bu düşünce mutualistlerin kendi eserlerinde dile getirilmiştir. "Mülkiyet Nedir?" adlı eserinde Proudhon "özgürlük" kavramına eşdeğer olarak komünizm ve mülkiyetin diyalektik sentezi olan "anarşi" kavramını önerir.  Pierre-Leroux'tan esinlenen Greene, mutualizmi üç felsefenin sentezinde arar:“komünizm, kapitalizm ve sosyalizm.  Sonraki bireyci anarşistler mutualist terimini “sentez” temasına çok az vurgu yaparak kullandılar.
Proudhon'dan önce, Josiah Warren'de başarısız Owencı deneyimin ardından benzer görüşler öne sürmüştür.  1840 ve 1850'lerde, Charles A. Dana  ve William B. Greene, Proudhon'un çalışmalarını ABD’de tanıttı. Greene Proudhon’un mutualizm kavramını ABD koşullarında yeniden değerlendirdi ve Benjamin R. Tucker'a bundan bahsetti. 

Kollektivist anarşizm (daha geniş anlamda komünal anarşizmle karıştırılmaması gerekir)  özellikle Mikhail Bakunin ve Birinci Enternasyonal’in anti-otoriter kesimi ile ifade edilen anarşist akımdır. Ayrıca Johann Most da bu yaklaşımın üyelerindendir. 
Mutualistlerden farklı olarak kollektivist anarşistler üretim araçlarının her türlü özel mülkiyetine karşıdırlar ve mülkiyetin kolektifleştirilmesini savunurlar. Fakat kolektifleştirme, gelir paylaşımına kadar genişletilmemelidir, çünkü işçiler anarko-komünizmin "herkesin ihtiyacına göre" anlayışından farklı olarak çalışma zamanına göre ücretlendirileceklerdir. 1880'li yılların ilk bölümünde, Avrupa anarşist hareketinin büyük kısmı temelde ücrete dayalı işçiliğin kaldırılması ve emeğine göre değil, ihtiyaca göre dağıtımı savunan anarko-komünist düşünceye bağlı bulunurken, İspanya'nın erken dönem anarşist hareketi bazı dönemlerde kollektivizmi benimsemiştir. Kollektivist anarşistler çalışma tazminatlarını desteklerler ve ihtiyaca göre komünist paylaşımı devrim sonrası süreçte olanaklı görürler.  Kollektivist anarşizm, devletsiz, kollektivist toplum için birlikte mücadele ettiği ve kendisiyle aynı dönemde yükselişe geçen marksizmin işçi diktatörlüğüne mesafeli yaklaşmış onu reddetmiştir. 

Farklı geleneklerden oluşan bireyci anarşizm bireysel bilincin ve bireysel çıkarın herhangi bir kolektif organ ya da kamu otoritesi tarafından engellenmemesi gerektiğine inanır.  Bireyci anarşizm, sosyal, sosyalist, kollektivist, komünalist akımların ortak mülkiyet düşüncesine karşı mülkiyetin bireylerin elinde bulunmasına olumlu yaklaşır. Bazı önemli temsilcileri: Henry David Thoreau, Josiah Warren ve Murray Rothbard’dır. Ayrıca genelde William Godwin de bireyci anarşist olarak değerlendirilir. Godwin, yardımseverlik düşüncesini savunurken bunun yanında her bireyin, kendi emek ve mülkiyeti üzerinde bireysel söz hakkını dile getirmiş ve sonunda ortadan kalkmasıyla sonuçlanacak olan hükûmetin zamanla küçülmesine yol açacak ilerlemeci akılcılığa inanmıştır.
Max Stirner ise en tanınmış ayrıca ilk bireyci anarşisttir. Stirner’ın felsefesi bireyci anarşizmin egoist formudur; ona göre tanrı, devlet, ahlak kuralları ve toplumu dikkate almadan  istediği gibi eyleyen bireyin, toplum üyelerine karşı hiçbir sorumluluğu yoktur.  Stirner’a göre haklar insan aklındaki korkulardır ve toplum denen şey yoktur; “bireyler onun gerçekliğidir” Mülkiyeti haklarla değil, güç ve kudretle sahip olunan varlıklar olarak görür.  Stirner merhametsizliğe saygının gösterileceği egoistler birliğini insanları bir araya getirecek örgütlenme modeli olarak görür.
Daha az radikal olmak üzere farklı bir bireyci anarşizm türü, Boston Anarşistleri'nce savunuldu. Bunlar, serbest piyasa ve özel mülkiyeti destekliyorlardı.  Özgürlüğün ve mülkiyetin korunmasını özel sözleşmelerle sağlama taraftarıydılar. Bunun yanında emeğin, maaş karşılığı takasını öngörüyorlardı, buna rağmen devlet tekelinde kapitalizmin (devlet garantisinde tekel olarak tanımlanır)  emeğin karşılığını sağlamayacağı uyarısını da yapıyorlardı.
19. yüzyılda dahi Amerikalı bireyciler arasında çeşitli konularda görüş ayrılıkları ortaya çıkmıştı ve bu yüzden bireyci anarşizm açısından belirli bir teoriden bahsetmek mümkün görünmemektedir. Örneğin Tucker entelektüel mülkiyet haklarına karşı çıkarken; Spooner desteklemekteydi, Tucker sadece kullanıldığı sürece toprak mülkiyetini savunurken, Byington ve Spooner mülkiyet konusunda bu tür bir kısıtlamadan bahsetmiyordu. 
Önemli bir ayrışma, 19. yüzyılda Tucker ve bazı başka anarşistler, doğal haklar düşüncesini terkedip, Stirner'in felsefesi ışığında "egoizm"i benimsediklerinde görüldü.  Bu yüzyılın ardından “bireyci anarşizmin doruk dönemi kapandı”  Fakat, bireyci anarşizm, daha sonra Murray Rothbard ve 20. yüzyılın ortalarında anarko-kapitalistlerce daha geniş bir çerçevede özgürlükçü hareket akımlarından biri olarak çeşitli değişikliklerle benimsendi. Anarko-kapitalizm, kapitalist bir ekonomik sistem üzerine kurulduğundan; piyasaları, mülkiyeti ve hukukun bireyleri korumasını gerektirir ve bunları devletsiz bir düzende sağlamayı amaçlar.

 Anarko komünistler kolektif üretim araçlarına sahip özyönetimli komünlerden oluşan ve siyasal organizasyon biçimi olarak doğrudan demokrasinin işlediği, diğer komünlerle federasyon ilişkisinin geçerli olduğu bir toplumun olabilecek en özgür toplumsal örgütleme biçimi olduğunu savunurlar.  Fakat, bazı anarko komünistler, doğrudan demokrasinin çoğulcu yapısına karşı durmuş, bunun bireyesel özgürlüğü engellediğini dile getirmiş ve konsensusa dayanan bir demokrasi anlayışını öne sürmüşlerdir.
Joseph Déjacque ilk anarko komünistlerdendir ayrıca Déjacque kendini özgürlükçü olarak ifade eden ilk anarşisttir Diğer anarko komünistler Peter Kropotkin, Emma Goldman, Alexander Berkman ve Errico Maletesta'dır.
Anarko komünizm düşüncesinde, karın payl

Canterbury'li Anselmus, (1033, Aoste, Savoyard devleti - 21 Nisan 1109, Canterbury, İngiltere) Tanrı'nın varlığına ilişkin ontolojik kanıtıyla tanınan Benedikten keşişi, filozof ve ilahiyatçı. Felsefe tarihçilerine göre Anselmus Skolastiğin babasıdır ve "İkinci Augustinus". Öldükten sonra hemen Katolik Kilisesi tarafından Aziz olarak ilan edilmiştir. 1720'de Papa XI. Clemens tarafından Kilise Doktoru ilan edilmiştir. Yortusu 21 Nisandır.

Soylu bir aileden gelen Anselmus, babası ile yaşadığı ciddi bir münakaşa sonucu evini terk ederek 3 sene boyunca Fransa'da bir gezgin misali vakit doldurmuştur. 1060 senesinde ise yaşadığı bir takım çekince sonrası Normandiya'daki Bec Manastırı'na girme kararı almıştır. 1079 senesinde manastırdaki keşişlerin başrahibi seçilmiştir. Onun egemenliğinde, bulunduğu manastır, felsefe ve teoloji alanlarında örnek çalışmalara imza atacak önemli bir okul haline gelmiştir. 

Bec Manastırı'nın İngiltere'de bulunan mülk ve gelir kaynaklarının yönetimi için başrahibin bizzat konuyla ilgilenmesi gerekliliği dolayısıyla Anselmus Manş denizini geçerek İngiltere'yi ziyaret etmek durumunda kalmıştır. Ulviyetinin sebep olduğu şöhret, Canterbury Başpiskoposu Lanfranc'ın onu danışman olarak seçmesine ve Kraliyet Sarayına da tavsiye etmesine yol açmıştır. Lanfranc'ın ölümü ile birlikte; halk, episkoposlar, soylular ve bizzat İngiltere Kralı'nın isteği Anselmus'un yeni Canterbury Başpiskoposu olması yönünde olmuş olsa da Anselmus bu teklifi ancak 3 sene sonrasında kabul edebilmiştir. İngiliz Kilisesi'nde reform yapma isteği ve dahası kralın hegemonyasının olmadığı, dolayısıyla da müdahalede bulunamayacağı bir kilise yönetimi arzulamasından dolayı başı belaya giren Anselmus 1097 senesinde İngiltere'yi terk ederek Fransa'nın Lyon şehrinde 3 sene boyunca sürgünde yaşamak zorunda kalmıştır.
Sürgün dönemi boyunca, 1098 senesinde toplanan ve Latin Kilisesi'nin Yunan Kilisesi ile birleşmesini arzulayan Bari Konsili'nin yanı sıra kralların ve prenslerin, din adamları atamalarına müdahalesini kınayan Roma Konsili'ne de rehberlikte bulunmuştur.
1100 senesinde Kral I. Henry tarafından Canterbury'e tekrar davet edilen Anselmus'un, öleceği zamana kadar Kilise'yi monarşinin dini konular ve piskopos adaylıklarına yönelik müdahalelerinden korumak için, büyük zorluklarla baş etmesi gerekmiştir.

Anselmus, salt imanın Tanrı'ya ulaşmak için yeterli olmadığına inanan bir teologdu. Onun inancına göre aklın bu konuda üzerine düşen bir görevi bulunmaktaydı. Anselmus, iman hakkındaki hakikatlere (Tanrı'nın doğası) ulaşılabilmesi için iyi bir felsefi hazırlık ve Kilise Babaları’nın yazılarının, özellikle de Augustinus’un, yeterli bir düzeyde anlaşılmasının açıkça gerekli olduğunu düşünüyordu. Hristiyan imanı hakkındaki hakikatin ve Teslis ya da Tanrı’nın Vücut Bulması gibi dogmalarının salt akıl yürütme (Sola ratione) aracılığıyla analiz edilmesi ve kanıtlanması için çabalamıştır. Anselmus, tüm bu akıl yürütme yönteminde sağduyuya olduğu kadar mantığa da oldukça büyük bir yer vermiştir.

Anselmus, Felsefe ve ilahiyatın birlikteliğine öncülük eden, dinsel inancı akılla açıklamaya girişen düşünür, "İnanmak için, anlamaya çalışıyorum" değil de "Anlamak için inanıyorum" tavrının başlatıcısı olmuştur (Proslogion). İnanç - akıl ilişkisi söz konusu olduğunda, akıl karşısında inanç ya da imana, bilgi karşısında da otoriteye öncelik vermiştir.

De Grammatico
Monologion. Bu tezinde spekülasyona oldukça açık bir biçimde Tanrı'nın varlığını her iyi ve harikulade şeyin en temel nedeni olarak açıklayan Anselmus, Tanrı'yı ‘En Yüce İyi’ olarak tanımlamıştır. Ayrıca Tanrı'ya inanmak ve iman ile onun huzuruna erişmenin bir ve aynı şey olduğunu savunmuştur. (75. Bölüm)
Proslogion. Monologion'un bir ilavesidir. Anselmus'un Tanrı'yı ‘ondan öte daha yüce hiçbir şeyin tahayyül edilemeyeceği’ bir varlık olarak tanımladığı kitabıdır.
De Veritate (Hakikat Üzerine)
De Libertate Arbitrii (Özgür İrade Üzerine). Bu tezinde Anselmus özgür iradeyi kişinin iradesinin doğru yolda kalabilmesi için koruma sağlayacak bir güç olarak açıklamıştır. İnsanın günahını ise bu doğru yolu kaybetmesi olarak tanımlayan Anselmus'a göre sadece Tanrı insana düzgün bir iradeye sahip olabilme yetisini yeniden bahşedebilirdi. Bu tür bir kurtuluşun ölümden diriliş mucizesinden bile daha büyük bir mucize olduğu yönünde kanaat getirmiştir.
De Casu Diaboli (Şeytan hakkında). Bu kitabında Anselmus, melekler üzerine olan doktrinini geliştirmiştir. Kötü meleklerin tıpkı iyi olanlar gibi iyilikte sebat etme yetisine sahip olmalarına rağmen bunu gerçekleştirmemelerinin nedeninin sebat etmek istememelerinden kaynakladığı şeklinde açıklamıştır. Buna göre bu tür melekler kendi kararları neticesinde iyilikten sonsuza dek uzaklaştırılmıştır.
De Incarnatione Verbi olarak da bilinen De Fide Trinitatis. Papa II. Urbanus’a ithafen yazılan bu mektupta; Tanrı’yı bir ve tek özde tezahür eden üç kişi olarak ortaya koyan Katolik doktrinini detaylıca açıklayarak, mantığa dayalı bir biçimde savunmuştur. İmanı, hakikate doğrudan erişim sağlayan idrak etme yetisi için gerekli bir koşul olarak tanımladığı bu mektupta iman olmadan hiçbir şeyi deneyimlemenin mümkün olmadığı ve dolayısıyla deneyim olmadığı müddetçe de idrak etmenin mümkün olmayacağı düşünüldüğünde iman olmadan anlama yetisine sahip olmanın da mümkün olmayacağını savunmuştur. (2. Bölüm)

Cur Deus Homo (Tanrı Neden İnsan Oldu). İki ciltten oluşan bu çalışması Anselmus’un Boson isimli müridi ile arasındaki diyaloğa dayanmaktadır. Bu tezinde Anselmus, oldukça akılcı bir biçimde, Tanrı’nın insanlığı kurtarmak için nasıl işe koyulduğunu açıklamıştır. Anselmus’un açıklamasına göre, insanın günahının bedelinin ödenebilmesi için Tanrı’nın insan olması bir gereklilikti. Ona göre, insanlık Tanrı’yı, düşkün doğaya sahip olması ve cennetten düşmesinden itibaren gücendirmiştir. İlahi adalet, günahın tazminini gerektirmekteyse de insanlar bunu yerine getirme konusunda acizdiler. İnsanın günahtan temizlenmesi yalnızca Tanrı sayesinde gerçekleşebilirdi. Bundan dolayıdır ki kurtuluş yalnızca, aynı anda hem tamamen tanrısal doğaya sahip hem de tamamıyla insani bir doğaya sahip olan, günahsız İsa’nın şahsiyeti aracılığıyla mümkün olabilirdi.
Bu tez Anselmus’un ‘neye inandığımızın idrak edilmesi için bir çaba’ isimli eserinde görülmektedir. (1 ve 2. Bölümler)

De Conceptu Virginali (Bakire anlayışı üzerine).
De Processione Spiritus Sancti (Kutsal Ruh Üzerine).
De Sacrificio Azymi et Fermentati.
De Sacramentis Ecclesiae.
De Concordia. Bu kitabında, Tanrı'nın öngörü, kader ve lütfunun, insanın özgür iradesi ile uzlaşması (hem her şeyin önceden belirlenmiş olması ve hem de aynı anda özgür iradeye sahip olunmasını olanağı) konusundaki zorlayıcı sorunu ele almıştır.

Antagonist, kurguda, ana karakterin (protagonist) rakibi veya düşmanı konumunda bulunan, onu engellemekle yükümlü kişidir. Karşı kişi ya da Muhalif düşman olarak da bilinir. Asıl karakterin zıttıdır. Antagonistler, çogu anlatıda kötü ahlaklı karakterler olarak tasvir edilirler.
Antagonist yapının insan olma zorunluluğu yoktur. Örneğin Goethe'nin büyük eseri Faust'ta antagonist olan karakter (Mephisto) şeytandır. Bununla birlikte, antagonist her zaman bir karakter veya karakterler değildir, bazı hikâyelerde ana karakterin önüne çıkan ve ona engel olan doğal olaylar, sosyal durumlar veya psikolojik etkenler de antagonist olabilir.
"Antagonizm ile yaratmak, üretmek"  biçiminde marksizmin kuramcısı Karl Marx'ın da kullandığı bir terimdir. Marx, kapitalizmin sömürüyü artırarak kendi antagonistlerini (karşıtlarını) ürettiğini ileri sürer. Ona göre bu süreç kapitalizmin aleyhine, sosyalizmin ise lehine işlemektedir.

Etimolojik kökeni; rakip, düşman anlamlarına gelen Antik Yunanca ἀνταγωνιστής (antagonistēs) kelimesinden gelir.

Antagonist çelişki
Protagonist

Antik Roma felsefesi, büyük oranda Antik Yunan felsefesinden ve özel olarak Helenistik felsefeden etkilenmiştir. Felsefe tarihi için kayda değer dönüm noktaları bu dönemde gerçekleşmiştir. Roma'da felsefeye ilgiyi Akademik kuşkucu Karneades, Stoacı Babilli Diogenes ve Peripatetik Critolaus uyandırmıştır.
Bu dönemde felsefenin merkezi olan Atina'ya Roma ve İskenderiye kentleri eklenmiştir.

Roma felsefesi, sadece Latince yazılan felsefe eserlerini değil Roma vatandaşları tarafından yazılan Yunanca eserleri de içerir. Latince yazan filozoflardan en önemlileri Lucretius, Cicero ve Genç Seneca'dır. Yunanca bu dönemde saygınlığını koruyan bir dil olarak tercih ediliyordu. Aynı zamanda Roma İmparatoru olan Marcus Aurelius, kimi eserlerini bu dilde vermiştir. Sonrasında Hristiyanlığın Roma'da yayılmasıyla Augustinus'un Hristiyan felsefesi Roma'da gelişmeye başladı. Boethius, Orta Çağ'ın ilk döneminde Yunan felsefesine ilişkin temel kaynak olmuştur.
Filozoflar genellikle mensup oldukları ekollere göre sınıflandırılırken Roma döneminde eklektik inançlar ve öğretiler yaygındı. Stoacılık veya Epikürcülük yanında Aristoteles veya Platon'un düşünceleri, sonraki dönem ise Hristiyanlık harmanlanıyordu.

Felsefeye hayranlık, hukukçular ve aristokratlar arasında yaygınken İmparator Hadrianus buna ek olarak filhelenizm ile öne çıkıyordu. Hadrianus'un bizzat Epiktetos ve Favorinus'un derslerine katıldığını biliyoruz. Aynı zamanda, kendisinin Atina'yı yeniden bir kültür merkezi haline getirme projesi de vardı. Onun zamanına kadar felsefeye ilgi imparatorlar arasında görülmemiş şeydi. Felsefeye hayranlık, imparatorlar Neron, Julianus ve Marcus Aurelius'ta da görülmüştür. Hatta son ikisi filozof kabul ediliyor.
Flavius Hanedanı'nın otokratik yönetimi sırasında bir grup filozof belirgin olarak Domitianus ve Vespasianus döneminde emperyal hareketlere karşı ses çıkardı. Bu da Vespianus'un Gaius Musonius Rufus dışındaki tüm filozofları Roma'dan sürmesiyle sonuçlandı. Sonra, o da sürgün edildi. Muhalefet edenlerin çoğu Stoacı olduğundan bu olay, daha sonra Stoacı Muhalefet olarak anıldı. Stoacılar arasında olay çokça tartışıldı ancak "Stoacı Muhalefet" terimi 19. yüzyılda icat edildi.

Akademik şüphecilik

Cicero (MÖ 106–43)
Favorinus (MS 80–160)
Hristiyan felsefesi

İskenderiyeli Klement (MS 150–215)
Augustinus (MS 354–430)
Kinizm–Kinik felsefe İmparatorluk dönemi boyunca etkili oldu.

Kinik Demetrius
Epikürcülük

Sidonlu Zeno (MÖ 150–75)
Alcaeus ve Philiscus (MÖ 150)
Phaedrus (MÖ 138–70)
Gaius Amafinius (MÖ 125)
Titus Pomponius Atticus (MÖ 110–33)
Philodemus (MÖ 110–50)
Titus Albucius (MÖ 105)
Rabirius (MÖ 100)
Epikürcü Patro (MÖ 70)
Epikürcü Siro (MÖ 50)
Catius (MÖ 50)
Lucretius (MÖ 95–55)

Platonculuk

Alcinous (MS 2. yüzyıl)

Yeni Platonculuk

Plotinos (MS 205–270)
Porfirios (MS 234–305)
Julianus (MS 331–363)
Iamblichus (MS 242–327)
Damasko (MS 462–540)
Kilikyalı Simplikios (MS 490–560)
Boethius (MS 472–524)
Yeni Pisagorculuk

Yaşlı Quintus Sextius (MÖ 40)
Sotion (~1. yüzyıl)
Nigidius Figulus (MÖ 98-45)
Sessiz Sekundus (MS 2. yüzyıl)
Iamblichus (MS 245-325)
Peripatetik ekol

Afrodisyaslı İskender (MS 3. yüzyıl)
Pyrrhonizm

Laodikyalı Theudas (MS 2. yüzyıl)
Nikomedialı Menodotos (MS 2. yüzyıl)
Sextus Empiricus (MS 2. yüzyıl)

Sextii Okulu

Sotion (MÖ 200–170)
Papirius Fabianus (1. yüzyıl)
Crassicius Pasicles (?)
Stoacılık  

Publius Rutillius Rufus (MÖ 158–75)
Lucius Aelius Stilo Praeconinus (MÖ 154–74)
Stoacı Diodotus (MÖ 130–59)
Marcus Vigellius (MÖ 125)
Quintus Lucilius Balbus (MÖ 125)
Surlu Antipater (MÖ 100–45)
Genç Cato (MÖ 95–46)
Porcia Catonis (MÖ 70–43)
Apollonides (MÖ 46)
Yaşlı Quintus Sextius (MÖ 40)
Genç Seneca (MÖ 4–MS 65)
Attalus (MS 25)
Papirius Fabianus (MS 30)
Musonius Rufus (MS 30–100)
Epiktetos (MS 55–135)
Marcus Aurelius (MS 121–180)

Antik Yunan felsefesi, MÖ 6. yüzyılda başlamış ve Hellenistik çağ ile Roma İmparatorluğu arasında devam etmiştir. Felsefe kelimesi Yunanlar tarafından kullanılmaya başlandı. Önceleri bilimi, matematiği, siyaseti ve etiği de kapsayan bir terimdi. Yunan felsefesi Batı medeniyetinin bir ürünüydü. Roma'da, Rönesans'ta, Aydınlanma çağında ve İslam filozofları tarafından kullanıldı. Yunan felsefesi Antik Yakın Doğu felsefesinden etkilenmiş olabilir.
En önemli filozofların bazıları Sokrates, Aristoteles, Platon ve Pers İmparatorluğu'nu fethetmeden önce Yunan felsefesi öğrenmiş olan Büyük İskender şeklinde sıralanabilir.
Birçok filozof matematiğin tüm bilgelikler arasında en önemlisi olduğunu düşünmüştür. Elemanlar adında Geometri üzerine ünlü bir kitabı yazan Öklit matematiğin kurucularından birisidir.

Sokrates'in onlara karşı sözleriyle bilinen Protagoras dahil birçok sofist yaşıyordu.
Pisagor teoremi ile bilinen Pisagor bir gizemci ya da akılcı olabilir fakat bu konuda yeterince bilgi bulunmamaktadır.

Sokrates'in Atina'da MÖ 5. yüzyılda doğduğu düşünülmüştür. Atina öğrenme ve fikir alışverişinde bulunulan bir yer olmuştur. Yine de, felsefe bir suç haline gelmiştir.
Fakat Sokrates, MÖ 399 yılında idam edilen tek kişi olmuştur. Platon, Sokrates'in Savunması adında bir metin yazmıştır. Sokrates siyaset felsefesinin kurucusu sayılmaktadır.

Arap devletleri veya Arap dünyası, (Arapça: العالم العربي / ISO 233: al-ʻālam al-ʻarabi) çoğunlukla Batı Asya ve Kuzey Afrika'da bulunan geniş bir ülke grubundan oluşur. Arap ülkeleri batıda Atlantik Okyanusundan doğuda Umman Denizine, kuzeyinde Akdenizden, güneydoğusunda Afrika Boynuzu ve Hint Okyanusuna kadar uzanan ve Arapça konuşulan büyük bir coğrafyayı kapsar.

Arap ülkelerinin oluşturduğu en büyük siyasal, kültürel, sosyal ve ekonomik organizasyon Arap Birliği teşkilatıdır. Günümüzde bütün Arap ülkeleri 1945'te kurulan bu örgütün üyesi olmuştur.
Günümüzde Arap devletleri otokratik yöneticileri ve anti-demokrat tavırlarıyla tanınmaktadırlar. Tüm bunların sonucunda, yakın geçmişte meydana gelen 2010-2011 Arap dünyası protestolarıyla halk, otoriter devletlerine karşı gelmiş ve demokrasi yanlısı hareketlere girişmiştir. Buna 'Arap Baharı' da denir

"Arap devletleri" terimi yaklaşık 360 milyon kişinin yaşadığı toplamda 22 devlet ve bu devletlerin bölgelerini içine alır.

Aşağıda Arap ülkeleri nüfus ve yüzölçümleriyle birlikte listelenmiştir.

BM Arap İnsani Kalkınma Raporu

Aristotelesçilik, Platonculuğa paralel olarak, aynı zaman dönemleri içinde gelişen bir felsefi eğilimdir. Yeni bir dünya görüşü arayışı içinde rönesans felsefesinin Platon'a ve Aristoteles'e yönelmesi şaşırtıcı değildir. Her ikisi de klasik çağın en güçlü düşünürleriydi ve yapıtları bir anlamda ilk felsefeyi kurmaya yönelikti.

Aristoteles'in orta çağ felsefesinde de çok önemli bir rolü vardır; Aristotelesçiliğin bir biçimi bu tarihsel dönemde şekillenir. Bu dönemde, özellikle de Skolastik felsefe içinde temel dayanak noktası Aristoteles felsefesidir. Hristiyan dogmaların felsefe ile temellendirilmesini hedefleyen bu dönem felsefeleri, önemli bir kaynak olarak Aristoteles'i bulmuşlardır. Bundan kaynaklı olarak Aristoteles denildiğinde aynı zamanda akla Skolastik felsefe gelir. Rönesans felsefesi skolastikle savaşın içinde geliştiğinden dolayı, başlangıçta Aristoteles'e tepkili bir tavır geliştirir; ancak bu dönem felsefesi genel olarak antik çağ düşüncesini yeniden değerlendirmeye yöneldiğinden, Aristoteles'e tümden yadsınmaz.
Rönesans felsefesinin Aristoteles'le ilgisi, temel yönelimi olan hümanizm ile bağlantılıdır. Hümanizm öncelikli olarak antik çağ felsefesine ait metinlerin orijinal olarak konulmasını ve öyle değerlendirilmesini hedefler. Orta Çağ felsefesinin bu bakımdan Aristoteles'e kattıkları böylece ayıklanmaya çalışılmıştır. Rönesans felsefesinde Aristotelesçilik, Orta Çağ'ın ve Skolastik felsefenin Aristoteles üzerine eklemelerin ayıklanması biçiminde meydana gelmiştir diyebiliriz. Theodoros Gaza (1400'lü yıllar), Aristotelesçiliğin başaltılarından olan bir Bizanslı bilgindir.

Aristotelesçiliğin belirli bir akademisi olmamıştır, bu bakımdan Platonizmden daha farklı yönelimleri söz konusudur. Hümanistlerin yanı sıra İbni Rüştçüler (Avveroistler) ve Alexandristler olarak adlandırılan akımlar anılmaya değerdir. Birinciler İbni Rüşt'ün Orta Çağ'da Platon etkisinde işe karıştığı Aristoteles yorumunu temel alıyorlardı. İkincilerse, antik çağ sonlarında en büyük Aristoteles yorumcusu kabul edilen Aphrodisiaslı Alexandros'a dayanıyorlardı. Bu son iki eğilim Aristoteles doğrudan kaynaklardan değil yorumcularından hareketle değerlendiriyorlardı. Rönesans döneminde bu aristotelesçi yönelimler arasında çelişki ve çatışmalar meydana gelir.
Aristotelesçiliğin merkezi 14. yüzyıldan itibaren İbn Rüşdcülüğün etkili olduğu Padova'dır. Bütün Aristotelesçi kadroların burada toplanması söz konusudur. Bu dönem en büyük filozof Pietro Pomponazzi'dir (1462-1524). Birçok üniversitede görev yapan Pomponazzie, Aristotelesçiliğin merkezi tartışması olan ruhum ölümsüzlüğü konusunda doğalcı-materyalist bir düşüncenin savunusunu geliştirmiştir. "Çifte doğruluk" düşüncesiyle akli olan ile tanrısal olanı ayırmaya çalışmış buna rağmen kilise tarafından aforoz edilmekten kurtulamamıştır. Rönesans felsefesindeki Aristotelesçiliğin orta cağ'dan farkı, din dışı bir yönelimle Aristoteles felsefesini değerlendirmesidir.

Skolastik felsefe
Rönesans felsefesi
Töz
Platonizm

Arkhe (ἀρχή) (Yunancada "başlangıç," "ilk," "ilk neden"), Batı felsefesinin ve Sokrates öncesi Eski Yunan Felsefesinin en önemli kavramlarından biri. Felsefenin ana disiplini sayılan metafiziğin ve genellikle Bilimin, özellikle de fizik biliminin gelişmesinde önemli rolü olmuştur.
Sözcük, felsefe geleneği içinde, "fizikçiler" de denen, Batı Anadolu kıyılarındaki kentlerde yaşamış Sokrates öncesi filozofların kullanımlarıyla, "ilke", "temel", "ana madde" anlamlarını kazanmıştır.
Bilinen tarih içinde sözcüğü felsefi anlamda ilk kullanan, Batılı anlamda ilk filozof sayılan Thales'tir. "Her şeyin arkhe'si su'dur" düşüncesini dile getirmesiyle felsefenin kurucusu sayılan Thales, sözcüğü, her şeyin "ana madde"si, "dayandığı ilk", "çıktığı kaynak" gibi anlamlarda kullanıp, doğayı ve doğadaki gelişmeleri kendi içlerinde bulunan, doğaötesi açıklamalar gerektirmeyen bir kaynağa geri götürme çabasıyla, aynı zamanda bilimsel düşüncenin de öncüsü sayılır. Felsefe geleneği içinde, Thales'in bu düşünceye, yüksek dağlarda bulduğu deniz canlısı fosillerinden yola çıkarak, vardığı söylenir.
Geleneği sürdüren Thales'in öğrencisi ve izleyicisi Anaksimandros, varlığın arkhe' sini nitelemek için "su" gibi belirgin bir madde yerine, soyut bir kavram kullanır: apeiron. "Sınırsız", "sonsuz", "belirsiz" gibi anlamlara gelen bu kavram, Anaksimandros'un kullandığı tümceler içinde şöyle aktarılmıştır: "Varolan şeylerin arkhe'si apeiron'dur. Ama doğumları nereden gelmişse, ölümleri de zorunlu olarak oraya gider.".Daha sonra Anaksimandros'un genç yoldaşı Anaksimenes arkhenin hava olduğunu, kosmosun, düzenli evrenin, havanın sıkışıp genişlemesiyle meydana geldiğini söyler.
Bu düşünceyle bir yandan, bir düzen barındıran evrenin (kosmos) süreçlerden oluştuğu ve bunların düzenli bir biçimde yinelenerek sürüp gittiği gibi bilimsel bakışın temel bir varsayımı ortaya konmakta, bir yandan da düşünce tarihine metafizik düşüncenin temel bir bakış biçimi, olup bitenlerin temelinde hangi olumlu ya da olumsuz niteliklerin bulunduğunu ve dünyanın bir bütün olarak nasıl bir değer taşıdığını görme çabasını içeren bakış biçimi katılmaktadır. Öte yandan arkhe'nin yalnızca bir "ilk" kaynak değil, aynı zamanda değişimlerin temelinde yatan bir "ilke" olduğu düşüncesi de ilk kez belirmektedir.

Asuroloji (Yunanca: Grekçe: Ἀσσυρίᾱ, Assyriā ve Grekçe: -λογία, -logia), Asurlular ve ilgili Mezopotamya uygarlıklarını arkeolojik, tarihsel ve dilbilimsel yönlerden inceleyen bilim dalıdır. Sümer ve Babil uygarlıkları da Asurolojinin konuları arasında sayılmaktadır. Dalın odaklandığı zaman dilimi ise MÖ 3. binyıl ile İslam'ın Arap Yarımadası sınırlarını aştığı 7. yüzyıldır.
Yakın Doğu'nun eski uygarlıklarını incelemek için filoloji, tarih, arkeoloji ve diğer disiplinleri birleştiren bir araştırma alanıdır. Asuroloji, Yakın Doğu Çalışmalarının bir alt alanı olan eski Yakın Doğu çalışmalarının bir dalı olarak kabul edilir.
Eski Mezopotamya kültürünün incelenmesi, bölgeden ilk metinlerin İngilizceye çevrildiği 18. yüzyılın sonlarında başlamıştır. O zamandan beri bu alan Sümer, Akad, Asur, Babil ve antik Yakın Doğu'nun diğer dil ve kültürlerinin incelenmesini içerecek şekilde büyümüştür. Asuroloji, Mısırbilim, İncil çalışmaları ve Hititoloji gibi Yakın Doğu çalışmalarının diğer alanlarıyla yakından ilişkilidir, çünkü hepsi eski Yakın Doğu kültürü ve dilinin incelenmesini içerir.

Asurologlar dil, edebiyat, din, sanat, siyaset ve tarih gibi çeşitli konuları incelerler. Ayrıca eski Mezopotamya uygarlığıyla ilgili eserleri ve diğer kanıtları ortaya çıkarmak için arkeolojik araştırmalar yaparlar.

Ateizm ya da tanrıtanımazlık, tanrıların veya doğaüstü varlıkların mevcut olduğuna inanmama durumudur. Genellikle dini inançlara karşı eleştirel bir duruş içerir ve inanç yerine kanıt ve akla dayalı bir dünya görüşünü tercih eder. Ateistler, evrenin ve yaşamın doğa yasalarıyla açıklanabileceğini savunurlar. Ateizm, en az bir tanrının var olduğu inancı olan teizm ile karşılaştırılmaktadır.
Tarihsel olarak ateist görüşlerin izleri, Antik Çağ'a ve erken dönem Hint felsefesine kadar uzanmaktadır. Batı dünyasında Hristiyanlığın etkisinin artmasıyla birlikte ateizm geriledi. Ancak 16. yüzyıl ve Aydınlanma Çağı, Avrupa'da ateist düşüncenin yeniden yükselişe geçtiği dönem oldu. Ateizm, 20. yüzyılda dünya genelinde önemli bir konum kazandı. Tanrı inancının yokluğunu benimseyen kişi sayısının 500 milyon ile 1,1 milyar arasında olduğu tahmin edilmektedir. Ateist örgütler, bilimin özerkliğini, düşünce özgürlüğünü, sekülerizmi ve laik ahlakı savunmaktadır.
Ateizm için argümanlar, felsefi yaklaşımlardan sosyal yaklaşımlara kadar çeşitlilik göstermektedir. Tanrılara inanmamanın gerekçeleri arasında kanıt eksikliği, kötülük sorunu, tutarsız vahiyler argümanı, yanlışlanamayan kavramların reddi ve inançsızlık argümanı yer almaktadır. İnançsızlar, ateizmin teizme kıyasla daha sade ve tutarlı bir konum olduğunu savunurlar ve herkesin tanrı inancı olmadan doğduğunu öne sürerler; bu nedenle, tanrıların varlığını çürütme sorumluluğunun ateistlerde değil, teizmi savunanlarda olduğunu iddia ederler. Çünkü kanıt yükümlülüğü, varlığını iddia edene aittir.
Ateizm; yaratıcı ve müdahaleci bir Tanrı'yı kabul eden teizmden, yaratıcı ancak müdahaleci olmayan bir Tanrı'yı kabul eden deizmden, her şeyi kapsayan içkin bir Tanrı veya evrenin ya da doğanın Tanrı ile aynı olduğunu savunan panteizmden ve Tanrı'nın hem evrenin kendi hem de evrenin ötesinde (aşkın) olduğunu savunan panenteizmden; ayrıca, Tanrı'nın varlığı ve yokluğu konusundaki soruları "cevaplandırılamaz" diyerek cevapsız bırakan agnostizmden; Tanrı'yı, "kesin olarak" yok saymasıyla ayrılır.
Günümüzde, dünya nüfusunun %2,3'ü kendini ateist, %11,9'u dinlere inanmayan olarak tanımlamaktadır. Bu oran Rusya'da %48'in üzerine çıkmakta, Japonya'da ise %64 ila %65 arasında seyretmektedir. Avrupa Birliği'nde oran, %6 ile İtalya ve %85 ile İsveç arasında değişkenlik göstermektedir. 2006 yılı istatistiklerine göre ise Türkiye'de bu oran %2,5 civarındadır.

Ateist, evrenin kişileştirilmiş, aşkın bir yaratıcısının varlığını reddeden kişidir; böyle bir varlığı hesaba katmadan yaşayan kişi değildir. Teist ise böyle bir yaratıcının varoluşunu savunan kişidir. Bu nedenle, her türden ateizm tartışması aynı zamanda bir teizm tartışmasıdır.
Ateizmin nasıl tanımlanacağı ve sınıflandırılacağına dair fikir ayrılıkları vardır. Bazıları, ateizmin sadece tanrılara inanmama olduğunu düşünürken diğerleri ateizmin tanrıcılığa karşı aktif bir ret içerdiğini savunmaktadır. Bu konuda bir diğer tartışma noktası, ateizmin kendi başına bir felsefi görüş olup olmadığıdır. Yani, ateizmin sadece bir inançsızlık mı yoksa belirli bir düşünce sisteminin bir parçası mı olduğu konusunda anlaşmazlık yaşanmaktadır. Ayrıca, bazıları ateizmin bilinçli ve açık bir reddi gerektirdiğini düşünürken diğerleri bunun gerekli olmadığını savunmaktadır. Ancak genel kanı, ateizmin teizme karşı açıkça bir reddediş olduğu yönündedir.

Ateizmin tanımlanmasındaki belirsizliklerin bir kısmı, "tanrı" veya "ilahi varlık" gibi terimlerin tanımlarından kaynaklanmaktadır. Tanrı veya tanrılara ilişkin son derece farklı anlayışların çeşitliliği, ateizm teriminin kullanımı konusunda farklı fikirlere yol açmaktadır. Örneğin, eski Romalılar, Hristiyanları, pagan tanrılara tapmadıkları için "ateist" olarak suçladılar. Ancak, "teizm" kavramının ortaya çıkmasıyla bu görüş revaçtan düştü. Ateizm, reddedilen fenomenlerin çeşitliliği açısından, bir tanrının varlığından başlayarak, herhangi bir ruhani, doğaüstü veya aşkın kavramın varlığına kadar geniş bir perspektifte incelenebilir. Bazı tanımlar, bir kişinin tanrıya aktif olarak karşı çıkmasını veya reddetmesini gerektirirken diğer tanımlar sadece bir kişinin tanrıya dair bir inancının olmayışını belirtir. Bu tanım, yeni doğanları ve teistik fikirlere maruz kalmamış diğer insanları da kapsar. Henüz 1772 yılında Baron d'Holbach, "Bütün çocuklar Ateist olarak doğar; onların Tanrı hakkında hiçbir fikirleri yoktur." demiştir.
George H. Smith tarafından öne sürülen açık ve kapalı ateizm, ateizmi farklı şekillerde tanımlamak için kullanılan alt kümelerdir. Açık ateizm, bireyin bilinçli bir şekilde (bir doktrini reddederek) teistik bir inanca sahip olmamasını ifade ederken, kapalı ateizm herhangi bir doktrini bilmeden, teistik inancı reddetmeyi içerir. Açık ateistler, "Tanrı" kavramının varlığından haberdar olup çeşitli argümanlara dayanarak reddederken, kapalı ateistler, herhangi bir din, Tanrı veya inanç konusunda benimsenmiş bir görüşleri olmadığı için ateist olarak adlandırılırlar.
"Felsefi ateizm" konulu makalesinde Ernest Nagel, teistik inançların yokluğunun bir ateizm türü olarak ele alınıp alınmaması konusunu tartışmaya açmıştır. Graham Oppy ise Tanrı kavramını anlamayan ve bu nedenle Tanrı'nın varlığını düşünmemiş olan kişileri "masumlar" olarak sınıflandırmaktadır. Bu kişiler, örneğin bir aylık bebekler, Tanrı'nın ne olduğunu anlayacak bir bilgiye sahip olmadıkları için bu soruyu hiç düşünmemişlerdir.

Antony Flew ve Michael Martin gibi filozoflar pozitif (güçlü) ateizmi negatif (zayıf) ateizmle karşılaştırmışlardır. Pozitif ateizm, açıkça tanrıyı veya tanrıları rettir. Negatif ateizm, nonteizmin diğer tüm biçimlerini kapsar. Bu sınıflandırmaya göre teist olmayan herkes ya negatif ateisttir ya da pozitif ateisttir.
Örneğin, Michael Martin, agnostisizmin negatif ateizmi içerdiğini iddia eder. Agnostik ateizm, hem ateizmi hem de agnostisizmi kapsar. Ancak, birçok agnostik, görüşlerinin ateizmden farklı olduğunu düşünmektedir. Ateistlerin argümanlarına göre, diğer kanıtlanmamış iddiaların, kanıtlanmamış dinî iddialar kadar şüpheye değer olduğu ifade edilir. Ateizmin agnostisizmi eleştirisi, tanrının varoluşunun kanıtlanamazlığı her iki ihtimalin de eşit olasılığa tekabül etmeyeceği yönündedir. Avustralyalı filozof J.J.C. Smart, "belki de matematiğin ve formal mantığın doğruları dışında herhangi bir şeyi bildiğimizi söylemekten bizi alıkoyan mantıksız genelleştirilmiş felsefi şüphecilik nedeniyle, gerçekten kendini bir ateist olarak tanımlayan bir kişi, belki de tutkuyla, kendini bir agnostik olarak tanımlayabilir." şeklinde bir iddiada bulunmaktadır. Bu nedenle, Richard Dawkins gibi bazı ateist yazarlar; teist, agnostik ve ateist görüşleri, her birinin "Tanrı vardır" ifadesine atadığı olasılığa göre bir tanrısal olasılık yelpazesinde ayırt etmeyi tercih ederler.

18. yüzyıldan önce, Batı dünyasında Tanrı'nın varlığı o kadar kabul görmüştü ki gerçek ateizmin bile olasılığı sorgulanmaktaydı. Buna teistik doğuştancılık denir; tüm insanların Tanrı inancıyla doğduğu düşüncesidir. Bu görüşün içinde, ateistlerin inkâr içinde olduğu çağrışımı bulunmaktadır. Bazı ateistler "ateizm" teriminin gerekliliğine karşı çıkmıştır. Sam Harris, Letter to a Christian Nation adlı eserinde şöyle yazmıştır:Aslında, "ateizm" var olmaması gereken bir terimdir. Hiç kimsenin kendisini "astrolog olmayan" veya "simyacı olmayan" olarak tanımlamasına gerek yok. Elvis'in hâlâ hayatta olduğundan ya da uzaylıların galaksiyi yalnızca çiftçileri ve sığırlarını taciz etmek için dolaştıklarından şüphe duyan insanlara söyleyecek sözümüz yok. Ateizm, makul insanların, gerekçesiz dinî inançlar karşısında çıkardığı gürültüden başka bir şey değildir.

Grekçede sıfat átheos (Grekçe: ἄθεος, Grekçe: θεός "tanrı" sözcüğünün a(n)+ ön ekiyle türetilmesiyle) "tanrısız" anlamına geliyordu. İlk başta kabaca "tanrısız" veya "dinsiz" anlamına gelen bir kınama terimi olarak kullanıldı. MÖ 5. yüzyılda bu kelime, "tanrılarla ilişkiyi kesmek" veya "tanrıları inkâr etmek" anlamında daha kasıtlı ve aktif tanrısızlığı ifade etmeye başladı. Daha sonra, Grekçe: ἀσεβής (asebēs) terimi, başka tanrılara inansalar bile, yerel tanrıları reddeden veya saygısızlık edenlere karşı kullanılmaya başlandı. Klasik metinlerin modern çevirileri bazen átheos, "ateistik" olarak çevirir. Soyut bir isim olarak Grekçe: ἀθεότης (atheotēs) "ateizm" olarak geçmektedir. Cicero, Yunanca kelimeyi Latince: átheos diye çevirdi. Terim, ilk Hristiyanlar ile Helenistler arasındaki tartışmalarda sıklıkla kullanıldı ve her iki taraf da bu kelimeyi diğerini aşağılamak için kullanıyordu.
"Ateizm" sözcüğü, Fransızca athée "tanrı tanımaz" sözcüğünden +ism° ekiyle türetilmiştir. Fransızca: athéisme kelimesi "atheism" olarak 1587 civarında İngilizceye girmiş, Türkçeye de Fransızcadan benzer şekilde uyarlanarak "ateizm" olarak alınmıştır.
Karen Armstrong, "On altı ve on yedinci yüzyıllarda 'ateist' sözcüğü hâlâ polemik kapsamı içinde yer alıyordu. Gerçekten de, on dokuzuncu yüzyıl sonu ve yirminci yüzyıl başında insanların 'anarşist' veya 'komünist' diye nitelendirilmeleri gibi, düşmanlarınıza 'ateist' demeniz mümkündü." demiştir. Ateizm, bireysel inanç durumunu ifade etmek için ilk defa 18. yüzyıl Avrupa'sında tek tanrılı İbrahimi dinlere inanmayışı ifade etmek için kullanılmıştır. Bu sözcüğün Tanrı'ya inanmayışı ifade etmesi için 20. yüzyıla gelinmesi beklenecekti.

David Hume'un fikirlerine dayanan kuşkuculuk, herhangi bir şey hakkında kesinliğin mümkün olmadığını, dolayısıyla bir tanrının var olup olmadığının bilinemeyeceğini ileri sürer. Ancak Hume, böylesi gözlemlenemez metafizik kavramların "safsata ve yanılsama" olarak reddedilmesi gerektiğini savunur.
Michael Martin, ateizmin rasyonel bir görüş olduğunu savunurken, bunu geniş bir epistemolojik gerekçeyle desteklemek yerine, günlük ve bilimsel mantığa uygun olan orta düzeyde gerekçelendirme prensiplerini öne sürmektedir. Martin'e göre, bu prensipler, ateizmin haklılığını desteklemek için yeterlidir.
Epistemolojik veya ontolojik olarak sınıflandırılabil

Atina Okulu (ya da İtalyanca: Scuola di Atene), İtalyan ressam Raffaello Sanzio tarafından 1509-1511 yılları arasında yapılmış fresk. Atina Okulunda ana konu felsefe ve astrolojiyi ilahiyat ile bağdaştırmaktır. Fresk Vatikan'da Stanza della Segnatura'da bulunmaktadır.

Raffaello, ilk çağın anıtsal mimarisi içinde bir yanda idealist Platon’u öte yanda realist Aristo’yu resimlemiştir. Felsefi inançlarına paralel olarak Platon göğü, Aristo yeri gösterir. Ayrıca resimde Öklid’den, Diyojen’e kadar pek çok ilk çağ filozofu ve matematikçisi de yer almıştır. Mekâna yerleştirilen ana figürlerden olan Platon ve Aristo’nun etrafında bulunan diğer filozof ve bilim adamlarıyla kalabalık bir görünüm izlenmektedir. Platon figürü için uzun sakallarıyla Leonardo da Vinci, ön plandaki basamaklardan birinde kolunu mermer bir bloğa dayayarak oturmuş matematikçi Herakleitos için ise Michelangelo modellik yapmıştır. Raffaello'nun kendisi ise basamakların altında en sağda resmin dışına bakmaktadır.

Raffaello "Atina ekolü" ismi verilen freskinde sıklıkla Antik Yunan'ı kendine rehber edinen iki adet kimliğe sahip çok sayıda kişilik yerleştirmiştir. Bu sayede merkezde duran yaşlı adam aynı anda hem Platon hem de Ressam olan Leonardo Da Vinci'dir.
Eskiler ekolü adlı freskte ilk olarak göze çarpan, eğilmiş bir vaziyette geometrik figürler çizen kişi aynı zamanda hem Yunan matematikçi Eukleides hem de kendisinin arkadaşı olan mimar Bramante'dir.
Rönesansın sanatçıları, sanatları, edebi birikimi ve pozitif bilimleri restore etme çalışmalarında onların bakış açılarına göre antik Yunan şehirlerinin
tanıtmak bakımından en iyi olduğu "düşüncenin altın çağı"na başvurmaktadır. Bu fresk günümüzde Vatikan'da Stanza della Segnatura'da bulunmaktadır.

Resimdeki, Platon ve Aristo gibi, bazı filozofların kimlikleri bellidir. Bunun ötesinde, Raffaello figürlerinin kimlikleri her zaman varsayımsaldır. Konuyu komplike bir hale getirmek için, Vasari'nin çabalarından itibaren bazıları birden fazla kimlik almıştır, sadece antik değil aynı zamanda Raffaello'nun çağdaşı olan figürlerdir.
Luitpold Dussler, kimlikleri kesin olarak belirlenebilenler ile birlikte bazılarını sayar: Platon, Aristoteles, Sokrates, Pisagor, Öklit, Ptolemaus, Zoroaster, Raffaello, Sodoma and Diyojen. Diğer kimlikleri "tahmin düzeyi yüksek veya düşük" olarak düzenler.
Önerilen kimliklerin daha kapsamlı bir listesi aşağıda verilmiştir:

1: Kıbrıslı Zenon
2: Epikür Büyük olasılıkla, Rönesans dönemindeki tipik bir figür olarak iki filozof resmi: "Ağlayan" filozof Herakleitos ve "gülen" filozof Demokritos.
3: bilinmeyen (Raffaello olduğu düşünülen)
4: Boethius veya Anaksimandros veya Empedokles?
5: İbn Rüşd
6: Pisagor
7: Alkibiades veya Büyük İskender?
8: Antisthenes veya Ksenophon veya Timon?
9: Raphael, Aşk'ın kişileştirilmesi olarak Fornarina or Francesco Maria della Rovere?
10: Aeschines veya Ksenophon?
11: Parmenides? (Leonardo da Vinci)
12: Sokrates
13: Herakleitos (Michelangelo)
14: Platon (Leonardo da Vinci)
15: Aristoteles (Giuliano da Sangallo)
16: Diyojen
17: Plotinos (Donatello?)
18: Öğrencileriyle Öklid veya Arşimet (Bramante?)
19: Strabon veya Zerdüşt? (Baldassare Castiglione)
20: Batlamyus?
R: Apelles (Raphael)
21: Protogenes (Il Sodoma, Perugino veya Timoteo Viti)

Antik Yunan insanlarının kutsal ve dinsel görüşünde, bu geleneğin yedi ana "liberal sanatı" insanlara gösterilmeye çalışılmıştır. Bu liberal sanatlar sırası ile;

Gramer
Retorik
Diyalektik
Müzik
Aritmetik
Geometri
Astronomi
olarak anlatılmaktadır.

Raffaello bu freskinde düşünürlere göre kendi yaşadığı 16. yüzyılda düşüncenin köreldiğini düşünen insanlardan biri idi. Düşüncenin körelmesini engellemek amacı ile bu freski yapıp insanlara sundu.
Raffaello insanlara bu freski sunduktan sonra çoğu kişi freskin üzerinde hiç kafa yormadan değersiz olduğuna karar verdi. Ancak bunu yorumlayan felsefeciler Raffaello'nun ne anlatmak istediğini insanlara kendilerince anlattılar. Felsefecilerin çabalarından sonra çoğu insan bu fresk üzerinde düşünmeye başladı. Raffaello'nun bu çabası düşüncenin kendine göre körelmeye başlamasını engelledi. Bunun sayesinde yedi ana liberal sanattan unutulmaya yüz tutmuş birçok sanat tekrar ivme kazandı.

Augustinizm, 4. yüzyılın Hristiyan teoloğu Augustinus'un düşüncelerine dayanan teolojik anlayış.
Kaynağında sistemleşmiş bir düşünce olmamakla birlikte, Augustinus'un düşüncesi belli bir dönemde çok etkili olan felsefi ve teolojik kimi tezlere yol açmıştır. Augustinizm bu söz konusu tüm tezlere verilen isimdir. Orta Çağ döneminden 17. yüzyıla kadar Augustinizm egemenliğini sürdürmüştür. Platoncu idealizm, Augustinus ile birlikte teolojiye hakim olmuştur. Augustinizm kurtuluş için ilahi lütfun, inançla akıl arasında bir uzlaşmanın gerekliliği ve Tanrı'nın kendiliğinden tabi bir bilgisi ve kötünün olumsuzlanması tezini içerir. Augustinus böyle bir sistemin doğuşunu oluşturan tek kilise azizidir.
Augustinizm'in yorumunun oluşturduğu tartışmalar, özgürlüğün ve insan tabiatının modern kavramsallaştırmasına yol açmıştır.

Augustinus, Latince adıyla Aurelius Augustinus veya yaygın kullanımıyla Hippo Regiuslu Augustinus ve Aziz Augustinus (13 Kasım 354, Thagaste – 28 Ağustos 430, Hippo Regius), Roma Afrikası kökenli geç antik dönem Hristiyan filozofu, ilahiyatçısı, vaizi ve Hippo Regius piskoposudur. Latin Kilisesi'nin en etkili Kilise Babalarından biri olarak kabul edilen Augustinus, Batı Hristiyan teolojisinin, Orta Çağ felsefesinin ve sonraki Batı düşüncesinin birçok alanında kalıcı bir etki bırakmıştır.
Augustinus'un yaşadığı dönemde bugünkü anlamıyla Roma Katolikliği, Doğu Ortodoksluğu ve Protestanlık ayrımları henüz ortaya çıkmamıştı. O, Latin dilinde yazan, İznik imanını benimseyen Kuzey Afrikalı bir Hristiyan piskopostu. Buna rağmen düşünceleri daha sonra özellikle Batı Hristiyanlığında, Katolik teolojide, Orta Çağ skolastik düşüncesinde ve Reformasyon tartışmalarında temel referans noktalarından biri hâline geldi.
Gençliğinde Maniheizmden, daha sonra Yeni Platonculuktan etkilenen Augustinus, Milano'da Ambrosius'un vaazları ve Pavlus'un mektupları aracılığıyla Hristiyanlığa yöneldi; 387'de vaftiz edildi. Afrika'ya döndükten sonra önce rahip, ardından Hippo Regius piskoposu oldu. Maniheizm, Donatusçuluk ve Pelagianizmle yürüttüğü tartışmalar onun kötülük, lütuf, özgür irade, Kilise ve sakramentler hakkındaki düşüncelerini derinlemesine etkiledi.
Başlıca eserleri arasında İtiraflar (Confessiones), Tanrı'nın Şehri (De civitate Dei), Üçlü Birlik Üzerine (De Trinitate), Hristiyan Öğretisi Üzerine (De doctrina christiana) ve Özgür İrade Üzerine (De libero arbitrio) yer alır. Augustinus'un yazıları; özgür irade, kötülük problemi, ilahî lütuf, aslî günah, zaman, hafıza, sevgi, sakramentler, Kilise birliği ve siyasal düzen gibi konularda hem Hristiyan teolojisini hem de Batı felsefesini derinden etkilemiştir.

Augustinus'un Latince adı Aurelius Augustinustur. Hipponensis sıfatı, piskoposluk yaptığı Hippo Regius'a atıfla “Hippolu” veya “Hippo Regiuslu” anlamında kullanılır. Bu nedenle Aurelius Augustinus Hipponensis ifadesi modern anlamda nüfus kaydındaki tam ad değil, onu diğer Augustinuslardan ayırt eden coğrafi ve episkopal bir nitelemedir.
Thagaste ve Hippo Regius, Roma İmparatorluğu'nun Kuzey Afrika eyaletleri içinde yer alıyordu; günümüzde bu yerler Cezayir sınırları içindedir. Augustinus bu bakımdan modern anlamda “Avrupalı” bir düşünürden çok, Roma kültürü içinde yetişmiş Kuzey Afrikalı Latin bir yazardı.
4. ve 5. yüzyıllar, Roma İmparatorluğu'nun siyasi dönüşüm, dinî çatışma ve kültürel yeniden yapılanma dönemiydi. Milano Fermanı'ndan sonra Hristiyanlık hukuken serbest hâle gelmiş, 380'deki Selanik Fermanı ile İznikçi Hristiyanlık imparatorluk içinde ayrıcalıklı konum kazanmıştı. Augustinus'un piskoposluğu, Batı Roma dünyasının çözülmeye başladığı ve Kuzey Afrika Kilisesi'nin Donatusçuluk gibi yerel bölünmelerle sarsıldığı bir döneme denk gelir.
Hristiyan terminolojisinde “aziz”, kutsallığı kilise geleneğince tanınan kişi anlamına gelir; peygamberlik veya vahiy almışlık anlamı taşımaz. “Kilise Babası” ve “Kilise Doktoru” unvanları ise sırasıyla erken Hristiyan öğretisinin oluşumunda otorite kabul edilen yazarlara ve Katolik gelenekte öğretici etkisi özellikle vurgulanan azizlere atıfta bulunur. Bu maddede “sakrament”, “lütuf” ve “Teslis” gibi terimler Hristiyan teolojisindeki teknik anlamlarıyla kullanılmıştır.

Augustinus 13 Kasım 354'te Thagaste'de doğdu. Babası Patricius geleneksel Roma dinine bağlıydı ve ölümüne yakın Hristiyan oldu; annesi Monica ise dindar bir Hristiyandı. Augustinus'un çocukluğu ve gençliği hakkındaki bilgilerin önemli kısmı, kendi eseri Confessionese dayanır. Bu eser yalnızca bir otobiyografi değil, aynı zamanda Tanrı'ya yöneltilmiş dua, iç muhasebe ve felsefi-teolojik yorum niteliği taşır.
İlk eğitimini Thagaste ve Madaura'da aldı; daha sonra Kartaca'ya giderek retorik eğitimi gördü. Roma dünyasında retorik, hukuk, siyaset ve kamu hayatı için temel bir eğitim alanıydı. Augustinus'un güçlü edebî üslubu, tartışmacı kabiliyeti ve vaazlarındaki ikna gücü bu klasik Latin eğitiminin sonucudur.
Genç yaşta, adını vermediği bir kadınla uzun süreli bir birliktelik yaşadı ve bu ilişkiden Adeodatus adlı bir oğlu oldu. Adeodatus'un annesinin kimliği bilinmemektedir. Bu birliktelik, modern evlilik kavramıyla birebir özdeşleştirilmemelidir; Roma toplumunun kendi hukuki ve toplumsal bağlamı içinde değerlendirilir. Augustinus daha sonra bu dönemi İtiraflarda hem kişisel hem de teolojik bir iç muhasebenin parçası olarak ele almıştır.

Augustinus'un düşünsel arayışında Cicero'nun günümüze ulaşmayan Hortensius adlı eseri önemli bir dönüm noktasıdır. Augustinus, bu eserin kendisinde bilgelik sevgisini uyandırdığını belirtir. Ancak aynı dönemde Kutsal Kitap'ın dili ve anlatım tarzı ona basit görünmüş, bu nedenle kilise otoritesinden bağımsız bir hakikat bilgisi vadeden Maniheizme yönelmiştir.
Maniheizm, iyi ve kötü arasındaki kozmik ikiliği merkeze alan, gnostik unsurlar taşıyan dualist bir dinî sistemdi. Augustinus yaklaşık dokuz yıl boyunca Maniheist çevrelerle ilişkili kaldı. Daha sonra bu öğretiyi, kötülüğü bağımsız bir ilke hâline getirdiği ve insanın ahlaki sorumluluğunu zayıflattığı gerekçesiyle eleştirdi. Onun olgun teolojisinde kötülük, bağımsız bir varlık değil, iyiliğin eksikliği veya bozulması olarak anlaşılır.
Maniheizmden uzaklaştıktan sonra kısa bir süre akademik şüpheciliğe yaklaştı. Bu dönem, daha sonra Contra Academicos adlı eserinde ele alacağı kesin bilgi ve şüphecilik sorunları bakımından önemlidir. Milano'ya gidişi ise hayatında yeni bir aşama başlattı. Burada hem Ambrosius'un vaazlarından hem de Yeni Platoncu metinlerden etkilendi. Yeni Platonculuk, ona maddî olmayan gerçeklik, ruh, hakikat ve Tanrı üzerine düşünmek için felsefi bir dil sağladı; fakat Augustinus bu mirası Hristiyan vahyi ve Kutsal Kitap çerçevesinde dönüştürdü.

384 yılında Milano'da retorik öğretmeni olarak göreve başladı. Batı Roma İmparatorluğu'nun önemli siyasi ve kültürel merkezlerinden biri olan bu şehirde, piskopos Ambrosius'un alegorik Kutsal Kitap yorumları, Augustinus'un daha önce “kaba” bulduğu kutsal metinleri farklı bir düzeyde anlamasına yardımcı oldu.
386 yılında yaşadığı iç krizden sonra Hristiyan olmaya karar verdi. İtiraflarda anlattığı ünlü bahçe sahnesinde, “al ve oku” çağrısı üzerine Pavlus'un Romalılara Mektubu'ndan bir pasaj okuduğunu ve bu olayın kararını kesinleştirdiğini aktarır. 387 Paskalyası'nda Ambrosius tarafından vaftiz edildi. Aynı yıl annesi Monica, Ostia'da öldü; Augustinus bu olayı İtirafların en dokunaklı bölümlerinden birinde anlatır.

388 yılında Afrika'ya dönen Augustinus, Thagaste'de dua, çalışma ve ortak yaşam üzerine kurulu bir topluluk oluşturmak istedi. 391'de Hippo Regius'ta halkın ısrarı ve piskopos Valerius'un onayıyla rahipliğe seçildi. 395 veya 396'da piskopos oldu ve ölümüne kadar Hippo Regius'ta görev yaptı.
Piskoposluk görevi, onun için yalnızca teolojik eserler yazmaktan ibaret değildi; vaaz verdi, kilise yönetimiyle ilgilendi, fakirlere yardım etti, yerel anlaşmazlıklara aracılık etti ve geniş bir mektup ağı üzerinden imparatorluk dünyasının dinî-siyasi sorunlarına müdahil oldu. Hippo'daki evi, din adamlarıyla ortak yaşam sürdüğü bir merkez hâline geldi; bu gelenek daha sonra Augustinusçu manastır ve kanonik yaşam biçimlerinin esin kaynaklarından biri sayıldı.

410 yılında Roma'nın Alarik önderliğindeki Gotlar tarafından yağmalanması, Roma dünyasında büyük bir zihinsel sarsıntıya yol açtı. Bazı pagan yazarlar bu felaketi eski Roma tanrılarının terk edilmesine bağladı. Augustinus, bu iddialara cevap olarak De civitate Deiyi yazmaya başladı. Eserin yazımı yaklaşık 413'ten 426'ya kadar sürdü.
429-430 yıllarında Vandallar Kuzey Afrika'yı istila etti ve Hippo Regius'u kuşattı. Augustinus 28 Ağustos 430'da, şehir kuşatma altındayken öldü. Öğrencisi ve biyografı Possidius'a göre son günlerinde tövbe mezmurlarını okuyarak dua etti.

Augustinus'un düşüncesi tek bir kaynağa indirgenemez. Klasik Latin edebiyatı, retorik eğitimi, Cicero'nun felsefi dili, Yeni Platonculuk, Pavlus'un mektupları, Ambrosius'un vaazları ve Kuzey Afrika Kilisesi'nin pratik sorunları onun düşüncesini birlikte şekillendirdi.
Cicero ona felsefeyi “bilgelik sevgisi” olarak tanıttı. Yeni Platoncu metinler, maddî olmayan hakikat ve ruhun Tanrı'ya yönelişi konularında güçlü bir felsefi çerçeve sundu. Pavlus'un mektupları ise günah, lütuf, iman ve Mesih aracılığıyla kurtuluş temalarını Augustinus'un düşüncesinin merkezine yerleştirdi. Ambrosius'tan öğrendiği alegorik yorum yöntemi, Eski Ahit metinlerinin Hristiyan yorumu için belirleyici oldu.
Donatusçu Kilise'nin bir üyesi olan Ticonius'un Kutsal Kitap yorum ilkeleri, Augustinus'un bazı görüşlerine itiraz etmesine rağmen kendi yorum teorisini geliştirmesinde önemli bir kaynak oldu. Bununla birlikte Augustinus, Yeni Platonculuğu bütünüyle benimsemedi. Özellikle yaratılış, bedenin değeri, Mesih'in aracı rolü ve tarihin doğrusal anlamı konularında Hristiyan öğretiyi felsefi mirastan ayırdı. Ona göre insan Tanrı'ya yalnızca soyut düşünceyle değil, Mesih'in aracılığı, Kilise'nin yaşamı ve ilahî lütufla yönelir.

Augustinus'un günümüze ulaşan külliyatı çok geniştir: felsefi diyaloglar, teolojik incelemeler, Kutsal Kitap yorumları, polemik eserleri, mektuplar ve vaazlar içerir. Eserlerinin büyük bölümü belirli tartışmalar, pastoral ihtiyaçlar veya kişisel sorgulamalar bağlamında yazılmıştır.

Bu bölüm Augustinus'un temel düşüncelerini konu bakımından özetler. Aşağıdaki “Kilise tartışmaları” bölümü ise bu düşüncelerin hangi tarihsel ve polemik bağlamlarda şekillendiğini açıklar. Augustinus'ta felsefi çözümleme, Kutsal Kitap yorumu, pastoral kaygı ve kilise tartışmaları çoğu zaman birbirinden kesin çizgilerle ayrılmaz.

Augustinus'a göre iman ile akıl karşıt değil, birbirini tamamlayan iki yoldur. Augustinusçu geleneği özetlemek için sık kullanılan yaklaşım, “anlamak için inan” anlamındaki Latince crede ut intelligas formülüyle ifade edilir. Augustinus çeşitli metinlerinde i

Aztek el yazmaları, Kolomb öncesi Amerika uygarlıklarından Aztekler'e ait el yazmalarıdır. Bu kitaplar, Aztek kültürü hakkında bilgi veren en iyi kaynaklar olarak kabul edilirler. Bunların büyük kısmı Aztek piktogramlardan oluşmakla birlikte, bazı el yazmaları Nahuatl dilinin Latin harfleriyle yazıya geçirilmesinden oluşmuştur. İspanyol koloni dönemine ait el yazmalarının sayısı 500 civarındadır.
Eski Aztek el yazmalarının en önemlileri şunlardır:

Borbonicus el yazması:
İspanyol istilasından önce Aztek rahiplerince yazılmıştır. Üç bölümden oluşur. İçeriğinin bir kısmı kutsal takvim, 52 yıllık periyot hakkındadır.

Boturini el yazması:
Meçhul bir Aztek ressamı tarafından oluşturulmuştur. Aztekler'in efsanevi anavatanı olan denizaşırı ülke Aztlan'dan Meksika'ya göç edişlerini konu alır.

Mendoza el yazması:
1541'de oluşturulmuştur. Üç bölümden oluşur. Fetihler, tarih ve Aztek günlük yaşamı hakkında bilgi verir.

Aubin el yazması
Azteklerin efsanevi denizaşırı anavatanları Aztlan'dan Meksika'ya göç edişlerinden İspanyol işgaline kadarki Aztek tarihi hakkında bilgi verir. 81 sayfadır.

Magliabechiano el yazması
Esas olarak dinsel bir metindir. 20 günün adları, 52 yıllık periyot, ilahlar, ayinler, kozmolojik inançlar hakkında bilgi verir.
Nahuatl dilinden Latinceye tercüme edilmiştir.

Libellus de Medicinalibus Indorum Herbis el yazması
Aztekler tarafından kullanılan çeşitli bitkilerin tıbbi özellikleri hakkında bilgi verir.

Florentine el yazması
Osuna el yazması
Cozcatzin el yazması
Ixtlilxochitl el yazması

Borgia el yazması
Cospi el yazması
Egerton Becker el yazması
Fejérváry-Mayer el yazması
Ixtlilxochitl el yazması
Laud el yazması
Magliabechiano el yazması
Mendoza el yazması
Selden el yazması
Vaticanus A el yazması
Vaticanus B el yazması
Vindobonensis Mexicanus 1 el yazması
Zouche-Nuttall el yazması
Telleriano-Remensis
Ríos  el yazması
Ramírez Codex  el yazması
Anales de Tlatelolco   el yazması
Durán  el yazması
Xolotl  el yazması
Azcatitlan  el yazması

Maya el yazmaları

library.albany.edu 23 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
www.thing.net30 Temmuz 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
www.famsi.org 10 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bahaullah (Doğum adı Hüseyin Ali; 12 Kasım 1817 – 29 Mayıs 1892), Bahai inancını kuran İranlı bir dinî liderdi. İran’da soylubir ailede doğdu ve vaat edilen Babi dinine bağlılığı nedeniyle sürgüne gönderildi. 1863’te Osmanlı Irak’ında, Allah’tan bir vahiy aldığını ilk kez ilan etti ve hayatının geri kalanını Osmanlı İmparatorluğu’nda devam eden hapis ve sürgünler içinde geçirdi. Öğretileri, ahlaki ve ruhani ilerlemeden dünya yönetimine kadar uzanan, birlik ve dinî yenilenme ilkeleri etrafında şekillenmiştir.
Bahaullah resmî bir eğitim almadan yetişmişti; ancak iyi eğitim almış ve derin bir dindarlığa sahipti. Ailesi oldukça varlıklıydı ve 22 yaşında devlet görevini reddederek aile mülklerini yönetmeyi, zaman ve parasını hayır işlerine adamayı tercih etti. 27 yaşında Bab’ı kabul etti ve İslam hukukunun yürürlükten kaldırılmasını da savunan yeni dinin en açık sözlü destekçilerinden biri hâline geldi; bu durum yoğun bir muhalefeti beraberinde getirdi. Ayrılmadan hemen önce, Siyah Çal zindanında hapsedilmişken, ilahi görevinin başlangıcını işaret eden vahiyler aldığını belirtti. Irak’a yerleştikten sonra, Bahaullah yeniden İranlı yetkililerin tepkisini çekti ve onlar, Osmanlı hükûmetinden onu daha da uzağa göndermesini talep etti. İstanbul’da birkaç ay geçirdi; burada yetkililer dinî iddialarına karşı düşmanca bir tutum sergiledi ve onu Edirne’de dört yıl ev hapsinde tuttular; bunu Akka hapishane şehrinde geçen iki yıllık ağır bir hapis dönemi izledi. Kısıtlamaları zamanla hafifletildi ve son yıllarını Akka çevresinde görece bir serbestlik içinde geçirdi.
Bahaullah, bazıları kitap hacminde olmak üzere en az 1.500 levih yazmış ve bunlar en az 80 dile çevrilmiştir. Öne çıkan örnekler arasında Saklı Sözler, İkan Kitabı ve Akdes Kitabı yer alır. Bazı öğretileri mistiktir ve Allah’ın mahiyeti ile ruhun ilerleyişini ele alır; diğerleri ise toplumun ihtiyaçlarına, takipçilerinin dinî yükümlülüklerine ya da dinin yayılmasını sağlayacak Bahai kurumlarının yapısına odaklanır. İnsanları özünde ruhani varlıklar olarak görmüş ve bireyleri ilahi erdemleri geliştirmeye, toplumun maddi ve ruhani ilerlemesine katkıda bulunmaya çağırmıştır.
Bahaullah 1892 yılında Akka yakınlarında suud etti. Makamı, bugün 236 ülke ve bölgede yaşayan ve sayıları 5 ile 8 milyon arasında olan Bahailer için bir ziyaret mekânıdır. Bahailer, Bahaullah’ı Buda, İsa veya Muhammed gibi zatların devamında gelen bir Tanrı Mazharı olarak kabul ederler.

Bahaullah’ın doğum adı Hüseyin Ali idi ve Nur eyaletinde bir soylunun oğlu olması sebebiyle Mirza Hüseyin Ali Nuri olarak tanınıyordu. 1848'de, Tanrı'yı ​​yüceltmek amacıyla, Arapça'da "şan" veya "ihtişam" anlamına gelen Baha veya Bahaullah unvanını aldı.
Bahai inancının birçok sembolü ve ifadesi anlamını Baha kelimesinden alır. Örneğin, dokuz köşeli yıldız ya da dokuz kenarlı mabetler, ebced benzeri bir sayı sistemine göre Baha kelimesinin sayısal değerine (b=2, h=5, a=1, ʼ=1) atıfta bulunur; Bahai kelimesi, Baha’nın takipçisi anlamına gelir ve oğlu Abdülbaha (“Baha’nın Kulu”) unvanını, Bahaullah’a kulluğunu göstermek amacıyla seçmiştir.
1930’lu yıllarda Bahailer, Arapça’yı Latin alfabesine sadık biçimde aktaran standart bir transliterasyon sistemi benimsediler. Bu sistemde, işaretsiz ünlüler kısa, işaretli ünlüler ise uzundur. İsmin telaffuzu dört heceden oluşur.
İsmin yaygın kullanılan Latin harfli yazımları, işaretli veya işaretsiz olarak, Baha’u’llah, Bahaullah ve Bahá Alláh şeklindedir.
Bahaullah’a ait bilinen iki fotoğraf vardır ve her ikisi de Edirne’de çekilmiştir. Bahailer, Bahaullah’ın fotoğraflarının veya tasvirlerinin kamusal alanlarda ya da evlerde sergilenmesinden kaçınırlar ve başkalarının da bunları kitaplarda veya internet sitelerinde yayımlamamasını tercih ederler. Bu fotoğraflardan biri, düzenlenen bir kutsal mekan ziyaret kapsamında Uluslararası Arşivler binasında Bahailere gösterilmektedir; ayrıca bazı istisnai ve son derece önemli özel vesilelerle de gösterilebilir.

Bahaullah, 12 Kasım 1817’de İran’ın Tahran kentinde doğdu. Bahai yazarlar, onun soyunu İbrahim’e —hem Ketura hem de Sara yoluyla—, Zerdüşt’e, Davut’un babası Yesse’ye ve Sasani İmparatorluğu’nun son kralı III. Yezdigirt’e kadar uzandırırlar. Annesi Hatice Hanım, babası ise Mirza Abbas Nuri (Mirza Buzurg olarak bilinir) olup, Kaçar hükümdarı Feth Ali Şah’ın on ikinci oğlu İmam Verdi Mirza’ya vezirlik yapmıştır.
Bahaullah, 1835 yılında, 18 yaşındayken, bir soylunun kızı olan Asiye Hanım ile Tahran’da evlendi; eşi o sırada 15 yaşındaydı. Yirmili yaşlarının başlarında, aristokrat soyunun sunduğu ayrıcalıklı hayatı reddederek zamanını ve imkânlarını hayır işlerine adamayı tercih etti; bu tutumu onun “Yoksulların Babası” olarak tanınmasını sağladı.

Şirazlı 24 yaşında bir tüccar olan Bab, Mayıs 1844’te yalnızca İslam’ın vaat edilen kurtarıcısı (Kaim ya da Mehdi) değil, Musa, İsa ve Muhammed gibi Allah tarafından gönderilmiş yeni bir peygamber olduğunu ilan ederek İran’da büyük bir etki yarattı. Asıl adı Ali Muhammed idi; daha sonra, ilahi bilgiye açılan ruhani bir “kapı”yı ve gelişi yakın olan daha büyük bir ilahi eğiticinin yolunu hazırladığını ifade eden Bab unvanını aldı.
Bab, ruhani görevini Molla Hüseyin’e açıkladıktan kısa süre sonra onu Tahran’a göndererek, Allah’ın kendisini yönlendireceği bir kişiye ulaştırması için özel bir levih verdi. Molla Hüseyin, bir tanıdığı aracılığıyla Bahaullah hakkında bilgi edindikten sonra, levhin ona ulaştırılmasını sağlaması gerektiğini güçlü biçimde hissetti; bu haber, Molla Hüseyin’in kendisine yazması üzerine Bab’a büyük bir sevinç verdi. Bahaullah, 27 yaşındayken levhi aldığında, Bab’ın mesajının hakikatini derhal kabul etti ve onu başkalarıyla paylaşmak için ayağa kalktı.
Bahaullah, memleketi Nur bölgesinde tanınmış bir şahsiyet olması sayesinde, Babi inancını öğretmek için birçok fırsat buldu; yaptığı yolculuklar, aralarında Müslüman din adamlarının da bulunduğu pek çok kişiyi yeni dine çekti. Tahran’daki evi faaliyetlerin merkezi hâline geldi ve dine cömertçe maddi destek sağladı. 1848 yazında, Horasan eyaletindeki Bedeşt’te düzenlenen ve 22 gün süren bir toplantıya katıldı ve ev sahipliği yaptı; bu toplantıda 84 Babi inanan bir araya geldi. Konferansta, İslam hukukunun sürdürülmesini savunanlarla, Bab’ın yeni bir devir başlattığına inananlar arasında tarihî istişareler yaşandı ve Bahaullah ikinci görüş etrafında uzlaşmanın sağlanmasında etkili oldu. Bedeşt’te Mirza Hüseyin Ali Nuri, Baha adını aldı ve diğer katılımcılara da yeni isimler verdi; bundan sonra Bab levihlerini onlara bu isimlerle hitap ederek gönderdi. Konferansın ardından, Bab’ın en önde gelen kadın takipçisi olan Tahire tutuklandığında, Bahaullah onu korumak için devreye girdi. Ardından kendisi de geçici olarak hapsedildi ve falaka cezasına çarptırıldı.

Babi inancı, İran genelinde hızla yayıldı ve çok sayıda takipçi kazandı. Bu durum, cemaatlerini ve buna bağlı kazanımlarını kaybetmekten korkan İslam din adamları ile Babi toplumunun artan etkisinden endişe duyan sivil yetkililerden kaynaklanan yaygın bir muhalefeti tetikledi; bunun sonucunda aralıksız zulüm kampanyalarında binlerce Babi öldürüldü. Temmuz 1850’de Bab, 30 yaşındayken Tebriz’de kurşuna dizilerek idam edildi.
Bab, öğretilerinde kendisini, Yaratıcı tarafından insanlığın olgunluğa erişimini simgeleyecek kalıcı barışı başlatmak üzere gönderilen iki Tanrı Mazharından ilki olarak tanımlar; bu olgunluk, tüm insanların tek bir insan ailesi olarak birlik içinde yaşayacağı bir dönemi ifade eder. Bahailer, Bab’ın öğretilerinin, “milletlerin birliği, dinlerin kardeşliği, tüm insanların eşit haklara sahip olması ve şefkatli, meşverete dayalı, hoşgörülü, demokratik ve ahlaki bir dünya düzeniyle nitelenen bir toplumun nihai kuruluşu” için zemini hazırladığını kabul ederler. Bab’ın öğretilerinin tamamına, yolunu hazırladığı Vaat Edilen Zat olan “Allah’ın zahir edeceği Kimse”ye yapılan atıflar işlenmiştir. Birçok yazısında Bab, bir sonraki ilahi eğitmenin, kendi beklenen şehadetinden kısa bir süre sonra ortaya çıkacağını ifade etmiştir. Başlıca eserlerinden birinde Bab şöyle der: “Ne mutlu o kimseye ki, Bahaullah’ın düzenine gözünü diker ve Rabbine şükürlerini sunar.”

Bab’ın idamına giden süreç ve sonrasında yaşananlar, Babiler için son derece çalkantılı oldu. Müslüman liderler, fanatik kalabalıkları Babilere karşı şiddete kışkırtırken, birçok Babi—saldırganlara karşı saldırgan adımlar atmaktan kaçınmakla birlikte—kendilerini savunmaya yönelik bazı girişimlerde bulundu; ancak çoğu kez katledilmekten kurtulamadılar. 15 Ağustos 1852’de, iki genç Babi, Bab ve önde gelen müritlerinin öldürülmesine karşılık olarak İran şahına suikast girişiminde bulundu. Nasıreddin Şah halka açık bir yolda ilerlerken, bu iki kişi onu durdurup saçma ateşi açtı. Şah ciddi bir yara almadan kurtuldu; ancak bu olay, geçmiştekileri çok aşan bir zulüm dalgasını tetikledi.
Soruşturmalar, saldırıyı gerçekleştiren ikilinin tek başına hareket ettiğini ortaya koymasına rağmen, bir “dehşet dönemi” başladı ve aynı yıl içinde en az 10.000 Babi öldürüldü; hükûmet bakanları, aralarında Bahaullah’ın da bulunduğu, bilinen ya da şüphelenilen Babileri topluca cezalandırmak konusunda adeta birbirleriyle yarıştı. Babi inancına verdiği destekle tanınan Bahaullah tutuklandı ve Tahran’daki yeraltı zindanı Siyah Çal’a hapsedildi; burada, ömür boyu izler bırakacak kadar ağır zincirlerle bağlandı. Bahaullah, hükümdarın gözüne girmek isteyen yetkililer ve Şah’ın annesinin onu idam etmenin gerekçelerini aradığı bir dönemde, dört ay boyunca bu zindanda tutuldu.

Bahaullah, Siyah Çal zindanında hapsedildiği sırada, Bab tarafından müjdelenmiş olan Tanrı Mazharı ve Vaat Edilen Zat olarak görevini üstlendiği birkaç mistik tecrübe yaşadığını anlatır. Bahailer, Bahaullah’ın bu ruhani görevinin doğuşunu, Bab’ın “Allah’ın zahir edeceği Kimse” hakkındaki sözlerinin gerçekleşmeye başlaması olarak görürler. Bab ile Bahaullah’ın iki vahyinin “ayrılmaz” niteliği ve birliği, Bahailerin her iki inancı da tek ve bütünlüklü bir dinî varlık 

Bahai İnancı (Farsça: بهائی), bütün insanlığın ruhanî birliğini vurgulayan tek tanrılı bir dindir. Üç ana prensip Bahai öğretileri ve itikadı için bir temel oluşturur: Tanrı birliği, yani tüm yaratılışın kaynağı olan tek bir tanrı vardır, din birliği, yani tüm ilahi dinler aynı ruhanî kaynağa sahiptirler, aynı Tanrı'dan gelirler ve insanlığın birliği, yani bütün insanlar eşit yaratılmıştır, çeşitlilik içinde birlik ile bir araya getirilmiştir; ırkların ve kültürlerin bu çeşitliliği takdire ve kabule değer görülmelidir. Bahai İnancı'nın öğretilerine göre insanın amacı dua, tefekkür ve insanlığa hizmet yoluyla Allah'ı tanımayı ve sevmeyi öğrenmektir.
Bahai İnancı, 19. yüzyılda Bahaullah tarafından İran'da ortaya çıkmıştır. Bahaullah, Babîlik hareketiyle olan ilişkisi sebebiyle hapsedilmiş ve İran'dan Osmanlı İmparatorluğu'na sürgün edilmiştir. Öldüğü zaman kırk yıldan fazla bir süredir resmî olarak hâlâ ev hapsinde idi. Din, oğlu Abdülbaha'nın önderliğinde Avrupa'da ve Amerika'da ilerleme kaydetti, fakat doğduğu yerde, o zamanın İran'ında hâlen yoğun bir zulme maruzdu. Abdülbaha'nın ölümünden sonra ise Bahai toplumunun liderliği Şevki Efendi ve seçilmiş yapılar hem de atanmış kişilerden oluşan bir idarî düzene evrilerek yeni bir safhaya girdi. Bugün dünyada 200'den fazla ülkede 5 milyonun üzerinde Bahai olduğu tahmin edilmektedir.
Bahai öğretisine göre din tarihi, her biri zamanın ihtiyaçlarına ve insanların kapasitesine uygun bir din kuran ilahî elçiler dizisi sayesinde ortaya çıkmış olarak görülmektedir. Kutsal Bahai ayetleri özellikle Musa, İsa ve Muhammed gibi İbrahimî şahsiyetlerden bahseder ve ayrıca diğer Bahai yazını Krişna, Buda ve başkaları gibi Dharma dinlerindeki şahsiyetlerden de söz eder. Bahailer için en son gelen elçiler Bab ve Bahaullah'tır; fakat gelecekte, geleceğin ihtiyaçlarına ve insan kapasitesine göre yeni elçiler gönderilecektir. Bahai İnancına göre art arda gelen her peygamber, sonra gelecek peygamberin haberini vermiş ve Bahaullah'ın hayatı ve öğretileri önceki kutsal kitapların kıyamet (zamanın sonu) vaatlerini yerine getirmiştir. İnsanlığın kolektif bir evrim sürecinde olduğu anlayışı vardır ve şimdiki zamanın ihtiyacı barışın, adaletin ve birliğin küresel boyutta aşama aşama kurulmasıdır.

“Bahai” (بهائی) kelimesi, ya Bahai İnancı’na ait olan şeyleri nitelemek için bir sıfat olarak ya da Bahaullah’ın takipçisini tanımlamak için kullanılır. Dinî inancın doğru adı “Bahai İnancı”dır; yalnızca “Bahai” ya da akademik çevrelerde bir zamanlar yaygın olan fakat Bahailer tarafından küçültücü olarak görülen “Bahaizm” (Baháʼism) değildir. Bu ad, Arapça “Baháʼ” (بهاء) isminden türemiştir ve Bahaullah’ın kendisi için seçtiği bu isim “Tanrı’nın ihtişamı” ya da “görkemi” anlamına gelir.
Harflerin üzerindeki uzun ünlüleri gösteren aksan işaretleri, Arapça ve Farsça yazının Latin alfabesine aktarımı için Bahailer tarafından 1923 yılında benimsenen bir transliterasyon sistemine dayanır ve o tarihten bu yana neredeyse tüm Bahai yayınlarında kullanılmaktadır. Bahailer yazımda Bahai, Bab, Bahaullah ve Abdülbaha biçimlerini tercih ederler.

Bahai İnancı görece yeni bir dindir; tüm ilahi dinlerin özlerinde bir ve insanlığın tek olduğunu öğretir. Bahai İnancı, tüm ırkları ve tüm insanları evrensel bir amaçta ve ortak bir inançta birleştirmek isteyen evrensel bir dindir. Dinin, Bahailer olarak bilinen yaklaşık 5 ila 8 milyon inananı vardır ve dünyanın pek çok ülke ve bölgesine yayılmışlardır. Bahailer kâinatta var olan her şeyi yaratan Allah'ın tekliğine inanır; Bab ve Bahaullah'ı bu çağın İlahi Mazharları olarak kabul eder; Abdülbaha'nın, Şevki Efendi'nin ve Yüce Adalet Evi'nin yetkisini tanır; itaat etmeleri gereken ilahi kaynaklı yasaların ve öğretilerin varlığını kabul edip bunları hayatlarında uygulamaya çaba gösterirler. Bahai Dininde dinî vecibeleri yerine getirme ve ruhani anlayışını geliştirme sorumluluğu, bireyin kendisine emanet edilmiş bir görev olarak görülür. İnsanların bir araya gelerek kutsal yazıları incelemesi ve fikir alışverişinde bulunması teşvik edilmekle beraber bir insana dinî konularda nasıl davranması gerektiğini empoze etme hakkı hiç kimseye verilmemiştir; yani ruhban sınıfı kaldırılmıştır. Bununla beraber toplumsal yaşama dair konularda yetki sahibi olan ve üyeleri seçim yoluyla belirlenen mahalli, milli ve uluslararası kurumları vardır. Bu kurumlarda görev yapan kişilerin toplumda herhangi özel bir konumu ya da ayrıcalığı bulunmaz. Sadece Bahailere değil, tüm insanlığa hizmet etmekle görevli olan bu kurumlar, kararlarını Bahai yazıları çerçevesinde yürütülen meşveret prensibini uygulayarak alırlar. Bahai Dininin esasını oluşturan tüm anlayış ve öğretiler bahsi geçen merkezî şahsiyetlerin ve günümüzde de Yüce Adalet Evi kurumunun yazılarına dayanmaktadır.
Tanrı elçileri olarak adlandırılan şahsiyetlerin ortaya çıktığı ve dinlerin kurulduğu dönemleri tarif ederken, hepsinin ortak özelliklere sahip olduğu gibi her birindeki hakim sosyal düzende de birçok ortak yön bulunduğunu ifade eden Bahai yazıları bunlardan bazılarını temel toplumsal kurumların parçalanması, ahlaki normların terk edilmesi, akıl ve vicdanın bir yana bırakılması, insanları zayıflatan düşüncelerin yaygınlaşması ve insanlığı pençesine alan derin umutsuzluğun giderek artması şeklinde görmektedir. Bu bağlamda dinin doğduğu tarihte dünyanın ve özellikle İran'ın koşulları bu tarife uymaktadır. Kimi yorumlamalar Bahailiğin ortaya çıkışında İran toplumunun içinde bulunduğu sosyal ve kültürel şartların önemli bir yeri olduğu görüşündedir. 19. yüzyılın başları pek çok farklı toplumda bir kurtarıcının beklendiği bir dönemdir. Bu bekleyiş özellikle İran'da önemli bir yere sahiptir ve 1844 yılında Babi inancının ortaya çıkmasıyla belirgin bir şekil almıştır; Bahaullah ise kendini doğrudan tüm dinlerin haber verdiği ve Bab'ın gelişini müjdelediği mev'ud olarak ilan etmiştir. Bu döneme eşlik eden İran'daki koşulları anlatan kayıtlar genellikle idarenin son derece baskıcı bir yönetim anlayışı içinde olduğu, kitlelerin ekonomik olarak giderek ezildiği, iç ve dış karışıklıkların çözülemediği, halkın rahatsız olduğu, hükûmetin tam bir otorite kuramadığı, ulemânın halk üzerinde etkisinin arttığı yönündedir. Her ne kadar bu sebepler doğrultusunda bu inancın kendisine taraftar bulmakta zorlanmadığı ve renkleri, ırkları ve dinleri ne olursa olsun bütün insanların bir olduğu iddiasıyla ortaya çıkmakla dikkatleri üzerine toplamasının normal sayılabileceği şeklinde yorumlar olsa da bu inanca mensup olanlar en erken tarihlerinden itibaren idari ve dinî yönetim tarafından zulme uğratılmıştır; inananları saldırılara, halka açık infazlara ve işkencelere tabi tutulmuş, Bab'ın kendisi 1846'dan 1850'ye kadar hapsedilmiş ve ardından halka açık bir şekilde idam edilmiş ve 20.000'den fazla Babinin öldüğü kapsamlı bir kıyım yaşanmıştır. Bu baskılar Bahaullah'ın hapis ve sürgünlüğünü içeren, inananlarının benzer bir kaderle karşılaştığı ve etkisini günümüze dek gösteren Bahai döneminde de devam etmiş ancak inanç kesintisiz olarak varlığını sürdürmüş ve mümin kazanmaya devam etmiştir.
Doğduğu ülkeye coğrafi yakınlığı nedeniyle Bahai öğretilerinin ulaştığı ilk yerlerin başında Osmanlı İmparatorluğu gelmektedir. Osmanlı toprakları Bahai Dininin özellikle ilk yetmiş yıllık döneminde yaşanan en önemli olaylara sahne olmuştur. Bahai Dininin Türkiye ile olan bağı günümüzde de Türkiye Bahai Toplumu ile varlığını sürdürmektedir. İlahi dinlere atıfta bulunurken onları Tanrı Emri veya kısaca Emir olarak ifade etmek Türkçe Bahai literatüründe yaygın bir kullanımdır. Dinin ilk yıllarından itibaren Bahai kutsal yazıları Arapça ve Farsça asıllarından ve onaylı İngilizce tercümelerinden Türkçeye çevrilegelmiştir.
İki asra yaklaşan tarihi, zengin literatürü ve kendisine özgü birçok özelliği olan Bahai Dini tek bir Allah'ın var olduğu, O'ndan başka tapılacak hiçbir İlah olmadığı temel esası üzerine inşa edilmiştir. Kâinatta var olan her şeyin yaratıcısı ve koruyucusu olan o yüceler yücesi Yaradan, Türkçe Bahai yazılarında Allah, Tanrı, Hüda gibi isimlerle anılır. Bahailer esas itibarıyla Allah'ın dininin de tek olduğuna ve ilerleyerek devam ettiğine inanırlar. Buna göre, Bahai literatüründe Tanrı Mazharı olarak ifade edilen İlahi Elçiler insanlığı eğitmek üzere çağlar boyunca birbirleri ardına Allah tarafından gönderilegelmiştir; bunlarla kastedilen Allah'ın peygamberleri olan mukaddes Şahsiyetlerdir. İnsanlığın ruhani, zihinsel ve ahlaki kapasiteleri, bu Şahsiyetlerin birbirini izleyen öğretileriyle beslenmiştir. Bahai Dininin temel inançlarından biri de insanlığın birliğidir. Her birey, ırksal, kültürel, sınıfsal veya etnik farklılıklarının ötesinde ve gelenekleri, görüşleri veya mizacı ne olursa olsun harikulade çeşitliliğe sahip tek bir insanlık ailesinin üyesidir. Her eşsiz bireyin, durmadan ilerleyen maddi ve ruhani bir medeniyeti daha ileri taşımada oynayacak bir rolü bulunmaktadır.
Bahailerin inandıkları diğer prensipler arasında kadın-erkek eşitliği, bilim ve dinin uyumu, eğitimin gerekli ve zorunlu olduğu, önyargıların aşılıp gerçeğin serbestçe araştırılması gerektiği, dünya barışının bugünün acil ihtiyacı olduğu ve gerçek yaşamın ruhun yaşamı olduğu yer almaktadır.

Seyyid Ali Muhammed (Bab) (Arapça: بَاب, "kapı"), kendisinin tüm Müslüman âleminin beklediği kişi olan "Kāim", "Mehdî" olduğunu 23 Mayıs 1844'te Şiraz'da ilan etti. Binlerce kişi Bab'a inanarak "Babî" oldu. Bu gelişmeler ve onun eski dinî yapıya göre çok yenilikçi ve radikal fikirleri ortaya koyması, İran'da işkencelere ve baskılara yol açtı. Bab, 1850'de Tebriz şehrinde kurşuna dizildi. Birçok Babî ise yine İran'da değişik feci işkence yöntemleri ile öldürüldü. Bab'ın ölümünden sonra Babîlere Mirza Hüseyin Ali (Bahaullah) liderlik etti. Bahaullah ve beraberindekiler, İran Kaçar yönetiminin baskısıyla Osmanlı Devleti ile yapılan görüşmeler sonunda Bağdat'a sürgün edildi. Bahaullah, 1863'te burada, Bab'ın gelişini müjdelediği kişinin kendisi olduğunu ve insanlık tarihinde bütün önceki dinlerin g

Batı Roma İmparatorluğu, Roma İmparatorluğu'nun 395 yılında İmparator I. Theodosius tarafından ikiye bölünmesiyle ortaya çıkan bir devlettir. Diğer yarısı ise Doğu Roma İmparatorluğu olan devlet, MS 3. ile 5. yüzyıllar arasında var olmuştur. Batı Roma İmparatorluğu, ayrı bir bağımsız İmparatorluk mahkemesi tarafından yönetildikleri herhangi bir zamanda Roma İmparatorluğu'nun batı eyaletlerinden oluşuyordu. Batı Roma İmparatorluğu ve Doğu Roma İmparatorluğu terimleri modern zamanlarda fiilen bağımsız olan siyasi varlıkları tanımlamak için icat edildi; Çağdaş Romalılar İmparatorluğun iki ayrı imparatorluğa bölündüğünü düşünmediler, ancak onu iki ayrı imparatorluk mahkemesi tarafından yönetilen tek bir yönetim olarak idari bir çare olarak gördüler.
Batı Roma İmparatorluğu 476'da yıkıldı. Doğu Roma İmparatorluğu'nun 527-565 yılları arasında İtalya'nın büyük bir kısımını ele geçirmesi de Batı Roma İmparatorluğu'nun yeniden doğuşunu sağlayamamıştır. Ravenna'daki Batı imparatorluk mahkemesi 554'te Justinian tarafından resmen feshedildi. Doğu imparatorluk sarayı, 1453'te Osmanlı İmparatorluğu'nun yedinci padişahı olan II.Mehmed tarafından Konstantinopolis'in (günümüz İstanbul'u) düşüşüne kadar hayatta kaldı.
İmparatorluk daha önce birden fazla imparatorun birlikte yönettiği dönemler görmüş olsa da, tek bir imparatorun tüm İmparatorluğu yönetmesinin imkânsız olduğu görüşü, feci iç savaşlar ve krizin dağılmasının ardından İmparator Diocletian tarafından Roma hukukunda reformlar yapmak üzere kurumsallaştırıldı. Üçüncü yüzyılın 286 yılında, biri Doğu'da diğeri Batı'da olmak üzere Augustus adlı iki ayrı kıdemli imparatorla tetrarşi sistemini tanıttı ve her biri atanmış bir Sezar'a (küçük imparator ve atanmış halef) sahipti. Tetrarşi sistemi birkaç yıl içinde çökecekdi. Böylelikle Batı Roma İmparatorluğu, 3. ve 5. yüzyıllar arasında çeşitli dönemlerde aralıklı olarak var olacaktı. I. Konstantin ve I. Theodosius gibi bazı imparatorlar, Roma İmparatorluğu boyunca tek Augustus olarak hüküm sürdüler. Theodosius'in 395 yılında ölümü üzerine imparatorluğu iki oğlu arasında ikiye böldü.
476'da, Ravenna Savaşı'ndan sonra, Batı'daki Roma Ordusu, Odoacer ve onun Germen federasyonunun elinde yenilgiye uğradı. Odoacer, İmparator Romulus Augustulus'u görevden almaya zorladı ve Roma'nın ilk kralı oldu. 480 yılında, önceki Batı İmparatoru Julius Nepos'un öldürülmesinin ardından, Doğu İmparatoru Zeno, Batı sarayını feshetti ve kendisini Roma İmparatorluğu'nun tek imparatoru ilan etti. 476 tarihi, 18. yüzyıl İngiliz tarihçisi Edward Gibbon tarafından Batı İmparatorluğu'nun sonunu belirleyen bir olay olarak popüler hâle getirildi ve bazen Antik Çağ'dan Orta Çağ'a geçişi işaretlemek için kullanıldı. Odoacer'in İtalya'sı ve birçoğu askerî yardım karşılığında toprak verilmiş olan eski Batı Roma müttefiklerini temsil eden diğer barbar krallıkları, eski Roma idari sistemlerini kullanmaya devam ederek ve Doğu'ya nominal itaat ederek Roma sürekliliğini koruyacaklardı.
6. yüzyılda, İmparator I. Justinianus, Kuzey Afrika'nın müreffeh bölgeleri, İtalya'nın antik Roma merkezi ve Hispania'nın bazı kısımları dâhil olmak üzere eski Batı Roma İmparatorluğu'nun büyük bölümlerine doğrudan İmparatorluk yönetimini yeniden empoze etti. Doğu merkezlerindeki siyasi istikrarsızlık, yabancı istilalar ve dinî farklılıklar ile birleştiğinde, bu bölgelerin kontrolünü sürdürme çabalarını zorlaştırdı ve kademeli olarak tamamen kaybedildi. Doğu İmparatorluğu on birinci yüzyıla kadar İtalya'nın güneyindeki toprakları elinde tutsa da, İmparatorluğun Batı Avrupa üzerindeki etkisi önemli ölçüde azaldı. Frenk Kralı Şarlman'ın 800 yılında Roma İmparatoru olarak papalık taç giyme töreni, Batı Avrupa'da imparatorluk unvanının yeniden canlanmasını sunan ancak anlamlı bir şekilde Roma geleneklerinin bir uzantısı olmayan Kutsal Roma İmparatorluğu'na dönüşecek yeni bir imparatorluk çizgisini işaret ediyordu. Kurumlar. 1054'te Roma ve Konstantinopolis kiliseleri arasındaki Büyük Bölünme, Konstantinopolis İmparatoru'nun Batı'da uygulamak isteyebileceği her türlü yetkiyi daha da azalttı.

Roma İmparatorluğu genişledikçe, Roma'daki merkezi hükûmetin uzak vilayetleri etkin bir şekilde yönetemediği bir noktaya ulaştı. İmparatorluğun geniş kapsamı göz önüne alındığında, iletişim ve ulaşım özellikle sorunluydu. İstila, isyan, doğal afetler veya salgın haberleri, gemi veya atlı posta servisi tarafından taşındı ve Roma'ya ulaşmak ve Roma'nın emirlerinin iade edilmesi ve yerine getirilmesi için genellikle çok zaman gerekiyordu. Bu nedenle, eyalet valileri Roma İmparatorluğu adına fiili özerkliğe sahipti. Valilerin, ordu komutanlığı, eyaletin vergilerini idare etme ve eyaletin baş yargıçları olarak hizmet etme gibi çeşitli görevleri vardı.
İmparatorluğun kurulmasından önce, Roma Cumhuriyeti toprakları MÖ 43 yılında İkinci Triumvirlik üyeleri arasında bölünmüştü: Mark Antony, Octavian ve Marcus Aemilius Lepidus. Antonius, Doğu'daki eyaletleri aldı: Achaea, Makedonya ve Epirus (kabaca modern Yunanistan, Arnavutluk ve Hırvatistan kıyıları), Bitinya, Pontus ve Asya (kabaca modern Türkiye), Suriye, Kıbrıs ve Sirenayka. Bu topraklar daha önce Büyük İskender tarafından fethedilmişti; bu nedenle, aristokrasinin çoğu Yunan kökenliydi. Tüm bölge, özellikle de büyük şehirler, büyük ölçüde Yunan kültürüne asimile edilmişti.
Octavian, Batı'nın Roma eyaletlerini elde etti: İtalya (modern İtalya), Galya (modern Fransa), Gallia Belgica (modern Belçika'nın bazı kısımları, Hollanda ve Lüksemburg) ve Hispania (modern İspanya ve Portekiz). Bu topraklar aynı zamanda kıyı bölgelerindeki Yunan ve Kartaca kolonilerini de içeriyordu, ancak Galyalılar ve Keltiberler gibi Kelt kabileleri kültürel olarak baskındı. Lepidus, küçük Afrika eyaletini (kabaca modern Tunus) aldı. Octavian kısa süre sonra Afrika'yı Lepidus'tan aldı, Sicilya'yı (modern Sicilya) kendi topraklarına ekledi.
Mark Antony'nin yenilgisi üzerine muzaffer bir Octavian, birleşik bir Roma İmparatorluğu'nu kontrol etti. İmparatorluk pek çok farklı kültüre sahipti ve hepsi kademeli bir Romalılaşma yaşadı. Doğu'nun ağırlıklı olarak Yunan kültürü ve Batı'nın ağırlıklı olarak Latin kültürü entegre bir bütün olarak etkin bir şekilde işlev görürken, siyasi ve askeri gelişmeler nihayetinde İmparatorluğu bu kültürel ve dilbilimsel çizgide yeniden hizalayacaktır. Çoğu zaman, Yunanca ve Latince uygulamaları (ve bir dereceye kadar dillerin kendileri) tarih (örneğin Cato the Elder tarafından yapılanlar), felsefe ve retorik gibi alanlarda birleştirilirdi.

Küçük isyanlar ve ayaklanmalar İmparatorluk genelinde oldukça yaygın olaylardı. Barış zamanında bu süreç basitken, savaş zamanında çok daha karmaşık olabilirdi. Tam bir askerî harekâtta, lejyonlar çok daha fazlaydı - örneğin, Birinci Yahudi-Roma Savaşı'nda Vespasian liderliğinde olanlar gibi. Bir komutanın sadakatini sağlamak için pragmatik bir imparator, generalin ailesinin bazı üyelerini rehin alabilir. Bu amaçla Nero, Vespasian'ın küçük oğlu ve kayınbiraderi olan Ostia Valisi Quintus Petillius Cerialis'i etkin bir şekilde tuttu. Nero'nun yönetimi, Galba adına rüşvet verilen Praetorian Muhafızlarının isyanıyla sona erdi. Figüratif bir "Damokles kılıcı" olan Praetorian Muhafızları, çoğunlukla saray entrikalarındaki rolü ve Pertinax ve Aurelian dahil olmak üzere birkaç imparatoru devirmedeki rolü nedeniyle şüpheli bir sadakat olarak algılanıyordu. Onların örneğini takiben, sınırlardaki lejyonlar artan bir şekilde iç savaşlara katıldılar. Örneğin, Mısır ve doğu illerinde konuşlanmış lejyonlar, İmparator Macrinus ile Elagabalus arasında 218 yılında yaşanan iç savaşa önemli bir katılım göreceklerdi.
İmparatorluk genişledikçe, iki kilit sınır ortaya çıktı. Batıda, Ren ve Tuna nehirlerinin arkasında, Cermen kabileleri önemli bir düşmandı. İlk imparator olan Augustus onları fethetmeye çalışmış, ancak Teutoburg Ormanı'nın feci savaşından sonra geri çekilmişti. Cermen kabileleri zorlu düşmanlar iken, Doğu'daki Part İmparatorluğu, İmparatorluğa en büyük tehdidi oluşturuyordu. Partlar fethedilemeyecek kadar uzak ve güçlüydü ve sürekli bir Part istilası tehdidi vardı. Partlar birkaç Roma istilasını püskürttüler ve Trajan veya Septimius Severus tarafından uygulananlar gibi başarılı fetih savaşlarından sonra bile, fethedilen topraklar Partlarla kalıcı bir barış sağlama girişimlerinde terk edildi.
Roma'nın batı sınırını kontrol etmek oldukça kolaydı çünkü Roma'ya nispeten yakındı. Bununla birlikte, savaş sırasında her iki sınırı aynı anda kontrol etmek zordu. İmparator Doğu sınırına yakın olsaydı, hırslı bir generalin Batı'da isyan etme şansı yüksekti ve bunun tersi de geçerliydi. Bu savaş zamanı oportünizmi birçok yönetici imparatoru rahatsız etti ve gerçekten de gelecekteki birkaç imparator için iktidara giden yolu açtı. Üçüncü Yüzyılın Krizi sırasında, gasp yaygın bir halefiyet yöntemi haline geldi.

İmparator Alexander Severus'un 18 Mart 235'te öldürülmesiyle Roma İmparatorluğu, şimdi Üçüncü Yüzyılın Krizi olarak bilinen 50 yıllık bir iç savaş dönemine girdi. Savaşçı Sasani İmparatorluğu'nun Part yerine yükselişi, I.Shapur'in 259'da İmparator Valerian'ı ele geçirmesinin gösterdiği gibi doğuda Roma için büyük bir tehdit oluşturdu. Valerian'ın en büyük oğlu ve vârisi Gallienus, onun yerine geçti ve savaşa başladı doğu sınırında. Gallienus'un oğlu Saloninus ve Praetorian Prefect Silvanus, yerel lejyonların sadakatini sağlamlaştırmak için Colonia Agrippina'da (modern Köln) ikamet ediyorlardı. Yine de, Alman eyaletlerinin yerel valisi Marcus Cassianius Latinius Postumus isyan etti; Colonia Agrippina'ya saldırısı, Saloninus'un ve valinin ölümüyle sonuçlandı. Ardından gelen kafa karışıklığında, modern tarih yazımında Galya İmparatorluğu olarak bilinen bağımsız bir devlet ortaya çıktı.
Başkenti Augusta Treverorum'du ve tüm Hispania ve Britannia olmak üzere gemenve Galya eyaletleri üzerindeki kontrolünü hızla genişletti. Kendi senatosu vardı ve konsoloslarının kısmi bir listesi hala varlığını sürdürüyordu. Roma dinini, dilini ve kültürün

Batı felsefesi, Antik Yunan'dan başlayıp günümüze kadar gelen Batılı felsefe tarihi anlayışı. Özellikle Avrupa'nın ve batı olarak adlandırılan dünyanın 19. yüzyıl'da felsefe tarihini yazarken kategorize ettikleri düşünce geleneği Batı felsefesi olarak adlandrılır. Platon'dan başlayıp modern zamanlara uzanan belirli bir felsefe yapma tarzı batı felsefesinin ayırıcı özelliği, daha ayrıcalıklı özelliği olarak anlaşılır. Bu eğilim genel bir yaklaşımla "Doğu'da felsefe yoktur" savını ileri sürer. Antik Mısır, Mezopotamya, İran, Çin ve Hint kültürleri tarih olarak çok daha eski olmalarına ve buralarda yaşayan insanların belirli düşünce geleneklerine sahip olmalarına rağmen, Batı felsefesi Antik Yunan dönemiyle birlikte başlatılır ve bunlar dışta bırakılır. Doğu felsefesi, Hint ve Çin felsefeleri dahil olmak üzere çok önceleri başlamıştır, bu gelenekler etkileşimlerle sürekli varlıklarını devam ettirmişlerdir, ancak Batı felsefesi bu gelenekleri felsefe-dışı sayma yönelimindedir. Felsefe tarihi kitapları, genel bir eğilim olarak, MÖ 500'lerden başlayarak bugüne kadar, batı olarak addedilen bölgelerde ve batılı düşünürlerce ortaya konulan felsefe yapma geleneği Batı felsefesi olarak görülür.

Batı felsefe geleneğini oluşturan filozoflar belirgin ana çizgilerle verilecek olursa şöyle sıralanabilir: Herakleitos, Pisagor, Anaksagoras, Cicero, Parmenides, Demokritos, Epikuros, Sokrates, Platon, Aristoteles, Thomas Aquinas, Augustinus, Montaigne, Descartes, Francis Bacon, George Berkeley, David Hume, John Locke, Spinoza, Jean-Jacques Rousseau, Kant, Hegel, Marx, Arthur Schopenhauer, Friedrich Nietzsche, Henri Bergson, Bertrand Russell, Edmund Husserl, Ludwig Wittgenstein, Martin Heidegger, Hannah Arendt, Albert Camus, Maurice Merleau-Ponty, Jean-Paul Sartre, Simone de Bovaire, Theodor W. Adorno, Jacques Derrida, Willard Von Orman Quine, Karl Popper.

Batı felsefesi olarak kabul tanımlanan felsefenin bazı alt bölümleri:

Estetik: Sanatın ve güzelin ne olduğunu inceler. Bazı noktalarda Sanat Felsefesi olarak değerlendirilir.
Etik: Özel olarak ahlaki problemleri ve bunların temellendirilebileceği kuramsal ilkeleri inceler
Epistemoloji: Bilginin doğası, kaynağı ve geçerliliği ile ilgili felsefe alanı.
Felsefe tarihi: Felsefenin belirli bir başlangıç tarihinden itibaren gelişimini ele alan felsefe bölümü.
Mantık: mantıksal argümanların yapısının incelenmesi ve ortaya konulması.
Meta-felsefe: Felsefe yönteminin doğası ve felsefe kuramlarının niteliği üzerine disiplin. Felsefenin felsefesi olarak görülür.
Metafizik: Şeylere dair Varoluş, Gerçek, Nedensellik gibi temel kategoriler üzerine çalışma.
Tarih felsefesi: Tarih incelemesinin yöntem ve kuramları üzerine çalışma.
Dil felsefesi: Dil yapısı içinde hakikat ve anlam üzerine çalışma.
Matematik felsefesi:
Fizik felsefesi: Fiziğin temel kavramları (uzay, zaman vb.) üzerinde felsefi çalışma.
Psikoloji felsefesi: Psikoloji ve psikanalizin temel kavramları ve yöntemleri üzerine çalışma.
Din felsefesi: Tanrı kavramının anlamı ve tanrının varoluşunun kanıtlanmasının rasyonel olan ya da olmayan yolları üzerine çalışma.
Bilim felsefesi: Bilimsel yöntem, bilimsel bilgi ve bilimsel kuramların anlamı üzerinden felsefi çalışma.
Siyaset felsefesi: İktidar, devlet, politik özgürlük, politik adalet, hukukun doğası gibi alanlar üzerine felsefi çalışma.
Değer felsefesi: Değer kavramı üzerine felsefi çalışma. Etik, estetik ve politik alanlarda değer konusu üzerine felsefi soruşturmayı yürütür.

Felsefe
Bilim felsefesi
Analitik felsefe
Epistemoloji
Doğu felsefesi
Tarih felsefesi
Estetik
Etik

Batı Felsefe Tarihi, Bertrand Russell, Say yayınları.
Orta Çağ felsefesi Tarihi, Ahmet Cevizci, Asa yayınevi.
Felsefe Tarihi, Macit Gökberk, Remzi Kitabevi.
Büyük Filozoflar, Platon'dan Wittgensteion'e Batı Felsefesi, Bryan Magee, Paradigma yayınları.

Bağdat Kuşatması, Büyük Moğol Hanı Mengü Han'ın emriyle Hülagû Han'ın komutası altında birleşen Moğol ordularının, Abbâsî Halifeliği'nin başkenti Bağdat'ı almak için yaptıkları başarılı kuşatmadır. Bu kuşatma sonunda başkent Moğollar tarafında ele geçirilerek istila edilmiş, yağmalanmış ve tahrip edilmiştir. Moğol askerleri 7 gün boyunca şehirde bulunanları öldürmüştür. 200 bin ila 1 milyon arasında Bağdatlı'nın öldürüldüğü tahmin edilmektedir. Abbâsî Halifeliği de bu saldırı sonrası yok edilmiştir. Son Abbasi halifesi Müstasım, kanının dökülmesinin uğursuzluk getireceğine inanılarak oğullarıyla beraber bir halıya sarılmış ve ölene kadar atlar tarafından çiğnenmiştir. Şehrin yakılıp yıkılmasından ve halifenin öldürülmesinden dolayı Bağdat, İslam dünyasındaki kültür merkezi özelliğini kaybetmiştir.

1229 Mart'ında Büyük Han ilan edilen Ögeday, kurultayda Moğol işgal ve istilalarının devam edilmesine karar vermiştir. Bu sebeple Cormagon Noyan komutası altında 30.000 kişilik kuvveti İran ve Irak'ın işgal edilmesi için sevk etmiştir. 1231 yılında hilafet topraklarında tekrar görünen Moğol orduları, yağma ve çapul maksatlı saldırılarla Erbil ve çevresine hücum etmiştir. 1245 yılına kadar devam eden bu saldırılara karşı Abbâsî orduları başarı elde edememişlerdir.
1241 yılında Ögeday'ın ölümünün ardından 1246'da Büyük Han ilan edilen Güyük Han, Han olur olmaz batıdaki seferlere devam edilmesi kararını almış ve bu bölgeye Elçigidey Noyan'ı göndermek istemiştir. Fakat bu harekât Güyük'ün ani ölümü sebebiyle gerçekleştirilememiştir.
1251 yılına gelindiğinde Moğol İmparatorluğu tahtına 43 yaşındaki Mengü Han geçmiş ve devlet içi sorunları hallederek doğuda ve batıda sekteye uğrayan seferlere devam edilmesini sağlamıştır. Bu dönemden önce Irak bölgesindeki saldırı ve istilaların genel komutası Çormağan'ın vefatından dolayı Baycu Noyan'a geçmiştir. Baycu bölgeye geldikten sonra hilafet topraklarından çok Anadolu'ya sefer düzenleyerek istilaya devam etmiştir.

Mengü Han'ın Büyük Han seçildiği kurultayda, ondan önceki hanlarda olduğu gibi bütün prens ve devlet yöneticilerinin onayıyla Hülagû; İran, Anadolu, Ermenistan, Şam ve Mısır valisi seçilmiş, bu bölgelerin tamamen hakimiyet altına alınması kararlaştırılmıştır. Hülagû sefer öncesi hazırlıklara başlamış ve yine Mengü Han'ın emri üzerine her 10 Moğol erkeğinden 2'si orduya alınmıştır. Mengü Han bununla da yetinmeyerek vasal durumundaki Kirman, Fars, Musul Atabeylerine elçiler göndererek, sefer halindeki Moğol ordusuna asker, teçhizat ve erzak yardımında bulunmalarını emretmiştir. Ayrıca bölgede bulunan Baycu'ya da haber gönderilerek saldırılarını sıklaştırmasını ve Hülagû'ye destekte bulunmasını bildirmiştir.
Hülagû çıkacağı sefer için özel olarak kale kuşatmalarında ve zorlu yollarda geçiş kolaylığı sağlamak için 1.000 kişilik Hitaylı mühendisi de ordusuna dahil etmiştir. Ordunun gıda ve ihtiyaç stokları devletin bütün yörelerinde sağlanmıştır. Önden gönderilen mühendis alayı sayesinde ordunun izleyeceği güzergâh tespit edilmiştir. Bu hazırlıklar sırasında Ketboğa Noyan komutasında 10.000 kişilik öncü bir kol, 1252 Mayıs'ında Mazenderan ve Huzistan bölgesine gönderilerek, ana ordu gelene kadar bu bölgede bulunan Haşhaşiler'e saldırmasını emredilmiştir. Ocak 1254'te de büyük Moğol ordusu harekete geçmiştir. 1254 yılı sonlarına doğru Almalıg'a, 1255 Eylül'ünde ise Semerkant'a varan Hülagû ve ordusu burada İran'da bulunan sultanlara elçiler göndererek ilk olarak saldırıda bulunacağı Haşhaşiler'e karşı asker takviyesinde bulunmalarını istemiştir. Abbâsî Halifesi Mustasım Billah'a da elçi gönderen Hülagû, aynı talebi halifeden de istemiş ve Mengü Han'ın hükümdarlığını kabul etmesini istemiştir. Halifenin göndermiş olduğu mektupta istekleri reddedilen Hülagû, buna sinirlenerek halifeye hakaret dolu mektuplarla karşılık vermiş, yönetmiş olduğu devleti yıkmak ve kendisini öldürmekle tehdit etmiştir. Ocak 1256 yılında Amuderya'yı geçtikten sonra ilkbaharda vardığı Şuburkan otlağı mevkiinde ordusunu dinlendiren Hülagû, burada İran emiri Argun Ağa'nın getirmiş olduğu hediyeleri kabul etmiş, ona ikramda bulunmuş ve Mengü Han'ın yanına dönmesini emretmiştir. Bu bölgenin yönetimini ise geçici süreliğine oğlu Giray Melik, Ahmet Bitikçi ve Alâeddin Atâ Melik Cüveynîye bırakmıştır.

1253'te Ketboğa'nın bölgeye gelmesiyle Haşhaşiler'e karşı başlatmış olduğu geniş kapsamlı operasyonda, büyük Moğol ordusu gelene kadarki süre zarfı içerisinde kayda değer başarılar elde edilmiştir. Mazenderan bölgesinde bulunan yaklaşık 100 Haşhaşi kalesinin büyük çoğunluğunu ele geçiren Ketboğa, Mansûrîyye ve Rudbar'daki köylere saldırarak büyük talanlarda bulunmuş fakat Alamut, Lembeser, Gerdekuh gibi kuvvetli kalelerin direnmesine karşı kuşatmasını uzatmak zorunda kalmıştır.
1256 ilkbaharında Tus şehrine varan Hülagû komutasındaki Moğol ordusu, alınamayan kalelere karşı mancınıklar ve kuşatma kuleleri kurarak saldırılarını yoğunlaştırmışlardır. Alınamamış olan kaleler de bir bir zaptedilip istila edilmiş, savunucuları son askerine kadar kılıçtan geçirilmiştir. 20 Kasım 1256 yılında son İsmailî İmamı Rükneddin Hür Şah'ın teslim olmasına karşın hala ele geçirilememiş olan Alamut Kalesi'ni yok etmek için Hülagû, emrindeki Hitaylı mühendis alayına kalenin bulunduğu dağ'ın altına tüneller açılmasını, tünellerin içini ise petrol ve barut doldurmasını emretmiştir. Bu sayede dağ patlatılmak suretiyle son Haşhaşi kalesi de imha edilerek ele geçirilmiştir.

Haşhaşiler sorunu ortadan kaldırıldıktan sonra Hülagû, Mengü Han'ın kendi sorumluluğu altına vermiş olduğu toprakları ele geçirmek için ordusuna yürüyüş emri vermiştir. Müslüman topraklarına karşı yapmış olduğu sefer için Hristiyan ittifakı oluşturmak adına bölgede bulunan vasal durumundaki Gürcüler'e ve Ermeniler'e elçiler göndererek ordusuna takviyede bulunmalarını emretmiştir. Antakya'daki Haçlılar'a da savaş çağrısında bulunulmuş, Hülagû ile VI. Boemondo arasında topraklarına dokunulmamak kaydıyla yardımda bulunulacağı yönünde anlaşmaya varılmıştır. Bu sayede Moğol ordusuna 12.000 Ermeni Şövalye, 60.000 Gürcü piyade, 1.000 kadar da Frank asker eklemeyi başarmıştır. Ayrıca yaklaşan Moğol tehlikesine, karşı koyamayacağını önceden anlayan Musul Atabey'i Bedreddin Lülü de, topraklarına dokunulmamak kaydıyla Baycu Noyan komutası altında 5.000 kişilik teçhizatlı Türk askeri takviyesinde bulunmuştur.
1257 yılında Hamedan'a ordugahını kuran Hülagû, Mustasım Billah'a bir kez daha elçi göndererek Büyük Han'ın tebaası olma teklifini tekrar etmiştir. Mustasım Billah, veziri İbnü'l Alkami'nin etkisinde kalarak bu teklifi tekrar reddetmiş ve Moğol istilası tekrar başlamadan önce Müslüman topraklarında bulunan Emir ve Sultanlara Cihat çağrısında bulunmuştur. Bu çağrıya cevap verebilecek nitelikte Şam'da Eyyûbîler, Mısır da ise Memlüklüler bulunmaktaydı. Ancak onlar da kendi aralarında savaş halinde oldukları için asker yardımında bulunmaları pek mümkün değildir. Yine de Eyyûbî Sultanı bu çağrıya sağduyulu yaklaşarak, 
el-Melik en-Nasır Davud komutasında nispeten küçük bir birliği Bağdat'a göndermeye karar vermiştir. Bu birlik, yola çıkmakta geç kaldığı için yardımda bulunamamış ve Bağdat'ın düştüğü haberi öğrenilince geriye dönmüştür.
Hülagû kararını açıklayarak ordusunu Bağdat üzerine harekete geçirmiştir. 27 Mart 1257'de Hamedan'dan yola çıkan ordu, Dinever'e vardıktan sonra kuzeye Tebriz'e doğru yönelmiştir. Burada yaklaşık 2 ay kadar kalan Moğol ordusu, yörede bulunan Türkmen ve Kürtlerin denetimi altındaki sarp kalelere hücum ederek, bunları ele geçirmiş ve gövde gösterisinde bulunmuştur.

Hülagû, yaklaşık 120.000 kişilik ordusunu Bağdat'a gelebilecek takviye birlikleri engelleyebilmek adına 3 kısım'a ayırmıştır. Sağ kanadın genel komutasını Baycu Noyan'a vererek, bu kuvvetlerin Erbil üzerinden Musul'a, oradan da Bağdat üzerine yürüyerek şehri batı yönünden kuşatmaya almasını emretmiştir. Baycu, Musul'a vardığında Bedreddin Lülü'nün göndermiş olduğu birlikler ve Deşt-i Kıpçaktan yardıma gelen Balagay, Tutar ve Kuli Noyan komutasındaki birlikler eklenmiştir. Bunlara ek olarak Buka Timur da Baycu Noyan'ın yanında yer almıştır. Sol kanat ise Ketboğa Noyan komutasına verilmiş, bu kuvvetlerin de Luristan üzerine yürüyerek Bağdat'ı güney yönünden kuşatması emredilmiştir. Ketboğa'nın yardımına ise Köke İlga verilmiştir. Ordunun merkezinde ise bizzat Hülagû bulunmaktadır ve yanında yardımcı olarak Guo Kan ve kardeşi Sintay bulunmaktadır. Sağ ve sol kanatlar aynı zamanda yani Aralık 1257'de harekete geçerek eş güdümlü olarak şehrin kuşatılması hedeflenmiştir.
Baycu Noyan komutasındaki Moğol ordusunun batı yönünden yaklaştığını öğrenen Halife Mustasım Billah, bu orduyu durdurabilmek ve en azından bu yönden gelebilecek yardımcı birliklerin önünde engel olmaması adına, Moğollar üzerine Mücahidüddin Aybeg komutasında 20.000 kişilik bir ordu sevk edilmiştir. Yapılan Düceyil Muharebesi'nde Abbâsî orduları ağır bir yenilgi alarak hedeflemiş oldukları girişimden sonuç alamamışlardır.
Ketboğa komutasındaki ordu ise kendine emredilen bölge üzerine hareket ederek, fazla bir direnişle karşılaşmadan yoluna devam etmiş ve Bağdat'ın güney surlarına ulaşmıştır. Yaklaşık olarak Moğol ordusunun diğer 2 kolu da aynı sürede şehre varmış ve 22 Ocak 1258'de Bağdat muhasarası başlatılmıştır. Moğol ordusu içerisinde bulunan mühendisler kale kuşatmasında kullanılan mancınık, koç başları ve kuşatma kulelerini hazırlayarak surların tahribatına başlanmıştır. Yaklaşık 6 gün süren saldırının ardından surlarda açılan gediklerden şehre giren Moğol askerleri, şehirde bulunan sivil halkı katletmeye başlamıştır.

13 Şubat'ta Bağdat'ın yağmalanması başladı. Bu, genellikle sunulduğu gibi ahlaksız bir yıkım eylemi değil, Moğol İmparatorluğu'na meydan okumanın sonuçlarını göstermek için hesaplanmış bir karardı. Seyyidler, alimler, Moğollarla ticaret yapan tüccarlar ve şehirdeki, kendisi de bir Hristiyan olan Hülagu'nun karısı Dokuz Hatun adına Hristiyanlar, evlerinin bağışlanması için kapılarını işaretlemeleri tali

İndeterminizm (belirlenimsizlik) diye de adlandırılır, determinizmin karşıtı olarak kabul edilir ve evrendeki olayların kesin neden-sonuç ilişkileriyle belirlenmediğini savunan bir felsefi görüştür.

İndeterminizm, tarihsel olarak, özellikle 17. yüzyıldan itibaren felsefi düşüncede önemli bir yer edinmiştir. Özellikle kuantum fiziği alanındaki gelişmeler, indeterminizmin bilimsel temellerini güçlendirmiştir. Kuantum mekaniği, atomaltı düzeydeki olayların belirli bir kesinlikle tahmin edilemeyeceğini ve yalnızca olasılıksal olarak ifade edilebileceğini göstermiştir. Bu durum, determinizmin mutlak geçerliliğini sorgulamaya açmıştır.

• Charles Hartshorne’a göre; Süreç teizminin önde gelen isimlerinden biri olarak, mutlak determinizmi reddetmiştir ve evrende göreceli bir indeterminizm olduğunu savunmuştur. Hartshorne, doğanın ve insanın dünyasının hem teorik hem de pratik açıdan tutarlı ve anlamlı bir şekilde açıklanabilmesi için indeterminizmi önemli bir unsur olarak görmüştür.
• Peter van Inwagen’e göre indeterminizm özgür irade konusunda, özgür iradenin ne determinizm ne de indeterminizm ile uyumlu olduğunu öne sürmüştür. Bu görüş, özgür irade ile determinizm ve indeterminizm arasındaki ilişkiyi sorgulayan bir perspektif sunmuştur.

İndeterminizm, özgür irade ve ahlaki sorumluluk gibi kavramlarla yakından ilişkilidir. Bazı felsefi düşünürler, indeterminizmin özgür irade ile uyumlu olduğunu savunurken diğerleri bunun tersini söylemektedir. Örneğin, bazı görüşlere göre, eğer olaylar tamamen rastlantısalsa, bu durum bireyin özgür iradesini zayıflatabilir. Bu nedenle, indeterminizm ve özgür irade arasındaki ilişki karmaşık ve tartışmalı bir haldedir.

Sofist, MÖ 5. yüzyılda para karşılığında felsefe öğreten gezgin felsefecilerdir. Özellikle Atina’da çağın önde gelen bilgeleri var olan değerleri (kritias) eleştirmişlerdir. Göreceli ve kuşkucu düşüncenin köklerini atmışlar ve geliştirici olmuşlardır.

Sofist kelimesi "öğretici, alim, uzman" gibi anlamlara gelen Yunanca σοφῐστής (sophĭstḗs) kelimesinden gelir (çoğulu σοφῐσταί [sophĭstaí]). Bu kelime, "becerikli, mahir" anlamındaki σοφός • (sophós) kelimesinden türemiştir. Dönemin sosyal değişimleri ve siyasal gelişimleri (MÖ 5. yüzyıl Atina demokrasisi) sofistlerin etkili olmalarına yol açmıştır. Çünkü Sofizmin doğuş nedenleri arasında Atina demokrasisinin tamamen yeni türden bir eğitime ve pedagojiye duyduğu pratik gereksinim gerçek belirleyici bir nedendir. Bir anlamda ‘Yunan Aydınlanması' olarak adlandırılacak gelişmenin yaratıcılarıdır.
İlk sofistlerin toplumda büyük bir saygınlığı olmasına rağmen felsefe tarihinde sofist denildiğinde akla olumsuz bir anlam gelir. Bu anlam başta dönemin en önemli filozofları olan Platon'un, Sokrates'in ve Aristoteles'in sofistlere karşı yürüttüğü mücadeleden ileri gelmektedir. Sofistler sürekli bu düşünürler tarafından eleştirilmiş ve küçük görülmüşlerdir. Bir de para karşılığı ders vermeleri o dönemde yadırganmıştır. Bununla birlikte felsefe tarihi içinde erdemin, öğretilebilir olup olmadığı gibi çok önemli soruların sorulmasında ya da yeni yaklaşımlar geliştirilmesinde sofistler her dönem önemli etkilere yol açmışlardır.

Sofizm veya bilgicilik, Antik çağ Yunan felsefesinde önemli bir felsefi düşünce akımı.
Antik Yunan'da MÖ 5. yüzyılın ikinci yarısından MÖ 4. yüzyılın başlarına değin para karşılığı felsefe öğreten gezgin felsefecilerin (sofistler) oluşturdukları akıma bilgicilik denir.
Sofist deyimi, bilgeliği yeğleyen öğreti, bilgi öğretmeni, siyasada yararlı olma sanatı, söz söyleme sanatı anlamlarında kullanılmıştır. MÖ 5. yüzyıl, antik çağ Yunan felsefesinde bilgicilik akımının egemen olduğu çağdır. İlk düşünür sayılan Thales'den beri ortaya atılan sayısız varsayımlar, sonunda insan zekasını şahlandırmış ve bütün olup bitenleri yeniden gözden geçirerek kıyasıya eleştirmeye yöneltmişti. Doğa bilimlerinin denetiminden yoksun insan düşüncesi, varlığın temeli konusunda daldığı hayal aleminden kendisine dönüyordu. Bilgicilik akımının inceleme amacı, insanın kendisiydi. Protagoras'a göre, "İnsan her şeyin ölçüsü”ydü. Bilgi, teorik bir merak değil, pratik bir yarar olmalıydı.
Bilgiciler, özdekçi düşünceleri sürmekle beraber, ürünü oldukları idealist çizgiyi sürdürmüşler ve dünyayı tanıma olanağına da ulaşmışlardır. İşte bu idealist çizgidir ki, bir yandan bilgicilik akımını yozlaştırarak felsefeyi güzel söz söyleme sanatına dönüştürürken diğer yandan idealist ilkelerin gelişmesi sürecini doğurmuştur.
Platon'dan ve özellikle Aristoteles'den sonra küçümsenmeye başlanmış ve isim olarak yanıltmak amacıyla yapılan yanlış usavurma anlamına kaydırılmıştır. Mantıkta bu yanıltmacaların çeşitli biçimleri saptanmıştır. Genellikle bu yanıltmacalar uslamlamanın biçimsel kurallarına uygundur, karşısındakini kandırmaz ama kolaylıkla yadsıyamayacağı biçimde şaşırtır. Örneğin söz konusu olan sorundan büsbütün başka bir sorunu tanıtlamak, tanıtlanması gerekeni kendisiyle tanıtlamak, eksik tümevarım yapmak bunun gibi yanıltmacalardandır.
İngiliz düşünürü Bentham, dört çeşit parlamento yanıltmacası saptamıştır:

Bir konuda sağlanan söz üstünlüğünü büsbütün başka bir konuda kullanmak.
Dış ve iç tehlike kuruntusu yaratarak istenilen sonucu elde etmek.
İstenileni asla gerçekleşmeyecek koşullara bağlayarak kabul etmek.
Sorunları bilerek birbirine karıştırmak ve böylelikle istediğini elde etmek.

Protagoras (482-411)
Leontinoili Gorgias (483-375)
Antigone
Elisli Hippias
Alkidamos
Lykophron
Kallikles
Keoslu Prodikos
Kritias
Simonides
Khalkedonlu Thyrasymakos
Ahonymus Lamblichi

Birbirlerinden bağımsız olarak çalışan sofistler daha çok etik, siyasal ve toplumsal sorunlar üzerinde durmuşlardır. Bunlar;

Tek tek insana değer verilmesi,
Hakim olan dinin, devletin geçerlilikte var olan hukukunun bağlarından kurtarılması,
Her türlü yasanın yerine doğanın konulması,
Zayıf muhakemeyi kuvvetli muhakeme haline getirmektir.
Kendilerinden önceki doğa filozofları, temel maddenin ne olduğunu kendilerine sormuşlar; su, hava, ateş, toprak, atom vb. şeklinde cevaplar vermişlerdi. Sofistlerin ilki ve en ünlüsü olan Protagoras ise bu türden bir doğa felsefesinden uzaklaşmış, evreni bilmeyi dışta bırakmış ve temel nedenleri bu yönde arayışlara kuşkuyla yaklaşmıştır. İnsanı her şeyin ölçüsü kabul etmiş ve çelişmezlik ilkesini inkâr etmiştir. Aynı zamanda Herakleitos’un her şeyin değiştiği önermesini Protagoras, hiçbir şeyin belirli bir şey olamayacağı ve mutlak bir varlık aramanın anlamsız olduğunu öne sürerek reddeder. Bir diğer önemli Sofist düşünür Leontinoili Gorgias varoluşu ve varoluşa ulaşabilmeyi imkânsız sayıyordu. Ona göre ne varlık vardır ne de varlığın bilgisi mümkündür; bilginin bir başkasına aktarılması söz konusu değildir. Sofistler insanları yetiştirmek üzere onlara bilgi ve hitabet sanatını öğretmeye çalışmışlardır. Onlar aracılığıyla felsefe dış dünyadan insan dünyasına yöneltilmiş olmalıdır. Dil konusunda ilk incelemeler de bir anlamda Sofistlere bağlıdır. Gorgias, Prodikos ve Hippias'ın eşanlamlılık, gramer ve biçimsellik konularında açıklamaları olmuştur. Aynı şekilde Sofistler mantık üzerinde de durmuşlar ve önermelerin nasıl kanıtlanıp çürütüldüğüyle ilgilenmişlerdir. Felsefenin bir eğitim meselesi olarak uygulanması, toplumsal ayrımların ve eşitsizliklerin insan ürünü olarak değerlendirilmesi, herkesin eşit olduğu düşüncesinin geliştirilmesi, doğal hukukun savunulması, tanrıların doğasını anlamanın bir insan ömrüne sığmayacak kadar hummalı ve uzun bir araştırma konusu olduğu sofistlerin belli başlı felsefi konularıdır. Bu şekilde sofistler, otorite ve geleneği (yasa, hukuk, sosyal ve ahlaki normlar vb.) sarsmışlardır.
Sofistlerin görüşleri konusunda en önemli kaynak Platon diyaloglarıdır. Platon, ’Protagoras’ adlı eserinde bir Sofist toplantısının renkli betimlemesini verir. ’Sophistes’ adlı eserinde ise sofistlerin görüşlerini tartışır.

(Platon, Sofist, 231 D = 73 b 2)
‘Sofist’ sözcüğü önce zengin gençlerin peşinde koşan ve karşılığında ücret alan kişi için, sonra ruhla ilgili bilgiler ithal eden tüccar için, üçüncü olarak aynı bilgileri isteyene satan çerçi için, dördüncüsü manevi ürünlerini bize satan kimse için kullanılmıştır. Beşinci olarak bu tanımlama, söz savaşı sanatında bir yarışmacı, yani yükselme hırsına ‘tartışma sanatı'nı yer seçen bir kimse anlamına geliyordu. Altıncı kullanış şekli çok kuşkuludur; ama bununla, ruhu (gerçek) bilgiye engel teşkil eden kanılardan temizleyen bir kişinin tanımlandığını kabul ederek onu da diğerleri arasına katıyoruz.

(Ksenophon, Sokrates'ten Anılar 1.1, 11 = 73 b 2 a)
Bilgelik öğretmenlerinden birçoğunun aksine Sokrates evrenin doğası ya da diğer şeyler üstüne, Sofistlerin kozmos dediği yerde durumun nasıl olduğunu ve gökyüzündeki süreçlerin hangi zorunluluktan dolayı gerçekleştiğini araştırarak, görüş belirtmedi.

(Aristoteles, Sofistlerin Çürütülüşü 1.165 a 21 vd. =73 b 3)
Sofizm gerçek değil, sahte bilimdir ve Sofist de gerçek değil sahte bilim taciridir.

Sofistlerin devlet anlayışı

Felsefe Tarihi, Macit Gökberk, Remzi Kitabevi. 1. baskı sayfa 30-35
Düşünce Tarihi, Afşar Timuçin. 1. baskı sayfa 50-60
Felsefe Sözlüğü, Ahmet Cevizci. 2. baskı sayfa 27-29
Wilhelm Capelle, Sokrates’ten Önce Felsefe, 2. Cilt 3. baskı sayfa 120 212
Ana Britannica Genel Kültür Ansiklopedisi 3. baskı sayfa 118-230
Felsefe Sözlüğü, M. Rosental, P. Yudin
Antik Felsefe, Kranz Walter, Sosyal Yayınları
İlkçağ Felsefesi, Çiğdem Dürüşken, Alfa yayınevi, 4. baskı sayfa 136-138

http://classics.mit.edu/Plato/sophist.html6 Ocak 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bilimsel sosyalizm terimi Friedrich Engels tarafından kullanılan, Karl Marx'ın öncülük ettiği sosyal-politik-ekonomik teoriyi tanımlar. Ütopik sosyalizme karşı, diyalektik materyalizme dayalı, eleştiren-yargılayan bilimsel olgular çerçevesinde evrensel tezler öne sürer.
Bilimsel sosyalizm, üstün kişilerin düşünsel tasarımlarına değil, nesnel gerçekliğin belirli yasalarına bağlıdır. Bilimsel sosyalizm, Marksizmin ayrılmaz bir parçasıdır ve sosyo-ekonomik yasaların kesin bir zorunluğudur. Bu zorunluk, eskimiş üretim ilişkileriyle gittikçe gelişen üretim güçleri arasındaki uzlaşmaz karşıtlığın doğurduğu bilimsel bir zorunluktur.
Bilimsel sosyalizm; tarihsel akımları ve olayları sosyal, ekonomik ve nesnel koşullar çerçevesinde inceleyerek bugün için olası sonuçları ve gelişmeleri anlamak ve öngörmek için bilimsel bir metoda başvurur.  Bu açıdan bilimsel sosyalistler sosyal ve politik gelişmeleri 'diyalektiğin en elemanter iki unsuru olan zaman ve mekân kavramlarını dikkate alarak'  değerlendirirler.
Bilimsel olmayan sosyalizm öğretilerine feodal sosyalizm örnek gösterilebilir.

Marksizm
Leninizm
Maoizm

Birey, günlük konuşma dilinde genellikle bir tek kişiyi tanımlamak için kullanılan kelimedir. Farklı alanlarda birey sözcüğü, bir kişi anlamından ziyade herhangi bir tek değer, obje veya tanım tanımlamakta kullanılır.
TDK tanımına göre ise birey: 

Kendine özgü nitelikleri yitirmeden bölünemeyen tek varlık, fert;
Doğa bilgisinde türü oluşturan tek varlıklardan her biri;
Mantık - Bir türün kapsamı içine giren somut varlık;
Psikoloji - İnsan topluluklarını oluşturan, insanların benzer yanlarını kendinde taşımakla birlikte, kendine özgü ayırıcı özellikleri de bulunan tek can, fert.
Sosyoloji - Toplumları oluşturan ve düşünsel, duygusal, iradeyle ilgili nitelikleri toplum içinde belirlenen insanların her biri, fert.
Birey terimi sadece yüklendiği birçok tanımdan değil, ideolojik planda yapılan farklı yorumlarıyla da önemli bir terim olmuştur. Özellikle 19. yüzyıldan bu yana gelişen felsefi, ekonomik ve ideolojik doktrinlerde çok önemli bir yer kaplamış, zaman zaman bazı ideolojilerin merkezi olmuştur.

Bireycilik
Atom
Kültürel kimlik
Kimlik
Kişi
Ben

^ TDK Güncel Türkçe Sözlük - birey 10 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Biyoloji felsefesi; biyoloji ve biyomedikal bilimlerle ilgili epistemoloji, metafizik ve etik sorularını inceleyen felsefe alanıdır. Bilim felsefesi çerçevesinde bulunan oldukça genç bir felsefe dalıdır. Biyolojinin temel prensip ve kuramlarını felsefi açıdan bir daha inceler. Bu cevaplar, sorulan soruya göre ontolojiye, epistemolojiye veya genel bilim felsefesine dayanır.
Klasik soruların bazıları:

Bir tür nedir?
Doğal seçilim nedir ve nasıl gerçekleşir?
Hastalık durumlarını sağlıklı durumlardan nasıl ayırırız?
Evrim nedir ve dinlerle uyumlu mudur?
Biyolojide kullanılan fonksiyonel açıklamalar ne türdendir?
Seçilim bireyleri nedir?
Yaşam nedir?
İnsanı insan yapan şeyler nelerdir?
Ahlaki düşünmenin temeli nedir?

Acta Biotheoretica dergisi: https://www.springer.com/journal/1044119 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Anicius Manlius Severinus Boethius (Latince: Boetius; y. MS 480 - 524), Erken Orta Çağ'da yaşamış Romalı senatör, konsül, magister officiorum, polimat, tarihçi ve filozoftur. Yunan klasiklerini Latinceye çevirerek Skolastik hareketin öncüsü olmuş ve Cassiodorus ile birlikte 6. yüzyılın önde gelen Hristiyan bilginlerinden biri olarak kabul edilmiştir. Pavia Piskoposluğu'ndaki yerel kült, 1883'te Kutsal Ayinler Kongregasyonu tarafından onaylanmış ve 23 Ekim, Boethius'u anma günü olarak belirlenmiştir.
Boethius, Batı Roma İmparatorluğu'nun son imparatoru Romulus Augustulus'un tahttan indirilişinden birkaç yıl sonra Roma'da doğmuştur. Anicii ailesine mensup olan Boethius, ailesinin ani çöküşüyle öksüz kalmış ve dönemin konsülü Quintus Aurelius Memmius Symmachus tarafından yetiştirilmiştir. Gençliğinde Latince ve Yunanca öğrenmiş, Ostrogot Krallığı'nda bir devlet adamı olarak hızla yükselmiş; 25 yaşında senatör, 33 yaşında konsül olmuş ve daha sonra Büyük Teoderik'in kişisel danışmanı seçilmiştir.
Boethius, Platon ve Aristoteles'in öğretilerini Hristiyan teolojisiyle uzlaştırmaya çalışarak Batılı bilim insanları için Yunan klasiklerini çevirmeye girişmiştir. Nicomachus, Porphyrios ve Cicero gibi isimlerin eserlerinin transkripsiyonlarını ve yorumlarını yayımlamış, müzik, matematik ve teoloji üzerine kapsamlı yazılar kaleme almıştır. Çevirileri tamamlanamasa da Aristoteles'in eserlerinin Rönesans'a kadar ulaşması büyük ölçüde onun çabaları sayesinde gerçekleşmiştir.
Boethius, başarılı bir üst düzey yetkili olmasına rağmen, Ostrogot mahkemesinde yolsuzlukları kınadığı için ciddi bir şekilde popülerliğini yitirmiştir. 523 civarında, konsül arkadaşı Caecina Albinus'u komplo suçlamalarına karşı savunduktan sonra Theodorik tarafından hapsedilmiştir. Hapishanede kaleme aldığı Felsefenin Tesellisi (De Consolatione Philosophiae), talih, ölüm ve diğer konular üzerine bir felsefi inceleme olup, Erken Orta Çağ'ın en etkili ve en çok çoğaltılan eserlerinden biri olmuştur. Boethius, 524'te işkenceye uğrayarak idam edilmiş ve Hristiyan inancında geleneksel olarak bir şehit kabul edilmiştir.

Anicius Manlius Severinus Boethius, yaklaşık 100 yıldır Hristiyan olan Anicii ailesinden geliyordu. Eski bir Roma consulu olan, babasını küçük yaşta yitirdiğinde önemli bir devlet insanı ve aile dostu olan Quintus Aurelius Memmius Symmachus tarafından evlat edinilmesi, onun çocukluktan itibaren çok iyi bir eğitim almasına ve devlet kademelerinde hızla yükselmesine de olanak sağlamıştır.
Boethius için eğitim ve bilgi önemliydi ve yeteneklerini yazma ve çeviride kullandı. Bununla birlikte, matematik anlayışı oldukça sınırlıydı ve aritmetik üzerine yazdığı metin kalitesizdi ve geometri metni hayatta kalmamış olsa da, bunun daha iyi olduğuna inanmak için çok az neden var. Buna rağmen matematik metinleri mevcut olanların en iyisiydi ve Avrupa'da matematiksel başarının oldukça düşük bir noktada olduğu bir dönemde yüzyıllarca kullanıldı. Boethius'un Aritmetiği, Nicomachus'un çalışmasına dayanıyordu ve bu, ona bugünün matematiksel standartlarına göre garip bir karakter vermesine rağmen, Orta Çağ bilim adamlarına Pisagor sayı teorisini öğretti.
Boethius, dört konudan oluşan manastırlara tanıtılan bir eğitim kursu olan quadrivium için ana materyal kaynaklarından biriydi: aritmetik, geometri, astronomi ve müzik teorisi. Bu son konu üzerine Boethius, müziğin bilimle ilişkisi üzerine yazdı ve bir notanın perdesinin sesin frekansı ile ilgili olduğunu öne sürdü.
Platon ve Aristoteles'in tüm eserlerini tercüme etmek ve üzerine yorumlar yazmak için iddialı bir proje başlattı. Amacı, bu en önemli iki Yunan filozofunun birbirleriyle ne şekilde anlaştıklarını göstermekti. Boethius'un asla bitiremeyeceği bir projeydi, özellikle Platon'un çalışmasını tercüme etmeden ve iki felsefeyi uyumlaştırma amacını gerçekleştirmeden önce öldü.
Boethius, ailesinin soylu adı ve iyi eğitimi sayesinde dönemin kralı Theodoricus Magnus'un (Büyük Theodoricus) güvenini kazanmakta gecikmemiştir. MS 510 yılında, yaklaşık otuz yaşındayken Roma'da konsül seçilmiş, 520 yılında kral tarafından Magister Officiorum unvanını alarak ayrıcalıklı ve onurlu bir göreve atanmıştır.
O sıralarda Roma'nın yöneticileri arasında baş gösteren güvensizlik, toplumu hem siyasal hem de dinsel anlamda gittikçe artan bir bunalıma sürüklemiştir, hatta yaşamını kabusa çevirecek olayların başlamasına ve vatan haini olarak suçlanmasına maruz bırakacak kuşku ortamının yaratılmasına neden olmuştur.
Ravenna Sarayı'nda çok rahat bir hayat yaşayan Boethius, kendisini evlat edinen Symmachus'la iyi bir dost olmuş ve kızı Rusticana ile evlenmişti. Bu evlilikten doğan iki oğlu Symmachus ve Boethius adını verdiği iki oğlu da 522 yılında consul seçilince ailenin sevinci iki kat artmıştı. Ama bu durum fazla sürmedi. Senatus'da Boethius'a karşı beslenen düşmanlık hisleri gittikçe yoğunlaştı ve rakiplerinin Kral'a zerkettiği kuşku tohumları ürünlerini vermede gecikmedi. Boethius hain planların kurbanı olarak Theodoricus'a karşı suikast planları hazırlayanların arasına karışmakla suçlandı.
Talihsizlikler, Boethius'un yakın arkadaşı senator Albinus'un suçlanmasıyla başladı. Suçlamanın nedeni, Albinus'un Doğu Roma İmparator'unun çevresindekilere Theodoricus'un küçük düşürücü ifadeler kullanmış olmasıydı. Onu suçlayanlar arasında özel danışmanı Cyprianus başı çekiyordu. Albinus suçlamaları reddetse de İmparator karşı tarafa gönülden inanmıştı.
Bu olaylar sonucunda Boethius, İmparator'un huzuruna çıkıp Albinus'u Cyprianus'a karşı savunmuş ve Roma'nın değerli bir senatörü olan Albinus'un bu suçu işlemiş olması durumunda, kendisinin ve Senatus'un bu suça iştirak etmiş sayılacaklarını, bunun ise asla mümkün olamayacağını belirtmiştir. Bu art niyetsiz söylemin Theodoricus tarafından dürüst bir açıklama olarak algılanması beklenirken, o, tamamen aksine Boethius'un sözlerini yanlış yorumladı ve böylece Boethius'un sonunu hazırlayan süreç başlamış oldu.
İmparator bu açıklamadan sonra suikast planları yapanın sadece Albinus olmadığını, Boethius ve Senatus'un da aynı plana ortak olduğu sanısına kapılınca Boethius da tutuklandı. Boethius'un savunduğu Senatus kendisine hiç de öyle davranmayarak, hatta hiçbir savunma tanımayarak hakkında hemen bir idam kararı çıkardı. Bir anlık cesareti yüzünden hem kendisinin, hem de ailesinin yaşamını altüst eden Boethius mahkemede yapamadığı savunmasını Consolatio (Philosophiae Consolatio) adlı yapıtında yapmıştır.
Boethius'un ölümüne dair kayıtlarda büyük işkenceler çekerek acılar içinde öldüğü yazılıdır. Alnına geçirilen bir sicim gözleri yuvalarından fırlayana dek gerilmiş ve o durumda kalın bir sopayla ölünceye dek dövülmüştür.
En önemli eseri Consolatio, Türkçeye 'Felsefe'nin Tesellisi' adıyla, İstanbul Üniversitesi Latin Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Çiğdem Dürüşken tarafından Latinceden çevirilmiştir.

Boethius çok önemli bir filozoftur dönemi açısından. Öyle ki kendisi, Aristoteles'i Platon'u anlamış olan Orta Çağ felsefesine temel mantık öğretileriyle tanıştırmıştır. 11 ve 12. yüzyıl filozoflarına Aristoteles'le ilgili olarak sahip olabildikleri tüm bilgileri sağladığı söylenebilir. Boethius'a bu açıdan bakacak olursak, mantık ve yöntem konusunda Hrisityan düşüncesi veya kültürüne armağan eden kişi olduğu söylenebilir. Bu sebeple ve özellikle de teolojik problemlerin çözümünde sadece felsefe terimleri değil, mantıksal argümanları kullanması ve inanç ile akıl arasında ayrım yapması nedeniyle skolastik yöntemin öncülerindendir. Boethius yine bu bağlamda her bilimin kendine özgü ilkeleri olmasını düşündüğü tezinden ötürü teolojinin özerk bir bilim haline gelmesine önemli katkılarda bulunmuştur. O aynı zamanda tümeller konusunu Orta Çağ felsefesinin gündemine sokan filozoftur. Boethius'un hapisteyken yazdığı kitapta, yani Felsefenin Tesellisi'nde kader, talih, tanrısal öngörü ve irade özgürlüğü konularında Orta Çağ Hristiyan düşüncesine en temel referans olan bu eserde Boethius, felsefenin insanı Tanrı'ya götürecek en önemli araç olduğunu gösterme amacı güder. Boethius'un en önemli amacı Grek felsefesi ve Latin alemi arasında köprü olmaktı. Bu nedenle en baştaki niyeti Aristoteles'in eserlerini ve Platon'un eserlerini Latince'ye çevirmek ve birtakım yorumlar sayesinde iki doktrinin birbirleriyle ayrıldığı noktalar olsa da bir olduğu noktaları göstermekti (Boethius'tan akt. Dürüşken FT ''Sunuş'', 18). Tabii, kendisinin girmiş olduğu çeviri ciheti tamamlanamamıştır ama belirli eserleri çevirmiş ve yorumlar yazmıştır. Aristoteles'in Kategoriler, Birinci ve İkinci Analitiler, Sofistik Çürütmeler, Topikler kitaplarını tercüme etmiştir. Boethius genel olarak bu tercüme ve yazdığı yorumlar sayesinde, Aristoteles'in Organon'unun kapsamı içinde geçen diğer kitaplarını da Latince'ye tercüme edileceği 12. yüzyıla kadar, Orta Çağ Avrupa'sının mantık hocası olarak kalmıştır.
Boethius felsefeyi veya bilgeliği teorik ve pratik bilgelik olarak ikiye ayırmıştır. Teorik bilgelikte üç ayrı varlık türü vardır: dolayımsız olarak algılananlar, akledilebilir olanlar ve doğal olanlar. Doğal olanlardan kast ettiği fiziktir (astronomi, coğrafya vs). Birinci varlık türüyle Tanrı'yı melekleri vs. kast eder. Akledilir olanlar, yani ikincileri de Platon'un idealar alemi gibi aşağı düşerek cisimlerin içine düşmüş varlıklardır. Nasıl ki teorik bilgeliği üçe ayırdıysa pratiği de ayırır: Bunlardan birincisi etik, ikincisi politika felsefesi ve üçüncüsü iktisattır.
Boethius bu sınıflamanın ardından, Aristoteles'ten öğrendiği mantığı, öncelikle varlığa, sonra da tümeller meselesine uygulamıştır .Birincisinin amacı elbette Tanrı'yı diğer varlıklardan ayırt etmektir. Ayrıca o, Tanrı'yı saf formdan, maddeden ayrılmış olarak görür. Anlayacağımız şekilde Aristoteles'in madde-formundaki hareket etmeyen hareket ettiricinin nasıl ki maddeden bağımsızsa, Boethius'un Tanrı'sı da öyledir. Boethius'a göre Tanrı bir ve basit olan bir varlıktır. Özü varoluşunu içeren yetkin varlık olarak Tanrı, iyilik ve mutluluktur; her şeyin kayn

Hinduizm'de, Brahman (Sanskrit: ब्रह्मन्; IAST: Brahman) Nihai Gerçeklik anlamına gelir. Nihai evrensel prensip, Tanrı, evrensel töz gibi anlamlar için kullanılabilir.
Upanişadlara göre Brahman varlık ve yokluk ikiliğinin ötesindeki gerçekliğe işaret eder. Brahman, diğer tüm gerçekliğin nihai zeminidir. Tüm sınırlamalar ve kısıtlılığın ötesindeki değişmez, ezeli ve ebedi prensibi temsil eder. Tüm kısıtlamaları aştığı için, dil ile yapılan tanım veya kategorizasyonlara sığmaz.
Hinduizm'in ana ekollerinde Brahman, var olan her şeyin etkin nedenidir. Her şeye nüfuz eder, sonsuzdur, ezeli ve ebedi hakikattir, değişmeyen bilinç ve vecddir, yine de değişen her şeyin nedenidir. Metafiziksel konsept olarak Brahman, her şeyi bağlayan ayrımların ötesindeki birliktir.
Vedik Sanskrit bir kelime olan Brahman, Vedaların anahtar kelimelerinden biridir ve erken Upanişadlarca kapsamlı bir şekilde incelenmiştir. Vedalar Brahman'ı Kozmik Prensip olarak tasavvur eder, Upanişadlar ise sıklıkça Sat-cit-ānanda (Mevcudiyet-bilinç-vecd), ve değişmez, kalıcı, Nihai Gerçeklik olarak tarif eder.

Brahmanizm, MÖ 2000 öncesi Brahmanların kurduğu bir din.

Brahmanizm'in kutsal metinleri Brahmanalar ve Upanişadlardır. Upanişadlar, MÖ 600 ile 500 yılları arasında meydana getirilmişlerdir. Atman ile Brahman'ın özdeş olduğunu, insandaki ve güneşteki ruhun bir ve aynı şey olduğunu ve Tanrı'nın görünen her şeyin ta kendisi olduğunu anlatır. Brahmanizm'in ana tezleri bu terimlerden oluşur. Kainatın temel özü olan Brahman ile insanların derin benlikleri olan Atman'ın özdeşliği; daha önceki davranışların semeresi olan Karman ve buna bağlı olarak ruh göçü ya da tekrar tekrar doğuş zinciri anlamına gelen Samsara gibi terimleri anlatır. Animizm'den ölülerin sonradan yaşadıkları fikrini alıp muhafaza etmekle beraber, aynı varlık tarafından birbirini sonsuz şekilde takip eden hayatlar yaşanabileceğini kabul etmemektedir. Günümüzdeki Brahmanizm anlayışına göre, bu durumun tersi, yaratıkların sayısındaki düzenin önceki yaşamlardaki insan ve hayvan hayatlarının muhteva ve düzenine bağlı olduğu anlatılmaktadır. Her bir yaşamın, daha önceki bir yaşama göre olduğu zorunluluğu getirilmiştir ve buna "Karman" adı verilir.
Buna benzer görüşler Hinduizm'de de yer almaktadır. Ruhun defalarca bedenlenişine olan inancın Hindistan'da ne derecede yaygın olduğunu, XI. yüzyılda Hindistan'ı ziyaret etmiş olan Bîrûnî, "İçten gelerek söylenen şehadet kelimesi Müslümanların özelliği olduğu gibi, tanrı üçlemesi Hristiyanların, cumartesi gününe hürmet ise Yahudilerin alametidir. Aynı şekilde ruh göçü de Hint dininin nişanıdır. Buna inanmayan o topluluktan değildir." sözleriyle aktarır.

Az veya çok iyi bir hayat sürmüş olunduğuna göre, ölümden sonra da az veya çok yüksek bir hayata kavuşulur. Yani, yeni bir bedene giriş, daha önceki hâl ve gidişimize bağlı olan bir durumdur. Böylece din düşüncesi, ahlakın da özü hâline gelmektedir; insanın yaptıklarının iyi veya kötü oluşunun mükâfatı veya cezası, sonradan daha iyi ya da daha kötü bir bedene giriş şeklinde ortaya çıkmaktadır.
Fakat yeniden doğmak "dünyanın ıstırabına" yeniden ortak olmak demektir. Hayatın böyle ebediyen yeniden başlayışı, ıstırapların da ebediyen yeniden başlayışı demektir. İnsan, Atman'la Brahman'ın tıpkılığına inandığı anda, arzu da sönecektir. İşte bu, bilgi yoluyla erişilen kurtuluştur.

Buddha, Sanskrit dilinde “uyanmak, idrak etmek, bilinçlenmek” anlamına gelen “budh” fiilinin geçmiş zaman kipidir. "Uyanmış, idrak etmiş, bilinçlenmiş” anlamına gelir.
Siddhartha Gautama, tarihte “Buda” sözcüğünü hem kendisi için, hem de ona inanan ve bir yol göstericisi olmadan kendiliğinden “uyanan” herkes için kullanmıştır.
Budizm'de “Buda” kavramıyla ifade edilen: kişinin ruhunun saflık, masumiyet ve mükemmelliğinin gücüne, kendiliğinden ulaşması ve böylece daha önce ortaya çıkarmadığı aydınlanmış (mükemmel) bilgeliğe ulaşmak (Prajna), ayrıca şefkat ve merhametten uzak sonsuz yaşamı sınırsızca geliştirmektir.
Buda, kendini dünyevi şeylere artık bağlı olmayacak derecede her şeyden arındırmayı başarmıştır (Nirvana). Böylece Budist inancına göre artık yeniden doğuş döngüsüne bağlı kalmamış olacaktır. Budizm, kişinin kendi beyniyle (aklıyla, zekâsıyla) konuşamayacağı için, ayrı bir varlık olarak “ego” düşüncesini reddetmiştir.
Uyanış; bilinçlenmemiş (uyanmamış), kendini dünyaya kaptırmış insanlardan uzak bir anlayışla, okyanus gibi derin ve anlaşılması zor, dünyevi duygulardan arınmış bir tabiattır (mahiyettir, yaratılıştır, karakterdir.). Bu nedenle, bu deneyimleri sıradan bir dille ya da bilimsel kavramlarla açıklamak mümkün değildir. Bu deneyimlerin (bilgilerin) değerini, kişi kendi yaşamadıkça anlayamaz. Bu Buda deneyimi, aynı Buda gelenekleriyle devam etmeyebilir, Buda'nın ortaya çıktığı mutlu, güzel zamanlardan sonra; Buda'nın olmadığı çok fazla karanlık, kötü dönemler yaşandığı için, hiçbir doktrin son kurtuluş öğretisi anlamına gelmez.
Kashyapa, Kanakamuni ve Dipamkara’dan sonraki dönemde Maitreya Buda olacaktır.
Özellikle Tantrik Budizm’i (Vajrayana), aşkın Buda’lar olarak, Adibuddhas veya Tathagata olarak adlandırılan birçok Buda’yı içermektedir.

Buda ya da Buddha, Sanskrit dilinde “uyanmak, idrak etmek, bilinçlenmek” anlamına gelen “budh” fiilinin geçmiş zaman kipi olup, Orta Hint dillerinden türetilmiş ve “uyanmış, idrak etmiş, bilinçlenmiş” anlamına gelmektedir. Aynı zamanda “aydınlanmış” anlamı da vardır. “Uyanmış, aydınlanmış” kişi, karanlık gecelere doğan güneş gibi, yanlışlarla, hatalarla dolu karanlığı bilgi ışığıyla aydınlatır.
Yalın haliyle “Buda” sözcüğünün, Sanskrit dilinde Buddhas, “Orta Hint Pali” dilinde “Buddho” şeklinde olması nedeniyle, bazı araştırmacılar bu sözcüğü Buddha, Buddho olarak da kullanmaktadır. Batı Bilimleri, Hintçe sözcükleri yerel sözlük yazarları ve dil bilgisi uzmanlarını örnek alarak yalın haliyle değil de, bu sözcüğün kök halini kullanır; ayrıca bu sözcüğün hemen hemen tüm yazılış şeklini kabul etmektedir.
Sanskrit dili, birçok Avrupa dili gibi Hint-Avrupa dil ailesindendir. Bu dil, kök sözcük biçiminde (örneğin Sanskrit dilinde sözcük kökü “budh” ve Hint-Avrupa dilinde kökü “bheudh” anlamı uyanmak, dikkat etmek, ikaz etmek) Avrupa dillerinde yeniden keşfedilmektedir. Almancada “Gebot” sözcüğü ve “Buddha” sözcüğü gibi birbiriyle bağlı örnekler bu dilbilimsel akrabalığa örnek verilebilir.

Üç çeşit Buda vardır:

“Tam uyanmış” denilen “Samyaksambuda”; mükemmel kurtuluş öğretisine yol gösteren, dünyevi kavramlardan uzaklaşmış, kendini yeniden keşfeden, kendisiyle özleşen, dünyayı öğreten, çeşitli yetenekleriyle ve deneyimleriyle birçok insana kurtuluş yolunu gösteren kişidir.
Samyaksambudalar tüm bilgileri ve mükemmelliğin gücünü daha önce duyulmamış şeylerin gerçekliğinde bulan insanlardır. Bu kişilere “Mükemmel Aydınlanmış” denir. Bütün bu Budalar, her defasında kendilerinde yeni şeyler keşfettiler. Yaşamın acılarını ifade eden ve Budizm'in temelini oluşturan “Dört Yüce Gerçek” öğretisindeki acıları ve bu acıları sona erdiren kurtuluş yolu olarak kabul edilen “Sekiz Aşamalı Asil Yol” öğretisini dünyaya yaydılar.
Samyaksambuda, tam uyanmış kişi olabilmenin yolu Bodhisattva (gerçek aydınlanma) yoludur. Çünkü Bodhisattva; tüm canlıların Budalığa ulaşmasına yardımcı olmak için kendini adayan kişidir.

“Kendiliğinden uyanan” kişi olarak adlandırılan Pratyekabuddha, uyanışını kimseye söylemeden, başkalarını aydınlatıp onları kurtuluş yoluna götürmeden ve sadece kendi kurtuluş yolunu kendi kendine bulan kişidir.

“Dinleyerek” (bir dinleyici olarak) uyanmış olan veya “Arhat” olarak da anılan Sravakabuddha, Sammasambuddha'nın öğrencisi olarak kazandığı deneyimlerle kurtuluş yolunu bulan veya duyarak öğrendiklerini tamamen uygulayan kişidir. Sravakabuddha aydınlanmaya ulaştıran öğretileri, diğer insanlara öğretebilecek ve onlara da kurtuluş yolunu gösterebilecek durumdadır.
"Her kim kibir, eğlence ve körelen duygularla yaşamaktansa, düzgün bir hayatı arzu ediyorsa, o insan mükemmel Azizdir (Arahan'dır).

Dictionnaire de la sagesse orientale, Kurt Friedrichs, Ingrid Fischer-Schreiber, Franz-Karl Ehrhard et Michael S. Deiner,

Gautama Buddha
Amitabha Buddha
Budizm'de Tanrı
Budizm tarihi
Buda'nın Diş Emaneti
Sirke Tadanlar

'Little Buddha', (1993) Fragman 6 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

BuddhaNet 14 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Images of Buddha-worldwide submitted photos
What the Buddha Taught

Budist felsefe, Gotama Buda'nın (ayrıca kısaca Buda veya Siddhattha Gotama ve Siddhārtha Gautama ve Buddha Shakyamuni) ölümünden sonra Hindistan'daki çeşitli Budist okulları arasında gelişen ve daha sonra Asya'nın büyük kısmına yayılan felsefi araştırmalar ve araştırma sistemlerini ifade eder. Budist öğretilerinin yaşam, varoluş, bilgi, akıl, madde ve insan ahlakı değerlerine bakışı veya uygulanması, Budist felsefenin temel konusunu oluşturur. Buda’nın yaşamı boyunca kişisel olarak öğretilerini yazılı olarak kayıt etmemesinden dolayı, Budist felsefesi büyük oranda Budist okullarında geliştirilen Budist öğretilerinin yeniden inşası üzerine kurulmuştur. Budist felsefe’nin çalışma konusu, "Dukkha" kavramı ile başlar. Dukkha, Pali dilinde genellikle sefalet, mutsuzluk, keder, talihsizlik ve umutsuzluk anlamına gelir. Felsefe'nin amacına göre, Dukkha'dan Nirvana'ya ulaşmanın yolu (kurtuluş yolu dahil olmak üzere) dört asil hakikatte özetlenmiştir. Budizm’de Nirvana’ya ulaşmanın yolu hem felsefi akıl yürütme, hem de meditasyonu birleştirmekten geçer.
Budist felsefesinin bazı noktaları, genellikle farklı Budizm okulları arasındaki anlaşmazlıkların konusu olmuştur. Budizm, Theravada ve Mahayana gibi genel kabul görmüş iki düşünce okuluna dönüştüğü gibi, Budist felsefe çalışması da bu iki okulla ilgili birkaç Budist okuluna bölünmüştür. Bu okulların, daha sonra klasik ve çağdaş felsefenin inceleme konusu olan Budizm'deki çeşitli noktalara ilişkin farklı algıları bulunmaktadır.

Edward Conze, Budist felsefesinin gelişimini üç aşamada oluştuğunu ileri sürmektedir.

Buda'nın yaşamı sırasında ortaya çıkan ve Budizm'in daha sonraki tüm mezheplerinde ortak olan ve sözlü geleneklerden türetilen orijinal doktrinler aşaması.
MÖ 3. yüzyılda başlayan Abhidharma metinlerinde yer aldığı şekilde, sutralardaki materyalin skolastik olarak yeniden işlemesini ve şematik sınıflandırmasını içeren ve Budizm’in Mahayana kolu dışında kalan "skolastik" Budizm aşaması.
Manastır yaşamını ve bir Bodhisattva'nın (Budist düşüncede kendini tüm duyarlı canlıların Budalığa ulaşmasına yardımcı olmaya adamış kişi) yolunu vurgulayan, Mahayana "metafizik" aşaması.
Bu üç aşamanın çeşitli unsurları, daha sonra ortaya çıkan Budizmin çeşitli mezheplerinin felsefesine ve dünya görüşüne dahil edilip ve geliştirilebilir.

Buda'nın yaşadığı dönemde felsefi araştırmalarla meşgul olup olmadığı konusunda günümüz düşünürlerinin farklı görüşleri bulunmaktadır. Buda (MÖ 5. yüzyıl), Kuzey Hindistan bölgesinde bulunan Magadha Krallığı yaşayan bir Shramana (gezici rahip) idi. Buda'nın öğretileri, Pali dilinde yazılmış olan “Samyutta Nikaya” (külliyatlar), “Agama” (yazıtlar) ve diğer dağınık halde bulunan Budist yazıları sayesinde günümüze kadar ulaşmıştır. Bu metinleri tarihlendirmenin zor olmasının dışında ne kadarının tek bir dini kurucuya dayandığı konusunda anlaşmazlık vardır. Buda'nın öğretilerinin tamamında, Nirvana'ya ulaşmak, Dört Yüce gerçek (Kısaca sorunlarımız ve ıstırabımızın üstesinden gelmemize yardımcı olacak bir yol haritası sunan temel unsurlar), kişisel kimliğimizin doğası ve yaşadığımız dünya hakkında bilgi edinme süreçleri bulunmaktadır.

Buda kendi öğretilerini “orta yol” (Pali: Majjhimāpaṭipadā) olarak adlandırmıştır. “Orta yol” kavramı, Buda'nın Dhammacakkappavattana Sutta'da (Gotama Buda'nın “Dört Yüce Gerçek” üzerine verdiği ilk vaazını içeren yazıt) bahsedildiği üzere, kendini dünya zevklerine bırakmak ile çile çekmek arasında bir orta yol olması gerektiği fikri sonucu ile oluşmuştur. Buda'nın zamanında yaşayan birçok shramana, zihinlerini bedenlerinden kurtarabilmek adına oruç tutmak gibi eylemlere büyük önem verdiler. Ancak Buda, zihnin beden tarafından somutlaştırıldığını ve bedene bağımlı olduğu için ayırmanın mümkün olamayacağını anladı. Yetersiz beslenen bir beden, zihnin eğitilmesine ve geliştirilmesini engelliyordu. Bu sebepledir ki, Budizm lüks veya yoksulluğa değil, insanın koşullara verdiği tepkiye odaklanır.

Dört yüce gerçek Buda öğretilerinin merkezinde yer alır. Genellikle “yaşam acısı” olarak tercüme edilen dukkha'nın varlığına ilişkin ilk gerçek, yaşamın doğal memnuniyetsizliği ile ilgilidir. Bu memnuniyetsizlik sadece fiziksel acı olarak değil, aynı zamanda ölümlülüğün kaçınılmaz gerçeklerinden ve nihayetinde tüm fenomenlerin süreksizliğinden kaynaklanan bir tür varoluşsal kaygı anlamına gelir. İkinci gerçek (Samudaya) ise bu kaygının başta açgözlülük ve cehalet olmak olan koşullardan kaynaklandığıdır. Üçüncü gerçek (nirodha) eğer arzuyu bırakır ve bilgi yoluyla cehaletten kurtulursanız, o zaman dukkha sona erecek ve nirodha başlayacaktır. Dördüncü gerçek (Magga), sekiz uygulamadan oluşan ıstırabı sona erdirme yolu ile ilgilidir. Bu yol "sekiz katlı asil yolu" olarak adlandırılır. Doğru görüş, Doğru Niyet, Doğru Söz, Doğru Eylem, Namuslu Kazanç, Doğru Çaba, Doğru Dikkat ve Doğru Konsantrasyon. Buda'nın öğretilerinin esas amacı nirvana'ya (kelimenin tam anlamıyla - dışarıya üflemek) ulaşmaktır. Bu açgözlülüğün, nefretin ve sanrının (Samsara tarafından yönlendirilen cehaletin) tamamen yok edilmesini ima eder. Nirvana ayrıca aydınlanmış bir varlığın, ölümünden sonra yeniden doğuşun olmayacağı anlamına gelir. Erken Budizmde, bağımlı köken (Pratitya-samutpada) kavramı, büyük olasılıkla tüm fiziksel fenomenlerden ziyade zihinsel koşulların süreçleriyle sınırlıydı. Buda dünyevi yaşamı, nesneler veya maddeler'den ziyade bir süreç olarak kavramıştır.

Dönemin önde gelen Hint-Budist felsefe okulları, erken Budist söylemleri (Sutra) ve öğretilerini sistemli hale getirmeye çalışarak, "Abhidharma" adını verdikleri bir analiz yöntemi uyguladılar. Abdiharma analizi, insan davranışlarını "Dharma" adını verdikleri anlık oluşan olağanüstü olaylar çerçevesinde incelemiştir. Dharmalar, diğer nedensel faktörlere bağlı olarak gelişen ve geçici olaylardır. Dharmalar, birbirine bağlı bir ağ sisteminden oluşur ve tek başlarına bulunmazlar. Abhidharma okulları, Buda'nın sutralardaki öğretilerinin sadece geleneksel olduğuna inanıyor ve Abdiharma analizinin "mutlak gerçek" olduğuna ve gerçekleşen olayların ancak aydınlanmış bir varlık tarafından görülebileceğini belirttiler. Abhidharma yaklaşımı, fenomenoloji veya süreç felsefesi olarak nitelendirilebilir. Abhidharma filozofları dharma kavramının detaylı bir tanımını yapmakla kalmayıp, kendi aralarındaki nedensel ilişkiyi açıklamaya çalıştılar. Abhidharma analizine göre; "mutlak gerçek" olan bir şey, aslında nedensel bir akış döngüsü içerisinde olan dharmaların etkileşimidir. Bunun dışında kalan her şey semboliktir. Mark Siderits, Abhidharma bakış açısını "Mereolojik indirgeme" (bir bütünün parçalarına indirgenebileceğini söyleyen bir doktrin) olarak tanımlanabileceğini belirtmiştir. Çünkü Abhidharma bakış açısına göre mutlak gerçek olan; bütün değil fakat onu oluşturan parçalarıdır.

MÖ 1. yüzyıl civarında Hindistan'da bulunan Budistler arasında, "Mahayana" (Sanskrit महायान mahāyāna, kelime olarak ‘Büyük Taşıt’ (“Maha” “büyük”, “yana” ise “taşıt” anlamına gelmektedir) adı verilen ve Hint-Budist felsefi görüşü olarak kabul gören, bir düşünce sistemi oluşmaya başladı. Budist felsefesi, daha sonra kuzey Hindistan'ın öğrenim merkezi haline dönüşecek olan, Nalanda ve Vikramasila gibi manastır-üniversitelerde tartışılmaya başladı. Mahayana filozofları, Abhidharma analizi ve görüşlerini kabul etmekle birlikte, bir yandan da eleştirlel yeni kavramlar ve fikirler oluşturmaya başladılar. Mahayana "mutlak gerçek" kavramını "manevi olarak faydalı olması koşuluna bağlı olarak" doğru kabul etikten sonra, oluşturulan yeni fikirler ve kavramlar bütününü "Upaya" (insanların aydınlanmalarına yardımcı olacak araçlar bütünü) olarak adlandırdı. Buna ek olarak Mahayana anlayışı, Bodhisattva (Budist düşüncede kendini tüm duyarlı canlıların Budalığa ulaşmasına yardımcı olmaya adamış kişi) fikrini büyük oranda destekledi. Başlıca Mahayana okulları arasında, Prajnaparamita, Madhyamaka, Tathagatagarbha, Dignaga epistemolojik okulu, Yogachara, Huayan, Tiantai ve Chan/Zen okulları sayılabilir. 

Dignāga (MÖ 480–540) ve Dharmakīrti (MÖ 6 ve 7. yüzyıllar arası) Brahmin filozoflarla Budist doktrinler üzerine yaptıkları tartışmalarda bir epistemoloji (daha sonra pramana olarak adlandırıldı) ve mantık sistemi geliştirdiler. Bu gelenek ve benimseyenler kendilerini "akıl yürütmeyi takip edenler" olarak adlandırdılar (günümüzde "Epistemolojik okul" veya Sanskritçe "pramāṇavāda" olarak biliniyor). Bu gelenek daha sonraları, Yogacara ve Sautrantika okullarıyla ilişkilendirilmiş ve bu okulların her ikisinin de sahip olduğu teorilerini savunmuşlardır. Dignāga'nın görüşleri, Hindistan'da yaşayan tüm Budistler arasında ebüyük etki yarattı. Sanskrit filozoflar, Dignāga'nın ölümünden sonra da, onun fikirlerini büyük ölçüde savunmuşlardır. Dignāga okulu ilerleyen yıllarda, Santabhadra, Dharmottara (8. yüzyıl), Jñanasrimitra (975–1025), Ratnakīrti (11. yüzyıl) ve Samkarananda gibi filozoflar yetiştirmiştir.

Tantra geleneği, MS 8. yüzyılda Kuzey Hindistan ve Tibet bölgesinde oluşturulan ve Vajrayana olarak adlandırılmış olan Budist tantraları'na dayanmaktadır. Bu dönemde Tantra Hint Budizminde çok önemli bir yere sahipti.Hint Tantra geleneğini benimsemiş olan filozoflar, özellikle Guhyasamāja Tantra ve Guhyagarbha Tantra gibi önemli tantralar üzerine yapılan yorumlar aracılığıyla, Budist Tantra sistemine eleştirel ve yorumlayıcı bir bakış açısı geliştirdiler. Vajrayana'da yer alan görüşler, büyük oranda Madhyamaka, Yogachara ve Buda-doğası teorilerine dayanmaktadır. Vajrayana Budizmi kendisini kurtuluşa giden yolda hızla ilerleyen bir taşıyıcı (Upaya) bir tantra ritüeline benzetmektedir. Tantralar, geleneksel Budist yaklaşımında uygulanan ritüellerden çok farklı bir şekilde, mantralar, alkol, kompleks olarak düzenlenmiş ve öfkeli tanrı figürleri bulunan mandalalar ve bunun gibi ritüeller kullandılar. 

Tibet Budizmi genel anlamda Madhamaka, Yogacara ve Dignaga-Dharmakīrti okulları tarafından geliştirilmiş ve Mahayana öğretilerinin daha gelişimiş bir

Ali Mehmet Celâl Şengör (d. 24 Mart 1955, İstanbul), Türk yer bilimci, akademisyen ve yazardır. Yapısal yer bilimi ve tektonik dallarındaki çalışmaları ile tanınır. Şerit kıtaların dağ kuşaklarının yapısına etkisini ortaya koymuş ve Kimmer Kıtası adını verdiği bir şerit kıta keşfetmiştir.
Şengör; Türkiye Bilimler Akademisi, ABD Ulusal Bilimler Akademisi, Amerikan Felsefe Topluluğu, Rus Bilimler Akademisi, Alman Leopoldina Ulusal Bilimler Akademisi, Avusturya Bilimler Akademisi ve Sırp Bilimler ve Sanatlar Akademisi üyesidir. Mehmet Fuad Köprülü'den sonra Rus Bilimler Akademisi'ne seçilmiş ikinci Türk profesördür. 2010 yılında, Alman Jeoloji Derneği tarafından Gustav Steinmann Madalyası'na layık görülmüştür. Fransa, Birleşik Krallık, Avusturya ve Amerika Birleşik Devletleri'nde misafir öğretim üyesi olarak çalışmalarda bulunan Şengör, 1988 yılında Neuchâtel Üniversitesi Fen Fakültesi'nden şeref bilim doktoru ünvanına sahip oldu. 1990 yılında Avrupa Akademisi'ne kabul edilen Şengör, aynı yıl Avusturya Jeoloji Servisi muhabir üyesi, 1991'de ise Avusturya Jeoloji Derneği şeref üyesi oldu. Yine 1991'de Kültür Bakanlığı'nın Bilgi Çağı Ödülü'nü kazandı. 1992'de İstanbul Teknik Üniversitesi Maden Fakültesi Genel Jeoloji Ana Bilim dalında profesörlüğe yükseldi. Şengör, 2022 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi'nden emekliye ayrıldı.

Celâl Şengör, 24 Mart 1955 tarihinde Rumeli göçmeni bir ailenin çocuğu olarak İstanbul'da doğdu. Babası Mehmet Asım Şengör, annesi Günseli Güler Şengör'dür. Ailesi; Kosova, Makedonya, Preveze ve Yanya'dan göçenlerin soyundan gelmektedir.

Eğitimine Şişli Terakki Lisesinin ilkokulunda başladı, ancak 5. sınıfta öğretmeni ile tartışması üzerine okuldan atıldı. Daha sonra Bayezid İlkokuluna kaydedildi ve ilkokulu orada tamamladı. İlkokuldan mezun olduktan sonra kimi özel okulların sınavlarına girse de hiçbirini kazanamadı ve Işık Lisesi Ortaokuluna girdi. Ortaokulu Işık'ta bitirdikten sonra 1969'da Robert Kolej'in sınavlarını kazandı. 1973'te mezun oldu. Robert Kolej'i bitirdikten sonra öğrenimine devam etmek üzere ABD'ye gitti.
1973 yılında Houston Üniversitesinde lisans eğitimine başladı. 2 buçuk yıl sonra, 1976'da New York Eyalet Üniversitesi, Albany'ye yatay geçiş yaptı. 1978'de bu üniversitenin jeoloji bölümünden mezun oldu. Aynı üniversitede 1979 yılında "Geometry and Kinematics of Continental Deformation in Zones of Collision: Examples from Central Europe and Eastern Mediterranean" (Tr. Çarpışma Alanlarında Kıtasal Bozulmanın Geometri ve Kinematiği: Orta Avrupa ve Doğu Akdeniz'den Örnekler) teziyle yüksek lisans derecesi aldı. 3 yıl sonra (1982) yine aynı kurumda "The geology of the Albula Pass area, eastern Switzerland in its Tethyan setting: Palaeo-Tethyan factor in Neo-Tethyan opening" adlı doktora teziyle doktora eğitimini tamamladı.

1981'de Türkiye'ye döndü ve İstanbul Teknik Üniversitesi Maden Fakültesi'nin Genel Jeoloji kürsüsünde asistan olarak görev yapmaya başladı. Emekli olana kadar hiç ara vermeden hep İTÜ kadrosunda yer aldı.
1984 yılında Londra Jeoloji Topluluğu'nun Başkanlık Ödülü'nü, 1986'da TÜBİTAK Bilim Ödülü'nü aldı. Aynı yıl İstanbul Teknik Üniversitesi Maden Fakültesi Genel Jeoloji ana bilim dalında doçent oldu.
1988'de Neuchâtel Üniversitesi Fen Fakültesinden fahri bilim doktoru (Docteur ès sciences honoris causa) derecesi aldı. Academia Europaea'ya 1990 yılında kabul edildi ve derneğin ilk Türk üyesi oldu. Aynı yıl Avusturya Jeoloji Servisi muhabir üyesi, 1991 yılında ise Avusturya Jeoloji Derneği fahri üyesi oldu. Yine 1991 yılında Kültür Bakanlığının "bilgi çağı ödülü"nü kazandı.
1992 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi Maden Fakültesi Genel Jeoloji ana bilim dalında profesörlüğe terfi etti. 1993 yılında Türkiye Bilimler Akademisinin en genç kurucu üyesi oldu ve akademi konseyine seçildi. Aynı yıl TÜBİTAK Bilim Kurulu üyesi oldu. 1994 yılında Rusya Doğa Bilimleri Akademisi üyeliğine, Fransız ve Amerikan jeoloji dernekleri fahri üyeliğine seçildi. Ayrıca kendisine Fransız Fizik Derneği ve École Normale Supérieure Vakfı tarafından Rammal Madalyası verildi.

Şengör 1997 yılında, Fransız Bilimler Akademisi tarafından yerbilimleri dalında büyük ödül (Lutaud Ödülü) ile ödüllendirildi. 1998 Mayıs ayı içerisinde Collège de France'ta misafir profesör olarak bir kürsü hakkı elde etti. Burada "19. yüzyılda tektoniğin gelişmesine Fransız jeologlarının katkısı" konulu bir ders verdi ve 28 Mayıs 1998'de Collège de France'ın madalyasını aldı.
1999'da Londra Jeoloji Topluluğu kendisini Bigsby Madalyası ile ödüllendirdi. 2000 yılının Nisan ayında Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Bilimler Akademisi yabancı üyeliğine seçildi. Bu akademiye üye olarak seçilen ilk Türk biliminsanı oldu. Rusya Bilimler Akademisine Fuad Köprülü'den sonra seçilen ikinci Türk'tür. 2012 yılında Alman Leopoldina Ulusal Bilimler Akademisi üyeliğine seçilmiştir. 2017'de Amerikan Jeoloji Derneği'nin Mary C. Rabbitt Jeoloji Tarihi ve Felsefesi Ödülü'ne layık görülmüştür.

Şengör, yer biliminde özellikle yapısal yerbilim ve tektonik dallarındaki çalışmaları ile ün yapmıştır. Şerit kıtaların dağ kuşaklarının yapısına etkisini ortaya koymuş ve Kimmer Kıtası adını verdiği bir şerit kıta keşfetmiştir. Orta Asya'nın yerbilimsel yapısını ortaya çıkarmış, kıta-kıta çarpışmasının ön ülkeleri nasıl etkilediği konusunu çözmüştür. Yücel Yılmaz ile birlikte, levha tektoniği içinde Türkiye'nin yerini değerlendiren ve gönderme klasiği hâline gelen bir makale yazmıştır. Yerbilimi ve tektonik konularında 6 kitap, 175 bilimsel makale, 137 tebliğ özeti, pek çok popüler bilim makalesi, tarih ve felsefe ile ilgili de iki kitap ve 300'e yakın deneme yazısı yayımlamıştır. ABD, Rusya, Avrupa ve Almanya'nın bilimler akademisine üye olan Şengör'ün yayımlanmış 1826 makalesi vardır ve bu makalelere 12658 gönderme yapılmıştır. Bunların 1997-1998 yılları arasında Cumhuriyet Bilim Teknik dergisindeki "Zümrütten Akisler" köşesinde çıkmış olanları Yapı Kredi Yayınları tarafından 1999'da "Zümrütnâme" başlığı altında kitaplaştırılmıştır.
Fransa, Birleşik Krallık, Avusturya ve Amerika Birleşik Devletleri'nde misafir öğretim üyesi olarak çalışmalarda bulunan Şengör, Collège de France dışında Birleşik Krallık'ta Oxford (Royal Society Araştırıcı bursuyla), ABD'de Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü (Moore Distinguished Scholar olarak) ve Avusturya'da Salzburg Lodron-Paris Üniversitesinde misafir profesörlük yapmıştır. Şengör ayrıca pek çok uluslararası dergide editör, yardımcı editör ve yayın kurulu üyeliği yapmıştır ve yapmaktadır.
Celâl Şengör, 23 Mart 2022 tarihinde İstanbul Teknik Üniversitesi'nde son dersini vererek 24 Mart 2022 tarihinde emekliye ayrılmıştır.
2023 yılında Avrupa'nın en köklü akademilerinden Accademia dei Lincei üyeliğine seçilmiştir.
Celal Şengör, ileri düzeyde İngilizce, Fransızca ve Almanca bildiğini söylemekle birlikte; Felemenkçe, İtalyanca, Portekizce, İspanyolca ve Osmanlı Türkçesini okuyabildiğini de söylemiştir.

Şengör yer biliminde özellikle yapısal yerbilim ve tektonik dallarındaki çalışmaları ile ün yapmıştır. Bu konuda 17 kitap, 395 bilimsel makale, 217 tebliğ özeti, 74 popüler bilim makalesi; tarih ve felsefe ile ilgili popüler 13 kitap ve 500'ü geçen deneme yazısı yayımlamıştır. ResearchGate verilerine göre makaleleri 37,863 kez alıntılanmıştır. Bunların 1997-1998 yılları arasında Cumhuriyet Bilim Teknik dergisindeki “Zümrütten Akisler” köşesinde çıkmış olanları Yapı Kredi Kültür Sanat Yayınları tarafından 1999'da Zümrütnâme başlığı altında kitaplaştırılmıştır. 2003 yılında ise ikinci deneme kitabı Zümrüt Ayna başlığıyla yayımlanmıştır. Yaşam öyküsü 2010 yılında Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları Nehir Söyleşi serisinde Bir Bilim Adamının Serüveni başlığı altında yayımlanmıştır. Şengör ayrıca pek çok uluslararası dergide editör, yardımcı editör ve yayın kurulu üyeliği yapmıştır ve yapmaktadır.
Şengör, 1980 yılında yaklaşık 250-150 milyon yıl öncesi aralarında bir kara parçası keşfetmiş ve bu kara parçasına Kimmer Kıtası adını vermiştir. Bu kıta Avrasya Superterran'ına bağlı olup Alp ile eski Kimmerid dağlarını süper-orojenez ile birleştirip Şengör'ün Tetisid süper orojenez sistemi adını verdiği ve Neo-Tetis ile Paleo-Tetis'i ayıran 150 milyon yıl önce de Paleo-Tetis'i kapatan bir kıta olarak tanımlamıştır.

Şengör, 1986 yılında Oya Maltepe ile evlenmiştir. Tek çocuğu olan oğlu Hakkı Celâlettin Asım Şengör 1989 yılında dünyaya gelmiştir.

Jeolojiye olan merakının nasıl başladığı, "Bir Bilim Adamının Serüveni" adlı kitapta, Şengör'ün "Ben jeolojiyi küçük yaştan yani Jules Verne’in Arzın Merkezine Seyahat kitabını okuduğum günden itibaren sevmeye başladım. Hemen arkasından Denizler Altında Yirmi Bin Fersah’ı okudum. Onu da okuduktan sonra kendi kendime, ‘Adam olmak demek, Jules Verne’in tarif ettiği gibi olmak demektir’ diye düşündüm. Bana jeolojiyi Jules Verne sevdirdi..." şeklindeki ifadeleriyle anlatılmıştır. Bir röportajında kendisine ait kütüphanesinde 30.000'in üzerinde kitabı olduğunu söylemiştir.

Celâl Şengör'e hafif Asperger Sendromu teşhisi konulmuştur ve bunu şu sözlerle anlatmaktadır: "Ben de hafif Asperger ile teşhis edilmiş bir insanım. Ve bu özelliğime şükran borçluyum. Otistik olmasaydım bilimde elde ettiğim başarıları elde edemezdim."

Celâl Şengör, verdiği bir söyleşide Kemalist olduğunu belirtmiştir: "Benim siyasi görüşüm tamamen Kemalizm'dir. Hem de en koyu hâliyle! Çünkü Kemalizm eşittir; akılizm demektir." Şengör'e göre, "Kemalizm; tenkittir, doğruyu aramaktır, bilimsel düşüncedir. Kemalizm ne sağdır, ne soldur; fakat aklın, bilimin, doğa ile insanın doğrudan temasının yoludur; Kemalist Türkiye belki de insanlık tarihinin ilk gerçek bilimsel yöntemle yaratılmış toplumudur. Atatürk, ‘Benim manevi mirasım ilimdir ve akıldır!’ diyor. Anlamalıyız ki Kemalizm'in kitabı ve defteri yok. Bu da demek oluyor ki takip edeceğin kuralları da yok. Kemalizm'in bir tek kuralı var: o da Aklını kullan!" Ayrıca, bir Kemalist olmasına karşın bir monarşist de olan Şengör'e göre monarşi yargı bağımsızlığını tam

Marcus Tullius Cicero (Türkçe telaffuz: [ˈtʃi.tʃe.ɾo]; Latince telaffuz: [ˈmaːrkʊs ˈtʊlli.ʊs ˈkɪkɛroː]; MÖ 3 Ocak 106 - MÖ 7 Aralık 43), Romalı bir devlet adamı, avukat, bilgin, filozof, hatip, yazar ve Akademik şüpheciydi. Roma İmparatorluğu'nun kurulmasına yol açan siyasi krizler sırasında optimat ilkelerini savunmaya çalıştı. Retorik, felsefe ve siyaset üzerine kaleme aldığı eserleriyle tanınan Cicero, Roma'nın en büyük hatiplerinden ve düzyazı ustalarından biri olarak kabul edilir. "Ciceronian retorik" olarak bilinen üslubun öncüsü olan Cicero, eğitimini Roma ve Yunanistan'da aldı. Roma süvari sınıfına mensup varlıklı bir aileden geliyordu ve MÖ 63 yılında konsül olarak görev yaptı. Cicero, Latincenin hem antik hem de modern dönemdeki algısını büyük ölçüde etkiledi. Çalışmalarının önemli bir kısmı günümüze ulaştı ve hem antik hem de modern yazarlar tarafından hayranlıkla karşılandı. Helenistik felsefenin başlıca okullarının argümanlarını Latinceye uyarladı ve Latin felsefi terminolojisinin büyük bir bölümünü oluşturdu.
Usta bir hatip ve başarılı bir hukukçu olmasına rağmen Cicero, en büyük başarısının siyasi kariyeri olduğuna inanıyordu. Konsüllüğü sırasında başarısız bir darbe girişimi olan Catilina Tertibi meydana geldi. Kendi anlatımına göre Cicero, ayaklanmayı beş komplocuyu yargılamadan idam ettirerek bastırdı. Ancak bu tartışmalı karar, ilerleyen yıllarda sürgüne gönderilmesine neden oldu. MÖ 1. yüzyılın ortalarında, iç savaşlar ve Jül Sezar'ın diktatörlüğüyle şekillenen kaotik dönemde Cicero, Optimates fraksiyonunu destekledi. Sezar'ın ölümünden sonra, güç mücadelesinde Marcus Antonius'un en büyük siyasi rakiplerinden biri haline geldi ve ona karşı sert konuşmalar yaptı. Bunun üzerine İkinci Üçlü Yönetim tarafından devlet düşmanı ilan edildi. İtalya'dan kaçmaya çalışırken askerler tarafından yakalandı ve MÖ 43'te infaz edildi. Antonius'un emriyle kesilen başı ve elleri, onun Antonius'a karşı yürüttüğü mücadelenin bir sembolü olarak Rostra'da sergilendi.
Petrarca'nın Cicero'nun mektuplarını keşfetmesi, 14. yüzyılda kamu yönetimi, hümanizm ve klasik Roma kültürünün yeniden canlanmasını başlatan en önemli gelişmelerden biri olarak kabul edilir. Polonyalı tarihçi Tadeusz Zieliński'ye göre, “Rönesans her şeyden önce Cicero'nun yeniden doğuşuydu; Antik Çağ'ın geri kalanı ancak onun aracılığıyla yeniden keşfedildi.” Cicero'nun en büyük etkisi ise 18. yüzyıldaki Aydınlanma döneminde görüldü. John Locke, David Hume, Montesquieu ve Edmund Burke gibi dönemin önde gelen düşünürleri ve siyaset kuramcıları üzerinde derin bir iz bıraktı. Eserleri, dünya kültürünün en etkili metinleri arasında yer almakla kalmadı, aynı zamanda Roma Cumhuriyeti'nin son dönemlerine dair tarih yazımı için bugün hâlâ en önemli kaynaklardan biri olmaya devam etmektedir.

3 Ocak MÖ 106 yılında Arpinum'da doğmuştur. Çocukluğundan itibaren harika bir öğrenci olmuş, eğitime olan tutkusu ve sevgisi ile ünlenmiştir. Yoğun bir hukuk öğrenimi görmüş, daha sonraları ise edebiyat ve felsefeyle daha çok ilgilenmeye başlamıştır. Savaşı hiç sevmezdi, yine de orduya katıldı. Mahkemelere başkanlık yaptı, ünlü ve başarılı bir hukukçu oldu. Daha sonraları ise konsül oldu, daha önce ailesinden hiçbir kimse konsül olmamıştı, yani o bir homo novus idi. MÖ 60 yılında Caesar (Sezar), ilk Triumvirliği başlattı. MÖ 58 yılında Publius Clodius Pulcher'in koyduğu yasa ve aralarında gelişen sürekli muhalefet yüzünden İtalya'yı bir yıllığına terk etti. MÖ 50'li yıllarda, Cicero popülist Milo'yu Clodius'a karşı destekledi. Sonra 50'li yılların ortasında Clodius, Milo'nun gladyatörleri tarafından Via Appia'da öldürüldü. Cicero, Milo'yu savundu, bariz kanıtlar yüzünden pek başarılı olduğu söylenemez. Nitekim Milo sürgüne gitti ve uzun bir süre Marsilya'da yaşadı.
MÖ 50 yılında Caesar ile Pompey arasındaki gerilim iyice artmıştı, Cicero bu yıllarda Pompeius'in tarafını tuttu, yine de Caesar'ın düşmanı olmak istemiyor buna göre daha yumuşak bir politika izliyordu. MÖ 49 yılında Caesar İtalya'yı işgal ettiğinde, Cicero kaçmak zorunda kaldı. Daha sonraları Caesar onu geri dönmesi için ikna etmeye çalışınca, Cicero İtalya'yı terk ederek Selanik'e gitti. MÖ 48 yılında Pompeius taraftarlarıylaydı, bu dönemde onlarla arası açıldı, Ceasar'ın Pharsalus Muharebesi'ndeki zaferinin ardından Roma'ya geri döndü. Caesar'ın hükümranlığı altında sesini çıkarmadı, yazılarına konsantre olmuştu.
MÖ 45 yılının şubatında kızı Tullia öldü. Hayatı boyunca bu şoktan kurtulamadı.
MÖ 44 yılında Caesar öldürüldü. Bu dönemde popülaritesi arttı; Senatonun en güçlü, en sözü geçer adamı hâline geldi. Caesar'dan sonra giderek güçlenen Marcus Antonius'u sevmiyordu. Yine de Marcus Antonius ve Cicero dönemin en güçlü iki adamı olarak diğerlerinden daha öne çıkıyordu. Caesar'ın veliahtı Octavianus İtalya'ya varınca Cicero, Antonius'a karşı Octavianus'u savunmaya başladı. Sürekli Antonius'u eleştiriyor, Octavianius'u ise övüyordu. Senatoyu da Antonius'a karşı kışkırtmıştı. Bu dönemler Cicero'nun ününün doruğuydu. Zamanla Cicero'nun, Antonius'a olan kini arttı, kafasındaki plan hem Octavianus hem de Antonius'u aradan çıkarmaktı ama bu ikisi Lepidus ile beraber ikinci Triumvirliği kurunca, Cicero'yu devlet düşmanı ilan ettiler. Cicero kaçtı, fakat yakalandı.
MÖ 43 yılının 7 Aralık günü başı kesilerek idam edildi. Başı Forum Romanum'daki Rostra'da halka teşhir edildi, elleri ise Senato binasının kapısına çivilendi.

Hiç kuşkusuz Cicero'yu bu kadar büyük ve ünlü kılan özelliği onun inanılmaz hatipliği idi. Toplam 88 konuşması kayda geçirilmiş, bunlardan sadece 58'i bugüne ulaşabilmiştir.

In Verrem (MÖ 70)
Pro Lege Manilia veya De Imperio Cn. Pompei (MÖ 66)
De Lege Agraria contra Rullum (MÖ 63)
In Catilinam I-IV (MÖ 63)
Pro Marcello (MÖ 46)
Pro Ligario (MÖ 46)
Pro Rege Deiotaro (MÖ 46)
Philippicae (MÖ 44)

de Inventione (MÖ 84)
de Oratore (MÖ 55)
de Partitionibus Oratoriae (MÖ 54)
de Optimo Genere Oratorum (MÖ 52)
Brutus (MÖ 46)
Orator ad M. Brutum (MÖ 46)
Topica (MÖ 44)

Epistulae
de Republica (MÖ 51)
Hortensius (MÖ 45)
Lucullus or Academica Priora (MÖ 45)
Academica Posteriora (MÖ 45)
De Finibus, Bonorum et Malorum (MÖ 45)
Tusculanæ Quaestiones (MÖ 45)
de Natura Deorum (MÖ 45)
de Divinatione (MÖ 45)
de Fato (MÖ 45)
Cato Maior de Senectute (MÖ 44)
Laelius de Amicitia (MÖ 44)
de Officiis (MÖ 44)
Paradoxa Stoicorum (MÖ-)
de Legibus (MÖ-)
de Consulatu Suo (MÖ-)
de temporibus suis (MÖ-)
Commentariolum Petitionis (MÖ-, Cicero'ya atfedilse de büyük ihtimalle kardeşi Quintus Tullius Cicero tarafından yazılmıştır.)
NOT: Cicero Klasik Latincede "Kikero" şeklinde, Caesar ise "Kayzar" şeklinde okunur. Latince bir ismin İngilizcede farklı, Fransızcada farklı, İspanyolcada farklı yazılıp farklı telaffuz ediliyor olması oldukça kafa karıştırıcı olacağından, insan, ülke ve şehir adlarının asıllarındaki gibi yazılması ve okunması olabilecek en uygun ve akademik yöntemdir.

Ciceroculuk

Texas Üniversitesi, Cicero'nun hayatı, kronolojisi, bibliyografisi
İnternet Felsefe Ansiklopedisi, Cicero11 Eylül 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Cusco (Kusko) (Cuzco da denir, Keçuva dilinde Qusqu veya Qosqo), Peru'nun güneydoğusunda, And Dağları'nın Kutsal Vadi bölgesi ve Huatanay Nehri yakınlarında yer alan bir şehirdir. Şehir aynı zamanda kendi adını taşıyan ilin ve bölgenin de başkentidir. Peru Anayasası'nın (1993) 49. maddesi, şehri Peru'nun Tarihi Başkenti olarak tanımlar.
Cusco, Peru'nun nüfus bakımından yedinci en büyük şehridir; 2024 yılında nüfusu 505,000 idi. Aynı zamanda Peru Andları'nın en büyük şehri olup, bölge ülkenin yedinci en kalabalık metropol alanıdır. Şehrin deniz seviyesinden yüksekliği yaklaşık 3.400 m civarındadır.
Cusco şehri 16. yüzyıldaki İspanyol fethine kadar İnka İmparatorluğu'nun başkentiydi. 1983 yılında Cusco, UNESCO tarafından “Cusco Şehri” unvanıyla Dünya Mirası olarak ilan edilmiştir. Günümüzde yılda 1.5 milyondan fazla ziyaretçiyi ağırlayan önemli bir turizm merkezi haline gelmiştir. Cusco ili aynı modern dünyanın yedi harikasından biri olarak tanınan dünyaca ünlü Machupicchu antik kentine ve çok sayıda İnka kalıntısına da ev sahipliği yapmaktadır.

İnka İmparatorluğu'nun başkenti olan Cusco şehri tarihte özellikle İmparator Pachacutec döneminde öne çıkmıştır. Adının anlamı "dünyayı değiştiren" olan bu imparator döneminde (1438-1471) Cusco tam anlamıyla bir başkent haline dönüşmüştür. Pachacutec döneminde kentte ciddi bir şehir planlaması yapılmış, kutsal alanlar belirlenmiş, dini merkezler ve Korikancha'nın da (Güneş Tapınağı) dahil olduğu birçok yapı inşa edilmiştir. Günümüzde Cusco şehrinin ana meydanı olan Plaza de Armas da temsili heykeli bulunur.  

İspanyol fatihi Francisco Pizarro'nun kuvvetleri Kasım 1533'te Cusco'yu işgal etti ve şehri yağmaladı. Pizarro, 1534 yılı Mart ayında İmparator Şarlken (Karl V - Carlos V) adına Cusco'nun belediye yönetimini resmen kurdu, ancak 1535'te başkentini kıyıdaki Lima şehrine taşıdıktan sonra Cusco önemini yitirmeye başladı.
1650 yılında meydana gelen büyük bir deprem, o dönemde Cusco'daki binaların büyük kısmını yıkıma uğratttı. Takip eden yeniden inşa çalışmaları sırasında kentte Barok etkisi görülmüştür. Bu dönemde şehir, taş işçiliği, resim, heykel, kuyumculuk ve süslemeli ahşap işçiliği alanlarında verimli bir sanatsal üretimin merkezi hâline geldi. Bu sanat üretimi, Roma Katolik rahipleri ve keşişleri tarafından yönlendirildi veya etkilendi; birçok önemli kilise ve diğer yapılar, İnka yapılarının yerine ya da üstüne inşa edildi.
Üç yüz yıl sonra, Mayıs 1950'de Cusco bir başka büyük deprem yaşadı; bu deprem tüm kiliselere ve konutların yaklaşık %90'ına zarar verdi.

 Wikimedia Commons'ta Cusco ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Municipalidad del Cusco
Main Travel Guide Of Cusco18 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
A complete guide to Cusco Peru
Infos von Qosqo
Cusco travel guide16 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cusco News3 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Gia del Cusco
Tourist Information10 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Casas en Cusco8 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cusco'da dil okulu

David Hume (/hjuːm/; doğum adı David Home; 7 Mayıs 1711 – 25 Ağustos 1776), deneycilik, felsefi şüphecilik ve metafiziksel natüralizm alanlarındaki son derece etkili sistemiyle tanınan İskoç filozof, tarihçi, ekonomist ve deneme yazarıydı. İnsan Doğası Üzerine Bir İnceleme (1739–40) adlı eseriyle başlayarak Hume, insan doğasının psikolojik temellerini inceleyen doğalcı bir insan bilimi oluşturmaya çalıştı. John Locke'u izleyerek doğuştan gelen fikirlerin varlığını reddetti ve tüm insan bilgisinin yalnızca deneyimden kaynaklandığı sonucuna vardı. Bu yaklaşım, onu Francis Bacon, Thomas Hobbes, John Locke ve George Berkeley ile birlikte deneyci filozoflar arasında konumlandırır.
Hume, tümevarımsal akıl yürütmenin ve nedensellik inancının rasyonel olarak temellendirilemeyeceğini savundu; onlara yalnızca alışkanlık ve zihinsel süreçlerin yol açtığını öne sürdü. Bir olayın başka bir olaya neden olduğunu aslında hiçbir zaman algılamayız, yalnızca olayların "sürekli ardışıklığını" (constant conjunction) deneyimleriz. Bu tümevarım problemi, geçmiş deneyimlerden nedensel çıkarımlar yapabilmek için geleceğin geçmişe benzeyeceği varsayımını önkabul etmeyi gerektirir; ancak bu metafizik önkabulün kendisi önceki deneyimlere dayandırılamaz.
Felsefi rasyonalistlere karşı çıkan Hume, insan davranışını yönetenin akıl değil tutkular olduğunu savunmuş ve meşhur ifadesiyle "Akıl, tutkuların kölesidir ve öyle de olmalıdır" demiştir. Aynı zamanda bir duygucu (sentimentalist) olan Hume, ahlakın soyut ilkelerden değil duygu veya hislerden türediğini savundu. Ahlaki olgulara doğalcı açıklamalar getirme konusunda erken bir bağlılık gösterdi ve Avrupa felsefesi tarihçileri tarafından, bir olgu ifadesinin tek başına ne yapılması gerektiğine dair normatif bir sonuca asla ulaştıramayacağı fikrini (olan-olması gereken sorunu) ilk kez net bir şekilde ortaya koyan kişi olarak kabul edilir.
Hume, insanların "ben" kavramına dair gerçek bir anlayışa sahip olduğunu reddederek yalnızca bir duyumlar demeti deneyimlediğimizi ve benliğin, fikirlerin çağrışımıyla birbirine bağlanan bu algılar demetinden ibaret olduğunu öne sürdü. Bağdaşırcı nitelikteki özgür irade teorisinde, nedensel belirlenimciliği insan özgürlüğüyle tamamen bağdaşır görür. Onun din felsefesi, özellikle mucizeleri reddetmesi ve Tanrı'nın varlığına yönelik tasarım kanıtını eleştirmesi, dönemi için oldukça tartışmalıydı. Hume, faydacılık, mantıksal pozitivizm, bilim felsefesi, erken analitik felsefe, bilişsel bilim, teoloji gibi alanları ve pek çok düşünürü etkileyen bir miras bıraktı. Immanuel Kant, Hume'u kendisini "dogmatik uykusundan" uyandıran ilham kaynağı olarak gösterdi.

İnsan zihninde olup bitenleri Newton'un deneysel yöntemini uygulayarak, yeni bir insan bilimi kurmayı ve geliştirmeyi öneren Hume, tüm iyi niyetine ve yüksek amaçlarına rağmen, İngiliz empirizminin temel tezlerini koruduğu için son çözümlemede kuşkuculuğa düşmekten kurtulamamıştır. Bizim yalnızca, kendi zihnimizde doğrudan ve aracısız olarak tecrübe ettiğimiz ideleri, duyum ve izlenimleri bilebileceğimizi, bilgide kendi zihnimizin ötesine geçemediğimizi ve bundan dolayı herhangi bir şeyin insan zihninden bağımsız olarak var olduğunu söyleyemeyeceğimizi belirten Hume, insan zihnini bilgi bakımından analiz ettiği zaman, insan zihninin tüm içeriklerinin bize duyular ve deney tarafından sağlanan malzemeye indirgenebileceğini görmüştür, bu malzeme ise algılardan başka hiçbir şey değildir.
Gilles Deleuze'e göre, "Hume için söz konusu olan zihin psikolojisini, zihnin duygulanımlarının psikolojisiyle ikame etmektir. Zihin psikolojisi imkânsız, kurulamaz olandır, çünkü nesnesinde ne gerekli istikrarı ne de gerekli evrenselliği bulabilir; insanın gerçek bilimini yalnızca bir duygulanımlar psikolojisi kurabilir."

A Treatise of Human Nature (1739-1740, İnsanın Doğası Üzerine Bir İnceleme)
Essays Moral, Political and Literary (1742, Ahlak, Siyaset, Yazın Denemeleri)
An Enquiry Concerning Human Understanding (1751, İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Soruşturma, çev. Oruç Aruoba, Hacettepe Üniversitesi Yayınları)
Political Discourses (1752, Siyasal Söylevler)
History of England (1754-1762, İngiltere Tarihi)

Dinin Doğal Tarihi (Natural History of Religion)
Tabiî Din Üzerine Diyaloglar (Dialogues on Natural Religion) (Bu iki kitabı beraber olarak çevrilmiştir: DİN ÜSTÜNE Çev. Mete Tunçay, İmge Yayınları)
İntihar ve Ruhun Ölümsüzlüğü Üstüne Deneme (On Suicide and On The Immortality of The Soul).

Gilles Deleuze, Empirisme et subjectivité, PUF, 1953 (Türkçesi: Ampirizm ve Öznellik, Ece Erbay (çev.), Norgunk Yayıncılık, İstanbul, 2008).
Hume, Prof. Dr. Örsan K. Öymen, Say Yayınları, İstanbul, 2010.

Davranışçılık veya behaviorizm, I. Dünya Savaşı sıralarında bir grup Amerikalı psikoloğun, yapısalcılığa ve işlevselciliğe karşı çıkmaları ve bilincin iç gözlem yöntemi ile incelenmesine kuşku ile bakmaları sonucu ortaya çıkan, bilinç hallerinin değil, davranışların, gözlenebilir durumların incelenmesi gerekliliğini savunan psikoloji kuramı akımıdır.
Davranışçıların önde gelen temsilcileri Watson ve Pavlov'dur. Bunlar bilinç kavramını bir yana bırakıp davranışları incelemişlerdir. Davranışçılara uyaran (stimulus)-tepki (response) psikologları da denir. Davranışçılara göre objektif tekniklerle gözlenebilen sadece insanların çevresel uyarıcılara karşı gösterdikleri tepkilerdir. Davranışçılar, gözlem ve deney yöntemini kullanırlar. Davranışçılar, organizma ve çevre ilişkilerinin insan ve hayvanlarda birbirinin aynı olduğu kanısındadırlar. Bu nedenle hayvanlar üzerinde psikolojik araştırmalar yapmışlardır. Örneğin Pavlov koşullu öğrenme deneylerini köpekler üzerinde yapmıştır.
Davranışçı psikologlar, insan davranışlarının açıklanmasında çevre faktörüne çok fazla önem verdikleri ve diğer etmenleri görmezden geldikleri gerekçesiyle diğer ekollerin savunucuları tarafından eleştirilmiştir.Bununla birlikte davranışçı akım, psikolojinin bir bilim niteliği kazanmasına önemli katkılar sağlamıştır.

Yöntemsel: Watson'un davranışçılığı; davranışın nesnel çalışmasıdır. Bilişsel süreçler, içsel durum dikkate alınmaz.
Radikal: Skinner'in davranışçılığı; Yöntemsel Davranışçılığın aksine, davranış ilkelerine, organizmanın içsel süreçlerini dahil edecek biçimde genişletir; mekanik ve indirgemeci değildir; kuramsal olaylar davranışların nedeni olarak düşünülmez; olaylar, en azından onların yaşandığı bireyde gözlemlenebilir olmalıdır. Willard Van Orman Quine radikal davranışçılığın birçok fikrini dil eğitiminde kullanır.
Teolojik: Skinner sonrası; Bilişsel süreçlerin aksine nesnel gözlemlere odaklanır.
Teorik: Skinner sonrası; Gözlemlenebilir içsel süreçleri kabul eder, dinamiktir.
Biyolojik: Skinner sonrası; Algısal ve motor davranış modüllerini, davranış sistemlerinin teorisini temele alır.
Psikolojik Davranışçılık: İnsanı merkeze alan ilk genel davranışçı kuram. "mola", "sembolik pekiştirme" ve diğer analiz ve bulguları ortaya çıkardı. Bu kuram çocuk gelişiminin davranışsal incelemesinde, eğitimde, anormal ve klinik alanlarda kullanılır. PD, uygulamalı davranış analizi için yeni yollar sunar.

Özel

Genel
Altınörs, Atakan (2012), "Davranışçı Yaklaşıma Chomsky'nin İtirazı", Karadeniz Sosyal Bilimler Dergisi, Haziran 2012, s.65-90

Deizm, tüm dinleri reddeden ve din, peygamber veya vahiy aracı olmaksızın bireyin akıl, gözlem, sezgi gibi yollarla Tanrı'nın varlığına inanmasına dayalı bir felsefi görüştür. Deizm, Latince'de "Tanrı" anlamına gelen Deus sözcüğünden türemiştir. Türkçede yer yer "yaradancılık" olarak da anılır ve Deizm genellikle dini dogma içermeyen bir tanrı inanışını tanımlamakta kullanılır.
Deizm felsefesi doğal dünyaya dair gözlemlerin ve mantığın kaynağını oluşturduğu; dinsel bilgiye dolaysız biçimde, sadece akıl yoluyla ulaşılabileceği ilkesini esas alır, bu sebeple vahiy ve peygambere dayalı tüm dinleri reddeder. İlk deist düşünürlerin çoğu Tanrı'nın Dünya'nın işleyişine doğrudan müdahale etmediği görüşündedir ve deist felsefe genel olarak canlılara müdahale edip dünya işlerine karışan bir Tanrı inancını kabul etmemektedir.
Deist felsefeye göre Tanrı vardır ve nihai olarak evrenin yaratılmasından sorumludur. Eş değer olarak deizm, Tanrı'nın varoluşunu her şeyin sebebi olarak ortaya koyan ve onun kusursuzluğunu (ve genellikle doğal hukuk ile takdir-i ilahinin varlığını da) kabul eden, ancak Tanrı'nın evrende mucizeler aracılığıyla ilahi vahyini veya doğrudan müdahalesini reddeden görüş olarak da tanımlanabilir.
İnanışın tanımlanmasında kullanılan doğal din ya da doğal inanç kavramları, hiçbir aracı olmaksızın sadece akıl yoluyla kavranabilecek yalın bir Tanrı inancını belirtir. Bu inancı benimseyen kişiye deist denir. Deizm kavramı ilk olarak 17. yüzyılda özellikle İngiltere'de kullanılmaya başlanmıştır. Deist kavramı yazılı olarak belki de ilk kez Pierre Viret'in İnanç ve İncil Öğretisi Eğitimi (Instruction Chrétienne en la doctrine de la foi et de l'Évangile) adlı 1564 tarihli yapıtında kullanılmış olup; Pierre Bayle'nin Tarih ve Eleştiri Sözlüğü adlı yapıtının Pierre Viret maddesinde ilgili bölüm yeniden basılmıştır. Terim Latince Tanrı anlamındaki Deus sözcüğünden türetilmiş ve özgür düşüncelilerin Tanrı inancını belirtmede kullanılmıştır.

Evreni yaratan, işleyişi için doğa kanunlarını koyan, ayrıca insanlığa ve evrene müdahalede bulunmayan; doğruları keşfetmeleri için insanlara akıl veren bir tanrıya duyulan inanç deizmi ifade etmektedir. Deistler genellikle bu doğrultuda evreni Tanrı tarafından tasarlanan, hareketi başlatılan; dışarıdan müdahale olmadan doğa kanunlarına uygun şekilde işleyen bir bütünlük olarak görme eğilimindedir.
Kehanetlerin, mucizelerin, dinsel dogmaların, demagojilerin ve kaynağı ilahi ilan edilen dinlerin reddinden dolayı peygamberler, kutsal kitaplar, sevap, günâh, ibâdet, dua, vahiy, melek, cin, şeytan, cennet, cehennem, ahiret ve kader gibi kavramların genellikle bu inanışta yeri yoktur. Belirli bir öncüsü, merkezi bulunmaması sebebiyle deizmde ihtiyaç duyulan tek şey sağduyulu olmak ve her şeyi akıl süzgecinden geçirmektir.
Deizmin temel inançları dışında bazı deistler ölümden sonra yaşama veya reenkarnasyona inanabilir. Bununla birlikte deistlerin ruhun ölümsüzlüğüne dair inançları hayli çeşitlidir. Ruhların Tanrı tarafından ölümden önceki hayatlarındaki davranışlarına göre ödüllendirileceğine ya da cezalandırılacağına veya sadece ruhun ölümsüzlüğüne inanan, ruhun ölümsüzlüğü konusunda agnostik yaklaşım sergileyen ve ruhun ölümsüz olmadığını düşünen deistler vardır. Deist yazarlar Yüce Varlık, İlahi Saatçi, Evrenin Büyük Mimarı ve Doğanın Tanrısı gibi ifadeler kullanarak çeşitli şekillerde Tanrı'ya atıfta bulunmuştur.
Deizm, evrim teorisine karşı değildir. Deizme göre insan, Tanrı'nın oluşturduğu kurallar çerçevesinde, daha ilkel canlıların evrimleşmesi sonucu oluşmuş olabilir. Bir Yaratıcıya inanmak, o Yaratıcının, insanı aşama geçirmeksizin bir anda yarattığı fikrine inanmayı gerektirmez. Evrim teorisine karşı ortaya atılan akıllı tasarım görüşü deizmde bulunmak zorunda değildir.

Deist düşüncenin eski zamanlardan beri var olduğu düşünülmektedir. Deizm kelimesi ise; 17. yüzyılda özellikle İngiltere'de kullanılmaya başlanmıştır. Doğal dine inanış 17. yüzyılda Avrupa'da bir devrim olmuş; birçok kültür bu akıma destek vermiştir. Rönesans dönemindeki hümanist yaklaşım; Avrupa'nın Klasik Roma ve Antik Yunan dönemindeki düşünceleri çalışmaya itmiştir. Mitoloji üzerine yapılan araştırmalarda da; birçok dinin kendinden önceki dinlerden örnekler alarak hikâyelerde karakterlerin isimlerini değiştirerek kullandığını ortaya çıkarmıştır. Bunun yanı sıra; eski dokümanların analiz edilmesi doğrultusunda ve bilimin de sunduğu olgularla tarihte ilk defa Hristiyan toplumlar tarafından İncil eleştirilmiştir. Yapılan araştırmalar doğrultusunda, dünya tarihinin Kitab-ı Mukaddes'te anlatıldığından çok daha farklı olduğu ortaya çıkmıştır. 16. ve 17. yüzyılda Avrupalıların Amerika, Asya ve Pasifik'i de keşfetmesinden sonra; aradaki farklılıklardan, dini Nuh'tan geliş inancının bozduğuna inanılmıştır. Bu konuda Herbert; De Religione Laici'de (1645) şu sözleri yazmıştır: Birçok inanış ya da din, açıkça, birçok ülkede uzun süredir vardı ve kesinlikle kanun koyucuların bahsetmediği bir tane bile yoktu, Wayfarer'ın Avrupa'da bir tane bulması gibi, başka biri Afrika'da, Asya'da ve bambaşka bir tanesi de Hindistan'da...
Bu doğrultuda, Hristiyanlığın birçok din arasındaki dinlerden biri olduğunun farkına varılmış ve hiçbir şeyin bir dinin diğerinden daha iyi ya da daha doğru olduğunu ispatlamayacağına inanılmıştır.

Bu akım, 17. yüzyılın ilk yarısında İngiliz düşünür Edward Herbert ile başladı ve en yaygın olduğu ülke İngiltere'ydi. Cherbury'li Lord Herbert İngiliz deizminin babası olarak kabul edilmekteydi. Onun takipçisi Charles Blount, bir deist olduğunu açıkça beyan eden ilk düşünürdür ve ölümünden sonra yayınlanan Summary Account of Deist’s Religion adlı eseri deist fikirlerin yayılmasında hayli etkili olmuştur. Daha sonra John Toland, Christianity Not Mysterious ve Matthew Tindal Christianity as Old as the Creation adlı eserinde deist fikirleri açıklamış ve yaygınlaştırmıştır. O, bu eserinde doğal dinin Hristiyanlıkla veya daha geniş bir ifade ile vahyedilmiş dinle aynı doğruluk ve mükemmelliğe sahip olduğunu ve yine hem doğal din hem de vahyedilmiş dinin aynı amaca sahip olduğu ve dolayısıyla onların ahlâki kurallarının da aynı olması gerektiğini ifade eder.
Deizmin en ünlü temsilcilerinden olan John Toland, bir doğal din kültürünün taslağını çizerek Pentheistikan adlı eserinde bunu izah etmiştir. Ona göre, böyle bir kültürün rahibi bilim, kahramanları ise insanlık kültürünün tarihindeki büyük yetiştiriciler olacaktı. Shaftesbury, deizm anlayışı içerisinde yer alan bir düşünürdür. Ona göre din, insanın hayatının yücelmesidir. Tanrı'yı biz evren gibi kendi mükemmel eseri içerisinde bulabiliriz; çünkü tabiat her yanı ile kendisine şekil vermiş olan büyük sanatçının izlerini taşır, Onun bu engin dünya görüşünün temeli “güzellik” idesine dayanır.
Fransız deistleri içindeki en önemli ve tanınmış sima olan Voltaire, Newton fiziği ve tabiat kanunu fikrini esas alan bir doğal din anlayışını savunmuştur. Evrensel çekim kanunundan hareketle Newton fiziğini yorumlayan Voltaire, Tanrı'nın sürekli yaratıcılığı inancı ile evrendeki tabiî süreklilik fikri çeliştiği için deizme ulaşmıştır.
Rousseau ise Voltaire'in akılcı ve katı deizmini romantik ve esnek bir anlayışla sürdürmüştür. Filozofa göre, insanda doğuştan mevcut olan iyilik ve adalet duygusu sonradan kötülüğe ve eşitsizliğe dönüşebilmekte, ancak insanın tabiatında var olan ışık ona yeniden yol gösterebilmektedir. Bu görüşler Hristiyanlığın doğuştan günahkar insan anlayışına ve dolayısıyla İsa'nın kurtarıcılığı inancına aykırıdır; ayrıca kilisenin yol gösterici rolünün ve ruhani otoritesinin yerine akli aydınlanmayı koymaktadır.

Rousseau ve Voltaire, deizm anlayışı içerisinde yer alan Fransız filozoflardır. Özellikle Voltaire, "Tanrı düşüncesinden başka her şey saçmadır", "Tanrı olmasaydı biz O'nu icat etmek zorunda kalacaktık, ama bütün tabiat O'nun var olduğunu bize haykırmaktadır." demiştir. Rousseau'ya göre de din, yüksek bir varlığın bizlere verdiği yüksek bir duygudan ibarettir.

18. yüzyıl sonuna değin deizm, İngiliz, Fransız ve Alman aydınları arasında egemen dinsel görüş durumuna gelmiş, sonraları Amerikalıların da dinsel görüşlerinin biçimlenmesinde önemli rol oynamıştır. Amerika'daki deist düşünürlerin arasında en önemlisi Thomas Paine'dir. Paine, Akıl Çağı adlı eserinin ilk bölümünde açık bir şekilde Hristiyanlığa, özellikle de kurtuluş akidesi ve vahiy anlayışını eleştiriyor, Kitab-ı Mukaddes'teki vahiy, mucize, ahlak, enkarnasyon ve evren hakkındaki bilgileri açıkça eleştirerek reddediyor ve özellikle astronomi ilminin ortaya koyduğu evren telakkisiyle uyuşmazlığını göstererek diğer deistler gibi bilime verdiği önemi gösteriyordu. İkinci bölümde ise, doğal din anlayışını ortaya koyuyordu. Böylece Paine, birinci bölümde yıkmaya çalıştığı vahye dayalı Hristiyanlık yerine ikinci bölümde aklı esas alan doğal din sistemini anlatmaya çalışıyordu. Kısaca Paine, Paul Blanshard'a göre Amerika tarihinde en ünlü özgür düşünür olup dinleri eleştirmiş ve hem Tanrı'ya hem de ölümsüzlüğe inanmıştır.
Dünya Deistler Birliği (World Union of Deists)'nin web sitesinde bu birliğe üye olmak isteyenlerden önce Paine'in bu eserindeki öğretileri kabul etmelerini şart koşmaktadırlar.

Deist yazarlara bakıldığında genellikle benzer sebeplerden dolayı yüce bir varlık sonucuna ulaştıkları gözlenmektedir. Bunlar sırasıyla aşağıda belirtilmiştir.
Kozmolojik Argüman: Bu argüman, ilk neden ve nedensellik kanıtıdır. Hiçbir şey, nedensiz olarak meydana gelmez. Her şeyin bir nedeni vardır; her bir neden, başka bir nedenin sonucudur. Yani var olan her şeye, kendisinden önce gelen bir şey neden olmuştur. Bu nedenlere bakarak, ilk nedene kadar ineriz ve nedeni bulunmayan Tanrıyı buluruz. Tanrı var olma nedeni bulunmayan temel tek varlıktır. Sıralamasıyla şöyledir:

Var olmaya başlayan her şeyin bir sebebi vardır,
Evren var olmaya başlamıştır,
Demek ki evrenin bir sebebi vardır.
Doğa Yasası Argümanı: Bu argüman teleolojik argümanın farklı bir biçimidir. Doğa yasası argümanına göre doğada t

Desizyonizm yani Kararcılık(bazen metinlerde tercüme edilmeden karşılaşılan Almanca Dezisionismus'tan türetilmiştir), ahlaki veya hukuki ilkelerin siyasi veya hukuki organlar tarafından alınan kararların ürünü olduğunu ifade eden politik, etik ve içtihatcı bir doktrindir. Kararcılığa göre, kararın geçerliliğini belirleyen, kararın içeriği değil, uygun bir makam tarafından veya doğru bir yöntem kullanılarak alınmış bir karar olmasıdır.

Hukuk teorisinde, kararcılığın Alman hukuk bilgini Carl Schmitt gibi önemli bir savunucusu bulunmaktaydı. Schmitt, yasanın geçerliliğini belirleyen şeyin yasanın gerçek hükümleri değil, uygun makam tarafından yasa haline getirilmiş olması olduğunu belirtmiştir. Hayatının ilerleyen dönemlerinde Schmitt, Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi'ne üye olduğunda, kararcılığı Nazi politikasını haklı çıkarmanın bir yolu olarak kullanarak "Der Führer yasayı yaptı, der Führer yasayı koruyor" dediği aktarılmıştır.

İradecilik
Otoriteryanizm
Hukuk felsefesi

Carl Schmitt: Gesetz und Urteil, 2. baskı, Münih 1969.
Carl Schmitt: Politische Theologie: Vier Kapitel zur Lehre von der Souveränität, Münih 1922.
Wolin, Richard. “Carl Schmitt, Political Existentialism, and the Total State.” Theory and Society 19, no. 4 (1990)

Determinizm, belirlenircilik, gerekircilik veya belirlenimlilik evrenin işleyişinin, evrende gerçekleşen olayların çeşitli bilimsel yasalarla, örneğin fizik yasaları ile, belirlenmiş olduğunu ve bu belirlenmiş olayların gerçekleşmelerinin zorunlu olduğunu öne süren öğretidir. Yani öğretiye göre her şey belirlenmiştir ve değişmesi mümkün değildir. Bu görüş başta ahlak felsefesi olmak üzere felsefenin çeşitli dallarının uğraş ve çalışma alanına bir görüştür. Ahlak felsefesindeki "İnsan ahlaki eylemde bulunurken özgür müdür?" sorusunu yanıtlamaya çalışır.

Günlük hayatta aldığımız  kararlar, düşüncelerimiz, eylemlerimiz, ahlaki tercihlerimiz belirlenmiş ve kesin kurallar içerisindedir. Özgür irade yanılsamadır. Bize özgü sandığımız hareketlerimiz sadece bilimsel yasaların işleyişidir. İnsanın iradesi nedenler zinciri ile gelişen bir durumdur ve bu durumda insanın etkisi yoktur. Sadece nedenler ve sonuçlar vardır. Bu sebepten nedensellik ilkesi determinizmin temel taşıdır. Evrende bir düzen vardır ve nedenler-sonuçlar bu düzen içerisinde işler. Bu düzen çözüldüğünde nedenler ve sonuçların açıklanıp daha sonra gelişecek olayların bilgisini elde etmek mümkün olacaktır. Spinoza'nın 
determinizm anlayışına göre ise aklın tamamen objektif oluşu mutlak determinizm olarak nitelendirilir. Determinizmin klasik açıklamasını 18. yüzyılda  Pierre-Simon Laplace yapmıştır. Bu açıklamaya göre evrenin bugünkü durumu, evrenin önceki durumunun sonucu; sonraki durumunun ise nedenidir.

Determinizmin köklerini Thales'e kadar uzatmak mümkündür. Evrenin te­mel ilkesi olarak Thales 'su'yu, Anaksimandros apeiron(sınırsız, sonsuz)'u, Anaksimenes (miletli) hava­yı, Herakleitos logos'u tüm oluşu düzenleyen unsur olarak alır. Empedokles'in "dört unsur"u (su, hava, toprak ve ateş), Demokritos'un atomu, Aristoteles'in ilk hareket ettiri­ci ilkesi, Stoacıların evrensel logos'u birer belirleyici olarak düşünülür. Yeniçağ'da mekanikçi anlayış determinizmden beslenecektir. Çünkü mekanik ilişkilerin kesinliği evrendeki düzeni açıklamaktadır. Descartes Tanrı'yı ve tanrısal özelliklere sahip insanı özgür irade sahibi olarak tanımlarken maddenin ilahi bir yönlendirmeye uğradığı düşüncesine karşıdır. Spinoza  Tanrı'yı sonsuz, tek, mükemmel, zorunlu, basit, hareketsiz, ölümsüz ve bağımsız olarak tanımlar ve panteist bir anlayışı benimser. Bunun yanı sıra mutlak determinizm kavramıyla evrenin kesin bir düzeni olduğunu savunur. Spinoza'ya göre her eylemimiz bu düzenin kesin ölçütleri etrafında şekillenir dolayısıyla özgürlük olgusundan bahsedilemeyeceğini öne sürer. Claude Bernard ise : Şunu deneysel bir delil olarak benimsememek gerekir: Kaba cisimlerde olduğu gibi canlı varlıklarda da her olgunun varoluş şartları mutlak bir biçimde belirlenmiştir. Bir başka deyişle bir olgunun şartları bir defa bilindi ve yerine getirildi mi, bu olgu deneycinin isteğine göre her zaman ve zorunlu olarak gerçekleşebilecektir demiştir. Bu açıklama mekanikçi mantığın determinizm ile ilişkisini belirtmiştir.

1820'li yıllarda "determinizm" kavramı bir makinenin çalışmasını tanımlarken Simeon Poisson ve Laplace bu kavramı "makine gibi çalışan evren" modeli için önerdiler. Bu görüş "Evrenin parçası olan insan da kurallar içinde işler, insanın özgür iradesi yoktur" önermesini doğurdu. 19. yüzyılda pozitivist felsefenin etkileri artmaya başladı. Bu etkiler soyut ve somut kavramların, düşünce ile bilimin çatışmasına sebep oldu. Bu yüzyılın sonunda Bergson, Boutroux, De Broglie, Heisenberg, Max Planck, Von Neumann, F. Perrîn gibi filozoflar ve bilim adamları determinizmi eleştirmeye ve indeterminizm hakkında görüşlerini öne sürerek anlayışların değişmesine sebep oldular. Bu zamanlarda gelişen kuantum mekaniği, determinizm anlayışını; determinist olduğu düşünülen fizik yasalarının indeterminist olduğu düşünülen yanları açığa çıkardı.

Determinizm kararların sebeplerinin incelenmesi için farklı dallara ayrılmıştır:

Mekanik determinizm: insanın kararları kendi dışındaki nedenlerin sonucudur.
Ekonomik determinizm: ekonomik etkenler insanın kararlarında belirleyicidir.
Toplumsal(Oto) determinizm: insanın iradesi yaşadığı toplum değişkenleri(eğitim, ekonomi, sağlık, mal varlığı) ile belirlenir.
Tarihsel determinizm: insanın kararlarının belirlenmesinde tarihi olaylar etkilidir.
Deneysel determinizm: deney ile elde edilen veriler tekrar bağımsız olarak sabit sonuçlara sahiptir. Pozitif bilimlerin açıklanmasında etkili olan determinizmdir. Bu anlayışa göre mucize gibi olaylar yoktur. Bilimlerin kuralları sabittir ve bu da belirli durumları ortaya çıkarır.

Psikolojik kanıt: İnsan karar verirken dış uyarıcıların etkisindedir. Duygular bilinçaltının yansımasıdır. Bu nedenle insan özgür hissetse bile özgür değildir.
Sosyolojik kanıt: İnsan toplum içindeki diğer bireylerin davranışlarından etkilenebilir ve etkilenen insan özgür değildir.

Ortaöğretim Felsefe. Ankara: Pasifik Yayınları. 2012. ss. 112, 113.

Devlet, toprak bütünlüğüne bağlı olarak siyasal bakımdan örgütlenmiş millet veya milletler topluluğunun oluşturduğu tüzel varlıktır. Devlet siyasal bir birliktir. Bunun için her şeyden önce devleti kuran bireyler arasında kültürel bir birlik lazımdır. Ancak kültürel birlik devletin yaşaması için yeterli değildir. Tarihte görülen birçok iç savaş, kültürel birliğin devlet kurulmasında yeterli olmadığını göstermektedir. Amerikan İç Savaşı'nın anayasal düzenin kurulmasının ne kadar gerekli olduğunu ortaya koyması ve savaş kültürü yerine hukuk devlet ilişkisinin kavranması açısından önemi büyüktür.
Bütün toplumlar, bir devletin varlığı ile nitelenmezler. Avcı ve toplayıcı kültürler ve küçük tarım toplumlarında devlet kurumları yoktur. Devletin doğuşu, insanlık tarihindeki ayırıcı bir geçişi göstermektedir, çünkü devlet oluşumunda söz konusu olan politik gücün merkezîleşmesi, toplumsal değişim süreçlerinde yeni dinamikleri ortaya çıkarır.
Thomas Hobbes, devleti Leviathan adlı eserinde Tevrat'ta bahsedilen Livyatan canavarına benzetmiştir. Max Weber ise devletin meşru şiddet kullanma aracı olduğunu söylemiştir.

Tarih boyunca birçok devlet tanımı yapılmıştır. Devletin ortaya çıkışı, işlevi ve geleceği hakkında felsefi çözümlemeler yapılmıştır. Devlet kurumunun oluşmasına yol açan etkenlerin başında tarım devrimi gelir. Özellikle Asya'daki tarım topluluklarının topluluk üzerinde bir devlet olgusunu ilk olarak oluşturduğu söylenebilir. Devlet felsefesi alanında fikir beyan eden filozoflardan Platon'da devlet “birlikte yaşama zorunluluğundan doğan”, Aristoteles'te “doğal bir oluşum”, Ancillon'da dil, gibi iletişim ve toplumsallıktan doğan, Hobbes'da herkesin herkese karşı savaşını sona erdirmek için ortaya çıkan, Rousseau, Hobbes ve Locke'da toplum sözleşmesinin sonucu, Fichte'de saf insan amacının yüce aracı, Schelling'de mutlak olan, Hegel'de tözel irade olarak ahlaksal tin, Cicero'da hukukun sonucu olarak betimlenir. Günümüzde de birçok siyaset bilimci ve filozofun farklı tanımları vardır. Hukuki açıdan devlet, genellikle unsurlarından hareketle tanımlanır. Buna göre devlet; "Ülke adı verilen belirli bir toprak üzerinde yaşayan insan topluluklarının bir egemenlik anlayışı ve hukuku içinde bir siyasi iktidar altında örgütlenmesidir." Bu tanımdaki unsurlar şunlardır:

İnsan unsuru: Halk ya da millet unsuru olarak da adlandırılabilir. Belirli bir alanda birlikte yaşayan ve çeşitli bağlarla ortak yaşama iradesi gösteren insan topluluğudur. Bir devleti oluşturacak insanların sayısı hakkında bir alt sınır olmamakla birlikte devletin niteliğine göre makul bir alt sınır kabul edilebilir. Modern yaklaşıma göre millet unsurunun kurulabilmesi için manevi nitelikte bağlar yeterli olup bu manada birlikte yaşama iradesinin doğması yeterlidir.
Egemenlik unsuru: Siyasal iktidar unsuru olarak da adlandırılan bu unsur, devletin esas kurucu unsurudur. Belirli bir yeryüzü parçası üzerinde yaşayan insan topluluğunun üstün irade çerçevesinde örgütlenmesidir. Egemenlik kavramı otoriteden farklı olarak ülke içinde biricik meşru güç kaynağı olmayı ifade ederken ülke dışında (uluslararası alanda) bağımsız olmak anlamına gelmektedir.
Ülke unsuru: Ülke, coğrafi anlamda bir bütünlük teşkil eden ve sınırları belirlenebilir bir kara parçasını ifade eder. Ancak devletin sınırları konusunda bir tartışma bulunması mümkündür. Ancak devlet sınırları öngörülebilir bir toprağa sahip olmalıdır. Devletin ülkesi kara ülkesi, deniz ülkesi ve hava ülkesi olarak üçe ayrılır.

İnsanlar Mezopotamya ve Nil kıyıları gibi sulak alanlar çevresinde toplanmaya başlamıştır. Bu bölgelerde tarımın ortaya çıkması ve suyun paylaştırılması için verilen mücadele, devlet kavramının ortaya çıkmasının en önemli sebeplerindendir. İlkel toplumlarda devletin oluşumunun başlangıç noktası toplumdaki farklılaşmalardır. Bu farklılaşmalar; göçebeler ve yerleşik yaşama biçimine sahip olanlar, çiftçiler ve çobanlar, halk ve büyük adamlar arasında gerçekleşmiştir ve zamanla eşitliğin bozulmasına sebep olarak devlet kavramını yaratan sebeplere dönüşmüştür. Tarımla birlikte mülkiyet kavramı var olmuş ve tarımsal ürünün eşit paylaşılmamasından dolayı toplumsal katmanlar meydana gelmiştir. Bu durum devletin oluşumuna yardımcı olmuştur. Tarımdan elde edilen hasılanın kaydedilme ihtiyacı yazının icadı ile paylaşım ve mülkiyeti koruma ihtiyacı da hukuk ve dinin oluşumuna zemin hazırlamıştır. Antik Çağ'da mülk sahiplerinin yaşadıkları kentin ve mülkiyetlerinin korunması ihtiyacı sonucu şehir devletleri ortaya çıkmıştır. Bu şehir devletlerine Antik Yunan'da Pôlis denmiştir. Bilinen ilk devlet olan Sümerlerin devletleşmesi güç ve mücadeleyle gerçekleşmiştir. Göçebe bir hayat tarzı olan Sümerlerin, Mezopotamya'da yerleşik hayat tarzı olan topluluklar üstünde egemenlik kurması ile birlikte ilk devlet ortaya çıkmıştır. Devletin kökeni aileye dayandırılmaktadır ve ailenin zaman içerisinde büyüyüp genişlemesiyle ve kan bağına sahip ailelerin de birleşmeleri ile birlikte devlet ortaya çıkmıştır.

Devlet nizamında bir araya gelen bireyler, devleti üstün bir otorite olarak kabul ederler. Devletin varlığı, bireylere göre üstün bir konuma sahiptir. Devletin işleyiş yapısını oluşturan, kendisini ve bazı ayrıcalıklarını bireylere karşı üstün tutan varlığa "itaat skalası" denilir. Devlet; itaat skalası için en üst seviyede kendisini, yapısının ve işleyişinin korunması içinse en alt seviyede bireyleri tutmaktadır. Bireyler, devletin meşruluğunu sorgulama çabasına girmezler, devlete açıkça itaat gösterirler. Devletin normlarına, yürütme biçimine ve devlete karşı olan sorumluluklarına saygı gösterirler. Devlet ise bu saygınlığın ve itaatin karşısında, kendi kimliğini taşıyan bireylerine dış dünyada egemenliğini ve bağımsızlığını ilan etme fırsatını sunar.

Devlet, hükûmetten daha geniştir. Hükûmet ise devletin bir parçasıdır.
Devlet, devamlı ve süreklidir. Hükûmet ise geçicidir, kısa ömürlüdür.
Hükûmet, devlet otoritesinin işletilmesini sağlayan bir araçtır. Hükûmet sadece devletin beyni olma görevindedir.
Devlet, kişisel olmayan bir otoritedir. Memurlar bürokratik usullere göre işe alınır ve görevliler, hükûmetin ideolojik isteklerine duyarsız olacak şekilde seçilir.
Devlet, ortak iyiyi ve genel iradeyi temsil etmeye çalışır. Fakat hükûmet ise belli ideolojileri temsil eder.

Modern devlet anlayışı 15 ve 16. yüzyıllarda ortaya çıkmıştır. Modern devleti geleneksel devletten ayıran özellik; sahip olduğu egemenlik ve meşrutiyet anlayışıdır. Modern devlet anlayışı, belirli bir süreçteki ekonomik, sosyal, kültürel, toplumsal gelişmeler ışığında ortaya çıkmıştır. Oluşum süreci ilk olarak Machiavelli tarafından laik bir siyasal iktidar kurgusu temellerinin atılmasıyla başlayıp Jean Bodin'in egemenlik kavramını ortaya atmasıyla devam etmiş ve Thomas Hobbes'in toplum sözleşmesi kuramını geliştirmesiyle kendini geliştirmiştir. John Locke; serbest piyasa ekonomisi, kuvvetler ayrılığı, doğal haklar teorisi ve toplum sözleşmesiyle mutlakiyetçi görüşe karşı çıkmıştır. Locke'nin ardından Rousseau, toplumsal sözleşme kuramında egemenliğin kaynağını halka bağlamış ve devletin meşru kaynağını sağlamlaştırmıştır. Sieyés, "millet" kavramı ile modern devlet anlayışına katkıda bulunmuştur.
Modern devletin nitelikleri; gelecek planları yapabilen, varlığını uzun dönemlerde tehdit edecek olan gelişmeleri fark edebilen, kendini eleştirebilen, değişim ve dönüşüm yeteneğine sahip olan bir yapılanmaya sahip olmasıdır. Modern devlet, temsili devlet olup sadece bir kesimi değil herkesi temsil eder.

Siyasi otoritenin tek merkezde toplandığı, merkezî otoritenin tek bir anayasa ile sağlandığı devletlerdir. Yasama organının yaptığı kanunlar bütün ülkede uygulanır. (Örn.: Danimarka, Fransa, Birleşik Krallık, İsrail, İtalya, İrlanda, Norveç, Yunanistan, Türkiye)

Birden fazla devletin kendi aralarında gerçekleştirdikleri bir anlaşma ile birleşmeleri sonucu oluşan devletlerdir. İki şekilde olabilir:

Konfederasyon: Merkezî bir devlet olmamakla birlikte birden fazla bağımsız devletin bazı konularda iş birliği yapmak için oluşturduğu bir yapıdır. Her devlet kendi içinde bağımsızlığını korur. Ve istediği zaman konfederasyondan ayrılabilir.
Federasyon: Federe denilen birden çok devletin kendi istekleriyle bir araya gelerek ortak bir anayasa etrafında federal devlet (merkezî devlet) oluşturmasıdır. Her federe devlet federal anayasa dışına çıkmayarak kendi içinde yasama, yürütme, yargı olarak diğer federelerden ayrı bir hukuksal kimliğe sahiptir. Ancak dış ilişkilerde egemenliği temsil eden federal devlet bu örgütlenme dışında kalan diğer devletlere karşı siyasi ya da askeri diğer dış ilişkilerde tek bir güç olarak temsil yetkisine sahiptir. Bu devlet yapısına örnek olarak ABD; Rusya yazılabilir.

Yasama, yürütme, yargı yetkilerinin köklü bir hanedandan olan ve yönetimin miras usulü ile devredildiği bir kişi elinde toplandığı yönetim şekildir. Bu siyasal iktidarı elinde bulunduran güç farklı din ve kültürlerin getirdiği etki ile kral, han, sultan, padişah, imparator gibi unvanlar kullanabilir. Köklü bir yapıya sahip olan ve çok eski yıllara dayanan bu yönetim şekli farklı zaman dilimlerinde çağın değişmesi ile ayakta kalmak için gerektiğinde farklı biçimlere bürünmüştür. Monarşi çeşitleri ise;
1. Mutlak monarşi: Hükümdarın hakları sınırsız olarak mevcut olan ve tarihte bilinen en yaygın monarşi türüdür. Siyasi gücü elinde barındıran kişinin sözü kesindir. Yani yasama, yürütme ve yargı tek bir kişide toplanmaktadır.
2. Meşrutiyet: Mutlak monarşiye karşılık olarak meşrutiyette hükümdarın yetkileri bir anayasa ile sınırlandırılmıştır. Halk bir meclis seçer hükümdar en üst olarak bu birliği temsil eder ve bir onay makamıdır. Yani bu yönetim biçiminde hükümdarın yanında bir de halk tarafından seçilmiş bir meclis bulunmaktadır. Buna örnek olarak İngiltere, Danimarka, Hollanda, İspanya, Malezya, Nepal, Yeni Zelanda ve Tayland sıralanabilir.

İlk olarak antik yunanda ortaya çıkan kelime anlamı olarak en iyi ve kudret anlamına gelen eski Yunancada aristos ve krot

Değer kavramı, öncelikle genel anlamda kişinin nesne ile ilişkisinden doğan nitelik olarak anlaşılır. Bu anlamda değer öznel bir görüş açısından değerlendirilir. Dolayısıyla değer kişiden kişiye değişebilmekte, farklı türde değer düzeyleri ortaya konulabilmektedir. Değerin bir başka ya da ikinci bir anlamı ise, kişinin kendi kişiselliğinin dışında, yani insanın deneyimlerinin dışında kendi başına var olan kendinde bir nitelik olarak anlaşılır. Max Scheler ve Nicolai Hartman'da bu yönde bir görüş görülür. Buna göre değerler, biçimsel yönden ve içeriksel yönden olmak üzere ikiye ayrılırlar. Sonra bu alanlar da kendi alt bölümlerine ayrılabilirler. Değer kavramı hem nesne alanında hem de mantıksal alanda, ahlaksal alanda ve estetik alanda ortaya çıkar. Değerleri felsefenin ana konusu yapan ve ayrıca değerlerin incelenmesini hedefleyen felsefe eğilimi de söz konusudur ve değer felsefesi olarak adlandırılır.

Felsefe Terimleri Sözlüğü, Bedia Akarsu, İnkılap Yayınevi.
Felsefe Sözlüğü, Ahmet Cevizci, Paradigma Yayınları.

Dharma (Sanskrit: धर्म, dhárma) kelimesi birçok anlama gelebilmekte olup anlamlarından bazıları şunlardır;

Töre
Evrenin düzenini ve ruhsal gelişimi sağlayan kozmik doğa yasaları. Bu yasalardan ikisi karma yasası ve samsara yasası olarak bilinir.
Ulu düzen, gerçek doğa.
Gerçeklik
Görev
Doğruluk, erdem, ahlak, bilgelik.
Öğreti, yüksek gerçeklere götüren yol.
Dharma ile uyumlu bir hayat süren kişiler Mokşa veya kişisel özgürlüğe ulaşırlar.
Devanagari yazılışında "धर्म" veya Pali dilinde "dhamma" şeklinde ifade edilen Hint kökenli dharma terimi Hinduizm haricinde Budizm, Jaynizm ve Sihizmde de kullanılmaktadır.

Dharma çarkı (kurallar çarkı), Budizmde Buda öğretilerinin sembolü niteliğindedir. Dharma Çarkı sekiz çubuğuyla Buda kurallarını temsil eder. Diğer bir deyişle, Budizmde özgürlüğün sembolüdür.
1947 yılında, Hindistan bayrağında Bhimrao Ramji Ambedkar'ın da katkısıyla 24 çubuklu bir Dharma Çarkı amblemi yer almıştır. Bu sembolik şekil, MÖ 3. yüzyılda Maurya Kralı Ashoka tarafından Budizm kurallarının egemenliğini temsil ettiği düşüncesiyle farklı alanlarda kullanılmıştır.
22 Mayıs 1972 tarihinde Sri Lanka'nın cumhuriyet rejimini kabul etmesinden sonra, Dharma Çarkı ülkenin resmi amblemi olarak kabul edilmiştir. Ayrıca bu amblem, Tibet'te mühür olarak da kullanılmıştır.

Hinduizm
Dharma (Budizm)

Le Dictionnaire de la sagesse orientale, Kurt Friedrichs, Ingrid Fischer-Schreiber, Franz-Karl Ehrhard ve Michael S. Deiner

Dil felsefesi, analitik felsefede dilin doğası ve dili; dil kullanıcıları ve dünya arasındaki ilişkileri araştırır. Dil ile felsefe arasındaki ilişki temelde filozofların dili kullanarak felsefe yapmalarından kaynaklanmaktadır. Özelde ise bu araştırmalar anlamın doğası, kasıtlılık, referans, cümlelerin yapısı, kavramlar, öğrenme ve düşünce içerir; dil felsefesi başlığı altında dilin özü, anlamı, kökeni ve yapısı felsefî açıdan sorgulanmaktadır.
Bir araştırma konusu olarak analitik filozoflar, dil felsefesinin dört temel merkezi sorunu olduğunu varsayar: anlamın doğası, dil kullanımı, dil bilişselliği, dil ve gerçek arasındaki ilişki. Avrupa filozofları için dil felsefesi, aynı zamanda mantık, tarih ve siyasetin bir parçasıdır.
Gottlob Frege ve Bertrand Russell analitik felsefenin "dilbilimsel dönüşüm"ün önemli figürleridir. Bu yazarları Ludwig Wittgenstein (Tractatus Logico-Philosophicus), Viyana Çevresi grubu, mantıksal pozitivizm ve Willard Van Orman Quine takip etmiştir.

Dil felsefesi kavramının ortaya çıkışı çok eski bir geçmişe sahip olmasa da dil, eski çağlardan beri filozofların ilgisini çeken bir konu olmuştur. Yunan dünyasında adlar ile adlandırılan nesneler arasındaki ilişki önemli tartışma konularında biridir. Felsefe tarihinin dille ilgili en eski tartışması olan bu tartışmada bir taraf bu ikisi arasındaki ilişkinin doğal olduğunu, adların adlandırdıkları şeylerin özünü yansıttıklarını, bunu da adlandırdıkları şeyleri sesler aracılığıyla taklit ederek yaptıklarını ileri sürer. 
Felsefe tarihinde Pythagoras'a kadar geri götürülen bu doğalcı görüşe karşılık, Demokritos'a kadar götürülen karşı görüş uylaşımcılık, bu ilişkinin uylaşımsal olduğunu, adların nesnelere rastgele verdiklerini ileri sürer. Platon'un Kratylos diyaloğunda ayrıntılı bir biçimde işlediği bu tartışmanın arkasında, aslında eskiçağlardan bugüne sürekli sorulan bir soru vardır: Dil ile dünya arasındaki ilişki nedir? Aristoteles ile Orta Çağ filozoflarının düşünmenin yapısını, Aydınlanma dönemi filozoflarının bilginin kaynağını ve bilme yetisinin sınırlarını araştırırken değişik biçimlerde sordukları soru bundan başka bir soru değildir.
Ne var ki, eskiçağdan 20. yüzyılın başlarına dek, Frege ile Russell'ınkiler içinde olmak üzere yapılan bütün araştırmalar doğrudan doğruya dilin yapısını anlamak için yapılmış araştırmalar değildir. Dolayısıyla onları dil felsefesi araştırmaları görmek yanlış olur. Doğrudan doğruya dilin kendisinin bir sorun olarak görülmesi Gottlob Frege ile Russel'ın çalışmalarının; felsefenin dili konu edinen  bir alt alanı olarak dil felfesinin doğuşu ise Ludwig Wittgenstein'ın ilk dönem çalışmalarının bir sonucudur.
Dil felfesinin yüz yıllık kısa tarihinde yanıtı aranan iki ana soru vardır. Bu iki ana soru filozofların dil felsefesi tarihi içinde ele aldıkları iki ana soru olma ötesinde dil felsefesinin iki ana sorusudur. Bryran Magee'nin bakışıyla, dil kullanıldığında karşımıza çıkan iki uçtan, yani üzerine konuşulan dünyayı gösteren 'özne' ucundan çıkan iki ana sorudur bunlar. Tarihsel olarak bakıldığında başlangıçta ele alınıp yanıtı verilmeye çalışılan soru 'nesne' ucundan çıkar ve felsefe tarihinin o eski bilindik sorusunu sorar: Dil ile dünya arasındaki ilişki nedir? Ancak bu sorunun yanıtını arayanlar bununla yetinmezler ve ikisi arasında kurdukları (ya da götürdükleri) ilişkiden bir anlam kuramı türetirler. Frege ile Russel, ilk dönem çalışmalarıyla Wittgenstein, başta Rudolph Carnap olmak üzere mantıkçı pozitivistler, günümüzde Willard van Orman Quine ile Donald Davidson bu çizgide ürün veren kişilerdir.
Dil kullanımında 'özne' ucundan soruya gelince, bu 50'li yıllarda sorulmaya başlayan, dilsel davranışın nasıl bir davranış olduğu sorusudur. Dilin kullanım yönüne dikkat çekmesi ve dili bir insan davranışı olarak incelemenin öneminin vurgulaması bakımından ikinci dönemindeki Wittgenstein ile de ilişkilendirilebilecek bu çizgi, dil ile dünya arasındaki ilişkinin ne olduğu sorusunun yanıtını aradıkları bu sorunun bir parçası olarak görür ve dilin dünyasıyla ilişkisini, dilse davranışı yöneten kurallarının belirlediğini ileri sürer. Bu çizginin önemli bir özelliği de dilsel davranışı yöneten kuralları ortaya çıkarmaya yönelik araştırmayı anlam sorunun çözümü olarak görmesidir. John L. Austin ile John R. Searle bu çizgide yer alan kişilerdir. Dil felsefesiyle ortak konuları olan diğer felsefe dalı zihin felsefesidir.

Dil felsefesi, analitik felsefenin dil ile ilgilenen bir dalıdır. Örneğin dil, bilinç ve gerçeklik arasındaki bağlamları ele alan bir felsefe dalıdır. Bu noktada iki araştırma alanı ortaya çıkmaktadır. Bunlardan ilki dil ve gerçeklik arasındaki ilişki, ikincisi de dil ve bilinç arasındaki ilişkidir. Bundan dolayı dil felsefesi, bilgi felsefesinin (epistemoloji) birbirine komşu alanlarının ve akıl odaklı felsefenin yakın bağlamında yer almaktadır.
Dil felsefesi ve dil analizi birbirinden farklı alanlardır. Kavram analizi olarak da bilinen dil analizi Sokrates’ten bu yana bilinen bir felsefi yöntemdir ve bu içerisinde felsefi uygulamanın farklı alanlarının bulunduğu felsefi bir yöntemdir.
Dil felsefesi içerisinde bu yöntem özellikle dili tanımlamakta kullanılan kavramların analizi için kullanılmaktadır. Örnek olarak "anlam, anlayış" gibi kavramların analizi için kullanılmaktadır.
Dil felsefesi aynı zamanda da dilbiliminin bir alt alanıdır. Dil felsefesi hem yöntemleri büyük ölçüde deneysel olan genel dilbiliminin, hem de gösterge ve gösterge sisteminin kuramı olan göstergebilimin (semiyotik) bir dalıdır.

Dil felsefesinde dil için temel olarak iki farklı bağlantıdan söz edilebilir: Bunlar ideal dil felsefesi (ıdeal language philosophy) ve normal dil felsefesi (ordinary language philosophy) olarak adlandırılmaktadır. Her ne kadar bunlar tarihsel açıdan çelişkili olarak görülseler de, her iki bağlantı ve her ikisinin de bilgileri birine ve diğerine birlikte bağlıdırlar.

Geleneksel anlam kuramları bir nesnenin anlamıyla birlikte tanımlandığından yola çıkar; ama bu kuramların, bazı anlatımların bir cümlede hiçbir şey ifade etmediğine ilişkin bir sorunu vardır. Örneğin; “Pegasus kanatlı bir attır” cümlesinin bu kuramlara göre hiçbir anlamı yoktur. Bunun gibi, hiçbir şey ifade etmeyen bağlaç ve ilgeçlerin olduğu anlatımlarda da durum böyledir. Bu örnekteki Pegasus da tamamen tasavvur edilen kurgusal bir figürdür.
Normal dil felsefesinin modern anlam kuramları, bir göstergenin anlamının nasıl meydana geldiğini sorgular. Böylece şu sonuca varır: Bir ifadenin anlamı nesne değildir, göstergelerin kullanımıyla oluşur. Buna ilişkin geliştirilen farklı anlam kuramları şunlardır:

Ludwig Wittgenstein'ın yaklaşımı, herhangi bir açıklama olmaksızın sadece dilin tanımını ortaya koyar. Bu tanımda dil oyunu, dilbilgisi ve kural kavramları önemli rol oynar.
Willard Van Orman Quine’nin geliştirdiği yaklaşım, anlam kavramı yerine doğrulama kavramını benimser: Bir cümlenin ne anlama geldiği bu cümlenin nasıl doğrulandığı ile belirtilir. Quine aslında anlaşma durumundan yola çıkar: Dili tamamen yabancı olan bir konuşmacının anlatımı nasıl anlaşılır? Quine, bu durumda ifadenin anlamının belirsiz kaldığı yerde köklü bir çeviri yapılması gerektiğini vurgular.
Donald Davidson’ın yaklaşımı, bir dil konuşmacısının yeni bir cümleyi bir çırpıda anlayabilmesinin nasıl mümkün olduğunu cevaplamaya çalışır. Cevabı ise bir dilin bütüncül olması ve bir cümlenin anlamının bu cümlenin öğelerinin ve tamlamalarının anlamıyla belirlenmesidir. Davidson, bütüncül anlam kuramını Alfred Tarski’nin gerçeklik kuramı olarak ortaya koymaya çalışır. Davidson’ın anlam kuramı aslında yorumlama kuramıdır. O da hocası Quine gibi anlaşma durumundan yola çıkar ve köklü bir çeviri yerine köklü bir açıklama yapılması gerektiğini söyler. Bu kuramın oluşumu “iyi niyetli yorumlama” ilkesine dayanır. Michael Dummett, konuşmacının yeteneği kadar anlama ilişkin doğruluk şartlarının da önemli olduğunu söyleyerek Davidson'ın kuramına karşı çıkar.
Paul Grice geliştirdiği yaklaşım ile anlam kavramını çözümlemeye çalışır. Bir göstergenin ne anlama geldiği, konuşmacının onunla ne demek istediğidir; yani, konuşmacının maksadının ne olduğu ile ilgilidir.

İdeal dil felsefesi normal dilleri eksik olarak incelemektedir; çünkü bu felsefe farklı yanlışlıklar yüzünden mantığın kati talepleri karşısında yeterli olmamaktadır. Bu girişin hedefi, bilimlerin amacı için ideal ve biçimsel diller sayesinde doğal dillerin kontrol edilmesi veya tamamıyla değiştirilmesidir.
Bu proje uygulamada zor olarak kanıtlanmıştır. Temelde bulunan sebep şu şekilde açıklanabilmektedir: Biçimsel bir dil de dâhil olmak üzere her dil yorumlanabilir olmak zorundadır ve bu yorumlamanın dili prensip olarak bizim normal dilimizdir. Bununla beraber bu giriş, biçimi oldukça başarılı şekilde kanıtlanmıştır; çünkü mantıksal ve kavramsal bağlamların araştırılması sayesinde biçimsel bir dilin oluşumu hakkındaki önemli bilgiler ortaya çıkarılmıştır.
İdeal dil felsefesinin kurucusu olarak matematikçi, mantıkçı ve dil filozofu olan ve bu projeyi kendi kavram yazısında gerçekleştirmek isteyen Gottlob Frege kabul edilmektedir. İdeal dil felsefesinin diğer önemli temsilcileri: Alfred North Whitehead ile “Matematiğin Önceliklerini” (Principia Mathematica) yazan Bertrand Russell'dir. Ayrıca ilk yıllarındaki haliyle, yani “Tractatus Logico-Philosophicus” eserinin yazarı olarak Ludwig Wittgenstein diğer bir önemli isimdir. Diğer önemli temsilciler de Rudolf Carnap ve yapısalcılığın kurucuları olan Wilhelm Kamlah ve Paul Lorenzen'dır.

Gündelik dilin felsefesi, doğal dilleri (Türkçe, İngilizce vb.) eksik olarak incelememekte, aksine kullanılma amacı için tamamıyla ihtiyaç duyulan bir dil olarak ele almaktadır, yani sosyal çevrede anlaşmanın sağlanması için ihtiyaç duyulmaktadır. Dil felsefesinin görevi, normal dilleri değiştirmek veya normal dillerin yerine geçmek değildir, örneğin; aksine kavramsal veya düzenleyici bağlamların ispat edilmesi şeklinde normal dilleri tanımlamaktır. Diğer bir deyişle bazı temsilcilerin y

Din felsefesi, dinin kendiliğinden varoluşsal hareketi için bir tür rasyonel bir meşrulaştırma sağlayan felsefe dalıdır. Kutsallık, Tanrı, kurtuluş, ibadet, peygamber, kurban, dua, vahiy, ayin ve sembol gibi dinler tarihinin temel konularını analiz eden din felsefesi; dinin, dini tecrübenin ve onun ifadesinin doğasını belirler. Din felsefesi dini konu edinen, dinin insan var oluşunun kaynağı, insan doğasının ve kaderinin kaynağı ve değerleri ile ilgili sorunları ele alarak sorgulayan felsefe disiplinidir.
Din felsefesi yapmak, dinin temel iddiaları hakkında rasyonel (akılcı), objektif (nesnel), kapsamlı ve tutarlı bir biçimde düşünmek ve konuşmaktır. Dini ele alan tek disiplin din felsefesi değildir. Teoloji (tanrıbilim, ilâhiyat) de aynen din felsefesi gibi dini ve Tanrı'yı konu alır. Ama bunu yaparken belirli bir dinin kutsal kitabına, peygamberlerine ve din âlimlerinin görüşlerine sadık kalarak bunları esas alır. Ama din felsefesinde böyle bir zorunluluk bulunmamaktadır.
Teolojinin en önemli amacı belirli bir dini temellendirmek, açıklamak ve o dinin inananlarının inançlarını güçlendirmeye çalışmaktır. Bundan dolayı her dinin teolojisi olabilir. Yahudi teolojisi, Hristiyan teolojisi, İslam teolojisi vb.

Tanrı var mıdır, yok mudur? Onun varlığını ya da yokluğunu gösteren bir takım kanıtlar gösterilebilir mi?

Tanrının Evren'e aşkın ya da içkin olduğuna ilişkin yaklaşımlar görülür. Tanrı'nın ebedi ve ezeli oluşu, her şeye gücünün yetmesi, yaratılmamış olması, her şeyi bilmesi gibi nitelikleri üzerinde durulur.

Evren yaratılmış bir varlık mıdır? Yoksa yaratılmamış (ezelî ve ebedî) bir varlık mıdır?

Tanrı vahiyle insana bir takım bilgiler verebilir mi?

Ölüm bir son mudur? Yoksa ölümden sonra bir hayat var mıdır? Sorularına cevap aranır.

Bütün varlıkların yaratıcısı olan bir Tanrı'nın var olduğuna inanmaktır. Bu yaklaşıma göre Tanrı, Evren ve canlılar ile sürekli ilişki içerisindedir. Teizm'e göre Tanrı vardır ve Tanrı'nın insanları doğru yola sokmak için insanlığa göndermiş olduğu peygamberler ve dinler vardır. Teizm dar anlamda tek bir Tanrı'ya inanmak anlamına gelen monoteizme eşitlenir. Monoteizm tek bir Tanrı'ya inanmak, Politeizm ise birden fazla Tanrı'ya inanma anlayışıdır. Tanrı'nın varlığını kabul eden diğer inanışlar Deizm, Panteizm ve Panenteizm'dir. Teizm'i bu inançlardan ayıran nokta, tanrının insanlara din gönderdiğine inanılmasıdır. Bu sebeple Teizm'de Tanrı dışında, peygamber, kutsal kitap, vahiy, melek, cin, şeytan, ibâdet, sevap, günâh, kıyamet, ahiret, cennet, cehennem ve kader gibi kavramların hepsi yer alır.
Teist düşünürler Tanrı'nın varoluşunu akıl yoluyla açıklamak ve temellendirmek için bazı kanıtlar geliştirmişlerdir. Bu kanıtların başlıcaları:
Ontolojik Kanıt: Bu kanıtın temelinde Tanrı “kendisinden daha mükemmeli tasarlanamayan” varlıktır, düşüncesi vardır. Bu kanıt Tanrı'nın varoluşunun en yüksek varlık olarak tanrı tanımından zorunlu olarak çıktığını kabul eder.
Kozmolojik Kanıt: Kozmolojik kanıt Evren'in varlığından Tanrı'nın varlığına gitmeye çalışan kanıttır. Bu kanıtın temelinde nedensellik ilkesi yatar. Kendisinin nedeni olmayan varlık tanrıdır. Nedenler zincirini başlatan varlıktır.
Düzen ve Amaç Kanıtı: Bu kanıt doğal dünyaya baktığımızda her şeyin kendi işlevini yerine getirecek şekilde en ince ayrıntısına kadar düzenlenmiş ve ayarlanmış olduğunu göreceğimizi belirtir. Bu da düzenleyen tanrının varlığının kanıtıdır. Kindî, İbn Rüşd, Isaac Newton, Şihabeddin Sühreverdî ve daha birçok filozof önemli savunucularıdır.

Deizm iki temel ilkeye dayanır. Tanrı vardır, ama Evren'e hiçbir müdahalesi olmayan bir varlıktır. İnsan akla ve bilime güvenmelidir. İnsan Evren'i akıl ve bilimin ilkelerine göre açıklayabilir. Bu sebeple Deizm'de Tanrı dışında Teizm'de yer alan dinsel kavramların hiçbiri yer almaz. Aristoteles, J. Locke, J.J. Russeau, Voltaire önemli temsilcileridir.

Tanrı-Evren ikiliğini reddeder, Tanrı'nın her şeyi içerdiğini dolayısıyla doğanın ve insanın bağımsız varlıklar olmadığını öne süren bir yaklaşımdır. Panteizm'e göre Tanrı ve Evren bir bütündür. Spinoza, G. Bruno temsilcileridir.

Panteizm'de olduğu gibi Evren'in kendisinin Tanrı olduğunu, panteizmden farklı olarak ilk devindirici olan tanrının Evren ve tüm varlıkları özünden yarattığı ve Evren'e aşkın, Evren'in bilincinde mutlak ve değişmez bir varlık olarak egemen olduğu inancıdır. Panteizmde her şey Tanrı'dır. Panenteizmde ise, her şey Tanrı'dan sudur etmiştir (oluşmuştur). Ruhun tek amacı, oluştuğu Tanrı'ya dönmektir. Bunun da yolu tek evrensel yasa olan evrim/tekamül'den geçmektir.

Ateizm (Tanrıtanımazlık): Tanrı'nın varlığını reddedenlerin görüşleri ateizm kavramı ile açıklanır. Ateistler tanrının varlığını reddederken şu kanıtları kullanırlar:
Kötülük Kanıtı: Tanrı olsaydı kötülük olmazdı. Evren'de bir kötülük mevcutsa tanrının varlığından söz edilemez.
Madde Kanıtı: Madde olduğuna göre maddi olmayan bir tanrının varlığından söz edilemez.
Toplum Kanıtı: Hayata düzen veren tanrı değil toplumun kendisidir şeklindeki düşünceyi kabul ederek tanrıyı reddeden anlayıştır.

Agnostisizm (Bilinemezcilik): Bizim tanrıya ilişkin bir bilgiye sahip olamayacağımızı, dolayısıyla var olduğunun da var olmadığının da kanıtlanamayacağını savunan öğretinin adıdır.
İgnostisizm: Varlığı ve yokluğu tartışılan "tanrı" kavramının tanımında bir tutarlılık bulunmadığını, tutarlı bir tanımı bulunmayan bir kavramın da varlık yokluk açısından tartışılmasının anlamsız olduğunu öne süren öğretinin adıdır.

Perennial felsefe
Dini dışlayıcılık
Agnostisizm
Ateizm
Teizm
Panteizm
Panenteizm
Din felsefecileri listesi

Diogenis Laertios (/daɪˌɒdʒɪniːz leɪˈɜːrʃiəs/ dy-OJ-in-eez lay-UR-shee-əs; Grekçe: Διογένης Λαέρτιος, Laertios; fl. MS 3. yüzyıl), Yunan filozoflarının biyografi yazarıydı. Hayatı hakkında kesin olarak çok az şey bilinmektedir, ancak günümüze ulaşan kitabı Lives and Opinions of Eminent Philosophers ("Ünlü Filozofların Yaşamları, Öğretileri ve Deyişleri") antik Yunan felsefesi tarihi için temel bir kaynaktır. 10 kitaptan oluşan bu yapıtında 84 düşünürün yaşamı, yapıtları, doktrinleri ve felsefe okullarıyla ilgili bilgiler verir; yapıtları günümüze ulaşamamış kimi filozofların düşüncelerinden, şiirlerinden, sözlerinden ve mektuplarından alıntılar yapar. Ünü akademisyenler arasında tartışmalıdır çünkü kaynaklarındaki bilgileri eleştirel bir değerlendirmeye tabi tutmadan sık sık tekrarlar. Çoğu durumda, öznelerinin yaşamlarının önemsiz ayrıntılarına odaklanırken felsefi öğretilerinin önemli ayrıntılarını görmezden gelir ve bazen belirli felsefi okulların önceki ve sonraki öğretileri arasında ayrım yapamaz. Bununla birlikte, diğer birçok antik ikincil kaynağın aksine, Diogenes Laertios felsefi öğretileri yeniden yorumlamaya veya genişletmeye çalışmadan rapor etme eğilimindedir ve bu nedenle anlatıları genellikle birincil kaynaklara daha yakındır. Diogenes'in dayandığı birincil kaynakların pek çoğunun kaybolması nedeniyle, eseri Yunan felsefesi tarihi konusunda günümüze ulaşan en önemli kaynak haline gelmiştir.

Laertios, bahsettiği Sextus Empiricus'tan (y. 200) sonra ve ondan alıntı yapan Byzantiumlu Stephanus ve Apamealı Sopater'den (y. 500) önce yaşamış olmalıdır. "Hevesli bir Platoncu" olan bir kadına hitaben yazılmış olmasına rağmen eserinde Yeni Platonculuktan hiç söz etmez. Bu nedenle 3. yüzyılın ilk yarısında, Alexander Severus (222-235) ve haleflerinin hükümdarlığı sırasında geliştiği varsayılır.
Adının kesin biçimi belirsizdir. Eski el yazmalarında her zaman bir "Laertius Diogenes"ten bahsedilir ve ismin bu şekli Sopater ve Suda tarafından tekrarlanır. Modern "Diogenes Laertius" şekli çok daha nadirdir, Byzantiumlu Stephanus tarafından ve Yunan Antolojisi'nin bir lemmasında kullanılmıştır. Ayrıca “Laertes” veya sadece “Diogenes” olarak da anılır.
“Laertios” isminin kökeni de belirsizdir. Bizanslı Stephanus ondan "Διογένης ὁ Λαερτιεύς" (Diogenes ho Laertieus) olarak bahseder, bu da onun bir kasabanın, belki de Karya'daki Laerte'nin (ya da Kilikya'daki başka bir Laerte'nin) yerlisi olduğunu ima eder. Bir başka öneri de atalarından birinin Romalı Laërtii ailesinin bir üyesi olduğudur. Yaygın modern teori, “Laertius”un onu antik dünyada Diogenes olarak adlandırılan diğer birçok kişiden ayırmak için kullanılan bir lakap (Odysseus'a hitap ederken kullanılan Homeros lakabı Diogenes Laertiade'den türetilmiştir) olduğudur.
Memleketi bilinmemektedir (en iyi ihtimalle Laertius'un kökenine atıfta bulunduğu hipotezine göre bile belirsizdir). Yazılarındaki tartışmalı bir pasaj, bunun Bitinya'daki Nikaia olduğunu öne sürmek için kullanılmıştır.
Diogenes'in Epikürcü ya da Pyrrhoncu olduğu öne sürülmüştür. Epikuros'a atfedilen ve Epikurosçu doktrinleri açıklayan üç uzun mektubu içeren yüksek kaliteli 10. Kitap'ta Epikuros'u tutkuyla savunur. Pyrrhoncular gibi tüm okullara karşı tarafsızdır ve Pyrrhonculuğun ardıllığını diğer okullardan daha ileriye taşır. Hatta bir noktada Pyrrhonculardan “bizim okulumuz” diye bahseder gibi görünmektedir. Öte yandan, bu noktaların çoğu kaynaklarından eleştirel olmayan bir şekilde kopya çekmesiyle açıklanabilir. Herhangi bir ekole bağlı olduğu hiçbir şekilde kesin değildir ve genellikle biyografik ayrıntılara daha fazla özen gösterir.
Diogenes, Yaşamlar adlı esere ilave olarak, Epigrammata veya Pammetros (Πάμμετρος) adını verdiği, ünlü kişiler üzerine çeşitli ölçülerde manzum olarak yazdığı bir başka eserden daha söz eder.

Ünlü Filozofların Yaşamları ve Görüşleri (İngilizce: Lives and Opinions of Eminent Philosophers; Grekçe: Βίοι καὶ γνῶμαι τῶν ἐν φιλοσοφίᾳ εὐδοκιμησάντων; Latince: Vitae Philosophorum) adlı eseri Yunanca yazılmıştır ve Yunan filozoflarının yaşamlarını ve görüşlerini anlattığını iddia eder.
En iyi ihtimalle eleştirel ve felsefi olmayan bir derleme olmasına rağmen, Yunan bilgelerinin özel hayatlarına dair bir fikir vermesi bakımından değeri, Montaigne'in bir Laertios yerine bir düzine olmasını dilediğini yazmasına yol açmıştır. Öte yandan, modern akademisyenler Diogenes'in tanıklığına, özellikle de kaynaklarını belirtmediğinde, dikkatle yaklaşmamızı tavsiye etmişlerdir: "Diogenes değeriyle orantısız bir önem kazanmıştır çünkü birçok birincil kaynağın ve daha önceki ikincil derlemelerin kaybı onu kazara Yunan felsefesi tarihi için başlıca sürekli kaynak haline getirmiştir."

Diogenes konularını İyon ve İtalik olarak tanımladığı iki “ekol”e ayırır; bu ayrım biraz şüphelidir ve Sotion'un kayıp doksografisinden alınmış gibi görünmektedir. "İyonya okulu"nun biyografileri Anaksimandros ile başlar ve Clitomachus, Theophrastos ve Khrysippos ile biter; ‘İtalyan’ okulu Pythagoras ile başlar ve Epicurus ile biter. Sokratik okul, çeşitli kollarıyla birlikte, İyonik olarak sınıflandırılırken; Eleatikler ve Pyrrhonistler İtalik olarak ele alınır. Ayrıca, tartıştığı filozoflar hakkında sıradan da olsa kendi şiirsel dizelerine de yer verir.

Eser diğer birçok filozof hakkında tesadüfi açıklamalar içerir ve Hegesias, Anniceris ve Theodorus (Kirenikler); Persaeus (Stoacı); ve Metrodorus ile Hermarchus (Epikürcüler) hakkında faydalı açıklamalar vardır. VII. kitap tamamlanmamıştır ve Khrysippos'un hayatı sırasında kesilmiştir. El yazmalarından birindeki (el yazması P) içindekiler tablosundan, bu kitabın Tarsuslu Zeno, Diogenes, Apollodorus, Boethus, Mnesarchus, Mnasagoras, Nestor, Basilides, Dardanus, Antipater, Heraklides, Sosigenes, Panaetius, Hecato, Posidonius, Athenodorus, başka bir Athenodorus, Antipater, Arius ve Cornutus ile devam ettiği bilinmektedir. X. Kitabın tamamı Epikuros'a ayrılmıştır ve Epikuros tarafından yazılmış, Epikurosçu doktrinleri açıklayan üç uzun mektup içerir.
Başlıca otoriteleri Favorinus ve Magnesialı Diocles'tir, ancak eserinde Rodoslu Antisthenes, Alexander Polyhistor ve Magnesialı Demetrius'un kitaplarının yanı sıra Hippobotus, Aristippus, Panaetius, Atinalı Apollodorus, Sosicrates, Satyrus, Sotion, Neanthes, Hermippus, Antigonus, Heraclides, Hieronymus ve Pamphila'nın eserlerinden de (doğrudan ya da dolaylı olarak) yararlanmıştır.

Yaşamlar'ın günümüze ulaşan birçok el yazması vardır, ancak hiçbiri özellikle eski değildir ve hepsi ortak bir atadan gelmektedir, çünkü hepsinde VII. Kitabın sonu eksiktir. En kullanışlı üç el yazması B, P ve F olarak bilinir. B el yazması (Codex Borbonicus) 12. yüzyıldan kalmadır ve Napoli Ulusal Kütüphanesi'ndedir. P elyazması (Paris) 11./12. yüzyıla tarihlenir ve Bibliothèque nationale de France'dadır. F elyazması (Floransa) 13. yüzyıla tarihlenir ve Laurentian Kütüphanesi'ndedir. Modern baskılarda kullanılan bireysel biyografilerin başlıkları bu en eski elyazmalarında yoktur, ancak P elyazmasının boş alanlarına ve kenarlarına daha sonraki bir el tarafından eklenmiş olarak bulunabilir.
Bazı erken dönem Latince çevirileri varmış gibi görünmektedir, ancak bunlar artık günümüze ulaşmamıştır. Tractatus de dictis philosophorum başlıklı 10. yüzyıla ait bir eser Diogenes'in bazı bilgilerine işaret etmektedir. 12. yüzyılda Henry Aristippus'un eserin en azından bir kısmını Latinceye çevirdiği bilinmektedir ve 14. yüzyılda bilinmeyen bir yazar De vita et moribus philosophorum (yanlışlıkla Walter Burley'e atfedilmiştir) adlı eserinde Latince bir çeviriden yararlanmıştır.

İlk basılan edisyonlar, Latince çevirilerdi. İlki, Laertii Diogenis Vitae et sententiae eorum qui in philosophia probati fuerunt (Romae: Giorgo Lauer, 1472), Ambrogio Traversari'nin (Cosimo de' Medici'ye el yazması sunum kopyası 8 Şubat 1433 tarihli) çevirisini basmış ve Elio Francesco Marchese tarafından düzenlenmiştir. Aristoteles ve Theophrastus'un hayatlarının Grekçe metni 1497'de Aldine Aristoteles'in üçüncü cildinde yer almıştır. Tüm Yunanca metnin ilk edisyonu, 1533 yılında Hieronymus Froben tarafından yapılmıştır. 1692 yılında Marcus Meibomius tarafından yapılan Yunanca/Latince baskı, on kitabın her birini eşit uzunlukta paragraflara ayırmış ve bunları aşamalı olarak numaralandırarak bugün hala kullanılan sistemi sağlamıştır.
Tüm metnin H. S. Long tarafından Oxford Classical Texts'te yapılan ilk eleştirel baskısı, 1964 yılına kadar yapılmamıştır; bu baskının yerini Miroslav Marcovich'in 1999-2002 yılları arasında yayınlanan Teubner edisyonu almıştır. Tiziano Dorandi tarafından yapılan yeni bir basım 2013 yılında Cambridge University Press tarafından yayımlanmıştır.

Thomas Stanley'in 1656 tarihli History of Philosophy ("Felsefe Tarihi"), Laertius'un eserinin biçim ve içeriğini İngilizceye uyarlamıştır, ancak Stanley kitabını bir dizi klasik filozof biyografisinden derlemiştir. İlk tam İngilizce çeviri on farklı kişi tarafından yapılan 17. yüzyıl sonlarına ait bir çeviridir. Charles Duke Yonge (1853) tarafından daha iyi bir çeviri yapıldı, ancak bu daha edebi olmasına rağmen, yine de birçok yanlışlık içeriyordu. Bir sonraki çeviri, Loeb Classical Library için Robert Drew Hicks (1925) tarafından yapıldı, ancak biraz sansürlendi. Pamela Mensch tarafından yapılan yeni bir çeviri, 2018 yılında Oxford University Press tarafından yayımlanmıştır. Stephen White tarafından yapılan bir başka çeviri ise, 2020 yılında Cambridge University Press tarafından yayımlanmıştır.

Ünlü Filozofların Yaşamları ve Öğretileri, Candan Şentuna tarafından çevrildi, Yapı Kredi Yayınları, 2003, ISBN 9789750805356 

Katanya başdiyakozu Henricus Aristippus, 1150'lerin sonlarında Güney İtalya'da Diogenes Laërtius'un kitabının Latince bir çevirisini yapmıştır, ancak bu çeviri o zamandan beri kayıp ya da yok olmuştur. Geremia da Montagnone, bu çeviriyi Compedium moralium notabilium (y. 1310) adlı eseri için kaynak olarak kullanmış ve anonim bir İtalyan yazar da Liber de vita et moribus philosophoru

Diyalektik Materyalizm (Eytişimsel Maddecilik ya da Eytişimsel Özdekçilik), materyalizmin Karl Marx tarafından yorumlanmış biçimi, Marksist felsefenin adlandırılma biçimi ya da Marksizmin felsefi öğretisidir.
Marx ve Engels'in öncülük ettiği, ancak Marx'tan çok -sistematik bir felsefe olarak- Engels'te açılımları bulunabilecek felsefe akımı. Engels, Marx daha hayattayken söz konusu kuramı şekillendirmeye başlamıştır ve Marx'ın buna yönelik bilinen bir itirazı yoktur. Bununla birlikte, Marx kendi felsefi çalışmalarını bu şekilde adlandırmaya ve kategorize etmeye çok eğilim göstermemiştir.
Marx, diyalektik yöntemin üstünlüğünü ve Hegel'de "idealist bir kabuk" içinde saklı ve "baş aşağı çevrilmiş" olarak bulunan diyalektiğin rasyonel özünü ortaya çıkarabilmek için onu tamamen materyalist temelde yeniden ele almak gerektiğini savunmuştur. Bu anlamda, Marx'ın diyalektik materyalizmden söz ettiği ve onu çalışmalarında kullandığı bilinir, ancak sistematize edilmiş bir disiplin ya da yöntem olarak diyalektik materyalizm daha çok Marx'ın ardılları tarafından onun teorik çalışmalarından ve analizlerinden yararlanılarak geliştirilmiştir.

"Benim diyalektik yöntemim, Hegelci yöntemden yalnızca farklı değil, onun tam karşıtıdır da. Hegel için insan beyninin yaşam-süreci, yani düşünme süreci —Hegel bunu "Fikir" ("Idea") adı altında bağımsız bir özneye dönüştürür— gerçek dünyanın yaratıcısı ve mimarı olup, gerçek dünya, yalnızca "Fikir"in dışsal ve görüngüsel (Phenomenal) biçimidir. Benim için ise tersine, fikir, maddi dünyanın insan aklında yansımasından ve düşünce biçimlerine dönüşmesinden başka bir şey değildir." (Das Kapital, Almanca ikinci baskıya sonsöz, 24 Ocak 1873)
Diyalektik materyalizm uzun bir felsefi geleneği, karşıt eğilimleri ve çatışmalarıyla birlikte mat ettiği ve onu aştığı iddiasındadır. Bir yandan Hegel'den diyalektiği, öte yandan Feuerbach'tan materyalizmi almıştır. Bunlar belirli bir anlamda işlemlerden geçirilmiş ve birleştirilerek her iki eğilimin kendinde taşıdıkları teorik sorunların bu şekilde aşıldığı ve yepyeni bir felsefi düzleme ulaşıldığı savunulmuştur. Böylece teorik düzlemde, diyalektiğin değişimci teorisi ile materyalizmin maddeci açıklaması birleştirilmek istenmiştir. Buradan da bilginin, düşüncenin, doğanın ve toplumun açıklanmasında başka tür bir teorik modellemeye gidilmiştir. Buna göre sürekli bir değişkenlik içindeki madde bu değişkenliği ile birlikte bilinebilmekte ve bilgi bu süreçlerin akışı içinde maddi gerçekliğe her geçen gün daha da çok yaklaşmaktadır. Dolayısıyla tek ve biricik olan gerçeğin, biricik yöntemi ve teorisi de diyalektik materyalizmdir. Diyalektik materyalizmin bu noktada hem bir yöntem hem de teori niteliğini kazanır.

Diyalektik Materyalizm, genel felsefi kategorileri ve kavramları (varoluş-öz, biçim-töz, gerçeklik-yanılsama, nesnellik-hakikat, nedensellik-olasılık, zorunluluk-özgürlük vb.) da kullanır ve onlarla çalışır. Aydınlanma Çağı'ndaki felsefi akımların çatıştıkları ve çözümleyemedikleri konuları (bilginin kaynağı, düşüncenin temeli, aklın yapısı ve işleyişi, duyumların yeri vb.) özgün -ve pozitif bilimlerce de kanıtlandığı üzere- çözümlere bağlamış, temel aldığı yasaların, gerçekliğin yasaları olarak formüle etmiştir. Yani, buna göre gerçekliğin(doğanın) işleyiş süreçlerinin yasaları, diyalektik materyalizmin bilgi mekanizmalarının da yasalarıdır. Düşünceyi maddenin, bilgiyi gerçekliğin bir yansıması olarak alması dolayısıyla Yansıma Teorisi olarak bilinen teoriyle aynı zemine dayandığı söylenebilir. Böylece de kendisini gerçekliğin işleyiş süreçlerine uyduran, daha doğrusu o süreçlerin zihinsel yansımalarının sonucu olan bir teori olarak ayrıcalıklı bir yere oturtur.

Rus Marksizminin kurucusu Georgi Plehanov ve ardından İlyiç Lenin diyalektik felsefi materyalizmi çeşitli eserlerinde geliştirmeye çalıştılar. Plehanov Militan Materyalizm, Monist Tarih Anlayışının Gelişimi gibi eserlerinde, Marks ve Engels'in ölümlerinin ardından Avrupa Marksizminde etkisini giderek arttıran "yeni-Kantçılık" eğilimine savaş açtı. E. Bernstein gibi düşünürlerin başını çektiği bu yeni eğilimin Marksist felsefeyi ileriye değil, geriye götüren bir hareket olduğunu kanıtlamaya çalıştı. Lenin de onun izinden giderek materyalist diyalektiğin çok yönlü ve gelişmiş bir bilimsel yöntem olarak vazgeçilmezliğini savundu. Rusya'da kapitalist üretim biçiminin gelişimi üzerine ayrıntılı çalışmalarında bu yöntemi uygulamaya çalıştı ve diyalektik materyalizmin yeterince kavranamamasından doğan yanlış anlayışları göstermeye çalıştı. Lenin bir dizi makalesinde Felsefe Defterleri'nde Marks, Engels ve Plehanov'un izinden giderek diyalektik düşünceye Hegel'in yaptığı katkıların önemini ve büyüklüğünü vurguladı.
Lenin'in bu alandaki en önemli katkısı 1908 tarihinde yayınlanan Materyalizm ve Ampriokritisizm oldu. Burada Lenin bir tür fideizm olarak gördüğü ve özellikle Avusturyalı fizikçi Ernst Mach'ın felsefi çalışmalarının etkisinde kalan Bogdanov, Bazarov, Lunaçarski gibi bazı önde gelen Rus Marksistlerinin "diyalektik materyalizmi aşan" ve "en yeni bilimsel bulgulara uygun bir felsefe" olarak sundukları yeni-Kantçı "Ampiriokritisizm" felsefelerini kıyasıya eleştirdi. Bu eser aynı zamanda Lenin'in 1905 Rus devriminin yenilgisinden sonra gerek halk kesimleri, gerekse de aydınlar arasında hızla yaygınlaşan kaderci, fideist, tanrı-yaratıcı görüşlere karşı sert bir tepki niteliğindeydi. Lenin'in eseri Rus Marksistleri ve devrimci çevreleri arasında derhal büyük bir yankı uyandırdıysa da, Avrupa'daki Marksistler arasında Lenin'in uluslararası işçi hareketinin önde gelen bir otoritesi olarak kabul göreceği Ekim devrimi sonrasına kadar hemen hiç bilinmeden kaldı. Lenin bu eserinde ayrıca Marx, Engels ve Plehanov'un çalışmalarından olduğu kadar, "diyalektik materyalizm" felsefesini Marx ve Engles'den bağımsız olarak geliştiren işçi-filozof Joseph Dietzgen'in eserinden de yararlandı, büyük Rus devrimci yazar Çernişevski'nin bu alandaki katkılarını tekrar hatırlattı.
Stalin'e göre "Diyalektik materyalizm, Marksist-Leninist partinin dünya görüşüdür. Doğa olaylarına yaklaşımı, onları inceleme ve anlama yöntemleri diyalektik, doğa olaylarını yorumlayışı, bu olayları kavrayışı ve teorisi materyalist olduğundan, bu dünya görüşü, diyalektik materyalizm adını almıştır." (Diyalektik ve Tarihsel Materyalizm, 1938)
Sovyet düşüncesinde oturmuş olan anlayışa göre : "Materyalist diyalektik, doğayı ve toplumu incelemenin felsefi yöntemidir. Nesnel gerçekliğin karmaşık niteliğini, bilimin gelişmesinin her aşamasında, mutlak ile göreli'nin, sabit ile değişir'in unsurları arasındaki ilişkiyi; bir dizi genelleştirme formundan, daha derin diğer formlara geçişin anlaşılmasını yalnız ve yalnız diyalektik yaklaşım tarzı sağlar. Hiçbir katılaşma ve kalıplaşma taşımayan materyalist diyalektik'in devrimci özü, toplumun yeniden kurulmasında anahtar vazifesi görür." (M. Rosenthal, P. Yudin, Materyalist Felsefe Sözlüğü)
SSCB'de diyalektik materyalizmin toplum bilimlerinde olduğu kadar doğa bilimlerinde de uygulanması -her zaman eşit başarıyla olmasa da- teşvik edildi.
Geç sovyet felsefesinde özellikle Evald İlyenkov özgün çalışmalarıyla SSCB'de ve dışında adından söz ettirebildi. İlyenkov, Hegel diyalektiğini inceledi, bir dizi çalışmasında, Marx, Engels ve Lenin'in, eserlerinde diyalektik yöntemi çeşitli olguların analizine nasıl uyguladıklarını ayrıntılı olarak göstermeye çalıştı ve Lenin'in izinden giderek, yeni-Kantçı ve yeni-pozitivist okulların çağdaş biçimlerini diyalektik materyalizm açısından eleştirisine girişti.

Daha çok  ve asıl olarak Marx sonrası Marksizm'in benimsediği bir tanımlama olmuştur Diyalektik Materyalizm; özellikle Engels'in bu disiplini belirginleştirdiği söylenebilirse de daha çok Lenin'den sonra belirli yasaları ve formülasyonları olan bir yöntemsel disiplin olarak anlaşılmaya başlanmıştır. Lenin sonrasında ise genel Marksizm yorumunda tamamen bir felsefi ilkeler ve prosedürler şeklini almıştır. Sovyet Rusya'da, Stalin'in formülasyonlarıyla  "Dia-mat" olarak aldığı biçim bunu gösterir.
Georgi Plehanov, 1891'de Alman Sosyal Demokrat Partisinin [['Neue Zeit']] dergisinde yazdığı "Hegel'in Ölümünün Altmışıncı Yıldönümü Adına" makalesinde Diyalektik Materyalizm terimini ilk kez kullanmıştır. Bu terim daha öncesinde Marx tarafından hiç kullanılmamıştır. Plahanov'un kendi oluşturduğu bir terimdir.

Felsefe Defterleri
Marksizm
Materyalizm

Dogmatizm, A priori ilkeler, çeşitli öğretiler ve asla değişmeyeceği kabul edilen mutlak değerleri kabul eden, bu bilgilerin mutlak hakikat olduğunu, inceleme, tartışma yahut araştırmaya ihtiyacın olmadığını savunan anlayışa verilen isimdir. Bu tür savlara, öğretilere ve inançlara ise dogma veya nas denir.

Temelde skolastik bir anlayıştır, modern çağda değişme ve gelişmeyi yadsıyan öğretileri ve anlayışları adlandırır. Zira kendi fikir ve iddiasının mutlak doğru olduğunu ileri süren her kişi veya sistem dogmatiktir. Yani bu bağlamda; belirtilen görüş, bilgi ve yargıda, eleştirilmezlik, tartışılmazlık, değişmezlik ve net kesinlik olduğu takdirde bunlara dogma denilir. Özellikle metafizik öğretilerin tümü inakçı (dogmatik) öğretilerdir. Deney alanının dışında kalan bütün savlar inakçı olmak zorundadır. Başka bir yaklaşımla dogmatizm, aklın bir değere sahip olduğunu, böylece mutlak bir bilgiye (hakikat) ve varlığa ulaşılabileceğini ileri süren felsefî akımdır.
Dogmatizme primitif inançlardan modern bazı felsefi sistemlere kadar her yerde rastlanabilir. Bazı bağlamlarda Tanrı'nın sözü kavramı ile ortaya çıkıp Orta Çağ'da Aristoteles'in sözü kavramına kadar varmıştır. Örneğin, Orta Çağ Hristiyan kültüründe herhangi bir kuralın gerçek sayılması için Aristoteles’in söylemiş olması yeterli sayılıyordu.
Felsefi bir kavram olarak dogmatizm, düşünceye katı bir bağlılık anlamına gelmektedir. Eleştiriye kapalı, değişen bilgi ve verilere uyum sağlamayan, önceden belirlenmiş kabullere sıkı sıkıya bağlı kalan tutum olarak tanımlanır. Farklı düşüncelere veya perspektiflere düşünceye bağlılıktan dolayı yer yoktur. Her zaman fiziksel ya da siyasi bir baskıyı gerektirmese bile, özellikle Orta Çağ'da dogmatik düşünce   engizisyon mahkemelerinin temel düşünce temeli olarak zirve noktasına ulaşmıştır. Engizisyonun, dogmatik düşünce temelinden hareketle çıkardığı ve uyguladığı inançlardan bir örnek, masum bir kişinin ateşe atılsa bile yanmayacağı ve bundan dolayı ateşe atılınca yanan kişinin suçlu olduğu inancıdır.
İnak (dogma) ile inan arasındaki fark, inan’ın asla kanıtlanamayacak olanı kabul etmesi, inak’ın ise herhangi bir yetkeye bağlanan bir veriyi kanıtlamış olarak kabul etmesidir. Yukarıda da belirtildiği gibi bunun en güzel örneği Orta Çağ skolastiğinde herhangi bir sözün, eğer Aristoteles tarafından söylendiği kanıtlanırsa, doğru olduğunun da kanıtlandığı fikridir.
Herhangi bir sistemin veya kişinin, her yerde ve her zaman geçerli olan değişmez formüller ve mutlak bilgiler olduğunu sunmasının dogmatizm olduğu savunulur. Dogmatizmin karşıtı septisizm yani şüphecilik, kuşkuculuktur.
Dogmatik düşünce, "ileri sürülen düşünce ve ilkeleri; araştırmadan, kanıt aramadan, incelemeden, sınamadan ve tartışmadan doğru ve mutlak hakikat sayan anlayış" olarak da tanımlanabilmektedir.
Dogmatizmin Türkçe karşılığı olarak bağnazlık verilebilir. Örneklerine yalnız din alanında değil, pek çok alanda rastlanmıştır. Örneğin, geçmiş çağlarda bilimciler önce dünyanın düz olduğu, daha sonrasında Dünya'nın evrenin merkezi olduğu konusunda ısrar etmiştir. Ancak bu kanıları tekrardan sınayan da sonraki çağların bilim insanlarıdır. Bilimin herhangi bir inak ya da inan sisteminden en temel ve en önemli farkı, sınanabilir düşünce sistemini barındırmasıdır.

Genel dogmatik prensip ve inanışların, doğruluğunun tartışılamaz olması söz konusudur. Çoğu dogmatik düşüncenin değiştirilmesi imkansızlık düzeyinde zordur. Ancak bu durum, kurala uyma zorunluluğunu her zaman beraberinde getirmez. Teorik olarak zorunlu olsa bile uygulamada uyulmadığı görülür. Eğer teorik prensibi zorlayıcı bir mekanizma yoksa, insanların kuralı uygulamaktan kaçınma olasılığı mevcuttur. Teolojik görüşlerden bazıları kurallara uyup uymamanın  kendisinin özgürlük olduğunu, sorumluluğunun temelinde bu durumun yer aldığını savunmaktadır. 
Çoğu zaman bir dogmatik düşüncenin fanatik savunucuların bile kurala teorik kurala uymadığı veya teorik kuralın belirttiğini uygulamadığı görülür. Örneğin; Hristiyanlığın Katolik mezhebinde boşanma dinen yasaktır. Evli eşler ömürlerinin sonuna kadar hem ahlaken hem de hukuken birbirlerine sadık kalmak zorundadırlar. Ancak tüm Avrupa'da olduğu gibi Katolik mezhebinde de seküler yaşam içerisinde boşanma oranları oldukça yüksektir. Yasağın varlığı inkâr edilmez. Bu durum sorulduğunda benzer cevaplar verildiği görülür: "Tanrı'nın koyduğu kural doğrudur. İdeal olan boşanmadan ömrünün sonuna kadar aynı eşle evli kalmaktır. Bu emre uymadıkları için hatalı olan onlardır. İslam dünyası içerisinde de benzer örneklere rastlanır. Örneğin İslamiyet içerisinde alkollü içkiler yasaklanmış (haram kılınmış) olduğu halde müslüman nüfusa sahip ülkelerin bazılarında yüksek oranlarda bu yasağa uymama davranışına rastlanmıştır. Fakat içki içen insan günah işlediğini kabul etmektedir. Ancak yasağın doğru olduğuna inanmaktadır. Dünyanın her yerindeki farklı dinlerden bunlara benzer pek çok örnekler rastlanabilir. Dogmatik düşünceler, felsefî tanımında verildiği gibi yalnız düşünsel bir bağlılık olup pratikte karşılık bulmayabilmektedir. 

Dogmatik Hukuk alanında ise zorlayıcılık nedeniyle -devlet gücü bulunduğu için- daha fazla ön plana çıkmakta ve uyma davranışı artmaktadır. Ancak kişi yine de uymama yönünde bir tercihte bulunursa bu durumda hukuk sisteminin uygulayacağı yaptırımla karşılaşacaktır. Dogmatik hukuk aynı zamanda pozitif kuralları yorumlama ve sistematize etme işlevini de yerine getirmektedir. Hukukun doğruluğuna dair tartışmalar ise İdeal Hukuk alanında gerçekleşmektedir.

İnanç

Antidogmatik Hareket
HUKUK KAVRAMININ ANALİZİ, Prof.Dr. Sururi AKTAŞ 24 Mart 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Ankara Üni. Hukuk Fak. Dergisi, 67 (2) 2018: 227-252, Makale Kabul Tarihi: 06.07.2018 (Dogmatik Hukuk kavramı için)

Doğruluk, hakikat olarak da kullanılan felsefe terimi ya da kategorisi. Felsefenin bütün gelişim aşamalarında, felsefe içi tartışmalarda ve tanımlamalarda belirleyici bir konu başlığı olarak yer almıştır. Dolayısıyla genel bir tanımı olmaktan çok, her felsefe eğiliminde ya da okulunda farklı şekillerde tanımlanışları söz konusudur. Yine de genel bir tanımlama yapılacak olursa, Doğruluk ya da Hakikat, gerçek'ten ya da gerçeklik'ten ayrı olarak belli bir gerçekliğin düşünsel ya da zihinsel olarak temsil edilmesi ve temsilin gerçeklige uygun olması halidir diyebiliriz. Bu son derece sorunlu bir tanımlamadır söz konusu felsefe-içi tartışma bağlamında; özellikle de günümüz felsefe tartışmalarının ya da bu tartışmaların sonuclarının boyutları dolayısıyla.
Her felsefe eğilimi ya da akımı belli bir epistemolojik model kullanmakta ve dolayısıyla Doğruluk kategorisi buna göre farklı niteliklerde ele alınıp değerlendirilmektedir.
Çok genel olarak, doğruluğun, felsefe bağlamında epistemolojik ve ontolojik olmak üzere iki ayrı bağlamda ele alındığını belirtmek mümkündür.
Epistemelojik olarak doğruluk, bilgi etkinliğinin temel bir kavramıdır ve bilgiyi bilgi olmayan biçimlerden ayırmak üzere kullanılır. Doğrulanabilir ya da yanlışlanabilir olan bilgi düzleminde ele alınır. Doğruluk, doğrulanabilir bilginin kuramsal ifadesidir. Buna göre doğruluk var olana dair bildirimde bulunan özneyle birlikte mümkündür. Özne-nesne ilişkisi bağlamında yer alan ve öznenin nesneyi bilişinin niteligini belirten bir kategoridir. Ontolojik doğruluk kavramı ise, doğruluğu varlığın özüyle özdeş olma hali olarak ele almak anlamına gelir. Burada bilginin doğruluğunun bir özne-nesne ilişkisi sorunu değil varlığın özüyle ilgili oldugu varsayılır.
Doğruluğun bir uygunluk hali mi, bir tutarlılık konusu mu, yoksa bir uzlaşım sorunu mu olduğu üzerine önemli kuramsal tartışmalar Platon'dan beri süregelmektedir ve postmodern durum içinde bu tartışmalar yön değiştirmiş ve yeni bir boyut kazanmıştır. Genelgeçer bir tanımın ötesinde, Felsefe tarihi içinde epistemelojik alandaki gelişmenin ayrıntılı bir dokümantasyonu ortaya konulmaksızın yeterli bir doğruluk ya da hâkikat tanımına ulaşmak olanaklı değildir.

Suskunluk sarmalı
Hakikat
Hakikat Kapısı

Doğu felsefesi denildiğinde genel olarak Hindistan ve Çin'de başlayan felsefe geleneği kastedilmektedir. Ancak buna Afrika felsefesi, Japon felsefesi, İslam felsefesi, İran felsefesi gibi gelenekleri de eklemek gerekir. Oryantalist düşünceyle (bkz. Oryantalizm) Batı felsefesi, kendi tarihini Antik Yunan felsefesi dönemiyle birlikte başlatmakta, rasyonel ve sistematik düşünce geleneğini kendisine ait kılarak kendisini bu eksende tanımlamaktadır. Bu anlamda doğu felsefesi, batı felsefe tarihinin dışında kalan felsefe geleneklerini adlandırmaktadır. Doğu düşüncesi bu anlamda felsefe-dışı olarak görülmektedir. Doğu felsefesi mitolojik ve mistik ya da gizemci ve simgesel yanları olan bir felsefe geleneği olarak değerlendirilir. Bu etki ve köken söz konusu olmakla birlikte, doğu felsefesinin felsefe-dışı sayılması ancak felsefenin belirli bir şekilde anlaşılması ve kategorize edilmesiyle olanaklı olmaktadır. Bu anlayış ve kategorizasyon ise Batı düşüncesinin kendini tanımlamasıyla bağlantılıdır. Oysa Doğu ve Batı felsefeleri olarak adlandırılan felsefe gelenekleri, farklılıklarıyla birlikte, karşılıklı etkileşim ve süreklilik halinde gelişim göstermiş felsefelerdir. "Doğu" bu anlamda, hem daha Batı felsefesi mevcut değilken felsefi içerimli zengin bir düşünce tarihine sahiptir, hem de örneğin Orta Çağ döneminde Batı felsefesi denilen felsefenin taşınması ve geliştirilmesi doğu sayesinde gerçekleştirilmiştir.

Vedacılık
Brahmanizm
Karma felsefesi
Dharma
Yoga
Samkya
Budizm
Jainizm
Nyāya
Mokşa
Nirvana
Dukkha
Samsara
Atman

Yin Yang
Konfüçyus felsefesi
Daoizm
Çin Budizmi
Zen
Zen Budizmi
Feng Shui
Mensiyüs
Zhuangzi
Yang Zhu

Şintoizm
Japonya'da Budizm
Legalizm

Kelam
İhvanü's-Safa
Sufizm
Eşarilik
Dürzilik
Mu'tezile
Maturidilik
İşrakilik
Selefiyye
Tabiiyyun
Dehriyyun
Meşşaîlik

Hurufilik
Maniheizm
Bahailik
Zerdüştilik

Ankara Üni. Dergisi 13 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Düalist kozmoloji veya Düalizm, genellikle birbirine karşı çıkan iki temel kavramın var olduğuna dair ahlaki veya ruhsal inançtır. Hem geleneksel dinler hem de kutsal kitap dinleri dahil olmak üzere çeşitli dinlerden çeşitli görüşleri kapsayan şemsiye bir terimdir.
Ahlaki düalizm, iyiliksever ve kötü niyetli olanın büyük bir tamamlayıcısı veya arasındaki çatışmanın inancıdır. Basitçe, "ahlaki" olabilecek herhangi bir yorumdan ve bunların nasıl temsil edilebileceğinden bağımsız olarak, iş başında iki ahlaki zıtlık olduğunu ima eder. Örneğin, bir tanrıya, birden fazla tanrıya sahip olan veya hiçbiri olmayan bir dünya görüşünde ahlaki zıtlıklar var olabilir. Buna karşılık, duoteizm, bitheizm veya ditheizm (en azından) iki tanrıyı ima eder. Bitheizm uyum anlamına gelirken, ditheizm, iyi ile kötü, aydınlık ile karanlık ya da yaz ve kış gibi rekabet ve muhalefeti ima eder. Örneğin, dinsiz bir sistem, bir tanrının yaratıcı ve diğerinin yıkıcı olduğu bir sistem olabilir. teoloji, Düalizm ayrıca tanrı ile yaratılış veya tanrı ile evren arasındaki ilişkiye de atıfta bulunabilir (teistik düalizme bakınız). Bu düalizm biçimi, belirli Hristiyanlık ve Hinduizm geleneklerinde paylaşılan bir inançtır. Alternatif olarak, ontolojik düalizmde dünya iki kapsayıcı kategoriye ayrılmıştır. Evrenin yin ve yang'ın iki temel ilkesinin karşıtlığı ve birleşimi, Çin felsefesinin büyük bir parçasıdır ve Taoizm'in önemli bir özelliğidir. Konfüçyüsçülük'te de tartışılmaktadır.
İkili kozmolojilere sahip birçok efsane ve yaratılış motifi etnografik ve antropolojik literatürde tanımlanmıştır. Motifler, dünyayı, birbirleriyle rekabet eden veya dünyayı yaratmada, düzenlemede veya etkilemede tamamlayıcı bir işleve sahip olan iki düşkün, kültür kahramanı veya diğer mitolojik varlıkların yarattığı, düzenlediği veya etkilediği olarak algılar. Bu tür kozmolojilerin muazzam bir çeşitliliği var. Chukchi gibi bazı durumlarda, varlıklar rekabet etmek yerine işbirliği yaparlar ve yaratıma eşitsiz bir şekilde katkıda bulunurlar. Diğer birçok durumda, iki varlık aynı öneme veya güce sahip değildir (bazen bunlardan biri saf olarak bile tanımlanır). Bazen iyiye karşı kötü olarak karşılaştırılabilirler. Sıklıkla ikiz veya en azından erkek kardeş olduklarına inanılır. Mitolojilerdeki düalistik motifler, yerleşik tüm kıtalarda gözlemlenebilir. Zolotaryov, bunların yayılma veya ödünç alma ile açıklanamayacağı, daha çok yakınsak kökenli oldukları sonucuna varmıştır. Toplumun düalistik bir organizasyonuyla (kısımlar) ilişkilidirler; bazı kültürlerde sosyal organizasyon sona ermiş olabilir, ancak mitoloji hafızayı gittikçe daha gizli şekillerde korur.

Ahlaki düalizm, iyiliksever ve kötü niyetli arasındaki büyük tamamlayıcı veya çatışmanın inancıdır. Ditheism/Biteism (aşağıya bakınız) gibi, ahlaki düalizm de monist veya tek tanrılı ilkelerin yokluğunu ima etmez. Ahlaki düalizm, basitçe, "ahlaki" olabilecek herhangi bir yorumdan ve - Ditheizm/Bitheizmden farklı olarak - bunların nasıl temsil edileceğinden bağımsız olarak, iş başında iki ahlaki karşıtlık olduğunu ima eder.
Örneğin, Mazdaizm (Mazde Zerdüştçiliği)  hem düalistik hem de tek tanrılıdır (ancak tanım gereği monist değildir) çünkü bu felsefede Tanrı —Yaratıcı— tamamen iyidir ve aynı zamanda yaratılmamış olan antitez de mutlaktır. Zurvanizm (Zurvanite Zerdüştlük), Maniheizm ve Mandaeizm, düalist ve monist felsefelerin temsilcileridir, çünkü her biri, daha sonra iki eşit ama zıt varlığın ortaya çıktığı yüce ve aşkın bir İlk İlkeye sahiptir. Bu aynı zamanda daha az bilinen Hristiyan gnostik dinler, örneğin Bogomiller, Catharism vb. İçin de geçerlidir. Tekçi Düalizmin Daha karmaşık formları da örneğin, mevcut Hermetizm, Nous yarattık tarif -yani "düşünce" Tanrı'dan ya Demon sormadan alıp almadığını, ileri iyi ve kötü, yorumlama bağımlı hem insan-getiriyor. Çoğulculuk ile dualite mantıksal bir yanılgı olarak kabul edilir.

Ahlaki düalizm teolojik bir inanç olarak başladı. Düalizm ilk olarak Mısır dini inançlarında örtük olarak tanrılar Set (düzensizlik, ölüm) ve Osiris'in (düzen, yaşam) zıtlığı ile görüldü. İlk açık düalizm anlayışı, MÖ beşinci yüzyılın ortalarında Eski Pers Zerdüştlük dininden geldi. Zerdüştlük, Ahura Mazda'nın her güzel şeyin ebedi yaratıcısı olduğuna inanan tek tanrılı bir dindir. Ahura Mazda'nın düzenine yönelik herhangi bir ihlal, yaratılmamış her şey olan ilaçtan kaynaklanmaktadır. Bundan insanların yapması gereken önemli bir seçim var. Ya Ahura Mazda için insan hayatına tamamen katılırlar ya da vermezler ve uyuşturucu gücü verirler. Kişisel düalizm, sonraki dinlerin inançlarında daha da belirgindir.
Hristiyanlığın iyi ve kötü arasındaki dini ikilik, Tanrı (iyi) kaçınılmaz olarak Şeytan'ı (kötülüğü) yok edeceği için mükemmel bir ikilik değildir. Erken Hristiyan düalizmi, büyük ölçüde Platonik Düalizme dayanır (Bkz: Neoplatonizm ve Hristiyanlık). Ayrıca Hristiyanlıkta, maddi olmayan bir Hristiyan ruh fikrine dayanan bir ruh-beden ayrımı ile kişisel bir ikilik vardır.

Çoklu tanrılarla ilgili olarak kullanıldığında, düalizm duoteizmi, bitheizmi veya ditheizmi ifade edebilir. Diyetçilik / bitheizm ahlaki ikiliği ima etse de, eşdeğer değiller: ditheism / bitheism (en az) iki tanrı anlamına gelir. Ahlaki düalizm ille de teizmi (teos = tanrı) ima etmez.
Hem bitheism hem de ditheizm, tamamlayıcı veya zıt özelliklere sahip iki eşit derecede güçlü tanrıya olan inancı ifade eder: Bununla birlikte, bitheizm uyumu ima ederken, ditheizm rekabet ve muhalefeti ima eder, Iyi ile kötü, aydınlık ve karanlık ya da yaz ve kış gibi. Örneğin, dinsiz bir sistem, bir tanrının yaratıcı, diğerinin yıkıcı olduğu bir sistem olabilir (teodise). Orijinal Zerdüştlük anlayışında, Örneğin, Ahura Mazda nihai iyiliğin ruhuydu, Ahriman (Angra Mainyu) ise nihai kötülüğün ruhuydu.
Bunun tersine, iki tanrının çatışmada ya da muhalefette bulunmadığı bitheistik bir sistemde, biri erkek, diğeri kadın olabilir (bkz. Duoteism). Cinsiyet kutupluluğuna dayanan bir bitkinlik veya duoteistik teolojinin iyi bilinen bir örneği, neopagan dininde Wicca'da bulunur. Wicca'da Düalizm, bir tanrı ve tanrıçanın inancında, evreni yönetmede ikili bir ortaklık olarak temsil edilir. Bu, âşık olarak kabul edilen ilahi bir çift olan Ay Tanrıçası ve Boynuzlu Tanrı'ya tapınmaya odaklanır. Bununla birlikte, Boynuzlu Tanrı'nın -gündüz / gece, yaz / kış ile ilgili- Wiccan mit ve ritüelinde Oak King ve Holly King olarak ifade edilen aydınlık ve karanlığın ikili yönleri olduğu için, geleneksel Wicca'da ditheist bir tema da vardır. Tanrıça'nın eli için yılda iki kez savaşa girdiği söyleniyor ve bu da değişen mevsimlerle sonuçlanıyor. (Wicca içinde, aydınlık ve karanlık "iyi" ve "kötü" kavramlarına karşılık gelmez, ancak Taoizm'deki yin ve yang gibi doğal dünyanın veçheleridir.)

Radikal Düalizm - ya da iki eşit ilahi gücü ortaya koyan mutlak Düalizm. Maniheizm, daha önce bir arada var olan iki ışık ve karanlık aleminin, ikincisinin kaotik eylemleri nedeniyle çatışmaya karışmış halini tasavvur eder. Daha sonra, ışığın belirli unsurları karanlığın içinde hapsoldu; Maddi yaratımın amacı, sonunda ışık krallığının karanlığa galip geleceği bu bireysel unsurların yavaş çıkarılma sürecini canlandırmaktır. Maniheizm, muhtemelen bu Düalistik mitolojiyi Zerdüştlükten miras alır; burada ebedi ruh Ahura Mazda'nın antitezi Angra Mainyu; ikisi de kozmik bir mücadeleye giriyor ve sonucu aynı şekilde Ahura Mazda'yı muzaffer görecek. "İnci İlahisi", maddi dünyanın, karanlığın güçlerinin, içinde hapsolmuş ışığın unsurlarını sarhoş bir dikkat dağınıklığı durumunda tutmak için getirdiği bir tür kötü niyetli sarhoşluğa karşılık geldiği inancını içeriyordu.
Azaltılmış Düalizm - iki ilkeden birinin bir şekilde diğerinden aşağı olduğu yerdir. Sethianların maddi dünyayı, bağlılıklarının nesnesi olan gerçek Tanrı'dan daha az bir tanrısallık tarafından yaratıldığını düşündükleri gibi klasik Gnostik hareketler. Manevi dünya, maddi dünyadan kökten farklı olarak, gerçek Tanrı ile birlikte geniş olarak ve insanlığın belirli aydınlanmış üyelerinin gerçek yurdu olarak düşünülmektedir; bu nedenle, bu sistemler dünya içinde şiddetli bir yabancılaşma hissinin dışavurumuydu ve sonuçta ortaya çıkan amacı, ruhun fiziksel alemin sunduğu kısıtlamalardan kaçmasına izin vermekti.
Bununla birlikte, bir tanrının yazın ve kuraklığın, diğerinin ise kışın ve yağmurun / doğurganlığın temsilcisi olduğu bir sistemde, bitheistik ve ditheistik ilkeler her zaman bu kadar kolay karşılaştırılamaz (bkz. Persephone mitolojisi). Erken bir Hristiyan mezhebi olan Markiyonizm, Eski ve Yeni Ahit'in iki karşıt tanrının eseri olduğunu kabul etti: her ikisi de İlk İlkelerdi, ancak farklı dinlerden.

Teolojide Düalizm, Tanrı ile yaratılış veya Tanrı ve evren arasındaki ilişkiye işaret edebilir. Bu düalizm biçimi, belirli Hristiyanlık ve Hinduizm geleneklerinde paylaşılan bir inançtır.

Tanrı ve Yaratılış arasındaki ikilik, Marcionism, Catharism, Paulicianism ve diğer Gnostik Hristiyanlık formları dahil olmak üzere, Hristiyanlığın birçok tarihi mezhep ve geleneğinde merkezi bir inanç olarak var olmuştur. Hristiyan düalizmi, Tanrı ve yaratılışın farklı olduğu, ancak bölünmez bir bağ yoluyla birbiriyle ilişkili olduğu inancına işaret eder. Bununla birlikte, Gnostisizm, genel olarak yüce, aşkın bir Tanrı ile maddi evreni yaratmaktan sorumlu kör, kötü bir demiurge arasındaki bir inançta bir araya gelen çeşitli inanç sistemlerinden oluşan çeşitli, senkretistik bir dini harekettir ve böylece ilahi kıvılcımı madde içinde hapseder.
Cathars ve Paulicians gibi mezheplerde bu, kötü bir tanrı ile ahlaki bir tanrı tarafından yaratılan maddi dünya arasındaki bir ikiliktir. Tarihçiler, Hristiyan düalizmini, iyi ve kötü tanrıların eşit derecede güçlü olduğunu kabul eden mutlak düalizme ve maddi kötülüğün manevi iyiliğe tabi olduğunu savunan hafifletici düalizme bölerler. Özgürlükçü ya da bağdaşmacı bir özgür irade görüşüne bağlı olan Hristiyan ilahiyatçıların, özgür iradenin insanlığı Tanrı'dan ayırdığına dair inançları da bir Düalizm biçimi ol

Eleştirel teori; Immanuel Kant, Georg Wilhelm Friedrich Hegel, Max Weber, Karl Marx ve Sigmund Freud'un düşüncelerinin etkisi temelinde; sosyal ve beşeri bilimler bilgisiyle toplum ile kültür inceleme ve eleştirisine dayanan sosyal teori. Eleştirel teori, epistemolojik olarak; nesnelleştirici değil, düşünsel olduğu için doğabilimsel teorilerden farklıdır.
Kavramın farklı köken ve geçmişlerle iki boyutu vardır: sosyoloji ve edebiyat teorisi. Diğer yandan "eleştirel teori", eleştiri üzerine kurulu teoriler için genel olarak kullanılan bir kavramdır. Eleştirel teorisyen Max Horkheimer'e göre bir teori; insanları, bulundukları kısıtlayıcı koşulları değiştirerek onları özgürleştirdiği kadar eleştireldir.
Eleştirel teori, dar anlamda Frankfurt Okulu'nun 1930'lu yıllarda Friedrich Nietzsche ve Sigmund Freud gibi düşünürlerin eserlerine oluşan eğilimle gelişen Batı Marksizmi, diğer bir deyişle neo-Marksist felsefesine dayanır.
Frankfurt Okulu'ndan beş teorisyen, eleştirel teorinin temel anlamıyla var olmasına olanak sağlamıştır: Herbert Marcuse, Theodor W. Adorno, Max Horkheimer, Walter Benjamin ve sonradan kısmen Jürgen Habermas. Jürgen Habermas ile, eleştirel teori Alman idealizminden uzaklaşmış ve Amerikan faydacılığına yaklaşmıştır. Sosyal yapı ve üstyapı düşüncesi, eleştirel teoride kalmış az miktardaki Marksist kavramdan biridir.

Modernist eleştirel teori, politik-ekonomik bir sistem olarak kapitalizm ve endüstrinin evrimine eşlik eden hakimiyet ve adaletsizlik biçimleri ile ilgilenir. Postmodern eleştirel teori ise sosyal sorunları tarihsel ve kültürel bağlamlara dayandırarak, bu bağlamları veri toplama ve analiz etme süreçlerine dahil ederek ve bulguları göreceleştirerek siyasallaştırır.
Postmodern eleştiri araştırmaları, karakterinde aynı zamanda temsil krizini barındırır. Temsil krizi ise araştırmacıların eserlerinin, diğer durağan eserlerin objektif tasvirleri olduğu fikrinin reddedilmesidir. Bunun yerine pek çok postmodern araştırmacı, çalışmalarında ve yazılarında; eserlerinin politika ve yazınlarında fikirlerin çeşitlendirilmesini tercih eder.

1960 ve 1970'li yıllardan itibaren dil, sembolizm, metin ve anlam; Ludwig Wittgenstein, Ferdinand de Saussure, George Herbert Mead, Noam Chomsky, Hans-Georg Gadamer, Roland Barthes, Jacques Derrida ile dilbilim, analitik felsefe, yapısal dilbilimi, yorumbilim, göstergebilim, yapısöküm alanlarındaki diğer düşünürlerin etkisiyle, beşeri bilimlerin teorik alanında görülmeye başlanmıştır.
1970 ve 1980'li yıllarda Jürgen Habermas, eleştirel teoriyi bir "iletişim teorisi" olarak yeniden tanımladığında, o zamana kadar var olan eleştirel teorinin yolu ikiye ayrıldı ve iki farklı tür oldu. Eleştirel teorinin bu her iki türü de insan tarafından yaratılan iletişim, kültür ve politik bilinç üzerine odaklanmaktadır.

Frankfurt Okulu
Edebiyat teorisi

Atıflar

Genel
Balkız, Bekir. "Frankfurt Okulu ve Eleştirel Teori: Sosyolojik Pozitivizmin Eleştirisi". 19 Aralık 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 23 Mayıs 2012. 
Bohman, James (8 Mart 2005). "Critical Theory (Stanford Encyclopedia of Philosophy)". Stanford University. 13 Mayıs 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 23 Mayıs 2012. 
Horkheimer, Max (1982). Critical Theory (İngilizce). New York: Seabury Press. 
Lindlof, T. R.; Taylor, B. C. (2002). Qualitative Communication Research Methods (İngilizce). California: Thousand Oaks. KB1 bakım: Birden fazla ad: yazar listesi (link) 
Outhwaite, William (1988). Habermas: Key Contemporary Thinkers (İngilizce). New York. 

"Using Critical Theory to Understand the Meaning of Educational Quality"22 Ağustos 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Death is Not the End" "N+1" dergisinin akademik eleştirel teori hakkındaki kısa öyküsü
Critical Legal Thinking4 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Politika ve hukuk incelemelerinde eleştirel teori

Eleştiri, bir kişi, eser ya da konuyu doğru ve yanlışlarını göstererek anlatmak amacıyla yazılan kısa metinlerdir. Sanat, edebiyat, düşünce eserlerini hem öz hem yapı yönünde açıklayan, başarılı ve başarısız ya da değerli ve değersiz yönlerini gösteren, bunları örneklerle somutlayıp belirten yazıdır.
Eleştirinin Özellikleri;

Eleştiri objektif olmalıdır.
Eleştiride amaç okura ve yazara yol göstermektir.
Eleştirmenin kişisel duyguları kattığı eleştirilere öznel eleştiri, kişisel duyguları katmadığı, objektif olduğu eleştirilere de nesnel eleştiri denir.
Eleştiri her yönden yapılabilir.
Eleştiride yazar okuyucuyla konuşma halindedir.

Tanzimat dönemi Romantik eleştiri yazarları Şinasi, Namık Kemal, Abdülhak Hamid; Realist eleştiriciler Samipaşazade Sezai, Beşir Fuad, Nabizade Nazım, Mizancı Murat olup Servet-i fünun döneminde, Cenap Şahabettin intikad (sahte parayı gerçeğinden ayırmak) anlayışıyla tenkit eder. Halit Ziya, Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit dönemin eleştirici.
Cumhuriyetin ilk yıllarında eleştiri Yahya Kemal ve Ahmet Haşim'le başlar. İsmail Habip Sevük ve Ahmet Hamdi Tanpınar eleştiriyi edebiyat tarihi içinde ele alırlar. Nurullah Ataç, Suut Kemal Yetkin iki öznelci eleştirmendir.

Sistematik eleştirmenler Asım Bezirci, Fethi Naci, Hüseyin Cöntürk bağımsız yöntemi geliştirdi. Sabahattin Eyüboğlu ile Vedat Günyol hümanist eleştirmenlerdir. Çağdaş eleştirmenler Mehmet Kaplan, Tahsin Yücel, Adem Serin, Özkan Çam, Akşit Göktürk, Şara Sayın, Ünsal Oskay, Murat Belge, Orhan Burian, Tahir Alangu, Memet Fuat, Mehmet Doğan, Bedrettin Cömert, Enis Batur, Nihat Sami Banarlı, Cemil Meriç, Kenan Akyüz, Melih Cevdet, Konur Ertop, Orhan Şaik Gökyay, Alpay Kabacalı, Cevdet Kudret, Agah Sırrı, Berna Moran, Rauf Mutluay, Yaşar Nabi, Ahmet Oktay, Atilla Özkırımlı, Nermi Uygur ve Fuad Köprülü.

Öğretici metinler

Enformasyon felsefesi ya da Bilgi felsefesi, bilgi işleme, temsil sistemi ve bilinç, bilgisayar bilimi, bilgi bilimi ve bilgi teknolojisi ile ilgili konuları inceleyen bir felsefe dalıdır.
Enformasyon felsefesinin inceleme konuları:

Dinamikleri, kullanımı ve bilimleri dahil olmak üzere, bilginin kavramsal doğasının ve temel ilkelerinin eleştirel olarak incelenmesi.
Felsefi problemlere bilgi teorisi ve hesaplama metodolojilerinin detaylandırılması ve uygulanması.

Bilgi felsefesi, yapay zeka, bilgi mantığı, sibernetik, sosyal teori, etik ve dil ve bilgi çalışmasından gelişmiştir.

Bilgi teorisi olarak da bilinen bilgi mantığı, başlangıçta Charles Sanders Peirce tarafından geliştirilen satırlar boyunca mantıksal işaretlerin ve ifadelerin bilgi içeriğini dikkate alır.

Bilgi felsefesi için araştırma kaynakları Norbert Wiener, Alan Turing, William Ross Ashby, Claude Shannon, Warren Weaver ve üzerinde çalışan diğer birçok bilim insanının teknik çalışmasında bulunabilir.
Bilgi ve iletişim üzerine bazı önemli çalışmalar Gregory Bateson ve meslektaşları tarafından yapıldı.

Bilgi kavramı birçok teorisyen tarafından tanımlanmıştır.

Charles S. Peirce'in enformasyon teorisi, semiyotik olarak adlandırdığı daha geniş sembolik iletişim teorisine gömülüydü, şimdiyse göstergebilimin önemli bir parçasıdır. Peirce'e göre bilgi, bir yanda düz anlam ve uzam kavramları, diğer yanda yan anlam ve kavrayış kavramlarıyla ayrı ayrı kapsanan işaret ve ifadelerin yönlerini bütünleştirir.

Gregory Bateson, Donald M. MacKay'den yola çıkarak bilgiyi "fark yaratan bir fark" olarak tanımladı: Bilgi, fark yaratan bir ayrımdır.

Adriaans, Pieter (Autumn  2013). "Information".  Zalta, Edward N. (Ed.). Stanford Encyclopedia of Philosophy. 
Floridi, Luciano (Spring 2015). "Semantic Conceptions of Information".  Zalta, Edward N. (Ed.). Stanford Encyclopedia of Philosophy. 
IEG site 11 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., the Oxford University research group on the philosophy of information.
It from bit and fit from bit. On the origin and impact of information in the average evolution - from bit to atom and ecosystem. Information philosophy which covers not only the physics of information, but also how life forms originate and from there  evolve to become more and more complex, including evolution of genes and memes, into the complex memetics from organisations and multinational corporations and a "global brain", (Yves Decadt, 2000). Book published in Dutch with English paper summary in The Information Philosopher, http://www.informationphilosopher.com/solutions/scientists/decadt/ 25 Şubat 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Luciano Floridi, "Where are we in the philosophy of information?" University of Bergen, Norway. Podcast dated 21.06.06.

Epikürcülük, MÖ 307'de kurulan ve Antik Yunan filozofu Epikür'un öğretilerine dayanan bir felsefe sistemidir.
Epikür, Demokritos aşamalarını izleyen atomik bir materyalistti. Materyalist fikirleri, onu dini şüpheciliğe, batıl inançlara ve kutsal müdahaleye karşı genel bir saldırıya yöneltti. Epikürcülük başlangıçta Platonculuğa karşı çıkan bir düşünce olmakla birlikte, zamanla Stoacılıkla ana karşıt düşünce haline geldi. Epikürcülük, hazzı en önemli içsel amaç olarak gördüğü için bir tür hedonizmdir. Bununla birlikte, acı ve korkunun olmadığı bir durumun en büyük zevki oluşturduğu düşüncesi ve basit bir yaşamı savunması, onu halk arasında anlaşıldığı şekliyle hedonizmden çok farklı kılmaktadır.
Epikür, Kireneli filozof Aristippos'u izleyerek, en büyük iyinin, dünyanın işleyişi hakkında bilgi sahibi olmak ve arzuları sınırlandırmak yoluyla ataraksiya (sükûnet ve korkudan kurtulma) ve aponi (bedensel acının yokluğu) hali şeklinde mütevazı, sürdürülebilir bir haz aramak olduğuna inanmıştır. Bu iki durumun birleşimi, en üst düzeyde mutluluk sağlar. Bu nedenle, Epikür ve takipçileri genellikle siyasetten çekilmişlerdir; çünkü siyaset, erdem ve huzur arayışlarıyla çatışabilecek hayal kırıklıklarına ve hırslara yol açabilir.
Epikür'ün çok az yazısı günümüze ulaşmıştır. Diogenis Laertios, Epikür'ün yazdığı üç mektubu ve Temel Öğretilerinin bir bölümünü muhafaza etmiştir. Ancak, daha sonraki öğrencilerinden Epikür'ün fikirlerine ilişkin bağımsız kanıtlar da bulunmaktadır. Lucretius'un epik şiiri De rerum natura (“Şeylerin Doğası Üzerine”), Epikürcülüğün temel argümanlarını ve teorilerini ortaya koymaktadır. Herkulaneum'daki Villa dei Papiri'de ortaya çıkarılan parşömenlerde, çoğunlukla Epikürcü filozof Philodemus veya hocası Sidonlu Zeno tarafından yazılmış eserlerin yanı sıra Epikür'ün kendi eserlerinden parçalar da bulunmuştur. MS 2. yüzyılda, varlıklı bir Epikürcü olan Oenoandalı Diogenes, Likya'daki (günümüzde Türkiye) Oenoanda'da, felsefesinin ilkelerinin yazılı olduğu bir revaklı duvar inşa ettirmiştir.
Epikürcülük, Geç Helenistik dönemde ve Roma döneminde gelişti; Antakya, İskenderiye, Rodos ve Herkulaneum gibi yerlerde birçok Epikürcü topluluk kuruldu. MS 3. yüzyılın sonlarında, Epikürcülük diğer yükselen felsefeler (özellikle Yeni Platonculuk) tarafından karşı çıkılarak neredeyse tamamen ortadan kalktı. Aydınlanma Çağı'nda Epikürcülüğe olan ilgi yeniden canlandı ve modern çağda da devam etmektedir.

Epikür, Midilli Adası'nın başkenti Midilli'de ve daha sonra Lampsakos'ta eğitim vermiş ve takipçiler kazanmıştır. Atina'da Epikür, okulu için daha sonra Epikür'ün okulunun adı olacak olan “Bahçe” adlı bir mülk satın almıştır. Bu okulun üyeleri arasında Hermarchus, Idomeneus, Colotes, Poliainos ve Metrodorus bulunmaktaydı. Epikür, dostluğu mutluluğun önemli bir bileşeni olarak vurgulamıştır ve okul, Atina felsefesinin siyasi ilgi odağını reddedip kısmen münzevi bir topluluk gibi görünmektedir. Bu topluluk, Atina standartlarına göre oldukça kozmopolitti ve aralarında kadınlar ile köleler de bulunuyordu. Topluluk faaliyetleri, özellikle de her ay düzenlenen sosyal bir toplantı olan Eikas'a katılmak büyük önem taşıyordu. Her ne kadar et yemeye karşı bir yasak getirilmemiş olsa da, elde edilen küçük kanıtlara göre Epikür et yemediği için bazı üyeler vejetaryendi.
Bu felsefenin popülaritesi zamanla artmış ve Stoacılık, Platonculuk, Peripatetikçilik ve Fironculuk ile birlikte Helenistik felsefenin baskın okullarından biri haline gelerek Roma İmparatorluğu'nun son dönemlerine kadar güçlü bir şekilde varlığını sürdürmüştür. Herculaneum'daki Villa dei Papiri kütüphanesinden elde edilen deşifre edilmiş karbon kaplı parşömenler, geç Helenistik Epikürcü Philodemus'un ve Epikür'ün kendisinin çok sayıda eserini içermekte ve okulun kalıcı popülaritesini kanıtlamaktadır. Jül Sezar da Epikürcülüğe önemli ölçüde meyletmiştir, bu da Stoacı Cato'ya karşı konuştuğu Catiline komplosu sırasında Catiline'e karşı yapılan yargılama sırasında ölüm cezasına karşı savunma yapmasına yol açmıştır. Aynı zamanda, kayınpederi Lucius Calpurnius Piso Caesoninus da bu okulun bir mensubuydu. MS 2. yüzyılda, komedyen Samsatlı Lukianos ve zengin felsefe destekçisi Oenoandalı Diogenes önde gelen Epikürcülerdendi.
Ancak, bu felsefenin milattan sonra üçüncü yüzyılın sonlarına gelindiğinde varlığına dair çok az eser kalmıştı. Yeni Platonculuk ve Peripatetikçiliğin ve daha sonra Hristiyanlığın artan hakimiyeti ile Epikürcülük düşüşe geçmiştir.

Epikür, Herodot'a yazdığı mektupta fiziksel dünyanın doğasına ilişkin üç ilke ortaya koymuştur: var olanın var olmayandan meydana gelemeyeceği, parçalananın var olmaktan çıkmayacağı ve şu anda var olan her şeyin her zaman var olduğu ve her zaman var olacağı. Bu ilkelerin amacı, dünyayı oluşturan her şeyin kalıcı ve değişmez olduğu gerçeğini ortaya koymaktır. Epikür fiziğine göre tüm evren madde ve boşluk olmak üzere iki şeyden oluşuyordu. Madde, yalnızca şekil, boyut ve ağırlık gibi değişmeyen niteliklere sahip küçük cisimler olan atomlardan meydana gelmektedir. Epikürcüler, atomların değişmez olduğuna inanıyorlardı; çünkü dünyanın düzenli olduğu ve değişimlerin belirli ve tutarlı kaynaklara sahip olması gerektiğini düşünüyorlardı. Örneğin, bir bitki türü yalnızca aynı türden bir tohumdan büyüyebilir, ancak evrenin varlığını sürdürebilmesi için nihai olarak oluştuğu şeyin değiştirilememesi gerektiğine inanıyorlardı. Aksi takdirde, evrenin esasen yok olacağını düşünüyorlardı.

Epikür, sonsuz miktarda atom olması gerektiğinin yanı sıra, yalnızca sonlu sayıda atom türü ve sonsuz miktarda boşluk olması gerektiğini düşünür. Epikür bu görüşünü Herodot'a yazdığı mektupta açıklar:Dahası, hem atomların çokluğu hem de boşluğun kapsamı nedeniyle şeylerin toplamı sınırsızdır. Eğer boşluk sonsuz ve cisimler sonlu olsaydı, cisimler hiçbir yerde duramaz, sonsuz boşluktaki rotalarında dağılırdı ve onları geri gönderecek bir destek ya da kontrol mekanizması olmazdı. Yine, eğer boşluk sonlu olsaydı, cisimlerin sonsuzluğu hiçbir yerde duramazdı.Atom sayısı sonsuz olduğu için, sonsuz sayıda dünya ya da kozmos vardır. Bu dünyalardan bazıları bizimkinden çok farklı, bazıları ise oldukça benzer olabilmektedir ve tüm dünyalar birbirlerinden geniş boşluk alanları (metakosmi) ile ayrılmıştır. Epikürcülük, atomların daha küçük parçalara ayrılamayacağını, çünkü maddenin hareket edebilmesi için boşluğun gerekli olduğunu belirtir. Hem boşluk hem de maddeden oluşan herhangi bir şey parçalanabilirken, eğer bir şey boşluk içermiyorsa o zaman parçalanmasının bir yolu da yoktur çünkü maddenin hiçbir parçası maddenin daha küçük bir alt bölümüne parçalanamaz. Atomlar sürekli olarak dört farklı yoldan biriyle hareket etmektedir. Atomlar basitçe birbirleriyle çarpışabilir ve sonra birbirlerinden geri sekebilirler. Atomlar birbirleriyle birleşip daha büyük bir nesne oluştururken, daha büyük nesnenin genel şeklini korumaya devam ederken birbirlerine çarparak titreşebilirler.
Diğer atomlar tarafından engellenmediği zaman, tüm atomlar dünyanın geri kalanıyla ilişkili olarak doğal bir şekilde aşağıya doğru aynı hızda hareket etmektedir. Bu aşağı doğru hareket atomlar için doğal bir durumdur ancak dördüncü hareket aracı olarak atomlar zaman zaman aşağı doğru olan olağan yollarından rastgele sapabilirler. Bu savrulma hareketi evrenin yaratılmasını sağlayan şeydir, çünkü gittikçe daha fazla atom savruldukça ve birbirleriyle çarpıştıkça, atomlar bir araya geldikçe nesneler şekillenebilmiştir. Savrulma olmasaydı, atomlar birbirleriyle asla etkileşime girmez ve aynı hızda aşağı doğru hareket etmeye devam ederlerdi. Epikür de insanlığın özgür iradesini açıklayan şeyin bu sapma olduğunu düşünüyordu. Eğer sapma olmasaydı, insanlar hiç bitmeyen bir neden-sonuç zincirine tabi olurlardı. Bu, Epikürcülerin Demokritos'un atom teorisini eleştirmek için sıklıkla kullandıkları bir nokta olmuştur.

Epikür felsefesi duyulara dayalı ampirik bir epistemolojiyi benimser.

Epikürcüler duyuların da atomlara dayandığına inanmaktaydı. Her nesne sürekli olarak kendisinden parçacıklar yayıyordu ve bunlar daha sonra gözlemciyle etkileşime giriyordu. Görme, koklama veya ses gibi tüm duyumlar bu parçacıklara dayanıyordu. Yayılan atomlar duyu organlarının algıladığı niteliklere sahip olmamakla birlikte, yayılma biçimleri gözlemcinin bu duyumları deneyimlemesine neden olmuştur; örneğin kırmızı parçacıkların kendileri kırmızı değildir, ancak izleyicinin kırmızı rengi deneyimlemesine neden olacak şekilde yayılmışlardır. Atomlar tek tek değil, daha ziyade çok hızlı hareket ettikleri için sürekli bir his olarak algılanır.
Epikürcüler tüm duyu algılarının doğru olduğuna ve hataların bu algıları nasıl değerlendirdiğimizden kaynaklandığına inanıyorlardı. Nesneler hakkında yargılar oluşturduğumuzda (hupolepsis), bunlar daha fazla duyusal bilgi yoluyla teyit edilebilir ve düzeltilebilir. Örneğin, birisi uzaktan yuvarlak gibi görünen bir kule görürse ve kuleye yaklaştığında aslında kare olduğunu görürse, ilk yargısının yanlış olduğunu anlayacak ve yanlış fikrini düzeltecektir.

Epikür'ün üç hakikat ölçütü önerdiği söylenir: duyumlar (aisthêsis), önyargılar (prolepsis) ve duygular (pathê). “ Düşünsel uygulamalar” (phantastikai epibolai tês dianoias) olarak adlandırılan dördüncü bir kriterin daha sonraki Epikürcüler tarafından eklendiği söylenir. Bu ölçütler Epikürcülerin bilgi edindiğimizi düşündükleri yöntemleri oluşturuyordu.
Epikürcüler duyumların aldatıcı olamayacağını düşündükleri için, duyumlar Epikürcüler için gerçeğin ilk ve temel ölçütüdür. Duyusal girdinin yanlış yönlendiriyor gibi göründüğü durumlarda bile, girdinin kendisi doğrudur ve hata girdi hakkındaki yargılarımızdan kaynaklanmaktadır. Örneğin, suya düz bir kürek yerleştirildiğinde, kürek bükülmüş görünür. Epikürcü, küreğin görüntüsünün, yani kürekten gözlemcinin gözlerine giden atomların kaydırıldığını ve bu nedenle gözlemcinin gözlerine gerçekten de bükülmüş bir kürek şeklinde ulaştığını ileri sürecektir. Gözlemci, aldığı görüntünün kür

Epistemoloji (Grekçe: ἐπιστήμη, epistēmē 'bilgi' ve -loji) ya da bilgi felsefesi, bilgiyle ilgilenen bir felsefe dalıdır. Epistemologlar, bilginin doğası, kaynağı ve kapsamı, epistemolojik gerekçelendirme, inancın rasyonelliğini ve diğer çeşitli konuları incelemektedir. Epistemoloji, felsefenin etik, mantık ve metafizikle birlikte dört ana dalından biri olarak kabul edilir.
Epistemolojideki tartışmalar genel olarak dört ana alanda toplanmıştır:

Bilgi doğasının felsefi analizi ve bir inancın bilgiyi oluşturması için gereken gerçeklik ve gerekçelendirme gibi koşullar
Algı, gerekçe, bellek ve tanıklık gibi potansiyel bilgi ve gerekçeli inanç kaynakları
Tüm gerekçelendirilmiş inançların birer gerekçeli temel inançtan mı türetilmesi gerektiği yoksa gerekçelendirmenin yalnızca bir dizi tutarlı inanca mı dayalı olması gerektiği soruları da dahil olmak üzere, bir bilgi bütününün veya gerekçelendirilmiş bir inancın yapısı
Bilginin olabilirliğini sorgulayan felsefî şüpheciliğin yanı sıra, şüpheciliğin sıradan bilgi iddialarımıza bir tehdit oluşturup oluşturmadığı ve şüpheci argümanları reddetmenin mümkün olup olmadığı gibi sorunlar
Epistemoloji, bu ve diğer tartışmalarda "Ne biliyoruz?", "Bir şeyi bildiğimizi söylemek ne anlama gelir?", "Gerekçelendirilmiş inançları gerekçelendirilmiş kılan nedir?" ve "Bildiğimizi nasıl biliyoruz?" gibi soruları cevaplamayı hedefler.

Bilgi nedir?
Bilginin kaynağı nedir?
Bilginin değeri nedir?
Doğru bilgi var mıdır?
Bilginin sınırı nedir?
Bilginin yöntemi nedir?
İnsan neyi bilebilir?
Doğru bilginin ölçütü olarak farklı felsefi yaklaşımlar aklı, deneyleri, gözlemlenebilir olguları, faydayı, sezgileri ya da özleri (fenomen) kabul etmiştir. Ancak yaklaşımlar bunlarla sınırlı değildir.

Sosyal epistemoloji: Bilgi yüklemelerinde bireyler arasındaki ilişkiler ve inançların sosyal bağlamlardaki yerini araştırır.
Formal epistemoloji: Bilgi yüklemelerinde karar, mantık, olasılık ve hesaplanabilirlik gibi kavramların etkisini araştırır.
Metaepistemoloji: Epistemolojinin konusu, yöntemleri ve amaçlarını araştırır. Epistemoloji alanında bilgi edinmek için sorulan soruların ve bu sorulara verilen cevapların gerekliliği ve doğruluğu üzerinde durur.
Evrimsel epistemoloji: İnsanlar ve hayvanlarda, bilginin ve bilişsel mekanizmaların geçirdiği evrimsel süreçleri araştırır.
Uygulamalı epistemoloji: Araştırma sistemlerinin doğru bilgiye erişmede işe yarayıp yaramadığını araştırır.

Doğru bilginin mümkün olmadığını savunan görüşler, duyuların insanı aldatması, bilginin göreceli olması ve her şeye şüpheyle yaklaşılması gerektiği gibi bakış açılarıyla, herkesin doğru kabul edebileceği kesin bilgilere ulaşılamayacağını savunmuşlardır. Antik Yunan’da, zenginlerin çocuklarına para karşılığında eğitim veren sofistler ve şüpheyi bir sistem olarak ortaya koyan septikler, doğru bilginin mümkün olmadığını savunan filozoflar arasında yer almaktadır.

Sofizm, bilgiye ulaşma yolunda temel kaynağın duyular olduğunu ve duyuların verdiği bilgilerin de aldatıcı olduğunu savunmuş, bu nedenle bilginin herkes için farklı olabileceğini öne sürmüştür. Rölativizme öncülük eden sofistler, felsefe tarihi boyunca birçok eleştiriye de maruz kalmıştır.
Başlıca temsilcileri: Protagoras ve Gorgias

Septisizm, şüpheyi bir sistem haline getirerek, bilgi üzerine doğru-yanlış şeklinde bir ayrım yapmayı reddetmiştir. Hiçbir konuda yargıda bulunulmaması gerektiğini savunan septikler, bu anlayışlarına “epokhe” ismini vermişlerdir.
Başlıca temsilcileri: Pyrrhon ve Timon

Doğru bilginin mümkün olduğunu savunan dogmatizm ise, “bilginin kaynağı nedir” sorusuyla kendi içerisinde birçok farklı görüşe ayrılmaktadır.

Rasyonalizm, bilgiye akıl yoluyla ulaşılabileceğini ve algılarla elde edilen bilgilerin genel-geçer olamayacağını savunmaktadır. Sokrates'in Atina sokaklarında insanlara sorduğu sorularla, doğuştan getirdiklerine inandığı bilgiyi açığa çıkartma çabası, rasyonalizmin tarihteki ilk örneğidir. Platon ise ontolojide idealar ve görüntüler dünyası arasında yaptığı ayrımı temel alarak, idealar dünyasından gelen bilgilerin doğru, görüntüler dünyasında elde edilen bilgilerin ise aldatıcı olduğunu dile getirmiştir. Aristoteles, diğer rasyonalist filozoflardan farklı olarak doğuştan bilgiye değil, doğuştan bilme potansiyeline vurgu yapmıştır. Duyulardan bağımsız, sadece akla dayalı bilginin var olamayacağını savunarak Platon'u eleştirmiştir.

Farabi, dine dayalı bir rasyonalizm anlayışı geliştirmiştir. Aristoteles'ten etkilenmiş, aklın hem Tanrı'nın varlığının hem de kendi varlığının bilincinde olduğunu düşünmüştür. René Descartes şüphecilikten yola çıkarak doğuştan gelen bilgi ve duyulardan elde edilen bilgi tanımlarını yapmış, doğuştan gelen bilgilerin apaçık olduğunu dile getirmiştir. Georg Wilhelm Friedrich Hegel ise, doğru bilgiye mantık yoluyla ulaşılabileceğini savunmuş, rasyonalizme bağlı olarak diyalektik kavramını ortaya koymuştur.
Başlıca temsilcileri: Sokrates, Platon, Aristoteles, Farabi, René Descartes ve Georg Wilhelm Friedrich Hegel

Empirizm, bilgiye deney yoluyla ulaşılabileceğini ve doğuştan gelen hiçbir bilginin olamayacağını öne sürmektedir. John Locke, İnsan Anlığı Üzerine Bir Deneme'de insan zihnini boş bir levha olarak nitelendirmiş ve bilginin a-posteriori yöntemlerle elde edilebileceğini dile getirmiştir. Deney ve gözlemi merkeze aldığı yaklaşımı içerisinde, birçok kavram geliştirmiştir:
Dış deney ve iç deney: Duyu verilerinden elde edilen bilgiler, dış deneyler olarak tanımlanır. Bu dış deneyler, insan zihninin değerlendirmeleriyle işlenerek iç deneyleri oluşturur.
Yalın tasarım ve karmaşık tasarım: Nesnelerin, duyu verilerine bağlı olarak algılanan renk ve koku gibi özellikleri üzerinden, yalın tasarımlara ulaşılır. Bu yalın tasarımlar, akıl yoluyla birleştirilerek, daha büyük bilgiler olan karmaşık tasarımların temellerini atar.
Birincil nitelikler ve ikincil nitelikler: Birincil nitelikler, nesnelerin oluşabilmesi için zorunlu olan kütle, hacim ve atomik yapı gibi özellikleri ifade eder. İkincil nitelikler ise, duyu verileri ve birincil niteliklerin arasındaki etkileşimlerden oluşmaktadır. Nesneler, ikincil niteliklere doğrudan sahip olmaktan ziyade, algılanma süreçlerinde bu özellikleri taşırlar.
Thomas Aquinas'ın bilginin saf akılsal yöntemlerle elde edilemeyeceği ve aklın asıl görevinin duyu verilerini işlemek olduğu yönündeki görüşleri, İngiliz felsefesinin empirist yaklaşımı üzerinde belirleyici olmuştur. Hristiyan teolojisi ve Aristoteles fiziğinden yararlanarak kozmolojik argümanı geliştirilen filozof, peripatetik aksiyomdan oldukça etkilenmiştir. Roger Bacon'un görüşleri sayesinde temelleri atılan ve Francis Bacon tarafından felsefenin yeni bir alt dalı haline getirilen bilim felsefesi de, deneysel bilgi ve tümevarımsal yöntemin gelişmesini sağlamıştır.
Zihin felsefesinde, empirist filozoflar arasında bazı görüş ayrılıklarının bulunduğu görülmektedir. Aristoteles'in görüşlerini sürdüren Thomas Aquinas, gerçekliğin olduğu gibi algılandığını savunarak doğrudan realizmi benimserken, John Locke ve David Hume gibi İngiliz empiristleri, gerçekliğin algılanmasında bilişsel süreçlerin önemini vurgulayarak dolaylı realizmi tercih etmişlerdir. George Berkeley ise, dolaylı realizmin varsayımlarını daha da ileriye götürerek idealizm ve empirizmi uzlaştırmaya çalışmıştır.
David Hume, John Locke'un tanımlarında yaptığı değişikliklerle, İngiliz felsefesi içerisinde de yeni görüşlerin oluşmasına neden olmuştur. Dış deneyler yerine izlenimler, iç deneyler yerine ise fikirler kavramlarını kullanmıştır. Olaylar arasında tümevarımsal olarak doğrulanabilecek bağlantılar yerine, düzenli olarak birbirlerini takip etme ilişkisi olduğunu düşünmüş ve nedensellik ilkesine şüpheyle yaklaşmıştır.
İslam'ın Altın Çağı'nda yaşamış olan birçok bilim insanı da, deney ve gözlemi öncelikli bilgi kaynakları olarak görmüşlerdir. Aristoteles'in gözlemler üzerinden akıl yürütmeye dayalı olan mantığının, öznenin aktif bir unsur olarak kontrollü deneyler yaptığı tümevarımsal yöntemle değiştirilmesinde rol oynamışlardır. Doğa bilimlerinin sorgulama ve araştırmaya dayalı olmasına dikkat çekmişlerdir. Önceki dönemlerde geliştirilen fizik ve kimya teorilerinin doğruluklarını, doğaya bakarak test etmişlerdir.
İbn-i Heysem, aynalar ve mercekler üzerinde yaptığı deneylerden yola çıkarak büyük bir optik sistemi geliştirmiştir. Isaac Newton'un ışığın yansıması ve renk teorisi üzerine yaptığı çalışmalarda, İbn-i Heysem'in etkilerini görmek mümkündür. Cabir bin Hayyan'ın organik maddeler ve elementler hakkındaki görüşlerini deneyler üzerine inşa etmesi, İbn-i Sina'nın felsefesinde akıl ve deney arasında kurulan ilişki gibi örnekler de, İslam filozofları arasında empirist yaklaşımın gelişmiş olduğunu göstermektedir.
Empirizm, doğa bilimlerinin yöntemsel gelişimi sürecinde en çok etkilendiği görüşler arasında yer almaktadır. John Locke'un bilginin algılanmasına dair görüşlerinde fizikçi olmasının etkileri görülmektedir. Isaac Newton'un optik ve mekanik çalışmalarının yanı sıra, Charles Darwin'in doğal seçilim süreçlerini incelerken ve evrim teorisini geliştirirken empirizmden etkilendiğini dile getiren kaynaklar da bulunmaktadır.
Bilimsel yöntem üzerine devam eden tartışmalarda, varsayımsal tümdengelimciliğe karşı en güçlü alternatif olarak kabul edilen tümevarımcılık da, empirizmin ortaya koyduğu bilgi anlayışından yararlanmaktadır. Francis Bacon ve Isaac Newton'un bilimin doğası üzerine görüşlerinden etkilenen tümevarımcılık, son halini John Stuart Mill sayesinde almıştır.
Başlıca temsilcileri: İbn-i Heysem, Thomas Aquinas, Francis Bacon, John Locke ve David Hume

Sensüalizm, John Locke ve David Hume gibi İngiliz empiristlerinin dışarıdan elde edilen bilginin zihinde işlendiği görüşüne karşı çıkmaktadır. Duyu organlarının elde ettiği veriler dışında hiçbir bilgi elde edilemeyeceğini savunmakta ve İngiliz empirizmine göre daha duyumcu bir tutum sergilemektedir.
Başlıca temsilcileri: Étienne Bonnot de Condillac

Kritisizm, bilginin kaynağının hem akıl hem de den

Erken modern felsefe (ayrıca klasik modern felsefe), Batı düşüncesinin gelişen bir hareketiydi. Madde ve zihin gibi konuları teoriler ve söylemlerle inceleyen felsefe tarihinde, modern felsefe olarak anılan dönemin başlangıcıyla örtüşen bir dönemdir. Ortaçağ felsefe döneminin ardından gelmiştir. Erken modern felsefenin genellikle 16. ve 18. yüzyıllar arasında meydana geldiği düşünülse de bazı filozoflar ve tarihçiler bu dönemi biraz daha erkene çekmektedirler. Bu dönemde, felsefenin günümüzdeki anlayışına katkı sağlayan Descartes, Locke, Hume ve Kant gibi etkili filozoflar yer almaktadır.

Tarihsel olarak erken modern dönem, yaklaşık 1500-1789 yılları arasındadır, ancak "erken modern felsefe" adı altında genellikle daha dar bir zaman dilimini ifade etmek için kullanılmaktadır.
En dar anlamda, terim esas olarak 17. ve 18. yüzyıl felsefesini tanımlar ve genellikle René Descartes ile başlar. Bu tür analizlere genellikle dahil olmuş 17. yüzyıl filozofları arasında Thomas Hobbes, Blaise Pascal, Baruch Spinoza, Gottfried Wilhelm Leibniz ve Isaac Newton yer almaktadır. 18. yüzyıl, genellikle Aydınlanma Çağı olarak bilinir ve bu dönemde John Locke, George Berkeley ve David Hume gibi erken modern figürleri bulunur.
Terim bazen daha geniş bir bağlamda ele alınarak, 16. yüzyıldan önceki düşünürler Niccolò Machiavelli, Martin Luther, John Calvin, Michel de Montaigne ve Francis Bacon  gibi isimleri kapsar. Bazı tanımlar ise Voltaire, Giambattista Vico ve Thomas Paine gibi düşünürleri de "erken modern" etiketi altında değerlendirir. En geniş tanıma göre, erken modern dönemin Immanuel Kant'ın 1804'teki ölümüyle sona erdiği söylenir. Bu şekilde bakıldığında, dönem son Rönesans filozoflarından Aydınlanma Çağı'nın son günlerine kadar uzanmaktadır. Çoğu uzman, dönemin René Descartes'ın 1641'de Paris'te yayınlanan Meditationes de Prima Philosophiae (İlk Felsefe Üzerine Meditasyonlar) eseri ile başlayıp, Alman filozof Immanuel Kant'ın 1780'lerdeki Critique of Pure Reason (Saf Aklın Eleştirisi) eseriyle sona erdiğini kabul eder.
Bu dönemde çeşitli düşünürler zorlayıcı felsefi problemlerle karşı karşıya kaldılar: Klasik Aristotelesçilik ve Hristiyan teolojisinin ilkelerini, Kopernik, Galileo ve Newton'un ardından gelen yeni teknolojik gelişmelerle bağdaştırmak. Cansız nesnelerin hareketini fiziksel olmayan bir şeyin müdahalesi olmadan yöneten, matematiksel olarak tanımlanabilen evrensel yasaların hükmettiği modern bir mekanik kozmos imgesi, özellikle zihin, beden ve Tanrı hakkındaki yerel düşünce biçimlerini ciddi şekilde zorladı. Buna karşılık, deneysel gelişmelerde yer alan birçok filozof, insanların evren ile ilişkisine dair çeşitli bakış perspektifler geliştirip mükemmelleştirdiler.
Batı düşüncesini derinlemesine şekillendiren üç kritik tarihsel olay, Keşif Çağı, modern bilimin gelişmesi ve Protestan Reformasyonu ile sonuçlanan mezhep çatışmalarıydı. Felsefe ile bilimsel araştırma arasındaki ilişki karmaşıktı, çünkü birçok erken modern bilim insanı kendilerini filozof olarak tanımlamakta ve bu iki disiplini birbirine karıştırmaktaydı. Bu iki alan sonunda birbirinden ayrılacaktı. Bilimsel kesinlik konusundaki çağdaş felsefenin epistemolojik ve metodolojik kaygıları, böyle bir ayrılığa rağmen devamlılığını sürdürdü.
Erken modern entelektüel dönem de Batı felsefesinin gelişmesine katkı sağladı. Metafizik, toplumsal varlık, epistemoloji ve akılcı düşünce gibi yeni felsefi teoriler ortaya atıldı. Gerçekliği araştırmak için akılcılığın, mantığın ve akıl yürütmenin ön plana atıldığı rasyonalizmin ilerletilmesi ve genişletilmesi üzerine güçlü bir vurgu vardı.

Aydınlanma, aynı zamanda Aydınlanma Çağı olarak da tanımlanan 18. yüzyıl Avrupa'sında fikirler dünyasına hakim olan bir felsefi harekettir. Bu hareket, aklın temel güç ve meşruiyet kaynağı olduğu ilkesine dayanmaktaydı ve özgürlük, ilerleme, hoşgörü, kardeşlik, anayasal yönetim ve kilise-devlet ayrımı gibi prensipleri savunuyordu. Aydınlanma, bilime ve indirgemeciliğe odaklanmanın yanı sıra, dini baskıya karşı artan bir şüphecilik ile tanımlandı. Aydınlanma idealleri, monarşi ve kiliseye meydan okuyarak 18. ve 19. yüzyılların siyasi sorunlarının temelini attı. Fransız tarihçilere göre, Aydınlanma Çağı, Louis XIV'nin öldüğü 1715 yılında başlamış ve Fransız Devrimi'nin gerçekleştiği 1789 yılında sona ermiştir. Bazı çağdaş tarihçilere göre ise, bu dönem 1620'lerde, Bilimsel Devrim'in doğuşuyla başlamaktadır. Ancak, 18. yüzyılın ilk birkaç on yılı ve 19. yüzyılın ilk birkaç on yılı boyunca, hareketin çeşitli ulusal varyasyonları gelişmiştir.
17. yüzyılda Aydınlanma'nın önemli öncüleri olan İngiliz Francis Bacon ve Thomas Hobbes, Fransız René Descartes ve Galileo Galilei, Johannes Kepler ve Gottfried Wilhelm Leibniz gibi Bilimsel Devrim'in önde gelen doğa filozoflarıydı. Aydınlanma'nın kökenleri genellikle 1680'ler İngiltere'sine dayandırılır; bu dönemde Isaac Newton "Principia Mathematica" (1686) adlı eserini yayımlamış ve John Locke "Essay Concerning Human Understanding" (1689) adlı eserini kaleme almıştır. Bu iki eser, Aydınlanma'nın bilim, matematik ve felsefede büyük ilerlemeler kaydetmesinin temelini oluşturmuştur.
Aydınlanma Çağı hızla Avrupa'nın geneline yayılıyordu. On yedinci yüzyılın sonlarında Isaac Newton gibi bilimciler ve John Locke gibi yazarlar mevcut düzeni sorguladılar. Newton'un yerçekimi ve hareket yasaları, evreni herhangi bir manevi olgudan bağımsız doğal ilkeler açısından tanımladı. Locke, İngiltere'nin siyasi istikrarsızlığının ardından, halkın doğal yaşam, özgürlük ve mülkiyet haklarını savunmayan bir hükûmeti değiştirme özgürlüğüne sahip olduğunu savundu. İnsanlar, insanları sonsuz lanetlenmeye kader koyabilen ve despotik bir hükümdarın yönetmesine güç sağlayan bir Tanrı'nın varlığına olan güvenlerini kaybetmeye başladılar. Bu fikirler Avrupa'yı kalıcı olarak değiştirecekti.

18.yüzyılın ortalarında Avrupa, yerleşik teorilere ve dogmalara meydan okuyan bir felsefi ve bilimsel etkinlik patlaması yaşadı. Voltaire ve Jean-Jacques Rousseau, felsefi hareketin öncülerinden olarak, din ve Katolik teoloji yerine akıl üzerine kurulu bir toplum, doğal hukuk temelli yeni bir sivil düzen ve deney ve gözleme dayanan bir bilim savundular. Siyaset filozofu Montesquieu, ABD Anayasası'nı hazırlayanlar tarafından coşkuyla kabul edilen hükûmetin güçler ayrılığı fikrini önerdi.
İki ayrı Aydınlanma felsefesi okulu vardı. Spinoza'nın teorisinden esinlenilen radikal Aydınlanma, demokrasi, bireysel özgürlük, ifade özgürlüğü ve dini otoritenin kaldırılmasını savundu. René Descartes, John Locke, Christian Wolff ve Isaac Newton tarafından desteklenen ikinci, daha ılımlı tür, reform ile eski güç ve dini kurumlar arasında bir denge politikasını amaçladı.
Bilim, sonunda Aydınlanma söylemini ve düşüncesini domine etmeye başladı. Sayısız Aydınlanma yazarı ve düşünürü bilimsel geçmişe sahipti ve bilimsel ilerlemeyi, özgür konuşma ve fikirlerin gelişmesi konusunda dinin ve geleneksel otoritenin çöküşü ile eş değer olarak nitelendirdi. Genel olarak, Aydınlanma bilimi, ampirizme ve mantıksal akıl yürütmeye büyük önem verdi ve Aydınlanma'nın ilerleme ve gelişme idealiyle yadsınamaz bir şekilde bağlantılıydı. Bununla birlikte, Aydınlanma ideallerinin çoğunda olduğu gibi, bilimin avantajları genel olarak kabul görmüyordu.
Aydınlanma, geleneksel olarak, günümüz Batı siyasi ve entelektüel kültürünün temelini attığı kabul edilir. Batı'da demokratik ilkeler ve kurumlar üzerine odaklanan ve modern, liberal demokrasilerin kurulmasıyla sonuçlanan bir siyasi modernleşme dönemi başlattı. Avrupa liberal düşüncesinin temelleri arasında bireysel hak, tüm insanların doğal eşitliği, güçler ayrılığı, siyasi düzenin yapay doğası (bu da sivil toplum ve devlet arasındaki sonraki ayrımı tetikledi), tüm meşru siyasi gücün "temsilci" olması ve halkın rızasını gerektirdiği ve liberal yorumculuk yer alır.
Aydınlanma dönemi eleştirisi, Avrupa'nın önceki yüzyılındaki dini kargaşaya bir tepkiydi. Aydınlanma entelektüelleri, örgütlü dinin siyasi hakimiyetini sınırlamayı, böylece bir başka hoşgörüsüz dini şiddet dönemini önlemeyi amaçladılar. Deizm (Tanrı'nın Yaratıcı olduğuna, ancak İncil veya diğer otoriter kaynaklara referans olmaksızın inanma) ve ateizm gibi birçok yeni kavram ortaya çıktı. İkincisi oldukça tartışıldı, ancak az sayıda destekçi kazandı. Voltaire gibi birçok kişi, yanlış yapanları cezalandıran bir Tanrı'ya inanılmadığında, toplumun ahlaki düzeninin bozulma tehlikesiyle karşı karşıya kalınacağına inanıyordu.

Erken modern dönem, insan çabasının birçok alanında meydana gelen dramatik değişimlerden doğmuştur. En önemli özellikler arasında bilimin şekillenmesi, bilimsel ilerlemenin hızlanması ve sekülerleştirilmiş siyaset, hukuk mahkemeleri ve ulus devletin oluşturulması yer alır. Modern döneme ait geleneksel kavramlara, örneğin empiristler ve rasyonalistler arasındaki ayrım gibi, bazı şüpheler vardı; bu, etik, siyasi felsefe ve metafizik epistemolojiden uzaklaşan felsefi ve tarihi bir değişimi temsil ediyordu.
Bireycilik de inanç ve otoriteye bir tepki olarak ortaya çıktı, o dönemin istenilen siyasi lideri kim olursa olsun Hristiyanlık ve Hristiyanlaştırılmış felsefenin onunla birleşmesine meydan okudu. Burjuvazinin süregelen yükselişi, Kilise'nin gücüne meydan okuyacak ve sonunda kilise ile devletin ayrılmasına giden yolculuğa başlatacaktı Modern Avrupa'nın siyasi ve ekonomik durumu, özellikle etik ve siyaset felsefesi olmak üzere felsefi düşünce üzerinde etkili olacaktı.
Bu dönemde Bilimsel Devrim de meşruiyet kazandı. Sonsuzluk felsefesiyle başa çıkma girişimleri, akademik felsefi gelenekte kökenleri olan üç temel anlaşmazlık üzerine odaklandı ve tartışıldı. Leibniz ve Spinoza gibi filozoflar, Tanrı'nın niteliksel sonsuzluğunu matematiksel soyut sonsuzluk kavramından ayırmak için bu tanımı kullandılar. Erken modern düşünürler, fiili sonsuzluk ile potansiyel sonsuzluk arasında bir ayrım yaptılar. Akademik gelenek, yaratılmış dünyada fiili sonsuzlukların varlığını geleneksel olarak reddetmiş, ancak Aristote

Estetik, güzel duygu ya da bedii, güzelliği ve güzelliğin insan belleğindeki ve duygularındaki etkilerini konu olarak ele alan felsefe dalıdır.
Estetik, Antik Çağ'dan bugüne kadar felsefe tarihi boyunca birçok filozof tarafından incelenmiştir. Antik Çağ'da Platon ve Aristoteles, Aydınlanma Çağı'nda ise Leonardo Da Vinci, Alexander Gottlieb Baumgarten ve Immanuel Kant, felsefenin estetik dalıyla ilgilenen filozoflar arasında yer almaktadır.

Estetik, Antik Yunanca duymak ve algılamak anlamına gelen aísthēsis (αἴσθησις) sözcüğünden gelmektedir. Güzelin değerlendirilmesi, beğenilerin yargılanması ve duyusal değerlerin incelenmesi gibi konular üzerine çalışmalarda bulunan bir felsefe dalıdır.
Sanat felsefesiyle yakından ilişkilidir. Sanatın yanında kültür ve doğa gibi alanları da kapsaması bakımından sanat felsefesinden ayrılmaktadır.
Estetik, ilk kez 1750 yılında Alman filozof Alexander Gottlieb Baumgarten tarafından, konusu duyusal yetkinlik olan duyusal bilgi bilimi olarak tanımlanmıştır. Baumgarten'a göre estetik, güzel üzerine düşünmek, gerçekleştirilmek isteneni incelemek ve güzel olanı aramak gibi anlamlara gelmektedir.
Baumgarten'dan önce estetiği bir felsefe dalı olarak tanımlayan önemli filozofların başında Immanuel Kant gelmektedir.

Yansıtma olarak sanat, taklit kuramı ya da mimesis kuramı, sanatçıların doğayı taklit etmesi sonucunda sanatın oluştuğunu öne sürmektedir. Platon ve Aristoteles'in sanat üzerine ortaya koyduğu görüşlere dayanmaktadır.
Platon, ontolojide idealar ve görüntüler dünyası arasında yaptığı ayrımı temel alarak, sanatın görüntüler dünyasının bir taklidi olduğunu dile getirmiştir. Aristoteles ise, sanatın doğanın taklidi olduğuna katılmakla birlikte, sanatçının olanı değil olması gerekeni yansıtmakla sorumlu olduğunu düşünmüştür.
Başlıca temsilcileri: Platon ve Aristoteles

Yaratma olarak sanat, sanatçıların doğayı yeniden yaratması sonucunda sanatın oluştuğunu savunmaktadır. Benedetto Croce'nin doğanın sanatçı için model değil, esin kaynağı olması gerektiği görüşü üzerine kuruludur.
Yaratma olarak sanat, doğa ve hayal gücünün birleşimi yoluyla mükemmelliğe ulaşmayı amaçlayan idealist bir sanat anlayışı ortaya koymaktadır.
Başlıca temsilcileri: Benedetto Croce

Oyun olarak sanat, gündelik yaşamdan uzaklaşma ve özgür bir dünya oluşturma amacıyla sanatın yapıldığını öne sürmektedir. Friedrich Schiller, sanatın insanı zamandan uzaklaştıran bir etkinlik olarak, fayda beklentisi olmadan yapılması gerektiğini savunmuştur.
Başlıca temsilcileri: Friedrich Schiller

Platon, görüntüler dünyasındaki güzeli idealar dünyasına dayandırmıştır. Özgün ve sürekli olan bir güzel anlayışı ortaya koymuştur.
Aristoteles, güzelin matematiksel olarak ölçülü ve kurallı olduğunu savunmuştur.
Plotinus, ilahi aklın evrende ışıması sonucunda güzelin oluştuğunu dile getirmiştir.

Immanuel Kant, etikte iyiliğin karşılık gözetilmeden yapılması gerektiği görüşünü temel alarak, güzelden de beklenti içerisinde olunmadan hoşlanılması gerektiğini düşünmüştür. Objenin amacına uygun olması şeklinde değerlendirdiği güzeli, subjektif olarak ele almıştır.
Friedrich Schiller, güzelliği duygusal güzellik ve akli güzellik olarak ikiye ayırmıştır.
Hegel, tabiatın soyut bütünlüğünün duyusal görünüşünün güzeli oluşturduğunu savunmuştur.

Estetik ve sanat felsefesi, bazı durumlarda birbirlerinin yerine kullanılmakla birlikte, aralarında farklılıklar bulunan iki felsefe dalıdır.
Estetik, felsefenin güzeli inceleyen dalıdır. Doğal güzellik ve sanatsal güzellik, estetiğin konusudur. Sanat felsefesi ise, felsefenin yalnızca sanatsal güzelliği inceleyen dalıdır. Bu durumda, estetiğin inceleme alanının sanat felsefesine göre daha geniş olduğu söylenebilmektedir.
Sanat felsefesinin diğer inceleme alanları arasında sanatın toplumdaki yeri ve işlevi, sanatın insan üzerindeki etkisi ve sanatsal eserlerin anlamları gibi konular da yer almaktadır.

Felsefenin bir dalı olan estetik, bazı ölçütlerden hareketle edebiyat estetiği ve resim estetiği gibi alt dallara ayrılabilmektedir. Bu alt dallar da kendi içerisinde şiir estetiği, öykü estetiği, roman estetiği, eleştiri estetiği, drama estetiği ve masal estetiği şeklinde detaylandırılabilmektedir. Edebiyat estetiği, yabancı kaynaklarda en çok incelenen estetik alt dallarından biridir. Bu alanda ortaya konulan eserlerden bazıları aşağıdaki gibidir:

Horst Redeker, Edebiyat Estetiği (Çev. Aziz Çalışlar), Kuzey Yayınları, Ankara, 1986, 286 s.
Stein Haugom Olsen, "Edebiyat Estetiği ve Edebiyat Uygulaması" (Çev. Yrd. Doç. Dr. Adem Çalışkan), Studies of the Ottoman Domain / Osmanlı Hakimiyet Sahası Araştırmaları, C. 5, S. 9, Ağustos 2015, ss. 1-29.
Stein Haugom Olsen, "Edebiyat Teorisi ve Edebiyat Estetiği" (Çev. Yrd. Doç. Dr. Adem Çalışkan), Studies of the Ottoman Domain / Osmanlı Hakimiyet Sahası Araştırmaları, C. 5, S. 9, Ağustos 2015, ss. 30-52.

Güzel nedir?
Güzellik nesnel midir?
Güzelliğin iyi veya kötüyle ilişkisi var mıdır?
Güzel denen nesneleri güzel kılan şey nedir?

Etik veya ahlak felsefesi, doğru davranışlarda bulunmak, iyi bir insan olmak ve insani değerler hakkında düşünme pratiğidir. Etik sözcüğü Yunanca "kişilik, karakter" anlamına gelen "ethos" sözcüğünden türemiştir.
Her ne kadar birbirlerinin yerine kullanılsalar da ahlak ve etik farklı kavramlar olarak değerlendirilebilir. Etik daha çok felsefenin bir alanı olarak, doğru bir biçimde yaşamaya dair yapılan araştırmaları ve bu alanda geliştirilmiş fikirleri kapsarken; Ahlak toplumsal kabuller, gelenekler, varsayımlar, kurallar ve yasalar üzerine kuruludur. Elbette bu kavramlara dair tartışmalar birbirlerine yönelik iddiaları da kapsamaktadır.
Etik farklı disiplinlerdeki pek çok konuyu ve tartışmayı da kapsar. Antropoloji, ekonomi, politika, sosyoloji, hukuk, kriminoloji, psikoloji, biyoloji, ekoloji gibi daha pek çok alanda var olan etik problemler bu alanların kendi etik prensiplerini oluşturmalarına temel teşkil etmektedir. Etik evrensel değerleri konu edindiği için insanların bütün pratikleri hakkında yargılar üretebilir. İyilik, kötülük, doğruluk, adalet, suçluluk, masumiyet, değer, erdem, vicdan, gibi kavramları temel alan etik farklı alt dallara ayrılmaktadır.

Her ne kadar etik anlayışının tam olarak ne zaman başladığı bilinmese de Dünya'nın farklı yerlerinde birçok farklı toplulukta çok eski çağlardan beri ahlaki anlayışının var olduğu bilinmektedir. Dinler târihi, felsefe tarihiyle antropolojik ve arkeolojik bulgular bunu kanıtlar nitelikte ilgiye dayalıydı. Sokrates'in etik düşüncesi bilgiye dayalı etik düşüncelerinin ilk örneklerindendir.
Platon, etik sorunlarını devlet ve toplum kavramlarıyla birlikte ele almıştır; bireysel etikten ziyade toplumsal etik üzerine yoğunlaşmıştır. Platon'un etik anlayışı da çoğu Yunan filozofu gibi soylulara, köle olmayan özgür yurttaşlara yöneliktir. Ona göre toplumun çoğunu oluşturan kitle ahlâklı olma, erdem edinme gibi yeteneklerden yoksundu. Bu nedenle bu toplumsal etikte sınıflar arasında bir ahlâksal bağ olduğu söylenemez.
Aristoteles'in etik anlayışı da yine yoğun toplumsal unsurlar barındırmış, dönemin târihsel ve toplumsal gelişmelerinden de büyük oranda etkilenmiştir. Aristoteles'in etik anlayışındaki en önemli noktalardan biri onun zoon politikon kavramıdır. Zoon politikon özgür insandır, toplumsal (sosyal) insandır. Bu, "insan" varlığının toplumsal oluşunun kabulü açısından ilk adımdı. Aslında Aristoteles de kölelerin diğer vatandaşlarla bir tutulamayacağı fikrindeydi, köleler birer cansız nesneden farksızdılar ona göre de; yine de teorik zoon politikon tanımı etiğin tarihsel gelişimi açısından önemlidir. Özünde erdem sahibi olabilme yetisine sahip insan, vasat olursa ideal etik seviyeye ulaşır. İki uç kötü davranışın ortası, vasatı, erdemdir. Örneğin kendini çok küçük görmeyle kendini çok büyük görme arasındaki orta nokta, erdemli olan durumdur.
Etik konusundaki fikirleriyle daha farklı bir anlayış ortaya çıkaran ve adından çok söz ettiren bir başka Antik Çağ filozofu da Epiküros'tur. Epiküros'un Ateist etik anlayışında, insanlığın amacı hazza ulaşmaktır. Her ne kadar genelde farklı zannedilse de Epiküros'un haz kavramı bedensel hazdan öte acının yokluğudur. Mutluluk kişinin acı, ıstırap, sefalet ve elemden kurtulmuş olduğu durumdur. Acıdan kurtulmak için önerilen hayat tarzı ise sosyal yaşamdan uzak, münzevi ve sade bir hayat tarzıdır. Epiküros'un düşüncesinde insan sosyal bir varlık değildir, sosyal bağları onun doğasından gelen doğal oluşumlar değildir.
Antik Çağ'dan sonra Hristiyanlığın Batı'daki yükselişiyle kaynağı ebedi ve ilâhî olan bir etik anlayışı yükselişe geçmiştir. Bu dönemdeki en önemli etik anlayışlarından biri Aquinolu Thomas'ın etik anlayışıdır. Bu anlayışta Skolastik felsefenin etik anlayışıyla Hristiyan ahlâk ve erdem görüşleri bir araya gelir. Akılcı bir etik anlayışı olan bu anlayışta irade konusu da irdelenir. Akla dayanan özgür bir irade fikri mevcuttur, aklî olumlu davranışlar mümkündür, kişi iyiyi seçerek mutluluğa erişme şansına sahiptir, fakat son noktada gerçek ve nihai mutluluğa ancak Tanrı'nın istemesiyle kavuşulabilir. Bundan sonra uzun bir süre etik sadece Tanrı kaynaklı görüşlere yer vermiştir.
15. yüzyıldan başlayarak bu Tanrı ve din merkezli etik anlayışından kaymalar görülmeye başlar. Örneğin Campanella'nın ütopik eseri Güneş Ülkesi dinî etikten öte etikle günlük bireysel ve sosyal davranışlar arasındaki bağlar vurgulanır. Giordano Bruno dogmatik din etiğine karşı çıkan isimlerdendir. Daha sonraki dönemlerde birçok yazar ve düşünürün eserlerinde din ve dogmadan soyutlanmış, kaynağı zaman zaman halâ ilâhî olsa da, pratikte ilâhiyattan uzaklaşmış, akla dayanan etik anlayışı tekrar yükselişe geçmiştir. Montaigne ve Charron'un çalışmalarında bunun izleri bulunabilir.
Bu dönemin sonlarında felsefî açıdan yerini genişleten İngiliz ampirik düşüncesi etik anlayışlarını da etkiler. Thomas Hobbes geleneksel etik görüşlerine aykırı, materyalist felsefesiyle uyumlu bir etik anlayışına sahiptir. Bireyin öncelikli hedefi kendi varlığını korumak ve sürdürmektir, bencillik insanın doğasında vardır, bu bireysel bencilliğin toplumun çıkarlarıyla örtüşmesi olumlu sonuçlar doğurur bu sebeple bireysel bencillikle toplumun çıkarının örtüştüğü noktalar erdemlerdir. Bireyin bencil yönelimiyle toplumun çıkarının örtüşmediği ve hatta toplumun çıkarının zarar gördüğü davranışlarsa kötü davranışlardır.
Doğu felsefelerindeki erdem ve ahlâk anlayışına benzer unsurlar taşıyan bir etik anlayışı da ünlü filozof Spinoza tarafından ortaya atılmıştır. Bu anlayışta kişi doğal durumunda tutkularının esiridir, aklının yardımıyla bu esaretten kurtulabilir. Bu sebeple aklî davranmakla ahlâkî davranmak aslında aynıdır. Bilgi vurgusu taşıyan bir etik fikrine sahip olmuş bir başka ünlü filozof John Locke'dir. Ampirik felsefesinden hareketle ahlâkî olguların da deneyimlerin ürünü olduğunu ortaya koymuştur.
Bir diğer ünlü filozof Kant ise etiği davranış, eylem ve tutkuların bulunduğu düzlemde değil fenomenlerin ötesindeki düzlemde tanımlar. Kant'ın etik üzerine tanınmış eserleri bulunur; Pratik Aklın Eleştirisi ve Töreler Metafiziği gibi. Alman filozof Feuerbach ise materyalist bir etik anlayışı ortaya koyar. Hümanist vurgular da taşıyan bu anlayışta birey yaşayışı ve ilerlemesi için diğer birey(ler)le ilişkiye girmek zorundadır ve bu (sosyal) ilişkiyle ahlâk oluşur. Sosyal ilişkilerin olduğu her durumda ahlâk da olur. Feuerbach'ın felsefî bencillik tanımı bu etik düşünceye farklı bir açı da katar; bireyin mutluluğu için çabalamasını bencillik olarak kabul etmez ve bireyle genelin çıkarlarının uyumunu garanti edecek genel bir sevgiyi tanımlar.
Alman filozof Schopenhauer ise çok daha karamsar bir etik görüşünü benimsemiştir. Varolmanın, yaşamanın acıdan ibaret olduğunu savunur; insan istemlerinin esiridir. Bu etik görüşü çeşitli Doğu felsefelerine ve etik görüşlerine büyük benzerlik taşır. Bu etik anlayışından çok daha farklı ve genel düşünceye karşı devrim niteliği taşıyan etik anlayışı ise ünlü Alman filozof Nietzsche'nin etik anlayışıdır. Felsefesindeki güç kavramı üzerin inşa ettiği etik anlayışında, çoğu etik anlayışında erdem olarak nitelenen birçok davranış güçsüz ve dolayısıyla da olumsuz olarak nitelendirilmiştir. Nietzsche'nin üstün insanı birçok etik anlayışta ahlâkî olarak tanımlanabilecek şekilde değildir. Nietzsche'nin ortaya koyduğu ahlâk ve erdem, geleneksel ahlâkî standartların, iyiyle kötünün ötesindedir. İyi bireyin gücüne güç katan şey, kötü ise onu güçsüz kılan şeydir. Kısacası Nietzsche'nin etik anlayışı ortaya attığı güç kavramı temellidir.

Uygulamalı etiğin bir şekli, normatif etik teorilerinin belirli (spesifik) tartışmalı meselelere uygulanmasıdır. Bu durumlarda, etikçi savunulabilir bir teorik yapı benimser ve sonra teoriyi uygulayarak normatif tavsiyeler türetir.
Fakat, çoğu kişiler ve durumlar, özellikle de geleneksel dindarlar ve hukukçular, bu yaklaşımı ya kabul edilmiş dînî doktrine karşı bulur ya da var olan yasa ve mahkeme kararlarına uymadığı için uygulanamaz ve pratikten yoksun bulurlar. Bunun dışında uygulamalı etikte kullanılan farklı yöntem ve yaklaşımlar da vardır. Bu yöntem ve yaklaşımlara safsatalar (veya safsatacılık) örnek olarak verilebilir.
Her ne kadar uygulamaları etikte incelenen soruların çoğu kamu politikasını içerse ve doğrudan kamusallaşmış uygulama ve olaylara dâir olsa da, uygulamalı etik başlığı altında farklı sorular da incelenebilir. Örnek vermek gerekirse: "Yalan söylemek her zaman yanlış mıdır? Eğer değilse, hangi zamanlarda izin verilebilirdir?" Bu tip etik hükümleri oluşturmak her türlü normdan önceliklidir.
Uygulamalı etiğin farklı uzmanlıklardaki etik sorunları inceleyen bazı alt dalları (disiplin) mevcuttur, örneğin: iş etiği, tıbbi etik, mühendislik etiği ve yasal etik gibi. Her alt bu uzmanlıkların etik kuralları içerisinde ortaya çıkan yaygın meseleleri karakterize eder ve bunların kamuya olan sorumluluklarını tanımlar.

Kürtaj, yasal ve ahlâkî meseleler
Hayvan hakları
Biyoetik
Meslek etiği
Kriminal adalet
Çevresel etik
Feminizm
Eşcinsel hakları
İnsan hakları
Gazetecilik etiği
Tıbbi etik
Faydacı etik
Faydacı biyoetik

Konu hakkında daha fazla bilgi için: Dinde etik.
Dinî etik, gerek uygulamalı etik gerekse (genel) geleneksel dinî etik başlığı altında incelenebilen bir etik perspektifi ve anlayışıdır. Bu tutumda, etiğin temelleri dinîdir. Dinlerdeki ahlâk kavramının çeşitliliği ve dinlerin çeşitliliği nedeniyle, dinî etik kavramı da ayrıntılar açısından farklılık ve çeşitlilik gösterir.

Erdemler etiği insanın nasıl birisi olması gerektiğini söylemeye çalışır. Erdemler etiği ilk olarak Eski Yunan'da ortaya çıkmıştır. Platon'un Symposium'unda insanların sahip olması gereken dört erdem olarak Basiret, Adalet, Cesaret ve İtidal gösterilmiştir. Aristoteles erdemleri ahlâkî ve aklî olarak ikiye ayırmıştır. Dokuz aklî erdemin en üstünde sophia yani teorik hikmet ve phronesis yani pratik hikmet gelmektedir. Aristoteles de ahlâkî erdemler olarak basiret, adalet, cesaret ve itidali verir. Aristoteles'e göre her

Tümel, külli veya evrensel (İngilizce: Universal), bütün varlıkları ve var olan her şeyi kapsayan, düşünülen şeyleri içine alan; özel ve birbirinden ayrı özellikler taşıyan şeylerin (tikel) paylaştığı ortak özelliği dile getiren felsefe ve metafizik kavramıdır. Tümel, insanın nesnel ilişkileri bilme derecesini dile getiren  tekil ve tikel kavramlarıyla birlikte birbirleriyle sıkı bir ilişki içinde olan üç felsefe kavramından biridir.
Örneğin: tekerlek, yemek tabağı ve halka birbirinden ayrı özellikteki "tekil" nesnelerdir. Bu nesnelerde ortak olan dairesellik özelliğinin evrensel yani tümel olduğu söylenebilir. Dairesel olan nesneler, tümel olanın, daha doğru bir deyişle belirli bir evrenselin birer örneğidirler. Dikkat edilirse buradaki açıklama düzlemi dünya ölçekli olup tüm evreni kapsamak durumunda olmadığından evrensel sözcüğünün simgesel olduğunun ayırt edilmesi onun yanlış kullanımının önlenmesi bakımından önemlidir.
Adcılık anlayışı tümellerin gerçek ya da nesnel hiçbir varlığa sahip olmadıklarını, gerçek olarak dünyada var olanların tikeller olduğunu; Kavramcılık ise tümellerin sadece insan zihninde bir "kavram" olarak var olduğunu savunur. Realizm fikri ise tümellerin gerçek ve bağımsız bir varoluşa sahip olduğunu savunur.

Tümeller problemi

Evrimcilik, evrim teorisini belirtmek için  kullanılan bir terimdir. Evrim çalışmaları ilerledikçe tam anlamı da zaman ile birlikte değişti. 19. yüzyılda, organizmaların ilerici kalıtsal değişim yoluyla kendilerini bilinçli olarak geliştirdikleri inancını tanımlamak için kullanıldı. Teleolojik inanç, kültürel evrimi ve sosyokültürel evrimi de kapsayacak şekilde devam etti. 1970'lerde "Neo-Evrimcilik" terimi, "insanoğlunun, kendi kontrolü dışındaki faktörler tarafından değişime zorlanmadığı sürece alışılagelmiş bir yaşam tarzını korumaya çalıştığı" fikrini tanımlamak için kullanıldı.
Bu terim çoğunlukla yaratılışçılar arasında evrim konusundaki bilimsel uzlaşıya bağlılığı kendince seküler bir dine eşdeğer olarak tanımlamak için kullanılır. Bu terim bilim camiasında çok nadiren kullanılmaktadır, çünkü evrim konusundaki bilimsel tutum bilim insanlarının çok büyük bir çoğunluğu tarafından kabul edilmektedir. Evrimsel biyoloji bilimsel açıdan kabul gören bir görüş olduğu için, aksi özellikle belirtilmedikçe "bilim insanları" veya "biyologların" "evrimci" olduğu farz edilir. Dini gruplar tarafından evrimin reddi konusunda yaratılışçılar, modern evrim sentezinin geçerliliğini kabul edenleri sıklıkla "evrimciler" ve teorinin kendisini de "evrimcilik" olarak adlandırmayı tercih ederler.

Biyolojik evrimi tarif etmek için kullanılmadan önce, "evrim" terimi başlangıçta sonucu bir şekilde başlangıçta bulunan herhangi bir düzenli olaylar dizisine atıfta bulunmak için kullanılıyordu. Darwin'in Türlerin Kökeni kitabının ilk beş baskısında "evrimleşmiş" kelimesi kullanılmıştı, ancak "evrim" kelimesi ancak ilk basımda 13 yıl sonra 1872 yılındaki altıncı baskısında kullanıldı O zamana kadar Herbert Spencer, 1862'de organizmaların içsel bir "itici güç" (ortogenez) nedeniyle evrimleşmeye çalıştıkları kavram teorisini geliştirmişti  Edward B. Tylor ve Lewis H Morgan, "evrim" terimini antropolojiye getirdiler ama Trigger'ın Antiquarianism-Imperial Sentez dönemi (yaklaşık 1770-1900 arası) adını verdiği şeyin daha sonraki bölümünde kullanılan tek hatlı(sosyal) evrim kavramının oluşturulmasına yardımcı olan Spencer öncesi eski tanıma yöneldiler. Evrimcilik terimi daha sonra, evrimin, en iyinin hayatta kalması yoluyla rastgele varyasyondan faydalı özelliklerin seçilmesinden ziyade, kasıtlı bir bileşen içerdiğini öne süren, ama geçerliliğini yitirmiş olan teori için kullanılmaya başlanmıştır.

Evrim terimi yaygın olarak kullanılmaktadır, ancak evrimcilik terimi gereksiz ve anakronik olduğu için evrimsel biyolojiye atıfta bulunmak için kullanılmamaktadır.
Ancak bu terim yaratılışçılar tarafından Dini gruplar tarafından evrimin reddinde tartışılırken kullanılmıştır. Örneğin Yaratılış Araştırmaları Enstitüsü, evrimin ateizm, faşizm, hümanizm ve okültizmi de içeren 'dinler' kategorisine bilinçli olarak yerleştirildiğini ima etmek için, ana akım bilim ve bilim adamlarının fikir birliğini tanımlamak için yaygın olarak evrimcilik ve evrimci kelimelerini kullanmaktadır. Teistik evrim fikrini savunan bir kuruluş olan BioLogos Vakfı, "evrimcilik" terimini "kamusal söylemde biyolojik evrimin kabulüne sıklıkla eşlik eden ateist dünya görüşünü" tanımlamak için kullanmaktadır. Bunu bilimciliğin bir alt kümesi olarak görmektedir.

Darwinizm
Teori ve olgu olarak evrim
Evrimin kanıtları
Sosyal Darvinizm
Yaratılışçılık

Carneiro, Robert, Evolutionism in Cultural Anthropology: A Critical History 0-8133-3766-6
Korotayev, Andrey (2004). World Religions and Social Evolution of the Old World Oikumene Civilizations: A Cross-cultural Perspective (First bas.). Lewiston, New York: Edwin Mellen Press. ISBN 978-0-7734-6310-3.  (on the applicability of this notion to the study of social evolution)
Review of Buckland's Bridgewater Treatise, The Times Tuesday, November 15, 1836; pg. 3; Issue 16261; col E. ("annihilates the doctrine of spontaneous and progressive evolution of life, and its impious corollary, chance")
Review of Charles Darwin's The Expression of the Emotions in Man and Animals The Times Friday, December 13, 1872; pg. 4; Issue 27559; col A. ("His [Darwin's] thorough-going 'evolutionism' tends to eliminate...")
Ruse, Michael. 2003. Is Evolution a Secular Religion? Science 299:1523-1524 (concluding that evolutionary biology is not a religion in any sense but noting that several evolutionary biologists, such as Edward O. Wilson, in their roles as citizens concerned about getting the public to deal with reality, have made statements like "evolution is a myth that is now ready to take over Christianity").
Singh, Manvir (2011). The Evolutionist's Doodlebook. New Jersey: Fuss Klas Publishing. ISBN 978-0-9832930-0-2. 
Trigger, Bruce (2006). A History of Archaeological Thought. Cambridge: Cambridge University Press. ISBN 978-0-521-84076-7.

Amerika Birleşik Devletleri Eğitim Bakanlığı, (İngilizce: United States Department of Education, ED), Amerika Birleşik Devletleri hükümetinin kabine düzeyinde bir departmanıdır. Başkan Jimmy Carter'ın 17 Ekim 1979 tarihinde imzaladığı Eğitim Bakanlığı Organizasyon Yasası ile Sağlık, Eğitim ve Refah Bakanlığı'nın Eğitim Bakanlığı ve Sağlık ve İnsan Hizmetleri Bakanlığı olarak ikiye ayrılmasının ardından 4 Mayıs 1980 tarihinde faaliyete geçmiştir.
Eğitim Bakanlığı, Amerika Birleşik Devletleri Eğitim Bakanı tarafından yönetilmektedir. Kabine kurumları arasında en küçük kadroya sahiptir ve 4.400 çalışanı ve yıllık 68 milyar dolarlık bütçesi bulunmaktadır. Başkanın 2023 Bütçe talebi 88,3 milyar olup, diğer programların yanı sıra engelli çocuklar (IDEA), pandemiden kurtulma, erken çocukluk eğitimi, Pell Grants, Title I, çalışma yardımı için finansman içermektedir. Resmi kısaltması ED'dir ("DOE" Amerika Birleşik Devletleri Enerji Bakanlığı anlamına gelmektedir) ancak gayri resmi olarak "DoEd" olarak da kısaltılmaktadır.

Resmi site

Eş'ârîyye veya Eş'ârîlik, (Arapça: الأشعرية, çoğ. الأشاعرة) İslâm içinde bir teoloji ekolü ve Sünnî itikadi mezheplerinden birisidir. Kurucusu Ebü'l Hasan Eş'arî'dir. Sünnî Müslümanlar arasında Mâtûrîdîlik ve Selefîlik gibi yaygındır. İtikadî konularda aklı esas alıp nakli gerektiğinde tevil ettiğinden bazı Selefiler tarafından ehli sünnet olarak kabul edilmemektedir.

Eş'arîler için ilk dönemde (mütekaddimun) aklı ve nakli beraber götüren yöntemleri olduğu söylenmektedir. Ancak bu Eş'arî'nin düşünmeden inananların (mukallit) mümin olmadığını söylemesinden dolayı sıkıntılı gözükmektedir. Bu görüş, akıl ve düşünme olmadan dine inanmanın ona göre geçersiz olduğunu göstermektedir.
Sonraki dönem (muteahhirun) Eş'arîleri ise aklı birincil konuma almış ve nakli ikinci plâna atmışlar, naklin akla asla karşı gelemeyeceğini söylemişlerdir. Bunlara örnek olarak Cüveynî, Gazzâlî, Fahreddin er-Râzî, Beyzâvî verilebilir. Eş'arîlerin çoğunluğu daha da ileri giderek sadece aklın kesin bilgi verdiğini, naklin ise sadece zandan ibaret bir şey olduğunu, bilgi ve kesinlik veremeyeceğini söylemişlerdir. Bu görüşlerden dolayı Selefîler tarafından eleştirilmişlerdir.
Buna aykırı olarak mezhep içinde bazıları, mesela Teftâzâni, bazen naklin de bilgi ifade ettiğini söylemiş, İbnü't-Tilimsânî ise Fahreddin er-Râzî'yi eleştirmiş, bütün nakil zandan ibaretse o zaman fıkıh hükümlerinin nereye dayandırılacağını sormuş ve naklin hepsinin tamamen zan olamayacağını söylemiştir.

Eş'ârîlik, genellikle itikadda düşünceleri hususunda orta bir konumda olsa da sık sık Selefîliğe Mu'tezile'den daha yakındır. Tabiî olaylar, nedenleri bilinmeyen (onlara göre bilinen) sırf bir ilâhî ilkenin ürünüdürler ve bu ilkece yönetilirler. Bu anlayış, bütün tabiat olaylarını Allah'ın fiilleri yapmaktadır. Mâturîdîler de tabiî nedensellik konusunda aynı görüştedir. Bu düşüncenin tam karşısında ise Mu'tezile ve filozoflar bulunmaktadır. Onlar ise teveelüd veya tabiat fillerini kabul etmişler, Allah'ın nedensel olarak etki ettiğini söylemişlerdir. Ancak Mutezile ve filozoflar arasındaki fark ise filozofların Allah'ın bir sebep yaratmadığını ve yoktan var etmenin mümkün olmadığı görüşüdür. Bu düşünce ise Allah inancı olarak diğer Müslümanların hepsinden farklı bir inançtır. Filozofların düşünceleri genellikle Aristoteles felsefesi etrafında toplanmakta olup bazıları neredeyse sırf Aristo'yu taklit ediyordu. Sonraki dönemlerde ise Eş'arîler de bu akımdan etkilenmiş ve görüşlerini Antik felsefenin alt yapısı üzerine bina etmiş, nedensellik dışında (bkz. Aristoteles'in dört sebebi) Aristoteles mantığını kabul etmişlerdi.
Eş'ârîliğin en büyük tenkitçilerinden birisi, meşhur filozof İbn-i Rüşd'dür. Aslında genel olarak kelâm ve kelâmcılara karşı çıkmış olsa da İbn-i Rüşd, tenkitlerini en çok Gazzali ve Eş'ariyye üzerinde yoğunlaştırır.
Eş'ârîyye ismi her ne kadar Ehl-i Sünnet'e mensup iki ekolden birisinin ismi olsa da bu ekolün ortaya çıkışı dikkate alındığında Ehl-i Bid'ata mukabil kullanılması itibarıyla genel anlamda Mâtûridîyyeyi de içine alarak Ehl-i Sünnet'in genel ismi olarak anlaşılmaktaydı. Zîrâ o yıllarda akaidin önemli meselelerinden birini teşkil eden Allah'ın sıfatları meselesinde birbirine zıt iki görüş ileri sürülüyordu. Bunlar, sıfatları kabul eden Selefiyye görüşü ile onların bir kısmını kabul etmeyen Muattıla görüşü idi. Selefiyyeye sıfatları kabul etmesi sebebiyle "Sıfâtiyye" deniliyordu. Eş'ârî, Selefiyyeye geçtikten ve Eş'ariyye ekolünün temsilcisi olduktan sonra sıfatları kabul eden Ehl-i Sünnet'e "Eş'ârîyye" denilmiştir. İşte bu bakımdan Eş'ârîyye, Ehl-i Bid'ata mukabil olarak kullandığı takdirde Maturidiyyeyi de içine almaktadır.
Eş'ârîyye Mezhebi, Mu'tezileye karşı bir anti-tez olarak doğmuş ve başlangıçta Selef akidesini esas almıştır; fakat akaid meselelerinin ele alınışında kelâm bir istidlâl olarak kullanılmış ve te'vile yer verilmiştir. Eş'ariyyeye mensup kelâm âlimleri zamanla te'vile daha çok yer vermiş, zaman zaman da kelâmda yenilikler yaparak Kelâmı felsefe metotlarla tartışabilecek bir güce kavuşturmuşlardır. Gazzâlî'nin faaliyetleri bu hususun en canlı örneği olarak ele alınabilir. Kısacası Eş'ârî kelâmında aklın büyük önemi vardır. Eş'ariliğin  çıkışındaki ortam da bunun böyle olmasını zorunlu kılıyordu.

Eş'ârî ekolü 10. ve 11. yüzyıllarda (hicri 4. ve 5.) önce Irak ve Suriye'de yaygınlık kazanmaya başlamış, daha sonra da Nizamiye medreselerine Eş'ârî âlimlerinin tayin edilişiyle geniş bir alana yayılma imkânı bulmuş ve Mısır ile Mağrîb ülkelerine kadar yayılmıştır. İmam Bakillâni ve Ebül Maâli gibi düşünürlerin yönetimi altında gittikçe gelişen bu öğreti baskısını diğer i'tikādî fırkalar üzerine öylesine arttırmıştır ki Eş'arilik karşıtı akımlar, 12. yüzyıl'da batıya geçerek inançlarını Endülüs Arapları arasında yaşamak zorunda kalmışlardır.
Eş'ârî'den sonra bu ekole mensup olarak ortaya atılan fikirleri geliştiren âlimler arasında şunları saymak mümkündür: Ebû Bekir el-Bâkıllânî (403/1012-1013); İmâmu'l-Haremeyn Cüveynî (478/1085-86); Ebû Hâmid Gazzâli (505/1111); Şehristânî (548/1153-54); Fahreddin er-Râzî (606/1209-10); Sayfullah Âmidî (631/1233-34); Beydâvî (685/1286-87); Sa'dud-din Teftâzânî (793/1390-91); Seyyid-i Şerif-i Cürcânî (816/1413-14); Celâlu'd-din Devvâni (908/15025-03).

Eş'arilik, farklı görüşleri içerme bakımından diğer Sünnî mezheplerinden daha geniş durumda bulunmaktadır: Mesela Ebu İshâk İsferâyînî ve Halîmî'nin velilerin keramet göstermesinin mümkün olmadığını söylemeleri, Cüveynî ve bazılarının büyük-küçük günah diye bir ayrımın ontolojik olarak olmadığını iddia etmeleri, Eş'ari'nin mukallidinin (aklıyla düşünmeden İslâm'a inanan kimse) mü'min olamayacağını, ama kâfir veya müşrik de olmadığını söylemesi (bu sadece Eş'arî'nin kendi görüşü olup mezhebi bu görüşte değildir), yine Eş'arî'nin kadınlardan da dört peygamber (nebî) olduğunu söylemesi (bu sadece Eş'arî'nin kendi görüşü olup mezhebi bu görüşte değildir), yine Cüveyni'nin peygamberler için küçük günah işlemiş olmalarının mümkün olduğunu söylemesi, mezhebin kurucusu hariç diğer Eş'arilerin Varlığın mahiyetten (idealardan) farklı ve ona ilâve olduğunu kabul etmeleri, Kâdı Bâkıllâni'nin Allah'ın duyma, koklama, doku idrakleri olan üç subûtî sıfatı daha olduğunu iddia etmesi gibi daha çok örnekler verilebilir. Mezhebin kendi içinde ihtilafları gerçekten çok olduğu için Yusuf Şevki YAVUZ, mezhebin görüşlerinin bir noktada toplanamayacağını ifade etmiştir.

Eş'ârî ekolünün ana hatlarıyla genel görüşleri;

Marifetullah: Akıl hiçbir şeyi vâcip kılamaz. Akıl, Allah'ı bulabilecek güçte bile olsa Allah'ı bilmek şer'ân vâciptir. Aklen bir vucûbiyyet yoktur. Şeriattan ve dinden haberi olmayan insan, hiçbir şeyden sorumlu değildir.
Nübüvvet: Nübüvvet için erkek olmak şart değildir. Kadın da peygamber olabilir.
Cüz'î İrâde: Cüz'î irade müstâkil değildir, onu da Allah yaratır. Eş'ariyye, böylece Cebriyye'ye yaklaşır.
Kesb: Kesb, insan gücünün güç yetirilen şeyle birlikte olmasıdır. Eş'ârîyye ekolünde kesb anlayışı kapalı bir şekilde anlatılmıştır. Bu yüzden anlaşılması diğer meselelere göre daha zordur.
Husn ve Kubh: İyi ve kötü şer'îdir, akıl ile idrak olunamaz. Ancak Allah'ın emir ve yasağı ile bir şeyin iyi ya da kötü olduğu bilinir. Bir şey emredilmiş ise iyidir, nehyedilmiş ise kötüdür. Emir ve nehiy olmadan iyilik ve kötülük bilinemez.
Tekvîn: Tekvin hakiki bir sıfat olmayıp itibarî bir sıfattır, kudret sıfatının bir taallukudur.
Sebep: Allah'ın fiilleri garazlarla talîl edilmez. Yani Allah bir fiili bir gaye sonucunda yapmaz. Bununla birlikte Allah Hâkimdir, yani hikmet sahibidir. Hikmet ise eşyayı nasılsa öylece bilmek ve gereği gibi fiil yapmaktır. Delil: Eğer yüce Allah'ın fiili, bir maslahatın elde edilmesi yahut bir mefsedetin giderilmesi gibi bir garazdan dolayı olsaydı yüce Allah zâtı nedeniyle eksik olur ve o garazla yetkinleşirdi. Çünkü bir şeyin bir fâilin garazı olabilmesi için fâile nispetle onun varlığının yokluğundan daha iyi olması gerekir. Bunun nedeni şudur: Fâile nispetle varlığı ve yokluğu eşit olan yahut varlığı yokluğunun aşağısında olan şey, zorunlu olarak fâili fiile sevkedemez ve onun fiile teşebbüs etmesine sebep olamaz. Dolayısıyla garaz olan şeyin varlığı fâil için daha iyi ve ona yokluğundan daha layık olmak zorundadır. Yetkinliğin anlamı budur. Öyleyse fâil, garazın varlığıyla yetkinleşir ve o olmadan da eksik kalır.
Güç yetirilemeyen şeyle teklif: Allah'ın insanın gücünün dışında kalan bir şeyin yapılmasını emretmesi ve kullarını bununla mükellef tutması caizdir. Böyle bir durumun vaki olup olmadığı konusu mezhep içinde tartışmalıdır.
İbâdet mükellefiyeti: Kâfirler, iman etmekle mükellef oldukları gibi ibâdet etmekle de mükelleftirler. İbâdet etmedikleri için ayrıca ceza göreceklerdir.
İrtidad: Dinden çıkmış olan kimse yeniden iman ederse önceki âmelleri de kendisiyle geriye dönmüş olur.
Kelâm-ı Nefsî: Allah'ın kendi kendine konuşması demek olan kelâm-ı nefsînin işitilmesi caizdir.
Kur'an: Kur'an'ın mahluk olup olmadığı problemi; Kelâm-ı nefsî durumundaki Kur'an mahluk olmayıp Allah'ın kelâmıdır. Ses ve harflerden oluşmaz. Elimizde bulunan mushaf ise ses ve harflere muhtaç olan kelâm-ı lâfzîdir ve mahluktur. Eş'arilere göre "Bir şeyi dilediğimiz zaman sözümüz ancak ona 'Ol!' dememizden ibarettir. O da derhal oluverir." (En-Nahl: 40) ayeti, bunun delîlidir. Kur'an yaratılmış olsa idi Allah, kendi sözü olan Kur'an'a 'Ol!' demiş olacaktı. Halbuki 'Ol!' sözü de Kur'ân'dadır. Ayrıca Eş'arilere göre Kur'ân'ın bazı âyetleri, bazılarından daha büyük değerdedir. Matüridîlere göre ise böyle bir şey söylemek doğru olmaz.
Ezelde Ma'dûma Hitab: Allah'ın hitâbının ezelde ma'duma (yokluk) taalluk etmesi caizdir. Buna göre Allah ezelde mütekellimdir. Eş'ariler, bu şekilde yaratılmışlara ait bir özellik olarak gördükleri değişim olayını Allah'ın üzerinden nefyederler. (bkn. Antropomorfizm)
Tevbe-i Ye's: Ümitsizlik hâlinde yapılan tevbe makbuldur.
Şefaat: Şefaat haktır ve Kıyâmet Günü gerçekleşecektir.
Ru'yetullah: Yüce Allah'ın Âhiret'te mü'minl

Fatalizm, yazgıcılık, kadercilik, tüm eylemlerin ya da olayların evrendeki yasaların boyunduruğunda olduğunu vurgulayan bir felsefi öğretidir. İslam düşüncesinde bu görüşe yakın olan akım Cebriyyedir. Fatalizm pozitivizm ve bilime atıfta bulunurken, cebriyye Tanrıya atıfta bulunur.
Fatalizm genel olarak şu anlamlardan herhangi birine gelebilir:

Yapmakta olduğumuz şeyden başka bir şeyi yapmaya gücümüzün olmadığı görüşü. Buna göre, insanın ne geleceği ne de kendi eylemlerini belirlemeye gücü yetmez.
Gelecekteki ya da kaçınılmaz olduğu düşünülen olaylar karşısında boşvermişlik benzeri bir tutum. Friedrich Nietzsche yazgıcılığın bu biçimini Türk yazgıcılığı olarak adlandırır.
Eylemler özgürdür, ancak kaçınılmaz bir sona doğru işler. Bu inanç uzlaşmacı yazgıcılığa çok benzer.
Yazgıcılığı kabullenmek, kaçınılmazlığa direniş göstermekten daha uygundur. Bu inanç bozgunculuğa çok benzer.

Felsefe, felsefe biçimleri, tanımları veya düşünce akımlarını listeler.

Absürdizm -
Aktivizm -
Adcılık -
Adem-i merkeziyetçilik -
Advaita Vedanta -
Agnostik ateizm -
Agnostik teizm -
Afrika felsefesi -
Agnoioloji -
Agnostisizm -
Aksiyoloji -
Amor Fati -
Ampirizm - 
Animizm -
Anti emperyalizm -
Antikomünizm -
Antinatalizm -
Antiteizm -
Antipozitivizm -
Antipsikiyatri -
Anakronizm -
Analitik felsefe -
Anarşizm -
Antik Çağ felsefesi -
Antroposantrizm -
Aristotelesçilik -
Ateizm -
Atomculuk

Baasçılık -
Bâtınîlik -
Bengi dönüş - 
Belirimcilik - 
Bilimsel sosyalizm -
Biyoetik -
Bilişim etiği -
Budizm -
Burjuva sosyalizmi

Kapitalizm -
Kaos kuramı -
Şovenizm -
Hristiyan teolojisi -
Kristoloji -
Klasik liberalizm -
Cogito ergo sum -
Bilişim etiği -
Konfüçyüsçülük -
Kıta felsefesi -
Kültürel hegemonya -
Eleştirel rasyonalizm

Davranışçılık -
Diğerkâmlık -
Taoizm -
Darwinizm -
Demokratik konfederalizm -
Yapısöküm -
Dehriyyun -
Deizm -
Deneycilik -
Deontoloji -
Determinizm -
Diktatörlük -
Diyalektik -
Diyalektik Materyalizm -
Dogmatizm -
Doğa felsefesi -
Düalizm

Eğitim felsefesi -
Estetik -
Ekümeniklik -
Eşitlikçilik -
Ezoterizm -
Çevrecilik -
Entüisyonizm -
Epistemoloji -
Eskatoloji -
Etik - 
Evanjelizm -
Varoluşçuluk

Faşizm -
Safsata -
Fanatiklik -
Falanjizm -
Federalizm -
Feminizm - 
Feodal sosyalizm -
Fetişizm -
Fütürizm -
Masonluk -
Özgür irade -
Köktendincilik

Alman idealizmi -
Alman felsefesi -
Gnostisizm -
Türk felsefesi

Hegelcilik -
Hazcılık -
Hermeneutik -
Hermetizm -
Tarihsel materyalizm -
Tarihselcilik -
Hocaizm -
Holizm - 
Antroposantrizm -
Sovyetler Birliği'nde felsefe - 
Doğu felsefesi -
Batı felsefesi -
Hümanizm -
Hasidizm

Irkçılık -
İdealizm -
İdealar teorisi - 
İgnostisizm -
İmmateryalizm - 
İlerlemecilik -
İrredantizm -
İşrakilik -
İndirgemecilik -
İşlevselcilik -
Bireycilik -
Tümevarım -
Tümdengelim -
Sezgici matematik -
İslam felsefesi -
İslami sosyalizm

Jainism -
Adil savaş kuramı -
Jineoloji -
Juche

Kaizen -
Kantçılık -
Kapitalizm -
Kemalizm -
Kinizm -
Komünizm -
Konfederalizm -
Konfüçyüsçülük -
Köle ahlakı - 
Kuantum metafiziği -
Keşmir Şivacılığı -
Kuşkuculuk -
Kutubçuluk

Edebiyat teorisi -
Mantık -
Mantıksal pozitivizm -
Laiklik (Laisizm) -
Legalizm -
Lamarkizm -
Leninizm -
logos - 
Liberteryenizm -
Liberalizm

Marksist-Leninist ateizm -
Materyalizm (Maddecilik) -
Matematiksel mantık -
Mazdekçilik -
Maoculuk -
Tıp etiği -
Orta Çağ felsefesi -
Meta-felsefe -
Metafizik -
Metodizm - 
Makyavelizm -
Mani dini -
Marksizm - 
Meşşaîlik -
Modernizm -
Monizm -
Tektanrıcılık -
Mistisizm -
Muhafazakârlık

Nasyonal sosyalizm -
Natüralizm - 
Naturizm -
Narsizm -
Nöroteoloji -
New Age -
Yeni Dünya Düzeni -
Hiççilik -
Adcılık -
İkiliksizlik -
Yeni-Kantcılık -
Yeni Platonculuk -
Neokonfüçyüsçülük -
Neo-Nazizm -
Neopaganizm

Oryantalizm -
Ockham'ın Usturası -
Oluşturmacılık -
Ontoloji -
İyimserlik - 
Oportünizm -
Otoriteryenizm -
Özeğitimcilik -
Objektivizm

Paganizm -
Pandeizm -
Panenteizm -
Panteizm -
Paradigma -
Patafizik -
Perennial Felsefe -
Kişiselcilik -
Pasifizm -
Psikanaliz -
Kötümserlik -
Fenomenoloji -
Felsefi antropoloji -
Felsefi Satanizm -
Estetik -
Biyoloji felsefesi -
Felsefe ve ekonomi -
Eğitim felsefesi -
Pozitivizm -
Dil felsefesi -
Matematik felsefesi -
Zihin felsefesi -
Fizik felsefesi -
Din felsefesi -
Bilim felsefesi -
Postyapısalcı felsefe -
Savaş felsefesi -
Platonizm -
Siyaset felsefesi -
Poligami -
Pozitivizm - 
Pisagorculuk -
Polyannacılık
Pragmatizm-

Rastafaryanizm -
Rasyonalizm -
Realizm -
Akılcılık -
Gerçekçilik -
Görecilik -
Romantizm

Cinsiyetçilik -
Şamanizm -
Separasyonizm -
Sekülerizm -
Sihizm -
Simüle gerçeklik -
Spiritüalizm -
Sosyal felsefe -
Sosyalizm -
Skolastik felsefe - 
Bilimcilik - 
Seküler hümanizm -
Solipsizm -
Bilgicilik -
Stoacılık -
Yapısalcılık -
İmmateryalizm -
Özne -
Siyonizm -
Sufi metafiziği -
Sunyata -
Gerçeküstücülük -
Stalinizm

Tabiiyyun -
Tabula rasa - 
Taoizm -
Totoloji -
Teleoloji -
Teizm -
Thelema -
Teoloji -
Teozofi -
Totemizm -
Tradisyonalizm -
Transhümanizm -
Troçkizm

Utilitaryanizm -
Ütopya

Varoluşçuluk - 
Vitalizm -
Varlık birliği - 
Batı felsefesi - 
Vika

Yapısalcılık -
Yapısalcı Marksizm -
Yararcılık -
Yaratılışçılık -
Yeni yaradılışçılık -
Yeni Platonculuk -
Yeniden kurmacılık -
Yoga felsefesi

Zen -
Zerdüştlük -
Zurvanizm

Felsefi kuruluşlar listesi

Felsefe ve edebiyat, filozofların ve felsefi konuların edebiyat ile ilişkilerini (felsefenin edebiyatı) ve edebiyat tarafından ortaya atılan konuların felsefe ile ilişkilerini içeren daldır.
Felsefe ve edebiyat arasındaki ilişkiler çok yönlü, karmaşık ve etkileşim içindedir. Ele aldıkları konu bakımından benzer ve uyumlu tarafları olduğu gibi amaç ve araçlar yönünden (edebiyatın estetik, felsefenin ise göndergesel bir işlevi olması gibi) farklılaştıkları taraflar da vardır.

Felsefe ve edebiyat ilişkisi anlatıda başlar. Her ikisi de anlatısını kurabilmek için ortak dili kullanır, hem felsefe hem de edebiyat metinleri dil yapıtlarıdır. Ve iki bilim çoğu konuda birbirinden yararlanır. Felsefi düşünceleri aktarmak edebi eserler ile mümkündür ve edebiyat eserlerinde felsefi içeriklere düşünceler, sorular ve eser karakterlerinin diyalogları şeklinde yer verilir. Yazarların belirli bir konuyu eserlerinde aktarmasıyla dönemin filozoflarının o konu/problem üzerine tartışmaya başlamış olmaları gibi örnekler felsefenin de edebiyattan etkilendiğini, kaynaklık ettiğini gösterir.
Felsefe bir dünya görüşü, düşünce, duygu, varoluş ve hayata dair fikirlerin düşünülmesi, geliştirilmesi olabilir ama genel kanının aksine kavranması zor, gizemli ve çelişkili değildir.
Edebiyat ise epey kaba bir tarifle duygu, düşünce ve hayata dair fikirlerin estetik ve sanatsal bir biçimde ifade edilmesidir. Her ikisi de müşterek kaynaklardan, hayattan, varlıktan, doğa ve evrenden, insandan, iletişimden, bireyin ya da toplumun deneyimlerinden, bilinçten, tarihten ve bunların yansımasıyla ortaya çıkan soyut meselelerden beslenseler ve ifade aracı olarak ortak bir dili sistemli bir şekilde kullansalar da yöntem olarak farklılaşırlar. Felsefe daha  ziyade genel ve kapsayıcı olanla ilgilenirken, edebiyat özel ve farklı olanın peşindedir. Felsefenin amacı bir konu/problemde sistematik bir düşünce ortaya koymak iken ve dilin göndergesel işlevi kullanılırken; ebediyatın amacı okuyucuda estetik duygusu uyandırmaktır ve dilin sanatsal işlevi kullanılır.
Jacques Derrida'nın ifade ettiği gibi edebiyatı "insanın her şekilde her şeyi söylemesine olanak tanıyan kurgusal bir kurum" olarak düşünüldüğünde, felsefenin zorunluklarının edebiyat için geçerli olmadığı sonucuna varılabilir. Edebiyat, dili yalnızca estetik bir kaygıyla, çağrışımlarla, betimlemelerle kullanma özgürlüğüne sahiptir. Bilhassa kurmaca söz konusu olduğunda felsefenin gerektirdiği akıl işin içinden tamamen sıyrılarak, yerini hayal gücüne ve bunun sağladığı özgürlüğe bırakır. Felsefecilerin ve edebiyatçıların iki alan arasında edebiyat eleştirisinden bağımsız bir ilişki kurma ve onu anlamlandırma çabaları yıllardır devam ediyor. Şimdilik edebiyatın bilindik felsefi tartışmalar aracılığıyla elde edebileceğimiz kavrayışı sağlayıp sağlayamayacağı, dahası böyle bir yükümlülüğünün olup olmadığı konusunda bir uzlaşmaya varamamış olsalar da, edebiyatın  okura olasılıklar üzerine düşündürerek ve hayal gücünü teşvik ederek felsefi bir bakış açısı sağladığı konusunda hemfikirlerdir. Amerikalı felsefeci Martha Nussbaum, edebi eserlerin toplumsal kavrayışı ve anlayışı geliştirdikleri  için ahlak felsefesinin ürünleri olarak görülebileceğini savunmasına rağmen edebiyatın bizi daha duyarlı, daha yeterli insanlara dönüştürmek için yeterli olmayacağını söylemektedir. Felsefi kurmaca, tanımı üzerinde mutabakat sağlanmamış bir edebi tür olmasına rağmen, felsefi görüşleri konu edinen kurgu eserler genellikle bu kategoride değerlendiriyor. Bunu da pek çok alt türe ayırmak mümkün elbette, ama temelde ikiye ayrılabilir. Bunlar felsefeyi edebiyatın konusu olarak görenler ve edebiyatı felsefenin bir yöntemi olarak benimseyerdirler. Felsefe denince akla gelen yazarlar arasında Jean-Paul Sartre, Albert Camus, Franz Kafka, William Faulkner, Fyodor Dostoyevski, Iris Murdoch, Ahmet Hamdi Tanpınar, David Foster Wallace, Lars Iyer ve David Markson'ı saymak mümkündür. Bunların arasında Sartre, Camus, Iyer gibileri felsefi sorulara yanıt aramak için edebiyatın betimleyici ve canlı dilini kullanarak kurmacayı bir araç gibi gören yazarlar da varDavid Markson, r; Murdoch, Tanpınar, Wallace gibi kurduğu metne felsefi dokunuşlarla yeni katmanlar ekleyenler, hatta kurguyu felsefi bir soru haline getirenler de vardır.

The Oxford Companion to Philosophy, Ted Honderich, ed., (Oxford University Press, 1995) 0-19-866132-0
Borges, Jorge Luis, Collected Fictions, 1998. Translated by Andrew Hurley. 0-14-028680-2.
Magee, Bryan, The Philosophy of Schopenhauer (Oxford University Press, revised edition, 1977) 0-19-823722-7.

Philosophy and Literature (kuruluşu 1977)
Zeno (kuruluşu 1980)

Andrew Miller, The Truth Value of Statements Containing Names of Literary Characters as Subjects (2002 thesis)
Philosophy and Literature 25 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Paideia Archive.
Philosophy and Literature at Stanford 29 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., yöneticileri R. Lanier Anderson ve Joshua Landy.
Duke's Center for Philosophy, Arts, and Literature, yöneticisi Toril Moi.

Felsefi antropoloji, genel olarak insanbilim ya da antropoloji olarak bilinen disiplinin ekseninde tanımlanan bir felsefe etkinliğidir. İnsanın özü ve bunun belirli somut yaşam içinde gerçekleştirilmek üzere kuruluşu ya da oluşturulması üzerine felsefi ve kuramsal etkinlikler ve öğretiler bu alana girer. İlk biçimleri Kant'a ve Herder'e kadar uzanmaktadır. 19. yüzyıl felsefesi içinde de etkisi görülür. 20. yüzyıl felsefesinde ise Max Scheler, William James, John Dewey felsefi antropolijinin önemli isimleridir. Bu felsefe tutumu, bir yandan bilimlerin geliştirdiği bilgilerden yararlanarak belirgin bir insan fikrini şekillendirmeye çalışırken, bir yandan da doğa bilimleri ile insan bilimleri ya da tin bilimlerinin sonuçlarını ilişkilendirmeye çalışır. Bütün bunlar insan varlığının temel niteliğini ya da özünü kavramaya ve daha da ötesi bu varlığın anlamını metafizik yönden değerlendirmeye yönelik bir ilginin ögelerini meydana getirir. Bu felsefe tutumu, genel anlamda insan varlığının bir felsefesi olmak iddiasıyla ortaya çıkar.

Antropoloji
Doğa bilimleri
Kültür felsefesi

Felsefe Terimleri Sözlüğü, Bedia Akarsu, İnkılap Yayınevi.
Felsefe Sözlüğü, Ahmet Cevizci, Paradigma Yayınları.

Feminizm, kadınların haklarını tanıyarak bu hakların korunması amacıyla eşitsizliklerin ortadan kaldırılmasına yönelik çeşitli ideolojiler, toplumsal hareketler ve kitle örgütlerinden oluşan hareket. Sözcüğün köken olarak Latince "femina" ve onun Fransızca türevi olan "féminisme" sözcüğünden geldiği ve Türkçe eş anlamlısının hatunculuk olduğu belirtilmektedir. Kadın hareketi doğrudan kadınları ilgilendiren ve dolaylı olarak kültürü ilgilendiren konularda bilinç uyandırır. Feminizmin temel amaçları; eğitim, iş, çocuk bakımı, yönetim gibi konularda eşit haklara sahip olmaktan, yasal kürtaj hakkından, kadın sağlığı konusunda ilerlemelere, tacizin ve tecavüzün engellenmesinden lezbiyen haklarına kadar uzanır.
Kadınların hakları ve ilgi alanlarını konu alan ayrışık anlayışın belirleyicisi kadındır. Kadın ve erkek arasındaki toplumsal eşitsizliğin süregelmesi, feminizmin amacının kadının toplumdaki yerinin iyileştirilmesi ve toplumda gerçek bir eşitlik durumunun sağlanması olmasına neden olmuştur. "Feminizm" kavramı altında sayısız hareket özetlenmiştir.
Cinsiyet eşitliğinden ise cinsiyetlerin, tüm yaşam alanlarında gerçek bir eşitliğe sahip olmaları anlaşılır. "Kadının erkek egemenliğinden kurtulması"nın asıl amacı ekonomik, toplumsal, siyasal haklar; eşitlik ve daha da ayrıntılı anlatmak gerekirse: Yasadan önce eşitlik, inanç özgürlüğü, mal ve mülk sahibi olabilme özgürlüğüdür. Kadının erkek egemenliğinden kurtulması, cinsiyet yüzünden yapılan ayrıma karşıt bir düşünce yapısıdır. Asıl olarak kadın ve erkek eşitliği; bugün yalın olarak "cinsiyet" kavramının kullanılmasındansa, biyolojik ve toplumsal cinsiyetler arasındaki farklara daha ayrıntılı olarak girilmesini tercih eder.
Feminizm, sosyoloji, politik akım ve etik alanlarından oluşur; temeli kadın özgürlüğüne dayanmaktadır. Bazı yorumları geçmiş ve şimdiki toplumsal ilişkilere karşı eleştireldir. Çoğunun toplumsal cinsiyet ve cinselliğe ilişkin toplumsal yapı olduğuna inandığı ögeleri çözümlemeye odaklanmıştır. Yine çoğu feminist, cinsiyet eşitsizliği ve kadın hakları, ilgileri ve kadın sorunlarını araştırmaya odaklanmıştır.
Feminist teori toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin doğasını anlamayı amaçlar ve toplumsal cinsiyet politikaları, iktidar ilişkileri ve cinsellik üzerine odaklaşır. Feminist hareket içinde kadın ve erkeğin eşitliğini savunan gruplar olduğu gibi kadının biyolojik ve duygusal olarak erkeğe üstün ve erkeğin "tamamlanmamış kadın" olduğunu savunan daha "köktenci" gruplar da yer almaktadır.

Feminizm, bir teori olduğu gibi aynı zamanda da "hak eşitliği, insanlık şerefi ve kadınlara karar verme özgürlüğü" amaçlarıyla, politik bir harekettir. Feminizm, kadınlara cinsiyet hiyerarşisi baskısının sona ermesi ve toplumsal cinsiyet tutumlarının aynı değerde olması için toplumun değişimini amaçlar.
Haziran 1993 Viyana Dünya İnsan Hakları Konferansı, uluslararası kadın hareketi için oldukça önemli olmakla beraber kadınlar için insan hakları kavramı ilk olarak burada Birleşmiş Milletler sürecine dahil edilmiştir. Harekete geçen dünya kadınları, dünyanın her yerinden kadın kuruluşlarının ve bağımsız kadınların katıldığı büyük bir Kadının İnsan Hakları kampanyası düzenleyip sonucunda “kadınların ve kız çocuklarının insan haklarının, evrensel insan haklarıyla ayrılmaz, bölünmez ve vazgeçilmez” olduğu tezini ilan etmiştir. Bu haliyle de resmi konferanslarda gündem oluşturucu bir konuma erişmişlerdir.

Aralık 1993'te özel olarak kadına karşı şiddeti ele alan ilk insan hakları belgesi olan "Kadınlara Yönelik Şiddete Karşı Bildirge" Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda kabul edildi.
1994'te BM İnsan Hakları Komisyonu'na kadına yönelik şiddet konusunda özel bir raportör atanması ve kadın haklarının BM İnsan Hakları mekanizmaları içine dahil edilmesi kararlaştırıldı.
Süreç, 1994'te Kahire'de yapılan ICPD, 1995'te Pekin'de yapılan Dünya Kadın Konferansı ve 2000'de New York'ta yapılan Pekin+5 BM Özel Oturumuyla devam etti.
Uluslararası kadın hareketi, insan hakları kapsamında kadın hakları bakımından köklü değişikliklere sebep oldu. Aile içi şiddet, toplu tecavüzler, kadının beden bütünlüğüne yönelik hak ihlalleri, cinsel hakların, doğurganlık haklarının ihlali böylelikle BM kararlarında ve uluslararası sözleşmelerde insan hakları olarak yer almaya başladı. Ancak, tutucu kesimler bu ihlalleri, insan hakları kapsamı dışında bırakmak için yoğun çabalar harcadılar.
Bu kavram altında birçok hareket ve birbirine kısmen bağlı, ama aynı zamanda da farklı iz bırakan darbe geliştirmiştir. Bunların dikkat çeken önemli bir kısmını kadınların erkeklere karşı mağduriyeti, ihmal edilmiş kadınsı düşünceler, değerler ve projeler oluşturur. Feminist Bilimsel Eleştiri ve feminist araştırmalar, birçok alanda günümüze kadarki karartılmış kadın tarihini ve kadınların yeteneklerini günışığına çıkarmayı ve bu konularda çalışma yapmayı kendilerine amaç edinmişlerdir.
Feminist Bilimsel Teori; feminizmi, bilimsel teori alanlarına cinsiyet tanımları bakımından faydalı hale getirmeyi amaçlar. Feminist Felsefe, bazen de Bilimsel Sosyoloji ve Bilim Tarihi'nin alt alanı olarak kabul edilir. Feminist Bilim Teorisi, insani bilimlere cinsiyet tanımları konusunda temel araştırma malzemesi olarak hizmet eder. Feminist hamleler, genel bilimsel teorik sorunları konu aldığı için, temel bilimsel sorunların içinde tartışılır.

Feminizm üzerine yapılan temel tartışmalar günümüzde hâlâ değişim sürecindedir. 1960'lı yıllardan beri aşağıdaki konular ana başlıklar olarak benimsenmiştir:

Hukuki eşitlik (örn; kadınların kazançtaki payları, ücret eşitsizliği)
Diğer toplumsal akımlarla olan ilişkisi
Cinsiyet kimliklerinin yaratılması
Cinsel özerklik

Modern anlamda bir felsefe ve bir hareket olarak feminizmin kökeni kadının eğitimi hakkını savunan Lady Mary Wortley Montagu ve Marquis de Condorcet gibi özgür düşünürlerin de içinde yer aldığı Aydınlanma dönemine götürülmektedir. Kadınlar için ilk bilimsel topluluk Hollanda Cumhuriyetinin güneyinde yer alan bir şehir olan Middelburg'de 1785 tarihinde kurulmuştur. İngiliz kadın yazar Mary Wollstonecraft'ın feminist olarak adlandırılabilen A Vindication of the Rights of Woman (Kadın Haklarının Müdafaası) (1792) adlı eseri bu konuda ilk çalışmalardan biridir. Feminizm 19. yüzyılda kadınlarda adaletsiz davranıldığına ilişkin inanç arttıkça organize bir hareket hâline geldi. Feminist hareketin kökleri ilerlemeci hareket özellikle de 19. yüzyıldaki reform hareketi içinde yer almaktadır. Harekete féminisme adını veren kişi ütopyacı sosyalist Charles Fourier'dir (1837). Fourier, 1808 gibi erken bir tarihte kadın haklarının genişletilmesini tüm toplumsal ilerlemenin genel prensibi olduğunu öne sürmüştür. İlk kadın hakları toplantısı New York, Seneca Falls'da 1848 yılında yapılmıştır. 1869 yılında John Stuart Mill The Subjection of Women (Kadınların Köleleştirilmesi) kitabını yayınlamıştır. Adı geçen kitabında Mill, "bir cinsin diğer bir cinse hakimiyeti yanlış... ve... insanoğlunun gelişmesinin önündeki en büyük engellerden biridir." demiştir.
Pek çok ülke 20. yüzyılın ilk yıllarında özellikle de I. Dünya Savaşı'nın son yıllarında kadınlara oy hakkını tanımıştır.

Feminizm kavramı ilk olarak sosyal filozof Charles Fourier (1772-1837) tarafından ortaya atılmıştır. Fourier sosyal gelişmenin kadınlara verilecek daha fazla özgürlükle mümkün olduğunu savunmaktaydı. Bugün “Yeni Kadın Hareketleri” olarak da adlandırılmaktadır ve temelde kısmen birbiriyle iç içe kısmen de ayrı teorik yapılardan oluşmaktadır.

Feminizmle ilgili ilk yaklaşımlar 17. yüzyılda (insan haklarının da desteğiyle) Marie Le Jars de Gourney'ın yazılarında ortaya çıkmıştır. Bunun yanı sıra Christine de Pizan, Olympe de Gouges, Mary Wollstonecraft ve Hedwig Dohm'un da eserleri feminizm filozofisinin ilkleri arasında sayılabilir.
Teori olarak feminizm ilk olarak 18. yüzyılın sonları ve 19. yüzyılın başlarına denk gelen zaman aralığında temel haklar kategorisinde dünya sahnesine çıkmıştır. Başlarda temel haklara sahip olanların sadece erkekler olduğu düşünülürdü; çünkü topluma ataerkil gelenekler hâkimdi; ancak 1793 yılında Fransa da Olympe de Gouges bu durumu protesto etti. Gouges İnsan Hakları olarak görünen “Erkek Hakları”nın on yedi maddesinin kadınlara uyarlanmasını önerdi. Bunu da şu ünlü sözüyle dile getirdi: “Eğer kadının idam sehpasına mahkûm olma hakkı varsa, tribünden izleme hakkına da sahip olmalıdır.” Fransa'da elde edilen bu haklar kadınlar için bir ilktir.

19. yüzyılın son yıllarına doğru birçok Avrupa ülkesinde; Amerika Birleşik Devletleri ve Avustralya'da feminizm ve özellikle de kadın hareketlerinin kitlesel ilk dalgası olan birinci dalga feminizm başladı. Bu hareketin başlamasına sebep olan şey sözcülerine göre erkeklerle politik olarak eşit haklara sahip olma isteği, aynı iş için erkeklerle eşit ücret alma isteği ve kadınların da üniversiteye gidip her işte çalışma isteğiydi. Bu akım 19. yüzyılın sonlarına kadar birçok ülkeyi etkiledi. Bundan önce üniversitelerde erkeklere oranla daha az kadın eğitim almaktaydı. Kadınlara seçme hakkı, ilk olarak 1893 yılında Yeni Zelanda'da tanındı, yaygınlaşması ise 20. yüzyılda oldu. Almanya ve Sovyetler Birliği'nde 1917-1918 yıllarında sosyalist devrimin sonucunda, Amerika ve Büyük Britanya'da aynı zamanlarda savaş döneminde kadınların ülkeye olan katkılarından dolayı ödül olarak verildi. Fransa ve İtalya gibi başka ülkeler ise kadınlara seçme hakkını II. Dünya Savaşı'nın sonunda vermeye başladılar.

Sivil kadın hareketlerine karşılık olarak proleter kadın hareketleri ortaya çıkmıştır. SPD ve SDAPR gibi sosyal demokrat partiler etrafında toplanmışlardır. 19. yüzyılın sonlarında düzenledikleri toplantılarla taleplerini dile getirmişlerdir. Öncelikle yapı ve tekstil sektöründe çalışan kadın işçilerle ilgili bir organizasyon düzenlediler. Düzenledikleri aktiviteler proleter kadınların yaşam standartlarını daha iyi hale getirme amacını taşımaktaydı (çalışma saatlerinin kısaltılması, sağlık sigortası, işsizlik gibi). Ayrıca kadınların hem ev kadını olmaları hem de iş 

Fenomenoloji veya görüngü bilimi (Osmanlı Türkçesinde zahiriye), kurucusu Edmund Husserl olan bir felsefe akımı. 20. yüzyılın ilk çeyreğinde görülen bilimlerdeki ve düşüncedeki genel bunalım içinde doğup gelişen bir felsefe akımıdır. Husserlci fenomenoloji, bu bağlamda, Metafiziği sona erdirerek somut yaşantıya dönmek ve böylece tıkanmış olan felsefeye yeni bir başlangıç yapmak iddiasıyla ortaya çıkmıştır.
Bir felsefe akımı olmaktan çok bir yöntem olarak tarif edilmesi yaygındır.[kime göre?] Çünkü fenomenoloji, her şeyden önce, fenomeni, yani dolaysız olarak verilmiş olanı betimlemeye dayanan bir yöntemdir. Bunu nasıl yaptığı ya da yapıp yapamadığı, yani yöntemin iddiasını geçerli kılmak bakımından teorik düzlemdeki statüsü tartışılırdır. Öte yandan, fenomenoloji, bu yöntem üzerinden kavramlar ve kategoriler geliştirerek özgün bir felsefe akımı da meydana getirir. Fenomenolojik yöntemin ilk önemli ismi Alfred Schütz 'dur.
Fenomenoloji, 20. yüzyıl felsefesinde ve kuramsal tartışmalarında etkili ve belirleyici bir yere sahiptir. Heidegger'den Sartre'a, Frankfurt Okulu'ndan Foucault'a ve postmodern düşünürlere kadar pek çok düşünür ve felsefe eğilimde etkisi görülür.
Fenomenoloji, genel felsefe akımlarında olduğu gibi özne-nesne ilişkisini konu edinir. Nesneyi, en genel anlamda öznenin dış dünya ile kurduğu ilişkilerinde algıladığı, deneyimlediği "şey"ler olarak görmesiyle pozitivizm ve ampirizm ile aynı noktada dursa da, temelde fenomenoloji bu iki felsefe akımına karşı çıkar. Bu karşı çıkış en başta, tek tek nesnelerin ele alınması konusunda ortaya çıkar. Tek tek nesneler, fenomenolojiye göre, belirli genel yasalara bağlı şeyler değil, varlıkları yalnız rastlantı kavramıyla açıklanabilir olan şeylerdir. Ayrıca, dolaysız olarak verilmiş olanı betimlemeye dayalı bir yöntem olmasıyla ilkin doğabilimini dışta bırakır ve böylece her iki teorik eğilimi yadsır.
Fenomenoloji, yaygın olarak kullanılan deyişle, "öz"lerin araştırılması konusudur. Çünkü, bütün sorunlar sonunda özlerin betimlenmesi sorununa geri götürülebilir. Ancak, bu noktada ayrımı belirginleştirmek gerekir; fenomenoloji, "öz"lerin bilimi değil, "öz"ü görüleyen "bilinç"in bilimidir aslında. Algının ya da bilincin "öz"ünün betimlenmesi sorunu, fenomenolojinin konusudur.
Fenomenolojik bakışa göre, gerçekliğin kendiliği diye bir şey olamaz. Çünkü gerçeklik, her zaman kendine yönelmiş bir bilinç tarafından bilinen bir gerçekliktir. Yani kendisine yönelen bilinç tarafından görülen, algılanan ve bilincine varılan bir şeydir. Öyle ise, dünya deneyimlerimizin tamamı, bilinç tarafından kurulmuştur, en somut algılardan en soyut matematik formüllerine kadar. Bu nedenle fenomenoloji, bilincin sistematik incelemesini hedefler. Hareket noktası olarak belli bir epistemolojiye dayanma düşüncesinden uzak durur.
Böylece "fenomenolojik yöntem" ortaya çıkar. Buna göre, hem bildiklerimiz hem de gerçeklik dışta bırakılarak, bilginin nasıl ve hangi süreçlerde oluştuğu/oluşturulduğu anlaşılmaya çalışılır. Fenomenoloji bu noktada özgün yöntemsel kategoriler geliştirir. Bu yöntemin iki temel kategorisi vardır: Askıya alma ve fenomenolojik indirgeme.
Bunlar, kısaca belirtilecek olursa, bir yandan verilmiş ögelerin, yani dış görünümlerin rastlantısallığının paranteze alınarak dışta bırakılmasını ve öte yandan da, bilimsel ya da mantıksal olsun, çıkarsama yoluyla türetilmiş olan her tür yargıların ve çıkarsamaların dışta bırakılmasını ifade ederler.
Böylece, ikili bir işlemle hem özne hem de nesne askıya alınmış ve hem rastlantısal olgular dünyasından hem de bilinci yönlendiren öznel yargılardan kurtulunmuş olunur ki sonuçta rastlantısal dış görünümleri bir yana bırakılarak dünyanın özü ortaya konulabilsin. Salt öze ancak bu şekilde varılabilecektir.

Fenomenologlar listesi

Edebiyat Kuramları, Terry Eagleton, Ayrıntı Yayınları.
Newsletter of Phenomenology. (online-newsletter)
Research in Phenomenology. Duquesne Univ. Pr., Pittsburgh Pa 1.1971ff. ISSN 0085-5553
Studia Phaenomenologica. ISSN 1582-5647

Bu, filozofların alt alan, milliyet, din ve zaman dilimine göre düzenlenmiş bir listeler listesi listesidir.

Estetikçiler listesi
Eleştirel teorisyenler listesi
Çevre filozofları listesi
Epistemologlar listesi
Ahlâkçılar listesi
Varoluşçular listesi
Feminist filozoflar listesi
Seküler hümanistler listesi
Mantıkçılar listesi
Kadın mantıkçılar listesi
Metafizikçiler listesi
Sosyopolitik düşünürler dizini
Fenomenologlar listesi
Dil filozofları listesi
Zihin felsefecileri listesi
Din felsefecileri listesi
Bilim filozofları listesi
Siyaset felsefecileri listesi
Siyaset kuramcıları listesi
Rasyonalistler listesi
Faydacılar listesi

Afgan filozoflar listesi
Amerikalı filozoflar listesi
Amerikalı Yahudi filozoflar listesi
Ermeni filozoflar listesi
Bask filozofları listesi
İngiliz filozoflar listesi
Kanadalı filozoflar listesi
Çinli filozoflar listesi
Fin filozoflar listesi
Fransız filozoflar listesi
Almanca konuşan filozoflar listesi
İzlandalı filozoflar listesi
Hint filozoflar listesi
İranlı filozoflar listesi
İtalyan filozoflar listesi
Koreli filozoflar listesi
Kürt düşünürler listesi
Litvanyalı filozoflar listesi
Romanyalı filozoflar listesi
Rus filozoflar listesi
Sloven filozoflar listesi
Türk filozof listesi

Ateist filozoflar listesi
Budist filozoflar listesi
Katolik filozoflar ve teologlar listesi
İslam filozofları kronolojisi
Yahudi filozoflar listesi

Filozoflar listesi (A-C)
Filozoflar listesi (D-H)
Filozoflar listesi (I-Q)
Filozoflar listesi (R-Z)

Antik Yunan filozoflar listesi
Antik Platoncular listesi
Kinik filozoflar listesi
Epikürcü filozoflar listesi
Stoacı filozoflar listesi
Skolastik filozoflar listesi

MÖ yüzyıllarda doğan filozoflar listesi
1. yüzyıldan 10. yüzyıla kadar doğan filozoflar listesi
11. yüzyıldan 14. yüzyıla kadar doğan filozoflar listesi
15. ve 16. yüzyıllarda doğan filozoflar listesi
17. yüzyılda doğan filozoflar listesi
18. yüzyılda doğan filozoflar listesi
19. yüzyılda doğan filozoflar listesi
20. yüzyılda doğan filozoflar listesi

Doğu filozofları zaman çizelgesi
Batılı filozoflar zaman çizelgesi

Kadın filozoflar listesi
Filozofların takma adları listesi
Filozofların ölümleri

Fironculuk (Yunanca: Πυρρωνισμός, Pyrrhōnismos), MÖ 1. yüzyılda Giritli Aenesidemus tarafından kurulan ve adını MÖ 4. yüzyıl filozofu Firon'dan alan Antik Yunan felsefî kuşkuculuk okuludur.
Bu felsefe, dogmaları, yani açık olmayan konular hakkındaki kesin inançları reddeder ve her türlü inancın doğruluğu hakkında yargıyı askıya almayı (epokhe) savunur. Modern kuşkuculuğun genellikle bilginin imkanını sorgulamasının aksine, Fironculuk öncelikli olarak bir inanca sahip olmanın rasyonelliğini sorgular. Pyrrhoncu, her argümana karşı eşit güçte bir argüman bulma yeteneğine sahip bir araştırmacıdır ve bu yeteneğin kullanılması, herhangi bir konuda yargının askıya alınmasına ve nihayetinde okulun temel hedefi olan ataraksiya'ya, yani ruh dinginliğine ve sarsılmazlık hâline ulaşmaya götürür.
Pyrrhoncular, kendilerini felsefî araştırmaya yönelik üç temel yaklaşımdan biri olarak konumlandırırlar. Sextus Empiricus'a göre filozoflar üçe ayrılır:

Gerçeği bulduklarını iddia eden Dogmatikler (Aristotelesçiler, Epikürcüler, Stoacılar gibi).
Gerçeğin bulunamayacağını iddia eden Akademik Kuşkucular (Karneades gibi).
Aramaya devam eden Pyrrhoncular.
Bu nedenle Fironculuk, bir inançlar sistemi olmaktan çok, bir yetenek, bir pratik ve sürekli devam eden bir araştırma faaliyeti olarak tanımlanır.
Pyrrhonculuğun merkezinde, görüngüler (phainomena) ve açık olmayan şeyler arasında yapılan temel bir ayrım yatar. Pyrrhoncular, şeylerin kendilerine nasıl göründüğünü (örneğin, "balın tatlı göründüğü") pasif bir şekilde kabul ederler ancak bu görüngünün ardındaki nesnel gerçekliğin doğası hakkında (örneğin, "balın doğası gereği tatlı olduğu") yargıda bulunmaktan kaçınırlar.
Antik Fironculuk sadece soyut bir epistemolojik problem değil aynı zamanda dogmatik inançların neden olduğu zihinsel rahatsızlık ve endişeden kurtulmayı amaçlayan pratik ve ahlakî bir yaşam biçimi olarak anlaşılmalıdır. Felsefî argümanlar, bu bağlamda, dogmatizmin yarattığı zihinsel gerilimi iyileştiren birer araç işlevi görür. Çağdaş epistemoloji Pyrrhonculuğu sık sık "Agrippa Üçlemi" veya "Pyrrhoncu Sorunsal" gibi çözülmesi gereken bir gerekçelendirme problemi olarak çerçevelese de, bu modern yaklaşım, felsefenin asıl pratik ve yaşamsal amacını göz ardı etme eğilimindedir. Pyrrhonculuğun temel amacı, bilgiye ulaşıp ulaşamayacağımızı kanıtlamaktan ziyade, bu tür kesinlik iddialarının peşinde koşmanın getirdiği huzursuzluktan kurtulmaktır.

Kuşkuculuğun kurucusu olarak kabul edilen Elisli Pyrrhon, Abdrealı Anaksarhos'un öğrencisiydi. Hayatındaki en belirleyici olaylardan biri, hocasıyla birlikte Büyük İskender'in Hindistan seferine katılmasıdır. Bu Doğu etkileşimi, Pyrrhon'un dünyaya karşı kayıtsızlık ve acıya aldırmama gibi tutumları benimsemesine yol olabilir; zira Hint çilecilerinin acıya ve ölüme aldırmadan dingin bir yaşam sürdüklerini gözlemlemiştir. Elis'e döndükten sonra hemşerileri tarafından o kadar saygı görmüştür ki onuruna heykeli dikilmiştir.
Pyrrhon, Sokrates gibi, arkasında hiçbir yazılı eser bırakmamıştır. Felsefesi büyük ölçüde öğrencisi Phliuslu Timon'un yazıları ve daha sonraki yorumcular aracılığıyla bilinir. Timon'a atfedilen bir pasaja göre Pyrrhon, şeylerin gerçek doğası hakkında üç temel tespitte bulunmuştur: Onlar doğaları gereği farksız (adiaphora), değişken ve ölçülemez (astathmēta) ve yargılanamazdır (anepikrita). Bu tespitlerden hareketle, ne duyularımızın ne de kanılarımızın doğru ya da yanlış olduğu söylenemez. Bu nedenle her şey hakkında yargıdan kaçınmak (epokhe) gerekir.

Pyrrhon'un en önemli öğrencisi olan Timon, hocasının aksine üretken bir yazardı ve Pyrrhon'un felsefesini yayma konusunda kilit bir rol oynamıştır. Pyrrhon'un felsefesini, özellikle hicivli şiirler içeren Silloi adlı eseriyle geniş kitlelere duyurmuştur.
Silloi, dogmatik filozoflarla alay eden, onların iddialarını parodileştiren ve kuşkucu bir bakış açısıyla eleştiren şiirlerden oluşuyordu. Timon, bu eserlerinde Pyrrhon'un temel öğretisini, yani şeylerin belirsiz doğası karşısında yargıyı yaskıya almanın ve kayıtsız kalmanın gerekliliğini aktarmıştır.
Silloi'nin yanı sıra, Fizikçilere Karşı ve Pyrrhon'un yaşamını anlatan Python gibi düz yazı eserleri de olduğu bilinmektedir. Timon'un yazıları, Pyrrhonculuğun ilk dönemine dair en önemli birincil kaynaktır ancak eserlerinin çoğu kaybolmuş ve sadece sonraki yazarların alıntıladığı parçalar günümüze ulaşmıştır.

Giritli Aenesidemus, muhtemelen Platon'un Akademisi'nde eğitim görmüş ancak Akademi'nin o dönemdeki tutumunu dogmatik bularak onlardan ayrılmıştır. Akademi'nin, özellikle Karneades sonrası dönemde, olasılıkçılığı benimsemesi ve "hiçbir şeyin bilinemeyeceği" gibi negatif dogmatik iddialarda bulunması Aenesidemus'un eleştirilerinin merkezindeydi. Ona göre Akademiciler "Stoacılara karşı savaşan Stoacılar" hâline gelmişlerdi, yani kendi dogmalarıyla başka dogmalara karşı çıkıyorlardı.
Aenesidemus, İskenderiye'de ders vererek Pyrrhoncu kuşkuculuğu yeniden canlandırdı ve Pyrrhonculuğu sistematik bir felsefe hâline getirdi. Pyrrhonca Söylemler (Pyrrhoneioi logoi) adlı günümüze ulaşmamış eserinde Pyrrhoncu felsefeyi tutarlı bir temele oturtmaya çalışmıştır. Bu eser Pyrrhoncular ile Akademik Kuşkucular arasındaki farkları net bir şekilde ortaya koymuş ve yargıyı askıya almayı sağlamak için kullanılan On Mod'u (veya tropos) sunmuştur.

Hayatı hakkında çok az şey bilinen Agrippa, Pyrrhoncu argümantasyon yöntemini daha soyut ve mantıksal bir seviyeye taşıyan Beş Mod'u formüle etmesiyle tanınır. Bu modlar Aenesidemus'un daha çok algısal göreleliğe dayanan On Mod'unu tanımlar ve onlardan daha radikal bir kuşkuculuk bakış açısı sunar. Agrippa'nın modları (Anlaşmazlık, Sonsuz Gerileme, Görelilik, Varsayım, Döngüsellik), herhangi bir iddianın gerekçelendirme zincirini sistematik olarak çökertmeyi hedefler. Bu modlar modern epistemolojide "Agrippa Üçlemi" veya "Pyrrhoncu Sorunsal" olarak bilinen ve gerekçelendirme teorileri için hâlâ aşılamamış bir sorun olarak kabul edilen yapıyı oluşturmaktadır.

Muhtemelen bir hekim olan ve tıp alanında Empirik Okul'a mensup olduğu düşünülen Sextus Empiricus, Fironculuk hakkında günümüze ulaşan en kapsamlı ve sistematik metinlerin yazarıdır. En önemli eserleri, üç kitaptan oluşan Pyrrhonculuğun Esasları ve on bir kitaptan oluşan Matematikçilere Karşı'dır. Bu eserler sadece Fironculuk için değil aynı zamanda Stoacılık ve Epikürcülük gibi diğer Helenistik felsefeler hakkında da paha biçilmez birer bilgi kaynağıdır çünkü Sextus, eleştirdiği görüşleri uzun uzadıya alıntılama ve özetleme alışkanlığına sahiptir.
Sextus, Pyrrhonculuğun Esasları'nın ilk kitabında kuşkuculuğun ne olduğunu, temel kavramlarını, yöntemlerini ve ifadelerini tanımlayarak Pyrrhonculuğu tutarlı bir felsefî yol olarak tanımlar. İkinci ve üçüncü kitaplarda ise bu kuşkucu yöntemi sırasıyla mantık, fizik ve etik alanlarındaki dogmatik iddialara uygulayarak onları çürütür.

Pyrrhonculuğun merkezindeki zihinsel eylemdir. Herhangi bir konuda, lehte ve aleyhte sunulan argümanların eşit derecede ikna edici (isostehenia) olduğu anlaşıldığında, akıl yürütme doğal olarak bir denge durumuna gelir ve zihin ne olumlayıcı ne de olumsuzlayıcı bir yargıda bulunamaz hâle gelir. Bu, bir kararsızlık veya eylemsizlik değil, aksine dogmatik iddiaların yarattığı zihinsel gerilimden bilinçli bir şekilde geri çekilmektir. Sextus, kuşkucu ifadelerin ("Her şey belirsizdir" gibi) bile dogmatik olarak değil, o anki zihinsel durumu ifade eden raporlar olarak anlaşılması gerektiğini vurgular.

Epokhe'nin bir sonucu olarak ortaya çıkan nihai hedeftir. Dogmatikler şeylerin doğası gereği iyi veya kötü olduklarına inandıkları için sürekli bir arayış, kaçınma ve hayal kırıklığı döngüsünde yaşarlar ve bu da onları rahatsız eder. Pyrrhoncu ise, hiçbir şeyin doğası gereği iyi ya da kötü olmadığı konusunda yargıyı askıya aldığı için olaylar karşısında sarsılmaz bir iç huzura kavuşur.

Epokhe'ye giden yoldur. Pyrrhoncu, herhangi bir dogmatik iddia (P) ile karşılaştığında, onun karşıtı olan (P'nin değili) iddiayı destekleyen ve P'yi destekleyen argümanlar kadar güçlü görünen argümanlar bulma veya kurma yeteneğine sahiptir. Bu denklik durumu, zihni bir seçim yapmaktan alıkoyar ve yargıyı askıya almaya zorlar.

Pyrrhonculuğa yöneltilen en yaygın ve en eski eleştiri, eğer her şeyden şüphe ediliyorsa ve hiçbir şeye inanılmıyorsa, yaşamın imkânsız hâle geleceği, yani kuşkucunun eylemsizliğe mahkum olacağıdır.
Sextus Empiricus, bu eleştiriye, kuşkucunun dogmatik inançları olmasa da, yaşamını yönlendirmek için pratik kriterleri olduğunu söyleyerek cevap verir: kuşkucu, görüngülere (phainomena) göre yaşar. Yani, şeylerin gerçekte ne olduğu hakkında bir iddiada bulunmadan, onların kendisine nasıl göründüğünü pasif bir şekilde kabul eder ve eylemlerini buna göre düzenler. Kuşkucu, bir önermenin doğruluğuna inanmaz ancak pratik amaçlar için ona göre hareket eder.

Pyrrhoncular, yargıyı askıya alma (epokhe) durumuna ulaşmak için Modlar veya Tropoi (Yunanca: τρόποι, "yollar", "usuller") adı verilen standartlaştırılmış argüman setleri geliştirmişlerdir. Bu modlar dogmatik iddiaların temelsizliğini göstermek için kullanılan diyalektik araçlardır. Pyrrhoncu kuşkuculuğun kendi içindeki entelektüel gelişimini ve soyutlama seviyesindeki artışı gösteren bu modlar algının göreliliğinden başlayarak her türlü rasyonel gerekçelendirmenin yapısını sorgulayan bir mantıksal eleştiriye evrilmiştir.

Aenesidemus tarafından derlendiği veya sistematize edildiği düşünülen bu on mod, temel olarak duyusal algının ve yargının göreliliğine odaklanır ve şeylerin göründükleri gibi olup olmadıkları konusunda neden yargıyı askıya almamız gerektiğini gösterir.

Hayvanlar arasındaki farklılıklar: Farklı hayvan türleri, farklı duyu organlarına sahip oldukları için aynı nesneleri farklı şekillerde algılar. Örneğin gübre insanlara itici gelirken köpeklere hoş gelebilir; zeytinyağı insanlar için faydalıyken arılar için öldürücüdür. Hangi algının "doğru" olduğuna karar verecek nesnel bir ölçüt yoktur, bu nedenle n

Frankfurt okulu, Almanya'da 1923 yılında kurulan ve sosyoloji, siyaset bilimi, psikanaliz, tarih, estetik, felsefe, müzikoloji gibi farklı disiplinlerden insanları bir araya getiren Toplumsal Araştırma Enstitüsü'nün bir düşünce akımı olarak ifade edilmesidir.  Okulun genel yaklaşım biçimi eleştirel teori olarak adlandırılmaktadır.

20. yüzyılın temel düşünce geleneklerinden birini temsil eden Frankfurt okulu, kapitalist sistem ve onun bir ürünü olarak görünen tüketim toplumuna karşı eleştirel bir tutum takınmıştır. Marksizmin eleştirel bir edinimine yönelmiş ve bu doğrultuda yeni bir eleştirel toplum teorisi kurmaya çalışmışlardır. Rus Devrimi'nin Stalinizm'e dönüşerek yozlaşması, Avrupa'da sol kanat hareketlerin yenilgisi ya da düşüşü, giderek yükselen Nazizm ve faşizm olguları, kapitalist sistemde baş gösteren yeni iktisadi ve siyasal ivmeler, Okul'un ortaya çıkış koşullarını gösterir. Hem kapitalizmin hem de Sovyet sosyalizminin eleştirisi, Frankfurt Okulu'nun ana düsturu olarak belirtilebilir.
Marksist eleştirel toplum teorisinin tıkanmış olduğu ve sergilenen pratiği ile çözümsüz bir noktaya ulaştığı düşünülmektedir. Bu tarihsel koşullarda Frankfurt Okulu, tıkanmış olan teorik alanı aşarak yeni bir eleştirel toplum teorisi ortaya koymaya yönelmiştir. Her ne kadar eleştirel kuram başlığı altında toplanarak bir bütün oluşturduğu söylenebilse de, tek tek yazarların özgünlüklerinin dışında daha genel farklı birkaç yönelim tespit edilebilir. Bir yandan, 1923'te kurulup Max Horkheimer ve Theodor W. Adorno'nun 1933'te sürgün edilmesiyle sonuçlanan ve ardından ABD'deki 1950'lere kadar sürgünlüğün ardından Frankfurt'ta yeniden kurulan Enstitü'nün çalışmalarına işaret edilebilir. Friedrich Pollock, Herbert Marcuse, Walter Benjamin, Leo Lowenthal bunlar arasında sayılabilir. Bir yandan da Jürgen Habermas'ın yoğunluklu felsefi ve sosyolojik çalışmalarıyla okulun eleştirel kuramını yeniden temellendirmeye yönelik çabaları söz konusudur. Bu noktada Albrecht Wellmer, Claus Offe ve Klaus Eder'den sözedilebilir.

Dolayısıyla da Okul üyelerinin çalışmaları birbirine sıkıca bağlı belli bir projenin hayata geçirilmesi değildir. Kısmen Horkheimer, Adorno, Marcuse, Lowenthal, Pollock arasında paralel çalışmalar olsa bile, yine de temel fikir ayrılıkları söz konusudur. Meşru olarak belli bir okuldan sözedilmesi, ortak fikir birliğinin hayata geçirilmesinden değil, araştırmacıların benimsedikleri eleştirel kuram anlayışından ileri gelir.
Başlangıçtaki amaç, bir dogmaya dönüştüğü düşünülen Marksizmi özüne döndürmek ve felsefeyle ilişkisini kurmaktı. Yani, Marksistler olarak Marksizmin eleştirisini yaparak, bu öğretinin kendi içinde eleştiriyi doğurabilecek üstünlüğe sahip olduğunu göstermek ve Marksizmi kemikleşmiş ortodoks yorumlardan kurtarmaktı. Ancak zamanla Marksizme mesafeli olmaya ve gittikçe Weber'in etkisine girmeye başlamışlardır. Bunda, Sovyetler Birliği'ndeki uygulamaların da etkisi olmuştur.
Okul, daha postmodernizm'in esamesinin okunmadığı erken bir dönemde, düşün dünyasına tüm postmodern tezlere kaynaklık edecek tohumlar atmıştır. Özellikle modernitenin ve modern toplum bağlamında kapitalist toplumun eleştirisi çarpıcıdır ve günümüzde normal karşılanan postmodern söylemin temeli olarak okunabilir. Örneğin moderniteyi aklı araçsallaştırma, aklı dogmalardan kurtarırken aklın kendisini dogmaya çevirmesi bağlamında eleştirmiştir. Yine kültür endüstrisi bağlamında, kapitalist topluma yoğun eleştirilerde bulunmuşlar, kapitalizmin tüm bireyleri birbirine benzeterek bireyi tek boyutlu kıldığını iddia etmişlerdir (bkz. Marcuse). Yaşayan en büyük temsilcisi aynı zamanda modernitenin bitmemiş bir proje olduğunu belirten Jürgen Habermas'tır.

Frankfurt Okulu, Batı Marksizmi olarak bilinen ve genelde bir iç eleştiriyle teoriye özgül yorum getirmeye çalışan teorik eğilimli Marksizmin ana akımlarından birisini oluşturur. Okulun Marksizmi edinme biçimleri de eleştireldir. Her şeyden önce Marksizmin ortodoks yorumunda görülen bazı kategorilere önemli itirazlar yapılır ve Marksizmin içinde doğup geliştiği modernizmle bağlantıları sorunsallaştırılır.
Frankfurt Okulu'nun mensupları yazılarını, toplumsal gelişme için alternatif bir yol imkânı oluşturma anlayışı içinde yazmışlardır. Bu bakımdan, sistem eleştirisinin yanı sıra kendi dayandıkları düşünce yapısının geleneksel yaklaşımlarını da eleştiri süzgecinden geçirmeye yönelirler. Ortodoks Marksizm'in dışta bıraktığı kültür ögeleri, altyapı üstyapı ayrımı, bürokrasi ve otoriterlik gibi konular üzerinde önemle durulmuştur. Bolşevik radikalizmin eleştirisi önemli bir başlıktır. Bunların dışında, Okul'un geliştirdiği Marksizm anlayışının genelgeçer kabullere müdahale ettiği ve bu nedenle Marksizm içinde oldukça tartışmalı bir konuma sahip olduğu söylenebilir.
Marksizmin, doğası gereği hakikati açıklayan bir anahtar konumda olmadığının ilanı, eleştirel kuramcıları özgül bir Marksist olma konumuna getirir. Böylece klasik Marksizmin birçok kavramının yalnızca yetersiz değil, o kavramların temel dayanaklarının da aşılması gerekliliği ortaya sürülmüş olundu. Eleştirel kuramcılar bu noktada, Marksist olamayan düşünce biçimlerinden yararlanarak Marksizmi teorik düzlemde yeniden varetmek ve geliştirmek yoluna gitmişlerdir. Negatif diyalektik (bkz: Horkheimer, Adorno), Marksizmin temelini oluşturan diyalektik anlayışın yeniden kurgulanmasıdır. Ayrıca, Tarihsel Materyalizm'in determinist ve pozitivist yorumunun dışında kaldıklarını ve hatta bu yönlü egemen yorumun ciddi bir eleştirisini yaptıklarını belirtmek gerekir.
Okul mensupları altyapı üstyapı kavramlarını bilinen anlamlarıyla kullanmazlar, çünkü kendi yaşadıkları dönemlerde bu alanların giderek daha iç içe geçmekte olduğunu ve kenetlendiğini tespit ederler. Bu, ekonomik ve siyasal alanın daha çok bütünleşmiş olması anlamına gelmektedir. Bu noktada Marksist ekonomi politikten ayrılırlar. Bu yeni durumu açıklayabilmek için Kültür endüstrisi dedikleri yeni bir kavram geliştirmişlerdir. Bu noktada siyaset bilimi, kültürel eleştiri, psikoanaliz, sosyoloji ve diğer disiplinler eleştirel kuramın içinde yer bulurlar. Mülkiyet, iş, işbölümü, bürokrasi, aile, kültürel ağlar, ideolojinin görünür ve görünmez mekanizmaları Frankfurt Okulu'nun başlıca ilgi alanlarıdır.
Frankfurt Okulu'nun müdahaleleri, Marksizmin kendi içinden aşılmasını sağlamamıştır, aksine müdahaleler Marksizmin teorik sınırlarını oldukça zorladığı için ana gövde tarafından sürekli dışlanmış, ancak Okul'un geliştirdiği perspektifler ve kavramsal araçlar, genel olarak 20.yüzyıl düşünce yaşamının gelişmesinde önemli rol oynamıştır.

Theodor W. Adorno
Max Horkheimer
Walter Benjamin
Herbert Marcuse
Jürgen Habermas
Alfred Sohn-Rethel
Leo Löwenthal
Franz Neumann
Franz Oppenheimer
Friedrich Pollock
Erich Fromm
Alfred Schmidt
Oskar Negt
Karl A. Wittfogel
Susan Buck-Morss
Axel Honneth
Wilhelm Reich

Friedrich Wilhelm Nietzsche (Almanca telaffuz: [ˈfʁiːdʁɪç ˈvɪlhɛlm ˈniːt͡sʃə]  ( dinle); 15 Ekim 1844, Röcken, Almanya - 25 Ağustos 1900, Weimar, Almanya), Alman klasik filolog ve filozoftur. Nietzsche'nin fikirleri ve üslubu, yerleşik düşünce kalıplarını kırmıştır, bu nedenle yaşadığı dönemde var olan bir klasik disipline sokulamamıştır. Nietzsche, günümüzde yepyeni bir felsefi ekol olarak yaşam felsefesi disiplininin kurucusu olarak kabul edilmektedir.
Nietzsche, eğitiminin ardından 24 yaşında Basel Üniversitesi'nde klasik filoloji öğretmeni olarak atandı. Daha önce Prusya vatandaşıydı ancak 1869'da İsviçre'ye taşındıktan sonra kendi isteğiyle vatansız kaldı. Sadece on yıl sonra, 1879'da sağlık nedenleriyle akademik öğretmenlik görevinden istifa etti. O tarihten itibaren, havasının hastalıklarına iyi geleceği bir yer bulabilmek amacıyla seyahat etti ve çoğunlukla İtalya ve İsviçre'de kaldı. 1889'da, 45 yaşında, zihinsel sorunlar nedeniyle bedensel yetilerini kaybetti ve tek başına iş yapamaz hâle geldi. 1890'ların başında başlayan şöhretini bilinçli olarak yaşamadı. Hayatının geri kalanını önce annesinin, sonra da kız kardeşinin bakımına muhtaç bir hasta olarak geçirdi ve 1900'de 55 yaşında öldü.
Nietzsche'nin hastalığının seyrinde frenginin geç etkilerinin rol oynamış olabileceği varsayımı, neredeyse 100 yıl kadar sürdü. Ancak tıp biliminin gelişmesi ile uzmanlar, bu varsayım hakkında giderek artan şüpheler ortaya koydu. Nietzsche'nin tedavi kayıtları üzerinde yapılan daha yeni değerlendirmeler, CADASIL gibi bir hastalığın da aynı şekilde yaşamının sonundaki zihinsel iflasa yol açmış olabileceği sonucuna varmıştır.
Nietzsche, gençliğinde özellikle Schopenhauer'in felsefesinden etkilenmişti. Daha sonra onun kötümserliğinden uzaklaştı. Çalışmaları ahlak, din, felsefe, bilim ve sanat biçimlerine yönelik keskin eleştiriler içermektedir. Çağdaş kültür onun gözünde Antik Yunan kültüründen daha zayıftı. Hıristiyan ahlakı ve Platoncu metafizik, Nietzsche'nin en şiddetli eleştirdiği konuların başında geliyordu. Genel olarak, hakikatin değerini sorgulamış ve böylece postmodern felsefi yaklaşımların öncüsü olmuştur. Nietzsche'nin "üst insan", "güç istenci" ya da "bengi dönüş" kavramları da günümüzde yorumlara ve tartışmalara yol açmaktadır.
Nietzsche sistematik bir felsefe yaratmamıştır. Düşüncelerini ifade biçimi olarak sıklıkla aforizmaları seçmiştir. Düzyazıları, şiirleri ve Böyle Buyurdu Zerdüşt'ün patetik-lirik tarzı da ona bir yazar olarak tanınırlık kazandırdı. Hobi olarak klasik müzik ile ilgilenmiş, kendi kendine besteler de yapmıştı.
Felsefesinin merkezini oluşturan şey, kişinin coşkun enerjisini sömüren her türlü öğretinin, toplumsal olarak ne kadar geçerli olursa olsun sorgulanarak "hayatın olumlanması"dır. Hakikatin değeri ve nesnelliği üzerine yürüttüğü kökten sorgulaması, geniş çaplı yorumların odağını oluşturur ve etkisi özellikle kıta felsefesi geleneğinde varoluşçuluk, postmodernizm ve postyapısalcılık da dâhil olmak üzere devam etmektedir. 
Nietzsche, kariyerine felsefeye dönmeden önce klasik filolog (Yunan ve Roma metin eleştirmeni) olarak başladı. 1869'da yirmi dört yaşındayken Basel Üniversitesinde klasik filoloji kürsüsüne, bu yeri alan en genç kişi olarak atandı. 1879 yazında, hayatının büyük bölümünde kendisine dert olacak olan sağlık sorunları yüzünden istifa etti. 1889'da kırk dört yaşında zihinsel yetilerinin tamamının kaybıyla sonuçlanan bir çöküş yaşadı. Çöküşü sonraları, frengi hastalığının yol açtığı, nadir görülen bir genel pareziye yoruldu; fakat bu teşhiste soru işaretleri vardı. Nietzsche, kalan yıllarını 1897'de ölümüne kadar annesinin, 1900'de kendi ölümüne kadar kız kardeşi Elisabeth Förster-Nietzsche'nin yanında bakıma muhtaç bir şekilde geçirdi.
Bakıcısı olarak kız kardeşi, Nietzsche'nin el yazmalarının idareciliğini ve editörlüğünü üstlendi. Förster-Nietzsche, tanınmış bir Alman milliyetçisi ve antisemitist olan Bernhard Förster ile evliydi ve Nietzsche'nin yayımlanmamış yazılarını, kocasının ideolojisine uyarlamak üzere, Nietzsche'nin belirttiği, antisemitizm ile milliyetçiliğe sert ve bariz biçimde karşı çıktığı görüşlerine genellikle ters düşecek biçimde yeniden düzenledi. Förster-Nietzsche'nin yaptığı değişiklikler sebebiyle Nietzsche'nin adı, sonraları yirminci yüzyıl bilim insanları Nietzsche'nin fikirlerinin yanlış yorumlanmasına karşı harekete geçmiş olsalar da, Alman militarizmi ve Nazizm ile birlikte anılır olmuştur.

Prusya Krallığı'nın Saksonya eyaletinde bulunan Leipzig yakınlarındaki Röcken adlı küçük bir kasabada büyümüştür. Adını, Nietzsche'nin doğum gününde kırk dokuz yaşına giren Prusya Kralı IV. Frederick William'dan aldı (Nietzsche daha sonra ikinci adı olan "Wilhelm"i atmıştır). Nietzsche'nin ebeveynleri Lutherci bir papaz ve eski öğretmen olan Carl Ludwig Nietzsche (1813-49) ile Franziska Oehler (1826-97), oğullarının doğumundan önceki yıl olan 1843'te evlenmişlerdi. İki çocukları daha vardı: 1846 doğumlu bir kız, Elisabeth Förster-Nietzsche ve ikinci oğulları, 1848 doğumlu Ludwig Joseph. Nietzsche'nin babası 1849'da bir beyin hastalığından öldü; bir sonraki yıl da erkek kardeşi Ludwig Joseph iki yaşında öldü. Bunlar üzerine ailece, Nietzsche'nin anneannesi ve iki bekar halası ile yaşayacakları Naumburg'a taşındı. Aile, Nietzsche'nin anneannesinin 1856'da ölmesinden sonra, şimdi müze ve Nietzsche çalışma merkezi olan kendi evlerine taşındı.
Nietzsche bir erkek okuluna, ardından da son derece saygın ailelerden olan Gustav Krug, Rudolf Wagner ve Wilhelm Pinder ile arkadaş olduğu özel okula gitti.
1854'te Naumburg'da Domgymnasium'a katıldı, ancak müzik ve dil alanında özel yetenekler gösterdiğinden uluslararası tanınmışlığa sahip Schulpforta onu öğrencisi olarak aldı. Oraya giderek 1858'den 1864'e kadar orada okudu ve Paul Deussen ile Carl von Gersdorff ile arkadaş oldu. Şiirler ve besteler üzerinde çalışmaya da zaman buldu. Schulpforta'da önemli bir dil altyapısı (Yunanca, Latince, İbranice ve Fransızca) edindi ve böylece önemli eserleri birinci kaynaktan okuma imkanı buldu; ayrıca ilk kez küçük bir kasabanın tutucu ortamındaki aile hayatından uzakta olmayı deneyimledi. 1864 Martının dönem sonu notlarında Din ve Almanca 1; Yunanca ve Latince 2a; Fransızca, Tarih ve Fizik 2b ve İbranice ile Matematik "sönük" bir 3'tü.
Pforta'da uygunsuz sayılan konuların peşinden koşma tutkusu ve eğilimi edinmişti. O zamanlar neredeyse hiç bilinmeyen şair Friedrich Hölderlin'in eserleriyle tanıştı. Hölderlin'den "en sevdiğim şair" diye bahsediyordu ve bir denemesinde bu çılgın şairin "en yüce düşüncelliğe" farkındalık getirdiğini yazıyordu. Denemeyi gözden geçiren öğretmen ona iyi bir not verdi, ancak Nietzsche'nin gelecekte daha sağlıklı, daha duru ve daha "Alman" yazarlar üzerine eğilmesinin uygun olacağı yorumunu yaptı. Nietzsche ayrıca tuhaf, dinsiz ve genellikle sarhoş bir şair olan Ernst Ortlepp'i de tanıyordu; Ortlepp, genç Nietzsche ile tanıştıktan birkaç hafta sonra bir hendekte ölü bulundu, ancak onun Nietzsche'yi Richard Wagner'in yazılı eserleriyle ve müziğiyle tanıştıran kişi olması muhtemeldir. Nietzsche, belki de Ortlepp'in etkisiyle Richter adında bir öğrenciyle birlikte okula sarhoş dönüp bir öğretmenle karşılaştı ve bu Nietzsche'nin sınıf birinciliğini kaybederek sınıf başkanlığının elinden alınmasıyla sonuçlandı.

1864'te mezuniyetinden sonra Bonn Üniversitesinde teoloji ve klasik filoloji alanında çalışmalara başladı. Nietzsche ve Deussen, kısa süreliğine Burschenschaft Frankoniaya üye oldular. Nietzsche, bir sömestr sonra (ve annesine olan öfkesi üzerine) teolojik çalışmalarını durdurdu ve inancını kaybetti. Daha 1862'de, yazdığı "Yazgı ve Tarih" adlı denemesinde tarihi araştırmaların Hristiyanlığın temel öğretilerini geçersiz kıldığını öne sürüyordu, ancak David Strauss'un "İsa'nın Hayatı" adlı eseri de bu genç adamı derinden etkilemişe benziyor. 1865'te 20'sindeyken, çok dindar biri olan kız kardeşi Elisabeth'e inancını kaybetmesiyle ilgili bir mektup yazdı. Mektup, şu cümleyle bitiyordu:

"Sonuç olarak insanların yolu ikiye ayrılıyor: huzur ve zevk diye didinip durmak istiyorsan, inan; hakikatin tutkunu olmak istiyorsan, sorgula..."

Bunların ardından Nietzsche, sayesinde gelecek yıl Leipzig Üniversitesine yöneleceği Friedrich Wilhelm Ritschl'in denetiminde filoloji çalışmaya yoğunlaştı. Orada akranı bir öğrenci olan Erwin Rohde ile yakın arkadaş oldu. Nietzsche'nin ilk filolojik yayımları bundan kısa süre sonra ortaya çıktı.
1865'te Arthur Schopenhauer'ın eserlerini enikonu inceledi. Felsefi ilgisinin uyanışını Schopenhauer'ın İstenç ve Tasarım Olarak Dünya'sına borçluydu ve daha sonra Schopenhauer'ın saygı duyduğu birkaç düşünürden biri olduğunu Çağa Aykırı Düşünceler'deki Eğitimci Olarak Schopenhauer adlı denemesinde kabul etti.
1866'da, Friedrich Albert Lange'ın Materyalizmin Tarihi'ni adlı eserini okudu. Lange'ın anti-materyalist Kant felsefesini betimleyişi, Avrupa materyalizminin doğuşu, Avrupa'nın bilimle artan yakınlığı, Charles Darwin'in evrim teorisi ve gelenek ile otoritelere karşı genel bir ayaklanma, Nietzsche'de büyük ilgi uyandırdı. Bu kültürel çevre, onu ufuklarını filolojiden öteye taşıyarak felsefi çalışmalarına devam etmeye teşvik etti.
1867'de Nietzsche Naumburg'daki Prusya ağır silah bölüğünde bir yıllık gönüllü hizmete kaydoldu. Akranı acemi erler arasında en iyi binicilerden biri olarak görülüyordu ve subayları, Nietzsche'nin kısa sürede yüzbaşı rütbesine ulaşacağını öngörüyordu. Ne var ki 1868 Mart'ında, atının eyerine atlarken Nietzsche'nin göğsü eyer kaşına çarptı ve sol yanında iki kası aylarca yürüyememesine sebebiyet verecek şekilde yırtıldı. Bunun sonucunda Nietzsche, ilgisini çalışmalarını yeniden tamamlamaya ve Richard Wagner ile o yıldan sonra ilk kez görüşmeye çevirdi.

Kısmen Ritschl'in desteğiyle Nietzsche, İsviçre'de Basel Üniversitesinde klasik filoloji profesörlüğü gibi hatırı sayılır bir teklif aldı. Henüz 24 yaşındaydı ve ne doktorasını tamamlamış, ne de öğretim sertifikası almıştı. Teklif tam da filolojiyi b

Gazzâlî (Farsça: الغزّالی, d. 1058 - ö. 19 Aralık 1111), İranlı Sünni İslam âlimi, mutasavvıfı ve müderrisidir. İslam düşünce tarihindeki en önemli ve en etkili fakih, müftü, filozof, teolog, mantıkçı ve mistiklerden biri olarak kabul edilmektedir. XI. yüzyılın müceddidi olarak nitelendirilmektedir. Gazzâlî'nin çalışmaları çağdaşları tarafından büyük bir önem ve övgüyle karşılanmış ve "İslam'ın delili" anlamına gelen "Hüccetü'l-İslâm" unvanını almıştır.
Felsefe ilmine vakıf olduktan sonra çeşitli yönlerden felsefeyi eleştirmesi ve dönemin bazı filozoflarını tekfir etmesiyle de bilinir. "Hükemâ" sıfatıyla da anılmıştır. Fars asıllı olduğu sanılan Gazzâlî'nin lakapları "Hüccetü'l-İslâm" ve "Zeynüddîn"dir. Genel olarak "Gazzâlî" ve "İmam-ı Gazzâlî" isimleriyle tanınmaktadır. Büyük Selçuklu İmparatorluğu döneminde yaşamış en ünlü İslam bilginlerinden biridir.

Gazzâlî, Hicri 450 (Miladi 1058) yılında İran'ın Horasan bölgesinin Tus şehrinde doğmuştur. İlk öğrenimini Tus'ta Ahmed bin Muhammed er-Razikânî'den almış, daha sonra Cürcân şehrine giderek Ebû Nasr el-İsmailî'den eğitim görmüştür. Ardından 28 yaşına kadar Nişabur Nizamiye Medresesi'nde öğrenim görmüş, itikadi düşünce olarak Ebü'l Hasan Eş'arî'den, ameli görüş olarak ise İmam Şafiî'den etkilenmiştir.
Hocası, "İmam-ı Harameyn" lakaplı Abdülmelik el-Cüveynî, 1085 yılında ölünce Gazzâlî, Nişabur'dan Büyük Selçuklu Devleti'nin veziri Nizâmülmülk'ün yanına gitmiştir. Nizâmülmülk'ün huzurunda düzenlenen bir toplantıda verdiği cevaplarla diğer bilginlerden üstünlüğünü kanıtlayarak 1091 yılında Bağdat'taki Nizamiye Medresesi'nin baş müderrisliğine tayin edilmiştir. Burada sahip olduğu bilgi ve yetiştirdiği öğrenci topluluğuyla kısa sürede ün ve saygınlık kazanmıştır. Daha sonra tasavvufa yönelmiş ve Ebû Alî Farmedî'nin de tesiriyle bu alanda yoğunlaşmıştır. Bu ilgi ve hac arzusuyla 1095 yılında medresedeki görevini bırakarak Bağdat'tan ayrılmış ve Şam'a gitmiştir
Şam'da iki yıl kadar kaldıktan sonra 1097 yılında hacca gitmiştir. Hac dönüşünde tekrar Şam'a geçmiş, ardından Bağdat yoluyla tekrar Tus'a dönmüştür. Şam ve Tus'ta bulunduğu sürede uzlet hayatı yaşamış ve tasavvuf alanında ilerlemiştir. Bağdat'tan ayrılışından 11 yıl sonra, 1106 yılında Nizâmülmülk'ün oğlu Fahrülmülk'ün ricası üzerine Nişabur Nizamiye Medresesi'nde tekrar eğitim vermeye başlamıştır. Buradan kısa süre sonra Tus'a dönerek yaptırdığı tekkede müritleriyle birlikte sufi hayatı sürdürmüştür.
Gazzâlî, 1111 (Hicri 505) yılında doğum yeri olan İran'ın Tus şehrinde öldü.

Gazzâlî'nin yaşadığı dönemde İslam âleminde siyasî ve fikrî olarak büyük bir karmaşa hâkimdi. Bağdat'ta Abbasi halifelerinin gücü zayıflarken, Büyük Selçuklu Devleti'nin sınırları giderek genişliyor ve nüfuzu da artıyordu. Büyük Selçuklu hükümdarı Melikşah'ın veziri Nizâmülmülk, savaş meydanlarında zaferler kazanıyor, ilim meclisleri denilen tartışma ortamlarını ve medreseleri açıyordu. Bu dönemde Mısır'da, İslam hilâfetinin başında, Şiî mezhebine bağlı Fâtımîler bulunuyordu. Avrupa'da ise Endülüs Emevî Devleti gerileme sürecine girmişti.
Birinci Haçlı Seferi de Gazzâlî'nin yaşadığı dönemde gerçekleşmiş; Gazzâlî 40 yaşında iken Antakya, Haçlılar tarafından kuşatılmış, bir yıl sonra ise Kudüs Haçlıların eline geçmiştir.
Bu dönemde Haşhaşîler tarikatının kurucusu Hasan Sabbah ve İranlı gök bilimci Ömer Hayyam da Gazzâlî ile aynı çağda yaşayan tanınmış şahsiyetlerdir. İslam âlemindeki bu siyasi kargaşaya fikrî bir çöküntü de eşlik etmekteydi.

Gazzâlî'nin öğrenme merakı, onun çok sayıda dini ve fikrî akımı araştırmasına neden oldu. Yaşadığı dönemde hakikati bulmak isteyen insanların dört gruba ayrıldığını ve her birinin hakikati kendi yolunda aradığını gördü. Bunlar; felsefeciler, kelâmcılar, sûfiler ve Bâtınîlerdi. Hepsinin görüşlerini inceleyerek kelâm, felsefe ve Bâtınîlik yolunu kitaplarında ayrıntılarıyla eleştirdi ve sûfilerin yolu olan tasavvufa yönelerek hakikati bu yolda aradı. Gazzâlî, bu süreci el-Münkız Mine'd-Dalâl adlı kitabında şöyle anlatır:

"Gençliğimden itibaren, 50 yaşımı aştığım bu ana gelinceye kadar, bu engin denizlerin derinliklerine dalmaktan hiç geri durmadım. Coşkulu denizlere çekingen korkaklar gibi değil, cesur kimselerin dalışı gibi daldım, gördüğüm her meselenin üzerine atladım. Her zorluğun içine apansız girdim. Her fırkanın inanış ve fikirlerini inceliyor, her grubun tuttuğu yolun inceliklerini ortaya çıkarmaya çalışıyordum. Araştırdığım fırkaların hak veya batıl, sünnete uygun veya bid'at sahibi olmaları konusunda ayrım yapmıyordum. Bâtınîlik yolunu tutmuş her fırkanın bu düşünceyle ne hedeflediklerini öğrenmeye çalıştım. Zâhirîlik yolunu tutmuş olanların bununla neler elde ettiklerini ortaya çıkarmaya gayret ettim. Felsefe yolunu tutmuş olanların sahip oldukları felsefeyi bütün esaslarıyla öğrenmeye özen gösterdim. Hiçbir kelâm âlimini dışarıda bırakmadan kelâmdaki yöntemini ve mücadelesini öğrenmeye çaba gösterdim.
Bütün gücümle, ne kadar sûfî varsa onların sûfîlikteki sırlarını öğrenmeye, ne kadar âbid varsa bu ibadetleriyle neler kazandığını araştırmaya çalıştım. Bütün zındıkların, Allah'ın varlığını ve sıfatlarını kabul etmeyenlerin bu inanış veya inkârlarının arkasında yatan sebepleri titizlikle araştırdım. Her şeyin hakikatini öğrenmeye karşı duyduğum susamışlık, baştan beri tuttuğum yol ve benim bir hasletim olmuştur. Bu hasletler, Allah tarafından benim yaratılışıma ve hamuruma katılmış özelliklerdir; benim seçimim ve tercihim değildir.
Bunun sonucunda, çocukluğumun coşkulu çağlarından itibaren taklit bağlarından sıyrıldım ve büyüklerimizden miras kalan sırf taklide dayalı inanç esaslarından koptum. Hristiyan çocuklarının hepsinin bu din üzere yetiştiklerini, Yahudi çocuklarının sürekli bu dinin esaslarına göre büyüdüklerini, Müslüman çocuklarının ise istisnasız İslam dini üzere yetişmekte olduklarını görmekteydim. Yaratılıştan gelen asli hakikati ve anne-baba ile hocalar aracılığıyla kazanılan sonraki inanç esaslarını ve taklit unsurlarının hakikatini öğrenme konusunda içimde büyük bir istek oluştu.
Taklit, başlangıçta birtakım telkinlere dayanmaktaydı. Bunların da hangilerinin hak ve batıl olduğu konusunda görüş ayrılıkları bulunmaktaydı. Kendime şöyle dedim: 'Benim istediğim, her şeyin gerçek yüzünü öğrenmektir. Öyleyse önce bilginin gerçek yüzünün ne olduğunu öğrenmekle işe başlamam gerekir.'"

Gazzâlî'ye göre, yaşadığı dönemde İslamiyet'in birliğini bozacak fikirler hızla yayılıyordu. Bir taraftan Yunan felsefesi ile İslam inancını yeniden şekillendirmeye çalışan filozoflar, diğer yandan Kur'an'ın apaçık ayetlerini karanlık ve gizemli tefsirlere konu eden Bâtınîler, İslam dinine ve Ehl-i Sünnet itikadının bütünlüğüne büyük zarar veriyordu.
Bâtınîlik, Gazzâlî'nin döneminde ortaya çıkmış ve Büyük Selçuklu veziri Nizâmülmülk, bu görüşün üyeleri tarafından öldürülmüştür. Gazzâlî, bu dönemde Ehl-i Sünnet dışı grupların görüşlerine karşı reddiyeler yazarak mücadele etmiş, Mutezile ve Bâtınîlik'e karşı altı eser kaleme almıştır.
Felsefeye karşı verdiği mücadele ile İslam dünyasında felsefi düşüncenin gelişmesini engellediği düşünülmektedir. Yunan felsefesine karşı yazdığı reddiyeler sonucunda İbn Rüşd, İbn-i Tufeyl ve İbn Bacce gibi düşünürler felsefeyi ona karşı savunma ihtiyacı duymuşlardır. Gazzâlî, felsefe öğrenerek ve felsefi yöntemler kullanarak filozoflarla tartışmış, sert eleştirilerini reddiyeler şeklinde yazarak Aristoteles, İbn Sina ve Fârâbî'yi hedef almıştır.
Gazzâlî'nin felsefeye yönelik olumsuz tutumuna karşın mantığın birçok yönünü İslam din bilimlerine dadil etmede önemli katkısı olmuştur.

Gazzâlî, İslam inanç felsefesi olan kelâmın daha çok akaid kısmına önem vermiş ve akıl yerine sezgiyi ön planda tutmuştur. Mantık ve münazara ilkelerini kullanmıştır. Bununla birlikte, kelamla tatmin olmayan Gazzâlî, tasavvufa yönelerek aklın yerine mükâşefeyi koymuştur. Sûfizm ve şeriat alanında büyük rol oynamış, sûfizm kavramını şeriat yasalarıyla birleştirmiş, eserlerinde tasavvufu ilk olarak teorik anlamda açıklamıştır. Çalışmalarında Ehl-i Sünnet görüşünü benimsediği ve diğer görüşlere karşıt olduğu da söylenebilir. Katkılarıyla tasavvufun uzun süre yaşayabilmesini sağlamıştır.
Gazzâlî, Orta Çağ Müslüman ve Hristiyan filozoflarını büyük ölçüde etkilemiş, çalışmaları İslam dünyasında Avrupalı bilginlerin dikkatini çeken ilk eserlerden olmuştur. Aziz Thomas Aquinas (1225-1274) bunlardan biridir. Gazzâlî'nin etkisi, Aziz Thomas Aquinas'ın Hristiyan teolojisi ile ilgili çalışmalarıyla karşılaştırılsa da ikisi arasında metot ve inanç bakımından bazı büyük farklılıklar vardır. Gazzâlî, Müslüman inancına sahip olmayan Aristoteles ve Sokrates gibi Antik Yunan filozoflarını ve onların fikirlerini reddederken, Thomas Aquinas, Yunan ve Latin etkilerini çalışmalarında göstermiş ve daha kapsayıcı bir yaklaşım benimsemiştir.
Gazzâlî'nin kitapları birçok Batı diline çevrilmiştir. Eyyühe'l Veled adlı kitabı, UNESCO tarafından 1951'de Fransızcaya, İngilizceye ve İspanyolcaya tercüme edilmiş ve bunun gibi birçok eseri çeşitli dillere çevrilerek yayımlanmıştır.

Gazzâlî'nin doğduğu ve büyüdüğü yer olan Tus, o yüzyılda büyük bir tasavvuf merkezi olarak anılıyordu. Ancak Gazzâlî'nin öğrencilik hayatında tasavvuf geri planda kaldı. Geçirdiği ruhsal bunalım sonrasında tasavvufa yöneldi. Silsile-i saâdât'tan olan hocası Ebu Ali Farmedî'den dersler alarak tasavvuf konusunda icazet aldı.
Gazzâlî'ye göre tasavvuf, insanın manevi hastalıklarından kurtulmasında en önemli etkendir. Kimya-i Saadet adlı eserinde şöyle der:

"Beden, kalbin ülkesidir. Bu ülkede kalbin birçok askeri vardır. Kalp, ahiret için yaratılmıştır. Allah'ı tanımak ise onun yarattıklarını bilmekten geçer. İnsanın bâtınında olan sıfatların bir kısmı genel hayvanlara, bir kısmı yırtıcı hayvanlara, bir kısmı şeytanlara ve bir kısmı da meleklere aittir. İnsan, bunlardan hangisine ait olduğunun farkına varmalıdır. Çünkü insan bunları bilmezse doğru yolu bulamaz. Bu saydığımız sıfatların her birinin gıdası farklıdır. Hayvanların gıdası yemek, uyumak ve

Georg Wilhelm Friedrich Hegel (d. 27 Ağustos 1770, Stuttgart - ö. 14 Kasım 1831, Berlin), Alman filozof.
Günümüzde Almanya'nın güneybatısında yer alan Stuttgart, Baden-Württemberg'de doğan idealist Alman filozof. Etkisi, hem onu takdir edenler (Bradley, Sartre, Küng, Bauer, Stirner, Marx) hem de acımasızca eleştirenler (Kierkegaard, Schopenhauer, Nietzsche, Heidegger, Schelling) gibi çok farklı konumlardaki kişiler üzerinde çok geniş bir yelpazede olmuştur. Felsefenin sürekli tartışılan sorunlarının fasit dairesinin dışına çıkmak için, muhtemelen felsefede ilk kez, tarih ile yapının önemli olduğunu ileri sürdü. Efendi-köle diyalektiğinin kavramsallaştırması öz farkındalık oluşması için ötekinin öneminin altını çizdi.
Bir memurun oğluydu. Tübingen'de ilahiyat okuduktan sonra Bern ve Frankfurt'ta felsefe öğretmenliğine başladı. 1805'te Jena Üniversitesine profesör oldu. Başlangıçta Schelling'in öznel idealizm felsefesine inanmış görünüyordu, sonradan kendine ayrı bir sistem kurup onun savunmasını yapmaya başladı. Kurduğu bu felsefe sistemini "Phänomenologie des Geistes" adındaki eserinde anlatmıştır. Bir süre Nürnberg'de kaldıktan sonra Berlin ve Heidelberg Üniversitesinde profesörlük yaptı. Bu devrede yazdığı eserler arasında "Mantık Bilimi" ve "Felsefe Ansiklopedisi" dikkati çekti.
Hegel, Kant'ın felsefesine inanmakla beraber onun fikirlerini yetersiz buluyordu. Kant'ın aksine insanların her şeyi öğrenebileceğine inanmıştı. Hegel'e göre dünya demek mantık demekti. İnsanlar mantığın sınırlarını çözdüğü anda beşerin sınırlarını da çözmüş olacaktı. Hegel'e göre, biricik, canlı felsefe, çelişmelerin, daha doğrusu karşıtların-l, felsefesidir; çiçek, meyvenin ortaya çıkmasına yol açar, ama meyvenin ortaya çıkması için de, çiçeğin ortadan kalkması gereklidir. Demek ki üremenin gerçeği, hem çiçek hem meyve olmaktır. Ölüm hem ortadan kaldırmadır, hem yeniden doğuşu sağlayan koşuldur.
Hegel ömrünün son yıllarını Berlin'de geçirdi. 1831 yazı ve sonbaharı boyunca süren kolera salgınının son kurbanlarından biri oldu. 14 Kasım'da kısa süren bir hastalıktan sonra aniden ölmüştür.

Hegel felsefesi her şeyden önce bireylerin kendilerine ilişkin olarak özgür bir bilince ulaştıkları bir insanlık tarihi felsefesidir. Ama bilinç kendi başına özgür değildir; bilincin özgürleşmesi Tinin Fenomenolojisi'nde betimlenen karmaşık bir süreçle gerçekleşir.
Bu eserde Hegel, bilincin, bütün dünya ölçeğinde kendini nasıl sınadığını ve yalın bir öznel kesinlikle kendi nesnel bilgisine nasıl ulaştığını ortaya koyar. Bilinç, dünyanın bilincine vararak, kendi bilincine de, efendi ile köle arasındaki diyalektik olarak adlandırılan yolla varacaktır. Gerçekte bu diyalektik, her biri kendini olduğu gibi tanıtmak isteyen iki bilinç biçimi arasındaki kölelik ve egemenlik ilkelerini insanlık içinde -çünkü insanlık hayvanlardan kesinlikle farklı olarak, yaşamı aşma yeteneğine sahiptir- betimler. Her biri bunu bir ölüm kalım savaşı içinde, hem kendi hem öteki için yapacaktır. Köle kaybedecek, yaşam önünde diz çökecek ve efendi için çalışarak ona hizmet edecektir. Ancak köle (Marx'ta proleter), esaretinden de bu çalışma içinde ve bunun sayesinde kurtulacaktır; çünkü dünyayı dönüştürerek, kendi kendine bağımsızlığa ulaşmanın somut araçlarını verecektir.
Bu süreç sonunda, bilinç Akıl'a ulaşır. Dünya ona yabancı olmaktan çıkar; dünyaya ilişkin bilgisi onun gerçek bilgisidir ve onun gerçek bilgisi de dünyaya ilişkin bilgisidir. Ama bilinç artık sadece bireyin bilinci değildir; bilinç, içinde "Benin biz olduğu, Biz'in ben olduğu" tinsel bir topluluğun bilincidir. Ve bu da "tin"den başka bir şey değildir. Tin, tarihsel gelişim kilit anları olan belli sayıda "figures" aracılığıyla tarih boyunca kendini ortaya koymuştur. Bu kilit anlar Yunan etiğinden, Hegel'in dönemindeki çağdaş Prusya'ya kadar uzanır. Bu süreç sonunda ancak bilinç, tinin kendi bilinci hâline gelerek mutlak bilgiye ulaşır; filozof da böyle bir bilginin yorumcusu olur.

Mutlak, kendi kendini temsil eden öznedir ve kendine ilişkin bilgisini de felsefe aracılığıyla elde eder. Bu nedenle felsefi düşüncenin kendisi mutlak bilgidir. Felsefi Bilimler Ansiklopedisi bu bilgiyi oluşturan kavramların nasıl eklendiklerini ve "doğru"ya ulaşmasına nasıl olanak sağladıklarını gösterecektir. Tarih olarak felsefe, önceki bütün felsefeleri kendi içinde bütünleştirir ve aşar. Ancak bunu yalın bir toplama işlemi biçiminde değil, doğrunun kendisine ulaşmak üzere gerçekleştirdiği eyleme göre yapar. Felsefenin her parçası bir bütündür, her felsefe bir dairededir ve ansiklopedi dairelerin dairesidir; bunun sonunda ideye ulaşılır ve orada felsefe gerçekleşir.

Tin (geist)(Almanca telaffuz: [ˈɡaɪst]), kendini kültür dünyasında diyalektiğin üçlü hareketi gereğince, Öznel Tin, Nesnel Tin ve Mutlak Tin olarak açar. Buna göre, Öznel Tin en alt düzeyinden en üst düzeyine kadar insan ruhunu meydana getirir. Geist, kendine yönelmiş özgür bir varlık, kendini bilip tanıyan bağımsız bir gerçeklik hâline gelmek için, doğadan yavaş yavaş sıyrılır. O, henüz gelişmemiş bir ruh hâlindedir ve bu hâliyle antropoloji biliminin araştırma ve inceleme konusu olur. Ruhun henüz doğadan tümüyle sıyrılamadığı bu aşamada, ona karşılık gelen kavrayış biçimi duyumdur. Ruh, daha sonraki aşamada "duygu" ya da hissetmeye geçer. Hissetmenin en gelişmiş ve tamamlanmış şekli "kendini hissetmek"tir ve bu bilince giden bir ara basamaktır. Bilinç, böylelikle duyum, algı ve anlayış aşamalarından geçerek kendini özgür bir "ben" (ruh, zihin) olarak tanır.
O, bundan sonra başka benleri de tanır ve kabul eder. Böylelikle, geist kendini nesnel tin olarak gerçekleştirir ve ortaya ahlaklılık ve devlet çıkar. Bu durum benin kendi içinde kalmaktan kurtularak genel kurallara ve öznellikten nesnelliğe yükselmesi demektir. Böylece, herkes için geçerli olan, herkesi kavrayan nesnel tin ortaya çıkmış olur. Tarih dediğimiz şey, Hegel'e göre, halklarda beliren tinin gelişmesinden başka bir şey değildir. Tarihin belli bir anında, belli bir halk, tinin gelişmesini üzerine alır. Ruhun hukuk, devlet, ahlak ve tarih alanındaki bu nesnelleşmesi boyunca kendine dönmesi, kendini tanıması, mutlak ruhun bilincine varması söz konusudur. Özel isteklerin, tutkuların ve eğilimlerin alanında, herkes için geçerli nesnel ilkeleri ortaya koyarak, onları hukuk, ahlak, devlet şeklinde kabul eden ruh, bütün koşullardan sıyrılarak kendini tanımaya, kendi özünü fark etmeye başlar. Böylelikle, mutlak tin hâline gelir.
Mutlak tin de üç adımlı bir hareketle gerçekleşir. Birinci aşaması sanat (tez), ikinci aşaması ise dindir (antitez). Buna karşın, üçüncü aşaması felsefedir (sentez). Felsefe, Hegel'e göre, hem sanatın hem de dinin aşılması ve onların içlerinde taşıdıkları hakikatin daha üst bir düzeyde kavranmasıdır. Felsefe, geist'ı, mutlak varlık olarak kavrar ve onu hem maddi olmayan bir düşünce, hem de elle tutulup gözle görülebilen bütün varlıkların birliği olarak kavrar.

Birçok alana ışık tuttuğu gibi sanat tarihine de güçlü katkıları olmuştur. Hegel'e göre sanat doğanın taklidi değildir, yine de idealdir. "Vorlesungen über die Aesthetik" (Estetik Dersleri) isimli notları ölümünden sonra bir araya getirilerek yayımlanmıştır. Bu notlarda dünya sanatına olan bakış açısını üç büyük çağ ile bağdaştırır.

Sembolik Sanat: Kaynağı doğu olan bu sanat fantastik ve karışıktır.
Klasik Sanat: Kaynağı Grekler olup amacı ideal olanı meydana getirenlerin yani ruh ile maddenin ahengini oluşturmaktır.
Romantik Sanat: Kronolojik olarak sanatın şekillendiği son dönemdir. Bu sanat sembolik sanatın tam tersi olup kaynak olarak Hristiyanlık ve modern çağ belirtilmektedir.

Friedrich Nietzsche

Diyalektik idealizm
Tanrının ölümü

HegelWiki 10 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Grafikli Hegel biyografisi 16 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hegel.net16 Ekim 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Hegel Society of America 15 Ağustos 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Georg Wilhelm Friedrich Hegel çalışmaları – Gutenberg Projesi
Philosophy of History Introduction 22 Ağustos 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hegel's The Philosophy of Right 19 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hegel's The Philosophy of History 19 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Vorlesungen über die Aesthetik
The Philosophy of Fine Art

George Berkeley, (12 Mart 1685 - 14 Ocak 1753) dünyada yalnızca ruhların ve bu ruhların idelerinin var olduğunu, buna karşılık maddenin var olmadığını öne süren düşünür, Hristiyan din adamı ve Anglikan episkopostur.

Berkeley, Dublin’de Trinity College’de eğitim görmüş İrlandalı bir Protestandır. Bugün yakından bilinen bütün felsefi çalışmalarını (1709’da Yeni Bir Görme Kuramı Yönünde Deneme, 1710’da Beşeri Bilginin Prensipleri Hakkında Bir Eser ve 1713’te Hylas ile Philonous Arasında Üç Konuşma) henüz yirmili yaşlarındayken yayımlamıştır.
Yeni Dünya’da yükseköğretimi geliştirmek için çok uğraştı; bu amaçla üç yılını Bermuda Amerikan kolonilerinde geçirdi. Daha sonra İrlanda'da Cloyne piskoposu yapıldı.
Rhode Island’daki çiftliğini ve kütüphanesini, 1701’de kurulan Yale Üniversitesi’ne bıraktı. Yale’in fakültelerinden birine onun adı verildi. California’daki Berkeley kenti de onun adını taşımaktadır. Berkeley 67 yaşında Oxford’da öldü.

Berkeley, Locke’dan büyük miktarda etkilenmiştir. İkisi de insanın doğrudan algıladığı şeylerin sadece zihindeki ideler olduğu konusunda hemfikirlerdi. Örneğin Locke nesnelerde birincil ve ikincil niteliklerin var olduğundan söz ederken Berkeley bunu reddeder, ikisinin ayrılamaz olduğunu ve ikincil niteliklerin sadece zihinde var olduğunu savunur. Çünkü ona göre ancak duyumsanabilir niteliklere sahip varlıkları kavrayabiliriz. Yani varlık algıladığımız niteliklerden oluşur ve algılarımız da zihnimizde gerçekleşir. Bu yüzden Berkeley, felsefesinde materyalist tutum sergilemekten kaçınarak onun ortaya koyduğu varlıkların zihinde var olduğu immateryalizm görüşünü ortaya koymuştur. İmmateryalizm, Berkeley'in idealizmine verilen addır.
Berkeley; bu görüşünde maddi dünyanın varlığını reddeder ve görülen, duyulan ya da temel olarak algılanan tüm şeylerin algılandıkları için var olduklarını söyler. “Varlık, algılanmaktır” der. Yani Berkeley'e göre varlıkların var olma sebebi öznelerin onları algılamasıdır yani bir şeyin var olma koşulu algılanmış olmaktır. Ona göre “masayı algılıyorum” önermesiyle “masa vardır” önermesi birbirinden farklı değildir. Burada masanın varlığını renk, şekil, dokunma vb. olarak algılamaktadır. Ancak bu, gözlerimizi kapattığımızda veya algılamayı bıraktığımızda her şey yok olur demek değildir. Berkeley, insan hiç algılamasa bile sonsuz güçte bir Tanrı olduğunu ve Tanrının hiç ara vermeden sürekli olarak algıladığından bahseder. Varlıkların sürekliliğine ve yok olma problemine bu şekilde bir çözüm önermektedir.

Berkeley'in Dil ve Anlam Teorisi konulu bir Türkçe makale  15 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Felsefe Sözlüğü - Sarp erk ulaş - Bilim ve Sanat Yayınları - Ankara - 2002 - s. 209-211 ISBN 975-7298-45-X

Gerçek veya hakikat, felsefi bir kavram olarak, genel anlamda, düşüncede var olan şeylere karşıt anlamda var olan, düşünülmüşün dışında olan anlamındadır.
Felsefe tarihinin en eski ve köklü tartışması bu gerçek kavramı üzerinde yürümüştür. Tasarım ve imgelemden bağımsız olarak var olanlar gerçek olarak ileri sürüldüğü gibi, bunu olanaksız gören ve gerçekliği bir tür tasarımların parçası olarak değerlendirilen eğilimler de vardır.
Ontoloji ve epistemoloji alanında, bazen bu alanları birbiriyle ilişkilendiren bazen ayrıştıran anlam katmanlarıyla kullanılan bir kavramdır gerçek. Gerçeklik kavramı da buradaki gerçek kavramından hareketle kullanılan, gerçek olarak var olan şeylerin tümünü ifade eden bir kavramdır. Tarih boyunca bu kavram üzerinden birçok farklı ya da karşıt felsefe akımları ve okulları ortaya çıkmıştır.

İdealizm
Materyalizm
Rasyonalizm
Realizm
Pozitivizm
Nesnellik
Hakikat

Felsefe Terimleri Sözlüğü, Bedia Akarsu, İnkılap Yayınevi.
Felsefe Sözlüğü, Ahmet Cevizci, Paradigma Yayınları.

Gerçeklik veya hakikat, günlük kullanımdaki anlamıyla, "var olan her şey" demektir. Bilimde, dinde ve felsefede farklı anlamları vardır. Düşünceden bağımsız olarak zamanda ve mekanda yer kaplayan her şey gerçektir. Herhangi bir şeyin gerçekliği insan zihnine bağlı olmaksızın var olmasıdır.

Gerçeklik, günlük kullanımıyla, haddi zatında var olan şeylerin durumudur. Gerçeklik terimi, en geniş anlamıyla, görülebilir yahut idrak edilebilir olsun ya da olmasın her şeyi içerir. Gerçeklik, bu bağlamda; varlık, varoluş ile sınırlı tutulmuş olsa da, varlık ve yokluğu kapsar. Diğer bir deyişle, gerçeklik, felsefi alanda hiçliğin ve onun fiziksel obje ya da süreçlere sahip diğer konseptlerle uyuşmasının biçimsel bir mefhumu, bir kavrayışıdır. Batı felsefesinde kullanılan anlamıyla, gerçeklik tasavvuru ve doğasının seviye ya da düzeyleri vardır. Bu seviyeler; en özelinden en disiplinli, ihtiyatlısına doğru: Fenomenolojik gerçeklik, hakikat, doğruluk ve aksiyomdur.

En esaslı ve en öznel seviyede, bir tek birey tarafından görülen gerçekliği kişisel tecrübeler, merak, sorgulama ve vakanın öznel yorumu gerektiren seçicilik şekillendirir. Ve bu sebeple fenomenolojik olarak isimlendirilir. Gerçekliğin bu formu diğerleri tarafından da içeriliyor olabilir, ama zaman zaman başka bir kimse tarafından kabul edilmemiş ya da tecrübe edilmemiş olması hasebiyle emsalsiz olabilir. Deneyim çeşitlerinin birçoğunun tinsel farz edildiği form, gerçekliğin bu düzeyinde bulunur. Fenomenolojik bakış açısıyla; gerçeklik hayret verici nitelikte gerçektir ve gerçek-dışılık ise var olmayandır.
Bu gerçeklik bireyin kavrayışı, bireyin şahsiyetine, mihrak ve salahiyetine isnat edilebilir, kişinin sadece doğru olduğuna inanmak istediği şeyi görmesine yol açar. Bu fenomenolojik tanım kesinlikle Husserlci değildir. Bakıldığında Husserl'in fenomenolojisi; bilincin dışındaki birçok şey ve bilinç doğasının temelinde yatanı görmeyi içeren bilincin içyapısının bir analizidir.

Post-modernizm ve Post-yapısalcılık gibi, felsefedeki daha az realist eğilimlere göre hakikat öznel bir niteliğe sahiptir. Bir ya da iki birey tarafından belirli bir olayın açıklaması ve deneyiminde fikir birliğine varıldığı zaman, olay ya da deneyim ile ilgili görüş birliği şekillenmeye başlar. Bu birkaç birey ya da daha büyük gruplar tarafından da paylaşılır, sonra insanların kesin bir tespiti yoluyla kabul edilip anlaşılan bir hakikat olur.-umumun fikri olan gerçeklik. Bu suretle, belirli bir grup kabul görmüş hakikatlerin kesin bir bilgisine sahip olurken, bir diğeri farklı hakikat bilgilerine sahiptir. Bu da farklı topluluk ve milletlerin, dış dünyanın çeşitli ve son derece farklı hakikatine ve gerçekliğin bilgisine sahip olmalarına yol açar. İnsanlar ya da toplumların din ve inançları, sosyal yapılarına uygun gerçeklik düzeyinin güzel bir örneğidir. Eğer biri konuşup diğeri dinliyorsa, hakikat yalnızca hakikat olarak düşünülemez, çünkü bireysel eğilim ve hata yapabilirlilik, kesinlik ya da nesnelliğin kolay elde edilebilir olduğu fikrine meydan okur. Anti-realistler için herhangi bir son, nesnel hakikate erişme olanaksızlığı, sosyal olarak kabul görmüş umumun fikri olanın ötesinde bir hakikatin olmadığı anlamına gelir. (Buna rağmen, bu hakikatler olduğuna, tek bir hakikat olmadığına delalet eder.) Realistler için, dünyanın belirli doğruların bilgisi olması, insanların bağımsızlığını ele geçirir ve bu doğrular hakikatin son hakemidirler. Michael Dummet bunu “bivalens prensibi” terimiyle açıklar. ‘Bayan Macbeth üç çocuğa sahipti ya da değildi, bir ağaç yıkılır ya da yıkılmaz.’ Bir açıklama, şayet bu doğrulara tekabül ederse, doğru olacaktır, uygunluk onaylanamasa dahi... Bu yolla hakikatin realist ve anti-realist tasavvuru arasındaki çatışma; doğruların bilinebilirlik, elde edilebilirlik anlamında epistemik erişebilirliğine yönelttikleri karşı koyuşlarda kendini gösterir.

Doğru esaslı bir prensip olarak anlaşılan bir fenomendir. Nadiren kişisel bir yoruma konu olabilir. Çoğu zaman doğal dünyanın gözlemlenen bir fenomenidir. ‘dünyanın birçok yerinde güneşin doğudan yükseldiği’ savı, bir doğrudur. Hangi yarım küreden olursa olsunlar, hangi dili konuşursa konuşsunlar, bu sav, herhangi bir gruba ya da ulusa ait olan tüm insanlar için doğrudur. Kopernik teorisiyle desteklenen, Galileo'nun ‘güneş, güneş sistemin merkezidir’ savı doğal dünyanın bir doğrusunu dile getirmektedir. Buna karşın, yaşamı süresince Galileo, bu doğru sav için gülünç bulunmuştur, çünkü çok az insan, bu savı bir hakikat olarak kabul etmeye ilişkin fikir birliğine varmıştır. Daha az sayıda sav, çeşitli toplumlar tarafından paylaşılan birçok hakikat ile karşılaştırıldığında, dünyada muhteva açısından gerçekçidir. Bunlar ise, sayısız bireysel dünya görüşünden çok daha azdırlar.
Bilimsel keşif, deneyim, yorum ve analizin birçoğu bu düzeyde yapılır. Gerçekliğin bu bakış açısı Philip K. Dick'in açıklaması olan “Gerçeklik, ona inanmayı bıraktığın vakit, kaybolup gitmeyendir.” cümlesi ile çok güzel bir şekilde dile getirilmiştir.
Gerçeklik, yalnızca hayali olanın, var olmayanın veya gerçek olmayanın aksine, evrende gerçek olan veya var olan her şeyin toplamı veya tümüdür. Terim aynı zamanda varlıkların varlığını belirten ontolojik statüye atıfta bulunmak için de kullanılır. Fiziksel anlamda gerçeklik, hem bilineni hem de bilinmeyeni kapsayan bir sistemin bütününü oluşturur.
Gerçekliğin veya varlığın doğasına ilişkin felsefi sorular, Batı felsefe geleneğinde metafiziğin önemli bir dalı olan ontoloji başlığı altında ele alınmaktadır. Ontolojik sorular aynı zamanda bilim felsefesi, din, matematik ve felsefi mantık dahil olmak üzere felsefenin çeşitli dallarında da yer alır. Bunlar arasında yalnızca fiziksel nesnelerin gerçek olup olmadığı (yani fizikalizm), gerçekliğin temelde maddi olmayan olup olmadığı (örneğin idealizm), bilimsel teoriler tarafından öne sürülen varsayımsal gözlemlenemeyen varlıkların var olup olmadığı, bir 'Tanrı'nın var olup olmadığı, sayıların ve diğer soyut ve somutsoyut nesnelerin var olup olmadığı ve olası dünyaların var olup olmadığı hakkındaki sorular yer almaktadır. Epistemoloji neyin ve nasıl bilinebileceği veya muhtemel olarak çıkarılabileceği ile ilgilenir; modern dünyada gerçekliği belirlemek veya araştırmak için kaynak ve yöntem olarak akıl, ampirik kanıt ve bilime vurgu yapılır.

Yaygın bir günlük kullanımda "gerçeklik", "gerçekliğe yönelik algılar, inançlar ve tutumlar" anlamına gelir ("Benim gerçekliğim senin gerçekliğin değil." örneğinde olduğu gibi). Bu genellikle bir konuşmanın taraflarının neyin gerçek olduğuna dair derinden farklı anlayışlar üzerinde tartışmama konusunda hemfikir olduklarını veya aynı fikirde olmaları gerektiğini belirten bir konuşma dili olarak kullanılır. Örneğin, arkadaşlar arasındaki dini bir tartışmada kişi şöyle diyebilir (mizah amaçlı): "Aynı fikirde olmayabilirsiniz ama benim gerçekliğimde herkes cennete gider."
Gerçeklik, onu dünya görüşlerine veya bunların bir kısmına (kavramsal çerçeveler) bağlayacak şekilde tanımlanabilir: Gerçeklik, gözlemlenebilir olsun veya olmasın her şeyin, yapıların (gerçek ve kavramsal), olayların (geçmiş ve şimdiki) ve fenomenlerin bütünlüğüdür. Bu, (ister bireysel ister ortak insan deneyimine dayalı olsun) bir dünya görüşünün nihai olarak tanımlamaya veya haritalandırmaya çalıştığı şeydir.
Bir Dünya görüşü veya Weltanschauung, bir bireyin veya toplumun tüm bilgisini, kültürünü ve bakış açısını kapsayan temel bilişsel yönelimdir. Bir dünya görüşü doğa felsefesini içerebilir; temel, varoluşsal ve normatif önermeler; veya temalar, değerler, duygular ve etik.
Fizik, felsefe, sosyoloji, edebi eleştiri ve diğer alanlardaki belirli fikirler, çeşitli gerçeklik teorilerini şekillendirir. Böyle bir teori, her birimizin gerçeklikle ilgili sahip olduğu algıların veya inançların ötesinde, kelimenin tam anlamıyla ve basitçe hiçbir gerçekliğin olmadığıdır. Bu tür tutumlar şu popüler ifadede özetlenmiştir: "Algı gerçekliktir" veya "Hayat, gerçeği nasıl algıladığınızdır" veya "gerçeklik, yanına kalabileceğiniz şeydir" (Robert Anton Wilson) ve anti-realizmi belirtirler; yani, açıkça kabul edilsin ya da edilmesin, nesnel bir gerçekliğin olmadığı görüşü.
Bilim ve felsefe kavramlarının çoğu sıklıkla kültürel olarak ve sosyal olarak tanımlanır. Bu fikir Thomas Kuhn tarafından Bilimsel Devrimlerin Yapısı (1962) adlı kitabında detaylandırılmıştır. Peter L. Berger ve Thomas Luckmann tarafından yazılan bilgi sosyolojisi hakkında bir kitap olan Gerçekliğin Sosyal İnşası 1966'da yayınlandı. Gerçeğin anlaşılması için bilginin nasıl elde edildiğini ve kullanıldığını açıkladı. Tüm gerçeklikler arasında, günlük yaşamın gerçekliği en önemlisidir çünkü bilincimiz, günlük yaşam deneyiminin tamamen farkında olmamızı ve dikkatli olmamızı gerektirir.

Latince: A priori ("önceden") ve Latince: a posteriori ("sonradan"), felsefede bilgi, gerekçe veya argüman türlerini deneyime güvenmelerine göre ayırmak için kullanılan Latince ifadelerdir. Latince: A priori bilgi herhangi bir deneyimden bağımsızdır. Örnekler arasında matematik, totolojiler ve saf akıldan çıkarım yer alır. Latince: A posteriori bilgi ampirik kanıtlara dayanır. Örnekler çoğu bilim alanını ve kişisel bilginin yönlerini içerir.

Felsefede 'potansiyellik ve asıllık, Aristoteles'in Fizik,Metafizik, Nicomachean Ethics ve De Anima eserlerinde hareket, nedensellik, etik ve fizyolojiyi analiz etmek için kullandığı birbiriyle yakından bağlantılı bir çift prensiptir.
Bu bağlamda potansiyel kavramı genel olarak bir şeyin sahip olduğu söylenebilecek herhangi bir "olasılığı" ifade eder. Aristoteles tüm olasılıkları aynı saymamış, koşullar uygun olduğunda ve hiçbir şey onları durduramadığında kendiliğinden gerçekleşen olasılıkların önemine vurgu yapmıştır.
Asıllık, potansiyelin aksine, bir olasılığın tam anlamıyla gerçek hale geldiği durumda, bir olasılığın uygulanmasını veya gerçekleşmesini temsil eden hareket, değişim veya faaliyettir.

İnanç, bir önermenin doğru olduğuna ya da bir durumun söz konusu olduğuna ilişkin 

Gestalt psikolojisi (Geştalt psikolojisi şeklinde okunur) veya gestaltizm (Almancada şekil ve form anlamlarına gelmektedir), bilişsel süreçler içerisinde özellikle algı ve algısal örgütlenme konularında yoğunlaşmış psikoloji teorisidir. Yirminci yüzyılın ilk yarısında Almanya'da ortaya çıkmıştır. Gestalt psikolojisi kaotik görünen bir dünyada anlamlı bir algıya sahip olmamızın temelde hangi kanunlara dayandığını anlamaya çalışır. Gestalt psikolojisinin ana prensibi zihnin kendi kendisini algıladığı şeylerde bir bütün görmeye organize etmesidir.
Bu prensip şu düşünce üzerine kuruludur: İnsan zihni (algı sistemi), gerçekliğin kendisinin onu oluşturan parçalardan bağımsız bir bütünlüğe sahip olduğu algısını oluşturur. Gestalt psikoloğu Kurt Koffka'nın bu konudaki ünlü söylemi şu şekildedir: “Bütün kendisini oluşturan parçaların bir araya gelmesinden farklı bir şeydir.” Ancak çeviri şu şekilde yayılmıştır: “Bütün kendisini oluşturan parçaların bir araya gelmesinden daha fazlasıdır.” Bu çeviri hatası nedeniyle gestalt psikolojisi yanlış anlaşılmış ve sistem teorisine yanlış uygulanmıştır. Koffka ise bu yeni çeviriden hoşlanmamış, çevirisini kullanan öğrencilerine ısrarla hatalı kelime kullanımını düzelttirmiştir. “Bu prensip bir toplama işlemi değildir.” demiştir. Bütün bağımsız bir varoluşa sahiptir.
Gestalt psikologları algı konusunda birçok uyaranın karışık bağlantıları sonucu insan algısının ürün çıkardığını öne sürmüşlerdir. Uyaran-sonuç ilişkisine odaklanan davranışçıların aksine Gestalt psikologları bilişsel sürecin organizasyonununu anlamaya çalışmışlardır (Carlson and Heth, 2010). Gestalt etkisi beynimizin, özellikle basit ve bağlantısız ögeleri (çizgiler, noktalar, eğriler...) görsel olarak bir araya getirerek, tanıdık ve bütün figürler çıkarma kabiliyetine denir.
Psikolojide Gestaltizm sıklıkla yapısalcılığa (Structuralism) karşıt olarak görülür. Gestalt teorisi bütünün parçalanarak içinde ögelerin bulunmasına da izin verir.

Gestalt konsepti felsefe ve psikoloji alanlarında ilk kez 1890'da Christian von Ehrenfels (the School of Brento'nun bir üyesi) tarafından getirildi. Bu fikrin kökleri David Hume, Johann Wolfgang, Wolfgang von Goethe, Immanuel Kant, David Hartley ve Ernst Mach gibi kişilerin teorilerinden alınmıştır. Max Wertheimer'ın yaptığı eşsiz katılım ise Christian von Ehrenfels'in düşündüğünün aksine Gestalt teorisine göre algısal olarak öncül analizin bir bütünün parçalarını algılamak olduğu konusunda ısrarcı olmasıdır.
Hem von Ehrenfels, hem de Edmund Husserl gestalt konseptini ifade ederken Mach'ın Beiträge zur Analyse der Empfindungen (Contributions to the Analysis of Sensations, 1886) eserinden ilham almışlardır.
20. yüzyılın başlarında Kurt Koffka, Max Wertheimer ve Wolfgang Köhler (Carl Stumpf'ın öğrencisi) gibi teorisyenler şunu fark ettiler ki bir ortamdaki objeler, kendisinin tüm parçalarının yanı sıra ortamın kendisiyle ilişkili ve bütün olarak algılanırlar. Bu bütünsel yaklaşım obje algısının ilkel zihinsel yasalarından çıkan prensiplerini açıklamaya çalışır. Bu algı o ana, mekana ve objenin o anda nasıl göründüğüne dayanır. Görsel arka plan ve figür olmak üzere ayrılabilir. Soru ise şu: İlk bakışta neyi algılarız: figürü mü, arka fonu mu?
Bu algı yasası farklı formlar alabilir. Gestalt teorisi sadece tanımsal olmakla eleştiriliyor olsa da kendisinden sonra gelen davranış, düşünce, sorun çözme, psikopatoloji, desen ve obje algısı araştırmaları için bir temel olmuştur.

Gestalt teorisinin kurucuları olan Fritz ve Laura Perls, Gestalt prensiplerini organizmanın işleyişine uygun hâle getiren nörolog Kurt Goldstein ile birlikte çalışmışlardır. Laura Perls, Fritz Perls ile birlikte Gestalt terapisini geliştirmeye başlamadan önce psikoanalist olmuş; ondan da önce Gestalt psikoloğu olmuştur. Gestalt psikolojisinin Gestalt terapisini ne boyutta etkilemiş olduğu tartışılmaktadır. Fakat hiçbir durumda birebir aynı oldukları söylenemez. Laura Perls terapinin isminde “Gestalt” kullanılmamasını tercih etmiştir çünkü Gestalt psikologlarının buna itiraz edeceklerini düşünmüştür. Öte yandan Fritz ve Laura Perls açıkça Goldstein'in çalışmalarının bir kısmını benimsemişlerdir. Sonuç olarak, tarihsel bağlantısı ve ilham almış olma durumu herkesçe tanınıyor olsa da çoğu Gestalt psikoloğu Gestalt terapisinin Gestalt psikolojisinin bir formu olmadığını vurgular.

Gestalt okulu, psikolojik araştırmalara yaklaşımı yeniden tanımlamak için girişimlerde bulunan bir dizi teorik (kuramsal) ve metodolojik (yöntembilimsel) ilkeler üzerinde çalıştı. Bu, 20. Yüzyılın başında geliştirilen, geleneksel bilimsel metodolojiye dayalı olan ve çalışma konusunu, onun karışıklığını azaltma amacıyla ayrı ayrı analiz edilebilecek bir dizi parçalara ayıran araştırmalara terstir.
Teorik (kuramsal) ilkeler şunlardır:

Bütünlük (Bütünsellik) İlkesi: Bilişsel deneyimler global (küresel) olarak düşünülmelidir (bireylerin tüm fiziksel ve zihinsel yanlarını aynı anda hesaba katarak) çünkü zihnin doğası her bir bileşenin, dinamik ilişkiler sisteminin bir parçası olarak düşünülmesini gerektirir.
Ruhsal-Fiziksel Eşyapılılık İlkesi: Bilişsel/bilinçli deneyimler ile serebral (beyinsel) aktiviteler arasında bir ilişki vardır. Yukarıdaki ilkelere dayanarak şu metodolojik (yöntembilimsel) ilkeler tanımlanmıştır:
Deneysel Analiz Olgusu: Bütünlük ilkesiyle ilişkili olarak her psikolojik araştırma bu olguyu bir başlangıç noktası olarak almalı ve yalnızca duyumsal özelliklere odaklanmamalı.
Biyotik (Canlılara Özgü) Deney: Gestalt okulu, klasik laboratuvar deneylerine karşı olan ve onlarla keskince (ağır biçimde) çatışan reel (gerçek) deneyler yapmaya olan ihtiyacı belirlemiştir. Bu; doğal ortamdaki, gerçek durumlarda gelişen ve daha yüksek bir uygunlukla bir canlı için habitüel (her zamanki gibi) olanı yeniden üretmeyi mümkün hale getiren deneyimi (deneylemeyi) gösterdi.

1940'larda ve 1950'lerde nöroloji bilimi laboratuvar çalışmaları ve kurbağaların gözlerinin mekanizmasındaki sibernetik çalışmalar, gestalt algısının öylesine "görmek”ten daha temel ve ilkel olabileceğini gösterdi:Kurbağalar karada görme duyusunu kullanarak avlanır. Kurbağalar, resmin parçalarının merkezde toplanmasını sağlayan ve gözün en büyük görüş keskinliğinin olduğu bir parçası olan foveaya sahip değillerdir. Foveaya sahip olmadıklarını düşündüğümüzde kurbağaların görmediği sonucunu çıkarabiliriz, veya, çevrelerindeki hareketsiz kısımlarındaki detaylarla ilgilenmediklerini sonucuna varabiliriz. Yani, bir kurbağanın çevresi hareketsiz besinlerle çevrili olsa açlıktan ölür. Kurbağa hangi yiyeceği seçeceğine, nesnenin şekline ve hareketine bakarak karar verir. Eğer bir böcek ya da solucan boyutunda ve onlar gibi hareket eden bir nesneyi kurbağanın görüş alanına yerleştirirsek, onu yakalamak için zıplayacaktır. Bir kurbağa sadece sarkık bir etle değil aynı zamanda hareket eden herhangi bir nesneyle de kolayca kandırılabilir. Kurbağa görüş alanında olan hareketli nesneleri görür ve diğer nesneler onun dikkatini dağıtmaz.Sibernetist Valentin Turchin çoğunlukla hayal ettiğimiz imgelerde görülen geştaltların durağan görüntüler olduğunu ve tam olarak kurbağa retinasının tepki verdiği hareket eden objeler olduğuna işaret eder:İnsan için görsel algıyla ilgili en küçük düzey kavramlar muhtemelen kurbağanın kavramlarından çok az farklıdır. Her halükarda, memelilerdeki ve insanlardaki retinanın yapısı iki yaşamlı canlıların yapısıyla aynıdır. Retinadaki görüntü sabitleştiren algının bozulması olayı hiyerarşinin sonraki düzeylerinin kavramları hakkında bize fikir verir. Bu olay gerçekten çok ilginçtir. Bir insan hareketsiz bir objeye bakarsa, bu objeyi gözleriyle sabitler, göz yuvarlağı tamamıyla hareketsiz kalmaz, küçük istemsiz hareketler yapar. Bunun sonucunda, retinadaki nesnenin görüntüsü sürekli maksimum hassasiyet noktasına geriye doğru atlayan ve savrulan hareket halindedir. Görüntü bu noktanın yakın çevresinde bekler. 

Gestalt sisteminin dört anahtar prensibi vardır: ortaya çıkış, cisimleştirme, çoklu stabilite, değişmezlik.

Bu prensip köpek resmiyle açıklanır. Bu resimde bir Dalmaçya köpeği tepesinde sarkan ağacın gölgesinde yeri koklamaktadır. İlk başta köpek, bedeninin parçaları (ayak, kulak, burun, vb.) tanımlanarak fark edilmez. Buna karşılık, köpek bir bütün olarak görünür birdenbire. Kimse resme bakıp köpeğin parçalarından yola çıkarak köpek gördüğünü söylemez. Köpeği bir bütün olarak birdenbire görür. Gestalt teorisinin köpeğin algısının nasıl oluştuğuna dair bir açıklaması yoktur.

Cisimleştirme algının yapıcı ve üretken yönüdür. Bu yönü deneyimlediğimiz algıların, duyusal dürtülere dayanan bilgiden daha net uzaysal bilgileri içermesiyle açıklanabilir.
Örneğin, resim A'da bir üçgen olmamasına rağmen üçgen algılarız. Resim B ve D'de gözlerimiz farklı şekilleri tek bir şekle aitmiş gibi tanır. Resim C'de, gerçekte böyle bir şey çizilmemesine rağmen gözlerimiz üç boyutlu, bütün bir şekil görür.
Cisimleştirme, görsel sistemlerle gerçek kenar olarak işlenen yanılsamalı kenarlar araştırmasındaki gelişmelerle açıklanır.

Çoklu stabilite (veya çoklu stabilite algısı), dengesiz bir şekilde belirsiz algısal deneyimlerin 2-3 alternatif yorum arasında gidip gelme eğilimidir. Bunun örneklerini, yandaki resimlerde gösterilen Necker kübü ve Rubin figürü/Vazo illüzyonunda görebiliriz. Diğer örnekler de üçayaklı blivet ve M. C. Escher'in çizimleri ve kayanyazı ışıklarının bir yönden aniden diğer yöne ilerlemesi görünümüdür. Gestalt, çoklu stabilitenin nasıl oluştuğunu da açıklamaz.

Değişmezlik, basit geometrik şekillerin dönme, öteleme ve ölçeğinden, bunun yanı sıra bir sürü çeşitlilikten, mesela esnek şekil bozulması, farklı ışıklandırmalar ve farklı parça özelliklerinden bağımsız olarak algılanmasıdır. Örneğin, resim A'daki objeler ilk görüldüğü andan itibaren aynı basit şekiller olarak algılanır, bu objeler anında resim B'deki biçimlerden ayırt edilir. Bu objeler resim C'de gösterilen perspektif ve elastik şekil bozukluklarına ve resim D'de gösterilen farklı grafik elementlerine 

Sidarta Gotama, yaygın olarak Buda olarak bilinir, MÖ 6 veya 5. yüzyılda Hindistan'da yaşadığı tahmin edilen ve Budizm'in kurucusu olduğu düşünülen din adamı. "Buda" bir lakap olup kendisine ölümünden yüzyıllar sonra atfedilmiştir. Sanskritçede "uyanmış kişi" anlamına gelen Buda, peşine düştüğü yaşam ve ölümün ardındaki gerçeğin arayışı sonucu Sidarta Gotama'da oluşan ruhani aydınlanmayı anlatmak için kullanılan bir ünvandır.
Başka dinlerde de kutsal bir figür olarak kabul edilir. Kimi Hindu metinlerde insanları Vedik dinden soğutmaya çalışan tanrı Vişnu'nun avatarı olarak betimlenmiş, Bahailikte ise bir peygamber sayılmıştır. Bazı Müslümanlar da Buda'nın peygamber olduğunu iddia etmiştir.

Sidarta, ailesinin ona verdiği bir isimdir. “Amacına ulaşmış” demektir. Gotama ise, Buda'nın mensup olduğu ailenin ismidir. Gautama, Shakyamuni (Pali'deki Shakya'nın bilgesi, "śakamuṇi" 釋迦牟尼), olarak da bilinir. 
Buda olarak bilinen Sidarta Gotama, Tathagata (kusursuz bilgeliğe ulaşmış kimse) olarak da anılır.

Doğum ve ölüm tarihleri kesin değildir. MÖ 563 yılında doğduğu tahmin edilmektedir. Ancak yapılan yeni araştırmalar bu tarihi değiştirmiştir. Elde edilen bu yeni bilgilere göre; Siddharta tahmin edilen tarihten on yıl, belki de yüz yıl sonra doğmuştur. 20. yüzyıl bilim adamlarının çoğu İsa'dan Önce 560-483 tarihlerini uygun bulurken, ölümü için 410 ile 400 yıllarını öneren tarihçiler de bulunmaktadır. Bir rivayete göre; Siddharta'nın Hindistan'ın kuzeydoğusunda bugünkü Nepal sınırının yakınlarında yer alan Lumbini'de doğmuştur. Nepal sınırının yakınlarında Kapilavastu şehrinde hüküm süren Sakya hanedanına mensuptur.
Babası Suddhodana (bugünkü Hindistan - Nepal sınırları içinde bulunur) Şakya kabilesinin kralıdır. Buda'nın kral olan babasının saray törenlerinin ihtişamlı ve abartılı olması, muhtemelen asil bir aileden gelmelerinden kaynaklanmaktaydı. Annesi Maya ve babası Suddhodana, ona “amacına ulaşan” anlamına gelen “Siddharta” ismini verdiler. Lakabı “Shakyamuni” ise kökenini belirtir ve “Shakya ailesinden gelen” anlamını taşır. Siddharta'nın doğumundan sonra onun, dünyaya egemen olacak veya acı dolu dünyaya bilgelik getirecek kişi olacağı tahmin edilmiştir.
Sidarta Gotama her şeye sahip olduğu, dünyadaki tüm sorunlardan uzak kaldığı bir sarayda yaşamıştır. Babası, oğlu Siddharta'nın ondan sonraki kral olmasını istemiş, oğlunun sokaklarda yaşlılığı, hastalığı ve ölümü görmemesi için kraliyet sarayından uzaklaşmasına fazla izin vermemiştir.
Sidarta Gotama, Hint Tanrısı Brahma’ya hayatının sonuna kadar, kendini insanlığı acıdan kurtarmaya adayacağına söz vermiştir. Nedeni ise 29 yaşındayken hayatın gerçekte ne olduğunun,zenginliğin, lüks hayatın hiçbir mutluluk getirmediğinin, insanların yaşadıkları acıların ve önceki hayatının ne kadar anlamsız olduğunun farkına varmış olmasıdır.
Efsaneye göre; bir keşiş ateşli hastalığı ve çürümekte olan bir cesedi görmüş ve bunun üzerine tüm bu acılara çıkış yolu bulmaya karar vermiştir. (Aslında Buda’nın hayatında efsaneleri gerçekten ayırmak çok zordur.)
Siddharta Buda 29 yaşındayken tek oğlu Rahula’nın doğumundan kısa bir süre sonra, çocuğunu, karısı Yasodhara’yı ve şehrini terk edip çilenin ve acıların kurtuluş yolunu aramaya koyulmuştur.
Altı yıl boyunca Ganj vadisinde çilekeşler gibi dolaşmış, ünlü din eğitmenleriyle (adamlarıyla) bir araya gelmiş, onların yöntemlerini takip etmiş, çalışmış ve çilecilik öğretilerini sıkıca uygulamıştır. Fakat belli bir süre sonra bu dinlerin ve bilgilerinin onun amacına yönelik olmadığını anlayarak vazgeçmiştir. Onları bıraktıktan sonra, öncelikle derin düşünme (Meditasyon) teknikleriyle kendi yolunu aramaya başlamıştır. Diğer din öğretilerinin aşırılığını önlediği için bu durumu “orta yol” şeklinde tanımlamıştır.
Siddhartha Gautama'nın ölümünden sonra, hayat hikâyesi öğrencilerinden oluşan Sangha Topluluğu tarafından derlenmiş ve çok uzun bir süre sözlü olarak aktarılmıştır.

Lumbini, Budizmin kurucusu Siddhartha'nın doğduğu yerdir. Bugünkü Nepal sınırı yakınlarında bulunmaktadır (Rupandehi Bölgesi). Himalaya’nın eteklerinde ve Hindistan’ın kuzeydoğusunda yer almaktadır. 1896 yılında yapılan arkeolojik çalışmalar sonucu bulunmuştur. Burada bulunan en önemli kalıntı, MÖ 245 yılında Budist Kral Ashoka’nın yaptırdığı 6,5 m yüksekliğindeki dikili taştır. Bu dikili taşta yazılanlar Hintçe ve Magadhi dilinde şu şekilde ifade edilmiştir:
“Budist Kral Devanampiya Piyadasi (Ashoka), taç giydikten 20 yıl sonra buraya geldi ve Sakya kabilesinden olan Buda burada doğduğu için hayranlığını dile getirdi. Bu yüce insanın burada dünyaya gediğini gösteren bir dikili taş yaptırdı. Lumbini halkından vergi almadı ve doğal kaynaklardan alınan payı sekizde bire düşürdü”. (Hindular, “Durga Puja” bayramında özellikle önem verdikleri tanrılarının heykellerini yaparlar. Onların günahlarını aldıklarına inanırlar. Bu heykelleri Ganj Nehri'ne veya bu nehir gibi kutsal sulara atarlar.)

Gotama, Sakya kabilesindendir. Bugünkü Nepal sınırı yakınlarında bulunan Kapilavastu şehrinde hüküm süren kral Shuddhodana ve kraliçe Mahamaya'nın oğludur. Askeri ve yönetici sınıf olan Kshatriya (Kast sistemi) ailesine mensuptur.
Siddhartha'nın doğumundan önce, annesinin onu rüyasında beyaz bir fil şeklinde gördüğü söylenir. Daha sonra Siddhartha, Lumbini'de dolunaylı bir gecede doğmuştur. Birçok Hindistan ülkesinde Vesak Bayramı kutlanmaktadır. Bu önemli Budist Bayramı'nda Siddhartha'nın yaşamından üç önemli olay anılmaktadır: Siddhartha'nın doğumu, Budizme başlaması ve Nirvana'ya ulaşması.
Bir kâhin, kral Shuddhodana'ya oğlunun ya çok büyük bir kral ya da çok büyük bir bilge olacağını söyler. Shuddhodana, oğlunu kral olarak yetiştirmek istediği için ona din dersleri verdirtmez. Ancak daha çocukken Siddhartha olağanüstü yetenekli ve çok zeki olduğunu gösterir. 16 yaşındayken Prenses Yasodhara'yla evlenir. Yaşadığı ve ileride başına geçeceği yeri görmeden sarayda yıllarca yaşar.

Kapilavastu, Siddhartha Gautama'nın gençlik yıllarını geçirdiği yerdir. Burada Yashodra ile evlenmiş ve oğlu Rahula dünyaya gelmiştir. Bir gün Kapilavastu'yu gezen Siddhartha, daha önce hiç bilmediği bazı kavramlarla karşılaşmıştır: Yaşlılık, hastalık ve ölüm. Daha sonra Kapilavastu'yu Budistler için hac yeri ilan etmiştir. 29 yaşında acılardan kurtulmak ve aydınlığa kavuşmak için buradan ayrılmış ve yollara düşmüştür.
Fa-hsien, 5. yüzyılda yaşamış Çinli Budist, keşiş ve gezgindir. Kapilavastu'yu “boşluğun ve yalnızlığın muhteşem bir manzarası” olarak nitelendirmiştir. Burası birkaç keşişin ve en az iki ailenin yaşadığı, aslan, beyaz fil gibi tehlikeli hayvanların olduğu bir yerdir. Fa-hsien, geleceğin Buda'sının keşfedildiği Sakya sarayına, annesinin geleceğin Buda'sını doğurduğu ve banyosunu yaptırdığı Lumbini bahçelerine gidip görmüştür. Buralar az bilinen yerlerdir. Ayrıca tepeler, Stupa'lar (Budistlerin ibadetlerini yaptıkları yer) ve diğer kalıntılar Budizmin eski zenginliklerinin kanıtlarıdır.
Budist kral Ashoka, MÖ 3. yüzyılda Nepal'i ziyaret etmiştir. Orada bir Stupa ve dikili taş yaptırmıştır. Yapılan kazı çalışmalarıyla Stupa'lar, manastır evler ve havuzlar gün yüzüne çıkartılmıştır. Yıldırım düşmesi sonucu ikiye bölünen Ashoka Sütunu 1896 yılında bulunmuştur. Lumbini'ye gidip görülebilir. Son yıllarda Lumbini'nin yakınlarına Tibet ve Theravada manastırları inşa edilmiştir. Bu manastırlar, hac merkezine uzaktır. Ancak dört ana Budist hac sitelerinden bir olan Lumbini, eski önemini yeniden kazanmıştır. (İngiliz arkeologlar, Nepal'de yaptıkları kazı çalışmaları sonucunda Kapilavastu'nun yerini bulduklarını iddia etmektedirler.)
Kapilavastu, Hindistan'ın kuzeydoğusunda yer alan Nepal ve Nepal yakınlarındaki Lumbini'de yer almaktadır. Bu tarihi yer, turistlerin akınına uğramaktadır. Bu turist akını, Kapilavastu'daki tarihi sarayın bu dünya ile öteki dünya arasında bir sınır olup olmadığı konusundaki tartışmalara da bir açıklık getirmektedir.

Gotama, bu varlığa rağmen yine de memnun değildir. 29 yaşında, oğlu Rahula’nın doğumundan hemen sonra tasasız bir hayat geçirdiği saraydan ayrılır ve gezmeye başlar. Önce hayatın gerçek yüzüyle tanışır. Rivayete göre; sakat, yaşlı bir adamla, hasta biriyle, bir cesetle ve bir dervişle karşılaşmıştır (“Dört Gerçek”). Siddhartha, bu gerçekleri -yaşlılık, hastalık, ölüm ve acıyı- hayatın ayrılmaz parçaları olarak görmüştür. Diğer yandan refahın ve zenginliğin hiçbir faydasının olmadığını anlamış ve gerçeği aramaya karar vermiştir.
Her şeyi arkasında bırakmış ve münzevi bir hayat yaşamaya başlamıştır. İki önemli bilge kişi Alara Kalama ve Udaka Ramaputta'nın öğrencisi olmuştur. Onlardan yoga ve meditasyon yapmayı öğrenmiştir. Ganj vadisinde altı yıl geçirmiş; ancak orada ne iç huzuru ne de aradığı cevapları bulabilmiştir. Oruç tutmuş; ama bunun da bir kurtuluş yolu olmadığını fark etmiştir. Bu yüzden geleneksel dinleri ve onların yollarını denemeyi bırakmış ve kendini meditasyon yardımıyla bulmaya çalışmıştır.

Siddhartha, dolunaylı bir gecede Hindistan'ın kuzeydoğusunda yer alan Body-Gaya'daki Neranjara Nehri kıyısında Bodi (incir) ağacının altında meditasyon yaparken aydınlığa ulaştı. Böylece nefret, hırs ve cehaletten arındı ve böylelikle Buda “Uyanmış” olur. Siddharta Guatama bu sırada 35 yaşındadır. Ayrıca Bodhi ağacı “bilgelik ağacı” olarak sayılır.
Uyandıktan sonra Benares (bugünkü Sarnath) yakınlarında yer alan Isipatana'daki geniş vahşi ormanda beş keşişten oluşan bir gruba ilk öğreti sohbetini yaptı. Bu beş kişi, Budist Keşişler Topluluğu'nun (Sangha) ilk üyeleriydi. Ayrıca bu beş keşişe "Beşli Asket" de denmektedir. Siddhartha, Hindistan'ın kuzeydoğusunda 45 yıl boyunca her gün “orta yol” u öğretmeye çalışmış, her kesim önünde konuşmuştur. Hiçbir şekilde sınıf ayrımı yapmadan kadın erkek tüm halka, krallara ve köylülere, kendilerini dine adayanlara Brahman'lara, dinden uzaklaşanlara, borç verenlere, dilenenlere, azizlere ve hırsızlara bilgi vererek onları aydınlatmak için bütün öğretilerini anlatmıştır.. Kadın-erkek herkes onun öğrettiklerini anlamaya ve on

Gottfried Wilhelm Leibniz (1 Temmuz 1646, Leipzig - 14 Kasım 1716, Hannover), Alman matematikçi, filozof, hukukçu ve dönemin idarecilerine danışmanlık yapmış bir entelektüeldir. Matematik tarihi ve felsefe tarihinde önemli bir yer tutar. Leibniz, Isaac Newton'dan bağımsız olarak "Sonsuz küçük" teorisini geliştirdi. Leibniz'in bu formülü yayınlandığından bu yana hâlâ kullanılmaktadır. Geliştirdiği homojenitenin deneyüstü kanunu ve süreklilik yasası yirminci yüzyılda matematiksel karşılık buldu (standart dışı analiz aracılığıyla). Mekanik hesaplayıcılar alanında en üretken insanlardan biri oldu. Pascal’ın hesaplayıcısına otomatik çarpma ve bölme fonksiyonlarını eklemeye çalışırken, 1685'te çarklı hesaplayıcıyı ilk tanımlayan insan oldu ve aritmometre -ilk toplu üretilen mekanik hesaplayıcı- kullanarak Leibniz çarkını icat etti. Ayrıca ikili sayma sistemini rafineleştirdi, bu çalışması tüm dijital hesaplayıcıların soyut temelini oluşturdu.
Leibniz felsefede optimizmi ile tanınır. Örnek olarak, evren hakkındaki çıkarımı, sınırlı bir algıyla büyük olasılıkla tanrının yaratılmış olduğudur. Leibniz, Rene Descartes ve Baruch Spinoza ile beraber rasyonalizmin 17. yüzyıldaki en büyük savunucularından biri oldu. Leibniz'in çalışmaları öncelikli olarak modern mantık ve analitik felsefe üzerine yoğunlaşmıştı, fakat felsefesi skolastik geleneği de irdeledi. Çıkarımları ampirik kanıtlarla değil, geçerli sebeplerin ilk prensipleri ve öncel tanımları ile oluşturuldu.
Leibniz fizik ve teknolojiye büyük katkılar sağladı ve öngördüğü kavramlar çok daha sonra felsefe, olasılık teorisi, biyoloji, tıp, jeoloji, psikoloji, dil bilim ve bilgisayar bilimi alanlarında su yüzüne çıktı. Felsefe, politika, hukuk, etik, teoloji, tarih ve filoloji alanlarındaki çalışmalarını yazdı. Leibniz'in tüm bu alanlara yaptığı katkılar çeşitli mecmualara, on binlerce mektuba ve yayınlanmamış el yazılarına dağılmıştı. Yazılarında birkaç dil kullandı, fakat öncelikli olarak Latince, Fransızca ve Almanca dillerinde yazdı. Leibniz'in tüm yazılarının toplandığı eksiksiz bir kaynak bulunmamaktadır.

Gottfried Leibniz 1 Temmuz 1646'da (1648'de bitecek Otuz Yıl Savaşları'nın son dönemlerinde) Friedrich Leibniz ve Catharina Schmuck'un oğlu olarak Leipzig'de doğdu. Leibniz'in doğduğu gün babası Friedrich aile güncesine; “Oğlum Gottfried Wilhelm 21 Haziran [NS: 1 Temmuz] 1646 akşam saat altıdan sonra dünyaya geldi.” notunu düştü. Babası Leibniz henüz altı yaşındayken öldü ve bu olaydan sonra annesi tarafından büyütüldü. Annesinin öğrettikleri Leibniz'in felsefi düşüncelerini ileriki yaşamında etkilemiştir.
Leibniz'in babası Leipzig Üniversitesi'nde Ahlak Felsefesi Profesörüydü ve kendisine babasının kişisel kütüphanesi miras kaldı. 7 yaşından sonra bu kütüphaneye ücretsiz erişim hakkı kazandı. Leibniz'in o dönemki okul işleri dinî otoritelerin öğretilerine yoğunlaşmışken, babasının kütüphanesi geniş bir çeşitlilikte olan felsefi ve teolojik çalışmaları araştırmasına olanak sağladı. Babasının kütüphanesine erişiminin olması ve çoğunlukla Latince yazılmış olan kaynaklar 12 yaşındayken Latincede uzmanlaşmasına önayak oldu. Buna ek olarak, 13 yaşındayken üç yüz adet altı ayaklı dizeden oluşan bir şiiri okul tarafından düzenlenen özel bir etkinlikte yazdı.
15 yaşındayken babasının eski üniversitesine kaydoldu ve felsefe bölümündeki lisans öğrenimini 1662 yılında tamamladı. 9 Haziran 1663'te bireyselleşme prensibi üzerine yazdığı DisputatioMetaphysica de Principio Individui tezini savundu. 7 Şubat 1664'te felsefe üzerine yaptığı yüksek lisansını tamamladı. Aralık 1664'te felsefe ve hukuk arasındaki teorik ve pedagojik bağı irdelediği Specimen Quaestionum Philosophicarum ex Jure collectarum uzmanlık tezini yayınladı ve savundu. Bir yıllık resmî çalışma döneminden sonra, 28 Eylül 1665 tarihinde hukuk lisans diplomasını aldı.
1666'da henüz yirmi yaşındayken ilk kitabı olan De Arte Combinatoria kitabını yayınladı ve bu kitabın ilk kısmını felsefe doktorası tezine ayırdı. Bir sonraki hedefi 3 yıl sürecek bir eğitimle hukuk üzerine lisans ve doktorasını yapmaktı. Leipzig Üniversitesi 1666'da Leibniz'in doktora başvurusunu yaşının fazla genç olmasından dolayı reddetti. Bunun ardından Leibniz Leipzig'den ayrıldı.
Leibniz bundan sonra Altdorf Üniversitesi'ne kaydoldu ve neredeyse hemen, muhtemelen daha önceden Leipzig Üniversitesi'nde çalıştığı bir tezini yayınladı. Tezin başlığı Disputatio Inauguralis De Casibus Perplexis In Jure idi. Kasım 1666'da Leibniz hukuk lisansı ve hukuk doktorasını tamamladı. Daha sonra “fikirlerim tamamen farklı bir yöne kaydı” diyerek Altdorf Üniversitesi'nin akademik atamasını geri çevirdi.
Yetişkinlik döneminde kendisini “Gottfried von Leibniz” olarak tanıttı. Öldükten sonra yayınlanan yazılarında ise adı “Freiherr G. W. von Leibniz.” olarak geçti. Fakat, herhangi bir modern devletin dokümanlarında böyle bir asillik unvanı bulunamadı.

Leibniz Nuremberg'de maaşlı simyacı olarak çalıştı, fakat bu konumda adı fazla duyulmadı. Yakın bir zaman sonra Mainz'in seçmen prensi Johann Philipp Schönborn'un görevinden azledilmiş başvekili Johann Christian von Boyneburg ile tanıştı. von Boyneburg Leibniz'i asistanı olarak işe aldı ve kısa bir zaman sonra seçmen prense tanıttı. Leibniz iş kazanmak umuduyla hukuk üzerine yazılmış bir makalesini seçmen prense adadı. Strateji işe yaradı ve seçmen prens Leibniz'den seçmenleri için yeni bir kanunname yazmaya yardım etmesini teklif etti. Leibniz 1699'da Temyiz mahkemesi'nde yargıç yardımcılığına atandı. von Boyneburg'un 1672'deki ölümüne rağmen, Leibniz 1674'e kadar von Boyneburg'un dul eşi için görevinden azledilene kadar çalıştı.
von Boyneburg Leibniz'in itibarını fazlasıyla artırdı, sonrakinin muhtırası ve mektupları olumlu bildirimler almaya başladı. Leibniz'in seçmen prensine yaptığı hizmetleri diplomatik bir rol takip etti. Polonyalı imgesel bir asilzadenin mahlası altında isimdi makalesini yayınladı ve bu makalesinde (başarısız bir şekilde) Alman bir adayın Polonya tahtına aday olma durumunu irdeledi. Leibniz'in yetişkinlik döneminde Avrupa jeopolitiği üzerindeki en etkin güç ardındaki askeri ve ekonomik kudret ile Fransa kralı XIV. Louis'in hırsıydı. Aynı süreçte 30 Yıl Savaşları Avrupa'daki Almanca konuşan nüfusu fazlasıyla yordu, ayrıştırdı ve ekonomik olarak geriye sürükledi. Leibniz Almanca konuşan Avrupa'yı korumak için Louis'in dikkatinin dağıtılması gerektiğini önerdi. Mısır'ın alınması sıçrama tahtası olarak kullanılarak hemen ardından plana koyulacak Hollanda Doğu Hint Adaları'nın işgali ile Fransa ikna edilebilirdi. Buna davete karşılık, Fransa Almanya'dan ayrılmaya karar verebilir ve Hollanda işin içine karıştırılmayabilirdi. Bu plan seçmen prensin temkinli desteğini aldı. 1672'de Fransa hükûmeti Leibniz'i Paris'e görüşmeye davet etti, fakat Fransa-Hollanda Savaşı'nın patlak vermesiyle beraber arka plana atıldı ve durum ile ilişkisiz bir hale geldi. Napolyon'un 1798 Mısır işgalinde başarısız olması Leibniz'in planının geç bir uygulaması olarak görülebilir.
Bundan dolayı, Leibniz Paris'teki birkaç yılına başladı. Vardıktan hemen sonra Hollandalı fizikçi ve matematikçi Christiaan Huygens ile tanıştı ve kendi matematik-fizik bilgisinin yarım yamalak olduğunu fark etti. Huygens'i akıl hocası aldı ve ileride diferansiyel-integral kalkulus'un keşfi de ek olarak bu iki disipline büyük büyük katkılar sağlayacağı bireysel çalışmalarına başladı. O zamanların önde gelen Fransız filozofları Nicolas Malebranche ve Antoine Arnauld ile tanıştı. Descartes ve Pascal'ın yayınlanmamış yazılarını yayınlandıkça çalışmaya devam etti. Alman matematikçi Ehrenfried Walther von Tschirnhaus ile arkadaş oldu ve yaşamlarının sonuna kadar yazışmayı sürdürdüler. 1675 yılında akademiye olan ilgi yoksunluğuna rağmen Fransa Bilim Akademisi'nden onursal üyelik verildi.
1673'te Fransa'nın Leibniz'in Mısır planını uygulamayacağı netleşince, seçmen prens Leibniz'i Londraya seçmen prensin kuzeninin de ona eşlik etmesiyle beraber gönderdi ilişkili bir görev için gönderdi. Kendi tasarladığı ve 1670'ten bu yana üzerinde çalıştığı hesap makinesini Kraliyet Cemiyeti'nde tanıttı. Makine dört temel işlemi yapabiliyordu (toplama, çıkarma, çarpma ve bölme) ve Kraliyet Cemiyet'i onu hemen harici üye yaptı. Seçmen prensin ölüm haberiyle beraber görevi yarıda kesildi ve Leibniz acilen Paris' döndü. Ardından planlandığı gibi Mainz'e gitti.
İki patronunun erken ölümünden dolayı Leibniz'e yeni bir kariyer zemini gerekiyordu. Bu bakımdan, 1669'daki Brunswick Dükü'nün daveti vahimdi. Leibniz daveti reddetti fakat 1671'de Dük ile yazışmalara başladı. 1673'te entelektüel dürtülerini tatmin edebilen şehir olan Paris'te iş olasılığı kalmayınca isteksiz bir biçimde Dük'ün danışmanlık teklifini kabul etti.

Leibniz Hannover'e 1676'daki varışını daha sonra Newton tarafından Newton'un kalkulus üzerine yayınlanmamış çalışmalarını göstermekle suçlanacağı Londra'ya kısa bir gezi için erteledi. Bu gezi on yıllar sonra suçlamanın bir kanıtı olarak iddia edilecekti. Leibniz Londra'dan Hannover'e olan gezisinde mikroorganizmaları bulan Leeuwenhoek ile tanıştığı The Hague'de konakladı. Ayrıca birkaç gününü the Ethics başyapıtını henüz tamamlamış olan Spinoza ile yoğun tartışmalara ayırdı. Leibniz onun güçlü zekasına hayran kaldı fakat, Spinoza'nın Ortodoks Hristiyanlık ve Yahudilik üzerine yaptığı çalışmalarında karşısına çıkan ikilemler, daha sonra bu varsayımları kavrayacak olan Leibniz'i dehşete düşürdü. '1677'de kendi teklifiyle ve desteklenerek hayatının sonuna kadar aynı makamda kalacağı adalet özel danışmanlığına atandı. Leibniz tarihçi, politik danışman ve Dük'ün kütüphanecisi olarak Brunswick Evi'nde ardı ardına üç Dük'e hizmet etti. Özel kalemini Brunswick Evi de ek olarak çeşitli politik, tarihi ve teolojik konular üzerine çalıştırdı; bu dokümanlar o dönemki tarihi kayıtların değerli bir bölümünü oluşturur.
Leibniz bu dönem içerisinde Dük'ün eşi seçmen prenses Sophia (1630-1714), onun kızı olan Prusya Kraliçesi Charlotte (1668-1705) ve II. George'un eşi ola

Greko-Romen, İlk Çağ sonlarında Akdeniz havzasına egemen olan kültürdür.
Greko-Romen kültürün yayıldığı saha, Herkül Sütunları'ndan (Cebelitarık Boğazı) İndus Nehri'ne kadar uzanan bölgedir. Temeli, Büyük İskender'in istilası sonucu Yunan kültürünün Asya kültürleriyle harmanlanması sonucu ortaya çıkan Helenistik kültüre dayanır. Roma çatısı altında Helenistik kültür, Akdeniz kıyılarındaki diğer kültürlerin (Etrüsk, Kartaca, Kelt vs) de katılımıyla Greko-Romen'e dönüşmüştür.
Greko-Romen dünya, Kavimler Göçü sırasında istilaya uğrayarak yok olma tehlikesiyle karşılaştı. Ancak istilacı Cermenleri kendi bünyesinde eriterek Avrupa kültürünün iki ayağından birini oluşturdu.
Greko-Romen dünyada egemen dilin Latince olması, daha sonra Avrupa'da bilim, teknik, din ve felsefe gibi konularda Latincenin kullanılmasına neden olmuştur. Romalıların kendilerini evrenin merkezine koyması, kendi tarihlerini dünya tarihi olarak görmeleri ve barbar diye niteledikleri diğer halkları dışlamaları da Avrupa'nın ilerideki düşünce yapısının özünü oluşturmuştur. Grek, Yunan kültürünü; Romen de Roma'ya ait anlamında Roma'yı temsil eder. Bu iki akım Avrupa kıtasının Cermen göçünden önceki yerlileridir.
Grek kültürü daha çok felsefe, din, insan eksenli iken Roma kültürü devlet, güç, egemen olma gibi emperyalizm eksenli bir yapıya sahiptir.
Daha başka bir tabirle bu iki akımı doğu Roma ve batı Roma olarak da tanımlamak mümkündür. 
Şimdiki Avrupa kültürüne de büyük ölçüde yön vermiştir.

Görecilik ya da rölativizm, felsefe tarihinde sürekli gündemde yer almış olan bir yönelim biçimidir. Felsefenin alt bölümlerinden epistemoloji ve etik alanlarında göreceli yaklaşımlar özellikle etkili olmuştur. Bilgi anlayışında mutlak ve nesnel gerçek anlayışından ayrılır, bilginin kesinliğinden ve genel geçerliliğinden şüphe eder. Bütün bilgilerin göreli olduğu önermesi bu akımın başlıca argümanıdır. Etikte ise görecilik mutlak ahlaki değerlerin varlığını ve olabilirliğini yadsır. Bunlara göre bilgi ya da ahlaki değerler tarihsel koşullara, dönemlere, toplumlara, kültürlere ve kişilere göre değişim gösterir. Bilim felsefesinde de etkili olmuştur; özellikle 20. yüzyılda Kuantum fiziğine bağlı bilimsel ve kuramsal gelişmelerden sonra görecelilik gelişme göstermiştir.
İlk olarak sofistlerle tohumları atılmış, ardından David Hume'un etkisiyle Immanuel Kant tarafından üretilen Numen ve Fenomen fikirleriyle günümüzdeki haline yaklaşmıştır. En önemli fikri kuşkusuz Schopenhauer yapmıştır. İsteme ve Tasavvur Olarak Dünya kitabının giriş cümlesi "dünya benim tasavvurumdur" şeklindedir. Bundan etkilenen Nietzsche ise modern rölativizmin kurucusu konumuna yükselmiştir.

Sofistler
David Hume
Immanuel Kant
Arthur Schopenhauer
Friedrich Nietzsche
George Berkeley
Maurice Merleau-Ponty

Nesnellik
Bilim felsefesi
Fenomenoloji
Kuşkuculuk

Felsefe Terimleri Sözlüğü, Bedia Akarsu, İnkılap Yayınevi.
Felsefe Sözlüğü, Ahmet Cevizci, Paradigma Yayınları.

Gündelik dil felsefesi (İngilizce: Ordinary language philosophy), 20. yüzyılda ortaya çıkan bir dil felsefesi akımıdır. Bir felsefe yapma tarzı olarak, mantıkçı pozitivizmin ideal dil anlayışını eleştiren Austin, Searle, Grice gibi filozofların çalışmalarını nitelendirmektedir. Bu filozoflara göre, gündelik hayatta kullanılan dil eksik ve kusurlu değildir, bilakis dilin gündelik kullanımını analiz ederek, dil ve insan hakkında önemli bilgilere ulaşılabilir.
Gündelik dil filozofları, mantıkçı pozitivistlerin ideal dil anlayışının, doğal dillerin olağan kullanımı olan gündelik konuşma formlarını ihmâl ettiğini düşünerek bu formları temel alan bir anlam teorisi geliştirmiştir. Onlar, man­tıkçı pozitivistlerin aksine, gündelik dilin bayağı ve göz ardı edilebilir olduğunu düşünmemektedir.

Felsefe tarihinde dilin, insanı tanımlayan özelliği ilk dönemlerden itibaren fark edilmiştir. Bu yüzden dile dair felsefi düşünme faaliyeti, muhtemelen felsefe tarihinin kendisi kadar eskidir. Filozoflar dili, varlık, düşünce ve kelime ilişkisi ekseninde incelemişlerdir. Nitekim bu konuda müstakil ilk eseri, Platon vermiştir. Dil üzerine yürütülen felsefi çalışmalar, Yeniçağda özellikle Locke ve Leibniz ile dil, felsefi düşüncede gittikçe artan bir önemi haiz olmuştur ve dil felsefesi en parlak dönemini şüphesiz 20. yüzyılda yaşamıştır. Dil felsefesinin yükselişe geçtiği ilk dönemde, bilhassa Leibniz'in etkisiyle, gündelik dilin felsefe ve bilim alanında yetersiz olduğu önkabülünden yola çıkılmıştır. Bu anlayış ilk olarak Ludwig Wittgenstein tarafından sorgulanmaya başlamıştır. Wittgenstein eleştirisinin temelinde dilin, nesne ve isim ilişkisine indirgenemeyeceği kanaati yatmaktadır.
Felsefenin ancak ve ancak gündelik dilde geçen sözcüklerin anlamlarının, yapı ve kökenlerinin analiz edilmesi suretiyle gelişebileceğini, felsefenin anlamsız ve sonuçsuz spekülasyonlardan, yalnızca gündelik dilin felsefi çerçevesinin ve gerçeklikle ilgili önkabülleri araştırılması yoluyla kurtarılarak, problemlerinin çözülebileceğini savunan bu felsefe anlayışı, geleneksel felsefe anlayışına ve metafiziğe karşı çıkmaktadır. Buna göre gündelik dilin felsefesi amaçlar için fazlasıyla uygundur ve bu dil özü itibarıyla doğru olan bir gerçeklik görüşüne dayanmaktadır. Gündelik dil felsefesi, çözülemez felsefi problemlerin, gündelik dilden uzaklaşıp, temeli olmayan metafiziksel bir dil yaratmaktan, gündelik dilde geçen sözcükleri yanlış kullanıp anlamlarını çarpıtmaktan kaynaklandığını savunmaktadır.

Güzellik, bir canlının, somut bir nesnenin veya soyut bir kavramın algısal bir haz duyumsatan; hoşnutluk veren hususiyetidir.
Güzellik, estetiğin, toplumbilimin, toplumsal ruhbiliminin ve kültürün bir parçası olarak incelenmektedir.
Gözle görülen nesneler (güzel bir yüz, güzel bir bina gibi), kulakla işitilen bir müzik, dil ile tadılan bir yemek, koklanan bir çiçeğin kokusu gibi beş duyu ile algılananlar yanında güzel ahlak gibi soyut kavramlar da güzellikle ilgilidir.
Felsefedeki estetik yaklaşımda ruhbilimsel güzellik tanımı tarihte felsefenin incelediği bir konu ve felsefenin temel dallarından bir oldu. Değişik çağlarda filozoflar güzelliğe farklı tanımlar getirdiler. Eski Yunan filozoflarından Plotinus güzelliğin ilahi aklın eşya alemindeki ışıltısı olarak tanımladı. 19. yüzyılda Alman filozof Hegel'e göre güzellik, tabiatın kendisinin bütünündeki Mutlak Ruhun görüntüsüydü. Kant güzelliğin subjektifliğini vurguladı, ancak onun sadece duyumsama ile ilgili değil kişinin güzel ve çirkin ile ilgili yargılarının sonucu olduğunu ortaya koydu. Güzel olanın bakılana değil bakana göre belirlendiğini, öznel olduğunu yaklaşıma karşılık; bir başka yaklaşım, güzelliğin tanımını, bakana değil bakılana özgü olan ve simetri, oran gibi tartışılmaz matematik formüllere bağlanmış bir kurallar dizgesi olduğunu savunan, fenomenik güzellik tanımıyla açıklar. Toplumların beğenileri kültürlere ve zamana göre değişim gösterdiğinden mutlak ve ideal güzellikten bahsedilebilmenin mümkün olmadığı öznel güzellik tanımını destekleyen örneklerdir.

Felsefe disiplininde güzelliği onun ve tabiatını anlamanın anahtar temalarından biri estetiktir. Yunanca duygu, duyum ve algı anlamlarına gelir. Felsefede doğruluğu temel alan mantığın ve iyiliği temel alan ahlakın yanında üçüncü inceleme alanı güzelliği temel alan estetiktir.
Besteci ve eleştirmen Robert Schuman iki çeşit güzellik ayırt etmiştir, tabii ve şiirsel. İlki tabiatın tefekküründe görünür, hâlbuki ikincisi insanın bilincinde ve tabiata yaratıcı müdahalesinde yatar. Schuman, müzikte veya başka bir sanatta her iki türlü güzelliğin de ortaya çıktığını ama tabii güzelliğin duyumsanan zevkler olduğuna işaret eder. Şiirsel güzellik tabii güzellğin bittiği yerde başlar.

Güzellik meselesi üzerine Alman felsefesi ve özellikle Alman Romantizmi ile birlikte belirgin bir teorik gelişme döneminin başladığı söylenebilir. Estetik terimi ilk olarak Alman Filozof Alexander Gottlieb Baumgarten aynı isimli kitabında kullanmıştır. Estetik kuramıyla bu konuda söz sahibi olan filozof Immanuel Kant, güzelliğin hem öznel hem de nesnel niteliklere sahip olduğunu kaydetmiştir. Buna göre "güzellik, sonsuzun sonlu olarak kendini göstermesidir". Kant, güzellik deneyimini vurgular; burada özne ya da nesneden öte, deneyimin kendisi önemsenir. Çünkü Kant için güzellik, farklı bir felsefi kategori olarak, nesnelerin duyusal görünümleridir ve duyusallık bu anlamda deneyimle ilintilidir. Hegel'de güzelliği bir idea olarak değerlendirmiştir. Bu düşüncede güzellik-doğruluk ilişkisi bir özdeşlik olarak ele alınmaktadır. Güzellik, idea'nın bir sanat yapıtı olarak gerçekleşmesidir. Hegel'e göre tabiatın kendisi mutlak ruhun bir yansımasıdır ve duyular ile algılanan aslında maddeden ayrılmış olan mutlak ruhun kendisidir.
Bakan kişide beğeni ve hoşlanma etkileri bırakan, haz duyumlarını uyaran nesnelerin niteliği ya da özelliği olarak tanımlanması genel olarak fenomenolojik estetik (estetik gerçekçilik) olarak adlandırılır. Öte yandan güzellik duyumunun, nesnenin bir niteliği olmaktansa, öznenin duyumsayış şeklinin yapılanmışlığıyla ilintili olduğu varsayımı vardır. Buna göre güzellik, bakılan ile ilgili değil asıl olarak bakış ile ilgilidir. Bu eğilimse psikolojik estetik (estetik öznelcilik) olarak adlandırılır. Güzellik kavramının nesnel mi yoksa öznel temelli mi olduğu süregiden bir tartışma konusudur. Estetik gerçekçiliğin güzelliği belirlediğini ve nesnel olduğunu savunanlar objedeki simetrinin, altın oran'a uygunluğun ve Fibonacci serisine göre dizilişin tabiatta varlığını savunurlar. Estetik öznelciliğin ağır bastığını vurgulayanlar ise tarih boyunca güzel diye tanıtılan insanların vasıflarının zaman içinde ne kadar farklılaştığını ortaya koyarlar. Güzel denilenin dış etkenlere göre nasıl değişiklik gösterdiğini irdelerler. Buna göre 1800'lü yıllarda yapılmış bir Goya tablosundaki tombul görünüşlü güzel kadın tasviri ile günümüz süpermodel'leri arasında çok büyük farklar vardır. Toplumların beğenileri estetik öznelciliğe göre zaman içinde farklılaşmıştır.

Güzelliğin varlık alanı ile bakışın bununla ilişkisi sorunu, estetik kuramların önemle üzerinde durdukları temel meselelerden biridir. Güzellik ve Doğruluk, Güzellik ve İyi, Güzellik ve Yücelik güzel ile ilişkili olarak değerlendirilen öteki konu başlıklarının bazılarıdır. 
Güzel, güzel olan ve güzellik gibi kavramlar üzerine Platon'dan beri süregelen birtakım tartışma ve değerlendirmeler söz konusu olmakla birlikte, felsefe-içinde güzellik kuramı gibi çok geliştirilmiş bir alan yoktur. Platon, güzelliğin mutlak olduğunu ideal bir güzelliğin var olması gerektiğini açıklar. Güzellik, güzel kadın duyumunun ideal formudur. Buna göre, güzellik, duyumların ötesinde var olan ve tek tek güzellik duyumlarını şekillendiren bir idea'dır. Plotinus'a göre güzellik, ilahi akıl'ın dünyadaki yansımasıdır. Aristoteles, "güzel olan, salt kendisi için arzulanabilir olandır" demektedir. Ayrıca ona göre, güzellik matematiksel bir orantı gibi ele alınır. Güzel olan kavranabilir olmalıdır ve bu da oran ve ölçü ile ilgilidir. 

Güzelliğin batı teorisindeki en erken tanımı Sokrates öncesi dönemden İyonyalı Pythagoras (Pisagor) gibi düşünürlerin çalışmalarında yer bulur. Pisagor'cu okul, matematik ve güzellik arasında güçlü bir bağ olduğunu keşfetmişti. Bilhassa, nesnelerin altın oran'a göre oranlandığında daha çekici göründüğünü kaydettiler. Antik Batı Anadolu ve Atina mimarisi, bu simetri ve oran görüşüne dayanmaktaydı. Modern araştırmacılar altın orana göre ölçülendirilmiş ve simetrik olan insan yüzlerinin olmayanlarınkinden daha çekici olduğunu belirtirler.
Simetri de güzellikte çok önemlidir çünkü kalıtsal veya edinilmiş bir kusurun olmamasına işaret eder. Biçem ve modanın çok geniş ölçüde farklılık göstermesine rağmen, kültürler arası araştırmalar, insanların güzelliği algılamalarında çeşitli ortak noktalar bulmuştur. Örneğin, büyük gözler ve açık ten rengi bütün kültürlerde güzel bulunmuştur. Bebek özellikleri bütün kültürlerde tabiatından gelen bir çekiciliktedir ve gençlik, güzellik ile ilişkilidir. Güzel yüz tercihinin insanların bebeklik devirlerinden edinilmiş bir duyum olduğu ve değişik cinsiyet ve kültürlerde benzer çekicilik taşıdığı görüşü mevcuttur.
Batı uygarlığında erkek güzelliği standardı için Yunan ve Roma sanatçıları temeller koyarlar. Bu tanım hala erkeklerde yakışıklılık ve etkileyici iyi görünme tasviri olarak kabul görür.

Bir kişinin "güzel" olarak vasıflandırılması, ister şahsi görüş olsun ister toplumun ortak değer yargısı olsun sıklıkla, kişilik, zeka, zarafet, cazibe gibi "iç güzelliğinin" ve sağlık, gençlik, ortalamaya yakınlık ve yaygınlık, cilt gibi "dış güzelliğin" bir birleşimine dayanır. Araştırmalar insanlarda beğenilerin ortaya çıkmasında, hayvanlarda olduğu gibi eş seçimi kriterlerinin en etkili fenomen olduğu olduğunu ortaya koymuştur.
Dış güzelliği ölçmenin ortak bir yolu toplumun ortak kararı veya genel kanısı Güzellik yarışması gibi törenlerde ortaya konur. Ancak iç güzelliğin ölçülebilmesi, her ne kadar güzellik yarışmaları sıklıkla bunu dikkate aldığını iddia etse de daha zor olan bir konudur. 

Fizikî güzelliğin kuvvetli bir göstergesi, yaygınlık ve eş arama davranışıdır. Bir karma görüntü oluşturmak maksadıyla insan yüzleri görüntülerinin bir ortalaması alındığında "ideal" görüntüye tedricen daha yakın olur ve daha çekici olarak algılanır. Bu durum ilk olarak 1883 yılında Charles Darwin'in kuzeni Francis Galton tarafından vejetaryenlerin yüzleri ve et tüketenlerin yüzleri fotoğrafik olarak üst üste bindirilip birleştirildiğinde her birinde tipik bir yüz görüntüsü olup olmadığının araştırılması sırasında fark edildi. Bunu yaptığı zaman fark etti ki, birleştirilmiş yüz görüntüleri herhangi bir tek fotoğraftaki yüzden çok daha çekiciydi. Araştırmacılar sonuçları daha kontrollü deney koşullarında tekrarladıklarında ve bilgisayar ortamında elde edilmiş, matematik olarak ortalaması alınmış bir dizi yüz resminin tek bir resimden daha güzel olduğunu buldular. Evrimsel olarak eşeyli canlıların kendilerini baskın olan yaygın ve ortalama şekle sokarak çekmeleri gerektiği bir anlam ifade eder. Doğal seçilim sonuçları, nesillerin değişiminde faydalı niteliklerin mahzurlu yanları ile yer değiştirir. Bu durum evrimi açıklayan temel kuvvettir ve Darwin'i biyolojide unutulmaz kılan ana kavramdır. Böylece tabî seçilim, faydalı özelliklerin gittikçe bir sonraki nesilde yaygınlaşır öte yandan mahzurlu özelliklerin gittikçe azalır. Eşeyli bir canlı bu yüzden uygun bir partneri ile eşleşmek isterken tuhaf, sıra dışı görünüşlü özellikleri olan bireylerden kaçınması gerekirken ortalamaya yakın ve baskın yaygınlıkta olan bireyleri bilhassa tercih etmesi gerekirdi. Bu durum eş seçimi olarak tanımlanır.

Genel olarak beğenilen bir kadının araştırmalar sonucunda belirlenmiş bir diğer dış özelliği bel/kalça ölçüsü oranının 0.7 civarında olmasıdır. Bel/kalça oranı kavramı, Austin, Texas Üniversitesi fizyolojistlerinden Devendra Singh tarafından geliştirilmiştir. 
Fizyolojist, bu orantının tam olarak kadının doğurganlığına işaret etmekte olduğunu göstermiştir. Geleneksel olarak modern çağ öncesinde yiyecek daha kıt olduğu zamanlarda kilolu insanlar zayıflara göre daha çekici bulunuyordu.

Öte yandan güzellik ideali ırkî birliği güçlendirir. Karışık ırktan çocuklar genellikle ebeveynlerinden daha çekici görünürler çünkü kalıtsal çeşitlilik kendi ebeveynlerinde bulunan genetik miraslarındaki hatalardan korur.

İç güzelliği' fizikî olarak gözlemlenemeyen bir şeyin olumlu 

Hak, kişilerin hukuk düzenince korunan menfaatleridir. Kişilerin lehlerine olan bir durumun kanunlar tarafından korunması, bu korumaya uymayan kişilere karşı ise kanuni girişimlerde bulunulması gibi yetkiler verir. Esasen Arapçada hukuk kelimesinin tekil hâli olan bu kelime, zamanla kişilerin hukuken korunan menfaatlerini tanımlamak için kullanılırken, hakların oluşturduğu düzene ise hukuk adı verilmiştir.
Hak kavramının tam olarak ne olduğuna dair çeşitli teoriler ortaya atılmıştır. Bazı hukukçulara göre, hak, ilgilisine ait bir irade kudreti iken, bazılarına göre ise bu iradeyi harekete geçiren şey, yani menfaattir (yarar). Bazı yazarlar ise bu iki görüşü birleştirerek hukuken korunan menfaate hak denildiğini ileri sürmüştür. Buna karşılık, Duguit ve Kelsen gibi bazı yazarlar ise hak diye bir şeyin olmadığını savunmaktadır.

Hak, kişinin hukuken korunan ve sahibine bu korumadan yararlanma yetkisi veren bir menfaattir. Hak, esasen Arapça hukuk kelimesinin tekil hâlidir. Günümüzde ise hak kavramı, kişilerin hukuken menfaati olarak tanımlanmaktadır.
Hak kavramı, hukuk doktrininde üzerinde uzlaşma sağlanmış bir kavram değildir. Yazarlar, hakları kendilerince tanımlamışlar ve böylece kendilerine ait teoriler oluşturmuşlardır. Bununla birlikte, hak kavramını reddeden yazarlar da vardır.
Haklar çeşit çeşittir, bu nedenle doktrinde de haklar türlere ayrılarak incelenmiştir. Bu ayrım, hakkın niteliğine ve uygulanma alanına göre yapılabildiği gibi; para ile ölçülebilme, kullanımının etkisi, kullanma yetkisi ve hakkın bağımsız olup olmamasına göre de yapılabilir.
Hak sahibi, hakkından onu kullanarak yararlanır. Bu kullanım sırasında hak sahibinin dikkat etmesi gereken noktalar vardır. Buna göre, hak sahibi hakkını dürüstlük kuralına uygun olarak kullanmalıdır. Dürüstlük kuralı ise, kişinin bir olayda namuslu, dürüst ve makûl bir insanın sergilemesi gereken tavrı sergilemesidir. Aksi hâlde, hakkın kötüye kullanıldığı sonucuna ulaşılır. Hakkın kötüye kullanımını ise hukuk düzeni korumaz.
Haklar, hukuki işlemlerle kazanılır ve kaybedilir. Hukuki işlem, tarafların hukuki bir sonuç doğurmak kastıyla yapmış oldukları işlemlerdir. Bu işlemler, türlerine göre çeşitli geçerlilik şartları barındırabilirler. Bu şartları taşımayan bir işlem geçersiz sayılacağından, ortada korunacak bir hak da olmayacaktır. Fakat bazı hâllerde, iyi niyet de varsa, hukuken geçersiz olan bir işleme rağmen hak geçerli bir işlem varmış gibi kazanılabilecektir. Ancak bunun istisnaları sınırlı olup anca kanunlarda öngörülebilen hâllerde geçerli olabilecektir.

İrade teorisi, Alman hukukçusu Friedrich Carl von Savigny ve öğrencisi Bernhard Windscheid tarafından açıklanan bir teoridir. Bu teoriye göre hak, hukuk düzenince tanınan ve korunan kişiye ait bir irade kudretidir. Windscheid, hak sahibinin iradesinin diğer kişiyi etkilediğini savunmuştur. Ona göre, bir kişi başkalarını kendi iradesine göre harekete zorlayabilirse hak sahibi olabilir. Bu teori, kısaca bir iradenin diğerine karşı üstünlüğü anlamına gelmektedir. Haklar kişilerin yaptıkları tercihleri korurlar, bu yönüyle de haklar kişilerin hukuken korunan tercihleri olarak da tanımlanabilir.
İrade teorisi, hakkı sadece irade kudreti ile ilişkilendirdiği ve içeriğini belirtmediği için eleştirilmiştir. Bu teorinin doğru olduğu varsayıldığında, çeşitli nedenlerle irade kudretinden geçici ya da kalıcı olarak yoksun kalan kişilerin hak sahibi olamayacağının kabul edilmesi gerekir. Halbuki bu durumda olan kimseler de hak sahibi olabilmektedir.

Menfaat teorisi de Alman hukukçu Rudolf von Jhering tarafından savunulmuştur. Jhering'e göre, hak sahibi olan iradeyi harekete geçiren sebebi de araştırmak gerekir. Ona göre hakkın özü menfaattir, bu nedenle hak da hukuken korunan kişisel menfaattir. Önemli olan, bu menfaatin hukuk düzeni tarafından korunuyor olmasıdır, korunmayan menfaatler hak olarak kabul edilemez. Hakların esası ise hak sahiplerinin menfaatlerini korumak ve hatta artırmaktır.
Menfaat teorisi bir yönüyle de hakları ödevlerin dayanağı ya da gerekçesi olarak görmektedir. Bu görüşte olan yazarlara göre, bir kişinin çıkarı, ancak başka bir kişiyi ödev sorumluluğu altına itmeye yeterliyse onu hak sahibi hâline getirir. Teoriye yönelen eleştiriler de, bu teorinin hakla ödev arasındaki bu bağından kaynaklanmaktadır. Bu görüşü eleştirenlere göre, haklar ödevlerin yansıması olarak görülmektedir ve bu yanlıştır. Bir diğer eleştiri ise, hak ile menfaatin ayrılabilmesinin göz ardı edilmesi üzerinedir. Söz konusu menfaatten istifade etmeyen hak sahipleri de olabileceği gibi, o menfaatten istifade eden ama hak sahibi olmayan kişiler de vardır. Bir diğer eleştiri ise, teorinin iradeye önem vermemesi üzerine olmuştur.

Bu iki teoriyi birleştiren karma teoriye göre hak, insana irade kudreti tanınarak korunan menfaattir. Bu teoriyi savunan Alman hukukçu Georg Jellinek'e göre, hak kavramını tanımlamak için sadece irade ya da menfaat kavramları yeterli değildir. Bu iki unsurun da birlikte yer alması gerekir. İrade teorisinden farklı olarak, karma teoride menfaat sahibi kişinin iradesinin olması gerekli değildir.

Hak kavramını reddeden iki teori vardır. Bunlardan ilki Fransız hukukçu Léon Duguit'e aittir. Duguit'e göre hukuk metafizik kavramların egemenliğinden kurtulamamıştır. Hak da bu nedenle hayali, fizikötesi bir kavramdır. Gerçekliğe sahip olan yalnızca hukuk kurallarıdır. Bu kurallar da hak yaratmaz, hukukî durum yaratır.
Bir diğer teori ise Avusturyalı hukuk teorisyeni Hans Kelsen'e aittir. Kelsen'e göre, hak hukuk kuralı olduğu için vardır. Hukuk kuralı hakkı belirtmez, hukukî yükümlülükleri ve ödevleri belirtir. Bu nedenle hak hukuktan farklı bir şey değildir, yalnızca hukukun bireyselleştirilmesi ve somutlaşmasıdır.

Hakkın üç unsuru vardır. Bunlar; irade, menfaat ve hukuki korumadır. Hak ancak kişilere ait olabilir ve kişinin iradesi ile kullanılır. Bu kişiler gerçek (insan) ya da tüzel (insan ya da mal topluluğu) kişi olabilirler. Kişilere ait olan hakkın özü menfaat olmalıdır. Menfaat ise korunmaya değer bir iyilik, avantaj olarak tanımlanır. Son olarak ise, kişilerin sahip olduğu bu menfaatin hukuk düzenince korunuyor olması gerekir.

Haktan bahsedilebilmesi için ortada bir kişi olması gerekir. Bu kişi gerçek bir kişi olabileceği gibi, tüzel kişi de olabilir. Hukuken kişi, hak ve borçlara sahip olabilen varlık olarak tanımlanır. Kişi olmadan hak olamaz.
Gerçek kişiden kasıt, insandır. Kişilik, çocuğun tam ve sağ olarak doğmasıyla başlar. Tam ve sağ doğmak şartıyla, anne rahmine düşen çocuk da hak sahibi olabilir. Fakat doğuma kadar geçen sürede sahip olduğu hak ehliyeti sınırlıdır. Tüzel kişi ise belirli bir amacı gerçekleştirmek için bağımsız bir varlık hâlinde örgütlenen, hak ve borç sahibi olabilen kişi veya mal topluluklarıdır. Bu kişiler, idare hukukuna tâbi kamu hukuku tüzel kişileri (devlet, mahallî idareler ve kamu kurumları) olabileceği gibi; dernek, vakıf ve şirketler gibi özel hukuk tüzel kişileri de olabilir.
1. İrade (İstenç): Hak aslında kişilere hukuk sistemi tarafından verilen irade gücüdür. Kişi bu güç ile kendi iradesini başka birisine/birilerine -hukukun çizdiği sınırlar içerisinde- kabul ettirebilmekte ve belirli bir yönde davranmaya zorlayabilmektedir. (Elbette ki herkesin eşit haklara sahip olduğu konularda bu zorlama ortaya çıkamayacaktır. Ancak bu durumda yine de hak başkası tarafından çiğnendiğinde kişi kendisine tanınan bu iradenin korunması yönünde diğer kişilerin zorlanmasını devletten talep edebilecektir.) Buna göre hak, bir kişinin iradesinin diğer kişilerin iradelerinin üzerindeki üstünlüğüdür. İrade hakkın biçimsel yönünü tanımlar ve içeriği (özü) ile ilgilenmez.
2. Menfaat (Yarar): Hak, hukuk düzeni tarafında korunmakta olan bir menfaattir. Başka bir deyişle hakkın özünü kişinin lehine olan bir menfaat (fayda, yarar) oluşturmaktadır. Ancak buna karşın her menfaat (çıkar) hak olarak kabul edilemez çünkü hukukun tanımlamadığı bir menfaat hak olarak nitelendirilemez. Mantıksal olarak da hukuka aykırı çıkarlar hukuk düzeni tarafından korunmadıklarından birer hak değildirler. Ayrıca kimi menfaatler hukuk sistemi tarafından korunmakla beraber sahibine yararlanıp yararlanmama yönünde seçme hakkı verilmiştir. Kimi durumlarda ise bazı haklar kişinin kendisi istemese bile korunur. Menfaat, bir kişi için iyi, önemli olan, kendisine avantaj sağlayan bir şeydir. Hakkın özü, menfaattir, bu yüzden haktan bahsedilmek için ortada bir menfaat olması gerekir. Menfaatin ne olduğu somut olarak tespit olunamaz. Her olayda ve durumda bunun ayrı ayrı tespit edilmesi gerekir. Bu menfaatin, kişiye kendi düşüncesine göre maddi veya manevi bir iyilik, avantaj, getiri sağlaması gerekir.

Bir kişinin bir menfaatinin hak kabul edilebilmesi için o hakkın hukuk düzenince tanınması ve korunması gerekir. Korunmayan bir menfaat hak olarak kabul edilemez. Her menfaat hukuk düzenince tanınmaz ve korunmaz. Bu nedenle ortada bir hak varsa menfaatin olduğu kabul edilirken, menfaatin olduğu her durumda hakkın da olduğu ise kabul edilmez. Menfaatler, kanunlarda düzenlenir ve böylece koruma altına alınırlar. Haklar, hukuk düzenince korunurlar. Bu nedenle hakkı ihlal edilen kişi, hakkını ihlal eden kişiden ihlale sebep olan fiilini sonlandırmasını istemesine rağmen bir sonuç alamıyorsa, hukuk düzenince görevlendirilmiş ve yetkilendirilmiş mercilerden hakkının korunmasını istemesi gerekir. Bu isteme dava denir.

Hukuk düzenlerince tanınan ve korunan birçok hak vardır, bu yüzden hak çeşitleri doktrinde de kabul görmüş bir listelemeye tâbî değildir. Yazarlar, kitaplarında farklı farklı listelemeler yapmışlardır. Yine de, özellikle Roma Hukukunda yapılan ayrıma göre, haklar, mutlak ve nisbî olmak üzere iki kategoride incelenir. Mutlak haklar, hak sahibinin herkese karşı ileri sürebileceği haklar iken, nisbî haklar ise hakkın doğası gereği sadece belirli kişi ya da kişilere karşı ileri sürülebilen haklardır.
Haklar kişi ile devlet arasında ve kişiler arasında olmasına göre de bir ayrıma tâbî tutulmaktadır. Kişi ile 

Sami Harun Tekin (d. 28 Haziran 1977, Ankara), Türk müzisyen ve köşe yazarı. Mor ve Ötesi'nin vokalist ve gitaristidir. 2013'te yazmaya başladığı BirGün'den 2015 yılında ayrılmıştır.

1988 yılında eğitimine başladığı Alman Lisesi'nde Kerem Kabadayı ile tanışarak 1990'da kurdukları Decision grubu ile mor ve ötesi'nin temellerini attılar. Harun Tekin 1991 yılında grubun tarzının belirlenmesi ile gitar çalmaya başladı. Decision 1995'te mor ve ötesi olarak kurulduğunda, Derin Esmer'in teşvik ve yardımları ile şarkı söylemeye başladı. Harun Tekin mor ve ötesi ile 1996 yılının Haziran ayında "Şehir" albümünü çıkarmış, aynı yılın Ekim ayında Boğaziçi Üniversitesindeki felsefe öğrenimine başlamıştır.
Yıllar geçtikçe Harun Tekin için müzik daha ön plana çıksa da, dersin kendisinden çok konularıyla ilgilenmesi ve akademik okumalardan sıkılmaması, üniversitede başarılı olmasını sağlamıştır.
Harun Tekin 1999'da çıkardığı Bırak Zaman Aksın albümünün ardından Marmara Depremi sonrası Açık Radyo Deprem İletişim Merkezi'nde çalıştı. Bu dönemde iki yayın dönemi boyunca programcı olarak yer aldı. Ayrıca 1999 yılının Nisan ayında kendisine gönderilen e-maillere cevap vermek için okulunu dondurarak ertesi sene eğitimine devam etti.
2001 yılı fiziksel olarak en çok zorlandığı yıl oldu. Gül Kendine albümü hayatının her alanını amansızca kapladı. Bir yandan Boğaziçi Üniversitesindeki felsefe ve psikoloji eğitiminin son yılını yaşarken, bir yandan da grubun tarihindeki en yoğun dönemlerinden birine tanık oldu. Eylül ayında Boğaziçi Üniversitesinden mezun oldu. mor ve ötesi ile katıldığı Eurovision'da "Deli" isimli şarkıyla 7. oldu.
Aynı zamanda Star TV'de yayınlanmış olan Behzat Ç. Bir Ankara Polisiyesi adlı dizide başrol oyuncusu Behzat Ç.'nin kızı Berna'nın sevgilisi rolünü oynamıştır. Birden fazla bölümde görülmüştür.

Hasan Âli Yücel (17 Aralık 1897, İstanbul - 26 Şubat 1961, İstanbul), Türk felsefe öğretmeni, eski millî eğitim bakanı, Köy Enstitüleri'nin kurucusudur.

Hasan Âli Yücel, 17 Aralık 1897'de İstanbul'da doğdu. Baba tarafından Posta Nazırı Giresun, Göreleli Hasan Ali Efendi'nin, anne tarafından ise Japon sularında batan Ertuğrul Fırkateyni süvarisi deniz albay Ali Bey'in torunudur. Babası Ali Rıza Bey, annesi Neyyire Hanım'dır. 
Eğitim yaşamını sırasıyla Mekteb-i Osmânî, Vefâ İdâdîsi, Cağaloğlu Darülmuallimîn-i Aliyye (Yüksek öğretmen okulu) okullarında sürdürdü. Bir süre İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde hukuk öğrenimi gördü. 1919 yılında bu fakülteden ayrılıp İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nü bitirdi ve 19 Aralık 1922'de öğretmenliğe başladı. 12 Temmuz 1932 tarihinde Türk Dili Tetkik Cemiyeti'nin kurulmasıyla Hasan Âli Yücel etimoloji kolu başkanlığına getirildi. 1935 yılında Cumhuriyet Halk Partisi'nden İzmir milletvekili olarak meclise girdi ve art arda dört dönem milletvekilliği yaptı. 
Oğlu şâir Can Yücel, babası için "Hayatta ben en çok babamı sevdim" başlıklı bir şiir yazmıştır.

28 Aralık 1938'de Hasan Âli Yücel, 2'nci Celal Bayar hükûmetinde Millî Eğitim Bakanlığı'na getirildi. Üniversite reformu (Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi'nin kurulması, Yüksek Mühendis Okulu'nun İTÜ'ye dönüştürülmesi ve Ankara Tıp Fakültesi'nin kurulması), Köy Enstitüleri'nin kurulması, dünya klasiklerinin Türkçeye çevrilmesi ve ilk resmî ve telifli Türkçe ansiklopedi olan İnönü Ansiklopedisi'nin ön çalışmaları, hep onun bakanlığı döneminde gerçekleşmiştir. 1942 yılında kendisine bir suikast girişiminde bulunulmuştur.
20 Mayıs 1940'ta Devlet Konservatuvarı'nın kurulması, Türkiye'nin UNESCO'ya girişi onun çabaları sonucunda olmuştur. Dört yıllık çabaları sonucunda 25 Haziran 1946'da Üniversiteler Yasası çıkartılmıştır. "Bu yasayla, yükseköğretim kurumlarının bakanlıkla olan "sıkı bağı" önemli ölçüde gevşetilip mevcut kuruluşlar yapısal bir bütünlüğe kavuşturularak üniversiteye organik bir karakter kazandırılmıştır. Bu yasanın getirdiği bir başka sonuç ise "dışarıdan gerilim" yerine "içeriden denetim"in getirilmiş olmasıdır. Ankara Üniversitesi de bu yasanın sonucu olarak kurulmuştur."

5 Ağustos 1946'da 7 yıl 5 ay sürdürdüğü bakanlık görevinden istifa ettikten sonra gazetecilik görevine geri döner; Ulus'ta yazılar yayınlar, 21 Kasım 1950'de, söz konusu gazeteyle ilişkisi bozulunca, Cumhuriyet Halk Partisi’nden de ayrılır, politik hayatını noktalar.
1950-1960 arası yıllarda Cumhuriyet gazetesinde "Köşemden" başlığı altında yazılar yazar, yurtdışı gezilere çıkar;
Kıbrıs ve İngiltere gezilerinden sonra izlenimlerini, düşüncelerini Kıbrıs Mektupları ve İngiltere Mektupları adıyla yayınlar. Bir süre İş Bankası Yayın İşlerini yönetir, 1960'ta bu görevini bırakır.

Hasan Ali Yücel; 26 Şubat 1961 sabahı, İstanbul'da misafir olarak kaldığı Prof.Dr. Tevfik Sağlam'ın evinde enfarktüs'ten vefat eder. Cenazesi, 3 Temmuz 1943'te açılışını yaptığı İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Kliniği'nden alınarak Ankara'ya getirilir. Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde katafalka konulur ve 2 Mart'ta büyük bir törenle Cebeci Asri Mezarlığı'nda toprağa verilir.

Giresun'un Görele ilçesinde adına "Hasan Âli Yücel Kültür Merkezi" kurulmuştur. İstanbul Üniversitesi'nin eğitim fakültesi de "Hasan Ali Yücel Eğitim Fakültesi" adıyla kurulmuştur.

1926: Sûrî, Tatbîkî Mantık
1932: Goethe: Bir Dehanın Romanı
1936: Fransa'da Kültür İşleri
1938: Türkiye'de Ortaöğretim
1947: Davam
1950: Hasan Âli Yücel'in Açtığı Davalar ve Neticeleri
1952: Mantık Dersleri
1956: İyi Vatandaş İyi İnsan
1957: Edebiyat Tarihimizden
1958: İngiltere Mektupları
1960: Hürriyet Gene Hürriyet cilt 1
1961: Allah Bir
1964: Hürriyet Gene Hürriyet cilt 2
1970: Atatürk(Salih Omurtak ile)
1974: Kültür Üzerine Düşünceler
1990: Geçtiğim Günlerden
1998: Hürriyet Gene Hürriyet cilt 3
1998: Pazartesi Konuşmaları
1998: Dinle Benden

1998: Mustafa Çıkar, Hasan Âli Yücel ve Türk Kültür Reformu, Ankara, İş Bankası Kültür Yayınları
2000: Şinasi Sönmez, Eğitimde ve Siyasette Hasan Âli Yücel, Ankara, Kültür Bakanlığı Yayınları
2001: Celâl Şengör, Hasan-Âli Yücel ve Türk Aydınlanması
2007: Alev Coşkun, Hasan Âli Yücel-Aydınlanma Devrimcisi, Ankara, Cumhuriyet Kitapları
2009: Mehmet Başaran, Öğretmenim Hasan Âli Yücel, Ankara, İş Bankası Kültür Yayınları
2021: Tanıl Bora, Hasan Âli Yücel, İstanbul, İletişim Yayınları

MEB'deki Hasan Âli Yücel'in yaşamöyküsü 20 Ocak 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hasan Âli Yücel Hatıra Parası 18 Kasım 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bir Kültür Adamı Olarak Hasan Ali Yücel, Doç. Dr. Azmi Bilgin

Haskala (İbranice: השכלה; "aydınlanma", "eğitim", "akıl", "zihin duyusu" anlamındaki שכל "seẖel" kökünden gelir), Yahudi Aydınlanması, 18. ve 19. asırlarda Avrupa Yahudileri arasında ortaya çıkan bir toplumsal harekettir. Hareketin savunucuları, aynı devirde Avrupa'da tezahür eden Aydınlanmanın öne çıkardığı fikirleri benimsemekten yana tavır aldı. Yahudilerin Avrupa cemiyet hayatına entegre olması için bunun gerekli olduğunu, dindışı bilimler, İbrani dili ve Yahudi tarihi konusunda eğitimin artırılmasını teşvik etti. Haskala, bu yönüyle, Avrupa Yahudilerinin seküler dünyayla iç içe hâle gelmesinin başlangıcıdır. Bunun neticesinde ilk Yahudi siyasi hareketleri doğdu ve Yahudilerin, içinde yaşadıkları Avrupa toplumlarında onlarla eşit haklara sahip bir hayat sürme kavgaları başladı. Aşkenazi Yahudiliğinin -özellikle Kuzey Amerika'da ve İngilizce konuşulan diğer Amerika ülkelerinde- farklı dini akımlara veya mezheplere bölünmesinin tarihteki başlangıcı, Haskala savunucularının içtihatlarına karşı alınan çeşitli tavırlardır. Haskala hareketinin liderlerine Maskil (מַשְׂכִּיל) denir.
Daha dar anlamıyla haskala Tanah İbranicesi ve ayrıca şiirsel, ilmi ve İbrani edebiyatının eleştiriye müsait kısımları üzerinde yapılan çalışmaları anlatırken kullanılır. Günümüzde bu terim ayrıca Mişna ve Talmud gibi ikincil derecedeki Yahudi dini kitapları hakkında yapılan son devre ait eleştirel incelemeleri anlatırken bunların Ortodoks Yahudilerin bu kitapları analiz yaklaşımından farklılığını göstermek için dile getirilir.
Haskala, Avrupa Aydınlanmacılığından, Yahudi inançlarının felsefesinde ve temellerinde değişikliğe yol açan bir reform olmakla ayrılır. Haskalacılar, Yahudilerin Avrupa toplumları içinde eşit haklara sahip bir konuma gelebilmesi için Yahudilerin günlük yaşamlarında yapmaları gereken değişiklikleri öneriyordu. Hareketin Ortodoks Yahudiliğe yönelik reddiyeci temayülleri Yahudi asimilasyonuna etken oldu, Doğu Avrupa'da ise yeniden filizlenen Yahudi tasavvufu ve geleneksel hahamlık sistemiyle çatıştı. Bu cümleden olarak Reform Yahudilik ve Yeni Ortodoks Yahudilik mezhepleri dallandı. Spinoza ve Salomon Maymon gibi erken dönem Haskala savunucuları ladinî bir kimliğe bürünmeyi savunmuşlarsa da 19. asra kadar seküler Yahudi akımların Yahudiliğin yerini alması gerçekleşmedi (burada zikredilenlerden birincisi etnik Yahudilik ikincisi dini Yahudilik anlamındadır).20. asırda Gerşom Şolem Haskalacı tarihçiler tarafından göz ardı edilen Yahudi tasavvufuna yeniden önem verilmesine öncülük etti.

Yahudi Aydınlanma Hareketi: Haskala (Ali Osman Kurt)

Felsefede, hazcılık veya hedonizm, hazzın mutlak anlamda iyi olduğunu, insan eylemlerinin nihai anlamda haz sağlayacak bir biçimde planlanması gerektiğini, sürekli haz verene yönelmenin en uygun davranış biçimi olduğunu savunan felsefi görüş. Hedonizm terimi felsefe, sanat ve psikolojide hem duyusal hazzı hem de daha entelektüel veya kişisel arayışları kapsayan bir dizi teori veya uygulamayı kapsayabilmektedir. Aynı zamanda bu terim günlük dilde başkalarının zararı pahasına kısa vadeli haz peşinde koşan egoist kişiler için de bir aşağılama ifadesi olarak kullanılabilmektedir. Felsefede hedonizmin temsilcisi olarak gözüken Kirene Okulu, Sokrates'in öğrencisi Aristippos (MÖ 435-355) tarafından kurulmuş, daha sonra Epikür tarafından devam ettirilmiştir.
Antik Yunanistan'da ortaya çıkan hazcılık, 19. yüzyılda ortaya çıkan İngiliz faydacılığını etkilemiştir.

Haz, hedonizmin her türünde merkezi bir rol oynar. İyi hissettiren ve bir şeyden keyif alınmasını içeren deneyim anlamına gelmektedir. Haz, kötü hissetme halleri olan acı veya ıstırap ile zıtlık gösterir. Hedonizm tartışmaları genellikle daha çok hazza odaklanmaktadır, ancak hazzın olumsuz tarafı olarak acı da bu tartışmalarda eşit derecede yer almaktadır. Hem haz hem de acı dereceler halindedir ve pozitif derecelerden nötr bir noktaya ve negatif derecelere doğru giden bir ölçek olarak düşünülmüştür. "Mutluluk" terimi bu gelenekte genellikle hazzın acı üzerindeki etkisini ifade etmek için kullanılır.
"Haz" terimi genellikle günlük hayatta yemekten ya da cinsellikten alınan keyif gibi duyusal zevklerle ilişkilendirilir. Bununla birlikte, en genel anlamıyla, spordan keyif almak, güzel bir gün batımı görmek veya entelektüel açıdan tatmin edici bir faaliyette bulunmak da dahil olmak üzere her türlü olumlu veya hoş deneyimi kapsamaktadır. Zevk üzerine teoriler, tüm bu zevkli deneyimlerin ortak noktalarını ve onlar için neyin gerekli olduğunu belirlemeye çalışır. Bunlar geleneksel olarak nitelik teorileri ve davranış teorileri olarak ikiye ayrılır. Nitelik teorileri, hazzın haz verici deneyimlerin bir niteliği olduğunu savunurken, davranış teorileri hazzın bir anlamda deneyimin dışında olduğunu, çünkü öznenin deneyime karşı tavrına bağlı olduğunu ifade eder.
Hedonizmin çeşitli versiyonlarının makul olup olmadığı, hazzın doğasının nasıl algılandığına bağlıdır. Hedonizmin birçok biçiminin önemli bir özelliği, kendi alanlarına dair basit ve bütüncül açıklamalar yapabilmeleridir. Ancak bu, yalnızca hazzın tek bir olgu olması durumunda mümkündür. Bu durum, temelde ortak bir özelliği yokmuş gibi görünen çok çeşitli haz deneyimleri nedeniyle sorgulanmaktadır. Nitelik teorisyenlerinin bu duruma verdikleri karşılık genellikle haz deneyimlerinin haz verici kısmının sıradan bir nitelik değil, daha üst düzey bir nitelik olduğunu belirtmektir. Davranış teorileri bu argümana daha kolay cevap verebilmektedir, çünkü tüm zevkli deneyimler için ortak olanın, genellikle arzu ile özdeşleştirilen benzer bir davranış biçimi olduğunu kabul edebilirler.

Güdüsel hedonizm olarak da bilinen psikolojik hedonizm, bizi neyin motive ettiğine dair deneysel bir teoridir. İnsanların tüm eylemlerinin hazzı artırmayı ve acıdan kaçınmayı amaçladığını ifade eder. Bu genellikle egoizm ile birlikte anlaşılmaktadır, yani her insan sadece kendi mutluluğunu hedefler. Örneğin Thomas Hobbes, bir kişinin egosunun davranışlarını belirlemede birincil dürtü olduğunu teorileştirmiştir. İnsan eylemleri, hazza neyin sebep olduğuna dair inanışlara dayanır. Yanlış inanışlar yanlış yönlendirebilir ve dolayısıyla her bir kişinin eylemleri haz ile sonuçlanamayabilir, ancak psikolojik hedonizme göre başarısız eylemler bile haz düşünceleri tarafından güdülenir. Hazcılık paradoksu, haz arayışının, diğer güdüleri izlemekten elde edilecek olandan daha az gerçek haz ile sonuçlanması anlamında kendi kendini yenilgiye uğrattığı tezini ele alır.
Psikolojik hedonizm, insan davranışını açıklayan basit bir teori sunar. Haz arama davranışı, sıradan bir olgu olduğu için sezgisel olarak akla yatkındır ve zaman zaman insan davranışlarına hakim olabilir. Bununla birlikte, psikolojik hedonizmin tüm davranışları açıklayan bir teori olarak genelleştirilmesi oldukça tartışmalıdır. Buna karşı çıkanlar, zevkten başka şeyler için egoist güdüler (sağlık, kişisel gelişim, ölüm sonrası şöhret gibi) ve özgeci güdüler (kişinin çocuğunun mutluluğunu gözetmesi, daha büyük bir amaç için hayatını feda etmesi gibi) içeren ve zevk açısından makul bir açıklaması yokmuş gibi görünen eylemleri örnek gösterir. Psikolojik hedonistler bu tür durumları haz arama davranışı açısından yeniden yorumlarlar. Örneğin, kişinin çocuklarını mutlu görmesinin veya ölümünün anlamlı olacağını bilmesinin, anlık hazlarından fedakârlık eden kişiye haz getirdiğini ortaya koyarlar.
Eleştirmenler ayrıca, bir kişinin iç gözlem yoluyla haz arayışının sadece diğerleri arasında bir tür motive edici güç olduğunu fark edebileceğini ve her durumu haz/acı açısından yeniden yorumlamanın bu sonuca aykırı olduğunu iddia ederler. Ayrıca eleştirmenler, psikolojik hedonizmin insanları neyin motive ettiğine dair temel iddiasının felsefeden ziyade psikoloji biliminin alanına girdiğini ve bu nedenle onu doğrulamak veya çürütmek için deneysel kanıtlar gerektirdiğini öne sürmektedir.

Aristippos'a göre her davranışın nedeni, mutlu olmak isteğidir. Yaşamın gereği hazdır. Haz insanı insan eden duygudur. Bilgilerimiz duygularımızla alabildiğimiz kadardır, bundan öteye geçmez. Bu yüzden Aristippos duygularımızın getirdiği hazza yönelmeyi, acıdan kaçmayı söyler.
Aristoppos'a göre bedensel hazlar tinsel hazlardan daha önemlidir ve hazzın niteliği önemsizdir. Onun için haz geçmişte ya da gelecekte değil, şimdide aranmalıdır.

Epikür de hazcılığı devam ettiren filozoflardandır. Ne var ki Epikür, Aristippos'un bedensel hazzına karşı tinsel hazzı yeğler. Onun için en büyük haz, ruh dinginliğidir. Buna da bedensel zevkler peşinde koşmakla değil, bilgelikle varılır. En üstün iyi, hazdır. Ancak gerçek haz sürekli olandır. Sürekli olan hazza da bilgelikle varılabilir.
Epikür'e göre hazzın niteliği önemlidir. Ona göre, şiddetli hazlardan kaçınılmalı ve dingin hazlar tercih edilmelidir. Ayrıca, kişi anlık olarak haz veren şeylerin gelecekteki hazları azaltabileceğini öngörerek hareket etmelidir.
Epikür'ün hazcılığını anlatan bir hikâye şöyledir:

Ünlü bir sporcu arabasına binmek üzereyken yanına bir kadın yaklaşır. Sporcuya küçük bir bebeğinin olduğunu, bebeğin çok hastalandığını ve hastane masraflarını karşılayamadığını, onun her gün biraz daha ölüme yaklaştığını anlatır. Kadının anlattıkları sporcuyu etkiler. Hemen çek defterini çıkarır ve yüklüce bir para meblağı yazarak kadına verir ve Umarım bebeğinin iyi günleri için harcarsın der. Sporcu ertesi gün kulüpte öğle yemeği yerken yanına bir arkadaşı yaklaşarak, Geçen gün çocuklar, bir kadının sizinle konuştuğunu ve o kadına yüklüce bir çek verdiğinizi söylediler der. Ünlü sporcu, 'Evet, ne olmuş' der. Arkadaşı, 'O kadın bir sahtekar, zengin kişilere yaklaşıp hasta bir bebeği olduğunu söyleyerek para koparırmış. Korkarım sizden de koparmış.' der. Sporcu büyük bir sevinçle, 'Öyle mi, yani ölümü beklenen bir bebek yok mu? İşte bu hafta duyduğum en güzel haber bu.' der.

Hegelcilik, asıl olarak Hegel sonrası Hegelcilerin özellikle onun mutlak idealizmini ve diyalektik yöntemini benimseyen ve bu yönde sistematik bir yönelim gösteren felsefe eğilimidir. 19. yüzyıl felsefesinin önemli akımlarından biri olmuştur; özellikle 19. yüzyılın ilk yarısında Almanya'nın en güçlü akımlarından biridir. Hegel felsefesinin mantıksal sistematikliği ve yöntemsel ilkelerindeki kategorik kesinlik ve kapsamlılığı bunda etkili olmuştur.
Hegel sonrası Hegelcilik farklı yönlerde gelişme göstermiştir; bu yönelimlerde özellikle din ve siyasal konular belirleyici olmuştur. Çünkü Hegel'in bu konularda kesin olmayan ya da farklı yönlerde geliştirilebilecek tutumları söz konusudur. Hegel'in “Was vernünftig ist, ist wirklich; was wirklich ist, ist vernünftig’ (Akli olan şey gerçek, gerçek olan şey aklidir) sözü öğrencilerinin sağ ve sol Hegel'ciler olarak ayrılmasına neden olmuştur. Sağ Hegel'ciler bu sözün ‘var olan gerçekliğin halihazırda akli olduğu anlamına geldiğini’ iddia ederken, sol Hegel'ciler aynı sözün ‘gerçekliğin gerçekten akli olabilmesi için değiştirilmesi gerektiği’ anlamına geldiğini düşünmüşlerdir. Sağ-Hegelciler (Hinrich, Gabler vb.) ve Sol-Hegelciler (Ruge, Bruno Bauer, Strauss, Feuerbach, Marks) bu eksende meydana gelmiştir. Daha sonra bu alt bölümlerde yeni dallara ayrılacak ancak hepsi etkili olmayacaktır. Sol-Hegelcilik içinde belirli bir akım, aynı zamanda materyalizmin felsefi doğrultusunda en önemli gelişmeleri kaydedecektir. Hegel'in en etkili sürdürücüsü belirgin bir şekilde Karl Marx'ın felsefesi olacaktır. Hegel felsefesi Marks'ın özellikle gençlik çalışmalarıyla birlikte önemli olmuştur diyebiliriz.
20. yüzyıl felsefesinde ise Hegelcilik yeniden canlanacak ve bu akım Yeni-Hegelcilik olarak adlandırılacaktır. Yeni-Hegelcilik Almanya dışında da (özellikle İngiltere, Fransa, Hollanda, İtalya, Amerika gibi yerlerde de) etkili olmuş olan bir akımdır.

Tarihsel Materyalizm
Feuerbach
20. yüzyıl felsefesi

Felsefe Terimleri Sözlüğü, Bedia Akarsu, İnkılap Yayınevi.

Herakleitos (Grekçe: Ἡράκλειτος, Herákleitos; d. MÖ 535? - ö. MÖ 475), Pers İmparatorluğu'nun bir parçası olan Efes'te yaşamış Pre-sokratik Antik Yunan bir filozoftur. Platon, Aristoteles, Hegel ve Heidegger'in de eserleri dahil olmak üzere antik ve modern Batı felsefesini geniş bir ölçüde etkilemiştir. Herakleitos'un yaşadığı şehir daha sonra ilk Yunan filozoflarının yaşadığı Miletos'a yakındır fakat Miletoslu düşünürlerden (Thales, Anaksimandros ve Anaksimenes) herhangi biriyle tanıştığına ve hayatı boyunca seyahat edip etmediğine dair bir bilgi yoktur.
Efes Yunanlarından ve babasının adının Blyson olduğu dışında hayatı hakkında fazla bir şey bilinmemektedir. Yaşamı boyunca yalnızca bir eser kaleme almıştır ve bu eseri günümüze yalnızca fragmanlar (kalıntılar) olarak ulaşmıştır. Antik kaynaklarda hakkında rivayet edilen pek çok bilginin, yazdığı tek eserden yola çıkılarak uydurulduğu düşünülmektedir.

Herakleitos'un hayatı hakkında hemen hemen kesin olan hiçbir şey bilinmemektedir. Yaşamına ilişkin pek çok bilgiyi Diogenes Laertios'tan öğreniyoruz. İyonya'nın sonuncu ve en büyük filozofu olan Herakleitos'un Bloson'un oğlu olduğu ve MÖ 540 civarında Efes'te doğdu söylenmektedir. Apollodoros'a göre 69. Olimpiyatta sivrilmiştir (MÖ 504-501). Efes'te kral-rahipler veren bir aileden geldiği anlaşılmaktadır. Antisthenes bu görevi kullanma sırası Herakleitos'a geldiğinde, bu hakkını kardeşine bıraktığını söyler.
Kendisinin çağdaşları ile karşıtlık içinde bulunduğunu görmüş ve topluluk içinde yaşamaktan uzaklaşmıştır. Bu büyük filozofun söylediklerinden döneminin siyasal durumundan hoşlanmadığı ve sert bir dille bu durumu eleştirdiği anlaşılıyor. Yalnızca siyasal durumu değil, kendi yurttaşlarını da eleştiriyor. Arkadaşı Hermodoros'u sürgüne yolladıkları için Efeslilere şöyle diyor:
"Bütün yetişkin Efesliler kendilerini asıp kenti çocuklara bıraksalar iyi olur; çünkü onlar 'hiç kimse bizden çok değerli olmamalı; böyle biri varsa, gitsin, başka yerde başkalarının arasında yaşasın!' diyerek, aralarındaki en değerli adamı, Hermodoros'u sürgüne yolladılar."
Yurttaşları ondan kanunlar yapmasını isteyince, kent artık kötü yönetim biçiminin hâkimiyetinde olduğundan bu isteği geri çevirmiştir. Herakleitos'un zenginleşmiş yeni sınıfa karşı duyduğu nefreti şu parçadan anlıyoruz:
"Hiç eksik olmasın zenginliğiniz Efesliler. Olmasın ki alçaklığınız belli olsun."
Bir öyküye göre Herakleitos Artemis Tapınağına çekilerek aşık oynuyormuş. Efesliler çevresinde toplandıklarında şöyle demiş: "Ne şaşıyorsunuz, reziller? Yoksa böyle yapmak sizinle birlikte devlet yönetmekten daha iyi değil mi?"
Halka "yığın, anlayışsızlar" gözüyle bakıyor, bu küçümseme onların geleneksel inançlarını da içine alıyordu. Herakleitos'un Ksenophanes'in yerleşik din anlayışına eleştirici tutumunu sürdürdüğünü görüyoruz:
"Gece dolaşanlar, Magos'lar, Bakkhos rahipleri, Dionysos'un rahipleri, gizemlere erenler. Ölümden sonra ceza çekmekle tehdit ediyorlar ve ateşte yanacaklarını kehanet ediyorlar; halkın arasında kabul gören bu gizli ayinler böyle kutsal olmayan tarzda cereyan eder."
"Kana bulanarak arındırmaya çalışıyorlar kendilerini, çamura batmış birinin kendini çamurlu suyla yıkaması gibi. Çamurla temizlenen birine herkes deli der. Karşılarındaki tanrı heykellerine yakarıyorlar, konuşur gibi duvarlarıyla evlerin. Ne tanrılar ne de kahramanlar hakkında bir şey bildikleri var"
"İnsanlar bu töreni Dionysos'a saygıda bulunmak için düzenlemeyip, sadece Phallus'a övgüler düzseydiler, o zaman bu gerçekten utanmazca bir iş olurdu. Oysa kendilerinden geçerek saygıda bulundukları Dionysos ile Hades tek ve aynı şeydir."
Bu büyük filozof, daha önceki büyük Yunan bilginlerini, filozoflarını ve şairlerini de küçümsüyor:
"Homeros'u yarışmalardan kovmalı ve sopalamalı, aynı şekilde Arkhilokhos'u da."
"Çok bilgi insanı uslandırmaz; öyle olsa Hesiodos'u, Pisagor'u, Ksenophanes'i ve Hekataios'u uslandırırdı."
Herakleitos'un yukarıdaki parçalarından anlaşıldığı gibi Yunan dünyasında kabul görmüş bu isimleri eleştiriyor. Platon da Herakleitos gibi Yunan dünyasında çok önemli olan Homeros ve Hesiodos'u insanları yanlış şekillendirdikleri konusunda eleştirmiştir. Platon'un beğenmediği o efsanelerdeki evren tasarımıdır.
Diogenes'e göre Herakleitos çocukluğundan beri olağanüstü bir kişiydi; gençliğinde hiçbir şey bilmediğini ileri sürerdi ve kendini incelediğini söylerdi: "Kendimi keşfettim", "Ruhun ucu bucağı yok".
Herhangi bir filozofun öğrencisi olmamasına karşın Ksenophanes'in derslerini dinlediğini söyleyenler vardır. Herakleitos, Miletli filozoflardan da etkilenmiştir. Zıtlıkların çatışması ve birliği ana öğretisinde Anaksimandros ve Pisagor'dan etkilendiği görülmektedir. Ruh öğretisinde de Anaksimenes'ten etkilenmiştir.
Şu ana kadar ele geçen kayıtlarda Herakleitos'un bir eserinden çokça parça bulunan ilk filozoftur. Eserinin adı "Doğa üzerine". Diogenes'ten öğrendiğimize göre eseri üç bölümdür; Birinci evren üzerine, ötekiler siyaset ve tanrı bilim üzerine. Bu eser atasözlerini andırır ifadelerden oluşan şiirsel bir düz yazıdır. Yığına karşı gösterdiği küçümseme üslubunda da kendini gösterir. Geniş halk yığınları tarafından anlaşılmayı isteyen bir insanın diliyle konuşmaz. Bilmeceyi andıran sözleri ancak kendisini anlayabilecek niteliği olan seçkinlere hitap etme arzusunun ifadesidir. Dilinin bu özelliklerinden dolayı kendisine "karanlık" denmiştir.
Herakleitos'un sözlerini anlamak için çaba harcamak gerekir. Bilmeceyi çözmek gerekir. Çünkü ona göre hakikat gizlenmeyi sever:
"Delphoi'daki [kâhin] tanrının kehaneti ne açıklıyor ne de gizliyor, yalnızca işaret ediyor."
Kitabını adak olarak Artemis Tapınağına koydu. Diogenes'ten öğrendiğimize göre eseri o kadar ünlü oldu ki Herakleitosçular denen ardılları ondan kaynaklandı.

Herakleitos, nesnelerin kendisinden gelip, kendisine gittikleri ilk maddenin ateş olduğunu söylemiştir. Ona göre dünyamız sonsuz canlı ateşten değişmeyle meydana gelmiştir ve bir vakit gelecek sonunda tüm-ateşe girecektir, böylece akış yeniden başlayacaktır:
"Bütünün kendisi olan bu evreni ne bir tanrı, ne de bir insan oluşturmuştur. O, sürekli belli ölçülere göre yanan, belli ölçülere göre sönen ezeli ve ebedi ateştir."
Ona göre ateş hem gereksinim ve hem de tokluktur. Çünkü gereksinim ya da açlık, ateşin evrensel düzenine işaret eder; tokluk ise bir nesnenin ölümü, ateşe dönüşmesi anlamına gelir.
Herakleitos'a göre her şey ateşten geldi ve yok olup yeniden ateşe dönecek. Ateşin gelip her şeyi yargılayıp mahkûm edeceğini söyler. Ateşin kendisinden meydana gelen şey değiştiği hâlde, ateşin kendisi değişmez. O hep var olan ateştir.
Belli bir ölçü içerisinde ateş ile maddeler karşılıklı olarak birbirlerine dönüşürler. Bu dönüşümler evren düzenini oluşturur:
"Her şey ateşle takas olur, ateş de her şeyle; tıpkı altın ile malların ve mallar ile altının takas edilmesi gibi"

Karşıtların savaşı, oluşun zorunlu ve tek koşuludur. Eğer karşıtlıklar arasındaki savaş olmasaydı hiçbir şey olmazdı. Evren karşıtlıkların savaşının oluşturduğu bir uyum harmonia'dır:
"Karşıt olan şeyler bir araya gelir ve uzlaşmaz olanlardan en güzel uyum doğar. Her şey çatışma sonucunda oluşur."
Varlıkların oluşumu ancak birbirlerine zıt olan ve bundan ötürü birbirlerini sürdüren zıtların çatışmasına bağlıdır. Herakleitos savaşın her şeyin babası ve kralı olduğunu; kimini tanrı, kimini insan olarak ortaya çıkardığını; kimini köle, kimini özgür kıldığını söyler.
Herakleitos, tanrılarda, insanlarda yok olsun o kavga diyen ozanı kınıyor. O, pes ve tiz sesler olmazsa uyum olmaz, birbirine karşıt erkek ve dişi olmazsa canlı varlıklar olmaz, diyerek gerekçesini sunar.
Evren zıt öğelerden oluşmuştur. Bu zıtlıklar arkasında ise "bir olan" hep durmakta olup tanrı adıyla anılır. Bu ayrılıklı birliği filozof çeşitli simgelerde ve şekillerde görüyor. İnen ve çıkan yolun aynı olduğunu, iyi ile kötünün aynı olduğunu, çemberin çevresinde başlangıç ve sonun ortak olduğunu, yazının yolunun düz ve eğri olduğunu, soğuğun ısınıp, sıcağın soğuduğunu; nemlinin kuruyup kurunun nemlendiğini söylüyor. Bütün bu zıtlıklar, ikililiklerine karşın aynı şey olup birin ayrı ayrı yanlarıdır. Parçalarında şöyle sıkça belirtiyor:
"Bağlanışlar; bütünler ve bütün olmayanlar, bir arada duran ve ayrı duran, birlikte söylenen ve ayrı söylenen. Her şeyden bir, birden her şey."
"τω ουν τοξω ονομα βιος, εργον δε θανατος."
"Yayın adı yaşamdır, işi ise ölüm."
"αθανατοι θνητοι θνητοι αθαντατοι ζωντες τον εκεινων θανατον τον δε εκεινων βιον τεθνεωτες."
"Ölümsüzler ölümlü, ölümlüler ölümsüz. Biri ötekinin ölümünü yaşar, öteki de ötekinin yaşamına ölür."

Herakleitos'a göre her şey akar ve sürekli değişir. Ana madde olarak gördüğü Ateş bir an için bile hareketsiz kalmayan bir maddedir. Bu büyük filozofun akış öğretisini ifade eden sözleri şunlardır:
"ποταμοῖσι τοῖσιν αὐτοῖσιν ἐμϐαίνουσιν, ἕτερα καὶ ἕτερα ὕδατα ἐπιρρεῖ."
"Aynı ırmaklara girenlerin üzerinden farklı sular akar"
"Ποταμοῖς τοῖς αὐτοῖς ἐμβαίνομέν τε καὶ οὐκ ἐμβαίνομεν, εἶμέν τε καὶ οὐκ εἶμεν."
"Aynı ırmaklara gireriz ve girmeyiz. Hem varız hem yokuz."

Logos sözcüğü dillere çevrilmesi çok zor bir kelimedir. Söz, düşünce, akıl, anlam anlamlarına gelir. Herakleitos'un logos'u halen tartışılmaktadır. Değişmenin kendisine göre gerçekleştiği yasaya logos diyor. Ateş ölçüyle yanar ve ölçüyle söner. O halde her şeyin kaynağı olan ve ateşin en saf biçimde kendisinde bulunduğu güneş bile bu yasaya uymaktadır. Güneşin ölçülerini aşmayacağını, eğer bunu yaparsa adaletin hizmetkarları olan Erinys'lerin onu yakalayacağını söyler. Herakleitos eserine logos ile başlıyor:
"Bu her zaman var olan logos'u insanlar yalnızca işitmeden önce değil, işittikten sonra da anlamıyorlar. Her şey bu logos'a göre olup bittiği ve ben her şeyi doğasına göre ayırt ettiğim ve nasıl olduğunu bildirip açıkladığım halde, söylediklerimle ve yaptıklarımla karşılaştıklarında acemi gibi davranıyorlar. Uykudayken ne yaptığını unutan öteki insanlar gibi bunlar da uyanıkken ne yaptıklarının farkında değiller."
Logos her

Alman edebiyatı, Orta Avrupa'da yaşayan Almanca konuşan toplulukların edebi yaratısıdır. Almanya, Avusturya, İsviçre ve bunların yanındaki Alsas (Fransa), Bohemya (Çekya) ve Silezya (Polonya) gibi bölgelerdeki çalışmaları kapsar.

Diğer Avrupa edebiyatlarıyla karşılaştırıldığında Alman Edebiyatı diğerlerine oranla daha fazla yerel farklılık gösterir. Bunun sebeplerinden biri, 1800'lerde Berlin'in ortaya çıkmasına kadar, Almanca konuşan toplulukların Fransa'nın Paris'i ya da İngiltere'nin Londra'sı gibi bir başkentinin olmamasıdır. Daha doğrusu, Almanya uzun süre ayrılıklar ve bölünmeler yaşamıştır. Bu tip bölünmeler, 1600'lerdeki din savaşları boyunca ve 1900'lerin ortasında başlayan Soğuk Savaş döneminde sıklıkla yaşanmıştı.
Almanya, Reform denen dini hareketin merkezi olması nedeniyle 1500'lerde Protestanlığın ortaya çıktığı yerdir. Reform, kişinin içsel ruhani özgürlüğünü vurguluyordu. Alman edebiyatını şekillendiren içsellik ve felsefi yansıma da bu tip bir ruha sahiptir.

MÖ. 1000 yıllarda Germen kabileleri şimdiki Almanya'ya kuzey Avrupa üzerinden göç etmişlerdi. Bu kabileler, nesilden nesile, besteledikleri baladları ve hikâyeleri anlatırlardı. Göçler yaklaşık MÖ. 800 civarında sona erdi. O zamanlarda manastırlar eğitim ve edebiyatın merkezi hâlindeydiler. Rahipler, İncil ve Hristiyan efsaneleri üzerine kurdukları şiir ve hikâyeleri yayıyorlardı. Anonim bir destan olan The Savior (yaklaşık 820-840), İsa'yı bir Sakson lideri olarak resmeder. Rahip Otfrid von Weissenburg, adıyla bilinen ilk Alman yazardır ve şiir kafiyeleriyle The Book of Gospels (863-871 arasında bitirilmiştir) kitabını yazmıştır.
Rahipler aynı zamanda eski kahramanlık destanlarını kaydetmeye ve zamanlarının feodal lordlarını yücelten yenilerini yazmaya başlamışlardı. Almanca yazılmış bu kahramanlık hikâyelerinden günümüze ulaşan Hildebrandslied, bir baba ile oğlu arasındaki savaşı anlatır. MS 9. yüzyılda, Germen destanı Güçlü Elli Walther, sonradan bir Latin efsanesi olan Waltharius'a dönüşmüştür. St. Gallen'de bir rahip olan Notker Labeo, Romalı filozof Boethiues ve Eski Yunan filozofu Aristo'nun yapıtlarından bazılarını Almancaya çevirmiştir.

Alman destanları Birinci Altın Çağ'daki ana edebi ürünlerdir. Bunların en ünlüsü 12000 dizelik intikam, ihanet ve sadakati anlatan büyük olasılıkla Passau, Avusturya'da yazılan Nibelungların Şarkıları (Nibelungenlied)'dır.

Kahramanlar ve asıl gerçekleri anlatan Romans (Romance), bu dönemdeki başka bir ana edebi yazın biçimidir. Antik edebiyatın başyapıtları olarak sayılan önemli romanslar Wolfram von Eschenbach'in Parzival'i (1200-1210), Gottfried von Strassburg'un Tristan ve Izolde'sidir (13. yüzyıl başları). Parzival, uzun sure şövalye olmak için uğraşan ama bunun için uzun yargılamalardan geçen ve sonunda kutsal toprakların kralı olan birisidir. Tristan ve Izolde'de Gottlieb, aşkları ölümleriyle biten iki gencin aşkını anlatır.

Eski Alman Edebiyatı dönemine damgasını vuran bir başka şey de Şövalye Edebiyatı'dır. Bir şövalyenin tek özelliği savaşması değildi. Şövalye beğenisi yüksek olan, sanat ve edebiyatla uğraşan bir insandı. Minnesanglar onların elinden çıkmıştır. Bu Minnelerin çoğu, aşk ve kavalyeliği anlatan Fransız troubadorların sarklılarının lirik şairlerini taklit etmişlerdir. Kadına duyulan aşk anlatılmaktadır. Burada anlatılan kadın, saray kadınıdır. En ünlü troubador Walther von der Vogelweide'dir. Şair, traubadorların samimiyetsiz ve soğuk şiirlerini sıcak ve orijinal aşk yorumlamalarına çevirmiştir. Walther'in aynı zamanda o dönemde Papalıkla uzun süren güç savaşına giren Orta Avrupa'daki Germen asıllı Kutsal Roma İmparatoru'nu öven ve savunan eserleri de vardır.

1250'den 1600'e kadarki bu dönem Alman şehirlerine artan ticari büyüme ve zenginlik getirmişti ve yeni bir ekonomik-sosyal sınıf olan Orta-sınıf ortaya çıkmıştı. Orta-sınıf kültürel liderliği ele geçirmişti. Bu aşkın aristokrat tanımı orta sınıf gerçekliği, taslaması ve ciddiyetine yol açmıştır. Bahçıvan Wernherin Meier Helmbrecht 'i (yaklaşık 1250-1280) gibi destanlar, şövalyeliğin düşüşünü anlatmaktaydılar. Pratik dersleri ögretmek için fabllar önem kazandı ki bunları satirik destan Tilki Reynard (1487), Sebastian Brant'in ahlaki ve satirik şiiri Aptallar Gemisi (1494) ve komik hikâyeleriyle Till Eulenspiegel'de görürüz (1500). Nürembergli ayakkabı ustası Hans Sachs, antik şarkıcıları taklit ederek yüzlerce oyun ve şarkı yazmıştır. Redentin Easter Play (1464) ve Oberammergau Passion Play (1634) gibi dini oyunlar, dinsel duyguları saf mizahla birleştirmiştir.
Rönesans, Almanya'ya, insanların dünyevi yeri ve doğasını anlama vurgusunu getirdi. Bu entelektüel alim hümanizm olarak bilinir. Alman Rönesansı'nın hümanizmi Avrupa tarihindeki en önemli değişim hareketlerinden birine, Reform'a yol açmıştır.

1350 yılında üniversitelerin kurulmasıyla Bohemya'da başlamıştı. Bu dönemim en bilinen Alman eseri, Johannes von Tepl (Johannes von Salz olarak da bilinir) tarafından yazılan ve ölümle vasat bir çiftçi arasındaki diyaloğu anlatan Bohemyalı Çiftçi'dir (1400). Hümanizm, doruk noktası 1480'den 1530'a kadar geçen süre içindedir. İnsanlık için yeni idealler arayışı içinde hümanistler Eski Yunan'ın tarih ve felsefesini keşfe çıktılar. Eserlerinin çoğunu Almancadan çok Latince yazdılar. En ünlü Alman hümanistleri, İbranice'nin önde gelen ustalarından Johannes Reuchlin ve Reform'u başlatmada Martin Luther'in baş yardımcısı Philipp Melanchton'dur.

1517'de başlayan Reform hareketi, Alman kültür ve yaşamında hala etkisini gösteren bir etki bırakmıştır. Reformca etkilenen edebiyatın çoğu dinsel yazınlar ve bildirgelerdi. Reform lideri Martin Luther, İncil'i Saksonya Almancasi'na çevirmişti. Luther'in 1534'te bitirdiği İncil çevirisi, Alman edebiyatının en etkileyici olaylarından biridir. İncil'in Kral James versiyonu İngiliz yazarları ne kadar etkilemişse, Luther'in Almanca versiyonu da Alman yazarları o derece etkilemişti. Bu çevirisinin yanı sıra Luther daha birçok dini ve politik metinler yazmıştı.

Barok Edebiyatı genellikle fazla şişirilmiş ve abartılarla doludur. Barok şiiri ise inanç ve çaresizlik, maddecilik ve maneviyat, şiddet ve erdem arasında gidip gelmiştir. Andreas Griphius, Alman barok çağının en büyük lirik şairi olarak tanımlanır. İlahi yazarları ise en ünlü Alman ilahilerini bu dönemde yazmıştır.
Hans Jakob Christoffel von Grimmelshausen'ın Simplicissimus (1668)'u çok canlı ve gerçekçi bir romandır. Alman nüfusunun üçte birinin öldüğü Otuz Yıl Savaşları'ndaki (1618-1648) acıyı resmeder. Romanın kahramanı Simplicius Simplicissimus, en başta aptaldır ancak acı deneyimlerle zamanla erdem kazanır ve en sonunda dini bir keşiş olarak yaşamak için dünyadan elini çeker.

1700'lerin sonuyla 1800'lerin başı, Germen dünyasında “Alimler Çağı” olarak bilinir. Wolfgang Amadeus Mozart ve Ludwig van Beethoven gibi besteciler ve Immanuel Kant ve G. W. F. Hegel gibi filozofların çalışmalarıyla felsefe ve müzikte ilerleme kaydedilmiştir.
Diğer Avrupa yazarlarının ötesinde, Alman yazarlar sanatı eğitime giden bir yol olarak gördüler. Büyük Alman dramatisti Friedrich Schiller, görüşlerini sanatın kişiyi ve toplumu değiştirme gücüyle ifade eden Mektup Serilerinde İnsanın Estetik Eğitimi Üzerine (1795)'de belirtmiştir. Aynı ruhla Immanuel Kant da modern estetiğin kuruluş yazını olarak kabul gören Yargılamanın Kritiği (1790)'nde bu şekilde davranmıştır.

Neden Çağı ya da Aydınlanma, gerçeği anlamanın en iyi yolunun nedenleri kullanma ve sorgulama olduğuna vurgu yapan tarihsel dönemdir. Bu çağ Almanya'da, Fransa ve İngiltere'de olduğundan daha kısa sürdü (1700'lerin ortasi). Aydınlanmış reformların ruhu Alman edebiyatının milli gururu yükselttiği gibi onu Fransız etkisinden de çıkarmıştır.
Almanya'nın ilk önemli edebiyat eleştirmeni Gotthold Ephraim Lessing, 1700'lerin sonunda başlayan Alman milli edebiyatının hızlı gelişiminin temellerini atmıştır. Lessing ilk önce Antik Yunan ve Roma klasiklerini taklit eden Fransız Neoklasizm fikirlerini reddederek işe başlamıştı. Bunun yerine kendi oyunlarını İngiliz oyun yazarı William Shakespeare'in dramları üzerine modelledi. Lessing'in en bilinen oyunu Bilge Nathan (1779) dinsel toleransı tartışmaya açmıştı.

Alman Preromantizmi ya da daha iyi bilinen tanımıyla Fırtına ve Baskı hareketi, 1770'te başladı ve otoriteye karşı güçlü arzu, orijinallik ve başkaldırıya vurgu yaptı. İsa'nin yaşamını anlatan, Friedrich Klopstock'un Mesih (1748-1773) adlı dini destanı bir başyapıttır.
Fırtına ve Baskı, orta sınıf sosyal değerlerine, geleneğine ve politika, siyaset ve teolojideki otoritesine karşı isyankar, genelde kaotik bir hareketti. Genç Schiller ve Johann Wolfgang von Goethe bu akımın iki önemli dramatistiydi. Schiller'in ilk romanı Soyguncu (1781) iki kardeşin hikâyesini anlatır. Kardeşlerden biri babasını öldürmeyi hedefler, diğeri ise bir soyguncu çetesi kurar ve ormanları gezer. Schiller'in diğer gençlik romanları baskıcı sosyal kuralları, tiranlığı ve politik yozlaşmayı anlatır. Bir fahişeyi seven asilin hikâyesini anlatan Merak ve Aşk (1784), bir İspanyol prensinin babası Krala karşı duyduğu nefreti anlatan Don Carlos (1787) bu eserlerdendir. Goethe'nin melankolik ilk romanı Genç Werther´in Acıları (1774–1787'de tekrar gözden geçirildi) Avrupa'da fırtınalar estirdi. Romanın çoğunluğu, Werther adındaki genç bir adamın evli bir kadına yazdığı umutsuz aşk mektuplarından oluşmaktaydı.
Bu akımın felsefi ilham kaynağı, Goethe'nin de hocası büyük filozof ve tarihçi Johann Gottfried Herder idi. Herder, Alman yazarlarını, eski Yunan trajedilerini taklit eden Fransız Neoklasistlerin'in etkisinden çıkarmaya çalışmıştı. Shakespeare'in doğanın kanunlarını anlayan bir "alim" olduğunu düşünüyordu. Herder tüm dünyadan şiirler toplayıp onları Almancaya çevirip, her birinin kendi essiz gücünü kanıtlamasına yardımcı olmuştur.

Alman Klasizmi Goethe, Schiller ve Almanya'nın en büyük lirik şairi Friedrich Hölderlin tarafından idare ediliyordu. Klasizm yaklaşık 30 sene boyunca gelişti, ta ki 1787'de Goethe'nin İtalyan k

Alsas ya da Alzas (Fransızca: Alsace [[alˈzas]]; Almanca: Elsass ya da Elsaß), Fransa'nın 26 bölgesinden biridir. Yukarı Ren Nehri'nin batı kıyılarında Fransa'nın doğu sınırında bulunan Alsace bölgesi Almanya ve İsviçre ile komşudur.
Alsace Kutsal Roma İmparatorluğu'nun bir parçasıydı ve hâlen Yukarı Almanca lehçesiyle konuşanların yerleşik olduğu bir bölgedir. 17. yüzyılda Alsace Fransa buyruğu altına girmiş ve eyaletlerinden biri olmuştur. Merkezi aynı zamanda en büyük şehri de olan Strazburg'tur. Alsace genellikle Lorraine ile birlikte anılır çünkü bu iki bölge (Alsas-Loren olarak) 9. yüzyılda Şarlman'ın halefleri arasında yapılan paylaşma sonrasında tarih boyunca anlaşmazlıklara neden olmuştur.

Tarihi Alsace bayrağı iki yatay banttan oluşur: yukarıda kırmızı ve aşağıda beyaz. 19. yy.da yayılmıştır. Kaynağı Alsace kent ve soylu armalarında en çok kırmızı ve beyaz rengin kullanılmasıdır. 1871-1918 döneminde özellikle Prusya merkezîyetçilerine karşı bir tutum olarak bayrağın Alsace'ın sembolü olması kabul görmüştür. 25 Haziran 1912 Alsace-Lorraine parlamentosu bu bayrağı ulusal sembol olarak kabul eder. Günümüzde bu bayrağın karşısına tarihî geçmişi olmayan ve yakın geçmişte üretilen yeni bölge bayrağı konulmuştur. Alsace bayrağı Alzas lehçesinde "Rot un Wiss" (kırmızı ve beyaz) olarak adlandırılır.

Colmar
Haguenau
Molsheim
Mulhouse
Ribeauvillé
Saint Louis
Saverne
Selestat
Strazburg
Wissembourg

Charles Munch, Fransız orkestra şefi, ünlü Berlioz yorumcusu (1891-1968)
Otfried de Wissembourg, benedikten keşiş, şair
Georges Mittelhus, 15. yy. matbaacı
Ehrenfried Stoeber, avukat ve şair
Auguste Stoeber, (1808-1884)
Adolphe Stoeber, (1811-1892)
Johann-Georg-Daniel Arnold, öğretmen ve şair
Bruno d'Eguisheim-Dagsbourg, papa Léon IX oldu (1002~1054)
Jean Arp (1887-1966), sanatçı

Frédéric Auguste Bartholdi (1834-1904), heykeltıraş
Hippolyte Bernheim (1837 - 1919), doktor
Sébastien Brant (1458-1521)
Ferdinand Braun (1850-1918), fizikçi, Nobel fizik ödülü 1909
Martin Bucer (1491-1551)
Robert de Cotte (1656-1735)
Christophe-Guillaume Koch (1737-1813), profesör, hukukçu ve tarihçi.
Philippe-Frédéric de Dietrich (1748-1793), bilim ve siyaset adamı
Gustave Doré (1832-1883), ressam
Jean Daum (1852-1891), kristal fabrikasının kurucusu
Albin Haller (1849-1925), eczacı, kimyacı, L'Académie des sciences (Fransa Bilimler Akademisi) başkanı
Charles François Hannong (1669-1739)
Philippe Husser (1862-1951), ilkokul öğretmeni, günlük yazarı.
Alfred Kastler (1902-1984), fizikçi, Nobel fizik ödülü 1966
Jean Geiler de Kaysersberg (1445-1511), ön reformcu vaiz
François-Christophe Kellermann (1735-1820), mareşal
Jean-Baptiste Kléber (1753-1800), mareşal
Germain Muller (1923-1994), sanatçı ve siyaset adamı
Otto Meissner (1880-1953), Alman devlet adamı
Pierre Pflimlin (1907-2000), hükûmet başkanı ve Avrupa Parlamentosu başkanı
Beatus Rhenanus (1485-1547), hümanist ve tarihçi
Léo Schnug (1878-1933), desinatör-ressam
Albert Schweitzer (1875-1965), dinbilimci, müzisyen, düşünür ve doktor, 1952 Nobel Barış Ödülü
Charles Spindler, (1865-1938)
Gustave Stoskopf (1869-1944)
Tomi Ungerer (1931-), sanatçı
Thomas Voeckler (1979-), bisiklet yarışçısı
Jean-Jacques Waltz, Hansi de denir (1873-1951), sanatçı
Eugène Noack (1908-1985), ressam
Arsène Wenger Arsenal teknik direktörü (Londra)
Guy Roux (1938-) AJA (Association de la Jeunesse Auxerroise), Auxerre şehri futbol kulübünün teknik direktörü.
Sébastien Loeb WRC 2004 ve 2005 Dünya Ralli şampiyonu
Alain Bashung şarkıcı
Jérôme Schmitt 2005 Avrupa Basketbol Şampiyonası'nda bronz madalya almış basketbolcu
Johann Heinrich Lambert (1728-1777) matematikçi, fizikçi ve gök bilimcisi.
Jean-Marie Lehn 1987 Nobel kimya ödülü
Frères Schlumberger Jeofizik ve Petrol ile ilgili çözümlerin mucidi.
Maurice ve Katia Krafft (1946-1991)(1942-1991), volkanbilimciler

Alsace-Lorraine
Alsas Müzesi

Alt metin (İngilizce: subtext), karakterler veya yazar tarafından açıkça söylenmeyen, örtülü olan, seyirci veya okuyucu tarafından anlaşılan yaratıcı bir sanat çalışmasının herhangi bir içeriğidir. Alt metin, tarihsel olarak, sansürcülerin dikkatini çekmeden tartışmalı konuları ima etmek için kullanılmıştır. Bu özellikle komedide kullanıldı. Şimdiki zamandan farklı bir zamanda geçiyorsa, sosyal bir eleştiri sunmanın daha kolay ve/veya daha güvenli olduğu bilimkurguda da yaygındır.

Alt metin  "alt" yani "altında gizli" anlamında kullanılır. Metnin açık ve tam bir şekilde anlaşılması için okuyucu ya da izleyicilerin alt metni anlaması gerekir. Bunun için "satırlar arasında okumaları" veya anlam çıkarımı yapmaları gerekir. Açıkça ifade edilen bir anlam, tanım gereği alt metin değildir (gizleme eksikliği nedeniyle) ve yazarlar, alt metni ustaca oluşturup kullanmadıkları için eleştirilebilirler. Bu tür eserler, karakterlerin kelimenin tam anlamıyla söylediklerini kastettikleri, dramatik gerilimi baltaladıkları ve işi fazla yavan bıraktığı için eleştirilebilirler.

Alt plan herhangi bir hikâye veya ana kurgu için destekleyici bir yan hikâye veya ikincil bir kurgu koludur. Alt plan, zaman ve yerine göre veya konusal anlam içinde, ana kurguya bağlanabilir. Alt plan genellikle kahraman ya da antagonist dışında olan destekleyici karakterleri konu alır.
William Shakespeare'in IV. Henry, Bölüm 2 eserinin, ana kurgu olarak Henry'nin prens hali olan Hal dan kral hali olan Henry'e kadar büyümesini ve Fransız topraklarının fethini konu alır. Alt plan ise, savaşlara Falstaff'in katılımı ile ilgilidir. Falstaff ve Henry birkaç noktada karşılaşır ve Falstaff, Henry'nin tanıdığı birisi haline gelir ancak onun kurgusu ile Henry'nin kurgusu birbirine karışmaz. Aralarında tematik bir bağ olsa da, eylemsel bağa dönüşmez.
Alt plan, ana kurgudan, tüm hikâyede daha az yer almasıyla, daha az önemli olayların oluşmasıyla, hikâyenin bütününe daha az etki etmesiyle ve daha az önemli karakteri ortaya çıkarmasıyla ayrılır. Yapılarından dolayı genellikle kısa hikâyelerde alp plan olmaz.

Rivayet, Anlatı veya kıssa; roman, hikâye, masal, senaryo vb. kurgusal veya kurgusal olmayan edebî türlerde bir olay dizisini anlatma biçimidir. Anlatı insan yaratıcılığının ve toplumu etkileme sanatının bir yüzüdür.
Bazen "hikâye" sözü "anlatı"'nın eş anlamlısı olarak kullanılabilir. Ama aynı zamanda tasvir edilen olaylar dizisi de bir anlatıdır. Anlatı, bir karakterin anlatım tarzına göre geniş bir çeşitlilik gösterebilir. Hikâyeciliğin önemli bir parçası ise anlatıcıdır. Anlatıcının kullandığı iletişim yöntemleri dizisi, hikâyeleme diye isimlendirilen bir süreci geliştirir.
Anlatılar tema ve stil açısından birkaç bölüme ayrılabilir;

Tarihsel olayların yapay karakterlerle anlatılması (Kıssacılık); Anekdotlar, mitoloji ve masallar; Toplumları ve inanç yapılarını etkileyen bu türden çok sayıda anlatılar bulunur. Bu anlatılar belirli tarihsel veya yarı mitolojik kişilikler ve mekanlar üzerine kurgulanıp anlatılır. Ayrıca aynı amaçla (ders verme, ibret, korkutma) anlatılan, bazı araştırmacılar tarafından zaman, mekan, kişiler ve olay örgüsünün yeniden kurgulanması dışında birbirinin devamı kabul edilen hikâyeler günümüze kadar anlatılagelmektedir. Örneğin, Habil ve Kabil, tufan, Ashab-ı Kehf, Karun hikâyeleri gibi.
Yapay gerçeklik; Şiir ve dramalarda da yer alabilen kısa hikâye ve hikâyeler, roman, senaryo vb.
Yapay olmayanlar (non fiction); Yeni gazetecilik, yaratıcı non fiction, biografi, historiografi

Kıssa

Anlatıcı, edebiyat metinleri, sinema, tiyatro, televizyon dizileri vesaire gibi alanlarda söz konusu olan olayı anlatan hayalî varlıktır. Anlatıcıların olayda çeşitli fonksiyonları vardır: olayları yorumlarlar, yönlendirici görevi üstlenirler, tanıklık ederler vs.
Edebiyat ürünleri (roman, öykü vs) genelde bir anlatıcı tarafından anlatılır. Anlatıcıların insan olmadığı durumlarda olabilir. Örneğin Mark Twain'in Mikroplarla Üç Bin Yıl adlı eserinde, anlatıcı bir kolera mikrobudur.
Kimi edebiyat eserlerinde anlatıcı tek kişi değildir, birden fazla anlatıcı mevcuttur. Örneğin Orhan Pamuk'un Benim Adım Kırmızı romanında farklı anlatıcılar yer alır.
Tayyib Salih'in Mevsimu'l-Hicre ile'ş-Şemâl adlı romanındaki anlatıcı ise, ismi hiç açıklanmayan bir karakterdir. Ancak bu adsız anlatıcının, yazarın diğer kitaplarındaki Muhaymid adlı karakter ile bağdaştığı öne sürülmüştür.

Ayyıldız, Esat (2018). et-Tayyib Sâlih’in “Mevsimu’l-Hicre İle’ş-Şemâl” Adlı Romanının Tahlili 10 Kasım 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi, 58(1), 662-689. doi:http://dx.doi.org/10.33171/dtcfjournal.2018.58.1.31

Anlatım biçimleri, anlatılacak olay veya kavramların nasıl anlatıldığını belirten edebiyat terimidir; yazarın anlatımını yaparken kullandığı üsluba, başvurduğu yönteme anlatım biçimi denir. Anlatılacakların türüne ya da amacına göre değişik anlatım biçimleri kullanılır. Örneğin romanda kullanılan anlatım biçimi ile bir makalede kullanılan anlatım biçimi birbirinden farklıdır.
Bir olay anlatımı ile, düşünce anlatımı aynı yöntemle olmaz. Düşünce yazılarında ve resmi mektuplarda anlatım daha ciddi; özel mektuplarda, anılarda daha içten; olay yazılarında sürükleyici, heyecan doludur.
Anlatımda kimi zaman konuşma dili, kimi zaman şiir dili kullanılır. Her ikisi için de iki anlatım biçimi vardır: Dolaylı anlatım, doğrudan anlatım.
Dolaylı Anlatım;
Herhangi bir konuda başkasından öğrendiğimiz  bir haberi başkasına aktarmamıza denir.
Örneğin: Arkadaşım okula geleceğini söyledi.
Doğrudan Anlatım;
Öykü, roman gibi yazın türlerinde, olayların kahramanın ağzından anlatılmasıdır. Dolaylı anlatım bir şeyi dolandıra dolandıra, farklı yollardan anlatmaktır ama dolaysız anlatım bir şeyi direkt söylemektir.

Okuyucuya bilgi vermek, okuyucuyu bir konuda aydınlatmak, bir konuyu açıklamak, bir şey öğretmek amacıyla kullanılan anlatım biçimine açıklayıcı anlatım denir. Açıklayıcı anlatım genellikle makale, deneme, sohbet, fıkra, eleştiri gibi eser türlerinde kullanılır. Başlıca özellikleri şunlardır;

Genellikle nesnel anlatım kullanılır.
Sanatlı söyleyişlere yer verilmez.
Dili yalın ve anlaşılırdır.
Daha çok düşünce yazıları, bilimsel yazılar, ders kitapları, ansiklopedilerde rastlanılır.
Örnek
...Evrende sayısız gök cisminin oluşturduğu kümelere galaksi; çevresine ısı ve ışık yayan gök cisimlerine ise yıldız denir. Güneş bir yıldızdır. Bir galakside yer alan yıldızlardan bazılarının bir araya gelerek oluşturduğu gruplara ise sistem denir. Dünya Samanyolu Galaksisi’nde bulunan Güneş Sistemi’nde yer alır...

Canlı ve cansız varlıkları en ince ayrıntılarına kadar anlatma sanatına tasvir (betimleme) denir. Çevremizde gördüğümüz her şey betimlenebilir. Betimleyici anlatımın genel özelliklerinden bazıları şunlardır:

Betimlemelerde görsellik vardır. Genellikle görülen varlıklar betimlenir.
Betimlemelerde görmenin dışında koklama, tatma, duyma, dokunma gibi diğer duyulardan da yararlanılabilir.
Betimleyici anlatımın kullanıldığı yazılarda niteleyici sözcüklere sıkça rastlanılır.
Betimleyici anlatımı kullanan bir yazar ayrıntılara çok dikkat eder ve varlıkları birbirlerinden ayıran özelliklere bolca yer verir.
Örnek
Çoban Mehmet ile evlenecek olan Zehra, insanın rüyasına girse korkutacak kadar acayip bir mahluk, bir nevi delidir. Kına renginde çalı gibi sert, karmakarışık saçları, balmumu gibi renksiz yüzünde yine o renkte çilleri, daracık alnı ile bir hizada korkunç gözleri vardır.
Betimleyici anlatım yazarın anlatıma kendi duygu ve düşüncelerini katıp katmamasına göre izlenimsel ve nesnel (açıklayıcı betimleme) olmak üzere ikiye ayrılır:

Yazarın kendi duygu ve düşüncelerini de içeren betimleme türüdür. Öznel bir anlatıma sahiptir. İçerdiği yargıların doğruluğu kişiden kişiye değişebilir. Edebi eserlerin birçoğunda da izlenimsel betimleme kullanılır. Çünkü yazarlar genellikle gördüklerine kendi yorumlarını da katarlar.

Örnek
Eylül sabahının bu kapanık ve serin gününde bahçenin bütün ağaçları durgun ve karanlık... Havuzların suları, bulutlu gökyüzünün yansımalarıyla kirli bir katran renginde...Neşesiz fıskiyeler havada tutunamıyor. Derinden derine, perişan kuş feryatları, bin tempoda hayvan bağırmaları duyuluyor. İnsan daha kapıdan girerken bir gurbet ve ıstırap bahçesinin eşiğine ayak bastığını anlıyor.

Yazarın kendi duygu ve düşüncelerini içermeyen betimlemelerdir. Bu tür bir betimleme yazmakta olan bir yazar anlatıma kendi duygularını katmamaya, yani objektif kalmaya titizlik gösterir.

Örnek
Numaralı maroken koltukları yataklı vagon gibi önceden kiralanan lüks otokarlardan minimini kaptıkaçtılara kadar son derece zengin çeşitler. Kamyonlar vardır ki İstanbul’daki benzin kamyonları gibi alçak kenarlı bir tekneden ibarettir. Yalnız bunlara teneke yerine insan oturtulacağından içlerine bir miktar arkalıksız kahve iskemlesi konmuş, dört köşesine dikilen dört sırığa da bir tente çekilivermiştir.
İnsanları anlatan betimlemelere portre denir. İnsanın dış görünüşünü anlatan betimlemelere fiziki portre; insanın iç dünyasını, ruhsal yapısını, karakterini anlatan portrelere de ruhsal portre denir. Ruhsal portrelerde görsel ayrıntılar bulunmaz. Ruhsal portreler kişilerin görülebilen özelliklerinden çok karakterlerini betimler.

Herhangi bir alanda ileri sürülen bir görüşün yanlışlığını kanıtlamak, o tezi çürütmek veya değiştirmek amacıyla yazılan yazılarda kullanılan bir anlatım biçimidir.
Tartışmacı anlatımın genel özelliklerinden bazıları şunlardır:

Daha çok eleştiri, ale, deneme... gibi düşünce yazılarında kullanılır.
Ortaya atılan görüşler genellikle kanıtlanır.
Yazının başında yazarın karşı çıktığı düşünce belirtilir. Daha sonra yazar bu düşünceleri hangi yönden ve neden yanlış bulduğunu açıklar. Sonra da bunları kanıtlarla desteklemeye çalışır.
Gerek duyuluyorsa örnekler, bilirkişi raporları, konunun uzmanlarının sözleri, bilimsel araştırma sonuçları, sayısal veriler... gibi kanıtlar gösterilerek okuyucu ikna edilmeye, inandırılmaya çalışılır.
Devrik cümlelere de rastlanılabilir.
Sohbet ve söyleşi gibi rahat, samimi bir dile sahiptir.
Örnek
Türkçenin kurallarına uygun olarak dikkatle türetilen güzel, yeni terimlere Türkçe yerine Öztürkçe diyerek bir ayrım yapmak, hele hele bu terimlere uydurmaca demek büyük bir hatadır. Kaldı ki diğer Türk budunları [halkları, toplulukları] ile dil birliğimizi bozuyor diye, Türkçe terimlere karşı çıkanlar herhalde çoğu kez yanılmışlardır. Çünkü o ‘yeni’ terimlerin bir çoğuna ya da benzerine Kazak, Özbek gibi Türk lehçelerinde rastladım.

Olayları bir akış halinde; yer, zaman, kişi ögeleri üzerine kurulmuş bir anlatım biçimidir. Bu anlatımda amaç okuyucuyu olay içinde yaşatmaktır.Olaylar birbiri üzerinden gelişir ve zaman hızlı akar. Daha çok roman, hikâye, anı, gezi, biyografi, otobiyografi, tiyatro... gibi eser türlerinde kullanılır.
Olay: eserde yer alan kişi ya da kişilerin yaptıkları işlerdir. Olaylar olağanüstü olabileceği gibi günlük yaşantımızda sık sık karşılaştığımız türden de olabilir. Olaylar yer, zaman ve kişilere bağlı olarak gerçekleşir.
Öyküleyici anlatımın genel özelliklerinden bazıları şunlardır:

Betimleyici anlatımdan farklı olarak zaman ve olay kavramlarına sahiptir. Betimleyici anlatımdaki bir resim karesi gibi tek bir zamanın anlatılmasının aksine öyküleyici anlatımda zaman hareket halindedir ve gerçekleşen olaylar barındırır.
Olaylar genellikle geçmiş zaman kullanılarak anlatılır; ancak şimdiki zaman kullanılmış anlatıma sahip eserler de vardır.
Olaylar oluş sırasına göre anlatılır.
Anlatılmak istenen düşünceler olayların içindedir.
Örnek
Yusuf’u çenesinin altından tuttu, başını yukarıya doğru kaldırdı. Fakat Yusuf silkindi ve başını geri çekti. Yavaş yavaş odanın bir köşesine çekildi. Tahkikat bitip hiçbir iz bulunmadan kasabaya dönülürken Yusuf da beraberdi. Köyden tedarik edilen küçük bir atın üzerinde dimdik duruyordu. Yalnız gece, Kaymakam’ın evinde yatağa yatırıldığı zaman, kendini kaybetti ve iki gün ateşler içinde sayıkladı.
Kadın bir gözyaşı seline boğulur gibi ağlayıp dövünmeye başladı. Kübra başını kaldırarak anasına baktı, fakat bir şey söylemeden ve en küçük bir harekette bulunmadan başını tekrar yorganların arasına soktu. Bu sefer de onu teskine filan çalışmayarak susmasını bekledi. Kadın biraz sonra gözlerini koltuğunun yenine silerek tekrar anlatmaya başladı. İlk zamanlarda sözlerini hıçkırıklar kesiyor ve hiçbir şey anlaşılmıyordu...

Antihümanizm ya da anti-hümanizm sosyal bilimler ve felsefede geleneksel hümanizme yöneltilen eleştirilerden meydana gelen düşünce akımıdır.

18. yüzyılın sonu ve 19. yüzyılda hümanizm felsefesi Aydınlanma'nın köşe taşlarından biri olagelmiştir. Tarih insanların düşünce ve eyleminin bir ürünü olarak anlaşıldı. İnsanların temelde aynı öze sahip olduğu da düşünülüyordu. Bu inançtan yola çıkarak çok genel ahlak kuramları üretildi. Bunu doğal olarak bütün insanların eşit ve özgür olduğu takip etti. Immanuel Kant gibi liberal hümanistler aklın evrensel yasasının her çeşit zorbalıktan kurtulmak için bir rehber olduğunu düşünüyordu.
Fazlasıyla idealist bu düşüncelere karşı ilk eleştiriler 19. yüzyılda Friedrich Nietzsche ile başladı. O, hümanizmin boş konuşmak dışında bir şey olmadığını ve teizmin seküler bir versiyonu olduğunu savunuyordu. Max Stirner'in Biricik ve Mülkiyeti kitabı Nietzsche'nin Ahlakın Soykütüğü çalışmasından onyıllar önce yayınlanmıştı. Burada o, insan haklarını zayıfın güçlüyü baskı altında tutması olarak yorumladı.
Karl Marx ilk döneminde insan hakları düşüncesine insandışılaştırmanın bir belirtisi olarak karşı çıktığı için kimi zaman hümanist olarak anlatılır. Kapitalizm, insanı egoist davranmaya zorluyordu. Gerçek kurtuluş yalnızca mülkiyeti ortadan kaldıran komünizmin inşasıyla sağlanabilirdi. Louis Althusser gibi birçok antihümaniste göre Marx'ın sonraki dönemlerinde "insanlık" idesi düşman sınıflar arasındaki çatışmayı gizlemeye yarayan gerçekdışı bir soyutlama olarak görülüyordu. Çünkü insan hakları adalet ve eşitlik gibi soyuttu ve aşırı derecede eşitsizliğe neden oluyordu.
20. yüzyılda, insanının yalnızca aklıyla yönetilen bir varlık olduğu düşüncesi insanın genel olarak güdüleriyle hareket ettiğini düşünen Sigmund Freud tarafından sorgulandı.
Martin Heidegger hümanizmi insanlığa evrensel bir öz yaratan ve onu diğer varoluşlardan ayıran metafizik felsefe olarak görüyordu. Heidegger'e göre hümanizm bilinci odağa koyan bir felsefi paradigmaydı. Kendisinden önceki Hegel gibi, Heidegger de Kantçı otonomi  fikrini reddederek, insanların sosyal ve tarihsel varlıklar olduğu kadar Kant'ın kurucu bilinç kavramına işaret etti. Heidegger'in felsefesinde varlık (Sein) ve insan varlığı (Dasein) esas birliktir. Özne ve nesne, bilinç ve varlık, insanlık ve doğa düalizmleri, özgün olmayan bir şekilde bu birlikten türetilmiştir.

Pozitivizm, doğa bilimlerinde olduğu kadar sosyal bilimlerde de duyusal deneyimlerden elde edilen bilgilerin ve bu tür verilerin mantıksal ve matematiksel işlemlerinin birlikte tüm yetkin bilginin tek kaynağı olduğu görüşüne dayanan bir bilim felsefesi akımıdır. Pozitivizm, geçerli bilginin yalnızca bilimsel bilgi olduğunu varsayar. Duyulardan alınabilecek verileri elde etmek ve doğrulamak, deneysel kanıt olarak bilinir. Bu görüş, toplumun fiziksel dünyada ontolojik olarak gerçek nesnelerin varlığını ve etkileşimini belirleyen genel yasalara göre işlediğini savunmaktadır. İçe dönük ve sezgisel bilgi edinme girişimleri reddedilir. Pozitivist yaklaşım, Batı düşünce tarihinde yinelenen bir tema olmasına rağmen, kavram modern anlamda filozof ve kurucu sosyolog Auguste Comte tarafından 19. yüzyılın başlarında geliştirildi. Comte, toplumun kendi yarı-mutlak yasalarına göre işlediğini, tıpkı fiziksel dünyanın yerçekimine ve diğer mutlak doğa yasalarına göre işlediğini savundu.

Yapısalcılık, savaştan sonra Paris'te felsefenin özgür öznesiyle sosyal bilimlerin sınırlı nesnesi arasındaki çelişkilere bir yanıt olarak ortaya çıktı.
Roland Barthes'in 1977 tarihli göstergebilim eseri yazarın ekolünü kınadı ve tamamen bittiğini ilan etti.
Brecht'in burjuva ve sosyalist hümanizme yönelik ikiz saldırısından yola çıkan yapısal Marksist Louis Althusser, konumunu revizyonist bir hareket olarak gördüğü Marksist hümanistlere yönelik bir saldırıda "antihümanizm" terimini kullandı. Hümanizmin, otantiklik ve ortak insani amaç potansiyeli olan bir "insan özü" öne süren burjuva bireyci bir felsefe olduğuna inanıyordu. Bu öz yoktur: içeriği her tarihsel çağın baskın çıkarları tarafından belirlenen biçimsel bir düşünce yapısıdır. Sosyalist hümanizm benzer şekilde etik ve dolayısıyla ideolojik bir olgudur. Argümanı ahlaki ve etik bir temele dayandığından, onu ortaya çıkaran sömürü ve ayrımcılık gerçekliğini yansıtır, ancak asla düşüncede gerçekten anlamaz. Marksist teori, bunun ötesine, ekonomik ilişkiler ve sosyal kurumlar gibi altta yatan güçlere yön veren bilimsel bir analize gitmelidir.
Althusser, özne felsefesine karşı çıkarak, "yapı" ve "sosyal ilişkiler" in bireysel bilinçten üstün olduğunu düşünüyordu . Althusser'e göre, bireyler sosyal sürecin oluşturucusu değildir, bunun yerine destekleri veya etkileridir. Toplum, ideolojileri aracılığıyla bireyi kendi görüntüsünde inşa eder: İnsan bireyin inançları, arzuları, tercihleri ve yargıları sosyal uygulamaların etkileridir. Georg Lukács gibi Marksist hümanistlerin, devrimin tarihsel bir öznenin - proletaryanın - sınıf bilincinin gelişimine bağlı olduğuna inandıkları yerde Althusser'in antihümanizmi, insan failliğinin rolünü ortadan kaldırdı; tarih, öznesi olmayan bir süreçti.

Postyapısalcı Jacques Derrida, yapısalcılığı bilime olan bağlılığı dışında genel ilkeleriyle kabul etti.  Dilin temelde muğlak doğasının niyeti örttüğünü iddia etti. Aydınlanma'ya saldırdı, bunun yanında Varoluşçuluğu da yadsıdı. Metin dışında bir şey yoktur ve dil öncesi saf bir anlama yapılan atıf söze dökülemez. Özne bir tür üst-dilbilimsel öz ya da kimlik değildir, öz-varoluşun her zaman dilde yazılı olan saf bir cogitosudur.
Michel Foucault, Aydınlanma hümanizminin temel yönlerini sorguladı. Nietzsche'nin felsefi ikame olarak akıl, ahlak, ruh, ego, motivasyon kategorilerini daha önce reddetmesinden farklı olmayan bir şekilde, epistemoloji (gerçek veya kesinlik) ve felsefi antropolojinin (özne, etki, gelenek, sınıf bilinci) mutlak kategorilerini reddetti. Foucault, modern değerlerin ya doğrudan kurtuluşa karşı sonuçlar ürettiğini ya da artan "özgürlüğü" artan ve disipliner normatizasyonla eşleştirdiğini savundu. Onun anti-hümanist kuşkuculuğu, teoriyi insan aklına olduğu kadar insan duygusuna da dayandırma girişimlerini genişletti ve her ikisinin de sürdürülen evrensel hümanizmden ziyade tarihsel olarak olumsal yapılar olduğunu iddia etti. Foucault, The Archaeology of Knowledge adlı kitabında tarihi "hümanist antropoloji" olarak görmezden geldi. Çalışmasının metodolojisi, "delilik", "suç", "suç" ve "cinsellik" kategorilerinin arkasında yatan gerçekliğe değil, bu fikirlerin söylemler tarafından nasıl inşa edildiğine odaklandı.

Anı, edebiyatta kişisel yaşantının bütününü veya belli bölümlerini kapsayan, bu dönemlerdeki gözlemleri dile getirmek amacıyla yazılmış metinlerdir. Otobiyografi ile karıştırılabilen anı, ondan dışsal olaylara verdiği önem ile ayrılır. Anıda kişisel yaşam izlenimlerinin yanı sıra bu izlenimlerin dış boyutları da geniş olarak yer alır. Otobiyografide yazar öncelikle kendilerini konu edinirken anı yazarları çoğunlukla çeşitli tarihsel olaylarda rol oynamış veya bu olayların yakın gözlemcisi olmuş kişilerdir.

Anılar genellikle siyasi anı ve edebi anı olmak üzere iki kategoriye ayrılır ancak bunlar kesin sınırlandırmalar değildir. Bir siyasi anı kitabında edebî anılar da olabilmektedir. Kimi anı kitapları da toplum içinde belli özellikleriyle seçilmiş kişilerin portrelerinden oluşmaktadır.
Anı türünün en bilinen örnekleri Cevat Şakir Kabaağaçlı, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Halide Edib Adıvar ve Falih Rıfkı Atay vermiştir. Mavi Sürgün, Falih Rıfkı'nın Çankaya, Halide Edib'in Mor Salkımlı Ev ile Türk'ün Ateşle İmtihanı ve Yakup Kadri'nin Gençlik ve Edebiyat Hatıraları anı türünün cumhuriyet dönemindeki en güzel örnekleridir.
Anılar iki başlık halinde incelenir:
A) Olay merkezli anılar: Bu tür metinlerde yazar yaşadığı ya da tanık olduğu olayları anlatır.
B) Kişi merkezli anılar: Bazı kişilerin yazar üzerinde bıraktığı izlenimlerin ya da onlarla yaşanan bazı olayların anlatımı üzerinde kurulmuş kişilerin türlü özellikleri üzerinde yoğunlaşmış metinlerdir. Yazar tanıdığı kişilerin portrelerini çizer onların kendisinde bıraktığı izlenimleri aktarır onlarla yaşanmış ilginç ve önemli olayları dile getirir.

Geçmiş, bir kişinin ağzından kişisel yargılar ve yorumlarla verilir.
Tarihsel gerçeklerin öğrenilmesine katkı yaptığı için tarihçilere ışık tutar.
Okur düşünülerek yazıldığından içtendir ve bu yönüyle çok tutulur.
Her zaman nesnel anlatım söz konusu değildir, genellikle öznel anlatım görülür.
Yazar, çoğu zaman geçmişte yaşadığı olayları anlatır.

Batı'da çok yaygın bir tür olup ilk örneğini eski Yunan sanatçısı Ksenophon’un “Anabasis” adlı eseriyle vermiştir. Yunan filozofu Eflatun’un birçok eseri bu türdendir.
18. yüzyılda J. J. Rousseau’nun “ İtiraflar”, Goldoni’nin “İyilik Sever Somurtkan”, Goethe’nin “Şiir ve Gerçek”, Andre Gide’nin “Jurnaller” adlı eseri bu alanda önemli eserlerdir.
19. yüzyılda Fransız edebiyatında Victor Hugo’nun ”Gördüklerim”, Stendhal'ın “Bir Bencilin Anıları``, Verlaine’nın "İtiraflar“ Rus yazar Tolstoy'un İtiraflarım” adlı eseri bu alanda önemli eserlerdir.
19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'nda büyük oranda Fransız etkisindeki Tanzimat Dönemi'nde ilk örnekler görülmeye başlandı. Akif Paşa'nın Tabsıra, Namık Kemal'in Magosa Mektupları ve Ziya Paşa'nın Defter-i Amâl eserleri bu türün ilk örnekleri olarak kabul edilmiştir.

Anı ile günlük karıştırılmamalıdır. Anı geçmişe dönüktür. Yaşanmış, bitmiş olayların üzerinden uzunca bir zaman geçtikten sonra yazılan yazı türleridir. Günlük ise içinde bulunulan zamana yöneliktir.

Anı da günlük gibi bir kişinin başından geçen gerçek yaşantılardan kaynaklanan yazı türüdür.
Günlük yaşanırken anı ise yaşandıktan sonra yazılır.
Anılar, yazarların yaşlılık çağlarında yazdıkları ve yaşamları boyunca karşılaştıkları olayları kafasında iz bırakmış olan olayları nesnel bir şekilde ortaya koyan yazılardır. Günlükler ise daha öznel, derin, içten ve ruhun derinliklerinden kopup gelen anlık duygu ve düşünceler hakimdir.
Anı yazılarının anlatım açısından kurgusal niteliklere sahip olduğunu söyleyebiliriz. Günlükler ise kurgudan uzak yoğun düşüncelerin toplamıdır.

Aşk romanı, edebiyat′da bir roman türü.
Aşk romanı İngilizce konuşulan ülkelerde başta olmak üzere, Batı kültüründe gelişen bir edebi türdür. Bu tarz romanlar ikili ilişki üzerine odaklanır. İki kişi arasındaki romantik aşk bu romanların karakteristik özelliyidir. Bu romanların sonunun "duygusal tatmin edici ve iyimser biten" olması gerekmektedir.

Aşk romanının bir sürü türleri vardır. Örneğin, tarihi aşk romanı, romantik aşk romanı, paranormal aşk romanı, fantezi aşk romanı, erotik aşk romanı ve bşk.

Tarihi aşk romanı iki edebi türün, bir alt türüdür. Bu türler Aşk romanı ve Tarihi roman türleridir. Bu alt tür II. Dünya Savaşı′ndan önce yaranmıştır.
Tarihi aşk romanlarının bir sürü türleri vardır. Örneğin, Dark Ages veya Orta Çağ boyunca Vikingler özelliğinde Viking türü yaranmıştır. 938-1485 arasındaki devrdeyse ise Medieval türü mevcut olmuştur. Tudor türü 1485 ve 1558 yılları arasında İngiltere'de meydana gelmiştir. 1558 ve 1603 yılları arasında Elizabethan, 1714 ve 1810 yılları arasında Georgian, 1810 ve 1820 yılları arasında Regency, 1832 ve 1901 yılları arasındaki devrin tarihi aşk romanı Victorian adlanıyor.
2001 yılında, 778 tarihi aşk romanı romantik yayınlanmıştır.

Erotik aşk romanı denilen romanlar, romantizm ile erotikanın bir karışımıdır. Dünya genelinde, bu türdeki romanların büyük çoğunluğu sansürlenmiştir. Hatta yasaklananları da olmuştur. Erotik aşk romanları, güçlü cinsel içeriği ile karakterize olunur; ama diğer romantizmin herhangi unsurlarını içerebilir. Erotik aşk romanları daha samimi dil ile yazılıyor. Bu romanlar genellikle daha fazla seks sahneleri içerir.
Erotik aşk romanları adanmış en büyük online sitesi Internet Yetişkin Kitap veritabanıdır.

Kişiselleştirilmiş aşk romanları, okuyucuların hayal güçlerini harekete geçirmek için tasarlanmıştır. Bu tür romanlar, okuyucunun kendisini kahraman olarak görmesine imkan tanır ve roman kurgusu okuyucunun kişisel tercihlerine göre şekillenir. Profesyonel yazarlar tarafından hazırlanan bu romanlar, okuyucuların verdikleri cevaplar doğrultusunda kişiselleştirilir ve romanın içeriği okuyucunun isteklerine göre değişebilir.
Kişiselleştirilmiş aşk romanının yazarı da okuyucunun tercihine göre belirlenebilir. Kişiselleştirilmiş aşk romanları, okuyucuların isteklerine göre değişebilen hikâye kurguları ile dikkat çeker ve okuyucuların hayal güçlerine hitap eder.
Bu tür romanlar, okuyucuların beklentilerine göre şekillenen karakterler ve olaylar sayesinde okuyucuların daha fazla zevk almasını sağlar. Kişiselleştirilmiş aşk romanları, okuyucuların kendilerini kahraman olarak görmelerine ve hayal güçlerini harekete geçirmelerine imkan tanır. Bunun yanı sıra, bu tür romanlar, okuyucuların aşk hikâyelerini daha da özelleştirmelerine ve yönlendirmelerine olanak tanır.

Roman (edebiyat)

Batı edebiyatlarının temelini Yunan ve Latin edebiyatı oluşturur. Yunan edebiyatı'nda İlyada ve Odysseia destanlarıyla Homeros, trajedileriyle Aiskhylos, Sophokles ve Euripides, komedileriyle Aristophanes, tarih eserleriyle Herodotos, felsefe eserleriyle Eflatun, Aristoteles, fablleriyle Ezop kendinden sonrakileri etkilemiştir. Yunan edebiyatı MÖ 2. yüzyılda biter.
Latin edebiyatı ise Yunan edebiyatının bitiminde başlar. Söylev dalında Cicero, pastoral, epik ve lirik şiirde Vergilius yetişmiştir. Bu şairin ayrıca Aeneis adlı ünlü bir destanı vardır. Satirik ve didaktik şiirde Horatius tanınır. Felsefe ve trajedide ise Seneca kalıcı eserler bırakmıştır.
Bu dönemden sonra Avrupa'da yaklaşık 100 yıllık bir karanlık devir başlar. Bu dönem içinde kayda değer pek bir edebiyat çalışması görülmez. Bu sessizlik Rönesans devriyle sona erer. Rönesans'ın beşiği İtalya'da 13. yüzyılda Dante ortaya çıkar ve İtalyan dilini bir edebiyat dili haline getirir.
Dante'nin en önemli eseri İlahi Komedi'dir. Eser öbür dünyada Dante'nin yaptığı 7 günlük seyahati anlatır. Cennet, Cehennem ve Araf'tan bahseder. Dante ayrıca Beatrice adlı sevgilisi için yazdığı şiirlerle tanınır. O, bu ismi bir sembol haline getirmiştir.
Rönesans döneminde ayrıca lirik şiirleriyle tanınan Petrarca ve küçük hikâye türünün kurucusu Boccaccio, Avrupa edebiyatının temelini oluşturur. Rönesans döneminin destan türündeki en büyük yazarı ise Kurtarılmış Kudüs adlı eserin yazarı Tasso'dur.
İtalyan edebiyatındaki bu parlak dönemden sonra Fransız edebiyatı etkisini göstermeye başlar ve 20. yüzyılın sonlarına doğru süren edebiyatın merkezi Fransa olur. Fransız edebiyatı, Klasisizm döneminden önce, Hümanizm adı verilen bir hür düşünce ortamı yaşamıştır. Özellikle Montaigne denemeleriyle, Ronsard şiirleriyle, Rabelais ilk roman denemeleriyle yeni bir anlayışın sinyallerini vermiştir. Bundan sonra birbirini izleyen edebiyat toplulukları, edebiyatın akımlarını oluşturmuştur.

Batı edebiyatındaki akımlar;

Klasisizm
Romantizm
Realizm
Naturalizm
Parnasizm
Sembolizm
Fütürizm
Dadaizm
Sürrealizm
İzlenimcilik
Hümanizm
Ekspresyonizm
Kübizm
Egzistansiyalizm

Belgesel filmler belli konular üzerinde yapılan araştırmaların sonuçlarının estetik kaygılarla seyirciye yansıtılmasına dayanan sinema yöntemidir.

Belgesel sinemasının ustası Türk yönetmen Suha Arın, belgesel sinema, bilim ve sanatın buluştuğu bir kavşak noktasıdır. Bu yüzden belgeselci hem bilim insanı hem de sanatçı olmalıdır. Belgeselin bilim ve sanatı birleştiren yaratıcı yaklaşımını çözümlemektir. Arın öncesinde gerçekleştirilen belgesellerin büyük çoğunluğu, sinema estetiğinin geri planda olduğu birtakım öğretici yapımlardır. Sinemanın teorisiyle de ilgilenen Arın, bu tür çalışmaları, “bilgisel” olarak adlandırmanın daha doğru olacağını ifade etmiştir.
Tarih araştırmacı Türk belgesel yapımcısı ve yönetmeni Tekin Gün, Belgesel film gerçekliğin yaratıcı bir şekilde ele alınması ve yaşamı olduğu gibi materyaller ile bir araya getirilip kurgusal niteliklerden uzak tutulduğu görsel çalışma yöntemidir. Yapısındaki temel documentary belgeleyen konu ile izleyici arasında açık bir diyalog üretme biçimi olarak yoğrulmalı ve reel olguyu üreterek ele alınması, ''bilimsel'' amaç ile yorumlanarak aktarılması gerekmektedir. Ayrıca amaçlanan konu üzerinde belgeli araştırmaların sonucunda görsel anlatı seyirci (İzleyici) arasında gözlemsel eğitici, bilgilendirici becerisini arttırdığı gözükmektedir.

Belgeseller, belli bir amaca hizmet etmektedirler. Bu bir propaganda gereksinimi nedeniyle olabildiği gibi, modern deneyimlerin yüzeyinin ortaya konulması şeklinde de olabilmektedir. Örneğin, belgeselin diyalektik amaçla kullanımını ele aldığımız zaman, bugünkü mirasımızın kaynaklarına inmek olanaklı olabilmektedir. Çeşitli görünümler belgeseller ile dramatik şekillerde vurgulanmaktadır. İnsan zihnindeki temel duyumlar, çok amaçlı olarak çözümlenebilmekte ve parçalara ayrılabilmektedir. Belgesel yöntemler ile, modern düşüncenin tüm görünümleri açıklanabilmektedir. Daha net çözümlemeler sonrasında kesin sonuçlara varılır.. Belgesel film birçok işleve sahiptir. Bu işlevleri üç ayrı zaman diliminde toplamak mümkündür: Geçmişte yaşanılanlara bugünden bakabilmek, şimdiyi kaydedebilmek ve bugünün kaydıyla yarına bir köprü kurup yarına aktarımda bulunabilmek gibi dün, bugün ve yarın bağlamında işlevselliği vardır.

Tarihteki ilk belgesel denemeleri ve tanımı yapan Polonyalı film yapımcısı Bolesław Matuszewski, belgesel değerini dikkate alan ilk yazılı çalışması olarak kabul ediliyor. Yazılı eserler arasında geçen en eski metinleri 1898 yılında Fransızca olarak yayınlandı. Matuszewski belgesel film ve fotoğraf arşiv oluşturmayı güvenli görsel materyalleri toplanarak saklandığını öneren ilk film yapımcılarından ve belgesel filmin tarzını belirleyenler arasında yer almaktadır.

Türkiye'de belgesel sinema çalışmaları dönemlere ayırdığımızda sıralama şöyle,

1914-1950
1950-1960
1960 sonrası

(1914-1934)
Türkiye'de belgesel filmin başlangıcı konusunda net bir tarih tahmin etmek zor olsa da, sinematograf'la kaydedilen ilk görüntülerin belge niteliğine sahip olduğu kabul edilmektedir. Fuat Uzkınay 14 Kasım 1914 tarihinde Ayastefanos’taki Rus anıtının yıkılışını gösteren film çalışması tarihi kayıtlarda Türk belgesel filmci olarak kayıtlarda yer almaktadır. Aradan geçen 1 yıl sonrası 1915 te Merkez Ordu Sinema Dairesi kurulmuş,1917 yılında yarı askeri bir kurum olan Müdafaa-I Milliye Cemiyeti izlemiştir. Fuat Uzkınay Türk belgesel filmci olarak kabul edilmektedir. 1915 yılında ise Merkez Ordu Sinema Dairesi kurulmuş, bunu 1917 yılında yarı askeri bir kurum olan Müdafaa-I Milliye Cemiyeti izlemiştir. Sırasıyla 1915 yılında Çanakkale Savaşlarını yansıtan “Anagartalar Muharebesinde İtilaf Ordularının Püskürtülmesi, Galiçya Harekâtı, Galiçya’da On dokuzuncu Süvari Müfrezesi” gibi belgeselleri çekilmiştir.

Etnografik belgeseller
Doğa belgeselleri
Bilimsel belgeseller
Sanat belgeselleri
Şiirsel belgesel
Belgesel türleri hakkında yazılmış makale ve araştırmalara bakıldığında belgesel film türü ayırımında belli sorunlar yaşandığı gözükmektedir. Belgesel eleştirmeni ve yönetmen Tekin Gün, belgesel film türlerinin bu türün örneklerinde görüldüğü gibi ilk amacın bilgilendirmek olduğu anlaşılmaktadır. Fakat yapılan çalışmalar belgesel filmlerin kendi içinde belgesel materyalin türlere ayırma konusunda benzer sorunlar yaşandığını göstermektedir. Ayrıca Belgeselci tanımı ve anlamı, belgesel konulu reel filmleri belge niteliğinde bilgilendiren, üreten - (Çeken), barındıran görsel ve işitsel materyallerin bir araya gelmesini sağlayan, Documentary ile ilgili çalışan kimselerdir.

TDK'ye göre belgeselci tanımı, ''Belgesel filmleri çeken veya bunun üzerinde çalışan kişiler''

TDK'ye göre belgeselci anlamı, Belgesel niteliğindeki eserleri seven veya bunlarla ilgilenen kimse

Belgesel filmleri listesi

Betimleme veya tasvir, kelimelerle resim çizme sanatıdır. Betimlemede amaç, anlatılan varlık ya da nesneyi okuyucunun hayalinde canlandırabilmesini sağlamaktır. Betimleme yapılırken anlatılan varlık ya da nesnenin tüm özellikleri ayrıntılı bir biçimde okuyucuya aktarılır.
Betimlemeler genelde ikiye ayrılır. Bunlar;

İnsan tasviri
İç tasvir ve
Dış tasvirdir.

İnsanların ayrıntılı bir şekilde, özelliklerinin anlatılması ile oluşturulur. İnsan betimlerinin diğer adı portredir. İnsan betimi kendi içerisinde ikiye ayrılır; İç tasvir (ruhsal tasvir) ve dış tasvir (fiziksel tasvir) olmak üzere.

İnsanların gözle görülmeyen; sevecenlik, sevimlilik, çalışkanlık, karamsarlık, fesatlık, iyi kalplilik, kıskançlık gibi özelliklerinin anlatılmasına iç (ruhsal) betimleme denir.

Kişilerin gözle görülen; boyu, kilosu, saçı, kıyafeti, ayakkabıları gibi özelliklerinin ayrıntılı olarak anlatılmasına dış tasvir denir.

Bir konunun zaman içerisindeki akışı dikkate alınarak, sürecin yansıtıldığı betimleme türleri ardışık betimlemelerdir. Çizgi romanlar ardışık betimlemeyi sık sık kullanırlar.

Vasf

Beşerî çevre bilimleri (ekolojik beşeri bilimler), özellikle çevre literatürü, çevre felsefesi, çevre tarihi, çevresel antropoloji, çevre iletişimi, bilim ve teknoloji çalışmaları olmak üzere son birkaç on yılda beşeri bilimlerde ortaya çıkan birçok çevresel alt disiplinden yararlanan disiplinler arası bir araştırma alanıdır. Beşerî çevre bilimleri, önemli çevre sorunlarını ele almak için kültür, değerler, etik ve sorumluluklar hakkında insancıl soruları ele alır. Beşerî çevre bilimleri, bilimler ve beşeri bilimler arasındaki ve ayrıca batı, doğu ve yerli halklar kültürlerinde doğal dünya ve onun içindeki yeri ile ilişki kurma biçimleri arasındaki geleneksel ayrımları kapatmaya yardımcı olmayı amaçlar. Bu alan aynı zamanda "doğa" ve "kültür" arasındaki geleneksel ayrıma da değinerek, adalet, emek ve siyaset gibi insani sorularda birbirinden farklı "çevresel" sorunun iç içe geçtiğini gösteriyor. Beşerî çevre bilimleri, aynı zamanda çevre sorunları üzerinden yeni düşünme biçimleri yaratmak için farklı alanlardan yöntemleri sentezlemenin bir yoludur.

Bildungsroman (Türkçe: “Eğitim romanı” ya da  “Oluşum romanı”), Başkahraman`ın ahlaki ve psikolojik olarak nasıl geliştiğini betimleyen ve inceleyen roman türü. Almanca bir sözcük olan Bildungsroman, “eğitim romanı” ya da “oluşum romanı” anlamına gelir.
Eğitim romanı (Erziehungsroman ya da Bildungsroman), XVIII. yüzyılın ikinci yarısında Almanya'da ortaya çıkmıştır. Eğitim romanı terimi, XIX. yüzyılın yirmili yıllarında edebiyat kuramında kullanılmaya başlanmıştır. Eğitim romanlarında, genel olarak ana kahramanın belirli bir manevi değere sahip olma sürecine odaklanılmaktadır. Böylelikle hem odaklanılan kahramanın hem de okurların eğitildiği görülmektedir. Eğitim romanı türünde tarihsel süreç içinde yaşanan siyasi ve toplumsal olayların kişiler üzerinde yarattığı birtakım sorunlar ele alınmaktadır. Eğitim  romanında  kahramanın  kendisinde  gözlenen  değişiklikler, olay  örgüsü  bakımından  önem kazanır. Bu nedenle olay örgüsünün bütünü yeniden değerlendirilip yapılandırılır. Sovyet döneminin önde gelen edebiyat eleştirmen Bahtin’e göre eğitim romanı, esas olarak kahramanın kişilik oluşumunu ya da değişimini konunun merkezinde konumlandırır. Kahraman karakter olarak herhangi bir dönüşüm yaşamaz, ancak toplum 
içindeki yerinde ve yazgısında değişiklikler gözlenir. Dolayısıyla kahramanın karakteri, kişilik oluşumu ya da değişimi, eğitim romanında işlenen ana konu olarak değerlendirilmez. Eğitim romanında işlenen ana konu, belirli bir sosyo-kültürel bağlamda kahramanın karakterinin oluşum sürecidir.
Safdil kahramanın serüven peşinde dünyayı dolaşmaya çıkması ve uğradığı yenilgilerle yavaş yavaş olgunlaşarak bilgelik kazanmasını konu alan halk masalları, Wolfram von Eschenbach’ın Orta Çağ destanı Parzival (13. yy başları) ve Hans Grimmelshausen’in pikaresk öyküsü Simplicissimus’da (1669) edebi niteliğe kavuştu. Bu temayı roman düzeyinde ilk kez Wilhelm Meister’in Çıraklık Yılları (1795-96) adlı yapıtıyla Goethe ele aldı. Yapıt günümüzde de bu türün klasik örneği sayılmaktadır. Türün öbür örnekleri arasında Adalbert Stifter’in Der Nachsommer (1857; Yaz Sonu) ve Gottfried Keller’in Der grime Heinrich (1854-55; Yeşil Heinrich, 1947-48) adlı romanları yer alır. Eğitim romanı nostalji ve teslimiyet gibi temalara yer verse de, kahramanın olgunlaşmasıyla mutlaka olumlu bir havada sona erer. Roman kahramanının gençliğindeki büyük düşler yok olmuştur, ama ona acı veren düş kırıklıkları ve hatalar da geride kalmıştır. Eğitim romanının sık rastlanan bir türü, bir sanatçının gençliğini ve gelişimini konu alan Künstlerroman dır. Öteki türlerinden Erziehungsroman (“eğitim romanı”) kahramanın yetişme/eğitim sürecini, Entwicklungsroman (“gelişim romanı”) ise karakter gelişimini konu alır. Bu terimler bazen birbirinin yerine kullanılabilirse de, eğitim romanının gelişim romanından temel farkı, kahramanının içinde yaşadığı toplumla bütünleşmesini, olgunluğa ve uyuma erişmesini anlatmasıdır. Arap edebiyatında bildungsroman kültürünün köklü bir geçmişi bulunmaktadır. Bu alanın öncülerinden birisi İbn Tufeyl'dir. Modern Arap edebiyatında ise, Tayyib Sâlih'in Mevsimu'l-Hicre ile'ş-Şemâl adlı eseri çok tanınan bir bildungsromandır.

Hayy bin Yakzan, İbn Tufeyl
Lazarillo de Tormes

The History of Tom Jones, a Foundling, Henry Fielding (1749)
Candide, Voltaire (1759))
The Life and Opinions of Tristram Shandy, Gentleman, Laurence Sterne (1759)

Jane Eyre, Charlotte Brontë (1847)
Pendennis, William Makepeace Thackeray (1848–1850)
David Copperfield, Charles Dickens (1849)
Green Henry, Gottfried Keller (1855)
Great Expectations, Charles Dickens (1861)
What Maisie Knew, Henry James (1897)
Jude the Obscure, Thomas Hardy

Martin Eden , Jack London (1909)
The Book of Khalid, Ameen Rihani (1911)
Sons and Lovers, D. H. Lawrence (1913
Maurice, E. M. Forster
Of Human Bondage, W. Somerset Maugham (1915)
A Portrait of the Artist as a Young Man, James Joyce (1916)
Demian: The Story of Emil Sinclair's Youth Hermann Hesse
This Side of Paradise F. Scott Fitzgerald (1920)
Gone With the Wind, Margaret Mitchell (1936)
Pather Panchali, Bibhutibhushan Bandopadhyay (1929)
Black Boy, Richard Wright (1945)
The Voyage of the Dawn Treader, C. S. Lewis (1952)
Goodbye, Columbus, Philip Roth (1959)
To Kill a Mockingbird, Harper Lee (1960)
Dune, Frank Herbert (1965)
The Outsiders, S.E. Hinton (1967)
Bless Me, Ultima, Rudolfo Anaya (1972)
The Princess Bride, William Goldman (1973)
Bright Lights, Big City, Jay McInerney (1984)
Ender's Game, Orson Scott Card (1985)
Oranges Are Not the Only Fruit, Jeanette Winterson (1985)
Norwegian Wood, Haruki Murakami (1987)
English Music, Peter Ackroyd (1992)
His Dark Materials serisi, Philip Pullman (1995-2005)
Harry Potter serisi, J. K. Rowling (1997-2007)
Mevsimu'l-Hicre ile'ş-Şemâl, Tayyib Sâlih (1966)

The Secret Life of Bees, Sue Monk Kidd (2002
The Kite Runner, Khaled Hosseini (2003)
Never Let Me Go, Kazuo Ishiguro (2005)
Indecision, Benjamin Kunkel (2005)
Black Swan Green, David Mitchell (2006)
Züleyha Gözlerini Açıyor, Guzel Yahina (2015)

Ayyıldız, Esat (2018). et-Tayyib Sâlih’in “Mevsimu’l-Hicre İle’ş-Şemâl” Adlı Romanının Tahlili 10 Kasım 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi, 58(1), 662-689. doi:http://dx.doi.org/10.33171/dtcfjournal.2018.58.1.31

Bilgelik; bilgi edinme, idrak, görgü, sağduyu ve sezgisel anlayış ile birlikte bu hususiyetleri özümseyebilme ve uygulayabilme kapasitesidir. Aynı zamanda akıl ya da sağgörü; bilgi, deneyim, anlayış, sağduyu ve içgörü kullanarak düşünme ve hareket etme yeteneği olarak da tanımlanır. Bilgelik, tarafsız yargılama, merhamet, deneyimsel öz-bilgi, kendini aşma ve bağlanmama gibi öz niteliklerle ve etik ve iyilik gibi erdemlerle ilişkilidir. Bu vasıfları taşıyan kişiye bilge denir.
Bilgelik, bilgeliğe atfedilen özellikleri değerlendirmek için birkaç farklı yaklaşım da dahil olmak üzere birçok farklı şekilde tanımlanmıştır.
Akıl ve Bilgelik anlamları bazı durumlarda birbiriyle örtüşür. Bilgelik veya derin görüş, bir meziyet olarak kültürel, felsefi ve dinî kaynaklarda geçmektedir.

Oxford English Dictionary bilgeliğini “Yaşam ve davranışla ilgili konularda doğru bir şekilde değerlendirme kapasitesi; araçların ve amaçların seçiminde yargının sağlamlığı; bazen, daha az kesin olarak, özellikle pratik ilişkilerde, sağlıklı duyu, : karşıtı. aptallık; " ayrıca "Bilgi (özellikle de yüksek veya derin); aydınlanma, öğrenme, dürüstlük" şeklinde tanımlamaktadır. Charles Haddon Spurgeon, bilgeliği “bilginin doğru kullanımı” olarak tanımlamıştır. Robert I. Sutton ve Andrew Hargadon “bilgeliğin tutumunu" “bir kişinin kendi bildiğinden şüphe ederken bilgiyle hareket etmesi” olarak tanımladı. Sosyal ve psikolojik bilimlerde, bilgeliğin psikolojik bir yapı olarak operasyonelleştirilmesi ve ölçümü konusunda son yirmi yılda yapılan büyük ilerlemelerle birlikte, bilgeliğe birkaç farklı yaklaşım vardır.

Eski Yunanlar, bilgeliği, tanrıçalar Metis ve Athena olarak temsil edilen önemli bir erdem olarak görüyorlardı. Metis, Hesiodos'un anlatımına göre, onu hamile bırakan Zeus'un ilk karısıydı; Zeus bu olaydan sonra, Metis bilgeliğin bir cisimleşmesi olduğu için Mêtieta ("Bilge Danışman") unvanını kazandı ve sonra Zeus, başından fırladığı söylenen Athena'yı doğurdu. Athena güçlü, adil, merhametli ve iffetli olarak tasvir edilmiştir. Apollo da, bilimlerin ve ilham veren ve şiirsel sanatların kişileşmeleri olan Müzlerin şefi olarak atanmış bir bilgelik tanrısı olarak kabul edildi; Platon'un Kratylos diyaloğuna göre, Apollon'un adı "Ballon" ve "Omopoulon" anlamına da gelebilir, çünkü bu tanrı ilahi ve hakiki ilhamlardan sorumluydu, böylece her zaman şifa ve kehanetleri doğru olan bir okçu olarak kabul edilirdi. Apollon, “kendini bil”  özdeyişinin (Delfi özdeyişleri bilgeliğinin bir parçası) yazılı olduğu Apollon Tapınağı'ndaki rahibeler (Pythia) aracılığıyla peygamberlik eden tanrı olarak kabul edildi. Bilimle ve teknik bilgiyle ilgili olan Hermes'le karşılaştırıldı ve, İsa'nın ardından ilk yüzyıllarda, bir Mısır senkretizminde Hermes Trismegistos adı altında Thoth ile ilişkilendirildi. Yunan geleneğinde, Yunanistan'ın Yedi Bilgesi ile bilgeliğin ilk tanıtımları tarihe geçti.
Sokrates ve Platon için felsefe, kelimenin tam anlamıyla "bilgelik aşkı"ydı (philo-sophia (bilgelik). Bu Platon'un diyaloglarına nüfuz eder; Devlet adlı eserinde, filozof krallar, önerilen ütopyanın liderleridir ve neyin iyi olduğunu anlayan ve buna göre hareket edebilecek cesaret sahibi olan kişilerdir. Aristoteles, Metafizik'te, bilgeliği, şeylerin neden olduğu gibi olduğunu anlamak olarak tanımladı (nedensellik) ve bu şeylerin sadece oldukları gibi olduklarını bilmekten daha derindir. “Phronesis” ve “sophia” arasındaki ayrımları yapan ilk kişiydi.
Platon ve Ksenophon'a göre, Delfi Kehaneti'nin Pythia'sı “Yunanistan’daki en bilge adam kim?” sorusunu Sokrates'in en bilge olduğunu belirterek cevapladı. Platon'un Sokrates'in Savunması eserine göre Sokrates, ondan daha akıllı sayılabilecek insanları aramaya karar verdi ve doğru bilgiye sahip olmadıkları sonucuna vardı:

Ben bu adamdan daha bilgeyim; çünkü ikimiz de doğru ve iyi bir şey bilmiyoruz, ama bu adam bilmediği zaman bir şey bildiğini sanıyor, oysa ben hiçbir şey bilmediğim gibi, bildiğimi de düşünmüyorum.
Böylece, insanın kendi cehaletinin farkında olmasının ve epistemik alçakgönüllülüğe değer vermesinin bilgece olduğu, “Hiçbir şey bilmediğimi biliyorum” ifadesiyle ölümsüzleştirildi.
Eski Romalılar da, Minerva veya Pallas olarak kişileştirilmiş olan bilgeliğe değer verdi. Ayrıca yetenekli bilgiyi ve erdemleri, özellikle de iffeti temsil eder. Onun sembolü, hala bilgeliğin popüler bir temsili olan baykuş idi, çünkü karanlıkta görebiliyordu. Jüpiter'in alnından doğduğu söylenir.
Bilgelik Hristiyanlık içinde de önemlidir ve İsa vurgulamıştır. Havari Pavlus, Pavlus’un Korintlilere birinci mektubu içinde, hem dünyevi hem de ilahi bilgeliğin olduğunu savundu ve Hristiyanları ikinciyi takip etmeye çağırdı. Bilgelikle yakından ilişkili olan akıl, Katolikliğin dört temel erdeminden biri haline geldi. Hristiyan filozofu Thomas Aquinas, bilgeliği tüm erdemlerin “babası” (yani nedeni, ölçüsü ve şekli) olarak değerlendirmiştir.
Bilgeliğin nasıl geliştirileceğine dair kapsamlı rehberliğin sağlandığı Budist geleneklerinde, bilgeliğin geliştirilmesi, merkezi bir rol oynar. İnuit halkları geleneğinde, bilgeliğin geliştirilmesi öğretmenin amaçlarından biriydi. Bir İnuit yaşlısı, bir kişinin ne yapılması gerektiğini görebildiğinde ve ne yapılması gerektiği söylenmeden başarılı bir şekilde yapabildiğinde, bilge olduğunu söyledi.
Birçok kültürde, son büyüyen dişler olan üçüncü azı dişlerinin adı, etimolojik olarak bilgelikle bağlantılıdır, örneğin, İngilizce "wisdom tooth" da (bilgelik dişi) olduğu gibi. Takma adı, geç ergenlik döneminde ve erken yetişkinlik çağında göründüklerinden, Hipokrat yazılarında halihazırda sóphronistér ve Latince de dens sapientiae (bilgelik dişi), (Yunanca'da, moderasyon veya ders öğretmenin anlamı ile ilgili) olarak adlandırılmıştır ve klasik geleneğe dayanmaktadır.

Devlet okulları ABD'de karakter eğitimine yönelik bir yaklaşıma sahiptir. Benjamin Franklin gibi on sekizinci yüzyıl düşünürleri bunu bilgelik ve erdem eğitimi olarak adlandırıyordu. Geleneksel olarak, okullar, ebeveynler ve toplumla birlikte karakter ve bilgelik oluşturma sorumluluğunu paylaşır.
Birleşik Krallık'ta çağdaş bir filozof olan Nicholas Maxwell, akademi'nin odak noktasını bilginin kazanılmasından, bilgeliği aramak ve teşvik etmek olarak değiştirmesi gerektiğini savunuyor. Bunu, insanın kendisi ve diğerleri için yaşamda neyin değerli olduğunu anlama kapasitesi olarak tanımlar. Yeni bilginin ve teknolojik "know-how"ın hareket gücümüzü arttırdığını söyler. Yine de, bilgelik olmadan, Maxwell bu yeni bilginin, insan yararına olduğu kadar insan zararına da neden olabileceğini iddia ediyor.

Psikologlar, bilgelikle ilgili yaygın olan inançlar veya halk teorileri hakkında veri toplamaya başladılar. İlk analizler, “zeka, algı, maneviyat ve cin gibilik ile bilgelik teorisinin örtüşmesine rağmen, bilgeliğin zor yaşam soruları ile başa çıkmada ve karmaşık gereksinimlere uyum sağlamada bir uzmanlık olduğu açıktır" durumunu işaret etmektedir.
Bu tür örtülü teoriler, açık teorilerin ve bilgeliğin temelinde ortaya çıkan psikolojik süreçlerle ilgili deneysel araştırmalara karşıt durmaktadır.
 Bilgeliğin kesin psikolojik tanımları hakkındaki görüşler değişebilir, ancak, bilgelik için kritik olanın, yaşam hakkında derin düşünceleri ve kritik yaşam meseleleri hakkındaki yargıyı destekleyen belirli üstbilişsel süreçler olduğu konusunda bir fikir birliği vardır. Bu süreçler arasında kişinin kendi bilgisinin sınırlarını tanıma, belirsizliği ve değişimi kabul etme, bağlam ve daha büyük resme dikkat etme ve bir durumun farklı bakış açılarını entegre etme sayılabilir. Bilişsel bilim insanları, birinin yaşamını yönetmek için içgörülü çözümler sağlayabileceğinden, bilgeliğin bu tür akıl yürütme süreçlerini koordine etmesi gerektiğini öne sürmektedir. Özellikle, böyle bir muhakeme hem teorik hem de deneysel olarak genel zekadan farklıdır. Robert Sternberg, bilgeliğin genel (akışkan veya kristalize) zekayla karıştırılmaması gerektiğini önerdi. Bu fikir doğrultusunda araştırmacılar deneysel olarak bilgece mantığın IQ'dan farklı olduğunu göstermiştir. Bilgeliğin birkaç farklı karakterizasyonu aşağıda listelenmiştir.
Baltes ve meslektaşları Bilgelik: Yaşam boyu başarılı gelişmeyi düzenlemedeki yapısı ve işlevi adlı eserlerinde, bilgeliği, "belirli bir durumun çelişkileriyle başa çıkabilme ve bir eylemin kişinin kendisi ve diğerleri için sonuçlarını değerlendirebilme yeteneği" olarak tanımladılar. Somut bir durumda, kişisel, kişiler arası ve kurumsal çıkarlar arasında bir denge kurulabileceği zaman elde edilir ". Dengenin kendisi, bilgeliğin eleştirel bir ölçütü gibi görünüyor. Deneysel araştırmalar, bilgeliğe bağlı akıl yürütmenin, kişisel yaşam zorluklarıyla karşı karşıya kalındığında kişisel ve kişiler arası çıkarlar arasında denge sağlamakla ve kişiler arası çatışmaları yönetirken hedefler belirlemekle ilişkili olduğunu gösteren bu fikri desteklemeye başladı.
Pozitif psikoloji alanındaki araştırmacılar, bilgeliği "bilgi ve deneyimin" eşgüdümü ve "refahı geliştirmek için kasıtlı kullanımı" olarak tanımlamışlardır. Bu tanım altında, bilgelik ayrıca aşağıdaki yönlere sahip çok boyutlu bir yapı olarak tanımlanır:

Kendi kendine bilgi ve sürdürülebilir eylemlerle problem Çözme.
Olumsuz ve olumlu yanları bilinen durumlara bağlamsal samimiyet.
Etik görüşlerde çeşitlilik bilgisi ile değere dayalı tutarlı eylemler.
Koşulsuz kabul ile yaşamdaki belirsizliğe karşı tolerans.
Kişinin kendi duygularını, ahlakını vb. anlayabilmek için kendisiyle empati kurabilmesi ve kendini daha büyük bir bütünün parçası olarak görebilme yeteneği de dahil olmak üzere diğer hisler.
Bu teorik model, bilgelikle ilgili muhakeme ve iyilik hali arasındaki geniş bir bağlantı dışında, deneysel olarak test edilmemiştir.
Grossmann ve meslektaşları, önceden tanımlanmış psikolojik literatürü sentezleyerek, kötü tanımlanmış yaşam durumları karşısında, bilgeliğin tarafsız ve sağlıklı yargı içeren belirli bilişsel süreçleri içerdiğini belirtir: (i) entelektüel alçakgönüllülük veya kişinin kendi bilgi sınırl

Bilinç akışı karakterin düşünme eylemini olduğu gibi aktarmaya çalışan bir edebi tekniktir. Yapıtlarda iç diyalog şeklinde göze çarpar. Bilinç akışı tekniğini kullanan yazarlara örnek olarak James Joyce, William Faulkner ve Virginia Woolf gösterilebilir. Bilinç akışsal edebiyat modernist akımla yakından ilişkilidir. Psikolojiden edebiyata girişi May Sinclair sayesinde olmuştur.

Bilinç akışsal edebiyati genellikle bir iç monolog halindedir ve metnin takibini zorlaştıran, karakterin parça parça olan düşüncelerini veya anlık duygularını yansıtan çeşitli anlam ve noktalama hatalarıyla biçimlenir. Bilinç akışı ve iç diyalog, konuşmacının bir dinleyici veya 3. şahsa hitap ettiği ve genelde şiir veya dramalarda görülen dramatik monologlardan ayrılmaktadır. Bilinç akışında, konuşmacının düşünce süreci kişinin kendisine yönelmiştir ve biz buna sadece kulak misafiri oluruz. Bu iç monologlar, öncelikli olarak kurgusal bir araçtır.

Muhtemelen bu tekniği kullanan ilk edebi ürün Ovidius'un Methamorphoses'udur. Sir Thomas Brown'a ait olan “The Garden of Cyrus” (1658), nesnelerin, geometrik şekillerin ve numerolojinin hızlı ve bağlantısız kullanımı ile bilinç akışsal yazının ilk ürünleri arasında yerini almaktadır. [Gyula Krudy]’nin bazı ürünleri de (“The Adventures of Sindbad”) bilinç akışının müjdecisi olan kimi teknikler içermektedir. Bu tarzın gelişiminde incelenebilecek diğer örnekler Laurence Sterne'ün “The Life and Opinions of Tristram Shandy” ve “Gentleman”’i (1760), Edgar Allan Poe'nun Nantucketlı Arthur Gordon Pym'in Öyküsü (1837/1838) ve Édouard Dujardin’in “Les Lauriers sont coupés”udur (1888). Tolstoy Anna Karenina’nın (1877) düğüm kısmına ulaşan bölümlerde bilinç akışına benzer bir yöntem kullanmıştır. Arthur Schnitzler'in erken dönem işlerinden “Leutnant Gustl”da (1900) da bilinç akışı tekniği görülmektedir. Ancak bilinç akışsal yazın asıl yükselişini 20. yüzyılda yakalamıştır. Virginia Woolf, James Joyce ve William Faulkner’ın eserleri bu yükselişe öncülük etmiştir.
Bilinç akışı tekniğiyle yazılmış önemli eserlerden birkaçı:

J.D. Salinger -Çavdar Tarlasında Çocuklar
Dorothy Richardson - Pilgrimage
James Joyce - Ulysses (özellikle de Molly Bloom’un iç monologları)
Virginia Woolf - Deniz Feneri, Dalgalar, Mrs. Dalloway
William Faulkner - Ses ve Öfke, Döşeğimde Ölürken
Robert Anton Wilson ve Robert Shea - Illuminatus!
William Styron - Lie Down in Darkness
Allen Ginsberg - "Uluma" ("Howl")
Jack Kerouac - Yolda
Samuel R. Delany - Dhalgren
Hubert Shelby Jr. - Last Exit to Brooklyn
Hunter S. Thompson - Fear and Loathing in Las Vegas
Jerzy Andrzejewski - Gates to Paradise
A.B. Yehoshua - A Late Divorce
Will Christopher Baer - Phineas Poe Trilogy (Kiss Me, Judas ve Hell's Half Acre''ın tamamında, Penny Dreadful'un bazı bölümlerinde görülür)
Ezgiler Ezgisi
Oğuz Atay - Tutunamayanlar
Orhan Pamuk - Sessiz Ev
Yusuf Atılgan - Anayurt Oteli

Teknik sadece edebi eserlerde değil, görsel eserlerde de kullanılmıştır. Çeşitli İngiliz komedi tiyatro toplulukları, absürdlükle bilinç akışını harmanlayarak yeni bir yorum yaratmışlardır.
Müzik dünyasında ise bu tekniği rap şarkıcısı Ghostface Killah kullanmıştır. Sözlerini, kişisel fikirlerini ve ruh halini yansıtan karmaşık ve anlık ifadelerle oluşturmuştur.

İç monolog
Serbest çağrışım
Modernizm

Bilinç dışı, Sigmund Freud'un psikanaliz kuramında geliştirilmiş bir kavramdır. Buna göre; bilinç yapısı ikili bir nitelik taşır, yani görülen bilinç durumlarının gerisinde çok daha derinde ve görünmez bir bölgede işleyen başka bir yapı daha söz konusudur. Bu bölgenin adı bilinç dışıdır ve bilinç durumunu etkileyen asıl şey bu yapıdır. Freud'un bilinç dışı ile ilgili imgelemeyi güçlendiren bir yorumu vardır. Freud bilinci okyanustaki buz dağına benzetir. Suyun altında kalan kısım bilinç dışı, su üzerinde kalan kısım bilinçtir. Bu yoruma göre bilinç dışıyla ilgili araştırma ve sentezlerde bulunmuştur. Bilinç dışının rüyalarla açığa çıkacağını savunmuş ve hastalarıyla bunu örneklendirmiştir.

Organizmanın iç yaşantıları ve dış dünyanın farkında olmadan yaptığı davranışların tümü. İnsanı bir bilgisayara benzetecek isek, bilinç dışı kuşkusuz bir şekilde insanın "Hard Disk"i olacaktır. Organizmanın yaşadığı olayların önemli/önemsiz kaydedildiği ve hayatının gelecek aşamalarında alınacak kararlara ve yapılacak eylemlere dolaylı yönden etki ettiği bir bölümdür. Aynı zamanda yine bir bilgisayar benzetmesinde bulunacak olursak bilinç dışı insan için bir antivirüs görevi görmektedir.

Bilinçte olmayan ancak kapsamındakilerin istendiğinde bilince çağırabileceği eşik bölgesi. Bilincin farkında olmadığımız alanı.

Psikanalizde kullanılan İd (temel benlik), Ego (bilinç) ve Süperego (toplumsal kurallar; din, ahlak, töre, gelenek gibi) üçlemesi, ilahi dinlerdeki şeytan, nefis ve inanç üçlemesine benzemektedir.

Bilinçaltı(Bilinç dışı) Nasıl Çalışır? 6 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Birinci şahıs anlatıcı, bir öykünün bir kişi tarafından, kendi adına ve kendisi hakkında konuşarak anlatıldığı anlatım türüdür. Anlatıcı karakterlerden biridir. Birinci şahıs anlatıcı tekil veya çoğul olabilir, eserdeki belli bir bakış açısını temsil eder.
Anlatıcı kendisine "ben" ve /veya "biz" olarak hitap eder. Bu okuyucuya sadece anlatıcının duygu ve düşüncelerini görme fırsatı verir; fakat başkalarınınki görülemez. Bazı hikâyelerde birinci şahıs anlatıcılar başka kişilerden duyduklarını yer vererek daha geniş bir bakış açısından olayı anlatmayı hedefleyebilirler. Diğer bazı hikâyelerde ise anlatıcı çeşitli bölümlerde başka kişiler olabilir, bu da okuyucuya birden fazla karakterin duygu ve düşüncelerini görme imkânı tanır.
Birinci şahıs anlatıcı bir bilinç akışı, bir günlük gibi çeşitli formlarda olabilir.
Birinci şahıs anlatıcı öznel ve güvenilmez olması nedeniyle eleştirilmektedir.

Biyografi ya da yaşam öyküsü, bir kişinin yaşamını ayrıntılı bir biçimde açıklayan bir edebiyat türüdür. Kişi kendi hayatını anlatıyorsa buna otobiyografi, şairlerin yaşam hikâyesi anlatılıyorsa da buna tezkire denir. Biyografiler eğitim, iş, ilişkiler ve ölüm gibi temel olaylardan daha fazlasını içerir. Bir biyografi, bir konunun yaşam öyküsünü sunar, deneyimle ilgili samimi ayrıntılar da dahil olmak üzere yaşamlarının çeşitli yönlerini vurgular ve öznenin kişiliğinin bir analizini içerir.
Biyografik eserler genellikle kurgusal değildir, ancak kurgu bir kişinin hayatını betimlemek için de kullanılabilir. Biyografik kapsamın derinlemesine bir biçimine eski yazı denir. Edebiyattan filme kadar çeşitli mecralarda yapılan çalışmalar biyografi olarak bilinen edebiyat türünü oluşturur.
Plutarkhos'un Paralel Yaşamlar'ı klasik biyografi yazımını etkileyen bir eserdi.

Biyografi sözcüğü biyo+grafi sözcüklerinin birleştirilmesi ile oluşturulmuştur. "Bio" sözcüğü, Fransızca “[bileşik adlarda] can, yaşam” anlamında olup, Eski Yunancada da aynı anlama gelen bíos, biot- βίος, βιοτ- sözcüğünden alıntıdır. "Graf" Bu ek Eski Yunanca graphḗ γραφή “yazı, çizgi” sözcüğünden alıntıdır.
Türkçeye, Fransızcadan geçmiştir.

Bilimsel biyografi(Monografi): bireyin hayatının eleştirisel bir tutumla, araştırma ve incelemelere dayalı olarak anlatıldığı biyografi türüdür.
Biyografik roman: Kişinin yaşıyormuş gibi ve roman kurgusuyla anlatılıp kişisel özellikleri ve hayatının tanıtıldığı biyografi türüdür.
Nekroloji: Yakın zamanda ölmüş kişilerin iyi özelliklerinin anıldığı, genellikle gazete ve dergilerde yayımlanan biyografi türüdür.
Portre: Ele alınan kişinin kronolojik olarak hayatını aktarmak yerine, kişiliğinin nitelikleri tasvirlenerek anlatılır.

Şevket Süreyya Aydemir: Tek Adam, Menderes'in Dramı, Makedonya'dan Orta Asya'ya Enver Paşa
Oğuz Atay: Bir Bilim adamının Romanı
Yusuf Ziya Ortaç: İsmet İnönü: Bir Hayatın Romanı

Bohemya (Çekçe: , Almanca: , Fransızca: Bohême, Lehçe: Czechy), Çekya'da bir bölgedir. Bohemya'nın toplam yüzölçümü yaklaşık 52.060 kilometrekaredir. Bohemya, Bohemya kralları tarafından yönetilen Moravya ve Çek Silezyası dahil geniş tarihsel Bohemya krallığı toprakları olarak da söylenebilir. 1918'e kadar Bohemya eyaleti Avusturya'ya aitti.
Bohemya, Büyük Morevya'nın düklüğü altındaydı. Sonra ise Kutsal Roma İmparatorluğu altında ise özgür bir krallıktı. Daha sonra Avusturya İmparatorluğu ve Habsburg monarşisisinin altında bir parçaydı. 1. Dünya Savaşı'ndan sonra oluşturulan özgür çekoslavak devletinde, Bohemya'nın tamamı Çekoslavakya'nın bir parçası oldu. Almanca konuşan yerliler ise çoğunluğu Almanca konuşan bölgelerin Almanya-Avusturya'nın bir parçası olması iddiaları, 1938 ve 1945 yılları sırasında bu bölgeler Nazi Almanyası'nın Sudetenland toprağı olmuştur.
Kalan Çek bölgeleri ise İkinci Çekoslav Cumhuriyeti olmuştur. Ve İkinci Dünya Savaşı'nın sonuna kadar Bohemya ve Moravya himayesi altında işgal edilmiştir. Sonrasında ise Bohemya yenilenmiş Çekoslavakya'nın parçası oldu. 1969'da, Çek topraklarına(Bohemya dahil olarak) Çek Sosyalist Cumhuriyeti'nde Çekoslavakya olarak özerklik verilmiştir. 1990'da ülkenin ismi Çek Cumhuriyeti olarak değiştirilen 1993'te Çekoslavakya'nın dağılmasıyla ayrı bir devlet olmuştur.
1948'e kadar Bohemya, Çekoslavakya'nın bir yönetim parçasıydı. O zamandan sonra yönetim değişiklikleriyle birlikte kendi kendini yöneten bölgeler olarak ayrıldı ve bu değiştirilen yönetim tarihsel çek topraklarını dahil etmiyordu(ya da 1960 ve 2000'den kalan bölgeleri). Ancak üç toprak Çek anayasasında "Biz, Bohemya, Moravya ve Silezya'daki Çek Cumhuriyeti vatandaşlarıyız" olarak anıldı.
Bohemya 52.065 kilometre kare alanı vardı, bugün ise bu bölge 10.5 milyon nüfusluk Çek Cumhuriyeti'nin 6.5 milyon vatandaşına ev sahipliği yapmaktadır. Bohemya, Yukarı ve Aşağı Avusturya bölgesinde, Bavyera'nın batısında (Almanya) ve Saksonya ve Lusatia'nın kuzeyinde, Silezya'nın kuzeydoğusunda, Moravya'nın doğusunda sınırlandırılmıştır. Bohemya'nın sınırları genellikle Bohemya Ormanı, Maden Dağları ve Devasa Dağları gibi dağlar tarafından işaretlenmiştir. Sudetes'in bir parçası, Bohemyalı-Moravyalı sınırı kabaca Elde-Danube havzasını takip etmektedir.

Bohemya Krallığı
Moravya

Büyülü gerçekçilik, olağan ya da gerçekçi bir çizgide ilerleyen sanat akımlarında bulunmaması gereken sihirli ve mantık dışı ögeleri içeren sanat akımıdır.

Büyülü gerçekçilik; gerçekçilikte akılla çözümlenemeyen, büyülü olarak adlandırıp geçiştirilen olayları kapsayacak biçimde kurgusal gerçekliği genişleten bir edebi gerçekçiliktir.
Terim, ilk defa Alman sanat eleştirmeni Franz Roh tarafından kullanılmıştır. Roh, gerçekliği gösteren bir tabloyu tanımlamak için bu terimi kullanmış olsa da, Novalis mahlasını kullanan erken dönem Alman romantik şair ve düşünür Georg Philipp Friedrich von Hardenberg, Roh'dan çok daha önce, on sekizinci yüzyılın sonlarında, büyülü gerçekçi kişiden söz eder. Roh'nun resim sanatı için kullandığı Magischer Realismus kavramının İtalyancadaki karşılığı Realismo Magico'yu ilk defa hem sanat hem de edebiyat için kullanan kişi İtalyan eleştirmen, şair, oyun, roman ve öykü yazarı Massimo Bontempelli'dir. Daha sonraları ise Bontempelli'nin yakın arkadaşı Arturo Uslar Pietri büyülü gerçekçilik kavramını ilk kez Latin Amerika edebiyatı için kullanarak birçok Latin Amerikalı yazarın eserlerini büyülü gerçekçi olarak sınıflandırmıştır.
Kübalı yazar Alejo Carpentier Bu Dünyanın Krallığı (El Reino de Este Mundo, 1949) isimli romanın önsözünde Latin Amerika'ya özgü olduğunu iddia ettiği bir gerçekliği olağanüstü Amerika gerçekliği diye tanımlar. Ona göre tuhaf olanın sıradan olduğunu söylediği kıtaya özgü bu gerçekliği de ancak Latin Amerikalı yazarlar aktarabilirdi. Carpentier'in bu görüşleri büyülü gerçekçiliğin politik yorumlamalarında ve Latin Amerika'ya özgü bir tarz olarak algılanmasında etkili olmuştur. Bu algı, 1960'lı-70'li yıllarda Gabriel Garcia Marquez gibi yazarlarla Latin Amerika edebiyatının uluslararası başarı kazanması sonrasında daha da pekişmiştir. Ancak Büyülü gerçekçilik Latin Amerika'ya özgü bir edebi tarz değildir. Latin Amerika edebiyatıyla ilişkilendirilmesi ve dolayısıyla bu edebiyatta yaşanan patlamanın kendisine kazandırdığı ivme sayesinde büyülü gerçekçilik özellikle post-kolonyal durum ile ilgili hassasiyetlerini dile getirmek isteyen yazarların da sıkça yararlandığı bir edebi tarz olmuştur.
Günümüzde ise büyülü gerçekçilik kimliği ne olursa olsun her coğrafyadan hem post-kolonyal hem de Batılı yazarların kullandığı uluslarararsı edebi bir tarz haline gelmiştir. Nitekim Salman Rüşdi, Gabriel García Márquez, Ben Okri, Isabel Allende gibi postkolonyal yazarlardan başka Günther Grass, Jeanette Winterson, Angela Carter, Robert Nye, Marina Warner, hatta Latife Tekin ve Nazlı Eray gibi batılı ya da kolonyal geçmişe sahip olmayan ülkelerin yazarlarının da büyülü gerçekçi bir tarzda yazmaları bu durumu yansıtmaktadır.

Büyülü gerçekçilik, fantastik unsurlara bolca yer veren postmodern edebiyat kuramında merkez teşkil edecek akımlardandır. Köken itibarıyla, Latin Amerika'da doğmuş ve en önemli örnekleri Latin Amerikalı yazarlar tarafından verilmiştir. Dünya ölçülerinde incelendiğinde üçüncü dünya ülkelerinin; Batı kapitalizmi, eğitimi ve teknolojisi ile karşılaşması sonucunda, bu ülkelerde edebiyat alanında büyülü gerçekçilik akımı görülmeye başlamıştır. Sömürgecilik sonrası söylemle ilişkilendirildiğinde, fantezi ve gerçek olmak üzere iki farklı özelliği birleştirmesinden dolayı melezlik (hybridity) ve ‘öteki’ kavramlarına değinilmesi eserin önemli özelliklerini teşkil eder. Üçüncü dünya ülkelerindeki insanların bireysel, toplumsal, ekonomik sorunlarını işlemek için kullanılan, dolayısıyla politik kaygı taşıyan bir akım olmuştur.
Büyülü gerçekçilik, gerçek ve fantastik, alışılmış ve alışılmamış olanı bir arada kullanır. Fantastik veya alışılmamış olan, eserde büyülü bir hale dönüşür. Dolayısıyla, büyülü gerçekçilik, gerçek ve fantastiğin mükemmel oranda bileşimi olarak algılanmalıdır. Büyülü gerçekçi bir eser, doğal olan ile doğaüstü olanı okuyucuyu şaşırtmadan kaynaştırmalıdır.
Büyülü gerçekçi bir eserde doğaüstü, perilerle, cinlerle, hayaletlerle dolu masalların, destanların, efsanelerin ve halk hikâyelerinin yararlanılması sonucu mitsel bir geleneğin yansıması olarak ortaya çıkar. Bu mitsel yansımalar eserin fantastik kısmını oluşturur. Yani, esere doğaüstü unsuru katabilmek için yerel folklordan yararlanılır. Geleneksel sözlü edebiyatın kullandığı anlatım teknikleri kullanılabilir.
Büyülü gerçekçi bir eserde anlatıcı, okuyucunun tuhaf olandaki mantıksızlığı fark etmemesini sağlamak amacıyla, hiçbir açıklamada bulunmadan, bir uzaklık duygusu yaratarak olayları okuyucuya aktarır. Anlatıcının ketumluğu sayesinde uzaklık ve uzaklaşma duyguları yaratılırken, olaylar ve bu olayların akışı ön plana çıkmaktadır. Büyülü gerçekçilikte sıkça kullanılan ironi de anlatıcının yaratmış olduğu büyülü dünyadan kendisini uzak tutmasını sağlar.
Anlatıcının ketumluğu ve ironinin kullanılması, eserde karakterlerin sunumunu, yer ve zaman algılarını etkilemektedir. Büyülü gerçekçilikte karakterler daha çok gerçekleştirdikleri eylemlerle tanıtılmakta, karakterlerin ruhsal, psikolojik ve ahlaki özellikleri açıklanmamaktadır. Yer ve zaman, eserde belirsiz kalır. Mitsel mekânlar kullanılır. Düz çizgisel bir zaman algısı yoktur, daha çok çevrimsel zaman algısı hâkimdir. Bazen semboller ve çağrışımlar, bazen de halk hikâyeleri, masallar, efsaneler, destanlar ve düşler yardımıyla geçmiş, şimdi ve gelecek iç içe geçer. Üslup açısından bakıldığında büyülü gerçekçilik, benzetme, mecaz, mübalağa, tekrarlar, sembolizm, ironi ve paradoks gibi pek çok söz sanatını kullanmaktadır.

Büyülü gerçekçilik akımının edebiyatta önde gelen yazarlarından bazıları ve ünlü eserleri şöyle sıralanabilir:

Jorge Luis Borges - Alçaklığın Evrensel Tarihi (Historia Universal de la Infamia)
Jacques Stephen Alexis - Haitililerin Büyülü Gerçekçiliği (Realisme Merveilleux des Haitiens)
Isabel Allende - Ruhlar Evi (La casa de los espíritus)
Miguel Ángel Asturias - Men of Maize (Hombres de maíz)
Miguel Ángel Asturias - Başkan (El Señor Presidente)
Mihail Bulgakov - Usta ile Margarita (Master i Margarita)
Italo Calvino - Görünmez Şehirler (Le città invisibili)
İhsan Oktay Anar - Suskunlar
Hasan Âli Toptaş - Gölgesizler
Otar Çiladze — Yolda Bir Adam Gidiyordu (გზაზე ერთი კაცი მიდიოდა)
Peter Carey - Illywhacker
Alejo Carpentier - Bu Dünyanın Krallığı (El reino de este mundo)
Angela Carter - The Magic Toyshop
Louis-Ferdinand Céline - Journey to the End of the Night (Voyage au bout de la nuit)
José Donoso - The Obscene Bird of the Night (El obsceno pájaro de la noche)
Ralph Ellison - Invisible Man
Laura Esquivel - Acı Çikolata (Como agua para chocolate)
Janet Frame - The Carpathians
Carlos Fuentes - Artemio Cruz'un Ölümü (La muerte de Artemio Cruz)
Sara Gallardo - January (Enero)
Gabriel García Márquez - Yüzyıllık Yalnızlık (Cien años de soledad)
Günter Grass - Teneke Trampet (Die Blechtrommel)
Hans Henny Jahnn - The Shoreless River (Fluss ohne Ufer)
William Kennedy - Ironweed
Thomas King - Green Grass, Running Water
Milan Kundera - Veda Valsi (The Farewell Waltz)
Hubert Lampo - De komst van Joachim Stiller
Curzio Malaparte - Kaputt (Kaputt)
Yann Martel - Pi'nin Yaşamı (Life of Pi)
Toni Morrison - Solomon'un Şarkısı (Song of Solomon)
Haruki Murakami - İmkânsızın Şarkısı (Noruvei No Mori)
Ben Okri - Aç Yol (The Famished Road)
Juan Rulfo - Pedro Páramo (Pedro Páramo)
Salman Rüşdi - Geceyarısı Çocukları (Midnight's Children)
José Saramago - Baltasar ve Blimunda (Baltasar and Blimunda)
Patrick Süskind - Koku (Das Parfum)
Michel Tournier - Kızılağaçlar Kralı (Le Roi des Aulnes)
Jeanette Winterson - Vişnenin Cinsiyeti (Sexing the Cherry)
Ngugi wa Thiong'o- The Wizard of the Crow
Louis de Bernières-Don Emmanuel'in Alt Tarafları (The War of Don Emmanuel's Nether Parts)
Latife Tekin- Sevgili Arsız Ölüm (Dear Shameless Death)
Bahtiyar Ali- Êvara Perwaneyê (Pervanenin Akşamı, Hinara Dawîya Dinyayê Dünyanın Son Narı)

Dans (Fransızca: danse) ya da raks (Arapça: رَقْص), tüm vücudun bir müzik ritmi eşliğinde estetikle birlikte çalıştırılabildiği bir gelenek, sanat, bir tedavi şekli veya sadece bir ifade şekli olabilir. Dans, koreografisine, hareket repertuarına, dans tarihi veya menşe yerine göre kategorize edilebilir ve tanımlanabilir. Dans genellikle müzik eşliğinde ve bazen dansçının kendi ile aynı anda bir müzik enstrümanı kullanılarak gerçekleştirilir.
Dövüş sanatları, jimnastik, ponpon kız gösterileri, artistik buz pateni, artistik yüzme, bandolar ve diğer birçok atletizm türü dahil olmak üzere diğer insan hareketi biçimlerinin bazen dansa benzer bir kaliteye sahip olduğu söylenir. Dans yalnızca performansla sınırlı değildir, çünkü dans bir egzersiz biçimi olarak diğer spor ve aktiviteler için eğitim olarak kullanılır. Dans, dünya çapında çeşitli farklı tarz ve standartların sergilendiği dans yarışmalarıyla bazıları için bir spor haline geldi. Dansın birçok insan için estetik bir çekiciliği bulunur.
Dünya dans günü 29 Nisan'dır.

Alternatif dans
Bale
Balo dansı
Breakdance
Broadway
Buz dansı
Caz dansı
Ça-ça
Çağdaş dans
Direk dansı
Disko
Erotik dans
Foxtrot
Halk dansı
Hip hop dansı
Jive
Kalipso
Kucak dansı
Latin dansları
Lirik dans
Mambo
Masa dansı
Modern dans
Oryantal dans
Partner dansı
Pasodoble
Pop
Postmodern dans
Punk
Rock
Roman
Rumba
Salsa
Salsa
Samba
Sirtaki
Sokak dansı
Solo dans
Sosyal dans
Swing
Tango
Tap dansı
Türk halk oyunları
Vals
Yorumlayıcı dans
Zeybek
Zorunlu dans
Zumba

Danslar listesi
Ulusal danslar listesi
Modern Dans Topluluğu
Dans çılgınlığı
Yok Böyle Dans
Dans salonu
Dans müziği
Müzikalite
Dansöz

Deneme, sanat esirleri belli bir konuya ilişkin kişisel duygu ve düşüncelerini anlattığı metinlere denir. Bu türde ilk yazıları 16. yüzyılda Fransız yazar Michel de Montaigne yazdı ve Essais (Denemeler) adıyla yayımladı. Bugün birçok ülkede ilgiyle okunan edebiyat türünün de adını koymuş oldu. 
Son biçimine ulaşmamış taslaklar olarak da tanımlanmaktadır. Deneme terimi Fransızca essai teriminin çevirisidir. 20. yüzyıl başında tecrübe-i kalemiye adlı terim de kullanılmıştır.

- Deneme, yazarın belli bir konuda görüşlerini kısa biçimde anlattığı edebiyat türüdür. Denemelerde edebiyat, sanat, insanlar, gelenekler, hatta gülünç olaylar gibi değişik konular ele alınabilir. Örneğin, İngiliz yazar Charles Lamb 19. yüzyılın başlarında, "Domuz Rostosu Üzerine" adlı bir deneme yazmıştı. Bu denemede ateşle oynamayı seven bir Çinli çocuğun rastlantı sonucu kızarmış domuz etini tadan ilk insan olduğu mizah yollu anlatılıyordu.

İyi bir deneme yazmanın yollarından biri, belli bir konudaki düşünceleri önce bir kâğıda gelişigüzel not etmektir. Bundan sonra not edilen düşünceleri, anlaşılmalarını kolaylaştıracak bir düzene sokmak gerekir. Bir deneme için her zaman, okurun ilgisini çekecek ve denemeyi sonuna kadar okunmasını sağlayacak bir giriş cümlesi çok önemlidir. Deneme, aynı ölçüde dikkat çekici bir biçimde de bitirilmelidir. Denemeyi okurken yazarla birlikte düşünsel yolculuğa çıkan okurun sonunda düş kırıklığına uğramaması, deneme yazarı açısından dikkat edilmesi gereken bir noktadır.
Öte yandan, düşüncelerin paragraflara göre düzenlemesi gerekir. Öne sürülen her yeni düşünce için ayrı bir paragraf kullanılmalı ve her paragrafta bir ana düşünce işlenmelidir. Birçok deneme üç ya da daha fazla paragraftan oluşur. Denemenin paragraflara bölünmesi, söylenmek istenilenin kolay ve açık bir biçimde ortaya koyulmasını sağlar.

Deneme Fransız yazar Montaigne ile başlamış olmasına karşın, daha sonraki yıllarda İngiliz yazarlar tarafından geliştirilmiştir. Ünlü İngiliz denemecileri arasında Sir Francis Bacon, Joseph Addison ile İrlandalı en ünlü deneme yazarları Ralph Waldo Emerson ile Henry David Thoreau'dur. Edgar Allan Poe ve Ozkhanov Chaowh şiir üstüne; James Thurber de mizah türünde yazdığı denemelerle okurlarını etkilemişlerdir.
Montaigne'den sonraki ünlü Fransız deneme yazarları arasında Theophile Gautier, Anatole France ve Hippolyte Taine sayılabilir. Diğer yabancı yazarlar arasında Francis Bacon, Remy de Gourmont, Julien Benda, Albert Camus, Jean-Paul Sartre gibi yazarlar sayılabilir.
Türk edebiyatına deneme türü, batı edebiyatlarının etkisiyle Tanzimat'tan sonra girmiş ve Cumhuriyet'ten sonra gelişmiştir. Ahmet Haşim, Ahmet Hamdi Tanpınar, Azra Erhat, Bedri Rahmi Cumhuriyet dönemi yazarlarındandır. Tanzimat döneminde ise Şinasi, Ali Suavi, Ziya Paşa ve Namık Kemal gibi bazı yazarlar Cumhuriyet edebiyatından öncesi dönemde deneme yazısı yazan yazarlardandır.

Deneysel edebiyat, teknik ve stil açısından çeşitli yeniliklere büyük ölçüde vurgu yapan ve bunlarla karakterize olan edebiyat türü, yazındır. Genelde bu kategoride sayılan ilk eser 1759 tarihli, Laurence Sterne'nin The Life and Opinions of Tristram Shandy, Gentleman isimli eseridir. Deneysel edebiyat klasik yazından oldukça farklılaşabilir ve dil, hakikat (gerçeklik) gibi kavramların farklı tanımları ve bu kavramlara dair farklı bakış açılarından etkilenmiştir. Deneysel edebiyat özellikle postmodernizmin edebiyattaki etkilerinden büyük ölçüde etkilenmiş, birçok deneysel edebiyatçı aynı zamanda postmodernist bir çizgide yazmışlardır.
Bugün, Italo Calvino, Michael Ondaatje, Gertrude Stein, E.E. Cummings ve Julio Cortazar gibi isimler deneysel yazına katkıda bulunmuş deneysel edebiyatçılardır. Bu isimler deneysel edebî çalışmalarında gerek form, gerekse stil, dil, yapı, ses ve diğer birçok edebî öğeyle oynamış, yenilikler ve değişiklikler getirmişlerdir.

Ecriture - A Journal of Challenging and Experimental Literature

Deneysel edebiyatın bir kolu olan deneysel şiir, şairin daha önceki tarzından çok farklı kelime deneyleri üzerine kurduğu şiirdir. Teknik olarak da farklılıklar içeren bu tarz şiirde anlatım tekniğinin yanında anlamsal kırılmalar da söz konusudur. Fransız filozof Jacques Derrida'nın dekonstrüktivizm felsefesinden de yola çıkılarak anlatım ve anlam, obje ile suje arasındaki "geleneksel" bağlar yeniden inşa edilmeye çalışılır. Daha çok 18. yüzyıl düşünürlerin felsefeleriyle temellenmiş de olsa bu tür düşünüş tarzlarına Sokratesçi ve Platoncu düşünceye kadar gidilebilir. 19. yüzyıl Fransız şiiri ve 20. yüzyıl'da özellikle Fransa'dan Orta Avrupa'ya yayılmış olan devrimci edebiyat, Türkiye'deki deneysel şiir gelişimine kaynaklık etmiştir

Arif Dino'nun Düş ve Uykusuzluk, Asaf Halet Çelebi'nin Kitaplar, Nâzım Hikmet'in Kızkapan Oğlu Vehpi ve Çocuk Muhittine Dair, Seyhan Kurt'un Hüznün Sözyitimleri, Efe Murat Balıkçıoğlu'nun Sistem, Yusuf Bal'ın Müberra, Revan ve Ölmeyen Ölülerin Vedasında şiirleri bu tarz şiirlere örnek olarak verilebilir.

Devlet (Grekçe: Πολιτεία, Politeía), Sokrates'in sağlıklı ve mutlu bir toplum hayatı için düşündüğü devlet modelini anlatan Platon'un bir eseridir. Günümüzdeki devlet felsefesi üzerinde temel kaynaklardan biri olması açısından önemlidir. Aynı zamanda mutluluk felsefesi üzerine yazılmış bir metindir. Eserde Platon'un hocası olan Sokrates'in konuşmaları yer almaktadır.
Platon, "Devlet" adlı eserinde ideal devletin nasıl olacağını belirtmiştir. Bu devlette insanlar üç sınıfa bölünmüştür; Çalışanlar (işçiler, çiftçiler, zanaatkarlar), bekçiler (askerler) ve yöneticiler. İşçi sınıfı çalışıp üretimde bulunarak devletin maddi ihtiyaçlarını karşılar. Bekçiler sınıfı toplum içinde güvenliği ve dışarıya karşı devletin varlığını savunur. Yöneticiler sınıfı ise devleti yönetir.
Bu toplumda her sınıfın bir erdemi vardır. İşçi sınıfının erdemi kanaatkâr olmak, bekçi sınıfının erdemi cesaret, yöneticilerin erdemi ise bilgeliktir. Ayrıca bu toplumda kadın-erkek eşitliği mevcuttur.
Platon'un açtığı bu ütopik devlet anlayışı yolu, gelecekte hem Doğu hem de Batı felsefelerinde temsilciler bulmuştur. Doğu felsefesinde böyle ütopik bir devlet anlayışını Fârâbî'de görmekteyiz.

Kitap Sokrates'in anlatıcı olarak sahneye çıktığı bir çerçevede başlar. Glaukon ile birlikte Atina'dan Pire'ye, Bendis şölenine katılmak üzere yola çıkmışlardır. Eve dönüş yolunda henüz Pire'de iken yolları şölene katılan bir grup insan tarafından kesilir. Sokrates, onu kalmaya ikna eden bu grupla birlikte Polemarkhos'un evine doğru yola koyulur. Sokrates, Polemarkhos'un evinde onun yaşlı babası Kephalos ile sohbet eder. İkili arasında yaşlılığın avantajları ve dezavantajları üzerine gerçekleştirilen sohbet, zenginliğin faydaları üzerine yapılan bir başka sohbet ile sürdürülür. Kephalos'a göre zenginlik, zengin kişinin kimseye borçlu olmaması hasebiyle faydalı ve önemlidir. Öte yandan zengin insan, diğer insanları kandırmak ve yalan söylemek zorunda da kalmamaktadır. Ona göre zengin insanın kötülük yapması için hiçbir sebep yoktur. Kephalos, yabancıların emanetine saygı göstermeyi ve doğru olanın daima söylenmesini adalet olarak kabul etmektedir. Bu duruma karşın Sokrates, bir deliye gerçeği söylemenin ya da o deliden, o delirmeden önce ondan alınmış olan silahları geri vermenin adil bir davranış olamayacağını ifade eder. Kephalos Sokrates'in tezini kabul eder.

Tartışmaya müdahale eden Polemarkhos, babası Kephalos ile aynı düşünceleri savunmaktadır. Polemarkhos'a göre dostlara faydalı, düşmana zararlı olmak gerekmektedir. Buna göre Sokrates'in örnek gösterdiği sonradan deliren kişi bir dost ise, onun iyiliğini düşünen kişi, silahlar ona ait olsa bile silahlarını ona geri vermeyerek adil bir davranış sergilemektedir. Öte yandan Polemarkhos düşmanlara sadece kötülüğün borçlu olduğu inancını taşımaktadır. Polemarkhos'un iddialarına karşın Sokrates, aslında iyi ve adil olan bir insanın yanlış bir biçimde düşman olarak görülebileceği bir durumu ele alır. Buna göre, iyi bir insanı yanlış olarak düşman olarak kabul eden kişi, adil değildir. Ancak, düşmanını tanımadığı için kendi davranışını adil kabul etmektedir. Nesnel olarak ise böyle bir insana kötülük yapmak doğru değildir. Bu duruma alternatif olarak sadece iyi insanlara iyi davranmak ve kötü insanlara kötü davranmak düşünülebilir. Ancak bu sefer de, sadece kötü insanlar ile arkadaş olanlar, arkadaşlarına kötülükte bulunmak zorunda kalırken, düşmanlarına iyilikte bulunmak durumunda olmaktadırlar. Konu ile alakalı Sokrates'in öne sürdüğü bir diğer tez oldukça dikkat çekicidir. Buna göre insan, zarar verdiği her şeyi daha kötü yapmaktadır. Kötü bir insana kötü davranmak, onu daha da kötü yapmaktadır ve dolayısıyla adaletsizce davranmaktadır. Adil olan bir insan ise böyle bir davranıştan sakınmalıdır.

Polemarkhos ve Sokrates arasında geçen konuşmaları sabırsızca dinleyen Thrasymakhos, söze girerek Sokrates'in boş konuştuğunu, sorulara yanıt vermek yerine soru sorup durduğunu ve adaletin ne olduğunun yanıtının kendisinde olduğunu iddia eder. Thrasymakhos'a göre adalet ya da adil olan her şey, güçlünün işine gelen şeydir. Ona göre devletler, yöneticiler tarafından kendilerine uygun gelecek şekilde kanunlar koymakta ve bu sayede adaleti, adilliğin ne olduğunu belirlemektedirler. Sokrates, Thrasymakhos'un bu iddialarına karşılık, devlet yöneticilerinin de hata yapabileceği gerçeğini öne sürerek bir devlet yöneticisinin istemeden de olsa hata yaparak esasen işine gelmeyen bir şeyi kanun olarak açıklayabileceğini öne sürer. Bu örneğe göre, adalet Thrasymakhos'un iddia ettiği gibi her zaman güçlünün yanında olamamaktadır. Bu esnada Kleitophon söze girerek, adil olanın, güçlünün işine gelip gelmesinden bağımsız olarak güçlünün istediği olduğunu söyler. Thrasymakhos bunu kabul etmeyip, adaletin, güçlüye hizmet ettiğini yeniden vurgular. Sık sık söze giren Sokrates, karşılıklı atışmalar halinde devam eden konuşmalarda Thrasymakhos'un tezini çürütmeye çalışır.
Sokrates ile olan konuşması sonrası Thrasymakhos uzun bir monolog ile kendisinin adaletten ne anladığını anlatır. Ona göre şiddet kullanan, vatandaşlarını soyan ve onları köleleştiren bir yönetici en adaletsiz insanlardan birisidir ancak aynı zamanda bu insan en mutlu insanlardan da birisidir. Buna karşılık dürüst ve adil insanlar, rüşvet yememeleri ile hem sevilmez, hem de iş hayatında dürüstlükleri sebebiyle kendilerine zarar vermektedirler. Özetle Thrasymakhos'un anladığı şekliyle adaletsizlik, makul olandır. Öne sürülen bu tezlere cevaben Sokrates çeşitli sorular ile Thrasymakhos'u anlamaya çalışır. Burada ele alınan düşüncelerden birisi de, güçlü ve başarılı çalışmanın, diğer insanlar ile birlikte çalışmayı gerekli kıldığı meselesidir. Adil olmayan bir yönetici, eğer gerçekten adil değilse, onunla birlikte çalışan insanlara da adil bir biçimde davranmayacaktır. Ancak bu durum yöneticinin kendi kuyusunu kazması anlamına gelmektedir. Yani adil olmayan insanların başarıya ulaşmak yolunda tek çözümleri, kendi aralarında birbirleri ile olan ilişkilerinde birbirlerinin haklarını gözetmeleri ve birbirlerini adil bir biçimde değerlendirmeleridir. Sokrates'in öne sürdüğü bu örneğe göre, adil olmayan insanlar da başarılarını adaletsizliğe değil, kendi içlerinde sağladıkları adalete borçludurlar. Diyalogun sonunda nihayet Thrasymakhos Sokrates karşısında pes etse de, fikrini değiştirmemiştir.

İlk kitapta Sokrates Thrasymakhos'u inandırmayı başarmıştı. Platon'un yetişkinlik döneminde yazıldığı bilinen İkinci kitap, Glaukon'un Sokrates'in iddialarının inandırıcılıktan uzak olduğunu ileri sürmesi ile başlar. Bu bölümde Sokrates manidar bir biçimde ilk kitap hakkında konu kapandı sanıyordum, meğer hepsi bir girişmiş diyerek birinci kitabı devlet teorisi öncesi bir giriş olarak niteler.
Glaukon'a göre Sokrates adaleti adaletin kendisi için değil, adil olmanın getirdiği avantajlardan ötürü överek göklere çıkarmaktadır. Peki adalet, getireceği avantajlar, şan ve saygınlık ötesinde de sırf kendisi uğruna çabalanmaya değer bir şey midir? Glaukon'un bu meseleyi ele alırken savunduğu düşünce oldukça ilginçtir. Ona göre adil olmak, insanın kendisine fayda sağlayacağını ya da zarar gelmeyeceğini bildiği bir toplumsal uzlaşma ve anlaşmadır. Negatif sonuçlara maruz kalmayacağını bilen her insan, adaletten uzak olmayı tercih edecektir. Zira bu sayede adaletsizliğin sağladığı faydalardan yararlanacak, ama zararlardan ise etkilenmeyecektir. Öte yandan adaletsizlik sonucu ortaya çıkan zarar, adaletsizliğin sağlayacağı yarardan daha büyüktür ve kimse bu zarara uğramak istememektedir. Bu durumdan ötürü, böylesi bir zararın önüne geçmek amaçlı adaletsizliğin yasaklanması gerektiği konusunda uzlaşılmıştır. Ve buna verilen ad da adalettir. Adalet toplum tarafında arzu edilmekte ve adilce davranışlar ödüllendirilmekte ve övülmektedirler. Yani adalet, kendisinden ötürü değil, daha ziyade yukarıda özetlenen sebeplerden ötürü istenen bir şeydir. Öyleyse kimsenin farkında olmadan adaletsizlik yapmak ama buna rağmen yine de adil gibi görünmek, büyük bir erdemdir.
Glaukon iddialarını örneklendirmek için bulduğu bir yüzük ile görünmezlik kazanan Lidyalı çoban Gigis'in efsanevi hikâyesini aktarır. Gyges görünmezlik sayesinde, türlü oyunlarla kraliçenin kanına girerek, kralın tahtını ele geçirmiştir. Tüm bu örnekler Glaukon'a göre adaletin anlamsız ve uğrunda çabalanacak bir şey olmadığını gözler önüne seren örneklerdir. Glaukon'un açıklamalarını takiben söze giren Adeimantos, tanrıların adaletsizliği cezalandıracaklarının bilindiğini, ancak alınan bu cezaların, tanrılara rüşvet (kurban, hediye vs.) verilerek aşılabileceği tezini ileri sürer. Eğer bu doğru ise, adaletin kendisi gerekli değil, onun izlenimini uyandırmak daha yerindedir.

Bu iddialara yanıt olarak Sokrates, adaletin anlaşılabilmesi için, onun sosyal ve toplumsal bir bağlamda ele alınması gerektiğini söyler. Metnin yazıldığı dönemde bu sosyal bağlam, içinde yaşanılan yunan şehir devletidir. Böylesi bir devletin meydana gelişi, iş bölümünün gerekliliğinin ve işleri paylaşmanın zorunluluğunun bir sonucudur. Zamanla kendi aralarında takas yaparak geçimlerini sürdüren küçük gruplardan, parayı kullanmaya başlayan büyük topluluklar meydana gelir. Başlangıçta basit ve mutlu gibi gözüken böyle bir devlette yaşam, devletin üyelerinin artması sonucu yetersizleşmeye başlar. Yetersizlik, komşu ülkelere savaş ilan etme durumu ile sonuçlanır. Bir devlet savaşa hazırlıklı olmalı ve bir devlet savaşa hazırlıklı olmak istiyorsa profesyonel askerlere sahip olmalıdır. Bu şekilde Sokrates çeşitli iş gruplarının meydana gelişlerini ve meydana geliş sebeplerini anlatır.

Sokrates bir önceki kitapta devletin savaş ile yüzleşmesi ve dolayısıyla savaşçılara ve askerlere ihtiyaç duyulduğuna değindikten sonra, dış güçlere karşı mücadele etmek üzere eğitilecek olan bu insanlara bekçi adını verir. Bekçiler meslekleri gereği kuvvetli insanlardır. Bu durum dış güçler için mantıklı bir tehdit olsa da, bekçilerin doğru eğitilmediği durumlarda devletin kendi üyeleri ya da 

Devrimci, devrime etkin biçimde katılan ya da onu destekleyen kişidir. Ön ad olarak kullanıldığında ise, toplum ya da insan davranışı üzerinde derin etkiler bırakan olguları belirtir.

Direnişçi-devrimci "baskı altındaki topluluk, toplum veya halkların bu baskıya karşı koyarak mevcut sistemi yıkma ve bunun yerine yeni bir sistem yaratma çabası" olarak tanımlanmaktadır. Sistemin ne ve nasıl olacağı direnişçi-devrimci duruş tarafından değil, söz konusu kişi ya da kişilerin yapacağı direniş ve yaratacağı devrimin karakteri tarafından belirlenmektedir. Devrimci sözcüğü çoğu kez Marksist-Leninistler, komünistler ve sosyalistler ile özdeşleşmiştir lakin mevcut sistemin yerine farklısını tesis etmek isteyen anarşistler, demokratlar, faşistler, İslamcılar, liberaller, liberteryenler, milliyetçiler ve cumhuriyetçiler için de kullanılır.

Bu sayfada evrensel bağlamdaki ve dilbilimdeki deyim kavramından söz edilmektedir. Türkçedeki deyimlerle ilgili bilgi almak için, Türkçede deyim maddesine bakınız.
Deyim; dilbilimde, kavramları, durumları hoşa giden bir anlatımla ya da özel bir yapı veya sözdizim içinde belirten ve çoğunlukla gerçek anlamlarından ayrı anlamlara gelen sözcüklerden oluşan kalıplaşmış sözcük topluluğu ya da cümledir. İki veya daha çok sözcükten kurulu bir çeşit dil ifadesi olan deyimler, duygu ve düşünceleri dikkati çekecek biçimde anlatan ad, önad, belirteç, yalın ve birleşik eylem görünüşlü dilsel yapılardır. Ya tam bir tümcedirler ya da bir söz öbeğidirler.

Deyim sözcüğü Türkiye Türkçesinde ortaya çıkmıştır. Bu sözcükten önce onun yerine Arapça kökenli "tabir" sözcüğü kullanılmaktaydı. Öz Türkçe kökten gelen deyim sözcüğü, demek eyleminin de- kökünden, eylemden ad türeten -im yapım eki kullanılarak; y kaynaştırma harfi yardımıyla türetilmesiyle oluşmuştur. Terim anlamı dışındaki en yalın haliyle deyim "denen şey", "denmiş şey" anlamlarındadır.

Atasözleri gibi kalıplaşmış oldukları için çoğunlukla, bir deyimin sözcükleri değiştirilip yerlerine - eşanlamlı da olsa - başka sözcükler konulamaz ya da sözdizimi bozulamaz.
Atasözleri gibi kısa ve özlü anlatım araçlarıdır.
Deyimler herhangi bir kavramı çekici bir biçimde belirtmeyi, ortaya koymayı amaçlar.
Deyimin bütününden çıkan anlam her zaman deyimi oluşturan sözcüklerin gerçek anlamlarından farklı değildir.
Deyimlerin sözdizimi bozulamasa da, söylendiği duruma göre adıllar ve kişilere göre çekimler değişebilir.
Aynı dildeki deyimler, farklı bölgelerde farklı sözcüklerle söylenebilir.
Bir dildeki deyimler, o dili konuşan ulusun kültür birikimini ve değerlerini barındırır.

Çoğunlukla gerçek anlamları dışında kendilerine özgü anlamlara gelen deyimler, karşılık gelen sözcükler ve aynı dil bilgisi biçimleriyle başka dillere çevrilemezler. Gerçek anlamındaki deyimler ise çevrilebilir. İki durumda da genellikle çeviri diğer dilde bir anlam ifade etmez. Çünkü, dillerdeki her deyim bir kültür birikiminin sonucunda oluşmuştur. Aynı anlamı verilebilse bile, diğer dilde deyimin hoşa gitme, çekicilik özellikleri sağlanamaz.

Deyim, bir kavramı belirtmek için üretilmiş özel bir anlatım kalıbıdır; atasözleri ise genel kural belirtme niteliğine sahip sözlerdir.
Atasözünün amacı yol göstermek, ders ve öğüt vermek, ibret alınması için gerçekleri bildirmek iken, deyim herhangi bir kavramı çekici bir biçimde belirtmeyi, kolay anlaşılmayı sağlamayı amaçlar. Atasözleri gibi deyimlerin de dilin ortak kullanımına girme vasfı son derece yüksektir.
Adından da anlaşılacağı üzere; atasözleri deyimlere göre genellikle, ilk kullanımından çok daha uzun süre sonra dile yerleşmiş söz öbekleri / söz kalıplarıdır.
Her iki kavramın da tanımına giren bazı söz öbekleri bulunmaktadır.

Atasözü
Sözdizim

TDK Türkçe Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü
Çok dilli bir deyimler sözlüğü

Aksoy, Ömer Asım. Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü. 1.cilt: Atasözleri Sözlüğü s.38-52, İstanbul: İnkılâp (1998). ISBN 975-10-0125-0.
Ercilasun, Ahmet Bican; Leyla Karahan. Türk Dili IV. s.30-32, MEB Lise Ders Kitapları.

Dijital beşeri bilimler ya da dijital insani bilimler, bilgi teknolojileri ve bilgisayar kullanımı ile beşeri bilimler disiplinlerinin ortak paydasında meydana gelmiş bir bilimsel faaliyet alanıdır. Bu alan hem dijital kaynakların beşeri bilimler alanındaki araştırmalarda sistematik bir biçimde kullanılmasını destekler hem de bu uygulamaları ve etkilerini analiz eder. Dijital beşeri bilimler, bilimsel araştırmaların, yayınların ve öğretimin işbirlikçi, disiplinler arası ve bilgisayar kullanımlı-hesaplamalı yapıldığı bir alandır. Bu alan, basılı kaynakların artık bilgi üretimi ve dağıtımı için ana araç olmadığı bilinciyle, beşeri bilimlere dijital araçlar ve yöntemler sunmaktadır.
Bu bilim dalı, yeni uygulamalar ve tekniklerin üretilmesiyle yeni bir çeşit öğrenim ve araştırma imkânı sağlamaktadır. Bunları yaparken aynı zamanda yaşanan bu değişimin kültürel miras ve dijital kültür üzerine olan etkisini de incelemektedir. Bu nedenle en ayırt edici özelliği, beşeri bilimler ve dijitallik arasında kurduğu iki yönlü ilişkidir.

Metin madenciliği
Coğrafi bilgi sistemi
Görüntü işleme
Bilgi çekme

Digital Medievalist

Din bilimleri, dinle teolojik bakış açısıyla ve normatif yöntemlerle ve apolojetik (dini savunma) amaçla ilgilenen ilahiyatın aksine dinleri sosyal bilimler perspektifinden ve herhangi bir dini veya dinleri apolojetik (savunmacı) gaye gütmeden ve ideolojik muhalefet tavrı içine girmeden olgusal temelde araştıran ve analiz eden çeşitli sosyal bilim disiplinlerinin ortak adı.
Araştırma Yöntemleri ve metodolojileri farklı olduğundan din bilimleri (İngilizce: Religious studies veya Almanca: Religionswissenschaft) ile teoloji (ilahiyat) birbirinden tümüyle olmasa da önemli ölçüde ayrılmaktadır. Bir teolog ile din bilimci arasındaki fark, birinin dini vahiy eksenli anlamaya diğerinin ise bilim perspektifi içinden bir dini veya tüm dinleri anlama ve açıklamaya çalışmasıdır. Hristiyanlıkta üniversitelerin teoloji bölümlerindeki Kutsal Kitap çalışmaları, misyonoloji (misyon bilimi); İslam'da ilahiyat fakültelerindeki fıkıh; hadis, tefsir, kelam gibi alanlarla dinleri sosyoloji; psikoloji, antropoloji, tarih gibi sosyal ve beşeri bilimler perspektifinden ele alan din sosyolojisi, din psikolojisi, din antropolojisi ve din fenomenolojisi gibi çeşitli alanlar birbirlerinden önemli ölçüde ayrılmaktadır.

Din araştırmalarına duyulan ilginin tarihi Miletli Hekataios'a (MÖ 550-476) ve Herodotos'a (MÖ 484-425) kadar geri götürülebilir. Daha sonra Orta Çağ'da İslam bilginleri İran, Yahudi, Hristiyan ve Hint inanç ve pratiklerini araştırmışlardır. Dinler tarihi alanında ilk eser Müslüman araştırmacı Muhammed Şehristani'nin kısaca El-Milel ve Nihal (Dinî Felsefi Gruplar üzerine Risale) olarak bilinen eseridir. 12. yüzyılda Peter the Venerable İslam'ı araştırmış ve Kur'an'ı Latinceye çevirmiştir.
Farklı dinlere olan bu ilginin tarihi eski de olsa akademik bir disiplin olarak dinî araştırmaların tarihi yenidir. Bir bilim olarak dinî araştırmaların on dokuzuncu yüzyılda başladığı söylenebilir. Oxford Üniversitesi'nde karşılaştırmalı dinler alanındaki ilk profesör Max Müller olmuştur. Müller'in bu alanın ilk önemli eserlerinden biri olan kitabının adı "Introduction to the Science of Religion" (Din Bilimine Giriş)'tir.
18. ve 19. yüzyıllardaki bilim, biyoloji, kültür ve tarih şeklinde ayrımlaşan bilgi dallarından kültür ve tarih daha sonra yine 19. yüzyılda "beşeri bilimler" adını almıştır. 18. yüzyılda Almanya'da irrasyoneli; yani duygu, arzu ve hayalin rolünü ön plana çıkaran Fırtına ve Coşku hareketi ve Johann Gottfried Herder ile mitolojinin bir dünya görüşü olduğu ifade edilmeye başlanmıştı. Fransız ihtilali sonrasında geçmişe uygarlıklara yönelik (Hindistan, Mısır, İran medeniyetleri) araştırmalar ile arkeoloji, filoloji, etnografi gibi tarihi bilimler doğmuş böylelikle mukayeseli dinler ve filoloji çalışmalarına yol açılmış oldu. Bu gelişmeler sonucunda Hollanda'da C. P. Tiele (1830-1902) tarafından yönetilen düşünürler grubu, teoloji yerine dinler bilimini başlatmışlardır. İlk din bilimleri çalışmaları dinî fenomenin araştırmacının teolojik ve bilimsel yargılarını parantez içine almasını gerektirdiği fenomenoloji ile başladı.
Dinî fenomen üzerine yoğunlaşan araştırmalar Fransa'ya da sıçradı ve orada College de France'da tesis edilen Dinler Tarihi kürsüsü Albert Reville'e (1826-1906) teslim edildi. Ernest Renan (1823-1892) bu harekete katıldı. Tiele ekolü çizgisinde bu hareket; dinin tarihî formlarından çok, özü üzerine durdu.
18. yüzyıl sonu ve 19. yüzyıl başında; Hollanda, Paris, Brüksel, Louvain'de dinler tarihi kürsüleri kurulmuş; Paris'te, Revue de l'Histoire des religions ve Revue des religions dergilerinin, Louvain'de de Meseon'un çıkmaya başlaması, 11-23 Eylül 1893'te Chicago'da World's Parliament of Religions'un toplanması gibi din bilimleri açısından önemli olaylar gerçekleştirilmiştir.
Doğmakta olan dinler bilimi, beşeri bilimlerin tarihi-kültürel ekseninde dokümanter bilgi ve teorik açılımlarla bugüne kadar gelişmiştir.

Farklı disiplinlere mensup bilim adamlarının dinlere getirdiği tanımlar bulunmaktadır. Din tanımlarını genel olarak; teolojik, ahlaki, felsefi, psikolojik ve sosyolojik kategoriler altında ele alınmaktadır.

Dinin teolojik tanımları: Teolojik tanıma göre din; "Tanrı’ya inanma", "manevi varlıklara inanç" yahut da "korkutucu hem de cezbedici olan bir gizem" şeklinde tanımlanabilmektedir.
Dinin ahlaki tanımları: Buna göre din, "duyguyla karışık ahlak" ve görevleri yerine getirme bilincidir.
Dinin psikolojik tanımları: Friedrich Schleirmacher'e göre din, "derin deruni tecrübenin bir türüdür".
Dinin sosyolojik tanımları: Alman felsefecisi Harald Hoffding’e atfedilen; ancak Durkheim, Bronislaw Malinowski gibi antropologlar tarafından da kabul edilen sosyolojik din tanıma göre din "değerlerin muhafazası" olarak görülür. Karl Marx ise "din halkın afyonudur" görüşünü benimser. Zira Marx'a göre din, sosyal ve ekonomik gücü ellerinde bulunduranların kalabalıkları hakimiyetleri altına almakta kullandıkları bir güç unsurudur.
Dinin felsefi tanımları: Paul Tillich'e göre din, hususi özneler, semboller ya da kavramlarda ifade edilen soyut bir ideayı ifade eden manevi varlıkla ilişkiye yönelik "nihai bir ilgidir".

Din araştırmalarında kullanılan araştırma yöntemleri çeşitli başlıklar altında kategorize edilmeye çalışılmıştır. Peter L. Berger “işlevsel ve özsel” (functional and substantive); Robert Wuthnow “ikilik ve bütünsel” (dualistic and wholistic); Robert Segal ise, diğer birçokları tarafından kullanılan, “indirgemeci ve indirgemeci olmayan” (reductionistic and nonreductionistic) biçiminde ayrımlar yapmıştır.
Bazı araştırmacılar ise Dilthey'den aldıkları terimlerle kullanılan metodolojiyi iki ana başlık altında toplamaktadırlar. Buna göre din araştırmalarında kullanılan yöntem "Verstehen" (anlama/understanding) ve "Erklären" (açıklama/explanation) şeklinde ikiye ayrılmaktadır. Anlama yöntemi dini inananın bakış açısından "anlamaya" çalışırken; açıklama yönteminde tümdengelimsel mantık kurallarını takip eden tabii bilimler model alınmıştır. Bu modelde inanan kişinin seçiminden bağımsız olarak dinî eylemleri "beyin faaliyetleri" veya "organizmanın çevresine tepkileri" şeklinde daha ziyade niceliksel yaklaşımla analiz edilmeye çalışılmaktadır. Marx, Freud, Ralph Burhoe, Radcliffe-Brown, Claude Levi Strauss araştırmalarında "açıklama" üzerine durmakta olan bilim insanlarından bazılarıdır.
Yukarıda kısaca ifade edilen iki metodolojik yaklaşım olmasına rağmen her iki yöntemi de kullanan bazı araştırmacılar bulunabilmektedir. Örneğin Weber, dinin kökenini ve tarihini açıklamaya çalışmakla birlikte karakteristik tipler ve fikri sistemleri de dinin anlaşılmasında kullanabilmektedir.

Din bilimleri, dinin ve dinlerin teolojik metotlar yerine sosyal bilim alanı içinde araştırılması amacıyla Avrupa'da doğmuştur. Başlangıçta sosyoloji, antropoloji, tarih gibi çeşitli alanlarda gelişmiş ve uzmanlaşma ile bu dalların alt dalı olarak gelişmesini sürdürmüştür. Örnek olarak din sosyolojisinin kurucusu sayılan ve aynı zamanda sosyolojinin de isim babası olan Auguste Comte'dur. Durkheim ve Weber'in de din sosyolojisine katkısı olan eserleri bulunmaktadır.

İslam ülkelerinin tarihi incelendiğinde farklı dinlere olan ilginin kaynağının oldukça eski tarihlere kadar geri gittiği görülmektedir. Özellikle Hindistan'daki Türk-Moğol hakimiyeti sırasında Hint dinlerine geniş bir ilgi olmuştur. Harezmli Biruni'nin gittiği Hindistan'da Sanskritçe öğrenip yazdığı Kitab'üt Tahkîk Mâli'l Hint, Hint dini ve kültürü hakkında geniş bilgi veren dikkat çekici eserlerden biridir. Yine Ekber Şah, Hint kutsal metinlerini çevirmiştir ve Din-i İlahi adında farklı dinlerden unsurları bir araya getirdiği senkretik bir hareket ortaya çıkarmıştır.
Türkiye'de İslam diniyle ilgili bilimsel çalışmaların tarihi de oldukça yenidir. Başta Ziya Gökalp olmak üzere Hilmi Ziya Ülken, Erol Güngör gibi yazarlar İslam'ın toplumsal yönü üzerine ilk öncü araştırmaları yapmışlar ancak genel olarak İslam ve özelde de diğer dinler üzerine Batı'daki sosyal bilim disiplini içerisinden yapılan araştırmaların çok kısıtlı sayıda kaldığı görülmüştür. Bunun başlıca iki ana sebebi olduğu söylenebilir: 
1- Türkiye'de din bilimlerinin ilahiyat alanı içinde ve ona destek olmak üzere okutulması gerektiği şeklindeki inanç ve düşünce. Bu yaklaşım sebebiyle din bilimleri alanındaki çalışmaların bir kısmı temel yaklaşımları itibarıyla hala ilahiyat çizgisinden ayrılabilmiş değildir.
2- Dinin ve dinlerin sosyal bilim mantığı içerisinde araştırılmasının önünde duran engellerden diğeri din veya dinlerin ret veya kabul, iman ve inkâr şeklindeki ideolojik ve siyasi seçimlerin çerçevesi içerisinden değerlendirilmeye çalışılmasıdır. Söz konusu iki kutuplu yaklaşımın tarihsel, siyasal ve kültürel bazı gerekçeleri olsa bile günümüzün sosyal bilimlerinin ve din bilimlerinin temel mantığının dinlerin kökenlerini araştırmak, bir jenealoji çıkarmak değil dinlerin toplum, kültür ve birey ile ilişkisini olgular düzeyinde araştırmak olduğu unutulmamalıdır.

Karl Marx, Feuerbach Üzerine Tezler, 1845
Karl Marx, Das Kapital, 1867
James Frazer, Altın Dal, 1890
William James, Dini Deneyimlerin Çeşitlilikleri (The Varieties of Religious Experience), 1902
Max Weber, Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu, 1905
Émile Durkheim, Dini Hayatın İlkel Biçimleri, 1912)
Sigmund Freud, Totem ve Tabu, 1913
Sigmund Freud, Bir İllüzyonun Geleceği, 1927
Rudolf Otto, The Idea of the Holy, 1917
Carl Jung, Psikoloji ve Din: Doğu ve Batı, 1938
Joseph Campbell, The Hero With a Thousand Faces, 1949
Joseph Campbell, The Power of Myth, 1988
Alan Watts, Myth and Ritual in Christianity, 1953
Mircea Eliade, The Sacred and the Profane, 1957
Huston Smith, The Religions of Man, 1958 (The World's Religions başlığıyla 1991'de tekrar basıldı)
Clifford Geertz, The Religion of Java, 1960
Wilfred Cantwell Smith, The Meaning and End of Religion, 1962
E.E. Evans-Pritchard, Theories of Primitive Religion, 1965
Peter L. Berger, The Sacred Canopy, 1967
Ninian Smart, The Religious Experience of Mankind, 1969 (1991 baskısının adı The Religious Experience

Distopya (anti-ütopya Yunanca dystopia), çoğunlukla ütopik bir toplum anlayışının anti-tezini tanımlamak için kullanılır.
Distopik bir toplum otoriter-totaliter bir devlet modeli ya da benzer bir başka baskıcı sistem altında karakterize edilir.
Kelime ilk defa John Stuart Mill tarafından kullanılmıştır. Filozofun Yunanca bilgisi göz önüne alınırsa, kelimeyi "ütopyanın tersi" olarak değil, "kötü bir yer" anlamında kullandığı anlaşılır.
Yunanca bir ön-takı olan dys/dis, "kötü", "hastalıklı" ya da "anormal" anlamını taşır. ou takısı ise "yok", "değil" anlamını taşır ki, ütopya (outopia) Yunancada "olmayan yer" demektir. Aslında ütopya, "güzel yer" anlamına gelen Eutopia 'ya bir gönderme yapar (eu öntakısı "iyi, güzel" anlamı katar). Yani distopya ile ütopya, dysphoria ile euphoria 'nın birbiriyle karşıt olduğu gibi karşıt değildir.
Distopik toplumlar özellikle konusu gelecek zamanlarda geçen hikâyelerde yer alır. Bunlardan en ünlü olanları George Orwell'ın Bin Dokuz Yüz Seksen Dört ve Aldous Huxley'in Cesur Yeni Dünya adlı romanlarıdır. Distopik toplumlar edebiyatın birçok alt türünde görülmektedir ve genellikle toplumdaki politik, ekonomik, teknolojik ve dini problemlere dikkat çekmek için kullanılır.

Labirent - James Dashner
Efendi Uyanıyor − H.G.Wells
Biz − Yevgeniy İvanoviç Zamyatin
Bin Dokuz Yüz Seksen Dört − George Orwell
Ben − Ayn Rand
Cesur Yeni Dünya − Aldous Huxley
Fahrenheit 451 − Ray Bradbury
Damızlık Kızın Öyküsü − Margaret Atwood
Demir Ökçe − Jack London
Açlık Oyunları − Suzanne Collins
Uyandığında − Hillary Jordan
Uyumsuz − Veronica Roth
Swastika Geceleri − Katharine Burdekin
Hayvan Çiftliği − George Orwell
Karanlık Zihinler − Alexandra Bracken
Son Ada − Zülfü Livaneli
Lanark — Alasdair Gray
Azrail Koşuyor-Stephen King
Uzun Yürüyüş-Stephen King

Metropolis − Fritz Lang'ın çektiği sessiz bilimkurgu filmi.
Son Umut − Alfonso Cuarón'un çektiği futuristik film
FAQ: Frequently Asked Questions − Carlos Atanes'un çektiği futuristik film
Bıçak Sırtı − Ridley Scott
İsyan − Kurt Wimmer
Brazil − Terry Gilliam'ın 1985 tarihli filmi
Vampir İmparatorluğu −  Spierig kardeşler tarafından 2009 yapımı Amerikan vampir bilimkurgu filmi
V for Vendetta − Wachowski kardeşler tarafından 2005 yapımı Amerikan bilimkurgu filmi
Ergo Proxy − Şukou Murase tarafından 2006 yapımı Japon animesi.
The Lobster − Yorgos Lanthimos tarafından 2015 yapımı - Colin Farrell'in başrolde oynadığı film.

Black Mirror - Distopik eleştiri tarzında bir dizi.
The Handmaid's Tale (dizi)
Snowpiercer (dizi)
Squid Game - 2021 yapımı Hwang Dong-Hyuk tarafından yönetilen dizi.

Divan edebiyatı (Klasik Türk edebiyatı, divan edebiyatı, yüksek zümre edebiyatı, havas edebiyatı, saray edebiyatı, enderun edebiyatı, klasik edebiyat, eski edebiyat veya tarzıkadim olarak da bilinir), Türk kültürüne has süslü ve sanatlı bir edebiyat türüdür. Bu edebiyata genellikle "divan edebiyatı" adı uygun görülmekte olup bunun en büyük nedenlerinden birisinin şairlerin manzumelerinin (yani şiirlerinin) toplandığı kitaplara "divan" denilmesi olduğu kabul edilmektedir. Öte yandan, divan edebiyatı gibi tabirlerin modern araştırmacılar tarafından geliştirildiğini ve halk-tekke-divan edebiyatları arasındaki ayrımların bazen oldukça muğlak olduğu ve bu edebiyatlar arasında ciddi etkileşimlerin de bulunduğu vurgulanmalıdır.
Divan edebiyatını Osmanlı'nın Anadolu ve Balkanlar coğrafyasındaki diğer Türk edebiyatı formları olan halk ve tekke edebiyatlarından ayıran temel farkın kitlesi olduğu düşünülebilir. Zira divan edebiyatı daha çok saray ve medrese çevresindeki "okuryazar kesime" hitap etmektedir.

Anadolu'daki Arap/Fars İslami edebiyatlarının etkisi altında gelişen bir edebi kültürün oluşumu Osmanlı'dan çok daha önce bir dönemde, Anadolu Selçuklu döneminde (1077-1308) başlamıştır. Bu çerçevede Konya merkezli Anadolu Selçuklu sultanlarının özellikle Farsça edebi eserlerin üretimini teşvik ettiği görülmektedir. Bu açıdan da Anadolu'da bu dönemdeki İslami (yazılı) edebi kültürün çoğunlukla Farsça olduğu vurgulanmalıdır.
Anadolu Selçuklu Devleti'nin otoritesinin 13. yüzyılın sonlarından itibaren zayıflamasıyla birlikte Anadolu'da ortaya çıkan Türkmen beylikleri döneminin temel ayırıcı özelliği ise eserlerde kullanılan dildir. Zira bu dönemde üretilen İslami edebi eserler daha çok Eski Anadolu Türkçesi ile yapılır hale gelmiştir. Bunun temel nedenlerinden biri dönemin Türkmen beylerinin Arapçadan ve özellikle de Farsçadan Türkçeye çeviriler yapılmasını teşvik etmiş olmasıdır. Bu çerçevede bahsi geçen dönemde Fars ve Arap edebiyatlarına ait eserlerdeki temaların ve unsurların yeni gelişen Türkçe edebî eserlere aktarıldığı görülmektedir. Bu açıdan aşk, serüven ve tasavvuf konularını işleyen ve Farsça ve Arapça mesnevilerin etkisi altında olan Türkçe mesnevilerin ilk olarak bu dönemde yazılmaya başlanması şaşırtıcı değildir. Örneğin, Şeyyad Hamza'nın (ö. 1350'den sonra) Kur'an'da geçen Yûsuf Peygamber kıssasının anlatıldığı Destân-ı Yûsuf mesnevisini, Anadolu sahasında kaleme alan ilk kişi olduğu düşünülmektedir. Yine dönemin en üretken şairlerinden olan Gülşehrî'nin (ö. 1317'den sonra) de Fars edebiyatındaki önemli şahsiyetlerden olan Ferîdüddin Attâr'ın Mantıku't-Tayr adlı eserini genişleterek Türkçeye çevirdiği de vurgulanmalıdır.
14. ve 15. yüzyılda ise Anadolu'daki İslami ve Türkçe edebi kültürün gelişmesinde yani divan edebiyatında Osmanlı sultanlarının hamiliği egemen olmaya başlar. Bu çerçevede özellikle II. Murad'ın divan edebiyatı tarzındaki eserlerin üretimini teşvik ettiği görülmektedir. Bu dönemdeki divan şairlerinin en başında Şeyhî (ö. 1429'dan sonra) anılabilir. Germiyanoğulları beyliğinde yetişen Şeyhî, sırasıyla Emir Süleyman, I. Mehmed ve II. Murad'a musahip olmuştur. Şeyhî de selefleriyle benzer şekilde Fars edebiyatından ilham alarak Hüsrev ü Şirin (1421-1429) adlı mesneviyi yazmıştır ve bu eseri II. Murad'a sunmuştur. Fakat Şeyhî'nin aynı zamanda konu bakımından akranlarına göre "yenilikçi" bir eser ortaya koyduğu da görülmektedir. Bu eserinin adı da Harnâme'dir. Bu mizahi eserin konusu ise şöyledir: Aynı zamanda bir hekim olan Şeyhi; Çelebi Mehmed'i tedavi edince, Çelebi Mehmed ona bir köy hediye eder. Köye doğru giderken Şeyhî, yolda soyulur ve dövülür. Bunun üzerine Harnâme'yi kaleme alır. Eserde kaderi yük taşımak olan bir eşeğin semiren öküzlere özenmesi üzerine başına gelenler mizahi bir dil ile hicvedilmiştir.
Divan’ı ve Çengnâme (1405) isimli mesnevisiyle tanınan Ahmed-i Dâ'i (ö. 1421’den sonra) de ilk önce I. Bayezid daha sonra Emîr Süleyman'ın hizmetine girmiş fakat daha önce Germiyan beylerine hizmet etmiş şairlerdendir. Dâ'i'nin en bilinen eserlerinden Çengnâme devrinin yaşantısını, özellikle de Emir Süleyman'ın işret meclislerini anlatır. Dâ'i, Emir Süleyman’ın Edirne'deki sarayında, onun işret meclislerinin baş konuğu olup bu meclisleri anlattığı Çengnâme'nin konusunu oluşturan çeng, kanuna benzeyen, dik tutularak çalınan bir sazdır. Eser, çengin 24 teli ve klasik musikinin 24 makamından hareketle 24 bölüme ayrılmıştır. Bu eserde varlıklar konuşmakta ve kendilerini anlatmaktadır. Bu mesnevide konuşan varlıklar çeng isimli çalgı aleti ve onu oluşturan ipek teller, servi ağacı, ceylan derisi ve at kılıdır.
Bu dönem ile ilgili vurgulanması gereken son isim ise Ahmedî (ö. 1412-13) olabilir. Ahmedî'nin Edirne'de Emîr Süleyman’a sunduğu ve sekiz bin beyitten oluşan İskendername mesnevisi divan edebiyatında kaleme alınan ilk İskender mesnevisidir. Ahmedî'nin, yine 1403 yılında Emir Süleyman'ın isteği üzerine kaleme aldığı Cemşid ü Hurşid adlı mesnevisi onun en çok tanınan eserlerinden biridir. Ahmedî, Çemşid’i Hurşid’i Türkçede "yeniden yazarken" bu eserde çok sayıda değişikliğe gittiği ve bu hikâyeyi bir nevi "yerelleştirdiği" vurgulanmalıdır.

II. Murad döneminden sonra, II. Mehmed (1451-1481) ve daha da önemlisi II. Bayezid (1481-1512) dönemlerinden itibaren divan edebiyatı önemli bir atılım yapmaya başlar. Bu dönemi öne çıkaran en önemli unsurlardan biri, edebiyatçıların Fars ve Arap edebiyatlarından eserler çevirmeye ek olarak, artık Osmanlı Türkçesinde yazmanın daha da yaygın olmaya başlamasıdır. Keza dönem şairleri yaptıkları bu uğraşı "Rûmî" ya da "Türkî" kılmak şeklinde kavramsallaştırmışlardır.
Bu çerçevede ilk kuşakta üç şairin adı öne çıkmaktadır: Ahmed Paşa, Necâtî ve Zâtî. Bu şahıslardan Ahmed Paşa (ö. 1496-97), II. Mehmed ve II. Beyazıd dönemlerinde kazaskerlik, vezirlik, sancak beyliği ve kadılık gibi yüksek görevlerde bulunmuş ve kendi çağında hem gazel hem de kaside nazım şekillerinde ortaya koyduğu eserleriyle oldukça şöhret sahibi olmuştur. Divan edebiyatının bu dönemdeki bir diğer öne çıkan şairi Necâtî (ö. 1509) ise Ahmed Paşa'dan farklı olarak Fars edebiyatına daha mesafeli durmuş ve eserlerinde yerel unsurlara daha çok yer vermiştir. Bu dönemde öne çıkan üç şairden bir diğeri olan Zâtî'nin (ö. 1546) ise Latifi'ye göre 3000 gazeli, Âşık Çelebi'ye göre ise 1600-1700 gazeli ve 400 kasidesi bulunduğu belirtilmektedir. Nihayetinde, Zâtî'nin döneminden itibaren ise Osmanlı Türkçesinde eser üretmenin belli bir seviyeye geldiği düşünebilir.
Bu ilk kuşak şairlerden sonra sonraki dönemde divan edebiyatı daha da yaygınlaşmaya başlamıştır. Örneğin, Bâkî (ö. 1600) bu dönemde yaşamıştır ve kendisi döneminde de oldukça ilgi görmüştür. Kanunî Sultan Süleyman ile yakın ilişkiler geliştirmiş, daha sonra II. Selim ve III. Murat dönemlerinde de hem saraydan hem de toplumdan büyük bir itibar görmüştür. Nihayetinde bu dönemin sonuna gelindiğinde divan edebiyatı artık kendi içinde "kanon metinleri" -yani kendi "klasik eserleri"- olan bir edebiyat haline gelmiştir. 

Bâkî'den sonra yani 17. yüzyılda ise divan edebiyatında artık daha önceki dönemden farklı tarzlarda eserlerin üretilmeye başlandığı görülmektedir. Örneğin, Nâbi (ö. 1712), oğluna nasihat vermek maksadıyla yazdığı Hayriyye isimli mesnevisi ile divan edebiyatında didaktik tarzda eserlerin yazılmaya başlandığı görülmektedir. Diğer taraftan Nef'i'nin (ö. 1635) hiciv tarzı eserleri de bu dönemin "renkliliğini" göstermektedir. Benzer şekilde, Evliyâ Çelebi'nin (ö. 1684?) 10 ciltlik Seyahatnâmesi de yine bu dönemde yazılmıştır.
18. yüzyılda ise bu yenilikçi yaklaşım devam etmiş ve bu çerçevede zaten divan edebiyatında hem dil (daha toplumsal) hem de içerik (daha dünyevi duygular) bakımından birçok yenilik yapan Nedîm (ö. 1730) de bu dönemde yaşamıştır. Yine, sebk-i Hindi tarzının önemli bir temsilcisi sayılan Şeyh Galip (ö. 1799), Hüsn ü Aşk adlı eserini bu dönemde yazmış ve Şeyh Galip bu eserinde geleneksel tasavvufi kavramlara yeni bir bakış sunmuştur.

19. yüzyıldan sonra divan edebiyatına olan ilgi Osmanlı dünyasında giderek zayıflamaya başlamıştır. Bunun en büyük nedenleri arasında Fransız, Alman, İngiliz gibi Avrupa edebiyatlarının ve değerlerinin Osmanlı dünyasında hızla egemen olması öne sürülebilir.

Divan edebiyatındaki eserler nazım (şiir) ve nesir (düzyazı) olarak iki biçimde yazılmıştır.

Divan edebiyatındaki nazım biçiminde eserler aruz veznine bağlı belli kurallara tabiydi. Şairler eserlerini meydana getirirken aruz vezni bazlı kalıplara göre şiirlerini şekillendirirdi. Aruz vezni nazım şekillerine göre değişik kalıplarda kullanılırdı. Örneğin; rubaî nazım şekli ahreb ve ahrem adı verilen belli aruz kalıplarıyla yazılabilir. Rubai'de mısralar; a+a+b+a şeklinde kafiyelidir. Bununla beraber, bazı divan şairlerinin (örneğin, Nedîm) hece ölçüsüyle şiirlerine rastlamak da mümkündür. Fakat hece ölçüsüyle eser meydana getirmek Osmanlı dünyasında 19. yüzyıla kadar yaygın bir temayül olmamıştır.
Nazım biçimindeki eserleri oluşturan iki temel unsur vardır. Bunların ilki mısra, ikincisi ise beyittir. Mısra, divan edebiyatında aruz vezniyle meydana getirilmiş ifadelerin tek satırlık temel hâli olarak tanımlanabilir. Aynı vezinle yazılmış ve art arda gelen iki mısraya ise beyit adı verilir. Beyit, nazım biçimindeki eserlerdeki en önemli birimdir, zira nazım biçimindeki eserler beyitlerden oluşmaktadır.
Divan edebiyatındaki nazım eserlerdeki beyitler bir araya gelerek nazım şekillerini oluşturur. Bunlar gazel, rubai, kaside, tuyuğ, mesnevi, murabba, kıt'a, şarkı, müstezat, terkib-i bent, terci-i bent, musammat olmak üzere on iki türe ayrılır. Bu nazım şekillerinden özellikle mesnevi şekliyle çok sayıda hikâyenin (kahramanlık, aşk, tasavvufi vb.) yazıldığının altı çizilmelidir (Örneğin, İskendernameler, Yusuf u Züleyhalar ve Ferhad ü Şirinler gibi).

Divan edebiyatındaki nesir metinleri, içeriklerindeki Arapça ve Farsça kelime kullanımı ve gramer yapıları gibi çok sayıda unsura göre üçe ayırmak mümkündür: Yalın, sanatlı (seci', ﺳﺠﻊ) 

Dram (Yunanca: δρᾶμα dráma “Hareket”) trajedi, komedi veya trajikomedi türünde tiyatro eseri. Dramatik, epik ve liriğin yanı sıra üçüncü esaslı edebi türdür.
Tiyatro eserini, opera metnini, bale senaryosunu, radyo tiyatrosunun el yazmasını ya da bir senaryoyu kapsar, bazen de sadece konuşma tiyatrosu ya da “keyif verici” (ya da tam tersi; heyecan verici ya da duygusal) bir çevreleme olarak kullanılır. Dram, önceden yazılmamış, doğaçlama tiyatrodan farklı olan metin tabanlı tiyatrodur.
Aristoteles'e göre (“Poetica” adlı eserinde) dramın temel özelliği, olayın diyaloglarla ifade edilmesidir. Bundan dolayı antik destanlardan farklıdır. Modern çağdan beri bilhassa romandan farklıdır. Modern düşünceden sonra dramlar oyuncular tarafından tiyatroda oynanması için yazılmıştır. Diyalog metinlerinin yanında sık sık oyuncular ve 19. yüzyıldan sonra yönetmenler için direktifler içerirler. Okuma dramları, dram'ın özel bir çeşididir. Bunlar özellikle sahneye konulmazlar, aksine bir roman gibi okunurlar.
Dramın işleyişi genelde perdelerdedir; diğer taraftan sahnelerle sunulur. Eğer her perdede çok fazla dekorasyon varsa o zaman resimlerle ek bölümler konulur. Klasik Fransız Dramı (Racine, Corneille) beş perdeden oluşur. Geleneklerine çok fazla bağlı olan İtalyan dramı ise üç perdeyi tercih eder. Bir perdelik oyun tarzı üç-beş bölümlük dram bölümlerinin aralarındaki ara oyunlardan (intermezzo) meydana gelir.

Avrupa dramı MÖ 5. yüzyılda Atina’da şu anki Yunan Antiklerinde oluşmuştur. Aeskilos, Sophokles, Euripides trajedinin en önemli şairlerindendir. Aristoteles ileriki yüzyıllarda dramın türlerini, trajedi ve sonradan yazılmaya başlanan komedi olarak ikiye ayırmıştır.
Aristoteles’in, seyircinin trajedi yoluyla korku ve acıma duyarak arınması (Katharsis) teorisi Avrupa dram tarihinin bir ana fikri niteliğindedir.
Orta çağın dini oyunları ne trajedidir ne de komedidir. Ancak Rönesans’la beraber antik dramın tekrar canlandırılarak (Lat. re-nascere; yeniden doğ(ur)mak) geliştirilmesine başlanmıştır. Uzun süreler nazım şeklinde dramlar en baskın türdü. Yeniçağla beraber konuşma oyunlarındaki özgür düzyazı çok baskın olmuştur. Bir drama konuşulursa, açık bir şekilde anlaşılmaz. Opera 1600’lü yıllara kadar klasik Yunan dramının yeni bir tarzı olarak anlaşılmıştır.
1600’lü yıllarda İspanyol ve İngiliz dramları (Lope de Vega, Shakespeare) hala Orta çağ geleneksel tiyatrosunun teorik arka planları olmayan yapılarıyken, Fransız klasiği antik dramı anımsatıyordu ve örneğin; Aristoteles’in üç birlik ilkesi (eylem/dramın birliği; zaman ve mekân birliği ve karakterlerin birliği; yani zamanda, olayda ve şahıslarda birlik) olarak bilinen kesin kuralları vardı. O zamandan bu yana dram teorilerinin çok önemli toplumsal işlevi vardır. Bunlar ya normlar ortaya koyarlar ya da olan normlar karşısında mücadele eder.
18. yüzyıldan beri gösteri, güldürü, trajik komedi, acıklı komedi, orta sınıf trajedisi gibi semboller kullanımda üst üste binmiş anlamlar taşırlar. 19. yüzyıldan itibaren duygusal ya da sürükleyici özelliği olan melodram, dram kavramını artık daha dar bir anlama indirgemiştir.
Bazen dram diğer tiyatro çeşitlerinden ayrılır. Johann Wolfgang Goethe dramın sınırlarını trajediden şöyle ayırır: “Modern dram ‘isteklere’, eski trajedi ‘zorunluluklara’ dayalıdır.” Gustav Freytag ise, tiyatro oyunlar konusunda şu ayrımı yapar: “Daha düşük düzeyde duran bir tür.”
20. yüzyıl tiyatro teorisinde sosyal dram, analitik dram ya da dramda açık ve kapalı şekil gibi bölümlemeler ortaya çıkmıştır. Bu yıllarda teknolojinin gelişmesi sayesinde radyofonik oyun ve film dramı gibi dramatiğin yeni çeşitleri ortaya konmuştur.
Bir psikodramdaki rol dağılımı esasen bir dramatik metin değil, daha ziyade bir terapi yöntemi anlamına gelmektedir. Son yüzyılda birçok tiyatro çeşidi dram metni olmadan oluşturulmuştur. Bunlar “Postdramatik Tiyatro” adı altında özetlenmiştir. Karşıt olarak internetteki (Chat) rol dağılımı ve oyunu çeşitleri doğaçlama ve yazılı olarak kararlaştırılan diyaloglar arasındaki farkı yumuşatmıştır.

Konusu günlük hayattan veya tarihin herhangi bir devrinden seçilebilir. Herhangi bir sınır yoktur.
Hem acıklı hem komik olaylar aynı oyunda iç içe bulunur.
Kahramanlar hem soylulardan hem sıradan insanlar arasından seçilebilir.
Üçbirlik kuralına uyma zorunluluğu yoktur.
Her türlü olay seyircinin karşısında gerçekleştirilebilir.
Trajedi ve Komedi türlerinin aksine şiir okur gibi konuşma zorunluluğu yoktur.
5 perde olma zorunluluğu kalkmış, kaç perde olacağı yazarın kararına bırakılmıştır.

İngiliz yazar Shakespeare dramın ilk ürünlerini vermiştir. Ancak bu türün özelliklerini Victor Hugo belirlemiştir. Schiller, Goethe diğer ünlü dram yazarlarıdır.
Türk edebiyatı'nda Batılı anlamda sahne Tiyatro'su Tanzimat'tan sonra görülür. Bundan önce halk arasında yüzyıllardır sürmüş seyirlik oyunlar vardı. Ortaoyunu, meddah, Karagöz ile Hacivat bunların başlıcalarıdır.

Drama, lider ve katılımcıların atölye ortamında rol oynama, doğaçlama gibi tiyatro tekniklerini kullanarak bir olayı, anıyı, kavramı, konuyu, düşünceyi canlandırmasıdır. Sözcük kökeniyle ilgili birçok görüş vardır. Birçok kaynak Drama şehrinde büyük olasılıkla TrakyalIların yaşadığını, bunun uzun bir süre önce şehirde bulunan kitabelerdeki Trakyalı isimleriyle de desteklendiğini göstermektedir. Buna göre 'Drama' (Trakya kökeniyle) “bir tepe ve bol su yanındaki yer” anlamına gelmektedir.
Drama, yaparak ve yaşayarak öğrenme fırsatı verdiğinden insan gelişiminde ve eğitimde en etkili yöntemlerden biri olarak kabul edilmektedir. Drama uygulamaları bireyin düşündüğü, planladığı, organize ettiği ve düşüncesini eyleme dönüştürdüğü süreçleri içermektedir. Hayal gücü, bir şeyi betimlemekte veya canlandırmakta kullanılır. Bu süreç esnasında yeni davranışlar sergilenir, farklı duygular deneyimlenir ve böylece yaşayarak elde edilmiş benzersiz bir tecrübe kazanılır. Bu tecrübe, bireyin duygularını kontrol edebilme, düşüncelerini ifade edebilme, konuşarak ve davranışlarıyla iletişim kurabilme gibi yeteneklerine muazzam bir katkı sağlamaktadır.

Lider, katılımcılar, ortam ve malzeme dramada yer alan dört önemli öğedir:

Lider: Drama lideri, etkinliklerin amacına ulaşmasını sağlamak için büyük bir öneme sahiptir. Lider, güvenli bir ortam yaratmalı, katılımcıların duygularını ifade etmelerine rehberlik etmelidir. Oyunu, oyuncu grubuna uygun hale getirmeli ve oyunun sürekliliğini sağlamalıdır. Ayrıca liderin, tecrübe ve bilgisi ile empatik ve esnek bir tutum sergilemesi beklenir. Drama liderinin bir öğretmen, oyuncu ve psikolog gibi çeşitli rolleri vardır.
Katılımcılar: Katılımcılar, drama etkinliğine aktif katkıda bulunmalıdır. Katılımcıların gelişim özellikleri ve ilgileri göz önünde bulundurularak etkinlikler yönlendirilir. Her birey, kendisini rahat ve güvenli hissederek yeni şeyler keşfetmeye istekli olmalıdır.
Ortam (Mekan): Drama etkinliklerinin yapılacağı ortam, katılımcıların rahatça hareket edebileceği ve güven içinde olabilecekleri şekilde düzenlenmeli ve uygun büyüklükte olmalıdır. Ortamda, akustik, ışıklandırma, havalandırma, zemin uygunluğu gibi durumlar dikkate alınmalıdır.
Araç-Gereçler: Drama etkinliklerinde araç-gereç kullanımı, canlandırma ve rol yapmayı kolaylaştırır. Herhangi bir malzeme kullanılmadan da drama yapılabilir, ancak malzemeler yenilikçi ve üretken düşünmeyi destekler ve etkinlikleri daha ilginç hale getirmeyi sağlar. Sahne malzemeleri, dekor, kostümler, ses ve ışık sistemleri kullanılabilir.

Eğitimde drama, çocukların çeşitli beceriler geliştirmelerini sağlamak için kullanılan en değerli etkinliklerden biridir. Drama sayesinde öğrenme sadece bilişsel bir etkinlik olmaktan çıkıp yaşantısal olarak gerçekleşmektedir. Böylece çocukların edindiği bilgileri öznelleştirmesine, yararlı ve işlevsel hale gelmesine imkan oluşmaktadır.
Drama, çocukların eğlenmesini ve mutlu olmalarına katkı sağlamakla birlikte, aynı zamanda onların hayal güçlerini geliştirir, bağımsız düşünme yetilerini artırır ve iş birliği yapabilme özelliklerini güçlendirir. Birlikte başarma duygusu oluşturur. Eğitimde dramanın faydaları şu şekilde sıralanabilir:

Sosyal ve Psikolojik Duyarlılık: Drama, çocukların sosyal ve psikolojik duyarlılıklarını artırır. Çocuklar, çeşitli toplumsal ve bireysel durumlar karşısında duyarlı hale gelirler. Olaylara nasıl yaklaşılması gerektiği, tepkilerin ve davranışların nasıl ayarlanacağı, olayları canlandırarak keşfedilir. Herhangi bir durum hakkındaki gerçeklerin daha iyi kavranmasına yardımcı olur.
Dil Becerilerinin Gelişimi: Konuşma, dinleme, okuma ve yazma becerilerini kazandırarak, dilin kullanım alanlarını zenginleştirir.
Hayal Gücü ve Estetik Gelişim: Drama, çocukların hayal güçlerini ve estetik duygularını geliştirir.
Etik Değerler ve Güven: Çocukların etik değerlerini geliştirmelerine yardımcı olur. Aynı zamanda, kendine güven ve karar verme becerilerini geliştirir.
Birlikte Çalışma: Drama etkinlikleri sırasında çocuklar arkadaşları ile uyum halinde hareket etmeyi ve birlikte başarmayı öğrenirler. Birbirlerine destek olurlar ve diğerlerinin eksiklikleri tamamlamak için çaba gösterirler.
Fiziksel Gelişim: Drama etkinlikleri, çocukların kaslarını hareket ettirmelerine ve bedenlerini çok yönlü geliştirmelerine yardımcı olur.
Duygusal Rahatlama: Drama her şeyden önce keyiflidir. Tüketen bir toplumda yaşayan çocuklar bir şeyler üretmenin mutluğunu yaşarlar. İletişim kurmanın farklı yollarını keşfederek kendini daha iyi ifade edebilmenin rahatlığını hissederler.

Dramatik yapı, film ya da oyun gibi bir dramatik işin yapısı. Birçok alim dramatik yapının analizini yapmıştır. Bu analizler ilk kez Aristoteles tarafından Poetika eserinde başlatılmıştır. Bu da MÖ 335 senesine denk gelir.

Antik Yunanistan filozofu Aristoteles, Poetika adlı eserinde "Bütün; bir başlangıcı, ortası ve sonu olan bir şeydir" fikrini ortaya koydu. Romalı drama eleştirmeni Horatius Ars Poetica isimli eserinde 5 bölümlü yapıyı savunan kadar Aristoteles'in bu üçlü bakışına ikna olunmadı. Horatius eserinde şöyle diyordu; "Bir oyun, 5 bölümden ne uzun ne de kısa olmalıdır."
5 bölümlü kullanım terk edildikten sonra, Rönesans oyun yazarları bunu tekrar dirilttiler. 1863'te Henrik Ibsen gibi oyun yazarları 5 bölümlü yapıyı terk ederek 3 ve 4 bölümlü yapıyı denediler. Alman oyun ve roman yazarı Gustav Freytag "Die Technik des Dramas" isimli eserinde 5 bölümlü dramatik yapının kesin bir çalışmasını yaptı. Bu yapı, Freytag'ın Piramidi diye bilinmeye başlandı. Freytag'ın Piramidi'nde hikâye 5 parçadan oluşurdu. Bunlar; Serim, yükselen aksiyon, zirve, düşen aksiyon ve vahiy/felâket bölümleriydi.

Freytag'a göre, bir drama 5 parçaya ya da bölüme bölünürdü. Bazıları bunu dramatik kavis olarak adlandırır. Bu bölümler; Serim, yükselen aksiyon, zirve, düşen aksiyon ve sonuç bölümleridir.
Freytag'ın bu 5 bölümlü dramatik yapı analizi tiyatro oyunlarına dayanarak yapılmıştı. Ama bu kısa hikâyelere ve romanlara da uyarlandı. Bu uyarlama bazen değişiklikler içeriyordu. Yine de piramidin kullanımı o kadar kolay değildir. Özellikle, Alfred Uhry'nin 25 bölüme bölünmüş Driving Miss Daisy oyunu gibi modern oyunlarda elle tutulur bölümler (perdeler) yoktur.

Serim ya da sergileme bölümü hikâyenin tam anlamıyla anlaşılabilmesi için gerekli arka plan bilgisinin verildiği bölümdür. Bu bölümde izleyici olayların yaşandığı mekan ve zaman ile birlikte filmin kahramanları ve onların durumuyla tanışır. Bu bölümde filmsel olaylar ve kahramanlar arasındaki dramatik anlaşmazlık çok zayıftır. Buna rağmen izleyici filmin türünün (drama, komedi vb.) ne olduğunu tahmin edebilir. Sergileme bölümünün en karakteristik özelliği güçler arasındaki mücadelenin çok sayıda çözümleme çeşidini içermesidir. Bununla birlikte sergileme bölümünün bu çözümlerden birisini içermesi ise yapıya dair en büyük sorundur.

Yükselen aksiyon ya da düğüm ve gelişme bölümü, senaryoda mevcut güçlerin arasındaki dengenin bozulması, iç ve dış çelişkilerin derinleşmesi ve şiddetlenmesi ile oluşur. Senaryo'nun serim bölümünde temelleri kurulan dramatik anlaşmazlık bu bölümde hızla gelişmeye başlar. Bu bölümde kimin kimin tarafını tuttuğu ve ne için mücadele ettiği ortaya dökülür. Dramatik anlaşmazlık tamamen ortaya serilir. Ve bölümün en önemli özelliklerinden biri de yazarın kahramanlarla ilgili tutumunu artık belli etmesidir. Böylece seyirci de kiminle özdeşleşeceğini saptar.

Jo-ha-kyū – Japon estetiğinde dramatik kavis
Kishōtenketsu - Geleneksel Çin ve Japon anlatılarında kullanılan yapı düzenlemeleri
Sonat formu
Üç perdeli yapı

Duygu, bireyin ruh hâlinde biyokimyasal (içsel) ve çevresel tesirlerle etkileşiminden doğan kompleks psikofizyolojik bir değişimdir. Kişiye özgü sağlık duyusunu belirleyen temel faktör olup, insanın günlük yaşamında merkezi bir rol oynar. Bu yüzden pek çok bilim dalı ve sanat biçimi tarafından araştırılmıştır. Duyguların sayısı ve sınıflandırılması konusu tartışmalıdır.
Etnograflar, her dilde aynı olmayan kültürlere özgü duyguları tanımlamışlar ve bunlar kültüre özgü duygu kavramları olarak adlandırılmıştır. Duygular her dilde ve kültürde farklı ifade edilmektedir. Taşıdığı değer farklılaşmakta, ifade sayısı azalmakta ya da artmaktadır. Bazı dillerde sadece basit ayrımlar varken bazı dillerde duygu ifade ayrımları binlerle ifade edilmektedir. Duygusal ifade ayrımlarına hâkim olan kişilerin topluluk psikolojisinde etkinlikleri artmakta, anlaşılabilme yetilerindeki gelişimlerle daha hızlı ilerleme kaydedebilmekte ve buna bağlı olarak duygusal ayrımların eğitsel entegrasyonu yoğun olan ülkelerde ilerleme daha hızlı olmakta. Duygu ayrımında rekor kırabilecek diller Farsça, Arapça, Çince gibi diller olmasına karşın bu dillerin konuşulduğu ülkelerin eğitsel yoğunlukları az olduğu için başarılı olma oranları çok düşük olan ülkelerdir.

Kişisel gelişimde önemli rol oynayan duygu dağarcığını geliştirmek için her dilde kullanılan farklı hislerin ifadesi, derecelendirmeler arasındaki doyum farklarının ve hatta karışımlarının bilinmesi için bu ifadeler ayrımlarıyla incelenmelidir. Duygu ve doyum hâllerinde bulunan kişilere takılan sıfatlar konusu da incelenerek duygu konusu kişilikte gelişir.

Duygu, bireyin iç dünyasında dış uyaranlara karşı oluşan psikolojik ve fizyolojik tepkidir. Psikoloji ve felsefe alanlarında, duygular insan davranışlarını ve düşünce sistemlerini şekillendiren ana faktörlerden biri olarak kabul edilir.

Psikolojide duygu, bireyin ruhsal durumunu yansıtan ve davranışlarını etkileyen bir süreçtir. Sevinç, korku, üzüntü, öfke, şaşkınlık gibi temel duygular, insan biyolojisinin ve evrimsel süreçlerinin bir sonucudur.

Sanat ve edebiyat alanında duygular, eserlerin duygusal derinliğini ve estetik etkisini belirler. Özellikle yazma terapisi (terapötik yazma) gibi uygulamalarda duygular, kişinin kendini ifade etme ve iyileşme sürecinde merkezi bir rol oynar.

"Duygu" ismi, "duy-" kökünden türetilmiştir. Bu kök, "duymak", "algılamak", "hissetmek" anlamlarına gelir. İsim olarak tercih edilmesinin altında Türk kültüründe "içsel bilgelik" ve "hassasiyet" gibi değerlerin etkisi bulunur.

Emotion (İngilizce karşılığı)

Dylan Marlais Thomas (d. 27 Ekim 1914, Swansea, Galler - ö. 9 Kasım 1953, Greenwich Köyü, Amerika Birleşik Devletleri) Galli şair. Modernizm ve Romantizm akımlarından etkilenmiş olan şair, 20. yüzyılın en etkili şairlerindendir.
Thomas'ın babası İngilizce öğretmeniydi. Okul çağında okul gazetesinde çalışan ve bu gazete için yazılar yazan Thomas, 16 yaşında bu okuldan ayrıldı. Sonrasında bir gazetede muhabir olarak görev yapan şair, 1934'te 20 yaşındayken İngiltere'ye taşındı.
Yine 1934'te önemli eserlerinden olan 18 Şiir'i yayınladı. 1937'de tanıştığı Caitlin MacNamara ile evlenen Thomas, Laugharne'e yerleşti. II. Dünya Savaşı döneminde bir süreliğine Londra'da kalan sanatçı, bu dönemde BBC televizyonundaki şiir programlarında okuduğu şiirlerle büyük ilgi gördü. Savaş bittiğinde sanatçı Laugharne'e geri döndü ve doğa imgelerini konu alan şiirler yazdı.
Savaş bitince Thomas Laugharne'e geri döndü ve bu dönemde doğa imgeleriyle yüklü şiirler yazdı. Fern Hill (Fern Tepesi) başlıklı şiirinde doğup büyüdüğü Galler'deki kırsal manzarayı şu dizelerle betimler:

Thomas şiirlerinde doğa sevgisini, doğum ve ölüm arasındaki gizemli ilişkiyi canlı ritimler, alışılmamış imgeler ve oluşturduğu yeni sözcüklerle dile getirmiştir.
Dylan Thomas edebiyat konulu konferanslar vermek üzere ilk kez 1950 ilkbaharında ABD'ye gitti. Daha sonraki yıllarda alkol bağımlılığı yüzünden sağlıği giderek bozuldu. 1953'te radyo oyunu Under Milk Wood'un (Korunun Dibinde) yayımlanması nedeniyle New York'a gittikten birkaç gün sonra, aşırı miktarda alkol aldığı için öldü.

18 Poems (18 Şiir)
Fern Hill (Fern Tepesi)
Under Milk Wood (Korunun Dibinde)
Collected Poems (Toplu Şiirler)
Portrait of the Artist as a Young Dog (Sanatçının Genç Bir Köpek Olarak Portresi)
Adventures in the Skin Trade and Other Stories (Deri Ticareti Serüvenleri ve Öbür Öyküler)
The Hand that signed the paper

Düşünce ya da fikir, dünya modellerinin var  oluşuna izin veren ve böylece etkin olarak onların amaçlarına, planlarına, sonlarına ve arzularına bağlı olan uğraştır. Kelimeler bilmeye, sezgiye, bilince, idealarına ve imgeleme içeren benzer kavramların süreçlerine başvurur.
Düşüncenin daha sistematik bir tanımını yapacak olursak öncelikle beyin ve zihin kavramlarını birbirinden ayırmamız gerekir. Zihni, beyindeki biyolojik aktivitenin bir yansıma alanı olarak görebiliriz. Bir diğer deyişle zihin, somut olan beyinden beslenen, soyut bir karalama tahtasıdır.
Bu noktada soyut ve somut kavramlarını da değerlendirmek gerekir. Kısaca, somut bir nesneyi evrende var olan soyutu ise evrende var olmayan diye tanımlayabiliriz. Örneğin, bu tanıma göre matematiksel anlamda üçgen soyut bir nesnedir. Üçgen, bir kalınlık özelliği içermez. Kenarları sadece çizgiden ibarettir. Evrende bu özellikte bir üçgenin olması, fizik yasaları gereğince, mümkün değildir. (burada atıf gerekli) Diğer taraftan, kolaylıkla somut nesne örneği verebiliriz. (Örneğin bir ağaç)
Bu tanımlara göre, bir düşünce, soyut bir nesnenin, insanın zihninde oluşturduğu faaliyettir. Herhangi bir düşünce beyinde de faaliyete neden olacaktır, biyolojik olarak. Fakat, bu faaliyet, bahsi geçen düşüncenin bir parçası olarak nitelendirilmez. Düşünce, sadece zihinle ilişkilendirilir.
Diğer taraftan, somut bir nesnenin, insanın zihninde oluşturduğu faaliyeti de algı diye nitelendirebiliriz. Aynı şekilde, bir algının oluşmasında beynin rolü vardır, ama algı insanın zihninde oluşur. Örneğin, bir ağaca gözlerimizle bakarız. Ağaç, bu bağlamda somut bir nesnedir. Ağacı görürüz, ama görme işlemi (yani algılama) gözlerde olmaz, insanın zihninde gerçekleşir. Tabii ki bu algının gerçekleşmesi için beyinde birçok işlemden geçmesi gerekir (buna gözlerdeki işlev de dahildir). Aynı şekilde, bu örneksemeyi 5 duyumuza da uyarlayabiliriz. Bir koku, bir renk zihindeki bir algıdır, somut bir şekilde tanımlanamaz. (Örneğin, bazı renk körlerine göre yeşil ya da kırmızı farklı bir algıyı tanımlar vb.)
Bu tanıma karşı bir tez şöyle olacaktır. 'Benim bu ağaçla (ya da genel olarak bir palmiye ağacı ile) ilgili düşüncelerim var.' Fakat burada bahsi geçen 'ağaç' acaba somut bir nesne midir? Ya da soyut mudur? Kısacası, savunulan tez şudur: Somut bir nesne de insanın zihninde düşünce oluşturabilir. Evet, bu mümkündür. Ama arada atlanan bir adım vardır. Bahsi geçen 'ağaç' bir algılamanın ürünüdür. Ya da daha önceden algılanmıştır, birincil olarak ya da dolaylı yoldan (bir başkasının betimlemesiyle). Dolayısıyla, 'ağaç' burada somut bir nesneden çok, bahsi geçen somut oluşumun önce algılanması ve sonucunda zihinde oluşan soyut bir algıyı nitelendirir. Bu işlem kısaca şöyle özetlenebilir: Somut nesne -> Algılama -> Soyut nesne -> Düşünce. Yani arada algılama adımı gerekir.
Özetle, düşünce soyut bir nesnesin zihinde oluşturduğu faaliyettir. Algı ise somut bir nesnenin zihindeki yansımasıdır.
Kavramaları biçimlendirirken problemlerin çözümlerinde sebeplerde ve kararlar vermede meşgul olmak gibi düşünce bilginin beyinsel işletiminin ortaya çıkmasıdır.

Dışa vurumculuk (ekspresyonizm), doğanın olduğu gibi temsili yerine duyguların ve iç dünyanın ön plana çıkarıldığı 20. yüzyıl sanat akımıdır. Politik istikrarsızlık ve ekonomik çöküntü ortamında Almanya'da pozitivizm, naturalizm ve empresyonizm akımlarına karşı olarak ortaya çıkmıştır. 19. yüzyıl gerçekçilik ve idealizmine karşıt anti-natüralist öznelliğe sahip bir bakış açısı içerir. Ayrıca kuzeyli, Cermen halk sanatı biçimleri ve kabile sanatları da etkilendiği diğer kaynaklardır. Dışa vurumcu sanatın amacı, sanatçının duyguları ve iç dünyasını renk, çizgi, düzlem ve kütle aracılığıyla dışa vurmasıdır. Bu duyguları daha iyi yansıtabilmek için sanatçı geleneksel kuralların dışına çıkarak gerçeğin biçimini bozma yöntemini kullanır ve sanatçının öznel duygularına dayanmaktadır.
Dışa vurumculuk, bu terim kullanılmadan da sanatta ifade edilmekteydi. Örneğin; İspanya'da ressam El Greco (d. 1541 – o. 1614) ve Alman rönesans ressamı Matthias Grünewald (d. 1470 – ö. 1528) içerikleri dışa vurumculuk ögelerinden oluşmuş sanat eserleri vermekle beraber dışa vurumculuk sıfatı sadece XX. yüzyıl sanat eserlerine verilmektedir. Dışa vurumculuk birçok sanat formlarını kapsamaktadır: edebiyat, film, heykeltıraşlık, mimarî, müzik, resim, tiyatro.

Bozulmuş çizgiler, şekiller ve abartılı renklerle sanatçının duygusal dünyasını aktarmayı hedefler. 19. yüzyıl gerçekçilik ve idealizmine karşıt anti-natüralist öznelliğe sahip bir bakış açısı içerir.
Edvard Munch'un Çığlık adlı tablosu, bunun belirgin bir örneğidir.
Ekspresyonist bir sanat eserini yorumlarken çizgilerin, renklerin kullanımına dikkat edilmelidir. Sivri keskin çizgiler, kırmızı ve tonları öfkeyi ön plana çıkarırken, dairesel oluşumlar, mavi ve tonları daha çok sakinliği vurgular.
Die Brücke (Köprü) 1905-1912 Dresden - Kirchner, E. Nolde, Mueller, Rottluf, E. Heckel
Der Blaue Reiter (Mavi süvari) Münih - F. Marc, Mache, Kandinsky, Jawlensky, P. Klee
Önemli dışa vurumcu ressamlar arasında Edvard Munch, Vincent Van Gogh, Ernst Ludwig Kirchner, James Ensor ve Oscar Kokoschka sayılabilir. Edward Munch, Ensor ve Kokoschka, kaynaklarda ekspresyonist öncüler olarak geçmektedir.

1910 ve 1930 yılları arasında özellikle Almanya'da etkisini gösteren ekspresyonist mimarî, bu anlamda da Bauhaus okuluyla paralellikler taşır.
Bunun yanında kendine özgü dinamiklerini de belirler. 90 derecelik açıyı ortadan kaldırmak temel teknik olarak düşünülürken, işlevselliği formla bütünleştirme amacı, alışılmamış formların ve yeni malzemelerin kullanılmasıyla ifadeci mimarlık anlayışının kendine özgü dinamiklerini oluşturur. Bireysel ve dolayısıyla duygusal tasarım anlayışı, ekspresyonist mimarlığın felsefesidir.
Bruno Taut'un 1914'te Köln'deki "Werkbund Sergisi" için hazırladığı "Cam Pavyon" ve Erich Mendelsohn'un 1921'de bitirilmiş olan Potsdam'da bulunan "Einstein Kulesi" ve Hans Poelzig'in tiyatro direktörü Max Reinhardt için hazırladığı Berlin'deki "Große Schauspielhaus" tiyatrosu iç dekorasyonu ekspresyonist mimarlığın önemli örnekleri olarak bildirilir. Bauhaus okulunun kurucusu Gropius, ekspresyonist mimarlığın erken döneminin temsilcisi konumundadır.
1933 yılında nazi yönetiminin Almanya'da başa geçmesinden beş yıl sonra ekspresyonist sanat yok olmuştur. II. Dünya Savaşı'ndan sonra ise brütal bir anlayışla etkinliğini yeniden göstermiştir. Çoğu ekspresyonist sanatçının kaybedilen savaşta yer almasıyla oluşan stres yüklü duygulanımları da dışa vurumculuğu doğuran bir faktör olmuştur.
1960'larda yapılan Sydney Opera Binası ise, postmodern ifadeciliğin en önemli yapıtları arasında gösterilir. Dışa vurumculuk, kübist, minimalist ya da fütürist anlayışlarla da özdeşleşerek temel bir sanatsal ifade olarak canlılığını sürdürür.

Aralarında Ernst Barlach'ın da bulunduğu bazı heykeltıraşlar dışa vurumculuğu benimsemişlerdir. Erich Heckel gibi bazı ressamların da dışa vurumcu heykel çalışmaları bulunmaktadır.

İlk dışa vurumcu tiyatro eserinin 1909'da Oskar Kokoschka'nin yazdığı "Cinayet, Kadınlar için Umut (Mörder, Hoffnung der Frauen)" adlı küçük bir oyun olduğu kabul edilir. Sonra 20. yüzyıl başlarında Alman tiyatrosunda odaklanan ekpresyonist tiyatro akımı ortaya çıkmıştır. Bunlardan en çok tanınmışları Georg Kaiser, Ernst Toller, Reinhard Sorge, Walter Hasenclever, Hans Henny Jahnn ve Arnolt Bronnen'dir. Bunlara drama denemelerinin başlangıcını Alman oyun yazarı ve aktörü Frank Wedekind ve İsveçli oyun yazarı August Strindberg olarak görmüşlerdir.

Franz Kafka tarafından Almanca yazılmış romanlar çok kere dışa vurumcu olarak isimlendirilmektedir.
Genel olarak konuşulan lisanı Almanca olan ülkelerde dışa vurumcu şiir de büyük gelişme göstermiştir. Bunlar arasında en çok etkili olanlar Georg Trakl, Georg Heym, Ernst Stadler, Gottfried Benn ve August Stramm'dır.

Dışa vurumcu müzik bir müzik türü olarak 20. yüzyılın en önemli müzik akımlarından biri olmakla beraber bu akımı tam olarak tanımlamanın çok zor olduğu ifade edilmektedir.
"İkinci Viyana Ekolü" adı altında müzik bestecileri Arnold Schönberg ile öğrencileri Anton Webern ve Alban Berg, ekpresyonist adını verdikleri müziksel parçalar bestelemişlerdir.
Bunları aynı zamanda eserler veren bestecilerden (mesela Maurice Ravel ve İgor Stravinsky) ayıran özellik eserlerinde geleneksel tonalite prensiplerinden ayrılıp açıkça "atonalite" prensibini içeriklemeleridir. Ayrıca çok "ahenksiz (dissonant)" müzikleri ile şuuraltı, "içsel gereklilik" ve "acı çekme" duygularını ifade etmeye çalışmalarıdır.
Schönberg'in "Orkestra için beş parça, op. 10 (1911-13)" eseri, "Erwartung (Bekleyiş) (1909)" monodraması ve Die Glückliche Hand (Mesut el) dramatik eseri; Alban Berg'in Wozzeck operası ekpresiyonist yapıtlara iyi örneklerdir.

Film sanatı alanında da çoğu zaman Alman Dışa Vurumculuğu adı ile anılan bir ekpresiyonist film sanatı akımı bulunmaktadır. Bu filmlerin ana özellikleri gerçek-dışı ve çoğunlukla absürt dekorlar, çarpıtılmış perspektifler, ışığın ve gölgelerin abartılı kullanımıdır.
Bunlar arasında başta gelen sanatkâr-yönetimciler ve eserleri: Robert Weine'nin Dr. Caligari'nin Muayenehanesi (Das Cabinet des Dr. Caligari) filmi; Paul Wegener ve Carl Boese'nin "Golem: Dünya'ya nasıl geldi (Der Golem, wie er in die Welt kam)" filmi; F. W. Murnau'nun Nosferatu, Bir Dehşet Senfonisi filmi sayılabilir.

Alman Dışavurumculuğu
Soyut dışavurumculuk

Ekspresyonizm Nedir / Ekspresyonizm Akımının Özellikleri 5 Ekim 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Edebî tarzlar (veya edebî türler), edebî eserlerin bir kategorilendirme biçimidir. Tarzlar edebî teknikler, ses, içerik ve kurgusal eserler söz konusu olduğunda eserin uzunluğu ile belirlenebilir. Tarzlar eserlerin yetişkin, gençlik ve çocuk olarak sınıflandırılabileceği yaş kategorileri ile karıştırılmamalıdır. Bunun yanı sıra çizgi roman gibi kategorileri kapsayan format ile de karıştırılmamalıdır. Tarzlar arasında ayrımlar genellikle esnektir ve pek çok tarzın alt tarzları bulunur.
Bir eserin düz yazı veya şiir şeklinde olması onun tarzını etkilemez. Tarzların karışımlarından oluşan eserler de mevcuttur. Yazıldıkları döneme dayanılarak da bir eserin tarzı sınıflandırılabilir. "Tarz" kavramı Jacques Derrida tarafından eleştirilmiştir.

Edebiyat türlerini önce ikiye ayırmak mümkündür. Birincisi nazım, ikincisi nesirdir. Nazım belli bir ölçü ve kalıp esas alınarak üretilmiş edebiyat ürünleridir. Ya da kısaca bütün şiir ve şiirsel metinlerdir. Hece vezni gibi belli bir kalıp ve ölçü kaygısı güdülerek yazılır. Nesir ise serbest, ölçüsüz düz yazıdır. Nazım genel olarak bütün şiir türlerini kapsar. Nesir ise edebiyatın şiir dışındaki tüm biçimlerini. Roman, öykü, tiyatro, deneme gibi.

Edebiyat çeşitleri
Fantastik edebiyat
Gotik edebiyat
İktisadi edebiyat
Divan edebiyatı
Halk edebiyatı
Varoluşçu edebiyat
Post modern edebiyat
Yeraltı edebiyatı
Nazım
Şiir
Destan
Ağıt
Mesnevi
Eleji
Nesir (düz yazı)
Roman
Öykü
Masal
Tiyatro
Deneme
Fıkra
Makale
Biyografi
Otobiyografi
Eleştiri
Anı
Gezi yazısı
Mizah
Edebi destan
Sohbet
Sözlü Anlatım
Nutuk (Söylev)
Mülakat (Görüşme)
Röportaj
Sempozyum
Forum
Münazara
Konferans

Edebiyat tarihi; okuyucuya/dinleyiciye/gözlemciye eğlence, aydınlanma veya eğitim vermeye çalışan nesir veya şiir yazılarının tarihsel gelişimi ve bu eserlerin iletişiminde kullanılan edebi tekniklerin yıllar içindeki gelişimidir. Her yazı edebiyat değildir. Veri derlemeleri gibi bazı kayıtlı materyaller literatür olarak kabul edilmez.

Erken dönem edebiyatı, avcı-toplayıcı gruplarda mit ve folklor dahil olmak üzere sözlü gelenek yoluyla anlatılan hikâyelerden türetilmiştir. Hikâye anlatımı, insan zihninin nedensel muhakeme uygulamak ve olayları bir anlatıya dönüştürmek için gelişmesiyle ortaya çıktı ve dil, ilk insanların birbirleriyle bilgi paylaşmasına izin verdi. Erken hikâye anlatımı, dinleyicileri eğlendirirken aynı zamanda tehlikeler ve sosyal normlar hakkında bilgi edinme fırsatı sundu. Efsaneler dünyayı anlamlandırmak için tüm kalıpların ve hikâyelerin kullanımını içerecek şekilde genişletilebilir ve psikolojik olarak insanlara özgü olabilir. Epik şiir, antik edebiyatın zirvesi olarak kabul edilir. Bu eserler genellikle ülkenin erken tarihinde yer aldığı söylenen efsanevi kahramanların başarılarını anlatan uzun anlatı şiirleridir. 
Yazı tarihi, MÖ 3200 dolaylarında Mezopotamya, MÖ 1250 dolaylarında Antik Çin ve MÖ 650 dolaylarında Mezoamerika dahil olmak üzere dünyanın farklı yerlerinde bağımsız olarak başladı. Literatür, öncelikle muhasebe gibi daha basit amaçlar için kullanıldığı için başlangıçta yazılı olarak kullanılmadı. Hayatta kalan en eski edebiyat eserlerinden bazıları, Eski Mısır'dan  Ptahhotep özdeyişleri ve Wenamun'un Hikayesi, Mezopotamya'dan Shuruppak'ın Talimatları ve Nippur'un Zavallı Adamı ve Antik Çin'den Klasik Şiir Klasiği'dir .

Sanat Tarihi
Kitapların tarihi
Fantezi tarihi
Film tarihi
Fikirler tarihi
Şiir tarihi
Bilimkurgu tarihi
Tiyatro tarihi
Yazı tarihi
Entelektüel tarih

Edebiyat Ansiklopedisi 7 Temmuz 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Edebiyat teorisi, edebiyatta bir eleştiri akımıdır. Sıkı bir anlamda edebiyat doğasının ve edebiyat analiz yöntemlerinin sistematik çalışmasıdır.
Sonuç olarak, "teori" kelimesi bilimsel yaklaşımların çeşitliliği için bir şemsiye terim hâline gelmiştir. Bu yaklaşımların çoğu Kıta felsefesi ve sosyoloji çeşitli kolları tarafından bildirilir.
Edebiyat teorisinin başlıca önemi edebiyatın temel sorulardan birini çözmesidir. Bu soru şöyle: "Edebiyat nedir?"
İlk sistematik edebiyat teorisi olan “Edebiyat Teorisi” adlı eseri edebiyat eleştirmenleri René Wellek ile Austin Warren yazmışlardır. “Edebiyat Teorisi” adlı eser özel bir moda olan edebiyat eleştirisine çok yakındır.
René Wellek 1960'ların başında, adlarını "yapısalcı-taklitçi edebiyat teorisi yapma" sıfatına mahkûm edenlere karşı, Yeni Eleştirmenleri savunmuştur. Bu sebepten dolayı, o bazen, bugünün muhafazakâr edebiyat aydını olarak düşünülür.

EDEBİYAT TEORİSİ TERİMLERİ SÖZLÜĞÜ4 Ağustos 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Adem Çalışkan, “Edebiyat Teorisi Üzerine-1: İlk Belirlemeler / On Literary Theory-1: Preliminary Orientations”, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi / The Journal of International Social Research, Volume. 3, Issue: 12,Summer 2010, ss. 89-108.
John Lye, “Çağdaş Edebiyat Teorisi”, (Çev.: Dr. Adem Çalışkan), Yedi İklim, Edebiyat, Kültür, Sanat, Aylık Dergi, Cilt: XIX, Sayı: 195, [İstanbul] Haziran 2006, ss. 39-47.
Hans Peter Rickman, “Bir Üst-Disiplin Olarak Edebiyat Teorisi” (Çev.: Yrd.Doç.Dr.Adem Çalışkan), Berceste, Aylık Kültür – Sanat – Edebiyat Dergisi, Yıl: 11, Sayı: 121, Temmuz 2012.
Patrick Colm Hogan, “Edebiyat Teorisinin Alanı” (Çev.: Yrd.Doç.Dr.Adem Çalışkan), Berceste, Aylık Kültür – Sanat – Edebiyat Dergisi, Yıl: 11, Sayı: 122, Ağustos 2012, ss. 25-29.
Michael Sprinker (1950-1999), “Prague’tan Paris’e: Edebiyat İncelemesinde Bir Yöntem Olarak Biçimcilik” (Çev.: Yrd.Doç.Dr. Adem Çalışkan), Berceste, Aylık Kültür – Sanat – Edebiyat Dergisi, Yıl: 11, Sayı: 125, Kasım 2012, ss. 6-11.
D.G. Myers, “Edebiyat İncelemesinde Yeni Tarihselcilik” (Çev.: Yrd.Doç.Dr. Adem Çalışkan), Berceste, Aylık Kültür – Sanat – Edebiyat Dergisi, Yıl: 11, Sayı: 126, Aralık 2012, ss. 3-10.
Munazza Yaqoob, “Okur ve Metin: Yirmibirinci Yüzyılda Edebiyat Teorisi ve Edebiyat Öğretimi-I” (Çev.: Yrd.Doç.Dr. Adem Çalışkan), Berceste, Aylık Kültür – Sanat – Edebiyat Dergisi, Yıl: 12, S.139, Ocak 2014, ss. 37-39.

NURSEL UYKUN. R. Wellek’in “EDEBİYAT TEORİSİ” KİTABININ ÖZETİ 14 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Edebiyat

Edebiyat akımı veya edebî akım, belli bir tarihsel süreçte edebiyatı, tür ve yazarın milliyeti bakımından herhangi bir ayrım olmadan şekilsel ve içerik olarak etkileyen belli üslup, duygu ve düşünce dizisini ifade eden edebiyat anlayışıdır. Her edebiyat akımı bir önceki akıma tepki olarak ya da önceki akımın uzantısı olarak doğar.
Edebi akımlarının gelişimine bakıldığında, bu akımların salt yazına özgü olmadığı genel, bir sanat akımı olarak başlayıp geliştikleri görülür. Üstelik hemen hepsi, genelde doğdukları çağın toplumsal yapısının, bu yapıya bağlı düşünüş biçiminin, ideolojinin ürünüdürler. Çağın felsefesinin sanat üzerindeki etkisi akım olarak ortaya çıkar ve bütün sanat türlerinde ortak özellikler çevresinde gelişir.
Rauf Mutluay'ın tanımı bu açıdan önemlidir: "... Toplumsal düzenin ve onun değişiminin bir gereği olarak, dünya görüşü ve sanat anlayışı bakımından birleşen kişilerin, eserleriyle ortaya koydukları ve sürdürdükleri ilkelerin toplamından doğan tutarlılığa bir edebiyat akımı denir."

Edebî mektup; bir yazarın, sanatçının, din büyüğünün vs. bir konudaki görüşlerini ve duygularını açıklamak için yazdığı nazım veya nesir türünde mektup. Bazen alıcının şahsında geniş bir kitleye hitap etmek amacıyla yazılır ve çeşitli organlarda yayımlanır. Bazı edebî yazışmaların tamamı sonradan kitap hâline getirilmiştir.
Edebî mektuplardan, yazıldıkları döneme dair "edebî akımlar, fikir olayları, siyasî gelişmeler" gibi pek çok konuda bilgi edinmek mümkündür. Örneğin Hristiyanlığın kutsal metinlerinden Yeni Ahit'in önemli bir kısmı edebî mektuplardan oluşur. Bu mektuplar Hristiyanlığın ilk dönemleri ve bu dönemdeki kişiler ve olaylar hakkında kapsamlı bilgiler barındırır ve Hristiyanlığın yayılmasında oldukça önemli bir rol oynamıştır.
Batı edebiyatında edebî mektup formatını kullanmış yazar ve sanatçılara örnek olarak Ben Jonson, John Dryden, William Congreve ile yakın zamanlarda W. H. Auden ve Louis MacNeice verilebilir. Türk edebiyatında edebî mektuplara örnek olarak ise Cahit Sıtkı Tarancı'nın yakın arkadaşı Ziya Osman Saba'ya yazdığı Ziya'ya Mektuplar'ı ve Nâzım Hikmet'in Kemal Tahir'e Hapishaneden Mektuplar'ı verilebilir.

Edgar Allan Poe (19 Ocak 1809 - 7 Ekim 1849), Amerikalı şair, yazar, editör ve edebiyat eleştirmeni. Çoğunlukla şiir ve kısa öykü yazdı. Özellikle gizem ve macabre öyküleri ile tanınır. ABD'de ve Amerikan edebiyatında Romantizm akımının önemli figürlerinden biri olmasının yanı sıra ülkesinde kısa öykünün ilk yazarlarından sayılır. Genellikle polisiye türünün mucidi olarak kabul edilmesinin yanında ayrıca yeni ortaya çıkmakta olan bilimkurgu türüne de katkıda bulunduğu öne sürülür. Yaşamını yalnızca yazdıkları ile sürdürmeye çabalayan ilk tanınmış Amerikan yazarı olan Poe'nun yaşamı ve kariyeri ekonomik güçlükler içinde geçmiştir.
Poe Boston'da oyuncu anne-babanın ikinci çocuğu olarak doğdu. 1810 yılında babası ailesini terk etti ve bir yıl sonra annesi öldü. Böylece yetim kalan Poe'yu Richmond, Virginia'lı John ve Frances Allan çifti evlerine aldı. Resmî olarak evlat edinmemelerine karşın Poe gençlik dönemine kadar onlarla birlikte kaldı. Daha sonra, kumar borçları ve Poe'nun eğitim masrafları nedeniyle John Allan ve Edgar'ın arası bozuldu. Poe Virginia Üniversitesi'ne bir yıl devam ettikten sonra parasızlıktan okulu bırakmak zorunda kaldı. Eğitimi için para ayrılması konusunda Allan ile tartıştıktan sonra takma ad kullanarak 1827 yılında orduya katıldı. Bu dönemde, mütevazı de olsa yayımcılık kariyeri başladı. Yalnızca "Bir Bostonlu" olarak imzaladığı Timurlenk ve Diğer Şiirler 1827'de yayımlandı. 1829'da Frances Allan'ın ölümünün ardından Poe ve John Allan geçici bir yakınlaşma yaşadılar. Ancak şair ve yazar olmak isteyen Poe West Point'te de başarılı olamayıp ayrılınca John Allan ile ilişkisi de sona erdi.
İlgisini düzyazıya yönelten Poe sonraki birkaç yılını edebiyat dergileri için çalışarak geçirdi ve kendine özgü edebi eleştiri tarzı ile tanındı. İşi nedeniyle Baltimore, Philadelphia ve New York'un de bulunduğu çeşitli şehirlerde yaşamak zorunda kaldı. 1836 yılında Richmond'da 13 yaşındaki kuzeni Virginia Clemm ile evlendi. 1845 Ocak ayında yayımladığı Kuzgun şiiri ile büyük bir başarı kazandı. Şiirin yayımlanmasından iki yıl sonra eşi veremden öldü. Yıllar boyunca, sonradan The Stylus diye adlandırılan The Penn adını verdiği kendi dergisini yayımlamayı planlamıştı ama dergi basılamadan, Baltimore'da 7 Ekim 1849'da 40 yaşında öldü. Ölüm sebebi bilinmemekle birlikte hastalık, alkolizm, uyuşturucu bağımlılığı, intihar veya diğer sebeplerden öldüğü ileri sürüldü.
Poe ve eserleri dünya çapında edebiyat üzerinde etkili olmasının yanı sıra edebiyat dışında kozmoloji ve kriptografi üzerinde de etkisini gösterdi. Poe ve eserlerine edebiyat, müzik, film, televizyon ve popüler kültürün tüm alanlarında sıkça karşılaşılmaktadır. Yaşadığı evlerin bazıları müze hâline dönüştürüldü. Mystery Writers of America (Amerika Gizem Yazarları) gizem türü edebiyat dalında seçkin eserlere yıllık olarak Edgar Ödülü vermektedir.

İngiliz doğumlu aktris Elizabeth Arnold Hopkins Poe ile aktör David Poe Jr.'ın ikinci çocuğu olarak 19 Ocak 1809'da Boston'da doğdu. William Henry Leonard Poe adında bir ağabeyi ile Rosalie Poe adında bir kız kardeşi vardır. Büyükbabası David Poe Sr. 1750 yılı civarında İrlanda'dan göç etmiştir. Edgar'ın adı, ebeveyninin 1809'da birlikte oynadığı William Shakespeare'in Kral Lear oyununun karakterlerinden birinden gelmiş olabilir. Babası aileyi 1810 yılında terk etti, annesi de bir yıl sonra veremden öldü. Tütün, kumaş, buğday, mezar taşının yanı sıra köle ticareti de yapan ve Richmond, Virginia'da yaşayan İskoç kökenli John Allan, Edgar'ı evine aldı. Allan ailesi resmî olarak Poe'yu evlat edinmemişler ama "Edgar Allan Poe" adını onlar vermişlerdir.
Allan ailesi 1812'de Poe'yu Episkopal Kilise'de vaftiz ettirdi. John Allan üvey oğlunu bir yandan şımartırken bir yandan da katı bir disiplin uyguluyordu. Aile 1815'te Büyük Britanya'ya gittiğinde Poe kısa bir süreliğine John Allan'ın İskoçya'da doğduğu şehir olan Irvine'e yerleşip ilkokula devam etmiş. Daha sonra 1816 yılında Londra'ya dönüp 1817 yılın yazına kadar Chelsea'de yatılı bir okulda okumuş. Daha sonra, Londra'nın 6 km. kuzeyindeki Stoke Newington banliyösunda Rahip John Bransby'in okuluna katıldı.
Poe, Allan ailesi ile birlikte 1820'de Virginia Richmond'a döndü. 1824 yılında Marquis de Lafayette'in Richmond'ı ziyareti sırasında Poe gençlik merasim kıtasında teğmenlik yaptı. 1825 Mart'ında John Allan'ın amcası ve o zamanlar Richmond'un en zengin adamı olduğu söylenen William Galt öldü. Galt mirasında Allan'a $750,000 değerinde olduğu tahmin edilen bir miktar arazi bıraktı. 1825 yazında artan serveti sayesinde Allan Moldavia adı verilen iki katlı tuğla bir ev satın aldı.
Poe 1826 Şubat ayında antik ve modern diller üzerine eğitim görmek üzere bir yıl önce açılmış olan Virginia Üniversitesi'ne kaydolmadan önce Sarah Elmira Royster ile nişanlanmış olabilir. Yeni açılan üniversite, kurucusu Thomas Jefferson'ın idealleri üzerine şekillenmişti. Kumara, atlara, silahlara, tütün ve alkol kullanımına karşı katı kuralları vardı, ama bu kurallar genel olarak uygulanmıyordu. Jefferson öğrencilerin kendi eğitim alanlarını seçebildikleri, barınma ihtiyaçlarını kendilerinin ayarladığı ve tüm hatalı hareketlerin fakülte kadrosuna bildirildiği, öğrencilerin kendilerini yönettiği bir sistem kurmuştu. Bu kendine özgü sistem henüz karmaşa hâlindeydi ve okuldan ayrılma oranı çok yüksekti. Üniversitede olduğu dönemde Poe Royster ile olan bağlantısını kaybetti ve kumar borçları yüzünden manevi babasıyla arası açıldı. Poe derslere kaydolmak, ders metinlerini satın almak ve barınacak yer bulmak için Allan'ın kendisine yeterli para vermediğini iddia etti. Allan fazladan para ve elbise göndermesine rağmen Poe'nun borçları arttı. Bir yıl sonra sevgilisi Royster'in Alexander Shelton ile evlenmesinin ardından kendisini Richmond'da iyi hissetmeyen Poe üniversiteden ayrıldı. 1827 Nisan ayında Boston'a gitti ve burada kâtiplik ve gazete yazarlığı gibi işlerle idare etmeye çalıştı. Bu sıralarda Henri Le Rennet müstear ismini kullanmaya başladı.

Geçinme güçlüğü çeken Poe "Edgar A. Perry" takma adıyla 27 Mayıs 1827'de Amerika Birleşik Devletleri Ordusuna er olarak yazıldı. 18 yaşında olmasına rağmen orduya girerken yaşını 22 olarak gösterdi. İlk görev yeri Boston Limanında Fort Independence idi ve aylığı beş dolardı. Aynı yıl 40 sayfalık şiir koleksiyonundan oluşan Timurlenk ve Diğer Şiirler adlı ilk kitabını "Bir Bostonlu" adı ile yayımladı. Yalnızca 50 kopyası basılan kitap hemen hemen hiç ilgi görmedi. Poe'nun görev yaptığı alay Charleston, Güney Karolina'da Fort Moultrie'ye gönderilince 8 Kasım 1827'de Waltham briği ile Charleston'a gitti. Poe top güllelerini hazırlayan uzman er olarak terfi aldıktan sonra maaşı iki katına çıktı. Başçavuş rütbesine kadar geldiği iki yıllık hizmetin ardından beş yıllığına yazıldığı ordudan erken ayrılmak istedi. Komutanı Teğmen Howard'a gerçek adını ve orduya yazılışını açıkladı. Howard Poe'nun ordudan ayrılmasına izin vermesi için John Allan ile barışmasını şart koştu. Geçen birkaç ay süresince Poe'nun yalvarmalarına Allan cevap vermedi; hatta Poe'yu üvey annesinin rahatsızlığından bile haberdar etmemiş olabilir. Frances Allan 28 Şubat 1829'da öldü ve Poe cenazesinden bir gün sonra evini ziyaret etti. Belki de eşinin ölümü nedeniyle yumuşamış olan John Allan Poe'nun ordudan ayrılmasına ve West Point Amerika Birleşik Devletleri Kara Harp Okuluna girmesini desteklemeye razı oldu.
Hizmet süresinin geri kalanını kendi yerine bitirmek üzere birini bulduktan sonra Poe 15 Nisan 1829'da görevinden ayrıldı. West Point'e girmeden önce bir süreliğine Baltimore'a giderek dul halası Maria Clemm, kuzeni Virginia Eliza Clemm, ağabeyi Henry ve yatalak babaannesi Elizabeth Cairnes Poe ile birlikte kalmıştır. Bu sırada ikinci kitabını Al Aaraaf, Tamerlane and Minor Poems (Araf, Timurlenk ve Önemsiz Şiirler) 1829'da Baltimore'da yayımladı.
Poe 1 Temmuz 1830'da West Point'e askerî öğrenci olarak kaydoldu. John Allan 1830 Ekim ayında ölen eşinin ardından Louisa Patterson ile evlendi. Evlilik ve Allan'ın ilişkilerinden doğan çocukları nedeni ile Poe ile sert tartışmaları sonucu Allan Poe ile ilişkisini tamamen koparmış ve mirasından mahrum etmiştir. Poe West Point'ten ayrılabilmek için bilerek kendini mahkemeye verdirtti. 8 Şubat 1831'de askerî mahkemede görevi ağır ihmâl, içtimaya çıkmamak, sınıflara girmemek ve kiliseye gitmemek ile emre itaâtsizlikten yargılandı. Mahkemede suçlu bulunacağını bilmesine rağmen kendini attırmak için suçsuz olduğunu iddia etti.
1831 Şubat ayında New York'a gitti ve adını yalnızca Poems (Şiirler) koyduğu üçüncü kitabını yayımladı. Poe kitabın basımı için West Point'ten askerî öğrenci arkadaşlarının bağışladığı 170 $'ı kullanmıştır. Arkadaşları bu kitapta okuldaki komutanlar hakkında yazdığı hicivlere benzer şiirler olacağını ummuşlardı. New York'ta Elam Bliss tarafından basılan kitap "İkinci Baskı" olarak belirtilmiş ve ABD Askerî Öğrencileri Kıtasına ithaf edilmiştir. Bu üçüncü kitapta yeniden basılan "Timurlenk" ve "Araf" şiirlerinin yanı sıra önceden basılmamış altı şiir daha vardır ki bunların arasında "To Helen", "Israfel" ve "The City in the Sea" şiirlerinin ilk versiyonları da bulunur. Poe 1831 Mart'ında Baltimore'a halasının yanına döndü. Kısmen alkolizm nedeniyle kaynaklanan sorunlardan rahatsız olan ağabeyi Henry 1 Ağustos 1831'de öldü.

Ağabeyinin ölümünün ardından Poe yazar olarak kariyerine başlamak için daha ciddi olarak gayret sarf etmeye başladı. Zamanlaması ABD yayımcılığı için zor zamanlara denk gelmişti. Geçimini yalnızca yazarlık yaparak sağlamaya çalışan tanınmış ilk Amerikalıdır ve uluslararası telif hakkı yasalarının olmaması nedeniyle bu çabasında engellerle karşılaşmıştır. Yayıncılar Amerikalı yazarlara yeni eserler için para ödemek yerine İngiliz yazarların eserlerini izin almadan kopyalamayı tercih etmekteydiler. Yayımcılık endüstrisi ayrıca 1837 Paniği adı verilen finansal krizden de etkilenmişti. Bu dönemde kısmen yeni teknolojiler sayesinde desteklenen süreli yayınlarda bir artış görülmüş olsa da bu birkaç s

Epik şiir; kahramanlık, yurt sevgisi gibi liriklik bildiren şiirdir. Epik şiirler oluşum tarihlerine göre "doğal epik" ve "yapay epik" olarak ikiye ayrılır. Aynı anlamda hamasi şiir, kahramanlık şiiri, destansı şiir adında da kullanılır.

Çok eski tarihlerde oluşmuştur ve her anlatandan bir şeyler eklenerek büyümüştür. Bir halkın hayatını etkileyip, derin izler bırakan tarihi olayları, kahramanlık yönü ile işleyen manzum hikâyelerdir.
Türk destanları, Yunanlar'ın İlyada Destanı, Finler'in Kalevala Destanı, Hinduların Mahabharata Destanı doğal epiğe birer örnektir.

Yakın çağdaki milletlerin hayatlarına ait tarih ya da toplum olaylarını anlatan şiirlerdir. Olay da yazan da bellidir ve yaratıldığı anda yazıya geçirilmiştir.
İtalyan Tasso'nun Kurtarılmış Kudüs'ü, Firdevsî'nin Şehnâmesi, John Milton'un Kayıp Cennet'i yapay epiğe birer örnektir. Yakın dönem Türk şairlerinden Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın Üç Şehitler Destanı ve benzeri eserler de yapay epik şiirlere örnek gösterilebilir.

Eşcinsel edebiyatı, lezbiyen, gey, biseksüel ve transgender topluluk tarafından/için üretilen ya da erkek-kadın eşcinsellerin davranışlarını sergileyen karakter, plan ve temaları içinde barındıran kolektif bir terimdir.

Tarihsel bir anlamda, edebiyat bizim anladığımız anlamda oldukça yeni bir değişim ve mevcut eşcinsellik kavramı, kültürel fırından daha dinçtir. Bunda, şaşkınlık verecek bir şey yok, o halde, eşcinsel edebiyatı — ya da edebiyatta eşcinsel karakterler — parlamak için nispeten daha yeni.

Eşcinsel yazarlar, karakterler ve temalar, edebiyatın tüm türlerinde ele alınmaktadır fakat son yıllarda gelişmekte olan eşcinsel edebiyatın yükselişi, gizem, korku, aşk ve gay teen olmak üzere çeşitli (resmî olmayan) alt türler oluşturmuştur.

Birçok mitoloji ve dini anlatılar, erkekler ya da kadınlar arasındaki seks veya romantik ilişki hikâyeleri anlatmaktadır ya da cinsiyet değişimiyle sonuçlanan ilahi eylemleri işlemektedir. Bu mitler, eşcinsel edebiyatının ilk biçimleri olarak yorumlanmıştır. Mitolojinin durumu, kültürlere göre değişmektedir. Mitler genel olarak toplum içinde tam anlamıyla gerçek olduğuna inanılmaktadır. Diğer kültürler, psikolojik ya da arketipik gerçekleri içeren mitlere önem verebilir. Mitler, belli bir kültürün sosyal kurumlar açıklamak ve doğrulamak bunun yanında o kültürün üyelerini yetiştirmek için kullanılmaktadır.
Antik Yunan: Antik Yunanistan'da eşcinsellik bir utanç ya da sapkınlık olarak değil, elitlerin bir oluşumu olarak görülüyordu. Bu durumda antik edebiyatın bu konuya tabu olmadan yaklaşması şaşırtıcı değildir. Topluluğun kurucu metinleri olan Yunan mitleri, Olimpos tanrılarının kralı Zeus'un güzel ve genç Ganimed'e yenik düştüğünü anlatır.
Eski zamanlarda, yaşlı erkekler genç erkeklere hayattaki her şeyi, sevişme sanatı da dahil olmak üzere öğrettiler. Bu ilişkiler normal kabul edildiğinden, Platon'un Felsefesinde para, güç veya eğitim temalarını ele aldığı gibi bunlara da değinmesi oldukça doğaldır.

Gey pulp edebiyatı ya da gey pulp'ları, erkek eşcinselliğine ya da daha belirgin olarak gey sekse referanslar içeren, saman kâğıt hamurundan yapılmış ve çoğunlukla kurgusal olan kâğıt kapaklı yayınlara verilen isim. Lezbiyen pulp edebiyatı, kadınlar ile ilgili benzeri eserlerden oluşur. Bir gey pulp edebiyatı antolojisinin editörü Michael Bronski, kitabın giriş kısmında yazdığına göre: "Gey pulp tam bir terim değildir ve çok farklı kökenlere ve pazarlara sahip olmuş çeşitli kitapları gevşek bir şekilde kastetmek için kullanılır." Terim sıkça 1970'ten önce üretilen "klasik" gey pulp romanlarını kastetmek için kullanılır, fakat o tarihten beri üretilen kâğıt kapaklı gey erotik ya da pornografik romanları ya da küçük format dergileri de kastetmek için kullanılabilir.

Toplumda tabu haline gelen eşcinsellik, yüzyıllardır edebiyatta yer bulmuştur. Çağlar boyunca, bu tema insanoğlunu hem büyüledi hem de endişelendirdi. Burada eşcinselliğin kabulüyle ilgili bazı önemli bilgileri bulabilirsiniz. Fransız edebiyatında eşcinsellik temasını en derinden ve çoklukla işlemiş yazar belki de Honoré de Balzac'tır, eşcinselliği işlediği bazı romanları şunlardır ;

Sönmüş Hayaller 1837-1843 (Illusions perdues)
Goriot Baba 1835 (Père Goriot)
Altın Gözlü Kız 1835 (La fille aux yeux d'or)
LGBT yazarlarının listesi

Fabl ya da öykünce sonunda ders verme amacı güden, güldüren, düşündüren ve genellikle manzum öykülerdir. İnsana ait bir özelliğin insan dışında bir varlığa verilmesidir. Fablların kahramanları genellikle hayvanlardır. Ama bu hayvanlar insanlar gibi düşünür, konuşur ve insanlar gibi davranır.
Dünyanın en ünlü fabl yazarları Ezop, La Fontaine ve Beydeba'dır. Ezop'un fablları MÖ 300 yılında derlenerek yazıya geçirilmiştir. Amerikalı James Thurber ve İngiliz George Orwell, çağdaş fabl yazarlarıdır. Fablı ilk olarak yazanlar Friglerdir. Hititler fablları taş tabletlere yazıp resimliyorlardı. Fabllar günümüzde eğitimde çok kullanılmaktadır. 
"Fabl" sözcüğünün kökeni Latince "hikâye" manasına gelen "fabıla"'dır. Fakat bu sözcük zamanla bir ahlak ilkesi veya davranış kuralını anlatan kısa sembolik (simgesel) bir hikâye türünün adı olmuştur.
Türkçeye "fabl" kelimesi Fransızcadan geçmiştir.
Türk edebiyatında ise ilk fabl örneği, 126 beyitten oluşan Harnâme adlı bir mesnevidir.

Kişiler kısaca tanıtılır, olayın geçtiği çevre belirtilir, olay başlatılır.

Çatışma ortaya konur ve olay düğümlenir. Olayın ayrıntılarına girilir. Merak duygusu yoğunluk kazanır.

Düğüm çözülür, çatışma sona erer.

Olayla ilgili ana fikir, öğüt biçiminde verilir.

Richard Bach, Martı
George Orwell, Hayvan Çiftliği
Antoine de Saint-Exupéry, Küçük Prens
Jean de La Fontaine, La Fontaine Masalları
Ezop, Ezop Masalları
Ezop, Aslan ile Fare
Ezop, Karga ile Tilki
Ezop, Ağustos Böceği ile Karınca
Şeyhî, Harnâme
Ahmed Midhat, Kıssadan Hisse

Fantastik edebiyat, fantezi edebiyatı veya fantazya, gerçeğe dayalı olmayan yazılı anlatım tarzıdır. Genelde hikâye, roman, oyun ve drama gibi yazım biçimlerini içerir. Klasik fantezi edebiyatının en tanınmış örnekleri arasında masalların bir kısmıyla birlikte Alice Harikalar Diyarında gösterilebilir. Modern fantezi edebiyatının tanınmış örnekleri arasında J.R.R. Tolkien'in Hobbit, Yüzüklerin Efendisi, Ursula K. LeGuin'in Yerdeniz Büyücüsü ve C.S. Lewis'in Narnia Günlükleri gibi eserleri sayılabilir.
Bilimkurgu ile fantastik kurgu karıştırılmamalıdır. Her ne kadar yakın türler olsalar da evren oluşturma şekilleri çok farklıdır. Bilimkurgu eserlerde yaşadığımız dünyanın da içinde bulunduğu evrenin farklı bir zaman dilimindeki hali yer alırken fantastik eserlerin kendi evrenleri vardır. Bu gelenek, Tolkien tarafından Orta Dünya ile akıma kazandırılmıştır ve o zamandan beri özgün fantastik edebiyat yazarları kendilerinden öncekilerden de esinlenerek kendi evrenlerini yaratırlar. Daha genç yaş grupları için yazılmış bazı fantastik temalı eserler (bkz. J.K. Rowling - Harry Potter ve Rick Riordan - Percy Jackson ve Olimposlular) alternatif tarih yazımından da faydalanarak yaşadığımız dünyada geçerler ve bu dünyanın aslında bilmediğimiz gizli bir bölgesinde gizli hayatlar süren karakterlerin hikâyeleri konu alınır.
Fantezi edebiyatının popülerleşmesinin öncüsü olarak genel kabul görmüş isim John Ronald Reuel Tolkien'dir. Bu edebiyat tarzının içeriğini oluşturan kimi ırk isimleri (orklar, elfler, cüceler vb.) dahil, harita kullanarak kitap yazma akımı onun öncülüğünde popülerleşmiştir. Günümüzde dünya çapında milyonlarca kişiye ulaşmış olan birçok bilgisayar oyununun da temelinde fantezi edebiyatının zenginliklerinden istifade ettiğini görüyoruz. Bir takım fantezi edebiyat eserleri, video oyunlarına uyarlanmıştır. CD Projekt Red firmasının oyun üçlemesi The Witcher, Andrzej Sapkowski'nin aynı adlı romanından uyarlanmıştır.
Fantezi edebiyatının özelliklerinden birisi de eserlerde sözü edilen mekan, canlı türleri ve diğer öğelerin her eserde kendilerine özgü özellikleri olmasıdır. Fantezi edebiyatı edebiyat dünyasında sevildiği kadar birçok eleştirinin de odağı olmuştur. Fantezi edebiyatının kişileri yeni dünyalarla tanıştırıp bir süre oraya misafir ettikleri doğrudur ancak, bir şeyin doğruluğunu veya gerçekliğini tam olarak anlatamadığınız zaman nasıl benzetmelere başvurursanız, fantezi edebiyatı da gerçek dünya öğeleri kullanılarak anlatılamayacak durum, düşünce ve diğer içerikleri anlatmak için alternatif bir yöntem kullanır. Tüm eserler bu amacı taşımasa da neredeyse tamamının gerçek dünyaya ilişkin eleştirileri, yorumları, mesajları vardır. Fantastik Edebiyat gerçek manada "Formal" yani biçimsel bir hayal dünyası kurmaktadır. Yoksa anlatılan bütün olgular görünenlerden elenip kavram bazında düşünüldüklerinde gerçek hayatta yaşadığımız duygulardır. Her ne kadar dışarıda gördüğümüz dünyadan yola çoğunlukla çıkılmıyor ve ne kahramanları, ne mekanları ne de gözlemlenen diğer birçok şeyler her gün gördüğümüz tarzda olmasa da karakterler bizler gibi sevmekte, düşünmekte, kötü eylemlerde bulunmaktadırlar. İşte bu noktada Fantastik Edebiyat "Gerçeklik" dahilinde "Gerçekçi" olmayandır.
Fantezi edebiyatı günümüzde Robert Jordan, George R.R. Martin ve Stephen King gibi isimlerle zenginlik kazanmaktadır.

Büyü ve korkunç canavarlar içeren öyküler, basılı edebiyatın ortaya çıkmasından çok önce sözlü biçimlerde var olmuştur. Klasik mitoloji, içlerinde en iyi bilinenleri (ve muhtemelen modern fantastik kurgu için en ilgili olanları) Homer’in (Yunan) ve Virgil’in (Roma) eserleri olmak üzere, sayısız fantastik öykü ve karakter barındırır.
Platon’un felsefesi, fantastik edebiyat türü üzerinde büyük etki bırakmıştır. Hristiyan Platoncu gelenekte, başka dünyaların gerçekliği ile büyük metafizik ve ahlaki öneme sahip aşkın bir yapının varlığı, modern eserlerin fantastik dünyalarına derinlik ve ağırlık kazandırmıştır.
Empedokles’le (y. MÖ 490 – y. 430) birlikte, elementler fantastik eserlerde doğa güçlerinin kişileştirmeleri olarak sıkça kullanılır.
Hindistan’ın, Vedik mitolojiye kadar uzanan köklü bir fantastik hikâye ve karakter geleneği vardır. Panchatantra, bazı araştırmacıların MÖ 3. yüzyıl civarında kaleme alındığına inandığı bir derlemedir. Eser, aralarında “hayal edebildiğimiz kadar eski olan hayvan masalları”nın da bulunduğu daha eski sözlü geleneklere dayanır.
Eser, Avrupa ve Orta Doğu’da etkili olmuştur. Merkezî Hint siyaset bilimi ilkelerini açıklamak için çeşitli hayvan fablları ve büyülü hikâyelerden yararlanır. İnsani özelliklerle donatılmış, konuşan hayvanlar ise artık modern fantastik edebiyatın temel unsurlarından biri hâline gelmiştir.
Baital Pachisi, bir çerçeve öykü içine yerleştirilmiş çeşitli fantastik hikâyeler derlemesidir ve Richard Francis Burton ile Isabel Burton’a göre Binbir Gece Masalları'nda doruğuna ulaşan, ayrıca Apuleius’un Altın eşeğine (MS 2. yüzyıl), Boccaccio’nun Decameronuna (yaklaşık 1353), Pentameroneye (1634, 1636) ve bu türdeki bütün nükteli kurgusal edebiyata esin kaynağı olan “çekirdek” eser olarak kabul edilir.
Orta Doğu kökenli Binbir Gece Masalları, Antoine Galland tarafından 1704'te Arapçadan Fransızcaya çevrilmesinden bu yana Batı'da etkili olmuştur. Özellikle Fransa'da olmak üzere, çok sayıda taklit eser kaleme alınmıştır.
Fornaldarsaga'lar ile Nors ve İzlanda sagaları, kadim sözlü geleneğe dayanmalarıyla, Alman Romantikleri üzerinde olduğu kadar William Morris ve J. R. R. Tolkien üzerinde de etkili olmuştur. Anglo-Sakson destan şiiri Beowulf da fantastik edebiyat türü üzerinde derin bir etki bırakmıştır; yüzyıllar boyunca bilinmediği ve bu yüzden ortaçağ efsane ve romanslarında işlenmediği hâlde, John Gardner'ın Grendel'i gibi pek çok fantastik eser bu hikâyeyi yeniden anlatmıştır.
Kelt mitolojisi, birçok fantastik esere ilham kaynağı olmuştur.

Galler geleneği, Kral Arthur ile bağlantısı ve epik Mabinogion içinde bir araya getirilmiş olması nedeniyle özellikle etkili olmuştur. Bunun etkili bir yeniden anlatımı, Evangeline Walton'ın fantastik eserleridir. İrlanda Ulster Döngüsü ve Fenian Döngüsü de fantastik edebiyat için bolca kaynaklık etmiştir. Bununla birlikte en büyük etkisi dolaylı olmuştur. Kelt folkloru ve mitolojisi, şövalye romansı niteliğindeki Arthurcu döngü için başlıca kaynaklardan birini sağlamıştır. Konu yazarlar tarafından yoğun biçimde yeniden işlenmiş olsa da, bu romanslar içlerindeki olağanüstü unsurları geliştirerek özgün folklordan bağımsız, bütünüyle kurmaca hâle gelmiş ve bu durum fantastik edebiyatın gelişiminde önemli bir aşama oluşturmuştur.

Fantezi, sinema, resim gibi çeşitli sanat dalları ve edebiyatta gerçek olmayan hikâyelerin anlatımıdır. Fantezi hayale dayalı anlatım tarzı olup, retorikte dört temel durumdan biridir.
Bilimkurgu fantezi tarzının en bilinen türlerinden olup genelde gelecek bir zaman diliminde geçen olayları veya bugün olmayan bilim ve teknoloji unsurlarını temel alır.
Bu tarza ait biçimler hikâye, roman gibi edebî biçimlerle beraber film ve çizgi romanı da içerir.

Fantezi edebiyatı, gerçeğe dayalı olmayan yazılı anlatım tarzıdır. Genelde hikâye, roman, oyun ve drama gibi yazım biçimlerini içerir. Klasik fantezi edebiyatının en tanınmış örnekleri arasında Alice Harikalar Diyarında yer alır. Modern fantezi edebiyatının tanınmış örnekleri arasında J. K. Rowling'in Harry Potter ve J. R. R. Tolkien'in Hobbit, Yüzüklerin Efendisi gibi eserleri sayılabilir.

Fars edebiyatı, Farsça sözlü kompozisyonlardan ve yazılı metinlerden oluşan dünyanın en eski edebiyatlarından biridir. 2500 yıldan uzun bir dönemi kapsayan Fars edebiyatına ait kaynaklar bugünkü İran sınırlarının ötelerine, Orta Asya, Batı Asya, Anadolu, Hint alt kıtası, Mısır ve Balkanlar'a yayılmıştır. Gaznelilerin Orta ve Güney Asya'yı fethinden sonra Afganistan, Pakistan, Hindistan ve Orta Asya'ya yayılmıştır. Yalnız İranlılar değil, Türk, Kafkas, Hint, Pakistanlı ve Slav şair ve yazarların Fars dilinde oluşturdukları eserler de Fars edebiyatı içinde sayılmaktadır.
Fars edebiyatının kökleri, Antik Çağ'da Birinci Pers İmparatorluğu döneminde konuşulan Eski Farsça ve daha sonra Sasaniler Orta Farsçası döneminden kalıp günümüze kadar ulaşmış eserlere dayanmaktadır. Ancak, İskender'in fethi sonrası Pers İmparatorluğu başkenti Persepolis'teki kütüphanelerin yakılıp yıkılması nedeniyle Antik Çağ'a ait Fars edebiyatı eserlerinin çoğu yok olmuştur. Bu dönemden korunmuş olarak günümüze ulaşan Behistun Yazıtı'nın tarihi MÖ 6. yüzyıla uzanmaktadır. Yazıt üzerindeki çivi yazısı yazmalar Eski Farsçanın yanı sıra diğer Antik Çağ uygarlık dilleri olan Elamca, Babilce ve Akadca metinler de içermektedir. Bunlara bağlı olarak Fars edebiyatının günümüze ulaşan ürünlerinin büyük bir kısmı, Müslümanların İran'ı ele geçirmesini takip eden dönemlerde oluşturulmuştur. Abbâsîler'in iktidarı ile birlikte (MS 750), İranlılar İslam Halifeliğinin katipleri ve bürokratları ve giderek artan bir şekilde yazarları ve şairleri haline gelip Farsça ve Arapça yazmaya başlamıştır.
Firdevsî, Sadî, Hafız Şirazi, Attar, Nizamî, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Rudekî, Dakîkî ve Hayyam gibi şair ve yazarlar Fars edebiyatının önde gelen şair ve yazarlarıdır ve birçok farklı ülke edebiyatı ve yazarlarını etkilemiştir.
Gazâlî, Fârâbî,, Bîrûnî', İbn Sina,Tûsî, Nizâmülmülk, Taberî, Buhârî, Tirmizî, Müslim, Hârizmî, Zemahşerî, Hallâc-ı Mansûr, Bâyezid-i Bistâmî, Abdülkâdir Geylânî, Molla Câmî, Nesâî, Râzî, Fergânî, Konevî, Hucendî, Cüveynî, İbn Mâce, İbn Heysem ve Sultan Veled, din, tasavvuf, felsefe, tıp, doğa bilimleri, kimya, fizik, matematik, geometri, astronomi, coğrafya, tarih gibi farklı alanlarda Farsça eserler vermiş diğer İranlı yazarlardır.
Sohrab Sepehri, Ali Şerîatî, Füruğ Ferruhzad ve Sâdık Hidâyet'in eserleri de Türkçeye kazandırılmıştır.
İslamiyeti kabul ettikten sonra yüzyıllar boyunca edebiyatımıza büyük etkileri olmuş olan ve Divan edebiyatımızın başlıca kaynağını meydana getirmiş olan İran edebiyatı, İslamiyetin kabul edilmesinden önce ve İslam medeniyetinin etkisi altında olmak üzere başlıca iki bölüme ayrılır.
İslamiyetin kabul edilmesi ile başlayan İran edebiyatı, başlıca şu bölümlere ayrılabilir:

İskender'in fethi sonrası Birinci Pers İmparatorluğu'nun ve başkent Persepolis'teki kütüphanelerin yakılıp yıkılması nedeniyle Antik Çağ'a ait Fars edebiyatı eserlerinin çoğu yok olmuştur. Geriye kalanların çoğu I. Pers İmpatatorluğu krallarının, özellikle de Büyük Darius (MÖ 522-486) ve I. Serhas'ın kraliyet yazıtlarından oluşmaktadır. Bu dönemden korunmuş olarak günümüze ulaşan Behistun Yazıtı'nın tarihi MÖ 6. yüzyıla uzanmaktadır. Yazıt üzerindeki çivi yazısı yazmalar Eski Farsçanın yanı sıra diğer Antik Çağ uygarlık dilleri olan Elamca, Babilce ve Akadca metinler de içermektedir.
İslam öncesi İran edebiyatına ait eserler Eski Farsça, Orta Farsça, Partça, Soğdca gibi dillerde oluşturulmuştur. Bu dönemdeki eserler dini eserler, inançsal konulardaki tefsir eserleri ve din dışı eserler olmak üzere üçe ayrılmaktadır. Avesta külliyatı, dini eserler bağlamında Avesta metinlerinin tefsirini, açıklamalarını, yorumlarını ve çevirilerini içermektedir. Denkard, Bundahişn, Pursishin-nameg, Vichitakiha i Zatsparam, Arda-Viraf Namag, Daedestan i Menog-i Khrad, Jamasp Namag, Zand-i Wahman, Shikand-gumanic Vichar, Shayast ne-shayast, Zaratosht-nama, Wizidagiha-i Zadspram bu dönemdeki inançsal konuları ele almış eserlerdir. Bunların yanı sıra Kar-Namag i Ardashir i Pabagan, Ayadgar-i Zariran, Shahrestaniha i Eranshahr, Andarz yazıları, Wizarishn i Chatrang, Drakht i Asurig, Abdih ud Sahigih i Sagistan, Khusraw va Redag ve Mah farvardin Ruz khordad din dışı konuların ele alındığı eserlerdir. Frahang-i Pahlavig, Frahang-i Oim-evak Fars edebiyatına ait İslamiyet öncesi derlenmiş sözlüklerdir. Yine bu dönemde Khwaday Namag (Krallar Kitabı) Sasani sarayına bağlı rahipler tarafından derlenen Sasani krallarının tarihi ve efsanevi bir soyağacını içeren kroniklerdir.

Bu devrin başlıca şairleri, en eski Acem şairi sayılan Rûdegî, Keygâvus, Ulusrî, Dakikî ve Şehnâme adlı Acemlerin en büyük kahramanlık destanını yazan Firdevsî'dir. Şehnâme'den:
« بسی رنج بردم در این سال سی                             «Otuz yıl çok acı ve zorluk çektim
عجم زنده کردم بدین پارسی »                                  Farsça ile Acem'e hayat ve can verdim»

Arap medeniyetinin İran'da yer etmeye başlaması üzerine zümre edebiyatı olan yeni bir şiir meydana gelmiştir. Bu devrin en ünlü şairleri Anyarî ve Nizamî'dir.

Selçuk devri Iran edebiyatının en parlak devri olan bu yüzyılda, Tasavvuf edebiyatı yolunda. şiirler yazan Senasî ve Attar önemli şairlerdendir. Lirik ve melânkolik bir şair olan Selman ve Gülistan ve Bostan  adlı eserlerin şairi Sadî, bu yüzyılda yetişmiş önemli şairlerdendir.

Bu yüzyılda İran saray şiiri, en parlak devrini yaşamış ve Hafız. Vassaf gibi şairler, yalnız İran edebiyatının değil, dünya edebiyatın da en büyük lirik şairleri olduklarını gösteren eserler meydana getirmişlerdir.

İran şiiri, artık eski parlak devrini kaybetmiştir. Bu yüzyılda yetişen Cami, İran edebiyatının son büyük, şairidir.

Eski önemini kaybetmesine rağmen İran edebiyatı şiir ve nesir alanında önemli sanatçılar yetiştirmiştir. Sadî, Seyyit Yahya, Kelim, Mirza, Sadık yetişen ünlü şairlerdendir. Bu devirde-Iran nesiri Hace Abdullahîî Ensarî tarafından kurulmuştur.

Bu çağda yetişen İran sanatçıları, eski geleneği devam ettirmek isteyenler, modern Avrupa edebiyatı yolunda eserler vermek, isteyenler ve bu iki grubun arasında kalanlar olmak üzere başlıca üç ayrı gruba ayrılmış gibidirler. Bu bakımdan çağdaş Iran edebiyatında, eski Fars şiir ve nesir geleneğini devam ettirerek o yolda eser veren sanatçıların yanında; İran dilini Arapça ve Türkçe kelimelerden kurtararak yalın bir Fars dili meydan getirmek isteyen sanatçılar da eserlerini vermektedirler. Bunlar arasında, eski geleneği tamamen yıkmak, Arap yazısını değiştirmek taraftarı olanlar da bulunmakta, İran dilinin ve edebiyatının değişmesi zorunluluğunu savunmaktadırlar. Bu İki grubun arasında kalan bazı sanatçılar da eski gelenekleri tamamen muhafaza etmedikleri gibi, yenileşmenin de savunmasını yapmamaktadırlar. Mahmud Devletabadi, Sadık Hidayet, Sadık Çubek, Bozorg Alevi çağdaş İran edebiyatının önde gelen yazarları arasında görülmektedir.

Kalagh az khoshhali dar poste khod nemi gonjeshk, Reza Ghani Rayeni tarafından yazılmış bir eserdir. Kitap, dil ve anlam ilişkisini yapıbozum yaklaşımı çerçevesinde ele almaktadır. Eserde, anlam ve kavramın sürekli ertelenmesi düşüncesi üzerinden dilin işleyişi incelenmekte; yazı, belirsizlik ve çelişki kavramlarıyla ilişkilendirilmektedir. Şiir türünde kaleme alınan eser, Fars dili ve edebiyatında yapıbozum (déconstruction) kavramına odaklanan çalışmalardan biri olarak değerlendirilmektedir.

Lisan-ı farisi21 Aralık 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Felsefi roman, bir roman türüdür. Bu tür romanlarda genelde eserin önemli bir bölümü felsefi sorulara ve tartışmalara ayrılır. Bu konular toplumun rolü ve özellikleri, hayatın amacı, gelenekler, sanatın insan yaşamındaki yeri veya deney ile nedenlerin bilginin gelişimindeki rolü olabilir. Bu soruların tartışılması kurgusal olaylar çerçevesinde yapılır. Bu türün bir alt türü de "fikir romanları"dır, bu romanlar bilimkurgu ve ütopya ve distopya kurgusu ile benzer konulara eğilebilir.
Donald Pizer, "fikir romanı adının fikirlerinin kurgulanmasının edebiyatta özel bir olay olduğu"nu ve bu nedenle felsefi romanların edebiyatta ayrı bir yeri olduğunu iddia etmiştir.

Felsefi romanın evrensel olarak kabul görmüş bir tanımı yoktur; ancak aşağıdaki gibi bazı eserler bu türün tarihi ve gelişiminde rol oynamıştırlar. Bu türde yazılmış romanların bazı örnekleri aşağıdadır:

Film yapımı ya da film çekimi, bir film yapmak için takip edilmesi gereken birkaç aşamayı içeren bir süreçtir. Bir filmin yapılması ilk olarak hikâyenin fikrini bulmakla ya da fikri satın almakla başlar. Daha sonra bu fikir senaryoya dökülür. Film çekilir, kurgulanır ve son hâlini aldıktan sonra seyirciye sunulur. Prodüksiyon daha sonra senaristlik, rol dağıtımı, yapım öncesi, çekim, ses kayıt ve reprodüksiyonu, yapım sonrası ve bitmiş ürünün izleyici önünde gösterilmesiyle devam ediyor. Bu genellikle büyük bir insan kapasitesi gerektirmektedir ve bunun tamamlanması birkaç aydan birkaç yıla kadar geçen bir süre alabilir. Film yapımı ekonomik, sosyal ve politik açıdan dünya üzerinde büyük bir yer kaplamaktadır. Ve film yapımında çeşitli teknolojiler ve film teknikleri kullanılır.

Film yapımının üretim sürecinin beş ana basamağı vardır:

Senaryo hazırlığı - Senaryo üzerinde daha detaylı çalışabilmek için yazılır ya da taslak hâline getirilir.
Çekim öncesi - Filmi çekmek için hazırlıklar tamamlanır. Oyuncular ve film ekibi işe getirilir. Mekânlar seçilir. Setler kurulur.
Çekim - Film için gereken ham elementler çekilir.
Çekim sonrası - Görüntü kurgulanır, diyaloglar kurgulanır, müzikler bestelenir ve kaydedilir; foley efektleri hazırlanır ve kaydedilir, eğer kullanılacaksa bilgisayar efektleri eklenir, daha sonra sesler ayrı kanallarda kodlanır ve nihayet görüntü ile birleştirilir. Böylece film tamamlanmış olur.
Dağıtım - Film, potansiyel dağıtıcılara izletilir. Ve bir dağıtıcı tarafından alındığında sinemada gösterilir ve evde izlemek ve koleksiyonerler için ev formatında piyasaya sürülür.

Bu aşamada filmin yapımcısı hikâyeyi bulur. Bu bir kitaptan, oyundan, başka bir filmden, gerçek bir hikâyeden gelebilir ya da orijinal bir fikir olabilir. Bir tema ya da temel bir mesaj bulduktan sonra film yapımcısı senaristlerle çalışarak hikâyenin sinopsisini yazar. Daha sonra film öyküsü üretilir. Bu, hikâyenin bir paragraflık sahnelere bölünmesidir ve senaryonun dramatik yapısının oluşturulduğu bir bölümdür. Daha sonra bir tretman hazırlanır. Bu, 25-30 sayfa arası hikâyeyi, hikâyenin ruh hâlini ve karakteri tanımlayan bir yazıdır. Tretman kısmında nadiren diyalog ve sahne hareketleri yazılır. Tretman daha çok anahtar noktaları göz önüne getirebilmemiz için sahne yönergelerini kapsar.
Bir sonraki aşamada senarist birkaç ay boyunca senaryoyu yazar. Senarist senaryoyu birkaç kez yazabilir. Çünkü dramatizmi, netliği artırmak; iskeleti sağlamlaştırmak; karakterleri, diyalogları ve tüm görünüşü gözden geçirmek isteyebilir. Filmin ticari başarısını ve olası pazarı değerlendirmek için ilk basamakta bir film dağıtımcısı ile görüşülmüş olunmalıdır. Hollywood dağıtıcıları bu konuda kararlı ve gerçekçi bir iş anlayışı benimsemiştir. Ve filmin hitap ettiği yaş aralığı, hedef seyirciler, tarihte benzer filmlerin başarıları, rol alabilecek aktörler, potansiyel yönetmenler gibi faktörleri değerlendirirler. Tüm bu faktörler filmin cezbedeceği potansiyel izleyicileri ve sinema gösteriminde dolu olacak sandalyelerin sayısını ima etmektedir. Filmler sadece sinema gösterimlerinden kâr etmezler, film şirketleri DVD satışlarından ve dünya çapında dağıtım haklarından da para kazanırlar.
Daha sonra senaryonun bir tretmanı ya da potansiyel yatırımcıları çekmek için özel hazırlanmış bir örneği potansiyel yatırımcılara sunulur. Eğer başarılı olursa filme "yeşil ışık" yakıldığı anlamına gelir. Ve finansal destek sağlanmış olur. Bu yatırımcılar genellikle büyük stüdyolar, film kuruluşları ve bağımsız yatırımcılardır. Sonra ortaklar bir söze varırlar ya da kontrat imzalarlar.

Prodüksiyon öncesinde film planlaması ve tasarlanması yapılır. Prodüksiyon şirketi yaratılır ve prodüksiyon bürosu kurulur. Akış, storyboard şeklinde, illüstrasyonların ve sanatçıların düşüncelerinin yardımıyla görselleştirilir. Ayrıca filmin masrafları için bir prodüksiyon bütçesi hazırlanır.
Yapımcılar insanları aşağıdaki görevleri yerine getirmeleri için seçer ve kiralar:

Öncelikle filmdeki oyunculuktan ve yaratıcı ögelerin yönetiminden sorumlu olan yönetmen.
Yardımcı yönetmen çekim tarihini ve prodüksiyonun lojistiği içinde diğer görevleri idare eder.
Kast yönetmeni senaryodaki bölümler için oyuncu bulur. Genelde oyuncudan bir yetenek isterler. Başroller çoğunlukla oyuncunun şöhreti veya 'yıldız gücü' temel alınarak dikkatlice seçilir.
Lokasyon sorumlusu filmin yerlerini bulur ve idare eder. Bir stüdyo ses sahnesinin önceden bildirilebilir ortamında çoğu resim sahne olur ama ara sıra dışarıda yapılan sekanslar film alındığı yere göre belirlenebilir.
Prodüksiyon amiri filmin bütçesini ve üretim programını idare eder. Ayrıca o, stüdyonun yetkilileri veya finansmanlarına prodüksiyon bürosunu adına rapor verir.
Görüntü yönetmeni filmin görselliğini yaratır. Yönetmen, ses yönetmeni ve sanat yönetmeni ile yardımlaşır.
Sanat yönetmeni çekim yapılacak setleri kuran, dekore eden; kostüm, makyaj ve saç servislerini sağlayan sanat bölümünü idare eder.
Prodüksiyon tasarımcısı çekimi yapılacak setlerin görünüşünü ve duygusunu; kostüm, makyaj ve saç tarzlarını sanat yönetmeniyle birlikte çalışarak yaratır.
Storyboard sanatçısı yönetmene ve prodüksiyon tasarımcısının fikirleri doğrultusunda prodüksiyon ekibi için görsel referans yaratır.
Prodüksiyonun sesçisi filmin üretim basamakları boyunca ses deneylerini idare eder. Yönetmen, görüntü yönetmeni ve sanat yönetmeniyle yardımlaşır.
Ses tasarımcısı filmin işitsel duygularını seslendirme sanatçılarının yardımıyla artırır ve yeni sesler yaratır.
Besteci film için yeni müzik besteler.
Koreograf dans ve hareketleri yaratır ve koordine eder - çoğunlukla müzikaller için. Ayrıca bazı filmlerde, örneğin dövüş sahneleri için koreograflar çalışır.

Burada film gerçekten yaratılır ve çekilir. Dekorcu, Senaryo denetçisi, Asistan yönetmen, Fotoğrafçı, Kurgucu ve Ses kurgucusu gibi birçok ekip bu basamakta işe alınır. Film yapımında bunlar sadece genel görevlerdir ve üretim bürosu bir filme özel uygunluk için eşsiz rollerin karışımını yaratmakta özgürdür.
Bir tipik çekim günü çekim programını takip ederek bir asistan yönetmen ile başlar. Filmin seti inşa edilir ve sahne donanımı hazırlığı yapılır. Işıklar donatılır, kamera ve ses kayıt ekipmanları kurulur. Aynı zamanda kostüm, saç ve makyaj bölümleri hazırlanır.
Oyuncular senaryonun provasını ve yönetmen ile bloklama yapar. Sonra da görüntü ve müzik ekipleri oyuncular ile prova yapar. Son olarak yönetmenin uygun gördüğü aksiyonlar birçok defa çekilir.
Her alınan çekim bir izleği takip eder ve kurgucuya alınan her parçayı üretim sonrasında tutmasına yardımcı olan çekim tahtasının üstüne işaretlenir. Çekim tahtası sahneleri, alınanı, yönetmeni, görüntü yönetmenini, tarihi, filmin adını kayıt eder ve kamerayı gösteril. Ayrıca çekim tahtası senkronize etmek ve sesleri almak için gerekli işaretleme fonksiyonlarına yardım eder. Sesler filmden ayrı bir cihaza kayıt edilir ve üretim sonrasında senkronize edilmelidir.
Yönetmen çekimlerin iyi olup olmadığını kontrol eder. Senaryo denetçisi ses ve kamera ekipleri her işlemi kişisel rapor tablolarına iyi olup olmadığını kaydederler. Her rapor tablosuna her işlem hakkında önemli gerçekleri kayıtlıdır.
Sahnelerin çekimi bittiğinde yönetmen bir wrap'i ilan eder. Ekip bu sahneler için seti söker veya bırakır. Yönetmen gelecek gün çekim programını yoklar ve günlük ilerlemenin raporunu üretim bürosuna gönderir. Buna devamlılık, ses ve kamera ekiplerinden raporlar dâhildir. Çağrı kağıdı, kasta ve ekiplere gelecek günkü çekimlerin nerede ve ne zaman çevrileceğini anlatmak için dağıtılır.
Üretim için geleneksel fotoğrafik film kullanılır, işlenmemiş günün çekilen negatifleri geceki işlem için film laboratuvarına yollanır. Negatifler bir defada laboratuvardan günlük çekim veya pozitif olarak geri döner ve akşam yönetmen, sözü geçen ekip ve bazen kast tarafından görünür.
Üretim için dijital teknolojiler kullanılır, negatif olarak göstermek için çekimler bilgisayara yüklenir ve organize edilir.
Bütün üretim evresi bittiğinde, üretim bürosu genelde tüm kasta ve ekibe teşekkür etmek için bir Wrap partisi hazırlar.

Burada film kurgucu tarafından birleştirilir. Videonun modern kullanımı film yapımı işleminde filmi tamamen kullanarak veya videonun ve filmin bir karışımını kullanarak iki iş akışı seçeneğinde sonuçlanır.
Filmin iş akışında, tek-ışık filmin deneme baskısının (pozitif) mekanik kurgulama marinası ile kurgulanması için orijinal kamera filmi (negatif) kopyalanır ve açındırılır. Bir Köşe kodu filmin üstünde resim çerçevelerin uygun yerine kaydedilir. Avid, Quantel veya Final Cut Pro gibi doğrusal olmayan kurgulamanın açındırma sistemlerinden beri, film iş akışı çok az üretim tarafından kullanılmıştır.
Video iş akışında, bilgisayar yazılımları ile kurgulama için orijinal film kamarası negatifleri video haline açımlandırılır ve televizyon filmine dönüştürülür. Zaman düzgüsü filmin üstünde videokasetin uygun yere kaydedilir. Ayrıca bu işlem boyunca üretim sesleri video resim çerçeveleri ile senkronize edilir.
Film kurgusunun ilk işi kişisel çekimlere dayanan sekanslardan (veya sahnelerden) alınmış kaba kesimleri inşa etmek olur. Kaba kesimin amacı en iyi sahneyi seçmek ve düzenlemektir. Sonraki basamak muntazam bir öyküde alınan tüm sahnelerden hazır film yaratılır.Kesilerek birkaç dakika kadar kısa sahnelerin işleyişi veya hatta film kareleri bu evrede tamamlanır. Hazır film yönetmen ve prodüktör tarafından perdelendikten ve tasdiklendikten sonra resimler kitlenir, hiçbir değişiklik yapılmayacağı anlamına gelir. Sonra kurgucu bir negatif kesim listesinde (köşe kodu kullanarak) otomatik veya bir kurgu karar listesi (timecode kullanarak) elle yaratır. Bu edit listeleri kaynakları ve hazır filmdeki her çekimin resim karesini tanımlar.
Bir kere resimler kitlendikten sonra film müzik parçalarının oluşturulması için müzik bölümdeki kurgucuların ellerine geçer. Ses kayıtları senkronize edilir ve final müzik ve final müzik karışımı yaratılır. Müzik karışımı Müzik efektleri, arka 

Halk bilimi veya folklor, bir ülkede veya bölgede yaşayan halkın kültür ürünlerini, sözlü edebiyatını, geleneklerini, törelerini, inançlarını, mutfağını, müziğini, oyunlarını, halk hekimliğini inceleyerek bunların birbirleriyle ilişkilerini belirten, kaynak, evrim, yayılım, değişim, etkileşim vb. sorunlarını çözmeye, sonuç, kural, kuram ve yasaları bulmaya çalışan bilim dalıdır.
"Halk bilimi", Arapça kökenli bir sözcük olan halk ve Türkçe bilim sözcüklerinin bir tamlama oluşturmasıyla ortaya çıkmıştır. En basit haliyle halkla ilgilenen bilim anlamındadır.
"Folklor" terimi ise Türkçeye Fransızcadan geçmiş olup, folk (halk) ve lore (bilgi)'den gelmektedir. Terim ilk kez İngiliz araştırmacı William Thoms (1803-1885) 1846 yılında, Londra'da yayınlanan “Athenaeum” adlı bir dergideki yazısında kullanmıştır. Thomas söz konusu yazısında halk edebiyatı ve halk gelenekleri konularındaki ürünleri inceleyen bilim dalına ad olarak Folklore teriminin kullanılmasını önermiştir. Johann Gottfried von Herder de Alman halkının otantik ruhu, geleneği ve kimliğinin belgesi olan folklorün kaydedilmesi ve korunması gerektiğini ilk savunan kişilerden biri olmuştur.

Metin merkezli kuramlar halk edebiyatını temel alır. Daha eski bir yöntemdir. Kültürü incelerken edebi ürünlerden yararlanır. Geçmişe dönüktür. Tamamlanmış ürünler olarak bakılan halk bilimi verileri, derlenip toplanması gereken birer obje olarak görülür. Fonetik yöntemler, motif ve epizotlar ile metinler incelenir. 

İngiliz halk bilimci Edward B. Tylor'un öncülüğünde kurulmuş, kültürlerin nasıl oluştuğuna ve gelişim gösterdiğine değinilmiştir. Farklı toplumlardaki benzer özelliklerin gösterilmesi esastır. Kuramın en önemli iddiası "insan ruhu her yerde bir ve aynıdır ve bu özelliği dolayısıyla zaman içinde, birbirinden habersiz olarak gereksinim duyduğu anda benzer ürünler yaratacaktır." Birbirinden çok uzakta ve tarihin hiçbir döneminde birbiriyle ilişkisi olduğunu bilinmeyen farklı toplumlardaki benzer kültürel yaratmaların bulunmasını "gelişme kuramı" yukarıdaki nedenle açıklar.

Finlandiya, İsveç, Norveç gibi İskandinav ülkelerinde ortaya çıkan halk edebiyatı faaliyetlerini incelemede ortaya çıkmıştır. Sözlü anlatıların, özellikle de masalların nerede ve ne zaman oluştuğu üzerinde durulur. Benzer metinler incelenerek bir anlatının ilk şeklini bulmak hedeflenir. Herder ve Krohn'un öncülüğünde gelişmiştir. Yaratıcı ve yaratım ortamından soyutlanarak incelemesi nedeniyle eleştirilmiştir. Axel Olrik'in Epik Yasaları bu kuram içerisindedir. Buna göre halk anlatıları temel yapılara sahiptir. On beş ayrı kuram ile ürünler arasındaki ilişkiler ortaya konur. Antti Aarne Masal Tipleri Kataloğu eserinde masallara numaralar vermek ve beş ana gruba ayırdığı masalları 2500 farklı ilinti ile sınıflandırmaktadır. Stith Thomson ve Halk Edebiyatı Motif İndeksi de motifleri alfabetik sıraya göre sıralamıştır.

Farklı toplumlarda benzer özellikler görülmesinden hareket eder. Dünyada ilk olarak bir kültür merkezinin bulunma olasılığını sorgulamıştır. Elliot Smith ve arkadaşları bu kuramın öncüsüdür. Onlara göre Mısır ilk kültür merkezidir. Friedrich Ratzel ve İkinci Viyana Yayılmacıları (Diffizyoncular) olarak bilinen grup da göç olgusu üzerinde durmuştur. İnsanların yaptıkları göçlerle kültürel değerlerini taşıdıkları, farklı toplumlarda benzer özelliklerin görülmesinin bu göçlerle ilgili olduğu savındadırlar. Friedrich Ratzel'in öğrencisi Leo Frobenius eski dönemlerden itibaren tek değil pek çok kültür yaratma çevresi bulunduğunu, bunların sayılabilenlerin on iki olduğunu ve bu kültür çevrelerinden zamanla göç başta olmak üzere çeşitli nedenlere bağlı olarak yayılma meydana geldiğini iddia etmiştir. Leo Frobenius iddialarında yer alan önemli noktalardan biri de, belirlenebilen kültür çevrelerinden birinin "Bozkır Kültür Çevresi" olmasıdır. Bu da Türklerin dünya kültürünün temelinde var olan yaratmaların ilk şekillerini yaratan toplumlardan biri olduğunu göstermektedir.

Sigmund Freud ve çevresi, halk bilimi ürünlerinin kaynağı olarak insanın düş ve imgelerini öne sürer. Çocukluk döneminde arzu edilip sahip olunamayan istekler ve korkular halk anlatılarındaki sembollerin temelidir. Bilinçaltını bir açıklama alanı olarak gören Wundt, Carl Jung da benzer yöntemlerle çalışmıştır.

Halk edebiyatı ürünlerinin yapısal özelliklerini inceler. Bir anlatı grubu üzerinde inceleme yapıp yapısını formül haline getirir ve formülü evrensel düzeyde uygulanabilir kılmayı umar. Kahramanın Biyografisini Çözümleyen Yapısal Kuram gibi bir yöntem farklı dini, epik kahramanların ortak bir kahraman modeline dayandığını savunur. Vladimir Propp ve Masalların Yapısal Çözümlemesi bir masalın değil, tüm masalların kökenini araştırır. Tarihi Coğrafi Fin Metodu'nun aksi bir görüştür. Fonksiyon ve rol olarak iki kavram üzerinde temellenen bu çalışma, çeşitli masallardaki aynı işlevleri sergilemeye çalışır. Levi Strauss ekolüne göre doğal yapıyı açığa çıkarmak için mitlerdeki öykülendirme ögeleri bölünmeli ve yeniden düzenlenmelidir.

Bağlam merkezli yöntemde halk bütün olarak ele alınır. Halk bilimi bitmiş bir obje değildir. Yaşayan, anlatılan, dinleyen yaratıcı bir süreçtir. Yalnızca metinler değil, metnin işlendiği toplumsal çevre de değerlendirilmelidir. 

Antropoloji kökenlidir. Malinowiski, Boas, Herkovist, Margerat gibi bilimciler metnin yaratıldığı bağlamı incelerler. Halk bilimi ürünlerinin derlenip yazılması ile birlikte kültürel ve fiziki şartlar da dikkate alınmalıdır. Anlama ve dinleme olayı da önemlidir. Kültürü oluşturmada insanın temel ihtiyaçlarının rolü göz önünde bulundurulmalıdır.

Homeros Meselesi olarak da bilinir. 20. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Milmen Parry ve Albert Bateslord tarafından, İlyada ve Odysseia eserlerinin nasıl ortaya çıktığı sorusu ile geliştirilmiştir. Homeros'un bu destanları sözlü olarak öğrenmesi ve sonrasında yazıya geçirmesine vurgu yapılır. Destanların günümüze nasıl geldiği böylece açıklanır.

Halk bilimi dinamik bir iletişim sürecidir. Roman Jacobson ve Saussure gibi dilbilimciler ile ortaya çıkmıştır. Alan Dundes, Rager Abraham, Don Ban Amos gibi Amerikalılar da dahil olmuştur. Halk kültürü ögelerinin genel dokusu ile birlikte dinsel ögelerinin de incelenmesi gerekir. Dundes, metin ve bağlam kavramları üzerinde durarak; metnin toplumdan topluma aktarıldığını, oysa sözlü ürünün aktarılmasının olanaksız olduğunu söyler. Toplumsal bağlam her yaratmada değişkendir. Performans kuramında halk bilimi sanatsal bir eylemdir. Ürünlerin geçtiği çevre kültür olarak ele alınır. Halk bilimi ürünlerinin anlatımında yeniden yararlanma değil, kültürel yeniden üretim vardır. Ürünlerin özü tarihsel dokuya bağlı kalır, anlatıcı yalnızca bunun aktarımını yapar.

Folklor kavramı 19. yüzyılın sözlü gelenekleri modern ideolojik amaçlar doğrultusunda birleştirmeyi arzulayan romantik ulusalcı ideolojinin bir parçası olarak gelişmiş ancak 20. yüzyılda etnograflar politik amaçlar dışında folklor kayıtları yapmaya başlamışlardır.
Folklor kavramı 19. yüzyılın sözlü gelenekleri modern ideolojik amaçlar doğrultusunda birleştirmeyi arzulayan romantik ulusalcı ideolojinin bir parçası olarak gelişmiş ancak 20. yüzyılda etnograflar politik amaçlar dışında folklor kayıtları yapmaya başlamışlardır.

Uygulamalı halk bilimi
Antropoloji
Sosyal bilimler

Pertev Naili Boratav, 100 Soruda Türk Folkloru, Gerçek Yayınları, İstanbul, 1969.
Özhan Öztürk. Folklor ve Mitoloji Sözlüğü. Phoenix Yayınları. Ankara, 2009. 1054 sayfa. ISBN 978-605-5738-26-6
Halk Hikâyeleri ve Halk Hikâyeciliği, Tarih Vakfı Yayınları, İstanbul, 2003.
Kenneth S. Goldsein, Sahada Folklor Derleme Metodları, MİFAD Yayınları, Ankara, 1977.
Sedat Veis Örnek, Türk Halkbilimi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1977.
Toplumbilim Sayı: 6 Haziran 1997 / Nasreddin Hoca Özel Sayısı, Bağlam Yayıncılık, İstanbul, Haziran 1997
Halk Edebiyatı Dersleri, Tercüme: Pertev Naili Boratav; Ekler: Arnold van Gennep, Tarih Vakfı Yayınları, İstanbul, Mart 2000 ISBN 975-7306-64-9

American Folklore Society29 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Folklore society30 Ağustos 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Halk Bilimi 6 Aralık 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Kaynak tanıtımları, makaleler)

Arzu Öztürkmen (1998) Türkiye'de Folklor ve Milliyetçilik (İstanbul, İletişim Yayınları)

Fransız edebiyatı, Fransızca kullanılarak ortaya çıkan edebiyat ürünlerini kapsar. Dünyanın en zengin ve en etkileyici edebiyatlarından biridir. Fransız yazarlar başta epik şiir, lirik şiir, drama ve kurgu olmak üzere edebi yazınların tümüne katkıda bulunmuşlardır.
Fransız edebiyatı birçok ülkedeki yazarların çalışmalarını derinden etkilemiştir. 1600'lerde, Klasizm denen Fransız kültürel hareketi tüm Avrupa edebiyatında önemli etki bırakmıştır. 1700'lerin Fransız yazarları Avrupa edebiyatını kontrol altına almışlardı. 1800'ler boyunca, realizm ve sembolizm, birçok dilde yazan yazarların çalışmalarını şekillendirmesine yardımcı olmuştu. 1900'lerde ise, Gerçeküstücülük (Sürrealizm) ve Egzistansiyalizm (Varoluşçuluk) Fransa sınırlarının dışına çıkarak diğer yazarlar, sanatçılar ve düşünürlerin çalışmalarını geniş ölçüde etkilemiştir. 
Birçok Fransız yazar, biçim, dil, tarz ve geleneğe önem vermişlerdi. Diğer dillerde yazan yazarlardan daha fazla kurallar ve modellere bağlı kalmışlardı. Genelde, Akılcılık (rasyonalizm) Fransız yazınını elinde tutmuştur. Akılcılık, insan eylemlerinde nedenselliği temel alır. Akılcılık; temiz, kendi kendini kontrol edebilen ve sanatsal ustalığa ulaşmış bir yazı yaratmıştır.
Her ne kadar akılcılık Fransız edebiyatında hayatî bir rol oynadıysa da, güçlü bir deneysel nitelik de zamanla Fransız yazınında öne çıkmıştır. Örneğin 1800'lerin başındaki Romantizm hareketi gibi dönemlerde, bu deneysellik duygu dolu ve bazen de tutkulu bir sanat yaratabilmiştir. Bu aynı zamanda teorik ve biçimsel konuları işlemede de kullanılmıştı; örneğin 1900'lerin Yeni Roman´ında olduğu gibi.

En erken yazınlara MÖ. 800´de rastlanır. Şiir, antik Fransız edebiyatında baskındır. Birçok şiir, eğitimsiz insanlara gezgin jongleurlerce (jonklör) söylenmek ya da oynanmak içindi. Zaman içinde, iki ana şiir tarzı ortaya çıkmıştı: lirik ve öyküsel.

Lirik şiir 1100´lerden 1400´lere kadar yaygınlaştı. Trobador denen şair-müzisyenler, Provens lehçesiyle aşk şarkıları yazmaya güney Fransa´da başladı. Bu şiirlerin bazıları kuzey Fransa´ya da trovör denen şairlerce taşınmıştı. Hem trobadorlar hem de trovörler kadınları ve aşk ideallerini anlatan lirik şiirler bestelediler. Bu şiirler kasıtlı olarak tekralamalardan ibaretti. Eğlenceden çaresizliğe geçişleri büyük bir ustalıkla, duygusal koşullara yoğunlaşarak resmetmişlerdi. 
Orta Çağ´ın en tanınan Fransız lirik şairi François Villon´dur. Üç eşit stanzin ardından daha kısa bir bitiriş stanzini içeren bir yazın biçimi olan çeşitli balatlar besteledi. Aynı zamanda aşk, başarısızlık ve ölüm temalarıyla ilgilenen uzun şiirler de yazdı. Villon´un yazını geniş bir ton aralığında, kinayeli aşağılama ve grotesk görsellikten tutku gibi konulardaki daha narın pasajlara uzanmıştı. Başyapıtı 2000 dizelik otobiyografik şiiri Grand Testament´tir (1461).

Öyküsel şiirin dört biçimi vardır: (1) epik şiir, (2) romans, (3) ilahiler ve öyküler ve (4) fabliaux. Orta sınıf için yazılan fabliaux dışında hepsi aristokrat izleyiciler için yazılmıştı. Epik şiirler genelde savaş ve savaş kahramanlıkları üzerinedir; chansons de geste (büyük eylemlerin şarkıları) diye adlandırılırlar. Jonklörler chansonları müzikle birleştirmişlerdi. En ünlüleri Roland´in Şarkısı´dır (1100). Ünlü komutan Charlemagne tarafından yönetilen bir askeri talim sırasındaki bir olayı anlatır.
Romanslarsa sıklıkla fantastik maceralarla dolu uzun kurgusal çalışmalardı. Yedi tipi vardı. Romans antiques (klasik romanslar) Troya Savaşı gibi tarihi olaylar üzerine temellenmişti. Romans bretons (Breton romansları) ise eski Büyük Britanya´daki Yuvarlak Masa Şövalyeleri ve Kral hakkında hikâyeler anlatırdı.
Belki de en çok okunan ve en etkileyici Fransız romansı Gül Romansı'dır. Guillaume de Lorris ilk kısmını yazmıştı (1230) ve şair Jean de Meung 1275´te daha karamsar ve kinayeli bir ruh haliyle bitirmiştir. Şiir, aşkın gelişimini anlatmak için karmaşık alegoriler (sembolik hikâyeler, insanlar ve görüntüler) kullanmıştı.
İlahiler ve öyküler aşk, şövalyelik ve metafizikle ilgili kısa manzumelerdi. İlahiler daha çok Celtic kaynaklarına dayanıyordu. Öyküler ise genelde Latin kaynaklıydı. 100´lerde şair Marie de France birçok önemli öykü yazmıştır.
Fabliaux kısa, genellikle taşlamalarla dolu mizahi öykülerden oluşmaktadır. En önemlisi, hayvan karakterlerin insani toplumunu eleştirdiği Renard Romansı (1175-1205) denen koleksiyonda bulunur.
Erken Yazın manzume romanslardan sonra ortaya çıkan romanslardan oluşur ve genelde aynı hikâyeleri anlatır. Tarihi belgeler bu tip yazının ana unsurudur. En bilinen tarihi yazarlar Philippe de Commines, Jean Froissant, Jean de Joinville ve Geoffroy de Villehardouin´dir.
Erken Drama öncelikle manzume şeklinde yazılmıştı ve dini temalarla ilgileniyordu. Dini dramlar üçe ayrılıyordu: Gizem Oyunları Skripturlarından (İncil ayetleri) bölümler sahneledi. Mucize oyunları Meryem Ana ve incilden portreler sunuyordu. Ahlaki oyunlar eğitim amaçlı sembolik dramlardı. Seküler (dinsel olmayan) komediler - farslar – dini dramların sahnelenmesi sırasındaki girişlerdi. 1200´lerde dramatist Adam de la Halle realizmin çarpıcı etkilerini ve yüksek psikolojik derinlik seviyesini yakalayan seküler oyunlar yazdı.

Fransız edebiyatında Rönesans 1500´lerin başından 1600´lara kadar uzanmıştı. Fransız rönesansı İtalyan sanat ve edebiyatındaki gelişmeler ve eski Yunan ve Latin modellerinden etkilenen edebiyatın ve öğrenimin çiçek açması olarak nitelenebilir. Yazarlar ve bilgeler – Hümanistler – Rönesans´ta önemli rol oynamışlardı. Hümanistler öğrenmenin temelini dini temalardan çok dünyevi konulara çekmişlerdi.
1494´ten 1525´e kadar Fransız ordusu İtalya´yi işgal altında tuttu. Bu istilalar İtalyan edebiyatı ve sanatıyla teması da beraberinde getirmişti. Bu ilişki sayesinde Fransız rönesansı hız kazandı. 1500´lerin başında Kral I. Francis ve kız kardeşi Marguerita de Navarre hümanistlerin ve tebalarındaki diğer yazarların taslaklarıydı. Marguerite kendisi de bir yazardı. Kendi hikâye koleksiyonu Heptameronu (1558) İtalyan Rönesans yazarı Giovanni Boccaccio´nun 1300´lerde yazdığı Decam
François Rabelais Fransız Rönesansının en ünlü kurgu yazarı ve döneminin önde gelen tip otoritelerinde biriydi. Ana eseri Gargantua ve Pantagruel´dir. Bu neşeli, çoğu zaman da patavatsız beş parçalık anlatı 1532 ile 1564 arasında yayımlandı. Rabelais, çarpıcı öğretilerin ham sahnelerinin ve genelde vahşi fiziksel komedilerin anlık değişimlerle birleştirildiği bir biçimde yazmıştı. Bu çalışma, dönemin yasal, politik, dini ve toplumsal kurumlarını eleştirmekteydi.
Pleiade, geleneksel tarzı kırıp Yunan ve Roma modelli yeni bir Fransız edebiyatı yaratmaya çalışan yedi şairden oluşan bir gruptu. Pierre de Ronsard grubun önderiydi. Şiirleri aşk ve gençliğin geçmesi gibi temaları betimleyen pastoral tarzda eski yazı biçimlerini kullanır. Ronsard´in şiirlerinin kolay çekiciliği, dünyevi tecrübenin önemine derin adamışlığı saklar. Yazını, yaşlılık ve ölüm gibi bu tecrübelerin acı yanlarının korkusuzca üzerine gitme becerisini gösterir.
Joachim du Bellay, Pleiade´nin başka bir üyesiydi. Fransız edebiyatında İtalyan Rönesansı´ndan ödünç aldığı söne biçimini ilk kullanan şairdir. dü Bellay, Fransız Edebiyatı´nın Savunması ve Yüceltilmesi adlı önemli bir makale yazdı (1549). Makalede, Orta Çağ boyunca çoğu şair tarafından kullanılan Latince´yi savunan şairlere karşı Fransızcayı savundu. Du Bellay, Fransızcanın Latince ya da Yunancanın rakibi olamadığını kabul etmekle beraber bu iki dilin olanaklarının çokça kullanılması nedeniyle solmaya yüz tuttuğunu, ancak Fransızcanın bu sorunun çözümüne yeni bir soluk getirebileceğini düşünmekteydi. Fransız yazarlarını, Fransızca´yi Yunanca ve Latinçe´den alıntılarla, lehçe ve teknik deyimler açısından güçlendirme çağrısı yaptı.
Pleiade´nin başka bir üyesi Etienne Jodelle bir dramatistti. İlk Fransız komedisi Eugene (1552) ve ilk trajedi Kleopatra Mahkûmu (1552) onun eserleridir.
Lyon, güneydeki Lyon kentinde ortaya çıkan ve bünyesinde Maurice Sceve ve Parnette dü Guilliot´yu barındıran başka bir şairler grubuydu. Sceve´nin şiiri, gramer ve imgelerin karmaşıklığıyla ünlüdür. En önemli eseri, Delie (1544) adındaki dikkatle hazırlanmış 459 dizain (10 dizelik stanzlar) serisidir. Delie, şairin, Pernette de Guillot olduğu düşünülen bir kadına olan aşkını, aşıkların birbirlerine karşı kullandığı genelde erotik bir dille anlatmaktadır.
Michel de Montaigne denemeleri bir edebi biçim olarak kurgulamıştı. Bir deneme, resmi olmayan konuşma dilinde yazılıyordu. Montaigne´nin Denemeler'i geniş bir klasik eğitimle şekillenmişti. Tamamen kişisellerdi ve yazarın kendisi, bilgi, alışkanlıklar, ölüm, geziler ve öğrenim gibi konular üzerindeki gevşek meditasyonlardan oluşuyorlardı.

Kral 13. Louis ve özellikle Kral 14. Louis´nin iktidar dönemleri klasik dönem olarak bilinir. 1600'lerin başından 1700'lere kadar geçen süre Fransız edebiyatının yüksek dönemi olarak düşünülür.
Klasik yazarlar Rönesans fikrini reddetmediler; bu dönem daha geniş bir düzen ve gelişim ruhu geliştirmişti. Fransız yazarları özellikle insani davranışları ve idealleri inceleyen nedenler ve düşünüşleri vurgulamıştı.

Francois de Malherbe ilk önemli Klasik şair ve en etkileyici olandı. 1600'lerin başında Malherbe, Klasik yazının temelini atan temiz, akılcı ve ayık şiirler yazdı. Jean de La Fontaine ve Nicolas Boileau-Despreaux da Klasik dönemin önde gelen şairlerindendiler. La Fontaine, Fabl (1668-1694) denen hayvan karakterleri üzerinde yazdığı kinayeli, öğretici, derinlikli ünlü hikâyeler koleksiyonunu yazdı. Boileau da bu dönemde, zamanının Klasik şiirinin etkilenimlerini belirleyen yönetim ve asillik prensiplerini anlatan Şairlik Sanatı (1674) eserini kaleme aldı.
Klasik drama uzun zaman Fransız Klasizminin en büyük ifadesi olarak kabul gördü. Bu dönem boyunca, 12-hecelik dizeler – alexandrine - Fransız dramasının baskın şiirsel ölçütü olarak kurulmuştu. Bu dönemin en ünlü yazarları Pierre Corneille, Jean Racine ve Moliere´dir.
Corneille ilk önemli trajedi yazarı Klasik

Gazel, Türkçe Divan edebiyatının en yaygın nazım şeklidir. Gazel sözcüğü sözlük tarifi ile "kadınlarla sevgi üzerine konuşmak, söyleşmek" anlamına gelir.

Gazel Arapça edebiyatta bir nazım şekli değildir bir kasidenin başında bulunan aşktan, sevgiliden söz eden kısımlara verilen addır. Diğer bir adla "nesîb" olarak bilinir. Fakat sonraları bir şairin bahar, aşk, sevgili, şarap vb. coşkulu haller karşısındaki duygularını, kısa veya uzun olarak, ele alan şiirlere gazel denilmiştir. Arap şiirinde nesib anlamında kadın ve aşktan söz eden kaside şeklinde yazılmış şiirlere "tegazzül" denir.
Klasik Arap şiirinde gazel genel olarak üç başlık altında incelenmektedir. Bunlardan en önemlisi saf, temiz ve iffetli duyguların işlenmiş olduğu "'Uzrî Gazel"dir. Diğer ikisi ise "Sarih (Açık) Gazel" ve "Sınaî (Yapay) Gazel"dir. Her ne kadar Cemil b. Ma'mer'in ve Mecnunu Leylâ'nın öncülüğünü üstlendiği "'Uzrî Gazel" 2016 yılında dilimizde detaylı şekilde ele alındıysa da Arap gazelinin diğer iki kolu henüz Türkçede işlenmemiştir.
Islâmiyet’i kabulünden sonra İran’da Arap şiirinin etkisi altında oluşturulan "yeni İran edebiyatı" içinde gazel lirik şiirin en tercih edilen nazim şekillerinden biri olmuştur. Yeni İran şiirinde Arap edebiyatında kasidenin bir bölümü olan gazel Fars edebiyatında nazım şekli haline gelmiştir. Farsça gazel söyleyen ilk "Şehidi Belhi"'dir.
Batı Türkçesi ile ilk gazel 13.yy. ikinci yarısında ve Anadolu'daki ilk menakıbname olan "Menakıbı Evhaduddini Kirmani" adlı eserdeki gazel ile Mevlana'ya ait gazeldir.

Kafiye örgüsü "aa,ba,ca" şeklinde olur. İlk beyite "matla", matladan sonraki beyite "hüsn-i matla"; son beyite "makta", maktadan önceki beyite "hüsn-i makta" denir. En güzel beyite "beyt'ül gazel" ya da "şah beyit" denilir. Şairin "mahlas"ının geçtiği beyite "Taç Beyit" ya da "tahallüs" denir. Matla mısrası gazelin sonunda tekrarlanırsa "reddi matla" denir. Matladan başka mısra tekrarlanırsa "reddi mısra" denir.
Bu uygulama Tanzimat döneminde yapılmıştır. "Sebki hint" şairleri iki matla kullanır. Böyle gazellere "zul metali" denir. Gazeldeki beyitler sadece kafiye, vezin değil anlam bakımından da birbirine bağlanmış ise buna yek ahenk denir. Bütün beyitler aynı güzellikte ise yek avaz denir. Mahlas beyitten sonra birkaç beyit eklenerek biri övülürse ona müzeyyel gazel denir. Arapça, Farsça, Türkçe ile karışık söylenmiş gazellere mülemma gazel denir. İki şairin birlikte veya beyit beyit söyledikleri gazele müşterek gazel denir. Matladan sonra gelen beyitlerin ortalarI ilk beyit ile kafiyeli ise musammat gazel denir.
Kafiyesine de "iç kafiye" denir. Musammat gazeller
mefâ'ilün mefâ'ilün mefâ'ilün mefâ'ilün ya da 
Müstef'ilün / Müstef'ilün / Müstef'ilün / Müstef'ilün şeklinde yazılır. Her mısrada aks sanatı yapılmış gazellere "mükerrer gazel" denir.
Gazellerde beyit sayısı genellikle 5-15 arası değişir. Ortalama olarak gazel beyit 5-7-9 arası yazılır. Gazeller her aruzun kalıbıyla yazılır.
Bir şairi aynı vezin ve kafiyeyle gazeline başka gazel yazmaya "tanzir" denir. Gazele de "naziri" denir. Eğer nazire ters anlamda yazılmışsa buna "nakize" denir.
Gazelde en çok aşk konusu işlenir. Rindlik, tasavvuf, şarap zevki diğer konulardır. Aşkla ilgili gazellere "aşıkane"; beşeri aşkı anlatan gazellere "şuhane"; yaşamdan zevk almayı anlatan gazellere "rindane"; gazel öğretici gazellere "hakimane" gazel denir.

Gazel, beyit denilen ikili dizelerden oluşur.
Konusu genellikle liriktir.
Gazelin beyit sayısı 5-15 arasında değişir. Daha fazla beyitten oluşan gazellere mutavvel gazel denilir.
Gazeller eskiden bestelenerek okunurdu. Özellikle bestelenmek için yazılmış gazeller de vardır. Gazelleri makamla okuyan kişilere "gazelhan", gazel yazan usta şairlere ise "gazelsera" adı verilir.
Gazel, Türk müziğinde ise şiirin bir hanende tarafından doğaçtan seslendirilmesidir. Sesle taksim olarak da bilinir.
En güzel beytine beyt'ül gazel denir.
Gazelin ilk beytine matla, matladan sonraki beytine hüsn-i matla; son beytine makta, maktadan önceki beytine hüsn-i makta, denir.

Klasik Arap edebiyatında gazel, şiirin en yaygın konularından biridir. el-Abbâs b. el-Ahnef, Kays b. Mulavvah, Ebû Nuvâs gazel söylemiş şairlerdendir.

Ayyıldız, Esat (2019). el-‘Abbâs B. El-Ahnef: İdealize Edilmiş Ask Temalı Gazellerin Abbâsî Dönemindeki Özgün Bir Temsilcisi. Uluslararası Bilim, Teknoloji ve Sosyal Bilimlerde Güncel Gelişmeler Sempozyumu, 3, 209-216.
Ayyıldız, Esat (2016). Abbasî Dönemine Kadar 'Uzrî Gazel 1 Kasım 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Yüksek Lisans Tezi, Ankara.

Pala, İskender (1999 27.bas. 2016), Ansiklopedik Divan Şiiri Sözlüğü, İstanbul:Kapı Yayınları, ISBN 9758950218, Sayfa
Dilçin, Cem (1983) Örneklerle Türk Şiir Bilgisi, Ankara:Türk Dil Kurumu Yayınları ISBN 9789751604897
İpekten, Haluk (1994, 14.bas.2011), Eski Türk Edebiyatı Nazım şekilleri ve Arûz, İstanbul:Dergah Yayınları, ISBN 9759953539
Muallim Nâci, (haz. M. A. Yekta Saraç), (2004) Edebiyat Terimleri: Istılahât-ı Edebiyye, İstanbul:
Tural, Sadık Kemal (ed.) (2001, 2003, 2004, 2005, 2006), Türk Dünyası Edebiyat Terimleri ve Kavramları Ansiklopedik Sözlüğü 5 Cilt, Atatürk Kültür Merkezi Yayınları, ISBN 3990000025722
İsen, Mustafa; Macit, Mahsun; Horata, Osman; Kılıç, Filiz; ve Aksoyak, İ. Hakkı, (2002) Eski Türk Edebiyatı El Kitabı, İstanbul:Grafiker Yayınları ISBN 9786054512232

İpekten, Haluk (1996) "Gazel", Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. c.13 say. 440-442 Online: [2]

Gazetecilik, olayların, olguların, fikirlerin ve insanların etkileşimi üzerine toplumu en azından bir dereceye kadar doğru bilgilendiren raporların araştırılması, yayınlanması ve dağıtımıdır. Bir isim olarak gazetecilik mesleği (profesyonel olsun ya da olmasın), bilgi toplama yöntemleri ve editoryal edebi tarzlar için geçerlidir. Gazetecilik mesleğini yapan kişilere gazeteci denir.
Gazetecinin bu görevini yapabilmesi için habere, olaya, olguya, belgeye ve bilgiye dayalı yazılar yazması gerekir. Bunun için de gazetecinin güvenilir kişi olması zorunludur. Gerektiğinde hükûmetlere ve güç odaklarına karşı savaşmayı "gazetecilik etik kuralları" içerisinde göze alan insan, gazetecidir. Gazeteler en etkili basın-yayın araçlarından biridir.
Gazetecilik için uygun rol ülkeden ülkeye değiştiği gibi, mesleğe ilişkin algılar ve bunun sonucunda ortaya çıkan statü de değişir. Bazı ülkelerde haber medyası hükûmet tarafından kontrol edilir ve bağımsız değildir. Çoğu ülkede ise haber medyası hükûmetten bağımsızdır ve özel sektör olarak faaliyet gösterir. Buna ek olarak, ülkeler ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü, iftira ve hakaret davaları ile ilgili farklı kanun uygulamalarına sahip olabilmektedir.
İnternet ve akıllı telefonların yaygınlaşması, 21. yüzyılın başından bu yana medya ortamına önemli değişiklikler getirmiştir. Bu durum yazılı medya kanallarının tüketiminde bir değişim yaratmıştır; zira insanlar daha geleneksel formatlar olan gazete, dergi ya da televizyon haber kanalları yerine e-okuyucu, akıllı telefon ve diğer kişisel elektronik cihazlar aracılığıyla giderek daha fazla haber tüketmektedir. Haber kuruluşları, tüm gelirlerini dijital kanatlarından kazanmanın yanı sıra basılı yayınları da geliştirmeye zorlanmaktadır. Gazetelerin basılı gelirleri, dijital gelirlerin büyüme oranından daha hızlı bir şekilde düşmüştür.

Gazetecilik, yüksek öğretim kurumlarında verilen dört yıllık lisans eğitimi sonucu edinilen bir meslektir. Üniversitede Gazetecilik bölümü okuyanlar, akademik olarak da başarılı olabilir, serbest piyasada veya kurum çatısı altında da çalışabilirler.
Gazetecilik gelenekleri ve kuralları ülkelere göre değişir. Amerika Birleşik Devletleri'nde gazetecilik medya kuruluşları ya da bireyler tarafından yapılır. Blog yazarları genellikle gazeteci olarak kabul edilir. Federal Ticaret Komisyonu, promosyon hediyesi olarak alınan ürünler hakkında yazan blog yazarlarının, ürünleri ücretsiz olarak aldıklarını açıklamalarını şart koşmaktadır. Bunun amacı çıkar çatışmalarını ortadan kaldırmak ve tüketicileri korumaktır.
ABD'de birçok güvenilir haber kuruluşu anonim şirketlerdir, bir yayın kuruluna sahiptir ve ayrı editoryal ve reklam departmanları vardır. Birçok güvenilir haber kuruluşu ve gazeteciler genellikle American Society of News Editors, Society of Professional Journalists vb. ya da Online News Association gibi meslek örgütlerine üyedir ve bu örgütlerin etik kurallarına uyar. Birçok haber kuruluşunun da gazetecilerin profesyonel yayınlarına rehberlik eden kendi etik kuralları vardır. Örneğin, The New York Times standartlar ve etik kuralları açısından özenli olduğu düşünülmektedir.
Farklı çalışma ve araştırma konuları da olsa haber hikâyeleri hazırlanırken adalet ve taraflılık genel olarak gazetecileri ilgilendiren konulardır. Bazı yazılar yazarın kendi görüşünü yansıtmayı amaçlar; bazıları ise daha tarafsızdır veya dengeli bakış açıları içerir.
Geleneksel basılı bir gazetede ve onun çevrimiçi versiyonunda bilgiler bölümler halinde düzenlenir. Bu, gerçeğe ve görüşe dayalı içerik arasındaki ayrımı netleştirir. Diğer medyada bu ayrımların çoğu ortadan kalkar. Okuyucular, gazetecinin amacını anladıklarından emin olmak için başlıklara ve diğer tasarım unsurlarına dikkat etmelidir. Görüş yazıları genellikle düzenli köşe yazarları tarafından yazılır veya "Op-ed" başlıklı bir bölümde yer alır, bunlar bir gazetecinin kendi görüşlerini ve ideolojisini yansıtır.
Robert W. McChesney'e göre, demokratik bir ülkede sağlıklı gazetecilik, iktidardaki ve iktidarda olmak isteyen kişilerin görüşlerine yer vermeli, farklı görüşlere yer vermeli ve tüm insanların enformasyon ihtiyaçlarını gözetmelidir.
Birçok tartışma, gazetecilerin "objektif" ve "tarafsız" olmaları "gerekip gerekmediği" üzerine odaklanmaktadır; tartışmalar, gazetecilerin belirli bir sosyal bağlamın dışında ve bir parçası olarak haber ürettikleri ve mesleki etik kuralları tarafından yönlendirildikleri ve tüm meşru bakış açılarını temsil etmek için ellerinden geleni yaptıkları gerçeğini içermektedir. Buna ek olarak, bir öznenin karmaşık ve akışkan anlatısını yeterli doğrulukta sunma becerisi bazen öznelerle geçirilebilecek zaman, hikâyeyi anlatmak için kullanılan aracın olanakları veya kısıtlamaları ve insanların kimliklerinin değişen doğası nedeniyle zorlanmaktadır.

Farklı kitlelere hitap eden çeşitli gazetecilik türleri vardır. Tek bir yayın (örneğin bir gazete), her biri farklı formatlarda sunulabilen birçok gazetecilik biçimini içerir. Bir gazete, dergi veya web sitesinin her bölümü farklı bir kitleye hitap edebilir.

Haberciliğe daha ciddi yaklaşan gazeteler okuyucularına dünyada olup bitenlere ilişkin olabildiğince fazla ve doğru bilgi vermek amacındadır. Gazetecilik, haberi doğru kaynaktan almakla yükümlüdür ve kulaktan dolma bilgilerle yapılmaz. Şantaj, karalama, kirletme, yalan haber, yıpratma gibi unsurları içermez.
Gazetecilik içinde muhabir, araştırmacı, yorumcu, köşe yazarı, röportajcı, editör, grafikçi, foto muhabiri, yazı işleri müdürü, sorumlu yazı işleri müdürü, genel yayın yönetmeni gibi unvanlar yer alır. Televizyonlarda da haber programları yapabilir, gazete ve dergilerde de çalışabilirler. Ayrıca kurumların basın yayın müdürlüklerinde de çalışma imkanlarına ulaşabilirler.

1954 yılında kabul edilen "Bordeaux Bildirgesi" Uluslararası Gazeteciler Federasyonu'ndaki (IFJ) gazetecilerin davranışlarına ilişkin ilkeleri içeriyordu. Bu bildirgenin tamamlayıcısı niteliğinde olan "Gazetecilik Etik İlkeleri Küresel Bildirisi" 
Tunus'ta 12 Haziran 2019 tarihinde düzenlenen 30. IFJ Dünya Kongresi'nde kabul edilmiştir.
Etik ilkeler başta İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi olmak üzere uluslararası hukukun temel metinlerine dayanmaktadır. Bildirge, 16 madde ve bir önsözden oluşmakta ve gazetecilerin etik konusundaki görev ve haklarını tanımlamaktadır.
Bu uluslararası etik ilkeleri gazetecilerin bilgi toplama, araştırma, yayma, yayınlama ve yorumlama aşamalarını gerçekleştirirken ve olay, olgu ve haberlerin düzenlemesi ve betimlemesi yapılırken her türlü medya aracında uymaları gereken davranış ilkelerini oluşturur.
İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin 19. maddesinde beriltilen "herkesin bilgi ve fikirlere erişim hakkı", gazetecilik misyonunun temelini oluşturur.
Herhangi bir menfaat grubuna bağlanmadan, açık fikirli, dürüst, önyargılardan uzak ve kişilik haklarına saygılı olmak, gazeteciliğin temel ahlak konularını oluşturur. Gazetecilik mesleği ve gazetecilik sektörü (gazete, radyo, televizyon, internet gibi kitlesel yayın organları) demokratik toplumlarda anayasanın öngördüğü üç devlet gücü yanında (yasayıcı-meclis, yürütücü-hükûmet, yargılayıcı-mahkemeler) dördüncü denetleyici devlet gücü olarak anılmaktadır.

Uluslararası Gazeteciler Federasyonu
Türkiye Gazetecilik Başarı Ödülleri
Gazetecilik Meclisi Girişimi
Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı
Gazeteciler ve Basın Bayramı
Gazeteciler Cemiyeti
Gazetecileri Koruma Komitesi
Haber sunucusu
Basın özgürlüğü
Elektronik gazete
Haber ajansı
Sahte haber
Alternatif medya
Adam köpeği ısırdı

Gelecek zaman, dilbilgisinde şu andan sonraki bir zamanda gerçekleşen bir olayı veya durumu anlatan zaman yapısıdır.

Türkçede gelecek zaman kipi fiil sonuna büyük ünlü uyumuna uyacak şekilde eklenen -ecek ve -acak ekleri ile oluşturulur. Ünsüzden sonra ek doğrudan gelirken, ünlü ile biten eylemlere eklenmeden önce yardımcı ünsüz gelir.

yaz-acak (ünsüz ile biten fiil)
oku-y-acak (ünlü ile biten fiil)
Türkçede farklı şahıslara göre basit gelecek zaman, çeşitli örneklerle aşağıda gösterilmiştir:

İsim cümlelerinin gelecek zaman hâli yoktur. Farklı zamanlardaki isim cümleleri, "olmak" fiili eklenerek gelecek zamana dönüştürülür. Olmak fiili eklendiğinde cümle fiil cümlesine dönüşür:

Bugün hava çok güzel. (geniş zamanlı isim cümlesi)
Yarın hava çok güzel olacak. (gelecek zamanlı fiil cümlesi)

Gelecek zamanda süreklilik, şimdiki zaman kipi (-iyor) ve gelecek zaman kipi eklerinin bir arada kullanılması ile gerçekleştirilir:

Yarın bu saatlerde Ankara'ya doğru uçuyor olacağım.

Karahanlı Türkçesine veya Türkçenin Karahanlı dönemine verilen isim olan Hakaniye Lehçesi'nde gelecek zaman çekiminin -ġa; -ge, -ġay; -gey ve -ġu; -gü ekleri ile yapıldığını göre biliriz.
ol yag korgay; ol ewge bargay; ol manga kelgey; barġay men ve katıġlanġa men gibi asıl kelimeye yapılan ekler Çiğil, Yağma, Toxsı, Argu, yukarı Çin'e kadar Uygur dillerinde bir kuraldır.
Eski Türkçede sıkça kullanılan -daçı; -deçi, -taçı; -teçi ekinin ise Hakaniye Lehçesi'nde çok az kullanılmıştır.
Hakaniye Lehçesi'nde "yakın gelecek zaman" şeklinde ikinci bir gelecek zaman -ġalır; -gelir, -galur; -gelür gibi eklerden söz edilmektedir.
Böyle eklerin örnekleri şöyledir:
alġalır, atġalır, köngelir, yetgelür, barġalır men... gibi.

Gələcək zaman
Azericede gelecek zaman tablosu (-(y)acaq-, -(y)əcək- Gelecek Zaman Eki + Kişi Ekleri) böyledir:

Türkmence gelecek zamanda şahıslara göre fiil çekimi yoktur. Gelecek zaman yerine zamirler kullanılır.

Kelasi Zamon 

Balkanlar'da konuşulan doğu Romen dili olan Ulahçada gelecek zaman, "va" (düslemek) yardımcı değişmeyen cüzü ve dilek kipi kullanarak, aynen eski Rumencedeki gibi oluşturuluyor.

Gelecekte gerçekleşecek olayları anlatmaya yarayan zamandır. Göreceli olarak kolay bir yapılışı vardır:

Mastar eki -ti atılır,
Gelecek zaman son eki -s- eklenir,
Son olarak, uygun sonlandırma yapılır.

dirbsiu = 'Çalışacağım', norėsi = 'İsteyeceksin', skaitysime = 'Okuyacağız'

4 Future Tenses Explained

Georgiy Valentinoviç Plehanov (Rusça: Геoргий Валентинович Плеханов; 29 Kasım 1856 - 30 Mayıs 1918), Rus devrimci, Marksist teorisyen ve filozof. Rusya'da sosyal-demokrat hareketin kurucusu ve kendini "Marksist" olarak tanımlayan ilk Ruslardandır.
Rusya'daki Çarlık rejimine son vermeye yönelik politik faaliyetleri nedeniyle siyasi zulüm gördü 1880 yılında İsviçre'ye göç ederek faaliyetlerine orada  devam etti.
Felsefe alanında ve toplumda sanatın ve dinin rolü konularında Marksizme katkıda bulundu. Fakat bu çalışmaları siyasi mücadeleden ayrı olarak düşünmeyip Emeğin Kurtuluşu Grubu'nu kurarak işçilerin bağımsız bir siyasi parti olarak örgütlenmesi için çalıştı. Siyasi mücadelenin önemi konusunu işlediği Sosyalizm ve Siyasi Mücadele (1883) adlı kitabında anarşizm ve narodnizme karşı Marksizmi savundu. Ayrıca, Komünist Parti Manifestosu'nun ilk defa Mihail Bakunin tarafından yapılmış olan Rusça çevirisindeki anlam ve çeviri hatalarını gideren yeni bir çevirisini yaptı.
1903'te Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi'nin 2. Kongresi'nde Bolşevik kanadı desteklemekle birlikte, kısa süre sonra demokratik merkeziyetçilik fikrine karşı çıkarak partinin Menşevik kanadına katıldı ve 1905 Devrimi döneminde St. Petersburg Sovyeti'nde Lenin ve Troçki'nin başlıca karşıtlarından biri oldu.
I. Dünya Savaşı sırasında Almanya'ya karşı Üçlü İtilaf güçlerinin yanında yer alan Plehanov bu nedenle Lenin tarafından sosyal yurtsever olmakla suçlandı. 1917 Şubat Devrimi'nin ardından Rusya'ya döndü. Bolşeviklerin 1917 Ekim Devrimi ile iktidarı ele geçirmesiyle ortaya çıkan yeni Sovyet rejiminin muhalifi olan Plehanov ertesi yıl veremden öldü. Plehanov, ölümünden sonra Sovyetler Birliği Komünist Partisi tarafından Rusya'da Marksizmin kurucu babası ve filozof olarak hep saygı ile anıldı.

Türkçeye çevrilmiş olanlar koyu yazılmıştır.

Sosyalizm ve Siyasi Mücadele (1883)
Farklılıklarımız 21 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (1885)
G. İ. Uspenski (1888)
Otokrasinin Yeni Bir Savunucusu 9 Kasım 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (1889)
S. Karonin (1890)
Burjuva Devrimi (1890-1891)
Materyalist Tarih Anlayışı 2 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (1891)
Hegel'in Ölümünün Altmışıncı Yıldönümü (1891)
Anaşizm ve Sosyalizm (1895)
Monist Tarih Anlayışının Gelişimi 23 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (1895)
Materyalizmin Tarihi Üzerine Denemeler (1896)
N. İ. Naumov (1897)
A. L. Volinski: Rus Eleştirmenler. Edebi Denemeler (1897)
N. G. Çernişevski'nin Estetik Teorisi (1897)
Belinski ve Rasyonel Gerçeklik 15 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (1897)
Tarihte Bireyin Rolü Üzerine (1898)
N. A. Nekrasov (1903) Rusça
Bilimsel Sosyalizm ve Din (1904)
İki Cephede: Toplu Politik Makaleler (1905) Rusça
Sosyolojik Açıdan On Sekizinci Yüzyıl Fransız Tiyatrosu ve Fransız Resmi (1905)
Proleter Hareket ve Burjuva Sanatı (1905)
Henrik İbsen (1906)
Biz ve Onlar (1907) Rusça
İşçi Hareketinin Psikolojisi Üzerine (1907)
Marksizmin Temel Sorunları (1908)
Günümüz Filistinizm İdeolojisi (1908)
Tolstoy ve Doğa (1908)
Rusya'daki Sözde Dinsel Arayışlar (1909)
N. G. Çernişevski (1909)
Karl Marx ve Lev Tolstoy (1911)
A. İ. Herzen ve Serflik (1911)
Dobrolyubov ve Ostrovski (1911)
Sanat ve Toplumsal Hayat (1912–1913)
Anavatan Yılı: Toplu Yazıları ve Konuşmaları, 1917-1918, İki Cilt. 1. Cilt; 2. Cilt (1921) Rusça

Gerilim; edebiyat, film, video oyunu ve televizyon türü. Endişe, gerilim ve ajitasyon duyguları bu türün ana öğeleridir. Bu türün ana alt türü psikolojik gerilim türüdür. John F. Kennedy Suikastı sonrası politik gerilim ve paranoya gerilim türleri aşırı popülerlik kazanmıştır. Gerilim filminin en iyi örneklerinden bazılarını gerilim ögesini ustaca kullanan Alfred Hitchcock vermiştir.
Gerilim tarzı seyirciyi bazı ruh hallerine girmeye teşvik eder. Bunlar; yüksek seviyede beklenti veya ümit etme, kararsızlık, anksiyete, endişe, heyecan, gerginlik ve dehşet gibi duygulardır. Red herring ve Cliffhanger gibi edebi teknikler sıklıkla kullanılır. En önemli bilgiyi seyirciden gizlemek, dövüş ve takip sahneleri tüm gerilim alt türlerinde sıklıkla kullanılan metotlardır. Buna rağmen her alt kategori kendi karakteristiğine ve metotlarına da sahiptir.
Suç gerilim alt türünde genellikle; fidye, rehine, silahlı soygun, intikam ve adam kaçırmak gibi metotlar kullanılır. Gizem gerilim alt türünde ise genellikle soruşturma ve polisiye gibi ögeler kullanılır. Psikolojik gerilimlerde; akıl oyunları, psikolojik temalar, sinsice yaklaşmak, hapsedilme/ölüm tuzağı, takıntı ve dehşet saçan kişilik gibi metotlar vardır. Paranoya, işlenmeyen suçtan cezalandırma gibi ögeler ise paranoya gerilim alt türünde kullanım görürler.
Batı dünyasının en eski hikâyelerinden biri Homeros'un Odysseia eseri, gerilim türünün ilk örneklerinden biridir. Bu; kahramanın, kötü adamın hareketlerinin üstesinden gelmesi gerektiğine dair bir gerilimdir.

Gerçeküstücülük ya da sürrealizm, Avrupa'da birinci ve ikinci dünya savaşları arasında gelişmiştir. Temelini, akılcılığı yadsıyan ve karşı-sanat için çalışan ilk dadaistlerin eserlerinden alır. Sürrealizm, aklın kontrolünden kaçan şuur akışının, rastlantıya bağlı ruh durumlarının, düzensiz hayallerin ve rüyaların sanata aktarılmaya çalışıldığı bir edebiyat akımıdır.
1924'te "Manifeste du Surrealisme"i (Sürrealizm Manifestosu) hazırlayan şair Andre Breton'a göre gerçeküstücülük, bilinç ile bilinç dışını birleştiren bir yoldur. Gerçeküstücülük akımı, gerçek dışı anlamında değil aksine gerçeğin insandaki iz düşümü şeklinde bir yaklaşımdır.
Sigmund Freud'un teorilerinden etkilenen Andre Breton için, bilinçdışılık düş gücünün temel kaynağı, deha ise bu bilinçdışı dünyasına girebilme yeteneğiydi.
Breton’un yanı sıra Louis Aragon, Benjamen Peret, otomatik yazı yöntemleri üzerinde deneyler yaptılar. Kendi söylemleriyle, "gerçeküstü dünyanın düşsel, cinsel, sapkın imgelerini geliştirmeye" başladılar.
Gerçeküstücülük, yöntemli bir araştırma ile deneyi ön planda tutuyor, insanın kendi kendisini irdeleyip çözümlemesinde sanatın yol gösterici bir araç olduğunu vurguluyordu.
1925'ten sonra gerçeküstücüler dağılmaya, başka akımlara yönelmeye başladı. Ancak bu akım, resimden, sinemaya, tiyatroya kadar birçok sanat dalını derinden etkiledi. Andre Breton'un yanı sıra P. J. Jouve, Pierre Reverdy, Robert Desnos, Louis Aragon, Paul Eluard, Antonin Artaud, Raymond Queneau, Philippe Soupault, Arthur Cravan, Rene Char, Federico Garcia Lorca, Salvador Dali, Rene Magritte gerçeküstücülük akımının önemli isimleridir.

Gerçeküstücü sanat, bunun altında şiir, düz yazı ve resim, üretim aşamasında birçok özgün teknik ve oyun kullanmaktadır. Bunlardan birçoğu özgür hayalgücünü artırmak ve bilincin etkisini azaltmak üzerine kuruludur. Bilinçdışı üretim gerçeküstücülükte merkezdedir.

Otomatizm olarak da bilinen bu teknik, gerçeküstücülüğün en önemli tekniklerinden biridir. Önemli örnekleri şunlardır;

Kendiliğinden çizimin amacı bilinçaltını ortaya çıkarmaktır. El çizim yapılan ortam üzerinde rastgele hareketler yapar. Şans eseri ve/veya hatalar ile bilinçaltı ortaya çıkarılmaya çalışılır.
İlk örneklerini André Masson üretmiştir. Ünlü uygulayıcıları Joan Miro, Salvador Dali, Jean Arp ve Andre Breton'dur. Daha sonraları ressamlar bunu resimlerinde de uygulamışlardır. Elektronik ortamlarda da örnekleri bulunur. Pablo Picasso'da, eskiz ve litografi çalışmalarında bu tarz denemelerde bulunmak istediğini belirtmiştir.
Diğer yandan bu tür çalışmalar ana akım gerçeküstücülük tarafından eleştirilmiştir de. Çizimin doğası ve yapılan hatalardan dolayı hiçbir zaman bilinçdışında kalınamayacağı ileri sürülmüştür; "Masson'a göre kendiliğinden görseller iki farklı aşama içerir, bilinç ve bilinçsiz." 

Kendiliğinden yazın, bilinçli bir süreçten geçmeyen yazma tekniğinin ürünüdür. Bu teknikte yazan kişi yazıya bilinciyle müdahale etmez, akıcı bir şekilde yazar. Daha sonra da yazısı üzerinde düzeltmeler, eklemeler yapmaz. Bazı durumlarda ise yazan kişi trans halindedir.

En eski gerçeküstücü tekniktir. Dadaist kökleri bulunur.

Guillaume Apollinaire tarafından geliştirilmiştir. Kendiliğinden şiire benzer. Şiirde kelimeler ve harfler bir şekli tamamlar, bu şekil şiirin konusuyla ilgili olur.

Max Ernst uygulayıcılarındandır. Tuvale kalın bir boya tabakası sürüldükten sonra boya hala kurumamış iken, üstü folyo türü malzemeyle kaplanır. Malzeme kaldırıldıktan sonra, tuvalde kalan kısım resmin iskeletini oluşturur.

Max Ernst ve Joan Miró'nun uyguladıkları bu teknik, tuvalden kurumuş boyanın kazınmasıyla yapılır.

Farkında olmadan, bilinçsizce cisimlerin formlarını değiştirmektir.
Bu cisimler ataş, kâğıt parçası gibi sıradan şeyler de olabilirler.

Kolaj
Kesip biçme
Yansılama
Üst Özdevim

Gezi yazısı ya da diğer adıyla seyahatname bir yazarın gezdiği, gördüğü yerleri edebi bir üslûpla anlattığı yazı türü. Genellikle yazılan bu tür yazılarda betimleme tekniği kullanılır. Yazarın kendi düşüncesi çok önemli olan bir faktördür Türk edebiyatındaki ilk örneği Seydi Âli Reis'in Mir'atü'l-memalik adlı eseridir. Bu türün Türk Edebiyatı'ndaki en bilinen örneği ise  Evliya Çelebi'nin Seyahatnâme adlı eseridir.
Gezi yazısı yazarken ilgiyi uyanık tutmak, okuyucuda okuduğu yerleri görme isteği uyandırmak çok önemlidir. Gezi yazarlığı ayrı bir ustalığı gerektirir. Yazar gezdiği yerlerin ilginç özelliklerini hemen fark edecek kıvrak bir zekâya ve kültür birikimine sahip olmalıdır.
Gezi yazılarında çoğu kez kronolojik zamanlı plan uygulanır. Gezi için yapılan hazırlıklar; yolculuk, yolculuk sırasında görülen ilgi çekici olaylar; varış, varıştaki ilk izlenimler.

Gezi yazılarında da kendinden önceki söylenmişlerden, yazılmışlardan ayrı olmak önemlidir. Aynı yerler daha önce de başkaları tarafından görülmüş, yazılmış olabilir. İkinci gidişte görülenlerle, ilk gidişte görülenler arasındaki farklara bile değinmek gerekir. Bu da gezi yazılarının zamanla tarihsel belge olduğunu ortaya koymaktadır.
Yazar anlattıklarının doğruluğunu; konuşma, bilgi toplama ve fotoğraflarla desteklemeli, anlattıklarını bir mantık çerçevesine oturtabilmelidir. Anlattıkları, önceki anlattıklarıyla çelişmemelidir.
Betimleyici anlatımdan yararlanılır.
Gezi yazılarında gezginin dikkatini çeken ve farklı konular güncel olaylarla da bütünleştirilerek edebî bir üslûpla anlatılır.
Gezi yazısı görülen yerlerin güzellikleri hakkında duygu ve düşünce içerebilir.
Anlatılanlar hayal ürünü değil gerçektir.
Gezi yazıları kuvvetli bir gözlem gücüne dayanır.
Gezi yazıları özneldir.

Evliya Çelebi—Evliya Çelebi Seyahatnamesi
Piri Reis—Kitab-ı Bahriye
Seydi Ali Reis—Mir'at-ül Memalik
Ahmet Haşim—Frankfurt Seyahatnamesi
Mustafa Said Bey—Avrupa Seyahatnamesi
Ömer Lütfi—Ümit Burnu Seyahatname
Abdurrahman Efendi—Brezilya Seyahatnamesi
Mehmed Hurşid Paşa—Seyahatname-i Hudud'u
Nabi—Hicaz Seyahatnamesi
Şirvanlı Ahmed Hamdi Efendi—Şirvanlı Ahmed Hamdi Efendi Seyahatnamesi
Yirmisekiz Mehmed Çelebi—Fransa Sefaretnamesi
Reşat Nuri Güntekin—Anadolu Notları
Ahmed Midhat Efendi—Avrupada Bir Cevelan

İbn Battuta Seyahatnamesi
İbn Fazlan Seyahatnamesi

Doğuya Yolculuk (Gerard de Nerval)
Joseph de Tournefort Seyahatnamesi
İstanbul (Edmondo de Amicis)
İstanbul Seyahatnamesi (Josephus Grelot)
Sultanlar kentine yolculuk (Salomon Schweigger)
Bir oryantalistin doğu seyahatnamesi (Alexander William Kinglake)
Erzurum'a yolculuk (Aleksandr Puşkin)
Şövalye Taitbout de Marigny'nin Çerkesya Seyahatnamesi (Taitbout de Marigny)
İsfahan Seyahatnamesi (Pierre Loti)
Dünyanın hikâye edilişi (Marco Polo)
Seyir defterleri ve keşif yolculukları günlüğü (Kristof Kolomb)
Timur Devrinde Kadis'ten Semerkant'a Seyahatname (Ruy Gonzales de Clavijo)

Biladiye

Mystery, (İngilizce “mystery” kelimesinden gelir; ‘gizem’, “bilmece” anlamına gelir), Türkçede popüler edebiyatta bir türü tanımlamak için kullanılan, aslen İngilizce kökenli bir terimdir. Bu tür, korku ve fantezi unsurların bir karışımı olarak tanımlanabilir; nadiren de olsa bilimkurgu ile bağlantıları da vardır (ör. 1998 tarihli Karanlık Şehir filmi). Mystery türünü karakterize eden unsurlar, özellikle doğaüstü, gizemli ve açıklanamayan unsurlardır.
1990'lar ve 2000'lerdeki gizem dalgasının öncülü olarak genellikle Gizli Dosyalar (1993–2002) televizyon dizisi ve M. Night Shyamalan'ın 1999 yapımı Altıncı His filmi gösterilebilir.

Stop, You're Killing Me! 24 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. is an Anthony Award-winning website that compiles resources for lovers of mystery, crime, thriller, spy, and suspense books.
Mystery Weekly Magazine 11 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. presents crime and mystery short stories by some of the world's best established and emerging mystery writers.

Sunum sanatları, bireyselleşen sanat veya bütünselleştiren sanat olarak sanat falliyetlerini ikiye ayrımak olasıdır.
Örneğin bir edebiyat eserini kişi kendisi tek başın okuyabilir ve kendi kişisel değerlerine göre değerlendirebilir. Sonuç olarak herkesin bir eserde beğeneceği yön kadar beğenemeyeceği yönlerinde var olduğu ortadadır. Bu açıdan bütünselleştiren sanat eşzamanlı olarak herangibi bir topluluğa veya topluma sunulan sanatlar olarak tanımlandırılır. Örnek vermek gerekirse
Canlı performans gerektiren tüm sahne ve gösteri sanatları
Canlı konserler canlı şiir dinletileri ve canlı performans isteyen tiyatro oyunları ve birer sunum sanatıdır.
Ama sinema veya playback gibi bireysel olarak istenildiği zaman istenildiği gibi tüketilebilinir olan sanatlar türleri topluluk içerisinde bile kullanılsa bunlar sunum sanatına girmez
Sunum sanatı canlı ve karşılıklı iletişime esas olan sahnede gösteri yapılan sanat türlerine verilen bir akademik bir tanımlamadır.

Günlük ya da günce, bir kişinin yaşadıklarını, duygu ve izlenimlerini, tarih belirterek günü gününe anlatmasıyla oluşan edebî türdür. Günlükler her gün yazıldığı için çoğunlukla kısadır. Bu yazılar yazarın yaşamından izler taşır. Anı ile günlük çoğu zaman karıştırılmaktadır. Günlük adından anlaşılacağı üzere; yaşanırken, günü gününe yazılır. Anı ise aradan zaman geçtikten sonra yazılır.

Kişinin başından geçen olayları yaşadığı günde yazıya döker. Samimi bir tür olup yazar dışa vurduğu veya vuramadığı her türlü duygusunu dile getirebilir. Bunun yanı sıra, kaleme alındığı tarihe ışık tutmaları bakımından belge niteliği taşırlar.

Osmanlı tarihinde Evliya Çelebi Seyahatnâmesi, Yirmisekiz Mehmet Çelebi Sefaretnâmesi gibi günlük ile yakından ilişkili örnekler yer alsa da bu türün modern anlamda ilk örnekleri, Türk edebiyatına Tanzimat Dönemi'nden sonra verilmiştir. Edebiyatımızda Batılı anlamdaki ilk günlük Direktör Âli Bey'in Seyahat Jurnali adlı eseridir. Bunu şair Nigâr Hanım'ın Hayatımın Hikâyesi adlı eseri takip eder. Türk edebiyatında kendine tam manasıyla yer edinmesi Cumhuriyet dönemine rastlar. Bu dönemde Nurullah Ataç, Salah Birsel gibi yazarlar öne çıkmaktadır. 1970'lerden itibaren günlük türündeki eser sayısı dikkate değer biçimde yükselmiştir.

Duygu günlüğü

Güvenilmez anlatıcı, edebiyatta, filmlerde ya da tiyatro oyunlarında güvenilirliği ciddi anlamda riskli olan anlatıcı. Terim, 1961 senesinde Wayne C. Booth'un The Rhetoric of Fiction eserinde ortaya çıkmıştır. Bu tarz bir anlatım yöntemi yazar tarafından belirli nedenlerle seçilmiş olabilir. Bu genelde seyirciyi ya da okuyucuyu kandırmak içindir. Bu tarzda anlatıcı genelde birinci şahıs anlatıcıdır. Aynı zamanda üçüncü şahıs anlatıcının da güvenilmez anlatı olarak kullanıldığı olur.
Bu anlatıcının doğası bazen çok çabuk açığa çıkar. Örneğin; Hikâyenin başında anlatıcı açık bir hataya düşebilir, kuruntulu iddialarda bulunabilir ya da bazen şiddetli akıl hastası olabildiğini kabul eder. Bu anlatım aracının dramatik şekilde kullanımında ise anlatıcı açığa çıkacak gerçeği hikâyenin sonuna kadar erteleyebilir.

Ken Kesey'in ünlü romanı Guguk Kuşu'nda "Şef" Bromden karakteri şizofrenidir. Ve hikâyeyi anlatırken ara ara akli dengesini kaybederek insanların küçülüp büyüdüğü kısımlar anlatır. Bu kısımlarda duvarlar gülmekte ve ortalığı bir sis kaplamaktadır.

Amadeus filminde Antonio Salieri karakterinin yaşlı hali, rakibi Wolfgang Amadeus Mozart'ı öldürdüğünü iddia ettiği için akıl hastanesine kapatılmıştır. Hikâyenin gerçekte var mı olduğunu yoksa sadece Salieri'nin kuruntularından ibaret mi olduğunu bilemeyiz. Hastanede Salieri'nin Mozart'ı öldürdüğüne dair herhangi bir bulgu olmadığından, bu hikâyenin gerçekçiliği özellikle belirsiz kalmıştır.
Yurttaş Kane filminde Charles Foster Kane karakterinin hikâyesi, 5 farklı tanıdığı tarafından anlatıldığından ve hepsinin karakter için farklı görüşleri olduğundan belirsizdir. Bu da Güvenilmez anlatıcı(lar)a güzel bir örnektir.
Raşomon filminde ölen samurayın hikâyesi birçok farklı anlatıcı tarafından anlatılmaktadır. Ve bu anlatıcıların her biri olayları kendi açılarından ya da kendi çıkarlarına göre anlatır. Bazısı anlattığı hikâyede çaldığı eşyayı saptırırken bazısı gururundan dolayı hikâyeyi kendini şereflendirecek şekilde anlatır. Bu anlatım tarzı Raşomon etkisi olarak Karl G. Heider tarafından incelenmiştir.
Olağan Şüpheliler filminde masum görünen ayağı sakat "Roger 'Verbal' Kint" karakteri hikâyeyi film boyunca kendini temize çıkaracak şekilde anlatır. Onu sorgulayan polis memuru ise onun anlattıklarına güvenmiyordur. Lakin mecburen onu serbest bırakırlar. Filmin sonunda Kint karakterini lüks bir arabayla şehir içinde kaybolurken izleyici onun ayağının sakat olmadığını anlar.

Martin Amis - Time - Arrow
Emily Brontë -  Uğultulu Tepeler
Angela Carter -  Wise Children
Geoffrey Chaucer -  Canterbury Hikâyeleri
Wilkie Collins -  The Moonstone
Bret Easton Ellis en belirgin eseri, Amerikan Sapığı
William Faulkner -  The Sound and the Fury
F. Scott Fitzgerald -  Muhteşem Gatsby
Ford Madox Ford -  The Good Soldier
Kazuo İshiguro -  When We Were Orphans
Henry James -  Yürek Burgusu
James Lasdun -  The Horned Man
Anita Loos -  Gentlemen Prefer Blondes
Vladimir Nabokov -  Pale Fire
Vladimir Nabokov - Lolita
Salman Rushdie -  Geceyarısı Çocukları
Robert Shea & Robert Anton Wilson -  The Illuminatus! Trilogy
Gene Wolfe'nin en belirgin eseri The Book of the New Sun ve The Fifth Head of Cerberus
Güvenilmez bakış açısından ya da açılarından anlatılan filmler;

Amarcord, yönetmen Federico Fellini
Big Fish, yönetmen Tim Burton
Dr. Caligari'nin Muayenehanesi, yönetmen Robert Wiene
Fight Club, yönetmen David Fincher
Kahraman (2002), yönetmen Zhang Yimou
Akıl Defteri, yönetmen Christopher Nolan
Rashomon, yönetmen Akira Kurosawa 
Stage Fright, yönetmen Alfred Hitchcock
The Usual Suspects, yönetmen Bryan Singer

Haiku (Japonca 俳句, Türkçesi eğlenceli mısra) bugün tüm dünyada meşhur olan geleneksel bir Japon şiir türüdür. Dünyanın en kısa şiir türü sayılır.
En önemli haiku şairleri arasında Matsuo Bashō (1644-1694), Yosa Buson (1716-1783), Kobayashi Issa (1763-1827) ve Masaoka Shiki (1867-1902) gösterilebilir. Bashō öğrencileriyle Haikai şiirini yenilemiş ve ona ciddi bir edebiyat saygınlığı kazandırmıştır. Shiki modern Haiku'nun kurucusu sayılır. Aynı zamanda Haiku kavramının (Haikai veya Hokku karşısında) yerleşmesini sağlayan da o olmuştur.
Japon Haiku'ları çoğunlukla 5-7-5 ölçülü üçlü kelime öbeklerinden oluşup kelimeler sütun halinde yan yana sıralanır. Haiku'nun vazgeçilmez bir unsuru da somutluğu ve halihazıra olan bağlantısıdır. Bilhassa geleneksel Haikular Kigo ile mevsimlere imada bulunurlar. Temel özellikleri olarak okuyanın kendi tecrübesiyle tamamladığı bitmemiş, açık metin karakteri de gösterilebilir. Metinde her şey söylenmezken duygular nadiren isimlendirilir ve bunların şiirde yer alan somut şeyler ve bağlamdan çıkarılmaları lazım gelir.
Modern Haiku ekolleri tüm dünyada sadece geleneksel şekilleri değil, aynı zamanda bazı metin biçimlendirme kurallarını da sorgulayıp yeni yollar bulmaya çalışıyorlar.

Japon şiiri hece ölçüsünden ziyade niceliğe bakar. Geleneksel örneklere göre bir Haiku her biri beş, yedi ve beş Japon ses birimi olan üç kelimeden müteşekkil birer mısradan oluşur: 5-7-5.
Bir Japon hecesi, kısa sesli ve sonu açık bitiyorsa bir birim taşır. Uzun sesler iki birim taşır. Hece sonunda n harfi veya çift sessiz varsa da tek birim gelir. Saf Japonca kelimelerin çoğu tek birimli hecelerden oluşur. Çoklu birimi olan heceler genelde Sino-Japon kökenlidir.
Mesela:
Nippon wa bir Haiku'nun ilk hecesidir ve aşağıdaki gibi beş birimden oluşur:

Ni + p + po + n + wa

905 yılında yazılmış Kokinshu'da (eski ve yeni şiirler derlemesi) şu alıntı yer alır:

Japon şiirinin tohumu insan kalbidir ve ondan kelimelerin sayısız yaprakları yeşerir. İnsanlar hayatta birçok şeyi kavrarlar: sonra da hislerini, görüp duyduklarından aldıkları resimlerle ifadeye çalışırlar.
Dietrich Krusche geleneksel Haiku'nun kuralları arasında şu prensipleri zikreder: Haiku somuttur. Haiku'nun konusu insan tabiatının dışındaki bir tabiat cismidir. Bir defalık bir durum veya olay tasvir edilir. Bu durum veya olay şimdi oluyormuş gibi gösterilir. Haiku'da mevsimlere bağlantı bulunur.
Mevsimlere bağlantı Japonya'da genelde belli bir mevsimle irtibatlandırılan özel kelimeler veya deyişler anlamındaki Kigo ile sağlanır.
Gösterilen şeyler yaşanmış anların ve bunlara bağlı duyguların temsilleridir. Tabiat ruhu yansıtır. Nesneler temsili ve semboliktir. Örnek bir imaj: Düşen yapraklar, Çağrışımı: Güz, Duygu: Melankoli. Diğer taraftan bazı yazarlar daha kapsamlı, kültüre has bir sembolizmin olabileceğini belirtmektedir. Mesela Bodmershof aşağı düşmekte olan yağmuru ölümün, evi dünyevi vücudun sembolü olarak görür.
Samuraylar, Japoncası jisei olan, ölüm Haikusu ismi verilen şiirler yazmışlardır.
Birçok Haiku kaligrafik şekilde gösterilir. Hece sayısı Japoncada, Türkçedeki kafiyeler gibi akılda kalıcı bir ritim bırakır.

Haiku'nun akrabası olarak geleneksel 5-7-5 veya 7-7'li hecesi olan Tanka ve Tankalar zinciri olarak görülebilecek Renga türleri vardır. Başlangıçta çok sayıda şair Tanka'yı tuluat yaparak sosyal vesilelerde yazıyorlardı. İlk şair Hokku'yu (üst kıta, 5-7-5), ikinci şair de Matsuku'yu (alt kıta, 7-7) yapıyordu. Bu tür ortaklaşa şairlik Waka (cevap şiiri) olarak da anılıyordu. Sonraları daha büyük cemiyetlerde 36 kıtalı Kasen gibi büyük zincirleme şiirler de meydana geldi.
13. yüzyılda ilk defa Hokku'nun başlı başına bir şiir türü olarak diğerlerinden ayrıldığına dair belgeler bulunmaktadır. Sonraki zamanlarda Hokku, saray erkanı ve Samuraylar arasında şaka ve nükte şiiri olarak sevilir oldu. 15. yüzyıl itibarıyla Hokku, Tanka'nın yanında müstakil bir şiir türü olarak yerleşmeye başladı. Henüz konusu öncelikli olarak kelime ve imajlarla oynamaktı.
16. yüzyılda Edo Devri'nin başlamasıyla, bugün klasik Haiku olarak nitelediğimiz tür ortaya çıktı. Edo Devri'nin bazı özellikleri bunun şartlarını hazırladı. Toplumda feodal bir sınıf ve statü sistemi hakimdi. Buna ilaveten Japonya neredeyse tamamen dışa kapanmıştı. Böylelikle kendi içinde kapalı, görünürde değişmez bir dünya oluşmuştu. Bu tam tanımlı değerler ve semboller sistemi sayesinde şairler ve alımlayıcılar yüzyıllar boyu müşterek, sınırları net çizilmiş bir anlayış zeminine sahip oldu. Değişiklikler sadece detaylarda vuku buluyordu.
Günümüzde Matsuo Bashō (1644–1694) ilk büyük Haiku şairi sayılmaktadır. Kurbağa Haikusu dünyanın belki de en çok alıntılanan Haiku'sudur.

Aynı zamanda Buson ve Kobayashi Issa da büyük Haiku şairlerindendir. Issa bazen geleneksel 5-7-5 formunu bozmuştur. Haiku'nun artan sofistikeleştirilmesine bir red mahiyetinde olan eserlerinin temelinde mizahla karışık derinden bir insan ve mahlukat sevgisi varmış gibi görünür:

Haiku kavramının ilk ne zaman kullanıldığı bilinmemektedir. Haikai no Renganın haisi ve hokku kavramının kusundan ortaya çıkmış olması muhtemeldir. Genel bir yaygınlığa Haiku şiirinin yenileyicisi Masaoka Shiki (1867-1902) sayesinde kavuşmuştur.
Masaoka Shiki'den sonra Haiku şiiri iki istikamete dağılmıştır. En önemli iki öğrencisi Takahama Kyoshi (1874-1959) ve Kawahigashi Hekigotō (1873-1937) Japon Haikusu'na etkisi bugüne kadar süren belirleyici bir hareket vermişlerdir. Hekigotō, Shiki'nin reformlarını devam ettirmiş ve yeni formlar denemiştir. Kyoshi bu tecrübelere karşı bir hareket olarak "geleneksel Haiku'yu" keşfetmiştir. Kyoshi'nin gözle görülür etkisi bugün bile Japonya'da "geleneksel Haiku'nun" yaygınlığında kendini göstermektedir. Kyoshi Ekolü'nden çok muteber şairler çıkmıştır (Mizuhara Shuōshi (1892-1981)). Hekigotō hareketinden ise Haiku'nun serbest şekli gelişmiştir. Ippekiro Nakatsuka (1887-1946), Ogiwara Seisensui (1884-1976), Ozaki Hōsai (1885-1926) ve bilhassa Japonya'nın en çok okunan Haiku yazarlarından olan Taneda Santōka (1882-1940) gibi önemli şairler bu çizgiden gelmektedir.
Günümüz (gendai) Japon Haikusu'nun da köklerinden biri buradadır. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Japon aşırı milliyetçiliği tecrübeleri sebebiyle liberal bir Haiku hareketi ortaya çıkmıştır. Takahama Kyoshi'ye uyarak "Geleneksel Haiku" kurallarına riayet etmeyen shinkō haiku undô (yeni çıkan Haiku hareketi) Haiku şairleri takibe uğramış, tutuklanmış ve işkence görmüş, dergileri de yasaklanmıştır. Takahama Kyoshi'nin kendisi savaş sonrası baş sorumlu olarak görülmüştür. Kyoshi, istihbarat servisinin altında çalışan kültürel faaliyetleri denetlemek için devletin propaganda teşkilatı olan "Japon Edebiyatı Vatansever Cemiyeti"nin (Nihon bungaku hōkoku kai) Haiku bölümü başkanıydı.
Bugünkü Gendai Haiku hareketinde karşılıklı müsamaha içinde olan muhtelif şair pozisyonları bulunmaktadır. Bazı şairler 5-7-5 kalıbında, bazıları sadece mevsim kelimesinde devam ederken, yine bazıları da ikisini birden reddetmektedir.

Edo Devri
Matsuo Bashō (1644–1694)
Yosa Buson (1716–1783)
Kobayashi Issa (1763–1827)
Meiji Devri'nden Beri
Masaoka Shiki (1867–1902)
Kawahigashi Hekigotō (1873–1937)
Takahama Kyoshi (1874–1959)
Taneda Santōka (1882–1940)
Ozaki Hōsai (1885–1926)
Mizuhara Shūōshi (1892–1981)
Yamaguchi Seison (1892–1988)
Saitō Sanki (1900–1962)
Hino Sōjō (1901–1956)
Yamaguchi Seishi (1901–1994)
Nakamura Kusatao (1901–1983)
Ōno Rinka (1904–1982)
Katō Shūson (1905–1993)
Furusawa Taiho (1913–2000)
Suzuki Masajo (1906–2003)
Mori Sumio (1919–2010)

Japon Haikular normalde Hiragana, yani anlamı spesifikleştiren işaretler olmadan sesleri saf halinde veren bir yazı ile yazılır. Meşhur bir Haiku örnek verilecek olursa:

Ayrıca Haiku Japoncada genelde satırlara bölünmez, yani bu Haiku bu durumda şöyle yazılır:

ひるからはちとかげもあリくものみね
Japoncadaki eşanlamlı kelimelerin çokluğu bu şiirin tamamen farklı iki şekilde anlaşılmasını sağlar ki bu aşağıdaki Kanji'yle yazılan kısımda anlaşılırken bundan bilinçli olarak vazgeçilmesiyle açıkta da bırakılabilmektedir:

Bu nevi çok anlamlılıkların cazibesi neredeyse sadece Japon dilinde verilebilir, başka dilde benzer bir uyarlama mümkün değil gibidir.

Dietrich Krusche (Hrsg.): Haiku. Japanische Gedichte. Dtv, München 2002, ISBN 3-423-12478-4.

Reginald H. Blyth: A History of Haiku. Hokuseido Press, Tokio 1976-1977.
From the beginnings up to Issa. 1976.
From Issa to the present. 1977.
Andreas Wittbrodt: Hototogisu ist keine Nachtigall. Traditionelle japanische Gedichtformen in der deutschsprachigen Lyrik (1849–1999). Vandenhoeck & Ruprecht, Göttingen 2005, ISBN 3-89971-257-9.
Annika Reich: Was ist Haiku? Zur Konstruktion der japanischen Nation zwischen Orient und Okzident. Reihe: Spektrum. Berliner Reihe zu Gesellschaft, Wirtschaft und Politik in Entwicklungsländern, Bd. 73, Lit-Verlag, Hamburg 2000.
Günter Wohlfart: Zen und Haiku. Philipp Reclam jun., Stuttgart 1997, ISBN 3-15-009647-2.
Arata Takeda: Überschwang durch Überschuss. Probleme beim Übersetzen einer Form – am Beispiel des Haiku. Eine theoretische Überlegung und ein praktischer Vorschlag. In: arcadia. 42/1 (2007), S. 20–44 (Nachdruck in: Sommergras XXI, 83 (2008), S. 4–33.)

[1]

Hatalı başkahraman, kurguda, romanın konusunun daha sarsıcı ve unutulmaz olabilmesi için, izleyicileri önyargılarla kandırarak yapılan edebî bir tekniktir. Bu teknikte bir karakter kurgu boyunca izleyiciye başkahramanmış gibi gösterilir ve sonradan aslında öyle olmadığı anlaşılır. Başlangıçta izleyici tarafından, sunulan karakter kurgunun ana karakteri sanılır ve ilerleyen kısımlarda genellikle bu yaratılan karakter öldürülerek (şok yaratabilmek veya kurguda kırılma noktası oluşturabilmek için) aslında bu yaratılan karakterin başkahraman olmadığı gösterilir. Bazen de yaratılan karakterler arasında sadece rolleri değişerek şaşırtma yapılabilir. Kurgu da ilk başta başkahraman sayılan kişi daha önemsiz bir role düşer ve kurgudan ayrılır ya da daha etkili bir şaşırtmayla öncesinde baş kahraman sanılan kişi sonrasında izleyicinin karşısına baş düşman olarak çıkartılabilir.
Birden fazla kahramanı olan kurgularda özellikle hikâyenin ilerleyen kısımlarında kahramanlardan birisinin ölmesi hatalı başkahraman yaratma tekniği ile aynı şey değildir. Bu teknikte izleyiciyi şaşırtma esastır ve izleyici bir karakterin esas görevine yoğunlaşmışken genellikle daha öncesinde çok da ortaya çıkmamış başka bir karakterle rol değiştirmesi sayesinde seyirciyi yanıltma amaçlanır.

Filmlerde değişik teknikler kullanılarak bir karakter başkahramanmış gibi gösterilebilir. Mesela star gücü çok etkili bir yöntemdir. Seyirciler genellikle filmdeki en büyük ismin en önemli rolü oynayacağına inanırlar. Yakın çekimlerin bolluğu da seyircinin bilinçaltında hatalı başkahraman yaratabilmek için kullanılan metotlardan biridir. Genellikle filmin yıldızı diğer oyunculardan daha uzun ömürlü ve daha fazla yakın çekim alan kişi olacaktır. Fakat bu metot filmin sonlarına kadar nadiren devam eder. Bu yöntemlere alternatif olarak, hatalı başkahraman seyircilere, asıl kahramanların yaşadıklarını anlatan kişi olarak da seçilebilir.

Hatalı başkahramanın en önemli örneği Janet Leigh'ın Alfred Hitchcock'un Sapık filmde Marion Crane rolüyle ana karaktermiş gibi filme başlaması verilebilir. Filmin akışında Marion'un ölümüyle meydana gelen cinayet, Bates karakterinin başına kötü adam olabilmesi için çok daha beklenmedik ve şok edici gelişmeler sarar. Hitchcock, Janet Leigh ile hatalı başkahraman olarak başlayan ilk sahnelerin etkisini hissettiğinden dolayı, filmin tiyatro gösterimlerinde, tiyatro sahiplerine "geç giriş kabul edilmez" politikasını uygulamalarını mecbur etti.
Sapık filmiyle aynı yıl çıkan, Michelangelo Antonioni'nin Macera isimli filmi başlangıçta Anna karakterini baş karakter olarak verdi. Anna sevgilisi Sandro ile birlikte birkaç arkadaşını da yanlarına alarak yat turuna çıkarlar ve daha filmin 25. dakikasında hatalı başkahraman olan Anna kaybolur. Filmin bu noktasında seyircinin dikkati Anna'nın başına gelenleri bulmasında Sandro'ya yardımcı olan Claudia karakterine kayar. Sandro bu çelişkili seyahatte  Claudia'ya karşı bir şeyler hissetmeye başlar ve zamanla kurtarma çalışmalarından ilgisizleşerek kendi dünyalarına dönen arkadaşlarının da etkisiyle başlangıçta ana karakter olarak verilen Anna'nın esrarengiz kayboluşunun sebebi hiçbir zaman çözülmez. Film ana karakteri kurtarmadığından veya kaybolmasındaki sır perdesini çözmediğinden dolayı Anna karakteri hatalı başkahramandır.

HBO'nun 2011 yılında izleyiciye sunduğu George R.R. Martin'in "Buz ve Ateşin Şarkısı" kitabından uyarlanan Game of Thrones dizisinde Stark Hanesi'nin başı Eddard "Ned" Stark ilk sezon boyunca seyirciye ana karakter gibi sunulduktan sonra sezon finalinde çocuk-kral Joffrey Baratheon'un ani karar değişikliği sonucunda karakter ölür ve hikâyeden çıkarılır.

Protagonist
Baş düşman
İkincil oyuncu

Decoy Protagonist 8 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İngilizce)

Rüya ya da düş, uykunun genel ve karakteristik özelliklerinden biri olup, uykunun hızlı göz hareketi (REM) adlı evreleriyle yakından ilişkili bulunan, görsel ve işitsel algı ve duygulardır. Rüyaların biyolojik içeriği, işleyişi ve maksatları tümüyle anlaşılmış değildir. Rüyalara “duyusuz algı”nın bir türü veya nesnesiz algı olarak da bakılabilir. Çeşitli inanışlara ve tahminlere de neden olan rüyalar, her zaman için ilginç ve yoruma açık bir konu oluşturmuşlardır. Farklı psikoloji ekollerinin, parapsikologların ve deneysel spiritüalistlerin rüyaları farklı biçimlerde açıklama çabaları olmuştur. Rüyaların işleyişinin açıklanması bilimsel topluluğun genel kabulüne göre varsayımlar düzeyinden öteye pek gidememiş olup, rüyalar hâlen esrârını korumakta olan bir inceleme alanını oluşturmaktadır. Rüyaların bilimsel incelenmesi oneiroloji adını alır.

"Rüya" sözcüğü Türkçeye Arapça رؤيا (ruˀyāˀ) kelimesinden geçmiştir ki bu kelime رَأَى (raˀā), yani "görmek" kökünden gelmektedir.
Düş sözcüğüyse Öz Türkçe bir kelime olup Uygurca Maniheist metinlerde tül, Kaşgarlı Mahmud'un Divân-ı Lügati't-Türk'ündeyse tǖş şeklinde ortaya çıkmıştır. "Tǖş" kökü, zaman içerisinde anlam kaymasına uğramış, daha eskiden "durmak" anlamına gelirken anlamı "dinlenmek, öğle uykusu" şeklinde evrilmiş, "rüya" anlamına evrilmesi de oradan olmuştur. "Düşünmek" fiilinin kökü de bu kelimeden gelmektedir.

Rüyaların gerek tahminlere konu oluşturması bakımından, gerekse ilham kaynağı olması bakımından uzun bir geçmişi vardır. Tarih boyunca insanlar mesaj taşıdığına inandıkları rüyalardan anlamlar çıkarmaya çalışmış ve rüyalar aracılığıyla gelecek hakkında tahminlerde bulunmuşlardır. Rüyalar, fizyolojik açıdan uyku sırasındaki nöral süreçlere bir tepki ya da yanıt olarak tanımlanır, psikolojik açıdan bilinçaltının yansımalarıdır, maneviyat açısından ise en azından bazı rüyalar ya gelecek hakkında ya da başka bir konu hakkında (uyarı, yardım vs. amaçlı) haber içeren, ilahî âlemden gelen mesajlar olarak kabul edilmişlerdir. Birçok kültürde ilahî âleme danışmak ya da bir konu hakkında bilgi edinmek üzere istihare yöntemlerine başvurulduğu görülür.

Rüya yorumları Eski Mısır, Yunan ve Asur toplumlarında büyücüler ve kahinler tarafından yapılmıştır. Eski Mısır'da bu görevi yerine getiren kahinler, insanları rüyaları konusunda uyardığına inandıkları Tanrı Serapis adına yapılan tapınaklarda oturmuşlardır. Rüya tabirleri ile ilgili ilk eserlerin Asurlular tarafından yazıldığı bilinmektedir. M.Ö. 2000 yılına ait bir Mısır papirüsü ise 200'e yakın rüya tabirini içermektedir. Bu eser günümüzde British Museum'da muhafaza edilmektedir. Rüya konusunun işlendiği görülen eski metinlerden biri de Asurbanipal Ninova'sının büyük kütüphanesine aittir. Bu eser sonradan Arapçaya çevrilmiştir.
Eski Yunan mitolojisinde Hypnos'un (uyku) ve Nyx'un (gece) oğlu Morfeus “düş”leri ifade eder; kendisine uçma ve aynı anda her yerde olabilme olanağını sağlayan kanatlarını hızla, fakat sessizce çırparken temsil edilir. Uykudaki insanları bir haşhaş çiçeğiyle okşayarak onların rüya görmesini sağlar. Ölümlülere sırları açıklama üzere gönderilir. Morfeus uykuda ifşa olan “biçim”i ifade eder, çünkü arzu ettiği biçmi alabilen bir varlıktır. Geceleyin bir tür yolcu sayılabilecek uykudaki kişi yeraltı âlemindeki nehirlerden Styx’in veya Mnemosyne nehrinin (hatırlamayı sağlayan) ya da Lethe nehrinin (unutmaya neden olan) sularından içebilir ve Hypnos bıraktığında kişi uyanır. Bir başka eski Yunan geleneğine göre rüya ilahı Oneiros'tur, günümüze diğeri kadar ünlü olarak gelmemişse de, adı, “rüya” anlamına geldiğinden, rüya terminolojisinde (oneiromansi, oneiroloji vs.) sıkça kullanılmıştır.
Eski Yunan kültüründe rüya ile ilgilenmiş ünlü isimlerden biri tıbbın babası olarak anılan İyonyalı hekim Hipokrat’tır (d. M.Ö. 460 - ö. M.Ö. 377). “Uyku hali vasıtasıyla insan vücudundaki hastalıkları önceden bilme” ya da “Hipokrat’ın Sağlık Bilgisi Kitabı” adlı çalışması bazı rüyaların çeşitli hastalıklar ile ilgili olabileceği düşüncesi üzerine kuruludur. Hipokrat’a göre rüyalar kişinin sağlık durumunu önceden haber verici nitelikte olabilmekteydiler. Hipokrat ayrıca “rüya anahtarları” denilen sembolik kalıplarla kodlanmış olduğu düşünülen rüyalardaki verilerin “haberci” değerleriyle ilgili rüya yorumları üzerinde çalışmıştır. Rüyalar hakkındaki bir başka çalışma Aristo’nun “Rüyalar” adlı kitabıdır. Antik çağda rüyaların yorumlanması konusunda en tanınmış isimlerden biri oniromansi uzmanı Efesli Artemidorus’tur.

Honorius ve Arcadius döneminde (395–423) yaşayıp, eserler vermiş olan Romalı dilbilgisi uzmanı ve neoplatonist filozof Ambrosius Theodosius Macrobius çalışmasında rüyaları şöyle sınıflandırmıştır:

İnsomnium: Korku, kaygı gibi manevi hallerle ilgili veya yemek, içmek yoluyla vücuda alınan maddelerden kaynaklanan rüyalar.
Visum ya da phantasma: Yarı-uyku rüyaları.
Oraculum: Kehanete ilişkin rüyalar.
Visio: İlahî kaynaklı peygamberane rüyalar.
Somnium: Bilmecemsi rüyalar.
Papalığın 590’da rüyaları ilahî ve şeytani olarak ayırt etmesinden sonra oniromansi yasaklanmıştır. Kimi araştırmacılara göre, bu ayrımın aşılmasında 12. yy.’daki bir Cistercian keşişi olan Alcher de Clairvaux tarafından kaleme alınan « Ruh ile Can » (Liber de spiritu et anima) adlı eser bir dönüm noktası olmuştur. Bu eserde rüyalar Macrobius’un sınıflandırmasına benzer şekilde şöyle sınıflandırılmıştı:

İnsomnium: Hiçbir yararı olmayan alelade rüya.
Phantasma: Uykunun ilk evresinde ya da uyku-uyanıklık arasında görülen hayali görüntüler ve kabuslar.
Oraculum: Tanrı tarafından vazifelilere gönderilen rüya.
Visio: Açık peygamberane rüya.
Somnium: Yorum gerektiren rüya.

Rüyalardan bazılarının ilahî kökenli oldukları inanışı çok yaygın bir inanıştır. Orfecilikte ve Pisagor ekolünde insanın semavi âlemle ilişkisinin ancak uyku sırasında gerçekleşebildiği öğretilmekteydi. Orta Çağ’daki Yahudi ve Arap yazarlarının eserlerinde de benzer öğretiler görülmektedir. Haberci (salih) rüyalar konusunu işlemiş İslam bilginlerinden biri İbn-i Haldun’dur (d. 1332 – ö.1406). Oniromansi alanında Babil kültürünün eski Yunan kültürüne kıyasla daha ileri bir düzeyde bulunduğu söylenebilir. Sami dillerini konuşanlar özellikle "peygamberane rüya"yı iyi bilmekteydiler. Ayrıca Musevilik’te rüyalarla ilgili, hatovat chalom denilen geleneksel bir uygulama bulunur. (Hatovat chalom adının sözcük anlamı “hayırlı ya da iyi rüya görme”dir.)
Somnium denilen rüyalar ile visio denilen vizyonlar (rüyet) Eski Ahit’te ve Yeni Ahit’te önemli bir yer işgal ederler. Görme organının yardımı olmaksızın oluşan vizyonlarda, gelen tesirlerin kişinin şuurundaki imajlara bürünerek algı alanında görüntü oluşturması söz konusudur. Yeni Ahit’in sonundaki, Yuhanna'nın Vahyi adıyla bilinen kısım, vizyon tarzında alınan kutsal metinlerin bilinen örneklerinden biridir.
Musevi bilgin Musa ibn Meymun’a (1135-1204) göre, melek vasıtasıyla olsa da olmasa da ve yol ve araçlardan söz edilse de edilmese de, peygamberlere tüm ifşa olunanlar onlara vizyon olarak nakledilmiştir. Ona göre "vahiy" vizyonda içerilmiş haldedir ve peygamber "uyanık şuur hali"ne geçer geçmez mânâsını sezer. Peygamber olmayan bizler ise uyanınca rüyamızı birine anlatır ve onun yorumuna gerek duyarız. Uyku ya da trans denilen hal, cismani duyulardan yalıtılmış olma imkânı sağlamaktadır. İlahi tesirin alınabilmesini İbn Meymun böyle açıklar.
İslam bilgini İbn-i Haldun’a (1332-1406) göre esas olarak iki tür rüya vardır. Bunlardan biri ilahî varlığın kuşku götürmez vahyi olan "salih rüya"lardır; derhal uyanmayı zorunlu kılarlar ve kişide öylesine derin bir iz bırakırlar ki, kolay kolay unutulamazlar. Diğer gruptakiler ise  hatırlanması için çaba harcanılan ve yorumlanmak ihtiyacındaki olağan rüyalardır. Eski Ahit’teki Yusuf’un rüyası (Tekvin, Bap-41’de) bu tip rüyalara bir örnek oluşturur. İbn-i Haldun’a göre aracı melekler vasıtasıyla aktarılanların yorum gerektirmesine karşılık, doğrudan doğruya gelen "salih rüya"lar yorum gerektirmeyecek derecede açık olurlar. Muhyiddin İbn Arabi’ye göre de, veliler bilgilerini, peygambere vahyi getiren meleğin aldığı kaynaktan alırlar. İlham, söz veya yazı (İng. inspirational writing) tarzında dışarı yansıdığında vahiy (İng. revelation) adını alır.
Hristiyanlık’ta kutsal kitapları "haberci rüya" örnekleriyle zengin olmasına karşılık, 6. yy. sonlarından itibaren rüyalara temkinle yaklaşıldığı ve Batı'da okültistler ve gizli tarikatlerin engizisyondan gizli olarak yürüttükleri çalışmalar hariç tutulursa, 12. yy.’a kadar rüyalar üzerinde pek fazla bir çalışma yapılmadığı görülür. Bu tutumun kökeninde başında Papa Gregory I’in (540–604) bulunduğu papalığın rüyaların bir kısmını şeytani olarak değerlendirmesi bulunmaktadır. Gregory I, 590 yılında rüyaları üç gruba ayırmıştır: Yiyecek ve açlıktan kaynaklananlar, şeytan ya da cin (İng. demon) kökenli olanlar ve ilahî kökenli olanlar.

Kuran’da rüya hakkında çok fazla bilgi verilmez, rüyaya Kur'an'da özellikle Yusuf Suresi’nde yer verilir. Rüya sözcüğü Saffat ve Fetih surelerinde de kullanılır.
İslam peygamberi Muhammed'in rüya hakkında şu hadisleri rivayet edilir:

Buharî'nin kaydettiği bir hadiste ”Zaman yaklaşınca mü'minin rüyası neredeyse yalan söylemeyecek. Esasen mü'minin rüyası, peygamberliğin kırkaltı cüzünden bir cüzdür." denir. Buharî'nin rivayetinde şu ziyade vardır: "Peygamberlikten cüz olan şey yalan olamaz."
Ebu Hüreyre’nin naklettiği bir hadiste “artık yeryüzünde müjdeleyicilerden başka, peygamberlikten hiçbir şey kalmadı; müjdeleyiciler (mübeşşirât) güzel rüyalardır” denir.
Bir başka hadiste de mealen “Peygamberlere ilk önce gelen, kalpleri alışıp yatışıncaya kadar, uykularında olur. Bundan sonra vahiy indirilir” denir.
İslam peygamberi Muhammed'in ve sahabelerinin gördükleri birçok rüyanın (prekognitif rüya) gerçekleştiği bilinmektedir. Tasavvufiî menkıbelerin çoğu rüyalara dayanır. Mürşidler rüya yoluyla ölen insanların ahiret durumları hakkında da bilgi verebilirlerdi. Allah insanların Levh-i Mahfuz'daki durumlarına muttali 

Hermenötik, hermeneutik (/ˌhɜːrməˈnjuːtɪks/) veya yorumsamacılık, yorumlama teorisi ve metodolojisidir. Özellikle İncil metinleri, bilgelik edebiyatı ve felsefi metinlerin yorumlanması ile ilgilidir. Bir süre sonra terim teolojik sahanın dışına çıkmış ve daha genel anlamda yorum araştırmalarıyla ilgili felsefi bir disiplin haline gelmiştir. Hermenötik (Hermeneutics) sözcüğü bir metnin içrek (ezoterik) anlamının bulunması, bir metnin asıl maksadının anlaşılması anlamlarında kullanılmaktadır ve yorum ilmi olarak kabul edilir. Doğrudan kavrayış başarısız olduğunda kullanılan yorumlayıcı ilke veya yöntemlerden daha fazlasıdır; anlama ve iletişim sanatını içerir. Saltık ve nesnel olması gereken bir bilim dalına (felsefeye) böyle bir kuram getirmek bazı felsefeciler tarafından mantık dışı bulunmuştur.
Modern hermenötik sözlü ve sözlü olmayan iletişimi semiotik, varsayımlar ve ön kabulleri içerir. Hermenötik, beşeri bilimlerde, özellikle hukuk, tarih ve teolojide geniş bir şekilde uygulanmıştır.
Hermenötik başlangıçta kutsal yazıların yorumu veya tefsirine uygulandı ve daha sonra genişletildi.
Hermenötik ve tefsir (exegesis) terimleri bazen birbirinin yerine kullanılır. Hermenötik, yazılı, sözlü ve sözlü olmayan iletişimi içeren daha geniş bir disiplindir. Tefsir, öncelikle metinlerin kelime ve gramerine odaklanır.

Hermenötik, Yunanca Grekçe: ἑρμηνεύω kelimesinden türetilmiştir. (hermēneuō, "tercüme et, yorumla") Grekçe: ἑρμηνεύς (hermeneus, "tercüman, tercüman"), etimolojisi belirsiz (RSP Beekes (2009), Yunan Öncesi bir kökene işaret ediyor). Teknik terim Grekçe: ἑρμηνεία (hermeneia, "yorumlama, açıklama") felsefeye esas olarak Aristoteles'in Grekçe: Περὶ Ἑρμηνείας adlı eserinin başlığı aracılığıyla girmiştir. Batı geleneğinde dil ve mantık arasındaki ilişki kapsamlı, açık ve biçimsel bir şekilde ele alınır:

"Hermenötik"in erken kullanımı onu kutsalın sınırlarına yerleştirdi. Bir ilahi mesaj, doğruluğuna ilişkin kesin bir belirsizlikle alınmalıdır. Bu muğlaklık bir mantıksızlıktır; mesajın alıcısına uygulanan bir tür deliliktir. Yalnızca rasyonel bir yorumlama yöntemine (yani bir tefsir bilimine) sahip olan kişi mesajın doğruluğunu veya yanlışlığını belirleyebilir.

Antik Yunan tanrısı Hermes, yer (insanlar) ile gök (tanrılar) arasında bağ kurucu ve yeryüzünde yukarının (tanrısal olanın) yorumcusu (hermesneuta) olarak kabul görmekte idi. Halk etimolojisi göre “Hermenötik” denilen bu kelime kaynağını Hermes'in bu fonksiyonundan alır. O Tanrılar ve tanrılar ile insanlar arasında arabulucu olmasının yanı sıra, ölümden sonra ruhları yeraltı dünyasına götürürdü.
Hermes ayrıca dil ve konuşmanın mucidi, tercüman, yalancı, hırsız ve düzenbaz olarak kabul edilmişti. Bu roller, Hermes'i hermenötik için ideal bir temsili figür yapar. Sokrates'e göre, kelimeler açığa çıkarma veya gizleme gücüne sahipti ve belirsiz bir şekilde mesajlar iletebilirdi. Yunan görüşünde gerçeğe ya da yanlışa götürebilecek işaretlerden oluşan dil, ilettiği mesajları alanların huzursuzluğundan zevk aldığı söylenen Hermes'in özüydü.

Batı dünyasında metnin yorumu bilgisi anlamında hermenötiğin iki kaynağı vardır: İlki İskenderiye'deki Antik Yunan retorikçilerinin metin araştırmaları diğeri de Helenistik kültürle çağdaş olan Kitab-ı Mukaddes'in Kilise Babalarına ve Yahudi Midraşik
 yorum geleneğidir.
Yorumsamacılığın önemli isimlerinden Gadamer'e göre, insan davranışını anlayabilmek için, bu davranışın anlamını yorumlamak gerekir.
İnsan davranışları, doğa olayları gibi yasalarca yönetilen ya da neden-sonuç ilişkisi ile açıklanamaz. Örneğin, bir trafik kazasında, yaralanan kişinin bilerek mi arabanın önüne atladığı yoksa dikkatsizliği nedeniyle mi yaralandığı davranışına yüklediği anlam ile ortaya çıkar ve iki durum da sosyal bilimler açısından farklı anlamlar taşır.
Yorumsamacılara göre, doğa bilimleri ile sosyal bilimler arasında farklılıklar vardır. Doğa olaylarını, anlamdan yoksun şekilde olaylar arasındaki ilişkileri yasalar şeklinde açıklamak mümkündür.
Yorumsal yaklaşım özellikle sosyal bilimlerin konusu olayların öznelerinden algılayışından bağımsız anlaşılamaması üzerine kuruludur. Sosyal bilimci belirli kültürel, tarihsel, ideolojik etkilerin altında olduğunu kabul etmeli ve onlara eleştirel yaklaşmalı, olumlu ve olumsuz yönlerini değerlendirebilmedir.
Yorumsamacılar, toplumsal olayları açıklamada öznelerin düşünsel süreçlerine ağırlıklı yer verdikleri ve öznelerin dışında işleyen süreçleri göz ardı ettiği için eleştirilmiştir. Oysa öznelerin yaklaşımları ideolojik olabilir. Öznelerin eylemleri amaçlanmayan sonuçlara yol açabilir.

Tora'nın yorumlanabileceği ilkelerin özetleri, en azından Yaşlı Hillel'e kadar uzanır, ancak Haham İsmail'in Baraita'sında belirtilen on üç ilke belki de en iyi bilinenidir. Bu ilkeler, standart mantık kurallarından (örneğin, a fortiori argümanı) bir pasajın, içinde aynı kelimenin geçtiği başka bir pasaja atıfta bulunularak yorumlanabilmesine ("Gezerah Shavah") kadar değişiklik gösterir. Hahamlar, çeşitli ilkelere eşit ikna gücü atfetmediler.
Geleneksel Yahudi tefsiri, hahamların Tanah'ı hatasız kabul etmeleri bakımından Yunan yönteminden farklıydı. Herhangi bir bariz tutarsızlık, belirli bir metnin diğer metinler bağlamında dikkatli bir şekilde incelenmesi yoluyla anlaşılmalıydı.
Farklı yorumlama seviyeleri vardı: Bazıları metnin sade anlamına ulaşmak, bazıları metinden yasa çıkarımı ve diğerleri metnin gizli veya mistik anlamlarını ortaya çıkartmak içindi.

Vedik tefsir, Hinduizm'in en eski kutsal metinleri olan Vedaların tefsiridir. Mimamsa önde gelen tefsir okuluydu ve birincil amaçları, Vedaların ayrıntılı bir tefsir çalışmasının içerdiği Darma'nın (doğru yaşam) ne olduğunu anlamaktı. Ayrıca çeşitli ritüeller için kesin olarak yerine getirilmesi gereken kurallar çıkardılar.
Temel metin, Jaimini'nin Mimamsa Sutra'sıdır (MÖ yaklaşık 3. ila 1. yüzyıl), Śabara'nın (MS yaklaşık 5.-6. yüzyıl) büyük bir yorumuyla birlikte. Mimamsa sutrası, Vedik yorum için temel kuralları özetledi.

Budist tefsiri, engin Budist edebiyatının, özellikle de Buda ve diğer aydınlanmış varlıklar tarafından konuşulduğu söylenen metinlerin yorumlanmasıyla ilgilenir. Budist tefsir, Budist ruhani pratiğine derinden bağlıdır ve nihai amacı, ruhani aydınlanma veya nirvanaya ulaşmanın ustaca yollarını ortaya çıkarmaktır. Budist tefsir biliminde merkezi bir soru, hangi Budist öğretilerinin açık olduğu, nihai gerçeği temsil ettiği ve hangi öğretilerin yalnızca geleneksel veya göreceli olduğudur.

İncil yorumbilimi, İncil'in yorum ilkeleridir. Yahudi ve Hristiyan tefsiri bazı örtüşmelere sahip olsa da, belirgin şekilde farklı geleneklere sahiptirler.
Erken patristik gelenekleri çok az birleştirici özelliğe sahipken sonraki İncil tefsir okulları birleştirmeye yöneldi.
Augustine, De doctrina christiana adlı eserinde hermenötik ve homiletik sunar. Kutsal Yazıları incelerken alçakgönüllülüğün önemini vurguluyor, Matta 22'deki çift yönlü sevgi emrini Hristiyan inancının kalbi olarak görüyor.
Augustinus'un yorumbiliminde işaretler önemli bir role sahiptir. Tanrı, işaretler aracılığıyla inananla iletişim kurabilirdi. Bu nedenle, Kutsal Yazıların sağlıklı bir şekilde yorumlanması için alçakgönüllülük, sevgi ve işaretlerin bilgisi vazgeçilmezdi. Augustine, zamanının bazı Platonizm öğretilerini onaylasa da, onu İncil'in teosentrik doktrinine göre yeniden şekillendiriyor. Benzer şekilde, klasik hitabet teorisini Hristiyanlaştırır. Mukaddes Kitabı gayretle inceleme ve dua etmenin saf insan bilgisi ve hitabet becerilerinden daha fazlası olduğunun altını çiziyor. Son bir söz olarak Augustine, Mukaddes Kitabın tercüman ve vaizini iyi bir yaşam tarzı arama ve en önemlisi Tanrı'yı ve komşuyu sevmeye teşvik eder.
Geleneksel İncil yorumbiliminin dört yönü vardır: Literal, ahlaki, alegorik ve anagojik.

Encyclopædia Britannica, edebi analizin "bir İncil metninin, dilsel yapısı ve tarihsel bağlamı tarafından ifade edilen 'sade anlamı'na göre deşifre edilmesi" anlamına geldiğini belirtir. Yazarların niyetinin gerçek anlama karşılık geldiğine inanılıyor. Edebi hermenötik genellikle Mukaddes Kitabın sözel ilhamıyla ilişkilendirilir.

Ahlaki yorum, İncil'deki yazılardan ahlaki dersleri çıkartır. Alegoriler genellikle bu kategoriye yerleştirilir.

Alegorik yorum, İncil anlatılarının bahsedilen kişiler, olaylar ve eşyadan daha fazla bir referans düzeyine sahip olduğunu ileri sürer. Bu tür yorum, Eski Ahit'in kilit figür, olay ve kurumlarının "tipler" (tipoloji, kalıp) olarak görüldüğü anlayıştır. Bu teoriye göre, örneğin Nuh'un Gemisi, katılanların kurtuluşa ereceği bir Hristiyan kilisesinin bir “tipolojisi” olabilirdi.

Bu yorum türü daha çok mistik yorum olarak bilinir. İncil'deki olaylar ve bunların geleceğe ait şeylerle ilişkili olduğu veya kehanet ettiğini iddia ediyor. Bu, İbranice kelime ve harflerin sayısal değerlerinin önemini ileri süren Yahudi Kabala'sında belirgindir.
Yahudilikte, anagojik yorum Orta Çağ Zohar'ında da belirgindir. Hristiyanlıkta, Mariolojide görülebilir.

Hermenötik disiplini, tarihsel ve eleştirel bir metodoloji olarak 15. yüzyılın yeni hümanist eğitimi ile ortaya çıkmıştır. İtalyan hümanist Lorenzo Valla, tefsir biliminin bir zaferiyle 1440'ta Konstantin Bağışı'nın bir sahtekarlık olduğunu kanıtladı. Bu, metnin kendisinin içsel kanıtları aracılığıyla yapıldı.
Bununla birlikte, İncil yorumbilimi ölmedi. Örneğin  Martin Luther ve John Calvin, scriptura sui ipsius interpres'i (kutsal metin kendi kendini yorumlar) vurguladı. Calvin, brevitas et facilitas'ı teolojik yorumbilimin bir yönü olarak kullandı.
Akılcı Aydınlanma, Protestan tefsircilerin Kutsal Kitap metinlerini seküler klasik metinler olarak görmelerine yol açtı. Kutsal Yazıları, örneğin Yeni Ahit'teki bariz çelişkiler ve zor pasajları, tarihsel veya toplumsal güçlere verilen tepkiler olarak yorumladılar.
Friedrich Schleiermacher (1768-1834), tüm insan metinleri ve iletişim biçimleriyle ilgili olarak anlamanın doğasını araştırdı.
Bir metnin yorumlanması, içeriğin genel organizasyonu çerçeve

Hiciv, hicviye ya da yergi, edebiyat ve sanatta, bir kişi, bir olay ya da durumun, iğneleyici sözlerle, alaylı ifadelerle eleştirildiği bir türdür.

Hiciv (Arapça: هجو) terimi, Türkçeye Arapça üzerinden geçmiştir. Buna karşın Arap dilinde daha çok hicâ' (هجاء) terimiyle karşılık bulmaktadır. Hicâ' "sözcüğü ise sözlükte "şiirle sövmek" anlamına gelmektedir. Söz konusu terimin edebiyattaki terminolojik anlamını İslam öncesinde kazandığı anlaşılmaktadır. Bu ıstılahın türediği h-c-v kökü, Sami dillerinde köklü bir geçmişe sahiptir. Örneğin; İbranicede h-g-v (הגה) kökü Arapçadakiyle eşasıllıdır ve "kısık sesle bir şeyler söylemek, mırıldanmak" anlamına gelmektedir. Bu anlam, hiciv ile büyücülük aralarındaki kadim ilişkiye işaret etmektedir.

Hiciv sanatı, muhtemelen ilk önce eski Mezopotamya'da yahut Eski Mısır'da ortaya çıkmıştır. Eski Mısırda, yergicilikle iştigal edildiği bilinmektedir. Belirli meslekleri yeren "Meslekler Hicvi" (Dua-Kheti Öğretisi) adında bir metin bulunmuştur.

Klasik Arap şiirinde hiciv teması, oldukça geniş şekilde işlenmiştir. Arap hicvinin tarihi seyrine bakıldığında, Sümer, Eski Mısır, Babil ve Yahudi geleneklerinden etkilenildiğine dair bazı önemli ipuçlarına rastlanmaktadır. Ayrıca eski Arap hicvinin başlangıcı büyücülükle yakından ilişkilendirilmektedir. Nitekim bu dönemde kahinler, düşmanlarını lanetlemek için bir takım secili sözler söylemişlerdir. Bu secili sözlerin zamanla standartlaştırılmış hiciv dizelerine ilham verdiği düşünülmektedir.

Hiciv sanatı, muhtemelen ilk önce eski Mezopotamya'da ortaya çıkmıştır. Türk edebiyatında hicvin ortaya çıkışı, daha geçtir. Eleştirici bir anlatımı olan şiirler Divan edebiyatında hiciv, Halk edebiyatında taşlama, yeni edebiyatımızda ise yergi olarak anılmaktadır. Bu tür şiirler didaktik özellikler içerdiğinden didaktik şiir içinde değerlendirilmesi mümkündür. Ancak açık bir eleştiri söz konusu olduğundan ayrı bir sınıfta ele alınması tercih edilir. Divan edebiyatında Bağdatlı Ruhi ve Nef'î, Tanzimat edebiyatında Ziya Paşa, Abdülhamit devrinde Eşref, Millî Edebiyat döneminde ise Neyzen Tevfik, Halit Nihat Boztepe, İhsan Hamami hiciv dalında önemli eserler vermişlerdir.

Hicviye
Nakâ'id
Münazara
el-Mehâsin ve'l-Mesâvi'

Hikâye aracı tek amacı anlatının ilerlemesini sağlayan veya altarnetif olarak hikâyedeki bölümlerde zorluklar çıkmasına sebep olan, hikâyedeki nesne veya karakterlere verilen addır. Hikâyedeki, okuyucuyu rahatsız edebilen veya aşırı şaşırtan, yapmacık ya da keyfi olarak oluşturulmuş kurgusal bölümler okuyucunun güven derecesini azaltabildiği gibi iyi hazırlanmış bir kurgu veya kendiliğinden ortaya çıkan karakter ya da bölümler okuyucu tarafından kabul görüp hatta tahmin edilebilir. Hikâye araçları bu kurguların oluşmasını sağlayan baş etkenlerdir.

Özellikle fantezi türü olmak üzere birçok hikâye türü nesne veya nesneleri büyük güçlere sahip şekilde sergilerler. Genellikle hikâyeyi sürükleyen etki bu nesnenin kahraman tarafından karşıt kişiden önce bulunması ve bu gücün kötülük yerine iyilik amaçlı kullanılması olmaktadır. Eğer nesne karşıt kişi ise bu sefer de bu karakteri yok etme amaçlı bir kurgu kurulabilir. Bazı durumlarda hikâye aracı olan nesnenin yok edilmesi karşıt kişinin de yok edilmesini sağlayacaktır. Indiana Jones film serilerinde, Jones genellikle mistik eserlerin peşinde koşmaktadır. Kristal Kafatası Krallığı'nda Kristal Kafataslarını, Son macera'da Kutsal Kase'yi aramaktadır.
Hikâye aracı kavramı, Arap gecelerinin binbir gece masallarından olan ve arkeolojik keşif üzerinde seyahat eden bir grubu anlatan Pirinçten Şehir ile Orta Çağa kadar uzanmaktadır. Sahra Çölü'ne yapılan yolculuk bir keresinde Süleyman'ın Cin'i tuzağa düşürebilmek için kullandığı pirinç gemisini bulabilmek adına yapılır.
Harry Potter serilerinin birçoğunda da hikâye için bir araç kullanılmıştır. Örneğin Harry Potter ve Felsefe Taşı'nda Harry  Hogwarts da özel güçleri olan büyülü bir taş olduğuna inanır. Lord Voldemort'un vücudunu geri kazanabilmesi için bu taşa ihtiyacı vardır ve kurgu boyunca Harry taşı Voldemort'dan önce bulup onun geri dönüşünü engellemeye çalışır.
J. R. R. Tolkien'in Yüzüklerin Efendisi romanında da özel güçleri olan bir yüzüğü yok etme çalışmaları tüm roman boyunca hikâye için kullanılan başlıca araç olmuştur.

http://tvtropes.org/pmwiki/pmwiki.php/Main/PlotDevice7 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hintler, Hintliler veya Hindistanlılar, geniş anlamda etnik vurgu yapmayan Hindistan vatandaşları, dar anlamda ise anadili Hintçe olan etnik grup. Türkçede Hint kelimesi esas olarak hem Hintler hem de Hint toprakları (Hindistan) için kullanılır. İngilizcede Hintler için kullanılan Indian kelimesi Yeni Dünya'nın keşfinden sonra Kızılderililer için de kullanılmaya başlanmış, son dönemlerde ise bu ikili karışık anlamı bertaraf etmek için Kızılderililer American Indian («Amerikalı Hint») tamlamasından kısaltma Amerindian adıyla da anılmaktadır. 1 milyar 250 milyonluk nüfuslarıyla dünya nüfusunun %17,31 kadarını oluştururlar.

Hindistan coğrafyasındaki ilk medeniyet İndus Vadisi Uygarlığı'dır. İndus Vadisi Uygarlığı'nın alfabesi hala daha tartışmalıdır. İndus Vadisi Uygarlığı'nın siyasi yapısı da belirsizdir ve ayrıca barışçıl oldukları düşünülmektedir. Nasıl yıkıldığı da bir muammadır. Hint-Avrupa dili konuşan Aryanlar, Hindistan'a göçerek etnik yapısını değiştirmiştir. Aryan göçü ile birlikte Veda Uygarlığı doğdu. Veda Uygarlığı döneminde birçok devlet kuruldu ve Veda metinleri bu dönemde yazıldı. Daha sonraları Budizm doğdu. Hindistan, Pers ve Makedonya İşgaline Uğradı. Makedonya işgalinden sonra oluşan iktidar boşluğundan yararlanan Chandragupta Maurya, Maurya İmparatorluğunu kurdu, Maurya İmparatorluğu, ilk Hint İmparatorluk gücü idi. Maurya İmparatorluğu yıkıldıktan sonra Songha İmparatorluğu gibi birçok devlet kuruldu. Hindistan, Gupta hanedanlığı döneminde altın çağını yaşadı. Gupta hanedanlığından sonra Hindistan parçalandı. Araplar sayesinde bölgede İslam yayıldı. Hindistan, Delhi sultanlığı, Timurlular ve Babürler tarafından feth edildi. 15. Yüzyıldan itibaren Hindistan kolonileştirildi. 7 yıl savaşları ile birlikte Hintlerin çoğu Britanya sömürgesine girdi. 19. Yüzyılda Britanya Hindistan'ı kuruldu. 18. Yüzyılda Nepal birleşti. Britanya Hindistan'ı, 1. ve 2. Dünya savaşında yer aldı. Hindistan, Mahatma Gandhi önderliğinde bağımsızlığını kazandı. Ülkedeki Müslüman ve Hindu kavgalarından dolayı Hindistan, Hindistan ve Pakistan diye bölündü. Pakistan ve Hindistan arasında yaşanan bölünme sonrasında Keşmir krallığının topraklarını Hindistan'a devrettikten Pakistan bölgenin Müslümanların çoğunlukta olmasından dolayı hak iddia etti ve Keşmir savaşları gerçekleşti. Daha sonraları  Pakistan iç savaşa sürüklendi ve Pakistan ve Bangladeş diye bölündü. Nepal'de iç savaşa sürüklendi. Günümüzde, Hintler Hindistan, Pakistan, Bangladeş, Sri Lanka ve Nepal'de yaşamaktadır.

Hipermetin romanı veya Hiper-roman (İngilizce: Hypertext fiction), edebiyatta bir roman türü. Hipermetin ile yaratılan edebiyattır. Bu tür şiirsel metinlere ise Hiper Şiir denir. Bu türler günümüzde elektronik edebiyata ait en iyi örneklerdir.
Geleneksel olarak yayımlanmış kitapları tanımlamak için öykü ve interaktif anlatım iç referansları sayesinde kullanılır.
Hipermetin romanı bilgisayar yazılımları yardımıyla XX. yüzyılda, 1980'li yıllardan itibaren ortaya çıkmıştır ama buna kadar da bir sürü örnek gösterilebilir. İspanyol yazar Enrique Jardiel Poncela'nın "La Tournée de Dios" romanı ve Rus asıllı Amerikalı yazar Vladimir Nabokov'un "Solgun Ateş" romanını bu türde yazmıştır. Vladimir Nabokov'dan bir yıl sonra ise Julio Cortázar "Rayuela" isimli romanı yazmıştır. Bu 3 roman hiper-roman türüne en iyi erken örneklerdir.
Teknolojinin ilerlemesi, HTML dilinin geliştirilmesi ile hiper-romanların hızla artması mümkün olmuştur. Hipermetin romanların yazılımı zamanı HTML (Hypertext Make-up Language) isimli programlama dilinden istifade ediliyor. HTML dilinin sağladığı avantajlar ile 1990'lı yıllardan itibaren diğer hipermetinler gibi hiper-roman türü de hızla yaygınlaştı.
Disket içinde yayımlanan ilk hipermetin kurgu romanı Michael Joyce'un "Afternoon: A Story" isimli eseri olmuştur. Türkçesi "İkindi: Bir Hikâye" olan bu roman 1990'da yayımlanmıştır.
Hiper-roman diğer Elektronik edebiyat tanıtımıyla meşgul olan pek çok kuruluşun da ilgisini çekmiştir. Bununla ilgili çok sayıda site kurulmuştur. Günümüzde sayıları artmaya devam ediyor. "The Electronic Literature Directory" sitesinde İngilizce ve diğer dillerde elektronik edebiyatın birçok eser listesi vardır.

Gunder, Anna: "Hyperworks. On Digital Literature and Computer Games.", Diss. Uppsala University 2004
Haider, Jutta: „Programmierte Literatur: Deutschsprachige Hyperfiction und Internet-Literatur im WWW.“  Dipl. Arb. Universität Wien 1999
Heibach, Christiane: "Literatur im Internet: Theorie und Praxis einer kooperativen Ästhetik." Diss. Universität Heidelberg 2000
Suter, Beat: „Fluchtlinie. Zur Geschichte deutschsprachiger Hyperfictions.“ (Online-Publikation 1999)
Calvino, Italo (1985). "Lezioni americane – Sei proposte per il prossimo millennio", Mondadori.

James Augustine Aloysius Joyce (2 Şubat 1882 - 13 Ocak 1941) İrlandalı yazar, şair, öğretmen ve edebiyat eleştirmeni. Modernist avangart akıma katkıda bulunduğu için 20. yüzyılın en etkili ve önemli yazarlarından biri olarak kabul edilmektedir. Joyce'un Ulysses (1922) adlı romanı, Homeros'un Odisseia'indeki bölümlerinin, özellikle bilinç akışı olmak üzere çeşitli edebi tarzlarda paralelleştirildiği bir dönüm noktasıdır. Diğer bilinen eserleri kısa öykü derlemesi Dublinliler (1914) ile Sanatçının Gençlik Portresi (1916) ve Finneganın Vahı (1939) romanlarıdır. Diğer yazıları arasında üç şiir kitabı, bir oyun, mektuplar ve zaman zaman gazetecilik bulunmaktadır.
Joyce, Dublin'de orta sınıf bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. County Kildare'deki Cizvit Clongowes Wood Koleji'ne, ardından kısa bir süreliğine Hristiyan Kardeşler tarafından işletilen O'Connell Okulu'na devam etti. Babasının öngörülemeyen mali durumunun dayattığı kaotik aile yaşamına rağmen, Cizvit Belvedere Koleji'nde başarılı oldu ve 1902'de Dublin Üniversitesi Koleji'nden mezun oldu. 1904 yılında müstakbel eşi Nora Barnacle ile tanıştı ve Avrupa topraklarına taşındılar. Kısa bir süre Pula'da çalıştıktan sonra Avusturya-Macaristan'daki Trieste'ye taşındı ve İngilizce eğitmeni olarak çalıştı. Roma'da yazışma memuru olarak çalıştığı sekiz aylık bir süre ve Dublin'e yaptığı üç ziyaret dışında Joyce 1915'e kadar orada ikamet etti. Trieste'de şiir kitabı Oda Müziği'ni ve kısa öykü derlemesi Dublinliler'i yayımladı ve İngiliz The Egoist dergisinde Sanatçının Gençlik Portresi'ni seri olarak yayımlamaya başladı. Birinci Dünya Savaşı'nın büyük bölümünde Joyce, İsviçre'nin Zürih kentinde yaşadı ve Ulysses üzerinde çalıştı. Savaştan sonra kısa bir süre Trieste'ye döndü ve ardından 1920'de Paris'e taşındı ve 1940'a kadar birincil ikametgâhı oldu.
Ulysses ilk olarak 1922'de Paris'te yayımlandı, ancak müstehcen olduğu gerekçesiyle Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri'nde yayımlanması yasaklandı. Kopyalar her iki ülkeye de kaçırıldı ve 1930'ların ortalarına kadar korsan versiyonları basıldı, sonunda yayın yasal hale geldi. Joyce bir sonraki büyük eseri Finneganın Vahı romanına 1923'te başladı ve on altı yıl sonra 1939'da yayımladı. Bu yıllar arasında Joyce çok seyahat etti. Nora ile 1931'de Londra'da sivil bir törenle evlendiler. Giderek ağırlaşan göz sorunları için tedavi görmek ve kızı Lucia için psikolojik yardım almak amacıyla sık sık İsviçre'ye gitti. İkinci Dünya Savaşı sırasında Fransa, Almanya tarafından işgal edilince, Joyce 1940'ta Zürih'e geri taşındı. Burada 1941 yılında, 59. doğum gününe bir aydan kısa bir süre kala, ülser ameliyatı sonrası öldü.
Ulysses, büyük edebiyat kitapları listelerinde sıklıkla üst sıralarda yer alır ve eserini analiz eden akademik literatür kapsamlı ve devam etmektedir. Birçok yazar, film yapımcısı ve diğer sanatçılar, detaylara gösterdiği titizlik, iç monolog kullanımı, kelime oyunları ve geleneksel olay örgüsü ve karakter gelişimini radikal bir şekilde dönüştürmesi gibi üslup yeniliklerinden etkilendi. Yetişkinlik hayatının büyük bir kısmı yurtdışında geçmesine rağmen, kurgusal evreni Dublin'i merkez alır ve büyük ölçüde orada geçirdiği zamanlardaki aile üyelerine, düşmanlarına ve arkadaşlarına benzeyen karakterlerle doludur. Özellikle Ulysses, şehrin sokaklarında ve ara sokaklarında geçer. Joyce'un şu sözleri aktarılır: "Kendi adıma her zaman Dublin hakkında yazarım, çünkü Dublin'in kalbine inebilirsem dünyanın tüm şehirlerinin kalbine inebilirim. Tikel olanın içinde evrensel olan vardır."

James Joyce, 1882 yılında Dublin'de doğdu. Babası, John Stanislaus Joyce ve annesi, Mary Jane Murray Joyce'un beşi yaşayan on çocuğunun en büyüğüydü. Babası ile çeşitli sorunlar yaşasa da annesi ile daha yoğun bir ilişkisi vardı. Cizvit okullarında eğitim gördü; ailenin maddi durumu bozulunca Dublin'deki University College'de felsefe ve sanat okudu. İngiltere'ye karşı bağımsızlık düşüncesini destekleyen İrlanda milliyetçiliğinin yoğun olduğu bir dönemde yetişen Joyce, katolik eğitiminin ardından dini inançlarını sorgulayarak Dublin'den ayrıldı. 1902'de tıp okumak için Paris'e gitse de ertesi yıl ölüm döşeğindeki annesini ziyaret için Dublin'e geri döndü ve edebi eserleri üzerine yoğunlaştı. 1904'te Dublin'i yeniden terk etti. Ancak maddi kısıtlar yaşamını oldukça etkiledi ve bir yandan da eserlerini bastırmakta zorlandı.
1900'de, henüz üniversite öğrencisiyken Ibsen'in bir oyunu üzerine kaleme aldığı uzunca yazı Fortnightly Review dergisinde yayımlandı. O sıralar, daha sonra Chamber Music (Oda Müziği) adlı kitapta toplanacak olan lirik şiirlerini yazmaya başladı. 1904'ten sonra Nora Barnacle'la yaşamaya başladı. 1905'ten 1915'e kadar Trieste'de yaşadılar. 1906 yazında Roma'ya giden Joyce yaklaşık dokuz ay boyunca bir bankada çalıştı. Roma'dan sıkılınca 1907 kışında tekrar Trieste'ye döndü. Trieste'de Berlitz School'da İngilizce öğretmenliği yaptı.

George Russell'ın önerisiyle Irish Homestead için yazmaya başladığı öykü kitabı Dublinliler, yazımından 9 yıl sonra 1914 yılında Birleşik Krallık'ta yayımlandı. Joyce, 1915'te tek oyunu olan Sürgünler'i yazdı. Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi adli otobiyografik romanı 1916 yılında yayımlandı. Aynı yıl Joyce ve ailesi Zürih'e taşındı. Burada İngiliz Oyuncuları Tiyatrosu'nu kurdu. Büyük bir yoksulluk içinde yaşadıkları Zürih'te en büyük eseri olan Ulysses üzerine çalıştı ve bu kitap Little Review adlı bir Amerikan dergisinde dizi halinde yayımlanmaya başladı. Dizileştirme 1918'de başladı; ancak kitap hakkında ahlaksız ve erotik bulunduğu için dava açılması nedeniyle, 1920'de diziye ara verildi. Yayımcılarla yaşadığı çeşitli zorlukların ardından Ulysses kitap olarak ilk kez Şubat 1922'de Paris'te basıldı. 16 Haziran 1904 günü Dublin'de geçen 24 saati anlatan roman Homeros'un Odysseia'sı üzerine kuruludur. Pek çok yeni tekniğin kullanıldığı roman yayınlandığında büyük yankı uyandırmıştır ve yayınlanmasından çok sonra dahi farklı yorumlama biçimleriyle ele alınmıştır. Kitap 1924'te yeniden basıldı.
Joyce ailesi iki büyük savaş arasında Paris'te kaldı. Bu dönemde son romanı olan Finnegans Wake üzerinde çalıştı. Eşinin Dublin'e dönüşünün etkisiyle 1923'te yazmaya başladığı bu kitap, önce çeşitli bölümleri dergilerde yayınlandıktan sonra, 1939'da basıldı. 1927'de son şiirlerini Poems Penyach adıyla yayınladı. 1929'da edebi çevrelerdeki arkadaşları, Joyce hakkında bir kitap yayınladı. Bu süreçte Nora Barnacle'la resmen evlendi; aynı yıl oğlu da evlendi. 1932'de kızları Lucia'nın şizofreni olması, gelininin de akli dengesini yitirmesiyle ailevi sorunlarla uğraştı.
Ağır hipermetrop olan ve gözlerinden defalarca ameliyat geçiren Joyce, ülser teşhisiyle ameliyat edilse de kurtarılamadı ve 13 Ocak 1941'de öldü. Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi'nin ilk taslağı olan Stephen Hero yazarın ölümünden sonra, 1944 yılında basıldı. İlk basımı birçok dizgi yanlışı içeren Ulysses'in aslına uygun halde basılması 1984 yılında gerçekleşti.
Ulysses'in ilk Türkçe çevirisi Nevzat Erkmen tarafından yapıldı ve Yapı Kredi Yayınları tarafından 1996 yılında basıldı. 2012 yılında ise Armağan Ekici çevirisi ile Norgunk Yayıncılık tarafından basıldı.

Dublinliler
Sürgünler
Giacomo Joyce
Sanatçının Mektupları
Oda Müziği (Şiirler)
Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi
Ulysses
Finnegans Wake

Chamber Music 26 Ekim 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Dubliners 11 Eylül 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
A Portrait Of The Artist As A Young Man 28 Temmuz 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Ulysses 30 Temmuz 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Finnegans Wake (İngilizce)

James Joyce Centre (Dublin)

Joseph Conrad (d. adı Józef Teodor Konrad Korzeniowski; 3 Aralık 1857 - 3 Ağustos 1924), Polonya asıllı İngiliz yazardır. Çarlık Rusya'da (günümüzde Ukrayna) doğdu. Eserlerinin kimisi romantik olarak yazılmışsa da Conrad'ın romantizmi belli bir alaycılıkla ve insanın kendi kendini aldatma gücüne dair sağlam bir farkındalıkla dengelenmiştir. Birçok eleştirmence modernizmin öncülerinden kabul edilir.

Conrad, Józef Teodor Konrad Korzeniowski adıyla Çarlık Rusya'nın Berdychiv (eski adı Berdyczów) adlı şehrinde, son derece yurtsever bir Polonyalı asil ailede (Nałęcz hanedanı soyundan) doğdu.
Conrad'ın bir yazar (en çok milliyetçi tragedyalarıyla tanınır) ve Fransızca ile İngilizce çevirmeni olan babası, Çarlık Rusya'ya karşı 1863 isyanlarına destek veren eylemleri nedeniyle Varşova'da Rus yetkililerce tutuklanmış ve Sibirya'ya sürülmüştü. Annesi veremden 1865'te, babası da dört sene sonra Kraków'da öldü; böylece Conrad on bir yaşında öksüz kalmış oldu.
Ebeveynlerinin ölümünü takiben, Krakow'da yaşayan dayısı Tadeusz Bobrowski'nin himayesine verildi.

"The Idiots" (Conrad'ın ilk kısa hikâyesi; balayında yazdığı eseri Savo 'da 1896'da basıldı ve 1898'de Tales of Unrest koleksiyonunda hikâyeye yer verildi).
"The Black Mate" (Conrad 1886'da yazdı ve düzenledi; 1908'de basıldı; Tales of Hearsay koleksiyonunda 1925'te yer aldı).
"The Lagoon" (composed 1896; published in Cornhill Magazine 1897; collected in Tales of Unrest, 1898).
"An Outpost of Progress" (written 1896 and named in 1906 by Conrad himself, long after the publication of Lord Jim and Heart of Darkness, as his 'best story'; published in Cosmopolis 1897 and collected in Tales of Unrest 1898; often compared to Heart of Darkness, with which it has numerous thematic affinities).
"The Return" (written circa early 1897; never published in magazine form; collected in Tales of Unrest, 1898; Conrad, presaging the sentiments of most readers, once remarked, "I hate it").
"Karain: A Memory" (written February–April 1897; published Nov. 1897 in Blackwood's and collected in Tales of Unrest, 1898).
" Youth" (written in 1898; collected in Youth, a Narrative and Two Other Stories, 1902)
"Falk" (novella/story, written in early 1901; collected only in Typhoon and Other Stories, 1903).
"Amy Foster" (composed in 1901; published the Illustrated London News, Dec. 1901 and collected in Typhoon and Other Stories, 1903).
"To-morrow" (written early 1902; serialized in Pall Mall Magazine, 1902 and collected in Typhoon and Other Stories, 1903).
"The End of the Tether" (written in 1902; collected in Youth, a Narrative and Two Other Stories, 1902)
"Gaspar Ruiz" (written after "Nostromo" in 1904–05; published in Strand Magazine in 1906 and collected in A Set of Six, 1908 UK/1915 US. This story was the only piece of Conrad's fiction ever adapted by the author for cinema, as Gaspar the Strong Man, 1920).
"An Anarchist" (written in late 1905; serialized in Harper's in 1906; collected in A Set of Six, 1908 UK/1915 US.)
"The Informer" (written before January 1906; published in December 1906 in Harper's and collected in A Set of Six, 1908 UK/1915 US.)
"The Brute" (written in early 1906; published in The Daily Chronicle in December 1906; collected in A Set of Six, 1908 UK/1915 US.)
"The Duel" (aka "The Point of Honor": serialized in the UK in Pall Mall Magazine in early 1908 and in the US periodical Forum later that year; collected in A Set of Six in 1908 and published by Garden City Publishing in 1924. Joseph Fouché makes a cameo appearance)
"Il Conde" (i.e., 'Conte' [count]: appeared in Cassell's [UK] 1908 and Hampton's [US] in 1909; collected in A Set of Six, 1908 UK/1915 US.)
"The Secret Sharer" (written December 1909; published in Harper's and collected in Twixt Land and Sea 1912)
"Prince Roman" (written 1910, published in 1911 in the Oxford and Cambridge Review; based upon the story of Prince Roman Sanguszko of Polonya 1800–1881)
"A Smile of Fortune" (a long story, almost a novella, written in mid-1910; published in London Magazine in Feb. 1911; collected in Twixt Land and Sea 1912)
"Freya of the Seven Isles" (another near-novella, written late 1910–early 1911; published in Metropolitan Magazine and London Magazine in early 1912 and July 1912, respectively; collected in Twixt Land and Sea 1912)
"The Partner" (written in 1911; published in Within the Tides, 1915)
"The Inn of the Two Witches" (written in 1913; published in Within the Tides, 1915)
"Because of the Dollars" (written in 1914; published in Within the Tides, 1915)
"The Planter of Malata" (written in 1914; published in Within the Tides, 1915)
"The Warrior's Soul" (written late 1915–early 1916; published in Land and Water, in March 1917; collected in Tales of Hearsay, 1925)
"The Tale" (Conrad's only story about WWI; written 1916 and first published 1917 in Strand Magazine)

The Mirror of the Sea (Otobiyografik denemeleri çeşitli dergilerde 1904-6 yılları arasında yayımlandı), 1906
A Personal Record (Some Reminiscences adıyla da bilinmektedir), 1912
Notes on Life and Letters, 1921
Last Essays, 1926

Zdzisław Najder, Joseph Conrad: a Life, translated by Halina Najder, Rochester, Camden House, 2007.
J.H. Stape, ed. The Cambridge Companion to Joseph Conrad, Cambridge University Press, 2006.
John Stape. The Several Lives of Joseph Conrad, Pantheon, 2008.

ORP Conrad - a WWII Polish Navy cruiser named after Joseph Conrad
T. Scovel, 1988. "A Time to Speak: A Psycholinguistic inquiry into the critical period for human speech." Cambridge MA: Newbury House.
List of atheists.

The Joseph Conrad Society (U.K) 26 Ağustos 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Conrad First 3 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.: a digital archive of every newspaper and magazine in which the work of Joseph Conrad appeared between 1896 and 1935
The Complete works are available from eBooks@Adelaide8 Kasım 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Joseph Conrad çalışmaları – Gutenberg Projesi
Free audiobook 14 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. of The Secret Agent from LibriVox10 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Penn State's Electronic Classics Series has 26 Works of Joseph Conrad available for free Joseph Conrad at Penn State's Electronic Classics
Joseph Conrad at kirjasto.sci.fi
Heart of Darkness text at American Literature14 Ocak 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Chinua Achebe: The Lecture Heard Around The World
Collected Letters, vol. 6 (1917-1919) 19 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - PDF
Find-A-Grave profile for Joseph Conrad 15 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Conrad's page at Literary Journal.com 22 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.-a number of research articles on Conrad's work

Karakter, bir kişinin, roman, tiyatro veya film gibi anlatı veya etkileyici bir sanat türünde sunum şekline denir. Eski yunanca olan kharaktêr (χαρακτήρ) kelimesinden türeyen kelimenin bu anlamdaki ilk kullanımı İngilizcenin restorasyon döneminde görülmüştür. Özellikle 1749 yılında Henry Fielding'in eseri olan The History of Tom Jones adlı kitapta gözüktükten sonra yaygın olarak kullanılmaya başlanmıştır. Karakter kelimesinin yaygın bir şekilde kullanımından sonra, "bir oyuncu tarafından oynanan kısmı" duygusu gelişmiştir. Karakter özellikle tiyatro veya sinemada bir oyuncu tarafından canlandırıldığı vakit insana ait olma özelliği içermektedir. Edebiyatta, karakterler, okuyuculara hikâye boyunca, kısımları anlamaları ve temaları düşünebilmeleri için kılavuz olurlar. 18.Yüzyılın sonlarından itibaren karakter ifadesi bir oyuncu tarafından etkili bir kimliğe bürünmeyi tanımlayabilmek için kullanılmıştır. 19.Yüzyıldan itibaren oyuncu ve yazarların karakter yaratmak sanatlarına karakterizasyon ismi verildi.
Belirli bir sınıf ya da insan grubunun temsilcisi olarak duran karakter bir tür olarak bilinmektedir. Bu türler hazırda bulunan karakterleri de daha çok bireyselleştirilmiş karakterleri de kapsar. Mesela Henrik Ibsen'in 1891'de yayınladığı Hedda Gabler ve August Strindberg'in 1888'de yayınladığı Miss Julie romanlarındaki karakterler, belirli sınıfların sosyal ilişkilerdeki belirli pozisyonlarının temsilcisi olarak, bu karakterleri çatıştırıp, bu sınıflar arasındaki ideolojik çatışmaları ortaya koyar.
Bir karakter çalışması o karakterin diğer bütün karakterlerle olan ilişki analizinin yapılmasını gerektirir. Bir karakterin bireysel durumu her bir karakter için ayrı ayrı kullanımsal, dilbilimsel ve proksemik yönden diğerleri ile ilgili ilişkisi sayesinde oluşturulacak ağ sisteminde gösterilmelidir. Hikâyelerdeki karakterler ve hareketler arasındaki ilişki genellikle toplumda mimiksel değişim ve bireysellik, özgüven ve toplumsal düzen hakkında verdiği fikirler doğrultusunda tarihsel değişim gösterir.

Karşıt kişi
Baş düşman
İkincil oyuncu
Hatalı başkahraman
Odak karakter
Tezat karakter
Protagonist
Yardımcı karakter
Üçüncü oyuncu
Gören karakter

Kurgusal eserlerin yaratılmasında ve eleştirisinde, karakter kusuru, (İngilizce: Character flaw) kurgusal karakterde bulunan bir önyargı, kısıtlama, sorun, kişilik bozukluğu, ahlaksızlık, fobi, önyargı veya eksikliktir. Kusur, şiddetli bir öfke gibi karakterin eylemlerini ve yeteneklerini doğrudan etkileyen bir sorun olabilir. Ya da karakterin güdülerini ve sosyal etkileşimlerini etkileyen basit bir zayıflık veya kişilik kusuru olabilir.
Kusurlar, bir anlatıdaki karakterlere karmaşıklık, derinlik ve insanlık katabilir. Örneğin, kumar bağımlısı bir şerif, yükseklik korkusu olan bir aksiyon kahramanı ya da kellik konusundaki güvensizliğini yenmesi gereken bir romantik komedi başrol oyuncusu, kusurları anlatıya yardımcı olan karakterlerdir. Belki de en çok alıntılanan ve klasik karakter kusurları, Aşil'in ünlü topuğudur.
Genel olarak kusurlar küçük, büyük veya trajik olarak kategorize edilebilir.

Küçük bir karakter kusuru, okuyucunun / izleyicinin / oynatıcının / dinleyicinin zihninde karakteri ayırt etmeye hizmet eden, onları unutulmaz ve bireysel kılan, ancak aksi takdirde hikâyeyi hiçbir şekilde etkilemeyen bir kusurdur.
Bunun örnekleri arasında gözle görülür bir yara izi, farklı bir aksanla konuşma veya parmak çıtlatmak gibi bir alışkanlık sayılabilir.
Kahramanlar ve diğer ana karakterler birden fazla küçük kusura sahip olabilir (ve genellikle vardır), bu onları daha erişilebilir hale getirir ve okuyucunun / izleyicinin / dinleyicinin karakterle (sempatik bir karakter olması durumunda) ilişki kurmasını sağlar.
Yalnızca bir kez veya nadiren karşılaşılan birçok önemsiz veya arketipsel karakter, yalnızca tek bir küçük kusurla tanımlanır ve onları bağlı oldukları kalıp karakter veya arketipten ayırır.

Büyük bir karakter kusuru, bireyi fiziksel, zihinsel veya ahlaki olarak gerçekten bozan çok daha belirgin ve önemli bir engeldir. Bazen büyük kusurlar aslında kendi başına olumsuz değildir (dini inançlara veya katı ahlaki kurallarına bağlı olmak gibi), ancak genellikle bir şekilde karakteri engellemeye veya kısıtlamaya hizmet ettikleri için bu şekilde sınıflandırılır.
Bu tür kusurlara örnek olarak körlük, hafıza kaybı veya açgözlülük verilebilir.
Küçük kusurların aksine, büyük kusurlar ya karakterin ya da hikâyenin gelişimi için önemlidir.

Kötü adamlar için, en büyük kusurları genellikle kaybetmelerinin nedenidir.
Kahramanlar genellikle hikâyenin bir noktasında kendi kararlılıkları veya becerileriyle (geçici veya kalıcı olarak) kusurlarının üstesinden gelirler
Tarafsız karakterler veya bağlılığı değişen karakterler için, ana kusur genellikle onların yozlaşmasının, kurtuluşunun veya her ikisinin de nedenidir.
Kahraman için, en görünür kusur genellikle daha hayati bir olaya hizmet eder ve aynı zamanda onun temel sorununu tanımlar. Bu kusur hikâyenin omurgasını oluşturan, bazen olay örgüsünü canlandırmak için MacGuffin gibi davranan, kahramanın bu sorunu çözmeye yönelik isteksiz (ve genellikle bilinçsiz) yolculuğudur.

Bu, Aristotelesçi trajik kahramanların sahip olduğu, "Hamartia " olarak da bilinen belirli bir kusur türüdür. Karakterin kendi çöküşünü ve genellikle nihai ölümlerini meydana getirmesine neden olan bir kusurdur.
Bunun örnekleri arasında kibir, yanlış kişiye duyulan güven, aşırı merak, gurur ve özdenetim eksikliği sayılabilir.
Bu düşüş genellikle hikâyenin başlangıcında meydana gelir ve hikâyenin kendisi, düşüşün sonuçlarına veya telafisine odaklanır.

Oidipus'un düşüşü doğrudan kibirle bağlantılıdır: Oidipus Rex
Macbeth, İskoçya kralı I. Duncan'ın öldürülmesine yol açan kibirden muzdariptir; daha sonra paranoyaklaşır ve bu Banquo'nun ve Macduff ailesinin ölüm emrini vermesine yol açar: Macbeth
Victor Frankenstein, hayatını mahveden canavarın yaratılmasına yol açan aşırı merak ve sorumsuzluktan muzdariptir  Frankenstein
Ichabod Crane bencildir ve Katrina ile parası için evlenmek ister.
Sigurd ejderhanın kanı ile yıkanırken sırtına bir ıhlamur yaprağı düşer ve bu onun savunmasız noktasıdır: Völsunga destanı
Odysseus'un kusuru, onu tanrı Poseidon'u küçük düşürmeye iten aşırı bir kibirdi : Odyssey
Cyrano De Bergerac, birçok başarısına rağmen, sevdiği kadının peşinden gitmesini engelleyen kocaman burnu nedeniyle kendinden şüphe duyar.
Athena'nın dediği gibi Percy Jackson'ın aşırı kişisel sadakat gibi ölümcül bir kusuru vardır, arkadaşlarını kurtarmak için dünyayı feda eder: Percy Jackson ve Olimposlular
Jo March'ın açık sözlülüğü ve asabiliği ailesiyle çatışmaya neden olur: Küçük Kadınlar

Rocky Balboa kendini boks ringinde başarısız bir kaybeden olarak görür: Rocky
Rick, kendisini Ilsa ile başarısız bir aşk ilişkisinin acısını ve hayal kırıklığını inkâr eden duygusuz bir alaycı olarak görür: Casablanca
Kaptan Kanca, Peter Pan'a takıntılıdır.
Travis Bickle, 1970'lerin Manhattan'ının karanlık ve acımasız sokaklarına karşı neredeyse mazoşist bir saplantıya sahiptir ve kendisini kentsel bozulmaya maruz bırakmak ve iç öfkesini körüklemek için sık sık taksisiyle bu sokakların etrafından dolaşmaktadır: Taksi Şoförü

Walter White'ın zeki, güçlü ve başarılı olarak görülme konusundaki ihtiyacı vardır ve bu güvenliğini, özgürlüğünü, aile ilişkilerini veya gelecekteki suç girişimlerini büyük riske atsa da  bundan vazgeçmez: Breaking Bad
BA Baracus uçmaktan korkar: A Takımı
Philip J. Fry (genellikle) ciddi bir zeka eksikliğine sahiptir: Futurama
Bay Spock, büyük ölçüde mantığa güvenir ve daha insani duygularını bastırır: Star Trek
Peter Griffin son derece dürtüseldir ve ailesi ve arkadaşları için birçok soruna neden olur: Family Guy
Zuko, zalim babasının kabulünü kazanmak için yanlış kararlar verir: Avatar: Son Hava Bükücü
Aang çok kaygısızdır ve başlangıçta sorumluluklarıyla yüzleşmek yerine onlardan kaçmaya çalışır: Avatar: Son Hava Bükücü
Onuncu Doktor sürekli olarak başkalarının hayatlarını kurtarmaya ve yardım etmeye çalışıyor ve bazen daha sonra korkunç sonuçları olan öfkeden şeyler yapıyor: Doctor Who

Kaside (Arapça: قصيدة), genellikle din ve devlet büyüklerini övmek amacıyla yazılan bir şiir formudur. Ancak kaside biçiminin şiirin farklı konuları için de kullanıldığı vakidir. Kaside sanatı, öncelikli olarak Araplar tarafından geliştirilmiştir. Kaside, klasik Arap şiirinin en yüksek hali kabul edilmektedir. Eski Arap edebiyatında kasideler birkaç farklı dahili kısımdan oluşacak şekilde nazmedilmiştir.
Türk edebiyatına 13. yüzyılda Araplardan geçmiş bir nazım şeklidir. Türk edebiyatında Kaside şairlerine kaside-gü (kaside söyleyen), kaside-sera ya da kaside-perdaz (kaside yazan) denir.

Nazım birimi beyittir.
Beyit sayısı en az 15-30-33 ile en çok 99 arasında değişir.
Kasidenin ilk beyitine "matla beyit", son beyitine "makta beyit" denir.
Kasidenin ikinci beytine "hüsn-i matla"; sondan bir önceki beytine "hüsn-i makta" denir.
Şâir kasidesi içinde matlayı tekrar ederse tecdid-i matla denir.
Matlayı birden çok tekrar ederse bu zat-ül metali veya zül metalidir.
Şairin mahlasının bulunduğu beyite taç beyit denir.
Kasidenin en güzel beyiti beyt-ül kasid olarak isimlendirilir.
Aruz ölçüsüyle yazılır.
Kafiye düzeni gazelle aynıdır. Yani aa, ba, ca, da, ea, fa ... Ancak gazelden daha uzun bir nazım şeklidir.

Kasidenin methiye bölümünden bahsedilene göre kasideler sınıflandırılır.

Allah'ın birliğinden bahsediliyorsa tevhid,
Konusu Allah'a yakarış ise münacaat,
Muhammed'i övmek amacıyla yazılmışsa naat,
Devlet büyüklerini övmek için yazılmışsa methiye,
Birini yermek için yazılmışsa hicviye,
Birinin ölümü anlatılmışsa mersiye adını alır.

Kaside, nesip (teşbib) bölümünde anlatılana göre isimler alır. Baharın tasviri yapılıyorsa: Bahariye, Kışın tasviri yapılıyorsa: Şitaiye, Temmuzun tasviri yapılıyorsa: Temmuziye, Ramazanın tasviri yapılıyorsa: Ramazaniye, Atın tasviri yapılıyorsa: Rahşiye, Hamamın tasviri yapılıyorsa: Hamamiye vb.

Kaside, redifindeki harf ya da kelimeye göre isimler alır. Lamiyye, su kasidesi, Kerem kasidesi, Güneş kasidesi gibi vs.

Kasidenin ilk bölümüdür, şiir yönünden en ağır bölümdür.
Genelde 15-20 beyit olur.
Şair bu bölümde betimleme yapar. Kadın, kış, at, bahar vs. Bu bölüm, mevsim vb. betimlemesi içeriyorsa teşbib adını alır. Diğer durumlarda nesip denir.
Ramazan tasvirleri yapılır.

Nesip bölümünden methiye bölümüne geçerken söylenen ve basamak görevinde olan beyitlerdir.
Şair bu bölümde övgüye başlayacağını haber verir.
1-2 beyitten oluşur.

Rahîl, şairin çölde devesi veya atıyla çıktığı yolculuğu anlattığı kısımdır.

Kasidenin sunulduğu kişinin övüldüğü bölümdür.
Şiir yönü çok zayıf, dil yönü diğer bölümlere göre çok ağırdır.
Bu bölümde abartılı bir anlatım göze çarpar.
el-Mutenebbî, el-Ahtal ve Hassân b. Sâbit önemli methiye şairlerindendir.

Gazel söyleme anlamına gelir, bütün kasidelerde yoktur.
Şair zaman zaman monotonluğunu kırmak için kasidenin içinde, aynı ölçü ve uyakla gazeller yazar.

Şairin kendini övdüğü bölümdür.
Nefi'nin bazı kasideleri sadece fahriyeden oluşur.
Alkame b. Abade'nin şiirlerinde Fahriye bölümlerine rastlamak mümkündür.

Şairin kendisi hakkındaki yeni düşüncelerini söylediği bölümdür.
İki üç beyit bulunur.
Taç şairin isminin geçtiği beyittir.

Kasidenin son bölümüdür.
Birkaç beyit olur.
Şair burada övdüğü kişinin başarılı, uzun ömürlü, talihinin iyi olması yönünde dua eder.

Kasideler, sosyal ve kültür tarihi araştırmacısı için önemli bir belge ve bilgi kaynağı olarak değerlendirilebilirler. Resmî tarihi vesikalar kadar, edebî metinlerin de tarih araştırmacısı için önemli bir belge olduğunu ispatlayacak mühim kaynaklar arasındadır.
Kasideler, ideal devlet adamı profili çizme, sosyal ve ekonomik konularda devrin özelliklerini yansıtma, sosyal hayatın değişik sahnelerini anlatma, tarihî şahsiyetlerin biyografik bilgilerine katkıda bulunma, siyasal ve kültürel tarihin pek çok değişik safhası için yazılmış edebi eserlerdir. Namık Kemal'in Hürriyet Kasidesi buna örnek verilebilir.

Pala, İskender (1999 27.bas. 2016), Ansiklopedik Divan Şiiri Sözlüğü, İstanbul:Kapı Yayınları, ISBN 9758950218, Sayfa
Dilçin, Cem (1983) Örneklerle Türk Şiir Bilgisi, Ankara:Türk Dil Kurumu Yayınları ISBN 9789751604897
İpekten, Haluk (1994, 14.bas.2011), Eski Türk Edebiyatı Nazım şekilleri ve Arûz, İstanbul:dergâh Yayınları, ISBN 9759953539
Muallim Nâci, (haz. M. A. Yekta Saraç), (2004) Edebiyat Terimleri: Istılahât-ı Edebiyye, İstanbul:
Tural, Sadık Kemal (ed.) (2001, 2003, 2004, 2005, 2006), Türk Dünyası Edebiyat Terimleri ve Kavramları Ansiklopedik Sözlüğü 5 Cilt, Atatürk Kültür Merkezi Yayınları, ISBN 3990000025722
İsen, Mustafa; Macit, Mahsun; Horata, Osman; Kılıç, Filiz; ve Aksoyak, İ. Hakkı, (2002) Eski Türk Edebiyatı El Kitabı, İstanbul:Grafiker Yayınları ISBN 9786054512232

Pala, İskender, (2010) "Kaside. Türk Edebiyatı ", Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. c.24 say. 564-566 Online: [2] 29 Mart 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Katolik Kilisesi (Latince: Ecclesia Catholica), 2025 itibarıyla dünya çapında 1,27 ila 1,41 milyar vaftiz edilmiş Katolik ile en büyük Hristiyan kilisesidir. Dünyanın en eski ve en büyük uluslararası kurumları arasında yer almakta olup Batı medeniyetinin tarihinde ve gelişiminde önemli bir rol oynamıştır. Kilise, her biri bir veya daha fazla piskopos tarafından yönetilen ve dünya genelinde yaklaşık 3.500 piskoposluk ve eparklıktan meydana gelen Latin Kilisesi ve 23 Doğu Katolik Kilisesi de dahil olmak üzere 24 adet sui iuris (özerk) kiliseden oluşur. Roma piskoposu olan Papa, kilisenin lideridir.
Katolikliğin temel inançları İznik İnancı'na dayanır. Katolik Kilisesi, kendisinin İsa Mesih tarafından Büyük Görev Emri'nde kurulmuş tek, kutsal, katolik ve apostolik kilise olduğunu; piskoposlarının Mesih'in havarilerinin halefleri olduğunu ve Papa'nın, İsa Mesih tarafından kendisine öncelik tanınan Aziz Petrus'un halefi olduğunu öğretir. Kilise, havariler tarafından öğretilen özgün Hristiyan inancını uyguladığını; bu inancı, kilisenin magisterium'u (öğretme yetkisi) aracılığıyla otantik bir şekilde yorumlandığı üzere Kutsal Yazılar ve kutsal gelenek aracılığıyla yanılmaz bir şekilde koruduğunu savunur.
Yedi sakramentinden Efkaristiya (Komünyon) en temel olanıdır ve Missa Ayini'nde litürjik olarak kutlanır. Kilise, bir papaz tarafından takdis etme yoluyla kurbanlık ekmek ve şarabın Mesih'in bedenine ve kanına dönüştüğünü öğretir. Meryem Ana'ya, Tanrı'nın Annesi ve Göklerin Kraliçesi olarak hürmet edilir; günahsız gebeliği, ebedi bekâreti ve göğe alınışı gibi dogmalarda ve ibadetlerde onurlandırılır. Katolik Kilisesi, dünya çağında on binlerce Katolik okulu, üniversite ve kolej, hastane ve yetimhane işletmektedir ve dünyadaki en büyük sivil toplum eğitim ve sağlık hizmeti sağlayıcısıdır. Diğer sosyal hizmetleri arasında çok sayıda hayırsever ve insani yardım kuruluşu bulunmaktadır.
Papa tarafından yönetilen Roma Piskoposluğu, onun yerel yetki alanını oluştururken, Kutsal Makam olarak anılan Roma Episkoposluk Makamı ise Katolik Kilisesi'nin merkezî yönetim otoritesidir. Kutsal Makam'ın idarî organı olan Vatikan Divanı, ana ofislerini; Papa'nın devlet başkanı ve mutlak seçimli hükümdarı olduğu, Roma şehri sınırları içinde yer alan küçük, bağımsız bir şehir devleti olan Vatikan'da bulundurur.

Katolik terimi, ilk olarak 2. yüzyılın başlarında kiliseyi tanımlamak için kullanılmıştır. "Katolik kilise" ifadesinin bilinen ilk kullanımı, Antakyalı Aziz İgnatius'un yaklaşık MS 110 yılında İzmirlilere yazdığı mektupta geçmektedir: "Piskopos nerede olursa, halk orada olsun; tıpkı İsa'nın olduğu yerde evrensel [katholike] Kilise'nin olduğu gibi." Kudüslü Aziz Kiril'in Kateşizm Dersleri'nde (yaklaşık MS 350), "Katolik Kilise" adı, kendilerini "kilise" olarak adlandıran diğer gruplardan ayırt etmek için kullanılmıştır.
1054'teki Doğu-Batı Ayrılığı'ndan bu yana Doğu Ortodoks Kilisesi, Ortodoks sıfatını ayırt edici bir lakap olarak benimsemiştir; resmî adı ise Ortodoks Katolik Kilisesi olmaya devam etmektedir. Ayrıca Latin Kilisesi de Katolik olarak tanımlanmıştır. Bu niteleme, 16. yüzyıldaki Reform sonrasında, Kutsal Makam ile birlik ilişkisini kesenlerin Protestan olarak anılmaya başlamasıyla, Kutsal Makam ile birlik hâlinde olanları belirtmek için kullanılmıştır.

Yeni Ahit, özellikle de İnciller, İsa'nın faaliyetlerini ve öğretilerini, On İki Havari'yi atamasını ve havarilere görevini sürdürmeleri talimatını verdiği Büyük Görev Emri'ni kaydeder. Elçilerin İşleri kitabı, Hristiyan kilisesinin kuruluşunu ve mesajının Roma İmparatorluğu'na yayılışını anlatır. Katolik Kilisesi, kamusal hizmetinin Pentekost'ta başladığını öğretir; bu da Mesih'in dirildiğine inanılan tarihten elli gün sonraya denk gelir. Pentekost'ta havarilerin Kutsal Ruh'u aldıklarına inanılır; bu da onları kiliseye liderlik etme misyonlarına hazırlamıştır. Katolik Kilisesi, Roma piskoposu tarafından yönetilen piskoposlar kolejinin Havarilerin halefleri olduğunu öğretir.
Matta İncili'nde bulunan Petrus'un Mesih'i Tanıması anlatısında, Mesih, Petrus'u üzerine kilisesini inşa edeceği "kaya" olarak belirtir. Katolik Kilisesi, Roma piskoposu olan Papa'yı Aziz Petrus'un halefi olarak kabul eder.
Pek çok akademisyen, Roma'da birden fazla presbiterden/piskopostan oluşan bir kilise yapısının 2. yüzyılın ortalarına kadar devam ettiğini, bu dönemde tek bir piskopos ve birden fazla presbiterden oluşan bir yapıya geçildiğini ve sonraki yazarların geriye dönük olarak "Roma piskoposu" terimini erken dönemdeki ruhban sınıfının en önde gelen üyelerine ve Petrus'un kendisine de atfettiklerini savunur.
Raymond E. Brown, Petrus'tan Roma'nın yerel piskoposu olarak bahsetmenin anakronik olduğunu ancak o dönem Hristiyanlarının Petrus'u "sonraki kilisede papalığın rolünün gelişimine esaslı bir şekilde katkıda bulunacak rollere sahip biri" olarak görmüş olabileceklerini söyler. Brown'a göre bu roller, "Petrus'un öldüğü ve Pavlus'un Mesih'in gerçeğine tanıklık ettiği şehrin piskoposunun, evrensel kilisenin gözetiminde Petrus'un halefi olarak görülmesine büyük ölçüde katkıda bulunmuştur".

Roma İmparatorluğu'ndaki şartlar, yeni fikirlerin yayılmasını kolaylaştırdı. İmparatorluğun sahip olduğu geniş yol ve su yolu ağları seyahati kolaylaştırdı ve Pax Romana ise yolculukları güvenli hâle getirdi. İmparatorluk, fikirlerin daha kolay ifade edilip anlaşılmasını sağlayan Yunan kökenli ortak bir kültürün yayılmasını teşvik etti.
Ancak, Roma İmparatorluğu'ndaki çoğu dinden farklı olarak, Hristiyanlık kendi mensuplarından diğer bütün tanrıları inkâr etmelerini istiyordu. Hristiyanların pagan kutlamalarına katılmayı reddetmesi onların toplumsal hayatın büyük bir kısmından dışlanmalarına yol açtı. Bu durum, hükûmet yekilileri dahil olmak üzere Hristiyan olmayanların, Hristiyanların tanrıları öfkelendirdiğini ve böylelikle İmparatorluğun huzurunu ve zenginliğini tehlikeye attığını düşünerek endişelenmesine neden oldu. Bunun sonucunda yaşanan zulümler Hristiyanlığın 4. yüzyılda yasal olarak tanınmasına kadar devam etti.
MS 313 yılında İmparator I. Konstantin'un Milano Fermanı ile Hristiyanlık yasal hâle geldi. 330'da ise Konstantin, imparatorluk başkentini günümüzde İstanbul olan Konstantinopolis'e taşıdı. 380'de Selanik Fermanı, İznik Hristiyanlığını Roma İmparatorluğu'nun resmî devlet dini haline getirdi. Diğer bölgelerde ise kilise imparatorluktan bağımsızdı; bu durum özellikle Doğu-Batı Ayrılığı ile daha da belirginleşti.
MS 451'de Kalkedon Konsili, geçerliliği tartışmalı bir kanun maddesiyle, Konstantinopolis episkoposluk makamını, "Roma piskoposundan sonra saygınlık ve yetki bakımından ikinci" bir mertebeye yükseltmiştir. Yaklaşık MS 350'den 500'e kadar Roma piskoposları, yani papalar, tartışmalarda diğer liderlere sürekli müdahalede bulunarak destek vermeleri sayesinde otoritelerini istikrarlı bir biçimde artırmışlardır. Kendi kontrolü altındaki topraklarda bir sezaropapizm (devlet başkanının kilise üzerinde mutlak otorite sahibi olması) biçimi tesis eden İmparator I. Jüstinyen, Roma ve Batı'nın diğer bölgeleri üzerinde imparatorluk otoritesini yeniden kurarak Bizans Papalığı (537-752) olarak adlandırılan dönemi başlatmıştır. Bu dönem boyunca Roma piskoposları göreve atanabilmek için Konstantinopolis'teki imparatorun veya onun Ravenna'daki temsilcisinin onayını almak durumundaydı.
Takip eden yıllarda Roma İmparatorluğu'nu istila eden Cermen kabilelerinin çoğu, İznik Konsili'nin sapkın ilan ettiği Ariusçuluğu benimsemiştir. Cermen yöneticiler ile Katolik tebaa arasındaki bu dinî anlaşmazlık, MS 497'de Frenk hükümdarı I. Clovis'in Katolikliğe geçerek papalıkla ittifak kurmasıyla son bulmuştur. İspanya'daki Vizigotlar MS 589'da, İtalya'daki Lombardlar ise 7. yüzyıl içerisinde bu örneği takip etmişlerdir.

Katolik Kilisesi, Geç Antik Çağ'dan modern çağın başlangıcına dek Batı medeniyeti üzerinde yoğun bir etkiye sahip olmuştur. Kilise; sanat, mimari ve müzikte Romanesk, Gotik, Rönesans, Maniyerist ve Barok üsluplarının başlıca destekleyicisi konumundaydı. Raffaello, Michelangelo, Leonardo da Vinci, Botticelli, Fra Angelico, Tintoretto, Titian, Bernini ve Caravaggio gibi Rönesans dönemi şahsiyetleri, Kilise tarafından desteklenen çok sayıda görsel sanatçıya örnektir. Stanford Üniversitesi'nden tarihçi Paul Legutko, Katolik Kilisesi'nin "Batı medeniyeti olarak adlandırdığımız yapıyı oluşturan değerlerin, fikirlerin, bilimin, yasaların ve kurumların gelişiminin tam merkezinde yer aldığını" ifade etmiştir.
Batı Hristiyan âleminde, Avrupa'daki ilk üniversiteler rahipler tarafından kurulmuştur. 11. yüzyıldan itibaren, Oxford Üniversitesi, Paris Üniversitesi ve Bologna Üniversitesi gibi daha eski tarihli bazı katedral okulları üniversiteye dönüşmüştür. Bu dönemden önce yükseköğrenim, rahip ve rahibeler tarafından idare edilen Hristiyan katedral okulları veya manastır okullarının yetki alanındaydı. Bu tür okulların varlığına dair kanıtlar MS 6. yüzyıla kadar dayanmaktadır. Bu yeni üniversiteler, müfredatlarını din adamları, hukukçular, kamu görevlileri ve hekimlere yönelik akademik programları da kapsayacak şekilde genişletmiştir. Üniversite, genel kabul gören görüşe göre, kökenini Orta Çağ Hristiyan ortamından alan bir kurumdur.
7. yüzyılın ortalarında başlayan yoğun İslamî fetihler, Akdeniz Havzası genelinde Hristiyanlık ve İslam arasında uzun soluklu bir mücadelenin fitilini ateşlemiştir. Bizans İmparatorluğu, kısa bir süre sonra doğudaki Kudüs, İskenderiye ve Antakya patrikhanelerinin topraklarını yitirmiş ve yalnızca imparatorluk başkenti İstanbul Patrikhanesi'nin hâkimiyet alanıyla sınırlı kalmıştır. Akdeniz'deki İslamî hâkimiyet neticesinde, bu denize uzak bir bir coğrafyada konumlanan Frank devleti, Orta Çağ Batı Avrupa'sını şekillendiren güç olarak yükselebilmiştir.
Toulouse ve Puvatya muharebeleri Batı'daki İslamî ilerleyişi durdururken, Konstantinopolis'in başarısızlıkla sonuçlanan kuşatması ise Doğu'daki ilerleyişi engellemiştir. Bundan yirmi otuz yıl sonra, MS 751'de Bizans İmparatorluğu, Roma d

Kendini gerçekleştirme (Self-Realization), Batı felsefesi, psikolojisi ve ruhsal öğretilerinde olduğu kadar Doğu ruhsal öğretileri için de kullanılan bir terim. Genel olarak bireyin kişilik ve karakterindeki imkanları ortaya koymasını ifade eder. Türkçede Abraham Maslow'un Self-actualization terimiyle aynı şekilde çevrilmektedir.

Batı dünyasında Hümanist psikolojide temelleri atılan kavramı ilk kullanan Carl G. Jung olmuştur.
Maslow kendini gerçekleştirme sürecinden geçmiş kişilerin bazı nitelikleri arasında şunları saymaktadır: gerçekliğe yönelik gelişmiş bir algı ve onunla daha rahat temas kurabilmek, (benlik, öteki ve doğayı) kabullenmek, davranışlarda kendiliğindenlik, sorunları ego merkezlilikleri dışında cözümlemeye çalışmak, kargaşaların üstünde kalabilecek şekilde kendisini tecrit edebilmek, fiziksel ve sosyal çevreden göreceli bağımsızlık, eksiklik motivasyonundan ziyade büyüme motivasyonuyla hareket edebilmek, başkalarının gözünde önemsiz olan hayatın bazı unsurlarını takdikle, huşuyla hatta bazen coşku/vecd ile karşılamak.
Hümanist psikolojide otantik varoluşu yaşamayı becerebilen ya da başka bir deyişle kendini gerçekleştirmeyi becerebilen insanların şu temel nitelikleri paylaştıkları söylenebilir:
1 - İç ve dış gerçekliği dolaysız algılama ve kavrama yeteneği 
2- Engelleme, yoksunluk ve baskılara karşı direnme gücü anlamında gelişmiş bir benlik (ego gücü). 
3- Farklılıklara tolerans anlamında hoşgörü ve değerler dünyasındaki geniş esneklik. 
4- Mizah ve nükte ile gerçeklere yaklaşma. 
5- Doruk deneyimlere ve coşkulu yaşantılara yatkınlık.

Marinela Rusu,"The Process of Self-Realization—From the Humanist Psychology Perspective, Psychology, 2019, 10, s.1095-1115
A. H. Maslow, Toward a psychology of being. Princeton: D. Van Nostrand Company, 1962.
C. N. Winston, "To be and not to be: A paradoxical narrative of self-actualization", The Humanistic Psychologist, 2018, 46(2), s.159–174
P. C. Vitz, Psychology as religion: The cult of self-worship. Wm. B. Eerdmans Publishing, 1994.
Abraham Maslow, Motivation and Personality, Harper & Row, 1954
Henry, Venter, Self-Transcendence: Maslow's Answer to Cultural Closeness, Journal of Innovation Management, 2017, 4 (4), s.3-7.
I. Itai, "Self actualisation: For individualistic cultures only?", International Journal on Humanistic Ideology, 2008, 1(02), s.113-139.
M. Daniels, Shadow, self, spirit: essays in transpersonal psychology, Imprint Academic, 2005
Keiji Nishitani ve Shojun Bando, The Awakening of Self in Buddhism, The Eastern Buddhist NEW SERIES, Vol.1, No.2 (September 1966), s.1-11
Yedullah Kazmi, "Historical Consciousness and the Notion of the Authentic Self in the Quran: Towards an Islamic Critical Theory", Islamic Studies, 2000, 39 (3). s. 375-398

Carl G. Jung, İnsan Ruhuna Yöneliş, çev.Engin Büyükinal, Say Yayınları, 2001.
Karen Horney, Nevrozlar ve İnsan Gelişimi : Kendini Gerçekleştirme Mücadelesi, çev.Emre Erbatur, Sel Yayıncılık, 2015.
Anil Ananthaswamy, Ya Ben Yoksam? - Kendiliğin Labirentinde Bir Gezinti, çev.Duygu Akın, YKY Yayınları, 2017.
Bruce Hood, Benlik Yanılsaması, çev.Eyüphan Özdemir, Ayrıntı Yayınları, 2019.
Erol Göka, Hümanistik Psikoloji Açısından Kaygı Sorunsalı ve Kendini Gerçekleştirme Kavramı, Doğu Batı Dergisi, Sayı.6, 2004, s.171-177.
Hacer Çakmak, Abraham Maslow'un Kendini Gerçekleştirme Kavramının Aziz Nesefi'nin İnsan-Kâmil Kavramıyla Karşılaştırılması, (Master Tezi), Eskişehir, 2018.
Aliye Mürvet Oğlu, Kendini Gerçekleştirme ve Kişilik, (Master Tezi), İstanbul Arel Üniversitesi, 2014.

Hümanist psikoloji
Transpersonel psikoloji
Kendini aşma
Abraham Maslow
Carl Jung
Mistisizm
Ruhsal kriz
Atma Bodha
Perennial felsefe
Dini deneyim

Maslow ile Kendini Gerçekleştirme Söyleşisi (Alt yazı çeviri)
Viktor Frankl - Self-actualization is not the goal
Gabor Mate - Find Your True Self
Self-Knowledge and Self-Realization
Marco Sander - The Untold Science of Self-Actualization
What is Self-Reflection?
The Psychology of Self Realization
Differences Between Self-Realization and Self-actualization
Self-Actualization: The Most Inspiring Concept
Self,Actualisation A Documentary
Self Realization: One Truth in Alla Religions
Buddhism and Self-Realization
Self Realization Concept in Hinduism
Self-Realization in Hinduism
Self Realization in Shaivism
Self-Realization in Bible
Usman Jimoh Muhammad - Self-Realization in Islam
Self-Knowledge in Sufism

Tarih Obası - Maslow Kendini Gerçekleştiren İnsanın Özellikleri
Sinan Canan-Kendini Gerçekleştirmek
Evrim Ağacı - Maslow'un İhtiyaçlar Hiyerarşisi

Kentsel romanlar, bir kentte geçen bir konunun anlatıldığı bir roman türüdür. Genelde kentlerin "karanlık" yönlerine odaklanır. Şiddet, küfür ve cinsellik genelde bu tür romanlarda yer alır. Bu açıdan kentsel romanlar distopyaya benzetilebilir.
Kentsel romanların konuları arasında sokaklarda hayatta kalmak ve bir gencin sokaklarda yaşadıkları gibi konular olabilir. Cinayet, uyuşturucu, fuhuş ve çeşitli suçlar sık işlenen konular arasındadır. Sokak kültürü bu tür romanlarda ön plandadır. Kentsel romanlar hip hop ile özdeşleştirilir. Hikâyeler genelde 1980 veya 90'larda yer alır.
Türün okuyucuları genelde gençler ve mahkûmlardır. Bu türün edebiyatın bir parçası sayılıp sayılmaması gerektiği yönünde tartışmalar yaşanmıştır. Tür "suçu yücelttiği" nedeniyle eleştirilmiştir. Kentsel romanların gençlere "ne yapmamaları gerektiğini" öğrettikleri için önemli olduklarına yönelik görüşler  de vardır.
Bu tür romanlarda sık sık şiirlere, şarkı sözlerine, bilinç akışlarına ve mektuplara rastlanabilir. Başlıklar genelde birden fazla anlama gelir. Kentsel romanlarda şiveli konuşmalara ve eğer eser İngilizce ise Afrika asıllı Amerikalıların aksanına rastlanabilir.
Bu tür romanlar "sokak edebiyatı" ve "hip hop romanları" olarak da adlandırılır.

Bazı kentsel roman yazarlarının adları aşağıdadır:

Dwan Abrams
Takerra Allen
T. N. Baker
Kole Black
Tracy Brown
Jordan Charles
Chunichi
Rasheed Clark
Wahida Clark
JaQuavis Coleman
Renea Collins
Keshia Dawn
L. Divine
Keisha Ervin
Nina Foxx
Treasure Hernandez
Erick S. Gray
Tia Hines
Shannon Holmes
La Jill Hunt
Brenda Jackson
Jihad
Antonne M. Jones
Janice Jones
Solomon Jones
K'wan
Paul Langan
Michelle Larks
Darien Lee
Sherri L. Lewis
Thomas Long
Luke
Victor L. Martin
Walter Dean Myers
Noire
Kendra Norman-Bellamy
Eric Pete
Gary Phillips
Daaimah S. Poole
Sofia Quintero, aka Black Artemis
Sapphire
Anne E. Schraff
Teresa Seals
Pat Simmons
Sister Souljah
Vickie Stringer
Nikki Turner
K. Roland Williams
KaShamba Williams
LaTonya Williams
Saul Williams
Camille Yarbrough

Kiev (Ukraynaca: Київ, romanize: Kıyiv, Kırım Tatarcası: Kıyiv, Qıyab), Ukrayna'nın başkenti ve en kalabalık şehridir. Ülkenin kuzey-orta kesiminde yer alan şehir, Dinyeper Nehri'nin her iki yakasına da yayılmıştır. 1 Ocak 2022 itibarıyla nüfusu 2.952.301 olup, bu da Kiev'i Avrupa'nın yedinci en kalabalık şehri yapmaktadır.
Kiev, Doğu Avrupa'nın önemli bir sanayi, bilim, eğitim ve kültür merkezidir. Birçok yüksek teknoloji endüstrisine, yüksek öğrenim kurumuna ve tarihi simge yapılara ev sahipliği yapmaktadır. Şehir, Kiev metrosu da dahil olmak üzere kapsamlı bir toplu taşıma ve altyapı sistemine sahiptir.
Kentin adının, dört efsanevi kurucusundan biri olan Kyi'nin adından geldiği söylenmektedir. Doğu Avrupa'nın en eski şehirlerinden biri olan Kiev, tarihi boyunca pek çok önem ve bilinmezlik döneminden geçmiştir. Şehir muhtemelen 5. yüzyılın başlarında bir ticaret merkezi olarak var olmuştur. İskandinavya ve Konstantinopolis arasındaki büyük ticaret yolu üzerinde bir Slav yerleşimi olan Kiev, 9. yüzyılın ortalarında Varegler (Vikingler) tarafından ele geçirilene kadar Hazarların bir koluydu.
Varangian yönetimi altında, şehir ilk olarak Kiev Rus'unun başkenti oldu. Doğu Slav devleti. 1240'taki Moğol istilaları sırasında tamamen yıkılan şehir, gelecek yüzyıllar boyunca etkisinin çoğunu kaybetti. Güçlü komşuları, önce Litvanya, sonra Polonya ve nihayetinde Rusya tarafından kontrol edilen bölgelerin eteklerinde, marjinal öneme sahip bir eyalet başkentiydi.
Şehir, 19. yüzyılın sonlarında Rus İmparatorluğu'nun Sanayi Devrimi sırasında yeniden zenginleşti. 1918'de Ukrayna Halk Cumhuriyeti'nin Sovyet Rusya'dan bağımsızlığını ilan etmesinden sonra Kiev başkenti oldu. 1921'den itibaren Kiev, Kızıl Ordu tarafından ilan edilen Sovyet Ukrayna'nın bir şehriydi ve 1934'ten itibaren Kiev başkentiydi. Şehir, II. Dünya Savaşı sırasında önemli bir yıkıma uğradı, ancak savaş sonrası yıllarda hızla toparlandı ve Sovyetler Birliği'nin üçüncü büyük şehri olarak kaldı.
1991'de Sovyetler Birliği'nin çöküşü ve Ukrayna'nın bağımsızlığının ardından Kiev, Ukrayna'nın başkenti olarak kaldı ve ülkenin diğer bölgelerinden sürekli bir etnik Ukraynalı göçmen akını yaşadı. Ülkenin piyasa ekonomisine ve seçim demokrasisine dönüşümü sırasında Kiev, Ukrayna'nın en büyük ve en zengin şehri olmaya devam etti. Silahlanmaya bağımlı sanayi üretimi, Sovyet çöküşünden sonra düştü, bilim ve teknolojiyi olumsuz etkiledi, ancak hizmetler ve finans gibi ekonominin yeni sektörleri Kiev'in maaş ve yatırımdaki büyümesini kolaylaştırdı ve konut ve kentsel altyapının gelişimi için sürekli fon sağladı. Kiev, Ukrayna'nın en Batı yanlısı bölgesi olarak ortaya çıktı; Avrupa Birliği ile daha sıkı bütünleşmeyi savunan partiler seçimlerde baskın çıkıyor.

Kiev adının Eski Doğu Slavcası Kyjevŭ'dan evrildiği kabul edilir. Bu kelimeye köken olarak Proto Slavca "Kyi'nin kalesi" manasına gelmiş *Kyjevŭ gordŭ kelimesinden türemiş olabileceği varsayılmıştır. Kyi, şehrin üç kurucu kardeşi arasında sayılan ve şehrin isminin atfedildiği efsanevi bir karakterdir. Sambat, şehrin eski kaynaklarda geçen ve Hazarlara atfedilen bir diğer ismidir. Kiev bazen Kıyiv olarak da isimlendirilir. Buna karşın şehrin isminin Hazarca "kıyı ev" söz öbeğinden türediği de Julius Brutzkus tarafından öne sürülmüştür.

Kiev'in kuruluşunun efsanesine göre, Kiev'in Polyany prensleri Kyi, Shchek, Khoriv ve kız kardeşleri Lybid tarafından kurulduğuna inanılıyor. Dinyeper kıyısına kurulmuş şehrin Hazarlar mı yoksa Kiev Knezliği tarafından mı kurulduğu hakkında sağlam bir bilgi yoktur.
İlk Vakayiname isimli tarihsel belgede Kiev şehrinin yerel bir yöneticisi olmadığı ve 9. yüzyıldan itibaren Hazarlara haraç verdikleri yazmaktadır. Eski Türkçede yüksek yer anlamına gelen ve Sarkel'e benzeyen Sambat kalesi Hazarlar tarafından şehri korumak için inşa edilmiştir.Günlüklere göre Viking veya Vareg olduğu düşünülen Askold ve Dir'in 9. yüzyıl veya erken 10. yüzyılda Kiev'i yönettiği sanılmaktadır, ancak Kiev'in 920'lere kadar Hazarlar kontrolünde olduğu da öne sürülmektedir. Kiev, Vareglerden Yunanlara uzanan ticaret yolu üzerinde konumlanmıştır.
860 ve 882 arasında Prens Oleg tarafından sinsice öldürülen Askold ve Dir saltanatı var olmuştur. 882'de Kiev, Kiev Knezliği'nin başkenti oldu. 912 ve 945 arasında Rurik Hanedanı'na mensup I. İgor'un hükümdarlığı sürdü. 945 ve 957 arasında Olga oğlu I. Svyatoslav için naiplik yaptı. 957'de naiplik bitti ve 972'ye kadar I. Sviatoslav'un hükümdarlığı devam etti. 972'den 978'e I. Yaropolk hüküm sürdü.
Büyük Dük I. Vladimir (980-1015) döneminde, Kiev'in Dytynets bölgesi genişletildi ve güçlendirildi ve 10 hektara ulaştı. Tarih yazımında buna "Vladimir şehri" denir. 988'de Kiev Knezliği'nin Hristiyanlaştırılmasından sonra Kiev, Konstantinopolis Patrikhanesi'nin metropolünün merkezi oldu. Ana şehir kilisesi Tithe Kilisesi idi.
Vladimir'in oğlu Bilge Yaroslav (1019-1054), Yaroslav'ın şehrini savunma surlarıyla inşa ederek çevreleyen Dytynets'i daha da genişletti. Altın Kapı yeni ana kapı oldu ve ana kilise görevini St. Sophia Katedrali üstlendi. Yaroslav'ın torunları I. İzyaslav ve I. Sviatopolk yeni bir tahkimat yaptı. Merkezi Kiev-Mikhailovsky Altın Kubbeli Katedrali idi.
1240 yılında Kiev, Batu komutasında Moğol İmparatorluğu'nun birlikleri tarafından ele geçirildi. Prensin kalesi tamamen yok edildi. Kiev, takriben Altın Orda egemenliğine girdi

1363'te şehir, Litvanya Büyük Dükalığı'nın hükümdarı Olgerd tarafından ele geçirildi ve ilhak edildi. 1470 yılında Kiev Beyliği'nin Litvanya Büyük Dükalığı tarafından tasfiye edilmesinden sonra, şehir Litvanya'nın (ve Polonya-Litvanya Birliği'nin) bir parçası olarak Kiev Voyvodalığı'nın merkezi oldu. 1497'de Litvanya Büyük Dükü Alexander Jagiellon, Kiev'e Magdeburg Yasasını verdi. 15. yüzyılın sonunda, şehirde bir kale, Kiev voyvodasının evi ve bir belediye binası, Kiev sulh hakimlerinin bir buluşma yeri vardı.
1596'da Kiev, Litvanya Büyük Dükalığı ile Polonya Krallığı arasındaki Lublin Birliği'nin kararı ile, bağlı olduğu voyvoda ile birlikte Polonya tacının bir parçası oldu.
1625'ten itibaren Kiev, bağımsızlık savaşlarının bir sonucu olarak 1649'da Zaporijya Siçi'nin bir parçası haline gelen Kazak Kiev Alayının merkezi idi.

Rus İmparatorluğu'nun 18. ve 20. yüzyılların hükümdarlığı döneminde, Sankt-Peterburg, Moskova, Varşova ve Odessa'dan sonra imparatorluk şehirleri arasında beşinci büyük olan büyük bir taşra şehriydi.
Ukrayna Devrimi sırasında, Kiev Ukrayna devletliği için mücadelenin merkeziydi. 3 Mart 1917'de çarlık rejiminin çöküşünden sonra şehirde Ukrayna Merkez Radası kuruldu. 20 Kasım 1917'de Ukrayna Halk Cumhuriyeti'ni Üçüncü Evrensel ve Kiev'in başkenti ilan etti.
8 Şubat 1918'de şehir Bolşevikler tarafından ele geçirildi, ancak Brest-Litovsk Antlaşması'nın sona ermesinden sonra, Merkezi Güçler'in birlikleri tarafından kurtarıldı. 29 Nisan - 14 Aralık 1918 arasında Kiev, Hetman Pavlo Skoropadsky tarafından yönetilen Ukrayna Devleti'nin başkentiydi. Hetmanatın 14 Şubat 1919'a kadar devrilmesinden sonra, Ukrayna Halk Cumhuriyeti Rehberi Kiev'de kuruldu. 7 Mayıs 1920'de Kiev, Sovyet-Polonya Savaşı sırasında UPR ordusunun ve Polonya ordusunun müttefik kuvvetleri tarafından yeniden ele geçirildi. Ancak Bolşevik karşı saldırının bir sonucu olarak nihayet Sovyet yönetimine geri döndü.
19 Eylül 1941'de, II. Dünya Savaşı sırasında, 78 günlük savunmadan sonra Kiev, Sovyetler tarafından terk edildi ve Alman birlikleri tarafından yakalandı. 6 Kasım 1943'te Sovyet yetkilileri şehri geri aldı.

1991'de Kiev bağımsız Ukrayna'nın başkenti oldu. Kasım 2013'ten Şubat 2014'e kadar Kiev, şehir merkezinde özel kuvvetlerle çıkan çatışmalarda yüzden fazla protestocunun öldürüldüğü ve birkaç yüzünün ağır yaralandığı Onur Devrimi'nin (ve Yevromaydan'ın) merkezi oldu.

Coğrafi olarak Kiev, Polesia ormanlık ekolojik bölgesi, Avrupa karma orman alanının bir parçası ve Doğu Avrupa orman bozkırı biyom sınırındadır. Ancak şehrin eşsiz manzarası onu çevresindeki bölgeden ayırır. Kiev tamamen Kyiv Oblastı ile çevrilidir.
Başlangıçta batı yakasında bulunan bugünkü Kiev, şehrin güneyine Karadeniz'e doğru akan Dinyeper'in her iki tarafındadır. Şehrin daha eski ve daha yüksek batı kısmı, vadiler ve küçük nehirler ile çok sayıda ağaçlık tepede (Kiev Tepeleri) bulunur. Kiev'in coğrafi rölyefi, Podil (daha alçak anlamındadır), Pechersk (mağaralar) ve uzviz (dik sokak, "iniş") gibi yer adlarına katkıda bulundu. Kiev, akışın ortasında Dinyeper'in batı yakasına bitişik ve şehrin yükselti değişikliğine katkıda bulunan daha büyük Dinyeper Yaylasının bir parçasıdır.
Kentin kuzey etekleri Polezya Ovası ile sınır komşusudur. Kiev, 20. yüzyılın sonlarında sol yakada ("doğuya") Dinyeper Ovası'na doğru genişledi. Kiev'in Dinyeper'ın sol kıyısındaki tamamına genellikle “Sol kıyı” (ukraynaca:Лівий берег, Livyi bereh) denir. Sol kıyı Dinyeper vadisinin önemli alanları yapay olarak kumla kaplanmış ve barajlarla korunmuştur.
Şehirde Dinyeper Nehri, şehir sınırları içinde kollar, adalar ve limanlardan oluşan bir kol sistemi oluşturur. Şehir kuzeyde Desna Nehri ve Kyiv Rezervuarı'nın ağzına, güneyde Kaniv Barajı'na yakındır. Hem Dinyeper hem de Desna nehirleri Kiev'de tekneyle gezilebilir ancak rezervuar nakliye kilitleri tarafından düzenlenir ve gezi kışın nehirlerin donmasıyla sınırlıdır.
Kiev sınırları içinde, Dinyeper'ın kendisini, rezervuarlarını ve birkaç küçük nehir, düzinelerce göl ve yapay olarak oluşturulmuş göletleri içeren toplam 448 açık su kütlesi vardır. Bunlar 7.949 hektarlık alanı kaplarlar. Ayrıca, şehirde 16 gelişmiş plaj (toplam 140 hektar) ve 35 suya yakın rekreasyon alanı (1.000 hektardan fazla) vardır. Su kütlelerinin bir kısmı yüzmeye uygun olmasa da birçoğu eğlence ve dinlenme için kullanılır.
Birleşmiş Milletler 2011 değerlendirmesine göre, Kiev'de ve Kyiv metropol alanı'nda doğal afet riski yoktu.

Kiev'de sıcak bir yaz nemli kıtasal iklimi vardır (Köppen Dfb). En sıcak Haziran, Temmuz ve Ağustos aylarının ortalama sıcaklıkları 13.8 °C-24.8 °C arasında

Klasik çalışmalar, klasik antik dönem hakkında çalışmalardır. Greko-Romen dünyasının, özellikle dilleri ve edebiyatları ve aynı zamanda Greko-Romen felsefesi, tarihi ve arkeolojisi hakkındaki çalışmaları da kapsamaktadır. Geleneksel olarak Batı'da, Yunan ve Roma klasikleri incelemesi beşeri bilimin temel taşlarından biri ve yuvarlak bir eğitimin gerekli bir parçası olarak görülüyordu. Klasik çalışması geleneksel olarak seçkin bir eğitimin temel taşıdır.
Çalışma, özellikle M.Ö. 2. binyılın ortalarından MS 6. yüzyıla kadar olan bir tarih dönemini kapsamaktadır.

Klasik çalışmaların en dikkat çekici özelliklerinden biri, alanın çeşitliliğidir. Geleneksel olarak antik Yunan ve Roma'ya odaklanmış olsa da, günümüzde bu çalışma alanı tüm antik Akdeniz dünyasını kapsayacak şekilde Kuzey Afrika ve Orta Doğu'nun bazı bölgelerini de içerecek şekilde genişlemiştir.

Filoloji, yazılı kaynaklarda korunmuş dillerin incelenmesidir; bu nedenle Klasik Filoloji, klasik dönemden kalma Latince ve Grekçe metinleri anlamakla ilgilenir. Klasik filolojinin kökleri, hümanist aydınların özellikle Cicero'nun klasik dönem Latincesine dönmeye çalıştığı ve bilim insanlarının antik metinlerin daha doğru baskılarını üretmeye gayret ettiği Rönesans'a dayanır.
Günümüzde hala kullanılan bazı filoloji prensipleri bu dönemde geliştirilmiştir. Örneğin, Angelo Poliziano tarafından 1489 gibi erken bir tarihte, bir el yazmasının daha eski ve mevcut bir el yazmasının kopyası olduğu gösterilirse, orijinal metin hakkında başka bir kanıt sunmayacağı gözlemi yapılmıştır. Diğer filolojik araçların geliştirilmesi ise daha uzun sürmüştür. Örneğin, daha zor bir okumanın daha basit bir okumaya tercih edilmesi ilkesi, ilk kez 1697'de Jean Le Clerc tarafından ifade edilmiştir.
Klasik filolojinin modern disiplini, 19. yüzyılın başında Almanya'da ortaya çıkmıştır. Bu dönemde, bilim insanlarının en doğru el yazmalarını belirlemesine yardımcı olacak kurallar bütünü oluşturulmuş ve filolojinin bilimsel ilkeleri tutarlı bir bütün haline getirilmiştir. "Yeni filoloji" olarak bilinen bu yaklaşım, el yazmalarının bir soy kütüğünü oluşturmaya odaklanmıştır. Bu sayede, mevcut herhangi bir el yazmasından orijinal metne daha yakın olan, varsayımsal ortak bir atanın yeniden inşası mümkün olmuştur.

Klasik arkeoloji, arkeolojinin en eski dalıdır. Kökleri, J. J. Winckelmann'ın 1760'larda antik İtalyan yarımadasında eski bir Roma kenti olan Herculaneum üzerine yaptığı çalışmalara kadar uzanmaktadır.
Ancak, klasik arkeolojinin Batı klasik bilim geleneğinin bir parçası haline gelmesi 19. yüzyılın son on yıllarına kadar gerçekleşmemiştir. Cambridge Üniversitesi'nin "Classical Tripos" programına ilk kez 1880'lerdeki reformlardan sonra dahil edilmiş, ancak Oxford Üniversitesi'nin "Greats" programına çok daha sonra katılmıştır.
19.yüzyılın ikinci yarısında, Schliemann'ın Troya ve Miken'deki kazıları, Olimpia ve Delos'taki ilk kazı çalışmaları ve Arthur Evans'ın Girit'te, özellikle de Knossos'ta yaptığı çalışmalar gerçekleşmiştir. Bu dönemde ayrıca, 1879'da kurulan Amerika Arkeoloji Enstitüsü (Archaeological Institute of America) gibi önemli arkeoloji derneklerinin yanı sıra, Atina ve Roma'da birçok yabancı arkeoloji enstitüsü de kurulmuştur. Bunlar arasında 1881'de Atina Amerikan Klasik Çalışmalar Okulu (American School of Classical Studies at Athens), 1886'da Atina İngiliz Okulu (British School at Athens), 1895'te Roma Amerikan Akademisi (American Academy in Rome) ve 1900'de Roma İngiliz Okulu (British School at Rome) yer almaktadır.
Daha yakın zamanlarda, klasik arkeoloji disiplininin geri kalanındaki teorik değişimlere pek katılmamıştır. Bu durum, 1960'larda maddi kültürün incelenmesinden türetilen genel yasaların geliştirilmesini vurgulayan "Yeni Arkeoloji" akımının popülerliğinin büyük ölçüde göz ardı edilmesinden kaynaklanmaktadır. "Yeni Arkeoloji", temel teknikleri geniş çapta kabul görmesine rağmen, hâlâ klasik arkeolojinin geleneksel görüşlü akademisyenleri tarafından eleştirilmektedir.

Bazı sanat tarihçileri, çalışmalarını klasik dünyadaki sanatın gelişimine odaklar. Gerçekten de, antik Roma ve Yunan sanat ve mimarisi oldukça değerlidir ve günümüz sanatının çoğunun temelinde yer almaktadır. Örneğin, antik Yunan mimarisi bize Dor, İyon ve Korint gibi klasik düzenleri vermiştir. Parthenon, hâlâ klasik dünyanın mimari sembolü olarak kabul edilir.
Antik Yunan heykeli de oldukça iyi bilinir ve Phidias gibi bazı antik Yunan sanatçılarının isimlerini bilinmektedir.

Filoloji, arkeoloji ve sanat tarihi gibi disiplinlerle bilim insanları, antik dünyanın ve halklarının sürekli bir tarihi anlatısını oluşturmak ve yerleştirmek amacıyla, mevcut edebi ve fiziksel eserlerin eleştirel bir incelemesi yoluyla bir medeniyetin tarihini ve kültürünü anlamaya çalışır. Bu görev, fiziksel kanıtların yetersiz olması nedeniyle zordur. Örneğin; Sparta, önde gelen bir Yunan şehir devleti olmasına rağmen, incelenecek çok az kanıtı günümüze ulaşmıştır ve mevcut olanlar da Sparta'nın baş rakibi olan Atina'dan gelmektedir. Benzer şekilde, Roma İmparatorluğu da Etrüskler gibi daha önceki fethettiği medeniyetlerin kültürel eserlerinin çoğunu yok etmiştir.

Felsefe sözcüğü Türkçeye; Arapça "Rumi bilgelik geleneği" anlamına gelen falsafa (فلسفة) sözcüğünden geçmiştir. Arapçaya ise Eski Yunancadaki "bilgelik sevgisi" anlamına gelen philosophía (φίλος, phílos: "sevmek"; ve σοφία, sophía: "bilgelik") sözcüğünden geçmiştir ve muhtemelen Pythagoras tarafından kullanılmıştır. Kelimenin kendisiyle birlikte, bugün anladığımız şekliyle felsefe disiplininin kökleri de antik Yunan düşüncesine dayanır. Martin West'e göre, "anladığımız şekliyle felsefe bir Yunan yaratımıdır."
Antik felsefe geleneksel olarak üç ana dala ayrılmıştır: mantık, fizik ve etik. Ancak, tüm antik filozofların eserleri bu üç daldan birine tam olarak uymamaktadır. Örneğin, Aristoteles'in Retorik ve Poetika adlı eserleri Batı'da geleneksel olarak "etik" kategorisinde sınıflandırılırken, Arap dünyasında mantık ile gruplandırılmıştır. Gerçekte ise bu eserler, her iki kategorinin de sınırlarını aşmaktadır.
18.yüzyılın son on yılından itibaren, antik felsefe üzerine çalışan akademisyenler bu disiplini tarihsel olarak incelemeye başlamıştır. Bundan önce, antik felsefe üzerine yazılan eserlerde kronolojik sıra ve antik düşünürlerin akıl yürütme biçimlerini yeniden inşa etme kaygısı yoktu. Wolfgang-Ranier Mann'ın "Yeni Felsefe" olarak adlandırdığı bu yaklaşım ile durum değişmiştir.

Mackay, Christopher (1997). "Philology". 19 Şubat 1999 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
Shorey, Paul (1906). "Philology and Classical Philology". The Classical Journal. 1 (6). 
Mann, Wolfgang-Ranier (1996). "The Modern Historiography of Ancient Philosophy". History and Theory. 35 (2): 165-195. doi:10.2307/2505360. JSTOR 2505360. 
Dyson, Stephen L. (1993). "From New to New Age Archaeology: Archaeological Theory and Classical Archaeology – A 1990s Perspective". American Journal of Archaeology. 97 (2): 195-206. doi:10.2307/505656. JSTOR 505656. 
Renfrew, Colin (1980). "The Great Tradition versus the Great Divide: Archaeology as Anthropology". American Journal of Archaeology. 84 (3): 287-298. doi:10.2307/504703. JSTOR 504703. 
Stray, Christopher (2010). "'Patriots and Professors': A Century of Roman Studies". Journal of Roman Studies. doi:10.1017/s0075435810000018. 
West, Martin (2001). "Early Greek Philosophy".  Boardman, John; Griffin, Jasper; Murray, Oswyn (Ed.). The Oxford History of Greece and the Hellenistic World. Oxford, England: Oxford University Press. 

Classical Resources on Internet17 Aralık 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at the Department of Classical Philology, University of Tartu.
Electronic Resources for Classicists by the University of California, Irvine.
Illustrated History of the Roman Empire12 Ağustos 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Perseus Digital Library10 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Alpheios Project29 Ocak 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Klasisizm, Antik Yunan ve Roma sanatını temel alan tarihselci yaklaşım ve estetik tutumdur. "1660 ekolü" olarak da bilinir.
Klasisizm kelimesinin kökeni Fransızca olan "klasik" kelimesidir, bu da "seçme" demektir. Klasisizm'in temel ögeleri kendi içinde soyluluk, sağ duyu ve akılcılık, uyum, açıklık, sınırlılık, evrensellik, idealizm, denge, ölçülülük, güzellik ve görkemliliktir. Yani bir eserin klasik sayılabilmesi için bu özellikleri barındırması gerekmektedir. Kısaca klasik bir eser, bir üslubun en yetkin ve en uyumlu ifadesini bulduğu eserdir. Klasisizm temellerini Rönesans aristokrasisinden alır. Klasisizm bir bakıma aristokrasinin ürünüdür. Kuralcılık olarak da bilinir.
Yeniden doğuş diye adlandırılan Rönesans döneminde gelişmiştir. Bu akımın izleri bir önceki dönemde Rebelais ve Montaigne’de, hatta Aristoteles’tedir.

Klasisizm, 17. yüzyıl'ın II. döneminde Fransa'da ortaya çıkmıştır.  Konusu eski Yunan ve Roma mitolojisinden alınmıştır. Mükemmeliyetçidir ve ana dil esas alınmıştır. Bir eserin klasik sayılabilmesi için soylu, akılcı, uyumlu, açık, evrensel, idealist, ölçülü, dengeli, güzel ve görkemli olması gerekir. "Sanat, sanat içindir." anlayışı benimsenmiştir. Sanatçılar eserlerinde kişiliklerini gizlemişlerdir. Eserlerde klasik, değişmeyen tipler oluşturulmuştur. Fiziksel ve sosyal çevre önemli değildir çünkü değişkendir. Kullanılan dil, seçkinlerin dilidir. Anlatım süssüz ve yalındır.

Özellikle tiyatro ve deneme türlerinde gelişmiştir. Tiyatro eserlerinde "Üç birlik kuralı"na (Olay-yer-zaman birliği) uyulur. Önemli olan konu değil, konunun işlenişidir. Kahramanlar ruhsal özellikleriyle ele alınır. Akıl, sağduyu ve doğaya önem verilir. Konular, eski Yunan ve Latin kaynaklarından alınır. Düş ve duygu değil, mantık ve ölçü önemlidir.

Montaigne: Denemeler
La Fontaine: Fabl
Racine, Corneille: Trajedi
Moliere: Komedi
Nicolas Boileau: Eleştiri
Fenelon, Madame de la Fayette: Roman
Jean de La Bruyère: Karakterler
Jacques-Bénigne Bossuet: Hitabet
Descartes, Pascal: Felsefe-Düşünce
Direktör Âli Bey: Türk edebiyatı
Türk edebiyatı sanatçıları Klasisizm akımının tüm özelliklerini göstermez. Örneğin Şinasi, Ahmet Vefik Paşa ve Direktör Âli Bey, "Sanat, sanat içindir" anlayışını benimsemek yerine "Sanat toplum içindir" anlayışını benimsemişlerdir.

Bir diğer önemli husus ise bu akımın daha çok tiyatro akımı olmasıdır.
Şinasi'nin La Fontaine'den, Ahmet Vefik Paşa'nın da Moliere'den yaptığı çeviri ve uyarlamalar ile klasizm Tanzimat edebiyatı döneminde tanınmaya başlanmıştır.

Komedi romanı veya güldürü romanı, edebiyatta bir roman tarzıdır.
Bu tür romanların kahramanları adeta sıradan insanlardır. Birçok hallerde onlar eğitim görmemiş ya da sonradan görme kişilerdir.
Komedi romanlarını 3 türe (veya daha fazla) ayırmak olar:

Karakter komedi romanları — bu tür romanlarda insan karakterinin ilginç ve gülünç yanları anlatılır;
Töre komedi romanları — bu tür romanlarda ilginç ve gülünç yanlarını anlatılır;
Entrika komedi romanları — bu tür romanlarda olaylar merak uyandırıcı şekilde işlenir.
Melvin Helitzer ve Mark Shatz göre komedi romanı yazmak için için altı temel öğe vardır. Onların "Comedy writing secrets" kitabında şöyle sıralanmıştır: Hedef, düşmanlık, gerçekçilik, abartı, duygu, sürpriz.
Bazı Amerikalı komedi romancılarına örnek olarak John Kennedy Toole, Robert Clark Young, James Wilcox, John Swartzwelder, Carl Hiaasen, Joseph Heller, Peter De Vries, Flannery O'Connor ve Terry Southern isimleri verilebilir.
En iyi komedi romanı yazarlarına, 37 yaşında ölmüş Melissa Nathan'ın anısına, 2007 yılından beri Melissa Nathan Award (Melissa Nathan Ödülü) adıyla bir edebiyat ödülü verilmektedir. İlk Melissa Nathan Komedi Roman Ödülü'nü 13 Haziran 2007′de "Anybody Out There" romanıyla Marian Keyes almıştır. Ardından 2008′de Lisa Jewell "31 Dream Street" ile, 2009′da ise Farahad Zama "The Marriage Bureau for Rich People" romanıyla bu ödüle sahip olmuştur. Son 2010 yılındaki ödülün sahibi ise Janet Skeslien Charles olmuştur. Charles, bu ödülü "Moon Light in Odessa" romanıyla kazanmıştır. 2011 yılının Komedi Roman Ödülü ise 15 Haziran′da Londra'da verilecektir.

Roman (edebiyat)
Komedi

Konuşma, kendi içinde bir düzeni ve bütünlüğü olan, sözeylemlerden oluşabilen ve kişiler arası iletişimin temelini oluşturan çok yönlü bir edimdir. Konuşma eylemi, insanların belirli bir dili kullanarak sesli şekilde iletişim kurmasını sağlar. Birçok hayvan duygularını dile getirecek çeşitli seslere sahiptir ancak insanlar bu sesleri gırtlak ve ağızda değiştirerek anlaşılabilir ve kompleks bir konuşma diline çevirmeyi öğrenmişlerdir.
Konuşma özünde insanın doğal vücut fonksiyonlarının bir yan ürünüdür. Solunum amacıyla ciğerlere doldurulan hava, karbondioksit yüklü şekilde boşaltılır. Normalde nefes alıp verme sessiz şekilde gerçekleşir; ancak insan, vücudunu çeşitli şekillere sokarak, ses yolundaki organ ve yapılara müdahale ederek, vücuttan çıkan (egresif) havaya şekil verir ve çeşitli sesler çıkarır. Bu sesler, belirli bir düzende, konuşma birimlerinin oluşturulmasında kullanılırlar.

FOXP2
Dil edinimi
Topluluk önünde konuşma
Konuşmanın kökeni
Dilin kökeni

Korku kurgu, korku edebiyatı ve korku fantezi bir edebiyat türüdür ve okurlarına korku ve terör hissi vermeyi hedefler. Edebiyat tarihçisi J. A. Cuddon, korku hikâyelerini "farklı uzunluklarda bir kurgu... okurlarını şaşırtıyor ve hatta korkutuyor, ya da belki de onlara nefret ve tiksinme hislerini aşılıyor." sözleri ile tanımlar. Korku kurgu, genellikle tedirgin edici ve korkutucu bir atmosfer yaratır ve yine genellikle doğaüstüdür ancak bu onun her zaman doğaüstü olacağı anlamına da gelmez. Bir korku kurgu çalışması genellikle toplumun genelinin korktuğu bir benzetme olarak da tanımlanabilir.

Korku türünün antik kökeni folklorda ve dînî geleneklerde yatar. Korku, genellikle ölüm, ölümden sonra yaşam, şer, demonik  ve bir kişinin içine girmiş şeylere odaklanır. Bunlar hikâyelerde cadılar, vampirler, kurt adamlar, canavarlar, mumyalar ve hayaletler olarak belirir.

18. yüzyıl Gotik korkusu, bu kaynaklara, Horace Walpole'un 1764 yılında yayımladığı The Castle of Otranto (Türkçe: Otranto Kalesi) adındaki eseri ile cevap verdi. Bu eser, o güne kadar yayımlanmış eserler arasında gerçekçilikten ziyade doğaüstü öğelere yer veren ilk eser oldu. Aslında, eserin basılan ilk sürümü, İtalya'da bulunan ve hayalî bir çevirmen tarafından yayımlanan bir Orta Çağ romanı olarak tanıtıldı. Önceleri modern olarak görülse de o dönemde yaşayan pek çok kişi, eseri anakronistik, irticai ya da özetle zevksiz buldu ancak buna rağmen eser kısa sürede büyük bir popülerlik kazandı. Gotik korku romanının bu ilk örneği, ardından gelen William Beckford'ın 1786 tarihli Vathek, 1794 tarihli The Mysteries of Udolpho, Ann Radcliffe'in 1796 tarihli The Italian ve Matthew Lewis'in 1797 tarihli The Monk romanlarına ilham kaynağı oldu. Bu dönemde yayımlanan korku kurgu eserlerinin büyük çoğunluğu kadın yazarlar tarafından yazıldı ve kadın okurlara pazarlandı. Eserler genellikle varlıklı bir kadın protagonistin kasvetli bir şatoda başına gelenleri konu edindi.

Gotik geleneği, modern okurların korku edebiyatı olarak adlandırdıkları türe 19. yüzyılda giriş yaptı. Günümüz film ve sinema endüstrisindeki karakterlere ve çalışmalara ilham vermeye devam eden ilk eserler arasında Mary Shelley'nin 1818 tarihli Frankenstein isimli eseri, Edgar Allan Poe'nun çalışmaları, Sheridan Le Fanu'nun çalışmaları, Robert Louis Stevenson'ın 1886 yılında yazdığı Strange Cases of Dr Jekyl ve Mr. Hyde isimli eseri, Oscar Wilde'ın 1890 yılında yazdığı Dorian Gray'in Portresi isimli eseri ve Bram Stoker'ın 1897 tarihli Drakula isimli eseri yer alır. Tüm bu romanlar ve novellalar, günümüz sahne ve sinema eserlerinin ilham aldığı kalıcı birer simge konumundadırlar.

20. yüzyılın başlarında ucuz süreli yayınların çoğalması, korku eserlerinin sayısında bir patlamaya yol açtı. Tod Robbins, All-Story Magazine isimli dergi gibi büyük çoğunluğun ilgisini çeken korku kurgu eserlerinde uzmandı. Onun kurguları genellikle delilik ve zalimlik gibi konulara değindi. Daha sonra korku yazarlarına kendilerini tanıtma şansı veren bazı özel yayınlar piyasaya sürüldü. Bunların arasında Weird Tales (Türkçe: Garip Hikâyeler) ve Unknown Worlds (Türkçe: Bilinmeyen Dünyalar) isimli yayınlar da yer alıyordu.
20. yüzyılın başlarında etkileyici korku yazarları bu alanlarda ilerleme kaydettiler. Özellikle kendisine büyük saygı gösterilen korku yazarı H. P. Lovecraft ve onun ölümsüz eseri Cthulhu Mitosu, kozmik korku türüne öncülük ederken M. R. James, hayalet hikayesini yeniden yaratmış olmasıyla bilinir.
Sinemanın erken örnekleri, korku edebiyatından oldukça faydalandı ve korku sinemasının erken örnekleri, günümüze değin korunan korku kurgunun alt türlerinin oluşmasını sağladı. 1960'ların ver 1970'lerin işkenceci filmleri popülerlik kazanana kadar, EC Comics gibi firmaların yayımladığı Mahzenden Masallar gibi çizgi romanlar, beyaz perdenin o günlerde yayımlayamadığı vahşi görüntüleri görmek isteyen korku okurlarını tatmin etti.
Modern romanların birçoğu, modern zombi masallarının atası olarak H.P. Lovecraft'ın 1925 tarihli "Cool Air", 1926 tarihli "In The Vault" ve yine aynı yıl yazdığı "The Outsider" isimli romanlarını ilham almıştır. Richard Matheson'ın 1954 tarihli romanı Hepimiz Vampiriz (İngilizce: I Am Legend), George A. Romero'nın kıyamet sonrası zombi filmlerine de ilham kaynağı olmuştur.

Günümüzün en popüler korku yazarlarından birisi, Carrie, Medyum, O, Sadist ve diğer pek çok romanın yazarı Stephen King'dir. 1970'lerden itibaren King'in hikâyeleri geniş kitlelerin ilgisini çekmeyi başardı ve King, 2003 yılında Birleşik Devletler Ulusal Kitap Vakfı tarafından ödüllendirildi. Diğer popüler modern korku yazarları arasında Brian Lumley, James Herbert, Dean Koontz, Clive Barker, Ramsey Campbell, ve Peter Straub yer alır.

Modern zamanların çok satan romanları arasında korku kurgu türüne ait romanlar da mevcuttur. Bu romanlar arasında Carrie Vaughn'un Kitty Norville karakterinin yer aldığı kurt adam kurgu şehir fantazi romanları, Anne Rice'ın erotik gotik kurgu eserleri ve R.L. Stine'ın Goosebumps serisindeki eserleri yer almaktadır. Korku türüne ait öğeler, diğer türlerde de görülmeye devam etti. The Terror gibi alışılagelmiş tarihî korkunun alternatif tarih romanları, mağaza raflarında Pride and Prejudice and Zombies ya da tarihi fantezi ve korku çizgi romanı Hellblazer ve Mike Mignola'nın Hellboy gibi eserlerinin yanında yer alır. Korku, aynı zamanda Mark Z. Danielewski'nin A.B.D. Ulusal Kitap Ödülleri finalisti House of Leaves isimli eseri gibi daha karmaşık modern çalışmaların merkezinde yer alan bir türdür.

Korku türünü tanımlayan özelliklerden birisi de okuyucusuna duygusal, psikolojik ya da fiziksel olarak korkmasına yol açmasıdır. H.P. Lovecraft, korku türünü şu sözlerle tanımlar: "İnsanoğlunun en eski ve güçlü korkularından biri, bilinmeyen bir şeyden duyulan korkudur.".
"Hoşnutsuzluk Öğeleri" isimli yazısında Elizabeth Barrette, modern dünyanın korku masallarına duyduğu ihtiyacı şu sözlerle dile getirir.

Evrimsel atalarımızın verdiği "savaş ya da kaç" tepkisi, her insanın hayatında büyük bir rol oynadı. Atalarımız tepki vererek hayatta kalmayı başardı ya da verdikleri bu tepkiler üzerine hayatlarını kaybetti. Ardından birisi medeniyet oyununu icat etti ve bunun üzerine işler sakinleşmeye başladı. Bunun üzerine yaşanan gelişmeler, kırsal kesimleri yerleşim yerlerinden uzaklaştırdı. Medeniyetle birlikte savaş, suç ve diğer toplumsal vahşet olaylarının belirmesi ile birlikte insanlar birbirlerini avlamaya başladı ancak buna rağmen günlük yaşam büyük ölçüde sakinleşti. Bunun üzerine kendimizi rahatsız hissetmeye başladık. Hayatımızda "sınırda yaşamak" ve "avcı ile av arasındaki gerginlik" artık yoktu. Bunun üzerine birbirimize uzun ve karanlık gecelerde hikâyeler anlatmaya başladık. Ateşler söndüğünde, birbirimizi korkutmak için elimizden geleni yaptık. Adrenalin kendimizi iyi hissettiriyordu. Kalp atışlarımızın güçlenmesi ve nefes alıp verişimizin hızlanması sayesinde kendimizi sınırda hissetmeye başladık. Buna rağmen korkunun bilgilendirici yanlarını da takdirle karşıladık. Bazen bir hikâye bizi şaşırtmayı ya da ondan iğrenmemizi sağlamayı hedefler ancak korkunun en iyi örnekleri bizi bilerek sinirlendirmeyi ve bizi rahatsız etmeyi amaçlar. Bizi düşünmeye, normalde görmezden gelmeyi tercih ettiğimiz düşüncelerle bizi yüzleştirmeye ve pek çok önyargıları altüst etmeyi amaçlar. Korku, bize dünyanın her zaman göründüğü kadar güvenli bir yer olmadığını ve bu sebeple bize daima dikkatli olmamızı hatırlatır.
Bazıları, edebiyatta karakterlerin ve okurların, normalde görmezden gelecekleri fikirlerle yüzleşmelerini, Hamlet'in Yorick'in kafatası ile birlikte derin düşüncelere dalmasının insanlığın ahlâki değerler üzerindeki etkileri ve bedenlerin eninde sonunda yüzleşecekleri dehşet verici son ile özdeşleştirebilir. Korku kurguda normalde görmezden gelinecek fikirlerle yüzleşilmesi, genellikle yazarla aynı çağda yaşayan insanların yüzleştiği problemlere mecazi bir yaklaşım olarak gösterilir.
Stephanie Demetrakopoulos, korku edebiyatına ait kanunların ortak ölçütlerinden birisini tanımlamıştır. Tina Broussard, Drakula'nın açıklamalı bibliyografyasında Demetrakopoulos'un tezini şu şekilde yorumlamıştır:

Bu bilimsel dergi makalesi, "Drakula"nın cinselliğini ele almaktadır. Makalede, ya namuslu bir kadının ya da agresif bir kadın vampirin bir yansıması olan agresif erkek ve kadın cinselliği ele alınır. Demetrakopoulos, Drakula'nın Viktorya dönemi toplumundaki temsîli grup seks alemleri, erkeklerin cinsel anlamda agresif kadınlara olan arzusu, anneliğin reddedilmesi gibi konuların bir yansıması olduğunu öne sürer ve kadınların, iki cinsiyet arasındaki sınırları zeka gibi genellikle eril özellikleri barındırarak aştığını belirtir.
Günümüzde Drakula'nın vampir betimlemesinin, cinselliğin bastırılmış Viktorya çağı'ndaki bir yansıması olduğuna inanılmaktadır. Ancak bu görüş, Drakula metaforunun pek çok farklı yorumlamasından sadece birisidir. Judith Halberstam, bunların pek çoğunu Canavarlığın Teknolojisi: Bram Stoker'ın Dracula'sı isimli çalışmasında ele alır:

Pek çok millete ait kullanılmamış tozlu altınlar, paralar ve takılmamış mücevherler, Drakula'yı doğrudan aristokrasinin fazlalıklarına, ulusların korsanlıklarına ve bozulmuş sınıfların mirasına bağlar.

Yukarıda gösterilen çalışmaların yanı sıra, korku kurgu için verilen burslar, neredeyse korku kurgu eserlerinin kendisi kadar eskidir. 1826 yılında gotik romancı Ann Radcliffe, korku kurgunun iki öğesi olan "terör" ve "korku" arasındaki farklılıkları ele aldığı bir çalışma yayımlar. Radcliffe'e göre terör, bir olay olmadan önce oluşan endişe hissi iken korku, bir olay gerçekleştikten sonra hissedilen tepki ve tiksinti hissidir. Radcliffe, terörü, "ruhu genişleten ve onu hayatın bir adım ötesine taşıyan bir öğe" olarak tanımlarken, korkunun okurlarını neredeyse "dondurduğunu ve yok ettiğini" söyler.
Korku kurgu için verilen burslar pek çok farklı kaynaktan faydalanır. Devandra Varma'nın ve S.L. Varnado gotik romanın tarihi üzerine yaptığı çalışm

Afrika müziği, Afrika kıtasında yer alan toplumların geleneksel ve modern müzik kültürlerini kapsayan geniş bir müzik alanıdır. Bu müzik türü, farklı etnik gruplar ve kültürel geleneklerin etkisiyle çeşitlilik gösterir.
Afrika müziği genellikle ritim odaklıdır ve çok katmanlı ritmik yapılar (poliritim) ile karakterize edilir. Davul ve vurmalı çalgılar müzikte önemli bir yer tutar. Bunun yanı sıra kora, balafon ve mbira gibi yerel enstrümanlar da yaygın olarak kullanılır. Müzikte çağrı-cevap (call and response) tekniği sıkça görülür.
Afrika müziği tarih boyunca dini törenler, kutlamalar ve toplumsal etkinliklerle yakından ilişkili olmuştur. Sözlü geleneklerin güçlü olduğu birçok Afrika toplumunda müzik, tarih ve kültürel bilgilerin aktarılmasında önemli bir rol oynamıştır.
Günümüzde Afrika müziği, caz, blues, rock ve pop müzik gibi birçok modern müzik türünü etkilemiştir. Aynı zamanda afrobeat ve dünya müziği gibi çağdaş türlerin gelişiminde de önemli bir rol oynamıştır.

Dünya müziği
Afrobeat
Geleneksel müzik

Akrobasi geleneksel olarak yerde, ip, tel, bisiklet veya at üstünde yapılan; insan bedeninin denge, koordinasyon ve kıvraklıkla ilgili tüm yetkinliklerinden yararlanan, vücut kontrolüne dayalı bir gösteri sanatıdır. Günümüzde spor olarak da kabul edilir.

Batı kültüründe kökenleri oldukça eskiye dayanır. Minoan Uygarlığı'ndan (M.Ö. 2000) kalma eserlerde boğa sırtında akrobasi sergileyen figürler yer alır. Bunların o döneme ait dinsel ritüeller oldukları sanılmaktadır.
Orta Çağ'da ise, Avrupalı asillerden oluşan meclislerde çeşitli hokkabazlık gösterileri yapıldığı bilinir. Önceleri ip üstünde yapılan gösteriler için kullanılmakla birlikte tanım, daha sonraları jimnastik sporunu ve bazı sirk gösterini de kapsayacak şekilde genişledi. Akrobasi ve jimnastik yarışmaları 19. yüzyılda Avrupa'da yaygınlaşmıştır.

Çin kültüründe akrobasi, 2500 yıl önce yapılmakta olan hasat festivallerine dayanır. Tang Hanedanlığı boyunca, Orta Çağ avrupasında oldugu gibi önem kazanmış ve imparatorlar için gösteriler yapılmıştır. Günümüzde Çin'de yüz yirmiden fazla akrobasi grubu ülke çapında gösteriler düzenlemekte, Çinli akrobatlar uluslararası festivallerde başarılar kazanmaktadır.

Türkiye'de akrobasinin, dünya turları düzenleyen avrupalı akrobatların Türkiye'ye gelmeleri sonucu sevildiği sanılır. Cumhuriyet'in ilk yıllarında İp ten tele geçiş ile birlikte bu sanata ilgi duyulmuş çeşitli akrobatlar yetişmiştir.
Bu dönemde yetişen akrobatlardan Muğlalı Yakup ya da halk arasında bilinen adıyla Tel Cambazı Yakubi ve Farabi takma adıyla bilinen Selanik 'li sihirbaz Selim Öktülmüş bunlardan birkaçıdır.
O dönemlerde akrobatlık Cambazhane adı verilen yerlerde yapılırdı. Cambazhanelerde tel cambazlığının dışında Karagöz ve Hacivat, Kukla tiyatrosu, Meddah, Sihirbaz, Ateş yutan adam ve Tahta bacak gibi vazgeçilmez geleneksel etkinliklere yer verilirdi.

Aerobasi

Ali Ufkî Bey ya da doğum adıyla Wojciech Bobowski, Klasik Türk musikisi bestekârı, santûrî, müzikolog ve "Mecmua-i Sâz ü Söz" adlı nota ve güfte mecmuasının müellifi, Kitâb-ı Mukaddes'i Türkçeye ilk çeviren mütercimdir.

Doğum adı ile Wojciech Bobowski, Leh kökenli bir ailenin çocuğu olarak 1610 yılında Gorlice yakınlarındaki Bobowa'da doğmuştur. Protestan bir ailede büyümüş ve kariyerine kilise müzisyeni olarak başlamıştır.
Esir edilişi ve İstanbul'daki ilk yılları ile ilgili farklı bilgiler mevcuttur. Kırım Hanlığı ordusu tarafından bir savaşta esir alınmış ve İstanbul'a gönderilmiştir. Daha sonra Müslüman olarak "Ali Ufkî" adını almış ve Enderun'da eğitim gördükten sonra sarayda, hanende olarak ve tercüme odasında çeşitli görev yaptı. Claes Nicholas Ralamb, 1657'de bizzat kendisinden dinlediğini belirterek onun 1645'te Venedikliler'le yapılan savaşta Osmanlılar'a esir düştüğünü, sarayda Enderun'a alınarak yetiştirildiğini ve burada on yıl hânendelik yaptıktan sonra padişah tarafından âzat edilerek sipahi ulûfesi aldığını nakletmektedir. Polonya kaynaklarına dayanan Franz Babinger ise önce sarayda esir olarak çalıştığını, adını belirtmediği bir Türk asilzadesinin hizmetine girdiğini, bir müddet sonra da âzat edildiğini yazmaktadır.
Çeşitli Türk sazlarını ve bilhassa "santûrî" olarak anılacak derecede santûr çalmayı öğrendi. Kendisine "Bey" unvanı verildi. Eserlerinde kendisinden daima "Ali Ufkî Bey" olarak bahsetmektedir. Bir rivayete göre 1676 yılında, bir başka ve daha kuvvetli rivayete göre ise 1685 yılında öldü. Ali Ufki Bey III. Murat'ın yazdığı "uyan ey gözlerim gafletten uyan" güfteleri ile başlayan eserini de bestelemiştir. Sarayda mütercim, hazinedâr ve bestekâr olarak hizmet vermiştir. Lehçenin yanı sıra Türkçe, Arapça, Fransızca, Almanca, Yunanca, İbranice, İtalyanca ve Latin dilleriyle birlikte 16 dil bilmekteydi.
Ölümü ile ilgili bilgiler farklılık arz etmekte olup, hayatının büyük bölümünü geçirdiği İstanbul'da öldüğü kesin olarak bilinmemekte, ölüm tarihi konusunda ise çeşitli kaynaklarda 1672, 1675, 1676 veya 1680 tarihleri gösterilmektedir.

Ali Ufki Bey, dini meselelerle derinden ilgileniyordu. Anglikan ilm-i hâl'ini Osmanlı Türkçesine çevirmiştir. En büyük başarılarından biri Kitâb-ı Mukaddes'i Türkçeye çevirmesidir.

Kitâb-ı Mukaddes'in Mezmurlar kısmını Osmanlı Türkçesine çevirmiş ve melodilerini de Türk musikisine adapte etmeye çalışmıştır. 1665 yılında yayımlanmıştır.

1666 yılında Osmanlı Türkçesi ile ilgili bir gramer kitabı yayımlamıştır.

Behar, Cem. Ali Ufki ve Mezmurlar. Pan Yayıncılık, İstanbul, 2000, ISBN: 9789757652067.
Neudecker, H. (1996). "Wojciech Bobowski and his Turkish grammar (1666)". Dutch Studies in Near Eastern Languages and Literatures, 2, pp. 169–192.
Neudecker, H. (2000). "Ordinal numbers in Bobowski’s Turkish Bible translation (1662–1664)." Folia Orientalia, 36, pp. 219–225.
Bakalarz, A. (2005). "Polaków odkrywanie Arabii Saudyjskiej", Księgarnia Akademicka, University of Michigan, str. 57–62, ISBN 9788371887987.
F.Siarczyński, Wiadomość o Woyciechu Jaxie z Bobowej, "Czasopisma Naukowego Księgozbioru Ossolińskich", 1/1, Lwów 1828.
Florczak, Joanna, “17. Yüzyıl İstanbul’unda Çok Kültürlülük ve Bilgi Aktarımı”, Toplumsal Tarih Dergisi, s. 252, Aralık 2014.

Bale, geçmişte Avrupa saraylarında bir saray dansı olarak icra edilen, zamanla büyük bir evrim geçirerek bir sahne sanatı haline gelen; belli figürlere, adım atışlara dayalı, dünya çapında yaygın bir danstır.
Sözcük olarak kökeni, İtalyanca dans etmek anlamındaki "ballare"den gelir. Temelleri İtalya'da, İtalyan Rönesansı döneminde, mim sanatçılarının tiyatro ve gösterilerdeki dansları ile atılmıştır. Bir tür saray eğlencesi olarak Avrupa'da soyluların yaşamında yer almış; tüm kıtada önemli toplumsal dönüşümlerinin yaşandığı 1900'lerde yeni bir anlayışla icra edilmeye başlamış ve teatral bir sanat olarak gelişmiştir. Bu dansı icra eden kadın dansçılara balerin, erkek dansçılara balet denir.

14. ve 15. yüzyıllarda, İtalya'da sokak ve meydanlarda halkı eğlendiren gezici toplulukların gösterilerinde pantomim sanatçılarının sergilediği danslı, mimikli oyunlar, İtalyan sarayına da taşınmış ve baletti  adı ile bazı temsiller gelişmiştir. Saraydaki temsillerde temalar genellikle Antik Çağ'da inanılan tanrılar ve yarı tanrıların yer aldığı konuları ele alırdı.  O zamanlarda koreografik bir düzeni olmayan bale için ilk dans koreografilerini Dominic de Piacenza adlı dans ustası yaptı. Piacenza 'nın "Dans Etme ve Dansları Yönetme Sanatı" (1416) adlı kitabı, bale hakında bilinen ilk yazılı kaynaktır.
Bale, 16. yüzyılda Avrupa saraylarında tıpkı yüzme, güreş, kılıç kullanma gibi bir soyluluk göstergesi haline geldi ve askerî eğitimin bir parçası kabul edildi. Bir şenlik kutlaması olarak soyluların düğün, kutlama, şölen eğlencelerinde sergilenmekteydi, belli bir sürekliliğe ve bütünlüğe sahip değildi ve günümüzdeki gibi seyircisi yoktu.  Balelerin sonunda genellikle herkesin katıldığı büyük bir balo da düzenlenmekte idi. Kralın zenginlik ve gücünün sembolleri olarak etkileyici eğlenceler yaratma baskısı, balenin gelişmesinde rol oynadı. Bale, 16. ve 17. yüzyılın sonlarında Danimarka ve İsveç'e kadar yayıldı.
İtalya'da doğan bale, Floransalı Medici hanedanından Catherine de Medici'nin Fransa Kralı'nın oğlu II. Henry ile evlenmesi ile  Fransa'da da saray dansı haline gelmiştir. 1573 yılında Paris'teki Tuileries Sarayı'nda sahneye konulan "Ballet des Polonais" (Polonyalılar Balesi)  ve 1580'de bir nişanı kutlamak amacıyla Louvre Sarayı'nda  sahnelenen ve on bin soylu tarafından izlenen ‘‘Le Balet Comique de la Reine  (Kraliçenin Komik Balesi) tarihteki ilk bale eserleridir.

Fransa Kralı XIV. Louis dönemi, balenin altın çağının başlangıcı oldu; bugünkü balenin temeli olan klasik teknik ortaya bu dönemde çıktı. XIV. Louis'nin kendisi de uzun yıllar dans eğitimi almıştı; dansı mutlak gücünü yansıtmanın bir yolu olarak kullanmayı seviyordu. 1653'te Fronde İsyanı bastırıldığında gösterişli bir bale gösterisi hazırlattı. Babası XIII. Louis'in ölümü ile Fransa'nın üstüne çöken karanlık geceyi  başarıyla yenmesini ve ulusu belirsizlikten çıkarıp ilahi gücü sayesinde aydınlığa kavuşturmasını anlatan Ballet Royal de la Nuit (Gecenin Balesi) adlı bu efsanevi balede altı farklı rolü canlandırarak  sarayın ve kalabalık bir seyirci topluluğunun karşısına çıktı.
Kral, 1661'de Kraliyet Dans Akademisi'ni kurdurdu. Akademi, dansın sistemleşmesini  sağladı. Bu kurumda dans öğretmeni olan Pierre Beauchamps'ın sistemleştirdiği ayak hareketleri, günümüzdeki bale hareketlerin temelini oluşturmuştur. Bale tekniklerinin oluşması sayesinde, bale saraydan çıkarak, opera sahnesine taşındı; amatör soylular yerine profesyonel dansçılar tarafından maske ve peruklar kullanarak icra edilmeye başladı. Bale performansları sıradan insanlara açık hale geldi. İlk defa 1681 senesinde bir kadın, profesyonel balerin olarak sahneye çıktı.

Bir saray dansı olduğu dönemde bale, duygusallık ifade etmekten uzak, hiç bir anlatı içermeyen; asaleti sergilemek için bir araç olarak kullanılan bir performanstı. 18. yüzyılda Fransız dans hocası Jean Georges Noverre sayesinde duygu ve öykü anlatan, operadan ayrı, özgün bir sanat haline geldi.
Bale sanatının reformcusu Noverre, sahnede zerafetin abartılarak kibarlık budalalığına vardırılmasını, ayak uçlarının 180 derecelik bir açıda tutulmaya zorlanmasını eleştirdi, doğallığı savundu.  1760  tarihli Dans ve Baleler Üzerine Mektup  (Lettres Sur la Dance altes Balets) adlı kitabında dansın önemli kurallarını ve prensiplerini, pozisyonlarını ve adımlarını belirledi. Onun öncülük ettiği fikirlerin etkisiyle saray balelerinin katı kurallarının sonu geldi; duyguların ve bir öykünün anlatıldığı 'dramatik bale' (konulu bale)  ortaya çıktı. Noverre'in fikirlerinden etkilenen koreograf Jean Dauberval, 1786'da yaptığı Şımarık Kız balesinde, ilk kez insanın günlük yaşamından konuları işledi. Paris Operası'nda baba-oğul dansçılar Gaetano Vestris ve Auguste Vetris sahnedeki maskelerinin kaldırılmasını, kostümlerinin tamamen değiştirilmesini sağladı.
Fransız İhtilali'nin ardından bale, Fransa'da eski monarşik rejimle ilişkilendirildiğinden Noverre dahil pek çok bale dansçısı ve koreograf sanatlarını icra etmek için Londra'ya göç etti, göç edemeyenler hapse mahkûm edildi. Böylece Londra dramatik balenin merkezi oldu.

19. yüzyılın başlarında dramatik bale, uluslararası bir türe dönüştü. Sanat ve edebiyattaki Romantik akım bale sanatını da etkisi altına aldı. Bu dönemde erkek dansçıların yerine kadın dansçılar ön plana geçti; parmak ucunda tekniği gelişti (point'e kalkmak), kostüm olarak "romantik tütü" denilen giysi kullanılmaya başladı. La Sylphide, Giselle, Coppélia baleleri romantik dönemde oraya çıkan en önemli bale eserlerindendir.

Rusya'da Çariçe Anna Ivanovna, 1738'de bir Fransızı, aristokratların çocukları için Sen Petersburg'da bir dans okulu açmakla görevlendirmiş ve Rusya'da bale zamanla gelişmişti. 1847'de Petersbug'a gelen Fransız dansçı Marius Petipa'nın, geleneksel Rus balesine Fransız tarzı ile İtalyan balesinin mim özelliklerini eklemesi sonucunda klasik bale ortaya çıktı. Petipa, yardımcısı Lev İvanov ve besteci Çaykovski ile Kuğu Gölü, Uyuyan Güzel, Fındıkkıran gibi popülaritesini  halen koruyan önemli baleler meydana getirdi.

Petersburg balesinin bazı genç üyeleri ise Petipa'nın koruduğu klasik geleneğe karşı çıkarak balede bir ifade birliği olması gerektiğini savundular; devrim niteliğinde yenilikler yaptılar. Erkek dansçılar da kadın dansçılar kadar önem kazandı. Organizatör Sergei Diaghilev, Rus balesini  Avrupa'ya taşıyıp bu yeniliklerden Avrupa izleyicisini haberdar etti. 19. yüzyıl sonunda Rusya'da bale gelişirken Avrupa'da bu sanata ilgi azalmış, opera ön plana çıkmıştı. Rus sanatını Avrupa'ya tanımak için Diaghilev'in öncülüğünde bir araya gelen besteci, koreograf, ressam, dekor ve giysi tasarımcıların meydana getirdiği  Ballets Russes (Rus Balesi) topluluğu, balenin yeniden Avrupa'da çok izlenilen bir sanat dalı olmasını sağladı. Topluluk, yeni koreografik dans adımlarının oluşturulmasına, modernizmin akımının sahnelere taşınmasına öncülük etti.

1900'lerin başında faklı disiplinlerden sanatçıların, aşırı süslemeye dayanan sanat anlayışlarına karşı çıkarak klasik dönemi anımsatan daha sade bir tarza geri dönmeyi tercih etmesi eğilimi neoklasizm olarak adlandırılır. Balede bu anlayış, Ballets Russes koreograflarından George Balanchine ile özdeşleşmiştir. Balanchine, Ballets Russes'in dağılmasından sonra bir bale topluluğu kurmak üzere New York'a gitti. Concerto Barocco (1941), Four Temperaments (1946), Agon (1957) ve Episodes (1959) gibi tanınmış neoklasik balelerin koreografileri New York'ta yapıldı.

Geleneksel bale kurallarını reddedip daha özgür ve deneysel bir tarz benimseyen dansçılar, modern baleyi geliştirdiler. Modern bale; zaman zaman caz, sokak dansı, multimedya ve tiyatro unsurlarını da içeren ve bu unsurları klasik balenin tekniği ve hassasiyeti ile birleştiren karma bir tarzdır. Moden balenin öncüsü sanatçılardan bazıları, William Forsythe, Jiří Kylián, Twyla Tharp'tır.

Ballet: The Art of Dance, Bale tarihi hakkında belgesel, Lucasfilm, 2007
Inside the Point, Belgesel, Stash Free Documentaries, 2022
ballet.org.uk30 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Barok müzik (UK /bəˈrɒk/ veya US /bəˈroʊk/), Batı Avrupa kökenli yaklaşık 1600 ile 1750 yılları arasında Batı klasik müziği'nin bir dönemi veya tarzıdır. Bu dönem, Rönesans müzik dönemi’ni izledi, ardından Klasik dönem takip etti ve galant stili Barok ve Klasik dönemler arasındaki geçişi sağladı. Barok dönemi üç ana aşamaya ayrılmıştır: erken, orta ve geç. Zamanla örtüşecek şekilde bu üç dönem, geleneksel olarak 1580'den 1650'ye, 1630'dan 1700'e ve 1680'den 1750'ye dek olan süreçleri kapsar. Barok müzik, "klasik müzik" kanonu'nun önemli bir bölümünü oluşturur ve şu anda yaygın olarak çalışılmakta, çalınmakta ve dinlenmektedir.

"Barok" terimi, "şekilsiz inci" anlamına gelen Portekizce "barroco" kelimesinden gelir.
Jean Jacques Rousseau'ya göre "barok müzik, armoninin açık seçik olmadığı, modülasyonlar ve uyumsuzlukla dolu entonasyonları güç ve hareketi zor olan müziktir". Yapı sanatı ile ilgili ilk tanımla 1788 yılında Encyclopédie méthodique'te karşılaşılmaktadır: "Mimarlıkta barok, tuhaflığın bir nüansıdır". Öyle anlaşılıyor ki bu isim, dönemin başlangıcında resim ve heykel çalışmalarındaki değişikliklere gösterilen şaşırmış reaksiyon sonucu çıkmıştır.
Barok müzik dönemi eserleri batı klasik müziği içinde çok önemli bir yer almakta ve dönemimizde de popüler olarak çalınmakta ve dinlenmektedir.
Barok müzik dönemi Johann Sebastian Bach, Antonio Vivaldi, Jean-Baptiste Lully, Arcangelo Corelli, Claudio Monteverdi, Jean-Philippe Rameau ve Henry Purcell gibi bestecilerin eserlerini kapsamaktadir. Barok müzik dönemi müzikteki başlıca büyük yeniliği "fonksiyonel tonalite" kavramının çok geliştirilmesindedir. Bu dönemdeki besteciler ve çalgıcılar çok daha ayrıntılı ve incelikli müziksel süsler uygulamaya başlamışlar; müziksel notasyon şeklini değiştirmişler ve müziksel çalgıları yeni teknikler kullanarak çalmaya başlamışlardır. Barok müziği döneminde müziksel çalgılarla müzik icra edilmesinin ebadı, kapsam genişliği ve karmaşıklığı artmıştır. Barok müzik dönemi opera görsel sanatının kurulup, geliştirilip ve yaygınlaştırılması dönemidir. Bugün kullanılan müzik terimleri ve kavramlarının çoğunluğu barok müzik doneminde ortaya çıkartılmış ve o zamandan beridir kullanılagelmiştir.

Müzikte barok dönem, 1600 ile 1750 yılları İtalya'daki opera denemeleriyle başlamış; Johann Sebastian Bach'ın ölümüyle sona ermiş ve tüm müzik türlerinde günümüze kadar kalıcı olan değişikliklerin oluşmasına neden olmuştur. Rönesans müzik dönemi, tüm sanat dallarında sadelik, temizlik ve saflık dürtülerini güçlendirmesine ve duyguları daha yumuşak bir anlatımla ifade etmesine karşın, özellikle müzik alanında, sürekli kullandığı tekdüzelikten dolayı giderek sıkıcı olmaya başlamıştır. O kadar ki, rönesans dönemi bestelerinin en belirgin özelliği, çalgıların aynı anda başlayıp aynı anda eseri bitirmeleri olarak anlatılabilir.
Barok dönemle birlikte, müzik "kontrast" kavramı ile tanışır. Aynı tınılardaki çalgılar birbirleriyle savaşırcasına, birbirleri ile karşıtlık oluşturarak eserde yerlerini alırlar. Klasik Dönem sanatçıları dahi, her ne kadar Barok dönem eserlerini karmaşık, süslü, zevksiz ve abartılı olarak adlandırsalar ve "Barok" kelimesini aşağılayıcı manada kullansalar da kendi kullandıkları ve günümüze kadar uzanan birçok armoni kuralını bu dönemin ustalarından öğrenmişler ve yer yer kopyalamışlardır. 150 yıla yayılan bir süreci etkileyen Barok akımı, kimi müzik tarihçilerine göre 2, kimine göre 3 evreli bir dönemdir. Herkesin kabul ettiği ortak düşünce ise "Olgun Barok" olarak adlandırılan son dönemde Johann Sebastian Bach'ın önemli bir yere sahip olduğudur.
Barok müziğinin yapısında en belirgin özellik, müzikte "kontrast"lar kullanılması olmuş ve bununla birlikte konçertolar devri başlamıştır. Müziksel ifadeyi güçlendirmek için kullanılan ses düzeyinin alçalıp yükselmesi Barok dönemde keşfedilen ve gelişen işaretlerle başlar. Orta Çağ ve Rönesans'ta ses şiddeti, hep aynı seviyede kullanılmaktaydı. Barok dönemde piyano (düşük ses) ve forte (gür ses) terimleri ile eserlerde ses şiddetinin önemi ve katkısı görülmeye başlar.
Barok dönemin bir diğer yeniliği, bu döneme kadar olan müzikal yapıda bulunmayan ve eserin başka bir bölüme geçeceğini veya bittiğini belirten bir olgunun kullanılmasıdır. Eserlerde kapanışlar ve geçişler daha güçlü yer alır.
Kontrastlar üzerine kurulan Barok müzikte ritmik yapıda da büyük gelişmeler olur. Rönesans'tan Barok müziğe sıçrayan, metine bağlı müzikal anlatım, konuşma dilindeki vurguların abartılmasına neden olur. Barok dönemde doğan opera ve kantatlar günümüzde de aynı kurala bağlı kalınarak abartılı bir dilde seslendirilirler. Barok dönemle beraber çalgı müziği büyük ilerleme gösterir. Yalnız çalgılar için bestelenen yapıtlar çoğalır. 
Ses müziği ve çalgı müziğinin birleştirilmesi de Barok dönemde filizlenir. Eşlik görevi gören sürekli bas çalgıları ve insan sesi birleşir. Kontrast oluşturmak amacıyla eşlik çalgıları tekdüze hareket ederken, vokal hareketli ve süslü davranır.
16. yüzyılın sona ermesiyle birlikte İtalyan besteciler madrigal adını verdikleri, şiirler üzerine yazdıkları çok sesli müzikler üzerine yoğunlaşmaya başlamıştı. 

Monteverdi'nin opera eserleri ve madrigalleri, barok dönemin ilk zamanlarının zirve noktası olmuş ve daha sonra gelecek müziğe liderlik etmiştir. Dinsel bir tema üzerine kurulu dramatik eserler olan oratoryolar, kökünü Roma'dan alır. Avrupa'ya yayılması ise Alman-İngiliz besteci George Frideric Handel sayesinde olmuştur. Handel, ünlü Messiah oratoryosunu İngiltere'de bestelemiştir (1741).
Sonat, kendini barok dönemin ilk zamanlarında bulmuş bir başka müzik formudur. İtalya'da sonat, yavaş ve hızlı dans parçalarından oluşan eser veya yavaş-hızlı kontrastlarıyla gelişen eserlere denirdi (daha sonra bu tarz kiliselerde de kullanılmıştır). Arcangelo Corelli gibi her iki tarzda da müzik yapan besteciler olmuştur. 
İtalya'nın dışında ise süit adı verilen dans parçaları besteleniyordu. Barok dönemde sonatlar kadar yaygın olan süit formu, zamanla popülaritesini yitirmiş ve sonat formu kadar kalıcı olamamıştır. Süitler, kantatlarda olduğu gibi tek bir çıkış noktasından hareketle iki veya üç bölümlü forma ulaşırdı (örneğin Domenico Scarlatti'nin klavye sonatları gibi, Bach'ın bestelediği birden çok formlu eserler gibi). İlk sonatlar, ya tek bir enstrüman ya da küçük bir grup için yazılırdı. 
17. yüzyılın sonlarına doğru (barok dönemin ortaları), bu sonat formu konçerto grosso şekline dönüştü. Solist grup ise genellikle konçertino (iki keman ve continuo) olurdu. Daha sonra ise konçerto durumuna dönüştü. Şüphesiz ki Bach'ın Brandenburg Konçertoları konçerto grosso stilinin bu dönemdeki en iyi örneklerinden birisidir. Ayrıca Antonio Vivaldi'nin solo konçertoları da bu dönemin en önemli modellerinden olmuştur.
Sonat, konçerto ve vokal formları gelişiminin ortalarında, barok dönemin bir başka önemli özelliği ortaya çıkmaya başladı: Tonalite. 16. yüzyılın ortalarında eski kilise modları, yeni anahtar bağları konseptiyle yer değiştirmeye başladı. Barok dönemle birlikte besteciler bir anahtardan diğerine atlamaya başlamıştı. Zamanın kromatik müziğini üretmeye başlamışlardı.
Zamanla, anahtarlar arasındaki bağ ve geçişler bir sistem halini aldı. Bach'ın İyi Düzenlenmiş Klavye (das wohltemperierte klavier) adlı eseri bu bağı anlamak için iyi bir örnektir. Bu eser ayrıca bir başka iki önemli barok formu yapısı içinde barındırmaktadır: prelüd ve füg.
Barok dönemin en gözde çalgılarından biri klavsen (harpsikort)'di. Klavsen, seslerin hafif veya kuvvetli çıkmasına olanak sağlamayan bir düzeneğe sahipti. Yine de dönemin favori enstrümanı olmuş, gerek solo gerek eşlik göreviyle pek çok eserde kullanılmıştır.
Barok dönemde icat edilmesine karşın dönemin bestecileri piyano için eser yazmamıştır. Klavsene göre cılız bir sese ve sert tuşeye sahip piyanoya eser veren ilk besteci Muzio Clementi'dir. 1773'te daha on sekizindeyken piyano için üç sonat yazmış, çalgıyı popüler hale getirmiştir. Barok dönem bestecilerinin günümüzde piyanoda çalınan eserleri aslında piyano için yazılmamıştır. Dolayısıyla piyano ve forte gibi nüanslar ve staccato gibi çalım tekniklerinin hiçbiri eserlerin aslında yoktur veya çok azdır.
Bütün bu değişiklikler birbirlerine paralel olarak gelmiş ve barok dönemi oluşturmuştur. Eski kurallardan ve polifonik takıntılardan kurtulunması, yeni bir tarz ve kural geleneği yapma gereğini doğurdu. Bu da, kadanslar veya armonik geri planlar üzerine doğal olarak solistlik yapan, melodiyi ortaya çıkardı. Bu armoniler içinde sequence'ı (zincirleme) getirdi ve tüm bu armonik gelişimler bir yandan da ritmik gelişmeleri doğurdu. Bas bölümleri, Orta Avrupa dans müziğinin tipik ritimleriyle kaynaştı ve tüm bunlar barok müziğini barok müzik yaptı.
Barok dönemde müzik, modern müzikal dilin gelişiminde kuşkusuz en önemli kilometre taşı olmuştur. Bu 1,5 yüzyıl içerisinde, müzikal formlar değişip geliştikçe bir yandan da daha sonrasının ve bugünün müzik standartlarını belirlemeye başlamıştı. Tonalite ve akor tonlaması çok büyük önem taşımaktadır.
18. yüzyıl, bilindiği gibi, Avrupa'da müziğin Barok yüzyılıdır. Händel gibi, Bach gibi, Barok müziğin büyük ustaları eserlerini bu yüzyılda vermişlerdir. Ancak Barok müzik, diğer sanatlarda olduğu gibi, feodal aristokrasiye hizmet eden bir yapı sergilemektedir.
Salon müzik ilişkisine örnek: Barok dönemde besteciler kiliselerde, belediye ve saraylarda veya bir operada görevliydiler. Bu yerlerin ortak özellikleri küçük olmaları idi. Genellikle dikdörtgen şeklinde yansıtıcı yüzeylere sahiptiler. Bu akustik çevrelerdeki yankılanma süresi kısadır. Böyle bir çevrede çalınan müzik çok parlak olur ancak seslerin dolgunluğu azdır. 
Klasik dönem Haydn, Mozart, Beethoven, bu dönemdeki orkestrada 40 kadar çalgıcı bulunuyordu. Yaylı, ağaç üflemeli, pirinç üflemeli, vurmalı çalgılar kullanılıyordu. O zamanki konser salonları şimdikilerden küçük, dinleyiciler ise 300-400 kişi kadardı. Bu salonlar, tümüyle doluyken yankılanma süresi 1,5 saniye olmaktadır. 19. yüzyılda daha büy

Beste, müzik notasyonu kullanılarak yazılmış veya icra sırasında kaydedilmiş müzik yapıtı. Vokal veya enstrümantal olabilir.
Beste; kişiden kişiye değişen, kültürler arasında farklılık gösteren müzikal elementler içerir. İcra öncesinde yapılmış besteler müziğin, daha sonra yazılı notasyon kullanılarak veya hafızadan tekrar çalınabilmesine olanak tanır.
Besteciliğin özü olan emprovizasyon yani doğaçlama; performans sırasında müzik yapıtının oluşturulması, anında ortaya çıkan müzikal elementlerin bir araya getirilmesidir.
Yeni besteler yaratan kişilere besteci denir. Şarkıların bestecilerine genellikle şarkı yazarı denir. Şarkılarda, güfte yazan kişi söz yazarıdır. Popüler müzik ve geleneksel müzikte, şarkı yazarlığı, şarkının ana sayfası adı verilen temel bir taslağının oluşturulmasını içerebilir. Klasik müzikte, orkestrasyon tipik olarak besteci tarafından yapılır.
Bir müzik parçası kelimelerle, resimlerle veya 20. yüzyıldan beri bilgisayar programı ve grafik gösterimi ile de bestelenebilir.

Ses kaydı
Müzik teorisi
Müzik tarihi
Armoni
Ritim

Blues, 400 yıllık geçmişi olan ve temeli Afrika'ya dayanan bir müzik türüdür. Blues terimi Batı Afrika kültüründe cenaze ve yas törenlerinde ''acının ifadesi'' olarak kullanılan "çivit rengi" üzerinden mistisizme dayanır. Kökleri Afrika'da bulunan blues, 17. yüzyıldan itibaren Afrika'dan getirilen kölelerin tarlalarda çalışırken söyledikleri hüznü, umudu, özgürlüğü ve derin acıyı anlatan şarkılardan doğmuştur. İlk yayınlanan Blues notası Hart Wand'ın 1912 tarihli "Dallas Blues"udur.
Blues, 1865 yılından itibaren köleliğin kaldırılmasıyla birlikte Amerikan toplumu içinde yayılmaya başlar ve buradan da zaman içerisinde tüm dünyaya yayılır. 1910'lu yıllardan itibaren ise blues, Amerika'da birçok şehre yayılır. Bu şehirlerdeki kültürle ve müzikle harmanlanır ve yeni Blues türleri ortaya çıkar. Bunlardan bazıları British Blues, Delta Blues, Memphis Blues, Texas Blues'dur. 1930'lu yıllara gelindiğinde Blues, Caz müzik ile harmanlanarak Robert Johnson, Big Bill Broonzy, Sonny Boy Williamson, Lonnie Johnson ve Tampa Red idi.
Blues'un formu, genellikle Afrika ve Afro-Amerikan müziğinde bulunan "çağrı ve cevap" düzeniyle akor dizilerinin tekrarlayan döngüsüdür. 12 ölçülük Blues, popüler müzikte en çok kullanılan akor yürüyüşüdür. Blues notaları, genellikle bemolleştirilmiş üçlü, bemolleştirilmiş beşli ya da bemolleştirilmiş yedili olarak isimlendirilirler.
Blues, özünde en çok ritim özellikleriyle dikkat çekmektedir. Ancak günümüzde icra edilmekte olan Electric Blues yüksek enstrüman hakimiyeti ve güçlü ritim kabiliyetiyle birlikte iyi bir armoni bilgisini de gerektirmektedir. Zira Modern Blues, Afrika kökenlerinin yanında çok yüklü bir etkileşime uğramış ve pek çok müzikten izler barındırır hale gelmiştir.

Oakley, Giles (2004). Blues Tarihi: Şeytan'ın Müziği. Aydemir Özügül tarafından çevrildi. Ayrıntı Yayınları. ISBN 9755393889.

Caz, ilk kez ABD'nin güney eyaletlerinde, 1900'lerin başında gelişmeye başlamış bir Afro-Amerikan müzik türüdür. 19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında New Orleans, Louisiana'daki Afrikalı-Amerikalı topluluklarda ortaya çıktı. Caz müziği, mavi notalar, senkop, swing, çoklu ritim, atışma ve doğaçlama tekniklerini kullanır; Afrikalı-Amerikalı ve Batı müziği tekniklerinin harmanlanmasıdır. Bu müziğin dünya ile tanışması ise 1917 yılında Dixieland Jazz Band'in ilk plaklarının piyasaya çıkmasıyla olmuştur. 1920 ile 1930'larda popülerliğinin artmasıyla başta ABD olmak üzere tüm dünya genelinde Caz Çağı yaşanmıştır. Caz yalnızca geçmişte değil, bugün dahi çok sevilen ve ünü gün geçtikçe artan müzik türlerinden biridir. 1920'lerin Caz Çağı'ndan bu yana, geleneksel müzik ve popüler müzikte önemli bir müzikal ifade biçimi olarak kabul edilmiştir.
Caz müziği yirminci yüzyıl başlarında keşfedildiği topraklar olan ABD'den çıkıp dünyaya yayılma sürecinde ve günümüze gelene kadar birçok alt türe (New Orleans, Swing, Kansas, Çingene cazı, bebop, cool, avangart, serbest caz, Latin caz, soul, füzyon, caz rock, smooth, caz funk, etno caz, asit caz) ayrılmış ve sayısız müzik türü ve geleneğiyle etkileşime girmiştir.

Cazın kökeni; Eski Afrika ruhani törenleri, blues, ragtime ve Avrupa ordu bandoları gibi Batı dünyası geleneklerine dayanır. 19. yüzyılın sonlarında oluşmasından sonra caz stilleri yayılmaya ve diğer müzik akımlarını etkilemeye başlamıştır. Caz kelimesinin kökeninin o dönemin argosundan geldiği düşünülmektedir; önerilen anlamlar enerjik, ruhani ve titreşimlidir.
Cazın ilk yıllarında en çok beslendiği akım blues'dur. Blues, Amerika'ya getirilen köle Afrikalıların halk müziğidir. Caz da Afrika'daki geleneksel müzik köklerinden beslenmiştir. Bu nedenle caz, pek çok caz müzisyeni için Güney Afrikalıların icat ettiği bir müziktir.
Caz müziği 1880'lerde New Orleans'ta gelişmeye başladı ve 1920'lerin başında New York, Los Angeles ve Chicago'da yapılan kayıtlarla son şeklini aldı.
Ordu bandolarının müzik aletleri caz müziğinin en önemli enstrümanları olmaya başlamıştır: üflemeli çalgılar ve vurmalı çalgılar. Geneli alaylı olan Afrika kökenli müzisyenler, kendi ufak gruplarını kurmaya başlamış; gezici olan ve cenazelerde çalan bu gruplar, müziğin kısa sürede çok sayıda kişiye ulaşmasını sağlamıştır.
Savaş sonrasında açılan siyahilere özel okullar ve sivil topluluklar daha fazla eğitimli müzisyen yetişmesine olanak sağlamıştır. Lorenzo Tio ve Scott Crabbe klasik Avrupa müzik eğitiminden geçen ilk caz müzisyenlerindendir. Eğitilmiş yetenekler, eserlerinin daha uzun ömürlü olmalarını sağlamış ve doğaçlama tekniklerine katkıda bulunmuştur.

1920'den 1933'e kadar ABD'de içki yasağı dönemi'nde alkollü içkilerin satışı yasaklandı, bu ise yasadışı gizli içki satılan barların ortaya çıkmasına neden oldu; bunlar popüler müzik, dans şarkıları, yeni şarkılar ve şov melodileri yapılan "Caz Çağı"nın canlı mekanları haline geldi. Caz ahlaksızlık olarak ünlenmeye başladı ve eski nesillerin birçok üyesi, Kükreyen 20'lerin çökmekte olan değerlerini destekleyerek onu eski kültürel değerlere tehdit olarak gördü.
Princeton Üniversitesi'nden Henry van Dyke şöyle yazdı: "... bu müzik değil. Bu sadece işitme sinirlerinin tahrişi, fiziksel tutku tellerinin şehvetli bir alayı." The New York Times Sibirya köylülerinin ayıları korkutmak için caz kullandığını, ancak köylülerin tencere ve tava kullandığını bildirdi; Başka bir hikaye, ünlü bir orkestra şefinin ölümcül kalp krizine cazın neden olduğunu iddia etti.

1919'da, Kid Ory'nin New Orleanslı müzisyenlerden oluşan Orijinal Creole Jazz Band'ı, 1922'de kayıt yapan New Orleans kökenli ilk siyah caz grubu oldukları San Francisco ve Los Angeles'ta çalmaya başladı. Aynı yıl Bessie Smith ilk kayıtlarını yaptı. Chicago "Hot Jazz"ı geliştiriyordu ve King Oliver, kontrabascı Bill Johnson'a katıldı. Bix Beiderbecke, 1924'te The Wolverines'i kurdu.
Güney siyahi kökenlerine rağmen, beyaz orkestralar tarafından çalınan caz dans müziği için daha büyük bir pazar vardı. 1918'de Paul Whiteman ve orkestrası San Francisco'da hit oldu. Victor Talking Machine Şirketi ile sözleşme imzaladı ve 1920'lerin en iyi grup lideri oldu, sıcak caza beyaz bileşen katarak Bix Beiderbecke, Jimmy Dorsey, Tommy Dorsey, Frankie Trumbauer ve Joe Venuti gibi beyaz müzisyenleri işe aldı.
1924'te Whiteman, George Gershwin'in orkestrası tarafından ilk kez seslendirilen Rhapsody in Blue adlı eserini ısmarladı. Caz kayda değer bir müzik formu olarak tanınmaya başladı. Olin Downes, The New York Times'daki konseri değerlendirirken, "Bu beste olağanüstü bir yeteneği gösteriyor, çünkü kendi türünün çok ötesinde amaçları olan, ustası olmaktan uzak olduğu bir formla mücadele eden genç bir besteciyi gösteriyor.... Bütün bunlara rağmen, kendisini önemli ve genelde son derece özgün bir biçimde ifade etmiştir. ... İlk teması ... sadece bir dans melodisi değildir. ... dinleyicinin ilgisini hemen çeken, değişen ve zıt ritimlerde ilişkilendirilen ve birleştirilen bir fikir veya birkaç fikirdir."

Ragtime: Bunun başlangıcı, siyahilerin, çeşitli törenlerde söyledikleri eski şarkılardır. Parçayı, ritmik bir şekilde ayrı ayrı ve birçok sesin meydana getirdiği ses dizisi takip eder. Cazın 1917 yılına kadar sürmüş olan bu devresinde yetişen musikişinasların en ünlüsü Jelly Roll Morton'dır. Bu devrede çalınan parçalardan günümüze tek bir plâk bile kalmamıştır.
Blues: Amerikalı siyahilerin çalışma sırasında söyledikleri halk şarkılarından oluşan blues, cazı meydana getiren en önemli unsurdur. İfade muhtevası bakımından siyahilerin iç sıkıntısını, hüznünü ifade eder.
Hot Caz: Cazın perdeye ve sahneye geçmesinden sonra gelişen melodilerle meydana gelmiştir. Bu gelişmede herkes kendi stilinde bir solo yapar.
Cuse: Hot Caz'ın devamı ve daha olgunlaşmışıdır. Bu gelişimle cazın karakteri kesin olarak belli olmuş, caz bütün yönleriyle olgunlaşmış ve tamamlanmış bir müzik haline gelmiştir. Bütün bu gelişim içinde özellikle klasik müzik parçalarının caz müziğine uydurulması ön planda yer alır. Bu çağda, Louis Armstrong, Coleman Hawkins, Lester Young, Roy Eldridge, Glenn Miller gibi büyük caz sanatçıları yetişmiştir.
Cazda ölçü dört zamanlıdır. Dört zamanlı ölçünün zayıf zaman denilen ikinci ve dördüncü vuruşlarının vurgulanmış ve temponun dinleyenlere dans etme arzusu verecek şekilde hafiflik ve rahatlıkla yaşatılması cazın başlıca özelliğidir. Caz, armoni bakımından da müziğin doğasını beslemiş ve klasik armoniden ayrı bir armoni şekli geliştirilmiştir.
Bir caz topluluğu, çalgılar bakımından melodi (ezgi) ve ritim (dizem) olmak üzere iki bölüme ayrılır. Ezgi bölümünde trompet, trombon, klarnet, saksofon, gibi nefesli çalgıları; dizem bölümünde piyano, kontrbas, gitar ve davul vardır. Keman, flüt, akordiyon, mandolin gibi çalgılar ya az kullanılır ya da hiç kullanılmaz. Caz müzik topluluklarında genelde saksofon, trompet, klarnet, trombon, piyano, kontrbas, gitar gibi çalgılar kullanılır. İnsan sesi ön plandadır. Bestelenmiş şekliyle seslendirilmiş olmasının yanı sıra genellikle doğaçlama olarak çalınması en büyük özelliğidir.

Caz müziğini tanımlamak güçtür, ama olası tanımları arasında genel kabul gören, önemli bir öğesinin doğaçlama olduğudur. Doğaçlamanın kökenleri yine Afrika'ya dayanmaktadır. Özellikle blues'da sık rastlanan atışma, tek başına doğaçlamadır.
Doğaçlamanın formu zamanla değişmiştir. İlk zamanlarda sadece atışma iken, daha sonra sözlere ve nihayetinde melodiye yerleşmiştir. Dixieland cazında, müzisyenler sırayla melodiler çalarak, bir şekilde atışmaktadırlar. Daha sonra oluşan klasik caz formunda ise müzisyenler belirli bir melodiye bağlı kalarak doğaçlama yapmaktadır. Bu nedenle caza sürekli yeni bir yorum getirilmektedir.
Swing döneminde, büyük bandolar notalarla düzenlemeler yapmışlar, diğer yandan solo müzisyenleri doğaçlamalarına bu çerçevede devam etmişlerdir. Bebop'ta ise doğaçlama daha fazla alan bulmuş, en başta, çalınan melodi doğabilir olmuştur.
Müzisyenlerden biri doğaçlamaya başlayınca diğer müzisyenler ona eşlik edebilir ya da birkaç akor ile arka plana geçebilir.

Caz ana hatları
Caz türleri listesi

Country (ayrıca country ve western olarak da bilinir), Amerika Birleşik Devletleri'nin güney bölgelerinde, hem Amerika'nın Güneyi'nde hem de Güneybatı'da ortaya çıkan bir müzik türüdür. İlk olarak 1920'lerde üretilen country müziği, öncelikle işçi sınıfı ve mavi yakalı Amerikan yaşamıyla ilgili hikayeler söylemeye odaklanır.
Country tarzı, 1920'lerde ABD'nin güney eyaletlerindeki yoksul ve beyaz köylüler arasında ortaya çıktı. Country, ilk sömürgecilerin torunlarının kuşaktan kuşağa aktardıkları Galler, İskoçya ya da İrlanda'ya özgü eski halk şarkılarının ya da baladlarının Amerikan zevkine uyarlanmasıyla oluşturulmuştur. Eşlik eden başlıca çalgılar bir banjo ya da gitar ve bir kemandır. Bu müzik, köylerin çevreleriyle iletişim olanaklarını artıran radyo sayesinde tüm güney eyaletlerinde yayıldı. Güneyli halk, bu tarzı büyük bir ilgiyle karşıladı.
Nashville, çıkışından bu yana bu türün merkezi olarak bilinir. 1930'lu yıllarda, bu müzik tarzına "Hillbilly Music" (Orman Köylülerinin Müziği) de dendi. Türün ilk büyük yıldızı, kovboy müziğiyle Hillbilly müziğini birleştirerek, "Country And Western" tarzını yaratan Jimmie Rodgers'tır (1897-1933). Şarkıcı ve oyuncu Roy Rogers rol aldığı çok sayıda filmle "Country And Western" tarzının dinleyici kitlesini büyük ölçüde genişletti. Savaşın ardından Hank Willimas (1923-1953) bu türün temsilciliğini üstlenerek yürüttü. Bill Haley, Elvis Presley gibi güneyin ilk Rock And Roll şarkıcıları, sanat yaşamlarına Country ile başladılar. Johnny Cash ve Carl Perkins bu türün en ünlü iki savunucusudur. Country müzik üzerinde Meksika, İspanya ve Latin Amerika etkileri de görülmektedir.
1950'li yılların sonlarından başlayarak, Amerikan rock gruplarının bir bölümü sürekli olarak Country'den esinlendi. Bazı Country şarkıcılarının da Rock'tan etkilenmesi sonucunda, Country Rock tarzı doğdu. Günümüzde Nashville'deki stüdyoların üretimi, bölgesel özelliklerden oldukça uzaklaşmıştır. Bugün Country, daha ağırbaşlı ve daha gelenekçi sözlerle Rock'ın saygın bir türüdür.

Amerikan halk müziği ile popüler müziğinin bir sentezi şeklinde de özetlenebilecek country, caz gibi, gerek ABD gerekse diğer dünya ülkeleri tarafından sevilip sayılan bir müzik tarzıdır.

Country Music Birliği19 Eylül 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
GAC - Great American Country TV 2 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Coast to Coast - The Legend of Country 15 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Aranjman veya cover, müzik alanında önceden seslendirilmiş bir eserin farklı sanatçılar tarafından yeniden icra edilmesi anlamına gelmektedir. "Cover" (Okunuşu kavır), kökeni eski Fransızcaya (coverir, 13. Yüzyıl) dayanan İngilizce bir sözcük olmasına rağmen birçok dilde değiştirilmeden kullanılmıştır. Türkçedeki en yaygın karşılığı aranjmandır.

"Aranjman" (veya Düzenleme): Müzikle ilgili "teknik bir terim olarak" ele alındığında "aranjman", orkestrasyondan farklı olarak bestesi daha önceden yapılmış bir melodinin stilini muhafaza etmek şartıyla çeşitli enstrümanlara dağıtılarak yeniden düzenlenmesi (İng. Arrangement) ve bu sırada parçanın akışı ve armonizasyonunun yeniden yazılması, kısaca, mevcut melodiye müzikal bir çeşitlilik kazandırmak anlamına gelmektedir. Bu teknik işleme "aranje etmek" bunu yapan kimseye "aranjör", ortaya çıkan yeni esere de "aranjman" adı verilir.

"Aranjman müzik akımı": Aranjman sözcüğü, teknik anlamı dışında "bir müzik akımı"nı tanımlamak için de kullanılmaktadır. "Aranjman müzik" türü bir dönem Türkçeleştirilmiş yabancı dildeki şarkılara verilen addır, yani kısaca "aranjman" olarak adlandırılan bu şarkılar yabancı dildeki müziklerin Türkçe cover'larıdır. Bu maddede ele alındığı anlamıyla "aranjman müzik akımı" 1960'ların hemen başında ortaya çıkmış ve 10 yıl boyunca hüküm sürdükten sonra 1970'lerin başında yerini Anadolu Pop (veya Anadolu Rock) akımına bırakmıştır. Bu tür şarkılara verilen bir başka ad da "Türkçe sözlü hafif Batı müziği"ydi. "Türkçe pop", "Türk popu" "Türk pop müziği" veya TRT'nin kullandığı "Türk hafif müziği" terimleri zaman zaman aranjman yerine kullanılmış olsalar da bunlar Türkçe besteleri de içine alan daha geniş bir kavramı temsil ediyordu ve gerçek anlamıyla "Aranjman müzik"in tam karşılıkları değillerdi.

1960'lara gelinceye kadar Türkiye'de pop şarkılar Türk şarkıcılar tarafından orijinal dillerinde yani İngilizce, İspanyolca, Fransızca ve İtalyanca söyleniyordu. 1961 yılında Fecri Ebcioğlu ilk kez Fransız pop şarkıcısı Bob Azzam'ın "C'est écrit dans le Ciel" adlı parçasına Türkçe sözler yazıp "Bak Bir Varmış Bir Yokmuş" adıyla İlham Gencer'e söyletmesi ile aranjman akımı başlamış oldu. Bu parça Türkçe söylenmiş ilk pop şarkısıdır. Şarkı büyük bir ilgiyle karşılanınca devamı çığ gibi geldi. Ebcioğlu'na Sezen Cumhur Önal'ın da katılması ile yüzlerce yabancı pop şarkısına Türkçe sözler yazılarak plaklar dolduruldu. Bu şekilde aralarında Ajda Pekkan, Alpay, Ertan Anapa'nın da olduğu onlarca şarkıcı ülke çapında ünlü oldular. Talep o kadar fazlaydı ki bu iki söz yazarı daha da ileri giderek şarkıların orijinal bestecilerini ve yorumcularını Türkiyeye getirterek kendi bestelerine Türkçe sözler yazarak bizzat kendilerine plak doldurttular. Bunlar arasında Adamo, Marc Aryan, Johnny Hallyday, Sacha Distel, Peppino di Capri, Mina ve Patricia Carli gibi Avrupa'nın tanınmış şarkıcıları da vardı. Avrupalı şarkıcıların kendi şarkılarını kırık bir Türkçeyle söylemeleri insanlara o denli sempatik gelmişti ki aynı aranjmanları seslendiren Türk şarkıcılar da tıpkı onlar gibi kırık bir Türkçe kullanmaya başladılar. Örneğin aranjmanını Fecri Ebcioğlu'nun yaptığı "Her Yerde Kar Var"ı kendi bestecisi Salvatore Adamo nasıl bozuk bir Türkçe ile söylediyse aynı aranjmanı Ajda Pekkan da tıpkı onun gibi bozuk bir aksanla söylemişti.
Aranjman akımının (modasının) bu iki öncüsü Fecri Ebcioğlu ve Sezen Cumhur Önal'a bir süre sonra Fikret Şeneş ve Ülkü Aker, 1970'lerde de Norayr Demirci katıldı. Uzun yıllar bu alanda sadece bu isimler vardı. Bu isimlerin yazdıkları Türkçe sözlerle plak yapılmış birçok şarkı orijinallerinden daha başarılı olmuştur, başarının payı bazen düzenlemede bazen de yazılan başarılı Türkçe sözlere aittir. "Kimler Geldi Kimler Geçti", "Memleketim", "Son Verdim Kalbimin İşine", "Bu Ne Dünya", "Sev Kardeşim" orijinal versiyonunun önüne geçmiş olan şarkılardan bazılarıdır. Sezen Cumhur Önal'a göre Kamuran Akkor için sözlerini yazdığı "Aşk Eski Bir Yalan" adlı aranjmanı, şarkının orijinali olan Enrico Macias'ın "S'il Fallait Tout Donner"den daha fazla satmıştı.
Gönül Yazar, Nesrin Sipahi, Gönül Akkor ve İnci Çayırlı gibi Türk müziğinin tanınmış isimleri de bir zamanlar aranjman söylemişlerdi. Hatta Ahmet Sezgin, Orhan Şener ve Ayla Büyükataman'ın da aranjman plakları vardır.

Fecri Ebcioğlu
Sezen Cumhur Önal
Türk pop müziği

Elektronik müzik, elektronik müzik aletleri ve teknolojik araçlar kullanılarak üretilen bir müzik türüdür. Bu müzik türünde kullanılan elektronik müzik aletleri, düşük kuvvetli sistemlerdir. Bu sistemler transistor, tümleşik devre gibi parçalar kullanırlar. Elektromekanik anlamda ses üreten elektronik müzik aletleri ile elektronik ögeler kullanarak ses üreten enstrümanlar arasında ayrım yapılabilir. Elektromekanik enstrümanlara Telharmonium, Hammond org ve elektro gitar; elektronik enstrümanlara ise Theremin, synthesizer ve bilgisayar örnekleri verilebilir.

Elektronik müzikten önce müzisyenlerin teknolojik gelişmeleri müzikal amaçlar için kullanma isteği vardı.Elektromekanik tasarımlara sahip birkaç enstrümanın geliştirilmesiyle, diğer elektronik enstrümanlara yol açıldı. Telharmonium adında bir elektromekanik enstrüman, 1897'de, Thaddeus Cahill tarafından icat edildi. Enstrüman yedi ton olması ve bir yük vagonu büyüklüğünde olması gibi bazı özellikleri, Telharmonium'un yaygınlaşmasını önledi. Telharmonium'unılan gelişmiş versiyonu olan 1907 modeli ise 200 tondu.
Genellikle ilk icat edilen elektronik enstrüman Theremin olarak bilinmektedir. Theremin, Profesör Leon Theremin tarafından 1919-1920 arasında bir tarihte icat edilmiştir. Başka bir elektronik enstrüman ise Ondes Martenot'tur. Ondes Martenot, Olivier Messiaen'in "The Turangalîla-Symphonie"sinde kullanıldıktan sonra ünlenmiştir. Ayrıca Ondes Martenot, Andre Jolivet gibi birçok Fransız müzisyen tarafından da kullanılmaya başlanmıştır.

Makaralı teyp, Almanya'da II. Dünya Savaşı sırasında icat edilmiştir. Müzisyenlerin, manyetik bandı musique concrète adını verdikleri yeni bir müzik besteleme tekniğinde kullanmaları uzun sürmedi. Bu teknik, doğal ve endüstriyel seslerin beraber kaydedilip ardından düzenlenmesini içeriyordu. Besteciler, sıkça müzikal bir amaç için yaratılmamış olan elektronik aletlerden çıkan sesleri kullandılar. Musique concrète'in ilk örnekleri Pierre Schaeffer tarafından bestelemiştir. Schaeffer; daha sonra Pierre Henry, Pierre Boulez ve Karlheinz Stockhausen gibi birçok avant-garde müzisyenle çalışmıştır. Amerika'da magnetik teyp için bestelenen ilk eser Louis ve Bebe Barron tarafından 1957'de tamamlandı.
1957'de iki yeni elektronik enstrüman daha ortaya çıktı. Daha önceki Theremin ve Ondes Martenot'tan farklı olarak bu yeni enstrümanları kullanmak zordu ve zorlu bir programlama gerektiriyordu, ikisi de gerçek zamanlı çalınamıyordu. Bu enstrümanlardan ilki Max Mathews'un "Music 1" adlı bir programla kullandığı bilgisayarıydı. Enstrümanlardan ikincisi ise RCA Martk II Sound Synthesizer adındaki ilk elektronik birleştiriciydi. RCA tarafından tasarlanan alet the Colombia-Princeton Electronic Music Center'da kurulmuştur ve hâlâ oradadır.
The Columbia-Princeton Electronic Music Center, bilgisayar müziği merkezi olarak biliniyordu. Bu merkez, türünün Amerika'daki en yaşlısıdır. 1958'de 1950'lerin başından beri manyetik teyp manipülasyonuyla igilenen Vladimir Ussachevsky ve Otto Luening tarafından açılmıştır. Merkezde, Peter Mauzey yardımıyla bir stüdyo kurulmuştu ve 1980lere kadar elektronik müzik merkezi olarak görevini korudu.

1960'lardan 1980'lere uzanan dönemde, modüler synthesizer'ların yükselişi elektronik müziğin seyrini kökten değiştirdi. Bu devrimin en önemli aktörlerinden biri Robert Moog oldu. 1964'te geliştirdiği Moog synthesizer, modüler yapısı ve klavye kontrollü osilatörleri sayesinde elektronik müziği, deneysel çevrelerden çıkarıp rock, pop ve film müziklerinin içine taşıdı. Aynı yıllarda, Almanya'da kurulan WDR Studio Köln, Karlheinz Stockhausen ve Herbert Eimert gibi öncü bestecilerle Avrupa'daki elektro-akustik müziğin kalbinin attığı yer hâline geldi. Stüdyoda yapılan çalışmalar, elektronik seslerin ciddi bir müzikal dile dönüşebileceğini gösterdi.
Bu dönem aynı zamanda elektronik rock ve disko'nun yükselişine de sahne oldu. Kraftwerk, Pink Floyd gibi gruplar analog synthesizerları ve efekt birimlerini müziklerine entegre ederek elektronik müziği altkültürden çıkarıp geniş kitlelerle buluşturdu. Bu sayede elektronik sesler artık sadece akademik stüdyoların ya da avangart çevrelerin değil, dans pistlerinin ve popüler müziğin de ayrılmaz parçası haline geldi.

1980'lerle birlikte başlayan dijital devrim elektronik müziğin üretim biçimlerini tamamen değiştirdi. 1983 yılında tanıtılan MIDI (Musical Instrument Digital Interface) standardı ve Yamaha DX7 gibi dijital FM synthesizer'lar sayesinde elektronik müzik üretimi çok daha erişilebilir ve taşınabilir hale geldi. Bu teknolojiler yalnızca profesyonel müzisyenlere değil, amatörlere ve ev stüdyolarına da kapı açtı. Aynı zamanda Cubase, Pro Tools gibi DAW (Digital Audio Workstation) yazılımları sayesinde ses kaydı, düzenleme ve mix işlemleri bilgisayar ortamında yapılabilir hale geldi; böylece stüdyo prodüksiyonları evlere taşındı.
2000'lerden itibaren elektronik müzik, EDM (Electronic Dance Music) çatısı altında küresel bir fenomene dönüştü. Trance, House, Dubstep ve Trap gibi alt türler, devasa festivallerde ve dijital platformlarda milyonlarca dinleyiciye ulaştı. Spotify ve SoundCloud gibi dijital yayın mecraları sayesinde müzisyenler aracı kurumlara ihtiyaç duymadan doğrudan dinleyiciyle buluşabildi. Böylece elektronik müzik, hem teknolojik gelişmelere öncülük eden hem de bu gelişmelerle evrilen bir kültürel dalga haline geldi.

Yaratıcılarından olan Brian Eno'nun gelişimine ışık tuttuğu Ambient; FSOL (Future Sound of London), The Orb, Biosphere ve Woob gibi yeni akımlarla günümüzdeki düşündürücü, derin ve farklılığı her zaman ön planda hissettiren şeklini almıştır. Diğer bütün elektronik müzik dallarından farklı olarak Ambient müzik; davul vuruşları ve ritim içermeyen daha ziyade doğa sampleları, melodiye ve ambiyansa ağırlık veren bir müzik tarzıdır. Ayrıca sinema ve video oyunlarında atmosfer yaratmak amacıyla da sıkça kullanılır. William Basinski, Tim Hecker, Stars of the Lid gibi sanatçılar da türün çağdaş ve deneysel sınırlarını genişletmiş isimler arasında yer alır. Ambient, sadece bir müzik tarzı değil, aynı zamanda bir ses manzarası (soundscape) ve mekân hissi yaratma biçimi olarak da değerlendirilmektedir.

Tutku dolu vokallerle süslenmiş olan trip hop, genelde acı keder ve üzüntü gibi koyu (derin) hislere hitap eder. Portishead, Cold Cut, Massive Attack, Archive ve Télépopmusik bu tarzın önde gelen isimleri arasında yer almaktadır.

Dj Spooky ile özdeşleştirilmiş olan bu tarz, Trip Hop-Dub-Ambient karışımı ortaya çıkmıştır.

Jazz'ı geleceğe taşıyan ve bu aşamada jazz üzerine çeşitli elektronik ses modifikasyonların gerçekleşmesi ile ortaya çıkmış olan önemli bir biçimdir. Özetlemek gerekirse temalar Jazz üzerine kurulu, destekler ve enstrümanlar elektronik ağırlıklıdır. Modaji, United Future Org., Gotan Project, Ian O’Brein, Fauna Flash ve Jamiroquai önemli isimler arasında yer almaktadır.

4/4 vuruşluk house ve benzeri tarzlara alternatif olarak ortaya çıkan Breakbeat'in kökenleri hip hop'a dayanmaktadır. Old-School Techno ve Acid house'dan da esinlenmelerin gözlendiği Breakbeat'in önde gelen isimleri Meat Katie, Adam Freeland'dir. Breakbeat, adını funky davul bölümlerinin ("breaks") parçalanarak ve yeniden düzenlenerek oluşturulmasından alır. Bu yapı, parçaya hem enerjik hem de kaotik bir dinamik kazandırır. Genellikle karmaşık ritim yapıları ve hızlı tempolarla karakterize edilen Breakbeat, hem dans pistlerinde hem de underground sahnelerde kendine sağlam bir yer edinmiştir. Big Beat, Nu Skool Breaks ve Jungle gibi alt türlerle birlikte evrim geçiren Breakbeat; sinema müziklerinden video oyunlarına kadar geniş bir yelpazede etkisini sürdürmektedir.

Jungle, 1990'ların başında İngiltere'de ortaya çıkan ve özellikle siyahi Britanyalı gençlik kültürüyle özdeşleşmiş, yüksek tempolu ve yoğun ritmik yapıya sahip bir elektronik müzik türüdür. Temelinde breakbeat ritimleri, ağır baslar (basslines) ve reggae/dub etkileri barındırır. Jungle parçalarında genellikle "Amen break" gibi ikonik breakbeat örnekleri kullanılırken, vokal sample'ları da sıklıkla ragga, dancehall ya da hip hop kökenli olur. Bu yapı, türü hem enerjik hem de kültürel olarak çok katmanlı bir hale getirir.
Jungle, rave kültürünün yükselişiyle birlikte hızla yayılmış, illegal partilerden korsan radyo yayınlarına kadar uzanan bir sahnede gelişmiştir. Genellikle 160-180 BPM aralığında seyreden tempoları ve karmaşık davul programlamaları ile öne çıkan bu tarz, dans müziğinde bir devrim niteliği taşımıştır. Goldie, LTJ Bukem, Shy FX, DJ Hype gibi öncü isimler sayesinde Jungle, kısa sürede büyük bir kitleye ulaşarak Drum and Bass'in doğmasına da zemin hazırlamıştır. Bugün hâlâ birçok prodüktör ve DJ tarafından yaşatılmakta, yeni nesil elektronik müzik akımlarıyla harmanlanarak evrim geçirmeye devam etmektedir.

Akılda kolay kalan sample'larıyla parti ortamlarının vazgeçilmez müziğidir. Alçak sesle dinlemenin Big Beat tarzına haksızlık olacağı düşüncesiyle hareket eden birçok insanın ortak görüşü “yüksek çıkış gücün yoksa dinlemenin de bir manası yoktur” şeklinde biçimlenmiştir. Anavatanı Brighton olan bu tarzın bayraktarlığını Fatboy Slim yapmaktadır.

Kraftwerk, Afrika Bambaataa ve Electron'dan etkilenmiş(ilk albümleri) ve ilham almış olan Funky Breaks ilk tohumları, meyvelerini Birleşik Amerika'nın batı sahillerinde vermiştir.

Dance Müziğin omurgası olarak da nitelendirilebilir. Elektronik Müziğini en popüler kolu olarak kabul edilen Dance'de trackler genel olarak bir vokalist eşliğinde ve House Music benzeri bir formda yapılandırılır. Günümüzde Sasha, bu tarzın en önde gelen isimlerinden birisidir. Dance müziği daha çok electronica ile harmanlanır bu tarzın iyi temsilcileri arasında David Guetta, Laurent Wolf, Yves Larock, Desaparecidos, Akcent gibi isimler vardır.

Euro Cheese ve Euro Trash olarak da bilinen dans müziğin basit, eğlenceli ve tempolu kolu olarak bilinen Euro Dance, ana kolu olan Dance Müziğin popülaritesinden geri kalmayarak dünyanın birçok radyosunda boy göstererek ön saflarda yerini

Etnomüzikoloji, müzik biliminde tarihsel müzikolojinin komşu disiplinidir ve aynı zamanda etnolojinin (eskiden Halk Bilimi) bir dalıdır. Tüm dünyada müziğin ve dansın ses, kültür ve sosyal bağlamlarını araştırır. Müzik etnolojisi, Kültürel müzikoloji veya karşılaştırmalı müzik bilimi de dendiği gibi "Sosyolojik ve antropolojik yaklaşımla müzik" olarak da tanımlanmaktadır.
İngilizcesi olan Ethnomusicology terimi Hollandalı müzik etnoloğu Jaap Kunst (1891-1960) tarafından 1950 yılında tanıtılmış ve programlı olarak yayılmıştır. Kunst'un amacı o zamana kadar comperative musicology (karşılaştırmalı müzikoloji) olarak tanımlanan müzikal yapı ve stillerin karşılıklı ve karşılaştırmalı analiz çalışmalarında ana vurgunun araştırma alanına ilişkin kültürel bağlamlara kaydırılmasıdır.
Etnomüzikologlar arasında müzikbilimcisi (müzikolog) müziğin kendisi üzerine çalışırken, etnomüzikolog ise tıpkı kültürel müzikolojide olduğu gibi müziği daha geniş kültürel çerçevesde inceler görüşü yaygındır. Etnomüzikologların, sadece derlemeci olduğuna dair yaygın ancak "yanlış" söylentiler vardır.
Günümüzde etnomüzikologlar her ne kadar popüler kültür alanındaki ürünlere yönelmiş olsalar da, kimileri yeni notasyon teknikleri ve açıklamalı çaışmalar içerisinde yer almaktadırlar.
Etnomüzikoloji disiplinler arası önemli bir yerde bulunmakta ve antropoloji, tarih, sosyoloji, etimoloji, semiotik, matematik ve birçok başka bilim dalından yararlanmaktadır. Bunun en büyük nedeni ise çalışılmakta olunan alan üzerinde hakimiyetin büyük ölçüde kurulabilinmesini sağlamaktır.
Etnomüzikologlar ilk zamanlarında kayıtlarını işitsel olarak alıyor olsalar da günümüzde teknolojinin de gelişmesiyle görsel ve işitsel kayıtları çok daha çağdaş bir biçimde kendi lehlerine çevirmektedirler.

Constantin Brăiloiu
Batuhan Aydın
Melih Duygulu

Ezgi ya da melodi (Yunanca: μελῳδία - melōidía) sözcüğü ses dizisi anlamına gelmektedir. Belli bir duyguyu yansıtması için yan yana getirilen notalar dizisine işaret etmektedir.

Duygular sanatın her türü ile yansıtılabilir. Şiir, öykü, roman, destan, resim, mimari yapıt ile. Elbette müzik ile de. Dahası duyguların anlatımı bakımından müziğin eşsiz benzersiz bir güce sahip olduğu dahi söylenebilir. Bu güç müziği en eski sanat türü kılan nedendir. Gerçekten de müzik en eski sanat türü olmalıdır. İnsanların yaşadıkları en eski mağaralarda resimlere rastlanmış olması resmin en eski sanat türü olduğunu göstermez; müziğin böyle bir iz bırakabilme özelliğinden yoksun oluşu, onun en eski sanat türü oluşunun fark edilmesini engelleyen başlıca etkendir. Gene de farklı dilleri konuşan insanlar açısından müziğin ortak bir dil oluşturması değinilen konuda güçlü bir kanıt olarak değerlendirilebilir. Nitekim kendi diline benzemeyen dillerde söylenen müzikal yapıtlardan insanların hüzünlenebilmesi, bu sanat türünün bir ortak dil oluşu ve eskiliği konusunda sugötürmez bir kanıt sunmaktadır.

Burada müzikal yapıtın hüzün yaratabilme özelliği, onun içerdiği ezgiden kaynaklanmaktadır; çünkü ezgi müziğin somutlaşmış ortak dilidir; o, sanat yapıtı olarak kendisini ortaya koyan müzikten başka bir varlık değildir.

Fârâbî (Farsça: الفارابي) (872, Fârâb - 950/951, Şam), 8. ve 13. yüzyıllar arasındaki İslam'ın Altın Çağı'nda yaşamış ünlü filozof ve bilim insanıdır. Aynı zamanda gök bilimci, mantıkçı ve müzisyendir.
Mantık ilmine yapmış olduğu katkıları ve düzenlemeleri sayesinde Fârâbî Orta Çağ İslam aydınları arasında Muallim-i Sânî ya da Hace-i Sâni (İkinci Üstat / Magister secundus) olarak bilinir. Hace-i Evvel (Birinci Üstat / Magister Primus) ise Aristo'dur. Farabi'nin hayatı, halefi olduğu Kindi gibi çok az bilinir. Bağdat, Halep ve Mısır'da bulunduğu, hayatının önemli bir kısmında Halep'teki Şii Hamdani hanedanı tarafından desteklendiği bilinmektedir. Etnik kimliği tartışmalıdır. Kimi kaynaklara göre Fars kimilerine göre Türk kökenlidir. Ancak Farabi, bütün eserlerini Arapça yazmıştır. Farabi, Aristo'nun temel eserlerinin birçoğunu Arapçaya yeniden çevirmiş, bu eserlerin daha iyi anlaşılabilmesini sağlayan şerhler yazmıştır. Bu yanıyla hem İslam dünyasında antik felsefenin anlaşılmasını sağlamış hem de Arapçanın bir felsefe dili hâline gelmesine büyük bir katkı yapmıştır.
Farabi'nin bu büyük katkısının yanında İkinci Üstat kabul edilmesinin ana nedeni İbn-i Haldun'a göre onun mantık alanında yaptığı çalışmalardır. Farabi, Aristo'nun 6 ciltlik temel mantık kitabı Organon'un tüm bölümlerini içeren çeviriler ve şerhler kaleme aldı ve Organon'u iki bölüm daha ekleyerek 8 cilte çıkardı. Mantık ifadeleri, onu ifade etmek için kullanılan dil ve bilgi ile ilişkili olduğu için Farabi'nin mantık dışında dil felsefesi ve epistemoloji üzerinde de yoğun şekilde durduğu görülür. Farabi'nin diğer bir çalışma alanı doğa felsefesi, metafizik ve psikoloji olmuştur. Doğa anlayışı dönemin Batlamyusçu dünya merkezli görüşüne uygundur. Farabi'nin geliştirdiği sudûr teorisi ise Neoplatoncu ve İsmaili kökenlere dayanır. Bu anlayış daha sonra İbn-i Sina tarafından geliştirildi. Farabi'ye atfedilen kitapların sayısı 100 ile 160 arasındadır.
Farabi, Kindi'nin kurucusu olduğu kabul edilen ve İslam felsefesi içinde rasyonal/Aristocu eğilimi ifade eden Meşşaîlik akımının ikinci kurucusudur. Pek çok takipçisi olduğu için bazı felsefe tarihçilerine göre bir Farabi okulundan söz edilebilir. Yahudi filozof Maymonides etkilendiği felsefeciler içinde en büyük övgüyü ona yapar: "Mantık hakkındaki eserlere gelince, sadece Ebu Nase el-Farabi'nin eserlerinin çalışılması yeterlidir. Onun tüm eserleri kusursuz ve mükemmeldir. O eserler incelenmeli ve anlaşılmalıdır. Çünkü o büyük bir adamdır." Batı'da Farabi'nin eserleri İbn-i Sina ve İbn-i Rüşd'ün eserlerinden daha az tercüme edilmişse de Farabi'nin eserleri Aristo düşüncesinin yeniden anlaşılmasında merkezi bir öneme sahip olmuş, arkadan gelen felsefi zenginliğe ilk açılımı yapmıştır. İbn-i Rüşd ve Endülüslü filozoflar Farabi'yi mantık, psikoloji ve siyaset konularında önemli bir otorite olarak görürler.

Farabi'nin kökenine ve soyağacına ilişkin elde bulunan temel kayıtlar, diğer çağdaşlarında da olduğu gibi onun yaşadığı dönemde yazılmış olan biyografiler değil, sonraki dönemlerde rivayetlerden veya tahminlerden yola çıkarak yazılmış olan belgelerdir. Yaşam öyküsüne ilişkin kaynaklar oldukça yetersiz ancak hakkında genel bir bilgi verebilecek düzeydedir. En erken ve güvenilir sayılabilecek kaynaklar ancak 6./12. yüzyıla kadar geriye gider. Farabi'nin, düşünce dünyası üzerinde önemli etkisi olmasına rağmen ne ardılları ne izleyicileri ne de diğer araştırmacılar onunla ilgili bir biyografi hazırlamışlardır. 6./12. yüzyıldan önceki kaynaklar iki gruptan oluşur:

Farabi tarafından kaleme alınmış ve İbn Ebî Useybia ([:en:Ibn Abi Usaibia]) tarafından saklanmış olan otobiyografik bir metin parçası. Bu metinde Farabi, Antik Çağ'dan o güne kadar mantık ve felsefe eğitiminin nasıl geliştiğini açıklar,
El-Mesûdî, İbn Nedim ve İbn Havkal ile ona bir biyografi adamış olan Said el-Endülüsi'nin (d. 1070) notları.
Belli başlı Arap biyografi yazarları Farabi hakkında kapsamlı biyografiler oluşturmaya kalkıştıklarında, ellerinde o kadar az bilgi vardı ki bu durum Farabi hakkında bilinen bazı küçük detayların üzerine kurulan tahmini öykülerden taraflı şekilde yeniden kurulmuş yaşam öykülerine hatta efsanelere kadar bir dizi uydurma öykünün ortaya çıkmasına neden oldu. Filozofun sonraki dönemlerde yazılan birçok modern biyografisi de işte bu uydurulmuş malzemelerden yeniden türetildi. 6./12. yüzyıl ve sonrasına ait bu biyografiler esas olarak üç biyografi metninden oluşur, diğerleri ise bu üç metni esas alan ya da bunların sonraki yeniden kurgulamalarından ibarettir:

İbn Ebî Useybia tarafından temsil edilen Suriye ekolü,
İbn-i Hallikân'a ait olan Wafayāt al-aʿyān wa-anbāʾ abnāʾ az-zamān (Ünlü kişilerin ölümleri ve çağın evlatlarının tarihi) adlı eseri,
Ẓahīr-al-Dīn Beyhaki'nın (d.1097) temsil ettiği yetersiz ve efsanevi doğu ekolü.
Kendi eserlerinden tesadüfen elde edilmiş bilgilere göre zamanının önemli bir kısmını Bağdat'ta Yuhanna bin Haylan, Yahya bin Adi ve Abu İshak İbrahim el-Bağdadi gibi Hristiyan alimlerle geçirmiş olduğu rivayet edilir. Daha sonra ise Şam, Suriye ve Mısır'da yaşamış ve 950-951 yıllarında Şam'da ölmüştür.
Farabi'nin hayatı ve ölümü üzerine çok sayıda hikâye aktarılmış olmasına rağmen, bunların çoğu güvenilir değildir. Farabi'nin El-Medinetü'l-Fazıla (Türkçe: Fazilet Şehri: Toplumun İlkeleri Üstüne Kitap) adlı el yazmalarındaki bazı notlardan öğrenebildiğimiz kadarıyla 942 yılı Eylül'üne kadar Bağdat'ta kaldı, daha sonra Bağdat'tan ayrılıp Suriye'ye, Halep'e gitti, bir dönem Halep'te de yaşadı ve dersler verdi. Daha sonra Mısır'ı ziyaret etti ve El-Medinetü'l-Fazılasını özetleyen 6 bölümü 948'de Mısır'da kaleme aldı. Ardından Suriye'ye geri döndü. Suriye'deki Hamdani hanedanından Seyfüddevle'nin koruması altında kaldı ve onore edildi. Bu ilişki sonraki dönem biyografi yazarları tarafından süslenmiştir. Aynı dönemlerde yaşamış olan tarihçi El-Mesûdî'ye göre 339 yılı Recep ayında (14 Aralık 950 ile 12 Ocak 951 arası) Şam'da ölmüştür.
Bu dönemde Suriye'yi kontrolü altında tutan Hamdani hanedanı Şii eğilimli bir hanedandı. Seyfüddevle'nin Farabi'ye büyük saygı duyması ve onu koruması Henry Corbin'e göre nedensiz değildir. Farabi'nin felsefesi ile Şii imamların nübüvvet ve vahiy temelli öğretileri arasında önemli ortaklıklar vardır. Henry Corbin, bu tarihsel ve felsefi değerlendirmelerden yola çıkarak Farabi'nin Şii olduğunu ileri sürer.

Tam adı tüm kaynaklarda, özellikle de en eski ve güvenilir olanlardan biri olan El-Mesûdî'nin kabul ettiği gibi Ebu Nasr Muhammed bin Muhammed el-Farabi'dir. Ancak Farabi'ye ait bazı el yazmalarında Ebu Nasr Muhammed bin Muhammed el-Tarkanî olarak da geçer. Buradaki Tarkan ailevi kökeni ya da bir unvanı belirtmekte kullanılan bir nisbet (Nisbat (onomastics)) gibi durmaktadır. Farabi'nin yaşadığı dönemde ve hemen sonrasında büyükbabasının adına ilişkin bir şey görünmemesine karşın, sonraki dönem metinlerinde şaşırtıcı şekilde Farabi'nin soyağacına ilişkin yeni bir isim belirir: Avzalağ. Avzalağ, İbn Ebî Useybia'ya göre Farabi'nin dedesinin adıyken, İbn Hallikân dedesinin babası olduğunu ileri sürer. Bu iki yazar aynı dönemlerde yaşamış olmalarına karşın Avzalağ ismini ilk kullanan İbn Ebî Useybia'dır, İbn Hallikân ise nasıl telaffuz edildiğini yazmıştır. Modern Türk yazarlar ve bazı başka kaynaklar ise yeterli bir açıklama yapmaksızın ismin Avzalağ şeklinde değil Uyluğ şeklinde telaffuz edilmesi gerektiğini yazarlar.

Doğum yeri bazı kaynaklarda Büyük Horasan'daki Faryab olarak bazı kaynaklarda ise bugünkü Kazakistan topraklarında bulunan Seyhun kıyısındaki Farab şehri olarak gösterilir. Farabi ile hemen hemen aynı dönemlerde yaşamış olan İbn Havkal Farabi'nin ölümünden 27 yıl sonra yazdığı Yollar ve Ülkeler (el-mesâlik-ü ve 'l-memâlik) adlı eserinde Farabi'nin küçük bir kale olan Vesic'de doğduğunu söyler. Vesic küçük bir yer olduğu için nisbesinde bağlı olduğu Farab şehrini kullanmış olmalıdır. Buna karşın İbn-ül Nedim ve Beyhaki Horasan'daki Faryab'ı işaret ederler. Farabi'nin etnik kökeninin Türk mü, Fars mı olduğu çerçevesindeki tartışmaya benzer şekilde doğum yeri konusunda da bir tartışma süregelmiştir. Buna göre Fars kökenli olduğunu söyleyenler Büyük Horasan'daki Faryab'da doğduğunu, Türk kökenli olduğunu söyleyenler de daha doğuda, şimdiki Kazakistan'daki Farab'da doğduğunu ileri sürerler.
Eski Farsçada Pārāb (Hudûd el-âlem'de belirtildiğine göre) ya da Fāryāb (Pāryāb da denilir), "nehir yatağını değiştirerek sulanmış toprak" anlamında kullanılan yaygın bir yer adıdır. 13. yüzyılda ise Farab, Seyhun kıyısındaki Farab şehrinin adı olarak bilinir.

Farabi'nin etnik kökenine ilişkin farklı birçok görüş vardır. Dimitri Gutas'a göre "[...] sonuç olarak, Farabi'nin etnik kökenini bulmaya çalışmak, bu konuda karar vermek için yeterli delil olmadığı için, yararsız bir çabadır." David C. Reisman'a göre [...] bu biyografik olgular karanlıkta kalmış, önemli olmayan ayrıntılardır, ancak yine de Orta Çağ biyografi yazarlarının yaptığı gibi hayali öykülerle bezenmiş abartmalara veya modern yazarların yaptığı gibi eserlerinin uydurma yorumlarından yola çıkarak Farabi'nin etnik kimliği ve dinsel aidiyetine ilişkin bir çekişmeye girilmesine karşı durmalıyız." Oxford Encyclopaedia of African Thought 'a göre ise "[...] Farabi'nin kökeni kendi yaşadığı dönemde veya 950'deki ölümünden kısa süre sonra kimse tarafından kayda geçirilmemiş olduğu için, onun etnik kökenine ve doğum yerine ilişkin kayıtların hepsi rivayetlere dayanmaktadır."

Orta Çağ Arap tarihçisi ve Farabi'nin "ʿOyūn" adlı ilk biyografisinin yazarı olan İbn Ebî Useybia, Farabi'nin babasının Farslı olduğunu yazar. Yine 13. yüzyılda yaşamış olan ve Farabi'nin erken dönem biyografilerinden birini yazan Şemseddin Şehrezuri'ye göre Farslı bir ailede dünyaya gelmiştir. Ayrıca Farabi'nin, eserlerinde Farsça ve Soğdca çok sayıda kaynak ve dipnot kullanmasına hatta Yunancadan alıntılar yapmasına karşın, ilginç şekilde Türkçeden hiçbir alıntı yapmamıştır. Farabi'nin ana dili Soğdca veya Türk dillerinden biri de olabileceği g

Güfte, (Farsça: گفته) müzik eserlerinin yazılı metni, sözü veya bir müzik yaptının bestelenmiş sözleri'ne verilen isimdir. (Arapça: نشيده) Şiir veya besteli ve güfteli esere de neşîde denir.

Örneğin, Uygur Oniki Muqamlarından Çebbayat (Čäbbiyat) makamında 23 nağme ve 251 mısralı güfte bulunmaktadır. Çoñ Neğme (Büyük Nağme) kısmında 12 ezgi ve 137 mısralı güfte destan kısmında sekiz ezgi ve 76 mısralı güfte; meşrep kısmında 3 ezgi ve 38 mısralı güfte yer alır.
Klasik Türk mûsikisinin büyük bestekârlarından Hacı Faik Bey’in II. Abdülhamid’e övgü olarak bestelediği "Şerefnüma" makamındaki II. bestesinin güftesi şöyledir;

Ey Şehenşâh-ı cihân, âmâde-i ihsânınım,
Pâdişâhım, ömrünü efzûn ede hak dâima,
Şevketinle kâmuran ol devletinle bin yaşa
Görmemiş emsâlinî şâhım efendim nev-felek.

19. yüzyılın sonlarına doğru Türk mûsikîsinde güftenin önemi azalmış yerini saz icralarına bırakmıştır.

Günümüzde, şarkı sözlerini (güfteleri) yayınlayan bir sürü web sitesi var. Fakat, bazı siteler izin almaksızın telif hakkı korunan güfteleri yayınlamaya başladığından beri, bu hizmet tartışmaya açık hale gelmiştir. Nota kağıdı (beste) şirketlerini temsil eden, ABD Müzik Yayıncıları Birliği (Music Publishers' Association), Aralık 2005'te, bu gibi sitelere karşı yasal bir kampanya başlattı. Yayıncılar Birliği başkanı, Lauren Keiser, "Bedava şarkı sözü siteleri tamamen yasa dışıdır." dedi ve bazı site yöneticilerinin hapis cezasına çarptırılmasını istedi.

Beste
Şarkı
Besteci

Halk müziği, bir yörenin yerleşik insanları tarafından üretilen, insandan insana aktarılarak yaşayan, sürekliliği bulunan, yüzyıllar boyunca toplumların kendi öz kültürleri ile bezenen, halk tarafından genel kabul görerek yaşayan ve yaratıcılarının adları   çoğunlukla belirsiz olan bir müzik türüdür. Dünyanın neresinde olursa olsun halk şarkıları, kent kültürünün dışında üretilmiştir. Bu müzik ve onun eşliğinde yapılan danslar, kırsal kesimin yaşamında kendine özgü anlam ve amaçlar içerir. Ana tema aşktır. Yöresel dil ve üslup özelliklerini yansıtırken sanat kaygısı, yapmacık bir değiş, böbürlenme, kabalık, sertlik, ikiyüzlülük yoktur. Gösterişten arınmış, alçak gönüllü, yalın, gerçekçi içtenlikli, yürekten gelen bir değiş bulunur.
Neredeyse yeryüzündeki her millete ait bir halk müziği bulunur. Halk müziğinin Türkler'e has biçimine Türk halk müziği adı verilir. Bu tür müzik yine Türkler'e has Türk halk müziği çalgıları eşliğinde icra edilir.

Hip hop (bazen hip-hop, rap müzik, hip-hop müzik şekillerinde de anılır), rap eşliğinde ritmik bir müzik ve kafiyeli ifadelerle oluşturulan bir müzik tarzıdır. Hip hop kültürünün bir parçasıdır.

David Toop (1984/1991). Rap Attack II: African Rap To Global Hip Hop. New York. New York: Serpent's Tail. ISBN 1-85242-243-2.
McLeod, Kembrew. Interview with Chuck D and Hank Shocklee. 2002. Stay Free Magazine.
Corvino, Daniel and Livernoche, Shawn (2000). A Brief History of Rhyme and Bass: Growing Up With Hip Hop. Tinicum, PA: Xlibris Corporation/The Lightning Source, Inc. ISBN 1-4010-2851-9
Hess, Mickey (2009). Hip Hop in America: A Regional Guide: Volume 1: East Coast and West Coast Greenwood. ISBN 0313343233
Rose, Tricia (1994). "Black Noise". Middletown, Connecticut: Wesleyan University Press. ISBN 0-8195-6275-0
Potter, Russell (1995) Spectacular Vernaculars: Hip-Hop and the Politics of Postmodernism. Albany: SUNY Press. ISBN 0-7914-2626-2
Light, Alan (ed). (1999). The VIBE History of Hip-Hop. New York: Three Rivers Press. ISBN 0-609-80503-7
George, Nelson (2000, rev. 2005). Hip-Hop America. New York: Penguin Books. ISBN 0-14-028022-7
Fricke, Jim and Ahearn, Charlie (eds). (2002). Yes Yes Y'All: The Experience Music Project Oral History of Hip Hop's First Decade. New York: Da Capo Press. ISBN 0-306-81184-7
Kitwana, Bakar (2004). The State of Hip-Hop Generation: how hip-hop's culture movement is evolving into political power Retrieved December 4, 2006. From Ohio Link Database
Chang, Jeff (2005). Can't Stop Won't Stop: A History of the Hip-Hop Generation. Picador, ISBN 0-312-42579-1.

Hip hop türleri listesi
Hip hop müzikte kadınların tarihi
Hip hop müzikte kadın düşmanlığı
En İyi Solo Kadın Rap Performansı Grammy Ödülü
En İyi Solo Erkek Rap Performansı Grammy Ödülü
Trap müzik
Beatmaker
Track
Diss
Sokak performansı
Hip hop üretimi
Hip hop modası

Hokkabaz ya da illüzyonist; göz yanılması veya el çabukluğuna dayalı numaralar yaparak izleyicileri eğlendiren sirk veya sahne sanatçısı. Hokkabazlık, büyücülükten ayırmak için zaman zaman sahne sihiri olarak adlandırılır.

Türkçedeki hokkabaz sözcüğü Arapça kökenli "hokka" (mürekkep kabı) ve Farsça kökenli "-baz" (oynatan) yapım eki ile oluşturulmuştur.

Hokkabazlık sahne sanatlarının en eskilerindendir. Orta Çağ'da, Avrupa'da saz şairleri, okudukları iki şarkı arasında hokkabazlık yaparlardı. Modern hokkabaz, seyirciyi hayretler içinde bırakmak için en olmayacak nesneleri seçer: Şapka, sigara, yanan meşale gibi. Ve numarasını ekseriya akrobatik hareketlerle yapar. Hokkabaz, eline çabuk, hünerli olduğu kadar, yaratıcı yeteneğe sahip bir sanatçıdır. O, hem gülünç hem de şaşırtıcı hareketleriyle seyircilerin ilgisini çeker.

Sihirbazlar listesi

Imperial College London (Londra Emperyal Koleji), kısaca Imperial, Birleşik Krallık'ın başkenti Londra'da üniversite. 1907 yılında kraliyet lisansı edinerek Royal College of Science, Royal College of Mines ve City and Guilds College'ın birleşmesiyle kuruldu. Kuruluşunun ardından 1907'de Londra Üniversitesi'ne girdi ve 2007'ye dek bu üniversitenin bir koleji statüsünde kaldı. İlk olarak mühendislik, fizik, metalürji gibi alanlarda eğitim veren Imperial College, zaman içinde beşeri bilimler bölümünün kurulması ve hastanelerle ilişkili tıp okullarıyla birleşmesiyle beraber kapsamını genişletti. Son olarak 2004 yılında Imperial College İşletme Okulu açıldı.
Üniversitenin 22,445 öğrencisi ve 1,335 akademik personeli vardır. Fen bilimleri, mühendislik, tıp ve işletme fakültelerine ayrılır. Günümüzde Imperial College'ı oluşturan kurumların bünyesinde yapılan önemli çalışmaların arasında penisilinin keşfi ve holografinin geliştirilmesi bulunur.
Times Higher Education Dünya sıralamalarına göre 2024 itibarıyla dünyanın en iyi sekizinci üniversitesidir. Üniversitenin mezunları ve öğretim üyeleri arasında 14 Nobel Ödülü, iki Fields madalyası sahibi ve 73 Royal Society üyesi bulunur.
Ana kampüsü South Kensington'da, Doğa Tarihi Müzesi, Victoria ve Albert Müzesi, Royal Albert Hall, Bilim Müzesi, Kraliyet Coğrafya Topluluğu gibi kültürel kurumlarla aynı bölgede bulunur. Tıp fakültesinin eğitimi St Mary's Hastanesi ve Charing Cross Hastanesi'nin dahil olduğu hastaneler merkezli gerçekleştirilir.
Dünyaca ünlü bir işletme okulu olan London Business School, 1965 yılında Imperial College London ve London School of Economics ile ortak girişimler sonucu açılmıştır.

J-pop, Japanese Pop (Japon pop müziği) öbeğinin kısaltmasıdır ve popüler Japon şarkıcılarına atıfta bulunur. Japon medyası tarafından Japon şarkıcıları yabancı şarkıcılardan ayırmak için ortaya çıkarılmıştır.

J-Pop'un izi Shōwa döneminde (1926-1988) popüler olan Caz müziğe kadar sürülebilir.Caz pek çok müzikal enstrüman içerir. Caz önceden sadece barlarda ve kulüplerde klasik müzik ve millî marşlar için kullanılırdı. Caz aynı zamanda Japon müziğine "eğlence" unsurunu da ekledi. Sonuç olarak "Ongaku Kissa" ("音楽喫茶" –"müzik kafesi") insanların canlı caz müzikle buluştuğu mekanlar haline geldi.
II. Dünya savaşı yıllarında ise Japon imparatorluk ordusunun da baskısıyla caz müzikte geçici bir durgunluk yaşandı. Savaş sona erdikten sonra Japonya'yı işgal eden Amerikan askerleri ve "Far East Network"(Amerikan ordusu radyosu) ülkeye yeni müzik çeşitleri tanıttı. Boogie-woogie, Mambo, Blues ve Country amerikan birliklerine Japon müzisyenler tarafından çalındı. Shizuko Kasagi'den "Tokyo Boogie-Woogie" (1948), Chiemi Eri'den "Tennessee Waltz" (1951), Hibari Misora'dan "Omatsuri Mambo" ve Izumi Yukimura'dan "Omoide no Waltz" çok popüler oldular. Louis Armstrong ve JATP gibi isimleri içeren yabancı müzisyenler ve gruplar Japonya'ya müzik yapmak için geldiler. 1952 yılı "Caz patlaması yılı" ilan edildi, fakat caz yüksek teknik yeterlilik istiyordu ve caz müziği zor bir alandı. Bunun sonucu olarak pek çok Japon müzisyeni, öğrenmesi ve çalması daha kolay olan Country müziğine döndü. Bu durum Country temelli müziğin yayılmasına yardımcı oldu.
1956 yılında Rock and Roll hayranları "Kosaka Kazuya and the Wagon Masters" olarak bilinen country müzik grubuna Elvis Presley'in Heartbreak Hotel'ini sunduğu için teşekkür etmeye başladı. Rock and Roll hareketi 1959 yılında bazı filmlerde japon rock and roll gruplarının göze çarpmaya başlamasıyla birlikte zirveye ulaşacaktı. Bu süre içerisinde bazı müzisyenler geleneksel japon pop müziğini rock and roll ile karıştırmaya çalıştılar. Bu denemeyi başarabilen birkaç kişiden biri (dünyanın geri kalanında Sukiyaki olarak da bilinen) "Ue wo Muite Arukō" ("Let's look up and walk") isimli şarkısıyla Kyu Sakamoto idi. Bu şarkı Amerikan müzik listelerinde 1 numaraya yerleşen ilk Japon şarkısıydı. (Cashbox dergisinde 4 hafta, Billboard dergisinde 3 hafta tepede kaldı). Bu şarkı Japoncaydı ve aynı zamanda 1 milyon kopya sattığı için altın plak ödülünü de kazandı. Öteki sanatçılar ise müzik çalmayı ve popüler amerikan şarkılarını çevirmeyi öğrendiler, bunu sonucu ise "cover pop"un ortaya çıkışı oldu. Fakat, bu hareketler artık her evde bulunmaya başlamış olan radyo ve televizyonlardan özgün sanatçıların izlenmeye başlanmasıyla soldu.

Utaite (歌い手) önceden çıkmış şarkılara cover yapıp bunları Nico Nico Douga adlı sosyal video paylaşım sitesine veya YouTube'ye utattemita kategorisi altında yükleyen kişilere hitap etmek için kullanılan Japonca bir kelimedir. Utaite kelimesi sadece Nico Nico Douga şarkıcılarına özeldir, yani 'şarkıcı' anlamına gelen Kashu (歌手) dan farklı yazılır.
Utaite'ler genellikle; VOCALID orijinal şarkılarına, anime ve oyun için yayımlanmış şarkılara ve J-pop türü şarkılara cover yaparlar. Ayrıca eğlence amaçlı olarak popüler şarkılara değişik sözlerle parodi yaparlar. Çoğu utaite yaptıkları coverları 'utattemita' kategorisi altında yükler, ama bazıları doujin circlelara sahiptir ve Comiket veya VOCALOID M@ster gibi etkinlikler sırasında müzik/drama CDleri çıkartırlar. Birkaç utaite kısmen ya da tamamen de olsa profesyonel şarkıcıdır ve kendi resmi etiketleri altında müzik albümlerini çıkartırlar. Bu utaitelere örnekler; Valshe, Piko, clear, 96Neko ve Lon' dur.

°C-ute
19
3B Lab
3nin Matsuri
54-71
The 5.6.7.8's
7 House

Aa!
AAA
Abby
Abe, Natsumi
Abe, Yasuhiro
Abe, Yoshiharu
Abe, Asami
Abingdon Boys School
access
Acid Android
Acid Black Cherry
Aco
Acogijuku
Adachi, Yuji
Agatsuma, Hiromitsu
Aida, Shinichi
Aida, Shoko
Aikawa, Hiroki
Aikawa, Nanase
Aiko
Ai (singer)
Air
Aiso, Haruhi
Aiuchi, Rina
Ajico
AKB48
Akashi, Momoka
Akeboshi
Ali Project
Aki, Angela
Akiyama, Satoko
Asian Kung Fu Generation
The Alfee
Amber, see Eto, Rie
Ameku, Minako
Ami Suzuki
Amuro, Namie
Anai, Yuko
Aonishi, Takashi
Aoyama, Thelma
Aoyama, Yōichi
Aqua Timez
Arakaki, Hisako
Arashi
Arashiro, Beni
Asakura, Daisuke
Ayaka
Ayana

B'z
BaBe
Back-On
Base Ball Bear
Beat Crusaders
BeForU
Bennie K
Berryz Kobo
The Blue Hearts
Bluem of Youth
BoA
Bon-Bon Blanco
Bonnie Pink
Breath
The Brilliant Green
Bump of Chicken
Buono!
Buzy

Canary Club
Candies
Capsule
Changin' My Life
Chara
Charcoal Filter
Chatmonchy
Chemistry
Chihara, Minori
Church of Misery
Chieko Kawabe
Chiba, Saeko
Chinen, Rina
Chinpara
Coconuts Musume
Cool Joke
CooRie
Core of Soul
Country Musume
Crystal Kay

Dish
D&D
D-51
Da Pump
Day After Tomorrow
Deen
DEPAPEPE
Dicot
Dizon, Leah
DJ Ozma
DJ Taka, see Ishikawa, Takayuki
Do As Infinity
Dohzi-T
Dōmoto, Kōichi
Dōmoto, Tsuyoshi
Dream
Dreams Come True
DRM

E.mu
Ellegarden
Emyli
Eto, Rie
Every Little Thing
Exile

Fairy Fore
Fanatic Crisis
Favorite Blue
Fayray
Field of View
FictionJunction Yuuka
Flipper's Guitar
FLOW
Folder 5
Four Leaves
Fujii, Fumiya
Fukada, Kyoko
Fukuyama, Masaharu
FUNKY MONKEY BABYS

Gackt
Garnet Crow
Glay
Globe
Go-Bang's
GO!GO!7188
The Gospellers
Goto, Maki
GReeeeN
Guardians 4

H-wonder
Hajime, Chitose
Hal
HALCALI
HaLo
Hamasaki, Ayumi
Harada, Shinji
Hayashi, Asuca
Hayashibara, Megumi
Head Phones President
Hey! Say! JUMP
HIGH AND MIGHTY COLOR
High-King
Hikashu
Hinoi, Asuka
Hinoi Team
Hinouchi, Emi
Hirahara, Ayaka
Hirai, Ken
Hirano, Aya
Hirose, Kōmi
Hisakawa, Aya
Hitomi
Hitomi Shimatani
Hitoto, Yō
Home Grown
Home Made Kazoku
Honda, Minako
Heartsdales
Hearts Grow
Horie, Yui
Horie, Mitsuko
Hoshimura, Mai
Hosono, Haruomi
HY
Hyde
Hysteric Blue

I WiSH
Ice Creamusume
Iceman
Ichii, Sayaka
Idoling!!!
Iijima, Mari
Iizuka, Mayumi
Ikeda, Ayako
Ikimonogakari
Ikuta, Aiko
Imai, Miki
Inaba, Koshi
the Indigo
Ishida, Yoko
Ishii, Tatsuya
Ishikawa, Chiaki
Ishikawa, Rika
Ishikawa, Takayuki
Isoya, Yuki
Itō, Yuna
Iwata, Sayuri
Irino Miyu

Janne Da Arc
Judy and Mary
June
Jungle Smile
Jyongri
Jyukai

Kahala, Tomomi
Kahimi Karie
Kaji, Meiko
Kajiura, Yuki
Kamiki, Aya
Kanjani Eight
Kanno, Yoko
Katakiri, Rekka
KAT-TUN
Kato, Miliyah
Kawabe, Chieco
Kawada, Mami
Kawase, Tomoko
Kawashima, Ai
Kawasumi, Ayako
Kayo, Aiko
Ketsumeishi
Ketchup Mania
Kick the Can Crew
Kids Alive
Kikkawa, Kōji
Kimeru
Kimura, Kaela
Kimura, Takuya
Kingetsu, Mami
KinKi Kids
Kotani, Kinya
Kiroro
Kishimoto, Hayami
Kitade, Nana
Kiyokiba Shunsuke
Kobukuro
Kōda, Kumi
Kōda, Mariko
Kokia
Kome Kome Club
Kosaka, Riyu
KOTOKO
Koyanagi, Yuki
Kumaki, Anri
Kumika Kurata
Kuraki, Mai
Kuroishi, Hitomi
Kusumi, Koharu
Kuwata, Keisuke

Leilani
Leah Dizon
Last Alliance
Lia
Lindberg
Lisa
Little by Little
L'luvia
LM.C
Love Planet Five
Love Psychedelico

M.ejkdejdo.v.eedekfbj
Maeda, Naoki
Maeda, Yuki
Mai
Makihara, Noredir[2h3euf4uiiyuki
Makino, Anna
Makino, Yui
Mano, Erina
marble
Marumoto Tomiko
Matsu, Takako
Matsuda, Ritsuko
Matsuda, Seiko
Matsutoya, Yumi
Mawatari, Matsuko
Matsuura, Aya
MAX
May J.
Mell
Melocure
melody.
Melon Kinenbi
Metis
M-Flo
mihimaru GT
MilkyWay
Minawo
Minekawa, Takako
Mini Moni
Mink
Minmi
MIQ
Misia
misono
Mitsuki, Aira
Miyasato, Kumi
Miyano, Mamoru
Miyazaki, Ayumi
Miz
Mizuki, Nana
Momoi, Haruko
Momoiro Clover Z
MONGOL800
Mori, Kiyoharu
Morikawa, Miho
Moritaka, Chisato
Moriyama, Naotarō
Morning Musume
Move
Mr.Children
My Little Lover

Nakagawa, Shōko
Nakahara, Mai
Nakajima, Miyuki
Nakamori, Akina
Nakamura, Masato
Nakanishi, Toshio
Nakashima, Mika
Nakayama, Miho
Natsukawa, Rimi
News
Nightmare (band)
Nishikawa, Takanori
Nobodyknows+
Nomiya, Maki

Oblivion Dust
Oda, Kazumasa
Odani, Misako
Ogura, Kei
Ohguro, Maki
Okada, Junichi
Okamura, Yasuyuki
Okazaki, Ritsuko
Okuda, Miwako
Okuda, Tamio
Okui, Masami
Olivia Lufkin
ON/OFF
Onitsuka, Chihiro
Ono, Lisa
Orange Pekoe (band)
Orange Range
Oshima, Hanako
Oshio, Kotaro
Otsuka, Ai
Otsuki, Maki
Ozaki, Ami
Ozawa, Kenji

P-chicks
Paris match
Perfume
Pink Lady
Pistol Valve
Pizzicato Five
Plastics
Porno Graffitti
Princess Princess
Psychic Lover
Puffy AmiYumi

Quruli

Radwimps
Rag Fair
Rats & Star
Remioromen
Rie fu
Rin Toshite Shigure
Rina Koike
Rip Slyme
Rinoie, Joe
Romantic Mode
Round Table
Run&Gun
Rurutia
Rythem

Sada, Masashi
Sads
Saijo, Hideki
Sakai, Mikio
Sakai, Noriko
Sakakibara, Yui
Sakamoto, Kyu
Sakamoto, Maaya
Sakamoto, Miu
Sakamoto, Ryuichi
Sakanoue, Yosuke
Salyu
Sano, Motoharu
Sandii & the Sunsetz
Satō, Hiromi
savage genius
Sawada, Kenji
SCANDAL
The Scanty
Seagull Screaming Kiss Her Kiss Her
See-Saw
Sharam Q
Shibasaki, Kou
Shibata, Jun
Shiina, Ringo
Shimabukuro, Hiroko
Shimamiya, Eiko
Shimatani, Hitomi
Shimizu, Ai
Shimokawa, Mikuni
Shinohara, Tomoe
Shintani Ryōko
Shintani, Sanae
Shishido, Rumi
Shonen Knife
Siam Shade
Sifow
SMAP
Snow
Soft Ballet
Sonim
Sophia
Southern All Stars
Sowelu
SPEED
Spitz
Straightener
Suga, Shikao
Sukima Switch
Super Monkey's
Sunny Day Service
Suzuki, Ami
Suzuki, Masayuki
SweetS
S/mileage

T-Bolan
Tackey and Tsubasa
Tainaka, Sachi
Takahashi, Hitomi
Takahashi, Yoko
Takushi, Nanako
Tamaki, Nami
Tamura, Eriko
Tamura, Yukari
Tanimura Nana
Tarako
Tanaka, Rie
Tange, Sakura
Teresa Teng
Tenjochiki
Teriyaki Boyz
Terra
Teshima, Aoi
Tetsu
THE Possible
Thee Out Mods
TiA
tiaraway
TM Network
TM Revolution
Togawa, Jun
Tohoshinki
Tokio
Tokumaru, Shugo
Tokyo Jihen
Transtic Nerve
TRF
Tsuchiya, Anna
Tsuchiya, Masami
Tsunku
Tsuyuzaki, Harumi (Lyrico)
Tube
Two-Mix

U-ka saegusa IN db
UA
Uchida, Yuki
Uehara, Azumi
Uehara, Takako
Ueto, Aya
Ulfuls
Utada, Hikaru
Utatsuki, Kaori
Utoku, Keiko
Uverworld

v-u-den (aka Biyuuden)
V6
Van, Tomiko

W (Double You)
w-inds.
Wada, Kōji
Wada, Shizuo
Wands
Wao, Yōka
WaT
Watanabe, Miho
Watanabe, Misato
Whiteberry
Wink
wyse

Xinlisupreme
XL

Yaida, Hitomi
Yamada, Keiko
Yamaguchi, Momoe
Yamaguchi, Mayumi
Yamashita, Tatsuro
Yamashita, Tomohisa
Yamazaki, Masayoshi
Yano, Maki
Yellow Generation
Yokota, Susumu
Yonekura, Chihiro
Yorico
Yoshida, Takuro
Yoshida, Miwa
Yoji Biomehanika
Yoshiki
Younha
Yui
Yuka

Olimpiyatlarda yarışma düzenlenen dalı için bakınız: Artistik jimnastik
Jimnastik veya cimnastik, bedeni, fiziksel yapısını düzeltme güçlendirme ve geliştirme amacıyla düzenli hareket ettirme sanatıdır. Denge, güç antrenmanı, esneklik, çeviklik, koordinasyon ve dayanıklılık gerektiren fiziksel egzersizleri içerir. Bedeni çevikleştirmek ve güçlendirmek için yapılan alıştırmaların tümü jimnastiğin kapsamına girer. Bu disiplin; erkeklerde, yer alıştırmaları, halka, halat tırmanma, kulplu beygir, paralel bar, barfiks; kadınlarda yer hareketleri, atlama masası, asimetrik bar ve denge aleti alıştırmalarını içerir.
İyileştirme ve öğrenme amaçları güden tıbbi jimnastik ve eğitim jimnastiğiyse  sanattan çok bilim ulamı içinde sayılmaktadır. İnsanın fiziksel ve ahlaki yetilerini eğitmek, fiziksel ve ruhsal verimini artırmak amacıyla beden çalışmalarından yararlanan "fiziksel eğitim", jimnastikten ayrı bir daldır.
Jimnastikte yapılan hareketler kol, bacak, omuz, sırt, göğüs ve karın kas gruplarının gelişimine katkı sağlar. Jimnastik, eski Yunanlar tarafından ata binme ve inme becerilerini içeren egzersizlerden ve sirk performans becerilerinden gelişmiştir. Jimnastikle ilgili sporlara katılanlar arasında küçük çocuklar, eğlence düzeyindeki sporcular ve her düzeydeki rekabetçi sporcular bulunur.
Dünya çapında jimnastik müsabakalarının yönetim organı Uluslararası Jimnastik Federasyonu'dur (FIG). Herkes için jimnastik, erkekler ve kadınlar için artistik jimnastik, ritmik jimnastik, trambolin jimnastik, (çift mini trambolin dahil), yuvarlanma, akrobatik jimnastik, aerobik jimnastik ve parkour dahil olmak üzere sekiz spor FIG tarafından yönetilmektedir. Şu anda FIG tarafından tanınmayan disiplinler arasında tekerlek jimnastiği, estetik grup jimnastiği, TeamGym ve Mallakhamba bulunmaktadır.
Jimnastik kelimesi, ortak Yunanca γυμνός ve γυμνάζω'dan türemiştir; genellikle "egzersiz yapmak, antrenman yapmak" anlamına gelir. Friedrich Ludwig Jahn modern jimnastikin kurucusudur.

Jimnastikte Olimpiyat madalyası kazananlar listesi (erkekler)
Jimnastikte Olimpiyat madalyası kazananlar listesi (kadınlar)
Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası
Akdeniz Oyunları'nda jimnastik
Yaz Olimpiyatları'nda jimnastik
Türkiye Cimnastik Federasyonu

K-pop (/keɪ pɔp/; İngilizce "Korean pop" ifadesinden kısaltma), Güney Kore kökenli bir pop müzik türüdür. K-pop, geleneksel Kore müziğinin yanı sıra pop, deneysel, rock, caz, gospel, hip hop, R&B, reggae, elektronik dans, folk, country ve klasik müzik  gibi müzik türlerinden ilham alır. K-pop müziğinin modern biçimi, en eski K-pop gruplarından biri olan erkek grubu Seo Taiji and Boys'un 1992'de kurulmasıyla ortaya çıktı. Grubun farklı müzik tarzları ve türleri ile yaptıkları deneysel çalışmalar ve yabancı müzik unsurlarını Kore Pop'una entegre edebilmeleri, Güney Kore'nin çağdaş müzik sahnesini yeniden şekillendirmesine ve modernize etmesine yardımcı olmuştur.
K-pop sanatçılarına "idol" denilir. Modern K-pop "İdol" kültürü, 1990'larda, K-pop'un genç ve genç yetişkinlerden oluşan fandomları toplayan bir alt kültüre dönüşmesiyle başladı. K-pop kendilerini idollere adamış ve idollerini her platformda destekleyen hayranları-fan kulüpleri ile bilinir. 2003'ten itibaren TVXQ ve BoA gibi isimler, müzik türünü komşu Japon pazarına sokan ve bugün uluslararası alanda K-pop'u popülerleştirmeye devam eden yeni nesil K-pop idollerini başlattı. Çevrimiçi sosyal ağ hizmetlerinin artışı ve Güney Kore TV dizileriyle birlikte, K-pop ve Güney Kore eğlence endüstrisinin şu anki popülerliği yalnızca Doğu Asya'da değil, aynı zamanda  Hindistan, Latin Amerika, Kuzey Amerika, Afrika, Orta Doğu ve Batı dünyası genelinde de uluslararası olarak görülmektedir.
Bu tür, sadece müzikleriyle değil senkronize danslarıyla da ünlüdür. Çoğunlukla 3-5-7-13-24 kişilik erkek veya kadın olarak ayrı gruplardan oluşur. Gruplardaki sayı fazlalığının sebebi bir grubun hem sahnede hem de sahne dışında yoğun promosyon yapması gerektiği için pazarlama açısından karlı oluşu, ayrıca daha çok üyenin daha çok hayran kazandıracağı düşünüldüğünden tercih edilmesidir. Büyük gruplar, şarkı söyleme ve dans etme işini kendi aralarında daha kolay bölebilir ve genellikle gruplar, farklı alt birimlerin farklı bölgelerdeki izleyiciler için performans gösterdiği alt gruplara bölünür. Örneğin EXO, iki alt birimden oluşur: biri esas olarak Korece performans sergiler, diğeri ise esas olarak Çin pazarı için Çince performans sergiler. Bir K-pop şarkısında Batı popundan farklı olarak her zaman rap molası vardır.
2018'de K-pop önemli bir büyüme yaşadı ve gelir artışında %17,9'luk bir artış oldu. 2019 itibarıyla, K-pop, Uluslararası Fonografi Endüstrisi Federasyonu'nun "Küresel Müzik Raporu 2019"a göre dünya çapındaki ilk on müzik piyasası arasında altıncı sırada yer aldı ve BTS ve Blackpink, pazar büyümesine öncülük eden sanatçılar olarak gösterildi. 2020'de K-pop, %44.8'lik bir büyüme yaşadı ve kendisini yılın en hızlı büyüyen ana pazarı olarak konumlandırıp, rekor kıran bir yıl yaşadı.

K-pop genellikle Güney Kore pop müziğine atıfta bulunsa da, bazıları onun geniş bir müzikal ve görsel öğeler yelpazesi sergileyen her şeyi kapsayan bir tür olduğunu düşünüyor.

Modern K-pop'ta geleneksel olarak, idoller çıkış yapmadan önce belirsiz bir süre boyunca sıkı bir eğitim sisteminden geçerler. Bu yöntem, S.M. Entertainment'in kurucusu Lee Soo-man tarafından popüler hale getirildi. The Verge bunu sanatçı yönetiminin "aşırı" bir sistemi olarak tanımladı. Universal Music'in Güneydoğu Asya şubesinin CEO'suna göre, Koreli idol stajyer sistemi dünyada benzersizdir.
Güney Koreli yönetim ajansları, yetenek seçmeleri aracılığıyla bulduğu, küçük yaştaki potansiyel sanatçılara bağlayıcı sözleşmeler sunar. Stajyer adı verilen potansiyeli olan yetenekler, bir yurtta birlikte yaşarlar ve şarkı söylemeyi, dans etmeyi, yabancı dilleri konuşmayı ve çıkışlarına hazırlanırken başka beceriler kazanmayı öğrenmek için şirketteki derslerde birçok saat harcarlar. Eğitim süreci boyunca her hafta dans ve vokalle ilgili haftalık sınavlar olur ve elemelerden geçilir. Bu süreç çıkış yapana kadar devam eder ve psikolojik dayanıklılık ve azim gerektirir. Her hafta elenme ihtimali stajyerler arasında rekabete de neden olur. Bu "sıkı" eğitim sistemi, Batılı medya kuruluşları tarafından sıklıkla eleştirilir. 2012'de The Wall Street Journal, SM Entertainment altında bir Koreli idolü eğitmenin maliyetinin ortalama 3 milyon ABD Doları olduğunu bildirdi. Genellikle stajyerler eğitim sürecince oluşan borçlarını şirkete geri ödemek için çıkış yaptıktan sonra ilk birkaç yıl çok büyük para kazanmazlar. Bunun yanında yıllarca eğitim alsa da hiç çıkış yapamama ihtimali de çok güçlüdür. Eğer stajyerler çıkış yapmazsa, şirket politikasına göre değişmekle birlikte genelde herhangi bir borç ödemezler.
Uzun yıllar sürebilen eğitim süreci ve kursiyerlerine ayırdığı önemli miktarda yatırım acentesi nedeniyle sektör, yeni sanatçıları piyasaya sürme konusunda oldukça ciddidir. Stajyerler, yetenek seçmeleri veya sokak-castingi yoluyla bir ajansa girebilir ve işe alındıklarında, ilk çıkışlarına hazırlanırken kalacak yer ve dersler (genellikle şarkı söyleme, dans etme, rap yapma ve Mandarin, İngilizce ve Japonca gibi yabancı dil eğitimi) verilir. Genç kursiyerler bazen aynı anda okula giderler. Stajyer olmak için bir yaş sınırı ve bir stajyer olarak geçirilebilecek sürenin bir sınırı yoktur. Ama genellikle pazarlama ve kar nedeniyle çok genç yaştaki kişiler tercih edilir.
İdollerin stajyerken ve çıkış yaptıklarında takip etmeleri gereken yasaklar vardır. Bunlar genelde stajyerken ve çıkış yaptıktan sonraki ilk yıllar boyunca dikkatlerinin dağılmasını önlemek için flört yasağı, kaza riskinden dolayı araba kullanmama, ilk müzik şovları galibiyetini kazanana kadar telefon yasağı, haftalık kilo kontrolü, siyasi söylemlerden ve etik dışı tavırlardan kaçınma ve okul geçmişinde zorbalık olmaması gibi şeylerdir.
Blackpink üyesi Rose; YG ENTERTAINMENT çatısı altında stajyer erkek ve kızların aynı saat diliminde yemek bile yemesine izin verilmediğini söyledi. Blackpink grubundan Jennie çıkış yaptıktan 3 yıl sonra EXO üyesi Kai ile paparazzi tarafından ifşa edildikten sonra halka açık bir aylık ilişki yaşamıştır. İkili 3-4 ay gizli; 1 ay halka açık ilişkilerinden sonra yoğun iş programları nedeniyle ayrıldıklarını bildirmişlerdir. Sanatçıların menajerleri düzenli olarak şirketi sanatçının her şeyi ile ilgili bilgilendirmekten sorumludur. JYP Entertainment sanatçılarına çıkış yaptıktan sonra 3 yıl flört yasağı uygular. K-pop stajyerleri her zaman 7/24 sıkı bir diyet planı altında yaşarlar. Diyet planı ile birlikte haftalık kilo kontrolü de yapılır.

K-pop, "katı olarak ticari değerlerinin ötesine geçen kimlik ve anlamlar" içeren kültürel bir üründür. Modern Batı seslerinin ve Afro-Amerikalı etkilerin (Hip-hop, R&B, Caz, Black pop, Soul, funk, tekno, disko, house ve Afrobeats) bir karışımı ile Korece dilinde bir performans yönü ile karakterize edilir (senkronize dans hareketleri, dans düzeni değişiklikleri, tekrarlayıcı hareketlerden oluşan "ana koreografisi" dahil). Bazıları için, başarısından K-pop'un ulusötesi değerleri sorumludur. Farklı etnik, ulusal ve dini kökenlerden gelenlere hitap edebilecek K-pop'un doğasında bulunan ulusötesi değerler, idollerin yüksek kaliteli sunumuna bağlılığın yanı sıra stajyerlik dönemindeki eğitimin mümkün kıldığı iş ahlakı ve ince düşünceli tavırları da içerir.

Modern K-pop, İngilizce ifadelerin kullanımıyla dikkat çeker. Şarkılarda İngilizce ifadelerin kullanımının başlangıcını, "ABD'de eğitim görmüş Koreli-Amerikalılar ve Kore'de yaygın olarak bulunmayan İngilizce akıcılığından tam olarak yararlanan Koreli müzisyenler" den kaynaklı olabileceği şeklinde teoriler vardır. Giderek artan bir şekilde, K-pop idolleri için şarkılar üzerinde çalışmak üzere yabancı şarkı yazarları ve yapımcılar istihdam edilmektedir.
Eğlence şirketleri, bir dizi farklı yöntemle K-pop'un dünyanın diğer bölgelerine yayılmasına yardımcı oluyor. Şirketler Asya'nın diğer bölgelerindeki pazarları istedikleri için şarkıcıların İngilizce kullanmaları gerekiyor, bu da sonunda Batı pazarına açılmalarını sağlıyor. Çoğu K-pop şarkıcısı, müzik dünyasında ortak bir dil olduğu için İngilizce öğreniyor, ancak bazı şarkıcılar Japon pazarına yaklaşmak için Japonca gibi diğer yabancı dilleri de öğreniyor. Benzer şekilde, artan sayıda K-pop grubu Korece yerine İngilizce isimler kullanıyor. Bu, şarkıların ve sanatçıların dünya çapında daha geniş bir kitleye pazarlanmasına olanak tanıyor.

Güney Kore'de, yükselişinden bu yana türün kimliği konusunda eleştirel tepkiler oldu. Bölgedeki önemli müzik eleştirmenlerinden bazıları K-pop'u "başlangıçtan itibaren ulusal markayı küresel pazarda tanıtmak için tasarlanmış bir endüstriyel etiket" olarak eleştirdi ve "bir pop kültürü olarak kendiliğinden oluşmadığını, ancak ticari kaygılarla hükûmet tarafından yönetilen planla birlikte yaratıldığını savundu" ve aslında "türün geleneksel Kore kimliğiyle pratikte hiçbir bağı yoktur" eleştirisini getirdi. Ayrıca türün adının Japon-pop'tan geldiğine dair bir bakış açısı da var.
K-pop zaman zaman müziği kalıplaşmış ve orijinal olmayan olarak algılayan gazetecilerin eleştirileriyle karşı karşıya kaldı.
K-pop grupları, özellikle idol gruplarının sahne stillerinde sık sık cornrows ve bandana kullanmaları nedeniyle, Afro-Amerikan kültüründen değerler çalmakla suçlanıyor. Bununla birlikte, kültürel öğelerin Kore dışındaki kültürlerden ödünç alınmasının gerçekten kültürel ödenek oluşturup oluşturmadığı veya bu kültürel ödeneğin olumsuz olup olmadığı konusunda tartışmalar mevcuttur. Akademisyen Crystal S. Anderson, "bir kültürün öğelerini orijinal bağlamlarından çıkararak ve tamamen farklı bir şekilde kullanarak sahiplenmenin, otomatik olarak olumsuz kültürel temellük teşkil etmediğini" yazıyor.

Birçok ajans, radyo yerine çevrimiçi pazarlama ve televizyon yayını promosyonlarından oluşan bir "ilk gösterim" aracılığıyla izleyicilere yeni idol grupları sunar. Gruplara bir isim ve bir "konsept" verilir. Bu konseptler, idol gruplarının çıkışları veya geri dönüşleri sırasında kullandıkları görsel ve müzikal tema türüdür. Konseptler çıkışlar arasında değişebilir ve hayranlar genellikle erkek 

Klasik müzik veya klasik Batı müziği, kökeni Antik Yunan müzik kültürüne dayandırılan, daha sonra Batı Roma İmparatorluğu'nun çöküşüyle başlayan Orta Çağ ve Gotik dönemde çok sesliliğin gelişimiyle beraber daha da biçimlenmiş, kilise ve saray baskısı altında Rönesans'ın erken yüzyılında vokal polifoni çerçevesi içinde gelişmiş, Yüksek Rönesans ile beraber çalgı müziğinin de yükselişiyle içeriği bugünün klasik müzik olarak adlandırılan biçimleri ve teknikleriyle gelişimini sürdürmüş bir kurumsal müziğin, kilise baskısına direnen halk müziğinin dans ve şarkı biçimleriyle karşılıklı etkileşimi sonucu gelişimini sürdürmüş olan, uluslararası olarak kabul görmüş müzik türüdür. En önemli özelliği, çok sesli ya da çok ezgili (polifonik) ve çok ritmli (poliritmik) olmasıdır.

Yeniden doğuş (Fr. Re-naissance) anlamına gelen Rönesans, Orta Çağ döneminin çözülüp Aydınlanma Çağı'nı oluşturacak düşüncelerin belirmeye başladığı yaklaşık 200 yıla yakın bir süreci kapsar. Kilisenin bağnaz baskısından kurtulmaya çalışan insan, bu dünyanın yalnız ölümden sonrası için hazırlık aşaması olmadığını, bugünün yaşanması gerektiği düşüncesini yaymaya başlarlar. Dolayısıyla sanatçılar da eserlerini bu düşüncenin etkisiyle üretmeye ve geliştirmeye başlarlar. Rönesans ile başlayan yaşam sevinci ile oluşan danslar ve bu danslarda da çalgılar artar. Çalgılar yalnız eşlik etmekle kalmaz, vokal müzikten bağımsız bir çalgı müziği de gelişir. Bu dönemde İtalyan besteciler müzikte egemenliği ele almışlardır.
Rönesans döneminde Kilise'nin sanat üzerindeki etkisi zayıflamıştır, besteciler ve müzisyenler yeni sanatsal fikirlere hazırdır. Özellikle Flaman besteciler ve müzisyenler, İtalyan saraylarında eğitim vermek ve icra etmek için görevler almışlardır. Matbaanın icadı ile metotlar ve şarkı kitaplarının basımı yaygınlaşmış ayrıca burjuva sınıfının yükselişiyle birlikte, hem eğitsel hem de amatörler için eğlence olarak müziğe olan talep artmıştır.
Rönesans Dönemi Müziğinin Genel Özellikleri;
• Vokal polifonik stil doruğa erişir, besteciler öylesine ustalaşmıştır ki kilise müzik ile ilgili kurallardan ödün vermek zorunda kalır.
• Din dışı müzik önem kazanır. 1550'lerden itibaren bağımsız bir çalgı stili kendini göstermektedir.
• Önceleri aynı aileden çalgı gruplarıyla yapılan müzik daha karma gruplarla yapılmaya başlamıştır.
• Matbaanın gelişmesi ile birlikte ilk çalgı metotları yazılmaya ve yayımlanmaya başlamıştır.
Müzik bu dönemde giderek Orta Çağ'daki kısıtlamalardan kurtulmuş, ritimde, armonide, biçimde daha fazla çeşitliliğe izin verilmiştir. Rönesans'ta müzik kişisel bir ifade için bir araç haline gelmiştir. Besteciler, vokal müziği oluşturdukları metinleri daha iyi ifade etmenin yollarını bulmuşlardır. Din dışı müzikte, dinsel müziğin yazım tekniklerinden faydalanılmış, dinsel müzikte ise çalgılara ve halk müziğinin ritmik unsurlarına yer verilmeye başlanmıştır. Şarkı (Chanson) ve madrigal gibi popüler formlar tüm Avrupa'ya yayılmış, saraylar, hem şarkıcıları hem de çalgılarında virtüöz sanatçıları bünyesinde görevlendirmiş, işveren kurumlar olmuştur. Rönesans döneminde birçok tanıdık modern çalgının (lute, viyol ailesi, keman ailesi, mandolin, gitar, nefesli çalgılar ve klavyeli çalgılar dahil) öncül versiyonları yeni biçimlere dönüşmüş ve yeni müzikal fikirlerin gelişimine cevap verecek şekilde geliştirilmiştir. Bestecilere ve müzisyenlere yeni müzikler yaratabilmeleri için daha iyi olanaklar sunulmuştur. Dönemin ünlü bestecileri Guillaume Dufay, Johannes Ockeghem, Giovanni Pierluigi da Palestrina ve Carlo Gesualdo'dur.

Portekizcede kıvrımlı, düz olmayan inci anlamına gelen Barok sözcüğü, 1700'lü yılların ortalarında Fransız yazar Noël-Antoine Pluche tarafından müzik yapıtlarını sınıflandırması için kullanılmıştı. Pluche 1746'da yayımlanan Spectacle de la Naturale (Doğanın Gösterisi) adlı yapıtında, müzikleri artık ülkelerine göre sınıflamak yerine musique chantante (şarkılı müzik) ve musique baroque (barok müziği) olarak ikiye ayırmak gerektiğini belirtiyordu. Burada barok sözcüğünü kaba, biçimsiz anlamında kullanmıştı. Ayrıca iki müzisyenin çalışını karşılaştırırken, fazla ağdalı ve geçmiş dönemin zevklerine uygun bulduğu yorum için ‘Yeryüzündeki pırlantalar yerine, denizin dibindeki eğri incileri (barok) zorla sökmeye uğraşıyor’ ifadesine yer vermişti. Değerlendirmenin özünde bir küçümseme ve fazla ağdalı bulma vardı.
Müzikte çok önemli bir çağın tanımında kullanılan bu küçümseyici sıfatlar, Barok'un genel anlamından bizi uzaklaştırır. Barok, en kısa tanımıyla saray sanatıdır. Beğeni düzeyi de doğal olarak soylular sınıfının (aristokrasinin) süslemeye yakınlık duyan incelikli anlayışını yansıtır. Barok sözcüğü bugün anlaşıldığı anlamda, müzik tarihinde bir dönemi adlandırmak için ancak 19. yüzyılın sonlarına doğru kullanılmaya başlanmıştır.
Barok müziğin en önemli kurallarından biri vokal ve çalgısal güçlerin birleştiği ve karşı karşıya geldiği concertato stilidir. Bu stilin kaynağı, Andrea Gabreli ve Giovanni Gabreli'nin polikoral motetleri ve Lodovico Grossi da Viadana (c. 1560-1627) gibi 17. yüzyıl başlarında yaşamış bestecilerin sürekli bas tekniğini geliştirmelerine dayanır.
Sürekli bas (Basso Continuo) barok dönemde ortaya çıkmış olan, genellikle bir klavyeli ve telli çalgı ile müziğin bas çizgisinde -ince ses aralığındaki ezgiye karşı- çalınan bir eşlik etme tarzıdır. Genellikle bir viyolonsel ya da fagot bas partisini çalarken bir klavsen, lut ve bazen bir orgun bu bas partisi üzerine kısmen doğaçtan armonizasyon yaptığı, müzikteki armoni boşluklarını doldurarak zenginleştirdiği bir müzik yapma yöntemdir.
Ortaya çıkışı, Rönesans çok sesliliğinin dokusal homojenliğine karşı ince sesin üstünlüğünü ilan eden devrimin (c. 1600) akla yatkın bir gelişmesi olarak açıklanabilir. Çok sesli müziğin armonik temeli şimdi tam anlamıyla bir çalgıcının iki eli arasındadır. Hem dinsel hem de dünyasal müziğin yan etkileri Agostino Agazzari'yi (1578-1640), 1607 gibi erken bir tarihte bir kılavuz kitap yayınlamaya yönlendirdi; Del Sonare sopra'l basso con tutti l’stromenti (Tüm Çalgılarla Birlikte Bas Partisi Çalma Üzerine).
Barok müzik dönem Johann Sebastian Bach, Antonio Vivaldi, Jean-Baptiste Lully, Arcangelo Corelli, Claudio Monteverdi, Jean-Philippe Rameau, Henry Purcell, George Frideric Handel ve Georg Philipp Telemann gibi bestecilerin eserlerini kapsamaktadır. Barok stilin Rönesans stilinden farkı, daha süslü bir anlatıma sahip olmasıdır. Dönemin en ünlü çalgısı klavsendir. Klavsen neredeyse her müzik çeşidinde kullanılıyordu (çoğu zaman eşlik etmek amacıyla da olsa bkz. sürekli bas). Dönemde vokal müziğin yanı sıra çalgısal müzik de gelişmiştir; sonat, konçerto grosso, solo konçerto ve süit, bu dönemin yaygın çalgısal müzik türleridir.
Barok müzik dönemi müzikteki başlıca büyük yeniliği 'fonksiyonel tonalite'nin (Majör ve minör kavramı) geliştirilmesindedir. Bu dönemdeki besteciler ve çalgıcılar çok daha ayrıntılı ve incelikli ezgisel ve ritimsel süsler uygulamaya başlamışlar; müzikal notasyon şeklini değişmiş ve çalgıları yeni teknikler kullanarak çalmaya başlamışlardır. Barok müziği döneminde çalgılarla müzik icra edilmesinin ebadı, kapsam genişliği ve karmaşıklığı artmıştır. Barok müzik dönemi opera görsel sanatının kurulup, geliştirilip ve yaygınlaştırılması dönemidir. Bugün kullanılan müzik terimleri ve kavramlarının çoğunluğu İtalya'da, barok müzik dönemde ortaya çıkmış ve hala yaygın olarak kullanılmaktadır.

Klasik stilin Barok stilden farkı, Klasik stildeki eserlerin Barok stildeki eserlerden daha sade olmasıdır. Barok dönemin kapanmasına yol açan etkenlerden biri de piyanonun icadıdır. Klasik dönemde her orkestrada klavyeli çalgı bulundurma zorunluluğu kalkmış, piyano orkestraya katıldığı zaman da mutlaka solist görevi görür olmuştur. Dönemi seçkinleştiren bir başka şeyse senfoninin yaygınlaşmasıdır. Dönemin ünlü bestecileri Joseph Haydn, Wolfgang Amadeus Mozart, Christoph Willibald Gluck ve Muzio Clementi'dir.

Müziğin kilise ve saray egemenliği altından çıkıp halka yayıldığı, kalıpların ve düzenin yıkılıp yerine daha özgür olan romantizmin geldiği dönemdir. Kendi içinde 3 döneme ayrılır:

Erken Romantik Dönem: Romantik anlatımın Klasik dönem içinde doğduğu, ilk dönemidir. Bu anlatımın öncüsü Ludwig van Beethoven olarak kabul edilir. Bu dönemin diğer ünlü bestecileri de Franz Schubert, Carl Maria von Weber ve Gioacchino Rossini'dir.
Orta Romantik Dönem: Romantizmin tüm Avrupa'da egemen olduğu dönemdir. İlk ışığı yakan da, programlı senfonisi Symphonie fantastique ile Hector Berlioz olmuştur. Ardından Franz Liszt, Felix Mendelssohn Bartholdy, Niccolo Paganini, Robert Schumann, Frederic Chopin, Johannes Brahms gelmiştir. Giuseppe Verdi ve Richard Wagner'in opera alanındaki çalışmalarıyla doruğa ulaşmıştır.
Geç Romantik Dönem: Müziğin denetiminin "Almanya-İtalya-Fransa" üçgeninden çıktığı dönemdir. Ulusalcılık akımı ile birlikte Mikhail Glinka, Aleksandr Borodin, Modest Musorgski, Nikolay Rimski-Korsakov, Peter İlyiç Çaykovski gibi Rus; Bedrich Smetana, Antonin Dvorak gibi Çek; Edvard Grieg, Jean Sibelius gibi İskandinav besteciler klasik batı müziğine dahil olmuşlardır.

Modern dönem içerisinde Romantizmi sürdürenler (Richard Strauss, Gustav Mahler, Sergey Rahmaninov, Edward Elgar) olduğu gibi müziğin genel kimliğini değiştiren asıl Modern besteciler (Claude Debussy, Maurice Ravel, Bela Bartok, İgor Stravinski, Dimitri Şostakoviç, Sergey Sergeviç Prokofyev) kendilerine has bir stil geliştirmiş Alban Berg ile Aşlerdir. George Gershwin klasik müzikle cazı birleştiren besteciler arasında en ünlüsüdür. Edgard Varèse, elektronik müzik akımını başlatmıştır. Arnold Schönberg ve öğrencilerinden Anton Webern atonal müzik akımının yaratıcısı ve ilerleticisi olmuşlardır. Carl Orff, ilkel çağların müzikleri ve metinlerini yeniden canlandırıp modernize etmiştir. Ayrıca Türkiye'de çok sesli müziğin başlaması da bu döneme rastlar (Cemal Reşit Rey, Ahmet Adnan Saygun, Necil Kazım Akses). Günümüzde Krzysztof Penderecki, Arvo Pärt, Peter Machajd

Kukla tiyatrosu, kuklalar ile oynanan bir tiyatrodur. Genellikle insan veya hayvan figürüne benzeyen cansız nesneler, bir kuklacı tarafından hareketlendirilir. Kuklacı vücut, baş, uzuvları ve bazı durumlarda kuklanın ağzını ve gözlerini hareket ettirmek için elleri, kolları ya da çubuklar ya da ipler gibi hareket nesnelerini kullanır. Kuklacı çoğunlukla kukla karakterini kendisi seslendirir ve daha sonra kuklanın ağzının hareketlerini bu konuşma kısmı ile senkronize eder. Kuklalar tarafından hareketlendirilen eylemler, jestler ve konuşulan kısımlar genellikle öykü anlatımında kullanılır.
Kukla tiyatrosunun yaklaşık 3000 yıllık bir geçmişi olduğu düşünülmektedir.

The Center for Puppetry Arts 26 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Puppetry Museum and Theater in Atlanta, GA, US.
The Puppetry Homepage 8 Şubat 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Contains links and information about all types of puppets and puppetry.

Uluslararası İzmir Kukla Günleri
Azerbaycan Devlet Kukla Tiyatrosu
Ahşap Çerçeve Kukla Atölyesi
Oyuncak tiyatrosu
Kuklacı
Kuklacılık

Ludwig van Beethoven (vaftiz: 17 Aralık 1770, Bonn - ölüm: 26 Mart 1827, Viyana), Klasik dönemden Romantik döneme geçiş sürecine büyük katkı sağlamış ve gelmiş geçmiş en ünlü ve etkileyici bestecilerden biri olarak kabul edilen Alman piyanist ve bestecidir. 9 senfonisi, 5 piyano konçertosu, 32 piyano sonatı, 16 yaylı dörtlüsü ve hayatı boyunca yazdığı tek opera olan Fidelio en çok bilinen eserlerindendir.

Beethoven'ın kendisiyle aynı adı taşıyan dedesi Ludwig Van Beethoven (1712-1773) Belçika'nın Mechelen kentinde doğduktan sonra 20 yaşında Almanya'nın Bonn kentine taşınır ve bir sarayda bas koristi olarak iş bulmasının ardından 1761'de o sarayın Kapellmeisterı olarak atanır ve Bonn'un seçkin müzisyenleri arasına girer. Ludwig'in tek çocuğu olan Johann van Beethoven (1740-1792) babası gibi Bonn'da aynı sarayda tenor olarak çalışır ve ayrıca klavye ve keman dersleri verir. 1767'de Johann Heinrich Keverich (1701-1751)'in kızı olan Maria Magdalena Keverich (1746-1787) ile evlendi.
Beethoven Bonn'da gerçekleşen bu evlilikten sonra dünyaya gelen yedi çocuktan ikincisidir. Bu evlilikten doğan yedi çocuktan sadece Beethoven ve diğer iki kardeşi Kaspar Anton Karl van Beethoven (1774-1815), Nikolaus Johann van Beethoven (1776-1848) hayatta kalır. Beethoven'ın gerçek doğum günü hakkında kesin bir bilgi olmamasına rağmen vaftiz ediliş tarihi kilise kayıtlarına 17 Aralık 1770 olarak geçmiştir. O dönemlerde yeni doğan bebekler doğdukları günden bir gün sonra vaftiz edilirler ve bu yüzden Beethoven'ın doğum günü ailesi ve öğretmeni Johann Albrechtsberger (1736-1809) tarafından 16 Aralık'ta kutlanır.
Beethoven'ın ilk müzik öğretmeni babasıdır. Daha sonra Gilles van den Eeden'den organ ve aile dostu olan Tobias Friedrich Pfeiffer'den klavye dersleri alır. Aynı zamanda Franz Rovantini'den keman ve viyola dersleri alır. Beethoven 5 yaşından itibaren çok yoğun müzik dersleri almaya başlar klavye öğretmeni Pfeiffer bazen onu gece yatağından kaldırarak zorla dersler verir. Johann van Beethoven Mozart'ın babası olan Leopold Mozart'ın oğlu ile birlikte çıktığı turnelerden ve başarılarından haberdardır. Bu onlarla aynı yolu izlemeye başlar Beethoven ilk halka açık konserini 1778'de henüz yedi yaşında iken verir. 1779'da Beethoven Christian Gottlob Neefe'den ilk bestecilik dersleri almaya başlar. 1783'te Christian Gottlob Neefe'nin yardımıyla Beethoven ilk bestesini yayınlar (WoO 63 klavye varyasyonları) daha sonra Beethoveen Neefe'nin asistanı olarak çalışır. 1784 yılından itibaren ilk parasını asistanlıktan kazanmaya başlar. İlk 3 piyano sonatı (Kurfürst) 1783'te yayınlanır. Beethoven'ın bu muazzam yeteneği başpiskopos Maximilian Friedrich tarafından fark edilerek maddi ve manevi yönden desteklenir.
O sıralarda baş gösteren aydınlanma çağı ve masonluk Beethoven'ı derinden etkiler Neefe ve Beethoven'ın çevresindekilerin çoğu aydınlanmışlar (Order of the Illuminati) üyesidir. 1787'de Beethoven, Mozart'la çalışmak umuduyla Viyana'ya gider fakat varışından 2 hafta sonra annesinin hastalığını öğrenir ve geri döner. Beethoven aynı yıl içinde annesini kaybeder ve babası alkolik olur. Bunun sonucunda Beethoven küçük kardeşlerinin sorumluluğunu almak zorunda kalır ve 5 yıl boyunca Bonn'da kalmaya karar verir. Bu sıralarda Franz Wegeler ile tanışır ve onun sayesinde o zamanın seçkin ailelerinden olan von Breuning ailesi ile tanışır. Beethoven sıkça von Breuning ailesinin evine ziyaretlere gider ve çocuklarına müzik dersleri verir. Bu sıralarda Almanya'nın soylularından Count Ferdinand von Waldstein ile tanışır ve ondan maddi destek görür. Daha sonra Beethoven onun adına bir sonat yazacaktır. Beethoven 1789'da babasının alkolizm bataklığına düşmesinin ardından yasal yollara başvurarak babasının maaşının yarısının kendine ödenmesini sağlar bu sayede ailesine destek olabilecektir. Aynı zamanda seçkin sarayların orkestralarında viyola çalarak ailesine maddi katkı sağlamaya devam eder, Bu sayede Mozart'ın operalarıyla tanışır ve ünlü flüt virtüözü Anton Reicha ile arkadaşlık kurar.

1792'de Viyana'ya giden Beethoven klasik müziğin ünlü bestecisi Joseph Haydn'ın yanında çalışmaya başladı. Joseph Haydn kısa sürede Beethoven'ın üstün yeteneğini fark etti ve her konuda ona destek oldu. Beethoven, başlarda besteci olarak değil piyanist olarak adını duyurdu. Daha sonra yaptığı bestelerle klasik müziğin 19. yüzyılın sonuna kadar yaşayan tüm müzisyenleri etkiledi.
Beethoven'ın dokuz senfonisi, beş piyano konçertosu, bir keman konçertosu, bir piyano, keman ve çello için üçlü konçerto, otuz iki piyano sonatı ve birçok oda müziği eseri bulunmaktadır. Sadece bir opera (Fidelio) bestelemiştir. İlk senfonisini 1800'de yapmıştır. Eroica olarak da bilinen 3. senfonisini, Avrupa'ya demokrasi getirdiği için Napolyon’a adamıştır. Ancak daha sonra Napolyon kendini İmparator ilan ettiğinde bu adamayı geri almıştır. 9. senfoni ise en çok bilinen ve bugün Avrupa Birliği marşı da olan en çarpıcı senfonisidir.
Beethoven çok titiz çalışan bir müzisyendi. Müziği, ifade gücü ve teknik olarak çok üst seviyedeydi. Beethoven, Haydn ve Mozart’tan devraldığı prensipleri geliştirdi, daha uzun besteler yazdı ve daha tutkulu, dramatik eserler oluşturdu. Özellikle Op. 109 piyano sonatıyla Klasik müziğin Romantik Dönemi'ni başlatmıştır.
Yaşamı boyunca sağlık problemleri çeken Beethoven 1801’de işitme problemleri yaşamaya başlamış ve 1817’de tamamen sağır olmuştur. Bu dönemden sonra sağırlığı müzik yaşamını hiçbir şekilde etkilememiştir. 9. senfoniyi sağırlık döneminde bestelemiştir.
1827 yılında 56 yaşındayken dünyaca tanınan bir besteci olarak siroz hastalığı nedeniyle ölmüştür ve cenazesine otuz bine yakın insan katılmıştır.

[1]19 Temmuz 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Ludwig Van Beethoven Klasik Müzik Sitesi
[2]6 Ocak 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. "Beethoven'ın müzik tarihindeki yerini biliyor musunuz?"
Müzik galerisi18 Temmuz 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kara sevda, melankoli ya da mâl-i hülyâ (Grekçe: μελαγχολία - melankolia, "üzüntü" < Grekçe μέλας (melas), "kara, siyah", + χολή (kholi) kara safra), günümüzde yaygın olarak kişinin az hareketli ve normalden daha heyecansız bir hayat tarzını sürdürdüğü depresyondan kaynaklanan bir duygudurum bozukluğu anlamında kullanılır.
Melankoli sangvinik, kolerik ve flegmatikle de beraber humoral patoloji teorisinde dört mizaçtan biridir.

Psikanalitik ekolde melankoli kelimesi ilk olarak Sigmund Freud'un 1917 yılında yayınladığı Yas ve Melankoli (Trauer und Melancholie) makalesinde geçmektedir.
Freud'a göre melankoli durumunun oluşabilmesi için süjenin, sırasıyla aşağıdaki beş aşamadan geçmesi gerekmektedir;

Süjenin, bir sevgi nesnesini (love object) kaybetmesi.
Kaybedilen sevgi nesnesinin ardından normal bir süreç olarak yaşanan bir yas döneminin (mourning period) başlaması.
Normal şartlar altında, belirli bir süre sonra bitmesi gereken yas döneminin sona ermemesi nedeniyle yeni bir sevgi nesnesi arayışının başlayamaması.
Süjenin, yeni bir sevgi nesnesi arayışına girememesi nedeniyle, yeni sevgi nesnesine aktarılamayan libido'nun zorunlu olarak Ego'ya aktarılması ve orada birikmesi.
Ego'nun kaybedilen sevgi nesnesi ile kendini özdeşleştirmesi.

Kişinin, sevgi nesnesini kaybetmesinin ardından yaşadığı yas dönemi normal bir süreç olup, melankoli durumunu yaratan asıl neden; belirli bir süre yaşandıktan sonra bitmesi gereken yas döneminin hiçbir zaman bitmemesidir. Dolayısıyla yas döneminin bitmemesi kaçınılmaz olarak, yeni bir sevgi nesnesi arayışına başlanmasını imkânsız kılacak ve herhangi bir sevgi nesnesine aktarılamayan "libidinal enerji" Ego'da birikecektir. Ego'da gerçekleşen bu içsel birikim en nihayetinde, kaybedilen sevgi nesnesinin Ego tarafından içselleştirilmesi sonucunu doğuracaktır.
Öte yandan, yas sağlıklı ve doğal bir süreç olarak değerlendirilirken, melankoli patolojik bir içeriğe sahiptir ve süjede genel anlamda disforik bir tablo şeklinde kendini gösterir. Süje, çoğu zaman içinde bulunduğu durumun farkına varamaz.

17. asrın başlarında İngiltere'de, edebiyatta ve günlük yaşamda melankoliye yönelik bir ilgi yükseldi. Batı Avrupa halklarında din alanında yaşanan Reform'un İngilizlerde yol açtığı neye inanacakları yönündeki belirsizlikler ve günah, lanet, dinsel kurtuluş mefhumlarına artan ilgi melankoliye olan ilgiyi de artırdı.
Elizabeth sonrası dönem melankolisinin müzikteki en önemli ismi, slogan haline getirdiği "Semper Dowland, semper dolens" (Daima Dowland, daima matem) sözüyle John Dowland'dır. O devrin insanları tarafından "huzursuz tip" olarak adlandırılan melankolik adam tiplemesinin meşhur bir örneği Shakespeare'in Hamlet'indeki Melankoli Dane karakteridir. Hüzün edebiyatında eserler veren diğer bazı yazarlar ise şunlardır: Hydriotaphia, Urn Burial 'ın yazarı Thomas Browne, Holy Living and Holy Dying 'ın yazarı Jeremy Taylor. Her iki eserde de ölüm konusu üzerinde çok durulur.
Melankoli ismiyle anılmasa da benzer konulara eğilen Sturm und Drang (yaklaşık Türkçesi, "Fırtına ve Bunalım") akımı da o devirde Almanya'da etkili olan hüzün kültü olarak tarihteki yerini aldı. Goethe'nin Genç Werther'in Acıları eseri de bunun örneklerindendir.

Teber, Serol (2001). Melankoli: Normal bir anomali. Say. ISBN 978-975-468-215-1.

Michael Joseph Jackson (29 Ağustos 1958 - 25 Haziran 2009), Amerikalı şarkıcı, söz yazarı, dansçı ve hayırseverdi. "Popun Kralı" olarak anılan Jackson, 20. yüzyılın kültürel açıdan en önemli figürlerinden biri olarak kabul edilir. Müzikal başarıları Amerikan ırksal engellerini yıktı ve onu dünya çapında baskın bir figür haline getirdi. Şarkıları, konserleri ve modasıyla, popüler müzikteki sanatçılar için görsel performansı yaygınlaştırdı ve moonwalk, robot ve anti-gravity lean gibi sokak dansı hareketlerini popülerleştirdi. Jackson genellikle tüm zamanların en büyük eğlence sanatçısı olarak kabul edilir.
Jackson ailesinin sekizinci çocuğu olan Jackson, altı yaşında Jackson 5'in baş vokalisti olarak sahneye çıktı. Jackson, Off the Wall (1979) albümüyle solo yıldızlığa yükseldi ve tarihin en çok satan albümü olan Thriller (1982) ile eşi benzeri görülmemiş bir küresel başarı elde etti. "Thriller", "Beat It" ve "Billie Jean" single'larının müzik videoları, bu mecrayı yeniden tanımladı. Bad (1987), ABD Billboard Hot 100 listesinde bir numaraya yükselen beş single'ı ("I Just Can't Stop Loving You", "Bad", "The Way You Make Me Feel", "Man in the Mirror" ve "Dirty Diana") çıkaran ilk albümdü. Dangerous (1991) ve HIStory (1995) albümleri ise ABD'de bir numaraya yükselen "Black or White" ve "You Are Not Alone" single'larını çıkardı. Jackson'ın son albümü Invincible (2001), bugüne kadar yapılmış en pahalı albümdür.
1980'lerin ortalarından itibaren Jackson, görünümündeki, ilişkilerindeki, davranışlarındaki ve yaşam tarzındaki değişiklikler nedeniyle kamuoyunun dikkatini çekti. 1993 yılında bir çocuğu cinsel istismar etmekle suçlandı, ancak bu suçlama cezai kovuşturmaya yol açmadı. 2005 yılında Jackson, bu tür iddialardan ve diğer suçlamalardan beraat etti. "This Is It" adlı geri dönüş konserleri serisine hazırlanırken, 2009 yılında kişisel doktoru Conrad Murray tarafından verilen aşırı dozda propofol nedeniyle hayatını kaybetti. Jackson'ın ölümü, internet trafiğinde benzeri görülmemiş bir artışa ve müzik satışlarında bir yükselişe neden oldu. 
Jackson, solo sanatçı olarak dünya çapında 500 milyondan fazla plak satışı ile tüm zamanların en çok satan müzik sanatçılarından biridir. Hem solo sanatçı olarak hem de bir grubun ana üyesi olarak 100 milyondan fazla plak satan üç müzisyenden biridir. Jackson, 13 Billboard Hot 100 bir numaralı single ile erkek solo sanatçılar arasında rekoru elinde tutuyor ve altı on yılda ABD'de ilk on single'a sahip olan tek sanatçıdır. Aldığı ödüller arasında 13 Grammy Ödülü, Grammy Efsane Ödülü, Grammy Yaşam Boyu Başarı Ödülü, 26 Amerikan Müzik Ödülü, 12 Dünya Müzik Ödülü, 8 MTV Video Müzik Ödülü, 6 Brit Ödülü ve 3 ABD başkanlık onuru bulunmaktadır. İki kez Rock and Roll Şöhretler Salonu'na, Şarkı Yazarları Şöhretler Salonu'na ve Dans Şöhretler Salonu'na dahil edilmiştir. Tahmini 500 milyon dolar bağışta bulunan Jackson, ünlülerin hayırseverliği için bir standart belirlemiştir.

Michael Joseph Jackson, 29 Ağustos 1958'de Indiana'nın Gary şehrinde doğdu. Jackson ailesinin on çocuğundan sekizincisiydi ve aile, Jackson Sokağındaki iki odalı bir evde yaşıyordu. Annesi Katherine Jackson (doğumdaki soyadı Scruse), klarnet ve piyano çalardı, country ve western müzik sanatçısı olmayı hayal etmişti ve Sears'ta yarı zamanlı çalışıyordu. Katherine bir Yehova'nın Şahidi'ydi ve çocuklarını da bu inançta yetiştirmiştir. Babası Joseph Jackson, eski bir boksördü, US Steel'de vinç operatörü olarak çalışıyordu ve ailenin gelirini artırmak için yerel bir ritim ve blues grubu olan Falcons'ta gitar çalıyordu. Joe'nun büyük büyükbabası July "Jack" Gale, ABD Ordusu'nda izci olarak görev yapmıştı; aile hikâyelerine göre aynı zamanda Kızılderili bir şifacıydı. Michael, üç kız kardeşi (Rebbie, La Toya ve Janet) ve beş erkek kardeşiyle (Jackie, Tito, Jermaine, Marlon ve Randy) birlikte büyüdü. Marlon'un ikiz kardeşi Brandon, doğumdan kısa bir süre sonra ölmüştür.
60'lı yılların başlarında büyük erkek kardeşleri, Jackie, Tito ve Jermaine, babaları tarafından organize edilen "The Jacksons" adında bir grup kurarak kulüplerde şarkı söylemeye ve yarışmalara katılmaya başladılar. Jackson'ın sahip olduğu ses ve dans yeteneği, kısa zamanda fark edildi. Henüz yaşı küçük olmasına rağmen, özellikle solo şarkılardaki performansı nedeniyle, 1963'te, diğer kardeşi Marlon'la birlikte gruba dâhil edildi. Artık beş üyeden oluşan kardeşler, grubun adını "The Jackson 5" olarak değiştirdi.
1968'e kadar geçen süreçte, amatör çalışmalarına gece kulüplerinde ve barlarda devam eden grup, Harlem, New York'ta bulunan Apollo Tiyatrosu'nda düzenlenen bir yarışmada birinci gelerek dönemin en ünlü R&B plak şirketi Motown'ın kurucusu Berry Gordy'nin dikkatini çekti. 1968'de Motown'la imzaladıkları sözleşmeden sonra Kaliforniya'ya taşınan grubun yıldızı hızla parlamaya başladı.

Söz konusu şirketten Suzanne de Passe'ın menajerliğinde çıkan ilk dört tekli, "I Want You Back", "ABC", "The Love You Save", "I'll Be There" listelerde bir numaraya oturdu. O-Jays grubu ve James Brown gibi soul müziğin önderlerinin izinden giden The Jackson 5, 70'lerin başında zenci pop ve soul vokal gruplarının dünya çapında bir numaralı temsilcisi hâline gelmişti. Michael Jackson ise bu yeni müzik tarzını kendi içerisinde, dansıyla birlikte harmanlayarak özgün bir tarza dönüştürecek, kendi kulvarında yalnız koşacaktı. Grubun bu hızlı yükselişinden sonra, güçlü sesiyle, farklı dansıyla oldukça sivrilen ve öne çıkan Michael Jackson, 1971-1976 yılları arasında yine The Jackson 5'a bağlı olarak Motown'dan, "Got To Be There", "Ben", "Music and Me" ve "Forever Michael" adlı ilk solo albümlerini çıkardı. Artık Jackson için bireysel kariyerin önü açılmıştı.
Walt Disney Pictures tarafından, 1971'de grubun çizgi filmi yapıldı ve yayına verildi. Ününü tüm dünyaya duyuran Jackson kardeşler, uluslararası konserler serisine 1972'de İngiltere'den başladılar ve gittikleri her yerde kapalı gişe yaptılar. Bu dünya turnelerinde Commodores ve Lionel Richie, The Jackson 5'ın alt grupları olarak sahneye çıkmıştı. 1973'ten itibaren grubun satış rakamlarının düşme eğilimi göstermesiyle birlikte, Motown kontrolü ele alarak bundan böyle şirket tarafından seçilecek şarkıların seslendirilmesi konusunda Jackson'lara baskı yapmaya başladı. Sıkıntılı günler geçiren grup, 30 Haziran 1975'te şirketten ayrılma kararı alarak Epic Records'la sözleşme imzaladı.
Şirketin sahibi Berry Gordy'nin kızıyla evli olan Jermaine Jackson, taraflar arasındaki bu ihtilaftan dolayı, gruptan ayrılarak Motown'da kaldı. İsim hakkını kaybeden Jackson kardeşler ise Jermaine'in yerine en küçük kardeşleri Randy'yi gruba dâhil ederek The Jacksons olarak ismini değiştirdi. Yenilenen grup için artık yeni bir dönem başlıyor; Michael ise zirveye doğru koşar adım ilerliyordu. The Jacksons kısa zamanda toparlandı ve 1976 - 1984 yılları arasında, ağırlıklı kendi parçalarından oluşturdukları albümler ve teklilerle kariyerlerinde yükselmeye devam etti. Yeni şirketlerinden altı yeni albüm çıkaran grubun, 1978'deki Destiny çalışması neredeyse patlama yaptı ve Jackson kardeşlerin en başarılı albümleri arasında yer aldı.
Bu albümün Michael için de ayrı bir önemi oldu. Çünkü kendi bestelediği şarkılar, dünya çapında büyük beğeni topladı ve grubun klasikleri arasına girmeyi başardı. Böylece Michael'ın "beste yapabilme" gibi başka bir yeteneği daha ortaya çıkmış oldu. Söz konusu albüm iki milyondan fazla satarak grubun ve özellikle de Michael'ın ününe ün kattı.

1978'e gelindiğinde ise Michael için farklı tecrübeler söz konusu olacaktı. Jackson, korkuluğu canlandırdığı "The Wiz" adlı müzikal filmde, aralarında aşk dedikodusunun çıktığı Diana Ross ile birlikte rol aldı. Tam da bu dönemde, müzikalde kullanılacak olan şarkıları aranje eden Quincy Jones'la Michael'ın yolları kesişti. Jones, ünlü pop starın gelecekteki başarısının ortaklarından biri olacaktı. Çünkü film prodüksiyon aşamasındayken, Jackson'la Jones oldukça uyumlu bir ortaklık kurdular ve Michael'ın bağımsız ilk solo albümünü birlikte yapmak için anlaştılar. Böylece 1979'da, ünlü şarkıcının ilk bağımsız solo albümü olan "Off the Wall", Jones'un yapımcılığında Epic Records'tan çıktı. "Don't Stop 'Til You Get Enough", "She's Out Of My Life", "Off The Wall", "Rock With You" gibi dünya çapında ses getiren birçok hit parçayı içinde barındıran bu albüm, inanılmaz satış rakamlarına ulaşarak Michael'ı pop müzik ve eğlence dünyasının idolü hâline getirecek; sanatçıya ilk önemli ödüllerini kazandırmaya başlayacaktı. 1980 yılında, American Music Awards tarafından 3 dalda ödüle layık görülen albüm (En İyi Soul/R&B Albümü - Off the Wall, En İyi Soul/R&B Erkek Şarkıcı, En İyi Soul/R&B Şarkı - Don't Stop 'Til You Get Enough), birçok liste başarı ödülünün de sahibi oldu. Aynı yılın Şubat ayına gelindiğinde, Michael yine "Don't Stop 'Til You Get Enough"la "En İyi R&B Erkek Vokal" dalında ilk Grammy ödülünü aldı.
Bir caz müzisyeni olan Jones'un, albümdeki parçalarda bu müzik türünü altyapıya yerleştirmesi doğal karşılanırken, bununla yetinilmeyip disco ve funky tarzı ritimlere de yer vermiş olması, sadece Michael'a özgü yeni bir müzik türünün ortaya çıkmasına neden oldu. Elbette bu da, Jackson'a benzersiz ve evrensel bir ün getirdi. İlk olarak yakın arkadaşı Elizabeth Taylor tarafından kendisine atfedilen ve sonraları yaygın bir ifade şeklini alan "pop idolü" benzetmesi, özellikle bu dönemlerde anılmaya başladı.
İlk solo albümünün getirdiği başarıların yanı sıra, Jackson kardeşlerle de çalışmaya devam eden Michael, 1980'de grupla birlikte "Triumph" albümünü çıkardı. Bestelediği şarkılar ve bunlara yazdığı sözlerle Triumph'a damgasını vuran yine Michael oldu. "Can You Feel It"e çekilen farklı klip de büyük ses getirdi ve sanatçının dans yeteneği milyonlarca müziksever tarafından yansındı. 1982'de ise ünlü pop yıldızına, En İyi Çocuk Albümü dalında Grammy ödülü kazandıracak olan E.T. (Extra-Terrestrial) filminin orijinal soundtrack'i "Someone in the Dark" şarkısını seslendirdi.

1982 yılı, ünlü pop yıldızı iç

Bir müzik albümü, aslen içinde müzikal kayıt bulunduran plak ve uzunçalar biçimindeki çalışmalardır. Zamanla gelişerek kaset, compact disc ve MP3 olarak dijital biçimleri de ortaya çıkmıştır. Müzik albümleri fiziksel olarak genellikle dekoratif kapakları (albüm kapağı) ve albüm notları ile satışa sunulur. Albüm notları; müzik ve kayıt hakkındaki ekleri, arka plan bilgilerini, kaydın analizini, şarkı sözleri ile librettoları, sanatçı fotoğrafları ile diğer görüntüleri ve metinleri, buna ek olarak iş birliğine katılanlara teşekkür yazısını içerebilir. Compact disc formatının ortaya çıkmasından sonra albüm notları, CD kitapçığı olarak da anılmaya başladı.

Stüdyo albümü, bir kayıt stüdyosunda kaydedilen parçalardan oluşan albüm. Bir stüdyo albümü, yeni yazılmış ve kaydedilmiş ya da daha önce yayımlanmamış şarkılar ile remikslerden oluşur. Kendisini daha önceden kaydedilen parçalar içermemesi sayesinde derleme albümlerden ayırt ettirir. Bir stüdyo albümünün yapımı genellikle önceden planlanarak gerçekleştirilir, tamamlanması birkaç gün veya birkaç yıl sürebilir. Bu albümler bazen bir veya birden çok cover kaydı ya da konserlerde yapılmış canlı ses kaydı içerebilir.

Albüm kapağı
Derleme albüm
Extended play
Konser albümü
Soundtrack albümü

Müzik kuramı terimi genel olarak iki farklı ama birbiriyle ilgili anlamda kullanılır:

Müziğin temel yapıtaşları.
Bu yapıtaşları ile müziğin incelenmesi, sınıflandırılması ve hatta bestelenmesini konu alan bilim dalı.
İlk anlamdaki müzik kuramı, müziğin temel yapıtaşlarını tanımlar (porte, nota, artikülasyon, anahtarlar, ton, gam, ritim, melodi, armoni vb.)
Diğer bir deyişle müzik dilinin kurallarını belirler ve bunların kullanılışlarını açıklar.
İkinci anlamdaki müzik teorisi 1950'lerden sonra özellikle Kuzey Amerika kıtasında müzikolojiden özerkleşerek kendi başına müziği inceleyen bir bilim dalı haline gelmiştir. Müzikoloji (veya tarihsel müzik) ve etnomüzikolojiden farklı olarak pozitif bilimleri (matematik, fizik vb.) de kullanması gerekçe olarak gösterilmektedir. Kıta Avrupası'nda ise müzik teorisi, müzik tarihi gibi müzikolojinin bir alt dalı olarak kabul edilmektedir, dünyada yaygın olan kanaât de budur.
Müziğin yapıtaşlarının tüm müzisyenler tarafından öğrenilmesi her durumda aranılan bir nitelik olsa da müziğin bilimsel olarak incelenmesi özel olarak müzik kuramcıları tarafından gerçekleştirilir. Doğu müziğinde genellikle Edvarlar müzik kuramı eserleridir.

Müzik teorisinin Pisagor'dan başlayan çok eski ve uzun bir tarihi vardır. Doğu müziğinde ise teori tarihi Kindi ile başlar. Anadolu'da ilk müzik teorisi 15. yüzyıl başlarında Yusuf Kırşehri tarafından yazılmıştır.

Akustik
Martin Luther

Müzikolog Sosyal Paylaşım Platformu
Society for Music Theory4 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Music Theory Online4 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
RowyNet15 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Almanca, İngilizce, Felemenkçe ve Fransızca müzik sözlüğü

Müzik notasyonu veya müzikal nota, dinlenme gibi sesin olmadığı süreler için notasyon da dahil olmak üzere yazılı, basılı veya başka şekilde üretilmiş semboller kullanılarak enstrümanlarla çalınan veya insan sesiyle söylenen işitsel olarak algılanan müziği görsel olarak temsil etmek için kullanılan herhangi bir sistemdir.
Notalama türleri ve yöntemleri kültürler arasında ve tarih boyunca değişiklik göstermiştir ve eski müzik notalarıyla ilgili çoğu bilgi parça parçadır. 2010'lu yıllarda olduğu gibi aynı zaman diliminde bile farklı müzik tarzları ve farklı kültürler farklı müzik notalama yöntemleri kullanır; örneğin, profesyonel klasik müzik icracıları için, çıta ve nota başları kullanan notalar, müziği not almanın en yaygın yoludur, ancak profesyonel country müziği seans müzisyenleri için, Nashville Sayı Sistemi ana yöntemdir.
Kullanılan semboller arasında, taşa oyulmuş, kil tabletlerde yapılmış, papirüs veya parşömen veya el yazması kağıt üzerine kalem kullanılarak yapılmış semboller gibi herhangi bir ortam üzerine yapılmış eski semboller ve modern semboller; bir matbaa (yaklaşık 1400'ler), bir bilgisayar yazıcısı (yaklaşık 1980'ler) veya başka bir baskı veya modern kopyalama teknolojisi kullanılarak basılmıştır.
Pek çok eski kültür melodileri ve ritimleri temsil etmek için semboller kullansa da hiçbiri özellikle kapsamlı değildi ve bu da günümüzün müzik anlayışını sınırladı. Sonunda modern Batı notasyonu haline gelecek olan şeyin tohumları, Hıristiyan Kilisesi'nin dini tekdüzelik hedefinden başlayarak, Orta Çağ Avrupa'sında ekildi. Kilise, aynı ilahilerin kilisenin her yerinde kullanılabilmesi için sade melodileri not etmeye başladı. Müzik notasyonu Rönesans ve Barok müzik dönemlerinde daha da gelişti. Klasik dönemde (1750–1820) ve Romantik müzik döneminde(1820–1900), yeni müzik aleti teknolojileri geliştirildikçe notasyon gelişmeye devam etti. 20. ve 21. yüzyılın çağdaş klasik müziğinde, bazı modern besteciler tarafından grafik notasyonun tanıtılması ve 1980'lerden beri müzik notasyonu için bilgisayar tabanlı partisyon yazar programlarının kullanılmasıyla müzik notasyonu gelişmeye devam etti. Müzik notasyonu, klasik müzik, popüler müzik ve geleneksel müzik dahil olmak üzere birçok müzik türüne uyarlanmıştır.

Müzik, geçmiş ve şimdiki bilinen her kültür ve dinde zaman ve mekânlar arasında büyük çeşitlilik gösterir. En izole edilmiş kabile grupları da dâhil olmak üzere dünyadaki tüm insanlar bir müzik türüne sahip olduklarından, müziğin, insanların dünyaya yayılmasından önce atalardan oluşan topluluklarda mevcut olduğu sonucuna varılabilir. Sonuç olarak, ilk müzik Afrika'da icat edilmiş ve daha sonra çeşitli çalgılar yapmak için çeşitli materyaller kullanarak insan hayatının temel bir bileşeni hâline gelmiş olabilir.
Bir kültürün müziği, sosyal ve ekonomik organizasyonu ve deneyimi, iklimi, teknolojiye erişimi ve dine inanılan bir kültürün tüm yönlerinden etkilenir. Müziğin ifade ettiği duygu ve fikirler, müziğin çalındığı ve dinlendiği durumlar ve müzik icra edenlere ve bestecilere yönelik tutumların tümü bölgeler ve dönemler arasında farklılık gösterir. 'Müzik tarihi' müziği (özellikle Batı sanat müziği) kronolojik açıdan inceleyen müzikoloji ve tarihin ayrı bir alt alanıdır.

Daha yaygın olarak ilkel müzik denilen tarih öncesi müzik, jeolojik tarihin çok geç bir zamanında başlamış olan tüm müziklere verilen isimdir. Tarih öncesi müzik, Avrupa'nın genelinde (ve Avrupa'dan etkilenmiş bölgelerde) Antik Müzik (MÖ 1500) ile devam etmiştir; ancak yine de izole bölgelerde mevcudiyetini sürdürmüştür.
Tarih öncesi müzik, bu nedenle teknik olarak, bu müzikle ilgili şu anda var olan herhangi bir tarihsel kaynağın ortaya çıkmasından önce var olan tüm dünya müziğini, örneğin geleneksel yerli Amerikan kabileleri müziği ve Avustralya Aborijin müziği içerir. Bununla birlikte, Avrupa dışı kıtaların -özellikle hâlâ hayatta kalanların- 'tarih öncesi' müziğine halk, yerli ya da geleneksel müzik olarak değinmek daha yaygındır. Müziğin kökeni, kayıtlı tarihten önce olduğu için bilinmiyor. Bazıları müziğin kökeninin doğal olarak oluşan seslerden ve ritimlerden kaynaklandığını düşündürmektedir. İnsan müziği, bu fenomenleri kalıplar, tekrarlar ve tonalite kullanarak yansıtabilir. Bugün bile, bazı kültürlerin müziğinin doğal sesleri taklit etmek için belirli örnekleri vardır. Bazı durumlarda, bu özellik şamanistik inançlar veya pratiklerle ilgilidir. Aynı zamanda eğlence (oyun) veya pratik (avdaki hayvanları avlama) işlevlerine de hizmet edebilir.
İlk müzik aletinin şarkı, uğultu ve ıslık çalmaya, tıklamaya, öksürmeye ve esnemeye kadar çok çeşitli sesler çıkarabilen insan sesinin kendisi olması muhtemeldir. Diğer müzik aletlerine gelince, 2008'de arkeologlar Almanya'nın Ulm yakınlarındaki Hohle Fels mağarasında kemikten yapılmış bir flüt keşfettiler. Yaklaşık 35.000 yaşında olduğu düşünülen beş delikli flüt, V şeklinde bir ağızlığa sahiptir ve akbaba kanadı kemiğinden yapılmıştır. Bilinen en eski tahta flütler 2004'te Greystones, İrlanda yakınlarında keşfedildi. Ahşap kaplı bir çukur, porsuk ağacından yapılmış 30 ila 50 cm arasında, bir ucunda konik; fakat parmak deliği olmayan altı flüt içeren bir grup içeriyordu. Bir zamanlar birbirine bağlanmış olabilirler.
50.000 ile 60.000 yaşları arasında bir mağara ayı uyluk kemiği olan "Divje Babe Flüt"ünün dünyanın en eski müzik aleti olduğu ve Neandertaller tarafından üretildiği öne sürülmüştür. Ancak uyluk kemiğinin gerçekten bir müzik aleti olduğu iddiaları, uyluk kemiğinin delik üretmek için etoburlar tarafından kemirilmiş olabileceği önerisini içeren alternatif argümanlarla tartışılmaktadır.

''Antik müzik'' ya da "Eski müzik", tarih öncesi çağın müziğini takip eden müziğe verilen isimdir. "Bilinen en eski şarkı", Suriye'deki Ugarit'te 3400 yıl öncesine dayanan çivi yazısı ile yazılmıştır. Hürrian şarkılarının bir parçasıdır, daha özel olarak Hürrian ilahi no. 6. Anne Draffkorn Kilmer tarafından deşifre edilmiş ve antik gymel gibi üçlü armoniden oluştuğu ve ayrıca diyatonik dizinin bir Pisagor akortlaması kullanılarak yazıldığı gösterilmiştir. Dünyanın herhangi bir yerinden müzik notaları da dâhil olmak üzere eksiksiz bir müzik parçasının hayatta kalan en eski örneği, MS 1. veya 2. yüzyıla tarihlenen Seikilos kitabesidir.
Antik Yunanlar tarafından kullanılan çift borular ve antik gaydanın yanı sıra; vazo ve duvarlardaki antik çizimler ve yazılar (örneğin Aristo, Sorunlar, Kitap XIX.12 olduğu gibi) zamanın müzik tekniklerini betimler, polifoninin göstergesidir. Aulos'un çift borularından biri muhtemelen bir dem veya uzun ses görevi görürken diğeri ezgisel hatlar çalardı. Yedi delikli flüt ve çeşitli telli çalgılar gibi çalgılar, İndus Vadisi uygarlığı arkeolojik alanlarından kurtarılmıştır.
Hint klasik müziği (marga) Hindu geleneği, Vedaların kutsal kitaplarında bulunabilir. Dört vedadan biri olan Samaveda müziği uzunca anlatıyor.
Ravanahatha (ravanhatta, rawanhattha, ravanastron veya ravana hasta veena) Batı Hindistan'da popüler olan bir yaylı çalgıdır. Kral Ravana ve Sri Lanka'nın Hela medeniyeti arasında bir zamana ait olduğuna inanılıyor. Bu yaylı çalgı, dünya tarihindeki en eski yaylı çalgılardan biri olarak kabul edilmiştir.
İran (Pers) müzik tarihi prehistorik (tarih öncesi) zamana dayanır. Büyük efsanevi kral, Jamshid'in müziği icat ettiğine inanılır. İran müziğinin izi Elamite İmparatorluğu (MÖ 2500-644) günlerine kadar sürülebilir. Farklı dönemlerden kalma parça parça ve eksik hâlde bulunan belgeler, Antik Perslilerin müziği detaylı olarak geliştirdiklerini kanıtlar niteliktedir. Sasani dönemi (MS 226-651) özellikle, Fars'ta canlı bir müzik yaşamının varlığına işaret eden bol miktarda kanıt bırakmıştır. Barbod, Nakissa ve Ramtin gibi bazı önemli müzisyenlerin isimleri ve bu kişilerin çalışmalarından bazılarının isimleri günümüze kadar gelmiştir.
Erken müzik dönemi, Asya, Fars, Hint, Yahudi, Yunan, Roma, Mezopotamya, Mısır müziği ve Müslüman müziği de dâhil olmak üzere çağdaş ancak geleneksel veya halk müziğini içerebilir.
Yunanistan
Yunan yazılı tarihi, Antik Yunan'a kadar uzanır ve Antik Yunan tiyatrosunun önemli bir parçasıdır. Eski Yunanistan'da, karma cinsiyet koroları eğlence, kutlama ve manevi ihtiyaçlar nedeniyle icralar gerçekleştirilirdi. Çalgılar arasında çift gövdeli-çift kamışlı aulos ve telli çalgılardan lir ve özellikle kitara adı verilen özel tür vardı. Müzik, Antik Yunan'da eğitimin önemli bir parçasıydı ve erkeklere altı yaşından itibaren müzik öğretildi.

Easton'un İncil Sözlüğü'ne göre Jubal, İncil tarafından müzik aletlerinin mucidi olarak adlandırılmıştır (Gen. 4:21). İbraniler müziğin geliştirilmesine çok şey verdi. Bütün tarihleri ve edebiyatları bunun bol kanıtlarıyla doludur. Tufan'dan sonra, müzikten ilk Laban ve Yakup arasındaki konuşmalarda bahsedilir (Gen. 31:27). Kızıldeniz'e zaferle geçtikten sonra, Musa ve İsrail çocukları kurtuluş şarkılarını söylediler (Örn. 15). Ancak Samuel, David ve Solomon dönemi, İbranice şiirde olduğu gibi İbranice müziğin de altın çağıydı. Müzik ilk kez sistematik olarak geliştirildi. Peygamberlerin okullarında eğitimin önemli bir parçasıydı (1 Sam 10: 5). Artık bir grup profesyonel şarkıcı da ortaya çıktı (2 Sam. 19:35; Eccl. 2: 8). Bununla birlikte Solomon Tapınağı büyük müzik okuluydu. Hizmetlerinin yürütülmesinde sürekli olarak eğitimli şarkıcı ve çalgılar çalan gruplar sürekli olarak kullanıldı (2 Sam. 6: 5; 1 Chr. 15:16; 23; 5; 25: 1-6). Özel hayatta da müzik İbraniler arasında önemli bir yer tutmuş gibi görünmektedir (Ekl. 2: 8; Amos 6: 4–6; İsa. 5:11, 12; 24: 8, 9; Ps. 137; Jer. 48: 33; Luka 15:25).
Semitik ve erken Yahudi-Hristiyan kültürünün tarihini ve antropolojisini inceleyen müzik ve tiyatro akademisyenleri, İbranilerin klasik kültürlerindeki tiyatro ve müzik etkinliği ile Yunanların ve Romalıların daha sonraki kültürlerinin kültürleri arasında ortak bağlantılar keşfettiler. Ayin denilen bir sosyal olgu içinde, bir dizi çağrışım veya yakarış içeren dua etme biçimi, performansın ortak alanı olarak bulundu. Journal of Religion and Theatre (Din ve Tiyatro Dergisi), en eski ayin formları arasında, "İbrani ayininin zengin bir müzikal geleneğe eşlik ettiğini" belirtmektedir:

Eski müzik, MS 476'da, Roma İmparatorluğu'nun yıkılmasından 18. yüzyılın ortalarında Barok döneminin sonuna kadar Avrupa klasik geleneğinin müziğidir. Bu muazzam zaman dilimi içinde müzik son derece çeşitlidir ve geniş bir coğrafi alanda çok sayıda kültürel geleneği kapsar; Orta Çağ Avrupa'sının geliştiği kültürel grupların çoğunda zaten çok az şey bilinen müzikal gelenekler vardı. Bu kültürleri Orta Çağ'da birleştiren Roma Katolik Kilisesi'ydi ve müziği bu dönemin ilk bin yılı boyunca müzikal gelişimin odak noktasıydı.

Erken Orta Çağ'da müzikal yaşam kuşkusuz zengin olmasına rağmen, sanatsal tasvirleriyle, müzikle ilgili yazılarla ve diğer kayıtlarla kanıtlandığı gibi MS 800 öncesinden günümüze kalabilen ve en büyük kısmı olan Gregoryan ilahisi denilen, Roma Katolik Kilisesinin yalın ezgileri olan dinsel ayin müziğidir. Papa I. Gregory'nin, adını müzik repertuvarına verdiği ve kendisi de bir besteci olduğu, genellikle ayininin müzikal bölümünün şu anki hâliyle yapıcısı olduğu iddia edilir; ancak katkıları hakkında ayrıntılar veren kaynaklar ölümünden sonra yüz yıldan fazla bir tarihe aittir. Birçok müzik bilgini, bu şöhretin bir efsanenin abartılmasından kaynaklandığına inanmaktadır. Ayin repertuvarının çoğu Gregory ve Charlemagne arasındaki yüzyıllarda anonim olarak oluşturulmuştur.
9. yüzyıl boyunca birkaç önemli gelişme yaşanmıştır. Birincisi, Kilise tarafından birçok ilahi geleneği birleştirmek ve birçoğunu Gregoryan ayini lehine bastırmak için büyük bir çaba verilmiştir. İkincisi, en eski polifonik müzik, organum olarak bilinen paralel olarak söylenen bir şarkı biçimidir. Üçüncüsü ve müzik tarihi için en büyük önemi olan notasyon, yaklaşık beş yüz yıllık bir aradan sonra yeniden icat edilmiştir; ancak modern müzisyenlerin verdiği hassasiyet ve esnekliğe sahip bir perde ve ritim gösterimi sisteminin gelişmesi birkaç yüzyıl daha alacaktır.
1100'den sonraki dönemde gelişmiş olan birkaç polifoni okulu: müziğin genellikle uzayan bir ses üzerinde hızla hareket eden bir parti ile karakterize edilen St. Martial organum okulu; besteci Léonin ve Pér

Müzik tarzı, müziklerin taşıdığı geleneklere göre kategorilendirilmesi sonucu ortaya çıkar.

Müzik bazen ait olduğu döneme göre kategorilendirilebilir. Örneğin 1950'lerin rock müziği veya 17. yüzyıl müziği.

Müziği coğrafyaya göre kategorilendirmek mümkündür. Örneğin Avustralya müziği; Avustralya rock müziği, Avustralya geleneksel müziği, Avustralya klasik müziği gibi alt kategorileri kapsar.

Müzik ayrıca teknik olarak, kullanılan çalgılara göre kategorilendirilebilir. Örneğin rock müzik, elektronik gitar etrafında döner ve elektronik dans müziği synthesizerlar ve davul makineleriyle desteklenir.

Müzik tarzları sosyal tarzlarına göre belirlenebilir. Örneğin Noel müziği.

Holt, Fabian (2007). Genre in Popular Music. Chicago: University of Chicago Press. 
Negus, Keith (1999). Music Genres and Corporate Cultures. New York: Routledge. ISBN 0-415-17399-X. 
Starr, Larry; Waterman, Christopher Alan (2010). American popular music from minstrelsy to MP3. Oxford University Press. ISBN 978-0-19-539630-0.

Müzik ve siyaset arasındaki bağlantı, özellikle şarkılardaki politik ifadeler, birçok kültürde görülmektedir. Müziğin, protesto veya karşıtlık ifadeleri başta

olmak üzere, savaş karşıtı şarkılar, millî marşlar, yurtsever şarkılar ve siyasi kampanyalar gibi birçok farklı temada, siyaset ile kesiştiği noktalar bulunmaktadır. Bu tür şarkıların çoğu güncel şarkılar kapsamında tanımlanabilirler.

Müzik, politik hareketleri ve ritüelleri etkilese de, genel izleyicilerin müzikle politik düzeyde nasıl veya ne ölçüde ilişkili olduğu çok açık değildir. Şarkılar, belirli bir siyasi mesajı tasvir etmek için kullanılabilir. Ancak bu tür mesajların iletilmesinde engeller olabilir; açıkça politik kabul edilen şarkılar bile çoğu zaman çağdaş politik bağlamları tarafından şekillendirilir ve bunlara atıfta bulunur, bu da mesajı tam olarak anlamak için müziğe ilham veren tarihi ve dönemin olaylarını anlamayı gerekli kılar. Bu mesajın doğası da belirsiz olabilir, çünkü "politik müzik" etiketi ya yalnızca siyasi konuları gözlemleyen şarkılara, ya partizan bir görüş sunan şarkılara ya da daha ileri giden ve belirli bir siyasal eylemi savunan şarkılara uygulanabilir. Bu nedenle, örneğin, müziğin farkındalığı arttırma aracı olarak kullanımı ile savunuculuk olarak müzik arasında bir ayrım yapılmıştır.
Ayrıca, The Beatles gibi Batılı pop/rock gruplarının 1960'larda ve 1970'lerde Doğu Bloku'nda Devlet tarafından sansürlenmesinin kanıtladığı gibi, bazı müzik biçimleri, siyasi içerikten bağımsız olarak kültürel açısından siyasi olarak kabul edilebilir ve dışlanabilir. Diğer taraftan aynı unsurlar, genç insanlar tarafından sosyal değişimin sembolü olarak benimsenmiştir. Bu, müzisyenlerin (eğer varsa) politik niyetleri ile müziklerinin daha geniş toplum kesimleri tarafından kabulü arasındaki tutarsızlık olasılıklarına da işaret etmektedir. Tersine, kasıtlı siyasi içeriğin anlamının hedef kitlesi tarafından kaçırılması olasılığı vardır, bunun nedenleri arasında belirsizlik veya mesajın iletilmesi ya da izleyici kayıtsızlığı veya antipatisi olabilir.
Son zamanlarda, çağdaş demokratik ülkeler de dahil olmak üzere, Dünya üzerindeki pek çok ülkenin okulları üzerinde yapılan araştırmalarda müzik eğitiminin bazen ideolojik telkin amacıyla kullanıldığı ve özellikle savaş döneminde vatansever şarkılarla yurtseverliği çocuklarda yıkıcı bir şovenizm aşamasına çıkarabilmektedir.
Platon şöyle yazmıştır: "Müziksel yenilikler tüm devlet için tehlikelerle doludur ve yasaklanmalıdır. Müziğin modları değiştiğinde, devletin temel yasaları da onlarla birlikte değişir." Platon bunu bir uyarı olarak yazmış olsa da, müziğin sadece melodi ve armonilerden çok daha fazlası olduğu, tüm insanların hayatında önemli bir hareket olduğu devrimci bir ifade olarak ele alınabilir.

" We Shall Overcome" şarkısı belki de politik folk müziğinin en bilinen örneğidir, bu örnekte ABD Sivil Haklar Hareketi için bir toplanma çığlığıdır. Joan Baez gibi Pete Seeger da şarkının popülerleşmesine katkı verdi. 20. yüzyılın başlarında, kötü çalışma koşulları ve sınıf mücadelesi, işçi hareketinin büyümesini, sosyal ve politik reformları savunan çok sayıda şarkıya yol açtı. 20. yüzyılın başlarındaki en ünlü söz yazarı "Wobblies" Joe Hill idi. Daha sonra, 1940'lardan 1960'lara kadar, Almanac Singers ve The Weavers gibi gruplar bu tür sosyo-politik müziğin yeniden canlandırılmasında etkili oldular. Woody Guthrie'nin "This Land Is Your Land" adlı şarkısı en ünlü Amerikan halk şarkılarından biridir ve sözleri Guthrie'nin sosyalist vatanseverliğini örneklemektedir. Pete Seeger'ın "Where Have All the Flowers Gone?" şarkısı, popüler bir savaş karşıtı protesto şarkısıydı. Bu tür şarkıların çoğu Vietnam Savaşı döneminde popüler oldu. Bob Dylan'ın "Blowin' in the Wind", Peter, Paul and Mary için bir hit şarşısı oldu ve genç bir neslin, eski nesillerin çoğundan daha fazla küresel sorunların farkına vardığını öne sürdü. 1964'te Joan Baez, "There but for Fortune" (Phil Ochs tarafından) ile Birleşik Krallık'ta ilk ona girdi, şarkı, önyargı ve insanlık dışı politikaların masum kurbanları için bir savunmaydı. Bob Dylan, Joan Baez, Phil Ochs, Tom Paxton, Buffy Sainte-Marie, Judy Collins, Arlo Guthrie dahil olmak üzere birçok sanatçı 1960'ların halk müziği canlanması sırasında, sosyal ve politik mesajlar içeren birçok güncel şarkı yazarı ortaya çıktı.
Folk müziğinin canlanması, geleneksel müziğin politik olarak yeniden icadı olarak kabul edilebilir, Sol eğilimli folk plak şirketleri, Broadside ve Sing Out! gibi dergiler tarafından teşvik edilen bir gelişmedir. Canlanma 1930'larda başladı ve II. Dünya Savaşı'ndan sonra devam etti. Bu dönemin eerleri, eski ilahiler ve şarkılar kullanılarak, ancak sözleri günümüz sosyal ve politik koşullarına uygun hale getirilerek popülerlik kazanmıştır. Alan Lomax, Lead Belly ve Woody Guthrie gibi arşivciler ve sanatçılar halk müziğini popülerleştirmede çok önemliydi ve ikincisi Lomax şarkıcıları olarak bilinmeye başladı. Bu, bazı sanatçıların ve şarkılarının kamuoyunu etkilemek ve destek toplamak amacıyla açık siyasi mesajlar ifade ettiği bir halk müziği dönemiydi. Birleşik Krallık'ta, Ewan MacColl ve AL Lloyd, folklorist olarak Lloyd ve MacColl (genellikle Peggy Seeger ile birlikte) ile benzer roller üstlendiler ve geleneksel şarkıları Büyük Britanya Komünist Partisi aktivizmlerinden etkilenen daha yeni politik materyallerle harmanlayan düzinelerce albüm yayınladılar.

Anarko punk
milli marşların listesi
Nazi punk
Pasif direniş
Nueva canción
Oi!
Osseily Hanna
Protest müzik

Biley, Ron (2007). "Woody Guthrie and the Christian Left: Jesus and "Commonism"" (PDF). Journal of Texas Music History (İngilizce). Center for Texas Music History. 16 Mayıs 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF)18 Temmuz 2021. 
Brand, Oscar (1962). "The Ballad Mongers: the Rise of Modern Folk Song" (İngilizce). Funk & Wagnalls. 
Brown, Courtney (2008). "Politics In Music: Music and Political Transformation from Beethoven to Hip Hop" (İngilizce). Atlanta: Farsight Yayınları. ISBN 978-0-9766762-3-2.  
Denselow, Robin (1989). "When The Music's Over: The Story of Political Pop" (İngilizce). Londra: Faber and Faber. ISBN 978-0-571-13906-4. 
Doggett, Peter (2008). "There's A Riot Going On: Revolutionaries, Rock Stars, and the Rise and Fall of '60s Counter-Culture" (İngilizce). Edinburgh: Canongate. ISBN 978-1-847-67114-1. 
Dunson, Josh (1965). "Freedom in the Air: Song Movements of the Sixties" (İngilizce). Greenwood Yayınları. ISBN 9780313223938. 
Fanning, David (2006). "Shostakovich studies" (İngilizce). Cambridge: Cambridge Üniversitesi Yayınları. ISBN 978-0-521-02831-8. 8 Ağustos 2018 tarihinde  arşivlendi.  
Garofalo, Rubee, (Ed.) (1992). "Rockin' the Boat: Mass Music and Movements" (İngilizce). South End Yayınları. 
Goodyer, Ian (2009). "Crisis Music: The Cultural Politics of Rock Against Racism" (İngilizce). Manchester: Manchester Üniversitesi Yayınları. ISBN 978-0-719-07924-5.  
Greenway, John (1953). "American Folksongs of Protest" (İngilizce). Pennsylvania Üniversitesi Yayınları. 
Karakayali, Nedim (5 Eylül 2010). "Two Assemblages of Cultural Transmission: Musicians, Political Actors and Educational Techniques in the Ottoman Empire and Western Europe" (PDF). Journal of Historical Sociology (İngilizce). 23 (3): 343-371. doi:10.1111/j.1467-6443.2010.01377.x. hdl:11693/22234. 
Keller, Marcello Sorce (April 2007). "Why is Music So Ideological, and Why Do Totalitarian States Take It So Seriously? A Personal View from History and the Social Sciences". Journal of Musicological Research (İngilizce). 26 (2-3): 91-122. doi:10.1080/01411890701361086. 
Lieberman, Robbie (1988). My Song is my Weapon: People's Songs, American Communism, and the Politics of Culture, 1930-50, Illinois Üniversitesi Yayınları
Lynskey, Dorian (2011). "33 Revolutions Per Minute: A History of Protest Songs" (İngilizce). Londra: Harper Collins. ISBN 978-0-062-07884-1.  
Pace, Ian (Sonbahar 2006 - Bahar 2007). ""The Best Form of Government...": Cage's Laissez-Faire Anarchism and Capitalism". Open Space Magazine (İngilizce). ss. 91-115.  
Peddie, Ian (2006). "The Resisting Muse: Popular Music and Social Protest" (İngilizce). Farnham: Ashgate. ISBN 978-0-754-65114-7.  
Perone, James E. (2004). "Music of the Counterculture Era" (İngilizce). Westport: Greenwood Yayınları.  
Daniel, Rachel (2016). "Walls Come Tumbling Down: The Music and Politics of Rock Against Racism, 2 Tone and Red Wedge" (İngilizce). Londra: Picador. ISBN 978-1-44727-268-7.  
Reuss, Joanne C & Reuss, Richard A. (2000). American Folk Music and Left-Wing Politics, Scarecrow Yayınları
Rodnitsky, Jerome (1976). Minstrels in the Dawn: The Folk-Protest Singer as a Cultural Hero, Chicago: Nelson Hall
Roy, William G (2014). "Reds, Whites and Blues: Social Movements, Folk Music, and Race in the United States". New Jersey: Princeton Üniversitesi Yayınları. ISBN 978-0-691-16208-9.  
Seeger, Pete (1985). "Carry It On! A History in Song and Picture of the Working Men and Women of America". New York: Simon and Schuster. ISBN 978-0-671-60347-2. 
Serge Denisoff, R. (1971). Great Day Coming: Folk Music and the American Left. Champaign: Illinois Üniversitesi Yayınları
Street, John (1986). "Rebel Rock: The Politics of Popular Music". Oxford: Blackwell. ISBN 978-0-631-14345-1.  
Street, John (1997). "Politics and Popular Culture". Philadelphia: Temple Üniversitesi Yayınları. ISBN 978-1-566-39603-5. 
Street, John (2011). "Music & Politics". Cambridge: Polity Yayınları. ISBN 978-0-745-63544-6. 
Strom, Yale (2002). "The Book of Klezmer: the History, the Music, the Folklore". Chicago: Chicago Review Yayınları. ISBN 978-1-55652-445-5. 
Volkov, Solomon (2004). "Shostakovich and Stalin: The Extraordinary Relationship Between the Great Composer and the Brutal Dictator". New York: H. Holt. ISBN 978-0-375-41082-6.  
Werner, Craig (2000). "A Change is Gonna Come: Music, Race and the Soul of America". Edinburgh: Payback Yayınları. ISBN 978-1-841-95050-1.  
Whiteley, Sheila (2012). "Countercultures: 

Müzisyen, çalgı çalabilen veya müzikal yetenek sergileyen sanatçıdır. Müzik besteleyen, icra eden veya orkestra yöneten kişiler müzisyen olarak kabul edilir. Çalgı çalabilen müzisyenlere çalgıcı da denir. Müzisyenler tek başlarına (solo) çalışabilecekleri gibi grup veya orkestra üyesi de olabilirler.

Besteci, müzikal kompozisyonlar yaratan bir müzisyendir. Bu ünvan esas olarak klasik müzik veya film müziği yazanlar için kullanılır. Popüler şarkılar için müzik yazanlar şarkı yazarı olarak adlandırılabilir. Çoğunlukla şarkıların sözlerini yazanlar söz yazarı olarak adlandırılabilir.

Bir orkestra şefi bir müzik performansını yönetir; orkestra şefliği "jest ve mimik kullanarak birkaç oyuncu veya şarkıcının eşzamanlı performansını yönetme sanatı" olarak tanımlanmıştır. Şef, yükseltilmiş bir podyumda durur ve müzisyenlerle el hareketleri veya göz teması yoluyla iletişim kurar.

Sanatçılara örnek olarak, bunlarla sınırlı olmamak üzere, seyirci karşısında performans sergileyen enstrümantalistler ve şarkıcılar verilebilir. Bir müzisyen solo sanatçı olarak veya bir topluluğun parçası olarak (örneğin bir orkestra, bir koro veya bir pop grubu) performans sergileyebilir.

Besteci
Şarkıcı
Aranjör
Orkestra şefi
Müzik bilimi
Plak yapımcısı

Opera, genellikle konusunu tarihten, mitolojiden, efsanelerden veya güncel olaylardan alan, sözlerinin tümü veya birçoğu müzikle bestelenmiş, içinde güzel sanatların tümünü barındırabilen (Dans, Dekor, Kostüm, Işık vb.), teatral formda bir sahne eseridir.

Bir orkestra veya müzik topluluğunun eşliğinde sunulan eserin, yazılı metnine "libretto" adı verilir. Oyun süresinin çoğunu sözlü bölümler oluşturur. Sözler, konunun akışına göre belli başlı şu müzik türleri içinde bestelenir: Arya bir kişinin duygu ve düşüncelerini yansıtır. Düet, terzet, kuartet, kentet vb iki, üç, dört ve beş kişinin duygu, düşünce ve konuşmalarını iletir. Resitatif kişilerin sözlerini konuşurcasına bir şarkıyla söyledikleri bölümdür. Koro ise oyundaki kamu vicdanının sesini ortaya koyar. Bunların dışında oyun başlarken genellikle bir giriş parçasına (uvertür) ve oyun içinde yer yer orkestra bölümleri ya da geçitleri gibi çalgısal bölümlere yer verilir. Bazı operalarda bale sahneleri de bulunur. Bir opera eserinde, genellikle bahsedilen bu müzik türleri ayrı parçalar halinde, ardıl olarak sunulmakla birlikte, bazılarında (örn. Richard Wagner'in eserleri) müzik bir perde boyunca kesintisiz olarak sürer.

Opera sanatının anavatanı İtalya'dır. Rönesans'ın başlıca merkezlerinden biri olan Floransa, müzikli sahne eserlerinin de beşiği sayılır. İncelemelerden, opera fikrinin bu şehirdeki bazı müzikçi ve şairlerin birleşerek eski Yunan oyunlarına benzer eserler yazmak istemelerinden doğduğu anlaşılıyor. Örnek olarak “Yunan Trajedisi” alınınca eşlik edecek müziğin nasıl olacağı problemi tartışmalara yol açmış, mısraları Renuccini tarafından yazılan ve Peri tarafından 1594'te bestelenen Euridice adlı ilk opera sanat çevrelerinde büyük heyecan uyandırmıştı.
Operada ilk gelişimi Claudio Monteverdi'de görüyoruz. 1607 yılında bestelediği L'Orfeo adlı operasıyla orkestrayı birinci plana almış, ses türlerini zenginleştirmiştir. Burjuvaların da opera istemesi nedeniyle sanatçılar aryalar yazmış ve 30 yıl sonra Venedik'te para karşılığı opera izlenebilen ilk opera binasının açılmasıyla sanatın merkezi Floransa'dan bu şehre geçmiştir. Burada koro ikinci plana alınmış, Venedik üslubu opera doğmuştur. 17. yüzyıl sonlarına doğru Napoli, İtalyan operasının merkezi olmaya başladı. İtalyan operası Avrupa'ya kısa zamanda yayıldı. Opera sanatı en büyük gelişmeyi 19. yüzyılda gösterdi. Yüzyılın ilk yarısında opera buffa, İtalya'da Rossini, Donizetti ve özellikle de Mozart ile dikkate değer örnekler kazandı.
° Almanya'da ilk defa Schütz “Daphne” adlı Floransa stili bir opera besteledi. Müzikli sahne eserleri Alman şehirlerinde yer buldu. Oynanan eserler İtalyancaydı. Ulusal Alman Operası, Staden tarafından yazılan ve ilk Almanca opera olan ‘Seelewig’ adlı eserle başlamış, Hamburg, Alman operasının belli başlı ilk merkezi olmuştur. Strung, Kusser ve Keiser gibi besteciler de ilk önderlerdir. Hasse ve Graun “opera buffa” türünde başarı gösterdiler. Gülünçlü opera, Mozart'la en üstün, en zarif örneklerini kazandı.

İngiltere: İngiltere'de saray maskeleri bu sanata rakip görünüyordu. Genellikle ilk İngiliz operası sayılan John Blow'un ‘Venüs ile Adonis’ adlı eseri de "maske" başlığını taşır. Henry Purcell'in opera türündeki tek şaheseri Dido ve Aeneas‘tan sonra İtalyan sanatının etkisiyle bozulan İngiliz operası John Gay ve Johann Christoph Pepusch'un hazırladıkları "Dilenci Operası (The Beggars Opera) " ile yeniden hayat buldu.
Fransa'da opera zevki 1645 senelerinden sonra memlekete gelen İtalyan opera gruplarının etkisiyle uyandı. İlk opera binası Académie Royale de Musique, Cambert adlı bestecinin ‘Pomane’ adlı eseriyle açıldı. Fransız operası uzun süre Gluck'un etkisinde kaldı. 19. yüzyıl boyunca devam eden bu etki Beethoven'ın tek operası Fidelio ile bu etkiden kısmen kurtulmuş, insan sesini çalgı gibi kullanmış, süreli bir sahne senfonisi vermemiştir. Fransa'da da gülünçlü opera sevildi. Bu türe “opera comique” denildi. Rousseau da Fransız operasına katkıda bulunan önemli sanatçılardan biridir.
Rus operası Glinka ile doğdu. Dargomişski, Borodin (Prens İgor) ve Rimsky-Korsakov'la güzel eserler kazandı. Rubinstein ve Çaykovski daha çok lirik Fransız dramları etkisinde eserler verdiler. Rus beşleri, Rus operasında önemli izler bıraktı.

20. yüzyıl'ın ilk yarısında opera sanatı türlü etkilerle oldukça karışık bir durum gösterir. Bazılarına caz ve romantizm katılmıştır. Bunun nedenlerini çağımızın bestecilerinin daima yenilik yolunda yaptığı denemelerde aramak yerinde olur. Yalnız Hindemith kısa operalarıyla biçim denemelerinin en parlağını yapmış, Orff, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra verdiği sahne oratoryaları ile bu denemelerin son zamanlarda en çok tutulan örneklerini bestelemiştir. Günümüzde opera ikinci bir dünya savaşının sarsıntılarından diğer sanat kolları gibi yavaş yavaş kurtulmaktadır. Bu da operanın gelişimine yardımcı olmaktadır.

Kayda değer operalar listesi
Opera janrları listesi
Opera evleri listesi
Opera bestecileri listesi
Opera bestecileri zaman tablosu

Yener, Faruk (1964), 100 Opera 2.ed (Son baskı 1992), İstanbul: Bateş Yayınları ISBN 975-95339-1-X.
"Opera Turkiye" websitesi (Erişme:17.2.2009)
İnternet üzerinden Opera bileti alınabilen Devlet Opera ve Balesi Resmi Sitesi (Erişme:17.2.2009)
Semiha Berksoy Opera Vakfı Resmî İnternet Sitesi30 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Erişme:17.2.2009)
İngilizce uluslararası Operabase websitesi27 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce) (Erişme:31.7.2010)

Orta Doğu müziği, Orta Doğu coğrafyasında yer alan ülkelerin geleneksel ve modern müzik kültürlerini kapsayan geniş bir müzik alanıdır. Bu müzik türü, Türkiye, İran, Arap ülkeleri ve çevre bölgelerde gelişmiş olup, farklı kültürel ve tarihsel etkilerin birleşimiyle oluşmuştur.
Orta Doğu müziği, makam sistemi, mikrotonal sesler ve karmaşık ritmik yapılar ile karakterize edilir. Bu müzikte melodi ön plandadır ve doğaçlama önemli bir yer tutar. Kullanılan başlıca enstrümanlar arasında Ud, Kanun, Ney ve Darbuka gibi çalgılar bulunur.
Bu müzik geleneği tarih boyunca Pers, Osmanlı ve Arap müzik kültürlerinden etkilenmiştir. Saray müziği, dini müzik ve halk müziği gibi farklı alanlarda gelişmiş olan Orta Doğu müziği, zamanla modern müzik türleriyle de etkileşime girmiştir.
Günümüzde Orta Doğu müziği, popüler müzik ile birleşerek hem bölgesel hem de uluslararası düzeyde geniş bir dinleyici kitlesine ulaşmaktadır.

Türk müziği
Arap müziği
İran müziği

Palyaço, İtalyanca (Pagliaccio) kökenli bir sözcük olup, Türk Dil Kurumuna göre tanımı; "Kendisini seyredenleri güldüren ve eğlendiren, acayip kılıklı, yüzü aşırı ve komik biçimde boyalı oyuncu." şeklindedir.
İlk görülüşü MÖ 1600'lere dayanan palyaçoluk, bugün dünyanın birçok yerinde bir sanat dalı olarak algılanmakta olup, eğlence ve çocuk kavramlarıyla birlikte anılmaktadır. Bazı kaynaklara göre 18. yüzyıla kadar saraylarda palyaço (ya da soytarı) bulundurulması geleneği sürdürülmüştür.
Palyaçolar, grotesk görünümüyle kişiliklendirilmiş, komik tipli sanatçılardır. Bunu sağlamak için, renkli ve abartılı peruklar, değişik biçemde makyajlar, olağandışı büyük ayakkabılar ve garip kostümler kullanılır. Amerikalı sosyolog Peter Berger, bu konuyla ilgili olarak; "Bu maskaralık ve şaklabanlıkların, din ve sihir gibi, insan topluluğunun bazı derin ihtiyaçlarını yerine getirmesi mantıklı görünüyor." demektedir. Bu nedenle palyaçoluk, fiziksel performans gerektiren eğitimin bir parçası olarak kabul edilmektedir. İlk palyaçoluk türlerine Antik Yunanistan'da, İtalyan Sokak tiyatrosunda (Commedia dell'Arte), Fransız kökenli pandomim ve Japon Kabuki geleneklerinde ve Avrupa'da rastlanmaktadır. Türkiye tarihinde de Osmanlı'da padişahı eğlendiren "dalkavuk" vb. kişilikler görülür.
Genel olarak çalışma alanları sirkler olan palyaçolar, bunun dışında sokaklarda, özel toplantılar, davetler, eğlence ve parti vb. oluşumlarda, şirket tanıtımlarında etkinlik gösterirler. İtalya'da "Arlecchino" (Harlequin) karakteri, aşk nedeniyle başı dertten kurtulmayan bir uşak rolüyle ün kazanmıştır. İngiltere'de William Kempe ve Robert Armin ile belirginleşen palyaçoluk sanatı, Almanya ve Fransa'da farklı şekillerde belirginleşmişse de (Fransa'da kaba ve budala Pedrelino gibi), genel olarak biçimsel değişiklik göstermemiştir. İngiltere'de doğarak ünlenen "Şarlo" tiplemesinin ünlü oyuncusu Charlie Chaplin ise, önce Avrupa'ya, sonra da dünyaya yayılan ünüyle unutulmaz bir karakter oluşturmuştur.
Dayak yemek, düşmek, ıslanmak, şaşırmak, komik hareketler yapmak palyaçoların doğasında vardır, sıradan olaylardır. Gösterileri genellikle 5-10 dakika sürer. Sirklerde ise ara gösteriler için 1-3 dakika süreyle geçiş oyunları sergilerler.

İlk gerçek sirk palyaçosu olarak bilinen Joseph Grimaldi, İngiltere'de 1850'te sahneye çıktı. İlerleyen süreçte, birçok palyaçonun takma adı haline gelen "Joey" adıyla tanındı.
ABD'de ilk palyaçolarından biri, Amerikan İç Savaşı sürecinde (1861-1865) ünlenen Dan Rice oldu. Rice'ın ABD ordusunu simgeleyen Sam Amca'ya esin kaynağı olduğu sanılmaktadır.
Avrupa'da ise Coco (Raoul Jouin), Toto (Armando Novello), Grock (Charles Adrien VVettach) ve SSCB'nin en sevilen palyaçolarından Oleg Popov sayılabilir.

En bilinen palyaço tiplemesidir. Yüzünü beyaz boyayla kaplayan palyaço, burnunu büyük ve kıpkırmızı yuvarlak şekilde çizer. Ağzı da kırmızı ve yayvan çizimli renkle belirginleştirilmiştir. Kel görünmek amacıyla, başını sıkıca saran ve ten renginde bir başlık giyer.

Şapşal palyaçonun da burnu kırmızı renkte ve yayvandır. Abartılı büyük giysileri, yüksek siyah kaşları, kocaman bir ağzı vardır. Sakar ve dağınıktır. 1865'te ortaya çıkan ve Auguste olarak bilinen bu palyaço adını, bu türün ilk örneğini sergileyen Fransız palyaçosu Auguste'ten aldı. Genellikle ikili olarak gösteriye çıkan Auguste palyaçolardan biri aklı başında adamı, şapşal ise ortalığı karıştırarak gülünç duruma düşen iyi ve saf kişiyi temsil eder.

Tanınmış Amerikalı oyuncu Emmett Kelly'nin yarattığı kederli serseri, maddi çıkarlara değer vermeyen, insancıl bir tiptir. Uzun bir palto, çok renkli eski ve yamalı pantolon, yamuk bir şapka ve yırtık ayakkabı giyer.

Amatör palyaçoluk
Kızılderili palyaço
Rodeo palyaço
Sokak palyaçosu

Bir parça iple yaptığı hareketlerle, izleyenlere bir boa yılanıyla güreşiyormuş hissi verebilir.
Bir ata, zebraya, eşek, fil hatta bir deve kuşuna bile binebilir.
Aslan terbiyecisi rolünü iyi bir şekilde komikleştirerek oynar.
Bir orkestrada önemli bir noktada önemli bir enstrüman kullanabilir.
İzleyicilerin arasında yer alıp, bir orkestranın önemli bir yerinde rol oynayabilir.
Boyutları çok çok küçük bir araba ya da bisiklete ustalıkla binerek kullanabilirler.
3 top ya da labut gibi materyalleri döndürerek gösteri yapabilirler.
Sosis balon denilen ince uzun balonlardan yeteneklerine göre çeşitli şekiller yapabilirler.

Tip karakter
Sirk
Palyaço Shakes
Krusty
Ronald McDonald
Palyaçolar
Dario Fo

Pandomim, pantomim, sözsüz oyun ya da mim sanatı, en basit anlatımıyla sözsüz tiyatro oyunudur. Gösteri sanatının dallarından biridir. İngiliz pandomimi (panto) ile karışmaması için kısaca "mim" olarak ifade edilir.
Pantomimde mim sanatçısı, yüz mimiklerini, el-kol ve beden hareketlerini kullanarak temayı anlatmaya çalışır. Bir anlamda pantomim, evrensel bir tiyatro dili olarak kabul edilir. Milattan önceki dönemlerde Mim sanatının uygulandığı görülmüştür. Zaman zaman "sessiz dil" olarak anılan pantomim, 17. yüzyıldan sonra, bale içinde de yer almaya başlamıştır. Oyunlar, Yeni Çağ ve yeni tiyatroyla beraber mistik konulardan uzaklaşıp gerçekçi dünyaya geçmiştir. Realist akımlar ve akılcılık akımları bunda etkili olmuştur.
Charlie Chaplin, Laurel ve Hardy, sessiz sinema döneminde bu türün ilk temsilcilerinden olmuşlardır. Türkiye'de pantomim sanatının öncüsü olarak Erdinç Dinçer kabul edilir. Türkiye'de Taner Barlas Mim Tiyatrosu bu konuda etkinlik göstermiştir. Günümüzde, Türkiye'de bu sanatı Erdinç Dinçer'in de asistanlığını yapmış olan ve Sözsüz Tiyatro tarihi üzerine çalışmalar yapan, bu konuda Türkiye'de bir ilk olan kitabı yazan Ulvi Arı, Vecihi Ofluoğlu ve diğer sanatçılar başarı ile yürütmektedir. Ayrıca Vecihi Ofluoğlu; İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Pantomim Sanat Dalı'nı kurarak 12 yıl öğrenci yetiştirmiştir.Bölüm 2018 yılında kapatılmıştır.

Mim sözcüğü, "taklit etmek" veya "temsil etmek" anlamına gelen Yunanca "mimeisthai" sözcüğünden gelir. Fransızcadan Türkçeye geçen pantomime ise yine Yunanca kökenli bir sözcüktür ve "her şeyi taklit eden" anlamına gelir.
En ünlü pantomim sanatçılarına örnek olarak Marcel Marceau gösterilebilir. 1975 yılında Marcel Marceau “Kalbin Dili” (“Language of the Heart”) olarak adlandırılan pantomim sanatı ve kendi hayatı ile ilgili kısa sessiz bir film yaptı.
Pantomimin kelime anlamı her şeyi taklit edendir (Yunanca: παντόμῑμος pantómīmos). Pantomim, oyuncularının kelime kullanmaksızın çoğu durumu anlattığı ya da sahneleri, yerleri ve karakterleri jest ve mimikler sayesinde anlaşılır hale getirdiği gösteri sanatının bir biçimini tanımlamaktadır. Pantomimde maskeler ya da makyaj maskeleri kullanılabilmektedir.
Sessiz filmlerde bilinen ve dans ile sirk artistliğinden meydana gelen pantomimin aslı ile ilişkili, önemli şeyleri kısıtlanmış "özerk" pantomim, bir çağdaş sanat biçimi olarak gelişmiştir. Ancak bu pantomim bazen diğer tiyatro türleriyle bağlantılıdır, örneğin karanlık tiyatroda, daha nadiren de tek ışıklı tiyatroda bunu görmek mümkündür. Bir palyaçonun gösterisi ayni şekilde pantomime ait öğeler barındırabilmektedir.
Örneğin kendilerini bir yabancı dilde ifade edebilen insanların açıklamaları aynı şekilde sık sık “pantomime özgü” olarak tanımlanmaktadır. Ayrıca müzik 18. yüzyıldan bu yana sık sık pantomime özgü sanat olarak tanımlanmaktadır.

Roma Pantomimus'u virtüöz solo dansının bir türüydü. Hristiyanlık kamuda yürütülen gösterimlerin bütün türlerini yasaklayıncaya kadar Roma Pantomimus'u geniş bir alana yayılmıştı. Roma Mimus'unun (oyuncu) Orta Çağ'a kadar varlığını sürdürdüğü iddia edilmektedir. Fakat bu henüz kanıtlanmamıştır. Ayrıca Yakın Çağ'dan itibaren sürekli farklı tiyatro türlerinin antik çağlara yönelme yoluyla haklı çıkarılmasına uğraşılmıştır.
Rönesans zamanındaki İtalyan doğaçlama tiyatrosu “Commedia dell’arte” ile 16. yüzyıldan beri Avrupa'nın metropolü Paris üzerinden tüm batı dünyasına yayılan pantomimin Yakın Çağ'daki biçimi ortaya çıkmıştır. Burada her ne kadar dil kullanılsa da “Pagliaccio” (Türkçedeki “Palyaço”nun isim babasıdır) ya da “Pedrilino” (Pierrot) veya Arlecchino (Fr. Harlekin) figürleri gibi sadece maskelerin sonraki pantomime etkisi olmamıştır.
Pantomim kavramıyla dil ve ülke sınırları üzerine genel bir anlaşılırlık düşüncesi birbirine bağlıdır. Bu bağlamda 1600 yılında Avrupa kıtasını dolaşan İngiliz gezici tiyatro oyuncuları uğradıkları ülkelerin dillerine hâkim olmaksızın gelişimlerine katkıda bulunmuşlardı. Bu gezici tiyatro oyuncularının “Commedia dell’arte” üzerine etkileri olmuştur.

Commedia dell'arte'nin dansla temsil edilen bir biçimi 18. yüzyılda saray balesinin gözde nesnesi olarak sıradan bir hale gelmişti ve bu Pantomim olarak adlandırılmıştı. Avrupa'nın her yerinde müziğin ağırlıklı olduğu sahnede sık sık kostüm değiştirilmesiyle ve dönüşümlerle sunulduğu dans kumpanyaları bulunmaktaydı.
Paris yıllık pazar tiyatrosunda sessiz tiyatro ortaya çıkmıştı, çünkü resmi Paris tiyatroları moda olan bu oyun yerlerinin ekonomik rekabetinden korkusundan dolayı onlar aleyhine zaman zaman metin yasağı koyabilmekteydi.
18. yüzyılın estetiğinde elit bir toplumsal ortamda pantomimin bir başka işlevi daha bulunmaktaydı. Pantomim, yerleşik dansı savunan Kral XIV. Louis'in 1715 yılında ölmesinden sonra dansı ve tiyatroyu istismar eden Fransız saray geleneklerinden kopmayı haklı çıkarmıştı. Pantomim terbiye kuralları olmayan bir hareketi simgeleştirmişti. Toplum dansının düzenli adımlarından, opera melodisinin daralan korsesinden, trajik oyuncuların duruş ve etkili konuşmalarından kurtulma… Bütün bunlar sınır tanımayan özgürlüğün, gerçekliğin ve doğallığın hayali olarak görülen, dahası antik çağlara dayanarak ondan uzak duran pantomime duyulan sempati olarak adlandırılmıştı. Jean-Baptiste Dubos ile başlayan, Denis Diderot ile devam eden ve Johann Georg Sulzer'e kadar uzanan pantomim sanatçılarının, pantomimin insanları doğaya yönelttiğine dair sayısız açıklamaları bulunmaktadır.

Jean-Baptiste Dubos (Réflexions critiques sur la poésie et la peinture, 1719)
Denis Diderot (De la poésie dramatique, 1758)
Georg Sulzer [Allgemeine Theorie der Schönen Künste (Güzel Sanatların Genel Kuramları), 1771]
Fransız İhtilali'nden sonra Pantomimin yükselmeye çalışmasının her şeyden önce katı tiyatro sansürüyle ilgisi bulunmaktadır. Pantomim metinsiz gösterimleri ve aynı zamanda politik açıklamaların tehlikesi olmaksızın yoğun bir şekilde desteklenmiştir. Pantomim kavramı bu yüzden ince bir toplum eleştirisine de maruz kalmıştır.

Popüler pantomim 19. yüzyılda hâlâ saray balesinin bir unsuruydu ve henüz böylesi bir temsilin yer almadığı Viyana'daki tiyatroda olduğu gibi tiyatrolarda sergilenmişti. Önemli bir “Pantomim üstadı” “Paris Théâtre de l’Ambigu-Comique” tiyatrosundaki Luis Milon'du. Bu bale-pantomimi sirkle yakın ilgisi bulunan ve Josep Grimaldi'nin (Palyaçoluğun bulucusu) ünlü bir şekilde yorumladığı “İngiliz pantomiminden” ileri gelmekteydi.
Daha 20. yüzyıla kadar “pantomimler” sirklerin ana programlarını oluşturmaktaydı. Bu sirkler günümüzdeki kostüm ve tarih filmlerindeki yoğun sahnelere benzemekteydi. Bu sahneler kapsamlı bir tutumla, birçok karakterle ve bir o kadar da egzotik hayvanlarla sunulmaktaydı. Etki bırakan resimler burada dilden daha önemliydi. Bu sözlü pantomimlerin komik varyasyonları günümüzde yılbaşı eğlencelerinde dünyanın İngilizce konuşulan birçok bölgesinde hâlâ gösterilmektedir. Pantomim insanın sessiz film komedilerinde hayran kalabileceği ticari mükemmeliyetçiliği Music Hall'de (1850–1860 yılları arasında popüler olan bir Britanya tiyatro eğlencesidir) 1850 yılından bu yana elinde bulundurmaktadır.

Carl Godlewski gibi artistlerin kariyerleri 1900 yılından sonra da pantomim, sirk akrobatlığı ve dans arasındaki sınırların yüksek bir seviyede akıcı olduğunu göstermiştir. Fakat bu durum bazı sanatçıları memnun etmemiştir. Étienne Decroux'a kadar uzanan 20. yüzyıl pantomimi sadece müzik salonlarının küçük sanatlarından ve sessiz filmlerdeki oyun tekniklerinden etkilenmemiştir. Aynı zamanda da François Delsarte'ın (bakınız: 19. yüzyıl) başlangıcını yaptığı ve ifade dansı olarak adlandırılarak Emil Jaques-Dalcroze ya da Rudolf von Dies tarafından sürdürülen bale dansının reform çalışmalarından da etkilenmiştir. Bu dansın hareket denemeleri Monte Verità sahnesinde daha büyük bir ilgiyle karşılaşmıştır. Pantomim böylelikle Birinci Dünya Savaşı sonrasına kadar ne bale ne de toplum dansı olan hareketli tiyatronun bir türü olarak biçimlenmiştir.
“Arı/saf” bir pantomim yaratma çabalarına rağmen pantomim kavramı bugün hâlâ oldukça geniş kapsamlıdır ve dans tiyatrosuna ya da dans performansına geçişi akıcıdır. Sokak tiyatrosunda, diskolarda ya da gençlik kültürü bulunan alanlarda da az ya da çok "pantomime özgü” çeşitli temsiller vardır. Günümüzdeki “Breakdance” (sokak dansı) “pantomime özgü” olma durumuna örnek gösterilebilir. Hatta bu noktadaki unsurlar “Marceaus” okulundan alınmaktadır. Yaya kaldırımlarında kimi zaman yaşayan heykelleri temsil eden sokak sanatçıları ortaya çıkarlar. Bu sokak sanatçıları hareket ettikleri zaman başlıca hareketlerin azaltılmasında olduğu gibi pantomime özgü hareketleri kullanırlar (bakınız ilerleyen konu: Temel öğeler ve teknik).
“Klasik Pantomim”in popüler eğlence sektörü tarafından sınırlandırılmasına Decoux’tan başlayarak Marceaue’ya kadar birçok sanatçı karşı çıkmıştır. Popüler eğlence pantomimi önemli ölçüde toplumun dışına itmiştir. Bu olay 20. yüzyılın başlarında üst sınıftan oluşan diğer elit kesimlerin kendilerini tiyatrodan ve müzikten soyutlamasına benzemektedir. Konuşulan dilden gönüllü olarak vazgeçme durumu bir zamanlar var olan sansür kurallarından, sessiz filmde müziğin olmamasından ya da yıllık pazarların ve müzik organizasyonların anlaşılmaz tonlarından ortaya çıkan zorlamalardan daha az etki yapmaktadır. Ünlü Marceau devasa salonları doldurmayı başarabilse de çağdaş pantomimin her zaman daha az sahnelenme şansı bulunmaktadır. Bu durum sessizlikte temsil edilen "sessiz sanat pandomimin" çok sessiz olduğunu göstermektedir (L'Art Avantgarden du silence, Marceau).

Decroux okulundan ve öğrencilerinden birisi olan Jean Soubeyran tarafından bu okulda kullanılan edebiyattan sonra pantomim cümlelerden oluşan bir sunum gibi işlev görmeye başlamıştır. Bir sunum gibi işlev görmeye başlayan “pantomim oyuncularının nefesi” olan heyecan ve eğlence araçları sayesinde izleyicilerini hayran bırakmaya çalışmıştır. Pantomimlerdeki bu cümleler sözlü sunumlarda olduğu gibi kullanılmı

Pop müzik, 1950'lerin ortalarında ABD ve İngiltere'de ortaya çıkmış bir popüler müzik türüdür. “Popüler müzik” ile “pop müzik” terimleri sıklıkla birbirinin yerine kullanılmasına rağmen, “popüler müzik” terimi popüler olan tüm müzikleri tanımlar ve pop müzik dışındaki türleri de kapsar. 1960'ların sonlarına dek “pop” ve rock" terimleri de sıklıkla birbirinin yerine kullanılıyordu, ancak zaman içinde bu türler birbirinden ayrılmıştır.
Pop müziğin temel özellikleri, enstrümantal kısmın sadeliği, ritim, vokal vurgusudur. Pop müzikteki ana ve pratik olarak tek beste biçimi şarkıdır. Şarkılar mısra ve nakarat şemasına göre inşa edilmiştir. Bir pop şarkısı basit, okunması kolay melodiler gerektirir. Pop müziğin ana enstrümanı insan sesidir. Eşliğe ikincil bir rol verilir. Eşlik eden pop müzisyenleri solo çalmazlar ve çoğu zaman ne şarkı yazarı ne de grup lideridirler. Ritmik yapı pop müzikte önemli bir rol oynar: birçok pop şarkısı dans etmek için yazılır ve net, değişmeyen bir ritmi vardır.
Pop şarkılarındaki metinler, kural olarak kişisel deneyimlere, duygulara ayrılmıştır: aşk, üzüntü, neşe. Şarkıların görsel sunumu da büyük önem taşıyor. Pop müzikler bir konser gösterisi ve video klipler şeklinde tanıtılır.
Pop müzik, müzik listelerinde en çok karşılaşılan müzik türüdür. Pop müziği meydana getiren bazı öğeler urban, dans, rock, Latin ve country gibi türlerden ödünç alınsa da bu müzik türünü tanımlayan temel öğeler de vardır: Pop müzik parçaları genellikle kısa veya orta uzunlukta, basit formatta yazılmış, parça içinde aynı ezgilerin tekrarlandığı ve hook'ların sıkça kullanıldığı parçalardır.

Profesyonel güreş veya Amerikan güreşi, bir güreş türüdür. Tohumları Avrupa'da atılmış, sektörel atılımını ABD'de tamamlamıştır. Günümüzün en fazla tanınan profesyonel güreş organizatörü World Wrestling Entertainment (WWE) isimli ticari kuruluştur.
Amerikan güreşi, Türkiye dışında daha çok profesyonel güreş olarak bilinir. Bir spor türüdür ve dövüş ve güreş ögeleri içeren resmi ve gerçek bir rekabet sporudur. Sonucu önceden belirlenmiş olan güreş tarzını belirtmek için kullanılır. Modern amerikan güreşi bir tür spor müsabakası formudur. Katılımcıların amacı, güreş ringi içinde önceden planlanmış fiziksel bir güreş maçı sunarak izleyicileri eğlendirmektir. Güreş maçlarında alınan darbeler gerçektir. Amerikan güreşinde sonuçlar önceden belirlenir ama bunu sadece o maçtaki güreşçiler ve hakemler bilir. Hareketlerin güreşçiler üzerindeki etkisi asla abartılmaz. Birçok kişiye göre Amerikan güreşi bir spor müsabakası olarak kabul görür ve "gerçek" kelimesi tercih edilir. Birçok güreş hareketi gerçek acı doğurabilir ve doğru uygulanırsa bile sakatlıkla ve ölümle sonuçlanabilir. Maçların sonucu ve genel gidiş önceden bellidir. Genelde maçlar face olarak tanımlanan iyi karakterli güreşçiler ve heel olarak bilinen kötü karakterli güreşçiler arasında gerçekleşir. Bir güreşçi kariyeri boyunca hikâyeler gereği hem iyi hem de kötü güreşçi durumuna geçebilir.

WWE Resmi Websitesi4 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Profesyonel güreş maç türleri
World Wrestling All-Stars
Turkish Power Wrestling
Face (profesyonel güreş)
Feud (profesyonel güreş)
Heel (profesyonel güreş)

PubMed, öncelikle yaşam bilimleri ve biyomedikal konulardaki referans ve özetlerin MEDLINE veritabanına erişen ücretsiz bir arama motorudur. Ulusal Sağlık Enstitülerindeki Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Tıp Kütüphanesi (NLM), Entrez bilgi erişim sisteminin bir parçası olarak veritabanını korumaktadır.
1971'den 1997'ye kadar MEDLINE veri tabanına çevrimiçi erişim, öncelikle üniversite kütüphaneleri gibi kurumsal tesisler aracılığıyla sağlanmıştır. İlk olarak Ocak 1996'da yayınlanan PubMed, özel, ücretsiz, ev ve ofis tabanlı MEDLINE arama dönemini başlattı. PubMed sistemi Haziran 1997'den itibaren halka ücretsiz olarak sunulmuştur.

MEDLINE'a ek olarak, PubMed aşağıdakilere erişim sağlar:

Index Medicus'un basılı versiyonundan 1951 ve öncesine ait daha eski referanslar
Science, BMJ ve Annals of Surgery gibi Index Medicus ve MEDLINE'da indekslenmeden önce bazı dergilere yapılan atıflar
Medical Subject Headings (MeSH) ile indekslenmeden ve MEDLINE'a eklenmeden önce bir makale için kayıtlara çok yeni girişler
NLM kayıtlarının tam metnine ve diğer alt kümelerine ulaşılabilen bir kitap koleksiyonu
PMC atıfları
NCBI Kitaplığı
Birçok PubMed kaydı, bazıları PubMed Central ve Europe PubMed Central gibi yerel ayna sitelerde ücretsiz olarak bulunan tam metin makalelere bağlantılar içerir.
MEDLINE'da indekslenen ve PubMed aracılığıyla ulaşılabilen dergiler hakkında bilgi NLM Kataloğu'nda bulunmaktadır.
23 Mayıs 2023 itibarıyla PubMed'de 1966'ya, seçmeli olarak 1865 yılına ve çok seçmeli olarak 1809'a kadar uzanan 35 milyondan fazla alıntı ve özet bulunmaktadır. Aynı tarih itibarıyla, PubMed kayıtlarının 24,6 milyonu özetleriyle birlikte listelenmiştir ve 26,8 milyon kaydın tam metin sürümlerine bağlantıları vardır (bunlardan 10,9 milyon makale ücretsiz olarak tam metin olarak mevcuttur). Son 10 yılda (31 Aralık 2019'da sona eriyor), her yıl ortalama yaklaşık bir milyon yeni kayıt eklenmiştir.
2016 yılında NLM indeksleme sistemini değiştirerek yayıncıların PubMed indeksli makalelerdeki yazım hatalarını ve yanlışları doğrudan düzeltebilmelerini sağlamıştır.
PubMed'in yağmacı dergilerde yayınlanan bazı makaleleri içerdiği bildirilmiştir. Veritabanına dahil edilecek dergilerin seçiminde MEDLINE ve PubMed politikaları biraz farklıdır. PubMed Central'da dergilerin indekslenmesine yönelik kriter ve prosedürlerdeki zayıflıklar, yağmacı dergilerdeki yayınların PubMed'e sızmasına izin verebilir. Ulusal Tıp Kütüphanesi, araştırma fon sağlayıcılarının kamu erişim politikalarını desteklemek için bireysel dergi makalelerinin PMC'ye dahil edilebileceğini ve dergiler ve yayıncılarla ilgili titiz politikaların NLM literatür veritabanlarının bütünlüğünü sağladığını söylemiştir.

Ekim 2009'da yeni bir PubMed arayüzü başlatılmış ve bu tür hızlı, Google benzeri arama formülasyonlarının kullanımı teşvik edilmiştir; bunlar aynı zamanda 'telegram' aramaları olarak da tanımlanmıştır. Varsayılan olarak sonuçlar en sona göre sıralanır, ancak bu en iyi eşleşme, yayın tarihi, ilk yazar, son yazar, dergi veya başlık olarak değiştirilebilir.
PubMed internet sitesi tasarımı ve alan adı Ocak 2020'de güncellendi ve 15 Mayıs 2020'de güncellenmiş ve yeni özelliklerle varsayılan hale geldi. Siteyi sıklıkla kullanan birçok araştırmacıdan eleştirel bir tepki geldi.

PubMed/MEDLINE'a, örneğin NLM tarafından oluşturulan "PICO" seçeneği (odaklanmış klinik sorular için) kullanılarak el cihazları üzerinden erişilebilir. Mobil uyumlu, basitleştirilmiş bir PubMed sürümüne erişim sağlayan bir "PubMed Mobile" seçeneği de mevcuttur.

PubMed'de basit aramalar, PubMed'in arama penceresine bir konunun temel yönleri girilerek gerçekleştirilebilir.
PubMed bu ilk arama formülasyonunu tercüme eder ve otomatik olarak alan adlarını, ilgili MeSH (Tıbbi Konu Başlıkları) terimlerini, eş anlamlıları, Boole operatörlerini ekler ve ortaya çıkan terimleri uygun şekilde 'yuvalar', özellikle metin kelimelerini ve MeSH terimlerini rutin olarak birleştirerek (OR operatörünü kullanarak) arama formülasyonunu önemli ölçüde geliştirir.
PubMed eğitiminde verilen örnekler bu otomatik sürecin nasıl çalıştığını göstermektedir:

Causes Sleep Walking is translated as ("etiology"[Subheading] OR "etiology"[All Fields] OR "causes"[All Fields] OR "causality"[MeSH Terms] OR "causality"[All Fields]) AND ("somnambulism"[MeSH Terms] OR "somnambulism"[All Fields] OR ("sleep"[All Fields] AND "walking"[All Fields]) OR "sleep walking"[All Fields])
Aynı şekilde

soft
 Attack Aspirin Prevention is translated as ("myocardial infarction"[MeSH Terms] OR ("myocardial"[All Fields] AND "infarction"[All Fields]) OR "myocardial infarction"[All Fields] OR ("heart"[All Fields] AND "attack"[All Fields]) OR "heart attack"[All Fields]) AND ("aspirin"[MeSH Terms] OR "aspirin"[All Fields]) AND ("prevention and control"[Subheading] OR ("prevention"[All Fields] AND "control"[All Fields]) OR "prevention and control"[All Fields] OR "prevention"[All Fields])

PubMed'de en iyi aramaları yapabilmek için, temel bileşeni olan MEDLINE'ı ve özellikle MEDLINE makalelerini indekslemek için kullanılan MeSH (Medical Subject Headings) kontrollü kelime dağarcığını anlamak gerekir. Ayrıca karmaşık arama stratejileri, alan adlarının (etiketlerin) kullanımı, limitlerin ve diğer özelliklerin doğru kullanımı gerekebilir; referans kütüphanecileri ve arama uzmanları arama hizmetleri sunmaktadır.
PubMed'in arama penceresinde arama, yalnızca henüz bir MeSH başlığı oluşturulmamış kesin konuların veya yeni müdahalelerin yanı sıra ticari ilaç markalarının ve özel isimlerin aranması için önerilir. Uygun bir başlık olmadığında veya tanımlayıcı kısmi bir yönü temsil ettiğinde de kullanışlıdır. MeSH eş anlamlılar sözlüğü kullanılarak yapılan arama daha doğrudur ve daha az alakasız sonuç verecektir. Buna ek olarak, yazım, tekil/çoğul veya kısaltma farklılıklarının dikkate alınması gereken serbest metin aramasının dezavantajını ortadan kaldırır. Diğer taraftan, henüz tanımlayıcıların atanmadığı veri tabanına daha yeni dahil edilmiş makaleler bulunamayacaktır. Bu nedenle, kapsamlı bir aramayı garanti altına almak için, kontrollü dil başlıkları ve serbest metin terimlerinin bir kombinasyonu kullanılmalıdır.

Bir dergi makalesi indekslendiğinde, çok sayıda makale parametresi çıkarılır ve yapılandırılmış bilgi olarak saklanır. Bu parametreler şunlardır: makale türü (MeSH terimleri, örneğin "Klinik Araştırma"), ikincil tanımlayıcılar (MeSH terimleri), dil, derginin ülkesi veya yayın tarihi (e-yayın tarihi, basılı dergi yayın tarihi).

Yayın türü parametresi, çeşitli klinik araştırma türlerinin raporları da dahil olmak üzere yayın türüne göre arama yapılmasını sağlar.

Temmuz 2005'ten bu yana MEDLINE makale indeksleme süreci, makale özetinden tanımlayıcıları çıkarmakta ve bunları İkincil Tanımlayıcı (SI) adı verilen bir alana yerleştirmektedir. İkincil tanımlayıcı alanı, moleküler dizi verileri, gen ifadesi veya kimyasal bileşikler ve klinik çalışma kimliklerinin çeşitli veritabanlarına erişim numaralarını saklamak içindir. Klinik çalışmalar için PubMed, en büyük iki çalışma kaydı için çalışma kimliklerini çıkarır: ClinicalTrials.gov (NCT tanımlayıcı) ve Uluslararası Standart Randomize Kontrollü Deneme Numarası Kaydı (IRCTN tanımlayıcı).

Özellikle ilgili olduğu düşünülen bir referans işaretlenebilir ve "ilgili makaleler" tanımlanabilir. İlgili ise, birkaç çalışma seçilebilir ve 'İlgili verileri bul' seçeneği kullanılarak hepsiyle ilgili makaleler oluşturulabilir (PubMed veya diğer NCBI Entrez veritabanlarından herhangi birinde). İlgili makaleler daha sonra "ilişkililik" sırasına göre listelenir. Bu ilgili makale listelerini oluşturmak için PubMed, güçlü bir kelime ağırlıklı algoritma kullanarak her bir alıntının başlığındaki ve özetindeki kelimelerin yanı sıra atanan MeSH başlıklarını karşılaştırır. 'İlgili makaleler' işlevinin o kadar hassas olduğuna karar verilmiştir ki bir makalenin yazarları tam bir arama yerine kullanılabileceğini önermiştir.

PubMed otomatik olarak MeSH terimlerine ve alt başlıklarına bağlantı verir. Örnekler şunlar olabilir: "ağız kokusu" "halitosis"e, "kalp krizi" "miyokard enfarktüs"e, "meme kanseri" "meme neoplazmları"na bağlanır (ve aramaya dahil edilir). Uygun olduğunda, bu MeSH terimleri otomatik olarak "genişletilir", yani daha spesifik terimler eklenir. "Hemşirelik" gibi terimler otomatik olarak "Hemşirelik [MeSH]" veya "Hemşirelik [Alt Başlık]" ile ilişkilendirilir. Bu özellik Otomatik Terim Eşleme olarak adlandırılır ve varsayılan olarak serbest metin aramasında devreye girer, ancak tam ifade aramasında (yani arama sorgusunu çift tırnak içine alarak) devreye girmez. Bu özellik PubMed aramalarını daha hassas hale getirir ve tıbbi terminolojinin çeşitliliğini telafi ederek yanlış negatif (cevapsız) isabetleri önler.
PubMed, aşağıdaki durumlarda terimin otomatik eşlemesini uygulamaz: alıntılanan ifadeyi yazarak (örn., "böbrek allogrefti"), yıldız işaretinde kesildiğinde (örn., böbrek allogrefti*) ve alan etiketleriyle bakıldığında (örn., Kanser [ti]).

PubMed isteğe bağlı "My NCBI" tesisi (ücretsiz kayıt ile) aşağıdakiler için araçlar sağlar

aramaları kaydetme
arama sonuçlarını filtreleme
e-posta ile gönderilen otomatik güncellemeleri ayarlama
PubMed aramasının bir parçası olarak alınan referans setlerini kaydetme
görüntüleme biçimlerini yapılandırma veya arama terimlerini vurgulama
ve çok çeşitli diğer seçenekler. "My NCBI" alanına web erişimi olan herhangi bir bilgisayardan erişilebilir. "My NCBI"ın daha önceki bir versiyonu "PubMed Cubby" olarak adlandırılıyordu.

LinkOut, tam metin yerel dergi varlıklarını birbirine bağlayan ve kullanıma sunan bir NLM tesisidir. Danimarka'daki Aalborg Üniversitesinden Seattle'daki ZymoGenetics'e kadar yaklaşık 3.200 site (çoğunlukla akademik kurumlar) bu NLM tesisine katılmaktadır (Mart 2010 itibarıyla). Bu kurumlardaki kullanıcılar PubMed arama sonucu içinde kurumlarının logosunu görürler (eğer dergi o kurumda tutuluyorsa) ve tam metne erişebilirler. Link out, 2019 Yazında yapılacak büyük platf

Reggae, Jamaika'ya özgü bir müzik türü. Ritmini kalp atışından aldığı söylenir. Jamaika usulü rock olarak da geçer. Kökleri calypso, ska/rocksteady, rock'n roll ve hatta rythm and blues'a dayanır.

Reggae'nin, genel olarak ska, dub ve ragga gibi Jamaika'ya özgü tüm müzik türlerini tanımlamak için kullanıldığı sanılsa da yanlış bir algıdır, reggae ska ve rocksteady ile akraba fakat başlı başına apayrı bir türdür. 1960'larda Jamaika'da ska ve rocksteady müziklerinden esinlenilerek doğmuştur. Temposu ska ve rocksteady'ye göre daha yavaştır. Özellikle roots reggae türü rastafarianizm ile içiçedir. İnanç, aşk, barış, yoksulluk, eşitsizlikler gibi temalar barındırır. 1970'lerden itibaren dünyada popülarite kazanmıştır. Efsanevi sanatçı Bob Marley reggaenin dünya çapında tanınmasını sağlamıştır.
Reggae müziğinde baslar büyük önem taşır. Davul/perküsyon ritimleri Afrika kökenli olup en ünlüsü Nayahbingi ritmidir. Bir diğer ünlü ritim one droptur ve üçüncü zamana vurgu yapar. Bas ve davul arasındaki ilişki son derece ritmiktir. Ayrıca her temel davul ritmi için bir isim vardır. Örneğin warrior, foundation, stepper, rubadub, rockers veya two step gibi.
1960'ların sonunda o dönem ska/rocksteady yapan Toots and The Maytals'ın "Do The Reggay" isimli parçası ilk reggae parçası olarak kabul edilir. Reggae müziğin gelişmesinde, 1950'lerden beri Jamaika'ya müzik sağlayan (ilk başlarda Amerika'dan getirttikleri Rythm&Blues plaklarını çalıyorlardı sonradan lokal prodüksiyona başladılar) efsane prodüktör Sir Coxone Dodd ve stüdyosu Studio One'ın çok önemli bir payı vardır. Bütün büyük isimler işe O'nun sayesinde başlamıştır. O dönemin iki diğer önemli plak şirketi Treasure Island ve Trojan'dır.
Reggae 1970'lerde analog imkânlarla yapılan bir müzik iken 1980'lerin ortalarından itibaren dönemin teknolojik gelişmeleriyle doğru orantılı olarak dijital bir sounda doğru yol almıştır.
1980'lerde yapılan prodüksiyonlar dijital ve analog soundun bir sentezidir. 1990'lı yıllarda kaliteli reggae/dub prodüksiyonu daha çok İngiltere'ye kaymış, özellikle 2000'lerde Jamaika'da az da olsa oldschool yapımlar devam etse de sound dancehall/ragga ya dönmüştür.
Shaggy gibi isimler ragga/dancehall tarzında çalışmalar yapıp Jamaika'yı yine popülerleştirdiler. Son yıllarda Sean Paul, Kevin Little ve Kid Kurup ragga/dancehall'un tanınmasında büyük rol oynadı. Ancak yukarıda da bahsettiğimiz gibi reggae nin bugün popüler olan dancehall ragga ile alakası yoktur, ne vibes olarak ne sound olarak ne de sözler ve kafa olarak. Bugün artık Jamaika'da roots reggae prodüksiyonu yapan yeni isimler çıkmamakta ve sadece kalça sallama üzerine bir müzik anlayışı devam ettirilmektedir. Buna karşılık roots rastafarian reggae bütün dünyada bu müziğe gönül verenleri etkisine almış ve pozitif dalgalarını yaymıştır.

Rhythm and Blues (R&B veya RnB); caz, rap, gospel ve blues karışımı, ilk olarak Afrika kökenli Amerikalıların ürettiği müzik türü.

İlk kez müzikal terim olarak 1949'da Jerry Wexler tarafından Billboard dergisinde kullanılmıştır. Özellikle 1950'ler ve 1960'lar boyunca klasik tarzda örneklerini vermeye başlayan R&B, dijital müziklerin yapılmaya başlandığı 1970'lere kadar, caz müziği gibi hep bir salon müziği olarak tanınmıştır.
"Rhythm and Blues" tanımı, caz veya blues gibi ögeler içermeyen ve siyahilerin yaptığı müzik olarak tanıtılmıştır. Kısacası yavaş tempolu tüm siyahi müzikler, 1970'lere kadar hep "Rhythm and Blues" olarak anılmıştır.

Rhythm and Blues, zamanla değişim göstermiş, özellikle 1970'lerin ortalarından sonra hızlı tempolu dijital müziklerle de kendinden söz ettirmiştir. Özellikle 1980'lerde R&B olarak anılmaya başlanan bu tür, disko müziğiyle beraber en popüler müziklerden biri haline gelmiştir.
Kimi eleştirmenler, siyahilerin yaptığı pop'a R&B demeye başlamıştır. Sonuçta "Contemporary R&B" denilen çağdaş R&B ortaya çıkmıştır. 90'larda ise bu iyice yayılmış ve listelere giren hemen hemen tüm şarkılar R&B türündekiler olmuştur. 2000'lerde ise tamamen hip hop ile beraber anılan bu müzik türünde yapılan şarkıların çoğunda rap bölümleri yer almaktadır. Eskiden "yavaş ve ritimli siyahi popu" olarak tanınan R&B, bu tarihlerde tam bir "yavaşlatılmış vokalli rap" haline gelmiştir.

İlk R&B örnekleri Stevie Wonder, Michael Jackson, Dionne Warwick ve Aretha Franklin gibi sanatçılar tarafından verilmeye başlanmıştır. Her ne kadar Michael Jackson pop yönüyle, Aretha Franklin soul yönüyle tanınsalar da, R&B'nin ataları olarak kabul edilmektedirler. 1980'lerdeki rock'n'roll havasının geçmeye başladığı sıralarda, Janet Jackson, Whitney Houston, Mariah Carey gibi sololar belirmiştir. Sonrasında gruplar içinden satış rekortmeni Boyz II Men ve Milli Vanilli ortaya çıkmıştır.
Sonrasında Mary J Blige, Brandy Toni Braxton gibi sanatçılarla kendini belli eden R&B, 2000'lere gelindiğinde Jennifer Lopez, Alicia Keys, Black Eyed Peas, Keyshia Cole,Usher, Destiny's Child, Beyoncé, Pussycat Dolls, Justin Timberlake, Missy Elliot,Rihanna Chris Brown ve Craig David, Natasha Bedingfield, Amy Winehouse
gibi daha sayısız sanatçıyı ortaya çıkarmıştır.

Caz
Rap
gospel
Blues
Funk
New jack swing

Rock, 1950'lerde ABD'de "rock and roll" olarak doğan, 1960'larda ve sonrasında farklı tarzlara ayrılarak özellikle İngiltere ve ABD'de gelişen bir müzik türüdür. Kökleri 1940'ların ve 1950'lerin rock and roll'una dayanır. Rock and roll ise blues, rhythm and blues ve country müzikten yoğun biçimde esinlenmiştir. Rock müzik; electric blues ve folk, caz, klasik müzik gibi diğer müzik kaynaklarından da esinlenir.
Müzikal açıdan rock, elektro gitar merkezlidir ve genellikle elektro bas gitar ve davulun da dahil olduğu rock grupları tarafından icra edilir. Tipik rock şarkıları dört dörtlük ölçüde olsa da tür, giderek çeşitlenen bir hale gelmiştir. Pop müzikte olduğu gibi şarkı sözleri sıklıkla romantik bir aşkı konu alır, ancak sosyal ve politik konuların vurgulandığı çeşitli temalara da sıkça rastlanır. Rock müzisyenlerinin çoğunluğunu beyaz erkeklerin oluşturması, rock müzikte değinilen konuların şekillenmesinde temel faktörlerden biri olarak görülmektedir. Rock, pop müziğe kıyasla müzisyenliğe, canlı performanslara ve özgünlüğe daha fazla önem verir.
“Altın çağ” veya “klasik rock dönemi” denilen 1960'ların sonlarında farklı rock alt türleri ortaya çıkmaya başladı. Bunlar arasında blues rock, folk rock, country rock, raga rock ve jazz-rock gibi melez türler de sayılabilir. Bu alt türlerin çoğu, 1960'larda karşı kültür hareketinden etkilenen psikedelik rock’ın gelişimine katkıda bulundu. Bu hareketten doğan diğer alt türler arasında sanatsal öğeleri daha yoğun kullanan progresif rock; şovmenliği ve görselliği öne çıkaran glam rock; kendi içinde büyük bir çeşitliliğe sahip olan ve yüksek ses, güç ve hıza vurgu yapan heavy metal sayılabilir. 1970'lerin ikinci yarısında doğan punk rock; bu türlerin abartılı, özgünlükten uzak ve ana akıma dönüşen yanlarına bir tepki olarak doğdu. Punk rock, çoğunlukla sosyal ve politik eleştiriler içeren şarkı sözlerine sahip, daha ham ve enerjik, abartıdan arındırılmış bir formdur. Punk, 1980’lerde ortaya çıkan new wave ve post-punk gibi diğer alt türlerin ve alternatif rock hareketinin gelişimine öncülük etti. 1990’lardan itibaren alternatif rock; rock müzik alanında öne çıkmaya; grunge, Britpop ve indie rock formlarıyla ana akım olmaya başladı. Ardından pop punk, rap rock ve rap metal gibi yeni füzyon alt türler ortaya çıktı. 2000’li yılların başlarında ise bazı gruplar, garage rock/post-punk ve synthpop gibi türlerle “geri dönüş” yaparak rock'ın köklerine dönme denemelerinde bulundu.
Rock müzik, çeşitli kültürel ve sosyal hareketleri de içine aldı ve onlar için bir ifade biçimi haline geldi. 1960'larda İngiltere'de mod ve rocker alt kültürleri, ABD'de San Francisco'dan yayılan hippie alt kültürü örnek gösterilebilir. Benzer şekilde, 1970'lerde punk kültüründen doğan fakat ondan görsel olarak ayrılan goth ve emo alt kültürleri ortaya çıktı. Folk müzik geleneğinden gelen protest şarkı geleneğini benimseyen rock müzik; politik aktivizmin yanı sıra ırkçılık, seks ve uyuşturucu kullanımıyla ilgili sosyal mesajlarla da ilişkilendirilir. Ayrıca tüketim çılgınlığına ve uyguculuğa bir başkaldırı olarak görülür.

Geleneksel olarak rock sound'unun merkezinde yükseltilmiş elektro gitar vardır. 1950'lerde rock and roll'un popüler hale gelmesiyle modern şeklini alan rock sound'u, electric blues gitaristlerinin sound'larından da etkilenmiştir. Rock müzikte elektro gitar sesi genellikle bir elektro bas gitarla, davul ve zillerden oluşan bir bateri kitiyle desteklenir. Elektro bas gitar kullanımının öncüsü, aynı dönemin caz müzisyenleridir. Bu üç çalgıya ek olarak piyano veya org gibi klavyeler ve synthesizer'lar da sıklıkla kullanılır. Temel rock çalgı düzeni, temel blues grubu düzeninden (dikkat çekici ön gitar, ikinci bir telli çalgı, bas ve davul) esinlenilmiştir. Rock müzik yapan müzisyenlerden oluşan gruplara “rock grubu” denir. Rock grupları genellikle üç (özellikle rock, metal ve punk rock'ta) ila beş üyeden oluşur. Üyeler vokal, ön (lead) gitar, ritim gitar, davul ve bazen klavye veya diğer çalgılar gibi bir veya daha fazla görev üstelenebilir.
Popüler müziğin daha önceki türlerini aksine, rock şarkı sözleri oldukça geniş bir konu yelpazesine sahiptir. Aşkın yanı sıra seks, düzene başkaldırı, sosyal sorunlar ve yaşam biçimleri ele alınır. Bu temalar; Tin Pan Alley pop geleneği, folk müzik ve rhythm and blues gibi çeşitli kaynaklardan miras alınmıştır. Rock müzikte beyaz, erkek ve çoğunlukla orta sınıf müzisyenlerin ağırlığı dikkat çeker. Bu durum, müzik tarzına ve şarkı sözlerine de yansır.
1960 sonlarında “rock and roll” yerine “rock” terimi kullanılmaya başlandığından beri rock, pop müzikle kıyaslanmıştır. Rock'ın pop müzikle ortak birçok karakteristik özelliği olmasına rağmen müzisyenliğe ve canlı performanslara verdiği önem, ele aldığı ciddi konular ve özgünlük ideolojisiyle poptan farklılaşır. Rock müzisyenleri genellikle türün geçmişi ve gelişimi hakkında bilgi sahibidir. Sosyomüzikolog Simon Frith şöyle der: “Rock, poptan ve rock and roll’dan öte bir şeydi. Rock müzisyenleri beceri ve tekniğe verdikleri önemi, romantik bir sanatsal ifade kavramıyla özgün ve içten bir şekilde birleştiriyordu.”

Rock müzik akımının başlamasında Rock and Roll (veya Rock'n Roll) ve rockabilly gibi müzik türleri önemli rol oynamışlardır. Rock müzik Blues adlı müzik türünden doğrudan olarak etkilenmiştir. Onun için Blues felsefesini incelemeden rock müzik felsefesi incelenemez. Blues'u icat eden siyahlar, beyazlardan gördüğü zulüm karşısında sistemlerini üstü kapalı bir şekilde belirtmişlerdir. Bunu gittikçe geliştiren blues sanatçıları bu sistemin üzerindeki örtüyü yavaş yavaş kaldırmaya, müziklerini de aynı şekilde daha açık hale getirmeye başlamışlardır. Sözlerin ve müziğin sistemi yansıtması artık gittikçe isyan boyutuna girmeye başladı. İşte böyle bir dönemde rock adını duyurmaya başladı. Caz'dan etkilenen Blues artık Rock'ı doğurmuştu. Müzikte elektro gitarın kullanılmasının en büyük sebebi ise distortion adı verilen ses efektinin kulakları tırmalayıcı tınısının isyanı ve acıyı en iyi şekilde yansıttığının düşünülmesidir.
1950'lerin Rock sanatçıları, Sam Phillips, Jackie Brenston ("Rocket 88" adlı albümüyle), Bill Haley, Elvis Presley, Chuck Berry, Bo Diddley, Fats Domino, Little Richard, Jerry Lee Lewis, Gene Vincent ve diğerleridir.
İngiliz rock'ının 1960'larda gelişmesiyle "rock müzik" tanımı yaygınlaşmıştır. "İngiliz Fethi" olarak adlandırılan bir akımla, bu müzik tarzı tekrar Amerika'da yayıldı ve hatırı sayılır bir etkiyle uluslararası bir fenomen haline geldi. Rock günümüzde birçok türü altında barındırarak oldukça yaygın olarak dinlenen bir müzik türü haline gelmiştir.
1970 dönemine kadar ortaya çıkan Rock müzik sanatçılarından bazıları şunlardır:Aerosmith, The Rolling Stones, The Animals, Pink Floyd, Cream, The Yardbirds, Black Sabbath, The Who, The Pretty Things, Queen, Deep Purple, Led Zeppelin, Bob Dylan, Golden Earring, The Doors, The Byrds, Steve Harly,The Beatles ve diğerleridir.
1980 dönemi, Rock müziğin önemli bir dönemidir. Sözler ve müzik gitgide sertleşmeye başlar.
Hard rock'tan sonra, müzik ve sözler tamamen sertleşmeye başlar ve ortaya heavy metal çıkar. 1980 sonrası rock müzik sanatçıları, Sex Pistols, Metallica, Nirvana, The Clash, The Damned, Black Flag, Bad Brains, Twisted Sister, Mötley Crüe, Muse, Green Day, The Killers, Guns N' Roses, Slayer, Manowar, King Diamond ve diğerleridir.

Rock müzik, birçok dala ayrılır. Ancak rock müzik, asıl olarak 3 ana türe ayrılır.

Bu Rock türü, normal rocktır ve Rock türleri arasında en hafif olanıdır. Bu tür de kendi arasında dallara ayrılır:

Rock and roll
Alternatif rock
Anadolu rock
Indie rock
Psychedelic rock
Punk rock
Senfonik rock
Folk rock
Glam rock
Arena rock
Blues rock
Garaj rock
Soft Rock
Grunge

Rock müzikte, müzik ve sözler gittikçe sertleşmeye başlar. Bu durum hard rock'ı ortaya çıkarır. Müzik artık sadece siyahların acılarını ve sistemleri anlatan ulusal bir yapıdan, bütün dünyayı ilgilendiren sorunlara ve siyasete karılan evrensel bir yapıya yol almaya başlar.
Hard Rock, kökenleri 1960 başları Garaj Rock'ı ve Jazz'a dayanan bir rock and roll tarzıdır. Elektro gitar, bas gitar ve davulların sert şekilde kullanılması tipik özelliğidir. Hard rock terimi, overdrive kullanımı yoğun, daha melodik gitarlara sahip, jazz ve blues'tan sert heavy metal'den yumuşak bir tarzı betimler. Deep Purple ve Led Zeppelin bu tarzın başını çeken gruplardandır.

Rock müziğin muhalif yanını gittikçe kaybettiğini düşünenlerin başlattığı müzik türüdür. Heavy metal; karanlık, sert ve geneli ölümü ya da kötü şeyleri anlatan tarzdır. Heavy metalciler siyahı benimsemişlerdir. Siyah onlar için vazgeçilmezdir. Kısaca siyah heavy metal'in rengidir diyebiliriz. Heavy metal kendi arasında yüzlerce türe ayrılır. Bazıları şunlardır:

Thrash metal
Death metal
Black metal
Power metal
Folk metal
Alternatif metal
Nu metal
Endüstriyel metal

Türkiye'de rock müzik anlayışı, ilk olarak Anadolu halk müziği ile rock müziğin birleşimi olan müzik türü Anadolu rock olarak ortaya çıkmıştır. Anadolu rock müziğinin kurucusu ve öncüsü Murat Ses olup sürdürücüleriyse Erkin Koray, Barış Manço, Cem Karaca, Fikret Kızılok, Edip Akbayram ve Moğollar gibi isimler ve gruplardır. İlhan İrem ise Senfonik rock'ın Türkiye'deki ilk temsilcilerinden olmuştur. 90'lı yılların başında Türk rock müziğini yeniden canlandıran ve Türkiye'de rock müziğin temelini oluşturan; Pentagram, Haluk Levent, Kurban, Dr. Skull ve Bulutsuzluk Özlemi gibi gruplar albümler çıkarmışlardır. 90'lı yılların sonunda ise Özlem Tekin, Şebnem Ferah, Teoman, gibi solo sanatçıların yanı sıra Mor ve Ötesi, Kargo, Vega, Ayna gibi gruplar albüm yapmışlardır. 2000'li yıllarda ise solo çalışmalar yapan Barış Akarsu, Hayko Cepkin ve Emre Aydın ve bar performansları yapan gruplardan Pinhani, Redd, Duman, Malt da rock müzik piyasasında yer almışlardır. maNga  ile nu metal, Kurban Athena  Deli ile punk rock, Grup Yorum ile folk rock, Yavuz Çetin ile blues rock tanınmaya başlanmıştır. 2010'lu yıllarda Murat İlkan gibi solo sana

Romantik müzik, Batı Klasik müziğinde, genellikle Romantik dönem olarak adlandırılan 19. yüzyıl dönemiyle ilişkili stilistik bir harekettir. Yaklaşık 1800'den 1910'a kadar Avrupa'da öne çıkan entelektüel, sanatsal ve edebi hareket olan  Romantizmin  bir parçasıdır.
Romantik besteciler, bireysel, duygusal, dramatik ve sıklıkla   Romantik edebiyat, şiir, sanat ve felsefe hareketleri içinde daha geniş eğilimleri yansıtan programatik müzik yaratmaya çalıştılar. Romantik müzik  genellikle görünüşte doğa, edebiyat, şiir veya güzel sanatlar gibi müzikal olmayan uyaranlardan esinlenmiştir (ya da ilham aramışlardır).
Erken Romantik dönemin etkili bestecileri şunlardır; Adolphe Adam, Daniel Auber, Ludwig van Beethoven, Hector Berlioz, François-Adrien Boieldieu, Frédéric Chopin, Sophia Dussek, Ferdinand Hérold, Mikhail Glinka, Fanny Mendelssohn, Felix Mendelssohn, John Field, Ignaz Moscheles, Otto Nicolai, Gioachino Rossini, Ferdinand Ries, Vincenzo Bellini, Franz Berwald, Luigi Cherubini, Carl Czerny, Gaetano Donizetti, Johann Nepomuk Hummel, Carl Loewe, Niccolò Paganini, Giacomo Meyerbeer, Anton Reicha, Franz Schubert, Clara Schumann, Robert Schumann, Louis Spohr, Gaspare Spontini, Ambroise Thomas ve Carl Maria von Weber . Daha sonraki 19. yüzyıl bestecileri, genişletilmiş kromatik armoni ve genişletilmiş orkestrasyon kullanımı gibi belirli erken romantik fikirler ve müzik teknikleri üzerine inşa etmiş gibi görünmektedir. Bu şekilde sonra gelen bu romantik besteciler şunlardır Albeniz, Bruckner, Granados, Smetana, Brahms, Mac Dowell'la, Tchaikovsky, Parker, Mussorgsky, Dvořák, Borodin, DELIUS, Liszt, Wagner, Mahler, Goldmark, Richard Strauss, Verdi, Puccini, Bizet, Lalo, Rimsky Korsakov, Schoenberg, Sibelius, Stanford, Parry, Scriabin, Elgar, Grieg, Saint-Saëns, Fauré, Rachmaninoff, Glazunov, Chausson ve Franck.

Romantik hareket, Avrupa'da 18. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan, Sanayi Devrimine tepki olarak güçlenen sanatsal, edebi ve entelektüel bir hareketti. Kısmen, Aydınlanma Çağı'nın sosyal ve politik normlarına ve de doğanın bilimsel rasyonelleştirilmesine karşı bir tepkiydi (Casey 2008). En çok görsel sanatlar, müzik ve edebiyatta somutlaşmış olsa da tarihçilikte (Levin 1959) ve eğitimde (Gutek 1995) büyük bir etkisi olmuştur ve de doğa tarihindeki gelişmelerden de etkilenmiştir Nichols 2005   .
Romantizm teriminin müzikteki ilk önemli uygulamalarından biri 1789'da Fransız André Grétry'nin Mémoires'indeydi ancak 1810'da çıkan Ludwig van Beethoven'ın Beşinci Senfonisi üzerine uzunca bir incelemeyi 1813'te makale olarak yayımlayan ve müzikal romantizmin ilkelerini gerçekten kuran ETA Hoffmann'dı. Bu denemelerin ilkinde Hoffmann, müzikal Romantizmin başlangıçlarını Haydn ve Mozart'ın sonraki eserlerine kadar dayandırmıştır. Müziği ve özellikle enstrümantal müziği Romantizmde  duyguların ifadesine en uygun sanat olarak üstün bir konuma yükselten, Hoffmann'ın zaten "Romantik" terimiyle ilişkilendirilen, Klasik modellerin kısıtlama ve formalitesine karşı kullanılan fikirlerin kaynaşmasıydı. Alman müziğinin müzikal Romantizmin merkezine getirilmesi de Hoffmann ve diğer Alman yazarların yazıları aracılığıyla olmuştur (Samson 2001)   .

Genellikle Romantizme atfedilen özellikler:

Doğa ile yeni bir meşguliyet ve Doğa'ya teslimiyet
Geçmişe, özellikle Orta Çağ'a ve Orta Çağ şövalyeliği efsanelerine duyulan hayranlık
Hem dini hem de sadece ürkütücü mistik ve doğaüstü olana bir dönüş
Sonsuzluğa duyulan özlem
Uzaklığın gizemli çağrışımları, olağandışı ve inanılmaz, tuhaf ve şaşırtıcı
Geceye, hayalete, ürkütücü ve korkunç olana odaklanma
Fantastik görüş ve ruhsal deneyimler;
Ulusal kimliğe verilen yeni bir dikkat
Öznelliğin üstünde aşırı durma
Otobiyografiye ilgi
Müzikal formüllere ve anlayışa karşı hoşnutsuzluk.
Bununla birlikte, zamanla çoğalan bu tür listeler bir "antitetik fenomenler kaosu" ile sonuçlandı. Yüzeysel olduğu için, esas anlamından uzak birçok anlam ifade eden şeyler olduğu için eleştirildi. Sıfatlara yüklediği anlamlar da çok belirsiz ve anlaşılmaz oldukları için eleştirildi. Örneğin, "hayalet ve doğaüstü" özellikleri, Mozart'ın 1787'deki Don Giovanni'sine ve Stravinsky'nin  1951'deki The Rake's Progress'ine karşılık gelebilir. (Kravitt 1992, 93-95)
Müzikte, Beethoven'ın ölümünden sonra müzikal yapı ve formda nispeten net bir ayrım vardır. Beethoven "romantik" bir besteci olarak kabul edilsin veya edilmesin, eserinin kapsamı ve gücü, klasik sonat formunun, daha doğrusu, senfoni yapısının, sonatın ve yaylı çalgılar dörtlüsünün tükenmiş olduğu hissini doğurdu. Schumann, Schubert, Berlioz ve diğer erken Romantik besteciler alternatif yollar arama eğilimine girdi. Romantik müziğin bazı karakteristik özellikleri şunlardır:

Geleneksel klasik türlerin yanında şarkı döngüsü, gece, konser etüdü, arabesk ve rapsodi gibi yeni veya daha önce çok yaygın olmayan müzik yapılarının kullanılması. Program müziği biraz daha yaygın hale geldi;
Dizinin ilk derecesinden (Toni)) ana notanın üstündeki dördüncü notasına kadar  (subdominant) veya alternatif şifreler yerine geleneksel dominantın harekete dayalı harmonik bir yapısı ve harmonik akor dizisinin daha ayrıntılı kullanımı  (Wagner ve Liszt deneysel akor dizileriyle bilinir);
Müzikal ilgiyi sürdürmek için melodide daha fazla vurgu. Klasik dönem genellikle kısa, hatta parça parça tematik materyal kullanırken, Romantik dönem daha detaylı tanımlanmış ve daha tatmin edici temalardan daha fazla yararlanma eğilimindeydi;
Büyük bir orkestrasyonun desteklediği, daha geniş bir dinamik yelpazenin kullanımı; örneğin  ppp den  fff ye;
Daha büyük bir ton aralığı (piyanonun en düşük ve en yüksek notalarını kullanarak).

Fikirler, insanların tutumları, tarihi olaylar, keşifler ve icatlar gibi toplumdaki değişimler ve olaylar genellikle müziği etkiler. Örneğin, Sanayi Devrimi 18. yüzyılın sonlarında ve 19. yüzyılın başlarında tamamen etkiliydi. Bu olayın müzik üzerinde derin bir etkisi oldu: Çoğu nefesli çalgıların ve üflemeli çalgıların bağlı olduğu mekanik valflerde ve anahtarlarda büyük gelişmeler oldu. Yeni ve yenilikçi enstrümanlar daha kolay çalınabiliyordu ve daha güvenilirlerdi (Schmidt-Jones and Jones 2004, 3).
Müziği etkileyen bir diğer gelişme de orta sınıfın yükselişidir. Bu dönemden önceki besteciler aristokrasinin himayesinde yaşamışlardı. Çoğu zaman seyircileri azdı ve çoğunlukla üst sınıftan, müzik hakkında bilgisi olan kişilerden oluşuyordu (Schmidt-Jones and Jones 2004, 3). Diğer yandan, Romantik besteciler genellikle, herhangi bir müzik dersi almamış müşterilerin ödeme yaptığı geniş katılımlı halka açık konserler ve festivaller için yazmışlardır. (Schmidt-Jones and Jones 2004, 3). Elgar gibi Romantik Dönem bestecileri, dünyaya "müzik zevkleri arasında ayrım olmaması" gerektiğini (Young 1967, 525)   ve "amacın duyulacak bir müzik yazmak olduğunu" gösterdi.(Young 1967, 527).

Romantik dönemde, müzik genellikle çok daha milliyetçi bir amaç üstlendi. Örneğin, Jean Sibelius'un Finlandiya'sı, bir gün Rus kontrolünden bağımsızlığını kazanacak olan yükselen Finlandiya ulusunu temsil edecek şekilde yorumlanmıştır (Child, 2006). Frédéric Chopin, milliyetçi unsurları bestelerine dahil eden ilk bestecilerden biriydi. Joseph Machlis, Polonya'nın çarlık yönetimine karşı verdiği  özgürlük mücadelesinin Polonya'da milli şairliği uyandırdığını belirtmiştir. Romantik dönemin eserlerinde çok sayıda müzikal milliyetçilik örnekleri bulunur. Chopin'in Mazurkalarında halk deyimi öne çıkar. (Machlis 1963, 149-50). Mazurkaları ve polonezleri, milliyetçi ritimler kullanmalarıyla özellikle dikkate değerdir. Ayrıca, "İkinci Dünya Savaşı sırasında Naziler, bu eserlerde bulunan güçlü sembolizm nedeniyle Chopin'in Polonezlerinin Varşova'da çalınmasını yasakladılar (Machlis 1963, 150). Bedřich Smetana gibi diğer besteciler, anavatanlarını müzikal olarak tanımlayan parçalar yazdılar; özellikle, Smetana'nın Vltava'sı günümüz  Çekya'daki Moldau Nehri hakkında bir  senfonik şiirdir ve Ma Vlast (Benim Vatanım) başlıklı altı milliyetçi senfonik şiirden oluşan bir döngünün ikincisidir (Grunfeld 1974, 112-113). Ayrıca Smetana hepsi repertuvarda kalan sekiz milliyetçi opera besteledi. Onu ilk Çek milliyetçisi besteci hem de 1860'larda öne çıkan kuşağın en önemli Çek opera bestecisi kabul ederler. (Ottlová, Tyrrell, and Pospíšil 2001).

müzik tarihi
Romantik dönem bestecilerinin listesi
Neoromantizm (müzik)

Özel

Genel
Beard, David, and Kenneth Gloag. 2005. Musicology: The Key Concepts. Cornwall: Routledge. 
Salonen on Sibelius". Performance Today. National Public Radio.
Encyclopædia Britannica (n.d.). "Romanticism". Britannica.com. Erişim tarihi: 24 Ağustos 2010. 
Summary of Western Classical Music History". Linked from John Ito, Music Humanities, section 16. New York: Columbia University (accessed 11 April 2016).
Grétry, André-Ernest-Modeste. 1789. Mémoires, ou Essai sur la musique. 3 vols. Paris: Chez l’auteur, de L'Imprimerie de la république, 1789. Second, enlarged edition, Paris: Imprimerie de la république, pluviôse, 1797. Republished, 3 vols., Paris: Verdiere, 1812; Brussels: Whalen, 1829. Facsimile of the 1797 edition, Da Capo Press Music Reprint Series. New York: Da Capo Press, 1971. Facsimile reprint in 1 volume of the 1829 Brussels edition, Bibliotheca musica Bononiensis, Sezione III no. 43. Bologna: Forni Editore, 1978.
Grunfeld, Frederic V. 1974. Music. New York: Newsweek Books. 0-88225-101-5 (cloth); 0882251023 (de luxe).
Gutek, Gerald Lee. 1995. A History of the Western Educational Experience, second edition. Prospect Heights, Ill.: Waveland Press. 0881338184.
reference=Hoffmann, Ernst Theodor Amadeus. 1810. "Recension: Sinfonie pour 2 Violons, 2 Violes, Violoncelle e Contre-Violon, 2 Flûtes, petite Flûte, 2 Hautbois, 2 Clarinettes, 2 Bassons, Contrabasson, 2 Cors, 2 Trompettes, Timbales et 3 Trompes, composée et dediée etc. par Louis van Beethoven. à Leipsic, chez Breitkopf et Härtel, Oeuvre 67. No. 5. des Sinfonies. (Pr. 4 Rthlr. 12 Gr.)". Allgemeine musikalische Zeitung 12, no. 40 (4 July

Ruhsal bozukluk, akıl hastalığı ya da mental bozukluk, sıkıntı, bilişsel işlevlerin bozulması, atipik davranış ve/veya maladaptif davranış ile tanımlanan akıl sağlığı durumlarından birini ifade eder. Mental bozuklukların tanım, değerlendirme ve sınıflandırmaları farklılık gösterebilir; bununla birlikte, Hastalıkların ve Sağlıkla İlgili Sorunların Uluslararası İstatistiksel Sınıflaması (ICD) ve Mental Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal Elkitabında (DSM) yer alan kriterler konunun uzmanları tarafından yaygın biçimde kabul görmektedir. Bu çerçevede tanı kategorileri duygudurum veya  duygulanım bozuklukları, yaygın gelişimsel bozukluklar, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu, duygusal ve davranışsal bozukluklar, obsesif kompulsif bozukluk, psikopatik bozukluklar, kaygı bozuklukları, psikotik bozukluklar, sanrısal bozukluk, yeme bozuklukları ve kişilik bozukluklarını içerebilir.
Ruhsal bozuklukların nedenleri genellikle belli değildir. Zihinsel bozukluklar genellikle bir kişinin nasıl davrandığı, hissettiği, algıladığı veya düşündüğünün bir kombinasyonu ile tanımlanır. Bu genellikle sosyal bağlamda, beynin belirli bölgeleri veya işlevleriyle ilişkilendirilebilir. Ruhsal bozukluk teşhisi yapılırken kültürel ve dini inançların yanı sıra sosyal normlar da dikkate alınmalıdır.
Ruhsal bozukluk hizmetleri ruh ve sinir hastalıkları hastanesi, psikiyatri hastanelerinde veya dispanserlerde verilir ve değerlendirmeler, psikiyatristler, psikologlar, psikiyatri hemşireleri ve klinik sosyal hizmet uzmanları gibi ruh sağlığı uzmanları tarafından, psikometrik testler gibi çeşitli yöntemler kullanılarak, ancak genellikle gözlem ve sorgulamaya dayanılarak gerçekleştirilir. Tedaviler çeşitli ruh sağlığı uzmanları tarafından verilmektedir. Psikoterapi ve psikiyatrik ilaç tedavisi iki ana tedavi seçeneğidir. Diğer tedaviler arasında yaşam tarzı değişiklikleri, kişisel gelişim, sosyal müdahaleler, akran desteği veya kendi kendine yardım etme bulunur. Çok az vakada, istem dışı gözaltı veya istemsiz tedavi olabilir. Önleme programlarının çoğu zaman depresyonu azalttığı gösterilmiştir.
2019'da dünya genelinde yaygın zihinsel bozukluklar arasında yaklaşık 264 milyonu etkileyen depresyon, yaklaşık 45 milyonu etkileyen bipolar bozukluk, yaklaşık 50 milyonu etkileyen bunama ve yaklaşık 20 milyon insanı etkileyen şizofreni ve diğer psikozlar yer alıyor. Nörogelişimsel bozukluklar ise genellikle bebeklik veya çocukluk döneminde ortaya çıkan zihinsel engellilikleridir ve otizm spektrum bozukluklarını içerir. Toplumda ayrımcılık, çeşitli sosyal hareketlere yol açarak, zihinsel bozukluklarla ve ilişkili acıya katkıda bulunabilir. Değişik sosyal hareketler böyle insanlara karşı anlayışı arttırmaya ve böyle insanların sosyal dışlanmalarına engel olmaya çalışmaktadır.

Mental bozuklukların sınıflandırılması
Ruhsal bozukluklar listesi
Mental Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı

Sayısal nesne tanımlayıcısı (İng. digital object identifier veya DOI) elektronik bir belgenin güncel konumuna bağlı olmayan kalıcı bir tanımlayıcıdır. Bir DOI için tipik bir kullanım, bilimsel bir makaleye eşsiz bir tanımlayıcı sağlamak içindir, böylece herhangi bir kişi bu makalenin ayrıntılarını ve belki makaleninin tamamını elde edebilir. Bu anlamda bir sabit bağlantı (permalink) işlevi görür. İnternet'teki Web sayfaları için kullanılan URL sisteminden farklı olarak, makalenin yeri değişse de DOI zaman içinde değişmez. Bunun mümkün olabilmesi için makalenin yeri değiştiği zaman DOI çözünüm sisteminin güncellenmesi gerekir.
DOI sistemi Corporation for National Research Initiatives (CNRI) tarafından geliştirilmiş olan Tutamaç Sistemi'ni (İng. Handle system) kullanır. Bu, nesnelere ad vermek için geliştirilmiş jenerik bir sistemdir. Bu sistemde DOI'ler "10" ön ekini taşırlar, diğer isim alanlarının ise başka önekleri vardır. DOI'lerin çözümlenmesi için http://dx.doi.org 'da bulunan DOI çözümleyicisi kullanılabilir, ama DOI'ler aynı zamanda birer tutamaç olduklarından global tutamaç çözümleyicisi http://hdl.handle.net  ile de çözümlenebilir.
Tipik bir DOI olarak 10.1000/182 örneğinde, 10.1000 ön ekinin ilk kısmı (10) bu dizini bir DOI olarak tanımlar, kalanı ise (1000) yayımcının kayıt numarasıdır. 182 takısı veya nesne tanımlayıcısı, tek bir nesneyi tanımlar. (Tipik takılar bu örnektekinden daha uzundur.)
DOI'lerdeki ön ek, bir DOI kayıt kurumu tarafından tayin edilir. Takı kısmı, nesnenin kaydedicisi tarafından belirlenir ve ön eki içinde eşsiz olmak zorundadır. Bu amaç için mevcut standart tanımlayıcılar (ISBN, ISSN gibi) kullanılabilir.
Bir yayın veya Web sitesinde bir DOI'ye atıfta bulunmanın biçimi doi:10.1000/182 gibidir.
DOI'lerin çözümlenmesi Tutamaç sistemi teknolojisi aracılığıyla sağlanır. Bir DOI'yi çözümlemek için Web tarayacısının adres çubuğuna "http://dx.doi.org/" ve ardından DOI tanımlayıcısı yazılır. Örneğin "http://dx.doi.org/" DOI'si çözümlemek için ağ tarayıcısına http://dx.doi.org/10.1000/182 adresi girilir.

DOI El Kitabı
Tutamaç sistemi
The Digital Object Identifier System  Uluslararası DOI Vakfı'ndan (İngilizce)

Ses, canlıların işitme organları tarafından algılanabilen periyodik basınç değişimleridir. Fiziksel boyutta ses, katı, sıvı veya gaz ortamlarda oluşan basit bir mekanik düzensizliktir. Bir maddedeki moleküllerin titreşmesi sonucunda oluşur.
Ses bir enerji türüdür. Ses titreşimle oluşur, titreşimi enerjiye dönüştürür. Sesin kuvvetine gürlük denir ve "Desibel (dB)" ile ölçülür. Örneğin kalkış yapan füze 120 desibel ses üretir. Yüksek sesli müzik 90 desibel üretir. Normal insanın konuşması 50-60 desibel gücüne eşittir.

Sesin yayılması için maddesel ortama ihtiyaç vardır. Yani boşlukta ses yayılmaz. Ses dalgalar hâlinde yayılır. Ses kaynağından çıkan ses, maddenin taneciklerini titreştirir. Bu nedenle ses yayılır. Ses dalgasının her bir tam devrinde bir sıkışma ve bir seyrekleşme serisi vardır. Ses, tanecikler hâlinde yayılır; tanecikler ne kadar sık ise, ses o kadar hızlıdır. Sesin yayılma hızı sırasıyla katıdan sıvıya, sıvıdan gaza azalır. Hız (V) = uzaklık (D) / süre (T) biçiminde gösterilen genel hız formülü aslında teorik bir değer niteliği taşımamaktadır. Çünkü bu formülde göz önüne alınmayan dış faktörler, ses dalgalarının hızı üzerinde bir dizi etki yaratır. Örneğin rüzgâr sesi uzaklara taşır, gece ve gündüzün sıcaklık farkları ses dalgalarını etkiler. Ses dalgaları katılarda yaklaşık olarak 5000 m/s hızla yayılır. Suda 1453 m/s hızla yol alır. Havada 340 m/s yol alır. Ses kaynakları ikiye ayrılır: doğal ses kaynakları ve yapay ses kaynakları.

Ses veren her madde bir ses kaynağıdır. Sesler, kaynaktan aldığı enerjiyle titreşerek yayılırlar. Titreşen cisimler esnek olup sesi oluşturur. Esnek olan cisimler ses dalgaları meydana getirebilir ve ses dalgalarını iletebilir. Ses mekanik bir dalga olduğundan yayılması için bir ortama ihtiyaç duyar. Ses dalgaları ortamlarda sıkışma ve genleşme şeklinde, boyuna ilerleyen dalgalardır. Ses dalgalarının basıncı olup girişim ve vuruş oluştururlar.

Yağmur, rüzgâr, akarsular, gök gürültüsü, canlı sesleri ve doğa sesleri gibi kendiliğinden ses çıkaran ses kaynaklarıdır.

Makine ve enstrüman gibi üretilmiş araç veya gereçler yapay ses kaynaklarıdır.

Sesin bir frekansı, boyu, periyodu (T) ve hızı bulunmaktadır. Sesin birim zamandaki (genellikle saniye) titreşim sayısına "frekans" denir. Birimi ise Hertz (Hz)'dir. Dalga boyu, bir ses dalgasının oluşması için sesin aldığı yoldur. Sesin hızı normal koşullarda; havada 340, tahtada 4000-6000, suda 3000-5000, çelikte ise 8000 m/s'dir. Ses boşlukta yayılmaz. Çünkü titreşen bir cismin sıkışıp genleşmesine yol açabilecek atom ya da molekül gibi tanecikler yoktur.

Sesleri ya da infrasound olarak nitelendirilen ses frekansları, 20 Hertz'ten azdır. Böylece insan kulağının duyamayacağı kadar düşük, fakat hava basıncı değişiklikleriyle oluşan ses dalga frekanslarından daha yüksektirler.
İnsan kulağının teorik olarak 20 Hertz ile 20.000 Hertz arasını duyduğu söylense de, en iyi 250 Hertz ile 3000 Hertz arasındaki konuşma frekansı bölgesini duyar. Hayvanlar, insanların duyamadığı ses frekanslarını bile algılayabilirler. Örneğin fillerin ayağında çok alçak frekansları algılayan doğal alıcılar vardır.

Ses-ötesi ya da ultrasound, insan kulağının duyamayacağı çok yüksek frekanstaki seslere verilen addır. Frekansı 20.000 Hertz'in üstündedir.
Hayvanlar 20.000 Hertz'ten yukarısını duyabilirler. Francis Galton (1822-1911), köpeklerin bu özelliğinden yararlanarak Galton Köpek Düdüğünü tasarlamıştır. Sadece köpeklerin duyabileceği frekanslardaki sesleri veren bu düdük, köpek terbiyeciliğinde ve istenmeyen köpeklerin uzak tutulmasında kullanılmaktadır. Frekansı 16.000 ile 22.000 Hertz arasındadır. Uygulamada bu kadar yüksek sıklığa sahip ses, insan kulağı tarafından duyulamamaktadır.

Sesin havada yayılırken oluşturduğu dalganın yoğunluğunun niceliğidir. Bir sesin şiddeti, ses dalgasının genliğiyle doğru orantılıdır. Sesin şiddeti arttıkça, sesin direnebileceği süre artar. Yani ses daha uzağa yayılabilir. Ses şiddetinin birimine "Desibel (dB)" denir ve "Desibelmetre" ile ölçülür. İnsan kulağı, 0-140 dB arası sesleri sorunsuz duyar. 140 dB'den şiddetli sesler kulağa zarar verir. Ses bilim ve ses bilgisinin temel konusu, dil veya konuşma sesidir. Ses, akciğerlerden gelen havanın ses organlarında biçimlendirilmesiyle oluşan, kulakla veya hassas aletlerle algılanabilen titreşim olarak tanımlanabilir. İnsanoğlunun kendi ses organlarıyla üretip kullandığı bu sesler, konuşma dilinin görece en küçük parçasını ve dilin temelini oluşturur. Sesler, anlam ayırt edici olup olmadıklarına bakılarak, sesbirim (fonem) ve ses değişkesi (allofon) olmak üzere iki kategoride ele alınabilir.
Akciğerlerden gelen havanın ses yolunda meydana getirdiği titreşime ses denir. Çevremizde ses çıkaran sayısız varlık vardır. İnsanlar, hayvanlar, taşıtlar, müzik aletleri, şelale, rüzgâr, yağmur ses çıkaran varlıklardandır.
Kendiliğinden ses çıkaran varlıklara doğal ses kaynakları denir. Ses kaynaklarının ses çıkarabilmesi için titreşim gerekir. Müzik aletlerinde bunu çok net görebiliriz. İnsanların ses çıkarması da titreşimle olur. Gırtlağımızda bulunan ses telleri, akciğerlerimizde bulunan hava ile titreşerek ses çıkmasını sağlar.

Ses oluşturan her varlık ses kaynağıdır. Üç çeşit ses kaynağı vardır:

Canlı Varlıklar: Hayvanlar, insanlar…
Cansız Varlıklar: Davul, gitar, bağlama, flüt sesi vs.
Doğal Afet: Gök gürültüsü, rüzgâr, şimşek vs.

Sesin yayılması için maddesel ortama ihtiyaç vardır. Yani boşlukta ses yayılmaz. Ses dalgalar hâlinde yayılır. Ses kaynağından çıkan ses, maddenin taneciklerini titreştirir. Bu nedenle ses yayılır. Ses dalgasının her bir tam devrinde bir sıkışma ve bir seyrekleşme serisi vardır. Ses, tanecikten taneciğe yayılır; tanecikler ne kadar sık ise o kadar hızlıdır. Sesin yayılma hızı sırasıyla katıdan sıvıya, sıvıdan gaza azalır. Hız (V) = uzaklık (D) / süre (t) biçiminde gösterilen genel hız formülü aslında teorik bir değer niteliği taşımamaktadır. Çünkü bu formülde göz önüne alınmayan dış faktörler, ses dalgalarının hızı üzerinde bir dizi etki yaratır. Örneğin rüzgâr sesi uzaklara taşır, gece ve gündüzün sıcaklık farkları ses dalgalarını etkiler. Ses dalgaları katılarda yaklaşık olarak 5000 m/s hızla yayılır. Suda 1453 m/s hızla yol alır. Havada 340 m/s yol alır.

Bir saniyelik zaman içerisinde değişken hareketin ya da titreşimlerin sayısı frekans olarak tanımlanır. Frekans arttıkça ses tizleşir. Sesin yapısal yönünü frekans belirler.

Sesin tınısı, aynı frekansta olduğu hâlde kaynaklar farklı ise seslerin farklı olarak algılanmasıdır. Sesler arasındaki renk farkıdır. Ses kendine özgü olan bu rengi, taşıyıcı bir titreşimin (asal dalganın) üzerine "oranlı" olarak, yan titreşimlerin (harmoniklerin) binmesiyle oluşan karmaşık titreşimlerin sonucunda kazanır. Frekansı oluşturan saniyedeki periyot sayısı ne kadar fazla olursa ses o kadar tiz; ne kadar az olursa o kadar pes niteliğe bürünür. Bir şarkının hangi sanatçı tarafından seslendirildiğini sanatçının sesinden anlamamızı sesin tınısı sağlar.

Sesin tınısını etkileyen etkenlerden biri ses zarfıdır. Ses zarfı, ses yoğunluğunun zaman içindeki değişimini ifade eder ve üç evre ile açıklanabilir.

Çıkış (attack): Bir ses kaynağının titreşmeye başladığı nokta ile en üst seviyeye (tepe noktasına) ulaştığı mesafe arasındaki yükselme zamanıdır.
Kalış (sustain): Sesin en yoğun seviyede ya da tepe noktasında kalma zamanıdır.
Düşüş (decay): Sesin en yoğun seviyeden sessizliğe inme süresidir.

Basit (genleşme değerlerinin düzenli olması; örneğin düzensiz; 1/500, ikincisi 1/400, üçüncüsünün 1/485 olması gibi) frekanslar seste ton farkını meydana getirir. Frekansları aynı olan seslerin tonları da aynı olur. Seslerin periyodik karakteri dörde ayrılır:
Temel ses: Titreşimleri basit sinüs eğrisi karakteri taşıyan seslere "saf/temel ses" denilir. Bir diyapazonanın çıkardığı ses bunun en yalın örneğidir. Doğada "saf/temel" ses bulunmaz. Doğadaki sesler her zaman karmaşık yapıya sahiptir.
Karışık ses:
Gürültü: Periyodik olmayan düzensiz ses titreşimlerine gürültü denir. 
Patlama: Kısa süreli hızlı bir hava yoğunlaşması sonucunda oluşup kulağımıza çarpan seslere ise "patlama" denilir.

Anlam ayırt edici sestir. Bir dildeki sesbirimleri tespit etmek için zıtlaşan çiftlerden yararlanılır. Zıtlaşan çiftler, tek bir ses özelliğiyle başkalarından ayrılan kelimelere denir. Söz gelişi, *ada* ve *ata* kelimelerini birbirinden ayıran /d/ ve /t/ sesleridir. Bunlardan /d/ ötümlü, /t/ ötümsüzdür. Aynı şekilde *ara*, *ana*, *aya*, *ala*, *aba* kelimelerinde anlam farkı yaratan sesler sırasıyla /r/, /n/, /y/, /l/, /b/'dir. "Ara"yı "arı"dan ayıran /a/ ve /ı/, "ver"i "var"dan ayıran /e/ ve /a/ sesleridir. İşte bu türden sesler birer sesbirimdir. Sesbirimler /a/, /b/, /e/, /t/ gibi iki eğik çizgi arasında gösterilir.

Dilde anlam ayırt etmeyen, ancak farklı telâffuz edilen seslere ses değişkesi denir. Örneğin *bana* ve *banka* kelimelerindeki [n] sesleri farklı söylenir. İlki bir diş sesi olan [n], ikincisi bir damak sesi olan [ŋ]'dir. Buna göre Türkçede /n/ sesbiriminin, [n] ve [ŋ] olmak üzere en az iki ses değişkesinden söz edilebilir. Yukarıdaki örneklerde görüldüğü gibi ses değişkeleri köşeli ayraç içinde gösterilir. Dilin sesleri incelenirken sesbirimler ve onların değişkeleri ayrıntılı olarak ele alınabilir; ancak bu çalışmada ağırlıklı olarak sesbirimler üzerinde durulmaktadır.

Ses sinyali
Ses hızı
Açıklanamayan sesler listesi

Single ya da tekli, müzisyenlerin, çıkarmayı planladıkları albümlerinden seçtikleri bir veya iki parçadan oluşan müzik kaydıdır. Toplam süresi 10 dakika civarındadır. Genelde A ve B yüzü olarak iki bölümden oluşur. B yüzünde, A yüzündeki parçaların tekrar düzenlenmiş hâlleri (remix) ve uzunçalar albümlerde yayımlanmayan şarkılar bulunur.
İnternetin yaygınlaşmasıyla müziği dinleme ya da satın alma alışkanlıkları değişse de tekliler radyolarda çoğunlukla çalınması nedeniyle şarkıların halka duyurulmasında hâlâ etkilidir.  Ayrıca 1980'lerde kliplerin artmasıyla, klip sürümleri de sıklıkla kullanılır oldu. Farklı türleri vardır:

Taş plak tekli: Her ne kadar ilkel bir ses kayıt tarzı olsa da, hâlâ müzisyenler taş plak kaydı teklileri piyasaya sürmektedirler. A ve B olarak iki yüzlü olabilmekle birlikte, çift A yüzlü (veya AA, her iki yüzde de eşit önemde kayıtlar olduğunu gösterir) de olabilirler.
Kaset tekli: 1990'larda yaygın olarak kullanılan manyetik bantlarda yayımlanan tekliler. Genelde A ve B olarak iki yüzlü olarak kaydedilmişlerdir.
CD tekli: Tek yüzlüdür. Fakat birden fazla CD'den oluşabilir. İkinci CD, diğerlerindeki B yüzü olarak algılanır.
Sınırlı sürüm CD: (Delüks sürüm, özel sürüm veya koleksiyoncu sürümü) Normal bir teklinin, koleksiyoncular için sınırlı sayıda yayımlanan ve içeriğinde bazı eklemeler bulunan sürümüdür.
VHS tekli: VHS manyetik video bandından oluşan, videolu teklidir.
DVD tekli: DVD formunda hazırlanmış tekliler. İçeriğinde genelde konser veya video klip kayıtları bulunur.
İndirme tekli: Sanatçıların internet üzerinden yüklenmek üzere dijital olarak yayımladığı teklilerdir.

Smooth Criminal, Amerikalı şarkıcı Michael Jackson'ın yedinci stüdyo albümü Bad'in (1987) yedinci teklisi (single) olarak 13 Ekim 1988'de yayımlanmıştır. Sözleri ve müziği Jackson tarafından yazılmış, yapımcılığını ise Jackson ve Quincy Jones üstlenmiştir. Şarkının sözleri, dairesinde saldırıya uğrayan bir kadının hikâyesini anlatmaktadır.
"Smooth Criminal"ın müzik videosu, uluslararası alanda ilk kez 13 Ekim 1988'de MTV'de yayımlanmış ve 1988 yapımı Moonwalker filminin merkezine yerleştirilmiştir. 1930'ların atmosferini yansıtan bu video, Jackson'ın beyaz takım elbisesi ve fötr şapkasıyla Fred Astaire'in 1953 tarihli müzikal filmi The Band Wagon'a açık bir saygı duruşudur. Videonun en çarpıcı anı ise Jackson ve dansçıların sergilediği, fizik kurallarını hiçe sayan "yerçekimsiz eğilme" (anti-gravity lean) hareketidir.

"Smooth Criminal", Jackson'ın daha önce yazdığı ve gerçek hayattaki gangster Al Capone'dan adını alan "Al Capone" adlı şarkıdan evrilmiştir; bu erken versiyon 2012'de yayımlanan Bad 25 özel baskısında yer almıştır. Şarkı La minör tonundadır ve Jackson'ın vokali G3'ten (Sol3) C3'ya (Do3) uzanan geniş bir ses oktav aralığı kapsamaktadır. Sözler, kan lekeli bir halı ve baygın yatan bir beden bulan bir anlatıcının hikâyesini aktarmaktadır. Nakarattaki "Annie, are you OK?" ifadesi ise kaynağını, Kalp-akciğer canlandırması (CPR) eğitimlerinde kullanılan ilk tıbbi manken olan Resusci Anne'den alır. Eğitim sırasında uygulayıcılar mankene müdahale ederken "Annie, iyi misin?" diye sormayı öğrenir; Jackson bu kalıbı şarkısına taşımıştır. Şarkının orijinal karışımında ise bambaşka bir detay dikkat çeker: Jackson'ın hızla atan kalp sesi ve ağır nefes alışları, Hugo Zuccarelli'nin Holophonics sistemi sayesinde kulakta soldan sağa doğru ilerleyen üç boyutlu bir ses deneyimi yaratmaktadır.
Şarkı, Bad şarkısıyla birlikte ön plana çıkmış ve döneminin meşhur bir şarkısı olmuştur. Şarkının farklı versiyonları vardır. Uzun videoda şarkıya eklemeler yapılmıştır. Dansçıların motivasyonu için Michael'ın fikri olarak klibin ortasında müzik kesilir ve herkes çığlıklar atmaya başlar. Bu sahne biter ve şarkı kaldığı yerden devam eder.
Uzun video Moonwalker'da yer almaktadır. Smooth Criminal, bir hukuk terimidir. Tam çevirisi Kusursuz Cinayet anlamındadır. Şarkıda kötü suçlara yer verilmiştir. Şarkının konusu, Annie adındaki bir kadının evine giren bir suçlunun saldırısına uğraması ve kaçamamasıdır. "Moonwalker" filminin ana teması da bu şarkı üstünedir. Jackson'ın bu şarkıda geliştirdiği Anti-Gravity Lean hareketinin sırrı ayakkabısındadır. Hareketin patenti Michael Jackson'a aittir.

Şarkı ilk olarak Jackson'un Bad World Tour'unun ikinci ayağında sergilenmiştir. Ancak bu konserlerde meşhur Anti-Gravity Lean hareketi kullanılmamıştır. Jackson, şarkıyı Dangerous World Tour'da (1992-1993) dördüncü parça olarak seslendirdiğinde ise bu hareketi sağlayan ayakkabının patenti alınmıştı ve Michael, bu hareketi turnenin tüm ayaklarında sergiledi. 1996-1997 yılları arasında yapılan HIStory World Tour'da da şarkı beşinci sırada seslendirildi ve yine Anti-Gravity Lean hareketi bu konserlerde kullanıldı. Jackson'un ani ölümü üzerine iptal edilen turne olan This Is It'te de sergilenmesi planlanan şarkı, bu konserlerde de Anti-Gravity Lean ile sergilenecekti.

Michael Jackson'ın web sitesi
Smooth Criminal resmi klibi

Türk Dil Kurumu (TDK), Türkiye'nin başkenti Ankara'da bulunan, Türk  dili üzerine çalışmalar yapan ve eserler yayımlayan bir devlet bilim kurumudur.
Türkçeyi incelemek ve Türkçenin gelişmesi için çalışmak amacıyla  Mustafa Kemal Atatürk'ün talimatı ile 12 Temmuz 1932'de Türk Dili Tetkik Cemiyeti adıyla bir dernek olarak kurulmuştur. 1983'ten itibaren Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu bünyesinde bir devlet kurumu olarak faaliyetlerini sürdürmektedir.

Türkiye'de cumhuriyetin ilanından sonra, ülkenin ulusal dili kabul edilen Türkçeyi geliştirip bir bilim ve kültür dili içeriğine kavuşturabilmek için Milli Eğitim Bakanlığına bağlı Dil Heyeti adlı özel bir kurul oluşturulması öngörülmüş; ancak söz konusu kurul uzun bir süre oluşturulamamıştı. 23 Mayıs 1928'de Dil Heyeti ya da Alfabe Encümeni diye anılan dokuz üyeli özel bir kurul oluşturuldu. Kurul, Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa'nın da katıldığı çalışmalarını Dolmabahçe Sarayı'nda Elifba (abece) ve Gramer (dil bilgisi) diye iki kolda sürdürdü.
1 Kasım 1928'e Latinceye dayalı yeni alfabe kabul edildikten sonra üye sayısı 17'ye çıkarılan kurul, Milli Eğitim Bakanlığına bağlandı; Türkçe dil bilgisi kurallarını saptama, bir okul sözlüğü ve bir yazım kılavuzu hazırlama, Fransızca Larousse'ın saf Türkçe olarak çevrilmesi amacıyla çalışmalar yürüttü. İmla Lügati'nin  12 Aralık 1928'de yayımladıktan sonra 1929'da Türk Söz Kitabı adlı sözlük çalışmasına başladı. Sözlüğe hangi sözcüklerin alınacağı, terimlerin nasıl Türkçeleştirileceği, sözlüğe lehçelerin alınıp alınmaması konusunda kurulda yapılan tartışmalar, TBMM'ye de yansıdı; çalışmaları "uydurmacılık" olarak gören meclis üyelerinin girişimiyle heyetin ödeneği kesilen kurulun çalışmaları Temmuz 1931'de durdu.
Sözlük çalışmalarının sürmesi için, herhangi bir bakanlığa ya da resmî kuruma bağlı olmayan, siyasal baskı altında kalmayacak yeni bir örgüt kurma gereksinimi ortaya çıktı. Tarih çalışmaları için 15 Nisan 1931'de kurulmuş olan Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti örnek alınarak bir dernek kurulmasına karar verildi.

Birinci Tarih Kurultayı çalışmalarının sürdüğü 10 Temmuz 1932 gecesi, kurultay üyelerinden bir bölümünü ve bazı arkadaşlarını Çankaya Köşkü'ne çağıran cumhurbaşkanı Mustafa Kemal, onlarla Tarih Kurultayı çalışmalarının değerlendirdi ve ve dil sorununun nasıl çözüleceğini tartıştı. 11 Temmuz 1932 akşamı ise Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti üyeleri ile birlikte Falih Rıfkı  ve Ruşen Eşref Beyleri Çankaya Köşküne çağırdı. Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti'ne benzer bir cemiyet kurulmasını ve Türk Dil Tetkik Cemiyeti olarak adlandırılmasını istedi.
Cemiyetin taslak tüzüğü, kurucu üyeleri, nasıl çalışacağı da Gazi Mustafa Kemal tarafından belirlenmişti. Samih Rıfat’ın başkan, Ruşen Eşref Bey'in ise genel yazman olmasını istedi. Ruşen Eşref Bey'in önerdiği Yakup Kadri Bey ile Celal Sahir Beylerin diğer iki kurucu üye olmasını uygun gördü.
Böylece Türk Dili Tetkik Cemiyeti, 12 Temmuz 1932'de hepsi de milletvekili ve dönemin tanınmış edebiyatçıları olan Samih Rıfat, Ruşen Eşref, Celâl Sahir ve Yakup Kadri tarafından kuruldu. Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal, Türk Dili Tetkik Cemiyeti gibi bu cemiyetin de koruyuculuğunu üstlendi. Cemiyet, o yıl açılmış olan Ankara Halkevi'nde ayrılan bir odada çalışmalara başladı.

Cumhurbaşkanı, derneğin tüzük taslağına son biçimini vermek ve yönetim kurulunu oluşturmak için Kurultaya yazarların ve edebiyat öğretmenlerinin yanı sıra halkın her kesiminden vatandaşların katılması öngörüldü. 4 Eylül 1932'de gazetelerde yayımlanan bildiride ilk dil kurultayının 26 Eylül 1932 tarihinde Dolmabahçe Sarayında yapılacağını ilan edildi. Bildiride, “Kadın erkek her Türk yurttaş Türk Dili Tetkik Cemiyeti üyesidir. Kendini kurultaya çağırılmış saymalıdır" ifadesi yer aldı.
"Türkçe Kurultay" adı verilen ilk genel kurul 26 Eylül -5 Ekim 1932 tarihinde Dolmabahçe Sarayında gerçekleşti. Katılımcı sayısı 917 idi. 19 madde olarak düzenlenen tüzük taslağı kurultayın son günü ele alındı. Derneğin amacı şöyle belirlendi:

Türk Dili Tetkik Cemiyetinin maksadı, Türk dilinin öz zenginliğini meydana çıkarmak, onu dünya dilleri arasında değerine yaraşır yüksekliğe eriştirmektir.
Genel Merkez Kurulunun kurultayın belirlediği bir başkan, bir genel yazman ve bir sayman dışında altı üyeden oluşmasına karar verildi. Eğitim Bakanı'nın derneğin fahri reisi olması kabul edildi. Halit Fahri Bey'in önerisi ile her yıl 26 Eylül'ün cemiyetçe Dil Bayramı olarak kutlanması kabul edildi. Cemiyetin çalışmalarının altı kol halinde yürütülmesi kararlaştırıldı. Belirlenen kollar şunlardır: Lengüistik-Filoloji, Etimoloji, Gramer-Sentaks, Lügat-Istılah, Derleme-Neşriyat.
Bu kurultayda alınan kararlar gereği, ikinci kurultaya kadar Türkçeye Arapça ve Farsçadan girmiş kelimelere karşılık halk ağzından sözler derlendi ve 640 kelime  Merkez Heyet tarafından kabul edildi. On kitap yayımlandı. Cemiyetin yayın bülteni olarak ‘Türk Dili’ dergisi hazırlandı ve II. Kurultay'a kadar yedi sayı çıkartıldı.

İkinci kurultay, 18 - 23 Ağustos 1934 tarihlerinde gerçekleşti. Bu kurultayda daha çok dillerin gelişim süreci üzerinde duruldu. Kurumun adı Türk Dili Araştırmaları Kurumu olarak değiştirildi.
İkinci kurultayı izleyen yıllar dilde devrimin en yoğun yaşandığı günler oldu. Osmanlıca sözcüklere Türkçe karşılıklar bulunması için gazeteler yoluyla halkın katkısı istendi. 1935 baharında Osmanlıcadan Türkçeye Cep Kılavuzu yayımlandı. Türkçeden Osmanlıcaya Cep Kılavuzu ise Dil Bayramının üçüncü kez kutlandığı 26 Eylül 1935'te satışa çıkarıldı. Bu kılavuzun önsözündeki  ‘karşılığı bulunmamış mefhumlar için söz yaratma yolu ile yapılacak karşılıklar’dan bahsedilmesi, ileride ‘uydurmacılık’ olarak nitelenmiş ve kurumun eleştirilmesine neden olmuştur.

Türk dilinin yabancı kökenli sözlerden temizlenmesi akımı, 1935 güzüne değin sürdü. Bu süreçte bizzat Atatürk yeni sözcükler buldu. Soyadı Kanunu uygulamaya geçildiğinde bu yolla Türkçeye yüzlerce yeni sözcük kazandırıldı. Halkın diline girip yerleşmiş kelimelerin dilden atılması işleminden 1935'in güz aylarında vazgeçildi ancak terim çalışmalarında öz Türkçe karşılıklar üretme çabası kararlılıkla sürdürüldü.

Cemiyetin üçüncü kurultayı 24-31 Ağustos 1936 tarihlerinde yine Dolmabahçe Sarayı'nda gerçekleşti. Bu kurultayda tüzükte  bazı değişiklikler yapıldı. Cemiyetin adı, "Türk Dil Kurumu" (TDK) olarak değiştirildi. Altı çalışma kolunun adları ise şu şekilde yenilendi: Lengüistik-Filoloji Kolu, Gramer-Sentaks Kolu, Lügat-Filoloji Kolu, Terim Kolu, Derleme Kolu, Yayın Kolu. Millî Eğitim Bakanlarının  "fahri reis" değil doğrudan doğruya kurum başkanı olmaları; TBMM başkanı, başbakan ve genelkurmay başkanları ise onursal başkan olmaları kabul edildi. Kurultayların üç yılda bir toplanması, Halkevleri'ndeki Dil, Tarih ve Edebiyat Komitelerinin, Kurumun taşra teşkilatı olması kararlaştırıldı.
Kurultaya yurt dışından önemli dil bilimciler, Türkologlar da katıldı ve bilimlik bildiriler tartışıldı. Atatürk'ün öngördüğü, günümüzde dil bilimi alanında kabul görmeyen Güneş Dil Kuramı bu kurultayda konuşuldu.

Atatürk, Üçüncü Türk Dil Kurultayı'ndan sonra 1 Kasım 1936'da Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin 5. dönem 2. yasama yılının açılış konuşmasında Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumunun gelecekte birer akademi durumuna gelmesi dileğini ifade etmişti. Düzenlediği vasiyetnamesinde, İş Bankası'ndaki payının yıllık gelirlerinin ölümünden sonra Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumu arasında paylaşılmasını istedi.
Atatürk yaşadığı dönemde TDTC ve TDK'nin giderleri Eğitim Bakanlığı yoluyla devletçe karşılanmaktaydı. Atatürk'ün vefatı sonrası vasiyeti gereği, İş Bankasındaki hisselerinin geliri iki kurum arasında eşit paylaştırıldı, ayrıca yetmediği durumda Milli Eğitim Bakanlığı bütçesinden mali destekte bulunuldu.

Kurum, 1940'ta Bakanlar Kurulu kararıyla "kamu yararına çalışan dernek" statüsü kazandı.

Türk Dil Kurumunun dördüncü kurultayı 1942'de Ankara'da yapıldı. Dördüncü kurultaydan itibaren tüm TDK kurultayları Ankara'da gerçekleşti. Bu kurultaylar birer dernek genel kurulu niteliğindedir. İlk üç kurultaylardaki gibi bilimlik bildiriler sunulmamış; derneğin, yönetim organlarının seçildiği, çalışmaların ve harcamalarının incelenip, yeni dönem çalışma programının kabul edildiği toplantılardır.
1951, 1964 ve 1973 yıllarında Olağanüstü Türk Dil Kurultayı toplanarak tüzük değişikliği yapılmıştır. 1951'deki Olağanüstü Kurultay'da cumhurbaşkanlarının derneğin koruyucu başkanı olduğu ifadesi tüzükten çıkarıldı; Eğitim Bakanlarının doğal başkanlıkları kaldırıldı; yönetim, denetleme, haysiyet kurulları oluşturuldu. 1940-1950 yıllarında yarı resmî bir devlet dairesi gibi tasarlanmış olan TDK'nin devletle bağları, 1951 Olağanüstü Kurultayı'nda kesildi. 1951'de Demokrat Parti iktidarı da bütçe görüşmeleri sırasında kurumun ödeneğinin kesilmesine karar verdi. Kurum, çalışmalarını Atatürk'ün mirası ve yayın satış geliriyle sürdürdü.

Türk Dil Kurumu, dernek olduğu dönemde bir yandan Türkçenin varsıllaştırılmasını sağlamak, diğer yandan yabancı kökenli söz varlıklarının Türkçe karşılıkları bulunarak özleşmek amacıyla çalışmalar yürüttü. Bu çalışmalardan bazıları şunlardır:

Derleme ve tarama çalışmaları sonucunda Türkçeye binlerce söz varlığı kazandırdı. 1936 yılında başlayan Türkçe sözlük çalışmaları sonucuda Mehmet Ali Ağakay'ın hazırladığı sözlüğün ilk baskısı 1945'te yapıldı. 1955, 1959 ve 1966'da geliştirilmiş yeni baskıları yapıldı. 1974'teki beşinci baskıdan itibaren sözlüğü bir kurul hazırlamaya başladı.
Resimli Türkçe Sözlük, Resimli İlkokul Sözlüğü gibi birçok yayın üretildi. Bilim terimlerine Türkçe karşılıklar bulunarak 1983' sayısı 102'yi bulan terim sözlüğü yayımlandı.
1965'te Yeni İmla Kılavuzu hazırlandı. Kılavuzun 11. baskısı 1981'de Yeni Yazım Kılavuzu adıyla yayımlandı.
Kurumun popüler dil ve edebiyat dergisi Türk Dili, 1933 yılından bu yana dört dizi hâlinde yayımlandı. Belleten, Türk Dil Kurumu Haberleri gibi süreli yayınlar çıkarıldı.
27-29 Eylül 1972'de Türk Dili Bilimsel Kurultayı gerçekleştirildi.
Dil, edebiyat

Türk pop müziği, Türk popu, Türkçe pop, Anadolu pop veya T-pop modern popüler müzik kalıplarıyla oluşturulmuş ya da yoğun modern müzik kalıplarının üzerine hafifçe alaturka ve halk müziği ezgileri monte edilmesiyle oluşturulmuş Türk müziği çeşididir.
Batı Avrupa melodileri baz alınarak geliştirilen Türk pop müziği, Klasik Türk müziğinden ve halk müziğinden yoğun olarak beslenirken popüler müziğin evrensel çizgilerine sadık kalmıştır.

Pop müziğin temelleri Osmanlı Devleti'nde ıslahat hareketlerinin görüldüğü II. Mahmut döneminde atıldı. Bu dönemde Dede Efendi, Hacı Arif Bey gibi besteciler klasik üsluptaki eserlere göre  daha hafif nitelikte şarkı formunda eserler verdiler.
1870 sonrasında ortaya çıkan kantolar, başlangıçta Fransız opera şarkılarından ve İtalyan müzik türlerinden etkilenen bir türdü. Zamanla yerli motiflerle kaynaşarak  ülkenin ilk popüler müzik türü haline geldi. 1900'lerin başında  ise tango dönemin en popüler müziği oldu ve özgünleşerek Türk müziğini şekillendirmede rol oynadı.

Cumhuriyet döneminde, Türkiye'de Osmanlı müziğini tamamen reddeden, batı müziğini esas alan bir anlayış hakim oldu. Resmî müzik politikasına göre halk batı müziğine yönlendirilmeye çalışılırken, radyo dinleyicilerinin Arap radyosu dinlemeye başlaması ile Doğu etkisi Türk müzik zevkine işledi.
1950'li yıllarda caz, rock-n-roll, cha cha, mambo gibi yeni batılı türler ilgi görmeye; pek çok müzisyen kendi orkestrasını kurarak gece kulüplerinde bu müzikleri çalmaya başladı.

1960'lar Türkiye'de meşhur yabancı şarkılara Türkçe sözler yazılarak  oluşturulan aranjmanların popüler olduğu dönemdir. Aranjmanlar TRT tarafından Türk Hafif Müziği olarak adlandırılmıştır. Fecri Ebcioğlu’nun Fransızca şarkılara Türkçe sözler yazarak oluşturduğu "Bak Bir Varmış Bir Yokmuş" ile "Her Yerde Kar Var" şarkıları, bu türün en önemli örneklerinden kabul edilir. Sezen Cumhur Önal, bu dönemde yaptığı aranjmanlarla tanınmış; Erol Büyükburç taş plakta dinleyiciye ulaşan "Little Lucy’’ adlı şarkıyla büyük ilgi görmüştür. 1962 yılında o sırada Galatasaray Lisesi’nde öğrenci olan Barış Manço, Harmoniler adlı grubu ile ilk Batı müziği 45’liğini çıkardı.
1964’te Tülay German, Burçak Tarlası adlı albüm ile Anadolu-pop akımının öncülerinden oldu. Bu akım, yerli melodilerin batı sazları ile yorumlanmasını içermekteydi. Cem Karaca ve Erkin Koray'ın besteleri Anadolu pop akımının oluşmasında rol oynadı. Anadolu Pop ismini ilk defa 1970 yılında Moğollar grubu telaffuz etti. Anadolu pop akımı etkisini 1970'lerde de sürdürdü.
Hürriyet gazetesinin 1965 yılından itibaren düzenlediği Altın Mikrofon yarışması ile Milliyet gazetesinin organize ettiği “Liselerarası Müzik Yarışması”  Türk pop müziğini etkileyecek birçok müzisyenin adını duyurmasında etkili oldu.
1960'lar boyunca Anadolu pop akımının yanı sıra aranjmanlar da varlığını sürdürdü. Kimi Avrupalı şarkıcılar popüler şarkılarını Türkçe söyleyip plağa döndürdüler. 1960'ların sonunda Ajda Pekkan İki Yabancı albümü ile dönemin ünlü yıldızlarından biri oldu. Bora Ayanoğlu ve Timur Selçuk gibi bestecilerin  Türkçe sözlü özgün besteler yapmalarıyla aranjmanlar etkisini yitirdi.

1970'lede teknolojik gelişmeler ve yapım şirketi girişimleri müzik piyasasında büyük bir canlanmaya neden oldu. Besteci Ali Kocatepe’nin kurduğu 1 Numara Plak Şirketi ile  Şanar Yurdatapan ve Atilla Özdemiroğlu’nun kurduğu ŞAT Yapım dönemin önemli girişimlerindendi. Nükhet Duru, Nilüfer, Sezen Aksu, Erol Evgin, besteci Melih Kibar ve söz yazarı Çiğdem Talu dönemin en önemli pop müzik sanatçılarındandır. Türkiye ilk defa 1975’te Seninle Bir Dakika adlı şarkı ile Eurovision’a katıldı.
Bu dönemde devrin toplumsal atmosferine bağlı olarak politik müziğe ilgi arttı. Cem Karaca, Edip Akbayram gibi sanatçılar sloganlaşan şarkılar üretti.

1980 sonrasında Türkiye’de müzik piyasasında Batı teknolojisinin eş zamanlı olarak uygulanmaya başlaması; 1990’larda özel radyo ve televizyonların açılması pop müziğini etkiledi. Kaset üretimi artmasına rağmen 1980’li yılların başında Türk pop müziği 1980 askeri hareketinin etkisiyle bir krize girdi. Anadolu – Pop’un özellikle politik karakterli bir müzik tavrını savunan şarkıcıları piyasadan çekildi, kimisi yurtdışına yerleşti.
1980'lerin ortasından itibaren piyasa yeniden canlandı. Sezen Aksu’nun Sen Ağlama, Mazhar-Fuat-Özkan üçlüsünün Ele Güne Karşı albümleri pop müzik piyasasında yeniden canlanmada etkili oldu Türk Sanat Müziği formlarının yoğun biçimde pop’un içinde yer alması bu yıllardaki Türk pop müziğinin ayırıcı bir özelliği oldu.
1990’lı yıllarda çok sayıda müzik albümü yapıldı ancak türlerin birbirinin içine geçtiği görüldü. Yonca Evcimik'in Aboneyim ve hemen ardından çıkan Harun Kolçak'ın "Gir Kanıma" şarkıları ile 90'lar pop şarkıları dönemi başladı. 24 saat Türk pop müziği yayını yapan kanallar pop müzikteki canlanmayı destekledi.

Türk pop müziği kronolojisi

Tını, aynı zamanda ses rengi veya ton kalitesi (psikoakustikten) olarak da bilinir, bir müzik notasının, sesin veya tonun algılanan kısmıdır. Tını, koro sesleri ve müzik aletleri gibi sesleri kaynaklarına göre ayırt etmeyi sağlar. Ayrıca dinleyicilerin aynı kategorideki enstrümanları (örneğin, her ikisi de nefesli çalgı olan obua ve klarnet ) ayırt etmelerini de mümkün kılar.
Basitçe ifade etmek gerekirse, tını, belirli bir müzik aletinin veya insan sesinin, aynı notayı çalarken veya söylerken bile, diğerinden farklı bir sese sahip olmasını sağlayan şeydir. Örneğin, aynı notayı aynı ses seviyesinde çalan bir gitar ve bir piyano arasındaki ses farkıdır. Her iki enstrüman da aynı notayı çalarken birbirlerine göre eşit derecede akortlu ses çıkarabilir ve aynı genlik seviyesinde çalarken bile her enstrüman kendine özgü tını rengiyle farklı bir ses çıkaracaktır. Müzisyenler, aynı perde ve ses seviyesinde notaları çalan enstrümanları bile farklı tınılarına göre ayırt ederler.
Tınıyı belirleyen fiziksel özellikler arasında spektral yoğunluk ve zarf bulunur.
Müzisyenler, şarkı söyleme veya çalma tekniklerini değiştirerek tınıyı değiştirebilirler. Örneğin, bir kemancı farklı yay çekme stilleri kullanabilir veya telin farklı bölümlerine yay çekebilir. Örneğin, "sul tasto" (klavye üzerinde) çalmak hafif, havadar bir tını üretirken, "sul ponticello" (köprü üzerinde) sert, düzgün, agresif bir tını üretir. Elektrikli gitar ve elektrikli piyanoda ise, icracılar efekt üniteleri ve grafik ekolayzırlar kullanarak tınıyı değiştirebilirler.

Ses kalitesi ve ses rengi, tını ile eş anlamlıdır, ayrıca "tek bir enstrümana atfedilen doku" anlamına da gelir. Bununla birlikte, doku kelimesi, birden fazla, iç içe geçmiş melodi çizgisi ile eşlik eden alt akorlar eşliğinde söylenebilir bir melodi gibi düzenleme veya kompozisyonu da ifade edebilir. Hermann von Helmholtz Almanca "Klangfarbe" terimini kullandı ve John Tyndall İngilizce çevirisi olan "clangtint"i önerdi, ancak her iki terim de Alexander Ellis tarafından onaylanmadı; Ellis ayrıca register ve color (renk) terimlerini de önceden var olan İngilizce anlamları nedeniyle geçersiz saymaktadır.

Amerikan Akustik Derneği'nin (ASA) Akustik Terminoloji tanımı 12.09'da tını, "bir dinleyicinin, benzer şekilde sunulan ve aynı ses yüksekliğine ve perdeye sahip iki özdeş olmayan sesin birbirinden farklı olduğunu değerlendirmesini sağlayan işitsel duyum özelliği" olarak tanımlar ve ekler: "Tını, öncelikle Spektral yoğunluğa bağlıdır, ancak aynı zamanda ses basıncına ve sesin zamansal özelliklerine de bağlıdır."

"Parlaklık" terimi, görsel parlaklığa kabaca bir benzetmeyle, ses tınılarının tartışmalarında da kullanılır. Tını araştırmacıları, parlaklığı sesler arasındaki algısal olarak en güçlü ayrımlardan biri olarak kabul eder ve spektral merkez gibi bir ölçü kullanarak, bir sesteki yüksek frekanslı içeriğin miktarının bir göstergesi olarak akustik olarak resmîleştirir.

Formant

American Standards Association (1960). American Standard Acoustical Terminology. New York: American Standards Association. 
Dixon Ward, W. (1965). "Psychoacoustics". In Audiometry: Principles and Practices, edited by Aram Glorig, 55. Baltimore: Williams & Wilkins Co. Reprinted, Huntington, N.Y.: R. E. Krieger Pub. Co., 1977. 0-88275-604-4.
Dixon Ward, W. (1970) "Musical Perception". In Foundations of Modern Auditory Theory vol. 1, edited by Jerry V. Tobias, . New York: Academic Press. 0-12-691901-1.
Erickson, Robert (1975). Sound Structure in Music. Berkeley and Los Angeles: University of California Press. ISBN 0-520-02376-5. 
McAdams, Stephen, and Albert Bregman (1979). "Hearing Musical Streams". Computer Music Journal 3, no. 4 (December): 26–43, 60.
Schouten, J. F. (1968). "The Perception of Timbre". In Reports of the 6th International Congress on Acoustics, Tokyo, GP-6-2, 6 vols., edited by Y. Kohasi, 35–44, 90. Tokyo: Maruzen; Amsterdam: Elsevier.

John Grey, 1975. An Exploration of Musical Timbre (Ph.D. Thesis)

Ulusal Arşivler ve Kayıtlar İdaresi (İngilizce: National Archives and Records Administration (NARA)), Amerika Birleşik Devletler hükûmetinin hükûmet ve tarihi kayıtların korunması ve belgelenmesinden sorumlu bağımsız bir kurumudur. Aynı zamanda Ulusal Arşivi oluşturan belgelere halkın erişimini artırmakla da görevlidir. NARA, Kongre yasalarının, başkanlık direktiflerinin ve federal düzenlemelerin yasal olarak orijinal ve yetkili kopyalarını korumaktan ve yayınlamaktan resmi olarak sorumludur. NARA ayrıca Seçim Kurulunun oylarını Kongreye iletir.
Ulusal Arşivler ve orijinal Amerika Birleşik Devletleri Bağımsızlık Bildirgesi, Amerika Birleşik Devletleri Anayasası, Amerika Birleşik Devletleri Haklar Bildirgesi ve diğer birçok tarihi belgeyi içeren, halka açık olarak sergilenen Özgürlük Bildirgesi'nin merkezi Washington D.C'deki Ulusal Arşivler binasındadır.

"Sixty-Ton Statue Is Carved from a Single Slab of Stone". Popular Mechanics. 64 (2): 256. August 1935. 4 Şubat 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi18 Haziran 2021.  The statue Gladiator commissioned for the main national archive building in Washington, D.C. in 1935.
"Ten-Ton Door Made of Bronze is Thirty Five Feet High". Popular Mechanics. 62 (4): 519. October 1934. 4 Şubat 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi18 Haziran 2021. 

Resmî site
Federal Register.gov: Ulusal Arşivler ve Kayıtlar İdaresi 26 Haziran 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ulusal Arşivler ve Kayıtlar İdaresi'nin 6 Mayıs 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.— Ulusal Arşivler Kataloğu
Ulusal Arşivler Binası'ndaki açık hava heykelleri 21 Mayıs 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Footnote.com: NARA 5 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
FamilySearch.org: NARA− Ulusal Arşivler ve Kayıtlar İdaresi 3 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.—research Wiki for genealogists
National Archives and Records Administration's Our Archives wiki 11 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.—information about NARA + its archived records
"Things to Do in D.C.—National Archives and Library of Congress" 22 Mart 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.—Roaminghistorian.com on visiting the National Archives

Voyager Altın Plakları 1977'de fırlatılan Voyager uzay araçlarında bulunan gramofon kayıtlarıdır. Plakta, dünya dışı akıllı yaşam formlarının ya da gelecekteki insanların bulması niyetiyle dünyadaki hayatın ve kültürlerin çeşitliliğini gösteren seçilmiş sesler ve görüntüler bulunmaktadır. Voyager-1 40.000 yıl sonra Zürafa takımyıldızındaki 17,6 ışık yılı uzakta bulunan AC+79 3888 yıldızına ulaşacaktır.
Uzay araçları yıldızlar arası mesafelerle kıyaslandığında çok çok küçük olduğundan uzayın derinliklerindeki uygarlıklar tarafından bulunma ihtimali çok düşüktür, özellikle de araçlar bir süre sonra elektromanyetik ışımayı tamamen kestiğinde. Voyager uzay araçları dünya dışı uygarlıklar tarafında bulunsa bile Voyager-1'in en yakın yıldıza 40.000 yılda ulaşabileceği düşünüldüğünde bu çok uzak bir gelecekte olacaktır.

Plağın içeriği, başkanlığını Carl Sagan'ın yaptığı bir komite tarafından seçilmiştir. Sagan ve çalışma arkadaşları 115 görüntüyü ve dalga, rüzgar, gök gürültüsü, hayvan sesleri gibi çeşitli doğal sesleri bir araya getirmişlerdir. Ayrıca değişik kültürlerden ve dönemlerden müzikleri, 55 dilde sesli dilek ve selamlamaları ve Başkan Jimmy Carter ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kurt Waldheim'im yazılı mesajları eklenmiştir.
Görüntü koleksiyonu siyah-beyaz ve renkli fotoğraflardan ve diyagramlardan oluşmaktadır. İlk görüntüler matematiksel ve fiziksel nicelikleri, güneş sistemini ve gezegenleri, DNA'yı, insan anatomisini ve üremesini gösteren bilimsel içeriklidir. Koleksiyonda sadece insanların değil hayvanların, bitkilerin ve doğal manzaraların da bulunmasına dikkat edilmiştir. İnsanlığa ait görüntüler, kültürleri geniş kapsamlı bir şekilde resmetmektedir. Bu görüntüler yemekleri, mimari eserleri, insan portrelerini ve insanların günlük yaşamlarını göstermektedir. Birçok fotoğrafa zaman, boyut ya da kütle ölçekleri eklenmiştir. Bazı görüntüler kimyasal bileşiklerin gösterimini içermektedir. Görüntülerde kullanılan tüm ölçü birimleri uzayın her köşesinde ve aynı tutarlılıkta bulunabilecek fiziksel niceliklerdir.
NASA'nın Pioneer plağındaki çıplak kadın ve erkek çizimlerinden aldığı tepkiler ve eleştirilerden sonra ajans Sagan ve iş arkadaşlarına çıplak kadın ve erkek fotoğraflarını plağa eklemelerine izin vermemiştir. Sadece bir çiftin silüeti eklenmiştir.
Pioneer plağında bulunan pulsar haritası ve hidrojen molekülü diyagramı da plaklara eklenmiştir.
115 görüntü 512 dikey çizgiden oluşan analog bir formda kodlanmıştır. Plağın geri kalanı 16⅔ devir/dak hızında dinlenebilen ses kayıtlarıdır. Ses kayıtları NASA tarafından yayınlanmıştır.

Plak kutusunun sol üst köşesinde kolayca fark edilen gramofon kaydının ve gramofon iğnesinin çizimi bulunmaktadır. Iğne kaydı baştan çalacak şekilde doğru pozisyondadır. Plağın bir turuna karşılık gelen 3,6 saniyelik zaman, hidrojen atomunun temel geçiş süresi olan saniyenin 0,70 milyarda birine karşılık gelen zaman birimi cinsinden ikilik sayı sistemi kullanılarak yazılmıştır. Çizimler plağın dıştan içe doğru çalınması gerektiğini göstermektedir. Bu çizimin altında plağın ve iğnenin yandan görünüşü çizilmiş, plağın bir yüzünün çalma süresi (1 saat) ikilik sayı sistemiyle yazılmıştır.
Sağ üst köşede görüntülerin kayıtlı sinyallerden nasıl geri oluşturulacağı gösterilmiştir. Üstteki çizim bir görüntünün başlangıcındaki tipik sinyali göstermektedir. Görüntü bu sinyalden elde edilmektedir. Sıradan bir televizyondaki gibi dikey çizgilerin seri halinde taranmasıyla görüntü oluşur. Her çizgi için tarama süresi 8 milisaniyedir.
Sol alttaki çizim daha önce Pioneer 10 ve 11'deki plaklarda da bulunan pulsar haritasıdır. Bu haritada güneş sisteminin yeri 14 pulsar referans alınarak belirtilmiştir. Sağ alt köşedeki iki çember hidrojen atomunun en düşük iki durumunu göstermektedir. Bu durumlardan birinden diğerine geçiş süresi temel zaman birimi olarak kullanıldığını belirtmek için iki çember arasına bir çizgi çizilmiş ve 1 rakamı konmuştur.

Plak altın kaplama bakırdan yapılmıştır. Plak kutusu alüminyumdur ve ultra saflaştırılmış uranyum-238 izotopuyla kaplanmıştır. Uranyum-238'in yarı ömrü 4,51 milyar yıldır. Plağa ulaşan bir uygarlık uranyumun, radyoaktif bozunmadan oluşan elementlere olan oranına bakarak plağın yaşını belirleyebilir.

Plaktaki 116 görsel 4 Ocak 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Plakta kayıtlı sesler 7 Ağustos 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Voyager Altın Plak Kaynak 15 Ocak 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Wayback Machine, kâr amacı gütmeyen Internet Archive adlı kuruluş tarafından geliştirilmiş bir sayısal zaman kapsülüdür. Alexa Internet'ten derlenen içerikle çalışan, 1996'da oluşturulan ve 2001'de halka açılan Wayback Machine, kullanıcının "zamanda geriye" gitmesini ve web sitelerinin geçmişte nasıl göründüğünü görmesini sağlar. Kurucuları Brewster Kahle ve Bruce Gilliat, Wayback Machine'i feshedilmiş web sayfalarının arşivlenmiş kopyalarını koruyarak "tüm bilgiye evrensel erişim" sağlamak için geliştirdi.
Wayback Machine, 2009'un sonunda 38,2 milyondan fazla web sayfasını kayıt altına almıştı. 13 Mart 2023 itibarıyla Wayback Machine, 800 milyardan fazla web sayfasını arşivlemiştir.

Wayback Machine önbelleğe alınmış web sayfalarını arşivlemeye 1996'da başlamıştır. Bilinen en eski sayfalardan biri 10 Mayıs 1996 tarihinde saat 14:08'de (UTC) arşivlenmiştir.
Internet Archive'ın kurucuları Brewster Kahle ve Bruce Gilliat, Ekim 2001'de San Francisco, Kaliforniya'da Wayback Machine'i, öncelikle web içeriğinin değiştirildiğinde veya bir web sitesi kapatıldığında kaybolması sorununu çözmek için halka açtı. Kahle ve Gilliat makineyi tüm interneti arşivlemek ve "tüm bilgiye evrensel erişim" sağlamak umuduyla yarattı. "Wayback Machine" ismi, The Adventures of Rocky and Bullwinkle and Friends adlı çizgi filmde Mister Peabody ve Sherman karakterleri tarafından kullanılan kurgusal bir zaman yolculuğu ve çeviri cihazı olan "Wayback Machine"e bir göndermedir.
1996'dan 2001'e kadar bilgiler dijital kasette tutuldu ve Kahle zaman zaman araştırmacıların ve bilim insanlarının "hantal" veri tabanına girmesine izin verdi. Arşiv, 2001 yılında beşinci yıldönümüne ulaştığında, Berkeley'deki California Üniversitesi'nde düzenlenen bir törenle halka açıldı. Wayback Machine hizmete girdiğinde 10 milyardan fazla arşivlenmiş sayfa içeriyordu.
Internet Archive 2016 yılında tüm dijital koleksiyonlarının bir kopyasını Kanada'da tutma kararı aldı.
30 Ekim 2020'de Wayback Machine, bazı içerikleri dezenformasyonla mücadele amaçlı teyit etmeye başladı.
Mayıs 2021'de, Internet Archive'ın 25. yıldönümü için Wayback Machine, kullanıcıların "bilginin kuşatma altında olduğu 2046'daki internete seyahat etmelerine" olanak tanıyan "Wayforward Machine"i tanıttı.

9 Ekim 2016'dan itibaren Türkiye'de erişimi engellenmiştir.
2020 itibarıyla yeniden kullanılabilir olmuştur. Ancak bu engelleme nedeniyle Türkiye'deki Wayback Machine tarafından yedeklenmiş web sitesi sayısı diğer ülkelere göre daha az kalmıştır.

Yunan mitolojisi, Antik Yunanistan'da dünyanın yaratılışı, tanrı, tanrıça ve kahramanların hayatı hakkındaki söylence ve öğretileri içermekle kalmayıp aynı zamanda Eski Yunan dininin gövdesini oluşturmaktadır. Günümüzde bu mitoloji hakkındaki bilgileri, bu sözlü edebiyatın yazılı hâllerinden alıyoruz. Tarihçiler, mitoloji hakkında daha ayrıntılı bilgi almak için o dönemin sanatındaki ipuçlarını bile toplar.
Genel olarak Yunan mitolojisi Yakın Doğu ve birçok Avrupa mitolojisini etkilemiştir. Yunan Tanrılarının her biri Romalılar tarafından kabul görmüş ve farklı isimler kullanılmıştır. Roma mitolojisi neredeyse tamamen Yunan mitolojisini baz almıştır. Yunan mitolojisindeki çoğu efsaneler de insan şeklindedir. Yunan tanrılarının yaratılış hikâyeleri seçilmiş 12 tanrı (bu 12 tanrı, 4 kadın ve 8 erkekten oluşmaktadır.) Olimpos Dağı'nda otururlar, her şey Olymposlu Tanrılarla Titanların savaşlarıyla başlar ve Olymposluların zaferiyle son bulur. Savaştan sonra Titanlar cezalandırılır. Gaia, Khaos (Khaos zaten Titanlar tarafından yok edilmişti.), Phoebe ve Kronos gibi Titanlar Tartaros'a gönderilir (Tartaros bir titan fakat Tartarus sonsuzluğa kadar giden bir yer altı yeridir.). Tartarus'ta sonsuza kadar süren bir cezaya Olimpos Tanrıları tarafından bırakılır. Yerküreyi taşımak ile cezalandırılan Atlas gibi, bununla birlikte Titanlardan Olimposluların yanına geçen Titan tanrıları da vardır (örn. Prometheus). Yunan Tanrıları dünyayı Olympos Dağının tepesindeki bulutların üzerinden idare ederler. Toplamda 12 Tanrı bulunur. Bu 12 sayısı hiç bozulmaz, bir tanrı eklenirse bir başkası bu listeden çıkar. Örneğin Dionysos panteona dâhil olduğunda Hestia Olimpos'tan ayrılmıştır. Şimşeklerin efendisi Zeus nice savaşlar vererek yönetimi babası Kronos ve onun yardakçıları titanların elinden almış, 3 erkek kardeşiyle dünyayı bölüşmüştür. Çekilen kuraya göre gökyüzü Zeus'a, denizler Poseidon'a, yer altı da Hades'e düşer. Herkes görev dağılımından sonra Olimpos'a çıkar ve dünyayı yönetmeye başlarlar ama Olimpos'un ve Olimpos tanrılarının kralı Zeus'tur.

Yunan mitolojisi bugün öncelikle Yunan edebiyatı ve görsel medyadaki Geometrik Dönem ile MÖ 900 ila MÖ 800 ve sonrasıdır. Aslında, edebi ve arkeolojik kaynaklar bütünleşir, bazen birbirini destekler, bazen de çatışır; ancak, birçok durumda, bu veri külliyatının varlığı, Yunan mitolojisinin birçok unsurunun güçlü olgusal ve tarihsel köklerine sahip olduğunun güçlü bir göstergesidir.

Mitolojik anlatım, Yunan edebiyatının hemen hemen her türünde önemli bir rol oynar. Ancak, Yunan antik döneminden günümüze kalan tek genel mitografik el kitabı, Sahte-Apollodoros'un Kütüphane'siydi. Bu çalışma, şairlerin çelişkili hikâyelerini uzlaştırmaya çalışır ve geleneksel Yunan mitolojisi ile kahramanlık efsanelerini kapsamlı olarak özetler. Atinalı Apollodoros MÖ 180-125 arasında yaşadı ve bu konuların çoğu hakkında yazdı. Yazıları koleksiyonun temelini oluşturmuş olabilir ancak Apollodoros'a atfedilen "Kütüphane" eseri, Apollodorus'un ölümünden çok sonra meydana gelen olayları tartışır, dolayısıyla Sahte-Apollodorus'un Kütüphanesi olarak adlandırılmıştır.

En eski edebi kaynaklar arasında Homeros'un iki destansı şiiri İlyada ve Odysseia vardır. Diğer şairler Epik Döngü'yü tamamladı, ancak bu daha sonraki ve daha küçük şiirler şimdi neredeyse tamamen kayboldu. Geleneksel isimlerine rağmen Homerik İlahiler‘in Homeros ile doğrudan bağlantısı yoktur. En eskileri, sözde Lirik çağ'ın önceki bölümünden koro ilahileridir.
Homeros'un olası çağdaşı olan Hesiodos, Theogonia (Tanrıların Doğuşu) adlı eserinde tanrıların soy kütüklerini, halk hikâyelerini ve etiyolojik efsanelerini ayrıntılı şekilde anlatarak dünyanın yaratılışını, tanrıların kökenini, Titanlar ve Devler gibi en eski Yunan efsanelerini tam olarak açıklar.
Hesiodos'un çiftçilik hayatı hakkında öğretici bir şiir olan İşler ve Günler, Prometheus, Pandora ve “İnsanın Çağları” efsanelerini de içerir. Şair, tanrıları tarafından daha da tehlikeli hâle getirilen tehlikeli bir dünyada başarılı olmanın en iyi yolunu önerir.
Lirik şairler genellikle konularını efsanelerden aldılar ancak eserleri giderek daha az anlatılı ve daha imalı hâle geldi.
Pindaros, Bakkhylides ve Simonides dâhil olmak üzere Yunan lirik şairleri ve Theokritos ve Bion gibi pastoral şairler, bireysel mitolojik olaylarla ilgilidir.
Mitoloji klasik Atina draması‘nın merkeziydi. Trajik oyun yazarları Aiskhylos, Sophokles ve Euripides olay örgülerinin çoğunu kahramanlar çağı ve Truva Savaşı efsanelerinden aldılar. Büyük trajik öykülerin çoğu (örneğin Agamemnon ve çocukları, Oedipus, İason, Medea, vb.) bu trajedilerde klasik biçimlerini aldı. Komik oyun yazarı Aristofanes ayrıca Kuşlar ve Kurbağalarda efsaneleri kullandı.
Tarihçiler Herodotos ve Diodorus Siculus ve coğrafyacılar Pausanias ve Strabon, Yunan dünyasında dolaşıp ve duydukları hikâyeleri kaydederek, birçok yerel mitoloji ve efsaneleri genellikle az bilinen alternatif versiyonlarıyla sundu. Özellikle Herodot, çeşitli gelenekleri araştırdı ve Yunanistan ile doğu arasındaki çatışmalarda tarihî ya da mitolojik kökenleri buldu.
Herodot, kökeni ve farklı kültürel kavramların harmanlanmasını bağdaştırmaya çalıştı.
Helenistik ve Roma çağlarının şiiri, öncelikle kült egzersizinden daha ziyade edebi bir besteden oluşur. Ancak, aksi takdirde kaybolacak birçok önemli ayrıntıyı içerir. Bu kategori aşağıdaki yazarların çalışmalarını içerir:

Romalı şairler Ovidius, Statius, Valerius Flaccus, Seneca ve Vergilius ile Servius'un yorumu.
Geç Antik Çağ‘ın Yunan şairleri: Nonnus, Antoninus Liberalis ve Quintus Smyrnaeus.
Helenistik dönem Yunan şairleri: Rodoslu Apollonios, Kallimakhos, Sözde-Eratosthenes ve Parthenius.
Aynı dönemlerden mitlere atıfta bulunan nesir yazarları arasında Apuleius, Petronius, Lollianus ve Heliodoros sayılabilir.
Şiirsel olmayan diğer iki önemli kaynak, Romalı yazar tarzındaki Taklit-Hyginus, Yaşlı Philostratus ve Genç Philostratus‘un Hayalleri ve Callistratus'un Açıklamaları adlı "Fabulae" ve "Astronomica"dır.
Son olarak, birkaç Bizanslı Yunan yazar, daha önce Yunan eserlerinden çokça türetilmiş ama artık kayıp olan mitolojinin önemli ayrıntılarını verir. Bu efsane koruyucularının arasında Arnobius, İskenderiyeli Hesykhios, Suda'nın yazarı, John Tzetzes ve Selanik'li Eustathios vardır. Genellikle mitolojiyi Hristiyan bakış açısıyla ele almışlardır.

On dokuzuncu yüzyılda Alman amatör arkeolog Heinrich Schliemann tarafından Miken uygarlığı'nın keşfi ve İngiliz arkeolog Arthur Evans tarafından yirminci yüzyılda Girit'te Minos medeniyeti'nın keşfi, Homeros destanları hakkındaki birçok sorunun açıklanmasına yardım etti, tanrılar ve kahramanlar hakkında da birçok mitolojik ayrıntıya arkeolojik kanıt sağladı. Ne yazık ki, Miken ve Minos bölgelerindeki efsaneler ve ritüeller hakkındaki kanıtlar, tanrıların ve kahramanların belirli isimleri geçici olarak tanımlanmış olmasına rağmen Linear B yazısı (hem Girit'te hem de Yunanistan anakarasındaki eski bir Yunanca biçim) esasen envanterleri kaydetmede kullanıldığından tamamen anıtsaldır.
MÖ 8. yüzyıl çanak çömleğinin üzerindeki geometrik tasarımlar, Truva döngüsünden ve Herakles'in maceralarından sahneleri betimler. Efsanelerin bu görsel temsilleri iki nedenden dolayı önemlidir. Birinci neden, birçok Yunan efsanesi, edebi kaynaklardan daha önce vazoların üzerine işlenmiştir: Örneğin, Herakles'in on iki çalışmasından yalnızca Kerberos serüveni çağdaş bir edebi metinde gerçekleşir. İkinci neden, görsel kaynaklar bazen mevcut herhangi bir edebi kaynakta kanıtlanmayan efsaneleri veya efsanevi sahneleri temsil eder. Bazı durumlarda geometrik sanatta bir efsanenin bilinen ilk temsili, geç arkaik şiirdeki bilinen ilk temsilinden birkaç yüzyıl önce gelir. Arkaik dönem (MÖ 750-500), Klasik (MÖ 480-323) ve Helenistik (MÖ 323-146) dönemlerinde, Homerik ve diğer çeşitli mitolojik sahneler belirir ve mevcut edebi kanıtları tamamlar.

Yunan mitolojisine göre başlangıçta Khaos vardı. Yunanca anlamı açık ya da boşluk olan Khaos, Hesiodos'a göre sonsuz bir boşluktur. Bu boşluktan ilkin Gaia doğar, sonrasında Ölüler Ülkesi'nin en derin yeri Tartaros; daha sonra Eros (bazı kaynaklara göre Aphrodite'nin oğlu); sonra yer altı karanlığını simgeleyen Erebos ve yeryüzü karanlığını simgeleyen Nyks (Gece) doğar.

Hesiodos'un Thegonia'sında Khaos ve sonrasında olanları şöyle anlatır:

Khaos'tu hepsinden önce var olan,
sonra geniş göğüslü Gaia, Ana Toprak,
sürekli, sağlam tabanı bütün ölümsüzlerin,
onlar ki tepelerinde otururlar karlı Olympos'un
ve yol yol toprağın dibindeki karanlık Tartaros'ta...
Khaos'tan Erebos ve kara Gece doğdu,
Gecedense Esir ve Günışığı doğdu,
Erebos'la sevişip birleşmesinden.

Düzensiz boşluktan çıktıktan sonra Gaia bir başına Uranos (Gök) ve Pontos'u (Deniz) doğurur, dağları yaratır. Ardından oğulları Uranos ve Pontos ile birleşir ve yaratılan evreni tanrısal varlıklar ile doldurur.
İlkin Uranos ile birleşir. Bu birleşmeden altı erkek: Okeanos, Koios, Krios, Hyperion, İapetos, Kronos altı dişi: Theia, Rhea, Themis, Phoebe, Tethys ve Mnemosyne olmak üzeri on iki tane titan, Türkçeye tepegöz olarak çevrilen ve tanrılara benzeyen üç Kyklop: Brontes (Gök gürültüsü), Steropes (Şimşek), Arges (Yıldırım) ve yüz kollu olarak anılan Hekatonkheirler: Kottos, Briareus, Gyes doğdu.

Annesi Gaia ile Pontos'un birleşiminden deniz tanrıları ve tanrıçaları oluşur.
Nereus, Phorkys, Thaumas, Toprak Ana ve Deniz'in üç oğlu, Eurybia ve Keto iki kızıdır.

Titanların devrilmesi ile Olymposlu tanrıların başa geçmesinden sonra farklı bir düzen oluşur. Yeni tanrı ve tanrıçalar tayin edilir. Olymposlu on iki büyük tanrı Olimpos Dağı'nda Zeusun gözetimi altında ikâmet eder. Olymposlu tanrıların yanı sıra Yunanlar farklı kırsal tanrılara da inanırdı.

Pan: Çobanların tanrısı
Nymphe: Kırlarda, su ve ormanlarda yaşayan ikinci derece önemli tanrıçalar.
Naiadlar: Suda yaşayan, dere veya ırmağa bağlı periler. (Salmakis)
Dryades: Ağaç perileri. (Eurydike)
Hamadryades: Dryadeslerin kardeşi. Ağaç ve ormanları korur

Zeus (Eski Yunanca: Grekçe: Ζεύς, Zeús; Modern Yunanca: Δίας, Días), "Tanrıların ve İnsanların Babası" ve Yunan mitolojisinde en güçlü ve önemli tanrıdır. Roma'da Jüpiter olarak da bilinir. Göklerin, şimşeklerin ve gök gürültülerinin tanrısıdır. Çoğu zaman elinde bir şimşek ile resmedilmiştir. Bereket ile özdeşleşmiştir, yağmur ondan beklenir. Titan Kronos'un ve eşi Rhea'nın en küçük çocuğu ve oğludur. Tanrıça Hera'nın kocasıdır. Simgesi şimşeğin yanında boğa, kartal ve meşe ağacıdır. Aynı zamanda tanrıların kralı olduğu için taht ve asa ile de sık sık betimlenir. Ayrıca Athena'nın ona hediyesi olan Aegis'in de taşıyıcısıdır. Zeus'un en eski kült ve bilicilik merkezi Yunanistan'daki Dodona antik şehirdir. Habercisi oğlu Hermes'tir. Gigantlar arasındaki karşıtı Kral Porphyrion'dur.
En bilinen özelliklerinden biri çapkın oluşudur. İstediği her şeyin şekline girebilen Zeus'un Leda için kuğu, Antiope için satir, Aegina için ateş, Danae için altın yağmuru, Alkmene için kocasının kılığına, Hera için guguk kuşu, Callisto için Bakire Tanrıça Artemis'in kılığına, Mnemosyne için yakışıklı bir çoban, İo için bulut, Demeter için geyik, Europa için boğa oluşu kudretine en iyi örnektir. Ölümlü ölümsüz herkese aşık olabilen tanrıların tanrısı Zeus çapkınlığı yüzünden eşi Hera tarafından sürekli takip ettirilmektedir. Tanrı Zeus'un tahtı için yaptıkları şeylerin başlıcaları şunlardır: Eşi Metis'i yutması, Prometheus'u zincirlemesi, Thetis'i bir ölümlü ile evlendirmesi.

Babası olan Titan Tanrı Kronos'u diğer Olimpos tanrılarının yardımıyla yer Tartarusa hapsetti. Sonra Atlantisliler Tanrı Zeus'un takipçilerini (yani Yunanları) ellerinde olmadan (çünkü onlara tuzak kurulmuştu) yok ederek Olimposlu tanrıların gücünü azaltıp Kronos ve yanındaki diğer Titanları serbest bıraktılar.
Zeus ayrıca İksion, Salmoneus, Arkadya Kralı Lykaon ve ateşi çalan Prometheus'u küstahlıkları nedeniyle cezalandırmıştır.

Tanrı Zeus'un en bilinen efsanesi Hera'nın yanına Poseidon, Apollon ve Athena'nın desteğini alarak kronos'u devirme girişiminde bulunmasıdır:
Zeus'un diğer kadınlarla ilişkisine kızan Hera bir plan kurar ve bu plan Baş tanrıyı devirmektir Poseidon, Apollon, Athena ve Hera yani bir İtilâf yapan bu dört tanrı Zeus'u altın bir ağ ile bağlar fakat Thetis, Olimpos'ta oluşabilecek karışıklığı önceden görür ve yüz elli Briareus'tan yardım ister ve Briareus'un ağı çözmesiyle Zeus kurtulur ve hepsini cezalandırır: Hera'yı yüksek bir yere asarak, ayaklarına ağırlık bağlar ve tanrıların teker teker sadakat yemini etmediği müddetçe Hera'yı serbest bırakmayacağını söyler. Bunun ardından isyana karışmış Poseidon ile Apollon'u da ceza olarak Truva Kralı Laomedon'a hizmet etmeye yollar. Laomedon Apollon'a çobanlık yapmasını yani sürülerini otlatma emri verir. Poseidon'a ise çıplak elleriyle Truva şehrinin etrafına yeni duvarlar yapma emrini verir. Uzun bir zaman sonra Poseidon ve Apollon'un sürgünü biter ve Zeus onları Olimpos'a geri alır. Dionysos'a ise 100 yıl şarap içmeme cezası verir ama kısa bir zaman sonra onun üzüntüsüne dayanamayıp cezasını bitirir.

Tanrı Zeus Yunan Tanrıları arasında en çapkını ve en çok çocuğu olan Tanrı'dır. Öyle ki çapkınlığı tanrıçaları, kadınları, nemfleri, Titanları bile kapsamaktadır. Yaptığı kandırmacalar ile herkesi elde edebilmektedir. Kız kardeşleri Hera ve Demeter'in yanı sıra kendi kızı Persephone'ye bile aşık olmuş hatta ondan Zagreus isminde bir oğlu olmuştur.

Kronos ile Rhea'nın evliliklerinden Hestia, Demeter, Hera adlarında üç kızla, Hades, Poseidon, Zeus adlı üç erkek çocuk dünyaya gelir. Babası Uranüs'e yaptıklarını unutmayan Kronos kendisinin de oğullarından aynı karşılığı göreceğinden korkar ve bu yüzden karısının her yeni doğurduğu çocuğu yutup, karnında saklar. Bu duruma üzülen Rhea ise Gaia'nın öğütleri ile yalnız Zeus'u onun elinden kurtarır. Tanrıça, Zeus'u yanına alarak gecenin karanlığından faydalanarak çabucak koşup Girit Adası'nda İda Dağı'nın tepesine çıkar. Orada Gaia çocuğu alır ve onu bir mağaranın dibine saklar. Rhea ise geri dönüp bir kocaman taşı kundak bezlerine sarıp Kronos'a verir.

Rhea, Zeus'u Girit'teki İda Dağı'ndaki bir mağarada saklar. Bundan sonra Zeus, hikâyenin değişen sürümlerine göre sırayla;

Rhea tarafından bırakıldıktan sonra Gaia tarafından yetiştirilir.
Amalthea adlı bir keçi ile Kourete'ler tarafından yetiştirilir. Ormanların sık dalları arasında büyüyen Zeus'un ağlamalarını babası Kronos duymasın diye Koureteler da onun başında kalkanlarını çarparak gürültüler çıkarırlar.
Adamanthea adlı bir nemf tarafından bir ağaca asılarak Yer'e, Göğ'e ve Deniz'e hükmeden Kronos'tan gizlenerek yetiştirilir.
Cynosura adlı bir nemf tarafından yetiştirilir. Zeus da buna şükran olarak onu yıldızlar arasına koyar.
Sürülerini kurtlardan koruması sözü üzerine Giritli çoban bir ailenin yanında yetiştirilir.

Olgunluk çağına gelince Zeus, saklandığı mağaradan çıkar. Ve savaşa hazırlanır. İlk iş olarak yer altı ülkesine gider ve Kronos'un hapsettiği kiklopları ve elli başlı, yüz kollu hekatonkheirleri serbest bırakır. Kikloplar ise buna karşılık yıldırımlarını hediye eder. Savaş, Kiklopların hekatonkheirlerle birlikte devasa büyüklükteki kayaları gökyüzündeki titanlara savurmasıyla başlar. Her bir hekatonkheir, yüz koluyla aynı anda yüz taş atabildiğinden aynı anda çok büyük miktardaki iri kayayı titanlara atarak onları geri püskürtürler. Bu esnada Zeus da şimşekleri ile Titanlara saldırır. Sonra da Rhea'nın verdiği kusturucu bir içecek ile Kronos'u yuttuğu tanrıları ve taşı çıkarmaya zorlar. Titanomachy (Titan - Tanrı savaşları) adlı savaşta Zeus ve kardeşleri, Hekatonkheirler ile Kikloplarlarla beraber Kronos ile titanlara karşı savaşırlar. Sonra da Kronos ve titanları gökten kovup dünyanın dibine, yerin ve denizin alt tabakasının daha da altına, Tartarus'a atar. Bu savaşta Zeus'a karşı savaşan titanlardan biri olan Atlas, Zeus tarafından gök kubbeyi omuzlarında taşımakla cezalandırılır. Bunların ardından Tanrılar arasında kura çekilir. Ve Hades'e yer altı, Poseidon'a denizler Zeus'a ise gökler düşer. Bu savaştan sonra Hikmet ve Akıl Tanrısı Okeanid Metis, Zeus'tan hamile kalır. Zeus ise Gaia'nın 'Metis'in doğuracağı erkek çocuğun iktidarına el koyacak' şeklindeki kehanetine uyarak Metis hamileyken onu yutar. Ama Athena ölmez daha sonra Zeus'un kafasından doğar. Zeus kızının kendini affetmesi için ona mızrak, miğfer ve kalkan verir. Böylece Zeus, kuşaktan kuşağa geçen iktidar lanetini yok eder ve böylece değişmez bir düzen kurar.
Fakat bu savaşta Tanrıların savaşıp Tartarus'a attıkları Titanlar, gökyüzünü sırtında taşımak zorunda kalan Atlas ve Kafkas dağlarına zincirlenmiş Prometheus, Gaia'nın çocukları olduğundan Gaia buna öfkelenir. Ve bu yüzden çocukları Typhon ile Ehidna, Olimpos tanrılarına saldırır. Tanrılar bu savaşta birçok gigant(dev) ile savaşır. Bunun üzerine Zeus da Typhon ile savaşıp onu yener ve Ehidna ile beraber Etna Dağı'nın en dibine kapatır.

Hera, Zeus'un kardeşi aynı zamanda tek resmi karısıdır. Bir bahar günü Zeus, tapınağında dinlenirken, pencerenin kıyısına gider. Ve bahçede çiçek toplayıp şarkı söyleyen dünyalar güzeli bir kız görür ve ona aşık olur. Zeus daha önce de yaptığı gibi farklı bir kılıkta görünerek, soğuk bir gecede soğuktan titreyen bir guguk kuşu olur. Hera kuşa acıyıp avuçlarına alır ve onu göğsüne bastırır. Bu sırada Zeus, gerçek haline bürünür. Ve şu sözleri söyler:
"Hera, istiyorum ki sen benim karım olasın, büyük gözlü güzel tanrıça benim peşimden gel, Olimpos'ta parlak bir taht üzerinde ve benim sağımda oturarak saltanat sür."
Bunun üzerine Hera bu teklifi kabul eder. Hesperidlerin bahçesinde bütün tanrıların ve perilerin katıldığı görkemli bir düğünle evlenirler. Gaia, Hera'ya doğurganlık simgesi olarak nar verir. Hera onu Hesperidlerin bahçesine diker. Bu düğün yeryüzünde bolluk ve verimlilik simgesidir. Bu nedenle bu düğüne “Hieros Gamos”(kutsal evlilik) adı verilir. Düğüne yalnız Khelone adındaki bir peri kızı gelmemişti. Bu yüzden tembelliğinin cezası olarak onu ağır hareketin ve hantallığın sembolü olan kaplumbağaya çevrilir.
Zeus ile Hera'nın evliliğinden Ares, Hephaistos, Angelos, Heusha, Hebe ve Eileithyia doğar.

Zeus'un ''Bulutları Devşiren'', ''Tanrıların Ve İnsanların Babası'', ''Tanrıların Kralı'' dışında birçok sıfatı daha vardır. Bunlar:

Pantokrator: ''Her Şeye Gücü Yeten, Kainatın Efendisi'' anlamına gelir. Bu unvanı Nikia (İznik) konsülü ile İsa'ya verilmiştir.
Zeus Olympios: Zeus'un diğer Olimpos tanrılarının üstün olduğunu vurgular.
Zeus Aegiduchos veya Aegiochos: Aegis'in taşıyıcısı anlamına gelir.
Zeus Horkios: Zeus'un yeminlerin tutucusu olduğunu belirtir.
Zeus Xenios, Philoxenon veya Hospites: Zeus'un misafirperverliğini belirtir.

Zeus kültü ilk olarak Girit adasında ortaya çıktıysa da en önemli kült merkezi Olimpia'dadır. Olimpia'daki Zeus tapınağındaki Zeus heykeli Dünyanın 7 Harikasından biridir. Ayrıca ilk olimpiyatlar yine bu şehirde bu tanrı adına başlamıştır.

Yunan kolonilerinde bile önce, tarım için yağmura muhtaç Anadolu coğrafyasında gökyüzü ve yağmur tanrısı hep önemli rol oynamıştır. Hitit baş tanrısı olan Teşup elinde şimşekle betimlenen ve boğa ile özdeşleşen Zeus gibi bir gökyüzü tanrıdır. İkisi de aynı şekilde ev ve yuva ile ilişkilendirilen tanrıçalarla evlidir. Bu açıdan tanrının kökeni sırf Yunan uygarlığında aranmamalıdır. Zaten yerel inançlarda da var olduğu için Anadolu'da saygı görmüş ve adına birçok tapınak yapılmıştır.
İstanbul Boğazı'nın, yabancı dillerdeki karşılığı olan "Bosphorus" yani "İnek Geçiti" ismi Zeus'un eşi Hera'dan saklamak için inek şekline soktuğu sevgilisi İo'dan gelir. Bunun dışında Türkiye'de Zeus ile ilgili veya Zeus inancının olduğu yerler

Adatepe Zeus Sunağı, Zeus'un Truva Savaşını izlediği söylenen sunak, altar.
Ankyra
Didim
Labranda, Zeus Labrandenos
Magnesia, Zeus Sosipolis
Mylasa, Zeus Osogoa
Olbe
Smyrna
Stratonikeia, Zeus Khrysaoreus
Tralles, Zeus Larisaios
Tyana

Zeus, 1990'lardan bu yana ortaya çıkan, çeşitli şekillerde eski Yunan dini uygulamalarını canlandı

Édouard-Léon Scott de Martinville (25 Nisan 1817 – 26 Nisan 1879), Paris'te yaşamış Fransız matbaacı, mucit ve sahaftır. Fonotograf adlı, bilinen en eski ses kayıt cihazını icat etmiştir, 25 Mart 1857 Fransa patentlidir. 9 Nisan 1860 tarihinde kaydettiği on saniyelik Fransız halk şarkısı Au Clair de la Lune ile tarihin ilk ses kaydını yaparak Guinness Dünya Rekorları'na girmiştir.

Aslen matbaacı olan Édouard-Léon Scott de Martinville, en son bilimsel gelişmelerden haberdar oluyordu ve bu nedenle mucit olmaya karar verdi. Scott de Martinville, insan konuşmasını ışık ve görüntü için fotoğrafçılık yoluyla elde edilene benzer şekilde kaydetmekle ilgilendi. Başlangıçta yeni bir stenografi formuyla ilgileniyordu ve 1849'da konunun tarihi hakkında bir kitap yazmanın yanı sıra stenoya ilişkin birkaç makalenin de yazarıydı. 1857'de konuyla ilgili makale.

2008 yılında bir kütüphanedeki bir grup araştırmasında keşfedildi. Fonotografta ses dalgaları içeren bir fonogram buldular. Makine sesleri çalamadı ancak araştırmacılar lazer tarayıcı kullanarak çalmayı başardılar. 150 yıldan beri ilk defa çaldılar. Fonogram, Léon Scott tarafından Paris'teki iki arşivde biriktirilen birkaç kişiden biriydi ve henüz yeni ortaya çıktı. Fransız halk şarkısı Au Clair de la Lune’un bir parçası olan kayıt, başlangıçta sıradan bir müzikal tempoda şarkı söyleyen bir kadının veya çocuğun sesinin 10 saniyelik bir kaydı olduğuna inanılıyordu. Daha sonra projeye liderlik eden araştırmacılar, dahil edilmiş bir referans frekansı hakkında yanlış anlamanın, doğru çalma hızının iki katına çıkmasına yol açtığını ve aslında 20 saniye kayıt bir adamın sesi çıktı, muhtemelen Scott'ın kendisinin şarkıyı çok yavaş söyleyerek kaydettiğini buldular. Şimdi dünya tarihinin en eski kaydı oldu. Au clair de la Lune keşiften önce Thomas Edison'un “Mary had a little lamb” dünyanın en eski kaydıydı o 1887'de kaydedildi ve Fransız halk şarkısının kaydı 27 yılık daha eskiydi. 28 yıl boyunca, birkaç 1888 Edison balmumu silindiri fonografı rekorunu elinde tutuyor. 1863 yılında Scott'un fonografinin, Abraham Lincoln'ün sesini Beyaz Saray'da kayıt altına almak için kullanıldığı iddia edildi. Lincoln'ün sesinin bir fonogramı, sözde Thomas Edison tarafından tutulan eserler arasındaydı. FirstSounds.org'a göre, bu hikâyeler, ilk olarak 1969 yılında yayınlanan ve bir efsane olarak kategorize edilen ve "çarpık hesaplara" dayanarak işten çıkarıldığı antika koleksiyonculuk üzerine basılmış bir efsanenin varyasyonlarıdır.

1853 itibaren vokal sesleri kopyalayan mekanik bir araçla büyülendi. Bir fizik ders kitabı için bazı gravürleri okurken, işitsel anatomi çizimlerine rastladı.Ses toplamak için, fonograf, diyafram üzerine tutturulmuş bir korna kullandı; bu lamba, bir lamblack kaplı, elle kranklanmış bir silindirin üzerine bir görüntü yazan sert bir kılı titretti. Scott, akustik enstrüman üreticisi Rudolph Koenig'in yardımıyla birkaç cihaz yaptı. Thomas Edison’un 1877'den sonraki icadından farklı olarak, fonotograf, sesin yalnızca görsel görüntülerini yarattı ve kayıtlarını oynatma yeteneğine sahip değildi. Scott de Martinville'in amacı cihazın dalgaların insanlar tarafından okunabilmesi için okunmasıydı ki bu da yazılamazdı. Scott de Martinville, ses araştırmalarında kullanılmak üzere bilimsel laboratuvarlara birçok fontograf satmayı başardı. Ünlü seslerinin çalışmasında faydalı oldu ve Franciscus Donders, Heinrich Schneebeli ve Rene Marage tarafından kullanıldı. Ayrıca, Koenig'in manometrik alevi gibi ses görüntüleyebilecek araçlar konusunda daha fazla araştırma başlattı. Bununla birlikte, icadından kâr elde edemedi ve hayatının geri kalanını Paris'te 9 Rue Vivienne'de baskı ve fotoğraflarla uğraşan bir kitapçı olarak geçirdi.

İlahi, Allah'ı veya çeşitli kutsal kişi ya da varlıkları övmek amacıyla bestelenen sözlü dinî şarkılar. İlahi kelimesi Arapça kökenli bir kelimedir ve "Ey Tanrım!" anlamına gelmektedir.
İlahiler çok eski zamanlardan bu yana dinlerin ve inançların önemli bir parçasını oluşturmuştur. Her dinin ilahilere farklı bir bakışı vardır. Her dinin farklı ilahileri vardır. İlahiler bir dinin kutsal metinlerinin bir parçasını oluşturup, kutsi bir mahiyete sahip olabilir veya sadece o dine mensup kişilerin inandığı Tanrı veya tanrısal mefhumları övmek için inananlar tarafından yazılmış, kutsiyeti bulunmayan metinler de olabilirler. İlahiler çoğu dinde din eğitiminin önemli bir parçasıdır. Bazı dinlerde ve inançlarda ilahi söylemek bir tür ibadettir. Fakat, ilahi söylemek çoğu inançta belirli ibadetlerin sadece bir parçasını oluşturur.
İlahiler, Allah'ı övmek, O'na dua etmek ve en büyük aşkın O'na olan aşk olduğunu belirtmek amacıyla yazılmış, bestelenip belirli makamlarla okunan dini/tasavvufi halk edebiyatı nazım şeklidir. Türk müziğinde ilahi formu, Klasik Türk müziği formlarından biridir. 7'li, 8'li ve 11'li hece ölçüsü ile yazılır. Dörtlük sayısı 3 ila 7 arasındadır.

İsrail Milli Kütüphanesi (İbranice: הספרייה הלאומית‎, romanize: HaSifria HaLeumit), eski adı Yahudi Milli ve Üniversite Kütüphanesi olan, kendisini İsrail ve Yahudi miraslarını toplamaya adayan kütüphanedir. 5 milyondan fazla kitabı içinde bulundurur. Kudüs İbrani Üniversitesi’sinin Givat Ram kampüsünde yer almaktadır.
Milli Kütüphane, dünyanın en büyük İbranice diline ve Yahudi seremonik sanat eserlerine ait koleksiyonları bünyesinde barındırır. Ayrıca, birçok nadir el yazımı eserlerin, kitapların ve tarihî eserlerin deposu olmuştur.

1892 yılında kurulan, B'nai Brith Kütüphanesi, Yahudiler için Filistin’de kurulan ilk halk kütüphanesiydi. Kütüphane B’nai Brith caddesinde, Mean Shearim ve Rusların bulunduğu muhitlerin arasındaydı. On yıl sonra, Bet Midrash Abrabanel kütüphanesi olarak bilinen kütüphane, Etiyopya Caddesi’ne taşındı. 1920 yılında, İbrani Üniversitesi için planlar çizilirken, B’nai Brith koleksiyonu, üniversite kütüphanesinin temelini oluşturdu. Beş yıl sonra, üniversite açıldığında, kitaplar Scopus Dağı’na taşındı.
1948 yılında, Scopus Dağı’ndaki üniversite kütüphanesine giriş engellendiğinde, kitapların birçoğu, üniversitenin Rehavia’daki Terra Sancta binasına taşındı. Üniversitenin kitap koleksiyonu bu döneme varıldığında bir milyonu geçmişti. Yer sorunundan dolayı bazı kitaplar, şehrin birçok yerindeki depolara yerleştirilmişti. 1960’da kitaplar, Givat Ram’daki Yahudi Milli ve Üniversite Kütüphanesi’nin yeni binasına taşındı. 
1970’lerin sonlarına doğru, üniversitenin Scopus Dağı’ndaki yeni kampüsü açıldığında ve Hukuk, Beşeri Bilimler ve Sosyal Bilimler fakülteleri bu kampüse taşındığında, departman kütüphaneleri açıldı. Bu ayrı kütüphanelerin açılması sonucunda, Givat Ram kütüphanesinin ziyaretçi sayısı düştü. 1990’larda bina, su sızması ve böceklenme gibi bazı bakımsal problemlere maruz kaldı.
Kütüphane, 2007 yılında, Milli Kütüphane kanunun geçmesiyle, İsrail Devleti’nin Milli Kütüphanesi olarak resmen tanındı. Yasa, 23 Temmuz 2008 tarihinde yürürlüğe girdi, kütüphanenin adını “İsrail Milli Kütüphanesi” olarak değiştirdi ve geçici olarak üniversiteye bağlı bir alt şirket haline getirdi. Daha sonra bağımsız bir işletmeye dönüştürüldü. İsrail Hükûmeti 50% sine, İbrani Üniversitesi 25% ine ve diğer kurumlar da kalan kısmına sahip oldu. 
2011'de kütüphane websitesini açtı ve koleksiyonlarındaki kitap, süreli yayın, haritalar, fotolar ve müzikleri halka açtı.
2014 yılında, kütüphaneye Kudüs'te başka bir ev yaratma projesi açığa çıktı. 34,000 metrekarelik bina, Basel'de bulunan Herzog & de Meuron mimarlık şirketi tarafından tasarlandı ve projesi 2021 yılında tamamlanmak üzere zamanlandı.

Kütüphanenin misyonu, İsrail'de yayınlanan, İsrail, İsrail Vatanı, Yahudilik ve Yahudiler ile ilgili bütün dillerdeki materyallerin kopyalarına sahip olmaktır. Ayrıca diğer bütün ülkelerde, İbranice veya Yiddiş ve Ladino gibi Yahudi diyasporasının kullandığı bütün dillerdeki yayınları toplamaktır. 
Kanuna göre, İsrail'de basılan her yayının iki kopyası, Milli Kütüphane'de saklanmalıdır. 2001 yılında, kanuna yapılan bir ekle, ses, video kayıtları ve diğer basılı olmayan yayın ürünleri de saklanmaya başlandı. Birçok el yazması eser taranarak, internet sitesinde yayınlandı.

Kütüphanenin özel koleksiyonları arasında, önemli Yahudi figürlerin kişisel yazıları, Milli Ses Arşivleri, Laor Harita Koleksiyonu ve birçok sayıda Yahudilikle ilgili koleksiyon vardır. Ayrıca kütüphane İsaac Newton’un din üzerine olan el yazılarına sahiptir. Koleksiyonda, koleksiyoncu Abraham Yahuda’nın ailesinin bağışladığı, Newton’a ait tasavvuf, dini kitapların analizleri, dünyanın sonu üzerine tahminler ve Kudüs’teki antik Tapınağın görünüşü gibi çalışmalar vardır. Ayrıca yine Newton’a ait, mitolojik olayların işaretlendiği, dünyanın sonuyla ilgili tahmin çalışmalarında kullandığı bir harita bulunmaktadır. Kütüphane aynı zaman Martin Buber ve Gershom Scholem’in kişisel arşivlerine sahiptir.

Batı Kudüs’ün, Haganah güçleri tarafından Mayıs 1948’de işgal edilmesiyle, ülkeyi terkeden bazı Filistinlilerin kütüphaneleri ve diğer zengin Filistinlilerin kütüphaneleri, Milli Kütüphaneye taşındı. Bu koleksiyonlar arasında, Henry Cattan, Khalil Besidas, Khalil Al-Sakakini ve Arif Hikmet Nashashibi koleksiyonları vardı. 30,000 civarında kitap, Batı Kudüs’teki evlerinden taşındı ve diğer 40,000 kitap ise Filistin Mandası’ndaki şehirlerden alındı. Bu kitapların 6000 kadarı, “terkedilmiş” olarak etiketlidir. Kitapların hepsi kataloglanmış olup, dünyanın her tarafından gelen Arap bilim insanları tarafından erişilmektedir.

İsviçre Tarihsel Sözlüğü (Almanca: Historiches Lexikon der Schweiz (HLS); Fransızca: Dictionnaire histrorique de la Suisse (DHS); İtalyanca: Dizionario stroico della Svizzera (DSS); Romanşça: Lexicon istoric retic (LIR)), bir İsviçre tarih ansiklopedisidir. Ansiklopedi 1998 yılında kurulmuş olup İsviçre tarihi hakkında modern tarihsel araştırmanın sonuçlarını daha geniş bir izleyici kitlesinin erişebileceği bir şekilde dikkate almayı amaçlamaktadır.
Ansiklopedi, İsviçre Beşeri Bilimler ve Sosyal Bilimler Akademisi ve İsviçre Tarih Kurumu himayesinde bir vakıf tarafından yayınlanır ve ulusal araştırma hibeleri ile finanse edilir. Merkez ofislerdeki 35 kişilik bir personelin yanı sıra, katkıda bulunanlar arasında 100 akademik danışman, 2500 tarihçi ve 100 çevirmen bulunmaktadır.

Historisches Lexikon der Schweiz (HLS), Schwabe AG, Basel, 3-7965-1900-8 (2002–)
Dictionnaire historique de la Suisse (DHS), Editions Gilles Attinger, Hauterive, 2-88256-133-4 (2002–)
Dizionario storico della Svizzera (DSS), Armando Dadò editore, Locarno, 88-8281-100-X (2002–)
Lexicon Istoric Retic (LIR), Kommissionsverlag Desertina, Chur, 978-3-85637-390-0 (vol.1: Abundi à Luzzi), 978-3-85637-391-7 (vol. 2: Macdonald à Zwingli)

Resmî site (Almanca) (Fransızca) (İtalyanca)
Resmî site (Romanşça)

Şizofreni (Yunanca: σχίζειν s’chizein "bölünmek, yarılmak, ayrılmak, parçalanmak" ve φρήν phrēn "akıl,huy, hissiyat"), benzer belirtilere sahip hem ruhsal hem de akılsal yönleri etkileyen karmaşık bir psikiyatrik hastalıktır.
Hastalık, algılama ve düşünme yetilerinde meydana gelen bozukluklara bağlı olarak kişinin davranışlarında da değişime, bozulmalara yol açar. Bu bozulmalar, şizofreni hastasının kendisini rahatsız etmeye başlayan dış dünyadan bağımsız, kişiler arası ilişkilerden ve gerçeklerden uzaklaşarak kendi kendine yeni bir dünya kurmasına neden olur.
Diğer yaygın belirtiler arasında halüsinasyonlar (tipik olarak sesler duymak), sanrılar (yani paranoya), düşünce bozukluğu, tecrit ve duygusal küntlük yer alır. Şizofreni hastalarının çoğunda, özellikle madde kullanım bozuklukları, duygudurum bozukluğu, anksiyete bozukluğu ve obsesif kompulsif bozukluk gibi ruhsal bozukluklar da vardır.
Şizofreni kelimesi, Yunanca ayrık veya bölünmüş anlamına gelen "şizo" (schizein, Yunanca: σχίζειν) ve akıl anlamına gelen "frenos" (phrēn, phren- Yunanca: φρήν, φρεν-) sözcüklerinin birleşiminden gelir. Anlatılmak istenen kişinin iki kişilikli olması değil, aynı anda iki farklı gerçekliğe inanmasıdır. "Gerçek gerçeklik" normal, sıradan bir insanın algılamasına denk düşerken, "ikinci gerçeklik" sağlıklı bir insanın anlayamayacağı, çoğu kez belli bir sisteme dayalı bir gerçekliktir.
Şizofreninin ömür boyu görülme sıklığı genel nüfusta %0,5-1'dir. Ancak kan bağı olan akrabaları arasında şizofreni hastaları bulunanlarda, şizofreni görülme sıklığı genel toplumdan daha yüksektir. Tamamen aynı genetiğe sahip tek yumurta ikizleri üzerindeki çalışmalar, bir kardeşte hastalığın var oluşunda, diğer kardeşte de %83 oranında hastalığın görüldüğünü ortaya koymuştur. Yapılan çalışma tek yumurta ikizi kardeşlerin aynı kültürel ve çevresel faktörlerle yetiştiği yönüyle eleştiri almıştır. Ayrıca aynı çalışmada vakaların teşhis edildiği ortalama yaş 28,9 olarak saptanmıştır.
Şizofrenide genetik faktörlerin rolü iyi tanımlanmış olmakla beraber, bu hastalık yalnızca kalıtımsal faktörlerin değil, birçok koşulun bir araya gelmesi ile oluşur. Yani şizofreni genetik ve çevresel faktörlerin rol aldığı bir hastalıktır.
Günümüzde şizofreni tedavisinde çok yönlü bir yaklaşım yararlı bulunmaktadır. Güncel tedavide temelde antipsikotik ilaçlar kullanılmaktadır. Bunun yanı sıra psikoterapiler ve diğer psikososyal yaklaşımlara da başvurulmaktadır. Antipsikotik ilaçların şizofrenide dopamin varsayımını doğrular biçimde dopamin üzerinden etki ettikleri düşünülmektedir. Hastalığın özellikle akut döneminde hastaların hastanede yatarak tedavi görmesi gerekebilir.
Birçok alt tipi bulunan şizofreni çok değişik gidiş ve sonlanış gösteren süreğen bir bozukluktur. Şizofrenide hastalığın gidişi her birey için farklı biçimde gelişebilir. Hastalığın popüler kültürdeki olumsuz imajına rağmen, hastaların çok büyük kısmı tedaviden fayda görebilirler. Buna karşılık şizofreni hastalarının yaklaşık %25-30'unda, ne tür sağaltım yapılırsa yapılsın, belirgin bir iyileşme görülmez ve bu hastalarda ciddi ölçüde yetiyitimi olabilir.

20. yüzyılın başlarına kadar henüz psikolojik hastalıkların tasnif edildiği sistematik bir düzenleme yapılmamıştı. Hastalık ilk olarak 1853 yılında Bénédict Morel tarafından, genç erişkin ve gençleri etkileyen bir sendrom olarak tanımlanmış ve démence précoce (Fransızca: "erken bunama") ismiyle adlandırıldı. Bu kavram, 1891'de Arnold Pick tarafından psikozu olan bir hastanın vaka raporunda kullanıldı. Yine 19. yüzyılda hebefreni ve katatoni gibi şizofreni türleri de tanımlanmıştır.
1893'te Alman ruh hekimi Emil Kraepelin, duygudurum bozuklukları ve démence précoce ve benzeri zihinsel hastalıkların sınıflandırılmasında yeni bir yaklaşım geliştirdi. Kraepelin, dementia praecox'ın esasen bir beyin hastalığı olduğuna ve bilhassa dementia yani bunamanın ileri yaşta gelişen diğer formlarından farklı bir çeşidi olduğuna inanıyordu. Ayrıca, Kraepelin paranoid ve basit tiplerini de eklemiş ve hepsini bir tanı altında toplamıştır. Bu tanıya göre hastalıkta erken başlama ve bunama olması gerekmektedir. Ancak bu tanım hastalığı erken başlama ve bunama gerektiren dar bir alanda sınırlamaktadır. 20. yüzyılda İsviçreli Eugen Bleuler hastalığın erken yaşlarda başlamasının ve bunamayla sonuçlanmasının zorunlu olmadığını ortaya koymuştur. Bu hastalıkta hastanın ruhsal hayatındaki yarılmaya önem veren Bleuler, schizophrenia (şizofreni) terimini önermiştir. Günümüzde şizofreni tek bir hastalık türü olarak görülmemekte; bir bozukluklar kümesi olarak kabul edilmektedir.
Şizofreni terimi ilk olarak 1908 yılında İsviçreli Eugen Bleuler tarafından kişilik, düşünce, hafıza ve algılamadaki fonksiyonel ayrılmayı tarif etmek için kullanılmıştır. Bleuler, Kraepelin'in ileri sürdüğü gibi her hastada yıkımın ("detoriorasyon"un) olmadığını; duygu, düşünce ve davranışta yarılmayı (skizis) ortaya atmıştır. Bleuler, hastalığın etkilerini temel ve ikincil belirtiler olmak üzere iki kümeye ayırmıştır. Şizofrenide çağrışımlarda (Assosiasyonda) enkoherans (çağrışımlarda sapma, parçalanma ve yarılma), duygulanımda (Affektivitede) kısıtlılık (küntlük), duygu düşünce ve davranışta ikilemler (Ambivalans), kişinin dış alemden çekilerek kendi iç alemine dönmesi (Autism) 4A belirtisinin olduğu birincil; hezeyan, halüsinasyonlar ve diğer belirtileri ikincil belirtiler olarak değerlendirmiştir. Bleuler'e göre temel belirtiler her şizofreni hastasında bulunması gereken belirtilerdir. İkincil belirtiler ise temel belirtilerin üzerine eklenen belirtilerdir ve başka ruhsal hastalıklarda da görülebilmektedir.
Alman psikiyatr Kurt Schneider şizofreninin tanısı ve bu hastalığı anlama ile ilgili birçok çalışma yaptı ve şizofreni hastalığını diğer psikoz türlerinden ayırmaya çalıştı. Çalışmaları sonucunda hastalığın belirtilerini birincil ve ikincil dereceden semptomlar olmak üzere ikiye ayırdı. Günümüzde bu tanımların yerini DSM-IV ve ICD-10 tarafından yapılan tanımlamalar almıştır.

Şizofreninin önlenmesi zordur çünkü bozukluğun daha sonraki gelişimi için güvenilir belirteçler yoktur. 2011 yılı itibarıyla şizofreninin prodrom aşamasındaki hastaların tedavi edilmesinin fayda sağlayıp sağlamadığı belirsizdir. Psikoza yönelik erken müdahale programlarının uygulanmasındaki artış ile altta yatan ampirik kanıtlar arasında bir tutarsızlık var.
2009 yılı itibarıyla, ilk dönem psikozu olan kişilere erken müdahalenin kısa vadeli sonuçları iyileştirebileceğine dair bazı kanıtlar vardır, ancak beş yıl sonra bu önlemlerin çok az faydası vardır. Bilişsel davranışçı terapi, yüksek risk altındaki kişilerde bir yıl sonra psikoz riskini azaltabilir ve bu grupta Ulusal Sağlık ve Bakım Mükemmelliği Enstitüsü (NICE) tarafından önerilmektedir. Bir başka önleyici tedbir, esrar, kokain ve amfetaminler de dahil olmak üzere bozukluğun gelişimiyle ilişkilendirilen ilaçlardan kaçınmaktır.
İlk atak psikozdan sonra antipsikotikler reçete edilir ve remisyondan sonra nüksetmeyi önlemek için koruyucu bakım kullanımına devam edilir. Ancak bazı kişilerin tek bir atak sonrasında iyileşebildiği ve uzun süreli antipsikotik kullanımına gerek kalmayacağı kabul edilmektedir ancak bu grubu tanımlamanın bir yolu yoktur.

Şizofrenin ömür boyu görülme sıklığı -hayatlarının herhangi bir evresinde başlamak üzere- genel nüfusta %0,5-1'dir. Şizofreni her toplumda ve her türlü sosyo-ekonomik sınıfta görülmektedir. Kadın-erkek arasında sıklık bakımından önemli bir fark görülmemekle beraber kadınlarda başlangıç yaşı (26-32), erkeklerdeki başlangıç yaşından (20-28) daha geç olmakta ve genellikle erkeklere göre daha iyi bir gidiş göstermektedir. Ayrıca gelişmekte olan ülkelerde sıklığı gelişmiş ülkelere göre daha düşüktür. Son yıllarda çok geç yaşlarda başlangıçlı şizofreni üzerine yayınlar görülse de, hastalığın genellikle gençlik çağında başladığı kabul edilmektedir. Geç ya da çok geç başlayan şizofreniler üzerinde araştırma yapan bir grubun görüş birliğini içeren son rapora göre 40 yaşından sonra başlayan şizofreni hastalığının geç-başlangıçlı şizofreni; 60 yaşından sonra başlayanların ise çok geç-başlangıçlı şizofreni-benzeri psikoz olarak tanımlanması önerilmektedir. Erken başlangıçlılarda (çocukluk dönemi başlangıçlı) ise kalıtımın görece daha önemli etken olduğu sanılmaktadır. Ayrıca çocukluk çağında başlayan şizofreniyi ayrı bir hastalık türü olan çocukluk şizofrenisinden ayırt etmek gerekmektedir.

Şizofrenik hastalar hastalık öncesi sessiz, arkadaşı az, yalnızlığı seven, tuhaf, güvensiz kişilerdir. Bu özellikler ayırıcı tanıda yardımcı olmaktadır. Aileler genelde çocuklarının hastalık başlamadan önce hep çalışan, sessiz, uyumlu, arkadaşsız olduklarını anlatırlar. Şayet hasta bu özelliklere uymuyorsa tanı için duygudurum bozuklukları gibi diğer hastalıklar düşünülmelidir. Şizofreni, daha önce de belirtildiği gibi, çoğunlukla 18-25 yaşlarında her çeşit psikolojik stresle başlayabilir. Kişinin benliğine darbeler, delikanlılık çağında dürtülerin aşırı şiddet kazanması, cinsel ya da saldırgan dürtülere karşı denetim zayıflığı gibi durumlara, psikozun başlamasından önce sık rastlanmaktadır.

Şizofrenide bilinç ve yönelim genellikle yerindedir. Zekâ seviyesinde belirgin bir gerileme olmasa da, soyutlama yetisinde zayıflamanın ve belirgin bir yıkımın görüldüğü kimi süreğen hastalarda zekâ seviyesinde de eksilme, gerileme, azalma olduğu izlenimi edinilebilir. Örneğin hastanın ilgisi kolayca dağılabilir, sorulara yanıtları geç ya da yanlış olabilir. Son yıllarda temelde var olan negatif belirtilerin baskın olduğu şizofreni türlerinde bir eksiklik sendromundan söz edilmekte ve bu türlerde beyin patolojisinin incelenmesine ağırlık verilmektedir. Eksiklik sendromu, bilişsel yetilerdeki eksikliklerdir. Bu sendrom, "kalıcı ve başka nedenlere bağlı olmayan, özgün, olumsuz belirtiler" olarak tanımlanmaktadır.
Şizofrenide; içgörü, düşüncelerin içeriği ve oluşturulması, duyguların deneyimlenmesi ve ifade edilmesi, algılama, davranışlar ve bilişsel işlevler gibi bir

Aile benzerliği, Ludwig Wittgenstein'ın geç dönem felsefesinde kullandığı önemli bir analoji olup kelimelerinin anlamları üzerine nasıl düşündüğümüzü açığa kavuşturmak için kullanılmıştır.
Wittgenstein, ilk eseri Tractatus Logico-Philosophicus'ta dil ve dünya arasındaki ilişkiyi anlamaya çalışmış ve önermelerin gerçeğin resimleri oldukları sonucuna varmıştır. Önermelerin sadece gerçeği temsil ettikleri zaman anlamlı olabildiklerini söylemiş ve onları belli konuların resimleri olarak görmüştür. Bu teori sayesinde o ana kadar birçok filozofun konuştuğu konuların anlamsız ve gereksiz kılınmış olmasına rağmen daha sonraki döneminde insan dillerinin bulanıklılığı nedeniyle bu fikir konusunda şüphelere kapılmıştır. Bir kelime birçok değişik anlama gelebildiği için, günlük yaşamda anlamı pek çok kez bağlamdan çıkarırız. Bu sebepten her ne kadar kelimeleri nesnelere, fikirlere, duygulara, vs. yapıştırdığımız etiketler gibi görsek de bu Wittgenstein'a göre hatalı bir görüş olup kelimenin anlamının toplandığı tek bir merkez arama eğiliminden kaynaklanmaktadır. Asıl anlamı bulmak için karmaşık bir benzerlikler ağında dolaşmak gerekmektedir.

Polifili
Kümeleme analizi

Akademik sanat veya akademizm, Avrupa sanat akademilerinin etkisi altında üretilen bir resim ve heykel tarzıdır. Özel olarak, Neoklasizm ve Romantizm hareketleri altında uygulanan Fransız Académie des Beaux-Arts standartlarından etkilenen sanat ve sanatçılar ile bu iki akımı takip eden ve her iki tarzı da sentezleme girişiminde bulunan sanatı tanımlamak için kullanılır. Bu sanat stili en iyi William-Adolphe Bouguereau, Thomas Couture ve Hans Makart'ın resimlerinde yansıtılır. Bu bağlamda genellikle "akademizm", "akademisizm", " art pompier " (aşağılayıcı bir şekilde) ve "eklektizm" olarak adlandırılır ve bazen de "tarihselcilik" ve "senkretizm" ile ilişkilendirilir. Akademik sanat, aynı yerde gelişen ve benzer bir klasikleştirme idealine bağlı kalan Beaux-Arts mimarisiyle yakından ilişkilidir.

 Wikimedia Commons'ta Akademizm ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Aksiyoloji (Yunanca ἀξίᾱ, axiā, "değer"; ve -λογία, -logia, "bilim"), etik ve estetik olmak üzere ikiye ayrılır. Etik, insanların ahlaki değerlerini sorgular; estetik ise neyin güzel olduğuyla ilgilenir. Neyin etik, neyin estetik olduğunu açıklamak oldukça güçtür, buradan hareketle aksiyoloji, bireylerin davranışlarına temel teşkil eden değerleri araştırmaktadır.
Felsefe klasikleşmiş bir ayrımla ontoloji (varlık felsefesi), epistemoloji (bilgi felsefesi) ve aksiyoloji (değerler felsefesi) başlıkları altında üç bölümde incelenir.
Bir değer araştırması olarak aksiyoloji olanla olması gereken arasındaki ilişkiye cevap arar. Değerin doğası, ölçüsü ve metafiziksel statüsüne ilişkin araştırmalar yapar.
Yaygın olarak aksiyoloji; etik ve estetik olmak üzere ikiye ayrılır.
Estetik, kelimesi Yunanca “aisthesis“ veya “aishanesthai“ kelimelerinden gelir. Duyum, duyular, algı, duygu ile algılamak gibi anlamlar taşır. Bu kelimelerden çıkarılabilecek olan, estetiğin duygusallığın sağladığı bilgilerin bilimi olmasıdır. Estetiğin kurucusu Alexander G.Baumgarten'dir (1714-1762). Ona göre estetik duyu ve duygulara bağlı bilgilerin doğruluğunu inceleyecekti. Yani estetik mantığın ikiz kardeşi veya duyulara dayalı bilgilerin mantığı olarak konmuştu.
Estetik duyusal alanın bütün genişliğini değil, özellikle güzel olan kısmını inceler. Bu nedenle bir ara estetik kelimesi yerine güzellik bilimi veya felsefesi kavramları da önerilmiştir. (J.G. Herder ve G.W.F. Hegel tarafından.)
Etik ise davranışları yönlendiren davranış standartlarını (veya sosyal normları) belirlemektedir. Etikçiler (veya ahlak felsefecileri) davranış standartlarını incelemektedir. Bir inceleme alanı olarak etik, temel işlevi tamamlayıcı ve açıklayıcı olmayan, daha çok sıkı kurallara ve değerlendirmeye dayalı normatif bir disiplindir.
Davranış standartları hakkında düşünürken etik ve ahlak arasında bir ayrım yapmak gerekir. Ahlak, Latince mores kelimesinden gelir. Mores; uzlaşılar, pratikler, davranış kodları. Kısaca kişinin içine doğduğu kültür ve toplumda halihazırda mevcut bulunan, çoğunlukla bilinçli bir seçim ve değerlendirme olmaksızın alışkanlıkla edinilmiş, doğru ve yanlışa ilişkin ölçütlerdir. Yani ahlak, bir toplumun en genel standartlarını içerir. Bu standartlar bireylerin mesleki veya kurumsal rollerinden bağımsız olarak toplumun tümü için geçerlidir.
Etik ise ethics karşılığıdır ve daha çok mevcut ahlak üstüne betimleyici ve/veya eleştirel bir düşünce ve bundan hareketle bireysel ahlaki tavır geliştirmeyi ifade ediyor. Yani etik, genel davranış standartları değil toplumdaki belirli bir mesleğin, işin, kurumun veya grubun standartlarıdır. Üç tür etikten söz edilmektedir:
Betimleyici: Ahlak ve ahlaklar üstüne düşünme,
Normatif: Davranışlarımıza rehberlik edecek ahlaki normları bulma,
Çözümleyici (meta-etik): Doğru ve yanlışa ilişkin önermelerin analitik çözümlemesidir.
Tüm bu etik ve estetik çalışmalarının aksiyoloji adıyla anılmasını sağlayan Karl Robert Eduard von Hartmann'dır. Philosophie des Schönen (1887: “Güzellik Felsefesi“) adlı çalışmasıyla terimi ilk kez kullanmıştır.

Alev sanatı, sıcak cam çalışma tekniklerinden biridir. Boncuk yapımında ve küçük cam objelerin yapımında kullanılır. Gaz, gaz + oksijen, oksijen + hidrojen ya da gaz + hava kullanılan şalümolar ile 800-1200 derece arasında çubuklar halindeki cam eritilir, çevirme hareketi ve yerçekiminden faydalanılarak istenen şekil ve desen çalışılır. İngilizcesi "Flameworking" olarak geçer.
Teknik eski Yunan'a ve Mısır'a kadar dayanmaktadır, günümüzde çalışma metodu çok değişmemiş, kulanılan aletler modernleşmiştir. Ateşten çıkan sıcak camın soğumaya bırakılmadan önce tavlanması, termal şoka maruz kalmaması için önemlidir. Bu teknikte ağrlıklı olarak kullanılan cam sodalı cam dediğimiz, kolay ısınan ve çabuk soğuyan bir cam türüdür.
Çalışma ortamında sağlık ve güvenlik kurallarına dikkat edilmesi şarttır.

Alt kültür, alçak kültür veya popüler kültür; üst kültür içindeki din, dil, töre ve etnik köken bakımından kendine özgü özelliklere sahip toplulukların kültürüdür. Örneğin; Türkiye'deki Kürt, Laz, Alevi, Yörük kültürü, Amerika’daki Kızılderili, zenci, göçmen kültürü gibi… ‘Alçak kültür’ terimi incitici olduğu için, onun yerine kimileri ‘popüler kültür’, kimileri ‘kiç kültür’, kimileri de ‘kitle kültürü’ terimini kullanmayı tercih etmiştir. Alt kültür genellikle kitle iletişimiyle iletilen kültürdür. Ana akım görüşlere göre popüler kültür yüksek kültürün öğelerine sahip değildir. Günümüzde popüler kültür, kitle üretimi yapan pazarın ekonomik, siyasal ve bilişselliğinin ifadesi olan kitle kültürünün somut şekillerinden biridir. Kitle kültürü tekelci kapitalizmin hem mal hem de imajlar satışını yapan, uluslararası pazarın değişmelerine ve gereksinimlerine göre biçimlenip değişen, önceden yapılmış, önceden kesilip biçilmiş, paketlenip sunulmuş bir kültürü anlatır.

Andy Warhol (6 Ağustos 1928 - 22 Şubat 1987), Amerikalı ressam, film yapımcısı ve yayıncı. Pop art akımının en önemli temsilcilerinden kabul edilir. Seri üretimin, seri üretim nesnelerinin sıkça kullanıldığı bir sanat türünü kullanır. Sanatçı, resimlerini afiş tekniği ile çoğaltmıştır. Bu radikallik aslında bir tepkidir ve çağın toplumsal olaylarıyla bir bütünlük içindedir.
Ayrıca Nico ve The Velvet Underground'ı Andy Warhol keşfetmiştir.
Andy Warhol'un pop-art'ı, The Velvet Underground'ın bütün etkinliklerinde kendisini gösterir. Grubun vokalisti Lou Reed 80'li yılların Chuck Berry'si olarak sunulacaktı.

Nico, Andy Warhol'la tanıştığında henüz bir manken ve film yıldızıydı. Warhol onu Chelsea Girls adlı süperstarları arasına soktuktan sonra, Lou Reed'e Velvet Underground'ın bazı vokal parçalarını ona söyletmesini önerdi. Nico duygu yüklü solo kariyerine başlamadan önce, grubun ilk albümüne katkıda bulunacaktı.
Warhol çektiği kısa filmlerle Bağımsız Film Ödülü'nü kazandı. Ayrıca "Empire" ve "Sleep (uyku)" isimli iki deneysel uzun film çekti. Bu filmlerden 'Empire' 8 saat sürüyordu ve yapımı, Empire State Binası'nın karşısına konulmuş bir kameranın 8 saat boyunca sabit bir noktada çalıştırılmasıyla gerçekleşmişti. 'Sleep'in konsepti de buna benziyordu. Uyumakta olan birinin 6 saatlik uykusunu görüntülüyordu. Warhol, kendisiyle yapılan bir röportajda 'Birisinin yazdığı kitabı okumaktansa, kendine iç çamaşır alışını seyretmeyi tercih ederim' demişti.
Warhol'un 1966'da yaptığı "Chelsea Girl" adlı filmi, ticari salonlarda gösterilen ilk underground film olarak tarihe geçti. '67 yılında Warhol üniversitelerde konuşmalar yapmaya başladı. Konuşmaları o kadar başarılı olmuştu ki, bazı üniversiteler, onun yerine konuşma yapması için Warhol'a benzeyen tiyatrocularla anlaşmaya başladı. 3 Haziran 1968'de Warhol'a, radikal feminist bir grubun üyesi olan Valerie Solanas tarafından suikast girişiminde bulunuldu. Ağır yaralı olarak hastaneye kaldırılan Warhol göğsünden aldığı üç yara nedeniyle önce öldü sanıldı, kalp masajıyla hayata döndürüldü, ancak iki ay sonra ayağa kalkabildi. Solanas önce akıl hastanesine ardından da 3 yıllık cezasını çekmek üzere ceza evine gönderildi. Bu olayı anlatan I Shot Andy Warhol adlı bir film çekildi.

Land art, 1960'ların sonunda ABD'de ortaya çıkmış, 1970'lerde tüm batı ülkelerini etkilemiş avant-garde sanat türüdür. Çağdaş sanatın non–art veya anti-form hareketleri içinde yer alan Land art akımı hiçbir sanatsal -izm ile açıklanamaz. Bu akım, doğanın geniş alanlarına insan müdahalesi olarak düşünülebilir. Taş, toprak ve birçok doğal malzemenin kullanılmasıyla gerçekleştirilen bu sanatta, çok çeşitli uygulama biçimleri vardır, örneğin doğada hendekler açma, toprağa gömme, galeri mekanı içinde toprak, gübre, taş ya da insan ürünü çevresel nesneler... 
II. Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan yenilikçi sanat tavrı resim, heykel ve benzeri disiplinler arasındaki sınırları kaldırırken sınırsız malzemeyi barındıran çevreye yönelim başlamıştır
Doğa sanatı niteliği altında toparlanmış sanatsal çalışmalar iki düşünce altında irdelenebilir. Birincisi, sanatsal malzeme ile doğaya uyumlu çalışma ve ikincisi doğadan sanata aktarma. Doğaya uyumlu çalışmada ‘sanat doğa içindir’ düşüncesi ile birlikte sanatsal biçimlendirme yolu seçilmiştir. Yani zaman aynı anda bir sanatsal etken de olmaktadır. Sanat yapıtları zaman içinde yok olurlar.
Land-art aynı zamanda galericilik düzenine karşı oluşmuş bir akımdır. Land-art akımı içerisinde yer alan sanat eserleri zaman zaman galerilerde sergilenmiştir, ancak bu işlerin asla satışı yapılamamıştır. Çünkü Richard Long’un Wyoming Çemberi isimli eserinde olduğu gibi oluşturulan düzenleme, aynı şekilde bir kez daha asla oluşturulamaz ya da Andy Goldsworthy’nin ‘Çamur Kaplı Taş’larında ve kardan,buzdan yaptığı heykellerinde olduğu gibi zamana karşı koyamayarak yok olur.

New Jersey, Rutherford’da doğan ve çok iyi eğitim alan sanatçı jeoloji, kristalografi, endüstriyel artıklar ve bilimkurgu gibi alanlarda çalıştı. İlk olarak 1960’larda modüler birimleri ile çoğunlukla kristal yüzeyleri anımsatan minimalist çelik heykelleri ile dikkat çekmiştir. Daha sonraki işlerinde heykelle alakalı olan oluşmaya karşı özellikle yere atma ve dökme gibi işlemlerin farkında olduğunu ortaya çıkarıyor. ‘Yavaş akış’ kavramını sürdürerek yerçekimi kuvvetine karşılık verir.
1970 Nisan'ınında Smithson, en ünlü yeryüzü eseri haline gelecek olan Spiral Jetty’i (Spiral Mendirek) Utah’taki büyük Tuz Gölü'nün kuzeydoğusundaki dondurucu kıyılarına inşa etti.
Spiral Jetty dağınık konmuş kayalık bir alandır, kendi etrafında sarmalanmış ve bir çıkmazla sonlanmıştır. Spiral Jetty sezon ve iklimsel değişimlere şaşırtıcı derecede duyarlı olmuştur. Su yosunlarının miktarlarına ve değişen tuz tabakalarına maruz kalan kayalara bağlı olarak su renk değiştirir.
Smithson, Spiral Jetty’i yaptığı gibi kazıklarla eseri oluşturmak için gölün içine tıkaçlar yaptı. 20 Haziran 1973’te Smithson ve bir profesyonel fotoğrafçı, alanın keşif ve dokümanlarını oluşturmak için küçük bir uçakla havalandılar ve uçak bir süre sonra düştü, içindeki üç kişi de öldü.
Otuzbeş yaşında hayatını kaybeden sanatçının yarım kalan işi Amarillo Ramp'i eşi Nancy Holt tamamladı.

Michael Heizer temiz kesim geometrik soyutlamalar yapmak peşindeydi. 1972’de Heizer 1800 dönümlük Nevada’da, Los Angeles’in yaklaşık yüz seksen mil kuzeyinde Garden Valley’i satın aldı. Burada,masif toprak ve beton formlardan oluşan bir çeşit yeryüzü işleri şehri inşa etmeye başladı. İlk eleman ‘Complex One’ 1974'te tamamlandı ve bir mastabayı anlatıyordu.
1980'e kadar Heizer Complex Two, Complex Three ve Complex Four üzerinde çalışmıştır. ‘Complex Two’ çeyrek milden daha uzundur ve yarısı yeryüzüne, yarısı da yeraltına yerleştirilmiştir.
Heizer'in Double Negative’i ve Smithson’un Spiral Jetty’si hiç şüphesiz, çağdaş sanatın daimi klasikleri haline gelerek, en etkileyici ve üzerinde en çok konuşulmuş erken dönem yeryüzü eserlerindendir. Ama Landart’ta minik patlamaya katkısı olan pek çok eser vardır.’ (Bourdon David,1995

Arkeolojik kültür, belirli bir dönem ve yerde yaşamış belirli bir insan topluluğuna ait, çömlek, eşya ve mimari yapılar gibi eserleri içeren maddi kültür kalıntıları esas alınarak oluşturulan bir kavram. Eserler arasındaki bağlantı, arkeologların anlayış ve yorumlarına dayanmaktadır ve geçmişteki gerçek insan grupları ile ilgili olmak zorunda değildir.
Arkeolojik kültür kavramı, kültürtarihsel arkeoloji için temel oluşturur. Kültürtarihsel arkeolojinin savunucuları, maddi kültürün geçmişte yaşamış insan topluluklarının kendilerini ait gördükleri toplum veya etnik grubun tespitinde kullanılabileceğini iddia ederler.
Çoğu arkeolojik kültür, ismini kültürü tanımlayan eserlerden veya keşfedildiği bölgeden alır. Örneğin, Çukur Mezar kültürü ve İp Baskılı Seramik kültürü adlarını karakteristik eserlerden alırken, Halstatt kültürü veya Clovis kültürü gibi diğerleri kültürün bulunduğu alanlar göz önünde bulundurularak isimlendirilmiştir.

Childe, V. Gordon (1929). The Danube in Prehistory. Oxford: Oxford University Press. 
Polomé, Edgar Charles (1982). Language, Society and Paleoculture. Stanford University Press. 8 Nisan 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 4 Ocak 2020. 
Trigger, Bruce G. A history of archaeological thought (2.2yıl=2006 bas.). Cambridge: Cambridge University Press. ISBN 978-0-521-60049-1.

Arthur Coleman Danto (1 Ocak 1924; Ann Arbor, Michigan - 25 Ekim 2013, Manhattan) Amerikalı sanat eleştirmeni, profesör ve filozoftur. Günümüz estetik teorisinin önemli isimlerindendir.
Arthur C. Danto, New York'ta Columbia Üniversitesi'nde felsefe dalında emeritus profesördür. İki kez Guggenheim ve ACLS ve Fulbright dahil olmak üzere pek çok ödül ve bursa layık görülmüş Amerikan Felsefe Birliği ve Amerikan Estetik Derneği gibi kuruluşların başkanlığını yapmıştır. Karşılaşmalar ve Yansımalar: Tarihsel Günümüzde Sanat ("Encounters and Reflections: Art in the Historical Present") eseri ile eleştiri alanında National Book Critics Circle ödülünü almıştır.
Danto, özellikle 1984'te yazdığı, Hegel'in sanatın sonu tezinin çağdaş versiyonu olan Sanatın Sonu ("The End of Art") isimli makalesi ve sonradan geliştirdiği Sanatın Sonunun Ardından ("After the End of Art") ile tanınır. Danto'nun tezi, artık sanat yapılmadığı veya eskisi kadar iyi yapılmadığı değil, Batı sanatı tarihinde bir dönemin kapandığı ve apayrı başka bir dönemin başladığıdır. Bu görüşe göre daha önce sanat tarihinde ideoloji temsili takip etmiş, şimdi ise her şeyin meşru olduğu tarih sonrası bir döneme girilmiştir. Sanat üretiminde izlenilmesi gereken felsefi veya üsluba dair kısıtlamalar kalkmış, sanat tarihi anlatısı sona ermiştir.
İlgi alanları: Düşünce, Duygu, Sanat felsefesi, Temsil teorisi, Felsefi Psikoloji, Hegel Estetiği ve filozoflardan Maurice Merleau-Ponty and Arthur Schopenhauer.

Özel

Genel
Danto, Arthur C. (1997): After the end of art - Contemporary art and the pale of history: Princeton University Press, Princeton, NJ

Askeri sanat - askeriye ile bağlı sanat türüdür. Savaş sahnesi, gelişmiş uygarlıklarda en eski sanat türlerinden biridir, çünkü yöneticiler her zaman zaferlerini kutlamaya ve potansiyel rakiplerini sindirmeye istekli olmuşlardır. Savaşın diğer yönlerinin, özellikle de kayıpların ve sivillerin acısının tasvirinin geliştirilmesi çok daha uzun sürdü.
Deniz sahneleri çok yaygındır ve savaş sahneleri ve "gemi portreleri" çoğunlukla denizcilik sanatının bir dalı olarak kabul edilir. Anno Domini ve eski zamanlarda ağırlıklı olarak askeri seferlerin veya avlanmanın ayrıntılı sahnelerini gösteren anıtsal sütun ve büyük taş kabartmalar yayğın idi. Antik çağlardan günümüze kalan savaş sahnelerinin çoğu, heykel ve kaplı taş kabartmalardadır. Daha sonra ressamların farklı savaş sahnelerini gösteren portre ve tablo'ları yaygın olmuştur.

Savaş fotoğrafçılığı
Askerî hatıra
Arma bilimi
Savaş sanatçısı

Avangart (Fransızca: avant-garde), Fransızca askeri bir terim olan öncü birlik sözcüğünden gelir. Gerek Fransızcada gerek diğer dillerde kültür, sanat ve politika ile bağlantılı olarak, "yenilikçi" kişiler veya "deneysel" işler anlamına gelir.
Sanat ve siyaset alanında kullanılan avangart terimi, Rönesans'ın askeri teorisinden devşirilmiş bir mecazdır: Battaglia, retrogard, avangard, hareket halindeki bir ordunun üç bölümünü temsil eder. Bu terimi sanat alanında kullanan ilk kişi Saint-Simon'dur. Bundan sonra devrimci siyasi hareketlerin, özellikle komünist hareketlerin jargonuna girer.
Saint-Simon, etkili bir toplum ve verimli bir ekonomi için ihtiyaç duyulan işçi sınıfının yalnızca kol işçilerini değil   iş adamları, yöneticiler, bilim insanları ve bankacılar gibi, toplum yararına üretim yapan tüm çalışanları kapsadığını düşünmektedir ve bu bağlamda sanatçıya  biçtiği rol, toplumun hayal gücüyle donanması ve ilerici fikirleri benimsemesi için öncülük etmesidir. 1825 tarihinde yayınlanan “L'artiste, le savant et l'industriel” (“Sanatçı, Bilim İnsanı ve İşçi”) başlıklı makalede bunu şöyle ifade etmiştir:

Biz sanatçılar, sizlere Avangart olarak hizmet edeceğiz. Aslında en dolaysız ve en hızlı olan şey sanatın gücüdür. Her türlü silaha sahibiz. Yeni fikirleri,  insanlar arasında yaymak istediğimizde onları mermere ya da tuvale işleriz. Tüm entelektüel yetilerin gelişiminin zirveye ulaştığı bu çağda, sanat için, toplum üzerinde pozitif bir güç kullanmaktan, gerçek anlamda rahiplik yapmaktan ve toplumu ileriye doğru yükseltmekten daha iyi bir kader mümkün mü? 
Avangart sanat; kültür, gerçeklik tanımları içindeki kabul edilmiş normları sarsıp sınırlarını değiştirmeyi amaç edinir. Bu normlar sosyal reformdan estetik deneyimlerin değişimine kadar çeşitlilik gösterebilir.

Benedetto Croce (25 Şubat 1866, Pescasseroli, İtalya Krallığı - 20 Kasım 1952, Napoli, İtalya), 20. yüzyılın ilk yarısının en önemli İtalyan filozoflarından, estetik tarihinin en önemli düşünürlerinden birisi.
Klasik romantik felsefenin rasyonalizmini örnek alan bir tin felsefesi geliştirmiş ve tinin tek gerçek olduğunu savunmuş olan Croce'ye göre, ten kendisini diyalektik bir biçimde, düşünce ve eylem olarak iki basamakta gerçekleştirir. Bunlardan düşünce ve eylem basamakları da, kendi içlerinde ikiye ayrılır. Buna göre, birinci basamak sezgi, sezgisel bilgi ya da sanat, ikincisi mantıksal bilgi ya da mantıktır.

25 Şubat 1866 tarihinde Pescasseroli'de doğdu. 17 yaşındayken depremde ailesini kaybetti, ardından Roma'ya amcasının yanına gitti. Roma ve Napoli Üniversitelerinde önce edebiyat ve tarih, daha sonra felsefe eğitimi gördü. 1900 yılından sonra Napoli'ye yerleşti, Napoli Üniversitesi'nde profesörlük yaptı. 1910 senesinde İtalyan Parlamentosunda senatör oldu. 1944'te devlet bakanı oldu, İtalya Liberal Partisi şefliğini yaptı. 1947 yılında kendi evinin, Piano nobile'nin geniş salonlarında İtalyan Tarih araştırmaları Enstitüsünü (Istituto italiano per gli studi storici) kurdu, 50.000 ciltlik bir kitaplığı içine aldı. Yaşamının son günlerine kadar bu kitaplıkta çalıştı, 1952 senesinde ise Napoli'de öldü.

Bienal, Fransızca "her bir diğer yıl" anlamına gelen ve iki yılda bir düzenlenen etkinliklere verilen addır. Çoğunlukla kültürel veya sanatsal faaliyetler için kullanılan bir terimdir. En eski bienal 1895'ten beri düzenlenen Venedik Bienali'dir.
Türkiye'de de 1987 yılından beri düzenlenen ve her iki senede bir tekrarlanan Uluslararası İstanbul Bienali bulunmaktadır.
Dünyada düzenlenen belli başlı uluslararası bienaller şunlardır:

Kore: Gwangju Biennale
Brezilya: Bienal de São Paulo
Avustralya: Biennale of Sydney
İspanya: Bienal de Valencia
Senegal: Dak’Art, la Biennale de l’art africain contemporain
Almanya: Documenta (Kassel)
İtalya: la Biennale di Venezia
Türkiye: İstanbul Bienali Sinopale Uluslararası Çanakkale Bienali Mardin Bienali Adıyaman Komagenne Bienali
Küba: Bienal de La Habana
Mali: Rencontres de la photographie africaine de Bamako

Bilgisayar sanatı yapımında veya gösteriminde bilgisayar kullanılarak gerçekleştirilen her türlü sanat eserini kapsayan bir sanat biçimidir.
Sanat eserleri, resim, ses, animasyon, görüntü sinyali, DVD-ROM, CD-ROM,video oyunu,web sitesi, algoritma, performans ya da galeri enstalasyonlarından oluşabilir. Günümüzde çoğu geleneksel disiplinin dijital teknolojileri entegre etmesi sonucunda, geleneksel çalışmalarla bilgisayarlar kullanılarak yapılan yeni medya çalışmaları arasındaki hat belirsizleşmektedir. Örneğin, bir sanatçı geleneksel bir resim ile  algoritma sanatını veya diğer dijital teknikleri birleştirebilir. Bu nedenle, elde olan tamamlanmış ürünlere bakarak bilgisayar sanatını tanımlamak zor olabilir.
Bilgisayar sanatı yazılım ve teknolojideki değişimlerden doğrudan etkilenebildiği kadar, doğası gereği evrimsel bir sürecin içerisindedir. Kayda değer Bilgisayar sanatçıları arasında James Faure Walker, Manfred Mohr, Ronald Davis, Joseph Nechvatal, Matthias Groebel, George Grie, Olga Kisseleva, John Lansdown, Perry Welman ve Jean-Pierre Hébert gibi isimler bulunmaktadır.

Bilgisayar sanatının uygulanmasında iki temel teknik uygulanmaktadır. Bunlardan ilki bilgisayar yardımıyla resimsel bir yapıt üretmeye yardımcı olurken, ikincisinde ise bilgisayar izleyici ve sanatçı arasında aracı görevi üstlenir ve bağlantıyı sağlar. Misalen burada bilgisayarlar eye tracking gibi araçlarla izleyiciyi takip edip, ona uyum sağlayarak farklı formlarda yanıt vermektedir. Metin Sözen ve Uğur Tanyeli'ne göre bilgisayarın yardımı kullanılarak resim üretildiğinde, bunu "sanatsal bir etkinlik olarak düşünmek olanaksız"dır, zira "sanatsal üretim basit bir resmetme çalışmasına indirgenemez." Böyle bir durumda "bir vesikalık fotoğrafı bile sanat yapıtı saymak gerekecektir." Bilgisayarların izleyici ve sanatçı arasında bağlantıyı sağladığı yöntemde ise, verdiği sonuçtan bağımsız olarak, özü açısından sanatsal bir üretim ve yaratım vardır. Çünkü fırça ve boyalar nasıl bir resmin üretiminde kullanılıyorsa, burada da bilgisayar aynı şekilde kullanılmaktadır.

1956-1958 yılları arasında ilk defa bir pin-up kızı resminin SAGE hava savunma enstalasyonunda bilgisayar ekranında oluşturulması (George Petty-inspired), günümüzde bilgisayar sanatının öncülerinden kabul edilir.
Geçmişte, bilgisayar sanatıyla ilgilenen bireyler genelde mühendisler ve bilim adamları olsa da, 1984'te ilk Macintosh bilgisayarının çıkışıyla birlikte, grafiksel kullanıcı arayüzü kullanımının yaygınlaşmasıyla çoğu grafik tasarımcı yaratıcı projeleri için bilgisayarları kullanmaya başladılar.

Algoritma sanatı
Dijital resim
Dijital sanat
Üretici sanat
Yeni medya sanatı
Yazılım sanatı
Sistemler sanatı
Sufle mühendisliği
Midjourney
DALL-E
Yapay zekâ

Honor Beddard and Douglas Dodds. (2009). Digital Pioneers. London: V&A Publishing. ISBN 978-1-85177-587-3
Timothy Binkley. (1988/89). "The Computer is Not A Medium", Philosophic Exchange. Reprinted in EDB & kunstfag, Rapport Nr. 48, NAVFs EDB-Senter for Humanistisk Forskning. Translated as "L'ordinateur n'est pas un médium", Esthétique des arts médiatiques, Sainte-Foy, Québec: Presses de l'Université du Québec, 1995.
Timothy Binkley. (1997). "The Vitality of Digital Creation" The Journal of Aesthetics and Art Criticism, 55(2), Perspectives on the Arts and Technology, pp. 107–116.
Thomas Dreher: History of Computer Art 27 Mayıs 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Virtual Art: From Illusion to Immersion (MIT Press/Leonardo Books) by Oliver Grau21 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Charlie Gere (2002). Digital culture. ISBN 978-1-86189-143-3. 
Charlie Gere. (2006). White Heat, Cold Logic: Early British Computer Art 3 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., co-edited with Paul Brown, Catherine Mason and Nicholas Lambert, MIT Press/Leonardo Books.
Mark Hansen. (2004). New Philosophy for New Media. Cambridge, MA: MIT Press.
Dick Higgins. (1966). Intermedia. Reprinted in Donna De Salvo (ed.), Open Systems Rethinking Art c. 1970, London: Tate Publishing, 2005.
Lieser, Wolf. Digital Art. Langenscheidt: h.f. ullmann. 2009
Lopes, Dominic McIver. (2009). A Philosophy of Computer Art.15 Ocak 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. London: Routledge
Lev Manovich (7 Mart 2002). The language of new media. The MIT Press. ISBN 978-0-262-63255-3. 
Lev Manovich. (2002, October). Ten Key Texts on Digital Art: 1970-2000. Leonardo - Volume 35, Number 5 3 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., pp. 567–569.
Frieder Nake. (2009, Spring). The Semiotic Engine: Notes on the History of Algorithmic Images in Europe. Art Journal, pp. 76–89.
Perry M., Margoni T., (2010) From music tracks to Google maps: Who owns computer-generated works? in Computer Law and Security Review, Vol. 26, pp. 621–629, 2010
Edward A. Shanken. (2009). Art and Electronic Media. London: Phaidon.
Grant D. Taylor (2014). When The Machine Made Art: The Troubled History of Computer Art. New York: Bloomsbury.
Rainer Usselmann. (2003). "The Dilemma of Media Art: Cybernetic Serendipity at the ICA London"4 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Cambridge, Massachusetts: The MIT Press/Leonardo Journal - Volume 36, Number 5, October 2003, pp. 389–396.

Cam sanatı, tamamen veya bir kısmı camdan yapılmış bir çeşit sanat işidir. Anıtsal eserler ve montaj parçalarından, duvar askılarına ve pencerelere, cam takılar ve sofra takımları da dahil olmak üzere birçok alanda kullanılmaktadır.
Dekoratif ve işlevsel bir ortam olarak cam, Mısır ve Asur'da kapsamlı bir şekilde geliştirilmiştir. MÖ 1. yüzyılda icat edildiği düşünülen cam üfleme, lüks bir pazar için kafes fincan gibi formlarla  olan Roma camında yoğun bir şekilde yer almıştır. Erken Orta Çağ'da İslami cam sanatı en çok gelişmiş sanatlardan biriydi. Daha sonra Avrupa'nın büyük Norman ve Gotik katedrallerinin inşaatçıları, vitray pencereleri önemli bir mimari ve dekoratif unsur olarak kullanarak cam sanatını yeni zirvelere taşımışlardır. Venedik Lagünü'ndeki Murano'dan cam (Venedik camı olarak da bilinir), yüzlerce yıllık arıtma ve geliştirmenin bir sonucudur. Murano hala modern cam sanatının doğum yeri olarak kabul edilmektedir.

Sıcak camın şekillendirilmesinin yanı sıra, son yüzyıllarda şekillendirilmiş parçalar üzerinde kullanılan üç ana geleneksel dekoratif teknik; emaye cam, oymalı cam ve kesme camdır. İlk ikisi çok eskidir, ancak üçüncüsü 1730 civarında bir İngiliz icadıdır. 19. yüzyılın sonlarından itibaren bir dizi başka teknik de eklenmiştir.
19. yüzyılın dönüşü, eski cam sanatı hareketinin zirvesiydi, fabrika cam üfleyicilerinin yerini mekanik şişe üfleme ve sürekli pencere camı aldı. Tiffany, Lalique, Daum, Gallé, yukarı New York eyaletindeki Corning okulları ve Steuben Glass Works gibi büyük atölyeler cam sanatını yeni seviyelere taşıdı.

En iyi bilinen cam heykeller, Livio Seguso, Karen LaMonte ve Stanislav Libenský ve Jaroslava Brychtová tarafından yaratılan heykelsi veya anıtsal eserlerdir. Bir başka örnek is René Roubíček yönettiği şişirilmiş ve sıcak olarak çalışılmış "Nesne" (1960) adlı eseridir. Bu eser 2005 yılında Corning Cam Müzesi'ndeki "Zorluk Çağında Tasarım" sergisinde sergilenmiştir. 2021'de sanatçı Guillaume Bottazzi, Villa Cavrois'e bitişik Mallet-Stevens bahçesinin uzantısındaki “Domaine des Diamants Blancs” üzerinde üç metre yüksekliğinde bir cam heykel yapmıştır.

Bir 21. yüzyıl cam heykel örneği:

20. yüzyılın başlarında, çoğu cam üretimi fabrikalarda gerçekleşmekteydi. Kendi kişisel tasarımlarını yapan bireysel cam üfleyiciler bile işlerini bu büyük ortak binalarda yapıyordu. "Sanat camı" fikri, genellikle içinde tasarımlar veya nesneler bulunan sanattan yapılmış küçük dekoratif eserlerle gelişiyordu. Stanislav Brychta'nın lamba işi figürleri gibi küçük üretim serilerinde üretilen parçalara genellikle cam sanatı adı veriliyordu. 1970'lere gelindiğinde, daha küçük fırınlar için iyi tasarımlar vardı ve Amerika Birleşik Devletleri'nde bu, camlarını fabrikaların dışında, genellikle kendi stüdyolarında üfleyen cam üfleyicilerin "stüdyo camı" hareketine yol açtı. Bu hareket dünyanın diğer bölgelerine de yayıldı.

20. yüzyıl stüdyo cam örnekleri:

Clement Greenberg (16 Ocak 1909 - 7 Mayıs 1994), 20. yüzyılın en etkili sanat eleştirmenlerinden olup soyut sanatın yayılmasına katkıda bulunmuştur. Özellikle Jackson Pollock tarafından başlatılan soyut dışavurumculuk (kendi tabiriyle resimsel soyutlama) akımının savunucularından olmasıyla tanınır. Bunun yanında zamanla daha saf olduğuna inandığı geç resimsel soyutlamayı desteklemeye başlamıştır.

Greenberg ilk olarak 1939'da yayınlanan Avant-garde ve Kitsch isimli makalesiyle ün yapmıştır. Bu makalede Greenberg Modernist sanatın tüketim kültürüne karşı bir direnme yolu olduğunu öne sürmüş, kiç terimini popülerleştirmiştir. Modern sanat ona göre içinde bulunup anlamaya çalıştığımız dünyanın koşullarını incelemek için bir araçtı.

Greenberg'in görüşüne göre Modernizm, sürekli değişip gelişen kiç kültürüne karşı gelmek için uyum sağlamak durumundaydı. II. Dünya Savaşı'ndan sonra Greenberg avant-garde sanatta artık ABD'nin söz sahibi olduğunu düşünüyordu. Jackson Pollock, Willem de Kooning, Hans Hofmann, Elyssa Rundle gibi sanatçıları destekleyerek modern sanatın resim yüzeyinin düzleştirilmesine doğru gittiğini iddia ediyordu. Tüm bunlar Greenberg'ün 1960'larda ortaya çıkan pop sanatını reddetmesine neden oldu. Greenberg, daha sonraki nesil eleştirmenlerinden Michael Fried ve Rosalind Krauss üzerinde de etkili olmuştur.

Greenberg'ün görüşüne göre sanat tarihindeki tüm akımlar nihai olarak geç resimsel soyutlamaya doğru ilerlemekte idi. Buna göre bu son basamak sanatın arındırılmasıydı. Saf sanat, Greenberg'e göre, konu, sanatçının kişiliği ile bağlantılar, fırça izleri gibi öğelerden arındırlmış olmalıydı. İlüzyonlara yer verilmemeli, tuvalin iki boyutluluğu öne çıkarılmalıydı. Bu özellikleri Greenberg, geç resimsel soyutlamayı, daha önceki dönemde yaygın olan soyut dışavurumculuktan ayırmak için belirtmiştir. Frank Stella bu görüşte sanat yapan ilk örnektir.

Dada, Dadaizm veya Dadacılık, I. Dünya Savaşı yıllarında Avrupa'da başlamış kültürel ve sanatsal bir akımdır. Dada, Dünya Savaşı'nın barbarlığına, sanat alanındaki ve gündelik hayattaki entelektüel katılığa ve erotizme bir protesto olarak ortaya çıkmıştır. Mantıksızlık ve var olan sanatsal düzenlerin reddedilmesi Dada'nın ana karakteridir.
İlk Dada merkezi İsviçre'nin Zürih kentinde 1916'da kuruldu. Hugo Ball tarafından arkadaşı Emmy Hennings ile birlikte 1917'de de Berlin'de kuruldu. Amerika'da 1915; Fransa'da 1920 yılları civarında yaygınlaştı ve Dadaist faaliyetler 1920'lerin ortalarına kadar sürdü.
Dada isminin nereden geldiği konusunda kesin bilgi olmamakla beraber Fransızcada oyuncak tahta at anlamına gelen "Dada"nın, bu kişilerin yarattığı edebî akımın ismi olarak seçildiği yönünde bir görüş vardır.
Bu akım, dünyanın, insanların yıkılışından umutsuzluğa düşmüş, hiçbir şeyin sağlam ve sürekli olduğuna inanmayan bir felsefi yapıdan etkilenir. Birinci Dünya Savaşı'nın ardından gelen boğuntu ve dengesizliğin akımıdır.
Dadacı yazarlar, kamuoyunu şaşkınlığa düşürmek ve sarsmak istiyorlardı. Yapıtlarında alışılagelmiş olan estetikçiliğe karşı çıkıyor, burjuva değerlerinin tiksinçliğini, pisliğini, iğrençliğini, berbatlığını, rezilliğini vurguluyorlardı.
Toplumda yerleşmiş anlam ve düzen kavramlarına karşı çıkarak dil ve biçimde yeni deneylere giriştiler. Çıkardıkları çok sayıda derginin içinde en önemlisi 1919-1924 arasında yayınlanan ve Andre Breton, Louis Aragon, Philippe Soupault, Paul Eluard ile Georges Ribemont-Dessaignes'in yazılarının yer aldığı "De Litterature"dü (dö Literatür). Dadacılık 1922 sonrasında etkinliğini yitirmeye başladı ve Dadaistler sürrealizm akımına yöneldiler.

Dadaizm akımının yaratıcıları akımın ismini koymakta sözlükten yararlanmışlardır. Rastgele bir sayfa açan ve Fransızca çocuk dilinde "tahta at" anlamına gelen bu kelimeyle karşılaşan sanatçılar da akıma Dadaizm, Dadacılık adını vermiştir. Akımları edebiyatımızla karşılaştırıldığında Cumhuriyet Sonrası Edebiyat Döneminde ortaya çıkan 'Garip' topluluğuyla normları tanımamak, tabuları yıkmak gibi benzerlikler göstermektedir.

Neo-Dada
Marcel Duchamp
L.H.O.O.Q.

Dada Manifestosu Hugo Ball (1916) 24 Eylül 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tristan Tzara'nın Dada Manifestosu (1918) ve Dada Dersi (1922)9 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Dada Manifestosu Tristan Tzara (1918) 26 Ekim 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Dada Manifestos (1921) 24 Ekim 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Uluslararası Dada Arşivi.23 Ocak 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Yayınlanmış birçok Dada eserinin taratılmış görsellerini içerir.
Dada Manifestosu 2001
Dada Online 13 Ekim 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Dadaizmin tanımı 25 Ekim 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Dadaizm Kronolojisi 25 Ekim 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Dada Sanatçıları 24 Ekim 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Dada art.10 Ağustos 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Dada'nın karakterlerini gösteren görseller içerir.
Kes & Yapıştır - Fotomontaj Tarihi
Bilgisayar üretimi rastgele metin.5 Kasım 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Dijital sanat veya sayısal sanat, genel anlamda üretilişinde bilgisayarın rol aldığı, fiziksel olmayan nesnelerin üretilmesiyle gerçekleşen sanat biçimine denir. Bu süreçte bilgisayar geleneksel anlamda bir yardımcı araçtan, vazgeçilmez bir ortak yaratıcı konumuna kadar uzanan tayfın herhangi bir yerinde bulunabillir. Sürecinde bilgisayarın sadece alışılageldik kullanımının rol aldığı işler genelde bu sınıflandırmaya alınmazlar. 1990'lardaki dijital devrim sonrası sayıları artan dijital ressamlar ve baskıcılar sanat çevreleri ve müzeleri tarafından fazla kabul görmeseler de internet sanatı ve yazılım sanatı gibi dallar sanat müzelerine girmiştir. Yeni medya sanatı da denmektedir.
Dijital tekniklerin sağladığı imkânların çeşitliliği, sanatçılara bunları araç, ortam veya konu olarak kullanabilme seçimi yaratmıştır. Dijital sanata temelde bu seçimler doğrultusunda bakabiliriz:

Üretimin bütünü veya bir kademesinde dijital teknolojiler kullanımı.

Fotoğraf manipülasyonu, Photoshop ile rötuşlamak,
Video montaj, post-prodüksiyon, video efekt yapmak,
Ses manipülasyonu, DJ dijital miksaj teknikleri,
Dijital baskı, yazıcı, plotter, vb ile yapılan üretimler,
Web tasarımı için üretim teknikleri,
Programlama, programlama dilleri.

Üretilmesinden sunumuna kadar dijital teknolojileri kullanıp olanaklarının irdelenmesi:
Yerleştirme (Enstalasyon)
Dijital Performans
Film, video ve animasyon
Internet ve ağ sanatı
Yazılım sanatı ('Software art')
Sanal gerçeklik (VR), artırılmış gerçeklik (AR) ve genişletilmiş gerçeklik (XR)

En etkili şekilde dijital teknolojiler tarafından ifade edilebileceği düşünülen konuların kullanılması:

Yapay Yaşam
Sanal Gerçeklik
Veritabanları ve veri görsellemesi
Metin ve anlatı ortamları
Oyunlar
Aktivizm ve hacktivism
Elektronik müzik

Dijital sanat eseri, dijital olarak kaydedilmiş bir resim verisi, bir hiper-metin (hypertext), bir veritabanı veya bir program olabilir. Geleneksel sanat eserinin aksine, insan tarafından algılanan biçimiyle sanat objesi aynı şey değildir. Temel biçim, teknik bir ortam yoluyla insan tarafından görülür/duyulur/hissedilir hale getirilir. Bu "yeniden sunum"un biçimi sanat eseriyle değil, onu insana ileten teknik ortamla bağlantılıdır. Bu bakımdan dijital sanat ile gösteri sanatları arasında bir benzerlik vardır; bir tiyatro oyunu için yazılan senaryo ile salonda oynanan oyun arasındaki farklılığa benzer bir durum örnek olarak gösterilebilir.

1960'ların başında, John Whitney matematiksel işlemler kullanarak ilk bilgisayar tarafından üretilen sanatı geliştirdi. 1963'te, Ivan Sutherland Sketchpad olarak bilinen ilk kullanıcı etkileşimli bilgisayar grafik arayüzünü icat etti.

ASCII sanatı
bilgisayar sanatı
bilgisayar müziği
çip sanat
Dijital illüstrasyon
Dijital görüntüleme
Dijital edebiyat
Dijital boyama
Dijital Fotoğrafçılık
Dijital şiir
Dijital heykel
Dijital mimari
Dinamik Boyama
Elektronik müzik
Evrimsel sanat
Fraktal sanat
GIF sanatı
interaktif sanat
internet sanatı
Hareket grafikleri
kripto sanat (NFT)
Müzik görselleştirme
fotomanipülasyon
Piksel sanatı
Render
Siber sanatlar
Sistem sanatı
Tradijital sanat
üretken sanat
üretken müzik
yazılım sanatı

Paul, Christiane (2003): Digital Art: Thames & Hudson Ltd, London
Manovich, Lev. (2001): The Language of New Media. Cambridge: The MIT Press.

Doğu Ortodoks Kilisesi veya Bizans Ortodoks Kilisesi, Bizans ayininin Reform öncesi kiliseleridir. Başlangıçtan itibaren hem katolik hem de havarilerin ardıllığında havariseldirler.
4. ve 8. yüzyıllar arasında toplanmış Ekümenik Konsillerin kanonik olduğunu kabul eden bir Hristiyan mezhebidir. Dünyada yaklaşık 225-300 milyon kişilik cemaati vardır. Bu yönüyle sayı bakımından Roma Katolik Kilisesi ve Protestan Kilisesi'nden sonra üçüncü büyük Hristiyan mezhebidir.
Ortodoks Kilisesi, genellikle Doğu Ortodoks Kilisesi olarak anılır. Kilisenin başı (eşitlerin birincisi) İstanbul'daki İstanbul Rum Ortodoks Patrikhanesi Başpiskoposu I. Bartholomeos'dur. Doğu Ortodoks Kilisesi'ni oluşturan başlıca kiliseler İstanbul Patrikhanesi, İskenderiye Patrikhanesi, Antakya Patrikhanesi, Kudüs Patrikhanesi, Rusya Ortodoks Kilisesi, Sırbistan Ortodoks Kilisesi, Rumen Ortodoks Kilisesi, Bulgaristan Ortodoks Kilisesi, Gürcü Ortodoks Kilisesi, Kıbrıs Ortodoks Kilisesi, Rum Ortodoks Kilisesi, Polonya Ortodoks Kilisesi, Arnavutluk Ortodoks Kilisesi, Çek ve Slovak Ortodoks Kilisesi, Ukrayna Ortodoks Kilisesi, kiliseleridir. Bununla birlikte bazı Asya ve Afrika kiliseleri de Doğu Ortodoks Kilisesi sınıflamasına dahil edilebilirler.

Ortodoks kelimesi Yunanca "orthos" (ορθός) doğru, düzgün ve "doksa" (δόξα, δοξασία) düşünce, inanç sözcüklerinin birleşiminden oluşmuştur. Genelde iki şekilde kullanılır:

Meşru kilisenin resmi kararlarına uygun öğreti ve düşüncelerin bütünü.
Doğu Hristiyan kiliselerince sürdürülen, Yunan ve Slavların çoğunun benimsediği mezhep.
Katoliklik gibi Ortodoksluk da 4. Ekümenik konsil olan Kalkedon Konsili'nin kararlarını tanıyan bir kilisedir ancak Ortodoks Kilisesi sadece ilk 7 konsili tanımış bundan sonra yapılanları geçersiz saymıştır.

İsa'da hem insani hem de tanrısal özellikler bulunmaktadır. Bu özellikler Meryem İsa'yı doğurmadan önce de bulunmaktaydı. İsa Tanrı olarak baba ile aynı özden, insan olarak da günahlar hariç insanlarla aynı özdendir. Dolayısıyla Meryem sadece insan olan İsa'nın değil, Tanrı olan İsa'nın da anasıdır ve ona Tanrı Doğuran anlamına gelen Theotokos denilmelidir.
Bu farklı doğalar birleşmeden sonra hiçbir şekilde değişime uğramayıp kendi özelliklerini muhafaza etmişlerdir.
Çarmıhta acı çeken İsa'nın sadece insani doğasıdır. Dolayısıyla bu acı Tanrısal Doğa'ya dokunmamıştır.
Aslında Diofizit görüşe yakın olan bu karara itiraz eden Monofizit piskoposlar kendi bağımsız kiliselerini kurmuşlardır.

Ortodoks Kilisesi, her ülkede ayrı örgütlenmiştir. Her bağımsız Ortodoks kilisenin bir başpiskoposu ve ona bağlı piskoposları bulunur. Başpiskopos kendi piskoposlarını seçer ve piskoposlarından oluşturduğu meclis (Sen Sinod) ile şehirlerin veya bölgelerin başında bulunan piskopos ya da metropolitleri vasıtasıyla tüm ülkedeki kiliselerin dinî reisi olur.
Patrik, Katolik Kilisesi'ndeki gibi devlet başkanı statüsünde değildir. Kendisi de bir başpiskopos olup sadece saygınlık bakımından diğerlerinden üst seviyededir ve diğer başpiskoposların yönetim bölgelerine müdahale yetkisi yoktur.
Ortodokslukta Patriklerin ya da piskoposların yanılmazlık özellikleri yoktur.

Katolik Kilisesi ile Kutsal Ruh'un kaynağıyla ilgili bir tartışma sonucu görüş ayrılığına düşmüşlerdir. Ortodoks mezhebine göre Kutsal Ruh, Baba'dan çıkmışken Katolik mezhebine göre Baba ile Oğul'dan çıkmıştır.
Bu ayrım sonucu Roma Kilisesi 1054 yılında Ayasofya'ya gönderdiği bir belge ile Ortodoksluk'la tamamen ayrı düştü ve iki kilise karşılıklı birbirlerini aforoz etti.
1204 yılında 4. Haçlı seferleri sırasında Haçlı ordusunun Konstantinopolis'i (İstanbul'u) yağmalayıp, Ortodoks kiliselerini basıp, Ortodoks rahiplerini öldürmesi üzerine nefret daha da artmıştır.
1964 yılında dönemin Papa'sı VI. Paul ile Ekümenik Patrik I. Athenagoras karşılıklı olarak aforozları kaldırmışlardır.

Patrik ruhani başkandır, yanılabilir.
Kutsal Ruh sadece Baba'dan çıkmıştır.
İsa hem insan hem tanrı tabiatına sahiptir.
Meryem ve aziz ikonalarına saygı gösterilir.
Komünyon (Kudas) ayininde ekmek mayalı olmalıdır ve şarap sulandırılmalıdır.
7 sakrament vardır.
Patrik, başpiskopos, piskopos ve keşişler dışındaki papazlar evli olabilir ve diyakozlar evlenebilir.
Sadece ilk 7 konsilin kararları kabul edilmelidir.

İstanbul Ekümenik Patrikhanesi
Finlandiya Ortodoks Kilisesi
Özerk Estonya Apostolik Ortodoks Kilisesi
Özerk Girit Kilisesi
Özerk Athos Dağı Manastır Topluluğu
Batnaz Piskoposluğu
Thyateira ve Büyük Britanya Rum Ortodoks Başpiskoposluğu
İtalya ve Malta Rum Ortodoks Başpiskoposluğu
Amerika Rum Ortodoks Başpiskoposluğu
Avustralya Rum Ortodoks Başpiskoposluğu
Kore Metropolitliği
Filipinler Piskoposluğu
Batı Avrupa'daki Rus Ortodoks Eksarhlığı
İskenderiye Rum Ortodoks Patrikhanesi
Antakya Rum Ortodoks Patrikhanesi
Kuzey Amerika Antakya Ortodoks Hristiyan Başpiskoposluğu
Kudüs Rum Ortodoks Patrikhanesi
Özerk Sina Kilisesi
Rus Ortodoks Kilisesi
Japon Ortodoks Kilisesi
Çin Ortodoks Kilisesi
Letonya Ortodoks Kilisesi
Estonya Ortodoks Kilisesi (Moskova Patrikliği)
Rusya Dışındaki Rus Ortodoks Kilisesi
Sırp Ortodoks Kilisesi
Ohri Ortodoks Başpiskoposluğu
Rumen Ortodoks Kilisesi
Besarabya Metropolitliği
Bulgar Ortodoks Kilisesi
Gürcü Ortodoks Kilisesi
Kıbrıs Ortodoks Kilisesi
Yunan Ortodoks Kilisesi
Polonya Ortodoks Kilisesi
Arnavut Ortodoks Kilisesi
Ukrayna Ortodoks Kilisesi
Amerika Ortodoks Kilisesi
Çek ve Slovak Ortodoks Kilisesi
Estonya Apostolik Ortodoks Kilisesi

Yunanistan Orijinal Ortodoks Hristiyanlar Kilisesi
Yunanistan Ortodoks Kilisesi (Kutsal Sinod Direnişi)
Eski Takvim Rumen Ortodoks Kilisesi
Eski Takvim Bulgar Ortodoks Kilisesi
Amerika'da Rus Ortodoks Kilisesi
Rus Ortodoks Eski-Rite Kilisesi
Lipova Ortodoks Eski-Rite Kilisesi
Pomoren Eski Ortodoks Kilisesi
Abhazya Ortodoks Kilisesi
Özerk İskenderiye Doğu Pan Ortodoks Kilisesi
Belarus Otosefal Ortodoks Kilisesi
Bulgar Alternatif Sinod
Kuzey Amerika'daki Kutsal Ortodoks Kilisesi
Makedon Ortodoks Kilisesi
Karadağ Ortodoks Kilisesi
İtalya'daki Ortodoks Kilisesi
Rus Gerçek Ortodoks Kilisesi
Türk Ortodoks Patrikhanesi
Ukrayna Ortodoks Kilisesi (Kiev Patrikhanesi)
Ukrayna Otosefal Ortodoks Kilisesi
Kutsal Ukrayna Otosefal Ortodoks Kilisesi

Orthochristian.com 4 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Rus Ortodoks Kilisesi 8 Ocak 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Rumen Ortodoks Kilisesi 16 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Drone sanatı veya drone ışık gösterisi, birden fazla insansız hava aracının (drone), genellikle dört pervaneli robot helikopterle, ışık fikstürleri takılı olarak koordineli bir şekilde uçması ile yapılmaktadır. Genellikle birden fazla LED ile donatılmıştır ve bu gösteriler geceleri yapılmaktadır. İlk drone gösterisi 2012 yılında Linz/Avusturya'da Ars Electronica Futurelab'ın SPAXELS'i ("uzay elemanları "nın kısaltması) ilk kez tanıttığı yerde sunulmuştur. Dronların akın veya sürü davranışını kullanabileceği gösteriler eğlence amaçlı olabilmektedir. İnsansız hava araçları da görüntü üretmek üzere koordine edilebilir. Gelişmekte olan bu teknoloji kullanılarak, reklam amaçlı görüntüler de kullanılmaya başlanmıştır.
Intel, ışık gösterilerinde kullanılmak üzere bir tür drone olan Shooting Star'ı üretmiştir. Bunlar 2018 Kış Olimpiyatları'nda, 2017'deki Super Bowl LI devre arası şovunda ve 2018'deki ABD Bağımsızlık günü 4 Temmuz kutlamalarında kullanılmıştır.
Drone ışık gösterilerinin havai fişek gösterilerinden farkı, drone'ların yeniden kullanılabilir olması ve hava ve gürültü kirliliği yaratmamasıdır. Ancak, drone gösterileri yağmur veya şiddetli rüzgar sırasında gerçekleştirilemez. 2020'lerde Amerika Birleşik Devletleri'ndeki bazı şehirler, yangın riskini, hava kirliliğini ve köpeklerin ve Travma sonrası stres bozukluğuna sahip kişilerin rahatsızlığını azaltmak için Bağımsızlık Günü atılan havai fişek gösterilerini drone veya lazer ışık gösterileriyle değiştirmiştir. Güvenlikle ilgili endişeler, 2023 FIFA Kadınlar Dünya Kupası'ndaki bir maçtan önce, gösteri yapan 500 drone'dan 350'sinin bir arıza nedeniyle suya düşmesi gibi, halka açık drone ışık gösterilerinin arızalanmasına tepki olarak da ortaya çıkmıştır.

Havadan reklam
Lazer aydınlatma ekranı
Işık sanatı

Duvar resmi, çoğunlukla bina cephelerine ve iç mekanlara mekân veya bina sahibinin izni ile çizilen, büyük boyutlu resimlerdir. Fresk, mozaik, grafiti ve maruflaj gibi tekniklerle yapılır.
Geçmişi mağara resimlerine kadar dayandırılsa da esas oluşumu ve gelişimi, insanların yerleşik yaşama geçmesi ve duvarın mimari bir unsur olarak var oluşuyla başlar. Antik Çağ ve Orta Çağ'da daha çok elitler ve dini figürler tarafından siyasi propaganda, toplumu eğitime gibi amaçlarla yapılırdı. 19. yüzyıldan itibaren, duvar resimleri halkın politik mesajlarını ve toplumsal taleplerini görsel olarak ifade etme, devrimci düşünceleri yayma aracı olarak işlev gördü. Günümüzde bir sokak sanatı olarak  sokaklara renk ve güzellik katarak kamusal alanları dönüştürmek, tarihî bir olayı anmak veya kaydetmek, halka politik veya sosyal bir mesaj vermek gibi amaçlarla icra edilmektedir.

"Duvar resmi" ifadesinin yanı sıra,  İngilizce karşılığı olan "mural" sözcüğü Türkçe'de bu sanatı ifade etmek için aynı anlamda bir kelime olarak kullanılır ve  duvar resmi yapanlar kendilerine "muralist" demektedir. Duvar resmi festivalleri "mural festivali" olarak adlandırılmaktadır.

Duvar resmi, insanların yerleşik yaşama geçmesi, korunma ve barınma maksadıyla dört duvar ve çatının ortaya çıkmasıyla birlikte başlamıştır. Hitit, Antik Yunan, Eski Mısır, Roma gibi medeniyetlerinin sanatında anıt, tapınak, mezar gibi mimari mekânlarda duvar resmi ve diğer sanatsal disiplinler birlikte bütünsel bir biçimde gelişti. Antik Roma'da büyük kamu binalarının duvarları kralların ve devlet yetkililerinin başarılarını ifade eden görsellerle süslendi. Hindistan'da da  zengin bir duvar resimleri geleneği oluştu.
Batı Roma İmaparatorluğu çöktükten sonra duvar resmi sanatı Avrupa'da bir süre kayboldu ancak Doğu Roma İmparatorluğu'nda varlığını sürdürdü. Bizans sanatının en iyi duvar resimleri Ayasofya, Ravenna Katedrali, San Marco Katedrali gibi ibadet yapılarında mozaik sanatı ile meydana getirilidi. Orta Çağ boyunda duvar resimleri genellikle ibadet mekânlarında dini ve toplumsal mesajları yansıtmak için yapıldı. 

14. yüzyılda Rusya'dan gelen ressamlar Kiev'n kiliselerini İncil'den sahnelerin yanı sıra yerel azizlerin ve tarihi şahsiyetlerin hayatlarını tasvir eden canlı fresklerle bezedi. Batı Avrupa'da ise Rönesans'ın doğuşu ile birlikte yeniden binalar duvar resimleri ile bezendi. 18. yüzyılda  Osmanlı Devleti'nde Avrupa'daki Barok ve Rokoko üsluplarından etkilenerek hem başkentte, hem de Anadolu ve Rumeli'de manzara, natürmort ve figürlü kompozisyonların resmedildiği bir duvar resmi geleneği meydana geldi.
Avrupa'da  Aydınlanma Çağı ve Endüstri Devrimi ile birlikte sanatlar birbirinden ayrı disiplinler olarak gelişti. Duvar resmi, diğer sanatsal öğelerle birlikte değil, sonradan mekâna eklenen bir sanatsal uygulama haline geldi. Gustav Klimt, Marc Chagall, Rene Magritte, Andre Masson, Roy Lichtenstein gibi pek çok sanatçı özel alanlar için duvar resmi üretti.

Duvar resimleri çeşitli sosyalist hareketlerin ve işçi sendikalarının etkisiye Avrupa şehirlerinde sosyal adalet ve eşitlik taleplerini görsel olarak ifade eden önemli bir araca dönüştü ve küresel bir feneomen haline geldi.  Kamusal alanda duvar resmi uygulamaları, 20. yüzyıl başındaki Meksika'daki duvar resmi hareketinden etkilendi. Meksika Devrimi'nin liderleri, duvar resmi yapmaları için genç sanatçıları destekledi; böylece birçok kamu binasının iç ve dış duvarlarına gerek Meksika tarihinden gerekse devrim sürecinden sahneler boyandı. Genç sanatçıları ressam Diego Rivera, José Clemente Orozco ve David A. Siqueros yönlendirdi. Rivera, 1930'lu yıllarda ABD'de duvar resminin öncülüğünü yaptı. Gerek ABD'deki ve Avrupa'daki toplumsal temelli duvar resmi hareketleri, gerekse SSCB ve Çin'de devlet desteğiyle gerçekleştirilen propaganda niteliğindeki anıtsal çalışmalar bu kaynaktan beslendi.
1960'lardaki öğrenci ve işçi hareketlerinin etkisiyle birçok şehrin duvarlarında politik ve sosyal mesajlar içeren eserler arttı. Latin Amerika'da, özellikle  Arjantin ve Şili'de, duvar resimleri ve grafitiler, askerî diktatörlüklere muhalefet ve direnişin sembolleri haline geldi. Soğuk Savaş döneminde Berlin Duvarı üzerindeki graffiti ve duvar resimleri, bir protesto ve kültürel ifade aracı olarak işlev gördü.

ABD'de 1960'ların ortalarından itibaren, duvar sanatçılarının haklarını koruma, çalışmaları için fon bulma ve  onlara iş alanı sağlamak için çalışma grupları oluşturuldu. ABD'deki duvar resmi hareketinin etkisi Avrupa'ya da sıçradı ve duvar resmi çalışma grupları oluştu. Almanya'nın  Berlin, Bremen,  Münih gibi şehirlerinde, İsveç'in Stockholm metrosunda pek çok duvar resmi boyandı.
Günümüzde duvar resmi uygulamaları, bir 'sokak sanatı' olarak gerçekleştirilmektedir. Eskiz hazırlamanına yerini hızla oluşturulabilen dijital tasarımlar; fırçanın yerini sprey boya ve ruloların kullanımı, yüzeye doğrudan fotokopiler ve dijital çıktıların yapıştırılması, stencil (şablon) gibi yöntemler kullanılmaktadır. Çevre bilinci, sosyal sorunlar gibi konularda mesajlar vermede duvar resimleri kullanılmaktadır. Sosyal medya platformları siyasi duvar resimlerinin fotoğraflarını ve videolarını paylaşılarak sanatçıların ve toplumsal hareketlerin görünürlüğünü artırmada etkili olmuştur.

Duvar resmi ve grafiti birbirinden etkilenmiş ve iç içe geçmiş sokak sanatı türleridir. Benzer tekniklerle yapılırlar, hangi çalışmanın grafiti hangisinin duvar resmi olduğunu söylemek kolay değildir.  Duvar resimleri mekân sahibinin izni ile yapılır ve genellikle büyük yüzeyleri kapar. Grafiti ise izinsiz yapılır. Resmin boyutu küçüldükçe izinli olarak yapılmış olma olasılığı düşüktür. Grafitilerin kimisi anonimdir, özgün değildir ve aralarında bir sanat değeri taşımayanlar da vardır. Grafitilerde sıklıkla politik mesajlar verilir. Duvar resminde ise politik mesajlar yerine evrensel mesajlar tercih edilmektedir.

Dini sanat, dini ideolojilerin ve insanlarla olan ilişkilerinin görsel temsilidir. Kutsal sanat, amacının ibadet ve dini uygulamalar olması anlamında doğrudan dini sanatla ilgilidir. Bir dizi tanıma göre dinden ilham alan ancak geleneksel olarak kutsal kabul edilmeyen sanat eserleri, dini sanat şemsiyesi altındadır ancak kutsal sanat değildir.
Çeşitli dinlerin sanatı için genelde kullanılan diğer terimler; genellikle bir ibadet yerindeki ana görüntü için kült imgesi, daha genel anlamda ikon (Doğu Ortodoks imgeleriyle sınırlı değil) ve genellikle bir ibadethane için daha küçük bir resim anlamına gelen ve özel dua veya ibadet için kullanılan  "adanmışlık imgesi"dir. Görüntüler yalnızca bir veya daha fazla figürü gösteren "ikonik görüntüler" ve kutsal figürleri içeren bir bölüm veya hikâyeden anları gösteren "anlatı görüntüleri" olarak ayrılabilir.
Resimlerin kullanımı birçok dinde tartışmalı olmuştur. Bu tür bir karşıtlık için kullanılan terim olan ikonoklazm, aynı dinden insanlar tarafından görüntülerin kasıtlı olarak yok edilmesidir.

Dini resim
Spiritüalist sanat

Evans, Helen C.; Wixom, William D. (1997). The glory of Byzantium: art and culture of the Middle Byzantine era, A.D. 843–1261. New York: The Metropolitan Museum of Art. ISBN 978-0-8109-6507-2.  
Hein, David. “Christianity and the Arts.” The Living Church, May 4, 2014, 8–11.
The Vatican: spirit and art of Christian Rome. New York: The Metropolitan Museum of Art. 1982. ISBN 978-0-87099-348-0. 
Morgan, David (1998). Visual Piety: A History and Theory of Popular Religious Images. 29 Nisan 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Berkeley, CA: University of California Press.
Sauchelli, Andrea (2016). The Will to Make‐Believe: Religious Fictionalism, Religious Beliefs, and the Value of Art. Philosophy and Phenomenological Research, 93, 3. 29 Nisan 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Charlene Spretnak, The Spiritual Dynamic in Modern Art : Art History Reconsidered, 1800 to the Present.
Veith, Gene Edward, junior. The Gift of Art: the Place of the Arts in Scripture. Downers Grove, Ill.: Inter-Varsity Press, 1983. 130 p. 978-0-87784-813-4ISBN 978-0-87784-813-4

Dünya Sanat Günü, her yıl Nisan ayının 15. günü kutlanan, sanat etkinlikleri düzenlenip cadde ve sokakların sanat eserleri ile süslendiği bir gün olarak kabul edilir. 2012 yılı itibarıyla kutlanmaya başlanmıştır.

Türk sanatçı ve Ulusal Plastik Sanatlar Derneği (UPSD) Başkanı Bedri Baykam, International Associations of Art (IAA), (Türkçe:Uluslararası Sanat Derneği)'ın 2011 yılında Meksika'da yapılan genel kuruluna Türkiye temsilcisi olarak katılmıştır. Baykam, toplantıda Leonardo da Vinci'nin doğum günü olan 15 Nisan'ın Dünya Sanat Günü olarak kutlanmasını önerdi. Bu öneri çoğunluk oyu alarak, her yıl 15 Nisan tarihinde World Art Day (WAD) olarak kutlanılması kararı alındı.
Kısaca Leonardo da Vinci'nin doğum günü olan 15 Nisan 2011 yılından itibaren Dünya Sanat Günü olarak kutlanır.

Kutlamaların ilki 15 Nisan 2012 tarihinde İstanbul Abdi İpekçi caddesinde kurulan sahnede yapıldı. Ayrıca Maçka Demokrasi Parkı'nda bulunan UPSD Sanat Galerisi'nde gerçekleşen Dünya Sanat Günü Sergisi'nin ardından Bring your own Bottle (Kendi Şişeni Getir) partisi düzenlenmiştir. Türkiye'nin çeşitli illerinde ise bazı sanatsal etkinliklerle kutlanmıştır. İzmir'de Sokak tiyatrosu, dans - müzik, Resim - Fotoğraf - Heykel - Seramik, Sinema, Müzik, Bildiri, Söyleşi, Edebiyat ve Tiyatro sanat dallarında kutlamalar ve gösteriler yapılmıştır.

Resmî site
Resmî site
Resmî site
UPSD 2012 Etkinlik İlanı

El sanatları, kişinin kendi elleriyle üretimde bulunduğu hobi ve faaliyetleri kapsayan bir sanat dalıdır. Bu üretim zevk ya da ticari amaçlı olabilir. Bazı el sanatları halk sanatı olarak yüzyıllardan beri geçerli olan geleneklere dayanmaktadır. El sanatlarında plastik, cam, metal, ahşap, kağıt, karton, tekstil, seramik, çömlek, porselen, lif, taş gibi malzemeler kullanılır.
El sanatları insanoğlu var olduğundan beri tabiat şartlarına bağlı olarak ortaya çıkmıştır. İnsanların ihtiyaçlarını karşılamak, giyinmek ve korunmak amacı ile ilk örneklerini vermiştir. Daha sonra gelişerek çevre şartlarına göre değişimler gösteren el sanatları, ortaya çıktığı toplumun duygularını, sanatsal beğenilerini ve kültürel özelliklerini yansıtır hale gelerek "geleneksel" vasfı kazanmıştır.

El sanatları stüdyosu
El sanatları üretimi
Arts and Crafts akımı
El işi
Zanaat
Sanatkar
Atölye
Dekoratif sanat
Kazaziye
Telkârî
Kakmacılık
Ebru Sanatı

Elektronik Sanat  elektronik ortam kullanılarak yapılan sanat biçimidir. Teknoloji'iden yaralandığı için sürekli farklı  ve daha kaliteli ürünler ortaya çıkarma olanağı vardır. İlişkili olduğu konular information art, new media art, video art, dijital sanat, interaktif sanat, internet sanatı ve electronik müziktir. Kavramsal sanat ve sistem sanatı'ndan gelişerek büyüdüğü kabul edilmektedir.

Elektronik Sanat büyük ölçüde bilgisayar sanatı ve dijital sanat ile aynı anlamda kullanılır. Son iki terim, özellikle computer-generated art bilgisayar ortamında yaratılan görsel sanat ürünleri için kullanılır. Fakat elektronik sanat daha geniş bir anlamı çağrıştırır, müzik, dans, mimari and performans. gibi alanlarda herhangi bir elektronik parça kullanıldığında ortaya çıkan ürün elektronik sanatın bir ürünü olur. disiplinlerarası bir sanat dalı olduğu için, sanatçılar ürünlerini ortaya koyarken bilim adamlarıyla ve mühendislerle birlikte çalışırlar. Deneysel yeni medya sanatı alanında sanat tarihçisi, Edward A. Shanken günümüzün ve geçmişin deneysel sanatını sanatın, bilim ve teknoloji ile birleşmesi çerçevesinde belgelendirmektedir, önemli tarihçiler Frank Popper ve Dominique Moulon, Fransa.
Elektronik sanat çoğu zaman interaktiftir.  Sanatçılar İnternet, bilgisayar ağlarıs, robotik, giyilebilir teknoloji, dijital resim, kablosuz ağ teknolojisi ve üç boyutlu görsel gerçeklik teknolojisi gibi aletlerden faydalanırlar. Bazı elektronik sanat eserlerinin kullandığı kanalların artık insanlar tarafından kullanılmaması bu sanat eserlerin varlığını ciddi şekilde tehlikeye atar. Tehlike altında olan sanat eserlerinin korunmasını ve belgelenmesini geliştirmek için araştırma projeleri günümüzde büyük bir hızla yapılmaktadır. (bakınız DOCAM - Documentation and Conservation of the Media Arts Heritage).

International Symposium for Electronic Art (ISEA), 1988'den beri her yıl uluslararası olarak organize edilir;
Ars Electronica Symposium, 1979'dan beri her yıl  Ars Electronica tarafından Linz, Avusturya 'da organize edilir;
Dutch Electronic Art Festival (DEAF), 1994'ten beri her yıl V2 Institute for the Unstable Media tarafından Rotterdam, Hollanda'da organize edilir.
Electronic Language International Festival (FILE) 2000'den beri her yıl  São Paulo, Brezilya'da organize edilir.
Prix Ars Electronica elektronik sanat dalında değişik kategorilerde her yıl verilen en büyük ödüldür.

Elektronik Sanat alanında çalışan önde gelen sanatçılar:

Laurie Anderson
Roy Ascott
Maurice Benayoun
Mez Breeze
Maurizio Bolognini
Angie Bonino
Miguel Chevalier
Douglas Cooper
Heiko Daxl
Elizabeth Diller
David Em
Ken Feingold
Ingeborg Fülepp
Peter Gabriel
Pietro Grossi
Genco Gulan
Perry Hoberman
Jodi (art collective)
Eduardo Kac
Knowbotic Research
Liu Dao
George Legrady
Rafael Lozano-Hemmer
Chico MacMurtrie
Sergio Maltagliati
Jennifer & Kevin McCoy
Yucef Merhi
Joseph Nechvatal
Yves Netzhammer
Graham Nicholls
Melinda Rackham
Martin Rev
Ken Rinaldo
David Rokeby
Stefan Roloff
Don Ritter
Lillian Schwartz
Ricardo Scofidio
Michael Snow
Stelarc
Survival Research Laboratories
Gianni Toti
Norman White

Sibernetik Sanat
Algoritma Sanatı
Bilgisayar Sanatı
Dijital Resim
Dijital şiir
Dijital sanat
Tradigital art
Evrimsel Sanat
Fraktal Sanat
Generative art
Image development
İnteraktif Sanat
Yeni Medya Sanatı
İntermedya
Multimedya
Music visualization
System Sanatı
Bilgisayar
Bilgisayar Grafikleri
Demoscene
Bilgisayar Müzikleri
Dijital Gösterim
EVA Conferences (Electronic Visualisation and the Arts)
Artmedia

Sarah J. Rogers (ed), Body Mécanique: Artistic Explorations of Digital Realms, Columbus, Ohio, Wexner Center for the Arts, The Ohio State University, 1998
Christine Buci-Glucksmann, "L’art à l’époque virtuel", in Frontières esthétiques de l'art, Arts 8, Paris: L'Harmattan, 2004
Frank Popper, Art of the Electronic Age, Thames & Hudson, 1997
Joline Blais and Jon Ippolito, At the Edge of Art 17 Ekim 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Thames & Hudson Ltd, 2006
Oliver Grau (2003). Virtual Art: From Illusion to Immersion (Leonardo Book Series). Cambridge, Massachusetts: The MIT Press/Leonardo Books. ISBN 0-262-07241-6.
Oliver Grau (Ed.): Media Art Histories, MIT Press/Leonardo Books, 2007.
Christiane Paul, Digital Art, Thames & Hudson Ltd
Donald Kuspit "Del Atre Analogico al Arte Digital" in Arte Digital Y Videoarte, Kuspit, D. ed., Consorcio del Circulo de Bellas Artes, Madrid, pp. 33–34 & 3 color images
Lopes, Dominic McIver. (2009). A Philosophy of Computer Art. 15 Ocak 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. London: Routledge
Robert C. Morgan Digital Hybrids, art press volume #255
Frank Popper, From Technological to Virtual Art 3 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., MIT Press/Leonardo Books, 2007
Alan Liu The Laws of Cool, Chicago Press, pp. 331–336 & 485-486
Bruce Wands Art of the Digital Age, London: Thames & Hudson
Donald Kuspit The Matrix of Sensations 13 Aralık 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  VI: Digital Artists and the New Creative Renaissance
Frank Popper, Origins and Development of Kinetic Art, Studio Vista and New York Graphic Society, 1968
Frank Popper, Die Kinetische Kunst-Licht und Bewegung, Umweltkunst und Aktion, Dumont Schauberg, 1975
Frank Popper, Le Déclin de l'objet, Le Chêne, 1975
Lev Manovich (2001). [Leonardo Books, The Language of New Media] Cambridge, Massachusetts: The MIT Press/Leonardo Books. ISBN 0-262-63255-1
Dick Higgins, ‘Intermedia’ (1966), reprinted in Donna De Salvo (ed.), Open Systems Rethinking Art c. 1970, London: Tate Publishing, 2005
Nicolas Bourriaud, (1997) Relational Aesthetics, Dijon: Les Presses du Réel, 2002, orig. 1997
Rainer Usselmann, (2003)"The Dilemma of Media Art: Cybernetic Serendipity at the ICA London" 4 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Cambridge, Massachusetts: The MIT Press/Leonardo Journal - Volume 36, Number 5, October 2003, pp. 389–396
Charlie Gere, (2002) Digital Culture, Reaktion  ISBN 978-1-86189-143-3
Lev Manovich, Ten Key Texts on Digital Art: 1970-2000 Leonardo - Volume 35, Number 5, October 2002 25 Nisan 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., pp. 567–569
Charlie Gere, (2006) White Heat, Cold Logic: Early British Computer Art 3 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., co-edited with Paul Brown, Catherine Mason and Nicholas Lambert, MIT Press/Leonardo Books
Mark Hansen, (2004) New Philosophy for New Media (Cambridge, MA: MIT Press
Frank Popper, Art—Action and Participation, New York University Press, 1975
Frank Popper, Origins and Development of Kinetic Art, New York Graphic Society/Studio Vista, 1968
Frank Popper, Réflexions sur l'exil, l'art et l'Europe : Entretiens avec Aline Dallier, Klincksieck 1998
Yucef Merhi, Artists' Fellowship - 2009 Digital/Electronic Arts, New York Foundation for the Arts, 2009
Margot Lovejoy Digital Currents: Art in the Electronic Age Routledge 2004
Frank Popper Ecrire sur l'art : De l'art optique a l'art virtuel, L'Harmattan 2007
Fred Forest Art et Internet, Editions Cercle D'Art / Imaginaire Mode d'Emploi
Edward A. Shanken Selected Writings on Art and Technology https://web.archive.org/web/20110811210325/http://artexetra.com/
Edward A. Shanken Art and Electronic Media. London: Phaidon, 2009. ISBN 978-0-7148-4782-5

Stephen Wilson: extensive list of "information arts" links 29 Ağustos 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
newArteest 18 Şubat 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., list of prominent digital artists
New Media Art book (wiki edition)10 Aralık 2012 tarihinde Archive.is sitesinde arşivlendi

Enformasyon Sanatı ('data sanatı' ya da 'enformatizm' ) elektronik sanatı'ndan yeni gelişen bilgisayar bilimi, bilişim teknolojisi ve ayrıca klasik sanat dalları performans sanatı, görsel sanat, yeni medya sanatı, kavramsal sanat gibi alanları sentezleyen bir sanat dalıdır. Enformasyon Sanatı, genellikle büyük çapta bilgi işleyerek sanatsal içerik üreten bilgisayarlarla etkileşim halindedir.

Enformatizm'in, Kynaston McShine tarafından 1970 yılında Museum of Modern Art'ta düzenlenen Enformasyon adlı sergi ile başladığı kabul edilir. O dönemde Birleşik Devletler'de yükselen bir eğilim olan kavramsal sanat ile eş zamanlı olarak ortaya çıkmıştır.

Enformasyon sanatı bilgi havuzu fotoğraflar, nüfus sayımı, mikro ödeme, kişisel profil ve ifadeler, video kayıtları, arama motoru sonuçları, dijital resimcilik, şebeke sinyalleri ve düzyazılar tarafından oluşturulur.

Alan Liu (2004). "The Laws of Cool: Knowledge Work and the Culture of Information", University of Chicago Press
Kenneth R. Allan, "Understanding Information," in Michael Corris (ed.), Conceptual Art, Theory, Myth, and Practice (Cambridge: Cambridge University Press, 2004), 144-68.
Roy Ascott (2003). Telematic Embrace. (Edward A. Shanken, ed.) Berkeley: University of California Press. ISBN 0-520-21803-5
Barreto, Ricardo and Perissinotto, Paula  “the_culture_of_immanence”, in Internet Art. Ricardo Barreto e Paula Perissinotto (orgs.). São Paulo, IMESP, 2002. ISBN 85-7060-038-0.
Jack Burnham, (1970) Beyond Modern Sculpture: The Effects of Science and Technology on the Sculpture of this Century (New York: George Braziller Inc.
Bullivant, Lucy (2007). 4dsocial: Interactive Design Environments (Architectural Design). London: John Wiley & Sons. ISBN 978-0-470-31911-6
Bullivant, Lucy (2006). Responsive Environments: architecture, art and design (V&A Contemporary). London:Victoria and Albert Museum. ISBN 1-85177-481-5
Bullivant, Lucy (2005). 4dspace: Interactive Architecture (Architectural Design). London: John Wiley & Sons. ISBN 0-470-09092-8
Oliver Grau, Virtual Art, from Illusion to Immersion21 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., MIT Press/Leonardo Books, 2004, pp. 237–240, ISBN 0-262-57223-0
Paul, Christiane (2003). Digital Art (World of Art series). London: Thames & Hudson. ISBN 0-500-20367-9
Peter Weibel and Shaw, Jeffrey, Future Cinema, MIT Press 2003, pp. 472,572-581, ISBN 0-262-69286-4
Wilson, Steve Information Arts: Intersections of Art, Science and Technology Information Arts: Intersections of Art, Science, and Technology21 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ISBN 0-262-23209-X
Kynaston McShine, "INFORMATION", New York, Museum of Modern Art., 1970, First Edition. ISBN LC 71-100683
Jack Burnham, ‘Systems Esthetics,’ Artforum (September, 1968); reprinted in Donna de Salvo (ed.), Open Systems: Rethinking Art C. 1970 (London: Tate Publishing, 2005)
Edward A. Shanken, ‘Art in the Information Age: Technology and Conceptual Art,’ in Michael Corris (ed.), Conceptual Art: Theory, Myth and Practice (Cambridge: Cambridge University Press, 2004).
Marga Bijvoet, (1997) Art as Inquiry: Toward New Collaborations Between Art & Science, Oxford: Peter Lang
Frank Popper (1993) Art of the Electronic Age, Thames and Hudson Ltd., London, and Harry N. Abrams Inc, New York, ISBN 0-8109-1928-1
Pavilion: Experiments in Art and Technology. Klüver, Billy, J. Martin, B. Rose (eds). New York: E. P. Dutton, 1972
Dick Higgins, ‘Intermedia’ (1966), reprinted in Donna De Salvo (ed.), Open Systems Rethinking Art c. 1970 (London: Tate Publishing, 2005)
Nicolas Bourriaud, Relational Aesthetics (Dijon: Les Presses du Réel, 2002, orig. 1997)
Charlie Gere Digital Culture (Reaktion, 2002) ISBN 978-1-86189-143-3

Intersections of Art, Technology, Science and Culture- Links 1 Temmuz 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Danish Artnode Foundation-Links
(FILE) 18 Aralık 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Electronic Language International Festival.
Leonardo/The International Society for the Arts, Sciences and Technology 30 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Erotik sanat, görsel sanatların geniş bir alanıdır. Genellikle insan çıplaklığını tasvir eden ve cinsel uyarılmayı amaçlayan herhangi bir sanat eserleridir. Bu, çoğu zaman sanatsal özgürlük olarak kabul ediliyor. Çizimler, gravürler, filmler, resimler, fotoğraflar ve heykeller de dahil olmak üzere tüm görsel çalışmalar içeriyor. Bilinen en eski sanat eserlerinden bazıları, tarih boyunca farklı toplumlarda tekrarlanan erotik temaları içerir. Bununla birlikte, bunlar "pornografik", "ahlaksızlık" veya "müstehcenlik" olarak kabul edildiğinde, birçok toplumlarda bunların yaratılmasını, dağıtılmasını ve bulundurulmasını kısıtlayan yasalar da yaygın olarak tabu olarak kabul edilmiştir. 

Erotik sanatın günümüze ulaşan en eski örneklerinden bazıları Paleolitik mağara resimleri ve oymalarıdır, ancak tarih boyunca birçok kültür erotik sanat yaratmıştır. Antik erotik sanatın bir örneği, antik Mısır'daki Ramesside dönemine (MÖ 1292-1075) tarihlenen bir parşömen olan Turin Erotik Papirüsü'dür. Parşömen, kadın ve erkekleri çeşitli cinsel pozisyonlarda tasvir eden on iki parçadan oluşmaktadır. Çizimlerdeki erkekler çekici olmayan ve abartılı derecede büyük cinsel organlara sahip olarak tasvir edilirken, kadınlar gençtir ve aşk tanrıçası Hathor ile ilişkili nesnelerle gösterilir.
Antik erotik sanatın diğer örnekleri arasında Sümer ve Orta Asur kurşun adak figürinleri yer almaktadır; bu figürinlerde sırasıyla misyoner pozisyonunda frontal seks ve bir sunağın üzerinde duran bir kadın ile bir erkeğin cinsel ilişkisi tasvir edilmiştir. Antik Mezopotamya'da eserlerde açık heteroseksüel seks tasvir edilmiş, Antik Yunan'da ise seramiklerde erotik temalar sıklıkla resmedilmiştir. Antik Roma'da, Pompeii'deki binaların duvarlarında cinsel içerikli resimler bulunmuş ve Peru'nun Moche halkı çanak çömleklerinde açık seks sahneleri çizmiştir.

Doğu kültürlerinde, 13. yüzyıldan fotoğrafın icat edildiği 19. yüzyılın sonlarına kadar gelişen Japonya'nın shunga geleneği gibi uzun bir erotik sanat geleneği vardır. Hindistan'da, insan cinsel davranışı üzerine bir inceleme olan Kama Sutra, çeşitli cinsel pozisyonların illüstrasyonlarını içerir.Avrupa'da aristokrasinin eğlenmesi için erotik eser üretme geleneği Rönesans döneminde başlamıştır. Kayda değer bir örnek, Giulio Romano'nun tasarımlarına dayanan Marcantonio Raimondi'nin gravürleriyle 1510-1520 yılları arasında yaratılan erotik bir kitap olan I Modi'dir. Erotik sanat sıklıkla sansürlenmiş ya da tabu haline getirilmiş, Caravaggio ve Egon Schiele'nin eserleri gibi bazı eserler yok edilmiş ya da yaratıcılarının hapsedilmesine neden olmuştur.
20. yüzyıl ve sonrasında sanatçılar kübizm, sürrealizm ve realizm gibi farklı sanat akımları aracılığıyla erotik olanı keşfetmeye başladılar. Birçok sanatçı da geleneksel cinsiyet rollerine meydan okumak ve cinsiyet, güç ve cinsellik konularını keşfetmek için kendi bedenlerini bir araç olarak kullandı. Yirminci yüzyılın ikinci yarısında feminizmin, cinsel devrimin ve kavramsal sanatın yükselişi sanatçı, sanat eseri ve izleyici arasındaki ilişkiyi anlamanın yeni yollarını ortaya çıkarmış ve sanatta erotik olanı keşfetmek için yeni yollar açmıştır.

Dionysos sanatı
Erotik fotoğrafçılık
Hentai
Erotik tasvirlerin tarihi
Pornografi
Cinsel uyarılma
Yiff
Çıplak fotoğrafçılık (resim)
Erotik edebiyat
Seks müzesi
Fetiş sanatı
Erotik çizgi roman

Etimoloji veya kökenbilim, sözcüklerin köklerini, hangi dile ait olduklarını, ne zaman ortaya çıktıklarını, ilk olarak hangi kaynakta kayıt altına alındıklarını, ses ve anlam bakımından geçirdikleri dönüşümleri inceleyen bilim dalıdır.

Etimoloji sözcüğü Türkçeye Fransızca aynı anlama gelen étymologie sözcüğünden geçmiştir ve Türkçede en eski kullanımı 1910'a tarihlenmektedir. Fransızca sözcük Eski Yunanca ετυμολογία (etymología) sözcüğünden alıntıdır. Bu kullanım Grekçe asıl, hakiki, gerçek anlamındaki έτυμον (étymon) köküne akıl, bilim, söz anlamlarındaki λόγος (lógos) ekinin eklenmesinden türetilmiştir. Dala Osmanlıcada ilm-i iştikak adı verilir.
Etimoloji uzmanları etimolog, kökenbilimci veya iştikakçı olarak adlandırılır.

Bir dildeki sözcüklerin kökenlerini (menşeini) ve bunun bir gereği olarak o dilin diğer dillerle ilişkilerini ve zorunlu olarak gerektiği kadar kültürel ilişkilerini araştırır. Bir sözcüğün ya da dildeki benzer bir kullanımın gelişme sürecinin ilk ortaya çıkışından itibaren izlenmesi, hangi dillerde ne şekilde yayıldığının tespit edilerek parça ya da bileşenlerinin analiz edilmesi bilimidir.
Ayrıca, etimologlar artık doğrudan bilgi edinilemeyecek ölü diller hakkında, kalıntı ve bulguları takip ederek çeşitli sonuçlar çıkartırlar. İlgili dillerdeki sözcükleri karşılaştırarak ortak ana dil hakkında daha fazla bilgi elde edilebilir. Bir sözcüğün en eski, kaynak şekline '"Etymon" (τὸ ἔτυμον) (Türkçe söyleyiş ile Etimon) denmektedir.
Etimoloji kavramı Türkçede bir bilim dalını ("Kökenbilim") tanımlamanın yanında bir sözcüğün kökenine dair bilgi manasına da gelir ki, bu bağlamda aynı zamanda "Sözkökü" demektir.

Etimologlar, sözcüklerin kökenlerini incelemek için bir dizi yöntem uygularlar, bunlardan kimileri şunlardır:

Filolojik araştırma. Sözcüğün biçimindeki ve anlamındaki değişiklikler, eğer varsa, eski metinlerin yardımıyla izlenebilir.
Lehçebilim verilerden yararlanma. Sözcüğün şekli veya anlamı, lehçeler arasında farklılıklar gösterebilir, bu da o sözcüğün daha önceki tarihi hakkında ipuçları verebilir.
Karşılaştırma yöntemi. Akraba dillerin sistematik bir karşılaştırmasıyla, Kökenbilimciler genellikle hangi sözcük ortak ata dillerinden türediğini ve hangilerinin daha sonra başka bir dilden ödünç alındığını tespit edebilirler.
Anlamsal değişimin incelenmesi. Kökenbilimciler genellikle belirli sözcüklerin anlamındaki değişiklikler hakkında varsayımlar yapmak zorundadır. Bu tür varsayımlar, anlambilimsel kaymaların genel bilgisine karşı test edilir. Örneğin, belirli bir anlam değişikliği varsayımı, aynı tür değişikliğin diğer dillerde de meydana geldiği gösterilerek doğrulanabilir.

Her dilin ses sistemi (fonoloji) zaman içinde değişime uğrar. Buna paralel olarak sözcüklerin telaffuzu ve bazen yazımı değişir.
Yazım daima telaffuzdan daha muhafazakârdır; yani telaffuz yazımdan daha hızlı değişir.
Ses değişimleri genel ve istisnasızdır, yani aynı anda bir dildeki tüm sözcükleri aynı şekilde etkiler. Ses değişimi, sesin sözcüğün başında, ortasında veya sonunda, vurgulu veya vurgusuz hecede bulunmasına ve bitişik seslerin niteliğine bağlı olarak farklılık gösterebilir.
Ses değişimi genellikle bir kuşak, yani ortalama otuz yıl içinde gerçekleşir.
Bir dilden diğer dile aktarılan sözcükler, ses değişimine uğrayarak alıcı dilin fonetik sistemine uyarlanırlar. Ses değişim kuralları genel ve istisnasızdır, ancak dilden dile değişir ve zaman içinde değişikliğe uğrar. Belli bir tarihî dönemde belli bir dilden diğerine aktarılan tüm kelimeler aynı ses değişim kurallarına uyar.
Fonetik bozunumlar (asimilasyon, disimilasyon, metatez, jeminasyon vd.), insan hançeresinin yapısından kaynaklanır ve belli ses çiftlerini içeren sözcükleri etkiler. Bozunum biçimleri evrenseldir; yani tüm dillerde benzer biçimlerde ve oranlarda ortaya çıkar.
Genel ve kanıtlanmış ses değişim kurallarına göre açıklanamayan biçim değişimleri etimolojik açıdan geçersizdir ya da en azından şüphe ile karşılanmalıdır.
İki dil arasındaki temas belirli bir kültürel ortamda gerçekleşir. Belli bir tarihî dönemde, bir dil diğerinden belli sosyal ve kültürel niteliklere sahip kelimeleri alır.
Alıntı genel kural olarak yüksek saygınlığa sahip dilden düşük prestijli dile doğru gerçekleşir. Düşük saygınlığa sahip olan dilden yüksek saygınlığa sahip olan dile ancak argo ve avam sözcükler veya ender olarak, düşük saygınlığa sahip dili konuşan topluma ait töre, nesne ve özellikleri ifade eden sözcükler alınır.

Bilinen en eski ve ilk Türkçe etimoloğunun Dîvânu Lugâti’t-Türk’ün yazarı Mahmud el-Kaşgarî olduğu rahatlıkla söylenebilir. 7000’e yakın sözcük bulunan yapıtında türemiş ya da şekil değiştirmiş sözcüklerin yapılarını açıklamıştır. Hasan Eren’in "Türk Dili'nin Etimolojik Sözlüğü" (1999) adlı eseri Türkçe sözcüklerin kökenlerinin incelenmesi açısında Türkiye'deki ilk önemli çalışmalardan biridir. Yaklaşık 5000 sözcük ile sınırlı olsa özellikle de Anadolu ağızlarındaki çalışmaları inceleyen ve her maddeyi farklı açılardan ele alan bir kitaptır.
Nişanyan Sözlük Çağdaş Türkçenin Etimolojisi, Sevan Nişanyan tarafından yayımlanan ve modern Türkçenin etimolojisi üzerine yoğunlaşan bir sözlüktür. İlk kez 2002'de Sözlerin Soyağacı adıyla yayınlanmıştır. Gözden geçirilmiş ve genişletilmiş yedinci basımı 2018'de yayımlanmıştır.

Halk etimolojisi

Barnhart, Robert K. & Sol Steinmetz, eds. Barnhart Dictionary of Etymology. Bronx, NY: H. W. Wilson, 1988. (İngilizce)
Durkin, Philip. The Oxford Guide to Etymology. Oxford: Oxford University Press, 2011. (İngilizce)
Liberman, Anatoly. Word Origins and How We Know Them: Etymology for Everyone. Oxford: Oxford University Press, 2005. (ISBN 0-19-516147-5) (İngilizce)
Mailhammer, Robert, ed. Lexical and Structural Etymology: Beyond Word Histories. Boston–Berlin: de Gruyter Mouton, 2013. (İngilizce)
Malkiel, Yakov. Etymology. Cambridge: Cambridge University Press, 1993. (İngilizce)
Snoj, Marko. "Etymology", in Encyclopedia of Linguistics, vol. 1: A–L. Edited by Philipp Strazny. New York: Fitzroy Dearborn, 2005, pp. 304–6. (İngilizce)
Harri Meier: Prinzipien der etymologischen Forschung. Carl Winter-Universitätsverlag, Heidelberg 1986, ISBN 3-533-03645-6. (Almanca)
Vittore Pisani: Die Etymologie. Geschichte – Fragen – Methode. Fink, München 1975. (Almanca)
Eyüboğlu, İsmet Zeki (1988), Türk Dilinin Etimoloji Sözlüğü, İstanbul, 406 s.
Güner, Galip (2006), “Türkiye’de kelime etimolojisi üzerine yayımlanan makalelere dair bir bibliyografya denemesi”, Türklük Bilgisi Araştırmaları (Journal of Turkish Studies) 30/II, s. 77-93.

TÜRK DİLİNİN ETİMOLOJİK SÖZLÜĞÜ (Örnekler), Prof. Dr. Hasan EREN, ÇUKUROVA ÜNİVERSİTESİ TÜRKOLOJİ ARAŞTIRMALARI MERKEZİ 18 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Etkileşimli sanat, izleyiciyi sanatın amacına ulaşmasını sağlayacak şekilde dahil eden bir sanat biçimidir. Bazı interaktif sanat enstalasyonları bunu, gözlemcinin ya da ziyaretçinin onların içinde, üzerinde ve çevresinde "yürümesine" izin vererek başarır; bazıları ise sanatçıdan veya izleyicilerden sanat eserinin bir parçası olmalarını ister.
Bu tür sanat eserlerinde sıklıkla hareket, ısı, meteorolojik değişiklikler veya yapımcılarının etkileşmek üzere programladığı diğer girdi türlerine yanıt vermek için bilgisayarlar, arayüzler ve bazen sensörler bulunur. Sanal internet sanatının ve elektronik sanatın çoğu örneği oldukça etkileşimlidir. Bazen ziyaretçiler bir hiper metin ortamında gezinebilir, bazı işler dışarıdan metinsel veya görsel girdi kabul eder, bazen bir seyirci bir performansın gidişatını etkileyebilir veya hatta ona katılabilir. Diğer bazı etkileşimli sanat eserleri, etkileşimin kalitesi, çevreleyen uyaranların tüm spektrumunu içerdiğinden sürükleyici olarak kabul edilir. Maurice Benayoun ve Jeffrey Shaw'ın eserleri oldukça etkileşimli sanat eserleridir
Etkileşimli sanatın en eski örneklerinden bazıları 1920'lere dayanmasına rağmen, çoğu dijital sanat 1990'ların sonlarına kadar sanat dünyasına resmi olarak girmedi. Bu sanat türünün ilk çıkışından bu yana, sayısız müze ve mekan, dijital ve etkileşimli sanatı bünyelerine daha fazla dahil etmeye başlamıştır. Bu sanat türü, internet sosyal alt kültürü ve büyük ölçekli kentsel kurulumlar aracılığıyla hızlı bir şekilde büyümeye ve gelişmeye devam etmektedir.

Etkileşimli sanatın birçok farklı biçimi vardır. Bu tür formlar; etkileşimli dans, müzik ve hatta dramdan oluşur. Başta bilgisayar sistemleri ve bilgisayar teknolojisi olmak üzere teknoloji, yeni bir etkileşimli sanat sınıfını mümkün kılmıştır. Bu tür etkileşimli sanat örnekleri, enstalasyon sanatı, etkileşimli mimari, etkileşimli film ve etkileşimli hikâye anlatımıdır. Etkileşimde varsayılan bir katılımcı veya aracı olduğu için, etkileşimli sanatın performans sanatıyla derin bir bağlantısı vardır.

Etkileşimli sanatın estetik etkisi beklenenden daha derindir.
Daha "geleneksel" çağdaş sanatın destekçileri, bilgisayarların kullanımında, sanatsal eksiklikleri dengelemenin bir yolunu gördüler, bazıları ise sanatın artık eserin biçimini elde etmede değil, kuralların tasarımında olduğunu düşünmektedir.

Wiring – bir programlama dili, entegre bir geliştirme ortamı (IDE) ve tek kartlı bir mikro denetleyiciden oluşan ilk açık kaynaklı elektronik prototipleme platformu. 2003 yılında Hernando Barragán tarafından geliştirildi ve Arduino adı altında popüler hale getirildi.
Arduino – etkileşimli nesneler ve kurulumlar için fiziksel bilgi işlem/elektronik araç takımı
I-CubeX – interaktif medya için sensörler, aktüatörler ve arayüzler
Max/MSP – etkileşimli medya için programlama dili
Processing – birçok etkileşimli sanat projesi için kullanılır
OpenFrameworks - birçok etkileşimli proje için kullanılan Processing benzeri açık kaynak aracı
Pure Data – etkileşimli bilgisayar müziği ve multimedya çalışmaları için açık kaynak programlama dili

Yanan adam
Coachella Vadisi Müzik ve sanat festivali
Video oyun sanatı

Frank Popper, Sanat—Eylem ve Katılım, New York University Press, 1975
Ascott, R.2003. Telematik Kucaklama: vizyoner sanat, teknoloji ve bilinç teorileri . (Edward A. Shanken, ed.) Berkeley: California Üniversitesi Yayınları.
Roy Ascott. 2002. Technoetic Arts (Editör ve Korece çevirisi: YI, Won-Kon), (Media & Art Series no. 6, Institute of Media Art, Yonsei Üniversitesi). Yonsei: Yonsei University Press
Ascott, R. 1998. Sanat ve Telematik: Yeni Estetiğin İnşasına Doğru . (Japonca çev. E. Fujihara). A. Takada ve Y. Yamashita ed. Tokyo: NTT Yayıncılık Co.,Ltd.
Barreto, Ricardo ve Perissinotto, Paula “the_culture_of_immanence”, İnternet Sanatında. Ricardo Barreto ve Paula Perissinotto (org.). Sao Paulo, IMESP, 2002.85-7060-038-0ISBN'si 85-7060-038-0 .
Brown, Kathryn, Interactive Contemporary Art: Participation in Practice, (IB Tauris, 2014).
Bullivant, Lucy, Duyarlı Ortamlar: mimari, sanat ve tasarım, V&A Contemporary, 2006. Londra: Victoria ve Albert Müzesi.1-85177-481-5ISBN'si 1-85177-481-5
Bullivant, Lucy, 4dsocial: Etkileşimli Tasarım Ortamları . Londra: AD/John Wiley & Sons, 2007.978-0-470-31911-6ISBN'si 978-0-470-31911-6
Bullivant, Lucy, 4dspace: Etkileşimli Mimari . Londra: AD/John Wiley & Sons, 2005.0-470-09092-8ISBN'si 0-470-09092-8
Dinkla, Söke, "Pioniere Interaktiver Kunst von 1970 bis heute". Hatje Cantz Verlag, 1997.9783893229239ISBN'si 9783893229239
Dreher, Thomas, Happenings ve bağlama duyarlı yerleştirmelerde aktör olarak gözlemci. Yeniden ve etkileşimli sanatın kısa bir tarihi/Der Beobachter als Akteur in Happenings und umweltsensitivn Installationen. Eine kleine Geschichte der re- & interaktiven Kunst, Almanca olarak http://dreher.netzliteratur.net/4_Medienkunst_Text.html 8 Mart 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ]
Thomas Dreher: Bilgisayar Sanatının Tarihi 27 Mayıs 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., böl. V: Reaktif Kurulumlar ve Sanal Gerçeklik
Fleischmann, Monika ve Reinhard, Ulrike (ed.). Dijital Dönüşümler - Sanat, Bilim, Ekonomi ve Toplum Arasındaki Arayüzde olduğu gibi Medya Sanatı 16 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. çevrimiçi olarak netzspannung.org 9 Mayıs 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., 2004,3-934013-38-4
Ernest Edmonds, Linda Candy, Mark Fell, Roger Knott, Sandra Pauletto, Alastair Weakley. 2003. Görsel Programlama Kullanarak Etkileşimli Sanat Geliştirme . İçinde: Constantine Stephanidis & Julie Jacko (Editörler), İnsan-Bilgisayar Etkileşimi: Teori ve Uygulama, (Bölüm II). Cilt 2. (Proceedings of the 10th International Conference on Human-Computer Interaction, Girit, 23-27 Haziran), Lawrence Erlbaum Associates, Londra, Haziran 2003, s. 1183-1187,0-8058-4931-9
Ernest Edmonds, Greg Turner, Linda Candy. 2004. Etkileşimli sanat sistemlerine yaklaşımlar Avustralasya ve Güney Doğu Asya'da Bilgisayar grafikleri ve etkileşimli teknikler üzerine 2. uluslararası konferansın bildirileri, 15-18 Haziran 2004, Singapur
Fleischmann, Monika; Strauss, Wolfgang (ed.) (2001). »CAST01//Karma Gerçekliklerde Yaşamak« 16 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Tutanakları 27 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Uluslararası Konf. Sanat, Bilim ve Teknoloji İletişimi Üzerine, Fraunhofer IMK 2001, 401. ISSN 1618-1379 24 Temmuz 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Baskı), (İnternet).
Oliver Grau Sanal Sanat, Illusion'dan Immersion'a, MIT Press 2004, s. 237-240,0-262-57223-0
Christiane Paul (2003). Dijital Sanat (World of Art serisi). Londra: Thames & Hudson.0-500-20367-9ISBN'si 0-500-20367-9
Peter Weibel ve Jeffrey Shaw, Future Cinema, MIT Press 2003, s. 472,572-581,0-262-69286-4
Wilson, Steve, Bilgi Sanatları: Sanat, Bilim ve Teknolojinin Kesişimleri0-262-23209-X
Edward A. Shanken, Sanat ve Elektronik Medya . Londra: Phaidon, 2009.978-0-7148-4782-5ISBN'si 978-0-7148-4782-5
(İspanyolca) Juan Martín Prada, Interactividad electrónica e interacción sosyal, (Prácticas artísticas e Internet en la época de las redes sociales, Bölüm 7), AKAL, Madrid, 2012
(Fransızca) Jean-Robert Sédano, L'art Interactif en jeu, Un livre interactif avec QR kodları ve anaglyphes, 2016, Éditions Ludicart,978-2-9555803-0-1

Eğlence, insanların boş vakitlerini keyifli şekilde geçirmek için yaptığı çeşitli faaliyetler. Eğlenceli yapımları üreten ekonomik sektöre ise eğlence sektörü denir. Bir komedi filmi, spor karşılaşması veya pornografi eğlence sektörü ürünlerine örnek olabilir. Bir filmin veya görselin eğlenceli yapım olabilmesi için ön koşul yapımın bireyler tarafından eğlendirici olarak görülebilmesidir.

Oyunun oyalayıcı ve gevşetici özellikleri vardır. Oyun toplu veya kişisel olarak oynanabilir. Bunun yanında oyun etkinliklerinde bulunanlarda izlenebilir. Futbol ve basketbol gibi kitlesel oyunlar buna örnektir. Oyun ana olarak uzmansal ve özel ilgili olarak ikiye ayrılır. Uzmansal oyunlar parasal kaygı güder ve genellikle büyük izleyici kitleleri karşısında oynanır, özel ilgili oyunlarsa daha çok kişiseldir ve oynayana büyük bir toplumsal merak uyandırmaz.
Özel ilgili oyunların en önemli dallarından biri de çocuk oyunlarıdır. Çocuk oyunları yaşamlarının ilk yıllarını geçiren küçük bireylerin deneyim kazanmalarını sağladığı için önemlidir. Bunun içindir ki bu konuda özellikle Uzak Doğu ülkeleri oyuncak üreten türlü yatırımlar yapmıştır.

Okumak en öz ve en eski eğlendirişlerden biridir. Neredeyse tüm ülkeler bireylerine okuma olanağını sağlar. Yazın, insanlara seslenir ve bunu yaparken kitap, dergi ve gazete gibi araçları kullanır. Sözlü yazın dönemlerini saymazsak, ilk yazınsal eserlerin Sümerlerle başladığı düşünülmektedir. Sümerlerden beri süregelen yazın, günümüzde de iletişimin ve bilgi alışverişinin belkemiğini oluşturmaktadır. Bundan dolayın eğlendiriş olarak okuma gereçleri, hem kullanışlılığıyla hem de içsel anlatımlarıyla var olmuştur.

Özellikle çocuklar için üretilir. Gerçek yaşamdaki unsurları benzetimleyerek değişik tonlamalarda yeniden oluşturur. Bunun içindir ki olağanüstülük ve görsel zenginliği fazladır. Son zamanlarda canlandırmalar yalnız çocuklar tarafından değil yetişkinler tarafından da ilgi çekebilmektedir. Özellikle Şirek gibi yapımlar sayesinde bu ilgi sağlanmıştır.

Sinema ve tiyatronun diğer eğlenceli yapımlara göre olanakları daha fazladır. Özellikle göstermeye bağlı sanatlar olduklarından, sinemada oyun alanında her türlü oynayışı yapma olanağı vardır. Ayrıca, sinemanın izleyiciye sunumu cansız olduğu için çeşitli görsel gösterilerin sinemada yapılması diğer sanat dallarına göre daha olasıdır. Beyaz perde eğlence işleyişinin en büyük kollarından birini oluşturur. Örneğin yalnızca Titanic adlı yapımın bütçesi 280 milyon Dolar'dır. Bu para, birçok işleyişin toplam parasal alanından dahi büyüktür.

Başlarda daha çok trajedi olarak doğan bir tiyatro türü olsa da günümüz çağdaş dünyasında bu anlamından öte, insanları türlü sözcük ve akıl oyunlarıyla güldürmeyi amaç edinen bir etkinlik olmuştur. Tek başına güldürü gösterileri yapılabildiği gibi birçok görsel yapımda da kısa bölümler halinde güldürü ögelerine başvurulabilir.

Karikatürlerin insanları güldürmek, düşündürmek veya herhangi bir olayı değerlendirmek amacıyla üretilen, genellikle abartılı çizimlerdir.

Süpermen ve Batman gibi düşsel kahramanların bile yapımlarında güldürücü ögelere bolca yer verilir. Dünyaca ünlü çizgi film yapım şirketleri Marvel Comics ve DC Comics güldürücü iki kitap yayınlamıştır. Manga, ilk sürümü Japonca dünyaca ünlü birçok çizgi filme imza atmıştır.

Fıkralar türlü oyunlarla süslüdür ve keskin zeka ürünleridir. İnsanları eğlendirirken düşündürürler. Nasrettin Hoca halka mal olmuş önemli fıkra ustalarındadır.

Müzik birçok insanın rahatlama yolu olarak kullandığı eğlenceli yapımdır. Türlü çeşitleri ve akımsal özellikleri vardır. Yazınla iç içe olup, sözleri bir edebi metin olarak onanır. Müziksel eserler ortaya koyan kişilere şarkıcı denir. Türk Halk Yazını'nda yer alan türkü biçimini söyleyen sanatçılara ise türkücü denir.
Dansla müzik birbirinden ayrılamaz iki güzel sanattır. Dans genellikle müzik eşliğinde yapılır. Geleneksel ve çağdaş olmak üzere iki parçada incelenir. Flamenko, Tango ve Ça ça gibi danslar bu kümeye girer; Zeybek ve Horon gibi yerel oyunlarsa geleneksel danslardır. Geleneksel danslar, düğün ve sünnet gibi törel uygulamalarda en çok kullanılan eğlenceli yapımlardır. Çağdaş dans günümüzde bir spor dalı olarak da onaylanmıştır.

Cinsellik içeren yapımların artışıyla birlikte başta ABD olmak üzere bazı ülkelerde uzmansal işletim şirketleri kuruldu. Varış noktaları doğrudan insan dürtüleri olduğundan bu şirketler küresel bir güç haline geldi. Özellikle ABD ekonomisi için sayılı dışsatım unsurlarından oldu ve eğlence işleyişi denildiğinde ABD'deki sektör akla gelmeye başladı. Ülkelerinde pornografik film oyuncusu olmaya karar veren birçok yıldız; ABD'ye göçerek iş yaşamını burada geliştirdi. Bundan dolayı Amerika Birleşik Devletleri için bu sektörün gelirlerini belirlemek kolay olmadı. ABD'de 1970'te yürütülen Federal bir çalışmada öngörüsel olarak toplam işletim genliğinin en fazla 10 milyon Amerikan doları olabileceği düşünüldü.
1998'de, Forrester adlı araştırma şirketinin verilerine göre Amerikalı eğlence işleyişi yıllık 700 milyon Dolar'dan 1 milyar Dolar arasında değişen kazancı vardı. Eric Schlosser'ın Yeraltı Ekonomisi adlı kitabındaysa bu işleyimin genel toplam girdisinin 7-8 milyon Dolar'a vardığını söyledi. Sektörün gerçekte 10 milyon Dolar'lık bir işletim olduğunu ve bunun asla kanıtlanamayacağını da belirtti. 200'deki bir araştırmaya göre ise sektörde 2-3 milyon Dolarlık sıcak para olduğu verilendi.
Eğlence işleyişinde en etkili olan yapımsal biçimler VHS, Blu-ray ve Betamax arasında sürekli bir iş savaşı sürdü Şu an en çok istem gören biçim YT DVD'dir..

Dünya üzerinde çekilen uzmansal cinsellik içeren yapımların büyük çoğunluğu San Fernando Vadisi'nde çekilir. Burası Los Angeles'tan birkaç kara mili uzaklıktaki yeşili bol bir eğlence kentidir.
Kent 1970'lerden bugüne ABD'de cinsellik içeren yapımlara öncülük etti. İşletimde yer alan: Pornografik film oyuncuları, yapım şirketleri, yönetmenler ve dağıtıcıların dünya üzerindeki odağı San Fernando Vadisi oldu. San Fernando Vadisi'nde önemli oluşumlar yapılandırıldı. Bunların en önemlisi AVN Dergisi ve düzenlemeleri oldu. AVN'nin düzenlediği AVN Yetişkin Eğlencesel Fuarı bu düzenlemelerin en önemlisi olmayı başardı.
AVN Ödülleri de AVN Yetişkin Eğlencesel Fuarı sırasında The Venetian Resort Hotel Casinoda sahibini bulmaktadır. YEF Amerika Birleşik Devletleri'nin en büyük canlı eşeysel gösteri fuarıdır. 2007'de yapılan fuara 30,000 kişi katılımcı ve 355 de sergileyici şirket katılmıştır. 2008 YEF 9-12 Ocak arasında yapılmıştır.
Pornografik yapımların en çok üretildiği ve pazarının oluştuğu yer ABD olsa da,İngiltere gibi hardcore yapımlara izin veren ülkelerde de eşeysel eğlence işletmeleri kurulmuştur. Ayrıca genellikle softcore ve pembe benekli yapımlar veren, Japonya gibi büyük ekonomiler de vardır. Dünyanın geri kalan ülkelerindeyse yapım alanında genellikle dergiler bulunur, film yapımları kişisel girişimcilik üzeredir, büyük yapım şirketleri bulunmaz.

Türkiye müslüman çoğunluğu ve laik ülke yapısıyla, dünyada ilk cinsellik içeren yapımları çıkaran halkının çoğu müslüman olan ülke oldu. 1970'lerde İtalyan biçeminde, softcore ve güldürüyle iç içe yapımlar üretildi, ilk dağıtılan hardcore yapım 1979 yapımı Öyle Bir Kadın Ki oldu. 1980 Darbesi'nden sonra sinema alanlarında ilişkisel her türlü görsel ve filmin gösterimi yasaklandı. 1990'ların sonlarında, Türk pornosu, ucuz, düşük kaliteli yapımlar üreten küçük bir gelişim dönemi yaşadı. Bu dönemden sonra Türkiye'de Şahin K'nın Almanya merkezli Trimax'ı dışında üretici çıkmadı. 2004'ten sonra genel ağ ve porno yapımlarına yoğun bir inceleme başlatıldı. hardcore yayın yapan tüm genel ağ alanlarının engellenmesi yönünde karar alındı, İnternet İhbar Hattı adıyla gençliği koruma amaçlı bir bildirim düzeni kuruldu ve Sorumlu Vatandaş Hareketi 18 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. gibi sivil oluşumların desteğini aldı.

Bakınız eğlence işleyişi

Fovizm, 1898-1908 yılları arasında Henri Matisse tarafından Fransa'da geliştirilen bir sanat akımıdır. En önemli özelliği, tüpten çıkmış gibi çiğ ve bağıran renklerin doğrudan kullanımıdır.
Henri Matisse, André Derain ve Jean Puy, Paris'te 1898'de ressam Eugène Carrière tarafından kurulan akademide tanıştılar ve fovizmin temellerini burada attılar. Fovizm terimi ilk defa Matisse, Derain ve Vlaminck'in Paris'te açtıkları bir sergiden sonra kullanıldı. 1905 yılında gerçekleşen bu sergi, modern resme birçok katkıda bulunmuştur. Sergiye gelenler daha önce hiç karşılaşmadıkları bir anlatımla karşılaşmışlardır. Tuval üzerine sürülmüş doğrudan renkler, bozuk perspektif gelenleri şaşırtmıştır. Sergide bulunan ünlü eleştirmen Louis Vauxcelles bu gruba "Les fauves" (vahşi hayvanlar) olarak hitap etmiştir. Akım adını buradan alır. Fovizm'de görsellik ön plandadır.
Vincent van Gogh ve Paul Cezanne'dan, Seurat'ın puantilizminden etkilenmişlerdir. Noktalarla boyama stili, yerini; düz motifler hâlinde özgürce uygulanan, çarpıcı saf renklere, geniş kesik fırça darbelerine bırakmış olsa da renk uyumu merkezli bir akım olmuştur.
Derain'in "Renk için Renk" ideali böylece somutlaşmış, artık bir nesne kendi parlaklığını yaratabilirdi. Akımda ilham kaynağı olan önemli unsurlardan biri, Güney Fransa'daki Collioure şehridir.

3 Haziran 1887 tarihinde Fransa'nın Le Havre kentinde doğdu. Fovizm akımının en ünlü ve üretken isimlerinden biridir. 50'ye yakın kitabın kapak tasarımını da yapan Raoul Dufy'nin birçok eseri, Shimane Sanat Müzesinde sergilenmektedir.

Nice'te Bir Casino, Mozart'a Saygı, Paris'e Bakış, Yelkenliler

Andre Derain, Henri Matisse ile birlikte fovizm akımının öncü isimleri arasında yer alır. Julian Akademisinde resim eğitimi gören Derain, 1928 yılında Carneige ödülüne layık görüldü.

Charring Crose Köprüsü, Ressam ve Ailesi, Bir Kadının Portresi, Baker'ın Oteli, Stüdyo'da Otoportre ve Lucien Gilbert'in Portresi

Fransız fovist ressam Henri Matisse 1869'da Le Cateau-Cambrésis'de doğdu. 1887 yılında hukuk öğrenimi için Paris'e gitti. İlk olarak 1889 yılında resim yapmaya başladı. Cenneti keşfettiğini düşünerek bir sanatçı olmaya karar verdi. 1891'de, Académie Julian'da sanat eğitimi için Paris'e döndü ve William Adolphe Bouguereau ve Gustave Moreau'nun öğrencisi oldu. Başlangıçta geleneksel bir tarzda yaşamdan kesitler ve peyzaj çalıştı. Matisse, öncelikle Jean-Baptiste-Siméon Chardin, Nicolas Poussin ve Antoine Watteau gibi eski ustalarının eserlerinden etkilendi. Daha sonra Édouard Manet ve Japon sanatının etkisi ağır basmaya başladı.

Peçeli Kadın, Kırmızı Stüdyo, Silahşör, Faslılar, Mavi Pencere

Feminist sanat eleştirisi, daha geniş boyuttaki feminist hareket içinden, hem sanatta hem de kadınlar tarafından üretilen sanatta kadınların görsel temsillerinin eleştirel bir incelemesi olarak ortaya çıkmıştır. Feminist sanat eleştirisi, sanat eleştirisinin önemli bir alanı olmaya devam etmektedir.

Linda Nochlin'in 1971'de çığır açan, "Neden Büyük Kadın Sanatçı Yoktur?" makalesinde, sanat dünyasında ağırlıklı olarak beyaz, erkek, Batılı olan kişilerin sahip olduğu yerleşik ayrıcalığı analiz ederek kadınların "yabancı" statüsünün onlara yalnızca kadınların sanattaki konumunu eleştirmek için değil, aynı zamanda disiplinin cinsiyet ve yetenek hakkındaki temel varsayımlarını incelemek için benzersiz bir bakış açısı sağladığını savundu.  Nochlin'in makalesi, hem resmi hem de sosyal eğitimin sanatsal gelişimi erkeklerle sınırladığı, kadınların (nadir istisnalar dışında) yeteneklerini geliştirmelerini ve sanat dünyasına girmelerini engellediği argümanını savunur.  1970'lerde feminist sanat eleştirisi, sanat tarihinin, sanat müzelerinin ve galerilerin kurumsallaşmış cinsiyetçiliğine yönelik bu eleştiriyi ve aynı zamanda hangi sanat türlerinin müzeye layık görüldüğünü sorgulamayı sürdürdü. Bu konum sanatçı Judy Chicago tarafından dile getirilmiştir: "...erkek deneyiminin öneminin iletilme yollarından birinin müzelerimizde sergilenen ve korunan sanat objeleri olduğunu anlamak çok önemlidir. Sanat kurumlarımızda erkekler "var olmayı" deneyimlerken, kadınlar kendi algılarını yansıtması gerekmeyen görüntüler dışında, öncelikle yokluğu deneyimler."

Nochlins'in kadınların sanat dünyasındaki konumuna ilişkin iddialarına benzer şekilde, sanat tarihçisi Carol Duncan 1989 tarihli “The MoMA Hot Mamas” makalesinde MoMA gibi kurumların erkekleştirildiği görüşünü savunur. MoMA'nın koleksiyonunda, eserleri dahil edilen kadın sanatçıların oranına kıyasla, sergide eseri bulunan erkek sanatçılar tarafından orantısız miktarda cinselleştirilmiş kadın bedenleri sunulmaktadır.  Guerilla Girls feminist eleştiri grubunun  derlediği verilere göre, "New York Metropolitan Sanat Müzesi'nin Modern Sanatlar bölümündeki sanatçıların %3'ünden azı kadın olmasına rağmen, nülerin %83'ü kadın temalıdır", "Oysa görsel sanatçıların %51'i kadındır.” Duncan, kadın sanatçılarla ilgili olarak şunları iddia ediyor:

MoMA ve diğer müzelerde, kadın sayısı, erkekliğin etkili bir şekilde seyreltilebileceği noktanın çok altında tutuluyor. Kadın varlığı yalnızca imgelem biçiminde gereklidir. Tabii ki, erkekler de zaman zaman temsil edilir. Öncelikle cinsel olarak erişilebilir bedenler olarak görülen kadınların aksine erkekler, dünyalarını yaratıcı bir şekilde şekillendiren ve anlamlarını düşünen, fiziksel ve zihinsel olarak aktif varlıklar olarak tasvir edilir.
Bu makale, nihayetinde kurumların ataerkil ve ırkçı ideolojilerde nasıl suç ortağı olduklarını göstermek için örnek olarak bir kuruma odaklanmıştır.

Film, hareketli resimlerin seri şekilde gösterilmesi ile ortaya çıkan bir yapıttır. Filmin eş anlamlısı yanka sözcüğüdür. Filmler, gerçek insan ve objelerin kamerayla kayıt edilmesiyle veya animasyon teknikleri, özel efektler gibi teknikler ile her iki unsurun yaratılmasıyla ortaya çıkar. Filmlerde bir seri tekil çerçeveler oluşturulur ancak bu çerçeveler ardışık ve hızlıca gösterildiğinde, optik illüzyon oluşur ve bu optik illüzyon izleyicinin, sırayla hızla izlenen ayrı çerçeveler arasındaki sürekli hareketi algılamasına neden olur (Phi fenomeni nedeni ile). Film yapım süreci hem bir sanat hem de bir endüstridir. Sinematografinin kısaltması olan "sinema" kelimesi genellikle film yapımcılığını, film endüstrisini ve ilgili sanatları ifade etmek için kullanılır.

İki boyutlu imajların hareketli olarak gösterilmesi mekanizmasının varlığı 1860'lı yıllara kadar geri gider. Bu yıllarda zoetrope ve praxinoscope denilen basit optik aygıtların gelişmişi olan aygıtlar kullanılmaktaydı.
Fotoğrafçılıkta hâlâ kullanılan selüloit filmin geliştirilmesiyle nesnelerin gerçek zamanlı hareketini yakalamak mümkün olmuştur. İlk versiyonlarda izleyicinin akış halindeki resimleri görmesi için özel bir aygıtın içine bakması gerekiyordu. 1880'lere kadar olan gelişmelerle kameraların gerçek zamanlı görüntüleri yakalaması filme kayıt etmesi ve perde üzerine yansıtarak tüm bir izleyici kitlesine izletilmesi mümkün olmuştur. "Hareketli resimler" (motion pictures) denilen bu gösterilerde görüntüler üzerinde herhangi bir sinema tekniği kullanılarak oynanamamaktaydı.
İlk öykülü film 1902 yılında Georges Méliès tarafından  Le Voyage dans la Lune (Aya Seyahat) adlı filmle gerçekleştirildi. 19. yüzyıla kadar hareketli resimler tamamen görsel bir sanat olmasına karşın ilk sessiz filmlerin kamu tarafından beğenilmişti. 20. yüzyılın başında filmler öyküsel bir yapı geliştirmeye başladı. Kamera hareketleri filmin hikâyesini daha etkili kılacak şekilde uygulanmaya başladı. Filmler sessiz olduğundan seyirciler salon sahipleri filmdeki hikâyenin geçiş şekline göre müzik üretecek bir piyanist veya orkestra kiralamaya başladılar. 1920'lerin başlarında çoğu film için bu amaçla hazır müzik listeleri oluşturuldu.

Film kuramı film/sinemaya bir sanat olarak uygulanacak özlü, sistematik kavram arayışıdır. Klasik film kuramı teknik, öyküleme, tür, öznellik, yazarlık gibi klasik konular için uygulanacak yapısal bir çatı sağlamaktadır. Daha yakın dönemde analizler psikoanalitik film kuramı, yapısalcı film kuramı, feminist film kuramı ortaya çıkmıştır.

Film eleştirisi filmlerin analiz ve değerlendirmesidir. Genellikle akademisyenlerce yapılan akademik eleştirmenlik ile gazete ve diğer medyalarda görülen gazeteci film eleştirmenliği şeklinde ikiye ayrılır.
Gazete, dergi ve kablolu yayıncılıkta görülen film eleştirmenliği temelde yeni yapımlara göz atıştır. Bu alanlarda yer alan eleştirmenlerin filmleri seyredip görüşlerini yayına hazırlamaları için önlerinde kısa bir süre vardır. Bundan dolayı bu tarz eleştiriler, derin bir film analizi olmayıp izleyicileri filmin konusu, türü, yönetmeni hakkında kısaca bilgilendiren ve filme karşı eleştirmenin tavrını (beğeni ya da hoşnutsuzluğunu) gösteren tanıtıcı makalelerden ibarettir. Kitlesel tüketime giren aksiyon, korku ve komedi filmleri için yapılan eleştirilerin bu tarz filmlerin hasılatına yapabileceği etki azımsanamayacak boyuttadır. Kitleleri etkileme gücü nedeniyle gazeteci film eleştirileri, sinema sektöründe önemli bir yere sahiptir.
Akademik film eleştirmenleri ise filmlere daha akademik bir bakış açısıyla yaklaşır, filmi gerçek anlamda analiz etmeyi amaçlar. Bu tip çalışmalar film kuram veya film çalışmaları şeklinde bilinir. Bu film eleştirilerinde filmin niçin yapıldığı, nasıl sürdüğü ve insanlar üzerindeki etkileri anlaşılmaya çalışılır. Bu tip eleştiriler bilimsel dergilerde veya kitap olarak yayımlanır.

Bağımsız filmler genellikle Hollywood dışında veya diğer büyük stüdyo sistemleri tarafından yapılır. Bağımsız bir film büyük sinema stüdyoları tarafından finansmanı veya dağıtımı yapılmayan filmdir. Alternatif arayışlar, iş dünyası ve teknolojideki gelişmeler 20. yüzyılın sonunda ve 21. yüzyılın başlarında bağımsız film yapımının gelişmesine katkıda bulunan unsurlardır.

Filmografi
Film festivali
Film endüstrisi
Dizi film
Film türü
Film terapisi
Film afişi
Etnolojik film

Fotoğrafçılık, Kullanılacak düzene göre farklı sistemleri içermekle beraber, görüntü sensörü (fotoğraf makinesi, video kamera vs), film, karanlık oda, lens ve ışık kullanarak, gözle görebildiğimiz cisim ve şekilleri, film ya da dijital ortam üzerine kaydederek görüntü oluşturma işidir. İşlevsel uygulamaları nedeniyle bir zanaat olduğu gibi, estetik yönüyle bir sanat olarak kabul edilir.
Fotoğrafçılık ile uğraşan kişi Fotoğrafçı olarak tabir edilir. Alanlarında uzmanlaşmış fotoğrafçılar ise, ilgilendiği ve/veya meslek olarak icra ettiği fotoğraf türüne göre bir veya daha fazla unvan alabilir. (Ör; foto muhabiri, fotoğraf sanatçısı, belgesel fotoğrafçısı...vs)
Bilim, imalat (örneğin fotolitografi) ve iş dünyasının birçok alanında, ayrıca gazetecilik, sanat, sinematografi, videografi ve video üretimi, eğlence amaçlı, hobi ve kitle iletişimi için kullanılmaktadır.
Tipik olarak, nesnelerden yansıyan veya yayılan ışığı, zamanlanmış bir pozlandırma sırasında bir fotoğraf makinesinin içindeki ışığa duyarlı yüzey üzerinde gerçek bir görüntüye odaklamak için lens kullanılır. Elektronik görüntü sensörü ile bu, her pikselde elektronik olarak işlenen ve sonraki görüntüleme veya işleme için dijital bir görüntü dosyasında saklanan bir elektrik yükü üretir. Fotoğrafik emülsiyonla elde edilen sonuç, görünmez bir gizli görüntüdür. Bu, daha sonra, fotoğrafik malzemenin amacına ve işleme yöntemine bağlı olarak, negatif ya da pozitiv, görünür bir görüntüye kimyasal olarak "geliştirilir". Film üzerindeki negatif bir görüntü, bir agrandisör kullanarak veya kontakt baskı ile kağıt tabanı üzerinde fotoğrafik olarak pozitif bir görüntü oluşturmak için kullanılır.

Bildiğimiz kadarıyla Mart 14 1839'da Sir John Herschel Royal Society of London'da bir dersinde fotoğrafçılık (photography) kelimesini dünyaya tanıtmıştır. Ancak aynı senenin 25 Şubat'ında Vossische Zeitung adında bir gazetede Johann Heinrich von Mädler bu kelimeyi kullanmıştır. Fotoğrafçılık (photography)kelimesi Yunancadan gelmektedir; φωτός (phōtos).

Fotoğrafçılık birkaç teknik buluşun bir araya gelmesi sonucu oluşmuştur. İlk fotoğraflar yapılmadan uzun zaman önce Çinli filozof Mo Di ve Yunan matematikçiler Aristoteles ve Öklid M.Ö. 5. ve 4. yüzyıllarda bir iğne deliği kamerasından bahsetmişlerdir. MS 2. yüzyılda Bizanslı matematikçi Anthemius deneylerinde bir tür karanlık oda kullanmıştır. Ünlü optik bilimci İbn-i Heysem'in (965-1040) karanlık odalar ve iğne deliği kamerası hakkında araştırmaları vardır. Albertus Magnus (1193-1280) gümüş nitratı (AgNO3) keşfetti ve Georges Fabricius (1516-1571) gümüş klorürü (AgCl) keşfetti. Wilhelm Homberg 1694 yılında bazı kimyasalları ışığın nasıl kararttığını (fotokimyasal etki) açıklamıştır. Fransız yazar Tiphaigne de la Roche'nin 1760 senesinde yayınlanan Giphantie adlı romanında fotoğrafçılığın ne anlama geldiği hakkında önemli yorumlar yapmıştır.
19. yüzyılın ilk on senesinde icat edilen fotoğrafın (kamera yolu ile) resim ve heykel gibi geleneksel sanatlardan daha fazla bilgi ve ayrıntı yakaladığı görülmüştür. 1820 senesinde kimyasal fotoğrafçılığın keşfedilmesi modern fotoğrafçılığın önemli dönüm noktalarında biri olmuştur. İlk kalıcı iz bırakan fotoğraf (photoetching) Fransız mucit Nicéphore Niepce tarafından 1822 senesinde üretilmiştir. Ancak Niepce fotoğrafı çoğaltmak isterken tahrip etmiştir. 1825 senesinde ise Niepce yeniden başarılı olmuştur. İlk kalıcı doğa fotoğrafını karanlık oda ile 1826 senesinde yapmıştır. Ancak fotoğrafları çok uzun sürede  (8 saat)  çekim yapabildiği için yeni sistemler üzerinde çalışmıştır. Louis Daguerre ile birlikte, 1816'da Johann Heinrich Schultz tarafından keşfedilen gümüş ve kireç karışımlarının ışığa maruz kaldığında kararmasının sonucu olarak gümüş bileşimlerle çalışmışlardır. Niépce 1833 yılında öldü, fakat Daguerre çalışmalarına devam etti. Daguerre, 1838'de, Paris sokaklarının dagerotipni çekerken bir yaya ayakkabısını boyatıyordu (pozlamada görülebilecek kadar uzun bir süre-birkaç dakika) ve bu fotoğraf dünyanın ilk insan fotoğrafı olarak kabul edilmiştir. En sonunda Fransa 1839 yılında Daguerre'in buluşunu tüm dünyaya Fransa'nın hediyesi olarak tanıtma sözü karşılığında (ki bunu gerçekleştirmiştir) Daguerre'e emekli aylığı ödemeyi kabul etmiştir.
Bu arada, Hercules Floransa ve İngiliz mucit William Fox Talbot zaten 1832 yılında Brazilya'da Photographie olarak adlandırdığı çok benzer bir işlemle daha önceden gümüş işleme resmi düzeltebilmişlerdir ancak bunu gizli tutmuşlardır. Talbot, Louis Daguerre'nin icadını duyduktan sonra insanların kolayca portre fotoğraflar çektirebilmeleri için kendi işlemini saflaştırmıştır.
1840'ta Talbot negatif görüntüler oluşturan kalotip işlemini icat etmiştir. Talbot'un 1835 basımlı "Oriel window in Lacock Abbey" adlı fotoğrafı bilinen en eski negatiftir. John Herschel'in birçok yeni yönteme önemli katkıları olmuştur. Herschel cyanotype işlemini icat etmiştir, bugünkü ozalit (mavi baskı). Herschel fotoğrafçılık, pozitif, negatif gibi terimleri kullanan ilk kişidir.
19. yüzyıl boyunca fotoğrafik cam levhalar ve baskı alanında birçok gelişmeler yaşanmıştır. 1884 senesinde Kodak kurucusu George Eastman fotoğrafik levhaların yerini alacak olan filmi icat etmiştir. 1908 senesinde Gabriel Lippmann, Lippmann levhası olarak da bilinen girişim fenomenine dayalı ışığın fotoğrafik olarak yeniden çoğalması metoduyla fizik alanında Nobel Ödülü'nü kazanmıştır.

Astrofotoğrafçılık
Belgesel fotoğrafçılığı
Foto muhabirliği
Gezi ve sokak fotoğrafçılığı
Hava fotoğrafçılığı
Hayvan ve vahşi yaşam fotoğrafçılığı
Konser fotoğrafçılığı
Makro fotoğrafçılık
Manzara fotoğrafçılığı
Mimari fotoğrafçılık
Moda fotoğrafçılığı
Natürmort(still life) fotoğrafçılığı
Parti, düğün ve özel organizasyon fotoğrafçılığı
Portre fotoğrafçılığı
Sanat fotoğrafçılığı
Soyut fotoğrafçılık
Spor fotoğrafçılığı
Stok fotoğrafçılığı
Sualtı fotoğrafçılığı
Ürün fotoğrafçılığı
Yemek fotoğrafçılığı
Yeni doğan fotoğrafçılığı
Adli fotografçılık
Polis Fotografçılığı

Tüm fotoğraflar aslında monokromdu yani siyah-beyazdı. Renkli film kullanılabilir hale getirildiği zaman dahi siyah-beyaz filmler hem düşük maliyeti hem de fotoğraflar "klasik" görünüm verdiği için uzun seneler renkli filmlere karşı baskınlığını korumuştur. Şunu da belirtmek lazım ki tüm siyah beyaz resimler sadece siyah ve beyaz değildir, işlemelere bağlı olarak başka renkler de barındırırlar. Bazı tam renkli dijital fotoğraflar çeşitli teknikler kullanıp işleyerek siyah-beyaz hale getirilebilir. Hatta bazı üretici firmalar sadece monokrom fotoğraf çekebilen dijital makineler üretmiştir.

Renkli Fotoğraf 19. yüzyılın ortalarından itibaren icat edilmiş ve geliştirilmiştir. Renkli fotoğraflar üzerinde yapılan ilk deneyler son derece uzun pozlamalar gerektirmiş (saatler hatta bazen günler) ve beyaz ışığa maruz kalan renkli fotoğraflar kısa sürede solmuştur.
İlk kalıcı renkli fotoğraf, fizikçi James Clerk Maxwell'in  üç renk ayrımı ilkesine dayanarak 1861 senesinde çekilmiştir. Kağıda renkli baskı, 1860'ların sonlarında Louis Arthur Ducos du Hauron tarafından öncülük edilen eksiltici bir renk üretimi yöntemi olan çıkarmalı renklerde yapılan üç görüntünün karbon baskılarının üst üste bindirilmesiyle üretilebilir. Rus fotoğrafçı Sergey Prokudin-Gorski, bu renk ayırma tekniğini kapsamlı bir şekilde kullandı. İlk ticari olarak başarılı renk işlemi olan otokrom, 1907'de Auguste ve Louis Lumière kardeşler tarafından tanıtıldı.

İlk dijital fotoğraf makinesi 1975 yılında Kodak'ta mühendis olarak çalışan Steven Sasson ve bir grup teknisyen tarafından yapıldı.Kitlesel pazara sunulan ilk renkli dijital fotoğraf makinesi ise 1994 yılında Apple tarafından ABD'de piyasaya sürüldü.

Fotoğraf makinesi görüntüyü oluşturan cihazdır ve fotoğraf filmi ya da elektronik sensör algılayıcı ortamdır. Fotoğrafçılar makineyi ve lensi kontrol ederek, ışık kaydeden maddeye (mesela film) gerekli ışığı pozlayarak "gizli resim" (filmde) veya "raw" (dijital makinelerde) dosyalarının bazı işlemler sonucu oluşmasını sağlarlar. Dijital fotoğraf makineleri ışığa duyarlı elektronik görüntü sensörü kullanır.

Fotoğrafçılık türleri listesi
Kamera türleri listesi
CMYK renk modeli
RGB renk modeli
Karşılıklılık (fotoğrafçılık)
Fotoğraf kabini
Doğa fotoğrafçılığı
Kuş fotoğrafçılığı
Panorama
Camera obscura
Hamile fotoğrafçılığı
HDR
Flaş (fotoğraf)
Kompozisyon (görsel sanatlar)
Altın Oran (fotoğrafçılık)
Kirlian fotoğrafçılığı
Basamaklama

Fresk, ıslak kireç sıva üstüne, ezildikten sonra su ya da su ve kireç bileşimi bir bağlayıcı ile karıştırılan pigmentlerle yapılan resim. Yüzey kurudukça kireç, pigmentin sıvaya nüfuz etmesini sağlar.
Fresk tekniği Antik Çağlardan beri kullanılmaktadır ve İtalyan Rönesansı'nda resimle yakından ilişkilidir.

Bu usulde boyalar sıvanın içine geçerek kalınca bir renkli sıva tabakası oluşturduğundan resim çok sağlam olur. Eski zamanlarda binaların duvarlarına hep bu yolla suluboya resimler yapılarak tezyin edilirdi. Gayet basit görünen bu usulde resim yapmak epeyce güç bir iştir. Resmi çok dikkatle ve kararlı yapmak gerekir. Üzerine resim yapılacak duvar ister taş, ister tuğladan olsun önemi yoktur. Fakat resmin uzun zaman dayanabilmesi için üzerine resim yapılacak sıva tabakası iyi hazırlanmalıdır. Duvarın harcından ve sıvasında rutubet ve güherçile olmamalıdır. Üzerindeki sıva alçılı olursa renkler bozulur. Bu sıvanın mutlaka iyi yıkanmış dere kumu ve sönmüş kireçten ibaret olması lazımdır. Resim yapılacak duvar evvela ıslatılır ve kalınca harç tabakasından bir astar çekilir. Bu astar iyice kuruyunca ikinci bir astar harç vurulur. Boyalar bu ikinci harç tabakası daha yaşken sürülür.
Bunun için ressam bir günde ne kadar yer işleyebilecekse duvarı o kadar kısımlara ayırarak yalnız her gün işleyebileceği kadar yeri astarlamakla yetinir.

Fresklerin uygulandığı yüzeyler, uygulama teknikleri ve kullanılan boyalar diğer resimlere göre oldukça farklıdır. Doğal malzemeler zamanla oldukça kötü bir yıpranma ve bozulma sürecine girer, hatta çürürler. Onarım yapılmazsa yok olma riskiyle karşı karşıya kalırlar.

Fresk çıplak duvar yüzeyine uygulandığı için, duvarın maruz kaldığı her türlü kötü şartlardan etkilenirler. Freske en fazla zararı rutubet verir. Bu durumda kabarma ve dökülmeler görülür. Ayrıca freskler yer altında veya mahzenlerde bulunuyorsa, karanlık ortamdan etkilenerek bozulabilirler.

Özellikle vandalizm başlıca bozulma sebebidir. Hatalı sergileme ve hatalı korumalar da bozulmaya neden olmaktadır. Eseri bulunduğu ortamdan başka bir ortama taşımak hatalı koruma örneğidir. Diğer bir bozulma sebebi de hatalı onarımlardır. Sıkça rastlanılan bu tür bozulmalar bütün tarihî eserler için geçerlidir. İşin uzmanı olmayan kişilerce yapılan onarımların esere yarardan çok zarar vereceği bir gerçektir.

Fresk 24 Aralık 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Milliyet Sanat

Gastronomi, eski Yunanca γαστήρ -τρός "mide" ve -νομία "-kural" sözcüklerinden türetilen bileşik bir kelimedir. Yemek ve kültür arasındaki ilişkiyi, zengin veya hassas ve iştah açıcı yiyecekleri hazırlama ve sunma sanatı, belirli bölgelerin pişirme stilleri ve iyi yeme biliminin incelenmesidir. Gastronomide çok bilgili olan kişiye gastronom denir, gastronomist ise gastronomi çalışmasında teori ve pratiği birleştiren kişidir. Pratik gastronomi, dünyanın dört bir yanındaki ülkelerden çeşitli yiyecek ve içeceklerin hazırlanması, üretimi ve servisinin uygulanması ve çalışılmasıyla ilişkilidir. Teorik gastronomi, pratik gastronomiyi destekler. Tariflere, tekniklere ve yemek kitaplarına odaklanan bir sistem ve süreç yaklaşımı ile ilgilidir. Yemek gastronomisi, yiyecek ve içeceklerle ve bunların oluşumuyla bağlantılıdır. Teknik gastronomi, gastronomik konuların değerlendirilmesine titiz bir yaklaşım getirerek pratik gastronominin temelini oluşturur.

Gastronomi, yemek hazırlama ve bir bütün olarak insan beslenmesinin duyusal niteliklerini keşfetmeyi, tatmayı, deneyimlemeyi, araştırmayı, anlamayı ve yazmayı içerir. Ayrıca beslenmenin daha geniş kültürle nasıl etkileşim kurduğunu da inceler. Yemek pişirmenin biyolojik ve kimyasal temeli Moleküler gastronomi olarak bilinirken, aslında gastronomi çok daha geniş, disiplinler arası bir zemini kapsıyor. 

Mutfak terimi ilk kez Joseph Berchoux'un 1801'de "Gastronomi" adlı şiirinde geçmiştir. Fransız tarihçi Pascal Ory, gastronomiyi yeme ve içme kurallarını kurulmasının, bir "masa sanatı" olarak tanımlar ve onu iyi yemek pişirmek (bonne mutfağı) ve çok iyi yemek pişirmek (haute mutfağı) diye ikiye ayırır. Ory, gastronominin kökenini, insanların iyi ve kötü tarzı ayırt etmek için kurallar geliştirmeye ilgi duydukları ve düşüncelerini iyi yemek zevkini tanımlamak için genişlettikleri Louis XIV Fransız saltanatına kadar izler. Fransız sarayının cömert ve sofistike mutfağı ve uygulamaları Fransızlar için mutfak modeli haline geldi. Alexandre Grimod de La Reynière, Fransızca: Almanach des gourmands gastronomi çalışmasını yazdı. (1803), Fransız geleneği ve ahlakına ilişkin görüşlerine dayanarak yemek söyleminin statüsünü disiplinli bir düzeye yükseltti. Grimod, devrimden sonra kaybedilen düzeni yeniden tesis etmeyi ve gastronomiyi Fransa'da ciddi bir konu olarak kurmayı amaçladı. Grimod, gastronomi literatürünü türün üç formuna genişletti: rehber kitap, gastronomik inceleme ve dergi. Gastronomi literatürünün icadı, Fransa'da konunun alaka düzeyini artıran önemli kültürel dönüşümlerle aynı zamana denk geldi. Fransa'da asaletin sona ermesi, insanların yiyecekleri nasıl tükettiğini değiştirdi; daha az zengin hane aşçı çalıştırıyordu ve yeni burjuvazi sınıfı elitist yiyecekleri tüketerek statülerini savunmak istiyordu. Restoranın ortaya çıkışı bu sosyal ihtiyaçları karşıladı ve popüler tüketim için iyi yiyecekler sağladı. Fransa'daki mutfak mükemmeliyetinin merkezi Ver Say'dan, rekabetçi ve yenilikçi bir mutfak kültürüne sahip bir şehir olan Paris'e kaydı. Grimod ve diğer gastronomların mutfak yorumları, tüketici-şef etkileşiminde üçüncü bir taraf olarak tüketicilerin zevklerini ve beklentilerini benzeri görülmemiş bir şekilde etkiledi.
Fransız gastronomi kökenleri, Fransız terminolojisinin gastronomi literatüründe yaygın kullanımını açıklamaktadır. Pascal Ory, bu literatürü kavramsal olarak belirsiz olmakla eleştirir; büyük ölçüde anekdot niteliğindeki kanıtlara güvenerek ve kafa karıştırıcı, yetersiz tanımlanmış bir terminoloji kullanmak. Yine de gastronomi, Fransa'da marjinal bir konudan dünya çapında ciddi ve popüler bir ilgi alanına dönüştü.
Türev Gurme, Physiology of Taste (Fransızca: Physiologie du goût) klasik Fransız mutfağını tanımlamayı amaçlayan bir avukat ve politikacı olan Jean Anthelme Brillat-Savarin'in 1825 yemek pişirme çalışmasıdır. Çalışma bazı gösterişli tarifler içerse de Fransız yemekleri ve misafirperverliği hazırlama teorisine giriyor.  Brillat-Savarin'e göre: "Gastronomi, yediği gibi insanla ilgili her şeyin bilgisi ve anlaşılmasıdır. Amacı, mümkün olan en iyi yiyeceği kullanarak erkeklerin korunmasını sağlamaktır."  

Dünyanın dört bir yanında gastronomi üzerine yazılmış birçok yazı, tarihinin bir döneminde bir kültürün mutfağının düşüncelerini ve estetiğini yansıtıyor. Bazı çalışmalar, kendi kültürlerinin çağdaş gastronomik düşüncesini ve mutfağını tanımlamaya veya etkilemeye devam ediyor.
Bazı ek tarihsel örnekler:

Latince: Apicius or Latince: De re Coquinaria (On the Subject of Cooking): A 1st-to-5th-century collection of ancient Roman recipes, often attributed (without clear evidence) to the gourmet Marcus Gavius Apicius, it contains instructions for preparing dishes enjoyed by the elite of the time. A new English translation was published in 2009 as Cookery and Dining in Imperial Rome.
Çince: Suiyuan Shidan (Çince: 隨園食單, The Way of Eating, also known in English as Recipes from the Garden of Contentment): An 18th-century manual on Chinese cuisine of Qing dynasty by the poet Yuan Mei, it contains recipes from different social classes at the time along with two chapters on Chinese gastronomic and culinary theory. The first translation into English was completed in 2017.

Gastronomi ve mutfak sanatları
Gastronomi turizmi
Gastronomi fotoğrafçısı
Uzman
Gurme
Tabak (yemek)

"What Is Gastronomy?". Gastronomy Blog. Metropolitan College, Boston University. 6 Haziran 2011. 30 Eylül 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 7 Ağustos 2020. 
Traité de la gastronomie: Patrimoine et culture (Fransızca). Sang de la Terre. 2012. 
"Chemistry is bringing chefs 'a new revolution of cooking' — here's what the food of tomorrow looks like". Business Insider. 12 Şubat 2016. 13 Şubat 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Molecular Gastronomy: The Food Science". Splice. BioSistemika LLC. 24 Eylül 2015. 18 Nisan 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 7 Ağustos 2020. 

Starr, Frederick, (Ed.) (2009) [1st–5th C.]. De re Coquinaria [Cookery and Dining in Imperial Rome]. Vehling, Joseph Dommers tarafından çevrildi. Project Gutenberg. 14 Temmuz 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 7 Ağustos 2020.   İngilizce çeviri; çeşitli formatlar mevcuttur.
"隨園食單" [Way of the Eating]. Chen, Sean Jy-Shyang tarafından çevrildi. 2017 [1792]. 10 Nisan 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi.   Orijinal Çince ile İngilizce çevirisi, yorumlarla birlikte web sitesi biçiminde. Ayrıca aynı çevirmen tarafından Hoşnutluk Bahçesi'nden Tarifler (2018) olarak ciltli kitapta ve Yemek Yeme Yolu (2019) olarak ciltsiz ticarette yayınlanmıştır.
Franks, Charles, (Ed.) (2004) [1825]. The Physiology of Taste: Or Meditations on Transcendental Gastronomy. 10th. Robinson, Fayette tarafından çevrildi. Project Gutenberg. 30 Mayıs 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 7 Ağustos 2020.    İngilizce çeviri; çeşitli formatlar mevcuttur.
ABD Kongre Kütüphanesi'nin Nadir Kitaplar ve Özel Koleksiyonlar Bölümü'nde 6 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Gastronomi Kitapları Dijital Koleksiyon 26 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Yükseköğretim kurumlarında lisans düzeyinde eğitim verilen bölümün adı.
Bu bölümde gastronomi bilimi ile ilgili konularda teorik ve mutfak ile ilgili konularda da uygulamalı ve sanatsal dersler verilmektedir. Bu süre zarfında kurumlar arasında farklılık arz edebilmekle beraber temel mutfak teknikleri, mutfak uygulamaları, beslenme, hijyen ve sanitasyon, menü planlaması, pastacılık, ekmek yapma teknikleri gibi dersler bulunmaktadır.
Bölümü başarı ile tamamlayan bireyler yiyecek içecek profesyoneli olarak sektörde aşçı, menü planlamacısı, yemek yazarı, yemek stilisti, yemek fotoğrafçısı gibi farklı unvanlar ile çalışabilirler. Ayrıca hedefi akademik kariyer yapmak olanlar ise yüksek lisans ile akabinde doktora yapabilirler. Üniversitelerde çalışabilirler. Hedefi öğretmenlik olanlar ise gastronomi ve mutfak sanatları alanında öğretmen olarak atabilirler. Bunların dışında özel eğitim kurumlarında da eğitmen, eğitmen şef, usta öğreticilik yapabilirler.

Tarihte ilk profesyonel aşçılık okulları 19. yüzyıl sonlarında açılmaya başlanmıştır. 1883 yılında Paris'te aşçılıkla ilgili eğitim vermeye başlayan Le Cordon Bleu formal aşçılıkta öncüler arasında gösterilen bir eğitim kurumudur. Gastronomi ve Mutfak Sanatları bölümü Türkiye'de lisans düzeyinde ilk olarak 2008 yılında Yeditepe Üniversitesi tarafından açılarak eğitim verilmeye başlamıştır.
2023 yılı itibarıyla Türkiye'de lisans düzeyinde eğitimi verilen bölüm ayrıca KKTC'de bulunan Girne Üniversitesi, Doğu Akdeniz Üniversitesi, Bahçeşehir Üniversitesi ve Kıbrıs İlim Üniversitesi'nde de okutulmaktadır.

Gençlik kültürü, çocukların, ergenlerin ve genç yetişkinlerin yaşama şekli ve paylaştıkları normlar, değerler ve pratiklerdir. Daha sonra farklı gençlik altkültürü türleri yaranmıştır. Kültür, paylaşılan sembolik sistemlerdir ve bu sistemleri korumak ve dönüştürme süreçleridir. Gençlik kültürü eski nesillerin kültüründen farklıdır.
Bu daha çok giysi, popüler müzik, spor, teknoloji, eğitim, sanat, yaşam tarzı ve bu gibi türlere etkisini gösterir. Gençlik kültüründe birçok farklı ve sürekli gençlik alt sınıfları bulunmaktadır. Bu alt kültürlerde norm, değerler, davranışlar ve stiller yaygın olarak değişir ve genel gençlik kültüründen farklı olabilir. 20. yüzyılda, gençlerin hem yaşam tarzı hem de kültür üzerinde güçlü bir etkisi vardı. Flapper ve modlar, gençlik kültürünün toplum üzerindeki etkisinin iki büyük örneğidir.

Altkültürler listesi
Z kuşağı
Y kuşağı
X kuşağı
Beat Kuşağı
Baby Boomer

Giyilebilir sanat veya Giyim sanatı, genellikle güzel veya etkileyici biçimde yapılmış el yapımı giysi veya mücevherlerin ayrı ayrı tasarlanmış parçalarını ifade eder. Herhangi bir giyim eşyası veya başka giyilebilir bir nesnenin yapımı tipik olarak estetik kaygılar içerse de, giyilebilir sanat terimi, eserin ciddi ve benzersiz bir sanatsal yaratım veya ifade olarak kabul edilmesinin amaçlandığını ifade eder. Sanat parçaları satılabilir ve/veya sergilenebilirler.

Giyilebilir sanatın ortaya çıkışı 60'lı yıllara dayanmaktadır. 70'li yıllardan itibaren büyüme kaydetmiş, en büyük ilerlemesini ise 2000'li yıllarda yaşamıştır. Muhtemelen en kötü şöhretli parçalar, 2015'in sonbahar defilelerinde bulunmuş Victor and Rolf'a ait parçalardır. Özenle yapılmış bu el yapımı giysiler, kendi kendini ifade etmenin bir aracı ve büyük ölçekli üretime meydan okumak için bir strateji olarak kabul edildi. Bugün, giyim parçalarını bir tür kendini ifade etme olarak gören hareketin bu iyimser başlangıcı, yeni ve taze bir giysi tarzına dönüşmüştür. Bugünlerde eserler daha çok galeriler, mağazalar ve ihtisas fuarları aracılığıyla sergilenmekte ve satılmaktadır.
1987'den beri Yeni Zelanda'da düzenlenen Giyilebilir Sanat Dünyası ödülleri, sanatçıların şaşırtıcı yeteneklerini gözler önüne seren önemli bir etkinliktir. Giyilebilir sanatların çoğu, elyaf malzemelerden yapılır ve bu nedenle, kumaş ve diğer elyaf ürünlerini kullanan hem giyilebilir hem de giyilemez sanat biçimleri, daha geniş elyaf sanatı alanının bir dalını oluşturur. Sanatsal bir alan olarak giyilebilir sanat, takı veya deri, plastik kaplama, metal vb. gibi elyaf olmayan malzemelerden yapılmış giysileri de içerebilir.

Giyilebilir elyaf sanatıyla uğraşan sanatçılar, kullanılmış kumaş veya diğer malzemeleri kullanarak onları benzersiz giysiler haline getirebilir veya işlenmemiş kumaşları boyayabilir ve yeniden düzenleyebilir. Sanatın pahalı bir şey olduğu inancına karşı çıkan bazı giyim sanatçıları, makul bir fiyata kaliteli sanat eserleri ve giysiler üretmeye başlamışlardır.
Diğer sanat dallarında olduğu gibi, sanatçıların bu alandaki yetenek ve becerileri çok çeşitlidir. Ortamın doğası, sanatsal becerilerin yanı sıra zanaat becerileri de gerektirdiğinden, ileri düzey bir sanatçı, renk çarkı, kimya, dikiş, giysi tasarımı veya bilgisayar yazılımları üzerinde de çalışmak zorunda kalabilir. Bazı üniversitelerde giyilebilir sanata yönelik dersler verilmektedir.

Zaman içerisinde sanatçı ve tasarımcılar, bazı değerli taş ve kumaşları insan vücudunu güzelleştirmek için kullanmaya başlamışlardır. 1940'lı yıllarla beraber Amerikalı modernist sanatçılar ve 1950'li yıllarla beraber Alman kuyumcularının deneme çalışmaları, modern anlamda mücevherciliğin başlangıcını oluşturmuştur.

Grafik sanatı veya Grafik sanatları, geniş bir kapsamda ele alınabilecek bir sanat türüdür. Grafik sanatı genellikle iki boyutlu kaligrafi, fotoğraf, çizim, resim, özgün baskı, litografi (taş baskı), tipografi, serigrafi (ipek baskı) ve ciltlemeyi içerir. Ayrıca grafik sanatı iç mekan ve mimari tasarımlar için çizilmiş planları ve düzenleri de kapsar.

Tarih boyunca, teknolojik icatlar grafik sanatının gelişimini şekillendirmiştir. MÖ 2500'de Mısırlılar, düşüncelerini hiyeroglif olarak bilinen yazılı bir biçimde iletmek için grafik semboller kullanmışlardır. Mısırlılar, hikayelerini ve sanatlarını başkalarıyla paylaşmak için papirüs rulolarına öyküler yazmış ve resimlerle süslemişlerdir. 
Orta Çağ'da, katipler kutsal öğretileri korumak için el yazmalarının her bir sayfasını elle kopyaladılar. Katipler, sanatçıların çizimler ve süslemeler ekleyebilmesi için sayfanın belirli bölümlerini boş bırakırlardı. Dikkatle yazılmış metinlerin yanında sanatın kullanılması, dini okuma deneyimini zenginleştirdi. 1450 yılında Johannes Gutenberg, matbaa adı verilen ilk gelişmiş hareketli tip mekanik ekipmanı yarattı. Matbaası, metin ve görsel sanatların kitlesel olarak üretilmesine yardımcı oldu ve sonunda elle kopyalama ihtiyacını ortadan kaldırdı.
Rönesans döneminde de yine baskı biçimindeki grafik sanat, Avrupa'da klasik öğrenimin yayılmasında önemli bir rol oynadı. Bu el yazmalarında kitap tasarımcıları büyük ölçüde yazı tipine odaklandılar.

Grafik tasarım bir mesajı iletmek, bir görseli geliştirmek veya bir düşünceyi görselleştirmek için metnin ve görsellerin algılanabilir ve görülebilir bir düzlemde, iki boyutlu, üç boyut ve dört boyut olarak organize edilmesini içeren yaratıcı bir süreçtir. Baskı, ekran, hareketli film, animasyon, iç mimari, ambalaj tasarımı gibi birçok ortamda dijital veya dijital olmayacak bir şekilde uygulanabilir. Grafik sanatı ve grafik tasarımlarda, görsel sanatların temel ilkeleri olan hizalama, denge, karşıtlık, vurgulama, hareket, görüntü, oran, yakınlık, tekrarlama, ritim ve birlik geçerlidir. Grafik tasarım için grafik tablet, grafik yazılımı, uygulama yazılımı ve programları kullanılır.
Grafiker, Almanca Graphiker kelimesinin karşılığı, Grafik Tasarımcı ise İngilizce Graphic Designer kelimesinin karşılığı olup aynı manaya gelmektedir.

Grafik tasarım tarihi, MÖ 14,000'lerde yapılmış mağara resimlerine ve İÖ 4. yüzyılda yazının başlamasına dayandırılabilir. Sonraları daha çok el yazması dini içerikli kitaplar ilk yayınlar olacaktır. Johann Gutenberg'in Avrupa'da 1450'lerde hareketli matbaayı icadı ile kitaplar yaygınlaşmaya başlamıştır. O dönemlerde entelektüel düşünce, din etrafında olduğundan ilk basılıp dağıtılmaya başlanan kitaplar dinsel kitaplardır. Basılı yayınlar için harf ve metin dizimi erken dönem grafik tasarım pratikleridir.
Asıl çıkış noktası ise; sanayileşme ve modern yaşama geçiş ile, özellikle de fotoğrafın keşfi ile ortaya çıkan İzlenimcilik ve Post-İzlenimcilik akımlarının sonrasında başlamıştır. Çünkü resim sanatı farklı bir yöne ilerlemeye başlamış ve grafik, afiş, ürün katalogları vb. öne çıkmaya başlamıştır. Gazetenin ortaya çıkmasıyla reklam ve tanıtım öne çıkmıştır. Örneğin; ürün katalogları ilk önceleri fotoğraflarla değil gravür baskılar ile yapılmaktaydı. İşlerin tanıtımını ve duyurusunu yapan afişler de kendi içerisinde ayrı bir alan haline geliyordu. Bu alanlarda ilk çalışanlar da grafiker, grafik sanatçısı veya tasarımcı değil ressamlardı. Bu yüzden resimsel özellikleri önde, tipografik özellikleri geri planda kalıyordu. Fakat baskı tekniklerinin ilerlemesi, fotoğrafın geliştirilmesi ve tipografinin önem kazanması ile özellikle afiş tasarımı ve dolayısıyla grafik sanatlar resimden ayrı, tasarımın birer dalı olarak ortaya çıkmıştır.

Türkiye'de İbrahim Müteferrika ilk defa 14 Aralık 1727'de Müteferrika Matbaası kurulmuştur. Burada basılan kitaplar dünya kitap tarihine ve Osmanlı kültürü tarihine dair önemli bilgiler vermektedir. Bu matbaada 1729-1742 tarihleri arasında 16 kitap basılmıştır. 1729'da "Vankulu Lugati" Arapça harflerle ilk basılan kitaptır. Katip Çelebi'nin 1732'de basılan "Cihannuma"sı içinde harita ve çizimler vardır. J. B Holderman'ın "Grammaire Turque" kitabı 1730'da Osmanlı'da Latin alfabesini kullanan ilk baskı olmuştur. 1732 yılında basılan "Tarih-i Hind-i garbi" (Amerika'nin keşfi), Amerika hakkında Müslüman bir yazar tarafından yazılan ilk kitaptır, 13 tahta baskı içerir.
II. Meşrutiyet'in sağladığı özgürlük ortamında, grafik sanatının günlük uygulamalarda kullanımına ilişkin ilk ciddi girişim olarak 1909 yılında İlâncılık Kolektif Şirketini görmekteyiz. Basın ilanı alanında yapılan çalışmalar, önce Balkan Savaşı, ardından yaşanan 1. Dünya Savaşı nedeniyle yaşamını sürdürememiştir. Bilinen ilk sanatsal grafik uygulaması Ferah Tiyatrosu için hazırlanan afiş çalışmasıdır. Bu dönemde yurt dışından gelen tüketim ürünlerinin afişleri de yapılmıştır.
1891-1896 arasında William Morris tasarladığı kitaplarla zamanına göre çok başarılı grafik tasarım işler üretmiştir. William Morris'in isleri, grafik tasarım için bir pazar olduğunu göstermiştir. Bu dönemler tasarımın sanattan ayrılmaya başladığı dönemlerdir. Ayrıca Münch pre-refaeritler ortaya çıkmıştır. Bu pre-refaeritler; resimleri idealize edilmiş, hayali, gerçek dışı kadın ve erkek tipolojisi, duygunun ve aşkın yüceliğine yönelik resimlerdir. Bu resimlerde anlatım yalınlaşmış, detaylar kaybolmuştur. İzleyenin baktığında hemen anlayabilmesi amaçlanmıştır. Münch'ün resimleri de grafik tasarım alanında yapılan ön hazırlık çalışmaları olarak kabul edilmektedir.
Birinci Dünya savaşı sonrasında 19. yüzyılın sanat ve tasarım görüşlerine tepki olarak yeni düşünceler oluşmaya başlamıştır. 1919'da Almanya'nın Weimar şehrinde kurulan Bauhaus okulu sanat ve tasarım alanında birçok yeniliğin öncüsü olmuştur.
Günümüzde Grafik tasarım büyük ölçüde bilgisayar programları aracılığı ile yapılmaktadır.[kaynak belirtilmeli]

1980'lerin ortalarında, masaüstü yayıncılık ve grafik sanatı yazılımı uygulamaları, daha önce manuel olarak yürütülen bilgisayar görüntüsü işleme ve oluşturma yeteneklerini tanıttı. Bilgisayarlar, tasarımcıların mizanpaj veya tipografik değişikliklerin etkilerini anında görmelerini ve geleneksel medyanın etkilerini simüle etmelerini sağladı. Kalemler gibi geleneksel araçlar, sonlandırma için bilgisayarlar kullanıldığında bile faydalı olabilir. Bir tasarımcı veya sanat yönetmeni, yaratıcı sürecin bir parçası olarak çok sayıda kavramın taslağını çizebilir. Stiluslar, el çizimlerini dijital olarak yakalamak için tablet bilgisayarlarla birlikte kullanılabilir.

Çoğu tasarımcı, geleneksel ve bilgisayar tabanlı teknolojileri birleştiren karma bir süreç kullanır. İlk olarak, bir fikri yürütmek ve onay almak için elle işlenmiş düzenler kullanılır, ardından cilalanmış görsel ürün bir bilgisayarda üretilir.
Grafik tasarımcıların görüntü oluşturma, tipografi ve mizanpaj için yazılım programlarında yetkin olmaları beklenir. 1990'ların başından beri grafik tasarımcılar tarafından kullanılan popüler ve "endüstri standardı" yazılım programlarının neredeyse tamamı Adobe Inc.'in ürünleridir. Adobe Photoshop (fotoğraf düzenleme için raster tarama tabanlı bir program) ve Adobe Illustrator (çizim için vektör tabanlı bir program) genellikle son aşamada kullanılır. Dünyanın her yerinden bazı tasarımcılar CorelDRAW kullanıyor. CorelDraw, Corel Corporation tarafından geliştirilen ve pazarlanan bir vektörel grafik düzenleme yazılımıdır. Vektör grafiğini düzenlemek için kullanılan açık kaynaklı yazılım Inkscape'dir. Inkscape'te kullanılan birincil dosya biçimi Ölçeklenebilir Vektör Grafikleri'dir (SVG). Dosyayı başka herhangi bir vektör biçiminde içe veya dışa aktarabilirsiniz. Tasarımcılar, çalışmalarında genellikle çevrimiçi tasarım veritabanlarından önceden tasarlanmış raster grafik ve vektör grafikleri kullanırlar. Raster görüntüler Adobe Photoshop'ta, vektör logolar ve çizimler Adobe Illustrator ve CorelDraw'da düzenlenebilir. Nihai ürün, InDesign, Serif PagePlus ve QuarkXPress gibi başlıca sayfa düzeni programlarından birinde birleştirilebilir.
Birçok ücretsiz ve açık kaynaklı program, hem profesyoneller hem de sıradan kullanıcılar tarafından grafik tasarım için kullanılır. Bunlardan bazıları vektör grafikleri için Inkscape, fotoğraf düzenleme ve görüntü işleme için GIMP, dijital boyama için Krita ve sayfa düzeni için Scribus'u içerir.

Grafik tasarım kariyer yolları, yaratıcı yelpazenin tüm bölümlerini kapsar ve çoğu zaman örtüşür. Çalışanlar, tasarım hizmetleri, yayıncılık, reklamcılık ve halkla ilişkiler gibi özel görevleri yerine getirir. 2023 itibarıyla ortalama maaş yıllık 50.710 dolardı. Sektördeki ana iş unvanları genellikle ülkeye özgüdür. Grafik tasarımcı, sanat yönetmeni, yaratıcı yönetmen, animatör ve giriş seviyesi prodüksiyon sanatçısını içerebilirler. Hizmet verilen sektöre göre sorumluluklar "DTP ortağı" veya "Grafik Sanatçısı" gibi farklı unvanlara sahip olabilir. Sorumluluklar, videografi, video sanatı, video üretimi, video editörü, illüstrasyon, fotoğrafçılık, animasyon, görsel efektler veya etkileşimli tasarım gibi özel becerileri içerebilir.
Grafik tasarımcılar, tasarım danışmanlıkları veya marka ajansları gibi şirketlerde çalışabilir, diğerleri ise yayıncılık, pazarlama veya diğer iletişim şirketlerinde çalışabilir. Özellikle kişisel bilgisayarların kullanılmaya başlanmasından bu yana birçok grafik tasarımcı, tasarım odaklı olmayan organizasyonlarda şirket içi tasarımcı olarak çalışmaktadır. Grafik tasarımcılar ayrıca kendi şartları, fiyatları, fikirleri vb. üzerinde çalışarak serbest meslek ve uzaktan çalışma yapabilirler.
Bir grafik tasarımcı genellikle sanat yönetmenine, kreatif direktöre veya kıdemli medya kreatifine rapor verir. Bir tasarımcı daha kıdemli hale geldikçe, tasarım yapmak için daha az, marka geliştirme ve kurumsal kimlik geliştirme gibi daha geniş yaratıcı faaliyetlerde diğer tasarımcılara liderlik etmek ve onları yönlendirmek için daha fazla zaman harcarlar. Müşterilerle daha doğrudan etkileşim kurmaları, örneğin özetleri almaları ve yorumlamaları beklenir.

Hareket grafikleri
Tipografi
İllüstrasyon
Karikatür
Serigrafi
İmlek
Dijital tasarım
Gravür, Klişe, Trio
Buklet, Broşür, Katalog, Afiş, Kartpostal, Dergi, Etiket, Çıkartma, Billboard, Tabela, Branda, Pano
Dizgi Kitap tasarımı
Ambalaj tasarımı
Stand tasarımı
Web tasarımı (Arayüz tasarımı)

İnteraktif tasarım
Animasyon 3D Tasarım
Fotoğrafçılık
Kurumsal kimlik (Logo, Antedli, Zarf, Kartvizit, Fatura, Dosya, Promosyon ürünleri; (Otokoku, Pad, Magnet, Kalem, Bardak))Tasarımı

[1] 27 Haziran 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Yazılar "Grafikerler Meslek Kuruluşu" 1990 s.11

Grafiti, çoğunlukla kamusal bir alanda yer alan bir duvar ya da yüzeye çizilmiş, kazınmış veya püskürtülmüş yazı ve çizimlerdir.
Kelime, Yunanca   "graphein" (yazmak) kelimesinden  gelmiş ve İtalyanca "sgraffio" (karalamak) kelimesinden türemiştir. İlk çağlardan beri bir durumu resmetme, tanımlama ya da dikkat çekme yöntemlerinden birisidir.  Bugün bilinen anlamıyla grafiti, 1960'ların sonlarında Amerika Birleşik Devletleri'nin hip hop kültürüyle birlikte doğmuştur.
Modern şehirlerde otobüslerin içlerine sivri bir aletle kazınan yazılardan sokak duvarlarına sprey boyayla çizilen resimlere kadar pek çok uygulama grafitinin kapsamına girmektedir. Kimi çevrelerce bir sanat dalı olarak kabul edilirken, bir başka bakış açısı da, grafitiyi vandalizm olarak değerlendirmekte ve suçla ilişkilendirmektedir.

Tarihsel olarak grafitinin mağara duvarlarına çizilen şekillere dayandığı düşünülür. Antik Yunan’da bugünkü Türkiye’de Efes antik kalıntılarındaki fahişelik ilanı bilinen ilk grafiti olarak kabul edilir. Pompei kentindeki buluntularda da duvara kazınmış benzer  ilanlara rastlanmıştır. Eski Mısır'da yolculuğa çıkanlar da geçtikleri yerlerin duvarlarına adlarını ya da resimlerini çizerek kendilerinden iz bırakmışlardır; Bu antik dönem duvar yazılarına ve resimlerine de ‘graffito’ denilmektedir.
II. Dünya Savaşı'nda propaganda aracı olarak kullanılan grafiti, günümüzdeki anlamıyla 1960'lı yıllarda Amerika'da, özellikle New York'ta  politik eylemciler ve sokak çeteleri, seslerini duyurmak ve kendi çetelerinin sınırlarını belirlemek için benimsenen bir yöntem olarak ortaya çıktı. 1970'li yıllarda ortaya çıkan rap ve hip-hop kültürü, grafitinin dünyada yaygınlaşmasını sağladı.
Kendisini tarihteki ilk yazıcı (writer) olarak tanımlayan ‘Corn Bread’ ilk grafitisini 1967 yılında yapmıştır ancak bu tarihten önce de grafiti çalışmalarına rastlanmaktadır. Grafiti yapmakla ünlenen ilk yazıcı, 1969 yılında yaşadığı New York'un  Yunan mahalesinde duvarlara keçeli kalemle imza atmaya başlayan TAKIdir. Grafiti sanatının  ilk kez  dünya kamuoyunda duyulması, "TAKI183" takma ismiyle duvarlara  imza  atan postacı hakkında 21 Temmuz 1971'de New York Times gazetesinde yayımlanan bir makale ile gerçekleşti. New York'ta hip hop kültüründen beslenen grafiti, şehirde binaların dış cephelerine koruyucu kaplamalar kapatılmaya başlanması üzerine  duvarlardan metrolara yani yer altına indi ve imza atma geleneği New York şehir metrosunda otoriteye karşı çıkma ritüeline dönüştü.‘Futura2000’, ‘Revolt’, ‘Haze’, ‘Skeme’ ve  ‘Vandal Squad’ gibi yazıcılar, metro grafiti sanatının ortaya çıkmasını sağladı. Yazar sayısının artması ile rekabet de arttı ve tanınır olma kaygısı ile bireyselleşme çabaları görüldü; pek çok el yazısı ve hat tarzı geliştirildi. New York banliyölerinde  yaşayan yazıcılar içinde ‘Dondi’, grafitinin küresel bir sanat hareketi olarak doğuşunda temel bir rol oynadı.   Grafiti, 1970'lerde ABD'nin hemen hemen tümüne yayıldı. Ancak o dönemde grafiti kamuoyunda suçla ilişkilendirilmekte idi.

Grafiti, “tag" adı verilen grafiti yazarları tarafından özel konutlar ve tarihsel eserler dahil herhangi bir yeri grafiti zemini kabul edip rastgele boyayarak uygulanmış; bunun sonucu olarak vandalizm kabul edilip  grafitiler silinmiş; uygulayanlar hakkında yasal işlemler yapılmıştır. Grafiti yapanlar kendini gizlemekte papo184, junior 161, barbara 62, TAKI 183 gibi takma isimler kullanmıştır. Günümüzde kimliğini açıklamaktan çekinmeyen, bu konuda yasal dernekler, sinema filmleri, bilgisayar oyunları, web siteleri, grafik bilgisayar programları vb. oluşturanların temsilciliğinde, çeşitli iniş çıkışlarla varlığını sürdürmektedir.
Grafiti altkültürünün merkezindeki rekabet ve “Stil Savaşları" balon şeklinde olan harflerden, “stamp” (damga) olarak bilinen üç boyutlu grafitilere ve karmaşık  “wild style” (vahşi stile) doğru bir evrimleşmeyi sağlamıştır.
1980'lerde “Style Wars” ve “Wild Style” adlı iki belgesel grafiti ve hip hop kültürünün geniş kitlelere yayılmasında rol oynadı. Avrupa'nın ve Güney Amerika'nın politik sorunlar yaşayan bölgelerinde yoğun olarak görülmeye başladı. Doksanlı yıllarda grafiti kendine özgü bir giyim, yaşam tarzı ve literatür oluşturdu. Thiery Noir adlı bir sokak sanatçısının Berlin Duvarı'nın  yıkılışına eşlik eden grafitileri uluslararası bir ün kazanarak grafiti üzerinden özgürlük 
isteminin sanatsal bir ifadesi oldu.
Grafitinin kaligrafik biçimi, ikibinli yılların sunduğu kültürel ve teknik olanaklar ile yepyeni bir boyut kazanmıştır. Günümüzde sokak sanatçısı, ismini değil, vermek istediği mesajı yaymayı amaçlamakta ve çok daha çeşitli materyalleri kullanmaktadır.

Piece; görüntüler içinde isim ya da harf, çizikler.
Stencil, kâğıt, karton, metal malzemelerden kesilerek oluşturulmuş; karikatür, rakam, harf, resim ve baskı kalıplarının boyanması ile yüzeye çıkan görüntüler.
Poster, kâğıt malzemelerin tutkal gibi malzemelerle yüzeye yapıştırılması
Mozaik, seramik malzemelerin yüzeye tutturulması
Light grafiti, ışıkla yapılan, kalıcı olmayan grafitidir ve bu özelliğinden ötürü yasal kabul edilir.
3B Tebeşir sanatı, kaldırıma tebeşirle üç boyutlu görünen resim çizilmesi.
Tag, Yazarların seçtiği nicklerin (lakap) yüzeylere marker kalemlerle aktarılması
Stencil, kâğıt, karton, metal malzemelerden kesilerek oluşturulmuş; karikatür, rakam, harf, resim ve baskı kalıplarının boyanması ile yüzeye çıkan görüntüler.
Etiket, Yapıştırılmaya hazır, kesilmiş kâğıtların üzerine tag (paraf), desen çizmek veya yapılmış hazır yapışkan yüzeyli grafiklerin yüzeylere uygulanması

Writer, Grafiti yapan sanatçı.
Sketch, duvara çizilecek grafitinin defter, tablo ya da sunta üzerine çizilen taslağı.
Blackbook, tasarladığı sketchleri çizmek için writerların taşıdığı defter.
Character, grafiti bittiği zaman yanlarına yapılan genellikle insan şeklinde olan karikatür.
Marker, taslak yapılırken kullanılan farklı renk ve değişik kalınlıkları olan kalem. Grafiti bittikten sonra imza atmak için de kullanılır.
Firstline, Grafiti yapılırken atılan ilk çizgi.
Outline, grafiti harf çizgileri ya da dış çizgileri.
Secondline, dış çizgileri çevreleyen çizgi.
Highlights, grafitinin bazı noktalarına, genellikle harflerin sağ alt köşesine verilen parlaklık ya da ışık efekti.
Fill in, grafiti dış çizgileri yapıldıktan sonra içini boyanması. Tek renk veya çok renkli olabilir.
Toy, daha acemi olduğu parçalarından anlaşılan kişilere takılan hakaretvari lakap.

Duvar resmi
Hip Hop
Sokak Sanatı
M. Chat

Style Wars belgeseli 11 Haziran 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sokak Sanatı Grafiti ve Writer Hakkında Bilmeniz Gerekenler

Gravür, bir baskı tekniği olarak matbaacılıkta ve sanat ürünlerinin yaratımında kullanılan bir kazıma şekli, çukurbaskı veya oyma baskı olarak adlandırılabilir. Baskı yapılacak görüntü ahşap, metal veya taş levha üzerine çeşitli yöntemler (elle kazıyarak veya asite yedirme) aktarıldıktan sonra levha mürekkep ile sıvanır. Levhanın yüzeyi temizlenince mürekkep yalnız çukur yerlerde kalır ve levhanın üzerindeki görüntü baskı uygulanarak kağıda aktarılır.
15. yüzyıldan sonra ortaya çıkışından itibaren gravür, günümüze kadar sanatçıları tarafından yaygın bir biçimde kullanılmış ve geliştirilmiştir. Günümüzde birçok sanatçı gravür baskı tekniğinden sanat baskılarının üretilmesinde yararlanmaktadır. Matbaacılıkta ise 19. yüzyılın sonlarına kadar basımı yapılan kitaplarda yer alan resimlerin kaliteli reprodüksiyonu için kullanılan gravür, bir baskı tekniği olarak günümüzde fotogravür ya da tifdruk baskı (rotagravür) biçiminde kullanılmaktadır.
Genel olarak gezi eserleri içine serpiştirilen gravürler kimi eserlerde ayrı bir ciltte albüm ya da taşbaskılarını albüm şeklinde yayınlamıştır.

Batı dünyasında yayınlanan kaliteli dergilerde Osmanlı İmparatorluğu ile ilgili daha çok haber niteliğindeki yazılar gravürlerle süslenerek zenginleştirilmiştir. 1854-1856 Kırım Savaşı ve 1877-1878 Türk-Rus savaşı sırasında başta İstanbul Ve İstanbul'da günlük yaşam olmak üzere, İmparatorluğun diğer kentlerinin görüntüleri bu dergilerde oldukça çoktur. Bu dergilere örnek olarak Paris'te yayınlanan L'Illustration, Londra'da yayınlanan The Illustrated London News ve The Graphic gösterilebilir. Bunun yanı sıra İstanbul ile ilgili gravürler içeren Leipzig'de yayınlanan “Hesperos”ta ve Londra’da yayınlanan “He brettanikos aster” adlarında kaliteli iki Rumca dergi vardır. İstanbul'da çıkan Servet-i Fünûn da gravür ve taşbaskı resimleriyle yayınlanan dergilerden biridir.

Bu tür eserlerin başında Osmanlı İmparatorluğu ile ilgili tarihi ve sosyal içerikli yayınlar gelir. Mouradgea d'Ohsson'un “Tableau général de l’Empire Othoman”, Dimitri Kantemir’in “The history of the growth and decay of the Ottoman Empire”, 1877-1878 Türk-Rus savaşı kaleme alınan “Cassell’s illustrated history of the Russo-Turkish war” ve "Russed et Turcs: la guerre d’Orient” adlı eserleri örnek olarak gösterebiliriz.

Güvenlik kültürü; grup üyelerini ve amaçlarını kazadan beladan korumak için takip edilen kurallar, alışkanlıklar, yöntem ve alet-edavatlar bütününe verilen isimdir. Grup, rakipleri ya da düşmanları olan bir ülke; bir politik, askeri, ticari veya ideolojik örgüt olabilir. Grup, toplumdaki egemen kültürün tasvip etmediği, bazen kanunların da yasakladığı bir yaklaşımı savunan kişilerin bir araya gelmesiyle de oluşmuş olabilir.
Genelde güvenlik kültürünün amacı (veya başarı ölçüsü) rastgele oluşumların veya ummadık aktörlerin kasıtlı sinsi girişimlerinin gruba verebileceği zararların olasılığını azaltmak, casusların gruba sızmalarını önlemek, hassas bilgilerin grup dışındakilerce öğrenilmesine fırsat vermemektir.

Güvenlik
Gizlilik

Özel

Genel
(İngilizce) Security Culture article in Wild Resistance

Güzel sanatlar, güzellik ve zevkle ilgilenen sanatlar için kullanılan bir ifadedir.
Resim, heykel, mimarlık, müzik ve şiirden oluşan beş başlıca sanat alanını kapsar. Zaman zaman yazarların kendine özgü görüş ve anlayışlarının sonucu olarak başka birtakım sanatlar bu şemaya dahil edildiği görülür; örneğin bahçe düzenleme, gravür ve dekoratif sanatlar, dans, tiyatro, kimi zaman opera, hitabet ve edebi düzyazı.
Bu terim ilk defa Fransızcada "beaux arts" olarak 18. yüzyılda doğmuştur. Güzel sanatlar teriminin ortaya çıkışındaki motivasyon; resim, heykel gibi görsel sanat dallarını tekstil, seramik ahşap işlemeciliği gibi zanaat ve uygulamalı sanatlar ile popüler sanatlardan  (hikâye anlatıcılığı, popüler şarkılar gibi) ayırmaktı. "Güzel sanatlar" diye isimlendirilen şey, esin ve deha ile ilgili bir meseleyken zanaatların ve popüler sanatların hedefi sadece kullanım değeri sunma veya eğlendirmekten ibaretti. Böylece eski çağlarda birçok dilde görülen sanat/zanaat özdeşliği; kullanılmak için değil de, hiçbir çıkar gözetmeksizin yalnızca hoşlanmak amacıyla seyredilmek için nesneler üretilmesinin birbirinden ayrılmasıyla ortadan kalktı. Buradaki güzel, sanat eserinin niteliğini değil, disiplinin estetikle bağlantısını vurgulamak için kullanılmıştır.
Günümüzde güzel sanatlar daha çok, klasik veya akademik sanatla bağlantılı olan geleneksel görsel sanatlar anlamına gelir. Türkiye'de geçmişte bir dönem güzel sanatlar için Arapça "fen"in çoğulu "funun-u nefise", daha sonra "sanayi-i nefise" kullanılmıştır.

Geleneksel veya diğer bir deyişle klasik sınıflandırmaya göre güzel sanatlar, sanatı icra ederken kullanılan malzemeye göre yapılan sınıflandırmadır. Bu bağlamda üç farklı sanat grubu oluşturulabilir;

Çeşitli malzemeler kullanmak suretiyle maddeye biçim verilen sanatlar kabaca görsel sanatlar başlığı altında toplanmaktadır. Şekil verilebilen (plastik niteliğe sahip) boya, kil, alçı gibi   maddelerle yapılan bu sanatlara plastik sanatlar da denmektedir. Bu tarz sanatlar yoğun olarak göze hitap etmektedir.

Resim
Heykel
Mimarlık
Kabartma

Sese ve sözlere biçim verilerek yapılan sanatlara işitsel veya fonetik sanatlar denmektedir. Bu sanatlar ağırlıkla kulağa ve işitmeye yöneliktir.

Edebiyat
Müzik

Dramatik veya karma sanatlar olarak da adlandırılan ritmik sanatlar hareketlere, jest ve mimiklere yön vermek suretiyle hem göze hem de kulağa hitap eden sanatlardır.

Tiyatro
Bale
Dans
Opera
Sinema

Güzel sanatların geleneksel biçimde sınıflandırılması, bazı sanat dallarının nasıl kategorize edileceği konusunda tartışmalar ve belirsizlikler yaratmıştır. Bu yüzden sanatların ele alınış biçimleri değiştirilmiş; daha ayrıntılı ve kapsamlı bir sistematik geliştirilmiştir. Modern sınıflandırma sisteminde güzel sanatlar yedi başlık altında incelenmektedir:

Kağıt, tuval, cam, deri veya kumaş gibi belli bir yüzeye yapılan ve temel malzemesi boya olan tüm iki boyutlu sanat çalışmaları yüzey sanatları grubuna girmektedir.

Resim
Çizim
Yağlıboya
Karakalem
Ebru
Minyatür
Hat
Grafik
Afiş
Karikatür
Fotoğraf

Temel malzemesi toprak, taş, ahşap, mermer ve diğer madenler olan üç boyutlu sanat çalışmalarına hacim sanatları denir. Yüzey sanatlarından farklı olarak; eserlerin en ve boya ilave olarak bir de derinlikleri (hacimleri) vardır.

Heykel
Kabartma
Seramik
Porselen
Çini
Azulejo
Çömlek
Vitray
Çeşm-i bülbül
Ahşap oyma

Mekan sanatları; iç ve dış mekanları düzenleyen, genel olarak mimarlıkla alakalı olan sanat dallarıdır.

Mimarlık
İç mimarlık
Peyzaj mimarlığı

Yazı ve gramer kullanılarak oluşturulan sanat eserlerine dil sanatı veya edebiyat denir.

Temel aracı notalar olan müzik sanatı ve ona ait olan alt türler ses sanatlarına dahil edilirler.

İnsan bedeninin, jest ve mimiklerin belli bir koreografi çerçevesinde şekillendirilmesine dayanan sanatlara hareket sanatları denir.

Bale
Pandomim
Dans

Belirli bir hikâyenin veya kurgu metnin canlandırılmasına dayanan, senaryonun oyuncular tarafından eyleme dönüştürülerek sergilenmesine bağlı olarak oluşan sanatlara dramatik sanatlar denir.

Tiyatro
Sinema
Gölge oyunu
Opera
Müzikal

Halk sanatı, folklor ve halk kültürü bağlamında yapılmış her türlü görsel sanatları kapsar. Genellikle nesneler, yalnızca dekoratif olmaktan ziyade, pratik kullanıma da sahiptir. El sanatları, halk destanı, halk dansı, halk çalgısı, halk müziği, halk oyunu, halk güreşi yaygın halk sanatı türleridir.
Halk sanatları, bir topluluğun kültürel yaşamına dayanır ve onu yansıtır. Folklor ve kültürel miras alanlarıyla ilişkili etkileyici kültür gövdesini kapsar. Maddi kültür, tarihsel olarak geleneksel bir topluluk içinde hazırlanmış ve kullanılmış nesneleri içerir. Somut olmayan kültürel miras müzik, dans ve anlatı yapıları gibi biçimleri içerir.

Folkloristik
Halk hikâyesi
Halk etimolojisi
Dekorativ sanat
Halk sanatında kavramlar
Vizyoner sanat
Naif sanat
Kabile sanatı
Siper sanatı
Tür resmi
Indigenouism
Americana
Art brut

Happening, 1950'lerin sonu ve 60'ların başında sanatçılar tarafından düzenlenen teatral etkinliklerdir. Dada ve Sürrealizm'den etkilenmiş, performans sanatının öncülü olmuştur. Terim olarak ilk defa Allan Kaprow'un "6 Bölümlük 18 Happening" (18 Happenings in 6 Parts) isimli eserinde kullanılmış ve yaygınlaşmıştır. Slayt gösterileri, dans, koku ve tat gibi hislere hitap eden etkinliklerin sahnelenmesi ve tecrübe edilmesi ön plana çıkar ve senaryoya bağlı rollerle değil, sanat ile çevresi arasında organik bir bağ içerisinde gerçekleşir. Birçok örneğinde izleyici katılımı önemlidir ve ortaya çıkan estetik etki, tecrübe edilen etkinliklerin bileşimidir. Claes Oldenburg'un "Dükkân" (Store) (1961), "Oto-bedenler" (Autobodies) (1963) ve "Yıkamalar" (Washes) (1965); Robert Rauschenberg'ün "Harita Odası II" (Map Room II) (1965); Robert Whitman'ın "Amerikan Ayı" (The American Moon) (1960); ve Kaprow'un "Çağrı" (Calling) (1965) isimli eserleri önemli happening'ler arasında sayılabilir.

Hüsn-i hat, Arap harfleri çevresinde oluşmuş güzel yazı sanatıdır. "İnce, uzun, doğru yol, birçok noktanın birbirine bitişerek sıralanmasından meydana gelen çizgi, çizgiye benzeyen şeyler ve yazı" anlamlarına gelen hat; İslam kültüründe "yazı" ve "güzel yazı" (hüsn-i hat, hüsnü'l hat, el-hattu'l hasen) manalarında kullanılmıştır. Hat sanatkarına verilen isim olan "hattat" tahminen 4. - 5. yüzyıldan sonra kullanılmaya başlanmıştır. İlk hattat Ali, hat sanatını kullanarak Kur'an-ı Kerim'in güzel biçimde yazılmasını sağlamıştır.

Hat sanatının doğduğu dönemde ortaya çıkan başlıca yazı çeşitlerin Makîlı ve Kûfi'dir. Bu yazıların köşelenmesi ve yuvarlanıp yumuşatılması halinde ortaya çıkmış diğer yazı çeşitleri Muhakkak, Nesih, Rika, Reyhânî, Sülüs ve Tevkî gibi çeşitlerdir. Bunların geneline Aklam-ı Sitte
denir. bunlar dışında Tâlik, Tomar, Divâni, Sümbüli, İcaze ve Gubarî gibi hat çeşitleri de vardır. Bölgelere göre hatlar Mağribî (Kayrevânî, Endülüsî, Fâsî, Mağribî, Sudanî), Tâlik (Tâlik, Nestâlik, Divanî, Şîkeste, Divanî Celî) ve Uzakdoğu (Sinî, Cavî) olarak da adlandırılabilecek çeşitleri vardır.

Ali Alparslan, Osmanlı Hat Sanatı Tarihi, 2nd ed. (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2004)
Wolfgang Kosack: Islamische Schriftkunst des Kufischen. Geometrisches Kufi in 593 Schriftbeispielen. Deutsch – Kufi – Arabisch. Christoph Brunner, Basel 2014, ISBN 978-3-906206-10-3
Mühittin Serin, Hat Sanatı ve Meşhur Hattatlar, 2nd ed. (İstanbul: Kubbealtı Neşriyatı, 2003)

Kültür Bakanlığı 24 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İslam Hat Sanatı Örnekleri
Library of Congress'deki Hat Koleksyonu 13 Ağustos 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Ottoman Calligraphers and Their Works 13 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Aşağıda adlarına göre alfabetik olarak heykeltıraşların listesi yer almaktadır. Listeye ek yaparak Vikipedi'ye katkıda bulunabilirsiniz.

Agasias
Andrea del Verrocchio (c.1435 - 1488)
Annibale Caccavello (1515 - 1595)
Aleijadinho - Antonio Francisco Lisboa (1730 veya 1738 - 1814)
Alessandro Algardi (1595 - 1654)
Ali Hadi Bara
Ali Teoman Germaner
Auguste Rodin  (1840 - 1917)
Alberto Giacometti  (1901 - 1966)
Alexandre Falguière (1831 - 1900)
Alfred Barye (1839 - 1982)
Alfredo Bai (1913-1980)
Antoine-Louis Barye
Antoine Bourdelle (1861 - 1929)
Arnold Henry Bergier
Adrian Jones (1845 - 1938)
Adolph Alexander Weinman (1870 - 1952)
Alexander Ney
August Leimbach (1882 - 1965)
Alessandro Leopardo (1512-?)
Alexander Calder (1898 - 1976)
Alexander Milne Calder (1845 - 1923)
Alexander Stirling Calder (1870 - 1945)
Antonio Canova (1757 - 1822)
Agostino Carlini (1718 - 1790)
Adelaide Johnson (1859 - 1955)
Alison Wilding (1948 -)
Antony Gormley (1950 - )
Alceo Dossena (1878 - 1937)
Antonio del Pollaiolo
Agostino di Duccio (1418 - 1481)
Anish Kapoor, (1954 - )
Augustus Saint-Gaudens (1848 - 1907)
Albert Stewart (1900 - 1965)
Alexandre Colin
Antoine Coysevox
Albert Toft (1862 - 1949)
Antoine-Denis Chaudet (1763 -1810)
Allen Jones (born 1937)
Andrea Pisano (1270-1348)
Amedeo Modigliani (1884 - 1920)
Alexander Sokolov (1955 - )
Aristide Maillol (1861 - 1944)
Andreas Schlüter (1660 - 1714)
Arturo Martini (1889 - 1947)
Antonin İdrac (1849 - 1884)
Alain-Marcel Linse (1956 - )
Antonin Mercié (1845 - 1916)
Auguste Présult
Anne Truitt (1921 - 2004)

Baccio Bandinelli (1493 - 1560)
Bülent Çınar
Benvenuto Cellini (1500 - 1571)
Benjamin Creswick
Rembrandt Bugatti (1884 - 1916)
Michelangelo Buonarroti (1475 - 1564)
Barış İlkhan (1985 - )
Barbara Hepworth (1903 - 1975)
Benjamin Paul Akers (1825 - 1861)
Bartolomeo Ammanati (1511 - 1592)
Bill Woodrow (1948 - )
Bertel Thorvaldsen (1770 - 1844)
Bruce McLean
Benedetto da Maiano

Charles Daudelin (1920 - 2001)
Claus Sluter (14th century)
Charles Degeorge (1837 - 1888)
Carl Paul Jennewein (1890 - 1978)
Carl-Henning Pedersen (1913-2007)
Clement Meadmore (1929 - 2005)
Cathy de Monchaux (1960 - )
Cosimo Cenni
Camille Claudel (1864 - 1943)
Clodion
Cameron Cross (1963- )
Constantine Andreou (1917)
César Baldaccini
Cesare da Bagno (1530-1564)
Constantin Brancusi (1876 - 1957)
Caspar Buberl (1834 - 1899)
Charles Despiau (1874 - 1946)
Christopher Ross (1931 - )
Constantino Nivola
Caner Karakaş, (1981 - )
Corrado Parducci (1900 - 1981)
Charles Keck, (1875 - 1951)
Claes Oldenburg
Chana Orloff (1888 - 1968)
Carl Milles (1875 - 1955)
Clark Mills (1810-83)

Daniel Chester French (1850 - 1931)
Danese Cattaneo
Dante Parini (1890 - 1969)
David Smith (1906 - 1965)
eJagger
Donatello (1386 - 1466)
David Ascalon (d. 1945)
Duane Hanson (1925 - 1996)
Desiderio da Settignano (c.1430 - 1464)

Engin Yontunç (1929- )
Etienne Maurice Falconet
Enrique Alvarez
Ernst Barlach
Earl W. Bascom (1906 - 1995)
Ejler Bille (1910 - 2004)
Eduardo Chillida (1924-2002)
Edward Onslow Ford (1852 - 1901)
Eric Gill (1882 - 1940)
Emmanuel Frémiet (1824 - 1910)
Émile Guillemin (1841 - 1907)
Erik Thommesen (1916 - 2008)
Ernesto Bazzaro (1859-1937)
Einar Jonsson (1874 - 1954)
Edward Clark Potter (1857 - 1923)
Erol Uysal (1963-)
Emmet Sullivan (1895-?)

François-Raoul Larche (1860 - 1912)
Francesco Laurana
Frédéric Bartholdi (1834 - 1904)
Frederick Roth (1892 – 1944)
François-Joseph Duret (1804 - 1865)
Francavilla
François Joseph Bosio (1769 - 1845)
Filippo Brunelleschi
Frederic Remington (1861 - 1909)
François Griardon
Frederick Hart (1943 - 1999)
Frederick Ruckstull (1853 - 1942)
Frederick William MacMonnies (1863 - 1937)
François Rude (1784 - 1855)
Felix de Weldon (1907 - 2003)
Franz West (1947 - )
Franz Xaver Messerschmidt (1736 - 1783)

George Papashvily (1898-1978)
Gerhard Henning (1880 - 1967)
Gertrude Vanderbilt Whitney (1875-1942)
Giannino Castiglioni (1884–1971)
Giovanni della Robbia
Gustav Vigeland (1869 - 1943)
George Rennie (heykeltıraş) (1801 or 2 - 1860)
George Rickey (1907 - 2002)
Giambologna (1529 - 1608)
Gilbert & George (born 1943 & 1942)
Georges Braque (1882 - 1963)
Giovan Battista Foggini
Giovanni de Martino (1870 - 1935)
George Grard (1901 - 1984)
Giuseppe Grisoni (1699 - 1796)
Giovanni di Balduccio
Gian Lorenzo Bernini
Gutzon Borglum (1867 - 1941)
Georges Lacombe (1868 - 1916)
Giovanni Pisano (c. 1250 - 1314)
Gislebertus
Giuseppe Sammartino (1720 - 1793)
George Minne
Giovanni Strazza

Harold Parker (1873 - between 1960 - 2)
Herbert Haseltine (1877 - 1962)
Horatio Greenough (1805 - 1852)
Helena Hietanen (1963 - )
Hüsamettin SAYLIK (1975 - )
Harriet Hosmer (1830 - 1908)
Haluk Tezonar
Hamo Thornycroft (1850 - 1925)
Hüseyin Gezer
Harry Bates (1850 - 1899)
Hans Bellmer (1902 - 1975)
Henri Gaudier-Brzeska (1891 - 1915)
Henri Laurens (1885 - 1954)
Hiram Powers (1805 - 1873)
Henry Moore (1898 - 1986)
Hippolyte Moulin (1832 - 1884)

Igor Mitoraj (1944 - )
Ivan Meštrović (1883 - 1962)
Isamu Noguchi
Ivan Shadr (1887-1941)
Imogen Stuart (1927 - )

İdel İanchelevici (1909-1994)
İlhan Koman
İsmail Fatah Al Turk (1934-2004)
İvan Martos (1754-1835)
İsmet Değirmenci (1964-)

Joan Miró (1893 - 1983)
John Hogan (1800-1858)
Jules Dalou (1838 - 1902)
Jean-Baptiste Carpeaux (1827 - 1875)
J. Seward Johnson, Jr. (1930 - )
John Gibson (1790 - 1866)
Jean-Yves Gosti (1960 - )
Jawad Saleem(1920-1961)
Jean Arp (1886 - 1966)
John Bacon (1740 - 1799)
John Beckley (1930 - )
John Blakeley (1946 - )
Jean Antoine Houdon (1741 - 1828)
Jan de Weryha-Wysoczanski (1950 - )
James Sanborn (1945 - )
Jacopo Sansovino (1486 - 1570)
Jacques Lipchitz (1891 - 1973)
Javier Marchán (1967 - )
James Pradier (1790 - 1852)
Joseph Nollekens (1737 - 1823)
Jean Tinguely (1925-1991)
Johan Tobias Sergel (1740 - 1814)
John Skeaping (1901 - 1980)

Kai Nielsen (1882-1924)
Kiki Smith
Kuzgun Acar
Kamuran Aydogan
Kenan Yontunç (1904-1998)
Karl Bitter (1867 - 1915)
Kinji Akagawa (d. 1940)

Leonardo da Vinci (1452 - 1519)
Lorenzo Ghiberti (1378 - 1455)
Landolin Ohmacht (1760-1834)
Lee Lawrie (1877 - 1963)
Lucas Sithole (1931-1994)
Luca della Robbia (1400 - 1482)
Ludovico Cardi (Cigoli olarak da bilinir)
Luigi Acquisti (1745-1823)
Louise Bourgeois (1911 - )
Louis-François Roubiliac (1695-1792)

M. Scott Johnson (1968- )
Magdalena Abakanowicz (1930-2017)
Malvina Hoffman (1885 - 1966)
Marino Marini (1901 - 1980)
Mariotto Romanelli
Michelangelo (1475 - 1564)
Michelozzo
Martıgül Kalkan
Milton Horn (1906 - 1995),
Mino da Fiesole (c.1429 - 1484)
Mücahit BORA
Moshe Ziffer (1902 - 1989
Mehmet Aksoy
Maurice Ascalon (1913 - 2003)
Miguel Berrocal (1933 - )
Machado de Castro (1731 - 1822)
Marie-Anne Collot
Max Magnus Norman

Niki de Saint-Phalle (1930 - 2002)
Nicola Pisano (c. 1220 - 1278)
Natalie Krol
Nermin Farukî
Nir Alon (d. 1964)
Nurettin Bektaş (1962 -)
Naum Gabo (1890 - 1977)
Nikolaus Gerhaert (works ca. 1460 - 1473)

Olin Levi Warner (1844 - 1896)
Oskan Efendi (Yervant) (1855-1914)
Ossip Zadkine (1890 - 1967)
Oskar Schlemmer (1888 - 1943)

Paolo di Giovanni
Prince Paul Troubetzkoy (1866 - 1938)
Pierre Toutain-Dorbec (1951)
Per Hasselberg (1850 - 1894)
Per Kirkeby, (1938-)
Paul Manship (1885 - 1966)
Peter Geebelen (born 1965)
Peter Scheemakers (1691 - 1781)
Phidias (c. 490 BC - c. 430 BC)
Phillip King (1934 - )
Pablo Picasso (1881 - 1973)
Pietro Masni
Piotr Tayozhny (1887-1952)
Pierre Cartellier (1757-1831)
Polykleitos (5th century BC)
Paul Niclausse (1879 - 1958)
Paul de Vigne (1843-1901)
Praxiteles (4th century BC)
Pirre Puget
Patrick Pye (1929 - )
Pereira da Silva, Manuel (1920 - 2003)
Pietro da Barga
Peter Brandes (1944 - )
Pierre Granche (1948 - 1997)
Paul Granlund (1925 - 2003)
Paul Dubois (1829 - 1905)
Paula Sigley (1970 - )

Robert Jacobsen (1912-1993
Raymond Duchamp-Villon (1876 - 1918)
Reinhoud d'Haese (1928-2007)
Raymond Mason
Rikardur Jonsson (1888 - 1972)
Richard Hunt (1953 - )
Richard Long
René Iché (1897-1954)
Ron Mueck (1958 - )
Robert Irwin (1932 - )
Rayner Hoff (1894 - 1937)
Rene Paul Chambellan (1893 - 1955)
Rossella Cosentino
Richard Deacon (1949 - )
Robert Deurloo (1946- )
Robert Graham (1938 - )
Richard Serra (1939 - )
Rudolf Belling (1886-1972)

Salvatore Garau (1953 - )
Saskia Pfaeltzer (1955 - )
Sencer Sarı (1982 - )
Simeon Nelson
Sol LeWitt
Starr Kempf, (1917 - 1995)
Shinkichi Tajiri (1923-2009)
Simone di Francesco Talenti
Steve Fiorilla
Anthony Caro (1924 - )
Seyhun Topuz (1942-)

Şadi Çalık

Tankut Öktem (1940 - 2007)
Tiiu Kirsipuu (1957 - )
Tilman Riemenschneider (1460 - 1531)
Takashi Murakami (1962 - )
Tommaso Geraci (1931 - )
Tom Friedman
Tribolo
Treffle Berthlaume (1803 - 1884)
Tony Cragg (1949 - )

Ulrich Rückriem

Ünal Cimit (1934-1993)

Vadim Kosmatschof, (1938 - )
Vasko Lipovac (1931–2006)
Vincenzo Cinque (1852 - 1929)
Vincenzo de Rossi
Varol Topaç (1967 - ...)
Victor Fisher (1938-)
Vincenzo Gemito (1852 - 1929)

William Nutt
Wayne la Vardesti (1103 - 2005)
Wilhelm LehmbruckEdmonia Lewis (1845 - 1911)
William Reid Dick (1879 - 1961)
Wäinö Aaltonen (1894 - 1966)
Wilfried Behre
William Bloye

Yves Klein, (1928 - 1962)
Yaacov Agam (d. 1928)

Zoltán Kemény (1907 - 1965)
Zühtü Müridoğlu
Zbigniew Wąsiel (1966 -)

Işık sanatı genel olarak, fiziksel ışığın bir görsel sanat formunda kullanıldığı anlamına gelir, ancak bu terimin kullanımları ve tanımları oldukça çeşitlidir. Işık, görsel algıyı etkileyen bir araç olduğundan, birçok görsel sanat eseri bu nedenle ışık sanatı olarak kabul edilebilir. Ancak bu tanım, çoğu sanat eserinin temel algısal gerçeğini yansıtmaz. Bazı yaklaşımlar, ışığın sanat eserine katkıda bulunan bir araç olduğunu belirtirken, diğerleri ise tasvir edilen sanat biçimlerini de ışık sanatına dahil eder. Bu nedenle, ışık sanatı terimi geniş bir yelpazede kullanılmaktadır ve farklı anlayışlara sahiptir. Dolayısıyla, "lüminizm" terimi ışık sanatına atıfta bulunabilir; ancak daha önceki kullanımları resim tarzlarına işaret etmişti. Bu terim, genellikle Caravaggisti tarzındaki barok dönem ressamlarını veya 19. ve 20. yüzyıldaki temelde izlenimci okulları tanımlamak için kullanılmıştır.
Sanat aracı olarak ışıkla ilgili olarak, tarihsel olarak ışık sanatı genellikle sanat eserlerinde yapay ışığın kullanımıyla sınırlı kalmıştır. Bu durumda, ışık üreten makineler sanat eserinin bir parçası olarak değil, sanat eserinin kendisini oluşturan çevreleri nasıl modüle ettiğiyle ilgilenmiştir. Böylece, ışığın sanat eserindeki rolü, çevresini nasıl değiştirdiği ve görsel algıyı nasıl etkilediği paradoksal bir durum yaratmıştır.
Gerhard Auer'in 2004'te belirttiği geniş anlamda:

"Belgelenmemiş bir terim olarak, Işık Sanatı son zamanlarda kendini doğal hale getirmiştir; ne bir tür ne de bir üslup terimi olarak, birçok simbiyotik ilişkide yapay ışığın oynadığı rolün büyük olduğu gözlenmiştir. Yapay ışık, sadece ilham kaynağı olarak hizmet etmek yerine, kendisinden yararlanan çeşitli sanat akımlarını adlandırmak yerine kendini daha doğal bir şekilde sunmuştur."
Işık yayan bir şey içeren herhangi bir sanat eseri, bir ışık sanatı parçası olarak kabul edilebilmektedir.

Grimanesa Amoros
Tracey Emin
Yayoi Kusama
Rafael Lozano-Hemmer

Minimalizm
Dan Flavin
François Morellet
James Turrell
Robert Irwin

Kahve kültürü, kahve tüketimini çevreleyen gelenekler ve sosyal davranışlar dizisidir. Terim ayrıca kahvenin yaygın olarak kültürel yayılımı ve benimsenmesi anlamına gelir. 20. yüzyılın sonlarında, espresso, özellikle Batı dünyasında ve dünyanın diğer merkezlerinde, giderek daha popüler bir içecek haline geldi.
Kahve ve kahvehaneleri çevreleyen kültür, 14. yüzyıla, Osmanlı İmparatorluğuna kadar uzanmaktadır. Türk kahvesi Türkiye, Doğu Akdeniz ve Güneydoğu Avrupa'da popülerdir. Kahvehane kültürü, eski Türk İmparatorluğu'nun çoğunda, güçlü bir kültürel nüfuza sahipti. Batı Avrupa ve Doğu Akdeniz'deki kahvehaneler sadece sosyal merkezler değil, aynı zamanda sanatsal ve entelektüel merkezlerdi. Şu anda popüler bir turistik yer olan Paris'teki Les Deux Magots kahvehanesi, bir zamanlar Jean-Paul Sartre ve Simone de Beauvoir gibi entelektüellerin bulunduğu yer idi. 17. ve 18. yüzyılların sonlarında, Londra'daki kahvehaneler sanatçılar, yazarlar ve sosyalistler için popüler buluşma yerleri, ayrıca siyasi ve ticari faaliyet merkezleri haline geldi.
Amerika Birleşik Devletleri'nde, kahve kültürü, büyükşehir bölgelerindeki espresso standlarının ve kahve dükkânlarının varlığı ve Starbucks gibi büyük, uluslararası franchise'lerin yayılması ile bulundu. Birçok kahve dükkânı, müşteriler için ücretsiz kablosuz internet erişimi sunarak iş veya kişisel çalışmaları teşvik eder. 

Barista

Kamusal sanat, sanat eserlerinin, genelde açık alanda veya halka açık yerlerde, belirli plan ve uygulamalara göre sergilenerek yorumlanması anlamına gelen bir sanat terimidir.  Kamusal sanatın sergileneceği arazi veya bina için, o ülkenin hükûmetinden veya oraya sahip şirketten veya kişiden izin ve destek alınır. Heykeller ve anıtlar  kamusal sanatın en eski örnekleridir. Heykeltıraşlık kamu sanatının en çok tercih edilen dalıdır çünkü heykeller, pek çok dış etken ve vandalizme dayanıklı ve nispeten ucuz sanat eserleridir.
Kamusal sanat, sadece fiziksel objelerle sınırlandırılmamalıdır; danslar, geçit töreni, sokak tiyatrosu ve şiirin bile kamu sanatında kendine ait yerleri vardır. Kamu sanatçıları Michelangelo, Pablo Picasso ve Joan Miró gibi üstatların yanı sıra, sadece bu alana yoğunlaşmış Claes Oldenburg ve Pierre Granche gibi kişilerden oluşur.

Kavramsal sanat terimi, 1960'larda artık kendilerini alışılageldik sanat eseri biçiminde göstermeyen sanat eserleri için kullanılmaya başlanmıştır. Fikir sanatı olarak da geçer. Kavramsal sanatçılar, bir resim veya heykel yapmak üzere yola koyulup bu amaca yönelik fikirler üretmek yerine geleneksel gereçlerin ve biçimlerin ötesinde düşünüp fikirlerini uygun malzemeler ile ifade etme amacı güderler. Klasik anlamda resim veya heykel tarzı nesneler, ticari mal olmaya elverişli olduklarından sanatsal yaratı ve beğeninin dışında tutulur.
İlk olarak 1960'ların başında Henry Flynt tarafından bir Fluxus yayınında kavram sanatı olarak anılmıştır. Kavram sanatı, Joseph Kosuth ve Art & Language grubu tarafından daha sonra farklı anlamlarda kullanılmış, 1970'lerden itibaren ise "kavramsal" kullanımı yaygınlaşmıştır.
Kavramsal sanatta öncelik kavramda olduğundan ve metin (anlatı) ile de yakından bağlantılı olduğundan, bu sanat üretim şekli kendini her biçim ve malzemede gösterebilir. 1960'lardan itibaren özellikle performans sanatı, arazi sanatı, Arte Povera eğilimleri yaygınlaşmıştır. Bazı kavramsal sanat eserleri atık, buluntu nesneler, karalamalar, yazılı ifadeler veya kılavuzlardan oluştuğu gibi fotoğraf, film ve video da kullanılan gereçler arasındadır. Temel olarak 1960 ve 1970'lere ait bir akım olmasına rağmen hala etkisi büyüktür.

"Kavramsal sanatta fikir veya kavram, sanat eserinin en önemli kısmıdır... tüm planlamalar ve karar almalar önceden yapılır ve fikrin uygulamaya geçirilmesi ikinci planda kalır. Fikir, sanat yapan bir makine haline gelir."
Sol LeWitt (Amerikalı kavramsal sanatçı, 1928-2007), "Paragraphs on Conceptual Art" ; Artforum, yaz sayısı, 1967.
Ek olarak ayni makale de Sol LeWitt; "Kavramsal bir sanat eseri ancak fikir iyiyse iyidir", "İşini görsel olarak çekici kılıp kılmamak tamamen sanatçıya kalmıştır", "Başarılı düşünceler (Sol LeWitt`in modülleri gibi) genellikle görüntü düzleminde basit görünürler çünkü onlar kaçınılmazdırlar". Konuyu anlamak açısından, en önemlisi olarak da "Kavramsal sanat izleyicinin gözüne hitap etmekten çok beynine hitap eder" der.
Joseph Kosuth, Art After Philisophy adli kitabında şöyle demektedir: "Duchamp'tan sonra doğası gereği yapılan her türlü sanat kavramsal sanattır. Çünkü sanat sadece kavramsal olarak var olur."

Art & Language, Beuys, Broodthaers, Burgin, Craig-Martin, Gilbert & George, Klein, Kosuth, Latham, Long, Manzoni, Smithson, Gulan, Ai Wei Wei.

https://web.archive.org/web/20060421030334/http://www.tate.org.uk/collections/glossary/

Kavramsal Sanatta İletişim Sorunsalı (Bilimsel Bildiri) 24 Mart 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Arkeolojide kaya sanatı, doğal yüzeylere, tipik olarak dikey taş yüzeylere yerleştirilen insan yapımı işaretlerdir. Hayatta kalan tarihi ve tarih öncesi kaya sanatının büyük bir kısmı mağaralarda veya kısmen kapalı kaya sığınaklarında bulunur; bu tip aynı zamanda mağara sanatı veya paryetal sanatı olarak da adlandırılabilir. Küresel bir fenomen olan kaya sanatı, dünyanın kültürel açıdan farklı birçok bölgesinde bulunur. İnsanlık tarihi boyunca birçok bağlamda üretilmiştir. Teknik açıdan ana gruplar şunlardır: kaya yüzeyine oyulmuş veya kazınmış petroglifler, mağara resimleri ve oyulmuş kaya kabartmaları. Başka bir teknik, zeminde oluşan jeogliflerdir. Bilinen en eski kaya sanatı, Avrupa, Avustralya, Asya ve Afrika'da bulunan Üst Paleolitik dönemden kalmadır. Bu sanat eserlerini inceleyen antropologlar, bunların muhtemelen büyülü-dini önemi olduğuna inanmaktadır.
Kaya sanatı çalışmalarının arkeolojik alt disiplini, ilk olarak 19. yüzyılın sonlarında Batı Avrupa'nın bazı bölgelerinin mağara sistemlerinde bulunan Üst Paleolitik kaya sanatını inceleyen Frankofon bilim adamları arasında gelişti. Kaya sanatı, onları hem kutsal öğeler hem de kültürel miraslarının önemli bileşenleri olarak gören dünyanın çeşitli yerlerindeki yerli halklar için önemli olmaya devam ettiğini gösterdi. Bu tür arkeolojik alanlar kültürel turizm için önemli kaynaklar haline gelebilir ve estetik nitelikleri nedeniyle popüler kültürde kullanılmış olabilir.

Kaya sanatı örnekleri Türkiye'de de bulunmaktadır. Bunlardan biri, tarihsel Klarceti bölgesinde, günümüzde Artvin ilinin merkez ilçesine bağlı Pırnallı köyünde bulunan ve Dahatula olarak bilinen mevkideki kaya resimleridir. Dahatula (დახატულა), Gürcüce bir kelime olup "resimlenmiş" anlamına gelir.

Kaya sanatı terimi, 1940'ların başlarında yayınlanmış literatürde yer almaktadır. Aynı zamanda "kaya oymaları", "kaya çizimleri", "kaya gravürleri", "kaya yazıları", "kaya resimleri", "kaya fotoğrafları", "kaya kayıtları", ve "kaya heykelleri olarak tanımlanmıştır.

David, Bruno, Mağara Sanatı, 2017, Thames ve Hudson,9780500204351
Malotki, Ekkehart and Weaver, Donald E. Jr., 2002, Stone Chisel ve Yucca Brush: Colorado Plateau Rock Art, Kiva Publishing Inc., Walnut, California,1-885772-27-0 (kumaş). "Genel halk" için; bu kitabın, fotoğrafların çekildiği her sitede yorum içeren 200'den fazla renkli baskı var; organizasyon erken sanatla başlar ve modern zamanlara gider.
Indian Rock Paintings: Their Chronology, Technique and Preservation. 1968. 19 Ağustos 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 27 Aralık 2020. 
Rohn, Arthur H. ve Ferguson, William M, 2006, Puebloan Ruins of the Southwest, University of New Mexico Press, Albuquerque NM,0-8263-3970-0 (pbk, : alk. kağıt). Harabelerin birincil tartışmasına ek olarak, sitelerde kaya sanatının renkli baskıları ve yorumları içerir.
Zboray, András, 2005, Libya Çölü Kaya Sanatı, Fliegel Jezerniczky, Newbury, Birleşik Krallık (1. Baskı 2005, 2. genişletilmiş baskı 2009). Orta Libya Çölü'ndeki (Arkenu, Uweinat ve Gilf Kebir platosu) bilinen tüm tarih öncesi kaya sanatı alanlarının resimli bir kataloğu ve bibliyografyası. İkinci baskı, siteleri belgeleyen 20000'den fazla fotoğraf içeriyor. DVD-ROM'da yayınlanmıştır.

Bradshaw Foundation 6 Kasım 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Dünyanın her yerinden rock sanatı üzerine kapsamlı arşiv.
Altarockart.no 13 Aralık 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Alta, Norveç Kaya Sanatının dijital arşivi
Global Rock Art Database (RADB) 13 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. rockartdatabase, Global Rock Art Database (RADB) uluslararası rock sanatı arşivleri için arama aracı
Maira Vadisi, Piedmont, Maira Vadisi'ndeki İtalya Kaya Sanatı, Piedmont, İtalya
Chauvet Mağarası 31 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Avrupa Tarih Öncesi Sanatı Veritabanı
İngiltere'nin Web'deki Rock Sanatı 19 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Resimleri ve 3B modelleriyle 1500'den fazla rock sanat paneli kaydı içeren ERA veritabanına erişim.
Tassili N'Ajjer, Merkezi Tassili N'Ajjer Kaya Sanatı (Tamrit, Sefar, Tin Tazarift, Jabbaren)
Uweinat ve Gilf Kebir 26 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Jebel Uweinat'ın Kaya Sanatı ve Gilf Kebir platosu ("Yüzücüler Mağarası")
Upper Brandberg 24 Ağustos 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Yukarı Brandberg'in 24 Ağustos 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. kaya resimleri, Namibya
Libya Çölü 30 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Libya Çölü 30 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Kaya Sanatı ve merkezi Libya Çölü'nün tarih öncesi kaya sanatının resimli kataloğu ve bibliyografyası
Rupestreweb.info 12 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Latin Amerika rock sanatı. Makaleler, Bölgeler, Haberler, Kaya sanatı araştırmacıları dizini
Tanums Hällristningsmuseum 25 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Kaya Sanatı Araştırma Merkezi ve Dünya Mirası Arşivi, Tanum, İsveç'te bulunmaktadır.
Rock Art Studies (RAS) 27 Ocak 2002 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Bancroft Kütüphanesi'nde dünya rock sanatı literatürüne 18.000'den fazla alıntı içeren bir Bibliyografik veritabanı.
Kaya Sanatı Örnekleri ve Görüntü Yakalama 27 Aralık 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Portekiz'deki Côa Vadisi ve Magdalenian Kaya Sanatı'ndan örnekler.
Rock Art Foundation 22 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Güneybatı Teksas'ın Aşağı Pecos bölgesindeki Kızılderili Kaya Sanatı
Afrika Rock Sanatına Güven 26 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Beckensall Arşivi 6000 ila 3500 yıl önce İngiltere'nin kuzeydoğusundaki Northumberland'de Neolitik ve Erken Tunç Çağı insanları tarafından yapılmış kaya oymaları.
British Rock Art Collection Birleşik Krallık'taki 1200'den fazla rock sanatı sitesinin 16.000'den fazla fotoğrafı, ilgili bilgiler ve bağlantılar ile.
Kırık Kaya 13 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Galerisi ve Petroglyph Tasarımları.
ARARA 26 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Amerikan Kaya Sanatı Araştırma Derneği.
Rupestre.net 24 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Esas olarak Valcamonica ve Alpine Rock Art'a ayrılmış bir kaya sanatı sitesi.
EuroPreArt 16 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Avrupa Prehistorik Sanatı veritabanı.
Murujuga Kaya Sanatı (Burrup Yarımadası) Batı Avustralya 18 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Güney Afrika'da Kaya Sanatı
UNESCO Dünya Mirası: Bhimbetka'nın Kaya Barınakları 8 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bundelkhand Kaya Resimleri, Hindistan 13 Ağustos 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
SpiralZoom.com 13 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., desen oluşumu bilimi, doğadaki spiraller, efsanevi hayal gücündeki 13 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. spiraller ve spiral kaya sanatı hakkında bir eğitim sitesi.
Dünya Çapında Rock Sanatı Seçkisi
İsrail'de Kaya Sanatı 23 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İran'da Tarih Öncesi Kaya Sanatı 7 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İran'da Petroglifler (Farsça)
Sidney Rock Sanatı 6 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Oregon'da Kaya Sanatı

Kent kültürü veya kent kimliği, mekân ve uzam boyutuyla kent bünyesinde yaşayan insanlarca, ortak bir paydaya istinaden üretilen maddi veya manevi değerlerin oluşum sürecidir. Burada önemli olan kente dair bir bellek oluşumu ve üretilen kültürel çıktıların kentli insan vasıtasıyla anlamlanıyor oluşudur. Bir başka görüşe göre ise kent kültürü, gelenek ve görenekleri farklı, değişik kültürlerden gelen kişilerin, bireysel hak ve sorumluluklarının bilincine vararak, yaşadıkları kente özgün görgü ve nezaket kuralları çerçevesinde bir arada yaşama kültürüdür. Kent kültürünü en çok etkileyen faktörlerin başında o kentin fiziksel, sosyoekonomik, kültürel ve tarihsel özellikleri gelmektedir.
Kent kimliği kavramı aynı zamanda o kentte ikamet edenlerin yaşadıkları yere yükledikleri anlamlandırma ve değerler kümesi olarak da nitelendirilebilir. Örnek vermek gerekirse Vatikan şehri bir din kenti iken, New York şehri Özgürlük Heykeli ve gökdelenlerle özdeşleştirilir; Paris denince kültür şehri ve Eyfel Kulesi, İstanbul denilince Ayasofya ve Sultanahmet Camii akla gelmektedir.

Kinetik sanat, izleyici tarafından algılanabilen hareketi içeren veya etkisi için harekete bağlı olan bir sanat türüdür. İzleyicinin sanat eserine bakış açısını genişleten ve çok boyutlu hareketi içeren kanvas tablolar, kinetik sanatın en eski örnekleridir. Daha yerinde bir ifadeyle, kinetik sanat, günümüzde en sık üç boyutlu heykellere ve doğal olarak hareket eden veya makineyle çalıştırılan cep telefonları gibi figürlere atıfta bulunan bir terimdir. Hareketli parçalara genellikle rüzgar, motor veya gözlemci tarafından güç verilir. Kinetik sanat, çok çeşitli birbiriyle örtüşen teknikleri ve stilleri kapsar.

Kasım 2013'te, MİT Müzesi tarafından, 5000 Hareketli Parça adlı bir kinetik sanat sergisi açıldı. Arthur Ganson, Anne Lilly, Rafael Lozano-Hemmer, John Douglas Powers ve Takis adlı sanatçıların çalışmaları burada sergilendi. Sergi, müzede sanat formuyla ilgili özel programlamayı içeren bir "kinetik sanat yılı"nı başlattı.
Neo-kinetik sanat, etkileşimli kinetik heykeller bulabileceğiniz Wuhu Uluslararası Heykel Parkı, Pekin, Çin'de oldukça popüler olmuştur.
Changi Havalimanı, Singapur,  uluslararası sanatçılar ve Christian Moeller'ın büyük ölçekli kinetik enstalasyonlarını içeren bir sanat eseri koleksiyonuna sahiptir.

Yaacov Agam
Uli Aschenborn
David Ascalon
Fletcher Benton
Mark Bischof
Daniel Buren
Alexander Calder
Gregorio Vardanega
Martha Boto
U-Ram Choe
Angela Conner
Carlos Cruz-Diez
Marcel Duchamp
Lin Emery
Rowland Emett
Arthur Ganson
Nemo Gould
Gerhard von Graevenitz
Bruce Gray
Ralfonso Gschwend
Rafael Lozano-Hemmer
Chuck Hoberman
Anthony Howe
Irma Hünerfauth
Tim Hunkin
Theo Jansen
Ned Kahn
Roger Katan
Starr Kempf
Frederick Kiesler
Viacheslav Koleichuk
Gyula Kosice
Gilles Larrain
Julio Le Parc
Liliane Lijn
Len Lye
Sal Maccarone
Heinz Mack
Phyllis Mark
László Moholy-Nagy
Alejandro Otero
Robert Perless
Otto Piene
George Rickey
Ken Rinaldo
Barton Rubenstein
Nicolas Schöffer
Eusebio Sempere
Jesús Rafael Soto
Mark di Suvero
Takis
Jean Tinguely
Wen-Ying Tsai
Marc van den Broek
Panayiotis Vassilakis
Lyman Whitaker
Ludwig Wilding

Nadir Afonso
Getulio Alviani
Marina Apollonio
Carlos Cruz-Díez
Ronald Mallory
Youri Messen-Jaschin
Vera Molnár
Abraham Palatnik
Bridget Riley
Eusebio Sempere
Grazia Varisco
Victor Vasarely
Jean-Pierre Yvaral

Gaz heykeltıraşlığı
Kinegram
Lumino kinetik sanat
Robotik sanat
Ses sanatı

The Birth of Contemporary Art: 1946-1968. Rizzoli Publishing. 2008. ISBN 9788861301948. 
The Technique of Kinetic Art. David and Charles. 1971. ISBN 9780713425185. 
Theories of Modern Art: A Source Book by Artists and Critics. University of California Press. 1984. ISBN 9780520052567. 
Fletcher Benton: The Kinetic Years. Hudson Hills Press. 2009. ISBN 9781555952952. 
Op-Tricks: Creating Kinetic Art. Lippincott Williams & Wilkins. 1972. ISBN 9780397312177. 
Vasarely. Crown Publishing Group. 1991. ISBN 9780517508008. 
Rodchenko: Design. Antique Collector's Club. 2009. ISBN 9781851495917. 
Tatlin: Art for a New World. Hatje Cantz Verlag GmbH & Co KG. 2012. ISBN 9783775733632. 
Jackson Pollock. Yale University Press. 2012. ISBN 9780300192506. 

Kinetic Art Organisation (KAO) - KAO - En Büyük Uluslararası Kinetik Sanat Organizasyonu (Kinetik Sanat film ve kitap kütüphanesi, KAO Müzesi planlanmıştır)

Kitap Sanatı, kitapların yapısal ve kavramsal özelliklerini kullanan veya bunlara atıfta bulunan eserlerin yaratılmasını içeren sanat alanıdır. Kitap sanatı aynı zamanda bu alanda üretilen sanat eserlerini tanımlamak için de kullanılır. Bu eserler metin ve/veya resim içerebilir veya heykelsi olabilir.
Kitap sanatı binlerce yıldır var olmuştur ve Mısır papirüslerinde, Çin, Japon ve Kore parşömenlerinde ve kitaplarında, Mezoamerikan yazmalarında ve tüm insanlık tarihi boyunca görülebilir. Cathy Courtney'nin Speaking of Book Art (Kitap Sanatından Konuşmak) adlı kitabında yer alan bir röportajda kitap sanatçısı Helen Douglas, önceki nesillerden kitap sanatı örnekleri olarak livres d' artiste ve yirminci yüzyıl Rus kitapları hakkındaki bilgilerini tartışıyor. Röportajın ilerleyen saatlerinde Douglas, Kitap Sanatı türü hakkında yazmaya devam ediyor, "...bir "resim" ve "heykel" hakkında konuşabilirsiniz, "kitap" hakkında da konuşabilmeniz gerekir." "Kitap Sanatları" terimi, baskı, kağıt yapımı, tipografi ve ciltleme gibi kitap sanatı üretmek için kullanılan yaratıcı ve zanaat disiplinlerini ifade eder. Çağdaş sanatın bir alanı olarak Kitap Sanatı, 1960'lardan bu yana çarpıcı bir şekilde büyümüştür. Oakland, Kaliforniya'daki Mills College'da Kitap Sanatı ve Yaratıcı Yazarlık yüksek lisans programı gibi birçok üniversitede Kitap Sanatı programları mevcuttur.
Kolej Kitap Sanatı Derneği (CBAA) 2008 yılında kurulmuştur. CBAA yıllık konferanslar düzenler, Openings: Studies in Book Art başlıklı açık erişimli bir dergi yayınlar ve Kitap Sanatı Teorisi üzerine bir blog tutar.
Kitap Sanatı içinde, ince baskı kitapları, heykel kitap çalışmaları, sanatçı kitapları, değiştirilmiş kitaplar, tasarımcı ciltleri, enstalasyonlar ve performanslar dahil olmak üzere çeşitli alt alanlar vardır.
İnce baskı Kitap Sanatı, kitap geleneğini değerli bir nesne olarak takip eder. İngiliz Sanat ve El Sanatları hareketinden William Morris'in Kelmscott Press'i gibi yayıncılar, kitap sanatlarının önemli öncülerindendir. 20. yüzyıla ait kaliteli baskı Kitap Sanatı örnekleri, Arron Press ve The Gahenna Press tarafından yayınlanan çalışmaları içermektedir.

Kitsch, (Kiç diye okunur), tüketicilerinde (seyreden, izleyen, dinleyen, okuyan, bakan kişilerde) estetik etki yaratan ancak
herhangi bir sanat akımı kapsamında değerlendirilmesi mümkün olmayan ürünleri ifade eden bir sanat terimidir. Genellikle var olan bir tarzın "aşağı bir kopyası" olan sanatı sınıflandırmak, ifade etmek için kullanılmıştır.
Kitsch terimi, 19. yüzyılda Almanya'da ucuz ve popüler resimleri veya eskizleri betimlemek için kullanılmaya başlanmış ve ardından pek çok dile aynı kelime çevirisi yapılmadan kavramsal olarak yerleşmiştir. Modernist dönemde "taklit, popüler, değersiz, klişe, dekoratif ve kitlelere hitap eden" anlamında ve "yüksek sanat"ın karşısında konumlandırılmış ve olumsuzlama üzerinden neyin sanat olduğunu tanımlayan bir işlev de görmüştür. Zaman içinde hem anlamı hem kullanımı evrilen ve değişen kitsch, güncel sanatın benimsediği, kullandığı, ironisini sahiplendiği bir kavrama dönüşmektedir.

Kitsch kelimesi, Almanca'ya ait bir kelimedir ve Fransızca'ya acotille  ya da art tape-à-l'oeil şeklinde çevrilmiştir. Ancak bu kelime, günümüzde tüm Avrupa dillerinde aynı şekilde ve aynı anlamda kullanılır. Sıfat olarak kullanıldığında, kitleler için tasarlanmış ve büyük çoğunluk tarafından beğenilen kültür ürünlerini niteler. İsim olarak ise bir zevk kategorisini tanımlar.
Bir görüşe göre kelime İngilizce'de gelişigüzel yapılmış karalama, müsvedde anlamına gelen "sketch" kelimesinin Almanca'da yanlış telaffuz edilmesinden doğmuştur. Bir başka görüşe göre Bavyera yöresinde yaygın olarak kullanılan ucuzlatmak, ayağa düşmek, bayağılaştırmak anlamlarına gelen, kimi yerel lehçelerde eski eşyadan yenisini yapmak, sokaktan çöp toplamak gibi anlamlar da kazanan "verkitschen" kelimesinden türemiş olabilir. Verkitschen fiilinden türeyen bu kavram, bir şeyin yerine başkasını satmak anlamına gelir.
Kitsch uzun zaman "çirkin", "rüküş", "zevksiz" gibi kelimelerle tanımlanmış, bu kelime akla kaba bir zevksizlik anıtı ya da kullanım eşyalarındaki gülünç ve naif bir tutumu getirmiştir. Ancak zamanla kitsch kavramının  "estetik zevkten yoksunluğu" değil, estetik kalitenin özel bir türünü nitelediği kabul edilmeye başlanmıştır.
Kavram, sanat dünyasına ilk olarak resim dalından girmiş, ardından edebiyat otoriteleri tarafından ele alınmış ve bazı eserler acımasızca eleştirilip "kitsch" ilan edilmiştir.  Mimaride kitsch yapıtlar, komik, yerine uygun olmayan, aniden insanın karşısına çıkmış bir şekil alırlar.

19. yüzyılda Almanya'da ve Avusturya'da yaygın olarak kullanılan kitsch  kelimesinin ilk olarak 1860'lar ve 1870'lerde Münih'in sanat piyasasında ortaya çıktığı ve kolayca pazarlanabilen, ucuz ve çokça rağbet gören resimleri ve eskizleri tarif etmek için kullanıldığı konusunda mutabakat vardır.   Dramatik etki, duygusallık, dokunaklı olma gibi özellikleri vurgulayan Romantizmin, kitsch ile yapısal olarak benzediği düşünülmektedir.  Kitsch'in özünü oluşturan şey onun açık uçlu belirlenemezliği, bulanık "halüsinasyon" gücü, aldatıcı düşselliği, kolay bir katharsis vaadidir.  Kitsch, kendisini ironiye bırakır, bu da onun sanat alanında yeniden ortaya çıkmasına yön veren tarafı olmuştur.
Kitsch tanımlaması ve analizi oldukça zor bir kavramdır. Net ve katı bir tanımını yapmak neredeyse imkansızdır. Kitsch, modern estetiğin en şaşırtıcı ve en belirsiz kategorilerinden biridir; sanatın kendisi gibi kitsch de tek bir noktadan tanımlanamaz. Kitsch, herkesin anlayabileceği yaygın bir dil konuşmalıdır. Kitsch kafa karıştırıcı değildir, her zaman doğrudan temsili kullanır.
Sanat eleştirmeni Clement Greenberg, 1939 yılında Partisan Review dergisinde yayımlanan "Avangard ve Kitsch" başlıklı makalesinde sanat ve kitsch'i karşıt iki kavram olarak ele almıştır: "Kitsch mekaniktir ve formüllere dayanır. Kitsch zamanımızda sahte olan her şeyin özüdür. Kitsch müşterilerinden paraları hariç hiçbir şey talep etmez – zamanlarını dahi". Kitsch, avangarda ve modernizme karşıt bir estetik anlamında yaygınlaşmaya bu makaleden sonra başlamıştır. Gillo Dorfles'e göre, "kitsch sanatın özelliklerini taşır, oysa gerçekte sanatın yanıltılmasıdır". Matei Calinescu'ya göre ise "Bütün kitsch kavramı, taklit, sahtekarlık, karşıtlık ve aldatma-estetiği etrafında döner."  Kitsch, gotik, rokoko ve barokun çağdaş biçimidir. Jean Baudrillard kitsch'i kültürel bir kategori olarak gerçek olmayanla, simülasyonla ve taklitle özdeşleştirir.  Yazar Milan Kundera'ya göre ise "Ne kadar aşağılık bulursak bulalım, kitsch insanlık durumunun vazgeçilmez bir parçasıdır."

"Kitsch! Kültürel politikalar ve beğeni" kitabının yazarları Ruth Holliday ve Tracey Potts'a göre günümüzde kitsch, "şüpheli geçmişinden sıyrılarak biyografisinin 'eğlence' aşamasına giriyor gibi görünmektedir" ve "muhtemelen dokunmak için güvenli olacak kadar soğumuştur".
Cool kitsch, havalı-yapan-kitsch'tir ve havalı-yapan-kitsch, yoğunlaştırılmış bir kendi kendine yapım tekniğidir. Bazı kitsch nesnelerini havalı bir şekilde sahneye koymaya ve yeniden değerlendirmeye yardımcı olan karmaşık manevralara dikkat etmektir, bir dizi gizlenmiş sınıf eylemini açığa çıkarır.

Kültür tarihçisi Celeste Olalquiaga, Yapay Krallık kitabında, bilim ve endüstri tarafından dönüştürülen bir dünyanın ortaya çıkardığı kayıp duygularıyla ilişkilendiren bir kitsch teorisi geliştirir. Kâğıt ağırlıkları, akvaryumlar, deniz kızları ve Kristal Saray gibi örneklere odaklanan Olalquiaga, Benjamin'in "diyalektik görüntü" kavramını, daha yaygın olarak tartışılan "nostaljik kitsch" ten farklılaştırdığı "melankolik kitsch" in ütopik potansiyelini tartışmak için kullanır.
Bu iki tip kitsch, iki farklı bellek biçimine karşılık gelir. Nostaljik kitsch, "bilinçli veya uydurulmuş bir devamlılık duygusu için deneyim yoğunluğunu feda eden" "anımsama" yoluyla çalışır: "Anın yoğunluğunu tolere edemeyen anımsama, bir olayın kabul edilebilir kısımlarını seçer ve tamamlanmış olarak algılanan bir bellekte birleştirir. […] Yeniden inşa edilen bu deneyim, kendisinin bir amblemi olarak dondurularak kültürel bir fosil haline gelir."
Buna karşılık, melankolik kitsch, Olalquiaga'nın "bir nesne aracılığıyla yoğunluk ve dolaysızlık deneyimini yeniden ele geçirmeye" çalışan "hatıra" ile ilişkilendirdiği bir bellek biçimi olan "hatırlama" yoluyla işlev görür. Anımsama, hatırlanan bir olayı sembolik aleme çevirirken ("temsili anlam lehine dolaysızlıktan yoksun bırakılmış"), hatırlama "bilinçdışının anısıdır."

Endüstri Ürünleri Tasarımcısı Sebahat Karcı, mimar ve akademisyen Emre Demirtaş ve İrem Uslu danışmanlığında yürüttüğü “Araştırma Tabanlı Tasarım Projesi” kapsamında kitsch kavramı üzerinden kent kimliği analizi yaparak İstanbul'a dair bir  “Kitsch Pop-Up Kitap” (üç boyutlu katlanabilir kitap) üretti (2019).
19. yüzyıldan bu yana anlamı değişikliğe uğrayan kitsch kavramı üzerine Ulya Soley küratörlüğünde İstanbul'da Pera Müzesi'nde bir grup sergisi açıldı (2021).< Sergide, Alex Da Corte ve Jayson Musson, Bruno Miguel, Cameron Askin, FAILE, Farah Al Qasimi, Gülsün Karamustafa, Hayırlı Evlat, Miao Ying, Nick Cave, Olia Lialina ve Mike Tyka, Pierre et Gilles, Slavs and Tatars ve Volkan Aslan'ın  yapıtları yer aldı.

Camp
Parodi
Klişe

Yunan mitolojisinde, Kleio (Yunanca: Κλειώ)  tarihin ilham perisidir veya birkaç mitolojik hikâyede, lir çalmanın ilham perisidir.

Kleio'nun adı etimolojik olarak Yunanca κλέω/κλείω kökünden ("anlatmak", "ünlü yapmak" veya "kutlamak" anlamına gelir) türetilmiştir. İsim Kleio olarak latinleştirilmiştir. Ancak Amerikan Kütüphane Birliği-Kongre Kütüphanesi sistemi gibi bazı modern sistemler, orijinal Yunanca kappa'yı temsil etmek için K'yi ve ει (epsilon iota) diftongunu temsil etmek için ei'yi kullanır.

Tüm ilham perileri gibi, Kleio da Zeus ile hafıza tanrıçası ve titan olan Mnemosyne'nin kızıdır. Kız kardeşi Müzler ile birlikte, ya Helikon Dağı'nda ya da Parnassos Dağı'nda yaşadığı düşünülmektedir. İlham perileri için diğer ortak yer ise Teselya'daki Olimpos Dağı'na yakın Pieria'dır.
Kleio, Hyacinth (Sümbül) adında bir oğula sahiptir. Babası mitlere göre değişiklik göstermektedir. Bunlar Pierus veya Sparta kralı Oebalus ya da Sparta'da yaşayan Amyclae halkının atası olan kral Amyclas'tır. Bazı kaynaklara göre Kleio, Hymenaios'un da annesidir. Ayrıca bazı kaynaklar onu Argos'ta gömülü bir şair olan Linus'un annesi olarak kabul eder. Ancak kaynağa göre Linus'un ebeveynleri değişkenlik gösterir. Örneğin bazı kaynaklara göre annesi Kleio'nun kız kardeşlerinden Urania ya da Calliope'dir.

Korku kültürü (veya korku iklimi ), insanların duygusal önyargı yoluyla siyasi veya iş hedeflerine ulaşmak için genel kamuoyunda korkuyu teşvik edebileceğini gösteren kavramdır. Frank Furedi  tarafından sosyolojik bir çerçeve olarak geliştirildi ve son zamanlarda Amerikalı sosyolog Barry Glassner tarafından popüler bir hale getirildi.

Nazi Alman siyasetçi Hermann Göring, insanların nasıl korkutulabileceğini ve normalde karşı çıkacakları bir savaşı nasıl destekleyebileceklerini şöyle anlattı:

Halk savaş istemez ama her zaman liderlerin emrine amade kılınabilir. Bu çok kolaydır. Tek yapmanız gereken onlara saldırıya uğradıklarını söylemek ve barış yanlılarını vatanseverlikten yoksun olmanın yanı sıra ülkeyi tehlikeye atmakla suçlamaktır. Bu her ülkede aynı şekilde işler.
Maria Helena Moreira Alves, Askeri Brezilya'da Devlet ve Muhalefet adlı kitabında, 1964'ten bu yana siyasi baskının bir parçası olarak bir "korku kültürü" uygulandığını tespit etti. Kendisi bu terimi Brezilya'nın milli güvenlik aygıtının siyasi katılımı tutuklanma ve işkence riskiyle eşitleme çabasında uyguladığı yöntemleri tanımlamak için kullandı. Cassação (Türkçe: temyiz), ordu mensuplarını yasal olarak öldüklerini ilan ederek onları cezalandırmak için kullanılan bu tür bir yöntemdir. Bu, muhalefete karşı caydırıcı bir unsur olarak korku kültürünü güçlendirerek siyasi kontrol potansiyelini artırmıştır.
Alves, 1969 Ulusal Güvenlik Yasası'nda yapılan değişikliklerin, Brezilya'da bir "korku kültürü" oluşturmak için " ekonomik sömürü, fiziksel baskı, siyasi kontrol ve katı sansürün " kullanılmaya başlandığını gösterdi. Korku kültürünün üç psikolojik bileşeni arasında sansür yoluyla sessizlik, izolasyon duygusu ve "tüm muhalefet kanallarının kapalı olduğuna dair genelleştirilmiş bir inanç" yer alıyordu. "Muhalefet faaliyetlerinden geri durma "nın yanı sıra "tam bir umutsuzluk hissi" de hüküm sürüyordu.
Eski ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniew Brzezinski, ABD hükûmetinin " terörizmle savaş " terimini kullanmasının kasıtlı olarak bir korku kültürü yaratmayı amaçladığını, çünkü bunun "mantığı kararttığını, duyguları yoğunlaştırdığını ve demagog politikacıların halkı harekete geçirmesini kolaylaştırdığını" öne sürmektedir.
Eski Sosyoloji profesörü ve Spiked dergisi yazarı Frank Furedi, günümüz korku kültürünün 11 Eylül saldırılarıyla başlamadığını söylemektedir. Daha önce, genetiği değiştirilmiş gıdalardan cep telefonlarına, küresel ısınmadan şap hastalığına kadar her konuda halk paniğinin yaygın olduğunu savunuyor. Furedi, risk algılarının, güvenlikle ilgili fikirlerin ve sağlık, çevre ve teknolojiyle ilgili tartışmaların bilimle veya ampirik kanıtlarla çok az ilgisi olduğunu savunmaktadır. Bunlar daha ziyade insanların savunmasızlığına ilişkin kültürel varsayımlarla şekillenmektedir. Furedi, "11 Eylül sonrası dünyamız hakkında, geleceğe yönelik irrasyonel korkulardan ziyade mevcut tüm kanıtların mantıklı bir değerlendirmesine dayanan yetişkinlere özgü bir tartışmaya ihtiyacımız var" diyor.
İngiliz akademisyenler Gabe Mythen ve Sandra Walklate, 11 Eylül saldırıları, 2004 Madrid tren saldırıları ve 2005 Londra saldırılarının ardından hükûmet kurumlarının korku ve belirsizlikle dolu kültürel bir ortamda "yeni terörizm" söylemi geliştirdiğini öne sürmektedirler. İngiliz araştırmacılar, bu süreçlerin kamu güvenliği kavramlarını azalttığını ve Birleşik Krallık'taki etnik azınlık grupları için olumsuz sonuçları olan, beyaz olmayan "terörist öteki" imajını yarattığını savundu.
Gazeteci Adam Curtis , The Rise of the Politics of Fear alt başlıklı 2004 BBC belgesel film dizisi The Power of Nightmares'da politikacıların korkuları toplum üzerindeki güçlerini ve kontrollerini artırmak için kullandıklarını savunuyor. Her ne kadar "korku kültürü" terimini kullanmamış olsa da Curtis'in filminde anlattığı şey bu kavramın bir yansımasıdır. Amerikan yeni muhafazakar hareketine ve bu hareketin önce Sovyetler Birliği'nden, sonra da radikal İslamcılardan gelen tehdidi nasıl tasvir ettiğine bakmaktadır. Curtis, 11 Eylül saldırılarından bu yana Batı'da büyük ölçüde yanıltıcı bir terör korkusunun olduğu ve George W. Bush ve Tony Blair gibi politikacıların güçlerini ve otoritelerini yeniden tesis edecek yeni bir güçle karşılaştıklarında ısrar ediyor. Curtis'in filmi medyayı, güvenlik güçlerini ve Bush yönetimini güçlerini bu şekilde genişlettikleri için eleştiriyordu. Filmde, o zamanki Uluslararası Güvenlik Analizi Merkezi Direktörü ve King's College London Uluslararası Politika Enstitüsü Kıdemli Araştırma Görevlisi olan Bill Durodié, bu ağa "icat" demenin çok güçlü bir terim olacağını söyleyerek, bunun yerine muhtemelen var olmayan ve büyük ölçüde "kendi en kötü korkularımızdan oluşan bir yansıma olduğunu ve gördüklerimizin yaratılmış bir fantezi olduğunu" ileri sürmüştür.

Ashforth, liderliğin potansiyel olarak yıkıcı yönlerini ele almış ve küçük zorbalar olarak adlandırdığı liderleri "zorba bir yönetim tarzı uygulayan ve işyerinde korku iklimine yol açan liderler" olarak tanımlamıştır. Kısmi veya aralıklı olumsuz pekiştirme, etkili bir korku ve şüphe ortamı yaratabilir. Çalışanlar zorbaların hoş görüldüğünü hissettiklerinde, bunun sonucunda bir korku iklimi ortaya çıkabilir. Birçok çalışma, bir yandan zorbalık ile diğer yandan otokratik liderlik ve otoriter bir şekilde çatışmaları çözme veya anlaşmazlıkları ele alma arasında bir ilişki olduğunu doğrulamıştır. Otoriter bir liderlik tarzı, diyaloğa çok az yer veren ya da hiç yer vermeyen ve şikayet etmenin beyhude olarak görüldüğü bir korku iklimi yaratabilmektedir.
Kamu sektöründeki sendika üyeleri üzerinde yapılan bir araştırmada, yaklaşık her beş çalışandan biri, zorbalığa şahit olmaları sonucunda işyerinden ayrılmayı düşündüklerini bildirmiştir. Rayner bu verileri, yönetimin zorbalığın varlığından haberdar olmasına rağmen daha önce zorbalara müsamaha gösterildiği, çalışanların ihbarda bulunmayı güvensiz olarak gördüğü bir korku ortamının varlığına işaret ederek açıklamıştır. Ödül, ceza ve motivasyona duyarlılıktaki bireysel farklılıklar, pekiştirme duyarlılığı teorisi kapsamında incelenmiş ve işyeri performansına da uygulanmıştır. İşyerindeki korku kültürü, W. Edwards Deming'in yöneticiler için iş etkinliğini dönüştürmeye yönelik oluşturduğu "temel ilkelere" aykırıdır. On dört ilkesinden biri, herkesin şirket için etkili bir şekilde çalışmasına olanak sağlamak amacıyla korkuyu ortadan kaldırmaktır.

Terör eylemleri nadir görülen bir olgu olmasına rağmen, kitle iletişim araçlarının tüketimi Amerika Birleşik Devletleri'nde terör korkusunun aşılanmasında derin bir etkiye sahiptir. George Gerbner ve meslektaşları 1960'lardan itibaren medya tüketimi ile suç korkusu arasında var olan ilişkinin incelenmesine hız vermişlerdir. Gerbner'e göre televizyon ve diğer kitle iletişim araçları, gerçekliğe dayalı bir dünya görüşünden ziyade "tekrarlayan medya mesajlarını" yansıtan bir dünya görüşü yaratmaktadır. Birçok Amerikalı günlük olarak medyanın bir çeşidine maruz kalmaktadır; televizyon ve sosyal medya platformları hem yerel hem de uluslararası haberleri almada en çok kullanılan yöntemlerdir ki şiddet suçları ile terör eylemlerini merkeze alan haber ve ayrıntılar da bu yolla öğrenilmektedir. Akıllı telefonların ve sosyal medyanın kullanımının artmasıyla birlikte insanlar sürekli haber bombardımanına maruz kalmakta ve dünyanın her köşesinden gelen terörizmle ilgili hikâyeleri okuyabilmektedir. Medya, terörizm korkusunu ve ulusal güvenliğe yönelik diğer tehditleri körüklemektedir; bunların hepsi de halk üzerinde depresyon, anksiyete ve uykusuzluk gibi olumsuz psikolojik etkilere neden olmaktadır. Siyasetçiler, seçmenlerinin zihninde terör korkusunu daha da pekiştirmek için şiddet suçları ve terör eylemlerinden hemen sonra televizyona çıkarak ya da başka şekillerde röportajlar düzenlemekte ve sosyal medya platformlarını kullanmaktadırlar.

Sürü psikolojisi
Terörizm
Histeri
Nazi Almanyası'nda propaganda
Gestapo
Bin Dokuz Yüz Seksen Dört
Mobbing
Propaganda teknikleri
Tecavüz kültürü

Sanat eserini içinde bulunduğu kültüre bağlı olarak tanımlamaya yönelik bir kuramdır.
Kurumsal sanat kuramının temelleri ilk olarak Arthur Danto'nun 1964'te yazdığı, Andy Warhol'un Brillo Kutuları eserinin, sanat eseri olarak kabul edilmeyen gerçek Brillo kutularından görünürde ayırt edilemez olmasından yola çıkan The Artworld ("Sanat Dünyası") makalesiyle atılmıştır. Bir şeyin sanat eseri olarak kabul edilmesi için gözle görünen, kendi içindeki özellikler dışında sanat teorisi, sanat tarihi bilinci gibi bağlamların da gerekli olduğunu sanat dünyası adını verdiği bir çevre ile bağıntılı bir şekilde öne sürmüştür.
Danto'nun görüşleri daha sonra kurumsal teoriden semantik bir teoriye doğru kayarken, yazdığı makaleden etkilenip yola çıkan George Dickie bu teoriyi geliştirmiş ve 1974'te yazdığı Art and the Aesthetics ("Sanat ve Estetik") isimli kitabında sanatın tanımını:
"Bazı taraflarının kendisine, sosyal bir kurumu (sanat dünyası) temsil eden bazı kişi/kişiler tarafından beğenilmeye aday olmaya hak kazandırdığı özgün bir yapıt"
olarak yapmıştır. Bu tanımda sanat eseri değerlendirmeye alınmayıp tarafsız bir anlamda kullanılmış, sadece değerlendirmeye aday olduğu belirtilmiştir.
1997'de tekrar gözden geçirdiği tanımda şu değişiklikleri yapmıştır:

Sanat eseri, sanat dünyası ahalisine sunulmak üzere yaratılmış özgün bir yapıttır.
Sanatçı, sanat eseri yaratımına bilinçli olarak katkıda bulunan bir kişidir.
Ahali, kendilerine sunulan sanat nesnesini anlamak için belli bir birikime sahip kişilerdir.
Sanat dünyası, tüm sanat dünyası sistemlerinin bütünüdür.
Sanat dünyası sistemi, bir sanat eserinin bir sanatçı tarafından bir sanat dünyası ahalisine sunulmasına yarayan bir çerçevedir.

Yapıt (Eser): İnsan tarafından kasıtlı olarak yapılan bir eylemin mevcut olduğunu belirtir. Örneğin doğadan seçilen bir nesne veya Marcel Duchamp'ın hazıryapımları da kasıtlı olarak seçildiklerinden bu kapsama girerler.
Beğeni kazanmaya aday: 'Sanat eseri olarak kabul edilmeye aday' anlamına da gelir; hiç kimse tarafından beğenilmesine gerek yoktur, sadece sanat dünyası tarafından önerilmiştir.
Kurum: Koleksiyonerler, küratörler, müze yöneticileri, galericiler, pazarlamacılar, eleştirmenler buna dahildir.

The Encyclopedia of Aesthetics, ed. Michael Kelly: Oxford University Press, 1998

Institutional Theory of Art and the Artworld4 Eylül 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kübizm, 20. yüzyıl başındaki temsile dayalı sanat anlayışından saparak devrim yapan Fransız sanat akımıdır. Pablo Picasso ve Georges Braque, nesne yüzeylerinin ardına bakarak konuyu aynı anda değişik açılardan sunabilecek geometrik şekilleri vurgulamışlardır.

20. yüzyıl başlarında ortaya çıkmıştır. Kübizm terimi I. Dünya Savaşı'ndan önceki yıllarda Paris'te gelişen bir resim akımını belirtir. O dönemde Avrupa'da biçimlenmekte olan modern sanatın ışığın geçici etkilerini resmetmek olan izlenimcilerden hoşnut olmayan bir genç ressamlar kuşağı yetişiyordu; bunlar, Matisse'in çevresinde toplanmış olan fovların çok renkli resim sanatından da hoşlanmıyorlardı. Kübist sanatçılara göre dış dünyanın nesneleri sadece göründükleri yanıyla değil görünmeyen tüm yanları ile ele alınmalıydı. Empresyonizm'e egemen olan görme duygusu yerine, Kübistler aklın başatlığına dayanan aklın gücünü ortaya koymak istiyorlardı.Tablolarını sağlam temellere oturtmak istiyor ve bu konuda ressam Paul Cezanne'ın izinden gidiyorlardı. Nitekim bu ressamlar, Cezanne'dan, onun son Provence manzaralarından ve natürmortlarından esinlenecekler, bundan da kübizm doğacaktı. Manifestosu yazan Apollinair, bir taklit sanat değil tasarım sanatı olduğunu söyler.
1907'den 1912'ye değin süren kübizmin dönemi analitik kübizm olarak da bilinmektedir. Bu dönemde doğa, geometrik biçimlere silindir, küre, koni ya da prizma gibi bileşimlere sahip gibi düşünülerek tasvir edilmiştir.

Kübizm adı, Georges Braque'ın bir tablosunu gören bir sanat eleştirmeni olan Louis Vauxcelles'in bu tablo için «küçük küpler» sözünü kullanmasıyla ortaya çıkmıştır. Bir yanılgı sonucu yeni resme uygulanan bu deyim, Picasso ve Georges Braque'ın o tarihlerde birbirine pek benzeyen ilk kübist eserleri konusunda bir fikir verebilir. Her ikisi de hacimlerin iç içe geçtiği portreler, manzaralar, natürmortlar çizmekteydi. Onlar iki boyutlu (en ve boy) olan tuvalin yüzüne doğada üç boyutlu (en, boy, derinlik) olan nesneleri çizebilmenin çarelerini araştırıyorlardı. Bu, yeni bir sorun değildi; bütün resim sanatının sorunuydu; ama o zamana kadar, derinlik izlenimi perspektif aracılığıyla verilebiliyordu.
Picasso ile Braque, her şeyden önce bir tablonun ne olduğunu unutturan bu çözüm yolunu bir yana bıraktılar: Tablo, aslında dümdüz bir yüzeydir. Braque ile Picasso, biçimleri tuvalin üzerine kademeli sıralayarak üst üste yerleştirdiler. Zaten onların niyeti, gerçeği gördüğümüz gibi değil, olduğu gibi göstermekti: Yerimizi değiştirmeden bir nesneye baktığımız zaman onun sadece bir kısmını, bir köşesini veya bir yüzünü görürüz
Kübistler ise nesneleri, sanki çevresinde dolaşıyorlarmış gibi, birkaç bakış açısından, cepheden, yandan, üstten, alttan bakarak aynı imge üzerinde göstereceklerdir. Aynı şekilde, bir yüzü hem yandan, hem de iki gözü görülecek biçimde (karmaşık görüntü) vereceklerdir.
1911'e doğru Braque ve Picasso için, nesneleri kat kat açıp saydam küçük yüzeylere bölmek, kenar çizgilerini kırmak, gerçek bir oyun haline geldi; o kadar ki, neyin resmini yaptıklarını anlamak giderek zorlaştı. İki ressam o sıralarda Avrupa'nın başka merkezlerinde doğmakta olan soyut sanata çok yaklaşmış.
Kübistler, sanatlarını geliştirirken gerçeği tamamen özgün bir biçimde resim sanatına sokmak amacını güttüler: resme tamamen yabancı öğeleri (kâğıt, gazete parçaları, kibrit çöpleri) tablolarına yapıştırdılar. Üstelik boyalarına kum karıştırdıkları da oluyordu. Bütün bunlar günümüz resim sanatında sık sık rastlanan şeylerdir, ama o dönemde hiç görülmemişti. Kübistler bunu hem gerçek ile ilişkilerini yitirmediklerini göstermek, hem de resimde imtiyazlı madde diye bir şey olmadığını, bir tablonun herhangi bir şeyle yapılabileceğini göstermek için yaptılar. Yeter ki, tablo, biçimlerin tutarlı bir kompozisyonunu oluştursun.
Açıklık kaygısıyla, yapısal çizgileri iyice azalttılar ve kompozisyonlarına, hemen belirli bir nesneyi akla getiren resmedilmiş biçimleri eklediler: söz gelimi, bir gitarı belirtmek için teller ve bir eğri, keman için üzerindeki delikleri, şişe için ise şişenin boynunu çizmekle yetindiler.
Sanat felsefesi olarak, ayrı ayrı yerlerde geçen şeylerin birlikte ve aynı zamanda cereyan ettiğini tasavvur ve tasvir etmek düşüncesi ile, karışıklıktan hoşlanma zevkinin birleştirilerek ifade edilmesi esasına dayanır. Nitekim kübistlerin eserlerinde karmakarışık imajlara ve dağınık kelimelere rastlanır.
Kübistler, herhangi bir şeyde gözün türlü yönlerden görebildiği özellikleri, bir arada geometrik şekillerle göstermeye çalışır. Bu tarz resimlere kübik resim adı verilir. Kübizm, eşyanın uzaklık ve yer içinde kapladığı hacim kanununu temel hareket noktası olarak alır. Bu akıma mensup sanatçılar, resimde özün, değişmeyenin peşinde koştuklarını savunurlar. Onlara göre, konunun sadece görünen yönünü değil, görünmeyen tarafını da göstermek gerekir.
Bu akıma mensup olan edebiyatçıların gayesi ise, duygularla olayları birbirine karıştırmak, ayrı ayrı yerlerde geçen olayların birlikte, aynı anda olduğunu kabul etmek ve bu anlayışta eser vermektir. Bu yüzden kübistlerin eserleri oldukça karmaşıktır.
Kübistler, resimde renk oyunlarının yankılarını, güneş ışınlarının tabiat içinde uyandırdığı parıltıları bir yana bırakarak, eşyanın geometrik yapısına önem vermişlerdir. Bu bakımdan Kübizm, tabiatın yepyeni bir anlayışla değerlendirilmesidir denilebilir. Onlar sanatlarının kaynağını duygudan çok, düşüncede aramışlar, esere düşünceyi katarak empresyonistlerin aksine, ilim yoluyla değil sanat yoluyla sanata varmak prensibini seçmişlerdir.

Kübizm etkisi, 20. yüzyıl başlarında resim ve heykel sanat dallarında ortaya konan eserlerde görülmektedir. Ancak Fransa'da o dönem yaşanan toplumsal gerginlikler nedeniyle Kübizm edebiyat alanına da taşınmıştır. Şiirleri ile meşhur olmuş Guillaume Apollinaire Kübist şiirler yazarak Kübizm'i edebiyat alanına taşıyan isim olmuştur. Kübizm'in önce parçala sonra birleştir yönteminin Max Jacob tarafından şiirde kullanılmıştır.

Albert Gleizes
Alberto Giacometti
Aleksandra Ekster
Alexander Archipenko
Alexandra Nechita
Amadeo De Souza Cardoso
André Lhote
Ang Kiukok
Auguste Herbin
Daniel-Henry Kahnweiler
David Hockney
Diego Rivera
Doménikos Theotokópoulos (El Greco)
Emil Filla
Emiliano Di Cavalcanti
Emilio Pettoruti
Fernand Léger
Francis Bacon
Francis Picabia
Franz Marc
Frida Kahlo
George Braque
Gino Severini
Henri Laurens
Henri Le Fauconnier
Jacop Lawrence
Jacques Lipchitz
Jacques Villon
Jean Metzinger
Juan Gris
Kazimir Maleviç
Lyonel Feininger
Lyubov Popova
Marc Chagall
Marcel Duchamp
Maria Blanchard
Marie Laurencin
Mikhail Larionov
Natalia Goncharova
Pablo Picasso
Paul Cézanne
Paul Klee
Piet Mondrian
Raoul Dufy
Raymond Duchamp-Villon
Robert Delaunay
Roger de La Fresnaye
Romero Britto
Rufino Tamayo
Salvador Dali
Vicente Manansala
Victor Vasarely

Kültür Bolşevizmi, Nazi Almanyası'nda devlet destekli eleştirmenler tarafından, seküler, modernist ve ilerici kültürel hareketleri kınamak için kullanılan bir terimdi. Bu ifade, özellikle sanat, müzik ve cinsellik gibi alanlarda "Bolşevizm" olarak adlandırılan değişimleri hedef alırdı ve zaman zaman "Sanat Bolşevizmi," "Müzik Bolşevizmi" veya "Cinsel Bolşevizm" gibi alt terimlerle de anılırdı. Bu kavram, antisemitik bir bağlama sahip olan Yahudi Bolşevizmi komplo teorisiyle yakından ilişkilidir ve modern kültürel değişimleri Yahudilikle ve Marksizmle ilişkilendirerek karalamayı amaçlardı.
Kültür Bolşevizmi konusu ilk olarak 1920'lerde Weimar Almanya'sında gündeme gelmiştir. Bu dönemde, Max Ernst ve Max Beckmann gibi Alman sanatçılar, Adolf Hitler, Nazi Partisi ve diğer Alman milliyetçileri tarafından "Kültür Bolşevikleri" olarak suçlanmıştır. Naziler, aile, kimlik, müzik, sanat ve entelektüel yaşam kavramlarındaki değişim ve dönüşümleri ulusa yönelik bir saldırı olarak görmüş ve bu değişimleri genel olarak “Kültür Bolşevizmi” olarak adlandırmıştır. Bu terim, Bolşeviklerin Rusya’daki Marksist devrimci hareketiyle ilişkilendirilerek, modernist kültürel hareketleri karalama yöntemi olarak kullanılmıştır.
Kültürel Marksizm komplo teorisine adını veren "Kültürel Marksizm" terimi, "Kültür Bolşevizmi"nin modern bir çeşididir. Terimin bu çeşidi aşırı sağcı terörist Anders Breivik tarafından yayınladığı manifestonun giriş bölümünde kullanılmıştır.

Her ne kadar kökleri 1860'lara kadar uzansa da, 20. yüzyılın başında modern sanatın gelişimiyle birlikte geleneksel sanatsal değerler yerine, sanatçıların bireysel algı ve duygularına dayanan devrim niteliğinde bir sapma yaşanmıştır. Sanayi Devrimi, Aydınlanma Çağı'nın bireyci değerleri ve demokrasinin Batı'da tercih edilen yönetim biçimi olarak gelişmesiyle yakından bağlantılı olan geleneksel otoritenin reddi, bazıları için heyecan verici bir yenilikti. Ancak bu durum, eski düzende hissettikleri güveni yitiren pek çok kişi için son derece tehdit edici bir hal aldı. Dönemin birçok Almanı ve özellikle de Nazizm taraftarları, bu kültürel değişimleri Batı kültürü ve medeniyetinin bütünlüğüne yönelik büyük bir tehlike olarak görüyordu.
Bununla birlikte, modernist kırılma Rusya'daki 1917 Ekim Devrimi'yle aynı dönemde gerçekleşmiş ve bu yeni sanat bakış açısını tehdit olarak görenler, onu devrimden sonra iktidara gelen grupla, yani Marksist-Leninist siyasi felsefeye sahip Bolşeviklerle ilişkilendirmişlerdir. Aslında modernizm ve Bolşevizm arasındaki bağlantı son derece zayıf olup, aralarındaki bağlantı bulundukları dönmeden ortaya çıkmaktaydı. Öte yandan, Batı Avrupa'daki bazı sanatçılar devrim ideallerinden ilham almıştır. Öyle ki, Dadaist Richard Huelsenbeck 1920'de kendinden emin bir şekilde Dada'nın “Alman Bolşevik meselesi” olduğunu söylemiştir.

Yeni sanatın Bolşevizm ile ilişkilendirilmesi, sonraki yıllarda sağcı ve milliyetçi söylemlerde sıkça dile getirilmiş ve Adolf Hitler’in Kavgam kitabında bir bölüme konu olmuştur. Hitler’in iktidara gelmesinin ardından Naziler, başta soyut sanat ve Bauhaus mimarisi olmak üzere birçok çağdaş tarzı “Kültür Bolşevizmi” olarak suçlamışlardır. Tipograf Paul Renner, modern sanata olan sempatisi nedeniyle bir meslektaşının Nazi destekçileri tarafından dövüldüğünü gördükten sonra, Nazi estetiğine karşı “Kulturbolschewismus?” başlıklı bir makale yayımlamıştır. Aynı dönemde Carl von Ossietzky, Nazi eserlerinde bu terimin esnek kullanımıyla dalga geçmiştir:Kültür Bolşevizmi, orkestra şefi Klemperer’in meslektaşı Furtwängler’den farklı bir tempo tutmasıdır; bir ressamın gün batımına Aşağı Pomeranya’da görülmeyen bir renk katmasıdır; doğum kontrolünü desteklemektir; düz çatılı bir ev inşa etmektir; sezaryen doğumun beyaz perdede gösterilmesidir; Chaplin’in performansına ve Einstein’ın matematiksel sihirbazlığına hayranlık duymaktır. Buna Kültür Bolşevizmi denir ve bunlar Bay Stalin'e yapılan özel bir iyiliktir. Bu aynı zamanda Heinrich ve Thomas Mann kardeşlerin demokratik zihniyetidir, Hindemith veya Weill'in bir müzik parçasıdır ve bir delinin kendi ninesiyle evlenmesine izin veren bir yasanın çıkarılması için histerik ısrarıyla aynı anlama gelir.Naziler, iktidarı ele geçirdikten sonra modern sanatı baskılamak ve sanatı ulusal ve ırksal temalarla desteklemek için harekete geçmiştir. Renner, Huelsenbeck ve Bauhaus tasarımcıları da dahil olmak üzere Weimar döneminin çeşitli sanatçıları ötekileştirilmiştir.

Dejenere sanat
Yahudi Bolşevizmi
Alman fiziği
Kültürel Marksizm komplo teorisi
Nazi Almanyası'nda sansür

Büyük Proleter Kültür Devrimi (Çince (basitleştirilmiş): 无产阶级文化大革命; Çince (geleneksel): 無產階級文化大革命; pinyin: Wúchǎnjiējí Wénhuà Dàgémìng) ya da kısaca Kültür Devrimi (Çince: 文化大革命; pinyin: Wénhuà Dàgémìng; lit. 'Büyük Kültür Devrimi'), Çin Komünist Partisi Genel Sekreteri Mao Zedong'un iktidardaki son 10 yılı içinde (1966-1976) Çin Devrimi'nin ruhunu yeniden canlandırmak için başlattığı hareket.

Sovyetler Birliği'nde Nikita Kruşçev'in Sovyetler Birliği Komünist Partisi Genel Sekreteri olmasının ardından, daha önceki genel sekreter olan Stalin'i açıktan kınaması ve Marksist-Leninist ilkeleri "yumuşatır" görünmesi Çin Komünist Partisi ileri gelenlerinden bazılarına ilham ve cesaret vermişti. Bununla paralel olarak çıkan Çin-Sovyet ayrılığı sonucu ÇKP'nin bölünmesi ve bilhassa devlet başkanı Liu Şao Çi ve Pekin belediye başkanı Peng Çen'in muhalefete geçmesi Mao önderliğindeki kanadı endişelendirmişti. Çin'deki durumların Ekim Devrimi'nin amacından uzaklaştığı kanısına varan Mao ve ekibi, ülkesinin aynı yolu izlemesinin son derece tehlikeli olduğunu belirtmiş ve bu durumla mücadele etmeye başlamıştır. Bu kanatta önder isimlerden biri olan Savunma Bakanı Lin Piao, çeşitli broşürler ve makaleler yayınlayarak "Çinli revizyonistler" olarak tanımladığı bu kişileri kıyasıya eleştirmiş ve orduda bu görüşte olanları tasfiye etmiştir.
Mao Zedong ve ekibi, SSCB'de var olduğunu iddia ettiği "bürokratik komünizm" anlayışının Çin'deki varlığını bitirmek amacıyla, 1966'dan 1976 yılına kadar sürecek olan Çin Kültür Devrimi'ni başlattığını duyurdu. Bu dönemde bütün okullar ve üniversiteler, radikal bir şekilde komünizm savunucusu Kızıl Muhafızlar (Çince: 红卫兵） aracılığıyla Mao'nun bildirilerini takip edecek şekilde organize edilmiştir. Bu örgütlenmede Lin Piao büyük rol üstlenmiştir. Bu örgütlenmeyle birlikte opera, tiyatro vb. kültür etkinliklerinde eski ve klasik eserler yasaklanmış, sadece "devrimci" eserlerin yer alması sağlanmıştır. Başlangıçta kültür ve sanat alanında bir reform olarak ortaya atılan Kültür Devrimi fikri, partideki tasfiyeler ve ordudaki hareketlerle genel bir siyasi hamleye dönüşmüştür. Bu kapsamda Çinli gençler üniversiteleri, kütüphaneleri, müzeleri basıp "eski toplumu" ve "eski alışkanlıkları" temsil eden eserleri tahrip etmişler, birçok ibadet yerini ateşe vermişler, mağazaları işgal edip buraları artık halk adına yöneteceklerini ilan etmişlerdir. Alman yazar Jürgen Dennert gördüklerinin bir bölümünü şu şekilde aktarmıştır;

"Tercümanım Lo, beni Pekin'deki "Uyuyan Buda" heykeline götürdü. Dünya tarafından değeri biçilemeyen tarihi heykel, Kızıl Muhafızlar tarafından parçalanmıştı. Heykellerin üstünde ve duvarlarda, Kızıl Muhafızlar tarafından asılmış pankartlarda şu satırlar okunuyordu: "Eski dünyaya lanet olsun", "Geçmişi hatırlatan her şeye lanet olsun, "Feodalizmi ve burjuvazizmi hatırlatan her şeyi tahrip edin". ... Şehrin caddelerinde kamyonları doldurmuş bir şekilde dolaşan gençler, devrim şarkıları söylüyorlardı. Şehirde her şey değişmişti. Sokakların isimleri, mağazaların tabelaları. Mesela "Altın sükunet" caddesine "Anti-emperyalizm caddesi adı verilmişti. Sonra 8-10 yaşlarındaki çocuklardan oluşan bir grup gördüm. Ellerinde kızıl bayraklar, avazları çıktığı kadar geçmişe lanet ediyorlardı."
Mao, şehirli gençleri Kızıl Muhafızlar adıyla kurulan organizasyona katılmaya teşvik etmiş ve güvenlik güçlerine Kızıl Muhafızlar'a müdahale etmemelerini emretmiştir. "Devrimci şiddet" adı verilen  yöntemin kullanıldığı bu dönemde, Kızıl Muhafızlar arasında bir hiyerarşi veya herhangi bir liderlik durumu bulunmadığından dolayı, zaman zaman çeşitli fraksiyonlar ortaya çıkmış ve Çin'in bazı bölgelerinde iç savaşa varan durumlar baş göstermiştir. Bunu gören Mao, Kızıl Muhafızlar arasında ortaya çıkan hizipleri bastırmak; Kızıl Muhafızları yeniden Çin Komünist Partisi çerçevesinde bir araya getirme kararı almıştır.
Geniş halk kitlelerinin radikal değişimini  hedef alan Çin Kültür Devrimi, Çin Halk Cumhuriyeti'nin hem SSCB hem de Batı Bloku ile ilişkilerini olumsuz yönde etkilemiştir. Mao'nun ölümüyle birlikte sona eren Kültür Devrimi, batılı yazarlara göre bir neslin eğitimsiz kalması, halkın gruplaşması, milyonlarca insanın işinden ve konumundan olması ve ekonomik yavaşlama gibi çok ciddi sonuçları olmuştur.

Bazı yazarlara göre; Kültür Devrimi'nin başlama amacının kitlelerle ilişkisi yoktu, söz konusu mücadele iktidara egemen olmak isteyen bürokrasinin iki kanadı arasında geçti. Buna göre; 1940'lı yılların sonunda Mao Zedong, devlet başkanı unvanını korumasına rağmen gerçek iktidarın dışına itilmişti. Mao, iktidarı yeniden elinde toplayabilmek için çeşitli adımlar atmış fakat başarılı olamamıştır. Sonraki süreçte, 1966 yılının başında Mao, egemen bürokrasi içindeki mücadelesini Çin Komünist Partisi'nin dışına taşırmış, Mayıs ayında öğrencileri "ülkeyi diktatörce yöneten yerel ve ulusal liderliğe karşı ayaklanmaya" çağırmıştır. Bu çağrı sonrasında lise ve üniversite öğrencileri, Mao'nun bu çağrısına uymuşlar ve sokaklara çıkmışlardır. İlk hedef okulların yöneticileri olmuştur. Öğrenciler, okul yöneticilerini ve bir kısım yerel parti yöneticisini sokaklarda aşağılayarak dolaştırıp, geçmiş suçlarını ve hatalarını itiraf etmeye zorlamışlardır. Yine bu görüşlere göre; Mao'nun merkezden başlattığı bu harekete karşı, yerel yöneticiler de yerel "Kızıl Muhafız" grupları kurarak yanıt vermiştir. Bu kızıl muhafızlar çoğu zaman fabrika işçileri veya yerel yönetim memurlarıydı ve öğrenci hareketine kuşku ile bakıyorlardı.

Şangay Halk Komünü
Çin-Sovyet ayrılığı
Kültür Devrimi (Sovyetler Birliği)

50. yıl dönümünde Çin Kültür Devrimi21 Mayıs 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., BBC Türkçe

Kültür emperyalizmi, bir ülkenin kendi kültürel değerlerini ve ideolojisini başka bir ülkenin halkına benimsetmesidir.

Emperyalizm veya yayılmacılık, bir devletin veya ulusun başka devlet veya uluslar üzerinde kendi çıkarları doğrultusunda etkide bulunmaya çalışmasıdır. Kültür emperyalizmi, bu etkinin ilk öğesinin kültür olduğu emperyalizm türüdür. Gelişmiş ülkelerin az gelişmiş diğer kültürleri, özellikle kitle iletişim araçlarıyla etkilemesi ve kendine benzetmesi olarak da tanımlanabilen kültür emperyalizmi, sömürgeciliği kolaylaştırmaktadır. Kitle iletişim araçlarının gelişmesi ve yaygınlaşması üzerine, her devlet kendi kültürel değerlerini başka devletlerin halklarına iletme olanağına kavuşmuştur. Bir ulusun ya da toplumun öz değerlerine olan bağlarını zayıflatmak için etkin bir kontrol yöntemi olarak kabul edilebilir. Kültür emperyalizmi, diğer emperyalizm yöntemlerinin uygulanması için uygun zemini hazırlar, yani tamamlayıcı bir rol oynamaktadır. Başarıya ulaşma şansı en yüksek ve en yumuşak görünen emperyalizm türüdür. Klasik emperyalizme göre, daha yumuşak görünen bir yöntem olması, toplumların verdikleri anî tepkileri minimum düzeye indirmektedir.
Kültür emperyalizmi, modern çağlarda çeşitli yer ve zamanlarda uygulama alanı bulmuştur. Ciddi biçimde uygulandığı ilk örnek olarak Afrika'nın sömürgeleştirilmesi verilebilir. Afrika örneğinde, sömürgeci uluslar tarafından silahlı faaliyetlerin yanı sıra; yerel dillerin edilgin hâle getirilmesi, yerel kültürlerin unutturulması ve son olarak Hristiyanlığın kıtanın güneyi ve orta kısımlarında yaygın bir biçimde kabul edilmesi ile kapsamlı olarak uygulanmıştır. 20. yüzyıla gelindiğinde ise kültür emperyalizminin en önemli kaynağı Anglosfer olarak da adlandırılan ortak Anglo-Amerikan kültürüdür. Yine bir başka örnek olarak, Soğuk Savaş sırasında Komintern'in bütün ülkelerdeki üye komünist partilerin Sovyet dış politikasını ve kültürünü desteklemesi yolundaki çalışmaları verilebilir.
Batı kültürü 20. yüzyıl itibarıyla, televizyon programları ve filmleriyle diğer kültürleri giyim, eğlence ve tüketim alışkanlıkları bakımından kendine benzetmektedir. Böylece Batı, ürettiği ürünlere daha çok pazar bulmaktadır. Kültürel emperyalizmin sahip olduğu bakış açısı; otomobillerden dövüş sanatlarına, filmlerden yayıncılık ve kitaplara, yiyecekten giyeceğe kadar her türlü kültür alanını, özellikle de en çok tüketilen malzeme olan popüler kültür alanına uygulanmaktadır. Uygulamaların sonuçları ülkeden ülkeye farklılık gösterebilmekle beraber, genel olarak kültür emperyalizminin matematiği aynı kalmaktadır. Amerikalı NPQ dergisinin editörü Nathan Gardels, derginin Türkiye'de yayınlanan ilk nüshasında kültür emperyalizmine ilişkin, "Amerika, CIA ya da ordusu ile giremediği yerlere MTV ve Hollywood'u gönderir." açıklamasında bulunmuştur. Yaptığı müzik temelli yayınla popüler kültür üzerinde etkisi olan ve ayrıca yaptığı programlarla gençlerin ilgisini ve kültür konusunda muhafazakâr kesimlerin tepkisini çeken bir kanal olan MTV, tıpkı Coca-Cola ve McDonald's gibi kapitalizmin ve Amerikan kültürünün dünyaya empoze edilmesinin simgeleri olarak görülmüştür. Özellikle yoğun olarak yayınladığı Yeşil Kart reklamları ile gençleri ABD lehine etkilediği konusunda eleştirilere ve tartışmalara sebep olmuştur.
Kültür emperyalizmi kavramı, modern dünyada kültür endüstrisi olgusu ile göbekten bağlı bir kavramdır. Frankfurt Okulu'nun, özellikle Max Horkheimer ve Theodor W. Adorno tarafından geliştirilen ve kullanılan ve Okul'un genel yaklaşımını ifade ana kavramlardan birisi olan kültür endüstrisi, kültürün kendisinin bir endüstri olduğunu ve kültür ürünlerinin de metalar hâline geldiği savını taşımaktadır. Adorno ve Horkheimer'a göre kültür endüstrisi, modern sistemin -günümüzde kapitalizm- ve endüstri toplumunun kendini her düzeyde, altyapıda ya da üstyapıda yeniden üretmekte ve meşrulaştırma yöntemini izlemektedir. Emperyal kültürün ürünleri dünya çapında standartlaştırılarak ve buna karşı farklılıklar marjinalleştirilerek bu ürünlerin tanıtım ve dağıtım tekniklerinin rasyonelleştirilmesi, kültür emperyalizminin önemli bir tekniğidir. Yine kültür endüstrisine değindikleri Aydınlanmanın Diyalektiği adlı eserlerine göre; ana akım medyanın insanı düşünemez hale getirdiği savından hareketle, sanal ihtiyaçlar yaratıldığını öne sürmektedirler. Toplumun sahip olduğu eski kültürel öğeler, toplum tarafından yoz olarak algılanmaktadır. Zira yaygın medya, topluma, kültürel öğeleri seçim ve analiz şansı vermemektedir. Bu durumun sonucunda, kültür emperyalizmine maruz kalan toplumlar, emperyal kültürü eninde sonunda büyük ölçüde benimseyecekler ve bu durumdan rahatsız olmayacaklardır.
Egemenlik konusunda daha hassas toplumlar, bu konuda dikkatli davranarak, kendi adlarını ve giysilerini özüne sadık olarak koruyarak Batılı yaşam tarzından kendilerini kurtarabileceklerini ve dolayısıyla bağımlılıklarından kurtulabileceklerini düşünmektedirler.
Kendi kültürel ve inanç bağlarından koparılan insanlar, kültür erozyonuna uğrayarak, popüler olarak onlara hazır sunulan hegemonik emperyalist kültüre teslim olurlar. Teslimiyet gerçekleşince inanç ve kültürel değerler yozlaşarak ortadan kalması da sağlanmış olur. Yerel kültürü ve dolayısıyla toplumsal hafızası silinen bu topluma, “Üst Kültür” olarak sunulan popüler kültür, kişilerin yerel inanç ve değerlerinden kopardığı ölçüde başarı kazanmaktadır.

Amerika Birleşik Devletleri'nin dış politikasının eleştirisi

Frankfurt Okulu'nun, özellikle Max Horkheimer ve Theodor W. Adorno tarafından geliştirilen ve kullanılan ve Okul'un genel yaklaşımını ifade ana kavramlardan birisi de kültür endüstrisi. Okul'un özgül Marksizm anlayışlarını açıkça gösterir bu kavramlaştırma, çünkü geleneksel Marksizm düşüncesindeki altyapı-üstyapı ya da ekonomi-kültür gibi temel ayrımları dışta bırakır. Geleneksel Marksizm altyapı-üstyapı kavramlarıyla ve özellikle de altyapıya verilen ağırlıklı rol ile ilgilenir. Frankfurt Okulu'nda ise bu anlayış, yerini yeni bir durum olarak tespit ettikleri altyapı-üstyapı kaynaşması fikrine bırakır.
Kültürün kendisinin bir endüstri ve kültür ürünlerinin de metalar haline geldiği iddiası kültür endüstrisi kavramının ortaya çıkışına kaynaklık eder. Bu kavramlaştırma, bir anlamda sistemin (kapitalizmin ve endüstri toplumunun) kendini her düzeyde, altyapıda ya da üst yapıda nasıl yeniden ürettiği ve meşrulaştırdığını açıklayan bir yön izler. Kültürel ürünler standartlaştırılarak ve buna karşı farklılıklar marjinalleştirilerek bu ürünlerin tanıtılma ve dağıtım tekniklerinin rasyonelleştirilmesidir  Kültür endüstri'sinde anlatılan. Böylece, Kültür ile Endüstri'nin bileşiminden doğan yeni bir ekonomik-toplumsal-siyasal gerçekliğin eleştirel değerlendirilmesi hedeflenmektedir.
Bu endüstri, sanatsal biçimin bütünselliğine önem vermez, etkinin öncelikli hakimiyetini düşünür. Öncelikli amacı gündelik yaşamın sıkıcılığına karşı geçici bir kaçış olanağı sunması, bu şekilde oyalanma ve zihinsel uzaklaşma sağlayarak tam da bu zeminde sistemin sürekliliğini sağlamasıdır. Ancak, elbette kaçış geçicidir ve gerçek değildir, insanların yaşamlarındaki temel gerçeklikleri, yani baskıları ve yoksunluklarını unutmaları ve çalışma azimlerini yeniden bulmaları amaçlanır. Üretim ve tüketim bu noktadan itibaren sistemin, kendini yeniden ürettiği araçlarıdır artık.
Adorno, özellikle endüstri ürünlerinin insanları kaçındıkları dünyaya nasıl yeniden eklemlediğini ve böylece sistemi güçlendirdiğini göstermeye çalışmıştır. Burada söz konusu olan ikili bir süreçtir, bir yanda endüstri kültürelleşmekte ve öte yandan kültür de endüstrileşmektedir. Kültür endüstrisi, ürünleriyle, yaşamdaki olumsuz faktörlerin doğal nedenlere ya da tesadüflere bağlı olduğunu düşündürür. Böylece bağımlılık ve yükümlülük bilinci genelleşir. Kültür endüstrisi bu anlamda, ideolojinin (Endüstri ideolojisinin) kültürel metalar aracılığıyla  yayılmasını ve içselleştirilmesini hedeflemektedir denebilir.
Mevcut düzen içinde "ideoloji bir tür toplumsal harç" olarak anlaşılabilirse, kültür endüstrisinin bu  harcı yeniden üretip görünmez kılarak dolaşıma soktuğu ve böylelikle mevcut toplumsal-siyasal yapıyı sıvadığı söylenebilir. Boş zamanın, yani iş dışındaki zamanların nasıl denetlendiğini, kontrol edildiğini  ve yönlendirildiğini anlamak da kültür endüstrisi anlayışının araştırma konusudur. Birey, hem üretim hem de tüketim alanlarında belirlenmiş ve yönlendirilmiştir. Kültür endüstrisi, bu anlamda sistemin yeniden ve yeniden üretiminin hem maddi hem de düşünsel gerçekliğidir.
Yine de, tüm bu kuşatıcı durumla birlikte ve bu durumun içinde eleştirel teoriye bir alan ve imkân kalmaktadır. Eleştirel teori, bu özgül alanda kurulup kültür endüstrisine karşı deşifre edici/aydınlatıcı etkinliğini sürdürebilecektir. Bunun nasıl mümkün olabildiği, bu mümkünlüğün kuramsal düzlemde nasıl temellendirileceği elbette çeşitli itirazlara ve eleştirilere maruz kalmıştır, ancak kültür endüstrisi kavramlaştırması bu sorunlara rağmen 20.yüzyıldaki kültür kuramının gelişimine ve dolayısıyla da kapitalist toplum yapısındaki yeni durumlara/ olgulara açıklık getirmekte önemli başarılar göstermiştir. Popüler kültür, kitle kültürü, egemen kültür, yüksek kültür, pop kültürü vb. türde eski-yeni kavramlar ve bunlar etrafında dönen politik-teorik tartışmalar birçok bakımdan ve özellikle de köken itibarıyla Frankfurt okulu kaynaklıdır ve Kültür Endüstrisi kavramından gelmektedir.
Kültür endüstrisi kavramlaştırması, sonuç olarak, hem derin yapısı hem de gündelik yaşamdaki mekanizmaları itibarıyla yabancılaşmanın nasıl meydana geldiğini, üretim ve tüketim süreçlerinin bütünlüğünde anlama ve değerlendirme imkânı sunmaktadır, diyebiliriz.

Kültür felsefesi, genel anlamda kültürün özünü, yapısını ve gelişimini açıklamaya yönelik felsefe çabaları adlandırmak için kullanılır. Tarih felsefesi ile ortak bir alana yönelik ilgileri vardır. Kültür felsefesi adlandırması çok sonraları söz konusu olakla birlikte, bu alanda görülen türde etkinlikler daha Sokrates-öncesi filozoflara kadar uzanmaktadır. Sofistlerde görülen doğal olan ile yapıntısal olanın ayrıştırılması girişimi bu tür bir etkinliğin başlangıcı olarak değerlendirilebilir. Bununla birlikte bilinen anlamda kültür felsefesi asıl anlamını ve içeriğini 18. yüzyıl felsefesi içinde almıştır. Özellikle kültür felsefesinin sistemleşmesinde Dilthey'in bu noktada ismini anmak gerekir. Rousseau gibi filozoflarda kültür felsefesi bir tür kültür eleştirisi ve reddiyesi biçimine büründüğüde olur. Bu yönelim Nietzsche ile derinleşecektir.

Antropoloji
Yapısalcı antropoloji
Sofistler
Nihilizm
Romantizm

Felsefe Terimleri Sözlüğü, Bedia Akarsa, İnkılap Yayınevi.
Felsefe Sözlüğü, Ahmet Cevizci, Paradigma Yayınları.

Kültür savaşı, kendi erdemlerini, inançlarını ve uygulamalarını topluma empoze etmek için mücadele eden farklı sosyal gruplar arasındaki kültürel bir çatışmadır. "Savaş" kavramı, yerleşik değerlere ve ideolojilere sahip sosyal grupların, siyaset, kamu politikası veya tüketim konularında genel toplumsal anlaşmazlık ve kutuplaşmanın olduğu "sıcak düğme" konuları etrafında nasıl düşmanca anlatılar oluşturduğuna dair bir metafordur. Kültür savaşları genellikle değerlere, ahlaka ve yaşam tarzına dayanan ve genellikle siyasi bölünmeye yol açan ihtilaf meseleleri etrafında gelişir.

Kültür savaşı terimi Almanca Kulturkampf ('kültür mücadelesi') teriminin çevirisidir ve tarihsel bir olaya atıfta bulunmaktadır.

Kulturkampf (Almanca telaffuz: [kʊlˈtuːɐ̯kampf]  ( dinle), 'kültür mücadelesi') 1872'den 1878'e kadar Papa IX. Pius liderliğindeki Katolik Kilisesi ile Otto von Bismarck liderliğindeki Prusya hükûmeti arasında yaşanan siyasi bir çatışmaydı. Ana meseleler eğitimin ruhban kontrolü ve eklesiastik atamalardı. Diğer ülkelerdeki devlet ve Katolik Kilisesi arasındaki diğer mücadelelerle karşılaştırıldığında Kulturkampf'ın benzersiz bir özelliği, Prusya'nın Polonya karşıtı bileşeniydi.
Kulturkampf terimi bazen laik ve dini otoriteler arasındaki herhangi bir çatışmayı veya bir ulus, topluluk veya başka bir grup içindeki büyük gruplar arasındaki derin karşıt değerleri ve inançları tanımlamak için kullanılır.

James Davison Hunter'ın kültür savaşları kavramını Amerikan yaşamına ilk kez uyguladığı zamandan bu yana, bu fikir "kültür savaşları"nın gerçek bir olguyu adlandırıp adlandırmadığı ve eğer öyleyse, tanımladığı olgunun siyasi partiler ve dinler gibi gruplara üyeliğin bir nedeni mi yoksa yalnızca bir sonucu mu olduğu ile ilgili sorulara maruz kalmıştır. Kültür savaşları aynı zamanda kültürler arasındaki gerçek farklılıkların bir sonucu olmaktan ziyade yapay, dayatılmış veya asimetrik çatışmalar olduğu eleştirilerine de maruz kalmıştır.
Araştırmacılar kültür savaşı kavramının bilimsel geçerliliği konusunda görüş ayrılığına düşmüşlerdir. Bazıları bunun gerçek bir davranışı tanımlamadığını ya da sadece küçük bir siyasi elitin davranışını tanımladığını iddia etmektedirler. Diğerleri ise kültür savaşının gerçek ve yaygın olduğunu, hatta Amerikalıların siyasi davranış ve inançlarını açıklamak için temel olduğunu iddia etmektedirler.
2023 yılında sosyal medyada komplo teorilerinin dolaşımı üzerine yapılan bir çalışmada, dezenformasyon aktörlerinin bir tarafı ya da diğerini tutarak kültür savaşlarına kutuplaştırıcı iddialar ekledikleri ve böylece taraftarların dezenformasyonu algılanan rakiplerine karşı retorik bir mühimmat olarak dolaşıma sokup papağan gibi tekrarladıkları belirtilmiştir.
Siyaset bilimci Alan Wolfe, 1990'lı ve 2000'li yıllarda Hunter'a karşı bir dizi akademik tartışmaya katılmış ve Hunter'ın kültür savaşları kavramının, Wolfe'un kutuplaşmadan ziyade birleşmiş olduğunu iddia ettiği Amerikalıların görüşlerini veya davranışlarını doğru bir şekilde tanımlamadığını iddia etmiştir.
American Political Science Review'da yayınlanan 1992-2012 yılları arasındaki kamuoyu verilerinin meta-analizi, siyasi parti ve dini üyeliğin kültür savaşı konularındaki görüşleri şekillendirdiğine dair yaygın inanışın aksine, kültür savaşı konularındaki görüşlerin insanların siyasi parti ve dini yönelimlerini gözden geçirmelerine yol açtığı sonucuna varmıştır. Araştırmacılar, kültür savaşı tutumlarını "sıradan vatandaşların siyasi ve dini inanç sistemlerindeki temel unsurlar" olarak görmektedir.

Bazı yazarlar ve akademisyenler kültür savaşlarının siyasi özel çıkar grupları, gerici toplumsal hareketler, parti dinamikleri veya bir bütün olarak seçim siyaseti tarafından yaratıldığını veya sürdürüldüğünü söylemiştir. Bu yazarlar kültür savaşını yaygın kültürel farklılıkların kaçınılmaz bir sonucu olarak değil, siyasi bir amaç için iç gruplar ve dış gruplar yaratmak için kullanılan bir teknik olarak görmektedir.
Siyaset yorumcusu E. J. Dionne, kültür savaşının farklılıkları ve şikayetleri istismar etmek için kullanılan bir seçim tekniği olduğunu yazmış ve gerçek kültürel bölünmenin "kültür savaşı isteyenler ile istemeyenler arasında" olduğunu belirtmiştir.
Sosyolog Scott Melzer, kültür savaşlarının muhafazakar, tepkisel örgütler ve hareketler tarafından yaratıldığını söylüyor. Bu hareketlerin üyeleri "liberal bir kültürün ellerinde mağduriyet duygusuna sahiptir. Onların gözünde göçmenlere, eşcinsellere, kadınlara, yoksullara ve diğer gruplara (hak etmedikleri halde) özel haklar ve ayrıcalıklar tanınmaktadır." Melzer, muhafazakar grupları, özellikle de beyaz erkek gruplarını ortak bir tehdit algısına karşı birleştirmek için kasıtlı olarak bir kültür savaşı yarattığını söylediği Amerika Ulusal Tüfek Derneği örneğinden bahsediyor.
Benzer şekilde, din bilimci Susan B. Ridgely de kültür savaşlarının Focus on the Family tarafından mümkün kılındığını yazmıştır. Bu kuruluş, Amerikan medya tüketimini ikiye bölmeye başlayan muhafazakar Hristiyan "alternatif haberler" üreterek nüfusun bir kısmına, özellikle de muhafazakar dindar kadınlara belirli bir "geleneksel aile" arketipini tanıttı. Ridgely, bu geleneğin liberal saldırı altında gösterildiğini ve geleneği savunmak için bir kültür savaşına ihtiyaç varmış gibi göründüğünü söylüyor.
Siyaset bilimciler Matt Grossmann ve David A. Hopkins, ABD'nin iki büyük siyasi partisi arasındaki asimetriden bahsederek Cumhuriyetçi Partinin siyasi çatışma yürütmek üzere inşa edilmiş ideolojik bir hareket, Demokrat Partinin ise üyelerine ideolojik disiplin dayatma kabiliyeti daha az olan bir sosyal gruplar koalisyonu olarak anlaşılması gerektiğini belirtmişlerdir. Bu durum Cumhuriyetçileri kültür savaşlarını sürdürmeye ve bu savaşlara yeni konular eklemeye teşvik etmektedir, çünkü Cumhuriyetçiler bu tür savaşları yürütmek için iyi bir donanıma sahiptir.
The Guardian'a göre, "soldaki pek çok kişi bu tür [kültür savaşı] mücadelelerinin sınıfsal ve ekonomik konulardaki gerçek mücadeleden 'dikkat dağıtıcı' olduğunu savunuyor."

İnternet manipülasyonu, algoritmalar, sosyal botlar ve otomatik komut dosyaları dahil olmak üzere çevrimiçi dijital teknolojilerin ticari, sosyal, askeri veya siyasi amaçlarla kullanılması anlamına gelmektedir. İnternet ve sosyal medya manipülasyonu, medya tüketimi ve günlük iletişim için dijital platformların önemi nedeniyle dezenformasyon yaymak için başlıca araçlardır. Siyasi amaçlarla kullanıldığında, internet manipülasyonu kamuoyunu yönlendirmek, vatandaşları kutuplaştırmak, komplo teorilerini yaymak ve siyasi muhalifleri susturmak için kullanılabilir. İnternet manipülasyonu, örneğin kurumsal veya siyasi rakiplere zarar vermek ve marka itibarını artırmak gibi kâr amacıyla da yapılabilir. İnternet manipülasyonu bazen internet sansürünün seçici olarak uygulanmasını veya ağ tarafsızlığının seçici olarak ihlal edilmesini tanımlamak için de kullanılır.

Amerika Birleşik Devletleri'nde etnokültürel siyaset (veya etnik-dini siyaset), belirli kültürel veya dini grupların ağırlıklı olarak bir partiye oy verme eğilimini ifade eder. Gruplar etnik kökene (Hispanikler, İrlandalılar, Almanlar gibi), ırka (Beyazlar, Siyahlar, Asyalı Amerikalılar) veya dine (Protestan [ve daha sonra Evanjelik] veya Katolik) veya örtüşen kategorilere (İrlandalı Katolikler) dayanabilir. Güney'de ırk belirleyici faktördü. İki büyük partinin her biri, İkinci Parti Sisteminde (1830'lardan 1850'lere) ve Üçüncü Parti Sisteminde (1850'lerden 1890'lara) etnik-dini grupların bir koalisyonuydu.

Amerikan kullanımında "kültür savaşı" gelenekçi ya da muhafazakar olarak kabul edilen değerler ile ilerici ya da liberal olarak kabul edilen değerler arasındaki bir çatışmayı ifade edebilir. Bu kullanım 1920'lerde kentsel ve kırsal Amerikan değerlerinin daha yakın bir çatışmaya girmesiyle ortaya çıkmıştır. Bu durum, daha önceki Avrupalı göçmenlerin 'yabancı' olarak gördüğü insanların Amerika'ya onlarca yıl süren göçünü takip etmiştir. Ayrıca, 1928'de Al Smith'in başkanlık kampanyasıyla doruğa ulaşan Kükreyen 20'li yılların kültürel değişimlerinin ve modernleşme eğilimlerinin bir sonucuydu. Bu terim, 20. yüzyıl boyunca sonraki yıllarda da zaman zaman Amerikan gazetelerinde yayınlanmıştır.

Virginia Üniversitesinde sosyolog olan James Davison Hunter, 1991 yılında yayınladığı Culture Wars: The Struggle to Define America (Kültür Savaşları: Amerika'yı Tanımlama Mücadelesi) adlı kitabında bu ifadeyi yeniden gündeme getirmiştir. Hunter, Amerikan siyasetini ve kültürünü dönüştüren dramatik bir yeniden hizalanma ve kutuplaşma olarak gördüğü şeyi tanımladı.
Kürtaj, silah politikaları, kilise ve devletin ayrılması, mahremiyet, eğlence amaçlı uyuşturucu kullanımı, eşcinsellik, sansür gibi giderek artan sayıda "sıcak konu" üzerinde tanımlanabilir iki kutbun var olduğunu savunmuştur. Dahası, sadece bir dizi bölücü mesele değil, aynı zamanda toplum da bu meselelerde temelde aynı çizgide bölünmüştü; öyle ki, öncelikle nominal din, etnik köken, sosyal sınıf veya hatta siyasi bağlılıkla değil, daha ziyade ideolojik dünya görüşleriyle tanımlanan iki savaşan grup oluşturmuştu.
Hunter bu kutupluluğu, İlerlemecilik ve Ortodoksluk olarak adlandırdığı zıt dürtülerden kaynaklanıyor olarak nitelendirmiştir. Diğerleri de bu ikilemi farklı etiketlerle benimsemişlerdir. Örneğin, muhafazakar bir siyasi yorumcu ve Fox News Channel'da The O'Reilly Factor adlı talk show programının eski sunucusu Bill O'Reilly, 2006 yılında yayınlanan Culture Warrior adlı kitabında "Seküler-İlericiler" ile "Gelenekçiler" arasındaki farklılıkları vurgulamaktadır.
Tarihçi Kristin Kobes Du Mez, 1990'larda kültür savaşlarının ortaya çıkışını 1991'de Soğuk Savaş'ın sona ermesine bağlıyor. Evanjelikal Hristiyanların, belirli bir Hristiyan eril cinsiyet rolünü Amerika'nın komünizm tehdidine karşı tek savunması olarak gördüklerini yazıyor. Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle bu tehdit de sona erince, Evanjelikal liderler tehdit algısını yabancı komünizmden toplumsal cinsiyet rolleri ve cinsellikteki iç değiş

Kültür toplumbilimi, sosyal hayatın yorumlanmasında kültür çözümlemesi kullanılmasına dayanan bir toplumbilim yöntemidir. Özellikle ABD toplumbiliminde yaygın olarak kullanılır.
Kültür toplumbilimcileri, pek çok sosyal ve kültürel kuramdan etkilenmiştir. Toplumbilimin diğer yöntem ve sahalarında göre, kültür toplumbiliminde sosyal ve kültürel disiplinler arası yaklaşım daha çok kullanılır. Bu yaklaşımlara postmodern ve yapısalcılık sonrası kuramlar dahildir. Buna karşın, pek çok kültür toplumbilimcisi, klasik bilimsel araştırmadan, yani deneysel olarak sınanabilir kuram ve çözümlemelerden uzak durur.
İncelediği konuyla tanımlanan toplumbilim türlerinden (hukuk toplumbilimi gibi) farklı olarak, kültür toplumbilimi, bir paradigmalar bütünüdür. Amerikan Toplumbilim Derneği'ne göre, kültür toplumbilimi, "maddi ürünleri, fikirleri ve simgesel araçları inceleyen bir bakış açısıdır".

Kültür varlıkları veya kültürel miras, daha az somut olan kültürel ifadelerin aksine, bir grubun veya toplumun kültürel mirasının parçası olan fiziksel öğeleri kapsar. Kültür varlıkları; kültürel peyzajlar, tarihi binalar, sanat eserleri, arkeolojik alanlar ile kütüphane, arşiv ve müze koleksiyonları gibi öğeleri içerir.
Kültür varlıkları, bir dizi uluslararası anlaşma ve ulusal yasa ile yasal olarak korunmaktadır. Kültürel malların korunması konusunda Birleşmiş Milletler, UNESCO ve Mavi Kalkan arasında yoğun bir işbirliği bulunmaktadır.

Bu ifade, 19. yüzyılda farklı bağlamlarda kullanılmıştır. 1891'de, Amerika Birleşik Devletleri Balıkçılık Komisyonu Bülteni, Almanya, İngiltere, Fransa, İtalya ve Hollanda dahil olmak üzere çeşitli ülkelerin balıkçılıkla ilgili kültür varlıklarına ilişkin durumlarını tanımlamıştır. 1899'da bu ifade, Hollanda'daki istiridye avcılığı bağlamında da kullanılmıştır.
Kültür varlıklarının evrensel olarak kabul edilmiş bir tanımı bulunmamaktadır. Yaygın olarak kullanılan tanımlardan biri, 1954 tarihli Lahey Silahlı Çatışma Durumlarında Kültür Varlıklarının Korunması Konvansiyonu'nin 1. maddesinde verilmiştir:

" 'Kültür varlıkları' terimi, kökeni veya sahipliği ne olursa olsun şunları kapsar:
(a) dini veya laik olsun, mimari, sanat veya tarih anıtları gibi her halkın kültürel mirası için büyük önem taşıyan taşınır veya taşınmaz mallar; arkeolojik alanlar; bir bütün olarak tarihi veya sanatsal açıdan ilgi çekici bina toplulukları; sanat eserleri; sanatsal, tarihi veya arkeolojik açıdan ilgi çekici elyazmaları, kitaplar ve diğer nesneler; ayrıca bilimsel koleksiyonlar ve önemli kitap veya arşiv koleksiyonları ya da yukarıda tanımlanan malların suretleri;
(b) ana ve etkin amacı, (a) alt paragrafında tanımlanan taşınır kültürel malları korumak veya sergilemek olan binalar; örneğin müzeler, büyük kütüphaneler ve arşiv depoları, ayrıca silahlı çatışma halinde (a) alt paragrafında tanımlanan taşınır kültürel malları barındırmak amacıyla tasarlanmış sığınaklar;
(c) (a) ve (b) alt paragraflarında tanımlanan kültürel malların büyük bir bölümünü içeren ve 'anıtları içeren merkezler' olarak bilinecek merkezler."
Kültürel miras, bir kültürün 'en belirgin ifade biçimi' olarak tanımlanmış olup, 'geleneksel danslar, gelenekler ve törenler' gibi somut olmayan unsurları da içerir. Kültür varlıkları, bir kültürün belirlenmesini ve tanımlanmasını sağlayan temel unsurlardır.

Konvansiyon'un 16. maddesi, kültür varlıkları için uluslararası düzeyde tanınan işareti şu şekilde tanımlamaktadır:

(1) Konvansiyon'un ayırt edici amblemi, aşağıya doğru sivrilen, mavi ve beyaz çapraz çizgili bir kalkan şeklini alır (bir köşesi kalkanın sivri ucunu oluşturan kraliyet mavisi bir kareden ve karenin üzerinde yer alan kraliyet mavisi bir üçgenden oluşan, her iki yanındaki boşluğun beyaz üçgenlerle doldurulduğu bir kalkan).
Amblemin kullanımı uluslararası insancıl hukuk kapsamında kısıtlanmıştır. Amblemin kullanımına ilişkin rehberlik, Mavi Kalkan ve UNESCO'dan tarafından sağlanmaktadır.

1998 ve 1999 Uluslararası Müzeler Günü'nün teması "Kültür Varlıklarının Yasadışı Ticaretine Karşı Mücadele" olmuştur.

Kültürel miras varlığı
Kültürel miras alanı
Dünya Mirası Alanı
Ulusal Miras Alanı
Ulusal Anıt
Filipinler Kültürel Varlıklar Sicili
Ulusal Kültür ve Sanat Komisyonu

Kültür yağmacılığı, bir kültür veya kimliğin herhangi bir unsurunun başka bir kültür veya kimliğe ait kişiler tarafından taklit edilmesidir. Baskın bir kültürün üyesi dezavantajlı azınlığın kültürünü kendi çıkarı için benimsediğinde bu durum tartışma konusu hâline gelebilir.
Uygulamayı eleştirenlere göre kültür yağmacılığı; kültürleşme, asimilasyon veya kültürel etkileşimden farklıdır; çünkü bu sahiplenme durumu bir "sömürgecilik" biçimidir. Kültürel unsurlar baskın bir kültürün üyeleri tarafından azınlık kültüründen kopyalandığında ve bu unsurlar orijinal kültürel bağlamlarının dışında kullanıldığında bu kültür yağmacılığı olarak kabul edilir.
Kültür yağmacılığı, kültürlerini muhafaza etmeye çalışan koruma için çalışan yerli halklar, kökenlerin toplu fikrî mülkiyet haklarını savunanlar, sömürge yönetimi altında yaşamış veya yaşamakta olanlar dahil olmak üzere çeşitli grup ve bireyler tarafından zararlı bir eylem olarak kabul edilir. Kültür yağmacılığı; başka bir kültürün dinî ve kültürel geleneklerinin, modasının, sembollerinin, dilinin ve müziğinin sömürülmesini içerebilir.
Bu tür yağmacılığı sömürü olarak görenler; kültürel ögelerin kendi bağlamlarından çıkarıldığında kaybolduğunu veya sömürenler tarafından çarpıtıldığını belirterek bu tür eylemlerin saygısızlık olduğunu ifade ederler. Azınlık kültürde derin bir anlam taşıyabilecek kültürel ögeler, baskın kültürden gelenler tarafından "egzotik" moda veya oyuncaklara indirgenebilir. Kjerstin Johnson, bu tür bir yağmacılık yapıldığında "baskıyı deneyimlemeyen taklitçinin, başka kültürlerin karşılaştığı ayrımcılıkların hiçbirini yaşamadan geçici olarak" egzotik bir "ötekiyi" oynayabileceğini yazmıştır. Afrikalı-Amerikalı akademisyen, müzisyen ve gazeteci Greg Tate de kültürlerin sahiplenilmesinin ve "fetişleştirilmesinin" kültürüne el konulanları yabancılaştırdığını savunmaktadır.
Kültür yağmacılığı ağır bir şekilde eleştirilmektedir. Eleştirmenler; kavramın genellikle halk tarafından yanlış anlaşıldığını, bazen "kültürel sahiplenme" suçlamalarının farklı bir kültürden yemek denemek veya farklı kültürler hakkında bilgi edinmek gibi durumlara yanlış şekilde yöneltildiğini belirtiyorlar. Bazı eleştirmenler de "kültür yağmacılığı" teriminin kavramsal tutarlılıktan yoksun olduğunu belirterek tanımlandığı şekliyle başka bir kültürü taklit etme eyleminin genellikle sosyal zarara sebep olmadığını söylemektedirler. Bunlara ek olarak terim, "entelektüel özgürlüğe ve sanatçıların kendilerini ifade etmelerine keyfi sınırlar koyabilmekle beraber toplum ayrışmalarını güçlendirerek kurtuluştan ziyade düşmanlık oluşturarak şikayet duygusunu sürekli hâle getirebilir."

Kültürel ödenek, fikirlerin, sembollerin, eserlerin veya insan yapımı görsel veya görsel olmayan kültürün diğer yönlerinin kullanımını içerebilir. Uygulamalarında tartışmalı bir kavram olarak, kültürel ödeneğin uygunluğu birçok tartışmanın konusu olmuştur. Kültürel ödeneğin muhalifleri, özne kültürü bir azınlık kültürü olduğunda veya sosyal, politik, ekonomik veya askeri statüde baskın kültüre tabi tutulduğunda veya etnik veya ırksal çatışma geçmişi gibi başka sorunlar söz konusu olduğunda birçok örneği haksız ödenek olarak görmektedir. Linda Martín Alcoff, bunun genellikle kültürel yabancıların ezilen bir kültürün sembollerini veya müzik, dans, manevi törenler, giyim tarzları, konuşma ve sosyal davranış gibi diğer kültürel öğelerini kullanmasında görüldüğünü, bu öğelerin orijinal kültürel bağlamları içinde saygı görmek yerine önemsizleştirildiğini ve moda için kullanıldığını yazar. Muhalifler, sömürgecilik, bağlam ve sahiplenme ile karşılıklı değişim arasındaki fark konularını kültürel sahiplenmeyi analiz etmenin merkezi olarak görüyorlar. Karşılıklı değişimin "eşit bir oyun alanında" gerçekleştiğini, sahiplenmenin ise ezilen bir kültürün parçalarının, tarihsel olarak aldıkları kişileri ezmiş ve bu unsurları doğru bir şekilde anlayacak, saygı gösterecek veya kullanacak kültürel bağlamdan yoksun bir halk tarafından bağlamından çıkarılmasını içerdiğini savunuyorlar.

Kültürel ödeneklerin yaygın bir örneği, başka bir kültürün ikonografisinin benimsenmesi ve orijinal kültür tarafından amaçlanmayan veya hatta o kültürün adetlerine aykırı amaçlar için kullanılmasıdır. Örnekler arasında, spor takımlarının maskot olarak yerli Amerikan kabile isimlerini veya resimlerini kullanması; orijinal kültürden olmayan kişilerin tıp çarkı gibi dini sembolleri içeren şeyleri mücevher veya moda için takması veya savaş başlığı gibi hak kazanılarak giyilmesi gereken derin kültürel öneme ve statüye sahip eşyalar giymesi sayılabilir. Orijinal yerli Amerikan savaş başlıkları, askeri madalyalar gibi, geleneksel bir kabile toplumunda yüksek statüye sahip kişiler tarafından kazanılan kutsal törensel öğelerdir. Bu kutsal giysilere sahip kültürlerden gelen insanlar, hak kazanmamış birinin, yerli Amerikalı gibi davranmanın bir parçası olarak veya bir kostüm veya moda ifadesi olarak, orijinal veya taklit bir başlık takmasını genellikle saygısız ve saldırgan olarak görürler. Polinezya kabile dövmeleri, Çin karakterleri veya Kelt sanatı gibi başka bir kültürün tarihinden ikonografiyi kopyalamak ve bunları orijinal kültürel önemlerine bakılmaksızın giymek de sahiplenme olarak kabul edilebilir. Kültürel sahiplenme uygulamasının eleştirmenleri, bu ikonografiyi kültürel bağlamından ayırmanın veya onu kitsch olarak ele almanın, kültürel geleneklerine saygı duyan ve onları korumak isteyen insanları rencide etme riski taşıdığını ileri sürmektedir.
Tarihsel olarak, kültürel ödeneklerin en hararetli şekilde tartışıldığı vakaların bazıları, kültürel alışverişin en yüksek olduğu yerlerde, örneğin güneybatı Asya ve güneydoğu Avrupa'daki ticaret yolları boyunca meydana gelmiştir. Osmanlı İmparatorluğu ve antik Mısır'ın bazı bilginleri, Osmanlı ve Mısır mimari geleneklerinin uzun zamandır yanlış bir şekilde Fars veya Arap olarak iddia edildiğini ve övüldüğünü savunmaktadır.

Modern Yeni Çağ hareketi sıklıkla Batı dışı kültürlerden gelen ruhsal fikirleri ve uygulamaları benimser; York'a göre bunlar arasında "Hawaiye ait Kahuna büyüsü, Avustralya Aborijinlerine ait  Rüya zamanı, Güney Amerika Kızılderiline ait  Ayahuska ve San Pedro törenleri, Hindulara ait Ayurveda ve yoga, Çine ait Feng Shui, Çigong ve Taiciçüen" yer alabilir. Hareket, Yerli halkların fikri ve kültürel mülkiyetini sömüren kültürel emperyalizm nedeniyle eleştirilere maruz kalmıştır.

Kültürel ödenek, bazı eğilimlerin Yerli kültürlerin kadim mirasını ticarileştirdiği ve ucuzlattığı inancı nedeniyle moda endüstrisinde tartışmalıdır. Tasarımcıların ve moda evlerinin, farklı kültürlerden aldıkları kıyafetlerin arkasındaki tarihi anlayıp anlamadıkları konusunda tartışmalar vardır, ayrıca bu kültürlerin ortak fikri mülkiyetini izin, onay veya tazminat olmaksızın kullanmanın etik sorunları vardır. The Atlantic için yazan Minh-Ha T. Pham'e göre, kültürel ödenek suçlamaları genellikle kültürel takdir olarak savunulmaktadır.

Kravat, XIII. Louis için savaşan Hırvat paralı askerler tarafından giyilen bir atkıdan türetilmiştir ve İngiltere Kralı II. Charles tarafından popüler hale getirilen parlak renkli ipek yelekler, zengin Avrupalı gezginler tarafından edinilen Osmanlı, Hint ve Fars kıyafetlerinden esinlenmiştir.
Regency ve Viktorya dönemlerinde, özellikle tartan olmak üzere Highland kıyafetleri, İskoç Ovalıları (ve Britanya Adaları'nın diğer bölgelerinden gelen insanlar) tarafından, İskoç ulusal kimliği üzerindeki romantik milliyetçiliğin etkisi sonucunda benimsendi. Bu, Sir Walter Scott ve James Logan gibi yazarlar tarafından öncülük edildi ve Logan'ın romantik milliyetçi eseri The Scottish Gael (1831), İskoç tartan endüstrisinin belirli Highland klanlarıyla sahte bir ilişkiye sahip klan tartanları icat etmesine öncülük etti. Tartan, "tartancılık" olarak bilinen sürecin bir parçası olarak Batı dünyasında hızla elbiseler, yelekler ve kravatlar için arzu edilen bir malzeme haline geldi. Amerika Birleşik Devletleri'nde, ekose flanel, Amerika'nın batıya doğru genişlemesi sırasında iş kıyafeti haline gelmişti ve İskoç kökenli olmayan Eski Batı'daki beyaz öncüler ve kovboylar tarafından yaygın olarak giyiliyordu.
19. yüzyılda, Avrupalıların hayranlığı Asya kültürüne kaymıştı. Regency döneminin bazı zenginleri, Hint churidarlarını dar paça pantolonlara uyarladılar ve kendi evlerinde sık sık türban taktılar. Daha sonra, Viktorya dönemi beyefendileri Osmanlı feslerine dayanan smoking cap taktılar ve yüzyılın başındaki şık hanımlar Oryantalist Japon esintili kimono elbiseler giydiler. Dahası, Oryantalizme olan bu saplantı, bir şirketin yolcu taşımacılığı hattına "The Orient Line" adını vermesinde de görülüyordu. 1950'lerin tiki kültürü çılgınlığı sırasında, beyaz kadınlar Hong Kong'u ziyaret ettikleri izlenimini vermek için sık sık Cheongsam giyerlerdi, ancak elbiseler genellikle Amerika'daki terziler tarafından gerçek ipek yerine rayon kullanılarak yapılırdı. Aynı zamanda, genç Teddy Girls egzotik çağrışımları nedeniyle Asyalı konik şapkalar giyerlerdi.
Meksika'da, mestizo köylü sınıfıyla ilişkilendirilen sombrero, 18. yüzyılda İspanyol sömürgeciler tarafından tanıtılan daha eski bir şapkadan uyarlandı. Bu da, ABD İç Savaşı'ndan sonra Amerikan kovboyları tarafından giyilen kovboy şapkasına uyarlandı.
Amerikan Batı kıyafetleri, özellikle sivri kovboy çizmeleri ve işlemeli Batı gömleğine uyarlanan guayabera olmak üzere 19. yüzyıl Meksika Vaqueros'larının iş kıyafetlerinden kopyalandı. Meksika kadınlarıyla ilişkilendirilen China poblana elbisesi, 17. yüzyıldan itibaren Asya'dan gelen Catarina de San Juan gibi Hint hizmetçilerin giydiği choli ve lehengadan uyarlandı.

Britanya'da, flat şapka ve İrlanda şapkası dahil olmak üzere İngiliz, İrlandalı ve İskoç köylülerinin kaba tüvit kumaştan giysileri, avcılık veya balıkçılık gibi sporlar için giyilen İngiliz kır giysileri olarak üst sınıflar tarafından benimsendi. Kır giysileri ise, hem pratikliği hem de İngiliz üst sınıfıyla ilişkisi nedeniyle 1950'ler ve 1980'ler

Kültür şoku, kişinin alışkın olduğu kültürel ortamdan farklı bir ortama girdiğinde yaşayabileceği durumdur. Kültür şoku ayrıca göç veya yeni bir ülkeyi ziyaret, sosyal çevrede değişiklik ya da yeni bir hayat tarzına geçiş halinde kişinin alışkın olmadığı hayat tarzı nedeniyle hissedebileceği yönelim bozukluğudur. Kültür şokunun en önemli kaynaklarından biri kişinin yabancı bir çevrede bulunmasıdır. Kültür şoku, dört belirgin aşamanın en az birine sahip olmakla da tanımlanabilir: gözlem, endişe, kabullenme, geri dönüş.
Kültür şokunun yaygın problemleri bilgi bombardımanı, dil engeli, kuşak farkı, teknoloji farkı, beceri bağlılığı, formülasyon bağımlılığı, sıla özlemi (kültürel), sonsuz gerileme (sıla özlemi), buhran (işe bağımlılık), cevap yeteneği (kültürel beceri grubu). Bireylerin kültürel farklılıklardan etkilenmesi toplumdan topluma farklılık gösterdiği için kültür şokunu tamamen ortadan kaldıran bir yöntem mevcut değildir.

Neofobi
Kültürel zeka
Kültür çatışması
Kültürel utanç
Kültürel şema teorisi
Expatriate
Fresh off the boat
Gelecek Şoku
Kültürler arası iletişim
Jet lag
Öğrenci değişim programı

Afetler coğrafyası, doğal ve beşerî afetlerin yeryüzündeki dağılışını, oluş nedenlerini ve etkilerini inceleyen coğrafya dalıdır. Bu alan, özellikle Doğal afet ve Afet risk yönetimi gibi konularla yakından ilişkilidir. Deprem, sel, heyelan ve kuraklık gibi afetlerin hangi bölgelerde daha sık görüldüğünü araştırır. Bu sayede riskli alanlar belirlenebilir. Yer şekilleri afetlerin oluşumunda önemli bir rol oynar. İklim özellikleri de afetlerin türünü etkiler. Örneğin, fazla yağış alan yerlerde sel olayları daha sık görülür. Kurak bölgelerde ise kuraklık yaygındır. Bazı bölgeler birden fazla afet türüne açıktır. Bu durum riskleri daha da artırır.
Nüfus yoğunluğu ve plansız kentleşme afetlerin etkisini artırabilir. İnsan faaliyetleri doğal dengeyi bozarak bazı afetlerin daha şiddetli yaşanmasına neden olabilir. Afetler hem ekonomik kayıplara hem de can kayıplarına yol açar. Bu nedenle afetlere karşı önlem almak büyük önem taşır. Erken uyarı sistemleri ve afet eğitimi zararların azaltılmasına katkı sağlar. Devletler ve kurumlar bu doğrultuda çeşitli planlar geliştirir. Afet yönetimi çalışmaları, riskleri azaltmayı ve toplumun güvenliğini artırmayı amaçlar. Bu çalışmalar bilimsel verilere dayanır. Afetlerin etkilerini azaltmaya yönelik uygulamalar, afetler coğrafyasının sağladığı bilgilere dayanmaktadır.

Deprem
Sel
Heyelan (toprak kayması)
Volkanik patlama
Tsunami
Kuraklık
Çığ
Fırtına

Yangın
Savaşlar
Nükleer kazalar
Endüstriyel kazalar
Çevre kirliliği

Ahmed bin Sehl el-Belhî, Ebu Zeyd Ahmed bin Sehl el-Belhî bazen sadece Ebu Zeyd el-Belhî (850 - 934), İranlı Müslüman coğrafyacı, matematikçi, hekim ve psikolog.
Ayrıca bunların dışında ilahiyat ile de uğraşmış, ilahiyat dahilinde kelam ve fıkıh gibi dallarla ilgilenmiştir. Bugün Afganistan sınırları içinde bulunan Belh şehrinde doğmuş, Kindî'nin öğrencilerinden biri olmuştur.
Her ne kadar ilgilendiği birçok dalda önemli eserler yazmış olsa da bugüne ulaşan yegâne eseri Mesalik-ül-Ebdan vel-Enfüs isimli tıp kitabıdır.

Mesalihü'l-Ebdân ve'l-Enfüs: Bugüne iki yazması ulaşan eserin yazmaları İstanbul'da Süleymaniye Kütüphanesi'ne kayıtlıdır. Birçok açıdan tıp tarihi için önemli olan eserde ortaya atılan ve konu edilen akıl sağlığı ve akıl hastalığı gibi kavramlar İslam psikolojisi ve sinirbilimi tarihinde ilk kez Belhî tarafından ortaya atılmaktaydı. Bu kavramların dışında, eserde medikal psikoloji ve bilişsel psikoloji ve terapi de konu edilmekte, psikofizyoloji ve psikosomatik tıbba da değinilmektedir. Kitap, Beden ve Ruh Sağlığı ismiyle Türkçeye çevrilmiştir.
Ebu Zeyd el-Belhî, akıl sağlığını ve akıl hastalığını genellikle 'ruhani sağlık' ile ilişkilendirmiş ve ilk kez bu eserinde gerek beden gerekse 'ruh' hastalıklarını konu almıştır. Ruhani ve psikolojik sağlığı tanımlamak için 'el-Tıbb el-Ruhanî' (yani "Ruhanı Tıp") terimini, akıl sağlığı ile ilgilenen tıp kolu içinse içinse Tıbb el-Kalb terimini kullanmıştır. Ayrıca eserinde, döneminin hekimlerinin fiziksel hastalıklara ve sağlığa önem verip, psikolojik veya akılsal hastalıkları ve sağlığı göz ardı ettiklerini belirtip bu davranışı eleştirmektedir. Ebu Zeyd el-Belhî ayrıca bilinen ilk bilişsel psikolog ve medikal psikolog, nevroz ile psikozu ayrıştıran ilk kişidir. Ayrıca, nevrotik hastalıkları sınıflandıran ve bu sınıflandırılmış hastalıkların her birinin tedavisi için farklı bilişsel terapileri öneren bilinen ilk hekimdir.
Diğer eserleri de şunlardır:

Ahlak'ul Umem
Aksam-u Ulum'il Felsefe
Aksam'ul Ulum
Beyan-u Vucuh'il Hikmet-i fi'l Evamir-i ve'n Nevahi'iş Şer'iyyeti
Edeb-üs-Sultan ver-Raiyye
El-Esma vel-Küna vel-Elkab
El-İlm vet-Ta'lim
Kitabu Emed-il-Aksa fil-Hikmeti
Kitab'un fi'l Hilaf
Kitab-us-Siyaset-is-Sagir
Kitab-us-Siyaset-il-Kebir
Ma Yasıhhu min Ahkam-in-Nücum
Nazm-ul-Kur'an
Suvar-ul-Akalim-il-İslamiyye
Şerai-ul-Edyan

İslam Düşünce Atlası'nda Ebû Zeyd Belhî

Amerigo Vespucci (9 Mart 1454 - 22 Şubat 1512), İtalyan kâşif ve kartograftır.

Amerigo Vespucci 9 Mart 1454'te dünyaya gelmiştir. İtalyan kâşif Amerika kıtasını bulduğuna inanıp İtalya'ya yazdığı mektuplarda bildirmektedir. Amerika adı, Vespucci’nin adından esinlenilerek Martin Waldseemüller tarafından verilmiştir.
Özellikle iki mektubunun: "Mundus Novus" (Yeni Dünya) ve "Lettera" (ya da "Dört Deniz Yolculuğu") güvenilirliğine gölge düşmüş olması nedeniyle Vespucci'nin rolü çok tartışılmıştır. Bazıları Vespucci'nin kendi rolünü abarttığı ve kasıtlı olarak sahte kanıtlar ürettiğini, diğerleri iki mektubun da sahte olduğu ve aynı dönemde başkaları tarafından yazıldığı düşüncesini savunurlar. Amerigo, Güney Amerika kıyısı açıklarına vardıktan sonra İtalya'ya yazdığı mektupta, keşif yaptığı kara parçalarının beklenenden çok daha geniş olduğunu, daha önce Avrupalıların anlattıkları Asya gibi bir yer olduğunu ve bu yüzden de bir Yeni Dünya, yani Avrupa'da önceden bilinmeyen dördüncü bir kıta (Asya ve Afrika'dan sonra) olması gerektiğini yazdı.
Amerigo'nun mektuplarının yayımlanarak yaygın bir şekilde benimsenmesi Martin Waldseemüller'ın 1507 yılındaki "Universalis Cosmographia" (ya da Waldseemüller Haritası) isimli dünya haritasında bu yeni kıtaya Amerika adını koymasına yol açtı. Vespucci, Latince yazdığı yazılarını kendi adının Latincesi olarak düşündüğü Americus Vespucius adıyla imzalamıştı. Waldseemüller o yüzden bu yeni kıtaya, Vespucci'nin ilk adının Latince formundan yola çıkarak, feminin şekli olan America ismini koydu. Amerigo isminin kendisi Orta Çağ Latincesindeki Emericus isminin İtalyanca hali olup, Almancadaki Heinrich yoluyla (İngilizcedeki Henry), Cermence bir ad olan Haimrich'den türemiştir.
Bu tartışmalı iki mektup Vespucci'nin Amerika'ya toplam dört deniz yolculuğu yaptığını iddia ederken bunlardan ancak ikisi diğer kaynaklarca doğrulanabilmektedir. Tarihçiler genel olarak 1497'de hiçbir keşif yolculuğu yapılmadığı konusunda birleşmektedirler (İspanya'nın Cádiz limanından aynı yılın 10 Mayıs'ında başladığı iddia edilen yolculuk).
Amerigo'nun bundan sonraki yolculuğu 1499 yılında Hojeda'nın komutasındaki bir İspanyol filosuyla gerçekleşti. Venezuela sahili boyunca seyretti. Kesin bilinen en son yolculuğu Portekiz hizmetinde 1501-1502 yılları arasında gerçekleşti ve sonradan Rio de Janeiro kentinin kurulduğu körfeze kadar ulaştı. Bu seferki yolculuğun lideri Gonçalo Coelho'ydu. Bu yolculuk sırasında Güney Amerika sahilleri boyunca güneye kadar indi. Yazılarına inanılacak olursa geriye dönüş yapmadan önce Patagonya enlemine kadar ulaştı. Ancak bu şüpheyle karşılanmalıdır; çünkü o kadar güneye inseydi, Río de la Plata halicini görmüş olması gerekirdi. Ancak yazılarında bundan hiç söz edilmemiştir. Coelho ve Vespucci'nin bu yolculuğundan sonra Portekiz'de yapılan Güney Amerika haritalarında 25º güney enleminde bulunan bugünkü Cananéia'dan daha güneyde hiçbir kara parçası gösterilmemektedir ve bu noktanın gittikleri en güney nokta olduğu düşünülebilir. 1501'deki seferlerinin ilk yarısında, Vespucci gökteki iki yıldızı haritasında belirledi, Alfa Centauri ve Beta Centauri ve ayrıca Crux takımyıldızına ait yıldızları işaretledi. Bu yıldızlar Eski Yunanlar tarafından bilinmesine rağmen, aşamalı takaddüm dolayısıyla bu yıldızlar Avrupa ufuklarının altına kaydı ve bu yüzden de unutulmuşlardı. 1503-1504 yılları arasındaki deniz seyahati hakkında çok az bilgi mevcuttur. Hatta bu yolculuğun gerçekten yapıldığı dahi şüphelidir. Amerigo Vespucci 1512 yılında İspanya'nın Sevilla kentinde 58 yaşında öldü.
Vespucci'nin tarihteki önemi, yaptığı keşiflerden ziyade, kendi yazmış olsun veya olmasın, mektuplarında yatmaktadır. Bu mektuplardan dolayı Avrupalı halk Amerika hakkında ilk kez bilgi sahibi oldu. Amerika'nın varlığı bu mektupların yayımlanmasından sonraki birkaç yıl içinde Avrupa'da yaygın olarak bilinir hale geldi.

Siyasi coğrafyada, tamamen başka bir siyasi bölgenin sınırları dâhilinde yer alan siyasi bölgeye anklav (fra. enclave'dan) toprak denmektedir. Eksklav (fra. exclave'dan) toprak ise, siyasi olarak bağlı olduğu bölgeye coğrafi açıdan bağlı olmayan, bu bölge ile arasında başka bir siyasi bölge bulunan siyasi bölgedir. Her iki tarafa da uygun olan tanımlar olsa da iki ayrı kavram vardır. Şekil: 1'de C, B'nin eksklavıdır ve ayrıca A içerisinde bulunan bir anklavdır. Eğer C, bağımsız bir siyasi bölge olsaydı bir anklav olurdu ancak eksklav olmazdı. Şekil: 2'de C bölgesi, B bölgesinin bir eksklavıdır ancak anklav değildir. Çünkü birden fazla ülke ile sınırı vardır.

Anklav toprak, bir ülkenin başka bir ülke tarafından kuşatılmış toprak parçasıdır. Diğer devlet sınırları içerisinde kalan bu toprak parçası bir devletin toprağı olabileceği gibi bağımsız bir devlet de olabilir.
Güney Afrika'nın çevrelediği Lesotho anklav topraktır. Türkiye'nin eksklav toprağı, Suriye'deki Caber Kalesi'dir. İsviçre içinde de iki anklav bulunur: Almanya'ya ait olan Büsingen ile İtalya'ya ait olan Campione d'Italia.
Siyasi anklavlar olduğu gibi etnik anklavlar da vardır. Etnik anklavlar, farklı bir kültürün yaşandığı bölgelerde yaşanan kültürlerdir. Etnik anklavlarda, bir kültür diğer bir kültür alanı ile sınırlandırılmıştır. Bu tip alanlarda birden fazla diller, dinler, kültürler görülür. Etnik anklavlara gettolar, küçük İtalyan bölgeleri, banliyöler ve Çin mahalleleri örnek verilebilir.

San Marino, İtalya içerisinde
Vatikan Şehri, İtalya'da Roma şehri içerisinde
Lesotho Krallığı, Güney Afrika içerisinde

Bir devletin başka bir devlet tarafından kendisiyle bağlantısı kesilmiş toprağına eksklav toprak denir.
Eksklav toprağa Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti örnek verilebilir. Azerbaycan'ın toprağı olan Nahçıvan Bölgesi, Ermenistan'ın sınırlarının oluşturduğu bölge ile Azerbaycan ile bağlantısı kesilmiş, eksklav toprağa dönüşmüştür.
21. yüzyılda iletişim şartları ve teknolojinin gelişimi, eksklav topraklar arasında iletişimin kolaylıkla yapılmasına imkân sağlamaktadır.

Angola: Cabinda
Avusturya: Jungholz
Azerbaycan: Nahçıvan, Kerki, Yukarı Eskipara, Berhudarlı, Yaradullu
Ermenistan: Artsvaşen
Bangladeş: Cooch Behar
Belçika: Baarle-Hertog
Bruney: Temburong
Doğu Timor: Oecussi-Ambeno
Hindistan: Cooch Behar
İtalya: Campione d'Italia, Vatikan
Almanya: Büsingen am Hochrhein
Kırgızistan: Barak
Malavi: Likoma Adası
Umman: Musandam ve Madha
Rusya: Kaliningrad Oblast
İspanya: Ceuta, Llívia ve Melilla
Tacikistan: Vorukh ve Kayragach
Türkiye: Süleyman Şah Türbesi
Amerika Birleşik Devletleri: Alaska
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti: Erenköy
Özbekistan: Şahimerdan, Qal'acha ve Khalmion

Baraj, eski zamanlardan beri insanlığın su ihtiyacını karşılamak ve tarımsal alanların sulanması amacıyla inşa edilen su yapılarıdır. Günümüzün modern barajları stratejik öneme sahiplerdir. Çünkü;

Enerji üretiminde gelişmekte olan ülkelerde büyük pay sahibidirler.
Ülkenin tarımsal hayatı için büyük önem taşırlar.
Taşkın önleme amacıyla inşa edildiklerinden, yıkılmaları halinde büyük alanlarda su baskınları yaşanmaktadır.
Bir ülkenin enerji üretiminin en doğal ve en ucuz yoludur. Hidroelektrik enerji üreten barajlar, diğer enerji üretim türlerine göre daha çevrecilerdir. Yalnız son zamanlarda büyük barajların inşaları durdurulmuştur. Alansal olarak çok büyük barajlar, bulunduğu bölgenin iklimini değiştirmekte ve ekolojik dengeyi değiştirmektedirler.
Özellikle bol yağış alan yerlerde taşkın önleme amacıyla bağlamalar, barajlar ve göletler inşa edilmektedir.
Tarımsal arazilerin sulanması için büyük önem taşırlar. Barajlardan arazilere açılan kanallarla su taşınır.

Dünyadaki ilk barajın MÖ 4000'li yıllarda Mısır'da Nil Nehri üzerinde yapıldığı değerlendirilmektedir. 12 m yükseklik, 110 m uzunluğa sahip barajdan içme ve sulama suyu temin edilmekteydi. MÖ 2950-2750 arasında Nil Üzerinde Sadd-el Kafara barajı yapılmıştır. MÖ 200 yıllarında Çin'de hâlen kullanılmakta olan Tu-Kiang barajı inşa edilmiştir. Seylan ve Hindistan'da 2000 yıl evvel yapılmış barajlar bulunur. İlk kâgir baraj Urartular'ın Van tepelerinde 2700 yıl önce yaptığı Turna (Keşiş–Rusa) Gölü'dür.

Barajlar aşağıdaki amaçların bir veya birkaçı için yapılır:

İçme ve kullanma suyu temini
Sanayi suyu kullanımı
Sulama suyu
Hidroelektrik üretimi
Su ürünleri üretimi
Mesire alanı oluşturma

Baraj gövdesi: Vadiyi kapatarak baraj gölü oluşumunu sağlayan yapıdır. Beton, kaya, toprak
Baraj gölü: Baraj gövdesinin gerisinde suların biriktiği kısımdır. Baraj gölünün boşaltılamayan bölümüne ölü hacim, kullanılabilen bölümüne faydalı hazne hacmi denilir.
Su alma yapısı: Barajdaki suyu almaya yarayan yapıdır.
Dip savak: Zorunlu olduğunda baraj gölünün tamamen boşaltılmasını sağlayan tesis.
Dolu savak: Barajın alamayacağı fazla gelen suların boşaltılmasına yarayan kanallardır. Üstten aşmalı, yandan çevirmeli ve kuyu tipi dolu savaklar uygulanır. Monticello Barajı'nda kuyu tipi dolu savak kullanılmıştır.
Çevirme (Derivasyon) tesisleri: Akarsu yatağı tabanında kuru zeminde çalışmayı sağlamak amaçlı, inşaat süresince akarsuyu yatağından uzaklaştıran açık veya kapalı iletim sistemleridir.

1. Beton barajlar: Genel olarak ağırlık barajlarıdır. Baraj gölü sularının itme gücüne ağırlığı ile karşı koyarlar.
a) Ağırlık barajları: Geniş kanyon vadiler için uygundur.
b) Kemer barajları: Akarsuyun geliş yönüne (memba) doğru kavisli tek duvar şeklinde yapılır. Kavisli yapı su basıncını yamaçlara iletir. Yapılacağı yerde yamaçların sağlam olması gerekir.
c) Payandalı barajlar: Suların itme kuvvetine payandaları ve eğimli veya düz beton gövde ile temele aktarırlar. Geniş kanyonlara uygundur. Az malzeme ile ekonomik yapılabilir.
d) Silindirle sıkıştırılmış beton baraj: Bant sistemi veya kamyonla taşınan beton vibrasyonlu silindir ile sıkıştırılır.
2. Dolgu barajlar: Çakıl, kum, kil ve silt gibi malzemeler kullanılır. Geçirimsiz, heterojen tabanlı, geniş vadilerde kullanılır. Malzeme baraj yeri çevresinden alınır, ağır makineler ile sıkıştırma yapılır.
a) Toprak: Malzemenin %50'sinin toprak olduğu barajlardır. İnce tabakalı veya üniform gövdeli yapılabilir. Burdur Yapraklı barajı örnektir.
b) Kaya: Baraj alanına yakın malzeme bulunabilirse kaya gövdeli barajlar yapılabilir. Malzemenin %50'sinden fazlası kayadır. Sızdırmazlık için beton, kil, asfalt gibi malzemeler kullanılabilir. Atatürk Barajı kaya dolguludur.
c)Toprak+kaya: Toprak ve kayaların birlikte kullanıldığı baraj tipi.

Akarsulardan akan suyun elektrik üretimi için biriktirilmesi, yaklaşık 100 yıldır uygulanan bir yöntem. Barajların da dahil olduğu elektrik üretim sistemine hidroelektrik santral diyoruz. Çoğu hidroelektrik santral, dört ana bölümden oluşur. Baraj-türbin-jeneratör-enerji iletim hattı. Baraj sayesinde akarsuyun su düzeyi yükseltilir, çok miktarda suyun biriktiği geniş bir baraj gölü yaratılır. Barajın göl tarafına bakan duvarının alt kısımlarında, suyun diğer tarafa geçmesini sağlayan, isteğe göre açılıp kapanabilen kapaklar vardır. Kapaklar açıldığında, su aşağı doğru eğimli olan yoldan hızla akmaya başlar ve yolunun üzerindeki türbinin pervanelerine çarparak dönmelerini sağlar. Bir türbin 172 ton ağırlığında olabilir ve dakikada 90 tam devir yapabilir. Su türbinler, yapı olarak yel değirmenlerine benzer. Tek farkları, dönmeyi sağlayan enerji kaynağının rüzgâr değil, su olmasıdır. Bu türbin, hareket eden suyun kinetik enerjisini mekanik enerjiye çevirir. Türbin şaft denen bir çubukla jeneratöre, yani elektriği üreten motora bağlıdır. Türbinin hareketiyle jeneratörün içindeki bir dizi elektromıknatıs dönmeye başlar. Bu büyük elektromıknatıslar bir bakır tel bobininin iç kısmında yer alır. Jeneratördeki mıknatıslarla bobinin arasında oluşan manyetik alan, bir elektrik akımı üretir. Böylece türbinden gelen mekanik enerji elektrik enerjisine dönüşür. Burada oluşan akımda transformatörle yüksek voltajlı akım haline dönüştürülür. Daha sonra da enerji nakil hatlarıyla evlere ve iş yerlerine iletilir. Baraj gölünden alınarak türbini döndüren suysa boru hatlarıyla dışarı taşınır ve tekrar akarsuya karışır.

Barajlar ve HES'lerin yerel ve bölgesel etkileri şunlardır:

Türlerin ve doğal yaşam alanlarının yok olması: Barajlar akarsuların doğal yapısını ve akışını değiştirir. Canlıların habitatlarının bozulmasına türlerinin yok olmasına neden olabilmektedir.
Deltaların gerilemesi: Deltanın uç kısımlarına ulaşıp, deltanın genişlemesine katkı yapacak tortular baraj içinde kalır. İlerleyemeyen delta, dalga aşındırması ile kıyı gerilemeye başlar. Denize ulaşması gereken besin miktarı baraj nedeniyle azalır.
Doğal göllerin ve yeraltı sularının zayıflaması: Suyun yetersiz olduğu alanlardaki barajlar mevcut suları havzanın yüksek kısımlarında tutar. Havzanın alçak kısımlarında yeraltı suları ve göller zarar görür. Aral Gölü ve Urmiye Gölü'nün kurumasının temel nedeni budur. Türkiye son kırk yılda sulak alanlarının yarısını kaybetmiştir.
Ekonomik verimsizlik: Barajlar bazen beklenenden pahalıya mal olur ve tamamlandıktan sonra beklenen gelir elde edilemez. Baraj altında kalan verimli ova toprakları geri dönüşümsüz olarak kaybedilir. Barajdan sonra akarsu boyunca zararlar devam eder. Bu alanda balıkçılık, saz kesimi geriler.
Sosyal ve ekonomik bozulma: Baraj alanındaki insanlar başka alanlara göç etmek zorunda kalmaktadır. Yeni şartlara uymakta zorluk çekmektedir. Göç edenlere ait kırsal bilgi kaybedilmektedir. Barajlar ancak beklenen taşkınları durdurabilmekte, büyük taşkınları önleyememektedir. Barajdan sonraki sahaya taşkın olmayacağı inancıyla yerleşimler olmakta, ani bir taşkında daha fazla zarar oluşmaktadır.
Fiziki çevrenin olumsuz etkilenmesi: Akarsu akış süzeni değişmekte, baraj gölleri büyük alanları su altında bırakmakta, yeraltı suları yükselmekte, toprak tuzlanmakta ve barajdan çıkan sularda bulunan fazla milden dolaya erozyon şiddeti artmaktadır.
Canlı çevrenin etkilenmesi: Çevrenin sürekli nemli olmasından dolayı nemli ortamları seven parazitler yaygınlaşmaktadır. Parazit, sarıhumma, sıtma, ciğer trematodu gibi hastalıkları yapan canlılar çoğalmaktadır. Ortamda doğal yağış-kuraklık döngüsünden daha fazla hastalık yapıcı canlı bulunur.

Türkiye'deki barajlar listesi

Bartolomeu Dias (1450 - 29 Mayıs 1500), Portekizli denizci ve kâşiftir. Afrika kıtasının güney ucu olan Ümit Burnu'nu gemiyle aşan ilk Avrupalıdır.

Dias'ın keşif gezilerinden önceki hayatı tam olarak bilinmemektedir. Büyük ihtimalle Gil Eanes ile 1434 yılında Kap Bojador'u dolaşan Joao Dias'ın ve tüccar, kâşif olan 1444 yılında Afrika'nın en batı ucunu keşfeden, bugünkü Senegal kıyılarına ulaşan, Terra dos Guineus'un kâşifi Diniz Dias ile akrabalığı olduğu tahmin edilmektedir.

Dias 1486'da Portekiz Kralı II. Joao'dan gizli tutulması gereken bir görev alır. Bu görev Afrika kıtasının en uç noktasına gitmek, burayı dolaşmak ve eğer mümkünse Hindistan'a kadar giderek bu deniz yolunu keşfetmektir.
Kendisine bu görev için 3 gemi verildi. Filo Afrika kıyıları boyunca ilerleyerek, daha önce Portekizlilerin inmediği kadar güneye inerek bugünkü Namibya kıyılarına çıktı. Daha sonra Golfo de São Tomé'yi (bugünkü Spencer Bai) geride bırakan Dias bugünkü Güneybatı Afrika'da Lüderitz Körfezi'nde karaya çıktı. Burada Padrão denilen Portekiz Krallığını simgeleyen ve burasının Portekiz'in egemenliğine geçtiğini vurgulayan kraliyet armalı ilk taştan direkleri dikti. Daha sonra şiddetli kuzey rüzgârına ve fırtınaya tutulan filo rotasını güneye kaydırmak zorunda kaldı.
Birkaç gün sonra hava sıcaklığı iyice düşünce rotasını tekrar kuzeye çeviren Dias, burada üzerinde yaşam olan bir koya rastladı ve buraya Angra dos Vaqueiros adını verdi. Bugün burasının Afrika'nın güney kıyılarındaki Mosselbai olduğu tahmin ediliyor. Buradan rotasını doğuya çevirip Algoa Bai'ye girdi ki 12 Mart 1488 tarihinde, buraya yakın Kap Padrone'de bir armalı direk daha dikti. Mürettebattaki huzursuzluğun yavaş yavaş artması neticesinde, isteği dışında doğuya yöneldi ve Groot Vis nehrinin ağzına ulaştı. Burada artık yönün kuzeye doğru döndüğü fark ediliyordu. Böylece Dias 70 yıldır aranan, Afrika'yı dolaşarak Hindistan'a açılan yolu keşfettiğini fark etmiş oldu. Dias aslında Ümit Burnu'nu dolanmıştı. Ancak mürettebatında baş gösteren bir hastalıktan dolayı geri dönmek zorunda kaldı.
Geri dönüş yolunda Ümit Burnu'nu Fırtınalar Burnu olarak adlandırdı. Bugünkü isim olan Ümit Burnu, Portekiz Kralı Joao tarafından, yakında Hindistan yolu keşfedilecek ümidiyle verilmiştir. Bazı kaynaklar ise bu ismin, gemicilerin moralini bozmamak gayesi ile değiştirildiğini söyler.
Dönüşte Tafelbai körfezinde (bugünkü Capetown) 1 Mayıs 1488 tarihinde son arma direğini dikti. Angola sahillerinde bir müddet konaklayan Dias 16 ay sonra, Aralık 1488 sonunda Portekiz'e geri döndü.
Bu seyahat gizli tutulduğundan elde yazılı olarak detayları anlatan bir belge ve çizimler hiç mevcut olmamıştır.
Dias'ın dönüşünden sonra ilk Hindistan yolculuğu için sadece danışmanlık yapmış, bu yolun deniz haritalarını oluşturmuş ve bu yolu takip edecek gemilerin donanımlarından sorumlu olmuştur. Bununla birlikte yolculuğa çıkan Vasco da Gama'ya Cabo Verde (Yeşil Burun Adaları) Adaları'na kadar eşilk etmiştir. Kral II. Joao'nun yerine geçen I. Manuel'in niçin Dias'ı degil de Vasco da Gama'yı görevlendirdiği bilinmiyor.
Dias 29 Mayıs 1500'de Güney Afrika açıklarında (kendi keşfi olan Ümit Burnu yakınlarında) yakalandığı bir fırtınada bütün mürettebatıyla birlikte ölmüştür.

Dutra, Francis A. (2007). "Dias, Bartholomew". The Oxford Companion to World Exploration. Oxford University Press.
Howgego, Raymond John, ed. (2003). "Dias, Bartolomeu". Encyclopedia of Exploration to 1800. Hordern House. ISBN 1875567364.
Ravenstein, Ernst Georg (2010). Bartolomeu Dias. William Brooks Greenlee, Pero Vaz de Caminha. England: Viartis. ISBN 978-1-906421-03-8. OCLC 501399584.

Portekiz coğrafi keşifleri
Coğrafi keşifler listesi

Bataklık, yer altı sularının çok yüksek olduğu, çoğu zaman yüzeye çıktığı, toprağı aşırı ıslak olduğu, su göllenmelerinin görüldüğü yerlerdir. Bataklıklar çevrelerine göre alçakta, çanak-çukur şeklinde yerlerdir. Donmuş sahaların yüzeyinde yazın çözülmeye bağlı bataklık oluşabilir. Kurak alanlarda tuzlu bataklıklar oluşabilir.

Bataklıklar üstüne basıldığında ya da bir ağırlık geldiğinde içine batabilen, rutubetli ve çamurlaşmış toprak alanlardır. Bataklığın çevresinde kil vb. su geçirmez katmanlar bulunur.
Bataklıklar; nehirler, taşkın düzlükleri, turbalıklar, tuzlalar, göller, deniz çayırı yatakları, mangrovlar, sığ gel-git alanları, mercanlar ve barajlar ile birlikte sulak alan tanımı içine girmektedir. Suya doygun toprakların bulunduğu bu alanlarda hidrofitler (su bitkileri) bulunur.
Bataklık ve sazlıklar, yüzeysel akış, yer altı suları ve yağış ile beslenirler. Seller ve taşkınlar da bu alanların beslenmesinde önemlidir. Taşkınlar ile bataklıklara gelen kil, silt, kum gibi malzemeler bu alanların gözenekliliğini artırırken, geçirimliliğini düşürür. Hidrolojik olarak bataklıklar yarı geçirimli veya geçirimsiz ortam kabul edilir.

Sıtma hastalığının kaynağı olması ve tarım arazisi elde etme nedenleriyle bataklıklar kurutulmaya çalışılır. Ayrıca bataklıklar çevre halkı tarafından kötü koku yayması ve burada barınan yaban domuzu gibi hayvanların ekinlerine zarar vermesi gibi nedenlerle de istenmemektedir. Orduların geçiş yolunu zorlaştırması, bataklıkların kurutulmak istenmesinin eski bir nedenidir.
Yerkürenin tatlı sularının %11'i bataklık-sazlık alanlarda bulunur. Bataklıklar, sularını açık denizlere ulaştıramayan kapalı havzalı akarsuların sona erdiği yerlerinden biridir. Bataklık ve sazlıkların çevreleri yazın da kurumadıkları için küçükbaş ve büyükbaş hayvanlar için otlanma alanıdır.

Bataklıklar genellikle en yakın akarsuya doğru açılan kanallarla kurutulmaya çalışılır. Bazı bataklık alanlarına kurutulması için okaliptüs gibi yoğun su tüketen ağaçlar dikilmiştir. Fakat bataklık kuruduktan sonra hâlen su tüketen bu bitkiler kesilmeye çalışılmaktadır. Bataklık sularından kirlilik ve kötü koku nedeniyle çoğunlukla yararlanılamaz. Bu durumlarda bataklık sularının sondaj delikleri açılarak yer altı sularına aktarılması teklif edilmektedir. Bu yöntem yer altı sularını da desteklemektedir.

Belde (kelimenin tam anlamıyla "kasaba" anlamına gelir), Türkiye Cumhuriyeti'nin idari yapılanmasında yönetsel açıdan köy ile ilçe arasında, bucaktan aşağı ya da eşiti bir konumda yer alan yerel yönetim birimine verilen ad.
Mülki idare bölünüşü içinde görev alan kentsel yerleşmelere il merkezi, ilçe merkezi unvanları verilmektedir. Mülki idare bölünüşü içinde il merkezi, ilçe merkezi görevi alamamış belediye örgütlü yerleşmelere yerel yönetimle ilgili bir yönetsel statü kazandırılarak belde unvanı verilmiştir. Siyasi partilerin ülke düzeyinde teşkilatlanmaları, seçime katılacakları il ve ilçe merkezlerinde “il teşkilatı”, “ilçe teşkilatı” şeklinde olurken; il merkezi, ilçe merkezi durumunda olmayan, belediyesi bulunduğu için belediye başkanlığı seçimleri yapılan yerleşmelerde ise “belde teşkilatı” adıyla olmaktadır. Aslında belde, şehir anlamında Arapça bir sözcük olup, genelde tüm belediye örgütlü yerleşmeleri (il merkezlerini, ilçe merkezlerini ve belde denilen yerleşmeleri) kapsamaktadır. Gerçek anlamıyla uyuşmasa da Türkiye'nin yönetsel sistemi içerisinde yerel yönetimle ilgili bir terim olarak yer almaktadır.
Beldeler jandarma gücü dışında olmaksızın yargı ve yürütme birimlerinin olmadığı ama sadece belediye teşkilatının olduğu yerleşim birimleridir. Beldelerde ve bucaklarda bir Mülki İdare Amiri bulunmamaktadır.
Günümüzde mülki ve mahalli idare açısından bucak merkezi ve kasaba belediyesi olarak ikiye ayrılan beldelerin günümüzdeki toplam sayısı 394'tür.

2013 Türkiye yerel yönetim reformu

Türkiye'nin beldeleri listesi

Bitki coğrafyası ya da fitocoğrafya, bitki örtüsünün yeryüzündeki dağılışı, bu dağılışa etki eden faktörleri ve çevre ile ilişkilerini inceleyen fiziki coğrafyanın dalıdır. Fitocoğrafya, vejetasyon coğrafyası da denir. Botanik bitkileri tek tek incelerken, Bitki Coğrafyası bitki topluluklarıyla ilgilenir. Bitki coğrafyası, bitkilerin, anatomi, morfoloji, fizyolojilerini değil, yetişme şartları ve yeryüzüne dağılışlarını inceler. Dağılış şartlarını açıklamaya çalışır. Bitki örtüsü  pek çok açıdan coğrafyanın konusudur.
Bitki örtüsü genel olarak bulunduğu alanın iklimini yansıtır. Zeytin Akdeniz iklimini, iğne yapraklı ağaçlar soğuk iklimi, hurma ve muz tropikal iklimi, kışın yaprağını döken ağaçlar ılıman okyanusal iklimi temsil eder.
Bitki örtüsü erozyonu önler. Türkiye'nin iç kısımlarındaki karasal iklim bölgelerinde olduğu gibi bitki örtüsünün tahrip edildiği yerlerde yoğun erozyon oluşur. Bu durumu engellemek için ağaçlandırma çalışması yapılır.
Bitki artıklarının ayrışmasıyla humus oluşur. Humus toprağa verim katar, rengini koyulaştırır. Yağışın, sel ve taşkın yapmasını önler, yeraltına sızmasını sağlayarak, yeraltı suyunu destekler.
Botanik, klimatoloji, jeomorfoloji ve pedoloji bitki coğrafyasının yardımcı bilimleridir. Bitkilerle ilgili Botanikten, İklimle ilgili klimatolojiden destek alır. Pedoloji bitkilerin yetişme alanı olan toprağı inceleyen bilimdir. Bitki dağılışını etkileyen yükselti ve bakı gibi yer şekilleri için jeomorfolojiden destek alır.

Boylam, başlangıç meridyeninin doğusundaki veya batısındaki herhangi bir noktanın açısal mesafesi. Boylam anlamında tul derecesi, tul dairesi ve uzunluk dairesi sözleri de kayıtlıdır. Boylamlar, doğu ve batı boylamları olmak üzere ikiye ayrılır; derece, dakika ve saniye cinsinden ifade edilir. Dünya üzerindeki aynı boylama sahip noktaların birleşmesi ile oluşan yarım daire şeklindeki varsayımsal yaylara ise meridyen denir. Meridyenler bir kutuptan diğerine uzanır ve Dünya'yı portakal dilimi gibi dilimlere ayırır.
Meridyenler, Ekvator'a dik açı yapacak şekilde yerküreyi 360 eşit parçaya bölen ve uçları kutuplarda birleşen, yay şeklindeki varsayımsal çizgilerdir. Her meridyen, bir büyük çemberin yarısıdır ve tüm meridyenler aynı uzunluktadır. Zaman zaman meridyen kavramı herhangi bir boylamdan ve kutuplardan geçen "tam" çember anlamında kullanılır. Karışıklıkları önlemek açısından bu yazıda meridyen sözcüğü her zaman yarım çember anlamında kullanılacaktır.

İngiltere'nin Greenwich gözlemevinden geçen meridyen, başlangıç meridyeni kabul edilir ve 0 derece olarak gösterilir. Doğusunda kalan yerlere doğu yarımküre, batısında kalan yerlere batı yarımküre denir. Başlangıç meridyeninin 179 doğusunda, 179 batısında ve tam karşısında (180. meridyen) olmak üzere toplam 360 meridyen yayı vardır. 0 (Greenwich) ve 180 derece meridyenleri karşı karşıyadır ve birbirini daireye tamamlar. Bu nedenle 180. meridyene "antimeridyen" de denir.

Her bir meridyen bir büyük dairenin yarısıdır.
Tüm meridyenlerin uzunlukları aynıdır.
Ekvator ve diğer paralelleri boylamasına keserler.
Herhangi iki meridyen arası en uzun mesafe Ekvator üzerinde görülür (111 km). Ekvator'dan kutuplara gidildikçe merdiyenler arası mesafe kısalır. Bir enlemdeki meridyenler arası uzaklık; α enlem olmak üzere, 
  
    
      
        c
        o
        s
        a
      
    
    {\displaystyle cosa}
  
 
  
    
      
        x
      
    
    {\displaystyle x}
  
 
  
    
      
        111.000
      
    
    {\displaystyle 111.000}
  
 metreye eşittir.
Her meridyen arasında 4 dakikalık zaman farkı vardır.
Kutup noktalarında birleşirler.
0 ve 180 derece meridyenleri karşı karşıyadır ve birbirini daireye tamamlar.

Meridyenler "üzerindeki" (iki paralel arasındaki) her 1 dakikalık açı 1 deniz miline (1 852 m) eşittir.
Herhangi bir harita üzerinde iki nokta arasındaki mesafe ölçülürken, harita projeksiyonlardan kaynaklanan hataları minimum düzeye indirmek için, iki nokta arasındaki doğrunun uzunluğu, ortasından geçen bir meridyen üzerindeki açılar ile kıyaslanır. Örneğin iki nokta arasındaki mesafe bir pergel ile ölçülüp doğru üzerindeki bir meridyenle (mümkünse tam ortadaki) kıyaslandığında 10 dakikalık açıya denk geliyorsa, o iki nokta arasındaki gerçek mesafe yaklaşık olarak 10 deniz milidir. (18 520 m) Paraleller üzerindeki dakika aralıkları -ekvator haricinde- meridyenler ile aynı olmadığından mesafe hesaplaması için kullanılmaz.

Enlem
Koordinat
Tarih değiştirme çizgisi

Pooley, Dorothy ve David Robson. The Air Pilot's Manual 3: Air Navigation. 6. baskı. Shoreham, West Sussex: Pooley's Air Pilot Publishing, 2010.

Boğaz, kara parçaları arasında denizin çok daralmış yeridir. İki kara parçası arasında uzanan geçit biçimindeki coğrafi şekillere verilen addır. Bir başka deyişle boğaz, doğal kanallara verilen isimdir. Boğazlar, iki farklı noktadan deniz ulaşımını kolaylaştırdığı gibi, boğazların yetersiz kaldığı yerde insan eliyle kanallar açılmaktadır.
Boğaz, kıstağın zıddıdır. Kıstak; denizler arasında, iki kara kütlesini birleştiren dar, ince kara parçası iken boğaz, bunun tersidir. Boğazlar denizleri birbirine bağlayan dar su yollarıdır. Birbirine yaklaşan kara kütlelerinin deniz suları ile ayrıldığı yerdir.

Boğazlar kanallar ile beraber dünya çapında jeopolitik, jeoekonomik, jeostratejik açıdan önemlidir. Kullanan ülkeler bakımından küresel öneme sahiptir. Boğazlar karaları ayırsalar da birleştirici bir yanları da vardır. Dünya ticaretinin %80'i boğaz ve kanallar üzerinden işlemekte, yılda milyonlarca tanker, yolcu ve yük gemileri buralardan geçmektedir. Dünyanın büyük devletleri ekonomik özellikleri yanında askerî açıdan da su yollarına hâkim olmak istemektedir. Kendi topraklarında olmasa bile yapılan anlaşmalar ile büyük devletler su yollarını kontrol altına almaya çalışmaktadır.
Boğaz ve kanallardaki bir diğer sorunda çevresel risklerdir. Genişlik, uzunluk ve akıntılar açısından açık denizlere benzemeyen bu alanlarda krizler çıkaran çevre sorunları ve gemi kazalarına neden olmaktadır.

Dünyada adından sıkça söz ettiren boğazlar şunlardır: İstanbul, Çanakkale, Cebelitarık, Malakka, Babülmendep, Macellan, Hürmüz, Bering, Messina, Florida ve Formoza boğazları. Boğazlardan bir günde geçen gemi sayıları ise şöyledir: Dover Boğazı 350 gemi, Cebelitarık 200 gemi, Malakka Boğazı 140 gemi, Hürmüz Boğazı 80, Babülmendep Boğazı 50 gemi.

Cebelitarık Boğazı
İstanbul Boğazı
Çanakkale Boğazı
Macellan Boğazı
Bering Boğazı
Hürmüz Boğazı
Babülmendep Boğazı
Malakka Boğazı
Danimarka Boğazı
Dover Boğazı

Bucak veya nahiye; coğrafya, ekonomi, güvenlik ve mahalli hizmet bakımlarından aralarında ilişki bulunan kasaba ve köylerden meydana gelen, ilçeden küçük idari bölüm.

Osmanlı İmparatorluğu'nda nahiyeler 1871 yılında kurulmuş olup kaza ve köy arasında bölümlerdi ve birer nahiye müdürü tarafından idare edilmekteydiler. Osmanlının son döneminde 440 kazaya bağlı 948 nahiye bulunmaktaydı.

1923-1970 döneminde bucaklar ulaşım ağı yönünden birbiriyle bağlantılı, jeomorfolojik ünite ve birimler itibarıyla aynı coğrafi ortamı paylaşan köylerin (muhtarlık alanlarının) bir sınır içine alınmasıyla oluşturulmuş idari alanlardı. Bu alan içinde merkezi konumlu bir yerleşme (köy, kasaba veya şehir) bucak merkezi olurdu ve bucak müdürlüğü teşkilatı burada yer alırdı.
1949'da kabul edilen 5442 sayılı İl İdaresi Kanununa göre bucak "coğrafya, ekonomi, güvenlik ve mahalli hizmet bakımlarından aralarında münasebet bulunan kasaba ve köylerden meydana gelen bir idare bölümü" olarak tanımlanmıştır. Bucaklar il ve ilçelerde olduğu gibi kanunla değil bir idari işlemle kurulurlar. Bu idari işlem İçişleri Bakanlığının kararı ve Cumhurbaşkanının onayıdır.
İçişleri Bakanlığı'na bağlı İller İdaresi Genel Müdürlüğü'nün bünyesinde 1971'de kurulan Dördüncü Şube, “il, ilçe, bucak kurulması, kaldırılması, merkezlerinin değiştirilmesi, mülkiye müfettişlerinin raporlarının izlenmesi ve Genel Müdürlük Yönergesinde belirtilen diğer iş ve işlemlerin yürütülmesiyle” görevlendirilmiştir.
5442 sayılı İl İdaresi Kanununa göre Türkiye'nin en küçük mülki idare birimi olan bucaklar günümüzde (2014) idari olarak da kaldırılmıştır. Bu yüzden, artık Türkiye'nin en alt kademedeki mülki idare bölümü bucak değil ilçedir. Hukuki anlamda 2014'e kadar bucak teşkilatları varlığını sürdürmekteydi, istatistik tablolarda bilgiler bucak düzeyinde veriliyordu. Türkiye İstatistik Kurumu'nun yayımladığı Genel Nüfus Sayımı İdari Bölünüş bültenlerinde ve Harita Genel Müdürlüğü'nün yayımladığı Türkiye Mülki İdare Bölümleri haritalarından hâlâ bucak ve bucak merkezi terimleri geçmekteydi. 1970'li yıllarda bucakların fonksiyonuna son verilmeye başlanmış ve boşalan bucak müdürlerinin yerine tayin yapılmamıştır. 2011 senesi  itibarıyla Türkiye'de 634 bucak teşkilatı mevcuttu. Çoğu eski bucak merkezinin belediye teşkilatı dahi yoktur.
Eskiden bucaklar, kendilerine bağlı olan köylerin devletle ilişkilerini yerinde çözerek kaymakamlık ve valiliklerin yükünü azaltmaktaydı. Ancak ulaşım ve haberleşme olanaklarının gelişmesi ile bunlara olan gerek azalmıştır. Buna rağmen, bucak teşkilatların tasfiye edilmesinden sonra ilçe teşkilatlarının yükü artmıştır. İçişleri Bakanlığı 1984'te bucak müdürü olmayan köy, kasaba ve bucakta, törenlerde devleti temsil etme yetkisine sahip başka bir "mahalli mülkiye amiri" olmadığını belirtilmiştir.
2012 yılında çıkarılan 6360 sayılı Büyükşehirler Kanunu ile Türkiye'deki en büyük 27 ildeki tüm bucak tüzel kişilikleri ve teşkilatları kaldırılmıştır.
2014 yılında bucaklar resmi olarak da kaldırılmıştır.

İl İdaresi Kanununa göre Bucak idaresi bir bucak müdürü, bucak meclisi ve bucak komisyonundan oluşur.

Bucak müdürü bucaktaki işlerin yürütülmesinden sorumludur. Görev yetkileri esas itibarıyla kaymakamınkilere benzer. Örneğin: bucak içerisinde işlenen suçları savcıya bildirmek, olağanüstü bir durumu bağlı olduğu kaymakam veya valiye bildirmek. Bucak müdürü İçişleri Bakanlığı tarafından valilik emrine atanır. Bucak müdürünün hangi bucakta görev yapacağını vali belirler. Bucak müdürü olmak için lise veya dengi bir okuldan mezun olmak yeterlidir.
Bucak meclisi biri seçimlik, diğeri doğal olmak üzere iki tür üyeden oluşur. Bucak meclisinin seçimlik üyeleri, bucak sınırları içinde bulunan belediye meclisi ve köy ihtiyar kurulları tarafından kendi üyeleri arasından ya da kendi köy veya kasabaları halkından olmak üzere dışarıdan seçilen birer üyeden oluşur. Seçimlik üyelerin sayısı en az on ikidir ve dört 4 yıl için seçilirler. Doktor veya sağlık memuru, veteriner, tarım öğretmeni, başöğretmenler meclisin toplantılarına doğal üye olarak katılırlar.
Bucak komisyonu  Bu kurula bucak müdürü başkanlık ettiği dört üyeden oluşur. Bucak komisyonu üyeleri bir yıl süre ile bucak meclisi tarafından kendi üyeleri arasından seçilir. Uygulamada, doğal üyeler bu komisyona seçilmemektedir. Bucak komisyonu en az ayda bir kez toplanır. Bucak komisyonu, bucak meclisi toplantı halinde bulunmadığı zamanlarda bu meclisin görevlerini yapar.

Bu terim Sırp Prensliği (1817–1833) ve Karadağ Prensliği'nde (1852–1910) nahija (нахија) adıyla ve sonradan bucak adı ile anılmaya başlanana kadar Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarında da kullanılmış olup günümüzde ise Suriye, Irak, Lübnan ve Ürdün, Sincan Uygur Özerk Bölgesi'nde ve Tacikistan'da kullanılmaktadırlar.

Burun, deniz ya da gölde bulunan dışa çıkıntılı karanın son kısmı olup, 3 tarafı su ile çevrilmiş kara anlamına gelir. Çoğunlukla fener bulunur. Eğer büyükse yarımada denir. Körfez veya koyun karşıtıdır. Burun oluşumunda dirençli kayaçlar (granit, kireç taşı) etkilidir.
Burunlar yüksek enerjili dalgalar, kayalık kıyılar, yoğun erozyon ve sarp kayalıklarla karakterizedir.

Plajların ilerleme gerileme gibi jeolojik dinamik özellikleri vardır. Plajı dalgalar, gel-git, rüzgâr ve akıntılar etkiler. Plaj istikrarını insanda etkiler (baraj, sıvı çekilmesi)
Burun ve Koy plaj sedimantasyonu 3 şekilde sınıflandırılır:

Kıyı sürüklenmesi
Tortu birikimi
Erozyon
Dalgalar genellikle burundan etrafa ve sahile doğru yayılır. Dinamik denge oluştuğunda plaj tortulları eşit oranda yayılır veya aşınır. Plajlara yakın nehirler tortu sağlar. Eğer nehir yoksa plaja aşınmaya uğrar. Kararsız plajlar genellikle insan etkisinin (dalga kıran) bir sonucudur. Kararsız plajlarda sürekli erozyon ya da biriktirme devam eder, plaj dengeye ulaşana kadar bu aşınım ve birim devam edecektir.

Easterbrook, Don (1999). Surface Processes and Landforms (2nd ed.). Prentice Hall.
"Landforms, Erosion, and Longshore Drift". 2001. Retrieved 9 October, 2012.
Schwartz, M. (2005). "Encyclopedia of Coastal Science". Springer. ISBN 978-1-4020-1903-6 p399
Benedet, L., Klein, A., and Hsu, J. (2004). "Practical Insights and Applications of Empirical Bay Shape Equations". ICCE.

Buzdağı; büyük bir su kütlesinde serbest yüzen, tatlı sudan müteşekkil, büyük buz kütlesi. Buzdağlarına Kuzey ve Güney Kutbu çevresindeki denizlerde ve Arktik bölgelerdeki buzul göllerinde ve haliçlerinde (fiyord) rastlanır.

Buzdağları genellikle buzullardan kopmuş büyük parçalardan oluşur. Devamlı soğuk olan bölgelerde karın üst üste yığılması, kardan bir dağ ve sonra da bir buz katmanı teşekkül ettirir. Bu katman zamanla kıyıya doğru kayar ve denizde parçalanır. Böylece muazzam buzdağları meydana gelir. Uzunlukları birkaç kilometreyi ve kalınlıkları 300 metreyi bulabilir. Deniz üstünde sallanmadan dururlar. Her yıl Güney Kutbu Antarktika, her boydan binlerce buzdağı teşkiline sebep olur.
Kuzey kutbundaki Grönland Adasının iki milyon km²ye yaklaşan yüzeyi tamamen buz tabakası ile kaplıdır. Her sene buradan da 10-15 bin kadar buz dağı kopar. Buzdağları zamanla meydana gelen çatlak veya dalgaların aşındırması ile yerlerinden büyük bir gürültü ile ayrılırlar. Ayrılır ayrılmaz deniz içinde harekete geçerler. Özgül ağırlığı 0,9 g/cm³ olan buzdağının deniz üstünde görünen kısmının sekiz veya on katı su içindedir. Başıboş büyük denizlerde dolaşan bu buz dağlarının ağırlığı milyonlarca tonu bulur.
Grönland'dan kopup gelen buz dağları ilkbaharda ve yazın ilk aylarında Kuzey Atlas Okyanusunda sefer yapan gemiler için büyük tehlike teşkil ederler. Bunların yanında Kanada'nın kuzeydoğu kesiminden gelen buzdağları Labrador Akıntısı ile Yeniel kıyılarından güneye doğru sürüklenir. Buralardan Golfstream Akıntısına kapılarak Ekvator'a doğru yol alırlar. Bazıları tamamen erimeden önce 27°'lik arz derecesine kadar ulaşırlar. Antarktika buzullarından kopanlar ise kuzeye doğru yol alırlar. Bunlar Hint ve Büyük Okyanusta çalışan gemiler için pek tehlike teşkil etmezler. En fazla kuzeye gidebilen buzdağı, Avustralya'nın 100 mil kuzeyine kadar yaklaşabilmiştir.
Buzdağlarının rengi genellikle beyazdır. Mavi ve yeşil de olabilir. Güneşli havalarda eriyen kısımlar yüzeyde gölcükler meydana getirir. Suları tatlıdır. Bu sebepten büyük buzdağlarından istifade edilmesi düşünülmektedir. Su sıkıntısı çeken, bilhassa Aden Körfezi devletlerine getirilmesinin yolları araştırılmaktadır. Büyük römorklarla konvoy halinde getirilmesi düşünülen buz dağlarının Aden Körfezine gelmesi tahminen 6-7 ay sürecektir. Güç gibi görünmesine rağmen, milyonlarca insanın susuzluk çekmesi göz önünde tutulursa, gayretli bir çalışma sonunda netice vereceği tahmin edilmektedir.

Buzdağları gemiler için büyük tehlikedir. Zamanının en büyük transatlantik gemisi olan Titanik, 14/15 Nisan 1912'deki ilk seferinde gece bir buzdağına çarparak parçalandı. Çarpışmadan 2 saat 40 dakika sonra gemi tamamen battı ve içinde bulunan 2224 yolcudan 1513'ü boğulup, 711 kişi ancak kurtarılabildi. Bu olay üzerine, buzdağlarının sebep olacağı felaketleri önlemek için tedbirler alındı. ABD'nin kıyı koruma teşkilatına ait gemiler, Kuzey Atlas Okyanusundaki buzdağlarını gözetleme görevlerini de yaparlar. Ayrıca Seyir ve Hidrografi Bürosu, Buzdağlarının bulunduğu yerleri, bunlardan emin olan yolları belirten haritalar yayınlar. Alınan bu tedbirlerden başka deniz suyu sıcaklığı ölçülerek de buz dağlarının yerleri bulunabilir. Bu işlem çok hassas, santigrat derecenin (°C) birkaç binde birini gösterebilen özel aletlerle yapılır. Bugünkü gemiler hassas radarlarla donatıldığından, buzdağları bunlar için büyük tehlike teşkil etmez.

Bölgeler coğrafyası, toprak parçasını inceleyen beşeri coğrafyanın dalıdır. Bölge coğrafyasının üzerine 19. yüzyılda çalışmaya başlanmıştır, başlarda kıtaları belirleyen dal günümüze kadar hep değişkenlik içerisindedir ve gelecekte değişmeye devam edecektir. Şehir fonksiyonları ve coğrafi özellikler değiştikçe bölgesel coğrafya değişmeye devam edecektir. 

Bölge sınırları belirlenirken idari, coğrafi, hizmet, sosyal ve ekonomik faktörler etkilidir. Coğrafi bölgeselleşmeye iklim bölgeleri örnek verilebilir. İdari bölgeler ise eyalet, il, ilçe gibi birimlere bölünmüşlerdir. Tarım bölgeleri, tarımsal faaliyetlerin benzerlik gösterdiği yerlerin toplanması sonucu oluşur örnek olarak pamuk kuşağı, mısır kuşağı ve Tennesse Bölgesi verilebilir.
Bölge türleri homojen (türdeş), nodal (polorize) ve planlama bölgeleri olarak üçe ayrılır.
Homojen (türdeş) bölge, mekanda aynı özellikleri taşıyan gruplar ile oluşur. Gruplaşma belirli bir ürün tipinin tarımı, bitki örtüsü, yağış rejimi, toprak türü, vb. faktörlerinin benzerliği halinde oluşur. Nodal (polorize) bölge, mekanın fonksiyonel işlevine göre bir polar/kutup üzerine kurulmuş bölgelerdir. Çoğunlukla sanayi ve pazarlama bölgelerinin tayininde, satış bölgelerinin belirlenmesinde kullanılır. Planlama bölge ise fonksiyon veya coğrafi özelliklere göre ayrılmaz. Tamamen algı ile işleyen bu bölgeler kültürel ve sosyal algı, önyargılar tarafından insan beyninde varolan bölgelerdir. İncil Kuşağı buna örnek verilebilir.
Coğrafi bölgeler şu etkenlere göre ayrılır;
a) Fiziki Coğrafya Özellikleri

Jeomorfolojik elemanlara göre bölgeler ; Yüksek toprak şekilli, çukur toprak şekilli bölgeler
Klimatik bölgeler; Nemli, kurak, ılıman bölgeler
Hidrografik bölgeler; Açık havza, kapalı havza bölgeleri
Bitki örtüsüne göre bölgeler; İğne yapraklı orman, Ekvatoral bölgeler
b) Beşeri Coğrafya Özellikleri:

Nüfus yoğunluğuna göre; Ökümen, Anökümen, sık ve seyrel nüfuslu bölgeler
Yerleşmeye göre; kırsal ve kentsel yerleşim bölgeleri
c) Ekonomik Coğrafya Özellikleri:

Tarım Bölgeleri
Madencilik Bölgeleri
Sanayi Bölgeleri
Turizm Bölgeleri

Arınç, K. (2013). Coğrafi metodoloji açısından bölgesel coğrafya, bölge bilimi ve coğrafi bölgeler . Türk Coğrafya Dergisi, (60), 13-24 . Retrieved from https://dergipark.org.tr/en/pub/tcd/issue/27627/227755 12 Mayıs 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bölgesel coğrafya, coğrafyanın araştırma konularını belli bir alanda incelendiği çalışma yöntemidir. Sistematik coğrafyada olay veya konunun mekana dağılışı incelenirken, bölgesel coğrafyada bölgeye özelliklerini veren olaylar ve ilişkiler incelenir. Sistematik coğrafyada esas olan konu iken, bölgesel coğrafyada mekandır.
Bir mekanı çevresinden ayırıp Bölge olarak tanımlayabilmek için iki unsur önemlidir. İlki bölge kendi içinde ilgili konular açısından benzer olmalıdır. Örneğin: Sanayi bölgeleri; çevresine göre sanayi tesislerinin yoğun olduğu, bunun mekanda farklı ilişkiler ve sonuçlar oluşturduğu alandır. İkincisi kendi dışındaki alanlardan farklı olmalıdır. Karadeniz iklim bölgesi; iklim şartları bakımından karasal iklim alanlarından ayrılır. Fakat bölge sınırları aniden değişmez. Geçiş alanlarında iki iklimin özelliklerinin karışımı bir durum görülür.
Geleneksel anlayışta bölgenin coğrafi özellikleri sıralanıp, tanımlama yapmaya çalışılırken, modern görüşte değişiklikler olmuştur. Artık bölgenin diğer yerlerden farklı olmasına neden olan unsurlar önem kazanmıştır. Bölgesel coğrafyada; genel coğrafya bilgileri doğrultusunda bir bölge içinde sentez yaparak, bu mekana ait renk ve karakterleri belirlenmeye çalışılır.
Bölgesel coğrafya (Regional Geography) ilk çağlardan itibaren gelişmeye başlamış, Bernhardus Varenius ile Paul Vidal de la Blache'ın çabalarıyla coğrafyada önemli bir yer edinmiştir. İlk bölge tasniflerini Alman bilimadamları 19. yüzyılın ortalarında yapmış bunu İngilizler takip etmiştir. H.J. Mackinder İngiltere ve Avrupa'nın bölge haritalarını ilk yapan bilim insanıdır. W. Köppen dünyayı bu günde geçerliliği koruyan iklim bölgelerine ayırmıştır. Köpen'in bölgeleri iklime göre oluşturma fikrine itiraz eden Fransız bilim adamları, iklimle birlikte yeryüzü şekilleri, maden kaynaklarının da göz önüne alınmasını savunmuşlardır.
Türkiye'de yakın zamanda Coğrafya eğitiminde Bölge kavramında değişikliğe gidilmiş, akademik camiada tartışmalara sebep olmuştur. Daha önce Coğrafya biliminden kopan Jeoloji, Demografi, Meteoroloji, Şehir ve Bölge Planlama alanlarında olduğu gibi Bölgesel coğrafyanın zayıflatılmasının "Bölge Bilimi" adında yeni bir kopuşa evrileceğinden endişe edilmektedir.

Columbia Brodcasting System, Inc. (CBS) Amerikalı bir televizyon ve radyo kuruluşudur.
CBS daha önceleri United Independent Broadcasters Inc. adı altında hizmet vermekteydi. 16 radyo istasyonuna sahip olan bu yayın ağı daha sonra  William S. Paley tarafından 1928 yılında satın alındı ve adı Columbia Broadcasting System olarak değiştirildi. Paley'nin yönetiminde, CBS önce ABD'deki en büyük radyo ağı haline geldi ve daha sonra ABD'nin en büyük üç televizyon yayın şirketi arasına girdi. 1974'te, Columbia Broadcasting System adını CBS Inc. olarak kısalttı. 2000'de, Viacom'un yönetimine girdi. Last.fm'i satın almıştır. Eskiden ABD dışına da yayın yapan CBS Radio artık bu yayınını kesmiştir.
Türkiye'de de yayınlanan bazı CBS programları:

How I Met Your Mother
Extant
Two and a Half Men
The New Adventures of Old Christine
Ghost Whisperer
Cold Case
Blue Bloods
CSI: NY
CSI: Miami
Criminal Minds
Without a Trace
Moonlight
The Big Bang Theory
The Mentalist
Person of Interest
The Amazing Race
Under The Dome
Limitless

Cadde, bir yerleşim birimindeki ana yollardan her biri. Bununla birlikte bazı tali yollar da cadde olarak adlandırılabilir. Caddeler genellikle sokaklardan büyüktür ve ağırlıklı olarak taşıt trafiğine ayrılmıştır. Genellikle her iki yanında sıralı ağaçlar bulunan kaldırımlar ve binalar bulunur ve bazı caddeler orta refüje de sahiptir.
Büyük şehirlerde caddeler çoğunlukla asfalt yüzeylidir.

Cadde sözcüğü Türkçeye Arapça cadde (ana yol, geniş yol) kavramından geçmiştir.

Caddeler, çok eskilerden beri ulaşımda kullanılmaktadır. Özellikle Mezopotamya'da bulunan Ur şehrindeki caddeler, Çin'de, Roma'da ve Antik Yunanistan'da rastlanan yollar dünyanın en eski caddelerini oluşturmaktadır.
Cadde tanımı çağlara göre değişiklik göstermiştir. Başta, taştan örülmüş tüm yollar cadde niteliği görürken, günümüzde özellikle otomobilin icadıyla beraber asfalt yollar cadde standardını oluşturmaktadır. Günümüz dünyasında ise caddeler, günlük yaşamda oldukça yoğun bir dolaşıma sahip, yayalara ve taşıtlara hizmet eden bir tür ulaşım birimi olarak görülmektedir.

Cihannüma, Katip Çelebi'nin 1648 yılında yazmaya başladığı nesir türünde eserdir. Bu eserin Türk coğrafya tarihinde klasik devirden modern devire geçişi başlattığı kabul edilir.

Katip Çelebi katıldığı Girit seferinde kitabı yazmaya karar vermiştir. Coğrafya kitapları ve haritalar ile uğraşmaya başlamış, seferden sonra yazım işine başlamıştır.
Cihannüma'nın yazımı 1648'de başlanmış, kısa bir aranın ardından 1654'te Katip Çelebi tarafından yeniden yazılmaya başlanmıştır. Kitabın yazımı 1657'de Katip Celebi'nin ölümüne kadar devam etmiştir. 1732'de Osmanlı matbaacılığının öncüsü kabul edilen İbrahim Müteferrika tarafından eklemeler yapılarak basılmıştır. Eseri tam olarak bitirmeye yazarın ömrü yetmemiştir. Yazıldığı devirde batıdan yapılan tercümeler ve yararlanılan kaynakları ile dikkat çekse de asıl ününü İbrahim Müteferrika'nın basımından sonra kazanmıştır. Müteferrika'nın bastığı 11. kitaptır.
Kitab-i Cihannüma olarak da bilinen Cihannüma, 1732 yılında İbrahim Müteferrika tarafından 698 sayfa olarak basılmıştır. Ancak eserin 325 sayfası, İbrahim Müteferrika'nın eklemelerinden oluşmuştur. Bu eser 2008 yılında Boyut Yayıncılık tarafından yeni düzenlemeler yapılarak yeniden basılmıştır.

Kitabın ilk kısmı önsöz ile başlar, yerküre, okyanuslar, kutuplar ve kıtalar ile ilgili genel bilgiler verilir. İkinci bölümde; batıdan başlayarak doğuya doğru: Endülüs, Bosna, Macaristan ve Rumeli topraklara dair bilgiler verilir. Yazar Venedik, Anadolu, Fransa, Vatikan, Britanya ile ilgili yeterli bilgilere ulaşamadığı için kitabına alamamıştır.

Coğrafi bilgi sistemi (CBS); Dünya üzerindeki karmaşık sosyal, ekonomik, çevresel vb. sorunların çözümüne yönelik mekana/konuma dayalı karar verme süreçlerinde kullanıcılara yardımcı olmak üzere, büyük hacimli coğrafi verilerin toplanması, depolanması, işlenmesi, yönetimi, mekansal analizi, sorgulaması ve sunulması fonksiyonlarını yerine getiren donanım, yazılım, personel, coğrafi veri ve yöntem bütünüdür.
CBS genel bir kavram olup, çeşitli kullanım alanlarına ve tematik konulara yönelik olarak geliştirilen CBS uygulamaları vardır. Bu CBS uygulamaları, Kent Bilgi Sistemi, Orman Bilgi Sistemi, Karayolları Bilgi Sistemi, Arazi Bilgi Sistemi, Tapu ve Kadastro Bilgi Sistemi (TAKBİS), Lojistik Bilgi Sistemi, İç Güvenlik Bilgi Sistemi, Araç İzleme Bilgi Sistemi, Trafik Bilgi Sistemi, Kampüs Bilgi Sistemi, Deprem Bilgi Sistemi, Harita Bilgi Sistemi vb. şekilde adlandırılırlar.
CBS, kavramsal bir sınıflamada hiyerarşik olarak öncelikle Sistem, sonra Bilgi Sistemi kategorisi altında yer alır. İşlevsel bir sınıflamada ise CBS, öncelikle Teknoloji, sonra Bilgi Teknolojisi altında yer alır.
Coğrafi bilgi sistemi, coğrafya, haritacılık ve bilgisayar bilimleri ile ilgili bir teknoloji olup Coğrafi Veri Altyapısı bileşenlerinden Bilgi Teknolojileri kapsamında yer alır. Görsel tabanlı verilerin işlenip amaca uygun kullanılmasında olanak sağlar.
Coğrafi bilgi sistemleri (CBS), İngilizce Geographical Information Systems (GIS) ifadesinin Türkçeye çevrilmiş hali olup kullanıcıların çok farklı disiplinlerden olması nedeniyle, bu kavram da değişik şekillerde tanımlanmaktadır. Özellikle CBS'nin dünyada konumsal bilgi ile ilgilenen kişi, kurum ve kuruluşlar arasında geniş bir merak uyandırması, gelişmelerdeki hızlı değişiklikler, özellikle ticari beklentiler, farklı uygulama ve fikirler, CBS'nin standart bir tanımının yapılmasına henüz izin vermemiştir. CBS, bazı araştırmacılara göre konumsal bilgi sistemlerin tümünü içeren ve coğrafi bilgiyi irdeleyen bir bilimsel kavram, bazılarına göre; konumsal bilgileri dijital yapıya kavuşturan bilgisayar tabanlı bir araç, bazılarına göre de; organizasyona yardımcı olan bir veritabanı yönetim sistemi olarak nitelendirilmektedir. Buna göre en genel haliyle CBS tanımı aşağıdaki şekildedir;
"Coğrafi Bilgi Sistemleri; konuma dayalı gözlemlerle elde edilen grafik ve grafik-olmayan bilgilerin toplanması, saklanması, işlenmesi ve kullanıcıya sunulması işlevlerini bütünlük içerisinde gerçekleştiren bir bilgi sistemidir."
Zamansal Coğrafi Bilgi Sistemi (ZCBS) Coğrafi varlıkların gerek grafik gerekse grafik olmayan konumsal bilgilerinde zamanla meydana gelen değişimleri izleyebilen ve analiz edebilen coğrafi bilgi sistemidir.

CBS teknolojisi bilimsel araştırmalar, kaynak yönetimi, varlık yönetimi, alt yapılar (doğalgaz, elektrik, su, vb.), arkeoloji, jeoloji, jeokimya, çevresel etki değerlendirmesi, peyzaj mimarlığı, kentsel planlama, kartografya, kriminoloji, coğrafi tarih, pazarlama, lojistik, maden haritalama, haritacılık, tarım (ekili tarım alanlarının tespiti ve toplam mahsulün hesaplanması, tarımsal ürünler için en uygun yerlerin belirlenmesi), askeri uygulamalar, hayvancılık (hayvancılığın yapılabileceği en uygun arazilerin tespiti), hava, deniz ve kara trafiği izleme (araç takip sistemleri), meteoroloji, arama kurtarma ve diğer amaçlar için kullanılabilir. Örneğin, CBS doğal afetlerde acil müdahaleleri kolaylaştırmak için hesaplamalar yapmaya olanak tanır. CBS yeni sulak alanların bulunmasında ve bu alanların korunmasında kullanılabilir. CBS bazı şirketler tarafından avantaj sağlaması amacıyla yeni pazar alanları bulmak için kullanılabilir.
Daha genel manada CBS, analizler yapma imkânı sunan ve bu analiz sonuçlarına göre doğru kararlar vermeyi kolaylaştıran bir sistemdir.

Coğrafi bilgi sistemleri ilk olarak Roger Tomlinson'un öncü çalışmaları sayesinde ortaya çıkmıştır. Tomlinson 1963'te ilk bilgisayar destekli haritalama işlemini gerçekleştirmiştir.

Tobler'in temel coğrafya yasası

Keşifler Çağı olarak da bilinen Coğrafî keşifler dönemi, 15. yüzyılın ilk yarısından 17. yüzyılın ortalarına kadar Portekizli ve İspanyol kaptanlar tarafından Asya'daki baharat ve değerli maden zenginliğine ulaşacak alternatif ticaret yollarının bulunması amacıyla başlatılıp bu yolda yeni kıtalar, okyanuslar ve denizaşırı toprakların Eski Dünya tarafından keşfedilmesine sebep olan tarihsel aralıktır.
Avrupa'yla Asya arasındaki en büyük kara ticareti ağı olan İpek Yolu'nun, Osmanlı İmparatorluğu tarafından vergilendirilmesi ve Avrupalıların talep ettiği ürünün denetlenerek verilmesi, Avrupalı yönetimleri rahatsız ediyordu. Asya'ya ulaşmak için kara yoluna alternatif bir yol bulmak gerekliydi; denizi bir alternatif olarak gören Avrupa'da–özellikle güneybatı Avrupa'da–denizciliğe olan önem arttı ve uzun deniz seferlerine çıkabilecek cesur kaptanların yetiştirilmesi için çaba sarf edildi. Avrupa kültürünün hızla yayılmasına, Avrupa'nın zenginleşmesine ve küreselleşmenin ilk tohumlarının atılmasına yol açan Keşifler Çağı, aynı zamanda sömürgeciliğin ve merkantilizmin, Avrupa'daki ulusal politik sistemin koyu bir şekilde benimsenmesini sağlamıştır. Bu dönem, yerliler tarafından "bilinmeyen kıtalardan işgâlcilerin gelişi" olarak yorumlandı.
İlk olarak Portekizli kaptanlar tarafından, 1419 ile 1427 arasında Atlas Okyanusu'ndaki Madeira ve Azor takımadaları keşfedildi. 1434'ten önce Portekizliler ilk olarak Afrika'nın batı kıyılarına, ikinci olarak ise Ümit Burnu'nu fark ederek Hindistan'a uzanacak güzergâhı keşfettiler. Kaptan Kristof Kolomb'un 1492 ile 1502 arasındaki Atlantik-ötesi keşfi olan Amerika seferlerinden, 1543'e kadar Japon adasının, Sri Lanka'nın ve diğer Asya topraklarının keşfine kadar Portekiz ve İspanya deniz seferlerine, keşiflerine, ülkelerine ve Avrupa'ya zenginlik getirmeye devam etti. Bu sayısız deniz seferleri Atlantik, Hint ve Büyük Okyanus ve onlarca deniz aşırı toprağın Avrupalılar tarafından keşfedilmesi, 19'uncu asrın dördüncü çeyreğine kadar devam eden Amerika, Afrika, Asya ve Okyanusya deniz seferlerine ve 20'nci asrın ilk yarısında kutup bölgelerinin araştırma hedefi olmasına yol açtı.

12. ve 15. yüzyılları arasında Avrupa ekonomisi, nehir ve deniz ticaret yollarının birbirine bağlanmasıyla olumlu yönde dönüşmüştür ve Avrupa'nın, dünyadaki en müreffeh ticaret ağlarından biri olmasına neden olmuştur. 12. asırdan önce, Cebelitarık Boğazı'nın doğusunda ticaretin önündeki en büyük engel, yetersiz gemi tasarımından ziyade ticari bir teşvik eksikliğiydi. İspanya'nın ekonomik büyümesi Al-Andalus'un (Endülüs) fethedilmesini ve 1147 Lizbon kuşatmasını izledi. Birinci Haçlı Seferi'nden önce başlayan Fatimid Halifeliği, İspanyol ve Portekiz deniz gücünün gerilemesine ancak Venedik, Cenova ve Pisa gibi denizci İtalyan devletlerinin Doğu Akdeniz'de ticarete egemen olmasına yardımcı oldu ve İtalyan tüccarların zengin olmasında etkili oldu.
11. yüzyılın dördüncü çeyreğinde Büyük Britanya, Normanlar tarafından fethedilince, Kuzey Denizi'nde barışçıl ticarete izin verdi. Kuzey Germen toprakları ve Kuzey Baltık Denizi boyunca kuzey Almanya'daki ticaret lobisi konfederasyonu olan Hansa Birliği, bölgenin ticari gelişiminde etkili oldu. 12'nci yüzyılda Flanders, Hainault ve Braband bölgesi, Cenova ve Venedik'teki tüccarları doğrudan Cenova'dan yola çıkmaya teşvik eden Kuzey Avrupa'daki en kaliteli tekstilleri üretmeye başladı. İki geç yelken kulesi ve bir başucu ile bir Caravel. Caraveller Portekizliler tarafından icat edildi, daha fazla manevra kabiliyetine sahiptiler ve Keşif Çağı için gerekliydi.

Coğrafi keşifler dönemini tetikleyen önemli teknolojik yenilikler, manyetik pusulanın benimsenmesi ve gemi tasarımındaki ilerlemelerdi. Pusula, güneşin ve yıldızların referansına dayanan eski navigasyon yöntemine göre daha kullanışlıdır. Pusula 11. yüzyılda Çin'de navigasyon için kullanılmış ve Hint Okyanusu'ndaki Arap tüccarlar tarafından benimsenip kullanılmıştır. 12. yüzyılın sonlarına ve 13. yüzyılın başlarına doğru Avrupa'ya yayıldı. Hint Okyanusu'nda navigasyon için pusulanın kullanımı ilk olarak 1232'de, Avrupa'da ise 1180'de kaydedilmiş.

Denizcilik için Malay halkı, MÖ 1'den en az yüz yıl önce, bambu ile güçlendirilmiş dokuma hasırlardan yapılan kendilerine özgü yelkenleri bağımsız olarak icat etmişti. Han hanedanı zamanında (MÖ 206 ila MS 220) Çinliler, güney kıyılarını ziyaret eden Malay'lardan bu teknolojiyi öğrendiler. Bu tür yelkenlerin yanı sıra, denge yelkenleri de yaptılar (tanja yelkenleri).

Bilimsel ve teknolojik alandaki gelişmeler
Doğu ülkelerinin zenginliği
Cesur gemicilerin yetişmesi
Avrupalıların dünyayı tanıma merakı ve Hristiyanlığı yayma amaçları
Avrupalıların Hindistan'a ulaşmak için yeni yollar aramaları (İpek ve Baharat Yolları Osmanlı Devletinin elindeydi.)
Kralların Coğrafi Keşifleri teşvik etmeleri (özellikle Portekiz ve İspanyol krallar)
Ticaret yollarının Türklerin elinde olması
Kristof Kolomb (1451 – 1506), 1492 senesinde baharat, altın ve diğer zenginliklerin fazlasıyla bulunduğu Hindistan'a ulaşma ümidi ile istemeden Amerika Kıtası'nı bulmuştur. Portekizli kaptan Bartolomeu Dias'ın Ümit Burnu'nu keşfetmesinden sonra Vasco da Gama, buradan dolaşarak Hint Okyanusu ve Hindistan'a ulaştı. Portekizli Macellan ve Del Kano, dünyayı dolaşarak geçtiler ve bunun sonucunda dünyanın yuvarlaklığına dair kesinleştirici sonuçlara ulaşmışlardır. Venedikli gezgin Marco Polo (1254 – 1324) Asya gezilerinin anlatımlarıyla Avrupa'nın Doğu uygarlıklarını tanımasını sağlamıştır.

İpek ve Baharat yolları önemini kaybetti yerine Atlantik Okyanusu kıyısındaki limanlar (Lizbon, Amsterdam, Rotterdam ve Londra) önem kazandı. Bu durum özellikle Osmanlı’yı ekonomik açıdan olumsuz etkilemiştir.
Yeni bulunan topraklardan Avrupa'ya bol miktarda altın ve gümüş girdi. Keşfedilen yerlere özellikle Amerika Kıtasına Avrupa'dan büyük göçler oldu. Avrupa kültürü bu bölgeye yayıldı.
Avrupa'da zengin ve sanattan zevk alan bir sınıf olan Burjuva sınıfı ortaya çıktı. Bu durum, Rönesans hareketlerinin başlamasında etkili olmuştur.
Avrupalılar bilinmeyen birçok bitki ve hayvan türünü Avrupa'ya taşıdı.
Avrupalılar keşfedilen yerlerde sömürge imparatorlukları kurdular.
Hristiyanlık dini geniş alanlara yayıldı. Fakat bilimsel gelişmeler sonucu ortaya çıkan gerçekler kiliseye ve din adamlarına olan güveni azalttı.
Reform ve Rönesans hareketlerinin etkileriyle gelişmiş oldukları gibi kendileri de bu hareketlerin gelişimini etkilemişlerdir. Bu keşifler sonucunda Avrupa yeni kıtalara yayılma ve onların zenginlik kaynaklarını ele geçirme olanağı elde etmiştir. Avrupa düşüncesi ve kültürü, evrensel bir değer olarak bu süreçten itibaren yayılmaya ve egemen kılınmaya başlanmıştır. Bunu yaparken Avrupalılar, yerli halkları ve yerel yaşamı dağıtmış ve hatta yok etmiş, Avrupa kültürünü egemen kılma sürecini şekillendirmiştir. Hem doğal hem de kültürel farklılıkları yok eden bir süreç olmuştur. Bu klasik sömürgecilik olarak bilinen sömürgecilik süreci bu dönemle başlamıştır.
14. yüzyılın sonlarından başlayarak 16. yüzyıla kadar Avrupalıların yeni ticaret yolları keşfetmek adına yeni deniz yolları araması sonucu oluşturdukları organizasyon, gezi Amerika da dahil pek çok popüler kıtanın keşfiyle son bulmuştur.
15. yüzyılda özellikle birçok Avrupa ülkesi, Avrupa'da son derece pahalı olan ipek ve baharatın önemini anlamış ve Hindistan'a ulaşmanın, ticaret yapmanın bir yolunu aramasıyla başlamıştır. Hindistan'a karadan ulaşmak o dönem ve koşullar içinde oldukça zorluydu bu yüzden Hindistan'a ulaşmanın yeni bir deniz yolunun keşfedilmesiyle mümkün olacağı fikri pek çok krala cazip gelmiştir. Lakin bu fikirlerle pek çok cimri kral bile dönemin önde gelen denizcilerine hazinesinden yüklü miktarda servet ödemiştir.
Özellikle Portekiz tahtına prens Henry'nin geçmesiyle başlayan coğrafi keşifler, onun kurduğu okullardan çıkmış Vasco da Gama, Bartolomeo Diaz gibi pek çok ünlü denizcilerle başarılı sonuçlar elde etmiştir.
Fakat bugün Amerika'yı keşfetmesiyle ünlenen ve en popüler denizci olarak tanınan Kolomb bile Amerika kıtasına doğru gitmeyi tercih ederken yeni bir kıta için değil, dünyanın diğer tarafından dolanıp Hindistan'a ulaşabileceğini düşünmüş ve İspanyol ile Portekiz krallarına bu şekilde bir fikir ortaya atarak onların desteğini almaya çalışmıştır. Bunun imkânsız olduğu ancak günümüz şartlarında anlaşılacaktı.

Avrupa'nın, Osmanlı Devleti'ne bağımlılığı azaldı.
Akdeniz limanlarının önem kaybetmesi, Osmanlı Devleti'nin ticari gelirlerini önemli ölçüde azalttı.
Osmanlı Devleti, Coğrafi Keşiflerin getirdiği olumsuzlukları önlemek için Süveyş Kanalı Projesi'ni oluşturdu. Lakin bunu ancak 1869'da Fransızlar gerçekleştirdi.
Hint Okyanusu'nda Portekizliler ile savaştı fakat galibiyet elde edemedi.
Don - Volga Kanalı Projesi'ni gerçekleştirerek İpek Yolu'nu tekrar canlandırmak istedi. Ancak bunda da başarılı olamadı.
Akdeniz limanlarını yeniden canlandırarak gümrük gelirlerini artırmak için Avrupalı devletlere kapitülasyonlar vermek zorunda kaldı.

Aydınlanma Çağı
Rönesans
Reform (tarih)
Sanayi Devrimi
Fransız Devrimi
Kolomb takası

Coğrafya (Grekçe: Γεωγραφικά, Geōgraphiká), Yunan coğrafyacı Strabon'un (MÖ 64-MS 24) yazdığı, ilkçağın önemli coğrafya kitabıdır.
İlkçağın en önemli coğrafyacılarından biri olan Strabon ömrü boyunca iki eser yazmıştır. Bunlardan biri Tarih Notları, diğeri Coğrafya'dır. Tarih Notları günümüze ulaşamamıştır.
Coğrafya 17 ciltten oluşan bir coğrafya ansiklopedisidir. Küçük bazı eksikliklerle eser bütün ciltleriyle günümüze ulaşmıştır. Strabon 56-57 yaşlarında iken MS 7 yılında ilk kez yayınlanmıştır.
Coğrafya kitabında ilk ciltte coğrafyanın felsefesinden bahsedilir. Diğer ciltlerde bilinen kıtalar, Afrika, Asya ve Avrupa'daki yerleşim yerleri ile ilgili bilgiler yer alır. Türkiye ile ilgili kısımları Antik Anadolu Coğrafyası adıyla Türkçeye çevrilmiş, tamamı tercüme edilmemiştir.
Coğrafya'da ciltlerde şu alanlar anlatılmıştır: 1. ve 2. cilt tarih felsefesi, 3. cilt İspanya, 4. cilt İngiltere, 5. ve 6. cilt İtalya, 7. cilt kuzey Avrupa, 8., 9. ve 10. ciltler Yunanistan ve adalar, 11. ve 16. kitaplar arası Asya, 17. cilt Afrika.

Davranışsal coğrafya, çevreyi nasıl algıladığımızı, düşüncelerimiz ile algılarımızın davranışlarımızı nasıl etkilediğini inceleyen beşeri coğrafya bilim dalıdır.
Coğrafyada gerçek mekânın araştırılmasından çok algılanan mekânın incelenmesi de önem taşımaktadır. 1960'lı yıllardan sonra bu mekân algısının insan-çevre ilişkisinde daha önemli olduğu fark edilmiş ve davranışsal coğrafya doğmuştur. İnsanların nereye yerleşeceği, nerelerden alışveriş yapacağı, tatilde nerelere gideceği çevresel algısıyla ilgilidir. Bu algı, geçmiş bilgilerden, deneyimlerden, hayal dünyasından, okuduğu kitaplardan, gördüğü sanat eserlerinden izler taşır.
Coğrafya 1950'li yıllara kadar mekânı gerçek fiziksel mekân olarak inceliyordu. İnsanın içinde olmadığı bu modelleme hümanist eleştirilere sebep olmaktaydı. Özellikle 1970'lerden sonra mutlak mekân anlayışı terkedilerek, görece mekân anlayışı yaygınlaştı.
Davranışsal coğrafya çevreyi öznel yorumlar, buna göre herkesin kendi özel coğrafyası vardır. Özel coğrafya bireyin yaş cinsiyet, tecrübe, arzu ve ihtiyaçları etkisiyle oluşur. Davranışsal coğrafya ile daha önce coğrafyacıların kullanmadığı bazı kavramlar (algı, imaj, zihin haritası..) coğrafyacıları ilgi alanına girmiştir.
Türkiye'de ilk davranışsal coğrafya uygulaması 2002 yılında H. Tunçel tarafından, coğrafya öğrencilerine uygulanmıştır. “Türk Öğrencilerinin Zihin Haritalarında İslam Ülkeleri” adlı çalışmada öğrencilere taslak haritalar çizdirilerek, İslam dünyası algısı anlaşılmaya çalışılmıştır. Zihin haritalarının oluşumunda; eğitim sistemi, alan, nüfus, yakınlık, kültürel benzerlik, güncellik ile tarihi faktörlerin etkili olduğu anlaşılmıştır.

Delta ya da çatal ağız, bir ırmağın çatallanarak denize döküldüğü yerdir. Eski Yunan tüccarların Nil Nehri'nin denize ulaşan kısmında üçgen biçiminde kara parçaları olduğunu gördüler. Oluşan şekiller Yunan alfabesinin dördüncü harfi Δ (delta) ile aynı olduğu için tüccarlar buraya delta adını verdiler.
Hızlı akan suların içerisindeki alüvyon, hız sebebiyle dibe çökme fırsatı bulamaz. Ancak akarsuların denize döküldüğü yerlerde akış hızı düşer. Böylece akarsunun yol boyunca içinde taşıdığı alüvyon dibe çökme fırsatı bulur. Bu çöküntü birikerek yükselir. alüvyon su bitkileri tarafından sıkıca bir arada tutulur. Bir süre sonra verimli toprakların birikmesiyle delta ovası oluşur.

Bir nehir deltası, akış ağzından ayrılırken ve daha yavaş hareket eden veya durgun suya girerken bir nehir tarafından taşınan tortu birikimi ile oluşturulan bir yeryüzü biçimidir. Bir nehrin bir okyanusa, denize, haliç, göl, rezervuar veya (daha nadiren) tedarik edilen tortuları taşıyamayan başka bir nehre girdiği durumlarda oluşur. Bir deltanın boyutu ve şekli, tortu sağlayan havza süreçleri arasındaki dengeyle ve bu tortuyu yeniden dağıtan, sıralayan ve ihraç eden havza süreçleri arasındaki denge tarafından kontrol edilir. Alıcı havzanın boyutu, geometrisi ve konumu da delta evriminde önemli bir rol oynamaktadır. Nehir deltası, büyük tarımsal üretim merkezleri ve nüfus merkezleri oldukları için insan uygarlığında önemlidir. Kıyı şeridi savunması sağlayabilir ve içme suyu arzını etkileyebilir. Peyzaj konumlarına bağlı olarak farklı türlerin toplulukları ile ekolojik olarak da önemlidir.

Nehir deltaları, tortu taşıyan bir nehir göl, okyanus veya rezervuar gibi bir su kütlesine ulaştığında delta oluşumunu durduracak kadar hızlı bir şekilde tortuları gideremeyen başka bir nehir veya suyun yayıldığı ve çökeltiler bıraktığı iç bölge. Gelgit akımları da çok güçlü olamaz, çünkü tortu su kütlesinde nehir biriktiğinden daha hızlı yıkanır. Nehir zaman içinde deltalara katmanlaşmak için yeterli tortu taşımalıdır. Nehrin hızı hızla azalır ve yükünün çoğunu olmasa da çoğunu çökelmesine neden olur. Bu alüvyon, nehir deltasını oluşturmak için oluşur. Akış durgun suya girdiğinde, artık kanalı ile sınırlı kalmaz ve genişliği genişler. Bu akış genişlemesi, akış hızının azalmasına neden olur, bu da akışın tortu taşıma yeteneğini azaltır. Sonuç olarak, tortu akıştan düşer ve tortular. Zamanla, bu tek kanal ağzını duran suya iten deltaik bir lob (Mississippi veya Ural nehri deltasının kuş ayağı gibi) inşa eder. Delta lob ilerledikçe nehir kanalının eğimi azalır, çünkü nehir kanalı daha uzundur ancak yükseklikteki aynı değişikliğe sahiptir (eğime bakınız).
Nehir kanalının eğimi azaldıkça, iki nedenden dolayı kararsız hale gelir. Birincisi, yerçekimi su akışını en doğrudan gidiş aşağı akışında yapar. Nehir doğal leve'lerini (yani bir sel sırasında) ihlal ederse, okyanusa daha kısa bir rota ile yeni bir rotaya dökülür ve böylece daha kararlı bir dik eğim elde edilir. İkincisi, eğimi azaldıkça, yatak üzerindeki kayma gerilmesi miktarı azalır, bu da kanal içindeki tortu birikmesine ve taşkın yatağına göre kanal yatağında bir artışa neden olur. Bu, nehrin kaldıraçlarını ihlal etmesini ve daha dik bir eğimle duran su kütlesine giren yeni bir kanalı kesmesini kolaylaştırır. Genellikle kanal bunu yaptığında, akışının bir kısmı terk edilmiş kanalda kalır. Bu kanal değiştirme olayları meydana geldiğinde, olgun bir delta bir dağıtım ağı geliştirir.
Bu dağıtıcı ağların oluşmasının bir başka yolu, ağız çubuklarının (bir nehrin ağzında orta kanal kumu ve/veya çakıl çubukları) birikmesidir. Bu orta kanal çubuğu bir nehrin ağzına bırakıldığında, akış onun etrafına yönlendirilir. Bu, nehri iki dağıtım kanalına ayıran ağız çubuğunun akış yukarı ucunda ek birikim ile sonuçlanır. Bu sürecin sonucuna iyi bir örnek Balmumu Gölü Deltası'dır.
Bu iki durumda da, biriktirme süreçleri birikimin yüksek birikim alanlarından düşük birikim alanlarına yeniden dağıtılmasını zorlar. Bu, kanallar yüzey boyunca ilerledikçe ve tortu tortusu ilerledikçe deltanın planform (veya harita görünümü) şeklinin yumuşatılmasına neden olur. Tortu bu şekilde döşendiğinden, bu deltaların şekli bir fana yaklaşır. Akış ne kadar sık seyrederse, şekil ideal bir fana daha yakın olarak gelişir, çünkü kanal pozisyonundaki daha hızlı değişiklikler delta cephesinde daha düzgün tortu birikimi ile sonuçlanır. Mississippi ve Ural Nehri deltaları, kuş ayakları ile, simetrik bir fan şekli oluşturmak için yeterince sık avulse olmayan nehirlere örnektir. Alüvyal fandeltalar, adlarından da anlaşılacağı gibi, avulse sık sık ve daha yakından ideal bir fan şekline yaklaşmaktadır.
Çoğu büyük nehir deltası, Mississippi, Nil, Amazon, Ganges, Indus ve Yangtze gibi büyük nehirlerin çoğunluğunun pasif kıta kenarları boyunca boşalması nedeniyle pasif marjların arka kenarlarındaki kraton içi havzalara akar. Topoğrafisi, lavabo alanı ve lavabo yükseklik: Bu olgu nedeniyle üç büyük faktörlerdir. Topoğrafi pasif kenar yığmak için tortu sağlayan daha büyük bir alana daha fazla kademeli ve yaygın olma eğilimindedir ve büyük akarsu farkları meydana getirmek üzere zaman içinde birikir birlikte. Aktif kenar boşlukları boyunca topoğrafya daha dik ve daha az yaygın olma eğilimindedir, bu da tortuların sığ bir kıta sahanlığı yerine dik bir çökme hendeğine girmesi nedeniyle birikme ve birikme yeteneğine sahip olmamasına neden olur.

Nehir deltalarının çoğunun neden aktif marjlar yerine pasif marjlar boyunca oluştuğunu açıklayabilen daha birçok küçük faktör vardır. Aktif marjlar boyunca, orojenik diziler tektonik aktivitenin aşırı dik yamaçlar, breşleşmiş kayalar ve volkanik aktivite oluşturmasına neden olur ve sonuçta tortu kaynağına daha yakın delta oluşumu meydana gelir. Tortu kaynaktan uzak gitmediğinde, biriken tortular daha kaba taneli ve daha gevşek bir şekilde bir araya getirilir, bu nedenle delta oluşumunu zorlaştırır. Aktif marjlardaki tektonik aktivite, kanal avülsiyonunu, delta lob anahtarlamasını ve otomatik döngüyü etkileyebilecek tortu kaynağına daha yakın nehir deltalarının oluşumuna neden olur. Aktif marj nehir deltaları çok daha küçük ve daha az bol olma eğilimindedir, ancak benzer miktarlarda tortu taşıyabilir.  Bununla birlikte, tortu, sediment seyahat, kalın dizilerinde yığılı ve derin yitim çukurlarda yatırma hiçbir zaman.

Delta tipik nehir, bir kombinasyonudur birikimi ile ilgili ana kontrol göre sınıflandırılır dalga ve gel-git işlemler her gücüne bağlı olarak değişebilir. Bir rol oynayan diğer iki faktör yatay pozisyon ve nehir delta giren kaynak tortu dane boyutu dağılımı vardır.

Dalga hakim deltalarda, dalga güdümlü tortu taşınması deltanın şeklini kontrol eder ve nehir ağzından çıkan tortuların çoğu sahil şeridi boyunca saptırılır. Dalgaları ve nehir yatakları arasındaki ilişki oldukça değişkendir ve büyük ölçüde alıcı havzanın derin deniz dalga rejimleri ile etkilenir. Kıyıya yakın yüksek dalga enerjisi ve kıyıdan daha dik bir eğimle, dalgalar nehir deltalarını daha pürüzsüz hale getirecektir. Dalgalar ayrıca çökeltilerin nehir deltasından uzağa taşınmasından ve deltanın geri çekilmesine neden olabilir. Bir haliçte daha yukarı yükselen deltalar için rüzgarlar, gelgitler, nehir akıntısı ve delta su seviyeleri arasında karmaşık ama ölçülebilir bağlantılar vardır.

Erozyon da, esas olarak denizaltı olabilecek Ganges Deltası gibi gelgit hakim deltalarda önemli kum kontrolleri ve sırtları ile önemli bir kontroldür. Bu, "dendritik" bir yapı üretme eğilimindedir. Gelgit deltaları, birkaç ana dağıtıma sahip olma eğiliminde olan nehir ve dalga egemen deltalardan farklı davranırlar. Dalga ya da nehir baskınlığında bir dağılma silindikten sonra terk edilir ve başka bir yerde yeni bir kanal oluşur. Gelgit deltasında, taşkın veya fırtına dalgalanmaları gibi çok fazla suyun olduğu zamanlarda yeni dağıtımlar oluşur. Bu dağıtıcılar, köpürene kadar az çok sabit bir oranda yavaşça siltiler.

Gilbert deltası (adını Grove Karl Gilbert'ten almıştır), Mississippi'ninki gibi hafif eğimli çamurlu deltaların aksine kaba tortulardan oluşan bir tür deltadır. Örneğin, bir tatlı su gölü içine tortu bırakan bir dağ nehri bu tür deltayı oluşturur. Bazı yazarlar Gilbert deltas'ın gölsel ve denizsel yerlerini tanımlarken diğerleri oluşumlarının nehir suyunun göl suyu ile daha hızlı karışmasının daha kolay olduğu tatlı su göllerinin daha karakteristik olduğunu belirtmektedir (denize düşen bir nehrin veya nehrin getirdiği daha az yoğun tatlı suyun daha uzun süre kaldığı bir tuz gölünün aksine).
Gilbert kendini ilk on deltanın bu tip açıklanan Gölü Bonneville 1885 yılında  Başka bir yerde, benzer yapılar, örneğin birkaç derelerin ağızlarında akar meydana olduğunu Okanagan Gölü içinde British Columbia ve en belirgin yarımadalar oluşturan Naramata, Summerland ve Peachland.

Bir gelgit tatlı su deltası, "alt dönem" olarak bilinen bölgede, bir yayla deresi ile bir haliç arasındaki sınırda oluşan tortul bir çökeltidir. Geç Pleistosen ve daha sonraki Holosen sırasında yükselen deniz seviyelerinin sular altında bıraktığı boğulmuş kıyı nehir vadileri, birçok besleyici kolu ile dendritik haliçlere sahiptir. Her bir kol, bu tuzluluk derecesini ana haliç ağzı ile acı kavşaklarından gelgit yayılımının başını besleyen taze akıntıya kadar taklit eder. Sonuç olarak, kollar "alt bölgeler" olarak kabul edilir. Bir gelgit tatlı su deltasının kökeni ve evrimi, tüm deltalar için tipik olan süreçleri ve gelgit tatlı su ortamına özgü süreçleri içerir. Gel-git bir tatlı su deltası oluşturan işlemlerin kombinasyonu, belirgin bir morfoloji ve eşsiz çevresel özellikler ile sonuçlanır. Günümüzde var olan birçok gelgit tatlı su deltasına, doğrudan ormansızlaşma, yoğun tarım ve kentleşme olmak üzere tarihi arazi kullanımının başlangıcı veya değişiklikleri neden olmaktadır. Bu fikirler, ABD'nin doğu sahil şeridi boyunca Chesapeake Körfezi'ne doğru ilerleyen birçok gelgit tatlı su deltası tarafından iyi bir şekilde tasvir edilmiştir. Araştırmalar, bu haliçteki biriken tortuların Avr

Dolin karstlaşma sonucu oluşmuş (lapyaların birleşmesiyle), boyutları bölgenin karstik özelliklerine bağlı olarak değişen, kapalı veya yarı açık çukurluklar. Kalkerli arazilerde erime ve çökme sonucu oluşan tava şeklindeki çukurluklardır.

Dolin, Türkçeye Slav kökenli dolina sözcüğünden girmiştir. Dolinlere Türkiye'de yöresel olarak; koyak, tava, kokurdan, alan, dölek gibi isimler verilir. Dünya genelinde sinkhole, swallet, swallow veya sink terimleri kullanılır.

Kireçtaşlarının kimyasal çözülmesiyle çevresine göre çukurda kalmış alanlardır. Batı ve orta Toroslar'da yaygındır. Birkaç metre derinlik, birkaç metre genişliğe sahiptir. Çoğunlukla genişlikleri fazla, derinlikleri daha azdır. En küçük karstik şekil lapyadır, lapyadan büyüğü dolin, dolinlerin birleşmesi/büyümesiyle oluşanlar Uvala adını alır. En büyükleri ise polyedir.

Dolinler genel olarak çözünme ve çökme dolinleri olarak ikiye ayrılırlar. Çökme dolini, donmuş topraklar hariç tüm iklim bölgelerinde görülebilir. Çözünme dolinleri ise buharlaşmadan fazla yağışın olduğu nemli ılıman bölgelerin karstik platolarında görülür. Örneğin; Orta Toroslar'da 140 binden fazla, Dinar Alplerinde 376 binden fazla dolin bulunur.
Çözünme dolinlerinin oluşumu, gelişimi, tipi ve dağılımı üzerinde tektonik çatlaklar etkilidir.
Erime çukurlarından obruk ve dolinin ayrımında çukurun çapı ile derinliği arasındaki oran kullanılır. Derinlik, çap veya uzun eksenin 1/10'undan büyük ise obruk, daha küçükse dolin kabul edilmektedir.
Dolin ile uvala ve polye gibi daha büyük karstik erime çukurları arasında ayrım için kesin bir sınır yoktur. Genellikle çapı 200 m'den küçük olanlar dolin büyük olanlar uvala veya polye olarak adlandırılmaktadır. Sınıflandırmada bir kriter de karstik depresyonun başka bir karstik çukurluk ile birleşmesidir. Başka karstik çukur ile birleşme varsa Uvala, yoksa Dolin olarak isimlendirilir.

Dış kuvvetler

Düden, obruk, dolin, uvala ve polye gibi yüzeyden kapalı havza ya da çukurlukların tabanında veya kenarında bulunan ve buralara gelen suları yer altına boşaltan karstik şekillerdir. Konya'nın Ereğli ilçesindeki Akgöl Düdeni Türkiye'deki güzel örneklerdendir. Batı Toroslar ve İç Anadolu'da görülür. Karstik ovaların düdenleri tıkanırsa ovayı su basar. Kovada Gölü'nün sularını da düdenler boşaltır.
Düdenlere subatan, suyutan veya sifon denildiği de olur. Düden yer altı ve yer üstü sularının bağlantı yeridir. Beyşehir Gölü'nün suları 1960-1972 yılları arasında 5,64 m yükselmiştir. Bu yükselmeye, göle dökülen akarsuların getirdiği materyallerin dipteki ve yanlardaki düdenleri tıkaması sonucu olduğu anlaşılmıştır. Kili çökeller ile tıkanan düdenler içinde su birikmesi ile küçük Düden Gölü oluşmaktadır. Adana, Kozan'daki Gezit Polyesi'nde birkaç düden gölü bulunur. Karstik arazilerde yüzey suları düdenler ile yer altına indiğinden yüzeysel akış oldukça zayıftır.

Dış kuvvetler

Ekonomik coğrafya (İktisadî coğrafya), ekonomi ve ticaret (üretim ve pazarlama) konularını inceleyen Beşeri coğrafya dalıdır. Ekonomik etkinliklerin mekan olarak neden belli alanlarda gerçekleştiği, toplandığını inceler.
Ekonomik faaliyetler incelenirken genel olarak üç ana sektöre ayrılır.

Birincil ekonomik faaliyetleri: Ürettiği ürünleri doğrudan veya dolaylı olarak doğadan elde eden ekonomik faaliyetlerdir. Avcılık ve toplayıcılık, tarım, ormancılık, balıkcılık, maden çıkarma gibi faaliyetler bu gruba örnektir.
İkincil ekonomik faaliyetler: Birincil ekonomik faaliyetlerden elde edilen ürünleri insanların kullanabileceği, mamül madde, haline getiren faaliyetlerdir. Doğadan elde edilen demir cevherinden metal eşya yapımı, orman ürünü tomruklardan mobilya yapmak bu gruba dahil uğraşlardır.
Üçüncül ekonomik faaliyetler: Birincil ve ikincil faaliyetlerin dışında kalan, insana hizmet eden faaliyetlerdir. Bunların dışında son yıllarda yeni iki ekonomik sektör ayrışmaya başlamıştır. Gelişmiş ülkelerde üçüncül sektörün dışında bilgi toplama, işleme, yayma görevi yapan, basit bilgiyle yapılamayacak, uzmanların işine Dördüncül ekonomik faaliyetler denilmeye başlanmıştır. Yine büyük firmaların yöneticilerinin işleri beşincil ekonomik faaliyet grubuna girmektedir.
Ekonomik faaliyetlerin coğrafi değerlendirmesi için; faaliyetin nerede olduğu, özellikleri, başka olaylarla ilgisi, neden bu alanda olduğu, yerinin uygunluğu incelenir. Ekonomik coğrafya kavramlarını ekonomiden, çalışma yöntemlerini coğrafyadan alır.
Ekonomik coğrafyanın alt bilim dalları şunlardır:

1-Sanayi Coğrafyası
2-Tarım Coğrafyası
3-Turizm coğrafyası
4-Ulaşım Coğrafyası
5-Ticaret Coğrafyası
6-Madencilik
7-Enerji Kaynakları

Eleştirel coğrafya, toplumsal adalet, eşitsizlik, güç ilişkileri ve etik gibi konuları merkeze alan; coğrafya disiplininin kuramsal ve metodolojik açıdan dönüşümünü savunan bir yaklaşımdır. Marksist, feminist, postkolonyal, queer ve postyapısalcı kuramlar gibi çeşitli eleştirel düşünce geleneklerinden beslenir. Eleştirel coğrafya, mekânın toplumsal olarak nasıl üretildiğini, mekânsal adaletsizlikleri ve kimlik, temsil, iktidar ilişkilerini sorgular.

Kuramsal çeşitlilik, eleştirel coğrafyanın en belirgin yönlerinden biridir; Marksist, anarşist, postkolonyalist, feminist, queer, postmodern ve postyapısalcı yaklaşımlar bu alanda birlikte değerlendirilir.
Toplumsal dönüşüm ve adalet arayışı, sosyal adaletsizlik, soylulaştırma, ırkçılık, cinsiyetçilik ve mekânsal eşitsizlik gibi sorunların tanımı ve çözümünde etik ve eleştirel düşünceyi ön plana çıkarır.
Disiplinlerarası yaklaşım, sosyoloji, antropoloji, felsefe ve siyaset bilimi gibi alanlarla kurulan yakın ilişkiler ve interdisipliner metodolojilerle kendini gösterir.
Mekânın yalnızca fiziksel bir varlık değil, toplumsal ilişkilerin, iktidarın ve kimliklerin üretildiği bir alan olduğu savunulur.
Toplumsal sorunların çözümünde etik ilkelere ve eleştirel etik yaklaşımlara başvurulur; dönüştürücü bir pratik geliştirmek amaçlanır.

Eleştirel coğrafya, 1960'lı ve 1970'li yıllarda Batı’da yükselen toplumsal hareketlerin (politik, çevresel ve cinsiyet temelli) etkisiyle, coğrafya disiplinindeki pozitivist ve determinist yaklaşımlara karşı bir eleştiri olarak doğmuştur.
Bu dönemde Frankfurt Okulu'nun geliştirdiği eleştirel teori, coğrafya disiplinine de yansımış; toplumsal, siyasal ve ekonomik ilişkilerin mekânsal bağlamda ele alınmasını teşvik etmiştir.
1970'lerde radikal coğrafya hareketiyle birlikte Marksist ve politik ekonomi temelli analizler öne çıkarken, 1980'lerde postyapısalcı, feminist ve kültürel yaklaşımlar disipline entegre olmuştur.
Özellikle 1980'lerden itibaren coğrafya, çok paradigmalı bir yapıya evrilmiş; güç, kimlik, temsil ve mekân ilişkileri daha derinlemesine sorgulanmaya başlanmıştır. Postmodern eleştirilerle birlikte, mekân kavramı yalnızca fiziksel bir unsur olmaktan çıkarak sosyal teori içinde çok daha merkezi bir konuma gelmiş, yapı ve tasarım olarak yeniden yorumlanmıştır. Bu dönüşüm, beşeri coğrafyada epistemolojik ve metodolojik değişimlere yol açmıştır.
Türkiye'de eleştirel coğrafya, özellikle son yıllarda toplumsal eşitsizlik, kentleşme, kimlik, temsil ve mekânsal adalet gibi başlıklarda gelişmektedir. Bu alanda yayımlanan eserler, Batı literatürünü Türkçe'ye kazandırmakla kalmayıp, yerel toplumsal dönüşümler ve ihtiyaçlar bağlamında da kuramsal tartışmalar sunar.

Eleştirel coğrafya, özellikle nicel yöntemler ve fiziksel coğrafya ile uğraşan coğrafyacılar tarafından çeşitli eleştirilere maruz kalmıştır. Bu eleştirilerin başında, eleştirel coğrafyacıların nicel coğrafya hakkındaki bilgi eksikliği ve bazen bilim karşıtı bir tutum sergiledikleri iddiası gelir. Nicel coğrafyacılar, eleştirel coğrafyanın öne sürdüğü bazı eleştirilerin güncel teknolojik ve metodolojik gelişmelerle aşıldığını savunmaktadır.
Ayrıca, eleştirel coğrafyanın ortak bir kuramsal veya metodolojik zemine sahip olmadığı, disiplin içinde neye karşı ve ne için eleştiri yapıldığı sorularının yeterince tartışılmadığı belirtilmiştir. Eleştirel coğrafyanın açıklayıcı analizlerde başarılı olmasına karşın, geleceğe dair vizyoner ve alternatif toplumsal modeller sunmakta yetersiz kaldığı da bazı akademisyenler tarafından dile getirilmiştir.
Bir diğer tartışma noktası, eleştirel coğrafyanın kurumsallaşmasıdır. Eleştirel coğrafyacılar kendilerini çoğunlukla isyancı ve marjinal olarak tanımlasalar da, günümüzde eleştirel yaklaşım coğrafya disiplininin merkezine yerleşmiştir. Bu durumun, eleştirel coğrafyanın politik dönüşüm iddiasını zayıflatabileceği, hatta disiplinin ana akımına eklemlenerek eleştirel niteliğini yitirebileceği yönünde endişeler bulunmaktadır.
Son olarak, eleştirel coğrafyanın Anglosakson dünyası dışındaki uygulamalarının ve katkılarının yeterince dikkate alınmadığı; küresel ölçekte daha kapsayıcı bir yaklaşım geliştirilmesi gerektiği de vurgulanmaktadır.

Enlem, Ekvator'un kuzeyindeki veya güneyindeki herhangi bir noktanın Ekvator'a olan açısal mesafesi. Enlemler, kuzey ve güney enlemleri olmak üzere ikiye ayrılırlar; derece, dakika ve saniye cinsinden ifade edilirler. Dünya üzerindeki aynı enleme sahip noktaların birleşmesi ile oluşan varsayımsal çemberlere ise paralel denir.

Ekvator'un güneyinde 90, kuzeyinde 90 adet olmak üzere toplam 180 paralel vardır.
0 derece paraleli Ekvator'dur.
90 derece kuzey paraleli Kuzey Kutup noktasıdır.
90 derece güney paraleli Güney Kutup noktasıdır.
66 derece kuzey paraleli Kuzey Kutup dairesidir
66 derece güney paraleli Güney Kutup dairesidir.
Her paralel aralığı bir enlem derecesidir.
Bütün paralel dairelerinin arasındaki uzaklık birbirine eşit ve 111 km'dir.
Paraleller birbirlerini hiçbir zaman kesmezler.
Ekvator hariç, her bir çaptaki paralelden -biri kuzey yarıküre, diğeri güney yarıkürede olmak üzere- ikişer tane vardır.
Paralellerin çevre uzunlukları Dünya'nın şekline bağlı olarak ekvatordan kutuplara doğru gidildikçe kısalır.
Başlangıç paraleli Ekvatordur. Ekvator Dünyayı Kuzey Yarım Küre ve Güney Yarım Küre olmak üzere iki eşit parçaya böler.
Enlem(paraleller)lerin uzunlukları gittikçe kısalır.

Paraleller arasındaki mesafelerin hesaplanması işleminde şu yol takip edilir:
Aralarında uzaklığı sorulan noktalar arasındaki enlem farkı bulunur. İstenilen merkezlerin her ikisi de aynı yarım kürede ise, numarası büyük paralelden küçük paralel çıkarılır. Farklı yarım küredeler ise paraleller toplanır.
Bulunan paralel farkı sabit uzaklık olan 111 ile çarpılır.

Enlem; iklimi güneş ışınlarının düşme açısını, sıcaklık dağılışını, denizlerin tuzluluk oranlarını, gece ile gündüz arasındaki zaman farkını, kalıcı kar sınırı yükseltisini, yerleşme ve tarım faaliyetlerinin sınırını, bitki örtüsü çeşitliliğini, toprak çeşidini, akarsu rejimlerini, tarım ürünleri çeşitliliğini, yerleşme biçimini, hayvanların dağılışını, vs. etkiler.

Güneş ışınlarının düşme açısı kutuplara doğru küçülür. Işınların atmosferdeki yolu uzar. Tutulma artar ve sıcaklık da kutuplara doğru azalır.
Denizlerin sıcaklığı ve tuzluluğu kutuplara doğru azalır.
Matematik iklim kuşakları oluşur
Bitki örtüsü kutuplara doğru aralıksız kuşaklar oluşturur.
Tarımın yükselti sınırı, Toktağan kar sınırı (Daimi kar sınırı), Orman üst sınırı kutuplara doğru azalır.
Akarsuların donma süresi kutuplara doğru kısalır.
Gece-gündüz arasındaki zaman farkı kutuplara doğru artar.

Ekvator'a ve kutuplara eşit uzaklıktadırlar.
Güneş ışınlarını aynı açıyla alırlar.
Gece-gündüz süreleri birbirine eşittir.
Dünyanın çizgisel dönüş hızı aynıdır.
Aynı iklim kuşağındadırlar. Fakat aynı iklim özelliği görülmeyebilir (özel konumdan dolayı).
İki paralel arasındaki mesafe aynıdır.
Başlangıç Paraleli Ekvator'dur(0 derece ile gösterilir) ve en büyük paraleldir.
Bir paralel üzerinde bulunan bütün noktaların Ekvator ve kutup noktalarına uzaklıkları eşittir.
Ardışık iki paralel arası uzaklık 111 km'dir.
Merkezden alınan 1˚ lik açı farkı karşılığında çizilirler.
Paralellerin dereceleri, Ekvatordan kutuplara doğru büyür.
Çevre uzunlukları Ekvatordan kutuplara doğru kısalır ve kutuplarda nokta şeklini alır. Bu nedenle, aralarındaki alanlar da kutuplara yaklaştıkça küçülür.
Paralel daireler meridyenlere diktir.
Doğu-batı yönlü uzanırlar.
Tam çemberdirler.
Paralel daireler meridyenlere diktir. 90 kuzeyde ve 90 güneyde olmak üzere 180 paralel vardır. 360 meridyen olmasına rağmen 180 paralel olmasının nedeni paralellerin tam daire olmasıdır.

Boylam
Koordinat
Büyük daire

Eratosthenes (Eratosten; Grekçe: Ἐρατοσθένης, MÖ 276 - MÖ 194), Yunan matematikçi, coğrafyacı, astronom ve filozoftur.
Eratosthenes, Geography (Türkçeye Arapça üzerinden Yunancadan geçen coğrafya) kelimesini kullanan ilk kişidir ve coğrafya biliminin temellerini atmıştır. Ayrıca enlem ve boylam sistemini icat etmiştir.
Dünya'nın çevresini hesapladığı bilinen ilk insandır. Dünya'nın çevresini stadyum uzunluk birimine göre dikkate değer bir doğruluk ile hesaplamıştır. Bunun yanında eksen eğikliğini hesaplayan ilk kişidir (yine dikkate değer bir doğrulukla), Dünya'nın Güneş'e olan uzaklığını tam olarak hesaplamış ve 29 Şubat'ı kullanarak takvimde ortaya çıkan senkronizasyon problemini ortadan kaldırmıştır. Coğrafi ve kartografik bilgilerini kullanarak paralel ve meridyenlerle yapılmış  ilk Dünya haritasını çizmiştir. Ayrıca Eratosthenes, bilimsel kronolojinin kurucusudur ve Truva'nın fethinden Büyük İskender'e kadar yaşanan edebi ve politik olayları saptamak için çalışmalar yapmıştır.
Suda tarihi ansiklopedisine göre dünya ikincisi olduğuna inandığı için Eratosthenes'e aynı dönemde yaşayan insanlar Yunancanın 2. harfi olan Beta lakabını takmışlardır.

Eratosthenes, günümüzde Libya sınırları içinde bulunan Kirene şehrinde doğmuştur. Tarihi tam olarak bilinememekle birlikte MÖ 276 ile MÖ 273 yılları arasında doğduğu tahmin edilmektedir. Yüksek öğrenimi için Atina'ya gitmiştir. Atina'da Kireneli Lysanias'den dil bilgisi, Sakız Adalı Ariston'dan Stoa felsefesi ve Arkesilaos'tan Platon Felsefesi alanlarında eğitim görmüştür. Başta etik ve gereksiz bilimsel çalışmalar yaptığını düşündüğü Aristo'nun üzerinde büyük bir etkisi olduğu anlaşılmaktadır. Hayatı boyunca felsefeye Platocu bir yaklaşımla bakması bunu kanıtlar niteliktedir. Eratosthenes'in ünlü bilgin Kireli Callimachus'un öğrencisi olduğu söylenir ancak bu bilgi pek güvenilir değildir. Kinisist felsefeci Bion von Borysthenes ve Arkesilaos'un öğrencisi Apelles von Chios etkilendiği diğer filozoflardır. Kıbrıslı Zenon ile öğrenci-öğretmen ilişkisi iddiası ise kronolojik olarak problemlidir.
Eratosthenes, iyinin ve kötünün tüm milletlerde olduğuna inanır ve Aristo'nun "İnsanlık ikiye ayrılır: Yunanlar ve Barbarlar" düşüncesini eleştirmiştir.
Tahminen MÖ 245 yılında Ptolemaik kralı, Eratosthenes'i başkent İskenderiye'ye getirtti. Eski dönemin eğitim ve bilim merkezi olan İskenderiye Kütüphanesi'nde baş kütüphaneci olarak görevlendirildi.
Eratosthenes hakkında bu noktadan sonra güvenilir kaynak bulunmamakla birlikte ölene kadar kütüphanecilik görevini sürdürdüğü söylenmektedir. Ölümü ile ilgili değişik bilgiler bulunmaktadır. Bizans döneminde yazılmış Suda ansiklopedisinde (ölümünden yaklaşık 11 yüzyıl sonra yazılmış) yemek yemeyi reddederek açlıktan öldüğü yazmaktadır. Ölmeden bir süre önce kör olduğu bilinmektedir. Hiç evlenmemiştir.

Eratosthenes'in metodu
Eratosthenes Mısır'da yaptığı bir deneyle Dünya'nın çevresini ölçmüştür. Antik Mısır'da Asvan (Grekçe ismi Syene, Antik Mısırda Swenet olarak adlandırılmıştır.) şehri Yengeç Dönencesi'nde olduğu için yaz gün dönümünde Güneş tam tepedeydi (yani gölge boyu sıfır olur). Eratosthenes bunu biliyordu. Gnomonu kullanarak öğle vaktinde İskenderiye'deki gölge açısını ölçtü. Güneye doğru 7° 12' olarak buldu ve pusula yardımı ile gölge açısını tespit etti. Dünya'nın tam küre olduğunu varsaymıştır. Bu varsayımla İskenderiye Asvan'nın kuzeyinde olduğundan aradaki yay farkı oranı 1/50=7°12'/360°dir. Yani bu iki şehir arasındaki mesafe Dünyanın çevresinin 50'de 1'idir. Firavunun defterdarları tarafından yapılmış ölçülere göre iki şehir arası mesafe 5.000 stadyumdur (927,7 km ya da 500 mil). Eratosthenes, yaptığı geometrik hesaplama sonucunda 1 dereceye 700 stadyum düştüğünü buldu. Bu durumda Dünya'nın çevresi 252.000 stadyumdur. 1 stadyum 185 metreye tekabül eder diye kabul edilirse çevre 46.620 km olarak bulunur ve %16,3 hata payı ile gerçek değere yaklaşılır ancak Antik Mısır'da 1 stadyum 157,5 metredir, bu durumda ölçüm 39,690 km olur, yani hata payı %1,6 ile gerçek değere yaklaşılır. Cleomedes'in basitleştirilmiş versiyonu
Eratosthenes'in Dünya'nın çevresini hesaplama yöntemi kayboldu; korunduğu kadarı, keşfi popülerleştirmek için Cleomedes tarafından açıklanan basitleştirilmiş versiyondur. Cleomedes okuyucusunu iki Mısır şehrini düşünmeye davet ediyor, İskenderiye ve Syene, modern Asvan:

Cleomedes, Syene ile İskenderiye arasındaki mesafenin 5.000 stadia olduğunu varsayar (bu rakam profesyonel bematist'ler tarafından her yıl kontrol edilen bir rakamdı, mensores regii);
Syene'nin tam olarak Yengeç Dönencesi'nde olduğu şeklindeki basitleştirilmiş (ama yanlış) hipotezi varsayar, yerel öğle yaz gündönümünde Güneş'in doğrudan tepede olduğunu söyler;
Syene ve İskenderiye'nin aynı meridyen üzerinde olduğu basitleştirilmiş (ama yanlış) hipotezi varsayar.
Cleomedes, önceki varsayımlar altında, İskenderiye'de yaz gündönümünün öğle saatlerinde, bilinen uzunlukta dikey bir çubuk (bir gnomon) kullanarak ve yerdeki gölgesinin uzunluğunu ölçerek Güneş'in yükselme açısını ölçebileceğinizi söylüyor; o zaman Güneş ışınlarının açısını hesaplamak mümkündür, 7° 12', 7.2° veya bir dairenin çevresinin 1/50'si olduğunu iddia eder. Dünya'yı küresel kabul edersek, Dünya'nın çevresi İskenderiye ile Syene arasındaki mesafenin elli katı, yani 250.000 stadyum olacaktır. 1 Mısır stadyumu 157,5 metreye eşit olduğundan, sonuç 39.375 km'dir, bu da gerçek sayı olan 40.076 km'den %1,4 daha azdır.

Eusebius, Preparatio Evangelica kitabının astronomik mesafeler bölümünde Eratosthenes'ten 3 cümle ile bahsetmiştir. Erastosthenes Dünya'nın Güneş'e olan uzaklığını hesaplamıştır  "σταδίων μυριάδας τετρακοσίας καὶ ὀκτωκισμυρίας" (400  ve 800 myriad stadyum olarak) ve Ay'ın uzaklığını da 780.000 stadyum olarak ölçmüştür. 1903 yılında E. H. Gifford tarafından 4.080.000 stadyum olarak çevrilmiş ve 1974–1991 yılları arasında bu sayının aslında 804.000.000 stadyum olması gerektiği anlaşılmıştır. Bir stadyum 185 metre olduğundan bu hesap 149.000.000 kilometreye tekabül eder ve bu sayı gerçek uzaklığa (149.597.870 km) çok yakındır.

Eratosthenes asal sayıları bulmak için basit bir algoritma geliştirmiştir. Bu algoritma Eratosten kalburu (İngilizce: Sieve of Eratosthenes) olarak bilinir. Matematikte Eratosthenes kalburu (Grekçe: κόσκινον Ἐρατοσθένους) asal sayıların seçilmesinde temel algoritmadır. Algoritma asal sayıları bir sınır olmadan bulabilmeyi sağlar. Algoritma kısaca şöyledir: 1,2,3... dizisi yazılıp 2'den başlayarak her sayı için sırası ile katları silinir, silinmeden kalanlar (herhangi bir doğal sayının tam katı olmayanlar) kalır ve bunlar asal sayı olarak adlandırılır.

Eratosthenes, zamanının en seçkin bilimsel şahsiyetlerinden biriydi ve kütüphanede geçirdiği süre öncesinde ve sırasında geniş bir bilgi alanını kapsayan eserler üretti. Coğrafya, matematik, felsefe, kronoloji, edebiyat eleştirisi, gramer, şiir ve hatta eski komediler gibi pek çok konuda yazdı. Ne yazık ki, İskenderiye Kütüphanesi'nin tahrip edilmesinden sonra çalışmalarından geriye sadece parçalar kaldı.

Platonikos
Hermes
Erigone
Chronographies
Olympic Victors
Περὶ τῆς ἀναμετρήσεως τῆς γῆς (On the Measurement of the Earth, Dünya'nın Ölçümü Üzerine) (kayıp, Cleomedes tarafından özetlenmiş)
Гεωγραϕικά (Geographika) (kayıp, Strabon tarafından incelenmiş)
Arsinoe (kraliçe Arsinoe anısına; kayıp; Athenaeus tarafından Deipnosophistae adlı eserde alıntılanmıştır)
Ariston (Sakız Adalı Aristo'nun lükse bağımlılığıyla ilgili); kayıp; Athenaeus tarafından Deipnosophistae adlı eserde alıntılanmıştır)
Catasterismi (Katasterismoi) olarak adlandırılan takımyıldız ile ilgili Hellenistik mitlerin parçalara ayrılmış kayıp bir koleksiyon, belki de güvenilirliğini artırmak için Eratosthenes'e atfedildi.

Ay'daki Eratosthenes krateri
Ay'ın jeolojik tarihi skalasında Eratosthenian dönemi

Eratosten kalburu
Doğu Akdeniz'de Eratosthenes Deniz Dağı.
Antarktika'daki Eratosthenes Noktası.
Ay jeolojik zaman ölçeği içindeki Eratosthenian dönemi.
Sisamlı Aristarkus, (y. 310 – y. 230 BC) Dünya'dan güneşe olan mesafeyi hesaplayan başka bir Yunan matematikçi.
Hiparchus (y. 190 – y. 120 BC), Dünya'dan uzaklıklarının yanı sıra Güneş ve Ay'ın yarıçaplarını da ölçen bir Yunan matematikçi.
Poseidonius, (y. 135 – y. 51 BC) Dünyanın çevresini hesaplayan başka bir Yunan filozofu

 Vikikaynak'ta Eratosthenes  tarafından ya da onun hakkında  yazılmış çalışmalar
"English translation of the primary source for Eratosthenes and the size of the Earth". Roger Pearse. 16 Nisan 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Bernhardy, Gottfried: Eratosthenica" (Latince). Reprinted Osnabruck 1968 (Almanca). Berlin. 1822. 2 Kasım 2007 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Eratosthenes' sieve in Javascript". 1 Mart 2001 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"About Eratosthenes' methods, including a Java applet". 19 Haziran 2004 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"How the Greeks estimated the distances to the Moon and Sun". 2 Aralık 1998 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Measuring the Earth with Eratosthenes' method". 10 Mart 2004 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"List of ancient Greek mathematicians and contemporaries of Eratosthenes". 11 Ocak 1997 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"New Advent Encyclopedia article on the Library of Alexandria". 5 Mart 2000 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Eratosthenes' sieve in classic BASIC all-web based interactive programming environment". 23 Ocak 2007 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"project [La main à la pâte]" [International pedagogical project]. 14 Nisan 2019 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Open source Physics Computer Model about Eratosthenes estimation of radius and circumference of Earth". 5 Ocak 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 19 Şubat 2021. 
"Eratosthenes, video". 30 Ekim 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Eratosthenes, Katasterismoi (or Astrothesiae), original text". 4 Mart 2010 tarihinde kaynağından arşivlendi.

Erozyon, diğer adıyla aşınım, yer kabuğunun üzerindeki toprakların, başta akarsular olmak üzere türlü dış etkenlerle aşındırılıp, yerinden koparılması, bir yerden başka bir yere taşınması ve biriktirilmesi olayına denir.
Tarımda kullanılan alanların %70'i özelliklerini kaybederek dünya genelinde toplam kara üzerinde %30 civarında çölleşmeye sebep olmuştur. Dünyada erozyon sebebiyle çölleşme tehlikesi bulunan 110 ülke bulunmaktadır. Bu çerçevede Birleşmiş Milletler Çevre Programı tarafından yapılan hesaplamalarla, dünyada çölleşme ve erozyonun önüne geçebilmek için yılda 42 milyar dolar harcanması gerektiği bulunmuştur.
Türkiye topraklarının ise, %90'ı su erozyonu, %1'i de rüzgâr erozyonuna maruz kalmaktadır. Tarım topraklarında bu oran su erozyonu için %75 civarındadır. Türkiye'deki erozyon sonucunda yılda 500 milyon ton verimli toprak kaybedilmektedir.
Doğal şartlarda gerçekleştiğinde kaybedilen verimli topraklar, doğal döngü çerçevesinde telafi edilebilmektedir. Erozyon bilinçsizlik ve insan etkisiyle telafi edilemez boyutlara ulaşabilmektedir. Erozyonun etkisi sebebiyle kaybedilen verimli topraklar tarımsal üretim kapasitesinin düşmesine sebep olmaktadır. Erozyonun oluşması doğal faktörler ile gerçekleşmekte ancak erozyonun telafi edilemez zararlara sebep olması, insanların bu faktörleri hızlandırmasıyla gerçekleşmektedir.
Erozyon çeşitlerinden olan su erozyonu en etkili erozyondur. Bu erozyonda yağmur damlalarının aşındırmasının yanında yüzey akışa geçen suların da önemli bir etkisi bulunmaktadır. Diğer bir erozyon çeşidi olan rüzgâr erozyonu ise rüzgârın etkisiyle gerçekleşen aşınım ve taşınım olayıdır.
Erozyonun verimli toprakların kaybına yol açmasının yanında peri bacalarının oluşumuna yol açması, doğal bir güzelliğin meydana gelerek turizm bölgeleri oluşturmasına ve bir tezat oluşturmasına neden olmaktadır. Uzun yıllar sonunda özel erozyon çeşitlerinden olan korunmuş sütun erozyonu bu oluşumlara sebep vermektedir.

Erozyon oluşumunun nedenleri bazı doğal unsurlardır. Diğer bir söylemle erozyon tabiatın kuruluşundan bu güne kadar gerçekleşen ve tabii bir olaydır. Doğal yolla gerçekleşen bu erozyon tabiat tarafından toprak oluşumu ile dengelenebilmektedir. Ancak doğal yolla gerçekleşen erozyon insanların etkisiyle tabiatın karşılayamayacağı oranda artabilmektedir. Bu şekildeki erozyona "hızlandırılmış erozyon" denilir. Erozyonun tanımından da anlaşılacağı gibi erozyonun en önemli nedeni, toprağın aşınıp taşınmasına etki edebilecek faktörlerin etkisinin arttırılmasıdır. Bitki örtüsü yönünden zayıf toprakların taşınımı oldukça kolaydır. Rüzgâr,yüzey akışa geçmiş yağış ve sulama suları, yerçekiminin eğim ile birleşerek toprağı taşıyabilmesi bitki örtüsünün varlığı ile yakından ilgilidir. Bitki örtüsü topraktaki eğime rağmen toprak parçalarının önünde set oluşturarak taşınımını engelleyebilir. Rüzgârın ve yağmur damlalarının etkisini azaltarak aşınımı ve taşınımı yavaşlatabilir. Erozyonun en önemli sebeplerinden bir tanesi de bilgisizliktir. Özellikle tarım yapılan arazilerde, bilinçli olunmadan erozyonun artması sağlanmaktadır. Tarımsal arazilerde anızların yakılması kısa vadeli ürün artışına sebep olur. Bunun sonucunda yeterli bilgi sahibi olmayan çiftçi anızları yakarak toprak yapısı ve toprakta yaşayan canlılara zarar vererek dolaylı yollarla erozyona sebep olabileceği gibi, eğim yönünde tarlasını sürerek toprağın yerçekimi, su veya rüzgârın etkisiyle taşınımına sebep olabilir. Orman yangınları da doğal bitki örtüsü ve yaşayan organizmaların yok olması ile erozyonun artışına sebep olmaktadır. Özellikle dağlık alanlardaki ormanların yanarak yok olması erozyonu daha fazla etkiler. Erozyon yağışın dışında mevcut akarsu, dere veya göller ile de gerçekleşebilir. Örneğin akarsular, suyun aşındırma gücü sayesinde toprağı aşındırarak bir başka yere taşıyabilirler. Yoğun yağışlar sonrasında taşkınların olması ile de toprak taşınabilir. Suyun aşındırma gücü oldukça fazladır. Örnek olarak deniz tabanındaki taşların büyük bir kısmı yuvarlak şekillidir. Bunun sebebi taşların yeterince sert olmaması değil, suyun aşındırma gücünün oldukça yüksek olmasıdır. Toprağın bünyesi de erozyonun başlıca nedeni olabilmektedir. Kumsallarda rahatlıkla görebildiğimiz kum bünyeli topraklar erozyona dayanıksızlıkları nedeniyle erozyona neden olabilir.

Erozyonun gerçekleşmesinde toprak özelliklerinin de önemli bir etkisi vardır. Toprak oluşumuna etki eden faktörler, toprak özelliklerini de etkileyerek, erozyon gerçekleşme olasılığını artırır. Toprak oluşumunun erozyona etkileri 5 farklı şekilde olur.
Zaman, Toprak oluşumunda etkili olan faktörlerden bir tanesi zamandır. Her bir toprağın oluşması için aynı miktarda zamana ihtiyaç duyulmaz. Bazı topraklar daha uzun zamanda oluşurken bazıları için daha kısa zaman yeterli olur. Örnek olarak yumuşak ana materyalden daha kısa sürede toprak oluşur. Erozyona uğrayan topraklarda toprak derinliği azaldıkça oluşum hızı artar. Böyle topraklardan toprağın derinliğinin artması, aşınım hızı ve oluşum hızı arasındaki dengeye bağlıdır. Buna göre;

Oluşum hızı > Aşınım hızı ise, Derinlik artar
Oluşum hızı < Aşınım hızı ise, Derinlik azalır
Oluşum hızı = Aşınım hızı ise, Derinlik değişmez
İklim, Toprak oluşumunda etkili olan ikinci önemli faktör ise iklim faktörüdür. İklim olayları toprağın oluşma hızını etkilediği gibi aşınımı ve oluşacak toprak çeşidini de etkileyebilmektedir. Örneğin yağışın etkisi ile toprak oluşumunda toprağa düşen suyun bir kısmı toprağın içine sızar, bir kısmı da yüzey akışa geçer. Toprak içine sızan su, profil boyunca yıkanmalara neden olarak toprak oluşumu ve erozyona etkide bulunur. Sıcak ve az yağışlı bölgelerde su aşınımı az olur. Sıcak ve kurak ya da soğuk ve kurak yerlerde rüzgâr aşınımı ortaya çıkar.
Topoğrafya ve drenaj, İklim etkisi dışında topografya ve drenajın da önemli etkisi bulunmaktadır.
Topraktaki eğim, yükselti vb. tüm faktörler, gerek yağışların, gerekse yer çekiminin etkisiyle o bölgenin topraklarının taşınımı üzerinde etkili faktörlerdir. Bu taşınım toprağın alt katmanlarının aşınması ve toprak oluşumunu etkileyeceği gibi toprağın derinliği ve erozyona uğramasını da doğrudan etkileyecektir. Tüm bu etmenler topoğrafya ve drenajın erozyona etkisini göstermektedir.
Canlılar, Doğada toprağın oluşumu, aşınımı ve erozyona etkisi olan önemli faktörlerden bir tanesi de canlılardır. Mikro ve makro organizmalar toprak oluşumunda, salgıları veya hareketleri ile toprak oluşumunu hızlandırırlar. Toprak oluşumunun hızlanması ile toprak derinliği artar. Bu çerçevede toprak oluşumu ve erozyona dolaylı olarak etkisi bulunan canlıların varlıkları erozyon ile mücadelede önemli bir yer tutar. Örnek olarak tarımda anızların yakılarak yok edilmesi, toprakta yaşayan mikroorganizmaların ölmesine neden olarak toprak oluşumuna engel olur. Aynı zamanda bu canlıların sayılarının azalması ile topraktaki bitki besin elementlerinin bitkilerce kullanılabilir forma dönüştürülmesinin de imkânı kalmaz. Sonuç olarak bitkiler besin maddelerinden yararlanamayarak ölürler. Toprakların çoraklaşarak erozyonun önü açılır.
Ana materyal, Toprağın oluştuğu bölgedeki ana materyal, toprağın çeşidini ve erozyona dayanımını etkileyen bir diğer önemli faktördür..
Diğer bir deyişle ana materyal, oluşacak olan toprağın özelliklerini oldukça önemli bir şekilde etkiler. Örneğin yumuşak kalkerlerden rendzina topraklar, sert kalkerlerden ise terra rosa toprakları oluşur. Rendzina topraklar erozyona karşı daha duyarlı, terra-rosa topraklar ise daha dirençlidir.

En yoğun görülen erozyon çeşididir. 
Suyun toprağı aşındırıp taşıma şekli açısından bakıldığında ise;

Damla erozyonu
Yüzey akış erozyonu
Oluk erozyonu
Yarıntı erozyonu
Akarsu yataklarının yarattığı erozyon
olarak 5'e ayrılabilir.
Damla erozyonu, Damla erozyonu, yağış esnasında damlanın düştüğü sırada toprağı aşındırması ve mevcut enerjisi ile toprağı sıçratarak taşıması sonucu oluşan erozyondur. Bu sıçramalar 60 cm yukarıya 100 – 150 cm uzağa kadar olabilmektedir. Bu erozyon çeşidi en ciddi aşınım ve taşınım yaratan erozyondur. Toprakların bitki örtüsü ile kaplı olması bu erozyonu önlemenin en önemli etmenlerindendir.
Damla erozyonuna etki eden unsurlar ise aşağıdaki gibidir.

Şekil açısı
Sıçrama açısı
Krater genişliği
Damlanın yüksekliği
Eğer yüzeyde birikmiş su tabakası varsa sıçrama açısı küçülür ve yaklaşık 85 - 90 derece civarında bir açı oluşur. Bu erozyon çeşidi yağmurun ilk başladığı sırada etkili olan bir erozyon olmasına karşın akan suya oranla daha etkilidir. Damlanın çapı da verdiği zarar ile doğru orantılıdır. Bir örnek ile anlatmak gerekirse 2 mm çapındaki bir yağmur damlası limit hızda yere çarptığında yaklaşık olarak 40 g ağırlığındaki bir toprağı 1 cm kadar havalandırabilir..

Bu erozyonda yağışın etkisi ile toprak sıkıştırılarak yüzeyde geçirimsiz olan bir tabaka oluşumunada neden olur.
Yüzey akış erozyonu, İnfiltre olmayan suyun, yüzey akışa geçerek toprak yüzeyinde bulunan tanecikler ve parçalanmış agregatlar ile karışıp yaratmış olduğu erozyon çeşididir.
Yüzey akış erozyonu her zaman gözlemlenemez özellikle toprak renginin koyu olması gözlemlemeyi oldukça zorlaştırır.
Oluk erozyonu, 
Yüzey akışın devam etmesi ile aşınım artar ve belirli bir aşamadan sonra oluklar oluşur.
Oluşan oluklar aracılığı ile erozyon hızlanarak devam eder. Bu şekildeki erozyona "Oluk erozyonu" denilmektedir. Yağışlardan sonra oluşan yüzeysel erozyon sonucunda oluşabilmektedir. Akıntıların kanalize olması ile birkaç santimetreden oluşan küçük yarıklar gelişerek oyuntu erozyonuna dönüştüğü gözlemlenmiştir. Yarıkların parmak büyüklüğünde olmasından dolayı parmak erozyonu olarak da adlandırılmaktadır. Literatürde yüzeysel erozyon ile oyuntu erozyonu arasında köprü görevi gördüğü söylenmektedir. Toprağın aşınmaya karşı direnci ve akışın aşındırma şiddeti erozyonun da şiddetini belirlemektedir. Akışlar ile küçük kanallar oluşturan erozyon tipi, kanalların küçük olmasına rağmen zamanla önemli toprak kayıplarına sebep olmaktadır.
Yarıntı erozyonu (Gully), Oluk erozyo

Derviş Mehmed Zıllî veya bilinen adıyla Evliyâ Çelebi (Osmanlıca: اوليا چلبی; d. 25 Mart 1611, İstanbul – ö. 1681/82/84), 17. yüzyılın önde gelen bir Osmanlı seyyahı ve nesir yazarıdır. Evliyâ Çelebi, imparatorluk kültürel zirvesinde iken, elli yılı aşkın süreyle Osmanlı topraklarını (Balkanlar, Anadolu, Batı Asya, Orta Doğu, Mısır) ve komşu toprakları gezmiş, gördüklerini ve yaşadıklarını Seyahatnâme adlı 10 ciltlik ünlü eserinde toplamıştır. Hayatı boyunca gezdiği şehir sayısı 257'dir.

Ailesi ile ilgili bilgiler bizzat Seyahatnâme adlı eserinde paylaşmıştı. Çelebi ailesi aslen Kütahyalı olup, fetihten sonra İstanbul'a yerleşmiş, zaman zaman Kütahya'da da kalmışlardır. İstanbul'un Fethi sırasında Evliya Çelebi'nin dedesi Kara Ahmet Bey'in dedesi olan Yavuz Özbek (Er), Fatih Sultan Mehmed'in akıncılarından olup fetih ganimeti ile Unkapanı'nda yüz dükkân, bir cami ile beraber bir ev yaptırmıştır. Eski adıyla Sağrıcılar Camii olan bu cami Yavuz Sinan Camii'dir. Evliya Çelebi'nin dedesi Kara Ahmet Bey, Kütahya'daki evlerinin önündeki türbede medfundur. Babası Derviş Mehmed Zıllî,I. Süleyman'dan I. Ahmed'e kadarki padişahların kuyumcubaşılığında bulunmuş pek çok sefere katılmış, çok yaşlı iken ölmüştür. Annesi Abhaz'dır. Annesinin kardeşi Melek Ahmed Paşa'nın validesi olduğu için Melek Ahmed Paşa'nın himayesinde bulunmuştur. Amcası Firâki Abdurrahmân Çelebi'dir. Babası, annesi ve büyük annesi Beyoğlu'nda şimdiki Lohusa Sultan Türbesi yakınındaki Meyyit Mezarlığı'nda gömülüdür Unesco tarafından doğumunun 400. yılı münasebetiyle 2011 yılı, Evliya Çelebi yılı ilan edilmiştir.

Hicri 10 Muharrem 1020, Miladi 25 Mart 1611'de İstanbul'da doğmuştur.
Evliya Çelebi, çok iyi bir öğrenim gördü. Önce mahalle mektebine gitti. Daha sonra Şeyhülislam Hamit Efendi Medresesi'ne girdi. Burada yedi yıl okuduktan sonra saraya özgü bir okul olan Enderun'a devam etti. Enderûn'da sarf (dil bilgisi), nahiv (gramer), kâfiye, hüsn-ü hat dersleri gördüğü gibi Enderûn musikişinaslarından Musâhip Derviş Ömer Ağa'dan da musikî öğrendi.
Okul öğreniminin dışında özel hocalardan Kur'an, Arapça, güzel yazı, musikî, beden eğitimi ve yabancı dil dersleri aldı. Kur'an'ı ezberleyerek hafız oldu. Öğrenimini bitirdikten sonra 25 yaşında iken Ayasofya Camii'nde mukabele okuduğu sırada camiye gelen IV. Murad'ın iradesiyle saraya alınıp musahipler arasına katıldı. Saraya alınmasına o sırada silahtar olan akrabası Melek Ahmed Paşa, Ruznâmeci İbrahim Efendi ve Hattat Hasan Paşa yardımcı olmuşlardır. Yaptığı işlerle padişah ve devlet ileri gelenlerinin beğenisini kazandı. IV. Murad'ın ölümüne kadar sarayda zekâ ve güzel konuşma kabiliyeti sayesinde pâdişahın teveccühünü kazandı. Bu yüzden çok yüksek görevlere getirilmesi düşünülüyordu.
Seyahatlerini Melek Ahmed Paşa, Defterdarzâde Mehmed Paşa, Köse Ali Paşa, Köprülü Mehmed Paşa, Kırımı Hanı ve sairenin refakatinde yaptı ve bunlarla beraber yabancı ülkeleri de gördü. Vezirlerle seyahatleri sırasında onların imam ve müezzinliklerinde ve iç ağalıklarında bulunarak pek çok defa haber götürme göreviyle İstanbul'a ve başka yerlere gidip geldi.
1685 yılından sonra Mısır'da öldüğü tahmin edilmektedir. Ölüm yeri ve mezarı bilinmemektedir. Kabri bir ihtimal, şimdi Lohusa Sultan Türbesi yanındaki Meyyit Mezarlığı'nda, ailesi yanındadır.

Zamanına göre iyi derecede tahsil gören Evliya Çelebi, nazımla meşgul olmuş ve musikiyle uğraşmıştır. Birçok harbe katılmış, hatırı sayılır tehlikeler atlatmıştır.
Mizaçgir ve hayırsever olması, kendisini birçok tehlikeden kurtarmıştır. Hayatının son demlerinde bile içinde seyahat aşkı bulunduran Evliya Çelebi, her fırsatta istifade ederek gezmekten bıkmamıştır. Vezirler arasındaki husumet ve rekabetten hâsıl olan kırgınlıkları güzel bir şekilde idare ederek aralarını uzlaştırarak düzeltmeye çalışmıştır. Kendisi hiç evlenmemiş, elde ettiği tüm hediyeleri, para ve ganimet mallarını kız kardeşlerine sarf etmiştir.

Evliya Çelebi'nin düşünceleri ise çok farklıydı. Daha küçük yaşlarından itibaren içinde müthiş gezi arzusu vardı. Yeni yerler görmek, yeni insanlar tanımak istiyordu. Bu yüzden sarayda fazla kalamadı. Kendisinin anlattığına göre bir rüya üzerine meşhur gezilerine başladı. 1040 Muharrem ayının Aşure Gecesi (19 Ağustos 1630) gördüğü rüya şöyledir: Rüyasında İstanbul'da Yemiş İskelesi civarında Ahi Çelebi Camii'ndedir. Orada muazzam bir cemaat vardır. Dikkat eder, İslam peygamberi Muhammed'i baş tarafta görür. Dört sadık halifesi ve diğer ashabı da hep oradadır. Muhammed'in yanına gidip ondan şefaat dilemek arzusundadır. Ama bir türlü cesaret edip de gidemez. En sonunda bir cesaretle gidip "Şefaat ya Resulullah" diyeceğine, "Seyahat ya Resulullah" der. Böylece, 70 yaşına kadar sürecek ve çeşitli tehlike, sıkıntı ve hadiseler geçirmesine rağmen vazgeçmeyeceği seyahati başlar.
İlk gezisini, İstanbul ve çevresine yaptı. Daha sonra İstanbul dışına çıktı. 1640 başlarında babasından habersizce Bursa'ya gitmek üzere İstanbul'dan tekrar ayrıldı. Bu seyahatten 35 gün sonra geri döndü. Oğlunun seyahat aşkını gören babası bundan sonra seyahatine müsaade etti ve kendisini zamanın önemli şeyhlerinden Abdü'l-ahat Nûri Efendi ve diğer şeyhlere götürüp el öptürerek hayır dualarını niyaz etti.

Evliya Çelebi ikinci seyahatini Temmuz 1640'ta İzmit'e yaptı. Bu suretle 1630'dan 1681'e kadar sürecek olan elli yılı aşkın bir seyahat hayatı yaşadı. Gezdiği yerler arasında o zamanki Osmanlı İmparatorluğu sınırları içerisinde yer alan hemen hemen bütün yerler vardı.

Seyahatnâme, Evliya Çelebi tarafından 17. yüzyılda yazılmış olan çok ünlü bir gezi kitabıdır. 10 ciltten oluşur. Gerçekçi bir gözle izlenen olaylar, yalın ve duru, zaman zaman da fantastik bir anlatım içinde, halkın anlayacağı şekilde yazılmış, yine halkın anlayacağı şekilde deyimler çokça kullanılmıştır. Halk etimolojisi de bolca görülür
Evliya Çelebi, Seyahatnâmesinde gezip gördüğü yerleri kendi üslûbu ile anlatmaktadır. Evliya Çelebi'nin 10 ciltlik Seyahatnâmesi, bütün görmüş ve gezmiş olduğu memleketler hakkında oldukça önemli bilgiler içermektedir. Eser bu yönden Türk Kültür tarihi ve gezi edebiyat açısından önemli bir yere sahip olmuştur.
42 yıl boyunca yaptığı seyahatleri 10 cilt olan Seyahatnâme eserinde ele almıştır. Bu seyahatler tarihleri ve kitabındaki cilt numarası sırasıyla şunlardır:

1630 - İstanbul ve çevresi
1640 - Anadolu, Kafkaslar, Girit ve Azerbaycan
1640 - Suriye, Filistin, Ermenistan ve Rumeli
1655 - Doğu Anadolu Bölgesi, Irak ve İran
1656 - Rusya ve Balkanlar
1663/1664 - Macaristan'da askeri seferler
1664 - Avusturya, Kırım ve ikinci kez Kafkaslar
1667-1670 - Yunanistan ve ikinci kez Kırım ve ikinci kez Rumeli
1671 - Hac için Hicaz, Mekke ve Medine
1672 - Mısır ve Sudan

Az Gittik Uz Gittik adıyla 1986-1991 yılları arasında TRT'de 57 bölüm olarak yayınlanan belgesel yapımın ana kurgusu Evliya Çelebi'nin seyahatnâmelerine dayanmaktadır. Belgeselin animasyon kısımlarında da Evliya Çelebi canlandırılmış ve Erol Kardeseci tarafından seslendirilmiştir. Muhteşem Yüzyıl Kösem adlı tarihi-kurgu dizisinde Necip Memili tarafından canlandırılmıştır.

Hezârfen Ahmed Çelebi
Lâgarî Hasan Çelebi
MEB 100 Türk Edebiyatçısı

Ak, Mahmut (1999) "Evliya Çelebi" Yaşamları ve Yapıtlarıyla Osmanlılar Ansiklopedisi Cilt:1 sayfa:426-428, İstanbul: Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık, ISBN 975-08-0071-0
Tezcan, Nuran  ve Tezcan, Semih (ed.), (2011) Doğumunun 400. Yılında Evliya Çelebi, Ankara: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları
Dankoff, Robert  ve Tezcan, Nuran (2011)  Evliya Çelebi'nin Nil Haritası - Dürr-i bî misîl în ahbâr-ı Nîl, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları
Evliya Çelebi, (1996-)  Evliya Çelebi Seyahatnâmesi. 10 Cilt, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları
Kahraman, Seyit Ali  ve Dağlı, Yücel (2013) Günümüz Türkçesiyle Evliya Çelebi Seyahatnâmesi, 2 Cilt, İstanbul:Yapı Kredi Yayınları ISBN 9789750824326.
Evliya Çelebi, (2005) Seyahatnâmesi. 2 Cilt. Berlin: Cocuk Klasikleri Dizisi. ISBN 975-379-160-7 (Günümüz Türkçesi ile çocuklar için hazırlanmış seçmeler)
Dankoff, Robert (Tr.çev.: Müfit Günay) (2010), Seyyah-ı Âlem Evliyâ Çelebi’nin Dünyaya Bakışı, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, ISBN 9789750818790

İlgürel, Mücteba (2001) "Evliya Çelebi", Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. c.11 say. 529-533 Online: [1]
Evliya Çelebi (1935) Evliya Çelebi Seyahatnâmesi (9.cilt), İstanbul: Devlet Matbaası, e-book:[2]
Sami Baybal, "Evliya Çelebi Seyahatnâme'sinde Gayrimüslümlerin Durumu 9 Nisan 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Yeliz Özay (2009), "Evliya Çelebi Seyahatnâme'sinde İstanbul'un Tılsımlarının Hikaye Edilişi, Milli Folklor Dergisi, yıl 21, sayı 81, s.54-63
Sorularla EVLİYA ÇELEBİ12 Nisan 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Hacettepe Üniversitesi, Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü
Evliya Çelebi en önemli 20 kişi arasında 25 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Fay ya da kırık, iki kıta sahanlığının birbirlerine sürtünerek zıt yönlerde hareketleri sonucu oluşan yapıya verilen isimdir. Kırıkların uzunlukları boyunca jeolojik tabakalar iki ayrı blok halinde yer değiştirir. Buradaki "kırık" terimi çatlaklarla karıştırılmamalıdır. Zira çatlaklarda kırılma yüzeyleri boyunca bir yer değiştirme, bir kayma söz konusu değildir. Bir çatlağın fay olabilmesi için fay aynası, tavan ve taban blokları ve atıma gerek vardır.

Faylarda kayma hareketi bir düzlem boyunca oluşmaktadır. Bu düzleme fay düzlemi (= kırık aynası) adı verilir. Bu düzlem üzerinde sürtünme sebebiyle kayma çizikleri (kırık çizikleri) bulunur. Bu kırık çizikleri bize kaymanın doğrultusunu bulmamıza yardımcı olur.
Faylar da tabakalar gibi birer düzlemsel yapı elemanıdırlar. Dolayısıyla fayların da doğrultuları ve eğimleri vardır. Fay düzlemleri iki bloku birbirinden ayırır. Bu iki blok, fay düzlemi üzerinde birbirine nazaran hareket ederler. Bu bloklardan fay düzleminin üzerinde bulunan bloğa tavan bloku, fay düzleminin altında bulunan bloğa ise taban bloku adı verilir.

Fay terimi kayaçlarda gözle görülecek kadar kayma hareketi gösteren kırıklara verilen genel bir isimdir. Kayaçlar bu kırıklar boyunca koparak birbirinden ayrılırlar. Genel bir tanımlama ile kayaçların bir düzlem boyunca gözle görülecek derecede kayma göstermesi olayına faylanma, bu olay sonucu meydana gelen şekle Fay denir. Faylanma olayı sonucu çoğunlukla birbirine paralel bir veya birkaç kayma düzlemi meydana gelebilir veya fay zonlarındaki kayaçlar kırılıp parçalanabilir. Faylar ve çatlaklar mekanik bakımdan birbirlerine benzeseler de, çatlaklarda genellikle kırılma düzlemleri boyunca yanlara doğru bir açılma olmasına karşılık Faylarda ise kırılma düzlemine paralel olarak ve değişik yönlere doğru bir kayma hareketi söz konusu olmaktadır.

Eğim atımlı faylarda hareket fay düzleminin eğimi boyunca aşağıya ve yukarıya doğru meydana gelir.

Bu faylarda tavan bloku fay düzlemi üzerinde aşağıya doğru hareket eder, bu suretle iki blok birbirlerinden uzaklaşır. Blokların fay düzlemi üzerinde yapmış olduğu bu hareketler oransal hareketlerdir. Blokların hangisinin hareket ettiğini saptamak imkânsızdır. Bu nedenle bu tür faylarda sadece blokların birbirine nazaran yaptığı kaymalar göz önüne alınır. Bu faylar çok kısa olabildiği gibi kilometrelerce uzunluğa da erişebilir. Fay düzleminin eğimi değişken olup 0 ile 90 derece arasında herhangi değerde olabilir. Çoğunlukla 45 dereceden büyüktür.

Bu tür faylarda, tavan bloku fay düzlemi üzerinde yukarıya doğru veya taban bloku fay düzlemi üzerinde aşağıya doğru hareket etmiştir. Bu suretle iki blok birbirine yaklaşır veya biri diğerinin üzerine abanır. Eğim atımlı ters faylar çok kısa olabildiği gibi kilometrelerce uzunluğa da erişebilir. Tıpkı normal faylarda olduğu gibi, fay düzleminin eğimi 0 ile 90 derece arasında herhangi bir değerde olabilir, ancak genellikle 35 ile 75 derece arasında değişir. Bazı hallerde eğim 0 ile 35 derece arasında olabilir ve bu takdirde bindirme fayları veya şaryajlar söz konusu olmaktadır. Şaryaj veya bindirme fayları, gerek saha çalışmalarında ve gerekse jeolojik harita yapımlarında sıklıkla karşılaşılan büyük jeolojik yapı çeşitleridir. Büyük kayaç kütleleri uzun mesafeler boyunca yer değiştirir. Bu tür faylardan eğim dereceleri 0 ile 10 derece arasında olan bindirme faylarına Nap fayı veya Örtü fayı adı verilmektedir.

Bu tür faylar, fay düzleminin her iki yanında bulunan blokların fay düzleminin doğrultusu boyunca kaymaları sonucu meydana gelir. Doğrultu atımlı faylar kayma hareketinin yönüne göre ikiye ayrılır; sağ yönlü atımlı faylar ve sol yönlü atımlı faylar.
Doğrultu atımlı faylarda her iki blok yatay istikamette birbirinden uzaklaşır. Bunların sağ yönlü mü yoksa sola yönlü mü olduğunu anlamak için blokların hareket yönlerine bakmamız gerekir. Doğrultu atımlı faylar, sıkışmalı, kıvrılmalı ve bindirmeli bölgelerin tipik yapılarındandır. Çoğunlukla büyük basınç kuvvetlerine uğrayan bölgelerin son dönemlerinde ortaya çıkar; dolayısıyla büyük dağ oluşum olayları ile yakın ilişkilidir.

Doğada gerilmelerin yönü, kayaçlarda oluşan kırılmaların doğrultusu ile aynı olmadığından, gerilme sonucu oluşan faylar da genellikle tek bir yöne atım göstermez. Bu durum, fayların hemen tamamında değişik miktarlarda gözlenen ikincil nitelikli ve farklı yönlerde gelişen atımların oluşmasını sağlar. Ana hareket yönüne ek olarak ikincil harekete sahip olan bu tür faylara oblik atımlı faylar denir.

Fay bloku

Feminist coğrafya, coğrafyanın inceleme alanındaki kadınlarla ilgili konuların, bilimsel çerçevede incelenmesini amaçlar. Kadınların hayat şartları, iş bulma imkanları ve çalışma hayatındaki güçlükleri inceleyen Coğrafyanın alt bilim dalıdır. Feminist coğrafya sosyal alanda çalıştığından, konuları insan hayatındaki zorluklar üzerinedir. Bu alanda yeni bir anlayış, çerçeve ve yaklaşım getirmiştir. Feminist coğrafyacılar kadın ve çevre konularına özel ilgi duyarlar.
1970'li yıllarda kadının çalışma hayatına katılması ve toplumsal radikalleşme beşeri coğrafya konularına feminist bakış açısını doğurmuştur. Feminizmin tanınma görünürlük ve eşitlik tezleri coğrafyada kadınların öne çıkmasına katkısı olmuştur. Beşeri coğrafya araştırmalarının erkekler tarafından ve erkek bakış açısıyla yapılması, kadınların sorun yaptığı olaylarla ilgilenmediklerini düşündürmüştür. Evde iş bölümü, evdeki iktidar paylaşımı, kadınların eğitim, ücretli iş, sağlık hizmetlerine ulaşımı, toplumsal rol ve etkinlikleri genel araştırma alanlarıdır.

Ferdinand Macellan (Portekizce: Fernão de Magalhães, Portekizce telaffuz: [fɨɾˈnɐ̃w dɨ mɐɣɐˈʎɐ̃jʃ]; İspanyolca: Fernando de Magallanes, İspanyolca telaffuz: [feɾˈnando ðe maɣaˈʎanes]; y. 1480 – 27 Nisan 1521), 1519'dan 1522'ye kadar Doğu Hint Adaları'na beraber sefer düzenlediği dostu Juan Sebastián Elcano ile birlikte, dünyanın çevresini dolaşan ilk insan olan Portekizli kaptan ve kâşiftir. İspanyol İmparatorluğu'nun desteğiyle denize açıldı. Hikâyesi, bu seyahate eşlik eden Antonio Pigafetta'nın anılarını yazması sayesinde günümüze ulaşmıştır.
Macellan son yolculuğunu tamamlayamadan Filipinler'deki Mactan Savaşı'nda öldürüldü. Ancak daha önce ziyaret ettiği Baharat Adaları'nın ötesine giderek tüm meridyenlerden geçen ilk insanlardan olmayı başardı. Büyük Okyanus'a seferi esnasında okyanusu çok sakin gördüğü için "pasifik" (sakin) ismini veren, ayrıca Güney Amerika'da keşfettiği boğaza kendi ismi verilen Portekizli denizci Macellan, Büyük Okyanus'u aşan bir araştırma gezisi yapmış ilk insandır.
Dünyayı dolaşmak üzere denize açılan 237 (diğer bir kaynağa göre 270) denizcinin sadece 18'i İspanya'ya dönerek seyahatini tamamlamayı başardı. Bu denizcilere Macellan'ın ölümünden sonra yönetimi devralan Juan Sebastián Elcano adlı İspanyol liderlik etmiştir.

Macellan ilk deniz yolculuğuna 1505 yılında, henüz 25 yaşındayken çıktı. Görevi Francisco de Almeida'yı Portekiz genel valisi olarak Hindistan'a götürmekti. Yerel bir kral üç yıl önce Vasco da Gama'ya vergi verdiği halde Almedia'ya vermeyi reddedince Macellan bu yolculuğunda ilk kez bir savaş görmüş oldu. Almedia bugünkü Tanzanya'da bulunan dönemin başkenti Kilwa'ya saldırıp bu bölgeyi ele geçirdi.
1506 yılında Macellan doğu Hindistan'a giderek Baharat Adaları'na keşif gezilerinde bulundu. Şubat 1509'da, Osmanlı Devleti'nin bölgedeki gücünün gerilemesinin başlangıcı olarak da görülen Diu Muharebesi'ne katıldı. 1510 yılında kaptanlığa getirildi, fakat bir yıl içinde doğuya izinsiz gemi götürmek yüzünden bu yetkisini kaybetti ve Portekiz'e geri dönmeye zorlandı.
1511'de Fas'a gönderildi ve burada Azamor Savaşı'na katıldı. Bu savaşta dizinden ciddi biçimde yaralandı. İzin almadan savaşı terk edince Almedia'nın gözünden düştü, ayrıca Emevilerle yasadışı ticaret yapmakla suçlandı. Suçlamaların birçoğu zamanla etkisini kaybetse de, Macellan Portekiz kralı I. Manuel'in gözünden düştü. Kral, Macellan'ın ücretini artırmayı reddetti ve 15 Mayıs 1514'ten sonra yeni iş teklifinde bulunmayacağını bildirdi. Bunun üzerine Macellan hizmetini İspanya Krallığına sunmaya karar verdi.

10 Ağustos 1519'da Macellan'ın emrindeki beş gemi Sevilla'dan ayrıldı ve Guadalquivir Nehri'ni geçerek nehrin ağzında yer alan Sanlúcar de Barrameda'ya ulaştı. Gemiler burada beş haftadan daha uzun süre bekledi. İspanyol yöneticiler Portekizli amiral konusunda şüpheci ve ihtiyatlıydı, neredeyse Macellan'ın denize açılmasına karşı çıktılar ve Portekizli gemi tayfasının hemen hemen tamamını İspanyol denizcilerle değiştirdiler. Ama sonunda Macellan, 20 Eylül'de emrindeki yaklaşık 270 denizciyle birlikte Sanlúcar de Barrameda'dan yola çıktı.
Kral Manuel Ferdinand, yakalamak üzere bir deniz müfrezesi yolladıysa da Macellan Portekiz güçlerinden kaçmayı başardı. Kanarya Adaları'nda bir mola verdikten sonra Yeşil Burun Adalarına ulaştı, buradan Brezilya'daki Cape St. Augustine'ye doğru yola çıktı. 20 Kasım'da ekvatoru geçtiler ve 6 Aralık'ta Brezilya göründü.
Brezilya Portekizlilere ait olduğundan Macellan burada durmaktan kaçındı ve 20 Aralık'ta bugünkü Rio de Janeiro yakınlarına demir attı. Burada çeşitli takviyeler yapıldı ama kötü koşullar yüzünden gecikmeler oldu. Daha sonra, Güney Amerika'nın doğu kıyılarına doğru yelken açarak, Macellan'ın Baharat Adaları'na ulaştığını düşündüğü boğazı aradılar. Filo 10 Ocak 1520'de Río de la Plata'ya ulaştı.

31 Mart'ta mürettebatın bir kısmı Puerto San Julian adını verdiği bir grup oluşturdu.  Beş gemiden ikisinin kaptanlarının da katıldığı bir isyan çıktı. Mürettebat genel olarak sadık çıktığı için isyan başarısız oldu. Quesada idam edildi, Cartagena ve bir keşiş de ıssız bir kıyıda bırakılarak terk edildi.
Yolculuk devam etti. Santiago gemisi gözlem yapmak için kıyılara yaptığı bir gezide fırtınaya yakalanarak battı. Tüm mürettebatı karaya çıkmayı başaran gemiden iki kişi Macellan'a haber ulaştırdı, kıyıdakilere yardım geldi. Ancak Macellan bu maceradan sonra yeniden yola koyulmadan önce birkaç hafta beklemeyi tercih etti.
Filo, 24 Ağustos 1520'de 52° güney enleminde Cape Virgenes'e ulaştı. Deniz tuzlu ve derin olduğu için geçişi buldukları kanısına vardılar. Dört gemi çetin bir yolculuk sonunda, Macellan'ın 1 Kasım Tüm Azizler Günü'nde aştıkları için Estreito de Todos los Santos (Bütün Azizler Kanalı) adını verdiği 373 mil uzunluğundaki kanalı geçtiler. Bu boğazın günümüzde adı Macellan Boğazı'dır. Macellan öncelikle Concepcion ve San Antonio'yu boğazı keşfetmekle görevlendirdi ancak Gomez tarafından yönetilen San Antonio kaçarak İspanya'ya döndü. 28 Kasım'da kalan üç gemi Büyük Okyanus'a ulaştı. Macellan buranın adını suyun durağanlığından ötürü Mar Pacifico (Pasifik Okyanusu → pasif, durağan deniz) koymuştur.
Kuzeybatıya giden ekip 13 Şubat 1521'de ekvatora ulaştı. 6 Mart'ta Marianas'ta, 16 Mart'ta ise kalan 150 kişi ile Filipinler'deki Homonhon adasındaydılar. Macellan Malay tercümanı sayesinde yerli halkla anlaşabiliyordu. Limasawa Adası'ndan Rajah Kolambu ile karşılıklı hediyeler alıp verdiler ve onun önderliğinde 7 Nisan'da Cebu Adası'na gittiler. Cebu Adası'ndan Rajah Humabon onlara dostça davrandı, hatta Hristiyanlığa geçmeyi bile kabul etti.
Filipinli yerlilerle geçen ilk dostluk günlerinin aldatıcı olduğu kısa zamanda anlaşıldı. Macellan 27 Nisan 1521'de Lapu-Lapu önderliğindeki yerlilerle girdiği Mactan Savaşı'nda öldü. Yolculuğa para vererek katılan Antonio Pigafetta adlı zengin turist Macellan'ın ölümü ile sonuçlanan olaylara tanıklık etmiştir ve bunu anılarında yazar:

Sabah olduğunda 49 kişi belimize kadar gelen suya atladık ve suyun içinden kıyıya ulaşana değin iki ok atımı mesafe kadar yürüdük. Botlarımız suyun içindeki kayalardan ötürü daha ileri gidemiyordu. 11 adamı botları korumak üzere geride bırakarak devam ettik. Kıyıya ulaştığımızda 1500 kadar yerli üç bölüm halinde gruplanmıştı. Bizi gördüklerinde savaş çığlıkları atmaya başladılar. Tüfekli adamlar ve okçular yarım saat kadar savaştılar ancak bir işe yaramadı. Kaptanı tanıyan bazıları üzerine saldırdı ve kafasından miğferini düşürdüler. Bir yerli yüzüne doğru bambu bir mızrak savurdu, fakat kaptan kargısıyla onu derhal öldürdü, kargıyı vücudunda bırakarak. Sonra kılıcına el attı fakat yarıya kadar çekebildi, çünkü bambu mızrakla kolundan yaralanmıştı. Bunu gören yerliler topluca üstüne çullandılar. Biri sol bacağına bir pala ile vurdu, bu, kaptanın yüzüstü düşmesine sebep oldu. Derhal üzerine bambu ve demir mızraklarla, palalarla saldırdılar. Bizim ışığımızı, aynamızı, yardımcımızı, gerçek önderimizi öldürene değin. Onu yaraladıklarında hepimizin botlara bindiğinden emin olmak için birçok kez geriye dönüp baktı. Sonra onu ölü bir şekilde geride bırakarak biz yaralanmışlar, yenilmişler, elimizden geldiğince, hareket etmeye başlayan botlara doğru çekildik..

Macellan vasiyetnamesinde, köle olan Malay tercümanının özgür bırakılmasını istemişti. Enrique adını kullanan, Henry the Black olarak vaftiz edilmiş tercüman, Sumatralı köle tüccarları tarafından yurdunda ele geçirilip satılmıştı. Macellan ile yaptığı birçok yolculukla dünyayı tam anlamıyla dolaşmış ilk kişi Enrique'dir. Macellan'ın Malacca'ya yaptığı ilk seferlerde hizmetine giren Enrique, Afrika'daki savaşlarda, sahibinin Portekiz'de kralın huzurunda gözden düşüşünde ve yeniden başarılı bir şekilde filosuyla denizlere açılışında hep yanındaydı. Ama geminin yeni kaptanı Mactan'da Enrique'yi serbest bırakmayı reddetti.
Enrique 1 Mayıs'ta Rajah Humabon'un yardımı ile 30 kadar ölü denizcinin arasına karışarak kaçmayı başardı. Antonio Pigafetta dille ilgili notlar tutmaktaydı ve görünüşe göre yolculuğun geri kalanında iletişimi sürdürebildi.
Filipinler'de uğradıkları kayıplar keşif ekibinin sayısını ciddi biçimde azalttı, kalan üç gemiyi idare edemez hale geldiler. Bu sebeple 2 Mayıs 1521'de Concepción'u terk ettiler ve kendilerine karşı kullanılmasını önlemek amacıyla yaktılar. Artık sadece Trinidad ve Victoria'dan ibaret kalan filo batıya, Palawan'a doğru ilerledi. 21 Haziran 1521'de bu adadan ayrıldılar ve sığ sularda yol bulabilen Moro rehberler yardımı ile Brunei - Borneo'ya ulaştılar.
Brunei'nin dalgakıranlarında 35 gün demir attılar. Venedikli Pigafetta burada gördüğü Rajah Siripada'nın altınlarından ve yumurta büyüklüğündeki incilerden bahseder. Brunei ayrıca övündüğü evcil fillere ve 62 toptan oluşan bir kuvvete sahipti ki bu Macellan'ın gemilerinin gücünü beşe katlıyordu. Pigafetta ayrıca Avrupa'da henüz çok nadir bulunan porselen ve gözlük gibi örnekler aracılığıyla krallığın sahip olduğu teknolojiden de söz eder.
Maluku Adaları'na (Baharat Adaları) 6 Kasım 1521'de ulaştıklarında 115 kişi kalmışlardı. Portekizlilere yakın olan Ternate sultanının rakibi Tidore sultanı ile biraz ticaret yapmayı başardılar.
Kalan iki gemi değerli baharatlarla dolu olarak batıya, İspanya'ya doğru yola çıkmaya çalıştı. Ancak Molucca'yı terk ettiklerinde Trinidad'ın su aldığını keşfettiler. Mürettebat deliği bularak onarmaya çalıştı fakat başaramadı. Trinidad için çok zaman harcamak zorunda kalacaklarını anladılar, daha küçük olan Victoria ise kalan denizcilerin hepsini alacak durumda değildi. Sonuç olarak bir grup denizciyle birlikte Victoria İspanya'ya doğru yola çıktı. Birkaç hafta sonra da Trinidad Büyük Okyanus rotasını izleyerek İspanya'ya varmak amacıyla Molucca'yı terk etti, fakat gemi Portekizliler tarafından yakalandı ve onların gözetimi altındayken fırtına sonucu battı.
Victoria Hint Okyanusu'ndan eve doğru 21 Aralık 1521'de yola çıktı. 6 Mayıs 1522'de Juan Sebastián Elcano yönetimindeki gemi Ümit Burnu'nu geçerken tayın olarak sadece piri

Fiyort, denizin buzul vadilerini basması sonucunda oluşan ve çoğunlukla iç kesimlere kadar sokulan; ince, uzun, genellikle çok derin ve kenarları çok dik körfez. Fiyortlar; genellikle Norveç, Grönland, Alaska gibi kuzey ülkelerinde görülen ilginç bir kıyı tipidir. Norveç'teki Sognefjord' un derinliği 1.234 m, Şili'deki Messier kanalının derinliği ise 1.270 m'dir. Bu fiyortlardan özellikle Norveç'tekiler dünyanın en güzel görünümlerini oluştururlar. Suya gömülü bu vadiler bu kadar derin olması, buzul kökenli olmalarıyla açıklanır. Bu vadilerde oluşan çok iri, kalın ve ağır buzulların, okyanus sularına karışmadan önce vadi tabanını deniz düzeyinin altına inecek kadar aşındırdığı sanılmaktadır. Buzullar eridikten sonra bu vadileri deniz suyu kaplamıştır. Fiyortların orta ve üst kesimleri denize açılan kesimlerinden genellikle daha sarptır. Bu durum, buzulların kaynaklarına yakın bölgelerde daha hızlı hareket etmesinden ve bu nedenle aşındırma etkisinin daha fazla olmasından ileri gelir. Fiyortları eşik bölgeleri sığdır bu nedenle de çoğunun dibinde, durgun su ve hidrojen sülfür içeren siyah çamur bulunur.
Buzul aşındırması U biçiminde vadileri oluşturduğundan fiyortlar çoğunlukla bu biçimdedir. U'nun alt kesimi su altında kaldığından, fiyortların duvarları su kıyısından dikey olarak yüzlerce metre yükseğe çıkabilir ve kıyı yakınlarında da su derinliği birkaç yüz metreyi bulabilir. Dünyanın en büyük çavlanlarından bazıları, bu tür fiyortların üstünden dökülen küçük akarsularca oluşturulur. Fiyortların genellikle kıvrımlı kanalları ve bazen de keskin köşeleri vardır. Tabanı buzul döküntüleriyle kaplı olan vadi çoğu durumda içerilerdeki dağlara kadar uzanır. Vadinin tepesinde bazen küçük bir buzul kalıntısı bulunur. Özgün vadiyi oluşturmuş olan akarsu, buzun ortadan kalmasından sonra çoğunlukla üst vadinin tabanında yeniden ortaya çıkar ve fiyordun ağzında bir delta yaratmaya başlar. Ancak asıl fiyordun sarp kıyılarında, pek eğimli yamaçlarında, tarım yapılamaz. Topraklar verimli olmadığı gibi iklim de elverişli değildir; vejetasyon dönemi kısa sürer. Ayrıca gemiler için doğal barınak işlevine sahip fiyordlar genellikle gemiciliğin, balıkçılığın gelişmesi açısından da önemlidir. Norveç ekonomisinde deniz teciminin, balıkçılığın bir numara yer tutmasında fiyordların birinci derecede önemi bulunmaktadır.

Fotogrametri, fotoğrafik görüntüleri ve elektromanyetik radyant görüntü ve diğer fenomenlerin desenlerini kaydetme, ölçme ve yorumlama sürecinde fiziksel nesneler ve çevre hakkında güvenilir bilgi edinme bilim ve teknolojisidir.
Fotogrametri 19. yüzyılın ortalarında, neredeyse aynı zamanda fotoğrafın kendisiyle ortaya çıktı. Topografik haritalar oluşturmak için fotoğrafların kullanılması ilk kez Fransız sörveyör Dominique F. Arago tarafından yaklaşık 1840 yılında önerildi.
Fotogrametri terimi, 1867 tarihli "Die Photometrographie" adlı makalesini yayınlayan Prusyalı mimar Albrecht Meydenbauer tarafından üretildi.
Fotogrametrinin birçok çeşidi vardır. Örnek olarak, iki boyutlu verilerden (yani görüntüler) üç boyutlu ölçümlerin çıkarılmasıdır; örneğin, fotoğrafik görüntü düzlemine paralel bir düzlemde yatan iki nokta arasındaki mesafe, eğer görüntünün ölçeği biliniyorsa, görüntü üzerindeki mesafeleri ölçülerek belirlenebilir. Başka doğru renk aralıkları ve albedo, speküler yansıma, metallicity veya ortam oklüzyon fiziksel tabanlı render amacıyla malzemelerin fotoğraflardan gibi miktarları temsil eden değerlerin ekstraksiyonudur.
Yakın mesafeli fotogrametri, geleneksel hava (veya orbital) fotogrametrisinden daha kısa bir mesafeden fotoğraf koleksiyonunu ifade eder. Bir fotoğrafa fotogrametrik analiz uygulanabilir veya ölçümleri ve görüntü analizlerini artan doğrulukla art arda tahmin etmek amacıyla hesaplama modellerine besleyerek karmaşık 2D ve 3D hareket alanlarını tespit etmek, ölçmek ve kaydetmek için yüksek hızlı fotoğraf ve uzaktan algılama kullanabilir, gerçek, 3B göreli hareketler.
Topografik haritalarda kontur çizgileri çizmek için kullanılan stereoplotlar ile başlangıcından beri, sonar, radar ve lidar gibi çok geniş bir kullanım yelpazesine sahiptir. 

Fotogrametri, optik ve projektif geometri dahil olmak üzere birçok disiplinin yöntemlerinden faydalanır. Dijital görüntü yakalama ve fotogrametrik işleme, nesnenin nihai ürün olarak 2D veya 3D dijital modellerinin oluşturulmasına izin veren birkaç iyi tanımlanmış aşama içerir. Sağdaki veri modeli, ne tür bilgilerin fotogrametrik yöntemlere girip çıkabileceğini göstermektedir.
3B koordinatlar 3B boşluktaki nesne noktalarının konumlarını tanımlar. Görüntü koordinatları, nesne noktalarının görüntülerinin film veya elektronik görüntüleme cihazındaki konumlarını tanımlar. Bir kameranın dış yönü, uzaydaki yerini ve görüş yönünü tanımlar. İç yön, görüntüleme işleminin geometrik parametrelerini tanımlar. Bu öncelikle lensin odak uzaklığıdır, ancak mercek bozulmalarının tanımını da içerebilir. Daha fazla ek gözlemler önemli bir rol oynamaktadır: ölçek çubukları, temelde uzayda iki noktanın bilinen bir mesafesi veya bilinen düzeltme noktaları ile, temel ölçüm birimlerine bağlantı oluşturulur.
Dört ana değişkenin her biri bir fotogrametrik yöntemin bir girdisi veya çıktısı olabilir .
Fotogrametri için algoritmalar tipik olarak, referans noktalarının koordinatları ve bağıl yer değiştirmeleri üzerindeki hata karelerinin toplamını en aza indirmeye çalışır. Bu minimizasyon, demet ayarı olarak bilinir ve genellikle Levenberg-Marquardt algoritması kullanılarak gerçekleştirilir.

Global Positioning System (kısaca GPS veya Türkçe karşılığıyla Küresel Konumlama Sistemi), ABD hükümetine ait ve ABD Uzay Kuvvetleri tarafından yönetilen uydu tabanlı radyonavigasyon sistemidir. Dünya'daki ve Dünya yakınındaki GPS alıcılarına, en az dört GPS uydusunu görebilmeleri şartıyla coğrafi konum ve saat bilgisi sağlayan küresel uydu navigasyon sistemlerinden biridir. Uydular bir tür radyo sinyali yayarlar ve yeryüzündeki GPS alıcıları bu sinyalleri alıp yorumlayarak konum belirlenmesini gerçekleştirir.
GPS projesi, öncelindeki navigasyon sistemlerinin kısıtlı işlevselliklerini aşabilmek amacıyla 1960'lardan gelen bir dizi gizli mühendislik çalışması da dahil olmak üzere ilk denemelerde ortaya çıkan birkaç görüşün de bütünleştirilmesi ile, 1973 yılında geliştirilmişti. GPS, ABD Savunma Bakanlığı (DoD) tarafından esas olarak 24 uydu ile çalışacak şekilde tasarlanıp yapılmış ve devreye alınmıştı. 1994 yılında tam olarak işler hale gelmiştir. Sistem, Bradford Parkinson, Roger L. Easton ve Ivan A. Getting'in icatları ile güçlendirildi.
GPS sistemi, var olan sistem üzerinde teknoloji ilerlemeleriyle ve yeni taleplerle artık yenileştirilme ve Yeni Nesil Operasyonel Kontrol Sistemi (OCX) destekli, gelişmiş GPS III uydularının hayata geçirilmesi çabalarına yol açmıştır. Beyaz Saray ve Başkan Yardımcısı Al Gore 1998 yılında duyurular ile bu değişimi başlattı. 2000 yılından beri, GPS III yenileştirilmeleriyle ilgili kararlarda ABD Kongresi yetkilidir.
Ek olarak diğer sistemlerin kullanımında GPS geliştirilme aşamasındadır. Rus navigasyon sistemi GLONASS, GPS ile birlikte çağıldaşı olarak geliştirilmektedir; ama O, 2000'li yılların ortalarına kadar dünyayı tam olarak kapsamadan çalışmıştır. GPS'in yanı sıra AB tarafından geliştirilen Galileo, Çin tarafından geliştirilen Compass ve Hindistan tarafından geliştirilen IRNSS adlı konumlandırma sistemleri de vardır.

GPS sistemi ilk askeri gereksinimler için tasarlanmıştı. Tasarımı kısmen 1940'lı yılların başlarında geliştirilen, II. Dünya Savaşı sırasında kullanılan ve daha sonra da uzun süre kullanılmış o dönem için bir çözüm olan LORAN (LORAN - Long Range Navigation) ve Decca Gezgini gibi benzer yer tabanlı radyo-seyir sistemlerine dayanmaktadır. GPS'in ilk kullanımı İkinci Dünya Savaşı'nın hemen sonrasına dayanır. Sistem, sinyal alıcıları ile yön bulmakta, askeri planlarda ve konum hesaplamalarında ve güdümlü roketlerin kontrolünde kullanılmak üzere tasarlanmıştı. GPS sistemi, ancak 1980'lerde sivil kullanıma açılmıştır.

1956 yılında, Alman-Amerikan fizikçi Friedwardt Winterberg yapay uydular içinde yörüngeye yerleştirilen hassas atom saatleri kullanılarak genel görelilik denemesi (güçlü bir yerçekimi alanındaki yavaşlayan süre için) önerdi. Genel görelilik kullanılmaksızın, yörüngede günde 38 mikrosaniye daha hızlı bir şekilde süre düzeltmesi çalıştırmak için GPS brüt arızalanmasına yol açardı. Sovyetler Birliği 1957 yılında ilk insan yapımı peyk olan Sputnik'i fırlattı; bu, GPS için ilave bir esin kaynağı oldu. İki Amerikan fizikçi, William Guier ve George Weiffenbach, Johns Hopkins'in Uygulamalı Fizik Laboratuvarı'nda (APL), Sputnik'in radyo sinyali iletimlerinin izlenmesine karar verdi. Doppler etkisi nedeniyle peykin, yörünge boyunca nerede olunduğunun bilgisini içindeki saatleri ile kesin olarak verebileceğini fark etti. APL Müdürü onlara gereken yoğun hesaplamaları yapmak için kendi UNIVAC bilgisayarına verileri giriş iznini verdi. Bir sonraki bahar, Frank McClure, APL müdür yardımcısı, Guier ve Weiffenbach'a, verilen ters problemi araştırmak için bu uydunun kullanıcının yerini saptamasını sordu. Bu, (denizaltıdan-fırlatılan Polaris füzesini geliştiren Donanma'nın, denizaltı konumunu bilebilmesi için gerekliydi.) onların ve APL'nin Transit sistemini geliştirmesine yol açtı. 1959 yılında, ARPA'da (adı 1972 yılında DARPA olarak değiştirildi) Transit sisteminin geliştiriminde rol aldı.
Amerika Birleşik Devletleri Deniz Kuvvetleri tarafından kullanılan ilk uydu navigasyon sistemi, Transit, 1960 yılında başarıyla test edildi. Yaklaşık saatte bir seyir düzeltmesi sağlayabilir bir uydu takımında (satellite constellation) beş uydu kullanıldı. 1967 yılında, ABD Deniz Kuvvetleri, GPS sisteminde gerekli bir teknoloji olarak uzay şartlarında, yüksek doğruluklu saat ölçümü için Timation uydusunu geliştirerek yeteneğini kanıtladı. 1970'lerde, yer tabanlı Omega Navigasyon Sistemi, faz karşılaştırmasına dayanarak istasyon çiftlerinden sinyalin aktarımı ile dünya çapında ilk telsiz konumlandırma sistemi olmuştur. Bu sistemlerin sınırlandırılmaları daha fazla doğruluk ile daha evrensel bir navigasyon çözümüne ihtiyacı sürdürdü.
Geliştirilme eylemlerinin hemen hemen hiçbiri uydu takımının milyarlarca dolara mal olacak araştırmalarda, askeri ve sivil 
işkollarındaki doğru konumlandırma için kapsamlı ihtiyaçların temininde bir gerekçe olarak görülmedi. ABD Kongresi'nin bu harcamaları, Soğuk Savaşın silahlanma yarışı sırasında, ABD'nin varlığına nükleer bir tehdit görünümü gibi haklı bir ihtiyaca yönelik olarak yaptığı düşüncesini oluşturdu. Bu nedenle caydırıcı etkisi görülerek gizlice GPS finanse edildi. Ayrıca bu, o dönemdeki aşırı dereceli gizlilik nedeniylede dir. Nükleer üçlüsü, ABD Hava Kuvvetleri'nin stratejik bombardıman uçakları ile birlikte kıtalararası balistik füzeler (ICBM) ve ABD Donanması'na ait denizaltıdan fırlatılan balistik füzelerden (SLBM) oluşuyordu. Nükleer caydırıcılık duruşu için hayati önem arz eden, SLBM fırlatma konumunun doğru belirlenmesi bir kuvvet çarpanı olmuştur.
ABD'nin balistik füze taşıyan denizaltı konumlarının hassas biçimde hesaplanması için yüksek doğruluklu konum belirleme gereksinimi doğdu. Nükleer üçlüden ikisi için ABD Hava Kuvvetleri'nin, aynı zamanda daha doğru ve güvenilir bir navigasyon sistemine gereksinimi vardı. Paralelinde Deniz ve Hava Kuvvetleri'nde, temelde aynı tür sorunların çözümü için ne yapılabileceği ile ilgili, kendi teknolojileri geliştirilmekte idi. ICBM'lerin beka kabiliyetlerini artırmak için, taşınabilir fırlatma platformları kullanmak gibi (Rus SS-24 ve SS-25 sistemlerindeki gibi) öneriler vardı ve bu yüzden SLBM durumundaki gibi benzer fırlatma konumunu düzeltme ihtiyaçları oluştu.
1960 yılında, Hava Kuvvetleri aslında 3 boyutlu konum hesaplamaya imkân veren bir LORAN olan MOSAIC (MObile System for Accurate ICBM Control) adlı bir radyo-navigasyon sistemi önerdi. Takiben Proje-57 üzerinde çalışmalar başladı; 1963 yılında bu sistem denendi ve bu çalışmadan sonra GPS kavramı doğdu. Devamında aynı yıl GPS'te şimdi gördüğünüz özelliklerin birçoğunun ilk tasarılarını barındıran Proje 621B çalışmalarına yönelindi; hem ICBM'ler hem de Hava Kuvvetleri bombardıman uçaklarına gereken hassas konum hesaplamaları için çözümler üretilmeye başlandı. Deniz Kuvvetleri Transit sisteminin güncellemeleri Hava Kuvvetleri operasyonlarının yüksek hızları için çok yavaş kalmaktaydı. Deniz Araştırma Laboratuvarı'nın kendi sisteminin geliştirmeleri devam ederken, ilk kez 1967 yılında ve üçüncüsü 1974 yılında fırlatılmak üzere, içinde atom saati bulunan uzaydaki ilk araç olan Timation (Time Navigation) uydusu yörüngeye oturtuldu.
GPS, ABD ordusunun bir diğer önemli, farklı bir dalı haline geliyordu. 1964 yılında, ABD ordusunun, jeodezi ölçümlerinde kullanılacak SECOR (Sequential Collation of Range) jeodezi yer uydusu yörüngede ilk turuna çıktı. Henüz belirlenmeyen bir konumunda iken karada üslenen dördüncü bir istasyondan, tam olarak konumu düzeltmek için daha sonra bu sinyalleri kullanabilirdi. Son SECOR uydusu (SECOR 13) 1969 yılında fırlatıldı. Onyıllar sonra ilk yıllarında GPS, sivil yer araştırması için yeni teknolojilerinden sürekli olarak yararlanılabilen ilk sahalardan biri haline geldi. Çünkü sivil yer araştırması bilirkişilerine (surveyors) yarayan GPS uydu takımıdan gelen daha eksiksiz sinyaller, yıllar önce operasyonel ilan edilmişti. GPS sisteminin, yer tabanlı vericileri yörüngeye taşınan, SECOR sisteminin evrim geçirmiş bir türü olduğu düşünülebilir.

1960'larda, paralelindeki gelişmelerle; Transit, Timation, 621B kodlu proje ve SECOR gibi bir dizi çoklu hizmet programından en iyi teknolojileri sentezleyerek üstün bir sistem geliştirilebileceği anlaşıldı.
1973 yılında hafta sonu, İşçi Bayramı boyunca, Pentagon'daki yaklaşık 12 askeri yetkili tarafından Savunma Navigasyon Uydu Sistemi (DNSS) konusunu işleyen bir dizi toplantı kararı alındı. Bu toplantıda, "GPS sisteminin oluşturulması yolunda gerçek bir sentez" yapılmıştır. Daha sonra O yıl, DNSS programı, Navstar veya Navigation System Using Timing and Ranging (Zamanlama Kullanımı ve Menzilleme Navigasyon Sistemi) adını almıştır. Navstar ile ilişkili olan özgün uyduların adı (önceki Transit ve Timation adlandırmaları gibi), Navstar uydu takımını tanımlamak için daha kapsamlı bir tam ad olarak Navstar-GPS şeklinde ve daha sonra da sadece kısaltılmış biçimde GPS olarak söylenegelmiştir.
Kore Hava Yolları'na ait 007 uçuş numararalı, 269 kişi taşıyan bir Boeing 747, Sovyetler Birliği'nin yasak hava sahası içine sapması sonrasında Sahalin ve Moneron Adaları dolaylarında 1983 yılında düşürülmüştü. ABD Başkanı Reagan, yeterli derecede geliştirilmiş olan, GPS sisteminin sivilde, serbest bir şekilde kullanılabilir olması için bir yönerge yayınlattı. İlk uydu 1989 yılında fırlatıldı ve 24. uydu 1994 yılında fırlatıldı. Roger L. Easton GPS birincil mucidi olarak yaygın bir şekilde yansıtılır.

Başlangıçta en yüksek kalitede sinyal, askeri kullanım için ayrılmıştı ve sivil kullanıma hazır olacak olan sinyal bilerek bozulmuş oldu (Selective Availability). Bu, seçici durumun kapatılabilir olması için 100 metreden (330 ft) 20 metreye (66 ft) sivil GPS sinyallerinin hassas iyileştirilmesi, Başkan Bill Clinton'ın siparişi ile 1 Mayıs 2000'de gece yarısı değişti. 2000 yılında seçici durumu kapatmak için 1996 yılında imzalanan talimat ABD Savunma Bakanı William Perry tarafından önerilmişti; çünkü diferansiyel GPS hizmetlerinin yaygın büyümesi için sivil doğruluğunu geliştirmek ve ABD askeri

Gayzer (Türkçe: Kaynaç) kesintili bir biçimde sıcak su ya da sıcak buhar fışkırtan, kükürt yayan kaynarca.
Geysir, İzlanda dilinde, fışkırmak demektir. Volkanoloji literatürüne İngilizceden geyser olarak geçmiştir. Gayzer kesintili bir biçimde sıcak su ya da sıcak buhar fışkırtan, kükürt yayan kaynarcadır. Yer altı sularının magmaya dokunması ya da magmanın çok yakınından geçmesi sonucunda ısınmasıyla oluşurlar.

Sıcak su kaynakları, volkanik ve kırıklı (fay) bölgelerde görülür. Bu nedenle kutuplara yakın bir bölge olmasına rağmen İzlanda'da birçok gayzer ve sıcak su kaynağı bulunmaktadır. Kaynak su belirli bir yerde ısınınca (kaynayınca), bir patlama yapar ve bu kaynar su yeryüzüne fışkırarak çıkar.

Gayzerlerde yer altı suyunun içinde toplandığı doğal kuyu, düşey doğrultuda sıralanmış ve birbirine dar kanallarla bağlanmış bölümlerden oluşur. Böyle bir kuyunun çeşitli derinliklerdeki bölümlerinde yer alan suların kaynama noktaları, basınç farklılıklarından dolayı, birbirinden farklıdır. Örneğin; su, 300 metrede su ile dolu hazne altında kaynamak için yaklaşık 230 °C'ye ulaşmalıdır.
Basınç arttıkça suyun kaynaması için daha yüksek bir sıcaklığa ihtiyaç vardır .Bu nedenle, derinlerde yer alan bölümlerin içindeki sular, daha büyük bir basınç altında olduklarından, daha geç, yüzeye yakın olanların içindeki sular ise daha çabuk kaynarlar. Sonuçta en üst bölümdeki su önce kaynar ve oluşan buhar basıncı nedeniyle kuyunun ağzına yükselir ve hatta dışarı çıkar. Bu durum altta yer alan bölmeler içindeki suların üzerindeki basıncı birden azaltır. Böylece zaten normal kaynama noktasının üzerinde bir sıcaklığa sahip olan fakat basınç altında oldukları için kaynayamayan bu sular aniden ve hızla kaynamaya başlar ve kısa sürede oluşan büyük bir buhar basıncı ile su ve buhar sütunu halinde kuyunun ağzından dışarı fışkırır. Patlama sonrası soğuk yer altı suyu tekrar rezervuara sızar ve döngü yeniden başlar.
Sıcak kaynaklar ve gayzerlerdeki yer altı suları yüzeye aktığı zaman, bu akışkandaki malzemeler genellikle çözünür ve kimyasal tortullu kaya birikimi oluşur. Su çözünmüş silika içerdiği zaman bu malzemeye silisli sinter adı verilir ve bu malzeme gayzerit kaynağının etrafında toplanır. Su, çözünmüş kalsiyum karbonat içerdiği zaman traverten ya da kalkerli tüfler çökelir. Gayzerlerin püskürttüğü suyun içinde farklı kimyasal maddeler vardır. Suyun içinde, ilerlediği yoldaki yapıya göre silisyum dioksit (SiO2), kalsiyum karbonat (CaCO3), arsenik (As), cıva (Hg), karbondioksit (CO2), hidrojen sülfür(H2S) ve başka kimyasal maddeler bulunabilir.

Gayzerler, ekseriya yeni bir volkanik aktiviteye sahip bölgelerde ortaya çıkmaktadır. Gayzerlerde peşpeşe iki fışkırma arasındaki zaman periyodu genelde düzensizdir. Amerika'da Yellowstone Millî Parkındaki gayzerin suyu aralıklarla, saatte bir, 50 m yüksekliğe fışkırmaktadır. Bazı yerlerde gayzer faaliyeti gösteren soğuk su kaynakları da vardır. Yeni Zelanda'da ve İzlanda'da gayzerler bulunmaktadır. Yeni Zelanda'da 1886'daki Taravera volkanik püskürmesinden sonra su, buhar, çamur ve taşları 4 saat müddetle 240 m kadar yükseğe püskürten yedi adet gayzer oluşmuş ve 1904'te bitişik Taravera Gölünün sularının akıtılmasıyla bu gayzerlerden 450 metreye kadar su püskürten birinin faaliyeti durmuştur. Dünya genelindeki 1000 kadar gayzerin yaklaşık yarısı Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Yellow Stone Millî Parkı'nda bulunuyor. Tüm gayzerler arasında en bilineni ise bu parkın içindeki Old Faithful'dur. Yine aynı park içinde yer alan Steamboat isimli gayzer ise yaklaşık 100 m ile hâlen en yükseğe su püskürten gayzerdir. Gayzerlere Rusya, Şili, Yeni Zelanda ve İzlanda'da sıkça rastlanır. Türkiye'de ise gayzer bulunmuyor.
Gayzer faaliyetlerinin anlaşılması için püsküren suyun kimyasal ve hacimsel incelemeleri ile sıcak su kaynaklarının bulunduğu yerde açılan kuyuların etüdünden istifade edilmektedir. Bununla beraber gayzerlerin periyodik olarak püskürme mekanizması halen tam anlaşılamamıştır. İzlanda'daki bir gayzerin incelenmesi ile bulunan sonuçların diğer gayzerlere de uygulanmasına çalışılmışsa da bir başarı sağlanamamıştır.

Gayzer  elektrik üretimi, ısıtma ve turizm gibi çeşitli faaliyetler için kullanılmaktadır. Jeotermal rezervleri tüm dünyada bulunur. İzlanda daki bazı gayzer alanları dünyanın ticari açıdan en değerli alanlarıdır. 1920'lerden bu yana gayzerlerden  yönlendirilen sıcak su seraların ısınmasında kullanılmaktadır. Bu sayede İzlanda'nın soğuk ikliminde bitkisel üretim yapılabilmektedir. Gayzerlerden gelen  buhar ve sıcak su 1943 yılından bu yana  evleri ısıtmak için kullanılmaktadır. Bunun  yanı sıra gayzerlerden çıkan buhar denetim altına alınır ve türbinler kurularak elektrik üretilir. ABD, İtalya, İzlanda, Rusya, Yeni Zelanda,Japonya bu yolla elektrik üretip endüstriyi geliştirmekte, kırsal alanları kalkındırmaktadır.

Gelişim coğrafyası, insanların yaşam standartları ve yaşam kalitesindeki değişimleri mekânsal açıdan inceleyen bir coğrafya dalıdır. Gelişim, birey ve toplumların yaşam koşullarında meydana gelen değişim ve dönüşüm süreçlerini kapsar. Bu süreçler, kimi zaman yaşam kalitesinde iyileşme, kimi zaman ise olumsuz sonuçlar doğurabilir.

Gelişim coğrafyası, gelişimin mekânsal dağılımını, nedenlerini ve sonuçlarını araştırır. Gelişmiş (MEDC-More Economically Developed Countries) ve az gelişmiş (LEDC-Less Economically Developed Countries) ülkeler arasındaki farklar, ayrıca ülkeler içindeki bölgesel gelişmişlik farklılıklar (örneğin, Türkiye'de batı ve doğu bölgeleri arasındaki farklar) bu disiplinin temel inceleme alanları arasındadır.. Benzer şekilde, ABD'de kıyı bölgeleri ve büyük metropoller, ülkenin iç kesimlerine göre ekonomik ve sosyal açıdan daha gelişmiştir.
Bölgesel kalkınma kavramı, coğrafyanın gelişim süreçlerini anlamada önemli bir yere sahiptir. Türkiye'de GAP (Güneydoğu Anadolu Projesi) ve DOKAP (Doğu Karadeniz Projesi) gibi bölgesel kalkınma projeleri, mekânsal eşitsizlikleri azaltmayı ve geri kalmış bölgelerin gelişimini hızlandırmayı hedefler.

Kişi başına düşen Gayri Safi Milli Hasıla (GSMH): Norveç, kişi başına düşen gelirde dünyanın en üst sıralarında yer alırken, Nijer gibi ülkelerde bu değer oldukça düşüktür.
Okuryazarlık oranı: Japonya'da okuryazarlık oranı %99'un üzerindeyken, Afganistan'da bu oran %40'ın altındadır.
Temiz suya erişim: İsveç'te nüfusun tamamı temiz suya erişebilirken, Sahra Altı Afrika'da bazı ülkelerde bu oran %50'nin altındadır.

İnsani Gelişme Endeksi (HDI): 2022 verilerine göre İsviçre, Norveç ve İrlanda en yüksek HDI değerlerine sahipken, Çad ve Güney Sudan en düşük değerlere sahiptir.
Toplumsal Cinsiyetle İlgili Gelişme Endeksi (GDI): İskandinav ülkeleri cinsiyet eşitliğinde önde gelirken, bazı Orta Doğu ve Afrika ülkelerinde kadınların eğitim ve iş gücüne katılımı oldukça düşüktür.

Yolsuzluk algısı: Danimarka ve Yeni Zelanda, en düşük yolsuzluk algısına sahip ülkeler arasında yer alırken, Somali ve Güney Sudan gibi ülkelerde yolsuzluk yaygındır.
Güvenlik: Kanada ve Japonya, yüksek güvenlik düzeyleriyle öne çıkar. Buna karşılık, Suriye ve Yemen gibi ülkelerde güvenlik sorunları gelişimi olumsuz etkiler.

Dünya genelinde gelişmişlik düzeylerinde belirgin mekânsal farklılıklar gözlenir. Kuzey-Güney ayrımı kavramı, zengin Kuzey ülkeleri (Almanya, ABD, Japonya) ile yoksul Güney ülkeleri (Çad, Nijer, Bangladeş) arasındaki gelişmişlik farkını açıklar . Ancak, Güney Kore ve Singapur gibi bazı Asya ülkeleri hızlı sanayileşme ile bu ayrımı aşmıştır.
Türkiye'de ise, bölgesel kalkınma projeleriyle Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde ekonomik ve sosyal gelişmişlik düzeyinin artırılması amaçlanmaktadır. GAP ve DAP gibi projeler, tarımsal sulama, enerji üretimi ve altyapı yatırımları ile bölgesel eşitsizliklerin azaltılmasına katkı sağlamaktadır.

Eğitim ve sağlık hizmetlerinin yetersizliği: Sahra Altı Afrika'da çocukların önemli bir kısmı ilkokula erişememektedir.
Zayıf siyasi ve ekonomik kurumlar: Afganistan ve Haiti gibi ülkelerde siyasi istikrarsızlık gelişimi engeller.
Çevresel sorunlar: Bangladeş, sık sık sel felaketleriyle karşılaşır ve bu durum kalkınmayı yavaşlatır.
Borçluluk ve dışa bağımlılık: Latin Amerika'da bazı ülkeler dış borç yükü nedeniyle kalkınma yatırımlarını sürdürememektedir.
Gelir dağılımı eşitsizliği: Güney Afrika, yüksek gelir eşitsizliğiyle bilinir.
İklim koşulları ve çatışmalar: Orta Doğu'da süregelen çatışmalar, gelişimi ciddi şekilde sekteye uğratmaktadır.
Türkiye'de ise, bölgesel kalkınma ajansları ve teşvik politikalarıyla bu engellerin aşılması hedeflenmektedir. Özellikle kırsal alanlarda altyapı eksikliği ve göç, gelişimi olumsuz etkileyen başlıca faktörlerdendir.

İkili ve çok taraflı yardımlar: Avrupa Birliği, Afrika ülkelerine kalkınma yardımı sağlamaktadır.
Kısa vadeli yardımlar: Deprem sonrası Türkiye'ye yapılan uluslararası insani yardımlar.
Uzun vadeli yardımlar: Dünya Bankası'nın eğitim ve altyapı projeleriyle Kenya'da tarımsal verimliliği artırmaya yönelik çalışmaları.
Türkiye'de bölgesel kalkınma ajansları, yerel projelere finansman ve teknik destek sağlayarak sürdürülebilir kalkınmayı teşvik etmektedir.

Hellenizm Öncesi Klasik Yunanistan

Homeros
Anaksimandros
Miletli Hekaitos
Massaliote Periplus
Skylax (MÖ 6. yüzyıl)
Herodot
Helenistik dönem
Piteas (MÖ 310 dolaylarında öldü)
Pseudo-Skylaks'ın Periplusu ( MÖ 3. veya 4. yüzyıl)
Megasthenes (MÖ 290 dolaylarında öldü)
Çandarlılı Autolycus (MÖ 290'da öldü)
Dicaearchus (öldü yaklaşık MÖ 285'te)
Deimakos (MÖ 3. yüzyıl)
Timosthenes (MÖ 270'ler)
Eratosthenes (yaklaşık MÖ 276-194)
Scymnus (MÖ 180'ler)
Hipparkos (yaklaşık MÖ 190-120)
Agatharchides (MÖ 2. yüzyıl)
Poseidonius (MÖ 135-51)
Pseudo-Scymnus (yaklaşık MÖ 90)
Diodoros (MÖ 90-30)
Alexander Polyhistor (MÖ 1. yüzyıl)

Roma İmparatorluğu dönemi

Periplus Maris Erytharei
Strabon (MÖ 64 - MS 24)
Pomponius Mela (MS 40'lar)
Isidorus Characenus (MS 1. yüzyıl)
Mucianus (MS 1. yüzyıl)
Yaşlı Plinius (MS 23-79), ünlü kitabı ise Naturalis Historia(Doğa Tarihi)
Tireli Marinus  (yaklaşık. 70-130)
Batlamyus (90-168), ünlü kitabı ise Coğrafya El Kitabı
Pausanias (2. yüzyıl)
İskenderiyeli Agathedaemon (2. yüzyıl)
Bizanslı Dionysius (2. yüzyıl)
Agathemerus (3. yüzyıl)
Tabula Peutingeriana (4. yüzyıl)
Antakyalı Alypius (4. yüzyıl)
Heraclealı Marcian (4. yüzyıl)
Expositio totius mundi et gentium (MS 350-362)
Julius Honorius (çok belirsiz: 4., 5. veya 6. yüzyıl)
Bizans İmparatorluğu
Hierokles (Sinekdimos'un yazarı) (6. yüzyıl)
Cosmas Indicopleustes (6. yüzyıl), ünlü kitabı ise Hristiyan Topoğrafyası
Stephanos Byzantinos (6. yüzyıl)

Coğrafya tarihi

Karl Wilhelm Ludwig Müller :
Geographi graeci minores, Carolus Muellerus (ed.), 2 cilt., Parisiis, başyazı Firmin-Didot vd ., 1855-61: cilt. 1 (1882 yeniden basım), cilt. 2 30 Nisan 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., tablo .
Gottfried Bernhardy :
Geographi graeci minores, Godofredi Bernhardy (ed.), Lipsiae in libraria Weidmannia, 1828: cilt. 1 .

Hayvan coğrafyası ya da zoocoğrafya, biyocoğrafya biliminin bir alt dalı olup yeryüzündeki hayvan türlerinin dağılımını (bugün bulundukları alanları ve geçmişteki yayılışlarını) ve bu dağılımın nedenlerini inceler.
İlk olarak Sümerler çevrelerindeki bitki ve hayvanları tanımlamaya başlamalarına rağmen zoocoğrafyanın atası bilimsel metot uyguladığı gerekçesiyle Aristo sayılır.

Hayvan türlerinin dağılışı açısından kendine has özelliklere sahip, komşu bölgelerden belli bir sınırla ayrılan alanlara Zoocoğrafik bölge adı verilir. Önce R.L Schlaret'ın kuşlar için geliştirdiği bölümlemeyi, Alfred Russel Wallace memelilere uygulayarak yeryüzünü 6 karasal zoocoğrafik bölgeye ayırmıştır.

Palearktik biyocoğrafik bölgesi: Avrupa, Asya ve Kuzey Afrika'yı içine alan, bölgedir. Avrupa, Akdeniz, Sibirya ve Akdeniz alt bölgelerine ayrılır.
Nearktik zoocoğrafik bölgesi: Grönland, K. Amerika ve Meksika'nın kuzey bölgelerini kapsayan bölgedir.
Palearktik ve Nearktik zoocoğrafik bölgeleri bazı araştırmacılar tarafından Holarktik zoocoğrafik bölgesi olarak tek parça kabul edilmektedir.
Hintmalay (Oryantal) zoocoğrafik bölgesi: Hindistan, Güney Çin, Seylan, Güney Asya, Malezya bazı Batı Hint adaları, Bali, Borneo, Java ve Filipinler adaları bu bölgeyi oluşturur.
Avustralasya (Avustralya) zoocoğrafik bölgesi: Avustralya, Yeni Gine, Yeni Zelanda, Batı Hint adalarının bir kısmı bu bölgeyi oluşturur.
Afrotropikal (Etiyopya) zoocoğrafik bölgesi: Sahra Çölü'nün güneyi, Etiyopya (Habeşistan) ve Madagaskar adasını kapsayan bölgedir.
Neotropikal zoocoğrafik bölgesi: Güney ve Orta Amerika, Meksika'nın ovaları, Karayip adaları ve Florida'nın güneyini kapsar.
Hintmalay biyocoğrafik bölgesi ile Avustralasya biyocoğrafik bölgesi arasında her iki bölgeye de dahil edilemeyen bir geçit bölgesi yer alır: Wallace Çizgisi. Bu alan barındırdığı faunanın bileşimi açısından özeldir. Endonezya adaları üzerinde Hintmalay faunasıyla Avustralasya faunası arasında karşılaşma, bir arada bulunma ve geçiş alanıdır. Birbirlerine 30 km uzaklıkta olan Lombok ve Bali adaları Asya ve Avustralya hayvanları türleri için sınır oluşturur.

Herodot Tarihi veya Tarihler (Yunanca: Ἱστορίαι; Tarih olarak da bilinir), Herodot'un Batı edebiyatı'nda tarihin kurucu eseri olarak kabul edilir. Tamamen tarafsız bir kayıt olmasa da, Batı'nın bu konulardaki en önemli kaynaklarından biri olmaya devam etmektedir.
MÖ 430'da klasik Yunanca İyon lehçesi ile yazılan Tarihler, Yunanistan, Batı Asya ve Kuzey Afrika o zamanda bilinen eski geleneklerin, siyasetin, coğrafyanın ve çeşitli kültürlerin çatışmalarının bir kaydı olarak hizmet eder. Tamamen tarafsız bir kayıt olmasa da, Batı'nın bu meselelerle ilgili en önemli kaynaklarından biri olmaya devam eder. Üstelik Batı dünyasında tarih biliminin tür ve araştırma biçimini (öncesinde tarihsel kayıtlar ve kronikler olmasına rağmen) kurmuştur.
Tarihler aynı zamanda Ahameniş İmparatorluğu'nun yükselişini ve MÖ 5. yüzyılda Pers İmparatorluğu ile Yunan şehir devletleri arasında gerçekleşen Pers-Yunan savaşları'nın olaylarını ve nedenlerini anlatan en eski anlatımlardan biridir. Herodot, çatışmayı bir yanda kölelik güçleri (Persler) ve diğer yanda özgürlük güçleri (Atinalılar ve istilacılara karşı birleşen Yunan şehir devletleri) arasındaki bir çatışma olarak tasvir eder. "Tarihler" bir noktada, geleneksel olarak dokuz Müzler olarak adlandırılan modern baskılarda görünen dokuz kitaba bölündü.
Tarihçi Barry S. Strauss, Herodot tarafından yazılan "Tarihler"in mirası hakkında şunları yazar:

O sadece şimdiye kadar yazmış en büyük hikaye anlatıcılarından biridir. Herodot'a tarihin babası diyenlerin sebeplerinden biri de anlatı yeteneğidir. Şimdi bu unvan onun fazlasıyla hak ettiği bir unvan. MÖ beşinci yüzyılda yaşayan bir Yunan olan Herodot, bir yol göstericiydi. Yunanistan'dan İran'a, Mısır'ın kumlarından İskit bozkırlarına ve Lidya nehirlerinden Sparta'nın kuru tepelerine kadar insan meseleleri üzerine araştırma yapmak için Doğu Akdeniz'i ve ötesini gezdi. "Araştırma" kelimesinin Yunancası, "tarih" kelimemizin geldiği historia'dır... Herodot büyük bir tarihçidir. Modern bilimin ölçütlerine göre değerlendirildiğinde, çalışmaları çok iyi sonuç verir. Ama o bir tarihçiden daha fazlasıdır. Üç büyük temaya sahip bir filozoftur: Doğu ve Batı arasındaki mücadele, özgürlüğün gücü ve imparatorlukların yükselişi ve düşüşü. Herodot, okuyucuyu Pers İmparatorluğu'nun yükselişinden Yunan bağımsızlığına karşı yürüttüğü haçlı seferine ve Helenik özsavunma hareketlerinden Atina'yı kendi başına yeni bir imparatorluğa dönüştürecek olan sınırların aşılmasına kadar götürüyor. Bir yanda kader ve tanrılar, diğer yanda bireyin fark yaratma yeteneği arasında değişen evrenden atoma gider. Bir de yazılarının saf anlatı gücü var... Yaşlı usta bizi geri çağırıp duruyor.

Herodot, antik dünya çevresinde kapsamlı bir şekilde seyahat ettiğini, neredeyse tamamı Pers İmparatorluğu topraklarını kapsayan kitabı için röportajlar yaptığını ve hikayeler topladığını iddia eder. "Tarihler"in başında Herodot, onu yazma nedenlerini şöyle sıralar:

Burada Halikarnaslı Herodot'un yaptığı araştırmanın sonuçları sunulmaktadır. Amaç, insani olayların izlerinin zamanla silinmesini engellemek ve hem Yunanlar hem de Yunan olmayanlar tarafından üretilen önemli ve dikkat çekici başarıların ününü korumak; ele alınan konular arasında özellikle Yunanlar ve Yunan olmayanlar arasındaki düşmanlıkların nedeni yer almaktadır.

Paris'in Helen'i kaçırmasına sebep olan İo, Europa ve Medea'nın kaçırılması. Müteakip Truva Savaşı, Asya ve Avrupa halkları arasında daha sonra yaşanacak çatışmaların habercisi olarak değerlendirilir.(1.1–5)
Kolhis, Kolhisler ve Medea.(1.2.2–1.2.3)
Lydia hükümdarları (Küçük Asya'nın batı kıyısında, bugün modern Türkiye): Candaules, Gigis, Ardis, Sadyattes, Alyattis, Kroisos
(1.6–7)

Candaules korumasına Gigis karısının çıplak vücudunu nasıl gösterdi? Keşfedince, Gigis'e Candaules'u öldürmesini ya da ölümle yüzleşmesini emretti.
Gigis krallığı Candaules'dan nasıl aldı (1.8–13)
Şarkıcı Arion'un yunus yolculuğu(1.23–24)
Solon'un Kroisos'un Tellus dünyanın en mutlu insanı olduğu sorusuna verdiği yanıt(1.29–33)
Kroisos'un oğlu Atys'i koruma çabaları, oğlunun Adrastus tarafından kazara ölümü (1.34–44)
Kroisos'un kehanet testi (1.46–54)
Kroisos'un Persliler'e (belirsizliğiyle ünlü) saldırması gerekip gerekmediğine ilişkin Delphi Oracle'ın yanıtı: "Saldırırsanız, büyük bir imparatorluk düşer".
Pisistratus' Atina'nın tiranı olarak iktidardan yükselir ve düşer
(1.59–64)

Sparta'nın yükselişi (1.65–68)

Kapadokyalılar, Matieni, Frigler ve Paflagonyalılar dahil olmak üzere birçok Anadolun kabilesinin coğrafi konumunun tanımı.(1.72)
Tutulma Muharebesi; Thales MÖ 28 Mayıs 585 güneş tutulmasını tahmin eder (1.74)
Kroisos'un Pers Kralı II. Kiros tarafından yenilgiye uğratılması ve daha sonra nasıl Kiros'un danışmanı olduğu (1.70–92)
Tirenlilerin Lidyalılardan inişi: "Sonra bir grup kura çektikten sonra ülkeyi terk etti ve Smyrna'ya geldi ve gemilere taşınabilecek tüm mallarını yükledikleri gemiler inşa ettiler ve geçim kaynağı ve bir ülke aramak için bir gemi ile yola çıktılar.; sonunda, birbiri ardına insanlarla konakladıktan sonra, şehirler kurdukları ve o zamandan beri yaşadıkları Ombrici'ye geldiler. Artık kendilerine Lidyalılar değil, Tirenliler diyorlar, kralın oğlunun adıyla onları oraya kim götürmüştü”. (1.94)
Medler'in hükümdarları: Deioces, Fraortis, Siyaksares, Astyages, Pers Kralı II. Kiros (1.95–144)
Deioces'in Medler üzerindeki yükselişi
Astyages'in Kiros'u yok etme girişimi ve Kiros'un iktidara yükselişi
Harpagus oğlunu yemesi için kandırdı, Kiros'a yardım ederek Astyages'ten intikamını aldı.
Pers kültürü
İyonyalılar'ın tarihi ve coğrafyası ve Harpagus'un ona yönelik saldırıları
Pactyes, Lidyalıları isyana ikna eder. İsyan başarısız olur ve Mazaris'ten kaçarak Kyme'ye sığınır.
Asur kültürü, özellikle Babil şehrinin tasarımı ve gelişimi ve halkının yolları
Kiros'un Babil'e saldırısı, Gyndes nehrindeki intikamı ve şehre girmek için kullandığı ünlü yöntemi
Kiros'un Massagetler'e yaptığı talihsiz saldırı ve ölümü.
İnsanoğlunun yaptıkları zamanla unutulmasın. Yunan ve olmayanların yarattığı harikalar isimsiz kalmasın. Amacım bir de bunlar neden savaşırlardı, anlaşılsın. Herodot Kliodan alıntı.

Herodot (Tr.çev.:Perihan Kuturman) (1973) Herodot Tarihi, İstanbul:Hürriyet Yayınları

Heyelan ya da toprak kayması, zemini kaya veya yapay dolgu malzemesinden oluşan bir yamacın yer çekimi, eğim, su ve benzeri diğer kuvvetlerin etkisiyle aşağı ve dışa doğru hareketidir.
Kayalardan, döküntü örtüsünden veya topraktan oluşmuş kütlelerin, çekimin etkisi altında yerlerinden koparak yer değiştirmesine heyelan denir. Bazı heyelanlar büyük bir hızla gerçekleştikleri halde bazı heyelanlar daha yavaş gerçekleşirler. Heyelanlar yeryüzünde çok sık meydana gelen ve çok yaygın bir kütle hareketi çeşididir. Aşınmada önemli rol oynarlar. Büyük heyelanlar aynı zamanda topoğrafyada derin izler bırakırlar. Türkiye'de en fazla görülen yerler Karadeniz Bölgesinde özellikle Doğu Karadeniz şerididir.
Eğimlerin fazla olduğu sahalarda heyelan riski artmaktadır. Bazı sahalarda fay yamaçları dik eğimlerin oluşmasına neden olarak heyelanları kolaylaştırırlar. Yine insanlar kanallar ve yollar açarak ya da yol ve maden kazılarından çıkan toprakları denge açısına erişmiş bulunan yamaçlar üzerine atarak heyelan oluşumuna neden olan koşulları hazırlarlar. Gevşek unsurların denge açısını herhangi bir nedenle aştığı durumlarda heyelan oluşur. Toprağın çökmesidir.

Yağışın ve eğimin fazla olmasıdır ve toprağın killi olmasıdır. En fazla görüldüğü dönem ilkbahardır. Sebebi kar erimeleri ile toprağın suya doygun hale gelmesidir.
Heyelanların doğal nedenleri şunlardır:

Yağmur sularının sızmasıyla toprağın suya doygun hale gelmesi. Karların ve buzulların erimesi.
Yeraltı suyunun yüklenmesi veya gözenekli su basıncının artması (Örneğin, yağmurlu mevsimlerde akiflerin yeniden dolması veya yağmur sularının sızması);
Çatlaklarda ve kırıklarda hidrostatik basıncın artması;
Dikey bitki örtüsü kaybı ya da eksikliği, toprak besinleri ve toprak yapısı (Örneğin, orman yangınından sonra yangının 3-4 gün sürmesi);
Fiziksel ve kimyasal ayrışma (Örneğin, tekrarlanan donma ve çözünme, ısıtma ve soğutma, yeraltı suyunda tuz sızıntısı veya mineral çözünmesi ile oluşan ayrışmalar);
Depremlerin neden olduğu zemin sarsıntısı, eğimi doğrudan istikrarsızlaştırabilir (toprak sıvılaşmasına neden olur) veya malzemeyi zayıflatabilir ve sonunda bir heyelan üretecek çatlaklara neden olabilir;
Volkanik püskürmeler.
Heyelanlar insan faaliyetleriyle de şiddetlenir:

Ormansızlaşma, toprak işleme (tarımsal) ve inşaat;
Makine veya trafikten kaynaklanan titreşimler;
Patlama ve madencilik;
Hafriyat (örneğin, bir eğimin şeklini değiştirerek veya yeni yükler uygulayarak yapılması);
Toprağa sızan su miktarını değiştiren tarım veya odunculuk gibi ormancılık faaliyetleri ve kentleşme.
Arazi kullanımı ve arazideki zamansal değişim. Arazi bozulması ve aşırı yağış, erozyon ve heyelan olaylarının sıklığını artırabilir.

Geleneksel kullanımda, heyelan terimi, Dünya yüzeyindeki kayaların ve regolitin neredeyse tüm kitle hareketlerini kapsamak için kullanılmıştır. 1978'de, David Varnes bu kesin olmayan kullanıma dikkat çekti, kitle hareketlerinin ve çökme süreçlerinin sınıflandırılması için yeni, çok daha sıkı bir plan önerdi. Bu şema daha sonra 1996'da Cruden ve Varnes tarafından değiştirildi, daha sonra 1988'de Hutchinson, 2001'de Hungr tarafından düzenlendi. Genel olarak kütle hareketleri için aşağıdaki şema gösterilir; kalın yazı tipi heyelan kategorilerini gösterir: 

Bu tanıma göre, heyelanlar "görünür olan veya makul bir şekilde çıkarsanan bir veya birkaç yüzey boyunca veya nispeten dar bir bölge içinde kesme gerinimi ve yer değiştirmenin hareketi ..." ile sınırlıdır. Heyelanların bir anda gerçekleşebileceğini veya yüzeydeki hareketin kademeli ve ilerici olabileceğini belirtti. Düşmeler (serbest düşüşte izole bloklar), devrilmeler (dikey bir yüzden dönerek uzaklaşan malzeme), yayılır (bir tür çökme), akar (hareket halindeki sıvılaştırılmış malzeme) ve sürünme (yeraltında yavaş, dağıtılmış hareket) hepsi açık bir şekilde heyelan teriminin dışında tutulmuştur.
Plana göre heyelanlar, hareket eden malzemeye ve hareketin gerçekleştiği düzlem veya düzlemlerin biçimine göre alt sınıflandırılır. Düzlemler, yüzeye geniş ölçüde paralel ("translasyonel sürgüler") veya kaşık şeklinde ("rotasyonel sürgüler") olabilir. Malzeme kaya veya regolit (yüzeydeki gevşek malzeme) olabilir, regolit enkaz (iri taneler) ve toprak (ince taneler) olarak alt bölümlere ayrılmıştır. Bununla birlikte, daha geniş kullanımda, Varnes'in hariç tuttuğu kategorilerin çoğu, aşağıda görüldüğü gibi heyelan türleri olarak kabul edilmektedir.

Su ile doygun hale gelen eğim malzemesi, enkaz akışına veya çamur akışına dönüşebilir. Ortaya çıkan kaya ve çamur bulamacı ağaçları, evleri ve arabaları toplayabilir. Bununla birlikte köprüleri ve nehrin kollarını bloke edebilir. Sonucunda ise sel felaketleriyle karşı karşıya kalınabilir.
Enkaz akışı genellikle ani sel ile karıştırılır, ancak bunlar tamamen farklı süreçlerdir.
Alp bölgelerindeki çamurlu enkaz akışları, yapılara ve altyapıya ciddi zararlar verir ve genellikle insan hayatına mal olur. Eğimle ilgili faktörlerin bir sonucu olarak çamurlu döküntü akışları başlayabilir ve sığ toprak kaymaları dere yataklarına zarar vererek geçici su tıkanıklığına neden olabilir. Su birikintileri başarısız olduktan sonra, akış kanalındaki döküntüleri kaplayan akan kütlenin hacminde dikkate değer bir büyüme ile bir "domino etkisi" yaratılabilir. Katı-sıvı karışımı 2,000 kg/m3'e (120 lb/cu ft) kadar yoğunluklara ve 14 m/s'ye (46 ft/s) kadar hızlara ulaşabilir. Bu süreçler normalde, yalnızca yolda biriken tortullardan (birkaç metreküpten yüzlerce metreküpe kadar) dolayı değil, aynı zamanda bazı durumlarda nehir kanalını geçen köprülerin, karayollarının veya demiryollarının tamamen kaldırılmasına bağlı olarak ilk ciddi yol kesintilerine neden olur. Hasar, genellikle çamur döküntüsü akışlarının genel bir eksik tahmininden kaynaklanır: örneğin dağ vadilerinde köprüler, genellikle akışın çarpma kuvveti tarafından tahrip edilir çünkü bunların aralıkları genellikle yalnızca bir su tahliyesi için hesaplanır. Enkaz akışından etkilenen İtalyan Alplerindeki küçük bir havza için (alan 1,76 km² (0,68 mil kare)), ana kanalın orta kısmında yer alan bir bölüm için 750m³ / s' lik (26.000 cu ft / s) bir tepe deşarjı tahmin edilmiştir. Aynı kesitte, maksimum öngörülebilir su deşarjı (HEC-1 ile), meydana gelen enkaz akışı için hesaplanandan yaklaşık 40 kat daha düşük bir değer olan 19m³/s (670 cu ft/s) idi.

Toprak akışı, çoğunlukla ince taneli malzemelerin eğim aşağı hareketidir. Yer akışları, 1 mm / yıl (0,039 inç / yıl) ile 20 km / saat (12,4 mil / saat) gibi çok geniş bir aralıktaki hızla hareket edebilir. Bunlar çamur akışlarına çok benzese de, genel olarak daha yavaş hareket ederler ve içeriden akışla taşınan katı malzeme ile kaplanırlar. Daha hızlı olan sıvı akışlarından farklıdırlar. Kil, ince kum ve silt ve ince taneli, piroklastik malzeme toprak akışlarına duyarlıdır. Toprak akışının hızı, akışın ne kadar su içerdiğine bağlıdır: akıştaki su içeriği ne kadar yüksek olursa, hız o kadar yüksek olur.
Toprak akışları, toprağı doyuran ve eğim içeriğine su ekleyen yüksek yağış dönemlerinde çok daha fazla meydana gelir. Çatlaklar, kil benzeri malzemenin yer akışlarına su girmesine neden olan hareketi sırasında gelişir. Su daha sonra gözenek-su basıncını artırır ve malzemenin kesme direncini azaltır.

Bir enkaz kayması, kayaların, toprağın ve döküntülerin su ve / veya buzla karışmış kaotik hareketi ile karakterize edilen bir türüdür. Genellikle kalın bitkili yamaçların doygunluğuyla tetiklenir ve bu da kırık kereste, daha küçük bitki örtüsü ve diğer kalıntıların tutarsız bir karışımına neden olur. Enkaz çığları enkaz kaymasından farklıdır, çünkü hareketleri çok daha hızlıdır. Bu genellikle daha düşük kohezyon veya daha yüksek su içeriğinin ve genellikle daha dik eğimlerin bir sonucudur.
Dik kıyı kayalıkları, yıkıcı enkaz çığlarından kaynaklanabilir. Bunlar, Hawaii Adaları ve Yeşil Burun Adaları gibi okyanus adası volkanlarının batık yanlarında yaygındır. Bu türden bir başka kayma da Storegga heyelanıydı.
Enkaz kayması, çığ düşmesinden çok daha yavaştır. Enkaz çığları çok hızlıdır ve yamaçtan aşağı doğru kayarken tüm kütle sıvılaşır. Bu, doymuş malzemenin ve dik eğimlerin bir kombinasyonundan kaynaklanır. Enkaz yamaçtan aşağı doğru hareket ettikçe, genellikle akış kanallarını takip eder ve tepeden aşağı doğru hareket ederken v şeklinde bir iz bırakır. Enkaz çığları, muazzam hızlarından dolayı eğimin eteğini de geçebilir. 

Sturzstrom olarak da adlandırılan bir kaya çığı, büyük ve hızlı hareket eden bir heyelan türüdür. Diğer heyelan türlerinden daha nadirdir ve bu nedenle tam olarak anlaşılamamıştır. Düşük açılı, düz veya hatta biraz yokuş yukarı bir arazide çok uzağa akan tipik olarak uzun bir salgı sergiler. Uzun salgıyı destekleyen mekanizmalar farklı olabilir, ancak bunlar tipik olarak hız arttıkça kayan kütlenin zayıflamasına neden olur.

Kayma yüzeyinin toprak örtüsü veya aşınmış ana kaya (tipik olarak birkaç santimetreden birkaç metre derinliğe kadar) içinde yer aldığı bir heyelana sığ heyelan denir. Bunlar genellikle enkaz kaymasını, enkaz akışını ve yol kesme yamaçlarının arızalarını içerir.
Sığ toprak kaymaları genellikle düşük geçirgen taban topraklarının üzerinde yüksek geçirgen topraklara sahip eğimli alanlarda meydana gelir. Düşük geçirgen, alt topraklar, suyu daha sığ, yüksek geçirgen topraklara hapsederek üst topraklarda yüksek su basıncı oluşturur. Üst topraklar su ile dolup ağırlaştıkça, eğimler çok dengesiz hale gelebilir ve düşük geçirgen taban topraklarından kayabilir. Diyelim ki üst toprağında silt ve kum, alt toprağında ise ana kaya olan bir eğim var. Yoğun bir yağmur fırtınası sırasında, ana kaya, silt ve kumun üst topraklarında sıkışıp kalan yağmuru koruyacaktır. Üst toprak doymuş ve ağır hale geldikçe, ana kaya üzerinde kaymaya başlayabilir ve sığ bir heyelan haline gelebilir.

Derin oturmuş heyelanlar, kayan yüzeyin çoğunlukla ağaçların maksimum köklenme derinliğinin altında (tipik olarak on metreden daha büyük derinliklerde) olduğu yerlerdir. Genellikle derin regolit, yıpranmı

Hidrografya veya hidrografi (sular coğrafyası), yeraltı ve yer üstü sularının oluşum ve dağılımlarını araştıran ve insan yaşamı üzerine etkilerini inceleyen bilim dalıdır.
Yunanca hidro (su) ve graphein (tasvir) kelimelerinden oluşan hidrografya, yeryüzünde bulunan suları (kaynak, akarsu, göl, deniz ve okyanus) ve yeraltı sularını inceler.
Fiziki coğrafyanın bir kolu olan hidrografya, okyanus ve deniz çanaklarının morfolojik karakteriyle bunları dolduran su kütlesinin yüzeyinde ve içinde meydana gelen olayları (deniz suyunun sıcaklığı, tuzluluğu ve hareketleri) ve karalar üzerindeki göllerin nasıl oluştuğunu, göl sularını ve göllerdeki seviye değişikliklerini, kaynakları ve akarsuları (bilhassa akarsu rejimlerini) inceler.
Hidroloji, akarsu bilimi (potamoloji), göl bilimi (limnoloji) ve okyanus bilimi (oseonografya) hidrografyanın yararlandığı bilim dallarıdır.

Su bilimi ya da hidroloji, suların yerküre üzerindeki dağılımını ve mekanik, fiziksel, kimyasal ve biyolojik özelliklerini inceleyen disiplinler arası bir bilimdir.
Yeryüzünde canlıların yaşamını devam ettirmek için suyu kullanmak ve kontrol altına almak istemesi gerektiğinden insanlar tarihin başlangıcından beri su ile ilgilenmişler, suyun her türlü özelliklerini tanımaya, hareketini yöneten kuramları belirlemeye, oluşturabileceği tehlikeleri belirlemeye, önlemeye ve sudan en iyi şekilde yararlanmaya çalışmışlardır. Suyun hareketini inceleyen bilime hidromekanik, bu bilimin teknikteki uygulamasına da hidrolik denir. hidroloji veya su bilimi ise suyun dünyadaki dağılımını ve özelliklerini inceler.
Hidrolojinin en geniş tanımı, 1962 senesinde ABD Bilim ve Teknoloji Federal Konseyi Bilimsel Hidroloji Komisyonu tarafından önerilmiştir ve önerdikleri tanım ise: "Hidroloji, yerküresinde (yani yeryüzünde, yeraltında ve atmosferde) suyun çevrimini, dağılımını, fiziksel ve kimyasal özelliklerini, çevreyle ve canlılarla karşılıklı ilişkilerini inceleyen temel ve uygulamalı bir bilimdir".
Bu tanımıyla hidroloji diğer birçok bilimlerin alanlarına da girmektedir. Disiplinler arası bir niteliği olan hidroloji bilimi matematik, fizik ve kimya gibi bilimlerle çok yakın bir ilişki içindedir. Hidrolojiyle diğer bilimler arasındaki sınırları kesin olarak belirginleştirmek çok güçtür. Ancak atmosferdeki su ile daha çok meteorolojinin, denizlerdeki su ile oşinografinin, yerin derinliklerindeki su ile de hidrojeolojinin uğraştığı söylenebilir.

Su bilim çalışmalarında genelde şu yöntemler kullanılır:

Bütün hidrolojik çalışmalarda ilk adım gerekli doğal verilerin toplanması için ölçümler yapılmasıdır. Hidrolojik olayları laboratuvarda benzeştirmek bugün için mümkün olmadığından ölçümlerin doğrudan doğruya doğada yapılması gerekmektedir. Bunun için yeteri sıklıkta bir ölçme ağının kurulması, bu ağdaki istasyonların yeterli hassasiyeti olan araçlarla donatılması ve bu ölçeklerin itinalı bir şekilde okunması gerekir. Hidrolojik veriler gerek zamanla gerekse yerden yere çok değiştikleri için ölçmelerin sık noktalarda ve sürekli olarak yapılması gereklidir. Son yıllarda hidrolojik ölçümlerde hassasiyeti arttıran araçlar kullanılmaktadır, bu arada nükleer tekniklerin kullanılması gittikçe yaygınlaşmaktadır.

Ölçmeler sonunda elde edilen bilgiler çok sayıda ve dağınıktır. Bu verilerin insan eliyle kaydedilmesi yerine otomatik olarak kartlara, şeritlere geçirilmesi ve veritabanları halinde saklanması uygundur. Bu kayıtları en iyi şekilde yararlanılabilecek hale getirmek gerekir. Bu iş için günümüzde ileri bilgi işlem metotları kullanılmakta, işlemler bilgisayarlarla yapılmaktadır.

Bütün hidrolojik verileri ölçerek elde etmek ekonomik olmayacağı gibi birçok hallerde mümkün de olmadığından ölçümlerin bulunmadığı ya da yetersiz olduğu hallerde hidrolojik olayları yöneten kanunların belirlenmesi için bu olayların matematik modellerinin kurulması ve bunların doğruluğunun ölçme sonuçlarıyla karşılaştırılarak kontrol edilmesi gerekir. Fizik kanunları esas alınarak kurulan bu modeller doğadaki hidrolojik sistemlerin soyutlanmış benzerleri olarak düşünülebilir. Bu modellerin kurulmasında sistem analizi metotları önem kazanmaktadır. Hidrolojik modeller insanların doğada yapacakları değişikliklerin sonunda hidrolojik büyüklüklerde oluşacak değişmelerin tahmininde de kullanılır.

Hidrolojik olaylar değerleri zaman içinde değişen çok sayıda değişkenin etkisi altında meydana geldikleri için önceden kesinlikle belirlenemeyen bir nitelik taşırlar. Örneğin elde bulunan 30 yıllık ölçme sonuçlarını kullanarak bir akarsuda gelecek 100 yıl içinde görülecek en büyük taşkını kesin olarak belirlemek mümkün değildir. Bu bakımdan olasılık teorisi ve istatistiğin hidrolojide kullanılması büyük önem taşır. Ancak bu bilimler yardımıyla 100 yıllık taşkın debisi için tahminler yapmak mümkün olabilir. Bu bilimlerin hidrolojideki önemleri son yıllarda daha iyi anlaşılmış ve hidroloji öğretiminde bu gibi metotlara büyük bir yer verilmeye başlanmıştır. Ancak unutulmaması gereken bir nokta bu metotları gözü kapalı olarak uygulamamak, daima önce hidrolojik olayın fiziksel yönlerini incelemek zorunluluğudur.
Hidrolojik olayların incelemesinde değişkenlerin çokluğu ve aralarındaki ilişkilerin karmaşıklığı yüzünden teorik bir analiz çoğu zaman mümkün olmadığından yaklaşık yöntemler kullanmak gerekir. Bu sebeple birçok problemlerin çözümü için birden fazla yöntem kullanılabileceği görülür. Bunların arasında uygun bir seçim yapmak bilgi ve deneyimi gerektirir. Kullanılacak metot incelenen olayın zaman ölçeğiyle de ilişkilidir.

Su doğada çeşitli yerlerde ve çeşitli hallerde bulunmakta ve yer küresinin çeşitli kısımları arasında durmadan dönüp durmaktadır. Yerküresinin iklim sistemi ile yakından ilişkili olan hidrolojik çevrim günlük ve yıllık periyotları olan bir süreçtir.
Atmosfer biriktirme sisteminden yüzeysel biriktirme sistemine düşen yağışın bir kısmı sızma yoluyla zemin nemi biriktirme sistemine, oradan da perkolasyon yoluyla yer altı biriktirme sistemine geçmektedir. Her üç sistemin de buharlaşma ve terleme yoluyla atmosfer ile ilişkileri bulunduğu gibi yüzeysel biriktirme sistemine düşen yağış eklenip buharlaşma kayıpları çıktıktan sonra geriye kalan su akarsularda akış şeklinde denizlere veya göllere ulaşmakta, oradan buharlaşma ile atmosfere geri dönmektedir. Hidrolojik çevrim sırasında su aynı zamanda yer yüzeyinden söktüğü katı taneleri akarsular yoluyla göl ve denizlere taşıyarak yerkabuğunun biçim değiştirmesine sebep olur.
Sistem, düzenli bir şekilde birbirleriyle ilişkili olan ve çevresinden belli bir sınırla ayrılan bileşenler takımı olarak tanımlanır. Sistemi çevresinden ayıran sınırın çizilmesi incelenen problemin özelliklerine bağlıdır. Hidrolojik çalışmalarda göz önüne alınan sistem bir akarsu havzasının bir bölümü olabileceği gibi bir havzanın tümü de olabilir, birkaç havza bir arada bir sistem olarak da düşünülebilir. Bir sistemin çevresiyle olan ilişkileri girdi ve çıktı vektörleriyle belirlenir.
Yerküresinde insanın varlığı hidrolojik çevrimi etkilemektedir. Bu diyagram hidrolojinin mühendislikteki önemini de ortaya koymaktadır. Mühendislik hidrolojisinde yüzeysel akışını aynı çıkış noktasına gönderen bölge olarak tanımlanan su toplama (drenaj) havzasını esas ünite olarak ele almak uygun olur. İnsanın hidrolojik çevrim üzerindeki etkisi yağış safhasında suni yağış şeklinde görülür. Diyagramda bir havzaya düşen yağışın bir kısmının buharlaşma ve terleme ile atmosfere geri döndüğü bir kısmının zemine sızarak yer altı taşıma ve biriktirme sistemine katıldığı, bir kısmının da yüzeysel taşıma ve biriktirme sisteminde yüzeysel akış haline geçtiği görülmektedir. İnsan doğal bitki örtüsünü değiştirerek tutma, terleme ve sızma kayıplarını etkileyebilir. Bunun sonunda yüzeysel akış değişir. Örneğin ormanların kesilmesi sonunda yüzeysel akış hacminin ve taşkınların büyüdüğü görülmüştür. Şehirleşme de sızma kayıplarını azaltacağından yüzeysel akış üzerinde etkili olur, yer altı biriktirme sistemini de etkiler. Bir yandan da kirli artıkların akarsulara dökülmesiyle insan doğada suların kirlenmesine, böylece su kalitesinin düşmesine sebep olmaktadır. Şehirleşmenin ve endüstrinin ilerlemesiyle daha da önem kazanan bu sorun insanın hidrolojik çevrim üzerine etkisinin olumsuz bir yönünü yansıtmaktadır. İnsanlar tarafından meydana getirilen büyük biriktirme hazneleri akarsulardaki akış rejimini değiştirirler, bu hazneler aynı zamanda önemli miktarda buharlaşmaya yol açtığı için haznelerden buharlaşma diyagramda ayrıca gösterilmiştir.
İnsan kendisi için gerekli olan suyu akarsular ve haznelerden su alarak yüzeysel sistemden ve yerçekimi ya da pompajla yer altı sisteminden elde edebilir. Bir havzada mevcut toplam su miktarı hidrolojik çalışmalarla belirlenir. Bu miktarı ihtiyaçla karşılaştırarak suyun en ekonomik şekilde kullanılmasını sağlamak ise su kaynaklarını geliştirme çalışmalarının konusudur.

Yeryüzüne düşen yağış yoluyla oluşan sular, yağış esnasında daha yere ulaşmadan, arazi üzerinden akarken ve bitkiler tarafından alınıp terleme yolu ile dışarı çıkıp buharlaşır. Bu suyun kısa dolaşım yapması ve tekrar atmosfere dönmesi olayıdır.
Aynı şekilde oluşan suların bir kısmı ise yüzeyde akar ve çeşitli akarsuları oluşturur. Diğer bir kısmı da yeraltına sızar; buralarda birikir ve yeraltısularını meydana getirir. Yeraltına sızan bu sular boşlukları ve çatlakları doldurur; bu boşluk ve çatlaklar boyunca derinlere kadar gider; ya da bir noktadan "Kaynak" şeklinde yeryüzüne yeniden çıkar, akarsulara, göllere veya denize boşalır. Bu yüzden su daha uzun yollu Büyük dolaşım yapmış olur. Suyun çeşitli şekillerde yapmış olduğu bu dolaşımlarına "Hidrolojik Dolaşım" adı verilir. Bu devam edegelen döngü, güneş kaynaklı ısı enerjisi ve yerçekimi ile oluşmaktadır.

Hidrometri

Temel Britannica Ansiklopedileri
Bilim ve Teknik TÜBİTAK

Bu liste, hükûmet biçimlerini ve siyasi sistemleri farklı kategorilere ayırma şekillerine göre listelemektedir. Listelenen sistemler birbirleriyle örtüşebilir ve sıklıkla çakışan tanımlamalara sahip olabilir.
Yale profesörü Juan José Linz'e göre günümüzde üç ana siyasi sistem türü bulunmaktadır: demokrasiler, totaliter rejimler ve bu iki türün arasında yer alan otoriter rejimler ile hibrit rejimler. Başka bir modern sınıflandırma sistemi, monarşileri ayrı bir varlık veya ana üçün hibrit bir sistemi olarak içermektedir. Akademisyenler genellikle diktatörlüğü otoriterlik veya totaliterlik biçimi olarak nitelendirir.
Antik Yunan filozofu Platon, Devlet adlı eserinde aristokrasi, timokrasi, oligarşi, demokrasi ve tiranlık olmak üzere beş tür rejimi tanımlamaktadır.

Hükûmet Biçimleri Dizini:

Bu liste, siyasi sistemlerin egemenlik ve devlet içinde bölgelerin yönetimi konusundaki farklı yaklaşımlarına dayanmaktadır.

Oligarşi, ayrıcalıklı bir azınlık sınıfınca kontrol edilen ve düzenlenen toplumlardır ve çoğunluk tarafından herhangi bir müdahale olmaksızın yönetilirler; bu küçük seçkin grup, ortak bazı özellikleri paylaşanlar olarak tanımlanır.
De jure demokratik hükûmetler, de facto oligarşi ile, genellikle benzer çıkarları veya aile ilişkilerini paylaşan, ayrıcalıklı veya etkili bir küçük grup tarafından yönetilirler. Bu kişiler gücü yayabilir ve adayları eşit veya eşit olmayan şekilde seçebilirler. Oligarşi, çok az sayıda insanın şeyleri değiştirme şansı verilen bir gerçek demokrasiden farklıdır. Oligarşinin miras veya monarşik olması gerekmez. Oligarşide tek bir belirgin yönetici olmaz, ancak birden fazla yönetici bulunur.
Tarihsel örneklerinden bazıları, sadece soylulardan gelen erkeklerin görev için aday olabildiği ve yalnızca varlıklı erkeklerin oy kullanabildiği Roma Cumhuriyeti ve adayları seçmek için kura çekimini kullanan Atina demokrasisidir; neredeyse her zaman erkek, Yunan, eğitimli yurttaşların, belirli bir toprak, servet ve statü sahibi olmaları gerekiyordu. Kapitalizm ve/veya temsilî demokrasi eleştiren bazı kişiler, Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşik Krallık'ı oligarşi olarak düşünürler.
Not: Bu kategoriler birbirinden bağımsız değildir.

Otokrasiler, mutlak güce sahip olan ve kararları ne dışsal yasal kısıtlamalara ne de düzenli halk denetim mekanizmalarına tabi olan tek bir varlık tarafından yönetilen sistemlerdir. Bu varlık, bir diktatörlükte olduğu gibi bir birey olabilir ya da bir parti devleti gibi bir grup olabilir. Despotizm terimi, "despotların tarzında yönetmek" anlamına gelir ve genellikle otokrasiyi tanımlamak için kullanılır.
Tarihsel otokrasi örnekleri arasında Roma İmparatorluğu, Kuzey Kore, Afganistan İslam Emirliği, Eritre ve Nazi Almanyası bulunmaktadır.

Hangi hükûmet şekli olursa olsun, gerçek yönetim, resmi hükûmetin bir parçası olmayan siyasi güce sahip sektörler tarafından etkilenebilir. Bu terimler, yöneticilerin belirli eylemlerini vurgular; örneğin, yolsuzluk, demagogluk veya korku gibi durumlar, yeterince yaygınsa, hükûmetin çalışma şeklini bozabilir. Bu etkiler, hükûmetin amaçlanan işleyişini olumsuz yönde etkileyebilir.

Monarşiye sahip ülkeler, kraliyet adı verilen bir aile veya aile grubunun (nadiren başka türden bir grup) ulusal kimliği temsil ettiği ve gücün geleneksel olarak bir bireyine verildiği ülkelerdir. Bu bireye kral veya kraliçe genellikle krallıkları yönetirler. Kralın ve diğer kraliyet üyelerinin gerçek rolü, sembolik (taç giymiş cumhuriyet) ile kısmi ve kısıtlanmış (anayasal monarşi) arasında değişebilir ve tamamen despotik (mutlak monarşi) olabilir. Geleneksel olarak ve çoğu durumda, kralın görevi veraset yoluyla devralınır, ancak kralın seçildiği seçimli monarşiler de vardır.

Halkın veya önemli bir kısmının, hükûmetin üst kontrolüne sahip olduğu ve devletin makamlarının seçildiği veya seçilmiş kişiler tarafından belirlendiği bir yönetim biçiminde hükûmet. Bir cumhuriyetin yaygın ve basitleştirilmiş bir tanımı, devlet başkanının monark olmadığı bir hükûmet biçimidir. Montesquieu, halkın tamamının yönetimde pay sahibi olduğu demokrasileri ve sadece bazı kişilerin yönetimde pay sahibi olduğu aristokrasiler veya oligarşileri, cumhuriyet biçimleri olarak içermiştir.
Not: Bu kategoriler münhasır değildir.

Birçok siyasi sistem, sosyoekonomik ideolojiler olarak tanımlanabilir. Bu akımların iktidardaki deneyimleri ve belirli hükûmet biçimleri ile güçlü bağları, onları kendileri de birer hükûmet biçimi olarak kabul edilmesine neden olabilir.
Not: Bu kategoriler münhasır değildir.

hükûmetler ayrıca boyutlarına ve etki alanlarına göre de sınıflandırılabilir:

Bazı belirli özellikler, belirli türleri tanımlayan niteliklere sahiptir; diğerleri ise tarih boyunca belirli hükûmet türleriyle ilişkilendirilmiştir.

Sivil ordu ve stratokrasi
Çoğunluk veya parlamenter egemenlik ve haklar beyannamesi veya keyfilik ile güçler ayrılığı ve üstünlük, Çoğunluğun tiranlığı ve azınlık haklarını korumak için alınan önlemler
Yüksek yasalara göre hukuk (yazılı olmayan etik ilkeler) ve anayasacılık
Din ve devletin ayrılması ve devlet dini
Totalitarizm veya otoriteryanizm ve liberteryenizm

Bu liste, siyasi sistemlerin egemenlik dağılımına ve devlet içindeki bölgelerin şekillerine yönelik farklı yaklaşımlara odaklanmaktadır.

Egemenlik, münhasıran siyasi yargı yetkisinin merkezinde yer almaktadır.
İmparatorluk
Merkezde ve çevre bölgelerde egemenlik
Federal monarşi
Hegemonya
Farklı egemenlik dereceleri
İttifak
Asimetrik federalizm
Ayrıcalıklı şirket
Bağımlı devlet
İlişkili devlet
Bağımlı toprak
Himaye
Kukla devlet
Uydu devlet
Vasal devlet
Koloni
Taç kolonisi
Milletler Topluluğu
Corpus separatum
Ademi merkeziyetçilik ve yetki devri (merkezi yönetimden bölgesel veya yerel yönetimlere yeniden dağıtılan yetkiler)
Federelik
Manda
Askeri sınır
Tarafsız bölge
Kendi kendini yönetemeyen bölgeler
İşgal edilmiş bölge
Geçici hükûmet
Talassokrasi
Tanınmayan devletler
Sürgündeki hükûmet
Mikro ulus
Ayrılıkçı hareket
Sınırlı tanınan devletler

Bunların, spekülasyon ve bilimsel tartışma dışında kesin tarihsel veya güncel örnekleri yoktur.

Yönetim biçimlerine göre ülkeler listesi
Siyasi ideolojiler listesi
Cybersyn Projesi, 1970'lerde Şili'de, vatandaşlarla hiçbir etkileşimi olmayan, ancak gerçekleri yalnızca yöne karar vermek için kullanan veri akışları ve teknolojiyi kullanarak kamusal ve özel hayatın yönlerini düzenleyen, veriyle beslenen, gözlerden uzak bireylerden oluşan bir grup.
Toprak anlaşmazlıkları listesi

Phrontistery Kelime Listesi: Yönetim Türleri ve Liderlik 9 Şubat 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
20. Yüzyıl Tarih Atlası'ndan hükûmet Türleri 26 Kasım 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
20. Yüzyıl Tarihsel Atlası'ndan diğer sınıflandırma örnekleri 10 Nisan 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Dünya İşleri: hükûmet Türleri 22 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
CBBC Newsround: hükûmet türleri 5 Kasım 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Immanuel Kant (22 Nisan 1724 - 12 Şubat 1804), Prusya kökenli Alman filozof. Alman felsefesinin kurucu isimlerinden biri olmuş, Aydınlanma Çağı ve felsefe tarihinin kendisinden sonraki dönemini belirgin olarak etkilemiştir. Bugün Rusya topraklarında bulunan Königsberg'de doğan Kant'ın epistemoloji, metafizik, etik ve estetik alanlarındaki kapsamlı ve sistematik çalışmaları, onu modern Batı felsefesinin en etkili isimlerinden biri hâline getirmiştir.
Aşkın idealizm doktrininde Kant, uzay ve zamanın tüm deneyimi yapılandıran yalnızca "sezgi biçimleri" olduğunu ve deneyim nesnelerinin yalnızca "fenomen" olduğunu savunmuştur.
Kendi içlerinde oldukları şekliyle "şeylerin" doğası bizim için bilinemez iddiasını ortaya atmıştır. Felsefi şüphecilik doktrinine karşı koyma girişimi kapsamında en tanınmış eseri olan Saf Aklın Eleştirisi'ni (1781/1787) yazmıştır. Kant, deneyim nesnelerinin bizim uzamsal ve zamansal sezgi biçimlerimize ve anlayışımızın kategorilerine uygun olduğunu düşünme önerisi ile Kopernik Devrimi arasında bir paralellik kurmuş, böylece bu nesneler hakkında "a priori" bir bilgiye sahip olduğumuzu varsaymıştır.
Kant, aklın ahlakın kaynağı olduğuna ve estetiğin tarafsız bir yargılama yetisinden doğduğuna inanıyordu. Kant'ın dinî görüşleri, onun ahlak teorisiyle derinden bağlantılıydı. Bununla birlikte, Kant'ın dinî teorilerinin kesinlikleri hâlâ tartışılmaktadır. Devletler arasında ebedi bir barışın evrensel demokrasi ve uluslararası işbirliği yoluyla sağlanabileceğini umuyordu. Bununla birlikte, uluslararası itibarı, hayatının son on yılında bu görüşlerini değiştirmiş olsa bile, kariyerinin büyük bir bölümünde bilimsel ırkçılığı savunması nedeniyle lekelidir.

Üniversite kayıtlarında adı "Emanuel Kandt" olarak geçen filozof, 22 Nisan 1724 tarihinde bir daha sınırlarından çıkmayacağı Königsberg'de dünyaya gelmiştir. Üniversite yıllarında adını Kitab-ı Mukaddes'te geçtiği biçimde Immanuel olarak düzelttirmiştir. Nürnbergli bir saracın kızı olan annesi Anna Regina Dorothea Reuter (1697-1737), oldukça dindar ve otoriter bir ev kadınıdır. Kant henüz 14 yaşındayken ölmüştür. Klaipėda kentinden göçen ve İskoç asıllı olduğu Kant tarafından ifade edilen babası Johann Georg'un (1683-1746) mesleği de saraçlıktır.
Kant'ın ailesi pietizm inancına bağlı dindar ve disiplinli bir ailedir. Kant soyadının Kantvainiai (Almanca: Kantwaggen) köyünden almış olması olasıdır. Kant ailenin dokuz çocuğunun dördüncüsüdür, kardeşlerinden üçü yetişkinliğe erişemeden ölmüştür.
Annesi, teoloji öğretmeni olan Franz Albert Schultz'un önerisine uyarak yine Schultz'un görev yaptığı okula kaydını yaptırmıştır. Genç Immanuel'in eğitimi katı, cezalandırıcı ve disiplinliydi ve matematik ve bilim yerine Latince ve dinî eğitime odaklanmıştı.
Buradaki eğitiminden sonra Kant, 1732 yılında Frederik Koleji'nde eğitimine devam etti. Bu kolejde ise Latince, filoloji, matematik, mantık ve teoloji eğitimi aldı. Kant, Almanya'da yalnızca 27 üniversite ve toplamda 9000 öğrencinin bulunduğu 18. yüzyılın ilk yıllarında, 1740 yılında, on altı yaşındayken Königsberg Üniversitesine, diğer adıyla Albertina'ya kabul edilmiştir. Üniversite eğitimi sırasında birkaç yıl öğrencilere özel dersler verdi.
Eğitimi sırasında Leibniz ve Wolff'tan etkilenmiştir. İngiliz felsefesi ve bilimindeki gelişmelere de aşina olan, Kant'ı Isaac Newton'un matematiksel fiziği ile tanıştıran ve aynı zamanda da bir rasyonalist olan Martin Knutzen ile birlikte çalışmıştır. Knutzen, Kant'ı "tembel zihnin yastığı" olarak gördüğü önceden kurulmuş uyum teorisinden vazgeçirmiştir. Ayrıca Kant'ı, 18. yüzyıldaki çoğu filozofun olumsuz bir ışık altında gördüğü idealizmden, yani gerçekliğin tamamen zihinsel olduğu fikrinden de vazgeçirmiştir. Kant'ın daha sonra Saf Aklın Eleştirisi 'ne dâhil ettiği transandantal idealizm teorisi kısmen geleneksel idealizme karşı geliştirilmiştir.
Yerel Mason locasına sık sık giden öğrencileri, meslektaşları, arkadaşları ve dostlarıyla temasları vardı.
Babasının felç geçirmesi ve ardından 1746'da ölmesi çalışmalarını kesintiye uğrattı. Kant, Ağustos 1748'den kısa bir süre sonra Königsberg'den ayrıldı; Ağustos 1754'te oraya geri dönecekti. Königsberg'i çevreleyen kasabalarda özel öğretmenlik yaptı, ancak bilimsel araştırmalarına devam etti. 1749'da ilk felsefi çalışması olan Thoughts on the True Estimation of Living Forces'ı (1745-47'de yazılmıştır) yayınladı.
1755 tarihinde doçent derecesi aldıktan sonra üniversitede çeşitli sosyal bilimler alanlarında dersler vermeye başladı. Kant başlangıçta fizik ve astronomi alanında yazılar yazdı. 1755 yılında "Evrensel Doğal Tarih ve Cennetlerin Teorisi" adlı eserini yazdı. Bu eserinde Kant, güneş sisteminin büyük bir gaz bulutu olan nebuladan oluştuğu sonucuna vardığı Nebular hipotezini ortaya koymuştur. Kant ayrıca Samanyolu'nun büyük bir yıldız diski olduğunu ve bunun da çok daha büyük bir dönen gaz bulutundan oluştuğunu doğru bir şekilde saptamıştır. Ayrıca uzaktaki diğer "nebulaların" başka galaksiler olabileceğini öne sürmüştür. Bu varsayımlar astronomi için yeni ufuklar açmış, ilk kez güneş sisteminin ötesine geçerek galaktik ve galaksiler arası âlemlere uzanmıştır. 1756 yılında, 1755 Lizbon depremi üzerine de üç makale yayınladı. Kant'ın sıcak gazlarla dolu devasa mağaralardaki kaymaları içeren teorisi yanlış olsa da, depremleri doğaüstü terimlerden ziyade doğal terimlerle açıklamaya yönelik ilk sistematik girişimlerden biriydi. Kant 1757'de coğrafya üzerine ders vermeye başlayarak coğrafyayı kendi konusu olarak açıkça öğreten ilk öğretim görevlilerinden biri oldu. Coğrafya Kant'ın en popüler ders konularından biriydi ve 1802'de Friedrich Theodor Rink tarafından Kant'ın ders notlarından derlenen "Fiziksel Coğrafya" adlı bir kitap yayınlandı.
Bu tarihten itibaren Kant, hayatı boyunca çeşitli bilim dalları üzerine yazmaya devam etmesine rağmen, giderek artan bir şekilde felsefi konulara yöneldi. 1760'ların başında felsefe alanında bir dizi önemli eser üretti. Bir mantık çalışması olan Dört Kıyas Figürünün Sahte İncelikleri 1762'de, Negatif Büyüklükler Kavramını Felsefeye Sokma Denemesi ve Tanrı'nın Varlığının İspatını Destekleyen Tek Mümkün Argüman ise 1763'te yayımlandı. 1764'e gelindiğinde Kant, Güzel ve Yüce Duygusu Üzerine Gözlemler adlı eseriyle dikkat çeken popüler bir yazar hâline gelmişti; Doğal Teoloji ve Ahlak İlkelerinin Farklılığına Dair Soruşturma (genellikle "Ödül Denemesi" olarak anılır) adlı eseriyle Berlin Akademisi'nin ödüllü yarışmasında Moses Mendelssohn'un ardından ikinci oldu.
Kant 1770'te, 45 yaşındayken, profesör olduktan sonra, derslerinin konularını diğer konuların yanı sıra doğal hukuk, etik ve antropoloji derslerini de içerecek şekilde genişletti. Königsberg'de mantık ve metafizik kürsüsüne atandı. 1770'ten sonra Hume ve Rousseau etkisiyle eleştirel felsefesini geliştirdi. Filozof, metafiziğin yanında her zaman fen bilimleri ve kozmolojiye de büyük bir ilgi duymuştur.
Kant'ın geç gelişen bir filozof olduğu, ancak 50'li yaşlarının ortalarında daha önceki görüşlerini reddettikten sonra önemli bir filozof hâline geldiği sıklıkla iddia edilir. Kant'ın en büyük eserlerini nispeten geç bir dönemde yazdığı doğru olsa da, erken dönem eserlerinin değerini küçümseme eğilimi vardır. Son dönem Kant araştırmaları bu "eleştiri öncesi" yazılara daha fazla ilgi göstermiş ve olgunluk dönemi çalışmalarıyla bir dereceye kadar devamlılık olduğunu kabul etmiştir.
Kant, yaşadığı dönemde katı bir şekilde düzenlenmiş bir hayat yaşamıştır. Komşuların günlük yürüyüşlerine göre saatlerini ayarladıkları söylenmektedir. Hiç evlenmemiş ancak sosyal hayatının da renkli olmuş olabileceği düşünülmektedir. Büyük felsefi çalışmalarına başlamadan önce bile, mütevazı derecede başarılı bir yazar olduğu kadar, popüler de bir öğretmendi. Filozofun şehirden ayrılmamasının altında yatan neden ise şehrin soylu aileleriyle kurduğu kişisel ilişkileri nedeniyle şehirde oldukça tanınması, verdiği özel derslerden iyi paralar kazanması ve edindiği saygınlıktır.
Immanuel Kant'ın en etkin, en verimli ve en sansasyonel dönemi kuşkusuz "eleştiriler" dönemidir. Profesörlüğü elde ettikten sonra tam on yıl boyunca ortadan kaybolan Kant, yoğunlaştığı çalışmalarının neticesinde 1781 yılında sansasyonel kitabı olan Saf Aklın Eleştirisi'ni yayımlar. Ardından kitabın oldukça zor bir dili olması ve anlaşılamaz bulunması dolayısıyla Prolegomena'yı kaleme almıştır. Her iki eserde de Kant 18. yüzyıl felsefesine hâkim olan empirizm ve rasyonalizm arasındaki tartışmayı sonlandırma iddiasındadır. Bunu iddiasını her iki görüşü de eleştirerek, "nasıl biliyoruz?" sorusuna empirizm ve rasyonalizmden sonra verilen üçüncü bir yanıtı tespit etmeye çalışarak destekler. Hemen hemen Kant'ın felsefesini işleyen bütün kitaplarda sembolleştirildiği şekliyle, bu çabası kozmolojideki “Kopernik Devrimi”nin felsefede cereyan etmiş hâlidir ve temelde bilgi nesnesinin bilen özneden bağımsız olmadığını savunmaktadır. Bu şekilde adlandırılmasının en büyük nedeni Kant'ın, empirizm ve rasyonalizm arasındaki nesne temelli tartışmayı, dolayısıyla her iki düşüncenin eksiklikleri ve zayıflıklarını eleştirmesi ve her iki düşüncenin de özneyi temel almadan bir sonuca ulaşılamayacağını ortaya koyarak, özne temelli, onun aklını temel alan ve bilginin kaynağının nesnede değil öznede aranması gerektiğini savunan bir görüşte olmasıdır. Özne-nesne ilişkisinin dönüşümü neticesinde ahlak, özgürlük, estetik ve siyaset gibi konular da dönüşüme uğrayacaktır.
Kant ve onun eleştirileri ile birlikte, aklın sınırları kapsamında, metafizik ögelerin, rasyonalistlerin savunduğu gibi deneyden önce yani a priori olarak bilinemeyeceği, onların sadece düşünülebileceği, bu yüzden de bilim yapılabilmesi için metafizik nesnelerin bilimin alanının dışına itilmesi gerektiği sonucu ortaya çıkmıştır. Bir başka değişle Tanrı, ölümsüzlük özgürlük gibi konular, bilimin alanının dışında bulunan inanç alanının ögeleri hâline gelmiştir. Böylelikle Rönesans'tan sonra yükselerek devam eden teolojinin, bilim ve felsefe üze

James Cook (27 Ekim 1728, Middlesbrough - 14 Şubat 1779, Kealakekua Bay) İngiliz denizci ve kâşif. Özellikle Büyük Okyanus'ta yaptığı seyirleri ve bu seyirlerde yaptığı ada keşifleri ile ünlüdür. Yeğeni Tahora, Osmanlılı din alimi Ebubekir Efendi ile evliydi.

İngiltere'de Yorkshire'de doğdu. 5 kardeş olan Cook ailesi ile Great Ayton'daki Airey Holme çiftliğine taşındı ve burada okula gitti. 13 yaşında babasına çiftlikte yardım etmeye başladı.
18 yaşında Whitby limanından yola çıkan Free Love adlı kömür gemisinde miço olarak ilk deniz yolculuğuna adım attı. Kaptanlık için gerekli cebir, trigonometri, denizcilik ve astronomi çalışan Cook, kısa zamanda dikkat çekti. 24 yaşına geldiğinde ikinci kaptanlığa kadar yükselmişti.
1755'te gönüllü olarak Kraliyet Donanması'na katıldı ve İngiltere ile Fransa arasında patlak veren Yedi Yıl Savaşları sırasında Quebec City kuşatmasına katıldı. Haritacılık konusunda başarısı dikkat çekti; kaptanlığa yükseldi.
1760'ta Kanada'daki görevi sırasında St. Lawrence Kanalı'nın haritasını çıkararak 200 İngiliz gemisinin kayıp vermeden Quebec Koyu'na demirlemesini sağladı. 1763 ve 1767 yılları arasında ise Newfoundland adasıyla Labrador Yarımadası'nın haritalarını çıkarmayı başardı.

1768 yılı Mayıs ayında Cook, Büyük Okyanus'u keşfetmekle görevlendirildi. Cook'un yolculuklarının tarihteki önemli etkilerinden biri Avrupa ülkelerinin Büyük Okyanus'ta kurduğu sömürgelere öncülük etmesi oldu.

İlk yolculuk için Whitby limanından Earl Of Pembroke adlı kömür gemisi satın alındı ve Endeavour olarak adlandırıldı. Gemi Rio de Janeiro'dan Tahiti'ye ulaştı.
3 Ocak 1769'da gerçekleşecek Venüs'ün Güneş önünden geçişini gözlemlemek Cook ve ekibinden bu yolculukta beklenen görevlerden biriydi. Geçiş süresi saptanarak önce Venüs'ün dolayısıyla diğer gezegenlerin Güneş'e olan uzaklığı hesaplanacaktı. Ne yazık ki, ölçümlerdeki hata payının beklenenden fazla olması bu gözlemin başarısına gölge düşürdü. Cook daha önce 1766'daki güneş tutulmasını gözlemlemişti.
Ekim 1769'da Cook Yeni Zelanda'yı ziyaret eden ikinci Avrupalı oldu. Daha önce tek bir ada olduğu düşünülen Yeni Zelenda'nın iki adadan oluştuğunu keşfetti ve Kuzey Adası ile Güney Adası arasındaki boğaz Cook Boğazı adını aldı.
Nisan 1770'te Avustralya'nın güney kıyıları keşfedildi. 16 Haziran'da Endeavour Avustralya'nın güney doğusu açıklarında karaya oturduğunda gemi kıyıda onarıma alınırken; Avustralya bitkileri üzerine ilk koleksiyonları oluşturdular. Ardından gemi Afrika'nın güney ucundaki Ümit Burnu'na (Cape of Good Hope) ilerledi. 1771'de Endeavur İngiltere'ye geri döndü. Dönüşünden sonra günlükleri yayınlanan Cook bilim dünyasında da tanındı.

18. yüzyılda Ekvator'un güneyinde keşfedilmemiş topraklar olduğuna inanılıyordu. Cook'un ikinci yolculuğu öncelikle bunu kanıtlamaya yaradı. Bu yolculukta Cook daha önce hiçbir Avrupalı'nın ilerlemediği kadar güneye ilerledi. Antarktika'nın çevresini dolaştı. Ancak kıtayı çevreleyen buzlar karanın görünmesini engellediğinden Antarktika'nın varlığı 1840'a kadar kanıtlanamadı. 1775'te İngiltere'ye döndüğünde Kraliyet Donanması Cook'a onursal emeklilik hakkı tanısa da bu Cook'u denizlerden uzak tutmadı.

Cook Temmuz 1776'da üçüncü yolculuğuna çıktı; bu kez Avrupa ve Asya arasında kuzeyden bir bağlantı olup olmadığını araştırdı. Bu başarısız girişimin ardından 1778'de Hawaii Adaları'na ulaşan ilk Avrupalı oldu. Daha sonra Afrika'nın güney ucunu dolaşarak, Hint Okyanusu'na yöneldi. Kuzey Amerika'yı keşfetmek üzere doğuya yöneldiğinde bilmeden Juan de Fuca Boğazı'nı geçti. Arktik Okyanusu'na ulaşmayı hedeflediğinde dev buz kitleleri yolunu kesti ve Hawaii'ye geri döndü. Geminin teknelerinden birinin çalınması üzerine yerlilerle çıkan tartışmada Cook öldürüldü (14 Şubat 1779).

Jeoistatistik mekansal ya da zamanmekansal veri kümelerine odaklanan istatistiklerin bir dalıdır. Madencilik faaliyetleri için cevher notlarının olasılık dağılımlarını tahmin etmek için geliştirilen, şu anda petrol jeolojisi, hidrojeoloji, hidroloji, meteoroloji, oşinografi, jeokimya, jeometalurji, coğrafya, ormancılık, çevre kontrolü, peyzaj ekolojisi, toprak bilimi ve tarım gibi (özellikle Hassas tarım olarak) farklı disiplinlerde uygulanır. Jeoistatistik coğrafyanın çeşitli dalları, hastalıkların yayılması (epidemiyoloji), ticaret ve askeri planlama (lojistik) uygulaması ve etkin mekansal ağların gelişmesini ilgilendiren özelliklerde uygulanır. Jeoistatistiksel algoritmalar coğrafi bilgi sistemleri (CBS) ve R istatistik ortamında dahil olmak üzere birçok yerde, birleştirilmiştir.

Jeoistatistik aradeğerleme yöntemleri yakından ilişkili olduğu, ancak çok basit bir aradeğerleme problemlerinin ötesine uzanır. Jeoistatistiksel teknikler mekansal tahmin ve simülasyon ile ilgili belirsizliği modellemek için rastgele fonksiyonu (veya rastgele değişken) teorisine dayalı istatistiki modellere dayanmaktadır. Böyle ters uzaklık ağırlığı, çiftdoğrusal aradeğerleme ve en yakın komşu aradeğerleme olarak basit aradeğerleme yöntemleri/algoritmaları, bir dizisi zaten iyi Jeoistatistikte önce biliniyordu. Jeoistatistik bağıntılı rassal değişkenler kümesi olarak bilinmeyen yerlerde dikkate alarak aradeğerleme sorununun ötesine geçer.
Z(x) belirli bir konum x ilgili değişkenin değeri olsun. Bu değer bilinmiyor (örneğin sıcaklık, yağış, Piezometrik seviye, jeoloji fasiyesi, vb.). Ölçülebilir konum x değeri var olmasına karşın, jeoistatistikte ölçülen değil ya da henüz ölçülmüş değildir çünkü bu değer rastgele düşünülmektedir. Ancak, Z(x) rastlantısallığı eksiksiz, ancak değer Z hakkında bilinen bazı bilgilere bağlıdır birikimli dağılım fonksiyonu (BDF) tarafından tanımlanan değildir Z(x):

  
    
      
        F
        (
        
          
            z
          
        
        ,
        
          x
        
        )
        =
        Prob
        ⁡
        {
        Z
        (
        
          x
        
        )
        ⩽
        
          
            z
          
        
        ∣
        
          information
        
        }
        .
      
    
    {\displaystyle F({\mathit {z}},\mathbf {x} )=\operatorname {Prob} \lbrace Z(\mathbf {x} )\leqslant {\mathit {z}}\mid {\text{information}}\rbrace .}
  

Genellikle Z değeri x'e yakın yerlerde biliniyor ise (ya da x bölgesinde yer alıyorsa) bu komşuluk tarafından Z(x) ve birikimli dağılım fonksiyonu sınırlanabilir: bir yüksek uzamsal süreklilik varsayılır ise Z(x) sadece komşuluk bulunabilir benzeyen değerlere sahip olabilir. Tersine, uzamsal süreklilik Z(x) yokluğunda herhangi bir değer alabilir. Rastgele değişkenlerin uzamsal süreklilik gibi çoklu nokta simülasyonu ya da pseudo gibi diğer yöntemleri kullanarak varyogram tabanlı jeoistatistik durumunda parametrik fonksiyon ya olacak ya da parametrik olmayan forma sahip olabilir mekansal süreklilik modeli genetik teknikleri ile tanımlanır.
Tüm etki alanında tek bir uzamsal modeli uygulayarak, tek Z durağan süreç varsayımına dayanır. Aynı istatistiksel özellikleri, tüm etki alanında geçerli olduğu anlamına gelir. Birkaç jeoistatistiksel yöntem bu durağanlık varsayımı rahatlatıcı yollarını sağlamaktadır.
Bu çerçevede, bir iki modelleme hedeflerini ayırt edebilirsiniz:

Tipik olarak beklenti, medyan veya birikimli dağılım fonksiyonu f(z,x) modu ile, Z(x) değerini tahmindir. Bu, genellikle bir tahmin sorunu olarak ifade edilir.
Tüm olasılık yoğunluk fonksiyonu f(z,x) örnekleme aslında her yerde bunun her olası sonucu göz önüne alınır. Bu genellikle Z birkaç seçeneğin haritaları oluşturarak yapılır. N ızgara düğümleri (ya da piksel)'de ayrıklaştırılmış bir etki düşünür. Her gerçekleşme tam N-boyutlu ortak dağılım fonksiyonunun bir örneğidir.

  
    
      
        F
        (
        
          z
        
        ,
        
          x
        
        )
        =
        Prob
        ⁡
        {
        Z
        (
        
          
            x
          
          
            1
          
        
        )
        ⩽
        
          z
          
            1
          
        
        ,
        Z
        (
        
          
            x
          
          
            2
          
        
        )
        ⩽
        
          z
          
            2
          
        
        ,
        .
        .
        .
        ,
        Z
        (
        
          
            x
          
          
            N
          
        
        )
        ⩽
        
          z
          
            N
          
        
        }
        .
      
    
    {\displaystyle F(\mathbf {z} ,\mathbf {x} )=\operatorname {Prob} \lbrace Z(\mathbf {x} _{1})\leqslant z_{1},Z(\mathbf {x} _{2})\leqslant z_{2},...,Z(\mathbf {x} _{N})\leqslant z_{N}\rbrace .}
  

Bu yaklaşımda, enterpolasyon sorununa birden çok çözümün varlığı kabul edilmiştir. Her gerçekleşme gerçek değişkenin ne olabileceğinin olası bir senaryosu olarak kabul edilir. Tüm ilişkili iş akışları daha sonra gerçekleşmelerinde topluluk dikkate alınarak ve dolayısıyla olasılık tahmini izin tahminlerinden bir araya gelirler. Bu nedenle, jeoistatistiği genellikle oluşturmak veya ters problemleri çözerken uzamsal modelleri güncellemek için kullanılır.
Bir dizi yöntem, her iki jeoistatiksel tahmini ve birden fazla gerçekleşmelerinin yaklaşımları mevcuttur. Birçok danışma kitapları disipline kapsamlı bir bakış sağlar.

Kriging rastgele alanının değeri enterpolasyonu yapmak jeoistatiksel tekniklerin bir grubu olduğu (örneğin, yükseklik, z, coğrafi konum bir fonksiyonu olarak manzara) yakın yerlerde değeri gözlemlerinden gözlemlenmeyen bir konumda olduğu varsayılır.

Çoklu Gösterge krige yöntemi (ÇGK) gibi sıradan kriging mineral mevduat modelleme ve kaynak blok model tahmininde diğer teknikler, bir son ilerlemedir. Başlangıçta, ÇGK daha doğru genel küresel maden yatağı konsantrasyonlarını veya notları tahmin verebilecek yeni bir yöntem olarak önemli olacağını gösterdi.

Toplama
Ayrıştırma
Dönüşlü bantlar
Cholesky Ayrışımı
Törpülenmiş Gaussian
Plurigaussian
Tavlama
Tayfsal simülasyon
Ardışıl Gösterge
Ardışıl Gaussian
Dead Leave
Geçiş olasılıkları
Markov zinciri jeoistatistik
Markov örgü modelleri
Destek vektör makinesi
Boolean simülasyonu
Genetik modelleri
Sözde genetik modelleri
Hücresel özdevinirler
Çoklu Nokta Jeoistatistik (ÇNJ)

Bölgeselleştirilmiş değişken teorisi
Kovaryans fonksiyonu
Yarı değişiklik
Varyogram
Krige yöntemi
Menzil (jeoistatistik)
Denizlik (jeoistatistik)
Nugget etkisi
Eğitim görüntüsü

Su Kaynakları Araştırma19 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Su Kaynakları konusundaki gelişmeler5 Kasım 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Yeraltı Suyu7 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Matematiksel Yerbilimleri
Bilgisayar ve Yerbilimleri8 Kasım 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hesaplamalı Yerbilimleri15 Haziran 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
J. Soil Amerika Bilimi Derneği19 Mart 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Çevremetrik
Çevre Uzaktan Algılama5 Kasım 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Stokastik Çevre Araştırma ve Risk Değerlendirmesi

R programlama dili jeoistatistik için adanmış yaklaşık 20 diğer paketleri23 Ağustos 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. vardır ve yaklaşık 30 uzamsal istatistik diğer alanlar için adanmıştır.
D-STEM11 Haziran 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. zamanmekansal tek değişkenli ve çok değişkenli veri kümeleri idare edebilir MATLAB diline dayalı bir yazılımdır.

Uzaktan algılama

Armstrong, M and Champigny, N, 1988, A Study on Kriging Small Blocks, CIM Bulletin, Vol 82, No 923
Armstrong, M, 1992, Freedom of Speech? De Geeostatisticis, July, No 14
Champigny, N, 1992, Geostatistics: A tool that works, The Northern Miner, May 18
Clark I, 1979, Practical Geostatistics13 Haziran 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Applied Science Publishers, London
David, M, 1977, Geostatistical Ore Reserve Estimation, Elsevier Scientific Publishing Company, Amsterdam
Hald, A, 1952, Statistical Theory with Engineering Applications, John Wiley & Sons, New York
Honarkhah, M and Caers, J, 2010, Stochastic Simulation of Patterns Using Distance-Based Pattern Modeling, Mathematical Geosciences, 42: 487 - 517 (best paper award IAMG 09)
ISO/DIS 11648-1 Statistical aspects of sampling from bulk materials-Part1: General principles
Lipschutz, S, 1968, Theory and Problems of Probability, McCraw-Hill Book Company, New York.
Matheron, G. 1962. Traité de géostatistique appliquée. Tome 1, Editions Technip, Paris, 334 pp.
Matheron, G. 1989. Estimating and choosing, Springer-Verlag, Berlin.
McGrew, J. Chapman, & Monroe, Charles B., 2000. An introduction to statistical problem solving in geography, second edition, McGraw-Hill, New York.
Merks, J W, 1992, Geostatistics or voodoo science, The Northern Miner, May 18
Merks, J W, Abuse of statistics, CIM Bulletin, January 1993, Vol 86, No 966
Myers, Donald E.; "What Is Geostatistics?22 Temmuz 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Philip, G M and Watson, D F, 1986, Matheronian Geostatistics; Quo Vadis?, Mathematical Geology, Vol 18, No 1 
Sharov, A: Quantitative Population Ecology, 1996, https://web.archive.org/web/20020605050231/http://www.ento.vt.edu/~sharov/PopEcol/popecol.html
Shine, J.A., Wakefield, G.I.: A comparison of supervised imagery classification using analyst-chosen and geostatistically-chosen training sets, 1999, https://web.archive.org/web/20020424165227/http://www.geovista.psu.edu/sites/geocomp99/Gc99/044/gc_044.htm
Strahler, A. H., and Strahler A., 2006, Introducing Physical Geography, 4th Ed., Wiley.
Tahmasebi, P., Hezarkhani, A., Sahimi, M., 2012, Multiple-point geostatistical modeling based on

ISO/TC 211 standart serisinde geomatik; "coğrafi verilerin ya da bilgilerin toplanması, dağıtımı, depolanması, analizi, işlenmesi ve sunumuyla ilgilenen disiplin" olarak tanımlanmaktadır.

Mekânsal bilgilere odaklanan, hızla gelişen bir mühendislik disiplinidir. Konum, mekânsal analiz ve görselleştirme için çok çeşitli verilerin entegrasyonunda kullanılan birincil faktördür. Geomatik mühendisleri; kara, okyanuslar, doğal kaynaklar ve beşeri yapılar hakkında mekânsal bilgileri toplamak ve analiz etmek için sistemler tasarlar, geliştirir ve işletir. Geomatik mühendisleri veya geomatik uzmanları, mühendislik prensiplerini mekansal bilgilere uygular ve ölçüm bilimlerini içeren ilişkisel veri yapılarını hayata geçirir; böylece geomatikten yararlanır ve mekansal bilgi mühendisleri olarak görev yaparlar. Disiplin, coğrafya ve bilgisayar biliminin kesişme noktasında yer alırlar. Geomatikçi, "geo" (yer) kavramını bilgi ve otomasyonla birleştirerek geomatik alanında faaliyet gösteren kişileri ifade eder.
Özetle, geomatik mühendisliğinin başlıca amacı; yaşadığımız yeryüzünü daha iyi anlamak, planlamak, düzenlemek, izlemek ve yönetmek için uydu, uzay ve bilişim teknolojileri gibi modern teknolojilere dayalı çeşitli mekansal tekniklerin geliştirilmesi ve kullanımı, ülke ihtiyaçlarına (planlama, kalkınma, imar, mülkiyet, savunma vb.), mühendislik projelerine ve topluma yönelik çeşitli haritaların ve mekansal verilerin/bilgilerin üretimi, mekan veya arazi ile ilgili çeşitli uygulama alanlarına ait bileşenlerin yeryüzündeki (yer altı, yer üstü, deniz ve iç mekanlar dahil) yatay ve düşey konumunun hassas olarak belirlenmesidir. Başka bir ifadeyle, hem harita veya coğrafi bilgi sistemi biçiminde mekansal modellerin oluşturulması, hem de bilgisayar ortamında oluşturulan çeşitli projelerin (örn. inşaat, imar ya da diğer mühendislik projeleri) (iç/dış) mekana ya da araziye yüksek metrik doğrulukla uygulanmasıdır.

Jeo: yer, dezi: ölçme anlamına gelen iki kelimenin birleşmesiyle oluşur. Basit tanım olarak yer ölçmesi anlamına gelir. Genel bir ifadeyle, zamana bağlı olarak yerin şeklini, büyüklüğünü ve yeryuvarının gravite (ağırlık) alanını belirlemekle uğraşan bilim dalıdır. Yerin geometrik şeklinin belirlenmesi ve haritaya aktarılması matematiksel jeodezinin, gravite alanının belirlenmesi fiziksel jeodezinin konusudur.

Fotogrametri eski yunancadaki Photos+Grama+Metron (Işık+çizim+ölçme) kelimelerinden oluşan ve ışık ile çizerek ölçme anlamına gelen bir kelimedir.
Fotogrametri anabilim dalında hava fotogrametrisi ve yersel fotogrametri uygulamaları yapılmakta ve eğitimleri verilmektedir. Fotogrametri anabilim dalı'nın araştırma ve eğitim konularından bazıları şunlardır:

Fotogrametri
Uzaktan algılama
Görüntü işleme
Lazer tarayıcılar (yersel ve havadan)
Hava kameraları (klasik ve dijital)
Sensör tabanlı mekansal veri üretimi
Görüntü bazlı mekansal veri analizi
Radar verilerinin işlenmesi ve analizi
Mekansal nesne çıkartımı

Uygarlık ilerledikçe ve insanlar arasındaki ilişkiler arttıkça, mülkiyet kavramının önemi anlaşılmış ve insanlar sahip oldukları arazileri ölçme gereksinimi duymuşlardır. Türkiye'de önceleri kadastro haritaların oluşturulmasında önemli bir rol oynayan ölçme tekniği, günümüzde tüm meslek disiplinlerinin gereksinimi olan bir dal haline gelmiştir.
Teknolojideki değişime paralel olarak sürekli gelişen uydu bazlı konum belirleme sistemleri (GPS) ve uygulamaları, yatay ve düşey jeodezik kontrol ağları tesisi, mühendislik yapılarının deformasyon ve deplasman ölçmeleri, yerkabuğu hareketlerinin izlenmesi, hidrografik ölçmeler, kara yolu, demiryolu, köprü, baraj, tünel projeleri ve uygulamaları, vb. Ölçme Tekniği Anabilim Dalının çalışma alanlarıdır.

Kartografya anabilim dalı, coğrafi/mekansal verilerin/bilgilerin modellenmesi, işlenmesi, analizi, sunumu, görselleştirilmesi, yönetimi ve harita tasarımı, üretimi ve kullanımı üzerine araştırma ve eğitim-öğretim faaliyetlerinde bulunmaktadır.
Kartografya'nın başlıca çalışma konuları;

Topoğrafik kartografya
Tematik kartografya
Harita tasarımı ve üretimi
Coğrafi Bilgi Sistemleri (CBS)
Mekansal Bilişim (jeoenformatik)
Mekansal veritabanları
Genelleştirme ve çok ölçekli mekansal gösterim
Coğrafi görselleştirme ve sanal gerçeklik
Web CBS ve kartografya
Mobil CBS ve kartografya
Konum temelli servisler
Akıllı şehirler
Mekansal veri/bilgi modelleme, işleme ve analiz teknikleri
Sayısal arazi ve yükseklik modelleri
Harita projeksiyonları
Mekansal Veri Altyapısı

Kamu ölçmeleri anabilim dalı; ülke toprak politikası temelinde iyelik hakları, çevresel değerler ve toprak kullanım verilerine göre arazi yönetimi, kadastro, kentsel ve kırsal toprak düzenlemesi, taşınmaz değerlemesi ve finansmanı, kamulaştırma; kısacası mülkiyet haklarının düzenlenmesi ve biçimlendirilmesi konuları ile ilgilenmektedir.

Mezunlar, mesleki faaliyetlere altlık oluşturacak yatay ve düşey kontrol ağlarının oluşturulması, yeryüzü hareketlerinin izlenmesi ve mühendislik yapılarının kontrolü için deformasyon ölçmeleri ve değerlendirilmesi, kara yolu, demiryolu, köprü, baraj, metro, tünel projeleri ve araziye uygulanması, uydulardan yararlanarak konum belirleme ve araç takip sistemleri, hava fotoğrafları, lazer tarama ve uydu görüntüleri yardımıyla veri toplama ve işleme, yersel fotoğraflarla restorasyon faaliyetlerine altlık oluşturacak planların çizimi, çeşitli çalışmalara altlık oluşturacak büyük, orta ve küçük ölçekli sayısal (dijital) ve basılı topografik ve tematik haritaların üretimi, mekansal analizler, mekansal verilere ve haritalara ilişkin çeşitli multimedya, görselleştirme çalışmaları ve internet ve mobil cihazlar aracığıyla sunumları, akıllı şehir teknolojileri, çeşitli uygulama alanlarına yönelik mekansal veritabanlarının ve coğrafi bilgi sistemlerinin oluşturulması, kentsel ve kırsal alan düzenlemeleri ve ilgili hukuki çalışmalar, imar uygulamaları, kadastro çalışmaları, kamulaştırma, taşınmaz (gayrimenkul) değerlemesi üzerine faaliyet gösteren resmî (hemen hemen tüm bakanlıkların çeşitli birimleri, belediyeler vb.) kurum ve kuruluşlarda ve özel şirketlerde (harita, imar, planlama, inşaat, altyapı, ulaştırma, lojistik, enerji, gayrimenkul, bankacılık, telekomünikasyon, bilişim, yazılım vb.) çalışmaktadırlar.

 Wikimedia Commons'ta geomatik ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Jeopolitik, siyasi coğrafyadan doğan bir bilim dalıdır. Bu bilim siyasi coğrafyanın devletlere sağladığı avantaj ve dezavantajları inceler.
Devletlerin ulusal güçlerini ve dış politikadaki tutumlarını yönlendiren temel faktörlerden biri olan Jeopolitik kavramı, ülkelerin coğrafi konumları, nüfus özellikleri, doğal kaynaklar ve topoğrafya özellikleri ile ilişkilendirilebilir. Jeopolitik kavramı üzerinde uzlaşılmış bir kısa tanım yoktur. Jeopolitik, devletlerin coğrafi özellikleriyle siyasetleri arasındaki ilişkileri inceleyen bilim dalıdır denilebilir. Kavramın isim babası İsveçli Rudolf Kjellen (1864-1922)'dir. Jeo ve Politik sözcükleri ayrıştırıldığında Jeopolitik sözcüğü yer-siyaseti anlamını akla getirir. K. Haushofer jeopolitiği içinde yaşadığı coğrafi bölgenin ve tarihî gelişmelerin etkisi altında değişen siyasal hayat şekli olan devletin, üzerinde yaşadığı yer ile ilişkisi olarak tanımlar.
Jeopolitik bilimi, coğrafyacı ve siyasi coğrafyacıların öncülüğünde ortaya çıkmış ve onların çalışmalarıyla kurumsallaşmıştır. Öte yandan siyaset bilimciler de bu bilimin gelişmesini sağlamışlardır. Askeri stratejistler için de, jeopolitik önemli bir rehberdir. Dünyanın dört bir yanındaki karar alıcılar 20. yüzyılın başından itibaren jeopolitikten yararlanmıştır.
Jeopolitik kelimesini kelime olarak incelersek “ jeo ” kelime olarak coğrafyada yer anlamına gelirken politik kelimesi politikadan gelmektedir. Jeopolitik ülkelerin bulunduğu konum ile ülkenin toplumsal, kültürel, ekonomik ve siyasal durumunu ve bunların getirisi olarak askeri, iç ve dış politikasını inceleyen bilim dalıdır. Bu kavram ilk kez İsveçli Coğrafyacı “ Rudolf Kjellen “ tarafından kullanılmıştır. Halk arasında Jeopolitik kavramı, Coğrafi konum ile çok karıştırılmaktadır. Devletlerin uluslararası olarak izlediği yola dış politika adı verilir ve bunda coğrafı konumun önemli bir yeri vardır. Jeopolitik kavramında diğer kavramlar gibi incelendiği farklı başlıklar vardır.
Bunlardan birincisi jeokültür kavramıdır. Jeokültür kavramı, Coğrafyanın kültürel etkilerinden yola çıkar. Her millet ister istemez kültüründen izler taşır ve kültürler arasında ancak benzerlikler olabilir. Kültür milletin kimliğidir, bu kimlik avantaja çevirilebildiği gibi dezavantaja da çevirilebilir. Bunlara örnek verecek olursak Türk devletlerinin yaşadığı herhangi bir olay bizim de politikamızı etkiler, bunun yanında bir örnek daha verecek olursak Birinci Dünya Savaşı'nda Türkler'in savaşa katılması ile boğazlarımızın değeri tekrar gözler önündeydi. Bunlar Jeokültür için çok güzel örneklerdir. 
Bir diğer başlık ise Jeoekonomidir. Bu bilim dalı ülkelerin coğrafi konumu ve gücü ile ekonomik gücü arasındaki bağı inceler. Bunun yanında teknoloji ve doğal kaynakların siyasi olarak küresel bir güç şeklinde nasıl kullanıldığını inceler. Buna bir örnek verecek olursak Asya ile Avrupa'nın ticaretini kolaylaştıran Türk Boğazları diyebiliriz. 
Başlıklardan sonuncusu olan jeostrateji dalı ise ülkelerin coğrafi stratejilerini inceler (askeri strateji, politika stratejileri vb.). Buna ise en güzel örnek Birinci Dünya Savaşı'nda Osmanlı'nın Boğazları kapatması olabilir. 
Jeopolitik başlığı incelediğinde değişebilen ve değişemeyen şeyler olmak üzere iki başlık altında inceleniyor. Değişemeyenlerden başlayacak olursak ülkelerin paralaller ve meridyenler cinsinden bulunduğu konum (aldığı yağış, nem oranı, yükselti, sıcaklık  vb. için önemli.), coğrafi şekil, yüzölçümü, ulaşım bunlara örnek olabilir. Değişebilenler ise dış politika gibi dönemine, teknolojiye bağlı değişiklik gösteren şeyler örnek verilebilir.
Jaque Attali'ye göre, 20. yüzyılın başında dünyada jeopolitik güç merkezleri Birleşik Krallık, Fransa, ABD, Almanya ve Rusya idi. Oysa 21. yüzyılın başında, bu güç merkezleri ABD, AB, Çin, Rusya ve İslam dünyası olabilecektir.

Arabölge

Kanyon, Dünya yüzeyinde nehirlerce oluşturulmuş derin vadilere denir. Türkçeye Frenk dillerden gelen Kanyon adı, kaynağı İspanyolca asıllı olan cañón sözüdür.

Kanyon kelimesi İspanyolca kökenlidir. Kanyon kelimesi genellikle Kuzey Amerika'da kullanılır, gorge ve ravine (Fransızca kökenli) kelimeleri Avrupa ve Okyanusya'da ve Kuzey Amerika'nın bazı bölgelerinde kullanılmaktadır.

Kalker kayalar içinde, akarsuyun derine aşındırmasıyla oluşur. Kanyon, güçlü ırmakların kireçli olan bölgelerde kazdıkları derin vadileri belirtir. Kanyonların kenarları çok sarp boğazlar biçiminde ortaya çıkar. Kayaların kenarları aşındırmaya karşı gösterdikleri dirence bağlı olarak çeşitli şekiller alır. Kolorado Nehri ve Küçük Colorado Nehri'nin birleştiği yerde, Büyük Kanyon, Arizona Bir kanyon veya vadi, hava koşullarından ve bir nehrin jeolojik zaman ölçekleri üzerindeki aşındırıcı aktivitesinden kaynaklanan yamaçlar veya kayalıklar arasındaki derin bir yarıktır. Nehirler, alttaki yüzeyleri kesmeye doğal bir eğilime sahiptir ve sonunda tortular aşağıya doğru kaldırılırken kaya katmanlarını aşındırır. Bir nehir yatağı kademeli olarak, nehrin aktığı su kütlesiyle aynı yüksekliğe sahip bir taban çizgisine ulaşacaktır. Hava koşulları ve erozyon süreçleri, nehrin kaynak suları ve haliç önemli ölçüde farklı yüksekliklerde olduğunda, özellikle daha yumuşak kaya katmanlarının hava koşullarına karşı daha dirençli sert katmanlarla iç içe geçtiği bölgelerde kanyonlar oluşturacaktır.
Bir kanyon ayrıca, Rocky Dağları, Alpler, Himalayalar veya And Dağları gibi sıradakiler gibi iki dağ zirvesi arasındaki bir yarıktan da görülebilir. Genellikle bir nehir veya dere, dağlar arasında bu tür yarıklar açar. Dağ tipi kanyonların örnekleri, Utah'daki Provo Kanyonu veya Kaliforniya'nın Sierra Nevada'sındaki Yosemite Vadisi'dir. Dağların içindeki kanyonlara veya sadece bir tarafında açıklığı olan kanyonlara kutu kanyon denir. Yarık kanyonlar, genellikle düz duvarlara sahip çok dar kanyonlardır.
Kıta yamacının deniz tabanındaki dik kenarlı vadiler, denizaltı kanyonları olarak adlandırılır. Karadaki kanyonların aksine, denizaltı kanyonlarının bulanıklık akıntıları ve heyelanlardan oluştuğu düşünülüyor.
Birçok kanyonu; uzun süreli erozyonların, yaylalar üzerinde oluşturduğu bilinmektedir. Kanyon yapılarının iki yanlarındaki duvarlar, erozyon ve aşınmaya dayanıklı sert kayalardan oluşur. Bunlar granit ya da kumtaşı gibi oluşumlardır. Kanyon oluşumunda hızlandırıcı etkisi olan hava akımları kuru alanlarda sulak bölgelere nazaran daha etkili olduklarından, kanyonlara bu tür bölgelerde daha sık rastlanır. Sualtı Kanyonları adından da anlaşılacağı üzere, deniz taban seviyesinde oluşan kanyon yapılarıdır. Karasal olanlarla hemen hemen aynı özelliklere sahip olan ve genellikle nehir ağızlarında vücut bulan bu yapıların oluşumlarında, sualtı akıntıları temel etkendir.
Kanyonlar kurak bölgelerde ıslak alanlardan çok daha yaygındır, çünkü fiziksel ayrışma kurak bölgelerde daha lokalize bir etkiye sahiptir. Nehirden gelen rüzgar ve su gibi daha az dirençli malzemeleri aşındırmak ve kesmek için birleşir. Suyun donması ve genişlemesi de kanyonların oluşmasına yardımcı olur. Su, kayalar arasındaki çatlaklara sızar ve donar, kayaları birbirinden ayırır ve sonunda Don sıkışması olarak bilinen bir süreçte büyük parçaların Kanyon duvarlarını kırmasına neden olur.
Bu doğal oluşumun Dünya'da en bilinen ve en büyük örneği Amerika'da bulunan Antilop Kanyonu ile Arizona'da bulunan Büyük kanyon'dur. Amerika Birleşik Devletleri'nin güneydoğusunda yer alan bu kanyon arkeolojik önem taşır; bunun nedeni Amerika kıtasının ilk sahipleri olarak da bilinen Kadim Pueblo Halkının bu çevrede geniş yerleşimler kurmuş olmasıdır.
Kanyon, Karstik kalkerli arazilerde oluşan çok derin vadilerdir.Türkiye'de kanyon vadilere Kapız adı da verilir.
Geniş bir kanyonun içinden akan bir nehir, duvarları jeolojik bir merdiveni andıran kanyonlar oluştururabilir. Bunlar siperli nehir (entrenched river) olarak anılırlar zira bu tip nehirlerin akış yollarını değiştirmeleri epey zordur. Kolorado Nehri ve Snake Nehri (ABD kuzey-doğu) bu yapılara örnek teşkil edebilecek iki nehirdir.

Bir kutu kanyonu, genellikle bir nehir kanyonundan daha kısa ve daha dar olan, üç tarafı dik duvarlara sahip, sadece kanyonun ağzından erişime ve çıkışa izin veren küçük bir kanyondur. Kutu kanyonları, Batı Amerika Birleşik Devletleri'nde, girişlerinin çitle çevrili olduğu uygun ağıllar olarak sıklıkla kullanılmıştır.
Amerika Birleşik Devletleri'nin Colorado eyaletinde Ouray ilçesinde Box Canyon (Kutu Kanyon) yer almaktadır. Bir maden kampı olarak kuruldu ve Ouray şehrinin kendisini kalıcı bir topluluk olarak kurmasına yardımcı oldu. Box Canyon, şelalenin yaklaşık yüz metre uzadığı kuvarsit duvarlara sahip 285 feet (87 m) bir şelale olan Box Canyon Falls'a ev sahipliği yapmaktadır. Kanyona erişim, şelalenin tabanına kısa, 500 feet (150 m) ayak izi veya şelalenin tepesine giden dik bir iz ile yapılır.Kanyona giden parkurları kullanmak için bir ücret gereklidir.

Büyük Kanyon 'un bir Avrupalı tarafından fark edilmesi ilk kez 1540 yılında; İspanyol Garcia Lopez de Cardenas tarafından olmuştur. İlk bilimsel araştırma ise John Wesley Powell eşliğinde 1869'da gerçekleşmiştir. Kızılderililer ise kanyonun duvarlarında yerleşim birimleri kurmuşlardır. ABD'de yer alan kuzey Arizona'daki büyük kanyon ortalama 1600 m derinliktedir ve 4.17 trilyon metreküp hacme sahiptir. Bu kanyon, Dünyanın Yeni Yedi Harikası anketinde 28. finalist idi. Bazıları bunu dünyanın yeni doğal harikası olarak isimlendirdi.
Not: En büyük demek kesinlik içermez çünkü bir kanyonun derinliği, uzunluğu, sisteminin toplam alanı olmak üzere büyüklüğü değerlendirilir. Himalayalar'daki büyük kanyonların erişilemez oluşu en büyük kanyon tanımı için yeterli değildir. En derin kanyon tanımı özellikle daha kanyonlarının yanı sıra düz platolardan (kenar yüksekliğine sahip) kanyonları içeriyorsa bu tanım da doğruluğu göstermemektedir.
Tibet'teki Yarlung Tsangpo Nehri boyunca uzanan Yarlung Tsangpo Büyük Kanyonu kimileri tarafından 5500 m olarak dünyanın en derin kanyonu kabul edilmektedir.Bu kanyon ABD'deki kanyondan biraz daha uzundur. Boğazları nehrin seviyesi ile onu çevreleyen tepeler arasında 6400 m (21.000 ft)farkla orta batı Nepal'deki Kali Gandaki vadisinin En derin kanyon olduğunu düşünmektedir.
Cotahuasi Kanyonu Ve güney Peru'daki Colca kanyonu Amerika'nın en derin kanyonu olmakta birbirini izlemektedir, her ikisi de 3500 metre derinliğe sahiptir.
Afrika'daki en büyük kanyon ise Namibya'daki Balık Nehri kanyonudur.
2013'ün ağustos ayında Ice Bridge operasyonunda (kutup buzundaki değişiklikleri izleyen NASA görevidir) edilen analize dayanarak Grönland Büyük Kanyonun keşfi bildirildi. Bir buz tabakasının altında bulunan bu kanyon 750 km uzunluğunda ölçülerek dünyanın en uzun kanyonu olduğu çıkarımı yapılmıştır.
Avustralya'daki Capertee Vadisi genişlik bakımından dünyanın en büyük ikinci kanyonu olarak bilinmektedir.

Bazı kanyonlar kayda değer kültürel öneme sahiptir. Afrika'da Olduvai Vadisinde insan kalıntılarına rastlanmıştır ABD'nin güney batısında kanyonlar eski Pueblo halkı tarafından inşa edilen çok sayıda uçurumdan dolayı arkeolojik öneme sahiptir.
Dünyada modernleşmenin beraberinde getirdiği yeni yaşam şekli, insanları başta çevre sorunları olmak üzere yoğun iş hayatı, trafik, stres, çevre sorunları gibi çağımızın sorunlarıyla karşı karşıya bırakmıştır.
Özellikle doğa sporlarına düşkün olanların ilgisini çekiyorlar. Anadolu coğrafyası oldukça zengin doğası ile bünyesinde çok sayıda kanyon barındırıyor
Kanyonların turizm destinasyonlarının odağında olmaları Kanyonlar Bölgesi olarak isimlendirebileceğimiz, özellikle Pınarbaşı, Azdavay, Şenpazar, Küre ve Cide ilçelerinin bulunduğu Kastamonu'nun Kuzey Batı bölgesinde turizm yönlendirmesinde temel değer olarak yer alacaktır.

Fish River Kanyon

Blyde River Canyon
Oribi Gorge

Atuel Kanyon, Mendoza Bolgesi

Itaimbezinho Kanyonu, Rio Grande do Sul

Büyük Stikine Kanyonu, Britanya Kolumbiyası
Horseshoe Kanyonu, Alberta
Niagara Boğazı, Ontario
Ouimet Kanyon, Ontario

Chicamocha Kanyonu, Santander Department

Barranca de Oblatos, Jalisco
Copper Kanyonu, Chihuahua
Sumidero Kanyonu, Chiapas

Del Pato Kanyonu, Ancash Region
Colca Kanyonu, Arequipa Region
Cotahuasi Kanyonu, Arequipa Region

Antelope Kanyonu, Arizona
Elma Nehri Kanyonu, Illinois
Gunnison Siyah Kanyonu, Colorado
Siyah Su Kanyonu, West Virginia
Breaks Kanyonu, Kentucky Ve Virginia
Cane Creek Kanyonu, Alabama
Kanyon Chelly, Arizona
Cheat Kanyonu, West Virginia
Clifton Boğazı, Ohio
Clifty Creek Falls, Indiana
Cloudland Kanyonu, Georgia
Kolombiya Nehri Boğazı, Oregon ve Washington
Conkle’s Hollow, Ohio
Crooked Nehri Boğazı, Oregon
Dismals Kanyonu, Alabama
Glen Kanyonu, Utah ve Arizona
Glenwood Kanyonu, Colorado
Büyük Kanyon, Arizona
Yellowstone Büyük Kanyonu, Wyoming
Gulf Hagas, Maine
Hells Kanyonu, Idaho, Oregon, Washington
Leslie Gulch, Oregon
Linville Boğazı, North Carolina
Little Büyük Kanyonu, Illinois
Little Nehri Kanyonu, Alabama
McCormick's Deresi Kanyonu, Indiana
New Nehir Kanyonu, West Virginia
Oneonta Boğazı, Oregon
Palo Duro Kanyonu, Texas
Pine Deresi Kanyonu, Pennsylvania
Providence Kanyonu, Georgia
Quechee Boğazı, Vermont
Red Nehri Kanyonu, Kentucky
Rio Büyük Boğazı, New Mexico
Yılan Nehri Kanyonu, Idaho
Tallulah Gorge, Georgia
Tennessee Nehri Kanyonu, Alabama ve Tennessee
The Trough, West Virginia
Waimea Kanyonu, Hawaii
Walls of Jericho, Alabama
Zion Kanyonu, Utah
Royal Kanyonu,Kolorado
Kings Kanyon Ulusal Parkı, Kaliforniya

Üç Vadi, Chongqing
Zıplayan Kaplan Vadisi, Yunnan
Yarlung Zangbo Büyük Kanyon, Tibet Özerk Bölgesi

Gandikota (Kapada,Andhra Pradesh)
Raneh Şelaleleri (Madhya Pradesh, Chhatarpur)
Garadia Mahadev, (Kota,Rajasthan)
Batı Gat Dağları, İdukki (Kerala)

Kahverengi Kanyon, (Semerang, Orta cava)
Cukang Taneuh (Pangandaran, Batı Cava)

Tarako Vadisi (Hualien)

Afganistan,Tang-e Gharu
Japonya- Tenryü-kyö
Kazakistan-Charyn Kanyonu
Nepal-Kal

Kartografya ya da haritacılık, harita yapımı ve kullanımı bilim, sanat ve teknolojisidir. Harita kavramı geniş kapsamlı olup, coğrafi/mekansal referanslı bilgileri sunan çeşitli grafik gösterimleri ve materyalleri de kapsamaktadır. Bu tanım hâlen geçerli olmasına rağmen güncel bir kartografya tanımı aşağıdaki gibi yapılabilir: Kartografya, mekansal bilgileri analog ya da sayısal biçimde toplayan, modelleyen, yapılandıran, değerlendiren, saklayan, çeşitli ortamlarda anlaşılır ve yansız (objektif) biçimde sunan (coğrafi bilginin kartografik iletişim bağlamında kullanıcıya iletilmesi) bir disiplindir.
Günümüzde kartografik çalışmalar, büyük oranda coğrafi bilgi sistemi (CBS) teknolojisi aracılığıyla gerçekleştirilmektedir. Mekansal veri işleme bağlamında Coğrafi Bilgi Sistemleri (CBS) hangi disiplinde uygulanırsa uygulansın, mekansal veriler obje tabanlı bir yapıya dönüştürülmeli, saklanmalı, analiz edilmeli ve kartografik olarak sunulmalıdır. Bu kapsamdaki işlemler ya kartografyanın uygulama alanındadır ya da kartografyanın uygulama alanını tamamlayıcı niteliktedir.
Kartografya alanında çalışan kişiler kartograf olarak adlandırılır. Kartograflar, yeryüzü üzerinde gördükleri gerçek objeleri ya da elde ettikleri bilgiler ile şekillendirdikleri konuları belirli kartografik kurallar çerçevesinde bir haritaya aktarırlar. Bu bilgilerin haritaya aktarılmasındaki amaç, haritaya aktarılan bilginin diğer insanlara ulaştırılması ve diğer bilim dalları tarafından kullanılmasına imkân vermektir.

Uluslararası Kartografya Birliği (International Cartographic Association - ICA) 6 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TMMOB HKMO Kartografya ve Mekansal Bilişim Komisyonu 10 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kasaba, köyden büyük şehirden küçük yerleşim yeri. Henüz kırsal özelliklerini yitirmediği için şehir değildir fakat belirli oranda sanayi ve ticaret faaliyetlerine sahip olduğu için de köy olarak adlandırılamaz. Köy Kanunu, 2.000 ilâ 20.000 arası nüfusa sahip yerler için "kasaba" demektedir.
1924 kabul tarihli ve hâlen yürürlükte olan Köy Kanunu'nda kasabanın ne olduğu tanımlansa da (m.1) Türk hukukunda "kasaba" diye bir kamu tüzel kişisi bulunmamaktadır. Bu fark, söz konusu kanunun eski ve günümüz şartlarına yönelik revize edilmemiş olmasından dolayı süregelmektedir. Kısaca, bu nüfus aralığındaki idari birimlere kasaba denmesinin hukukî bir dayanağı yoktur; bunlar, büyüklük ve konumlarına göre köy, mahalle, belde veyahut ilçe merkezi olarak  farklı idari statülerde bulunurlar.

Kasaba merkezi
Askerî kasaba
Pazar kasabası
Balıkçı kasabası
Sahil kasabası
Banliyö kasabası
Belde
Mahalle
Belediye
Banliyö
Kenar şehir

Kitâb-ı Bahriye (Osmanlıca: كتاب بحرية), Osmanlı Kaptan-ı Deryası (amirali) Piri Reis'in hazırladığı Akdeniz kıyılarına ait ayrıntılı bir harita-kılavuzdur. Kitap, denizcilere Akdeniz kıyıları, adaları, geçitleri, boğazları, körfezleri, fırtına halinde nereye sığınılacağı, limanlara nasıl yaklaşılacağı hakkında bilgiler, ayrıca limanlar arasında gitmek için kesin rotalar verir.
Kitab-ı Bahriye'nin iki versiyonu vardır. Birincisi 1521 tarihlidir ve denizcilerin kullanımı için yapılmıştır. İkincisi 1526'da Kanuni Sultan Süleyman'a sunulmak üzere hazırlanmış daha ayrıntılı ve süslü bir eserdir.

Büyük bir denizci olduğu kadar büyük bir haritacı da olan Piri Reis, gezip gördüğü yerler hakkında bilgileri kaydetmiş ve onların haritalarını çizmiştir. 1511-13 yılları arasında birinci dünya haritasını çizerken seyir notlarını da bir kitap olarak düzenlemeye başlamıştır. Sonunda, yabancı kaynaklardan da yararlanarak bu yerlerin tarihî ve coğrafi özelliklerini 1521 tarihinde tamamladığı Kitab-ı Bahriye'de toplamıştır.
1524 yılında Kanuni Sultan Süleyman'ın damadı ve sadrazamı Pargalı İbrahim Paşa, Mısır'a sefer yaparken, Piri Reis'i de yanına kılavuz kaptan olarak alır. Piri Reis'in sefer sırasında kendi hazırladığı kılavuzdan yararlandığını fark eden Sadrazam, Piri Reis'ten eserin temize çekilerek Kanuni Sultan Süleyman'a sunulmasını ister. Piri Reis, usta hattatlar ve çizimcilere yaptırılan yeni Kitab-ı Bahriye'sini 1526'da Kanuni'ye armağan eder.
Ancak 15 Kasım 2005 tarihinde hattat Fuat Başar tarafından haritanın orijinali üzerinde yapılan bilirkişi incelemesi sonucunda, Piri Reis Haritası üzerinde oynama yapıldığı sonucuna varılmıştır. Gerek haritadaki yazılar gerekse Kitab-ı Bahriye adlı eserin tüm ciltlerinde inceleme yapılmış, kitabın tüm ciltlerindeki yazıların aynı kalemden çıktığı ve yazıların talik kırması tarzında yazıldığı ortaya konmuştur. Yine Piri Reis'in 1513 tarihli Dünya Haritası üzerindeki Osmanlıca yazılar da aynı tarzda, yani talik kırması ve aynı kalemden çıkmadır. Ancak ilginç olan nokta ise sol tarafta, Güney Amerika hattı üzerindeki yazılar nesih kırmasıdır ve farklı bir kişi tarafından yazılmıştır. Usta bir hattat bu farkı görebilir. Ayrıca bu yazılar alelade kâtip yazılarıdır. Ayrıca Kanuni Sultan Süleyman'a hediye edilmesi gereken Kitab-ı Bahriye'nin hattat yazısı ile özel işlenmeli olması gerekliyken, bu özelliğe rastlanmaması da dikkat çekicidir.
Kitab-ı Bahriye'nin 1526 sürümünde Akdeniz ve Ege'nin 290 haritası vardır. Bunu izleyen yüzyıl boyunca Kitab-ı Bahriye'nin ilk nüshasından daha da gösterişli çeşitli kopyaları yapılır. İşlevselliği artsın diye sonraki yıllarda yapılan kopyalarına Marmara Denizi kıyı ve adaları ile İstanbul da ilave edilir.

Güzelliği bir yana, bu ikinci sürüm denizcilikle ilgili pek çok bilgi içerir: Birinci bölümün konuları fırtınalar, pusula, portolan (bir limanın ya da kıyının bir bölümünün, büyük ölçekte yapılmış haritası) haritaları, yıldızlarla yön bulma, okyanuslar ve onları çevreleyen kara parçalarıdır. Ayrıca Avrupalı kâşiflerin seyahatleri hakkında da bilgiler vardır, bunların arasında Kristof Kolomb'un Yeni Dünya'yı keşfine ve Portekizlilerin Hint Okyanusu'na seferlerine değinilir.
İkinci kısım, portolan tarzı harita ve seyir kılavuzlarından oluşur. Her bölüm söz konusu ada veya kıyının bir haritasını içerir. Bu bölümlerden birinci kitapta 132, ikincisinde 210 tane vardır. Kitab-ı Bahriye'nin ikinci bölümü, Çanakkale Boğazı ile Sultaniye ve Kilitbahir kalelerinin anlatımı ile başlar. Ege Denizi adaları ve kıyıları, Yunanistan kıyıları, Mora Yarımadası, Adriyatik kıyıları, İtalya kıyıları, Sicilya, Sardinya, Korsika adaları, Fransa kıyıları, İspanya kıyı ve limanları, Kanarya Adaları, Kuzey Afrika kıyıları, Mısır ve Nil nehri, Doğu Akdeniz kıyıları, Girit ve Kıbrıs, Anadolu'nun güney ve Ege kıyıları ve adaları, Gelibolu ile Saros Körfezi anlatılır. Kentlerdeki önemli anıt ve binaların çizimlerinin de yer aldığı kitapta ayrıca Piri Reis'e ait biyografik bilgiler de bulunur.
Kitapta, Piri Reis, Akdeniz'le ilgili bunca bilginin büyük bir parşömen üzerine çizmek yerine bir kitapta toplamasının nedenini açıklamış, elindeki bilgilerin tek bir haritaya sığdırılmasının kullanışsız olacağını belirtmiştir.
Kitabı Bahriye, Anadolu sahillerinin özelliklerini karış karış veren değerli bir coğrafya kitabı olarak bugün dahi geçerlidir.

Kitab-ı Bahriye'nin kopyaları Avrupa'nın çeşitli kütüphanelerinde bulunur. Birinci kitabın suretleri İstanbul'da Topkapı Sarayı'nda, Nurosmaniye Kütüphanesi'nde ve Süleymaniye Kütüphanesi'nde, Bolonya'da Bibliotheque de l'Universite'de, Viyana'da Nationalbibliothek'te, Dresden'de Staatbibliotek'te, Paris'te Bibliotheque Nationale'de, Londra'da British Museum'da, Oxford'da Bodlein Library'de, Baltimore'da Walters Art Gallery'de bulunur. İkinci kitabın suretleri İstanbul'da Topkapı Sarayı'nda, Köprülüzade Fazıl Ahmed Paşa Kütüphanesi'nde, Süleymaniye Kütüphanesi'nde ve Paris Kütüphanesi'nde bulunur.

Kitabı Bahriye, Pirî REİS, TTK Yayınları, 2002; ISBN 975-16-1544-5

Yelkenci Deniz Portali: "Kitab-ı Bahriye"
muslimheritage.com: "Piri Reis and the Book of Sea Lore (Kitab-I Bahriye)" 29 Mart 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
"The Ottomans and Their Rivals, Galleys and Galleons, Portolan Charts and Isolarii" Kitab-ı Bahriye'deki tekne türleri (İngilizce).

Nemlioğlu Koca, Yasemin (Temmuz 2020). "Coğrafyayı okumak: Kitab-ı Bahriye nüshaları üzerine sistematik bir değerlendirme". lnternational Journal of Geography and Geography Education. Marmara Üniversitesi (42): 504-526. doi:10.32003/igge.734091. 16 Ocak 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi14 Ocak 2021. 

Kongre Kütüphanesi nüshası7 Ağustos 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

İklim bilimi ya da klimatoloji, atmosfer içerisinde meydana gelen hava olayları ile yeryüzünde görülen iklim tiplerini inceleyen bilim dalı. Klimatoloji ile ilgilenen bilim insanlarına klimatolog denir.
İklim biliminin konusu olan iklim, geniş bir sahada uzun yıllar boyunca görülen atmosfer olaylarının ortalama hâlidir. İklim coğrafi yeryüzünün şekillenmesi ve tüm yaşamı çok yakından kontrol etmektedir. İklim bilimi, hava olaylarını yakından tanımak için fiziğin bir alt dalı olan meteorolojinin verilerinden geniş ölçüde yararlanır. Meteorolojinin yaptığı gözlemleri alır ve insan, canlı yaşamı açısından inceleyerek açıklamaya çalışır.
Yeryüzünde görülen başlıca iklim tiplerini, oluşum nedenlerini, özelliklerini ve insan yaşamı üzerine etkilerini, iklim elemanlarını (sıcaklık, basınç ve rüzgârlar, nemlilik ve yağış) konularını inceleyen fiziki coğrafya alt dalıdır. Ortalama 50-100 yıllık hava durumu ortalamaları alınarak iklim hakkında bilgiler oluşturulabilir.

Atmosfer (Havaküre): Yer çekiminin etkisiyle yer küreyi çepeçevre saran ve çeşitli gazlardan oluşan doğal bir ortamdır.
İklim olayları bu katmanda gerçekleşir. Bu katmanda meydana gelen olaylar Klimatoloji tarafından incelenir. Bu bilim dalıyla ilgilenen her kimseye Klimatolog denir.

Litosfer (Taşküre): Dünya'nın kabuklaşmış ve tamamen soğumasıyla katılaşmış dış yüzeydir. Dağ, plato, ova ve vadi gibi yer şekilleri kayaç ve toprakları oluşturan unsurlardır.
Litosferde meydana gelen olaylar Jeomorfoloji' 'tarafından incelenir. Bu bilim dalıyla ilgilenen her kimseye Jeomorfolog denir.

Hidrosfer (Suküre): Okyanus, deniz, göl, akarsu, kaynak suları, buzullar ve yer altı sularının hepsine verilen isimdir. Yer üstündeki su kaynakları Hidrografya tarafından incelenir.
Biyosfer (Canlı Küre): Taş küre, hava küre ve su küre içinde yaşayan canlılardan oluşur. İnsanlar, hayvanlar, bitkiler ve çeşitli mikroorganizmalar biyosferi oluşturan başlıca unsurlardır.
Biyosferdeki canlılar Biyocoğrafya tarafından incelenir.

Küresel koordinat sistemi, üç boyutlu uzayda nokta belirtmenin bir yoludur.
Küre üzerindeki bir nokta bu sistemde üç tane bileşenle ifade edilir, bunlar r, 
  
    
      
        θ
      
    
    {\displaystyle \theta }
  
 ve 
  
    
      
        ϕ
      
    
    {\displaystyle \phi }
  
' dir. Koordinatların tanımlı oldukları aralıklar ve tanımları şu şekilde verilir.

  
    
      
        r
        
      
    
    {\displaystyle r\,}
  
: Yarıçap P ve (0,0,0) noktası arasındaki uzaklıktır. Tanım aralığı 
  
    
      
        0
        ≤
        r
        <
        ∞
      
    
    {\displaystyle 0\leq r<\infty }
  
 olarak verilir.

  
    
      
        θ
        
      
    
    {\displaystyle \theta \,}
  
: Enlem, z-ekseni ve çap arasındaki açıdır. 
  
    
      
        0
        ≤
        θ
        ≤
        
          180
          
            ∘
          
        
      
    
    {\displaystyle 0\leq \theta \leq 180^{\circ }}
  
 aralığında tanımlıdır. Polar açı olarak da adlandırılır.

  
    
      
        ϕ
        
      
    
    {\displaystyle \phi \,}
  
: Boylam, x-ekseni ile çapın xy-düzlemine izdüşümü (
  
    
      
        ρ
      
    
    {\displaystyle \rho }
  
) arasındaki açıdır. 
  
    
      
        0
        ≤
        ϕ
        <
        
          360
          
            ∘
          
        
      
    
    {\displaystyle 0\leq \phi <360^{\circ }}
  
 aralığında tanımlıdır. Diğer bir adı azimütal açıdır.
Bu sistem, dünya üzerinde coğrafi konum belirlerken kullanılan sistemdir. Dünya' nın yüzeyi üzerinde her noktada yarıçap aynı olduğundan, sadece enlem ve boylam ile bir yer belirlenebilir. Ayrıca fizikte küresel yapıya sahip sistemler, (dünya, güneş, yüklü bilye vs.) ele alınırken yine küresel koordinatlara geçiş yapılır. Küresel koordinatlarla Kartezyen koordinatlar arasındaki bağıntılar şu şekildedir.

  
    
      
        x
        =
        r
        sin
        ⁡
        θ
        cos
        ⁡
        ϕ
        
      
    
    {\displaystyle x=r\sin \theta \cos \phi \,}
  

  
    
      
        y
        =
        r
        sin
        ⁡
        θ
        sin
        ⁡
        ϕ
        
      
    
    {\displaystyle y=r\sin \theta \sin \phi \,}
  

  
    
      
        z
        =
        r
        cos
        ⁡
        θ
        
      
    
    {\displaystyle z=r\cos \theta \,}
  

Küresel koordinatlarda Laplasyen, diverjans ve gradyan Kartezyen koordinatlardakinden farklıdır. Jakobyen kullanılarak diferansiyel eleman hesaplanabileceği gibi şekilden de P noktası etrafında sonsuz küçük bir hacim elemanının büyüklüğü şu şekilde hesaplabilir.

  
    
      
        d
        V
        =
        (
        ρ
        d
        ϕ
        )
        (
        r
        d
        θ
        )
        d
        r
        =
        
          r
          
            2
          
        
        sin
        ⁡
        θ
        d
        r
        d
        θ
        d
        ϕ
        
      
    
    {\displaystyle dV=(\rho d\phi )(rd\theta )dr=r^{2}\sin \theta drd\theta d\phi \,}
  

Bu hacim elemanı bütün küre üzerinden integral alınarak R yarıçaplı kürenin hacmi bulunur.

  
    
      
        V
        =
        ∫
        d
        V
        =
        
          ∫
          
            r
            =
            0
          
          
            R
          
        
        
          r
          
            2
          
        
        d
        r
        
          ∫
          
            θ
            =
            0
          
          
            π
          
        
        sin
        ⁡
        θ
        d
        θ
        
          ∫
          
            ϕ
            =
            0
          
          
            2
            π
          
        
        d
        ϕ
        =
        
          
            4
            3
          
        
        π
        
          R
          
            3
          
        
      
    
    {\displaystyle V=\int dV=\int _{r=0}^{R}r^{2}dr\int _{\theta =0}^{\pi }\sin \theta d\theta \int _{\phi =0}^{2\pi }d\phi ={\frac {4}{3}}\pi R^{3}}
  

Kalınlığı olmayan bir hacim elemanı, alan elemanı olacağından sonsuz küçük yüzey elemanı şu şekilde ele alınır.

  
    
      
        d
        A
        =
        (
        ρ
        d
        ϕ
        )
        (
        r
        d
        θ
        )
        =
        
          r
          
            2
          
        
        sin
        ⁡
        θ
        d
        θ
        d
        ϕ
        
      
    
    {\displaystyle dA=(\rho d\phi )(rd\theta )=r^{2}\sin \theta d\theta d\phi \,}
  

Bu eleman bütün küre yüzeyi üzerinden integre edilirse R yarıçaplı kürenin alanı da bulunabilir.

  
    
      
        A
        =
        ∫
        d
        A
        =
        
          R
          
            2
          
        
        
          ∫
          
            θ
            =
            0
          
          
            π
          
        
        sin
        ⁡
        θ
        d
        θ
        
          ∫
          
            ϕ
            =
            0
          
          
            2
            π
          
        
        d
        ϕ
        =
        4
        π
        
          R
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle A=\int dA=R^{2}\int _{\theta =0}^{\pi }\sin \theta d\theta \int _{\phi =0}^{2\pi }d\phi =4\pi R^{2}}
  

Fizikte bu integraller herhangi bir yoğunluk fonksiyonuyla verilmiş elektrik ve yerçekimi alanındaki küreler için sıklıkla çözülür.

Aşağıdaki denklemler varsayımı şu θ  eğim z den  (polar) axis (belirsiz x, y ve z ile karşılıklı olarak normaldir):
çizgisel öge için 
  
    
      
        (
        r
        ,
        θ
        ,
        φ
        )
      
    
    {\displaystyle (r,\theta ,\varphi )}
  
 dan 
  
    
      
        (
        r
        +
        
          d
        
        r
        ,
        
        θ
        +
        
          d
        
        θ
        ,
        
        φ
        +
        
          d
        
        φ
        )
      
    
    {\displaystyle (r+\mathrm {d} r,\,\theta +\mathrm {d} \theta ,\,\varphi +\mathrm {d} \varphi )}
  
 ya sonsuz yer değiştirmedir.

  
    
      
        
          d
        
        
          r
        
        =
        
          d
        
        r
        
        
          
            
              r
              ^
            
          
        
        +
        r
        
        
          d
        
        θ
        
        
          
            
              θ
              ^
            
          
        
        +
        r
        sin
        ⁡
        
          θ
        
        
        
          d
        
        φ
        
        
          
            
              φ
              ^
            
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle \mathrm {d} \mathbf {r} =\mathrm {d} r\,{\boldsymbol {\hat {r}}}+r\,\mathrm {d} \theta \,{\boldsymbol {\hat {\theta }}}+r\sin {\theta }\,\mathrm {d} \varphi \,\mathbf {\boldsymbol {\hat {\varphi }}} .}
  

burada

  
    
      
        
          
            
              r
              ^
            
          
        
        =
        sin
        ⁡
        (
        θ
        )
        cos
        ⁡
        (
        φ
        )
        
          
            
              ı
              ^
            
          
        
        +
        sin
        ⁡
        (
        θ
        )
        sin
        ⁡
        (
        φ
        )
        
          
            
              ȷ
              ^
            
          
        
        +
        cos
        ⁡
        (
        θ
        )
        
          
            
              k
              ^
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\boldsymbol {\hat {r}}}=\sin(\theta )\cos(\varphi ){\boldsymbol {\hat {\imath }}}+\sin(\theta )\sin(\varphi ){\boldsymbol {\hat {\jmath }}}+\cos(\theta ){\boldsymbol {\hat {k}}}}
  

  
    
      
        
          
            
              θ
              ^
            
          
        
        =
        cos
        ⁡
        (
        θ
        )
        cos
        ⁡
        (
        φ
        )
        
          
            
              ı
              ^
            
          
        
        +
        cos
        ⁡
        (
        θ
        )
        sin
        ⁡
        (
        φ
        )
        
          
            
              ȷ
              ^
            
          
        
        −
        sin
        ⁡
        (
        θ
        )
        
          
            
              k
              ^
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\boldsymbol {\hat {\theta }}}=\cos(\theta )\cos(\varphi ){\boldsymbol {\hat {\imath }}}+\cos(\theta )\sin(\varphi ){\boldsymbol {\hat {\jmath }}}-\sin(\theta ){\boldsymbol {\hat {k}}}}
  

  
    
      
        
          
            
              φ
              ^
            
          
        
        =
        −
        sin
        ⁡
        (
        φ
        )
        
          
            
              ı
              ^
            
          
        
        +
        cos
        ⁡
        (
        φ
        )
        
          
            
              ȷ
              ^
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\boldsymbol {\hat {\varphi }}}=-\sin(\varphi ){\boldsymbol {\hat {\imath }}}+\cos(\varphi ){\boldsymbol {\hat {\jmath }}}}
  

  
    
      
        r
        ,
        θ
        ,
        φ
      
    
    {\displaystyle r,\theta ,\varphi }
  
 yükselen yön içinde yerel ortogonal birim vektörlerdir, sırasıyla
ve 
  
    
      
        
          
            
              ı
              ^
            
          
        
        ,
        
          
            
              ȷ
              ^
  

Koridor, iki devlet arasında uzanan dar toprak parçası. Genellikle bir devletin komşu bir devlet veya bölgeye, açık denizlere doğru uzanan parçası şeklindedir. Siyasi, stratejik amaçlarla oluşturulmuştur. Bir bölgeye ulaşma veya başka bir devletin ulaşmasını engellemeye yöneliktir.

Danzig Koridoru, Versay Antlaşması'yla Polonya'nın denize ulaşmasını sağlamış, fakat iki Alman toprağının karadan bağlantısının kesilmesine neden olmuştur.
Laçın Koridoru, Ermenistan ile Dağlık Karabağ'ı birbirine bağlar.
Siliguri Koridoru, Hindistan'ı Bangledeş, Nepal ve Bhutan arasından kuzeydoğu topraklarına bağlayan koridor.
Çek Koridoru, I. Dünya Savaşı sonunda teklif edilen, Çekoslovakya'ı Yugoslavya'ya bağlamayı amaçlayan, uygulanmamış koridor.
Vahan Koridoru, Pakistan ve Tacikistan'ı (eski SSCB) birbirinden ayıran, Afganistan'ı Çin'e ulaştıran koridor.

Koy, göl, deniz veya okyanusların karaların içine doğru yaptığı görece sığ girintidir. 

Bir körfez, okyanus, göl veya başka bir körfez gibi daha büyük bir ana su kütlesine doğrudan bağlanan, girintili, kıyı su kütlesidir. Bazen küçük körfez (bight), geniş boğaz olarak da bilinir.
Büyük bir koy genellikle körfez veya deniz olarak adlandırılır. Bir körfez, dairesel girişi ve dar girişi olan daha küçük bir koy türüdür.

Bir fiyort, buzul aktivitesi ile şekillendirilmiş özellikle dik bir koydur.
Koylar iç içe olabilir; Örneğin, James Bay kuzeydoğu Kanada'da Hudson Bay bir koludur. Bengal Körfezi ve Hudson Körfezi gibi bazı büyük koylar çeşitli deniz jeolojisine sahiptir.
Bir Körfezi çevreleyen arazi genellikle rüzgarların gücünü azaltır ve dalgaları engeller.
Koylar, diğer kıyı şeritleri kadar çeşitli kıyı şeridi özelliklerine sahip olabilir. Bazı durumlarda, koyların "genellikle geniş, düz ön teraslı dik bir üst kıyı ile karakterize edilen" plajları vardır.
Koylar, balıkçılık için güvenli yerler sağladıkları için insan yerleşimi tarihinde önemliydi. Daha sonra deniz ticaretin in gelişmesinde önemli hale geldi. Çünkü sağladıkları güvenli demirleme, liman olarak seçimlerini teşvik etti.
Küçük koylar Fırtınalı havalarda deniz taşıtlarına sığınak olurlar. 
Koy oluşumunda ise direnci düşük çabuk çözülen kayaçlar (Kum,Kil) etkilidir.
Koylar genellikle düşük enerjili dalgalar ve genellikle kumsal plajlara sahip alanlardır.

Koyları oluşturabilecek çeşitli yollar vardır.Büyük koylar kıta kayması sonucu oluşmuşlardır.Süper kıta olarak gondvana kavisli ve girintili fay hatları boyunca dağıldı, kıtalar birbirinden ayrıldı ve dünyanın en büyük koyları oluşmuştur.
Bunlar; Gine körfezi, Basra Körfezi, Alaska Körfezi, Meksika Körfezi ve dünyanın en büyük körfezi Bengal Körfezidir.
Koyları oluşturan diğer yollar buzul ve nehir erozyonlarıdır. Buzulların oluşturduğu koylar fiyort olarak bilinir.Çoğu koy ise dalga, akıntı ve kıyı erozyonu tarafından oluşturulmaktadır.Yumuşak kayaçlar erozyonun gücünü artırır.Sert kayaçlar var ise burun oluşumuna olanak sağlar.
Ayrıca Kaliforniya Körfezi jeolojik süreç tarafından oluşturulan koya örnektir.

Liman (doğal oluşum)
Haliç
Buhta
Havan
Burun
Quba
Lagün
Ria
Koy Platformu
Büyük Pelerinler

Easterbrook, Don (1999). Surface Processes and Landforms (2. bas.). Prentice Hall
"Landforms, Erosion, and Longshore Drift". 2001. Retrieved 9 October, 2012.
Schwartz, M. (2005). "Encyclopedia of Coastal Science". Springer. ISBN 978-1-4020-1903-6 p399
Benedet, L., Klein, A., and Hsu, J. (2004). "Practical Insights and Applications of Empirical Bay Shape Equations". ICCE.
Carreck, Rosalind, ed. (1982). The Family Encyclopedia of Natural History. The Hamlyn Publishing Group. p. 202. ISBN 978-0-11-202257-2.

Kumullar, rüzgâr tarafından uçurularak bir yerde yığılan ve toplanan kum yükseltileridir. Kumul oluşumu için, ortamda kum'un bulunması ve çevrede kapalı bir bitki örtüsünün olması gerekir. Bazı çöl kumulları kilometrelerce uzunlukta ve birkaç yüz metre yükseklikte olabilir. Gevşek yapılı kumullar sürekli yer değiştirir. Bazı çöllerde kumulların yer değiştirme hızları yılda 100 metreye kadar çıkar. Kumullar Dünya'da yoğunluklu olarak sıcak ekvator kuşağında bulunurlar ve Venüs'te Mars'ta ve Satürn'ün uydularından Titan'da farklı karışım ve yoğunlukta bulunabilirler.

Kumullar, rüzgâr ve dalga faaliyetleri ile akarsu yataklarında suyun türbülanslı akış gösterdiği yerlerde oluşur. Rüzgârların biriktirmesi ile oluşan kum tepeleri, bir metre ile 200 metre yükseklikte ve birkaç metre ile yüzlerce metre uzunlukta olabilir. Dünya üzerindeki kurak alanların %20 kadarı kumullar ile kaplıdır. (1)
Kumul oluşumu için, ortamda kumun bulunması ve çevrede kapalı bir bitki örtüsünün olması gerekir. Bunun dışında, kumulların oluşup şekillenmesinde esas rol rüzgâra aittir. Hakim rüzgâr yönü ve hızları  önemlidir. Ayrıca bitki örtüsü, kum kaynağına olan mesafe, zeminin nem içeriği, zeminde yer yer bulunabilen küçük göller ve bataklıklar, zemindeki kayalık çıkıntılar gibi çeşitli tümseklerle çalı ve otsu bitkilerden oluşan engellerin de rolleri bulunur. Kumullar tüm bu etmenlere bağlı olarak farklı şekil ve boyutlarda oluşabilirler. Gevşek yapılı kumullar sürekli yer değiştirir. Bazı çöllerde kumulların yer değiştirme hızları yılda 100 metreye kadar çıkar. Rüzgârların kumları yukarı doğru itmesi ile kayma-akma yüzeyleri (slip-face) oluşur. Tepeciklerin arasında bulunan vadi veya çukurlara bolluk denir. Bir kumul alanı çeşitli şekil ve boyutlarda kumullar ile kaplı olabilir. Büyük kumul alanlarına erg denir.

Kumların birleşerek hilal şeklini oluşturduğu büyük ve geniş kumullardır. Rüzgârın tek yönden esmesi ile oluşurlar. Kayma-akma yüzeyi konkav tarafındadır. Dünya üzerindeki en büyük enine kumullar Çin'de bulunan Taklamakan Çölü'nde bulunmaktadır. (3 Kilometre)

Uzantılı kumullar olarak da bilinirler. Kum ya da hafif engebeli kum tepeleridir. Oldukça uzun olabilirler(En fazla 160 kilometre). Bazı küçük tepecikler birleşerek Y şeklindeki birleşik tepeleri oluştururlar. Oluşumlarında rüzgârın birçok yönden esmesi etkilidir. Pahas olarak bilinen bu kumullar, lös tepeleriyle benzerlik gösterebilir. Son Buzul Çağı'nda oluştukları tahmin edilmektedir.

Radyal simetrik şeklinde olan yıldız kumulları, piramidal kum tepeleridir. Çok yönlü rüzgâr rejimlerinin etkili olduğu yerlerde görülür. Üç ya da daha fazla akma-kayma yüzeyi olabilir. Yıldız kumulları yanal yerine, yukarı doğru gelişme gösterir. Hakim olarak Büyük Sahra Çölü’nde bulunurlar. Dünya üzerindeki en uzun yıldız kumulları 500 m uzunluk ile Çin’in güneydoğusundaki Badain Jaran Çölü’nde bulunmaktadır.

Kumların birleşerek yuvarlak oluşturduğu kumul şeklidir. Oval ya da dairesel şekilde olan kubbe kumullarının akma-kayma yüzeyleri genellikle bulunmaz. Yaygın bir tür değildir.

Bitki örtüsünün sınırlı veya toprakların biraz nemli olduğu alanlarda oluşur. Bunlar şapka veya firkete şeklinde bir sıralama gösterebilirler.

Uzunlamasına olarak gelişen Seif tepeleri, kıvrımlı bir yapıya sahiptir Dünya üzerinde birçok farklı türü bulunmaktadır. Çoğunlukla hâkim rüzgâr yönüne paralel uzanarak, büyük olan kumulların parçalanması ile oluşurlar. Sarp ve katı bir görünüme sahip olsa da, yer yer gevşek kumlara rastlanır. Sahra’da yaygın olarak bulunurlar bunlar içerisinde en büyük ve bilinen olanı Arap Yarımadası'nın güneyinin üçte birini kaplayan Rub’al Khali adındaki ergdir.
Rüzgâr yönünün değişmesi durumunda, Seif tepelerinde minyatür barkanlar meydana gelmektedir. Meydana gelen barkanlar uzun süre hâkim olduktan sonra yerini eski forma bırakır. Rüzgârın tek yönden estiği zamanlarda minyatür barkanların arasında korunaklı oluklar oluşur. Uzunlamasına kumullar, kayma-akma yönünün kaynağını rüzgârın kuvvetlice estiği yerden alır.
Uzunlamasına olarak gelişen bir kumul, bazı durumlarda rüzgârın esme durumuna bağlı olarak dik bir şekilde oluşur.

Hakim rüzgârların ters yöne esmesiyle meydana gelir. Bu tepelerin üç çeşidi vardır; Basit, bileşik, karmaşık. Basit tepelerin temel şekli geometriktir. En az kayma-ama yüzeyine sahip olan tepelerdir. Bileşik ve karmaşık tepelerde rüzgârın esme yönü ve şiddeti oldukça etkilidir.

Jeolojide “mega ripple” olarak bilinir. Su akışının etkili olduğu kum veya çakıl yataklarında oluşur. Doğal (nehir ve haliç gibi)ya da yapay (kanallar ve boru hatları gibi)olarak her yerde meydana gelebilir. Bu tepelerin en dikkat çekici özelliği, dalga boyu ve yüksekliğinin bir tren oluşturacak şekilde aynı olmasıdır.

Kumların, dalgalar ve rüzgârlar yardımıyla sıkışıp sertleşmesiyle oluşur. Bu tabakalı kum tepeleri için, Güneybatı Devletleri argo bir terim olan “Slickrock” kullanır. Örneklerine Amerika Birleşik Devletleri’nde bulunan Zion National Park da sıkça rastlanır.

Kurak bölgeler dışında kumulların en fazla görüldüğü sahalar kıyı bölgeleridir. Bu bölgedeki kumullara kıyı kumulları denir.
Rüzgâr tarafından plajdan kaldırılan kumullar geride kendileri tutacak herhangi bir engele rastladıkları takdirde orada birikmekte ve tepecikler meydana getirmektedir. Bunların boyutları yani uzunluk ve yükseklikleri çok değişiktir. Serbest olarak oluşan her bir kumulun rüzgâra bakan tarafı az eğimli diğer tarafı fazla eğimlidir. Bu sebeple bir tepenin profilinde belirgin bir disimetri bulunur.
Kıyı kumulları yeni ve eski olmak üzere iki gruba ayrılabilir. Yeni kumullar ön tarafta bulunurlar. Bunların başlıca özelliği hareket halinde oluşları ve değişikliklere uğramalarıdır. Bazılarının üzerinde yer yer bitkiler bulunmakla birlikte, çoğu çıplaktır ve hepsinde de rüzgârın erozyon ve taşıma faaliyeti kendini kuvvetle gösterir. Bunun sonucu olarak bu tepecikler sık sık yer değiştirirler. Daha doğrusu bunlar ortadan kalkarak biraz ötede yenileri oluşur. Kumulların bazen uçları rüzgârın geldiği tarafından aksine dönük hilaller (barkanlar) şeklini de almaktadır.

Kum tepelerinin canlı yaşamı üzerinde olumsuz etkileri olabilir. Kum tepeleri farklı yollar ile hareket eder. Rüzgârlara bağlı olarak kum parçacıkları zıplayan bir top gibi değişik yönlere savrulur. Rüzgârın şiddeti artıkça parçacıklar havada çarpışır büyük toz fırtınaları meydana gelir.Kumlar Afrika, Orta Doğu ve Çin’de beşeri yapıları büyük ölçüde etkiler. Bazı yerlerde biriken kumların etrafa dağılmasını önlemek için yolların kenarına çitler yapılır.

Atalay, İ., Açıklamalı Türkçe-İngilizce Doğa Bilimleri Sözlüğü.Coğrafya-Ekoloji-Ekosistem: META Basım Matbaacılık Hizmetleri, Bornova, İzmir.
Atalay, İ., (2005), Genel Fiziki Coğrafya(5.Baskı),META Basım Matbaacılık, İzmir

Kurutulmuş arazi, deniz, göl veya bataklık gibi sulak alanlardan suyun uzaklaştırılması ile elde edilen topraklardır. Denizden kurutma yöntemi ile arazi kazanan en önemli ülke Hollanda'dır. Polder adı verilen topraklar denizden elde edilmiştir.
Türkiye'de bataklıklar uzun yıllar sıtma kaynağı ve kazanılacak tarımsal arazi olarak görülmüştür. Sakarya Gökçeören Gölü kurutma çalışmaları aynı nedenlerle Osmanlı devrinde 1890 yılında başlamıştır. 1950 yılında bataklıkların kurutulması ile ilgili kanun yayınlanmıştır. Kanunun bataklıkların kurutulmasını teşvik ettiği görülür. Vatandaş bir bataklığı kuruttuğunda arazi kendisine verilecek, tapusuna sahip olacaktır.
Kurutulan sulak alanlar ekosistem açısından oldukça önemli yerlerdir:

Tropikal bölgelerden sonra en büyük organik madde üreten alanlardır.
Büyük miktarda karbon depo alanlarıdır. Karbonun atmosferden çekilmesi küresel ısınmayı yavaşlatır.
Su kirletici maddeleri çekerek nehir ve göllerin temiz kalmasını sağlarlar.
Sel sularının toplanma alanıdır. Çevrenin bu açıdan zarar görmesini engellerler.
Pek çok kuş türünün yaşam alanıdır. Özellikle kışın topraklar kar örtüsü altında kaldığında, kuşların temel beslenme alandır.
Göçmen kuşların uğrak yerleridir.
Türkiye'de 1991 yılında Çevre Bakanlığı kurulmuş, Sulak alanlar birimi oluşturulmuştur. 1993 yılında sulak alanların korunması genelgesi yayınlanmıştır. 1994'te Ramsar Sözleşmesi imzalanmıştır. Sözleşme tüm sulak alanların korunmasını amaçlamaktadır.
Türkiye son 60 yılda Marmara Denizi büyüklüğünde, 1.400 hektar sulak alanını kaybetmiştir. Kurutma iki yolla olmaktadır:

Doğrudan kurutma:1953 yılından sonra DSİ (Devlet Su İşleri) tarafından 375 bin hektar alan kurutulmuştur.
Dolaylı kurutma: Su rejiminde yapılan yanlış uygulamaların doğurduğu sonuçlar. Zayıf akarsular üstüne yapılan barajlar, yoğun yeraltı suyu kullanımı, göllere giden suların engellenmesi gibi etkinlikler.
Dünyanın diğer ülkelerinde sulak alanlar kurutulmuştur. Bazı ülkelerin sulak alanları kurutma oranı şöyledir: ABD %54, İngiltere kıyı sulak alanların %60'ı, Yeni Zelenda %90, Fransa'da güney batıdaki bataklıkların %80'i.

Kuvaterner bilimi; son 2,6 milyon yıl olan Kuvaterner dönemini inceleyen bilimdir. Bu alan son buz çağını Holosen dönemi inceleyerek geçmişteki çevreyi ve iklimsel değişimleri anlamaya çalışır.
Kuvaterner adı, 1800'lerde jeologların fosillerden yola çıkarak yerkürenin jeolojik tarihini dört bölüme ayırmasıyla gündeme gelmiştir. Jeolojik olarak oldukça kısa olmasına (2,6 milyon yıl) rağmen Kuvaterner bilimi içinde pek çok bilime ait çalışma alanları barındırır. Bu zamanda oluşan buzullarla; jeoloji, coğrafya, jeomorfoloji, klimatoloji, nesli tükenen mamutlarla; paleontoloji, biyoloji ilgilenir. Bu devirde ortaya çıkan insan ve uygarlıkları prehistoryanın, arkeoloji, antropoloji bilimlerinin inceleme alanındadır. Jeofizik, oşinografi, prehistorya, dendrokronoloji gibi bilimlerinde Kuvaterner biliminin içinde çalışma alanları vardır.
Kuvaterner bilimi, son 2,6 milyon yılda neler olduğunu, nelerin değiştiğini anlamaya çalışır. Bitkilerin, hayvanların ve insanların yeryüzüne yayılması, yerkürenin şekillenmesi, ilk insanlar, kültürleri, yaşam tarzları, yerkabuğundaki aşınma ve taşınma geçmişi, yerin depremselliği ve doğal afetler inceleme alanlarıdır.
Kuvaterner zamanında iki alt devre vardır, Pleistosen ve Holosen. 2,5 milyon yıl önce başlayan Pleistosen çağında aşırı soğuma ile iklim değişimleri sonucunda da buzul dönemi oluşmuştur. Günümüzden 12.000 yıl önce sıcaklıklar artmış Holosen çağı başlamıştır. Yaşadığımız zaman buzul dönemleri arasındaki sıcak dönem olup, daha sonra buzul döneminin başlayabileçeği değerlendirilmektedir. Son 400 bin yıllık devrede 70 ile 90 bin yıl buzul çağı, 10 ile 30 bin yıl saıcak buzularası dönemin yer aldığı belirlenmiştir. Buzullar günümüzde yerkürenin %10'unu kaplarken, buzul dönemlerinde %30'u bulmuş, sonuçta deniz seviyesi bugüne göre 130 m alçalmıştır. Holosen devrindeki ısınma ile günümüz seviyesine ulaşmıştır.

Kâtip Çelebi ya da Hacı Halife (Şubat 1609, İstanbul - 6 Ekim 1657, İstanbul); tarih, coğrafya, bibliyografya ve biyografi ile ilgili çalışmalar yapmış Türk bilim insanı ve aydınıdır. Dünya bilim edebiyatında en ünlü ve bilinen eseri; İslam dünyasının en değerli eserlerini içeren 15.000'e yakın kitabı ve 10.000'e yakın müellifi (yazar) alfabetik dizin sistemine göre tanıtan  Keşf ez-zunûn 'an esâmî el-kutub ve'l-fünûn ve daha sonra İbrahim Müteferrika tarafından basılan meşhur coğrafya ansiklopedisi Cihannümâ ile tanınır. Kâtip Çelebi, 17. yüzyıl Osmanlı nesir yazarları arasındadır.

1609 yılında İstanbul'da doğdu. Babasının adı Abdullah'tı. Babası, Osmanlı devlet ve siyaset adamlarının yetiştirildiği Enderûn kurumunda eğitim görerek yetişmiş bir askerdir. Kâtip Çelebi'nin asıl adı Mustafa bin Abdullah'tır. Ordu kâtipliğinde bulunduğu için ulema ve halk arasında Kâtip Çelebi lakabı ile tanındı. Doğuda Hacı Halife, batıda ise Hacı Kalfa olarak tanınır. Hacca gittiği ve uzman memur (halife) olduğundan ötürü bu lakap ile de anılmıştır.

6 yaşına geldiğinde ilk eğitimini almak için babası tarafından görevlendirilen İmam İsa Halife El-Kırımî'den Kur'an okumayı, tecvid kurallarından Mukaddime-i Cezeriyye' yi ve namazın şartlarını öğrendi. Devrin adeti üzerine, öğrendiklerini Mesih Paşa Darülkurrâsı'nda ezbere dinletti. Zekeriya Ali İbrahim Efendi ile Nefes-zâde'den ders gördü, Kur'an'ı yarısına kadar ezberleyerek aynı Darülkurrâ'da okudu. İlyas Hoca'dan tasrif (Arapça kelime bilgisi) ve avâmil (Arapça dilbilgisi üzerine yazılmış eser) öğrendi.
Böğrü Ahmet Çelebi adlı hattattan yazı dersleri aldı. On dört yaşına geldiğinde babasının aylığından 14 dirhem harçlık bağlanılarak babasının yanında Anadolu Muhasebesi Kalemi'nde şakird (stajyer) olarak devlet görevine başladı (1622-23). Kalemdeki halifelerin (uzman memur) birinden hesap-muhasebe sistemini, Erkam adı verilen yazışma kurallarını ve dönemin devlet belgelerinde kullanılan Siyakat yazısını öğrendi.

1624 yılında Abaza Mehmed Paşa İsyanı'nı bastırmak amacıyla hazırlanan ordunun defterlerini tutan birimde (Silâhdar Alayı) yer alarak babası ile birlikte Tercan Seferi'ne katıldı. Kayseri yakınlarında Abaza Mehmed Paşa birlikleriyle yapılan savaşa (7 Eylül 1624) tanıklık etti. Eseri Fezleke'de bu seferin ayrıntılarını ve anılarını bildirmektedir. Ordu ile birlikte Musul'a geldiklerinde (Ağustos-Eylül 1626) babası öldü ve Camii Kebir Mezarlığı'na defnedildi. Babasının vefatından bir ay sonra, aynı sefer kuvvetinde görev yaptıkları amcası da Nusaybin-Cerahlu bölgesinde öldü. Kâtip Çelebi bunun üzerine orduda görev yapan başka bir akrabasıyla birlikte Diyarbakır'a geldi. Diyarbakır'da kaldığı sırada babasının arkadaşlarından Mehmed Halife adlı bir yüksek bürokrat tarafından Süvari Mukabelesi'ne tayin edilerek İstanbul'a döndü (1627-1628). Burada Kâdızâde'nin derslerini takip etmeye başladı. Aynı yıl içinde Erzurum Kuşatması'na katıldı. Erzurum'dan Tokat'a dönüş yolunda, kış mevsiminin bastırması sebebiyle orduyla birlikte büyük zorluklar yaşadı.
Kâtip Çelebi, 1630 yılında Hüsrev Paşa'nın maiyetinde bulunarak Hamedan ve Bağdat Seferi'ne katıldı. Bu seferle ilgili olarak Cihannümâ''da ve Fezleke'de, uğradığı şehir ve bölgeler ile ordu tarafından ele geçirilen şehir, kale ve menzillerin bilgilerini vermektedir. Bağdat Kuşatması'nda ordunun defterini tuttu. Seferden sonra tekrar İstanbul'a dönerek Kâdızâde'nin derslerine katıldı. Bu zaman aralığında, Kâdızâde'den Tefsir, İhya-i Ulûm, Şerh-i Mevakıf, Dûrer ve Tarikat (Tarikat-ı Muhammediyye) okudu. 1633-1635 yılları arasında, Halep Seferi'nde hacca gitme fırsatı buldu.
Çatışma ve sefer olmadığı zamanlarda Halep'te kitapçıları ve kütüphaneleri gezerek ileride yazacağı büyük eseri Keşf ez-Zunûn 'an Esâmî el-Kutub ve'l-Fünûn (‏كشف الظنون عن أسامي الكتب والفنون‎) için biyografik ve bibliyografik temeli teşkil edecek notları hazırlamaya başladı. Halep Seferi yıllarında, sahaflarda kitap toplayıp elde ettiği hazineyi okuyarak kendini geliştirdi. Dönüşte bir kış Diyarbakır'da kalıp oradaki bilgin ve aydınlarla görüştü. 1635 yılında IV. Murad ile Revan Seferine katıldı. On yıl kadar çeşitli savaşlarda bulunduktan sonra İstanbul'a döndü ve çeşitli alanlardaki bilimlerle uğraşır oldu.
A'rec Mustafa Efendi, Ayasofya Dersiâmı (öğretim görevlisi) Molla Kürt Abdullah Efendi ve Süleymâniye Dersiâmı Mehmed Efendi'den ders aldı. A'rec Mustafa Efendi'yi kendisine üstad edindi. Bir yandan kendisi öğrenirken diğer yandan birçok öğrenciye ders verdi.
1645 yılında Girit Seferi'ne katılması sayesinde haritaların nasıl yapıldığını inceleme fırsatını buldu ve bu konuyla ilgili eserlerde çizilen haritaları gördü. Bu arada görevinden ayrılarak üç yıl devlette çalışmadı. Bu üç yıl içinde kimi öğrencilerine çeşitli konularda dersler verdi. Bu zaman içinde sık sık hastalandığı için tedavi çareleri bulmak amacıyla çeşitli tıp kitaplarını okudu. Pek çok eserini bu yıllarda yazmıştır. 1648'de Takvimü't-Tevarih adlı eseri nedeniyle dönemin Şeyhülislamı Abdürrahim Efendi aracılığıyla kalemde ikinci halifelik görevine atandı.

Kâtip Çelebi 1657 yılında öldü. Mezarı, Vefa'dan Unkapanı’ndaki Unkapanı Köprüsü'ne inen büyük caddenin sağ kenarındaydı.
Kâtip Çelebi çalışkan, iyi huylu, vakarlı, az konuşan, çok yazan biri olarak bilinir. Arapça, Farsça yanında Latince'yi de bilirdi. Osmanlı Devleti'nde Batı bilimleriyle fazla ilgilenen ve bu bilimleri Doğu bilimleriyle karşılaştırıp sentezini yapan ilk Türk bilim insanlarından biridir. Unesco tarafından doğumunun 400. yılı münasebetiyle 2009 yılı Kâtip Çelebi Yılı ilan edilmiştir.

Levâmiu’n-Nur fi Zulmeti Atlas Minur
Müntehab-ı Bahriye (Kitab-ı Bahriye)
Cihannümâ

Fezleket Akvâl’l-Ahyâr fi ilmi’t-târîh ve’l-ahbâr: Bir mukaddime, üç usûl ve bir son sözden oluşan Arapça fezleke. Elimizde olmayan 1300 adet yazma kaynak kullanılarak yazılan bu eser; varlıkların başlangıcı, peygamberlerin ve hükümdarların tarihi olarak özetlenebilecek bir tarih kitabıdır.
Türkçe Fezleke
Tuhfet el-Kibâr fi Esfâri el-Bihâr (Tuhfetü'l-Kibâr fi Esfâri’l-Bihâr)
Takvîmü't-Tevârîh: 1648 tarihine kadar yaşanmış olayların kronolojik açıklamasını içerir. Eser, Arapça ve Farsça basılmış; İtalyanca, Latince ve Fransızcaya çevrilmiştir.
Târîh-i Frengi tercümesi
Revnaku’s-Saltana (Târîh-i Kostantiniyye ve Kayâsire) tercümesi
Düstûrü'l-Amel lî Islâhi'l-Halel
İrşâdü'l-Hıyâfâ ilâ Târîhi'l-Yunân ve'r-Rûm ve'n Nasârâ (Yunan, Rum ve Hristiyan Tarihi Hakkında Doğrulukları Gösterme) risâlesi

Keşf el-Zunun an Asâmi el-Kutub ve el-Fünûn: Arapça yazılmış 15.000'e yakın kitap ve 10.000'e yakın yazarı tanıtan büyük bir bibliyografya ansiklopedisi mâhiyetindedir. Mısır’da, Almanya’da, İstanbul’da basıldı. Latince ve Fransızcaya çevrilmiştir. İlimlerin sayımını ve taksimini konu edinecek ölçüde, kitapları (kütüb) ve ilmî disiplinleri (fünûn) içeren geniş muhteviyatlı bir eserdir. Müellifi tarafından sonradan "Keşfü'z-Zunûn an Esamü'l-Kütübi ve'l-Fünûn" şeklinde adlandırılmıştır.
Süllemü'l-Vüsûl ilâ Tabakâti'l-Fuhûl
Câmi el-Mütûn Min Cüll el-Fünûn

Mîzânü’l-Hak fi İhtiyâri’l-Ehakk

İlhâm el-Mukaddes Min el-Feyz el-Akdes (el-İlhâmü'l-Mukaddes Mine'l-Feyzi'l-Akdes) risâlesi

Tuhfetü el-Ahyâr fi el-Hikem ve el-Eş’âr (Tuhfetü'l-Ahyâr fi'l-Hikem ve'l-Emsâl ve'l-Eş'âr)
Dürer-i Müntesire ve'l Gurer-i Münteşire (Dağılmış İnciler ve Saçılmış Yıldızlar)
Recmü’r-Râcim Bi’s-Sîn ve'l-Cim
Beyzâvi Tefsiri Şerhi
Muhammediyye Şerhi
Kanunnâme
Tütün Risâlesi

MEB 100 Türk Edebiyatçısı

Katip Çelebi'nin Hayatı ve Eserleri 12 Eylül 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bekir Karliga, "The Horizon of Katip Celebi’s Thought", Kaynak: The MuslimHeritage.com
[1]9 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Körfez, denizin kara dışına çıkarak oluşturduğu, göle benzer, ancak dar bir boğazla denize açılan su çıkıntısıdır. Körfezin meydana gelmesinde kıyı gerisindeki arazi yapısının çok önemli rolü vardır. Eğer dağlar kıyıya paralel olarak uzanıyorsa böyle kıyılarda girinti çıkıntı azdır. Böyle yerlerde körfezlere rastlanmaz. Dağların kıyıya dik olarak uzandığı yerlerde ise kıyı girintili çıkıntılıdır. Böyle kıyılarda deniz, vadiler boyunca, toprağı aşındırmak suretiyle içerilere doğru girerek körfezleri meydana getirmiştir. Körfezlerin biçimleri deniz suları altında kalmış bulunan kara topoğrafyasının jeomorfolojisiyle yakından ilgilidir.
Körfezler limanların kurulması ve gemilerin barınması için çok uygun yerlerdir. Bu nedenledir ki, dünyanın büyük ve ticaret hacmi geniş limanları hep böyle körfezlerde bulunurlar. Mesela Hamburg, Cenova, Napoli, Pire, İzmir limanları bu çeşit limanlara örnek olarak sayılabilir.

Afrika
Avrupa - Atlas Okyanusu
Avrupa - Baltık Denizi/Kuzey Denizi
Finlandiya Körfezi Finlandiya ve Estonya arasında
Avrupa - Akdeniz
Asya
Basra Körfezi - Suudi Arabistan, Kuveyt, Irak ve İran arasında
Kızıldeniz
Kuzey Amerika, Orta Amerika ve Karayipler
Fundy Körfezi, Yeni İskoçya ve New Brunswick arasında
Meksika Körfezi Meksika ve ABD arasında
Güney Amerika
Okyanusya

Koy

GeoResources - diagrams of headland and bay formation

Köy, toplumsal, ekonomik, coğrafi ve nüfus özellikleri ile şehirden ayrılan düşük nüfus yoğunluğa sahip kırsal alan birimleri olup, ekonomik olarak genelde çiftlik, hayvancılık, tarıma dayalı ve iş bölümünün gelişmediği yerleşimlerdir. Köylerde dağ, ova, yayla, orman, yaylak, kışlak gibi birimler yaygın bulunur. Köyler doğa ve tarihsel bakımından bir turizm merkezi olabilir. 

Köy yerleşimleri görece düşük nüfusa (birkaç yüz ile birkaç bin arasında) sahiptir. Köyler, şehirlere göre geniş aile tipinin yaygın olduğu, komşuluk ilişkilerinin, geleneksel dayanışma ve yaşam biçimlerinin sürdüğü sosyal yapılardır. Köy nüfuzuna köylü de denir. Köylerin yönetiminde köy ihtiyar heyeti, köy muhtarlığı, belediye ve ilçe yönetmenliği önemli role sahiptir.
Köyler çoğunlukla kırsal alanlarda bulunsa da, kentsel köy terimi belirli kentsel mahalleler için de kullanılmaktadır. Köyler normalde sabit konutlarla kalıcıdır; ancak geçici köyler oluşabilir. Ayrıca, bir köyün evleri birbirine oldukça yakındır ve dağınık bir yerleşim yeri olarak araziye geniş bir şekilde dağılmamıştır.
Geçmişte köyler, geçimlik tarımla uğraşan toplumlar ve ayrıca tarım dışı bazı toplumlar için olağan bir topluluk biçimiydi. Pek çok kültürde kasaba ve şehirler az sayıdaydı ve buralarda nüfusun yalnızca küçük bir kısmı yaşıyordu. Sanayi Devrimi çok sayıda insanı fabrikalarda çalışmaya çekti; insanların yoğunlaşması birçok köyün kasaba ve şehirlere dönüşmesine neden oldu. Bu aynı zamanda emek ve zanaatlarda uzmanlaşmayı ve birçok zanaatın gelişmesini de sağladı. Kentleşme eğilimi devam ediyor, ancak her zaman sanayileşmeyle bağlantılı değil. Tarihsel olarak evler sosyalleşme ve savunma amacıyla bir arada bulunuyordu ve yaşam alanlarını çevreleyen arazilerde tarım yapılıyordu. Geleneksel balıkçı köyü zanaatkar balıkçılığa dayanıyordu ve balıkçılık alanlarının bitişiğinde bulunuyordu.

 Wikimedia Commons'ta köy ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
Planning A Village (İngilizce)
Types of villages (anthropogenic biomes)14 Ağustos 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Türkiye'nin köyleri
Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü
Kenar mahalle
Ekistik
Bairro
Barrio
Varoş
Semt
Mezra

Kültürel coğrafya ya da Kültür coğrafyası, kültürü coğrafi bakış açısıyla inceleyen beşeri coğrafya disiplinidir. Coğrafyada çevrenin kültürler tarafından farklı algılanması önemlidir. Kültür coğrafyası fiziki çevreden çok kültürel ortamla ilgilenir. Bir kültüre ait insanların çevreyi anlama şekillerini inceler.
İnsanlar karşılaştığı coğrafi unsurları kültürlerine göre anlamlandırırlar, bazı kültürlerde önemli olan unsurlar, diğer kültürlerde önemli olmayabilir. İnsanların yaşam tarzı, düşünme ve davranış biçimleri belli bir mekanla ilgili olduğu için, coğrafya kültür ile ilgilenir. İnsanların kültürünü oluşturan yaşanılan mekanın coğrafi konumunun yanı sıra din, dil, tarih, ekonomi ve sosyal unsurların da etkisi vardır. Bu özellikler dünyanın değişik yerlerinde farklı kültür toplumları ve kültürel bölgelerin oluşumuna neden olur.
Kültür; belirli bir yerde, belirli bir zamanda yaşayan insanların, yaşam tarzı olarak tanımlanabilir. Sadece sanat, müzik ya da edebiyat değil; günlük alışkanlıklar, giyim tarzı, yemek türleri, mesken mimarisi, tarla ve bahçelerin şekli, eğitim-öğretim yöntemleri, idare sistemleri de kültürü oluşturur. Kültürlerin ve toplumların mekansal farklılıkları Kültür coğrafyası tarafından incelenir.
Kültür ocağı denen yerden doğan kültürün, hızlı ya da yavaş çevreye doğru yayılmasına kültürel yayılma denir. Yabancı bir kültürün bir kısmını benimsemeye kültür edinme, o kültürü tamamen benimseyip, o kültürden farkın kalmamasına asimilasyon denir. Bir kültürün hakim olduğu alan kültür alemidir. Her kültürün üzerinde diğer kültürlerin baskısı bulunur. Kültür coğrafyası bir kültür elemanının (fikir, alet, araç, teknik) kültür ocağından çevreye, dünyaya nasıl yayıldığını araştırır. Fikir ve nesnelerin yayılma süreci inceleme konusudur.

Kıstak veya berzah, deniz içinde iki adet kara parçasını birbirine bağlayan dar kara parçasıdır. Yunanistan'da Mora Yarımadası'nı Yunanistan Yarımadası'nın geri kalanına bağlayan Korint Kıstağı, Kuzey ve Güney Amerika'yı bağlayan Panama Kıstağı, Mısır'ı Afrika'ya ve Asya'ya bağlayan Süveyş Kıstağı bu coğrafi oluşumlara verilebilecek  örneklerdir.
Kıstaklarda açılan kanallarla komşu denizlerin birbirine bağlanır. Bu masraflı ve yorucu işlemdir. Açılan kanal deniz trafiğini kolaylaştırmakta, ticaret canlanmaktadır. Dolayısıyla eski çağlardan beri önemli liman kentlerin kuruluş yeri olmuşlardır. Holosen'de en fazla değişime uğramış kıyı alanlarının başında kıstaklar gelir. Buradaki topoğrafya değişiminde, doğal etkenlerinde önemli payı vardır. Depremler, tektonik yükselme, deniz seviyesi değişimleri, akarsu taşkınları, dalgalar, kıyı boyu akıntıları ve tsunami kıstaklarda kaçınılmaz doğa olaylarıdır.

İskenderiye ile Pharos adasını bağlayan Mansheya Kıstağı

Carlos Ameghino Kıstağı – Chubut
Quetrihué Kıstağı – Quetrihué Yarımadası ile Nahuel Huapi Gölü arasındadır.

Doğu Falkland Kıstağı

Avalon Kıstağı
Chignecto Kıstağı
Sechelt Kıstağı

Panama Kıstağı
Rivas, Nicaragua Kıstağı

Brunswick Yarımada Kıstağı
Muñoz Gamero Yarımada Kıstağı
Ofqui Kıstağı – Aisén Bölge

La Dune Kıstağı

Tehuantepec Kıstağı

Koronado, Kaliforniya
Catalina Adaları Kıstağı
Yakın Kıstak – Fidalgo Adası
Madison Kıstağı
Maui Adası, Hawaii
Seattle, Washington
Lyme, New York

Médanos Kıstağı – Venezuela ve Paraguay arasındadır.

Kra Kıstağı – Malay Yarımadası, Tayland
Suveyş Kıstağı – Sina Yarımadası, Akdeniz ve Kızıl Deniz bölgesi arasında sınır oluşturur.

Perekop Kıstağı – Kırım ve Ukrayna arasındadır.

Westfjords Kıstağı

Cape Clear Adası Kıstağı
Sutton, Dublin Kıstağı

Catanzaro Kıstağı – İtalya
Korint Kıstağı – Mora Yarımadası Yunanistan
Gibraltar Kıstağı – İspanya
Potidea Kıstağı – Yunanistan
Ierapetra Kıstağı – Girit
Datça Yarımadası Kıstağı – Türkiye

Karelya Kıstağı – Ladoga Gölü ve Baltik Denizi arasındadır. (Finlandiya Körfezi)
Olonets Kıstağı – Onega Gölü ve Ladoga Gölü arasındadır.
Onega Kıstağı – Onega Gölü ve Beyazdeniz arasındadır.

Bardsey Adası Kıstağı
La Coupée ve Sark arasında bulunan kıstak – Channel Adaları
Forth-Clyde Kıstağı – İskoçya
Man Adası Kıstağı – Langness Yarımadası, Man Adası
Llandudno Kıstağı
Mavis Grind Kıstağı – Shetland
Portland Adası Kıstağı
Rhins of Galloway Kıstağı – İskoçya
Stornoway Kıstağı – Lewis Yarımadası, İskoçya

Eaglehawk Boyunu yakınlarında Tazmanya Kıstağı
Bruny Ada Kıstağı – Tazmanya Kuzey ve Güney Burnunu bağlar.
Yanakie Adası Kıstağı – Wilsons Burnunu Victoria anakarasına bağlar.

Auckland Kıstağı
Rongotai Kıstağı – Wellington

Coğrafya

Kıta ya da ana kara, yeryüzünü oluşturan büyük kara parçalarıdır.
Kıtayı tanımlayan tek bir standart yoktur ve bu yüzden farklı kültürler ve bilimler neyin kıta olarak yorumlanacağına ilişkin farklı listelere sahiptirler. Genelde, bir kıta geniş alanlı olmalı, sualtında olmayan topraklardan meydana gelmeli ve önemli jeolojik sınırları olmalıdır. Bazıları en fazla dört ya da altı kıta olduğunu düşünürken, en yaygın kullanımda yedi kıta sayılmaktadır. Bazıları Afrika, Avrupa ve Asya'nın birleştiği yeri Avrasya kıtası olarak görür, ancak burası sanıldığı gibi ayrı bir kıta değil sadece o bölgenin takma adıdır. Dolayısıyla kıtaların sayısı, hangi kara parçalarının ayrı bir kıta olarak kabul edildiğine göre değişiklik gösterir. Yine de günümüzde en yaygın olarak yedi kıta modeli kullanılmaktadır. Ancak Avrupa ile Asya tek bir kıta (Avrasya) olarak değerlendirildiğinde toplam altı kıta olur. Benzer şekilde, Kuzey ve Güney Amerika'nın birleşik bir kıta olarak kabul edilmesi de kıta sayısını altıya indirir. Eğer hem Avrupa-Asya hem de Amerika kıtaları birleştirilirse, bu kez beş kıta ortaya çıkar. Bu tür farklı sınıflandırmalar yapılabildiği için, kıta sayısı konusunda kesin bir standart yoktur ve bazı sınıflandırmalar bilimsel gerekçelerden çok tarihsel veya kültürel tercihlere dayanır.

Dünyanın yedi kıtası şunlardır:

Avrupa
Afrika
Antarktika
Asya
Kuzey Amerika
Güney Amerika
Okyanusya
Ayrı olduğu savunulan (ara) kıtalar:

Zelandiya
Avustralya
Takım kıtalar:

Avrasya
Afrika-Avrasya
Amerika

Kıyı coğrafyası, kıyıların ve kıyıdaki yer şekillerinin oluşumu, oluşum koşulları ve dağılımı ile ilgilenen Fiziki coğrafya bilim dalıdır.
Kıyı; suyun aşındırma, biriktirme ve yığma yapmasıyla oluşan yer şeklidir. Kıyılar okyanus, deniz, göl akarsu gibi her türlü suyun çevresini kaplayan yatay ve dikey kapsamı olan, suyun oluşturduğu kumsal, çakıl depoları, bataklık ve sazlıkları da kapsar.

Kıyı coğrafyası, okyanus ve kara arasında sürekli değişen bölgenin, hem fiziki coğrafyayı (yani kıyı jeomorfolojisi, jeoloji ve oşinografi) hem de kıyıların beşeri coğrafyasını (sosyoloji ve tarih) içeren bir çalışmadır. Kıyı ayrıştırma süreçlerini, özellikle dalga hareketi, tortu hareketi ve hava durumunu ve insanların kıyı ile etkileşme yollarını anlamayı içerir.
Kıyıların oluşumuna etki eden faktörler:

a) Kıyıdaki kayaçların yapısı; aşınıma dirençli veya dirençsiz olması, tabaka uzanışının yatay veya açılı olması, aşınım ve oluşan şekiller üzerinde etkilidir.
b) İç kuvvetler (Deprem, dağ oluşumu, epirojenez, volkanizma); genel olarak tüm yeryüzü şekillerinin oluşumunda etkidirler, bu yolla kıyıda da genel anlamda etkili olurlar. Yükselen kıyılarda taraçalar oluşur.
c) Dış kuvvetler (Rüzgâr, Akarsular, Buzullar, Dalgalar), kıyının genel görünümünde etkili oldukları gibi, gelgit, akıntılar, kütle hareketleri, ayrışma, seller yoluyla da etkide bulunurlar.
d) Kıyının topoğrafik özellikleri, kıyı ve gerisindeki yeryüzü şekilleri kıyının genel görünümünü, oluşacak kıyı tipi, kıyının gelişimi ve işlenmesi üzerinde etkilidir.
e) Zaman; Yer şekillerinin oluşumu için uzun bir zamana ihtiyaç vardır. uzun sürede oluşan bir yerşekli, zamanla yok olur (atol gibi) veya yeni şekillere dönüşebilir. Örnek:Bir adanın zaman içinde kıyı ile birleşerek tomboloya dönmesi.
Kıyıları oluşturan etkenler ve süreçler::
Dalgalar: Dalgalar birkaç yolla şekillendirmede etkilidir: Suların kıyıya vurma güçü (hidrolik) etkiyle aşındırma yapar. Dalgaların içindeki kum ve çakıl tanelerinin kayalara çarparak yaptığı korrazyon yoluyla kıyıyı aşındırır. Dalganın taşıdığı malzemenin kıyıya ve birbirlerine çarparak-sürterek kendilerinin parçalanması (atrisyon) etkisiyle. Suyun eritme gücü (Korrozyon) kayaları aşındırması yoluyla kıyıları şekillendirler.

Akıntılardan; gelgit, alt, kıyı ve rip akıntıları kıyılarda etkilidir. Gelgit akıntısı; büyük su kütleleri kıyıyı doldurur ve geri çekilir, bu arada aşındırma ve sürükleme faaliyetleri gerçekleşir. Wattlı kıyı ve haliçler bu şekilde oluşur. Alt akıntılar ve rip akıntıları kıyıya vurduktan sonra geri çekilirken ince kumları açığa doğru çekerler. Kıyı akıntıları kıyı çizgisinin düz olduğu alanlarda sahildeki ince malzemeyi taşıyarak kıyı oku, kıyı setti devamında tombolo, lagün gibi şekillerin oluşmasına neden olur.
Canlılar:İnsanlar, algler, yosunlar, mercanlar ve mangrovlar kıyı şekillenmesinde etkili olan canlı unsurlardır. En önemlisi sıcak sularda yaşayan Mercanlardır. Mercanların kalkerli iskeletlerinin üst üste birikmesiyle oluşan resifler okyanuslardaki canlı hayatı açısından önemlidir. Mangrovlar gelgit alanlarında sığ alanlarda denize doğru geniş ormanlar oluştururlar. Buralarda zamanla genişleyen bataklıklar oluşur. Işıktan yararlanmak amacıyla ilk 200 m'de yaşayan Algler, sudaki kalsiyum karbonatın ayrışarak zemine birikmesine neden olurlar. İnsan da yaptığı faaliyetlerle kıyı çizgisinde geçici ve kalıcı etkide bulunur.
Kıyı tipleri:

Buzullaşma etkisiyle oluşmuş kıyılar:Fyordlu kıyılar, Fyerdli kıyılar, Föhrdler, Skyer kıyıları.
Akarsu işlenmesiyle oluşmuş kıyılar: Haliçli kıyılar, Rialı kıyılar, Kalanklı kıyılar, Dalmaçya kıyıları, Setli kıyılar, Sürempoze  kıyılar.
Düzenlenmiş (konstrüktif) kıyılar: Volkanik kıyılar, Mercan kıyıları, Tektonik kıyılar, Alüvyal birikme kıyıları.

Kıyı şeridine sürekli vuran farklı güç dalgaları, kıyı şeridinin birincil taşıyıcıları ve şekillendiricileridir. Bu sürecin basitliğine rağmen, dalgalar ve vurdukları kayalar arasındaki farklar çok değişken şekillerle sonuçlanır.
Dalgaların etkisi kuvvetlerine bağlıdır. Yıkıcı dalgalar olarak da adlandırılan güçlü dalgalar, yüksek enerjili plajlarda meydana gelir ve kışa özgüdür. Deniz altındaki barlara taşıyarak sahilde bulunan tortu miktarını azaltırlar. Yapıcı, zayıf dalgalar düşük enerjili plajlara özgüdür ve en çok yaz aylarında görülür. Yıkıcı dalgaların tersini yaparlar ve tortuyu berm üzerine yığarak plajın boyutunu arttırırlar.
En önemli taşıma mekanizmalarından biri dalga kırılmasıdır. Dalgalar nadiren dik açılı bir kıyıya kırıldığından, suyun sahile doğru yukarı hareketi (eğiklik) eğik bir açıda meydana gelir. Bununla birlikte, suyun geri dönüşü (geri yıkama) plaja dik açılardadır ve bu da plaj malzemesinin yanal olarak net hareketine neden olur. Bu hareket kumsal kayması olarak bilinir (Şekil 3). Sonsuz çalkalama ve geri yıkama döngüsü ve bunun sonucunda ortaya çıkan plaj kayması tüm plajlarda görülebilir. Bu sahiller arasında farklılık gösterebilir.
Muhtemelen en önemli etki uzun kıyı sürüklenmesidir (LSD) (Littoral Drift olarak da bilinir), tortunun dalga eylemi ile plajlar boyunca sürekli olarak hareket ettirildiği süreç. LSD, dalgaların kıyıya bir açıyla vurması, kıyıdaki tortu (kum) alması ve bir açıyla sahile doğru indirmesi (buna çalkalama denir) nedeniyle oluşur. Yerçekimi nedeniyle, su daha sonra plaja dik olarak geri düşer ve enerji kaybederken tortusunu düşürür (buna geri yıkama denir). Tortu daha sonra bir sonraki dalga tarafından alınır ve biraz daha aşağıya doğru itilir, bu da bir yönde sürekli tortu hareketi sağlar. Bu, sahil şeridinin ana kaynakları olan sadece nehir ağızlarının çevresindeki alanların değil, uzun sahil şeritlerinin tortuda kaplanmasının nedenidir. LSD, nehirlerden gelen sürekli bir tortu kaynağına bağımlıdır ve tortu kaynağı durdurulursa veya tortu, sahil boyunca herhangi bir noktada denizaltı kanalları, bu sahil boyunca çıplak plajlara yol açabilir.

LSD, bariyer adaları, körfez plajları ve tükürükler dahil birçok yeryüzü biçiminin oluşturulmasına yardımcı olur. Genel olarak LSD eylemi sahili düzleştirmeye hizmet eder, çünkü bariyerler denizden koyları keser, tortu genellikle koylarda oluşur, çünkü oradaki dalgalar daha zayıftır (dalga kırılması nedeniyle), tortu maruz kalan başparmaklarından taşınır. Sürülmemiş arazilerdeki tortu eksikliği, dalgaların onlardan korunmasını ortadan kaldırır ve onları hava şartlarına karşı daha savunmasız hale getirirken (kıyı şeridi sürüklenmesinin onu kaldıramadığı yerlerde) tortuların toplanması, koyları daha fazla erozyondan korur ve onları keyifli eğlence plajları yapar.

Kıyı rüzgârları kumsalın yukarısına üflenir, kum toplanır ve kum tepeleri oluşturmak için kumsala doğru hareket ettirilir.
Yağmur kıyıya çarpar ve kayaları aşındırır ve yıpranmış materyalleri kıyı şeridine taşır ve plajlar oluşturur.
Sıcak hava biyolojik süreçlerin daha hızlı gerçekleşmesini teşvik edebilir. Tropik bölgelerde bazı bitkiler ve hayvanlar taşları yıpranmaya karşı korurken diğer bitkiler ve hayvanlar aslında kayalarda yiyor.
Donma noktasının altında, donma noktasının üzerinde değişen sıcaklıklar donmaya karşı hava koşullarına neden olurken, donma noktasının birkaç derecenin altındaki havalarda deniz buzu oluşturur.

Özellikle tropik bölgelerde, bitkiler ve hayvanlar sadece kayaların ayrışmasını etkilemekle kalmaz, aynı zamanda bir tortu kaynağıdır. Birçok organizmanın kabukları ve iskeletleri kalsiyum karbonatlıdır ve bu parçalandığında çökelti, kireçtaşı ve kil oluşturur.

Plajlardaki ana fiziksel ayrışma süreci tuz-kristal büyümesidir. Rüzgar, tuz spreyi kayaların üzerine taşır, burada küçük gözeneklere emilir ve kayaların içindeki çatlaklar. Orada su buharlaşır ve tuz kristalleşir, basınç oluşturur ve çoğu zaman kayayı parçalar. Bazı plajlar kalsiyum karbonat olarak formu için birlikte diğer tortuları bağlamak yapabiliyor Yalıtaşı ve sıcak alanlarda dunerock. Rüzgar erozyonu da bir tür erozyon, toz ve kum havada taşınır ve yavaşça kayayı aşındırır, bu tuz ve kum kayaların üzerine yıkandığında denizde de benzer şekilde olur.

Dünyadaki deniz seviyesi, iklim değişiklikleri nedeniyle düzenli olarak yükselir ve düşer. Soğuk dönemlerde Dünya suyunun daha fazlası buzullarda buz olarak depolanırken, sıcak dönemlerde serbest bırakılır ve deniz seviyeleri daha fazla araziyi kapsayacak şekilde yükselir. Deniz seviyeleri şu anda oldukça yüksekken, sadece 18.000 yıl önce Pleistosen buz çağında oldukça düşüktü. Küresel ısınma gelecekte daha fazla artışa neden olabilir, bu da kıyı şehirleri için risk oluşturur çünkü çoğu sadece küçük artışlardan etkilenir. Deniz seviyesi yükseldikçe fiyortlar ve yanlılıklar oluşur. Fiyortlar su dolu buzul vadileridirve rias su dolu nehir vadileridir. Fiyortlar tipik olarak dik kayalık kenarlara sahipken, rias drenaj bölgelerine özgü dendritik drenaj desenlerine sahiptir. Gibi tektonik plakalar Earth ile ilgili hareket onlar yükselip nedeniyle değişen basınç ve buzulların varlığına düşebilir. Bir plaj diğer levhalara göre yukarı doğru hareket ediyorsa buna izostatik değişim denir ve yükseltilmiş plajlar oluşabilir.
Ayrıca bakınız: Plajın evrimi

Bu İngiltere'de yıkamadan Severn Haliç çizgisinin üzerinde olduğu gibi, toprak son buz çağında buz tabakaları ile kaplıydı. Buzun ağırlığı kuzeydoğu İskoçya'nın batmasına neden oldu, güneydoğuyu değiştirdi ve yükselmeye zorladı. Buz tabakaları geri çekilirken, arazi ağırlıktan serbest bırakıldığı için ters işlem gerçekleşti. Mevcut tahminlere göre güneydoğu yılda yaklaşık 2 mm oranında batmaktadır ve kuzeydoğu İskoçya aynı miktarda artmaktadır.

Sahil aniden yön değiştirirse, özellikle bir Haliç civarında, tükürüklerin oluşması muhtemeldir. Kıyı şeridi kaymasıçökeltiyi sahil boyunca iter, ancak şemadaki gibi bir dönüşe ulaştığında, uzun kıyı sürüklenmesi her zaman kolay bir şekilde dönmez, özellikle bir nehirden dışarı doğru akışın tortuyu sahilden uzaklaştırabileceği bir haliç yakınında. Alan ayrıca çok uzun kıyı sürüklenmesini önleyerek dalga hareketinden korunabilir. Sürülmemiş alanın daha zayıf

Labrador akıntısı, Arktik Okyanusu'nda Grönland'ın batısı, Labrador kıyıları boyunca güneye doğru akan soğuk okyanus akıntısı. Arktik bölgenin soğuk sularını 35. kuzey enlemine kadar taşır.
Kuzey Amerika kıtasının doğu kıyılarından ilerlerken Newfoundland adası civarı Golfstream akıntısı ile karşılaşır. Güneyden gelen Gulf Stream besince zengin, kuzeyden gelen soğuk sular oksijence zengin olduğundan karşılaşma alanı balıkçılık açısından zengindir. Ayrıca bu alan yoğun sis bölgesidir. Akıntıyı oluşturan güç kutuptan 60. enleme doğru esen soğuk karakterli Kutup Rüzgarlarıdır.
Labrador Akıntısı'nın sıcaklığı 7-10 °C civarında, hızı ise 1,5 km/h'dır. Kutup bölgesinden kopan aysbergleri güneye doğru sürükler. Titanik faciasında olduğu gibi Amerika-Avrupa deniz seferlerini tehdit eder. Bu nedenle aysberg hareketleri gözlenerek, düzenli olarak rapor edilir.

Lagün, Kıyı set gölü veya deniz kulağı dalgalar tarafından oluşturulan kıyı birikim şekillerindendir. Oluşumunda, kıyı akıntılarının da etkisi vardır. Kıyılardaki koyların ve girintilerin ağız kısımlarının dalga biriktirmesiyle oluşan kıyı kordonları ile kapanması sonucunda meydana gelirler. Lagünler genellikle kıyı lagünleri ve atol lagünleri olmak üzere iki gruba ayrılır. Karışık kum ve çakıl kıyılarında oluşur. Kıyı lagünleri olarak sınıflandırılan su kütleleri ile haliç olarak sınıflandırılmış su kütleleri arasında bir çakışma vardır. Lagünler dünyanın birçok yerinde ortak kıyı özellikleridir.

Lagünler; sığ veya açık mercan resifi veya benzer özellikler ile daha büyük bir su kütlesinden ayrılan, genellikle uzun su kütleleridir. Bazı araştırmacılar lagünü tatlı su kütleleri olarak tanımlarken diğerleri lagünü, belli bir derecede tuzluluk derecesine sahip su kütleleri olarak tanımlar. "Lagün" ve "haliç" arasındaki ayrım da araştırmacılar arasında değişir. Richard A. Davis Jr. "lagün"ü gelgit ile sınırlar. Düzenli olarak temiz su akışı alan herhangi bir körfezi ise "haliç" olarak adlandırır. Davis, "lagün" ve "haliç" terimlerinin "bilimsel literatürde" ne kadar ciddiye alınmadığını göstermiştir. Timothy M. Kusky, lagünleri kıyıya paralel olarak uzatılmış olarak nitelendirirken, haliçleri ise genellikle kıyıya dik uzatılmış parça olarak nitelendirir.

Mercan kayalığı ekosistemlerin ayırt edici bir kısmı bağlamında kullanıldığında, "lagün" terimi, mercan kayalığı, bilimciler tarafından aynı alana atıfta bulunmak için daha yaygın olarak kullanılan "arka kayalık" veya "arka kaya" terimi ile eş anlamlıdır. Kıyı lagünleri deniz içi kütleleri olarak sınıflandırılır.

Birçok lagünde lagün ismi kullanılmaz. Albemarle ve Pamlico, Kuzey Carolina'da. Long Island ve New York'taki Fire Island'ın.  bariyer plajları arasında Büyük Güney Körfezi, Ocean City, Maryland'i Worcester County, Maryland'in geri kalanından ayıran Wight Körfezi, Florida'daki Banana Nehri, Yeni Güney Galler'deki Illawarra Gölü, İskoçya'daki Montrose Havzası ve Galler'deki Geniş Su adlarına rağmen lagün olarak sınıflandırılmıştır. İngiltere'de Chesil Plajı'ndaki Filo'da bir lagün vardır.
Bazı dillerde lagün kelimesi sadece bir göl türüdür: Türkçede göl, göl; lagün, gölcüktür. Benzer şekilde, Çincede bir göl hú (湖), bir lagün xì​hú'dur. (潟湖)
Diğer bazı dillerde bu tür su kütleleri için özel kelimeler vardır: İspanyolcada, kıyı lagünleri genel olarak laguna costera'dır, ancak Akdeniz kıyısındakiler özellikle albufera olarak adlandırılır. (Albufera) Rusça ve Ukraynacada Karadeniz (лиман), geneline ise laguna (Лагуна). Benzer şekilde, Baltık ülkelerinde, Dancanın kendine özgü Nor (Nor) ve Almancaya özgü ''Bodden'' ve Haff (Haff) ve "laguna"dan türetilen jenerik terimler vardır. Yeni Zelanda Maori hapua kelimesi, karışık kum ve çakıl plajlarının olduğu örgülü bir nehrin ağzında oluşan bir kıyı lagününü ifade ederken, waituna kelimesi daha genel bir terimdir.
Bazı diller kıyı ve atol lagünleri arasında ayrım yapar: Fransızcada lagon (Lagon), özellikle bir atol lagününü ifade ederken, kıyı lagünleri, bir göl veya göletin genel kelimesi olan etang (Étang) olarak tanımlanır. Vietnamcada, Đầm san hô bir atol lagününü ifade ederken, Đầm phá kıyıya aittir.

Latin Amerika'da, lagünün tercüme ettiği İspanyolca laguna terimi, küçük bir tatlı su gölü için benzer şekilde bir derenin küçük bir nehir olduğu düşünülebilir. Bununla birlikte, ülkenin bölgeye göre üçüncü büyük gölü olan Meksika'daki Laguna Catemaco gibi tam boyutlu bir gölü tanımlamak için yaygın olarak kullanılır. Tuzlu su lagünü bu nedenle açıkça "kıyı lagünü" (laguna costera) olarak tanımlanır. Portekizcede aynı kullanım bulunur: lagoa sığ bir deniz suyu kütlesi veya denize bağlı olmayan küçük bir tatlı su gölüdür.

Lagün, Venedik çevresindeki suları, Venedik Lagünü'nü ifade eden İtalyan lagunalarından türetilmiştir. Laguna kelimesi, İngilizce olarak 1612'de onaylanmıştır ve 1673'te "lagune" olarak İngilizceleştirilmiştir. 1697'de William Dampier Meksika sahilinde bir "Lagune veya Tuzlu Su Gölü" keşfetti. Kaptan James Cook, 1769'da "ortasında bir Lagün ile oval formda bir ada" keşfetti.

Mercan resifleri yukarıya doğru büyüdükçe atol lagünleri oluşur, resiflerin çevrelediği adalar azalır, en sonunda sadece resifler deniz seviyesinin üzerinde kalır. Saçak resiflerin kıyılarını oluşturan lagünlerin aksine, atol lagünleri genellikle bazı derin (> 20m) den uzun bölümleri vardır.

Kıyı lagünleri, bariyer adalarının veya resiflerin kıyıdan gelişebileceği hafifçe eğimli kıyılarda oluşur ve deniz seviyesi kıyı boyunca karaya göre yükselir (ya deniz seviyesinde içsel bir artış ya da arazinin çökmesi nedeniyle). Kıyı lagünleri sarp veya kayalık kıyılarda oluşmaz. Deniz seviyesindeki göreceli bir düşüş, bir lagünü büyük ölçüde kuru bırakabilirken, deniz seviyesindeki bir artış, denizin bariyer adalarını ihlal etmesine veya yok etmesine ve lagünü koruyan resifleri su altında bırakabilir. Kıyı lagünleri genç ve dinamiktir ve jeolojik açıdan kısa ömürlü olabilir. Kıyı lagünleri yaygındır ve dünya kıyılarının yaklaşık yüzde 15'inde görülür. Amerika Birleşik Devletleri'nde, lagünler Doğu ve Körfez kıyılarının yüzde 75'inden fazlasında bulunur.
Kıyı lagünleri genellikle bariyer adaları arasındaki girişlerle açık okyanusa bağlanır. Girişlerin sayısı ve boyutu, yağış, buharlaşma ve tatlı su girişi lagünün doğasını etkiler. Açık okyanusla çok az veya hiç değişimi olmayan lagünler, çok az tatlı su girişi veya hiç su girişi (Güney Afrika'daki St. Lucia Gölü) yüksek buharlaşma oranları yüksek oranda tuzlu hale gelir. 19. yüzyılın ortalarında Florida'daki Lake Worth Lagünü gibi açık okyanusa bağlantısı olmayan önemli miktarda tatlı su girişi olan lagünler tamamen taze olur. Öte yandan, Wadden Denizi gibi birçok geniş girişe sahip lagünlerin güçlü gelgit akımları ve karışımı vardır. Kıyı lagünleri, akan nehirlerden, lagünün kıyılarından akıntıdan ve gelgit tarafından lagüne giriş yoluyla tortulardan taşınan tortulardan tortu biriktirme eğilimindedir. Fırtına dalgaları bariyer adalarını yıkadığında zaman zaman büyük miktarlarda tortu birikebilir. Mangrov ve bataklık bitkileri bir lagünde tortu birikimini kolaylaştırabilir. Bentik organizmalar tortuları stabilize edebilir veya dengesini bozabilir.

Haliç
Kıyı boyu sürüklenme
Sediment taşınması

Karstik sahalarda,kalkerlerin yüzeyinde görülen ve oluşumlarında rol oynayan faktörlere(kalkerlerin saflık derecesi ve masif veya diyaklazlı yapıda olması gibi litolojik özellikler ile kalker zeminin yatay veya eğimli olması ve çıplak veya bitki-humus örtüsüyle kaplı bulunması gibi özellikler) bağlı olarak oyuk, delik, çukur, oluk,kanal gibi çok çeşitli tiplerde olabilen küçük yer şekilleridir.
Kireçtaşlarının yağış suları tarafından eritilmesi ve aşındırılması veya toprak altında biyolojik CO2'nin yoğun eritme gücü sonucu oluşan oluk şekilli çukurluklarla bunlar arasındaki genellikle keskin görünüşlü sırtçıklardan oluşan mikro karstik şekillerdir.
Mikro karstik şekiller olarak da tanımlanan lapyaların boyutları, ortalama olarak, birkaç mm ile birkaç metre arasında değişir.Oluk ve kanal şeklindeki lapyaların boyları;bazen, 15-20 metreyi bulabilir.Oyuk, oluk ve kanalcıkların arasında genellikle sivri, keskin, bazen de yuvarlak profilli küçük sırtlar yer alır.
Topografya yüzeyinin yatay veya çok az eğimli olduğu yerlerde, genellikle, delik, oyuk, çukur ve kazan şeklinde, düşey doğrultuda gelişmiş, lapyalar meydana gelmektedir.Buna karşılık eğimli yüzeylerde oluk ve kanal şeklinde lapyalar gelişmektedir.Lapyaların oluşumlarında erime sürecinin yanı sıra, oyuk, delik, oluk ve kanalcıkları genişletmek ve derinleştirmek suretiyle fiziksel parçalanma da rol oynamaktadır.
Lapyaların çok gelişmiş oldukları sahalarda topoğrafya yüzeyi; yürünmesi güç, çok arızalı bir özellik kazanabilir.Bu gibi sahalara karrenfeld(çapır arazi) adı verilmektedir. Türkiye'de en fazla görüldüğü alanlar Toros Dağları ve Bolkar Dağları'dır.

Dış kuvvetler

Lav ya da püskürtü, yanardağ patlaması sırasında çıkan çok sıcak, sıvı ve akıcı erimiş maddeye denilmektedir. Lav, onlarca veya yüzlerce kilometre derinlikteki magma odalarından yeryüzüne ulaşmış magmadır. Yanardağ ağzından ilk çıktığında sıvı halde bulunmaktadır. Lavın sıcaklığı "700 °C "ile "1200 °C" arasında değişmektedir.
Lavın, viskozitesi sudan 100.000 kat daha fazla olabilse de, soğuyup katılaşmadan önce onlarca kilometre akabilmektedir. Bunun nedeni ise havaya maruz kalan lav, hızlı bir zaman diliminde katı bir kabuk geliştirmektedir. Bu kalan sıvı lavı yalıtır, sıcak ve viskoz olmamasına yardımcı olmaktadır.
Lav kelimesi Fransızca lave "yanardağ akıntısı" sözcüğünden alıntılanmaktadır. İlk kullanımı 1739 yılında "Charles de Brosses" adlı bilim insanı tarafından kullanılmıştır. Bir diğer düşünce ise İtalyancadan türetilmiş bir kelime olduğu düşüncesidir ve muhtemelen düşme veya kayma anlamına gelen Latince "labes" kelimesinden türetilmiştir. Dünya yüzeyinin altındaki erimiş kaya ile bağlantılı olarak ilk kullanım, görünüşe göre Francesco Serao tarafından 1737'de" Vezüv patlaması" üzerine yazılan kısa bir hesapta bulunmuştur. Serao, "ateşli lav akışını" şiddetli yağmurun ardından volkanın kenarlarından aşağı su ve çamur akışına bir benzetme olarak tanımlanmıştır.

Lavlar, ağırlıkları bakımından %45-%70 SiO2 arasında değişen silikat eriyikleridir. Çoğunlukla feldispatlar, feldspatoidler, olivin, piroksenler, amfiboller, mikalar ve kuvars yapılarında hakimdir. Bütün lavların bileşiminde silikat bulunmaktadır. Nadir silikatsız lavlar, silikat olmayan mineral yataklarının yerel erimesi sonucunda oluşmaktadır.

Silikat lavlar, yapısında daha az alüminyum, kalsiyum, magnezyum, demir, sodyum ve potasyum gibi birçok elementin az miktarı ile dünyanın en bol elementi olan "oksijenin" "silikonile etkileşmesiyle hakim olunan karışımdır. Silikat magmaların fiziksel davranışlarında "silis" bileşeni hakimdir. Lavda bulunan silikon iyonları, dört yüzlü bir düzenlemede dört oksijen iyonuna güçlü bir şekilde bağlanmaktadır. Bir oksijen iyonu eriyikte bulunan iki silikon iyonuna bağlanırsa, bu bir köprü olan oksijen olarak tanımlanmaktadır. Oksijen iyonlarını köprü görevinde kullanarak birbirine bağlanan birçok silikon iyonu kümesine veya zincirine sahip "lav" olarak tanımlanmaktadır. Alüminyum, alkali metal oksitlerle (sodyum ve potasyum) kombinasyon halinde lavı polimerize etme eğiliminde bulunmaktadır. Demir, kalsiyum ve magnezyum gibi diğer katyonlar, oksijene çok daha zayıf bağlanmaktadır ve polimerleşme eğilimini azaltabilmektedir. Kısmi polimerizasyon lavı yapışkan hale getirmektedir. Bu nedenle silika bakımından yüksek lav, silika bakımından düşük lavdan çok daha viskoz durumda olabilmektedir.
Silikanın viskoziteyi belirlemedeki rolü ve bir lavın sıcaklığı gibi diğer birçok özelliğinin silika içeriği ile ilişkili olduğu gözlemlendiğinden dolayı silikat lavlar silika içeriğine göre dört kimyasal türe ayrılmaktadır:

Felsik Lavlar
Ortaç Lavlar
Mafik Lavlar
Ultramafik Lavlar

Felsik veya silisli lavların "silis içeriği %63'ten" fazla bulunmaktadır. Riyolit ve dakit lavları içerirler. Böylesine yüksek bir silis içeriğiyle, bu lavlar, 1.200 °C'de sıcak riyolit lav için 108 cP'den 800 °C'de soğuk riyolit lav için 1011 cP'ye kadar değişen son derece viskozsuz bir yapıya sahiptirler.
Karşılaştırma için, suyun viskozitesi yaklaşık 1 cP'dir. Bu çok yüksek viskozite nedeniyle, felsik lavlar genellikle patlayarak parçalı tortular oluşturmaktadır. Bununla birlikte riyolit lavlar, lav dikenleri, lav kubbeleri veya "kuleler" oluşturmak için zaman zaman etkin bir şekilde püskürmektedirler. Lavlar tipik olarak dışarı çıktıkça parçalanmaktadır ve bunun sonucunda blok lav akıntıları oluşturur. Bunlar genellikle yapılarında obsidyen içermektedir. Kısaca tipik olarak 1 kilometre mesafeden az aktıkları için kırılmış veya parçalanmış bir durumda gözüktüğünü söylenebilmektedir.

Ara veya andezit lavlar, yapılarında %52 ile %63 arasında silika maddesi içermektedir. Alüminyum oranı daha düşük olduğu için genellikle magnezyum ve demir oranları felsik lavlara göre biraz daha zengindir. Ayrıca 850 ile 1.100 °C aralığında daha sıcaktırlar. Ortaç lavlar daha yavaş akım gücüne sahip olmaktadırlar. Akış mesafeleri ise 10 kilometreden az ilerleyebilmektedir. Volkan ağzının üzerindeki tümsekten viskoz olarak yavaş yavaş akar ve dış bölümleri soğuk kesikli olarak akmaktadır. Ara lavlar, fenokristal oluşturma eğilimi göstermektedirler. Daha yüksek demir ve magnezyum, amfibol veya piroksen fenokristalleri de dahil olmak üzere daha koyu bir ana kütle olarak tezahür etme eğilimindedirler.

Mafik veya bazaltik lavların silika içeriği %52 ile %45'tir. Yüksek ferromagnezyen içerikleri ile tipiktirler ve genellikle 1.100 ile 1.200 °C sıcaklıklarda ortaya çıkmaktadırlar. Bazalt lavlar, düşük profilli kalkan volkanları veya taşkın bazaltları üretme eğilimindedir. Akışkan lav, havalandırma deliğinden uzun mesafeler boyunca akmaktadır. Bazalt lavın kalınlığı, özellikle düşük bir eğimde, herhangi bir anda hareket eden lav akışının kalınlığından çok daha büyük olabilmektedir çünkü bazalt lavlar, katılaşmış bir kabuğun altındaki lav tedarikiyle "şişebilmektedir". Örnek olarak "AA" veya "pāhoehoe" lavları örnek olarak gösterilebilir. Su altında, yapısı "pahoehoe lavlara" oldukça benzeyen yastık lavlar oluşturabilmektedir.

Boninit oluşturan komatit ve yüksek magnezyen magmalar gibi ultramafik lavlar, püskürmelerin bileşimini ve sıcaklıklarını en uç noktalarına taşımaktadır. Hepsi %45'in altında silika içeriğine sahiptedirler. Komatitler, %18'in üzerinde magnezyum oksit içerir ve 1.600 °C sıcaklıklarda patladığı düşünülmektedir. Dünya'nın mantosu yüksek derecede magnezyum magmalar üretemeyecek kadar soğuduğu için, hiçbir modern komatit lavı bilinmemektedir.

Bazı silisli lavlar, özellikle kıtasal çatlak bölgelerinde, derine batmış plakaları örten alanlarda veya plaka içi sıcak noktalarda yüksek alkali metal oksit (sodyum ve potasyum) içeriğine sahip olmaktadırlar. Silika içerikleri, ultramafik maddelerden (nefelinitler, basanitler ve tefritler) felsik maddeler (trakitler) arasında değişebilmektedir. Subalkalin magmalardan daha fazla manto derinliklerinde üretilmeleri daha olası durumdadır. Olivin-nefelinit lavları hem ultramafiktir hem de oldukça alkali özellikler taşımaktadır. Ve Dünya'nın mantosunun diğer lavlardan çok daha derinden geldiği düşünülmektedir. 

Dünya yüzeyine sıra dışı bileşime sahip bazı lavlar günümüze kadar püskürmüştür. Bunlar yapısında şunları içerir:

Karbonatit ve natrokarbonatit lavları, aktif karbonatit yanardağının tek örneği olan Tanzanya'daki Ol Doinyo Lengai yanardağından olduğu bilinmektedir.Jeolojik kayıttaki karbonatitler tipik olarak "%75" karbonat mineralleridir ve daha az miktarda doymamış silikat mineralleri (mikalar ve olivin gibi), apatit, manyetit ve piroklor içermektedir. Bu, daha sonra hidrotermal aktivite ile uzaklaştırılan sodyum-karbonat içeren lavın orijinal bileşimini yansıtmayabilir ancak laboratuvar deneyleri kalsit açısından zengin bir magmanın mümkün olduğunu göstermektedir. Ol Doinyo Lengai'nin natrokarbonatit lavları çoğunlukla sodyum karbonattan, yaklaşık yarısı kadar kalsiyum karbonattan ve yine yarısı kadar potasyum karbonattan ve az miktarda halojenür, florür ve sülfattan oluştuğunu gözlemlemekteyiz. Lavlar son derece akışkandır, viskoziteleri sudan yalnızca biraz daha yüksektir ve 491 ile 544 °C arasında ölçülen sıcaklıklarla çok soğuk durumda oldukları gözlemlenmektedir.
İsveç'in Kiruna kentinde Proterozoik sırasında oluşan demir cevherinin kaynağının demir oksit lavları olduğu düşünülmektedir. Şili-Arjantin sınırındaki El Laco volkanik kompleksinde Pliyosen yaşlı demir oksit lavları bulunur. Demir oksit lavlarının veya alkali bileşimli bir ebeveyn magmadan karışmaz şekilde ayrılmasının bir sonucu olduğu düşünülmektedir.
Şili'deki Lastarria yanardağında 250 metre uzunluğunda ve 10 metre genişliğe kadar kükürt lav akmaktadır. Kükürt yataklarının 113 °C kadar düşük sıcaklıklarda erimesi ile oluşmuşlardır. "Lav" terimi, Güneş Sistemi'nin gaz devlerinin buzlu uyduları üzerindeki patlamalarda erimiş "buz karışımlarını" ifade etmek için de kullanılabilmektedir.

Lav akışlarının davranışı çoğunlukla lavın viskozitesine göre belirlenmektedir. Sıradan silikat lavlardaki sıcaklıklar felsik lavlar için yaklaşık 800 °C olabilmektedir. Bu durum mafik lavlar için 1.200 °C bir sıcaklık bandında görülmektedir. Lav viskozitesi, lav patladığında meydana gelen volkanik aktivitenin türünü belirlemektedir. Viskozite ne kadar yüksek olursa, püskürmelerin efüzif olmaktan çok patlayıcı olma olasılığı o kadar artmaktadır. Sonuç olarak, Dünya, Mars ve Venüs'teki lav akışlarının çoğu bazalt lavlardan oluşmaktadır. Yeryüzünde lav akışlarının%90'ı mafik veya ultramafiktir. Akışların%8'ini orta lav ve akışların sadece%2'sini felsik lav oluşturmaktadır. Viskozite ayrıca akışların yönünü yanal boyuta göre kalınlık, akışların hareket etme hızını ve akışların yüzey karakterini belirlemektedir. Etkili bir şekilde püskürdüklerinde, yüksek viskoziteli lavlar yalnızca yüksek açılı akışlar veya kubbeler şeklinde patlamaktadır. Akışlar AA veya "Pahoehoe "yerine blok lav şeklini alır. Obsidyen akışları yaygındır. Orta dereceli lavlar, efüzif püskürmelerden kaynaklanan lav yatakları ve patlayıcı püskürmelerden kaynaklanan tefra ile birlikte dik "Stratovolkanlar "oluşturma eğilimindedir. Mafik lavlar, büyük mesafeleri hareket ettirebilen nispeten ince akışlar oluşturan ve çok yumuşak eğimli kalkan volkanları oluşturmaktadır. Lavların çoğu, çeşitli minerallerin katı kristallerini, ksenolit olarak bilinen egzotik kayaların parçalarını ve önceden katılaşmış lav parçalarını içerir. Lavların çoğunun kristal içeriği onlara tiksotropik ve kayma inceltici özellikler vermektedir. Başka bir deyişle, lavların çoğu akış hızının kayma gerilmesiyle orantılı olduğu Newton sıvısı gibi davranmamaktadır. Bunun yerine tipik bir lav, akma gerilimi olarak adlandırılan b

Adam Smith FRSA (/ˈædəm smɪθ/; y. 16 Haziran [E.U. 5 Haziran] 1723 – 17 Temmuz 1790), "Ekonominin Babası" ve "Kapitalizmin Babası" olarak anılan İskoç ekonomist, ahlak filozofu, politik ekonominin öncüsü ve İskoç Aydınlanması sırasındaki önemli bir figürdü.
Smith, Ahlaki Duygular Teorisi (İngilizce: The Theory of Moral Sentiments) (1759) ve Yaratılışın Sorgulanması ve Ulusların Zenginliğinin Nedenleri (İngilizce: An Inquiry into the Nature and Causes of the Wealth of Nations) (1776) adlarında iki klasik eser yazdı. Kısaca Ulusların Zenginliği olarak bilinen ikinci kitabının, Smith'in başyapıtı ve ilk modern ekonomi çalışması olduğu düşünülür. Adam Smith bu eserinde mutlak üstünlükler teorisini öne sürmüştür.
Genellikle etik problemleri üzerine filozofluk yapması nedeniyle ekonomik açıklamalarında asıl işinin etkileri yoğun görülür. Ekonomide ve doğal olaylarda bir düzen olduğunu ve bunun gözlem ve ahlâk hissi ile tespit edilebileceğini söyler.

Adam Smith, İskoçya'nın Kirkcaldy şehrinde çalışan bir gümrük denetleyicisinin oğlu olarak dünyaya geldi. Kesin doğum tarihi kayıtlarda olmasa da 5 Haziran 1723'te, babasının ölümünden 6 ay sonra vaftiz edilmiştir. Yaklaşık 4 yaşlarında bir çingene çetesi tarafından kaçırılmış, ama kısa zamanda amcası tarafından kurtarılıp annesine geri teslim edilmiştir. Smith bu sıkıntıyı kısa sürede atlatıp annesi ile eski yakınlığını kısa zamanda yakalamıştır.

On dört yaşında Glasgow Üniversitesi'nde ahlak felsefesi konusunda, Francis Hutcheson'ın yanında eğitim görmeye başlamıştır. Özgürlük, hukuk ve ifade özgürlüğü konularındaki tutkusu burada alevlenmiştir. 1740 yılında Oxford'daki Balliol Koleji'nde okumaya başlamış fakat 1746 yılında okulu terk edip Oxford'un imtiyaz denetimi konusunda eleştirmenlik yapmaya başlamıştır.

1748 yılında Edinburgh Üniversitesi'nde Lord Kames'in koruması altında kamu konferansları vermiş, konuşma sanatı ve belles-lettres konularına değinmiştir. Sonraları "servet yönetimi" konusunu ele almış ve bu dönemde, yani yirmili yaşlarının sonlarına doğru, daha sonra Ulusların Zenginliği adlı kitabında dünyaya açıklayacağı "doğal özgürlüğün açık ve basit sistemi" konusuna el atmıştır. 1750 yılı civarlarında ileride çok yakın arkadaş olacağı David Hume ile burada tanışmıştır. İskoç Aydınlanması'nın ortaya çıkışında önemli rol oynayan diğer arkadaşları ile Edinburgh Poker Kulübü'nün müdavimi olmuştur.
Smith'in Hristiyan olan babası dinine çok bağlıydı ve İskoç Kilisesi'nin ılımlı kanadına üyeydi. Smith'in İngiltere'ye gidişinin arkasındaki sebebin İngiltere Kilisesi'nde kariyer yapmak istemesi olduğu söylense de bu konu hakkında kesin bir kanıt yoktur ve aksine Smith'in İskoçya'ya deizm yanlısı olarak döndüğü bilinmektedir. Ayrıca çocukken babası tarafından gönderildiği kiliseden kaçarak geri dönmüştür. Smith, felsefi olarak dini ekonominin önünde bir engel olarak görmüş ve ateizm üzerinden düşünmüştür. Birçok yönden Darwin ile aynı görüştedir.
1751 yılında Smith Glasgow Üniversitesi'nin mantık profesörü, ertesi sene de ahlak felsefesi profesörü olarak atanmıştır. Derslerinde etik, konuşma sanatı, hukuk, politik ekonomi ve "polis ve gelir" konularını işlemiştir. 1759'da Glasgow'daki bazı konferanslarını bir araya getirdiği Ahlaki Duygular Kuramı adlı kitabını yayınlamıştır. Bu kitap çıktığı dönemde Smith'in itibarının yayılmasını sağlamıştır. Kitabın ana teması insan ilişkilerinin verici ve alıcılar (yani birey ve toplumun diğer üyeleri) arasındaki sempatiye ve anlayışa ne kadar bağlı olduğu üzerineydi. Lord Monboddo'nun 14 yıl sonra yayımlanan Of the Origin and Progress of Language kitabındaki detaylı incelemesinde gösterildiği üzere, Smith'in bu ilk kitabındaki dil evrimi analizi yüzeyseldi. Yine de Smith'in akıcı ve ikna edici savunmaları belagatlı olsa da tartışılmazdır. Smith açıklamalarını Lord Shaftesbury ve Hutcheson gibi "ahlak duygusu" ya da Hume gibi faydaya (İngilizce: ''utility'') değil, anlayışa dayatmaktadır.

Smith bu dönemden sonra konferanslarında ahlak teorilerinden hukuk ve ekonomi konularına ağırlık vermeye başladı. Bir öğrencisinin 1763 civarından konferans notlarından Edwin Cannan tarafından derlenip yayınlanan Lectures on Justice, Police, Revenue and Arms adlı kitapta Adam Smith'in politik ekonomi hakkındaki fikirlerinin gelişimi hakkında bir izlenim edinilebilir. Bu kitabın daha kapsamlı bir uyarlaması 1976 yılında Lectures on Jurisprudence adlı Glasgow baskısı tarafından yayımlanmıştır.

Smith ile David Hume sayesinde tanışan Charles Townshend, 1763 yılı sonunda Smith'ten üvey oğlu genç Buccleuch Dükü'ne özel ders vermesini rica etti. Smith, gelecek iki sene boyunca talebesi ile, çoğunlukla Fransa'da yaptığı yolculuklar sırasında Turgot, Jean D'Alembert, André Morellet, Helvétius ve özellikle çalışmalarına itibar ettiği fizyokratik düşüncenin başkanı François Quesnay gibi öncü aydınlarla tanıştı. 

Kirkcaldy'ye döndükten sonraki 10 seneyi Yaratılışın Sorgulanması ve Ulusların Zenginliğinin Nedenleri (İngilizce: An Inquiry into the Nature and Causes of the Wealth of Nations) adlı, 1776'da yayımlanan başyapıtı üzerinde çalışarak geçirdi. Kitap büyük çoğunluk tarafından hüsnükabul gördü ve revaçta kalarak Smith'in meşhur olmasını sağladı. 
1778'de Smith İskoçya'da vergiden sorumlu bir devlet bakanı olarak atandı, Edinburgh'ya annesinin yanına yerleşti.

17 Haziran 1790 tarihinde ağır bir hastalık sonrası öldü. 

Bilindiği kadarıyla gelirinin büyük bir kısmını gizli yardım fonlarına bırakmıştır.
Smith'in edebi vasiyetini yerine getirenler İskoç akademik dünyasından iki eski arkadaşıdır: fizikçi/kimyacı Joseph Black ve öncü yerbilimci James Hutton. Yazar arkasında pek çok not ve yayımlanmamış yazılar bırakmıştır ama yayımlanmaya uygun olmayan her şeyin imha edilmesi için talimat vermiştir. History of Astronomy adlı yayımlanmamış bir makalesini basıma uygun görmüştür ve bununla beraber diğer eserleri Essays on Philosophical Subjects adlı kitapta 1795 yılında okuyucuyla buluşturulmuştur.

Bu kitabın ana konusu ekonomik büyümedir.
Ölümünden kısa bir süre önce Smith, neredeyse bütün yayımlanmamış yazılarını yok etmişti. Sanıldığı kadarıyla, son yıllarında iki büyük tez üzerinde çalışıyordu; bir tanesi hukuk teorisi ve tarihi, diğeri de bilim ve sanat hakkında. Ölümünden sonra, 1795'te yayımlanan Essays on Philosophical Subjects muhtemelen ikinci tezinin bir kısmını kapsamaktadır.
Ulusların Zenginliği, ekonomik disiplinin ortaya çıkmasını ve aynı zamanda özerk ve sistematik hale gelmesini sağladığı için döneminde etkili bir eserdi. Batı dünyasında, konusundaki yayımlanan en nüfuzlu kitap olduğu söylenebilir. 1776'da piyasaya çıktığında, İngiltere ve Amerika'da serbest ticaret anlayışı yaygınlaşmaktaydı; ve kitap ekonomik başarı için büyük külçe rezervlerinin önemli olduğunu savunduğu teori olan merkantilizme karşı klasik bir bildirge haline geldi. Bu dönemde Amerika'nın içinde bulunduğu, kurtuluş savaşı sonrasında ortaya çıkan fakirlik ve sıkıntılı koşullar, bu anlayışı doğurmuştur. Yine de kitap piyasaya çıktığı dönemde, serbest ticaretin yararları konusunda herkes ikna olmamıştı: İngiltere halkı ve parlamentosu merkantilizme uzun süre bağlı kalmıştır.
Ulusların Zenginliği, aynı zamanda, fizyokratik anlayışın toprağın önemini vurgulayışına karşı çıkıyordu. Smith bunun yerine işgücünün üstünlüğüne inanmaktaydı ve işçi sınıfının (İngilizce: ''division of labor'') üretimin artmasında etkili olacağını savunuyordu. Uluslar o kadar başarılı oldular ki, bu başarı eski ekonomik ekollerin terk edilmesine yol açtı. Thomas Malthus ve David Ricardo gibi ekonomistler Smith'in bugün klasik ekonomi olarak bilinen teorisini rafine etmeye yöneldiler ve bu zamanla modern ekonominin gelişmesini sağladı. Malthus, Smith'in nüfus fazlalığı konusundaki düşüncelerini geliştirdi. Ricardo "ücretlerin demir kanunu"na (İngilizce: ''iron law of wages''), yani nüfus fazlalığının asgari geçim düzeyinin önüne geçeceğine inanıyordu. Smith, bugün daha doğru olduğuna inanılan, artan üretimle artan ücretler varsayımını önermişti.
Ulusların Zenginliği 'nin ana konularından bir tanesi, serbest piyasanın her ne kadar karmaşık ve denetsiz gözükse de aslında sözde bir "görünmez el" tarafından doğru miktarda ve çeşitlilikte üretim yapmak için yönlendirildiğidir. Smith bu simgeyi Ahlaki Duygular Teorisi (İngilizce: The Theory of Moral Sentiments) adlı kitabında daha önce kullanmış olsa da fikri ilk olarak Astronomi Tarihi adlı denemesinde kaleme almıştır. Örneğin, bir üründe üretim eksikliği olduğunda fiyatı artar ve bu durum ortaya bir kâr marjının çıkmasını sağlayarak başkalarını bu ürünü üretmeye teşvik eder ve nihayet kıtlığa son verir. Eğer pazara çok fazla üretici girerse, üreticiler arasındaki artan rekabet ve artan stok, yani arz, fiyatların üretim maliyetine düşmesini sağlayarak; ürünün "doğal fiyatına", yani ortalama piyasa fiyatına ulaşmasına yol açar. Kâr oranı bu ortalama piyasa fiyatında sıfırlansa da mal ve hizmet üretimi için teşvikler ortadan kalkmaz çünkü bütün üretim masrafları, mal sahibinin işgücü de dahil, üretilenin fiyatına yansımaktadır. Eğer fiyatlar sıfır kâr oranının altına düşerse, üreticiler piyasadan çekilmeye başlarlar. Kâr oranları sıfırın üzerinde olduğu sürece üreticiler piyasaya girmeye devam edecektir. Smith, insanların harekete geçmelerini sağlayan nedenlerin, bencil ve açgözlü olmalarından kaynaklandığına inanıyordu. Bunun olumlu sonucu olarak da serbest piyasadaki rekabetin, fiyatların aşağıda kalmasını sağlayarak halkın tamamına faydalı olmasını gösteriyordu. Ona göre bu rekabet aynı zamanda çok çeşitli mal ve hizmet üretilmesini teşvik etmekteydi. Yine de, işadamlarına karşı dikkatli olunması gerektiğini ve tekelleşmenin yanlış olduğunu savunuyordu.
Smith, tüm gücüyle sanayi gelişimini engelleyen modası geçmiş devlet kısıtlamalarına saldırıyordu. Nitekim, ekonomik sürece olan çoğu hükûmet müdahalesinin, gümrük vergileri (İngilizce: Tariff) de dahil, verimsizliğe ve uzun dönemde yüksek fiyatlara yol açtığını savunuyordu. Her şeyin oluruna bırakı

Adaptif beklentiler diğer bir ifadeyle "Uyarlayıcı bekleyişler" Ekonomi'de, insanların geçmişte olanlara dayanarak gelecekte ne olacağına dair beklentilerini oluşturdukları varsayılan bir süreçtir. Örneğin, insanlar gelecekteki enflasyon oranına ilişkin bir beklenti oluşturmak istiyorlarsa, bazı tutarlılıklar çıkarmak için geçmiş enflasyon oranlarına başvurabilirler ve daha fazla yılı dikkate aldıkça daha doğru bir beklenti elde edebilirler.
Uyarlanabilir beklentilerin basit bir versiyonu aşağıdaki denklemde belirtilmiştir, burada 
  
    
      
        
          p
          
            e
          
        
      
    
    {\displaystyle p^{e}}
  
 bir sonraki yılın beklenen enflasyon oranını 
  
    
      
        
          p
          
            −
            1
          
          
            e
          
        
      
    
    {\displaystyle p_{-1}^{e}}
  
 geçen yıl beklenen enflasyonun bu yılki oranıdır; ve 
  
    
      
        p
      
    
    {\displaystyle p}
  
 bu yılın gerçek enflasyon oranıdır:

  
    
      
        
          p
          
            e
          
        
        =
        
          p
          
            −
            1
          
          
            e
          
        
        +
        λ
        (
        p
        −
        
          p
          
            −
            1
          
          
            e
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle p^{e}=p_{-1}^{e}+\lambda (p-p_{-1}^{e})}
  

burada 
  
    
      
        λ
      
    
    {\displaystyle \lambda }
  
 0 ile 1 arasındadır. Bu, gelecekteki enflasyona ilişkin mevcut beklentilerin geçmiş beklentileri ve mevcut beklentilerin gerçekleşen enflasyon ile önceki beklentiler arasındaki farka göre yükseltildiği (veya düşürüldüğü) bir "hata-ayarlama" terimini yansıttığını söyler. "Kısmi düzeltme" olarak da adlandırılan hata düzeltme terimi, özellikle anormal derecede yüksek veya düşük oranlara sahip yıllar olmak üzere, önceki yıllardaki enflasyon oranlarındaki değişikliklere izin verir.

  
    
      
        λ
        (
        p
        −
        
          p
          
            −
            1
          
          
            e
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle \lambda (p-p_{-1}^{e})}
  

Yukarıdaki terim "kısmi düzeltme" hata terimidir, bu terim gerçek değerler ile beklenen değerler arasında meydana gelen varyanslara izin verir. Hatayı dikkate almanın önemi, yukarıdaki örnekte enflasyon oranlarının aşırı veya eksik beklenmesini önler. Düzeltme, beklentinin gelecekteki beklenen değerin gerçek değere daha yakın olacağı yönüne doğru eğilebileceği anlamına gelir, bu da bir tahminde bulunulmasına ve gelecekteki beklentinin doğru olması için dikkate alınmasına veya çıkarılmasına olanak tanır. Bu değerlendirme veya hata terimi, tahmin edilen değerin uyarlanabilir olmasını sağlayan şeydir, böylece çıkarılan beklentiye uyarlanabilir bir denklem yaratır.
Uyarlanabilir beklentiler teorisi, mevcut enflasyonist beklentilerin eşit olması için önceki tüm dönemlere uygulanabilir:

  
    
      
        
          p
          
            t
          
          
            e
          
        
        =
        λ
        
          ∑
          
            j
            =
            0
          
          
            ∞
          
        
        (
        1
        −
        λ
        
          )
          
            j
          
        
        
          p
          
            t
            −
            j
          
        
      
    
    {\displaystyle p_{t}^{e}=\lambda \sum _{j=0}^{\infty }(1-\lambda )^{j}p_{t-j}}
  

burada 
  
    
      
        
          p
          
            t
            −
            j
          
        
      
    
    {\displaystyle p_{t-j}}
  
 geçmişteki 
  
    
      
        j
      
    
    {\displaystyle j}
  
 yıllık gerçek enflasyona eşittir. Beklenti denklemlerine bir Zaman serisi kısmının eklenmesi, gelecekteki enflasyon oranının yukarıdaki örneğinde olduğu gibi tahminlerde birden fazla geçmiş yılı ve ilgili oranları hesaba katar. Böylece, mevcut beklenen enflasyon geçmişteki tüm enflasyon oranlarının ağırlıklı ortalamasını yansıtır ve geçmişe doğru gidildikçe ağırlıklar gittikçe azalır. İlk önceki yıl en yüksek ağırlığa sahiptir ve sonraki yıllar denklem ne kadar geriye giderse o kadar az ağırlık alır.
Bir temsilci bir tahmin hatası yaptığında (bir değeri yanlış kaydetmek veya yanlış yazmak gibi), stokastik şok, fiyat seviyesi başka şoklar yaşamasa bile, önceki beklentiler hatalarının yalnızca bir kısmını içerdiğinden, temsilcinin fiyat beklenti seviyesini tekrar yanlış tahmin etmesine neden olacaktır. Beklenti formülasyonunun geriye dönük doğası ve bunun sonucunda temsilciler tarafından yapılan sistematik hatalar beklentilerin nasıl oluştuğuna dair Rasyonel bekleyişler adı verilen alternatif bir modelin geliştirilmesinde önemli rol oynayan John Muth gibi ekonomistleri tatmin etmemiştir. Rasyonel beklentilerin kullanımı, varsayımlarının ekonomik teori ile tutarlı bir optimal beklentiler yaklaşımına dayanması nedeniyle makroekonomik teoride büyük ölçüde uyarlanabilir beklentilerin yerini almıştır. Bununla birlikte, uyarlanabilir beklentiler ile rasyonel beklentilerin karşı karşıya gelmesinin her iki kullanım tarafından da haklı gösterilmesi gerekmediği, başka bir deyişle, uyarlanabilir şemayı izlemenin rasyonel bir yanıt olduğu durumlar olduğu vurgulanmalıdır.
Uyarlanabilir beklentiler hipotezinin ilk kullanımı Irving Fisher (1911) tarafından yazılan The Purchasing Power of Money (Paranın Satın Alma Gücü) adlı eserde ajan davranışını tanımlamak için olmuş, daha sonra Philip Cagan (1956) tarafından Hiperenflasyon gibi modelleri tanımlamak için kullanılmıştır.  Uyarlanabilir beklentiler, Milton Friedman tarafından ana hatları çizilen tüketim fonksiyonu (1957) ve Phillips eğrisi'nde etkili olmuştur. Friedman, işçilerin enflasyon oranına ilişkin uyarlanabilir beklentiler oluşturduğunu, hükûmetin beklenmedik para politikası değişiklikleri yoluyla onları kolayca şaşırtabileceğini öne sürmektedir. İşçiler para illüzyonu tarafından tuzağa düşürüldükleri için fiyat ve ücret dinamiklerini doğru algılayamazlar, bu nedenle Friedman'ın teorisine göre işsizlik her zaman parasal genişlemeler yoluyla azaltılabilir. Hükûmet düşük bir işsizlik oranını sabitlemeyi seçerse, sonuç uzun bir süre boyunca artan bir enflasyon seviyesidir. Ancak bu çerçevede, uyarlanabilir beklentilerin neden ve nasıl sorunlu olduğu açıktır. Temsilcilerin, aksi takdirde beklentilerini etkileyecek bilgi kaynaklarını keyfi olarak görmezden gelmeleri beklenir. Örneğin, hükûmet duyuruları bu tür kaynaklardır. Ekonomi politikasındaki değişiklikler bunu gerektirdiğinde, aktörlerin beklentilerini değiştirmeleri ve eski eğilimlerinden kopmaları beklenir. Uyarlanabilir beklentiler teorisinin genellikle rasyonel iktisat geleneğinden bir sapma olarak görülmesinin nedeni budur.

Arz Esnekliği
Rasyonel bekleyişler
Beklenti etkisi
Phillips eğrisi

George W. Evans and Seppo Honkapohja (2001), Learning and Expectations in Macroeconomics. Princeton University Press, ISBN 978-0-691-04921-2.

Anarşist ekonomi, anarşizm felsefesinin kapsamındaki ekonomik teori ve uygulamaların bütünüdür.

Anarşist ekonomiyle ilgili ilk görüşler İngiliz anarşist William Godwin tarafından ileri sürülmüştür. Bir insanın en yetenekli olduğu zanaat konusunda yönlendirilmesi ve uzmanlaştırılması, bu uzmanlaşan kişinin de ürettiklerini ihtiyacı olanlara dağıtması ve ihtiyaç duyduğu ürünleri de, bunları üreten kişilerden alması gerektiğini, ancak bu dağıtımın her zaman için bedava olmasını, takas usulünün kesinlikle kullanılmaması gerektiğini düşünür. Her ne kadar gelecekteki makineleşme sürecinden bahsetse de, Godwin'in ideal toplumu el becerisi ve tarım ekonomisi merkezlidir.
Alman bireyselci anarşist felsefeci Max Stirner; özel mülkiyeti, kanunun lütfuyla yaşayan ve sadece kanunun tesiriyle birine ait olabilen bir hayalete benzetmiş, başka bir deyişle, özel mülkiyetin sadece devletin korumasıyla ve lütfuyla varlığını koruyabileceğini dile getirmiştir. Stirner; anarşist ekonominin uygulanabilmesi için özel mülkiyetin, özel mülkiyetin olmaması için de devletin ortadan kaldırılması gerektiğini savunur.

Otonomizm
Alexander Berkman
Politik iktisat

Juan Gamero, 'Vivir la utopía', (1997). Film İspanya'da anarşizm ile ilgilidir.

Anarşist ekonomi12 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Economics Kiosk
Institute for Social Ecology11 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Parecon.org22 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Anarchist Economics18 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Arpa (Hordeum vulgare L.) buğdaygillerden taneleri malt ve yem olarak kullanılan önemli bir tahıl bitkisidir. Tarih öncesi devirlerdeki en önemli kültür bitkilerinden biri olmakla birlikte, ekonomik önemi olan bitkilerin başında gelmektedir.

Türkçede arpa sözcüğüne ilk olarak, 9. yüzyıldan kalma Karabalgasun Yazıtı'nda rastlanmıştır ve Türkçede hem “bitki (Hordeum vulgare L.)” hem de “bu bitkinin ürünü olan tahıl” olmak üzere iki ayrı anlamda kullanılmaktadır.

Yaklaşık 10.500 yıl önce, bugünkü İsrail, Ürdün, Lübnan, batı Suriye, batı İran, Irak ile güneydoğu Türkiye'yi kapsayan ve Bereketli Hilal olarak isimlendirilen bölgede kültüre alındığı bilinmektedir. O zamanlarda ekimi yapılmakta olan arpa, bugün yabani arpa (Hordeum vulgare L. ssp. spontaneum (K. Koch.) Thell.) olarak da bilinen ve ilk defa Türkiye'de keşfedilmiş olan bir alt türdür. Bu alt türü, insanlar en az 18.000–19.000 yıldan beri, önemli bir besin kaynağı olarak kullanmaktadırlar. İnsanlar arpayı 10.000 yıl öncesinde Orta Doğu'dan başlayarak, 2.000 yıl öncesinde Çin'e kadar, dünyanın farklı yerlerinde ıslah etmişler böylece bugün kullanılan arpayı (Hordeum vulgare ssp. vulgare L.) elde etmişlerdir.

Dünyada, tahıllar arasında üretimde mısır, buğday ve pirinçten sonra 4. sırada yer alır. 2008'de dünya genelinde toplam üretimi 157.644.721 ton olmuştur. Üretimde başı çeken ülkeler sırasıyla, Rusya, Ukrayna, Fransa, Almanya, Kanada ve İspanya'dır. Arpanın ekimi dünyada 56.774.297 hektarlık alana yapılmaktadır.

Arpa neolitik dönemden itibaren milyonlarca insan tarafından önemli bir besin kaynağı olarak tüketilmiş olsa da, bugün daha çok hayvan yemi ve bira yapımında kullanılmaktadır. 1980'lerde Avrupa ve Amerika'da besin değerinin anlaşılmasıyla gıda sektörüne yeniden girmiştir. Ancak, Asya ve kuzey Afrika'daki bazı kültürlerde arpanın gıda sektöründeki yeri eski çağlardan beri değişmemiştir. Bunun yanı sıra, buğdayın ekilemediği kutup bölgelerinde ve yüksek dağlık bölgelerde arpa ekilerek besin maddesi olarak kullanılmaktadır. Bugün dünyada ekimi yapılan arpanın %65'i hayvan yemi olarak, %33'ü maltlık olarak bira ve viski yapımı ile biyodizel üretiminde, %2'si de insan besini olarak gıda endüstrisinde kullanılmaktadır. Türkiye'de ise tüketimin %90'ı hayvan yemi olarak, kalan kısmı maltlık olarak bira sanayinde ve gıda endüstrisinde kullanılmaktadır. Gıda endüstrisinde kullanılan oran çok düşük olup, bira sanayinde kullanılan oran her geçen yıl artmaktadır.
Hayvan yemi olarak kullanılan arpalarda protein oranının fazla olması gerekmektedir. Kavuzun fazla olması besleyicilik değerini düşürür. Bu nedenle, protein değeri yüksek ve kavuzca yoksul olan altı sıralı arpa, yemlik arpa olarak kullanmaktadırlar. Biralık arpalarda ise protein oranının düşük olması istenmektedir (%9 – 10,5). Bu amaçla, bira üretimi için gerekli olan malt iki sıralı beyaz arpalardan elde edilir
Kısa yaşam döngüsü, tek yıllık bir bitki olması ve genomunun yedi çift kromozomdan oluşması, arpayı moleküler çalışmalar için önemli bir model bitki yapmaktadır. Fizyolojik, morfolojik ve genetik açıdan büyük çeşitlilik göstermesi, geniş ölçüde genetik stokların ve haritaların bulunması ve kendi kendine döllenebilmesi sayesinde çok yönlü testlerin uygulanabilmesi, arpanın fizyolojik ve moleküler çalışmalar için önemini daha da artırmaktadır.
Arpa, tarih boyunca maruz kaldığı gerek ıslah çalışmaları gerekse doğal seleksiyonlar sonucunda, tarımsal üretimini kolaylaştıracak fenotipik özellikler kazanmıştır. Bu fenotipik özelliklerin yanında, erken olgunlaşma ve stres koşullarına yüksek oranda uyum sağlayabilme gibi nitelikleri, kutuplardan ekvatoral bölgelere kadar tüm dünya çapında, ekime uygun bir ürün olmasını sağlamıştır. Bu stres koşulları, çok soğuk ve sert iklimleri, kuraklığı, alkali ve tuzlu topraklarda yetişmeyi kapsamaktadır. Bugün arpa, kuzey kutbundan tropik bölgelere, her türlü iklim koşulları altında yaygın bir şekilde ekili olmakla birlikte, ılıman bölge tarım ekonomilerinde kilit rol oynamaktadır. Bunun yanı sıra, yabani arpanın aşırı iklim koşullarına uyum sağlayabilme yeteneği ve henüz açığa çıkmamış olası uyum yeteneği göz önüne alındığında, gelecekte arpanın germplazm kaynaklarına başvurularak bu potansiyellerin kullanılabileceği düşünülmektedir.

Arpa üretimine göre ülkeler listesi

Mikroekonomi teorisinde, arz ve talep arasındaki karşılıklı dengeye dayanan ekonomi modeli, rekabet içindeki piyasalardaki ürünlerin fiyatlarını ve satışlarını tanımlamak, açıklamak ve tahmin etmek için, Alfred Marshall ve Leon Walras tarafından geliştirilmiştir. Bu model sadece önemli görülen stilize edilmiş gerçekleri inceleyip teorinin gelişmesine yardım etmeyen gerçekleri bir kenara iterek (yani Ockham'ın Usturasını kullanarak) bilimsel hipotezlerin nasıl ortaya çıkarıldığına güzel bir örnektir. Bu nedenle belirsiz bir pazarı tanımlamak için kullanılan yaklaşımdır.

Tarihte, piyasadaki bir mal için gösterilen taleple o malın fiyatı arasındaki ters yönlü ilişkiye değindiği bilinen ilk kişi İbrahim ibn Edhem'dir (718-782). İbrahim ibn Edhem bir gün bir malın fiyatını sordu ve fiyatın pahalı olduğundan kendisine şikâyet edilmesi üzerine şöyle dedi; "Almamakla onu ucuzlatınız". Arz ve talep yasası 1776'da Adam Smith tarafından popüler hale getirilmiş bir ekonomik teoridir.

Talep yasası (The Law of Demand), bir piyasada bulunan satın alıcıların davranışlarını, yani taleplerini, açıklama hedefli bir teoriye dayanır. Bir mal için olan talep miktarını belirleyen en önemli unsurun o malın fiyatı olduğuna dayanır. Talep yasası o malın satın alıcıları tarafından istenen talep miktarı ile o malın mümkün piyasa fiyatları arasındaki ters yönlü kısmi ilişkiye verilen addır. Bir malın fiyatı arttıkça o mal piyasasında o maldan satın alınmak istenen miktar azalmakta, bir malın fiyatı azaldıkça o maldan alınmak istenen miktar artmaktadır. Unutulmamalıdır ki bir piyasada satın alıcıların o maldan ne kadar miktar satın alma davranışlarına, o malın kendi fiyatının yanında, (ortalama gelir, gelir dağılımı, diğer malların fiyatları, psikolojik etkenler gibi) başka değişkenler de tesir etmektedir. Bu talep miktarı ile malın kendi fiyatı arasındaki ters yönlü kısmı ilişkinin mal piyasasındaki diğer değişkenlerin değişmeden sabit kaldığının kabul edilmesinden kurulduğu devamlı olarak hatırlanmalıdır.
Bunu biraz matematiksel terimlerle açıklamak da mümkündür. i adlı malın piyasası içinde malın satın alıcılarının talep ettikleri miktar bir DMi değişkeni ile ifade edilir. Bu talep miktarını belirleyen bazı açıklayıcı etken değişkenler: Pi: i malının kendi fiyatı, Ps, Pc: diğer s ve c mallarının fiyatları, GO: ortalama gelir, GD: gelir dağılımı, U:ekonomik olmayan diğer değişkenler olsun. Bu halde satın alıcıların davranışı (D fonksiyon işareti ile gösterilen) bir talep fonksiyonu ile tanımlanır:

i malı Talep Fonksiyonu: DMi = D( Pi, Ps, Pc, GO, GD, U )
İşte bu talep fonksiyonun ne şekilde olduğunu açıklamak için talep yasası geliştirilmiştir.
Malın kendi fiyatından başka diğer değişkenler (yani Ps, Pc, GO, GD, U) sabit tutulmuş olduğu kabul edilsin. O zaman talep miktarı DMi ile Pi arasındaki kismî ilişkiye talep yasası adı verilir. Bu kısmi ilişki birbirine ters yönlüdür; yani fiyat artarsa talep edilen miktar azalır ve fiyat azalınca talep edilen miktar çoğalır. 
Tek bir mal piyasası içinde talep fonksiyonu olduğunu kabul etmek, piyasaların gözümlenmesinden sonra ortaya atılan pratik bir hipoteze dayandırılabilir. Fakat iktisatçılara bu hipotezi daha derin ayrıntılı tüketici (satın alıcı) davranışları teorisinden de çıkartmıslardır. Bunlardan birisi ikame etkisi (substitution effect) olur. Yine diğer her şey aynı kaldığı ve piyasada bulunan bir satın alıcı için piyasadaki malın fiyatının  arttığı düşünülsün; bu halde rasyonel bir satın alıcı o malı istediği miktarda almayıp benzer malları daha fazla alacaktır, yani fiyatı artan maldan daha az alacak ve onu başka mallarla ikame edecektir.
Talep edilen mallarla ikamesi olan mallara tercihinden kazanç fırsat maliyeti adı verilir.

Arz Yasası (Law of Supply), malın fiyatı ile o malın arzı arasındaki pozitif ilişkiye arz yasası denir. Bir malın fiyatı yükseldikçe üretici firma o malı daha yüksek fiyatlardan satmak ister. Malın fiyatı düştükçe o malı daha düşük fiyatlardan satma eğilimi gösterir. Arz eğrisinin pozitif eğimli olması aslında artan marjinal maliyetler veya artan ortalama maliyetlerle açıklanır ki bu da üretim ve prodüktivite şartlarına bağlıdır.

Ekonomi ve MBA derslerinin ortak konularından biri olup serbest piyasadaki ürünlerin istek ve sunulan ürün miktarına göre düzenlenmiş ve (denge noktası Equilibrium Point) yani arz ve talep eğrilerinin kesiştiği nokta olan denge fiyatının oluşmasını sağlayan teori olarak bilinir.
Piyasa dengesini açıklamak için dinamik inceleme gerekmektedir ve belirli bir dinamik şartın konulması gerekir. İktisatın gelişmesinde genel olarak iki türlü dinamik şart incelenmiştir:

Belirli bir piyasa fiyatında piyasada bulunan talep fazlalığına bakar ve fiyatın bu talep fazlalığına göre değişeceğini önerir. 

Belli bir piyasa fiyatında eğer talep miktar fazlalığı pozitif ise - yani talep miktarı arz miktarından fazla ise - o zaman (satıcıların tatmin edilmemiş talebi görüp daha fazla fiyat koyup kârlarını artırmak isteği dolayısıyla ve satın alıcıların tatmin edilmemiş talepleri olunca daha fazla fiyata razı olacakları için) malın fiyatı artar.
Eğer talep miktar fazlalığı negatif ise - yani talep miktarı arz miktarından azsa - o zaman (satıcıların ellerindeki malı elden çıkartmak için fiyat indirecekleri ve piyasada arzın istekten çok yüksek olması nedeniyle alıcıların daha düşük fiyatlar teklif etmek isteyecekleri için) fiyat düşer.
Hem satıcıların arz miktarı hem de alıcıların talep miktarı aynı zamanda tatmin edilmesi için belirli bir fiyatta talep fazlalığının sıfır olması - yani arz miktarı ile talep miktarının aynı olması - gerekmektedir.
Böylece Marshall dinamik şartına göre talep miktar fazlalığı "gösterge değişken" ve fiyat da "uyum sağlama değişkeni" olmakta ve piyasa bir denge noktasına gelmektedir.

Walras belirli bir piyasa miktarındaki durumu inceler ve miktarda satıcıların istedigi arz fiyatı ile alıcıların teklif ettikleri talep fiyatı arasindaki talep fiyat fazlalığına bakar.
Bu talep fiyat fazlalığı pozitif ise, piyasada miktar artar ve negatif ise piyasada miktar azalır.
Bu Walras dinamik şartına göre talep fiyat fazlalığı "gösterge değişken" ve miktar" da "uyum sağlama değişkeni" olmaktadır. Piyasa denge noktasında talep fiyat fazlalığı sıfır olmakta yani arz fiyati ile talep fiyatı ayni olmakta ve hem satıcılar hem de alıcılar miktar değiştirmek istemektedirler.

Asya ekonomisi, 49 farklı devlette yaşayan 4.4 milyardan fazla insandan (dünya nüfusunun %60'ı) oluşur. Altı devletin kısmen Asya'da olmakla birlikte, ekonomik ve siyasi açıdan başka bir bölgeye ait olduğu düşünülmektedir. Asya dünyadaki en hızlı büyüyen ekonomik bölge ve SAGP'ye göre GSYİH bakımından en büyük kıtasal ekonomidir. Çin, Japonya ve Hindistan dünyanın en büyük on ekonomisi arasındadır. Dahası, Asya, Japon ekonomik mucizesinden (1950-1990) başlayarak, Güney Kore'deki Han Nehri Mucizesi (1961-1996) ve Çin'deki ekonomik patlama (1978-2013) ile dünyanın en uzun ekonomik patlamasının merkezidir.
Tüm dünya bölgelerinde olduğu gibi, Asya'nın zenginliği de ülkeler arasında ve içerisinde farklılık göstermektedir. Bunun nedeni, büyük kültür çeşitlilikleri, ortamlar, tarihi bağlar anlamına gelen ve hükûmet sistemleri gibi geniş bir boyuta sahip olmasıdır. Asya'da SAGP gayri safi yurt içi hasıla (GSYİH) açısından en büyük ekonomiler Çin, Japonya, Güney Kore, Rusya, Hindistan, Endonezya, Türkiye, İran, Suudi Arabistan, Tayvan, Tayland, Pakistan, Malezya ve Filipinler'dir ve nominal GSYİH açısından da yine Çin, Japonya, Güney Kore, Hindistan, Rusya, Endonezya, Türkiye, Filipinler, Suudi Arabistan, Tayvan, Birleşik Arap Emirlikleri, Tayland, İran, Malezya, Bangladeş ve Singapur en büyük ekonomilerdir.
Zenginlik (kişi başı GSYİH ile ölçülürse) çoğunlukla Doğu Asya'da Çin, Japonya, Güney Kore, Hong Kong, Makao, Singapur ve Tayvan toprakları ile Batı Asya'daki petrol zengini Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, İran, Kuveyt ve Umman (örneğin Suudi Arabistan) gibi ülkelerde yoğunlaşmaktadır. İsrail ve daha az bir ölçüde Türkiye istisnadır: her ikisi de çoğunlukla böyle sayılmamasına rağmen Asya topraklarında bulunur. İsrail (çeşitlendirilmiş sanayiler üzerine girişimcilik) gelişmiş bir ülke iken Türkiye (OECD'nin kurucu üyesi) gelişmiş yükselen bir ülkedir. Japonya (ağır sanayi ve elektronik işkolunda gelişmişlik), Güney Kore (ağır sanayi ve bilgi ve iletişim teknolojisi), Tayvan (hafif endüstri ve yüksek teknoloji parçaların imalatı), Hong Kong (finansal sanayi ve hizmetler) ve Singapur hariç olmak üzere dünyanın en hızlı büyüyen iki ana ekonomisi Çin'in başını çektiği (imalat ve DYY ile öncü büyüme) ve Hindistan (emtia, dış kaynak kullanımı hedefi ve bilgisayar yazılımı) ile ön plana çıkan Asya'da hızlı büyüme ve sanayileşme yaşanmaktadır. Doğu Asya ve Güneydoğu Asya ülkeleri genel olarak imalat ve ticarete (ve sanayi ve ticarete) ve büyümek için ileri teknoloji endüstrilere ve finans endüstrisine odaklanırlar, Orta Doğu'daki ülkeler ise üretim üzerine daha fazla ve ekonomik büyüme için esas olarak ham petrole bağımlıdırlar. Yıllar geçtikçe, hızlı ekonomik büyüme ve dünyanın diğer ülkeleriyle büyük ticaret fazlalığı nedeniyle Asya'da, 4 trilyon ABD doları üzerinde döviz rezervi - Dünyanın toplamının yarısından fazlası - birikmiş durumdadır, ekonominin üçüncül işkolu ve ekonominin dördüncül işkolu Asya ekonomisinin payını genişletecektir.

Çin ve Hindistan, M.S. 1'den 1800'e kadar dünyanın en büyük ekonomileri arasında yerini almışlardır, ve birçokları için efsanevi servetiyle Hindistan antik kültürünün Asya'da refahında, Avrupa ticaretini, arama ve sömürgeciliği kendine çekmiştir. Hindistan'ı aramak için Kolomb'un Amerika'yı yanlışlıkla keşfetmesi bu derin hayranlığın göstergesidir. İpek Yolu Asya iç bölgelerinde ana Doğu-Batı ticaret yolu haline geldi, Malacca Boğazı büyük bir deniz yoludu.

II. Dünya Savaşı'ndan önce, Asya'nın çoğu sömürge yönetimi altındaydı. Sadece nispeten az sayıda devlet, Avrupa gücünün uyguladığı sürekli baskı karşısında bağımsız kalmayı başardı. Bunlara örnekler Çin, Siam Japonya ve Türkiye'dir.
Özellikle Japonya 19. yüzyılda reformlarla ekonomisini geliştirmeyi başarmıştı. Yenileşmeler kapsamlıydı ve günümüzde Meiji Restorasyonu olarak bilinir. Japon ekonomisi 20. yüzyıla kadar iyi bir şekilde büyümeye devam etti ve ekonomik büyümesi sırasında, ekonomik büyüme için gerekli olan çeşitli kaynaklar yetersiz kaldı. Sonuç olarak, Japon genişlemesi, Kore'nin ve Çin'in büyük bir bölümüyle başladı ve böylece Japonların stratejik kaynaklara kavuşmasının önü açıldı.
Aynı zamanda Güneydoğu Asya'da, ticaret o tarihte çeşitli yeni teknolojilerin tanınması nedeniyle gelişti. Ticaret hacmi, 1860'lı yıllarda Süveyş Kanalı'nın açılmasıyla birlikte artmaya devam etti. Manila'da Filipinler'deki ürünlerin Avrupa'ya satıldığı Manila kalyonu bulunmaktaydı. Filipinler, Acapulco yoluyla Latin Amerika ile ticaret yapan ilk Asya ülkesiydi. Tütün, hindistan cevizi, mısır ve şeker ticareti o dönemde talep gören en yüksek emtialardı. 1819'da kurulan Singapur, doğu ile batı arasındaki ticaretin inanılmaz bir hızda artmasıyla ön plana çıktı. Malezya'nın bir parçası olan İngiliz Malezya kolonisi, dünyanın en büyük kalay ve kauçuk üreticisi konumuna ulaştı. Öte yandan, Hollanda Doğu Hint Adaları, şimdiki Endonezya, baharat üretimi ile biliniyordu. Hem İngiliz hem de Hollandalılar, Asya'daki ticaret akışlarını yönetmek için kendi ticaret şirketlerini kurdu. İngilizler İngiliz Doğu Hindistan Şirketi'ni kurarken Hollandalılar Hollanda Doğu Hindistan Şirketi'ni kurdular. Her iki şirket kendi kolonileri ile ticaret tekelliliklerini sürdürdü.
1908'de, günümüzde İran'da bulunan bölgede petrol ilk defa keşfedildi. Daha sonra birçok petrol sahası keşfedildi ve ardından Ortadoğu'nun dünyanın en büyük petrol yataklarına sahip olduğu öğrenildi. Bu, Arap ülkelerinin yöneticilerini çok zengin yaptı, ancak o bölgedeki sosyo-ekonomik gelişim güçsüz kaldı.
1930'ların başında, dünya Ekonomik Bunalıma girdi; bugün ise bu Büyük Buhran olarak biliniyor. Asya kaçınılmaz olarak Avrupa ve ABD ile aynı acıyı çekti. Ticaret hacmi, Asya'nın ve aslında dünyanın her yerinde önemli ölçüde azaldı. Düşen taleple birlikte düşmeye başlayan çeşitli malların fiyatları ile yerli halk ve yabancılar yoksullaşmıştı. 1931'de Japonya, II. Dünya Savaşı'nı Asya'ya taşıyan olay olarak, Mançurya'yı istila etti. 7 Aralık 1941'de Japonya, Pearl Harbor'daki ABD askeri üssüne sürpriz bir saldırı yaptı ve sonucunda ABD Japonya'ya savaş ilan etti.

II. Dünya Savaşı'ndan sonra, Asya nüfusunun yarısını oluşturan Çin ve Hindistan, yerel ekonomilerini teşvik etmek için sosyalist politikaları benimsemişlerdi. Bu politikalar bölgenin ekonomik büyümesini sınırladı. Hindistan'da siyasetler terk ediliyor ve Çin'de yenileşme hareketleri yapılıyordu. Buna karşılık, Japonya ekonomisi ve Dört Asya Kaplanı (Güney Kore, Tayvan, Singapur ve Hong Kong), ekonomik başarılarda Batı Dünyası dışındaki tek başarılı ekonomilerdi. Bu dört ekonominin başarısı, diğer Güneydoğu Asya ülkelerini, yani Endonezya, Malezya ve Tayland'ı, ekonomilerini dünyaya açmaya ve 1980'ler ve 1990'lar boyunca büyümelerini hızlandıran ihracata yönelik üretim üsleri kurma konusundaki politikaları takip etmeye yöneltti.
Bu süreçte en belirgin Asya ekonomik olgularından biri olan savaş sonrası Japon ekonomik mucizesi, dünyanın geri kalanını büyük ölçüde etkiledi. II. Dünya Savaşı'ndan sonra, Japon hükûmetinin merkezi yol göstericiliğinde, ekonominin tamamı yeniden yapılandırıldı. Hükûmet, şirketler ve bankalar arasındaki yakın işbirliğini ve çok ihtiyaç duyulan sermeyeye kolay ulaşımı kolaylaştırdı ve keiretsu olarak bilinen büyük holdingler, tüm işkollarında yatay ve düşey bütünleşmeleri hızlandırdı ve yabancı rekabetini engelledi. Bu uygulamalar, askeri harcamaların terk edilmesine ek olarak olağanüstü bir şekilde çalıştı. Sonuç olarak Japon şirketleri, "Yükselen Güneş'in Ülkesi"nden dış satım atağına başladı ve halen yüksek kaliteli ürünleri büyük miktarlarda ihraç etmektedirler.
Ekonomik başka bir başarı öyküsü de, Han Nehri üzerindeki mucize olarak da bilinen Güney Kore'nin ekonomik başarı hikâyesidir. Güney Kore Kore Savaşı'ndan sonra yoksul bırakılmış ve 1970'lerin başına kadar dünyanın fakir ülkelerindendi (hatta Kuzey Kore'den daha fakir). Bununla birlikte, o zamandan beri çift haneli yıllık büyüme oranları ile toparlanabildi. Bu dönemde, Samsung, LG, Hyundai, Kia, SK Group gibi çaebollardan oluşan çoğu konglomera büyüdü. Güney Kore şimdi dünyanın en iktisadi nüfuzlu ülkesi olmuştur.
Tayvan ve Hong Kong, 1990'lı yıllara kadar hızlı bir büyüme yaşadı. Tayvan halen tüketici elektroniği AR-GE'sinin ve imalatın başlıca merkezlerinden biri haline geldi. Bununla birlikte, Japonya ve Güney Kore'nin aksine, Tayvan ekonomisinin büyük kısmı küçük ve orta ölçekli işletmelere bağımlıdır. Öte yandan Hong Kong, serbest pazar politikaları nedeniyle finans işkolunda hızlı bir büyüme yaşamış ve birçok finans kuruluşu Asya merkezlerini Hong Kong'da kurmuştur. Günümüze kadar Hong Kong, uzun yıllar dünyanın en özgür ekonomileri arasında yerini aldı ve dünyanın en büyük 5 önde gelen finans merkezleri arasında yer almaktadır.
Güneydoğu Asya'da, ekonomik gelişme bambu ağının (Çin Milletler Topluluğu) büyümesiyle tetiklendi. Bambu ağı söylemi, ortak aile ve kültürel bağları paylaşan Güneydoğu Asya pazarlarında etkinlik gösteren yurt dışındaki Çinli işletmeler ağına işaret etmektedir. 1949'da Çin Komünist Devriminden sonra Çinli mülteciler Güneydoğu Asya'ya göç ettikleri için ağ genişledi. Singapur, Malezya ile iki yıllık federasyonun ardından 1965'te bağımsızlık ilan ettikten sonra özellikle çok hızlı ekonomik büyüme yaşamıştır. Hükûmet, elverişli bir ekonomik ve siyasi ortam yaratmanın yanı sıra, çok ırklı işgücünün becerilerini geliştirdi ve yabancı yatırımcıları üretimde bölgesel operasyonlar düzenlemeye teşvik ederek ihracata yönelik sanayileri kurdu. Hükûmet ayrıca Singapur'un önemli finansal ve ticari hizmetler merkezi olmasında önemli bir rol oynamıştır. Singapur bugün kişi başına GSMH ve kişi başına GSYİH (SAGP) açısından dünyanın en zengin ülkelerinden biridir.
Bu dönemde askeri çatışmalarda gözlemlendi. Özellikle Vietnam ve Afganistan'da Soğuk Savaş tarafından yönlendirilen savaşlar, bu ilgili ülkelerin ekonomilerini bozdu. Sovyetler Birliği 1990-91 yıllarında çöktüğünde, birçok Orta Asya devleti serbest kaldı ve demo

Avrupa Konseyi (İngilizce: Council of Europe, Fransızca: Conseil de l'Europe), Avrupa'da insan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğünü desteklemeyi amaçlayan uluslararası kuruluştur. 1949 yılında kurulan konsey, Avrupa'nın en eski hükûmetlerarası örgütü olup, 2023 itibarıyla yaklaşık 675 milyon nüfusa sahip 46 üye devleti temsil etmektedir ve yıllık yaklaşık 500 milyon Avro bütçeyle faaliyet göstermektedir.
Avrupa Konseyi, Avrupa Birliği'nden farklı bir kuruluştur, ancak Avrupa Birliği ile aynı bayrağı ve marşı kullanmaları nedeniyle, iki kuruluş birbirine karıştırılmaktadır. Daha önce Avrupa Konseyi'ne üye olmayan hiçbir ülke Avrupa Birliği'ne katılmadı. Avrupa Konseyi, Birleşmiş Milletler'in resmi gözlemcisi konumundadır. Avrupa Konseyi, Avrupa Birliği'nden farklı olarak bağlayıcı yasalar yapamaz; ancak 1953 tarihli Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi gibi birçok uluslararası antlaşma hazırladı. Bu sözleşmenin hükümleri, birçok üye ülkenin iç hukukuna dâhil edildi. Konseyin en bilinen organı, AİHS ihlalleriyle ilgili davalara bakan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'dir. Konseyin iki ana organı, her üye devletin dışişleri bakanlarından oluşan Bakanlar Komitesi ve ulusal parlamentoların üyelerinden oluşan Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi'dir. İnsan Hakları Komiseri, üye devletlerde insan hakları bilincini artırma ve bu haklara saygıyı teşvik etme görevine sahiptir. Örgütün sekreterliğini genel sekreter yönetir. Avrupa İlaç ve Sağlık Kalitesi Müdürlüğü (EDQM) ile Avrupa Görsel-İşitsel Gözlemevi de Avrupa Konseyi'nin önemli organları arasındadır.
Avrupa Konseyi'nin merkezi ve İnsan Hakları Mahkemesi, Fransa'nın Strazburg kentinde yer alır. Konseyin resmî dilleri İngilizce ve Fransızcadır. Bakanlar Komitesi, Parlamenter Meclisi ve Avrupa Konseyi Kongresi bazı çalışmalarında Almanca ve İtalyanca da kullanır. 16 Mart 2022'de Rusya'nın Ukrayna'yı işgali nedeniyle Rusya, Avrupa Konseyi'nden çıkarılan ilk devlet oldu.

5 Mayıs 1949'da 10 ülke - Belçika, Birleşik Krallık, Danimarka, Fransa, Hollanda, İrlanda, İsveç, İtalya, Lüksemburg ve Norveç - merkezi Strazburg olmak üzere Avrupa Konseyi'ni kuran antlaşmayı imzalamıştır. Şu an Avrupa Konseyi'nde 46 üye ülke bulunmaktadır. Türkiye, anlaşmayı 1949 yılında imzalamıştır. Konsey'in çalışma alanları insan hakları, medya, hukukî iş birliği, sosyal dayanışma, sağlık, eğitim, kültür, spor, gençlik, yerel demokrasiler, sınırötesi iş birliği çevre ve bölgesel plânlamadır. Türkiye, Yunanistan ile birlikte Avrupa Konseyi kurulduktan sonra konseye ilk giren üyeler oldukları için "kurucu üye" statüsündedirler.

Kurum, Avrupa Birliği ile herhangi bir organik bağı bulunmayan ayrı bir uluslararası teşkilattır. Ancak günümüzde Avrupa Birliği'nin Avrupa Konseyi'ne ait bayrağı kullanıyor olmasının yanı sıra Avrupa Konseyi ile AB'nin yakın iş birliği söz konusudur. Birçok ülkede Avrupa Birliği ve Avrupa Konseyi'nin müşterek projeler gerçekleştirilmektedir. Avrupa Konseyi, AB Bakanlar Konseyi ile de karıştırılmamalıdır. Konsey'in bütçesi üye ülkelerin nüfus ve GSMH'sine göre hesaplanan katkılarından oluşmaktadır. 2002 yılı bütçesi yaklaşık olarak €169 milyondur. Konsey'in resmî dilleri İngilizce ve Fransızcadır. Konsey Genel Sekreterliği'ni 2019 yılında beş yıllığına seçilen Marija Pejčinović Burić yürütmektedir.

AİHM Avrupa Konseyi'ne bağlı bir kurumdur.
İnsan hakları kavramı, genel olarak, kişilerin insan olmaları nedeniyle insanlık onuruna uygun olarak sahip oldukları hakların bütünüdür. Geniş anlamıyla iç hukukta temel haklar ve kamu özgürlüklerin tümünü ve uluslararası hukukta öngörülen ve korunan hakları kapsar. Bu haklar tüm insanları ilgilendirdiğinden, bu hakların uluslararası alanda koruma altına alınmaları gerekmiştir. İnsan haklarının korunmasına dair ilk uygulamalar daha çok ulusal düzeydedir. İnsan haklarının uluslararası düzeyde korunması çalışmalarına 19. yüzyıl sonları ve 20. yüzyılda rastlanmaktadır. Uluslararası hukukun insan haklarını genel bir biçimde ele alması Birleşmiş Milletler antlaşması ile gerçekleşir. Bu antlaşma, insan haklarından çokça söz etmesine rağmen bu hakların neler olduğuna dair bir açıklama içermez. Bu nedenle Ekonomik ve Sosyal Konsey'e bağlı olarak bir İnsan Hakları Komisyonu kurulmuş ve bu konuda çalışma yapmakla görevlendirilmiştir. Komisyon, bu amaçla hazırladığı tasarıyı 12.12.1948 günü Genel Kurul'un bir kararı ile İnsan Hakları Evrensel Bildirisi olarak kabul etmiştir. Bu bildirinin B.M. Genel Kurul kararı olarak kendiliğinden bağlayıcı niteliği bulunmaması ve herhangi bir güvence mekanizmasını düzenlememesi nedeniyle bildiriden sonraki gelişmeler, bu eksikleri gidermeye yönelik olmuştur. Bu çerçevede iki düzeyde yeni düzenlemelere rastlanmaktadır. Bu düzenlemeler: Evrensel düzeyde “Kişisel ve Siyasal Haklara İlişkin Sözleşme” ve “Ekonomik, Toplumsal ve Kültürel Haklara İlişkin Sözleşme”, bölgesel düzeyde “Amerika-Afrika İnsan Hakları Sözleşmesi” ve “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi” ile gerçekleştirilmiştir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi diğer antlaşmalardan farklıdır. O yüzden de insan haklarının anayasası olarak ele alınan da diğer sözleşmeler değil, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'dir. Bu farklılığı sağlayan özellikler; metindeki maddelerin açıklığa sahip olması, kesin, ayrıntılı, doğrudan uygulanabilir kurallar olmasıdır.

Avrupa Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi Avrupa Konseyi'nin danışman organıdır ve Avrupa Konseyi içinde mahalli yönetimleri temsil ederek yerel demokrasiyi destekler. Biri yerel yönetimler odası, diğeri de bölgesel yönetimler odası olmak üzere iki meclise bölünmüştür, bir sekreterlik ve kongre tarafından 5 yılda bir seçilen bir genel sekretere sahiptir.

5 Mayıs 1949'daki kuruluşta 10 üye vardı:

Katılım tarihine göre ülkeler:

a Avrupa Konseyi kurucu üyesi sayılır.
b 1950'de Batı Almanya ve Fransız işgalindeki Saarland, ortak üyeler oldular. 1951'de (Batı) Almanya tam üye olurken Saarland, Federal Cumhuriyet'e 1955'te bir referandumdan sonra katılınca 1956'da ortak üyelikten çekildi. Sovyet işgalindeki Doğu Almanya, daha sonra Doğu Almanya, hiçbir zaman Avrupa Konseyi'ne üye olmadı. 1990'daki Alman Yeniden Birleşmesi'nden sonra, Doğu Almanya'daki beş eyalet, Almanya Federal Cumhuriyeti'ne katıldı ve Avrupa Konseyi'nde temsil edilmeye başladı. Çoğu ülke, ülkeyi anayasal ismiyle tanır.
d Başlangıçta Sırbistan-Karadağ olarak katıldı.
Eski Üyeler:

Avrupa Konseyi'ne Potansiyel Aday Ülkeler:

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi Nezdinde Gözlemci SIfatını Taşıyan Ülkeler:

Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi Nezdinde Gözlemci Sıfatını Taşıyan Ülkeler:

Avrupa Konseyi, anlamlı bir amacı olmamakla ve amaçlarında Avrupa Birliği ve AGİT de dahil olmak üzere diğer pan-Avrupa organlarına göre gereksiz olmakla suçlanıyor. 2013 yılında The Economist, "Avrupa Konseyi'nin güvenilirliğinin tehlikede olduğunu" söyleyerek bu görüşe katıldı. Hem İnsan Hakları İzleme Örgütü hem de Avrupa İstikrar Girişimi, Avrupa Konseyi'ni "insan haklarını koruma ve güvence altına alma yönündeki orijinal misyonuna" geri dönmeye istekli ve yetenekli olduğunu göstermek için somut eylemlerde bulunmaya çağırdı.
Ekim 2022'de, büyük ölçüde Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron tarafından düzenlenen yeni bir forum olan "Avrupa Siyasi Topluluğunun açılış zirvesi" olarak 44 devletin katılımıyla yeni ve farklı bir Pan-Avrupa toplantısı düzenlendi. Bir kenara atılan Avrupa Konseyi'nin bu gelişme karşısında "şaşkın" olduğu bildirilirken, bir sözcü şunu belirtti: "İnsan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğü alanında böyle bir pan-Avrupa topluluğu zaten mevcut: bu Avrupa Konseyi'dir". Yeni forumun bir özelliği de Rusya ve Beyaz Rusya'nın kasıtlı olarak hariç tutulmasıdır; bu, o zamanlar Rusya'nın artık üye olmadığı göz önüne alındığında, farklı bir varlığa olan ihtiyacı açıklayacak gibi görülmüyordu.

Resmî site

Avrupa ekonomisi, 50 farklı ülkede 740 milyondan fazla kişi kapsayan bir ekonomik alanı tanımlamaktadır. Avrupa Birliği'nin oluşumu ve 1999 yılında, ortak bir para biriminin kullanıma girmesi - euro, katılımcı Avrupa ülkelerini ortak bir para birimi aracılığıyla ekonomik olarak yaklaştırır - daha güçlü bir Avrupa nakit para akışına yol açmıştır. Avrupa'daki zenginlik farkı, eski Soğuk Savaş dönemi bölünmesinde kabaca görülebilirdi; bazı ülkeler bu bölünmeyi ihlâl eder (Yunanistan, Polonya, Romanya, Slovenya ve Çek Cumhuriyeti). Çoğu Avrupa ülkesi kişi başına düşen GSYİH'da dünya ortalamasından daha yüksek ve çok gelişmiş olsa da (Lihtenştayn, Lüksemburg, Monako, Andorra, Norveç, İsveç, Hollanda, İsviçre, Birleşik Krallık), bazı Avrupa ekonomileri, İnsani Gelişme Endeksinde dünya ortalamasının üzerindeki konumlarına rağmen, daha yoksul durumdadır.
Bu makale boyunca "Avrupa" ve sözcüğün türevleri, toprakları kısmen Avrupa'da bulunan - Türkiye (bir tanıma bağlı olarak bütün ülke veya sadece Trakya), Azerbaycan (Kafkaslar) ve Rusya (Ural Dağları'nın batısında kalan bölümü) gibi - ve coğrafi olarak Asya'da olan, Avrupa'yı sınırlayan ve kıtaya kültürel olarak bağlı olan ülkeleri (Ermenistan, Gürcistan ve Kıbrıs Cumhuriyeti gibi) içerecek şekilde alınmıştır.
2010 yılında Avrupa, 19.920 trilyon dolar (dünyanın %30.2'si) nominal GSYİH'ya sahipti. GSYİH'ya (nominal) göre 1 trilyon ABD doları üzerinde büyüklüğe sahip Avrupa'nın en büyük ulusal ekonomileri:

Almanya (yaklaşık 4.7 trilyon dolar),
İngiltere (yaklaşık 3 trilyon dolar),
Fransa (yaklaşık 3 trilyon dolar),
İtalya (yaklaşık 2.2 trilyon dolar),
Rusya (yaklaşık 2 trilyon dolar),
İspanya (yaklaşık 1.8 trilyon dolar),
Hollanda (yaklaşık 1 trilyon dolar),
Diğer büyük Avrupa ekonomileri ise Türkiye, İsveç, Polonya, Belçika, İsviçre, Norveç ve Avusturya'dır. Avrupa Birliği (yaklaşık 20 trilyon ABD doları GSYİH), Avrupa GSYİH'sının yaklaşık %75-80'ini oluşturmaktadır.
Bir bütün olarak AB, dünyanın en zengin ve en büyük ekonomisidir ve ABD'yi mali kriz anında 2 trilyondan daha yüksek bir değerle geride bırakmıştır. 2009 yılında Avrupa dünyanın en zengin bölgesi olarak kaldı. Yönetimi altındaki 33 trilyon dolarlık varlık, dünya servetinin üçte birinden fazlasını temsil ediyordu. Kuzey Amerika'nın aksine ($29,3 trilyon ABD doları) servetin kriz öncesi yıl sonu zirvesini aştığı birkaç bölgeden biriydi.
Gelirlerine göre ölçümlenen en büyük 500 şirketten (2010 yılında Fortune Global 500), 184'ünün merkezi Avrupa'da bulunmaktadır. Bu kuruluşların 161'i AB sınırları içinde, 15'i İsviçre'de, 6'sı Rusya'da, 1'i Türkiye'de, 1'i de Norveç'te yer almaktadır.
İspanyol sosyolog Manuel Castells tarafından 2010 yılında belirtildiği gibi, Batı Avrupa'da ortalama yaşam standardı çok yüksektir: "Batı Avrupa'daki nüfusun büyük kısmı hala dünyadaki ve dünya tarihindeki en yüksek yaşam standartlarına sahiptir."

II. Dünya Savaşı öncesi büyük finans ve endüstri devletleri Birleşik Krallık, Fransa, Almanya ve İtalya idi. Endüstri devrimi Büyük Britanya'da başladı ve hızla Avrupa'ya yayıldı. İngiltere'de başlayan Sanayi Devrimi, Avrupa'ya hızla yayılmıştı ve çok geçmeden tüm kıta yüksek bir endüstri seviyesine ulaşmıştı. I. Dünya Savaşı kısaca bazı Avrupa devletlerinin sanayilerinin durmasına neden olmuş ancak II. Dünya Savaşı sırasında Avrupa kısa sürede toparlanmış ve Amerika Birleşik Devletleri'nin gittikçe artan ekonomik gücüyle rekabet edebilir hale gelmişti.
Bununla birlikte, II. Dünya Savaşı, Avrupa'nın sanayi merkezlerinin çoğunun tahrip olmasına neden olmuş ve kıtanın altyapısının çoğunu boşa çıkarmıştı.

II. Dünya Savaşı'nı takiben Avrupa'nın hükûmetleri perişan haldeydi. Pek çok sosyalist olmayan Avrupa hükûmeti, ekonomilerini birbirine bağlayarak, Avrupa Birliği haline gelecek olgunun temelini attı. Bu, ortak altyapı ve sınır ötesi ticarette büyük bir artış anlamına geliyordu. Bu Avrupa ülkeleri ekonomilerini hızla geliştirirken, 1980'lerde, COMECON ekonomisi, esas olarak Soğuk Savaş'ın büyük maliyetleri nedeniyle mücadele ediyordu. Orta ve Doğu Avrupa devletlerinin GSYİH ve yaşam standartları, Avrupa'nın diğer bölgelerinden daha düşüktü.
Avrupa Topluluğu, II. Dünya Savaşı sonrasında 6 asıl üyeden bu dönemde 12 üyeye yükseldi.
Avrupa'da ortalama yaşam standartları, bu bulgularla nitelendirildiği gibi, savaş sonrası dönemde önemli ölçüde artmıştır:
1980'de kişi başına özel tüketim (PPS, Pay per sale, Satış başına ödeme)

Lüksemburg: 5495
Fransa: 5395
Almanya Federal Cumhuriyeti: 5319
Belçika: 5143
Danimarka: 4802
Hollanda: 4792
Birleşik Krallık: 4343
İtalya: 4288
İrlanda: 3029
1980 yılında kişi başına düşen kişisel harcanabilir gelir (PPS)

Belçika: 6202
Fransa: 6044
Almanya, Federal Cumhuriyeti: 5661
Hollanda: 5490
İtalya: 5378
Danimarka: 4878
Birleşik Krallık (İngiltere): 4698

Doğu Bloku 1991 civarında çözüldüğünde, bu devletler serbest piyasa sistemine uyum sağlamak için mücadele içine girdi. Orta Avrupa ülkelerinden olan Macaristan, Slovenya, Romanya ve Polonya kabul edilebilir çabuklukta adapte olurken; Sovyet Devletleri'nden Rusya ve Ukrayna kolayca ufalanabilen alt yapılarını reforme etmek için uğraşıyorlardı.
Birçok gelişmiş Avrupa ülkesi, demokrasinin yeniden gündeme getirildiği diğer Avrupa devletleriyle ekonomik bağlar geliştirmekte hızlıydı. 1989'daki devrimlerden sonra, Orta Avrupa ve Baltık devletleri değişimle uğraşmış, eski Yugoslav Cumhuriyetleri savaşa girmiş ve Rusya, Ukrayna ve Belarus hala eski sistemleriyle mücadele etmekteydi.
Avrupa'nın en büyük ekonomisi olan Almanya, 1991'de Sovyetler Birliği'nden etkilenen eski komünist Alman Demokratik Cumhuriyeti veya Doğu Almanya ile birleşmek için mücadele etti. DAC, Soğuk Savaş sırasında endüstriyel altyapısının çoğunu kaldırmıştı ve bu yüzden uzun yıllar Birleşik Almanya, eski Doğu Almanya'daki altyapıyı eski Batı Almanya seviyesine çıkarmak için mücadele etti.
Barış on yıl boyunca Yugoslavya'ya gelmemiş ve 2003 yılına kadar Bosna-Hersek, Makedonya ve Kosova'da hala birçok NATO ve Avrupa Birliği barış gücü bulunmaktaydı. Savaş, ekonomik büyümeyi ciddi şekilde engellemiş ve sadece Slovenya 1990'larda gerçek bir ilerleme kaydetmişti.
Avrupa ekonomisi, 2001'de Amerika Birleşik Devletleri'ndeki 11 Eylül saldırılarından etkilenmiş ve Almanya, İsviçre, Fransa ve Birleşik Krallık en kötü etkilenen ülkeler olmuştu. Ancak, 2002-2003'te ekonomi ABD'deki saldırıların etkisinden kurtulmaya başladı.
Avrupa ekonomisi, bu güne kadar tam üye olan 15'i büyük Avrupa devletinin bir ekonomik ve politik örgütü olarak Avrupa Birliği tarafından yönetildi. Avrupa Birliği üyeliği istenilen bir şey olarak görülüyordu ve AB, giriş kriterlerini karşılayan ekonomilere ulaşmak için çalışmaya istekli olan Orta ve Doğu Avrupa ülkelerine önemli destek ve yardım sağladı. Bu süre içinde, AB'nin 15 üyesinden 12'si, 1999'da yürürlüğe giren bir para birimini tanımlayan Euro bölgesinin bir parçası haline geldi ve bu sayede her üye, eski ulusal para birimlerinin yerini alan ortak bir para birimi olan Avro'yu kullanmaya başladı. Üç ülke Euro bölgesi (Eurozone) dışında kalmayı ve kendi para birimleriyle (Danimarka, İsveç ve Birleşik Krallık) devam etmeyi seçmişti.

2004 yılının başlarında, çoğunlukla eski komünist 10 ülke, şimdiye kadarki en büyük genişlemesinde AB'ye katılmış ve Birliği 25 üyeye genişletmiş ve sekiz tane de ilişkili ticaret anlaşması yapmıştı. Birliğe katılan ülkeler Euro bölgesine de katılmak ve gelecekte ortak para birimi Euro'yu benimsemek zorundadır. Süreç, bu ülkelerin bazılarının zaten bir parçası olduğu Avrupa Döviz Kuru Mekanizmasını da içermektedir.
Çoğu Avrupa ekonomisi çok iyi durumdadır ve kıta ekonomisi de bunu yansıtıyor. Bununla birlikte, bazı eski Yugoslavya eyaletlerinden olan devletlerde ve Kafkasya devletlerinde çatışma ve huzursuzluk, bu devletlerdeki ekonomik büyümeyi engellemektedir.
Büyük AB genişlemesine karşıt olarak, 2005'te Rusya'nın egemen olduğu Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT), önceki herhangi bir SSCB devletine (hem Avrupa hem de Asya Devletleri dahil) açık olan Avrupa Birliği'ne rakip bir ticaret bloğu oluşturmuştur. 15'in 12'si ile üç Baltık ülkesi AB'ye uyum sağlamaya karar verdi. Buna rağmen, üç Kafkasya devleti, bir gün başta Gürcistan olmak üzere AB üyeliğine başvurmayı düşüneceklerini söylediler. Bu, Turuncu Devrim'den beri Ukrayna için de geçerlidir.

Slovenya, 2007 yılında AB para birimi olan avroyu benimseyen ilk komünist ülke olmuş ve bunu 2008'de Malta ve Kıbrıs Cumhuriyeti ve 2009'da da Slovakya izlemiştir. 2011 yılında Estonya, eski Sovyetler Birliği'nden ayrılmış Euro'yu benimseyen ilk Cumhuriyet oldu, ardından 2014'te Letonya ve 2015'te Litvanya onu takip etti. Hırvatistan, Temmuz 2013'ün 1. gününde Avrupa Birliği'ne katılan 28. üye ülke oldu.
2008'de, ABD'deki konut fiyatları balonunun tetiklediği Küresel Mali Kriz, Avrupa ekonomilerinin çoğunluğunun GSYİH'sinde ciddi bir düşüşe neden olmuş; Güneydeki ekonomilerin çöküşünü tehdit eden, özellikle Yunanistan, İtalya son zamanlarında devam etmekte olan siyasi krizden, Portekiz ve İspanya'dan etkilenmiştir. Ayrıca sert bir şekilde etkilenen İrlanda, 2013 ortalarında krizden çıkmıştır. Bu arada, Uluslararası Para Fonu ve Avrupa Merkez Bankası'nın artan kurtarmaları, Almanya'nın liderliğindeki Orta ve Doğu Avrupa ekonomilerinin 2010'ların borç krizinin en kötüsünden kurtulmasını sağlamış, borç sıkıntısı çeken ülkelerde durumun bir şekilde hafiflemesine neden olmuştur.
2010'ların ortalarında, 2014-2015'te, İrlanda, kurtarma programından başarıyla çıkarken istikrârlı bir hızda iyileşiyordu. Euro Bölgesi bir bütün olarak daha dengeli hale gelmiş, ancak Yunanistan'daki sorunlar ve İtalya ve İberya'daki (İspanya ve Portekiz) yavaş toparlanma, Euro bölgesindeki büyümeyi en aza indirmeye devam etmekteydi. Almanya istikrâr ve büyümede Avrupa'yı yönetmeye devam ederken, hem İngiltere hem de İrlanda %3-4'lük güçlü büyüme göstermiştir. İrlanda'daki işsizlik, Avrupa'daki en hızlı seviyelerde azalırken, 2016'da %8'e ulaşması bekleniyordu; 2011'de iki katına çı

Avusturya Okulu, sosyal olguların yalnızca bireylerin motivasyonlarından ve eylemlerinden kaynaklandığı kavramı olan metodolojik bireyciliğe sıkı sıkıya bağlı kalmayı savunan heterodoks bir ekonomik düşünce okuludur. Avusturya Okulu teorisyenleri, ekonomik teorinin yalnızca insan eyleminin temel ilkelerinden türetilmesi gerektiğini savunmaktadır.
Avusturya Okulu, 19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında Viyana'da Carl Menger, Eugen von Böhm-Bawerk, Friedrich von Wieser ve diğerlerinin çalışmalarıyla ortaya çıkmıştır. Metodolojik olarak, Methodenstreit veya metodoloji mücadelesi olarak bilinen bir anlaşmazlıkta Almanya merkezli Tarihsel Okul'a karşı çıkmıştır. Günümüzde bu gelenek içinde çalışan iktisatçılar birçok farklı ülkede bulunmaktadır, ancak çalışmaları hala Avusturya iktisadı olarak anılmaktadır. Avusturya Okulu'nun ilk yıllarındaki teorik katkılar arasında öznel değer teorisi, fiyat teorisinde marjinalizm ve ekonomik hesaplama probleminin formülasyonu yer almakta olup, bunların her biri ana akım iktisadın kabul edilen bir parçası haline gelmiştir.
20. yüzyılın ortalarından bu yana, ana akım iktisatçılar günümüz Avusturya Okulu'nu eleştirmekte ve matematiksel modelleme, ekonometri ve makroekonomik analizi reddetmesini ana akım iktisadın dışında veya "heterodoks" olarak değerlendirmektedir. 1970'lerde Avusturya Okulu, Friedrich Hayek'in 1974 Nobel Ekonomi Bilimleri Ödülü'nü Gunnar Myrdal ile paylaşmasının ardından yeniden ilgi görmeye başlamıştır.

Avusturya Okulu adını, 19. yüzyılın sonlarında Avusturyalıların tarihsel durumların incelenmesi veya derlenmesinden farklı olarak iktisatta teorinin rolünü savunduğu Methodenstreit ("metodoloji mücadelesi") sırasında Avusturyalılara karşı çıkan Alman tarihsel iktisat okulu üyelerine borçludur. Menger 1883'te, tarihsel okulun yöntemlerine saldıran Ekonomiye Özel Referansla Sosyal Bilimlerin Yöntemi Üzerine İncelemeler'i yayınladı. Tarihsel okulun liderlerinden Gustav von Schmoller, okulu dışlanmış ve taşralı olarak nitelendirmek amacıyla "Avusturya Okulu" terimini ortaya atarak olumsuz bir eleştiriyle karşılık verdi. Bu etiket kalıcı olmuş ve taraftarların kendileri tarafından da benimsenmiştir.

Okul, Avusturya İmparatorluğu'nun Viyana kentinde ortaya çıkmıştır. Carl Menger'in 1871 tarihli Ekonominin İlkeleri kitabı genellikle Avusturya Okulu'nun kurucusu olarak kabul edilir. Kitap, marjinal fayda teorisini geliştiren ilk modern çalışmalardan biriydi. Avusturya Okulu, 1870'lerin marjinalist devriminin üç kurucu akımından biriydi ve en büyük katkısı ekonomide öznelci yaklaşımın tanıtılmasıydı. Bu iddiaya karşın, John Stuart Mill 1848'de Principles of Political Economy'de kullanım değerini bu anlamda kullanmıştır, "Kullanım değeri ya da Thomas de Quincey'nin deyimiyle teleolojik değer, değişim değerinin en uç sınırıdır. Bir şeyin değişim değeri, kullanım değerinin herhangi bir miktarda altında kalabilir; ancak kullanım değerini aşması bir çelişki anlamına gelir; insanların bir şeye sahip olmak için, kendi eğilimlerini tatmin etme aracı olarak ona yükledikleri en yüksek değerden daha fazlasını vereceklerini varsayar."
Marjinalizm genel olarak etkili olsa da, Menger'in çalışmaları etrafında birleşmeye başlayan ve "Psikoloji Okulu", "Viyana Okulu" veya "Avusturya Okulu" olarak bilinen daha spesifik bir okul da vardı. Menger'in ekonomi teorisine katkılarını Eugen Böhm von Bawerk ve Friedrich von Wieser yakından takip etmiştir. Bu üç iktisatçı Avusturya Okulu'nun "ilk dalgası" olarak bilinir. Böhm-Bawerk 1880'lerde ve 1890'larda Karl Marx'ın kapsamlı eleştirilerini yazdı ve Avusturyalıların 19. yüzyılın sonlarında tarihsel okulun Hegelci doktrinlerine saldırdıkları Methodenstreit'a katılımının bir parçası oldu.

Frank Albert Fetter (1863-1949) Avusturya düşüncesinin Amerika Birleşik Devletleri'ndeki liderlerinden biriydi. Doktorasını 1894 yılında Halle Üniversitesi'nden almış ve ardından 1901 yılında Cornell Üniversitesinde Politik Ekonomi ve Finans Profesörü olmuştur. Birçok önemli Avusturyalı iktisatçı 1920'lerde Viyana Üniversitesi'nde eğitim görmüş ve daha sonra Ludwig von Mises tarafından düzenlenen özel seminerlere katılmıştır. Bunlar arasında Gottfried Haberler de vardı, Friedrich Hayek, Fritz Machlup, Karl Menger (Carl Menger'in oğlu) Oskar Morgenstern, Paul Rosenstein-Rodan, Abraham Wald, ve Michael A. Heilperin, diğerlerinin yanı sıra sosyolog Alfred Schütz.

 1930'ların ortalarına gelindiğinde, çoğu ekonomist ilk Avusturyalıların önemli katkıları olarak gördükleri şeyleri benimsemişti. Fritz Machlup, Hayek'in "bir okulun en büyük başarısı, temel öğretileri genel kabul görmüş düşüncenin bir parçası haline geldiği için varlığının sona ermesidir" sözünü aktarmıştır. Avusturya ekonomisi, 20. yüzyılın ortalarında, ekonomi çalışmalarında model oluşturmayı ve matematiksel ve istatistiksel yöntemleri reddettiği için ana akım ekonomistler tarafından göz ardı edilmeye veya alay konusu olmaya başlamıştır. Mises'in öğrencisi Israel Kirzner, Kirzner'in doktorasına devam ettiği 1954 yılında ayrı bir Avusturya Okulu olmadığını hatırlıyor. Kirzner hangi yüksek lisans okuluna gideceğine karar verirken, Mises ona Johns Hopkins'ten gelen kabul teklifini kabul etmesini tavsiye etmişti çünkü orası prestijli bir üniversiteydi ve Fritz Machlup orada ders veriyordu.
1940'lardan sonra Avusturya iktisadı iki iktisadi düşünce okuluna ayrılabilir ve bu okul 20. yüzyılın sonlarında bir dereceye kadar "bölünmüştür". Avusturyalıların Mises tarafından örneklendirilen bir kampı, neoklasik metodolojinin telafi edilemez bir şekilde kusurlu olduğunu düşünürken; Friedrich Hayek tarafından örneklendirilen diğer kamp, neoklasik metodolojinin büyük bir bölümünü kabul etmekte ve ekonomiye devlet müdahalesini daha fazla kabul etmektedir. Henry Hazlitt, 1930'lardan 1980'lere kadar çeşitli yayınlar için ekonomi köşe yazıları ve başyazılar yazdı ve Avusturya ekonomisi konusunda birçok kitap yazdı. Hazlitt'in düşünceleri Mises'ten etkilenmiştir. Tek Derste İktisat (1946) adlı kitabı bir milyondan fazla satmıştır ve John Maynard Keynes'in Genel Teori'sinin satır satır eleştirisi olan Yeni Ekonomi "nin Başarısızlığı" (1959) adlı kitabıyla da tanınmaktadır.
Avusturya Okulu'nun itibarı 20. yüzyılın sonlarında kısmen Israel Kirzner ve Ludwig Lachmann'ın New York Üniversitesi'ndeki çalışmaları ve 1974 Nobel Ekonomi Bilimleri Anma Ödülü'nü kazanmasının ardından Hayek'in çalışmalarının kamuoyunda yeniden bilinir hale gelmesi sayesinde artmıştır. Hayek'in çalışmaları 20. yüzyılda laissez-faire düşüncesinin yeniden canlanmasında etkili olmuştur.

Ekonomist Leland Yeager 20. yüzyılın sonlarındaki ayrışmayı tartışmış ve Murray Rothbard, Hans-Hermann Hoppe, Joseph Salerno ve diğerlerinin Hayek'e saldırdıkları ve onu küçümsedikleri bir tartışmaya atıfta bulunmuştur. Yeager şöyle demiştir: "Mises ve Hayek'in arasını (ekonomik hesaplamada bilginin rolü) konusunda açmaya çalışmak, özellikle de Hayek'i küçümsemek, bu iki büyük adama haksızlıktır ve ekonomik düşünce tarihine sadakatsizliktir". Bu ayrılığın ekonomik analize ve Doğu Avrupa komünizminin çöküşünün tarihsel olarak anlaşılmasına zarar verdiğini ifade etti.
1999 yılında Mises Enstitüsü tarafından yayınlanan bir kitapta, Hoppe, Rothbard'ın "Avusturya İktisadı içindeki ana akımın" lideri olduğunu ileri sürmüş ve Rothbard'ı, İngiliz bir ampirist ve Mises ve Rothbard'ın düşüncelerine muhalif olarak tanımladığı Nobel Ödüllü Friedrich Hayek ile karşılaştırmıştır. Hoppe, Hayek'in akademide en önde gelen Avusturyalı iktisatçı olduğunu kabul etmiş, ancak Hayek'in Carl Menger ve Böhm-Bawerk'ten Mises'e ve Rothbard'a uzanan Avusturyalı geleneğe karşı olduğunu belirtmiştir. Avusturyalı iktisatçı Walter Block, Avusturya Okulu'nun diğer iktisadi düşünce okullarından iktisat teorisi ve siyaset teorisi olmak üzere iki kategori ile ayrılabileceğini söylemektedir. Block'a göre Hayek Avusturyalı bir iktisatçı olarak kabul edilebilirken, siyaset teorisine ilişkin görüşleri Block'un Avusturya Okulu'nun ayrılmaz bir parçası olarak gördüğü özgürlükçü siyaset teorisiyle çatışmaktadır.
Hoppe ve Block'un Hayek'e yönelttiği her iki eleştiri de Avusturya Okulu'nun kurucusu Carl Menger'e yöneliktir. Hoppe, kendisine göre İngiliz ampirik geleneğinden gelen Hayek'in Avusturya Okulu'nun sözde rasyonalist geleneğine karşı olduğunu vurgulamaktadır; Menger de eserlerinde Hayek'inkine benzer şekilde rasyonalizme güçlü eleştiriler getirmiştir. Kasıtlı olarak yaratılmamış, bir tür "üstün bilgeliğe" sahip ve toplum için önemli işlevler gören çeşitli kurumlar olduğu fikrini vurguladı. Ayrıca Burke'den ve İngiliz geleneğinden bahsederek bu pozisyonlarını destekledi.
Liberteryen siyaset teorisinin Avusturya Okulu'nun ayrılmaz bir parçası olduğunu söylerken ve Hayek'in özgürlükçü olmadığını varsayarken Block, Menger'i de Avusturya Okulu'nun dışında bırakmaktadır çünkü Menger, Hayek'ten daha geniş devlet faaliyetlerini savunuyor gibi görünmektedir - örneğin, artan oranlı vergilendirme ve kapsamlı çalışma mevzuatı.
Hayekçi görüşe sahip ekonomistler, diğer kurumların yanı sıra Cato Enstitüsü, George Mason Üniversitesi (GMU) ve New York Üniversitesi ile bağlantılıdır. Bunlar arasında Peter Boettke, Roger Garrison, Steven Horwitz, Peter Leeson ve George Reisman bulunmaktadır. Mises-Rothbard görüşündeki ekonomistler arasında Walter Block, Hans-Hermann Hoppe, Jesús Huerta de Soto ve Robert P. Murphy yer almakta olup, bunların her biri Mises Enstitüsü Bazıları da akademik kurumlarlardadır. Murphy'ye göre, "George Mason Üniversitesi Avusturya-liberteryenleri ile Auburn Avusturya-liberteryenleri arasında ateşkes" 2011 yılı civarında imzalanmıştır.

"Birinci dalga" Avusturyalı iktisatçılar tarafından geliştirilen birçok teori uzun zamandır Ana akım iktisat tarafından benimsenmektedir. Bunlar arasında Carl Menger'in marjinal fayda, Friedrich von Wieser'in Fırsat maliyeti ve Eugen Böhm von Bawerk'in zaman tercihi teorilerinin yanı sıra Menger ve Böhm-Bawerk'in Marksist iktisada yönelik eleştirileri de y

Aşırı insan nüfusu artışı, bir gruptaki insan sayısının o grubun bulunmuş olduğu bölgenin taşıma kapasitesini aşması sonucu gerçekleşir. Uzun vadeli bir perspektiften bakıldığında ise aşırı nüfus artışı hızla azalan yenilenemeyen kaynaklara karşılık nüfusun korunamaması veya doğanın nüfusa vermiş olduğu desteğin kapasitesinin bozulması olarak da düşünülebilir.

"An expansion of the demographic transition model: the dynamic link between agricultural productivity and population" (PDF). Russel Hopfenberg, Psychiatry and Behavioral Sciences Department, Duke University, USA. Journal Biodiversity, 15:4, 246-254, Taylor & Francis Online. 14 Nisan 2021 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi. 
"The Neolithic Demographic Transition, Population Pressure and Cultural Change Cultural Change". Bocquet-Appel, Jean-Pierre. Comparative Civilizations Review: Vol. 58 : No. 58, Article 6. 7 Haziran 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 11 Haziran 2021. 
"Detonator of the population explosion" (PDF). Vaclav Smil, Department of Geography, University of Manitoba. Nature volume 400. Macmillan Magazines Ltd. 6 Nisan 2021 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi. 
"Human Population Numbers as a Function of Food supply" (PDF). Russel Hopfenberg (Duke University) and David Pimentel (Cornell University). Environment, development and sustainability 3.1: 1-15. 23 Kasım 2020 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi.

Banka, faizle para alınıp verilebilen, kredi, iskonto, kambiyo işlemleri yapan, kasalarında para, değerli belge, eşya saklayan ve bunun dışındaki diğer ticari, finansal ve ekonomik etkinliklerde bulunan kuruluşlara denir. En yaygın üçüncül sektörlerden biridir. Banka sözcüğü İtalyanca banca sözcüğünden Türkçeye geçmiştir. Para bozma gişesi, para bozma yeri anlamına gelir. Kredilendirme faaliyetleri doğrudan banka tarafından veya sermaye piyasaları aracılığıyla dolaylı olarak da yapılabilir. Bankalar genellikle uluslararası bir dizi sermaye standardı olan Basel Anlaşmalarına dayanan asgari sermaye gereksinimine tabidir. Bankalar bir ülkenin finansal sistem ve ekonomisinde önemli bir rol oynadıklarından, yargı alanlarının çoğu bankalar üzerinde yüksek derecede düzenleme uygulamaktadır.
Bankalar, sermaye, para ve kredi işlemlerini yapan ticari kuruluşlardır. Evrensel bir banka kişi ve kuruluşlara kredi tahsis eder, mevduat hesaplarını korur, sermaye, para ve kredi ile ilgili her türlü işlemi yapar. Örneğin Almanya'daki bir kredi kurumu, kanunen (kredi yasalarınca) banka muamelelerinin icra edildiği bir müessese olarak tanımlanır.
Bankalar tarafından üstlenilen faaliyetler arasında para basımı, kişisel bankacılık, etik bankacılık, tam rezerv bankacılığı, kesirli rezerv bankacılığı, mevduat bankacılığı, kurumsal bankacılık, yatırım bankacılığı, özel bankacılık, işlem bankacılığı, perakende bankacılık, toptan bankacılık, borsa, menkul kıymet, hisse senedi, stok, tahvil, sigorta, istikraz, kredi, tüketici finansmanı, ticaret finansmanı, yatırım, sermaye ve diğer ilgili alanlar bulunmaktadır. Ayrıca telefon bankacılığı, video bankacılığı, dijital bankacılık, internet bankacılığı, SMS bankacılığı, mobil bankacılık da popüler banka hizmetleridir.
Mevcut en eski perakende bankası Banca Monte dei Paschi di Siena (1472'de kuruldu), mevcut en eski ticaret bankası ise Berenberg Bank'tır (1590'da kuruldu).

Banka sözcüğü, Orta Fransızcada, "masa" anlamına gelen "banque" ve eski İtalyancada "banca"dan alınmıştır. Daha sonra Orta İngilizceye geçti. Eski Yüksek Almancada, banka "bank, sayaç" anlamında idi. Banklar, Rönesans döneminde Floransalı bankacılar tarafından derme çatma masalar veya döviz tezgâhları olarak kullanıldı.

Bankacılık, Orta Çağ'da Vatikan'a bağlı kiliselerin kutsal topraklara yapılan seyahatlerde hacı adaylarının kıymetli eşyalarını korumak amacı ile zamanın ihtiyaçları gereğince doğmuş kuruluşlardır.
Bankacılığın başlangıcı konusunda çeşitli görüşler vardır. Bunlardan biri insanların uzak yerlere seyahate giderlerken para ve değerli madenlerini güvenli olduğu düşüncesiyle kilise papazına emanet etmeleriyle başladığıdır. Bu şekilde biriken paralardan zaman zaman ihtiyaç sahiplerine papazlar tarafından ödünç verilmesi suretiyle geliştiği rivayet edilir. Uzak bir şehre ticari iş için giden bir tacirin gittiği yerde kendini tanıtabilmek için kendi şehrindeki tanınmış, önemli, güvenilir bir kişiden mektup alması da bankacılık hizmetlerinden "teminat mektubu"nun ortaya çıkışının başlangıcı olduğu söylenir.
Modern bankacılığın ise tarihte ilk kez Mezopotamya'da başladığı bilinmektedir. İkinci yüzyıl itibarıyla kefalet karşılığı kredi işlemleri yapılmış, bununla beraber sermaye ve bankalardan alınan borç paralar için tahviller, çek ve kambiyolar kullanılmaya başlanmıştır.
Avrupa'da ilk evrensel etkin banka 13. yüzyılda faaliyete geçmiş, Floransa'da ticaret makamına yükselmiş ve banka işlemleri artık oturmaya başlamıştır. Eskiden mal tüccarları, komisyoncular ya da nakliyeciler olarak var olan ilk bankalar, mali işler üzerine kredi ve mevduatlarını tahsis eden bankacılık hizmeti sunan kuruluşlar haline dönüşmüştür.
Bardi, Peruzzi ve Floransalı Acciauioli tanınan ilk ünlü bankacılardır. Bunlar 14. yüzyılın başında Avrupa'nın önemli şehirlerinde banka şubeleri açmıştır. Üçüncü İngiliz Kralı Eduard hükümdarlık yaptığı 1345 senesine kadar birikmiş borçları geri ödemek için Yüz Yıl Savaşları'nda direnmiş, büyük zorluklara katlanmıştır; fakat bu çabaları sonuç vermemiş ve etkisini kaybetmiştir. O zamanların en önemli bankacısının iflas etmesinden sonra Vieri di Cambio de' Medici 1348 ve 1392 yılları arasında Avrupa'nın en önemli şehirlerinde, birçok şubesi olan geniş çaplı bir banka kurmuştur. Kendi yetiştirdiği ve ayrıca yeğeni olan Giovanni di Bicci de' Medici Roma'da ilk şubeyi kurmuş ve 1393 yılında da bunları devralmıştır. Bir zamanların başarı elde etmiş bankası Vieri Di Cambio de' Medici, 1393'te kendisinin geri çekilmesiyle iki oğlunun yönetimi altına girmiştir ve banka iflas etmiştir. Yönetime yeğeninin geçmesiyle banka tekrar başarıya kavuşmuştur. Amcasının ölümünden sonra Giovanni di Bicci de' Medici 1397 yılında etkinliklerini Floransa'ya taşımış ve Banco Medici'yi kurmuştur.
Bu girişimle birlikte 1407 yılında Ceneviz'de Banco di San Giorgio kurulmuştur. O ana kadar kurulan aile bankalarıyla arasındaki fark, bu bankanın kamusala benzer bir banka düzeninde kurulmuş olmasıydı. Bu banka dünyanın en eski bankası olarak bilinmektedir. Uzun bir süre kendi alanında tek discontobank ve afiş bankası olarak ticaret yapmıştır. 1805 yılında Napolyon'un iktidarı ele geçirmesiyle Napolyon tarafından kapatılmıştır.
1462 yılında Perugia'da ilk Monte de Pieta kurulmuştur, bunu ise birçok İtalyan şehri takip etmiştir. Bunlar birbirine bağlantılı olarak kurulmuşlardır. Monte di Pieta o zamanlarda Fransisken tarikatı tarafından emniyet sandığı olarak kurulmuştu. Kuruluş amacı ise her şeyden önce kredi ve kambiyo muameleleri ile ilintili olarak mal ticareti ile uğraşan o zamanların Medici ve Strozzi gibi bankacı ailelerinin yoksul ve yardıma muhtaç insanlara destek vermesiydi. 1472 yılında Siena'da Monte Di Penta olarak kurulan Banca Monte dei Paschi di Siena, hala varlığını sürdüren dünyanın en eski bankasıdır.
Bankalar siyasi iktisattaki iş bölümleri için gerekliydi, çünkü ekonomi faillerinin performansları maddi durumlarda takas yapılıyordu. Bu para akımının aracısı ise kredi kurumlarıydı. Ayrıca yıpranma payı istekleri ve kredi ihtiyaçları arasındaki takası sağlıyordu. Kredi kurumları ekonomi dairesindeki özel önemlerinden dolayı ulusal ve uluslararası yasal ve düzenleyici yönetmelikleri vardır (örneğin yönetim, muhasebe) ve özel bir makam tarafından da denetime tabidir.

Türkiye'de öteden beri gayrimüslimler para piyasasında etkindi. Galatalı bankerler ve ecnebi tüccarlar Müslümanlara yasak olan faiz işleri ile para alım satımını yürütüyordu. Daha sonra 1845'te, İstanbul'da ilk banka benzeri kurum, İstanbul Bankası adıyla kurulmuştur. Ödenmiş sermayesi olmayan bu kurum 1850'lerde kapanmıştır. 1856'da kurulan Ottoman Bank, 1863'te Osmanlı Bankası adıyla çalışmaya başlamıştır. 1908'de iktidara gelen İttihat Terakki yönetimi Türk şirket ve bankalarının kurulmasına ve çalışmasına devlet desteği sağlamıştır. Yahudi, Rum, Ermeni tefecilerin hükümranlığına son vermek ve büyük bir kalkınma hamlesi oluşturmak için kamu teşebbüslerine girişilmiştir. Mithat Paşa daha önceleri Ziraat Bankasının çekirdeği olan "Memleket Sandıkları"nı kurmuştu. Bu dönemde de millî bankacılık girişimlerine devam etti.
Ekonomi hâlen Ahilik benzeri kurallar ile yürütülüyordu. Dükkân açmak, meslek sınavını kazanmaları yanında, kethüda sisteminin iznine bağlıydı. Adam kayırmaya yol açan Lonca ve Kethüdalık sistemini kaldıran Esnaf Kararnamesi 26 Ocak 1910'da kabul edildi. Böylece "Esnaf Cemiyetleri" kurulmasının yolu açılmış oldu. Kara Kemal'in yönlendirdiği esnaf derneklerinin girişimi ile; Milli Mahsulât Osmanlı Anonim Şirketi, Milli İthalat Kantariye Anonim Şirketi, Milli Ekmekçi Anonim Şirketi kuruldu. Bu dönemde İstanbul Bankası(İstanbul 1911), Emlak ve İkrazat Bankası (İstanbul 1914), Milli Aydın Bankası (Aydın 1914), İslam Ticaret Bankası (Adapazarı 1914), Karaman Milli Bankası (Karaman 1915), Kayseri Kök İktisat Bankası (Kayseri 1916), Akşehir Osmanlı İktisat Bankası (Akşehir 1916), Eskişehir Çiftçi Bankası (Eskişehir 1916), Ticaret ve İtibari Umumi Milli Bankası (İstanbul 1917), Konya Milli İktisat Bankası (Konya 1917), Manisa Bağcılar Bankası (Manisa 1917), Adapazarı Emniyet Bankası (Adapazarı, 1919) gibi bankalar da kurulmuştur.

Bankalar, çeşitli yollarla elde ettikleri mevduatı, bazı kişi ve kuruluşlara kredi şeklinde tahsis eden; sermaye, para ve kredi ile ilgili her türlü işlemi yapan mali aracılardır. Ticari kuruluşlar oldukları için temel hedefleri, karlarını azami hale getirmektir. Ancak bu arada yaptıkları faaliyetin mahiyeti icabı kamu yararı açısından önemli sonuçlar doğururlar. Bu sebeple kamu yararını da azamileştirmek için devlet tarafından özel kanunlarla kontrol altında tutulurlar. Kamu yararına sonuç veren fonksiyonlarından en önemlisi topladığı fonları en verimli alanlarda kullandırmakla millî gelirin daha hızlı artmasına katkıda bulunmaktır. Bu fonksiyonları serbest faiz sisteminin mevcudiyeti halinde gerçekleşir. Faizin serbest olmadığı sistemlerde devlet teşvik ve selektif kredi yöntemleriyle bu sonucu elde etmeye çalışır.
Diğer önemli fonksiyonlarından biri de yaptığı çeşitli bankacılık hizmetleri vasıtasıyla ekonomik faaliyetlerin daha verimli bir şekilde gerçekleşmesine katkıda bulunur.
Bankalar güvene dayalı müesseselerdir, herkes birbirini tanımaz ve güvenemez, ancak herkes bankayı tanır ve banka da herkesi tanır. Bu şekilde birbirini tanımayan birçok kişi bankanın aracılığıyla güven içinde iş ilişkilerine girebilirler.
Bu özellikleri dolayısıyla bankalar diğer ticari kuruluşlardan farklıdırlar ve devlet tarafından da farklı muamele görürler. Fonksiyonlarının başarıyla devamı için bankalara olan güvenin sarsılmaması önemlidir.

Hizmet Verme
Kredi Verme
Parasal İşlemler (Bütün Ödeme İşlemleri)
Para Politikası Teşvikinin Aktarımı (Faiz)
Yatırım İşlemleri (Menkul Kıymetler)
Ekonomik Fonksiyonlar

Bankalar, bankacılık ve diğer hizmetlerine erişmek için birçok farklı kanal sunar:

Banka şubesi, perakende bir yerde yüz yüze bankacılık hizmeti verir.
Bankaya bitişik veya bankadan uzakta ATM bankacılığı
Posta yoluyla banka: Çoğu bank

Batık maliyet (İngilizce: sunk cost), geçmişte yapılmış ve artık geri kazanılması mümkün olmayan harcamaları ifade eden bir ekonomi terimidir. Bir kez harcanan ve telafisi olmayan bu tür maliyetlerin, gelecekte alınacak kararlar açısından dikkate alınmaması gerekirken, bireylerin ve kurumların çoğu zaman bu harcamalara psikolojik olarak bağlı kalmasını ve kararlarını geçmişteki yatırımları göz önünde bulundurarak şekillendirmesini, böylelikle bu durumun mantıklı bir karar sürecini engelleyerek gereksiz kaynak israfına ve zararların derinleşmesine neden olmasını ifade eder.
Özellikle duygusal yatırımın yüksek olduğu durumlarda, insanlar ve organizasyonlar "bu kadar çaba, zaman ya da para harcadık, devam etmeliyiz" düşüncesiyle hareket eder. Bu eğilim, gelecekte daha iyi alternatifler olsa bile geçmiş harcamaları kurtarmaya çalışmak için hatalı kararların sürdürülmesine yol açar. Ekonomi ve psikoloji literatüründe bu durum batık maliyet yanılgısı (sunk cost fallacy) olarak adlandırılır ve bireylerin ya da kurumların rasyonel karar alma süreçlerinden sapmasına neden olabilir.

Batık maliyetler aşağıdaki temel özelliklere sahiptir:

Geri dönüşsüzdür: Batık maliyetler, geçmişte yapılan harcamalar olduğu için geri kazanılamaz. Örneğin, bir şirketin başarısız bir proje için yaptığı Ar-Ge harcamaları artık geri getirilemez.
Karar almada rehber olmamalıdır: Rasyonel karar verme sürecinde, gelecekteki maliyetler ve getiriler göz önünde bulundurulmalı, ancak batık maliyetler hesaba katılmamalıdır.
Psikolojik etkiler taşır: İnsanlar genellikle kayıptan kaçınma (loss aversion) nedeniyle geçmiş yatırımları göz ardı edemez ve yanlış kararlar alabilir.

Bir şirket, başarısız olacağı açık olan bir projeye büyük yatırımlar yapmış olabilir. Ancak, "bu kadar para harcadık, devam etmeliyiz" mantığıyla projeye yatırım yapmaya devam etmek, rasyonel olmaktan çok batık maliyet yanılgısının bir sonucudur.

Bir kişi pahalı bir sinema bileti almış ve filmden hoşlanmamış olabilir. Ancak, “parasını verdim, sonuna kadar izlemeliyim” düşüncesi, batık maliyet yanılgısının bir örneğidir.

Bir yatırımcı, zarar eden bir hisse senedini satmak yerine “zaten çok kaybettim, beklersem belki yükselir” diyerek daha fazla zarara girebilir.

Batık maliyet yanılgısı, bireylerin ve organizasyonların yanlış kararlar almasına neden olabilir. Özellikle aşağıdaki alanlarda olumsuz etkileri görülür:

İşletmeler: Zarar eden projeleri sürdürerek kaynak israfı yapabilirler.
Devlet politikaları: Hatalı altyapı projelerine devam edilerek kamu kaynakları boşa harcanabilir.
Kişisel finans: Kötü yatırımlara devam ederek bireyler maddi kayıplarını artırabilir.

Kararları geleceğe yönelik değerlendirmek: Geçmişte yapılan harcamalar yerine gelecekteki fayda ve maliyetler dikkate alınmalıdır.
Duygusal bağlılığı azaltmak: Karar alırken duygusal bağlılık yerine objektif veriler göz önüne alınmalıdır.
Maliyet-fayda analizi kullanmak: Batık maliyetleri göz ardı ederek, yalnızca mevcut seçeneklerin getiri ve maliyetlerini analiz etmek daha sağlıklı sonuçlar doğurur.

Kahneman, D., & Tversky, A. (1979). "Prospect Theory: An Analysis of Decision under Risk". Econometrica.
Thaler, R. H. (1980). "Toward a Positive Theory of Consumer Choice". Journal of Economic Behavior & Organization.
Arkes, H. R., & Blumer, C. (1985). "The Psychology of Sunk Cost". Organizational Behavior and Human Decision Processes.

Davranışsal ekonomi

Belirsiz, matematikte bize verildiği haliyle değerini belirleyemediğimiz ifadelere denir. Daha önce tanımlanmadığı için bir anlam ifade etmeyen   tanımsız ifadelere kıyasla belirsiz ifadeler, eldeki verinin daha dikkatli incelenmesi sonucu bir değere sahip olurlar. Özellikle fonksiyonların limiti konusunda karşımıza çıkan bu durum, kötü bir yazım tercihinden dolayı çok kafa karışıklığına yol açmaktadır. Örneğin '0/0 belirsizliği' adındaki durum, aslında limitleri sıfıra giden iki fonksiyonun oranı ile ilgilidir, 0 sayısının 0 ile bölümü ile ilgili değil. Eğer bir noktada hem f(x), hem g(x) fonksiyonunun limiti sıfıra gidiyorsa, bu iki fonksiyonun oranının limiti '0/0 tipindeki belirsizlik' olarak geçer, sayısal değeri bu fonksiyonların ne olduğuna göre değişir. Ancak fonksiyonlar belirlendikten sonra oranlarının limiti de belirlenmiş olur.

          0
          
            0
          
        
      
    
    {\displaystyle 0^{0}}
  
 belirsizliği

          ∞
          
            0
          
        
      
    
    {\displaystyle \infty ^{0}}
  
 belirsizliği

          1
          
            ∞
          
        
      
    
    {\displaystyle 1^{\infty }}
  
 belirsizliği

        ∞
        +
        −
        ∞
      
    
    {\displaystyle \infty +-\infty }
  
 belirsizliği

        ln
        ⁡
        
          log
          
            sin
            ⁡
            cos
            ⁡
            cot
          
        
      
    
    {\displaystyle \ln \log _{\sin \cos \cot }}
  
 belirsizliği

        0
        ×
        ∞
      
    
    {\displaystyle 0\times \infty }
  
 belirsizliği

        ∞
        ×
        0
      
    
    {\displaystyle \infty \times 0}
  
 belirsizliği

          ∞
        
        ∞
      
    
    {\displaystyle \infty  \over \infty }
  
 ve 
  
    
      
        ∞
        −
        ∞
      
    
    {\displaystyle \infty -\infty }
  
 belirsizliği

          0
        
        0
      
    
    {\displaystyle 0 \over 0}
  
 belirsizliği

Bilgi ekonomisi, bilginin iktisadı ve iktisadi kararları nasıl etkilediğini ele alan mikroekonomi dalı. Bilginin kolay yaratılmasına karşın güvenirliliğinin görece güç sağlanıyor oluşu, çabuk yayılmasına karşın kolaylıkla kontrol altında tutulamaması gibi temel özellikleri iktisadi kuramların karmaşık bir biçim almasına yol açmaktadır.
Bilgi ekonomisinin birçok alt türü bulunmaktadır. Bunlardan biri bilgi ürünlerini konu alır. Bakışımsız bilgi konusunda yaşanan son gelişmeler sözleşme kuramını da etkilemiştir.

İktisadı çözümlemenin ilk adımı bilginin bir iktisadi değerinin bulunduğunu anlamaktır. Bu değer; bireylerin, bilginin bulunmadığı bir duruma göre daha yüksek gelir elde etmelerini sağlayan kararlar almalarına yardımcı olmaktadır.

Bilgi ekonomisi konulu çalışmaların büyük kısmı Friedrich Hayek'in bilgi sorunu ve tutarın iletişim işlevine ilişkin eserlerine dayanmaktadır. Abba Lerner, Tjalling Koopmans, Leonid Hurwicz ve George Stigler bu alanda ürün vermiş olan diğer iktisatlardır.

Bakışımsız bilgi, bir tarafın belirli bir konuda diğer tarafa göre daha çok bilgi sahibi olduğu durumları ele almaktadır. Bilginin taraflar arasındaki dengesiz dağılımı iktisadi etkinliklerin olması gerektiği gibi sonuçlanamamasına neden olabilmektedir. Olumsuz seçim ve manevi zarar bu durumlara örnek olarak gösterilebilir.
George Akerlof'un The Market for Lemons adlı eseri olumsuz seçimi ana hatlarıyla ortaya koymaktadır. Bu sorunun sinyal verme ve gözleme olmak üzere iki temel çözüm yolu vardır.

Sinyal verme düşüncesi ilk kez Michael Spence tarafından ortaya atılmıştır. Spence, bakışımsız bilginin var olduğu bir ortamda taraflardan birinin kendi durumuna ilişkin ayrıntıları karşı tarafa aktarmasının olanaklı olduğunu, olumsuz seçimin böylece ortadan kalkacağını savunmuştur.
Bu düşünce iş arama örneğiyle somutlaştırılmıştır. Bir işveren öğrenme becerisi yüksek çalışanları işe almak isteyecektir. İş başvurusu yapan adayların tümüyse bu konuda yetkin olduklarını öne süreceklerdir. Adayların bu alanda gerçekten donanımlı olup olmadıkları yalnızca kendileri tarafından bilindiğinden ortaya bakışımsız bilginin egemen olduğu bir tablo çıkacaktır.
Spence'e göre, bir yükseköğretim kurumuna gitmiş olmak öğrenme becerisini açığa çıkaran güvenilir bir araç olarak değerlendirilebilir. Öğrenme becerisine sahip kişilerin bir yükseköğretim kurumunu bu beceriye sahip olmayanlara göre daha kolay tamamlayacakları kabul edilirse, yükseköğrenimlerini tamamlayan kişiler becerilerini işverene göstermiş olacaklardır. Okulun yalnızca bir sinyal olduğu bu durum, kişilerin bu süreçte ne öğrendikleriyle ilintili değildir.

Gözleme kuramına ilişkin çalışmalar Joseph E. Stiglitz tarafından başlatılmıştır. Bu yöntemle bilgisi az olan taraf karşı tarafı ayrıntıları açıklamaya yöneltebilmektedir.

Bilgi ticareti diğer malların alım-satımına göre bazı farklılıklar göstermektedir. Bunların başında, bilginin tüketim sürecinin rekabetten olumsuz etkilenmemesi gelmektedir. Bilginin marjinal tutarının genellikle sıfır olması ise bir diğer farklılıktır. Bu, bilginin bir kez üretildikten sonra sıfır ya da çok düşük bir gider karşılığında yeniden üretilebilmesi anlamına gelmektedir.
Diğer bir farklılık ise bilginin doğası gereği soyutlanabilir olmayışıdır. Bu olgu, bilginin tüketim rekabetinden etkilenmeyişiyle birlikte ele alındığında bilgi bir kamu malı olarak yorumlanabilir.
Bilgi piyasasının şeffaf olmayışı onu diğer pazar türlerinden ayıran bir diğer özelliktir. Bilginin değerlendirilebilmesi için öncelikle elde edilmesi gerekir.

Bilgi ürünlerinden kazanç sağlamanın en verimli yolu paketlemedir. Benzer ürünleri bir araya getirerek bir paket oluşturma anlamına gelen bu kavram, satıcının pakete yönelen talebi daha kolay görebilmesine olanak tanımaktadır. Ne var ki, bu yolla alıcının paketteki hangi ürünleri almaya değer bulduğu tam olarak anlaşılamamaktadır. Bu yöntem az talep edilen ürünler için de işe yaramamaktadır.

Manevi zarar

Borsa, alınıp satılabilir menkul kıymetler, stok, hisse senedi, emtialar, döviz, istikraz, vadeli kontratlar ve opsiyon sözleşmelerinin halka açık satıldığı veya satın alındığı organize bir piyasadır. Sermaye piyasası, üretken faaliyetleri destekleyen bir yatırım mekanizması oluşturur ve borsa ise bu amaca ulaşmak için kullanılan bir pazardır. Borsa, yatırımcıların faaliyetleri için güvenli bir ortam yaratmasının yanı sıra düzenli işlem mekanizmasına, güncel fiyatlara ve gerçek zamanlı alışveriş yapmaya sahip olmasından dolayı popülerdir.
Yaygın borsa türlerine hisse senedi piyasası, menkul kıymetler borsası, mal piyasası, para piyasası, opsiyon borsası, emtia borsası, kripto para borsası, uluslararası döviz piyasası, tezgâh üstü piyasa, türev piyasası, spot piyasa aittir.
Borsa, ilk defa 1409'da Brugge, Belçika'da kurumsallaştı ve hızla bulunduğu bölgenin yakınlarına yayıldı: Flandre, Gent, Amsterdam gibi. Modern borsa sistemine en benzer sistem Anvers, Belçika'da kurulan Anvers Borsası'dır ve belgelenen ilk borsa iflası, 1636'da Hollanda'da gerçekleşmiştir.

"Borsa" teriminin etimolojisi günümüzde hâlâ bir tartışma konusudur, ancak bununla ilgili oluşturulmuş üç teori bulunmaktadır: (1) Bruggeli soylu aile van der Beurse'dan gelen bir kelimedir ve 16. yüzyılda önce Latinceye (Boursa), sonra diğer Avrupa dillerine geçmiştir. (2) Aşağı Hollanda'da bulunan (günümüzde Belçika) Brugge şehrinden gelmiştir. (3) İtalyan tüccarların düzenli olarak iş çalışması yapmasını organize eden Bruggelili asil aile de Beurse'den gelmiştir.

İthal ve tarımsal malların ticaretine yönelik yapılan ticarî mal borsaları, borsa türlerinin ilk örnekleridir. Daha sonra ise paslanmayan değerli kaynakların ticaretinde uzmanlaşmış uzman ürün borsaları ve özel borsalar ortaya çıkmıştır.

Futures mal işlemlerin tasfiye edildiği ve türevlerle işleme konulduğu futures borsalar ya da mala yönelik futures borsalar.
Hisselerle ve sabit faizli değerli kâğıtlarla yapılan ticaret için değerli kâğıtlar borsaları ya da hisse senetleri borsaları (borsa tanımı sık sık borsaların bu özel biçimi olarak kullanılır).
Yabancı paraların ticareti için döviz piyasaları
Borsaya benzer organize piyasalar mevcuttur, örneğin ulaşım ve sigorta alanı için hizmet borsaları, somut olarak örneğin gemicilik borsası.

Bir ticari mal borsası – diğer adıyla ürün borsası– hammadde, tarım ürünleri ya da gıda malzemeleri gibi geri ödenebilir malların işlem gördüğü borsadır. Burada normalde tarım ve sanayi hammaddeleri, mineraller ve de diğer doğal ürünler söz konusudur, ancak sanayi ürünleri bu kapsama girmez.
İnsan tarihinin en eski borsaları ticari mal borsalarıdır. Bu borsalar yoğun mal değiş tokuşu yapılan yerlerdeki pazar yerlerinden ve ticaret pazarlarından meydana gelmiştir. Bununla birlikte değerli kâğıt borsalarından birkaç yüzyıl daha eskidirler, günümüzde endüstri ülkelerinde bir zamanlar sahip olduğu anlamlarını geniş ölçüde yitirmişlerdir. 1409'da Brugge'de ilk borsa kuruldu; “borsa” kavramı da orada ortaya çıkmıştır. Avrupa borsaları arasında en eski Alman ticari mal borsası 1541'de kurulan Augsburg Borsasıdır; tahminen Lyon Borsası aynı yıl ortaya çıkmıştır. 1611 yılında işlemlerine başlayan Amsterdam Borsası 17. yüzyılın en önemli ticari mal borsasıydı.
Bir ticari mal borsasındaki ücretler sadece arz ve talep yoluyla değil, aynı zamanda spekülasyon yoluyla belirlenmektedir. Ticari mal borsasındaki işler ya hemen bitirme süresiyle lokomotif işler olarak ya da futures işler (futures ticari mal borsası) olarak yürütülür.
Bugün ticari mal borsalarında ticaretin devamı ağırlıklı olarak arka alana bağlıdır. Buna rağmen bölgenin satıcıları, alıcıları ve üreticileri için kota etme (listeleme) önceden olduğu gibi öneme sahiptir. Kota etmelerden kasıt hemen teslimatta gerçekten işlem gören ürünler için bölgesel ücretlerdir. Bu, uluslararası ticaret yerlerinde kota edilen ücretlerin bilgisi olarak bölgelerde günlük iş için oldukça önemlidir.

Bir futures borsası (türev borsası ya da seçenekli borsa) futures işlerin (seçeneklerin) tasfiye edildiği borsadır. Burada söz konusu gelecekte tasfiye edilecek işlemlerdir. Sözleşmeler bugünden yapılmıştır.

Zamanlı iş olarak da bilinen futures iş, anlaşmadan sonra belli bir süreyi kapsayan, kesin bir şekilde kararlaştırılmış fiyat üzerinden malın alışı ya da satışı üzerinden yürütülen iştir. İki günden daha fazla bir süreçten itibaren genel olarak bir futures işten bunun yanı sıra bir değerli kâğıt alım satımından bahsedilir.

Türleri
Şartsız futures iş hem alıcı hem satıcı hem de alıcı tarafından her durumda - aynı zamanda şartsız olarak - yerine getirilmek durumundadır. Hakların ve yükümlülüklerin paylaştırılması yoluyla sözleşme imzalanması sırasında prim akışı olmaz. İşin, yerine getirilmesinde nakit dengelemesi ya da verimli bir teslimat ortaya çıkar. Türler genelde aşağıda olduğu gibi birbirinden ayrılır: 

Future: (borsada işlem gören şartsız futures iş)
Forward veya alivre: (borsa dışı şartsız futures iş)
Şartlı futures işte, işin gelecekte uzlaşılan şartlarda yürütülüp yürütülmeyeceğini belirlemedeki seçim hakkı, sözleşme partisine dâhil edilir. Şartlı futures işler opsiyonlar olarak da adlandırılır. Onaylı opsiyonlar opsiyon belgesi olarak tanımlanır. Yürütme biçimi “Amerika tarzı” ya da “Avrupa tarzı” olabilir. Amerika tarzı yürütme, temelde var olan bir işin toplam süre (serbest zaman seçimi) esnasında opsiyonun ya da bir opsiyon belgesinin alıcısı tarafından onaylanabilir olması anlamına gelir. Avrupa tarzı yürütmede sadece süre sonuna kadar uygulanabilir.

Futures işleri yürütmek isteyen müşterilere söz konusu ülkenin Değerli Kâğıtlar Yasasının ilgili maddesi gereğince değerli kâğıt hizmeti şirketince ortaya çıkan riskler hakkında ayrıntılı bilgi verilmelidir. Futures işler kaldıraç etkisi nedeniyle başarı durumunda yüksek kar payını mümkün kılan, fakat yüksek riskleri de ortadan kaldıran aşırı riskli para yatırımları olarak bilinir. Böylesi bir bilgilendirme verildiği takdirde banka ya da broker, müşterinin zararını karşılamakla yükümlüdür. Futures işler aynı zamanda işletmelere özgü riskleri güvence altına almak için işletmeler tarafından işleme konulur. Bu nedenle futures işler birçok işletme için risk yönetiminin tümleyici oluşumunu oluşturur.

Kıymetli kâğıt borsası, diğer ismiyle hisse senedi borsası ya da etki borsası ulusal değerli kâğıt ticareti yasası bağlamında kıymetli kâğıtların, hisselerin ve türevlerin işlendiği bir borsadır.
Burada büyük izleyici toplumunun hisse kurları, tabiri caizse standart kâğıtlar sürekli not edilir. Değerli kâğıt borsaları unvanların emisyonuna hizmet etmez, hatta yatırımcıların az masrafla ve mümkün mertebe düşük maliyetlerle değerli kâğıtları elde etmelerine ve onlardan tekrar kurtulmalarına olanak sağlayan sirkülasyon (para piyasası) piyasası olarak vazife görür. Bu durumda değerli kâğıt borsaları çağdaş finans piyasası kuramı olarak bağımsız kurum, işlevi sözleşme ortaklarının bir araya gelmesinden oluşan bir hizmet işletmesi olarak görülür.
Örneğin Almanya'da öncelikli ticaretin işlendiği yedi tane çağdaş kıymetli kâğıt borsası vardır (Ocak 2009). Bunların en büyüğü FWB, yani Frankfurt Kıymetli Kâğıt Borsasıdır. Elektronik üzerinden ticaret yapmanın (Almanya'da örneğin XETRA) ve yerel banka üzerinden hemen hemen gerçek zamanda borsalarda dünya çapında doğrudan işlem yapabilmeksizin özel yatırımcılara da erişme olanaklarının gelişmesi yoluyla sonu kestirilemeyen uluslararası bir yapı dönüşümüne doğru yol almıştır. Bu noktada uluslararası tanınan işletmelerin hisselerinin dünya çapında farklı borsa merkezlerinde işlem görebildiği (örn. Frankfurt, Londra, New York) ve böylelikle açılış saatlerinden kaynaklanan daralmalar olmadığı için her bir borsanın bulunduğu noktanın bağımsızlığı söz konusudur.
Hem borsa hem de kıymetli kâğıt ticareti kıymetli kâğıt borsası için eş anlam olarak yorumlanır. Borsalar işlem gören malın biçimine göre adlandırılır: kıymetli kâğıt borsaları bu nedenle ticari mal borsalarından, futures borsalardan ve döviz borsalarından ayrılırlar.

Borsa, denetimli fiyatlandırma altında olan karşılanabilir malların zamansal ve yerel olarak yoğunlaştırılmış ticarete hizmet eder. Hedefler; menkul kıymetler, verimlilik artışı, Pazar likiditesi, manipülasyonlara (müdahalelere) karşı koruma gibi işlem maliyetlerinin azaltılması adına artan bir pazar şeffaflığıdır. Daha önce adı geçen borsa dışı ticaretin aksine borsa ticareti, genelde borsa denetleyicisi olan bir kurum, Almanya örneğinde konuşmak gerekirse, Alman Finans Denetim Makamı aracılığıyla ve her ülkenin kendine özgü borsa denetim organları ile kontrol altında tutulmaktadır.
ISO 10383 Pazar Tanımlayıcı Kodu sayesinde her bir borsa diğer ticaret platformu gibi dünya çapında tanımlanabilir.
Finansal ürünleri satın almak ve satmak için borsalar, merkezi olan karşı tarafın (sözleşmede) önemli faaliyetlerini üstlenmektedir.

Takas Edilebilirlik kolayca değiştirilebilir malların, dövizlerin ve menkul kıymetlerin bir özelliğidir. Karşılanabilir (değiştirilebilir) değerler bireysel değildir, aynı zamanda kesin olarak diğer parçalar sayesinde cinsi ve miktarı değiştirilebilir. Takas edilebilirlik, borsa (ticareti) için bir ön koşuldur ve kalite normlarının saptanması sayesinde oluşturulur.

Pazar Şeffaflığı ekonomide bir pazarın içerisi hakkındaki bilgilerin mevcut olması anlamına gelmektedir. Bir pazar hakkında ne kadar çok bilgi varsa, o pazar o kadar çok şeffaflaşır.
Harika ya da mükemmel pazar şeffaflığı mükemmel rekabetin teorik modeli için bir varsayımdır ve tüm pazar katılımcıları alınıp satılan mallar hakkında, bu malların fiyatları ve diğer koşulları (örnek: yer-teslimat) hakkında eksiksiz bilgi sahibi olmaları gerçeği vardır.

Likidite kavramı genel anlamda pazar içerisinde ekonomik cinsten bir malın çabucak bir diğerine karşı değiş tokuş edilmesi anlamına gelir. Likidite, döviz piyasalarının dışında en az bir iki varlığın (ekonomik malın) parasal ödeme aracıdır. Likidite bu nedenle yeterli nakit durumunu da

Borç, geniş anlamda, bir borç ilişkisini, dar anlamda ise borçlu tarafın ödemekle yükümlü olduğu parasal değeri ya da yerine getirme taahhüdünde olduğu edimi ifade eder. Hukuki alanda kullanılışı, geniş anlamıdır. Borç ilişkisi, borçlu ve alacaklı olmak üzere iki taraf arasında bir edimin yerine getirilmesine dayanan hukuki bağdır. Edim, borçlu açısından bakıldığında borç, alacaklı açısından bakıldığında ise alacaktır. İki farklı kelime aynı davranışın iki farklı açıdan bakılması ile oluşturulmuş adlandırmalardır. Edim fiili, yapma, yapmama veya verme olarak üç şekilde tezâhür edebilir.

Kıta Avrupası Hukuk Sistemi'nin kökeni olan Roma Hukuku'nda "borç" ve "alacak" kavramları yoktur. Dava kavramı vardır. Bir hakkın temin edilebilmesi için o hakka ilişkin bir dava hakkı olması gerekir.

Her borç ilişkisinde üç unsur vardır.

Borçlu, alacaklı ile aralarındaki bir borç ilişkisi dolayısıyla bir edimi yerine getirmekle yükümlü olan taraftır.
Alacaklı, borç ilişkisine konu olan edimin yerine getirilmesini isteme hakkına sahip olan taraftır. Bu edimin yerine getirilmesini isteme hali, borçlunun edimi kendiliğinden yerine getirmemesi halinde ortaya çıkar ve alacaklının talep hakkı olarak tanımlanır. Alacaklı bu talebinin yerine getirilmemesi durumunda yasal yollara başvurarak borçlunun edimi yerine getirmesini sağlayabilir. Buna dava hakkı denilmektedir.
Edim, borçlunun bir şey vermek, bir şey yapmak ya da bir şey yapmamak şeklindeki yükümlülüğüdür.

Edimlerin bazı ayrımları:

Müspet edim ve menfi edim,
Kişisel edim ve maddi edim,
Ani edim ve sürekli edim,
Bölünebilen edim ve bölünmez edim
Sorumluluk, borçlunun malvarlığının alacaklının alacağının güvencesini oluşturmasıdır. Borçlu borcunu ifâ etmediği takdirde alacaklı mahkemeye ya da icrâya başvurabilir. Borcun ödenmemesi durumunda alacaklı borcun ifâsını borçlunun vücudu veya özgürlüğü üzerinde gerçekleştiremez. Borçlu borcunu ifâ etmediği takdirde alacaklı devlet organları aracılığıyla borçlunun mal varlığına başvurur. Mal ile sorumluluk da sınırsız sorumluluk ve sınırlı sorumluluk biçiminde ikiye ayrılır. Kural olarak, borçlu borcundan mal varlığı ile sınırsız olarak sorumludur. Alacaklı, borcun ifâ edilmesi için sınırsız olarak borçlunun malvarlığına başvurabilir. Bu kural olmakla birlikte, bunun istisnaları vardır. Sınırlı sorumluluk, belli mallarla veya belli miktarlarla sınırlandırılmış olabilir. Örneğin, borçlunun mirasçısı yoksa, mirasçı devlettir. Devlet sadece kendisine intikal eden malvarlığı kadar sorumludur. Alacaklı, ölmüş olan borçludan devlete intikal edenden daha fazla alacak hakkına sahip ise de fazlayı temin edemez. Sınırlı sorumluluğa başka bir örnek de kefâlet sözleşmesinde görülür. Kefâlet sözleşmesinde kefil, asıl borçlunun borcundan sadece sözleşmede belirtilen miktar ile sınırlıdır (Kefâlet sözleşmesinin geçerli olması için yazılı olması ve ne kadar miktarla kefilin sorumlu olduğunun sözleşmede yazıyor olması gerekir).

Borç ilişkisinden doğan haklar nispî nitelik taşır. Bunun anlamı, sadece hukuki ilişkinin tarafları arasında ileri sürülebilmesidir. Nispîliğin esâsı, herkesi değil sadece hukuki ilişkinin taraflarını ilgilendirmesidir (Mefhum-u muhalifinden yola çıkarak izah edilmesi gerekirse, mülkiyet hakkı, mutlak bir haktır, herkese karşı ileri sürülebilir). Örneğin, satıcı ile alıcı arasındaki bir satış sözleşmesinde satıcının yükümlülüğü sözleşme konusu malı alıcıya teslim etmektir, alıcının yükümlülüğü ise satım bedelini satıcıya ödemektir. Alacaklının burada malın teslimine ilişkin bir alacak hakkı vardır ve bu nispî niteliktedir. Nispîlik ilkesinin istisnâları vardır.
İstisnâların bir örneği bazı hakların tapuya şerh edilerek güçlendirilmesidir (Tapuya şerh edilerek güçlendirilmesi, bir hakkı aynî hakka dönüştürmez). Bu şekilde güçlendirilmiş haklar üçüncü kişilere karşı da ileri sürülebilir nitelik kazanmaktadır ve bu yüzden artık nispî değildir. Bu haklar taşınmazlara ilişkin haklardır. Sınırlı sayı ilkesi geçerlidir. Dolayısıyla her nispî hak güçlendirilemez. Hangi hakların güçlendirilebileceğine dair numerus clausus ilkesinin geçerliliğine dair bir örnek, Türkiye'de Türk Medeni Kanunu'nun 1009. maddesinde görülmektedir:

TMK 1009: Arsa payı karşılığı inşaat, taşınmaz satış vaadi, kira, alım, önalım, gerialım sözleşmelerinden doğan haklar ile şerhedilebileceği kanunlarda açıkça öngörülen diğer haklar tapu kütüğüne şerhedilebilir.Bunlar şerh verilmekle o taşınmaz üzerinde sonradan kazanılan hakların sahiplerine karşı ileri sürülebilir.
Nispîliğin istisnâlarının başka bir örneği, borç ilişkisinin dışında olan üçüncü bir kişinin, o borç ilişkisinden kaynaklanan bir edimi talep etme hakkının söz konusu olduğu durumlarda görülür. Örneğin, A şahsı C şahsı adına B şahsından bir çiçek sipariş ettiğinde, sözleşme A şahsı ile B şahsı arasındadır. Fakat, çiçeğin C şahsına ulaştırılmaması durumunda C şahsı B şahsından çiçeği talep edebilir. Burada C şahsı, sözleşmede üçüncü kişi durumundadır. Bununla birlikte B'den sözleşmenin gereğini yerine getirmesini talep edebilme hakkı, nispiliğin bir istisnasıdır. Nispîliğin aynı türden istisnalarına başka bir örnek, A şahsının B kargo firması vasıtasıyla C şahsına bir kargo yollamasında görülür. C şahsı, bu sözleşmede üçüncü kişi durumunda olmasına rağmen, B kargo firmasından -şâyet kargo kendisine ulaşmamışsa- kargoyu talep edebilir.
Nispiliğin bir başka istisnâsı, borç ilişkisinin tarafı olmayan bir üçüncü kişinin, tarafı olmadığı borç unilişkisine dayanarak tazminat talebinde bulunabilme hakkıdır. Bunlar üçüncü şahsı koruyucu etkili sözleşmelerle güvence altına alınmaktadır. Örneğin, A şahsı arkadaşı B'yi bir C firmasına ait bir kafeye götürmüş ve orada arkadaşı için bir kahve almıştır. Kahvede meydana gelebilecek bir tehlikeden B'nin zarar görmesi durumunda, B, C firmasını dava edip tazminat talebinde bulunabilir. Burada borç ilişkisinin tarafları A şahsı ve C firmasıdır, B ise üçüncü kişidir. Bununla birlikte, nispiliğin bir istisnası olarak, C firması üçüncü şahsı koruyucu etkili önlemleri almakla yükümlüdür.

Borç ilişkileri, Türkiye'de 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu ile düzenlenir. Bu kanundan önce yürürlükte olan ve 6098 sayılı kanunla yürürlükten kaldırılan 818 sayılı Borçlar Kanunu, İsviçre'den iktibas edilmişti ve 22 Nisan 1926 târihinde yürürlüğe girmişti. Bu inkılapla birlikte, kanunun kökeni olan ülkenin kanunu yazmada kullandığı dil olan Almanca, Türk Borçlar Hukuku'nda uzmanlaşmak için gerekli bir dil hâline geldi. Almancada edim leistung olarak ifade edilir. Üç türü olan vermek übergeben, yapmak tun, yapmamak unterlassen olarak kullanılmaktadır. 1926'dan önce Türkiye'de borç ilişkilerini düzenleyen başlıca kanunî düzenleme, Ahmet Cevdet Paşa başkanlığındaki bir heyet tarafından 1868-1876 yılları arasında hazırlanan Mecelle idi.

Borcun kaynakları, taraflar arasında bir borç ilişkisi doğmasına yol açan olaylar, olgulardır. Borçlar Kanunu, borcun kaynaklarını üç grupta düzenlemiştir.

Bir hukuki işlemden doğan borçlardır. Hukuki işlem, hukuki bir sonuç doğurmak amacıyla, irade beyanında bulunmaktır. Hukuki işlemler, irade beyanında bulunan tarafların sayısı açısından, tek taraflı hukuki işlemler ve çok taraflı hukuki işlemler olmak üzere iki grup içinde düzenlenmişlerdir. Tek taraflı hukuki işlemler, sadece bir tek tarafın -doğal olarak borçlu tarafın- irade beyanıyla hüküm ifade eden borç ilişkileridir. Bir borç ilişkisi, tek bir kişinin irade beyanıyla gerçekleşmiştir. Çok taraflı hukuki işlemler, birden çok tarafın karşılıklı ve birbiriyle örtüşen irade beyanlarıyla ortaya çıkan hukuki işlemlerdir. Günlük hayatta en sık rastlanan türü, iki taraflı hukuki işlemlerdir. Hukuk literatüründe bu tarz hukuki işlemlere sözleşmeler denilmektedir. Eski dilde akit ya da mukavele denirdi.

Haksız fiiller, Türk Borçlar Kanunu'nun 49.-76. maddelerinde tanımlanmıştır, çağdaş hukuk düzeni açısından kabul edilemez tutum ve davranışlar sonucunda karşı tarafın uğrayacağı kaybı ifade etmektedir.

Çoğu kez, haksız iktisâb olarak da geçen bu hukuk terimi, herhangi bir kimsenin mal varlığının, hukuk düzeni açısından kabul edilir bir nedene dayanmaksızın, başka bir kimsenin mal varlığı zararına olacak şekilde artmasıdır.

Borç ilişkilerinde sorumluluk

Busra (Arapça: بصرى) ya da resmî olarak Busra el-Şam (Arapça: بصرى الشام, Türkçe: Busra el-Şam) Suriye'nin Dera İli'nin, Dera İlçesi'ne bağlı, kuruluşu çok eskilere dayanan bir şehir. Başkent Şam'ın 120 kilometre (75 mi) güneyinde Ürdün sınırına yakın antik şehir.

Şehir, Ürdün'de yer alan Petra ile birlikte tarihi Nebatî Krallığı'na başkentlik yapmıştır. MS 106 yılında Roma İmparatorluğu tarafından fethedilen kent, 395 yılında anılan devletin "doğu" ve "batı" olarak ikiye ayrılmasından sonra Doğu Roma İmparatorluğu topraklarında kalmıştır.
Sasani-Doğu Roma mücadelesi sırasında bir ara Sasani Devleti ordularınca ele geçirilen kent, 634 yılında Halid bin Velid komutasındaki Arap ordusu ile Doğu Roma ordusu arasındaki Busra Muharebesi sonucunda Arap topraklarına katıldı.
İyi korunmuş ve geniş kapasiteli Roma dönemi amfitiyatrosu ile tiyatroya hasar gelmemesi için etrafına Selahaddin Eyyubi tarafından yaptırılan kale şehirdeki en önemli tarihî eserdir. Bölgedeki volkanik kayalarla inşa edilen antik şehir ve tiyatro Dünya Mirası listesinde yer almakta, her yıl önemli sayıda turist çekmektedir.

Büyük Britanya, İrlanda adasının doğusunda yer alan, üzerinde İngiltere, Galler ve İskoçya devletlerinin bulunduğu ve Birleşik Krallık devleti idarî sınırlarına bağlı adadır. Büyük Britanya, Britanya Adaları'nın en büyüğüdür.
Adanın yüzölçümü  209.331 km² dir. Kuzey-güney doğrultusunda uzun bir ada olan Büyük Britanya'nın batı kesimi genellikle dağlıktır. Ancak yükseklikler fazla değildir. İskoçya'da Ben Nevis Tepesi 1.340 m, Galler'de Snowdon Tepesi 1.084 m'dir. Bütün ada hafif tepelerle düzlükler hâlinde uzayan çayır ve ağaçlıklarla kaplı yeşil bir ülkedir. İklim batıdan gelen okyanus etkisiyle yumuşak ve nemlidir. Batı kesimi daha çok yağış alır. Yıllık yağışlar 700-1.200 mm arasında değişir. Mevsimler arası sıcaklık farkı da çok azdır (Londra'da ocak ayı ortalaması 5 °C, temmuz ayı ortalaması 16,7 °C). Adanın en geniş yeri 130 km'yi geçmediği için ırmaklar kısadır. En önemli ırmaklar Thames, Trene, Severn'dir.

Adadaki 3 ülke ayrı futbol ligleri kullanmaktadır. İngiliz, İskoç ve Galler takımları sıra ile Premier League, İskoç Premier League ve Galler Premier League'lerinde oynarlar.

Büyük Britanya Adası iklimi
Britanya Adaları (terminoloji)

Büyük Buhran, Büyük Depresyon veya 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı, 1929'da başlayan (etkilerini ancak 1930 yılının sonlarında tam anlamıyla hissettiren) ve 1930'lu yıllar boyunca devam eden ekonomik buhrana verilen isimdir. Buhran, Kuzey Amerika ve Avrupa'yı merkez almasına rağmen, dünyanın geri kalanında da (özellikle de sanayileşmiş ülkelerde) yıkıcı etkiler yaratmıştır.
Büyük Bunalım en çok sanayileşmiş şehirleri vurmuş, bu kentlerde bir işsizler ve evsizler ordusu yaratmıştır. Bunalımdan etkilenen birçok ülkede inşaat faaliyetleri durmuş; tarım ürünü fiyatlarındaki %40,60'lık düşüş, çiftçileri ve kırsal bölge nüfusunu kötü etkilemiştir. Talebin beklenmedik düzeyde düşmesi nedeniyle madencilik alanı buhranın en fazla etkilendiği sektörlerden biri olmuştur. Büyük Buhran farklı ülkelerde farklı tarihlerde sona ermiştir.
1929 Bunalımı temelde ABD'de borsanın çöküşüne ithaf edilse de o yıllarda yeryüzündeki ekonomik koşullara, krizin büyüklüğü ve etkisine bakıldığında Büyük Dünya Bunalımı adını almayı hak ettiği açıkça görülmektedir. Bunalım dünyada 50 milyon insanın işsiz kalmasına, yeryüzündeki toplam üretimin %42 oranında ve dünya ticaretinin de %65 oranında azalmasına neden olmuştur. 1929 yılına kadar dünyada oluşan diğer krizlere bakıldığında dünya ticaretinin en fazla %7 oranında düştüğü düşünülürse 1929 bunalımının ne derece etkili olduğu tahmin edilebilir.
Dünyayı bu denli etkileyen büyük bunalımı sebep ve sonuçları ile anlayabilmek için öncelikle I. Dünya Savaşı sonrasında dünyada oluşan ekonomik ve sosyal koşulları göz önünde bulundurmak gerekir.
I. Dünya Savaşı dolaylı ya da doğrudan tüm dünyayı etkilemekle beraber, savaş sonrasında oluşan dünya tablosundaki en önemli figürler gerek yaşadıkları değişimler gerek dünya ekonomisine etkilerinden dolayı ABD, Birleşik Krallık ve Almanya oldu.
Savaşa kadar dünyada hegemonik güç sayılan İngiltere, kan kaybeden bir ülke durumuna geldi. Savaş sonrası Amerika'dan alınan borçla yeniden kurulan altın standardıyla değer kazanan pound, İngiliz ihracatının azalmasına sebep oldu. Daha az ihracat daha fazla altının dışa akımına, bu da yeniden borçlanmaya neden oldu.
O yıllarda Almanya ise Amerika'nın savaş sonrasında istediği tazminat sorunuyla karşı karşıyaydı. Ekonomisi durma noktasına gelen Almanya, tazminat sorununa çözüm olarak para basmayı denedi. Bu para Amerika tarafından kabul edilmediği gibi Almanya'da hiperenflasyona neden oldu. Daha sonra tazminat sorunu 1926 yılında Amerika'nın önerdiği Dawes Planı ile çözülmeye çalışıldı. Bu plana göre ABD Almanya'ya yeniden yapılanması için kredi verecek, yapılanmasını tamamlayan Almanya daha sonra ABD'ye borçlandığı tazminatı ödeyecekti.

ABD ise 1924-29 yılları arasında bir stabilizasyon devresi geçirdi. Edindiği ihracat fazlası ile dünyanın net kreditörü konumuna geldi. Bu esnada ülkede otomobil, yapı, elektrikle çalışan makineler gibi yeni endüstriler gelişmeye başladı. Yeni gelişen endüstrilere talebin fazla olması borsanın spekülatif olmasına sebep oluyordu. Öyle ki 1928 yılında, Amerika verdiği kredileri New York Borsası için geri çekmek durumunda kaldı.
1920'lerde borsa dışındaki ekonomik göstergeler oldukça iyi durumdaydı. Üretim ve istihdam oranı yüksekti. Ücretler çok fazla yükselmiyordu ve fiyatlar istikrarlıydı. Birçok insan hâlâ aşırı derecede fakirdi ancak halkın büyük çoğunluğu daha önce hiç olmadığı kadar rahat ve varlıklıydı. Ancak o yıllarda Amerikalılarda minimum fiziksel eforu sarf ederek zengin olma isteği hâkimdi. İnsanların bu ruh hâllerine ve spekülasyonun piyasaya ne derece hâkim olduğunun kanıtı, 1926 yılında Florida'da meydana gelen gayrimenkul patlamasıydı. Bu olay klasik bir spekülatif balonun tüm özelliklerini kendi içinde barındırıyordu.

Olay şöyle gelişmişti: Floridalılar bölgede kış şartlarının kuzeydeki eyaletlere göre daha iyi olmasına, taşımacılık problemlerinin çözülmüş olmasına dayanarak Florida'daki gayrimenkullerin değer kazanacağını düşündüler. Eyalette Florida'nın bir tatil cennetine dönüşeceği inancı hâkimdi. Bu durumda o gün aldıkları toprakların gelecekte birkaç kat değerleneceğini düşünenler hiç de az değildi. Halkın büyük çoğunluğu bu inançla gayrimenkule yatırım yaptı. Ancak 1928 yılının 18 Eylül'ünde hiç hesapta olmayan bir tropik kasırga 400 insanın ölümüne, binlerce evin hasar görmesine ve tonlarca deniz suyunun yatları parçalayıp sokaklara taşmasına neden oldu. Satın alınmış olan gayrimenkuller satılmaya çalışıldı ancak değerinin çok altına bile satılamadı. Bu durum bir spekülatif balonun patlayışıydı.

Büyük kriz öncesindeki atmosfere bir göz attıktan sonra krizin sebepleri ve gelişimi üzerinde durmak gerekir. Dünyayı etkileyen pek çok olay üzerinde olduğu gibi bu olayın sebepleri hakkında da çok sayıda araştırma ve yorum yapıldı. Bu araştırma ve yorumlarda genel olarak yer alan ortak birkaç sebebi şöyle sıralayabiliriz:
Birincisi; Amerika'daki şirketlerin mali güçleriydi. 1870'li yıllarda ABD'de irili ufaklı pek çok şirket varken I. Dünya Savaşı'nın getirdiği zorluklar karşısında küçük şirketler birleşmek zorunda kalmış ve savaş sonrasında tekeller oluşturmuşlardır. Öyle ki 1929 yılına gelindiğinde Amerikan ekonomisinin %50'si üzerinde söz sahibi olan holding sayısı 200 kadardı. Bu da tek bir holdingin bile iflasının ekonomiyi sarsmaya yeteceğini gösteriyordu.
İkinci bir sebep de bankaların kötü yapılanmış olmasıydı. Bankaların sermaye esaslarını, rezerv ve kredi oranlarını belirleyen yasalar yoktu. Örneğin şirketlerin mali tablolarının güvenilirliğini sağlayan yasalar yoktu. Bu yüzden yatırımcı hisse senedini aldığı firma hakkında yeterince bilgiye sahip olamıyordu. Yine ticari bankaları yatırım bankalarından ayıran yasalar da mevcut değildi.
Üçüncü bir sebebin de, başkan Hoover yönetiminin ekonomi alanındaki tecrübesizliği olduğu söylenebilir. Bu düşüncenin savunucularına göre başkan Hoover yönetimi, 1920'lerde hüküm süren liberal ekonomi anlayışına göre ekonomiye devlet müdahalesi yapmamayı uygun görmüştü. Ancak 1929 krizine müdahale etmemenin toplumsal maliyeti çok büyük olmuştu. Daha sonraları başkan müdahaleye karar verdiğinde ise hem çok geç olmuştu hem de müdahale başarılı olamamıştı. Örneğin devlet bütçesini dengelemek için devlet harcamalarını kısmasının ve vergileri arttırmasının işsizliğe sebep olduğu ve bunun da insanların satın alma gücünün azalmasına ve fiyatların düşmesine neden olduğu savunuldu. Hükûmetin tecrübesizliğinin bir diğer göstergesi de altın standardına bağlı kalmakta ısrar edişiydi. Hükûmet altına bağlı olmayan para basmayı reddederek sıkı bir para politikası izledi ve piyasada para bulunmayınca ekonomik faaliyetler durdu, reel sektör küçüldü. Bu da daha fazla işsizlik, daha az gelir demekti.
Vurgulanması gereken son sebep ise; başta da belirtildiği gibi ABD'nin dünya üzerindeki net kreditör olmasıydı. Bunun yanında I. Dünya Savaşı sonrası Almanya ve İngiltere'den istediği tazminatların altın olarak ödenmesini talep ediyordu. Ancak yeryüzündeki altın stoğu yetersizdi ve var olan stoğu da zaten Amerika kontrol ediyordu. Bu sebeple de bahsedilen tazminatların ve kredilerin mal ve hizmet olarak ödenmesi denendi ancak bu da ABD'nin kendi mal ve hizmet sektörünü vurdu. Son çare olarak gümrük duvarları koyma yoluna gidildi ancak bu da yalnızca dış ticareti küçülttü. Sonuçta Amerika hesapsızca vermiş olduğu kredileri geri alamadı.
Bir başka sebep ise 1929 Wall Street çöküşünden kaynaklanıyordu. Eylül 1929’da aşırı değerlenmiş hisse senetleri zirveye ulaştıktan sonra yatırımcılar satışa başladı. 24 Ekim 1929’daki “Kara Perşembe”de satış dalgası panik hâlini aldı; 28 ve 29 Ekim’de (Kara Pazartesi ve Kara Salı) panik büyüdü ve borsa çöktü. Endeks birkaç günde %30'dan fazla değer kaybetti. Ayrıca zayıf dış talep ve para politikalarındaki hatalar krizi derinleştirdi. Çöküş, ABD’de binlerce bankanın batmasına, işsizliğin yüzde 25’e yaklaşmasına ve dünya ticaretinin daralmasına yol açtı.

New York Menkul Kıymetler Borsası 1928 yılının başından 1929 yılı Ekim ayının başına kadar olan süreçte gittikçe yükseliyor ve bu da fiyat/kazanç oranının yükselmesi sonucunu getiriyordu. Ancak 3 Ekim 1929 tarihine gelindiğinde, yukarıda sayılan sebepler doğrultusunda borsanın yükselişi durmuş hatta birkaç büyük holdingin hisse senetleri değer yitirmişti. Bu kayıplar, 21 Ekim günü yabancı yatırımcıların hisse senetlerini ellerinden çıkarmalarıyla hızlandı ve “Kara Perşembe” olarak anılan 24 Ekim 1929 Perşembe günü borsa dibe vurdu. 1929 yılının fiyatlarıyla 4.2 milyar dolar yok oldu. 29 Ekim 1929 gününün fiyatlarına bakıldığında bir yıl öncesinin kârının bile yitirildiği görülür. 21-29 Ekim 1929 tarihleri arasındaki fark Dow Jones sanayi ortalamasının 328'den 230'a düştüğünü gösterir. Bu süreçte 4.000 kadar banka batmış, binlerce insanın mal varlığı yok olmuştur.
Buhranın etkilediği insanlar açlığa sürüklendi ve sebze ve meyve yetiştirip satarak yaşamaya çalıştılar. Piyasadaki para bir anda yok olduğu için insanlar ihtiyaçlarını karşılamada takas yoluna gitmek zorunda kaldı ve bir nevi değiş-tokuş ekonomisine geri döndüler. İnsanlar maddi varlıklarıyla beraber sosyal konumlarını ve ruh sağlıklarını da kaybettiler. Bunalımın etkileri II. Dünya Savaşı'na kadar yaklaşık on yıllık bir süreçte devam etti.
Krizin sanayileşmiş ülkeler üzerindeki etkileri hemen hemen aynıydı. Toptan fiyat endekslerindeki düşüş (%40,60 arası), hammadde fiyatlarının dibe vurması (%50 civarı), menkul kıymet fiyatlarının ve borsanın gerilemesi (%30,40 civarında), dünya sanayi üretiminin düşmesi (%35,45 arası), işsiz sayısındaki artış (50 milyon kişi işsiz kaldı), ticaretin dibe vuruşu (%55,80) ve iflasların çoğalması oldu.

Amerikan halkı bu büyük çöküşün faturasını Hoover yönetimine çıkardı. Bir sonraki seçimde Hoover'ın başkan seçilmeyeceği aşikârdı. Onun yerine adını verdiği programla ekonomik sistemde köklü değişiklikler vadeden Franklin D. Roosevelt seçildi. Roosevelt "New Deal"ı 1930 ila 1937 yılları arasında uygulama fırsatı buldu. Başa geldiği 1933 yılı bunalımın etkilerinin en fazla his

Chicago ekonomi okulu, Chicago Üniversitesi'ndeki öğretim üyelerinin çalışmalarıyla ilişkilendirilen ve bazıları ilkelerini inşa eden ve popülerleştiren neoklasik bir ekonomik düşünce okuludur. Milton Friedman ve George Stigler, Chicago okulunun önde gelen akademisyenleri olarak kabul edilir.
Chicago makroekonomik teorisi, 1970'lerin ortalarına kadar Keynesçiliği monetarizm lehine reddetmiş, bu tarihten sonra ise ağırlıklı olarak rasyonel beklentiler kavramına dayanan yeni klasik makroekonomiye yönelmiştir. Tatlı su-tuzlu su ayrımı günümüzde büyük ölçüde geçerliliğini yitirmiştir, zira iki gelenek de birbirlerinden yoğun bir şekilde fikir almıştır. Özellikle, yeni Keynesyen iktisat, yeni klasik iktisada bir yanıt olarak geliştirilmiş ve geleneksel Keynesyenlerin eksik rekabet ve yapışkan ücretlere odaklanmasından vazgeçmeden rasyonel beklentiler anlayışını dahil etmeyi seçmiştir.
Chicago ekonomistleri, özellikle siyaset bilimi ve hukuk çalışmalarında devrim niteliğinde değişikliklere yol açan öncü kamu tercihi teorisi ve hukuk ve ekonomi gibi diğer alanlarda da entelektüel etkilerini bırakmışlardır. Chicago'ya bağlı diğer ekonomistler, sosyal ekonomi ve ekonomi tarihi gibi çok çeşitli alanlarda etkilerini göstermişlerdir. Kaufman (2010), Chicago ekolünün genel olarak şu şekilde karakterize edilebileceğini söylemektedir:

Titiz akademik çalışmalara ve açık akademik tartışmalara derin bir bağlılık, neoklasik fiyat teorisinin yararlılığına ve içgörüsüne tavizsiz bir inanç ve ekonomik liberalizmi ve serbest piyasaları destekleyen ve teşvik eden normatif bir konum.
2018 yılı itibarıyla dünyanın en önde gelen ekonomi bölümlerinden biri olarak kabul edilen Chicago Üniversitesi Ekonomi Bölümü, diğer tüm üniversitelerden daha fazla olmak üzere 14 Nobel Ekonomi Bilimleri Anma Ödülü'ne layık görülmüş ve altı John Bates Clark Madalyası ile ödüllendirilmiştir. Bölümün tüm üyeleri, bir organizasyondan ziyade bir düşünce okulu olan Chicago ekonomi okuluna mensup değildir.

Bu terim 1950'lerde Chicago Üniversitesi Ekonomi Bölümü'nde ve Booth İşletme Okulu, Harris Kamu Politikası Okulu ve Hukuk Okulu gibi üniversitenin yakından ilgili akademik alanlarında ders veren ekonomistleri ifade etmek için ortaya atılmıştır. Makroekonomi bağlamında, kıyı üniversitelerinde (özellikle Harvard, Yale, Pensilvanya, UC Berkeley ve UCLA) bulunan tuzlu su okulunun aksine, tatlı su makroekonomi okulu ile bağlantılıdır.
Chicago ekonomistleri sık sık bir araya gelerek fiyat teorisi temelinde ekonomik meselelere ilişkin bir grup bakış açısı oluşturmaya yardımcı olan yoğun tartışmalar yürüttüler. 1950'lerde Keynesyen iktisat okulunun popülaritesi zirveye ulaşmıştı, bu nedenle Chicago Üniversitesi üyeleri ana akımın dışında kabul ediliyordu. Halk arasında "Chicago okulu" olarak bilinen ekolün yanı sıra, Frank Knight, Henry Simons, Lloyd Mints, Jacob Viner, Aaron Director ve diğerleri gibi daha önceki nesil ekonomistlerden oluşan "Eski Chicago" veya birinci nesil Chicago ekonomi okulu da vardır. Bu grubun farklı ilgi alanları ve yaklaşımları vardı, ancak özellikle Knight, Simons ve Director genel dengeden ziyade teşviklerin rolüne ve ekonomik olayların karmaşıklığına odaklanılmasını savunuyordu. Chicago dışında, bu ilk liderler Virginia politik ekonomi okulu üzerinde önemli etkilere sahipti. Bununla birlikte, bu akademisyenler, ikinci nesil Chicago okulunun liderleri olan Milton Friedman ve George Stigler'in düşünceleri üzerinde, özellikle fiyat teorisi ve işlem maliyeti ekonomisinin geliştirilmesinde önemli bir etkiye sahipti. Chicago ekonomisinin üçüncü kuşağı Gary Becker'in yanı sıra makroekonomistler Robert Lucas Jr. ve Eugene Fama tarafından yönetilmektedir.
Chicago düşüncesinin bir diğer önemli dalı George Stigler tarafından "Chicago ekonomi politiği" olarak adlandırılmıştır. Kurumların Pareto verimliliğini en üst düzeye çıkarmak için evrimleştiği yönündeki Coasian görüşünden esinlenen Chicago politik ekonomisi, politikanın verimliliğe yöneldiği ve politika tavsiyesinin önemsiz olduğu yönündeki şaşırtıcı ve tartışmalı görüşe geldi.

2018 itibarıyla, Chicago Üniversitesi Ekonomi Bölümü, ödülün ilk kez verildiği 1969 yılından bu yana 14 Nobel Ekonomi Bilimleri Anma Ödülü'ne layık görülmüştür (ödül sahipleri, ödülleri alırken bölümle ilişkilendirilmiştir). Buna ek olarak, Ekim 2018 itibarıyla, Ekonomi alanında Nobel ödülü alan toplam 81 kişiden 32'si mezun, öğretim üyesi veya araştırmacı olarak üniversiteye bağlıydı. Bununla birlikte, bölümün tüm üyeleri Chicago ekonomi okuluna ait değildir.

2019 yılı itibarıyla, Chicago Üniversitesi Ekonomi Bölümü, madalyanın ilk kez verildiği 1947 yılından bu yana 6 John Bates Clark Madalyası ile ödüllendirilmiştir (madalya sahipleri madalyalarını alırken bölüme bağlıydılar). Bununla birlikte, bazı madalya sahipleri Chicago ekonomi okuluna ait olmayabilir.

Frank Knight (1885-1972) Chicago Üniversitesi bölümünün ilk üyelerinden biriydi. Iowa Üniversitesi'nden gelerek 1929 yılında bölüme katılmıştır. En etkili çalışması, Knightian belirsizlik teriminin türetildiği Risk, Uncertainty and Profit (1921) idi. Knight'ın bakış açısı ikonoklastikti ve daha sonraki Chicago okulu düşünürlerinden belirgin bir şekilde farklıydı. Serbest piyasa verimsiz olabilirken, hükûmet programlarının daha da az verimli olduğuna inanıyordu. Kendi incelikli bakış açısını oluşturmak için kurumsal ekonomi gibi diğer ekonomik düşünce okullarından yararlandı.

Henry Calvert Simons (1899-1946) lisansüstü çalışmalarını Chicago Üniversitesi'nde yapmış ancak derece almak için bitirme tezini sunmamıştır. Aslında, 1925'ten 1927'ye kadar Iowa Üniversitesi'nde yardımcı doçentlik yaparken Frank Knight'tan etkilenmiş ve 1927 yazında Simons Chicago Üniversitesi Ekonomi Bölümü'ne katılmaya karar vermiştir (Knight'tan daha önce). Chicago ekonomi bölümünde uzun süre görev yapan Simons, en çok antitröst ve monetarist modelleriyle dikkat çekmiştir.

Jacob Viner (1892-1970) 30 yıl boyunca (1916-1946) Chicago'nun ekonomi bölümünde öğretim üyeliği yapmıştır. Chicago'da aralarında Milton Friedman'ın da bulunduğu bir iktisatçı kuşağına ilham verdi.

Aaron Director (1901-2004) 1946'dan beri Chicago Hukuk Fakültesi'nde profesör olarak görev yapmaktadır. Hukuk ve ekonomi alanının kurucusu olarak kabul edilen Director, 1958 yılında The Journal of Law & Economics dergisini kurmuştur. Director, aralarında Richard Posner, Antonin Scalia ve Baş Yargıç William Rehnquist'in de bulunduğu yeni nesil hukukçuları etkilemiştir.

Theodore Schultz (1902-1998) ve D. Gale Johnson (1916-2003) liderliğindeki bir grup tarım ekonomisti 1940'ların ortalarında Iowa State'ten Chicago Üniversitesi'ne taşındı. Schultz 1946'dan 1961'e kadar ekonomi kürsüsü başkanı olarak görev yaptı. 1960'ta Amerikan Ekonomi Derneği'nin başkanı oldu, 1967'de emekli oldu, ancak 1998'deki ölümüne kadar Chicago Üniversitesi'nde aktif olarak kaldı. Johnson 1971-1975 ve 1980-1984 yılları arasında bölüm başkanı olarak görev yaptı ve 1999 yılında Amerikan Ekonomi Derneği'nin başkanlığını yürüttü. Çiftlik ve tarım ekonomisi alanındaki araştırmaları geniş çapta etkili olmuş ve Rockefeller Vakfı'ndan üniversitedeki tarım ekonomisi programına fon çekmiştir. İkilinin 1940'lı ve 1950'li yıllarda birlikte çalıştığı lisansüstü öğrencileri ve öğretim üyeleri arasında Clifford Hardin, Zvi Griliches, Marc Nerlove ve George S. Tolley de vardı. Schultz, 1979 yılında beşeri sermaye teorisi ve ekonomik kalkınma alanındaki çalışmaları nedeniyle Nobel Ekonomi Ödülü'ne layık görüldü.

Milton Friedman (1912-2006) yirminci yüzyılın sonlarının en etkili ekonomistlerinden biri olarak kabul edilmektedir. Frank Knight'ın öğrencisi olan Friedman, diğer eserlerinin yanı sıra A Monetary History of the United States (1963) adlı kitabıyla 1976 yılında Nobel Ekonomi Ödülü'ne layık görülmüştür. Friedman, Büyük Buhran'ın 1920'ler boyunca Federal Rezerv'in politikalarından kaynaklandığını ve 1930'larda daha da kötüleştiğini savundu. Friedman, laissez-faire hükûmet politikasının ekonomiye hükûmet müdahalesinden daha arzu edilir olduğunu savundu.

En büyük hatalardan biri, politika ve programları sonuçlarından ziyade niyetlerine göre değerlendirmektir.
Hükûmetler, para arzını kademeli olarak genişleterek uzun vadeli ekonomik büyümeye yönelik tarafsız bir para politikası hedeflemelidir. Paranın miktar teorisini, yani genel fiyatların para tarafından belirlendiğini savunmuştur. Bu nedenle, aktif para (örneğin kolay kredi) veya maliye (örneğin vergi ve harcama) politikasının istenmeyen olumsuz etkileri olabilir. Kapitalizm ve Özgürlük (1992) kitabında Friedman şöyle yazmıştır:

Eyleme geçme ihtiyacı ile hükümetin bu ihtiyacı fark etmesi arasında bir gecikme olması muhtemeldir; eyleme geçme ihtiyacının fark edilmesi ile eyleme geçilmesi arasında bir gecikme daha vardır; ve eylem ile etkileri arasında bir gecikme daha vardır.
"Para önemlidir" sloganı Friedman ile özdeşleşmiştir, ancak Friedman ideolojik karşıtlarına da sert eleştiriler yöneltmiştir. Thorstein Veblen'in iktisadın insanları gerçekçi olmayan bir şekilde "zevk ve acının yıldırım hesaplayıcıları" olarak modellediği iddiasına atıfta bulunan Friedman şöyle yazmıştır:

Bu türden eleştiriler, eleştirilen teoriden şu ya da bu açıdan farklı bir hipotezin, geniş bir olgu yelpazesi için daha iyi tahminler verdiğine dair kanıtlarla desteklenmedikçe, büyük ölçüde konu dışıdır.

George Stigler (1911-1991) tezini Frank Knight'tan almış ve 1982 yılında Nobel Ekonomi Ödülü'ne layık görülmüştür. Stigler en çok, çıkar gruplarının ve diğer siyasi katılımcıların hükûmetin düzenleyici ve zorlayıcı güçlerini kullanarak yasa ve yönetmelikleri kendilerine faydalı olacak şekilde şekillendireceğini söyleyen ve düzenleyici ele geçirme olarak da bilinen Ekonomik Düzenleme Teorisi'ni geliştirmesiyle tanınır. Bu teori, Kamu Tercihi ekonomi alanının önemli bir bileşenidir. Ayrıca iktisadi düşünce tarihi üzerine de kapsamlı araştırmalar yapmıştır. 1962 tarihli "İşgücü Piyasasında Bilgi" başlıklı makalesi arama işsizliği t

Cornell University Press, Henry William Sage'in eski evi olan Sage House'da bulunan Cornell Üniversitesi'nin bir bölümüdür. İlk kez 1869'da kuruldu ve Amerika Birleşik Devletleri'ndeki ilk üniversite yayın kuruluşu oldu, ancak 1884'ten 1930'a kadar aktif değildi.
Bu kuruluş Makine Sanatları (19. yüzyılda makine mühendisliği olarak adlandırıldı) Koleji'nde kuruldu çünkü mühendisler buharla çalışan baskı makineleri işletmeyi edebiyat profesörlerinden daha fazla biliyorlardı. Kuruluşundan bu yana, kuruluş part-time çalışma için maddi yardım sundu: basım işlemlerinde daha önce tecrübesi olan öğrencilere ders kitapları, broşürler, haftalık bir öğrenci dergisi ve resmi üniversite yayınları basan baskı makinelerinin dizgilenmesi ve çalıştırılması için para ödendi.
Bugün, ABD'nin en büyük üniversite yayınlarından birisidir. Antropoloji, Asya çalışmaları, biyolojik bilimler, klasikler, tarih, endüstri ilişkileri, edebiyat eleştirisi ve teorisi, doğa tarih, felsefe, siyaset ve uluslararası ilişkiler, veterinerlik bilimi ve kadın çalışmaları dahil olmak üzere her yıl çeşitli disiplinlerde 150' ye yakın kurgusal olmayan (nonfiction) başlık üretir. Şu anda faaliyetlerinin finansı büyük ölçüde kitap satışına bağlıdır.

Cornell University Press Online 25 Eylül 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Davranışsal iktisat, zihindeki ekonomik karar alma mekanizmalarının sosyal, zihni ve duygusal önyargılardan nasıl etkilendiği üzerine çalışır. Bu çerçevede pazar fiyatlarının ve kaynak kullanımının neden değiştiği sorusu önemlidir. Ekonomik modellerdeki bireyin nedenselliği ne ölçüde kullanıp kullanmadığı, bu bilim dalının araştırma konuları içerisindedir. Psikoloji ve neo-klasik ekonomi yaklaşımları ile çok yakından ilgili olan bu dal, pazar kararları kadar, toplum seçimleri ve bu kararların kaynakları üzerine de araştırmalar içerir. En önemli olan dalı finans kararlarının ele alınmasındadır. Günümüzde hakim iktisadi görüş olan neoklasik ekol iktisat bilimine matematiksel modelleri fazlasıyla dahil etmiştir. İnsan psikolojisi dışsallandırılmış ve tüketici davranışlarının yalnızca matematik formülleriyle açıklanamayacağı gözden kaçırılmıştır.

1978'de Herbert Simon, "ekonomik organizasyonlarda karar verme sürecine yönelik öncü araştırması nedeniyle ve daha sonra, 2002 yılında psikolog Daniel Kahneman ve ekonomist Vernon L. Smith, Nobel Ekonomi Ödülü'ne layık görüldü.
Davranışsal iktisat alanına katkılarından dolayı 2017 yılında Nobel Ekonomi Ödülü'ne layık görülen Amerikalı iktisatçı Richard H. Thaler ise başkalarının kararlarını seçim özgürlüklerini kısıtlamadan dolaylı yollardan etkilemenin mümkün olduğunu savunmuştur.

2019 yılında Türkiye Cumhuriyeti Ticaret Bakanlığı tarafından 1. Ulusal Davranışsal Kamu Politikaları Konferansı 24 Ekim 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. gerçekleştirildi. 3-4 Mayıs 2019 tarihlerinde Orta Doğu Teknik Üniversitesi öğrencileri ve akademisyenlerinin katıldığı Nudge Bootcamp düzenlendi.

Dağıtım, ihtiyaç duyan tüketici veya işletme kullanıcısı için bir ürün veya hizmet hazırlama sürecidir. Bu, doğrudan üretici ya da servis sağlayıcı tarafından yapılabilir ya da distribütörler ya da aracılar ile dolaylı kanallar kullanılarak yapılabilir..
Dağıtım, üretici veya hizmet sağlayıcı tarafından doğrudan veya dağıtımcılar veya aracılar aracılığıyla dolaylı kanallar kullanılarak yapılabilir. Dağıtım pazarlama karmasının dört unsurundan biridir: diğer üç unsur ürün, fiyatlandırma ve promosyondur.
Dağıtımla ilgili kararlar, şirketin genel stratejik vizyonu ve misyonu doğrultusunda alınmalıdır. Tutarlı bir dağıtım planı geliştirmek, stratejik planlamanın merkezi bir bileşenidir.

Dağıtım merkezi
Dağıtım kaynakları planlaması
Dağıtım (ekonomi)
Sürdürülebilir dağıtım
Dijital dağıtım
Elektrik dağıtımı
Linux dağıtımı
Pazarlama kanalı

pierce college.edu PDF, Product Distribution
entrepreneur.com Distribution Models 27 Ocak 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Difference between an agent, distributor and franchise 7 Eylül 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ekonomide dağıtım, toplam çıktının, gelirin veya servetin bireyler arasında veya üretim faktörleri (emek, toprak ve sermaye gibi) arasında dağıtılma şeklidir.
Genel teoride ve örneğin ABD Ulusal Gelir ve Ürün Hesaplarında, her çıktı birimi bir gelir birimine karşılık gelir. Ulusal hesapların kullanımı, faktör gelirlerini sınıflandırmak ve Ulusal Gelirde olduğu gibi ilgili paylarını ölçmek içindir. Ancak, kişilerin  veya hanelerin gelirine odaklanıldığında, ulusal hesaplarda veya diğer veri kaynaklarında yapılan düzeltmeler sıklıkla kullanılır. Burada, ilgi genellikle hane halkının en tepedeki (veya en alttaki)  x yüzdesine, sonraki x 'yüzdesine vb. (eşit aralıklı kesme noktalarıyla tanımlanır, beşte birlik diyelim) giden gelir payı ve onları etkileyebilecek faktörlerin (küreselleşme, vergi politikası, teknoloji vb.) üzerindedir.

Gelir dağılımı, ekonominin ileriye dönük gözlemlenebilir bir elemanını tanımlayabilir. Gelir dağılımı, insan sermayesi teorisi ve ekonomik ayrımcılık teorisi (Becker, 1993, 1971) gibi gelir dağılımını açıklayan teorileri denemede girdi olarak kullanılmıştır.
Refah ekonomisinde, uygulanabilir çıktı olasılıklarının düzeyi, genellikle bu çıktı olasılıkları için gelir dağılımından ayırt edilir. Ancak resmi sosyal refah teorisinde uygulanabilir gelir ve çıktı dağılımlarından seçim yapma kuralları normatif ekonomiyi yüksek bir genellik seviyesinde temsil etmenin bir yoludur.

Neoklasik ekonomi'de, her bir üretim faktörünün arz ve talebi, denge çıktısını, geliri ve gelir dağılımını belirlemek için faktör piyasalarında etkileşime girer. Faktör talebi ise, çıktı pazarında o faktörün marjinal-verimlilik ilişkisini birleştirir. Analiz sadece sermaye ve arazi için değil aynı zamanda emek piyasalarındaki gelir dağılımı için de geçerlidir.
Neoklasik büyüme modeli, rekabetçi piyasalarda sermaye ve emek arasındaki gelir dağılımının makroekonomik düzeyde zaman içinde teknolojik değişim ve sermaye stoku ile işgücünün büyüklüğündeki değişimlerle nasıl belirlendiğini açıklar. Beşeri sermaye ile fiziksel sermaye arasında ve sosyal sermaye ile kişisel sermaye arasındaki ayrımla ilgili daha yeni gelişmeler, dağıtım analizini derinleştirmiştir.

Vilfredo Pareto, gelir dağılımının bir güç kanunu ile tanımlanabileceğini öne sürdü: buna artık Pareto dağılımı denilmektedir.

Ekonomik eşitsizlik (dünya çapında genel bakış; nedenler, etkiler, normatif bakış açıları)
Gini katsayısı
Lorenz eğrisi

Mal (ekonomi)
Mal
Gelir
Zenginlik dağılımı
Servet konsantrasyonu
Servet

Klasik iktisat: değer teorisi

Marksist ekonomi: Marx'ın ekonomik teorileri
Değerli ürün

İşgücü piyasası talep ve arzının neoklasik mikroekonomik modeli
Üretim fonksiyonu
Endüstriyel organizasyonun ana hatları
Üretim teorisi temelleri

Refah ekonomisi
Dağıtıcı adalet
Adalet (ekonomi)
Sosyal seçim teorisi
Sosyal refah fonksiyonu

Anthony Barnes Atkinson ve F. Bourguignon, 2000 baskısı. Handbook of Income Distribution, v. 1. Elsevier. Açıklama ve bölüm önizlemesi links.
_____ (2001). "Income Distribution," International Encyclopedia of the Social & Behavioral Sciences, sayfa 7265–71. Abstract.
Gary S. Becker (1971). The Economics of Discrimination. 2nd. University of Chicago Press. ISBN 978-0-226-04115-5.  (UCP descr)
Gary S. Becker (1993). Human Capital: A Theoretical and Empirical Analysis, with Special Reference to Education. 3rd. University of Chicago Press. ISBN 978-0-226-04120-9.  (UCP descr)
Harry Brighouse ve Adam Swift (2008). "egalitarianism." The New Palgrave Dictionary of Economics. 2. Baskı. Abstract. 3 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sheldon Danziger ve Peter Gottschalk (1995). America Unequal, Harvard University Press, Cambridge, MA 0-674-01810-9 (book abstract) 21 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sheldon Danziger, Robert Haveman, Robert Plotnick (1981). "How Income Transfer Programs Affect Work, Savings, and the Income Distribution: A Critical Review," Journal of Economic Literature 19(3), pp. 975–1028 29 Mart 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
Milton Friedman ve Simon Kuznets (1945). Income from Independent Professional Practice National Bureau of Economic Research.
Julian Lamont (2003). "Distributive Justice" 9 Temmuz 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Stanford Encyclopedia of Philosophy.
Gian Singh Sahota (1978). "Theories of Personal Income Distribution: A Survey", Journal of Economic Literature, 16(1), pp. 1–55.
Xavier Sala-Martin (2006)."The World Distribution of Income: Falling Poverty and… Convergence, Period,"(+ button to enlarge), Quarterly Journal of Economics," 121(2), Mayıs, sayfa 351–97.
Paul A. Samuelson ve William D. Nordhaus (2004). Economics (ders kitabı), 18. baskı,
ch. 12: How Markets Determine Incomes
ch. 13: The Labor Market
ch. 14: Land and Capital
ch. 14: Appendix Markets and Economic Efficiency .
ABD Sayım Bürosu ([1999] 2004). "Income Inequality (1947–1998)." 3 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The New Palgrave: A Dictionary of Economics (1987)'den bazı dağıtım kayıtları:

"distribution, law of," v. 1, pp. 869–72, J.B. Clark [1926].
"distribution theories, classical," v. 1, pp. 872–76, Luigi Pasinetti.
"distribution theories, Keynesian," v. 1, pp. 876–78, Mauro Baranzini.
"distribution theories, Marxian," v. 1, pp. 878–83, David M. Gordon.
"distribution theories, neoclassical," v. 1, sayfa 883–86, Christopher Bliss.
"distributive justice," cilt 1, sayfa 886–88, Edmund S. Phelps.
"imputation," cilt 2, sayfa 838–39, Murray N. Rothbard.
"inequality between persons," cilt 2, sayfa 821-24, Anthony F. Shorrocks.
"interest and profit," cilt 2, sayfa 877–79, Carlo Panico.
"marginal productivity theory," cilt 3, sayfa 323–25, Robert F. Dorfman.
"Marxian value analysis," cilt 3, sayfa 383–87, John Roemer.
"profit and profit theory," cilt 3, sayfa 1014–21, Meghnad Desai.
"wages, real and money," cilt 4, sayfa 840–42, Henry Phelps Brown.
The New Palgrave Dictionary of Economics (2008), 2. Baskısından bazı dağıtım kayıtları:

"classical distribution theories", Massimo Pivetti. Abstract. 3 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"convergence", Steven N. Durlauf ve Paul A. Johnson. Abstract. 3 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"equality of opportunity" John Roemer. Abstract. 3 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"income taxation and optimal policies" Louis Kaplow. Abstract. 3 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"national income" Thomas K. Rymes. Abstract. 3 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"skill-biased technical change" Giovanni L. Violante. Abstract. 3 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"wage inequality, changes in" Stephen Machin ve John Van Reenen. Abstract. 3 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"women's work and wages" Francine D. Blau ve Lawrence M. Kahn. Abstract. 3 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

U.S. National income by type of income, 1959–2005 10 Ağustos 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. 2006 Başkanın Ekonomik Raporu'dan St. Louis Federal Rezerv Bankası aracılığıyla.

Deneysel İktisat (ekonomi), ekonomik soruları incelemek için deneysel yöntemlerin uygulanmasıdır. Deneylerde toplanan veriler etki büyüklüğünü tahmin etmek, ekonomik teorilerin geçerliliğini test etmek ve piyasa mekanizmalarını aydınlatmak için kullanılır. Ekonomik deneyler, gerçek dünyadaki teşvikleri taklit etmek amacıyla denekleri motive etmek için genellikle nakit para kullanır. Deneyler, piyasaların ve diğer değişim sistemlerinin nasıl ve neden bu şekilde işlediğini anlamaya yardımcı olmak için kullanılır. Deneysel ekonomi aynı zamanda kurumları ve hukuku (deneysel hukuk ve ekonomi) anlamak için de genişletilmiştir.
Konunun temel bir yönü deney tasarımıdır. Deneyler ister bireysel ister grup davranışı olsun, sahada ya da laboratuvar ortamında gerçekleştirilebilir.
Konunun bu tür resmi sınırlar dışındaki varyantları arasında doğal ve yarı doğal deneyler yer almaktadır.

Devletçilik, devletin ekonomiyi veya sosyal hayatı ya da her ikisini de belirli bir dereceye kadar kontrol etmesi gerektiği inancıdır. Bu anlamıyla devletçilik, anarşizmin tersidir. Devletçilik totalitarist, refah devleti, minarşizm, büyük devlet gibi çeşitli şekillerde olabilir.

Marx'a göre devlet, sınıf egemenliğinin bir aygıtıdır. Burjuva sınıfının siyasi egemenliği elinde bulundurduğu durumda devlet, burjuvazinin devletidir, dolayısıyla devlet mülkiyeti de burjuvazinin kolektif mülkiyetidir.
Marksizm; işçi sınıfının siyasal mücadelesini burjuva devleti parçalamak ve onun yerine özyönetim organları (Sovyetler, konseyler, şuralar vb.) üzerinde yükselen işçi iktidarını (yani işçi devletini) kurmayı hedefler. Bu anlamda özel mülkiyetin işçi sınıfının egemenliği altında devletleştirilmesi, kapitalist düzen altındaki devletleştirmelerden tamamen farklı bir içerik taşır. Marksist felsefeye göre; kapitalist devlette devletleştirme egemen olan burjuva sınıfına kaynak aktarma yöntemidir. Zarar eden ya da batma durumuna gelen işletmelerin bedeli burjuvaziye ödenir. Bu yöntemle burjuvazi hem yükten kurtarılır hem de daha kârlı alanlara yatırım yapabilmesi için ona sermaye aktarılmış olur. İşçi devletinde ise devletleştirme, sömürüyü ve sömürücü sınıfları ortadan kaldırmak amacıyla yapılır. Üretim araçlarına el koyarken burjuvaziye herhangi bir bedel ödemez.
Marx ve Engels devlet konusunu ele aldıkları Gotha Programı'nın Eleştirisi adlı eserde, devletçi sosyalizm anlayışını mahkûm etmiş, kendileri ile "küçük-burjuva sosyalistler" olarak tanımladıkları kesim ile aralarındaki ayrımı vurgulamışlardır.
Bazı marksist yorumlara göre (özellikle troçkistler), işçi devletini hiçbir koşulda kutsanmaz. Her devletin nihayetinde proletarya diktatörlüğünün bir aracı olduğunu belirtirler. Buna karşın Stalin taraftarları kapitalizm ile savaş durumlarında işçi devletinin her pahasına karşın korunmasını söyleyerek "işçi devleti" ne özel bir anlam yükler. Bu ayrım 1930'lara damgasını vuracak ve Troçkist grupların SSCB'de mahkûm edilmesine kadar süregelecektir.

Kapitalizm koşullarında devletçilik (devlet kapitalizmi), devletin ticari işletmelere sahip olduğu, dolaylı yollardan ekonomiyi planladığı sistemi ifade etmektedir.

Anarşizm
Anti-devletçilik
Atatürk İlkeleri
Voluntarizm

Döviz, dar anlamda (çek, poliçe gibi) yabancı parayı temsil eden belgeler. Türkçede yabancı ülkelerin paralarına da döviz denmektedir. Herhangi bir ülkenin parasının, başka bir ülkenin (veya ülkelerin) parasına dönüştürülmesiyle ilgili işlemlere de döviz işlemi veya kambiyo işlemi denir. Döviz kelimesi Türkçeye Fransızcadaki deviseden geçmiştir. Genel olarak döviz dendiğinde milletlerarası ödemelerde kullanılan ödeme araçlarının tamamı ifade edilir.

Ekonomik açıdan bakıldığında döviz, iktisadi anlamda bir mal niteliğindedir. Döviz borsaları bazı özel nitelikleri olan piyasalardır. Kısaca belirtmek gerekirse; New York, Londra, Tokyo, Frankfurt, Zürih ve Paris en büyük döviz borsalarıları arasında bulunmaktadır. Ancak, döviz piyasalarını belirli bir yer veya mekanla sınırlı piyasalar olarak düşünmek doğru değildir.
Döviz borsaları, muayyen coğrafi bölgelerde faaliyet gösterseler de, çeşitli elektronik haberleşme araçlarıyla birbirleriyle sürekli olarak ilişki içinde bulunurlar. Denilebilir ki, günün her saatinde dünyadaki döviz piyasalarından herhangi birisi açık bulunur. Mesela ABD'in batısında yer alan San Fransisco'da borsalar kapandığında Uzak Doğuda Tokyo, Hong Kong ve Singapur borsaları, ayrıca bu borsalardaki çok uluslu Amerikan ve Avrupa bankalarının şubeleri yeni açılmışlardır. Uzak Doğu borsaları kapandığında ise Orta Doğunun mali piyasaları ve merkezleri iki saatten beri çalışmakta olup Avrupa borsaları mesaiye yeni başlamaktadır. Avrupa ile ortak çalışma saatleri sırasında New York borsasında faaliyet hacmi yoğunlaşmaktadır. Londra bankaları coğrafi konumları dolayısıyla, günlük çalışma süresi içinde öteki Avrupa piyasaları ve Kuzey Amerika dahil olmak üzere, Uzak Doğu ve Orta Doğu piyasalarıyla işlem yapabilmektedirler.
Milletlerarası döviz borsaları 24 saat sürekli olarak çalıştıkları için döviz fiyatları (kurları) sürekli olarak değişirler. Döviz bir iktisadi mal gibi işleme tabi tutulduğundan, dövizin bir arz ve talebi ve dolayısıyla da bir fiyatı vardır. Döviz fiyatlarına döviz kuru (exchange rate) denmektedir.
Döviz kurları genellikle bir birim döviz başına (veya bununla değiştirilebilen) millî para miktarı olarak tanımlanır. Döviz kurları 1 birim millî paranın karşılığı olan döviz miktarı olarak da tanımlanabilir. Bu şekilde düşünüldüğünde kurlar 1 USD = 1,35 TL veya 1 TL = 0,74 USD olarak ifade edilebilir. Bu iki sistem birbirinin tersidir. Birincisinde dövizin, millî para cinsinden değeri ifade ediliyor; buna direkt-kotasyon sistemi deniyor. İkincisinde ise millî paranın dış değeri, yani döviz cinsinden fiyatı gösteriliyor; buna da indirekt kotasyon sistemi deniyor.
Milletlerarası borsalarda döviz kurları ABD dolarıyla millî paralar arasındaki değişim oranı şeklinde ifade edilince, ABD doları dışında iki para arasındaki değişim oranı bunların dolar cinsinden fiyatlarına göre dolaylı olarak hesaplanabilir. Mesela, 1 USD = 1,35 TL ve 1 USD = 0,83 EUR ise; 1 EUR = 1,63 TL olur. Bu şekilde dolar dışındaki paralar arasında hesaplanan kurlara çapraz kur (cross-rate) denilmektedir. Yani iki para arasındaki dolaylı değişim oranına çapraz kur adı verilir.
Yabancı paraların çapraz kurları arasında da bir uyum vardır. Çapraz kurlar arasındaki uyum bozulur, yani dövizin ucuz olduğu yerden satın alınıp pahalı olduğu yerde satılması işleri ortaya çıkabilir. Bu farklardan yararlanarak kazanç sağlanması işlemine arbitraj denir. Geniş anlamda döviz ticareti; döviz bazında mevduat bulundurmayı, döviz piyasaları arasındaki kur farkından kâr elde etmeyi (döviz arbitrajı), zaman içindeki kur değişmelerinden kar elde etmeyi (döviz spekülasyonu) de kapsamına almaktadır.
Döviz piyasaları vadeli piyasa (forward market) ve vadesiz piyasa (spot market) olmak üzere ikiye ayrılırlar. Vadesiz piyasalarda döviz işlemleri herhangi bir işgününde o günün döviz kuru üzerinden yapılmaktadır. Vadeli piyasalarda ise tarafların sözleşme ile tespit ettikleri gelecekteki bir gün ve döviz kuru üzerinden (vadeli döviz kuru) döviz alım ve satımının taahhüt edilmesi şeklinde yapılmaktadır.
Vaktiyle altın para sisteminin yürürlükte olduğu yıllarda ülke paraları, bulundurdukları veya temsil ettikleri altın miktarına göre birbirleriyle mübadele edilirlerdi. Mesela Türk lirası 2 gr altını, dolar 6 gram altını temsil ediyorsa, 1 dolar = 3 TL olarak belirlenirdi. Böylece belirlenmiş olan kurların değişmeleri de mümkün olmazdı. Altın para sisteminin çok önemli bir üstünlüğü olarak nitelenen bu husus, daha sonra kâğıt para sistemine geçirilmesiyle birlikte geçerliliğini kaybetti. Döviz kurları sabit veya esnek olarak belirlenebilmesinin fayda ve mahzurlarını esas alan tartışmalar iktisat literatüründeki canlılığını hala korumaktadır.
II. Dünya Savaşı sonlarından 1973 başlarına kadar dünyada geçerli olan ve Bretton Woods Sistemi diye bilinen para sistemi bir sabit kur sistemiydi. 1973 başlarından itibaren Batılı ülkeler esnek veya değişken kur sistemini benimsemişlerdir. Ne var ki, Avrupa Topluluğu ülkeleri gibi bazı sanayileşmiş ülkeler paralarını sabit kurlardan birbirine bağlayarak bir para sahası oluşturmuşlardır. Belirtmek gerekir ki, günümüzde tam bir esnek kur sistemi hemen hemen hiçbir ülkede uygulanmamaktadır. Hemen hemen her ülke döviz kurlarının nisbi de olsa istikrarlı oluşunu özlemektedir. İstikrar arayışları ise döviz piyasalarına müdahaleyi zorunlu kılmaktadır.
Türkiye'de 1929 yılına kadar Lozan Antlaşmasında yer alan hükümler dolayısıyla döviz piyasalarına fazla bir müdahalede bulunulamamıştır.
Lozan Antlaşmasının koyduğu sınırlamaların sona ermesiyle birlikte, 20 Şubat 1930 tarihinde çıkartılan 1567 sayılı Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanunu ile döviz işlemlerini düzenleme yetkisi Maliye Bakanlığına verilmiş ve yoğun bir şekilde döviz kontrolü uygulanmaya başlanmıştır.
Özellikle 1983'ten sonra Türk lirasına konvertibilite sağlamak yönünde getirilen bazı düzenlemelerle 1567 sayılı kanunun uygulamaları yerine geniş ölçüde bir serbesti ortamı getirilmiştir. Sabit döviz kuru sistemi fiilen terk edilmiş ve kurların önce kısa aralıklarla, sonraları Merkez Bankasınca her gün belirlenmesi yoluna gidilmiştir. Hükûmet 1989'da aldığı bir kararla banka ve yetkili kurumlara 3000 dolar veya eşdeğer döviz satabilme hakkı verildi. Mart 1990'da 32 sayılı karar olarak bilinen Türk Parasını Koruma Hakkındaki Karar'da yapılan değişiklikle, Türkiye'de yerleşik kişilere sınırsız döviz bulundurma ve transfer etme gibi haklar tanındı (1993).
Yabancı ülke paralarına veya para yerine geçen her türlü ödeme araçlarına Döviz denir.
Bankacılık uygulamalarında nakit yabancı paralara efektif kolayca nakte dönüştürülebilen varlık biçiminde olanlarada döviz işlemi adı verilir.

Döviz sözcüğünden genellikle herkes yabancı para anlamını çıkarır. Oysa döviz, banka ekonomisiyle ilgili genel anlamda yabancı para birimi olarak anlaşılır. Yurt dışındaki yerlerde (havaleler, para değişimi ve çekler aracılığıyla) dar anlamda sadece borçların yurt dışı bankalarına ödenmesidir.

Dövizin diğer kullanım şekilleri şöyledir:

Yurt dışı hesapları ve Menkul Kıymetlerde
Ülke içerisinde yabancı para cinsinden yönetilen hesaplarda - döviz hesaplarında
Döviz cinsinden para değişiminde, çekler ya da havalelerde.
Döviz çeşitleri terimsel olarak farklılık gösterir. Nakit para (banknotlar ve madeni paralar) yabancı para cinsindendir.
Dövizler sıklıkla fiyat belleği olarak kullanılır. Ulusal para biriminin değeri ya da bu cinsten olan taleplerin değeri gelecek için aşağı yukarı sabit olarak kabul edilmektedir. Bu etki beklenen yüksek enflasyonu ortaya çıkarmaktadır.
Döviz olarak bir nakit para birimini kullanmak, döviz sahipleri adına da riskler doğurur, zira nakit para biriminin dolaşım hızı, değer belleği olarak temel kullanım işlevi aracılığıyla oransız bir şekilde düşüşe geçer. Yurt içi para dolaşımı durdurulur durdurulmaz, savunmasız enflasyon adına para biriminde her bir merkez bankasının döviz cinsinden para miktarı (burada nakit para) arttırılır. Rastlantısal sapmalar (dalgalanmalar) aracılığıyla dolaşım çok az artar (ve bundan dolayı fiyatlar buna göre yükselir), daha sonra önceden var olan çok miktardaki nakit para dolaşıma geçebilir. Bu durum enflasyonu kaçınılmaz kılar; böyle bir etki Japon Yeni'ni ve Amerikan doları'nı olumsuz yönde etkiler.
Dövizleri beklenmeyen bir enflasyon altında bulunan bir döviz sahibi risk alabilir. Örneğin Avrupalı yatırımcılar 2002 yılında ABD dolar kurunun Avro karşısında değer yitirmesi nedeniyle Amerikan Hisse Senetleri'nde kayba uğramışlardır; fakat bunun yanı sıra Amerikan Doları'nda hisse senetleri ciddi şekilde düşüş yaşamıştır.

Serbestçe bozdurulabilen dövizler kısıtlamalar olmadan başka para birimlerine dönüştürülür. Konvertibiliteye sahip dövizler olarak da adlandırılır.
Kısıtlı konvertibiliteye sahip dövizler değişim esnasında kısıtlamalar ile karşılaşmaktadır. Bu dövizler örneğin sadece belli kişi çevrelerince ya da belli amaçlar için başka para birimlerine dönüştürülebilinir. Değişime (değiş-tokuş) sadece belirli kısıtlamalara da maruz kalabilir. Bu para birimleri kolay para olarak da tanımlanmaktadır.
Bundan başka, yerli ve yabancı para çevrilebilirliği (konvertibilitesi) arasında fark vardır. Bir yerli vatandaş ülkesinde ulusal parasını yabancı paraya çevirebiliyorsa, o para birimi yerli çevrilebilirliğe sahiptir. Aynı şekilde bir yabancı, söz konusu bu ülkede yabancı parayı bozdurabiliyorsa, bu takdirde o para birimi yabancı çevrilebilirliğe sahiptir.
Çevrilmeyen dövizler bir döviz kontrolü altında bulunur. Değişim (değiş-tokuş) diğer para birimlerinde yasaklanmıştır ya da sadece bireysel onay (Döviz Kontrolü Yönetimi) ile mümkündür.

1 Ocak 1999'da Euro’nun yürürlüğe girmesiyle Almanya’daki döviz kurları resmi olarak belirlenmiştir. Avro’nun gelmesiyle döviz borsaları tedavülden kaldırılmıştır.
Diğer bir değişiklik ise dövizler adına fiyat sunma yöntemindeki değişiklikti. Almanya'da uygulanan fiyat sunma, yeni fiyat kaydının yürürlüğe giriş tarihine kadar uygulanan bir yöntemdi. Döviz ticaretinde 1 Ocak 1999’dan itibaren döv

Dünya ekonomisi veya küresel ekonomi, parasal hesap birimleri cinsinden ifade edilen uluslararası mal ve hizmet değişimi olarak kabul edilen Dünya'nın ekonomisidir.
Bazı bağlamlarda "uluslararası ekonomi" veya "küresel ekonomi" terimleri kullanılmaktadır. Bu terimler, ulusal ekonomilerden ayrı bir şekilde ölçülmekte ve tanımlanmaktadır. Dünya ekonomisi ise farklı ülkelerin ekonomik ölçümlerinin toplamını ifade eder. Üretimdeki değerin ötesinde, dünya ekonomisinin tanımı, temsili, modellemesi ve değerlemesi çeşitli şekillerde yapılabilmektedir. Dünya ekonomisinin incelenmesi, ülkeler arasındaki ilişkilerin dikkate alınmasını gerektirir; zira ülkeler, kendi aralarındaki diyaloglar sonucunda çatışma veya bütünleşme süreçlerine girebilirler.
Geçmişte yaşanan birçok ticari bloklaşma, ülkelerin kendi içlerinde çeşitli pazarlar oluşturarak dünya ekonomisinin karmaşık yapısına katkıda bulunmuştur. Ancak bu pazarlar, kendi içlerinde tam anlamıyla bir bütün oluşturmayabilirler; çünkü ülkelerin kendi aralarındaki ilişkiler, bu pazarlara da yansıyabilir. Dolayısıyla, evrensel bir bütünleşmeden bahsedilmesi zordur. Bu pazarların şekillenmesinde rol oynayan bazı kuruluşlar arasında Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) ve Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü  (OECD) gibi örgütler bulunmaktadır.

OECD – Economic Outlook6 Mart 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
US Bureau of Labor and Statistics, Major Economic Indicators7 Mart 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
IMF – World Economic Outlook26 Kasım 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
UN DESA – World Economy publications25 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
CIA – The World Factbook – World12 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
World Bank Summary Trade Statistics for World21 Nisan 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Dünya savaşı, dünyanın büyük güçlerinin çoğunu veya tamamını kapsayan uluslararası bir çatışmadır.  Geleneksel olarak bu terim, 20. yüzyılın ilk yarısında meydana gelen iki büyük uluslararası çatışma için ayrılmıştır; Birinci Dünya Savaşı (1914–1918) ve İkinci Dünya Savaşı (1939–1945), ancak bazı tarihçiler Dokuz Yıl Savaşları, İspanya Veraset Savaşı, Yedi Yıl Savaşları, Fransız Devrimi ve Napolyon Savaşları, Soğuk Savaş ve Teröre Karşı Savaş gibi  küresel çatışmaları da dünya savaşı olarak tanımlamıştır.

Oxford İngilizce Sözlüğü, İngiliz dilinde bilinen ilk kullanımı 1848 yılında bir İskoç gazetesi olan The People's Journal'a dayandırmaktadır: "Büyük güçler arasındaki bir savaş artık zorunlu olarak bir dünya savaşıdır."
"Dünya savaşı" terimi Karl Marx ve ortağı Friedrich Engels tarafından 1850 civarında yayınlanan Fransa'da Sınıf Mücadeleleri adlı bir dizi makalede kullanılmıştır. Rasmus B. Anderson 1889'da Cermen mitolojisindeki bir bölümü "dünya savaşı" (İsveççe: världskrig) olarak tanımlamış ve bu tanımı Eski İskandinav epik şiirindeki "Völuspá: folcvig fyrst I heimi" ("Dünyadaki ilk büyük savaş") dizesiyle gerekçelendirmiştir.  Alman yazar August Wilhelm Otto Niemann, 1904'te İngiliz karşıtı romanı Der Weltkrieg: Deutsche Träume'nin (Dünya Savaşı: Alman Rüyaları) başlığında "dünya savaşı" terimini kullanmış ve İngilizce olarak The Coming Conquest of England (İngiltere'nin Yaklaşan Fethi) adıyla yayımlanmıştır.
"Birinci Dünya Savaşı" terimi ilk kez Eylül 1914'te Alman biyolog ve filozof Ernst Haeckel tarafından kullanılmış ve 20 Eylül 1914 tarihli Indianapolis Star gazetesinde yer alan bir telgraf haberine atıfta bulunarak ve "korkulan 'Avrupa Savaşının' gidişatının ve karakterinin olduğuna şüphe yok... kelimenin tam anlamıyla birinci dünya savaşı olacak" demiştir. İngilizcede "Birinci Dünya Savaşı" terimi Yarbay Charles à Court Repington tarafından anılarına başlık olarak kullanılmıştı (1920'de yayınlandı); Repington 10 Eylül 1918 tarihli günlük kaydında Harvard Üniversitesi'nden Binbaşı Johnstone ile bu konuda yaptığı tartışmayı not etmişti.
"I. Dünya Savaşı" terimi Time dergisi tarafından 12 Haziran 1939 tarihli sayısının 28b sayfasında kullanılmıştır. Aynı makalenin 32. sayfasında "İkinci Dünya Savaşı" terimi ilk kez spekülatif olarak yaklaşan savaşı tanımlamak için kullanılmıştır. Gerçek savaş için ilk kullanım 11 Eylül 1939 tarihli sayısında gerçekleşti. Bir hafta önce, 3 Eylül'de, Fransa ve Birleşik Krallık'ın Almanya'ya savaş ilan etmesinden bir gün sonra, Danimarka gazetesi Kristeligt Dagblad terimi ilk sayfasında "İkinci Dünya Savaşı dün saat 11'de patlak verdi" diyerek kullandı.
Milo Hastings'in distopik romanı City of Endless Night'ı yazdığı 1919 ve 1920 yıllarında spekülatif kurgu yazarları İkinci Dünya Savaşı kavramına dikkat çekmişlerdi.
Diğer diller de "dünya savaşı" terminolojisini benimsemiştir; örneğin Fransızcada "dünya savaşı" guerre mondiale olarak çevrilir; Almancada Weltkrieg (savaştan önce daha soyut bir küresel çatışma anlamında kullanılıyordu); İtalyancada guerra mondiale; İspanyolca ve Portekizcede guerra mundial; Danca ve Norveççede verdenskrig; Rusçada мировая война (mirovaya voyna); ve Fincede maailmansota.

Birinci Dünya Savaşı

Birinci Dünya Savaşı 1914'ten 1918'e kadar sürmüştür. İnsanlığın teknolojik tarihi açısından, I. Dünya Savaşı'nın ölçeği, ikinci sanayi devriminin teknolojik ilerlemeleri ve bunun sonucunda küresel güç projeksiyonuna ve askeri donanımın seri üretimine izin veren küreselleşme ile mümkün olmuştur. Birbirine karşıt askeri ittifaklardan oluşan karmaşık sistemin (İngiliz, Rus ve Fransız İmparatorluklarına karşı Alman ve Avusturya-Macaristan İmparatorlukları), savaş çıkması halinde dünya çapında bir çatışmaya yol açabileceği fark edilmişti. Bu da iki ülke arasındaki çok küçük bir çatışmanın, ittifaklar arasında domino etkisi yaratarak bir dünya savaşını tetikleme potansiyeline sahip olmasına neden oldu. İlgili güçlerin büyük denizaşırı imparatorluklara sahip olması, sömürgelerin kaynakları çok önemli bir stratejik faktör olacağından, böyle bir savaşın dünya çapında olacağını neredeyse garanti ediyordu. Aynı stratejik mülahazalar, savaşan tarafların birbirlerinin sömürgelerine saldırmasını ve böylece savaşların Kolomb öncesi dönemlere kıyasla çok daha geniş bir alana yayılmasını da sağlamıştır.
İkinci Dünya Savaşı

İkinci Dünya Savaşı 1939'dan 1945'e kadar sürmüştür ve nükleer silahların kullanıldığı tek çatışmadır; Japon İmparatorluğu'ndaki Hiroşima ve Nagazaki, Amerika Birleşik Devletleri tarafından atılan atom bombalarıyla harap olmuştur. Adolf Hitler liderliğindeki Nazi Almanyası, başta Holokost olmak üzere, yaklaşık 6.000.000 Yahudi'nin öldürülmesi, Romanlar ve eşcinseller de dahil olmak üzere Naziler tarafından zulüm gören 11.000.000 kişinin öldürülmesi gibi soykırımlardan sorumluydu. Amerika Birleşik Devletleri, Sovyetler Birliği ve Kanada kendi sınırları içindeki azınlık gruplarını sınır dışı etti ve enterne etti ve büyük ölçüde çatışma nedeniyle birçok etnik Alman daha sonra Doğu Avrupa'dan sürüldü. Japonya, Pearl Harbor saldırısı gibi savaş ilanı olmaksızın tarafsız ülkelere saldırmaktan sorumluydu. Ayrıca Müttefik savaş esirlerine ve Asya'da yaşayanlara karşı acımasızca muamele etmesi ve onları öldürmesiyle de bilinmektedir. Ayrıca Asyalıları zorunlu işçi olarak kullanmış ve 250.000 sivilin Japon birlikleri tarafından vahşice öldürüldüğü Nankin Katliamı'ndan sorumlu olmuştur. Muharip olmayanlar da en az muharipler kadar ya da onlardan daha fazla acı çekmiş ve muharipler ile muharip olmayanlar arasındaki ayrım, her iki çatışmada da topyekûn savaşan taraflarca sıklıkla bulanıklaştırılmıştır.
Savaşın sonucu dünya tarihinin gidişatı üzerinde derin bir etki yaratmıştır. Eski Avrupa imparatorlukları, savaşın ezici maliyetlerinin doğrudan bir sonucu olarak çöktü ya da parçalandı ve bazı durumlarda çöküşlerine emperyal güçlerin yenilgisi neden oldu. Amerika Birleşik Devletleri, yakın rakibi ve ideolojik düşmanı Sovyetler Birliği ile birlikte baskın küresel süper güç olarak sağlam bir şekilde yerleşti. Bu iki süper güç, İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinden sonra on yıllar boyunca dünyadaki ulus-devletlerin çoğu üzerinde siyasi nüfuz sahibi oldu. Modern uluslararası güvenlik, ekonomik ve diplomatik sistem savaş sonrasında oluşturulmuştur.
Birleşmiş Milletler gibi kurumlar, bir başka genel savaşın patlak vermesini önlemek amacıyla uluslararası ilişkileri kolektifleştirmek için kuruldu. Savaşlar günlük yaşamın gidişatını da büyük ölçüde değiştirdi. Savaş sırasında geliştirilen teknolojiler, jet uçakları, penisilin, nükleer enerji ve elektronik bilgisayarlardaki ilerlemeler gibi barış zamanı yaşamı da derinden etkiledi.

İkinci Dünya Savaşı sırasında Hiroşima ve Nagazaki'ye atom bombası atılmasından bu yana, nükleer silahlı güçler arasında olası bir üçüncü dünya savaşından yaygın ve uzun süreli bir korku duyulmaktadır. Bunun bir nükleer savaş olacağı ve hem Birinci hem de İkinci Dünya Savaşlarından daha yıkıcı ve şiddetli olacağı sıklıkla öne sürülmektedir. Albert Einstein'ın 1947'de "Üçüncü Dünya Savaşı'nın hangi silahlarla yapılacağını bilmiyorum ama Dördüncü Dünya Savaşı sopa ve taşlarla yapılacak" dediği sıklıkla aktarılır. Askeri ve sivil yetkililer tarafından öngörülmüş ve planlanmış, ayrıca birçok ülkede kurgusal olarak araştırılmıştır. Senaryolar konvansiyonel savaştan sınırlı veya tam nükleer savaşa kadar çeşitlilik göstermiştir[kaynak belirtilmeli].
Çeşitli eski hükûmet yetkilileri, politikacılar, yazarlar ve askeri liderler (James Woolsey,[kaynak belirtilmeli] Alexandre de Marenches, Eliot Cohen, ve Subcomandante Marcos dahil) "Üçüncü Dünya Savaşı" ve "Dördüncü Dünya Savaşı" etiketlerini, sırasıyla Soğuk Savaş ve Terörle Savaş gibi İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinden bu yana çeşitli geçmiş ve mevcut küresel savaşlara uygulamaya çalışmışlardır. Ancak, bu savaşların hiçbiri genel olarak dünya savaşı olarak kabul görmemiştir.
21. yüzyılın başlarında, Afganistan'daki savaş (2001-2021), Arap Baharı (2010-2012), Suriye iç savaşı (2011'den günümüze), Irak'taki savaş (2003-2011), Rusya-Ukrayna Savaşı (2014'ten günümüze), Yemen İç Savaşı (2014'ten günümüze) ve bunların dünya çapındaki yayılmaları bazen ABD ve Rusya tarafından yürütülen vekalet savaşları olarak tanımlanmaktadır, bu da bazı yorumcuların durumu, birçok ülkenin birbiriyle örtüşen çatışmalara karıştığı bir "proto-dünya savaşı" olarak nitelendirmesine yol açmıştır.

Dışsallık; bir ekonomik birimin kendi faydasını artırmak için aldığı kararın, aslında hiçbir organik bağı olmayan başka bir ekonomik birimin aldığı kararının sonuçlarını dolaylı ya da dolaysız etkilediği durumlarda ortaya çıkan bir kavramdır. Buna göre bir ekonomik birimin seçimleri, diğer birime fayda ya da zarar olarak etki edebilir. Dışsallıklar genelde pozitif dışsallıklar ve negatif dışsallıklar olarak iki grupta toplanır.

Pozitif dışsallık ya da bir diğer adıyla toplumsal yarar gözetimi; bir kişinin ya da kurumun aldığı bir kararın birincil kişi dışında başka kişi ya da kurumlara da yarar sağlayıcı nitelikte olma durumudur.

Örnekler
Devletin en çok kullandığı pozitif dışsallık yöntemleri vergi barışı ve teşvik politikalarıdır. Ülkelere göre vergilendirme sistemi farklı olmakla beraber genelde devlet, mükelleflerinden tahsil edemediği verginin faizinden vazgeçerek geçmişte alamadığı vergi ücretlerini kazanırken mükellef de daha önce yaşadığı borç ve hukuki yaptırım risklerinden kurtulur. Bu noktada vergi barışı pozitif bir dışsallık olur. Yine aynı şekilde teşvik politikasında da teşvikin niteliğine bağlı olarak devlet bazı haklarından vazgeçerek yatırımcıya daha kolay yatırım yapılabilir bir ortam hazırlar. Bunun sonucunda işsizlik azalırken, yatırımcının karı ve devletin vergi gelirleri görece artar.
Arı yetiştiricisi ve elma bahçesi sahibinin komşu olduğunu düşünün. Arı yetiştiricisi, arılarının polen taşıması sonucu komşu elma bahçesinin sahibine bir dışsallık aktarmış olur. Arı sayısı ne kadar çok olursa, elma bahçesinde de o kadar fazla elma yetişir. Aynı şekilde elma bahçesi de arıcı üzerinde olumlu dışsallık aktarmaktadır. Elma bahçesinde ne kadar çok arı olursa, arıcı da arılardan o kadar çok bal alacaktır.
Komşusu yüksek sesle klasik müzik dinleyen bir ev sahibi eğer bir klasik müzik hayranıysa, komşusunun müzik dinleme işinden yarar gördüğü için müzik bir pozitif dışsallık olur.

Negatif dışsallık, kişinin ya da kurumun aldığı bir kararın başka bir ekonomik birime zarar verme durumudur. Bu noktada bir birim fayda sağlarken diğer birim bu faydadan açık bir şekilde zarar görür. Kurumlar noktasında negatif dışsallıklar genelde maliyetlendirilen bir unsurdur.

Örnekler
Her yapının bir ömrü olduğu gibi otoyolların, köprülerin de bir ömrü vardır ve köprüyü kullanan her bir araç, köprünün kullanım ömrünü kısaltmaktadır. Öte yandan araç sahipleri köprü sayesinde daha önce gidemedikleri ya da daha fazla yakıt yakarak gidebildikleri yerlere daha kısa yoldan gitme fırsatına erişirler. Bu noktada köprü, devlet için negatif bir dışsallık örneği gösterir. Zira araç sahiplerinin köprüyü kullanma kararı, devletin daha yakın zamanda köprüyü yenilemesine neden olabilir. İşte bu noktada devlet bu negatif dışsallığı maliyetlendirerek zararını minimuma indirmeye çalışır.
Otobüste sigara içen birinin, içmeyen birisini etkilemesi de bir negatif dışsallıktır. Yolculukta sigara içme kararı, sigara içen için keyif verici iken sigara içmeyen için negatif bir etki oluşturur. Bu noktada sigara bir negatif dışsallık olur.

Efektif talep; mal veya hizmeti alma konusunda etkin olma durumu, başka bir deyişle, o mal veya hizmeti alabilmek için yeterli para veya benzerlerinin mevcut olması durumudur.
Klasik okulun fiyat teorilerinin temelini oluşturur. Adam Smith ve diğerlerine göre piyasa fiyatı (cari fiyat) o mal veya hizmetin efektif talebi ile arzının kesiştiği noktada belirlenir. Burada efektif talebi mutlak talebten ayırmak gerekmektedir. Mutlak talep mal veya hizmeti alabilecek durumu olmasa dahi o mal veya hizmete sahip olma duygusudur.
Keynes'e göre Büyük Buhran toplam efektif talep yetersizliğinden dolayı olmuştur. O dönemin iktisat düşüncesi olan baskın iktisat düşüncesine göre (klasik okul), her arz kendi talebini yaratır (Say kanunu). Fakat klasik okulun görüşünün aksine, finansal sistem geliştikce her arz kendi efektif talebini yaratmamaktadır. Gelişmiş ülkelerin sömürge ülkelere ve gelişmemiş ülkelere uyguladıkları baskılar sonucu gerçekleştirilen üretime yeterli efektif talep bulunamamaktadır.
Keynes, klasik iktisatçıların Mahreçler kanunu yerine efektif talep teorisini getirmiştir. Efektif talep, toplam arzın toplam talebe eşit olduğu yerdeki talep hacmidir. Keynes'e göre efektif talep girişimcilerin üretecekleri mallara gelecekte yapılacak tüketim ve yatırım harcamaları toplamıdır.

Arz Esnekliği

Ekonometri, iki veya daha fazla verinin, birbirleri arasındaki ilişkiyi ve bu ilişkiden yola çıkarak, matematik, istatistik ve bilgisayar bilimi aracılığıyla ekonomik ilişkilerin ampirik bir biçimde değerlendirilerek, bu veriler arasındaki ilişkiyi inceleyen bilim dalıdır. Daha açık olmak gerekirse, "sonucu uygun metodlarla ilişkilendirilmiş, teori ve gözlemin eşzamanlı gelişimi tabanlı mevcut ekonomik olgunun nicel çözümlemesidir." Bir ekonomiye giriş ders kitabı ekonometriyi: "dağlarca verinin arasından basit ilişkileri çıkarmak için titizlikle araştırmak" olarak açıklamıştır. "Ekonometri" terimi ilk olarak Polonyalı ekonomist Pawel Ciompa tarafından 1910 yılında kullanılmıştır. Bugünkü kullanım şekline getiren ise Ragnar Frisch'dir. Günümüzde daha güçlü bilgisayar yazılımların varlığıyla ekonometrik analizlerin gücü artmıştır.
Etimolojik olarak "ekonomik ölçüm" anlamına gelmektedir. Matematiksel İktisat, İstatistik ve Ekonomi Teorisi'nin bir birleşiminden oluşur. Ekonomik teorinin, ampirik analizle sınanmasını mümkün kılar. Örneğin, talep eğrisinin Ekonomi Teorisinin öngördüğü gibi aşağı doğru eğimli (negatif eğimli) olup olmadığı ekonometrik yöntemlerle test edilir. Ekonomi Teorisi eğim katsayısının kesin değeri hakkında bir yorumda bulunmazken, Ekonometri ile eğim katsayısının değeri kestirilmeye çalışılır. Talep eğrisi örneğinde bir malın fiyatında meydana gelen bir birimlik artışın, talep miktarında herhangi bir azalmaya yol açıp açmadığı, azalma oluyorsa belli bir aralıkta yaklaşık olarak ne kadar bir azalmayı beraberinde getirdiği ekonometri ile ölçülür.
Ekonometrinin en çok kullanılan yöntemi Regresyon analizidir.
Ekonometrik çözümlemeler iki ana dalda incelenebilir. Birincisi zaman serisi analizi, bir diğeri ise yatay kesit analizidir. Zaman serisi analizi değişkenlerin bir zaman aralığı üzerindeki değerlerini ve bu değerlerin farklı değişkenler için birbirleriyle karşılaştırılmasına dayanır. Yatay kesit analizi ise tek bir zaman noktasında farklı değişkenlerin incelenmesine dayanır. Örneğin 1990-2000 yılları arasında ekonomik büyüme ve istihdam arasındaki ilişki tek bir ülke için incelendiğinde zaman serisi analizi, 1990 yılı üzerinde farklı ülkelerin istihdam ve ekonomik büyüme rakamları incelendiğinde yatay kesit analizi yapılmış olur.
Zaman serileri ve yatay kesit verileri bir arada kullanıldığında ise panel veri analizi denen yöntem uygulanır. Örneğe göre bu analiz 1990 ile 2000 yılları arasında 20 farklı ülkenin istihdam ve ekonomik büyüme rakamları analiz edildiğinde panel veri teknikleri kullanılır.

Yt = βo + β1Xt + ut

Yt: Bağımlı (açıklanan) değişken
Xt: Bağımsız (açıklayıcı) değişken
Örneğin:
Harcamalar ile gelir arasında doğrusal bir bağlantı olduğu kabul edilirse bu bağlantı için anakitle doğrusal model şöyle tanımlanabilir:
Kişisel harcamalar = Sabit (otonom) harcama + Harcama eğilimi X Gelir + Tesadüfi bir hata değişkeni
Y = β0 + β1t + ut
Değişkenler:

Yt: Kişisel harcamalar
Xt: Gelir
ut: Rassal (tesadüfî) bir hata değişkeni
Regresyon katsayıları

β0: sabit terim katsayı
β1: eğilim katsayı
Böyle bir modelin regresyon katsayılarının klasik regresyon analizi en küçük kareler yöntemiyle kestirimi yapılabilir yani
Y = b0 + b1t 
Burada

b0: sabit terim katsayı kestirimi;
b1: eğilim katsayı kestirimi
olur. Bu katsayı kestirimleri kullanılması ile her bir gelir miktarı için yaklaşık ne kadar harcama yapılacağı hakkında tahminler elde edilebilir.
Bu iki değişkenli doğrusal modelin sağlıklı tahmin vermesi için bu doğrusal modelin özellikle hata teriminin istenen temel varsayımlara sahip olması gerekir. Aksi takdirde yanıltıcı sonuçlar elde edilebilir.

Yt = βo + β1X1,t + β2X2,t + ... + βkXk, t + ut

Yt: Bağımlı (açıklanan) değişken
Xi, t: Bağımsız (açıklayıcı) değişken(ler), i = 1 ... n
βk: Parametre(ler), k = 0 ... n
ut: Hata terimi

Granger Nedenselliği
Birim kök

Temurlenk, Sinan (2010) EKONOMETRİ 1-2 (3.Baskı) Erzurum Atatürk Ü. İİBF
Kılıçbay, Ahmet (1965), Ekonometri, (Birinci baskı),İstanbul: İ.Ü. İktisat Fakültesi yayını No: 160.
Kılıçbay, Ahmet (1975), Ekonometrik Metotlar ve Araştırma,İstanbul: İ.Ü. İşletme Fakültesi yayını No: 52.
Kılıçbay, Ahmet (1980), Ekonometrinin Temelleri,,İstanbul: İ.Ü. İktisat Fakültesi yayını No: 454.
Gujarati, Damodar (çev. Ümit Şenesen, Gülay Günlük Şenesen) (2008) Temel Ekonometri, Literatür Yayınları ISBN 975-7860-99-9.
Güriş, Selahattin ve Ebru Çağlayan (2005), Ekonometri Temel Kavramları,İstanbul: Der yayınları, Yayın No:282 ISBN 975-353-210-5.

Ekonomi eğitimi veya iktisat eğitimi, iktisat içinde iki ana temaya odaklanan bir alandır: (i) iktisat müfredatının mevcut durumu ve iyileştirme çabaları, tüm eğitim seviyelerinde iktisat öğretmek için kullanılan materyaller ve pedagojik teknikler; ve (ii) iktisatta alternatif öğretim tekniklerinin etkinliği, çeşitli grupların iktisadi okuryazarlık düzeyi ve ekonomik okuryazarlık düzeyini etkileyen faktörlerin araştırılması. Ekonomi eğitimi, eğitim kurumunun ekonomisine odaklanan eğitim ekonomisinden farklıdır. Bu makale alanı kavramsal olarak tartışmakta ve ayrıca tipik müfredatın genel bir taslağını sunmaktadır.

Ekonomi eğitimi bir süreç, bilim ve ürün olarak görülebilir:

bir süreç olarak - ekonomi eğitimi, öğrenenlere ihtiyaç duyulan becerileri ve değerleri aşılamanın bir zaman aşamasını içerir, başka bir deyişle, öğrencilerin iktisat eğitmeni (öğretmenler) için hazırlanmasını ve öğrenciler hakkında değerli iktisat bilgilerinin yayılmasını gerektirir. Anlamlı girişimlerde bulunarak yaşam standartlarını iyileştirmeleri için diğer;
bir bilim olarak, bilimsel teste tabi tutulan organize bir bilgi bütünü olduğu anlamına gelir;
bir ürün olarak, ekonomi eğitimi, emek işverenleri ve genel olarak toplum tarafından arzu edilen satılabilir değerlerin / becerilerin / eğilimlerin telkin edilmesini içerir.

Dünyanın her yerindeki çok sayıda kuruluş, kaynaklarını ekonomi eğitimine ayırmaktadır.
Amerika Birleşik Devletleri'nde, temel amacı ekonomi eğitimini ilerletmek olan kuruluşlar arasında Ekonomik Eğitim Konseyi (CEE) ve onun konsey ve merkezi, Öğretim Ekonomisi ve Genç Başarı Vakfı bulunmaktadır. ABD Ulusal Ekonomik Eğitim Araştırma Merkezi, ekonomide araştırma ve eğitim değerlendirmesi için bir kuruluştur. İktisat eğitimine önemli kaynaklar ayıran daha geniş ABD kuruluşları arasında Federal Rezerv Sistemi bulunmaktadır .
Birleşik Krallık'ta, Yüksek öğretim bağlamlarında ekonomi eğitimini desteklemek için hükûmet tarafından finanse edilen bir ulusal proje olan The Economics Network ve orta öğretim için kâr amacı gütmeyen Ekonomi ve İşletme Eğitimi Derneği (EBEA) kuruluşu bulunmaktadır. Kâr amacı gütmeyen kuruluş Rethinking Economics, ekonomi eğitiminde daha eleştirel katılım, teorilerin çoğulculuğu ve disiplinin gerçek dünyada uygulanabilirliğine doğru bir değişikliği teşvik eden uluslararası bir öğrenci ve öğretmen ağıdır. Hareket, diğerlerinin yanı sıra İngiltere Merkez Bankası tarafından da yaygın bir şekilde desteklendi.
Küresel ölçekte, özellikle Asya ve Afrika'da, geleneksel müfredatı günlük yaşam ve gerçek dünya sorunlarına uyumlu, ücret talep etmeyen, etkileşimli öğrenme platformlarına dönüştüren, kâr amacı gütmeyen bir kuruluş olan Global Association of Economics Education (GAEE) kuruluşu bulunmaktadır.
Ukrayna Eğitim ve Bilim Bakanlığı'na göre, tüm öğrencilerin% 28,4'ü ekonomi, ticaret ve işletme alanlarında uzmanlık alıyor. Birkaç yıl önce Ukrainian Economic Review adlı Batı tarzı bir Ukrayna dergisi yaratma girişimi başarısızlıkla sonuçlandı. Ukraynalı bilim adamlarının Batı ekonomi dergilerinde yayınlanmaması, sorunun ciddiyetine işaret ediyor.
Ekonomi eğitimi konusuna ayrılmış dergiler arasında Journal of Economic Education, International Review of Economics Education, Australasian Journal of Economics Education, ve Computers in Higher Education Economics Review bulunmaktadır .
The Economist, Financial Times, Royal Economic Society, ve Institute of Economic Affairs gibi birçok kuruluş, ekonomi öğrencileri için deneme yarışmaları sunmaktadır ve düzenlemektedir.
Üniversite düzeyinde ekonomi müfredatı, özellikle giriş dersleri, neoklasik ekonomiye—bir sonraki bölümde açıklanan bireysel rasyonalite ve piyasa dengesi ile ilgili temel varsayımlarıyla - gereksiz yere vurgu yaptığı ve gerçek dünya ekonomik fenomenlerini açıklamadığı için eleştirildi. 2007–2008 mali krizi ; bkz. Ana akım ekonomi # Eleştiriler ve Finansal ekonomi # Zorluklar ve eleştiri .

Bakınız: Ekonominin ana hatları
Ekonomi, büyük bir konu olarak ve genellikle uzmanlık derecesi olarak sunulur. Ekonomi ayrıca, yönetimi veya yatırım kararı verme sürecini bilgilendirmek amacıyla işletme ve finans derecelerinde bağımsız bir ders olarak incelenir.

Tipik ekonomi müfredatı ve derece yapısı aşağıdaki gibidir. Çekirdek teori, mikroekonomi ve makroekonominin yanı sıra ekonometri ve matematiksel ekonomiden oluşur ; öğrenci ilerledikçe kapsam daha soyut ve matematiksel hale gelir. Ekonominin çeşitli dalları ve uygulama alanları bu temel üzerine inşa edilmiştir. Aslında bazı dereceler uygulamalı ekonomi, ekonometri, politik ekonomi veya ekonomi tarihinde uzmanlaşmıştır. Daha fazla tartışma için bakınız Ekonomi Lisansı ve Ekonomi Yüksek Lisansı; İktisatta uzmanlaşmış üniversitelerin listesi için bkz. Kategori: İktisat okulları.

İşletme derecelerinde - lisans ve yüksek lisans - "yönetim için ekonomi" veya benzeri bir ders tipik olarak bir program gerekmektedir. Burada makroekonomik unsur, enflasyon, iş çevrimleri, döviz kurları, bankacılık sistemi ve para arzı gibi ticaretle ilgili konuları ele alır; mikroekonomik unsur, esas olarak ürün fiyatlandırması, endüstri yapısı ve rekabet ile ilgili yönetim ekonomisine odaklanır. Teori büyük ölçüde "arz ve talep" düzeyindedir. Ekonometrinin unsurları bir işletme istatistikleri veya işletme matematiği dersine dahil edilebilir. Bkz. Master of Business Administration #Content . Lise kursları büyük ölçüde bu içeriği yansıtır; onların teori tartışmaları ana daldaki ilk derslerle çakışabilir. Çoğu lisansüstü işletme derecesi, çoğu kez daha az teorik ve matematiksel dersler içermesine rağmen, büyük ölçüde yukarıdaki yapıya sahip olan ekonomiyi ana olarak sunar.

Finans programlarında, genellikle lisansüstü, makroekonomik unsur işletme derecelerine benzer olacaktır, ancak aynı zamanda, varlık tahsisinde ve finansal modellemede yaygın olarak uygulanan ve daha sonra (biraz) daha teorik olan tahmini vurgulayabilir. Yönetim tipi mikroekonomi, Finans Yüksek Lisansı gibi güçlü bir iş odaklı programlara dahil edilebilir. Aksi takdirde, mikroekonomi, yalnızca daha teorik Finans Yüksek Lisans programlarına açıkça dahil edilir - burada beklenen fayda gibi finansal ekonomiden kavramları vurgular - ancak bunlar genellikle opsiyon fiyatlandırması ve portföy optimizasyonu gibi modüllere dolaylı olarak dahil edilir. Uygulamalı veya finansal ekonometri genellikle dahil edilir. CFA ve CIIA gibi profesyonel sertifika programları genellikle ekonomi konularını içerir. Ekonomi genellikle bir lisans çift anadal olarak Finans ile birleştirilir; programa bağlı olarak, ekonomi kapsamı standart derece için teorik veya işletme dereceleri için pratik olabilir.

Kategori: Ekonomi okulları
Ekonomi el kitapları
Eğitim ekonomisi
Ekonomi eğitiminde simülasyonlar ve oyunlar

Organizasyonlar

Ekonomi Ağı 24 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ekonomi ve İşletme Eğitimi Derneği 23 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
American Economic Association (Ekonomistler için Kaynaklar) 7 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ekonomik eğitimler ve alıştırmaların listesi
Tartışma

Ekonomistler: Eğitim 16 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., ABD Çalışma İstatistikleri Bürosu
Ekonomi derecesi ile ne yapabilirsiniz? 30 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Times Higher Education
Ekonomi Bölümleri İçin Kariyer Önerileri 11 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Forbes

Ekonomi sınıfı hava ve demiryolu ulaşımında en düşük koltuk sınıfıdır. Koltuk araları kısadır ve koltuklar geniş değildir. Bu koşullar nedeniyle konforlu bir yolculuk sağlamazlar. Ancak ucuz fiyatları nedeniyle pek çok yolcu tarafından tercih edilirler.

Ekonomi sınıfı, pazarlama nedenlerinden dolayı pek çok demiryolu şirketi tarafından isim değişikliğine uğramıştır. Pek çok Avrupa ülkesinde ekonomi sınıfı yerine ikinci sınıf denilmektedir. İngiltere ve İrlanda'da ise standart sınıf olarak isim değiştirilmiştir. Genellikle ekonomi sınıfı bir demiryolu koltuğu, gece yolculuklarının yapıldığı trenlerde koltuklar geriye doğru yatabilir. Ancak koltuk mesafelerinin darlığından dolayı tam bir konfor sağlanamaz. Çalışmak veya yemek yemek için bir katlanır tepsi bulunmaktadır. Ayrıca koltukta dergi ve gazete gibi materyalleri koymak amacıyla tasarlanmış bir cepte bulunabilir. Kuzey Amerika'daki ekonomi treni vagonları tamamen ayrılmıştır. Dışarıdan bakıldığında vagonun modelinden ekonomi sınıfı olduğu anlaşılabilmektedir. İngiltere'deki ekonomi sınıfı yolcuları özellikle dizüstü bilgisayarlarını kullanabilmeleri için elektrik prizleri ve Wi-Fi İnternet hizmeti bulabilirler.
Uçak yolculuklarında ise, bazı düşük-fiyatlı havayolu şirketleri yalnızca ekonomi sınıfı koltukar sağlarlar. Düşük-fiyatlı havayolu şirketlerinde koltuklar dardır, yiyecek ve içecek servisi yoktur, ayrıca okumak amacıyla materyaller ya çok az ya da hiç bulunmaz. Bu havayolu şirketlerine örnek verilmek gerekirse easyJet, Ryanair ve bmiBaby sayılabilir. Diğer havayolu şirketlerinde de ekonomi sınıfı veya premium ekonomi sınıfı bulunabilmektedir.

Ekonomi tarihi veya iktisat tarihi, geçmişte yaşanan ekonomik olguların nasıl geliştiği konusunda çalışan bilim dalı. Ekonomi tarihinin analizi; tarihsel durumlara ekonomik teorilerin uygulanması, tarihsel yöntemler ve istatistiksel yöntemlerin bir kombinasyonu kullanılarak ele alınır. Bu başlık, sosyal tarihin örtüşen bazı alanları (demografik tarih gibi) ve işletme tarihi konularını içerir. Ekonomi tarihinin kantitatif incelenmesine, cliometri de denmektedir.

Yale Üniversitesi'nden ekonomist Irving Fisher'ın, ekonomi ve ekonomi tarihi arasındaki ilişki 1933 tarihli "Debt-Deflation Theory of Great Depressions" çalışmasında ele alınmış ve bu çalışmasında 1873 yılındaki ekonomik panik ele alınıp deflasyon ve diğer durumların, ekonomik buhranlardan nasıl etkileneceğini çalışmıştır. Amerikalı ekonomi tarihçisi Charles P. Kindleberger 1990 tarihli Historical Economics: Art or Science?. adlı kitabında geçmişteki ekonomik olayların nasıl ele alınması gerektiği konusunu ele almıştır.
Tarihsel ekonomi yaklaşımlarından biri de cliometri'dir. Bu terimin anlamı, ekonomi tarihinin incelenmesinde ekonomik teori ve ekonometri tekniklerinin sistematik kullanımıdır. Terim ilk kez 1960'ta Jonathan R.T. Hughes ve Stanley Reiter tarafından kullanılmış ve Yunan mitolojisindeki ilham perilerinden biri Clio'dan esinlenilmiştir. Cliometristler kendi yaklaşımlarının gereklilik arz ettiğini, çünkü sağlam ekonomi teorilerini formulayonunda tarihsel olayların incelenmesinin hayati olduğunu savunurlar. Cliometri, karşıolgusal tarihin (counterfactual history) bir tipidir.

Milton Friedman, 1976 yılında "tüketim analizi, para tarihi ve teorisi alanlarındaki başarısı için ve istikrar politikasının karmaşıklığını gösterdiği için" Nobel Ekonomi Ödülü'ne layık görülmüştür. Robert Fogel ve Douglass North 1993 yılındaki Nobel Ödülü'nü "ekonomik ve kurumsal değişmeleri açıklamak için ekonomik teori ve kantitatif yöntemler uygulayarak ekonomi tarihi konusundaki araştırmaları yeniledikleri için" kazanmıştır. Akademik kariyerine Londra Ekonomi Okulu okulunda ekonomi tarihi konusunda okutmanlık yaparak başlayan Merton Miller, 1990 yılında Harry Markowitz ve William Sharpe ile birlikte Nobel Ödülü kazanmıştır.

Robert Fogel
Eli Heckscher
Eric Hobsbawm
Paul Krugman
Douglass North
Karl Polanyi
Merton Miller
Ömer Lütfi Barkan
Şevket Pamuk
Carlo Maria Cipolla

Büyük Buhran
Antik Yunanistan'da ekonomi
Japonya'nın ekonomik tarihi
1948 Türkiye İktisat Kongresi

Rondo Cameron and Larry Neal (2003, 4th ed.) A Concise Economic History of the World: From Paleolithic Times to the Present, 480 pp., Oxford. Description 21 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. and Table of Contents, 25 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
N.F.R. Crafts (1987). "economic history," The New Palgrave: A Dictionary of Economics, v. 2, pp. 37–42.
Milton Friedman and Anna Jacobson Schwartz (1963). A Monetary History of the United States, 1867-1960. Princeton. Page-searchable links to chapters on 1929-41 29 Mayıs 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. and 1948-60 29 Mayıs 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. A Monetary History of the United States, 1867-1960. Princeton: Princeton University Press.
Joel Mokyr, ed. (2003), The Oxford Encyclopedia of Economic History. Oxford, U.K.: Oxford University Press, 5 vols. Description.

Economic History Society (UK) 19 Ağustos 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., publisher of the Economic History Review
Economic History Association (US)2 Nisan 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., publisher of the Journal of Economic History
The European Association for Banking and Financial History e. V. 1 Ağustos 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., publisher of the Financial History Review
International Economic History Association (IEHA)9 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Groningen Growth and Development Centre Total Economy Database -Series on GDP, Population, Employment, Hours worked, GDP per capita and productivity (per person and per hour)  from 1950 up to 200620 Kasım 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Global Finance data series 1 Ocak 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Historicalstatistics.org - Links to historical economic statistics for different countries and regions.25 Eylül 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Maddison (2006), The World Economy, OECD, Paris. 12 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

EH.Net25 Nisan 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Ekonomi Tarihi Hizmetleri - Şunları içerir: Ekonomi Tarihi Ansiklopedisi, Kitap İncelemeleri, veritabanları, dizinler, bibliyografyalar, e-posta listeleri ve enflasyon hesap makinesi.
EH.Net Encyclopedia:
Avustralya
Hawaii
Hong Kong
21 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İsrail 29 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Japonya
Kore
Malezya
Yeni Zelanda
Norveç28 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Portekiz
İsveç
Tayvan
Uruguay2 Temmuz 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ekonomik ayrımcılık, ekonomik faktörlere dayalı ayrımcılıktır. Bu faktörler arasında iş bulunabilirliği, ücretler, mal ve hizmetlerin fiyatları ve/veya bulunabilirliği ve iş için azınlıklara sağlanan sermaye yatırım fonu miktarı sayılabilir. Bu, işçilere, tüketicilere ve azınlıklara ait işletmelere karşı ayrımcılığı içerebilir.
Bu, tekelcilerin (ve daha az ölçüde oligopolcülerin ve tekelci rakiplerin) farklı alıcılara ödeme isteklerine göre farklı fiyatlar talep etme uygulaması olan fiyat ayrımcılığı ile aynı şey değildir.

Ekonomik ayrımcılığın tanınması, 1845 tarihli İngiliz Demiryolu Maddeleri Konsolidasyon Yasası'nda başladı; bu yasa, sıradan bir taşıyıcının bir kişiden yük taşımak için aldığı ücreti aynı hizmet için başka bir müşteriden aldığından daha fazla ücret almasını yasakladı. 19. yüzyıl İngiliz ve Amerikan ortak hukukunda ayrımcılık, ekonomik işlemlerde uygunsuz ayrımlar olarak nitelendirildi; İngiliz Demiryolu Maddelerinde yukarıdaki konuya ek olarak, bir otelcinin belirli bir müşteriye oda vermeyi kaprisli bir şekilde reddetmesi ekonomik ayrımcılığı teşkil edecektir. Bu ilk yasalar, Katoliklere karşı ayrımcılık yapabilecek Protestanlardan veya Yahudilere karşı ayrımcılık yapabilecek Hristiyanlardan gelen ayrımcılığa karşı koruma sağlamak için tasarlandı.
20. yüzyılın başlarında ekonomik ayrımcılık, diğer şirketlere veya rakip şirketlere karşı önyargıılı veya eşit olmayan terimleri içerecek şekilde genişletildi. Amerika Birleşik Devletleri'nde eyaletler arası ticarette mal satıcılarının benzer kalite ve kalitedeki malları satın alanlar arasında fiyat farkı gözetmelerini önleyen Robinson-Patman Yasası (1936), dikey olarak bütünleşmiş tröstlerin daha küçük rakipleri pazardan sürmesini önlemek için tasarlandı.
1941'de ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt, bir hükûmet savunma sözleşmesi kapsamında çalışan bir şirket tarafından istihdamda ayrımcılığı yasaklayan bir yürütme emri çıkardığında, ekonomik ayrımcılığın bugün sahip olduğu, azınlıklara karşı ayrımcılığın izlerini sürmesine kadar değinildi. 1960 yılına gelindiğinde, anti-tröst yasaları ve eyaletler arası ticaret yasaları, on dokuzuncu yüzyılın sonlarında ve yirminci yüzyılın başlarında çok sorunlu olan şirketler arası ayrımcılığı etkin bir şekilde düzenlemişti, ancak azınlıklara karşı ekonomik temelde ayrımcılık sorunu yaygınlaşmıştı.

Ekonomik ayrımcılığın temel nedenleriyle ilgili geniş bir teori yelpazesi vardır. Ekonomik ayrımcılık diğer birçok ayrımcılık türünden benzersizdir çünkü bunun yalnızca küçük bir kısmı ırkçılıktan kaynaklanmaktadır, bunun yerine "azınlıkların her zaman en iyi müşterileriniz olmadığına dair alaycı bir kavrayıştan" kaynaklanmaktadır. Çoğu iktisat teorisyeninin muhtemelen kök nedenler olduğu konusunda hemfikir olduğu üç ana neden vardır:

Irkçılık, cinsiyetçilik, yaş ayrımcılığı ve bir başkasının dinine, etnik kökenine veya milliyetine karşı düşmanlık, diğer tüm ayrımcılık biçimleri gibi her zaman ekonomik ayrımcılığın bileşenleri olmuştur.
ABD ve Avrupa'daki ayrımcılığın çoğunun ırksal ve etnik ayrımcılığa dayandığı iddia ediliyor. (ABD'de çoğunlukla siyahlar ve Hispanikler, Avrupa'da Müslümanlar). Dünyanın birçok yerinde, kadınlar daha düşük pozisyonlarda, daha düşük ücretlerde ve arazi mülkiyeti veya işletmelere girmek veya onları başlatmak için sunulan ekonomik teşvik fırsatları kısıtlı tutuluyor. Bu durum, bazı ülkelerdeki ırksal azınlıklar için aynı kalmaktadır. Örneğin, Birleşik Krallık'ta Nuffield College tarafından yürütülen bir araştırma, aynı özgeçmişleri ve ön yazıları kullanan BAME iş başvuru sahiplerinin, beyaz başvuru sahipleriyle aynı sayıda geri arama almak için %60 daha fazla işe başvurmaları gerektiğini buldu.
Bu ekonomik ayrımcılık biçimi, genellikle o sırada "iktidarda" olarak kabul edilen gruplar tarafından gerçekleştirilir. Örneğin, Amerika'da ayrımcılık genellikle Kafkasyalıların bir eyaleti olarak kabul edilirken, Suudi Arabistan'da ayrımcı olarak kabul edilenler erkeklerdir. Bir çalışma, fırsat eşitliği davalarındaki artışın Amerika'da bu tür ayrımcılığı büyük ölçüde azalttığını gösteriyor.

Bazı azınlıklarla, özellikle de ayrımcılığa müsamaha gösterilen çok bölünmüş uluslarda veya uluslarda, belirli bir fırsat maliyeti vardır.
Bu tür bir ayrımcılığın ikinci yaygın nedeni, işçi veya tüketicinin maliyet etkin olmamasıdır. Örneğin, Kuzeybatı ABD'deki bazı mağazalar, çok düşük bir getiri için maliyetin çok yüksek olduğunu düşündükleri için, taleplere rağmen etnik gıdaları stoklamamaktadır.
Ek olarak, ABD'deki yasadışı göçmenlik tartışması, bazı işletmelerin para cezasına çarptırılacağı ve aleyhinde dava açılacağı ihtimaline dayanarak bu tür işçileri işe almayı reddetmesine neden oldu.

Bazı durumlarda, azınlıklara, adil bir tahsiste uyumlu bir çaba göstermenin verimsiz olması nedeniyle ayrımcılığa maruz kalmaktadır. Örneğin, azınlıkların nüfusun çok küçük bir bölümünü oluşturduğu veya ortalama olarak nüfus ortalamasından daha az eğitimli olduğu ülkelerde, nadiren azınlıkların istihdamına odaklanma girişimi vardır.
Son çalışmalara göre, ABD'deki Fırsat Eşitliği İstihdam Yasası, bu tür ayrımcılık gerekçesini neredeyse sıfıra indirdi.
Ekonomik teori, verimlilik ve ayrımcılık ya da "ayrımcı zevkler" arasındaki ilişkiler çok daha problemlidir.

Ekonomik ayrımcılığın temelleri ve kökleri tarihte yatmaktadır. Azınlık ayrımcılığı, tarihsel görüşler ve aradan geçen nesiller nedeniyle tüm dünyada kendini tekrar etmeye devam eden bir döngüdür.
Kölelik genellikle Amerika'nın 'ilk günahı' olarak anılır, çünkü tüm çağdaş ırksal sorunların kökü çağdan kaynaklanır. Çağdaş ABD toplumunda Afrikalı Amerikalılar için büyük ekonomik sorunlara neden olmaya devam eden ırksal yerleşim ayrımı gibi sorunlara neden olan, bunun gibi ırksal önyargılı olaylardır. 2020'de beyaz bölgelerdeki okulların finansmanı, geleneksel olarak Afro-Amerikan bölgelerindeki okulların finansmanından 28 milyar dolar daha fazlaydı.
Azınlıklar için ücret farkları da tarihte kurulmuştur. Yüksek ücretli işlerde kadınlara karşı önyargı, tarihin ve geleneğin onlara verdiği ev işçisi rolü nedeniyle, kadınlarla birlikte nesiller boyunca taşınmıştır. 2011 yılında, CMI tarafından cinsiyetler arası ücret farkının 2109'a kadar kapanmayacağını öngören bir araştırma yapıldı. Ayrıca, ABD'deki ırksal ücret farkı, geleneksel ırkçı görüşlerin önyargısından kaynaklandı. 2020'de siyah ailelerin medyan hane geliri 41.000 doların biraz üzerindeydi, ancak beyaz ailelerin medyan hane geliri 70.000 dolardan fazlaydı. Tarih boyunca "iktidarda" olan gruplar aynı kaldı ve azınlıklar için ekonomik ayrımcılığa neden olmaya devam etti.

Ekonomik ayrımcılığın çeşitli biçimleri vardır. Ayrımcılığın en yaygın biçimi ücret eşitsizliğidir ve bunu eşit olmayan işe alım uygulamaları izlemektedir. Ancak bazı alanlarda azınlık tüketicilere ve azınlık işletmelerine karşı ayrımcılık ve Amerika Birleşik Devletleri dışındaki ülkelerde dini veya etnik ayrımcılık da vardır.

Azınlıklara karşı ayrımcılığın çoğu biçimi, daha düşük ücretler ve eşit olmayan işe alma uygulamalarını içerir.

Birkaç çalışma, Amerika Birleşik Devletleri'nde, siyah erkekler ve kadınlar, Hispanik erkekler ve kadınlar, beyaz kadınlar, herhangi bir ırktan gey erkekler ve herhangi bir ırktan trans insanlar dahil olmak üzere birkaç azınlık grubunun, düşük ücret kazancından muzdarip olduğunu göstermiştir. Rakamlar çalışmadan çalışmaya değişir, ancak çoğu, azınlık ve diğer gruplar arasında ortalama olarak %5 ila %15 daha düşük kazanç farkı olduğunu gösterir.
Harvard Üniversitesi ve Chicago Üniversitesi'nden uzmanlar tarafından yapılan araştırmalar, en azından MBA mezunlarınınki gibi bazı kariyer yollarında, kadınlar arasındaki ücret farkının büyük ölçüde çocuklara bakmak için ayrılan zamandan kaynaklandığını göstermiştir. Çalışmaları, ABD'deki en iyi işletme okullarından MBA mezunlarının erkek ve kadınlarının kazançlarının, kariyerlerinin başlangıcında neredeyse aynı olduğunu göstermiştir. Ancak, diplomalarını tamamladıktan on yıl sonra erkek mezunlar, kadın mezunlardan daha fazla kazanmaya başlar. Araştırmacılar, kazançlardaki boşluğu üç faktörün açıkladığını buldu: MBA mezuniyetinden önceki eğitimdeki farklılıklar, kariyer kesintilerindeki farklılıklar ve haftalık saatlerdeki farklılıklar. Kadın mezunlar, resmi MBA dışında daha az eğitim aldılar, tam zamanlı çocuk bakımı sağlamak için daha fazla zaman ayırdılar ve haftada ortalama olarak daha az saat çalıştılar. Bununla birlikte, daha fazla erkek çocuk bakımında esnekliğe izin veren kariyerler aradıkça ve kadın doğum gibi bazı kadınların baskın olduğu alanlar iş-yaşam dengesini artırmak için yeni yollar geliştirdikçe, bu bulgular değişir.
Yakın zamanda yapılan bir araştırma, ABD'de siyahi ücretlerinin 1954-1999 arasındaki tüm dönem için beyaz ücretlerin %70 ila %80'i arasında dalgalandığını ve bu dönem için siyahlar ve beyaz kadınlar için ücret artışlarının yarı yarıya arttığını gösterdi. Diğer çalışmalar Hispanikler için benzer örüntüler göstermektedir. Kadınları içeren araştırmalar, benzer veya daha kötü oranlar buldu.
Başka bir araştırma, Müslümanların Fransa, Almanya ve İngiltere'de beyazlardan ortalama olarak neredeyse %25 daha az kazandığını, Güney Amerika'da ise karışık ırktan siyahların Brezilya'da Hispaniklerin kazandığının yarısını kazandığını gösterdi.
Ücret ayrımcılığının çoğu, düşük ücretli pozisyonlarda meydana gelme eğiliminde olması ve ayrımcılık davası açma veya şikayet etme konusunda yetkili hissetmeyebilecek azınlıkları içermesi gerçeğiyle maskelenir.
Birleşik Krallık'ta 10 Ekim 2018'de Başbakan Theresa May, büyük işletmelerin farklı etnik kökenlerden personel arasındaki ücret farkını ne kadar rapor etmesi gerektiği konusunda işletmelerle üç aylık bir istişare başlattı

İşe alma ayrımcılığı, ücret ayrımcılığına benzer. Tipik olarak, bir pozisyonu doldurmak için bir azınlık adayı yerine belirli bir yarış adayını veya bir kadın aday yerine bir erkek adayı işe almayı seçen işverenlerden oluşur. ABD'deki istihdam modelleri üzerine yapılan bir araştırma,

Ekonomik belirlenimcilik ya da ekonomizm, insanlık tarihinde sadece iktisadi yapının politikaya yön verdiğini söyleyen teori. Karl Marx'ın görüşleriyle ilişkilendirilir, ama birçok Marksist düşünür buna katılmaz ve Engels'in sözüne atıfta bulunur: "Materyalist tarih anlayışına göre, tarihte belirleyici etken, son tahlilde, maddi yaşamın üretimi ve yeniden üretimidir. Ne Marx, ne de ben, hiçbir zaman daha fazlasını dile getirmedik. Eğer sonradan, biri çıkıp da, bunun anlamını, ekonomik etken tek belirleyicidir diyecek kadar zorlarsa, bu ifadeyi, boş, soyut ve saçma bir söz haline getirmiş olur."
Ekonomizm konusu 2. Enternasyonal'den bu yana tartışma konusu olmuştur. 2. Enternasyonal'de Vladimir İlyiç Lenin'le çekişen Karl Kautsky devrime giden sürecin tamamlanmadığını, zaten iktisadi ve maddi koşullar gereği kendiliğinden gerçekleşeceğini söylerken, Lenin devrim koşullarının oluştuğu her zaman devrimin gerçekleşmeyeceğini ve Marx'ın bir belirlenimci olmayıp insan iradesine bağlı bir devrim gerçekleşeceğini öngördüğünü söyler.
György Lukács, Antonio Gramsci, Louis Althusser, Edward Palmer Thompson, Maurice Godelier, Franz Jakubowski ve Michael Lowy gibi Marksist düşünürler de bu ekonomik belirlenimcilik modeline karşı çıkar. Gramsci kültürel hegemonya görüşünü geliştirirken, ayrıca Rusya'da gerçekleşen devrimi Kapital'e Karşı Devrim isimli bir makalesiyle anar.

Ekonomik birlik, gümrük birliği ile ortak pazardan oluşan bir tür ticaret bloğudur. Katılımcı ülkeler hem ürün düzenlemesi, malların, hizmetlerin ve üretim faktörlerinin (sermaye ve emek ) serbest dolaşımı hem de ortak bir dış ticaret politikası konusunda ortak politikalara sahiptir. Ekonomik birlik para biriminin birleştirilmesini içerdiğinde, ekonomik ve parasal bir birlik hâline gelmekte.
Ekonomik birlik kurmanın amaçları normalde ekonomik verimliliğin artırılmasını ve üye ülkeler arasında daha yakın siyasi ve kültürel bağların kurulmasını içermektedir.
Ekonomik birlik ticaret antlaşmasıyla kurulmakta.

Şablon:World economic integration

CARICOM Tek Pazar ve Ekonomi
Orta Amerika Ortak Pazarı - 1960'tan beri ortak pazar, 2004'ten beri gümrük birliği.
Avrasya Ekonomik Birliği - 2010'dan beri gümrük birliği, 2012'den beri ortak pazar.
Avrupa Birliği (AB) - 27 Avrupa devletinden oluşan ekonomik birlik, ancak sadece 20'si Avro Bölgesi içindedir ve aynı zamanda ekonomik ve parasal birliğin de parçasıdır.
Avrupa Ekonomik Alanı (AEA) – Avrupa Birliği ile EFTA üye ülkeleri (İsviçre hariç) arasındaki ekonomik bölge.
Körfez İşbirliği Konseyi 
Mercosur
Not: Her ekonomik ve parasal birlik, bir ekonomik birlik içerir.
Ek olarak, bazı AB üye devletlerinin özel bölgeleri gibi özerk ve bağımlı bölgeler, bazen kendi anakara devletlerinden ayrı anakara ile ve üçüncü ülkelerle ilgili olarak anakara devletinin imzaladığı ticaret anlaşmaları yoluyla gümrük bölgeleri olarak ele alınır veya resmî veya fiilî gümrük birliği, ortak pazar ve para birliği (veya bunların kombinasyonları) konusunda çeşitli düzenlemelere sahiptir.

Afrika Ekonomik Topluluğu (AEC) - 2023 için öngörüldü
And Topluluğu (CAN)
Arap Gümrük Birliği ve Ortak Pazar - 2020 için öngörüldü 
CANZUK
Orta Amerika Ortak Pazarı (CACM)
Avustralya ve Yeni Zelanda'nın Daha Yakın Ekonomik İlişkileri
Doğu Afrika Topluluğu (EAC) - 2015'te mevcut gümrük birliğinin genişletilmesi öngörüldü
Orta Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu (ECCAS)
Batı Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu (ECOWAS)
Güney Afrika Kalkınma Topluluğu (SADC) - 2015 için öngörüldü
Güney Amerika Milletleri Birliği (USAN)

Ekonomik Entegrasyon: Genel Bakış

Ekonomik büyüme, bir ekonomide zaman içinde mal ve hizmet üretimi miktarında artış olmasıdır ve para yaratımında artış olmasına bağlıdır. Büyüme, geleneksel olarak reel (gayri safi yurt içi hasıla) veya reel GSYİH artış oranı yüzdeleriyle ölçülür. GSYİH genellikle reel olarak hesaplanır. Örneğin "enflasyona göre düzeltilmiş" terimi, mal ve hizmet üretiminin fiyatı üzerindeki enflasyonun net satış etkileri için kullanılır. Ekonomide, "ekonomik büyüme" veya "ekonomik büyüme teorisi", potansiyel üretimin büyümesi manasına gelir. Örneğin, toplam talep veya gözlenen satıştaki büyümenin neden olduğu, "tam istihdam"daki üretim.
Çalışma alanı olarak, ekonomik büyüme ana hatlarıyla ekonomik kalkınmadan ayrılmaktadır. Eskiden dar bir açıyla ekonomik çıktıdaki nicel artışa odaklanmış (genel olarak Gayri safi yurt içi hasıla, GSYİH ile ölçülür); daha sonra daha genel olarak ekonomik nitel dönüşümlerin nasıl olacağını araştırmaya başlamıştır, özellikle yüksek katma değerli sektörlerin geliştirilmesi açısından, mesela doğal kaynakları çıkarmak yerine yüksek teknoloji ürünlerinin imalatı.
GSYİH alınan parayı önemsemeksizin sadece ülkedeki tüm nihai mal ve hizmetler için parasal işlemleri ölçtüğünden, kişi başına GSYİH işçi başına kazanç aynı şey değildir. Örneğin, ABD'de 1990 ile 2006 yıllarında özel sanayi ve hizmetlerde (enflasyona göre düzenlenmiştir) kişi başına kazanç yıl başına %0,5'ten az artmışken, GSYİH (enflasyona göre düzenlenmiştir) aynı zaman diliminde yıl başına yaklaşık %3,6 oranında artmıştır.

Nominal GSYİH değerlerine göre ülkeler listesi
Satın alma gücü paritelerine göre ülkeler listesi
Kişi başına nominal GSYİH değerlerine göre ülkeler listesi
Kişi başına satın alma gücü paritelerine göre ülkeler listesi

Barro, Robert J. 1997. Determinants of Economic Growth: A Cross-Country Empirical Study. MIT Press: Cambridge, MA.
Erber, Georg, and Harald Hagemann, Growth, Structural Change, and Employment, in: Frontiers of Economics, Ed. Klaus F. Zimmermann, Springer-Verlag, Berlin – Heidelberg – New York, 2002, 269-310.
Foley, Duncan K. 1999. Growth and Distribution. Harvard University Press: Cambridge, MA.
Garrison, Roger. 1998 Time and Money
Hamilton, Clive 2002. Growth Fetish.
Jones, Charles I. 2002. Introduction to Economic Growth. 2nd ed. W. W. Norton & Company: New York, N.Y.
Kirzner, Israel. 1973. Competition and Entrepreneurship
Lucas, Robert E., Jr., "The Industrial Revolution: Past and Future," Federal Reserve Bank of Minneapolis, Annual Report (2003) online edition
Mises, Ludwig E. 1949 Human Action 1998 reprint by the Mises Institute
Schumpeter, Jospeph A. 1912. The Theory of Economic Development 1982 reprint, Transaction Publishers
Schumpeter, Jospeph A. 1942. Capitalism, Socialism, and Democracy Harper Perennial
Weil, David N. 2008. Economic Growth. 2nd ed. Addison Wesley.

Paul Romer. Economic growth. The Concise Encyclopedia of Economics. 19 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Economic growth." Encyclopædia Britannica. 2007. Encyclopædia Britannica Online. 17 Kasım 2007. 16 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Does Economic Growth increase Living Standards? 22 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Beyond Classical and Keynesian Macroeconomic Policy.
Size of Government and Economic Growth 11 Ağustos 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Tarihi veriler - 1954'ten beri - ABD GSYİH büyüme oranı ile ABD federal fon oranlarının karşılaştırılması 27 Nisan 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Angus Maddison'ın Tarihi Veriserileri - Seriler 0'dan 2003 yılına kadar, hemen hemen tüm ülkeler için GSYİH, kişi başına GSYİH ve nüfus hakkındaki bilgileri içerir 28 Temmuz 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
OECD Ekonomik büyüme istatistikleri

Ekonomide ekonomik değer, bir mal veya hizmetin ekonomik aktöre sağladığı faydanın bir ölçüsüdür ve paranın değeri, bu tür bir faydayı güvence altına almak için finansal veya diğer kaynakların etkili bir şekilde kullanılıp kullanılmadığının değerlendirmesini temsil eder. Ekonomik değer genellikle para birimleriyle ölçülür ve bu nedenle yorum şu şekildedir: "Bir kişinin bir mal veya hizmet için ödemeye razı olduğu ve ödeyebileceği maksimum para miktarı nedir?" 
Paranın karşılığı genellikle "daha iyi" veya "paranın karşılığının en iyi değeri" gibi karşılaştırmalı terimlerle ifade edilir, ancak aynı zamanda bir anlaşmanın paranın karşılığını verip vermediği gibi mutlak terimlerle de ifade edilebilir.
Rakip ekonomik teori okulları arasında farklı değer teorileri vardır.
Ekonomik değer piyasa fiyatıyla aynı şey olmadığı gibi ekonomik değer de piyasa değeriyle aynı şey değildir. Bir tüketici bir malı satın almaya istekliyse, bu, müşterinin mala piyasa fiyatından daha yüksek bir değer verdiği anlamına gelir. Tüketiciye sağladığı değer ile piyasa fiyatı arasındaki farka "tüketici fazlası" denir. Gerçek değerin piyasa fiyatından oldukça yüksek olduğu durumları görmek kolaydır: içme suyu alımı buna bir örnektir.

Bir malın veya hizmetin ekonomik değeri, bu bilim dalının başlangıcından bu yana ekonomistlerin kafasını karıştırmıştır. İlk olarak, ekonomistler bir malın değerini yalnızca bir birey için tahmin etmeye ve bu tanımı takas edilebilecek malları da kapsayacak şekilde genişletmeye çalıştılar. Bu analizden kullanım değeri ve değişim değeri kavramları ortaya çıktı.
Değer, değişim mekanizması yoluyla fiyata bağlıdır. Bir iktisatçı bir alışverişi gözlemlediğinde iki önemli değer işlevi ortaya çıkar: alıcı ve satıcınınkiler. Alıcı, belirli bir miktar mal için ne kadar ödemeye hazır olduğunu açıkladığı gibi, satıcı da o maldan vazgeçmenin kendisine ne kadara mal olacağını açıklamaktadır.
Piyasa değeri hakkında ek bilgi, işlemlerin gerçekleşme hızıyla elde edilir ve gözlemcilere malın satın alınmasının zaman içinde ne kadar değer taşıdığını söyler.
Başka bir deyişle değer, arzu edilen bir nesnenin veya koşulun diğer nesne veya koşullara göre ne kadar değerli olduğudur. Ekonomik değerler, arzu edilen bir koşul veya maldan "ne kadar" vazgeçileceği veya başka bir arzu edilen koşul veya mal karşılığında vazgeçileceği olarak ifade edilir. Rakip ekonomik teori okulları arasında değer değerlendirmesi için farklı ölçümler vardır ve ölçümler bir değer teorisinin konusudur. Değer teorileri, çeşitli ekonomik teori ekolleri arasındaki farkların ve anlaşmazlıkların büyük bir bölümünü oluşturur.

Neoklasik ekonomi okullarında, bir malın ya da hizmetin değeri açık veya rekabetçi bir pazarda genellikle belirlenen fiyatı haricinde yok kabul edilmektedir. Bu temelde tam rekabetçi bir pazarda arza bağlı talep ile belirlenmektedir. Birçok neoklasik ekonomi teorisi, pazar rekabetçi olsun ya da olmasın bir malın değerini fiyatı ile eşdeğer tutmaktadır. Bu açıdan her şey bir mal olarak görülmekte ve eğer fiyatı belirleyecek bir pazar yoksa ortada ekonomik bir değer de olmamaktadır.

Ekonomik düşünce tarihi ilk çağdan günümüze kadar siyasi iktisat ve iktisat konusundaki  farklı düşünürlerle ve teorilerle ilgilenir. İktisadi düşünce tarihi farklı birçok İktisadi düşünce okullarını kapsar. Yunan düşünür Aristoteles para kazanma sanatını ve mülkiyetin devlet tarafından mı yoksa özel yoldan mı olması gerektiğini sorgulamıştır. Orta Çağ zamanlarında ise Thomas Aquinas ürünlerin adil bir fiyata satılmasının ahlaki bir zorunluluk olduğunu söylemiştir.
İngiliz düşünür Adam Smith'in tezi The Wealth of Nations (1776)'dan çoğu kez modern iktisadın temeli olarak bahsetmiştir. Adam Smith'in fikirlerinin büyük bir kısmının temelini özellikle 18. yüzyıldaki Fizyokratlardan edindiği fiziksel güç oluşturur. The Wealth of Nations kitabında Sanayi Devrimi zamanındaki büyük değişimlerin iktisat alanında olduğu görülür. Smith'den sonra Rev. Thomas Malthus, Jean-Baptiste Say, David Ricardo ve John Stuart Mill Klasik iktisatçılar olarak devam ettiler. Onlar toprak sahibi, kapitalist ve işçi sınıfına dahil olanların olanaklarını, millî gelir dağılımını ve bunların uluslararası ticarete ve nüfusa etkisini incelediler. Londra'da Karl Marx kapitalist sistemi, insanları sömürücü ve yabancılaştırıcı olarak tanımladı ve eleştirdi. 1870'lerde neoklasik iktisat girişimleri tavan noktasına ulaştı, matematiksel ve bilimsel tabanda kaideci politikaların üzerine çıktı.

Uluslararası ticareti serbestleştirme çabalarını bir bölümünü oluşturan uluslararası birleşme ya da diğer ifadesiyle uluslararası ekonomik entegrasyonların tanımı entegrasyon kavramı çerçevesinde yapılabilir. Ekonomik birleşme, birleşmeye giden ekonomilerde mal ve hizmet akımlarına serbesti sağlayıp, ticarete engel olan kısıtlamaları kaldırarak, bir ortak pazar yaratmak şeklinde tanımlamaktadır. Bugün için dünyadaki bölgesel ekonomik entegrasyonlara verilebilecek en önemli örnek; temelleri 1957 yılında atılan Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET)'dir.
Bir diğer önemli bölgesel ekonomik entegrasyon hareketi, üye ülkelerin arasındaki ticareti yeniden düzenleyerek yeni avantajlar elde etmek amacıyla ABD ve Kanada arasında 1992 yılında başlamış, 1994 yılında Meksika'yı da içine alarak Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması (NAFTA) adı altında faaliyete geçmiştir. Üçüncü bir ekonomik grup da Japonya ve çevresindeki Güneydoğu Asya ülkelerinin oluşturdukları ekonomik entegrasyon hareketidir. Söz konusu bu üç kutup, dünyadaki bölgeselleşme eğiliminin de odakları haline gelmiştir.

Ülkeler ekonomik bakımdan üretim kapasitelerini genişleterek verimliliği artırmak ve bunun neticesinde de toplumsal refah düzeyini yükseltmek amacıyla ekonomik entegrasyonlara girerler. Böylece ekonomik ve siyasal egemenliklerinden kısmî olarak vazgeçmeleri karşısında toplumsal refahı arttırıcı garantiler alabilirler. Ülkelerin bölge dışı bloklara karşı daha büyük bir rekabet gücüne sahip olarak, politik alanda daha etkili olmak istemeleri yani politik potansiyelin yükseltilmek istenmesi de bir nedendir. Ekonomik entegrasyonun bir diğer nedeni ise, bölgesel olarak bir arada yaşamak durumunda olan komşu ülkelerin birbirleri ile çatışmaları yerine güçlerini bir araya getirerek çıkar çatışmalarını önlemektir.

Ekonomik yapı ve teknolojinin değişmediği varsayımında, üretim faktörlerinin yeniden dağılımından doğacak etkilerle ilgilidir. Statik etkiler, ticaret yaratıcı ve ticaret saptırıcı olarak iki şekilde ortaya çıkar.

Ticaret yaratıcı etki; Entegrasyon dahilindeki ülkenin, ortaklık içindeki diğer bir ülkeden daha ucuza ithalat yapabilmesiyle ortaya çıkar.
Ticaret saptırıcı etki; Entegrasyon dışındaki ülkeden daha düşük maliyetle ithalat yapmak yerine, birlik üyesi bir ülkeden daha yüksek maliyetli ithalat yapma durumunda ortaya çıkar.

Rekabet artar. (Rekabet diğer taraftan kalkınma ve ileri teknoloji kullanımını teşvik eder.)
Pazarın genişlemesi sonucu ortaya çıkan ölçek ekonomilerinden faydalanma imkânı doğar.
Rekabet ve genişleyen pazarın yatırımcılar için cazip hale gelmesi sonucu yatırımların artması sağlanır.
Dışsal ekonomilerin oluşması (Genellikle kamu kesiminde, herhangi bir iktisadi birimin, üretim faaliyetleri sırasında, maliyeti içinde yer almayan ekonomik faaliyetin sonuçlarından yararlanmasıdır.)
Üretim faktörlerinin serbest dolaşımı sonucu kaynak etkinliği sağlanır. (Entegrasyon içinde emek ve sermaye gibi üretim faktörlerinin serbestçe dolaşması, ekonomide kaynakların daha etkin kullanılmasını sağlar).
Döviz tasarrufu yaratır.

İki ya da daha çok ülke arasında malların ve hizmetlerin serbest dolaşımındaki engeller olan gümrük tarifeleri ve miktar kısıtlamalarını kaldırmaktadır. Ancak bu aşamada anlaşmaya üye olmayan ülkelere karşı her ülke bağımsız tarifelerini uygulamaya devam etmektedir. Dolayısıyla ekonomik entegrasyonun bu türünde uyulması zorunlu tek bir dış tarife sistemi bulunmamaktadır. Serbest ticaret bölgesi aşamasında ülkelerin diğer ülkelere ortak gümrük tarifesi uygulamaması, ulaştırma masrafları aradaki farkı bertaraf etmemesi koşuluyla ithalatçıların tarifenin düşük olduğu ülkeden ithalat yapıp başka ülkeye satmalarına yol açar. Yani kâr elde etmeye çalışır. Bunun kontrolü için, serbest ticaret bölgesinde mallar bir taraftan bir tarafa giderken, menşei şehadetnamesi gerekir. Serbest ticaret bölgesine en iyi örneği Avrupa Serbest Ticaret Bölgesi (EFTA) oluşturmaktadır.

Gümrük birliği, serbest ticaret bölgesinin ileri safhasını ifade eder. Üye ülkeler kendi aralarında gümrük tarifelerini ve miktar kısıtlamalarını kaldırmanın yanı sıra üye ülkeler dışında kalanlara ortak dış tarife ya da diğer ifadesiyle ortak gümrük tarifesi (OGT) uygularlar. Birbirlerinden gümrük almama esasına dayanan bölgesel bir birlik olan gümrük birliği, serbest ticaret bölgesindeki koşullara ek olarak birliğe üye ülkelerin serbest dış ticaret politika izlemelerini sınırlandırmış olduğundan daha ileri bir aşamayı ifade etmektedir. Üretim faktörlerinin hareket serbestisi yoktur ama, özellikle sanayi mallarında ortak gümrük tarifesinin uygulanması ve her türlü kısıtlamanın kaldırılması sözkonusudur. Kısaca; gümrük birliğinde sanayi malları ticaretinde bütünleşme söz konusudur. Mal, işgücü, hizmet ve sermaye dolaşım serbestisinden sadece bir tanesi konu dahilindedir: Mal. Ama tarım ürünleri kapsam dışında olduğundan tam olarak malların serbest dolaşımı da denemez. Gümrük birliğinde aynı zamanda üçüncü ülkelere ortak bir ticaret politikası zorunlu olarak uygulanır ve kaçınılmaz olarak mevzuat uyumu sağlanır. Bu açıklama bütünleşme kavramı ile gümrük sistemlerinin birlikte düşünüldüğünü göstermektedir. Gümrük birliği ile üye ülkelerde katma değeri arttırıcı (trade creation) ve ticaret saptırıcı (trade diversion) etkiler ortaya çıkabilmektedir. Bu da refah azaltıcı bir sonuç ortaya koymaktadır. Böylece, gümrük birliği bütünleşme sürecinin ilk aşamasıdır ve bütünleşmenin statik etkileri ile ilgilenmektedir" denebilir. Gerçekten de gümrük birlikleri, gümrük indirimi ve üçüncü ülkelere ortak gümrük tarifesi uygulamakla yetindikleri takdirde, birlik bir süre sonra verimsizleşerek dağılma tehlikesi ile karşı karşıya kalır. Faydanın sürekli olabilmesi için birliğin "ekonomik bütünleşme" yolunda gelişmesi gerekecektir. Bu da, bütünleşme sürecinin dinamik etkiler doğurduğu sürece varlığını sürdürebileceği sonucunu ortaya çıkartmaktadır.
Türkiye ile AB arasında 1 Ocak 1996 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere bir Gümrük Birliği kurulmuştur.

Ekonomik entegrasyonlarda gümrük birliğinden sonraki aşama ortak pazardır. Ortak Pazar anlaşması üye ülkeler arasında iç ticarette tüm tarifeleri ve diğer kısıtlamaları kaldırırken, ortak dış tarifeler koyar ve üye ülkeler arasında emek ve sermaye ve bilgiyi içeren üretim faktörlerinin bölge içinde serbest dolaşımına olanak sağlar. Üretim faktörlerinin serbest dolaşımı bu bütünleşme şeklini öncekilerden ayırmaktadır. Avrupa Ekonomik Topluluğu, bu aşamaya da örnek olarak gösterilebilir. Yukarıdaki tartışmalar göstermektedir ki, bütünleşmenin dinamik etkisi; gümrük birliği oluşturmuş ülkeleri bu birlik kurallarına uymak için ek bazı faaliyetlere zorlamaktadır. Birliğe üye ülkeler aralarındaki emek, sermaye, girişimci gibi üretim faktörlerinin serbest hareketliliğini sağlayarak sınır engellerini kaldırır ve aralarındaki gümrük birliği ülkelerini de korurlar ise, ortak pazar oluşturmuş olurlar.
Ortak pazar, her bir üye ülkenin iç pazarından oluşmuş "genişletilmiş bir iç pazar"dır. İç pazarın temel prensipleri: Vergi politikalarının uyumu, iktisat politikalarının göreli uyumu, üretim faktörleri hareketliliğini sağlayarak sınır engellerinin kalkmasıdır. Sınırların kalkması ise üç anlamda ele alınmaktadır:

Fiziksel sınırların kalkması (kişiler, mallar için)
Teknik sınırların kalkması (normlar, hukuk prosedürleri, radyo-TV yayınları, sermaye hareketleri, hizmet dolaşımı),
Mali sınırların kalkması ve vergi uyumu.

Bu aşama iktisadi birleşme hareketlerinin en ileri aşamasıdır. İktisadi birlik ile; iç tarife engellerinin kaldırılması, ortak dış engellerin konması ve faktörlerin serbest dolaşımının yanı sıra birlik içinde ekonomik ve sosyal politikaların koordine edilip uyumlulaştırılması da sözkonusudur. İktisadi birlik aşamasında politikaların belirlenmesinde, üye ülke temsilcilerinden oluşan bir kurul karar organı durumundadır. Ancak uygulamayı her bir ulusal devlet kendisi yürütmektedir. Mal ve faktör piyasalarında sağlanacak bütünleşme, sadece gümrük engellerinin kaldırılması ya da sermaye ve emek dolaşımının serbestleştirilmesiyle gerçekleşmez. Üye ülkelerin ellerinde standartlardan vergilemeye, çeşitli teşviklere kadar uzanan, bu akımları engelleyici politika araçları kalmaktadır. Bu nedenle sözkonusu alanlarda bir uyuma gidilmesi; etkileri uluslararası düzeyde görülen çevre sorunları gibi konularda ortak politikaların izlenmesi, tek bir ülkenin çözemeyeceği büyük ölçekli teknoloji, bilimsel araştırmalar ve kaynakların harekete geçirilmesini gerektiren alanlarda ortak projelerde olduğu gibi uluslararası politikaların izlenmesi ve topluluk içinde rekabetçi yapıları bozan ve tekelleşmeyi ortaya çıkaran uygulamaları önlemeye dönük politikalarda işbirliğine gidilmesi olarak sıralanabilir.
Bu aşamaya verilebilecek örnek Maastricht Antlaşması'na uygun olarak 1 Ocak 1993 tarihinde adını Avrupa Birliği olarak değiştiren Avrupa Ekonomik Topluluğu'dur.

Ülkelerin para ve maliye politikalarını uyumlulaştırmaları, ekonomik olarak tek elden idare edilmelerine yol açacaktır. Ekonomik konularda birlikte hareket eden birlik, güvenlik ve savunma gibi konularda da birlikte hareket edecektir. Bu aşamayı bir önceki aşamadan ayıran yön, bu aşamada ulusal ekonomik bağımsızlığın büyük ölçüde kaldırılması ve bunun yerini bir uluslar üstü otoritenin almasıdır. Yukarıda açıklanan entegrasyon aşamalarını birbirlerinden kesin çizgilerle ayırmanın mümkün olmadığı; özellikle siyasi birlik aşaması ile iktisadi birlik aşaması arasındaki ayrımın belirsiz olduğu iddia edilmektedir. Birçok araştırmacı da siyasi birlik aşamasına değinmemeyi yeğlemekte; son aşamayı iktisadi birlik olarak belirtmektedir.
Bir bütünleşme sürecinin siyasal birlik aşamasına ulaşabilmesi için, ekonomik birlikte olduğu gibi bazı elverişli koşulların bulunması gerekmektedir. Bunlar, şu biçimde özetlenebilir:	

Ortak siyasal ve hukuksal değerler ile uygulamaların varlığı.
Kültürel göreli homojenite.
İşbirliğinin basit bir düzeyden başlatılması.
İleriye yönelik ortak bir amaç yoğunluğ

Ekonomik eşitsizlik, a) gelir eşitsizliği veya gelir dağılımı (insanlara ödenen toplam paranın onlar arasında nasıl dağıtıldığı), b) servet eşitsizliği veya servet dağılımı (İnsanların sahip olduğu toplam servetin sahipleri arasında nasıl dağıtıldığı) ve c) tüketim eşitsizliği (insanların harcadığı toplam paranın harcama yapanlar arasında nasıl dağıtıldığı) için kullanılan bir şemsiye terimdir. Bunların her biri iki veya daha çok ulus arasında, tek bir ulusda veya alt nüfuslar arasında ve içinde (örneğin az gelirli grupta, yüksek gelirli grupta ve bunlar arasında, bir yaş grubunda ve nesiller arası gruplarda, bir cinsiyet grubunda ve bunların arasında vb., bir veya birden çok ülkeden) ölçülebilir.
Gelir eşitsizliği ölçümleri gelir eşitsizliğini ölçmek için kullanılır; Gini katsayısı yaygın olarak kullanılan bir katsayıdır. Diğer bir ölçüm türü ise eşitsizliği hesaba katan istatistiksel bir bileşik endeks olan Eşitsizliğe Uyarlanmış İnsani Gelişme Endeksi'dir. Eşitlik, sonuç eşitliği ve fırsat eşitliği, eşitliğin önemli kavramlarıdır.
Ekonomik eşitsizlik; toplumlar, tarihsel dönemler, ekonomik yapılar ve ekonomik sistemler arasında değişiklikler gösterir. Bu eşitsizlik, gelirin ya da servetin herhangi bir periyottaki yatay seyri ve gelir ya da servetin uzun süreler içerisindeki değişimi anlamını taşır.
Bazı çalışmalar, ekonomik eşitsizliğin toplumsal bir sorun olduğunu ortaya koymuştur Örneğin yüksek değerdeki eşitsizlik yıkıcı olabilir çünkü bu eşitsizlik uzun vadeli büyümeye engel olur. Yüksek değerdeki gelir eşitliği de aynı şekilde yıkıcıdır çünkü verimliliği azaltır, risk alma ve servet edinme isteğini köreltir.

Ekonomistler, ekonomik dağılımı ölçerken genellikle üç kıstası dikkate alır: servet, gelir ve tüketim. Profesyonel bir uzmanın, öğrencilik döneminde az serveti ve az geliri olabilir ve kariyer sürecinde az serveti ve yüksek geliri, kariyer sonrasında ise çok serveti ve az geliri olur. İnsanların tercihleri kazançlarını hemen tüketmeyi ya da tüketimi geleceğe saklama alternatifini belirler. Bu ayrım ekonomi seviyesinde ayrıca önemlidir:

Bazı ülkelerin yüksek gelir eşitsizliği ve buna kıyasla az servet eşitsizliği vardır, örneğin Japonya ve İtalya
Bazı ülkelerin nispeten az gelir eşitsizliği ancak buna kıyasla yüksek derecede servet eşitsizliği vardır, örneğin İsveç ve Danimarka

1820'de dünya nüfusunun en üstteki yüzde 20'si ile en alttaki yüzde 20'sinin geliri arasındaki oran üçe birdi. 1991'de bu oran bire seksen altıydı. Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü'nün (OECD) 2011 yılında yaptığı "Bölünmüşüz: Eşitsizlik Neden Yükseliyor" başlıklı bir araştırma, OECD ülkelerindeki ekonomik eşitsizliği araştırarak bu artan eşitsizliğin nedenlerini açıklamaya çalıştı; aşağıdaki faktörlerin rol oynadığı sonucuna vardı:

Hanehalkı yapısındaki değişiklikler önemli rol oynayabilir. OECD ülkelerindeki tek reisli hane halkı oranı 1980'lerin sonlarında ortalama %15'ten 2000'lerin ortalarında %20'ye yükseldi ve bu da eşitsizliğin artmasına neden oldu.
Sınıflandırıcı eşleşme insanların benzer geçmişli insanlarla evlenmesi olgusunu ifade eder. Örneğin doktorlar hemşireler yerine başka doktorlarla evlenir. OECD, her iki partnerin de çalıştığı çiftlerin yüzde 40'ının aynı ya da komşu gelir dilimlerine ait olduğunu ortaya çıkardı; bu oran 20 yıl önce yüzde 33'tü.
En alt yüzdelik dilimlerde çalışılan saat sayısı azaldı.
Eşitsizliğin artmasının ana nedeni, beceri talebi ve arzı arasındaki fark gibi görünmektedir.
Çalışma ekonomik eşitsizliğin düzeyi hakkında şu sonuçlara varmıştır:

OECD ülkelerinde gelir eşitsizliği son yarım yüzyılın en yüksek seviyesindedir. En alt %10 ile en üst %10 arasındaki oran 25 yılda 1:7'den 1:9'a çıktı.
OECD ülkeleri genelinde eşitsizlik seviyelerinin ortak ve daha yüksek bir ortalama seviyeye doğru yakınlaşmasına dair geçici işaretler mevcuttur.
Çok az istisna dışında (Fransa, Japonya ve İspanya), en iyi maaşı alan %10'luk kesimin ücretleri, en düşük maaşlı %10'luk kesime göre arttı.
2011 yılında yapılan bir OECD araştırması, Arjantin, Brezilya, Çin, Hindistan, Endonezya, Rusya ve Güney Afrika'daki ekonomik eşitsizliği araştırdı. Bu ülkelerdeki temel eşitsizlik kaynaklarının arasında, "büyük, kalıcı kayıt dışı ekonomi, yaygın bölgesel ayrımlar (örneğin kentsel-kırsal), eğitime erişimdeki boşluklar ve kadınlar için istihdam ve kariyer ilerlemesinin önündeki engeller" olduğu sonucuna varılmıştır.

Birleşmiş Milletler Üniversitesi'ndeki Dünya Kalkınma Ekonomisi Araştırma Enstitüsü tarafından yapılan bir araştırma, 2000 yılında yetişkinlerin en zengin %1'inin tek başına küresel varlıkların %40'ına sahip olduğunu bildirdi. Dünyadaki en zengin üç kişi en yoksul 48 ülkenin toplamından daha fazla finansal varlığa sahiptir. "10 milyon dolarlık milyonerlerin" toplam serveti 2008'de yaklaşık 41 trilyon dolara çıktı.
Oxfam'ın 2021 küresel eşitsizlik raporunda COVID-19 salgınının ekonomik eşitsizliği önemli ölçüde artırdığı belirtildi; dünyanın dört bir yanındaki en zengin insanlar salgından en az etkilenenler oldu ve servetleri en hızlı şekilde toparlandı, milyarderlerin servetleri 3,9 trilyon dolar artarken, aynı zamanda günde 5,50 dolardan az parayla yaşayan insanların sayısı muhtemelen 500 milyon arttı. Ekonomist Joseph Stiglitz'e göre, salgının "en önemli sonucu" Amerika Birleşik Devletleri'nde ve gelişmiş ve gelişmekte olan dünya arasında artan ekonomik eşitsizlik olacaktır. 2024 Oxfam raporu, yaklaşık beş milyar insanın daha fakirleşirken aynı zamanda en zengin beş kişinin servetlerinin iki katına çıkmasıyla eşitsizlikte önemli bir artış buldu. Raporda, mevcut eğilimlerin on yıl içinde dünyanın ilk trilyonerinin önünü açtığı ve küresel yoksulluğun ortadan kaldırılmasının 229 yıl ertelendiği konusunda uyarmaktadır.

PolitiFact'e göre, en zengin 400 Amerikalı "tüm Amerikalıların yarısından daha fazla servete sahiptir." The New York Times'ın 22 Temmuz 2014 tarihli haberine göre, "Amerika Birleşik Devletleri'ndeki en zengin yüzde 1 artık en alttaki yüzde 90'dan daha fazla servete sahip". Miras alınan servet, zengin olan birçok Amerikalının neden "önemli bir başlangıç avantajına" sahip olduğunu açıklamaya yardımcı olabilir. IPS'in 2017 tarihli bir raporunda, Jeff Bezos, Bill Gates ve Warren Buffett adlı üç kişinin, nüfusun alt yarısı veya 160 milyon kişi kadar servete sahip olduğu ve zenginler ile fakirler arasındaki büyüyen uçurumun bir "ahlaki kriz" yarattığı belirtilirken, "bir asır önceki ilk Yaldızlı Çağdan beri bu kadar aşırı yoğun zenginlik ve güç seviyelerine tanık olmadık" denildi. 2016'da, dünyanın milyarderleri toplam küresel servetlerini rekor seviye olan 6 trilyon dolara çıkardı. 2017'de toplam servetlerini 8,9 trilyona çıkardılar. 2018'de, ABD'deki gelir eşitsizliği, Nüfus Sayımı Bürosu tarafından kaydedilen en yüksek seviyeye ulaştı.

Toplumlardaki ekonomik eşitsizliğin, hem küresel pazar işlevleri (ticaret, kalkınma ve düzenleme gibi) hem de sosyal faktörler (cinsiyet, ırk ve eğitim dahil) dahil olmak üzere çeşitli nedenleri vardır. En azından OECD ülkeleri içinde genel gelir eşitsizliğindeki artış, çoğunlukla ücretler ve maaşlardaki eşitsizliğin artmasından kaynaklanmaktadır.

Jamie Galbraith geniş finans sektörüne sahip ülkelerde ekonomik eşitsizliğin daha yüksek olduğunu ve finans sektörü hacmi ile eşitsizlik arasındaki bağlantının tesadüf olmadığını savunur.

Ekonomist Thomas Piketty, sermayenin getiri oranının (r) ekonominin büyüme oranından (g) daha yüksek olduğu durumlarda, genişleyen ekonomik eşitsizliğin kaçınılmaz bir serbest piyasa kapitalizm olayı olduğunu savunur. 2016 yılında yayınlanan bir IMF raporuna göre, neoliberalizmin kırk yıllık dönemi incelendikten sonra, özelleştirme, kamu harcamalarında kesintiler ve deregülasyon gibi bazı neoliberal politikaların "eşitsizliğin artmasına" yol açtığı ve küresel olarak ekonomik büyümeyi engellediği konusunda uyarıda bulunulmuştu.

Modern piyasa ekonomilerinde, eğer rekabet kusurluysa; bilginin eşit olmayan şekilde dağıtılması; eğitim ve beceri edinme fırsatlarının eşit olmaması; piyasa başarısızlığı ile sonuçlanır. Bu tür kusurlu koşulların çoğu hemen hemen her pazarda mevcuttur. Joseph Stiglitz'e göre bu, hükümetin bu tür piyasa başarısızlıklarını düzeltme konusunda çok büyük bir potansiyel rolü olduğu anlamına gelir.
Amerika Birleşik Devletleri'nde, otomobil tamircisi, kasiyer, doktor ve yazılım mühendisi gibi gelir ve eğitim düzeylerindeki mesleklerde gerçek ücretler son 40 yılda sabit kaldı. Bununla birlikte, hisse senedi sahipliği daha yüksek gelir ve eğitim düzeylerine fayda sağlar, bu da farklı yatırım gelirlerine yol açar.

Bir diğer neden ise gelirin vergilendirildiği oran ve vergi sisteminin artan oranlı olmasıdır. Artan oranlı vergi, vergi oranının vergiye tabi taban miktarı arttıkça arttığı bir vergidir. Artan oranlı vergi sisteminde, en yüksek vergi oranının seviyesi, vergi rejimindeki değişiklik sonucu gelir değişmediği takdirde, genellikle toplumdaki eşitsizlik seviyesi üzerinde doğrudan bir etkiye sahip olacak, onu artıracak veya azaltacaktır. Ek olarak, sosyal harcamalara uygulanan daha dik kademeli vergilendirme, gelirin genel olarak daha eşit bir şekilde dağılmasıyla sonuçlanabilir. ABD'deki Kazanılmış Gelir Vergisi Kredisi gibi vergi kredileri de gelir eşitsizliğini azaltabilir.  Vergilendirmeden önce bir gelir dağılımı için Gini endeksi ile vergilendirmeden sonra Gini katsayısı arasındaki fark, bu tür vergilendirmenin etkilerine ilişkin bir göstergedir.

Eşitsizliğin oluşmasında önemli bir faktör, bireylerin eğitime erişimindeki çeşitliliktir. Eğitim, özellikle işçilere olan talebin yüksek olduğu alanda, bu eğitimi olanlar için yüksek ücretler yaratır. Ancak, eğitimdeki artışlar önce büyümeyi ve gelir eşitsizliğini artırır ve sonra azaltır. Sonuç olarak, eğitim almaya gücü yetmeyen veya isteğe bağlı eğitim almamayı seçenler genellikle daha az ücret alır. Bunun gerekçesi, eğitim eksikliğinin doğrudan daha az gelirlere ve dolayısıyla daha düşük toplam tasarruf ve yatırıma yol açmasıdır. Tersine, kaliteli eğit

Ekonomik gösterge, bir ekonomik faaliyet hakkında istatistik'tir. Ekonomik göstergeler, ekonomik performansın ve gelecekteki performans tahmin analizine olanak sağlar. Ekonomik göstergelerin kullanıldığı uygulamalardan birisi İş döngüsü çalışmalarıdır. Ekonomik göstergeler çeşitli endeksleri, kazanç raporlarını ve ekonomik özetleri kapsar: örneğin işsizlik oranı, işten ayrılma oranı, konut başlangıçları, tüketici fiyat endeksi (enflasyon), Ters verim eğrisi, tüketici kaldıraç oranı, sanayi üretimi, iflaslar, gayri safi yurt içi hasıla, internet erişimi, perakende satışlar, fiyat endeksi ve para arzı değişiklikleri vb.
Amerika Birleşik Devletlerindeki iş döngü tarihleme komitesi özel bir Ulusal Ekonomik Araştırma Bürosu'dur. Çalışma İstatistikleri Bürosu, çalışma ekonomisi ve istatistikleri alanında ABD hükûmetinin başlıca bilgi aldığı kurumudur. Diğer ekonomik gösterge üreticileri ise Amerika Birleşik Devletleri Sayım Bürosu ve Amerika Birleşik Devletleri Ekonomik Analiz Bürosu‘dur.

Ekonomik göstergeler iş çevrimi ile ilgili olağan zamanlamalarına göre üç kategoriye ayrılabilir: öncü göstergeler, gecikmeli göstergeler ve çakışan göstergeler.

Öncü göstergeler, her zaman olmasa da genellikle ekonominin tamamı değişmeden önce değişen göstergelerdir. Bu nedenle, ekonominin kısa vadeli tahmin edicileri olarak faydalıdırlar. Öncü göstergeler arasında tüketici beklentileri endeksi, inşaat ruhsat izinleri ve para arzı yer alır. Konferans Kurulu, ABD ekonomisinde altı ila dokuz ay sonraki faaliyeti tahmini için tasarlanmış on göstergeden oluşan bileşik bir Öncü Ekonomik Endeks yayınlar.
Konferans Kurulunun Öncü Ekonomik Göstergeler Endeksinin Bileşenleri şunlardır:

Ortalama haftalık saat (üretim) — Mevcut çalışanların çalışma saatlerinde yapılan ayarlamalar genellikle yeni işe alımlar veya işten çıkarmalar öncesinde yapılır, bu nedenle haftalık ortalama saat ölçüsü işsizlikteki değişiklikler için öncü bir göstergedir.
işsizlik sigortası için haftalık ortalama ilk işsizlik başvuruları — CB bu bileşenin değerini pozitiften negatife çevirir çünkü pozitif bir okuma iş kaybını gösterir. İlk işsizlik başvuru verileri, iş koşullarına diğer işsizlik ölçütlerinden daha duyarlıdır ve bu nedenle Amerika Birleşik Devletleri Çalışma Bakanlığı tarafından yayınlanan aylık işsizlik verilerini yönlendirir.
Üreticilerin tüketim malları/malzemeleri için yeni siparişleri — Tüketim malları ve malzemeleri için yeni siparişlerdeki artış genellikle fiili üretimde olumlu değişiklikler anlamına geldiğinden, bu bileşen bir öncü gösterge olarak kabul edilir. Yeni siparişler envanteri azaltır ve gelecekteki gelirin habercisi olan doldurulmamış siparişlere katkı yapar.
Satıcı performansı (daha yavaş teslimatlar difüzyon endeksi) — Bu bileşen, siparişlerin endüstriyel şirketlere teslimi için geçen süreyi ölçer. Satıcı performansı, iş döngüsüne öncülük eder çünkü teslimat süresindeki artış, imalat malzemelerine yönelik artan talebi gösterebilir. Satıcı performansı, Ulusal Satın Alma Yöneticileri Birliği'nin (NAPM) aylık bir anketiyle ölçülür. Bu difüzyon endeksi, yanıt verenlerin yarısının değişiklik olmadığını ve tüm yanıtlayanların teslimatın daha yavaş olduğu bildirimini ölçer.
Üreticilerin savunma dışı sermaye malları için yeni siparişleri — Yukarıda belirtildiği gibi, yeni siparişler iş döngüsüne öncülük eder çünkü siparişlerdeki artışlar genellikle fiili üretimde ve belki de artan talepte olumlu değişiklikler anlamına gelir. Bu önlem, üreticinin tüketim malları/malzemeleri bileşeni (#3) için yeni siparişlerinin karşılığıdır.
Yeni özel konut birimleri için yapı ruhsatları.
500 adi hisse senedinin hisse senedi fiyatları — Hisse senedi fiyatlarındaki değişimler, yatırımcıların ekonominin geleceğine ve faiz oranlarına ilişkin beklentilerini yansıttığından, hisse senedi piyasası getirileri öncü gösterge kabul edilir. .
Para Arzı (M2) — Para arzı vadesiz mevduatları, seyahat çeklerini, tasarruf mevduatlarını, para birimini, para piyasası hesaplarını ve küçük- nominal değerli vadeli mevduatları ölçer. Burada M2, federal hükûmet tarafından GSYİH raporunda yayınlanan deflatör aracılığıyla enflasyona göre ayarlanır. Hesap mevduatına katkı yapan bir faktör olan banka kredileri, genellikle enflasyonun para arzından daha hızlı artması durumunda azalır ve bu da ekonomik genişlemeyi daha zorlaştırabilir. Böylece vadesiz mevduattaki bir artış, enflasyonun yükseleceği beklentisini gösterecek ve bu ise banka kredilerinin azalmasına ve tasarrufların artmasına neden olacaktır.
Faiz oranı farkı (10 yıllık Hazine - Federal Fon hedefi) — Faiz oranı farkına genellikle verim eğrisi denilir ve kısa, orta ve uzun vadeli faiz oranlarını kasteder. Verim eğrisindeki değişiklikler, ekonomik döngüdeki gerilemelerin en doğru tahmin edicileri olmuştur. Bu, özellikle eğri tersine döndüğünde, yani uzun vadeli getirilerin kısa oranlardan daha düşük olması beklendiğinde doğrudur.
Tüketici beklentileri endeksi — Öncü göstergelerin yalnızca beklentilere dayanan tek bileşenidir. Bu bileşen iş döngüsüne öncülük eder çünkü tüketici beklentileri gelecekteki tüketici harcamalarını veya sıkılaştırmayı gösterebilir. Bu bileşen için veriler Michigan Üniversitesi'nin Anket Araştırma Merkezi'nden gelir ve ayda bir kez yayınlanır.

Gecikmeli göstergeler, genellikle ekonominin tamamı değiştikten sonra değişen göstergelerdir. Tipik olarak gecikme, bir yılın birkaç çeyreğidir. İşsizlik oranı gecikmeli bir göstergedir: İstihdam, genel ekonomideki bir toparlanmanın ardından iki veya üç çeyrek artma eğilimindedir. Bir performans ölçüm sisteminde, bir işletmenin elde ettiği kar, tarihsel bir performansı yansıttığı için gecikmeli bir göstergedir; benzer şekilde artan müşteri memnuniyeti geçmişte gerçekleştirilen girişimlerin sonucudur.
Gecikmeli Göstergeler Endeksi, endeksin değerini yedi bileşenden belirleyen bir sivil toplum kuruluşu olan “Konferans Kurulu“ tarafından aylık olarak yayınlanır.
Endeks, genel ekonomideki değişiklikleri “takip etme” eğilimindedir.
Konferans Kurulu endeksindeki bileşenler şunlardır:

işsizlik ortalama süresi (ters çevrilmiş)
Olağanüstü ticari ve sanayi kredilerin değeri
Hizmetler için Tüketici Fiyat Endeksi'ndeki değişiklik
Çıktı birimi başına işçilik maliyetindeki değişim
İmalat ve ticaret stoklarının satışlara oranı
Tüketici kredisinin kişisel gelire oranı
Bankalar tarafından tahsil edilen ortalama ana faiz oranı

Çakışan göstergeler yaklaşık olarak tüm ekonomi ile aynı anda değişir ve böylece ekonominin mevcut durumu hakkında bilgi verir. Gayri Safi Yurtiçi Hasıla, sanayi üretimi, kişisel gelir ve perakende satışlar gibi birçok çakışan ekonomik gösterge vardır. Olaydan sonra, iş döngüsündeki iniş ve çıkışların tarihlerini belirlemek için tesadüf indeksi kullanılabilir.
Çakışan Ekonomik Göstergeler Dizinini oluşturan dört ekonomik istatistik vardır:

Tarım dışı bordrolu çalışan sayısı
Kişisel gelirsiz transfer ödemeleri
Sanayi üretimi
İmalat ve ticari satışlar
Philadelphia Federal Rezervi, eyalet düzeyindeki 4 değişkene dayalı olarak eyalet düzeyinde çakışan endeksler üretir:

Tarım dışı bordrolu istihdam
Üretimde çalışılan ortalama saat
İşsizlik oranı
Ücret ve maaş ödemeleri tüketici fiyat endeksine göre azaltılmıştır (ABD şehir ortalaması)

Genel ekonominin yönüne göre bir ekonomik göstergenin yönünü tanımlayan üç terim de vardır:

Döngüsel göstergeler
genel ekonomi ile aynı yönde hareket eder: ekonomi iyi giderken artar; kötü gittiğinde azalır. Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYİH) döngüsel bir göstergedir.
Döngüsel karşıtı göstergeler
genel ekonomiye ters yönde hareket eder. işsizlik oranı ve ücret payı konjonktür karşıtıdır: kısa vadede ekonomi kötüye gittiğinde yükselirler.
döngüsel olmayan göstergeler
iş çevrimiyle çok az veya hiç ilişkisi olmayan göstergelerdir: genel ekonomi iyi giderken yükselebilir veya düşebilir ve iyi gitmediğinde yükselebilir veya düşebilir.

Yerel yönetimlerin genellikle gelecekteki vergi gelirlerini tahmin etmesi gerekir. Örneğin San Francisco şehri, Craigslist'teki tek yatak odalı bir dairenin fiyatını, hafta sonu metroya binen yolcu sayılarını, kapalı otopark kullanımını ve şehrin havaalanındaki yolcu inişleriyle ilgili aylık raporları kullanır.

Big Mac Endeksi
Tüketici Güven Endeksi
Tüketici fiyat endeksi
Gayri safi yurt içi hasıla
Enflasyon
Ruj endeksi

OECD Economic Indicators 6 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Economic Indicators Mobile App 15 Eylül 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
U.S. Bureau of Labor Statistics 25 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Conference Board - Economic Indicators 25 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
FED101 - Economic Indicators
International Conference on Indicators and Survey Methodology 22 Haziran 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Economic Indicators 17 Haziran 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Monthly analysis from American Institute for Economic Research (AIER)
U.S. Economic Indicators
United States Economic Indicators (current and historical, open data) (quandl.com)
GPO Economic Indicators 9 Aralık 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ekonomik güç, diğer adıyla iktisadi güç ülkelerin, işletmelerin veya bireylerin yaşam standartlarını iyileştirme kabiliyetini ifade eder. Kendilerine fayda sağlayacak kararları kendi başlarına alma kabiliyetlerini artırır.Uluslararası ilişkiler akademisyenleri de bir ülkenin ekonomik gücüne, uluslararası ilişkilerdeki gücünü etkileyen bir faktör olarak atıfta bulunurlar.
Ekonomistler güç kelimesini içeren çeşitli kavramlar kullanırlar:

Piyasa gücü, bir firmanın bir mal veya hizmetin piyasa fiyatını marjinal maliyetin üzerinde karlı bir şekilde yükseltme yeteneğidir.
Tekel gücü, piyasa gücünün güçlü bir biçimidir - fiyatları veya ücretleri tek taraflı olarak belirleme yeteneği. Bu, arz ve talebin fiyatları belirlediği tam rekabetçi bir piyasadaki durumun tam tersidir.
Satın alma gücü, yani herhangi bir miktarda paranın mal ve hizmet satın alma kabiliyeti. Daha fazla varlığa ya da daha doğru bir ifadeyle net değere sahip olanlar bu tür bir güce daha fazla sahiptir. Kişinin varlıklarının likiditesi ne kadar büyükse, satın alma gücü de o kadar büyüktür. Satın alma gücü paritesi, döviz kuru değerlemelerini, belirli bir para birimi karşılığında satın alınabilecek gerçek mal veya hizmetleri yansıtacak şekilde ayarlamanın bir yoludur.
Şirket gücü, şirketlerin ve büyük ticari çıkar gruplarının, düzenleyici kurumların politikaları ve siyasi kampanyaları etkilemek de dahil olmak üzere hükûmet politikası üzerinde güç ve etkiye sahip olduğu kurumsal kapitalizmin dönüm noktası.
Pazarlık gücü, yani bir pazarlık oyununda oyuncuların bir şey için (bir ödül, bir pasta veya kaynaklara erişim) kural paylaşımı olan sonucu etkileme yeteneği Bilgi, pazarlık gücüne katkıda bulunan bir unsurdur. İki temsilcinin bir sözleşmeye girmesi durumunda, eğer bir temsilci kendi anlaşmasının diğer şüphelilerden önemli ölçüde daha iyi ya da daha kötü sonuçlanacağını biliyorsa, o zaman bir tür bilgisel ekonomik güç kullanmaktadır (bkz. bilgi asimetrisi).
Yönetsel güç, yani yöneticilerin çalışanlarını yönetmeliklere, işyeri kurallarına uymadıkları veya tatmin edici raporlar vermedikleri için işten çıkarma veya diğer cezalarla tehdit etme yeteneğidir. Bu, özellikle işsizliğin varlığı ve işçilerin ücret karşılığı çalışmadan hayatta kalmak için yeterli varlığa sahip olmaması nedeniyle iş kaybının bir maliyeti varsa mevcuttur.
İşçi gücü, yani işçilerin tatmin edici çalışma koşulları sağlamadıkları için yöneticilerini iş bırakmaya zorlayıp, taviz elde etme kabiliyetidir. Bu, özellikle düşük işsizlik, işe alma maliyetleri veya eğitim maliyetleri nedeniyle işe almanın önemli bir maliyeti varsa mevcuttur.
Sınıf gücü, Marksist politik ekonomide, kapitalizmde toplumdaki bir azınlığın (kapitalistler) üretim araçlarını kontrol ettiği ve dolayısıyla çoğunluğu (işçileri) sömürebildiği bir durumu ifade eder.

Vatiero M. (2009), Understanding Power. A 'Law and Economics' Approach, VDM Verlag. 978-3-639-20265-6.

Ekonomik kalkınma, bir ülkenin ekonomik, siyasi ve sosyal refahının geliştiği süreçtir.
Bir ülkenin ekonomik kalkınması nüfusun yaşam düzeyi, ekonominin rekabet yeteneği, ülkenin gayri safi yurt içi hasılası, kişi başına düşen millî gelir ve ekonomik özgürlüğün olumlu yönde değişmesi ile tanımlanan bir süreçtir.
Ekonominin gelişmenin temel dinamiği insan sermayesi ve yarattığı yeniliklerdir. İnsan sermayesi insanların eğitim, sağlık, bilim, çalışma koşullarına ve yaşam kalitesinin artırılmasına yapılan harcamaları öngörür.

Ekonomik kalkınmanın kesin tanımına itiraz edildi: 20. yüzyıldaki iktisatçılar kalkınmayı esasen ekonomik büyüme açısından görürken, sosyologlar onun yerine daha geniş değişim ve modernleşme süreçlerini vurguladılar. Kalkınma ve kentsel çalışmalar uzmanı Karl Seidman, ekonomik kalkınmayı "bir topluluk veya bölge için gelişmiş ve geniş çapta paylaşılan ekonomik refah ve yaşam kalitesi oluşturmak için fiziksel, insani, finansal ve sosyal varlıklar yaratma ve kullanma süreci" olarak özetler.
Daphne Greenwood ve Richard Holt, "toplumdaki bireyler için genel hayat standardında geniş tabanlı ve sürdürülebilir artışın" olduğu ekonomik kalkınmayı, kişi başına düşen gelir gibi büyüme ölçütlerinin hayat kalitesindeki gelişmelerle zorunlu olarak ilişkili olmadığı ekonomik büyümeden temelinde ayırır.
Ekonomik kalkınma daha geniş bir kavramdır ve niteliksel boyutları vardır. Ekonomik gelişme, ekonomik büyüme artı insanların refahını belirleyen belirli önemli değişkenlerde (örneğin sağlık, eğitim) ilerici değişiklikleri ifade eder.
Iowa Üniversitesi'nin Uluslararası Finans ve Kalkınma Merkezi şunu belirtir:

 'Ekonomik kalkınma', uygulayıcıların, ekonomistlerin, politikacıların ve diğerlerinin 20. yüzyılda sıklıkla kullandığı bir terimdir. Ancak, kavram Batı'da yüzyıllardır varlığını sürdürmektedir. Modernleşme, Batılılaşma ve özellikle Sanayileşme, insanların ekonomik kalkınmayı tartışırken kullandıkları diğer terimlerdir. Ekonomik gelişmenin çevre ile doğrudan ilişkisi vardır.

Kavramın kökeni belirsiz olsa da, bazı akademisyenler gelişimin kapitalizmin evrimi ve feodalizmin ölümüyle yakından bağlantılı olduğunu iddia eder. Diğerleri onu sömürge sonrası duruma bağlar.
Mansell ve Wehn de ekonomik kalkınmanın, II. Dünya Savaşı'ndan beri uygulayıcı olmayanlar tarafından ekonomik büyümeyi içerecek yani kişi başına düşen gelirdeki artışlar ve sanayileşmiş ülkeler ile eşdeğer bir yaşam standardına ulaşılması şekilde anlaşıldığını ifade eder. Ekonomik gelişme, bir ekonominin belirli bir andaki durumunu belgeleyen statik bir teori olarak da düşünülebilir. Schumpeter ve Backhaus'a (2003) göre, ekonomik teoride belgelenen bu denge durumundaki değişikliklere ancak dışarıdan gelen müdahaleci faktörler neden olabilir.

Ekonomik kalkınma, savaş sonrası ABD tarafından başlatılan yeniden yapılanma döneminden kaynaklandı. 1949'da açılış konuşması sırasında Başkan Harry Truman gelişmemiş alanların gelişimini batı için bir öncelik olarak tanımladı:

“Dünyadaki insanların yarısından fazlası sefalete yaklaşan koşullarda yaşıyor. Yiyecekleri yetersiz, hastalığın kurbanları. Ekonomik yaşamları yalın ve durgundur. Yoksullukları hem onlara hem de daha müreffeh alanlara yönelik bir engel ve tehdittir. Tarihte ilk kez insanlık, bu insanların acılarını dindirmek için gerekli bilgi ve beceriye sahiptir ... Barışsever insanlara, onları gerçekleştirmelerine yardımcı olmak için teknik bilgi depomuzun faydalarını sağlamamız gerektiğine inanıyorum. onların daha iyi bir yaşam beklentileri… Öngördüğümüz, demokratik adil ticaret kavramlarına dayanan bir kalkınma programı ... Daha fazla üretim, refah ve barışın anahtarıdır. Ve daha fazla üretimin anahtarı, modem bilimsel ve teknik bilginin daha geniş ve daha güçlü bir uygulamasıdır.

Bir ülkenin kalkınması farklı kavramlarla ilişkilendirilmiştir ama genellikle daha çok üretkenlikle ekonomik büyümeyi, vatandaşlarının tercihlerini olabildiğince doğru şekilde temsil eden siyasi sistemleri, hakların tüm sosyal gruplara yayılmasını ve bunları elde etme fırsatlarını, teknik ve lojistik açıdan daha karmaşık görevleri (yani vergileri artırmak ve kamu hizmetlerini sunmak) yerine getirebilen kurum ve kuruluşların uygun işlevselliğini sağlamayı kapsar. Bu süreçler, Devletin ekonomisini, yönetimini, toplumunu ve kamu yönetimini yönetme yeteneklerini tanımlar. Genellikle ekonomik kalkınma politikaları bu konulardaki sorunları çözmeye çalışır.
Bunu göz önünde bulundurarak, ekonomik gelişme genelde belirli ekonomik kalkınma programlarının sonuçlarından ziyade ekonomik kalkınmanın nedenleri olabilen göstergelerdeki (okuryazarlık oranları, ortalama yaşam süresi ve yoksulluk oranları) gelişmelerle ilişkilendirilir. Örneğin sağlık ve eğitimdeki gelişmeler ekonomik büyüme ile yakından ilişkilidir ama ekonomik gelişme ile olan nedensellik pek net olmayabilir. Her halükarda, belirli ekonomik kalkınma programlarının birçok sorunu bir kerede çözebileceğini beklememek önemlidir çünkü bu onlar için ulaşılması pek mümkün olmayan aşılamaz hedefler belirleyecektir. Herhangi bir kalkınma politikası, Prittchet, Woolcock ve Andrews'un "erken yük taşıma" dediği durumun kurbanı olmaktan kaçınmak için sınırlı hedefler ve kademeli bir yaklaşım belirlemelidir.
Çoğu zaman belirli ülkelerin ekonomik kalkınma hedeflerine ulaşılamaz çünkü bu ülkeler Devletin bunu yapacak kapasitesinden yoksundur. Örneğin, bir ulusun güvenlik ve emniyet veya temel hizmet sunumu gibi temel işlevleri yerine getirme kapasitesi azsa, bir serbest ticaret bölgesini (özel ekonomik bölgeler) teşvik etmek veya savunmasız nüfuslara aşı dağıtmak isteyen bir programın hedeflerine ulaşması pek olası değildir. Bu, çok sayıda uluslararası kuruluş, yardım programı ve hatta başka yerlerden 'en iyi uygulamaları' aynen çok az başarı ile başka yerlerden karbon kopya şeklinde gerçekleştirmeye çalışan katılımcı hükûmetler tarafından göz ardı edilen bir şey olmuştur. Bu eşbiçimli taklit - başka yerlerde başarılı olan ancak kurumsal işlev bozukluğunu kendi ülkesinde çözmeden yalnızca gizleyen örgütsel biçimleri benimsemek - ülkelerin kalkınma hedeflerinde ilerlemediği "yetenek tuzaklarına" saplanmasına katkıda bulunabilir. Bunun bir örneği, dış yardım ve ülkelerin kalkınmasına yardım etmedeki başarı oranına yönelik bazı eleştirilerde görülebilir.
Dış yardım bağışlarının başına gelebilecek teşvik uyumluluğu sorunlarının ötesinde - dış yardım veren ülkelerin, ekonomik büyümenin çok az sonucu olan ülkelere vermeye devam etmesih, ama bağış yapan ülkelerin jeopolitik çıkarları ve gündemleriyle uyumlu yozlaşmış liderler ile – önemli miktarda devlet gelirinin dış yardım yoluyla alınmasıyla ilgili mali kırılganlık sorunları vardır. Bu kaynaktan önemli miktarda gelir elde edebilen hükûmetler, bu kaynakları meşru bir şekilde kullanma konusunda daha az baskıya sahip olduklarından vatandaşlarına karşı daha az sorumludurlar (daha özerktirler). Tıpkı petrol gibi bol miktarda doğal kaynaklı ülkeler için belgelendiği gibi, hükûmet bütçesi düzenli vergiler yerine büyük ölçüde dış yardım bağışlarından oluşan ülkelerin etkili kamu kurumlarını geliştirmede teşviklere sahip olma olasılığı daha azdır. Bu da ülkenin kalkınma çabalarını baltalayabilir.

Belirli bir bölgenin veya ulusun göreli ekonomik ilerlemesini değerlendirmek için ekonomistler ve coğrafyacılar tarafından kullanılan çeşitli makroekonomik ve sosyokültürel göstergeler veya "metrikler" vardır. Dünya Bankası'nın "Dünya Kalkınma Göstergeleri" resmi olarak tanınan uluslararası kaynaklardan yıllık olarak derlenir ve ulusal, bölgesel ve küresel tahminleri içerir.

Kişi başına GSYİH, yıl ortası nüfusa bölünen gayri safi yurtiçi hasıladır. GSYİH, ekonomideki tüm yerleşik üreticilerin brüt katma değeri artı tüm ürün vergileri ve eksi ürünlerin değerine dahil olmayan tüm sübvansiyonların toplamıdır. Fabrikasyon varlıkların amortismanı veya doğal kaynakların tükenmesi ve bozulması için herhangi bir kesinti yapılmadan hesaplanır.

Avrupalı kalkınma ekonomistleri, hızlı tren altyapısı gibi modern ulaşım ağlarının varlığının bir ülkenin ekonomik ilerlemesinin önemli bir göstergesini oluşturduğunu ileri sürdüler: bu bakış açısı, özellikle Temel Demiryolu Ulaşım Altyapısı Endeksi (BRTI Endeksi olarak bilinir) ve (Değiştirilmiş) Demiryolu Taşımacılığı Altyapısı Endeksi (RTI) gibi ilgili modeller aracılığıyla gösterilir.

BM, toplumsal cinsiyet eşitliğini ölçmeye yardımcı olacak bir gösterge oluşturma çabasıyla iki ölçü oluşturdu: Cinsiyetle İlgili Gelişme Endeksi (GDI) ve Cinsiyet Güçlendirme Ölçüsü (GEM). Bu göstergeler ilk olarak 1995 UNDP İnsani Gelişme Raporu'nda tanıtıldı.

Cinsiyet Güçlendirme Ölçüsü (GEM), kadınların elde ettiği ekonomik, politik ve mesleki kazanımları yakalamaya odaklanan çeşitli göstergeleri bir araya getirmeye odaklanır. GEM yalnızca üç değişkenden oluşur: gelir elde etme gücü, profesyonel ve idari işlerdeki pay ve parlamento koltuklarının payı.

Cinsiyet Gelişimi (GDI), insani gelişme başarılarındaki cinsiyet farkını ölçer. Sağlık, bilgi ve yaşam standartları olmak üzere üç değişken aracılığıyla kadın ve erkek arasındaki eşitsizliği hesaba katar.

Ekonomik küreselleşme, malların, sermayenin, hizmetlerin, teknolojinin ve bilginin yaygın uluslararası hareketini ifade eden bir küreselleşmedir. Ekonomik küreselleşme, akademik literatürde yaygın olarak bulunan küreselleşmenin üç ana boyutundan biridir. Malların, hizmetlerin, teknolojilerin, enformasyon ve sermayenin sınır ötesi hareketinin yoğunlaşmasıyla dünya genelinde ulusal, bölgesel ve yerel ekonomilerin artan ekonomik entegrasyonu ve karşılıklı bağımlılığıdır. Ekonomik küreselleşme, öncelikle üretim, finans, piyasalar, teknoloji, örgütsel rejimler, kurumlar, şirketler ve insanların küreselleşmesini içerir.
Uluslararası ticaretin ortaya çıkışından bu yana ekonomik küreselleşme genişlerken, uzun mesafeli taşımacılığın verimliliğindeki gelişmeler, telekomünikasyondaki gelişmeler, bilim ve teknolojideki gelişmelerle modern ekonomide fiziksel sermayeden çok bilginin önemi nedeniyle artan bir oranda büyümüştür. Ülkelerin kademeli olarak ticaret engellerini kaldırdığı, cari hesaplarını ve sermaye hesaplarını açtığı Tarifeler ve Ticaret Genel Anlaşması ve Dünya Ticaret Örgütü çerçevesinde küreselleşme hızı da artmıştır. Bu son patlama, büyük ölçüde, doğrudan yabancı yatırım, iş yapma maliyetlerinin düşürülmesi, ticaret engellerinin azaltılması ve birçok durumda sınır ötesi göç yoluyla gelişmekte olan ülkelerle bütünleşen gelişmiş ekonomiler tarafından desteklenmiştir.

Neoliberalizm

İktisadi metodoloji iktisadın ve iktisadi düşüncenin temelini oluşturan prensiplerin üzerindeki çalışma yöntemleridir. Bu çalışma yöntemlerinin çoğunu bilimsel yöntem oluşturur. Bu terim aynı zamanda, bir veya birkaç yöntemin teorik veya sistematik yönünü vurgulamakta kullanılır. İktisat metodolojisi, konuları ve yöntemi bakımından, doğa bilimleri ve sosyal bilimlerle pek çok benzerlik taşır.

1970'lerden beri iktisat metodolojisi, iktisatçıların çeşitli yöntemlerinin ve saha araştırmalarının sonucu pek çok değişiklik yapılmasında kullanılmıştır.

Felsefe ve ekonomi
Normatif iktisat

Davis, John B., et al., ed., 1998. Ekonomi Metodolojisinin El Kitabı. Yayıncının açıklaması.
Hands, D. Wade, ed. (1993). Ekonomi Metodolojisi ve Felsefesi, Edward Elgar. 3 v. Contents list.
Hausman, Daniel M., 1984. Ekonominin Felsefesi: Antoloji. New York : Cambridge University Press, ISBN 0-521-45929-X. Ch.-preview links, pp. v 11 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.-vi. 11 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Ch. 1-3, 5, 7-16, & 19-22 esp.
1992. Felsefe ve Ekonomik Metodoloji Üzerine Yazılar. Açıklama 3 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., ch. 1 link 10 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. bağlantılar. 11 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Düppe, T. (2011). How Economic Methodology Became a Separate Science 5 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Journal of Economic Methodology, 18 (2): 163-176.

Journal of Economic Methodology — Aims & Scope 21 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. & links to issues and abstracts. 9 Kasım 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
On the Methodology and History of Economics — New School
Daniel M. Hausman, 2003. "Philosophy of Economics" 14 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Stanford felsefe ansiklopedisi
Milton Friedman, 1953. "The Methodology of Positive Economics," 11 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (in 3 links)
Lionel Robbins, 1935, 2nd ed. An Essay on the Nature and Significance of Economic Science
Waleed Addas, 2008. Methodology of Economics: Secular versus Islamic 18 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Homophileconomicus 14 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ekonomik sistem, bir toplumda mal ve hizmetlerin üretimini, ticaretini, dağıtımını ve kaynakların üretime tahsis edilmesini düzenleyen, ayrıca üretimi kimlerin yapacağına karar veren uygulama ve ilkeler bütünüdür.
Ekonomik sistemleri salt ticari açıdan ele almak mümkün değildir. Aksine ekonomik sistemlerin en belirleyici özelliği politik ve ideolojik kökenli olmalıdır. Bu önermenin tersi de doğrudur, yani siyasi yaklaşımları şekillendiren temel unsur ekonomidir. Siyaset ve ekonomi iç içe geçmiştir ve birbirinden ayrışamazdır. Bu açıdan bakıldığında dünyadaki siyasi yapıları ekonomi temelinde sınıflandırmak en uygun yöntem olarak görünmektedir. Günümüzde veya yakın tarihte uygulanan ya da etkileri devam eden ekonomik sistemlere dair bir sınıflandırma şu şekilde yapılabilir.

Sosyalizm, devletçi bir modeldir. Kelime anlamı (Sosio: Toplum, Halk) itibarıyla bakıldığında üretici gücün insan, insan emeği ve dolayısıyla toplum olduğu düşüncesinden yola çıkılarak oluşturulmuş bir sistemdir. Devletçilik prensibi mutlak olarak geçerlidir. Devlet üretime hakim güç olarak ön plana çıkar. Bu modeli savunan iktisatçılar tarafından toplumun esas alındığı iddia edilse de, yetkiyi toplum adına devlet kullandığı için, etkin güç daima devlettir. Kişilerarası eşitlik vurgusu yapılır. Kamu yararı ve toplum ön plandadır. Kolektif (topluluk olarak, kitle halinde) hareket etme ve buna uygun bir biçimde örgütlenme ve çalışma planlanır.
Devletin, ticari amaçlı üretim araçlarına (fabrikalara, maden ocakları ve yeraltı kaynaklarına, tarım arazilerine, hayvan çiftliklerine) ve temel tamamlayıcı kurumlarına (bankalar, kooperatifler) mutlak egemen ve sahip olmasıdır. İşçi sınıfı yani fabrikalar ve maden ocakları çekiç ile, köylü sınıfı yani hayvan çiftlikleri ve tarım arazileri ise orak ile sembolize edilir. Bunlar üretici güç olarak görülen iki toplumsal sınıftır. Üretim araçlarında özel mülkiyet sosyalist sistemlerin katı biçimde uygulandığı ülkelerde tamamen kaldırılmıştır. Özel teşebbüs, üretim araçlarına sahip olamaz. Devlet toplum adına tüm piyasayı kontrolü altında tutar. Serbest Piyasa Ekonomisi geçerli değildir. Bunun yerine Merkezi Planlama esastır. Bir yıl içinde tüm ülkede ne üretilip ne kadar tüketileceği önce yerel ve bölgesel olarak hesaplanır, daha sonra tek merkezde (başkentte) eşgüdümlü olarak değerlendirilir ve düzeltmeler yapılır. Özetle temel prensipleri şunlardır:

Üretici güç olarak Emek öne çıkar.
Devletçi Ekonomi (Üretim araçlarında devlet mülkiyeti) esastır.
Merkezi Planlama vardır.
Kamu Yararının (Genel Hukukun / Kamu Hukukunun) ön plana çıkması çok belirgindir.
Tek partili siyaset tercih edilir, çünkü burjuva siyasetinde olan siyasal yapının işçileri böldüğü görüşü savunulur.
Toplumların çeşitli sınıflardan oluştuğu gerçeği dikkate alınarak hangi sosyal sınıfın yönetime egemen olması gerektiği ve asıl üretici gücün hangi sınıf olduğu sorusundan hareket edilir. Bu yaklaşıma göre tarih, aslında sınıf mücadelelerinin toplamından ibarettir. İşçi Sınıfı (Proleteraya)’nın egemenliği esastır, halk her yerde (fabrika, okul, çiftlik vb.) kendini yönetmek üstüne yönetim şeklini belirler. İşçi sınıfına özel bir önem verilir, çünkü emeği ile üreten ve toplumu kalkındıran sınıftır. Bankacılık sistemi etkin değildir, çünkü ihtiyaç duyulmaz. Faiz büyük oranda ortadan kalkmıştır (Bu sömürüye karşı yönüyle İslami söylemlere de uyar. Çünkü İslamiyet'te de faiz haramdır). Sosyalist sistemler değişik aşamalardan geçebilir.

Önce üretim araçları devletleştirilir. Özel sektör üretimden dışlanır.
Yabancı sermaye dahil, tüm özel sektör kamu kurumuna dönüştürülmüştür. Özel sektöre gerek yoktur.
Daha sonra gayrimenkuller (evler, arsalar, araziler) devletleştirilir. Sömürüye yol açtığı için özel mülk sahibi olunamaz.
Devlet evleri ve arazileri yurttaşlarına kullanmaları için verir. Karşılığında kira almaz.
Temel hizmetler (elektrik, su, telefon, toplu taşıma, okul, sağlık) ücretsiz hale gelir, çünkü bunlar üzerinden kendini zenginleştirecek bir sınıfa izin verilmez.
Zaten devletleştirilmiş olan bu hizmetlerin kamu yararına ücretsiz hale kullanılır.
Tek partili rejimlerdir. (Bu partinin adı çoğu zaman sınıfsız topluma gidecek komünist toplumu hedeflediğinden “Komünist Parti”dir. Ama değişik isimler de kullanılabilir, örneğin “Sosyalist Parti”, “İşçi Partisi” veya “Emek Partisi” gibi) Devlet ve parti örgütü ayrı ayrı iki koldan en küçük yerleşim birimlerine kadar indirilmiştir ve yönetime üretici güçler nezdinde katılımcılık vardır.
Olumsuz yönleri:

Çoğunlukla baskıcı ve antidemokratik uygulamalarda bulunmuşlardır.
Merkezi planlama verimli ve etkin olamamıştır.
İçe kapalı ekonomiler sebebiyle hayat standartları gelişmemiştir.
Kapalı toplum anlayışı, gelişen Dünya'ya ayak uyduramamıştır.
Halkçılık iddialarına karşın, halkın istekleri dikkate alınmamıştır.
Sosyalist görüşlerin savunmaları:
Burjuva sistemlerinde parasal güç kadar "güçlü" birey vardır. Dolayısıyla sosyalist sistemler tarafından da burjuva sistemleri antidemokratik olarak mahkûm edilirler. Sosyalist toplumlarda din doğrudan karşıya alınmaktan ziyade, egemen sınıfın bir sömürü aracı haline getirildiği ölçüde karşıya alınmıştır. Burjuva sistemleri bunu "Komünist sistemler din olgusuna karşıdırlar" şeklinde çarpıtıp, din ile sömürmeye devam etmeye çalışmışlardır. Oysa sosyalist toplumlardaki egemen görüş "Din olgusunun egemenlerin elinden alındıktan sonra tarihsel olarak incelenmesi" gerektiğidir. Emperyalist saldırganlık ve ekonomik ablukaların unutulduğu bir iddiadır. Sovyetler Birliği'nin bilimi kullanarak kendi imkanlarıyla uzaya çıkması ve birçok alanda bilimsel keşifler yapması, bu iddiaya cevap niteliğindedir.

Doğu toplumlarını inceleyen ve bazılarında devlet mülkiyeti ve ortak çalışma kavramına rastlayan Karl Marx, bu uygulamaları teorik olarak geliştirmiş ve ilk defa Das Kapital (The Capital) adlı eserinde Sosyalizmin esaslarını ortaya koymuştur. Karl Marx'dan etkilenen pek çok düşünürün katkılarıyla Sosyalizm kavramı daha da çok rağbet görmüş ve 1917 yılında Vladimir Lenin önderliğinde Rusya'da bir devrim yapılarak Dünya tarihinde ilk kez bir Kapitalist rejim yıkılarak yerine Sosyalist bir sistem (Sovyetler Birliği) kurulmuştur. Kapitalizme tepki olarak ortaya çıkmış ve yayılmıştır. Orta Asya'da pek çok devlet Sovyetler Birliği'ne katılmıştır. Ayrıca daha sonra Çin'de gerçekleşen bir devrim ile de Çin Halk Cumhuriyeti sosyalizme geçmiştir. Doğu Avrupa ülkeleri de sosyalist rejimler kurarak Doğu Blokunu oluşturmuşlardır. Bazı Uzak Asya ülkeleri ve Arap ülkeleri de yine sosyalist ekonomiye yakın modele geçmişlerdir. Ancak "Soğuk Savaş" yıllarında yaşanan emperyalist saldırganlıklar ve iç olumsuzluklar sebebiyle 1980'li yılların sonunda başlayarak ilk önce Sovyetler Birliği dağılmış, ardından da Doğu Bloku çökmüştür. Fakat emperyalist saldırganlığa karşı "Bağımsız Devletler Topluluğu" ve "Şanghay İşbirliği Örgütü" gibi yapılar eski sovyet ülkelerinin beraber hareket ettiği uluslararası kuruluşlardır.

Dağılanlar / Terk edenler: Sovyetler Birliği (Rusya, Kazakistan, Türkmenistan, Azerbaycan, Özbekistan, Ukrayna, Tacikistan, Ermenistan, Kırgızistan, Litvanya, Estonya, Moldova), Doğu Bloku (Polonya, Çekoslovakya, Romanya, Macaristan, Doğu Almanya, Bulgaristan), Arnavutluk, Yugoslavya, Güney Yemen, Afganistan, Kamboçya, Benin, Etiyopya, Kongo, Somali, Moğolistan, Libya
Sürdürenler: Çin (Karma Ekonomiye dönüşmektedir), Küba, Vietnam, Kuzey Kore

Komünizm, Marksizm'e göre Sosyalizm'den sonra hedeflenen nihai noktadır. Sözcük anlamı ortak çalışma, ortak bilinç (Komün: Kamu, Ortakyaşam) vurgusunu öne çıkarır. Kimi yaklaşımlar aslında Sosyalizm ile aynı şey olduğunu savunur. Üretim araçları tüm toplumun ortak malıdır. Fakat yaygın bir kabule göre temel belirleyici özelliği; sınıfsız bir toplum oluşturulmak istenmesidir. Sosyalizmden en önemli farkı budur. Çünkü sosyalizmde işçi sınıfının egemenliği savunulur, yani sınıf kavramı belirleyicidir. Komünizmde insanlar eşittir. Komünizm'i, sınıflar ve meslekler arası gelir, eğitim, statü, yaşam standardı farklarını elden geldiğince en aza indirmek olarak algılayan daha gerçekçi yaklaşımlar da mevcuttur.

Eski Sovyetler Birliği, Stalin dönemindeki hızla gelişen ekonomik gelişmeleri takiben Kruşçev tarafından Komünizm'e geçtiğini ilan etmiştir. Fakat bu durum yalnızca bir propagandadan ibarettir (Dönemin destalinization propagandası). Çünkü Sovyetler Birliği'nde sınıflar kaldırılmasına rağmen tüm toplumu kapsayacak ekonomik üretim (fazla artı değer) henüz üretilememiştir.

Bahsedilen kriterler dikkate alındığında sosyalizmdeki üretim fazlası sonrası yapıyı kapsar. Dolayısıyla üretimin çok yüksek seviyede olduğu devletler bu yapıya geçebilir. Emperyalizmin sosyalizmi yıkma çabasını da göz önüne aldığımızda günümüzde bu durum çok zor görülmektedir.

Kapitalizm bireyci bir modeldir. Sözcük köküne bakıldığında (Kapital: Sermaye, Anapara, Anamalcılık), üretici gücün para ve dolayısıyla sermaye yani sermaye birikimine sahip olan herkes ticaret ve üretim yapabilir. Kamu hukuku ve kamu yararı kavramı da bulunmakla birlikte özel hukuk ve kişi hakları ön plandadır. Özel teşebbüsün üretim ve ticareti gerçekleştirdiği sistemlerdir. Sermaye gücü ve birikimi önemlidir. Sermaye az sayıda insanın elinde yoğunlaşır. Özel sektör esastır. Serbest Piyasa Ekonomisi geçerlidir. Piyasadaki üretim ile ürün ve hizmet fiyatları arz ve talep kanunları çerçevesinde serbestçe şekillenir. Yani ürün az bulunuyorsa ve ona yönelen talep de mevcutsa, fiyatı yüksek olur, ürün çoksa fiyatı düşer. Özetle yeterli sermayesi olanlar bir işletme kurup, üretim veya ticaret yapar, ürünü piyasaya sunar ve fiyat belirler. Fiyat uygunsa alınır, değilse fiyatı azaltır. Ya da aşırı talep varsa fiyatı yükseltir. Rekabet önemli bir unsurdur. Burjuva sınıfının, parasal gücü olanların piyasaları ve siyasi hayatı yönlendirmesi göz ardı edilemez bir gerçektir.

Üretici güç Sermaye olarak görülür.
Özel Sektör ve Üretim araçlarında özel mülkiyet esas alınır.
Serbest Piyasa Ekonomisi geçerlidir.

Ekonomik sosyoloji veya ekonomi sosyolojisi; ekonomik olay, olgu ve ekonomik çıkarları, tek­nolojiye dayalı sosyal  ilişkiler ağı içinde ele alan bir bi­lim dalıdır. Bilim dalının kurucuları Weber ve Durkheimdir.

Konusu, sosyolojinin model, bakış açısı, değişken ve tercihlerinin; kıt mal ve hizmetlerin üretim, alışveriş, piyasa, bölüşüm ve tüketim faaliyetlerinin açıklamasında kullanılmasıdır.

Bu iki bilim dalının karar birimleri (aktörleri) farklıdır.
Ekonomik faaliyetin tanım ve içeriği farklıdır.
İki bilim dalının ekonomik faaliyetlere ilişkin kısıt ve kriterleri farklıdır.
Her iki bilim dalında ekonominin toplum bütünü içindeki algılanışı farklıdır.
İki bilim dalında analiz amaçları farklıdır.

Modern Marksist düşünce, Kapitalizm'in toplumsal etkilerine ve onları üreten ekonomik ilişkiler sistemi içindeki ekonomik gelişmeye odaklanmıştır. Önemli teorisyenler arasında Georg Lukács, Theodor Adorno, Max Horkheimer, Walter Benjamin, GuyDebord, Louis Althusser, Nicos Poulantzas, Ralph Miliband, Jürgen Habermas, Raymond Williams, Fredric Jameson ve Antonio Negri bulunur.

Sosyo-Ekonomiyi Geliştirme Derneği (SASE), üyeleri ekonomi ve ekonomik süreçlerin sosyal çalışmalarıyla ilgilenen uluslararası bir akademik dernektir.
Amerikan Sosyoloji Derneği'nin Ekonomik Sosyoloji bölümü Ocak 2001'de kalıcı bir Bölüm haline geldi. Web sitesine göre yaklaşık 800 üyesi var.
2011 yılında kurulan Ekonomik Sosyoloji ve Politik Ekonomi (ES/PE), ekonomik sosyoloji ve ilgili konularla ilgilenen araştırmacıları bir araya getiren çevrimiçi bir bilimsel topluluktur.

Ekonomik yaptırımlar, bir veya daha fazla ülke tarafından hedeflenen bir devlete, gruba veya bireye karşı uygulanan ticari ve finansal cezalardır. Ekonomik yaptırımlar çeşitli siyasi, askeri ve sosyal konular için uygulanabilir. Ekonomik yaptırımlar yerel ve uluslararası amaçlara ulaşmak için kullanılabilir.
Ekonomik yaptırımlar genellikle yaptırımları uygulayan ülke ile söz konusu yaptırımları alan ülke arasında iyi ilişkiler kurmayı amaçlamaktadır. Bununla birlikte, yaptırımların etkinliği tartışmalıdır ve yaptırımların istenmeyen sonuçları olabilir.
Ekonomik yaptırımlar, çeşitli ticaret engelleri, gümrük vergileri ve finansal işlemlerle ilgili kısıtlamaları içerebilir. Bir ambargoya benzerdir, ancak ambargo genellikle doğrudan uçuşa yasak bölge veya deniz ablukası ile daha ciddi bir yaptırım anlamına gelir.

Ekonomik yaptırımların kullanımı, 20. yüzyılda, özellikle 1919'da Milletler Cemiyeti'nin kurulmasıyla çok daha yaygın hale geldi. Habeşistan Krizi, 1935'te Mussolini'nin İtalya'sına, antlaşmanın 16.Maddesi uyarınca yaptırımlarla sonuçlandı. Ancak petrol tedariki durdurulamadı, Süveyş Kanalı İtalya'ya kapanmadı ve işgal devam etti. Yaptırımlar 1936'da kaldırıldı ve İtalya 1937'de birlikten ayrıldı. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, 1945'te Cemiyetin yerini daha kapsamlı olan Birleşmiş Milletler aldı.
Yaptırımlar, 21.yüzyılda anlaşmazlıklardan düşmanca çatışmalara kadar sayısız durumda yaygın olarak kullanılan bir dış politika aracı haline gelmiştir.

1807 Amerika Birleşik Devletleri ambargosu, Başkan Thomas Jefferson'un ikinci döneminde ABD Kongresi (1806-1808) tarafından kabul edilen bir dizi yasayı içeriyordu. İngiltere ve Fransa dördüncü koalisyon Savaşına katıldılar; ABD tarafsız kalmak ve her iki tarafla da ticaret yapmak istedi, ancak her iki ülke de Amerika'nın diğer tarafla ticaretine itiraz etti. Amerikan politikası, savaştan kaçınmak ve hem Fransa hem de İngiltere'yi Amerikan haklarına saygı duymaya zorlamak için yeni yasaları kullanmayı amaçladı. Ambargo hedeflerine ulaşamadı ve Jefferson Mart 1809'da yasayı yürürlükten kaldırdı.

ABD'nin Küba ambargosu, diktatör Fulgencio Batista'nın yönetimi sırasında 14 Mart 1958'de başladı. İlk başta, ambargo sadece silah satışlarına uygulandı, ancak daha sonra diğer ithalatları da içerecek şekilde genişledi ve sonunda 7 Şubat 1962'de neredeyse tüm ticarete yayıldı. Küba tarafından " el bloqueo'' (abluka) olarak adlandırılan ABD'nin Küba ambargosu 2021 itibarıyla modern tarihin en uzun süredir devam eden ambargolarından biridir. Amerika Birleşik Devletleri'nin müttefiklerinden çok azı ambargoyu benimsedi ve birçoğu bunun Küba hükûmetinin davranışını değiştirmede etkisiz olduğunu savundu. Amerika Başkanı Barack Obama, Küba ile bazı sınırlı ekonomik adımlar atarken, yine de 2011'de politikayı yeniden teyit etti ve Küba'nın mevcut hükûmeti tarafından iyileştirilmiş insan hakları ve özgürlükleri tanınmazsa, ambargonun devam edeceğini belirtti.

Rusya'nın siyasi hedeflerine ulaşmak için ekonomik yaptırımlar kullandığı bilinmektedir. Rusya'nın odak noktası esas olarak eski Sovyetler Birliği devletlerinin Batı yanlısı rejimlerine karşı yaptırımlar uygulamaktır. Kremlin'in amacı özellikle Sırbistan, Ukrayna, Moldova ve Gürcistan gibi Avrupa Birliği ve NATO'ya katılmak isteyen devletler üzerinedir.

2004 yılında seçilen Ukrayna'nın üçüncü cumhurbaşkanı Viktor Yuşçenko, NATO ve AB'ye kabul edilmek için görev süresi boyunca lobi yaptı. Yuşçenko göreve geldikten kısa bir süre sonra, Rusya, Batı Avrupa devletlerinden aldığı enerji maliyetinin aynısını Kiev'den istedi. Bu, Ukrayna'nın enerji faturasını bir gecede dört katına çıkardı. Rusya daha sonra 2006 yılında doğal gaz arzını kesti. Bu adım Ukrayna ve Rusya ekonomilerine önemli zarar verdi. Ukrayna ekonomisi zorlanmaya devam ettikçe, Yuşçenko'nun toplum içindeki onayı önemli ölçüde düştü. Bunun sonucu olarak 2010'da Rus yanlısı Viktor Yanukoviç Ukrayna'nın dördüncü cumhurbaşkanı oldu. Seçimden sonra, gaz fiyatları önemli ölçüde azaldı.

Gürcistan'daki Gül Devrimi, Miheil Saakaşvili'yi ülkenin üçüncü Cumhurbaşkanı olarak iktidara getirdi. Saakaşvili, Gürcistan'ı NATO ve AB'ye sokmak istedi ve Irak ile Afganistan'daki ABD liderliğindeki savaşın güçlü bir destekçisi oldu. Rusya, Gazprom aracılığıyla doğal gaz fiyatlarını ve Gürcistan ekonomisini, özellikle de Gürcistan'ın şarap, narenciye ve maden suyu ihracatını etkileyen daha geniş ticaret yaptırımları da dahil olmak üzere Gürcistan'a bir dizi farklı yaptırım uyguladı. 2006 yılında Rusya, Gürcistan'dan tüm ithalatı yasakladı ve bu da Gürcistan ekonomisine önemli bir darbe indirdi. Rusya ayrıca sınırları içinde çalışan yaklaşık 2.300 Gürcüyü sınır dışı etti.

Birleşmiş Milletler, büyük uluslararası olaylara yanıt olarak Güvenlik Konseyi ve/veya Genel Kurul'un rızası ile yaptırımlar uygular ve bunu Birleşmiş Milletler Antlaşması'nın 7. bölümünün 41. maddesi uyarınca yapar. Bu yaptırımların niteliği değişebilir ve finansal, ticari veya silah kısıtlamalarını içerebilir. Birleşmiş Milletler tarafından 1945'teki kuruluşundan bu yana iki düzineden fazla yaptırım uyguladı.

BM, Somali İç Savaşı sırasında Siad Barre'nin darbeyle devrilmesinden sonra Nisan 1992'den itibaren Somali'ye karşı yaptırımlar uygulamaya başladı. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin 751 sayılı kararı, üyelerin Somali'ye herhangi bir askeri teçhizat satmasını, finanse etmesini veya devretmesini yasakladı.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti'nin (DPRK) Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması'na aykırı olarak yürüttüğü nükleer teste cevaben 2006 yılında 1718 sayılı kararı kabul etti. Karar, askeri ve lüks malların satışını yasakladı ve hükûmet varlıklarını dondurdu. O zamandan beri, Birleşmiş Milletler daha sonra Kuzey Kore'ye yönelik yaptırımları genişleten çok sayıda karar aldı. 2016 tarihli 2270 sayılı karar, Kuzey Kore tarafından istihdam edilen nakliye personeli ve araçlarına kısıtlamalar getirirken, uçaklar için doğal kaynakların ve yakıtın satışını da kısıtladı.

26 Şubat 2011'de Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Birinci Libya İç Savaşı'nda meydana gelen insani suistimallere yanıt olarak 1970 Güvenlik Konseyi kararı ile Libya'ya karşı bir silah ambargosu uyguladı. Ambargo daha sonra 2018'in ortasına kadar uzatıldı. Ambargo altında Libya, mal ithal etmek için özel sektöre olan bağımlılığın artması nedeniyle enflasyona maruz kaldı. Yaptırımlar sağlık ve eğitimde büyük kesintilere yol açarak sosyal koşulların azalmasına neden oldu. Yaptırımlar insan haklarına tepki olarak olsa da, etkileri sınırlıydı.

Apartheid politikaları için Güney Afrika'yı cezalandırmak amacıyla Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 20 Kasım 1987'de Güney Afrika'ya karşı bir uluslararası petrol ambargosunu kabul etti; bu ambargo 130 ülkenin desteğine sahipti.

Çin (AB ve ABD tarafından), 1989 Tiananmen Meydanı protestolarına yanıt olarak yürürlüğe giren silah ambargosu.
Küba (Amerika Birleşik Devletleri'nin Küba ambargosu), 1958'de yürürlüğe girdi.
AB, ABD, Avustralya, Kanada ve Norveç (Rusya tarafından) Ağustos 2014'ten bu yana sığır eti, domuz eti, meyve ve sebze ürünleri, kümes hayvanları, balık, peynir, süt ve süt ürünlerinde yaptırım. 13 Ağustos 2015'te ambargo Arnavutluk, Karadağ, İzlanda ve Lihtenştayn'a genişletildi.
Gazze Şeridi, 2001'den beri İsrail tarafından, savaş için kullanılan yasadışı silah trafiği nedeniyle.
Guatemala
Endonezya (Avustralya tarafından), Endonezya'da acımasız sığır kesme yöntemleri nedeniyle.
İran, ABD ve müttefikleri tarafından, İran'ın nükleer faaliyetleri nedeniyle: petrol, gaz ve petrokimya, rafine petrol ürünleri ihracatı, bankalar, sigorta, finans kurumları ve nakliye alanlarında yaptırım.
Japonya,  2011 Tohoku depreminden sonra altyapı eksikliği ve radyasyon sorunu nedeniyle hayvan sevkiyatlarına kısıtlama.
Myanmar, demokrasi ve insan hakları ihlalleri nedeniyle Avrupa Birliği'nin yaptırımları.
Kuzey Kore
Kore Savaşı'ndan bu yana Kuzey Kore'ye uygulanan uluslararası yaptırımlar, Güney Kore Cumhurbaşkanı Kim Dae Jung ve ABD Başkanı Bill Clinton'un Günışığı Politikası adı altında hafifletildi. Ancak 2010 yılında tekrar sertleşti.
BM, ABD, AB, tarafından 2006 yılında yürürlüğe giren yaptırım.
Rusya: 2 Ağustos 2017'de Başkan Donald Trump, Rusya, İran ve Kuzey Kore'ye karşı yaptırımları bir araya getiren ABD'nin Düşmanlarına Yaptırımlarla Karşı Koyma Yasasını imzaladı.
Sudan, 1997'den beri ABD tarafından.
Suriye (AB, ABD), silah ve petrol ithalatı yaptırımları.
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, (BM tarafından), 1975 yılında yürürlüğe girmiştir.
Venezuela, (AB ve ABD tarafından), 2015 yılından bu yana.

Bu sayfada tanınmış iktisatçıların bir listesi bulunmaktadır.

Daron Acemoğlu
George Akerlof
Armen Alchian
Maurice Allais
R. G. D. Allen
Elisabeth Altmann-Gottheiner
Takeshi Amemiya
Kenneth Arrow
Thomas Attwood
Robert Aumann

Ludwig Bamberger
Paul A. Baran
Robert Barro
Frederic Bastiat
Robert Dudley Baxter
Gary Becker
Truman Bewley
Jagdish Bhagwati
Fischer Black
Walter Block
Eugen von Boehm-Bawerk
Giovanni Botero
William Brainard
William Breit
Donald Brown
James M. Buchanan
Raymond Burgess

Bryan Caplan
Henry Charles Carey
Edward Chamberlain
Alfred D. Chandler Jr.
Colin Clark
John Bates Clark
John Maurice Clark
Ronald Coase
Jean Baptiste Colbert
Mikolaj Kopernik
Antoine Augustin Cournot
Caio Koch-Weser

Hernando de Soto
Gerard Debreu
Harold Demsetz
Peter A. Diamond
Maurice Dobb
Evsey Domar
Rudi Dornbusch
Jules Dupuit

Francis Ysidro Edgeworth
Massimo Ellul
Kenneth G. Elzinga
Friedrich Engels
Robert Engle
Mahfi Eğilmez

Günter Faltin
Henry Fawcett
Irving Fisher
Marcus Fleming
Robert Fogel
Bruno Frey
David Friedman
Milton Friedman
List Friedrich
Ragnar Frisch
Masahisa Fujita
Celso Furtado

John Kenneth Galbraith
John Geanakoplos
Henry George
Silvio Gesell
Edward Glaeser
Clive Granger
Alan Greenspan

Ha-Joon Chang
Trygve Haavelmo
Gottfried Haberler
Mahbub ul Haq
Arnold Harberger
Sir Roy F. Harrod
John Harsanyi
Oliver Hart
Jerry A. Hausman
Robert Havemann
Fumio Hayashi
Friedrich Hayek
Henry Hazlitt
James Heckman
Eli Heckscher
Hazel Henderson
Noreena Hertz
Robert Heilbroner
John R. Hicks
Jack Hirshleifer
Hans Hermann Hoppe
Bengt R. Holmström
Branko Horvat
Leonid Hurwicz
Otto Hübner

Otmar Issing

William Jevons
Marshall Jevons
Leif Johansen

Michal Kalecki
Leonid Kantorovich
John Maynard Keynes
Daniel Kahneman
Steve Keen
Charles Kennedy
Israel Kirzner
Lawrence Klein
Frank Knight
Karl Marx
Nikolay Kondratyev
Tjalling Koopmans
Janos Kornai
Andrey Korotayev
Jan Kregel
Paul Krugman
Simon Kuznets
Finn Kydland

Ludwig Lachmann
Art Laffer
Steven Landsburg
Oskar Lange
Wassily Leontief
Richard Levin
Steven Levitt
Harvey Liebenstien
Evsei Liberman
Erik Lindahl
Friedrich List
Max O. Lorenz
Robert Lucas, Jr.
Edward Luttwak

Bennett McCallum
Edmond Malinvaud
Thomas Malthus
Gerard de Malynes
N. Gregory Mankiw
Harry Markowitz
Alfred Marshall
Karl Marx
Eric Maskin
Richard Maybury
Daniel McFadden
Carl Menger
David Miles
John Stuart Mill
Jacob Mincer
James Mirrlees
Ludwig von Mises
Franco Modigliani
Herbert Mohring
Gustave de Molinari
Michio Morishima
Dale T. Mortensen
Robert Mundell
John Muth
Roger B. Myerson
Alva Myrdal
Gunnar Myrdal

John Forbes Nash
John von Neumann
Douglass North

Bertil Ohlin
Arthur Melvin Okun
Elinor Ostrom

Vilfredo Pareto
Luigi Pasinetti
Carlota Perez
William Petty
Edmund Phelps
Arthur Cecil Pigou
Christopher A. Pissarides
Edward Prescott

François Quesnay

Frank Plumpton Ramsey
Daniel Raymond
George Reisman
David Ricardo
Lionel Robbins
Abraham Robinson
Denis Robertson
Joan Robinson
Llewellyn Rockwell
Sherwin Rosen
Murray Rothbard
Ariel Rubinstein
Bert Rürup
Tadeusz Rybczynski
Paul Romer

Jeffrey Sachs
Henri de Saint-Simon
Paul Samuelson
Thomas Sargent
Jean-Baptiste Say
Louis Say
Herbert Scarf
Thomas Schelling
Gustav von Schmoller
Theodore Schultz
Ernst Friedrich Schumacher
Joseph Schumpeter
Amartya Sen
Nassau William Senior
G. L. S. Shackle
Robert Shiller
Findlay Shirras
Andrei Shleifer
Martin Shubik
Ota Sik
Herbert Simon
Julian Simon
Christopher A. Sims
Aloysius Siow
Adam Smith
Vernon Smith
Manmohan Singh
Robert Solow
Werner Sombart
Thomas Sowell
Michael Spence
Piero Sraffa
T. N. Srinivasan
Joseph E. Stiglitz
Lawrence Summers
William Graham Sumner
Paul Sweezy

Robert Thaler
Lester Thurow
Jan Tinbergen
James Tobin
Michael Todaro
Anne Turgot
Amos Tversky

Christopher Udry
Kazuhide Uekusa
Hirofumi Uzawa

Alexander Van der Bellen
Eugen Varga
Thorstein Veblen
Jacob Viner
William Vickrey

Léon Walras
John Glen Wardrop
Alfred Weber
Max Weber
Knut Wicksell
Philip Wicksteed
Friedrich von Wieser
Oliver Williamson

Xavier Sala-i-Martin

Arthur Young

Saleha Zhowandai

Enerji dönüşüm verimliliği (η), enerji dönüşümünün faydalı çıkışı ile girişi arasındaki oranın enerji olarak ifadesidir. Faydalı çıkış elektriksel güç, mekanik güç veya ısı olabilir.

Enerji dönüşüm verimliliği tek başına tanımlanmaz, faydalı çıkışa bağlıdır. Yakıtın yanması sonucu oluşan ısının tümü veya bir kısmı atık ısıya dönüşür. Örneğin iş, bir termodinamik çevrimdeki çıkışı ifade edebilir. Enerji dönüştürücü enerji dönüşümüne bir örnektir. Enerji dönüştürücüsüne başka bir örnek ampul verilebilir. 
Verimlilik matematiksel olarak şöyle ifade edilebilir:

  
    
      
        η
        =
        
          
            
              P
              
                
                  o
                  u
                  t
                
              
            
            
              P
              
                
                  i
                  n
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \eta ={\frac {P_{\mathrm {out} }}{P_{\mathrm {in} }}}}
  

Verimlilik, bir teknik veya fiziksel terim olarak ifade edilir.
Genellikle enerji dönüşüm verimliliği, 0 ile 1 veya %0 ile %100 arasında boyutsuz bir sayı ile ifade edilir. Verim hiçbir zaman %100'ü aşamaz, örneğin, bir devridaim makinası için. Yine de diğer verimler, ısıyı dönüştürmek yerine onu taşımak amacıyla kullanılan, ısı pompası ve diğer cihazlar için 1'i aşabilir.
Soğutma çevriminde veya elektrik santralinde verimlilikten bahsedilirken dönüşüm bir hal olabilir.
Verimlilikle ilgili özel terimler şunlardır:

Elektriksel verimlilik, harcanan elektriksel güce karşı faydalı güç;
Mekanik verimlilik, bir mekanik enerji biçimi (örneğin suyun potansiyel enerjisi);
Isıl verim veya yakıt verimliliği, faydalı ısı ve/veya iş çıkışı bölü (harcanan yakıt gibi) giriş enerjisi;
Toplam verimlilik, örneğin; kojenerasyon için, faydalı elektriksel güç ve ısı çıkışı bölü tüketilen yakıt enerjisi. Isıl verim ile aynıdır.
Aydınlatma verimliliği, belirli bir enerji girdisine karşılık elde edilen ışık akısı.

Enerji dönüşümü
Ekserji verimi
Yakıt verimliliği
Isıl verim
Elektriksel verimlilik
Mekanik verimlilik

Enflasyon veya parasal şişkinlik, ekonomideki mal ve hizmetlerin fiyatlarındaki genel artıştır. Bu genellikle tüketici fiyat endeksi (TÜFE) kullanılarak ölçülür. Genel fiyat seviyesi yükseldiğinde, her bir para birimi daha az mal ve hizmet satın alır; sonuç olarak, enflasyon paranın satın alma gücünde bir azalmaya karşılık gelir. TÜFE enflasyonunun tersi, mal ve hizmetlerin genel fiyat seviyesinde bir düşüş olan deflasyondur. Enflasyonun yaygın ölçüsü, genel bir fiyat endeksindekinin yıllık olarak yüzde değişimi olan enflasyon oranıdır. Hanelerin karşılaştığı fiyatların hepsi aynı oranda artmadığından, bu amaçla genellikle tüketici fiyat endeksi (TÜFE) kullanılır.
Enflasyondaki değişiklikler, yaygın olarak mal ve hizmetlere yönelik reel talepteki dalgalanmalara (maliye veya para politikasındaki değişiklikler de dâhil olmak üzere talep şokları olarak da bilinir), enerji krizlerinde olduğu gibi mevcut arzdaki değişikliklere (arz şokları olarak da bilinir) veya kendi kendini gerçekleştirebilen enflasyon beklentilerindeki değişikliklere bağlanır. Ilımlı enflasyon, ekonomileri hem olumlu hem de olumsuz yönde etkiler. Olumsuz etkiler arasında para tutmanın fırsat maliyetinde artış, yatırım ve tasarrufları caydırabilecek gelecekteki enflasyona ilişkin belirsizlik ve enflasyonun yeterince hızlı olması durumunda tüketicilerin gelecekte fiyatların artacağı endişesiyle stok yapmaya başlaması nedeniyle mal kıtlığı sayılabilir. Olumlu etkiler arasında nominal ücret katılığı nedeniyle işsizliğin azaltılması, merkez bankasına para politikasını yürütmede daha fazla özgürlük tanınması, para istifleme yerine kredi ve yatırımın teşvik edilmesi ve deflasyonla ilişkili verimsizliklerden kaçınılması yer almaktadır.

Avrupa'nın enflasyonla ilk karşılaşması olan fiyat devrimi ilk olarak tefecilerin günahkarlıklarına bağlandı. 1550'den itibaren de, Salamanca Üniversitesinin araştırmaları yoluyla İspanyol altınının ve gümüşünün kıta içine akmasına bağlandı. "İspanya'yı yoksul yapan" diye yazıyor bir yorumcu "onun zenginliğidir". Çağdaş tarihçilerin görüşü fiyatların vahşice dalgalanması ve hükûmetlerin bununla baş edebilmek için madenî paralarındaki altın ve gümüş miktarını tekrar tekrar azaltma çabalarıyla bulansa da, on altıncı yüzyıldaki genel eğilimin düzenli fiyat artışı olduğu tümüyle ortadadır. Örneğin madenî para kaynağı kısmen kısıtlı olan Fransa'daki tahıl fiyatları 1600'de 1500'e göre yedi kat fazlaydı.

Enflasyon, genellikle talep şişkinIiği ve maliyet masraflarının kabarmasından ileri gelebilir. Maliyet enflasyonu ile talep enflasyonu, tavukla yumurta gibi, biri diğerinin sebebidir. Her ikisinin sebebi de ekonomide dengelerin bozulmasıdır. Bir diğer enflasyon türü de yerleşik enflasyondur.

Talep enflasyonu: (En çok rastlanan) Talep enflasyonu, para bolluğundan dolayı daha fazla mal ve hizmet talep edilmesine ve fiyatların artmasına yol açan olaydır. Harcamalar ve ihracat toplamının üretim ve ithalat tutarını aşması, talep enflasyonu meydana getirir. Bu çeşit enflasyon moneter (parasal) karakterli olabilir veya olmayabilir. Para ve kredi hacminin genişlemesi harcamalarda artışa ve fiyatlarda pahalılığa sebep olmuşsa, talep enflasyonu moneter karakterIidir.
Maliyet enflasyonu: Maliyet enflasyonu, üretilen mal ve hizmetlerin maliyetinin sürekli artmasıdır. Emek, sermaye ve tabii kaynaklar gibi üretim faktörleri, üretilen mal ve hizmetlerin gerçek maliyetini oluşturur. Dolayısıyla bunların piyasa fiyatlarının artması, kaçınılmaz olarak maliyetlerin artmasını gerektirir. Başlıca şu sebeplerle ilgilidir:
Dış ticaretin kısıtlanmış bir rejime bağlı bulunması ve gümrük vergilerinin aşırı derecede yüksek olması,
Gider - istihlak - istihsal vergilerinin ağırlığı,
Mali tekeller ve eksik rekabet koşulları,
Faiz haddinin yüksekliği,
Toplu sözleşmelerle ücretlere yapılan zamlar,
Devalüasyon.
Yerleşik Enflasyon: Bu enflasyon türü genellikle bir ülkede tüm bireyleri ve tüm sektörleri etkiler. Yerleşik enflasyon, bir ülkedeki emtia fiyatları yükseldiğinde ortaya çıkar ve ürün fiyatları yükseldiğinde de çalışanlar yaşam standartlarını korumak için daha yüksek ücretler talep eder. Bu durum genellikle artan harcama döngüsüne benzetilir ve sonsuza kadar devam eder.

Enflasyonlar, hız ve şiddet derecelerine göre bir takım sınıflara ayrılabilir:

Aşırı (hiper) enflasyon: Daima moneter karakterli olan bir talep şişkinliğidir. Emisyonun hızla kabarması, tüketime karşı talebi artırır. Bu, aşırı enflasyonun bir özelliğidir. Aylık enflasyon haddinin bir yıl boyunca en az %50 arttığı ve böylece yıllık enflasyon haddinin yaklaşık 13000 olduğu enflasyon türüdür. Bir enflasyon dolaşımındaki parayı tahrip etmekte, yabancı paraların ya da yabancı parayla mevduat hesapların yerli paranın yerini almasına sebep olur (bu olguya para ikamesi denir).
Kronik (müzmin) enflasyon: Moneter karakterli olabilir veya olmayabilir. Bu tip enflasyonun özelliği, hızının düşük fakat süresinin uzun olmasıdır.
Belirsiz enflasyon veya sürünen enflasyon: Özelliği fiyat yükselişlerinin yavaş bir tempo izlemesidir. Bu çeşit enflasyonda, para kıymetinin bir yıldan diğerine kaydettiği düşüklüğü çok defa faiz haddi telafi edebilir. Sürünen enflasyon, %3- %8 gibi tek haneli enflasyon haddine denir.
Dört nala enflasyon: %25-%80 gibi iki haneli enflasyon haddine denir.

Enflasyon, iktisadî faaliyetin akışını etkiler. Para dağılımı enflasyondan olumsuz etkilenir. Halkın bir kısmının geliri enflasyon hızından fazla ve bir kısmının geliri enflasyon hızından yavaş artar. Zengini daha zengin, fakiri daha fakir yapan bir durum hasıl olur.

Satın alma gücünde zayıflamalar, sosyal huzursuzluklara yol açar. Spekülasyon kazançlar alın teri kazançlarına üstün gelir. Enflasyondan genellikle dar ve sabit gelirliler (memurlar) çok zarar görür. Çünkü gelirlerinin yükselen fiyat düzeyine intibak etmesi zordur. Ve yine enflasyondan en çok zarar görenler para halinde tasarruf yapmış olanlarla alacaklı bulunanlardır. Para değerini gücü de zayıflar.
Buna karşılık enflasyon borçlular için avantajlıdır. Çünkü paranın değeri düştüğü için borçlarını daha kolaylıkla ödeyebilirler.
Enflasyon devam ettiği sürece herkes değeri günden güne düşmekte olan parayı elden çıkarıp mala veya gayrimenkule yatırır. Bu yüzden her çeşit mala karşı talep artar. Böylece paranın tedavül sürati artarak para değerinin düşmesine sebep olur.
Enflasyon üretim ve kalite üzerinde zararlı etkiler yapar. İş bulma kolaylığı ve kazançların rahatlığı, işçileri ve satıcıları kayıtsız, aldırış etmez davranışlara sürükler. Kolay kazanan ve pervasız harcayan bir zümrenin türemesi; her türlü malın sürülmesi fırsatını doğurur.
Enflasyon, dış ödemeler dengesini de sarsar. Sermayeler; para değerinin emin ve para kirasının yüksek olduğu bölgelere açık veya gizli yollardan göç eder. Enflasyon hızı diğer ülkelerden az ise ihracatın tıkandığı ve ithal mallarına rağbetin arttığı görülür. Turizm gelirlerinin gelişme temposu yavaşlar ve vatandaşların dış seyahatlerdeki harcamaları çoğalır.
Bütün bu olaylarda para (veya kredi) çokluğundan hareketlenen enflasyon hızlandıkça hızlanır ve artık bunun yanında para miktarındaki artışın etkisi önemsiz kalır.

Olivera-Tanzi etkisi
Stagflasyon

Enflasyon ve pahalılık arasındaki farka dair bir makale için 5 Şubat 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"American Institute for Economic Research" sitesinde ABD Dolarının yıllara göre değişiminin hesaplanması23 Ekim 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Esneklik (Elastikiyet), genel olarak ekonomide iki değişkenli bir model içindeki değişkenlerden birinde meydana gelen oransal değişimin, diğer değişken üzerindeki oransal değişime etkisine verilen isimdir. Matematiksel olarak oransal kısmî türev olarak ifade edilir.
Ekonomide talebin fiyat esnekliği en çok incelenen ve pratikte kullanılan esneklik türüdür. Bir mal veya hizmet için mümkün olan fiyatta ortaya çıkan bir değişmeye, o mal ya da hizmet talep miktarının ne yönde ve ne oranda tepki verdiğini açıklar. Matematiksel olarak talep miktarının fiyata göre kısmî türevi ile fiyat-miktar oranının çarpımı olarak tarif edilir. Talebin fiyat esnekliği ya nokta esnekliği ya da yay esnekliği olarak tanımlanabilir ve ölçülebilir. Genellikle, matematiksel olarak bir mal için talebin fiyat esnekliği negatif işaretli olmakla (yani fiyat değişmesi talep miktarında aksi yönde bir değişmeye sonuç vermekle) beraber, iktisatçılar fiyat esnekliğini pozitif olarak ifade ederler.

"Ekmek" için talebin fiyat esnekliği inelastikliktir. Çünkü ekmek zorunlu bir ihtiyaçtır ve ekmek fiyatı artsa bile ekmek talep miktarı çok az azalacak ve ekmek fiyatı düşerse ekmek talep miktarı çok az yükselecektir. "Altın saat" lüks bir mal olduğu için talep fiyat esnekliği yüksektir, yani 'altın saat' fiyatı artınca bu malın tüketimi ertelenebildiği için talep miktarı daha yüksek oranda düşüş gösterir.
Diğer tür talep esneklikleri, talebin gelir esnekliği ve talebin çapraz fiyat esnekliğidir. Talebin gelir esnekliği bir mal veya hizmetin talep miktarının ortalama gelirde olan değişme ile değişmesidir. Talep gelir esnekliği genel olarak pozitiftir. Ancak bazı özel mallar Giffen malları için negatif işaretli olur. Bir malın veya hizmetin çapraz talep esnekliği o maln veya hizmetin talep miktarına diğer bir malın veya hizmetin fiyatının değişme etkisini gösterir. Eğer iki mal veya hizmet birbirine ikame edilebilirlerse çapraz fiyat esnekliği pozitif olur; eğer iki mal veya hizmet birlikte tüketilmeleri gerekirse çapraz talep esnekliği negatif olur.
Bir mal veya hizmet satıcıların davranışları incelenirken arz esnekliğinden de bahsedilir.

Talep esneklikleri, talep edilen mallar üzerinde fiyat esnekliği, gelir esnekliği ve çapraz fiyat esnekliği olmak üzere üç tanedir.

Fiyat esnekliği, malın talep edilen miktarının, fiyattaki değişimlere yüzde kaçlık tepki vereceğini ortaya koyar. Talebin fiyat esnekliğinin işareti talep kanununden dolayı daima negatif işaretlidir ve sıfır ile eksi sonsuz arasında değerler alabilir. Fiyat esnekliği hesaplanırken çoğu zaman orta nokta fiyat esnekliği yöntemi kullanılır.

Bireylerin istekleri,
Sosyal ve psikolojik faktörler,
Malın zorunlu mu yoksa lüks bir mal mı olduğu,
Mal ya da hizmetin yakın ikamesinin olup olmaması,
Piyasanın geniş ya da dar tanımlanması ve
Zaman bir malın esnek olup olmadığını belirler.
Talebin fiyat esnekliği 0 ile 1 arasındaysa inelastik, 1'den büyükse esnek olarak tanımlanır.

Gelir esnekliği, tüketici gelirindeki değişmenin talep edilen mal miktarında ne kadarlık bir değişmeye sebep olacağını gösterir. Gelir esnekliği, normal mallar için pozitifken düşük mallar için negatiftir.

Çapraz esneklik, X malının fiyatındaki bir değişmenin Y malının talebini nasıl etkileyeceğini gösteren bir katsayıdır. İkame mallar için bu katsayı sıfırdan büyükken tamamlayıcı mallar için sıfırdan küçüktür.

Eğitim ekonomisi, ekonomi biliminin kural ve bulgularını eğitime uygulayarak eğitim talebi, finansmanı ve çeşitli eğitim programları ile politikalarının karşılaştırmalı analizinin yapıldığı; ekonomi ve eğitim arasındaki çok boyutlu ilişkilerin incelendiği disiplinler arası bir çalışma alanıdır. Eğitim ekonomisi alanı, okullaşma ve bireylerin işgücü piyasasındaki konumları arasındaki ilişki üzerine yapılan ilk çalışmalardan itibaren, eğitimle bağlantılı hemen hemen tüm alanları kapsayacak şekilde hızla büyümüştür. İnsan sermayesi, işgücü piyasasının analizi, istihdam politikası, kazancın belirleyici unsurları ve gelir dağılımı, eğitim ekonomisinin incelediği temel konulardır.

Eğitim talebine ilişkin baskın model beşeri sermaye teorisine dayanmaktadır. İnsan sermayesi, çoğu zaman fiziki sermayeden daha çok yarar sağlayan bir konumdadır. Kişilerin eğitim alarak beceri ve bilgiler edinmesi, kazançların artmasını veya kültürel sermayenin gelişmesini ve bununla birlikte uzun vadeli faydaların sağlanacağı bir yatırım aracı olarak görülür. İster üretim sürecini anlamada ister makineleri çalıştırmada olsun, becerilerine duyulan ihtiyaç nedeniyle bilgili çalışanlar talep edildiğinden, beşeri sermayedeki bir artış teknolojik ilerlemeyi takip edebilir. 1958'den itibaren yapılan çalışmalarda ek eğitimin getirileri hesaplanmaya çalışılmıştır (ek bir eğitim yılı ile elde edilen gelirdeki yüzde artış). Daha sonraki sonuçlar, kişiler arasında veya eğitim seviyesine göre farklı getirilerin olduğunu göstermiştir.
İstatistikler, kayıt/mezuniyet oranlarının yüksek olduğu ülkelerin bu oranlara sahip olmayan ülkelere kıyasla daha hızlı büyüdüğünü göstermektedir. Eğitimdeki cinsiyet farklılıkları ile büyüme düzeyi arasında da bir korelasyon var gibi görünmektedir; liseden mezun olan kadın ve erkek yüzdesinin eşit dağıldığı ülkelerde daha fazla gelişme gözlenmektedir. Verilerdeki korelasyonlara bakıldığında, eğitimin ekonomik büyüme yarattığı görülmektedir; ancak bu nedensellik ilişkisi tersten kuruluyor olabilir. Örneğin, eğitim lüks bir mal olarak görülüyorsa, daha zengin haneler, eğitimin zenginlik göstergesi olmasından ötürü, bir statü sembolü olarak eğitim kazanımını arıyor olabilir.
Ancak eğitimdeki ilerleme ekonomik büyüme için tek değişken değildir, zira 1915-2005 yılları arasında işgücü verimliliğindeki ortalama yıllık artışın sadece %14'ünü açıklamaktadır. Örgün eğitim başarısı ile verimlilik artışı arasında daha anlamlı bir korelasyon olmamasından hareketle, bazı iktisatçılar günümüz dünyasında pek çok beceri ve yeteneğin geleneksel eğitimin dışında ya da tamamen okul dışında öğrenildiğine inanmak için neden görmektedir.
Genellikle tarama olarak adlandırılan alternatif bir eğitim talebi modeli, sinyalizasyon ekonomi teorisine dayanmaktadır. Ana fikir, eğitimin başarılı bir şekilde tamamlanmasının bir yetenek sinyali olduğudur.

Marx ve Engels, eğitimin toplumsal işlevleri hakkında geniş kapsamlı yazmamış olsalar da, eğitimin kapitalist toplumların yeniden inşasında kullanılması nedeniyle kavram ve yöntemleri Marx'ın etkisiyle teorileştirilmekte ve eleştirilmektedir. Marx ve Engels eğitime "devrimci eğitim" olarak yaklaşmış, eğitimin işçi sınıfının mücadelesi için bir propaganda işlevi görmesi gerektiğini savunmuşlardır. Klasik Marksist paradigma, eğitimi sermayenin çıkarlarına hizmet etmek olarak görür; öğrencileri ve yurttaşları daha ilerici sosyalist toplumsal örgütlenme biçimlerine hazırlayacak alternatif eğitim biçimleri arar. Marx ve Engels, eğitim ve boş zamanın özgür bireyler yetiştirmek ve çok yönlü insanlar yaratmak için gerekli olduğunu düşünmektedir; dolayısıyla onlara göre eğitim, esas olarak çalışma ve meta üretimi etrafında örgütlenen kapitalist toplumun aksine, insanların yaşamının daha önemli bir parçası haline gelmelidir.

Eğitim finansmanı, eğitim-öğretim sürecinin işleyişinin sürekliliği için parasal kaynakların sağlanması, elde edilen kaynakların bölgesel farklılıklar ve kurumlar, kademeler ve sosyo-ekonomik düzeydeki çeşitliliğin etkisinde bireylere ve gruplara paylaşımı sürecidir.
Eğitime yönelik finansman kaynakları genel olarak üçe ayrılır. Eğitimin parasal kaynaklarının kamu aracılığıyla vergilerden sağlanmasına "kamu finansmanı" denilmektedir. Eğitimin parasal kaynaklarının aileler ve öğrenciler tarafından karşılanmasına "özel finansman" denilmektedir. Eğitim finansmanın hem kamu kaynaklarından hem de aileler, öğrenciler, işletmeler ve gönüllüler tarafından karşılanmasına "karma finansman" adı verilmektedir.

Faiz, ekonomi biliminde iki anlamda kullanılmaktadır. Birinci anlamda faiz, bir borç anlaşmasının satışı sonucu elde edilen gelir oranıdır. İkinci anlamda ise üretim amaçlı girdi olarak kullanılan sermayenin gelir oranıdır. Bu iki anlam iktisadi açıdan birbirlerinden farklı değillerdir ve iktisatçılar tarafından faiz olarak nitelendirilirler.
Faiz oranı, nominal ve reel olmak üzere ikiye ayrılabilir. Nominal oran, bankalar gibi organizasyon ve kurumlar tarafından açıklanan faiz oranıdır. Reel faiz oranı ise enflasyona göre düzeltilmiş faiz oranıdır ve nominal orandan enflasyon oranının çıkarılması ile bulunur.

Kredinin madeni paranın varlığından binlerce yıl önce ortaya çıktığı düşünülmektedir. Kaydedilen ilk kredi örneği, hem tahıl hem de metal ödünç vermek için sistematik kredi kullanımını gösteren MÖ 3000'den kalma eski Sümer belgeleri koleksiyonudur. Faizin bir kavram olarak ortaya çıkışı bilinmemekle birlikte, Sümer'deki kullanımı, daha önceden var olup olmadığı tam bilinmese de MÖ 3000'de bir kavram olarak iyice yerleşmiş olduğunun göstergesidir ancak tarihçiler, modern anlamıyla kavramın üretken amaçlar için hayvan veya tohum kiralanmasından doğmuş olabileceğine inanmaktadır.  Satın alınan tohumların ve hayvanların kendilerini yeniden üretebileceği argümanı faizi haklı çıkarmak için kullanılmıştır, ancak tefeciliğe karşı eski Yahudi dini yasakları (נשך NeSheKh) "farklı bir görüşü" savunmuştur.
Bileşik faizin ilk yazılı kanıtı MÖ 2400'lere dayanmaktadır.
Daha gelişmiş ve ticari bir ekonomiye sahip toplumlarda faiz, sermayenin verimli kullanılmasını ve yatırımları teşvik etmek için önemli bir araç olarak görülebilirken, daha pastoral veya kabilevi toplumlarda faizin kabul edilmemesi daha yaygındır.
MÖ 2. binyılın başlarında, hayvan veya tahıl karşılığında kullanılan gümüş kendi kendine çoğalamayacağından, Eşnunna Kanunları, özellikle çeyiz mevduatlarına yasal bir faiz oranı getirmiştir. İlk Müslümanlar buna riba adını vermişlerdir ve günümüzde faiz almak olarak tercüme edilmektedir.
325'teki Birinci İznik Konsili, din adamlarının tefecilik yapmasını yasaklamış ve bu yasak aylık yüzde 1'in üzerinde faizle borç verme olarak tanımlanmıştır. Dokuzuncu yüzyıl ekümenik konsilleri bu düzenlemeyi dindarlara da uygulamıştır. Katolik Kilisesi'nin faize karşı muhalefeti, bunu savunmanın bile bir sapkınlık olarak görüldüğü skolastikler döneminde sertleşmiştir. Katolik Kilisesi'nin önde gelen ilahiyatçısı Aziz Thomas Aquinas, faiz almanın yanlış olduğunu çünkü bunun "çifte ücretlendirme" anlamına geldiğini, hem bir şey hem de o şeyin kullanımı için ücretlendirme anlamına geldiğini savunmuştur.
Orta Çağ ekonomisinde borçlar tamamen zorunluluğun bir sonucuydu (kötü hasat, bir işyerinde yangın) ve bu koşullar altında faiz almak ahlaki açıdan ayıp sayılıyordu. Ayrıca, borç para verilerek herhangi bir mal üretilmediği ve bu nedenle demircilik veya çiftçilik gibi doğrudan fiziksel çıktısı olan diğer faaliyetlerden farklı olarak telafi edilmemesi gerektiği için ahlaki açıdan da şüpheli görülmüştür. Aynı nedenle, faiz İslam medeniyetinde genellikle hor görülmüştür ve neredeyse tüm akademisyenler Kuran'ın faiz almayı açıkça yasakladığı konusunda hemfikirdir.
Orta Çağ hukukçuları, sorumlu borç vermeyi teşvik etmek ve faiz yasağını aşmak için çeşitli finansal araçlar geliştirmiştir. Bu araçlardan biri olan "Contractum trinius" olarak adlandırılan yöntem; faiz yasağına tabi olan Orta Çağ toplumlarında kullanılan bir finansal düzenlemeydi. Bu düzenleme, üç ayrı sözleşmenin kombinasyonunu içeriyordu. İlk olarak, borçlu, bir mülkünü borç verene sattığını açıkça beyan ederdi. İkincisi, satışı takiben mülkü tekrar geri kiralar ve bu kira bedelini öderdi. Son olarak, borçlu ve borç veren, bir kâr paylaşımı anlaşması yaparak borçlu mülkünü geri satın alır ve bu süreçte borç verene bir miktar ödeme yapar. Bu şekilde, formel olarak üç ayrı işlem gerçekleşirken, aslında borç verenin faiz kazanması amaçlanıyordu.
Rönesans döneminde insanların daha fazla hareket kabiliyetine sahip olması ticaretin artmasını ve girişimcilerin yeni, kazançlı işler kurması için uygun koşulların ortaya çıkmasını kolaylaştırdı. Ödünç alınan para artık sadece tüketim için değil, üretim için de kullanıldığından, faize artık aynı gözle bakılmıyordu.

Bir yatırımın, yatırım dönemi süresince sadece anaparasının kazandığı faiz oranıdır. Basit faiz şu formül ile hesaplanır:
Basit Faiz = Anapara * Faiz oranı * Süre

Bir yatırımın yatırım dönemi boyunca kazandığı faizin de yeni yatırım döneminde yatırıma tabi tutulması sonucu elde edilen getiriyi gösteren faizdir. Diğer bir deyişle faizin de faiz kazanmasıdır.

Bir yatırımın, yatırım dönemi içerisinde, ödeme tarihine kadar üzerinde biriken faizdir.

Bir yatırımın fiilen elde tutulma süresince getireceği faizi ifade eder.

Bir sözleşmenin taraflarının sözleşmede kararlaştırdıkları faiz oranını ifade eder.

Bir hukuki ilişkide taraflardan birisinin ödemesinin gecikmesi halinde uygulanan genellikle akdi faizden daha yüksek orandan uygulanan faizi ifade eder.

Bir hukuki ilişkide uygulanacak faiz oranının belirlenmemesi halinde uygulanan ve kanun ile belirlenen faiz oranıdır.

Faiz hukuki olarak asıl alacaktan ayrı fakat ona bağlı bir yan edimdir. Faiz asıl alacağın varlığına bağlı olduğundan, asıl alacak sona erdiğinde faiz borcu da sona erer. Faiz alacaklısı bu alacağını anaparadan ayrı olarak talep edebilir. Sona ermiş bir alacağın faizini talep edebilmek için bu hakkı daha önceden saklı tutmak gerekir. Asıl alacağın zamanaşımına uğramış olması, faizi de zamanaşımına uğratır. Alacaklı asıl alacağı devrettiğinde işlemiş ve işleyecek faizi de devretmiş olur. Fakat aksinin kararlaştırılarak, faiz alacağının anaparadan ayrı devredilmesi de mümkündür. Asıl alacak ile faiz genellikle farklı zamanaşımı sürelerine tabidir. Bu nedenle faiz alacaklarının asıl alacaktan önce zamanaşımına uğraması mümkündür. Asıl alacak yönünden zamanaşımının kesilmiş olması faiz alacağı için de kesildiği anlamına gelmez.

Yücel E., Özmen M., "Faiz Oranı, Döviz Kuru Ve Borsa Endeksi Nedensellik İlişkisi: 1989-2009 Türkiye Uygulaması", Muhasebe Bilim Dünyası Dergisi-MÖDAV, vol.12, pp. 213–244, 2010

Faşizm ekonomisi ya da faşist ekonomi, faşist hükûmetler tarafından uygulanan ekonomi politikalarını ifade eder. Faşizm otoriter, milliyetçi ve korporatist bir ideolojidir. Ancak faşizmin yerleşmiş bir tanımı yoktur.
Bununla birlikte, bazı akademisyenler ve analistler faşist ülkelerin paylaştığı temel nitelikleri içeren ve diğer ideolojiler tarafından savunulanlardan farklı olan sistemleri faşizm ekonomisi olarak tanımlar. Bazıları ise her ne kadar faşist ülkelerin ekonomik sistemleri benzerlikler taşısa da bunları yapılandırılmış bir ekonomi sistemi olarak tanımlamanın zor olduğunu savunurlar.
Faşist ekonomi, Nazi Almanyası ve Faşist İtalya'da uygulanmıştır.
Faşizm, insan ilişkilerinde Sosyal Darwinist bir bakış açısı ile çalıştırılır. Bu sistemde amaç üstün bireyleri desteklemek ve zayıf bireyleri sistem dışına taşımaktır. Ekonomik uygulama açısından ise, başarılı işadamlarının çıkarlarını savunup ve onları teşvik ederken işçi sınıfının sendika ve diğer kuruluşlarını yok etme şeklinde yorumlanmıştır.

Finans, para, döviz ve sermaye varlıklarının incelenmesi ve disiplinidir. Mal ve hizmetlerin üretimi, dağıtımı ve tüketiminin incelenmesi olan ekonomi ile ilgilidir ancak ondan farklıdır. Kapsama dayalı olarak Finansal sistemlerde finansal faaliyetlere ilişkin disiplin, kişisel, kurumsal ve kamu finansmanı olarak ayrılabilir.
Bu finansal sistemlerde varlıklar, para birimleri, krediler, tahviller, hisse senetleri, stoklar, opsiyonlar, vadeli işlemler vb. gibi finansal araçlar olarak alınır, satılır veya ticareti yapılır. Varlıklar ayrıca değeri en üst düzeye çıkarmak ve kaybı en aza indirmek için bankaya yatırılabilir, yatırım yapılabilir ve sigortalanabilir. Uygulamada finansal riskler her türlü finansal eylem ve kuruluşta her zaman vardır.
Kapsam geniş olduğundan finansda büyük bir alt alan yelpazesi vardır. Varlık, para, risk ve yatırım yönetimi, değeri en üst düzeye çıkarmayı ve oynaklığı en aza indirmeyi amaçlar. Finansal analiz, bir eylemin veya varlığın yaşayabilirliğini, istikrarını ve karlılığını değerlendirir. Finansal matematik, mali hukuk, finansal ekonomi, finans mühendisliği ve finans teknolojisi gibi bazı alanlar çok disiplinlidir. Bu alanlar işletme ve muhasebenin temelini oluşturur. Bazı durumlarda finans teorileri deneysel finans kapsamına giren bilimsel yöntem kullanılarak denenebilir.
Finansın erken tarihi, tarih öncesi olan paranın erken tarihiyle paralellik gösterir. Antik ve Orta Çağ uygarlıkları, bankacılık, ticaret ve muhasebe gibi finansın temel işlevlerini ekonomilerine dahil etti. 19. yüzyılın sonlarında küresel finansal sistem oluştu.
20. yüzyılın ortalarında finans, ekonomiden ayrı akademik bir disiplin olarak ortaya çıktı. Finansta ilk doktora programları 1960'larda ve 1970'lerde kuruldu. Günümüzde finans, kariyer odaklı lisans ve yüksek lisans düzeyindeki programlar aracılığıyla da geniş çapta incelenir.
Finans kelimesinin birkaç tanımı vardır:
Finans; ihtiyaç duyulan fonların uygun şartlarda sağlanması ve etkin bir şekilde kullanılmasıyla ilgili faaliyetlerdir. Kişilerin veya kurumların maddi gelir elde etmeleri, yatırım yapmaları ve zaman içinde bu yatırımları değerlendirmeleridir. Finans, İşletme ve ekonominin ortak dalıdır.
Finansal analiz ve kararlarda önemli olan etken paranın zamansal değeridir.

Ana hatlarıyla belirtildiği gibi finansal sistem, bireyler ve hane halkı (kişisel finans), hükûmetler (kamu finansmanı) ve işletmeler (kurumsal finans) arasında gerçekleşen sermaye akışlarından oluşur. Dolayısıyla "Finans", tasarruf sahiplerinden ve yatırımcılardan ihtiyacı olan kuruluşlara para aktarma sürecini inceler. Tasarruf sahiplerinin ve yatırımcıların, verimli bir şekilde kullanılırsa faiz veya temettü elde edebilecekleri paraları vardır. Bireyler, şirketler ve hükûmetler, faaliyetlerini yürütmek için yeterli fona sahip olmadıklarında, borç veya kredi gibi bazı dış kaynaklardan para sağlamak zorundadırlar. Genel olarak, geliri harcamasını aşan bir kuruluş, adil getiri elde etmek için fazla parayı borç verebilir veya yatırım yapabilir. Buna bağlı olarak, geliri harcamasından az olan bir kuruluş sermayesini genellikle iki yoldan biriyle artırabilir:
(i) kredi şeklinde borç alarak (özel kişiler) veya devlet veya şirket tahvillerini satarak; 
(ii) hisse senedi olarak da adlandırılan öz sermaye satan bir şirket tarafından (çeşitli şekillerde olabilir: imtiyazlı hisse senedi veya adi hisse senedi).
Hem tahvillerin hem de hisse senetlerinin sahipleri, kurumsal yatırımcılar (yatırım bankaları ve emeklilik fonları gibi finansal kurumlar) veya özel yatırımcılar veya perakende yatırımcılar olarak adlandırılan özel kişiler olabilir.
Borç verme genellikle banka gibi bir finansal aracı aracılığıyla veya tahvil piyasasında tahvillerin (şirket tahvilleri, devlet tahvilleri veya karşılıklı tahviller) satın alınması yoluyla dolaylı olarak yapılır. Borç veren faiz alır, borç alan borç verenin aldığından daha yüksek bir faiz öder ve finansal aracı krediyi düzenlemek için aradaki farkı kazanır.
Banka birçok borçlu ve borç verenin faaliyetlerini bir araya getirir. Banka, borç verenlerden faiz ödediği mevduatları kabul eder, daha sonra bu mevduatları borçlulara borç verir. Bankalar, farklı büyüklükteki borç alanların ve borç verenlerin faaliyetlerini koordine etmelerine olanak sağlar.
Yatırım genellikle, örneğin bireysel menkul kıymetler veya bir yatırım fonu yoluyla hisse satın alınmasını gerektirir. Hisse senetleri, yukarıda açıklanan "borç finansmanı"ndan farklı olarak, gerekli sermayeyi artırmak amacıyla genellikle şirketler tarafından yatırımcılara "özsermaye finansmanı" şeklinde satılır. Buradaki finansal aracılar yatırım banka'larıdır. Yatırım bankaları ilk yatırımcıları bulur ve menkul kıymetlerin, genellikle hisse senetleri ve tahvillerin listelenmesini kolaylaştırır. Ayrıca, daha sonra ticarete olanak sağlayan menkul kıymet borsalarının yanı sıra bu yatırımların performansını veya riskini yöneten çeşitli hizmet sağlayıcıları da kolaylaştırırlar. Bunlar arasında, genellikle perakende yatırımcılara (özel şahıslar) hizmet veren yatırım fonları, emeklilik fonları, servet yöneticileri ve hisse senedi komisyoncuları yer alır.
Bu ölçekte kurumlar arası ticaret ve yatırım ile fon yönetimine "toptan finansman" adı verilmektedir. Buradaki kurumlar, ilgili ticaretle birlikte sunulan ürünleri, sözlü opsiyonları, takasları ve yapılandırılmış ürünlerin yanı sıra özel finansmanı da kapsayacak şekilde genişletir; bu "finansal mühendislik" doğası gereği matematikseldir ve bu kurumlar o halde "kuantumların" başlıca işverenleridir (aşağıya bakınız). Bu kurumlarda risk yönetimi, düzenleyici sermaye ve uyumluluk önemli roller oynar.

Belirtildiği gibi, finans genel olarak kişisel finans, kurumsal finansman ve kamu finansmanı olmak üzere üç alanı kapsamaktadır. Bunlar da başta yatırımlar, risk yönetimi ve niceliksel finans olmak üzere çeşitli faaliyet ve alt disiplinlerle örtüşür ve bunları kullanır.

Bireysel finans kişinin ya da ailenin bütçe, sigorta, tasarruf, yatırım, kredi gibi konularda kararları ve faaliyetleridir. Kişiyi ya da aileyi belirsizliklerden ve risklerden korumaya çalışır. Uzman kurumlardan yardım alınabildiği gibi çeşitli bireysel finans yazılımları da kullanılabilir.
Kişisel finans, "gelecekteki risk olasılığını da göz önünde bulundururken, parasal harcamaları ve tasarrufu dikkatli bir şekilde planlamak" olarak tanımlanır. Kişisel finans eğitime ödeme yapmayı, gayrimenkul gibi dayanıklı malları ve arabaları finanse etmeyi, sigorta almayı, yatırım yapmayı ve emeklilik için birikim yapmayı içerebilir.
Kişisel finans kredi veya diğer borç yükümlülükleri için ödemeyi de içerebilir.
Kişisel finansın ana alanları gelir, harcama, tasarruf, yatırım ve korumadır.
Finansal Planlama Standartları Kurulu tarafından ana hatlarıyla belirtilen aşağıdaki adımlar, bir kişinin olası güvenli kişisel finans planını aşağıdakilerden sonra anlayacağını gösterir:

Öngörülemeyen kişisel olaylara karşı koruma sağlamak için sigorta satın almak;
Vergi politikalarının, sübvansiyonların veya cezaların kişisel finans yönetimi üzerindeki etkilerini anlamak;
Kredinin bireysel mali durum üzerindeki etkilerini anlamak;
Bir tasarruf planı geliştirmek veya büyük satın alımlar için finansman (araba, eğitim, ev);
Ekonomik istikrarsızlık ortamında güvenli bir finansal gelecek planlamak;
Bir çek ve/veya tasarruf hesabı takip etmek;
Emeklilik veya diğer uzun vadeli harcamalar için hazırlanmak.

Kurumsal finansman, yöneticilerin şirketin değerini hissedarlar nezdinde artırmak için yaptıkları işlemler, şirketlerin fon kaynakları ve sermaye yapısı ve finansal kaynakları tahsis etmek için kullanılan araçlar ve analizlerle ilgilenir. Kurumsal finans prensip olarak, yalnızca şirketler yerine tüm firmaların finansal yönetimini inceleyen yönetim finansından farklı olsa da, kavramlar tüm firmaların finansal sorunlarına uygulanabilir  ve bu alan daha sonra genellikle "işletme finansı" olarak anılır.
Tipik olarak, "kurumsal finansman", risk ve kârlılığı dengelerken, kuruluşun varlıklarının değerini, stokunu ve hissedarlarına getirisini artırmaya yönelik uzun vadeli hedefle ilgilidir.
Kurumsal finansman şu üç ana alanı içerir:

Sermaye bütçelemesi: hangi projelere yatırım yapılacağını seçmek - burada, değeri doğru şekilde belirlemek çok önemlidir çünkü varlık değerleri hakkındaki yargılar "yap ya da boz" olabilir
Temettü politikası: "fazla" fonların kullanımı - bunlar işletmeye yeniden yatırılacak mı yoksa hissedarlara mı iade edilecektir?
Sermaye yapısı: kullanılacak finansman karışımına karar vermek - burada borç taahhütleri ile sermaye maliyeti arasındaki en uygun sermaye karışımı bulmaya çalışılır
Bunlardan ikincisi, yukarıdaki gibi yatırım bankacılığı ve menkul kıymet ticareti ile bağlantı kurar çünkü toplanan sermaye genel olarak borç, yani şirket tahvilleri ve öz sermaye, genellikle borsaya kote hisselerden oluşur.
Finansal yöneticiler - yani kurumsal finansörlerden farklı olarak - karlılık, nakit akışı ve "işletme sermayesi yönetimi" (envanter, kredi ve borçlular) gibi kısa vadeli unsurlara daha fazla odaklanarak, firma finansal ve işletme hedeflerini karlı ve güvenli şekilde yürütülmesini sağlar. Yani:
(1) hem vadesi gelen kısa vadeli borç geri ödemelerine hem de planlanmış uzun vadeli borç ödemelerine hizmet verebilir,
(2) devam eden ve yaklaşan işletme giderleri için yeterli nakit akışına sahip olmalıdır.
İşletme finansının ya da finansal yönetimin amacı bir işletmenin faaliyetleri için fon sağlamaktır. Finansal yönetim genellikle kârlılık ve riskin dengelenmesini gerektirirken, işletme kazancını ve değerini en yükseğe taşımaya çalışır.

Kamu maliyesi; devlet ve kamu kuruluşlarının ihtiyaçlarını karşılamak üzere yapılan harcamaları ve gerekli gelirleri inceler ve dengelemeye çalışır.
Kamu maliyesi, finansı egemen devletler, alt-ulusal kuruluşlar ve ilgili kamu kurumları veya kurumlarıyla ilişkili olarak tanımlar. Genellikle kamu kurumlarını etkileyen yatırım kararlarına ilişkin uzun vadeli stratejik bir perspektifi kapsar. Bu u

Finans teknolojisi, fintech veya fintek, finansal hizmetlerin sunumunda geleneksel finansal yöntemlerle rekabet etmeyi amaçlayan bir teknoloji ve yeniliktir. Finans teknolojisi, finans alanındaki faaliyetleri iyileştirmek için teknolojiyi kullanan gelişmekte olan bir sektördür. Akıllı telefonların mobil bankacılık, yatırım, borçlanma hizmetleri ve kripto para birimi için kullanılması, finansal hizmetleri genel halk için daha erişilebilir hale getirmeyi amaçlayan teknolojilere örneklerdir. Finansal teknoloji şirketleri, hem yeni girişim şirketleri hem de mevcut finans şirketleri tarafından sağlanan finansal hizmetlerin kullanımını değiştirmeye veya geliştirmeye çalışan yerleşik finansal kuruluşlardan ve teknoloji şirketlerinden oluşmaktadır.
Terimin belgelenmiş ilk kullanımı 1967 yılına kadar uzanmaktadır ve The Boston Globe'da "Yeni Finansal Teknolojiler - İlk Para Kaynağı" başlıklı bir makalede ortaya çıkmıştır. Bu makale, Computer Control Company'nin eski yöneticileri tarafından kurulan ve finansal teknoloji endüstrisindeki girişimlere risk sermayesi ve sektörel deneyim sunmayı amaçlayan bir yatırım şirketini anlatıyordu.
Fintech şirketleri geleneksel finansal hizmetleri bozmayı hedeflediklerinden, bazıları büyümeye, uyumluluktan, güvenlikten ve tüketici korumasından daha fazla öncelik verdikleri için eleştirildi. Kasım 2022'de dikkate değer bir tartışmanın sonucunda, kripto para borsası FTX çöktü ve dolandırıcılık faaliyetleri, müşteri varlıklarının uygunsuz şekilde yönetilmesi ve yetersiz risk kontrolü suçlamalarıyla karşılaştı. FTX'in kurucusu Sam Bankman-Fried daha sonra elektronik dolandırıcılık, komplo ve kara para aklama suçlarından suçlu bulundu.
Finans, yazılım arızalarına karşı en savunmasız sektörlerden biri olarak kabul edilir, çünkü finansal hizmetler, büyük ölçüde bilgiye dayanır ve somut ürünler değil, yayıncılığa benzer. Özellikle blok zincirleri, finansal sistemde işlem maliyetlerini düşürme potansiyeline sahiptir. Finansal hizmetler, şimdiye kadar regülasyonlar tarafından korunmuş ve ciddi sıkıntılar yaşamadan dot-com patlamasını atlatmış olsalar da, yeni girişim dalgası küresel bankaları giderek daha fazla "dağıtmaktadır".
Sadece 2018 yılında, fintech 40 milyar dolardan fazla bir değere sahip 1700'den fazla anlaşmadan sorumluydu. 2020 World Fintech Report'a göre, son 5 yılda fintech yatırımlarındaki büyüme %230 olmuştur. 2021 yılında, risk sermayesi ile yapılan her beş dolardan biri fintech'e yönlendirilmiştir.

Teigland, R., Siri, S., Larsson, A., Puertas, A. M., & Bogusz, C. I. (Eds.) (2018). The Rise and Development of FinTech (Open Access): Accounts of Disruption from Sweden and Beyond. Routledge. ISBN 9780815378501. KB1 bakım: Birden fazla ad: yazar listesi (link) KB1 bakım: Fazladan yazı: yazar listesi (link)

Finansal iktisat, "belirsiz bir çevrede, mekansal ve zamansal olarak iktisadi kaynakların tahsisi ve dağıtımı" ile ilgilenen bir iktisat dalı. Ek olarak "parasal faaliyetler üzerine yoğunlaşması" ile karakterizedir. Finansal ekonomi kapsamındaki sorular genellikle, "zaman, belirsizlik, seçenekler ve bilgi" koşulları ile çerçevelidir.

Arbitraj
Finans
Matematiksel ekonomi
Davranışsal finans
Nobel Ekonomi Ödülü

Foundations of Finance, Eugene Fama. Theory of Finance. University of Chicago Graduate School of Business
William Forsyth Sharpe. Macro-Investment Analysis. Stanford Graduate School of Business4 Haziran 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Antonio Mele. Lecture Notes in Financial Economics. London School of Economics
André Farber. Microfoundations of Financial Economics. Solvay Business School 7 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Constantinides GM, Harris M, Stulz RM. Handbook of the Economics of Finance 17 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

İktisat ve işletmede fiyat, bir mal, servis veya varlığın değiş tokuş değeridir. 
Fiyat kavramı mikroiktisatta temel kavramdır ve kaynak dağılımı teorisinin (fiyat teorisi olarak da adlandırılır) en önemli değişkenlerinden biridir.
Fiyat ayrıca pazarlamada da temel kavramlardandır ve işadamlarının pazarlama planı yaparken kullandıkları dört değişkenden bir tanesidir.

İçsel Faktörler
Pazarlama hedefleri ve stratejileri Örneğin: Pazarlamaya fazla maliyet ayrılmışsa ürün fiyatı pahalı olabilir.
Hammaddenin ve tedarikçinin maliyeti
Örgütün itibarı veya ünü.
Dışsal faktörler
Pazardaki talep durumu Örn: ürüne fazla talep varsa ürünün fiyatı fazla olabilir.
Rakiplerin fiyatları
Ülkenin veya pazarın ekonomik koşulları.Örneğin: O sektöre ilişkin piyasada kriz varsa sektörün ürün fiyatı düşük olarak belirlenebilir.
Hükûmetin koyduğu fiyatlandırma ile ilgili yasal hükümler. Örn: Ekmeğin fiyatının belirlenmesi.

Fizyokrasi, insan toplumlarının tabii kanunla yönetilmesi. Tabii hukuk felsefesinin düşünce dünyasına egemen olduğu 18. yüzyılda, Fransa'da gelişen bir okul da bu adla anılmaktadır. Okul mensupları, "fizyokratlar" diye tanımlanır. Okulun önde gelen temsilcisi Dr. F. Quesnay'nın eserlerinden biri, Droit Naturel, yani "Tabii Hukuk" ya da "Doğal Haklar" başlığını taşımaktadır.
Çağlarında çok kısa bir süre etkili olmakla beraber, Fizyokratlar, iktisadi düşünce biçimlerine getirdikleri yeniliklerle bugün de anılırlar. İktisadi düzenin işleyişini, soyutlama yöntemi ile kurdukları bir model çerçevesinde anlama çabaları, toplumu işlevlerine göre birbirinden ayırmaları, servetin kaynağını mübadele değil üretim sürecinde aramaları, tarım üretimini düşünce sistemlerinin merkezi yapmaları, başlıca özellikleri arasında sayılabilir.
Fizyokratlar fayda (util) kavramının ölçülebileceğini savunmuşlardır. Toplam Fayda Maksimum noktada iken Marjinal faydanın sıfır olacağına yönelik kesin varsayımlarda bulunmuşlardır.
Doğanın her zaman kendi dengesini koruyacak bir süreci işlettiği düşüncesini şiar edinen fizyokratlar aynı şekilde beşeri durumların da nihayetinde kendi kendine bir denge durumuna kavuşacağı çıkarımına varmışlardır.
Laissez faire, laissez-passer yani bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler sloganını ilk dile getirenler de Fizyokratlardır. Yine Fizyokratlara göre devlet tek bir vergi almalıdır o da tarım sektöründen alınmalıdır.
Bir rivayete göre dönemin Rus Çariçesi kendi ülkesindeki ekonomik çalkantıları gidermek için danışman olarak bir grup fizyokratı kendi sarayına davet etmiş ve mevcut durumu iyileştirmenin yollarını danışmıştır. Fizyokratlardan aldığı cevap ekonominin illa kendi haline bırakılması ve bunun da nihai dengeyi sağlayacağı yönünde olunca kendilerine derhal kapının gösterilmesi rica edilmiştir.

Francis Ysidro Edgeworth, (8 Şubat 1845, Longford - 13 Şubat 1926 Oxfordshire) 1880'li yıllarda gerçekleştirdiği istatistiksel metot çalışmalarıyla tanınan İrlandalı düşünür ve politik iktisatçı.

1845 yılında Longford'da doğan Edgeworth, 17 yaşında Dublin Üniversitesi'ne gitti. Daha sonra Oxford'da Balliol Üniversitesi'nde eğitim gördü. 1891 yılında politik iktisat profesörü olarak Oxford Üniversitesi kolejlerinden olan All Souls'da öğretim üyeliği yaptı. 1881 yılında yayımlanan “Mathematical Psychics” adlı kitabı en önemli eseri oldu. Bu araştırmasında kayıtsızlık eğrisi kavramını geliştirerek, pazarlıklarda kayıtsızlık eğrisinin rolünü belirledi. 1891 yılında “Economic Journal” adındaki dergiyi yayımlamaya başlayan Edgeworth, 1926 yılına kadar derginin genel yayın yönetmenliğini yaptı. Özellikle matematiksel iktisat ve istatistik alanında yaptığı çalışmalarla iktisat ve istatistik bilimlerinin gelişmesine önemli katkı sağladı.

Mathematical Psychics: An essay on the application of mathematics to the moral sciences  (1881) (İngilizce)
On the Application of Mathematics to Political Economy: Address of the President of Section F of the British Association for the Advancement of Science (1889) (İngilizce)
Theory of Monopoly (1897) (İngilizce)

Francis Ysidro Edgeworth Profili

Friedrich August von Hayek (d. 8 Mayıs 1899, Viyana - ö. 23 Mart 1992, Freiburg), Avusturya ekolüne bağlı ekonomist ve siyaset bilimcidir. Serbest piyasa ekonomisini 20. yüzyıl ortasında yükselen sosyalist dalgaya karşı savunmasıyla tanındı. Hukuk ve epistemolojiye önemli katkılar yaptı. 1974'te Nobel Ekonomi Ödülü'nü düşünsel rakibi Gunnar Myrdal ile paylaştı.

Hayek'in babası August von Hayek tıp doktorudur; aynı zamanda Viyana Üniversitesi'nde yarı-zamanlı botanik dersleri vermiştir. Doğal bilimcilerin ağırlıkta olduğu bir aile ortamında yetişmesine rağmen topçu subayı olarak görev yaptığı I. Dünya Savaşı'ndan sonra sosyal bilimlere yönelmiştir. Viyana Üniversitesi'nden 1921'de hukuk, 1923 yılında ise siyaset bilimi üzerine 2 sene ara ile 2 doktora almış olan Hayek, 1924'te ABD dönüşünde sosyalizm fikirlerini benimsemek üzereyken Ludwig von Mises'in Sosyalizm kitabından etkilenmiş ve düşüncesini değiştirmiştir. Hayatının bundan sonraki kısmında liberal felsefeyi ekonomi, siyaset felsefesi gibi birçok alanda başarılı bir şekilde savunmuştur.
Hayek serbest piyasa düzeninin felsefi savunucularındandır. Avusturya Okulu'nun 20. yüzyıldaki en önemli temsilcilerinden biridir. 1974'te Nobel Ekonomi ödülünü almıştır. Merkezi ekonomik planlamanın insanların özgürlüklerini ve ihtiyaçlarını kısıtlayacağı tezini vurgulamış, çoğulculuğu ve ekonomik sübjektivizmi savunmuştur.
Hayek'e göre iktisadi karar verme hakki, bireylerden, onların değerlerinden ve amaçlarından bağımsız değildir (ekonomik öznellik, Avusturya ekolü), karar verme hakları enformasyona sahip olan bireylerde olmalıdır. Rekabetçi bir piyasada fiyatlar, insanların farklı mal ve servislere biçtikleri görece değerleri belirlemekte, bireyler de bunlara bakıp istek ve ihtiyaçlarını en iyi şekilde nasıl karşılayacaklarına ve hatta o istek ve ihtiyaçların neler olduklarına karar vermektedirler.
Hayek iktisat dışında bilişim (enformasyon) teorisi, hukuk, politika teorisi, bilim felsefesi ve bilişsel psikoloji (cognitive psychology) gibi alanlarda da yeni fikirler üretmiştir.
Zengin ve muhafazakâr bir ailenin kızı olan annesi  Felicitas Hayek ünlü felsefeci Ludwig Wittgenstein 'ın akrabası olması nedeniyle Hayek, Wittgenstein'ın ikinci kuzenidir. Wittgenstein ile birkaç kez bir araya gelmesine rağmen Hayek, Wittgenstein'ın düşüncesi ve analiz metodunun kendi hayatı ve düşüncelerini derin bir şekilde etkilediğini belirtmiştir.
Hayek üç erkek kardeşten en büyüğü olmasına rağmen diğer iki kardeşinden daha uzun yaşamıştır. Kardeşleri Heinrich 1969 yılında 69 yaşında, Erich 1986 yılında 82 yaşında ölmüştür. Hayek ise 1992 yılında yaklaşık 93 yaşında ölmüştür.

The Road to Serfdom - Serfliğe Giden Yol (1944) Bu Eser, Hayek'in özgürlük savunusuna adadığı uzun entelektüel hayatının en çarpıcı ürünlerindendir. Serfliğe Giden Yol, son derece önemli bazı siyasal soruların cevaplarını aramaktadır. Özgürlük nedir? Sosyalizm, faşizm ve diğer totaliter sistemler neden özgürlükle uzlaşmaz bir çelişki içindedirler? Birbirine karşıt görünen özgürlük aleyhtarı anlayışlar yoksa aynı kökten mi türemişlerdir? Söz gelimi "Nazizmin Sosyalist kökleri" nelerdir? Özgürlük, geçici bir güvenlik uğruna feda edilebilir mi? Kollektivist ekonomi altında demokrasinin ve azınlık haklarının yaşama şansı var mıdır?

The Use of Knowledge in Society (1945) (Bilginin Toplumda Kullanımı)
The Sensory Order (1952) (Duyumsal Düzen)
The Constitution of Liberty (1960) - Özgürlüğün Anayasası (2013)
Law, Legislation and Liberty (1979) - Hukuk, Yasama ve Özgürlük (2012)

Hayek 1974 yılında zıt fikirleri savunmalarına rağmen Guannard Myrdall ile paylaşmak zorunda kaldığı Nobel ödülünü almıştır.
Ölmeden 2 sene önce hafıza kaybına uğramıştır.

Nobel Ekonomi Ödülü sahipleri listesi

http://www.mises.org/hayekbio.asp 3 Şubat 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.kritize.net/kafekritize-kultur-sanat/portre/234-friedrich-august-von-hayek 29 Ağustos 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Fırsat maliyeti veya alternatif maliyet, herhangi bir malın üretimini bir birim artırmak için başka bir maldan vazgeçilmesi, feragatta bulunulması gereken mal ve/veya kazanç miktarıdır. Başka bir ifadeyle;
İktisadi bir seçim yapılırken vazgeçilmek zorunda kalınan en iyi ikinci alternatiftir.
Fırsat maliyeti sadece üretim ile ilgili bir kavram değildir.

Üretici açısından: "Üretim kararlarında Fırsat Maliyeti",
Tüketici açısından: "Tüketim kararlarında Fırsat Maliyeti",
Devlet açısından: "Kamu harcamalarında Fırsat Maliyeti", söz konusudur.

Dünyada kaynaklar kısıtlıdır ve her insanın bütün ihtiyaçlarını, arzularını karşılaması olanaksızdır. Ekonomi biliminde bu duruma kıtlık denir. Bu nedenle insanlar kıt kaynakların kullanımında akılcı (rasyonel) seçimler yapmak zorundadırlar. Bu yapılan ekonomik her seçimin bir fırsat maliyeti vardır. Bir ekonomik seçim ile vazgeçilen en yüksek maliyetli alternatif, fırsat maliyetini oluşturur.

Arz Esnekliği

Gayrisafi yurtiçi hasıla (GSYİH), bir ülke veya ülkeler tarafından belirli bir zaman diliminde üretilen ve satılan tüm nihai malların ve hizmetlerin piyasa değerinin parasal bir ölçüsüdür.
GSYİH, çoğunlukla tek bir ülkenin hükûmeti tarafından ekonomik sağlığını ölçmek için kullanılır. Karmaşık ve sübjektif doğası nedeniyle, bu ölçü genellikle güvenilir bir gösterge olarak kabul edilmeden önce gözden geçirilir.
Bununla birlikte, Kişi başına düşen GSYİH (nominal), ülkelerin yaşam maliyeti ve enflasyon oranlarındaki farklılıkları yansıtmaz; bu nedenle, satın alma gücü paritesine (SAGP) göre kişi başına düşen GSYİH tabanını kullanmak, ülkeler arasındaki yaşam standartlarını karşılaştırmada daha yararlı olabilirken, nominal GSYİH uluslararası pazarda ulusal ekonomileri karşılaştırırken daha yararlı olabilir. Toplam GSYİH, ekonominin her bir endüstrisinin veya sektörünün katkısına da bölünebilir. GSYİH'nın bölgenin toplam nüfusuna oranı, kişi başına düşen GSYİH'dır (Ortalama Yaşam Standardı olarak da adlandırılır).
Bu tanımda belli bir zaman; bir ay, üç ay ya da bir yıl olabilir. GSYİH genellikle bir yıl için ele alınır. Nihai mal ve hizmetler ise, üretilen toplam mal ve hizmetlerden üretim için kullanılan ara mallar düşüldükten sonra geriye kalan değerdir. GSYİH verilerini bulmak için şu formül uygulanır:

GSYİH = Tüketim + Yatırım + Devlet harcamaları + (İhracat – İthalat)
GSYİH'den amortismanlar (sermayenin aşınma ve eskime payı) çıkarıldığı zaman safi yurt içi hasıla elde edilir. “Gayrisafi”, sermaye stoğuna amortismanın eklenmiş olduğunu ifade eder. Gayrisafi yurt içi hasıladan dolaylı vergiler çıkıp sübvansiyonlar eklendiği zaman yurt içi gelir elde edilir. Yurt içi gelire, net dış dünya faktör gelirleri eklendiği zaman millî gelir elde edilir. Millî gelire, transfer ödemeleri eklenip kurumlar vergisi, dağıtılmayan kurum kârları ve sosyal sigortalar kesenekleri çıkarıldığı zaman kişisel gelir elde edilir. Kişisel gelirden, kişisel gelir vergisi çıkarıldığında da harcanabilir kişisel gelir elde edilir. Yukarıdaki eşitlikte, tüketim ve yatırım, nihai mal ve hizmetler için yapılan harcamalardır. Eşitliğin ihracat eksi ithalat kısmı ise harcamaların yurt içinde üretilmemiş kısmını (ithalat) düşüp yurt içi üretimin içeride tüketilmemiş kısmını (ihracat) eklemek suretiyle dengeler. İktisatçılar (Keynes’ten bu yana), genel tüketim kavramını, özel tüketim ve kamu sektörü tüketimi olmak üzere ikiye bölmeyi tercih etmişlerdir. Bu nedenle GSYİH şu şekilde ifade edilir.

T, Y, D ve (X-M) değişkenleri:

T özel tüketim ya da tüketici harcamaları olarak anılır. Ev halkının yemek, kira, ilaç gibi en kişisel harcamalarıdır.
Y sermaye cinsinden işle ilgili yatırımlardır. Örneğin yeni bir fabrika binası inşaatı, bir yazılım alımı ya da makine, teçhizat alımları gibi harcamalar işle ilgili yatırım olarak anılır. GSYİH için ‘yatırım’ özellikle finansal olmayan ürünlerin alımıdır. makroekonomide finansal ürünlerin alımı tasarruf olarak sınıflandırılır (GSYİH tasarruflardan değil harcamalardan oluşur). Ayrım (teorik olarak) oldukça açıktır: eğer para geri ödeme yükümlülüğü olmaksızın mal ve hizmetlere dönüştürülebiliyor ise, bu bir yatırımdır. Örneğin, tahvil ya da hisse senedi alımlarında paranın sahipliği nominal olarak el değiştirir ve bu transfer ödeme GSYİH toplamının dışında tutulur. Konuşma dilinde bu türü harcamaların yatırım olarak anılmasına karşın, iktisadi açıdan bu harcamalar bir yer değiştirmedir ve reel ekonomi ya da GSYİH formülünün bir parçası değildir.
D nihai mal ve hizmetler için yapılmış devlet harcamalarının tamamıdır. devlet memurlarının ücretleri, askerî amaçlı silah alımları ve devlet tarafından yapılan her türlü benzeri yatırım harcamasını içerir. Sosyal sigorta ya da işsizlik yardımı gibi transfer ödemelerini içermez. GSYİH'nin bütünü içerisindeki devlet harcamalarının nispi büyüklüğü iktisadi açıdan oldukça önemlidir.
(X-M) bir ekonomi içerisindeki net ihracattır (ihracat-ithalat). GSYİH, diğer ülkelerin tüketimi için üretilmiş mal ve hizmetleri de kapsar. Bu nedenle ihracatın tamamı GSYİH'ye eklenir. Buna karşın ithalat GSYİH'den çıkarılır çünkü yurt dışından alınan mal ve hizmetler hâlihazırda T, Y ve D'ye dahil edilmiştir. Yabancı ülkelerden yapılan tedarikin yurt içi olarak hesaplanmasını engellemek amacıyla çıkarılırlar.

T, Y, D ve (X-M)'e örnekler:
Doluluk oranını artırmak amacıyla bir otele yapılan yenileme harcamaları özel yatırım iken, aynı sonuca hizmet edecek otel hisseleri alımı bir tasarruftur. Birinci durum GSYİH ölçümüne dahil edilirken (Y) ikincisi dahil edilmez. Eğer otel binası aynı zamanda özel bir ev ise, yenileme harcamaları tüketim olarak değerlendirilir. Eğer bir kamu kuruluşu aynı binayı kamu yararına bir hizmet için alındığına bağlı olarak T veya Y bilişenlerinde bir artışa neden olur.

Kişi başına GSYİH, sıklıkla bir ekonomideki yaşam standardının bir göstergesi olarak kullanılır. Bu yaklaşımın sağladığı kolaylıklara karşın, GSYİH hakkındaki pek çok eleştiri, onun bir yaşam standardı olarak kullanılmasına odaklanmaktadır.
Kişi başına GSYİH'nin bir yaşam standardı göstergesi olarak kullanılmasının en önemli nedeni, yaygın, düzenli ve sıkça ölçülüyor olmasıdır. Dünyanın bütün ülkeleri bu ölçümlemeyi hemen hemen aynı teknikle yapar, dolayısıyla her ülkede aynı şeyin ölçüldüğüne dair bir güven oluşmuştur.
Buna karşın, GSYİH'nin bir yaşam standardı ölçütü olarak kullanılmasının güçlüğü ise, direkt bir ifadeyle, GSYİH'nin bir yaşam standardı ölçütü olmamasıdır. GSYİH bir ülkedeki belli ekonomik aktiviteleri ölçümlemeyi hedefler. GSYİH'nin bir yaşam standardı ölçütü olarak kullanılmasının gerekçesini güçlendiren argüman, (diğer değişkenlerin sabit kalacağını varsayarsak) genellikle bir ülkenin GSYİH'si yükselirken beraberinde o ülkedeki yaşam standardının da yükseliyor olmasıdır.

GSYİH'nin ekonomistler tarafından yaygın kullanılmasına karşın, yaşam standardı göstergesi olarak değeri her zaman sorgulanmıştır. Bu konuda alternatif olarak, Birleşmiş Milletlerin İnsani Gelişme Endeksi gösterilir.
GSYİH'nin nasıl kullanıldığına dair yapılan eleştiriler:

GSYİH harcanan paranın kaydı olmayan karaborsayı ve para dışı ekonomiyi hesaba katmaz. Bu nedenle, özellikle iş hayatının önemli bir kısmının kayıt dışı gerçekleştiği ekonomilerde, olması gerekenin çok altında GSYİH değerleri ile karşılaşılabilir. Barter’ın yaygın kullanıldığı ekonomilerde de benzeri durumlarla karşılaşılır.
Yaygın ekonomik analizler, çevre, yardımcı işler ve kadınların çalışmasını ihmal ederler. Çocuk bakıcılığı ya da ev temizlikçiliği gibi işler bu analizlerde yer almazlar. Yeni Zelandalı ekonomist Marilyn Waring çalışmasında, bu konuyu, “ödeme ile sonuçlanmayan işler faktör edilebilecek olsa, ödenmeyen iş gücünün uğradığı haksızlık bir parça telafi edilebilecek ve demokrasinin ihtiyaç duyduğu politik saydamlık sağlanabilecektir” şeklinde vurgulamıştır.
GSYİH'nin hesaplanmasında karşılaşılan farklılıklar, ülkeler arasında çelişkiler yaratmaktadır.
GSYİH net bir değişim yaratmayan üretimleri ya da hasarların tamiri için yapılanları da hesaba katar. Örneğin doğal bir felaketten ya da bir savaştan sonra yapılan yeniden yapılanma büyük bir ekonomik aktivite yaratarak GSYİH'nin sıçramasına neden olur. Buna karşın bu felaketlerin yaşanmamış olması gerçekte çok daha iyidir. Sağlık hizmetlerinin ekonomik değeri ise bir başka klasik örnektir. Çok sayıda insanın hasta olması ve pahalı tedaviler görmesi arzu edilen bir şey değildir fakat gerçekleşmesi GSYİH'nin büyümesine neden olur.
Yaşam kalitesi (insanların mutluluğu), mal ve hizmetlerden çok farklı şeylerle belirlenir. Yaşam standardının ölçülmesi için kullanılan alternatif ölçüm araçları dahi bu etkenleri hesaba katmazlar.
Şirketlerin uluslararası ticari faaliyetleri GSYİH'nin değerini saptıran bir başka etkendir. Örneğin Avrupalı ve Amerikalı şirketler vergilerden tasarruf etmek amacı ile alım satım faaliyetlerinin bir kısmını İsviçre ya da İrlanda gibi ülkelerden geçirirler. Böylece vergilerden tasarruf elde ederken bu faaliyeti yaptıkları ülkelerin GSYİH'sinin yükselmesine neden olurlar.
Ülkelerin ucuz ve kısa ömürlü mallar ya da pahalı fakat uzun ömürlü mallar alma alışkanlıkları da GSYİH'nin olumsuz etkilenmesine neden olabilir. Bu konuda kesin bir ayrım elde etmek zor olmakla birlikte, bazı durumlarda, pahalı fakat kalite malların uzun vadede kısa ömürlü mallardan daha ucuz olabilir. Böyle durumlarda alışkanlıkların kısa ömürlü mallara yönelmesi GSYİH'nin yükselmesine neden olur iken aynı davranış biçimi moda, teknoloji değişimi gibi nedenlerle sık yenilenme ihtiyacı duyulan mallarda ise GSYİH'nin düşmesini sağlayabilir.
Japonya gibi vatandaşları tasarrufa eğilimi ülkelerin GSYİH'si düşüş eğilimine girerken vatandaşları, parası olmadığı hâlde borç alarak harcama eğilimli, Türkiye gibi ülkelerin GSYİH'si büyüme yönünde etkilenecektir. GSYİH'nin hesaplanışında birikmiş tasarruf ya da borçlar hesaba katılmazlar.
GSYİH büyümenin sürdürülebilir olup olmadığını ölçemez. Bir ülke doğal kaynaklarını çok hızlı bir şekilde tüketerek ya da yanlış yatırımlar yaparak geçici bir süreyle yüksek GSYİH'ye sahip olabilir. Örneğin geçmişte yüksek fosfat kaynakları nedeniyle dünyanın en yüksek kişi başına millî gelirine sahip ülkesi olan Nauru, 1989'dan sonra, kaynakların tükenmesi ile millî gelirinde hızlı düşüş yaşamıştır. Sanayileşmeksizin petrol zengini olan ülkeler, gelecekte petrol kaynaklarının tükenmesi ile bugünkü yüksek GSYİH'lerini sürdüremeyeceklerdir. Düşük tasarruf oranları ve yüksek tüketim harcamaları nedeniyle, ekonomiler, şişirilmiş hisse fiyatları ya da şişirilmiş ev fiyatları gibi varlık balonları ile karşı karşıyadırlar. Doğanın kirletilerek yok edilmesi pahasına yüksek ekonomik büyüme yaşayan Çin gibi ülkeler, ödenmesi çok zor, tekrar temizleme bedellerini, GSYİH hesaplarına dahil etmemektedirler.
GSYİH'nin yıllık büyümesi, yıllara göre, üretim çıktısının kalitesindeki objektif değişimi hafife alan GSYİH deflatörü ile düzeltilmektedir. Deflatör, subjektif deneyimlere 

Gelişme iktisadı diğer adıyla kalkınma iktisadı 1950-60 yılları arasında oldukça popüler olan bir teoridir.Ancak 1980'lere gelindiğinde bu ilgiyi kaybetmiştir.
Soğuk Savaş döneminde sosyalist ve liberal bloklar dışında 3. dünya diye adlandırılan ülkeler grubu vardı.'Batı kapitalizminin onları dışladıkları gibi bir düşünce egemen olmaması zorunluluğu ile ABD ve Avrupa, kerhen de olsa, gelişme iktisadına ilgi göstermeye yönelmiştir.' "Amaç, yeni bağımsızlığa kavuşan ülke yöneticilerine akıl vermekti."
Soğuk Savaş'ta neo-liberal iktisatçıların kurucusu olduğu büyüme-kalkınma-gelişme iktisadı çalışmaları, II. Dünya Savaşı sonrasında Paul Baran, Paul Marlor Sweezy, Andre Gunder Frank ve Harry Magdoff gibi neo-marksist iktisatçıların bu konudaki eserleriyle eleştirel bir pozisyon kazanmıştır. Sömürgeciliğe karşı bağımsızlık mücadelesi veren ülkelerin iktisadi gelişmelerini doğrusal bir tarih çizgisi olarak tanımlayan Walt Whitman Rostow, Arthur Lewis, D. Lerner gibi muhazakar geleneği benimsemiş teorisyenlere karşı, neo-marksist kuramcılar ekonomik evrimi ülke içi sınıf mücadelelerinden çok uluslararası ticaret ilişkilerine dayandırmaktadırlar. Gelişme iktisadı çalışmaları, 'sürdürülebilir kalkınma', 'yerel-bölgesel gelişim', 'ekolojik kalkınma' ve 'kalkınmada kadın merkezli yorumsama' gibi bölümlere ayrılarak parçalanmış ve küreselleşme tartışmaları nedeniyle de ekonominin dünya ölçeğinde değerlendirilmesi gerekliliğini destekleyen bir yapıya bürünmüştür.
Gelişme iktisadına olan eleştiriler ana konusu 'meta-merkezli tanımından insan-merkezli tanımına geçilmesi gereği' üzerinedir.

Genel denge teorisi teorik ekonominin bir dalı. Birkaç veya birçok piyasalar ile ekonomideki arz, talep ve fiyat davranışlarını bir bütün içinde açıklamaya çalışır.
Genel olarak, genel denge; bireysel pazarları ve acenteler ile başlayan bir "aşağıdan-yukarıya" bir yaklaşım kullanarak, ekonomiyi bir bütün olarak anlama çabasıdır. Makroekonomi ise, "yukarıda-aşağıya" bir yaklaşım ile "büyük resim"e odaklanır. Bu nedenle genel denge teorisi geleneksel olarak mikroekonominin bir parçası olarak sınıflandırılır. Bir piyasa sisteminde, fiyatlar ve tüm malların üretimi, para ve faiz fiyatları da dahil olmak üzere hepsi birbiri ile ilişkilidir.
Neoklasik ekonomide, tüm bir ekonomideki fiyat modeli için ilk teşebbüs Léon Walras tarafından yapılmıştır. Walras'ın Elements of Pure Economics (Saf Ekonomi Unsurları) adlı çalışması, her biri gerçek bir ekonominin yönlerini de hesaba katan, modellerin sıralamasını sağlamıştır (iki mal, birçok mal, üretim, büyüme, para).

Arrow, K. J., and Hahn, F. H. (1971). General Competitive Analysis, San Francisco: Holden-Day.
Arrow K. J. and G. Debreu (1954). "The Existence of an Equilibrium for a Competitive Economy" Econometrica, vol. XXII, 265-90
Black, Fischer (1995). Exploring General Equilibrium. Cambridge Mass: MIT Press. ss. 318. ISBN 0-262-02382-2. 
Debreu, G. (1959). Theory of Value27 Ağustos 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., New York: Wiley.
Eaton, Eaton and Allen, "Intermediate Microeconomics" Chapters 13 and 18.
Eatwell, John (1987). "Walras's Theory of Capital", The New Palgrave: A Dictionary of Economics (Edited by Eatwell, J., Milgate, M., and Newman, P.), London: Macmillan.
Geanakoplis, John (1987). "Arrow-Debreu model of general equilibrium," The New Palgrave: A Dictionary of Economics, v. 1, pp. 116–24.
Georgescu-Roegen, Nicholas (1979). "Methods in Economic Science", Journal of Economic Issues, V. 13, N. 2 (June): 317-328.
Grandmont, J. M. (1977). "Temporary General Equilibrium Theory", Econometrica, V. 45, N. 3 (Apr.): 535-572.
Hicks, John R. (1939, 2nd ed. 1946). Value and Capital. Oxford: Clarendon Press.
Jaffe, William (1953). "Walras's Theory of Capital Formation in the Framework of his Theory of General Equilibrium", Economie Appliquee, V. 6 (Apr.-Sep.): 289-317.
Kubler, Felix (2008). "Computation of general equilibria (new developments)," The New Palgrave Dictionary of Economics. 2nd Edition Abstract.11 Ağustos 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Mandler, Michael (1999). Dilemmas in Economic Theory: Persisting Foundational Problems of Microeconomics, Oxford: Oxford University Press.
Mas-Colell, A., Whinston, M. and Green, J. (1995). Microeconomic Theory, Oxford University Press
McKenzie, Lionel W. (1981). "The Classical Theorem on Existence of Competitive Equilibrium", Econometrica.
_____ (1983). "Turnpike Theory, Discounted Utility, and the von Neumann Facet", Journal of Economic Theory, 1983.
_____ (1987). "General equilibrium", The New Palgrave; : A Dictionary of Economics, 1987, v. 2, pp. 498–512.
_____ (1987). Turnpike theory," The New Palgrave: A Dictionary of Economics, 1987, v. 4, pp. 712-20
_____ (1999). "Equilibrium, Trade, and Capital Accumulation", Japanese Economic Review.
Mitra-Kahn, Benjamin H., 2008, "Debunking the Myths of Computable General Equilibrium Models", SCEPA Working Paper 01-2008
Petri, Fabio (2004). General Equilibrium, Capital, and Macroeconomics: A Key to Recent Controversies in Equilibrium Theory, Edward Elgar.
Samuelson, Paul A.  (1947, Enlarged ed. 1983). Foundations of Economic Analysis, Harvard University Press. ISBN 0-674-31301-1
Scarf, Herbert E. (2008). "Computation of general equilibria," The New Palgrave Dictionary of Economics, 2nd Edition. Abstract. 23 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Schumpeter, Joseph A. (1954, History of Economic Analysis, Oxford University Press,
Walras, Léon (1877, printed 1954). Elements of Pure Economics, Harvard University Press, ISBN 0-678-06028-2

Oyun kuramı
Optimum pareto

Gerçek gayri safi yurtiçi hasıla (gerçek GSYİH), fiyat değişikliklerine göre ayarlanan ekonomik çıktı değerinin makroekonomik ölçüsüdür (yani enflasyon veya deflasyon).
Bu ayarlama, para-değer ölçüsünü nominal GSYİH, toplam çıktı miktarı için bir endekse dönüştürür. GSYİH toplam çıktı olmasına rağmen, öncelikle kullanışlıdır çünkü toplam harcamaya çok yakındır: tüketici harcamalarının, endüstri tarafından yapılan yatırımın, ihracatın ithalattan fazla olması ve hükûmet harcamalarının toplamı. Enflasyon nedeniyle, GSYİH artar ve aslında bir ekonomideki gerçek büyümeyi yansıtmaz. Bu nedenle, gerçek GSYİH'nın büyümesini elde etmek için GSYİH'nın enflasyon oranına (oranın ölçüldüğü zaman birimlerinin gücüne yükseltilmiş) bölünmesi gerekir. Farklı kuruluşlar, farklı türde 'Gerçek GSYİH' ölçüleri kullanır; örneğin, UNCTAD, 2005 Sabit fiyatlarını ve döviz kurunu kullanırken, Federal Rezerv Ekonomik Verileri(FRED) 2009 sabit fiyatları ve döviz kurlarını kullanıyor ve son zamanlarda Dünya Bankası 2005'ten 2010 sabit fiyatlarına ve döviz kurlarına geçti.
Şablon:Bar chart

Geçimlik ekonomi; avcılık, toplayıcılık ve tarım sâyesinde temel ihtiyaçların temin edildiği, doğal kaynaklara bağlı bir ekonomik yapıdır. Geçim, asgârî düzeyde kendi kendine yetebilmeyi ve geçinmeyi gerektirir.
Geçimlik ekonomide endüstrileşme yoktur, katma değer yoktur, birikim çok azdır ve bu birikim yalnızca temel ihtiyaçların temînine yönelik alışveriş için kullanılır.

Bazı insanlar tüketimi azaltarak basit bir yaşam sürer. Tüketimi azaltmak daha az bireysel borca yol açar ve kişinin hayatında daha fazla esneklik ve basitlik sağlar. Mal veya hizmetlere yapılan harcamaları azaltarak, para kazanmak için harcanan zamanı azaltılabilir. Kazanılan zaman, başka ilgi alanları peşinde koşmak veya gönüllülük yoluyla başkalarına yardım etmek için kullanılabilir. Bazıları fazladan boş zamanı yaşam kalitelerini iyileştirmek için örneğin sanat ve zanaat gibi yaratıcı faaliyetlerde bulunmak için kullanabilirler. Paradan bağımsızlığı geliştirmek, Suelo ve Mark Boyle gibi bazı kişilerin hiç para olmadan yaşamalarına yol açtı. Giderleri azaltmak aynı zamanda tasarrufların artmasına da yol açabilir, bu ise mali bağımsızlık ve erken emeklilik olasılığına yol açabilir.

100 Şey Mücadelesi, dağınıklığı gidermek ve hayatı basitleştirmek amacıyla kişisel eşyaları yüz öğeye indirgeyen bir taban hareketidir. küçük ev hareketi, kütük kulübeler veya plaj kulübelerileri gibi küçük, ipoteksiz, gösterişsiz meskenler içinde yaşamayı seçen bireyleri içerir.
Sade yaşamı benimseyenlerin evleri üzerinde farklı bir değeri olabilir. Joshua Becker, bu yaşam tarzını yaşamak isteyenler için yaşadıkları yeri basitleştirmeyi önerir.

Girişim sermayesi veya risk sermayesi (İngilizce venture capital kökenli yaygın kısaltmasıyla VC); bu amaçla kurulan şirketler veya fonlar tarafından yüksek büyüme potansiyeline sahip olduğu düşünülen veya çalışan sayısı, yıllık gelir, faaliyet ölçeği gibi ölçütlerle yüksek büyüme sergileyen, yeni kurulan, erken aşamadaki ve gelişmekte olan şirketlere sağlanan bir özel sermaye finansmanı biçimidir. Girişim sermayesi şirketleri veya fonları, bu erken aşamadaki şirketlere özsermaye veya mülkiyet hissesi karşılığında yatırım yapar. Sermayedarlar, başarılı olmaları beklentisiyle riskli girişim şirketlerini finanse etme riskini üstlenir. Bu şirketler yüksek belirsizlikle karşı karşıya olduğundan, girişim sermayesi yatırımlarının başarısızlık oranları yüksektir. Girişim şirketleri, yenilikçi bir teknolojiye veya iş modeline dayanır ve genellikle bilgi teknolojisi, temiz teknoloji veya biyoteknoloji gibi yüksek teknoloji alanlarındadır.

Mark Coggins'in Vulture Capital (2002) adlı romanı, yatırım yaptığı bir biyoteknoloji firmasındaki baş bilim insanının ortadan kaybolmasını araştıran bir risk sermayedarı kahramanı konu alır. Kitabın yazarı Coggins ayrıca bu sektörde çalıştı ve bir dot-com girişiminin kurucu ortağıydı.
Matt Richtel, New York Times'ta teknoloji haberlerini yapan muhabir olarak edindiği deneyimden yararlanarak, ana karakterin Silikon Vadisi girişim sermayedarı olan ve ölen kız arkadaşının eylemlerinin, olay örgüsünde önemli bir rol oynadığı Hooked (2007) romanını üretti.

Dilbert çizgi romanında sıkça "Vijay, Dünyanın En Çaresiz Girişim Sermayedarı" adlı bir karakter görünür ve çok küçük de olsa bir potansiyeli olan herkese çantalar dolusu para verir.
Robert von Goeben ve Kathryn Siegler, 1997 ile 2000 yılları arasında The VC adında, genellikle girişim sermayedarları ve girişimciler arasındaki esprili iletişimi gösteren, sektörün parodisini yapan bir çizgi roman ürettiler. Von Goeben, bu eseri yazmaya başladığında Redleaf Venture Management'ın ortağıydı.

Wedding Crashers (2005) filminde Jeremy Gray (Vince Vaughn) ve John Beckwith (Owen Wilson), hiç tanımadıkları kişilerin düğünlerinde ortaya çıkan bekarlardır ve filmin büyük bir kısmında, New Hampshire'lı risk sermayedarları gibi davranırlar.
Something Ventured (2011) adlı belgesel, Amerikan teknoloji girişim sermayedarlarının yakın tarihini anlatmaktadır.

Dragons' Den adlı televizyon dizisinde çeşitli girişim şirketleri, iş planlarını girişim sermayedarlarından oluşan bir gruba sunmaktadır.
ABC'nin reality programı Shark Tank'ta girişim sermayedarları ("Köpekbalıkları"), girişimcilerin konuşmalarını dinler ve hangisine yatırım yapacaklarını seçer.
Kısa ömürlü Bravo Reality TV'nin programı Start-Ups: Silikon Vadisi'ne Silikon Vadisi'ndeki girişim sermayedarları katıldı.
Durum komedisi Silikon Vadisi, yeni kurulan şirketlerin ve girişim sermayesi kültürünün parodisini sunmaktadır.
AMC Draması Halt ve Catch Fire, 1980'lerdeki bilgisayar devrimi ve 1990'ların başlarındaki World Wide Web yükselişi sırasında, yeni kurulan şirketler için girişim sermayesi şirketlerinin kullanımını konu alır.

Google Kitaplar (İngilizce: Google Books) (daha önceki adlarıyla Google Book Search (Türkçe: Google Kitap Arama) veya Google Print), Google bünyesinde bulunan ve kullanıcıların kitaplar hakkında detaylı arama yapmasına olanak sağlayan arama motorudur.

Bu servis 2002 yılından itibaren devreye girmiştir. Özgür lisanslı kitapların içeriğinin hepsi ve yayıncıların izin verdiği kadarı ile bazı kitapların içeriğinin belli kısmı yayınlanır.

Google eBookstore

Google Kitaplar anasayfa 22 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Google Book Search Information Page 25 Kasım 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Author's Guild et al v. Google Inc. Timeline and progression of case 13 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Jeffrey Toobin; Google's Moon Shot 6 Eylül 2012 tarihinde Archive.is sitesinde arşivlendi
Malte Herwig; "Putting The World's Books On The Web" (SPIEGEL International Edition) 22 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Anirudh Wadhwa; "Debate over the Google Library Project" 9 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
archive.org text search
PublicDomainReprints.org - an experiment that prints public domain books from Google Book Search 30 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Digital Library Federation
The European Library 2 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Gümrük, eşya ve malların ülke sınırlarından giriş ve çıkışlarında denetimlerinin yapıldığı ve vergilerin ödendiği kamu kurumudur. Gümrük vergisi'nin toplanması, bir ülkeye giren ve çıkan kişiler ve hayvanlar, nakliye araçları, kişisel eşyalar ve tehlikeli maddeler dahil olmak üzere malların akışını kontrol eder. Gümrük kara sınırlarında, deniz limanları ve hava alanlarında bulunur. Geleneksel olarak gümrük, ithalat ve ihracatta gümrük vergilerini ve diğer vergileri alan mali konu olarak kabul edilmiştir. Gümrük şimdi üç temel konuyu kapsıyor: vergilendirme, güvenlik ve ticaretin kolaylaştırılması.

Lehçe-i Osmânî adlı kitapta "gümrük" kelimesi, Rumcadan alınmış ve "emtiaya ilişkin rüsumun idare mahallinin ismidir" diye tanımlanmış ise de "Gümrük" kelimesinin Rumca'dan alınma olmayıp, Latincede ticaret manasına gelen "Commercium" kelimesinden alınmış olduğu anlaşılmaktadır. Zira, gümrük resminin ticaret eşyasından alınan bir vergi olduğu göz önüne alındığında, kelimenin manaya uygunluğu ortaya çıktığından, bu adlandırmanın esasen daha uygun bulunduğu açıktır. Fransızlar "Gümrük"e "Douane" derler. İtalyanca "Dogana" kelimesinden alınmıştır ki, Venedik ve Cenova Cumhuriyetinin Birinci Hakimi'nin unvanı olan "Doge" adına, hazineye gelir temin etmek için, Venedik'te uygulamaya konulan verginin ismi olmuştur.

Gümrük ve gümrük vergisi, muhtemelen tarihte birbirinden ayrı yaşayan toplumlar, şehir devletleri, devletler, imparatorluklar var olduğu sürece var idi. Gümrük, devletlerin egemenlik alanlarının bir ifade biçimi ve hazinelerinin önemli bir gelir kaynağı olmuştur. Ülkeler, topraklarına giren kişiler, ticari mallar ve her tür maddeleri ülkenin güvenliği, ekonomisi, hükümranlık, halkın sağlığı gibi faktörleri korumak ve vergi sağlamak amaçlarıyla sınırlarda denetlemeye tabi tutmuşlardır. Bugün de gümrük vergileri, devletin maliye kapsamında topladığı vergilerden sonra en büyük gelir kaynağı olabilmektedir.

Dünya Gümrük Örgütü 2 Ekim 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
T.C Ticaret Bakanlığı 31 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Gümrük İrtibat Numaraları
Online İhbar Formu
Gümrük İşlemleri hakkında Temel Bilgiler
Gümrük Mevzuatı

Hammadde, endüstride bir ürün ya da yapının elde edilmesinde kullanılan gerekli bileşenlerin işlenip elde edilmesinden önceki durumudur. Bu terim çoğu zaman doğadan elde edilen ve henüz işlenmemiş ya da çok az işlem görmüş maddeleri belirtmek için kullanılır. Demir cevheri, kereste, ham petrol hammaddeye örnek olabilecek materyallerdir.
Hammaddeler sonsuz değildir ve kendilerini yenileyip yenileyememelerine göre iki başlık altında toplanırlar. Kendilerini yenileme yetisi olmayan hammaddeler genelde doğadan elde edilenlerdir. Uranyum, fosfatlar, demir, bakır, altın gibi madenler ve kömür, petrol, doğalgaz gibi fosil yakıtlar bu gruba girerler. Bunlar, belirli bir zaman dilimi içinde yeryüzünün kendi içinde oluşmuşlardır ve tükendiklerinde tekrar oluşmaları yine uzun zaman alacaktır.
Pamuk, keten, hindistan cevizi ve deri gibi çok çeşitli kendini yenileyebilen hammaddelerin ise devamlılığının sağlanması için temiz bir çevre gereklidir. Bir ülkenin ekonomisinde hammadde kaynaklarına sahip olmak ya da bu kaynaklara yakın bir noktada olmak en önemli özelliklerdendir. Petrol yatakları üzerinde kurulan ülkeler ve çok çeşitli bitki örtülerinin bulunduğu ekvatoral kuşak ülkeleri bu hammaddeleri pazarlayarak ekonomilerini canlı tutmaktadır.

Harold Hotelling (/ˈhoʊtəlɪŋ/; 29 Eylül 1895 - 26 Aralık 1973), Amerikalı bir matematiksel istatistikçi ve etkili bir ekonomi teorisyeniydi; ekonomi alanında Hotelling yasası, Hotelling lemması ve Hotelling kuralı ile istatistik alanında Hotelling'in T-kare dağılımı ile tanınır. Ayrıca finans, istatistik ve bilgisayar bilimlerinde yaygın olarak kullanılan Temel Bileşen Analizi yöntemini geliştirmiş ve adlandırmıştır.
1927'den 1931'e kadar Stanford Üniversitesi'nde matematik doçenti, 1931'den 1946'ya kadar Columbia Üniversitesi'nde öğretim üyesi ve 1946'dan ölümüne kadar Chapel Hill'deki North Carolina Üniversitesi'nde Matematiksel İstatistik profesörü olarak görev yapmıştır. Chapel Hill'deki bir cadde onun adını taşımaktadır. 1972 yılında bilime katkılarından dolayı Kuzey Carolina Ödülü'nü almıştır.

Herbert Alexander Simon (d. 15 Haziran 1916 Milwaukee, Wisconsin - ö. 9 Şubat 2001 Pittsburgh, Pensilvanya), 1978'de Nobel İktisat Ödülü kazanmıştır.

1947: Administrative Behavior: A Study of Decision-Making Processes in Administrative Organizations
1957: Models of Man
1958: Organizations, James G. March ile birlikte
1969: The Sciences of the Artificial
1972: Human Problem Solving, Allen Newell ile birlikte
1977: Models of Discovery: and other topics in the methods of science
1979: Models of Thought, Cilt 1 ve 2.
1982: Models of Bounded Rationality, Cilt 1 ve 2
1983: Reason in Human Affairs
1991: Models of My Life (Otobiyografya)
1996: The Sciences of the Artificial
1987: Scientific Discovery: computational explorations of the creative processes
1997: An Empirically Based Microeconomics
1997: Models of Bounded Rationality, Cilt 3

[1] 17 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Herbert A. Simon'a bir övgü.
[2]14 Temmuz 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Herbert Simon'un metin halinde dijital arşivleri.
[3]19 Kasım 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Ekonomik organizasyonlar içinde karar verme süreçleri hakkında yeni yön verici araştırmalar.
[4]3 Mart 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. History of Twentieth-Century Philosophy of Science] BOOK VIII: Herbert Simon, Paul Thagard and Others on Discovery Systems - with free downloads for public use.
Architecture of Complexity American Philosophical Society (Vol. 106, No.6) (Dec 12, 1962)

Heterodoks iktisat, ortodoks iktisadi düşünce okullarıyla çelişen veya neoklasik iktisadın ötesinde olabilecek herhangi bir iktisadi düşünce veya teoridir. Bunlar arasında kurumsal, evrimci, feminist, sosyal, post-Keynesyen (Yeni Keynesyen ile karıştırılmamalıdır), ekolojik, Avusturyacı, Marksist, sosyalist ve anarşist iktisat sayılabilir.
İktisat, eleştirmenleri tarafından ortodoks veya geleneksel iktisat olarak adlandırılabilir. Alternatif olarak, ana akım iktisat "rasyonellik-bireycilik-denge bağı" ile ilgilenirken, heterodoks iktisat "kurumlar-tarih-sosyal yapı bağı" ile ilgilenerek daha "radikal" olmaktadır.
2008 yılında yapılan bir inceleme, en azından 1990'lardan bu yana önde gelen birkaç heterodoks iktisatçı grubunun birlikte çalıştığını ve bunun sonucunda farklı bileşenler arasında tutarlılığın arttığını belgelemiştir. Bu doğrultuda, Uluslararası İktisadi Çoğulculuk Dernekleri Konfederasyonu (ICAPE) "heterodoks iktisadı" tanımlamamakta ve kapsamını tanımlamaktan kaçınmaktadır. ICAPE misyonunu "ekonomide çoğulculuğu teşvik etmek" olarak tanımlamaktadır.
Bir yazar, "eleştirel yorum "da ortak bir zemin tanımlarken diğer heterodoks iktisatçıları üç şey yapmaya çalışıyor olarak tanımlamıştır: (1) giriş niteliğindeki makro metinlerin konuları ve bölümleri arasında heterodoks eleştiri modeli oluşturan ortak fikirleri tanımlamak; (2) metodolojik farklılıkları politika farklılıklarına bağlayan fikirlere özel önem vermek; ve (3) ortak zemini, farklı paradigmaların ders kitabı iktisadıyla farklı şekillerde ortak farklılıklar geliştirmesine izin verecek şekilde karakterize etmek.
Bir çalışma, kendini heterodoks olarak tanımlayan ekonomistlerin ekonomi çalışmalarında dört temel faktörün önemli olduğunu öne sürmektedir: tarih, doğal sistemler, belirsizlik ve güç.

19. yüzyılın ortalarında Auguste Comte, Thomas Carlyle, John Ruskin ve Karl Marx gibi düşünürler ortodoks ekonominin ilk eleştirilerini yapmışlardır. Bir dizi heterodoks iktisadi düşünce okulu, 1870'lerdeki neoklasik devrimden sonra neoklasik iktisadın hakimiyetine meydan okumuştur. Kapitalizmin sosyalist eleştirmenlerine ek olarak, bu dönemdeki heterodoks okullar arasında Amerikan Okulu gibi çeşitli merkantilizm biçimlerinin savunucuları, Tarihsel Okul gibi neoklasik metodolojiye muhalif olanlar ve Sosyal Kredi gibi alışılmışın dışında para teorilerinin savunucuları yer almıştır. Büyük Buhran öncesinde ve sırasında aktif olan diğer heterodoks okullar arasında Teknokrasi ve Georgizm yer almaktadır.
Fizik bilimciler ve biyologlar, sosyal ve ekonomik gelişmeyi açıklamak için enerji akışlarını kullanan ilk kişilerdi. Amerikalı fizikçi ve Smithsonian Enstitüsü'nün ilk sekreteri Joseph Henry, "ekonomi politiğin temel ilkesinin, insanın fiziksel emeğinin ancak... maddenin ham halden yapay hale dönüştürülmesi... güç ya da enerji denilen şeyin harcanması yoluyla iyileştirilebileceği" olduğunu belirtmiştir.
İşsizliğe karşı ortodoks olmayan para veya ticaret politikalarından daha tutarlı bir politika yanıtı sağladığı görülen Keynesyen iktisadın yükselişi ve ana akım tarafından benimsenmesi, bu okullara olan ilginin azalmasına katkıda bulunmuştur.
1945'ten sonra Keynesyen ve neoklasik iktisadın neoklasik sentezi, alanın mikroekonomi (genellikle neoklasik ancak yeni geliştirilen bir piyasa başarısızlığı teorisi ile) ve makroekonomi (para politikasının rolü gibi konularda Keynesyen ve monetarist görüşler arasında bölünmüş) olarak bölünmesine dayanan açıkça tanımlanmış bir ana akım pozisyonu ile sonuçlandı. Bu senteze muhalif olan Avusturyalılar ve post-Keynesyenler açıkça tanımlanmış heterodoks okullar olarak ortaya çıktı. Buna ek olarak, Marksist ve kurumsalcı ekoller de aktif kalmaya devam etmiş, ancak sınırlı bir kabul veya güvenilirliğe sahip olmuşlardır.
1980'e kadar heterodoks iktisadın çeşitli biçimlerdeki en önemli temaları şunlardı:

Atomistik birey anlayışının sosyal olarak gömülü birey anlayışı lehine reddedilmesi;
geri döndürülemez bir tarihsel süreç olarak zamana vurgu yapar;
Bireyler ve sosyal yapılar arasındaki karşılıklı etkiler açısından akıl yürütme.
Yaklaşık 1980'den itibaren ana akım iktisat, davranışsal iktisat, karmaşıklık iktisadı, evrimsel iktisat, deneysel iktisat ve nöroekonomi gibi bir dizi yeni araştırma programından önemli ölçüde etkilenmiştir. Temel gelişmelerden biri, epistemik açıdan teoriden uzaklaşarak, merkezi olarak nedensel çıkarım sorularına odaklanan ampirik odaklı bir yaklaşıma yönelmek olmuştur. Sonuç olarak, John B. Davis gibi bazı heterodoks iktisatçılar, heterodoks iktisat tanımının bu yeni ve daha karmaşık gerçekliğe uyarlanması gerektiğini öne sürmüşlerdir:

...1980 sonrası heterodoks ekonomi, her biri farklı tarihsel kökenlere ve yönelimlere sahip bir dizi araştırma programıyla içsel olarak farklılaşan, geniş ölçüde farklı iki tür heterodoks çalışmadan oluşan karmaşık bir yapıdır: çoğu kişinin aşina olduğu geleneksel sol heterodoksi ve diğer bilim ithalatından kaynaklanan 'yeni heterodoksi'.

Tek bir "heterodoks ekonomi teorisi" yoktur; birçok farklı "heterodoks teori" mevcuttur. Ancak hepsinin ortak noktası, ekonomik ve sosyal hayatın işleyişini anlamak için uygun aracı temsil eden neoklasik ortodoksinin reddedilmesidir. Bu reddin nedenleri farklılık gösterebilir. Heterodoks eleştirilerde yaygın olarak bulunan unsurlardan bazıları aşağıda listelenmiştir.

Neoklasik iktisadın en geniş kabul gören ilkelerinden biri "ekonomik aktörlerin rasyonelliği" varsayımıdır. Gerçekten de, bazı ekonomistler için rasyonel maksimize edici davranış kavramı ekonomik davranış ile eş anlamlı olarak kabul edilmektedir (Hirshleifer 1984). Bazı iktisatçıların çalışmaları rasyonalite varsayımını benimsemediğinde, analizleri Neoklasik iktisat disiplininin sınırları dışına yerleştiriyor olarak görülmektedir (Landsberg 1989, 596). Neoklasik ekonomi şu a priori varsayımlarla başlar rasyonel olduklarını ve çevresel kısıtlamalara tabi olarak bireysel faydalarını (veya karlarını) maksimize etmeye çalıştıklarını varsaymaktadır. Bu varsayımlar rasyonel seçim teorisinin bel kemiğini oluşturur.

Birçok heterodoks okul, standart neoklasik modelde kullanılan homo economicus insan davranışı modelini eleştirmektedir. Bu eleştirinin tipik bir versiyonu Satya Gabriel'e aittir:Neoklasik ekonomi teorisi, belirli bir insan psikolojisi, eylemlilik veya karar verme anlayışına dayanır. Tüm insanların hazzı ya da faydayı maksimize etmek için ekonomik kararlar aldığı varsayılır. Bazı heterodoks teoriler neoklasik teorinin bu temel varsayımını reddederek ekonomik kararların nasıl alındığına ve/veya insan psikolojisinin nasıl işlediğine dair alternatif anlayışları savunur. İnsanların haz arayan makineler olduğu fikrini kabul etmek, ancak ekonomik kararların bu tür bir haz arayışı tarafından yönetildiği fikrini reddetmek mümkündür. Örneğin insanlar, sosyal kısıtlamalar ve/veya zorlamalar nedeniyle haz maksimizasyonu ile tutarlı seçimler yapamayabilir. İnsanlar ayrıca, bu tür seçimler yaparken kısıtlanmamış olsalar bile (bütçesel terimler hariç) maksimum hazza yol açması en muhtemel seçim noktalarını doğru bir şekilde değerlendiremeyebilirler. Ayrıca, haz arayışı kavramının kendisinin anlamsız bir varsayım olması da mümkündür çünkü ya test edilmesi imkansızdır ya da çürütülemeyecek kadar geneldir. Ekonomik kararların haz maksimizasyonunun sonucu olduğu şeklindeki temel varsayımı reddeden ekonomik teoriler heterodokstur.Shiozawa, ekonomik aktörlerin karmaşık bir dünyada hareket ettiklerini ve bu nedenle maksimum fayda noktasına ulaşmalarının imkansız olduğunu vurgulamaktadır. Bunun yerine, ilgili duruma göre birini seçtikleri birçok hazır kuraldan oluşan bir repertuar varmış gibi davranırlar.

Mikroekonomi teorisinde, tüketiciler ve firmalar tarafından maliyet minimizasyonu, çok sayıda tüketici ve üretici varsa, piyasa takas denge fiyatlarının mevcut olduğu arz ve talep karşılıklarının varlığını ima eder. Dışbükeylik varsayımları altında veya bazı marjinal maliyet fiyatlandırma kuralları altında, her denge Pareto etkin olacaktır: Büyük ekonomilerde, dışbükey olmama durumu da neredeyse etkin olan yarı-dengelere yol açar.
Bununla birlikte, piyasa dengesi kavramı, mikroekonomik teorinin gerçek dünya piyasalarına uygulanmasına itiraz eden Avusturyalılar, post-Keynesyenler ve diğerleri tarafından, bu tür piyasalar mikroekonomik modeller tarafından faydalı bir şekilde yaklaştırılmadığında eleştirilmiştir. Heterodoks ekonomistler, mikro ekonomik modellerin nadiren gerçeği yansıttığını ileri sürmektedir.
Ana akım mikroekonomi, Paul Samuelson ve Hal Varian'ın yaklaşımlarını takip ederek optimizasyon ve denge açısından tanımlanabilir. Öte yandan heterodoks iktisat, kurumlar, tarih ve sosyal yapı ekseninde tanımlanabilir.

Son yirmi yılda, heterodoks ekonomistlerin entelektüel gündemleri kesinlikle çoğulcu bir hal almıştır. Önde gelen heterodoks düşünürler Avusturyacı, Feminist, Kurumsal-Devrimci, Marksist, Post Keynesyen, Radikal, Sosyal ve Sraffian iktisadın yerleşik paradigmalarının ötesine geçerek muhalif düşünce okulları arasında yeni analiz, eleştiri ve diyalog yolları açmışlardır.
Karmaşıklık ekonomisinin savunucularından David Colander, heterodoks ekonomistlerin fikirlerinin artık ana akımda heterodoks ekonomistlerden bahsedilmeden tartışıldığını, çünkü kurumları, belirsizliği ve diğer faktörleri analiz edecek araçların artık ana akım tarafından geliştirildiğini savunuyor. Heterodoks iktisatçıların titiz matematiği benimsemelerini ve ana akımı bir düşman olarak görmek yerine onun içinden çalışmaya gayret etmelerini önermektedir.
Bazı heterodoks ekonomik düşünce okulları da disiplinler ötesi bir yaklaşım benimsemiştir. Termoekonomi, insanın ekonomik süreçlerinin termodinamiğin ikinci yasası tarafından yönetildiği iddiasına dayanır. Ekonomi teorisi, enerji ve entropi arasındaki varsayılan ilişki, biyolojik evrimde enerjinin rolünü üretkenlik, verimlilik ve özellikle biyokütle oluşturmak ve iş yapmak için mevcut enerjiyi yakalamak ve kullanmak için çeşitli mekanizmaların maliyetl

Hiperenflasyon, enflasyonun yılda yüzde 200 sınırını aştığı anlardaki halidir. Dörtnala enflasyon olarak da adlandırılır. Paranın değerini yitirdiği en şiddetli enflasyon biçimidir.

Hiperenflasyonun en önemli nedeni aşırı parasal genişlemedir. Merkez Bankası bağımsız olmayan devletlerde para politikasını da hükûmet yönetir. İşte bu noktada hükûmetin maaşların ödenmesi, yatırım ya da bütçe açığının kapatılması için kontrolsüzce para basma kararı alması çok yüksek enflasyona neden olur.
İkincil olarak, ülkede siyasi istikrarın olmadığı, hükûmetlerin ortalama ömürlerinin 1-2 yıl olduğu durumlarda iktidar partisi, seçimlerin tekrarlanacağı ve halkın kendilerini cezalandırıp tekrar iktidara taşımayacağı beklentisi taşımaları durumunda kendilerinden sonra gelecek partinin iktisadi planlarını bilerek ve isteyerek bozacak kısa vadeli gayrı-iktisadi kararlar alabilirler. Özellikle gelişmemiş ve yeni gelişmekte olan ülkelerde gözlemlenen bu durum, ileride arz ve talep yönlü daralmalara yol açacak derin ekonomik krizlere sebep olabilir.

Yüksek enflasyonla boğuşan ülkelerin hiperenflasyon tuzağına düşmelerinin nedenlerinden biri de bilerek ve isteyerek hedeflenenden daha yüksek bir enflasyon düzeyi yaratmaktır. Enflasyonun %80 olduğu bir ülke düşünün. Böyle bir durumda ülkeden yerli para cinsinden alacağı olan kişiler kendilerini enflasyonun yıpratma payına karşı kendilerini korumak (örneğin memur sendikalarının zam haricinde enflasyon farkı da talep etmesi) yerine belli bir para isterlerse hükûmet o parayı değersiz konuma düşürecek enflasyonu bilerek veya isteyerek oluşturabilir.

Hiperenflasyon durumlarında görülen bazı özel durumlar vardır. Örneğin hiperenflasyon dönemlerinde kredi talebi olağanüstü şekilde artar. Bunun da en temel nedeni kredi taksitlerini ödemenin zorluğunun dönemler içerisinde enflasyon oranına bağlı olarak gitgide azalacak olmasıdır. Bunun yanı sıra hiperenflasyon durumlarında elde para tutmanın fırsat maliyeti çok pahalıdır. Bu durumda ülkedeki finansal okuryazarlık oranına bağlı olarak kişiler yerli parayı ya yüksek faizde değerlendirme ya da bir an evvel ellerinden çıkarma eğilimi gösterirler. İkinci durumun yoğun olduğu ülkelerde yüksek enflasyon düzeyine rağmen ekonomide suni bir canlılık görünebilir.

Hiperenflasyon döneminde kişiler kendilerini enflasyonun etkisinden korumak için yabancı para tutmaya başlarlar. Hiperenflasyon süreci ne kadar uzarsa, yabancı para cinsinden alışverişin niteliği de o denli artar. Örneğin ev sahipleri kira ücretini yabancı para cinsinden istemeye başlarlar ya da kişiler maaşlarını alır almaz yabancı paraya çevirirler. Yerli paraya olan güvenin bu derece sarsıldığı ortamda kişiler ülkedeki döviz talebini inanılmaz şekilde arttırır. Bunun sonucunda piyasada gittikçe kıtlaşan dövizin değeri artar, döviz kuru yükselir. İlginçtir ki bu durum belli bir sınıra kadar ülkenin makro politikalarını belirleyenler için katlanılabilir bir maliyettir zira döviz kurunun yükselmesi öncelikle reel kuru, ardından da ihracatı yükseltip ülkenin makro dengelerinde kısa süreli bir iyileşmeye neden olur. Ama orta vadede yabancı para cinsinden borçlu olan kesimlerin, örneğin devletin ve şirketler kesiminin, borçlarını katlayarak arttıracağı için önce bütçe açıklarına, önlem alınmaması halinde ise ekonomik krizlere neden olabilir.

Düşünülenin aksine kısa vadede %400'lük enflasyonu düşürmek %40'lık enflasyonu düşürmekten daha kolaydır. Çünkü böyle durumlarda daha önce siyasi maliyet yüzünden alınamamış tedbirler daha kolay alınabilmektedir. Üstelik %400'lük bir enflasyonu %200'e indirmenin siyasi kazancı, %40'lık enflasyonu %20'ye indirmekten daha fazla olabilir. İkincil olarak, çoğu zaman hiperenflasyona neden olan aşırı parasal genişlemeyi kontrol altına almak bile enflasyonu daha makul düzeylere indirmek için yeterli olabilmektedir.
Uzun vadeli çözümler için bütçe disiplinini sağlayacak reformların yapılması ön koşuldur. Bunun için de kararlı bir finansal istikrar programı uygulanmalıdır. Bu program dahilinde kurumsal açıdan yapılanma, vergilendirilmeyen tabanı vergilendirmeye çalışma, vergi idaresinin iyileştirilmesi ve harcama önceliklerinin kesin olarak belirlendiği bir mali reform önşarttır.

Hizmet, ekonomide fiziksel özelliğe sahip malın tersine, elle tutulamayan ve saklanması mümkün olmayan, insan ihtiyaçlarının giderilmesine yönelik olarak üretilen veya organize edilen, turizm, haberleşme, danışmanlık gibi faaliyetlerdir. Örnekler arasında berberler, doktorlar, öğretmenler, avukatlar, tamirciler, bankalar, sigorta şirketleri ve benzerleri tarafından yapılan işler yer alır. Kamu hizmetleri, bir bütün olarak toplumun bedelini ödediği ve kar elde etmek için değil, ihtiyaç olduğu için halk için yapılan veya sağlanan hizmetlerdir. Üretilen çıktının mülkiyetinin olmaması hizmetin üründen ayrıldığı temel özelliktir. Kamu hizmeti, müşteri hizmetleri, sosyal hizmet, sağlık hizmetleri, kat hizmetleri, finansal hizmetler, ekosistem hizmetleri, satış, pazarlama, reklam, restoran, kafe, televizyon, kütüphane, tamir, temizlik, telekomünikasyon, otel, hukuk, arabuluculuk, eğitim, psikoloji, polis, gazetecilik, muhasebe, vergi, emlak hizmetleri, videografi, bilgi teknolojisi, güvenlik, ulaşım, lojistik, tarım hizmetleri yaygın hizmet türleridir.
Kaynakların, yetkinliklerin ve mevcut tecrübenin belli bir oranda kullanılması ve yönetilmesi yoluyla tüketicilere çeşitli yararlar sağlayan hizmet sağlayıcılar, hammadde ve yarı mamul stoklama, taşıma, ürünün korunması gibi imalat sektörüne özgü gereklilik ve kısıtlamalara da tabi değildir. Diğer yandan bu kolaylıklar rakipler için de geçerlidir ve şirketlerin uzmanlıklarına olan yatırımları istikrarlı bir pazarlama desteğine ve gelişime ihtiyaç duyar.
Bir ekonomideki hizmet sağlayıcıların tümü o ekonomide hizmet sektörünü oluşturur.

Hizmet yönetimi
Hizmet ekonomisi
Hizmet tasarımı
Hizmet sektörü
Hizmet kalitesi
Askerlik hizmeti
Barındırma hizmeti
Rekabet
Hizmetçi
Emtia
Mal

Hollanda (Felemenkçe: ), Karayipler'de denizaşırı toprakları olan Kuzeybatı Avrupa'da bir ülkedir. Hollanda Krallığı'nın dört kurucu ülkesinden en büyüğüdür. Hollanda on iki eyaletten oluşmaktadır; doğuda Almanya, güneyde Belçika ile sınır komşusudur ve kuzey ve batıda Kuzey Denizi kıyı şeridine sahiptir. Birleşik Krallık, Almanya ve Belçika ile deniz sınırlarını paylaşmaktadır. Resmi dil Felemenkçedir ve Frizya eyaletinde Batı Frizce ikinci resmi dildir. Felemenkçe, İngilizce ve Papiamento Karayip topraklarında resmi dillerdir. Hollandalılara Hollandalı denir.
Hollanda, kelimenin tam anlamıyla "aşağı ülkeler" anlamına gelir ve düşük rakımı ve düz topoğrafyasına atıfta bulunur; %26'sı deniz seviyesinin altındadır. Polder olarak bilinen deniz seviyesinin altındaki alanların çoğu, 14. yüzyılda başlayan arazi ıslahının sonucudur. 1588'de başlayan Cumhuriyet döneminde Hollanda, Avrupa ve dünyanın en güçlü ve etkili ülkeleri arasında yer alan, siyasi, ekonomik ve kültürel açıdan eşsiz bir büyüklük çağına girdi; bu dönem Hollanda Altın Çağı olarak bilinir. Bu süre zarfında, ticaret şirketleri olan Hollanda Doğu Hindistan Şirketi ve Hollanda Batı Hindistan Şirketi, dünyanın her yerinde koloniler ve ticaret merkezleri kurdu. I. Dünya Savaşı'nda tarafsız kalan Hollanda, II. Dünya Savaşı sırasında 1940 yılında Nazi Almanyası tarafından işgal edildi ve 1945'te savaşın sonuna kadar süren bir işgal dönemi yaşadı.
Toplam 41.850km² (16.160 sq mi) alana yayılmış 18 milyondan fazla nüfusuyla (bunun 33.500km²'si (12.900 sq mi) kara alanıdır), kilometrekare başına 541 kişi (1.400 kişi/sq mi) ile nüfus yoğunluğu bakımından dünyanın 26. en yoğun nüfuslu ülkesidir. Bununla birlikte, verimli toprakları, ılıman iklimi, yoğun tarımı ve yaratıcılığı sayesinde değer bakımından dünyanın en büyük ikinci gıda ve tarım ürünleri ihracatçısıdır. Hollanda'nın en büyük dört şehri Amsterdam, Rotterdam, Lahey ve Utrecht'tir. Amsterdam, ülkenin en kalabalık şehri ve nominal başkentidir, ancak başlıca ulusal siyasi kurumlar Lahey'dedir.
Hollanda, 1848'den beri üniter bir yapıya sahip parlamenter anayasal monarşidir. Ülke, din ve siyasi inançlara göre vatandaşların gruplara ayrılması (pillarizasyon) geleneğine ve fuhuşu ve ötanaziyi yasallaştırmış, liberal bir uyuşturucu politikası izlemiş uzun bir sosyal hoşgörü geçmişine sahiptir. Hollanda, 1919'da kadınlara oy hakkı tanıdı ve 2001'de eşcinsel evliliği yasallaştıran ilk ülke oldu. Karma piyasa gelişmiş ekonomisi, küresel olarak kişi başına düşen gelirde on birinci sıradadır. Lahey, Genel Meclis, kabine ve Yüksek Mahkeme'nin merkezidir. Rotterdam Limanı, Avrupa'nın en işlek limanıdır. Schiphol, Hollanda'nın en işlek, Avrupa'nın ise dördüncü en işlek havaalanıdır. Gelişmiş bir ülke olan Hollanda, Avrupa Birliği, Euro Bölgesi, G10, NATO, OECD ve Dünya Ticaret Örgütü'nün kurucu üyesi olmasının yanı sıra Schengen Bölgesi ve üçlü Benelüks Birliği'nin de bir parçasıdır. Birçok uluslararası kuruluşa ve mahkemeye ev sahipliği yapmaktadır ve bunların çoğu Lahey'de bulunmaktadır.

Hollanda ismi, Birleşik Hollanda Krallığı'nın en önemli eyaleti olan ve ülkenin kuzeybatı kısmında bulunan Hollanda Eyaleti'nden gelmektedir. Kısaca Hollanda olarak adlandırılmaktadır. 19. yüzyılın ikinci yarısından beri bu eyalet iki ayrı eyalete bölünmüştür: Kuzey Hollanda (Başkent: Haarlem) ve Güney Hollanda (Başkent Lahey: Den Haag). Felemenkçede "Hollanda" ifadesi sadece bu iki eyalet için kullanılır.
Hollanda'nın dışındaki ülkelerde Hollandalılar genellikle "Hollandalı" olarak adlandırılırlar ve Hollanda turizmde ve diğer endüstrilerde ülkelerini "Hollanda" olarak pazarlamaktadırlar (hem İngilizcede hem de Almancada). Hollanda ismi, ülkenin aynı adı taşıyan bir eyaletinden geldiği için, bu eyaletten gelmeyen bazı Hollandalılar, ismini veren bölgeyi genellikle sevmemektedir. Bu nedenle, 'Nederland' yerine 'Hollanda' ve 'Nederlander' yerine de 'Hollandalı' kelimesi kullanılmasına bazıları bir antipati duymaktadır.
İngilizce "Dutch" adı, "duutsc" gibi Orta Hollanda biçimlerinden ortaya çıkmıştır. "Duutcs" ve "dietsc" gibi Orta Hollanda biçimleri halk arasında konuşulan lehçelerin adlarıdır ve bu lehçelerin, yönetimin, bilimin ve kilisenin dili olan Latinceden ayırt edilmesine yaramıştır. "Dutch" ve "duutsc" biçimleri Almanca bir kelime olan "deutsch" ile bağlantılıdır ve aynı kökenden gelir. Fransızlar ise bu bölgeyi Pays-Bas yani 'alçak ülke' olarak tanımlarlar.

Hollanda'da yerleşimin tarihi, ülkenin yeraltı yapısının oluşumuyla yakından bağlantılıdır. Holosen döneminde Scheldt, Ren, Maas ve Ems nehirlerinin sık sık taşması, çevrenin yalnızca fiziksel olarak değişmesine değil, aynı zamanda insanların yaşam biçimini şekillendirmesine neden olmuştur. Özellikle son 1000 yılda, polderler ve set sistemleri sayesinde insanların suyla kurduğu ilişki, günümüz Hollanda manzarasını büyük ölçüde belirlemiştir.
Bu doğal koşullar, toplumun birlikte hareket etme zorunluluğunu doğurmuş ve zamanla iş birliğine dayalı bir yönetim anlayışının gelişmesini sağlamıştır. Bu yapı, Hollanda'nın ilerleyen dönemlerdeki ticari başarısında önemli bir rol oynamıştır. Deniz ve su yollarına yakınlık, ticaretin gelişmesini kolaylaştırmış ve ekonomik refahı artırmıştır. Hollanda tarihindeki önemli dönüm noktalarından biri, büyük bir refah dönemini takip eden İspanya'ya karşı verilen mücadeleyle başlayan Bağımsızlık Savaşı'dır. Bunu, uzun süren bir gerileme dönemi ve nihayetinde 1795'teki Fransız işgali izlemiş, bu olay cumhuriyetin sona ermesine neden olmuştur.
Utrecht Birliği'ne bağlı Kuzey Hollanda eyaletleri (Güney Hollanda, Zeeland, Utrecht, Gelderland, Overijssel, Groningen ve Friesland) 26 Temmuz 1581'de İspanya kralı II. Felipe'den bağımsızlıklarını ilan ettiler. 1648'de imzalanan Vestfalya Antlaşması'nda Hollanda vilayetlerinin bağımsızlığı tanındı. Bu, daha sonra kurulacak olan Hollanda'nın bulunduğu bölgeye karşılık geliyordu. Ancak, bu bölgenin güneyinde kalan bölgeler, Flandre dahil olmak üzere, krallıkta kaldı; daha sonra bu bölgede Belçika bağımsızlığını kazandı. Bu tarihten sonra Kuzey Hollandalılar ve Güney Hollandalılar olarak iki toplumdan bahsedilmeye başlandı.
Viyana Kongresi, Hollanda Krallığı'nı kısa bir süreliğine kuzey ve güney olarak birleştirdi. Ancak, 1830'da güneydeki Hollandalılar (Felemenkliler), Belçika adı altında bağımsızlıklarını ilan etmişti. ('Belgica' eski bir Roma eyaletinin adıdır ve Rönesans döneminde, Hollanda'nın Latince ismi olarak kullanılmıştır.)
Hollanda, I. Dünya Savaşı'nda tarafsız kalırken, II. Dünya Savaşı'nda Alman işgaline uğradı. 10 Mayıs 1940'ta Nazi Almanyası Belçika ve Hollanda'yı, 1942'de ise Japonya Hollanda'nın bir sömürgesi olan Endonezya'yı işgal etti. Savaş bittikten sonra Endonezya bağımsızlığını ilan etti.

On dördüncü yüzyıl Avrupa için birçok bakımdan krizlerin yaşandığı bir dönemdi; bunların arasında Kara Ölüm (1347-1351) ve Yüz Yıl Savaşları da vardı. Ekonomik açıdan ise 1475'lere kadar süren genel bir durgunluk bile yaşandı. Ancak Hollanda için aynı durum geçerli değildi, daha çok ekonomik bir genişleme söz konusuydu.
Lordların yayılmacı dürtüleri karşılıklı birçok savaşta dile getirildi, ancak esas olarak evlilik politikası, Aşağı Ülkeler'in büyük bölümlerinin -çoğu zaman tesadüf eseri- yabancı kraliyet hanedanlarının kontrolü altına girmesini sağladı. Evlilik politikasının başarısı özellikle Burgonya Dükleri arasında belirgindi. 1384-1428 yılları arasında Karolenj döneminden bu yana ilk kez kuzeydeki birçok bölgeyi ve güneydeki hemen hemen tüm bölgeleri birleştirmeyi başardılar.
Ekonomik açıdan güçlü olan Hollanda, daha sonra Habsburglar için de önemli bir yer tuttu. İmparator V. Şarlken (1515-1555) döneminde bölge İspanyol imparatorluğunun bir parçası oldu. Ağırlık merkezi büyük ölçüde İspanya'ya kaydı, Hollanda'nın yönetimi ise bir valiye bırakıldı. Hollanda'nın Habsburg İmparatorluğu'nun bir parçası olması, bu bölgelerin aynı zamanda Fransa ile Habsburglar arasında uzun süren İtalyan Savaşları'na da dahil olması anlamına geliyordu. V. Şarlken'in İspanya Kralı olmasının ardından Fransa, büyük ölçüde Habsburg Hanedanı tarafından kuşatılmış halde buldu kendini. İtalyan Savaşları 1559'a kadar Avrupa siyasetine egemen oldu ve Fransız-Habsburg rekabeti iki yüzyıl daha devam etti. Bu dönemde XVII. Eyaletler büyük ölçüde bağımsız bir birim haline getirildi.
Uzun zamandır Roma Katolik Kilisesi'ne eleştirel yaklaşan bu bölgede, yüzyılın ortalarından itibaren Protestan Reformu başladı. 15. yüzyılın sonlarından itibaren ekonomik ve demografik açıdan güçlü bir büyüme yaşandı. Ancak yüksek vergiler ve ticaret ablukaları ile sonuçlanan savaşlar, halk üzerinde ağır bir yük oluşturdu. Bu kez Reform ve özellikle onunla birlikte gelen ağır zulüm, yeni bir etken daha ekledi. Bu patlayıcı karışım, Seksen Yıl Savaşları olarak da bilinen İsyana yol açacaktı. 1567-1568'deki ilk ayaklanma yine bastırılabildi, ancak sert politikalar yine büyük direnişe yol açtı. 1 Nisan 1572'de Geuzen, Den Briel'i almayı başardı ve ikinci ayaklanma başladı.

26 Temmuz 1581'de Hollanda Eyalet Meclisi, 22 Temmuz'da hazırlanan Fesih Yasası'nı imzaladı. Bu kararla II. Filip, Hollanda Lordluğu'ndan feragat etti. Bu Hollanda'nın bağımsızlık bildirgesi olarak görülebilir. Bu yasa, 1579'da Utrecht Birliği'nin kurulmasının ardından yürürlüğe girdi. 1585'te Anvers'in düşüşü ise Hollanda'nın kuzeyi ve güneyi arasındaki askeri ayrımı kesinleştirdi. Uygun bir alternatif yöneticinin bulunmaması sonucunda 1588'de cumhuriyet ilan edildi.

İspanya'nın emperyal genişlemesinin de yardımıyla cumhuriyet yeniden fethedilmekten kurtuldu. Aslında ekonomik merkezin Akdeniz'den Batı Avrupa'ya kaymasından azami ölçüde yararlandı. Daha önce güney eyaletlerinin gölgesinde kalan Kuzey Hollanda'da, Anvers'in düşmesinin ardından Amsterdam Avrupa'nın ticaret merkezi haline gelirken, Hollanda Avrupa'nın nakliye sektörüne hakim oldu. Asıl ticaret geliri, Baltık Denizi hattındaki Avrupa ticaretinden sağlanıyordu. Hollanda Doğu Hindistan Şirketi (VOC) de hissedarl

Hukuk ve ekonomi veya hukukun ekonomik analizi, ekonomik teorilerin, çoğunlukla Chicago Ekonomi Okulundan akademisyenlerle başlayan, hukuk analizine uygulanmasıdır. Ekonomik kavramlar, yasaların etkilerini açıklamak, hangi hukuk kurallarının ekonomik açıdan verimli olduğunu değerlendirmek ve hangi hukuk kurallarının yürürlüğe gireceğini tahmin etmek için kullanılmaktadır. Hukuk ve ekonominin iki ana dalı vardır: Bunlardan birincisi, neoklasik ekonominin yöntem ve teorilerinin hukukun pozitif ve normatif analizine uygulanmasına dayanır. İkincisi ise ekonomik, politik ve sosyal sonuçlara daha geniş bir odaklanma ile hukuk ve yasal kurumların kurumsal analizine odaklanır. Hukuk ve ekonominin bu ikinci dalı, daha genel olarak siyasi kurumlar ve yönetişim kurumları üzerindeki çalışmalarla daha çok örtüşmektedir.

Hukuk ve ekonominin tarihsel öncülleri, modern ekonomik düşüncenin temelleri olarak kabul edilen klasik ekonomistlere kadar uzanmaktadır. 18. yüzyılın başlarında Adam Smith, merkantilist mevzuatın ekonomik etkilerini tartıştı. David Ricardo, tarımsal verimliliği engellediği gerekçesiyle İngiliz Tahıl Kanunlarına karşı çıktı. Frédéric Bastiat ise kendi kitabı The Law'da yasamanın istenmeyen sonuçlarını inceledi. Ancak, piyasa dışı faaliyetleri düzenleyen yasayı analiz etmek için ekonomiyi uygulamak tarihsel olarak günümüze daha yakındır. 1900 civarında bir Avrupa hukuk ve ekonomi hareketinin kalıcı bir etkisi olmamıştır.
Volker Fonu'nun başkanı Harold Luhnow, 1946'dan başlayarak yalnızca Friedrich August Hayek'i desteklemekle kalmadı. Aynı zamanda kısa bir süre sonra Aaron Director'ın, hukuk alanında akademisyenler için yeni bir merkez kurmak üzere Chicago Üniversitesi'ne gelmesini de destekledi. Üniversiteye, Chicago Okulu'nu kurarken, Luhnow'un yakın bir işbirlikçisi olan Robert Maynard Hutchins başkanlık ediyordu. Üniversitede zaten Frank Knight, George Stigler, Henry Simons ve Ronald Coase vardı. Yakında, sadece Hayek'in kendisi değil, aynı zamanda Director'ın kayınbiraderi ve Stigler'in arkadaşı Milton Friedman ve ayrıca Robert Fogel, Robert Lucas, Eugene Fama, Richard Posner ve Gary Becker da olacaktı.

1958 yılında Director, Ronald Coase ve etkisini geniş kapsamlı ile hukuk alanlarını ve ekonomi birleştirmek yardımcı olan "Hukuk ve İktisat Dergisi"ni kurdu. 1960 ve 1961'de, Ronald Coase ve Guido Calabresi, "Sosyal Maliyet Sorunu " ve "Risk Dağılımı ve Haksız Suçlar Yasası Üzerine Bazı Düşünceler" adlı iki makale yayınladılar. Bu, modern hukuk ve ekonomi okulu için başlangıç noktası olarak görülebilir.
1962'de Aaron Director, Hür Toplum Komitesi'nin kurulmasına yardımcı oldu. Director'ın 1946'da Chicago Üniversitesi Hukuk Fakültesi fakültesine atanması, yayıncılık konusundaki isteksizliği arkasında birkaç yazı bırakmasına rağmen, yarım yüzyıllık bir entelektüel üretkenlik başlattı. Director, Chicago Hukuk Fakültesi Dekanı, Chicago Üniversitesi Başkanı ve Ford yönetiminde ABD Başsavcısı olarak görev yapacak olan Edward Levi ile hukuk fakültesinde antitröst dersleri verdi. 1965 yılında Chicago Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden emekli olduktan sonra, California'ya yerleşti ve Stanford Üniversitesi'nin Hoover Enstitüsü'nde bir pozisyon aldı.

1970'lerin başında, Henry Manne (eski bir Coase öğrencisi), büyük bir hukuk fakültesinde hukuk ve ekonomi için bir merkez inşa etmeye başladı. İlk olarak Rochester Üniversitesi'nde çalışmaya başladı, daha sonra Miami Üniversitesi'nde çalıştı, ancak kısa süre sonra yapmaya çalıştığıı bu iş hoş karşılanmadı. Sonra Emory Üniversitesi'ne taşındı ve George Mason'da bu işe son verdi. Manne çoğu hukuk fakültesini uzun sürede bitirdi ve hiçbir zaman buralarda sayılara ve ekonomiye maruz kalmadı. Manne, John M. Olin Vakfı'nın da desteğini aldı. Bugün birçok üniversitede Hukuk ve Ekonomi için Olin merkezleri (veya programları) bulunmaktadır.

Adam Smith
David Ricardo
Frédéric Bastiat

Aaron Director, Chicago Üniversitesi
Ronald Coase, Chicago Üniversitesi, 1991 Nobel İktisadi Bilimler Anma Ödülü
Richard Posner, Chicago Üniversitesi
Guido Calabresi, Yale Üniversitesi. Calabresi, bu konuda hakkında bir sürü yazılar yazdı; The Costs of Accidents: A Legal and Economic Analysis adlı kitabı, kaza durumlarında gerekli olan uygun teşvikleri ve tazminatı kapsamlı şekilde ele almasında etkili olarak zikredilmiştir. Idelas, Beliefs, Attitudes and the Laws adlı kitabında ise farklı bir yaklaşım benimsemiştir ve burada, "Bir maliyetten en ucuz şekilde kaçınmak; bazı nesnel veya bilimsel kavramlara göre değil, hukukumuzun tamamı tarafından eylemlere, faaliyetlere ve inançlara verilen değerlemelere bağlıdır." şeklinde belirtmiştir.
Henry Manne, George Mason Üniversitesi

Diğer önemli kişiler şunlardır:

Nobel Anma Ödülü sahibi ekonomist Gary Becker, Chicago School of Economics'in başkanıdır.
ABD Temyiz Mahkemesi Yedinci Daire yargıcı Frank Easterbrook
Andrey Shleifer
Robert Cooter
Harold Demsetz
Hans-Bernd Schäfer
William Landes
W. Kip Viscusi
A. Mitchell Polinsky

Hukukun ekonomik analizi genellikle pozitif ve normatif olarak iki gruba ayrılmaktadır:

'Pozitif hukuk ve ekonomi', çeşitli hukuk kurallarının etkilerini tahmin etmek için ekonomik analizi kullanır. Bu nedenle, örneğin haksız fiil yasasının olumlu bir ekonomik analizinin, ihmal kuralının etkilerine karşıt bir kusursuz sorumluluk kuralının etkilerini öngörebilir. Pozitif hukuk ve ekonomi, zaman zaman hukuk kurallarının gelişimini, örneğin haksız fiillere ilişkin teamül hukukunu, ekonomik verimlilikleri açısından açıklama iddiasında da bulunmuştur.

'Normatif hukuk ve ekonomi' bir adım daha ileri giderek çeşitli politikaların ekonomik sonuçlarına dayalı politika önerilerinde bulunur. Normatif ekonomik analiz için anahtar kavram verimlilik, özellikle tahsis etkinliğidir.
Hukuk ve ekonomi uzmanları tarafından kullanılan yaygın bir verimlilik kavramı Pareto verimliliğidir. Bir hukuk kuralı, bir başkasını daha kötü duruma getirmeden bir kişinin durumunu iyileştirecek şekilde değiştirilemiyorsa, Pareto etkindir. Daha zayıf bir verimlilik anlayışı ise Kaldor-Hicks verimliliğidir. Bir yasal kural, bazı tarafların kayıplarını telafi etmek için diğerlerini tazmin etmesiyle Pareto'yu etkin hale getirebiliyorsa, Kaldor-Hicks etkindir.
Bununla birlikte, pozitif ve normatif analiz arasında açık bir ayrım olasılığı, "Hukuk ve Ekonominin Geleceği" adlı kitapta, "gerçek - ve kaçınılmaz - çoğu ekonomik analizin altında yatan değer yargılarının varlığı" olarak belirtilir.
Uri Weiss, "Hukuk ve ekonomide, en büyük boyutu sağlayarak optimal sonuca götürecek yasayı aramak ve acıyı en aza indirmek yerine mutluluğu en üst düzeye çıkarmayı düşünmek yaygındır. Optimal sonuca götürecek oyunları belirlemeye değil, oyuncuların menfaatine olan oyunların adil olmayan bir sonuca varmasını önlemeye çalışıyoruz." alternatifini önermiştir.

Hukukçular tarafından kullanıldığı şekliyle, "hukuk ve ekonomi" ifadesi, mikroekonomik analizin yasal sorunlara uygulanmasını ifade eder. Hukuk sistemleri ve siyasi sistemler arasındaki örtüşme nedeniyle, hukuk ve ekonomideki bazı konular siyasi ekonomi, anayasal ekonomi ve siyasette de gündeme gelmektedir.
Aynı konulara Marksist düşünce, eleştirel teori ve Frankfurt Okulu perspektiflerinden yaklaşımlar genellikle kendilerini "hukuk ve ekonomi" olarak tanımlamaz. Örneğin, eleştirel hukuk çalışmaları hareketi ve hukuk sosyolojisi üyeleri tarafından yapılan araştırmalar, çok farklı bir perspektiften olsa da, "hukuk ve ekonomi" olarak adlandırılan çalışmayla aynı temel konuların çoğunu ele alır. Hukuk ve ekonomi politik hareketi de benzer kavramları tamamen farklı bir yaklaşımla analiz eder.
Hukuk ve ekonomi, jurimetri, olasılık ve istatistiğin hukuk sorularına uygulanmasıyla yakından ilgilidir.

Pozitif ayrımcılık
Kurumsal yönetim
Ceza hukuku
Gözetim
Suç yaptrımı
Ayrımcılık
Delil
Etkin piyasalar hipotezi
Ortak varlıkların trajedisi
Kurumsal iktisat
Anayasal iktisat
Mülkiyet hakkı teorisi
Fikrî mülkiyet hukuku
Ters seçim
Manevi zarar
Halk sağlığı için karantina önlemleri
İşlem maliyeti
Seçim sistemi
Su hukuku

Hukukun ekonomik analizi, Amerika Birleşik Devletleri'nde olduğu kadar başka yerlerde de etkili olmuştur. Yargı görüşleri, ABD'de ve aynı zamanda giderek artan bir şekilde Commonwealth ülkelerinde ve Avrupa'da ekonomik analiz ile hukuk ve ekonomi teorilerini belirli bir düzenlilikle kullanır. Hukuk ve ekonominin etkisi hukuk eğitiminde de hissedilmiştir ve konuyla ilgili lisansüstü programlar birçok ülkede sunulmaktadır. Hukuk ve ekonominin medeni hukuk ülkelerindeki etkisi, İngilizce ve diğer Avrupa dillerinde hukuk ve ekonomi ders kitaplarının mevcudiyetinden ölçülebilir haldedir.
Kuzey Amerika'nın, Avrupa ve Asya'daki birçok hukuk fakültesinde ekonomi alanında yüksek lisans derecesine sahip öğretim üyeleri bulunmaktadır. Buna ek olarak, birçok profesyonel ekonomist artık ekonomi ve hukuk doktrinleri arasındaki ilişkiyi incelemekte ve yazmaktadır. Yale Hukuk Okulu'nun eski dekanı Anthony Kronman, "[20. yüzyılın] son çeyreğinde Amerikan akademik hukuku üzerinde en büyük etkiye sahip olan entelektüel hareketin" hukuk ve ekonomi olduğunu yazmıştır.

Etkisine rağmen, hukuk ve ekonomi hareketi birçok yönden eleştirilmiştir. Bu özellikle normatif hukuk ve ekonomi için geçerlidir. Çoğu hukuk ve ekonomi bilimi neoklasik bir çerçeve içinde çalıştığı için neoklasik ekonominin temel eleştirileri, çok sayıda iç eleştiri olmasına rağmen, diğer rakip çerçevelerden alınmıştır. Yine de başka ekonomik düşünce ekolleri ortaya çıkmış ve örneğin Edgardo Buscaglia ve Robert Cooter'ın "Law and Economics of Development" adlı kitabındaki çalışmalarında hukuk ve ekonomi çalışmalarına uygulanmıştır.

Hukuki soruların ekonomik analizini eleştirenler, normatif ekonomik analizin insan haklarının önemini ve dağıtımcı adaletle ilgili endişeleri yakalamadığını ileri sürmüşlerdir. Hukuk ve ekonomiye yönelik en ağır eleştirilerden bazıları eleştirel hukuk çalışmaları hareketinden, özellikle Duncan Kennedy ve Mark Kelman'dan gelmektedir. Harvard Hukuk Fakült

IS-LM modeli, mal ve para piyasalarındaki faiz oranı ile reel çıktı arasındaki ilişkiyi göstermeye yarayan makroekonomik bir araçtır. IS ve LM doğrularının kesişme noktası, Genel Denge olarak adlandırılır. Bu noktada tüm ekonominin mal ve para piyasalarında eşzamanlı olarak eşitlik söz konusudur. IS-LM sırasıyla; Yatırım (Investment) Tasarruf (Saving) / Likidite Tercihi (Liquidity preference) Para arzı (Money supply) anlamına gelmekte ve İngilizce anlamının baş harflerinden türetilmiştir.
Modelin dışa açık küçük ekonomiler için geliştirilmiş olanı Mundell-Flemming Modeli diye de adlandırılır.
IS doğrusu I ve S eğrilerinin eşitliğine dayanır. Mal piyasasında dengeyi ifade etmektedir. Basit Keynesyen modelin aksine faiz haddinin sabit olmadığı durumlarda geçerlidir. IS doğrusunun eğimi ile yatırımın faize duyarlılığı (b ne kadar büyükse IS doğrusu o kadar eğiktir.) arasında doğru orantı vardır.

Arz Esnekliği

Ekonomi alanındaki başlıklar Journal of Economic Literature (JEL) denilen bir makale sınıflandırma sistemiyle sınıflandırılırlar. 
On dokuz ana kategori bulunmaktadır ve her biri alt kategorilerine ayrılmıştır.
Başlıca kodlar şunlardır:

JEL: A - Genel ekonomi and Çalışmalar
JEL: B - İktisadi Düşünce Okulları ve
Metodoloji

JEL: C - Matematiksel ve kantitatif metotlar
JEL: D - Mikroekonomi
JEL: E - Makroekonomi ve Monetarizm
JEL: F - Uluslararası ekonomi
JEL: G - Finansal ekonomi
JEL: H - Kamu ekonomisi
JEL: I - Sağlık, Eğitim, and Refah ekonomisi
JEL: J - Çalışma
JEL: K - Hukuk ve ekonomi
JEL: L - Endüstriyel organizasyon
JEL: M - İşletme Yönetimi and İşletme Ekonomisi; Pazarlama; Muhasebe
JEL: N - Ekonomi tarihi
JEL: O - İktisadi Kalkınma, Teknolojik Değişim ve Büyüme
JEL: P - Ekonomik sistemler
JEL: Q - Tarım Ekonomisi, Doğal Kaynak Ekonomisi, Çevresel Ekonomi ve Ekolojik Ekonomi
JEL: R - Kent, Kırsal ve Bölgesel
JEL: Y - Çeşitli kategoriler
JEL: Z - Diğer özel başlıklar

Kategori:Genel ekonomi
JEL: A1 - Genel ekonomi

JEL: A10 - Genel
JEL: A11 - Ekonominin rolü, Ekonomistlerin rolü, Economistler için piyasa
JEL: A12 - Ekonominin Diğer Disiplinlerle İlişkisi
JEL: A13 - Sosyal değerlerle ekonominin ilişkisi
JEL: A14 - Sociology of Economics
JEL: A19 - Diğer
JEL: A2 - Economics Education and Teaching of Economics

JEL: A20 - Genel
JEL: A21 - Pre-college
JEL: A22 - Undergraduate
JEL: A23 - Graduate
JEL: A29 - Diğer
JEL: A3 - Multisubject Collective Works

JEL: A30 - Genel
JEL: A31 - Multisubject Collected Writings of Individuals
JEL: A32 - Multisubject Volumes
JEL: A39 - Diğer

Kategori:Schools of economic thought and methodology
JEL: B0 - Genel

JEL: B00 - Genel
JEL: B1 - Ekonomik düşünce tarihi through 1925

JEL: B10 - Genel
JEL: B11 - Klasik öncesi
JEL: B12 - Klasik
JEL: B13 - Yeni Klasik düşünce 1925
JEL: B14 - Socialist; Marksist
JEL: B15 - Historical; Institutional
JEL: B16 - History of Economic Thought: Quantitative and Mathematical
JEL: B19 - Diğer
JEL: B2 - Ekonomik düşünce tarihi 1925'ten beri

JEL: B20 - Genel
JEL: B21 - Mikroekonomi
JEL: B22 - Makroekonomi
JEL: B23 - Ekonomik düşünce tarihi, Ekonometri, Kantitif & Matematiksel çalışmalar
JEL: B24 - Sosyalizm; Marxist; Sraffian
JEL: B25 - Historical; Institutional; Evolutionary; Austrian
JEL: B29 - Diğer
JEL: B3 - Düşünce tarihi: Kişiler

JEL: B30 - Genel
JEL: B31 - Kişiler
JEL: B32 - Obituaries
JEL: B4 - Ekonomik Metodloji

JEL: B40 - Genel
JEL: B41 - Ekonomik metodoloji
JEL: B49 - Diğer
JEL: B5 - Mevcut Heterodoks yaklaşımlar

JEL: B50 - Genel
JEL: B51 - Sosyalist, Marksist, Sraffian
JEL: B52 - Kurumsal Ekonomi; Evrimci Ekonomi
JEL: B53 - Avusturya
JEL: B54 - Feminist Ekonomi
JEL: B59 - Diğer

Kategori:Matematiksel ve kantitatif metotlar (ekonomi)
JEL: C0 - Genel

JEL: C00 - Genel
JEL: C01 - Ekonometri
JEL: C02 - Matematiksel metotlar
JEL: C1 - Ekonometri ve İstatistiksel metotlar: Genel

JEL: C10 - Genel
JEL: C11 - Bayesian analiz
JEL: C12 - Hipotez testleri
JEL: C13 - Tahmin Teorisi
JEL: C14 - Yarı parametrik and Nonparametrik metotlar
JEL: C15 - İstatistiksel Simulasyon metotları
JEL: C16 - İstatistiksel dağılımlar
JEL: C16 - Özel dağılımlar
JEL: C19 - Diğer
JEL: C2 - Econometric methods: Single equation models;Single variables

JEL: C20 - Genel
JEL: C21 - Cross-Sectional Models; Spatial models; Treatment effect models
JEL: C22 - Time-Series Models
JEL: C23 - Panel data
JEL: C34 - Truncated and censored models
JEL: C25 - Discrete regression; Qualitative choice models
JEL: C29 - Diğer
JEL: C3 - Econometric Methods: Multiple or Simultaneous Equation Models

JEL: C30 - Genel
JEL: C31 - Cross-Sectional Models; Spatial Models; Treatment effect models
JEL: C32 - Time-Series Models
JEL: C33 - Models with Panel data
JEL: C34 - Truncated and censored models
JEL: C35 - Discrete regression and Qualitative choice models
JEL: C39 - Diğer
JEL: C4 - Ekonometrik ve istatistiksel metodlar: Özel başlıklar

JEL: C40 - Genel
JEL: C41 - Duration analysis
JEL: C42 - Survey methods
JEL: C43 - Index numbers Aggregation
JEL: C44 - Statistical decision theory; Operations research
JEL: C45 - Neural Networks and Related Topics
JEL: C46 - Specific Distributions
JEL: C49 - Diğer
JEL: C5 - Ekonometrik Modelleme

JEL: C50 - Genel
JEL: C51 - Model belirleme ve tahmin
JEL: C52 - Model evaluation and testing
JEL: C53 - Forecasting and Diğer Model Uygulamaları
JEL: C59 - Diğer
JEL: C6 - Matematiksel Ekonomi ve Programlama

JEL: C60 - Genel
JEL: C61 - Optimizasyon teknikleri; Programlama modelleri; Dinamik analiz
JEL: C62 - Existence and stability conditions of equilibrium
JEL: C63 - Computational techniques
JEL: C65 - Miscellaneous Mathematical Tools
JEL: C67 - Input–output models
JEL: C68 - Computable Genel Equilibrium models
JEL: C69 - Diğer
JEL: C7 - Game theory and Bargaining theory

JEL: C70 - Genel
JEL: C71 - Cooperative games
JEL: C72 - Noncooperative games
JEL: C73 - Stochastic and Dynamic games; Evolutionary games; Repeated Games
JEL: C78 - Bargaining theory; Matching theory
JEL: C79 - Diğer
JEL: C8 - Data Collection and Data Estimation Methodology; Computer Programs

JEL: C80 - Genel
JEL: C81 - Methodology for collecting, estimating, and organizing microeconomic data
JEL: C82 - Methodology for collecting, estimating, and organizing macroeconomic data
JEL: C87 - Econometric software
JEL: C88 - Diğer Computer Software
JEL: C89 - Diğer
JEL: C9 - Deneysel Ekonomi

JEL: C90 - Genel
JEL: C91 - Laboratory, Individual Behavior
JEL: C92 - Laboratory, Group Behavior
JEL: C93 - Field experiments
JEL: C99 - Diğer

JEL: D0 - Genel

JEL: D00 - Genel
JEL: D01 - Microeconomic Behavior: Underlying Principles
JEL: D02 - Institutions: Design, Formation, and Operations
JEL: D1 - Hanehalkı Davranışları ve Ev Ekonomisi

JEL: D10 - Genel
JEL: D11 - Tüketici Teorisi
JEL: D12 - Consumer economics: empirical analysis
JEL: D13 - Household production and Intrahousehold allocation
JEL: D14 - Personal finance
JEL: D18 - Consumer protection
JEL: D19 - Diğer
JEL: D2 - Üretim ve Organizasyon

JEL: D20 - Genel
JEL: D21 - Firma davranışları
JEL: D23 - Organizational behavior; Transaction Costs; Property rights
JEL: D24 - Production; Capital and Total factor productivity; Capacity
JEL: D29 - Diğer
JEL: D3 - Distribution

JEL: D30 - Genel
JEL: D31 - Personal Income, Wealth, and Their Distributions
JEL: D33 - Factor Income Distribution
JEL: D39 - Diğer
JEL: D4 - Piyasa Yapısı ve Fiyatlama

JEL: D40 - Genel
JEL: D41 - Tam Rekabet
JEL: D42 - Monopol
JEL: D43 - Oligopol and Diğer Piyasa Başarısızlıkları
JEL: D44 - Auctions
JEL: D45 - Rationing; Licensing
JEL: D46 - Value Theory
JEL: D49 - Diğer
JEL: D5 - Genel equilibrium and Disequilibrium

JEL: D50 - Genel
JEL: D51 - Exchange and Production Economies
JEL: D52 - Incomplete Markets
JEL: D57 - Input–Output Tables and Analysis
JEL: D58 - Computable and Diğer Applied Genel Equilibrium Models
JEL: D59 - Diğer
JEL: D6 - Refah Ekonomisi

JEL: D60 - Genel
JEL: D61 - Allocative efficiency; Cost-benefit analysis
JEL: D62 - Externalities
JEL: D63 - Equity, Justice, Inequality, and Diğer Normative Criteria and Measurement
JEL: D64 - Altruism
JEL: D69 - Diğer
JEL: D7 - Analysis of Collective Decision-Making

JEL: D70 - Genel
JEL: D71 - Social choice; Clubs; Committees; Associations
JEL: D72 - Economic Models of Political Processes: Rent-Seeking, Elections, Legislatures, and Voting Behavior
JEL: D73 - Bureaucracy; Administrative Processes in Public Organizations; Corruption
JEL: D74 - Conflict; Conflict Resolution; Alliances
JEL: D78 - Positive Analysis of Policy-Making and Implementation
JEL: D79 - Diğer
JEL: D8 - Information, Knowledge, and Uncertainty

JEL: D80 - Genel
JEL D81 - Criteria for Decision-Making under Risk and Uncertainty
JEL: D82 - Asymmetric and Private Information
JEL: D83 - Search; Learning; Information and Knowledge
JEL: D84 - Expectations; Speculation
JEL: D85 - Network Formation
JEL: D86 - Economics of contract law
JEL: D89 - Diğer
JEL: D9 - Intertemporal choice and Growth

JEL: D90 - Genel
JEL: D91 - Intertemporal Consumer Choice; Life cycle models and Saving
JEL: D92 - Intertemporal Firm Choice and Growth, Investment, or Financing
JEL: D99 - Diğer

JEL: E - Macroeconomics and Monetary Economics
Kategori:Macroeconomics and monetary economics
JEL: E0 - Genel

JEL: E00 - Genel
JEL: E01 - Measurement and Data on National Income and Product Accounts and Wealth
JEL: E02 - Institutions and the Macroeconomy
JEL: E1 - Genel Aggregative Models

JEL: E10 - Genel
JEL: E11 - Marxian; Sraffian; Institutional; Evolutionary
JEL: E12 - Keynes; Keynesian; Post-Keynesian
JEL: E13 - Neoclassical
JEL: E17 - Forecasting and Simulation
JEL: E19 - Diğer
JEL: E2 - Macroeconomics: Consumption, Saving, Production, Employment, and Investment

JEL: E20 - Genel
JEL: E21 - Consumption; Saving; Wealth
JEL: E22 - Capital; Investment (including Inventories); Capacity
JEL: E23 - Production
JEL: E24 - Employment; Unemployment; Wages; Intergenerational Income Distribution; Aggregate Human Capital
JEL: E25 - Aggregate Factor Income Distribution
JEL: E26 - Informal economy; Underground Economy
JEL: E27 - Forecasting and Simulation
JEL: E29 - Diğer
JEL: E3 - Prices, Business Fluctuations, and Cycles

JEL: E30 - Genel
JEL: E31 - Price Level; Inflation; Deflation
JEL: E32 - Business Fluctuations; Cycles
JEL: E37 - Forecasting and Simulation
JEL: E39 - Diğer
JEL: E4 - Money and Interest Rates

JEL: E40 - Genel
JEL: E41 - Demand for Money
JEL: E42 - Monetary Systems; Standards; Regimes; Government and the Monetary System; Payment Systems
JEL: E43 - Determination of Interest Rates; Term Structure of Interest Rates
JEL: E44 - Financial Markets and the Macroeconomy
JEL: E47 - Forecasting and Simulation
JEL: E49 - Diğer
JEL: E5 - Monetary Policy, Central Banking, and the Supply of Money and Credit

JEL: E50 - Genel
JEL: E51 - Money Supply; Credit; Money multipliers
JEL: E52 - Monetary Policy
JEL: E58 - Central Banks and Their Policies
JEL: E59 - Diğer
JEL: E6 - Macroeconomic Policy Formation, Ma

John Maynard Keynes (5 Haziran 1883, Cambridge - 21 Nisan 1946, Sussex, İngiltere), radikal düşünceleriyle ekonomide yeni bir akım başlatan Britanyalı iktisatçı.
Ekonomik durgunlukla mücadelede müdahaleci para ve maliye politikalarını savunmasıyla tanınır. Bu düşünceleri daha sonra Keynesci ekonomi akımı içinde biçimlenmiştir. Temel politika önermesi talep yönlü makroekonomik politikalardır. Yatırımları faiz ve sermayenin marjinal etkinliği yardımıyla açıklamaktadır. Ekonomi daima tam istihdam denge düzeyinde bulunmamaktadır. Ekonomide eksik istihdam ve atıl kapasite vardır. Ekonomideki işsizlik gayri iradi işsizlik olarak adlandırılmaktadır.
Keynes'in en ünlü eseri 1936 yılında yayınlanmış olduğu, İstihdamın, Paranın ve Faizin Genel Teorisi (The General Theory of Employment, Interest and Money) ya da kısa adıyla Genel Teori diye bilinen kitaptır. Bu kitabıyla C.H. Douglas, Karl Marx ve Silvio Gesell'in teorilerini derlemiş, klasik İktisatçıların öne sürdüğü teorileri kabul etmekle beraber, Klasik istihdam teorisine karşı çıkmıştır. Klasikçilerin öne sürdüğü ekonominin kendiliğinden eski haline gelme görüşünü imkânsız bulmaktadır I. Dünya Savaşı sonunda toplanan Paris Barış Konferansı'na İngiltere Hazinesi'ni temsilen katılmıştır.
Savaş sonrasında danışmanlık ve gazetecilik yapan Keynes, II. Dünya Savaşı'nın bitmesine az kala, 1944 yılında toplanan Bretton Woods Konferansı'nda Britanya Heyeti'ne başkanlık yapmıştır. Keynes, Amerika Birleşik Devletleri tezlerine karşı Britan tezlerinin savunucusu olmuş ve konferansta kendi adı ile anılan, Keynes Planını sunmuştur.
Keynes, piyasa kurumunun üretim faktörlerinin sektörler arasında dağılımını yönlendirmeye, yani üretim bileşimini toplumun tercihlerine göre değiştirmeyi başardığını kabul etmektedir. Buna karşılık piyasa ekonomisinde işgücünün tam istihdamını ve üretim kapasitesinin tam kullanımını sağlayacak bir mekanizma olmadığını öne sürmüştür. Ekonomide üretilen tüketim ve yatırım mallarını massedecek tüketim ve yatırım harcaması yapılmadığında firmaların üretimi kısacağını, bunun da iktisadî daralmaya ("resesyona") yol açacağını izah etmiştir. Keynes, bir daralma baş gösterdiğinde firma yöneticilerinin kötümserleşip yatırım yapmaktan çekinmeleri hâlinde (19. yüzyıl sonlarında ve 1930'lu yıllardaki gibi) ortaya çıkan düşük millî gelir - düşük istihdam dengesinin uzun sürebileceğini belirtmiştir. Keynes'e göre böyle bir durgun ekonomide devlet para arzını artırarak faiz haddini düşürmek suretiyle yatırım harcamalarını teşvik edebilir. Bu politika yatırımları artırmakta etkili olmazsa, devlet kendi harcamaları ile (cari harcamaları ve yatırım harcamaları ile) millî geliri artırabilir. Özetle, devlet para politikası ile veya maliye politikası ile harcamaları artırarak millî geliri artırmayı ve yüksek işsizlik oranını azaltmayı başarabilir.
1970'lerde stagflasyon (durgunluk içinde görülen enflasyon) tecrübesi, Keynes'in gözlemediği bir makroiktisadî olay olduğundan, Keynes'in kuramında buna bir açıklama yoktu. 1970'li yıllardan itibaren gelişmiş kapitalist ülkelerde ortaya çıkan yeni görüşler işsizliği toplam harcamalardaki yetmezlikten değil, refah devletinde işçilerin iş disiplinini yitirmesinden kaynaklandığını öne sürünce Keynes'in telkin ettiği tam istihdamı hedefleyen makroiktisat politikalarından vazgeçildi. Ancak Keynes'in millî geliri toplam harcamaların belirlediğine ilişkin teorisi hâlen genel kabul gören bir kuram olarak kalmıştır.
Keynes, bir ateistti.

John Maynard Keynes Cambridge, Cambridgeshire, İngiltere'de üst orta sınıf bir ailede dünyaya gelmiştir. Babası John Neville Keynes, bir ekonomist ve Cambridge Üniversitesinde bir tinsel bilimler öğretim üyesi; annesi Florence Ada Keynes ise bir yerel sosyal reformcuydu. Keynes üç çocuğun ilkidir, kardeşi Margaret Neville Keynes 1885'te, Geoffrey Keynes ise 1887'de doğmuştur. Geoffrey bir cerrah olmuş ve Margaret da, Eglantyne Jebb başta olmak üzere birçok kadınla ilişkisi olmasına rağmen, Nobel ödüllü fizyolog Archibald Hill ile evlenmiştir.
Ekonomi tarihçisi ve biyografi yazarı Robert Skidelski'ye göre Keynes'in ebeveynleri müşfik ve özenliydiler. Cemaat kilisesine katılmış ve çocuklarının döndüklerinde daima içtenlikle ağırlandıkları evde ömürleri boyunca yaşamışlardı. Keynes, burs sınavlarını geçmesi için profesyonel mentörlük ve gençliği ile Büyük Buhran'ın başlangıcında malvarlığının neredeyse tamamının tükendiği dönemde finansal destek de dahil olmak üzere babasından hatrı görülür ölçüde destek aldı. Keynes'in annesi çocuklarının çıkarlarını kendine mal etti ve Skidelski'ye göre "çocuklarıyla birlikte büyüyebildiğinden çocukları hiçbir zaman evlerini bırakmadı."
Ocak 1889'da beş buçuk yaşındayken haftada beş günlüğüne Perse Kız Okulunda anaokuluna başladı. Kısa sürede aritmetikteki kabiliyeti ortaya çıktı fakat sağlığı uzun süreli devamsızlıklara sebep oluyordu. Evde bir mürebbiye, Beatrice Mackintosh ve annesinden ders aldı. Ocak 1892'de sekiz buçuk yaşındayken St. Faith's hazırlık okulunda tam gün eğitime başladı. 1894'te Keynes sınıf birincisiydi ve matematikte sivrilmişti. 1896'da St. Faith's'in müdürü, Ralph Goodchild, Keynes'in "okuldaki tüm çocuklardan fersah fersah ileride" olduğunu yazmıştı ve Keynes'in Eton'dan burs kazanabileceğine emindi.
1897'de Keynes başta matematik, klasik çalışmalar ve tarih olmak üzere pek çok derste başarı gösterdiği Eton Koleji'nden Kral Bursu kazandı. 1901'de matematik için Tomline Ödülü'ne layık görüldü. Eton'da Keynes "hayatının ilk aşkını" Dan Macmillan'da, gelecekteki İngiliz başbakanı Harold Macmillan'ın ağabeyi, yaşadı. Orta sınıf geçmişine rağmen üst sınıf öğrencilere karışmakta zorluk çekmedi.
1902'de Keynes matematik okuması için aldığı bir burs ile birlikte King's College, Cambridge'e girmek için Eton'dan ayrıldı. Alfred Marshall, Keynes'in eğilimlerinin onu felsefeye, özellikle de G.E. Moore'un ahlak sistemine, yöneltmesine rağmen Keynes'e ekonomist olması için yalvardı. Keynes Üniversite Pitt Kulübü'ne seçilmişti ve çoğunlukla parlak öğrencilerden oluşan yarı gizli Cambridge Apostles cemiyetinin etkin bir üyesiydi. Birçok öğrenci gibi Keynes de mezun olduktan sonra kulüple bağlarını korudu ve hayatı boyunca ara sıra çeşitli tartışmalara katıldı. Cambridge'ten ayrılmadan önce Cambridge Union Society ve Cambridge University Liberal Club'ın başkanı oldu. Ateist olduğu söylenirdi.
Mayıs 1904'te matematikten birinci sınıf lisans derecesi aldı. Tatillerde aile ve arkadaşlarıyla geçen birkaç ayın yanı sıra sonraki iki yılında üniversiteyle meşgul oldu. Tartışmalarda yer aldı, felsefe tahsili gördü ve lisansüstü öğrencisi olarak bir dönem boyunca ekonomi derslerine girdi -bu ekonomi alanında aldığı tek resmi eğitimdi. 1906 yılında memuriyet sınavlarına girdi.

1913 Indian Currency and Finance
1914 Ludwig von Mises' Theorie des Geldes (EJ)
1915 The Economics of War in Germany (EJ)
1919 The Economic Consequences of the Peace
1921 A Treatise on Probability
1922 The Inflation of Currency as a Method of Taxation (MGCRE)
1922 Revision of the Treaty
1923 A Tract on Monetary Reform
1925 Am I a Liberal? (N&A)
1926 The End of Laissez-Faire
1926 Laissez-Faire and Communism
1930 Treatise on Money
1930 Economic Possibilities for our Grandchildren
1931 The End of the Gold Standard (Sunday Express)
1931 Essays in Persuasion
1933 An Open Letter to President Roosevelt (New York Times)
1936 İstihdam, Faiz ve Paranın Genel Teorisi
1940 How to Pay for the War: A radical plan for the Chancellor of the Exchequer

Keynesci ekonomi

John Maynard Keynes 20 Aralık 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

John von Neumann (doğum adı Neumann János Lajos; 28 Aralık 1903, Budapeşte - 8 Şubat 1957, Washington, D.C.), Macar asıllı Amerikalı matematikçi, fizikçi ve bilgisayar bilimcisidir. 20. yüzyılın en etkili bilim insanlarından biri kabul edilir. Küme kuramı, kuantum mekaniğinin matematiksel temelleri, oyun teorisi, işlemci cebirleri (von Neumann cebirleri), sayısal analiz ve bilgisayar tasarımı gibi birbirinden uzak pek çok alana temel katkılar yaptı. Günümüz bilgisayarlarının neredeyse tamamının dayandığı von Neumann mimarisi, onun 1945'te tanımladığı saklı program ilkesinden doğar ve adını ondan alır.

John von Neumann, 28 Aralık 1903'te Avusturya-Macaristan sınırları içindeki Budapeşte'de varlıklı bir Yahudi ailenin çocuğu olarak doğdu. Çocuk yaşta olağanüstü bir bellek ve matematik yeteneği gösterdi. Yükseköğreniminde iki alanda birden ilerledi: Budapeşte Üniversitesi'nde matematik doktorasını 1926'da tamamlarken, ETH Zürih'te kimya mühendisliği öğrenimi gördü. Ardından Göttingen Üniversitesi'nde David Hilbert'in çevresinde çalıştı ve 1927'den başlayarak Berlin ile Hamburg üniversitelerinde ders verdi.
1930'da Amerika Birleşik Devletleri'ne giderek Princeton Üniversitesi'nde misafir öğretim üyesi oldu. 1933'te Princeton'da yeni kurulan İleri Araştırmalar Enstitüsü'ne en genç profesörlerden biri olarak atandı ve ömrünün sonuna dek burada görev yaptı. 1932'de yayımladığı Kuantum Mekaniğinin Matematiksel Temelleri adlı kitabı, kuantum mekaniğine sağlam bir matematiksel çerçeve kazandıran temel yapıtlardan sayılır.

Von Neumann'ın en bilinen katkılarından biri oyun teorisidir. 1928'de kanıtladığı minimaks kuramı, iki kişilik sıfır toplamlı oyunlarda her iki oyuncu için en iyi stratejinin bulunduğunu gösterir. 1944'te iktisatçı Oskar Morgenstern ile yazdığı Oyun Teorisi ve İktisadi Davranış (Theory of Games and Economic Behavior) kitabı, oyun teorisini bağımsız bir disiplin hâline getirdi ve iktisattan askeri stratejiye dek pek çok alanı etkiledi.

II. Dünya Savaşı sırasında von Neumann, ABD'nin atom bombası programı Manhattan Projesi'nde görev aldı; Los Alamos'ta, içe patlamalı (implosion) tasarımın patlayıcı mercek geometrisi üzerine yaptığı hesaplamalarla katkıda bulundu. Savaştan sonra kıtalararası balistik füze (ICBM) programlarına danışmanlık yaptı ve 1955'te Atom Enerjisi Komisyonu üyeliğine getirildi.

Von Neumann, savaş yıllarında ABD ordusunun balistik hesaplamalar için geliştirdiği ilk genel amaçlı elektronik bilgisayar ENIAC'a danışman olarak katıldı. ENIAC'ın yeniden programlanmasının kablo ve anahtarlarla, günler süren bir işlem olarak yapılması, daha esnek bir tasarım arayışını doğurdu. Von Neumann 1945'te yazdığı EDVAC Üzerine Bir Rapor Taslağı (First Draft of a Report on the EDVAC) ile, program buyruklarının da veriler gibi aynı bellekte saklandığı saklı program ilkesini açıkça ortaya koydu.
Bu ilkeye dayanan tasarım bugün von Neumann mimarisi olarak bilinir. Mimaride tek bir merkezi işlem birimi, hem buyrukları hem de verileri tutan ortak bir bellek ve ikisini bağlayan bir veri yolu yer alır; buyruklar bellekten sırayla getirilip yürütülür. İşlemci ile bellek arasındaki bu tek yolun başarımı sınırlamasına "von Neumann darboğazı" denir. Bu model, mikroişlemcilerden büyük bilgisayarlara dek günümüz bilgisayar mimarilerinin neredeyse tamamının temelini oluşturur.
Von Neumann ayrıca İleri Araştırmalar Enstitüsü'nde kendi tasarımını gerçekleyen IAS makinesinin yapımına önderlik etti (1951). Bu tasarım, Los Alamos'taki MANIAC dahil birçok erken bilgisayara örnek oldu. Yaşamının son yıllarında hücresel otomatlar ve kendi kendini kopyalayabilen makineler kuramı üzerine çalıştı; bu çalışmalar yapay yaşam ve özçoğaltım araştırmalarının öncülerinden sayılır.

Von Neumann 1955'te kanser teşhisi aldı ve 8 Şubat 1957'de Washington, D.C.'de yaşamını yitirdi. Hastalığının, nükleer denemelerde maruz kaldığı radyasyonla ilişkili olabileceği öne sürülmüştür.
Fizikçi Hans Bethe, onun zekâsı için "von Neumann gibi bir beynin insanoğlundan üstün bir türe işaret edip etmediğini zaman zaman merak ederim" demiştir.

Von Neumann mimarisi
Von Neumann yorumu

Glimm, James; Impagliazzo, John; Singer, Isadore Manuel, (Ed.) (1990). The Legacy of John von Neumann. Proceedings of Symposia in Pure Mathematics. 50. American Mathematical Society. ISBN 978-0-8218-1487-1. 

"John von Neumann". 5 Ağustos 2005 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
O'Connor, John J.; Robertson, Edmund F., "John von Neumann", MacTutor Matematik Tarihi arşivi 
"von Neumann's contribution to economics". International Social Science Review. 27 Aralık 2008 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"von Neumann's Scholar Google profile". 9 Aralık 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Oral history interview with Alice R. Burks and Arthur W. Burks". 12 Temmuz 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Oral history interview with Eugene P. Wigner". Minneapolis: University of Minnesota. 12 Temmuz 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Oral history interview with Nicholas C. Metropolis". University of Minnesota. 3 Mart 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
Kronz, Fred; Lupher, Tracy (1 Temmuz 2019). "Von Neumann vs. Dirac on Quantum Theory and Mathematical Rigor".  Zalta, Edward N. (Ed.). Stanford Encyclopedia of Philosophy. 
"John von Neumann Postdoctoral Fellowship – Sandia National Laboratories". 13 Eylül 2011 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Von Neumann's Universe". 22 Mayıs 2008 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"John von Neumann's 100th Birthday". 17 Temmuz 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 9 Nisan 2020. 
"Annotated bibliography for John von Neumann from the Alsos Digital Library for Nuclear Issues". 28 Ağustos 2006 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 21 Mart 2020. 
"Tech Polytechnical Institution – John von Neumann Faculty of Informatics". 25 Nisan 2022 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 21 Mart 2020. 
"John von Neumann speaking at the dedication of the NORD". 7 Nisan 2022 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 21 Mart 2020. 
"The American Presidency Project". 16 Eylül 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
Find a Grave'de John von Neumann
"Jewish.hu: Famous Hungarian Jews". 31 Mart 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 9 Nisan 2020.

Joseph Alois Schumpeter (d. 8 Şubat 1883 - ö. 8 Ocak 1950), Avusturyalı iktisatçı ve siyaset bilimcidir. Çalışmaları ile siyasi iktisada önemli katkılarda bulunmuştur.

8 Şubat 1883'te o zaman Avusturya-Macaristan İmparatorluğu sınırları içinde bulunan, günümüzde Çekya topraklarında olan Třešť şehrinde doğdu. Viyana Üniversitesinde hukuk okudu. Sermaye teorisine önemli katkılarda bulunan Eugen von Böhm-Bawerk'in öğrencisi oldu.
1906 yılında doktorasını tamamlayan Schumpeter, 1909 yılında Çernivtsi Üniversitesi'nde (günümüzde Ukrayna sınırları içinde) "iktisat ve devlet" konularında profesör olarak görev yaptı. 1911 yılından I. Dünya Savaşına kadar Graz Üniversitesinde çalıştı.
1919-1920 yılları arasında Avusturya Maliye Bakanlığı'nda çalıştı. 1920-1924 yıllarında Biedermeier Bank adlı özel bir bankada başkanlık görevini yürüttü. 1925 yılında 1932 yılına kadar Bonn Üniversitesinde çalıştı. Almanya'da Nazi hareketinin yükselişi üzerine ABD'ye geçerek, 1927-1928 ve 1930 yıllarında da çalışmış olduğu Harvard Üniversitesi'ne çalışmaya başladı. 1932'den 1950'ye dek burada çalışmıştır.
Harvard yıllarında genellikle iyi bir okutman gibi tanımlandı ancak o zamanda sadık takipçileri olan kendi okulu oluştu. Zamandaşı meslektaşları arasında moda olan Keynesçilik akımının taraftarı olmadığı için pek sevilmemiştir. Zor bir çalışma zamanı olan o aralar, ilerleyen yıllarda gerçekleştireceği önemli çalışmalarının temellerini şekillendirdi.
Schumpeter 1933 yılında, kimi genç matematik iktisatçılar ile Ekonometri Topluluğu'nu kurdu ve bu topluluğun başkanlığını yürüttü. Schumpeter matematik bir iktisat değildi, iktisadi teorilerinin toplum bilimlik açıdan anlaşılması için iktisat ve toplumbilimi bağdaştırmaya çalıştı.
İş çevrimleri ve iktisadi gelişme ile ilgili fikirlerini, "doğrusal olmayan dinamik sistemler" matematiği o zamanlarda oluşmadığından matematiksel temellere oturtamamıştır.
Schumpeter, devrin bilimsel düzeyi ve ömrünün vefa etmemesi nedenleri ile tarihin en etkili iktisatçısı olamamıştır ancak 20. yüzyılın en önemli iktisatçıları arasında yerini almıştır.
Schumpeter’in temel ilgi alanı kapitalist endüstriyel toplumun gelişme sorunu olduğu belirtilir

Schumpeter'in iktisadi analize en önemli katkısı, kapitalizmdeki konjonktür dalgalanmalarını kötü hasat ve doğal afetler gibi dış faktörlerle açıklamayıp, teknolojik yeniliklere ve işadamlarının girişimlerine bağlamasıdır. Schumpeter sanayinin gelişimini sağlayan gücü sermaye olarak tanımlamıştır. 
Schumpeter, mal sağlanmasında olabilecek; yeni ürünler, üretim yöntemleri, satış yöntemleri, satış piyasaları gibi her tür değişikliği yenilik olarak tanımladı. Ona göre, bu tür yenilikler ancak piyasada kendilerini kabul ettirdikleri ve rakip firmaları buna bağlı olarak yenilikler yapmaya teşvik ettikleri ve böylelikle iktisadı ileri götürdükleri zaman tam olarak iktisadi idiler. Ancak yenilikler düzensiz aralıklarla ortaya çıktıklarından yenilik ile durgunluk arasında karşılıklı bir etkileşim ortaya çıkmaktaydı. Konjonktürdeki bu devri dönüşümler Schumpeter'e göre kapitalizmin doğasında vardı.
Schumpeter, Kondratiev gibi, kapitalist sistemdeki yaklaşık elli yıllık gelişme dönemlerini devreler veya döngüler olarak tanımlamıştır. Bu devrelerle birlikte,  araştırma ve geliştirme (AR-GE) çalışmaları ve yenilikleri (inovasyon) kapsayan teknolojik değişim dalgalarını “ardışık sanayi devrimleri” olarak isimlendirmiştir.
1939 yılında yayınladığı Business Cycles (İş Çevrimleri) adlı kitabında konjonktür dalgaları konusunda geliştirdiği teorisini açıklamıştır. Bu teoriye göre, ekonomik yaşamın canlanması için yenilik (inovasyon) yapılması gerekmektedir. Aksi takdirde, ekonomide durgunluk denge haline gelecektir. Bunun sonucunda da, kâr ve faiz oranları düşecek; sermaye birikimi durma noktasına gelecektir. Ancak, [kapitalist sistemin ruhuna uygun olarak] kârını artırmak isteyen girişimci [kapitalist], yenilik (inovasyon) yapılması için ne gerekiyorsa yerine getirecek ve sonuç olarak, ekonomideki durgunluk süreci yerini ekonomik canlanma sürecine bırakacaktır. Yenilik (inovasyon) yapılması için emek ve toprağı yatırıma yönlendiren girişimci ayrıca, bu süreçte yaratılan tasarruf miktarı yeterli olmadığı için kredi kullanmak zorunda kalacaktır. Özetle yenilik (inovasyon), ekonomik sistemin içinde dinamik hareketlilik yaratan bir kaynak olarak ortaya çıkacaktır. (Aydoğuş, vd., 2009)
Schumpeter, ekonomideki dalgalanmaları refah, durgunluk, buhran ve canlanma olarak dört ayrı safhada incelemiştir. Yatırımların artması refah evresine geçişin bir göstergesidir. Ekonominin refah evresinde (yüksek konjonktür noktasında), kredi ile finanse edilen yeniliklerin (inovasyon) faktör fiyatları artar. Ayrıca, teknik yenilikler (inovasyon) nedeniyle piyasaya çıkan üretimin artmasının sonucu olarak [arzın talebe göre aşırı artması durumu] mal fiyatları düşer. Mal fiyatlarının düşmesi, faktör fiyatlarının ise yükselmesi nedeniyle, refah evresinin ilerleyen döneminde finansman sağlamak için yeni talepler olmaz ve giderek ekonomide zararlar ortaya çıkar. Yatırımlar durma noktasına gelir ve ekonomi durgunluk evresine girer. Ekonomideki durgunluk nedeniyle kâr oranları hızla düşer ve ekonomide hemen her sektörde iflaslar görülür. Ekonomi artık buhran evresine girmiştir. Kapitalist, krizden çıkış yollarını arar ve yenilik (inovasyon) yapmak için yatırım yapar. Böylece, başka bir yenilik (inovasyon) dalgası ortaya çıkar; ekonomi canlanma evresine geçer ve devresel dalgalanma yeniden başlar. (Aydoğuş, vd., 2009)
Konjonktür dalgalarında yeniliğin (inovasyon) önemli bir etkisi olduğuna Schumpeter'den önce Kondratiev de değinmiştir: “Uzun dalgaların durgunluk dönemi boyunca, özellikle üretim ve iletişim alanında çok sayıda önemli buluş ve yenilikler (inovasyon) yapılır. Ne var ki, bu buluş ve yeniliklerin (inovasyon) geniş ölçekte uygulanması ancak bir sonraki uzun yükselme döneminde mümkün olur.” (Kondratieff, 1935) Ancak Schumpeter'in farkı, konjonktür dalgaları konusunda bir teori oluşturmasıdır. Schumpeter, Kondratieff Dalgaları adını verdiği 50-60 yıl süren uzun konjonktür dalgaları bulunduğu konusunda Kondratiev'le hemfikirdir. Ona göre, her konjonktür dalgasının kendine özgü özellikleri bulunmaktadır ve birbirinden farklıdır. Bu farklılığın en önemli nedeni, her dalganın kapsadığı dönemdeki teknolojik farklılıklar ve tarihsel olaylardır. Teknolojik yenilik (inovasyon) kapitalist sistemde kalkınmanın itici gücüdür. Yenilik (inovasyon) sayesinde maliyetler azalır ve mamul mal fiyatlarında düşüş yaşanır. Ayrıca, ekonominin canlanmasıyla birlikte reel ücretler yükselir. (Aydoğuş, vd., 2009)
Schumpeter kapitalist sistemdeki dalgaları (çevrimleri) uzunlukları bakımından sınıflandırmış ve her birine, dalgayı (çevrimi) onu ilk kez açıklayan ekonomistin adını vermiştir:
a) Kitchin Çevrimleri (Dalgaları): Genellikle 3 1/3 yıl (40 ay) süren kısa devresel çevrimler (dalgalar)  (Bakınız yukarıda yer alan Kitchin Çevrimleri)
b) Juglar Çevrimleri (Dalgaları): Genellikle 7-11 yıl süren devresel çevrimler (dalgalar) (Bakınız yukarıda yer alan Juglar Çevrimleri)
c) Kondratiev Çevrimleri (Dalgaları): Genellikler 50-60 yıl süren uzun devresel çevrimler (dalgalar) (Bakınız yukarıda yer alan Kondratiev Dalgaları)
Schumpeter her bir Kondratiev Dalgası'nın içinde 10 yıllık altı farklı Juglar Çevrimi (Dalgası) olabileceğini belirtmiştir. Ayrıca her bir Juglar Çevrimi (Dalgası) içinde de 3 1/3 yıllık (40 aylık) üç farklı Kitchin Çevrimi (Dalgası) bulunabileceğini vurgulamıştır. (Schumpeter, 1935)
Sonuç olarak, Schumpeter kapitalist sistemde uzun konjonktür dalgaları olduğu görüşünü benimsemiş ve kapitalist sistemin buhran evresinden çıkarak yeniden canlanma evresine geçişinin teknolojik yeniliklerle (inovasyon) gerçekleştiğini belirtmiştir.

Ölümünden kısa süre sonra, Schumpeter'ın görüşleri sanayî organizasyon, evrimci teori ve iktisadi kalkınma ile ilgilenen özellikle Avrupalı heterodoks iktisatçılar arasında etkili olmuştur. Robert Heilbroner Schumpeter'ın en tanınmış öğrencilerinden biridir ve İktisat Düşünürleri ("The Worldly Philosophers") kitabında Schumpeter'dan ayrıntılı olarak söz etmiştir. Schumpeter'ın bir diğer göze çarpan öğrencisi de Nicholas Georgescu-Roegen'dır. Bugün, Schumpeter akademik iktisatta ("standart ders kitabı iktisadı ") olmasa da iktisadi siyaset, yönetim çalışmaları, sanayî siyaset ve yenilik (innovation) alanında düşünce önderi konumundadır. Girişimcilik kavramı onun katkıları olmaksızın tam anlamıyla anlaşılamaz. Avrupa Birliği'nin yenilik programı ve temel kalkınma planı, Lizbon Stratejisi, Schumpeter'ın düşünceleri üzerine kuruludur.

Kim Kimdir? 9 Ocak 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ^

Kamu ekonomisi, kamusal malların üretimi ve finansmanı anlamına gelmekte olup, İktisat biliminin spesifik bir alt dalıdır. Kamu ekonomisi, Pigou'nun (1920) yılında kaleme aldığı Refah Ekonomisi adlı eserinden sonra ortaya çıkmış bir daldır. Bu dalın ülkemizdeki karşılığı Maliye bilimidir. Kamu ekonomisinde üç temel akım vardır. Neoklasik paradigma, Kamu Tercihi Teorisi ve Keynesyen İktisat. Neoklasik paradigma ve Kamu Tercihi Teorisi mikro konularla ilgilenirken, Keynesyen iktisat makro kamu ekonomisi konularıyla ilgilenir. Neoklasik paradigma, anaakım ekoldür. Kamu ekonomisinin ilgi alanı:

1. Kamu finansman kaynakları
2. Kamusal harcamalar
3. Kamusal mal üretimi
4. Kamusal bütçe dengesi
5. Kamusal karar alma mekanizmaları

1. Berkan Karagöz, Kamu Ekonomisine Giriş, Bursa: Ekin Yayınevi, 2023.

Kamusal mal; iktisatta, tüketimde rekabeti olmayan ve kullanımı dışlanamaz mal. Rekabetin olmaması, bir bireyin mal tüketiminin başkalarının o malı tüketme olasılığını azaltmaması, kullanımı dışlanamamazlık ise bir malın kullanımından kimsenin fiilen mahrum edilememesidir. Gerçek hayatta, tamamen rekabeti olmayan ve kullanımı dışlanamaz bir mal mevcut olmasa bile, iktisatçılar için bazı mallar ekonomik analizler için kullanışlı olacak kadar bu kavrama uymaktadır.
Örneğin, bir birey doktora gittiği zaman diğerleri için gidilebilecek doktorların sayısında bir eksilme olacaktır. Yani başkalarını doktor ziyaretinden mahrum etmek mümkündür. Bu niteliğiyle doktor ziyaretleri rekabeti olan ve dışlanabilir bir özel maldır. Hâlbuki, hava solumak diğerleri için mevcut olan havanın miktarını düşürmez ve insanlar fiilen hava tüketiminden mahrum kalmazlar. Bu yüzden hava kamusal bir maldır, fakat hava ücretsiz olduğundan iktisaden önemsizdir. Başka bir örnek ise MP3 müzik dosyalarının internet üzerinden paylaşımıdır. Bu dosyaların herhangi bir insan tarafından kullanımı başkalarının kullanımını sınırlamaz. Bunun sebebi ise resim ve müzik dosyalarının paylaşımının üzerindeki kontrolün etkinliğinin düşük olmasıdır.

Lecture notes on public goods from University of California, Berkeley
Public Goods: A Brief Introduction 26 Kasım 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - by The Linux Information Project (LINFO)
The Library of Economics and Liberty's Article on Public Goods 28 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Global Public Goods (OUP Book)
Global Public Goods Net (UNDP)

Kapasite kullanımı ekonomide, bir ulustan bir işletme ölçüsüne kadar, kendi kurulu üretim kapasitesinin aslında ne kadarını kullandığını anlatmak için kullanılan bir konsepttir. Yani, kurulu üretim kapasitesi ile gerçekte üretilen mal ile bu kapasitenin tamamı kullanıldığında üretilebilecek mal arasındaki ilişkiyi inceler.
Piyasa talebi artarsa, kapasite kullanımı da artacaktır. Aynı şekilde talep azaldığında, kapasite kullanımı da azalacaktır. Bu nedenle ekonomistler ve bankerler, enflasyon baskısı işaretleri için sıklıkla kapasite kullanımı göstergelerini izler.

Arz Esnekliği

E. Berndt & J. Morrison, Capacity utilization measures: Underlying Economic Theory and an Alternative Approach, American Economic Review, 71, 1981, pp. 48–52
I. Johanson, Production functions and the concept of capacity, Collection Economie et Mathematique et Econometrie, 2, 1968, pp. 46–72
Michael Perelman, Keynes, Investment Theory and the Economic Slowdown.
Susan Strange ve Roger Tooze, The International Politics of Surplus Capacity: Competition for Market Shares in the World Recession (London: Allen & Unwin, 1981).
James Crotty, Why there is chronic excess capacity - The Market Failures Issue, in: Challenge, Nov-Dec, 2002 Tam metin 12 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Thomas G. Rawski, The Political Economy of China's Declining Growth, University of Pittsburgh. Tam metin 8 Ocak 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Anwar Shaikh ve Jamee Moudud, Measuring Capacity Utilization in OECD Countries: A Cointegration Method(2004), Working Paper No. 415, The Jerome Levy Economics Institute of Bard College. Tam metin
Annys Shin, Economy Strains Under Weight of Unsold Items, Washington Post, February 17, 2009, A01.

the US survey of plant capacity utilisation 26 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Federal Reserve Statistics 13 Temmuz 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
FAO discussion of concepts and measures 13 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Measuring capacity utilization in OECD countries (İngilizce)
Economic Reforms and Industrial Performance: An analysis of Capacity Utilization in Indian Manufacturing 4 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Kapitalizm, bir yandan belirli bir ekonomik ve toplumsal düzeni, diğer yandan ise ekonomi tarihinin bir dönemini ifade eder. Karl Marx ve Max Weber tarafından tanımlanan ve analiz edilen “modern” kapitalizm ile Fernand Braudel (1902–1985) ve Immanuel Wallerstein (1930–2019) tarafından analiz edilen tarihsel “dünya sistemi” olarak kapitalizm arasında ayrım yapılmalıdır. Küresel tarih açısından Friedrich Lenger, kapitalizmin başlangıcını, erken modern ticaret kapitalizminin ortaya çıktığı 15. yüzyılın sonlarına tarihler. Çağdaş kapitalizm dönemi, 18. yüzyılda Avrupa'da sanayi devrimiyle başlayan ve günümüze kadar süren ekonomi tarihinde belirli bir dönemi ifade eder. Bu dönem, Avrupa Orta Çağ'ındaki feodalizm ve mutlak monarşiler devrindeki merkantilizm dönemlerinin ardından gelmiştir.
Tarihsel değişimler, kapitalizmin sayısız tanımı ve ideolojik farklılıklar göz önüne alındığında, kapitalizmin temel özellikleri tartışmalıdır. Genel olarak (modern) kapitalizm, üretim araçlarının özel mülkiyeti (sermaye olarak da adlandırılır) ve üretimin ve tüketimin piyasa (piyasa ekonomisi) tarafından kontrol edilmesine dayanan bir ekonomik ve toplumsal düzen olarak anlaşılır.  Diğer temel özellikler olarak şunlar sayılabilir: birikim (bazıları için kapitalizmin “kalbi”, ana özelliği ve temel ilkesi), “serbest ücretli emek” ve “sürekli, rasyonel kapitalist işletmede kâr elde etme çabası” ya da diğer adlarıyla sermayecilik ve, üretim araçlarının özel mülkiyetine ve kâr amacıyla işletilmesine dayanan ekonomik sistemdir. Kapitalizmin tanımlayıcı özellikleri arasında sermaye birikimi, rekabetçi piyasalar, fiyat sistemleri, özel mülkiyet, mülkiyet haklarının tanınması, kişisel çıkar, ekonomik özgürlük, meritokrasi, iş ahlakı, tüketici egemenliği, ekonomik verimlilik, hükûmetin sınırlı rolü, kâr güdüsü, kredi ve borcu mümkün kılan finansal bir para ve yatırım altyapısı, girişimcilik, metalaşma, gönüllü değişim, ücretli emek, mal ve hizmet üretimi, inovasyon ve ekonomik büyümeye güçlü bir vurgu yer alır. Bir piyasa ekonomisinde kararlar ve yatırımlar, servet, mülk veya sermaye ya da üretim kapasitesini yönlendirme yeteneğine sahip kişiler tarafından belirlenir. Fiyatlar, mal ve hizmetlerin dağıtımı ise büyük ölçüde mal ve hizmet pazarlarındaki rekabet tarafından şekillendirilir.
Ekonomistler, tarihçiler, politik ekonomistler ve sosyologlar, kapitalizm analizlerinde farklı bakış açıları benimseyerek uygulamada kapitalizmin çeşitli biçimlerini kabul ettiler. Bunlar arasında laissez-faire veya serbest piyasa kapitalizmi, anarko-kapitalizm, devlet kapitalizmi ve refah kapitalizmi yer almaktadır. Kapitalizmin farklı biçimlerinde farklı derecelerde serbest piyasalar, kamu mülkiyeti, serbest rekabetin önündeki engeller ve devlet onaylı sosyal politikalar bulunmaktadır. Piyasalardaki rekabetin derecesi, müdahale ve düzenlemenin rolü ve devlet mülkiyetinin kapsamı farklı kapitalizm modellerine göre değişmektedir. Farklı piyasaların ne ölçüde serbest olduğu ve özel mülkiyeti tanımlayan kurallar, siyaset ve politika meseleleridir. Mevcut kapitalist ekonomilerin çoğu, serbest piyasa unsurlarını devlet müdahalesi ve bazı durumlarda ekonomik planlama ile birleştiren karma ekonomilerdir.
Modern biçimiyle kapitalizm, İngiltere'deki tarımcılıktan ve 16. ve 18. yüzyıllar arasında Avrupa ülkelerinin merkantilist uygulamalarından ortaya çıktı. Kapitalizm, 18. yüzyıldaki Sanayi Devrimi ile birlikte fabrika işçiliği ve karmaşık bir işbölümüyle karakterize edilen baskın bir üretim biçimi haline geldi. Küreselleşme süreciyle birlikte kapitalizm, 19. ve 20. yüzyıllarda, özellikle de I. Dünya Savaşı öncesinde ve Soğuk Savaş'ın sona ermesinden sonra tüm dünyaya yayıldı. 19. yüzyıl boyunca kapitalizm, büyük ölçüde devlet tarafından düzenlenmedi, ancak II. Dünya Savaşı sonrası dönemde Keynesçilik yoluyla daha fazla düzenlendi, ardından 1980'lerden itibaren neoliberalizm yoluyla daha düzenlenmemiş kapitalizme geri dönüldü.

Kapitalizmin evrensel olarak üzerinde uzlaşılmış bir tanımı yoktur; kapitalizmin tüm bir toplumu mu, belirli bir sosyal düzen türünü mü yoksa bir toplumun önemli bileşenlerini veya unsurlarını mı karakterize ettiği belirsizdir. Sovyetler Birliği gibi resmî olarak kapitalizme karşı kurulan toplumların, bazen gerçekten kapitalizmin özelliklerini sergilediği iddia edilmektedir. Nancy Fraser, “kapitalizm” teriminin birçok yazar tarafından kullanılmasını “esas olarak retorik, gerçek bir kavram olmaktan ziyade bir kavrama duyulan ihtiyaca yönelik bir jest” olarak tanımlamaktadır. Kapitalizmi eleştirmeyen akademisyenler, “kapitalizm” terimini nadiren kullanmaktadır. Bazıları “kapitalizm” teriminin geçerli bir bilimsel saygınlığa sahip olduğundan şüphe duymaktadır ve genellikle ana akım ekonomide tartışılmamaktadır. Ekonomist Daron Acemoğlu, “kapitalizm” teriminin tamamen terk edilmesi gerektiğini öne sürmektedir. Sonuç olarak, kapitalizm kavramının anlaşılması, kapitalizm karşıtları ve Karl Marx'ın takipçileri ve eleştirmenleri tarafından büyük ölçüde etkilenme eğilimindedir.

Modern biçiminde kapitalizm, erken Rönesans döneminde Floransa gibi şehir devletlerinde tarımsal kapitalizmin ve merkantilizmin ortaya çıkışına kadar izlenebilir.
Sermaye başlangıçta küçük ölçekte yüzyıllar boyunca tüccar, kiralama ve borç verme faaliyetleri biçiminde ve ara sıra da bir miktar ücretli emekle küçük ölçekli sanayi olarak var olmuştur. Ticaretten sermaye büyümesinin ilk temeli olan basit meta mübadelesi ve dolayısıyla basit meta üretiminin çok uzun bir geçmişi vardır.
İslam'ın Altın Çağı sırasında, Araplar serbest ticaret ve bankacılık gibi kapitalist ekonomik politikaları ilan ettiler. Arap rakamları kullanmaları defter tutmayı kolaylaştırdı. Bu yenilikler, Venedik ve Pisa gibi şehirlerdeki ticaret ortakları aracılığıyla Avrupa'ya taşındı. İtalyan matematikçi Leonardo Fibonacci Arap tüccarlarla konuşarak Akdeniz'i gezdi ve Avrupa'da Hint-Arap rakamlarının kullanımını yaygınlaştırmak için geri döndü.

16. yüzyıl İngiltere'sinde feodal tarım sisteminin ekonomik temelleri, manoryal sistem çöktüğünde ve toprak, giderek daha büyük mülkleri olan daha az toprak sahibinin elinde toplanmaya başladığında önemli ölçüde değişmeye başladı. Serf temelli  emek sistemi yerine işçiler giderek daha geniş ve genişleyen paraya dayalı bir ekonominin parçası olarak istihdam edildi. Sistem, kar elde etmek için tarımın üretkenliğini artırmaları için hem toprak sahiplerine hem de kiracılara baskı yaptı. Aristokrasinin köylü arz fazlalıklarını sömürmeye yönelik zayıflamış zorlayıcı gücü, onları daha iyi yöntemler denemeye teşvik etti ve kiracılar da rekabetçi bir işgücü piyasası içinde gelişmek için yöntemlerini iyileştirmeye teşvik edildi. Arazi kira koşulları, önceki durgun gelenek ve feodal yükümlülük sisteminden ziyade ekonomik piyasa kuvvetlerine tabi hale geliyordu.

16. yüzyıldan 18. yüzyıla kadar hüküm süren ekonomik doktrine genellikle merkantilizm denir. Bu dönem keşif çağı, özellikle İngiltere ve Aşağı Ülkeler'den gelen tacirler tarafından yabancı toprakların coğrafi keşfedilmesiyle ilişkilendirildi.
Merkantilizm, metalar hala büyük ölçüde kapitalist olmayan yöntemlerle üretilse de, kâr amaçlı bir ticaret sistemiydi.
Karl Polanyi, kapitalizmin ayırt edici özelliğinin "hayali metalar" olarak adlandırdığı yani toprak, emek ve para için genel pazarların kurulması olduğunu ileri sürmesine rağmen, çoğu akademisyen ticari kapitalizm ve merkantilizm çağını modern kapitalizmin kökeni olarak görür. Kendisi, buna göre "İngiltere'de rekabetçi bir işgücü piyasasının 1834 yılına kadar kurulmadığını, dolayısıyla sosyal sistem olarak endüstriyel kapitalizmin bu tarihten önce var olduğunun söylenemeyeceğini" savundu.

İngiltere, Elizabeth Dönemi (1558-1603) sırasında merkantilizme geniş çaplı ve bütünleştirici bir yaklaşım başlattı. Ticaret dengesine ilişkin sistematik ve tutarlı açıklaması 1620'ler ve 1664'te yayınlan Thomas Mun'un "İngiltere'nin Hazinesi Dış Ticaretle veya Dış Ticaretimizin Dengesi Hazinemizin Kuralıdır" argümanıyla kamuoyuna açıklandı.
Devlet kontrolleri, sübvansiyonlar ve tekeller tarafından desteklenen Avrupalı tacirler, kârlarının çoğunu mal alıp satarak elde ettiler. Francis Bacon'un sözleriyle, merkantilizmin amacı "ticaretin açılması ve iyi dengelenmesi; imalatçıların el üstünde tutulması; aylaklığın yasaklanması; israf ve aşırılığın mali kanunlarıyla bastırılması; toprağın iyileştirilmesi ve işlenmesi; fiyatların düzenlenmesi...".
Proto-sanayileşme döneminden sonra, İngiliz Doğu Hindistan Şirketi ve Hollanda Doğu Hindistan Şirketi, Babür Bengal'in büyük katkılarından sonra, büyük bir iş ve ticaret çağı başlattı. Bu şirketler, ulus-devletler tarafından kendilerine verilen sömürgecilik ve yayılmacılık güçleri ile tanımlanıyordu. Bu dönemde merkantilizmin önceki aşamasında ticaret yapmış olan tüccarlar bir yatırım getirisi arayarak Doğu Hindistan Şirketlerine ve diğer kolonilere sermaye yatırdılar.

18. yüzyılın ortalarında David Hume (1711–1776) ve Adam Smith (1723–1790) liderliğindeki bir grup ekonomi teorisyeni, dünya servetinin sabit kaldığı ve bir devletin servetini ancak başka bir devlet pahasına artırabileceği inancı gibi düşüncelerle temel merkantilist doktrinlere meydan okudu.
Sanayi Devrimi sırasında sanayiciler, kapitalist sistemde baskın faktör olarak tüccarların yerini aldı ve zanaatkârların, loncaların ve kalfaların geleneksel el sanatlarının değerini düşürdüler. Ayrıca bu dönemde ticari tarımın artışının yarattığı fazlalık tarımda artan makineleşmeyi teşvik etti. Endüstriyel kapitalizm, iş süreci ile iş görevlerinin rutini arasında ve içinde karmaşık bir işbölümü ile tanımlanan imalatın fabrika sistemi gelişimine damgasını vurdu; ve sonunda kapitalist üretim tarzı hakimiyetini kurdu.
Sanayileşmiş Britanya daha önce merkantilizmin öngördüğü korumacı politikayı sonunda terk etti. 19. yüzyılda Richard Cobden (1804–1865) ve John Bright (1811–1889), inançlarını Manchester Okulu'na dayandırarak daha az gümrük tarifeleri için bir hareket başlattılar. 1840'larda

Kapsamlı tarım, yaygın tarım, kaba tarım veya ilkel tarım; alan büyüklüğüne oranla az miktarda insan gücü, gübre ve anaparanın kullanıldığı tarım yöntemidir. Genellikle koyun ve sığır otlatmak için kullanılmakta olup buğday ve arpa yetiştirilmesine de olanak sağlamaktadır. Toprağın yaşı bu tür tarım alanlarında verimin düşmesine neden olmaktadır.
Entansif tarımın her alanda karşıtıdır. Uygulanan tarım teknikleri ve yöntemleri basittir, birim alandan ve hayvan başına alınan verim düşüktür. Üretimde geleneksel yöntemler kullanılır.
Toprağın ucuz ve bol olduğu, nüfusun fazla olmadığı bölgelerde toprağın iyice işlenmediği ülkelerde yapılan tarım metodudur. Toprak uzun dönem boş bırakılması, nadas uygulaması, fazla toprak işlemeden, gübre atmadan, sulama yapmadan ekim yapılması kaba tarımda görülür. Tohumlar yıllardır kullanıldıklarından verim gücünü kaybetmiştir. Hayvancılıkta et ve süt verimi düşük ırklar kullanılmaya devam edilmektedir. Makine yerine insan emeği ön plandadır. Bu nedenle ürün miktarı ve gelir düşüktür. Geçim tarımı uygulanan bu da yöntem sermaye birikimi sorununu doğurur. Ürettiği ürünün büyük bölümünü ailesine ayırır, ancak zorunlu ihtiyaçlarını karşılayacak kısmını pazara satar.
Entansif ve ekstansif tarım alanlarının yapıldığı alanların sınırlarını çizmek pek mümkün değildir. Fakat plantasyon alanları hariç ekstansif tarım genelde sıcak kuşakta, entansif tarımda ılıman kuşakta yaygın olarak uygulanmaktadır.

Kayıt dışı ekonomi, devletten gizlenen, kayda geçirilmeyen/geçirilemeyen ve bu sebeple denetlenemeyen faaliyetler olarak tanımlanabilir. Enformel ekonomi, yasa dışı ekonomi, gayriresmî ekonomi, gizli ekonomi diye de adlandırılır. Genel olarak kayıt dışı ekonominin, mal ve hizmet üretimine konu olmasına karşılık ekonominin geleneksel ölçüm yöntemleriyle bütünüyle tespit edilemeyen ve GSMH hesaplamalarına yansımayan alanları kapsadığı kabul edilmektedir.
Kayıt dışı istihdam ise kayıt dışı ekonominin bir parçasıdır. ILO'nun 204 sayılı tavsiye kararına göre kayıt dışı ekonomideki kayıt dışı işler, kayıtlı ekonomideki kayıt dışı faaliyetler kayıt dışılık olarak nitelendirilmiştir. Kayıtlılık ve kayıt dışılık farklı ülkelerde farklı faaliyetleri kapsayabilmekte ve göstergeleri de farklı olabilmektedir. Çalışanların ilgili kurum ve kuruluşlara bildirilmemesi kayıt dışı istihdamın bir göstergesi kabul edilmekle beraber ev eksenli çalışan (yemek, temizlik, çocuk bakım) ancak ekonomik hayata katılmayan kişilerin varlığı, çalışma hayatında geride kalan dezavantajlı grupların (engelli, kadın vs) istihdamda yer bulamamaları kayıt dışı istihdamın göstergeleri olarak kabul edilebilmektedir.
Türk sosyal güvenlik sistemine göre kayıt dışı istihdam; çalışarak istihdama katılan kişilerin, çalışmalarının gün veya ücret olarak ilgili kamu kurum ve kuruluşlarına hiç bildirilmemesi ya da eksik bildirilmesi olarak tanımlanmaktadır. Kayıt dışı çalışanlar; Sosyal Güvenlik Kurumunun maddi olarak sağladığı haklardan faydalanamazlar veya olması gerekenden düşük miktarlarda yardım alırlar. Buna ek olarak kayıt dışı çalışanlar yıllık izin, kıdem tazminatı gibi çalışma hayatına ilişkin sağlanan diğer haklardan da faydalanamazlar. Diğer taraftan Türk sosyal güvenlik mevzuatına göre kayıt dışı işçi çalıştırdığı tespit edilen işverenlere 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanun'unun 102'nci maddesine göre idari para cezası uygulanmaktadır.

Kenneth Joseph Arrow (d. 23 Ağustos 1921 New York, ABD; ö. 22 Şubat 2017), Amerikalı iktisatçı.

Romanya Yahudisi bir ailede doğdu. Babası Büyük Buhran döneminde işsiz kalınca Sosyalizm düşüncesi benimsedi. Bu yüzden görüşlerinin özünde sol eğilimle bir felsefe yapısı görülmektedir.

Neoklasik ekonominin temelini oluşturan pek çok kuramda Arrow'un izlerini bulmak mümkündür. 1972 yılında ekonomi dalında Nobel Ödülü almaya hak kazanmıştır. Bugün Gérard Debreu ile yarattığı genel denge teorisinin üzerine oturduğu şablon Arrow-Debreu dengesi olarak adlandırılmaktadır.
Arrow'un imkânsızlık teoremi, Arrow-Pratt katsayısı gibi önemli kavramlar yine onun ve arkadaşlarının ellerinde meydana getirilmiştir.

Paul Romer'in üniversite hocalığını yaptı. Arrow, ekonomist Anita Summers'ın erkek kardeşi, ekonomist ve eski Hazine Bakanı ve Harvard Başkanı Larry Summers'ın amcası ve son ekonomistlerden ve Paul Samuelson'ın kayınbiraderiydi

1949, Bayes and Minimax Solutions of Sequential Decision Problems, 9 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. with D. Blackwell and M.A. Girshick, Econometrica (İngilizce)
1951, Optimal Inventory Policy 9 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., with T. Harris and J. Marschak, Econometrica (İngilizce)
1951, Mathematical Models in the Social Sciences 25 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., in Lerner and Lasswell, editors, Policy Sciences  (İngilizce)
1951, Social Choice and Individual Values (İngilizce)
1951, Alternative approaches to the theory of choice in risk-taking situations 15 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Econometrica, 19: 404-437 (İngilizce)
1952, The Determination of Many-Commodity Preference Scales by Two- Commodity Comparisons 15 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Metroeconomica (İngilizce)
1953, The Role of Securities in the Optimal Allocation of Risk-Bearing 9 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., 1953, Econometrie - (in 1963, RES). (Fransızca)
1953, Hurwicz’s optimality criterion for decision making under ignorance,” Technical Report 6, Stanford University (İngilizce)
1954, Import Substitution in Leontief Models 9 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Econometrica (İngilizce)
1954, Existence of an Equilibrium for a Competitive Economy 18 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., with Gerard Debreu, Econometrica. (İngilizce)
1959, Functions of a theory of behaviour under uncertainty,” Metroeconomica, 11: 12-20 (İngilizce)
1959, Rational Choice Functions and Ordering 9 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Economica (İngilizce)
1959, Toward a Theory of Price Adjustment, In Moses Abramovitz et al., eds. The Allocation of Economic Resources: Essays in Honor of Bernard Francis Haley. Stanford: Stanford University Press (İngilizce)
1962, The Economic Implications of Learning by Doing, Review of Economic Studies, 29 (İngilizce)

Nobel e-muzesinde otobiyografisi 14 Ekim 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Nobel Ödülü alma konuşması (İngilizce)
https://tr.economy-pedia.com/11039896-kenneth-j-arrow

Nobel Ekonomi Ödülü sahipleri listesi

Keynesyen iktisat veya Keynesçilik, adını İngiliz ekonomist John Maynard Keynes'ten alır), toplam talebin (ekonomideki toplam harcama) ekonomik çıktı ve enflasyonu nasıl güçlü bir şekilde etkilediğine dair çeşitli makroekonomik teori ve modellerdir. Keynesyen görüşe göre, toplam talep ekonominin üretken kapasitesine eşit olmak zorunda değildir. Bunun yerine, üretimi, istihdamı ve enflasyonu etkileyen - bazen düzensiz davranan - bir dizi faktörden etkilenir.
Keynesyen ekonomistler genel olarak toplam talebin değişken ve istikrarsız olduğunu ve bunun sonucunda da piyasa ekonomisinin genellikle verimsiz makroekonomik sonuçlarla - talep düşük olduğunda durgunluk veya talep yüksek olduğunda enflasyon - karşılaştığını savunurlar. Ayrıca, bu ekonomik dalgalanmaların hükûmet ve merkez bankası arasında koordine edilen ekonomi politikası müdahaleleri ile hafifletilebileceğini savunmaktadırlar. Özellikle, maliye politikası eylemleri (hükûmet tarafından alınan) ve para politikası eylemleri (merkez bankası tarafından alınan), iş döngüsü boyunca ekonomik çıktının, enflasyonun ve işsizliğin istikrara kavuşmasına yardımcı olabilir. Keynesyen ekonomistler genellikle düzenlenmiş bir piyasa ekonomisini savunurlar - ağırlıklı olarak özel sektör, ancak durgunluk ve depresyonlar sırasında devlet müdahalesi için aktif bir rol..
Keynesyen ekonomi, Büyük Buhran sırasında ve sonrasında Keynes'in 1936 tarihli İstihdam, Faiz ve Paranın Genel Teorisi adlı kitabında sunduğu fikirlerden gelişmiştir. Keynes'in yaklaşımı, kitabından önceki toplam arz odaklı klasik iktisat ile tam bir tezat oluşturuyordu. Keynes'in çalışmalarını yorumlamak tartışmalı bir konudur ve çeşitli ekonomik düşünce okulları onun mirasına sahip çıkmaktadır.
Keynesyen ekonomi, neoklasik sentezin bir parçası olarak, Büyük Buhran, İkinci Dünya Savaşı ve savaş sonrası ekonomik genişleme (1945-1973) sırasında gelişmiş ülkelerde standart makroekonomik model olarak hizmet etmiştir. Kısmen Büyük Buhran'ı açıklamaya çalışmak ve ekonomistlerin gelecekteki krizleri anlamalarına yardımcı olmak için geliştirilmiştir. Petrol şoku ve 1970'lerdeki stagflasyonun ardından etkisini bir miktar kaybetmiştir. Keynesyen iktisat daha sonra Yeni Keynesyen iktisat olarak yeniden geliştirilmiş ve günümüzün ana akım makroekonomisini oluşturan çağdaş yeni neoklasik sentezin bir parçası haline gelmiştir. 2007-2008 mali krizinin ortaya çıkması, dünyanın dört bir yanındaki hükûmetlerin Keynesyen politikalara yeniden ilgi duymasına yol açtı.

Makroekonomi, bir ekonomiye bir bütün olarak uygulanan faktörlerin incelenmesidir. Önemli makroekonomik değişkenler arasında genel fiyat seviyesi, faiz oranı, istihdam seviyesi ve reel olarak ölçülen gelir (veya eşdeğer olarak çıktı) yer alır.
Kısmi denge teorisinin klasik geleneği, ekonomiyi, denge koşullarının her biri tek bir değişkeni belirleyen tek bir denklem olarak ifade edilebilen ayrı piyasalara bölmek olmuştur. Fleeming Jenkin ve Alfred Marshall tarafından geliştirilen arz ve talep eğrilerinin teorik aygıtı, Lozan Okulu'nun genel denge teorisine genelleştirdiği bu yaklaşım için birleşik bir matematiksel temel sağlamıştır.
Makroekonomi için ilgili kısmi teoriler, fiyat seviyesini belirleyen paranın miktar teorisini ve faiz oranının klasik teorisini içeriyordu. İstihdamla ilgili olarak Keynes'in "klasik iktisadın ilk postülası" olarak adlandırdığı koşul, ücretin marjinal ürüne eşit olduğunu belirtir ki bu da on dokuzuncu yüzyılda geliştirilen marjinalist ilkelerin doğrudan bir uygulamasıdır (bkz. Genel Teori). Keynes, klasik teorinin bu üç yönünün de yerini almaya çalışmıştır.

Keynes'in çalışması Büyük Buhran'ın ortaya çıkışıyla kristalize olmuş ve ivme kazanmış olsa da, ekonomi içinde genel bollukların varlığı ve doğası üzerine uzun süredir devam eden bir tartışmanın parçasıydı. Keynes'in Büyük Buhran'la başa çıkmak için savunduğu politikaların bir kısmı (özellikle özel yatırımların veya tüketimin düşük olduğu zamanlarda hükûmetin açık harcamaları) ve önerdiği teorik fikirlerin çoğu (efektif talep, çarpan, tasarruf paradoksu) 19. yüzyılda ve 20. yüzyılın başlarında yazarlar tarafından ileri sürülmüştü. (Örneğin J. M. Robertson 1892'de tutumluluk paradoksunu gündeme getirmiştir). Keynes'in eşsiz katkısı, ekonomi çevrelerince kabul edilebilir olduğu kanıtlanan genel bir teori ortaya koymasıydı.
Keynesyen ekonominin entelektüel bir öncüsü, John Law, Thomas Malthus, Thomas Attwood'un Birmingham Okulu ve 1920'ler ve 1930'larda etkili olan Amerikalı ekonomistler William Trufant Foster ve Waddill Catchings ile ilişkili eksik tüketim teorileriydi. Eksik tüketimciler, kendilerinden sonra gelen Keynes gibi, toplam talebin potansiyel çıktıya ulaşamamasıyla ilgileniyor, bunu "aşırı üretim" (arz tarafına odaklanır) yerine "eksik tüketim" (talep tarafına odaklanır) olarak adlandırıyor ve ekonomik müdahaleciliği savunuyorlardı. Keynes, eksik tüketimi özellikle Genel Teori'nin 22. Bölüm, IV. Kısım ve 23. Bölüm, VII. Kısımlarında tartışmıştır. 1930'larda Stockholm okulu tarafından Keynes'ten bağımsız olarak çok sayıda kavram geliştirilmiştir; bu başarılar, 1936 Genel Teori'ye yanıt olarak yayınlanan ve İsveç keşiflerini paylaşan 1937 tarihli bir makalede açıklanmıştır.

Keynes 1923'te ekonomi teorisine ilk katkısı olan ve bakış açısı klasik olmakla birlikte daha sonra Genel Teori'de yer alacak fikirleri içeren Parasal Reform Üzerine Bir İnceleme'yi yayınladı. Özellikle Avrupa ekonomilerindeki hiperenflasyona bakarak, para tutmanın fırsat maliyetine (faizden ziyade enflasyonla özdeşleştirilen) ve bunun dolaşım hızı üzerindeki etkisine dikkat çekmiştir.
1930'da, "sadece sert polemiklerin yazarı olarak değil, ciddi bir akademisyen olarak itibarını teyit edecek" ve daha sonraki görüşleri doğrultusunda büyük bir adımı işaret eden, konusunun kapsamlı bir incelemesi olarak tasarlanan Para Üzerine Bir İnceleme'yi yayınladı. Bu makalede, işsizliği ücret yapışkanlığına bağlamakta ve tasarruf ile yatırımı birbirinden bağımsız kararlar tarafından yönetiliyormuş gibi ele almaktadır: birincisi faiz oranıyla pozitif, ikincisi ise negatif yönde değişmektedir. Dolaşım hızı, faiz oranının bir fonksiyonu olarak ifade edilir. Likidite konusunu ele alışını, tamamen parasal bir faiz teorisini ima ettiği şeklinde yorumlamıştır.
Keynes'in Cambridge Sirkindeki genç meslektaşları ve Ralph Hawtrey, onun argümanlarının dolaylı olarak tam istihdamı varsaydığına inanmış ve bu da sonraki çalışmalarının yönünü etkilemiştir. 1933 yılı boyunca çeşitli ekonomik konularda "hepsi bir bütün olarak üretim hareketleri açısından ele alınan" makaleler yazdı.

Keynes'in Genel Teori'yi yazdığı dönemde, ekonominin otomatik olarak genel denge durumuna geri döneceği ana akım ekonomik düşüncenin bir ilkesiydi: tüketicilerin ihtiyaçları her zaman üreticilerin bu ihtiyaçları karşılama kapasitesinden daha fazla olduğu için, üretilen her şeyin uygun fiyat bulunduğunda eninde sonunda tüketileceği varsayılıyordu. Bu algı, Say yasasında ve David Ricardo'nun yazılarında yansıtılmıştır; bu yasaya göre bireyler ya ürettiklerini tüketebilmek için üretirler ya da ürettiklerini satarak başkasının ürettiklerini satın alabilirler. Bu argüman, eğer mal veya hizmet fazlası varsa, bunların fiyatlarının doğal olarak tüketilecekleri noktaya kadar düşeceği varsayımına dayanmaktadır.
Keynes, Büyük Buhran sırasındaki yüksek ve kalıcı işsizlik ortamı göz önüne alındığında, bireylerin ürettiği malların yeterli efektif taleple karşılanacağının garantisi olmadığını ve özellikle ekonomi küçülürken yüksek işsizlik dönemlerinin beklenebileceğini savunmuştur. Ekonominin tam istihdamı kendiliğinden sağlayamayacağını düşünüyor ve hükûmetin devreye girerek devlet harcamaları yoluyla çalışan nüfusun eline satın alma gücü vermesi gerektiğine inanıyordu. Dolayısıyla, Keynesyen teoriye göre, tasarrufların ekonomi tarafından üretilen mal ve hizmetlere yatırılmaması gibi bireysel olarak rasyonel bazı mikroekonomik düzeydeki eylemler, bireylerin ve firmaların büyük bir kısmı tarafından toplu olarak gerçekleştirilirse, ekonominin potansiyel çıktı ve büyüme oranının altında faaliyet gösterdiği sonuçlara yol açabilir.
Keynes'ten önce, mal ve hizmetlere yönelik toplam talebin arzı karşılamadığı bir durum, klasik ekonomistler tarafından genel bir bolluğun mümkün olup olmadığı konusunda aralarında anlaşmazlık olmasına rağmen, genel bir bolluk olarak adlandırılırdı. Keynes, bir bolluk meydana geldiğinde, üreticilerin aşırı tepkisinin ve işçilerin işten çıkarılmasının talepte düşüşe yol açtığını ve sorunu sürekli hale getirdiğini savunmuştur. Bu nedenle Keynesyenler, ekonomik sorunların en ciddileri arasında saydıkları iş döngüsünün genliğini azaltmak için aktif bir istikrar politikasını savunurlar. Teoriye göre, hükûmet harcamaları toplam talebi artırmak için kullanılabilir, böylece ekonomik faaliyet artar, işsizlik ve deflasyon azalır.

Liberal Parti 1929 Genel Seçimlerinde "durgun işgücünü geniş ulusal kalkınma planlarında kullanarak işsizlik seviyelerini bir yıl içinde normale indirme" vaadiyle mücadele etti. David Lloyd George Mart ayında kampanyasını "İşsizliğe çare bulabiliriz" başlıklı bir politika belgesiyle başlattı ve bu belgede geçici olarak "Kamu işleri, işçiler ücretlerini harcadıkça ikinci bir harcama turuna yol açacaktır" iddiasında bulundu. İki ay sonra, o sıralarda Para Üzerine İnceleme'sini tamamlamak üzere olan Keynes ve Hubert Henderson, Lloyd George'un politikaları için "akademik açıdan saygın ekonomik argümanlar sağlamayı" amaçlayan siyasi bir broşür üzerinde işbirliği yaptılar. Lloyd George bunu yapabilir mi?" başlığını taşıyordu ve "daha fazla ticari faaliyetin ... kümülatif bir etkiyle daha fazla ticari faaliyete yol açacağı" iddiasını destekliyordu. Bu, Richard Kahn tarafından 1931 yılında yayınlanan ve Alvin Hansen tarafından "ekonomik analizin en önemli dönüm noktalarından biri" olarak tanımlanan "Ev yatırımlarının işsizlikle ilişkisi" başlıklı makalesinde ortaya konan "oran" mekanizması haline gelmiştir. "Oran" kısa süre sonra Keynes'i

Klasik iktisat, klasik politik ekonomi ya da Smithyen ekonomi, 18. yüzyılın sonlarında ve 19. yüzyılın başlarından ortalarına kadar özellikle İngiltere'de gelişen politik ekonomide bir düşünce okuludur. Başlıca düşünürleri Adam Smith, Jean-Baptiste Say, David Ricardo, Thomas Robert Malthus ve John Stuart Mill olarak kabul edilmektedir. Bu ekonomistler, üretim ve mübadelenin doğal yasaları tarafından yönetilen (Adam Smith'in görünmez el metaforuyla meşhurdur), büyük ölçüde kendi kendini düzenleyen sistemler olarak piyasa ekonomilerine dair bir teori üretmişlerdir.
Adam Smith'in 1776 tarihli Ulusların Zenginliği adlı eseri genellikle klasik iktisadın başlangıcı olarak kabul edilir. Smith'in kitabındaki temel mesaj, herhangi bir ulusun zenginliğinin hükümdarın kasasındaki altınla değil, ulusal geliriyle belirlendiğiydi. Bu gelir de, klasik ekonominin temel kavramlarından biri haline gelen iş bölümü ve birikmiş sermayenin kullanımıyla verimli bir şekilde organize edilen sakinlerinin emeğine dayanıyordu.
Ekonomi politikası açısından, klasik ekonomistler pragmatik liberallerdi ve piyasa özgürlüğünü savunuyorlardı, ancak kamu yararını sağlamada devletin bir rolü olduğunu düşünüyorlardı. Smith, piyasanın kamu yararına hizmet etmek için en iyi yol olmadığı alanlar olduğunu kabul etmiş ve kamu yararını destekleyen maliyetlerin büyük kısmının bunları karşılayabilecek durumda olanlar tarafından karşılanması gerektiğini kabul etmiştir. Tekelciliğin tehlikeleri konusunda defalarca uyarıda bulunmuş ve rekabetin önemini vurgulamıştır. Uluslararası ticaret açısından, klasik iktisatçılar serbest ticaretin savunucularıydı ve bu da onları korumacılığı savunan merkantilist seleflerinden ayırıyordu.
Smith, Ricardo ve daha önceki bazı iktisatçıların "klasik" olarak tanımlanması, Karl Marx'ın "bayağı" haleflerinin aksine, en azından ele almaya değer bulduğu iktisatçıları eleştirdiği ekonomi politik eleştirisinden kaynaklanan bir kanonlaştırmadan kaynaklanmaktadır. Klasik iktisat teriminin neleri kapsadığı, özellikle de 1830'dan 1875'e kadar olan dönemi ele alırken klasik iktisadın neoklasik iktisatla nasıl bir ilişki içinde olduğu konusunda bazı tartışmalar vardır.

Klasik iktisatçılar "muhteşem dinamiklerini" kapitalizmin feodalizmden doğduğu ve Sanayi Devrimi'nin toplumda büyük değişikliklere yol açtığı bir dönemde üretmişlerdir. Bu değişiklikler, her bireyin kendi (parasal) kazancını aradığı bir sistem etrafında bir toplumun nasıl örgütlenebileceği sorusunu gündeme getirdi. Klasik ekonomi politik, popüler olarak serbest piyasaların kendi kendilerini düzenleyebileceği fikriyle ilişkilendirilir.
Klasik iktisatçılar ve onların hemen öncelleri, ekonomiyi yöneticinin kişisel çıkarlarının analizinden daha geniş ulusal çıkarlara doğru yeniden yönlendirdiler. Adam Smith, fizyokrat François Quesnay'i izleyerek, bir ulusun zenginliğini kralın hazinesi yerine yıllık milli gelirle özdeşleştirmiştir. Smith bu gelirin emek, toprak ve sermaye tarafından üretildiğini düşünüyordu. Toprak ve sermaye üzerindeki mülkiyet haklarının bireylere ait olmasıyla, ulusal gelir ücretler, kira ve faiz ya da kar şeklinde işçiler, toprak sahipleri ve kapitalistler arasında bölüşülür. Onun vizyonunda, üretken emek gerçek gelir kaynağı iken, sermaye de emeğin üretkenliğini artıran ve büyümeyi tetikleyen ana örgütleyici güçtü.
Ricardo ve James Mill, Smith'in teorisini sistematik hale getirmişlerdir. Fikirleri, yaklaşık 1815-1848 döneminde ekonomik ortodoksu haline geldi ve ardından, özellikle Avrupa kıtasında, sonunda marjinalist/neoklasik iktisat haline gelen bir "anti-Ricardocu tepki" şekillendi. Kesin bölünme tipik olarak 1870'lerde bir yere yerleştirilir, bundan sonra Ricardocu iktisadın meşalesi esas olarak Marksist iktisat tarafından taşınırken, neoklasik iktisat İngilizce konuşulan dünyada da yeni ortodoksu haline geldi.
Henry George bazen son klasik iktisatçı ya da bir köprü olarak bilinir. Ekonomist Mason Gaffney, neoklasik iktisadın klasik iktisadın ve özellikle Henry George'un fikirlerini bastırmak için ortak bir çaba olarak ortaya çıktığını savunan tezini doğrulayan orijinal kaynakları belgelemiştir.

Teorinin kendisi 1870'lerden bu yana yerini neoklasik ekonomiye bırakmış olsa da, klasik ekonomi ve onun birçok fikri ekonomide temel olmaya devam etmektedir. Diğer fikirler ya neoklasik söylemden kaybolmuş ya da Keynesyen Devrim ve neoklasik sentezde Keynesyen ekonomi ile yer değiştirmiştir. Bazı klasik fikirler çeşitli heterodoks iktisat okullarında temsil edilmektedir, özellikle Georgizm ve Marksist iktisat - Marx ve Henry George klasik iktisatçıların çağdaşlarıdır - ve 19. yüzyılın sonlarında neoklasik iktisattan ayrılan Avusturya iktisadı. 20. yüzyılın ortalarında, klasik ekonomiye olan ilginin yeniden artması, neo-Ricardocu ekolün ve onun uzantılarının ortaya çıkmasına neden olmuştur.

Adam Smith, en etkili yayını ile Merkantilist düşünceyi çürüttü: Ulusların Zenginliği. Merkantilizme karşı çıkmış, bunun yerine serbest ticareti ve serbest piyasaları desteklemiş ve bunun serbest ticarete katılan ülkelerin lehine olacağına inanmıştır. Merkantilist politikaların yerli üreticilere fayda sağlayacağını, ancak ülkeye fayda sağlamayacağını, çünkü tüketicilerin rekabetçi fiyatlardan ürün satın almasını engellediğini, dolayısıyla nakit akışını etkisiz bir şekilde yönlendirdiğini açıkladı. Smith, serbest ticaretten sapmanın, tekellerin bir pazardaki rekabeti olumsuz etkilemesine benzer bir şekilde topluma mal olduğuna inanıyordu.
Klasik dönemde ve Adam Smith'ten sonra David Ricardo, uluslararası ticaret üzerine düşünceleriyle öne çıkan bir iktisatçı olmuştur. Ricardo'nun en ünlü ekonomik teorisi, uluslararası işbölümünün temeli olan karşılaştırmalı üstünlük teorisiydi. Uluslararası ticaretin her halükarda yaşam standardını yükselteceğini savunmuştur. Uluslararası ticaret konusundaki ana fikri, bir ülkede üretilen reel çıktıya katkıda bulunsa da, asıl faydaların uzmanlaşmanın ve uluslararası ölçekte iş bölümünün teşvik edilmesinden kaynaklandığı ve ilgili tüm ülkelerde kaynakların daha etkili bir şekilde kullanılmasına yol açtığıdır. Ricardo'nun en büyük varsayımlarından ve gözlemlerinden biri, üretim faktörlerinin ülkeler arasında hareketsiz, mamul malların ise mükemmel bir şekilde hareketli olduğudur; bu varsayım uluslararası ticaretin ve uzmanlaşmanın avantajlarını tasvir etmek için kritik öneme sahiptir. Uluslararası ticarete ilişkin teorisi, emek değer teorisinin karşılaştırmalı üstünlük teorisiyle çatışması nedeniyle zayıflamıştır. Nihayetinde her iki teori de fiyatın göreceli olarak nasıl belirlendiğine dair bir soruyla çarpışır ve Ricardo basitçe bunun uluslararası ticaret teorisinde geçerli olmadığını belirtir.
John Stuart Mill daha sonra gelip bu ikilemi çözecek ve Ricardo'nun karşılaştırmalı üstünlük teorisini daha da geliştirecektir. John Stuart Mill'in Ricardo'nun karşılaştırmalı üstünlükler teorisine katkısı, denkleme talebi eklemesiyle ortaya çıkmıştır. Mill, talebi tanıtmış ve talep ve arzın fiyatın fonksiyonları olduğu ve piyasa dengesinin fiyatın arz ve talep arasında denge olacak şekilde ayarlandığı yer olduğu fikrini ilk ortaya atan kişi olmuştur. Genel olarak, Adam Smith ve klasik iktisat dalgasından önce, uluslararası ticarete ilişkin temel görüş olumsuzdu ve merkantilizmin ekonomi politikaları ile uluslararası ticarete katılacak ülkelerin lehine değildi. Ancak Adam Smith, David Ricardo ve John Stuart Mill'in klasik iktisat dalgasıyla birlikte gelmesiyle birlikte, uluslararası ticaret olumlu ve nihayetinde ilgili tüm taraflar için faydalı olarak görülmeye başlandı.

Ulusların zenginliğindeki büyümeyi analiz etmek ve bu büyümeyi teşvik edecek politikaları savunmak, çoğu klasik ekonomistin ana odak noktasıydı. Ancak John Stuart Mill, sabit bir nüfus büyüklüğü ve sabit bir sermaye stokundan oluşan gelecekteki durağan bir durumun, insanlığın ulaşması için hem kaçınılmaz, hem gerekli hem de arzu edilir olduğuna inanıyordu. Bu artık durağan durum ekonomisi olarak bilinmektedir.
John Hicks & Samuel Hollander, Nicholas Kaldor, Luigi L. Pasinetti ve Paul A. Samuelson, klasik politik ekonominin kendi yorumlarının bir parçası olarak resmi modeller sunmuşlardır.

Klasik ekonomistler, ekonomik dinamikleri araştırmak için bir değer ya da fiyat teorisi geliştirmişlerdir. Politik ekonomide değer, genellikle fiyattan ayrı olan değişim değerini ifade eder. William Petty, fiyatlardaki düzenliliklerin tasvirini kolaylaştırmak için piyasa fiyatı ile doğal fiyat arasında temel bir ayrım getirmiştir. Piyasa fiyatları, herhangi bir soyut düzeyde teorize edilmesi zor olan birçok geçici etki tarafından sarsılmaktadır. Örneğin Petty, Smith ve Ricardo'ya göre doğal fiyatlar, zamanın bir noktasında faaliyet gösteren sistematik ve kalıcı güçleri yakalar. Smith'in yerçekimine benzer olarak tanımladığı bir süreçte piyasa fiyatları her zaman doğal fiyatlara doğru eğilim gösterir.
Doğal fiyatları neyin belirlediğine dair teori Klasik okul içinde farklılık göstermiştir. Petty, toprak ve emek arasında bir eşitlik geliştirmeye çalıştı ve toprak ve emek değer teorisi olarak adlandırılabilecek bir teoriye sahipti. Smith, emeğin değer teorisini kapitalizm öncesi efsanevi bir geçmişe hapsetmiştir. Diğerleri Smith'in değerin emekten türetildiğine inandığı şeklinde yorumlayabilir. Doğal fiyatların, ücretler, karlar (sermaye faizi ve denetim ücretleri dahil) ve rantın doğal oranlarının toplamı olduğunu belirtmiştir. Ricardo aynı zamanda üretim maliyeti teorisi olarak tanımlanabilecek bir değer teorisine de sahipti. Smith'i rantı fiyat belirleyen yerine fiyat belirleyen olarak tanımladığı için eleştirmiş ve değerin emek teorisini iyi bir yaklaşım olarak görmüştür.
Bazı iktisadi düşünce tarihçileri, özellikle de Sraffian iktisatçılar, klasik fiyat teorisini üç veriden hareketle belirlenmiş olarak görürler:

Smith'in "efektif talep" düzeyindeki çıktıların seviyesi,
teknoloji ve
Ücretler.
Bu verilerden hareketle, bir değer teorisi titizlikle türetilebilir. Ancak Klasik dönemde değer teo

Komünizm (Latince kökenli communis - ortak, evrensel); üretim araçlarının ortak mülkiyeti üzerine kurulu sınıfsız, parasız ve devletsiz bir toplumsal düzen ve bu düzenin kurulmasını amaçlayan toplumsal, siyasi ve ekonomik bir ideoloji ve harekettir. Sadece üretim araçlarının ortak kullanımına dayanan sosyalizm ile tam olarak aynı anlama gelmemesine rağmen hatalı bir biçimde eş anlamlı olarak da kullanılabilmektedir. 20. yüzyılın başından beri dünya siyasetindeki büyük güçlerden biri olarak modern komünizm, genellikle Karl Marx'ın ve Friedrich Engels’in kaleme aldığı Komünist Parti Manifestosu ile birlikte anılır. Buna göre özel mülkiyete dayalı kapitalist toplumun yerine meta üretiminin son bulduğu komünist toplum gerçektir. Komünizmin temelinde yatan sebep, sınıfsız, ortak mülkiyete dayalı bir toplumun kurulması isteğidir. Sınıfsız toplumlarda en genel anlamıyla tüm bireylerin eşit olması fikri karşıt görüşlüler tarafından "ütopya" olarak görülür ve zorla yaşanmaya çalışılırsa kaosa yol açacağı iddia edilir. Paris Komünü, komünist sistem yaşayabilmiş ilk topluluktur. Bunun dışında Mahnovist hareket öncülüğünde Ukrayna ve İspanya iç savaşı sırasında yaklaşık dört yıl süren anarko-komünist hareketle şekillenen toprakların kolektifleştirilmesi esasına dayalı olarak komünist topluluklar da kurulmuştur.
Komünizm, siyasi düşünürler ve yazarlar tarafından siyasi yelpazede aşırı sol olarak konumlandırılmıştır. Komünizmi savunan akımlar arasında en yaygını Marksizm-Leninizm'dir. Marksizm-Leninizm'e göre komünizme giden süreç burjuvazinin ortadan kalkmasını sağlayacak olan proletarya rejimi başlatılacak ve ardından komünizmin hazırlayıcısı sosyalizm aşamasına geçilecektir. Marksist kuramda son aşama olan komünizmin gerçekleşmesiyle devlet ortadan kalkacaktır.
Resmi olarak komünist tanımını kullanmakla birlikte sosyalizm bir devlet rejimi olarak ilk kez 1917 Ekim Devrimi'nden sonra kurulan Sovyetler Birliği'nde uygulanmıştır. Sovyetler Birliği modelinin yarattığı etki ve aşırı sol hareketlerin güçlenmesiyle 20. yüzyılda birçok sosyalist devlet kurulmuştur. Kurulan sosyalist devletler içerisinde özellikle Pol Pot, Josef Stalin ve Mao Zedong gibi sosyalist liderlerin katı bir diktatörlüğe dayanan totaliter bir rejim uygulaması sebebiyle bu devlet yapısı hem anti-komünistler hem de Nikita Kruşçev gibi Stalin'in ölümünün ardından yönetime gelen Sovyet liderleri tarafından eleştiri konusu olmuştur. Nikita Kruşçev özellikle Stalin ve Mao Zedong'un yarattığı sistemi eleştirmiş ve komünizme aykırı olarak tanımlamıştır.
Leninizm dışında iki komünist akım daha bulunmaktadır. Bunlardan ilki Marksizm'in temel görüşlerini benimseyen fakat Leninist modelle komünizm hedefine ulaşılamayacağını iddia eden sol komünizm veya konsey komünizmi olarak adlandırılan akımdır. Lenin'in "Sol" Komünizm, Bir Çocukluk Hastalığı adlı eserine cevaben yazılan Herman Gorter'in "Yoldaş Lenin'e Açık Mektup", Gilles Dauvé ve François Martin'in "Komünist Hareketin Güneş Tutulması ve Yeniden Ortaya Çıkışı" isimli kitaplar bu akımın takipçilerinin yarattıkları eserlerdir.
Diğer bir komünist akım ise anarşist komünizmdir. Anarşizmin bireyci ve kolektivist akımlarından ayrılan anarşist komünizm fikri, komünizme devlet aygıtını ele geçirerek geçilebileceğini reddeder ve bunu savunan Marksizm'i eleştirir. Pyotr Kropotkin, Nestor Mahno, Errico Malatesta, Carlo Cafiero anarşist komünizm düşüncesinin temellerini atan düşünürlerden ve eylemcilerden bazılarıdır. Anarşist komünizm, anarşizmden "sınıf" gerçeğine göre hareket etme ve örgütlenme temelinde ayrılır. Savunucuları komünizmin, bilimsel sosyalizm olmadan gerçekleştirilebileceği üzerinde birleşir. Anarşist komünizm, devletin kapitalizm için bir kılıf olduğunu ve bu yüzden de sınıfsız bir topluma gidilecek süreçte kullanılmasının sonucunda "diktatörlük", "devlet kapitalizm"i ya da "bir sözde zümre"nin, toplum üzerinde iktidarına yol açacağını düşünür.

Komünizm fikri Batı düşüncesinde Marx'tan ve Engels’ten çok önce oluşmuştur. Antik Yunan’da zaten komünizm mülkiyet gelmeden önce toplumun tam uyum içinde yaşadığı, insanlığın “altın çağına” dair bir mitolojiyle ilişkilendirilirdi. Kimileri Platon'un Devlet adlı eserinin ve diğer antik kuramcıların bir çeşit komünal yaşam içinde komünizmi savunduğunu belirtir. Pek çok erken Hristiyan mezhebi (ve Elçilerin İşleri bölümünde de belirtildiği üzere özellikle erken dönem Kilise), Kolomb öncesi Amerika'daki yerli kabileler komünizmi komünal yaşam ve ortak mülkiyet biçiminde uygulamışlardır.
16. yüzyılda İngiliz yazar Thomas More Ütopya adlı incelemesinde, ortak mülkiyet üzerine kurulu bir toplumu tasvirlemiştir. 17. yüzyılda komünist düşünce İngiltere'de tekrar tartışma konusu oldu. Eduard Bernstein 1895'te yazdığı Cromwell ve Komünizm adlı eserinde İngiliz İç Savaşı içindeki grupların, özellikle de Kazıcıların (Diggers) açıkça komünist, tarıma dayalı düşünceleri desteklediğini ve Cromwell'in bu gruplara yaklaşımının olsa olsa değişken, sıklıkla da düşmanca olduğunu iddia eder.
Özel mülkiyet fikrinin eleştirisi 18. yüzyıl boyunca süren Aydınlanma döneminde de, Jean Jacques Rousseau gibi düşünülerle devam etti. Robert Owen gibi “ütopyacı sosyalist” yazarlar da bazen komünist sayılırlar.
Karl Marx insanlığın klasik toplum, feodalizm ve şimdi içinde bulunduğu kapitalizm dönemine yükselmesinde ilkel komünizmi ilk ve asıl çıkış noktası olarak görür. Ardından sosyal evrimdeki sonraki adımın komünizme geri dönüş olacağını gösterir ancak bu insanlığın zaten deneyimlediği ilkel komünizmden çok daha yüksek bir seviyede olacaktır.
Komünizm çağdaş formunda 19. yüzyılın işçi hareketiyle birlikte Avrupa'da yükseldi. Bu sırada Sanayi Devrimi ilerliyordu. Sosyalist eleştirmenler kapitalist iktisadın uygunsuz koşullarda şehirdeki fabrikalarda çalışan işçiler olan proletaryayı ve zengin ile yoksul arasında giderek açılan bir uçurumu ortaya çıkardığını gördüler. Aslında gerçek anlamda komünizm, 19. yüzyılın ortalarından itibaren filizlenmiştir. Komünizmin tabiri, Karl Marx ve Friedrich Engels'in ortak yapıtları olan Komünist Manifesto adlı kitapta açıklanmıştır. Buradan yola çıkılırsa, aslında komünizmin yaklaşık 1,5 asırlık bir geçmişi vardır.

Anarşist Komünizm 19. yüzyılda bir ret ve bir istekten doğan anarşizmin komünist koludur. Reddedilen otoritedir. Nitekim anarşist kuramcı Proudhon 1851'de "Artık ne kilisede ne de devlet içinde, ne toprakta ne de parada otorite olmalıdır." diyordu. İstenilen de özgürlüktür.
Anarşist düşünce Marx'ın bilimsel sosyalizmiyle çelişir. Anarşizmin İspanya'da kurucusu Guiseppe Fanelli ile 1. Enternasyonale katılan Bakunin, "dünyada eşitlik, komünler içinde serbestçe örgütlenmiş ve federasyon haline gelmiş üretim birliklerindeki kolektif mülkiyetin ve emeğin kendiliğinden örgütlenmesiyle gerçekleşmek zorundadır" der. Nitekim, daha Enternasyonal'ın başlangıcında işçiler ikiye bölünmüştü. Biri Marksist diğeri Proudhoncu olan bu iki akım özellikle Cenevre (1866) ve Lozan (1867) kongrelerinde çatıştı. 1. Enternasyonal'den sonraki kongrelerde anarşistler yenik düştü. Anarşistlerin öncülerine göre yapacakları propaganda yeniden gözden geçirilmeliydi. Bu düşünceden hareketle İtalyan anarşistler, 1877'de şiddet kullanmayı önerdiler: "Sosyalist ilkelerin eylemlerle ortaya konmasına yönelen ayaklanma, en etkin propaganda aracıdır. Bu araç kitleleri yanıltmadan ve bozmadan en derin toplumsal katmanlara nüfuz edebilir ve Enternasyonal'in desteklediği mücadelede insanlığın diri güçlerini yanına çekebilir"(1876'da Cafiero'nun Malatesta'ya yazdığı mektup). Bu düşünceden hareket eden İtalyan anarşistleri, Benevento'da taşra arşivlerini ateşe vermeye ve yoksullara para dağıtmaya giriştiler. Yapılan baskılar Anarşist düşüncenin yayılmasına, özellikle İspanya ve Rusya'da engel olamadı. Bu arada Bakunin ve Kropotkin, eksiksiz ve evrensel nitelikte olduğunu düşündükleri bir eğitim sistemi ortaya koyarak Proudhon'un düşüncelerini geliştirdiler.
Anarşist Komünizmin örgütlü pratikleri, kendini tarihte Ukrayna ve İspanya iç savaşında gösterir.

Diğer Sosyalistler gibi Marx ve Engels de kapitalizme ve işçinin sömürülmesine son verme yolları aradılar. Fakat erken dönem Sosyalistler genellikle uzun süreli bir sosyal reformu önermekte iken, Marx ve Engels devrimin Sosyalizme giden tek yol olduğunu söylediler.
Marksizm'de, sınıflı toplumdaki insanın temel özelliği yabancılaşmadır ve komünizm insanlığın özgürlüğünün tam olarak gerçekleştirilmesi demektir. Marx burada Hegel ’i izleyerek özgürlüğü yalnızca kısıtlamaların yokluğu olarak değil, ahlakî bir özü olan hareket olarak alır. Komünizm yalnızca insanlar ne yapmak istiyorlarsa onu yapmalarını sağlamaz, ama aynı zamanda onları öyle koşullar ve diğer insanlarla öyle ilişkiler içine koyar ki, artık sömürme ihtiyacı hissetmezler. Ancak Hegel’e göre bu dünya asla ulaşılamayacak olan idealar dünyası tarafından yönetilirken, Marx’a göre komünizm maddeler dünyasından, özellikle de üretim araçlarının gelişiminden ortaya çıkar.
Marksizm sınıf çatışma ve devrimci mücadele sürecinin proletarya için zaferle sonuçlanacağını ve özel mülkiyetin zamanla ortadan kalkarak üretim araçlarının topluma ait kılınacak bir komünist toplumun kurulacağını ileri sürer. Marx komünist yaşam hakkında az şey yazmış ve yalnızca komünist toplumu oluşturan en temel belirtileri vermiştir. Açıktır ki, bu insanın altından kalkabileceği tasarıların çok az sınırlandığı bir bolluğu gerektirir. Komünist hareket tarafından benimsenmiş bir sloganda komünizm “Herkesten yeteneğine göre alınan, herkese gereksinimine göre verilen” bir dünya olarak açıklanır. Alman İdeolojisi (1845) Marx'ın komünist geleceği detaylıca açıkladığı az sayıdaki yazılarından biridir:
Oysa herkesin bir başka işe meydan vermeyen bir faaliyet alanının içine hapsolmadığı, herkesin hoşuna giden faaliyet dalında kendini geliştirebildiği komünist toplumda, toplum genel üretimi düzenler, bu da, benim için, bugün bu işi, yarın başka bir işi yapmak, canımın istediğince, hiçbir zaman avcı, balıkçı ya da eleştirici o

Korporatizm, toplumun tarım, emek, askeri, iş, bilim veya lonca dernekleri gibi şirket grupları tarafından ortak çıkarlar temelinde örgütlenmesini savunan kolektivist bir siyasi ideolojidir. Terim, Latince corpus veya "insan vücudu"ndan türetilmiştir.
Bir vücudun organları bireysel olarak genel sağlığına ve işlevselliğine katkıda bulunurken, bölümlerinin her biri belirlenmiş işlevini verimli bir şekilde yerine getirdiğinde, toplumun uyumlu işleyişin zirvesine ulaşacağı hipotezi, korporatist teorinin merkezinde yer alır. Korporatizmin sosyoekonomik temeli, adının geldiği organizasyon olan loncalardır (corporations).
Korporatizm, modern Amerikan hukuk ve pop kültürü dilinde yaygın olarak "şirketler (korporasyon)" olarak anılsa da, büyük ticari çıkarların egemen olduğu bir siyasi sisteme atıfta bulunmaz; bunun yerine, bu teorik sistem için doğru terim şirketokrasi olacaktır.
Korporatizm, hükûmetin siyasette yolsuzluğu veya kurumsal çıkar grupları tarafından rüşvet kullanımı değildir. Şirketokrasi ve korporatizm terimleri, adları ve şirketlerin devletin organları olarak kullanılması nedeniyle sıklıkla karıştırılır.

Korporatizm, sınıf çatışması yerine sınıflar arasında işbirliğini savunduğu için, klasik liberalizm ve Marksizmin yükselişine yanıt olarak 1850'lerde gelişti. Korporatizm, faşizmin ana ilkelerinden biri haline geldi ve Benito Mussolini'nin İtalya'daki faşist rejimi, büyük çıkar gruplarını devlet çatısı altında birleştirerek, ahbap çavuş kapitalizmi ve devlet kapitalizminin bir birleşimi olacak şekilde devlet görevlileri tarafından ekonominin kolektif yönetimini savundu; ancak, daha demokratik olan neo-korporatizm ise genellikle Üçlülük'ü benimser.

Türkiye'de ise dönemin CHP genel sekreteri Recep Peker, Türkiye'ye asla korporatif sistemin gelmeyeceğini ve Kemalizm'in korporatizm'e karşı olduğunu şu sözlerle ifade etmiştir:
"Bizim Ulusçuluk ve Halkçılık anlayışımızda sınıfçılığa karşı olduğu kadar bir müstahsiller kartelizasyonundan başka bir şey olmayan korporasyonculuk zihniyetine de karşı gelen bir genişlik vardır."
"Fırkamızın kuruluş esaslarından biri de halkçılıktır. Sınıf mücadelesi ve imtiyazlı hiçbir sınıf yoktur. Korporatif devlet sistemi bizde mevcut değildir."
Her ne kadar Recep Peker gibi bürokratların Türkiye'de korporatist sistem olmadığını iddia ettikleri belirtilse de özellikle Milli Şef döneminin Türkiye'sinin solidarist-korporatist bir ekonomik anlayış ile yönetildiği iddia edilir. Egemen siyasal sınıf, sınıfsal farklılaşmanın önüne geçmek için devlet, işçi ve işveren üçgenini insan vücudunun bir organı gibi gördüğü, bunları birbirinden ayrılamaz bir bütün olarak ele aldığı, milli kalkınmanın bu şekilde cereyan edeceğine inandıkları belirtilmektedir. Bu düşüncenin temellerinin İttihat ve Terakki yönetiminin "Milli İktisat" teorisine kadar götürmenin mümkün olduğu söylenir.
Varlık Vergisi gibi uygulamaların pratikte olmasa da en azından teorideki uygulama mantığı ve kendini var ettiği meşruiyet alanının solidarist-korporatist sistemin bir sonucu olduğu iddia edilir.

Sosyal korporatizm

Dipnotlar

Genel
Ayferi Göze, Korporatif Devlet: XIX ve XX’inci Yüzyıllarda Avrupa’da Korporatif Devlet Teorileri ve Korporatif Devlet Sistemleri, Fakülteler Matbaası, İstanbul, 1968
G. Gürkan Öztan, "Korporatizm", Modern Siyasal İdeolojiler, Bilgi Üniv. Yay. İstanbul, 2007
Taha Parla, Ziya Gökalp, Kemalizm ve Türkiye’de Korporatizm 8 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Deniz Yay., İstanbul, 2009

Korumacılık veya himayecilik, ithal ürünlere koyulan gümrük vergileri, kısıtlayıcı kotalar ve çeşitli diğer hükûmet düzenlemeleri gibi yöntemler yoluyla ithal ve yerli ürünler/hizmetler arasındaki  rekabeti sağlamak için devletler arasındaki ticareti kısıtlayan ekonomi politikasıdır.
İktisatçılar arasında genel kabul edilen görüş; korumacı politikaların ekonomik büyüme ve refah üzerinde olumsuz sonuçlara yol açtığı, serbest ticaret ve deregülasyon ile ticareti kısıtlayıcı hükûmet düzenlemelerinin kaldırılmasının ise ekonomik büyümeyi teşvik ettiğidir. Bazı akademisyenler, Büyük Buhran'ın da aralarında bulunduğu çeşitli ekonomik krizleri korumacılığa bağlamıştır.
Ticaretin serbestleştirilmesi büyük ve her sektöre eşit dağılmayan kayıp ve kazançlara yol açar ve kısa vadede ithal edilen sektörde çalışan işçilerin işlerini kaybetmeleri ile sonuçlanabilir. Buna karşın serbest ticaret ürün ve servislerin hem tüketici hem de üretici için fiyatını azalttığından ötürü avantajlı kabul edilir.

Kredi, bir tarafın diğer tarafa para veya kaynak sağlamasına izin veren ve ikinci tarafın birinci tarafa hemen geri ödeme yapmadığı borç ve güvendir. Bir kimseye belirli bir süre sonra geri almak kaydıyla satın alma gücü sağlanması veya bu gücün devredilmesi olarak tanımlanır. Bu sözü edilen nakdi kredi tanımıdır. Ancak bankalar bir tüzel ya da gerçek kişi lehine garanti ve kefalet vererek de kredilendirme yapabilir. Buna da gayrinakdi kredi denir.
Sağlanan kaynaklar finansal olabilir (örneğin istikraz verilmesi) veya mal veya hizmetlerden (örneğin tüketici kredisi) oluşabilir. Kredi, her türlü ertelenmiş ödemeyi kapsar. Kredi, borç veren olarak da bilinen bir kreditör tarafından borçluya açılır.

Kredi kelimesi Türkçede "1. inanç, güven, itibar, 2. (güvene dayanarak) borç verme" anlamına gelir. İtalyanca credito veya Fransızca crédit sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük Latince creditum ("emanet") sözcüğünden evrilmiştir.
Bankalar nakdi kredilerden faiz ve komisyon gelirleri, gayrinakdi kredilerden de verilen garanti ve kefaletin belirli oranlarında komisyon geliri alarak gelir kaydederler. Nakdi krediler banka bilançosunun aktif kaleminde yer alırken, gayrinakdi krediler ise teminat ve taahhütten ibaret olduğundan bilanço dışında, nazım hesaplar olarak takip edilir.
Diğer yandan kredi iki taraf arasında gerçekleşen bir hukuki sözleşme olarak da açıklanabilir.
Bu sözleşmede taraflar, kredi açan taraf ve kredi açılan taraftır.
Kredi sözleşmeleri, konu itibarıyla çok yönlü sözleşmelerdir.

Belirli bir satın alma gücünün kredi açan tarafça, kredi açılan tarafa devri, borç verme sözleşmeleri ve nakdi krediler olarak,
Belirli bir malın, bedeli kredi sözleşmesinde belirlenmiş koşullarla geri ödenmesi vaadiyle devri, finansal kiralama ve benzeri işlemler olarak,
Üçüncü kişilerin, kredi açılan tarafla aralarındaki farklı bir hukuki sözleşmeden doğan alacaklarının, bu sözleşme hükümlerine göre ifa edilmemesi durumunda, kredi açan tarafça ödeneceği ya da alacaklı tarafın, sözleşme koşullarının yerine getirmemesi dolayısıyla uğrayacağı zararın tazmini, kefalet ya da gayri nakdi krediler olarak,
Kredi açan tarafın kendi ticari itibarını, kredibilitesini, üçüncü kişilerin, kredi açılan tarafla aralarındaki farklı bir hukuki sözleşmede ortaya koymalarını, keza kefalet sözleşmeleri olarak,
farklı biçimlerde olabilir.

Günümüzdeki ekonomik yaşamın gerekliliklerinden dolayı kredinin türleri bulunmaktadır. Bu krediler kişinin ihtiyaçlarına, yaşına, cinsiyetine ve sosyal statüsüne göre değişmektedir. Örneğin, girişimciler için belirli bir süre geri ödemesiz Girişimci Kredisi, yeni evli çiftler için evlilik kredisi verilebilmektedir. Belirli kredi türlerinde uzmanlaşmış bankalar da bulunmaktadır. Günümüzdeki kredi türlerinin bir kısmı aşağıdaki gibidir:

İhtiyaç kredisi veya tüketici kredi, günümüzde en çok tercih edilen kredi biçimidir. Bireysel kredi veya tüketici kredisi olarak da ifade edilir. Düşük tutarlı ve kısa vadeli ihtiyaçları karşılamak için verilen ipotekli ve ipoteksiz tüm kredilerdir.

Konut kredisi, bireylerin bir konutu satın almaları için ipotek konularak kullandırılan ve diğer kredi türlerinden alınan KKDF ve BSMV vergilerinden muaf tutulan finansman şeklidir. Konut kredisinde konut eksperinin belirlediği değerin en fazla %80'ine kadar konut kredisi kullanılabilir. Geri kalan tutar ise alıcıdan peşinat olarak istenir.

Taşıt kredisi, sıfır ve ikinci el taşıt alımlarını finanse etmek amacı ile kullanılan bireysel bir kredi türüdür. Kredi vadesi boyunca taşıt banka tarafından ipotek altına alınır. Taşıt kredisi ipotekli bir kredi olmasından dolayı ihtiyaç kredisine göre onaylanma ihtimali daha yüksek bir kredi türüdür.

Bankaların bayram dönemlerinde, tatil, ziyaret veya artan alışveriş masraflarına yönelik olarak sundukları dönemsel kampanya kredileridir. Bayram kredileri ihtiyaç kredisi kapsamında düzenlenen kredi kampanyalarıdır.

Evlilik kredisi ya da düğün kredisi, evlenmeyi planlayan çiftlerin masraflarını karşılamak için verilir. Bir tür ihtiyaç kredisidir.

İpotekli kredi, bir teminat karşılığında şahıslara verilen bir kredi türüdür. Özellikle yüksek tutarlı ihtiyaç kredileri, genellikle ipotek karşılığı verilmektedir. Taşıtlar ya da ev ve arsa gibi taşınmazlar ipotek olarak alınabilir. Taşınmazların türüne göre alınabilecek ipotekli ihtiyaç kredisi miktarı değişmektedir. Örneğin, konut için ekspertiz değerinin %80'i, iş yeri için ekspertiz değerinin %75'i, imarlı arsa içinse ekspertiz değerinin %50'sine kadar ipotekli ihtiyaç kredisi alınabilir.

“KOBİ” kredisi olarak da bilinen esnaf kredisi, küçük işletme sahiplerinin işlerini geliştirmek için yararlanabildikleri bir kredi türüdür.

Öğrenci kredisi, bir diğer adıyla eğitim kredisi, öğrencilerin eğitim masraflarını karşılaması için verilen bir tür ihtiyaç kredisidir. Öğrencinin düzenli geliri varsa kendisine, yoksa eğitim masraflarını üstlenen aile bireylerine bankalar tarafından öğrenci kredisi verilebilir. Bankaların verdiği kredilerin yanı sıra, yükseköğrenim gören T.C. vatandaşı öğrenciler, T.C. Gençlik ve Spor Bakanlığı Kredi ve Yurtlar Genel Müdürlüğü'nden öğrenim kredisi alabilirler.

Kredi hesaplama, kredi arayan herkesin öncelikle yapması gereken işlemdir. İnternet üzerinden kredi hesaplamasına imkân veren online hesaplama araçları, sizin konut kredisi hesaplama ya da ihtiyaç kredisi hesaplama gibi ihtiyaçlarınızı en hızlı ve kolay şekilde yapmanızı sağlar. Gerçekleştirdiğiniz kredi hesaplama işlemleri, kredi başvurusu yapmadan önce faiz, masraf gibi detaylar konusunda da ayrıntılı bilgi sahibi olmanızı sağlamaktalar.

Kredi derecelendirme notlarına göre ülkeler listesi
Kredi ödeme günü
Kredi anlaşması
%0 finans
Menkul kıymet
Tahvil
Rehinci
Kredi kartı
Kredi riski
Kredi derecelendirmesi
Kredi sigortası
Kredi geçmişi
Kredi kontrolü
Kredi komisyoncusu
Vade
Kredi notu

Kurumsal iktisat, ekonomik davranışı şekillendirmede evrimsel sürecin ve kurumların rolünü anlamaya odaklanmaktadır. Asıl odak noktası Thorstein Veblen'in bir tarafta teknoloji, diğer tarafta toplumun "törensel" alanı arasındaki içgüdü odaklı dikotomisinde yatmaktadır. İsmi ve temel unsurları Walton Hale Hamilton'un 1919 tarihli American Economic Review makalesine dayanmaktadır. Kurumsal ekonomi, kurumların daha geniş bir şekilde incelenmesini vurgular ve piyasaları bu çeşitli kurumların (örneğin bireyler, firmalar, devletler, sosyal normlar) karmaşık etkileşiminin bir sonucu olarak görür. Daha önceki gelenek, günümüzde ekonomiye önde gelen Heterodoks bir yaklaşım olarak devam etmektedir.
"Geleneksel" kurumsalcılık, kurumların sadece zevklere, teknolojiye ve doğaya indirgenmesini reddeder (bkz. Doğalcılık yanılgısı). Zevkler, gelecek beklentileri, alışkanlıklar ve motivasyonlarla birlikte sadece kurumların doğasını belirlemekle kalmaz, aynı zamanda onlar tarafından sınırlandırılır ve şekillendirilir. Eğer insanlar düzenli olarak kurumlarda yaşıyor ve çalışıyorlarsa, bu onların dünya görüşlerini şekillendirir. Temelde, bu geleneksel kurumsalcılık (ve onun modern muadili kurumsalcı politik ekonomi) bir ekonominin yasal temellerini ve kurumların inşa edildiği ve daha sonra değiştirildiği evrimsel, alışkanlıklara dayalı ve iradi süreçleri (bkz. John Dewey, Thorstein Veblen ve Daniel Bromley) vurgular. Kurumsal iktisat öğrenme, sınırlı rasyonalite ve evrim üzerine odaklanır (sabit tercihler, rasyonalite ve denge varsaymak yerine). Thorstein Veblen, Wesley Mitchell ve John R. Commons gibi ünlü ama farklı ekonomistlerin de dahil olduğu 20. yüzyılın ilk yarısında Amerikan ekonomisinin merkezi bir parçasıydı. Bazı kurumsalcılar Karl Marx'ı kapitalizmi tarihsel olarak sınırlandırılmış bir sosyal sistem olarak tanımladığı için kurumsalcı geleneğe ait olarak görür; diğer kurumsalcı ekonomistler Marx'ın kapitalizm tanımına katılmaz, bunun yerine piyasalar, para ve üretimin özel mülkiyeti gibi tanımlayıcı özelliklerin gerçekten de zaman içinde geliştiğini, ancak bireylerin amaçlı eylemlerinin bir sonucu olduğunu düşünür.
Önemli bir varyant, neoklasik iktisadın daha sonraki gelişmelerini analize entegre eden 20. yüzyılın sonlarındaki yeni kurumsal iktisattır. Hukuk ve ekonomi, 1924 yılında John R. Commons tarafından Kapitalizmin Hukuki Temelleri'nin yayınlanmasından bu yana önemli bir tema olmuştur. O zamandan beri, hukukun (resmi bir kurum) ekonomik büyüme üzerindeki rolü konusunda hararetli tartışmalar yaşanmaktadır. Davranışsal iktisat, basit ekonomik davranış varsayımlarından ziyade psikoloji ve bilişsel bilim hakkında bilinenlere dayanan kurumsal ekonominin bir başka ayırt edici özelliğidir.
Bu ekolle ilişkilendirilen yazarlar arasında Robert H. Frank, Warren Samuels, Marc Tool, Geoffrey Hodgson, Daniel Bromley, Jonathan Nitzan, Shimshon Bichler, Elinor Ostrom, Anne Mayhew, John Kenneth Galbraith ve Gunnar Myrdal sayılabilir, ancak sosyolog C. Wright Mills bile başlıca çalışmalarında kurumsalcı yaklaşımdan oldukça etkilenmiştir.

Thorstein Veblen (1857-1929) ilk ve en etkili kitabını Chicago Üniversitesi'ndeyken The Theory of the Leisure Class  (Aylak Sınıf Teorisi) (1899) üzerine yazmıştır. Kitapta, kapitalizmde insanların başarılarını göstermenin bir yolu olarak zenginliklerini dikkat çekici bir şekilde tüketme motivasyonunu analiz etti. Göze çarpan boş zaman, Veblen'in eleştirisinin bir başka odak noktasıydı.
The Theory of Business Enterprise (Ticari Girişim Teorisi) (1904) adlı eserinde Veblen, insanların bir şeyleri kullanması için endüstriyel üretim motivasyonlarını, endüstriyel altyapıyı kar için kullanan ya da kötüye kullanan iş motivasyonlarından ayırmış ve işletmelerin ikincisinin peşinde koşması nedeniyle birincisinin genellikle engellendiğini savunmuştur. Üretim ve teknolojik ilerleme, ticari uygulamalar ve tekellerin yaratılmasıyla kısıtlanmaktadır. İşletmeler mevcut sermaye yatırımlarını korumakta ve aşırı kredi kullanmakta, bu da bunalımlara yol açmakta ve işletmelerin siyasi gücü kontrol etmesi yoluyla askeri harcamaları ve savaşları artırmaktadır. İlk olarak tüketimciliğin, ikinci olarak da vurgunculuğun eleştirisine odaklanan bu iki kitap değişimi savunmuyordu.
1920'ler boyunca ve 1929 Wall Street Çöküşü'nden sonra Thorstein Veblen'in savurgan tüketim eğilimi ve sağlam finansal kurumlar yaratma gerekliliği konusundaki uyarıları doğru gibi görünüyordu.
Thorstein Veblen 1898 yılında "Ekonomi Neden Evrimsel Bir Bilim Değildir" başlıklı bir makale yazmıştır ve günümüz evrimsel ekonomisinin öncüsü oldu.

John R. Commons (1862-1945) da Orta Batı Amerika'dan gelmiştir. "Kurumsal Ekonomi" (1934) adlı eserinde bir araya getirdiği fikirlerinin temelinde, ekonominin farklı çıkarlara sahip insanlar arasında bir ilişkiler ağı olduğu kavramı yatmaktadır. Tekeller, büyük şirketler, iş anlaşmazlıkları ve dalgalanan iş döngüleri vardır. Ancak bu anlaşmazlıkların çözümünde çıkarları vardır.
Commons, hükûmetin çatışan gruplar arasında arabulucu olması gerektiğini düşünüyordu. Commons zamanının çoğunu hükûmet kurullarında ve sanayi komisyonlarında danışmanlık ve arabuluculuk çalışmalarına ayırmıştır.

Wesley Clair Mitchell (1874-1948) iş çevrimleri üzerine ampirik çalışmalarıyla ve Ulusal Ekonomik Araştırma Bürosu'na ilk on yıllarında rehberlik etmesiyle tanınan Amerikalı bir ekonomistti. Mitchell'in öğretmenleri arasında ekonomistler Thorstein Veblen ve J. L. Laughlin ile filozof John Dewey de vardı.

Clarence Ayres (1891-1972), bazılarının Teksas kurumsal iktisat okulu olarak adlandırdığı ekolün başlıca düşünürüydü. Ayres, Thorstein Veblen'in fikirlerini "teknoloji" ve "kurumlar" ikilemiyle geliştirerek ekonomik yapıların kalıtsal yönleriyle yaratıcı yönlerini birbirinden ayırmıştır. Teknolojinin her zaman sosyo-kültürel kurumlardan bir adım önde olduğunu iddia etmiştir.
Ayres, John Dewey'in felsefesinden büyük ölçüde etkilenmiştir. Dewey ve Ayres, sorunları analiz etmek ve çözümler önermek için araçsal değer teorisini kullanmışlardır. Bu teoriye göre, bir şey insanoğlunun yaşam sürecini geliştiriyor veya ilerletiyorsa değerlidir. Dolayısıyla, gelecekteki eylem planlarının belirlenmesinde kullanılacak ölçüt bu olmalıdır.
Ayres'in terimin normal anlamında bir "kurumsalcı" olmadığı söylenebilir, çünkü kurumları duygular ve batıl inançlarla özdeşleştirmiştir ve sonuç olarak kurumlar, ana merkezi teknoloji olan bu kalkınma teorisinde sadece bir tür artık rol oynamıştır. Ayres, Hegel'in güçlü etkisi altındaydı ve Ayres için kurumlar, Hegel için "Schein" (aldatma ve yanılsama çağrışımı ile) ile aynı işleve sahipti. Ayres'in pozisyonu için daha uygun bir isim kurumsalcıdan ziyade "tekno-davranışçı" olacaktır.

Adolf A. Berle (1895-1971) hukuki ve ekonomik analizi bir araya getiren ilk yazarlardan biridir ve çalışmaları modern kurumsal yönetim'in kurucu düşünce temellerinden biri olarak kabul edilmektedir. Keynes gibi Berle de 1919 Paris Barış Konferansı'na katılmış, ancak daha sonra Versay Barış Antlaşması'nın şartlarından memnun kalmayarak diplomatik görevinden istifa etmiştir. Gardiner C. Means ile birlikte yazdığı The Modern Corporation and Private Property (1932) adlı kitabında, çağdaş ekonomide büyük işletmelerin geçirdiği evrimi ayrıntılı olarak ele almış ve büyük şirketleri kontrol edenlerin daha iyi hesap vermesi gerektiğini savunmuştur.
Şirketlerin yöneticileri, şirketler hukuku tüzüklerinde yer alan kurallar uyarınca şirket hissedarlarına hesap vermekle yükümlüdür. Bu, yönetimi seçme ve görevden alma haklarını, düzenli genel kurul toplantıları gerekliliğini, muhasebe standartlarını ve benzerlerini içerebilir. 1930'ların Amerika'sında, tipik şirket yasaları bu tür hakları açıkça zorunlu kılmıyordu. Berle, şirketlerin hesap vermeyen yöneticilerinin bu nedenle şirket karlarının meyvelerini kendi ceplerine aktarmaya ve kendi çıkarları doğrultusunda yönetmeye eğilimli olduklarını savunmuştur. Bunu yapabilme kabiliyeti, büyük halka açık şirketlerdeki hissedarların çoğunluğunun tek tek bireyler olması, iletişim araçlarının yetersiz olması, kısacası bölünmüş ve fethedilmiş olmaları gerçeğiyle destekleniyordu.
Berle, bunalım boyunca Başkan Franklin Delano Roosevelt'in yönetiminde görev yapmış ve New Deal politikalarının çoğunu geliştiren "Beyin takımı" olarak adlandırılan grubun kilit üyelerinden biri olmuştur. 1967'de Berle ve Means, önsözünde yeni bir boyut ekledikleri çalışmalarının gözden geçirilmiş bir baskısını yayınladılar. Söz konusu olan sadece şirketlerin kontrolörlerinin hissedar olarak sahiplerinden ayrılması değildi. Şirket yapısının gerçekte neyi başarmayı amaçladığı sorusunu ortaya attılar.

"Hissedarlar [temettü ve hisse fiyatı artışlarını] kazanmak için çalışmazlar, dönmezler de. Onlar sadece konumları itibarıyla hak sahibidirler. Miraslarının gerekçelendirilmesi... yalnızca toplumsal temellere dayandırılabilir... bu gerekçelendirme servetin varlığına olduğu kadar dağılımına da bağlıdır. Gücü ancak bu servete sahip olan bireylerin sayısıyla doğru orantılı olarak mevcuttur. Dolayısıyla hisse senedi sahiplerinin varlığının gerekçelendirilmesi, Amerikan nüfusu içindeki dağılımın artmasına bağlıdır. İdeal olarak hissedarın konumu, ancak her Amerikan ailesi bu konumun ve bireyselliği geliştirme fırsatının tam olarak gerçekleşmesini sağlayan servetin bir parçasına sahip olduğunda zaptedilemez olacaktır."

John Kenneth Galbraith (1908-2006) Franklin Delano Roosevelt'in New Deal yönetiminde çalışmıştır. Daha sonra yazmasına ve önceki kurumsal iktisatçılardan daha gelişmiş olmasına rağmen, Galbraith yirminci yüzyılın sonları boyunca ortodoks iktisadı eleştirmiştir. The Affluent Society (Varlıklı Toplum) (1958) adlı kitabında Galbraith, belirli bir maddi zenginliğe ulaşan seçmenlerin kamu yararına karşı oy kullanmaya başladığını savunur. Ortaya çıkan muhafazakar konsensüsün temelini oluşturan ortodoks fikirlere atıfta bulunmak için "geleneksel bilgelik" terimini kullanır.
Büyük işletmeler çağında, yalnızca klasik türd

Kömür, katmanlı tortul çökellerin arasında bulunan katı, koyu renkli, karbon ve yanıcı gazlar bakımından zengin kayaçtır. Taşkömürü torkugillerden oluşur. Kömür çoğunlukla diğer elementlerin değişken miktarlarda bulunmasıyla oluşur. Asıl bileşeni karbondur; bunun yanında değişken miktarda hidrojen, kükürt, oksijen ve azot içerir. Isı için yakılan bir fosil yakıt olan kömür dünyanın birincil enerjisinin yaklaşık dörtte birini ve elektriğinin beşte ikisini sağlar. Bazı demir ve çelik üretimi yapan işletmeler ve diğer endüstriyel faaliyetler kömürü yakar. Kömürün ekstraksiyonu ve kullanımı birçok erken ölüme ve çok fazla hastalığa neden olur. Kömür'den her yıl binlerce kişi erken ölüyor.
Dünyanın çoğu bölgesinde bulunan kömüre, yerin yüzeye yakın bölümlerinde ya da çeşitli derinliklerde rastlanır. Kömür çok miktarda organik kökenli maddenin kısmi ayrışması ve kimyasal dönüşüme uğraması sonucunda oluşan birçok madde içerir. Bu oluşum sürecine kömürleşme denir.

İlk olarak milattan önceki yıllarda Çinliler tarafından kullanıldığı bilinmektedir. Kömür işletmeciliğine ait dokümanlar 12. yüzyıla aittir. Kömürün yoğun olarak kullanımı ise 18. yüzyılın ikinci yarısına rastlar. Özellikle gelişen sanayi ve endüstri, kömür kullanımını arttırmış, kömürü önemli bir mineral haline getirmiştir. Roma döneminde kentte demir işçiliği için kömürün kullanıldığına dair kanıtlar bulunmuştur. Kömür demir-çelik sanayisinin hammaddesi olarak kullanılmış ve buharlı motorlarda, buharın oluşumu için yakıt olarak kullanılmıştır. Sanayi Devriminin gelişimi ile buhara olan ihtiyaç kömürün büyük ölçekli kullanımına yol açtı. Kömür bir enerji kaynağı olarak bulunmasaydı İngiltere, 1830'lu yıllarda su değirmenlerini çevirmek için tüm kaynaklarını tüketirdi. Bitümlü kömür ve Antrasit arasındaki bir sınıf, bir zamanlar buharlı lokomotifler için yakıt olarak yaygın kullanıldığı için "buhar kömürü" olarak biliniyordu. Kuru küçük buhar somunları olarak da adlandırılan küçük "buhar kömürü", evsel su ısıtması için yakıt olarak kullanılmıştır. Bugün çıkarılan kömürün büyük bölümü ise elektrik üretimi ve çeşitli alanlarda kullanılmaktadır. Kömürün en büyük tüketici ve ithalatçısı Çin'dir. Çin, Dünya kömürünün neredeyse yarısını çıkarıyor, Çin'in ardından Hindistan yaklaşık onda biri ile takip ediyor. Avustralya, Dünya kömür ihracatının yaklaşık üçte birini oluşturuyor ve onu da Endonezya ve Rusya takip ediyor.

"Kömür" kelimesi Öztürkçe olup muhtemelen Eski Türkçede "yanmak" anlamına gelen "köñ-" fiil köküne "+mUr" ekinin getirilmesi sonucunda oluşmuştur. Aynı fiil kökü, "köz" ve (yöresel bir kelime olan) "göyünmek" sözcüklerinin de kökenidir. Sevan Nişanyan, bu fiil köküyle Akadca "gumāru", Süryanice "gumartā" ("odun kömürü, köz") ve Arapça "camr/camra(t)" sözcükleri arasında bir benzerlik olduğunu işaret ederek Eski Ortadoğu medeniyetleri ile Eski Orta Asya Türkleri arasında MÖ 1. binyıl başlarına dayanan bir etkileşimin varlığı ihtimalini sorgulamaktadır.

Kömür makerallar, mineraller ve sudan oluşur. Fosiller ve kehribar kömürde bulunabilir.

Bu teori, yaklaşık 360 milyon yıl önce, bazı bitkilerin selülozlarını daha sert ve daha odunsu hale getiren karmaşık bir polimer olan lignin üretme yeteneğini geliştirdiğini belirtiyor.. Böylece ilk ağaçlar gelişti. Ancak bakteri ve mantar, lignini ayrıştırma yeteneğini hemen geliştirmedi, bu yüzden odun tamamen çürümedi, tortu altında gömüldü ve sonunda kömüre dönüştü.
Bataklıklarda uygun nem ve sıcaklığın oluşması, ortamın asit miktarının artması, gerekli organik maddelerin ortamda bulunmasıyla bozunmuş, çürüyen bitkilerin su altına inmesi ve bataklığın zamanla üstünün örtülmesi gibi olaylar sonucu oluşur. Yaklaşık 300 milyon yıl önce, mantarlar ve bakteriler bu yeteneği geliştirerek dünya tarihinin ana kömür oluşum dönemini sona erdirdi. Yüksek basınç ve yüksek sıcaklık altında ölü bitki örtüsü yavaşça kömüre dönüştü. Ölü bitki örtüsünün kömüre dönüşmesine kömürleşme denir. Daha sonra milyonlarca yıl boyunca derin gömünün ısısı ve basıncı su, metan ve karbondioksit kaybına ve karbon oranında bir artışa neden olur. Böylece ilk linyit ("kahverengi kömür" olarak da bilinir), daha sonra alt bitümlü kömür ve son olarak Antrasit ("sert kömür" veya "kara kömür" olarak da bilinir) oluşabilir.

Deltalar (en kalın kömür damarlarının oluştuğu ortamlardır)
Göller ve nehirler (göl kıyıları, kalın kömür damarlarının meydana geldiği uygun bataklık ortamlardır)
Lagünler (deniz etkisinin olduğu ince kömür damarcıklarını meydana getirirler)
Akarsu taşma ovaları (ince kömür damarcıklarını oluştururlar).

Jeolojik devirde iki büyük kömür oluşum çağı vardır. Bunlardan daha eski olanı Karbonifer (345-280 milyon yıl önce) ve Permiyen (280-225) dönemlerini kapsar. Kuzey Amerika'nın doğusu ile Avrupa'daki taşkömürü yataklarının çoğu Karbonifer döneminde; Sibirya, Asya'nın doğusu ve Avustralya'daki kömür yatakları Permiyen döneminde oluşmuştur. İkinci büyük kömürleşme çağı ise Kretase (tebeşir) döneminde başladı ve tersiyer dönemi sırasında sona erdi. Dünyadaki linyitlerin ve yağsız kömürlerin çoğu bu dönemde oluşmuştur. Kömürlerin türediği bitkilerden geriye çok az iz kalmıştır. Kömür katmanlarının altında ve üstünde yer alan kayaçlarda eğreltiotları, kibritotları, atkuyrukları ve birçok bitki fosiline rastlanabilir. Kömürler yoğunluk, gözeneklilik, sertlik ve parlaklık bakımından farklılık gösterebilir. Genellikle kömür türleri bazı inorganik maddeler, genellikle de killer, sülfürler ve klorürler içerir. Bunlar da az miktarda cıva, titan ve manganez gibi bazı elementler de içerir.
Kömür: Bitkiler öldükten sonra, bakteriler etkisiyle değişime uğrar. Eğer su altında kalarak değişime uğrarsa, C (karbon) miktarı artarak kömürleşme başlar. C miktarı %60 ise turba, C miktarı %70 ise linyit, C miktarı %80–90 ise taş kömürü, C miktarı %94 ise antrasit adını alır.

Kömürler çeşitli şekillerde sınıflandırılabilir. Dört tip kömür vardır: antrasit, taş kömürü, linyit ve turbadır.
Antrasit en değerli kömür türüdür. Pahalı olduğu için kullanımı sınırlıdır. Güçlükle tutuşan, koku ve duman çıkarmadan yanan bir çeşit taş kömürüdür. %95'i karbondan oluşur. En sert kömür türü olup yandığında diğerlerinden daha fazla ısı verir. Kömürün en üst sıradaki antrasit öncelikle konut ve ticari alan ısıtması için kullanılır. Parlak siyah bir kömürdür. Taş kömürünün %70'i, Linyitin %50'sinden daha az bir kısmı karbondan oluşur. Kömürler organik olgunluklarına göre linyit, alt bitümlü kömür, bitümlü kömür ve antrasit tiplerine ayrılırlar.
Linyit; Sağlığa en az zararlı kömür olan linyit veya kahverengi kömür açıkçası sadece elektrik enerjisi üretimi için yakıt olarak kullanıldı. Jet bazen cilalı kompakt bir linyit formudur. Üst Paleolitik dönemden beri süs taşı olarak kullanılmaktadır.
Linyit ve kısmen alt bitümlü kömürler genellikle yumuşak, kolayca ufalanabilen ve mat görünüştedirler. Bu tip kömürlerin ana özelliği göreceli olarak çok yüksek nem içerirler ve karbon içerikleri düşüktür. Antrasit ve bitümlü kömürler ise genellikle daha sert, dayanıklı, siyah renkli ve camsı parlak görünüştedirler. Göreceli olarak nem içerikleri daha düşük olup, karbon oranları daha yüksektir. Buhar-elektrik enerji üretiminde ve kok kömürü üretiminde öncelikle yakıt olarak kullanılır. Özellikleri linyit ile bitümlü kömürün özellikleri arasında değişen alt bitümlü kömür, öncelikle buhar-elektrik, güç üretimi için yakıt olarak kullanılır.
Grafit; tutuşması zordur ve yakıt olarak yaygın olarak kullanılmaz. Siyah-gri renkte ve dokusu yağlıdır. En çok kalemlerde kullanılır veya yağlama için tozlanır.
Kanal kömürü (bazen "mum kömürü" olarak da adlandırılır), temel olarak liptinitten oluşan ve önemli hidrojen içeriğine sahip, ince taneli, yüksek rütbeli bir kömürdür.
Jeolojik olarak kömürlerin yaşları 400 milyon ile 15 milyon yıl arasında değişir. Genellikle yaşlı kömürler daha kalitelidir.
Kömürler mikroskobik homojen bileşenlerine göre çeşitli kayaç tiplerine de ayrılır. Bu sınıflandırma kömürün türediği malzemeyi ve kömürleşme süreçlerini ele aldığından, aslında genetik bir sınıflandırmadır. Bu sistemde kömür dört temel tipe ayrılır: vitren, klaren, düren ve füzen.
kömür sınıflandırması genellikle uçucuların içeriğine de dayanmaktadır.
Bir başka sınıflandırma sistemi de kömürün ticari değerine yer verir madde içeriğine ve içerdiği katışıklar dikkate alınır.
Kömür; çok eskilerden beri enerji üretiminde, sentetik boyaların çözücülerin, ilaçların hazırlanmasında ara madde olarak ve çeşitli hoş kokulu maddelerin elde edilmesinde kullanılmaktaydı. Ayrıca kömürün yakılmasıyla elde edilen gazlardan yakıt olarak yararlanılır.

Kömürün gazlaştırılması işlemi 18. yüzyılda ortaya çıkmış bir düşüncedir. Kömürler ve Kömürü gazlaştırıp özellikle doğal gaz ve petrolün yerini alması düşüncesi vardı ve bu çalışmalar 20. yüzyılın ikinci yarısında hız verilip özellikle 1972-75 yılları arasında yaşanan petrol krizinde hız verilmiş yeni projeler üretilmeye başlanmıştır. Değişik enerji kaynakları bulma çabaları çerçevesinde kömürün ham petrole benzeyen bir sıvı yakıta dönüştürülmesi çabalarına başlanmıştır. Bu amaçla uygulanmaya çalışılan bir yöntemde proliz ve hidrojenlemedir. Bu yöntem yüksek basınç altında bir katalizör yardımıyla hidrojen ile kömürün tepkimeye sokulmasıyla gerçekleşir. II. Dünya Savaşı sırasında Almanya'da kömürün hidrojenlenmesi yaygın olarak kullanılan bir teknikti, ama bu üretim yöntemi petrolden benzin elde etmekten çok daha pahalıya mal olduğundan giderek ticari önemini yitirdi.

Öte yandan ağacın havasız ortamda yavaş yavaş kısmen yakılmasıyla elde edilen ve siyah barut üretiminde ve metallerin sert yüzeylerinin kaplanmasında kullanılan "odun kömürü" veya "mangal kömürü" denir. Hammaddesi daha çok meşe odunundan sağlanır.

Taş kömürünün havasız ortamda, bütün uçucu bileşenlerinin giderildiği yüksek sıcaklıklara kadar ısıtılmasıyla elde edilen özellikle bazı önemli ya da önemsiz işlemlerinde kullanılan malzemeye ise kok kömürü denir.
Kok; gerçek anlamda bir kömür değildir. Tabiatt

Küreselleşme ya da globalleşme, ürünlerin, fikirlerin, kültürlerin ve dünya görüşlerinin alışverişinden doğan bir uluslararası bütünleşme sürecidir.
Küreselleşme kavramının özelliklerinden biri, olası etkilerinin çok sayıda ve çeşitli olduğu izlenimini vermesidir. Küreselleşme, yalın toplumsal gerçekleri oldukça aşan spekülasyonlar, varsayımlar, güçlü toplumsal imgeler ve metaforlar üretme kapasitesiyle olağanüstü doğurgan bir kavramdır. Hatta, birçok düşünürün de belirttiği gibi bu kavramın çok boyutluluğu onu, sınırlarını çizme uğraşını bile zora sokmaktadır. Bu anlamda küreselleşme, sosyal bilimlerin her dalında yaygın kullanılan bir kavram olmakla beraber, genellikle bir "durum"dan, daha çok bir "akım"ı veya bir zihniyeti ima eder hale getirilmiştir. Tanımdan da anlaşılacağı gibi küreselleşme sadece sosyolojinin konusu değildir fakat sosyolojik açıdan toplumsal alandaki bir değişimi ifade etmektedir. Değişimi anlamak açısından Robertson şöyle demştir: "...Küreselleşme teması anlayışları aralarında farklılık göstermesine rağmen küreselleşme diye adlandırılan şeyi anlamanın en iyi yolunun, dünyanın "birleşik" hale geldiği, ama kesinlikle safdil işlevselci tarzda bütünleşmediği 'biçim sorunu' üzerinde yoğunlaşmak olduğunu düşünmektedir"
Dünyanın birleşik hale gelmesi, tekdüze dinamikler ile oluşan bir süreç değildir. Çünkü küreselleşme, ekonomik olduğu kadar siyasal, teknolojik ve kültürel boyutlu bir süreçtir. Giddens'e göre küreselleşme, tek bir süreç değildir, karmaşık süreçlerin bir araya geldiği bir olgular kümesidir. Üstelik çelişkili ya da birbirine zıt etkenlerin devreye girdiği bir süreçtir. Çoğu insanın gözünde küreselleşme, basitçe gücün ya da etkinin yerel toplulukların elinden alınıp küresel arenaya aktarılmasından ibarettir.
Bu sürecin toplumsal yaşama yönelik etkisi bağlamında Giddens, modernliğin sonucu olarak değerlendirdiği küreselleşmeyi, uzak yerleşimlerin birbiri ile ilişkilendirildiği yerel oluşumların millerce ötedeki olaylarla biçimlendirildiği dünya çapındaki toplumsal ilişkilerin yoğunlaşması olarak tanımlamaktadır. Ayrıca şunu da belirtmek gerekir ki, bu çok boyutlu kavram etki ettiği toplumsal gerçeklik türüne göre bireylerin kafasında da çeşitli anlamlar oluşturmaktadır. Bu anlamda bazıları için küreselleşme, kapitalizmin gücünü temsil ederken, bazıları için de, dünyanın batılılaşmasını ifade etmektedir. Bazıları küreselleşmenin yoğunluk ve artan melezleşmeyle birlikte heterojenlik yarattığını düşünürken, bir diğer grup homojenliği artırdığını düşünmektedir.
Devletler odağında küreselleşme; siyasi, ekonomik ve sosyal ilişkilerin sıkılaşarak tüm dünyada yaygınlaşması, ideolojik farklılıklardan beslenen kutuplaşmanın çökmesi, toplumsal farklılıkların ve dini inanışların daha iyi tanınması, devletler arasındaki bağların güçlenmesi gibi farklı görünen fakat birbirleriyle ilişkili olan değerlerin ve olguların tüm dünyaya yayılmasıdır.
Küreselleşme kavramı ortaya çıktığından beri devletlerin gelişme süreçlerinin her aşamasında önemli rol oynamıştır. Küreselleşme her zaman devletle etkileşimde bulunmuştur. Son yüzyıllarda toplumların sosyal, kültürel ve siyasi hayatlarına etki ederek dünyayı yönlendirme konusunda güç kazanmıştır. Devlet dışı sosyal organizasyonlar küreselleşmeyi, çevre hareketi, demokratikleşme ve insanileştirme gibi pozitif sosyal amaçları sağlayacak kaldıraç olarak görürken, iş adamları için artan kâr ve güç stratejisi ve hükûmetler için de çok sık olarak devlet gücünde artış sağlamanın yerine kullanılmaktadır. Giddens, küreselleşmeyi, bir çeşit sadece veya kısmen Batılılaştırma olarak görür. Elbette Batılı ülkeler ve daha genelde sanayi ülkeleri, yoksul ülkelere kıyasla dünyadaki gelişmeleri hâlâ çok daha fazla etkileyecek güce sahiptirler. Ama küreselleşmenin başka bir boyutu, beraberinde giderek merkezsizleşmeyi; belli bir ülkeler grubunun denetiminin ortadan kalkmasını, büyük kuruluşlarının denetim gücünün iyice azalmasını da getirmesidir. Sonuç olarak bu küreselleşmeyi daha iyi anlayabilmek için bu kavramın toplumsal yaşama olan etkilerini ayrı ayrı başlıklar halinde ele alıp değerlendirmek gerekecektir. Ama unutulmaması gereken unsur bu etkileri ayırma çabasının sadece küreselleşmenin daha kolay anlaşılabilmesine yönelik olduğudur.
Amerikalı ekonomist Timothy Taylor, küreselleşmeye karşı olan tepkilere karşın şunları ifade etmiştir: "Küreselleşme, ne ulusal ekonomiyi hasta eden bir zehir ne de kâr amaçlı holdinglerin işçileri sömürmek ve çevreye zarar vermek üzere kullandığı bir araçtır. Küreselleşme, ne sömürgeciliğin dönüşü ne de dünya yönetimine erişim anlamındadır. En temel düzeydeki basit anlamıyla küreselleşme, imkân dahilindeki ticarî aktivitelerin sınırlarının genişlemesidir. Coğrafî, teknolojik ya da yasal engellerle kısıtlanmış, satış, satın alma, üretim, borç verme, borçlanma faaliyetleri, daha pratik hâle gelmektedir. Kürselleşmeyle birlikte ortaya çıkabilecek olanakları araştırmak ve çözümlemek, yıldırıcı bir çaba, esneklik ve değişimi gerektirmektedir. Çünkü küreselleşme, yeni ekonomik olanakların bu tür olağanüstü büyük bir düzen içinde yer alışını kapsamaktadır.
Zygmunt Bauman'a ise şöyle ifade etmiştir: "Küreselleşme bazılarına göre onsuz mutlu olamayacağımız şey, bazılarına göre ise mutsuzluğumuzun nedenidir.
Küreselleşme, ilk olarak sanayileşme ve ardından teknolojik gelişmelerle ilişkilendirilir.
1456'da ilk kitabın Gutenberg'in matbaasında basılması, 1896'da ilk modern olimpik oyunların yapılması ve 1965'te ilk geniş alanlı bilgisayar şebekesinin (günümüz internetinin yapıtaşı) ABD'de kurulması, dünyanın küreselleşmesini sağlayan olaylara örnek gösterilebilir.

Modernizm
Mikromilliyetçilik
Mor ekonomi

Arslanoğlu, R. (2000).Kent, Kimlik ve Küreselleşme, Bursa:Ezgi Kitabevi.
Vatandaş, C.(2002).Küreselleşme Sürecinde Toplumsal Kimlikler ve Çokkültürlülük, İstanbul.Değişim Yayınları.
Kaya, Y. (2005). Sosyal ve Kültürel Değişme, İstanbul: Turan Yayıncılık.
Tomlinson, J.(2004).Küreselleşme ve Kültür (A.Eker çev.),İstanbul:Ayrıntı Yayınları
Giddens, A.(2000).Elimizden Kaçıp Giden Dünya (O.Akınhay çev.),İstanbul:Alfa Yayınevi.
Robertson, R.(1999). Küreselleşme Toplum Kuramı ve Küresel Kültür (Ü.H. Yolsal çev.) Ankara:Bilim ve Sanat Yayınevi.
Steger, M. B. (2006). Küreselleşme (A. Ersoy çev.) Ankara:Dost Kitabevi

İktisadi kıtlık ya da ekonomik kıtlık kâr amaçlı ekonomik sistem tarafından kar elde etmek amacıyla kasıtlı olarak yaratılan ve bir toplumun sahip olduğu üretim kaynaklarının, mevcut teknolojik gelişmişlik düzeyiyle işletilmesi ile ulaşılan üretim düzeyinin, sonsuz insan ihtiyaçları ve isteklerini karşılamakta yetersiz olduğunu ifade eden iktisadi bir terimdir. Gündelik hayatta kullanılan kıtlık kavramı somut bir yokluğu veya yetersizliği ifade ederken iktisadi anlamıyla kıtlık, mevcut kâr bazlı ekonomik sistem ve üretim teknolojisiyle ulaşılan üretim düzeyi ile ilgili bir yetersizliği ifade eder. Her adım başı üretilmiş envai çeşit ürünlerle dolup taşan çeşitli dükkân ve marketlerin boy gösterdiği günümüzde, ekonomi biliminin temeli olan kıtlığın anlamı üzerine derin düşünmek gereklidir.
Hint ekonomist Amartya Sen, gerçekte kıt olanın ürünler ya da üretim faktörleri değil para olduğunu, kıtlığın nedeni olarak kâr amaçlı ekonomik sistemin gelir dağılımında adaleti sağlayamaması sonucu paranın ekonomik sistem tarafından yine toplumdaki zenginlerin elinde toplandığını ve sağlıklı bir gelir dağılımı olmadığı sürece bir toplumdaki gayrisafi milli hasıla artışının o ülkede yaşanan kıtlık düzeyini ve ülkede yaşayan insanların gerçek refah düzeyini yansıtmayacağını belirtip, bu iddiasını iktisadi yöntemlerle ispatlayarak 1998 yılında Nobel Ekonomi Ödülü almıştır.
İngiliz ekonomist Lionel Robbins, 1932 yılında yazdığı ünlü denemesinde iktisat bilimini "Sonlu ve kıt kaynakların alternatif kullanımında insan davranışlarını inceleyen bilim." olarak tanımlamıştır.
Tanımdan da anlaşılacağı üzere iktisat bilimi, doğada bol miktarda bulunan ve sahip olmak için bedel ödenmesine gerek olmayan "serbest mallar (free goods)" ile ilgilenmez çünkü bu mallar kıt kabul edilmezler. İktisadın ilgilendiği, kıt mallar; başka bir ifade ile "ekonomik mallar (economic goods)"dır. Ekonomik mallar, bir üretim faaliyetine konu olan, dolayısıyla üretilmesi için bir emek, sermaye, zaman, teknoloji ve kaynak ayrılması gereken mallardır. kâr amaçlı para ekonomilerinde, üretim için ayrılan bu kaynakların değeri fiyat mekanizması tarafından belirlenerek ürünün fiyatına yansıtıldığından, piyasada oluşan "fiyat"ın ürünün gerçek "değer"ini yansıtıp yansıtmamasından bağımsız olarak, ekonomik malların tanımına "fiyatı olan" ifadesi de eklenmektedir.
Yine aynı bağlamdaki fikirleri ile kıtlık bazlı - kâr amaçlı - para ekonomisi yerine kaynak bazlı ekonomi teorisini ortaya atan ve bu fikirleri doğrultusunda takipçileri tarafından Yeni Zelanda'da kaynak bazlı ekonomi deneyine başlanan sosyal mühendis Jacque Fresco'nun da anılmasında fayda vardır.

İnsan ihtiyaçlarının sonsuz ve bu ihtiyaçları karşılayan kaynakların ihtiyaçlara nispeten kıt olması, benimsenen ekonomik sistemlerden bağımsız bir "hakikat"in ifadesi olduğu gerekçesiyle bu durum "kıtlık kanunu" olarak da adlandırılmaktadır.

Kıtlığın, mevcut teknolojik gelişmişlik düzeyi ile sıkı bir bağıntısı vardır. Teknolojide ortaya çıkan buluş, yenilik ve gelişmeler yapılan üretimden alınan verimi ve üretim kapasitesini artırarak daha az kaynak ile daha çok ürün sağlanmasını ve dolayısıyla daha çok ihtiyacın karşılanmasını sağlamaktadır.

Para ekonomileri, paranın hem bir mübadele (değişim veya alış-veriş) aracı olarak, hem de bir değer mekanizması olarak kullanıldığı ekonomik sistemlerdir. Para ekonomilerinde bir mal veya hizmetin değeri fiyat mekanizması aracılığı ile "fiyat" üzerinden belirlenir.

Kıtlık rantı, kıt olan kaynakların (üretim araçları) mülkiyetine sahip olanların, bu kaynaklara sahip olmaktan dolayı elde ettikleri ranttır. Örneğin, diğer topraklara kıyasla verimli olan bir toprak, sahibine rant sağlar. Bir ürünün piyasada tek üreticisi olmak, bir ürünün patentine sahip olmak, bir spor dalında diğer insanların sahip olmadığı yeteneklere sahip olmak, kıtlık rantı kapsamında değerlendirilir.

Para ekonomilerinde kıtlık, fiyat ve kârlılık üzerinde doğrudan etkilidir ve fiyat mekanizmasını açıklamak amacıyla kullanılır. Buna göre: Bir ürün, bir toplumda, toplumu oluşturan insanların ihtiyaç duyduğundan fazla ise fiyatı olmayacaktır. Dolayısıyla, kıt olmayan serbest malların fiyatı yoktur. Ancak, bir mal toplumu oluşturan insanların ihtiyaçlarına oranla az ise toplumu oluşturan bireyler fiyat mekanizması yoluyla birbirleriyle rekabete girecekler, bu rekabet sonucunda malın fiyatı, dolayısıyla da kârlılık artacaktır.

İktisatçılar, "kıtlık kanunu" ile belirtilen "doğal kıtlık" ile ekonomik sistem tarafından rant elde etmek amacıyla kasıtlı yaratılan kıtlık arasında ayrım yapmaktadırlar. Para ekonomisinde bolluk, kıtlıktan rant sağlayanlar açısından, kârlılığı düşürmeye başladığı noktadan itibaren arzu edilen bir durum değildir. Başka bir ifade ile kar bazlı ekonomik sistemlerde bolluğun da bir sınırı vardır ve bu sınır "üretimin etkinliğini kaybetmeye başladığı nokta" veya "yapılan üretimin toplumda ihtiyaç duyulandan fazla olması" gibi unsurlara değil, doğrudan doğruya karın azalmaya başladığı noktaya bağımlıdır. Teknik bir ifade ile, bir toplumdaki bolluğun sınırı, marjinal üretimin "toplam karı" düşürmeye başladığı noktadır. Bir toplumda söz konusu ürüne ihtiyaç duyan insanlar hala olabilir ancak toplam karın azalmaya başladığı noktadan itibaren üretim yapılması mantıklı olmayacaktır çünkü bu noktadan itibaren yapılan her üretim karı azaltacaktır. Bir mal veya hizmetin bir ekonomideki miktarının, kârlılığı belli bir seviyenin altına düşürecek şekilde artması (bolluk) durumunda, kârlılık amacıyla hareket eden girişimciler ya üretimi kapasitenin altında gerçekleştirecekler veya karı az bularak piyasadan çekilecek ve toplumdaki herkesin ihtiyaçlarını karşılayacak kadar bolluk mümkün olmayacaktır.
Bir malın üretilen miktarında, ne oranda kıtlık "yapılacağı" yine fiyat mekanizması tarafından "esneklik (elastikiyet) analizi" ile belirlenir. Esneklik analizi, bir mal veya hizmetin fiyatı veya miktarındaki bir değişikliğe tüketicilerin verdiği tepkinin oransal ifadesidir. Karını artırmak güdüsüyle hareket eden satıcı, piyasaya arz ettiği malın fiyatı ve miktarı üzerinde ayarlamalar yaparak en üst düzeyde kâr sağlamaya çalışacaktır.
(Bakınız: Esneklik, Kapasite)
Kıtlığın, kâr amaçlı ekonomik sistem tarafından kasıtlı olarak yaratıldığına dair bazı örnekler aşağıda verilmiştir:

Kıtlığın ekonomik sistem tarafından kasıtlı ve bilinçli olarak yaratılmaya çalışıldığına yönelik verilebilecek en gözle görülebilir örnek reklamlardır. Birbirinin aynı olan ve aynı amaca hizmet eden çeşitli ürünler tüketicinin zihninde diğerlerinden farklı olduğu izlenimi oluşturularak gerçekte olmayan bir kıtlık algısı yaratılmakta, talebin artması sağlanarak fiyat yükseltilmekte ve böylelikle kar marjı artırılmaya çalışılmaktadır.
Balık ve sebze hallerinde piyasa sürülmesi halinde fiyatı ve kârlılığı düşürecek miktardaki balık ve sebzeler çürümeye terk edilirler. Böylece balık ve sebzelerin piyasaya arz edilen miktarları azaltılarak fiyat ve kar yükseltilir.
1932 - 1933 yılları arasında Sovyetler Birliği Hükûmeti'nin, tarımsal üretim araçları üzerindeki özel mülkiyeti tasfiye etmesine direnen zengin toprak sahiplerinin üretimi durdurarak tepki vermeleri üzerine Sovyet Hükûmeti'nin zorlama yoluna giderek durumu daha da kötüleştirmesi ile ortaya çıkan ve çok sayıda insanın açlıktan öldüğü kasıtlı kıtlık için bakınız: Holodomor

İktisat biliminde sermaye, gündelik hayatta kullanılan "para" anlamından farklıdır. Sermaye, üretimde emeğin verimini artıran, daha önce insanlar tarafından üretilmiş olan "üretim araçları"dır. Bu tanıma göre örneğin doğal kaynaklar, daha önce insanlar tarafından üretilmedikleri için sermaye sayılmazlar. Yine aynı şekilde, üretilmiş bir ürün (örneğin televizyon, buzdolabı) üretimde kullanılmadığı ve etkinliği artırmadığı sürece sermaye sayılmaz. Ulaşımı kolaylaştırması ve hızlandırması için yapılan yol, üretimi hızlandırması için geliştirilen bir makine, araç-gereç, teçhizat iktisat açısından sermayedir. Teknoloji de üretimde kullanıldığı ve etkinliği artırdığı için sermaye kapsamında değerlendirilir.
Teknolojide ortaya çıkan gelişmeler ve bu gelişmelerin üretim alanında kullanılması, üretimde verim ve etkinliğin artmasını sağlayarak daha az emek ile daha çok ürün üretilmesini mümkün kılmaktadır. Başka bir ifade ile teknolojik gelişmeler üretimi "emek-yoğun" üretimden "sermaye-yoğun" üretime doğru kaydırmaktadır. Bunun sonucunda daha az emek istihdam edilmekte, istihdamın azalması toplumdaki alımgücünü ve dolayısıyla ürüne olan talebi de düşürmekte ve üretici ürettiği ürünü satamamakta, bunun sonucunda "aşırı üretim" ortaya çıkmaktadır. Bu durum "emek-sermaye çelişkisi" olarak adlandırılmaktadır.
İktisadi anlamıyla "aşırı üretim" ifadesi, bir toplumda o ürüne olan ihtiyacın üzerinde üretim yapıldığı anlamına gelmez. Zira, bir ürüne olan talep, o ürüne olan sadece ihtiyacı değil, mevcut fiyat düzeyindeki alımgücünü de ifade eder. Bir toplumda bir ürüne olan ihtiyaç çok yüksek olsa bile alımgücü ile desteklenmediği sürece talebe yansımayacak, dolayısıyla üretilmiş ürünler satılamayacak ve üretim "aşırı" olarak değerlendirilecektir.

Esasen, teknolojik gelişmelerin üretim miktarını artırarak daha fazla ürün üretilmesini ve bunun sonucunda toplumda daha fazla ihtiyacın karşılanmasını sağlamasına (bolluğa) verilen tepki (işsizlik, talepteki azalma) doğal bir çelişki olmaktan çok, kar bazlı para ekonomisinden kaynaklanan "yapısal" bir çelişkidir.

Para ekonomilerinde bir mal veya hizmetin değeri fiyat mekanizması aracılığı ile "fiyat" üzerinden belirlenir. Fiyat, o mal veya hizmetin gerçek toplam maliyet değerini yansıtmaz. Zira normal şartlar altında, bir ürünün imalatında kullanılan hammadde, malzeme, yarı-mamuller gibi ürünün bünyesine katılan her türlü katkının ve o ürünün satış fiyatının içinde bir miktar kar mutlaka vardır.
Kar çeşitli şekillerde tanımlanmakla birlikte, kıtlığa olan etkisini göz önüne alarak basitçe, bir mal veya hizmetin piyasada oluşan fiyatı ile gerçek maliyeti arasındaki pozitif fark o

Liberalizm, bireysel özgürlük üzerine kurulan bir siyasi felsefe veya dünya görüşüdür. Bireysel özgürlük ve bireysel haklar düşüncesiyle yola çıkan liberalizm, daha sonraki yıllarda farklı türlere bölündü ve bireylerin eşitlik ilkesinin de önemini vurgulamaya başladı. Klasik liberalizm bireysel özgürlüklerin rolünü vurgularken, sosyal liberalizm özgürlüğe vurgu yaptığı kadar; bireylerin eşitlik hakkı ilkesinin önemine vurgu yapar ve özgürlük ile eşitlik arasında denge kurmayı amaçlar. Liberal görüşü savunanlar geniş bir görüş dizisi benimsemekle birlikte genellikle ifade özgürlüğü, inanç özgürlüğü, basın özgürlüğü, sivil haklar ve sivil özgürlükler, seküler devlet, liberal demokrasi, ekonomik ve siyasi özgürlük, hukukun üstünlüğü, özel mülkiyet ve piyasa ekonomisi gibi fikirleri destekler.
18. yüzyılda liberal fikirlerin Aydınlanma Çağı filozofları ve iktisatçıları arasında yayılmasıyla liberalizm ilk kez belirgin bir siyasi hareket olarak ortaya çıkar. Liberal düşünce; kalıtsal ayrıcalık, teokratik yönetim, mutlak monarşi ve kralların ilahi haklarına karşı çıkmaktaydı.
17. yüzyıl düşünürü John Locke sıklıkla ayrı bir felsefe geleneği olarak liberalizmin kurucusu şeklinde yansıtılır. Locke, her insanın hayat, özgürlük ve mülkiyet haklarına sahip olduğunu savundu ve Toplumsal sözleşmeye göre de hükûmetlerin bu hakları ihlal etmemesi gerektiğini belirtti. Dönemlerinin liberal felsefesine sahip devrimciler, bu felsefeyi despot yönetimlerin devrilmesi için başlattıkları silahlı mücadeleleri meşru göstermek için kullandı. Şanlı Devrim, Amerikan Devrimi, Fransız Devrimi bunların arasındaydı. 19. yüzyılda Avrupa, İspanyol Amerika ve Kuzey Amerika'da liberal devletlerin kurulduğu görüldü.
20. yüzyıla kadar serbest ticaret, laissez faire ekonomiyi destekleyen hükûmet, minimum müdahale ile vergilendirme ve dengeli bütçe liberallerin ekonomi görüşlerinin genel hatlarını yansıtmaktaydı. Liberaller bu dönemlerde bireycilik, özgürlük ve eşit haklara yoğunlaşmaktaydı. Ancak 19. yüzyılın sonunda yoksulluk, işsizlik ve modern sanayi kentleri içinde göreli yoksunluk gibi sebepler klasik liberal fikirlere eğilimleri değiştirdi. Sanayileşme ve laissez-faire ekonominin yarattığı sosyal dengedeki değişimlere karşı büyük politik tepkiler bu dönemde güçlenmeye başladı. 1929 yılında başlayan Büyük Buhran liberal ekonomiye yönelik desteğin azalmasını hızlandırdı. Avrupa ve Kuzey Amerika'da sosyal liberal görüşler bu dönemde yükselişe geçti ve refah devletinin genişlemesinde önemli bir bileşene dönüştü.
Batı dünyasının 2. Dünya savaşından sonra yaşadığı otuz yıllık eşi görülmemiş genel refah modern liberalizmin yükselişini imliyordu. Ancak 1970'lerin ortalarından başlayarak çoğu batılı ülkeyi saran ekonomik büyümenin yavaşlaması modern liberalizme ciddi bir meydan okuma olanağı sundu. Bu on yılın sonunda, ekonomik durgunluk, refah devletinin sosyal faydalarını korumanın maliyetiyle birleştiğinde, hükûmetleri giderek politik olarak savunulamaz vergilendirme ve artan borç seviyelerine doğru itti. Pek çok hükûmet tarafından uygulanan Keynesyen iktisadın etkinliğini yitirmiş görünmesi de aynı derecede rahatsız ediciydi. Hükûmetler, ekonomik büyümeyi teşvik etmeyi amaçlayan programlara para harcamaya devam etti, ancak bunun sonucu, sıklıkla artan enflasyon ve işsizlik oranlarında her zamankinden daha küçük düşüşler oldu. Modern liberaller, olgun endüstriyel ekonomilerdeki durgun yaşam standartlarının zorluklarını karşılamak için mücadele ederken diğerleri klasik liberalizmin canlanması için bir fırsat gördü. Yeniden güçlenen liberalizmin bu “neoklasik” versiyonunun öneminin en açık imi, Amerika Birleşik Devletleri'nde Liberteryen Parti'nin artan önemi, liberteryen piyasa idealini ve keskin bir şekilde sınırlı hükûmetleri desteklemeyi ve özendirmeyi amaçlayan çeşitli düşünce kuruluşlarının birçok ülkede kurulumuyla liberteryenizmin politik bir güç olarak ortaya çıkmasıydı.

Liberalizmin kökenlerinin İlk Çağ'da Eski Yunan siyasi ve iktisadi düşüncesine dek uzandığı düşünülmektedir. MÖ 5. yüzyılda sofistlerin (Protagoras, Gorgias, Antiphon, Kallikles, Tharsymachos ve diğerleri) düşünce sistemlerinde liberal düşüncenin izleri görülebilir. Yine İlk Çağ'da kimi düşünürler eserleriyle onlardan sonraki düşünürler üzerinde etki oluşturmuş ve liberal ideolojinin doğuşuna kaynak yaratmıştır. Örneğin, Aristoteles'nin Politika adlı eseri bu konuyla ilişkilendirilir.
Orta Çağ'daysa Hristiyan ve İslam dünyasında bazı liberal düşünürlere rastlanılır. Hristiyan dünyasında Saint Thomas d'Aquino ilk kez iktidarın sınırlandırılması ve özgürlüğün korunması yönünde fikirler ortaya atmıştır. Aquino bu anlamda Anayasacılığın, iktidarın sınırlandırılması anlayışının, ilk savunucularından birisi olarak kabul edilebilir. O dönemde Saint Paulus'un Bütün iktidar Tanrı'dan gelir sözüne karşılık, Saint Thomas, Bütün iktidar Tanrı'dan gelir, fakat halkın aracılığıyla kullanılır görüşünü savunmuştur. Yine Orta Çağ'da büyük İslam düşünürü İbn'i Haldun liberalizmin ilk habercilerindendir. İbn'i Haldun'un Mukaddime adlı eserinde liberalizmin bazı temel ilkelerine rastlanır.

Liberal kelimesi tıpkı liberteryen, liberter, libertin gibi latince özgür anlamına gelen liber'den türemiştir. Kelime, önceleri İngiltere kaynaklı, yabancı kaynaklı politikaları ifade etmek amacıyla kötüleyici ve suçlayıcı bir anlamda kullanılmıştır. İzleyen yıllardaysa İspanyollar Liberal sıfatını İngiltere kaynaklı politikaların nitelendirilmesi amacıyla kullanmaya başlamış ve Lockecu anayasal monarşi ile parlamenter yönetim ilkelerini savunan milletvekillerini liberales olarak isimlendirmiştir. Bir başka görüşe göre, Adam Smith, Ulusların Zenginliği'ndeki liberal ihracat ve ithalat sistemi ifadesiyle liberal kavramını ilk kullanan yazar olmuştur. Zamanla kullanımı yaygınlaşan kavram, yüzyılın ortalarına ve sonlarına doğru siyaset sözlüğüne iyice yerleşerek bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler ifadesinin yerini almış ve düşünce özgürlüğünü, ifade özgürlüğünü, basın özgürlüğünü ve serbest ticareti savunanların adlandırılmasında kullanılan etiket durumuna dönüşmüştür. Ancak daha sonraları dünyanın çeşitli yerlerinde liberalizmin bir kavram olarak aşırı esneklik kazandığı görülmüştür. Liberalizm, Türkçede "erkincilik" şeklinde de kullanılmıştır. Erkincilik, Türkçede sözcük anlamı olarak felsefede hür düşünüşe bağlı olmak, ekonomide ise bireyin özgürlüğünü ve ekonomik güçler arasında hür rekabeti savunan anlamlarına gelir.

Rönesansın vurgusu, onunla birlikte gelişen yeni bir insan anlayışı ve bu anlayışa bağlı olarak vurgulanan özgürlük kavramıdır. Rönesansın asıl önemi özgürlük kavramı etrafında oluşan bireycilik anlayışının gelişimine temel oluşturan yeni bir insan felsefesi doğurmuş olmasıdır. Bu felsefe liberalizmin en önemli ilkeleri olan bireycilik ve özgürlük anlayışının gelişmesine katkıda bulunmuştur. 
Rönesansın insan anlayışının en önemli özelliği; insanın kendi eylemiyle kendini gerçekleştiren, kendi tarihini kendi yapıp ettikleriyle oluşturan bir varlık olduğu anlayışıdır. 
Rönesans ile birlikte insan, birey olarak toplumdan ayrı bir varlık halinde anlaşılmaya başlanmıştır. İnsanı cemaat, aile veya toplumsal tabakaların önceden hiyerarşik ve değişmez kalıplarının dışında, ayrı bir varlık olarak anlaşılmasının kökleri atılmıştır. İnsan aklının tek yol gösterici olduğu kabul edilmiş, insan aklının sürekli bir şekilde ileriye doğru geliştiği anlayışı sonucu akıl dışı engellerin kaldırılarak akla uygun “rasyonel” bir düzen kurmanın gerekli olması anlamında projeler ve arayışlar başlamıştır. Liberal arayışlar ve Fransız devrimiyle özgürlük, eşitlik, kardeşlik sloganları bu arayışların tarihsel sonuçları olmuştur.

16. yüzyılın sonlarına doğru Avrupa'nın diğer uluslarının göçmenleri ve İngilizler, Amerika'da ilk sürekli yerleşim yerlerini kurdular. Bu sırada da Myflower gemisi ile 200 İngiliz püriteni Plymouth Rock'a ayak bastı. Bu püritenler aynı yıl çoğunluk ve eşitlik esasına dayanan bir yönetim kurdular. Püritenler, görev dağılımı ve temsilde eşitlik, insan özgürlüğünün sınırlanmaması gerektiği düşüncelerini kıtaya yaymaktaydılar. Göçler kesintisiz devam ediyor, Avrupa ve İngiltere'deki mutlakiyet rejimlerinden kaçan göçmenler, kafalarında umutları ve Avrupa'daki özgürlük düşünceleri ile Amerika kıyılarından karaya çıkıyorlardı. Artan göçlerle beraber çeşitli koloniler arasında milliyetçilik gelişmeye başladı. İngiliz kolonileri toplamda 13 taneydi ve her koloninin başında bir vali vardı. Vali ile beraber koloni halkının seçtiği bir de meclis vardı. Vali ile halk meclisi devamlı çatışma halindeydi. Yedi yıl savaşlarında bozulan bütçe için yeni ve ağır vergilerin konması, kolonileri eyleme geçirdi. İngiltere'ye karşı eylemlerin birincisi 1765'te Pul Kanunu Kongresi oldu. 5 Eylül 1774'te Pensilvanya’nın Philadelphia kentinde toplanan ilk parlamento iki kıta kongresi yaptı. Kongre, şu önemli kararı aldı: “Sömürge fermanına uygun hareket etmeyen Vali iktidarını kaybeder. Hükümetsiz koloni kendi kaderini kendi tayin eder. Koloni halkı, ayrı, özgür ve bağımsızdır”. 19 Nisan 1775'te başlayan ilk çatışmalarla Amerikan kolonileri, İngiltere'ye karşı bağımsızlık için savaşa başladı. Bütün Amerika'yı etkileyen, oradan da Avrupa'yı etkisi altına alacak olan bir beyanname ile Amerika bağımsızlık savaşı noktalanır. Bu beyanname; siyasi liberalizmin ilk ve en önemli siyasi belgesi olarak tarihe geçmiştir. Bu beyanname Thomas Jefferson, John Adams, Benjamin Franklin, Robert R. Livingston ve Roger Sherman tarafından düzenlenen, büyük bölümünü Thomas Jefferson'ın yazdığı "4 Temmuz 1776 Bağımsızlık Bildirgesi"dir. Bildirge Avrupa'yı da etkilemiş, siyasi liberalizmin temel felsefesindeki gelişmeleri hızlandırarak halkın özgürlük ve eşitlik taleplerini arttırmıştır.

Amerikan Devrimi kıta Avrupasını etkileyerek İngiltere'ye, Fransa'ya yol göstermiş ve Amerikan Devrimi'nden daha etkili olarak 1789'da Fransa'da bir devrim yaşanmıştır. Fransız Devrimi'yle feodal düzenden doğan sosyal hukuki ayrıcalıklar, angarya ka

Madencilik, yeraltındaki maden cevherlerinin araştırılması, çıkarılması ve işletilmesiyle ilgili teknik ve yöntemlerin bütünüdür. Yer kabuğunda bulunan cevher, endüstriyel hammadde, kömür ve petrol gibi ekonomik ekli doğal hammaddeyi sağlamaktır. Ekonomik önemi bulunan mineralleri rasyonel bir şekilde endüstriye sağlamak için geliştirilmiş uygulamalı bilim dalıdır. Maden yataklarının aranması, projelendirilmesi, işletilmesi ve çıkarılan madenin zenginleştirilmesi ile ilgili işlemleri içerir.

Madencilikte ilk defa bir patlayıcı çeşidi olan karabarut 1627 yılında, Slovakya'da bir maden kuyusunun açılması sırasında kullanılmıştır. Bu kasabada 1762 yılında dünyanın ilk madencilik akademisi de kurulmuştur.
Tarihte bilinen en eski maden Esvatini'daki Aslan Mağarası'dır. 43.000 yıllık olduğu radyokarbon tarihleme yöntemiyle tespit edilen bu sahada, paleolitik dönem insanları demir ihtiva eden hematit madeni çıkarmışlardır. Benzer yaşlardaki Neandertal dönem insanların silah yapımında kullanılmak üzere çakmak taşı madenciliği yaptıkları sahalar Macaristan'da da bulunmuştur.
Erken dönemlerde yapılan madenciliğe başka bir örnek de eski Mısırlılarca Sina Yarımadası'nda işletilen turkuaz madenidir. Turkuaz, ayrıca Kristof Kolomb öncesi Amerika'da New Mexico'daki Cerillos Maden Bölgesi'nde de çıkarılmıştır.

Açık ocak madenciliği
Maden mühendisliği
Mohs sertlik skalası
Dilâver Paşa Nizamnamesi
Madenlerde havalandırma

Makroekonomi, ekonomi biliminin; toplam tüketim, toplam üretim, toplam tasarruf, toplam yatırım, toplam gelir (millî gelir) ve istihdam gibi toplam büyüklüklerini inceleyen ve bunlar ile ilgili çözümleme ve çıkarımlar yapan alt dalı. Mikroekonomiden farklı olarak, ekonomiyi bir bütün olarak ele alarak, makro denge çözümlemeleri üzerinde çalışır. İşsizlik, enflasyon, toplam üretim ve tüketim, gelir dağılımı makroekonominin ana konuları olarak sayılabilir. Kurucusu John Maynard Keynes'dir. Keynes 1930 yılına kadar temel ekonomik karar birimleri (tüketici, firma ve endüstri) seviyesinden bakılan ekonomi bilimine yeni bir boyut kazandırmış, toplam talep kavramını gündeme getirerek işsizlik ve toplam üretim konularını bununla açıklamaya çalışmıştır. Modern makroekonomideki düşünce okullarından bazıları şunlardır:

Keynesyen Ekonomi
Monetarizm (Parasalcılık)
Yeni Klasik Ekonomi
Yeni Keynesçi Ekonomi
Arz Yanlı Ekonomi

Klasik ve neoklasik iktisatçılar, piyasada otomatik olarak işleyen serbest rekabet ve fiyat mekanizmasının her şeyi görünmeyen bir el gibi kusursuz olarak düzenlediğine ve böylece ekonominin sürekli olarak, üretim faktörlerinin tümünün istihdam edildiği ve hiçbirinin atıl kalmadığı tam istihdam durumunda dengede bulunacağına kabul ederler.
Bu denge durumunun kimi zaman küçük sarsıntılar geçirebileceğine ve dengenin, bu mekanizmaların işlemesiyle kendiliğinden kısa sürede yeniden kurulacağına kabul ettikleri için, ekonominin tümünü ilgilendiren konulara yani makro ekonomik analizler üzerinde durmamışlar ve daha çok ekonomiyi oluşturan karar birimleri ile ilgili mikro ekonomik analizlere yer vermişlerdir. Bununla beraber, ilk iktisatçılardan sayılan fizyokratlar ve daha sonraları bir kısım klasik iktisatçılar az da olsa makro analizler yapmışlardır.
Klasik iktisatçıların iddia ettikleri gibi ekonominın her zaman kendiliğinden tam istihdamda dengeye gelmemesi ve yine klasiklerce önemsiz ve geçici olarak kabul edilen krizlerin hiç de sanıldığı gibi kolayca atlatılamaması, konunun önemini ortaya çıkarmıştır.
Makro ekonomik çalışmalar, İngiliz iktisatçısı John Maynard Keynes'in 1936 yılında yayınladığı İstihdam, Faiz ve Paranın Genel Teorisi (The General Theory of Employment, Interest and Money) adlı eseri ile kısa zamanda yaygınlaşmıştır.
Makro Ekonomi kavramı ilk defa 1933 senesinde Ragnar Frisch tarafından kullanılmıştır. Frisch 1933 yılında yayınlanan çalışmasında ekonominin devrevi hareketlerini incelemiş ve makro ekonomi kavramını ilk kez kullanmıştır. Frisch'in bu ve bunu izleyen makaleleri ekonometrik model oluşturmak bakımından öncülük yapmıştır.

Makroekonomide iki farklı temel teori vardır. Bunlardan birincisi Keynesçi Ekonomi, diğeri ise Yeni Klasik Ekonomidir. Keynesçi Ekonomi, ekonomideki hareketliliğin talepler doğrultusunda gerçekleştiğini savunurken, Yeni Klasik Ekonomiye göre ekonomiyi değerlendirebilmek için piyasadaki arz miktarını bilmek gerekmektedir.

Ekonomik krizlerden, istikrarsızlıktan, işsizlikten, yüksek enflasyondan kurtulmak için hükûmetler makroekonomide iki farklı politika izlerler:

Maliye Politikası
Para Politikası

İTÜ Ninova Açık Ders Malzemeleri13 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Makroiktisat

Mal para, değeri yapıldığı maldan gelen paradır. Mal para, mal satın alma değerinin yanı sıra kendi başına değeri veya kullanımı olan nesnelerden oluşur.
Mal para sisteminin geçerli olduğu dönemlerde, bireyler sahip oldukları altın ve gümüşü güvenli biçimde muhafaza edebilmek amacıyla sarraflara emanet etmiş; bu emanetin karşılığında, saklanan değerli madenleri temsil eden yazılı belgeler, makbuzlar almışlardır. Zamanla bu makbuzlar, doğrudan altın ve gümüşün kendisi yerine, ödeme ve mübadele aracı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Böylece para, fiziki metalden ziyade onu temsil eden bir belge üzerinden dolaşıma girmiştir. Bu uygulama ilerleyen süreçte kurumsallaşmış; altın karşılığı makbuz düzenleme faaliyeti sarraflardan bankalara geçmiştir. Bankalar, kasalarında tuttukları altın ve gümüş stoklarına dayanarak, bu değerleri temsil eden kâğıt para ihraç etmeye başlamışlardır. 

Tağşiş

Maliye, kamu maliyesi veya kamu ekonomisi, devletin mali faaliyetlerini inceleyen ve bu faaliyetlerin neden ve sonuçlarını araştıran bilim dalıdır. Kamu maliyesi, devletin gelirlerinin ve harcamalarının ekonomik faaliyetler üzerindeki etkilerini incelemektedir.

Maliye, kavramsal olarak finansla aynı anlamda olmasına rağmen, amaç ve uygulama yönünden kazandığı anlam itibarıyla farklı kullanılmaktadır. Maliye; İngilizcede "public finance", Fransızcada ise "finance publique" olarak kullanılmaktadır.
Maliye kelimesi ise dilimize Tanzimattan önceki yıllarda girmiştir. Kelimenin kökü ise "mal" teriminden kaynaklanmaktadır. 1837 yılında kurulan Umur-ı Maliye Nezareti (Maliye Bakanlığı) ile "maliye" kelimesi Türkçeye yerleşmiş ve yaygınlaşmıştır.

Maliye'nin bir bilim olarak ortaya çıkışı, insanlık tarihi açısından yeni sayılır. 17. ve 18. yüzyılda Avrupa'daki gelişmelere bağlı olarak ortaya çıkan "maliye", özellikle 1929 ekonomik buhranı ile önemi artarak ekonomi ve hukuku da içinde barındıran bir disiplin halini aldı. Klasik liberal politikalardaki piyasalara devlet müdahalesinin olmaması anlayışı -özellikle 1929 yılında yaşanan ekonomik buhranla birlikte- ekonomik sorunların maliye politikaları ile çözülmesi gerekliliği fikri nedeniyle etkinliğini yitirdi. Bu gelişmeler maliye biliminin önemini artırdı.
Maliye'ye yönelik en ayrıntılı tanımlama Henry Carter Adams'a aittir. Bu tanıma göre, kamu maliyesinin mali mevzuat ve mali yönetim ilkeleri ile kamu gelir kaynaklarını ilgilendirdiğini, kamu harcamalarını, bütçeyi, mali kuruluşları, devlet mallarını, vergilemeyi ve devlet borçlanmasını kapsadığını ortaya koymaktadır.
Maliye, gelişim süreci içerisinde pek çok bilim insanı tarafından bağımsız bir disiplin olarak ele alınmış olmasına rağmen, Louis Trotabas gibi bazı bilim adamlarınca maliye kamu hukuku içerisinde ele alınmıştır.

Türklerin İslamiyet'e ilk geçişleri döneminde Müslüman ülkelerde devletin malî işlerini göre "Beyt-ül mal" bulunmaktaydı. Devletin görevlerini icra edbilmesi için gerekli olan gelirleri toplayan ve giderlerin yapılmasını sağlayan Beytülmal'ın gelir ve giderleri devlet yönetiminin başı tarafından kontrol edilmekteydi. Osmanlı Devleti döneminde devletin tüm malî işlemlerinin görüldüğü bir kuruma dönüşen malîye teşkilatı 1442 yılında ilk defa kuruluşundan bu yana kurumsal yapısı ile devlet kurumları arasında önemli bir yere oturmuştur. 1837 yılında ise Umur-ı Maliye Nezareti olarak ilk Maliye Bakanlığı kurulmuştur.

Kaynak dağılımında etkinliğin sağlanması
İktisadi istikrarın sağlanması
Bölüşümde etkinliğin sağlanması
İktisadi kalkınmanın sağlanması
Regülasyon fonksiyonu
Ekonomik istikrarın (tam istihdam + enflasyon) sağlanması

Maliye politikası
Borç politikası
Borç yönetimi politikası araçları
İktisadi araçlar (dış ticaret, istihdam, ücret politikaları)

Türkiye'de maliye eğitimi

Adams, Henry Carter (1888). The science of finance; an investigation of public expenditures and public revenues. ISBN 978-1345674675.

Maliyet-Fayda Analizi (MFA), alternatiflerin güçlü ve zayıf yönlerini tahmin etmeye yönelik sistematik bir yaklaşımdır. Örneğin işlemlerde, faaliyetlerde ve işlevsel iş gereksinimlerinde tasarrufları korurken fayda elde etmek için en iyi yaklaşımı sağlayan seçenekleri belirlemek için kullanılır. Bir MFA, tamamlanmış veya potansiyel eylem planlarını karşılaştırmak ve bir kararın, projenin veya politikanın maliyetine karşı değerini tahmin etmek veya değerlendirmek için kullanılabilir. Genellikle iş veya politika kararlarını (özellikle kamu politikası), ticari işlemleri ve proje yatırımlarını değerlendirmek için kullanılır. Örneğin, ABD Menkul Kıymetler ve Borsa Komisyonu, düzenlemeleri veya deregülasyonları başlatmadan önce maliyet-fayda analizleri yapmak zorundadır.
MFA'nın iki ana uygulaması vardır:

Bir yatırımın (veya kararın) sağlam olup olmadığını belirlemek, faydalarının maliyetlerinden fazla olup olmadığını ve ne kadar fazla olduğunu tespit etmek.
Yatırımları (veya kararları) karşılaştırmak için bir temel sağlamak, her seçeneğin toplam beklenen maliyetini toplam beklenen faydaları ile karşılaştırmak.
MFA'da fayda ve maliyetler parasal terimlerle ifade edilir ve paranın zaman değerine göre ayarlanır; zaman içindeki tüm fayda ve maliyet akışları, farklı zamanlarda gerçekleşip gerçekleşmediklerine bakılmaksızın, net bugünkü değerleri açısından ortak bir temelde ifade edilir. Diğer ilgili teknikler arasında maliyet-fayda analizi, risk-fayda analizi, ekonomik etki analizi, mali etki analizi ve sosyal yatırım getirisi (SROI) analizi yer almaktadır.
Maliyet-fayda analizi genellikle kuruluşlar tarafından belirli bir politikanın arzu edilebilirliğini değerlendirmek için kullanılır. Alternatifler ve mevcut durum da dahil olmak üzere beklenen fayda ve maliyet dengesinin bir analizidir. MFA, bir politikanın faydalarının diğer alternatiflere göre maliyetlerinden daha ağır basıp basmayacağını (ve ne kadar ağır basacağını) tahmin etmeye yardımcı olur. Bu, alternatif politikaların fayda-maliyet oranı açısından sıralanmasına olanak tanır.

Marco Polo (Venedikçe telaffuz: [ˈmaɾko ˈpolo], İtalyanca telaffuz: [ˈmarko ˈpɔːlo]; y. 1254 - 8 Ocak 1324), 1271 ile 1295 yılları arasında İpek Yolu üzerinden Asya'yı dolaşan Venedikli bir tüccar, kâşif ve yazardı. Seyahatleri, Marco Polo'nun Gezileri adlı eserde kayda geçirildi. Bu eser, Dünyanın Harikaları Kitabı ve Il Milione adlarıyla da bilinir ve yaklaşık 1300 yılı civarında derlendi. Kitapta Moğol İmparatorluğu ve Yuan Hanedanı yönetimindeki Çin'in zenginliği ve büyüklüğü ayrıntılı biçimde anlatılır. Ayrıca dönemin Avrupalıları için büyük ölçüde bilinmeyen Doğu dünyasının kültürü ve yönetim yapısı ele alınır.
Venedik'te doğan Marco Polo, ticaretle ilgili bilgilerini babası ve amcası Niccolò ve Matteo Polo'dan edindi. Babası ve amcası, Marco ile tanışmadan önce Asya'yı dolaştı ve Kubilay Han ile görüştü. 1269 yılında Venedik'e dönerek Marco ile ilk kez bir araya geldiler. Bunun ardından üçü birlikte, İpek Yolu boyunca birçok bölgeyi geçerek "Hıtay" olarak bilinen Çin'e ulaşan uzun bir yolculuğa çıktı. Marco'nun zekâsı ve alçakgönüllülüğü Kubilay Han'ı etkiledi ve imparatorluk sarayında iyi karşılandılar. Marco, Kubilay Han tarafından dışişleri elçisi olarak görevlendirildi. Bu görev kapsamında imparatorluk topraklarında ve Güneydoğu Asya'da çeşitli diplomatik misyonlara gönderildi. Günümüzde Myanmar, Hindistan, Endonezya, Sri Lanka ve Vietnam sınırları içinde kalan bölgeleri ziyaret etti. Ayrıca Çin'in iç kesimlerinde uzun yolculuklar yaptı. Yaklaşık 17 yıl boyunca imparatorluğun topraklarında yaşadı ve Avrupalıların daha önce bilmediği birçok yer ve uygulamayı yakından gözlemledi.
1291 yılı civarında Polo ailesi, Moğol prensesi Kökeçin'e Pers'e kadar eşlik etmeyi üstlendi ve yaklaşık 1293'te bu bölgeye ulaştı. Prensesi teslim etmelerinin ardından kara yoluyla Konstantinopolis'e, buradan da Venedik'e döndüler ve 24 yıl sonra memleketlerine kavuştular. Bu dönemde Venedik ile Cenova arasında savaş yaşanıyordu. Marco Polo, Venedik adına çatışmalara katıldı ve Cenovalılar tarafından esir alındı. Esaret altında bulunduğu sırada, hücre arkadaşlarından Rustichello da Pisa'ya seyahat anılarını dikte etti. 1299 yılında serbest bırakılan Marco Polo, daha sonra zengin bir tüccar oldu, evlendi ve üç çocuk sahibi oldu. 1324 yılında hayatını kaybetti ve Venedik'teki San Lorenzo Kilisesi'ne defnedildi.
Marco Polo, Çin'e ulaşan ilk Avrupalı olmamakla birlikte, deneyimlerini ayrıntılı biçimde aktaran ilk kişi olarak kabul edilir. Anlatıları, Avrupalılara Doğu dünyasının coğrafyası ve etnik gelenekleri hakkında daha net bir tablo sundu. Porselen, barut, kâğıt para ile bazı Asya bitkileri ve egzotik hayvanlara dair Batı'daki ilk yazılı kayıtlar bu anlatımlarda yer aldı. Eserleri, Kristof Kolomb başta olmak üzere birçok gezgine ilham kaynağı oldu. Polo'nun anlatılarına dayanarak çok sayıda eser kaleme alındı. Ayrıca Avrupa haritacılığı üzerinde etkili oldu ve Katalan Atlası ile Fra Mauro Haritası'nın hazırlanmasına zemin hazırladı.

Marco Polo'nun 1254 yılında Venedik'te doğduğu kabul edilmekle birlikte, kesin doğum tarihi ve yeri arşiv kaynaklarında net değildir. Marco Polo'nun Gezileri adlı eser, Polo'nun Venedikli ailesi ve doğumu hakkında sınırlı bilgiler sunar. Kitapta, gezgin tüccar olan babası Niccolò Polo'nun 1269 yılı civarında memleketi Venedik'e ailesini ziyaret etmek üzere döndüğü aktarılır. Bu dönüşünde, eşinin kendisi yokken hayatını kaybettiğini ve Marco adında yaklaşık 15 yaşında bir oğlu bulunduğunu öğrendiği belirtilir.
Genel kanının aksine, Marco Polo'nun doğum yerinin Korčula Adası ya da Konstantinopolis olduğu yönünde bazı teoriler de ileri sürüldü. Ancak bu görüşler, çoğu akademisyen tarafından kabul edilmedi. Ayrıca mevcut tarihsel veriler ve sonraki çalışmalarla büyük ölçüde çürütüldü.

Tüccar olan Niccolò Polo, Yakın Doğu ile yaptığı ticaret sayesinde zenginlik ve saygınlık kazandı. Niccolò ve kardeşi Maffeo, Marco'nun doğumundan önce bir ticaret yolculuğuna çıktı. 1260 yılında, Latin İmparatorluğu'nun başkenti olan Konstantinopolis'te bulunurlarken yaklaşan bir siyasal değişimi öngördüler. Bunun üzerine varlıklarını mücevherlere dönüştürerek şehirden ayrıldılar. Marco Polo'nun Gezileri'ne göre, Asya'nın geniş bir bölümünü katettiler. Yolculuk sırasında Moğol hükümdarı ve Yuan Hanedanı'nın kurucusu Kubilay Han ile görüştüler.
Marco Polo'nun 15 yaşına kadarki çocukluğu hakkında neredeyse hiçbir bilgi bulunmamaktadır. Çocukluğunun en azından bir bölümünü Venedik'te geçirdiği düşünülmektedir. Bu dönemde annesi öldü ve Marco, teyzesi ile amcasının yanında büyüdü. İyi bir eğitim aldığı kabul edilir. Döviz işlemleri, değer biçme ve kargo gemilerinin idaresi gibi ticaretle ilgili konularda bilgi edindi. Latinceyi ise çok az öğrenmiş ya da hiç öğrenmemiştir. Babası daha sonra Floradise Trevisan ile evlendi.

Giovanni da Pian del Carpine gibi daha az tanınan bazı Avrupalı kâşifler de Çin'e seyahat ettiler. Ancak Marco Polo'nun kitabı, bu yolculukların ilk kez geniş kitleler tarafından tanınmasını sağladı. Eser, Doğu dünyasına dair bilgilerin Avrupa'da yayılmasında belirleyici oldu. Kristof Kolomb, Polo'nun Uzak Doğu anlatımlarından derinden etkilendi. Bu toprakları bizzat görme isteği de büyük ölçüde bu anlatılardan kaynaklandı. Polo'nun kitabının, el yazısı notlar içeren bir nüshası Kolomb'un kişisel eşyaları arasında bulunuyordu.

Coğrafi keşifler listesi

Marksist iktisat veya Marksist iktisat okulu, politik iktisadi düşüncenin heterodoks bir okuludur. Temelleri Karl Marx'ın ekonomi politik eleştirisine kadar uzanmaktadır. Bununla birlikte, ekonomi politik eleştirmenlerinin aksine, Marksist iktisatçılar ekonomi kavramını ilk bakışta kabul etme eğilimindedir. Marksist ekonomi birkaç farklı teoriden oluşur ve bazen birbirlerine karşıt olan birden fazla düşünce okulunu içerir; birçok durumda Marksist analiz diğer ekonomik yaklaşımları tamamlamak veya desteklemek için kullanılır. Ekonomik olarak Marksist olmak için siyasi olarak Marksist olmak gerekmediğinden, iki sıfat eşanlamlı olmaktan ziyade kullanımda bir arada bulunur: Anlamsal bir alanı paylaşırken, aynı zamanda hem yananlamsal hem de düzanlamsal farklılıklara izin verir.
Marksist iktisat, kapitalizmdeki krizin analizi, artı ürünün ve artı değerin çeşitli ekonomik sistemlerdeki rolü ve dağılımı, ekonomik değerin doğası ve kökeni, sınıf ve sınıf mücadelesinin ekonomik ve siyasi süreçler üzerindeki etkisi ve ekonomik evrim süreci ile çeşitli şekillerde ilgilenir.
Marksist iktisat -özellikle akademide- siyasi bir ideoloji olarak Marksizm'den ve Marksist düşüncenin normatif yönlerinden ayrılır: bu, Marx'ın iktisat ve ekonomik kalkınmayı anlamaya yönelik özgün yaklaşımının, kendi devrimci sosyalizm savunusundan entelektüel olarak bağımsız olduğu görüşünü yansıtır. Marksist iktisatçılar tamamen Marx'ın ve diğer yaygın olarak bilinen Marksistlerin eserlerine dayanmazlar, ancak bir dizi Marksist ve Marksist olmayan kaynaktan yararlanırlar.
Heterodoks bir ekol olarak kabul edilen Marksist ekol, tutarsızlık, başarısız öngörüler ve 20. yüzyılda sözde komünist ülkelerin ekonomik planlamalarının incelenmesi ile ilgili iddialarla eleştirilmiştir. George Stigler ve Robert Solow gibi iktisatçılara göre, Marksist iktisat modern iktisatla ilgili değildir, "neredeyse hiçbir etkisi yoktur" ve sadece "modern iktisatçıların küçük bir azınlığını temsil etmektedir". Bununla birlikte, Marx okulunun bazı fikirleri küresel ekonominin ana akım anlayışına katkıda bulunmuştur. Marksist iktisatta geliştirilen bazı kavramlar, özellikle de sermaye birikimi ve iş döngüsüyle ilgili olanlar, kapitalist sistemlerde kullanılmak üzere uyarlanmıştır; Joseph Schumpeter'in yaratıcı yıkım kavramı buna bir örnektir.
Marx'ın ekonomi politiğin eleştirisine dair Das Kapital (Kapital: Ekonomi Politiğin Eleştirisi) üç ciltten oluşmaktaydı ve bunlardan sadece ilk cildi Marx hayattayken (1867) yayımlandı; diğerleri ise Friedrich Engels tarafından Marx'ın notlarından yararlanılarak yayımlandı. Marx'ın erken dönem çalışmalarından biri olan Ekonomi Politiğin Eleştirisi büyük ölçüde Das Kapital'e, özellikle de 1. cildin başına dahil edilmiştir. Marx'ın Das Kapital'i yazmaya hazırlanırken aldığı notlar 1939 yılında Grundrisse adıyla yayımlanmıştır.

Marx'ın ekonomi politik eleştirisi, kendi döneminin en tanınmış ekonomistleri olan İngiliz ahlak filozofu ve ekonomist Adam Smith ile David Ricardo'nun çalışmalarını çıkış noktası olarak almıştır.
Ulusların Zenginliği adlı eserinde Smith, piyasa ekonomisinin en önemli özelliğinin üretken yeteneklerde hızlı bir büyümeye izin vermesi olduğunu savunmuştur. Smith, büyüyen bir piyasanın daha büyük bir "işbölümünü" (yani işletmelerin ve/veya işçilerin uzmanlaşmasını) teşvik ettiğini ve bunun da daha fazla üretkenliğe yol açtığını iddia etmiştir. Smith genel olarak işçiler hakkında çok az şey söylemiş olsa da, artan iş bölümünün bir noktada, iş bölümü genişledikçe işleri gittikçe daralanlara zarar verebileceğini belirtmiştir. Smith, laissez-faire ekonomisinin zaman içinde doğal olarak kendini düzelteceğini savunmuştur.
Marx, Smith'i takip ederek kapitalizmin en önemli faydalı ekonomik sonucunun üretkenlik becerilerindeki hızlı büyüme olduğunu iddia etmiştir. Marx, kapitalizm daha üretken hale geldikçe emekçilerin zarar görebileceği fikrini de büyük ölçüde genişletmiştir. Ayrıca Marx, Artı Değer Teorileri'nde şunları belirtmiştir: "Adam Smith'in artı-değer ve dolayısıyla sermaye analizinde Fizyokratların ötesine geçerek büyük bir ilerleme kaydettiğini görüyoruz. Onlara göre, artı-değeri yaratan yalnızca belirli bir tür somut emektir -tarımsal emek-... Ama Adam Smith'e göre, değeri yaratan, genel toplumsal emektir - hangi kullanım değerlerinde kendini gösterirse göstersin - sadece gerekli emek miktarıdır. Artı-değer, ister kâr, ister rant ya da ikincil bir biçim olan faiz biçimini alsın, emeğin maddi koşullarının sahipleri tarafından canlı emekle değişiminde el konulan bu emeğin bir parçasından başka bir şey değildir."
Malthus'un Nüfus İlkesi Üzerine Bir Deneme kitabında nüfus artışının işçiler için geçimlik düzeyde ücretlerin temel nedeni olduğunu iddia etmesi, Marx'ı alternatif bir ücret belirleme teorisi geliştirmeye teşvik etmiştir. Malthus nüfus artışına dair tarihsel bir teori sunarken, Marx kapitalizmdeki göreli nüfus fazlasının ücretleri nasıl geçimlik seviyelere itme eğiliminde olduğuna dair bir teori sunmuştur. Marx bu göreli nüfus fazlasının biyolojik nedenlerden değil (Malthus'ta olduğu gibi) ekonomik nedenlerden kaynaklandığını düşünüyordu. Bu ekonomik temelli artı nüfus teorisi genellikle Marx'ın yedek emek ordusu teorisi olarak adlandırılır.
Ricardo, kapitalizm içinde bir bölüşüm teorisi geliştirmiştir - yani, toplumun çıktısının toplum içindeki sınıflara nasıl dağıtıldığına dair bir teori. Bu teorinin en olgun versiyonu, Ekonomi Politiğin ve Vergilendirmenin İlkeleri'nde (1817), üretilen herhangi bir nesnenin değerinin nesnede somutlaşan emeğe eşit olduğu bir emek değer teorisine dayanıyordu ve Smith de bir emek değer teorisi sunmuştu, ancak bu sadece eksik bir şekilde gerçekleştirilmişti. Ricardo'nun ekonomi teorisinde dikkat çeken bir diğer nokta da kârın toplumun üretiminden bir kesinti olduğu ve ücretlerle kârın ters orantılı olduğudur: kârdaki artış ücretlerdeki düşüş pahasına gerçekleşir. Marx, Kapital'de bulunan resmi ekonomik analizin çoğunu Ricardo'nun ekonomi teorisi üzerine inşa etmiştir.
Marx ayrıca, toplumun üretim gücünün tam olarak gerçekleşmesini engelleyen temel faktörler olarak gördüğü "burjuva ekonomisinin" iki özelliğini eleştirmiştir: üretim araçlarının mülkiyeti ve ekonominin "karışıklıklara" ve fazlalığa yol açan sözde irrasyonel işleyişi.

Toplum, tüm üretim araçlarına el koyarak ve bunları planlı bir şekilde kullanarak, kendisini ve tüm üyelerini, kendilerinin ürettiği ancak karşı konulmaz bir yabancı güç olarak karşılarına çıkan bu üretim araçları tarafından tutuldukları esaretten kurtardığında.

Bazılarına göre Marx, bir metanın değerinin ona harcanan toplumsal olarak gerekli emek zamanı olduğunu savunan bir emek değer teorisi kullanmıştır. Bu modelde, kapitalistler işçilere ürettikleri metaların tam değerini ödemezler; bunun yerine, işçiye yalnızca gerekli emeğin karşılığını verirler (işçinin ücreti, yalnızca şu anda çalışmasını ve gelecekte ailesini bir grup olarak sürdürmek için gerekli geçim araçlarını kapsar). Bu gerekli emek zorunlu olarak tam iş gününün sadece bir kısmıdır - geri kalanı, artı-emek, kapitalist tarafından kâr olarak cebe indirilecektir.
Marx, bir işçinin ürettiği değer ile aldığı ücret arasındaki farkın, artı değer olarak bilinen bir tür ödenmemiş emek olduğunu teorize etmiştir. Dahası, Marx piyasaların toplumsal ilişkileri ve üretim süreçlerini gizleme eğiliminde olduğunu savunur; buna meta fetişizmi adını verir. İnsanlar metaların son derece farkında ve genellikle temsil ettikleri ilişkiler ve emek hakkında düşünmüyorlar.
Marx'ın analizi ekonomik krizin dikkate alınmasına yol açar. Robert Heilbroner, Dünyevi Filozoflar adlı eserinde, "Kriz eğilimi -biz buna iş çevrimleri diyoruz- Marx'ın zamanındaki başka hiçbir iktisatçı tarafından kapitalizmin doğasında var olan bir özellik olarak kabul edilmedi," diyor ve ekliyor: "Her ne kadar gelecekteki olaylar Marx'ın birbirini izleyen patlama ve çöküşlere ilişkin öngörüsünü kesinlikle doğrulamış olsa da." Marx'ın ekonomik döngüler teorisi Richard Goodwin tarafından Kapital'in I. cildinin yüzüncü yılında yayınlanan "Bir Büyüme Döngüsü" (1967) adlı makalede resmîleştirilmiştir.
Marx, üretim araçlarının mülkiyeti ile üretimin "toplumsal eylemi" arasındaki burjuva çelişkisini çözmek için üretim araçlarının toplumsallaştırılmasını önermiştir. Kapitalist ekonominin "rahatsızlıklarını" ortadan kaldırmak için Marx, "bireysel tercihlerin toplamı" tarafından yönlendirilen "kaotik" piyasa güçlerinin yerini alacak olan ekonominin "rasyonel yönetimini" önerdi.

Eğer toplumun kapitalist değil de komünist olduğunu düşünürsek, o zaman sorun, toplumun, örneğin demiryolu inşaatı gibi, herhangi bir üretim ya da geçim aracı sağlamayan ve uzun bir süre, bir yıl ya da daha uzun bir süre boyunca herhangi bir yararlı etki yaratmayan, toplam yıllık üretimden emek, üretim aracı ve geçim aracı çeken iş kollarına, zarar görmeden ne kadar emek, üretim aracı ve geçim aracı yatırabileceğini önceden hesaplama ihtiyacına gelir.

Marx, Georg Wilhelm Friedrich Hegel'in çalışmalarından uyarladığı bir yöntem olan diyalektiği kullanmıştır. Diyalektik ilişki ve değişime odaklanır ve evreni her biri özünde sabit ve değişmez özelliklere sahip ayrı nesnelerden oluşmuş gibi görmekten kaçınmaya çalışır. Diyalektiğin bir bileşeni de soyutlamadır; organik bir bütün olarak düşünülen farklılaşmamış bir veri yığınından ya da sistemden, üzerinde düşünülecek ya da atıfta bulunulacak kısımlar soyutlanır. Biri nesneleri soyutlayabilir, ama aynı zamanda -ve daha tipik olarak- ilişkileri ve değişim süreçlerini de soyutlayabilir. Bir soyutlama geniş veya dar olabilir, genel veya özele odaklanabilir ve çeşitli bakış açılarından yapılabilir. Örneğin, bir satış alıcının veya satıcının bakış açısından soyutlanabilir ve belirli bir satış veya genel olarak satışlar soyutlanabilir. Bir diğer bileşen ise kategorilerin diyalektik olarak çıkarılmasıdır. Marx, Hegel'in formlar olan kategoriler kavramını ekonomi için kullanır: Meta biçimi, para biçimi, sermaye biçimi. burjuva iktisatçı

Merkantilizm, bir ekonominin ihracatını en üst düzeye çıkarmak ve ithalatını en aza indirmek için tasarlanmış milliyetçi bir ekonomi politikasıdır. Başka bir deyişle, ülke içindeki kaynak birikimini en üst düzeye çıkarmayı ve bu kaynakları tek taraflı ticaret için kullanmayı amaçlamaktadır.
Merkantilizm 16. yüzyılda Batı Avrupa'da başlamış ekonomik bir teoridir. Türkçeye yaklaşık olarak "Ticaretçilik" olarak çevrilmesi mümkündür. Merkantilizm güçlü bir ekonomi için ihracatı en üst düzeye çıkarmak ve ithalatı en aza indirmek üzere tasarlanmış bir ekonomik politikadır.

Merkantilizme göre bir milletin refahı anaparanın miktarına bağlıdır ve küresel ticaret hacmi değişmez. Ekonomik servet veya anapara devletin elinde tuttuğu, altın, gümüş miktarı veya ticari değer ile temsil edilir. Merkantilizme göre, yönetim ekonomide korumacı bir rol oynamalı, dış satımı desteklemeli ve dış alımı sınırlandırmalıdır. Bu düşünce biçimi Dünya'ya ticari bir bakış açışıyla yaklaşmaktadır. Toprağa dayalı güç ve mülkiyet anlayışı reddedilir. Merkantilizmin temsil ettiği sınıf olan Burjuvazi'nin toprakla duygusal bir bağı yoktur. Toprak onun için sadece yatırım araçlarından birisidir. Gücün parada ve sermaye birikiminde olduğu savunulur. Günümüzde geçerli olarak Dünya'da uygulanan Kapitalizm'e giden süreci başlatmıştır. Sanayi Devriminin gerçekleşmesi ve ticaret yapan Burjuva sınıfının ortaya çıkışıyla birlikte sermaye birikimi meydana gelmiş ve bu duruma uygun olarak Merkantilizm (Ticaretçilik) adı verilen bir politik yaklaşım doğmuştur. Merkantilizm 16. yüzyılda Batı Avrupa'da başlamış ekonomik bir teoridir. Merkantilizme göre, yönetim ekonomide korumacı bir rol oynamalıdır. Merkantilizm ayrıca Himayecilik (Korumacılık) politikasını savunur, yani devlet tarafından yerli üretimi korunur. Yerli üretimi korumak için devlet yabancı ürünleri gerekirse bütünüyle yasaklar ya da gümrük vergilerini artırır. Merkantilistler bir ülkenin nüfusunun artmasından yanadır. Kalabalık nüfus, işgücünü artırarak maliyetleri düşürecek bu da ihracatta avantaj sağlayacaktır. Nüfus artışı teşvik edilmiş, herkese çalışma zorunluluğu getirilmiş hatta çocukların emeğinden yararlanılmış, köle ticareti gibi yollara başvurulmuştur. Düşük ücret politikası olgusu savunulmuştur.
Merkantilizmin en önemli iddiaları şu şekildedir:
1. Devletlerin, şirketlerin ve bireylerin ekonomik gücü biriktirdikleri değerli madenler ile ölçülür. Merkantilizme göre bir ulusun refahı anaparanın miktarına bağlıdır. Ekonomik servet veya anapara devletin elinde tuttuğu, altın, gümüş miktarı veya ticari değer ile temsil edilir. Ticaretin gelişmesi sürümdeki para miktarının artmasını gerektirir. Bu olgu bütün merkantilistlerce kabul edilir. Ama bunun için sadece altın ve gümüş bolluğu yeterli değildir. Para saf olma özelliğini korumalıdır. Maden ayarı konusunda, paranın bozulmuş haline karşı bozulmamış hali tercih edilir.
O dönem için paralar zaten değerli madenlerden basılmaktadır. Değerli madenler hem işletmeler hem bireyler hem de devletler için gücün temel ölçütüdür. Coğrafi keşiflerle birlikte Avrupa Devletleri değerli madenlere ulaşabilmek için sömürgecilik hareketlerine daha fazla önem vermiştir. Böylece sömürge ülkelerden Avrupa'ya altın, gümüş ve elmas gibi değerli madenler taşınmıştır. Ancak buralarda kurulan koloniler bir süre sonra elde edilen zenginliği göndermek yerine kendi ellerinde kalmasını istemişler ve bağımsızlıklarını ilan ederek kendi devletlerini kurmuşlardır ve bunun için gerektiğinde silahlı mücadeleler yaparak ve isyan ederek Avrupa ile sömürgeci bağlarını koparmışlardır. Ayrıca ABD ve Kanada bölgesinde yaşanan “Altına Hücum” hareketi bu altın arayışının en ilginç örneklerinden birisidir.
2. Devletler ithalat hiç yapmamalı (sıfır ithalat) ama olabildiğince çok ihracat yapmalıdır. Böylece hazinede altın (o dönem için para) birikmeye devam edecektir. Mal satıldığında yurtdışına ürün çıkacak ama içeriye para girecektir. Bu nedenle Merkantilistler ihracatı teşvik etmektedirler. İthalatta ise tersi olacaktır. Bu nedenle Merkantilistler ülke içinde değerli maden biriktirilmesini ama dışarıya asla çıkartılmamasını savunan bir görüşe sahiptirler.
O dönemde bile bu iddiaya şiddetle karşı çıkılmıştır. Her şeyden önce her ürün her ülkede doğal olarak bulunmaz. Bazı şeyler alınmak zorundadır. Üstelik bu anlayışı her ülke benimsediği takdirde kimse birbirinden bir şey almayacak dış ticaret durma noktasına gelecektir. Gerçekten de bu görüşün mutlak olarak işlemeyeceği daha sonraları anlaşılmıştır. Fakat sağladığı sermaye birikimi ve mantığı Kapitalizmin bugünkü biçiminin ilk örneklerinin netleşerek ortaya çıkmasını sağlamıştır.
(Günümüzde bu anlayış ihracatın ithalattan belirli bir oranda fazla olmasının doğru olduğu şeklinde düzeltilmiştir.)
3. Protestan Ahlakı da o dönem içerisinde (1600-1800'lü yıllar) Merkantilizmi desteklemiştir. “Biriktir ama harcama” şeklinde özetlenebilecek bir görüş Tanrı'nın emri olarak kabul edilmiş ve Protestanlar tarafından uyulmuştur. Lüks tüketim dinen yasak sayılmıştır.
Protestanlık, Hristiyanlığın en büyük üç ana mezhebinden biridir (ilk ikisi Ortodoks Mezhebi ve Katolik Mezhebi). Protestanlık 16. yüzyılda Martin Luther ve Jean Calvin'in öncülüğünde Katolik Kilisesine ve Papa'nın otoritesine karşı girişilen Reform hareketinin sonucunda doğmuştur. Luther ilk kez İncil'i kutsal sayılan Latinceden başka bir dile (Almancaya) tercüme etmiş ve herkesin anlamasına olanak sağlayan yolu açmıştır. Papazlara ihtiyaç duymaksızın İncil'i okuyabildikleri için dini farklı biçimde yorumlamışlardır. Protestanlık diğer Hristiyan mezheplerinden bazı ayrımlar gösterir. Örnek vermek gerekirse Katolik ve Ortodokslar gibi ruhanî başkanları yoktur. Katoliklerin tersine Protestan rahipler evlenebilirler.

Merkantilizm, Orta Çağ'ın sonları ile sanayi devrimi arasında kalan dönemde ortaya çıkmıştır (1500-1800). Avrupa'ya özgüdür, orada doğmuş ve gelişmiştir. Döneme damgasını vuran iktisadi faaliyet türü “ticaret”tir.
Ticaretteki artış geçimlik tarımı yıktı ve piyasaya yönelik üretim yapmasına yol açtı. Sanayi üretim alanında ise; ev-sanayi şeklinde başlayan sanayi kapitalizmin ilk biçimi ortaya çıktı (puttin out ya da verlay sistemi). Bu sistemde sermaye sahibi hammaddeyi evlerinde çalışmak isteyenlere veriyor. Daha sonra bu tip üreticiler bir üretim merkezinde toplanarak üretim gerçekleşiyor. Bu dönemin kapitalist sınıfını sanayiciler, büyük tüccarlar ve bankacılar oluşturmaktadır.
Bu dönem bir keşifler çağıdır. Bulunan yeni ülkelerden Avrupa’ya değerli madenler getirilmiştir. Gelen değerli madenler Avrupa’da fiyatların hızla artmasına yol açmıştır. Bu çağ içerisinde denizcilikte de ilerlemeler ortaya çıkmıştır. Bunların yanı sıra bütün dünyada ticari faaliyetlerle yayılma gösteren Avrupa, sömürgecilik yapmıştır ve bu da sermaye birikiminin önemli bir yolu olmuştur. Bu arada İngiltere yönündeki şiddetli talep nedeniyle, büyük toprak sahiplerinin kapattıkları kamu arazileri vardır. Buna ‘çitleme hareketi' denir. Topraklar büyük ölçüde koyun beslemeye yönelik tahsis edilmiştir. İlk sermaye birikiminin yolları bunlardır.
Dünya ölçeğinde ticaret, değişik ülke tacirlerinin çıkarlarını çatışır hale getirmiş, güçlü devletlerin tüccarları diğerlerine karşı korunmuş ve böylece dış ticarette tekelci zihniyet oluşmuştur. Bu sayede güçlü devletler oluşmuştur.
Ticari faaliyette gelişmeler yaşanırken ticari faaliyete yönelik dini tavırda değişmeler olmuştur. Calvin bir eylemi değerlendirmede niyeti kıstas alarak faizi ve ticareti meşru kabul etmiştir. Yeter ki günahkâr hayatına sürükleyecek aşırı kazançlar peşinde koşulmasın. Kalvencilik ticareti yalnızca hoş görmekle yetinmemiş, ayrıca ticaret etkinliğini yüceltmiş ve ermişliğin bir işareti saymıştır. Zenginlik peşinde koşmak en yüce amaç durumuna getirilmiştir. Değerli madenleri ülkede tutmak ve bu madenlerin dışarıya çıkmasını engellemek merkantilizmin ana amacı olmuştur. Bunun 2 yolu vardır:

Dış Ticaret
Sömürgecilik (Kolonizasyon)
Merkantilizmin diğer bazı özellikleri de şunlardır:

Üretimde imalat kesiminin üstünlüğünün kabulü
Himayecilik (korumacılık)
Milli Ekonomik Birlik; Mutlak Merkeziyetçi Milli Devlet Öğretisi
Zenginlik peşinde koşmak en yüce amaç durumuna getirilince, devletin görevleri de bu çerçevede belirlenmiştir. Bunun için zenginliğin gelişmesinin koşullarını araştırmak gerekmiştir.

Tüccarların teşvik edilmesi, insan ve para bolluğu, sanayinin ve ihracatın gelişmesi, devletin koruyucu rolü... Bu düşüncelerin bir kısmı düşünürler bir kısmı da tüccarlar tarafından ortaya konuyor. Altın ve gümüşü ülkeye ne kadar çok sokarsanız ülke o kadar zengin olur. Para ne kadar bol olursa faiz oranları o kadar düşük olur ve yatırımcı için finansman kaynağı olur.

Merkantilistler bir ülkenin nüfusunun artmasından yanadır. İnsan bolluğu rahatça emek bulmayı sağlamakta ve düşük ücrete yol açmakta ayrıca büyük ordulara sahip olmayı sağladığı için önemlidir. Kalabalık nüfus, işgücünü artırarak maliyetleri düşürecek bu da ihracatta avantaj sağlayacaktır.
Merkantilizmin nüfus üzerine teorilerine bakarsak;

Nüfus artışı teşvik edilmiş
Çalışma zorunluluğu getirilmiş
Çocuk emeğinden yararlanılmış
Köle ticareti gibi yollara başvurulmuş
Emekçileri çalışkan kılacak yollar düşünülmüştür.
Merkantilist düşünce düşük ücret politikası olgusuna dayanır. Emek arzının ücret esnekliği negatiftir. Ücretlerin yükselmesinin emek arzını daraltacağı, düşük ücretlerin ise halkı çalışmak zorunda bırakacağı düşünülmüştür. Bu nedenle ücretlerin yükselmemesi için bir yandan nüfusun fazla olması istenirken diğer yandan erzak fiyatlarının bolluk yıllarında bile yüksek olması istenmiştir.
Merkantilist düşünceye göre;

Istırap çekmek tedavi edicidir.
Fırsat verilirse emekçi tembel olur.
Yüksek ücretler ayyaşlık ve cinsel zevklere düşkünlük gibi durumlara yol açar.
Ücretlerin asgari düzeyin üzerine çıkması ahlaki bozulmalara yol açar.
Yoksulluk emekçiyi çalışkan kılar ve daha iyi yaşamasını sağlar.
Mandeville; yoksul çocukların maliyetine kamunun katlandığı okulla

Merkez bankası (rezerv bankası, para otoritesi), bir ülkenin ya da ülkeler grubunun para politikasından sorumlu kurumdur. Merkez bankasının temel amacı para biriminin ve para arzının istikrarının sürdürülmesidir. Fakat merkez bankalarının bunun dışında bankacılık sektörünün son kredi mercii olmak, faiz haddinin kontrolü gibi görevleri de vardır. Bunun yanında merkez bankasının, bankalar ve diğer finansal kurumları, tedbirsizlik ve dolandırıcılığa karşı denetlemek gibi yetkileri de olabilir.
Günümüzde birçok gelişmiş ülkenin, siyasi müdahaleleri engelleyen yasalarla çalışan, bağımsız merkez bankaları bulunmaktadır. Federal Reserve (FED), Avrupa Merkez Bankası, İngiltere Bankası, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası, Şili Merkez Bankası, Avustralya Rezerv Bankası, Hindistan Rezerv Bankası, Kanada Bankası, Kolombiya Cumhuriyeti Bankası, Norveç Merkez Bankası ve günümüz bağımsız merkez bankası örnekleridir. Bazı merkez bankalarının sahibi kamu iken, bazıları teoride, özel mülkiyettedir. Pratikte kamu mülkiyeti ve özel mülkiyet arasındaki fark çok küçüktür çünkü ikinci durumda bankanın elde ettiği kârın tamamına yakını hükûmete vergi olarak ödenmektedir.

Merkez bankasının işlevleri (bu işlevlerin tümü tüm merkez bankaları için geçerli değildir) şunlardır:

Para politikasının uygulanması,
ülkenin toplam para arzının kontrolü,
hükûmetin ve bankaların bankası (son kredi mercii) olma,
ülkenin döviz ve altın rezervlerini yönetme,
bankacılık sektörünün düzenlenmesi ve denetlenmesi,
resmî faiz oranını -enflasyon ve ülkenin döviz kurunu yönetmek amacıyla- belirlemek ve bu oranın çeşitli politika mekanizmaları aracılığıyla piyasada etkili olmasını temin etmek.
Merkez bankasının amaçları (bu işlevlerin tümü tüm merkez bankaları için geçerli değildir, amaçlardan bazıları birbirleriyle çelişkili olabilir) şunlardır:

Fiyat istikrarının sağlanması,
Döviz piyasasında istikrar sağlanması,
Para piyasasında istikrar sağlanması,
Büyüme,
Tam istihdamın sağlanması

Merkez bankaları, ülkenin seçilen para politikasını uygular. Bu temel olarak ülkenin ne tür bir para birimi olacağını içerir. Kâğıt (itibari) para, banknot (altına dayalı para - IMF üyesi ülkelerde izin verilmez), para kurulu ya da para birliği. Bir ülkenin kendi ulusal para birimi olduğunda, bu hâlde kâğıdın, belirli şartlar altında "para"ya dönüştürüleceği taahhüdünü de içerir. Bu taahhüt, eskiden, parayı sabit bir miktardaki değerli metallerle değiştirme taahhüdüydü. Çoğu para biriminin kâğıt (itibari) para olduğu günümüzde; "ödeme taahhüdü", aynı para birimi toplamının ödenmesi taahhüdünden başka bir şey içermiyor.
Birçok merkez bankası varlık (döviz, altın ve diğer finansal varlıklar) ve yükümlülüklere sahip olmaları yönüyle bankadır. Bir merkez bankasının birincil yükümlülükleri, dolaşımdaki paradır ve bu yükümlülükler, bankanın varlıklarına dayanır. Fakat, ender görülen bir şekilde, FED gibi kâğıt (fiyat) para konusunda yetkili olan merkez bankaları yükümlülüklerini desteklemek için teorik olarak sınırsız miktarda para yaratabilir.
Birçok ülkede merkez bankası, bir "para kurulu" kullanmak yoluyla bir başka ülkenin para birimini doğrudan (para birliği) ya da dolaylı olarak kullanabilir. İkinci durumda yerel para birimi merkez bankasının dövizlerine doğrudan, sabit bir oranda dayandırılır. Bu mekanizma Hong Kong ve Estonya'da ciddî bir biçimde kullanılmaktadır.
Kâğıt (itibari) para kullanılan ülkelerde para politikası, faiz oranı hedeflerine ulaşmak ve para otoritesince üstlenilen diğer aktif işlemler gerçekleştirmek için kullanılabilir.

Merkez Bankası bağımsızlığı ile, merkez bankasının para politikası ile ilgili kararların alınmasında ve uygulamasında doğrudan politik baskılardan uzak hareket edebilme yeteneği kastedilmektedir. Son yıllarda birçok ülkede merkez bankalarının bağımsızlığı büyük ilgi odağı haline gelmiştir ve siyasi iktidarlardan bağımsız, özerk bir merkez bankacılığı anlayışı giderek yaygınlaşmaktadır. Bağımsızlık kavramı, para ve banka sisteminin işleyiş ve denetiminde ortaya çıkan ve sürekli artış gösteren karmaşık problemlere çözüm olarak ortaya çıkmış; her ülkenin sosyal, politik, ekonomik ve kurumsal özelliklerine göre zamanla uygulanış aşamasında farklılık göstermiştir.
Literatürde merkez bankasının bağımsızlığı; siyasi iktidardan bağımsızlık, başka bir deyişle, hükûmetin merkez bankası üzerinde etkinliğinin kalmaması olarak yorumlanmaktadır. Merkez bankasının bağımsızlığından söz edilebilmesi için, merkez bankasının paranın istikrarını sağlama görevini yerine getirirken siyasi otoriteden direktif almaması gerekmektedir. Bir başka deyişle, merkez bankasının bağımsızlığının birincil koşulu para politikasına ilişkin temel kriterleri belirleme ve uygulamada serbestlik içinde olmasıdır. Ancak bu bağımsızlık, merkez bankasının hükûmetin ekonomi politikalarına uygun para politikalarını belirleyip uygulamaları anlamındadır. Diğer bir deyişle, merkez bankasının bağımsızlığından ziyade, özerkliğinden bahsetmek yerinde olacaktır.
Bağımsızlığın önemli olmasının nedeni bağımsız merkez bankalarının oluşturacağı enflasyon karşıtı para politikasının her zaman siyasetçilerin kendi çıkarlarına uymayacak olmasıdır. Örneğin hükûmetin merkez bankasını kontrol ettiği bir durumda politikacılar seçim öncesinde oy toplamak adına kısa süreli ekonomik getiri için uzun vadede ekonomi için zararlı sonuçları olacak eylemlere başvurabilmektedir. Enflasyon oranı ve merkez bankası bağımsızlığı arasında yüksek bağlantı tespit edilmiştir. Bağımsız merkez bankasına sahip olmayan devletlerdeki yüksek enflasyon oranı, politikacılara olanak verildiği takdirde olması gerekenden çok daha fazla para basmaya yatkın olmalarıdır.

Avrupa'da 17. yüzyıl başlarında paranın çoğu mal-para (özellikle altın ya da gümüş) idi. Fakat en azından 500 yıldır madene dayalı paralar (banknot) hem Avrupa'da hem de Asya'da kullanılıyor ve kabul görüyordu. Orta Çağ Avrupa Tapınak Şövalyeleri belki de bir merkez bankasının en iyi bilinen erken prototipini oluşturdular. Taahhütleri geniş ölçüde kabul ediliyordu ve üstlendikleri birçok faaliyet, günümüz çağdaş bankacılık sistemine önderlik etti. Yaklaşık olarak aynı zamanlarda Çin, Moğol Hakanı Kubilay Han sayesinde kâğıt parayı tanımıştır.
Dünyanın en eski merkez bankası, Hollandalı bir iş insanının yardımıyla 1668 yılında İsveç'te kurulan İsveç Ulusal Bankası (Riksbanken)'dır. Bunu, İngiliz hükûmetinin savaş için yardım ödemesi yapmasını istemesi üzerine İskoç iş insanı Willieam Peterson tarafından 1694'te Londra'da kurulan İngiltere Bankası izlemiştir. Bulgar Ulusal Bankası 25 Ocak 1879'da kurulmuştur. FED ise Glass-Owen Bill'in kongreden geçmesi ve Başkan Woodrow Wilson'ın 23 Aralık 1913 tarihindeki onayıyla kurulmuştur.
Çin Halk Bankası, merkez bankası işlevini 1979 yılında, ülkenin piyasa ekonomisine girişiyle almış ve 1989 yılında bu işlevi, en azından ihracat bakımından genellikle kapitalist bir yaklaşımda olması dolayısıyla bu işlevi artmıştır. 2000 yılında Çin Halk Bankası tüm yönleriyle çağdaş bir merkez bankasıydı ve kısmen Avrupa Merkez Bankası'na karşılık ortaya çıkmıştı.

Bir merkez bankasını adlandırmak için standart bir terminoloji yoktur. Fakat çoğu ülkede merkez bankaları ülke adıyla, "[Ülke] Bankası" olarak adlandırılır. Örneğin; İngiltere Bankası, Kanada Bankası, Japonya Bankası.
Kimi merkez bankaları "Ulusal Banka" olarak adlandırılır. Örneğin; İsviçre Ulusal Bankası, Ukrayna Ulusal Bankası, Moldova Ulusal Bankası.
Birçok ülkede ulusal sözcüğünü ticaret unvanına ekleyen özel bankalar olabilir. Birçok ülkenin kamu mülkiyetinde olup ya da diğer yarı kamu mülkiyetinde olup da, ithalat ve ihracatı finanse etmek gibi tamamen farklı işlevleri olan kurumları vardır.
Diğer adlandırmalarda "Merkez" sözcüğü banka adına eklenir. Örneğin; Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası, Avrupa Merkez Bankası, Rusya Merkez Bankası, Mısır Merkez Bankası.
Ayrıca "Rezerv" sözcüğü de kullanılmaktadır. Örneğin; Federal Rezerv (FED), Hindistan Rezerv Bankası, Avustralya Rezerv Bankası, Güney Afrika Rezerv Bankası.

Merkez bankaları listesi
Para politikası
Madenî para
İtibari para
Dijital para
Merkez bankası dijital para birimi

Metrik uzay, üzerinde bir uzaklık fonksiyonu tanımlanmış vektör uzayıdır. (X, d) metrik uzay, boş olmayan bir X cümlesi ve bir uzaklık fonksiyonu olup d'den oluşan bir ikilidir.
d(x,y); ∀ x, y ∈ X için tanımlanmış şu dört özelliğe sahip, tek değerli gerçel bir fonksiyondur:

  
    
      
        d
        (
        x
        ,
        y
        )
        ≥
        0
        
      
    
    {\displaystyle d(x,y)\geq 0\,}
  

  
    
      
        d
        (
        x
        ,
        y
        )
        =
        0
        
      
    
    {\displaystyle d(x,y)=0\,}
  
 ⟺ 
  
    
      
        x
        =
        y
        
      
    
    {\displaystyle x=y\,}
  

  
    
      
        d
        (
        x
        ,
        y
        )
        =
        d
        (
        y
        ,
        x
        )
        
      
    
    {\displaystyle d(x,y)=d(y,x)\,}
  

  
    
      
        d
        (
        x
        ,
        z
        )
        ≤
        d
        (
        x
        ,
        y
        )
        +
        d
        (
        y
        ,
        z
        )
      
    
    {\displaystyle d(x,z)\leq d(x,y)+d(y,z)}
  

Bu dört özelliğe sahip ise d'ye X üzerinde bir metrik denir.
Eğer d, X üzerinde bir metrik ise (X, d) ikilisine bir metrik uzay, d(x, y) reel sayısına da x ile y arasındaki uzaklık denir.
2. ve 4. şartlarına göre, 0 = d(x, x) ≤ d(x, y) + d(y, x) = 2d(x, y) olduğundan ∀ x, y ∈ X için d(x, y) ≥ 0'dır (d, negatif olmayan bir fonksiyondur).

Mezopotamya (Antik Yunanca: Μεσοποταμία Mesopotamia: iki ırmak arasındaki bölge, Süryanice: ܒܹܝܬܼ ܢܲܗܪ̈ܝܼܢ Beyt Nahrin: nehirler ülkesi, Arapça: بين النهرين Beynü'l-Nehreyn: iki nehir arası), Orta Doğu'da, Dicle ve Fırat nehirleri arasında kalan bölge. Mezopotamya günümüzde Irak, kuzeydoğu Suriye, Güneydoğu Anadolu Bölgesi Türkiye ve güneybatı İran topraklarından oluşmaktadır. Büyük bölümü bugünkü Irak'ın sınırları içinde kalan bölge, tarihte birçok medeniyetin beşiği olmuştur. Mezopotamya'da yer alan şehirler günümüzde sürekli gelişmektedir. Ticaret yolları üzerinde bulunan bölge aynı zamanda su kaynaklarına ve bereketli topraklara ve bol miktarda petrole sahiptir.
Mezopotamya, bazı kaynaklarda medeniyetlerin beşiği olarak adlandırılır. Verimli toprakları ve uygun iklim şartları nedeniyle çok eski zamanlardan beri yerleşmeye sahne olmuş ve birçok istilaya uğramıştır. Bilinen ilk okur-yazar toplulukların yaşadığı bölgede birçok medeniyet gelişmiştir. Mezopotamya Sümer, Babil, Asur, Akad, Kaldea ve Elam gibi en eski ve büyük medeniyetlerin doğduğu ve geliştiği yerdir.
Hiçbir zaman Mezopotamya olarak anılan belirli bir siyasi mevcudiyet olmadığı gibi sınırları belirli bir idari bölge de değildir. Basit anlamda Yunan tarihçileri bu bölgeyi anmak için bu ismi kullanmışlardır.

İki nehir arasındaki bölgeyi ifade eden "Mezopotamya" teriminin kökleri eski Yunanca kelimelere dayanmaktadır. 'Orta' anlamına gelen "mesos" ve 'nehir' anlamına gelen "potamos" kelimelerinden türetilmiştir. Bu isim muhtemelen daha eski bir Aramice terimden kaynaklanmış ve Akadca "birit narim" teriminden etkilenmiş olabilir. MÖ 250'lere tarihlenen Yunanca Septuagint, İbranice ve Aramice "Naharaim" terimini çevirmek için "Mezopotamya" terimini kullanmıştır. MS 2. yüzyılın sonlarında yazılan ancak Büyük İskender'in zamanındaki kaynaklara atıfta bulunan İskender'in Anabasis'inde, "Mezopotamya" kuzey Suriye'de Fırat'ın doğusundaki toprakları tanımlamak için kullanılmıştır.
Akad dilindeki biritum/birit narim terimi de benzer bir coğrafi kavrama karşılık geliyordu. Daha sonra, "Mezopotamya" terimi daha genel olarak Fırat ve Dicle arasındaki tüm topraklara uygulandı, böylece sadece Suriye'nin bazı kısımlarını değil, aynı zamanda neredeyse tüm Irak ve güneydoğu Türkiye'yi de içeriyordu. Fırat'ın batısındaki komşu bozkırlar ve Zagros Dağları'nın batı kısmı da genellikle büyük Mezopotamya bölgesinin bir parçası olarak kabul edilir.
Genellikle Kuzey veya Yukarı Mezopotamya ile Güney veya Aşağı Mezopotamya arasında bir ayrım daha yapılır. Yukarı Mezopotamya, "Cezire" olarak da bilinen bölge, Fırat ve Dicle nehirlerinin kaynaklarından Bağdat'a kadar olan bölgedir. Aşağı Mezopotamya, Bağdat'tan Basra Körfezi'ne kadar olan bölgedir ve Kuveyt ile batı İran'ın bazı bölgelerini içerir.
Modern akademik kullanımda, Mezopotamya terimi genellikle kronolojik bir çağrışıma da sahiptir. Genellikle Müslüman fetihlerine kadar olan bölgeyi belirtmek için kullanılır, bu tarihten sonra bölgeyi tanımlamak için Suriye, Cezire ve Irak gibi isimler kullanılır. Bu sonraki örtmecelerin 19. yüzyıldaki çeşitli Batı tecavüzlerinin ortasında bölgeye atfedilen Avrupamerkezci terimler olduğu iddia edilmiştir.

Mezopotamya Dicle ve Fırat nehirleri arasında yer alır. Bu isim geniş anlamda, Dicle ve Fırat nehirlerinin vadileri ile bu iki nehrin arasında kalan topraklar için kullanılmaktadır. Mezopotamya, güneyde Basra Körfezi, kuzeyde Güneydoğu Toros Dağları, doğuda Zagros Dağları, batıda Suriye Çölü ve Arabistan Çölü ile çevrilidir. Doğu Anadolu Bölgesi'ndeki karlı dağlardan doğan ve Güneydoğu Toroslardaki kar ve yağmur sularıyla kabaran Dicle ve Fırat, Bağdat yakınlarında birbirlerine çok yaklaşır ve Kurne'de birleşirler. Birleştikten sonra Şattülarap ismini alan nehir, Basra Körfezi'nden denize dökülür. Nehirlerin oluşturduğu dar toprak şeridinin iki yanı çöldür. Dicle ve Fırat'ın sürükleyip getirdiği topraklar Mezopotamya'nın güneyinin çok verimli olmasına sebebiyet vermiştir. Dümdüz uzanan ova, Mezopotamya'nın kuzeyinde oldukça bereketli ve daha ılıman iklimli bir yaylaya dönüşür.

Mezopotamya tarih boyunca farklı kavimlerin bir arada yaşadığı bir bölge olmuştur. Bölgeye uzun süre devam eden sürekli göçler, hem siyasi iktidarın belirli bir çizgi izlemesini engellemiş hem de kültürel ve teknolojik anlamda kent ve toplumların gelişimini körüklemiştir. Mezopotamya bölgesi dünyanın en tanınmış ve köklü medeniyetlerinden birkaçına ev sahipliği yapmıştır; Sümer, Elam, Akad, Babil, Asur ve Aram gibi. Bunların dışında daha birçok kavim Mezopotamya'da yaşamıştır. Verimli toprakları ve uygun iklim şartları nedeniyle çok eski zamanlardan beri yoğun göçe sahne olmuş Mezopotamya, birçok farklı kültür ve halkın karıştığı bir bölge olmuştur ve bu nedenle de medeni gelişime sahne olmuştur. Bilinen ilk okur yazar topluluklara ev sahipliği yapmış bölgede birçok medeniyet gelişmiştir ve bu sebeplerden Medeniyetler Beşiği olarak da anılmıştır. Hiçbir zaman Mezopotamya olarak anılan belirli bir siyasi mevcudiyet olmadığı gibi sınırları belirli bir bölge değildir.
Son buz devrinin sonlarına doğru, hâlâ hüküm süren buzul veya buzul arası iklim koşullarından kaçmak için insanlar topluluklar hâlinde güneye doğru göç etmişlerdir. Bu dönemlere dair Kuzey Irak'ta ve çevre bölgelerde çeşitli yerleşim alanları göze çarpar. Daha sonra iklimin tarım için uygun hâle gelmesiyle kuru tarım başladığı gibi yerleşim birimleri de oluşmaya başlamıştır.
Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde Çayönü (Diyarbakır, Türkiye) ve Göbekli Tepe (Şanlıurfa, Türkiye) gibi yerleşim yerleri Neolitik dönemde Mezopotamya'daki göze çarpan yerleşim bölgeleridir. Bunlara Kuzey Irak'taki Jarmo da eklenebilir. Bu yerleşimler dönemin kültürel ve teknolojik gelişimini anlamak için önemlidirler.
Tarım gelişimi ve köy yaşamının başlangıcından yazının ortaya çıkışına kadarki dönemin ünlü yerleşim bölgelerine örnek olarak Samarra, Tell Halaf ve Hasuna verilebilir. Bu dönemde her kent aynı zamanda ayrı bir kültürel tarz ortaya sunmaktaydı. Bu kentlerin ortak yönü konutların ortaya çıkışıdır. Yine de konutların mimari tarzı kentten kente değişiklik gösterir. MÖ 5500-MÖ 5000 dolaylarında Mezopotamya'da öne çıkan iki kültür kuzeyde Halaf Kültürü ve güneyde Ubaid (Obeyd) kültürleridir.

Bölgenin bir sonraki evresi Uruk dönemi (MÖ 4000-MÖ 3100) olarak anılabilir. Bu dönemde güneydeki kentler büyük oranda gelişmiştir. Bu gelişmeler sadece kültürel planda değil aynı zamanda teknolojik plandadır da. Uruk kenti, dönemi karakterize eden kent olarak, çok önemli bir konumdadır. Sulu tarımın geliştiği bu dönemde, madencilik ve teknoloji dallarında da ortaya çıkan gelişmeler kentlerin genel durumunu yükseltmiştir. Uruk kentinin ünlü Mezopotamya kahramanı Gılgamış'ın evi olduğu da söylencelerde yer alır. Bu dönemde ticaret büyük oranda gelişmiştir ve Mezopotamya'nın o dönemde bilinen sınırları içeresinde yoğun bir ticaret ağı oluşmuştur. Ayrıca Anadolu ile yapılan ticaret, Anadolu halklarının kültürünü de Mezopotamya'ya, sınırlı anlamda da olsa taşımıştır. Bu dönemin sonlarında yazı geliştirilmiş ve kayıt tutumu da başlamıştır. Bu dönemlerde ve daha sonra bir süre güneydeki gelişimlerin kuzeye geçmesi uzun zaman almıştır.

Mezopotamya'da yaşayan birçok farklı kavimden ilk öne çıkan ve daha sonraki medeni oluşumların temelini atan Sümerlerdir. Yazı, dil, tıp, astronomi, matematik; din, fal, büyü ve mitoloji gibi alanlarda ilk öne çıkan ve bilinen toplum Sümerlerdir. "Yaratılış" ve "Tufan"a ilk kez Sümerlerde rastlanır. Sümer döneminde Mezopotamya'da 18'i büyük; Kiş, Nippur, Zabalam, Umma, Lagaş, Eridu, Uruk ve Ur gibi yaklaşık 35 şehir ve kasaba vardı.
Lagaş'ta iktidara gelen Ur-Nanşe yaptırdığı inşaatlarla öne çıkmıştır. Urukagina da ilk yazılı reformları sayesinde tanınmıştır. Son dönemlerde Sümerlerin baştanrısı konumundaki Enlil'in tapınağı Nippur'da idi bu nedenle Nippur Sümerlerin dinî başkenti sayılırdı.
MÖ 2400-2350 yıllarında Sümerler düşüşe geçerken, Akadlar yükselişe geçmiştir.
Patesi ve Ensi adında kralları vardır.

Akadlar Sami kökenli bir topluluktur. Sümerler döneminde Mezopotamya'ya göçen bu topluluk Sümer kültürünü benimsemiştir. Sümerler sonrasında Mezopotamya'nın lideri konumuna gelen halk, Mezopotamya'daki medeni gelişimin öncüsü olmuştur. Ayrıca Akadlar daha sonra Mezopotamya'da güçlü konuma ulaşarak yine Sami kökenli Asur ve Babil halklarına da öncülük etmişlerdir. Zafer Anıtı'nı inşa etmişlerdir. Çok tanrılı dinlere inanmışlardır. Akadlar, Sümerlerden farklı olarak kent krallıklarından ziyade Evren veya Dünya krallığı kavramını Mezopotamya'ya getirmiştir. Bölgenin merkezi bir idare eline geçmesi de ilk kez Akadlar döneminde olmuştur. MÖ 2150'de güçlenen Sümerliler bu devleti yıkmışlardır.
Akad hanedanının kurucusu kral Sargon'dur. Agade isimli bir başkent kuran Sargon kayıtlara göre 34 savaş yapmıştır. Yine de Sargon'a dair bilgilerde mitoloji ile gerçeklik karışıktır. Sargon'un torunu olan Akad kralı Naram-Sin de dedesinin yolundan gitmiş birçok sefer yapmıştır. Fakat Naram-Sin'den sonra bölgedeki güç dengeleri değişmiş ve Akadlar düşüşe geçmiştir. Kısa bir süre içinde Zagros Dağları'ndan inen ve işgale başlayan Gutiler yönetimi ellerine geçirmişlerdir.

Akadların yönetimindeki zayıflıklar nedeniyle, birçok kentin yönetici hanedanı yönetimi tekrar ellerine geçirmişlerdir. Bu kentlerden öne çıkanı Ur kenti ve yöneticisi 3. Ur Hanedanıdır. Hanedan Akadların izinden giderek bütün bölgeyi kontrol altına almak istemiştir. Yaklaşık 100 yıl kadar (MÖ 2100-MÖ 2000) süren bir dönemde Ur kenti Mezopotamya'nın en büyük siyasi gücü olmuştur. Dönemlerinin sonu yoğun göçler ve çevre toplulukların saldırıları ile gelmiş ve yönetimleri zayıflamıştır. Ur Sülalesinin yönetiminin sonu aynı zamanda Sümerlerin Mezopotamya'daki yönetimlerinin sonu demektir. Daha sonra Sümer kökenli olmayan kavim ve sülaleler egemen olmuşlardır. Yine de bu dönem kültürel, dinî ve mimari açıdan medeni gelişimi büyük oranda etkilemiştir.

3. Ur salamanasarının çöküşünden sonra kuzeyde büyü

Mikroekonomi, ekonomiyi tüketiciler, firmalar ve endüstriler düzeyinde inceleyen disiplindir. Yunanca mikros (μικρος) kelimesinden türetilen mikro iktisatta, iktisadi mesele ile etkinlik üzerinde durulur; ne üretilecek, nasıl üretilecek, kimler için üretilecek, dağılımda-üretimde-bölüşümde etkinlik var mı soruları incelenmeye çalışılır. Aslında gerek mikro iktisatta gerek makro iktisatta bir ekonomideki karar birimlerinin, tüketicilerin ve firmaların, nasıl karar aldıkları ve piyasada birbirlerini nasıl etkiledikleri analiz edilir.
Fırsat maliyeti, arz ve talep, elastikiyet gibi konuları inceler.
Genelde bireyin ve firmanın davranışlarıni incelemekle beraber aynı zamanda da (bazı iktisat düşünürlerine göre) sağlam bir Makro İktisadi analizin yapılmasının da temelini oluşturur.
Birey ekonomik bir karar verirken nasıl davranır? Sorusuna cevapla başlar ama bu cevap sanıldığı kadar kolay değildir. Karar vericilerin rasyonel davrandıkları ve Rasyonel bireylerin en doğru kararı vereceğini söylese de bu karar verme sürecinin incelemesi olan mikroekonomi biliminin sanıldığı kadar kolay olmadığı bilinen bir gerçektir. Girişimci karar verirken kendi çıkarlarını göz önünde bulundurur. Bu yüzden genel olarak iktisat bilimi hep varsayımlar üzerine kuruludur.
Mikro ekonomi aynı zamanda kaynakların rasyonel kullanımı ile de ilgilidir. Fiyat teorisiyle ilgilenir.

Abisal ova, derin okyanus tabanındaki bir sualtı ovasıdır ve çoğunlukla 3.000 metre (9.800 ft) ile 6.000 metre (20.000 ft) arasındaki derinliklerde bulunur. Genellikle kıta sahanlığının eteği ile okyanus ortası sırtı arasında bulunan abisal ovalar, Dünya yüzeyinin %50'sinden fazlasını kaplar. Dünyadaki en düz, en yumuşak ve en az araştırılmış bölgeler arasındalar. Abisal ovalar, okyanus havzalarının kilit jeolojik unsurlarıdır.
Abisal ovalarının meydana gelmesi, deniz tabanının (levha tektoniği) yayılmasının ve alt okyanusal kabuğun erimesinin sonucudur. Magma astenosferin üstünden yükselir (üst manto katmanı) ve bu bazaltik malzeme okyanus ortası sırtlarındaki yüzeye ulaştığında, deniz tabanının yayılmasıyla sık sık yanlara doğru çekilen yeni okyanusal kabuğu oluşturur. Abisal ovalar aslen düzensiz bir okyanusal kabuğu yüzeyinin, özellikle kil ve silt olmak üzere ince taneli tortularla örtülmesinden kaynaklanmaktadır.

Okyanus havzası
Okyanus ortası sırtı
Okyanus çukurlukları

Akanak, nehir yatağının nispeten dik bir eğime sahip olduğu bir nehrin bölümleri olup, suyun hızında ve türbülansında artışa neden olur.
Akanaklar, bir akışın düzgün akan kısmıyla kaskat arasındaki su bilimi özelliğidir. Akanaklar, nehrin sığlaşması ve akış yüzeyinin üzerine çıkan bazı kayalar ile anlaşılır. Akan su kayaların üzerine ve etrafına sıçrarken, hava kabarcıkları onunla karışır ve yüzeyin bölümleri beyaz bir renk alır ve "beyaz su" denilen şeyi oluşturur. Akanaklar, akış yatağının malzemesinin, akıntı akışının aşağı akışındaki yatağa kıyasla akımın aşındırıcı gücüne karşı oldukça dirençli olduğu durumlarda, meydana gelir. Katı kaya boyunca akan çok genç akarsular uzunluklarının büyük kısmı için akanaklar olabilir. Akanaklar, akarsu veya nehrin havalanmasına neden olarak daha iyi su kalitesi sağlar.
Akanaklar, genellikle I'den VI'ya kadar sınıflandırılır. 5. Sınıf bir akanak, 5.1 ile 5.9 arasında sınıflandırılabilir. Sınıf I akanaklar gezinmesi kolay ve çok az manevra gerektirse de, VI. Sınıf akanaklar kurtulma şansı çok az veya hiç olmayan, yaşam için tehdit oluştururlar. Nehir rafting sporları, yolunda çok sayıda akanak olan yerlerde yapılır.

Akışkanlar dinamiği

Özel

Genel

Mason, Bill (1984). Path of the Paddle. Northword Press. ISBN 9781559710046. 

Rapids entry28 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. in National Geographic's encyclopedia

Alüvyon ya da lığ, akarsular tarafından taşınan kil, kum, çakıl taşı gibi kütle parçalarının, suyun akış hızının azalması sonucu elverişli yerlere birikmesiyle meydana gelen tortulardır. Alüvyonlar, geniş vadilerin birçoğunda tabanda geniş yer kaplar veya daha geniş yerlere yayılarak, alüvyon ovalarını teşkil ederler.
Türkiye'de Büyük Menderes, Küçük Menderes, Gediz, Seyhan, Ceyhan ırmaklarının vadileri alüvyon ovalarıdır. Alüvyonlar aynı zamanda alüvyal set gölü denilen küçük göller de meydana getirirler. Bafa, Köyceğiz Gölü, Meriç vadisi gölleri gibi. Alüvyonların nehir deltasında meydana getirdikleri göllere ise Delta gölleri denir.
Alüvyonlar, eski ve yeni olmak üzere iki gruba ayrılırlar:

Eski alüvyonlar, nehrin suları kabardığı zaman su altında kalmayan, akarsu kenarında bulunan verimli arazideki alüvyonlardır. Buralar insanların yerleşmesine müsait yerlerdir.
Yeni alüvyonlar ise, henüz gelişmekte olup, zaman zaman su baskınlarına uğrayan yerlerdeki alüvyonlarıdır.

Depremlerde oluşan mal ve can kaybının önemli nedenlerinden birisi alüvyonlu taban arazidir. Depremlerde alüvyon kalınlığının az olduğu alanlarda bina hasarı az iken, alüvyonların kalın olduğu alanlarda yıkım daha fazladır. Alüvyon kalınlığı deprem etkisini artırıcı yönde etki eder. Bu alanlarda yapıların büyük çoğunluğu yıkılır. Deprem bölgelerinde alüvyon kalınlığı araştırılıp, yapılaşma buna göre yönetilmelidir.

Bir alüvyon yelpazesi, bir yamaçtan çıkan dar bir kanyon gibi bir nokta tortu kaynağındaki tepesi ile sığ bir koninin bir bölümü gibi şekillendirilmiş bir tortu birikimidir. Bunlar, kurak ve yarı kurak iklimlerdeki dağlık arazinin karakteristik özelliğidir, ancak aynı zamanda yoğun yağışa  maruz kalan daha nemli ortamlarda ve modern buzullaşma alanlarında da bulunurlar.
Alüvyal fanlar tipik olarak akışın sınırlı bir kanaldan çıktığı ve serbestçe yayılıp yüzeye sızdığı yerde oluşur. Bu, akışın taşıma kapasitesini azaltır ve tortuların birikmesine neden olur. Akış, seyrek olan moloz akıntısı veya bir ya da daha fazla kısa ömürlü veya çok yıllık akış şeklini alabilir.
Alüvyon yelpazeleri, doğu Kuzey Amerika'nın Triyas havzaları ve güney Devon'daki Yeni Kırmızı Kumtaşı gibi jeolojik kayıtlarda yaygındır. Bu tür yelpaze çökeltileri muhtemelen jeolojik kayıtlardaki en büyük çakıl birikimlerini içerir.
En büyük alüvyal yelpazelerden bazıları, Hint-Gangetik düzlüğündeki Himalaya dağ cephesinde bulunur. Besleyici kanaldaki bir kayma (düğümsel bir kopma), 2008'de Kosi Nehri fanında meydana geldiği gibi, felaketle sonuçlanan sellere yol açabilir.

Alüvyal fanlar, tabanda sadece birkaç metre genişliğinde, 1,5 ila 25 derecelik bir eğimle 150 kilometreye kadar geniş bir boyut ölçeğinde var olabilir. Tepe noktasından ölçülen eğim genellikle içbükeydir, en dik eğim tepe noktasına yakındır (proksimal fan veya fan kafası ) ve daha az dik hale gelir (medial fan veya orta fan) ve kenarlarında sığlaşır . fan (distal fan veya dış fan). İri çakıl lobları olan elek birikintileri, proksimal fan üzerinde mevcut olabilir. Alüvyal bir yelpaze içindeki çökeltiler genellikle kaba ve kötü sınıflandırılmış olup çökeltiler distal fana doğru daha az kaba hale gelir.

Alüvyal düzlükte tüm tortu birikintilerinin diğer vadi duvarları veya nehirlerle temas etmeden yayılmasına yetecek kadar alan olduğunda, sınırlandırılmamış bir alüvyon yelpazesi oluşur. Sınırlandırılmamış alüvyal fanlar, çökeltilerin doğal olarak dağılmasına izin verir ve fanın şekli diğer topolojik özelliklerden etkilenmez. Alüvyal düzlük çökelme akışına paralel olarak dar veya kısa olduğunda, sonuçta fan şekli etkilenir. Fanın kenarındaki dalga ya da kanal erozyonu bazen "ayak ucu kesilmiş" bir fan üretir.
Çok sayıda nehir ve akarsu bir dağ cephesinden bir düzlüğe çıktığında, fanlar kesintisiz bir apron oluşturmak için birleşebilir. Kurak ila yarı kurak ortamlarda, buna bajada, nemli iklimlerde ise sürekli fan apronuna piedmont alüvyal fan denir.

Alüvyal fanlar genellikle sınırlı bir besleyici kanalın bir dağ cephesinden veya bir buzul kenarından çıktığı yerde oluşur. Akış, besleme kanalından fan yüzeyine çıkarken, geniş, sığ kanallara yayılabilir veya yüzeye sızabilir. Bu, akışın taşıma gücünü azaltır ve tortuların birikmesine neden olur. 

Eğim dik olan yakın fan, akış, genellikle tek bir kanal ile sınırlıdır: (yelpazebaşı açması 30 metre (98 ft) kadar olabilir), 30 metre (98 ft) derin. Bu kanal, biriken tortular veya moloz akıntısı tarafından tıkanmaya maruz kalır, bu da akışın periyodik olarak eski kanalından çıkmasına (düğüm kopması) ve fanın daha dik bir eğime sahip bir kısmına kaymasına neden olur, burada çökelme devam eder. Sonuç olarak, normalde belirli bir zamanda fanın sadece bir kısmı aktiftir ve atlanan alanlar toprak oluşumuna veya erozyona uğrayabilir.
Alüvyal fanlar, enkaz akışının egemen olduğu veya akış akışının egemen olduğu olabilir. Hangi tür fanın oluştuğu iklim, tektonik ve fana akışı besleyen alandaki ana kaya litolojisi tarafından kontrol edilir.

Enkaz akışları, sürekli, hızlı hareket eden bir su kütlesi ve esas olarak kaba döküntülerden oluşan malzeme şeklini alan bir heyelan türüdür. Tipik olarak, bir döküntü akışındaki partiküllerin yüzde 20 ila 80'i çap olarak 2 mm'den büyüktür.
Enkaz akışının hakim olduğu alüvyal fanlar tüm iklimlerde meydana gelir, ancak kaynak kayanın daha kaba, daha geçirgen regolit yerine çamurtaşı veya matris bakımından zengin saprolit olduğu yerlerde daha yaygındır. İnce taneli çökeltilerin bolluğu, ilk yamaçtaki çöküşü ve müteakip kohezif moloz akışını teşvik eder. Yerel olarak yoğun gök gürültülü fırtınalar tarafından kil bakımından zengin kolüvyonun doyması, eğim çökmesini başlatır. Ortaya çıkan döküntü akışı, besleyici kanalından aşağıya ve fanın yüzeyine doğru hareket eder.
Enkaz akışının hakim olduğu alüvyal fanların, orta ve alt seviyedeki loblara yol veren üst fanda çoğunlukla aktif olmayan dağıtım kanallarından oluşan bir ağdan oluştuğu bulunmuştur. Kanallar, yapışkan döküntü akışlarıyla doldurulma eğilimindedir. Genellikle bir seferde yalnızca bir lob etkindir ve hareketsiz loblar çöl verniği geliştirebilir veya 1.000 ila 10.000 yıllık zaman ölçeklerinde eolian toz birikiminden bir toprak profili geliştirebilir. Yüksek viskoziteleri nedeniyle, döküntü akışları, enkaz akışının baskın olduğu bir alüvyal yelpaze içinde bile proksimal ve medial fan ile sınırlı olma eğilimindedir ve akış akışları, uzak fana hakimdir. Bununla birlikte, kurak iklimlerde enkaz akışının hakim olduğu bazı fanlar neredeyse tamamen enkaz akışlarından ve enkaz akışlarının eolian yağmurundan kaynaklanan gecikmeli çakıllardan oluşur ve tabaka veya elek birikintilerine dair hiçbir kanıt yoktur. Enkaz akışının hakim olduğu fanlar dik olma eğilimindedir ve bitki örtüsü zayıftır.

Akarsu akış süreçleri tüm alüvyal fanlarda gerçekleşir, ancak akış ağırlıklı alüvyal fanlarda tortu taşınması için ana süreçtir.
Akışın hakim olduğu alüvyal fanlar, fan üzerinde bir dağıtım kanalları sistemini besleyen çok yıllık, mevsimsel veya geçici akışın olduğu yerlerde meydana gelir. Kurak veya yarı kurak iklimlerde, birikintiye, besleyici kanalında ani sellere neden olan seyrek, ancak yoğun yağış hakimdir. Bu, alüvyal fan üzerinde tabaka halinde taşmalara neden olur, burada tortu yüklü su kanalından ayrılır ve fan yüzeyi boyunca yayılır. Bunlar,% 20 ila% 45 tortu içeren aşırı konsantre akışları içerebilir. Sel azaldığında, genellikle örgülü akarsulardan oluşan bir ağ görünümüne sahip çakıl tortusu bırakır.
İlkbaharda eriyen karlarda olduğu gibi akışın daha sürekli olduğu yerlerde, 1-4 metre (3,3-13,1 ft) kanallarda kesik kanal akışı 1-4 metre (3,3-13,1 ft) yüksek, gerçek bir örgülü akış ağında gerçekleşir. Akarsu akışının hakim olduğu bu tür alüvyal yelpazeler daha sığ bir eğime sahip olma eğilimindedir, ancak çok büyük hale gelebilir ve Hint-Gangetic düzlüğündeki Himalaya dağ cephesi boyunca Kosi ve diğer fanları içerir. Burada, Ana Sınır İtişinde son on milyon yıldır devam eden hareket, 750 kilometre (470 mi) drenajı 750 kilometre (470 mi) dağ cephesinde üç büyük fandır.
Kuzeybatı Çin'deki Taklamakan Çölü'nün güney sınırını oluşturan Kunlun ve Altun sıradağları arasındaki yarı kurak bölgede akarsu akışının hakim olduğu aktif bir alüvyal yelpaze örneği bulunur. Bu özel fan toplam uzunluğu 60 kilometre (37 mi) . Fanın bir lobu, sürekli olarak tortu biriktiren akan akıntılara sahiptir, böylece fan hala alüvyal düzlüğe doğru ilerlemektedir. Besleyici kanallar, yerel yaylalardan kaynaklanan büyük hacimli çökelti nedeniyle düz kanalların yanı sıra örgülü kanal örneklerinden oluşur.

Alüvyon yelpazeleri jeolojik kayıtlarda yaygındır, ancak orta Paleozoik'te kara bitkilerinin evriminden önce özellikle önemli olmuş olabilirler. Fay sınırlamalı havzaların karakteristiğidirler ve 5.000 metre (16.000 ft)havzanın tektonik çökmesi ve dağ cephesinin yükselmesi nedeniyle  veya daha kalın. Çoğu, sığ, oksitleyici bir ortamda demir açısından zengin minerallerin diyajenetik değişimiyle üretilen hematitten kırmızıdır. Paleofanların örnekleri arasında Doğu Kuzey Amerika'nın Triyas havzaları ve güney Devon'daki Yeni Kırmızı Kumtaşı, Norveç'in Devoniyen Hornelen Havzası ve Kanada'nın Gaspé Yarımadası'ndaki Devoniyen- Karbonifer yer alır. Bu tür yelpaze birikintisi, muhtemelen jeolojik kayıtlardaki en büyük çakıl birikimlerini içerir.
Alüvyal fanlar, genel olarak proksimalden distale inceltme ile birlikte, kaba sedimantasyon ile karakterize edilir. Çakıllar, tepeye doğru eğilen çakıllarla birlikte iyi gelişmiş bir bindirme gösterir. Fan birikintileri, tipik olarak, fanın dış yapısının neden olduğu iyi gelişmiş ters derecelendirme gösterir. Bununla birlikte, birkaç fan, hareketsizliği veya hatta fan geri çekilmesini gösteren normal derecelendirme gösteriyor. Normal veya ters derecelendirme dizilerinin kalınlığı yüzlerce ila binlerce metre olabilir. Alüvyal fanlar için bildirilen çökelme fasiyesleri arasında enkaz akışları, tabaka taşkınları ve üst rejim akışı taşkınları, elek birikintileri ve örgülü akış akışları bulunmaktadır.

Moloz akıntısı birikintileri proksimal ve medial fanda yaygındır. Bunlar, iri taneli masif çakıl ve nispeten büyük ince taneli matris bölümleri içeren bloklardan oluşur. Enkaz akışı birikintileri, zaman zaman tabana doğru ters derecelendirilmiş tabakalanma dışında tortul yapıdan yoksundur ve kötü boylanmıştır. Proksimal fan ayrıca, akışın hızla sızdığı ve yalnızca kaba malzemeyi geride bıraktığı, elek birikintileri olarak yorumlanan çakıl lobları da içerebilir. Bununla birlikte, çakıl lobları aynı zamanda moloz akıntısı birikintileri olarak yorumlanmıştır. Konglomera alüvyon fanlar üzerinde moloz akışları olarak kaynak Yelpaze çakıltaşı olarak tarif edilir.
Akarsu akışı birikintileri tabaka şeklinde olma eğilimindedir, daha iyi sınıflandırılır ve bazen çapraz tabakalanma gibi iyi gelişmiş tortul yapıları gösterir. Bunlar medial ve distal fanda daha yaygındır. Kanalların çok sığ ve örgülü olduğu distal yelpaze içinde, dere akışı birikintileri düzlemsel ve oluklu eğimli tabakalaşma ile kumlu ara katmanlardan oluşur. Akarsu akışının baskın olduğu bir alüvyal yelpazenin, medyal yelpazesi, sıradan akarsu ortamları ile neredeyse aynı çökelme fasiyesini gösterir, bu nedenle antik alüvyal fanların tanımlanması, bir piedmont ortamında radyal paleomorfolojiye dayanmalıdır.
Alüvyon yelpazeleri kil veya marn çökeltileriyle örtüldüğünde, hidrokarbonlar için potansiyel bir tuzak

Atmosferik döngü veya sirkülasyon, havanın büyük ölçekli hareketidir ve okyanus sirkülasyonu ile birlikte termal enerjinin Dünya yüzeyinde yeniden dağıtıldığı bir araçtır. Dünya'nın atmosfer döngüsü yıldan yıla değişir ancak sirkülasyonunun büyük ölçekli yapısı sabit kalır. Daha küçük ölçekli hava sistemleri - orta enlem çöküntüleri veya tropikal konvektif hücreler - kaotik bir şekilde meydana gelir ve bunların uzun vadeli hava tahminleri pratikte on günden fazla veya teoride bir aydan fazla yapılamaz (bkn: kaos teorisi ve kelebek etkisi ).
Dünyanın hava durumu, Güneş tarafından aydınlatılmasının ve termodinamik yasalarının bir sonucudur. Atmosfer döngüsü, Güneş'in enerjisiyle çalışan ve soğutucusu eninde sonunda uzayın karanlığı olan bir ısı motoru olarak görülebilir. Bu motor tarafından üretilen iş, hava kütlelerinin hareketine neden olur ve bu süreçte Dünya'nın tropik bölgelere yakın yüzeyi tarafından emilen enerjiyi kutuplara yakın enlemlere ve oradan da uzaya yeniden dağıtılır.
Büyük ölçekli atmosferik döngü "hücreleri" daha sıcak dönemlerde kutuplara doğru kayar (örneğin, buzullarla karşılaştırıldığında buzullar arasına) ancak temelde Dünya'nın boyutunun, dönüş hızının, ısınmasının ve atmosfer derinliğinin bir özelliği oldukları için büyük oranda sabit kalırlar. Çok uzun zaman dilimlerinde (yüz milyonlarca yıl), tektonik bir yükselme jet akıntısı gibi ana unsurları önemli ölçüde değiştirebilir ve levha tektoniği okyanus akıntılarını değiştirebilir. Mezozoik'in aşırı sıcak iklimlerinde, Ekvator'da üçüncü bir çöl kuşağı var olmuş olabilir.

Gezegeni çevreleyen rüzgar kuşakları her yarımkürede üç hücre halinde düzenlenmiştir: Hadley hücresi, Ferrel hücresi ve kutup hücresi. Bu hücreler hem kuzey hem de güney yarımkürede bulunmaktadır. Atmosferik hareketin büyük bir kısmı Hadley hücresinde meydana gelir. Dünya yüzeyine etki eden yüksek basınç sistemleri başka yerlerdeki düşük basınç sistemleri tarafından dengelenir. Sonuç olarak, Dünya yüzeyine etki eden bir kuvvetler dengesi mevcuttur.
At enlemleri, rüzgarların Hadley veya Ferrel hücrelerinin bitişik bölgelerine ayrıldığı ve tipik olarak hafif rüzgarlara, güneşli gökyüzüne ve az yağışa sahip olan, yaklaşık 30° ila 35° enlemde (kuzey veya güney) yüksek basınç alanlarıdır.

Hava durumu uydu görüntülerine dayalı olarak bir ay boyunca küresel bulut dolaşımını gösteren animasyon 5 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tayland Hükümeti hava durumu departmanında hava-deniz etkileşimleri ve Okyanus Dolaşımı modelleri 5 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bariyer adalar, kıyı morfolojik ve bariyer sisteminin bir türüdür. Anakaradan kıyıya paralel olan kum, düz ve pütürlü alanlarda genellikle birkaç adadan meydana gelen zincirden oluşur. Bu adalar gel-git girişleri hariç, bariyer zincirler kesintisiz bir şekilde 100 kilometreden fazla uzayabilir. Bariyer adanın genel morfolojisi uzunluk, genişliği ve gelgit aralığına bağlıdır. Ayrıca dalga enerjisi sedimantolojisi, deniz seviyesi eğilimleri ve taban kontrolleri de dâhil parametreleri ile ilgilidir. Bariyer ada zinciri, dünya sahillerinde %13 oranında bulunabilir. Bazıları farklı özellik gösterir. Meksika Körfezi'ndeki Padre Adası, dünyadaki en uzun ve en geniş bariyer adadır. Bariyer ada oluşumunu açıklamak için çeşitli teoriler vardır.

Bariyer adaların gelişimiyle ilgili açıklamalar 150 yıldan fazla süredir çok sayıda bilim insanı tarafından ortaya atılmıştır. Bunlar üç ana teori grubuna ayrılabilir; Deniz Bar Teorisi, Spit Yığılma Teorisi, Bataklık Teorisi. Tek bir teori yaygın olarak dünyanın sahilleri boyunca dağılan bariyerlerin gelişimini açıklayabilir. Bilim adamları farklı mekanizmalarla diğer bariyer tipleride dâhil olmak üzere bir takım bariyerler oluşturulabilir fikrini kabul eder.
Ancak, oluşumu için bazı genel gereksinimler vardır. Bariyer ada sistemleri orta derecede gel_git aralığı ve küçük dalgaların hâkim olduğu kıyılarda kolay gelişir. Kıyılar gel_git aralığına göre üçe ayrılır; Microtidal, 0-2 metrelik gel_git aralığı; Mesotidal, 2-4 metrelik gel_git aralığı; Macrotidal, >4 metrelik gel_git aralığı. Bariyer adaların en dominantı ve iyi gelişmiş olanları microtidal kıyılardadır ve sürekli olma eğilimindedir. Bariyer adalar gel_git (med_cezir) koyları ve mesotidal kıyılarda daha az oluşur. Bariyer adalar macrotidal kıyılarda çok nadirdir. Küçük bir gel_git aralığı ve dalga-hâkim sahil ile birlikte düşük gradyanlı self olmalıdır. Aksi takdirde, bir kum halinde kum birikimi meydana gelmez bunun yerine kıyı boyunca dağılabilir.Geniş bir tortul kaynağı da bariyer ada oluşumu için gereklidir. Bariyer ada oluşumu için son büyük şart istikrarlı bir deniz seviyesidir. Deniz seviyesi bariyer ada oluşumu ve büyüme döneminde nispeten değişmeden kalması için özellikle önemlidir.
Deniz seviyesi değişimleri çok şiddetli ise dalga eylemi sonunda birikme ile bir bariyer ada olacak kumulun birikmesi için yeterli zaman olmayacaktır. Bariyer adaların deniz seviyesinin sabit kalmasına ihtiyacı vardır ve böylece dalgalar tek bir konumda kum yığabilir.

Bariyer ada oluşumunu açıklayan ilk kişilerden biri Fransız Elie de Beaumont'dur. Beaumont fikirlerini 1845 yılında yayınlamıştır.
O sığ sularda dalgaların kumu taşıyacağını düşünüyordu. Dalgalar bu kumu denizaltında çubuk şeklinde biriktiriyordu. Bu biriktirme arasında dalgalar kırılmakta ve enerjisinin çoğunu kaybetmektedir. Bu dikey çubuklar deniz seviyesinde yavaş yavaş bariyer ada oluştururlar.

İlk olarak Amerikalı jeoloji uzmanı Grove Karl Gilbert'ın 1885'te ortaya kıyı boyu kaynaklarından gelen tortul tabakasının bu teoriyi ortaya attı. Kıyı şeridi boyunca dalgalar yüzünden biriken, dalganın kırılma bölgesindeki bu tortul tabaka hareketleri kıyıya paralel bir biçimde bir birikme oluşturmaktadır. Bundan sonraki gelen ve kıyı şeridinde oyuk açan bu fırtına dalga hareketleri adaya adeta bir kalkan oluşturmaktadır.

1890'da William John McGee ortaya attığı düşünceye göre Amerika Birleşik Devletleri'nin Batı sahili ve körfez sahili batık bölgesi olma yolundaydı. Bu bölgeler boyunca Raritan, Delaware ve Chesapeake Bays gibi sayısızca sular altında kalan nehir vadilerini bulunuyordu. McGee batık oluşumu sırasında kıyılardaki tepelerin ardında oluşan lagünlerin kıyıları anakaradan uzaklaştırdığına inanıyordu. Missisipi-Alabama bariyer adasını bunlara bir örnek olarak değiniyordu.
Fakat McGee'nin yorumlaması bir süre sonra yanlış olarak yorumlanmaya başladı, katman bilgisi (tabakalaşması) ve sediment yaşı ile daha doğru tespitler yapılmaya başlandı.
Missisipi nehri deltasındaki, Luisiana kıyısı boyunca dalga hareketleri ile bir sahil kompleksi meydana gelmişti. Bu bariyerlerin arkasında uzanan bataklıklar bölgeyi bitkisel bir alandan açık denize dönüştürür. 125 yıllık bir dönemde 1853-1978 arasında iki küçük bariyerlerin arkasındaki yarı korunaklı koylar, büyük Pelto adasına dönüşmüştür.

Yeni Zelanda'daki sıradağ doğal bir kaya parçası bariyer adadaki bir oluşum süreci için ipucu olabilir. Güney adasının kuzey ucunda, Nelson limanı girişinde bulunan aşınım kaya parçası birikimi, 13 km uzunluğunda ve birkaç metre genişliğinde eşi benzeri olmayan katı bir alt katmandır. Kendi başına tam anlamıyla bir bariyer adası değildir. Çünkü anakaraya bir ucundan bağlıdır. Mackay Bluff'da kaya bankasının ana karayla birleştiği noktaya yakın konumda granodiyoriti kayacı bulunur. Kayanın hareket hızını belirlemek için çalışmalar 1892 yılından beri yapılmaktadır. Kayanın hareketi yılda ortalama olarak 7.5 metre olarak tahmin ediliyor.

Bariyer adalar okyanus ve bariyer adanın anakara tarafında fırtına olaylarını azaltmada büyük rol oynar. Bu olay etkili bir şekilde, düşük enerjili benzersiz bir ortam yaratır. Birden fazla sulak alan sistemleri mesela lagünler, nehir ağızları (haliç) ve/veya bataklıklar çevre koşullarına bağlı olarak bu gibi durumların sonucu olabilir. Bariyer adalar var olmadan, sulak alanlar var olamaz. Okyanus dalgaları ve gel-git gibi olaylar sonucunda imha edilir. Bu olayın en önemli örneklerinden biri Louisiana bariyer adasıdır.

Davis Jr., Richard A.; Fitzgerald, Duncan M. (2004), Beaches and Coasts (İngilizce), Birleşik Krallık: Blackwell Publishing, ISBN 0-632-04308-3 
Morton, Robert A. (2007), "Historical Changes in the Mississippi-Alabama Barrier Islands and the Roles of Extreme Storms, Sea level, and human activities" (PDF), Arşivlenmiş kopya, U. S. Geological Survey, 5 Ekim 2014 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF)26 Aralık 2013

Bina; içinde barınmak veya başka amaçlarla kullanmak üzere dayanıklı malzemelerden inşa edilen, kapalı ve genellikle çok bölmeli yapı. Genellikle duvarları, çatısı, giriş-çıkış ve bölmeler arası geçişi sağlayan kapıları ve güneş ışığından yararlanmak için pencereleri bulunur.
Binalar kullandıkları amaçlara göre çeşitli adlar alır. Ailelerin oturmasına yarayan binalara mesken, işyerlerinin bulunduğu binalara han, yolcuların konakladıkları binalara otel, çeşitli ofis ve işletme tesislerinin bulunduğu binalara fabrika (ya da yapılan işe göre boyahane dökümhane Demirhane, iplikhane gibi) denir. Bunlardan başka resmî işlere yarayan (karakol, adalet sarayı, hükûmet konağı, okul, hastane, kışla, postane gibi) binalarla resmî binalar, çeşitli faaliyetlerde kullanılan kütüphane, konser salonu, tiyatro, sinema gibi binalara da genel binalar denir.
Binalar çeşitli boyut, şekil ve işlevlere sahiptir ve tarih boyunca mevcut yapı malzemelerinden hava koşullarına, arazi fiyatlarına, zemin koşullarına, özel kullanımlara, prestije ve estetik nedenlere kadar çok sayıda faktöre göre uyarlanmıştır.
Binalar çeşitli toplumsal ihtiyaçlara hizmet eder: doluluk, öncelikle hava koşullarından korunma, güvenlik, yaşam alanı, mahremiyet, eşyaları depolamak ve rahatça yaşamak ve çalışmak. Barınak olarak bir bina, insan yaşam alanının (konfor ve güvenlik alanı) dışarıdan (zaman zaman sert ve zararlı olabilen bir yer) fiziksel olarak ayrılmasını temsil eder.
Boyutlarına göre binalar apartman, düşük katlı bina, çok katlı bina, gökdelen, villa gibi türlerde bulunur. Son yıllarda sürdürülebilir planlama ve bina uygulamalarına olan ilgi, birçok yeni bina ve diğer yapıların, genellikle de yeşil binaların tasarım sürecinin kasıtlı bir parçası haline geldi.

Binalar; kerpiç, ahşap, kârgir, betonarme yapı malzemelerinden inşa edilebilir.

Bina türleri listesi
Ev türleri listesi
Binalar ve yapılar listesi
Bina tasarımı
Bina otomasyonu
Konut bölgesi

Burun, anatomik olarak hayvan ve insan yüzü üzerinde alınla üst dudak arasında bulunan, dışa çıkıntılı, iki delikli koklama ve solunum organıdır. İnsan burnu ve hayvan burnu arasında birçok anatomik farklar bulunur.

Dış çevre ile bir hayvanın hassas iç akciğerleri arasındaki ilk arayüz görevi yapan burun, hem ısıl düzenleme hem de solunumda filtreleme işlevi olarak gelen havayı şartlandırır ve koku duyusal algısı da sağlar.
Burun boşluğu iki delikle dışarı açılır. Diğer taraftan da yutağa bağlanır. Burnun içerisinde mukus tabakası, kılcal damarlar ve kıllar vardır. Burnun iç kısmının kıllı ve nemli oluşu sayesinde dışarıdan alınan hava nemlendirilir ve temizlenir. Kılcal damarlar sayesinde hava ısıtılır. Burun boşluğunun arkasında, hava daha sonra farenksten geçerek insan sindirim sistemiyle paylaşılır ve ardından solunum sisteminin geri kalanına yayılır.
Koku almaçları ve duyu sinirleri burun boşluğunun üst kısmında bulunur. Bu bölgeye sarı bölge denir. Sarı bölgede oluşan uyarı talamusa uğramadan direkt olarak beyin kabuğundaki koku merkezine gider. Bir kokunun burun tarafından algılanabilmesi için mukus içerisinde çözünmüş olması gerekir. Çözünen madde koku alma hücrelerini uyarır. Uyarı, koklama ile beyne iletilir. Böylece koku alınmış olur.
En çabuk yorulan duyu organı burundur.
Memelilerde burundan giren hava filtreden geçer, ısıtılır ve nemlendirilir. Alınan havanın süzülmesi, burun kılları ve mukus sayesinde gerçekleşir. Hava, kılcal damarlar yardımıyla ısıtılır. Havanın nemlendirilmesi ise mukus bezlerinin salgıları sayesinde olur.

Burun, insan organizmasında beş tane görev üstlenmiştir:

Koku alma işlevinin algılayıcı kısmını oluşturur.
Solunum yollarının uygun özellikler kazanmasını sağlar.
Solunan havanın nemlenmesini sağlar.
Solunan havanın toz gibi bazı yabancı cisimlerden temizlenmesine katkıda bulunur.
Ses tellerinin çıkardığı ses titreşimlerinden etkilenip âdeta biyolojik bir hoparlör gibi davranır.
Koku duyusunu beyne taşıyan sinir “olfaktör siniri”dir (nervus olfaktorius, 1. kafa siniri). Bu sinirin ince uzantıları burun boşluklarının “burun üst konkası” üzerinde kalan bölümünü örten mukoza tabakasına dağılır. Böylece solunan havayla dış çevreden buruna giren koku uyarıları, koku sinirini uyarır. Burnun önemli görevlerinden biri de solunum yollarının başlangıcını oluşturmasıdır. Burun ön deliklerinden burun boşluklarına giren hava, burun arka deliklerinden -koanalar- nazofarinkse (yutağın ön üst bölümü) geçer. Hava daha sonra farinksten (yutak) aşağı doğru inip gırtlağa (larinks), oradan da nefes borusu yoluyla akciğerlere ulaşır. Burnun kemik ve kıkırdaktan yapılmış iskeleti solunum yollarının başlangıç bölümünün oldukça sert ve dayanıklı bir hava geçidi olmasını sağlar.
Burnun bir diğer önemli işlevi ise solunan havanın bronşlar ve akciğerler için uygun bir nemlilik ve sıcaklık düzeyine ulaşmasını sağlamaktır. Burun boşlukları “konka” denilen bölmelerle üç ana bölüme ayrılmıştır.

Burun deliklerinin içini örten mukoza damar ve salgı açısından zengindir. Solunum havası burun boşluğuna girdiğinde burun bölmeleri arasında yol alırken mukozadaki kan damarlarında dolaşan kandan ısı çekerek ısınırken, yüzeyi salgıyla örtülü olan mukozadan da nem çekerek nemlenir. Örneğin 20 °C sıcaklığa sahip bir odada burundan nefes alan bir kimsede solunum havası gırtlağa geldiğinde 32 °C ısınmış ve %98 oranında nemlenmiş olur. Aynı kişi aynı yerde ağzından soluk alacak olursa, solunum havası gırtlağa geldiğinde 30 °C ısınmış ve %80 nemlenmiş olur.
Sıcak, soğuk ve kuru hava; gırtlak, nefes borusu, bronşlar ve akciğerler için tahriş edicidir. Burun, yukarıda belirttiğimiz işleviyle solunan havanın sıcaklık ve nemlilik yönünden taşıyabileceği olumsuz özelliklerini gidererek, rahat solunacak bir hava yaratmaktadır. Burnun çok önemli bir diğer göreviyse solunum havasındaki tozları yakalamaktır. Burun boşluklarının yüzeyini örten mukozanın (”burun üst konkası” altında kalan bütün solunum bölgesinde) en üst tabakası silialı epitel hücrelerine sahiptir. Silia denilen ve eldiven parmağına benzetebileceğimiz bu uzantılar, solunum havasından mukoza üzerine düşen tozları burnun salgısıyla birlikte burnun dışına doğru âdeta süpürürler. Böylece solunum havası bir ölçüde temizlenmiş olur.
Burun “mukus” denilen bir salgı salgılar. Bu salgı hafif asit özellikte olduğu gibi, içinde “immün globulin A” (IgA) denilen bir bağışıklık globulini (antikor) taşır. Sümüğün gerek hafif asit oluşu ve gerekse içerdiği IgA, solunan havadaki çeşitli mikropların öldürülmesini sağlayarak solunum yollarını belli bazı canlı hastalık etkenlerine karşı korur.
Bazı mikroplar ve özellikle grip, nezle etkeni olan virüsler, kirli hava, SO2, CO, kuru hava siliaların süpürme işlevlerini bozar. Bu tarz durumlarda burnun temizleme işlevi bozulacağından, havadaki canlı hastalık etkenleri kolayca burun ve üst solunum yollarına tutunup buraları iltihaplandırabilirler.

Bir insanda iki tane görünen iki tane de görünmeyen olmak üzere toplam dört adet burun deliği bulunmaktadır. Oksijeni sudan alan balıklarda ise öndeki suyun girişini arkadaki ise suyun çıkışına sağlayan iki çift burun derini bulunuyor. Evrim sürecinde insanlardaki arka taraftaki delikler kafanın içine girerek iç burun delikleri haline geldiler.

Olfaktör sistem
Phantosmia
Koku hafızası
Anozmi
Kulak burun boğaz
Burun çaydanlığı
Burun akıntısı
Jacobson organı
Paranazal sinüs
Rinoplasti
Burun mukozası
Burun bölmesi
Septoplasti

aof.edu.tr Solunum sistemi
European Rhinologic Society17 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Buz örtüsü veya örtü buzulu, 50.000 km²'den büyük buzulsal buz kütlesi. Dünya üzerine yayılmış olan büyük boyutlardaki buz tabakalarıdır. Bu tabakalar genelde yüksek kutuplarda bulunur ve etrafında yüzeyin yüksekliği azalmaktadır. Örtü buzulları yüksek kutuplarda bulunan volkanik adalar, vadiler ve dağları kaplar. Örtü buzulları, yüzeylerinde bulunan buzun tabakalarının aşındırılması ve yerleştirilmesi sonucu oluşan yüksekliği ile önemli bir geçiş noktası oluştururlar. Örtü buzulları, aşırı soğuk iklim koşulları nedeniyle etrafında pek çok bitki ve hayvan türünün yaşamasına olanak vermezler.
Örtü buzullarının oluşumu, atmosferden gelen su buharının buz tabakasına dönüşmesi ile gerçekleşir. Bu süreç, dünyanın yüksek kutuplarında yoğun kar yağışı nedeniyle meydana gelir. Karın yoğunluğu artarak buz tabakalarının kalınlığını arttırır. Bu tabakaların üst kısmında yoğunlaşan kar, aşağı doğru basıncın etkisiyle sıvı hale geçerek kayar. Bu sıvı hale geçen kar, aşağı doğru hareket ederek buz tabakalarının alt kısmına doğru ulaşır. Bu sıvı hale geçen kar, aşağı doğru kaydıkça buz tabakalarının alt kısmının sıcaklığının artmasıyla buz tabakalarının alt kısmındaki buzun sıvı hale geçmesine neden olur. Bu sıvı hale geçen buz, aşağı doğru kayarak örtü buzullarının alt kısmındaki volkanik adalar ve dağlarını kaplar.
Dünyada şu an bulunan tek buz örtüleri Antarktika ve Grönlanddır. Son Buzul Döneminde(Last Glacial Period) Laurentine Buz Örtüsü (Laurentide Ice Sheet) Kuzey Amerika'yı, Weichselian (Weichselian glaciation) Kuzey Avrupa'yı, Patagonia Buz Örtüsü (Patagonian Ice Sheet) ise Güney Amerika'nın büyük bir bölümünü kaplardı.
Buz örtüleri buz sahanlıklarından ya da dağ buzullarından daha büyüktür. 50.000 km²'den daha küçük olan buz kütleleri buz tabakası olarak nitelendirilir. Buz tabakaları genellikle etrafına buzul yayar.

Yüzeyin soğuk olmasına rağmen, tabanı genellikle jeotermal ısıdan dolayı daha sıcaktır. Bazı yerlerde erime, buzun kaymasını kolaylaştırır ve hızlı akan kanallar ortaya çıkar. Bunlara buz dereleri denir.
Bugünkü kutup buz örtüleri jeolojik olarak oldukça yenidir. Antarktik Buz Örtüsü ilk olarak küçük bir (veya birkaç) buz tabakası olarak Oligosen Dönemde oluştu ve Pliosen Dönemde neredeyse Antarktika'nın tamamını kapladı. Grönland buz örtüsü Pliosen Dönem'e kadar oluşmadı, ancak Buzul Döneminde oldukça hızlı bir biçimde gelişti. Bu olay zamanında Grönland'da yetişen bitkilerin fosillerinin çok daha iyi saklanmasına yardımcı oldu.

Antarktik buz örtüsü dünya üzerindeki en büyük buz kütlesidir. 14 milyon km²'lik bir alanı kaplar ve 30 milyon km³'lük buz içerir. Dünya üzerindeki buzun %90'ı Antarktikadadır ve erirse deniz seviyelerinin 58 metre yükselmesine sebep olur.

Grönland buz örtüsü Grönland'ın %82'sini kaplar ve erirse deniz seviyelerinin 7,2 metre yükselmesine sebep olur. Bu buz örtüsünde gözlemlenen ortalama erime ve kütle değişikliği yılda 239 km3lük bir erime gösterir.(NASA GRACE)

Grönland ve Antarktik buz örtüleri, erime ve kırılmanın yıllık kar yağışını geçmesinden dolayı oldukça hızlı küçülme gösterir. Hükûmetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC)'nin bulgularına göre Antarktik ve Grönland buzörtülerinin erimesi 1993 ve 2003 yıllarıarasında yıllık deniz seviyelerine 0.21 ± 0.35 ve 0.21 ± 0.07 mm/yıl artış göstermiştir.
IPCC, Grönland buz örtüsü erimesinin yıllık kar yağışını geçmeye devam edeceğini. Antarktik buz örtüsündeki kırılma da yıllık karyağışını geçmekte olduğunu söyler.
Küresel ısınmanın buz örtüleri üzerindeki etkileri hızlanmaya devam edecektir, ancak bugün oluşturulan erime modelleri henüz yeterince kesinlik göstermediği için yeterince iyi anlaşılmamıştır.

https://www.cografya.gen.tr/sozluk/ortu-buzulu.htm 18 Aralık 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.kursunkalem.com/cografya-terimi/ortu-buzulu/#gsc.tab=0 18 Aralık 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Cep Plajı genellikle iki burun arasında yer alan küçük plajlara denir.Plajların en önemli çökel kaynağı akarsulardır. Akarsular, kara alanlarından taşıdıkları çeşitli boylardaki kırıntılı malzemeyi deniz alanlarına taşırlar ve deltaları oluştururlar. Deltaların denizle temas ettiği yerlerde kıyı süreçleri (dalga, kıyı boyuna akıntı) hakimdir. Özellikle ince taneli malzemeler (ince kum) kıyı boyunca taşınarak cep plajlarını oluşturabilir.
Kıyıdaki rejim değişikliklerinde özellikle kıyı gerisindeki depolanma alanların da (kıyı kumulları gibi) plajlara kırıntılı malzeme sağlar.
Aşınmalı kıyılarda, ana kayalar önemli kum kaynağını oluşturur. Dalga aşındırması nedeniyle oluşan küçük koylar içerisinde çevrelerindeki kayalardan aşınan kırıntılı malzemenin birikmesi sonucu plaj gelişir, bunlara cep plajı adı verilmektedir.
Cep plajlarının çökel miktarları ve çökel türleri dalgaların şiddeti, türü ve şekliyle alakalıdır. Bu alanlarda bulunan hayvan varlıkları arasında denizminaresi, istiridye, yosun, kırmızı alg, midye, solucan ve bunlarla beslenen kuşlar bulunur.

https://web.archive.org/web/20050905131503/http://www3.csc.noaa.gov/beachnourishment/html/geo/scitech.htm
http://www.crd.bc.ca/watersheds/ecosystems/pocketbeaches.htm 6 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Coriolis kuvveti, dönen bir platformun merkezinden karşı tarafına yürümeye çalışan biri tarafından anlaşılabilir. Yürümek istediği tarafa doğru dik açıyla itildiğini görür. Benzer şekilde, dönen yer kürenin yüzeyi üzerinde hareket eden hava, kuzey yarım kürede hareket yönünün sağına, güney yarım kürede soluna saptırır. Bu saptırma gücüne coriolis kuvveti denir. Fransız matematikçi ve fizikçi Gaspard-Gustave Coriolis (1792-1843) onuruna atfen bu ad verilmiştir.
Coriolis kuvveti nedeniyle rüzgârlar irtifada izobarlara yaklaşık 10° açı ile neredeyse paralel, alçak basınca meyilli eser. Yeryüzünün sürtünme etkisi sonucu rüzgâr alçak irtifada daha yavaştır, dolayısıyla coriolis kuvveti de daha zayıftır. Bunun sonucunda rüzgârın izobarlara yaptığı açı denizde yaklaşık 20°, karada da 30°ye kadar çıkar.

Havaya düşey atılan bir topun dönen dünyanın merkezine olan mesafesi büyüyecektir. Tekrar yerine düşmesinde atıldığı noktanın aynı zaman aralığında aldığı mesafeden daha büyük bir yay boyunca hareket eder. Bu, topun bir çeşit ivmelendirilmiş olması gerektiği ve dolayısıyla kuvvet etkisi altında bulunduğunu gösterir. Bu tür kuvvetler, meteorolojide ve okyanus biliminde önemlidir. Genel olarak dönen bir referans sisteminde hareket eden cismin yörüngesine dik olarak etki eder. Bunlar görünen zahiri kuvvetlerdir. Mesela; dönen bir plak üzerine düz bir çizgi eğri şeklinde belirir. Eğer plak ortasında bir gözleyici bulunursa, o kimse tepesinin bir kuvvetle kenara doğru itildiği zannına kapılır.
Benzer olay, dünya gibi üç boyutlu dönen bir sisteme nazaran hareket ettiğinde müşahede edilir. Rüzgâr ve okyanus akımlarında bu kuvvetin etkisi görülür. Yörüngelerine dik hareket etme eğilimi gösterirler, bu kuvvetler uzun menzilli füzelerin yörüngelerinin hesaplanmasında önemli rol oynar.

The definition of the Coriolis effect from the Glossary of Meteorology
Anders Persson The Coriolis Effect: Four centuries of conflict between common sense and mathematics, Part I: A history to 1885 History of Meteorology 2 (2005)
10 Coriolis Effect Videos and Games- from the About.com Weather Page
Coriolis Force 10 Nisan 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – from ScienceWorld
Coriolis Effect and Drains20 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Catalog of Coriolis videos
Do bathtubs drain counterclockwise in the Northern Hemisphere? 15 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. by Cecil Adams.
Bad Coriolis.11 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Coriolis Effect: A (Fairly) Simple Explanation 15 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Coriolis Effect: A graphical animation 22 Mart 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Observe an animation of the Coriolis effect over Earth's surface 27 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Animation clip 26 Haziran 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Vincent Mallette The Coriolis Force @ INWIT 31 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NASA notes 31 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Interactive Coriolis Fountain7 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Dalga, deniz dalgaları çeşitli etkenler sonucu meydana gelir. Öncelikle rüzgâr, dalgaların oluşmasında başlıca bir faktördür. Rüzgârlar deniz yüzeyinde enerji ile bir itki meydana getirirler ve bunun sonucunda dalgalar oluşur. Ayrıca depremler sonucunda tsunami denen büyük dalgalar meydana gelebilir.

Akışkanlar dinamiğinde, rüzgar dalgaları veya rüzgar kaynaklı dalgalar, su kütlelerinin serbest yüzeyinde oluşan su yüzeyi dalgalarıdır. Akışkan yüzey alanı, üzerinde esen rüzgardan kaynaklanır. Okyanuslardaki dalgalar karaya ulaşmadan önce yüzlerce mil yol kat edebilir. Dünya üzerindeki rüzgar dalgalarının boyutu, küçük dalgalanmalardan 30 metre yükseklikteki dalgalara kadar değişir.
Bir rüzgar doğrudan yerel sulardan etkilendiğinde oluşan bu rüzgar dalgası sistemi, deniz rüzgarı olarak adlandırılır. Rüzgar esmeyi kestikten sonra, rüzgar dalgaları tümsek olarak adlandırılır. Daha genel olarak, bir tümsek, yerel rüzgarlardan önemli ölçüde etkilenmeyen rüzgar kaynaklı dalgalardan oluşur. Bu rüzgar kaynaklı dalgalar başka bir yerde veya bir zamanda üretilmiştir. Okyanustaki rüzgar dalgalarına okyanus yüzey dalgaları denir.
Rüzgar dalgalarının belirli bir rastgelelik miktarı vardır: ardındaki dalgalar, sınırlı  öngörülebilirlik ile yükseklik, süre ve şekil bakımından farklılık gösterir. Su yüzey hareketleri, akış hızları ve su basıncı gibi akış miktarları arasındaki karşılıklı bağımlılığı yönetmenin yanı sıra, üretim, büyüme, yayılma ve çürümeyi yöneten fizik ile birlikte değişken bir süreç olarak tanımlanabilirler. Gelişen deniz durumlarında rüzgar dalgalarının; (hem denizler hem de tümseklerde) istatistiklerin anahtarı rüzgar dalgası modelleri ile tahmin edilebilir.
Dalgalar genellikle Dünya'nın denizlerinde olduğu düşünülse de Titan'ın hidrokarbon denizleri de rüzgarla oluşan dalgalara sahip olabilir.

Tsunami (okunuşu: "Sunami", Japoncada liman dalgası anlamına gelen tsunami sözcüğünden), okyanus ya da denizlerin tabanında oluşan deprem, volkan patlaması ve bunlara bağlı taban çökmesi, zemin kaymaları gibi tektonik olaylar sonucu denize geçen enerji nedeniyle oluşan uzun periyotlu deniz dalgasını temsil eder.

Dalga kesme platformu, kıyı bankları, dalga kesme tezgahları veya kıyı platformu genellikle falez dibinde ya da dalgaların hareketi ile kontrol edilen göl, koy veya deniz kıyı şeridi boyunca bulunan dar düz bir alandır. Bu alan denizin sakin olduğu yaz dönemlerinde kum ile kaplı olabilir, böylece dar bir plaj oluşur. Kış dönemlerinde ise bu depolar kıyı gerisine taşınır ve platform açığa çıkar.

Falez'in aşınması ve gerilemesi süreci içerisinde hakim olan yıkıcı dalga enerjisi falez tabanında bir dalga çentiği oluşturmasına neden olur. Bu oluşan çentik daha sonra ağzı açık ve geniş bir mağaraya doğru büyür. Zamanla mağara tavanı üzerinde egemen olan yer çekimi nedeniyle kütle hareketleri gözlenir. Bunun sonucu olarak da bir süre sonra mağara tavanı çöker. Dalga kesme platformunu oluşturan aşındırma, oluşan yamaç molozunu denize doğru taşır. Bu süreçlerin sonucunda dalga kesme platformu genişler.

Antik (aktif olmayan) kıyı platformları geçmişteki deniz ve göl seviyesi ilgili kanıtlar sunmaktadır. Bazen modern plajlar arkasında bulunan yüksek ve terk edilmiş platformlar jeolojik geçmişteki yüksek deniz seviyelerinin kanıtıdır ve bu alanları tanımlamak için kullanılır. Coğrafyacılar ve jeologlar geçmişteki bu yapılar üzerinde gelişmiş depolarda bulunan deniz fosillerinin incelenmesi ve bilimsel tarihleme yöntemlerini kullanarak zaman içerisinde deniz/kıyı değişimleri üzerine önemli bilgiler elde ederler. Bu değişiklikler küresel iklim değişikliklerine bağlı olan deniz seviyesi değişimlerine ya da kara alanının yükselmesi ile sonuçlanan tektonik faaliyetler ile ilişkilendirilebilir.

Trenhaile göre, Sunamura, Massalink ve Hughes'e göre kıyı platformları dalga eylem sonucu olduğunu kabul edersek dalga kesim platformu artık kullanılmalıdır. Kıyı platformları, karşılaştırılabilir nehir ve göl platformları gibi, dalgalar ve akımlar tarafından enkazın kaldırılması su tablasının altında bir ana kaya yüzeyinin arkasında bıraktığında gelişen erozyonel özelliklerdir.

Plaj

Atıflar

Basılı eserler
Wilson, M.A., Curran, H.A. and White, B. 1998: Paleontological evidence of a brief global sea-level event during the last interglacial. Lethaia 31: 241-250
Trenhaile, A. S. 1987: The Geomorphology of Rock Coasts. (Oxford University Press, Oxford, U.K.) 393 pp
Sunamura, T., 1992. Geomorphology of rocky coasts. New York: John Wiley
Masselink, G and Hughes, M. 2003. Introduction to Coastal Processes and Geomorphology. Hodder Arnold
Retallack, G.J. and Roering, J.J. 2012: Wave-cut or water-table platforms of rocky coasts and rivers? GSA Today 22(6), 4-9.

Dalgaların derinlikleri farklı bir ortamdan diğerine geçerken doğrultu değiştirmesine kırılma denir. Başka bir deyişle dalga kırılması; açık denizdeki paralel dalgaların kıyıya yaklaşması sonucunda kendini taşıyamayacak ölçüde yükselerek kırılmasıdır.
Yerel rüzgarlar (özellikle kıyıda esen rüzgarlar), Med-Cezir nedeniyle kıyı derinliğinin değişimi, kıyı boyu cereyan eden akıntılar, kıyı platformunun gradyanı ve topoğrafyası, kıyı çizgisinin geometrisi dalga kırılmasını etkileyen başlıca faktörlerdir.
Kırılmasının gelişimi ise şu şekilde olur; Dalga hareketinin etkisi su seviyesinden derinlere indikçe azalır, bu yüzden derin sularda dalga hareketi dip ile etkileşim halinde olamaz. Belli bir sığlığa ulaşınca dalganın hareketi dip ile etkileşim haline geçer. Su sığlaştıkça dalga kendine yeterli yer bulamadığı için yukarı doğru yükselmeye başlar, yani dalga yüksekliği artar. Bu yükselmeden dolayı bir süre sonra dalganın stabilitesi bozulur, bu bozulma noktasında dalga kırılmaya başlar. Kırılma ile dalga, dalga yalama zonuna uzanır ve takiben hızla geri çekilmesi ile süreç tamamlanmış olur. Geri çekilme sırasında kıyıda bulunan çökeller denize doğru taşınır.
Kırılma sürecinde dalga zirvesi kendini derinlik değişimine ve kıyı çizgisine göre yeniden konumlandırır.
Dalga kırılması sonucu açığa çıkan enerji en önemli kıyı şekillendirici etmendir.

1-Spilling Breaker: Düz sahillerde oluşan, çok açıklardan ve dik olmayan kırılmalardır. Sığ sahile gelene kadar azar azar kırılır. Tepe noktasında 
köpük kısmı oluşur.
2-Plunging Breaker: Tipik Hawaii tatil posterlerindeki sörfçülerin cenneti olmasını sağlayan dalga kırılması şeklidir. Çok büyük bir enerji türbülansa gider ve çok azı geriye yansır. En çok enerji açığa çıkartan kırılma budur.
3-Collapsing Breaker: Plunging ve Surging tiplerinin arasındaki tiptir. Ön kısmı yükselir ve patlar, dönme şeklinde patlamaz. Türbülansa fazla enerji gitmez.
4-Surging Breaker: Daha çok dik yamaçlı, kayalık bölgelerde görünür. Çok dar bir bölgede oluşur ve yarısından çoğunu geri yansıtır.
Dalga kırılması neticesinde oluşan kıyı ve sahiller (kumsallar) ekosisteme çok büyük bir katkıda bulunur. Birçok canlının yaşamı bu bölgelerde geçer ve yumurtalarını buralarda bırakırlar. Dalgalar aynı zamanda tortuları getirdiği için deniz bitkileri için de yaşam imkânı sağlar. Bundan başka kırılmaların olduğu yerler genellikle oksijeni bol bölgelerdir, bu sebepten dolayı birçok deniz canlısının özellikle bu bölgelerde yaşadığı gözlenir. Örneğin bazı köpek balığı türleri özellikle kırılmanın olduğu bölgelerde yaşar ve avlanır.

•	Bird, E., Coastal Geomorphology, An Introduction. John Wiley&Sons;2000.
•	Erinç, S. Jeomorfoloji 2,2010. Der Yayınları.
•	http://denizmili.com/post/2362994665/dalga-k-r-lmas 12 Ocak 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
•	https://web.archive.org/web/20150921133539/http://www.sailing.boun.edu.tr/sailing_old/html/arastirmalar/dalga.pdf
•	Monroe ve Wicander, 2005, Fiziksel Jeoloji (çev: Dirik, K. ve Şener M.)

Çalkantı (coğrafyada akıntı), gelen bir dalga kırıldıktan sonra sahile vuran çalkantılı bir su tabakasıdır. Çalkalama hareketi, kıyıdaki dolguları (kum, çakıl, vb.) sahilden aşağı ve yukarı hareket ettirerek kıyı boyunca tortu değişimine neden olabilir. Çalkalama hareketinin zaman ölçeği, kıyı türüne bağlı olarak saniyelerle dakikalar arasında değişir (kıyı türleri bkz. Şekil 1). Genelde daha düz kıyılarda daha fazla çalkantı meydana gelir. Çalkalama hareketi, morfolojik özelliklerin oluşumunda ve çalkalama alanındaki değişimlerde birincil rolü oynar. Çalkantı hareketi, daha geniş kıyı morfodinamiğindeki anlık süreçlerden biri olarak da önemli bir rol oynamaktadır.

Çalkalama iki aşamadan oluşur: basma (karada akış) ve geri akıntı (açık deniz akışı). Genellikle ters akıntı geri akıntıdan daha yüksek hıza ve daha kısa süreye sahiptir. Kıyı hızları en fazla ayaklanmanın başlangıcındadır ve daha sonra azalırken açık deniz hızları geri yıkamanın sonuna doğru artar. Ayaklanmanın yönü hakim rüzgarla değişirken geri yıkama her zaman sahil şeridine diktir. Bu asimetrik eğik hareket, kıyı boyunca tortu taşınmasının yanı sıra kıyı şeridi sürüklenmesine de neden olabilir.

Çalkalama bölgesi, plajın fırtınalar sırasında yoğun erozyonun meydana geldiği sırt kepçesi ve sörf bölgesi arasındaki üst kısımdır (Şekil 2). Çalkalama bölgesi dönüşümlü olarak ıslak ve kurudur. Sızma akışı ve plaj yeraltı suyu tablosu arasında sızma (hidroloji) (su tablasının üstünde) ve sızma (su tablasının altında) gerçekleşir. Beachface, berm, beach step ve beach cusps; eğik hareketle ilişkili tipik morfolojik özelliklerdir. Sızma (hidroloji) ve eğik hareketle tortu taşınması, sahil yüzünün eğimini yöneten önemli faktördür.

Plaj yüzeyi, plaj profilinin eğilme işlemlerine tabi olan düzlemsel ve nispeten dik kısmıdır (Şekil 2). Plaj yüzeyi, bermden gelgit seviyesine kadar uzanır. Sahil yüzeyi, yukarı ve geri yıkama ile tortu taşınması miktarı eşit olduğunda çalkalama hareketi ile dinamik bir dengededir. Plaj yüzeyi denge eğiminden daha düz ise ayaklanma tarafından daha fazla tortu taşınır ve net karasal tortu taşınmasına neden olur. Eğer sahil yüzeyi denge eğiminden daha dik ise tortu taşınmasına geri yıkama hakimdir ve bu net deniz kıyılarında tortu taşınmasına neden olur. Denge sahil yüzeyi gradyanı, çalkalama bölgesindeki tortu boyutu, geçirgenlik ve düşme hızı ile dalga yüksekliği ve dalga periyodu gibi faktörlerin karmaşık bir ilişkisi ile yönetilir. Plaj yüzeyi, morfolojik değişiklikleri ve dengeleri anlamak için sörf bölgesinden ayrı olarak düşünülemez, çünkü bunlar sörf bölgesi ve sığ dalga süreçleri ile dalgalı bölge süreçlerinden güçlü bir şekilde etkilenir.

Berm, tortu birikiminin çalkalama hareketinin en karaya doğru gerçekleştiği, çalkalama bölgesinin nispeten düzlemsel kısmıdır (Şekil 2). Berm sırt ağını ve kıyı kumullarını dalgalardan korur ancak fırtına gibi yüksek enerji koşullarında erozyon meydana gelebilir. Berm, çakıl plajlarında daha kolay tanımlanır ve farklı yüksekliklerde birden fazla berm olabilir. Buna karşılık kumlu plajlarda sırt ağzı, berm ve plaj yüzünün eğimi benzer olabilir. Bermin yüksekliği, ayaklanma sırasındaki tortu taşınımının maksimum yüksekliği ile yönetilir. Berm yüksekliği Takeda ve Sunamura (1982) denklemi kullanılarak tahmin edilebilir.

Plaj adımı, plaj yüzeyinin dibindeki batık bir skarptır (Şekil 2). Plaj basamakları genellikle en kaba malzemeyi içerir ve yükseklik birkaç santimetreden bir metrenin üzerine kadar değişebilir. Geri adımların yaklaşmakta olan olay dalgası ile etkileştiği ve girdap oluşturduğu plaj adımları oluşur. Hughes ve Cowell (1987), Zstep basamak yüksekliğini tahmin etmek için denklemi önerdi.

Plaj doruğu, bir sahilde yarım daire şeklindeki depresyonu çevreleyen hilal şeklinde bir kum veya çakıl birikimidir. Çalkalama hareketi ile oluşurlar ve çakıllı plajlarda kumdan daha yaygındırlar. Klipslerin aralığı eğiklik hareketinin yatay boyutu ile ilgilidir ve 10 cm ile 50 m arasında değişebilir. Daha kaba tortular dik-eğimli, denize doğru işaret eden “tepe” boynuzlarında bulunur (Şekil 3). Şu anda ritmik plaj kulplarının oluşumu için yeterli bir açıklama sağlayan iki teori vardır; duran dalgalar ve kendi kendini örgütleme. 

Guza ve Inman (1975) tarafından ortaya atılan duran kenar dalga teorisi, kıvrımın kıyıya doğru ilerleyen duran dalgaların hareketi üzerine bindirildiğini düşündürmektedir. Bu, kıyı boyunca eğrilik yüksekliğinde bir değişiklik oluşturur ve sonuç olarak düzenli erozyon kalıpları ile sonuçlanır. Cusp yerleşimleri aşınma noktalarında oluşur ve cusp boynuzları kenar dalga düğümlerinde meydana gelir. Plaj tepe boşluğu, harmonik altı dalga modeli kullanılarak tahmin edilebilir.

Kendi kendini örgütleme teorisi Werner ve Fink (1993) tarafından ortaya atılmıştır. Topoğrafik düzensizliği, toplanma veya erozyonu engelleyen olumsuz geri bildirimi teşvik eden plaj morfolojisi ve eğik hareketle çalıştırılan olumlu geri bildirimin bir kombinasyonu sebebiyle plaj tepelerinin oluştuğunu düşündürmektedir. Hesaplamalı kaynaklar ve tortu taşıma formülasyonlarının, kararlı ve ritmik morfolojik özelliklerin bu tür geri besleme sistemleri tarafından üretilebildiğini göstermek için nispeten yeni olmuştur. [4] Kendiliğinden örgütlenme modeline dayanan plaj tepe boşluğu, denklemi kullanan eğik hareket S'nin yatay boyutu ile orantılıdır.

Kumsalın su altı ve su altı bölgeleri arasındaki kıyı tortu tortu alışverişi, öncelikle eğilme hareketi ile sağlanır. [6] Çalkalama bölgesindeki nakil oranları, sörf bölgesine göre çok daha yüksektir ve askıdaki tortu konsantrasyonları yatağa yakın 100 kg / m³'ü aşabilir. Çalkantı ile karada ve denizde tortu taşınması bu nedenle plajın toplanması ve erozyonunda önemli bir rol oynar.
Çalkalama akışının kabarması ve geri yıkaması arasında tortu taşınmasında temel farklılıklar vardır. Özellikle dik plajlarda delik türbülansının baskın olduğu ayaklanma genellikle taşınması için çökeltileri askıya alır. Akış hızları, askıdaki tortu konsantrasyonları ve askıdaki akışlar türbülans maksimum olduğu zaman en fazla artışın başlangıcındadır. Daha sonra türbülans, kıyıdaki akışın sonuna doğru dağılır ve asılı tortuyu yatağa yerleştirir. Tersine, geri yıkamaya tabaka akışı ve yatak yükü tortu taşınması hakimdir. Akış hızı, geri yıkamanın sonuna doğru artar ve daha fazla yatağın ürettiği türbülansa neden olur. Bu da yatağın yakınında tortu taşınmasına neden olur. Net tortu naklinin yönü (karada veya denizde) büyük ölçüde sahil yüzeyi gradyanı tarafından yönetilmektedir.

Çalkantı ile kıyıya doğru kayma, ya plaj tepe morfolojisine ya da kıyı boyunca güçlü dalgalanma hareketine neden olan eğik gelen dalgalara bağlı olarak ortaya çıkar. Uzun kıyı sürüklenmesinin etkisi altında, geri yıkama akışları sırasında durgun su fazı olmadığında, çökeltiler denizde tortu taşınması ile sonuçlanacak şekilde asılı kalabilir. Yavaşlama işlemleriyle plaj yüzeyi erozyonu çok yaygın değildir, ancak yuvarlamanın önemli bir kıyı bileşeni olduğu durumlarda erozyon meydana gelebilir.

Çalkalama bölgesi son derece dinamik, erişilebilir ve insan faaliyetlerine açıktır. Bu bölge gelişmiş özelliklere çok yakın olabilir. Dünyadaki en az 100 milyon insanın ortalama deniz seviyesinin bir metre içinde yaşadığı söyleniyor. Çalkantı bölgesi süreçlerini ve akıllı yönetimi anlamak, erozyon ve fırtına dalgalanması gibi kıyı tehlikelerinden etkilenebilecek kıyı toplulukları için hayati öneme sahiptir. Gezinme bölgesi işlemlerinin, sörf bölgesi işlemleriyle güçlü bir şekilde bağlantılı olduğu için, tek başına düşünülemeyeceğini belirtmek önemlidir. İnsan faaliyetleri ve iklim değişikliği de dahil olmak üzere diğer birçok faktör, dallanma bölgesindeki morfodinamiği de etkileyebilir. Başarılı kıyı yönetiminde daha geniş morfodinamiğin anlaşılması şarttır.
Deniz duvarlarının inşası, yollar ve binalar gibi gelişmiş mülkleri kıyı erozyonu ve durgunluğundan korumak için yaygın bir araç olmuştur. Ancak deniz duvarının mülkün korunmasını veya plajın tutulmasını genellikle sağlamaz. Çalkalama bölgesi içinde bir deniz duvarı gibi geçirimsiz bir yapı inşa etmek, çalkalama bölgesindeki morfodinamik sistemi etkileyebilir. Bir deniz duvarı inşa etmek su masasını yükseltebilir, dalga yansımasını artırabilir ve duvara karşı türbülansı yoğunlaştırabilir. Bu sonuç olarak bitişikteki plajın aşınmasına veya yapının bozulmasına neden olur. Boulder surları (kaplama veya riprap olarak da bilinir) ve tetrapodlar, erozyona neden olmayan çalkalama ve geri yıkama üretmek için dalgaların malzemeler boyunca kırılması beklendiği için geçirimsiz deniz duvarlarından daha az yansıtıcıdır. Kayalık enkaz bazen dalga etkisini azaltmak ve aşınmış plajın iyileşmesine izin vermek için bir deniz duvarının önüne yerleştirilir.
Çalkalama bölgesindeki tortu taşıma sisteminin anlaşılması, plaj besleme projeleri için de hayati önem taşımaktadır. Swash, plaja eklenen kumun taşınmasında ve dağıtımında önemli bir rol oynamaktadır. Geçmişte yetersiz anlayış nedeniyle başarısızlıklar olmuştur. [9] Beslenme projesinin başarılı olması için hem çalkalamada hem de sörf bölgesinde tortu hareketlerinin anlaşılması ve öngörülmesi hayati önem taşımaktadır.

Avustralya, Phillip Körfezi'nin kuzey-doğu kıyısındaki Black Rock'taki kıyı yönetimi, sahil erozyonuna yapısal bir tepki vermenin iyi bir örneğidir ve bu da dalgalı bölgede morfolojik değişikliklere neden olmuştur. 1930'larda, uçurumun Black Rock'taki durgunluktan korunması için bir deniz duvarı inşa edildi. Bu, kışın tekrarlanan fırtınalardan zarar gören deniz duvarının önünde plajın tükenmesine neden oldu. 1969 yılında, deniz duvarını korumak için sahilde kum hacmini artırmak amacıyla iç kısımdan yaklaşık 5000m3 kum ile plaj beslendi. Bu, kum hacmini yaklaşık% 10 oranında artırdı, ancak deniz duvarını tekrar kış fırtınalarının etkilerine maruz bırakmak için kum sonbaharda kuzeye doğru sürüklenerek taşındı. Proje, kıyı şeridinin sürüklenmesinin mevsimsel kalıplarını hesaba katmamış ve özellikle plajın güney kesi

Dalmaçya, karstik yüksek yaylaların Adriya Denizi üzerine
inen bir kenarı ile kıyıya paralel reliyef dizileri arasına giren denizin
meydana getirdiği girintili çıkıntılı, adalı, yarımadalı bir bölgedir. Adriyatik denizine açılan kıyılar Dalmaçya olarak adlandırılır.
Dalmaçya kıyıları boyunca Bosna-Hersek'e kadar uzanan  bölgede Dinar Dağları bulunur. Tuna Havzası dışındaki sahalar dağlık ve engebelidir. Güneyde Kapela-Dinar Alpleri, Adriya kıyılarında Velebit Dağları'na kadar uzanır. Bu dağların yüksek zirveleri 1000 metreyi aşar. Ülkenin Dalmaçya kıyıları karstik yönden zengindir.
Karstik bir yapıya sahip olan bölgenin kıyıları çok girintili çıkıntılı olup çok sayıda ada yer alır. Bu kıyı şekline fiziki coğrafyada dalmaçya kıyı tipi denir. 
Dalmaçya kıyı tipinin görüldüğü yerlerde dağlar kıyıya paralel uzanır, iklim iç kesimlere doğru sokulamaz.Bu tip kıyılarda deniz derinliği fazla, kıta sahanlığı ise dardır.
Örneğin; Adriyatik denizinde Dalmaçya kıyıları, Türkiye'de ise Antalya-Kaş kıyıları buna örnektir.

Dağ geçidi, bir dağ ya da tepe sırasında, bir taraftan öbür tarafa geçişe imkân tanıyan alçak noktaya verilen isimdir. Geçilen sırayı aşan yolun genellikle en yüksek noktasıdır. Dünyanın dağ sıralarının pek çoğu yolculuklara engel oldukları için geçitler, yazılı tarihten önceki dönemlerden beri büyük önem taşımışlar; ticaret, savaş ve göçlerde önemli rol oynamışlardır.
Topografik olarak bir geçit, iki dağ arasında oluşan eğer şeklinin, alçak noktasında, genellikle bir ya da iki tarafta birer nehir başlangıcının hemen yukarısında bulunmaktadır. Geçitler, iki tarafında dik yamaçlar olan kısa bir kapı şeklinde olabildikleri gibi, kilometrelerce uzunluktaki vadilerden de oluşabilirler.
Geçitlerden eski çağlardan beri yollar geçmiş, son zamanlarda da tren yolları tarafından kullanılmışlardır.
Bir geçidin en yüksek noktası genellikle, bölgedeki tek düz arazidir ve burada binalar, bazen köyler bulunur. Sınırları dağ sıralarıyla belirlenen ülkelerde sınır kapıları ve gümrük ofisleri dağ geçitlerinde yer alır. Anayolların bulunduğu geçitlerde, geçidin deniz seviyesinden yüksekliğini gösteren bir tabela da bulunur.
Dünya çevresinde pek çok geçide isim verilmiştir. Afganistan ve Pakistan arasındaki Hayber Geçidi, Alpler'deki Büyük St. Bernard Geçidi ve dünyanın motorlu taşıtlar tarafından kullanılabilen en yüksek geçidi olan 5565 metrelik Semo La (Tibet) ünlü örneklerdendir.

27/01/2007 Tarihli Wikipedia Makalesi 13 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Debi, bir akışkanın aktığı izleğin herhangi bir kesitinden birim zamanda geçen akışkan hacmidir.
Bir akarsuyun aktardığı su miktarını, bir boru sisteminin çeşitli noktalarında aktarılan akışkan miktarını belirlerken vb. yerlerde kullanılır. Hidrolojide, hidrolikte, akışkanlar mekaniğinde sıkça başvurulan bir kavramdır. Boyutu 
  
    
      
        h
        a
        c
        i
        m
        
          /
        
        z
        a
        m
        a
        n
      
    
    {\displaystyle hacim/zaman}
  
, genellikle kullanılan metrik birimi 
  
    
      
        
          m
          
            3
          
        
        
          /
        
        s
        n
      
    
    {\displaystyle m^{3}/sn}
  
 ve yaygın göstergesi Q harfidir.

Debi (veya Hacimsel debi), hacimsel akış hızı olarak tanımlanabilir.

        Q
        =
        A
        ⋅
        V
      
    
    {\displaystyle Q=A\cdot V}
  

Burada;
"
  
    
      
        Q
        
      
    
    {\displaystyle Q\,}
  
": Debi, 
  
    
      
        
          
            
              m
              e
              t
              r
              
                e
                
                  3
                
              
            
            
              s
              a
              n
              i
              y
              e
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {metre^{3}}{saniye}}}
  
 biriminde.
"
  
    
      
        V
        
      
    
    {\displaystyle V\,}
  
": Akışkanın Hızı, 
  
    
      
        
          
            
              m
              e
              t
              r
              e
            
            
              s
              a
              n
              i
              y
              e
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {metre}{saniye}}}
  
 biriminde.
"
  
    
      
        A
        
      
    
    {\displaystyle A\,}
  
": Kesitsel (Enkesit) vektörel alan, 
  
    
      
        m
        e
        t
        r
        
          e
          
            2
          
        
        
      
    
    {\displaystyle metre^{2}\,}
  
 biriminde.

Osmanlı Türkçesi'nden gelen Deniz hem erkek ismi, hem de kız ismi:

Deniz Akkaya (d.1977), Türk manken, oyuncu ve sunucu
Deniz Arcak (d.1968), Türk şarkıcı
Deniz Barış (d.1977), Türk eski millî futbolcu
Deniz Baykal (1938-2023), CHP eski genel başkanı
Deniz Bolışık (d.1982), Türk sinema, tiyatro ve dizi oyuncusu
Deniz Bölükbaşı (1949-2018), Türk diplomat ve siyasetçi
Deniz Çakır (d.1981), Türk oyuncu ve seslendirme sanatçısı
Deniz Çelik (d.1973), Bendeniz olarak bilinen Türk şarkıcı
Deniz Gezgin (d.1981), Türk yazar
Deniz Gezmiş (1947-1972), idam edilen Türk öğrenci lideri ve militan
Deniz Özbey (d.1969), Türk mimar ve Vega grubunun solisti
Deniz Seki (d.1970), Türk şarkıcı, oyuncu ve sunucu
Deniz Uğur (d.1973), Türk oyuncu ve seslendirme sanatçısı
Deniz Yılmaz (d.1988), Türk asıllı Azerbaycan millî fubolcu

Deniz Müzesi, İstanbul da bulunan deniz müzesi
Denize Doğru, Kumdan Kaleler grubunun müzik albümü
İçimdeki Deniz, 2004 yapımı İspanyol filmi
Yunan deniz tanrıları, Yunanların deniz tanrıları
Yükselen Bir Deniz, 2002 yapımı Can Dündar kitabı

Cerbe Deniz Savaşı, Osmanlı döneminde deniz savaşı
Çanakkale Deniz Savaşları, 1915 tarihinde Osmanlı ile İtilaf Devletleri arasında deniz savaşı
İnebahtı Deniz Savaşı, 1571 tarihinde Osmanlı Devleti ile Haçlı donanmaları arasında deniz muharebesi
Londra Deniz Silahsızlanması Konferansı
Navarin Deniz Savaşı, 1827 tarihinde Osmanlı ve cephesi ile deniz muharebesi
Preveze Deniz Zaferi, 1538 tarihinde Osmanlı Donanması ile Haçlı donanması arasında gerçekleşen deniz muharebesi
Sapienza Deniz Savaşi (1499), 1499 tarihinde gerçekleşen deniz muharebesi
Washington Deniz Silahsızlanması Konferansı

Deniz Alanlarının Sınırlandırılması Hukuku, Deniz alanların sınırlarını belirleyen hukuk
Deniz hukuku, deniz ve okyanus sularının kullanımı ayarlayan hukuk
Deniz ve Su Hukuku Araştırmaları Merkezi, deniz hukuku üzerinde araştırma yapan merkez

Deniz Kuvvetleri Komutanlığı, Türkiye'nin deniz sınırlarını koruyan birlik
Japon Deniz Öz Savunma Kuvvetleri, Japonya' nın deniz kuvvetleri

A.B.D. Deniz Kuvvetleri Akademisi, ABD de bulunan deniz harp okulu
Deniz Harp Okulu, Türk askeri eğitim kurumu
Deniz Lisesi, Türk askeri lise
Deniz Teknolojisi Mühendisliği, deniz hakkında araştırma yapan mühendislik dalı
Gemi İnşa ve Deniz Mühendisliği, gemi ve deniz ile uğraşan mühendislik dalı

Akdeniz, Güney Avrupa, Batı Asya ve Kuzey Afrika arasında bulunan deniz kütlesi
Deniz biyolojisi, denizde yaşayan bitki ve hayvanları inceleyen bilim dalı
Deniz dibi temas haritası, deniz haritası
Deniz ekolojisi
Deniz seviyesi, denizin ortalama yüksekliği
Karadeniz, Doğu Avrupa, Kafkasya ve Anadolu' yu ayıran su kütlesi
Kızıldeniz, Afrika ile Asya' yı ayıran deniz yolu
Ortalama Deniz Seviyesi, denizin ortalama yüksekliği

Deniz alabalığı, tuzlu suda yaşayan balık türü
Deniz hıyarları, omurgasızlara verilen genel ad
Deniz kaplumbağası, 2 kürekli hayvan
Deniz kulağı, diğer ismiyle Lagün veya Kıyı set gölü
Deniz lalesi, deniz zambakları, saç yıldızları veya deniz leylakları olarak da bilinir
Deniz, bir okyanus ile bağı olan ve büyük bir alanı kaplayan ve genellikle tuzlu olan su birikintisi
Denizkestanesi, Echinoidea sınıfına bağlı dikenli deniz hayvanı
Deri sırtlı deniz kaplumbağası, en büyük kaplumbağa
Şahin gagalı kaplumbağa, kaplumbağa türü
Yapraklı deniz ejderi, tuzlu su balığı
Yassı sırtlı deniz kaplumbağası, kaplumbağa türü
Yırtıcı deniz solucanları, hayvan şubesi

Deniz börülcesi, bitki türü
Deniz yosunları, su yosunları ya da algler olarak da bilinir

Deniz, Yahya Kemal Beyatlı'nın Kendi Gök Kubbemiz adlı kitabındaki şiirlerinden biridir

İstanbul Deniz Otobüsleri, İstanbul da ulaşım sistemi
Ölü Deniz Tomarları, eski dilde elyazması

"Deniz" ile başlayan bütün sayfalar
"Deniz" başlığını içeren tüm sayfalar

Türk Dil Kurumu'nda kelime arama 29 Aralık 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Deniz altı volkanları, yeryüzünün denizlerle örtülü olduğu bölgelerinde bulunan yarıklardır. Yer altından gelen lavlar bu yarıklar sayesinde yüzeye çıkarlar. Dünya üzerine bir yılda yer altından gelen lavların %75 kadarını bu tür yarıklardan gelenler oluşturur. Çıkan malzemelerin büyük çoğunluğu tektonik hareketlerin yoğun olarak görüldüğü Orta Atlantik Yükselimi olarak da adlandırılan kıta levhalarının bulunduğu bölgelerde gerçekleşir. Pek çoğu okyanusların derin bölgelerinde olmasına karşın, bir bölümü de sığ sularda görülür. Bu tür durumlarda birikerek yükselen malzeme, küçük adacıklar oluşturabilir.
Deniz altı volkanları su altında magmaya yakın yerlerde ve deniz altı çatlakların bulunduğu yerde yaygındır. Deniz altı volkanları yıllık üretiminin %75 olduğu tahmin edilmiştir. Deniz altı volkanları büyük çoğunlukla okyanus sırtları olarak bilinen tektonik hareketlerin yoğun olduğu alanlarda yer almaktadır. Denizlerin ve okyanusların en derininde bulunmasına rağmen bu volkanlar bir patlama sırasında sığ sularda havaya malzemeyi yayarlar. Hidrotermal ağızlar, yaygın deniz altı volkanları yakınında bulunurlar ve bu volkanlar bol biyolojik aktivite sahalarıdır.

Suyun özelliği büyük ölçüde volkanik püskürme ve bu patlamalar sonucu değişebilir. Örneğin, magmanın ısısının artmasıyla
volkanik patlama sonucu suyun hızlı soğumasıyla volkanik cam haline gelir, katılaşmasına neden olur. 218 basınçlı ortamlarda 2220 metre okyanus derinliklerinde su kritik basıncını aştığı için su süper kritik akışkan haline gelir. Derin deniz volkanlarını hidrofonlar kullanılmadan büyük mesafelerde sesleri tespit etmek zordur.
Deniz altı volkanları oluşturduğu karasal lav oldukça farklıdır. Lavın suyla teması sağlam bir kabuk etrafında ilerleyen
yastık lav olarak bilinen bu kabuk içine akar.
Bilim adamları hala su altı volkanları konusu ve faaliyetleri hakkında öğreneceğimiz çok şey olduğunu söylemektedir. 1650 yılında Ege Denizi'nde Santorini Adası yakınlarında Kolumbo Sualtı Yanardağı'nın patlamasıyla 70 kişi ölmüştür. Okyanusta keşif NOAA Ofisi ve Pasifik Okyanusundaki Mariana Arc Ateş Çemberi Deniz altı Volkanları keşfine dikkat çekmiş ve finanse etmiştir. Bilim adamları uzaktan kumandalı araçlar kullanılarak, su altı patlamaları, ergimiş kükürtlü havuzları, sıcak ortama adapte siyah bacaları keşfedip deniz yaşamı hakkında bilgi edinmemizi sağlamışlardır.

4000 metre derinliğindeki deniz altı volkanları ve deniz altı dağları, 1000 metre deniz tabanından aniden yükselmesiyle volkanlar oluşur. Deniz altı bilimcileri deniz tabanından en az 1000 metre yükselen deniz dağlarını tanımlar. Tepe değeri genellikle binlerce metre altında bulunmuş ve bu nedenle derin deniz içinde olduğu kabul edilmektedir. Dünya çapında sadece birkaç kez çalışmalar yapılmış 30000 deniz dağı olduğu tahmin edilmiştir. Deniz dağları ve zirveler normal deniz seviyesinin altında yüzlerce metre altındayken bazı deniz dağları sıra dışıdır. Örneğin, Kanada'nın pasifik sularında Bowie Seamount deniz yüzeyinin 24 metre mesafede yaklaşık 3000 metre derinlikte yükselir.

Deniz dağı, okyanus tabanından başlayan ve su yüzeyine (deniz seviyesine) ulaşmadan yükselen ve bu nedenle bir ada, adacık veya uçurum kayası olmayan büyük denizaltı yer şeklidir. Deniz dağları tipik olarak aniden yükselen ve genellikle deniz tabanından 1.000-4.000 m yükselmiş olan sönmüş volkanlardan oluşur. Oşinograflar tarafından deniz tabanının üzerinde en az 1.000 m yükselen bağımsız özellikleri olan, karakteristik olarak konik biçimde dağlar olarak tanımlanırlar. Zirveler genellikle yüzeyin yüzlerce ila binlerce metre altında bulunur ve bu nedenle derin denizde olduğu kabul edilirler. Jeolojik zaman içindeki evrimleri sırasında en büyük deniz dağları, dalga hareketinin düz bir yüzey oluşturmak için zirveyi aşındırdığı deniz yüzeyine ulaşabilir. Alçaldıktan ve deniz yüzeyinin altına battıktan sonra bu tür düz tepeli deniz dağlarına "guyotlar" veya "masa tepeleri" denir.Dünya okyanusları, 14.500'den fazla tanımlanmış deniz dağı içerir. Bunların 9.951 deniz dağı ve 283 guyot olmak üzere toplam 8,796,150 km² alanı haritalandırılmıştır ve ancak sadece birkaçı bilim adamları tarafından ayrıntılı olarak incelenmiştir. Deniz dağları ve guyotlar en çok Kuzey Pasifik Okyanusunda bulunur ve belirgin bir evrimsel patlama, birikme, çökme ve erozyon modelini takip ederler. Son yıllarda, örneğin Hawai Adaları'ndaki Kamaʻehuakanaloa (eski adıyla Lōʻihi) gibi birkaç aktif deniz dağı gözlemlendi.

Coğrafya ve jeoloji

Earthref Deniz Dağı Kataloğu 22 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. . Seamount haritaları ve katalog listelerinden oluşan bir veritabanı.
Alaska Körfezi'ndeki Deniz Dağlarının Volkanik Tarihi 21 Ağustos 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Yeni Zelanda, Hikurangi'nin kuzeyindeki devasa Ruatoria enkaz çığı 16 Temmuz 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. . Bir dalma batma hendeğinin uzak tarafına oyulmuş bir dikiş dağının ardından.
Hawaii volkanlarının evrimi 8 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. Deniz dağlarının yaşam döngüsü başlangıçta Hawaii yayının dışında gözlemlendi.
Volkanlar Nasıl Çalışır: Lav ve Su 7 Haziran 2014 tarihinde Archive.is sitesinde arşivlendi . Lav-su etkileşimlerinin farklı türlerinin açıklaması.
Ekoloji

Deniz dağlarının biyolojik süreçler üzerindeki etkilerinin gözden geçirilmesi 28 Eylül 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. . NOAA kağıdı.
Denizdeki Dağlar, deniz dağlarının biyolojik ve jeolojik etkileri üzerine bir cilt, tamamen çevrimiçi olarak mevcuttur.
SeamountsOnline 20 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., seamount biyoloji veritabanı.
Derin deniz mercanlarının ulusal yetki alanlarının ötesindeki deniz dağlarında balık tutmaya karşı savunmasızlığı 27 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.   Archived, Birleşmiş Milletler Çevre Programı.

Deniz kirliliği, kimyasal, endüstriyel, tarımsal ve evsel atıkların denizlere dökülmesi veya karışması ile yeryüzündeki su birikintilerinde oluşan çevre kirliliği türüdür.
Denizlerin kirlenmesi sonucunda istilacı türlerin yayılmaktadır. Deniz kirliliğinin kaynaklarının çoğu kara kökenlidir. Kirlilik sıklıkla, tarımsal yüzeysel akış, rüzgârın savurduğu atık ve tozlar gibi yayılı kirlilik kaynaklıdır. Su kirliliğinin bir çeşidi olan besin maddesi kirliliği, denizlere aşırı oranda besin maddesi deşarjı ile oluşan kirliliklerdir. Su yüzeylerinin ötrofikasyonunun asıl sebebidir ve azot ile fosfor gibi aşırı besin maddelerinin yosun üremesini artırması sonucunu doğurur.
Potansiyel olarak toksik kimyasallar küçük partiküllere bulaştıktan sonra plankton ve çoğu depolama ya da deniz suyunu filtreleme yoluyla beslenen bentosa geçer. Bu şekilde toksinler okyanustaki besin zinciri boyunca yukarıya doğru konsantrasyonları artarak ilerler. Birçok partikül kimyasal olarak oksijen tüketerek birleştiğinden haliçler anoksik hâle gelir.
Pestisitler deniz ekosistemlerine karıştığında çok kısa sürede deniz besin ağına girer. Besin ağına girdikten sonra pestisitler mutasyonlara ve insanlara olduğu kadar deniz besin ağına da zarar verecek hastalıklara neden olurlar.
Toksik metaller de deniz besin ağlarına girebilir. Bunlar deniz canlılarının dokularının, biyokimyalarının, davranışlarının ve üremelerinin değişikliğine neden olduğu gibi gelişimlerini de durdurabilmektedir. Aynı zamanda hayvan yemlerinde yüksek oranda balık kaynaklı besin maddesi de kullanıldığından deniz canlılarından gelen toksinler kara hayvanlarına geçtikten sonra et ve süt ürünlerinde ortaya çıkmaktadır.

Her ne kadar deniz kirliliğinin tarihi eskilere dayansa da deniz kirliliğine karşı önlem almak için önemli uluslararası sözleşmeler ancak yirminci yüzyılda yürürlüğe konmuştur. Deniz kirliliği 1950'lerden başlayarak Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi konferanslarında tartışılan bir konu olmuştur. Birçok bilim insanı okyanusların muazzam büyüklükleri nedeniyle seyrelteme kapasitelerinin sınırsız olduğuna ve kirliliği zararsız boyutlara indirebileceğine inanmaktaydı.
1950'lerin sonunda ve 1960'ların başında ABD Atom Enerjisi Komisyonu tarafından lisans almış şirketler tarafından ABD kıyılarına, Birleşik Krallık Windscale nükleer atık işleme merkezinden İrlanda Denizi'ne ve Fransa Atom Enerjisi Komiserliği tarafından Akdeniz'e radyoaktif atıkların atılması konusunda çeşitli tartışmalar olmuştur. Akdeniz tartışmasının ardından Jacques Cousteau deniz kirliliğinin durdurulması seferberliğinde dünya çapında tanınan bir kişi olmuştur. Torrey Canyon petrol tankerinin 1967 yılındaki kazası ve Kaliforniya kıyılarında 1969 yılında olan Santa Barbara petrol sızıntısı ile birlikte deniz kirliliği uluslararası basında manşetlere çıkmıştır.
Deniz kirliliği 1972 yılında Stockholm'de yapılan Birleşmiş Milletler İnsan Çevresi Konferansı'nın önemli tartışma konularından birisi olmuştur. Aynı yıl Londra Konvansiyonu olarak da bilinen Atıkların veya Diğer Maddelerin Depolanması Nedeniyle Ortaya Çıkan Deniz Kirlenmesine dair Konvansiyon kabul edilmiştir. Londra Konvansiyonu deniz kirliliğini yasaklamamış ancak yasak maddeleri içeren kara ve ulusal örgütler tarafından düzenlenecek gri listeler oluşturmuştur. Siyanür ve yüksek oranda radyoaktif atıklar kara listeye konmuştur. Ancak Londra Konvansiyonu yalnızca gemilerden atılan atıklar için uygulandığından boruhatlarından sıvı olarak yapılan atıkların düzenlenmesi konusunda bir yararı olmamıştır.

Deniz ekosistemlerinin kirlilik kaynakları farklı şekillerde kategorilendirilebilir. Genel olarak deniz kirliliğinin kaynağı üçe ayrılarak incelenebilir: atıkların doğrudan deşarjı, yağmur nedeniyle oluşan yüzeysel akışlar ve atmosferden açığa çıkan kirleticiler.
Kirleticilerin denize ulaşmasında yaygın bir yol akarsulardır. Denizlerden su buharlaşması yağışlardan fazla olduğunda denge kıtaların üzerinde olan yağışlarla sağlanır ve bu şekilde akarsulara karışan su tekrar denize döner. Staten Island'ın güneyine ve kuzeyine sularını döken New York'taki Hudson Nehri ile New Jersey'deki Raritan Irmağı açık denizdeki zooplanktonlarda cıva kirliliğinin kaynağıdır. Deniz suyunu filtreleyerek beslenen Copepoda alt sınıfından kabuklularda görülen en yüksek cıva konsantrasyonu bu akarsuların ağzında değil ama 70 km güneyinde Atlantic City yakınlarında tespit edilmiştir. Deniz suyuna karışmış toksinler birkaç gün içinde planktonlara geçer.
Kirlilik genellikle noktasal kirlilik ya da yayılı kirlilik olarak sınıflandırılır. Tek, belirlenebilir ve yerel bir kirlilik kaynağı tespit edilebiliyorsa bu noktasal kirliliktir. Örneğin lağımın ya da endüstriyel atıkların doğrudan deniz suyuna deşarjı gibi. Bu tür kirlilikler özellikle gelişmekte olan ülkelerde görülmektedir. Eğer kirliliğin kaynağı belirli değil ve yaygın olarak görülüyorsa yayılı kirliliktir. Bu kirlilikleri kontrol etmek zor olmaktadır. Tarımsal kaynaklı yüzeysel akışlar ve rüzgârın taşıdığı atıklar bu tarz kirliliklerdir.

Kirleticiler akarsulara ve denizlere doğrudan kentsel kanalizasyon sistemlerinden ve endüstriyel atık deşarjı yoluyla zararlı ve toksik atıklar olarak girer.
Bakır, altın gibi metallerin madenciliği başka bir deniz kirliliği kaynağıdır. Zararlı maddelerle zehirlenen toprak, akarsulara karışarak taşınır ve denizlere ulaşır. Yaygın bir sanayi atığı olan bakırın çıkarılma işlemi sırasında kullanılan kimyasal maddeler, toprağa karışır ve toprağı zehirler. Bu zehirli toprak, yeraltındaki ve yerüstündeki akarsular aracılığıyla denizlere ulaşarak yavaş yavaş denizleri de zehirler. Denizlerin kirlenmesi ya da daha doğru bir tâbirle kirletilmesi sonucunda, gözle görülemeyen en küçüğünden, yeryüzünün en büyük memeli hayvanlarına kadar tüm deniz canlılarının yaşam döngülerinde geri döndürülemeyecek önemde hasarlar oluşur.
Özellikle madencilik sektörünün, çevre koruma hususunda özenli ve dikkatli olduğu söylenemez. Örneğin, Amerika Birleşik Devletleri Çevre Koruma Ajansı'nın verilerine göre ABD'nin batısında su kaynaklarının %40'ı madencilik nedeniyle kirlenmiştir. Bu kirliliğin büyük bölümü denizlere karışarak tüm yeryüzüne yayılmaktadır.

Tarım alanlarından, kentlerden, yol, bina, liman ve kanal inşaatlarından kaynaklanan yüzeysel akışlar karbon, azot, fosfor ve diğer minerallerden oluşan partikül ve toprağı denizlere taşır. Besin maddesi yönünden zengin olan bu sular su yosunlarının ve fitoplanktonun yosun patlaması olarak bilinen şekilde kıyılarda aşırı olarak artmasına ve tüm oksijeni kullanarak oksijen azlığına neden olur. Kıyı bölgelerde, yollar ve otoyollardan gelen kirli yüzeysel akışlarda önemli bir kirlilik kaynağı olmaktadır.

Deniz kirliliğinde gemi kaynaklı farklı kirlilik nedenleri bulunur. Petrol sızıntısının etkileri önemli ölçüde harap edici olabilmektedir. Ham petrolde bulunan polisiklik aromatik hidrokarbonların (PAHs) deniz yaşamına toksik etkisinin yanı sıra temizlenmeleri çok güçtür ve deniz tabanında yıllarca kalabilmektedir.
Petrol sızıntıları deniz kirliliğinde en medyatik olaylardan biridir. Her ne kadar bir tanker kazası uluslararası basında manşetlere çıksa da denizlerdeki petrolün çoğu balast sularını denize döken tankerler, kaçak yapan boru hatları ve kanalizasyona akıtılan motor yağları gibi çok daha fazla küçük kaynaktan gelmektedir.
Dökme yük gemilerinden atılan kargo atıkları limanları, su yollarını ve okyanusları kirletmektedir. Çoğu durumda, kanunlarca yasaklanmış olmasına rağmen gemiler bilerek yasadışı atıkları denize deşarj etmektedir. Her yıl genellikle fırtınalar sırasında konteyner gemilerinden 10.000'den fazla konteynerın denize düşüp kaybolduğu tahmin edilmektedir. Gemiler ayrıca doğal yaşamı rahatsız eden gürültü kirliliği de yaratmaktadır. Balastlarından gelen su zararlı su yosunları ile diğer istilacı türleri yayar.
Denizde alınan ve limanda salınan balast suyu istenmeyen egzotik deniz türlerinin taşınmasında ana nedendir. Örneğin, Karadeniz, Hazar Denizi ve Azak Denizi'ne özgü istilacı tatlısı sebra midyelerinin Büyük Göller'e muhtemelen gemilerin balast suyuyla taşındığı düşünülmektedir. Tek bir istilacı türün bütün bir deniz ekosistemine zararına örnek olarak görünüşte zararsız bir denizanası olan ve günümüzde dünya üzerindeki tüm haliçlerde yaşayan Mnemiopsis leidyi gösterilebilir. İlk olarak 1982 yılında Karadeniz'e bir geminin balast suyu ile sokulduğu düşünülmektedir. Burada popülasyonu hızla katlanarak artan denizanası 1988 yılına gelindiğinde yerel balık avcılığına büyük bir darbe vurmuştur. 1984 yılında 204.000 ton avlanan hamsi avı 1993'te 200 tona, 1984'te 24.600 ton avlanan çaça avı 1993'te 12.000 tona, 1984 yılında 4.000 ton avlanan karagöz istavrit avı ise 1993 yılında sıfıra düşmüştür. Arık denizanası balık larvaları da dahil olmak üzere zooplanktonları tükettiği için sayıları önemli ölçüde azalmıştır ancak hâlâ ekosistemi tehdit altında tutmaktadır.
İstilacı türler, istila ettikleri bölgede yeni hastalıkların yayılmasını hızlandırabilir, yeni genetik özellikleri sokabilir, sualtı coğrafyasını değiştirebilir ve yerel türlerin besin bulmasını zorlaştırabilir. Yalnızca ABD'de istilacı türler yıllık 138 milyar US$ ekonomik kayba neden olmaktadır.

Bir başka deniz kirliliği kaynağı atmosferik kirliliktir. Plastik poşetlerin de içinde bulunduğu atık ve çöpler, çöplüklerden rüzgâr vasıtasıyla denizlere ulaşır. Sahra Çölü'nden kalkan toz subtropikal yüksek basınç alanının güney sınırı boyunca hareket eder ve sıcak mevsimde basınç alanının kuzeye doğru hareketiyle Karayipler ile Florida'ya taşınır. Gobi ve Taklamakan çöllerinden kalkan toz ise Kore ve Japonya üzerinden Pasifik Okyanusu'nun kuzeyinden Hawaii Adaları'na kadar taşınır. 1970'lerden beri Afrika'da kuraklık dönemlerinin artışıyla birlikte toz miktarında da önemli artışlar olmuştur. Karayiplere ve Florida'ya taşınan toz miktarında yıldan yıla büyük farklılıklar gözlemlenir; ancak toz akış miktarı Kuzey Atlantik salınımının pozitif evresinde daha büyüktür. USGS, toz

Deniz köpüğü, okyanus köpüğü, kıyı köpüğü ya da köpük, deniz suyu çalkantısı özellikle deniz suyu yüksek oranlarda çözünmeyen organik madde (protein, lignin, lipit) içerdiğinde oluşan bir çeşit köpüktür.
Çözünmeyen bu organik maddeler, deniz yosunlarının ani artışıyla denizde oluşan çöküntüyle meydana gelmektedirler  ve yüzey aktif madde ya da köpürtücü madde olarak görev alabilirler. Deniz suyu, kıyıya bitişik alanda dalgalarla dövülürken çetin koşullar altındaki bu yüzey aktif maddelerin varlığı, yüzey gerginliği aracılığıyla birbirine yapışan kalıcı baloncuklar oluşturan havayı tutar.
Düşük yoğunluğu ve az dayanıklılığından dolayı denizden esen kuvvetli bir imbatla köpükler açığa çıkar.

Irmaklardan gelen kirlenmiş kar suyu ya da kanalizasyonun kıyıya ulaştığı yerlerde kıyıya bitişik olarak oluşan deniz köpüğü virüs ya da diğer bulaşıcı maddelerle kirlenebilir veya hoş olmayan bir kokuya sebep olabilir.
Eğer denizde tankerlerden sızan ham petrol, motor yağı, lağım pisliği ve kirlenip gelen kar sularından deterjan mevcut ise ortaya çıkan deniz köpüğü daha çok kalıcı olur ve çikolatalı mukus  kıvamında olabilir.
Eğer köpükler, deniz yosununun zarar verici biçimde aniden artması sebebiyle oluşmuş ise köpükle direkt temas ya da köpükten çıkan damlacıkların solunum yoluyla ulaşması, cilt tahrişlerine ya da solunumla ilgili rahatsızlıklara sebebiyet verebilir.
Sık rastlanmamakla birlikte, birkaç metreye varabilen büyük boyutlarda deniz köpükleri kıyıda birikinti yapabilir ve kıyıyı kullananlar için fiziksel zarar teşkil edebilir. Bu zarar, büyük kayaları, boşlukları, fırtınadan arta kalan yıkımı örtmek ve fark edilmesine mani olmak şeklinde olabilir.

Deniz mağarası, kıyı mağarası veya diğer adıyla dalga oyukluğu, deniz ya da göllerdeki dalga hareketleri sonucunda sarp kayalıklarda oluşan mağaralar. Deniz mağaraları, dalgaların doğrudan kayalara çarparak kırıldığı kayalık uçlarında ya da kıyılarda görülürler. Yeraltı suyu, akışı sırasında daha az dirençle karşılaşacağı rotaları, kırık ve çatlaklı bölümleri tercih eder. Karbonik asit içeren yeraltı suyunun bu rotalardaki akışı sırasında devam eden çözünme, milimetre boyutunda başlayıp, zamanla kilometrelerce uzunluğa sahip yeraltı akım kanallarının ve mağaraların oluşmasına neden olur.
Kara mağaraları genellikle kimyasal çözünme süreçleriyle oluşmalarına karşın, deniz mağaraları mekanik aşınma sonucunda oluşurlar. Kıyılardaki zayıf kayaç bölgeleri, dalgaların gücü altında aşınır ve çöker. Ortaya çıkan oyuklar zamanla, her dalganın yarattığı hidrolik basınç nedeniyle giderek büyür. Dalgaların yarattığı basıncın zorlamasıyla zamanla mağaranın tepesinde delik oluşabilir ve zamanla bu hava deliğinden suyun fışkırması ile kayaç üzerindeki basıncın etkisi azalır. Dünyanın en büyük dalga kesimli mağaralarından bazıları Norveç kıyısında bulunur, ancak şu anda mevcut deniz seviyesinden 30,48 metre veya daha fazladır. Bunlar hala kıyı mağaraları olarak sınıflandırılır. Aksine, Tayland'ın Phang Nga Bay Körfezi gibi yerlerde, kireçtaşından çözelti olarak oluşmuş mağaralar yükselen deniz tarafından sular altındadır ve şimdi genişlemelerinin yeni bir aşamasını temsil eden kıyı erozyonuna maruz kalmaktadırlar.
En iyi bilinen deniz mağaralarından bazıları Avrupa'dadır. İskoçya'daki Staffa adasındaki Fingal Mağarası, sütunlu ve bazalttan oluşan 70 m uzunluğunda geniş bir mağaradır. Capri'nin Mavi Mağarası, daha küçük olmasına rağmen, su altı açıklıklarından geçen ışık, suyunun belirgin ışıldayan kalitesini ön plana çıkartır ve bu özelliği ile ünlüdür. Yunan Adaları da deniz mağaralarının çeşitliliği ve güzelliği ile dikkat çekiyor. İngiltere, İskoçya ve Fransa'da, özellikle Normandiya kıyılarında çok sayıda deniz Mağarası araştırılmıştır. 2013 yılına kadar, bilinen en büyük deniz mağaraları Amerika Birleşik Devletleri'nin Batı kıyısı, Hawaii Adaları ve Shetland Adaları boyunca bulundu. 2013 yılında dünyanın en büyük deniz mağarasının keşfi ve araştırması açıklandı. Yeni Zelanda'nın Güney Adası'nın Otago kıyısında yer alan Matainaka Mağarası, 1,5 km uzunluğunda dünyanın en geniş Deniz Mağarası olduğu kanıtlanmıştır. Ayrıca 2013'te Crossley, Yeni Zelanda'nın Kuzey Adasındaki Bethells Plajı'ndaki incelemede bir kilometreden biraz fazlaya ulaşan yeni araştırmaya dahil edilen bir kompleksi bildirdi.

Deniz mağaraları dalga hareketleri sonucu oluşurlar. Bu mağaraların oluşumundaki en önemli faktör erozyondur. Dalgaların kayaçla temas ettiği her yerde meydana gelebilir. Bu mağaraların oluşması için kayacın öncelikle zayıf bir bölge içermesi gerekmektedir (çatlak, yarık vs.) Oluşan bu zayıf bölgelerde ise dalga hareketleri etkili olmaktadır. Dalgalar zayıf noktalarda oluşturdukları yarıkları daha da büyüterek buradaki baskıyı arttırır ve deniz mağaralarını meydana getirir.
Bir Deniz Mağarasının oluşması için, ana kayanın önce zayıf bir bölge içermesi gerekir. Metamorfik veya magmatik kayalarda, bu genellikle Kaliforniya Kanal Adaları'nın mağaralarında olduğu gibi kırıklı bir oluşumdur veya Hawaii'nin Na Pali Sahili Kauai'nin büyük deniz mağaralarında olduğu gibi bir settir.  Tortul kayaçlarda, bir yatak-düzlem ayrılması veya farklı sertlikteki tabakalar arasında bir temas gerçekleşebilir. İkincisi, dalgaların andezitik bazalt ve aglomera arasındaki etkileşim gibi California ve Santa Cruz Adası'ndaki mağaralar gibi magmatik kayalarda da ortaya çıkabilir.

Deniz mağaralarının oluşumunu etkileyen bir diğer faktör de yağmur sularıdır. Topraktan sızan karbonik ve organik asitler yarıklar içinde kayaların zayıflamasına yardımcı olurlar. Böylece deniz mağaralarının oluşumunu hızlandırırlar. Çoğu deniz mağarasının duvarları parça parça kopmalardan dolayı düzensiz ve bodurdur fakat bazı mağaralarda ise duvarlar yuvarlak ve düzgündür. Dünyanın çeşitli yerlerinde görülebilen deniz mağaraları, günümüzde oluşmakta olan kıyı şeritleri ve daha önceden oluşmuş kıyı şeritlerinde bulunmaktadırlar.
Deniz mağaralarındaki yaşam da mağaraların genişlemelerine yardımcı olabilir. Örneğin, denizkestaneleri kayaya girer ve birbirini takip eden nesiller boyunca zeminlerden ve alt duvarlardan önemli ölçüde anakayayı kaldırabilir. 

Deniz mağaralarında binlerce canlı yaşamaktadır. Buralarda bulunan küçük mikroorganizmalara ekstremofilik denilmektedir. Anemon, denizyıldızı, sünger,midye ve denizkestanesi gibi sığ su canlıları görülmektedir. Deniz canlıları mağaraların duvar ve zeminlerinde çoğalırlar ve bu canlılar çoğunlukla kördürler. Derin suları olan deniz kabuklarında, küçük leopar köpekbalığı gibi balık türü bulunabilir. 

Deniz mağaralarının oluşmasında birçok faktör etkilidir. Kayacın jeolojik yapısı, mağara girişinin değişen deniz koşullarına göre konumu ve zaman, mağaraların boyutunu etkileyen önemli faktörlerdir. Ayrıca yan kayacın türü de önemlidir çünkü bazı mağaralar bazaltlardan bazıları ise tortul kayaçlardan oluşmaktadırlar. Bazalt kayaçlar güçlü kayaçlardır ve yüzeyi daha yavaş aşınırken tortul kayaçlar bazaltlara göre daha hızlı aşınmaktadırlar. Anakaya türü de önemlidir. Batı ABD sahilindeki ve Hawaii'deki büyük deniz mağaralarının çoğu bazalttandır, tortul kayaya kıyasla daha güçlü bir anakayadır. Bazaltik mağaralar, yüzeyinin nispeten yavaş aşındığı kayalıklara çok fazla nüfuz edebilir. Bununla birlikte, dünyanın en büyük deniz mağarası, Caversham Sandstone (Barth, 2013) çökmüş ve hangi konak kayaların büyük deniz mağaraları oluşturabileceği konusundaki anlayışımızı değiştirmiştir.
Ayrıca jeolojik ölçekte meydana gelen küresel iklim değişiklikleri ve deniz seviyesinde meydana getirdiği değişikliklerde deniz mağaralarının oluşumunda etkili olmuştur. Örneğin, yaklaşık 2,5 milyon yıl önce başlayan Pleistosen zamanında görülen sıralı buzul çağları deniz seviyesini yaklaşık 200 metre kadar düşürmüştür. Böylelikle deniz tabanında bulunan deniz mağaraları gün yüzüne çıkmıştır. Bu durumun aksine ise yaklaşık 12.000 yıldan beri deniz seviyesinin yükselmesiyle tamamen deniz altında kalmış birçok deniz mağarası da bulunmaktadır. Bu duruma örnek olarak da California Channel Adalarında bulunan deniz mağaraları örnek verilebilir. Norveç kıyısında şimdi deniz seviyesinden 30 m yüksekte veya daha fazla yükselen büyük deniz mağaraları vardır. Bunların en büyüğü olan tortulu deniz mağarası (340 m uzunluğunda Osen'de Halvikshulen), en az bir milyon yıllık bir süreçte oluştuğu görülmektedir. Dünyanın en uzun dalga harekerleri sonucu oluşan mağarası olabilir. Hacim bakımından en büyük mağara, 221.494 m³ ile Yeni Zelanda'nın Poor Knights Adası'ndaki Rikoriko Mağarasıdır.

  Son olarak, daha büyük mağaralar daha karmaşık olma eğilimindedir. Deniz mağaralarının büyük bir kısmı tek bir geçit veya odadan oluşmaktadır. Faylarda oluşanlar, kanyon benzeri veya çok düz açılı geçitlere sahip olma eğilimindedir. Santa Cruz Adası'ndaki Seal Kanyon Mağarası'nda giriş ışığı, girişten 189 m uzakta olan mağaranın arka kısmından hala görülebilir durumdadır. Buna karşılık, yatay yatak düzlemleri boyunca oluşan mağaralar, daha düşük tavan yükseklikleri ile daha geniş olma eğilimindedir. Bazı bölgelerde, deniz mağaraları, bölgesel yükselme ile aktif deniz mağarası bölgesinin üzerine kaldırılmış kuru üst seviyelere (tabakalara) sahip olabilir. Deniz mağaraları, çoğu zaman zayıflık bölgelerinin - sıklıkla kırıklıkların - birleştiği bölgelerde şaşırtıcı derecede karmaşık olabilir. Anacapa Adası'ndaki (California) Yeraltı Mezarları Mağarasında en az altı kırıkla kesişir. Kaliforniya Kanal Adaları'nın birçok mağarasında, uzun yarıklar geçitlerle ileride büyük odalara açılır. Bu, her zaman girişi mağara içi boyunca neredeyse dik olarak geçen ikinci bir fayın diğeriyle kesişmesiyle ilişkilendirilir. Mağaraların birden fazla girişi olduğunda, daha fazla dalga hareketine maruz kalırlar ve bu nedenle nispeten daha hızlı büyüyebilirler. Shetland Adaları'nda Papa Stour kıyılarında bir adacık olan Fogla Skerry'nin altında olağanüstü büyük bir mağara var. Araştırma yapılmamış olsa da, tahminler geçidin yaklaşık 500 m olduğu yöndedir. Yeni Zelanda'daki Matainaka Mağarası, dalgaların girebileceği 12 ayrı girişe ve kesişen geçitlerin oluştuğu çok sayıda kola sahiptir.

Dünyanın en uzun ve en büyük deniz mağarası Yeni Zelanda'nın Güney Adasında Otago kıyısındaki Matainaka Mağarasıdır. Mağaranın uzunluğu 5.051 metre olarak hesaplanmıştır. Bu mağara uzunluk olarak en büyük mağara olsa da hacimce en büyük mağara değildir. Mağara kumtaşından oluşmaktadır ve mağarada birçok kırık ve sayısız geçitler mevcuttur.
Dünyada uzunluğu bakımından ikinci sırada yer alan diğer mağara Matainaka mağarasının komşusu olan Mor Katedral'dir. Uzunluğu 1.325 metredir. Duvarlarında gelgitlere maruz kalan mor renkli algler vardır. Komşusu Matainaka'nın aksine tek bir girişi olan bir mağaradır.
Sea Lion Mağaraları ise dünyanın en uzun üçüncü deniz mağaralarıdır. Floransa'da bulunan mağaranın uzunluğu 1.315 metredir.
Dünyanın dördüncü en uzun mağarası Kaliforniya'nın Santa Cruz'daki Boyalı Mağarası'dır. Mağaranın uzunluğu 1.227 metredir.
Dünyadaki en büyük deniz mağaralarından beşincisi ise 1.155 metre uzunlukla Kauai'nın Na Pali sahilindeki Waiahuakuadır. Bu mağara ayrıca Kutsal Su Mağarası olarak da bilinir.

Türkiye'de uzunluğu bakımından birinci sırada yer alan en büyük deniz mağarası, Antalya'da bulunan Derya Mağarası'dır. Mağaranın uzunluğu 124 metredir.
İkinci bilinen en büyük mağara Konya'da Göksu Vadisi üzerinde bulunan Yerköprü Mağarasıdır. Mağaranın uzunluğu 124 metredir.
Üçüncü sırada ise Antalya'da bulunan Konakaltı Mağarası yer alır. Mağaranın uzunluğu 60 metredir.

Atıflar

Kitaplar
Bunnell, D. (1988). Sea Caves of Santa Cruz Island. Santa Barbara, CA: McNally and Loftin. 
Bunnell, D. (1993). Sea Caves of Anac

Deniz seviyesi, atmosfer ile deniz yüzeyinin birleştiği yükseklik. Deniz seviyesi, Dünya'nın bir veya daha fazla su kütlesinin ortalama yüzey seviyesidir. Yeryüzündeki tüm yüksekliklerin ve denizaltındaki tüm derinliklerin tanımlanmasında kullanılan referans seviyedir. Deniz seviyeleri birçok faktörden etkilenebilir ve jeolojik zamanlar içerisinde büyük farklılıklar gösterdiği bilinmektedir. Dünya üzerindeki herhangi bir bölgenin deniz seviyesi; gel-git, atmosfer basıncı ve rüzgâr gibi nedenlerle kısa süreli değişiklikler gösterir. Kısa vadedeki değişimler ise Dünya'nın iklim değişikliklerine bağlıdır. Örneğin; 20. yüzyılda mevcut deniz seviyesindeki yükselmenin küresel ısınmadan kaynaklandığı varsayılmaktadır. Deniz seviyesinin ölçülmesi; devam eden iklim değişikliğine ilişkin ön görüler sunabilir. Bu değişimler nedeniyle deniz seviyesini, deniz yüzeyinin uzun vadedeki tüm hareketlerinin ortalaması alınarak hesaplanmış olan ortalama deniz seviyesi şeklinde tanımlamak daha doğru olur. Ortalama deniz seviyesi, uluslararası şekilde MSL (mean sea level) kısaltması ile gösterilir. Türkçe yayınlarda zaman zaman ODS kısaltması kullanılır.
Dünyanın ortalama deniz seviyesi sürekli değişim halindedir. Bazı dönemlerde deniz seviyesinde yükselme görüldü ve oldukça hızlı gerçekleşti. Örneğin 1946-1956 arasında yılda 5,5 mm yükseldi. Günümüzden yaklaşık 35 bin yıl önce ortalama deniz seviyesi bugünküne eşitti. Günümüzden 35 byö-15 byö arasındaki süreçte yaklaşık 130 metre alçaldı. 15 bin yıl öncesinden günümüze kadar olan süreçte ise sürekli yükselmektedir.
Eşit büyüklükteki bu seviye dalgalanmaları muhtemelen Buzul Çağı'nda (2,6 myö - 11,7 byö) kıtasal buzulların erimesi ve yeniden oluşması esnasında gerçekleşti; zira buzulların en önemli su kaynağı okyanuslardır. Okyanus tabanındaki şekil değişimlerinin ODS üzerindeki etkisi ise azdır.

Deniz seviyesini etkileyen birçok faktör nedeniyle, "ortalama deniz seviyesinin" kesin olarak belirlenmesi zordur. Anlık deniz seviyesi, çeşitli zaman ve mekan ölçeklerinde oldukça değişkendir. Çünkü deniz gelgitleri, rüzgar, atmosferik basınç, yerel yerçekimi farklılıkları, sıcaklık, tuzluluk vb. etkenler deniz seviyesini sürekli değiştirir. Ortalama deniz seviyesindeki bir değişiklik, deniz seviyesindeki gerçek bir değişiklikten veya gelgitlerin görüldüğü arazinin yüksekliğindeki bir değişiklikten kaynaklanabilir.
Deniz seviyesindeki değişiklikleri ölçmek için kullanılan farklı teknikler tam olarak aynı şeyi ölçmez. Gelgit göstergeleri sadece bağıl deniz seviyesini ölçerken uydular da mutlak deniz seviyesi değişikliklerini ölçebilir. Ortalama deniz seviyesinin belirlenmesinin en kolay yolu, bir konum seçmek ve o noktadaki ortalama deniz seviyesini hesaplamak ve bunu bir veri olarak kullanmaktır. Örneğin, belirli yılların seviyeleri gözlemlenip bir ortalaması alınabilir ve bazı ölçüm noktalarında ortalama deniz seviyesini belirlemek için kullanılabilir.
Bu tarz çalışmalar Türkiye'de, Fransa Ulusal Coğrafya Enstitüsü'nün İskenderun'a bir mareograf istasyonu kurması ile 1927'de başlamıştır. 1934'e kadar faaliyet gösteren bu istasyonun ardından, 1935'te Antalya'da ve 1936'da İzmir, Karşıyaka'da Harita Genel Müdürlüğü tarafından birer istasyon kurulmuştur. Daha sonra dönem dönem eklenen 6 istasyon ile 1970-80lere kadar veri alınmış, bu istasyonlar görevlerini 1984-1998 arasında ise iki kuyulu (dinlendirme ve ölçü) mareograf istasyonlarına bırakmışlardır. 1998'den sonra ise, sayısal ve otomatik ölçüm alan cihazların adım adım devreye alınmasıyla günümüzde de işletilmekte olan Türkiye Ulusal Deniz Seviyesi İzleme Sistemi oluşturulmuştur. Bu sistemin verilerine Harita Genel Müdürlüğü'nden ulaşılabilmektedir.

Ortalama deniz seviyesinin üzerindeki yükseklik, bir nesnenin ortalama deniz seviyesi verisine göre yüksekliği veya rakımıdır. Ortalama deniz seviyesi (MSL); havacılık, kartografi ve meteoroloji gibi disiplinlerde rakım ve irtifaları belirtmek için yaygın olarak kullanılan bir referans noktasıdır. Bu referans noktasına göre hesaplanan yüksekliğe ortalama deniz seviyesinden yükseklik (AMSL) denir.

Atmosferik basınç farklarına göre yüksekliği belirleyen altimetre vb. cihazlarda deniz seviyesinden yüksekliği görebilmek için ayar penceresine QNH değeri girilir. QNH değeri, o bölgede deniz seviyesinde ölçülen ve gün içerisinde belirli aralıklarla güncellenen atmosfer basıncı değeridir.Bir konumun deniz seviyesinin altında olması ise nadir durumlarda görülür. Deniz seviyesi yüksekliği negatiftir. Böyle bir durum için bkz. Amsterdam Schiphol Havalimanı.

Deniz seviyesi ve kara arasındaki değişen ilişkileri tanımlamak için çeşitli terimler kullanılmaktadır. "Bağıl" terimi kullanıldığında, tortu yığınındaki sabit bir noktaya göre değişiklik anlamına gelir. "Östatik" terimi, örneğin, buzulların erimesinin bir sonucu olarak, dünyanın merkezi gibi sabit bir noktaya göre deniz seviyesindeki küresel değişimleri ifade eder. "Sterik" terimi, termal genleşme ve tuzluluk değişimleri nedeniyle deniz seviyesindeki küresel değişiklikleri ifade eder. "İzostatik" terimi, muhtemelen termal kaldırma kuvveti veya tektonik etkiler nedeniyle yeryüzündeki sabit bir noktaya göre arazi seviyesindeki değişiklikleri ifade eder; okyanuslardaki su hacminde değişiklik olmadığı anlamına gelir. Buzul çağlarının sonunda buzulların erimesi östatik deniz seviyesindeki yükselişin bir örneğidir. Yeraltı suyunun çekilmesi nedeniyle arazinin çökmesi, deniz seviyesinin göreceli olarak yükselmesinin izostatik bir nedenidir. Paleoklimatologlar, Kuzey Amerika'nın doğu kıyısı gibi, tektonik olarak çok kararlı kıyılarda biriken kayaları inceleyerek deniz seviyesini takip edebilirler. Volkanik adalar gibi alanlar, toprağın batmasına neden olan kayanın izostatik soğutulması sonucu deniz seviyesinde yükselme yaşamaktadır.

Ortalama deniz seviyesi Dünya tarihi boyunca önemli ölçüde farklılıklara uğradı. Deniz seviyesini etkileyen ana faktörler, mevcut suyun miktarı, hacmi ile okyanus havzalarının şekli ve hacmidir. Su hacmi üzerindeki birincil etkiler, yoğunluğu etkileyen deniz suyunun sıcaklığı ve nehirler, akiferler, göller, buzullar, kutup buz kapakları ve deniz buzu gibi diğer rezervuarlarda tutulan su miktarlarıdır. Jeolojik zaman ölçekleri, okyanus havzalarının ve arazi / deniz dağılımındaki şeklinde değişiklikler deniz seviyesini etkiler. Etastatik değişikliklere ek olarak, deniz seviyesindeki yerel değişikliklere tektonik yükselme ve çökme neden olur. Deniz seviyesindeki değişiklikler okyanusun hacmi ya da deniz yüzeyine kıyasla karadaki değişimlerden kaynaklanabilir.

Yerel ortalama deniz seviyesi, dalgaların ve dalgaların neden olduğu dalgalanmaların yumuşatılmasına yetecek kadar uzun bir süre (bir ay veya bir yıl gibi) ortalama bir arazi ölçütüne göre deniz yüksekliği olarak tanımlanır. Deniz seviyesinin değişmesiyle aynı düzende (mm / yıl) olabilen, karadaki dikey hareketleri hesaba katmak için yerel deniz seviyesinde algılanan değişiklikler ayarlanmalıdır. Son buzul çağının sonunda, buz tabakasının ağırlığı, alttaki araziyi bastırır ve buz eridiğinde arazi yavaşça geri döner. Yere dayalı buz hacmindeki değişiklikler, jeoid ve gerçek kutup dolaşımının yeniden ayarlanmasıyla yerel ve bölgesel deniz seviyelerini de etkiler. Atmosferik basınç, okyanus akıntıları ve yerel okyanus sıcaklık değişiklikleri de yerel ortalama deniz seviyesini etkileyebilir.
Östatik deniz seviyesi değişikliği (yerel değişimin aksine) ya dünya okyanuslarındaki su hacmindeki değişiklikler ya da okyanus havzalarının hacmindeki net değişiklikler nedeniyle küresel deniz seviyelerinde değişikliklere neden olur.

Küresel ısınma yüzünden kuvaterner'de deniz seviyesi değişmeler ya da Östatik hareketler, karaların hareket etmemesi şartıyla, denizin alçalma ve yükselme hareketlerine denir. Östatik hareketler 2 nedenle oluşurlar. Bunlar;

Tektonik nedenler
Klimatik nedenler
Deniz seviyesi değişimleri, yer kabuğu veya okyanus hareketlerinden oluşmaktadır. seviyenin yükselmesine pozitif östatik hareket, alçalmasına ise negatif östatik hareket adı verilir. Pozitif hareketler trangresyona, negatif hareketler ise regresyona neden olmaktadır. Deniz seviyesi ile ilgili ilk gözlemler 17. yüzyıl sonlarında başlamıştır. Amsterdam, Venedik gibi göreli deniz seviyesi değişiminden etkilenen kentlerle ilgili veriler toplanmıştır. Yakın zamana kadar deniz seviyesinin sabit olduğu, ancak karalarda yerel veya bölgesel olarak meydana gelen tektonik hareketler kıyı çizgisinin dikey-düşey doğrultuda değiştirdiği üzerinde durulmuştur. Deniz seviyesindeki dikey-düşey değişim ifade eden 'östatik' kavramı ilk olarak Suess tarafından kullanılmıştır.

20. yüzyılın başından bu yana, ortalama küresel deniz seviyesi yükseliyor. 1900-2016 yılları arasında deniz seviyesi 16–21 cm arttı.  Uydu radar ölçümlerinden elde edilen daha kesin veriler, 1993'ten 2017'ye 7,5 cm'lik hızlanan bir artış olduğunu ortaya koymaktadır. 1554, yüzyılda yaklaşık 30 cm bir eğilimdir. Bu ivme çoğunlukla deniz suyunun termal genişlemesini ve karadaki buz tabakalarının ve buzulların erimesini sağlayan insan kaynaklı küresel ısınmadan kaynaklanmaktadır. 1993-2018 yılları arasında okyanusların termal genişlemesi deniz seviyesinin yükselmesine% 42 katkıda bulundu; ılıman buzulların erimesi,% 21; Grönland,% 15; ve Antarktika,% 8. 1576 iklim bilimcileri bu oranın 21. yüzyılda daha da hızlanmasını beklemektedir.

Göreli deniz seviyesi
Ortalama deniz seviyesinden yükseklik

Deniz seviyesinin yükselmesi, küresel ısınma ile bağlantılı olarak dünyanın ortalama deniz seviyesindeki son ve öngörülen artışla yaşanan deniz seviyesinin değişmesi durumuna denir.
En azından 20. yüzyılın başından bu yana, ortalama küresel deniz seviyesi yükseliyor. 1900-2016 yılları arasında deniz seviyesi 16–21 cm arttı. Uydu radar ölçümlerinden elde edilen daha kesin veriler, 1993'ten 2017'ye 7,5 cm'lik hızlanan bir artış olduğunu ortaya koymaktadır: 20. yüzyılda yaklaşık 30 cm bir eğilim vardır. Bu ivme çoğunlukla deniz suyunun termal genişlemesini, karadaki buz tabakalarının ve buzulların erimesini sağlayan insan kaynaklı küresel ısınmadan kaynaklanmaktadır. 1993-2018 yılları arasında okyanusların termal genişlemesi deniz seviyesinin yükselmesine% 42 katkıda bulundu; ılıman buzulların erimesi,% 21; Grönland,% 15; ve Antarktika,% 8 katkı payı vardır. İklim bilimcileri bu oranın 21. yüzyılda daha da hızlanmasını bekliyorlar. 62

İklim sisteminin birçok yönünün karmaşıklığı nedeniyle gelecekteki deniz seviyesinin projelendirilmesi zordur. Geçmiş ve şimdiki deniz seviyelerine yönelik iklim araştırması bilgisayar modellerinin geliştirilmesine yol açtığından, projeksiyonlar sürekli olarak artmıştır. Örneğin, 2007 yılında Hükûmetler Arası İklim Değişikliği Paneli 2099'da 60 cm'ye varan yüksek bir tahmin öngördü, ancak 2014 raporları üst düzey tahminini 90 cm'ye yükseltti. Daha sonraki bazı çalışmalar, bu yüzyılda 200 ile 270 cm küresel deniz seviyesi artışının "fiziksel olarak makul" olduğu sonucuna varmıştır. Uzun vadeli projeksiyonların muhafazakâr bir tahmini, her bir Santigrat derece sıcaklık artışının, iki bin yıl boyunca yaklaşık 2.3 metre deniz seviyesi artışını tetiklemesi bekleniliyor. 
Deniz seviyesi dünyanın her yerinde eşit olarak yükselmeyecek ve Kuzey Kutbu gibi bazı yerlerde bile biraz düşecektir. Yerel faktörler  toprağın, gelgitlerin, akımların ve fırtınaların çökmesini içerir. Deniz seviyesindeki artışlar kıyı ve ada bölgelerindeki insan nüfusunu önemli ölçüde etkileyebilir. Binlerce yıl boyunca devam eden çeşitli ısınma dereceleriyle birlikte yaygın kıyı selleri bekleniyor. Diğer etkiler daha yüksek fırtına dalgalanmaları ve daha tehlikeli tsunamiler, nüfusun yer değiştirmesi, tarım arazilerinin kaybı ve bozulması şehirlerdeki zararlardır. Deniz ekosistemleri gibi doğal ortamlar da etkilenir, balıklar, kuşlar ve bitkiler yaşam alanlarının bir kısmını kaybeder.
Toplumlar deniz seviyesindeki yükselmeye üç farklı şekilde cevap verebilirler: geri çekilmek, uyum sağlamak ve korumak. Bazen bu adaptasyon stratejileri el ele gider, ancak diğer zamanlarda farklı stratejiler arasında seçim yapılması gerekir. İç kısımlarda hareket ederek yükselen deniz seviyelerine uyum sağlayan ekosistemler, doğal veya yapay engeller nedeniyle bunu her zaman yapamayabilir.

Geçmiş deniz seviyesinin anlaşılması, mevcut ve gelecekteki değişikliklerin analizi için önemlidir. Son jeolojik dönemde, kara buzundaki değişiklikler ve artan sıcaklıklardan kaynaklanan genleşme, deniz seviyesinin yükselmesinin başlıca nedenleridir. Dünya son endüstriyel sıcaklıklardan 2 °C daha sıcak olduğunda, deniz seviyeleri şu andan en az 5 metre daha yüksekti: Dünya yörüngesindeki yavaş değişimler nedeniyle Güneş ışığı son buzullara neden oldu. Isınma binlerce yıl boyunca devam etti ve deniz seviyesindeki artışın Antarktika ve Grönland buz tabakalarından büyük katkı sağladığını gösteriyor. Ayrıca, Kraliyet Hollanda Deniz Araştırmaları Enstitüsü'nün bir raporu yaklaşık üç milyon yıl önce, Dünya atmosferindeki karbondioksit seviyelerinin, sıcaklığı iki ila üç santigrat derece artıran ve Antarktika'nın buz tabakalarının üçte birini eriten bugünkü seviyelere benzediğini söyledi. Bu da deniz seviyelerinin 20 metreye yükselmesine neden oldu.
Yaklaşık 20.000 yıl önceki son buzul maksimumundan bu yana, deniz seviyesi 125 metreden daha fazla arttı, buz tabakalarının erimesinin bir sonucu olarak mm / yıldan 40+ mm / yıla değişen oranlarla birlikte Kanada ve Avrasya nasibini almıştır.. Buz tabakalarının hızlı parçalanması, deniz seviyesinin hızla arttığı dönemlerde 'erimiş su atımlarına' neden oldu. Artış oranı şimdiden yaklaşık 8.200 yıl önce yavaşlamaya başladı; deniz seviyesi son 2.500 yılda, 19. yüzyılın sonunda veya 20. yüzyılın başında başlayan son yükseliş trendinden önce neredeyse sabit kalmıştır.

Deniz seviyesi, denizleri dolduran su kütlesinin yüzeyi olduğuna göre, yüzeyin seviye değişmeleri öncelikli olarak su kütlesinin hacmiyle ilgilidir. Su hacminin artmasıyla deniz seviyesi yükselir, azalmasıyla da alçalır. Buna neden olan en önemli etken iklim değişmeleridir. İklimde soğuma olduğunda deniz seviyesi alçalırken, sıcak dönemlerde buzulların erimesiyle deniz seviyesi yükselir. Deniz seviyesi değişmeleri, iklim değişmeleri kadar, deniz ve okyanus havzalarının hacmindeki değişmeler, deniz suyu sıcaklık, tuzluluk gibi değişmelerle de ilgilidir.

Kuvaterner'deki iklim değişmeleri deniz seviyesini önemli ölçüde etkilemiştir. Buzul çağlarında buzulların yüksek hacimlere ulaşması, okyanus ve denizdeki su kütlesinin azalmasına, bu nedenle de dünya deniz seviyesinin alçalmasına neden olmuştur. Son buzul çağında bu alçalma 130 m kadar olmuştur. Son buzul dönemini izleyen ısınma döneminde ise bu buzullar eriyerek küçülen buzullardan denizlere büyük oranda su katılarak deniz seviyesi tekrar yükseltmiştir. Bu süreç, devamlı ve düzenli olmamıştır. Sıcaklık artışındaki değişmelere bağlı olarak farklı hızlarda olmuştur. Deniz seviyesi değişimlerinin en önemli sonuçları kıyı şekilleridir. Buzul çağlarına geçişte alçalan deniz seviyesine göre oluşan kıyı şekilleri, uzaklaşan kıyı gerisinde karasal süreçlerde aşınıp yok olmakta, buzul çağında yeni bir buzul arası çağa geçişte ise oluşan kıyı çizgileri deniz seviyesinin yükselmesiyle sular altında kalmaktadır. Son süreç, deniz seviyesi yükselmesi (Holosen trangresyonu) olduğu için önceki deniz seviyelerine, seviye yükselmesi sırasındaki duraklamalara ait kıyı izleri sular altında kalmıştır. Bu nedenle, uzun dönemli deniz seviyesi değişmeleri sadece kıyı çizgilerine bakılarak değil, mercan resiflerindeki gelişmelere ve dolaylı yollardan sağlanan verilerle belirlenebilmektedir.

Deniz seviyesindeki değişiklikler, okyanusun hacmi ya da deniz yüzeyine kıyasla karadaki değişimlerden kaynaklanabilir. Deniz seviyesindeki değişiklikleri ölçmek için kullanılan farklı teknikler tam olarak aynı şeyi ölçmez. Gelgit göstergeleri sadece bağıl deniz seviyesini ölçerken uydular da mutlak deniz seviyesi değişikliklerini ölçebilir. Deniz seviyesine yönelik kesin ölçümler elde etmek için, gezegenimizdeki buz ve okyanusları inceleyen araştırmacılar, özellikle geçmiş buz kütlelerinden geri çekilmekte olan kara kütleleri ve ayrıca Dünya'nın yerçekimi ve dönüşü nedeniyle yükselen kara kütleleri nedeniyle, gezegenimizin devam eden deformasyonlarında hızını kesmeyecektir.

TOPEX / Poseidon'un 1992'de piyasaya sürülmesinden bu yana, altimetrik uydular deniz seviyesindeki değişiklikleri kaydetmektedir. Bu uydular, akımların neden olduğu denizdeki tepeleri ve vadileri ölçebilir ve yüksekliklerindeki eğilimleri tespit edebilir. Deniz yüzeyine olan mesafeyi ölçmek için, uydular okyanus yüzeyine bir mikrodalga darbesi gönderir ve geri dönüş süresini kaydeder. Mikrodalga radyometreleri atmosferdeki su buharının neden olduğu ek gecikmeyi düzeltir. Bu verilerin uzay aracının tam olarak bilinen konumu ile birleştirilmesi, deniz yüzeyi yüksekliğinin birkaç santimetre içinde belirlenmesini mümkün kılar. Uydu altimetrisinden gelen deniz seviyesi artış oranlarının 1993-2017 dönemi için yılda 3,0 - 0,4 milimetre olduğu tahmin edilmektedir. Daha önceki uydu ölçümleri daha önce gelgit göstergesi ölçümleriyle biraz çelişiyordu. Topex / Poseidon uydusu için küçük bir kalibrasyon hatası nihayetinde 1992-2005 deniz seviyelerinin  fazla tahmin edilmesine neden olduğu ve devam eden deniz seviyesi artış hızını maskelediği tespit edildi.
1993 ve 2018 yılları arasında, ortalama deniz seviyesi dünya okyanuslarının çoğunda yükselmiştir.
Uydular, batı tropikal Pasifik'teki 1993-2012 yılları arasındaki önemli artış gibi deniz seviyesindeki bölgesel farklılıkları ölçmek için yararlıdır. Bu keskin yükseliş, Pasifik Decadal Salınımı ve El Niño-Güney Salınımı bir durumdan diğerine değiştiğinde meydana gelen artan ticaret rüzgârlarıyla bağlantılıdır. [ PDO, her biri yaygın olarak 10 ila 30 yıl süren iki fazdan oluşan havza çapında bir iklim modelidir, ENSO 2 ila 7 yıl daha kısa bir süreye sahiptir.

Deniz seviyesi gözlemlerinin bir diğer önemli kaynağı, küresel gelgit göstergeleri ağıdır. Uydu kaydına kıyasla, bu kayıt büyük uzaysal boşluklara sahiptir, ancak çok daha uzun bir süreyi kapsamaktadır. Gelgit göstergelerinin kapsamı öncelikle Kuzey Yarımküre'de başladı ve Güney Yarımküre için veriler 1970'lere kadar sınırlı kaldı. 1675 yılında kurulan en uzun deniz seviyesi ölçümleri olan NAP veya Amsterdam Ordnance Datum, Hollanda'nın Amsterdam kentinde kaydedilir. Avustralya'da, 1837'de başlayan amatör bir meteorolog tarafından yapılan ölçümler ve 1841'de Port Arthur hükümlü yerleşimi yakınlarındaki Ölüler Adası'nda küçük bir uçurumun üzerinde deniz seviyesindeki bir ölçekten alınan ölçümler de dahil olmak üzere kayıt koleksiyonu da oldukça geniştir.
Bu ağ, uydu altimetre verileriyle birlikte, ortalama deniz seviyesinin, 20. yüzyılda ortalama 1.44 mm / yıl oranında 1870 ve 2004  yılları arasında ise 19.5 cm yükseldiğini tespit etmek için kullanıldı.Avustralya'daki Commonwealth Bilim ve Sanayi Araştırmaları Örgütü (CSIRO) tarafından toplanan veriler, mevcut  ortalama deniz seviyesi eğiliminin yılda 3.2 mm olduğunu, bu da 20. yüzyıldaki oranın iki katına çıktığını gösteriyor. Bu, küresel ısınmaya tepki olarak deniz seviyesindeki yükselmenin hızlanacağını öngören iklim değişikliği simülasyonlarının önemli bir teyidi.

Gelgit göstergesi verilerinde bazı bölgesel farklılıklar da görülebilir. Kaydedilen bölgesel farklılıkların bazıları gerçek deniz seviyesindeki farklılıklard

Deniz tabanı yayılması, deniz tabanından yayılan yeni okyanus kabuğunun volkanik aktivite ile oluşup, sonra yavaş yavaş tepeden hareket ettikten sonra, okyanus ortası sırtlarla ortaya çıkan bir süreçtir. Deniz dibi yayılması, levha tektoniği teorisi, kıtaların kayması açıklamaya yardımcı olur. Okyanusal plakaları sapmak, tensional stres kırıkları kabuğunun oluşmasına neden olur. Bazaltik magma yeni deniz tabanı forma okyanus tabanında kırıklar ve soğur yükselir. Büyük kayalar küçük kayalar yakın yayılan bölgeyi tespit edilecek süre yayılan bölgesinden uzakta bulunacaktır.
Kıtalar "denizde sürülmüş" seklinde adlandırılmasından önce (Alfred Wegener tarafından örneğin Alexander du Toit) önceki teorileri vardı. Merkezi bir eksen genişletir (ve kıta taşır) hareket dibin kendisi bu fikri Harry Hess tarafından Princeton Üniversitesi 1960 yılında ortaya atılmıştır. Bu teori artık kabul edilmiş olup bu fenomen konveksiyon akımları ile plastik, çok zayıf üst manto veya astenosfere neden olduğu bilinmektedir.

Alfred Wegener ve Alexander du Toit'in teorileri hareket halindeki kıtaların sabit ve taşınmaz deniz tabanından "sürüldüğünü" öne sürdü. Deniz tabanının kendisinin hareket ettiği ve kıtaların merkezi bir yayılma ekseninde zaman içinde yayılması fikrini, 1960'larda Princeton Üniversitesi'nden Harold Hammond Hess ve San Diego'daki ABD Deniz Elektronik Laboratuvarı Robert Dietz tarafından 1960'lı yıllarda öne sürülmüştür.

Deniz tabanı yayılması, plaka tektoniği teorisinde kıtaların sürüklenmesine açıklık getirir. Okyanus  plakaları ayrıldığında, gerilme stresi litosfer  kırıkların oluşmasına neden olur. Deniz tabanı yayılma sırtları için hareket edici kuvvet, yayılma sırtlarında tipik olarak önemli magma aktivitesi olmasına rağmen, magma basıncı yerine batma bölgelerinde tektonik plaka levha çekme kuvvetidir. Yavaşlama yapmayan plakalar, yükseltilmiş okyanus ortası sırtlarından yer çekimi ile sırt itme adı verilen bir işlemden geçirilir. Yayılan bir merkezde, bazaltik magma, yeni deniz yatağı oluşturmak için okyanus tabanındaki kırıkları harekete geçirir.  Eski kayalar yayılma bölgesinden daha uzakta bulunurken, daha genç kayalar yayılma bölgesine daha yakın bulunur. Yayılma oranı, bir okyanus havzasının deniz tabanının yayılması nedeniyle genişleme hızıdır. (Bir okyanus ortası sırtının her iki tarafındaki her tektonik plakaya yeni okyanus litosferinin eklenme oranı, yayılma yarı hızıdır ve yayılma hızının yarısına eşittir). Yayılma oranları sırtın hızlı mı, orta mı yoksa yavaş mı olduğunu belirler. Genel bir kural olarak, hızlı sırtların yılda 90 mm'den fazla yayılma oranları vardır. Ara sırtların yayılma oranı 40–90 mm / yıl iken, yavaş yayılma sırtlarının oranı 40 mm / yıl'ın altındadır. Bilinen en yüksek oran 200 mm / yıl'ın üzerindedir. doğu pasifik Yükselişinde Miyosen 1960'larda Dünya'nın manyetik alanının jeomanyetik tersine çevrilmesinin geçmiş kaydı, okyanus tabanında manyetik şerit "anomalileri" gözlemlenerek fark edildi. Bu, geçmiş manyetik alan polaritesinin, deniz yüzeyinde çekilen bir manyetometre ile toplanan verilerden veya bir uçaktan çıkarılabildiği, genel olarak belirgin "şeritler" ile sonuçlanır. Okyanus ortası sırtının bir tarafındaki çizgiler diğer taraftakilerin ayna görüntüsüdür. Bilinen bir yaşta bir geri dönüşün tanımlanması ve bu geri dönüşün yayılma merkezinden uzaklığının ölçülmesi ile yayılma yarı oranı hesaplanabilir.

Genel olarak, deniz tabanının yayılması bugünkü   Kızıldeniz-Doğu Afrika Yarık Sistemi'ne      benzer bir kıta kara kütlesinde bir yarık olarak başlar. Süreç kıta kabuğunun tabanında ısınarak başlar, bu da daha plastik ve daha az yoğun olmasına neden olur. Daha yoğun nesnelerle ilişkili olarak daha az yoğun nesneler yükseldiğinden, ısıtılan alan geniş bir kubbeye benzer bir şekil haline gelir Kabuk yukarı doğru yayıldıkça, yavaş yavaş çatlaklara dönüşen kırıklar oluşur. Tipik yarık sistemi yaklaşık 120 derecelik açılarda üç yarık koldan oluşur. Bu alanlar üçlü kavşaklar olarak adlandırılır ve bugün dünyanın çeşitli yerlerinde bulunabilir. Kıtaların ayrılan marjları pasif marjlar oluşturmak için gelişir.
Deniz tabanı yayılması işlem sırasında durabilir, ancak kıtanın tamamen koptuğu noktaya kadar devam ederse, yeni bir okyanus havzası oluşturulur. Kızıldeniz henüz Arabistan'ı Afrika'dan tamamen ayırmadı, ancak Afrika'nın diğer tarafında da tamamen özgür olan benzer bir özellik bulunabilir.

Deniz tabanının yayılması, okyanus ortası sırtların tepeleri boyunca dağılmış olan yayılma merkezlerinde meydana gelir. Yayılma merkezleri, dönüşüm hatalarına veya üst üste binen yayılma merkezi ofsetleriyle sonuçlanır. Bir yayılma merkezi, birkaç kilometre ila on kilometre genişliğinde bir sismik olarak aktif plaka sınır bölgesi, okyanus kabuğunun en genç olduğu sınır bölgesi içindeki kabuk birikimi ve iki tabakayı ayıran kabuk tabakası içinde bir çizgi içerir. ayırma plakaları. Kabuk toplanma bölgesi içinde, aktif volkanizmanın meydana geldiği 1–2 km genişliğinde neovolkanik bir bölge vardır.

Okyanus ortası sırttan yeni deniz tabanı oluşup yayıldıkça zaman içinde yavaş yavaş soğudu. Bu nedenle, daha eski deniz tabanı, yeni deniz tabanından daha soğuktur ve izostasyum nedeniyle yeni okyanus havzalarından daha derindir. Yeni kabuk üretimine rağmen dünyanın çapı nispeten sabit kalırsa, kabuğun da yok edildiği bir mekanizma mevcut olmalıdır. Okyanus kabuğunun yok edilmesi, okyanus kabuğunun kıtasal kabuk veya okyanus kabuğu altında zorlandığı batma bölgelerinde meydana gelir. Bugün, Atlas havzası aktif olarak Orta Atlantik Ortası Sırtı'nda yayılıyor. Atlas'ta üretilen okyanus kabuğunun sadece küçük bir kısmı bastırılmıştır. Ancak, Pasifik Okyanusu'nu oluşturan plakalar, Pasifik Okyanusu'nun Ateş Çemberi olarak adlandırılan şeyde volkanik aktiviteye neden olan sınırlarının birçoğu batma yaşıyor. Pasifik aynı zamanda Nazca plakaları arasında 145 +/- 4 mm / yıl'a kadar yayılma oranları ile dünyanın en aktif serpme merkezlerinden (Doğu Pasifik Yükselişi) birine ev sahipliği yapmaktadır. Atlantik Ortası Sırtı yavaş yayılan bir merkez iken Doğu Pasifik Yükselişi hızlı yayılmaya bir örnektir.Yavaş ve orta hızda yayılma merkezleri çatlak bir vadi sergilerken, hızlı kabuk birikimi bölgesinde eksenel bir yükseklik bulunur. Yayılma oranlarındaki farklılıklar sadece sırtların geometrilerini değil, aynı zamanda üretilen bazaltların jeokimyasını da etkiler.
Yeni okyanus havzaları eski okyanus havzalarından daha sığ olduğu için, aktif deniz tabanının yayıldığı zamanlarda dünya okyanus havzalarının toplam kapasitesi azalmaktadır. Atlas Okyanusu'nun açılması sırasında Deniz seviyesi o kadar yüksekti ki, Kuzey Amerika'da Meksika Körfezi'nden Kuzey Buz Denizi'ne kadar bir Batı İç Denizyolu oluştu.

Orta Atlantik Sırtı'nda (ve diğer okyanus ortası sırtlarında), üst mantodan gelen malzeme, plakalar birbirinden uzaklaştıkça yeni kabuk oluşturmak için okyanus levhaları arasındaki faylardan yükselir, ilk olarak kıta kayması olarak gözlemlenir. Ne zaman Alfred Wegener ilk 1912 yılında kıtasal sürüklenme bir hipotez sundu o okyanus kabuğunun içinden sürülmüş olduğu kıtaları önerdi. Bu imkânsızdı: okyanus kabuğu kıtasal kabuktan hem daha yoğun hem de daha serti. Buna göre, Wegener'in teorisi, özellikle ABD'de çok ciddiye alınmadı.
İlk başta yayılma itici gücünün mantoda konveksiyon akımları olduğu ileri sürüldü. O zamandan beri, kıtaların hareketinin plaka tektoniği teorisi ile deniz tabanına yayılmasıyla bağlantılı olduğu gösterilmiştir.
Aktif kenar boşluklarına sahip plakalara deniz tabanı yayılması için sürücü, onları çeken serin, yoğun, alttan çıkarma plakalarının veya slab çekmenin ağırlığıdır. Sırttaki magmatizmanın, levhaların kendi levhalarının ağırlığı altında ayrılmasından kaynaklanan pasif yükselme olarak kabul edilir.  Bu, az sürtünmeli bir masadaki bir kilime benzer olarak düşünülebilir: halının bir kısmı masanın dışına çıktığında, ağırlığı halının geri kalanını onunla birlikte aşağı çeker. Bununla birlikte, Orta Atlantik sırtının kendisi, Küçük Antiller ve Scotia Arc'daki küçük düşüş dışında, batma bölgelerine çekilen plakalarla sınırlandırılmamıştır.. Bu durumda plakalar, sırt itme işleminde manto yukarı doğru kayar.

Deniz yüzeyi sıcaklığı bir okyanusun yüzeyine yakın bir noktada ölçülen sıcaklık değeridir. Yüzeye yakınlık ölçüm yöntemine göre farklılık göstermekte ve 1 milimetre (0,04 in) ile 20 metre (70 ft) arasında olmaktadır. Dünya atmosferindeki hava kütleleri deniz yüzeyi sıcaklığından yoğun biçimde etkilenmektedir.
Küresel ortalama deniz yüzeyi sıcaklığının 1850-1900 ve 2011-2020 yılları arasında küresel ısınma nedeniyle 0,88 °C artmış; bu ısınmanın çoğu (0,60 °C) 1980 ve 2020 yılları arasında meydana gelmiştir. Okyanus, iklim değişikliği nedeniyle üretilen aşırı ısının yaklaşık %92'sini emdiği için kara yüzeyi sıcaklıkları okyanus sıcaklıklarından daha hızlı artmıştır.

Deniz yüzeyi sıcaklığı Dünya atmosferinin davranışını etkiler. Deniz yüzeyi sıcaklığı tropikal siklojenez için önemli olmakla birlikte, deniz sisi ve deniz meltemlerinin oluşumunu belirlemede de önemlidir. Altta yatan sıcak sulardan gelen ısı, 35 kilometre (22 mi) ile 40 kilometre (25 mi) gibi kısa mesafelerde bir hava kütlesini önemli ölçüde değiştirebilir. Örneğin, Kuzey Yarımküre ekstratropikal siklonlarının güneybatısında, nispeten sıcak su kütleleri boyunca soğuk hava getiren kavisli siklonik akış, dar göl etkisi kar (veya deniz etkisi) bantlarına yol açabilir. Göller gibi büyük su kütleleri ısıyı verimli bir şekilde depoladığından, bu bantlar genellikle kar şeklinde güçlü yerel yağışlar getirir; bu da su yüzeyi ile yukarıdaki hava arasında 13 °C (23 °F)'den daha büyük önemli sıcaklık farklılıklarına neden olur. Bu sıcaklık farkı nedeniyle, sıcaklık ve nem yukarı doğru taşınır ve dikey olarak yönlendirilmiş bulutlarda yoğunlaşarak kar sağanakları oluşturur. Yükseklikle birlikte sıcaklık düşüşü ve bulut derinliği hem su sıcaklığından hem de büyük ölçekli ortamdan doğrudan etkilenir. Yükseklikle birlikte sıcaklık düşüşü ne kadar güçlü olursa, bulutlar o kadar uzar ve yağış oranı da o kadar artar.

Denizaltı kanyonu (İngilizce: submarine canyon), okyanusların kenar kısımlarındaki diplerde, bir kısmı sığ, enine profilleri V şeklinde olan, bir kısmı da çok derin şeklinde yarılmış dik yamaçlı vadilere denilmektedir.
Denizaltı kanyonları şelf üzerinde başlar ve çok defa kıta yamacı üzerinde de devam ederek bazen 2000, hatta 3000 m derinliğe kadar takip edebilirler. Kanyon tabanlarının eğimi genel olarak bir tarafa, yani derin deniz çukuruna doğrudur.
Bununla birlikte eğim hep aynı kalmaz; yer yer eğim kırıkları görülür. Boyuna profilleri genellikle kuvvetle eğimli ve kıta yamacının profili gibi içbükeydir. Eğim yukarı kısımlarda en fazla, alt kısımlarda ise daha az dır. Denizaltı kanyonlarının bu kuvvetli eğimleri, karalar üzerinde ancak sel yataklarının eğimleri ile karşılaştırılabilir.

Denizaltı kanyonlarının bir kısmı, kıyı bölgesinde kara üzerindeki akarsu sistemlerinin ağızları önünde yer alır ve onlara kolayca bağlanabilir. Örneğin Karadeniz kıyılarında Sakarya, Kızılırmak, Yeşilırmak önünde durum böyledir. Burada vadiler, -90 metredeki şelf yüzeyi içinde 250 metre kadar gömülmüştür. Gömülme kıta yamacı üzerinde daha büyük ölçülere erişir. Aynı şekilde, Ganj, İndus, Kongo, Hudson, Taju ve Adour gibi akarsuların vadileri de kıta yamacını yaran denizaltı kanyonları ve vadileri ile devam ederler. Buna karşılık bir kısım denizaltı kanyonları ile karadaki akarsu vadileri arasında bağıntı kurmak güçtür. Çünkü bunlar doğrudan doğruya şelf üzerinde başlarlar. Bu gibi durumlar, kara üzerindeki vadilerle denizaltı vadileri arasındaki bağlantıların yatak değişiklikleri veya birikme olayları sonucunda maskelenmiş olmasıyla açıklanabileceği gibi denizaltında gözlenen vadiye benzer şekillerin bazılarının denizsel etkenlerle meydana gelmiş olması ile de ilgili olabilir.
Denizaltı kanyonlarının geneli gevşek maddeler üzerinde kazınmıştır. Bununla birlikte dirençli kayaları yaran denizaltı kanyonlarının var olduğu da bilinmektedir.
Diplerden alınan örneklere göre bu kanyonların birçoğu Miosen, Pliosen veya daha yeni depolar içinde açılmıştır. Buna göre denizaltı kanyonlarının bu depolardan daha da sonra oluştukları, yani genellikle çok yeni şekiller oldukları anlaşılmaktadır. Karadeniz'de de durum aynıdır. Gerçekten buradaki denizaltı kanyonları birçok sahalarda Kuaterner depolarını yarmaktadır.

Denizaltı kanyonlarının nasıl meydana geldikleri hakkında çeşitli görüşler ileri sürülmüştür.

Buna göre denizaltı kanyonları dislokasyon hatlarının sınırladığı çukurlara karşılık gelir. Tektonik kökenli denizaltı kanyonlarını varlığı, teorik olarak olasılık dışı değilse de, düzgün ve çok dallı sık bir şebeke karakteri sunan vadi şekillerini bu şekilde açıklamaya olanak olmadığı ortadır.

Buna göre denizaltı kanyonları deniz dibini şekillendiren bazı etkenleri ile açıklanmak istenir. Bu etkenlerin başlıcaları arasında çeşitli kökene sahip akıntıların, yoğun çamur akıntılarının, heyelanlarının ve sedimantasyonu önleyen yerel şartların etkileri üzerinde özellikle durulmaktadır. 

Bu konuda Daly ve Kuenen özellikle denizaltı çamur akıntılarının aşındırıcı rolüne dikkati çekmişlerdir. Bilindiği gibi, akarsuların ağızlarında yüzer maddelerle yüklü olan bulanık nehir suları, nispeten yüksek olan yoğunlukları dolayısıyla, deniz içinde dibe çöker ve bir süre yalnız hareket eder. Bu şekilde meydana gelen denizaltı akıntıları, son zamanlarda laboratuvar deneylerinin de gösterdiği üzere, büyük bir hıza ve dolayısıyla, kuvvetli bir aşındırma gücüne erişebilir. Kıta yamacındaki gevşek maddeler de, deniz suyunda sulanarak, kuvvetli eğimi izleyerek aşağıya doğru hareket eden süspansiyon akıntılarına dönüşebilirler. Bu konuda deneysel araştırmalar yapan Kuenen'e göre yamaç eğimi 0, 060, süspansiyon akıntısı halinde hareket eden çamur kütlesinin kalınlığı 4 m yoğunluğu ise 2 civarında olduğu zaman, çamur akıntısının hareket hızı 3 m/sn' yi bulur. Bu durumda deniz dibinde önemli bir aşındırmanın meydana gelmesi gerekir. Bununla birlikte bu verileri abartılı olarak bulanlar da vardır. Sonuçta bazı durumlarda, kuvvetli dip akıntılarının uzandıkları doğrultuda çökelmenin az olması veya hiç meydana gelmemesi de vadiye benzer bazı şekillerin oluşumuna yol açabilir. Bu son görüş, özellikle Kongo ağzındaki çok belirli ve oluk şekilli denizaltı kanyonu için ileriye sürülmüştür.
Deniz dibindeki bazı kanyon şekillerinin, özellikle gevşek maddeler üzerinde açılmış olanlardan bir kısmının, denizaltında işlevde bulunan ve başlıcaları yukarıda açıklanan sualtı etkenleri tarafından meydana getirilmiş olması olasıdır. Bununla birlikte, bütün denizaltı kanyonlarını, özellikle sağlam kaya içinde açılmış olanlarla karakteristik akarsu şebekesi görünümü gösterenleri bu yollarda açıklamaya olanak görünmüyor.

Bu açıklama biçimine göre denizaltı kanyonları aslında karalar üzerine kazılmış vadilerdir fakat bunlar sonradan denizaltında kalmışlardır. Ancak bu boğulmanın nasıl meydana geldiği hakkında düşünce ayrılıkları vardır. Bazılarına göre boğulma östatik hareketlerin eseridir. Örneğin Shephard'a göre deniz seviyesi östatik olarak 2000–3000 m. kadar alçalmış, bu sırada karasal etkenler tarafından sözü geçen vadiler kazılmış, daha sonra deniz bugünkü seviyesine çıkarak meydana gelmiş bulunan vadilerin sular altında kalmasına neden olmuştur. Fakat yukarıda da belirtildiği gibi denizaltı kanyonlarının kazıldıkları daha yakın jeolojik devrede bu kadar büyük ölçülere erişen östatik hareketlerin meydana gelmediği bilinir. Öte yandan, Akdeniz, Karadeniz gibi okyanuslardan sığ eşiklerle ayrılan, yani belli bir derinlikten sonra okyanus ile bağlantısını kaybeden iç denizlerde bile 1500-2000 metreye kadar inen denizaltı kanyonları bulunur. Bu durumda, sözü geçen iç denizlerin seviyesinin okyanus seviyesine paralel olarak alçalmasına ve büyük derinliklere kadar inen vadilerin kazılmasına olanak olmadığı açıktır. Bu nedenle, denizaltı kanyonlarının oluşum ve boğulmasında, yakın jeolojik geçmişte meydana geldiği düşünülen 2000–3000 m sialı östatik hareketlerin başlıca etken olduğu kabul edilemez. Karasal köken ile ilgili olarak ileriye sürülen ikinci görüşte aynı zamanda tektonik etkenlerin rolü de dikkate değer. Fakat bu şekillerin eriştikleri çok büyük derinliklere, yakın zamanlarda kara kütlesinin takımı ile katıldığı dikey hareketler sonucunda ulaştıkları düşünmek birçok bakımdan güçtür. Bu nedenle denizaltı kanyonlarının bugünkü seviyelerine, sadece kıta kenarlarının büyük bir fileksürle aşağıya doğru inmiş oldukları düşünülür. Denizaltı kanyonlarının kökeni konusunda halen en çok taraftarı olan, gerçeklere ve bulgulara en çok uyan açıklama biçimi de budur.Bu şekilde boğulan kanyonların, olasılıkla bunları izleyen çamur akıntıları tarafından açık tutuldukları ve yeni tortullarla dolmalarının önlenmekte olduğu sanılmaktadır. 

“Aviles Kanyonu” , dünyanın en derin denizaltı kanyonu, güney Biskay Körfezi , İspanya
“Amazon Kanyonu” , Amazon Nehri
“Baltimore ve Wilmington Kanyonu”, Maryland East Coast ve Delaware Birleşik Devletleri
“Bering Kanyonu”, Bering Denizi
“Kongo Kanyonu”, Kongo Nehri
“Hudson Kanyonu” , Hudson Nehri
“Ganj Kanyonu”, Ganj Nehri
“İndus Kanyonu” , İndus Nehri
“Kaikoura Kanyonu” , Kaikoura Yarımadası , Yeni Zelanda
“La Jolla ve Scripps Kanyonu , La Jolla , Güney Kaliforniya kıyılarında
“Monterey Kanyonu”, Kalifornia merkezi kıyıları
“Pribilof Kanyono”, Bering Denizi
“Whittard Kanyonu”, Atlantik Okyanusu kapalı güneybatı İrlanda
“Zhemchug Kanyonu”, Bering Denizi dünyanın en büyük denizaltı kanyonu

Gerek batimetrik, gerek jeofizik karakterleriyle minyatür bir okyanusa benzerlik gösteren Karadeniz çanağı denizaltı morfolojisi bakımından üç birime ayrılır: Hemen her yerde -90 metre civarında nihayetlenen şelf; bunun dış kenarı ile -200 metre arasında yer alan dik eğimli kıta yamacı; ve nihayet 2000-2200 metre derinlikler arasında uzanan hemen hemen düz abisal taban. Bütün çanağın yarısına yakın bir alan kaplayan abisal taban depresyonun merkezi kısmında yer alır. Bu merkezi depresyon, yeni araştırmalara göre, büyük kısmı oligosen, neojen ve kuaternere ait olmak üzere, kalınlığı 10–16 km arasında değişen ve hemen hemen hiç deforme olmamış tortullarla kaplıdır. Buna karşılık sismokarotaj verileri, bilhassa Anadolu ve Kafkas kıyıları önünde kıta yamacının kıvrımlı ve faylı bir yapı gösterdiğini ve heyelanlarla yer değiştirmiş kütlelerin mevcudiyetini ortaya koyar.
Karadeniz çanağının jeomofoloji ve neotektonik bakımdan en ilginç özelliklerinden biri, şelfin ve kıta yamacının sayısız denecek kadar çok denizaltı kanyonlarıyla yarılmış olmasıdır. Ekserisi, başlıca akarsuların ağzı önünde yer alan ve geride, kara üzerindeki drenaj şebekesi ile aynı dandritik drenaj tipi gösteren bu denizaltı kanyonlarının, kara üzerinde teşekkül ettikten sonra boğulmuşlardır. Denizaltı kanyonlarının nispi derinliği veya yarılmanın ölçüsü, şelf sahasında 70-250, kıta yamacı sınırları içinde ise 700-800 metreyi bulur. Hepsinin boyuna profili, kıta yamacı gibi üstte konveks, altta konkav iki farklı kısımdan oluşan tipik bir bükülme profili karakterindedir. Sözü geçen kanyonlar batı Karadeniz kıyılarının önünde 2000, doğu Karadeniz kıyılarıyla Kafkas kıyıları önlerinde 1500, çanağın batı kısmında ise ancak 1000 metre derinliğe kadar takip olunabilir.

Erinç, S.,2010. Jeomorfoloji 2, Der Yayınları, İstanbul, Sayfa 384-388

Doğal kemer, doğal ark veya daha az bilinen adıyla kaya kemeri, bir kemerin altında meydana gelen açıklık ile oluşan, doğal bir kaya oluşumudur. Doğal kemerler çoğunlukla iç kesimlerdeki uçurumların, falezlerin, kanatçıkların ya da kaya balyalarının denizden, nehirlerden ya da hava koşullarından kaynaklanan erozyona maruz kaldıkları yerlerde oluşurlar.

Bir doğal kemer ya da doğal bir köprü bir kaya altında çeşitli şekillerde oluşurlar. Bu doğal kemerler aşınma birlikte kademeli olarak daralırlar. Kademeli olarak dışarı aşınan bir uçurum oluşur. Tabakanın altında yumuşak kaya katmanında kaya sığınıkları meydana gelir. Bunun sonucunda duvarlı dar bir köprü meydana gelir. Deniz, nehir ve erozyona maruz kalmış sahalarda önce uçurumlar oluşur. Ayrışma (havaaltı süreçler) kayaların zayıf olduğu alanlarda etkinlik gösterir ve doğal kemerler sıklıkla buralarda görülür.

Kıyılarda kemerler iki farklı jeolojiye bağlı olarak oluşur. Uyumsuz kıyılarda 90 derecelik açıyla sahile uzanan kaya tipleri vardır. dalga kırılmaları burunlar üzerindeki dalga enerjisine odaklanmış bulunmaktadır. Oluşumun ilk safhası olan mağaralardan sonra kemer formları ortaya çıkar. Çevresindeki çöken kayalar ve yığınları ve kütükleri oluşturur. Oluşuma en uyumlu sahillerdeki kaya tipleri zayıf kaya ve kıyı şeridine paralel kayaçlardır. Kireç taşı gibi güçlü kendisini koruyan dalga eylemi ile zor parçalanır ama sonrasında çok hızlı bir şekilde aşına kaya zayıflar aşınım sonucunda oluşan merdiven delinerek çöker kemer oluşur.

Bir kumtaşı tabakasına sahip olan kayaçlara nüfus eden hava derin çatlaklar oluşturmaya başlar. Çatlaklar içinde meydana gelen aşındırma katmanları dar yüzgeçlere ayırır ve kumtaşı izoleli kayaçta çatlaklar büyür. Oluşan aşırı soğuk ve çözülmeyle bazı kısımları çöker ve gözenekli bir yapı oluşur. Kum taşında pullanma meydana gelir ve kenar çıkıntısındaki yüzgeçleri koparak oluşan deliklerde büyük açılma ve ayrışmalar meydana gelir. Bu açılmalar da kemer formunda meydana gelip kemerleri oluşturur. Arches Milli Parkı, Köprülü Kanyon Parkı ve Büyük Merdiven bu tür oluşumlar ile oluşmuştur.

Bazı doğal köprüler kemer gibi görünebilir. Aşınma akarsuyun kayaya nüfus etmesiyle gerçekleşir. Su doğal çöküntüleri toplar ve kayanın alt katmanını keser gibi çukur şeklinde kimyasal ayrışma ile aşındırarak şekillendirir. Natural Bridges National Monument Utah Kanyonlarındaki akarsu ile oluştu hepsi üç tanedir ve doğallığını korumuştur. Batı dünyasında 71 metrelik en geniş doğal köprü olarak bilinen Gökkuşağı Köprüsü Ulusal Anıtı akan su sayesinde doğal bir şekilde biçimlenmiştir.

Doğal köprüler kireç taşı mağaraları ile benzeşim göstermektedir; ki bu kireç taşı mağaralarında obruk çöküşü taş bir sırt ve mağara geçidine bağlanan düden oluşumu tamamlanır. Tüm kaya oluşumları gibi aşınmaya tabidir ve sonunda çökme olur ve bu çökeller kaybolurlar bunun örneği; Çift Kemerli  Victorian  sahil kaya oluşumu Londan Bridge fırtınalarla oluşan aşınmayla kemerleri oluşturur.

Genel anlamda dünya da birkaç yerde doğal aşınmayla meydana gelmiş doğal köprüler vardır. Virginia, Natural Bridge üzerinde asfalt yol vardır. Hava ile aşınmış kumtaşı kemer oluşturmuş kenarında  Natural Bridge State Resort Park  Kentucky. Narrows'da olarak da bilinir) 
Bir başkasında Romanya'da, Ponoarele Köyü'nde bulunur. Bu, 13 m genişliğinde, 60 m uzunluğunda 9 m açıklıklı 20 m yüksekliğinde 4 m kalınlığında bir taş kemer, özellikleri. Tanrı'nın Bridge (Podul lui Dumnezeu) denir ve etkin trafik için kullanılır.

Natural Arch and Bridge Society, FAQ.
American Geological Institute, Dictionary of Geological Terms, 1976, Doubleday Anchor
http://www.nature.nps.gov/geology/parks/arch/ 23 Aralık 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Measurement of Fairy Bridge
Trek Earth

Düz sahil, düz bir sahilin olduğu yerlerde veya düz bir kıyı şeridine sahip olduğu alanlarda, toprak yavaş bir hareket göstererek denize doğru iner. Düz sahiller, ya denizin hafifçe meyilli araziye ilerlemesi ya da gevşek kayanın aşınması sonucu meydana gelebilirler. Temel olarak iki paralel şeride ayrılabilirler:
-kıyı yüzeyi, 
-plaj.
Yassı sahillerin ana maddeleri kumlar ve çakıllar gibi gevşek malzemelerdir. Rüzgâr ise kumulların üzerindeki ince kum tanelerini taşır. Deniz, kum ve çakılları elekten geçirerek sahilden uzak bir yere döker.
-Düz sahil kıyı serisi-
Deniz tarafından oluşturulan tipik yerşekilleri dizisi "littoral seriler" olarak tanımlanmaktadır.
Düz bir sahilin kıyı şeridi serisi, sürekli sular altında kalan sığ su bölgesinde veya kıyı yüzeyinde, kum veya çakıl resifi diğer bir adıyla bara da olarak kullanılır ve bu şekilde başlar. Uzun kıyı barı, birçok düz kıyıdaki sörf bölgesinde kıyıya paralel olarak bulunan uzun bir kum sırtıdır. Kıyı boyunca mevcut olan malzemeye bağlı olarak esas ana maddesi kum veya çakıldan oluşur. Kum çubuğunun kenarları sakince düşer. Kum çubuğu ile kıyı bölgesi arasındaki havzaya tünel denir. Bir çubuğun varlığı demek, dalgaların hareketinin deniz tabanına malzeme taşıdığının göstergesidir. Boyuna eksenlerinde ise sahile paralel uzanan ve eşit paralel kanallar veya derelerle ayrılan birkaç çubuk olabilir. Gelgit düzlüklerindeki drenaj olukları da kıyıya paralel uzanmaktadır.
Sahil ve plaj;
Düz kıyılardaki kıyı yüzeyi (veya su altı platformu), dar su içinde, hareketli suyun sürekli etkisine maruz kalan alanı kapsamaktadır. Bu, kıyı yüzeyi ve plaj arasındaki kara sınırının ortalama düşük su işaretinin çizgisi olduğu anlamına gelir. Ancak bu tanım evrensel değildir ve literatürde sıklıkla yazardan yazara değişir. Bazıları sahili, düşük su işaretinden en yüksek su işaretine, yani sadece periyodik veya epizodik olarak (fırtına dalgalanmasından sonra) sular altında kalan bölgeye doğru kara yüzeyine geçiş olarak tanımlarken; diğer yazarlar "sahil" terimini düz bir sahilin karasal unsuru olarak kullanmazlar. Gelgitlerin ortalama düşük su işareti ile gelgitlerin ortalama yüksek su işareti arasındaki bölgeyi intertidal bölge veya suların çektiği kıyı olarak ve ortalama yüksek su işaretinin üzerindeki alanı supratidal bölge veya sadece su tarafından doğrudan saldırıya uğrayan kıyı olarak tanımlarlar.
Kıyıdaki bu bölümü de gerçek plaj olarak kabul edilebilir.
Fırtına dalgalanmalarıyla ulaşılan iç kısımdaki en uzak nokta, taşkınların bir kum tepesi oluşturabileceği bir kumul kemeri ile sınırlıdır.
kısacası sahil için karanın deniz, göl, ırmak boyunca uzanan genel olarak ince kumlarla kaplı, turizm amaçlı kullanılan bölümü de diyebiliriz.
Berm;
En kaba anlamıyla berm, omuz veya yol kenarı; bir kanalın kenarı; dar çıkıntı; duvarın dibine yerleştirilmiş toprak höyüğü olarak tanımlanır, omuz veya yol kenarı; bir kanalın kenarı; dar çıkıntı; duvarın dibine yerleştirilmiş toprak höyüğü olarak tanımlanırken bunun yanında:
Plajda sık sık kıyı şeridine paralel bir kum bankı veya çakıl sırtı berm olarak bilinirken bunların yaklaşık 10 cm kadar yükseklikleri vardır. Kara tarafında, genellikle sığ bir pist vardır. Berm, ortalama deniz seviyesinin ötesine atılan kopma dalgaları tarafından taşınan malzeme tarafından oluşturulur. Artık geri yıkama ile yıkanamayan kaba taneli malzeme geride kalır. Bermin yeri ve büyüklüğü mevsimsel değişikliklere tabidir. Örneğin, kışın fırtına dalgalanmalarıyla atılan bir kış bermi, sahildeki yaz gelgitlerinin oluşturduğu bermlerden genellikle çok daha belirgindir ve daha yüksektir.
Plaj kayıpları ve kazançları
Plajlar genellikle fırtına dalgalanmaları sırasında aşırı derecede aşınır ve plaj profili oluşurken, düz kıyılarda normal dalga hareketi sahili büyütme eğilimindedir. Nadiren olmamaakla beraber birbiri ardında bir dizi paralel berm oluşur. Sonuç olarak, zaman içinde kıyı şeridinin denize doğru ilerlemesi sonucu yükseklik kademeli olarak artmaktadır. Toprak şekillendirme sistemlerine çarpıcı bir örnek olarak, Danimarka'nın en kuzeyindeki Vendsyssel'in kuzey ucundaki Skagen Odde'dir. 
Erozyona karşı kıyı savunmaları, dalgakıran görevi gören groynes, taş duvarlar veya tetrapodlardır. Kum tepelerini kolonileştiren ilk bitkiler arasında deniz topalak veya rüzgar erozyonunu önleyen plaj otu bulunur.

Klaus Duphorn et al.: Die deutsche Ostseeküste. Sammlung geologischer Führer, Vol. 88, 281 p., numerous diagrams and maps, Bornträger, Berlin, 1995
Heinz Klug, Horst Sterr, Dieter Boedecker: Die deutsche Ostseeküste zwischen Kiel und Flensburg. Morphologischer Charakter und rezente Entwicklung. Geographische Rundschau 5, p. 6–14. Brunswick, 1988
Harald Zepp: Grundriss Allgemeine Geographie – Geomorphologie. UTB 2008, ISBN 3-8252-2164-4
Frank Ahnert: Einführung in die Geomorphologie. UTB 2003, ISBN 3-8252-8103-5

Jeoloji bilimi ve meteorolojide rüzgâr faaliyetleri ve özellikle rüzgârın yeryüzünü şekillendirebilmesi eoliyen süreci oluşturur. 
Rüzgâr, yeryüzündeki kayaçları aşındırma, taşıma ve biriktirme faaliyetleri ile şekillendirir.

Rüzgâr ortaya birçok ayırt edici özellik çıkarmasına ve çok etkili bir boylanma etkeni olmasına karşın, ırmak kanalları tipik olarak kuru olsa da kurak bölgelerde çoğu aşınma şeklini akarsular oluşturur. Rüzgâr malzemeleri iki şekilde aşındırır:

Abrazyon: Sıçrayan kum tanelerinin bir nesneye çarpmasını kapsar.
Deflasyon: Rüzgârın gevşek yüzey çökellerini kaldırması olayına deflasyon denir.

Rüzgâr bulanık bir akışkan olup bu yüzden akarsu ile aynı biçimde çok miktarda çökel taşır. Rüzgâr tipik olarak sudan daha büyük bir hızla esmesine rağmen daha düşük bir yoğunluğa sahip olduğundan yalnızca kil ve silt boyutlu parçaları asılı yük olarak taşıyabilir. Kum ve daha büyük parçacıklar ise zeminde yatak yükü olarak hareket ederler.

Esker, Avrupa ve Kuzey Amerika'nın geçmişte buzullarla kaplı olan bölgelerinde bulunan kum, çakıl ve buzultaş katmanlardan oluşan uzun, yılankavi çökelti yığınlarına verilen addır. İrlandaca eiscir kelimesinden gelmektedir. Çok uzun olabilen eskerler Demiryolu setlerine benzer.

Buzul çağında, buzulun içinde getirdiği kum ve moren taşları buz kaplı bölgenin sınırına dökülmüş ya da buzul tarafından bırakılmıştır. Buzul çağı sonunda buzul ile kaplı bölge sınırı uzun bir dönem içinde iklimin yumuşamasıyla yavaş yavaş, bazen ileri geri, bazen duraklayarak kuzeye doğru ilerleyerek bölgeyi bugünkü kutup çevresine çekmiştir. Buzulların bıraktığı bu çökelti ve tortular buzullar tarafından daha önceden aşındırılmış kayalık düzeyler üzerinde morenlerden oluşan ve yumuşak kavisli bir yüzey sunan bir tabaka olarak dökülmüştür. Bu moren ve kum yığını tabakasının kalınlığı buzul sınırının o noktada iklimin yumuşama hızına bağlı olarak ne kadar eğlenmiş olduğuna bağlıdır. Esker sırtları bu iklim yumuşamasının duraklama yaptığı dönemlerin ürünüdür. Sınır uzun süre aynı nokta yakınında kalınca ya da gidip gelince sırtlar, hızla eriyip geri çekilince çukurlar oluşmuştur. Eskerlerin en iyi bilinen örneği İrlanda da Dublin ve Galway sehirleri arasındaki 200 km'lik yolun üzerinde bulunduğu bir eskerdir. Bu yolun doğu-batı yönünde olması, buzul kaplı bölge sınırının (buzul cephesinin) o yönde ve bölgeyi daraltan erimelerin yönünün güneyden kuzeye doğru olmasındandır. Eskerler için bir başka terim / tanım da cephe moreni depolarıdır.
Başka yönlerde olanları da vardır bunlar da genellikle iki buzul birleştiklerinde oluşan orta morenlerdir. Bunlar her buzulun kendi eşelediği fjord vadisinin kenarlarında oluşan Yan morenlerin vadilerin buluştuğu noktada birleşmesiyle oluşur.

Esker adı İrlanda kökenli bir kelimedir (Eski İrlandaca: escir), demektir. “bir sırt veya yükselmesi, özellikle ovaları ya da depresif yüzeyleri ayırma “ anlamına gelir. Özellikle uzun ve kıvrımlı sırtları tanımlamak için kullanılmıştır. 

Gedney, Larry (August 1, 1984). "Eskers: The Upside-Down Riverbeds". Alaska Science Forum Article #674. Retrieved 29 September 2011.
Easterbrook, D.J. (1999). Surface Processes and Landforms. New Jersey: Prentice Hall. p. 352. ISBN 0-13-860958-6.
 Wikimedia Commons'ta Esker ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Falez, kayaların aşınması ile oluşan yüksek eğimli (genelde >40°, dik hatta negatif eğimli) kıyıdır. Fransızca falaise dik kayalık sahil anlamına gelmektedir. Türkçe coğrafya literatüründe yalıyar da kullanılmaktadır.
Deniz ve göllerin kenarlarında bulunan ve dalga aşındırmasına bağlı olarak meydana gelmiş bulunan dikliklerdir. Bununla birlikte, deniz ve göllerin kenarlarında görülen bütün diklikler dalga aşındırmasına bağlı olarak meydana gelmemişlerdir. Önce su yüzeyine yakın bir tabaka veya çatlakta meydana gelen oyuk, dalganın çarparak yaptığı aşındırma sonucu giderek büyür. Oyuğun üzerinde bulunan kütlelerin de düşmesi sonucu yamaç dikliği kara içlerine doğru geriler.
Falezler tabanlarında dalga erozyonu, su üstünde de yamaç erozyonu süreçleri kontrolünde sürekli olarak gerileyen niteliktedir. Dünya kıyıları 3/4 oranında falezli kıyılardan oluşmaktadır. Falezlerin oluşumu ve tipleri büyük oranda kıyıda yüzlek veren jeolojik formasyonların (yapı ve litoloji) özelliklerine bağlıdır. Bu özellikler kayaların günlenmeye ve erozyona direnciyle ilişkilidir.
Falezli kıyılarda gözlenen kayalar Pre-Kambriyen'den (>500 my) Holosen’e (10 ky) kadar uzanabilir bununla birlikte günümüz falezli kıyıları Geç Pleyistosen ve Holosen dönemlerinde oluşmuşlardır. Birçok falezli kıyı deniz seviyesinin günümüz seviyesine ulaştığı (6000 yıldan) itibaren oluşmuştur.

Kara yüzeyinin su tablasının nispeten dik bir açıyla daldığı kıyı bölgelerinde, deniz dalgalarının aşınması olarak bilinen sahil şeridindeki sürekli hareketi, eğim açısı, falezi oluşturan malzemelerin birleşimi, yataklanması ve sertliği ile erozyon süreçlerinin kendileri gibi çeşitli faktörledir. Eğim sürekli olarak aşınır. Falez ayağına saldıran dalgalar, bir çıkıntı üreten sürekli aşınma hareketi ile dalga kesimli bir çentik oluşturur. Bu çıkıntı, falezin kendi ağırlığı altında çökünceye kadar kesildiği için büyür. Çöken enkaz, denizin etkisi ile yavaş yavaş falezin önündeki alandan uzaklaştırılır. Kıyı kayalıkları çöktüğünde kıyı şeridi iç kısımdan uzaklaşıyor. Bunun gerçekleşme hızı, özellikle dalganın gücüne, falezin yüksekliğine, fırtına dalgalanmalarının sıklığına ve anakayanın sertliğine bağlıdır. Almanya'daki Mecklenburg sahili yılda yaklaşık 25 santimetre geri çekilirken, güney İngiltere'nin tebeşir kayalıkları her yıl sadece yaklaşık bir santimetre geri çekilmektedir.

Kumtaşı, kireçtaşı veya granit gibi erozyona nispeten dirençli olan malzemeden oluşmuş kayalık bir falez kıyısında, falezin önünde düz bir kayalık dalga kesim platformu veya aşınma platformu oluşur. Su tablası seviyesinde ve altında korunan falezin ayağını temsil eder. Kıyıların tektonik bir yükselmesi varsa, bu aşınma platformları, eustatik deniz seviyesi değişiklikleri dikkate alınarak, yükselme miktarının deniz seviyesine göre yüksekliklerinden hesaplanabileceği kıyı terasları oluşturmak için yükseltilebilir. Erozyona oldukça veya hatta çok dirençli olan malzemeden yapılmış falezli bir sahilde, dalga kesimli bir platform yoktur, ancak deniz falezinin önünde bir plaj oluşur. Dalgalar kayalık falez kıyısındaki bir burnun her iki tarafında dar bir noktada çentikler açarsa, doğal kemer oluşabilir. Kıyı şeridi uzaklaştıkça kemer çöktüğünde, dalga kesim platformunda bir yığın geride kalır. Almanya'da en iyi bilinen örnek Heligoland'daki Lange Anna, İngiltere'de ise önde gelen bir örnek Dorset'teki Old Harry Rocks. Ayrıca, kayalık falezli bir sahil dalgası eylemi sahil şeridi geri çekilmesi için tek itici güç değildir. Ana kayanın genel ayrışması neredeyse eşit derecede önemlidir.

Sözde (yalancı) Falez: Tektonik hatlara bağlı olarak oluşmuş dalga aşındırması dışında şekillenmiş dikliklere sözde falez veya yalancı falez denilmektedir.
Ölü Falez: Fırtınalı zamanlarda bile dalgaların erişemediği, yani iyice gerilemiş ve dalga aşındırmasının etkisi dışında kalmış falezler de bulunmaktadır. Bu falezlere ise ölü falez denilmektedir.
Canlı yalıyar: doğrudan deniz dalgalarının etkisinde kalır. Genellikle, dalgaların alttan oymasıyla bir çentikle aşındırma platformundan ayrılır. Çentiğin üzerindeki şev yerçekimi ve sellenme süreçlerinin etkisiyle biçimlenerek evrim geçirir.
Dalan yalıyar: arada bir aşındırma platformu olmadan süratle deniz suları altına dalar, bu tür yalıyarlar tektonik kökenli bir sarplığın yakın geçmişte sular altında kalmasıyla oluşur.
Çift yalıyar: Eteğinde yuvarlanmış ya da kaymış pek büyük yığın, küme, tümsek bulunur.

Falezler, yer aldıkları kıyıdaki tabakaların eğim yön ve değerlerinin gösterdikleri farklılıklara bağlı olarak çeşitli görünümde olurlar.

TİP A: Kıyı platformu hafif eğimli olarak derinleşebilir.
TİP B: Falez önünde yatay, yataya yakın bir kıyı platformu bulunabilir, bu platform üzerinde dar bir plaj da gelişebilir.
TİP C: Dalımlı falezlere dik falezin deniz seviyesi altında da  yüksek eğimle devam etmesine denilir.
Dalımlı Falezler:Aktif kıyı yükselmesinin (faylanma) gözlendiği yerlerde de gözlenirler. Kıyı Platformu bulunmaz.
Oluşumunda çeşitli parametrelerin etkileşimi çok önemlidir. Yapı ve Süreç olarak;

Yapı: çok dayanıklı ve homojen kayaların aşınması ile oluşurlar.
Süreç: Çok yüksek dalga enerjisine sahip alanlarda gözlenirler.

Falezli kıyılarda topuk erozyonu yağışlı ve fırtınalı dönemleri takiben hızlanabilir.
Kıyı platformlarının (kaya ya da çökel) tahribatı erozyonu hızlandırmaktadır.
Bu durum yaygın falez üstü yapılaşmaları (kütle hareketleri nedeniyle) tehdit edebilir.
Böyle durumlarda falezin topuk kısmına bloklar yığılarak ya da mühendislik yapılarıyla (istinat duvarları) geçici olarak çözülebilir.
Kıyı yapılaşmalarında falez gerileme hızı mutlaka ölçülmelidir.

Dik deniz kayalıklarına da yıkıcı enkaz çığları neden olabilir. Bunlar, Hawaii Adaları ve Cape Verde Adaları gibi okyanus adası volkanlarının batık yanlarında yaygındır.

Dış kuvvetler

Fiziksel oşinografi, okyanus içindeki fiziksel koşulların ve fiziksel süreçlerin, özellikle okyanus sularının hareketlerinin ve fiziksel özelliklerinin incelenmesidir. Fiziksel oşinografi, oşinografinin bölündüğü birkaç alt alandan biridir. Diğerleri biyolojik, kimyasal ve jeolojik oseonografidir.
Fiziksel oşinografi, tanımlayıcı ve dinamik fiziksel oşinografi olarak alt bölümlere ayrılabilir. Tanımlayıcı fiziksel oşinografi, sıvı hareketlerini olabildiğince kesin bir şekilde tanımlayan gözlemler ve karmaşık sayısal modeller aracılığıyla okyanusu araştırmayı amaçlar. Dinamik fiziksel oşinografi, öncelikle teorik araştırma ve sayısal modellere vurgu yaparak sıvıların hareketini yöneten süreçlere odaklanır. Bunlar, meteoroloji ile birlikte paylaşılan geniş Jeofizik Akışkanlar Dinamiği (GFD) alanının bir parçasıdır. GFD, Coriolis kuvvetinden büyük ölçüde etkilenen uzaysal ve zamansal ölçeklerde meydana gelen akışları tanımlayan Akışkanlar dinamiğinin bir alt alanıdır.

Gezegendeki suyun kabaca %97'si okyanuslarındadır ve okyanuslar, atmosferde yoğunlaşan ve kıtalara yağmur veya kar olarak düşen su buharının büyük çoğunluğunun kaynağıdır. Okyanusların muazzam ısı kapasitesi gezegenin iklimini yumuşatır ve çeşitli gazları emmesi atmosferin bileşimini etkiler. Okyanusun etkisi, deniz tabanı metamorfizması yoluyla volkanik kayaçların bileşimine olduğu kadar, yitim zonlarında oluşan volkanik gazlar ve magmalara kadar uzanır.
Deniz seviyesinde, okyanuslar kıtaların uzunluğundan çok daha derindir; Dünyanın hipsografik eğrisinin incelenmesi, Dünya'nın kara kütlelerinin ortalama yüksekliğinin yalnızca 840 metre (2.760 ft) olduğunu göstermektedir., okyanusun ortalama derinliği ise 3.800 metre (12.500 ft) Bu bariz tutarsızlık hem kara hem de deniz için büyük olsa da, dağlar ve siperler gibi ilgili uç noktalar nadirdir.

10 Hygiea, Güneş Sistemindeki Asteroit kuşağında bulunan, hacim ve kütle bakımından dördüncü en büyük gök cismidir. Çapı 350–500 km arasında değişir ve kütlesi asteroit kuşağının toplam kütlesinin % 2,9'unu oluşturur. Karbonlu yüzeye sahip koyu C-tipi asteroitler sınıfının en büyüğüdür.
Boyutuna rağmen karanlık yüzeyi ve güneşe olan mesafesi nedeniyle Dünya'dan gözlendiğinde çok loş göründüğünden, Asteroit kuşağındaki kendisinden önce keşfedilen pek çok küçük göktaşından daha sonra keşfedilmiştir. Gözlemlemek için en az 100 mm'lik teleskop gerekir.

Hygiea 12 Nisan 1849'da İtalya'nın Napoli şehrinde Annibale de Gasparis tarafından keşfedildi. Keşfettiği dokuz asteroidin ilkiydi. Napoli Rasathanesi müdürü Ernesto Capocci İki Sicilya Krallığı hanedanına atfen asteroide Igea Borbonica (Hygiea Bourbon) adını verdi. Fakat sonradan Barbonica uzantısı bırakıldı, Hygiea kullanılmaya devam etti. Hygiea adı Yunan tanrısı Asclepius'un kızı sağlık tanrıçası Hygieia'dan gelir. İsim 19. yüzyıldan beri Hygeia olarak kullanılmaktadır.

Hygiea'nın yüzeyinin karbonlu kondrit göktaşlarında bulunanlara benzer şekilde ilkel karbonlu malzemelerden oluştuğu düşünülmektedir. Sulu alterasyon ürünleri tarafından geçmişte yüzeyinde bırakıldığı tespit edildi

Asteroit
Asteroit kuşağı

15760 Albion (geçici atama 1992 QB1), Plüton ve Charon'dan sonra keşfedilen ilk Neptün ötesi cisimdir. Çapı yaklaşık 108–167 kilometre olan bu asteroit, 1992'de Hawaii'deki Mauna Kea Gözlemevleri'nde David C. Jewitt ve Jane X. Luu tarafından keşfedildi.
Keşiften sonra, nesneye "Smiley" adını verdiler ve kısa bir süre sonra basın tarafından onuncu gezegen olarak tanıtıldı. Bu asteroit "soğuk" Klâsik Kuiper Kuşağı cismidir ve QB1 geçici tanımlamasını aldıktan sonra bu tür bir nesne için cubewano adının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Geçici ad olan "QB1" çözümlendiğinde, o yılın Ağustos ayının ikinci yarısında bulunan 27. nesne olduğu anlaşılır. Ocak 2018 itibarıyla, Neptün'ün ötesinde, çoğunluğu klasik Kuiper kuşağı cisimlerinden olan yaklaşık 2.400 nesne daha bulundu. Adını William Blake'in mitolojisinde yer alan Albion'dan almıştır.

Bu küçük gezegenin adı İngiliz şair ve ressam William Blake'ye ait mitolojide yer alan Albion karakterinden gelmektedir. Albion bu mitolojide bir adada yaşayan ilkel bir insandır. Albion adı aynı zamanda Britanya'nın eski ve mitolojik adından türetilmiştir. Resmi isimlendirme ise Minor Planet Center tarafından 31 Ocak 2018 tarihinde yapıldı. (M.P.C. 108697)
Kaşifler, 1992 QB1 için "Smiley" adını önerdiler, ancak ad zaten Amerikalı gökbilimci Charles Hugh Smiley'in adını taşıyan bir asteroit olan 1613 Smiley için kullanılıyordu. Daha sonra 15760 numarasını aldı ve Ocak 2018'e kadar isimsiz kaldı (keşif yılı olmadan teknik olarak belirsiz olmasına rağmen genellikle basitçe "QB1" olarak belirtilirdi).

Albion'un keşfinden sonraki yıl 1993'te; (15788) 1993 SB, (15789) 1993 SC, (181708) 1993 FW ve (385185) 1993 RO dahil olmak üzere benzer yörüngelerde asteroitler bulundu.
Keşiften sonraki yirmi yıl içinde, Kuiper kuşağında Güneş'ten yaklaşık 30 ila 50 AU arasında yörüngede dönen binden fazla cisim bulundu. Bu keşif yalnızca Plüton ve Albion'un keşfinden ziyade beraberindeki bir asteroit kuşağının keşfini sağladı. 2018 yılına kadar 2000'den fazla Klâsik Kuiper Kuşağı cismi keşfedildi.

^Küçük gezegen ve asteroit geçici isim atamaları, keşfedildiği yılın önce geldiği, ardından alfabetik olarak keşfedildiği yarım ayın geldiği bir formattır. (Ancak I ve Z harfleri kullanılmaz) Sonrasında alfabetik olarak keşfedilme sırasını takip eden bir sayı (örn. 1992 QA, 1992 QB, 1992 QC ... 1992 QY, 1992 QZ, 1992 QA1, 1992 QB1 vb.) buna örnek olarak Q=16–31 Ağustos ve B1=25+2=27.

Jüpiter'in Ötesi: 15760 Albion 8 Ekim 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Nikolai Wünsche, Journal for Occultation Astronomy, Ekim 2019
Kuiper Kuşağının Keşfi 2 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., David Jewitt, Astronomy Beat, 3 Mayıs 2010
Dış Güneş Sisteminde Yeni Gezegen Bulundu 1 Kasım 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., European Southern Observatory, 2 Ekim 1992
1992 QB1 - Kuiper Kuşağında Keşfedilen İlk Nesne 26 Kasım 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., David Jewitt, 14 Eylül 1992

2013 ND15 Venüs truvalısı olarak sınıflandırılan ilk asteroittir.

2013 ND15, 13 Haziran 2013'te N. Primak, A. Schultz, T. Goggia ve K. Chambers tarafından, Pan-STARRS projesi kapsamında yapılan gözlemler neticesinde keşfedilmiştir. Eylül 2014'e kadar 26 günlük gözlem yayıyla birlikte 21 kez gözlemlenmiştir. Bir Aten asteroidi olan 2013 ND15'in yarı büyük ekseni (0,7235 AU) Venüs'ünki ile oldukça benzerdir. Bununla birlikte, yüksek bir dışmerkezliğe (0,6115) ve hafif bir yörünge eğikliğine (4,792°) sahiptir. 24,1'lik mutlak parlaklığı birlikte, 40 ile 100 metrelik bir çapı olduğu hesaplanmaktadır. Varsayılan albedo değeri ise yaklaşık 0,04 ila 0,020 aralığındadır.

2013 ND15 Venüs'ün L4 Lagrange noktası çevresinde bir iribaş yörünge izleyen bir Venüs truvalısı olarak tanımlanmaktadır. Venüs ile eş yörüngesel bir hareket içinde olmasının yanında, hem bir Merkür kesişen hem de bir Dünya kesişen asteroittir. Merkür, Venüs ve Dünya ile birlikte yörüngesel rezonans ilişkisi içindedir. Kısa dönemli dinamik verilerine göre Venüs'ün diğer eş yörüngeli 2001 CK32, 2002 VE68 ve 2012 XE133 cisimlerinden farklılık arz etmektedir.

2013 ND15, Dünya ile periyodik olarak 0,05 AU mesafeye kadar yaklaşacak olmasına rağmen cismin mutlak parlaklığının 22'den büyük olması nedeniyle Küçük Gezegen Merkezi tarafından potansiyel olarak zararlı olabilecek asteroitler arasında sayılmamıştır.

(322756) 2001 CK32
(524522) 2002 VE68
2012 XE133

İlave okuma
Understanding the Distribution of Near-Earth Asteroids 28 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Bottke, W. F., Jedicke, R., Morbidelli, A., Petit, J.-M., Gladman, B. 2000, Science, Vol. 288, Issue 5474, pp. 2190–2194.
A Numerical Survey of Transient Co-orbitals of the Terrestrial Planets 17 Haziran 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Christou, A. A. 2000, Icarus, Vol. 144, Issue 1, pp. 1–20.
Debiased Orbital and Absolute Magnitude Distribution of the Near-Earth Objects 28 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Bottke, W. F., Morbidelli, A., Jedicke, R., Petit, J.-M., Levison, H. F., Michel, P., Metcalfe, T. S. 2002, Icarus, Vol. 156, Issue 2, pp. 399–433.
Transient co-orbital asteroids 31 Mart 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Brasser, R., Innanen, K. A., Connors, M., Veillet, C., Wiegert, P., Mikkola, S., Chodas, P. W. 2004, Icarus, Vol. 171, Issue 1, pp. 102–109.
The population of Near Earth Asteroids in coorbital motion with Venus Morais, M. H. M., Morbidelli, A. 2006, Icarus, Vol. 185, Issue 1, pp. 29–38.
Asteroid 2013 ND15: Trojan companion to Venus, PHA to the Earth 30 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. de la Fuente Marcos, C., de la Fuente Marcos, R. 2013, Monthly Notices of the Royal Astronomical Society, Vol. 439, Issue 3, pp. 2970–2977.

Discovery MPEC 22 Haziran 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
2013 ND15 3 Ocak 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. data at MPC
List of Potentially Hazardous Asteroids 30 Haziran 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (PHAs)
2013 ND15 - NeoDyS-2, Near Earth Objects—Dynamic Site
Gök günlüğü · Gözlem tahmini · Yörünge bilgisi · MOID · Uygun öğeler · Gözlem bilgisi · Yaklaşmalar · Fiziksel bilgi · Yörünge animasyonu
2013 ND15 - ESA–uzay durumsal farkındalığı
Gök günlüğü · Gözlemler · Yörünge · Fiziksel özellikler · Özet
2013 ND15 - JPL Small-Body Database 
En yakın yaklaşmalar · Keşif · Gök günlüğü · Yörünge grafiği · Yörünge öğeleri · Fiziksel parametreler

Gonggong (resmi adıyla 225088 Gonggong; geçici adı 2007 OR10), Neptün'ün ötesindeki dağınık diskin bir üyesi olan bir cüce gezegendir. 34-101 astronomik birim (5,1×10^9-15,1×10^9 km; 3,2×10^9-9,4×10^9 mi) arasında değişen oldukça eksantrik ve eğimli bir yörüngeye sahiptir. 2019 itibarıyla Güneş'e olan uzaklığı 88 AU (13,2×10^9 km; 8,2×10^9 mi) olup, bilinen en uzak altıncı Güneş Sistemi nesnesidir. Derin Ekliptik Araştırması'na göre Gonggong, Neptün ile 3:10 yörünge rezonansı içindedir ve Neptün'ün tamamladığı her on yörüngeye karşılık Güneş etrafında üç yörünge tamamlamaktadır. Gonggong, Temmuz 2007'de Amerikalı astronomlar Megan Schwamb, Michael Brown ve David Rabinowitz tarafından Palomar Gözlemevi'nde keşfedilmiş ve Ocak 2009'da ilan edilmiştir.
Yaklaşık 1.230 kilometre (760 mi) çapındaki Gonggong, Plüton'un uydusu Charon büyüklüğündedir ve bilinen en büyük beşinci Neptün ötesi nesnedir. Hidrostatik denge altında yoğurukluğa sahiptir ve dolayısıyla bir cüce gezegen olacak kadar büyük olabilir. Gonggong'un büyük kütlesi, hafif bir metan atmosferinin tutulmasını mümkün kılmaktadır, ancak böyle bir atmosfer yavaşça uzaya doğru kaçacaktır. Cisim, adını kaostan, sellerden ve Dünya'nın eğiminden sorumlu olduğuna inanılan Çin su tanrısı Gònggong'tan almıştır. Bu isim, keşfedenler tarafından 2019 yılında, halkın nesneye bir isim seçmesine yardımcı olmak için düzenlenen çevrimiçi bir anket neticesinde seçilmiştir.
Gonggong, muhtemelen yüzeyinde tholin adı verilen organik bileşiklerin varlığından dolayı kırmızıdır. Yüzeyinde, uzak geçmişte kısa bir buz volkanı (Kriyovolkan) aktivitesi dönemine işaret eden su buzu da bulunur. Yaklaşık 22 saatlik bir dönme periyoduna sahip olan Gonggong, tipik olarak 12 saatten daha kısa periyotlara sahip olan diğer Neptün ötesi nesnelere kıyasla yavaş dönmektedir. Gonggong'un yavaş dönüşüne, Xiangliu adlı doğal uydusundan gelen gelgit kuvvetlerinin neden olduğu düşünülmektedir.

Gonggong, Amerikalı astronomlar Megan Schwamb, Michael Brown ve David Rabinowitz tarafından 17 Temmuz 2007'de keşfedildi. Keşif, San Diego, Kaliforniya yakınlarındaki Palomar Gözlemevi'ndeki Samuel Oschin teleskopu kullanılarak, Güneş'ten 50 AU (7,5×109 km; 4,6×109 mil) uzaklıktaki Sedna bölgesindeki uzak nesneleri bulmak için yapılan bir araştırma olan Palomar Uzak Güneş Sistemi Araştırması'nın bir parçasıydı.
Araştırma, Güneş'ten en az 1.000 AU uzaklığa kadar olan nesnelerin hareketlerini tespit etmek üzere tasarlanmıştır. Schwamb, göz kırpma tekniğini kullanarak ve görüntüleri karşılaştırarak Gonggong'u tespit etmiştir. Keşif görüntülerinde Gonggong'un yavaş hareket etmesi dolayısıyla uzak bir nesne olduğu kanısına varılmıştır. Bu keşif, Schwamb'ın doktora tezinin bir parçasıydı ve Schwamb o sırada Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü'nde Michael Brown'ın öğrencisiydi.
Gonggong, Ocak 2009'da Minor Planet Elektronik Genelgesinde resmen duyuruldu. Daha sonra, 2007 Temmuz ayının ikinci yarısında keşfedildiği için 2007 OR10  adı verildi. Tanımının son harfi ve rakamları, Temmuz ayının ikinci yarısında keşfedilen 267. nesne olduğunu göstermektedir. (Bkz. Küçük gezegen adlandırması) Nisan 2017 itibarıyla, 13 karşı konum boyunca 230 kez gözlenmiş ve La Silla Gözlemevi tarafından 19 Ağustos 1985'te çekilen en erken görüntüsü ile birlikte iki ön keşif görüntüsünde tanımlanmıştır.

Cisim, adını Çin mitolojisinde bir su tanrısı olan Gonggong'dan almıştır. Gonggong bakır ve demirden, kızıl saçlı bir insan kafasına (ya da bazen gövdesine) ve bir yılanın gövdesine ya da kuyruğuna sahip olarak tasvir edilir. Gonggong, sürgüne gönderilinceye kadar kaos ve felaket yaratmaktan, sellere neden olmaktan ve Dünya'yı devirmekten sorumluydu. Gonggong'a genellikle yardımcısı Xiangliu eşlik eder; bu dokuz başlı zehirli yılan canavar da sellere ve yıkıma neden olmaktan sorumludur.
Gonggong, resmi olarak adlandırılmadan önce Güneş Sistemi'ndeki bilinen en büyük isimsiz cisimdi. Gonggong'un keşfinden sonra Brown, buzlu Haumea çarpışma ailesinin bir üyesi olabileceği varsayımına dayanarak cisme varsayılan beyaz renginden dolayı "Pamuk Prenses" lakabını taktı. Bu lakap aynı zamanda Brown'ın ekibinin o zamana kadar "yedi cüceler" olarak adlandırılan yedi büyük Neptün ötesi nesne daha keşfetmiş olmasıyla da uyumluydu: Diğer cisimler ise 2002 yılında keşfedilen Quaoar, 2003 yılında keşfedilen Sedna, 2004 yılında keşfedilen Haumea, Salacia ve Orcus ve son olarak 2005 yılında keşfedilen Makemake ve Eris'tir. Ancak, Gonggong'un Quaoar'a benzer şekilde çok kırmızı renkte olduğunun ortaya çıkmasıyla takma ad kullanımından vazgeçildi. Keşfinden iki yıl sonra 2 Kasım 2009'da Küçük Gezegen Merkezi, Gonggong'a 225088 küçük gezegen numarasını verdi.

Gonggong, Güneş'in yörüngesinde ortalama 675 AU (1,010×1011 km; 6,27×1010 mi) uzaklıkta dönmekte ve tam bir yörüngeyi 554 yılda tamamlamaktadır. Gonggong'un yörüngesi, 30,7 derecelik bir yörünge eğikliğiyle birlikte ekliptiğe göre oldukça eğimlidir. Yörüngesi ayrıca 0,50'lik ölçülen yörünge dış merkezliği ile oldukça dışmerkezlidir. Yüksek eksantrik yörüngesi nedeniyle, Gonggong'un Güneş'e olan uzaklığı yörüngesi boyunca büyük ölçüde değişir; Güneş'ten en uzak noktası olan günöte noktasına 1.012 AU (1,514×1011 km; 9,41×1010 mi), Güneş'e en yakın noktası olan günberi noktasında yaklaşık 337 AU (5,04×1010 km; 3,13×1010 mi) uzaklıktadır. Gonggong günberi noktasında 1857'de ulaşmış olup, şu anda Güneş'ten uzaklaşarak günöte noktasına doğru ilerlemektedir.
Gonggong'un yörüngesinin periyodu, eğimi ve eksantrikliği Güneş sistemindeki diğer büyük cisimlere kıyasla oldukça fazladır. Muhtemel cüce gezegenler arasında periyodu, Eris'in 558 yılı ve Sedna'nın yaklaşık 11.400 yılı ile karşılaştırıldığında 554 yıl ile üçüncü en uzun periyottur. Sedna'nın 11.400 yıllık periyoduyla karşılaştırıldığında. 31°'lik eğimi Eris'in 44°'lik eğiminden sonra ikinci sırada yer alırken, 0,50'lik dış merkezliği de 0,84'lük Sedna'dan sonra (oldukça uzak bir farkla) ikinci sırada yer almaktadır.
Küçük Gezegen Merkezi, dış merkezli ve uzak yörüngesi nedeniyle onu dağınık disk nesnesi olarak listelemektedir. Derin Ekliptik Araştırması, Gonggong'un yörüngesinin Neptün ile 3:10 rezonans içinde olduğunu göstermektedir; Gonggong, Neptün'ün tamamladığı her on yörüngeye karşılık Güneş etrafında üç yörünge tamamlamaktadır.
2021 itibarıyla Gonggong, Güneş'ten yaklaşık 89 AU (1.33×1010 km; 8.3×109 mi) uzaklıktadır ve saniyede 1,1 kilometre (saatte 2.500 mil) hızla uzaklaşmaktadır. Güneş Sistemi'ndeki gök cisimleri arasında, Güneş'e en uzak sekizincisi cisimdir. Gonggong, 2021 itibarıyla Güneş'ten 84,3 AU uzaklıkta bulunan Sedna'dan daha uzakta bir noktadadır. 2013'ten beri Sedna'ya göre Güneş'e daha uzak bir konumdadır ve 2045 yılına kadar Eris'i mesafe olarak geçecektir. Gonggong 2134 yılında günöte noktasına ulaşacağı hesaplanmaktadır.

Gonggong'un mutlak parlaklığı 2.34 (H)'dir. Bu da onu bilinen en parlak yedinci Neptün ötesi cisim yapar. Orcus'tan (H=2.31; D=917 km) daha sönüktür ancak Quaoar'dan (H=2.82; D=1,110 km) daha parlaktır. Güneş'ten 88 AU uzaklıkta olan Gonggong'un görünür büyüklüğü yalnızca 21,5 V'dir ve bu nedenle Dünya'dan çıplak gözle görülemeyecek kadar sönüktür. Güneş'e cüce gezegen Eris'ten daha yakın olmasına rağmen, Eris daha yüksek bir albedoya ve 18,8 görünür büyüklüğe sahip olduğundan Gonggong daha sönük görünür.

Güneş Sistemi'ndeki kütleçekimsel yuvarlak nesneler listesi
Güneş Sistemi'ndeki cisimlerin listesi
Uydu sistemi

243 Ida, asteroit kuşağında Koronis ailesinden bir asteroittir, 29 Eylül 1884 tarihinde Avusturyalı astronom Johann Palisa tarafından keşfedildi. Daha sonraki teleskobik araştırmalar sonucunda Ida S-tipi asteroit olarak kategorilendirilmiştir. 28 Ağustos 1993 tarihinde Jüpiter'e gitmekte olan Galileo uzay aracı Ida'nın fotoğraflarını çekmiştir. Bu, bir uzay aracı tarafından ziyaret edilen ikinci asteroittir ve doğal bir uyduya sahip olduğu tespit edilen ilk asteroittir. Adını Yunan mitolojisindeki bir su perisinden almıştır.
Ida'nın yörüngesi, tüm ana kuşak asteroidleri gibi Mars ve Jüpiter gezegenleri arasında yer alır. Yörünge periyodu 4,84 yıl, dönüş periyodu ise 4,63 saattir. İda'nın ortalama çapı 31,4 km'dir (19,5 mil). Düzensiz şekilli ve uzundur, görünüşe göre birbirine bağlı iki büyük nesneden oluşmaktadır. Yüzeyi, Güneş Sistemi'ndeki en yoğun kraterleşmiş alanlardan birine sahip olup, çok çeşitli krater boyutları ve yaşları içerir.
İda'nın uydusu Dactyl, Galileo'dan dönen görüntülerde görev üyesi Ann Harch tarafından keşfedilmiştir. Adını Yunan mitolojisinde İda Dağı'nda yaşayan yaratıklar olan Dactyl'lerden almıştır. Dactyl'in çapı sadece 1,4 kilometre (0,87 mil) olup, İda'nın yaklaşık 1/20'si büyüklüğündedir. İda'nın etrafındaki yörüngesi çok kesin olarak belirlenememiştir, ancak olası yörüngelerin kısıtlamaları İda'nın yoğunluğunun kabaca belirlenmesine izin vermiş ve metalik minerallerden yoksun olduğunu ortaya çıkarmıştır. Dactyl ve Ida, ortak bir kökene işaret eden birçok özelliği paylaşmaktadır.
Galileo'dan dönen görüntüler ve ardından Ida'nın kütlesinin ölçülmesi, S-tipi asteroitlerin jeolojisi hakkında yeni bilgiler sağlamıştır. Galileo uçuşundan önce, mineral bileşimlerini açıklamak için birçok farklı teori öne sürülmüştü. Bileşimlerinin belirlenmesi, Dünya'ya düşen göktaşları ile bunların asteroit kuşağındaki kökenleri arasında bir korelasyon kurulmasına izin vermektedir. Uçuştan elde edilen veriler, Dünya yüzeyinde bulunan en yaygın tür olan sıradan kondrit meteoritlerinin kaynağı olarak S-tipi asteroitlere işaret etmektedir.

İda'nın Dactyl adında bir uydusu vardır, resmi adı (243) Ida I Dactyl'dir. Galileo uzay aracının 1993 yılındaki uçuşu sırasında çektiği görüntülerde keşfedilmiştir. Bu görüntüler bir asteroit uydusunun ilk doğrudan teyidini sağlamıştır. O sırada İda'dan 90 kilometre (56 mil) mesafe ile ayrılmıştı ve prograd bir yörüngede hareket ediyordu. Dactyl, İda gibi yoğun bir şekilde kraterleşmiştir ve benzer malzemelerden oluşmaktadır. Kökeni belirsizdir, ancak uçuştan elde edilen kanıtlar Koronis ana gövdesinin bir parçası olarak ortaya çıkmış olabileceğini göstermektedir.
Dactyl 16 × 14 × 12 kilometre (9,9 × 8,7 × 7,5 mi) ölçülerinde "yumurta şeklinde" ancak "dikkat çekici derecede küresel" bir nesnedir. En uzun ekseni Ida'ya bakacak şekilde bulunmaktadır. Üzerinde çapı 80 m'den (260 ft) büyük olan bir düzineden fazla krater bulunmaktadır, bu da uydunun tarihi boyunca birçok çarpışmaya maruz kaldığını göstermektedir. Dactyl, Ida ile birçok özelliği paylaşmaktadır. Albedoları ve yansıma spektrumları çok benzerdir.
Dactyl üzerinde görüntülenen en büyük iki krater, mitolojik daktillerden ikisine atfen Acmon /ˈækmən/ ve Celmis /ˈsɛlmɪs/ olarak adlandırılmıştır. Kraterlerin çapı sırasıyla 300 ve 200 metredir.

Dactyl'in İda etrafındaki yörüngesi kesin olarak bilinmemektedir. Galileo, görüntülerin çoğu çekildiğinde Dactyl'in yörüngesinin düzlemindeydi, bu da yörüngesinin tam olarak belirlenmesini zorlaştırdı. Cismin prograde yönde yörüngede ve İda'nın ekvatoruna yaklaşık 8° eğimli olarak bulunduğu düşünülmektedir.
Cisim eğer gözlemlendiği noktada dairesel bir yörüngede bulunuyorsa, yörünge periyodunun yaklaşık 20 saat olması beklenmektedir. Bu hesaplamaya göre yörünge hızı kabaca 10 m/s (33 ft/s) olarak hesaplanmaktadır, yani yaklaşık hızlı bir koşucunun veya yavaşça fırlatılan bir beyzbol topunun hızında.

Orbital simulation 5 Kasım 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. from JPL (Java) / Ephemeris10 Mayıs 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

28978 Ixion (/ɪkˈsaɪ.ən/, geçici adı 2001 KX76) büyük bir Neptün ötesi nesnedir. Kuiper kuşağında, Neptün'ün ötesinde Güneş Sistemi'nin dış kesimlerinde yörüngede dönen buzlu nesnelerin bulunduğu bir bölgede yer almaktadır. Ixion, Neptün ile 2:3 yörünge rezonansında bulunan dinamik bir nesne sınıfı olan plutino olarak sınıflandırılır. Mayıs 2001'de Cerro Tololo Inter-American Gözlemevi'ndeki Derin Ekliptik Araştırma astronomları tarafından keşfedilmiş ve Temmuz 2001'de duyurulmuştur. Nesne, Lapitler'in kralı olan Yunan mitolojisindeki Ixion karakterinden adını almıştır.
Görünür ışıkta Ixion, yüzeyini kaplayan organik bileşikler nedeniyle koyu ve orta derecede kırmızı renkte görünür. Ixion'un yüzeyinde su buzu bulunduğu şüphelenilmektedir, ancak kalın bir organik bileşik tabakasının altında iz miktarda bulunabilir. Ixion'un ölçülen çapı 710 km (440 mi) olup, bu da onu bilinen en büyük dördüncü plutino yapmaktadır. Düzensiz şekilli Küçük Güneş Sistemi cisimleri ile küresel cüce gezegenler arasında bir geçiş nesnesi gibi görünmektedir. Ixion'un şu anda bir doğal uydusu olduğu bilinmemektedir, bu nedenle kütlesi ve yoğunluğu bilinmemektedir.

2 Pallas (sembolü: ), yörüngesi Güneş sisteminde asteroit kuşağında, (Mars ve Jüpiter yörüngeleri arasında yer alan ve milyonlarca asteroide ev sahipliği yapan bir kuşak) bulunan büyük bir asteroitdir. Wilhelm Herschel tarafında esasları konulan asteroit tanımına göre ikinci olarak keşfedildiği için "2 Pallas" olarak da bilinir. Adı antik Yunan tanrıçalarından Athena'nın unvanı  olan Pallas'tan almıştır.
Pallas 28 Mart 1802 tarihinde, Alman astronom Heinrich Wilhelm Matthias Olbers tarafından bulundu. Bulunan ilk asteroit Ceres'ten sadece bir yıl sonra bulunmuş oldu. Hacim bakımından ikinci, kütle bakımından üçüncü büyük asteroitdir (Ceres ve Vesta'dan sonra). Artık cüce gezegen sayılan Ceres dışında hiçbir asteroit küre şeklinde değildir. Ancak Pallas'ın  275 × 258 × 238 km3 olan boyutları küreye yakındır. Kütlesi ise 1.2 x 1020 kg. dir. Kondrit (C) tipi bir asteroitdir.
Yörüngesinin dış merkezliği 0.23 ve yörünge yarı büyük ekseni 414 milyon km'dir (Yaklaşık 2.77 astronomik birim). Yörüngesindeki bir tam turu 4.62 yılda tamamlar. Dönüş düzlemi eğikliği tutulum düzlemine göre 34.8 derecedir.

50000 Quaoar, Güneş'in Kuiper kuşağı'nda bulunan bir Neptün ötesi cisim ve olası cüce gezegendir. Palomar Gözlemevi'nde bulunan Samuel Oschin Teleskopu'ndan elde edilen görüntülerden faydalanarak 4 Haziran 2002'de Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü'nden gök bilimciler Chad Trujillo ve Michael Brown tarafından keşfedilmiştir. Bu gök cisminin ismi Uluslararası Astronomi Birliği'nin neptünötesi gök cisimlerini yaratılış mitlerinden tanrıların adlarının verilmesi ilkesine uygun olarak, keşfin yapıldığı Los Angeles bölgesinin yerlilerinden Tongva halkının yaratılış mitinde geçen tanrı olan "Quaoar"'dan gelmektedir.

Quaoar kaşiflerinin web sayfası8 Ağustos 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Orbital simulation15 Eylül 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. from JPL (Java) / Ephemeris13 Kasım 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Quaoar could have hit a bigger Pluto-sized body at high speeds12 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Video Credit: Craig Agnor, E. Asphaug)
Data at Johnston's Archive11 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Astronomers Contemplate Icy Volcanoes in Far Places8 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – New York Times article
Quaoar, the newest planet . . . or is it?4 Aralık 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – article in an Australian newspaper
New Planet-Shaped Body Found in Our Solar System 17 Mayıs 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – article in National Geographic
Volcanism possible on planet-like Quaoar13 Kasım 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – CNN.com
Chilly Quaoar had a warmer past 13 Kasım 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – Nature.com article
Cryovolcanism on Charon and other Kuiper Belt Objects
The Mass, Orbit, and Tidal Evolution of the Quaoar-Weywot System11 Eylül 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (arXiv:1211.1016: 5 Nov 2012)

Sedna (küçük gezegen tanımı 90377 Sedna) Güneş Sistemi'nin en dışında yer alan ve 2003 yılında keşfedilen bir cüce gezegendir. Spektroskopisi, Sedna'nın yüzey bileşiminin diğer bazı Neptün ötesi cisimlere benzer şekilde büyük ölçüde su, metan ve azot buzları ile tholinlerin bir karışımı olduğunu ortaya koymuştur. Yüzeyi Güneş Sistemi nesneleri arasında en kırmızı olanlardan biridir. Sedna, tahmini belirsizlikler dahilinde bir uyduya sahip olduğu bilinmeyen en büyük gezegenimsi olarak Ceres ile eşdeğerdir. Yaklaşık 1.000 km'lik bir çapa sahiptir (büyük olasılıkla cüce gezegen Ceres ile Satürn'ün uydusu Tethys'in boyutları arasındadır) ve kütlesi bilinmemektedir.
Sedna, Güneş Sistemi'ndeki en büyük yörüngelerden birine sahiptir ve günötesi (Güneş'ten en uzak mesafe) yaklaşık 937 astronomik birimdir (AU). Bu, Neptün'ün Güneş'e olan uzaklığının 31 katıdır ve gezegenler arası uzayın dış sınırını tanımlayan helyopozun en yakın bölgesinin çok ötesindedir. 2023 itibarıyla Sedna, Neptün'den neredeyse üç kat daha uzakta 84 AU (13 milyar km) mesafede Güneş'e en yakın yaklaşımı olan günberi yakınındadır. Cüce gezegenler Eris ve Gonggong şu anda Güneş'e Sedna'dan daha uzaktadır. Günberi sırasında Sedna'ya yönelik bir keşif uçuşu Jüpiter'in kütleçekimsel yardımı kullanılarak 24,5 yıl içinde tamamlanabilir.
Sedna olağanüstü derecede uzun (basık) bir yörüngeye sahiptir ve Güneş'e en yakın olduğu 76 AU mesafeye ulaşması yaklaşık 11.400 yıl sürer. IAU (Uluslararası Astronomi Birliği) başlangıçta Sedna'yı Neptün'ün kütleçekimsel etkisiyle oldukça uzamış yörüngelere gönderilen cisimlerin oluşturduğu bir grup olan dağınık diskin bir üyesi olarak kabul etti. Bununla birlikte bazı gök bilimciler bu sınıflandırmaya itiraz etmiştir çünkü günberisi, bilinen gezegenlerden herhangi biri tarafından saçılmış olamayacak kadar büyüktür. Bu durum bazı gök bilimcilerin gayri resmi olarak onu iç Oort bulutunun bilinen ilk üyesi olarak belirtmesine yol açmıştır. Bu cisim, 2012 VP113 ve Leleākūhonua'yı da içeren yeni bir yörünge sınıfı olan sednoidlerin prototipidir.
Sedna'nın kaşiflerinden gök bilimci Michael E. Brown, Sedna'nın alışılmadık yörüngesini anlamanın Güneş Sistemi'nin kökeni ve erken evrimi hakkında bilgi sağlayabileceğine inanmaktadır. Güneş'in doğduğu kümedeki bir ya da daha fazla yıldız tarafından etkilenmiş ya da başka bir yıldızın gezegen sisteminden yakalanmış olabilir. Sedna ve benzeri cisimlerin yörüngelerinin kümelendiği bu durum, Neptün yörüngesinin ötesinde bir gezegenin varlığına dair bir kanıt olarak düşünülmektedir.

Sedna Güneş sisteminde bilinen kendi büyüklüğüne yakın ya da üstün olan objeler arasında en uzun ikinci yörünge periyoduna sahiptir ve bu periyot yaklaşık 11.400 yıl civarı olarak hesaplanmıştır. Sedna'nın yörüngesinin dış merkezliği aşırı yüksektir, günötesi 937 AU ve günberisi 76 AU civarındadır. Sedna Güneş Sisteminin en soğuk bölgesinde yer alır ve bu bölgede sıcaklık asla -240 °C'yi (-400 °F) aşmaz. Sedna 2012 VP113 bulunana kadar Güneş Sistemindeki en büyük günberi değerine sahipti. Günötesinde, Sedna Güneşin etrafında Dünyanın sadece %1,3 hızınde döner.
Sedna keşfedildiği zaman Güneş'den 89,6 AU uzaklığında günberiye yaklaşıyordu ve Güneş Sisteminde görüntülenmiş en uzak obje idi. Sedna daha sonra bulunan ve 97 AU ile günöteye yakın olan Eris tarafından geçildi. Sedna 2022 yılı itibarıyla günberiye yakın olduğu için hem Eris hem de Gonggong sırasıyla 95,8 AU ve 88,9 AU ile Güneşe Sedna'dan (83,9 AU) daha uzaktır. Bazı kuyruklu yıldızların yörüngesi Sedna'nınkinden daha da uzağa açılır ancak günberide iç Güneş Sistemine girmedikleri sürece bulunamayacak kadar karanlıklardır. Sedna 2076 ortalarında günberiye girdiği zaman, Güneş Sedna'nın uzaklığından dolayı bir disk gibi değil, aşırı parlak bir nokta gibi görünecekdir.
İlk bulunduğu zaman, Sedna'nın tuhaf derecede uzun bir dönme süresine sahip olduğu düşünülmüştü (20 ila 50 gün arası). En başta Sedna'nın dönme hızının Plüton'un uydusu Charon gibi başka büyük bir cismin kütle çekimi tarafından yavaşlatıldığı tahmin edilmişti. Ancak böyle bir uydu Hubble Uzay Teleskobu ile 2004'te yapılan bir araştırmada bulunamadı. Daha sonra MTT teleskobu tarafından yapılan ölçümler Sedna'nın aslında büyüklüğü için daha tipik olan 10 saatlik bir dönme süresine sahip olduğunu gösterdi. Bunun yerine 18 saatte de dönüyor olabilir, ancak bunun muhtemel olmadığı düşünülür.

Sedna'nın keşfi hangi astronomik cisimlerin gezegen olup hangilerinin gezegen olmadığı sorusunu tekrar gündeme getirdi. Sedna hakkında 15 Mart 2004'te basın onuncu bir gezegenin bulunduğunu bildiren makaleler çıkardı. Bu sorun çoğu gök bilimci için Uluslararası Astronomi Birliği tarafından 24 Ağustos 2006'da kabul edilen yeni gezegen tanımı ile çözülmüştür. Bu tanıma göre bir gezegenin yörüngesini temizlemiş olması gerekir. Sedna'nın yörüngesini temizlemiş olmadığı tahmin edilir. Niceliksel olarak, Stern–Levison parametresinin 1'den çok daha düşük olduğu tahmin edilir. IAU aynı zamana gezegen olmayan en büyük cisimler için cüce gezegen terimini kullanmıştır. Bu tür gezegenler hidrostatik dengededir ve bu yüzden gezegen benzeri jeolojik aktivite gösterirler, ancak yörüngelerini temizlememişlerdir. Sedna yeteri kadar parlaktır ve bu da yeteri kadar büyük olduğu anlamına geldiğinden hidrostatik dengede olduğu düşünülür. Bundan dolayı, gök bilimciler genel olarak Sedna'nın bir cüce gezegen olduğunu söyler.

Fiziksel sınıflandırılmasının dışında, Sedna yörüngesine göre de sınıflandırılır. Güneş Sistemindeki cisimleri resmi bir şekilde katalog eden Küçük Gezegen Merkezi Sedna'yı sadece bir Neptün ötesi cisim olarak adlandırır (yörüngesi Neptünün ötesinde olduğundan). Daha kesin bir yörüngesel sınıflandırma çok tartışılmıştır ve gök bilimciler sednoidlerin, 2000 CR105 gibi benzer cisimler ile beraber yeni bir kategoriye taşınmaları gerektiğini savunmuşlardır. Bu kategoriye uzatılmış dağınık disk objeleri (E-SDO), ayrık cisimler, uzak ayrık cisimler, ya da Derin Ekliptik Araştırmanın kullandığı dağınık-uzak isimleri verilmiştir.

NASA'nın Sedna sayfası. (İngilizce)14 Mart 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Keşif Fotoğrafları).
Mike Brown'ın Sedna sayfası
90377 Sedna - JPL Small-Body Database
En yakın yaklaşmalar · Keşif · Gök günlüğü · Yörünge grafiği · Yörünge öğeleri · Fiziksel parametreler

99942 Apofis (geçici adlandırma: 2004 MN4), 19 Haziran 2004'te R. A. Tucker, D. J. Tholen ve F. Bernardi tarafından Kitt Peak'de keşfedilen, Aten sınıfı Dünya'ya yakın bir yörüngesi bulunan bir meteorittir. Mısır kötülük tanrısı Apofis'in ismini taşır. NASA tarafından yapılan dikkatli ölçümlerle 2029 ve 2036 yıllarında dünyamızın çok yakınından geçeceği tespit edilmiştir. 13 Nisan 2029'da 300.000 kilometre Dünya'ya yakından geçerek Apollo sınıfı olacak, 2036 yılında ise 30-40 bin kilometre yakından geçecektir. 7 Ekim 2009 tarihinde yapılan hesaplamalara göre 2036 yılında Dünya'ya çarpma olasılığı 250.000'de 1'dir. Bir başka olası çarpışma tarihi ise 2037'dir. Bu tarihte dünyaya çarpma olasılığı 12,3 milyonda 1 olarak belirlenmiştir.

Müller, T. G.; Kiss, C.; Scheirich, P.; Pravec, P.;  ve diğerleri. (2014). "Thermal infrared observations of asteroid (99942) Apophis with Herschel". Astronomy & Astrophysics. 566: A22. arXiv:1404.5847 . Bibcode:2014A&A...566A..22M. doi:10.1051/0004-6361/201423841. 
Apophis Asteroid
Asteroid Apophis orbit from recent observations, EPSC Abstracts Vol. 6, EPSC-DPS2011-1212, 2011, EPSC-DPS Joint Meeting 2011
Apophis'in diyagramları ve yörüngeleri (Sormano Astronomik Gözlemevi)
Apophis'in 2029 Dünya uçuşunun etkileşimli 3 boyutlu kütleçekim simülasyonu
Risk değerlendirmesi

NASA JPL'deki Apophis Yörünge Tahmin Sayfası
NEODyS'den 99942 Apophis sayfası
MBPL – Sormano Gözlemevi'ndeki Küçük Cisim Öncelik Listesi (teknik Liste)
TECA – Sormano Gözlemevi'nde Dünya'ya En Yakın Asteroitler Tablosu
NASA

2004 MN4 asteroiti için 2029'da Dünya'ya Çarpma Olasılığı iptal edildi (JPL)
Radar Observations Refine the Future Motion of Asteroid 2004 MN4 (JPL)
Animation explaining how impact risk is determined from Impact Probability
99942 Apofis - JPL Small-Body Database
En yakın yaklaşmalar · Keşif · Gök günlüğü · Yörünge grafiği · Yörünge öğeleri · Fiziksel parametreler

A-tipi ana kol yıldızı (A V) veya cüce yıldız, tayf tipi A ve aydınlatma sınıfı V olan ana kol (hidrojen-yakan) yıldızıdır. Bu yıldızlar, güçlü hidrojen Balmer soğurma çizgileri ile tanımlanan bir tayfa sahiptir. Kütleleri Güneş'ten 1,4 ile 2,1 kat daha fazla ve yüzey sıcaklıkları 7.600 ile 10.000 K arasındadır. Yakındaki parlak örnekler; Altair (A7 V), Sirius A (A1 V) ve Vega'dır (A0 V). A tipi yıldızların konveksiyon bölgesi yoktur ve bu nedenle manyetik bir dinamo barındırmaları beklenmez. Sonuç olarak, güçlü yıldız rüzgarlarına sahip olmadıklarından X-ışını emisyonu üretme imkanından yoksundurlar.
Temmuz 2019'da gök bilimciler, 1.755 km/sn hızıyla şu ana kadar tespit edilen diğer yıldızlardan daha hızlı olan A tipi bir yıldız S5-HVS1'in keşfedildiğini duyurdular. Turna takımyıldızı bölgesinde yer alan yıldız, Dünya'dan yaklaşık 29.000 ışık yılı uzaklıkta ve gökadanın merkezindeki süper kütleli kara delik Sagittarius A* ile etkileşime girdikten sonra Samanyolu'ndan fırlatılmış olabilir.

Yıldız sınıflandırma, A sınıfı

Fizik, mühendislik ve yer bilimleri alanında adveksiyon, bir maddenin veya miktarın bir sıvının toplu hareketi ile taşınmasıdır . O maddenin özellikleri onunla birlikte taşınır. Genellikle maddenin büyük çoğunluğu da bir sıvıdır. Madde ile taşınan özellikler, enerji gibi korunan özelliklerdir. Bir adveksiyon örneği, bir nehirdeki kirleticilerin veya alüvyonun aşağı akıştaki toplu su akışıyla taşınmasıdır. Yaygın olarak tavsiye edilen başka bir miktar enerji veya entalpidir . Burada sıvı, su veya hava gibi termal enerji içeren herhangi bir malzeme olabilir.
Adveksiyon sırasında, bir sıvı, bir miktar korunmuş miktar veya malzemeyi toplu hareket yoluyla taşır. Akışkanın hareketi matematiksel olarak bir vektör alanı olarak tanımlanır ve taşınan malzeme, uzaydaki dağılımını gösteren bir skaler alan tarafından tanımlanır.
Adveksiyon bazen, advektif taşıma ve difüzyon taşımanın birleşimi olan daha kapsamlı konveksiyon süreciyle karıştırılır.
Meteoroloji ve fiziksel oseanografide adveksiyon genellikle atmosferin veya okyanusun ısı, nem (bkz. nem ) veya tuzluluk gibi bazı özelliklerinin taşınmasını ifade eder. Adveksiyon, hidrolojik döngünün bir parçası olarak orografik bulutların oluşumu ve bulutlardan suyun çökelmesi için önemlidir.

Adveksiyon terimi genellikle konveksiyon ile eşanlamlı olarak hizmet eder. Daha teknik olarak konveksiyon, bir sıvının hareketine uygulanır (genellikle termal gradyanların yarattığı yoğunluk gradyanları nedeniyle), oysa adveksiyon bazı malzemelerin sıvının hızıyla hareketidir. Termal gradyanlarla bağlantılı olarak taşınımı belirtmek için konveksiyon teriminin özel kullanımı nedeniyle, hangi terminolojinin kendi özel sistemini en iyi tanımladığından emin olunmadığı durumlarda, adveksiyon terimini kullanmak muhtemelen daha güvenlidir.

Meteoroloji ve fiziksel oseanografide, adveksiyon genellikle atmosferin veya okyanusun ısı, nem veya tuzluluk gibi bazı özelliklerinin yatay taşınmasını ifade eder ve konveksiyon genellikle dikey taşınmayı (dikey adveksiyon) ifade eder. Adveksiyon, hidrolojik döngünün bir parçası olarak orografik bulutların oluşumu ve bulutlardan suyun çökelmesi için önemlidir.

Adveksiyon denklemi, bilinen bir hız vektör alanı tarafından savunulduğu için korunmuş bir skaler alanın hareketini yöneten kısmi diferansiyel denklemdir . Gauss teoremi ile birlikte skaler alanın korunum yasası kullanılarak ve sonsuz küçük limit alınarak türetilmiştir.
Adveksiyonun kolayca görselleştirilebilen bir örneği, bir nehre dökülen mürekkebin taşınmasıdır. Nehir akarken, suyun hareketi mürekkebi taşıdığından, mürekkep adveksiyon yoluyla bir "nabız" içinde aşağı doğru hareket edecektir. Mürekkep, önemli miktarda toplu su akışı olmayan bir göle eklenirse, kaynağından difüzyon şeklinde dağılır, bu adveksiyon değildir. Aşağı doğru hareket ettikçe, mürekkebin "nabzının" difüzyon yoluyla da yayılacağını unutmayın. Bu işlemlerin toplamına konveksiyon denir.

Kartezyen koordinatlarda adveksiyon operatörü

  
    
      
        
          u
        
        ⋅
        ∇
        =
        
          u
          
            x
          
        
        
          
            ∂
            
              ∂
              x
            
          
        
        +
        
          u
          
            y
          
        
        
          
            ∂
            
              ∂
              y
            
          
        
        +
        
          u
          
            z
          
        
        
          
            ∂
            
              ∂
              z
            
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle \mathbf {u} \cdot \nabla =u_{x}{\frac {\partial }{\partial x}}+u_{y}{\frac {\partial }{\partial y}}+u_{z}{\frac {\partial }{\partial z}}.}
  

  
    
      
        
          u
        
        =
        (
        
          u
          
            x
          
        
        ,
        
          u
          
            y
          
        
        ,
        
          u
          
            z
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle \mathbf {u} =(u_{x},u_{y},u_{z})}
  
 hız alanıdır ve 
  
    
      
        ∇
      
    
    {\displaystyle \nabla }
  
 del operatörüdür (burada Kartezyen koordinatların kullanıldığına dikkat edin).

Adveksiyon denklemini sayısal olarak çözmek kolay değildir: sistem hiperbolik bir kısmi diferansiyel denklemdir ve tipik olarak süreksiz "şok" çözümlere odaklanır (sayısal şemaların üstesinden gelmesi herkesin bildiği gibi zordur).
Bir uzay boyutu ve sabit bir hız alanı ile bile, sistemin simüle edilmesi zordur. Denklem olur

  
    
      
        
          
            
              ∂
              ψ
            
            
              ∂
              t
            
          
        
        +
        
          u
          
            x
          
        
        
          
            
              ∂
              ψ
            
            
              ∂
              x
            
          
        
        =
        0
      
    
    {\displaystyle {\frac {\partial \psi }{\partial t}}+u_{x}{\frac {\partial \psi }{\partial x}}=0}
  

  
    
      
        ψ
        =
        ψ
        (
        x
        ,
        t
        )
      
    
    {\displaystyle \psi =\psi (x,t)}
  
 tavsiye edilen skaler alandır ve 
  
    
      
        
          u
          
            x
          
        
      
    
    {\displaystyle u_{x}}
  
 bu 
  
    
      
        x
      
    
    {\displaystyle x}
  
 vektörün bileşeni 
  
    
      
        
          u
        
        =
        (
        
          u
          
            x
          
        
        ,
        0
        ,
        0
        )
      
    
    {\displaystyle \mathbf {u} =(u_{x},0,0)}
  
'dır.

Zang'a göre, adveksiyon operatörü için çarpık simetrik form dikkate alınarak sayısal simülasyona yardımcı olunabilir.

  
    
      
        
          
            1
            2
          
        
        
          
            u
          
        
        ⋅
        ∇
        
          
            u
          
        
        +
        
          
            1
            2
          
        
        ∇
        ⋅
        (
        
          
            u
          
        
        
          
            u
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle {\frac {1}{2}}{\mathbf {u} }\cdot \nabla {\mathbf {u} }+{\frac {1}{2}}\nabla \cdot ({\mathbf {u} }{\mathbf {u} })}
  

  
    
      
        ∇
        ⋅
        (
        
          
            u
          
        
        
          
            u
          
        
        )
        =
        [
        ∇
        ⋅
        (
        
          
            u
          
        
        
          u
          
            x
          
        
        )
        ,
        ∇
        ⋅
        (
        
          
            u
          
        
        
          u
          
            y
          
        
        )
        ,
        ∇
        ⋅
        (
        
          
            u
          
        
        
          u
          
            z
          
        
        )
        ]
      
    
    {\displaystyle \nabla \cdot ({\mathbf {u} }{\mathbf {u} })=[\nabla \cdot ({\mathbf {u} }u_{x}),\nabla \cdot ({\mathbf {u} }u_{y}),\nabla \cdot ({\mathbf {u} }u_{z})]}
  
Ve 
  
    
      
        
          u
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {u} }
  
 yukarıdaki ile aynıdır.
Eğim simetrisi yalnızca hayali özdeğerleri ima ettiğinden, bu form, genellikle keskin süreksizliklere sahip sayısal çözümlerde yaşanan "patlama" ve "spektral engelleme"yi azaltır (bkz. Boyd ).
Vektör hesabı kimlikleri kullanılarak, bu işleçler, daha fazla koordinat sistemi için daha fazla yazılım paketinde mevcut olan başka şekillerde de ifade edilebilir.

  
    
      
        
          u
        
        ⋅
        ∇
        
          u
        
        =
        ∇
        
          (
          
            
              
                ‖
                
                  u
                
                
                  ‖
                  
                    2
                  
                
              
              2
            
          
          )
        
        +
        
          (
          
            ∇
            ×
            
              u
            
          
          )
        
        ×
        
          u
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {u} \cdot \nabla \mathbf {u} =\nabla \left({\frac {\|\mathbf {u} \|^{2}}{2}}\right)+\left(\nabla \times \mathbf {u} \right)\times \mathbf {u} }
  

  
    
      
        
          
            1
            2
          
        
        
          u
        
        ⋅
        ∇
        
          u
        
        +
        
          
            1
            2
          
        
        ∇
        ⋅
        (
        
          u
        
        
          u
        
        )
        =
        ∇
        
          (
          
            
              
                ‖
                
                  u
                
                
                  ‖
                  
                    2
                  
                
              
              2
            
          
          )
        
        +
        
          (
          
            ∇
            ×
            
              u
            
          
          )
        
        ×
        
          u
        
        +
        
          
            1
            2
          
        
        
          u
        
        (
        ∇
        ⋅
        
          u
        
        )
      
    
    {\displaystyle {\frac {1}{2}}\mathbf {u} \cdot \nabla \mathbf {u} +{\frac {1}{2}}\nabla \cdot (\mathbf {u} \mathbf {u} )=\nabla \left({\frac {\|\mathbf {u} \|^{2}}{2}}\right)+\left(\nabla \times \mathbf {u} \right)\times \mathbf {u} +{\frac {1}{2}

Aktif asteroitler, asteroit benzeri yörüngelere sahiptir ancak kuyruklu yıldız benzeri görsel özellikler gösteren küçük Güneş Sistemi cisimleridir. Yani, koma, kuyruk veya kütle kaybının diğer görsel kanıtlarını (kuyruklu yıldız gibi) gösterirler, ancak yörüngeleri Jüpiter'in yörüngesi içinde kalır (bir asteroit gibi). Bu cisimler ilk olarak 2006 yılında astronomlar David Jewitt ve Henry Hsieh tarafından ana kuşak kuyruklu yıldızları (MBC'ler) olarak adlandırılmıştı, ancak bu isim onların bir kuyruklu yıldız gibi zorunlu olarak buzlu olduklarını ve yalnızca ana kuşakta var olduklarını, oysa artan nüfus Aktif asteroitlerin sayısı bunun her zaman böyle olmadığını gösterir.
Keşfedilen ilk aktif asteroit 7968 Elst-Pizarro'dur. 1979'da (asteroit olarak) keşfedildi, ancak daha sonra Eric Elst ve Guido Pizarro tarafından 1996'da bir kuyruğu olduğu bulundu ve 133P/Elst-Pizarro kuyruklu yıldızı olarak adlandırıldı.

Yörüngelerinin çoğunu Jüpiter benzeri veya Güneş'ten daha uzak mesafelerde geçiren kuyruklu yıldızların aksine aktif asteroidler Jüpiter'in yörüngesindeki genellikle standart asteroitler'in yörüngelerinden fark edilemeyen yörüngeleri takip eder. Jewitt, aktif asteroitleri, kütle kaybının görsel kanıtlarına sahip olmanın yanı sıra, aşağıdaki yörüngelere sahip olan cisimler olarak tanımlar:

yarı ana eksen a < a Jüpiter (5.20 AU)
Jüpiter'e göre Tisserand parametresi T J > 3.08
Jewitt, asteroitleri ve kuyruklu yıldızları ayırmak için Tisserand parametresi olarak 3.0 (Jüpiter'in Tisserand parametresi) yerine 3.08'i seçer ve gerçek güneş sisteminin idealleştirilmiş kısıtlı üç cisim probleminden saptığı durumlardan kaynaklanan belirsiz durumlardan kaçınır.
Tanımlanan ilk üç aktif asteroit, asteroit kuşağının dış kısmı içinde yörüngede döner.

Bazı aktif asteroidler yörüngelerinin yalnızca günberi yakınındaki kısmı için kuyruklu yıldız toz kuyruğu sergilerler. Bu, yüzeylerindeki uçucu maddelerin süblimleşerek tozu uzaklaştırdığını akla getirir. 133P/Elst-Pizarro'daki aktivite, son üç günberinin her birinde gözlemlenmiş olan tekrarlayıcıdır. Aktivite, her 5-6 yıllık yörüngede bir veya birkaç ay boyunca sürer ve muhtemelen son 100 ila 1000 yıl içinde küçük çarpmalar tarafından ortaya çıkan buzdan kaynaklanır. Bu etkilerin, yeraltındaki bu uçucu madde ceplerini kazıp, onları güneş radyasyonuna maruz bırakmaya yardım ettiğinden şüphelenilir.
Ocak 2010'da keşfedildiğinde, P/2010 A2'ye (LINEAR) başlangıçta bir kuyruklu yıldız ataması verildi ve kuyruklu yıldız benzeri süblimasyon gösterdiği düşünüldü, ancak P/2010 A2'nin şimdi bir asteroitin kalıntısı olduğu düşünülüyor. asteroit etkisi. 596 Scheila'nın gözlemleri, yaklaşık 35 metre çapında başka bir asteroidin çarpmasıyla büyük miktarda tozun havaya kalktığını gösterdi.

P/2013 R3 (CATALINA-PANSTARRS), Catalina Sky Survey'in 0.68-m Schmidt teleskobu kullanılarak Richard E. Hill tarafından ve 1.8-m Pan-STARRS1 teleskobu kullanılarak Bryce T. Bolin tarafından Haleakala'da olmak üzere iki bağmsız gözlemci bağımsız tarafından keşfedildi. 
Pan-STARRS1 tarafından çekilen keşif görüntüleri, her iki kaynağı da saran kuyrukla birleştirilmiş birbirinden 3" mesafede iki farklı kaynağın görünümünü gösterdi. Ekim 2013'te, La Palma adasında 10.4 m Gran Telescopio Canarias ile alınan P/2013 R3'ün takip gözlemleri, bu kuyruklu yıldızın parçalanmakta olduğunu gösterdi. 11 ve 12 Ekim'de elde edilen yığılmış CCD görüntülerinin incelenmesi, ana kuşak kuyruklu yıldızının, hareketine üç parça daha, A,B,C eşlik eden bir merkezi parlak yoğunlaşma sunduğunu gösterdi. En parlak A parçası, 12 Ekim'de Granada'daki Sierra Nevada Gözlemevi'nin 1,52 m teleskopunda elde edilen CCD görüntülerinde bildirilen konumda da tespit edildi.
NASA, Hubble Uzay Teleskobu tarafından 29 Ekim 2013 ile 14 Ocak 2014 tarihleri arasında çekilen ve dört ana cismin artan ayrılmasını gösteren bir dizi görüntü raporladı. Güneş ışığının neden olduğu Yarkovsky–O'Keefe–Radzievskii–Paddack etkisi, merkezkaç kuvveti 'nin moloz yığını'nın ayrılmasına neden olana kadar dönüş hızını artırdı.

Bazı aktif asteroitler, geleneksel bir kuyruklu yıldız gibi bileşimde buzlu olduklarına dair işaretler gösterirken diğerlerinin bir asteroit gibi kayalık olduğu bilinmektedir. Dünya okyanuslarının döteryum-hidrojen oranı, klasik kuyruklu yıldızların ana kaynak olması için çok düşük olduğu için, ana kuşak kuyruklu yıldızlarının Dünya'nın suyunun kaynağı olabileceği varsayılmıştır. Avrupalı bilim adamları, uçucu maddelerin içeriğini analiz etmek ve toz örnekleri toplamak için "Caroline" adlı bir MBC'den bir numune iade görevi önerdiler.

Bu morfoloji sınıfının tanımlanmış üyeleri şunları içerir:

Castalia 133P/Elst-Pizarro'yu keşfetmek ve asteroit kuşağındaki suyun ilk yerinde ölçümlerini yapmak ve böylece Dünya'nın suyunun kökeninin gizemini çözmeye yardımcı olmak için robotik bir uzay aracı için önerilen bir görev kavramıdır. Lider, İngiltere'deki The Open University'den Colin Snodgrass'tır. Castalia, 2015 ve 2016 yıllarında Kozmik Vizyon programı görevleri M4 ve M5 kapsamında Avrupa Uzay Ajansı'na önerildi ancak seçilemedi. Ekip, görev kavramını ve bilim hedeflerini olgunlaştırmaya devam etmektedir. Gereken inşaat süresi ve yörünge dinamikleri nedeniyle Ekim 2028 fırlatma tarihi önerilmiştir.
6 Ocak 2019'da, OSIRIS-REx görevi ilk olarak, 101955 Bennu'dan Dünya'ya yakın asteroit etrafında yörüngeye girdikten kısa bir süre sonra parçacık fırlatma olaylarını gözlemledi ve bu, onun yeni aktif bir asteroit olarak sınıflandırılmasına yol açtı ve asteroit aktivitesinin bir uzay aracı tarafından ilk kez yakından gözlemlenmesine işaret etti. O zamandan beri, bu tür en az 10 başka olay gözlemledi. Bu gözlemlenen kütle kaybı olaylarının ölçeği, daha önce teleskoplarla diğer aktif asteroitlerde gözlemlenenlerden çok daha küçüktür, bu da aktif asteroitlerde sürekli bir kütle kayıp olayı büyüklükleri olduğunu gösterir.

Centaur (küçük gezegen)
Soyu tükenmiş kuyruklu yıldız

Proper elements of active asteroids at Asteroid Families Portal 28 Eylül 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Henry Hsieh'in Main-Belt Comets sayfa Ana kuşak kuyruklu yıldızları hakkında kapsamlı ayrıntılara sahiptir
David Jewitt. The Active Asteroids 16 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Planetary Society article on MBCs
Discussion of possible differences in characteristics of the water in MBCs and other comets 27 Ekim 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
YouTube Interview with David Jewitt 19 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (ana kuşak kuyruklu yıldızlarla ilgili tartışma videonun yaklaşık 9 dakikasında başlıyor)
Impact trigger mechanism 4 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. David Jewitt tarafından hazırlanan diagram
Comet-like appearance of (596) Scheila16 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Project T3: Finding Comets in the Asteroid Population
Jewitt, David (2012). "The Active Asteroids". The Astronomical Journal. 143 (3): 66. arXiv:1112.5220 . Bibcode:2012AJ....143...66J. doi:10.1088/0004-6256/143/3/66. 
Hsieh, Henry H.; Yang, Bin; Haghighipour, Nader; Kaluna, Heather M.; Fitzsimmons, Alan; Denneau, Larry; Novaković, Bojan; Jedicke, Robert; Wainscoat, Richard J.; Armstrong, James D.; Duddy, Samuel R.; Lowry, Stephen C.; Trujillo, Chadwick A.; Micheli, Marco; Keane, Jacqueline V.; Urban, Laurie; Riesen, Timm; Meech, Karen J.; Abe, Shinsuke; Cheng, Yu-Chi; Chen, Wen-Ping; Granvik, Mikael; Grav, Tommy; Ip, Wing-Huen; Kinoshita, Daisuke; Kleyna, Jan; Lacerda, Pedro; Lister, Tim; Milani, Andrea;  ve diğerleri. (2012). "DISCOVERY OF MAIN-BELT COMET P/2006 VW 139 BY Pan-STARRS1". The Astrophysical Journal. 748 (1): L15. arXiv:1202.2126 . Bibcode:2012ApJ...748L..15H. doi:10.1088/2041-8205/748/1/L15. 
New Comet: P/2012 T1 (PANSTARRS) 26 Ekim 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Remanzacco Gözlemevi : 16 Ekim 2012)
Ferrín, Ignacio; Zuluaga, Jorge; Cuartas, Pablo (2013). "The location of Asteroidal Belt Comets (ABCs), in a comet's evolutionary diagram: The Lazarus Comets". Monthly Notices of the Royal Astronomical Society. 434 (3): 1821-1837. arXiv:1305.2621 . Bibcode:2013MNRAS.434.1821F. doi:10.1093/mnras/stt839. 
P/2013 R3: a Main Belt Comet that is breaking apart. J. Licandro 25 Ekim 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. GTC ile elde edilen yeni görüntüler

Alfa süreci (aynı zamanda alfa yakalama veya alfa merdiveni olarak da bilinir), yıldızların helyumu daha ağır elementlere dönüştürdüğü iki temel nükleer füzyon reaksiyonu sınıfından biridir. Diğer sınıf ise yalnızca helyum tüketen ve karbon üreten üçlü alfa süreci olarak adlandırılan bir reaksiyon döngüsüdür. Her iki süreç de, helyumun yakıt olarak kullanılmasını sağlayan hidrojen füzyonunun ardından gerçekleşir.
Her iki sürecin öncesinde de, hem üçlü alfa sürecine hem de alfa sürecine yakıt sağlayan helyumu üreten hidrojen füzyonu gerçekleşir. Üçlü alfa süreciyle yeterli miktarda karbon oluşmasının ardından alfa süreci başlar. Bu aşamada, karbon gibi daha hafif çekirdekler helyum çekirdekleriyle (alfa parçacıkları) birleşerek (aşağıda listelenen sırayla) daha ağır elementleri oluşturur. Her bir füzyon adımı yalnızca bir önceki reaksiyonun ürününü ve helyumu tüketir. Herhangi bir yıldızda başlayabilen ileri aşama reaksiyonları, yıldızın dış katmanlarında önceki aşama reaksiyonları hala devam ederken gerçekleşir. Bu şekilde oksijen, neon, magnezyum gibi elementler oluşur.
Alfa süreci genellikle kütlesi büyük yıldızlarda ve süpernova patlamaları sırasında gerçekleşir. Bir yıldızın içinde bu süreçler, katmanlı bir yapı içerisinde meydana gelir. Merkeze daha yakın bölgelerde ileri düzey füzyon reaksiyonları gerçekleşirken, dış katmanlarda önceki aşamaların reaksiyonları devam eder. Bu da yıldızın çeşitli bölgelerinde farklı aşamalardaki reaksiyonların eş zamanlı olarak sürmesini sağlar.

  
    
      
        
          
            
              
                
                   
                  

                  
                  
                    C
                    
                    
                    
                    6
                    12
                  
                   
                   
                   
                  +
                  

                  
                  
                    He
                    
                    
                    
                    2
                    4
                  
                   
                  ⟶
                   
                  

                  
                  
                    O
                    
                    
                    
                    8
                    16
                  
                   
                   
                   
                  +
                  γ
                   
                  ,
                
              
              
                E
                =
                
                  
                    7.16
                     
                    M
                    e
                    V
                  
                
              
            
            
              
                
                   
                  

                  
                  
                    O
                    
                    
                    
                    8
                    16
                  
                   
                   
                   
                  +
                  

                  
                  
                    He
                    
                    
                    
                    2
                    4
                  
                   
                  ⟶
                  

                  
                  
                    Ne
                    
                    
                    
                    10
                    20
                  
                   
                   
                  +
                  γ
                   
                  ,
                
              
              
                E
                =
                
                  
                    4.73
                     
                    M
                    e
                    V
                  
                
              
            
            
              
                
                  

                  
                  
                    Ne
                    
                    
                    
                    10
                    20
                  
                   
                   
                  +
                  

                  
                  
                    He
                    
                    
                    
                    2
                    4
                  
                   
                  ⟶
                  

                  
                  
                    Mg
                    
                    
                    
                    12
                    24
                  
                   
                  +
                  γ
                   
                  ,
                
              
              
                E
                =
                
                  
                    9.32
                     
                    M
                    e
                    V
                  
                
              
            
            
              
                
                  

                  
                  
                    Mg
                    
                    
                    
                    12
                    24
                  
                   
                  +
                  

                  
                  
                    He
                    
                    
                    
                    2
                    4
                  
                   
                  ⟶
                  

                  
                  
                    Si
                    
                    
                    
                    14
                    28
                  
                   
                   
                   
                  +
                  γ
                   
                  ,
                
              
              
                E
                =
                
                  
                    9.98
                     
                    M
                    e
                    V
                  
                
              
            
            
              
                
                  

                  
                  
                    Si
                    
                    
                    
                    14
                    28
                  
                   
                   
                   
                  +
                  

                  
                  
                    He
                    
                    
                    
                    2
                    4
                  
                   
                  ⟶
                  

                  
                  
                    S
                    
                    
                    
                    16
                    32
                  
                   
                   
                   
                   
                   
                  +
                  γ
                   
                  ,
                
              
              
                E
                =
                
                  
                    6.95
                     
                    M
                    e
                    V
                  
                
              
            
            
              
                
                  

                  
                  
                    S
                    
                    
                    
                    16
                    32
                  
                   
                   
                   
                   
                  +
                  

                  
                  
                    He
                    
                    
                    
                    2
                    4
                  
                   
                  ⟶
                  

                  
                  
                    Ar
                    
                    
                    
                    18
                    36
                  
                   
                   
                   
                  +
                  γ
                   
                  ,
                
              
              
                E
                =
                
                  
                    6.64
                     
                    M
                    e
                    V
                  
                
              
            
            
              
                
                  

                  
                  
                    Ar
                    
                    
                    
                    18
                    36
                  
                   
                   
                  +
                  

                  
                  
                    He
                    
                    
                    
                    2
                    4
                  
                   
                  ⟶
                  

                  
                  
                    Ca
                    
                    
                    
                    20
                    40
                  
                   
                   
                  +
                  γ
                   
                  ,
                
              
              
                E
                =
                
                  
                    7.04
                     
                    M
                    e
        

Altdev, anakol yıldızlarından daha parlak ve dev yıldızlardan daha az parlak olan bir yıldız türüdür. Altdev terimi, belirli bir spektral aydınlanma sınıfına ve bir yıldızın evriminde bir aşama için kullanılmaktadır.

Vassiliadis, E.; Wood, P. R. (1993). "Evolution of low- and intermediate-mass stars to the end of the asymptotic giant branch with mass loss". Astrophysical Journal. Cilt 413. s. 641. Bibcode:1993ApJ...413..641V. doi:10.1086/173033. 
Pols, Onno R.; Schröder, Klaus-Peter; Hurley, Jarrod R.; Tout, Christopher A.; Eggleton, Peter P. (1998). "Stellar evolution models for Z = 0.0001 to 0.03". Monthly Notices of the Royal Astronomical Society. 298 (2). s. 525. Bibcode:1998MNRAS.298..525P. doi:10.1046/j.1365-8711.1998.01658.x. 
Girardi, L.; Bressan, A.; Bertelli, G.; Chiosi, C. (2000). "Evolutionary tracks and isochrones for low- and intermediate-mass stars: From 0.15 to 7 M?, and from Z=0.0004 to 0.03". Astronomy and Astrophysics Supplement Series. 141 (3). s. 371. arXiv:astro-ph/9910164 . Bibcode:2000A&AS..141..371G. doi:10.1051/aas:2000126. 

Post-main sequence evolution through helium burning
Long period variables - period luminosity relations and classification in the Gaia Mission 28 Şubat 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Anakol öncesi yıldız yıldızlararası ortamdaki (Yıldızlararası madde - Interstellar Medium – ISM) maddelerden yeni oluşmuş ve merkezlerinde nükleer tepkimeleri başlatacak sıcaklığa henüz erişmemiş yıldızlardır. Dolayısıyla çekimsel büzülme sonucu sıkışan yıldız maddesinin sağladığı enerji ile ışınım yapmaktadırlar. Anakol öncesi yıldızların ışınım enerjisini sağlayan bu büzülme türüne Kelvin-Helmholtz büzülmesi denmektedir. PMS yıldızları genellikle püsküren değişenler olarak dikkate alınmış ve GCVS de çok sayıda alt gruba bölünmüştür (FU, IN, INA, INB, INT, INYY ve diğerleri). Ancak bu sınıflama tamamen gösterdikleri fotometrik özelliklere göre yapıldığından, oldukça karmaşık (homojen olmayan) bir gruplama ortaya çıkmıştır. Fiziksel anlamda birbirinden pek de farklı olmayan bazı yıldızlar ayrı alt gruplar oluşturmuşlardır. Örneğin RW Aur türü değişenler (GCVS de IS kodlu) ile T Tauri yıldızları olarak adlandırılan (GCVS de INT kodlu) düşük kütleli PMS yıldızları arasında fiziksel açıdan hiçbir fark yoktur. FU Ori türü değişenler (GCVS de FU kodlu) ise evrimlerinin özel bir safhasında yer alan T Tauri yıldızlarıdır. Bu türden değişenlere bazen genel olarak Orion Değişenleri veya Orion Popülasyonu da denmektedir. Çünkü Orion yıldız oluşum bölgesinde, bahsedilen tüm türlerden yıldız bulabilmek mümkündür. Bu yıldızların çoğu hâlen oluştukları bulutsuların içinde yer aldıklarından “Bulutsu değişenleri” olarak da adlandırılmışlardır.

Günümüzde PMS yıldızları için fiziksel anlamı olan sınıflama, kütlelerine göre yapılmaktadır. Buna göre; T Tauri Yıldızları adı verilen düşük kütleli (M ≤ 3M⊙) PMS yıldızlarından oluşan bir grubun yanında, “Herbig Ae/Be Yıldızları” olarak adlandırılan ve kütleleri 4M⊙ ≤ M ≤ 8M⊙ arasında olan ikinci bir grup ortaya çıkmıştır. İki grup arasında keskin bir geçiş yoktur, ancak Herbig Ae/Be yıldızlarına oranla T Tauri yıldızları sayıca daha çoktur. Bilinen 1000'i aşkın T Tauri yıldızına karşılık, gözlenmiş Herbig Ae/Be yıldızı sayısı henüz 50'yi geçmemiştir.

T Tauri yıldızları ilk kez Taurus-Auriga Karanlık Bulutsusu'nda, Joy tarafından 1942 yılında gözlenmiştir. Genelde geç tayf türünden yıldızlardır. Tayflarında, Güneş'in tayfında gözlenen kromosferik salma çizgilerine benzer yapılar izlenmektedir. Joy bu yıldızlara, grubun en parlak üyesi olan T Tauri'nin ismini vermiştir. T Tauri yıldızlarının fiziksel doğasını ilk kez 1947 yılında Ambartsumian açıklamış ve bu yıldızların henüz anakola erişmemiş oldukça genç yıldızlar olduğunu söylemiştir. T Tauri yıldızları bu fiziksel doğaları gereği karanlık bulutsu komplekslerine yakın bölgelerde gözlenirler. Tayflarında genel süreklilik üzerinde geç tür (G-M) yıldızlara ilişkin soğurma yapıları izlenir. Sürekli ışınımları bazı dalgaboyu aralıklarında normal yıldızlardan beklenenden çok daha şiddetli olabilmekte ve bu bölgelerde soğurma yapılarını örtebilmektedir. T Tauri'lerin tayfını karakterize eden en önemli özelliklerden biri, Güneş tayfında görülen kromosferik salmalara benzer salma çizgileri içermeleridir. Gözlenen en güçlü salma çizgileri hidrojenin Balmer serisi çizgileri ve CaII, FeII gibi metallere ait iyonizasyon çizgileridir. Ayrıca nötral He çizgileri de görülmektedir. Bazı T Tauri yıldızlarının tayfında, çevrelerini saran ince gaz yapıların varlığını işaret eden yasak çizgiler de gözlenmektedir. Salma çizgileri oldukça karmaşık profil yapıları göstermektedir. Bu durum yıldızı çevreleyen maddede rastgele yönlerde kütle hareketleri olduğuna işarettir. Yıldızı çevreleyen maddede bol miktarda "toz" oluşunun doğal
sonucu olarak, kızılötesi ve milimetre-altı (sub-millimeter) dalgaboylarında şiddetli "artık
ışınım" gözlenmektedir. T Tauri yıldızlarının çok genç cisimler olduğuna en iyi kanıt ise, tayflarında λ6707 Å da gözlenen Li soğurma çizgisinin varlığıdır. Lityum, kozmik bolluk açısından evrende çok az bulunan bir elementtir ve yıldız atmosferlerinde çok hızlı tüketildiğinden, yaşlı yıldızların tayfında kendini gösteremez.

Ön gezegen diski
Önyıldız
Yıldız evrimi

Anaksagoras (Grekçe: Ἀναξαγόρας, "meclisin efendisi (İngilizce: lord of the assembly)", MÖ 500 - 428), Klazomenailı olup, Sokrates öncesi düşünürlerden bir tanesidir. Ana madde ve ilk hareket ettirici neden öğretisi vardır.
Küçük Asya'nın Pers İmparatorluğu'nun kontrolünde olduğu bir dönemde Klazomenai'de doğan Anaksagoras, Atina'ya gelmiştir. Diogenes Laertios ve Plutarkhos'a göre, daha sonraki yaşamında dinsizlikle suçlanmış ve Lampsacus'a sürgüne gitmiştir; Daha sonraki antik biyografi yazarları tarafından uydurulmadıysa, suçlamalar Perikles'le olan ilişkisi nedeniyle siyasi olabilir.
Parmenides'in değişimin imkansızlığına ilişkin iddialarına Anaksagoras yanıt olarak dünyayı kanıt gösterdi; malzeme varyasyonuna hiçbir zaman belirli bir bileşenin mutlak varlığı neden olmadı, bunun yerine diğer bileşenlere göre göreceli üstünlüğü neden oldu; kendi sözleriyle, "her biri ... en açık biçimde içinde en çok olan şeylerdir" şeklinde tanımladı. Nous (Kozmik akıl, Cosmic Mind) kavramını, homojen veya hemen hemen homojen olan orijinal karışımı hareket ettiren ve ayıran bir düzenleyici güç olarak tanıttı.
Anaksagoras, kaotik bir başlangıçtan düzenli bir evrene geçiş sürecini açıklamaya çalışmıştır. Sıcak eter ile soğuk hava arasındaki ayrım, bir arada olma uyumunu bozmuş ve soğuğun etkisiyle su, toprak ve kayalar şekillenmiştir. Yaşam tohumları, havada taşınarak yağmurlarla yeryüzüne ulaşmış ve bitkileri oluşturmuştur. İnsan da dahil olmak üzere canlılar, sıcak ve nemli topraktan türemiştir. Ona göre, tüm varlıkların en üstünü, nous yani zihin olarak kabul edilir.

Hayatının ilk dönemini İyonya şehirlerinden Klazomenai'de geçiren Anaksagoras, geri kalan yıllarını Atina'da geçirir ve burada kamusal alanda önemli bir yer edinir. Atina'da felsefenin ilk temsilcisi olarak kabul edilen ve felsefenin Atina'ya onunla geldiğini düşünenler olsa da, geleneksel inançlarla çelişen fikirleri geniş kabul görmez.

Doğum yeri olarak bugün Urla yakınında bulunan eski adıyla Klazomenai şehri gösterilir. Bu şehrin soylu ailelerinden birine mensuptur. Anaksagoras'ın, memleketi Klazomenai'de bir miktar zenginlik ve siyasi etkiye sahip olduğuna inanılmaktadır. Ancak sözde, bilgi arayışını engelleyeceği korkusuyla bundan feragat etti. Romalı yazar Valerius Maximus farklı bir geleneği koruyarak; Uzun bir yolculuktan sonra eve dönen Anaksagoras mülkünü harabe halinde buldu ve şöyle dedi: "Eğer bu yok olmasaydı, ben olurdum"
dediğini rivayet eder - Valerius tarafından "aranan bilgeliğe sahip!" ol>Altuner, İ. (2013). Fragmanlar. Beytulhikme An International Journal of Philosophy, 3(2), 129-132.</ref>arak tanımlanan bir cümle. Bütün servetini, hayatını adadığı bilimsel araştırmalar uğruna tüketmiş olduğu da rivayet edilir.
Anaksagoras, Pers İmparatorluğu'nun bir Yunan vatandaşıydı ve Pers ordusunda görev yapmıştı; Greko-Pers Savaşları sırasında Yunanistan ana karasına giren Pers alaylarının bir üyesi olabilir. Bu belirsiz kalsa da, "Atina'ya neden MÖ 480/79 yılında Salamis'te geldiğini kesinlikle açıklayacaktır." Anaksagoras Atina'ya yerleşmek için gelen ilk düşünürdür. Böylece Atina felsefe dünyasına girmiştir. Anaksagoras'ın otuz yıl boyunca Atina'da kaldığı söylenir. Burada iyi karşılanmış, dönemin en güçlü kişisi olan Perikles'in dostu olmuştur. Devrin başka bir önemli siması olan tragedya yazarı Euripides'le de dostluk kurmuştur. Şair Euripides ondan bilim ve insanlık için ilham almış, bir heyecan duymuştur.
Anaksagoras, İyonya'dan Atina'ya felsefe ve bilimsel araştırma ruhunu getirdi. Gök cisimleri ve gök taşlarının düşüşü hakkındaki gözlemleri, onu evrensel düzenin yeni teorileri oluşturmaya ve göktaşlarının etkisini tahmin etmeye yönlendirdi. Plutarkhos, "Anaksagoras'ın, gök cisimlerinin bir kayma veya sarsıntı ile gevşetilmesi gerekirse, birinin parçalanabileceğini ve dalıp yeryüzüne düşebileceğini öngördüğü söylenir" diyor. Plinius'a göre, 467'de göktaşının düşeceğini tahmin etmekle anıldı. MÖ 468 yılında düşen bir gök taşını incelemiş ve onun kızgın bir taş kitlesi olduğu kanaatine varmıştır. Mora Yarımadası (Peloponnesos)'ndan daha geniş, yanan bir metal kütlesi olarak tanımladığı gök taşları, tutulmalar, gök kuşakları ve Güneş hakkında bilimsel bir açıklama yapmaya çalıştı; tutulmalar, Güneş ve Ay hakkındaki teorileri, Yunanistan'dan görülebilen MÖ 463 tutulmasının gözlemlerine dayanmış olabilir. Ayrıca Ay'ın dağları olduğunu ve orada yaşandığına inandığını söyledi. Gök cisimlerinin Dünya'dan koparılmış ve hızlı dönüşle tutuşmuş taş yığınları olduğunu ileri sürdü. Tutulmalar hakkında doğru bir açıklama yapan ilk kişiydi ve Güneş'in kırmızı-sıcak bir metal kütlesi olduğu, Ay'ın dünyevi olduğu ve yıldızların ateşli taşlar olduğu iddiaları da dahil olmak üzere bilimsel teorileriyle hem ünlü hem de dile düşmüş biriydi. Dünyanın düz olduğunu ve altındaki 'güçlü' hava tarafından desteklenerek yüzdüğünü ve bu havadaki bozuklukların bazen depremlere neden olduğunu düşünüyordu. Bununla birlikte bu kuramları halkın inançlarına ters düşmüştür. Zira o dönemde güneş Yunanlar için bir tanrıdır ve onu bir taş olarak nitelendirmek büyük saygısızlıktır. Bu spekülasyonlar onu Atina'da asebeia (dinsizlik) suçlamasına karşı savunmasız bırakmıştır. Aristoteles'e göre, Anaksagoras'ın bu ünü, evrendeki düzenin temelinde tıpkı canlılarda olduğu gibi nous ilkesinin rol oynamasından kaynaklanır.
MÖ 450'de Anaksagoras, Perikles'in siyasi karşıtları tarafından, yerleşik inanca karşı geldiği gerekçesiyle mahkemeye verilmiştir. Diogenes Laertios, Cleon tarafından dinsizlik nedeniyle yargılandığını anlatır, ancak Plutarkhos Perikles'in, Atinalılar onu Peloponnesos Savaşından sorumlu tutmaya başladıktan sonra kendi güvenliği için eski öğretmeni Anaksagoras'ı İyonya'da bulunan Lampsakos'a (şimdiki Çanakkale-Lampsakos) gönderdiğini söyler.
Anaksagoras'a yöneltilen suçlamalar, bir güneş veya ay tanrısının varlığını inkâr etmesinden kaynaklanmış olabilir. Laertios'a göre Perikles, yaklaşık 450'de duruşmasında Anaksagoras'ı savunmak için konuştu Öyle bile olsa Anaksagoras, Atina'dan Troad'daki Lampsacus'a emekli olmak zorunda kaldı (yaklaşık 434 - 433). Orada yaklaşık 428 yılında öldü. Lampsacus Vatandaşları Lampsakos agorasına onun anısına Akıl ve Gerçeğe bir sunak dikti ve öğrencilerin onun ölüm yıl dönümlerinde anma törenleri düzenledikleri söylenir. Mezarının üzerine şu yazıyı koydular: Burada, hakikat arayışında cennetin kendisini ölçeklendiren Anaksagoras dinlenmeye yatırıldı.
Anaksagoras, yaşadığı dönemin en önemli doğa bilgini olarak kabul edilir ve astronomiye ilişkin görüşleri onu önemli bir figür yapar. Kamusal alandan uzak yaşamı, yeni bir düşünür tipini ortaya koyar.
Anaksagoras bir felsefe kitabı yazdı, ancak MS 6. yüzyılda Kilikyalı Simplikios'unun çalışmalarında koruma yoluyla bunun sadece ilk bölümünün parçaları günümüze ulaştı.

Anaksagoras'tan sadece bazı kırıntılar günümüze ulaşmıştır. Bunların sayısı 22'dir. Bu kırıntılar Doğa Üzerine (On Nature) adlı yapıtından kalmıştır. Bu eser, Parmenides ve Empedokles'in eserlerinden farklı olarak düz yazıyla kaleme alınmıştır.
Ayrıca, bir felsefe kitabı kaleme almış, fakat bu eserin ilk kısmına ait fragmanlar, MS 6. yüzyılda Kilikyalı Simplikios'un çalışmalarının korunması sayesinde günümüze kadar gelebilmiştir.

Anaksagoras'a göre her şey başlangıçtan beri bir şekilde var olmuşlardır, ancak başlangıçta kendilerinin sonsuz küçük parçalarında, sayıca sonsuz ve evrende ayrılmaz bir şekilde birleşmiş halde var olmuşlardır. Her şey bu kütlede mevcuttu, ama karışık ve ayırt edilemez bir biçimde. There was an infinite number of homogeneous parts (Grekçe: ὁμοιομερῆ) as well as heterogeneous ones.
Düzenleme işi, benzerlerin farklılardan ayrılması ve bütünün aynı adı taşıyan toplamlar halinde toplanması, Zihin veya Akıl'ın (Grekçe: νοῦς) işiydi. Zihin, kaotik kütleden daha az sınırsız değildir, ama saf ve bağımsız duruyordu, tüm tezahürlerinde olduğu gibi ve her yerde aynı şekilde daha ince bir dokuya sahipti. Tüm bilgi ve güce sahip olan bu kurnaz ajan, özellikle yaşamın her türüne hükmeden görülür. İlk görünüşü ve Anaksagoras'ın tarif ettiği tek tezahürü Hareket'tir. Benzer parçaların kümelerine farklılık ve gerçeklik kazandırdı.
Azalma ve büyüme, yeni bir kümelenmeyi (Grekçe: σὐγκρισις) ve bozulmayı (Grekçe: διάκρισις) temsil eder. Bununla birlikte, şeylerin orijinal karışımın üstesinden asla tamamen gelinmez. Her şey, kendi içinde başka şeylerin parçalarını veya heterojen unsurları içerir ve yalnızca karakterini oluşturan belirli homojen parçaların üstünlüğü nedeniyle, öyledir. Bu süreçten bu dünyada gördüğümüz şeyler ortaya çıkar.
Varlığın temel köklerini tohum olarak adlandırmıştır. Ona göre doğada nitelik bakımından ne kadar çeşit varsa o kadar da tohum vardır. Duyularımızla algıladığımız nesnelerde tüm tohumların bulunduğunu ve bu nesnelerin kendilerinde ağır basan tohumun karakterini aldığını, onun adıyla anıldığını söyler. Kendi kendine hareket eden tohumlardan ayrı bir hareket ettirici neden bulunması gerektiğini düşünmüştür. Bu nedenin de Nous (akıl) olduğunu ileri sürmüştür. Nous tohumların birbirleriyle karışması ve birbirlerinden ayrılmasına neden olan hareket ettirici kuvvettir.
Anaksagoras'ın ruh yani psukhe ile nous arasındaki ayırımı, felsefe tarihindeki önemli bir dönüm noktasıdır. Zihin kavramının ortaya çıkmasına giden bu ilk adımla birlikte, canlılık ilkesi ve düşünce ilkesi ayrı kavramlar olarak belirir. Anaksagoras'a göre, her canlı psukheye sahipken, nousa sahip değildir.
Anaksagoras hiçten hiçbir şeyin meydana gelmeyeceğini ve hiçbir şeyin hiçliğe gitmeyeceğini düşünür. Dolayısıyla mutlak anlamda bir oluş ve yok oluş yoktur:

"Yunanlar doğuş ve yok oluştan söz ederken doğru olmayan bir dil kullanmaktadırlar; çünkü hiçbir şey doğmaz ve yok olmaz. Sadece var olan şeylerin karışması ve ayrılması vardır. O halde onlar doğmayı karışma, yok olmayı ise ayrılma olarak adlandırsalar iyi ederler." (B17)

Varlıkların en son parçaları yoktur, sonsuza kadar bölünebilirler. Hem sayı bakımından sonsuzdurla

Antiseptikler (Yunanca: αντί, karşı(tı) ve σηπτικός, çürüten) enfeksiyon, septisemi veya çürümeyi önlemek amacıyla canlı dokuya uygulanan mikrop karşıtı (antimikrobiyal) maddelerdir. Vücuttaki mikroorganizmaları öldüren antibiyotikler ile canlı olmayan nesnelerde bulunan mikroorganizmaları öldürmekte kullanılan dezenfektanlarla karıştırılmamalıdırlar. Bazı antiseptikler gerçekten mikrop öldürücüyken, yani mikropları öldürebilirken (bakteriyosidal), diğerleri bakteriyostatiktir ve sadece mikropların gelişimini önler veya baskılar. Antibakteriyeller sadece bakterilere karşı kullanılabilen antiseptiklerdir.

John Lister'in Antiseptic Principle of the Practice of Surgery isimli makalesinin 1867'de yayınlanmasıyla antiseptik cerrahi metotlarının geniş çaplı kullanımına başlandı. Makalesinde var olan herhangi bir mikrobun öldürüldüğü hususunda emin olabilmek için karbolik asitin (fenol) kullanımı savunmuştur. Bununla birlikte benzeri fikirler daha önce de farklı uzmanlar tarafından, eskiden beri, ortaya atılmıştı; Antik Yunanistan'da Galen ve Hipokrat gibi. Hatta MÖ 2150 yılından kalma bir Sümer kil tabletinde benzeri tekniklerin savunulduğuna rastlanılmıştır.
Yine de her antiseptik yararlı olmakla birlikte, yaralanmış yüzeye çok veya az oranda toksik ve rahatsız edici özelliktedir. Bu sebeple bugün cerrahide antiseptik metot yerine aseptik metot kullanılmaktadır ki bu -aseptik- metot hâli hazırda bulunan bakterilerin öldürülmesine değil, bakterilerin istilasına karşı koru(n)maya dayanır.

Alkoller: en sık kullanılan etanol (%60-90), 1-propanol (%60-70) ve 2-propanol/isopropanol (%70-80) veya bunların karışımlarıdır. Bunlara cerrahi alkoller de denir.
Dördüncül amonyum tuzları: Benzalkonyum klorür, setil trimetilamonyum bromit, setilpridinyum klorür gibi kimyasalların da dahil olduğu grup. Aniyonik yüzey aktif madde, örneğin sabun, bunların antimikrobiyal etkinliklerini engeller.
Klorheksidin glukonat: deri için antiseptik olarak kullanılır. Ayrıca dişeti enflamasyonlarında da kullanılır. Mikrop öldürücü etkisi yavaş fakat kalıcıdır. Katyonik yüzey aktif maddelerdendir.
Hidrojen peroksit: sıklıkla yaraları temizlemekte kullanılsa da artık kullanılmaması tavsiye edilmektedir zira güçlü oksidasyon yara izi oluşmasına neden olur, iyileşme süresini de uzatır.
Fenol: güçlü karışımlarda mikrop öldürücü, daha zayıflardaysa engelleyicidir (inhibitör). Ameliyat öncesi el temizliğinde kullanılır.
İyot: genellikle alkolik (alkollü) bir karışım içinde kullanılır. Küçük yaraları dezenfekte etmek için kullanılması, yara izi oluşumuna neden oluşu ve iyileşme süresini uzatması sebebiyle, artık tavsiye edilmemektedir.
Merkürokrom: barındırdığı cıva nedeniyle FDA (Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi) tarafından güvenli ve etkili onaylanmamaktadır.
Sodyum hipoklorit

Nakipoğlu, Yaşar; Gürler, Bülent. "Çeşitli dezenfektan ve antiseptik maddelerin antibakteriyal etkinliğinin araştırılması". ANKEM Derg 2004;18(4):220-223. 29 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Öztürk, Recep. "Antiseptik ve dezenfektan maddelere karşı direnç sorunu".
"Antiseptik ve dezenfektanlar".

İyon ya da yerdeş (Fransızca kökenli ion), bir veya daha çok elektron kazanmış ya da yitirmiş bir atomdan (veya bir atom grubundan) oluşmuş elektrik yüklü parçacıktır. Atomlar kararsız yapılarından kurtulmak ve kararlı hale gelebilmek için elektron alırlar ya da kaybederler. Bunun için de başka bir atomla ya da kökle bağ kurarlar.
Katyon, protonlardan daha az elektronu olan pozitif (+) yüklü bir iyondur, anyon ise protonlardan daha çok elektronu olan negatif (–) yüklü bir iyondur. Zıt elektrik yükleri elektrostatik kuvvetle birbirine doğru çekilir, böylece katyonlar ve anyonlar birbirini çeker ve kolayca iyonik bileşikler oluşturur.
Anyon ve katyon iyonların bağ yapma şekilleri farklı olabilir. Anyonlar elektron ortaklaşmasıyla ve elektron alış-verişiyle bağ kurarken katyon olan iyonlar yalnızca elektron alış-verişiyle bağ kurar. Bir hidrojen atomu kararlı hale geçmek istediğinde 1 elektron alarak anyon haline gelir. Fakat Lityum atomu ise kararlı hale geçerken 1 elektron vererek katyon haline gelir.
Örnek olarak;

H+ (1 elektron vermiş atom)
OH– (1 elektron almış atom grubu)
(SO4)2– (2 elektron almış atom grubu)
Yalnızca tek bir atomdan oluşan iyonlara atomik veya tek atomlu iyonlar adı verilirken, iki veya daha fazla atom moleküler iyonları veya çok atomlu iyonları oluşturur. Bir akışkanda (gaz veya sıvı) fiziksel iyonlaşmada, kendiliğinden molekül çarpışmaları ile "iyon çiftleri" oluşturulur ve üretilen her çift, bir serbest elektron ve bir pozitif iyondan oluşur. İyonlar aynı zamanda bir tuzun sıvılarda çözünmesi gibi kimyasal etkileşimlerle veya iletken bir çözeltiden doğru akımın geçirilmesi, bir anotun iyonlaşma yoluyla çözülmesi gibi başka yollarla da oluşturulur.

İyon kelimesi, Yunanca ἰέναι (ienai) kelimesinin "gitmek" anlamına gelen nötr şimdiki zaman katılımcısından türetilmiştir. Katyon aşağı doğru hareket eden (Yunanca: κάτω, romanize: aşağı, kato, "aşağı" anlamına gelir) ve anyon ise yukarı doğru hareket eden şeydir (Yunanca: ἄνω, romanize: yukarı, ano, "yukarı" anlamına gelir). İyonların zıt yüklü elektroda doğru hareket etmesi nedeniyle bu şekilde adlandırılırlar. Bu terim (İngiliz bilge William Whewell'in önerisinden sonra) İngiliz fizikçi ve kimyager Michael Faraday tarafından 1834 yılında sulu bir ortam aracılığıyla bir elektrottan diğerine giden o zamanlar bilinmeyen türler için kullanılmıştır. Faraday bu türlerin doğasını bilmiyordu ama metallerin bir elektrotta eriyip çözeltiye girdiğini ve diğer elektrottaki çözeltiden yeni metalin çıktığını yani bir tür maddenin bir akım içinde çözeltiden geçtiği biliyordu. Bu, maddeyi bir yerden diğerine taşır. Faraday ile yazışmalarında Whewell ayrıca anot ve katot sözcüklerinin yanı sıra ilgili elektrotlara çekilen iyonlar olarak anyon ve katyon kelimelerini de icat etti.
Svante Arrhenius, 1884 tarihli tezinde, katı kristal tuzların çözündüğünde eşleştirilmiş yüklü parçacıklara ayrıştığı gerçeğini açıklamadı ve bu sayede 1903 Nobel Kimya Ödülü'nü kazandı. Arrhenius'un açıklaması, bir çözelti oluştururken tuzun Faraday iyonlarına ayrıştığı yönündeydi; iyonların elektrik akımı olmadığında bile oluştuğunu öne sürdü.

Gaz benzeri hallerindeki iyonlar oldukça reaktiftir ve nötr moleküller veya iyonik tuzlar vermek üzere zıt yüklü iyonlarla hızla etkileşime girerler. İyonlar sıvıyla etkileşime girmek için birbirlerinden uzaklaşırken enerji ve entropi değişiklik birleşimi içeren nedenlerden dolayı, tuzlar çözücülerle (örneğin su) etkileşime girdiğinde daha kararlı çözünmüş iyonlar ürettiğinde iyonlar sıvı veya katı halde de üretilir. Bu kararlı türler, çevrede düşük sıcaklıklarda daha yaygın bulunur. Buna bir örnek, deniz suyunda bulunan ve çözünmüş tuzlardan türetilen iyonlardır.
Yüklü nesneler olarak iyonlar zıt elektrik yüklerine (pozitiften negatife ve tersi) çekilir ve benzer yükler tarafından itilir. Hareket ettiklerinde yörüngeleri manyetik alan tarafından saptırılabilir.
Elektronlar, daha küçük kütleleri ve dolayısıyla madde dalgaları gibi daha büyük boşluk doldurma özellikleri nedeniyle, herhangi bir elektronlu atomların ve moleküllerin boyutunu belirler. Bu nedenle, anyonlar (negatif yüklü iyonlar), fazla elektronu (ları) birbirini ittiğinden ve iyonun fiziksel boyutuna katkıda bulunduğundan ana molekül veya atomdan daha büyüktür, çünkü boyutu elektron bulutu tarafından belirlenir. Katyonlar, elektron bulutunun daha küçük boyutundan dolayı karşılık gelen ana atom veya molekülden daha küçüktür. Belirli bir katyon (hidrojenin katyonu) hiç elektron içermez ve bu nedenle ana hidrojen atomundan – çok daha küçük tek protondan oluşur.

Anyon (-) ve katyon (+), bir iyonun üzerindeki net elektrik yükünü gösterir. Elektronları protonlardan daha çok olan ve ona net negatif yük veren iyona anyon denir ve eksi göstergesi "Anyon (-)" negatif yükü belirtir. Katyonda durum tam tersidir: protonlardan daha az elektronludur, bu ise katyona net pozitif yük verir, dolayısıyla "Katyon (+)" göstergelidir.
Protonun elektrik yükünün büyüklüğü elektronun yüküne eşit olduğundan, iyonun net elektrik yükü iyondaki proton sayısından elektron sayısının çıkarılmasına eşittir.
Anyon (-) (/, Yunanca "yukarı" anlamına gelen ἄνω (ánō) kelimesinden gelir), protonlardan daha çok elektronu olan ve anyona net negatif yük veren iyondur (elektronlar negatif yüklü ve protonlar pozitif yüklü olduğundan).
Katyon (+) (/, Yunanca "aşağı" anlamına gelen κάτω (katot) kelimesinden gelir), protonlardan daha az elektronlu ve katyona pozitif yük veren bir iyondur.
Katyonlar ve anyonlar iyon yarıçaplarına göre ölçülür ve göreceli büyüklükleri farklıdır: "Katyonlar küçüktür, çoğunun yarıçapı 10−10 m'den (10−8 cm) küçüktür. Ancak tıpkı en yaygın Dünya anyonu olan oksijen gibi anyonların çoğu büyüktür. Bu gerçekten, bir kristalin boşluğunun çoğunun anyonlar tarafından işgal edildiği ve katyonların bunların arasındaki boşluklara yerleştiği açıktır."

İyonlar doğada her yerde bulunur ve Güneş'in ışıltısından Dünya'nın iyonosfer varlığına kadar çeşitli olaylardan sorumludurlar. İyonik durumdaki atomların rengi, nötr atomlarınkinden farklı olabilir ve bu nedenle metal iyonları tarafından ışık emilimi, değerli taşların rengini verir. Hem inorganik hem de organik kimyada (biyokimya dahil), su ve iyonların etkileşimi çok önemlidir; Adenozin trifosfatın (ATP) parçalanmasını sağlayan enerji buna bir örnektir.

İyonlar, genellikle yüksek voltaj veya sıcaklık içeren çeşitli iyon kaynakları kullanılarak kimyasal olmayan bir şekilde hazırlanabilir. Bunlar kütle spektrometreleri, optik emisyon spektrometreleri, parçacık hızlandırıcıları, iyon implanterleri ve iyon motorları gibi çok sayıda cihazda kullanılır.
Reaktif yüklü parçacıklar olarak mikropları parçalayarak hava temizlemede ve duman dedektörleri gibi bina içi cihazlarda da kullanılırlar.
Organizmalardaki sinyalleşme ve metabolizma, zarlar arasındaki kesin bir iyonik değişim tarafından kontrol edildiğinden, bu değişimin bozulması hücre ölümüne katkıda bulunur. Bu, iyon kanalları gramisidin ve amfoterisin (bir mantar ilacı) dahil olmak üzere doğal ve yapay biyositler tarafından kullanılan yaygın bir mekanizmadır.
İnorganik çözünmüş iyonlar, su kalitesinin yaygın bilinen göstergesi toplam çözünmüş katıların bir bileşenidir.

Radyasyonun bir gaz üzerindeki iyonlaştırıcı etkisi, alfa, beta, gama ve X ışınları gibi radyasyonun tespitinde yaygın kullanılır. Bu aletlerdeki orijinal iyonizasyon, gaz molekülleri üzerindeki radyasyonun iyon etkisiyle pozitif iyon ve serbest elektron olarak bir "iyon çifti" oluşmasıyla sonuçlanır. İyonizasyon odası bu dedektörlerin en basitidir ve gazın içindeki doğrudan iyonlaşmanın yarattığı tüm yükleri bir elektrik alanının uygulanması yoluyla toplar.
Geiger-Müller tüpü ve orantısal sayacın her ikisi de, Townsend çığı denilen olguyu kullanarak orijinal iyonlaşmanın etkisini, serbest elektronlara iyon çarpmasıyla daha çok elektron salmaları için elektrik alanınca yeterli enerjinin verildiği kademeli bir etki yoluyla çarpmak için kullanır.

Bir iyonun kimyasal formülü yazılırken, molekülün/atomun kimyasal yapısından hemen sonra iyonun net yükü üst simge olarak yazılır. Net yük işaretinden önceki büyüklükle yazılır; yani çift yüklü bir katyon +2 yerine 2+ olarak gösterilir. Bununla birlikte, tek yüklü moleküller/atomlar için yükün büyüklüğü ihmal edilir; örneğin, sodyum katyonu Na1+ olarak değil Na+ olarak gösterilir.
Çoklu yüke sahip bir molekülü/atomu göstermenin alternatif (ve kabul edilebilir) bir yolu, işaretlerin birden çok kez çizilmesidir; bu genellikle geçiş metallerinde görülür. Kimyacılar bazen işareti daire içine alır; bu sadece süs amaçlıdır ve kimyasal anlamını değiştirmez. Dolayısıyla şekilde gösterilen Fe2+, Fe++ ve Fe⊕⊕'nin üç gösterimi de eşdeğerdir.

Ap ve Bp yıldızları, yüzeyinde lekeler halinde aşırı Fe, Si, Cr, Sr ve Eu bolluğu bulunan lokal bölgelere sahip, buna karşılık yüzey genelinde He elementi açısından ciddi bolluk azlığı gösteren kimyasal tuhaf yıldızlardır.

Genel olarak tarif etmek gerekirse "kimyasal-tuhaf yıldızlar", B2 F tayf türü aralığına dağılmış, tayflarında bazı alışılmışın dışındaki elementlerin bolluk fazlalığını gösteren yıldızlardır. Genel olarak tayflarında çok güçlü demir ve "nadir-toprak (rareearth)" elementlerinin çizgileri ile, aynı tayf türünden olağan yıldızlardan farklılık gösterirler. Büyük çoğunluğu güçlü iki-kutuplu genel (global) manyetik alanlara sahiptir. Bunlardan "HgMn yıldızları" ve "metalik çizgili Am yıldızları" kayda değer genel manyetik alanlar göstermezler. Bazı araştırmacılar bu yıldızlarda karmaşık yapıda organize olmuş çok sayıda yerel manyetik alanların var olduğunu, ancak yıldız genelinde bu yapıların birbirlerini sönümlemesi sonucu genel manyetik alan gözlenemediğini öne sürmektedir.

Özel yıldızların bir alt grubunu oluşturan Ap yıldızları, 0.3-30 kG yöresinde genel manyetik alanlara sahiptirler (Güneş'in manyetik alanının 1000 katı). Bu yıldızlarda izlenen etkin manyetik alan şiddeti, "eğik-dönücü (oblique-rotator)" modelinin önerisine göre dönme ekseni ile manyetik eksen arasındaki açıya ve yıldızın dönme hızına son derece bağımlıdır. Ap yıldızlarında görülen değişimlerin zaman ölçeği oldukça geniş bir aralığa dağılmaktadır ve dakika mertebesinden birkaç on yıl mertebesine kadar olabilmektedir.

Ap yıldızları göreli olarak yavaş dönen yıldızlardır. Sıcak olanları soğuk olanlarına oranla daha hızlı dönmektedir. Dönme dönemleri, yüzeylerindeki leke benzeri kimyasal farklılık gösteren yapıların, ışık eğrilerinde oluşturduğu modülasyon etkilerinden hesaplanabilmektedir. Bu dönemler kabaca bir gün ile bir hafta arasındadır. Çift sistem üyesi olma veya zonklama nedeniyle ek değişimler gösteren örnekleri de vardır. Bazı uzun dönemli örneklerde, 100 gün mertebesindeki dönemler yavaş dönme ile açıklanabilirken, yıl veya birkaç on yıl mertebesinde dönemlilik gösterenlerin değişim kökeni dönme olamaz. Yüzeylerinde yer alan kimyasal farklılaşmış bölgeler ve manyetik yapıları, oldukça uzun zaman aralıklarında durağan yapılar sergilemektedir. TW Col, 0.5 evresi civarıdan gösterdiği küçük çukurluğun, leke dönme modülasyonu ile uyuşmaması nedeni ile ilgi çekici bir örnektir.

Catalano vd. kimyasal tuhaf yıldızların kızılöte bölgede de değişimler gösterdiklerini ve bu değişimlerin evrelerinin, manyetik alan değişimi evreleri ile korelasyonlara sahip olduğunu açıklamışlardır. Buna göre manyetik alan değişim ekstremumları, kızılötesi ışık değişim ekstremumları ile çakışıktır. Bir başka ilginç örnek ise, AO Vel örten değişen çift sistemidir. Bileşenlerinden biri Ap yıldızı olan çok az sayıda (5 tane) örten çift sistem bilinmektedir. AO Vel, üçlü bir sistem olup, ayrık bir yakın çift sistem oluşturan iki yıldızından biri Ap yıldızıdır. Bu yıldız Ap türü yıldızların alt grubu olan Si türündendir. Tayfında izlenen Si çizgileri anormal yüksek bolluk değerlerini işaret etmektedir. AO Vel'in ışık eğrisi analizinden bileşenlerinin fiziksel parametreleri oldukça duyarlı olarak hesaplanmıştır.

Hızlı salınımlar gösteren (rapidly oscillating ro) Ap yıldızları, soğuk manyetik Ap-SrCrEu yıldızlarıdır ve kısaca roAp şeklinde adlandırılmaktadırlar. Bu alt grubun örnekleri yüksek harmoniklerde ve düşük dereceli çapsal olmayan modlarda zonklama gösteren yıldızlardır. Zonklama dönemleri 5-20 dakika arasındadır. Işık değişim genlikleri son derece düşük olup birkaç mili-kadiri geçmemektedir. Ap yıldızlarında görülen zonklamalar, yüksek şiddette genel manyetik alanlar tarafından güçlendirilmektedir. Zonklamaların genlikleri dönme dönemi ile modüle olmuştur. Bu modülasyon, manyetik alan modülasyonu ile eşevrelidir. Bu durum iki modelle açıklanmaktadır:

Eğik zonklayıcı modeli:
Bu modele göre zonklama doğrultusu manyetik eksen ile çakışıktır.
Manyetik eksen ile dönme ekseni çakışık değildir ve aralarında belirli bir açı vardır.
Dolayısıyla, dönmeden kaynaklanan modülasyon etkisi altında, zonklama genlikleri çevrimsel yapılar göstermektedir.
Lekeli-zonklayıcı modeli:
Bu modele göre zonklama doğrultusu dönme ekseni ile çakışıktır. Dolayısıyla zonklama modları daima aynı açı altında görülmektedir.
Ancak akı değişimi ile çap değişimi arasında bir evre gecikmesi vardır ve yıldızın manyetik alan şiddetine bağlı olarak, yüzey boyunca değişkendir. Böylece gözlenen genlik modülasyonu ortaya çıkmaktadır.
roAp yıldızlarının bilinen sayısı 30 civarındadır ve HR diyagramdaki Delta Scuti (δ Scuti) kararsızlık kuşağının hemen altındaki bölümlerde yer alırlar. roAp yıldızlarının yakın zamanda keşfedilmiş diğer bir değişimleri ise, birkaç yüz gün ile yıl arasındaki dönemlerle çevrimsel frekans değişimleri göstermeleridir. Bu durumun roAp yıldızlarındaki manyetik çevrim ile oluştuğuna inanılmaktadır.

33 Librae (HD 137949), P=8.272 dk döneme sahiptir.
α Cir (HD 128898) bir çift sistem olup iki belirgin dönem göstermektedir (P1=6.825 dk ve P2=6.832 dk).
HI Lib (HD 134214) için dönem P=5.65 dk dır.
HR 3831 (IM Vel) en iyi çalışılmış roAp yıldızıdır. P=11.67 dakika dönemli ışık değişiminde genlik modülasyonu açıkça görülebilmektedir.

Tuhaf yıldız
Yıldız sınıflandırma

Gray (2005), The Observation and Analysis of Stellar Photospheres, Cambridge University Press, ISBN 0521851866, 7 Haziran 2011 tarihinde kaynağından arşivlendi20 Nisan 2009

Apsis (Grekçe: ἁψίς (hapsís) kemer veya tonoz; /ˈæpsɪˌdiːz/ AP-sih-deez), gök mekaniğinde, eliptik yörüngedeki bir cismin genelde sistemin kütle merkezi durumunda da olan çekim merkezine yörünge boyunca en yakın ve en uzak olduğu noktalara verilen addır.
Genel anlamda cismin yörüngede, merkeze en yakın olduğu noktaya periapsis (enberi), en uzak olduğu noktaya ise apoapsis (enöte) denir. Dilimizde bu sözcükler, teknik adlandırmalarına uygun şekilde günberi, günöte, ayberi ve ayöte şeklinde de nitelenebilmektedir.
Periapsis ve apoapsis arasında çizilen düz çizgi apsis çizgisi olarak isimlendirilir. Bu çizgi elipsin ana eksenidir ve elips boyunca olan en uzun çizgiyi oluşturur.
Yörüngenin çevresinde bulunduğu gök cismine bağlı olarak apsis noktaları için farklı isimler türetilmiştir. En yaygın olanı Dünya çevresindeki bir yörüngeyi betimlerken kullanılan apoje ve perijedir. Apoje, Dünya çevresindeki yörüngelerde apoapsisi tanımlarken, perije de periapsisi belirtir. Ayrıca Güneş merkezli yörüngeler için benzer şekilde perihelion (günberi) ve aphelion (günöte) terimleri kabul edilmiş olup, Ay merkezli yörüngeler için de Apollo Projesi esnasında pericynthion ve apocynthion sözcükleri tercih edilmiştir.

Herhangi bir eliptik yörüngede iki apsis bulunur. Her bir apsis için tanımlama en uzak nokta için apo- (Grekçe: ἀπ(ό), (ap(o)-)) gibi öneklerden veya en yakın nokta için peri- (Grekçe: περί (peri-)), gibi ön eklerden oluşturulmaktadır. Bu ön eklere birincil cisme ilişkin niteleyici ibarelerin eklenmesiyle referans alınan cisme en uzak veya en yakın noktalar belirtilmektedir. Örneğin Dünya için Yunan mitolojisindeki Gaia'ya atıfla son ek -gee'dir ve "apogee" ve "perigee" olarak en uzak veya en yakın noktalar nitelenmektedir. Güneş için ise yine Yunan mitolojisindeki Helios'a atıfla son ek -helion kullanılır ve bu nedenle Güneş'e en uzak ve en yakın konumları nitelemek için "aphelion" ve "perihelion" adları kullanılır.
Newton'un hareket yasalarına göre, tüm periyodik yörüngeler elips şeklindedir. İki cismin ağırlık merkezi(barycenter) büyük cismin içindeki bir noktada yer alabilir - örneğin, Dünya-Ay ağırlık merkezi Dünya'nın merkezinden yüzeyine kadar olan yolun yaklaşık %75'i noktasındadır. Büyük kütleye kıyasla küçük kütle ihmal edilebilir düzeydeyse (örneğin uydular için), yörünge parametreleri küçük kütleden bağımsızdır.
Son ek olarak kullanıldığında -apsis- terimi birincil cisimden yörüngede bulunan cisme olan iki mesafeyi ifade edebilir: Bunlar; 1) periapsis noktası veya 2) apoapsis noktasıdır. Apsis çizgisi, bir yörünge boyunca en yakın ve en uzak noktaları birleştiren çizginin mesafesini belirtir; aynı zamanda basitçe bir ana cismin yörüngesinde dönen bir cismin en uç aralığını ifade eder.
Yörünge mekaniğinde, apsisler teknik olarak merkezi cismin kütle merkezi ile yörüngedeki cismin kütle merkezi arasında ölçülen mesafeyi ifade eder. Bununla birlikte, bir uzay aracı söz konusu olduğunda, bu terimler genellikle uzay aracının merkezi gövdenin yüzeyi üzerindeki yörünge yüksekliğini ifade etmek için kullanılır.

Teknik kullanımda periapsis/apoapsis (enberi/enöte) tercih edilmesine rağmen "pericenter" ve "apocenter" ("galaktik enberi" ve "galaktik enöte") kelimeleri de sıklıkla görülür.

Birincil cismin belirtilmediği genel durumlarda, yörüngelerin en uç noktalarını adlandırmak için pericenter ve apocenter terimleri kullanılır; periapsis ve apoapsis (veya apapsis) eşdeğer alternatiflerdir, ancak bu terimler aynı zamanda sıklıkla mesafelere, yani yörünge aracı (orbiter) ile birincil cisim arasındaki en küçük ve en büyük mesafelere atıfta bulunur.
Güneş etrafında dönen bir cisim için en az mesafe noktası perihelion (günberi), en büyük mesafe noktası ise aphelion'dur (günöte). Diğer yıldızların etrafındaki yörüngeler söz konusu olduğunda ise bu terimler periastron ve apastron olur.
Ay da dahil olmak üzere Dünya'nın bir uydusu söz konusu olduğunda, en yakın mesafe noktası perigee (yerberi) ve en uzak mesafe noktası apogee'dir (yeröte) (Grekçe: Γῆ (Gē), "kara" veya "yeryüzü" anlamına gelir).
Ay yörüngesindeki nesneler için, en yakın mesafe noktası pericynthion (ayberi) ve en uzak mesafe apocynthion (ayöte) olarak adlandırılır. Perilune ve apolune terimlerinin yanı sıra periselene ve aposelene terimleri de kullanılmaktadır. Ay'ın doğal uyduları olmadığı için bu sadece insan yapımı nesneler için geçerlidir.

Türkçede genellikle bir cismin ana cisme en uzak konumu nitelenirken enöte, en yakın konumu nitelenirken enberi terimleri kullanılmakta olup, bununla birlikte Güneş'e referanslı mesafeler için günöte ve günberi; Ay referanslı mesafeler için ise ayöte ve ayberi kullanımına da rastlanmaktadır.
Perihelion ve aphelion sözcükleri Johannes Kepler  tarafından gezegenlerin Güneş etrafındaki yörünge hareketlerini tanımlamak için türetilmiştir. Bu sözcükler, Yunanca Güneş anlamına gelen ἥλιος ya da hēlíos sözcüğüne peri- (Yunanca: περί, yakın) veya apo- (Yunanca: ἀπό, uzak) ön eklerinin eklenmesiyle oluşturulmuştur.
Diğer gök cisimleri için çeşitli terimler kullanılmaktadır. Astronomi literatüründe -gee, -helion, -astron ve -galacticon sonekleri sırasıyla Dünya, Güneş, yıldızlar ve galaksi merkezlerinden bahsederken sıklıkla kullanılır. Jüpiter için zaman zaman -jove eki kullanılır, ancak Satürn için son 50 yılda çok nadiren de olsa -saturnium eki kullanılmıştır. Ayrıca -gee formu, sadece Dünya'ya uygulamak yerine, "herhangi bir gezegen" terimine en yakın genel bir yaklaşım olarak da kullanılmaktadır.
Apollo programı sırasında, Ay'ın yörüngesinde dönmekten bahsederken pericynthion ve apocynthion terimleri kullanılmıştır; bu adlandırma Yunan mitolojisindeki ay tanrıçası Artemis'in alternatif bir adı olan Cynthia'ya atıfta bulunur. Daha yakın zamanlarda, Artemis programı sırasında perilune ve apolune terimleri de kullanılmıştır.
Kara deliklerle ilgili olarak, Yunanca "bothron", çukur ifadesinden türetilen peribothron terimi ilk kez J. Frank ve M. J. Rees tarafından 1976 tarihli bir makalede kullanılmıştır. W. R. Stoeger'e Yunanca çukur kelimesini kullanarak bir terim yaratmayı önerdiği için teşekkür ederler:

Günberi (perihelion) (q) ve günöte (aphelion) (Q), bir cismin Güneş etrafındaki doğrudan yörüngesinin sırasıyla en yakın ve en uzak noktalarıdır.
Belirli bir devirdeki salınım unsurlarının farklı bir devirdeki salınım unsurlarıyla etkin bir şekilde karşılaştırılması bazı farklılıklar yaratacaktır. Altı salınım unsurundan biri olarak günberi-geçiş zamanı, iki cisim modeli dışında tam dinamik model kullanılarak Güneş'e olan gerçek minimum mesafenin kesin bir tahmini değildir. Günberi geçişinin kesin tahminleri ise sayısal entegrasyon gerektirmektedir.

Aşağıdaki iki resim Güneş Sistemi gezegenlerinin yörüngelerini, yörünge düğümlerini ve perihelion (q) ve aphelion (Q) konumlarını Dünya'nın yörünge düzlemiyle eş düzlemde olan Dünya'nın ekliptik düzleminin kuzey kutbunun üstünden görüldüğü şekliyle göstermektedir. Gezegenler Güneş'in etrafında saat yönünün tersine hareket ederler ve her gezegen için yörüngelerinin mavi kısmı ekliptik düzlemin kuzeyinde, pembe kısmı ise güneyinde hareket eder ve noktalar perihelion (yeşil) ile aphelion'u (turuncu) gösterir.
İlk görüntü (sol altta) Güneş'ten dışa doğru Merkür, Venüs, Dünya ve Mars olarak konumlanmış iç gezegenleri göstermektedir. Dünya yörüngesi sarı renklidir ve yörünge referans düzlemini temsil eder. İlkbahar ekinoksu zamanında Dünya şeklin en altındadır. İkinci görüntü (sağ altta) Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün olmak üzere dış gezegenleri göstermektedir.

Yörünge düğümleri, bir gezegenin eğik yörüngesinin referans düzlemiyle kesiştiği "düğümler çizgisinin" iki uç noktasıdır; burada bir yörüngenin mavi bölümünün pembe ile buluştuğu noktalar olarak 'görülebilirler'.

Günümüzde Dünya, Aralık gündönümünden yaklaşık 14 gün sonra, Ocak ayı başlarında günberi mesafesine ulaşır. Günberi noktasında Dünya'nın merkezi Güneş'in merkezinden yaklaşık 0.98329 astronomik birim (AU) veya 147.098.070 km (91.402.500 mi) uzaklıktadır. Buna karşılık, Dünya Temmuz ayı başlarında, Haziran gündönümünden yaklaşık 14 gün sonra günöte mesafesine ulaşmaktadır. Dünya'nın ve Güneş'in merkezleri arasındaki günöte mesafesi yaklaşık 1,01671 AU veya 152.097.700 km (94.509.100 mi)'dir.
Günberi ve günöte noktaları, Milankovitch döngüleri olarak bilinen döngüsel kalıpları takip eden devinim ve diğer yörüngesel faktörler nedeniyle zaman içinde değişir. Kısa vadede, bu tarihler bir yıldan ötekine 2 güne kadar değişebilir. Bu önemli değişim Ay'ın varlığından kaynaklanmaktadır: Dünya-Ay barycenteri Güneş etrafında sabit bir yörüngede hareket ederken, bundan ortalama 4.700 kilometre (2.900 mil) uzaklıkta olan Dünya'nın kütle merkezinin konumu herhangi bir yöne kayabilir ve bu da Güneş'in ve Dünya'nın merkezleri arasındaki gerçek en yakın yaklaşımın zamanlamasını etkiler.
Günöte noktasında artan mesafe nedeniyle, Güneş'ten gelen radyasyonun yalnızca %93,55'i Dünya yüzeyinin belirli bir alanına günberi noktasında olduğu kadar düşer, ancak bu, Dünya'nın ekseninin Dünya'nın yörünge düzlemine göre 23,4° eğik olmasından kaynaklanan mevsimleri hesaba katmaz. Nitekim, hem günberi hem de günöte noktasında bir yarımkürede yaz olurken diğerinde kış olur. Kış, Dünya'nın Güneş'e olan uzaklığına bakılmaksızın, güneş ışığının en az doğrudan vurduğu yarımkürede, yaz ise güneş ışığının en doğrudan vurduğu yerde yaşanır.
Kuzey yarımkürede yaz, güneş radyasyonunun en düşük olduğu günöte noktasıyla ile aynı zamanda gerçekleşir. Buna rağmen, kuzey yarımküredeki yazlar güney yarımküredekinden ortalama 23 °C (41 °F) daha sıcaktır, çünkü kuzey yarımküre denizlerden daha kolay ısıtılabilen daha büyük kara kütleleri içerir.
Ancak günberi ve günötenin mevsimler üzerinde dolaylı bir etkisi vardır: Dünya'nın yörünge hızı günötede minimum ve günberide ise maksimum olduğundan, gezegenin Haziran gündönümünden Eylül ekinoksuna kadar yörüngede dönmesi, Aralık gündönümünden Mart ekinoksuna kadar dönmesinden daha uzun sürer. Bu nedenle kuzey yarımkü

Bu, Arapça yıldız isimleri listesidir. Batı astronomisinde kabul edilen yıldız isimlerinin çoğu Arapça, pek az miktarı Yunanca, bazıları ise bilinmeyen kökenlidir. Genellikle sadece parlak olan yıldızlar bir isme sahiptir.

Çok eski yıldız isimleri, İslam'ın yükselişinden bin yıldan fazla bir süre önce Arap Yarımadası'nda yaşayan insanlar arasında ortaya çıktı. Bununla birlikte birçok Arapça yıldız ismi, daha sonra antik Yunanca tanımlamalarının tercümeleri olarak ilerleyen dönemlerde tarihe geçti.
Gök bilimci Batlamyus, Almagest'inde (2. yüzyıl) 1.025 yıldızın göksel konumunu ve parlaklığını (görünen büyüklük) tasnif etti. Batlamyus'un kitabı 8. ve 9. yüzyıllarda Arapçaya tercüme edildi ve Avrupa'da 12. yüzyıl Latince tercümesi olarak ünlendi. Almagest'te yer alan Arapça yıldız tanımlamalarının çoğu, yıldızların isimleri olarak yaygın şekilde kullanılmaya başlandı.
Batlamyus, yıldızları tanıdık bir takımyıldız veya yıldız deseni içindeki konumlarına göre belirtebilmek için bir "tasvir referansı" stratejisi kullandı (örneğin, "Avcı'nın sağ omzunda"). Müslüman gök bilimciler, bunlardan bazılarını yıldızların özgün isimleri olarak benimsediler ve çeşitli Zij metinlerinde kaydettikleri geleneksel Arap yıldız ilminden isimler eklediler. Bunlardan en önemlisi, Müslüman gök bilimci Abdurrahman es-Sufî (Batı'da Azophi olarak bilinir) tarafından yazılan ve gözlemleri, açıklamaları, konumları, büyüklükleri, parlaklıkları ve renkleri ile birlikte, bilinen tüm yıldızları ayrıntılı olarak gösteren Sabit Yıldızlar Kitabı'dır.
Avrupa'da Orta Çağ ve Rönesans döneminde birçok eski yıldız ismi, bazıları Arapçayı çok iyi bilmeyen çeşitli yazarlar tarafından kopyalanmış veya yanlış tercüme edilmiştir. Bu yüzden bir yıldız adının geçmişi çok karmaşık olabilir.

Ariel, Uranüs' ün uydularından biridir. 24 Ekim 1851'de William Lassel tarafından Uranüs'ün diğer bir uydusu olan Umbriel ile birlikte keşfedilmiştir.
Ariel'in yarıçapı 1190 km ve yörünge uzaklığı 191000 km' dir. Uranüs' ün 5 orta büyüklükteki uydusu içinde en parlak yüzeye sahip olanı ve aynı zamanda jeolojik açıdan en aktif olanı konumundadır. Yüzeyi, bir baştan bir başa kesintisiz olarak süren vadilerle kaplıdır.
Ekim 1851'de William Lassell tarafından keşfedildi ve adını iki ayrı edebi eserdeki bir karakterden aldı. Ariel'in ayrıntılı bilgisinin çoğu, 1986 yılında Voyager 2 sondasının Uranüs'e yaptığı tek uçuştan geliyor; bu uçuş, Ariel yüzeyinin yaklaşık %35'ini görüntülemeyi başardı. Uranüs yörünge aracı ve sondası gibi çeşitli projeler zaman zaman önerilse de, şu anda ayı daha ayrıntılı olarak incelemeye geri dönme planı bulunmuyor.Ariel, Miranda'dan sonra Uranüs'ün en büyük beş küresel uydusu arasında ikinci en küçük ve gezegene en yakın ikinci uydudur. Güneş sistemindeki bilinen 19 küresel uydunun en küçüğü arasında (çap olarak 14'üncü olanıdır), aşağı yukarı eşit parçalar halinde buz ve kayalık malzemeden oluştuğuna inanılmaktadır. Uranüs'ün tüm uyduları gibi, Ariel de muhtemelen oluşumundan kısa bir süre sonra gezegeni çevreleyen bir birikim diskinden oluşmuştur ve diğer büyük uydular gibi muhtemelen bir buz mantosu ile çevrelenmiş kayadan bir iç çekirdek ile farklılaşmıştır. Ariel, fay diklikleri, kanyonlar ve sırtlardan oluşan bir sistemin geçtiği geniş kraterli araziden oluşan karmaşık bir yüzeye sahiptir. Yüzey, büyük olasılıkla gelgit kuvvetlerinden dolayı, Uranüs'ün diğer uydularına kıyasla daha yeni jeolojik aktivite işaretleri gösteriyor.

Asimptotik dev kol, Hertzsprung-Russell diyagramında evrimleşmiş serin parlak yıldızlar ile dolu bir bölgedir. Bu, yaşamlarının sonlarında düşük veya orta kütleli yıldızların üstlendiği yıldız evriminin bir dönemidir.
Gözlemsel olarak, bir asimptotik dev kol yıldızı Güneş'ten binlerce kat daha büyük bir parlaklığa sahip parlak bir kırmızı dev olarak görünür. İç yapısı, karbon ve oksijenin merkezi ve büyük ölçüde eylemsiz bir çekirdeği  ve ana dizi yıldızlarına benzer çok büyük bir bileşim materyali zarfı ile karakterizedir.

Langer, N. "Late evolution of low- andintermediate-mass stars" (PDF). Stars and Stellar evolution lecture notes. Bonn Üniversitesi/Argelander-Institut für Astronomie. 9 Eylül 2018 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi. Erişim tarihi: 12 Ocak 2020. 
Habing, H. J.; Olofsson, H. (2004). Asymptotic Giant Branch Stars. Springer. ISBN 978-0-387-00880-6. 
McCausland, R. J. H.; Conlon, E. S.; Dufton, P. L.; Keenan, F. P. (1992). "Hot post-asymptotic giant branch stars at high galactic latitudes". The Astrophysical Journal. 394 (1). ss. 298-304. Bibcode:1992ApJ...394..298M. doi:10.1086/171582.

Asteroit, (Grekçe: ἀστεροειδής, romanize: asteroeidḗs:), iç Güneş Sistemi'nde yörüngede dönen ve meteoroitlerden (milimetre ila metre arası) daha büyük, fakat cüce gezegenlerden (yaklaşık bin kilometre) daha küçük olan bir küçük güneş sistemi cismidir. Atmosferi olmayan metalik veya kayalık cisimlerdir. Asteroitlerin boyutları ve şekilleri, cüce gezegenler de dahil olmak üzere önemli ölçüde farklılık gösterir.
Asteroit terimi genellikle küçük gezegen ile eşanlamlı olarak kullanılır, fakat öncelikle Neptün yörüngesine kadar olan cisimlere atıfta bulunur ve Uluslararası Astronomi Birliği (IAU) tarafından tanımlanan bir terim değildir. Neptün yörüngesinin ötesinde, bu tür cisimlere ayrıca Neptün ötesi cisim (TNO) denir. Daha yakın tarihli tanımlamalara göre küçük gezegen terimi, "klasik" asteroitleri ve TNO'yu ifade eder.
Bilinen yaklaşık bir milyon asteroidin büyük bir kısmı Mars ve Jüpiter'in yörüngeleri arasında, Güneş'ten yaklaşık olarak 2 ila 4 AU uzaklıktaki ana asteroit kuşağında yer almaktadır. Şimdiye kadar Güneş sisteminde (15 Haziran 2022 itibarıyla) 1,2 milyondan fazla asteroit bilinmekte ve her ay birkaç bin yeni keşif yapılmaktadır. Gerçek sayının ise çok daha fazla olması muhtemeldir. Asteroitler genellikle C tipi, M tipi ve S tipi olarak sınıflandırılır. Bunlar sırasıyla karbonlu, metalik ve silikalı bileşimlerinden dolayı isimlendirilmiş ve tanımlanmıştır. Tanım olarak asteroitler, cüce gezegenlerin aksine hidrostatik dengeyi sağlamak için kütle olarak çok düşüktür ve kabaca yuvarlak bir şekil alırlar, bu nedenle genellikle düzensiz şekilli cisimlerdir. Asteroitlerin boyutları büyük ölçüde değişir; en büyüğü Ceres, yaklaşık 1.000 km çapındadır ve bir cüce gezegen olarak nitelendirilir. Tüm asteroitlerin toplam kütlesi, Dünya'nın uydusu Ay'ın kütlesinden daha azdır. Ana kuşak asteroitlerinin çoğu Dünya ile aynı yönde dönen ve Güneş'in etrafında tam bir turunu tamamlamak için üç ila altı yıl süren hafif eliptik, kararlı yörüngeleri takip ederler.

Asteroitlerin bazıları güneş ışığını yansıtmaz ve kömür kadar karanlıktır. Normal teleskoplarla tespit edilmesi çok zor veya imkansızdır. Dünya yörüngesinde dönerek soğuk yıldızları ve yeni galaksileri araştırmak maksadıyla NASA tarafından geliştirilen WİSE Teleskobu asteroitler hakkında bilgi toplamak için 2010 yılında yeniden tasarlanmıştır. WİSE Teleskobunun avantajı asteroitlerin yansıttığı güneş ışığı yerine, yaydıkları ısıyı tespit edebilmesidir. Böylece çapı 1 kilometreden büyük ve Dünya'da büyük yıkımlara sebep olabilecek asteroitlerin %90'ı keşfedilebilmiştir.
Sadece asteroit 4 Vesta, göreceli olarak yansıtıcı bir yüzeye sahip olduğundan, çok karanlık bir gökyüzünde ve uygun gözlem koşullarında çıplak gözle görülebilir. Nadiren Dünya'nın yakınından geçen küçük asteroitler, kısa bir süre için çıplak gözle görülebilir. Mayıs 2022 itibarıyla, toplamda 1.211.879 adet cisim gözlemlenmiştir ve bunlardan 616.690 tanesi numaralandırılmış küçük gezegenlerdir.

Asteroitlerin keşfi, gezegenlerin matematiksel bir diziye göre sıralandığını öngören (fakat Neptün'ün keşfiyle geçerliliğini yitiren) Titius-Bode yasası sayesinde başlamıştır. Bu formül J. D. Titius tarafından 1766 yılında, J. E. Bode tarafından ise 1778 yılında belirtilmiştir. Formüle göre, Mars ile Jüpiter arasında keşfedilmemiş bir gezegen olmalıdır. 1801'de, formülün öngördüğü uzaklıkta Giuseppe Piazzi tarafından Ceres keşfedilir ve başlangıçta yeni bir gezegen olarak kabul edilir.

1802-1808 yılları arasında üç gezegen daha (Pallas, Juno ve Vesta) bulundu. İngiliz bilim insanı Sir William Herschel tarafından 1 Ceres ve 2 Pallas'ı tanımlamak için ortaya atılan kavram, sonradan Mars ve Jüpiter yörüngeleri arasında keşfedilen çok sayıda küçük gökcismini içine almış, ardından Mars'ta daha içte ve hatta Jüpiter yörüngesinden daha dışta yer alan cisimleri de kapsayacak şekilde genişletilmiştir. 1845'te Alman amatör gök bilimci Hencke, beşinci küçük gezegen Astraea'yı buldu ve 1848 yılından sonra her yıl birkaç küçük gezegen bulundu.
20. yüzyıl ortalarından itibaren Güneş Sistemi'nin dış sınırlarında henüz saptanamamış çok sayıda gökcisminin bulunabileceği öne sürülmüş ve olası yörünge özelliklerine göre bu cisimleri içine alacak kuramsal Kuiper kuşağı ve Oort bulutu terimleri tanımlanmıştır. 1992 yılında Kuiper kuşağı tanımına uyan ilk cisim (1992 QB1) keşfedilmiş, 2012'ye kadar keşfedilen Kuiper kuşağı cisimleri sayısı 1000'i aşmıştır. Pratik nedenlerle Kuiper ve Oort bulutu cisimlerinin Neptün ötesi cisimler tanımı altında toplanmaktadır. Böylece Güneş çevresinde dönen cisimler genel olarak "gezegenler", "cüce gezegenler", "kuyrukluyıldızlar", "asteroitler" ve "Neptün ötesi cisimler" olarak gruplandırılmaktadır.
İngilizce gökbilim terminolojisinde yakın tarihlerde yaşanan yeni bir gelişme, uzun süredir yaygın kullanımdan kalkmış olan minor planets kavramının yine pratik nedenlerle yeniden canlandırılmaya çalışılmasıdır. Güneş sistemi üyelerinin daha tutarlı bir sınıflamasını yapmak amacıyla atılan bu adım, gezegenler ve meteorlar dışında kalan tüm cisimleri tek bir çatı altında toplamaya dayanmaktadır. Fakat asteroitler ve Neptün ötesi cisimleri kapsayacak şekilde genişletilen bu kavram, Türkçeleştirme açısından sorun yaratmaktadır. Küçük gezegenler şeklinde Türkçeye çevrilebilecek olan minor planets tanımı, "asteroit" sözcüğünün eş anlamlısı olan "küçük gezegen" kavramı ile çakışmaktadır.

Asteroitlerin boyutları, en büyüğü yaklaşık 1000 km'den sadece 1 metre çapındaki kayalara kadar büyük ölçüde değişkenlik gösterir. En büyük üçü, kabaca küreseldirler ve minyatür gezegenlere çok benzerler. Ancak büyük çoğunluğu çok daha küçük ve düzensiz şekillidir. Parçalanmış gezegen artıkları ya da daha büyük cisimlerin parçaları oldukları düşünülmektedir.

Asteroit kuşağının en büyük gökcismi, ilk bulunan asteroit olan, aynı zamanda bir cüce gezegen olarak da sınıflandırılan Ceres'tir. 952 kilometrelik çapıyla Ceres, tek başına tüm asteroit kuşağının kütlece üçte birini oluşturur. İkinci ve üçüncü büyük asteroitler olan Pallas ve Vesta'nın da çapları 500 kilometreyi geçer. Asteroit kuşağının dördüncü en büyük gökcismi olan 10 Hygiea ise ilk asteroidin keşfinden 48 yıl sonra, 1849'da keşfedilmiştir. Bu gökcisimlerinin hiçbirinin kütlesi bir atmosferi tutabilecek boyutlara ulaşamaz; birçoğu birkaç kilometrelik, hatta birkaç yüz metrelik kütlelerdir ve en büyük birkaçı hariç küre şeklini alacak kadar kütle çekimleri yoktur.

Asteroit kuşağındaki gökcisimleri kümelenme eğilimi gösterir ve bazı bölgelerde bulunmazlar. Jüpiter'in dolanım süresinin belirli bir oranı kadar sürelerde dolanımını tamamlayacak uzaklıkta yer alan (özellikle 1:2, 1:3, 1:5 oranlarında) bir asteroidin yörüngesi, Jüpiter'in genel çekimi nedeniyle kararsızlaşır. Bu kuşaktaki boşluklara Kirkwood Boşlukları adı verilir. Bazı asteroitlerin yörüngesi çok eğik (Pallas'ın eğikliği 34ºtür), bazılarınınkiyse eş merkezlidir; ama şimdiye kadar, geri dönme hareketi yapan bir asteroide rastlanmamıştır.

En ilgi çekici asteroitler, ana kümeden ayrılanlardır. Bazı asteroitler Dünya'ya çok yaklaşırlar: Biçimi düzensiz, en uzun çapı yaklaşık 24,8 km olan Eros, 1931 ve 1975 yıllarında Dünya'ya 24 milyon kilometre uzaklıktan geçmiştir; çapı 1,6 km olan Hermes, 1937'de Dünya'ya 776.000 km'ye kadar yaklaşmıştır. Dünya'ya 6,4 milyon kilometreye kadar yaklaşabilen Icarus, Güneş'e Merkür'den daha çok yaklaşır. Yörüngesi çok basık olan Hidalgo, günöte noktasında Satürn'ün yörüngesinin yakınlarından geçer.

Truva asteroitleri ilk olarak Jüpiter'in yörüngesinde tespit edilmiştir. Bu asteroitler Jüpiter'le aynı yörüngeyi izler; ama Jüpiter'le aynı hızda ve ondan 60º açısal uzaklıktaki Lagrange noktaları arasında kendine özgü yörüngelerde dolanması nedeniyle bir çarpışma söz konusu değildir. Daha sonraları Venüs, Dünya, Mars, Uranüs ve Neptün'ün, hatta kimi büyük asteroitler Ceres ve Vesta'nın bile geçici de olsa, bu biçimde Truvalı asteroitleri bulunduğu tespit edilmiştir.

Asteroitler, kendilerini oluşturan elementlere göre sınıflandırılabilir:

Karbonlu asteroitler (C-tipi)
Bilinen tüm asteroitlerin yaklaşık %75'i karbondur. Bu karbon zengini asteroitlerin yüzeyleri çok koyu renklidir ve üzerlerine düşen ışığın sadece %3 ilâ 10'unu yansıtırlar. Karbonlu asteroitler Asteroit Kuşağı'nın dış bölgelerinde bulunur.

Gri silikatlı asteroitler (S-tipi)
Bu kayaç yapıdaki gökcisimleri büyük oranda demir ve magnezyum silikat, yani Dünya'nın mantosunu oluşturan maddeleri içerir. Üzerlerine düşen ışığın %10 ilâ 12'sini yansıtan S-tipi asteroitler, Asteroit Kuşağı'nın yaklaşık %17'sini oluşturur. 2000 yılında NEAR Shoemaker uzay aracının ziyaret edip yörüngesinde döndüğü Eros S-tipi bir asteroitdir.

Metalli asteroitler (M-tipi)
Demir ve nikel karışımından oluşan bu gökcisimleri içerdikleri elementler bakımından Dünya'nın çekirdeğine benzer. Geçmişte eriyerek iyice birbirine karışan bu malzemeler zamanla soğumuştur. ABD, Arizona'da bulunan 1,2 km çapındaki Barringer Krateri, 50.000 yıl önce, 50 metre genişliğinde M-tipi bir asteroidin saatte yaklaşık 50.000 km hızla Dünya'ya çarpmasıyla şekillenmiştir.

Asteroitler, yeterli büyüklüğe ulaştıklarında içlerindeki ışınetkin elementlerin bozunmasıyla ortaya çıkan ısı, bu gökcisimlerini eritebilir. Bunun sonucunda asteroidin içindeki maddeler kütle çekimiyle birbirinden ayrılır ve demir gibi ağır elementler çökerek bir çekirdek oluştururken kayaç yapıdaki hafif mineraller yukarıda kalarak mantoyu oluşturur. Ancak evrim bu noktada bitmez ve başka asteroitlerin gökcismine çarpmasıyla devam eder. Küçük çarpmalar yeni asteroitler doğuracak minik parçalar koparır. Büyük çarpmalarsa bir asteroidi tümden paramparça edebilir. Bununla birlikte, parçalar kütle çekimiyle tekrar bir araya gelerek gevşek moloz kütleleri oluşturabilir.

Asteroit kuşağı, Güneş Sistemi'nde Güneş merkezli ve kabaca Jüpiter ile Mars gezegenlerinin yörüngeleri arasındaki uzayı kaplayan torus şeklinde bir bölgedir. Bu bölgede asteroit veya küçük gezegen olarak adlandırılan çok sayıda katı ve düzensiz şekillerde gök cisimleri bulunur. Tanımlanan nesneler çok farklı boyutlarda olabilir, fakat gezegenlerden çok daha küçüklerdir ve birbirlerinden ortalama olarak bir milyon kilometre (veya altı yüz bin mil) uzaklıklarda bulunurlar. Bu asteroit kuşağı, Güneş Sistemi'ndeki diğer asteroit popülasyonlarından ayırt edilebilmesi için ana asteroit kuşağı veya ana kuşak olarak da adlandırılır.
Asteroit kuşağı, Güneş Sistemi'ndeki bilinen en küçük ve en içteki çöküntü çemberidir. Diğer bölgelerdeki küçük Güneş Sistemi cismi sınıfları; Dünya'ya yakın cisimler, centaurlar, Kuiper kuşağı cisimleri, dağınık disk cisimleri, sednoidler ve Oort bulutu cisimleridir. Ana kuşak kütlesinin yaklaşık %60'ı, Ceres, Vesta, Pallas ve Hygiea adlı dört büyük asteroitte bulunur. Asteroit kuşağının toplam kütlesinin, Ay'ın kütlesinin yaklaşık %3'ü kadar olduğu tahmin edilmektedir.
Asteroit kuşağında cüce gezegen olabilecek kadar büyük tek cisim olan Ceres'in çapı yaklaşık 950 km iken Vesta, Pallas ve Hygiea'nın ortalama çapları 600 km'den azdır. Geriye kalan cisimler bir toz parçası büyüklüğüne kadar çeşitlilik gösterir. Asteroit malzemesi o kadar seyrek dağılmıştır ki birçok mürettebatsız uzay aracı sorunsuz bir şekilde aralarından geçmiştir. Buna rağmen büyük asteroitler arasında çarpışmalar meydana gelir ve benzer yörünge özellikleri ve bileşimlere sahip asteroit aileleri oluşabilir. Kuşak içindeki bireysel asteroitler, spektrumlarına göre kategorize edilir ve çoğunluğu karbonlu (C-tipi), silikatlı (S-tipi) ve metal zengini (M-tipi) olmak üzere üç temel gruba ayrılır.
Asteroit kuşağı, ilkel güneş bulutsusundan, öngezegenlerin daha küçük öncülleri olan bir grup gezegenimsiden oluşmuştur. Bununla birlikte Mars ile Jüpiter arasında, Jüpiter'den kaynaklanan kütleçekimsel tedirginlik nedeniyle gezegen oluşturabilecek yığılma engellenmiş ve çarpışan gezegenimsiler ile çoğu yeni oluşmaya başlamış olan öngezegenler, aktarılan kinetik enerjiyle parçalanmıştır. Sonuç olarak, asteroit kuşağının orijinal kütlesinin %99,9'u Güneş Sistemi'nin tarihindeki ilk 100 milyon yıl içinde kaybedilmiştir. Bazı kırıntılar, sonunda iç Güneş Sistemi'ne girmenin bir yolunu bulmuş ve iç gezegenlerle göktaşı çarpışmalarına yol açmıştır. Asteroit yörüngeleri, Güneş etrafındaki dönüş periyotları Jüpiter ile yörüngesel rezonans oluşturduğunda kayda değer ölçüde tedirginlik yaşamaya devam ediyor. Bu yörünge mesafelerinde, diğer yörüngelere doğru sürüklenirken bir Kirkwood boşluğu oluşur.

1596 yılında, Johannes Kepler, Mysterium Cosmographicum adlı eserinde "Mars ile Jüpiter arasına bir gezegen yerleştiriyorum" diye yazarak orada bir gezegenin bulunabileceğini tahmin etmişti. Kepler, Tycho Brahe'nin verilerini analiz ederken Mars ve Jüpiter'in yörüngeleri arasında, o dönemdeki gezegen yörüngelerinin bulunması gerektiği yer konusundaki mevcut modeline uymayacak kadar büyük bir boşluk olduğunu düşündü.
1766 yılında Wittenberg'li gök bilimci Johann Daniel Titius, Charles Bonnet'in Contemplation de la Nature adlı eserinin çevirisine eklenen anonim bir dipnotta, gezegenlerin düzeninde görünen bir desene dikkat çekti. Bu desen bugün Titius-Bode yasası olarak bilinir. 0'dan başlayarak sayısal bir dizi oluşturulur, ardışık olarak 3, 6, 12, 24, 48, vb. eklenir ve her sayıya dört eklenip 10'a bölünürse bu, bilinen gezegenlerin yörüngelerinin astronomik birimlerle ölçülen yarıçaplarına oldukça yakın bir tahmin üretir. Tek koşul, Mars (12) ve Jüpiter (48) yörüngeleri arasında bir "kayıp gezegen" (dizideki 24'e karşılık gelen) fikrinin kabul edilmesidir. Titius dipnotunda, "Ama Rabbimiz Mimar, o alanı boş bırakmış olabilir mi? Hiç de değil." dedi. William Herschel 1781 yılında Uranüs'ü keşfettiğinde, gezegenin yörüngesi bu yasaya neredeyse mükemmel bir şekilde uyuyordu ve bu da bazı gök bilimcilerin Mars ve Jupiter yörüngeleri arasında bir gezegenin olması gerektiği sonucuna varmalarına neden oldu.

1 Ocak 1801 tarihinde Sicilya Palermo Üniversitesi'nde astronomi başkanı olan Giuseppe Piazzi, bu desen tarafından öngörülen yarıçapa sahip bir yörünge üzerinde hareket eden küçük bir cisim keşfetti. Sicilya'nın hasat tanrıçası ve koruyucusu olan Roma tanrıçasından esinlenerek ona "Ceres" adını verdi. Piazzi başlangıçta bu gök cismini bir kuyruklu yıldız olarak düşünmüş olsa da, bir komaya (saça) sahip olmaması gezegen olabileceği yönünde şüpheye düşürdü. Bu şekilde, yukarıda belirtilen desen o dönemin sekiz gezegeninin (Merkür, Venüs, Dünya, Mars, Ceres, Jüpiter, Satürn ve Uranüs) yarı büyük eksenlerini öngörüyordu. Ceres'in keşfiyle eşzamanlı olarak, Franz Xaver von Zach'ın daveti üzerine ilave gezegenler bulmak amacıyla "göksel polis" olarak adlandırılan 24 gök bilimciden oluşan gayri resmi bir grup oluşturuldu. Arama çabalarını, Titius-Bode yasasının bir gezegen olması gerektiğini tahmin ettiği Mars ve Jüpiter arasındaki bölgeye odakladılar.
Yaklaşık 15 ay sonra, göksel polis üyelerinden Heinrich Olbers aynı bölgede ikinci bir gökcismini, Pallas'ı keşfetti. Diğer bilinen gezegenlerin aksine Ceres ve Pallas, teleskopla en yüksek büyütmeyle bile disk haline gelmeyip ışık noktaları olarak kalmışlardı. Hızlı hareketlerinin dışında, yıldızlardan ayırt edilemez bir görünüme sahiplerdi.
Bu nedenle 1802 yılında William Herschel, Ceres ve Pallas'ın farklı bir kategoriye yerleştirilmesini önerdi ve onlara "asteroitler" adını verdi. Bu ad, Grekçede "yıldız-benzeri" anlamına gelen "asteroeides" kelimesinden gelir. Ceres ve Pallas'ın bir dizi gözlemi tamamlandıktan sonra Herschel şu sonuca vardı:

Bu iki yıldıza gezegenlerin ya da kuyruklu yıldızların adı verilemez... Onlar o kadar çok küçük yıldızlara benziyorlar ki, neredeyse onlardan ayırt edilemiyorlar. Bu nedenle, "yıldız-gibi" görünümleri nedeniyle onlara isim olarak "Asteroitler" adını alıyorum, ancak doğalarını daha iyi ifade eden başka bir isim ortaya çıkarsa bu ismi değiştirme özgürlüğümü saklı tutuyorum.

1807'ye gelindiğinde bölgede iki yeni gök cismi daha ortaya çıktı: Juno ve Vesta. Keşif çalışmalarının büyük bir kısmının gerçekleştiği Lilienthal'ın Napolyon Savaşları sırasında yanmasıyla, bu ilk keşif dönemi sona erdi.
Herschel'in bu terimi kullanmasına rağmen bu cisimleri birkaç on yıl boyunca gezegenler olarak adlandırmak ve keşif sıralarını temsil eden sayıları isimlerine eklemek yaygın bir uygulama olarak kaldı (1 Ceres, 2 Pallas, 3 Juno, 4 Vesta). 1845 yılında gök bilimciler beşinci bir gök cismini (5 Astraea) tespit ettiler ve kısa bir süre sonra hızlıca yeni cisimler bulunmaya başlandı. Onları gezegenler arasında saymak giderek daha zor hale gelmişti. Sonunda bu cisimler gezegen listesinden çıkarıldı (ilk olarak 1850'lerin başlarında Alexander von Humboldt tarafından önerildi) ve Herschel'in terimi olan "asteroitler" yavaş yavaş yaygın olarak kullanılmaya başlandı.
1846 yılında Neptün'ün keşfi bilim insanlarının gözünde Titius-Bode yasasının itibarını sarstı, çünkü Neptün'ün yörüngesinin tahmin edilen konumla hiçbir ilgisi yoktu. Bugüne kadar bu yasa için bilimsel bir açıklama yapılmamış olup, gök bilimcilerin genel görüşü bu yasayı bir tesadüf olarak değerlendirir.

"Asteroit kuşağı" ifadesi, 1850'lerin başlarında kullanılmaya başladı, fakat bu terimi ilk olarak kimin kullandığını belirlemek zordur. İlk İngilizce kullanım, Alexander von Humboldt'un Cosmos adlı eserinin 1850 tarihli çevirisinde (Elise Otté tarafından) görünüyor: "[...] ve 13 Kasım ve 11 Ağustos civarında düzenli olarak görünen kayan yıldızlar, muhtemelen Dünya'nın yörüngesini kesen ve gezegen hızıyla hareket eden bir asteroit kuşağının parçasını oluşturuyor gibi görünüyor." Başka bir erken kullanım ise Robert James Mann'ın A Guide to the Knowledge of the Heavens adlı eserinde yer alıyor: "Asteroitlerin yörüngeleri, uzaya yayılmış geniş bir kuşakta yer alır, [...]" Amerikalı gök bilimci Benjamin Peirce de bu terimi benimsemiş ve desteklemiş gibi görünüyor.
1868'in ortalarına gelindiğinde 100'den fazla asteroit keşfedilmişti ve 1891 yılında Max Wolf tarafından astrofotoğrafçılığın tanıtılması keşif hızını daha da artırdı. 1921 yılına kadar toplam 1.000 asteroit bulunmuştu, 1981'de 10.000 ve 2000 yılına kadar ise 100.000 asteroit keşfedilmişti. Modern asteroit araştırma sistemleri artık giderek artan sayıda yeni küçük gezegenlerin yerini belirlemek için otomatik araçlar kullanıyor.
22 Ocak 2014 tarihinde Avrupa Uzay Ajansı (ESA) bilim insanları, asteroit kuşağının en büyük cismi olan Ceres üzerinde, ilk kez kesin bir şekilde su buharının tespit edildiğini açıkladı. Bu tespit, Herschel Uzay Gözlemevi'nin uzak kızılötesi yetenekleri kullanılarak yapıldı. Bu bulgu beklenmedikti çünkü genellikle asteroitlerin değil, kuyruklu yıldızların "jetler ve tüyler oluşturdukları" düşünülür. Bir bilim insanına göre, "kuyruklu yıldızlar ile asteroitler arasındaki hatlar giderek daha da belirsizleşiyor."

1802 yılında Olbers, Pallas'ı keşfettikten kısa bir süre sonra Herschel'e, Ceres ve Pallas'ın bir zamanlar Mars-Jüpiter bölgesini işgal eden çok daha büyük bir gezegenin parçaları olduğunu (varsayımsal gezegen Phaeton) ve bu gezegenin birkaç milyon yıl önce içsel bir patlama veya bir kuyruklu yıldız çarpışmasına maruz kaldığını öne sürdü. Oddesa'lı gök bilimci K. N. Savchenko ise Ceres, Pallas, Juno ve Vesta'nın patlamış gezegenin parçaları değil, etrafa savrulmuş uyduları olduğunu savunmuştur. Bir gezegeni yok etmek için gereken büyük enerji miktarı, kuşağın düşük toplam kütlesi ile (bu, Dünya'nın uydusu Ay'ı yaklaşık %4'ü kadardır) bu hipotezleri desteklemez. Ayrıca asteroitler arasındaki önemli kimyasal farklılıklar, aynı gezegenden geldikleri teorisini açıklamayı zorlaştırıyor.

Arnett, William A. (26 Şubat 2006). "Asteroids". The Nine Planets. 18 Nisan 2007 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 20 Nisan 2007. 
NASA'nın

Asterosismoloji, salınımlarının (titreşim) ve frekans spektrumlarının yorumlanması yoluyla zonklayan yıldızların iç yapısını anlamaya çalışan alt bilim dalıdır. Yıldızlar birçok rezonans modu ve frekansı barındırır. Bir yıldızın içinden geçen ses dalgalarının izlediği yol, ses hızına bağlıdır. Ses hızı ise yerel sıcaklık ve kimyasal bileşime göre değişir. Elde edilen salınım modları, yıldızın farklı kısımlarına duyarlı olduğundan astronomlara yıldızın iç yapısı hakkında bilgi verir. Bunun dışındaki parlaklık ve yüzey sıcaklığı gibi genel özelliklerle doğrudan belirlenmesi mümkün olmaz.
Asterosismoloji, özellikle Güneş'teki zonklamaları (salınımları) inceleyen helyosismoloji ile yakından ilişkilidir. Her ikisi de aynı temel fizik üzerine kurulu olmasına rağmen, yüzey ayrıntılarını gözlemleyebildiğimiz için Güneş hakkında daha fazla ve niteliksel olarak farklı bilgiler mevcuttur.

Bir yıldızın mekanik dengesini belirleyen denklemler (yani kütle korunumu ve hidrostatik denge) küçük tedirginliklerle ve bu tedirginliklerin adiyabatik olduğu varsayılarak incelendiğinde, bir yıldızın salınım modlarının frekansını ve yapısını belirleyen dört diferansiyel denklemden oluşan bir sistem türetilebilir. Yıldızın yapısı genellikle küremsi simetrik olarak kabul edilir, bu nedenle salınımların yatay (yani radyal olmayan) bileşeni, açısal derece 
  
    
      
        ℓ
      
    
    {\displaystyle \ell }
  
 ve azimutal mertebe 
  
    
      
        m
      
    
    {\displaystyle m}
  
 ile belirlenen küresel harmoniklerle ifade edilir. Dönmeyen yıldızlarda, aynı açısal dereceye sahip tüm modların aynı frekansa sahip olması gerekir, çünkü tercih edilen bir eksen yoktur. Açısal derece, yıldız yüzeyindeki düğüm çizgilerinin sayısını belirtir, bu nedenle büyük 
  
    
      
        ℓ
      
    
    {\displaystyle \ell }
  
 değerleri için karşıt sektörler kabaca birbirini götürür ve bu da ışık değişimlerini tespit etmeyi zorlaştırır. Sonuç olarak, modlar sadece yoğunluk açısından yaklaşık 3 açısal dereceye kadar ve radyal hızda gözlemlenirse yaklaşık 4 açısal dereceye kadar tespit edilebilir.
Ayrıca, kütleçekim potansiyelindeki tedirginliğin ihmal edilebilir olduğu (Cowling yaklaşımı) ve yıldızın yapısının salınım modundan daha yavaş bir şekilde yarıçapla değiştiği varsayılarak, denklemler yaklaşık olarak yer değiştirme özfonksiyonunun radyal bileşeni 
  
    
      
        
          ξ
          
            r
          
        
      
    
    {\displaystyle \xi _{r}}
  
 için ikinci dereceden bir denkleme indirgenebilir,

  
    
      
        
          
            
              
                d
                
                  2
                
              
              
                ξ
                
                  r
                
              
            
            
              d
              
                r
                
                  2
                
              
            
          
        
        =
        
          
            
              ω
              
                2
              
            
            
              c
              
                s
              
              
                2
              
            
          
        
        
          (
          
            1
            −
            
              
                
                  N
                  
                    2
                  
                
                
                  ω
                  
                    2
                  
                
              
            
          
          )
        
        
          (
          
            
              
                
                  S
                  
                    ℓ
                  
                  
                    2
                  
                
                
                  ω
                  
                    2
                  
                
              
            
            −
            1
          
          )
        
        
          ξ
          
            r
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {d^{2}\xi _{r}}{dr^{2}}}={\frac {\omega ^{2}}{c_{s}^{2}}}\left(1-{\frac {N^{2}}{\omega ^{2}}}\right)\left({\frac {S_{\ell }^{2}}{\omega ^{2}}}-1\right)\xi _{r}}
  

burada

  
    
      
        r
      
    
    {\displaystyle r}
  
 yıldızdaki radyal koordinat, 
  
    
      
        ω
      
    
    {\displaystyle \omega }
  
 salınım modunun açısal frekansı, 
  
    
      
        
          c
          
            s
          
        
      
    
    {\displaystyle c_{s}}
  
 yıldızın içindeki ses hızı, 
  
    
      
        N
      
    
    {\displaystyle N}
  
 Brunt-Väisälä veya batmazlık (buoyancy) frekansı ve 
  
    
      
        
          S
          
            ℓ
          
        
      
    
    {\displaystyle S_{\ell }}
  
 Lamb frekansıdır. Son iki tanım şu şekildedir:

  
    
      
        
          N
          
            2
          
        
        =
        g
        
          (
          
            
              
                1
                
                  
                    Γ
                    
                      1
                    
                  
                  P
                
              
            
            
              
                
                  d
                  p
                
                
                  d
                  r
                
              
            
            −
            
              
                1
                ρ
              
            
            
              
                
                  d
                  ρ
                
                
                  d
                  r
                
              
            
          
          )
        
      
    
    {\displaystyle N^{2}=g\left({\frac {1}{\Gamma _{1}P}}{\frac {dp}{dr}}-{\frac {1}{\rho }}{\frac {d\rho }{dr}}\right)}
  

ve

  
    
      
        
          S
          
            ℓ
          
          
            2
          
        
        =
        
          
            
              ℓ
              (
              ℓ
              +
              1
              )
              
                c
                
                  s
                
                
                  2
                
              
            
            
              r
              
                2
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle S_{\ell }^{2}={\frac {\ell (\ell +1)c_{s}^{2}}{r^{2}}}}
  

sırasıyla. Basit harmonik salınımların davranışıyla benzerlik göstererek bu durum, frekansın hem 
  
    
      
        
          S
          
            ℓ
          
        
      
    
    {\displaystyle S_{\ell }}
  
 hem de 
  
    
      
        N
      
    
    {\displaystyle N}
  
'den büyük veya küçük olduğunda salınımlı çözümlerin var olduğu anlamına gelir. İlk durum yüksek frekanslı basınç modları (p-modları), ikinci durum ise düşük frekanslı kütleçekim modları (g-modları) olarak tanımlanır.
Bu temel ayrım, bir yıldızda hangi tür modun nerede rezonansa gireceğinin (makul bir doğrulukla) belirlenmesine olanak sağlar. 
  
    
      
        ω
        =
        N
      
    
    {\displaystyle \omega =N}
  
 ve 
  
    
      
        ω
        =
        
          S
          
            ℓ
          
        
      
    
    {\displaystyle \omega =S_{\ell }}
  
 eğrileri çizilerek (verilen 
  
    
      
        ℓ
      
    
    {\displaystyle \ell }
  
 için), p-modlarının her iki eğrinin altındaki frekanslarda veya her iki eğrinin üzerindeki frekanslarda rezonansa girmesi beklenir.

Oldukça özel koşullar altında, bazı yıldızların ısıyı radyasyonla taşıyan ve opaklığın sıcaklıkla ters orantılı olarak keskin bir şekilde azaldığı bölgeleri vardır. Bu opaklık çıkıntısı, kappa mekanizması (veya Eddington valfi) aracılığıyla salınımlara (titreşimlere) neden olabilir. Bir salınım döngüsünün başında, yıldız zarfının büzüldüğünü varsayalım. Genişleyip hafifçe soğuyarak, opaklık çıkıntısındaki katman daha opak hale gelir, daha fazla radyasyon emer ve ısınır. Bu ısınma genişlemeye, akabinde daha fazla soğumaya ve katmanın daha da opaklaşmasına neden olur. Bu durum, malzeme opaklığı hızla artmayı durdurana kadar devam eder ve bu noktada, katman içinde hapsolmuş radyasyon kaçabilir. Yıldız büzülür ve döngü yeniden başlamaya hazırlanır. Bu bağlamda opaklık, yıldız zarfındaki ısıyı hapseden bir valf gibi davranır.
Kappa mekanizmasıyla tetiklenen zonklamalar tutarlıdır ve görece olarak büyük genliklere sahiptir. Bu mekanizma, Sefe ve RR Lyrae değişenleri de dahil olmak üzere bilinen en uzun dönemli değişen yıldızlardaki zonklamaları yönlendirir.

Yüzey konveksiyon bölgelerine sahip yıldızlarda, yüzeye yakın yerlerdeki şiddetli akışkan hareketleri, geniş bir frekans aralığında salınımları hem uyarır hem de sönümler. Modlar doğası gereği kararlı olduğundan, düşük genliklere ve görece olarak kısa ömürlere sahiptirler. Bu, tüm güneş benzeri salınımcılarda itici mekanizmadır.

Bir yüzey konveksiyon bölgesinin tabanı belirgin ve konvektif zaman ölçekleri zonklama zaman ölçeklerinden daha yavaşsa, konvektif akımlar büyük ve tutarlı zonklamalara dönüşebilecek bozulmalara çok yavaş tepki verir. Bu mekanizmaya konvektif engelleme denir ve Gama Doradus değişenlerindeki zonklamaları sağladığına inanılır.

Kepler uydusundan yapılan gözlemler, yakın yaklaşımlar sırasında salınımların uyarıldığı eksantrik ikili sistemleri ortaya çıkardı. Bu sistemler, ışık eğrilerinin karakteristik şekli nedeniyle kalp atışı (heartbeat) yıldızları olarak bilinir.

Güneş salınımları yüzeye yakın konveksiyon tarafından oluştutulduğu için, benzer şekilde oluşan yıldız salınımları güneş-benzeri salınımlar olarak bilinir ve yıldızların kendileri de güneş-benzeri salınımcılar

Gök cisimlerine verilen ve Uluslararası Astronomi Birliği (IAU) tarafından onaylanan Anadolu ve Türk kökenli isimler aşağıda listelenmiştir.

Asteroitlerin adlarının başında yer alan sayılar, bu gök cisimlerinin yörüngelerinin yeterli hassasiyetle belirlenmesinin ardından Uluslararası Astronomi Birliği (IAU) tarafından verilen resmi numaralardır. Bu numaralar, keşif ve numaralandırma sürecinin kronolojik sırasını yansıtır. Anadolu ve Türk kökenli isimleri taşıyan asteroitler aşağıda listelenmiştir.

Anadolu ve Türk kökenli isimleri taşıyan kraterler aşağıda listelenmiştir.

Diğer coğrafi yapılara verilmiş olan Anadolu ve Türk kökenli isimler aşağıda listelenmiştir.

Uluslararası Astronomi Birliğinin (IAU) 100.kuruluş yılı kutlamaları kapsamında dünya genelinde başlatılan ötegezegen isimlendirme kampanyasında WASP-52 yıldızına Anadolu, WASP-52b ötegezegenine ise Göktürk ismi verilmiştir.

Astronomik birim veya Astronomi birimi (sembolü: au veya AU), tam olarak 149.597.870.700 metreye eşit olan bir uzunluk birimidir. Astronomik birim modern anlamda 2012 yılında yeniden tanımlanmadan önce, Dünya ile Güneş arasındaki ortalama mesafe (Dünya'nın günberi ve günöte mesafelerinin ortalaması) olarak düşünülmüştür.
Dünya'nın yörüngesi dairesel değil, eliptiktir. Bu nedenle 1 astronomik birim, Dünya'nın Güneş çevresinde çizdiği eliptik yörüngenin büyük ekseninin yarısı olarak (bkz. Yarı büyük eksen) kabul edilir. Ancak, Güneş yavaş yavaş kütle yitirdiği için, Dünya'nın yörüngesel dolanım süresi de artmaktadır. Bu da, astronomik birimin gitgide küçüldüğü (yılda yaklaşık 1 cm.) anlamına gelir. Öte yandan, evrensel çekim sabitinin (G) değerindeki belirsizlikten ötürü, Güneş'in kütlesi tam olarak bilinememektedir. Evrensel çekim sabiti 5 ya da 6 ondalık değere kadar bilindiği hâlde, Dünya'nın yörüngesel konumu 11 ya da 12 ondalık değere kadar bilinebildiğinden, yörüngesel hesaplamalar ister istemez, astronomik birimin kesinliğine bağlı olarak yapılmaktadır. Bu da, hesaplamalarda, dolayısıyla 1 astronomik birimin gerçekte ne kadar olduğu konusunda belirsizliğe yol açmaktadır.
Bu nedenlerle, Uluslararası Astronomi Birliği (International Astronomical Union) 1976 yılında aldığı bir kararla, 1 astronomik birimi, kütlesi sıfır kabul edilen bir taneciğin 1 Gauss yılı (365,2568983 gün) sürede çizdiği düzgün dairesel yörüngenin yarıçapı olarak kabul ederek kesinleştirmiştir. Buna göre, 1 Astronomik birim 149.597.870.691 ± 30 metre'dir. (Temel parçacığın belirtilen yörüngede hareketi esnasında sahip olduğu sabit hız belirtilmemiş.) Hız değeri sürat denklemiyle 2•π•r/t= 29.784 691 km/s tır.

Güneş Sistemi'ndeki bazı gök cisimleriyle ilgili uzaklıklar:

Dünya-Güneş arasındaki uzaklık: 1.00 ± 0.02 AU
Dünya-Ay arasındaki uzaklık: 0.0026 ± 0.0001 AU
Mars-Güneş arasındaki uzaklık: 1.52 ± 0.14 AU
Jüpiter-Güneş arasındaki uzaklık: 5.20 ± 0.05 AU
Plüton-Güneş arasındaki uzaklık: 39.5 ± 9.8 AU

Astronomik birim ile ilgili bazı dönüştürmeler:

1 AU = 149.597.870.691 ± 30 m.
1 AU = 149.597.870,691 ± 0.030 km.
1 AU ≈ 92.955.807 mil
1 AU ≈ 8,317 ışık dakikası (Güneş'ten yayılan ışığın Dünya'ya ulaşma süresi.)
1 AU ≈ 499 ışık saniyesi
1 ışık saniyesi ≈ 0,002 AU
1 ışık dakikası ≈ 0,120 AU
1 ışık saati ≈ 7,214 AU
1 ışık günü ≈ 173 AU
1 ışık yılı ≈ 63.241 AU
1 parsek (pc) ≈ 206.265 AU

Astronomy & Geophysics (A&G), Oxford University Press tarafından Royal Astronomical Society (RAS) adına yayınlanan bilimsel bir dergi ve ticaret dergisidir . Astronomlar ve jeofizikçilere ilgi içeriğinin bir karışımını yayınlar: haber raporları, röportajlar, güncel derlemeler, tarihi incelemeler, ölüm ilanları, toplantı raporları ve RAS'ın faaliyetleri hakkındaki güncellemeler. Tam uzunluktaki araştırma makaleleri akran denetiminden geçirilir .
A&G, 1997 yılında Quarterly Journal of the Royal Astronomical Society (QJRAS; 1960-1996)' nin yerine kuruldu; QJRAS' taki cilt numaralandırmasını devam ettirmiştir. Kuruluşundan bu yana ve 2018 itibarıyla editör Leeds Üniversitesi'nden Sue Bowler'dir.

Dergi aşağıdaki organizasyonlar tarafından özetlenmektedir ve indekslenmektedir:

Academic Search
Current Contents
InfoTrac
Meteorological &amp; Geoastrophysical Abstracts
ProQuest 5000
Science Citation Index
Scopus
2010 Dergi Atıf Raporları' na (Journal Citation Reports-JCR) göre, dergi 0.339'luk etki faktörüne sahip ve bu etki fasktörü dergiyi "Astronomi ve Astrofizik" kategorisindeki 54 dergiden 51'inci ve "Jeokimya ve Jeofizik" kategorisindeki 77 dergiden 72' inci sıraya konumlandırıyor

Geophysical Journal International

Resmî site

Atmosferik kırılım ya da atmosferik kırılma, ışığın ya da diğer bir elektromanyetik dalganın atmosferden geçerken ilerlediği düz çizgiden sapmasına verilen isimdir. Bu sapma havanın yoğunluğunun yüksekliğe bağlı olarak değişmesinden kaynaklanır. Yere yakın bölgelerde meydana gelen atmosferik kırılım serpalara neden olur ve uzaktaki cisimlerin parıldamasına ya da dalgalanmasına; yüksek veya alçak görünmesine; genişlemiş veya daralmış görünmesine sebep olur. Atmosferik kırılım terimi ışığın kırılmasında da kullanılır.
Atmosferik kırılım astronomik cisimlerin olduğundan daha yukarıda görünmelerine sebep olur. Aynı derecede olmasa da, sadece ışınları değil bütün elektromanyetik ışımaları etkiler. Örneğin görülür ışıklardan mavi ışık kırmızıdan daha çok etkilenir bu kırılımdan. Bu durum yüksek çözünürlüklü görüntülerde atmosferik cisimlerin renk renk görülmesine sebep olur. (Renkler bir spektrum halinde görülür.)
Gökbilimciler bir cismi gözlemleyecekleri zaman, gözlem zamanını cismin yücelim vaktine yakın seçerler. Bu vakit cismin gökyüzünde en yüksekte olduğu zamandır. Benzer bir biçimde hiçbir denizci ufuktan yirmi derece aşağıdaki bir cisme göre gözlem yapmazlar. Eğer ufuk çizgisine yakın bölgelerde gözlem yapılacaksa, kırılım yüzünden ortaya çıkabilecek kaymaları düzelten kontrol sistemlerine sahip teleskoplar kullanılabilir. Eğer dağılma da söz konusuysa (yüksek çözünürlüklü görüntülerde olduğu gibi), yine atmosferik kırılımı düzelten araçlar kullanılabilir. Bir çift dönen cam prizmadan oluşur bu araçlar. Atmosferik kırılım sıcaklığa, basınca ve neme de (özellikle orta-kızılötesi dalga boylarında) bağlıdır, bu yüzden başarılı bir düzeltme yapmak için harcana çaba fahiş olabilir.
Hava boşlukları (türbülans) gibi atmosferin homojenliğinin bozulduğu durumlarda, düzeltme işi gerçekten zorlaşır. Doğuş ve batış sırasında güneşin şeklinin bozulmasının ve yanıp sönen yıldız ışıklarının sebebi budur.

Atmosferik kırılım başucu noktasında(90°) sıfır, 1′ dakikadan 45° görünür yükseklikte 1′ den daha az, 10° de hala 5.3′; bu noktadan sonra yükseklik azaldıkça etki giderek artıyor, 5° de 9.9′, 2° de 18.4′ ve ufukta ise (0° de) 35.4′ dir. (10 °C ve 101.3 kPa içindir.)
Ufukta kırılım Güneş'in görünür çapından az da olsa daha fazladır. Bu yüzden güneş ufukta tam batıyor ise, bu gerçekte çoktan batmıştır demektir. Genelde, güneş batış ve doğuş vakitleri Güneş'in en üst noktasının ortaya çıktığı ya da yok olduğu zamanları ifade eder. Güneşin gerçek yüksekliğinin standart değeri -50′ dir. (-34′ kırılımdan ve -16′ güneşin yarıçapından) Benzer bir durum Ay için de geçerlidir, fakat bazı ek düzeltmeler gerekir: Ayın yatay ıraklık açısı ve görünür yarıçapı; her ikisi de Dünya Ay uzaklığıyla değişir.
Havadaki günlük değişimler de Güneş'in batma ve doğma vakitlerini etkiler, aynı zamanda Ay batışı ve doğuşunu da. Bu yüzden bu zamanları birkaç dakikadan daha hassas vermek çok anlamlı değildir. Daha hassas ölçümler bu vakitlerin günlük değişimlerini belirlemede kullanışlıdır. Tabi bu değerler kırılımdaki öngörülemez değişimler yüzünden farklılık gösterebilir.
Atmosferik kırılım ufukta 34′ iken, ufkun 0.5° üzerindeyken sadece 29′ dir. Batış veya doğuş sırasında 5′ lık bir düzleşme görülür. (Yaklaşık Güneş'in çapının 6 da biridir.)

Kırılımın tam olarak hesaplanması sayısal entegral almayı gerektirir, Auer ve Standish methodu gibi. Bennett (1982)‘in geliştirdiği basit deneysel formül, görünür yükseklik ve Garfinkel (1967)‘in algoritmasını kullanarak kırılımı hesaplar. Eğer ha görünür yükseklik ise (derece biriminde), kırılımın birimi dakika olarak şöyle bulunur:

  
    
      
        R
        =
        cot
        ⁡
        
          (
          
            
              h
              
                
                  a
                
              
            
            +
            
              
                7.31
                
                  
                    h
                    
                      
                        a
                      
                    
                  
                  +
                  4.4
                
              
            
          
          )
        
        
        ;
      
    
    {\displaystyle R=\cot \left(h_{\mathrm {a} }+{\frac {7.31}{h_{\mathrm {a} }+4.4}}\right)\,;}
  

Bu formül 0.07′ ya kadar doğru sonuçlar verir, 0°–90° arasındaki yükseklikler için (Meeus 1991, 102). Sæmundsson (1986) gerçek yükseklik kullanılarak kırılımın hesaplanması için şu formülü geliştirdi:

  
    
      
        R
        =
        1.02
        cot
        ⁡
        
          (
          
            h
            +
            
              
                10.3
                
                  h
                  +
                  5.11
                
              
            
          
          )
        
        
        ;
      
    
    {\displaystyle R=1.02\cot \left(h+{\frac {10.3}{h+5.11}}\right)\,;}
  

Burada h derece cinsinden gerçek yükseklik, R ise dakika biriminde kırılımdır. Bu formül Bennett’in formülüyle 0.1′ ya kadar tutarlıdır. Her iki formül atmosfer basıncını 101.0 kPa ve sıcaklığı 10 °C alır. Farklı basınç ve sıcaklıklar için bulunan kırılımın aşağıdaki oranla çarpılması gerekir.

  
    
      
        
          
            P
            101
          
        
        
        
          
            283
            
              273
              +
              T
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {P}{101}}\,{\frac {283}{273+T}}}
  

(Meeus 1991, 103)
Kırılım artan (ya da azalan) her 0.9 kPa basınç için, yaklaşık 1% artar (ya da azalır). Benzer biçimde, artan (ya da azalan) her 3 °C sıcaklık için 1%,yaklaşık 1% artar (ya da azalır).

Türbülans (hava boşlukları) yıldızların görüntüleri birkaç milisaniye aralıklarla büyütür ve küçültür, onları daha çok ya da daha az parlak yapar. Nispeten daha az yavaş olan değişim bizde parıldama, ışıldama olarak anlaşılır.
Türbülans aynı zamanda yıldızların görüntülerinde rastgele hareketlere sebep olur. Bu etki çıplak gözle görülmez, ama küçük teleskoplarda bile kolaylıkla görülebilir. Gökbilimciler tarafından bu olaya İngilizce “seeing” denir.

Gök bilimsel görme
Ibn al-Haytham
Shen Kuo

Australian Broadcasting Corporation (ABC), (Türkçe: Avustralya Yayın Kurumu), 1929'da kurulan Avustralya'nın ulusal yayıncısıdır. Esas olarak Avustralya hükûmetinin doğrudan hibeleri ile finanse edilmektedir, ancak açıkça hükûmet ve partizan politikalarından bağımsızdır. ABC, gazeteciliğin bağımsızlığında öncü bir rol oynar ve Avustralya'da yayıncılık tarihinde oldukça önemlidir.
Bir televizyon lisansıyla finanse edilen Birleşik Krallık'taki BBC'den modellenen ABC, başlangıçta yayın alıcıları üzerindeki tüketici lisans ücretleri ile finanse edildi. Lisans ücretleri 1973'te kaldırıldı ve yerini esas olarak doğrudan devlet hibeleri ve temel yayın misyonuyla ilgili ticari faaliyetlerden elde edilen gelir aldı.
ABC'nin genel merkezi Ultimo, bir şehir içi banliyö, Yeni Güney Galler'in başkenti Sidney'dedir.

Avrupa Uzay Ajansı veya yaygın İngilizce  kısaltmasıyla ESA (İngilizce: European Space Agency), 1975 yılında, uzayın keşfini amaçlayan, hükûmetlerarası bir organizasyon olarak kurulmuştur. Şu an 22 üyesi olan ajansın merkezi Fransa'nın başkenti Paris'tedir. 2021 yılı itibarıyla 4,55 milyar Euro'luk bütçeye ve (ulusal uzay ajansları hariç) yaklaşık 2200 çalışana sahiptir.
ESA'nın uzay uçuş programı, özellikle de astronotların katılımı ile Uluslararası Uzay İstasyonu programı, gezegenler ve Ay için insansız keşif uçuşlarını içerir. ESA telekomünikasyon, navigasyon, araştırma, uzay gözlemi gibi birçok konuda da faaliyet yürütmektedir.
Ana fırlatma aracı Ariane 5'tir. Ariane 5 roketinin çeşitli türevleri olup kütlesi en çok olanı Ariane 5 ECA'dır. Roket, 2002 yılındaki ilk test uçuşu sırasında başarısız olmasına rağmen şimdiye kadar onlarca ardışık başarılı uçuş yapmıştır.
2 Mart 2004 tarihinde ESA tarafından uzaya gönderilen, yanında Philae uzay sondasını taşıyan Rosetta uzay aracı, 12 Kasım 2014 tarihinde 510 milyon kilometre uzaklıktaki 67P kuyrukluyıldızına ulaştı.

İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, birçok Avrupalı bilim insanı Amerika Birleşik Devletleri ile çalışmak için Batı Avrupa'dan ayrıldı. 1950'lerin ekonomik patlaması Batı Avrupalı ülkelerinin araştırmaya ve özellikle uzayla ilgili faaliyetlere yatırım yapmasını mümkün kılmış olsa da, Batı Avrupalı bilim adamları yalnızca ulusal projelerin iki ana süper güçle rekabet edemeyeceklerini fark ettiler. 1958'de, Sputnik şoku 'ndan sadece aylar sonra, Edoardo Amaldi (İtalya) ve Pierre Auger (Fransa)'dan Batı Avrupa bilim camiasının önde gelen iki üyesi ortak bir Batı Avrupa uzay ajansının kuruluşunu görüşmek üzere bir araya geldi. Toplantıya, Harrie Massey (Birleşik Krallık) dahil olmak üzere sekiz ülkeden bilimsel temsilciler katıldı.
Batı Avrupa ülkeleri iki ajansa sahip olmaya karar verdiler: Bunlardan birisi fırlatma sistemi geliştirmekle ilgilenen ELDO (Avrupa Fırlatıcı Geliştirme Organizasyonu) ve diğeri Avrupa Uzay Ajansı'nın öncüsü (Avrupa Uzay Araştırmaları Örgütü) ESRO'dur. İkincisi, 14 Haziran 1962'de imzalanan bir anlaşma ile 20 Mart 1964'te kuruldu. 1968'den 1972'ye kadar ESRO yedi araştırma uydusu fırlattı.
Mevcut haliyle ESA, 1975 yılında ESRO'nun ELDO ile birleştiği ESA Sözleşmesi ile kurulmuştur. ESA'nın on kurucu üye ülkesi vardı: Belçika, Danimarka, Fransa, Batı Almanya, İtalya, Hollanda, İspanya, İsveç, İsviçre ve Birleşik Krallık. Bunlar, 1975 yılında ESA Sözleşmesini imzaladılar ve sözleşmenin yürürlüğe girdiği 1980 yılına kadar onay belgelerini tevdi ettiler. Bu süre zarfında ajans fiili bir tarzda faaliyet göstermiştir. ESA ilk büyük bilimsel görevini, ilk kez ESRO tarafından üzerinde çalışılan, evrende gama ışını emisyonları'nı izleyen uzay sondası Cos-B'yi 1975'te fırlattı.

ESA, 1978'de fırlatılan ve 18 yıl boyunca başarıyla çalışan dünyanın ilk yüksek yörüngeli teleskopu International Ultraviolet Explorer (IUE) üzerinde NASA ile işbirliği yaptı. Bunu bir dizi başarılı Dünya yörüngesi projesi izledi ve 1986'da ESA, Halley ve Grigg–Skjellerup" kuyruklu yıldızlarını incelemek için ilk derin uzay görevi olan Giotto'ya başladı. Yıldız haritalama görevi Hipparcos 1989'da fırlatıldı ve 1990'larda SOHO, Ulysses ve Hubble Uzay Teleskobu, hepsi NASA ile ortaklaşa yürütüldü. NASA ile işbirliği içinde daha sonraki bilimsel görevler arasında ESA'nın Titan iniş modülü Huygens'i inşa ederek katkıda bulunduğu Cassini–Huygens uzay sondası yer alır.
ELDO'nun halefi olarak ESA, bilimsel ve ticari yükler için roketler de üretti. 1979'da fırlatılan Ariane 1 1984'ten itibaren çoğunlukla ticari yükleri yörüngeye taşıdı. Ariane roketinin sonraki iki modeli, 1988 ve 2003 yılları arasında faaliyet gösteren ve ESA'yı 1990'larda ticari uzay fırlatmalarında dünya lideri yapan daha gelişmiş bir fırlatma sistemi Ariane 4'ün geliştirilmesinde ara aşamalarıydı. Bir sonraki Ariane 5 ilk uçuşunda arıza yaşamasına rağmen, o zamandan beri 2018'e kadar 82 başarılı fırlatma ile son derece rekabetçi ticari uzay fırlatma pazarında sağlam bir yer edindi. Ariane 5'in halefi fırlatma aracı Ariane 6 geliştirme aşamasındadır ve 2020'lerde hizmete girmesi öngörülmekteydi.
Yeni milenyumun başlangıcında, ESA, NASA, JAXA, ISRO, CSA ve Roscosmos gibi ajanslarla birlikte bilimsel uzay araştırması'nda en önemli katılımcılardan biri oldu. ESA, önceki yıllarda, özellikle 1990'larda NASA ile işbirliğine güvenmiş olsa da, değişen koşullar (Birleşik Devletler ordusu tarafından bilgi paylaşımına ilişkin katı yasal kısıtlamalar gibi) daha çok kendisi ve Rusya ile işbirliği hakkında kararlara sebep oldu. 2011 tarihli bir basın yayınında şu ifadeler yer aldı:

Rusya, uzaya uzun vadeli erişim sağlama çabalarında ESA'nın ilk ortağıdır. ESA ve Rusya Federasyonu hükümeti arasında uzayın barışçıl amaçlarla araştırılması ve kullanılmasında işbirliği ve ortaklık konusunda bir çerçeve anlaşması var ve her iki ortağa da fayda sağlayacak iki farklı fırlatıcı faaliyeti alanında işbirliği halihazırda devam ediyor.
Dikkate değer ESA programları arasında, son teknoloji uzay tahrik teknolojisini test eden sonda SMART-1, Mars Express ve Venus Express görevleri ve ayrıca Ariane 5 roketinin geliştirilmesi ve ISS ortaklığındaki rolü vardır. ESA, bilimsel ve araştırma projelerini esasen 27 Aralık 2006'da fırlatılan Corot gibi exoplanet'ler arayışında dönüm noktası olan astronomi-uzay görevleri için sürdürmektedir.
21 Ocak 2019'da ArianeGroup ve Arianespace, Ay regolith'i için Ay'ın madenlerini araştırma görevine çalışmak ve hazırlanmak için ESA ile bir yıllık bir sözleşme duyurdu.

Ajansın tesisleri aşağıdaki merkezler arasında dağıtılmıştır:

ESA bilim görevleri, Noordwijk, Hollanda'daki ESTEC'dedir;
Frascati, İtalya'daki ESA Dünya Gözlem Merkezi'ndeki Dünya Gözlem görevleri;
ESA Görev Kontrolü (ESOC) Darmstadt, Almanya'dadır;
Gelecekteki görevler için astronotları eğiten Avrupa Astronot Merkezi (EAC) Köln, Almanya'dadır;
2009 yılında kurulan bir araştırma enstitüsü Uzay Uygulamaları ve Telekomünikasyon Avrupa Merkezi (ECSAT), İngiltere, Harwell'dedir;
ve Avrupa Uzay Astronomi Merkezi (ESAC) Villanueva de la Cañada, Madrid, İspanya'dadır.
Avrupa Uzay Ajansı Bilim Programı uzun vadeli uzay bilimi ve uzay araştırma görevleri programıdır.

Mars Express, Smart-1, Columbus, Vega, Galileo, Olympus, Giotto, ESA'nın en önemli projelerinden bazılarıdır.

ESA bu fırlatma pazarının tüm sektörlerde rekabet ettiği farklı fırlatma araçları vardır. Ariane 5, Soyuz-2 ve Vega ESA'nın filosu bu üç büyük roketten oluşur. ESA'nın Fransız Guyanası Uzay Merkezinde ESA'nın uzay mekiklerini yapan ve 23 hissedarları olan Arianespace tarafından Ariane 5 üretilmektedir. Ariane 5 Fransız Guyanası'ndan fırlatılıyor çünkü ekvatorda olduğundan uzay mekiğinin dönme hızına yaklaşık 500 m/s ekstra 'itme' kuvveti veriyor.

Ariane 5 roketi ESA'nın birincil fırlatma aracıdır. Bu 1997 yılından beri hizmettedir ve Ariane 4'ün yerini almıştır.

İran Uzay Ajansı

 Wikimedia Commons'ta Avrupa Uzay Ajansı ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

ESA resmî internet sitesi13 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ayrık cisimler, Güneş sisteminin dış bölgelerinde yer alan dinamik bir küçük gezegen sınıfıdır. Neptün ötesi cisimler (TNO) olarak adlandırılan geniş bir ailenin mensubudurlar. Bu nesneler Güneş'e olan en yakın konumları Neptün'ün kütleçekimsel kuvvetinden yeterli bir uzaklıkta bulunan yörüngelere sahiptir. Bu nedenle Neptün ve bilinen diğer gezegenlerden sınırlı olarak etkilenirler. Bu durum nedeniyle Güneş sisteminden ayrık bir durumda bulunmakta, ancak Güneş'in etkisinden de kaçamamaktadırlar.
Bu şekilde, ayrık cisimler, bilinen diğer TNO'ların çoğundan önemli ölçüde farklılık göstermektedir. Bunlar, ağırlıklı olarak Neptün olmak üzere dev gezegenlerle kütleçekimsel karşılaşmalar sonucu mevcut yörüngelerinde değişen derecelerde pertürbasyona uğramış, gevşek bir şekilde tanımlanmış bir popülasyon kümesi oluşturmaktadır. Ayrık cisimler, Plüton gibi Neptün'le yörüngesel rezonansta olan cisimler, Makemake gibi rezonanssız yörüngelerdeki klasik Kuiper kuşağı cisimleri ve Eris gibi dağınık disk cisimleri gibi diğer tüm TNO popülasyonlarından daha büyük bir enberiye sahiplerdir.
Ayrık cisimler, bilimsel literatürde genişletilmiş dağınık disk cisimleri (E-SDO), uzak ayrık cisimler (DDO) veya genişletilmiş dağınıklar şeklinde adlandırılabilmektedir. Bu durum ayrık cisim popülasyonu ve dağınık disk cisimlerinin yörüngesel parametreleri arasında kalan dinamik derecelendirmenin bir yansımasıdır.
Günümüze kadar en az dokuz cisim kesin şekilde tanımlanmıştır ki bunların en büyük, en uzak ve en bilineni Sedna'dır. Kuiper kuşağının ötesindeki bir enberiye sahip olan cisimler bu nedenle sednoitler olarak adlandırılmıştır. 2023 itibarıyla, dört adet tanımlanmış sednoid bulunmaktadır; Sedna, 2012 VP113, Leleākūhonua ve 2021 RR205'dir. Bu nesneler, küçük yükselen ve alçalan düğüm mesafelerine sahip nesne çiftlerinin dağılımları arasında, dış kaynaklı sapmalara verilen bir tepkinin göstergesi olabilecek, istatistiksel olarak oldukça anlamlı bir asimetri sergilemektedir; bunun gibi asimetriler bazen görünmeyen gezegenlerin neden olduğu bozulmalara atfedilir.

Ayrık cisimlerin enberileri Neptün'ün enötelerinden çok daha büyüktür. Sıklıkla yüksek derecede eliptik olan, yarı büyük eksenleri birkaç yüz astronomik birime varan çok geniş yörüngelere sahiptirler. Bu tarz yörüngeler Neptün gibi dev gezegenlerin neden olduğu kütleçekimsel savrulma tarafından meydana getirilmiş olamaz. Öte yandan, yakınlardan geçen bir yıldızla ya da uzak bir gezegen büyüklüğünde bir cisimle karşılaşma, Neptün'ün kendisi (bir zamanlar çok daha eksantrik bir yörüngeye sahip olabilir ve bu cisimleri şimdiki yörüngelerine çekmiş olabilir) ya da fırlatılmış gezegenler (Güneş Sistemi'nin erken dönemlerinde var olan ve fırlatılmış olan) gibi bir dizi açıklama öne sürülmüştür.
Derin Ekliptik Araştırması ekibi tarafından önerilen sınıflandırma, 3 Tisserand parametresi değeri kullanılarak saçılmış-yakın nesneler (Neptün tarafından saçılmış olabilir) ve saçılmış-uzatılmış nesneler (örneğin 90377 Sedna) arasında resmi bir ayrım getirmektedir.
Dokuzuncu Gezegen hipotezi, ayrık cisimlerin yörüngelerinin, Güneş'ten 200 ila 1200 AU arasındaki bir mesafe uzaklıkta bulunan, henüz gözlemlenmemiş bir gezegenin yerçekimi etkisiyle açıklanabileceğini öne sürmektedir.

Ayrık cisimler TNO'nun beş farklı dinamik sınıfından biridir; diğer dört sınıf klasik Kuiper kuşağı cisimleri, rezonans cisimleri, dağınık disk cisimleri (SDO) ve Sednoitler'dir. Ayrık cisimler genellikle 40 AU'dan daha büyük bir enberi mesafesine sahiptir, bu da Güneş'ten yaklaşık 30 AU uzaklıkta neredeyse dairesel bir yörüngeye sahip olan Neptün ile güçlü etkileşimleri engeller. Bununla birlikte, dağılmış ve ayrılmış bölgeler arasında net sınırlar yoktur, çünkü her ikisi de 37 ila 40 AU arasında enberi mesafesine sahip bir ara bölgede TNO'lar olarak bir arada bulunabilir. İyi belirlenmiş bir yörüngeye sahip böyle bir ara cisim (120132) 2003 FY128'dir.
90377 Sedna'nın 2003 yılında keşfi ve o sıralarda keşfedilen (148209) 2000 CR105 ve 2004 XR190 gibi diğer birkaç cisimle birlikte, iç Oort bulutu cisimleri veya (daha büyük olasılıkla) dağınık disk ile iç Oort bulutu arasındaki geçiş cisimleri olabilecek bir uzak cisimler kategorisinin tartışılmasına neden olmuştur.
Sedna, MPC tarafından resmi olarak bir dağınık disk nesnesi olarak kabul edilmesine rağmen, kaşifi Michael E. Brown, 76 AU'luk enberi mesafesinin dış gezegenlerin çekim gücünden etkilenmeyecek kadar uzak olması nedeniyle, dağınık diskin bir üyesinden ziyade bir iç-Oort-bulut nesnesi olarak kabul edilmesi gerektiğini öne sürmüştür. Sedna'nın ayrık bir nesne olarak bu sınıflandırması son yayınlarda kabul edilmektedir.
Bu düşünce tarzı, dış gezegenlerle önemli bir kütleçekim etkileşiminin olmamasının, Sedna (enberisi 76 AU) ile Derin Ekliptik Araştırma tarafından saçılmış-yakın nesne olarak listelenen 1996 TL66 (enberisi 35 AU) gibi daha geleneksel SDO'lar arasında bir yerde başlayan genişletilmiş bir dış grup yarattığını öne sürmektedir.

Bu geniş kategoriyi belirlemekteki sorunlardan birisi de zayıf rezonansların var olabileceği ve bunları kanıtlamanın kaotik gezegensel etkiler ve söz konusu uzak cisimlerin yörüngelerine ilişkin halihazırda elde olan bilgilerin yetersizliği nedeniyle zor olabileceğidir. 300 yıldan fazla süren yörünge periyotlarına sahip olan bu cisimlerin çoğunun gözlem yayları birkaç yıl ile sınırlıdır. Arka plan yıldızlarına karşın yavaş hareketleri devasa mesafeler kat etmeleri nedeniyle bu cisimlerin çoğunun yörüngelerinin belirli bir güven aralığında tespit edilerek onaylanabilmesi veya yörüngesel rezonans kanunlarına uygun olarak belirlenebilmesi onlarca yıl sürebilir. Bu nesnelerin potansiyel ve yörüngesel rezonanslarında yaşanacak ilave gelişmeler dev gezegenlerin göçü ve Güneş sisteminin oluşumunun anlaşılmasına yardımcı olacaktır. Örneğin, Emel'yanenko ve Kiseleva tarafından 2007 yılında yapılan bir simülasyon çoğu uzak cismin Neptün ile rezonans halinde olabileceğini göstermiştir. Çalışma neticesinde, Neptün ile 2000 CR105 adlı cisim %10 olasılıkla 20:1 rezonansta, 2003 QK91 adlı cisim %38 olasılıkla 10:3 rezononasta ve (82075) 2000 YW134 adlı cisim ise %84 olasılıkla 8:3 rezonansta olmak üzere bir ilişki içinde olabilir. Bir cüce gezegen olduğu düşünülen (145480) 2005 TB190'nin ise Neptün ile 4:1 rezonansta olma olasılığı %1'den az olarak hesaplanmıştır.

Dokuzuncu gezegen hipotezini ortaya atan Mike Brown "Kuiper kuşağından birazcık bile uzaklaşmış olan bilinen tüm uzak nesnelerin bu varsayımsal gezegenin etkisi altında kümelendiğine (özellikle, yarı büyük ekseni >100 AU ve enberisi >42 AU olan nesneler)" ilişkin gözlemlerde bulunmuştur.  Carlos de la Fuente Marcos ve Ralph de la Fuente Marcos, istatistiksel olarak anlamlı olan bazı orantıların Dokuzuncu Gezegen hipoteziyle uyumlu olduğunu hesaplamışlardır; özellikle, Aşırı Neptün ötesi nesneler (ETNO'lar) olarak adlandırılan bir dizi nesne, yarı büyük ekseni ~700 AU olan varsayılan bir Dokuzuncu Gezegen ile 5:3 ve 3:1 ortalama hareket rezonanslarında sıkışmış olabilir.

Aşağıda, Neptün'ün mevcut yörüngesi tarafından kolayca dağıtılamayan ve bu nedenle ayrılmış nesneler olması muhtemel olan, ancak sednoidleri tanımlayan ≈50-75 AU'luk enberi boşluğu içinde yer alan, azalan enberilere göre bilinen nesnelerin bir listesi yer almaktadır.
Aşağıda listelenen cisimlerin perihelion'u 40 AU'dan, yarı büyük ekseni 47,7 AU'dan (Neptün ile 1:2 rezonans ve Kuiper Kuşağı'nın yaklaşık dış sınırı) fazladır.

Aşağıdaki nesnelerin de, 38-40 AU'luk biraz daha düşük perihelion mesafelerine sahip olmalarına rağmen, genel olarak bağımsız nesneler olduğu düşünülebilir.

Klasik Kuiper kuşağı nesnesi
En büyük günöteye göre Güneş Sistemi nesnelerinin listesi
Neptün ötesi cisimler listesi
Aşırı Neptün ötesi cisim
Neptün'ün ötesindeki gezegenler
Sednoid

Aztekler, Mezoamerika'da bugünkü orta Meksika bölgesinde 14. ve 16. yüzyıllar arasında yaşamış bir Orta Amerika halkıdır. Zengin bir mitoloji ve kültürel mirasa sahip Azteklerin başkenti, günümüzde Meksiko'nun bulunduğu Texcoco Gölü'nün ortasında yer alan Tenochtitlan kentiydi. Aztekler, büyük bir uygarlık kurmuşlardı.

Hernan Cortes'in Meksika'yı toprağa katma sırasında yapılan ve Tenochtitlan kuşatması olarak bilinen savaş sonucunda Aztekler yenilmiş ve güçlerini kaybetmişlerdir. Ayrıca dünyanın en büyük piramidi Meksika'da Cholula de Rivadabia'da bulunur. Azteklere ait piramit 182.107 metrekare alan üzerine kurulmuştur ve yüksekliği 54 metredir.

Meksika Vadisi'nde (MS 1250 civarı), Chalco, Xochimilco, Tlacopan, Culhuacan ve Atzcapotzalco gibi çok sayıda şehir devleti vardı. En güçlüleri Texcoco Gölü'nün güney kıyısındaki Culhuacan ve batı kıyısındaki Azcapotzalco'ydu.
Sonuç olarak, Mexica yarı göçebe bir kabile olarak Meksika Vadisi'ne geldiğinde, alanın çoğunu zaten işgal etti. Yaklaşık 1248 yılında, ilk önce sayısız pınar olan Texcoco Gölü'nün batı kıyısındaki bir tepe olan Chapultepec'e yerleştiler.
Buradaki şehir devletleri arasındaki mücadelelerin sonucunda Tenochtitlan, Texcoco ve Tlacopan diğerlerinden daha baskın bir güce sahip oldu.

Aztek İmparatorluğu'nun başkenti olan şehir 1300 yıllarında Texcoco Gölü'nün üzerindeki bir dizi adaya Aztek tanrılarından biri olan Huitzilopochtli'nin tapınağı etrafına kuruldu. Şehirde binalar Coatepantli adında 2,5-3 metre yüksekliğindeki duvarlarla çevriliydi. Binalara girişi sağlayan 4 kapı bulunuyordu. Şehrin ortasında Büyük Tapınak vardı. Bu tapınak, içinde iki tapınak bulunduruyordu. Bunlardan biri savaş tanrısı Huitzilopochtli'ye, diğeri de yağmur tanrısı Tlaloc'a aitti. Başkent 1500'lere gelindiğinde 300.000 kişilik nüfusa sahip oldu.

Aztek İmparatorluğu veya Üçlü İttifak üç Nahua altepetl şehir devletinin ittifakıydı: Meksika-Tenochtitlan, Texcoco ve Tlacopan. Bu üç şehir devleti, Meksika Vadisi ve çevresindeki bölgeyi 1428'den İspanyol fatihler ve Hernán Cortés yönetimindeki yerli müttefiklerinin birleşik kuvvetleri 1521'de yenene kadar yönetti.

13 milyonluk bir nüfustan oluşan çok büyük ve zengin bir imparatorluk olan Aztekler gelişmiş tarım yöntemlerine, kendilerine ait bir dine, takvime, alfabeye sahiplerdi. Aztekleri keşfedenler İspanyollar oldu. Hernan Cortes ve onun özel ordusu Aztek başkenti olan Tenochtitlan'a giderken Popocateptel volkanik dağının yanından geçtiler ve ilk kez bir volkan görmüş oldular. Adamları ve Cortes başkente ulaştıklarında Aztek imparatoru Montezuma onları karşılamak için bekliyordu. Aztek imparatoru göz kamaştırıcı elbiseler giymişti. O, Cortes ve adamlarının başkente girmesine izin verdi. Cortes'in sadece 600 askeri vardı ve Aztek imparatoru onları kolayca yok ettirebilirdi. Ancak Aztek takvimine göre bu yıl çok özel bir yıldı. İnançlarına göre bu yılda Quetzalcoatl adlı bir tanrı Aztekleri yok edecekti. Bu tanrının efsanedeki tarifleri Cortes'e çok benziyordu. Bu yüzden Aztek imparatoru, Cortes'in tanrı olduğuna karar verdi. Cortes başkentte birkaç gün geçirdikten sonra güvende olmadığını sezdi. Hayatta kalmalarını sağlayan tek şeyin imparatorun varlığı olduğunu fark etti. Bu nedenle Aztekleri denetim altına alabilmek için imparatoru tutsak almaya karar verdiler. Cortes birkaç ay daha şehirde kaldıktan sonra ayrıldı. O gittikten sonra başka İspanyollar Aztek'e saldırdılar. Cortes yeni ordusuyla geri geldiğinde Cuitlahuac imparator olmuştu. Ancak bunu bilmeyen Cortes, Aztekleri kontrol altına almak için Montezuma'yı tutsak aldı ve halkı etkilemek için onu kraliyet sarayının çatısına çıkardı. Ancak halk onlara taş atarak tepkisini gösterdi. Atılan taşlardan biri Montezuma'nın ölümüne neden oldu. 1521'de Aztekler teslim olana kadar 4 ay savaş yapıldı. 

Aztek dini, farklı tanrıların bir panteonuna adanmış takvim ritüellerinin uygulanması etrafında organize edildi. Diğer Mezoamerikan dini sistemlerine benzer şekilde, genellikle animizm unsurları olan çoktanrıcı bir dindir. Dini uygulamanın merkezinde, yaşam döngüsünün devamı için teşekkür veya ödeme yapmanın bir yolu olarak tanrılara fedakârlık yapılıyordu.

Aztek yazısı da Maya yazısı gibi, ideogramların ve sesleri belirten fonetik sembollerin bir karışımından oluşmuştur. Yani bazı resim karakterleri nesneleri ve düşünceleri ifade ederken, bazıları da sesleri ifade ediyordu. Örneğin bir Meksika kenti olan Coatlan ("Yılanların yeri") kentinin adı coatl hecesini dile getiren yılan resminin yanı sıra diş ("tlan") işaretinin belirtilmesiyle yazılıyordu. Aynı şekilde Coatepec ("Yılanlı tepenin yeri") adı yine yılan hecesini dile getiren yılan resminin yanı sıra tepe ("tepec") işaretinin belirtilmesiyle yazılıyordu. Eldeki mevcut Aztek el yazmalarının sayısı 500 civarındadır.

Aztek el yazmaları
Mayalar
İnka medeniyeti

Açık yıldız kümeleri, birkaç bin yıldızdan oluşan bir yıldız grubudur. Açık yıldız kümesini oluşturan yıldızlar aynı dev moleküler buluttan oluşmuşlardır ve yaklaşık olarak aynı yaştadırlar. Açık yıldız kümesi galaktik küme olarak da bilinir. Samanyolu Galaksisi'nde 1100'den fazla açık yıldız kümesi keşfedilmiştir ve daha fazla olduğu düşünülmektedir. Açık yıldız kümeleri karşılıklı yerçekimi etkisiyle birbirlerine gevşek bir biçimde bağlıdırlar. Açık yıldız kümeleri diğer kümelerle ve gaz bulutlarıyla yakın temaslarda bulunarak bozulmuş hale gelirler. Bu bozulmalar hem galaksinin ana bölümüne doğru yer değiştirmelere hem de küme elemanlarının yakın temasların içine doğru kaybıyla sonuçlanır.

Açık yıldız kümeleri genellikle birkaç yüz milyon yıl yaşar, en büyük olanları birkaç milyar yıla kadar yaşayabilir. Aksine, yıldızlardan oluşan daha büyük küresel kümeler üyelerine daha güçlü bir yerçekimi kuvveti uyguladığından, daha uzun süre varlığını sürdürür. Açık yıldız kümeleri, sadece içinde aktif yıldız oluşumu olan spiral ve düzensiz galaksilerde görülür.
Genç açık yıldız kümeleri hala oluştuğu moleküler bulutun içinde kapsanmış durumda olabilir ve o moleküler bulutun H 2 bölgesi oluşturmasına ışık tutar. Zaman içinde kümeden yayılan radyasyon basıncı moleküler bulutu dağıtır. Genel anlamda radyasyon basıncı kalan gazı uzaklaştırmadan önce, gaz bulutunun kütlesinin yüzde 10'u yıldızlar halinde bir araya gelecektir.
Açık yıldız kümeleri yıldız evrimi çalışmasının anahtar nesneleridir. Küme üyelerinin yaşı ve kimyasal bileşimi benzer olduğundan, üyelerin özellikleri (uzaklık, yaş, metallik özellikleri, sönme gibi) yalnız yıldızlarınkinden daha kolay şekilde belirlenebilir. Birkaç açık yıldız kümesi çıplak gözle görülebilir. Örneğin Pleiades, Hyades, Alpha Persei kümesi. Diğer bazı kümeler, örneğin Double küme, alet yardımı olmaksızın zorlukla fark edilebilir. Birçoğu da teleskop veya dürbün kullanılarak görülebilir, örneğin Yaban Ördeği kümesi.

Önemli bir açık yıldız kümesi olan Pleiades'în bir yıldız grubu olarak fark edilmesi antik zamanlara dayanır. Taurus'un kısımlarını oluşturan Hyodes ise en yaşlı takımyıldızlardan biridir. Diğer açık yıldız kümeleri, ilk astronotlar tarafından çözünmemiş belirsiz ışık parçaları şeklinde tanımlanmışlardır. Roman astronot Ptolemy; Praesepe Perseus'ûn içindeki Double ve Ptolemy yıldız kümelerinden bahsederken, İranlı gök bilimci Al-sufi Omicron Velorum yıldız kümesi hakkında yazmıştır. Ancak bu bulutsuları çözmek ve onları oluşturan yıldızları anlamak için teleskopun icadı gerekiyordu. Aslında 1603'te Johann Bayer bu üç açık yıldız kümesini tek yıldızlarmış gibi belirtmiştir.

1609'da teleskopu kullanarak gece göğünü gözlemleyen ve gözlemlerini kaydeden ilk insan İtalyan bilim insanı Galileo Galilei dir. Galileo teleskopunu Ptolemy'nin bahsettiği bulutlara çevirince, aslında onların tek yıldızlar değil, birkaç yıldızın oluşturduğu gruplar olduğunu ortaya çıkarmıştır. Galileo Praesepe için 40 tan fazla yıldız bulmuştur. Daha önceki gözlemciler Pleiades için 6-7 yıldız kaydederken, Galileo yaklaşık 50 tane bulmuştur. 1610'da bilimsel eseri Sidereus Nuncius da Galileo, galaksinin yıldız kümelerinde bir araya gelmiş sayısız yıldızın çokluğundan başka bir şey olmadığını yazmıştır.
Galileo'nun çalışmalarından etkilenen Sicilyalı gök bilimci Giovanni Hodierna teleskopu kullanarak daha önce bulunmamış olan açık yıldız kümelerini bulan muhtemel ilk astronomdur.
1654'te Giovanni Hodierna günümüzde Messier 41, Messier 47, NGC 2362 ve NGC 2451 isimlerini almış nesneleri tanımlamıştır.
1767'de İngiliz bilimci John Michell tek bir yıldız grubunun şans eseri dizilmesinin bir sonucu olarak Dünya'dan görülmesinin olasılığının 496000'de 1 olarak hesaplamıştır ve bunun sonucunda yıldız kümelerindeki yıldızların fiziksel bir bağ içinde olduğu anlaşılmıştır. 1774-1781 tarihleri arasında, Fransız astronom Charles Messier bulutsu görünüşleri yıldızlara benzeyen gök cisimlerinin bir kataloğunu yayınlamıştır. Bu katalog 26 açık yıldız kümesini içermiştir. 1290'lı yıllarda İngiliz gök bilimci William Herschel bulutsu gökcisimleri hakkında geniş bir çalışmaya başlamıştır. Herschel bu yapıların bireysel yıldızların grupları olduğunu keşfetmiştir. Herschel yıldızların başlangıçta birer dağınık alan olduğu, ama sonrasında yerçekimi kuvvetinin etkisiyle yıldız sistemleri gibi bir araya gelip kümeleştiği düşüncesini kabul etmiştir. Ve bulutsuları sekiz ayrı sınıfta incelemiştir. VI den VIII e kadar olan sınıflar yıldız kümelerini incelemek için kullanılmıştır.

Bilinen yıldız kümesi sayısı gök bilimcilerin çabasıyla artmaya devam etmiştir. 1888'de astronom J. L. E. Dreyer ın yayınladığı New General Catalogue ‘ da yüzlerce açık yıldız kümesi listelenmiştir. 1896'da ve 1905'te olmak üzere yardımcı katalog olan Yeni Genel Katalog iki kez yayınlanmıştır. Teleskobik gözlemler iki farklı küme türünün olduğunu açığa çıkarmıştır. Bunlardan ilki binlerce yıldızı düzenli, küresel bir dağılımda kapsayan ve gökyüzünün her yerinde rastlanan bir türdür, ama tercihen Samanyolu Galaksisinin merkezine doğrulardır. Diğer tür ise genellikle ayrıklı dağılımı olan yıldızlardan oluşmuştur ve daha düzensiz bir şekle sahiptir. Bu tür genellikle Samanyolu Galaksisinin galaktik düzleminde veya yakınında bulunur. Astronomlar ilk türe küresel kümeler diğer türe açık kümeler olarak adlandırmışlardır. Açık yıldız kümeleri konumlarından dolayı bazen galaktik kümeler olarak da adlandırılır, bu terim 1925'te astronom Robert Julius Trumpler tarafından tanıtılmıştır.

Kümeler içindeki yıldızların pozisyonlarının mikrometre ölçümleri 1877'de Alman astronom E. Schönfefld tarafından yapılmış ve Amerikalı astronom Edward Emerson Barnard tarafından 1923'e kadar geliştirilmiştir. Bu çabalar doğrultusunda yıldızlara ait bir hareket belirtisi elde edilememiştir. 1918'de Amerikan-Hollandalı astronom Adriaan van Maanen, farklı zamanlarda çekilen fotoğrafları kıyaslayarak, Pleiades' in bir bölümündeki yıldızların hareketini ölçebilmiştir. Astrometri daha kesin hale geldikçe, küme yıldızlarının uzayda ortak bir düzgün hareket paylaştığı ortaya çıkmıştır. Pleiades'in 1918 ve 1943'te çekilmiş fotoğraflarını kıyaslayarak, van Maanen düzgün hareketi kümenin ortalama hareketine benzer olan yıldızların kümenin birer elemanı olmasının muhtemel olduğu sonucuna ulaşmıştır. Spektroskopik ölçümlerin yaygın dairesel hızlara açıklık getirmesi, kümelerin grap şeklinde birbirine bağlı yıldızlardan oluştuğunu göstermiştir. Açık yıldız kümelerinin ilk renk-büyüklük şemaları 1911'de Ejnar Hertzsprung tarafından yayınlanmıştır. Bu şemalar taslak olarak Pleiades ve Hyades yıldız kümelerini kullanmıştır. Hertzsprung açık yıldız kümeleri üstündeki çalışmalarına yayınladığı şemalardan sonra 20 yıl daha devam etmiştir. Spektroskopik bilgileri kullanarak, Ejnar Hertzsprung açık yıldız kümelerinin hareketlerinin üst sınırını belirleyebilmiş ve bu cisimlerin toplam kütlesinin güneşin kütlesinin birkaç yüz katını geçmeyeceği tahmininde bulunmuştur. Ayrıca, yıldız rengi ve büyüklüğü arasında bir ilişki kurmuş ve 1925'te Hyades ve Praesepe'nin Pleiades'ten farklı yıldız hareketine sahip olduğunu fark etmiştir. Bu da üç kümenin yaşlarının farklılığı olarak yorumlanmıştır.

Bir açık yıldız kümesinin oluşumu, dev moleküler bulutun bir kısmının çökmesiyle başlar. Dev moleküler bulut, güneşin kütlesinin binlerce katını kapsayan soğuk, yoğun bir gaz bulutu ve toz olarak tanımlanabilir. Bu bulutların yoğunlukları  102 - 106 nötral hidrojen molekülleri/ cm³ arasındadır, yıldız oluşumu gözlenen bölümlerdeki yoğunluk 104 molekül / cm³ ten büyüktür. Genellikle bulutun yüzde 1'i ile 10'u arasındaki bir hacim 104 mol / cm³ ten büyük yoğunluktadır. Çökmeden önce, bulutlar mekanik dengelerini magnetik alanlarda, türbülansta ve dönüşte korurlar. Dev moleküler bulutun dengesini birçok faktör bozabilir. Dengesi bozulan bulutta çökmeler tetiklenir ve yıldız oluşumunun yanmaları başlar; bunlar açık yıldız kümesi oluşumuyla sonlanır. Bahsedilen faktörlerden bazıları süpernova yakınından gelen şok dalgaları, diğer bulutların çarpışmaları ve yerçekimi kuvvetinin etkileşimleridir. Dışarıdan bir tetikleme olmadan da bulutun bölümleri çökme seviyesine ulaşabilir. Çöken bulut bölümleri basamaklı olarak daha küçük kümelere parçalanır, bu küçük kümeler özellikle yoğun bir yapı olan kızılötesi boyu bulutlar içerir. Ve çökme birkaç bin yıldızın oluşumuyla sonlanır. Yıldız oluşumları çöken bulutun içinde gizlenmeye başlar, bu oluşum ilkel yıldızların görünmesini engeller ancak kızılötesi gözlemine izin verir. Samanyolu Galaksisinde açık yıldız kümelerinin oluşum oranı birkaç bin yılda bir olarak tahmin edilmiştir.
Yeni oluşmuş, en sıcak ve en büyük yıldızlar yoğun bir mor ötesi radyasyon yayarlar. Bu mor ötesi radyasyon istikrarlı bir şekilde dev moleküler bulutun etrafını çevreleyen gazı iyonlaştırır ve h2 bölgesi oluşturur. Büyük yıldızlardan gelen yıldız rüzgarı ve radyasyon basıncı sıcak iyonize gazı, gazın içindeki ses hızıyla eşleşen bir hızla dağıtır. Birkaç milyon yıl sonra yıldız kümesi ilk çekirdek çökme süpernovasını tecrübe eder, bu da etraftaki gazları uzaklaştırır. Birçok durumda, bu süreçler gaz kümesini on milyon yıl süresince uzaklaştırır ve daha fazla yıldız oluşumu gözlenmez. Yine de oluşan ilkel yıldızımsı cisimlerin yarısından fazlası yıldız çevresi disklerle çevrelenmiş halde kalır ve çoğu ilave diskleri oluşturur. Bulut çekirdeğindeki gazların %30-40 ı yıldız oluşumunu sağladığı için, atık gazı uzaklaştırma işleminin yıldız oluşumuna zararı büyüktür. Bu sebeple, bütün kümeler önemli bir yeni oluşanların ağırlık kaybından muzdariptir, büyük çoğunluksa yeni oluşanların ölümüyle karşı karşıya kalır. Bu noktada, bir açık yıldız kümesinin oluşumu yeni oluşan yıldızların birbirleriyle çekimsel bağlı olup olmadıklarına bağlıdır. Aksi durumda bağımsız yıldız birlikteliği ortaya çıkar. Pleiades gibi kümeler bile oluşurken (gaz açığa çıktığında bağımsız duruma geçilir.) orijinal yıldızların sadece 

Açısal çap, açısal boyut, görünür çap veya görünür boyut, bir küre veya dairenin belirli bir bakış açısından ne kadar büyük göründüğünü tanımlayan açısal mesafedir. Görme bilimlerinde buna görüş açısı, optikte ise (bir merceğin) açısal açıklığı denir. Alternatif olarak açısal çap bir gözün veya kameranın, görünen bir dairenin bir tarafından diğer tarafına bakabilmek için dönmesi gereken açısal yer değiştirme olarak da düşünülebilir. İnsanlar çıplak gözleriyle yaklaşık 1 yay-dakika (yaklaşık 0,017° veya 0,0003 radyan) çapa kadar çözünürlük elde edebilirler. Bu, 1 km mesafede 0,3 m'ye ya da en uygun koşullarda Venüs'ün bir disk olarak algılanmasına karşılık gelir.

Bakış noktası ile dairenin merkezi arasındaki yer değiştirme vektörüne dik olan düzlemdeki bir dairenin açısal çapı, aşağıdaki formül kullanılarak hesaplanabilir:

  
    
      
        δ
        =
        2
        arctan
        ⁡
        
          (
          
            
              d
              
                2
                D
              
            
          
          )
        
        ,
      
    
    {\displaystyle \delta =2\arctan \left({\frac {d}{2D}}\right),}
  

Burada 
  
    
      
        δ
      
    
    {\displaystyle \delta }
  
 "derece" cinsinden açısal çap, 
  
    
      
        d
      
    
    {\displaystyle d}
  
 nesnenin gerçek çapı ve 
  
    
      
        D
      
    
    {\displaystyle D}
  
 nesneye olan mesafedir. 
  
    
      
        D
        ≫
        d
      
    
    {\displaystyle D\gg d}
  
 olduğunda, 
  
    
      
        δ
        ≈
        d
        
          /
        
        D
      
    
    {\displaystyle \delta \approx d/D}
  
 olur ve elde edilen sonuç radyan cinsindendir.
Gerçek çapı 
  
    
      
        
          d
          
            
              a
              c
              t
            
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle d_{\mathrm {act} },}
  
'a eşit olan ve 
  
    
      
        D
      
    
    {\displaystyle D}
  
'nin kürenin merkezine olan mesafesi olduğu küresel bir nesne için açısal çap aşağıdaki formülle bulunabilir:

  
    
      
        δ
        =
        2
        arcsin
        ⁡
        
          (
          
            
              
                d
                
                  
                    a
                    c
                    t
                  
                
              
              
                2
                D
              
            
          
          )
        
      
    
    {\displaystyle \delta =2\arcsin \left({\frac {d_{\mathrm {act} }}{2D}}\right)}
  

Aradaki fark, bir kürenin görünen kenarlarının, gözlemciye kürenin merkezinden daha yakın olan teğet noktaları olduğu gerçeğinden kaynaklanır. Aşağıdaki küçük açı yaklaşımları 
  
    
      
        x
      
    
    {\displaystyle x}
  
'in küçük değerleri için geçerli olduğundan, fark yalnızca büyük açısal çapa sahip küresel nesneler için önemlidir:

  
    
      
        arcsin
        ⁡
        x
        ≈
        arctan
        ⁡
        x
        ≈
        x
        .
      
    
    {\displaystyle \arcsin x\approx \arctan x\approx x.}
  

Açısal çap tahminleri, şekilde gösterildiği gibi elin tamamen uzatılmış bir kola dik açıda tutulmasıyla elde edilebilir.

Astronomide, gök cisimlerinin boyutları genellikle gerçek fiziksel boyutlarından ziyade Dünya'dan görüldükleri açısal çaplarıyla ifade edilir. Bu açısal çaplar tipik olarak küçük olduğundan, bunların yay-saniye (″) cinsinden sunulması yaygındır. Bir yay- saniye, bir derecenin (1°) 1/3600'üdür ve bir radyan 180/π derecedir. Yani bir radyan, 3.600 × 180/
  
    
      
        π
      
    
    {\displaystyle \pi }
  
 yay-saniyeye eşittir, bu da yaklaşık 206.265 yay-saniyedir (1 rad ≈ 206.264,806247"). Bu nedenle, fiziksel çapı d olan bir cismin D mesafesindeki açısal çapı yay-saniye (arcsecond) cinsinden ifade edildiğinde, şu formülle hesaplanır:

  
    
      
        δ
        =
        206
        ,
        265
         
        (
        d
        
          /
        
        D
        )
         
        
          a
          r
          c
          s
          e
          c
          o
          n
          d
          s
        
      
    
    {\displaystyle \delta =206,265~(d/D)~\mathrm {arcseconds} }
  
.
Aşağıdaki nesnelerin açısal çapı 1 yay-saniyedir:

2,06 km mesafede 1 cm çapında bir nesne
1 astronomik birim (AU) mesafede 725,27 km çapında bir nesne
1 ışık yılı mesafede 45.866.916 km çapında bir nesne
1 parsek (pc) mesafede 1 AU (149.597.871 km) çapında bir nesne
Bu nedenle, Dünya'nın yörüngesinin ortalama yarıçapı 1 AU olduğundan, 1 pc mesafeden bakıldığında Dünya'nın Güneş etrafındaki yörüngesinin açısal çapı 2 yay-saniyedir.
Bir ışık yılı mesafeden Güneş'in açısal çapı 0,03″, Dünya'nınki ise 0,0003″'tür. Güneş'in 0,03″ açısal çapı, Dünya'nın çapı kadar mesafedeki bir insan vücudunun açısal çapıyla yaklaşık olarak aynıdır.
Aşağıdaki tablo, Dünya'dan görüldüğü şekliyle kayda değer gök cisimlerinin açısal boyutlarını göstermektedir:

Güneş'in Dünya'dan görülen açısal çapı Sirius'unkinin yaklaşık 250.000 katıdır. (Sirius'un çapı iki kattır ve mesafesi 500.000 kat daha fazladır; Güneş 1010 kat daha parlaktır, bu da 105 açısal çap oranına karşılık gelir, yani Sirius tam açı birim başına kabaca 6 kat daha parlaktır.)
Güneş'in açısal çapı, ayrıca Alfa Centauri A'nın açısal çapının yaklaşık 250.000 katıdır (yaklaşık aynı çapa sahiptir ve uzaklığı 250.000 kat daha fazladır; Güneş 4×1010 kat daha parlaktır, bu da 200.000 açısal çap oranına karşılık gelir) yani Alfa Centauri A tam açı birim başına biraz daha parlaktır).
Güneş'in açısal çapı, Ay'ın açısal çapıyla yaklaşık olarak aynıdır. (Güneş'in çapı 400 kat daha büyüktür ve ayrıca mesafesi de; Güneş, dolunaydan 200.000 ila 500.000 kat daha parlaktır (rakamlar değişir), bu da 450 ila 700'lük bir açısal çap oranına karşılık gelir, bu nedenle 2,5–4″ çapında ve tam açı birim başına aynı parlaklığa sahip bir gök cismi, dolunay ile aynı parlaklığa sahip olacaktır).
Plüton fiziksel olarak Ceres'ten daha büyük olsa da, Dünya'dan bakıldığında (örneğin, Hubble Uzay Teleskobu aracılığıyla) Ceres çok daha büyük bir görünür boyuta sahiptir.
Derece cinsinden ölçülen açısal boyutlar, daha büyük gökyüzü alanları için kullanışlıdır. (Örneğin, Orion Kuşağı'nın üç yıldızı yaklaşık 4,5°'lik bir açısal boyuta sahiptir.) Bununla birlikte gökadaların, bulutsuların veya gece gökyüzündeki diğer nesnelerinin açısal boyutlarını ölçmek için daha rafine birimlere ihtiyaç duyulmaktadır.
Dolayısıyla, dereceler aşağıdaki şekilde alt birimlere ayrılır:

Bir tam dairede 360 derece (°)
Bir derecede 60 yay-dakika (′)
Bir yay-dakikada 60 yay-saniye (″)
Bunu bir perspektife oturtmak gerekirse, Dünya'dan bakıldığında dolunay yaklaşık 1⁄2° veya 30′ (veya 1800″) kadardır. Ay'ın gökyüzündeki hareketi açısal boyutta ölçülebilir: Yaklaşık olarak her saatte 15° veya saniyede 15″. Ay'ın yüzeyine çizilmiş bir mil uzunluğundaki çizgi, Dünya'dan bakıldığında yaklaşık 1″ uzunluğunda görünecektir.

Astronomide, bir gök cismine olan mesafeyi doğrudan ölçmek genellikle zordur, fakat nesnenin bilinen bir fiziksel boyutu (belki de mesafesi bilinen daha yakın bir nesneye benzeyen) ve ölçülebilir bir açısal çapı olabilir. Bu durumda, açısal çap formülü ters çevrilerek uzak cisimlere olan açısal çap mesafesi aşağıdaki gibi elde edilebilir:

  
    
      
        d
        ≡
        2
        D
        tan
        ⁡
        
          (
          
            
              δ
              2
            
          
          )
        
        .
      
    
    {\displaystyle d\equiv 2D\tan \left({\frac {\delta }{2}}\right).}
  

Genişleyen evrenimiz gibi Öklidyen olmayan uzayda, açısal çap mesafesi çeşitli mesafe tanımlamalarından yalnızca biridir, bu nedenle aynı cisim için farklı "mesafeler" olabilir.

Gökadalar ve bulutsular gibi birçok derin gökyüzü nesnesi dairesel görünmez ve bu nedenle tipik olarak iki çap ölçüsü verilir: Büyük eksen ve küçük eksen. Örneğin, Küçük Macellan Bulutu 5° 20′ × 3° 5′ görsel görünür çapa sahiptir.

Aydınlatma eksikliği, belirli bir gözlemci tarafından görülen bir gök cisminin aydınlatılmamış kısmının maksimum açısal genişliğidir. Örneğin, bir cisim 40″ yay genişliğindeyse ve %75 oranında aydınlatılmışsa, aydınlatma eksikliği 10″ olur.

Açısal çap mesafesi
Açısal çözünürlük
Tam açı
Görüş keskinliği
Görüş açısı
Görünür büyüklük

Small-Angle Formula (İngilizce) (7 Ekim 1997 tarihinde arşivlendi)
Gezegenlerin Görünen Büyüklüklerine İlişkin Görsel Yardım (İngilizce)

Ağır metal, metalik özellikler gösteren elementlerden oluşan, açık ve tam bir tanımlaması yapılmamış olan grupta bulunan elementlere verilen addır. Bu grubun içinde geçiş metalleri, bazı yarı metaller, lantanitler ve aktinitler bulunur. Bazıları yoğunluk, bazıları atomik sayı ya da atomik ağırlık, bazıları da kimyasal özellikler ya da toksisite üzerine dayanan birçok tanımlama önerilmiştir. Tutarsız tanımlamalar ve tutarlı bir bilimsel temeli olmaması nedeniyle IUPAC’ın bir teknik raporunda ağır metal teriminin "anlamsız ve yanlış yönlendirici" olduğu belirtilmiştir. Duruma göre ağır metaller karbondan hafif elementleri içerdiği gibi en ağır metallerin bazılarını dışarıda tutabilir.

Canlı organizmaların değişen miktarlarda "ağır metallere" gereksinimleri vardır. İnsanlar demir, kobalt, bakır, mangan, molibden ve çinkoya  gerek duyar. Aşırı düzeyleri organizmaya zarar verebilir. Diğer ağır metaller cıva, plütonyum ve kurşun gibi toksik metallerin organizmalar üzerinde bilinen yaşamsal ve yararlı etkileri yoktur ve zaman içinde vücutta birikmeleri çok ciddi hastalıklara yol açar. Normalde toksik olan bazı elementler ise, bazı organizmalar için bazı durumlarda yararlıdır. Bunların arasında vanadyum, tungsten ve hatta kadmiyum da bulunur.

Ağır metal zehirlenmesi çeşitli kaynaklardan oluşabilir ama en çok saf metal elde edilmesinden, örneğin cevherlerin eritilmesinden ve nükleer yakıtların hazırlanmasından oluşur. Elektrokaplama krom ve kadmiyum zehirlenmesinin ana kaynağıdır. Bileşiklerinin yağmur yoluyla ya da iyon değişimi ile toprağa ve körfez çamurlarına karışmasıyla ağır metaller doğada birikebilir. Organik atıkların aksine ağır metaller bozunmadıkları için tehlikelidir.
Çok iyi belgelenmiş olan ve ağır metallerle ilgili bir çevre felaketi, cıva zehirlenmesi ile oluşan Minamata hastalığıdır.

Tıpta ağır metal tanımı biraz geniştir ve atomik ağırlıklarına bakmaksızın tüm toksik metalleri içerir: "Ağır metal zehirlenmesi" aşırı miktarda demir, mangan, aluminyum, berilyum (dördüncü en hafif element) ya da arsenik gibi yarımetellarin alınmasıyla oluşur. Bu tanımlamada kararlı elementlerin en ağırı olan bizmut dışarıda tutulmaktadır çünkü toksisitesi düşüktür.

Aşağı Almanca, Alçak Almanca ya da Alçak Saksonca, Almanya'nın kuzeyinde ve Hollanda'nın doğusunda yaygın olan Eski Saksoncadan türemiş ve birçok diyalekte sahip olan bir Batı Cermen dili.
Aşağı Almanca Frizceyle ve İngilizceyle benzerlik gösterir ve birlikte Kuzey Denizi Germen dil grubunu oluştururlar. Felemenkçe gibi tarih boyunca Benrath ve Ürdingen izogloslarının kuzeyinde konuşulurken Yüksek Almanca bu izoglosların güneyinde konuşulmuştur. Aşağı Almancada Frizce, İngilizce, Felemenkçe ve diğer Kuzey Cermen dillerinde Standart Yüksek Almancanın aksine, Yüksek Almanca ünsüz değişimine uğramamıştır. Aşağı Almanca, Eski İngilizce ve Eski Frizceye daha yakın olan Eski Saksonca'dan (Eski Aşağı Almanca) evrilmiştir.
Hollanda'da konuşulan Aşağı Almanca ağızları genelde Aşağı Saksonca; kuzeybatı Almanya'da (Aşağı Saksonya, Vestfalya, Schleswig-Holstein, Hamburg, Bremen ve Elbe’nin batısında kalan Saksonya Anhalt) Aşağı Almanca olarak anılır. Bunun nedeni kuzeybatı Almanya ve kuzeydoğu Hollanda'nın Saksonların yerleşim alanı olması, Aşağı Almancanın ise dili konuşanların doğuya doğru göç etmesiyle kuzeydoğu Almanya'ya yayılmasıdır.
Günümüzde Almanya'da 1.6 milyon Hollanda'da ise 2.15 milyon Aşağı Almanca konuşan nüfus olduğu tahmin ediliyor.

B[e] yıldızı (genellikle B[e]-tipi yıldız olarak adlandırılır), spektrumunda belirgin yasaklı nötr veya düşük iyonlaşma emisyon çizgileri olan bir B-tipi yıldızdır. Bu tanımlama; spektral sınıf B, spektral sınıflandırma sisteminde emisyonu gösteren küçük harf e ve yasaklı çizgileri gösteren köşeli parantezler birleştirerek elde edilir. Bu yıldızlar genellikle güçlü hidrojen emisyon çizgileri de sergilerler, ancak bu özellik diğer birçok yıldızda da bulunur ve bir B[e] nesnesini sınıflandırmak için yeterli değildir. Diğer gözlemsel özellikler arasında optik doğrusal polarizasyon ve genellikle normal B-sınıfı yıldızlardan daha güçlü olan kızılötesi radyasyon, yani kızılötesi fazlalığı da bulunur. B[e] doğası geçici olduğundan, B[e]-tipi yıldızlar bazen normal B-tipi bir spektrum sergileyebilirler ve daha önceden normal B-tipi olan yıldızlar, B[e]-tipi yıldızlara dönüşebilirler.

Kabuklu yıldız

B-tipi altcüce (sdB), spektrum tipi B olan bir tür altcüce yıldızdır. Tipik altcücelerden çok daha sıcak ve parlak olmalarıyla ayrılırlar. Hertzsprung-Russell diyagramının "aşırı yatay kolunda" yer alırlar. Bu yıldızların kütleleri yaklaşık 0,5 güneş kütlesi civarındadır ve yalnızca %1 civarında hidrojen içerirler; geri kalanı ise helyumdur. Yarıçapları 0,15 ila 0,25 güneş yarıçapı arasındadır ve yüzey sıcaklıkları 20.000 ila 40.000 K (19.700 ila 39.700 °C; 35.500 ila 71.500 °F) arasında değişir. Yüksek sıcaklıkları nedeniyle, yüksek galaktik enlemlerdeki yıldızlararası gazın iyonize edici kaynakları olarak kabul edilirler. B-tipi altcüce yıldızlar, Samanyolu Gökadası'nın hem diskinde hem de halesinde bulunurlar.

Kuramsal modellere göre B-tipi altcüce yıldızlar, çekirdeklerinde helyum yakan ve neredeyse bir "helyum ana kol yıldızı" gibi davranan gök cisimleridir. Bazı yıldızların evrimindeki geç bir aşamayı temsil eden bu tip yıldızlar, bir kırmızı devin çekirdeğinde helyum füzyonu başlamadan önce dış hidrojen katmanlarını kaybetmesiyle oluşur. Bu erken kütle kaybının neden meydana geldiği tam olarak bilinmese de ikili bir yıldız sistemindeki yıldızların etkileşiminin ana mekanizmalardan biri olduğu düşünülmektedir. Tekli altcüceler, iki beyaz cücenin birleşmesinin bir sonucu olabilir. sdB yıldızlarının, başka hiçbir dev yıldız aşamasından geçmeden doğrudan beyaz cücelere dönüşmesi beklenir.
Işıma gücü beyaz cücelerden daha fazla olan B-tipi altcüce yıldızlar; küresel yıldız kümeleri, sarmal gökada şişkinlikleri ve eliptik gökadalar gibi yaşlı yıldız sistemlerinin sıcak yıldız popülasyonunda önemli bir bileşendir. Ultraviyole görüntülerde belirgin bir şekilde göze çarparlar. Sıcak altcücelerin, eliptik gökadaların ışık çıktısındaki UV artışının (UV-upturn) nedeni olduğu öne sürülmektedir.
1 M☉ kütlesindeki tekli bir B-tipi altcücenin bu evrimsel aşamada yaklaşık 100 milyon yıl kalacağı hesaplanmıştır.

B-tipi altcüce yıldızlar, 1947 yılı civarında kuzey galaktik kutup çevresinde düşük parlaklığa sahip mavi yıldızlar bulan Fritz Zwicky ve Humason tarafından keşfedilmiştir. Palomar-Green araştırmasında, bunların 18'den büyük kadir değerine sahip en yaygın soluk mavi yıldız tipi olduğu anlaşılmıştır. 1960'larda spektroskopi yardımıyla, birçok sdB yıldızının Büyük Patlama teorisinin öngördüğü bolluk değerlerinin altında, hidrojen açısından fakir olduğu ortaya çıkarıldı. 1970'lerin başlarında Greenstein ve Sargent, sıcaklıkları ile kütleçekim kuvvetlerini ölçerek bu yıldızların Hertzsprung-Russell diyagramındaki doğru konumlarını çizmeyi başardılar.

Bu kategoride üç tip değişen yıldız bulunur:
Birincisi, periyotları 90 ila 600 saniye arasında değişen sdBV'lerdir. Bunlar ayrıca EC14026 veya V361 Hya yıldızları olarak da adlandırılır. Bunlar için önerilen yeni bir isimlendirme ise İngilizcede "hızlı" anlamına gelen "rapid" kelimesinin baş harfinin eklendiği sdBVr'dir. Bu yıldızların salınımlarıyla ilgili bir teoriye göre, parlaklıktaki değişimler düşük dereceli (l) ve düşük radyal mertebeli (n) akustik mod salınımlarından kaynaklanmaktadır. Bu salınımlar, opaklığa neden olan demir grubu atomlarının iyonize olmasıyla tetiklenir. Hız eğrisi parlaklık eğrisiyle 90 derece faz farkına sahipken etkin sıcaklık ve yüzey kütleçekim ivmesi eğrilerinin akı değişimleriyle aynı fazda olduğu görülmektedir. Sıcaklığın yüzey kütleçekimine karşı çizildiği grafiklerde kısa periyotlu zonklayan yıldızlar; yaklaşık olarak T=28.000 ila 35.000 K (27.700 ila 34.700 °C; 49.900 ila 62.500 °F) ve log g=5,2–6,0 ile tanımlanan ve ampirik kararsızlık kuşağı olarak adlandırılan bölgede bir araya toplanır. Ampirik kuşağa denk gelen sdB'lerin yalnızca %10'unun zonkladığı gözlemlenmiştir.
İkincisi, periyotları 45 ila 180 dakika arasında değişen uzun periyotlu değişenlerdir. Bunlar için önerilen yeni bir isimlendirme ise İngilizcede "yavaş" anlamına gelen "slow" kelimesinin baş harfinin eklendiği sdBVs'dir. Bu yıldızlar yalnızca %0,1'lik çok küçük bir değişim gösterirler. Ayrıca PG1716 veya V1093 Her olarak da adlandırılır ya da LPsdBV şeklinde kısaltılırlar. Bu yıldızlar ayrıca, keşif ekibinden Elizabeth Betsy Green'e atfen gayriresmi olarak "Betsy yıldızları" (Betsy stars) olarak da bilinirler. Uzun periyotlu zonklayan sdB yıldızları, T~23.000 ila 30.000 K (22.700 ila 29.700 °C; 40.900 ila 53.500 °F) ile genellikle hızlı benzerlerine göre daha soğuktur.
Son olarak her iki periyot aralığında da salınım yapan yıldızlar "hibrit" olarak sınıflandırılır ve sdBVrs standart isimlendirmesine sahiptir. HS 0702+6043 olarak da belirtilen DW Lyncis buna bir örnektir.

*örten ikili yıldız

Gezegen sistemlerine sahip olabileceği düşünülen en az dört sdB yıldızı bulunmaktadır. Ancak dört adayın üçünde yapılan daha sonraki araştırmalar, gezegenlerin varlığına dair kanıtların önceden inanıldığı kadar güçlü olmadığını göstermiştir ve bu gezegen sistemlerinin var olup olmadığı kesin olarak kanıtlanamamıştır.
V391 Pegasi, yörüngesinde bir ötegezegen bulunduğu düşünülen ilk sdB yıldızıydı; ne var ki sonraki araştırmalar gezegenin varlığına ilişkin kanıtları önemli ölçüde zayıflatmıştır.
Kepler-70, birbirine yakın yörüngelerde dönen iki veya daha fazla gezegenden oluşan bir sisteme sahip olabilir, fakat daha yakın tarihli araştırmalar bu durumun pek olası olmadığını öne sürmektedir. Eğer gerçekten Kepler-70'in yakın yörüngeli iki gezegeni varsa, bunlar yakın yörüngeli gaz devlerinin çekirdeklerinden geriye kalan kalıntılar olabilir. Bu gaz devlerinin kırmızı dev ata yıldız tarafından yutulmuş olabileceği ve gezegenlerin buharlaşmadan ayakta kalan yegane parçalarının bu kayaç veya metalik çekirdekler olabileceği düşünülmektedir. Alternatif bir görüşe göre bunlar, benzer şekilde yutulan daha büyük tek bir gaz devine ait, yıldızın içinde parçalanmış çekirdek kesitleri de olabilir.
Kepler-429, çok yakın yörüngelerde kabaca Dünya büyüklüğünde üç gezegenden oluşan bir sisteme sahip olabilir. Eğer böyleyse, Kepler-70'in varsayımsal ötegezegenlerine benzer bir yapıda olmalıdırlar. Ancak Kepler-70'in ötegezegenlerine şüphe düşüren aynı yeni teknikler burada da uygulanmış ve tespit edilen üç sinyalin, önceki analiz tekniklerinin yeterince hassas analiz edemediği verilerdeki yanıltıcı yapay etkilerden ibaret olabileceği gösterilmiştir.
Kepler-451, bir B-tipi altcüce ile bir kırmızı cüceden oluşan ve etrafında Kepler-451b, Kepler-451c ve Kepler-451d gezegenlerinin dolandığı bir yakın ikili sistemdir.

B-tipi ana kol yıldızı (B V), tayf tipi B ve aydınlatma sınıfı V olan ana kol (hidrojen-yakan) yıldızıdır. Kütleleri Güneş'ten 2 ile 16 kat daha fazla ve yüzey sıcaklıkları 10.000 ile 30.000 K arasındadır. B-tipi yıldızlar son derece parlak ve mavidir. Spektrumları, en çok B2 alt sınıfında ve orta derecede hidrojen çizgilerinde göze çarpan nötr helyuma sahiptir. Örnekler arasında Regulus ve Algol A sayılabilir.
Bu yıldız sınıfı, Harvard yıldız spektrumları dizisi ile tanıtılmış ve Harvard Revize Edilmiş Fotometri Kataloğu'nda yayınlanmıştır. B Tipi yıldızların tanımı, görsel spektrumun mavi-mor kısmında iyonize helyum çizgilerinin görünmemesi, buna karşın iyonize olmayan helyum çizgilerinin belirgin şekilde görünmesidir. B tipi de dahil olmak üzere tüm spektral sınıflar, bir sonraki sınıflandırmaya ne kadar yaklaştıklarını gösteren sayısal bir son ek ile alt bölümlere ayrılmıştır. Dolayısıyla B2, B tipinden (veya B0)  A tipine giden yolun 1/5'idir.
Ancak daha sonra, daha incelikli spektrumlar, B0 tipi yıldızlar için iyonize helyum çizgileri gösterdi. Benzer şekilde, A0 yıldızları da iyonize olmayan helyumun zayıf çizgilerini gösterir. Sonraki yıldız spektrum katalogları yıldızları, belirli frekanslardaki soğurma çizgilerinin kuvvetlerine göre veya farklı çizgilerin güçlerini karşılaştırarak sınıflandırdı. Bu nedenle MK Sınıflandırma sisteminde spektral sınıf B0, 420 nm'deki çizgiden daha güçlü olan 439 nm dalga boyundaki çizgiye sahiptir. Balmer serilerinde hidrojen çizgileri B sınıfı boyunca daha da güçlenir, daha sonra A2 tipinde zirveye ulaşır. İyonize silikon çizgileri, B Tipi yıldızların alt sınıfını belirlemek için kullanılırken, magnezyum çizgileri sıcaklık sınıflarını ayırt etmek için kullanılır.

Yıldız sınıflandırma, B sınıfı
Herbig Ae/Be yıldızları

Bart damlacığı, içerisinde bazen yıldız oluşumunun sürdüğü, yoğun ve karanlık gaz ve toz bulutudur. Bu yuvarlar genelde H II bölgelerinde bulunup, kütleleri 10–50 güneş kütlesi yakınlarındadır. İçeriği özdeciksel hidrojen (H2), karbon oksitleri, helyum ve 1% tozdan oluşur. Bart damlacıkları sıkça çift yıldızların veya çoklu yıldız dizgelerinin (sistemlerinin) oluşumuna neden olur.
İlk olarak 1940'larda gökbilimci Bart Bok tarafından gözlemlenmişlerdir. Çok yoğun gaz ve tozdan oluşan bir yapıya sahip olduklarından optik bölgede tamamen karanlık bir bölge halinde görünürler. Ancak içerisinde onlarcadan yüzlerceye kadar uzanan doğmakta olan yeni önyıldızları barındırırlar. Bu önyıldızlar ancak milimetre-altı ya da radyo bölgede tespit edilip gözlemlenebilirier.

Barnard 68
Moleküler bulut
NGC 281
Thackeray yuvarları

Baryum yıldızları, spektral sınıfı G'den K'ya kadar olan ve spektrumlarında s-süreci elementlerinin fazlalığını λ 455,4 nm'de tek başına iyonlaşmış baryum (Ba II) çizgisiyle gösteren yıldızlardır. Baryum yıldızları ayrıca CH, CN ve C2 moleküllerinin bantları olan karbonun gelişmiş spektral özelliklerini de gösterir. Baryum yıldızları sınıfı, ilk olarak William P. Bidelman ve Philip Keenan tarafından tanımlanmış ve sınıflandırılmıştır. Başlangıçta bu yıldızların kırmızı devler oldukları düşünülmüştü; ancak aynı kimyasal özellikler ana kol yıldızlarında da gözlemlenmiştir.
Dikeyhızlarının gözlemsel çalışmaları, tüm baryum yıldızlarının ikili yıldızlar olduğunu göstermiştir. International Ultraviolet Explorer kullanılarak yapılan morötesi gözlemler ise bazı baryum yıldız sistemlerinde beyaz cüceler tespit etmiştir.
Baryum yıldızlarının, ikili yıldız sistemindeki kütle transferinin sonucu olduğuna inanılmaktadır. Kütle transferi, gözlemlenen dev yıldız anakol üzerindeyken meydana gelmiştir. Kütle transferini yapan yoldaş yıldız ise asimptotik dev kolda (AGB) bulunan bir karbon yıldızıydı ve iç yapısında karbon ve s-süreci elementleri üretmişti. Bu nükleer füzyon ürünleri konveksiyon yoluyla yüzeyine taşındı. Bu maddelerin bir kısmı, AGB evriminin sonunda kütle kaybeden yıldızın yüzey katmanlarını "kirletti" ve sonuçta yıldız beyaz cüceye dönüştü. Bu sistemler, kütle transferinden sonra belirsiz bir süre boyunca gözlemlenmeye devam etmektedir ve bu sırada kütle transferi yapan yıldız, uzun zaman önce beyaz cüceye dönüşmüştür. İkili yıldız sisteminin başlangıç özelliklerine bağlı olarak, kirlenmiş yıldızın farklı evrimsel aşamalarda bulunması mümkündür.
Baryum yıldızı evrim sürecinde zaman zaman G veya K sınıfı spektral sınırlarının dışında daha büyük ve daha soğuk hale gelebilir. Böyle durumlarda, normalde bu tür bir yıldız M sınıfında olur; ancak s-süreci elementlerinin fazlalığı, değişmiş bileşimini başka bir spektral farklılık olarak göstermesine neden olabilir. Yıldızın yüzey sıcaklığı M-tipi aralığındayken, s-süreci elementi olan zirkonyumun moleküler özelliklerini, zirkonyum oksit (ZrO) bantlarını gösterebilir. Bu durumda, "dışsal" bir S yıldızı olarak görünecektir.
Tarihsel olarak baryum yıldızları, G ve K devlerinin evrimsel olarak karbon ve s-süreci elementlerini sentezlemek ve yüzeylerine karıştırmak için yeterince ileri seviyede olmadıklarından dolayı standart yıldız evrimi teorisinde bir gizem yaratmışlardır. Bu yıldızların ikili doğalarının keşfi, bu spektral özelliklerin bir yoldaş yıldıza bağlı olduğunu göstererek bu gizemi çözmüştür. Kütle transferi olayının astronomik zaman ölçeğinde oldukça kısa sürdüğü düşünülmektedir.
Prototip baryum yıldızları arasında Zeta Capricorni, HR 774 ve HR 4474 bulunmaktadır.
CH yıldızları benzer evrimsel duruma, spektral özelliklere ve yörünge istatistiklerine sahip Popülasyon II yıldızlarıdır ve baryum yıldızlarının daha yaşlı, metal açısından fakir analogları oldukları düşünülmektedir.

Olasılık kuramı ve bir dereceye kadar istatistik bilim dallarında basıklık (İngilizce: kurtosis) kavramı 1905'te K. Pearson tarafından ilk defa açıklanmıştır. Basıklık kavramı bir reel değerli rassal değişken için olasılık dağılımının, grafik gösteriminden tanımlanarak ortaya çıkarılan bir kavram olan, sivriliği veya basıklığı özelliğinin ölçümüdür. Basıklık kavramının ayrıntıları olasılık kuramı içinde geliştirilmiştir. Betimsel istatistik için bir veri setinin basıklık karakteri pek dikkate alınmayan bir özellik olarak görülmektedir. Buna bir neden parametrik çıkarımsal istatistik alanında basıklık hakkında hemen hemen hiçbir kestirim veya sınama bulunmamasındandır ve pratik istatistik kullanımda basıklık pek önemsiz bir karakter olarak görülmektedir. Belki de basıklık ölçüsünün elle hesaplanmasının hemen hemen imkânsızlığı buna bir neden olmuştur.

Dördüncü standarize edilmiş moment şöyle tanımlanır;

  
    
      
        
          
            
              μ
              
                4
              
            
            
              σ
              
                4
              
            
          
        
        ,
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {\mu _{4}}{\sigma ^{4}}},\!}
  

Burada μ4 dördüncü ortalama etrafındaki moment ve σ standart sapmadır. Biraz eski istatistik kitaplarında bazen bu ifade basıklık tanımlaması olarak kullanılmaktaydı.
Daha alışılagelmiş bir şekilde basıklık, bir olasılık dağılımının "dördüncü kümülant değeri bölü varyans karesi" olarak şöyle tanımlanır:

  
    
      
        
          γ
          
            2
          
        
        =
        
          
            
              κ
              
                4
              
            
            
              κ
              
                2
              
              
                2
              
            
          
        
        =
        
          
            
              μ
              
                4
              
            
            
              σ
              
                4
              
            
          
        
        −
        3
        ,
        
      
    
    {\displaystyle \gamma _{2}={\frac {\kappa _{4}}{\kappa _{2}^{2}}}={\frac {\mu _{4}}{\sigma ^{4}}}-3,\!}
  

Bu bir ölçü olarak kullanılırsa basıklık fazlalığı olarak bilinir. Formülün son terimi olan eksi 3 çok kere basıklık tanımlama formülüne yapılan bir ayarlama olarak açıklanır. Bu ayarlama sayesinde, normal eğrisinin basıklık ölçüsü değeri sıfır olur.
Bu ayarlamanın yapılmasının diğer bir nedeni ise birkaç rassal değişken toplamı için basıklık ölçüsünü incelemekle açıklanır. Ölçü kümülant kullanılarak tanımlandığı için eğer Y rassal değişkeni n tane istatistiksel bağımsız ve her biri aynı dağılım gösteren Xlerin bir toplamı ise; o halde

Basıklık[Y] = Basıklık[X] / n,
olacaktır ve bu basit bir ortalama gibi görünüş verir. Bir genel ifade ile X1, ..., Xn rassal değişkenin hepsi aynı varyansa sahipler ve ayni dağılım gösterirlerse, toplam rassal değişken Y için basıklık şu olur:

  
    
      
        Basik
        ⁡
        
          (
          
            
              ∑
              
                i
                =
                1
              
              
                n
              
            
            
              X
              
                i
              
            
          
          )
        
        =
        
          
            1
            
              n
              
                2
              
            
          
        
        
          ∑
          
            i
            =
            1
          
          
            n
          
        
        Basik
        ⁡
        (
        
          X
          
            i
          
        
        )
        ,
      
    
    {\displaystyle \operatorname {Basik} \left(\sum _{i=1}^{n}X_{i}\right)={1 \over n^{2}}\sum _{i=1}^{n}\operatorname {Basik} (X_{i}),}
  

Eğer ayar yapılmasa ve hatta dördüncü moment ölçü formülü olarak kullanılırsa idi bu basit toplam formülü ele geçmezdi.
Dördüncü standardize edilmiş moment için en küçük değer 1dir; bu nedenle en küçük basıklık fazlalığı değeri -2 olur. Dördüncü moment ve kümülant değeri için üst bir sınırlama yoktur ve üst değer artı sonsuz kadar büyük olabilir. Bu nedenle basıklık ölçüsü değeri -2 ile artı sonsuzluk arasında bulunabilir.

Eğer bir olasılık dağılımının veya veri setinin basıklık ölçüsü 0 (sıfır) değerde ise, bu çeşit veri seti veya olasılık dağılımına meso-basık (İngilizcesi 'meso-kurtic') adı verilir. Sıfır (0) basıklık ölçülü, yani meso-basık, en iyi bilinen olasılık dağılımı (parametreleri ne değerlerde olursa olsun) normal dağılımdır. Parametre değerlerine göre birkaç diğer olasılık dağılımı da meso-basık, yani 0 basıkliık ölçü değeri gösterirler. Örneğin, eğer 
  
    
      
        p
        =
        1
        
          /
        
        2
        ±
        
          
            1
            
              /
            
            12
          
        
      
    
    {\displaystyle p=1/2\pm {\sqrt {1/12}}}
  
 ise bir binom dağılım meso-basıktır.
'Basıklık' ölçüsü ve terminolojisi dağılım meso-basıklık karakteri göstermiyorsa bazen fikir karmaşıklığına yol açabilir.
Bir olasılık dağılımı veya bir veri seti için basıklık ölçüsü sıfırın üstünde pozitif (0 ile sonsuz arasında) olursa, bu türlü dağılıma lepto-basık adı verilir. Eğer bir olasılık dağılımı veya veri seti lepto-basık karakterli (yani pozitif basıklık ölçülü) ise, olasılık dağılım yoğunluk grafiği veya veri seti çokluluk grafiği, ortalama değerinde (normal dağılıma nazaran) daha sivri ve kuyrukları daha "şişman" olma görüntüsü verirler. Bu tip olasılık dağılımlarına şişman kuyruklu dağılım ve bazen de yüksek-Gauss tipi dağılım adı verilir. Laplace dağılımı ve logistik dağılım lepto-basık dağılımlara örnektirler. Basitçe bir ifade ile bir dağılımın ortası sivri, kuyrukları şişman ise, lepto-basık olur ve pozitif basıklık ölçüsü gösterir.
Bir olasılık dağlımı veya bir veri seti için basıklık ölçüsü sıfırın altında, negatif 0 ile -2 arasında olursa, bu türlü dağılıma plati-basık adı verilebilir. En alt sınırda basıklık ölçüsü -2 olan bir olasılık dağılım örneği, parametre değeri p = ½ olan bir Bernoulli dağılımıdır. Bu çeşit negatif basıklık ölçüsü gösteren dağılımların grafikleri ortalama etrafında düşük ve yayvan ve kuyrukları kısa sıska görünümünde veya ortası basık yamaçları dik yokuş bir "masa dağı" görünüşünde olurlar. Ayrık veya sürekli tekdüze dağılım ve yükseltilmiş kosinus dağılımı plati-basıklık (yani negatik basıklık ölçüsü) gösteren dağılımlara örnektirler. Bu türlü dağılımlar bir normal dağılımın yoğunluk grafiğine nazaran hem ortasında ve hem de kuyruklarında daha alçak görünüşlü olduğu için, alçak-Gauss tipi adı da verilir.
Eğer yukarıda verilen 'basıklık' ölçüsü yüksek pozitif değer gösteriyorsa dağılımın yoğunluk grafiğinde sivri bir doruk ve şişman kuyrukları bulunur; diğer taraftan basıklık ölçüsü negatif ve düşük ise (yani -2ye yakın), doruk daha yuvarlanmıştır ve genişçe yüksek omuzları bulunan bir "masa dağ" görünüşü almaktadır.

Basıklık özelliğinin etkileri bir parametrik dağılımlar ailesi olan VII tip Pearson ailesi ile gösterilebilir. Bu parametrik ailenin basıklık özelliği (düşük derecede momentler ve kumulantlar sabit kalırken) değiştirilebilmektedir. Bunlar için olasılık yoğunluk fonksiyonu şöyle verilmiştir:

  
    
      
        f
        (
        x
        ;
        a
        ,
        m
        )
        =
        
          
            
              Γ
              (
              m
              )
            
            
              a
              
              
                
                  π
                
              
              
              Γ
              (
              m
              −
              1
              
                /
              
              2
              )
            
          
        
        
          
            [
            
              1
              +
              
                
                  (
                  
                    
                      x
                      a
                    
                  
                  )
                
                
                  2
                
              
            
            ]
          
          
            −
            m
          
        
        ,
        
      
    
    {\displaystyle f(x;a,m)={\frac {\Gamma (m)}{a\,{\sqrt {\pi }}\,\Gamma (m-1/2)}}\left[1+\left({\frac {x}{a}}\right)^{2}\right]^{-m},\!}
  

Burada a bir olcek parametresi ve m bir sekil parametresi olurlar.
Bu aile için bütün olasılık yoğunluk fonksiyonları simetriktir. Eğer 
  
    
      
        m
        >
        (
        k
        +
        1
        )
        
          /
        
        2
      
    
    {\displaystyle m>(k+1)/2}
  
 anlamlı ise, kinci moment de bulunur. 0dan değişik bir basıklık ölçüsü bulunması için 
  
    
      
        m
        >
        5
        
          /
        
        2
      
    
    {\displaystyle m>5/2}
  
 olması gerekmektedir. O halde hem ortalama hem de çarpıklık aynen sıfıra eşit olurlar. a değeri 
  
    
      
        
          a
          
            2
          
        
        =
        2
        m
        −
        3
      
    
    {\displaystyle a^{2}=2m-3}
  
 olacak şekilde seçilirse, varyans değeri 1e eşit olur. Bu koşullar altında tek serbestçe değiştirilebilecek parametre m olur ve bu dördüncü moment (ve kumulant), yani basıklık özelliğini, kontrol eder. Bu dağılım fonksiyonu 
  
    
      
        m
        =
        5
        
          /
        
        2
        +
        3
        
          /
        
        
          γ
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle m=5/2+3/\gamma _{2}}
  
, olarak parametrelenebilir ve burada 

  
  

Be yıldızı O6-B9 tayf türü aralığında, ışınım sınıfı V ile III arasında olan ve tayflarında hidrojenin Balmer serisi salma çizgilerinde şiddet değişimi gösteren yıldızlardır. Bu değişimi dönemli olarak gösterenlerine γ Cas veya λ Eri yıldızları da denmektedir. Balmer salma çizgileri, bu yıldızları saran ve hızla dönen zarf veya kabuktan kaynaklanmaktadır. Baade bu tanımı biraz daha daraltarak bir Be yıldızı için şu ek kriterleri de ileri sürmüştür:

ileri derecede iyonize olmuş ve yıldız yüzeyinden çok yükseklerde oluşan rüzgâr aktivitesi,
hızlı dönme,
mor ve kırmızı salma bileşenlerinin eşdeğer genişlik oranı V/R değişken ancak 1 civarında.
Be yıldızları H-R diyagramında genel olarak β Cephei ve 53 Per/orta-B yıldızları ile aynı bölgeyi paylaşmaktadır. Bazı β Cephei yıldızları aniden salma çizgileri gösterir ve Be yıldızı haline gelir, buna karşılık bazı Be yıldızları belirli zamanlarında zonklamalar gösterir. Ayrıca EW CMa gibi bazı Be yıldızları zonklamaya başlamadan hemen önce birkaç hafta süren ani parlaklık düşüşleri de göstermektedir. EW CMa da birbirini takip eden yarıdönemli zonklamaların dönemi kabaca 10-20 gün arasındadır.

Çoğu Be yıldızı kısa veya orta zaman ölçekli ışık değişimleri göstermektedir. Bu değişimlere ilişkin dönemler 0.4 – 3 gün arasında olup çoklu dönemler ve ışık eğrilerinde çift dalga yapıları izlenmektedir. Işık değişim genlikleri ise 0.01 – 0.3 kadir aralığında çeşitli değerlere sahiptir. Tayflarında görülen belirgin salma çizgilerindeki şiddet değişimi ile ışık değişimleri genelde birbirleri ile uyumlu korelasyonlar göstermektedir. Bu açıdan ilgi çekici iki örnek γ Cas ve V744 Her'in salma çizgilerindeki şiddet değişimi ile ışık değişimleri ters korelasyonlar göstermektedir.
Be yıldızlarının uzun-dönemli değişimleri Harmanec tarafından iki ayrı kategoride tarif edilmiştir:

γ Cas'de izlenen ve ılımlı nova patlamalarını andıran ışık eğrileri
V744 Her ve BU Tau'da izlenen ve R CrB yıldızlarını andıran ışık eğrileri
Balona, Be yıldızlarının çizgi profili ve ışık değişim dönemlerinin, dönme dönemlerine çok yakın olduğunu göstermiş ve buna bağlı olarak değişimlerin kaynağının çapsal olmayan zonklamalar yerine, yıldızın ekseni etrafında dönmesi sonucu ortaya çıkan modülasyonlardan kaynaklandığını söylemiştir.
İlginç bir Be yıldızı olan η Cen'in çok az rastlanan 3 dalgalı ışık değişiminin dönemi P=1.927 gündür. Ancak daha sonra ışık değişiminin P=0.642424 gün ile tek bir sinüs dalgası olarak ifade edilebildiği görülmüştür. Işık eğrisi, az da olsa simetriden sapmış sinüs biçimli bir dalgadır ve genliği strömgren y, b, v bantlarında ortalama 0.05 kadirdir. u bandında ise 0.1 kadir yöresindedir. Dolayısıyla β Cep yıldızlarında görülen, azalan dalgaboyu ile artan genlik özelliği η Cen'de de izlenmektedir. Ancak HD 50123'de durum bunun tam tersidir. v bandında değişim genliği son derece düşük, b ve y de sırası ile 0.05 ve 0.08, u bandında ise değişim görülmemektedir. Bu garip durum Sterken vd. tarafından açıklanmıştır. HD 50123, B6Ve+K0III tayf türüne sahip bir çift yıldızdır, yörünge eğimi tutulma oluşturamayacak derecede düşüktür ve izlenen ışık değişimi, sadece karşılıklı çekim etkisi sonucu basıklaşmış ve sistemin toplam ışınımında baskın olan Be yıldızının ekseni etrafında dönmesi sonucu oluşmaktadır. Dolayısıyla HD 50123'te izlenen ışık değişimi, elipsoid değişenlerin gösterdikleri türdendir. Beech'in 27 adet elipsoid değişenden oluşma listesinde, sistemlerin yörünge dönemleri 0.8 – 5.6 gün aralığındadır ve tayf türleri O ile G2 arasında bulunan cüce yıldızlardır. HD 50123, elipsoidal değişenler arasında 28.6 günlük dönemi ile biraz uç bir noktadadır ve Roche şişimini doldurmuş bileşene (K0 devi) sahip bilinen tek örnektir. HD 50123 gibi sistemler aslında sayıca az olmamalıdır, ancak genliklerinin düşük ve dönemlerinin uzun olması, keşfedilmelerinin önündeki en önemli engeldir. HD 50123 genel konfigürasyonu açısından W Serpentis türü çift sistemlerle özdeştir.

Uzun dönemli Algoller olarak da adlandırılan W Ser sistemleri, büyük kütleli bileşenleri etrafında kalınca bir disk, tuhaf ve düzensiz tekrarlayan ışık eğrileri, tayflarında belirgin optik bölge salma çizgileri ve uzun zaman aralıkları içinde gösterdikleri dönem değişimleri ile karakterize edilmektedirler. HD 50123 ile güçlü etkileşen ve tutulma gösteren W Ser türü SX Cas (B7+K3III) arasındaki benzerlikleri bozan tek olgu, düşük yörünge eğimi nedeniyle HD 50123'te tutulma izlenmemesi ve bu sayede yığılma diskinin, etrafında bulunduğu B türü ana bileşenin ışığına engel olmamasıdır.
Be yıldızlarının ışık değişim karakterlerine ilişkin diğer bir ilginç örnek ise HR 2517'de izlenen yapılardır. 10 yıl boyunca strömgren-uvby bantlarında mikrodeğişimler gösteren bu Be yıldızı, son 2 yıldır tekrarlayan nitelikte 0.1 kadir üzerinde flare benzeri parlamalar göstermektedir. Zaman ölçekleri farklı olmak üzere benzer yapılar κ CMa'da da izlenmektedir. Balona, bu yapıları yüzey parlaklık dağılımında oluşan ani değişimlere bağlamakta ve böylece Be yıldızlarının ışık değişiminin sadece radyal olmayan zonklamalardan kaynaklanmadığını ileri sürmektedir. Balona, yüzey üzerinde ani parlamalar gösteren bu bölgelerin, yıldızın ekseni etrafında dönmesi sonucu, ışık eğrisinde ve tayfsal çizgi profillerinde modülasyonlara neden olduğunu ileri sürmektedir. Sterken ve Manfroid, ışık eğrisinde flare benzeri yapılar olarak izlenen bu değişimlere alternatif bir açıklama getirmişlerdir. Buna göre HR 2517, eliptik yörüngeli ve büyük kütleli bir yakın çift yıldız sistemidir. Başlangıçta büyük kütleli olan bileşen, kütlesini büyük oranda kaybederek düşük kütleli şıkışık bir cisme dönüşmüş durumdadır. Karşı bileşen ise optik bölgede baskın ışınımı görülen bir Be yıldızıdır ve yoğun madde kaybına sahiptir. Hızlı dönme sonucu kaybedilen kütle Be yıldızının ekvator düzleminde çevresini saran bir disk şeklinde organize olmuştur. Yörünge geometrisi böylesi bir cisimde, sıkışık bileşen eliptik yörüngesi boyunca hareket ederken, enberi noktası civarında Be yıldızını çevreleyen yoğun diskin içine periyodik olarak girip çıkmaktadır. Sıkışık yıldız disk içinde hareket ederken madde yığmakta ve X-ışın bölgesinde ışınım salmaktadır. Bu tür x-ışın kaynaklarına, "geçici x-ışın kaynakları" denmektedir. Bu dönemli yapının zaman içerisinde sönümlenmesi veya tekrar başlaması, Be yıldızının kütle kaybında oluşan değişimler sonucu disk boyutlarının küçülüp büyümesi ile açıklanmaktadır.

Porter J., Rivinius Th.: Classical Be stars, 2003 PASP 115, 1153

Kabuklu yıldız

Beyaz veya ak, görülebilir dalga boylarındaki tüm renkleri kapsayan renk. Ak ışık, kızıl, yeşil ve mavi ışıkların karıştırılması ile oluşturulabilir. Eskiden, akın ışığın doğal rengi olduğu kabul edilirdi ancak Newton, tam tersine beyazın tüm renklerin birleşimi olduğunu kanıtladı.

Resimde beyazın kullanımı çok beceri isteyen bir tekniktir. Işığın tersine, boya olarak beyaz hiçbir renkle karışmamalıdır.

Türk toplumunda ve diğer pek çok toplumda beyaz, saflığın simgesidir. Gelinlikler bu yüzden beyaz olur. Ayrıca siyahın tam karşıtı kabul edilen beyaz, aydınlığın da simgesidir ve Türkçede ak sözcüğüyle eş anlamlıdır. Beyaz bayrak iyi niyetin, beyaz bir sayfa da yeni bir başlangıcın ifadesidir. Yalnızca Çin ve Hint kültürlerinde durum tersidir ve beyaz, ölümün, yasın ve kötülüğün simgesidir. Beyaz renk, istikrarı, devamlılığı da simgeler. Temizlik, dürüstlük çağrışımları yaptığı için politikacılar tarafından yürütülen algı yönetimlerinde beyaz renk kullanımına ve aklık vurgusuna sıkça rastlanır.

Türkçede ak sözcüğünün yanı sıra; Arapça "süt" anlamına gelen "beyaz" sözcüğü de yerleşik bir kullanıma sahiptir.

Akla kara(Türk Dili Dergisi24 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.'nde). Beyaz ve Siyah ile ilgili sözcüklerinin etimolojisi hakkında.

Beyaz cüce, termonükleer reaksiyonların meydana geldiği aşamadan sonra orta kütleli (maksimum üç ila dört güneş kütlesi) bir yıldızın evriminden kaynaklanan küçük ama yüksek yoğunluğa sahip yaşlı bir yıldızdır. Yüksek yüzey sıcaklığına rağmen çok düşük bir parlaklığa sahiptir ve bu nedenle Hertzsprung-Russell diyagramında ana kolun çok aşağısında yer alır. Kütlesi 8 kata kadar azaldığı halde yüksek yüzey sıcaklığını uzun süre koruduğundan "beyaz cüce" olarak adlandırılır.
Güneş benzeri bir yıldız, nükleer yakıtını tükettikten sonra kırmızı dev olur. Kırmızı dev aşamasında çok genişleyen yıldız, beyaz cüce olurken içe doğru çökümü, yıldızın  çekirdeğinin etrafında bulunan helyumun daha çok sıkışmasına ve belli bir aşamadan sonra da patlamasına yol açar daha sonra dış katmanlarını uzaya püskürtür ve geriye kalan parçası beyaz cücedir. Yıldızın savurduğu maddeler, gezegenimsi bulutsu hâlini alır. Kütlesi bunun üzerindeki bir değere sahip olan yıldızlar da Nötron yıldızına dönüşürler.
Beyaz cücelerde artık füzyon reaksiyonları gerçekleşmez, yani yıldızın enerji kaynağı kalmamıştır. Bu nedenle kendi kütleçekiminin kendisini içe doğru sıkıştırmasına diğer yıldızlar gibi karşı koyamaz. Beyaz cücelerde kütleçekimine karşı koyan tek şey dejenere elektron basıncıdır, bu sebeple beyaz cüceler çok yoğundur. Dejenere basıncının fiziğinden yapılan hesaplamalara göre dönmeyen bir beyaz cücenin kendi içine çökmeden alabileceği maksimum kütle Chandrasekhar limitidir (yaklaşık 1.44 Güneş kütlesi) bu limitten sonra dejenere basıncı da beyaz cüceyi ayakta tutmaya yetmez. Genelde yakınlardaki yıldızlardan emilen kütle sayesinde bu limite ulaşan bir karbon-oksijen beyaz cücesi karbon patlaması denen bir süreçte bir süpernova halinde patlar. SN 1006 buna bir örnek olarak gösterilebilir.
Bir beyaz cüce ilk oluştuğunda oldukça sıcaktır, ama herhangi bir enerji kaynağı olmadığından zamanla ısı yayarak soğumaya başlar. Bu başta yüksek renk sıcaklığına sahip olan radyasyonunun yavaşça kırmızıya kayması anlamına gelir. Uzun zaman sonra bir beyaz cüce soğudukça materyali kristalize olmaya başlayacaktır. Yıldızın düşük sıcaklığı artık çok fazla ışık ve ısı yaymayacağı anlamına gelir ve yavaşça soğuk bir kara cüceye dönüşür.  Fakat yapılan hesaplamalara göre bir beyaz cücenin bir kara cüceye dönüşme süresi evrenin yaşından daha büyüktür, bu nedenle evrende hiçbir kara cüce olmadığı düşünülür. Bilinen en yaşlı beyaz cüceler hala birkaç bin kelvin sıcaklığına sahiptir.

Keşfedilen ilk beyaz cüce, içinde parlak 40 Eridani A yıldızı, 40 Eridani B beyaz cücesi ve 40 Eridani C kırmızı cüce yıldızı olan 40 Eridani adlı üçlü yıldız sisteminde bulundu. 40 Eridani B/C ikilisi ilk William Herschel tarafından 31 Ocak 1783 tarihinde bulundu. 1910 yılında Henry Norris Russel, Edward Charles Pickering ve Williamina Fleming düşük parlaklığa sahip bir yıldız olmasına rağmen 40 Eridani B yıldızının A spektral tipinden olduğunu buldular (yani beyaz). 1939 yılında Russel bu buluşa tekrar göz attı:Arkadaşım Profesör Edward C. Pickering'i ziyaret ediyordum. Karakteristik nazikliğiyle ben ve Hinksin Cambridgde yıldız paralaksı gözlemlerimizde bulduğu bütün yıldızların spektralarını gözlemlemek için gönüllü olmuştu. Bu rutin gözüken iş sonucunda çok işe yaradı. Bu veriler bütün solgun mutlak büyüklüğe sahip olan yıldızların M spektra sınıfına girdiği keşfine yol açtı. Bu konuyu konuşurken Pickeringe özellikle 40 Eridani B yıldızından bahsederek başka solgun yıldızlar ile alakalı sordum. Sonrasında gözlemevi ofisine bir not yolladı ve çok kısa bir zaman sonra bu yıldızın spektra tipinin A olduğu bilgisi geri ulaştı. O günlerde bile bizim düşündüğümüz yüzey parlaklıklarıyla yoğunluklar arasında bir tutarsızlık olacağını fark etmeye yeticek bilgim vardı. Bu büyük istisna karşısında oldukça şaşkına uğradığımı belirtmiştim ama Pickering bana gülüp "tam olarak bu istisnalar bizim bilgimizi arttırmamızı sağlıyor" diye cevap verdi. Sonrasında beyaz cüceler araştırma konusu oldular. 40 Eridani B yıldızının tayf türü resmi olarak 1914 yılında Walter Adams tarafından tanımlandı
Sirius yıldızının beyaz cüce bileşeni, Sirius B, ikinci olarak keşfedilen beyaz cücedir. 19. yy boyunca, bazı yıldızların konum ölçümleri küçük değişiklikleri ölçebilecek kadar hassas hale geldi. Friedrich Bessel  Sirius (α Canis Majoris) ve Procyon (α Canis Minoris) yıldızlarının dönemsel olarak konum değiştirdiklerini belirledi ve 1844 yılında her iki yıldıza ait görünmeyen bileşenler olduğunu saptadı.
Bessel, Sirius'un ikinci bileşeninin dönemini yaklaşık olarak yarım yüzyıl olarak tahmin etti.

Beyaz cücelerin tahmini kütleleri  en az 0,17 M☉ ve en çok 1,33 M☉ olmasına rağmen, kütle dağılımı 0,6 M☉ civarında yoğunluk gösterir ve ekseriyeti 0,5 ila 0,7 M☉ aralığındadır. Gözlemlenen beyaz cücelerin tahmini yarıçapları tipik olarak Güneş'in yarıçapının %0,8–2'si arasındadır. Bu, Güneş yarıçapının %0,9'u kadar olan Dünya yarıçapıyla karşılaştırılabilir. Daha açık bir ifadeyle bir beyaz cüce Güneş'e yakın bir kütleyi, Güneş'ten bir milyon kat daha küçük bir hacme sığdırıyor denilebilir. Bu nedenle beyaz cücedeki ortalama madde yoğunluğu, Güneş'in ortalama yoğunluğundan kabaca 1.000.000 kat daha fazla, yani yaklaşık 106 g/cm3 veya santimetre küp başına 1 ton olmalıdır. Tipik bir beyaz cücenin yoğunluğu 104 - 107 g/cm3 arasındadır. Beyaz cüceler sadece nötron yıldızları, kuark yıldızları (varsayımsal) ve kara delikler gibi diğer sıkışık nesneler tarafından aşılan, bilinen en yoğun madde formudur.
Beyaz cücelerin, keşfedildikten kısa bir süre sonra son derece yoğun oldukları anlaşıldı. Sirius B veya 40 Eridani B gibi bir yıldız ikili sistemde ise, ikili yörüngenin gözlemleriyle kütlesini tahmin etmek mümkündür. Bu gözlem, Sirius B için 1910'da yapıldı ve 0,94 M☉ tahmini bir kütle değeri elde edildi ki bu daha güncel bir tahmin olan 1,00 M☉ ile uyumludur. Daha sıcak cisimler daha soğuk olanlardan daha fazla enerji yaydıkları için bir yıldızın yüzey parlaklığı, etkin yüzey sıcaklığından tahmin edilebilir ve bu da spektrumundan elde edilir. Yıldızın mesafesi biliniyorsa, mutlak parlaklığı da tahmin edilebilir. Mutlak parlaklık ve mesafeden, yıldızın yüzey alanı ve yarıçapı hesaplanabilir. Bu tür bir akıl yürütme, o zamanlar astronomlar için şaşırtıcı olan, görece yüksek sıcaklıkları ve görece düşük mutlak parlaklıkları nedeniyle Sirius B ve 40 Eridani B'nin çok yoğun olması gerektiğinin farkına varılmasına yol açtı. Ernst Öpik 1916'da birçok görsel ikili yıldızın yoğunluğunu tahmin ettiğinde, 40 Eridani B'nin Güneş'in yoğunluğundan 25.000 kat daha fazla yoğunluğa sahip olduğunu buldu. Bu değer o kadar yüksekti ki bunu "imkansız" olarak nitelendirdi.
A.S. Eddington'ın 1924 yılında belirttiği gibi bu düzeydeki yoğunluklar, genel görelilik kuramına göre Sirius B'den gelen ışığın kütleçekimsel olarak kırmızıya kayması gerektiğini gösteriyordu. Bu tespit, 1925 yılında Adams'ın bu kırmızıya kaymayı ölçmesiyle doğrulandı.

Yüzey sıcaklığı 10.000 Kelvin'den az olan beyaz cücelerin, yaklaşık olarak 0,005 ila 0,02 AU arasında bir mesafede, 3 milyar yıldan fazla sürecek bir yaşanabilir bölgeye sahip olabileceği öne sürülmüştür. Bu mesafe o kadar yakındır ki, yaşanabilir gezegenler kütleçekimsel olarak kilitli olacaktır. Amaç, içe doğru göç etmiş veya orada oluşmuş olabilecek varsayımsal Dünya benzeri gezegenlerin geçişlerini araştırmaktır. Beyaz cücenin bir gezegenle benzer bir büyüklüğe sahip olması nedeniyle, bu tür geçişler güçlü örtülmelere neden olur. Daha yeni araştırmalar bu fikri şüpheye düşürmektedir, çünkü varsayımsal gezegenlerin ana yıldızlarına yakın yörüngeleri, onları güçlü gelgit kuvvetlerine maruz bırakacak ve sera etkisi tetikleyerek yaşanmaz hale getirecektir. Bu fikre yönelik önerilen bir başka kısıtlama da gezegenlerin kökenidir. Beyaz cücenin çevresindeki yığılma diski oluşumunu bir kenara bırakırsak, bir gezegenin bu tür yıldızların çevresinde yakın bir yörüngeye yerleşebilmesinin iki yolu olabilir. Yıldızın kırmızı dev evresinde yutulmadan içe doğru sarmal çizmek veya beyaz cüce oluştuktan sonra içe doğru göç etmek. İlk durum düşük kütleli cisimler için pek olası değildir, çünkü yıldızları tarafından yutulmaktan kurtulmaları pek mümkün olmaz. İkinci durumda ise gezegenler, beyaz cüce ile gelgit etkileşimleri yoluyla o kadar çok yörünge enerjisini ısı olarak atmak zorunda kalacaklardır ki, muhtemelen yaşanmaz bir kor haline geleceklerdir.

NASA9 Kasım 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Teknik Bilgiler14 Nisan 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Beyaz delik ya da ak delik, kara deliğe düşen bir maddenin solucan delikleri aracılığıyla evrenin başka bir yerinde yeniden ortaya çıktığı noktalardır. Başka bir zamana veya başka bir Bebek Evren'e de açılabilirler. Kara delikler, içine düşen hiçbir şeyin (ışık dahil) kendisinden kaçamadığı cisimlerdir. Bunların tam tersi olan beyaz deliklere ise hiçbir madde giremez, yalnız kara deliğe düşen maddeler çıkabilir. Bu sebeple beyaz delik olarak adlandırılmışlardır. Bu konuda önemli çalışmalar yapmış olan teorik fizikçi Stephen Hawking, son makalesinde solucan deliklerinin ve beyaz deliklerin bulunmadığını savunmuştur. Genel görelilikte; beyaz delik, madde ve ışık kendisinden kaçabildiği halde dışarıdan girişe izin vermeyen uzayın varsayımsal bir bölgesidir. Bu anlamda, sadece dışarıdan giriş olabilen, madde ve ışığın kaçamadığı kara deliğin tersidir. Beyaz delikler, sonsuz kara delikler teorisiyle ortaya çıkar. Gelecekteki kara deliğe ek olarak, Einstein alan denkleminin bir çözümü geçmişinde bir beyaz deliğe sahiptir. Fakat, bu alan, yerçekimsel çöküş boyunca oluşturulan kara delikler için mevcut değil ve beyaz deliğin oluşmuş olabileceği bilinen bir fiziksel süreç de yok. Şimdiye kadar hiçbir beyaz delik gözlenmemiştir. Ayrıca, termodinamik yasaları der ki, evrenin net entropisi ya artar ya da sabittir. Bu kural beyaz deliklerin entropiyi düşürme eğilimleriyle ihlal edilir. Tıpkı kara delikler gibi, beyaz delikler de kütle, yük ve açısal momentum özelliklerine sahiptir ve diğer kütleler gibi maddeleri çekerler. Ama beyaz deliğe doğru düşen nesneler asla beyaz deliğin olay ufkuna tam olarak ulaşamazlar(Aşağıda tartışılan maksimum genişletilmiş Schwarzschild çözüm durumda bile, geçmişteki beyaz delik olay ufku, gelecekteki siyah delik olay ufku olur. Böylece, beyaz deliğe doğru düşen herhangi bir nesne, sonunda siyah delik ufkuna ulaşacaktır.) Yüzeyi olmayan, yerçekimsiz bir alan hayal edin. Bu durumda, yerçekimi ivmesi herhangi bir vücut yüzeyinde en fazladır. Ama kara deliklerin bir yüzeyi olmadığından, yerçekimi ivmesi katlanarak artar; fakat asla son değerine ulaşamaz çünkü tekillikte kabul edilen bir yüzel bulunmamaktadır. Kuantum mekaniklerinde, kara delik Hawking radyasyonu yayar ve böylece radyasyon gazıyla termal dengeye gelebilir. Stephen Hawking, termal dengedeki bir kara deliğin zaman tersinin yine termal dengedeki bir kara delik olduğunu savundu çünkü termal denge durumu, zaman- tersinir- değişmezdir. Bu da, beyaz deliklerle kara deliklerin aynı nesne olduğu anlamına gelebilir. Sonradan, sıradan bir kara delikten yayılan Hawking radyasyonu, beyaz delik ışıması olarak tanımlandı. Hawking'in yarı-klasik argümanı kuantum mekanik Ads/CFT benzeşmesinde yeniden oluşturuldu. Aynı zamanda Ads/CFT'de; zaman tersi kendisiyle aynı olan bir gauge teorisinde, anti-de Sitter'deki bir kara delik bir termal gazla açıklanır.

Hiçbir yükü ve yönü olmayan kara deliği tanımlayan Schwarzschild ölçüsünün maksimum derecede genişletilmiş hali olarak bilinen Einstein atom denklemlerinin çözümün bir parçası olduğu tahmin edilmektedir. Burada “maksimum derecede genişletilmiş” ifadesi uzay zamanının hiçbir köşesi olmaması fikrini temsil eder: uzay zamanında herhangi olası bir serbest düşüşteki parçacığın yörüngesi için bu yolun parçacığın geleceğine kadar gelişigüzel bir şekilde devam etmesi olası olmalıdır. Tabi parçacık yörüngesi kara deliğin merkezindeki gibi yerçekimsel kişiliğe çarpmazsa. Bu ihtiyaç gidermek için, parçacıkların dışarıdan dikey olarak düştüğünde giriş yaptıkları karadeliğin içindeki bölgeye ek olarak dışarıdaki bir gözlemcinin dikey olaydan dışarı yükseldiğini gördüğü parçacıkların dış değer buldukları anlamın çıkarmamıza izin verem iç bölgede ayırıcı beyaz delik olmalıdır.Schwarzschild koordinatlarını kullanan dışardaki gözlemci için düşmeyen parçacıklar, son derece uzak bir gelecekte, karadeliğin dikeyine ulaşması için sonsuz zaman alır; gözlemciyi geçen parçacıklar, geçmişteki sınırsız uzaklıkta beyaz deliğin dikeyine geçtiklerin beri sınırsız bir zaman boyunca dışa doğru yol alırlarken. (Her nasılsa, parçacıklar ve diğer objeler sadece ufku geçmek ile dışarıdaki gözlemci arsındaki sınırlı uygun zamanı tecrübe ederler.) Beyaz delikler hakkındaki küçük bir kanıt olmasına rağmen, beyaz deliğin iç bölgesinden dışarı doğru seyahat eden parçacıkların gözlemciyi herhangi bir vakitte geçmesi bakımından ve ayrıca eninde sonunda kara deliğin iç bölgesine ulaşarak akan, içeri doğru seyahat eden parçacıkların gözlemciyi herhangi bir vakitte geçmesinden dolayı dışarıdaki gözlemcinin perspektifinden kara delik /beyaz delik sonsuzmuş gibi
görünür.Max, genişletilmiş uzay zamanının içinde iki ayrı iç bölge olduğu gibi ayrıca bazen iki farklı evren olarak da adlandırılan iki ayrı dış bölge vardır; iki iç bölgede olası parçacık yörüngeleri olduğunu anlamamıza izin verir.Bu demektir ki karadelik bölgesi her iki evrenden düşen karışık parçacıkları içerir (ve böylece bir evrenden düşen bir gözleme diğer evrenden düşen bir ışığı görebilir)ve beyaz delik bölgesinden diğer evrenlere kaçan parçacıklar gibi tüm 4 bölgede Kruskal-Szekeres koordinatları kullanıla uzay zamanı grafiklerinde görülebilir. Bu uzay zamanında bulunması mümkün koordinat  sistemleri mesela eğer sabit zamanın hiper yüzeyi seçilirse ve gömme diyagram (o zamandaki uzayın eğriliğini tasvir eder) çizilirse, gömme diyagram iki dış alana bağlanmış bir tüp gibi görünür ve bu ‘’Einstein – Rosen köprüsü’' olarak bilinir ya da Schwarzschild solucan deliği olarak bilinir. Uzayımsı hiper yüzeyin nerede seçildiğine bağlı olarak, Einstein-Rosen köprüsü hem her evrendeki iki kara delik ufku olayını hem de her evrendeki iki beyaz delik ufku olayını bağlar.Köprüyü kullanarak bir evrenden diğer evrene geçmek mümkündür çünkü beyaz delik ufku olayına dışarıdan girmek mümkündür ve her evrenden kara deliğe her giren kaçınılmaz olarak kara delik tekilliğine çarpar.Olabildiğince genişletilmiş Schwarzschild ölçüsü dış gözlemcinin bakış açısına göre daimi olarak var olan kara delik /beyaz delik idealleştirilmesini tanımlar; aynı belirli zamanda yıldız göçmesinden oluşan daha gerçekçi kara delikler farklı bir ölçü gerektirir. Düşen gösterişli cisim kara deliğin geçmişinin diyagramına eklendiğinde diyagramı ilgili olan beyaz delik iç bölgesinden uzaklaştırır. Fakat genel izafiyetin eşitlikleri ters çevrilebilir olduğu için genel izafiyet çöken cisimlerden oluşan bu gerçekçi kara delik tiplerinin zamanı geri getirmesine izin vermek zorundadır. Zamanı geri getirme olayı evrenin başlangıcından beri olan ve cismi ateşlenip kaybolana kadar fışkırtan beyaz delik olabilir. Bazı teorik olarak izinli olmasına rağmen fizikçiler tarafından kara delikler kadar ciddiye alınmazlar çünkü baştaki Big Bang şartları içinde olmadıkları sürece, onların oluşumlarına doğal olarak sebep olacak işlemler yoktur ve onlar var olamazlar. Ayrıca, herhangi küçük miktardaki maddenin dışarıdan horizona doğru düşmesi durumunda beyaz deliğin yüksek derecede kararsız olacağı tahmin edilir. Bu durum uzaktaki gözlemciler tarafından görüldüğü kadarıyla beyaz deliğin patlamasını engelleyebilir. Bu teklikten gelen maddenin beyaz deliğin yerçekimsel yarıçapından kaçması mümkün değildir.

1980 lerin sonunda önerilen ilk kara delik görüşü klasik beyaz deliklerin doğal hali üzerindeki dökülmeler olarak yorumlanabilir. Bazı araştırmacılar kara deliğin ana evrenin dışına doğru genişletilmiş hali olan yeni evrenin oluşmasını sağlayan çekirdekte meydana gelen büyük bir patlamayla oluştuğunu ileri sürüyor. Bazı araştırmacılar, bir kara delik oluştuğunda çekirdekte yeni bir büyük patlama meydana geleceğini öngörürler. Bu büyük patlama bütün evrenin dışından gelen yeni bir evren yaratır. Bükülme cismin esas açısal momentumunu kuantum mekaniği olarak açıklıyor. Genel izafiyet kuramına göre, yeteri kadar sıkıştırılmış kütlenin yerçekimsel çökmesi tek bir kara delik oluşturur. Einstein-Cartan teorisinde Dirac spinor ları ile bükülme arasındaki en küçük eşleşme oldukça yüksek yoğunluklarda fermiyonik cisimlerde önemli olan spin-spin etkileşimi yaratır. Bu tarz bir etkileşim yerçekimsel tekilliğin oluşmasını engeller. Onun yerine, olayın diğer ufkundaki çöken cisim muazzam fakat sonlu yoğunluk ve düzenli Einstein-Rosen köprüsünü oluşturan sıçramalara erişir. Köprünün diğer tarafını yeni, büyüyen bir evren almaya başlar. Bu bebek evrendeki gözlemciler için ana evren sadece beyaz bir delik olarak görünür. Dolayısıyla gözlenenbilen evren daha geniş evrendeki ihtimallerden birisi olarak var olan kara deliğin Einstein-Rosen içeriğidir. Big Bang gözlemlenebilir evrende sonlu tekil olmayan bir Big Bounce du. Bir 2011 dosyası Big Bang‘in kendisinin bir beyaz delik olduğunu savunur. Daha sonra Small Bang denilen beyaz delik oluşumunun tek bir vurumla bütün cisimlerin dağıldığı kendinden bir oluşum olduğunu öne sürer.

Kara delik
Kuantum mekaniği
Uzayzaman
Solucan deliği
Zaman oku

1.Carroll, Sean M. (2004). Spacetime and Geometry (5.7 ed.). Addison Wesley. ISBN 0-8053-8732-3.
2. Hawking, S. W. (1976). "Black Holes and Thermodynamics". Physical Review D 13 (2): 191–197. Bibcode:1976PhRvD..13..191H. doi:10.1103/PhysRevD.13.191.
3. Klebanov, Igor R. (19 May 2006). "TASI lectures: Introduction to the AdS/CFT correspondence". arXiv:hep-th/0009139v2. Bibcode:2001sbg..conf..615K. doi:10.1142/9789812799630_0007. hep-th/0009139 v2.
4. Физическая энциклопедия (in Russian) 1. Советская энциклопедия. 1988. p. 180.
5. Andrew Hamilton. "White Holes and Wormholes". Retrieved 12 October 2011.
Yukarı git ^ Andrew Hamilton. "Collapse to a black hole". Retrieved 12 October 2011.
6. a b Wheeler, J. Craig (2007). Cosmic Catastrophes: Exploding Stars, Black Holes, and Mapping the Universe. Cambridge University Press. pp. 197–198. ISBN 978-0-521-85714-7.
7. Frolov, Valeri P.; Igor D. Novikov (1998). Black Hole Physics: Basic Concepts and New Developments. Springer. pp. 580–581. ISBN 978-0-7923-5145-0.
8. E. Fahri & A. H. Guth (1987). "An Obstacle to Creating a Universe i

Birincil cisim (ayrıca merkezi cisim veya kısaca birincil, İngilizce: Primary olarak adlandırılır) terimi, kütle çekimsel olarak bağlı çok cisimli bir sistemin ana fiziksel cismini ifade eder. Bu cisim, sistem kütlesinin çoğunu oluşturur ve genellikle sistemin ortak kütle merkezine yakın bulunur.
Güneş Sistemi'nde Güneş, etrafında dönen tüm cisimler için birincildir. Aynı şekilde tüm uyduların (doğal uydular (aylar) veya yapay uydular) birincili, etrafında döndükleri gezegendir. Birincil terimi, ortak kütle merkezinin yakınındaki cismin gezegen, yıldız veya başka herhangi bir gök cismi olup olmadığını belirtmekten kaçınmak için sıklıkla kullanılır. Bu anlamda birincil sözcüğü, her zaman bir isim olarak kullanılır.
Kütle merkezi, kütle ile ölçülen tüm nesnelerin ortalama konumudur. Güneş o kadar kütlelidir ki, Güneş Sistemi'nin ortak kütle merkezi sıklıkla Güneş'in merkezine çok yakındır. Bununla birlikte, Güneş Sistemi'nin kütlesinin çoğunu Güneş oluşturmasına rağmen, gaz devi gezegenlerin kütlesi ve mesafesi nedeniyle Güneş Sistemi'nin ortak kütle merkezi zaman zaman Güneş'in dışına da çıkabilir.
Birincil cisimden yoksun olabilecek tartışmalı bir sistem örneği, Plüton ve uydusu Charon'dur. Bu iki cismin ortak kütle merkezi her zaman Plüton'un yüzey alanının dışındadır. Bu durum, bazı gök bilimcilerin Plüton-Charon sistemini yalnızca bir cüce gezegen (birincil) ve uydusu yerine, çift veya ikili cüce gezegen olarak adlandırmasına yol açmıştır. 2006 yılında Uluslararası Astronomi Birliği, Plüton ve Charon'u resmen içerebilecek çift gezegen teriminin resmi bir tanımını kısaca değerlendirmiş, fakat bu tanımı onaylamamıştır.
Gök bilimciler henüz bir ötegezegenin etrafında dönen herhangi bir cisim (öte uydu) tespit edemediğinden, birincil teriminin ötegezegenlere atıfta bulunmak için kullanımı belirsizdir. Çoğu gökadanın merkezinde bulunan süper kütleli kara deliğe atıfta bulunmak amacıyla birincil teriminin kullanımı, bilimsel dergilerde yer bulmamıştır.

Çift gezegen
Küçük gezegen uydusu § Terminoloji
Doğal uydu
n cisim problemi
İki cisim problemi
Üç cisim problemi
Yörüngedeki cisim

Bronzlaşma, güneşten (ya da solaryum) kaynaklanan ultraviyole ışık ile deri renginin (özellikle açık ciltlerin) doğal bir fizyolojik cevap ile kararmasıdır. Güneşte fazla kalmak ile güneşlenilen bölgede güneş yanığı da oluşabilir.
Derinin koyulaşması, ultraviyole ışığa maruz bırakılan deri hücreleri içine melanin pigmentinin salınımı veya miktarının artması ile olur. Melanin, melanosit denen hücrelerce üretilir ve vücudu fazla güneş ışınlarından korurur.

Bronzalaşmaya neden olan ultraviyole frekansları genellikle UVA ve UVB olarak ayrılır.

Yeni melaninin yapımını uyarır ve cilte salınımını sağlar.
DNA bantlarına ciddi hasar verir.
Ben oluşmasına ve bazı cilt kanseri tiplerine (melenoma haric) neden olur.
Cildin yaşlanmasına neden olur (UVA'den çok daha az olmak üzere)
D Vitamininin oluşumunu uyararak, hastalıklara ve ironik olarak cilt ve diğer kanserlere karşı korur.
UVA'dan daha kolay güneş yanığına yol açar, ancak ölçülü dozu sağlıklı olabilir.
Hemen hemen tüm güneş koruyucuları ile engellenir.

Melanositlerde daha önceden üretilmiş olan melaninin salınımı sağlar.
Cildin hızlı yaşlanmasına neden olur.
UVB'ye kıyasla daha az kansere neden olduğu düşünülmekle birlikte diğer cilt kanserlerinden daha tehlikeli olan melanoma neden olur.
Birçok güneş koruyucu tarafından engellenememektedir ancak giysi ile bir miktar engellenebilir.
UVB'ye kıyasla sezon ve gün boyu daha istikrarlı bir seviyede bulunur.

İnsanların istatistik olarak yeterli güneş ışığı alamaya bağlı D vitamini eksikliği yüzünden, melonomların açtığı sorunlara kıyasla çok daha fazla sorun yaşadığı bilinmektedir. Ancak açık ciltlilerin günde bir-iki dakika yaz güneşine maruz kalmaları ve kısında D vitamini ekli süt ya da vitamin almaları ile bu durum önlenebilir.
Güneş ışığı, insan psikolojisi üzerindeki olumlu etkileri vardır. Güneş ışığının az olduğu kış dönemlerinde intihar sıklığı da artmaktadır.
Güneş ışığı kısa dönemlde akneleri iyileştirmeyi ya da gizlemeyi sağlasa da araştırmalar uzun süreli maruz kalmalarda akneyi şiddetlendirmektedir.
Ayrıca fototerapi maddesine bakınız.

Çiller
Cilt kanseri
Solaryum

History of Suntanning 22 Nisan 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
BBC info page on tanning 21 Ağustos 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Calculate how long sunscreen protects you
Alternative tanning methods 28 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Buzul çağı ya da buz çağı, Dünyanın ve atmosferinin sıcaklığının uzun süren dönem boyunca azalarak kıtasal, kutup ve alp buzullarının genişlemesi ve varlığını sürdürmesidir. Dünyanın iklimi, gezegende buzulların olmadığı sera dönemleri ile buzul çağları arasında gidip gelir. Dünya hâlen Kuvaterner buzullaşması içindedir. Buzul çağındaki soğuk iklimin bireysel darbeleri buzul dönemi (veya kısaca buzullar) ve buzul çağındaki aralıklı sıcak dönemlere ise buzullararası denir.
Dördüncü Zaman, Dünya'daki toprakların %30'undan fazlasının buzlarla kaplandığı bir dönemidir ve Pliyosen Çağı ile Holosen Çağı arasında yer alır. Yunanca "eski" anlamına gelen pleistos ve "yeni" anlamındaki kainos kelimelerinin birleşmesinden oluşmuştur. Günümüzden yaklaşık 2,5 milyon yıl önce pleistosen döneminde başlayan buzul çağları bundan yaklaşık 10.000 veya 14.000 yıl önce sona ermiş ve Dünya'da buzullararası Holosen çağı başlamıştır.
Buzuloji, buz çağı terimi ile kuzey ve güney yarıkürede ortaya çıkan yoğun buz katmanları (da) ifade edilmektedir.
Dünya okyanuslarına ve atmosferine salınan antropojenik sera gazlarının miktarının önümüzdeki 500.000 yıl boyunca bir sonraki buzul dönemini önleyeceği tahmin edilmektedir. Aksi takdirde buzul dönemi yaklaşık 50.000 yıl içinde başlayacak ve ardından muhtemelen daha fazla buzul döngüsü başlayacaktı.
Hâlen Grönland, Arktik ve Antarktika buzulları var olduğu için, 2,6 milyon yıl önce pleistosen adı verilen dönemde başlayan buzul devrini yaşamakta olduğumuzu söyleyebiliriz. Ancak içinde bulunduğumuz dönemde buzullar erimeye devam ettiğinden buzul sonrası dönem yaşamaktayız.
Günümüzden yaklaşık olarak 18 bin yıl önce en üst noktasına erişen "son buzul çağı" olan Würm bundan yaklaşık 10.000 yıl önce sona erdi ve yerküre ısınmaya başladı. Bu ısınma süreci hâlen devam etmektedir. Doğal döngünün devam etmesi halinde Yeryüzünün yeniden soğumaya başlamış olması gerekirken insanın kullandığı fosil yakıtlar, karbondioksit, metan vb. sera gazlarının salınımı nedeniyle atmosfer ısısının artışına bağlı küresel ısınma devam ettiğinden en azından yakın bir gelecekte bir buzul devri öngörülmemektedir.
Pleistosen olarak da adlandırılan buzul çağları dördüncü zaman olan kuaternerin ilk ve en uzun evresidir. Buzul çağında kuzey yarıkürenin büyük bir kısmının buzullarla kaplı olduğu, dünyanın diğer kısımlarındaysa soğuk (buzullaşma) ve ılıman (buzullararası) iklimlerin birbirini izlemekte olduğu düşünülmektedir. Buzul çağlarında buzullar kuzeyden güneye doğru yayıldıkça memeliler de güneye (veya daha düşük enlemlere) doğru ilerlemiştir.

1742'de, Cenova'da yaşayan, mühendis ve coğrafyacı Pierre Martel (1706-1767) Savoy'daki Alpler'de bulunan Chamoniks vadisini ziyaret etti. Bundan iki yıl sonra bu gezisinin bir özetini içeren bir değerlendirme açıklaması yayımladı. Vadideki yerleşimci canlıların buzulların yer değiştirmesiyle ortaya çıkan bir dağılım gösterdiğini ve bu göstergeye göre de günümüz buzullarının bir zamanlar çok daha ileriye doğru uzanmakta olduklarını öne sürdü.
Daha sonra, Alplerin bulunduğu değişik bölgelerden benzer raporlar açıklandı. 1815'te, marangoz ve dağ keçisi avcısı Jean-Pierre Perraudin (1767-1858), İsviçre kantonlarından Valais'de bulunan Val de Bagnes'te gördüğü kararsız buzul kaymasıyla yer değiştirerek bölgeye gelen kopmuş kaya parçaları buzulların bir zamanlar daha ileride olduğunu işaret ediyordu. Bernese Oberland'de, Meiringen'li ağaç kesimiyle uğraşan bir kişi İsviçre-Alman jeoloğu Jean de Charpentier (1786-1855) ile 1834 yılındaki görüşmesinde benzer bir düşünceyi savundu. Aynı konu hakkında, İsviçre'de Valais'teki Val de Ferret ve batı İsviçre'deki Seeland'de yapılan karşılaştırmalı çalışmalar ve Goethe'nin bilimsel araştırmaları bilinmektedir. Bu tür çalışmalar dünyanın başka değişik yerlerinde de yapılmıştır. Bavyeralı doğa bilimcisi Ernst von Bibra (1806-1878) 1849-1850 yılları arasında Şili Andlar'da, bölge sakini yerlilerinin buzulların önceki hareketlerine atfettikleri buzultaşı (moren) fosilini ziyaret etmiştir.
Bu arada, Avrupalı akademisyenler bazı maddelerin dağılımına neyin neden olduğunu merak etmeye başlamıştılar. 18. yy.'ın ortalarından itibaren bazıları buna buzulların sürüklenmesinin yol açmış olabileceğini öne sürdüler. İsveçli maden uzmanı Daniel Tilas (1712-1797), 1742'de, İskandinavya ve Baltık bölgelerindeki buz denizi üzerinde sürüklenen buzulların bu dağılıma yol açmış olabileceğini öne süren ilk kişi oldu. 1795'te, İskoç filozof ve doğa bilimcisi James Hutton (1726-1797), Alpler'de bulunan dağılmış kaya parçalarının buzulların hareketiyle sürüklenişini açıkladı. Yirmi yıl sonra, 1818'de, İsveçli bitki bilimcisi Göran Wahlenberg'in (1780-1851), İskandinav Yarımadası'nda buzulların sürüklenmesi teorisini anlatan eseri yayımlandı. Buzullaşmanın bölgesel bir fenomen olduğu üzerinde durdu. Ondan sadece birkaç yıl sonra Danimarka-Norveçli jeolog Jens Esmark (1763-1839) dünya çapında oluşan bir dizi bu çağlarından bahsetti. 1824'te yayımlanan bir gazete makalesinde, Esmark buzullaşma değişimlerine iklim değişimlerinin (bkn: iklimbilim) yol açtığını anlattı. Bu iklim değişimlerini, Yeryüzü yörüngesindeki değişmelerin yol açmış olması teziyle açıklamaya çalıştı.
İzleyen yıllarda, Esmark'ın düşünceleri tartışıldı ve kısmen İsveç, İskoç ve Alman bilimcilerce devralındı. Norveçli buzul çağı uzmanı profesör Bjørn G. Andersen'in 1992'de yaptığı yorumlarına göre Edinburgh Üniversitesi'nden Robert Jameson (1774-1854), Esmark'ın düşüncelerine göreceli biçimde açık göründüğünü belirtti. Jameson'ın İskoçya'daki antik buzullarla ilgili tespitleri çok büyük bir olasılıkla Esmark etkisiyle oluşmuştu. Almanya', Dreissigacker'de ormancılık profesörü Albrecht Reinhard Bernhardi (1797-1849), Esmark'ın teorisini doğru kabul etti. 1832'de yayımlanan bir gazete makalesinde, Bernhardi eski kutup tepeciklerinin Yeryüzünün ılımanlaşan bölgelerine doğru kayma yaparak ulaştığı kurgusunu açıkladı.
Bu tartışmalardan bağımsız olarak, İsveçli inşaat mühendisi Ignaz Vanetz (1788-1859), 1829'da, Jura Dağları ve Kuzey Almanya Ovası yakınlarındaki bölge yapısına uygun olmayan kopmuş kaya parçası dağılımlarının varlığını dev buzullarla açıkladı. Yazısını İsviçre Doğal Bilimler Akademisi'nde okuduğunda bilimcilerin çoğunluğu şüpheci kaldılar. Sonunda, Vanetz arkadaşı Jean de Charpentier'i teorisine ikna etmeyi başardı. De Charpentier, Vanetz'in düşüncesini Alplerin buzullaşması ile sınırlayarak bir teoriye dönüştürdü. Düşünceleri Wahlenberg'in teorisine benziyordu. Gerçekte, her iki bilimci de erken tarih hakkında aynı volkanistik varsayımı veya de Charpentier'in yaklaşımını platonist varsayımlara tercih ediyordu. 1854'te Charpentier makalesini İsviçre Doğal Bilimler Akademisyenleri önünde okudu. O günlerde Alman botanikçi Karl Friedrich Schimper (1803-1867), Bavyera Alpler'i yaylalarındaki sürüklenmiş kaya parçaları üzerinde yetişen yosun öbekleri üzerinde çalışma yapıyordu ve bu dev boyuttaki kayaların nereden gelmiş olabileceğini merak ediyordu. 1835 yaz iklimi boyunca Bavyera Alpleri'nde bazı kısa süreli yolculuklar yaptı. Schimper, Alplerin yaylalarındaki kopmuş kaya parçalarının buzul tarafından taşınmış olabileceği sonucuna geldi. 1835'i 1836'ya bağlayan kış boyunca Münih'te bir dizi konferans verdi ve soğuk bir iklim ve donmuş suyla yok olan bir küresel etkinlikteki zaman diliminin var olması gerektiği varsayımını açıkladı.
Schimper, 1836 yılının yaz aylarını Beks yakınlarındaki Devens'te bulunan İsviçre Alpleri'nde üniversiteden eski arkadaşı Louis Agassiz (1801–1873) ve Jean de Charpentier ile geçirdi. Schimper, de Charpentier ve muhtemelen Vanetz; Agassiz'i bir buzul dönemi olduğuna ikna ettiler. 1836/7 kışı boyunca Agassiz ve Schimper bir buzullanma sekmeleri teorisini geliştirdiler. Bu teoriyi hazırlarken büyük ölçüde Goethe, Vanetz, Charpentier ve oradaki alan çalışmalarından elde ettikleri üzerinde biçimlendirme yaptılar. Agassiz'in de o esnada Bernhardi'nin makalesiyle benzer düşüncede bulunduğunu gösteren işaretler bulunmaktadır. 1837'nin başlarında Schimper buz veya buzul çağı anlamına gelen "Eiszeit" terimini icat ederek ileri sürdü. 1837 Haziran'ında, Agassiz; Neuchâtel'deki olağan yıllık İsveç Doğal Bilimler Akademisi Buluşması önünde birlikte hazırladıkları sentezin sunumunu yaptı. Dinleyiciler, yeni teorinin o güne kadar kurgulanmış iklim teorileriyle çelişkili bulunması nedeniyle oldukça fazla eleştirili (veya) hatta karşıt olarak değerlendirilebilecek bir tutum içinde oldular. Çağdaşları olan bilimcilerin büyük bir kısmı (ateş halinden) ergimiş bir yerküre olarak doğduğu andan itibaren (sabit bir hızla) tedrici olarak soğumakta olduğunu düşünmekteydiler.
Bu ret edilişin üstün gelmesi üzerine, Agassiz jeolojik alan çalışmasına başladı. Buzullar Üzerine Çalışma (Études sur les glaciers) adlı kitabını 1840'ta yayımlattı. De Charpentier, bununla aynı zamanda Alplerdeki buzullaşma hakkında hazırlamakta olduğu bir kitabı da piyasaya çıkardı. De Charpentier, Agassiz'e buzul araştırması derinliğini sunan kişi olmasından ötürü Agassiz'nin kitabında kendisi hakkında yer vermesinin gerektiğini hissetmişti. Bunun yanı sıra, aralarındaki kişisel çekişme nedeniyle Agassiz kitabında Schimper'den bahsetme konusunu es geçmişti.
Tümüyle birlikte, buz çağı teorisinin kabul görmesi için birkaç on yıl geçti. James Croll'un 1875'te, buz çağlarının nedenleri hakkında güvenilir açıklamalar getiren Jeolojik İlişkileriyle İklim ve Zaman adlı eserinin yayımlanması da dahil olmak üzere Croll'un çalışmalarını izleyen 1870'lerin ikinci yarısından sonra uluslararası bir ölçekte kabul gördü.

Jeolojik, kimyasal ve paleontolojik olmak üzere buzul çağlarının üç temel kanıtı bulunmaktadır.
Jeolojik kanıt, kopmuş kaya parçalarında su hareketinin aşındırarak yol açtığı düzleşmeler ve tahrişler, buzultaşları (morenler), buzul birikintilerinden meydana gelmiş dar ve uzun yığın tepecikleri (drumlinler), vadi kesileri ve buzulların taşıyıp yığdığı çakıl veya kum ile karışık balçık veya çökelti kayaları (tillites)

Güneş kütlesine (M☉) göre keşfedilen en büyük yıldızların listesidir.

Aşağıda listelenen kütlelerin çoğu tartışmaya açıktır ve mevcut araştırmanın konusu olarak inceleme altındadır. Bu yıldızlar kütlelerinin ve diğer özelliklerinin sürekli olarak gözden geçirilmesine tabidir. Aşağıdaki tabloda listelenen kütlelerin çoğu, yıldızların sıcaklık ve mutlak parlaklıklarının ölçümleri kullanılarak teorik olarak belirlenmektedir. Hem teori, hem de ölçümler mevcut bilgi ve teknolojinin sınırlarını zorlamaktadır bu nedenle her ikisi de yanlış olabilir. Örneğin, VV Cephei yıldızı hangi özelliğinin incelendiğine bağlı olarak 25–40 M☉ veya 100 M☉ arasında olabilir.

Tutulması olan ikili yıldızlar, kütleleri bir miktar güvenle tahmin edilen tek yıldızlardır. Ancak, aşağıdaki tabloda listelenen hemen hemen tüm kütlelerin dolaylı yöntemlerle çıkarıldığını unutmayın; tablodaki kütlelerin sadece birkaçı tutulma sistemleri kullanılarak belirlendi.

Bazı yıldızlar bir zamanlar bugün olduğundan daha ağır olabilir. Birçoğunun, yüksek hızlı rüzgarların sıcak fotosfer tarafından uzaya yönlendirildiği süper rüzgar süreci tarafından belki de onlarca güneş kütlesi kadar önemli kütle kaybına maruz kalması muhtemeldir.

80 Güneş kütlesinden küçük yıldızlara örnekler:

Var 83 in M33

Astronomide büyüklük, belirli bir geçirim bandında genellikle görünür veya kızılötesi spektrumda, ancak bazen tüm dalga boylarında bir nesnenin parlaklığının boyutsuz bir ölçüsüdür. Nesnelerin büyüklüğünün kesin olmayan ancak sistematik bir tespiti, Hipparkos tarafından antik çağlarda tanıtılmıştır.
Ölçek logaritmiktir ve 1 büyüklüğündeki bir yıldızın, 6 büyüklüğündeki bir yıldızdan tam olarak 100 kat daha parlak olduğu şekilde tanımlanır. Bu nedenle, bir büyüklükteki her adım, daha yüksek olan 1 büyüklüğünden 
  
    
      
        
          
            100
            
              5
            
          
        
        ≈
        2
        ,
        512
      
    
    {\displaystyle {\sqrt[{5}]{100}}\approx 2,512}
  
 kat daha parlaktır. Bir nesne ne kadar parlak görünürse büyüklük değeri o kadar düşük olur ve en parlak nesneler negatif değerlere ulaşır.
Gök bilimciler, büyüklüğün iki farklı tanımını kullanırlar: Görünür büyüklük ve mutlak büyüklük. Görünür büyüklük (m), bir nesnenin Dünya'dan gece gökyüzünde göründüğü şekliyle parlaklığıdır. Görünür büyüklük, bir nesnenin içsel aydınlatma gücüne, mesafesine ve parlaklığını azaltan körlenmesine bağlıdır. Mutlak büyüklük (M), bir nesne tarafından yayılan içsel aydınlatma gücünü tanımlar ve nesnenin Dünya'dan belirli bir uzaklığa (yıldızlar için 10 parsek) yerleştirilmesi durumunda sahip olacağı görünen büyüklüğe eşit olarak tanımlanır. Gezegenler ve küçük Güneş Sistemi cisimleri için, gözlemciden ve Güneşten gelen bir astronomik birim uzaklıktaki parlaklığına bağlı olarak daha karmaşık bir mutlak büyüklük tanımı kullanılır.
Güneş'in görünür büyüklüğü -27, gece gökyüzünde görülebilen en parlak yıldız olan Sirius'un görünür büyüklüğü ise -1,46'dır. Venüs en parlak olduğunda -5 büyüklüğündedir. Uluslararası Uzay İstasyonu (ISS) bazen -6 büyüklüğe ulaşır.

Genellikle CEMP yıldızları olarak adlandırılan karbonca zengin metal fakiri yıldızlar (ing: Carbon-enhanced metal-poor stars) kimyasal tuhaf özelliklere sahip bir yıldız sınıfıdır. CEMP yıldızları, Güneş'e kıyasla karbonun demire oranının en az on kat daha fazla olduğu [C/Fe] > +1 ve ayrıca demirin Güneş'tekine kıyasla onda biri kadar düşük, yani [Fe/H] < -1 olması ile karakterize edilirler.
Bu yıldızlar ayrıca r-süreci veya s-süreci elementlerinin zenginleşmiş olup olmadığına göre kategorize edilirler. CEMP-no yıldızlarında ise herhangi zenginleşme yoktur. Bunlardan bazıları Samanyolu'nda oluşan ilk yıldızlardır. Diğerleri ise CEMP-r, CEMP-s veya CEMP-r/s olarak adlandırılır. Metal fakiri yıldızların CEMP yıldızı olma olasılığı daha yüksektir ve [Fe/H] < -5,0 olduğunda tüm yıldızlar CEMP yıldızı haline gelir.

CEMP yıldızları aşağıdaki alt sınıflara ayrılmıştır:

CEMP-r yıldızları [Eu/Fe] > +1 ve [Ba/Eu] < 0 oranlarına sahiptir. Bu değer, bu yıldızlarda evropiyumun demire oranla Güneş'tekinden en az on kat daha fazla, baryumun evropiyuma oranının ise Güneş'tekinden daha az olduğunu gösterir.
CEMP-s yıldızları [Ba/Fe] > +1 ve [Ba/Eu] > +0,5 oranlarına sahiptir. CEMP yıldızlarının %80'i bu kategoriye girer. Bu, baryumun demire oranının Güneş'tekinden en az on kat fazla ve baryumun evropiyuma oranının da Güneş'tekinden belirgin şekilde yüksek olduğunu gösterir.
CEMP-r/s yıldızlarında [Ba/Eu] oranı 0 ile +0,5 arasındadır, yani CEMP-s yıldızları seviyesinin altındadır. Bu yıldızlar, hem r-süreci hem de s-süreci elementleri açısından zenginleşme gösterirler, fakat s-süreci zenginleşmesi CEMP-s yıldızları kadar belirgin değildir.
CEMP-no yıldızları [Ba/Fe] < 0 oranına sahiptir. CEMP yıldızlarının yaklaşık %20'si bu kategoriye girer. Bu yıldızlarda baryum/demir oranı Güneş'tekinden daha düşüktür, yani ölçülebilir bir baryum zenginleşmesi göstermezler.

CEMP yıldızlarının oluşumu hakkında farklı hipotezler öne sürülmüştür:

Yüksek karbon oranı, CEMP yıldızının oluştuğu önceki yıldız nesillerinden gelen malzemeden kaynaklanıyor olabilir.
Düşük kütle ve düşük metalliğe sahip yıldızlar, karbonun atmosferlerine taşınmasını sağlayan bilinmeyen bir karbon zenginleşme süreci geçirmiş olabilirler.
İkili yıldız senaryosunda karbon, termal-zonklayan bir AGB yıldızından gelen rüzgar veya Roche lobu taşması yoluyla mevcut CEMP yıldızına aktarılmış olabilir. Bu mekanizma, Baryum yıldızları ve CH devlerinin oluşumunu açıklamak için de kullanılır.

CH yıldızları, spektrumlarında CH (metilidin) kaynaklı aşırı güçlü soğurma bantlarının varlığı ile karakterize edilen belirli bir karbon yıldızı türüdür. Bunlar popülasyon II yıldızlarıdır; yani metal açısından fakir, genellikle orta yaşlı ve klasik CN yıldızlarına kıyasla daha düşük aydınlatma gücüne sahip yıldızlardır. 'CH yıldızı' terimi, 1942 yılında Philip C. Keenan tarafından karbon yıldızları için kullandığı C sınıfının bir alt tipi olarak ortaya atılmıştır. İlk beş CH yıldızını tanımlamak için kullanılan temel moleküler özellik, Fraunhofer G bandında yer alır.
1975 yılında Yasuho Yamashita, bazı yüksek sıcaklıklı karbon yıldızlarının CH yıldızının tipik spektral özelliklerini gösterdiğini, ancak aynı kinematik özellikleri taşımadığını fark etti. Yani, daha yaşlı yıldız popülasyonunun karakteristiği olan yüksek uzay hızlarına sahip değillerdi. Bu yıldızlar CH-benzeri yıldızlar olarak adlandırıldı. Pek çok CH yıldızının ikili yıldız sistemlerinin üyeleri olduğu bilinmektedir ve bu durumun tüm CH yıldızları için geçerli olduğu (veya daha önce öyle oldukları) düşünülebilir. Baryum yıldızlarında olduğu gibi, muhtemelen eski bir klasik karbon yıldızı yoldaşından (şimdi dejenere bir beyaz cüce) mevcut CH sınıfı yıldıza kütle transferinin sonucudurlar.

David Darling. "CH star" (İngilizce). 11 Temmuz 2004 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 2 Ocak 2009.

CN yıldızı, kendi yıldız sınıfındaki diğer yıldızlara kıyasla spektrumunda alışılmadık derecede güçlü siyano radikal bantlarına sahip bir yıldız türüdür. Siyano radikal, bir karbon atomu ve bir azot atomundan oluşan basit bir moleküldür ve yaklaşık 388,9 ve 421,6 nanometre dalga boylarında soğurum bantlarına sahiptir. Bu yıldız grubu ilk olarak 1949 yılında J. J. Nassau ve W. W. Morgan tarafından bazı G ve K-tipi dev yıldızlarda fark edildi, ardından 1952 yılında Nancy G. Roman tarafından 4.150 tane daha tanımlandı. CN yıldızları, s-süreci elementlerinin eksikliğiyle baryum yıldızlarından ve CN çizgileri dışındaki özelliklerin genel zayıflığıyla diğer parlak yıldız tiplerinden ayırt edilebilir.
CN bantlarının aşırı gücü, 0,5'lik artışlarla pozitif bir indeksle sınıflandırılır. Sıfır değeri normal bir yıldızı gösterir ve yıldız sınıflandırmasında listelenmez, zirve değeri 4 ise esasen bir karbon yıldızına benzer. MK sisteminde CN eki ile sınıflandırılan yıldızlar "güçlü" CN yıldızları olarak kabul edilir. Dolayısıyla, 42 Librae, K3-III CN2 sınıfına sahip güçlü bir CN yıldızıdır. 0,5'lik bir değer ayrıca marjinal bir CN yıldızı olarak adlandırılır ve Hyades kümesindeki tipik dev yıldızlara karşılık gelir.

CRC Press, LLC, Amerika Birleşik Devletleri merkezli, teknik kitap üretimi konusunda uzmanlaşmış bir yayın grubudur. Kitaplarının çoğu mühendislik, bilim ve matematik ile ilgilidir. Ayrıca iş, adli tıp ve bilgi teknolojisi ile ilgili kitapları da kapsar. CRC Press, şimdi Informa'nın bir iştiraki olan Taylor & Francis'in bir bölümüdür.

CRC Press 1903 yılında Chemical Rubber Company (CRC/Kimya Lastik Şirketi) adında Arthur, Leo ve Arthur, Emanuel Friedman tarafından Cleveland, Ohio' da kuruldu. 1900'de kauçuk laboratuvar önlükleri satmaya başlayan Arthur'un daha önceki bir girişimi üzerine kurulmuştur Şirket, laboratuvar ekipmanlarının kimyacılara satışını da içerecek şekilde kademeli olarak genişledi. 1913'te, CRC, bir düzine önlük alımı için teşvik olarak Kauçuk El Kitabı adında kısa (116 sayfalık) bir el kitabı sundu. Takiben Kauçuk El Kitabı, CRC'nin en önemli kitabı olan CRC Kimya ve Fizik El Kitabı'na evrimleşmiştir.
1964 yılında, Chemical Rubber yayıncılık girişimlerine odaklanmaya karar verdi ve 1973 yılında şirket adını CRC Press, Inc olarak değiştirdi ve Lab Apparatus Company olarak bu çizgiyi kapatarak üretim işinden ayrıldı.
1986'da CRC Press, Times Mirror Company tarafından satın alındı. Times Mirror, 1996 yılında CRC Press'in satış olasılığını araştırmaya başladı ve Aralık ayında, CRC'nin Information Ventures' a satıldığını açıkladı. 2003 yılında CRC, 2004 yılında Birleşik Krallık yayıncısı Informa'nın bir parçası olan Taylor ve Francis'in bir parçası oldu.

Chapman & Hall

CRC Press web sitesi7 Nisan 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Cambridge University Press, Cambridge Üniversitesi'ne bağlı faaliyet gösteren Cambridge, Birleşik Krallık merkezli yayınevidir. Kral VIII. Henry tarafından 1534'te kurulmuştur. Dünyanın ilk kurulan yayınevi ve Oxford University Press'in ardından en büyük ikinci yayınevi konumundadır.
2021'de Cambridge Assessment ile birleşmesinin ardından Cambridge University Press & Assessment'ın parçası oldu. Küresel satış varlığı, yayın merkezleri ve 40'tan fazla ülkede ofisleri olan kuruluş, 100'den çok ülkeden yazarın 50.000'den fazla eserini yayınlar. Yayınları arasında 420'den fazla akademik dergi, monografi, referans çalışması, okul ve üniversite ders kitapları ve İngilizce dil öğretimi ve öğrenimi yayınları vardır. Ayrıca İnciller'i yayınlar, Cambridge'de bir kitapçı işletir, Amazon üzerinden satış yapar ve Cambridge'deki Pitt Binası ve Sir Geoffrey Cass Spor ve Sosyal Merkezi'nde konferans mekanları işletmesi vardır.
Cambridge Üniversitesi'nin parçası olan Cambridge University Press, kâr amacı gütmeyen bir kuruluştur.

Cambridge University Press, dünyanın en eski üniversite yayınevidir. 1534'te VIII. Henry tarafından Cambridge Üniversitesi'ne verilen patent mektuplarından türemiştir. Cambridge, iki ayrıcalıklı yayınevinden biridir (diğeri Oxford University Press'tir). Cambridge tarafından yayınlanan yazarlar arasında John Milton, William Harvey, Isaac Newton, Bertrand Russell ve Stephen Hawking yer almaktadır.
Cambridge'de üniversite matbaası, ilk üniversite matbaası Thomas Thomas'ın 1584'te bir matbaa kurmasıyla başladı. İlk yayın, Two Treatises of the Lord His Holie Supper adlı bir kitaptı. 1591'de ilk Cambridge İncili John Legate tarafından basıldı ve 1629'da Kral James Onaylı Kitab-ı Mukaddes'nin Cambridge folio baskısı Thomas ve John Buck tarafından basıldı.
Temmuz 1697'de Somerset Dükü üniversiteye "matbaa ve baskı makinesi için" 200 £ borç verdi ve üniversitenin Sicil Müdürü James Halman aynı amaç için 100 £ borç verdi.
Matbaa için yeni bir ev olan Cambridge'in merkezindeki Trumpington Caddesi'ndeki Pitt Binası, Edward Blore tarafından tasarlanmıştı ve 1833'te tamamlandı. 1950'de listelenmiş bina oldu.
1800'lerin başlarında, matbaa, tek bir ortamdan ardışık baskılar yapılmasına olanak tanıyan stereotip baskının gelişimine öncülük etti. Matbaa, 1850'lerde buharla çalışan makine baskı makinelerini kullanmaya başladı. Matbaa, daha sonra James Murray tarafından Oxford'a dönmeden önce Cambridge'e getirilen Oxford English Dictionary olacak eser teklifini reddettiği dönem bu dönemdi.
Basın dergileri yayın programı 1893'te Journal of Physiology ve ardından Journal of Hygiene and Biometrika ile başladı. 1910'a gelindiğinde basın, ilk beşeri bilimler dergisi Modern Language Review 'ı da içeren başarılı bir listeye sahip köklü bir dergi yayıncısı haline gelmişti. 1956'da Journal of Fluid Mechanics 'in ilk sayısı yayınlandı.
Matbaa, ilki 1895'te olmak üzere 170'ten fazla Nobel Ödülü kazananlarını yayınladı.
1913'te, sıcak metal mekanize dizgi Monotype sistemi matbaada kullanılmaya başlandı.
1949'da matbaa New York'ta ilk uluslararası şubesini açtı.
Matbaa 1963'te Cambridge'deki mevcut yerine taşındı. Yüzyıl Ortası Modern binası olan University Printing House, 1961-1963'te inşa edildi. Bina Beard, Bennett, Wilkins and Partners tarafından tasarlandı.
1975'te matbaa İngilizce dil öğretimi yayıncılık işini başlattı.
1981'de matbaa, Shaftsbury Road'daki yeni bir yere taşındı. Edinburgh Binası, matbaanın genişlemesine uyum sağlamak için bitişik bir depo ile özel olarak inşa edildi. 1979-80'de International Design and Construction tarafından inşa edildi. Alan, Cambridge Assessment'ın Triangle Binası'nın inşasına yer açmak için 2017'de yıkıldı.
1989 yılında matbaa, köklü bir geçmişe sahip olan İncil ve dua kitabı yayıncısı Eyre & Spottiswoode'u satın aldı ve bu da matbaaya Kraliçe'nin Matbaası anlamına gelen eski ve eşsiz unvanını kazandırdı.
1992'de matbaa, 1 Trinity Street, Cambridge'de bir kitapçı dükkanı açtı; burası, 1581'den beri kitap satılan Britanya'nın bilinen en eski kitapçıdır. 2008'de dükkan, uzman Eğitim ve İngilizce Dil Öğretimi dükkanının ertesi yıl açıldığı 27 Market Hill'e genişledi. Matbaa kitapçısı, kupalar, günlükler, çantalar, kartpostallar, haritalar gibi Cambridge hediyelik eşyalarının yanı sıra Matbaa kitaplarını da satmaktadır.
1993'te Cass Merkezi, çalışanlar ve aileleri için spor ve sosyal tesisleri sağlamak amacıyla açıldı.
1999'da Cambridge Dictionaries Online yayını başlatıldı.
2012'de matbaa, baskı operasyonunu MPG Books Group'a sattı ve artık basılı yayınlarını sağlamak için dünyanın dört bir yanındaki üçüncü tarafları kullanmaktadır.

The Cambridge History of Turkey
The Cambridge History of Iran

Resmî site (İngilizce)

Centaur, Güneş Sisteminin dış bölgesindeki gaz devleri Jüpiter ve Neptün gezegenleri arasında, tutarlı olmayan yörüngelerde bulunan bir küçük Güneş Sistemi cismidir. Bu cisimlerin yörüngelerindeki tutarsızlık, bir veya birden çok büyük gezegenin yörüngeleriyle kesişmelerinden kaynaklanır. Centaur'ların kendileri, kısa ömürlü kararsız yörüngelere sahiptir ve birkaç milyon yıl içinde Kuiper kuşağı nesnelerinin aktif olmayan popülasyonundan Jüpiter ailesi kuyruklu yıldızlarının aktif grubuna geçiş yaparlar.
Neredeyse tümünün yörüngelerinin dinamik ömrü birkaç milyon yılla sınırlı olup, muhtemelen ters yön yörüngeye sahip olan 514107 Kaʻepaokaʻawela adlı cisim bu duruma bir istisna teşkil etmektedir. Centaurlar asteroitler ve kuyruklu yıldızların tipik karakteristik özelliklerini taşımaktadır.
Adlarını mitolojide yarı insan yarı at olarak tasvir edilen kentaurlardan almaktadırlar.
Büyük cisimler kaynaklı gözlemsel zorluklar, toplam centaur popülasyonunun tam olarak belirlenmesini zorlaştırmaktadır. Bununla birlikte, 1 kilometre çapından daha büyük olan centaur sayısının yaklaşık olarak 44.000 ila 10 milyon arasında olabileceği tahmin edilmektedir.
Bilinen ilk centaur olan 944 Hidalgo Jet İtki Laboratuvarı tanımlamasıyla 1920 yılında keşfedilmiş, ancak 1977 yıında 2060 Chiron'un bulunuşuna dek ayrı bir küçük gezegen grubu olarak tanınmamıştır. Bilinen en büyük centaur, ana asteroit kuşağında yer alan orta büyüklükteki bir asteroit boyutlarında olan 260 kilometrelik çapıyla 1997 yılında keşfedilen ve kendine ait bir halka sistemi bulunan 10199 Chariklo'dur.
2004 yılında Cassini sondası tarafından görüntülenen Satürn'ün uydusu Phoebe'nin Kuiper kuşağı kökenli olarak Satürn tarafından yakalanmış bir centaur olabileceğine dair çeşitli kanıtlar olmasına rağmen, halihazırda hiçbir centaur yakından fotoğraflanmamıştır. Bununla birlikte, Hubble Uzay Teleskobu tarafından 8405 Asbolus'un yüzey özelliklerine ilişkin bazı kanıtlar toplanmıştır.
Dış Güneş Sistemi kaynaklı olduğu düşünülen cüce gezegen Ceres'in de eski bir centaur olabileceği kabul edilebilmekle birlikte, günümüzde bilinen tüm centaurlar Güneş Sistemi kaynaklı değildir.
Cenaur benzeri yörüngelere sahip olduğu bilinen yaklaşık 30 cicim ile birlikte kuyruklu yıldız benzeri bir komaya sahip olduğu keşfedilmiş olup, 2060 Chiron, 60558 Echeclus ve 29P/Schwassman-Wachmann 1 adlı üç cismin ise tamamen Jüpiter'in ötesindeki yörüngelerde bulunabilen seviyelerde uçucu malzemeler içerdiği bilinmektedir.
Chiron ve Echeclus hem centaur hem de kuyruklu yıldız olarak sınıflandırılırken, Schwassmann-Wachmann 1 ise yalnızca kuyruklu yıldız tanımına sahiptir. 52872 Okyrhoe gibi diğer centaurların da komaları olabileceğinden şüphelenilmektedir. Güneş'e yeterince yaklaşabilecek olan herhangi bir centaurun da bir koma oluşturması beklenmektedir.

Centaurların bulundukları bölge, Güneş Sisteminin doğası gereği tutarsız olan Güneş'e 5 ila 30 AU mesafedeki bir yerdir. Kuiper kuşağı kaynaklı olduğu ileri sürülen bu cisimler, Güneş Sistemi içinde görece kısa bir zaman diliminde bulunacak ve belirli bir süre sonunda sistemin dışına doğru savrulacaklardır. Bu bölgedeki yörüngelerin doğasında var olan uzun vadeli istikrarsızlık nedeniyle, şu anda herhangi bir gezegenin yörüngesinden geçmeyen 2000 GM137 ve 2001 XZ255 gibi centaurlar bile, dev gezegenlerden birinin veya daha fazlasının yörüngesinden geçmeye başlayana kadar tedirgin olacak şekilde kademeli olarak değişen yörüngelerdedir. Cisimlerin bulundukları bölgedeki kararsızlıklar nedeniyle tutarlı ve net bir tanımlama yapılamamakta olup, kimi gök bilimciler yalnızca yarı büyük ekseni bu bölgeye isabet eden cisimleri centaur olarak kabul ederken, kimileri ise enberileri bu bölgeye isabet eden herhangi bir cismi centaur olarak kabul etmektedir.

Cisimlerin yörünge öğelerinin değerleri göz önüne alınarak, centaurlar için farklı kurumların farklı sınır değerleri kabul edilmektedir:

Küçük Gezegen Merkezi (Minor Planet Center-MPC) centaurları Jüpiter'in yörüngesinin ötesinde bir enberiye (5,2 AU < q) ve Neptün'ünkinden daha küçük bir yarı büyük eksene (a < 30,1 AU) sahip olan cisimler olarak tanımlamaktadır. Ancak günümüzde MPC centaurları ve dağınık disk cisimlerini genellikle tek bir grup olarak listelemektedir.
Jet İtki Laboratuvarı (JPL) da benzer şekilde centaurları Jüpiter ve Neptün'ün yarı büyük eksenleri arasında (5,5 AU ≤ a ≤ 30,1 AU) bir yarı büyük eksene sahip olarak tanımlamaktadır. JPL Küçük Cisim Veritabanı 707 adet cantaur ve 19 Chiron tipi kuyruklu yıldızı listelemektedir.
Buna karşılık, Deep Ecliptic Survey (DES) centaurları dinamik bir sınıflandırma şeması kullanarak tanımlamaktadır. Bu sınıflandırmalar, 10 milyon yıl boyunca takip edildiğinde cismin mevcut yörüngesinin davranışındaki değişime dayanmaktadır. DES yapmış olduğu simülasyonla, centaurları herhangi bir zamandaki anlık enberisi Neptün'ün aynı dönem içindeki yarı büyük ekseninden daha küçük olan ve rezonans olmayan cisimler olarak tanımlamaktadır. Bu tanım ile centaurların bir gezegenin yörüngesiyle kesişen cisimler olarak tanımlanabilmesi ve mevcut yörüngelerinde nispeten kısa yaşam süreleri olduğunu gösterilmesi amaçlanmıştır.
The Solar System Beyond Neptune (2008) adlı derleme, yarı büyük ekseni Jüpiter ve Neptün'ün yarı büyük eksenleri arasında olan ve Jüpiter'e bağlı Tisserand parametresi 3,05 değerinin üzerinde olan cisimleri centaur olarak tanımlamaktadır. Tisserand parametresi bunun altında olan cisimler ve Kuiper kuşağı cisimlerinin hariç tutulması amacıyla Satürn'ün enberisinin yarısına kadar uzanan tahmini bir enberi sınırı (q ≤ 7. 35 AU) belirlenmiş olup, böylelikle Jüpiter ailesi kuyrukluyıldızları olarak ve yarı büyük ekseni Neptünden büyük olan kararsız yörüngelerdeki nesneleri dağınık diskin üyeleri olarak sınıflandırmaktadır.
Diğer gök bilimciler centaurları, Neptün'ün yörüngesi içinde bir enberi ile rezonans göstermeyen ve muhtemelen önümüzdeki 10 milyon yıl içinde bir gaz devinin Hill küresini aşacağı kanıtlanabilen nesneler olarak tanımlamayı tercih etmektedir, böylece centaurlar içe doğru ve daha hızlı saçılan aynı zamanda da tipik saçılmış disk nesnelerinden daha güçlü bir şekilde diğer gezegenlerle etkileşime giren nesneler olarak düşünülebilir.
Gladman & Marsden (2008) önermiş olduğu yeni adlandırma kriterleri centaur olarak sınıflandırılmış olan bazı nesneleri Jüpiter ailesi kuyrukluyıldızları haline getirmektedir. Buna göre; hem Echeclus (q = 5,8 AU, TJ = 3,03) hem de Okyrhoe (q = 5,8 AU; TJ = 2,95) geleneksel olarak cantaur olarak sınıflandırılmıştır. Bir asteroid olarak kabul edilen, ancak JPL tarafından cantaur olarak sınıflandırılan Hidalgo (q = 1,95 AU; TJ = 2,07) da kategorisini Jüpiter ailesi kuyruklu yıldız olarak değiştirecektir. Schwassmann-Wachmann 1 (q = 5.72 AU; TJ = 2.99) kullanılan tanıma bağlı olarak hem cantaur hem de Jüpiter ailesi kuyruklu yıldızı olarak sınıflandırılmıştır.

Sınıflandırma yöntemlerindeki yukarıda sayılan farklılıklar arasında kalan nesnelerden yarı büyük ekseni 32 AU olan ancak hem Uranüs hem de Neptün'ün yörüngelerini kesen (44594) 1999 OX3 bulunmaktadır. Bu cisim Derin Ekliptik Araştırması (DES) tarafından bir dış centaur olarak listelenmiştir. İç centaurlar arasında, Jüpiter'e çok yakın bir enberi mesafesine sahip olan (434620) 2005 VD, hem JPL hem de DES tarafından bir centaur olarak listelenmiştir.
Jüpiter ailesi kuyruklu yıldızlarına dönüşen centaurların %72'si de dahil olmak üzere, Kuiper Kuşağı cisimlerinin centaurların bulunduğu bölgedeki evriminin yakın tarihli bir yörünge simülasyonu, tüm centaurların %21'inin yörüngesinin kesiştiği 5,4 ile 7,8 AU arasında kısa ömürlü bir "yörünge geçidi" tanımlamıştır. Bu bölgede 29P/Schwassmann-Wachmann, P/2010 TO20 LINEAR-Grauer, P/2008 CL94 Lemmon ve 2016 LN8 olmak üzere dört cismin bulunduğu bilinmektedir. Bununla birlikte, simülasyonlar henüz tespit edilmemiş 1000'den fazla 1 km yarıçapından büyük boyutlu cisim olabileceğini göstermektedir. Bu geçiş bölgesindeki cisimler önemli faaliyetler gösterebilir ve centaur ile Jüpiter ailesi kuyruklu yıldız popülasyonları arasındaki ayrımı daha da bulanıklaştıran önemli bir evrimsel geçiş durumundadır.
Uluslararası Astronomi Birliği'nin Küçük Cisim İsimlendirme Komitesi tartışmanın herhangi bir tarafına resmi olarak ağırlık vermemiştir. Bu konuda yapmış olduğu düzenlemede; TNO'lar ve kuyruklu yıldızlar arasındaki centaur benzeri, "yarı büyük eksenleri Neptün'ünkinden daha büyük olan kararsız, rezonanssız, dev gezegen geçişli yörüngelerdeki nesneler"in diğer melez ve şekil değiştiren efsanevi yaratıkların adlarıyla adlandırılması politikasını benimsemiştir. Bu kapsamda, bugüne kadar yalnızca Ceto ve Phorcys ile Typhon ve Echidna adlı ikili cisimler yeni politikaya göre adlandırılmıştır.
Mike Brown'ın web sitesine göre olası cüce gezegenler olarak listelenen çaplara sahip centaurlar arasında 10199 Chariklo, (523727) 2014 NW65 ve 2060 Chiron bulunmaktadır.

Bu diyagram bilinen centaurların yörüngelerini gezegenlerin yörüngeleriyle ilişkili olarak göstermektedir. Seçilen nesneler için, yörüngelerin dışmerkezliği enberiden enöteye uzanan kırmızı çizgilerle gösterilmiştir.
Centaurların yörüngeleri yüksek oranda dış merkezli olanlardan (Pholus, Asbolus, Amycus, Nessus) daha dairesel olanlara (Chariklo ve Satürn-geçişliler Thereus and Okyrhoe) kadar geniş bir dış merkezlilik aralığı sergilemektedir.
Yörüngelerin parametre aralığını göstermek için, çok olağandışı yörüngelere sahip birkaç nesne diyagramda sarı renkle gösterilmiştir:

1999 XS35 (Apollo asteroidi) son derece dış merkezli bir yörüngeyi (e = 0,947) takip ederek Dünya'nın yörüngesinin içinden (0,94 AU) Neptün'ün oldukça ötesine (> 34 AU) kadar uzanır
2007 TB434 yarı dairesel bir yörünge izler (e < 0,026)
2001 XZ255 en düşük yörünge eğikliğine sahiptir (i < 3°).
2004 YH32 centaur popülasyonunun çok azında görülen aşırı ters yön yörünge eğikliğine (i > 60°) sahip olan bir centaurdur. Öylesine yüksek eğimli (79°) bir yörüngeyi takip etmektedir ki, izlemekte olduğ

Ceres (küçük gezegen tanımı: 1 Ceres; sembolü: ), Güneş'e en yakın cüce gezegen ve Mars ile Jüpiter arasında yer alan ana asteroit kuşağındaki en büyük gök cismidir.
1 Ocak 1801'de İtalyan gök bilimci Giuseppe Piazzi tarafından Palermo'da keşfedilmiştir. Piazzi, gördüğü cismin önce bulutsuluk içermeyen, yıldıza benzeyen bir kuyruklu yıldız olduğunu düşünmüş, ancak kısa sürede yaklaşık dört yıllık bir periyodu olan bir "gezegen" olduğunu fark etmiş ve bu cisme Sicilya'nın koruyucu tanrıçası Ceres'in adını vermiştir. Asteroitler arasında ilk keşfedilen olduğu için 1 numara ile adlandırılmıştır. Aynı zamanda 50 yıl boyunca da 8. gezegen olarak sınıflandırılmıştır. 950 km çapında olan Ceres, Asteroit kuşağının açık ara en büyük cismidir ve kuşağın toplam kütlesinin %32'sine sahiptir. Gözlemler sonucunda şeklinin düşük yerçekimine sahip diğer asteroitler gibi düzensiz değil, küresel olduğu ortaya konmuştur. Ceres'in yüzeyinin su buzu ve karbonat, kil gibi çeşitli hidratlı minerallerden oluştuğu tahmin edilmektedir. Ceres, taş - kaya bir çekirdek ve buzdan oluşan bir manto yüzeyi ile farklılaşmış olarak görünmektedir. Yüzeyinin altında sıvı sudan oluşan bir okyanus olma ihtimali bulunmaktadır. Yüzey sıcaklığı yaklaşık -38 °C (235 K)'dir.
Ceres'in görünür büyüklüğü 6,7 ila 9,3 arasında değişir. Yüzey özellikleri, en güçlü teleskoplarla bile zar zor görülebilir. Robotik NASA uzay aracı Dawn, 2015 yılında yörünge görevi için Ceres'e yaklaşana kadar hakkında çok az şey biliniyordu. Dawn, Ceres'in beklenenden daha az büyük kratere sahip olmasına rağmen yoğun bir şekilde kraterli bir yüzeye sahip olduğunu ortaya çıkardı. Mevcut asteroit kuşağının oluşumuna dayanan modeller, Ceres'in 400 kilometre (250 mi) çapından daha büyük 10 ila 15 kratere sahip olması gerektiğini önermişti.
2020 yılında yapılan bir araştırmada Ceres'in yüzeyinin altında, 40 kilometre derinliğinde tuzlu su rezervi olduğu ortaya atılmıştır.

Karşı konumdayken, Ceres Dünya'dan bakıldığında 6.7 Kadir'e kadar görünebilir. Bu sıradan bir insanın çıplak gözle göremeyeceği kadar sönük bir parlaklıktır, ancak ideal gözlem koşullarındayken, bazı keskin gözlü kişiler görebilir. Benzer bir parlaklığa düzenli olarak ulaşan tek asteroit Vesta'dır.
Bununla beraber Pallas ve 7 Irıs de karşı konumda bu parlaklığa yaklaşabilir. Kavuşum'da ise Ceres yaklaşık olarak 9.3 Kadirlik bir parlaklığa ulaşır.
Bu parlaklık, 10X50'lik bir dürbünün görebileceği en sönük parlaklıklardan biridir, bu yüzden gözlenmek istenirse Yeni Ay'da şehirden uzakta gözlemlenmelidir. 13 Kasım 1984'te Ceres'in BD+8°471 yıldızının önünden geçmesi, Meksika'da, Florida'da ve Caribbean'da gözlemlendi ve uzunluğu ve şekli hakkında bize bilgi verdi. 25 Haziran 1995'te Hubble Ceres'ten gelen morötesi ışınları 50 km'lik bir çözünürlükle kaydetti.
Dawn görevinden önce, Ceres'in yüzeyinin özellikleri sadece birkaç defa açık bir şekilde gözlenmişti. Hubble tarafından çekilmiş yüksek çözünürlüklü mor ötesi fotoğraflar bize Ceres'in yüzeyinde karanlık bir leke olduğunu gösteriyordu, daha sonra da bu yere kaşifinin onuruna "Piazzi" olarak isimlendirildi. Bunun bir krater olduğu düşünüldü, daha sonra Hubble tarafından 2003 ve 2004 yıllarında çekilmiş gezegenin her yerinin göründüğü, görünür ışık fotoğrafları 11 adet daha önce bilinmeyen şekli açığa çıkardı. Bunlardan biri Piazzi'ye uyuyordu. 2012'de Keck rasathanesi tarafından uyarlanabilir optikler ile çekilen, Ceres'in her yerinin çekildiği yakın kızıl ötesi fotoğraflarını elde etti.

Ceres'in sınıflandırılması birden fazla defa değişmiştir ve bir anlaşmazlık konusu olmuştur. Johann Elert Bode, Mars ve Jüpiter arasında var olduğuna inandığı "kayıp gezegen"in Ceres olduğuna inandı. Ceres'e bir gezegen sembolü verildi ve gezegen olarak (Vesta, Pallas ve Juno ile beraber) astronomi kitapları ve tablolarında yarım yüzyılın üzerinde yer aldı.
Ceres'in yakınlarında başka objeler keşfedildikçe astronomlar Ceres'in yeni bir gök cismi sınıfının ilk örneği olduğundan şüphelendiler. 1802'de Pallas'ın keşfi ile beraber William Herschel asteroit ("yıldız benzeri") terimini bu cisimleri ifade etmek için ilk defa kullandı. "Onlar küçük yıldızlara o kadar çok benziyor ki güçlü teleskoplarla bile ayırt etmek oldukça zordur" dedi. 1852'de astronom Johann Franz Encke Berliner Astronomisches Jahrbuch'ta geleneksel gezegen isimlendirme sisteminin bu yeni objeler için çok hantal olduğunu, onun yerine bu cisimlerin isimlerinin başına keşif sırasına göre numaralandırması gerektiğini beyan etti. İlk olarak, numaralandırma sistemi beşinci astreoit olan 5 Astraea ile başladı ve birinci numara verildi. Ancak 1867 yılında Ceres'in yeni numaralandırma sistemine adapte edilmesiyle 1 Ceres ile 1. sıra Ceres'e verilmiştir.
1860'larda astronomlar yaygın olarak Ceres gibi asteroitler ile ana gezegenlerin arasında temel bir fark olduğunu kabul etmişlerdi, ama "gezegen" kelimesi henüz tam olarak tanımlanmamıştı. Daha sonra 2006'da Plüton çerçevesindeki bir toplantıda "gezegen" kavramını tam olarak tanımlamıştır ve Ceres'in muhtemel yeniden sınıflandırmasını da gerçekleştirmiştir. Astronomik adlandırma ve sınıflandırmadan sorumlu küresel kuruluş olan Uluslararası Astronomi Birliği'nden (IAU) önceki bir teklif, bir gezegeni "a: equilibrium (neredeyse küresel bir şekil) olmasına yetecek kadar kütle çekimi olması (çünkü kütle çekimi her yönde eşittir ve bu kütlenin gücü arttıkça başka kuvvetlerin bu gök cismine yaptığı etkiden fazla gelir.) ve b: Yıldız olmayıp, bir yıldızın çevresinde dolanan, başka bir gezegenin uydusu olmayan gök cisimleridir." Bu tanım Ceres'i Güneş'e yakınlık bakımından 5. gezegen yapmaktadır; ama 24 Ağustos 2006'daki toplantı bu tanıma "Bir gezegen yörüngesinde var olan tek cisim olmalıdır" maddesini ekledi. Bu yeni tanımla, Ceres bir gezegen olmaktan çıktı çünkü yörüngesini Asteroit Kuşağı'ndaki binlerce başka asteroit ile paylaşıyordu. Öyle ki, kuşak'taki cisimlerin toplam kütlesinin sadece %25'ini oluşturuyordu. Ceres gibi yeni tanıma göre gezegen olmayıp, son madde eklenmeden önce gezegen olan cisimler Cüce Gezegen olarak kabul edildi.
IAU 2006'da Ceres'i cüce gezegen kabul ettiğinden beri, Ceres'in hala asteroit olup olmadığı konusunda karışıklık vardı. NASA'nın internet sitesinde, Vesta'nın var olan en büyük asteroit olduğu yazmaktadır. IAU bu konuda belirsiz davranır. Yine de IAU'ya bağlı olan Minor Planet Center (Küçük Gezegen Merkezi) bunun gibi objeleri kataloglandıran bir organizasyon, cüce gezegenlerin ikili adlandırmalara sahip olabileceğini belirtir. IAU/USGS/NASA ortak olarak yer adları sözlüğünde Ceres'i hem cüce gezegen hem de asteroit olarak sınıflandırmışlardır.

Ceres Mars ile Jupiter'in arasındaki Asteroit Kuşağı'nda 4,6 Dünya yılı'na denk bir periyot ile hareket eder. Başka gezegenler ve cüce gezegenler ile kıyaslandığında, Ceres (çok olmasa dahi) eğik bir yörüngede hareket eder. 10,6°'lik bir eğime (i) sahiptir (Merkür'ün yörüngesi 7°, Plüton ise 17°'dir). Yörüngesel dışmerkezliği (e) = 0,08'dir (Mars 0,09'dur).
Ceres bir asteroit ailesinin parçası değildir. Muhtemelen büyük buz oranı sebebiyle, aynı bileşimlere sahip daha küçük cisimler çoktan süblimleşmiş ve dağılmış olurlardı. Bir zamanlar Gefion Asteroit Ailesi'nden olduğu düşünülse de daha sonrasında farklı bileşenlere sahip olduğu keşfedilmiştir.

Küçük boyutları ve çok geniş bir alana yayılmaları sebebiyle Asteroit kuşağındaki cisimler birbirleriyle nadiren rezonans etkileşimine girerler. Yine de Ceres, başka asteroitleri yakalayıp 1:1 rezonansa sokup onları geçici trojana çevirebilir. Bu cisimleri birkaç yüz bin ila 2 milyon yıldan fazla bir süre tutabilir. Bunun gibi 50 adet cisim belirlendi. Ceres ile Pallas, 1:1 yörüngesel rezonansına yakındır (yörünge farklılıkları sadece %0,2'dir) ama bu yakınlık astronomik ölçekte önemli değildir.

Ceres'in kendi etrafındaki bir dönüşü(1 Ceres günü) 9 saat 4 dakikadır. Ceres'in başlangıç meridyeni Dawn ekibi tarafından küçük bir ekvatoryel krater olan Kait'i seçmişlerdir. 4°'lik bir eksen eğimi vardır. Bu Ceres'in kutuplarında kalıcı olarak gölgede kalmış kraterlerin soğuk tuzağı olarak işlev görmesi için yeterlidir. Ay ve Merkür'de olanla benzer olarak bu kraterler zamanla su buzu biriktirirler. Yüzeyeden salınan su moleküllerinin yaklaşık %0.14'ünün bu tuzaklarda sona ermesi beklenmektedir. Ceres'in yörüngesine giren ilk uzay aracı, Ceres güneş ışığı alma bakımından enlemde neredeyse hiç mevsimsel değişiklik göstermez. 3 milyon yıldan uzun sürelik Jüpiter ve Satürn'ün kütle çekimi Ceres'in döngüsel eğimini 2°-20°'ye kadar tetikledi, tahmini olarak en son 14.000 yıl önce mevsimsel değişim gözlemlendi. Eğimin en çok olduğu dönemlerde gölgede kalan kraterler muhtemelen
Güneş Sistemi'nin yaşı boyunca patlamalardan ve kuyruklu yıldız çarpışmalarından en çok su-buz tutan şeylerdir.

Ceres 4.56 milyar yıl önce yaşamayı başaran bir öngezegendir, Vesta ve Pallas ile beraber iç güneş sisteminde sadece 3 adet ön gezegen cüce gezegen olmayı başarmıştır. Başaramayanlarsa ya birbirleriyle çarpışır ya da Jüpiter'e çekilirler. Ceres'in şu anda bulunduğu Asteroit Kuşağında değil, Jüpiter ile Satürn arasında bir yerde oluştuğu düşünülüyor, daha sonraysa Jüpiter'in kütle çekimi ile asteroit kuşağına savrulduğu ve yörüngeye oturduğu tahmin ediliyor. Üzerindeki Occator Kraterindeki saf amonyağın varlığı bu cüce gezegenin oluşumunun Güneş Sisteminin dış kısımlarında oluştuğunu destekler.
Ceres'in jeolojik evrimi, oluşumu sırası ve sonrasında oluşan ısı kaynaklarına bağlıydı. Radyonüklitlerin gezegenimsi birikim ve bozunmasından kaynaklanan darbe enerjisinden oluştu (muhtemelen alüminyum-26 gibi kısa ömürlü soyu tükenmiş radyonüklitler dahil).
Bunlar Ceres'in oluşumundan kısa süre sonra kayasal bir çekirdeğe ve buzla kaplı bir yüzey için, hatta belki de bir sıvı okyanus için dahi yeterlidir. Böyle bir okyanus zamanında oluşmuşsa, şu anda donması sebebiyle bir buz tabakası oluşturması lazımdır. Ancak Dawn'ın buna benzer bir tabaka hakkında herhangi bir kanıt bulamamasından ötürü,

Cermen dilleri, Hint-Avrupa dil ailesine bağlı bir alt ailedir. Batı, doğu ve kuzey olmak üzere üç alt kola sahiptir; Almanca, Felemenkçe, İngilizce gibi diller batı koluna, İskandinav dilleri kuzey koluna, Gotça gibi diller ise günümüzde ölü olan doğu koluna aittir. Tüm Cermen dilleri Proto Cermence adlı proto dilden türemiştir.
Aile, coğrafi açıdan Batı ve Kuzey Avrupa'daki ülkelerde konuşulan dillerin birçoğunu kapsar. Cermen dilleri, Avrupa dışında; ABD, Kanada, Güney Afrika, Karayipler, Surinam, Avustralya, Yeni Zelanda'da da ana dil olarak konuşulmaktadır ve yaklaşık 550 milyon ana dil konuşura sahiptir. İkinci dil olarak lingua franca statüsündeki İngilizce vasıtasıyla Asya, Afrika ve diğer bölgelerde de konuşulmaktadır.

Ethnologue'a göre yaşayan 48 Cermen dili vardır, bunlardan 41'i batı, 6'sı kuzey koluna aittir (Hunsrik dili sınıflandırılmamıştır.). Çağdaş Cermen dillerinin büyük bir kısmı Kuzey ve Batı Avrupa'da konuşulmaktadır. Aşağıda bu dillerden bazıları listelenmiştir.

Afrikaans
Almanca
Danca
Faroece
Felemenkçe
Frizce
İngilizce
İsveççe
İzlandaca
Limburgca
Lüksemburgca
Norveççe
Pensilvanya Almancası
Scots
Yidiş

Bu diller genellikle bükümlüdür. Yani kendi içinde sözcük değişime uğrayarak çekilir. Mesela İngilizce "drink-drank-drunk" (Almanca "trinken-trank-getrunken")'ta olduğu gibi. Genellikle cümle yapısı özne + yüklem + tümleç şeklindedir.

Charon, cüce gezegen Plüton'un bilinen beş doğal uydusunun en büyüğüdür. Ortalama yarıçapı 606 km (377 mi) olan Charon, Plüton, Eris, Haumea, Makemake ve Gonggong'dan sonra bilinen altıncı büyük Neptün ötesi cisimdir. 1978 yılında James Christy tarafından Washington, DC'deki Amerika Birleşik Devletleri Deniz Gözlemevi'nin Flagstaff İstasyonu'nda (NOFS) çekilen fotoğraf plakaları kullanılarak keşfedildi. Plüton'un diğer uyduları Nix ve Hydra'nın 2005 yılında, Kerberos'un 2011 yılında ve Styx'in ise 2012 yılında keşfinden sonra (134340) Pluto I olarak da tanımlanmaktadır.
Plüton'un yarısı kadar çapa ve sekizde biri kadar kütleye sahip olan Charon, ana gezegenine göre oldukça büyük bir uydudur. Kütleçekimsel etki sonucu Plüton sisteminin ağırlık merkezi Plüton'un dışında yer alır ve bu iki cisim kütleçekim kilidiyle birbirine bağlıdır.
Charon'un kuzey kutbunun kızıl-kahverengi kısmı, yaşamın temel bileşenleri olabilecek organik makromoleküller olan tholinlerden oluşur. Bu tholinler, uydu üzerindeki kriyovolkanik patlamalar ile salınan metan, azot ve ilgili gazlardan üretilmiş veya Plüton'un atmosferinden uydunun yörüngesine doğru 19.000 km (12.000 mi) uzaklığa kadar taşınmış olabilir.
New Horizons uzay aracı Plüton sistemini ziyaret eden tek sondadır ve 2015 yılında Charon'a 27.000 km (17.000 mi) kadar yaklaşmıştı.
Charon'un geçici adı S/1978 P 1 idi. Yunan mitolojisinde Charon ölüleri kayıkla diğer dünyaya götüren kayıkçıdır ve tanrı Hades ile ya da Roma mitolojisindeki adıyla Plüton ile birlikte anılır.

Charon, Birleşik Devletler Deniz Gözlemevi astronomu James Christy tarafından Deniz Gözlemevi Flagstaff İstasyonu'ndaki (NOFS) 1,55-metre (61 in) teleskop kullanılarak keşfedilmiştir. Christy, iki ay önce 22 Haziran 1978'de teleskopla çekilmiş fotoğraf plakaları üzerinde Plüton'un yüksek oranda büyütülmüş görüntülerini inceliyordu ve periyodik olarak hafif bir uzamanın ortaya çıktığını fark etti. Bu şişkinlik, 29 Nisan 1965'e kadar uzanan plakalar üzerinde de doğrulandı. Uluslararası Astronomi Birliği Christy'nin keşfini 7 Temmuz 1978 tarihinde resmen dünyaya duyurdu.
Plüton'un daha sonraki gözlemleri sonucu şişkinliğin eşlik eden daha küçük bir cisimden kaynaklandığı belirlendi. Şişkinliğin dönemselliği, önceden Plüton'un ışık eğrisinden bilinen Plüton'un dönüş periyoduna karşılık geliyordu. Bu da eşzamanlı bir yörüngeye işaret ediyordu ve şişkinlik etkisinin sahte değil gerçek olduğunun kuvvetli bir işaretiydi. Bu durum Plüton'un büyüklüğü, kütlesi ve diğer fiziksel özelliklerinin yeniden değerlendirilmesine yol açtı, çünkü Plüton-Charon sisteminin hesaplanan kütlesi ve albedosu daha önce yalnızca Plüton'a dayandırılmıştı.
Charon'un varlığına dair şüpheler, 1985-1990 yılları arasında Plüton ile beş yıllık bir karşılıklı tutulma ve geçiş dönemine girmesiyle ortadan kalkmıştır. Bu, Plüton-Charon yörünge düzleminin Dünya'dan bakıldığında kenardan olduğu zaman meydana gelir ve Plüton'un 248 yıllık yörünge periyodunda sadece iki aralıkta gerçekleşir. Bu aralıklardan birinin Charon'un keşfinden hemen sonra gerçekleşmesi şans eseri bir tesadüftü.

Charon ve Plüton her 6.387 günde bir birbirlerinin etrafında dönerler. İki cisim birbirine kütleçekimsel olarak kilitli durumdadır. Bu yüzden her biri diğerine aynı yüzünü gösterir. Bu, Ay'ın her zaman Dünya'ya aynı yüzünü gösterdiği ancak tersinin geçerli olmadığı kütleçekimsel kilitlenme durumudur. Charon ile Plüton arasındaki ortalama mesafe 19.570 km'dir (12.160 mi). Charon'un keşfi, gök bilimcilere Plüton sisteminin kütlesini doğru bir şekilde hesaplama olanağı tanıdı ve karşılıklı örtülmeler cisimlerin boyutlarını ortaya çıkardı. Bununla birlikte, 2005 yılı sonlarında Plüton'un dış uyduları keşfedilene kadar iki cismin bireysel kütleleri gösterilemedi. Dış uyduların yörüngelerindeki ayrıntılar, Charon'un Plüton kütlesinin yaklaşık %12'sine sahip olduğunu ortaya çıkarmıştır.

2005'te Robin Canup tarafından yayımlanan bir simülasyon çalışması, Charon'un yaklaşık 4,5 milyar yıl önce Dünya'nın uydusu Ay gibi bir çarpışma sonucu oluşmuş olabileceğini öne sürdü. Bu modele göre, Kuiper Kuşağındaki büyük bir cisim yüksek hızla Plüton'a çarparak kendisini ve Plüton'un dış mantosunun çoğunu enkaza çevirdi ve bu enkazın birleşmesi ile Charon oluştu. Halbuki, böyle bir çarpışma sonucunda bilim insanlarının bulduğundan daha buzlu bir Charon ve daha kayalık bir Plüton olması gerekirdi. Günümüzde Plüton ve Charon'un birbirlerinin çevresinde dolanmadan önce çarpışan iki cisim olabileceği düşünülmektedir. Çarpışma, metan (CH4) gibi uçucu buzların buharlaşmasına neden olacak kadar şiddetli olmalıydı, fakat her iki cismi de yok edecek kadar şiddetli değildi. Plüton ve Charon'un çok benzer yoğunluğu, ana cisimlerin çarpışma gerçekleştiğinde tam olarak farklılaşmadığını gösterir.

Plüton-Charon sisteminin ağırlık merkezi (barycenter) her iki cismin de dışındadır. Her iki cisim de diğerinin yörüngesinde dönmediğinden ve Charon Plüton'un %12,2'si kadar kütleye sahip olduğundan, Charon'un Plüton ile ikili gezegenin bir parçası olarak düşünülmesi gerektiği ileri sürülmüştür. Uluslararası Astronomi Birliği (IAU) Charon'un Plüton'un bir uydusu olarak kabul edildiğini, fakat kendi başına bir cüce gezegen olarak sınıflandırılabileceği fikrinin daha sonraki bir tarihte tekrar değerlendirilebileceğini belirtmiştir.
Gezegen teriminin 2006 yılında yeniden tanımlanmasına ilişkin bir taslak öneride IAU, bir gezegenin Güneş'in yörüngesinde dönen ve kütleçekim kuvvetlerinin nesneyi (neredeyse) küresel hale getirmesine yetecek kadar büyük bir cisim olarak tanımlanmasını önermiştir. Bu öneriye göre Charon bir gezegen olarak sınıflandırılacaktı, çünkü taslak açıkça ağırlık merkezinin ana cismin içinde yer aldığı bir gezegensel uyduyu belirtiyordu. Nihai tanımda Plüton bir cüce gezegen olarak yeniden sınıflandırılmış, fakat bir gezegensel uydunun resmi tanımına karar verilmemiştir. Charon şu anda IAU tarafından tanınan cüce gezegenler listesinde yer almamaktadır. Taslak teklif kabul edilmiş olsaydı, Ay'ın da teorik olarak milyarlarca yıl sonra onu Dünya'dan uzaklaştıran gelgitsel ivme neticesinde ağırlık mekezi artık Dünya içinde kalmadığı zaman bir gezegen olarak sınıflandırılabilirdi.
Plüton'un diğer uyduları (Nix, Hydra, Kerberos ve Styx) aynı ağırlık merkezinin yörüngesinde dönerler, fakat küresel olacak kadar büyük değildirler ve basitçe Plüton'un (veya Plüton-Charon'un) uyduları olarak kabul edilirler.

Doğal uydular listesi
Uydu sistemi

Chichen Itza (ya da okunuşuyla Çiçen İtza), Meksika'nın Yucatán Yarımadası'nda, Valladolid ve Mérida arasında yer alan, Kristof Kolomb öncesi dönemde kurulmuş bir İtza Maya kentidir. Muhtemelen bir dönem Yucatan'ın dini merkezi olmuştur. Günümüzde Meksika'nın en çok ziyaret edilen ikinci arkeolojik sit alanıdır. Chichen-Itza'daki El Castillo (kale) adıyla tanınan Kukulkan (Kukuul Kaan) piramidinin yüksekliği üst platforma nazaran 24 m'dir. (10. yüzyıl sonunda yüksekliği 40 m olan Uxmal'daki  piramitten daha alçaktır.) 7 Temmuz 2007'de seçilen dünyanın yeni yedi harikasından biridir. Efsaneye göre kent 10. yüzyılda Quetzalcoatl önderliğindeki Toltekler'ce alınmıştır. Kentteki önemli yapılar şunlardır:

Kale adıyla tanınan Kukulkan Tapınağı ya da Kukulkan Piramidi: Mayalar bu piramidi astronomi ve matematik bilgilerini ortaya koymak istercesine belirli bir sistemle inşa etmişlerdir. Örneğin 4 cephesinin her birinde 91 basamak yer alır ki, böylece 4x91'le bulduğumuz 364 sayısına en tepedeki düzlüğü (1) de eklediğimizde yıldaki günlerin sayısı olan 365'i bulmaktayız. Ayrıca, piramidi öyle bir şekilde yönlendirmişlerdir ki, ilkbahar ve sonbaharda ekinoksların gerçekleştiği an, piramide gelen güneş ışıkları piramidin çıkıntıları sayesinde, merdiven basamaklarının dibinde bulunan iki yılan başı yontusunun S'ler çizen bir gövde uzantısı oluşacak şekilde bir gölge oluşturmaktadır. (İki başlı yılan.) Bu yılan, Kukulkan adıyla bilinen ilah tüylü yılandır. (Yılanın bir özelliği vücudunun gökcisimlerinin yörüngeleri şeklini alabilmesi, S'ler çizebilmesidir.) Ayrıca piramiti inandıkları yeraltı alemi katları sayısı gibi 9 farklı düzey halinde düzenlemişlerdir. Piramidin tepesinden bakıldığında 300 hektarlık bir görüş alanına sahip olunur, yani kentteki tüm yapılar görülebilmektedir.
Caracol (okunuşuyla Karakol) denilen gözlemevi. Yapıya içindeki spiral taş merdiven nedeniyle olsa gerek, “salyangoz” anlamında bu ad verilmiştir.
Adı Maya dilinde “esrarlı yazıların evi” anlamına gelen Akab Dzib
Baş rahibin tapınağı.
Savaşçılar Tapınağı.
Top oyunu sahası.
İspanyollarca “rahibeler manastırı” adı verilmiş yönetim sarayı.
Çeşitli tapınakları içeren, “eski Chichen” yapılar grubu.

Piramit ve üzerinde oluşan yılan gölgesiyle ilgili açıklayıcı ve görsel bilgi 4 Şubat 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Cilt kanseri, deriden kaynaklanan kanserdir. Vücudun diğer kısımlarını istila etme veya yayılma yeteneğine sahip anormal hücrelerin türemesinden kaynaklanırlar. Bazal hücreli karsinom, Skuamöz hücreli karsinom ve melanom olmak üzere üç ana cilt kanseri türü vardır. İlk ikisi, daha az yaygın olan bir dizi cilt kanseri ile birlikte melanom dışı cilt kanseri olarak bilinir. Bazal hücreli kanser yavaş büyür ve etrafındaki dokuya zarar verebilir ancak uzak bölgelere yayılma veya ölümle sonuçlanma olasılığı düşüktür. Genellikle üzerinde küçük kan damarları bulunan parlak, ağrısız, kabarık bir cilt alanı olarak görülür veya ülserli kabarık bir alan olarak ortaya çıkabilir. Skuamöz hücreli cilt kanserinin yayılma olasılığı daha yüksektir. Genellikle üstü pullu sert bir yumru olarak ortaya çıkar ancak ülser de oluşturabilir. Melanomlar en agresif olanlardır. Belirtileri arasında boyutu, şekli, rengi değişen, düzensiz kenarları olan, birden fazla renge sahip, kaşıntılı veya kanayan bir ben yer alır.
Vakaların %90'ından fazlası güneşten gelen ultraviyole radyasyona maruz kalmaktan kaynaklanmaktadır. Bu maruziyet, üç ana cilt kanseri türünün de riskini artırmaktadır. Ozon tabakasının kısmen incelmesi nedeniyle maruziyet artmıştır. Solaryum bir diğer yaygın ultraviyole radyasyon kaynağıdır. Melanomlar ve bazal hücreli kanserler için, çocukluk döneminde maruziyet özellikle zararlıdır. Skuamöz hücreli deri kanserleri için, ne zaman meydana geldiğine bakılmaksızın toplam maruziyet daha önemlidir. Melanomların %20 ila %30'u benlerden türer. Daha açık tenli kişiler, ilaçlar veya HIV/AIDS gibi nedenlerle bağışıklık sistemi zayıf olanlar gibi daha yüksek risk altındadır. Teşhis biyopsi ile yapılır.
Ultraviyole radyasyona maruz kalmanın azaltılması ve güneş kremi kullanımı, melanom ve skuamöz hücreli cilt kanserinin önlenmesinde etkili yöntemler olarak görünmektedir. Güneş kreminin bazal hücreli kanser riskini etkileyip etkilemediği net değildir. Melanom dışı cilt kanseri genellikle tedavi edilebilir. Tedavi genellikle cerrahi olarak çıkarılmasıdır, ancak daha az yaygın olarak radyoterapi veya florourasil gibi topikal ilaçları içerebilir. Melanom tedavisi cerrahi, kemoterapi, radyoterapi ve hedefe yönelik tedavinin bir kombinasyonunu içerebilir. Hastalığı vücudun diğer bölgelerine yayılmış olan kişilerde yaşam kalitesini artırmak için palyatif bakım kullanılabilir. Melanom, kanserler arasında en yüksek hayatta kalma oranlarından birine sahiptir; Birleşik Krallık'ta insanların %86'sından fazlası ve Amerika Birleşik Devletleri'nde %90'ından fazlası 5 yıldan fazla hayatta kalmaktadır.

Bazal hücreli cilt kanseri (bazal hücreli karsinom), skuamöz hücreli cilt kanseri (skuamöz hücreli karsinom) ve malign melanom olmak üzere üç ana cilt kanseri türü vardır.

Çeşitli cilt kanseri belirtileri vardır. Bunlar arasında ciltte iyileşmeyen değişiklikler, ciltte ülserleşme, cildin renginin değişmesi ve mevcut benlerde pürüzlü kenarlar, benin büyümesi, renginin değişmesi, hissetme şekli veya kanaması gibi değişiklikler yer alır. Cilt kanserinin diğer yaygın belirtileri kaşınan veya yanan ağrılı lezyonlar ve daha koyu benekli büyük kahverengimsi lekeler olabilir.

Güneşe maruz kalmaktan kaynaklanan ultraviyole radyasyon, cilt kanserinin birincil çevresel nedenidir.

Primer olarak epidermis, skuamöz mukoza veya skuamöz metaplazi alanlarından kaynaklanan malign epitelyal tümör skuamöz hücreli karsinom olarak adlandırılır.

Tanı biyopsi ve histopatolojik inceleme ile konur.

Melanom ve skuamöz hücreli karsinomu önlemek için güneş kremi önerilir.

Tedavi, belirli kanser türüne, kanserin yerine, kişinin yaşına ve kanserin birincil mi yoksa nüksetmiş olup olmamasına bağlıdır.

Bazal hücreli ve skuamöz hücreli karsinomun ölüm oranı %0,3 civarındadır ve ABD'de yılda 2000 kişinin ölümüne neden olmaktadır.

Cilt kanserleri 2010 yılı itibarıyla yılda 80.000 ölüme yol açmaktadır; bunların 49.000'i melanom, 31.000'i ise melanom dışı cilt kanserlerinden kaynaklanmaktadır. Bu sayı 1990 yılında 51.000'di.

ABD'de 2008 yılında 59.695 kişiye melanom teşhisi konmuş ve 8.623 kişi bu hastalıktan ölmüştür. Avustralya'da her yıl 12.500'den fazla yeni melanom vakası bildirilmekte ve bunların 1.500'den fazlası hastalıktan ölmektedir. Avustralya, dünyada kişi başına düşen melanom insidansının en yüksek olduğu ülkedir.

Amerika Birleşik Devletleri'nde her yıl yaklaşık 2.000 kişi bazal veya skuamöz hücreli cilt kanserlerinden ölmektedir. Bu oran son yıllarda düşmüştür. Ölümlerin çoğu yaşlı olan ve kanser yayılana kadar doktora gitmemiş olabilecek kişilerde ve bağışıklık sistemi bozukluğu olan kişilerde görülmektedir.

Kanser

İnsanda cilt rengi esasen vücuttaki melanin miktarına bağlıdır. İnsan derisi'nin rengi siyahtan beyaza kadar değişken bir şekildedir ve evrimsel nedenleri tam olarak belli olmasa da cilt renginin insanın genetiğinden kaynaklandığı bilinmektedir. İnsan cildinin en üst tabakası renksizdir. Melanin cildin 1. ve 2. tabakalarında bulunur ve cilde rengini verir. İnsan vücuduna renk veren melanin pigmentleri güneşten gelen zararlı ultraviyole ışınlarına karşı kişiyi korur ve pigmentler insan vücudunda sıcak ve güneşli bölgelerde daha çok salgılanır, bu yüzden sıcak bölgelerde (Afrika, Ekvatoral bölge gibi) deri rengi daha koyudur. Melanin pigmentlerinin salgılanmasından genler sorumludur. Bu yüzden ekvatora yakın bir yere giden bir kimsenin cilt renginin bir anda koyulaşması ve kişinin siyahi olması imkânsızdır. Aynı şekilde belirtilen kişinin çocukları da siyahi olamaz. Bunun için çok uzun yılların geçmesi gerekir. Bu süreç içerisinde, coğrafya koşulları kişinin gen havuzuna işleyerek gelecek nesillerin kademeli olarak siyahlaşmasını sağlar. Açık olan cilt rengi aşırı güneş ışığına maruz kalmanın sonucunda kararabilir. Cilt rengi bazı kültürlerde hâlen çok önemlidir ve sosyal statüyü belirler. By the time modern Homo sapiens evolved, all humans were dark-skinned.

Yaklaşık olarak, cilt rengi değişikliğinin %10'u insanın sahip olduğu cilt rengi ile yaşadığı bölge içerisinde, %90'ı ise bölgelerarası oluşur. Bunun sebebi ise cilt renginin seçilim baskısı altında oluşmasıdır. Benzer cilt renkleri genetik akrabalıktan ziyade yöndeşik adaptasyondan kaynaklanır. Bugüne kadar dünyanın farklı bölgelerinde farklı bölgelerden insanlar karışmıştır ve bu yüzden cilt rengi ile genetik soy arasındaki bağlantı büyük ölçüde zayıflamıştır. Örneğin Brezilya'da zenci kökenine sahip bir kişi ile zenciler arasında bir bağ yoktur. Bunun sebebi ise uzun yıllar boyunca köle olarak getirilen zencilerle yerli halkın kaynaşmasıdır..
Bugün dünyada cilt renginin toplumların karakteristik özelliklerini belirleyeceğine ait spekülasyonlar hatırı sayılır şekilde mevcuttur. Örneğin Doğu ve Kuzeydoğu Asyalıların yüz hatlarının takımyıldızına benzediği gibi.

Melanin ciltte güneş radyasyonunu emerek vücudu korur. Genellikle, melanin miktarı asorbe edilen güneş radyasyonu miktarı ile doğru orantılıdır. Güneş ışınlarına aşırı maruz kalma DNA'da direkt ve dolaylı yollardan hasara yol açar ve vücut doğal olarak kendini korumak ister. Bunun sonucunda vücut, hasarı onarmak ve cildi korumak için cildin alt tabakalarında daha fazla melanin üretmeye başlar. Bu melanin üretimi ise cilt rengini koyulaştırır. Bronzlaşma işlemileri de yapay UV radyasyonlarını oluşturabilir.
Cilt rengiyle ilgili temelde iki farklı mekanizma vardır. İlkinde, UVA radyasyonları ciltte oksidatif stres yaratır ve mevcut olan melanin ve oksitler cildin hızlı bir şekilde koyulaşmasına neden olur. İkincisinde ise melanogenez gecikmeli bir bronzlaşmaya yol açar ve güneşe ilk maruz kaldıktan yaklaşık olarak 72 saat sonra kararma görünür hâle gelir. Genel olarak bronzlaşma mevcut olan melanin oksidasyonunun normalden daha hızlı bir şekilde oksitlenmesi ile oluşur.
Her insanın cildinin güneşe maruz kaldığında verdiği doğal tepki vardır. İnsan cildinin tonu koyu kahverengiden neredeyse renksiz pigmentasyona kadar değişebilir. Genel olarak Afrika'nın kuzeyinde yaşayan halklar açık cilt, saç ve göz renklerine sahiptirler. Afrikalılar ise diğer dünya halklarında farklı olarak genellikle çok koyu cilt, aşırı kıvırcık siyah saçlar ve gözlere sahiptirler. Fitzpatrick skalasında değişik cilt rengine sahip insanların güneşe maruz kaldıklarında ciltlerinin güneşe karşı verdiği tepkiyi altı alt tipe ayırarak şöyle listelemiştir.

Cilt rengi sınıflandırması (Von Luschan skalası kullanılarak)

Kızıl
Saç rengi
Göz rengi

CiteSeerx (aslen CiteSeer olarak adlandırılır), özellikle bilgisayar ve bilgi bilimi alanlarında, bilimsel ve akademik makaleler için halka açık bir arama motoru ve dijital kütüphanedir . CiteSeer, Google Akademik ve Microsoft Akademik Arama gibi akademik arama araçlarının öncülü olarak kabul edilir.    CiteSeer benzeri motorlar ve arşivler genellikle yalnızca herkese açık web sitelerinden doküman toplar ve yayıncı web sitelerini taramaz. Bu nedenle, belgeleri serbestçe temin edilebilen yazarların indekste temsil edilme olasılıkları daha yüksektir.
CiteSeer'in amacı, akademik ve bilimsel literatürün yayılmasını ve erişimini iyileştirmektir. Herhangi biri tarafından serbestçe kullanılabilecek kâr amacı gütmeyen bir hizmet olarak, bilimsel literatüre daha fazla erişim sağlamak için akademik ve bilimsel yayıncılığı değiştirmeye çalışan açık erişim hareketinin bir parçası olarak kabul edilmiştir. CiteSeer, tüm dizinlenmiş belgelerin Açık Arşiv Girişiminin meta verilerini serbestçe sunar ve mümkün olduğunda DBLP ve ACM Portalı gibi diğer meta veri kaynaklarına dizinlenmiş belgelere bağlanır. Açık verileri teşvik etmek için, CiteSeerx, verilerini ticari olmayan amaçlarla bir Creative Commons lisansı altında paylaşır.

arXiv
Google Scholar
DBLP (Digital Bibliography & Library Project)

Ian H. Witten; Robert M. Akscyn; Frank M. Shipman (1998). Digital Libraries 98 (İngilizce). ISBN 978-0-89791-965-4.

Cüce gezegen, doğrudan Güneş etrafında hareket ettiği bir yörüngede bulunan, bu nedenle başka bir cismin doğal uydusu olmayan, kütleçekimsel olarak yuvarlak olacak kadar büyük, ancak Güneş Sistemi'nin sekiz klasik gezegeni gibi yörünge baskınlığı elde etmek için yetersiz olan küçük gezegen kütleli bir cisimdir. En tipik cüce gezegen örneği, 2006 yılında "cüce" kavramı benimsenmeden önce onlarca yıl boyunca bir gezegen olarak kabul edilen Plüton'dur.
Cüce gezegenler jeolojik olarak aktif olabilirler; bu olasılık 2015 yılında Ceres'e yönelik olarak gerçekleştirilen Dawn misyonu ve Plüton'a yönelik olarak gerçekleştirilen New Horizons misyonu ile doğrulanmıştır. Bu nedenle astrojeologlar bu cisimlerle özel olarak ilgilenmektedir.
Gök bilimciler en azından en büyük dokuz adayın birer cüce gezegen olduğu konusunda genel bir fikir birliği içindedirler - bunlar kabaca bir büyüklük sırasına göre, Plüton, Eris, Haumea, Makemake, Gonggong, Quaoar, Ceres, Orcus ve Sedna'dır. Bunlar arasına Salacia'nın da eklenmesi muhtemeldir. En büyük on cüce gezegen adayından ikisi uzay araçları tarafından ziyaret edilmiştir (Plüton ve Ceres) ve diğer yedisinin bilinen en az bir uydusu bulunmaktadır (Eris, Haumea, Makemake, Gonggong, Quaoar ve Orcus), bir uyduya sahip olması cüce gezegenlerin kütlelerinin ve dolayısıyla yoğunluklarının belirlenmesine olanak tanımaktadır. Kütle ve yoğunluk da bu gezegenlerin yapısını belirlemek amacıyla jeofizik modellere uyarlanabilir. Sadece bir tanesi, Sedna, ne ziyaret edilmiştir ne de bilinen bir uydusu vardır, bu da doğru bir kütle tahminini zorlaştırmaktadır. Bazı gök bilimciler bu cisimlere daha küçük cisimleri de dahil etmektedir, ancak bunların cüce gezegenler olabileceği konusunda bir fikir birliği yoktur.
Cüce gezegen terimi, gezegen bilimcisi Alan Stern tarafından Güneş Sistemi'ndeki gezegen kütleli nesnelerin üç yönlü sınıflandırmasının bir parçası olarak ortaya atıldı. Bunlar, Klasik gezegen, cüce gezegen ve uydu gezegendir. Cüce gezegenler, adından da anlaşılacağı gibi bir gezegen kategorisi olarak tanımlanmıştır. Bununla birlikte bu terim, 2006 yılında Uluslararası Astronomi Birliği (IAU) tarafından Güneş'in etrafında dönen cisimlerin üç yönlü yeniden sınıflandırılmasının bir parçası olarak, gezegen olmayan cisimler arasında bir alt kategori olarak kabul edildi. Bu karar, Plüton'dan daha büyük ancak yine de klasik gezegenlerden çok daha küçük ve Güneş'e Neptün'den daha uzak bir cisim olan Eris'in keşfiyle hızlanmıştır. Boyut olarak Plüton'dan daha büyük olan bir dizi başka cisimlerin de keşfinden sonra Plüton'un tanımının yeniden değerlendirilmesi zorunlu hale gelmiştir. Böylece Stern ve diğer birçok astrojeolog cüce gezegenleri ve büyük uyduları gezegen olarak kabul etse bile, 2006'dan bu yana IAU ve gök bilimcilerin büyük çoğunluğu Eris ve Plüton gibi gök cisimlerini gezegen listesinden tamamen dışlamıştır.

1801'den itibaren gök bilimciler, Mars ve Jüpiter arasında bulunan ve onlarca yıl boyunca bir gezegen olarak kabul edilen Ceres ve diğer nesneleri keşfetmektedir. Gezegen sayısının 23'e ulaştığı 1851 yılı civarında, daha küçük cisimler için asteroid tanımı kullanılmaya başlanmış olup daha sonrasında bu cisimlerin gezegen olarak kabul edilmesi veya sınıflandırılması terk edilmiştir.
1930'da Plüton'un keşfi ile birlikte birçok gök bilimci, çok fazla sayıdaki diğer küçük cisimlerle birlikte (astreoidler ve kuyruklu yıldızlar) Güneş Sistemi'nin dokuz gezegenden oluştuğunu düşünmekteydi. Neredeyse 50 yıl boyunca Plüton'un Merkür'den büyük olduğu düşünüldü, ancak 1978'de Plüton'un uydusu Charon'un keşfi ile Plüton'un kütlesinin kesin olarak ölçülebilmesi ve cismin ilk varsayımlara göre çok daha küçük olduğunun öğrenilmesi mümkün oldu. Plüton'u en küçük gezegen yapan, neredeyse kabaca Merkür'ün 20'de bir kütlesinde olmasıydı. Ceres, asteroit kuşağının en büyük cisminin on katından daha büyük olmasına rağmen, Dünya'nın uydusu Ay'ın yaklaşık beşte biri kadar bir kütleye sahiptir. Dahası, büyük yörünge dış merkezliği ve yüksek yörünge eğikliği gibi bazı alışılmadık göstergeler ortaya koyması nedeniyle, diğer gezegenlerden farklı bir tür cisim olduğu görüşü ortaya çıkmıştır.
1990'larda gök bilimcilerce asteroit kuşağında ve daha uzak bölgelerde, Plüton'a benzer başka cisimler keşfedilmeye başlandı. Bunlardan bazılarının Plüton'un bazı temel yörünge özelliklerini paylaşması sonucunda plütino olarak adlandırılan yeni bir grup ortaya çıkmıştır. Bunun sonucunda hangi cismin gezegen olarak kabul edilebileceğine yönelik bir tartışma ortaya çıkmıştır. Gezegen olarak kabul edilmenin sınırlarının tespit edilmeye başlanmasının ardından bazı gök bilimciler Plüton'u bir gezegen olarak adlandırmayı bırakmıştır. Alt gezegen ve küçük gezegen dahil olmak üzere birkaç terim, cüce gezegen olarak bilinen cisimler için kullanılmaya başlandı. 2005 yılında Plüton ile kıyaslanabilir boyutta olan üç adet Neptün ötesi cismin (Quaoar, Sedna ve Eris) keşfedildiği duyuruldu. Gök bilimciler ayrıca Plüton boyutundaki başkaca nesnelerin keşfedilmesinin oldukça muhtemel olduğunu ve şayet Plüton boyutundaki cisimlerin birer gezegen olarak sınıflandırılmaya devam edilmesi halinde gezegen sayısının hızla artmaya başlayacağını belirtmekteydiler.
Eris (geçici tanımı 2003 UB313 olarak bilinen) Ocak 2005'te keşfedilmiştir; Eris'in kütlesinin Plüton'dan bir miktar daha büyük olduğu değerlendirilmiş ve hatta bazı çalışmalarda gayri resmi olarak onuncu gezegen olarak yer verilmiştir. Sonuçta bu durum, Ağustos 2006'daki IAU Genel Kurulu'nda yoğun bir tartışma konusu haline gelmiştir. IAU'nun ilk taslak önerisinde gezegenler listesinde Charon, Eris ve Ceres de yer almaktaydı. Gök bilimcilerin birçoğu bu teklife itiraz etmiştir. Bu kapsamda, Uruguaylı gök bilimciler Julio Ángel Fernández ve Gonzalo Tancredi tarafından bir alternatif hazırlanmıştır. Buna göre, yuvarlak olacak kadar büyük, fakat etraflarındaki küçük gezegenimsi yapıları temizleyememiş olan cisimler için bir ara kategori oluşturulması teklif edilmiştir. Charon'u listeden düşüren bu yeni teklif, yörüngelerini temizleyebilme kriterini karşılayamamaları gerekçesiyle Plüton, Ceres ve Eris'i de liste dışı bırakmıştır.
IAU'nun son Resolution 5A kararı, Güneş'in etrafında dönen gök cisimleri için bu üç kategorili sistemi korumaktadır. Bu kıstaslar aşağıda yer almaktadır:

IAU ... Güneş Sistemimizdeki uydular hariç, gezegenlerin ve diğer cisimlerin aşağıdaki şekilde üç farklı kategoriye ayrılmasına karar vermiştir: 
(1) Gezegen1, (a) Güneş etrafında yörüngede bulunan, (b) kendi yerçekiminin katı cisim kuvvetlerinin üstesinden gelmesine yetecek kadar kütleye sahip, böylece hidrostatik denge şeklini almış (neredeyse yuvarlak) ve (c) yörüngesinin etrafındaki çevreyi temizlemiş gök cismidir. 
(2) "Cüce gezegen", (a) Güneş'in etrafında yörüngede olan, (b) katı cisim kuvvetlerinin üstesinden gelebilecek şekilde kendi kendine kütle çekimi için yeterli büyüklüğe sahip olan bir gök cismidir, böylece cisim hidrostatik denge (neredeyse yuvarlak) durumundadır,2 (c) bunlar yörüngesinin etrafındaki çevreyi temizleyemez ve (d) bir uydu değildir. 
(3) Güneş'in yörüngesindeki uydular dışında diğer tüm cisimler3 topluca "Küçük Güneş Sistemi Cismi" olarak adlandırılacaktır."

Dipnotlar:
1 Sekiz gezegen şunlardır: Merkür, Venüs, Dünya, Mars, Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün.
2 Sınıra yakın cisimlere cüce gezegen veya başka bir statü vermek için bir IAU süreci oluşturulacaktır.
3 Bunlar şu anda Güneş Sistemi asteroitlerinin çoğunu, çoğu Neptün ötesi cisimlerini (TNO), kuyruklu yıldızları ve diğer küçük gezegenleri kapsar.
IAU, sınıra yakın cisimleri belirlemek için hiçbir zaman bir süreç oluşturmadı ve bu tür kararları gök bilimcilere bıraktı. Bununla birlikte, daha sonra bir IAU komitesinin olası cüce gezegenlerin isimlendirilmesini de denetleyeceği kimi yönergeler oluşturuldu: Mutlak büyüklüğü +1'den daha parlak olan isimsiz Neptün ötesi cisimler (ve dolayısıyla 1 değerindeki bir geometrik albedo'ya karşılık gelen minimum 838 km çap) cüce-gezegen adlandırma komitesi tarafından adlandırılacaktı. O sırada (ve 2019 itibarıyla), adlandırma kriterini karşılayan cisimler Haumea ve Makemake idi.
Bu beş cisim – 2006'da ele alınan üçü (Plüton, Ceres ve Eris) ve 2008'de adlandırılan ikisi (Haumea ve Makemake) – genellikle yetkililerin isimlendirmesi ile Güneş Sisteminin cüce gezegenleri olarak kabul edilmektedir. Bununla birlikte, bunlardan sadece biri – Plüton – mevcut şeklinin hidrostatik denge durumunda olduğuna yönelik varsayımların doğrulanabilmesi amacıyla yeterince ayrıntılı olarak gözlemlenebilmiştir. Ceres de bu denge durumuna yakındır, fakat yine de bazı kütleçekimi anormallikleri henüz tam olarak açıklanamamaktadır.
Öte yandan, astronomi topluluğu sıklıkla daha büyük Neptün ötesi cisimleri cüce gezegenler olarak kabul etmektedir. Örneğin, JPL/NASA, 2016'da gerçekleştirilen bazı gözlemlerden sonra Gonggong'u cüce gezegen olarak nitelendirdi ve Southwest Araştırma Enstitüsü'nden Simon Porter, 2018'de Pluto, Eris, Haumea, Makemake, Gonggong, Quaoar, Sedna ve Orcus'a atıfta bulunarak bunlardan "büyük sekiz [Neptün ötesi] cüce gezegen" olarak bahsetti.
Diğer yıldızların etrafında dönen gezegenlerin sınıflandırılması ile ilgili kimi endişeler daha sonrasında ortaya çıkmış olsa da bu sorun hala çözülememiş; bunun yerine, cüce gezegen büyüklüğündeki cisimler tespit edildiğinde konuya ilişkin net bir tanımlama yapılmasına karar verilmiştir.

Cüce gezegen terimi bir şekilde kendiliğinden tartışmalıdır çünkü bu cisimler cüce yıldızların yıldız olmaları kadar gezegendir. Bu Güneş sisteminin konseptidir. Bu tanım ayrıca gök bilimciler tarafından da kullanılır ve IAU tanımına uyar. Brown şunu vurgular, gezegenimsi bu tarz cisimler için yıllarca kullanılan oldukça güzel bir kelimedir. Hatta 5A tasarısı bu medyan cisimlere gezegenimsi demiş, ancak genel kurulda kapalı oylama ile böyle olmaması kararı alınmıştır. İkinci tasarı, 5B, cüce gezegenleri altgezegen olarak tanımlamıştır, Stern'in de en başta niyetlendi

Cıva-manganez yıldızı, iyonize cıvadan emilim nedeniyle 398,4 nm'de belirgin bir spektral çizgiye sahip, kimyasal tuhaf yıldız türüdür. Bu yıldızlar, B8, B9 veya A0 spektral tipindedir. yaklaşık 10.000 ila 15.000 K arasındaki yüzey sıcaklıklarına karşılık gelen, iki ayırt edici özelliğe sahiptirler:

Fosfor, manganez, galyum, stronsiyum, itriyum, zirkonyum, platin ve cıva gibi atmosferik fazla elementler.
Güçlü bir dipol manyetik alan eksikliği.
Dönüşleri nispeten yavaştır. Bu nedenle atmosferleri nispeten sakindir. Bazı atomların yerçekimi kuvveti altında battığı, ancak diğerlerinin yıldızın dışına doğru radyasyon basıncıyla kalktığı ve heterojen bir atmosfer yarattığı düşünülmektedir, ancak henüz kanıtlanmamıştır.

Aşağıdaki tablo bu gruptaki en parlak yıldızları içermektedir. 

Kimyasal elementler

D vitamini, kalsiferol olarak da bilinir. Yağda çözünebilen vitaminlerden biridir. Kalsiyum ve fosforun sindirim yollarında kullanımı ve emilimi ile özellikle çocuklarda büyüme için gereklidir.
Kas zayıflığına karşı vücudu korur, kalp atışının düzenlenmesinde etkilidir, bağışıklık sistemini kuvvetlendirir, tiroit fonksiyonları ve normal kan pıhtılaşması için gereklidir. D vitamini sindirim sisteminden kalsiyum emilimini artırır ve kemiklerde kalsiyum birikimine yardım eder. D vitamini kalsiyum emilimini ve kalsiyumun aktif taşınmasını hızlandırarak artırır. Özellikle bağırsak dokularındaki epitel hücrelerde kalsiyum emilimine yardım eden, kalsiyum-bağlayıcı proteinlerin oluşumunu artırır. Vücuda besinler yoluyla Provitamin-D şeklinde alınır. Güneş ışınlarının etkisiyle deride D vitaminine dönüşür. Bu vitamin, kalsiyum ve fosforun bağırsakta emilimi ve vücutta kullanımı için gereklidir. Kuvvetli kemik ve dişler, bu vitaminin kalsiyumu buralara yerleştirmesiyle olur.
Kaynakları: Karaciğer, balık, balık yağı, yumurta, tereyağı, peynir, mantar ve süttür.
Günlük ihtiyaç: 0-30 yaş arası için 200 IU, 31-50 yaş arası için 300 IU, 51-70 yaş arası için 400 IU ve 71 yaş ve üzeri için 600 IU'dur.
Eksik: 20 ng/mL den az Yetersiz: 21-29 ng/mL arasında Normal: 41-80 ng/mL Toksik: 100 ng/mL den fazla serumdaki düzeylerine göre sınıflandırlıması.
Azlığında, az miktar da kalsiyum ve fosfor alınmasına bağlı olarak kemiklerde yumuşamaya ve kemik ve diş yapısında bozulmalara neden olur.
Fazlası; bulantı ve kusma yapar, böbreklere zarar verir.

Tıbbi bilgi 16 Ağustos 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ne kadar Vitamin D?
Grip Salgını ve D Vitamini İlişkisi 11 Haziran 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
D Vitamini ve Kanser İlişkisi 12 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bir dairesel kutup yıldızı, Dünya üzerindeki belirli bir enlemden bakıldığında, göksel kutuplardan birine belirgin yakınlığı nedeniyle asla ufkun altına düşmeyen bir yıldızdır. Bu nedenle, dairesel yıldızlar, yılın her gecesi tüm gece boyunca söz konusu konumdan en yakın direğe doğru görülebilir (Güneş'in parıltısı tarafından boğulmasalardı, gün boyunca da sürekli olarak görülebilirlerdi).
Tüm dairesel kutuplu yıldızlar, yarıçapı gözlemcinin enlemine eşit olan göreceli bir kutupsal çember içinde bulunur. Gözlemci, Kuzey veya Güney Kutbu'na ne kadar yakınsa, çevresel çember de o kadar büyük olmaktadır.
Kuzey Kutbu tanımı, Kuzey Kutup Dairesi'nin kuzeyinde, Gece yarısı güneşini deneyimleyen bölge olarak resmîleştirilmeden önce, daha geniş anlamda, 'ayı' takımyıldızlarının (Büyük Ayı, Büyük Ayı ve Küçükayı, Küçük Ayı) olduğu yerler anlamına gelmekteydi.

Dünya kendi ekseni etrafında her gün dönerken, yıldızlar göksel kutuplardan birinin (Kuzey Yarımküredeki gözlemciler için kuzey gök kutbu veya Güney Yarımküredeki gözlemciler için güney gök kutbu) etrafında dairesel yollar çiziyor gibi görünmektedir. Bir gök kutbundan uzaktaki yıldızlar büyük daireler çizerek dönüyormuş gibi görünür. bir gök kutbuna çok yakın konumlanmış yıldızlar, küçük daireler çizerek dönerler ve bu nedenle, herhangi bir günlük hareketi neredeyse hiç yapmamış gibi görünürler. Gözlemcinin Dünya üzerindeki enlemine bağlı olarak, bazı yıldızlar - dairesel kutuplu olanlar - göksel kutba, sürekli olarak ufkun üzerinde kalacak kadar yakındır, diğer yıldızlar ise günlük dairesel yollarının bir kısmı için ufkun altına kalırlar.
Çevredeki yıldızlar, gök kutbunda ortalanmış ve ufka teğet olan bir daire içinde uzanıyor gibi görünmektedir. Dünya'nın Kuzey Kutbu'nda, kuzey göksel kutbu doğrudan tepemizdedir ve görünür olan tüm yıldızlar (yani, Kuzey Gök Yarımküredeki tüm yıldızlar) daireseldir. Güneye gidildikçe kuzey gök kutbu kuzey ufkuna doğru hareket eder. Ondan uzakta olan daha fazla yıldız, günlük "yörüngelerinin" bir kısmı için ufkun altında kaybolmaya başlar ve geri kalan dairesel kutup yıldızlarını içeren daire giderek küçülür. Ekvator'da, bu daire ufukta uzanan tek bir noktada - gök kutbunun kendisine - kaybolur. Bu nedenle, dairesel olma yeteneğine sahip tüm yıldızlar, her 24 saatlik periyodun yarısı için ufkun altındadır. Orada, kutup yıldızının kendisi ancak yeterli yükseklikte bir yerden oluşacaktır.
Ekvator'un güneyine gidildikçe tam tersi olmaktadır. Güney gök kutbu gökyüzünde giderek daha yüksek görünür ve bu kutup üzerinde merkezlenen giderek daha büyük bir daire içinde yatan tüm yıldızlar onun etrafında dairesel hale gelmektedir. Bu, bir kez daha tüm görünür yıldızların dairesel olduğu Dünya'nın Güney Kutbu'na ulaşana kadar devam etmektedir.
Kuzey gök kutbu, kutup yıldızına (Polaris veya Kuzey Yıldızı) çok yakındır, bu nedenle Kuzey Yarımküre'den tüm dairesel kutuplu yıldızlar Polaris'in etrafında hareket ediyor gibi görünür. Polaris'in kendisi neredeyse sabit kalır, her zaman kuzeyde ve her zaman aynı yükseklikte (ufka göre açı), gözlemcinin enlemine eşittir. Bunlar daha sonra kadranlara sınıflandırılır.

Bir yıldızın dairesel olup olmadığı gözlemcinin enlemine bağlıdır. Kuzey veya güney gök kutbunun yüksekliği (hangisi görünürse) gözlemcinin enleminin mutlak değerine eşit olduğundan, görünür gök kutbundan açısal uzaklığı mutlak enlemden daha az olan herhangi bir yıldız dairesel olacaktır. Örneğin, gözlemcinin enlemi 50° K ise, kuzey gök kutbu da 50°'den daha azsa herhangi bir yıldız dairesel kutuplu olacaktır. Gözlemcinin enlemi 35° G ise, güney gök kutbunun 35° içindeki tüm yıldızlar dairesel kutupludur. Ekvatordaki yıldızlar, Dünya'nın her iki yarım küresindeki herhangi bir enlemden gözlemlendiğinde dairesel değildir. "Kutup mesafesi gözlemcinin enlemine yaklaşık olarak eşit veya ondan daha az olan bir yıldız".
Belirli bir yıldızın gözlemcinin enleminde (θ) dairesel olup olmadığı, yıldızın eğimi (δ) cinsinden hesaplanabilir. δ − θ + 90°'den büyükse (Kuzey Yarımküre'deki gözlemci) veya δ − θ - 90°'den küçükse (Güney Yarımküre'deki gözlemci) yıldız dairesel kutupludur. Bu nedenle, Canopus, Fresno, Tulsa ve Virginia Beach'ten marjinal olarak görülebiliyorsa, San Francisco ve Louisville, Kentucky'den görünmez.
Uzak kuzey takımyıldızındaki bazı yıldızlar (Cassiopeia, Cepheus, Büyükayı ve Küçükayı gibi), kabaca Yengeç Dönencesi'nin (23° 26′ K) kuzeyinde, hiçbir zaman yükselmeyen veya batmayan dairesel kutuplu yıldızlar olacaktır.
Örneğin Britanya Adaları gözlemcileri için ilk kadir yıldızları Capella (sapma +45° 59') ve Deneb (+45° 16') ülkenin herhangi bir yerinden batmaz. Vega (+38° 47′) teknik olarak 51° 13′ K enleminin kuzeyinde (Londra'nın hemen güneyinde); atmosferik kırılma hesaba katıldığında, muhtemelen sadece Cornwall ve Kanal Adaları'ndan deniz seviyesinde battığı görülecektir.
Oğlak Dönencesi'nin (23° 26′ G) kabaca güneyindeki uzak güney takımyıldızlarındaki (Crux, Musca ve Hydrus gibi) yıldızlar, bu tropik alanın ötesindeki tipik gözlem noktalarına yakın kutuplardır.
Bir yarımkürede dairesel olan yıldızlar ve takımyıldızlar her zaman karşı yarımkürede aynı enlemde veya daha yüksekte görünmezdir ve bunlar asla ufkun üzerine çıkmaz. Örneğin, güney yıldızı Acrux, bitişik Amerika Birleşik Devletleri'nin çoğundan görünmez, benzer şekilde, kuzey Büyük Ayı asterizminin yedi yıldızı, Güney Amerika'nın Patagonya bölgesinin çoğundan görünmez.

Gök direği
Gök küresi
Dairesel takımyıldızı
Macellan'ın çevresi
Kutup Yıldızı
Christopher Columbus'un Yolculukları

"Circumpolar Stars." Web. 7 Jan. 2015. http://www.astronomygcse.co.uk/AstroGCSE/New Site/Topic 3/circumpolar_stars.htm.

Bartleby.com: Circumpolar Star
North Circumpolar Star Trails
South Circumpolar Star Trails
Star Trails Photography Tutorial

Danca (/ˈdeɪnɪʃ/, DAY-nish; Danca: dansk Danca telaffuz: [ˈtænˀsk], Danca: dansk sprog Danca telaffuz: [ˈtænˀsk ˈspʁɔwˀ]), başlıca Danimarka ve çevresinde yaklaşık altı milyon kişi tarafından konuşulan, Hint-Avrupa dil ailesine mensup bir Kuzey Cermen dilidir. Danca konuşan topluluklar aynı zamanda Grönland, Faroe Adaları ve azınlık dili statüsüne sahip olduğu Almanya'nın kuzeyindeki Güney Schleswig bölgesinde de bulunur. Daha küçük Danca konuşan topluluklar ayrıca Norveç, İsveç, Amerika Birleşik Devletleri, Kanada, Brezilya ve Arjantin'de de bulunur.
Diğer Kuzey Cermen dilleriyle birlikte Danca, Viking Çağı boyunca İskandinavya'da yaşamış olan Cermen halklarının ortak dili olan Eski Norsçanın bir devamıdır. Danca, İsveççe ile birlikte Doğu Norsçası lehçe grubundan türemişken, Orta Norveççe dili (Danca etkisinden önceki) ve Norveççe Bokmål, Faroece ve İzlandaca ile birlikte Batı Norsçası olarak sınıflandırılır. Karşılıklı anlaşılabilirlik esasına dayanan daha yeni bir sınıflandırma, modern konuşma Dancasını, Norveççeyi ve İsveççeyi "anakara (veya kıta) İskandinavcası" olarak ayırırken, İzlandaca ve Faroece "ada İskandinavcası" olarak sınıflandırılır. Yazılı diller uyumlu olsa da, konuşma Dancası Norveççe ve İsveççeden belirgin şekilde farklıdır ve bu nedenle her ikisiyle olan karşılıklı anlaşılabilirlik derecesi bölgeler ve konuşurlar arasında değişkenlik gösterir.
yüzyıla kadar Danca, Güney Jutland ve Schleswig'den Skåne'ye kadar konuşulan, hiçbir standart varyantı veya yazım kuralı olmayan bir lehçe sürekliliğiydi. Protestan Reformu ve matbaanın kullanılmaya başlanmasıyla, Kopenhag ve Malmö'nün eğitimli lehçesine dayanan standart bir dil geliştirildi. Eğitim sistemi ve yönetimde kullanılmasıyla yayıldı, ancak Almanca ve Latince 17. yüzyılın içlerine kadar en önemli yazı dilleri olmaya devam etti. Almanya ve İsveç'e toprak kaybedilmesinin ardından milliyetçi bir hareket dili Danimarka kimliğinin bir simgesi olarak benimsedi ve dil, 18. ve 19. yüzyıllarda önemli edebî eserlerin üretilmesiyle kullanım ve popülerlik açısından güçlü bir artış yaşadı. Günümüzde geleneksel Danca lehçeleri neredeyse tamamen ortadan kalkmış olsa da, standart dilin bölgesel varyantları mevcuttur. Dildeki temel farklılıklar nesiller arasında olup, gençlik dili özellikle yenilikçidir.
Danca, 27 fonemik olarak ayırt edici ünlüden oluşan çok geniş bir ünlü envanterine sahiptir ve bürünü (prozodi), bir tür larinks fonasyon tipi olan ayırt edici stød olgusuyla karakterize edilir. Dancayı komşu dillerden ayıran birçok telaffuz farklılığı, özellikle ünlüler, zor bürün ve "zayıf" telaffuz edilen ünsüzler nedeniyle, bazen "öğrenilmesi, edinilmesi ve anlaşılması zor bir dil" olarak kabul edilir ve bazı kanıtlar çocukların Dancanın fonolojik ayrımlarını diğer dillere kıyasla daha yavaş edindiğini göstermektedir. Dil bilgisi, güçlü (düzensiz) ve zayıf (düzenli) çekimlerle orta derecede bükümlüdür. İsimler, sıfatlar ve işaret zamirleri ortak (common) ve nötr (neuter) cinsiyet ayrımı yapar. İngilizce gibi, Danca da özellikle zamirlerde eski bir hâl sisteminin yalnızca kalıntılarına sahiptir. İngilizceden farklı olarak, fiillerdeki tüm kişi eklerini kaybetmiştir. Sözcük dizimi V2 olup, çekimli fiil cümlede her zaman ikinci sırada yer alır.

Danimarka
Danlar

Frederiksen, Katti; Olsen, Carl Christian (2017). Det grønlandske sprog i dag (PDF). Saammaateqatigiinnissamut Isumalioqatigiissitaq. 9 Mayıs 2018 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi. Erişim tarihi: 17 Aralık 2021. 
Kühl, Karoline; Petersen, Jan Heegård; Hansen, Gert Foget (2020). "The Corpus of American Danish: a language resource of spoken immigrant Danish in North and South America". Language Resources and Evaluation. 54 (3): 831-849. doi:10.1007/s10579-019-09473-5. 
Dal, Erik (1991). "Latin og dansk i danica 1482–1600".  Alenius, Marianne; Bergh, Birger; Boserup, Ivan; Friis-Jensen, Karsten; Jensen, Minna Skafte (Ed.). Latin og nationalsprog i Norden efter reformationen. Museum Tusculanum Press. ss. 69-72. ISBN 87-7289-146-7. 
Haberland, Hartmut (1994). "Danish".  König, Ekkehard; van der Auwera, Johan (Ed.). The Germanic Languages. Routledge Language Family Descriptions. Routledge. ss. 313-349. ISBN 978-0-415-28079-2. JSTOR 4176538. 
Grønnum, Nina (2008a). "Hvad er det særlige ved dansk som gør det svært at forstå og at udtale for andre?: Første del: enkeltlydene" [What is the peculiarity of Danish that makes it difficult for others to understand and pronounce? First part: Segmentary sounds]. Mål og Mæle. 31 (1): 15-20. 
Grønnum, Nina (2008b). "Hvad er det særlige ved dansk som gør det svært at forstå og at udtale for andre?: Anden del: prosodi" [What is the peculiarity of Danish that makes it difficult for others to understand and pronounce? Second part: Prosody]. Mål og Mæle (Danca). 31 (2): 19-23. 
Trecca, Fabio; Bleses, Dorthe; Højen, Anders; Madsen, Thomas O; Christiansen, Morten H. (3 Ocak 2020). "When Too Many Vowels Impede Language Processing: An Eye-Tracking Study of Danish-Learning Children". Language and Speech. SAGE Publications. 63 (4): 898-918. doi:10.1177/0023830919893390. ISSN 0023-8309. PMID 31898932. 

Wikimedia Commons'ta Danca (dil) ile ilgili birkaç dosya var.
Danimarka Dil Konseyi 19 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Dialekt.dk 24 Şubat 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://www.sprogmuseet.dk/ 15 Mart 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İskandinav Çalışmaları ve Dilbilimi Bölümü 21 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://sproget.dk/ 8 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Danimarka Dili ve Edebiyatı Derneği 27 Haziran 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Atasözleri ve sözler 20 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Dağınık disk veya saçılmış disk, geniş Neptün ötesi cisimler ailesinin bir alt kümesi olarak genel itibarıyla buzlu küçük Güneş Sistemi cismi popülasyonuna sahip olan Güneş Sistemi'ndeki uzak bir çöküntü çemberidir. Dağınık disk cisimleri (SDO'lar-Scatterd Disk Objects) 0,8'e kadar değişen yörünge dışmerkezliklerine, 40°'ye kadar yüksek eğimlere ve 30 astronomik birim (4,5×109 km; 2,8×109 mi) daha büyük günberi mesafelerine sahiptir. Bu aşırı yörüngelerin gaz devleri tarafından kütleçekimsel “saçılmanın” bir sonucu olduğu düşünülmektedir ve bu nesneler Neptün tarafından tedirgin edilmeye devam etmektedir.
En yakın saçılmış disk nesneleri Güneş'e yaklaşık 30-35 AU mesafeye yaklaşsa da, yörüngeleri 100 AU'nun çok ötesine uzanabilir. Bu da saçılmış cisimleri Güneş Sistemi'ndeki en soğuk ve en uzak cisimler arasına sokar. Dağınık diskin en iç kısmı, geleneksel olarak Kuiper kuşağı olarak adlandırılan yörüngedeki nesnelerin simit biçimli bir bölgesiyle örtüşür, ancak dış sınırları Güneş'ten çok daha uzağa ve ekliptiğin üstünde ve altında Kuiper kuşağından daha uzağa ulaşır.
Kararsız doğası nedeniyle gök bilimciler artık Güneş Sistemi'ndeki periyodik kuyruklu yıldızların çoğunun çıkış yerinin dağınık disk olduğunu, Jüpiter ve Neptün arasındaki buzlu cisimlerden oluşan centaurların ise bir cismin diskten iç Güneş Sistemi'ne göçünde bir ara aşama olduğunu düşünmektedir. Nihayetinde, dev gezegenlerden gelen tedirginlikler bu tür cisimleri Güneş'e doğru göndererek periyodik kuyruklu yıldızlara dönüştürür. Var olduğu iddia edilen Oort bulutundaki birçok nesnenin de dağılmış diskten kaynaklandığı düşünülmektedir. Ayrık cisimler dağınık disk cisimlerinden keskin bir şekilde ayrılmazlar ve Sedna gibi bazılarının bazen bu gruba dahil edilebileceği düşünülmüştür.

Geleneksel olarak Güneş Sistemi'ndeki nesneleri tespit etmek için astronomide ışıldama karşılaştırıcısı gibi cihazlar kullanılmaktaydı, zira bu nesneler iki pozlama arasında hareket ediyor, bu da fotoğraf plakalarının veya filmlerin pozlanması ve banyo edilmesi gibi zaman alıcı adımları gerektiriyordu; ardından insanlar olası nesneleri manuel olarak tespit etmek için ışıldama karşılaştırıcısı kullanmaktaydı. 1980'lerde teleskoplarda CCD tabanlı kameraların kullanılması, daha sonra kolayca dijitalleştirilebilen ve aktarılabilen elektronik görüntülerin doğrudan oluşturulabilmesini mümkün kıldı. CCD filmden daha fazla ışık yakaladığından (gelen ışığın %10'una karşılık yaklaşık %90'ı) ve yanıp sönme işlemi artık ayarlanabilir bir bilgisayar ekranında gerçekleştirilebildiğinden, araştırmalardan daha yüksek verim alınabiliyordu. Bunun sonucunda bir keşif yağmuru yaşandı ve 1992-2006 yılları arasında 1000'den fazla Neptün ötesi cisim tespit edildi.
Bu şekilde tanınan ilk dağınık disk cismi (SDO) 1996 TL66'dır ve ilk olarak 1996 yılında Hawaii'deki Mauna Kea'da bulunan astronomlar tarafından saptanmıştır. Aynı araştırma tarafından 1999 yılında üç tane daha cisim tanımlanmıştır: bunlar 1999 CV118, 1999 CY118 ve 1999 CF119'dur. Günümüzde SDO olarak sınıflandırılan ve keşfedilen ilk nesne 1995 yılında Spacewatch tarafından saptanan 1995 TL8'dir.
2024 yılı itibarıyla, Gǃkúnǁʼhòmdímà (Schwamb, Brown ve Rabinowitz tarafından keşfedilmiştir), Gonggong (Schwamb, Brown ve Rabinowitz) 2002 TC302 (NEAT), Eris (Brown, Trujillo ve Rabinowitz), Sedna (Brown, Trujillo ve Rabinowitz) ve 474640 Alicanto (Deep Ecliptic Survey) dahil olmak üzere centaurlar ile birlikte 1600'den fazla SDO tanımlanmıştır. Kuiper kuşağındaki ve dağınık diskteki cisimlerin sayılarının kabaca eşit olduğu varsayılsa da, daha uzak olmaları nedeniyle gözlemsel yanlılık, bugüne kadar çok daha az SDO'nun gözlemlendiği anlamına gelmektedir.

Neptün ötesi nesne popülasyonu, Kuiper Kuşağı cisimleri ve dağınık disk cisimleri olarak iki ayrı alt kümeye ayrılmaktadır. Üçüncü alt küme olan Oort bulutu cisimleri ise halihazırda bu bölgeye yönelik doğrudan bir gözlem yapılamaması nedeniye varsayımsaldır. Kimi araştırmacılar dağınık disk ile iç Oort bulutu arasındaki geçiş bölgesinde ayrık nesneler olarak sınıflandırılması gereken başka bir popülasyon daha bulunduğunu öne sürmektedir.

Kuiper kuşağı, Kuiper kuşağı nesnelerinin (KBO'lar) iki ana popülasyonunu içeren yaklaşık 30 ila 50 AU arasında uzanan nispeten kalın bir simit şekilli uzaydır. Neptün tarafından etki edilemeyecek yörüngelerde bulunan klasik Kuiper kuşağı nesneleri (ya da “cubewanolar”) ve Neptün'ün 2:3 (her üç Neptün yörüngesi için nesnenin iki kez dönmesi) ve 1:2 (her iki Neptün yörüngesi için nesnenin bir kez dönmesi) gibi kesin bir yörünge oranına kilitlediği rezonans Kuiper kuşağı cisimlerinden oluşur. Yörünge rezonansları olarak adlandırılan bu oranlar, KBO'ların Neptün'ün yerçekimsel etkisinin Güneş Sistemi'nin yaşı boyunca temizleyeceği bölgelerde kalmasına izin verir, çünkü nesneler asla Neptün'e dışa veya içe doğru saçılacak kadar yakın değildir. Plüton kendi grubunun en büyük üyesi olduğu için, Neptün ile 2:3 rezonansında olanlar “plutinolar” olarak bilinirken, 1:2 rezonansında olanlar ise “twotinolar” olarak bilinir.
Kuiper kuşağından farklı olarak dağınık disk popülasyonu Neptün tarafından tedirgin edilebilen cisimlerden oluşur. Dağınık disk cisimleri en yakın yaklaşımlarında (~30 AU) Neptün'ün çekim alanına girerler, ancak en uzak mesafeleri bunun kat kat fazlasına ulaşır. Devam eden araştırmalar, Jüpiter ve Neptün arasında yörüngede dolanan buzlu bir küçük gezegen sınıfı olan centaurların, Neptün tarafından Güneş Sistemi'nin iç kısımlarına fırlatılan SDO'lar olabileceğini ve bu durumun da onları Neptün ötesi dağınık nesnelerden ziyade “cis-Neptünyen” olarak adlandırılan başka bir sınıfa dahil edilmesi gerekeceğini öne sürmektedir. (29981) 1999 TD10 gibi bazı nesneler bu ayrımı bulanıklaştırmaktadır ve tüm Neptün ötesi nesneleri resmi olarak kataloglayan Küçük Gezegen Merkezi (MPC) artık centaurları ve SDO'ları birlikte listelemektedir.
Ancak MPC, Kuiper kuşağı ile dağınık disk arasında belirgin bir ayrım ortaya koymakta ve kararlı yörüngelerdeki nesneleri (Kuiper kuşağı) dağınık yörüngelerdekilerden (dağınık disk ve sentorlar) ayırmaktadır. Ancak Kuiper kuşağı ile dağınık disk arasındaki fark kesin değildir ve birçok gök bilimci dağınık diski ayrı bir popülasyon olarak değil, Kuiper kuşağının dışa doğru uzanan bir bölgesi olarak görmektedir. Dağınık diskteki cisimler için kullanılan bir diğer terim ise “dağınık Kuiper kuşağı cismi ”dir (veya SKBO).
Morbidelli ve Brown, Kuiper kuşağındaki cisimler ile dağınık disk cisimleri arasındaki farkın, ikinci cisimlerin “Neptün ile yakın ve uzak karşılaşmalarla yarı büyük eksende taşınması” olduğunu, ancak ilkinin böyle yakın karşılaşmalar yaşamadığını öne sürmektedir. Bu tanımlama (belirttikleri gibi) Güneş Sistemi'nin yaşı boyunca yetersiz kalmaktadır, çünkü “rezonanslara hapsolmuş” cisimler “saçılma evresinden saçılmama evresine (ya da tam tersi) birçok kez geçebilir”. Yani, Neptün ötesi cisimler zaman içinde Kuiper kuşağı ile saçılan disk arasında gidip gelebilir. Bu nedenle, bilim insanları nesneler yerine bölgeleri tanımlamayı tercih etmiş, saçılan diski bir Hill küresinin yarıçapı içinde “Neptün'le karşılaşmış cisimler tarafından ziyaret edilebilen yörünge uzayı bölgesi” ve Kuiper kuşağını da “a > 30 AU bölgesindeki tamamlayılar” olarak tanımlamışlardır; bu da Güneş Sistemi'nin yarı büyük eksenleri 30 AU'dan büyük olan cisimler tarafından doldurulan bölgesidir.

Küçük Gezegen Merkezi 90377 Sedna adlı Neptün ötesi cismi bir dağınık disk cismi olarak sınıflandırmaktadır. Sedna'nın kaşifi Michael E. Brown bunun yerine, 76 AU'luk günberi mesafesiyle dış gezegenlerin çekim gücünden etkilenmeyecek kadar uzak olduğu için, Sedna'nın dağınık diskin bir üyesi olarak değil, bir iç Oort-bulut nesnesi olarak kabul edilmesi gerektiğini öne sürmüştür. Bu tanıma göre, günberisi 40 AU'dan büyük olan bir nesne dağılmış diskin dışında olarak sınıflandırılabilir.
Sedna bu türden tek nesne değildir: (148209) 2000 CR105 (Sedna'dan önce keşfedilmiştir) ve 474640 Alicanto, Neptün'den etkilenemeyecek kadar uzak bir günberiye sahiptir. Bu durum gök bilimciler arasında genişletilmiş dağınık disk (E-SDO) adı verilen yeni bir küçük gezegen kümesi tanımlanması hakkında tartışmalara yol açmıştır. 2000 CR105 aynı zamanda bir iç Oort bulutu nesnesi ya da (daha büyük olasılıkla) dağınık disk ile iç Oort bulutu arasında bir geçiş nesnesi olabilir. Son zamanlarda bu nesneler “ ayrık” ya da uzak ayrık nesneler (DDO) olarak adlandırılmaktadır.
Saçılmış ve ayrık bölgeler arasında net sınırlar yoktur. Gomes ve arkadaşları SDO'ları “oldukça eksantrik yörüngelere, Neptün'ün ötesinde günberiye ve 1:2 rezonansının ötesinde yarı büyük eksenlere” sahip olarak tanımlamaktadır. Bu tanıma göre, tüm uzak ayrık nesneler SDO'dur. Ayrık cisimlerin yörüngeleri Neptün saçılmasıyla üretilemeyeceğinden, yakın geçen bir yıldız veya uzak, gezegen boyutunda bir cisim de dahil olmak üzere alternatif saçılma mekanizmaları öne sürülmüştür. Alternatif olarak, bu nesnelerin yakın geçen diğer bir yıldızdan yakalandığı da öne sürülmüştür.
J. L. Elliott ve arkadaşları tarafından hazırlanan 2005 tarihli Derin Ekliptik Araştırması raporunda ortaya konan bir şema iki kategori arasında ayrım yapmaktadır: bunlar saçılmış-yakın (yani tipik SDO'lar) ve saçılmış-uzak (yani ayrık) nesnelerdir. Saçılmış-yakın nesneler, yörüngeleri rezonant olmayan, gezegen-yörünge kesişmesi olmayan ve Tisserand parametresi (Neptün'e göre) 3'ten küçük olanlardır. Dağınık-uzak nesneler 3'ten büyük bir Tisserand parametresine (Neptün'e göre) ve 0,2'den büyük bir zaman ortalamalı dışmerkezliğe sahiptir.
B. J. Gladman, B. G. Marsden ve C. Van Laerhoven tarafından 2007 yılında tanıtılan alternatif bir sınıflandırma, Tisserand parametresi yerine 10 milyon yıllık yörünge entegrasyonunu kullanır. Bir nesne, yörüngesi rezonans değilse, yarı-büyük ekseni 2000 AU'dan büyük değilse ve entegrasyon sırasında yarı-büyük ekseni 1,5 AU veya daha fazla bir sapma gösteriyorsa SDO olarak nitelendirilir. Gladman ve a

Deimos (sistematik tanım: Mars II), Mars'ın iki doğal uydusunun daha küçük ve en dışta olanıdır, diğeri Phobos'tur. Deimos'un ortalama yarıçapı 6,2 km'dir (3,9 mil) ve Mars'ın yörüngesinde attığı bir tur 30,3 saat sürer. Deimos, Mars'tan 23.460 km (14.580 mi), Mars'ın diğer ayı olan Phobos'tan çok daha uzakta. Adını, Antik Yunan tanrısı ve korku ve terörün kişileştirilmesi olan ve aynı zamanda Ares ve Afrodit'in oğlu ve Phobos'un ikiz kardeşi olan Deimos'tan almıştır.

12 Ağustos 1877'de, yaklaşık 07.48 UTC'de Washington DC'deki Birleşik Devletler Deniz Gözlemevi'nde Asaph Hall III tarafından keşfedildi. (Çağdaş kaynaklarda 1925 öncesi kullanılarak "11 Ağustos 14.40" Ortalama Saati verilmiştir. Bir güne öğlen saatlerinde başlamak bir astronomik kural, bu nedenle gerçek yerel ortalama saati elde etmek için 12 saat eklenmelidir.) Hall ayrıca Phobos'u 18 Ağustos 1877'de, saat 09.14 GMT'de, kasıtlı olarak Mars uydularını aradıktan sonra keşfetti.

Deimos, Mars'ın diğer uydusu Phobos gibi, C veya D tipi bir asteroidinkine benzer tayf, albedos ve yoğunluklara sahiptir. (15 × 12,2 × 11 km, Phobos'un boyutunun %56'sını oluşturuyor.) Deimos, C-tipi asteroitler ve karbonlu kondrit göktaşları gibi, karbonlu malzeme bakımından zengin kayalardan oluşur. Kraterlidir, ancak yüzey, kraterlerin regolit ile kısmen doldurulmasından kaynaklanan Phobos'unkinden belirgin şekilde daha pürüzsüzdür. Regolit oldukça gözeneklidir ve yalnızca 1.471 g/cm3'lük bir radar tarafından tahmin edilen yoğunluğa sahiptir.
Deimos'tan kaçış hızı 5,6 m/s'tir. Bu hız, teorik olarak dikey bir sıçrama gerçekleştiren bir insan tarafından elde edilebilir. Deimos'un görünen büyüklüğü 12.45'tir.

Demir yıldızı, astronomide varsayımsal bir sıkışık yıldız türüdür.
Bununla ilgisi olmayan bir şekilde "demir yıldızı" terimi, spektrumlarında yasaklı FeII çizgilerinden oluşan yoğun bir yapıya sahip mavi süperdevler için de kullanılır. Bunlar potansiyel olarak sakin, sıcak parlak mavi değişenlerdir. Eta Carinae tipik bir örnek olarak tanımlanmıştır.

Demir yıldızı, evrenin çok uzak geleceğinde, belki de 101500 yıl sonra oluşabilecek varsayımsal bir sıkışık yıldız türüdür.
Demir yıldızlarının oluşumundaki temel prensip kuantum tünelleme yoluyla gerçekleşen soğuk füzyonun, sıradan maddelerdeki hafif çekirdekleri demir-56 çekirdeklerine dönüştürmesidir. Fisyon ve alfa parçacığı emisyonu, ağır çekirdeklerin demire bozunmasına ve yıldız kütleli cisimlerin soğuk demir kürelerine dönüşmesine yol açacaktır. Bu yıldızların oluşumu, sadece protonların bozunmaması durumunda mümkündür. Bazı tahminlere göre bir nötron yıldızının yüzeyi demirden oluşuyor olabilse de, bu bir demir yıldızından farklıdır.
101026 ila 101076 yılın sonunda demir yıldızları çökerek nötron yıldızlarına ve kara deliklere dönüşecektir.

Sovyet filmi Tumannost Andromedi (Andromeda Bulutsusu), yakıtı azalan ve demir yıldızının kütleçekimi tarafından yakalanan bir uzay gemisi hakkındadır. Yıldız o kadar sönüktür ki yalnızca kızılötesinde görülebilmektedir. Film, Süredurum Kuramı'nın baskın olduğu ve Samanyolu'nda demir yıldızlarının var olduğunun düşünüldüğü bir dönemde Ivan Yefremov tarafından yazılan Tumannost' Andromedy romanına dayanmaktadır.

Damokloid veya Demokloid (İngilizce: Damocloid), bir tür küçük gezegen grubuna verilen genel isimdir. 5335 Damokles ve 1996 PW gibi küçük gezegenler, yüksek dışmerkezliğe sahip uzun dönemli yörüngeleri olan fakat koması veya kuyruğu olmayan kuyruklu yıldızlar bu sınıfa dahil edilmektedir. David Jewitt bir Damokloid'i Jüpiter'e göre Tisserand parametresi 2 ya da daha az olan bir cisim olarak tanımlarken, Akimasa Nakamura bu grubu aşağıdaki yörünge elemanları uyarınca tanımlamaktadır:

q < 5.2 AU, a > 8.0 AU ve e > 0,75,
veya alternatif olarak, i > 90 °
Ancak bu tanım, Jüpiter'e odaklanmamakta ve (127546) 2002 XU93, 2003 WG166 ve 2004 DA62 gibi cisimleri kapsamamaktadır.
Jüpiter'e göre Tisserand parametresinin 2 veya daha az hesaplanması neticesinde Nisan 2023 itibarıyla 258 adet damokloid adayı bulunmaktadır. Bu nesnelerden yörünge gözlem yayı 30 günden daha büyük olanlarının sayısı ise 240'tır. Bu cisimler astronomik fotografide kırmızımsı görünmekle birlikte, diğer Kuiper kuşağı cisimleri ya da centaurlar kadar kırmızı renk vermezler. Diğer damokloidler arasında; 2013 BL76, 2012 DR30, 2008 KV42, (65407) 2002 RP120 ve 20461 Dioretsa bulunmaktadır.
Halley kuyrulu yıldızı ve (343158) 2009 HC82 adlı damokloid gibi ters yön yörüngeli cisimler Dünya'ya oranla 81 km/s (290.000 km/sa) hızda hareket edebilirler.
Damokloid adı, 5335 Damokles adlı küçük gezegenin de adlandırıldığı gibi Yunan mitolojik kahramanı Damokles'ten gelmektedir.

Damokloidlerin Halley tipi kuyruklu yıldızların uçucu materyallerini gaz çıkışı ve sönme nedeniyle kaybeden çekirdekler olabileceği düşünülmektedir. Muhtemelen Oort bulutu kökenlidirler. Bu iddiayı güçlendiren bir diğer kanıt ise damokloid tanımına girebileceği düşünülen bazı cisimlerin kuyruklu yıldız benzeri kuyruklarının bulunmasıdır. Bu kapsamdaki bazı kuyruklu yıldızlar C/2001 OG108 (LONEOS), C/2002 CE10, C/2002 VQ94, C/2004 HV60 ve diğerleridir. Diğer küçük gezegenlerden farklı olarak damokloidlerin ters yön yörüngeye sahip olduğunu gösterir kanıtlar da bu iddiayı güçlendirmektedir. Yörünge eğikliği 90 ila 180 derece arasındaki nesneler ters yön yörüngeyle hareket etmektedirler.

Nisan 2023 itibarıyla JPL SBDB'den alınan listede Akimasa Nakamura'nın damokloid olarak sınıflandırılma kriterlerini karşılayan cisimler aşağıda listelenmektedir. Tisserand'ın Jüpiter'e göre parametresi (TJüpiter) de ayrıca verilmiştir. Akimasa Nakamura'nın kriterleri ve Tisserand parametresi büyük ölçüde birbirini tutmaktadır.
Damokloidlerin çoğu MPC'nin diğer olağandışı küçük gezegenler listesinde de yer almaktadır. Yörünge verileri JPL tarafından numaralandırılmış ve numaralandırılmamış element dosyalarından elde edilmiştir. 

Küçük gezegen grupları listesi

Damocloidlere ilk bakış 21 Aralık 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., David Jewitt, Ocak 2005
Damocloid ailesi 5 Nisan 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., David J. Darling

Dev yıldız, aynı yüzey sıcaklığına sahip bir anakol (veya cüce) yıldızından önemli ölçüde daha büyük bir yarıçapa ve aydınlatma gücüne sahip olan yıldızdır. Büyük bir boyut mutlaka büyük kütle anlamına gelmez, dev bir yıldızın yoğunluğu bazen çok düşük olabilir. Hertzsprung-Russell diyagramındaki anakolun (Yerkes tayf sınıflandırmasında aydınlatma sınıfı V) tepesinde yer alırlar ve aydınlatma sınıfları II ve III'e karşılık gelir. Dev ve cüce terimleri, 1905 civarında Ejnar Hertzsprung tarafından benzer sıcaklık veya tayf tipine rağmen oldukça farklı aydınlatma gücüne sahip olan yıldızlar için türetilmiştir.
Dev yıldızlar, Güneş'in birkaç yüz katı kadar yarıçapa ve Güneş'in 10 ila birkaç bin katı arasında aydınlatma gücüne sahiptir. Devlerden daha fazla aydınlatma gücüne sahip olan yıldızlar, üstdevler ve üstündevler olarak adlandırılır.
Sıcak, aydınlık bir anakol yıldızına da dev olarak atıfta bulunulabilir, fakat herhangi bir anakol yıldızı ne kadar büyük ve aydınlık olursa olsun, tam anlamıyla cüce olarak adlandırılır.

Anakol
Mavi dev
Kırmızı dev
Üstdev
Üstündev

Astronomide değen ikili, bileşen yıldızların birbirine temas ettiği veya ortak bir gaz zarfını paylaşacak şekilde kaynaştığı ikili yıldız sistemini tanımlar. Yıldızları ortak bir zarfa sahip olan bu sistemler, aşırı değen ikili (overcontact binary) olarak da adlandırılabilir. "Değen ikili" terimi, ilk olarak 1941 yılında gök bilimci Gerard Kuiper tarafından kullanılmıştır. Bilinen değen ikili sistemlerinin neredeyse tamamı örten ikili olduğundan, bu sistemlere prototip yıldızları olan W Ursae Majoris'e atfen W Ursae Majoris değişenleri denir.
Bir değen ikilide her iki yıldız da kendi Roche lobunu doldurur ve bu sayede daha kütleli olan birincil bileşen, ikincil yıldıza hem kütle hem de ışıma gücü aktarır. Sonuç olarak değen ikililerdeki bileşenler, kütleleri farklı olsa dahi, genellikle benzer etkin sıcaklıklara ve ışıma güçlerine sahip olur. Bileşenler arasındaki enerji aktarım hızı ise kütle oranlarına ve ışıma gücü oranlarına bağlıdır. Yıldızların geometrik olarak temas halinde olduğu fakat ısıl temasın zayıf kaldığı durumlarda ise sıcaklıkları arasında büyük farklar gözlemlenebilir.
Değen ikililer, ortak zarf olgusuyla karıştırılmamalıdır. Bir değen ikilideki birbirine temas eden yıldızların oluşturduğu yapı milyonlarca ila milyarlarca yıl kararlılığını korurken, ortak zarf olgusu ise ikili yıldız evriminde yalnızca aylar veya yıllar süren, dinamik açıdan kararsız bir evredir. Bu evre ya yıldız zarfının dışarı atılmasıyla ya da ikilinin birleşmesiyle sonuçlanır.

Değen ikili (küçük Güneş Sistemi cismi)
HR 5171
Etkileşen ikili yıldız
KIC 9832227
Parlak kırmızı nova, örneğin V1309 Scorpii
MY Camelopardalis
Thorne-Żytkow cismi
VFTS 352

Değişen yıldız, parlaklıkları zaman içinde değişen yıldızlardır. Parlaklıkları genelde ya çok gençken ya da çok yaşlı iken değişir. Bunun nedeni, ya genişleme, daralma, püskürme gibi yıldızın iç dinamiğinden; ya da iki ya da daha fazla yıldızın birbirlerinin yörüngelerinde dönerken oluşturdukları tutulmalardan kaynaklanan dış dinamiklerden dolayı oluşur. Değişen Yıldızlar Genel Kataloğu'nun (GCVS) en güncel verilerine göre Samanyolu'nda 46.000'den fazla, diğer gökadalarda 10.000 ve bunlara ek olarak parlaklık değişiminden şüphelenilen 10.000'in üzerinde yıldız kataloglanmıştır. Güneşimiz ve Kutup Yıldızı dahil olmak üzere birçok yıldızın, yeterli duyarlılıkta ölçüldüğünde, parlaklıkları değişmektedir.

Değişken bir yıldızın keşfine dair en eski tarihi belge, yaklaşık 3.200 yıl önce derlenmiş bir Antik Mısır şanslı ve şanssız günler takvimi olabilir. Bu takvimde Algol adlı örten ikili yıldızın döngüsüne dair kanıtlar bulunmuştur. Modern gök bilimcilerden önce Avustralya Aborjinlerinin de Betelgeuse ve Antares'in parlaklık değişimlerini gözlemleyip sözlü geleneklerine aktardıkları bilinmektedir.
Modern gök bilimciler arasında ilk değişen yıldız, 1638'de Johannes Holwarda'nın Omicron Ceti'nin (daha sonra Mira olarak adlandırıldı) 11 aylık bir döngüde zonkladığını fark etmesiyle tanımlandı. Bu yıldız daha önce 1596'da David Fabricius tarafından bir nova olarak nitelendirilmişti. Bu keşif, 1572 ve 1604'te gözlemlenen süpernovalarla birlikte, yıldızlı gökyüzünün Aristoteles ve diğer antik filozofların öğrettiği gibi ebediyen değişmez olmadığını kanıtladı. Böylece değişen yıldızların keşfi, on altıncı ve on yedinci yüzyıllardaki astronomi devrimine katkıda bulunmuştur.
Tanımlanan ikinci değişen yıldız, 1669'da Geminiano Montanari tarafından keşfedilen örten ikili yıldız Algol'du. Değişkenliğinin doğru açıklaması ise 1784'te John Goodricke tarafından yapıldı. Daha sonra Gottfried Kirch, 1686'da Chi Cygni'yi ve 1704'te Giovanni Domenico Maraldi R Hydrae'yi keşfetti. 1786 yılına gelindiğinde on değişen yıldız biliniyordu. John Goodricke ayrıca Delta Cephei ve Beta Lyrae'yi de keşfetti. 1850'den sonra, özellikle de 1890'da fotoğrafçılığın kullanıma girmesiyle bilinen değişen yıldızların sayısı hızla arttı.
1930'da astrofizikçi Cecilia Payne-Gaposchkin, özellikle Sefe değişenlerine odaklanarak çok sayıda değişen yıldız gözlemi yaptığı The Stars of High Luminosity (Yüksek Işıma Güçlü Yıldızlar) adlı kitabını yayımladı. Eşi Sergei Gaposchkin ile birlikte yürüttüğü analizler ve gözlemler, bu konudaki tüm sonraki çalışmaların temelini atmıştır.

En yaygın değişkenlik türleri parlaklıktaki değişimleri içerir, ancak özellikle tayftaki değişimler gibi başka değişkenlik türleri de meydana gelir. Gök bilimciler, ışık eğrisi verilerini gözlemlenen tayf değişiklikleriyle birleştirerek, belirli bir yıldızın neden değişken olduğunu sıklıkla açıklayabilirler.

Değişen yıldızlar genellikle fotometri, spektrofotometri ve spektroskopi kullanılarak analiz edilir. Bu ölçümlerden elde edilen parlaklık değişimleri, ışık eğrisi adı verilen bir grafik oluşturmak için çizilir. Düzenli değişenler için değişim dönemi ve genlik büyük bir doğrulukla belirlenebilirken, birçok değişen yıldız için bu nicelikler zamanla yavaşça veya bir dönemden diğerine değişebilir. Işık eğrisindeki en yüksek parlaklık noktaları maksimum, en düşük noktalar ise minimum olarak bilinir.
Amatör gökbilimciler bir değişen yıldızı, parlaklıkları bilinen ve sabit olan diğer yıldızlarla aynı teleskopik görüş alanı içinde görsel olarak karşılaştırarak önemli bilimsel çalışmalar yapabilirler. Değişen yıldızın parlaklığını tahmin edip gözlem zamanını not alarak görsel bir ışık eğrisi oluşturulabilir. Örneğin, AAVSO, dünya çapındaki katılımcılardan bu tür gözlemleri toplar ve bilim camiasıyla paylaşır.
Işık eğrisinden aşağıdaki gibi veriler elde edilir:

Parlaklık değişimlerinin dönemsel, yarı dönemsel, düzensiz veya tek seferlik olup olmadığı.
Parlaklık dalgalanmalarının dönemi.
Işık eğrisinin şekli (simetrik olup olmadığı, açısal mı yoksa yumuşak geçişli mi olduğu, her döngünün tek bir minimum mu yoksa birden fazla mı içerdiği vb.).
Tayf analizinden ise şu veriler elde edilebilir:

Yıldızın türü: Sıcaklığı, aydınlatma sınıfı (cüce yıldız, dev yıldız, üstdev vb.)
Sistemin tek bir yıldız mı yoksa ikili yıldız mı olduğu. (İkili yıldızın birleşik tayfı her iki üyenin de özelliklerini taşıyabilir)
Tayfın zamanla değişip değişmediği (örneğin, yıldızın periyodik olarak daha sıcak veya daha soğuk hale gelmesi)
Tayftaki spektral çizgilerin dalga boylarındaki kaymalar. Bu durum, Doppler etkisi sayesinde yıldızın periyodik olarak genişleyip büzülmesi, dönmesi veya genişleyen bir gaz kabuğu gibi hareketlere işaret eder.
Yıldızdaki güçlü manyetik alanların varlığı.
Anormal emisyon veya soğurma çizgileri. Bunlar, sıcak bir yıldız atmosferinin veya yıldızı çevreleyen gaz bulutlarının göstergesi olabilir.
Çok nadir durumlarda, bir yıldız diskinin doğrudan görüntüsünü elde etmek de mümkündür. Bu görüntüler, yüzeyindeki daha koyu lekeleri ortaya çıkarabilir.

Işık eğrileriyle tayf verilerini birleştirmek, genellikle bir değişen yıldızda meydana gelen değişikliklere dair ipuçları verir. Örneğin zonklayan bir yıldızın kanıtı, yüzeyinin periyodik olarak bize doğru ve bizden uzağa hareket etmesiyle (aynı parlaklık döngüsü frekansında) tayfında oluşan kaymalarda bulunur.
Tüm değişen yıldızların yaklaşık üçte ikisinin zonkladığı düşünülmektedir. 1930'larda gök bilimci Arthur Eddington, bir yıldızın iç yapısını tanımlayan matematiksel denklemlerin yıldızın zonklamasına neden olan kararsızlıklara yol açabileceğini gösterdi. En yaygın kararsızlık türü, yıldızın dış katmanlarındaki iyonlaşma derecesindeki salınımlarla ilgilidir ve κ-mekanizması olarak bilinir.

Değişen yıldızların tipik fotometrik parametrelerinin uzun zaman ölçekleri içinde izlenmesi, parlaklık ve renk değişimine neden olan fiziksel süreçlerin daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır. Ancak eldeki gözlemsel veri miktarı, bu anlamda bir irdeleme için henüz yeterli boyutlarda değildir ve gözlemlerin büyük bir kısmı gelecek kuşaklara miras olarak bırakılmaktadır. Bu açıdan bakıldığında değişen yıldızların uzun zaman aralığına dağılmış kesintisiz gözlemlerinin yapılması ve bu gözlemlerin sistematik olarak arşivlenmesi büyük önem taşımaktadır.
Günümüzde birçok uluslararası hakemli dergi, değişen yıldızlar üzerine yapılmış çalışmaları yayına kabul ederken fazla yer tuttuğu gerekçesiyle orijinal gözlem verilerini yayınlamaktan kaçınmaktadır. Bu ise zaman içinde eldeki orijinal gözlem verisinin bir şekilde kaybolmasına yol açmaktadır. Bunu önlemek amacıyla Uluslararası Astronomi Birliği'nin (IAU) komisyonları, uzun süreden beri değişen yıldızların yayınlanmamış fotometrik gözlemlerinin arşivlenmesini üstlenmiştir. Viyana Gözlemevi'nden M. Breger'in önderliğinde başlayan ve şu anda Nebraska Üniversitesi'nden E. Schmidt ile devam eden bu organizasyon, gözlemlerin elektronik formatta CDS (Centre de Données Astronomiques de Strasbourg) veritabanı yolu ile arşivlenmesini ve dağıtımını gerçekleştirmektedir. Arşivde yer alan yıldızların gözlemlerine ilişkin bilgiler, IBVS (Information Bulletin of Variable Stars, Konkoly Obs., Budapest) adlı bültende düzenli olarak yayımlanmaktadır. Değişen yıldızlar hakkında genel taramalar yapmak ve bu verilere erişmek için çeşitli kataloglar ile elektronik veritabanları mevcuttur. Bunlardan en önemlileri:

Profesyonel Veritabanları ve Kataloglar
GCVS Kataloğu (General Catalogue of Variable Stars)
ADS veritabanı (Astrophysics Data System – NASA)
SIMBAD veritabanı (Set of Identifications, Measurements, and Bibliography for Astronomical Data)
CDS veritabanı (Centre de Données Astronomiques de Strasbourg)
Amatör ve Uluslararası Gözlem Grupları
Ayrıca çok sayıda amatör organizasyon, değişen yıldızların sistematik gözlemlerinin yapılması ve arşivlenmesi konusunda çalışmaktadır. Bu organizasyonların katkısı göz ardı edilemeyecek ölçüde büyüktür. Bunlardan en önemlileri:

AAVSO (American Association of Variable Star Observers)
BAAVSS (British Astronomical Association – Variable Star Section)
AFOEV (Association Française des Observateurs d'Etoiles Variables)
RASNZ (Royal Astronomical Society of New Zealand)
BAV (Bundesdeutsche Arbeitsgemeinschaft für Veränderliche Sterne)
IAPPP (International Amateur Professional Photoelectric Photometry)
BBSAG (Bedeckungsveränderlichen-Beobachter der Schweizerischen Astronomische Gesellschaft)
VSNET (International Mailing List on Variable Stars)
CAS (Czech Astronomical Society – Variable Star Section)
B.R.N.O. – O-C Gateway
Open European Journal on Variable stars
MEDUZA
Krakow Observatory (Kreiner's (O-C) Catalogue)
Krakow Observatory Minima Database
GEOS (Groupe Européen d'Observation Stellaire)
VSOLJ (Variable Star Observers League in Japan)
Eclipsing Binary Observers
Uluslararası Astronomi Birliği (IAU) Komisyonları
Bu alandaki resmi çalışmaları ise Uluslararası Astronomi Birliği'nin (IAU) ilgili iki komisyonu yürütmektedir:

27. Komisyon, Commission 27. Variable Stars
47. Komisyon, Commission 42. Close Binary Stars

Değişen yıldız isimleri, Uluslararası Astronomi Birliği (I.A.U.) tarafından atanan bir komite tarafından belirlenir. Adlandırma, bir takımyıldız içindeki değişen yıldızların keşfedilme sırasına göre yapılır. Bulunan yıldızın eğer Yunan harfi ile başlayan ismi varsa, yıldız o adla anılmaya devam eder. Aksi takdirde, bir takımyıldızdaki ilk değişen yıldız R harfi ile adlandırılır, ondan sonraki S olur ve bu şekilde Z'ye kadar devam eder. Bir sonraki yıldız RR olarak isimlendirilir, sonra RS'den RZ'ye kadar; SS'den SZ'ye kadar adlandırma devam eder ve böylece ZZ'ye gelinir. Bundan sonra alfabede başa dönülür ve AA, AB ile başlayıp QZ'ye kadar devam eder. J harfinin kullanılmadığı bu sistem 334 ismi kapsar. Samanyolu'ndaki bazı takımyıldızlarda o kadar çok değişen yıldız vardır ki, bunlar için ek terimler gerekmektedir. QZ'den sonraki değişenler V335, V336 vb. olarak adlandırılırlar. 

Dikey hız (dikine hız veya görüş çizgisi hızı), bir hedefin bir gözlemciye göre iki nokta arasındaki vektörel yer değiştirme miktarının değişim hızıdır. Hedef-gözlemci izafi hızının, iki noktayı birleştiren izafi yön veya görüş çizgisi üzerindeki vektörel izdüşümü olarak tanımlanır. Daha basitçe, bir hedefin bir gözlemciye göre, görüş çizgisi boyunca yaklaşma veya uzaklaşma hızıdır.
Astronomide nokta genellikle Dünya'daki gözlemci olarak alınır ve bu nedenle dikey hız, nesnenin Dünya'dan uzaklaşma (veya yaklaşma, negatif dikey hız için) hızını belirtir.
Bakış doğrultumuza göre eğimi dik olan bir yörünge etrafında dolanan bir cismi biz doğrudan baktığımızda ileri geri hareket eder gibi görürüz. Bu durumda cisim dikey olarak hareket eder gibi algılanır ve bu hareketin dönemi ile bağıntılı olarak dikine hız hesaplamaları yapılır.
İngilizcede kullanılan "radial velocity" ve "radial speed" terimleri farklı kavramlardır. "Radial velocity" için dikey hız kastedilirken, "radial speed" (veya "range rate") için bu konu bağlamında aralık hızı veya aralık oranı kullanılmaktadır.
Aralık hızı veya aralık oranı, iki nokta arasındaki mesafe veya aralığın zamana göre değişim hızı veya oranıdır. Bu, göreli hız vektörünün, gözlemci ile nesne arasındaki görüş çizgisi yönünde skaler izdüşümü olarak tanımlanan işaretli bir skaler büyüklüktür. Başka bir deyişle aralık hızı, dikey hızın büyüklüğüne eşittir; ancak, göreli hız ve göreli konumun geniş açı yapması durumunda, aralık hızının işareti değişir.

Gözlemciye göre, bir hedefin anlık konumunu tanımlayan türevlenebilir bir vektör 
  
    
      
        
          
            
              r
              →
            
          
        
        ∈
        
          
            R
          
          
            3
          
        
      
    
    {\displaystyle {\vec {r}}\in \mathbb {R} ^{3}}
  
 verilsin.
Formülleştirme

   
   

  
    
      
        
          
            
              v
              →
            
          
        
        ∈
        
          
            R
          
          
            3
          
        
      
    
    {\displaystyle {\vec {v}}\in \mathbb {R} ^{3}}
  
, hedefin gözlemciye göre anlık hızıdır.
Pozisyon vektörü 
  
    
      
        
          
            
              r
              →
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\vec {r}}}
  
'nin büyüklüğü şöyle tanımlanır:

   
   
Aralık oranı (Range rate), 
  
    
      
        
          
            
              r
              →
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\vec {r}}}
  
'nin büyüklüğünün (norm) zaman türevi olarak ifade edilir

   
   
(2)'yi (3)'e yerine koyup

  
    
      
        
          
            
              d
              r
            
            
              d
              t
            
          
        
        =
        
          
            
              d
              ⟨
              
                
                  
                    r
                    →
                  
                
              
              ,
              
                
                  
                    r
                    →
                  
                
              
              
                ⟩
                
                  1
                  
                    /
                  
                  2
                
              
            
            
              d
              t
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {dr}{dt}}={\frac {d\langle {\vec {r}},{\vec {r}}\rangle ^{1/2}}{dt}}}
  

Sağ tarafın türevini alırsak

  
    
      
        
          
            
              d
              r
            
            
              d
              t
            
          
        
        =
        
          
            1
            2
          
        
        
          
            
              d
              ⟨
              
                
                  
                    r
                    →
                  
                
              
              ,
              
                
                  
                    r
                    →
                  
                
              
              ⟩
            
            
              d
              t
            
          
        
        
          
            1
            r
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {dr}{dt}}={\frac {1}{2}}{\frac {d\langle {\vec {r}},{\vec {r}}\rangle }{dt}}{\frac {1}{r}}}
  

  
    
      
        
          
            
              d
              r
            
            
              d
              t
            
          
        
        =
        
          
            1
            2
          
        
        
          
            
              ⟨
              
                
                  
                    d
                    
                      
                        
                          r
                          →
                        
                      
                    
                  
                  
                    d
                    t
                  
                
              
              ,
              
                
                  
                    r
                    →
                  
                
              
              ⟩
              +
              ⟨
              
                
                  
                    r
                    →
                  
                
              
              ,
              
                
                  
                    d
                    
                      
                        
                          r
                          →
                        
                      
                    
                  
                  
                    d
                    t
                  
                
              
              ⟩
            
            r
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {dr}{dt}}={\frac {1}{2}}{\frac {\langle {\frac {d{\vec {r}}}{dt}},{\vec {r}}\rangle +\langle {\vec {r}},{\frac {d{\vec {r}}}{dt}}\rangle }{r}}}
  

(1) denklemini kullanarak ifade şöyle olur

  
    
      
        
          
            
              d
              r
            
            
              d
              t
            
          
        
        =
        
          
            1
            2
          
        
        
          
            
              ⟨
              
                
                  
                    v
                    →
                  
                
              
              ,
              
                
                  
                    r
                    →
                  
                
              
              ⟩
              +
              ⟨
              
                
                  
                    r
                    →
                  
                
              
              ,
              
                
                  
                    v
                    →
                  
                
              
              ⟩
            
            r
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {dr}{dt}}={\frac {1}{2}}{\frac {\langle {\vec {v}},{\vec {r}}\rangle +\langle {\vec {r}},{\vec {v}}\rangle }{r}}}
  

Çünkü

  
    
      
        ⟨
        
          
            
              v
              →
            
          
        
        ,
        
          
            
              r
              →
            
          
        
        ⟩
        =
        ⟨
        
          
            
              r
              →
            
          
        
        ,
        
          
            
              v
              →
            
          
        
        ⟩
      
    
    {\displaystyle \langle {\vec {v}},{\vec {r}}\rangle =\langle {\vec {r}},{\vec {v}}\rangle }
  

Ve

  
    
      
        
          
            
              r
              ^
            
          
        
        =
        
          
            
              
                r
                →
              
            
            r
          
        
      
    
    {\displaystyle {\hat {r}}={\frac {\vec {r}}{r}}}
  

Aralık oranı basitçe şöyle tanımlanır

  
    
      
        
          
            
              d
              r
            
            
              d
              t
            
          
        
        =
        
          
            
              ⟨
              
                
                  
                    r
                    →
                  
                
              
              ,
              
                
                  
                    v
                    →
                  
                
              
              ⟩
            
            r
          
        
        =
        ⟨
        
          
            
              r
              ^
            
          
        
        ,
        
          
            
              v
              →
            
          
        
        ⟩
      
    
    {\displaystyle {\frac {dr}{dt}}={\frac {\langle {\vec {r}},{\vec {v}}\rangle }{r}}=\langle {\hat {r}},{\vec {v}}\rangle }
  

gözlemci ile hedef arasındaki hız vektörünün 
  
    
      
        
          
            
              r
              ^
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\hat {r}}}
  
 birim vektörüne olan skaler izdüşümü
Gözlemci ile hedefin aynı noktada olduğu durumda, yani 
  
    
      
        
          
            
              r
              →
            
          
        
        =
        
          
            [
            
         

Dokuzuncu Gezegen (İngilizce: Planet Nine), Güneş Sistemi'nin dış bölgesindeki kuramsal bir gezegendir. Dokuzuncu gezegenin kütlesi Dünya gezegeninin 10 katıdır. Bu gezegenin varlığı, Kuiper Kuşağı'ndaki Neptünötesi cisimlerin olağandışı yörünge rotasyonundan tahmin edilmiştir.

20 Ocak 2016'da Caltech araştırmacıları, Konstantin Batygin ve Michael E. Brown bir başka dolaylı kanıt göstermekle yeni bilimsel model ile Neptünötesi cisimlerin olağandışı yörüngelerinin bir dev gezegenin etkisi altında olduğunu onayladılar.

Dokuzuncu Gezegen Güneş'in etrafında çok eliptik bir yörünge izler. Gezegenin bu yörüngesinde bir tam tur dönmesi 10.000 ila 20.000 yıl arasında sürer.

Tahminlere göre Dokuzuncu Gezegen'in kütlesi yaklaşık Dünya'nınkinden 10 kat daha fazladır.

Brown tahminlerine göre, Dokuzuncu Gezegen bir buz devidir ve bu konuda Uranüs ve Neptün'e benzer. Çoğunlukla ağır gazlardan ve buzlardan oluşan bir gezegendir.

Brown ve Batygin, Dokuzuncu Gezegen için "Jehoshaphat" ve "George" adlarını kullanıyorlar. "Biz kendi aramızda ona Fatty diyoruz." diyorlar fakat hala Dokuzuncu Gezegen'in resmi bir ismi yok.

Doğal uydu, en yaygın kullanımıyla, bir gezegenin, cüce gezegenin veya küçük bir Güneş Sistemi cisminin yörüngesinde dönen astronomik bir cisimdir.
Güneş Sistemi'nde toplam 284 adet bilinen doğal uydu içeren altı gezegensel uydu sistemi bulunmaktadır. Astronomlar tarafından genellikle cüce gezegen olarak kabul edilen yedi nesnenin de doğal uyduları olduğu bilinmektedir. Bunlar; Plüton, Salacia, Haumea, Quaoar, Makemake, Gonggong ve Eris'tir. Ocak 2022 itibarıyla, doğal uydusu olduğu bilinen 447 küçük gezegen daha vardır.
Bir gezegen genellikle yörüngesindeki doğal uyduların en az 10.000 katı kütleye ve buna bağlı olarak çok daha büyük bir çapa sahiptir. Dünya-Ay sistemi, Güneş Sistemi'nde benzersiz bir istisnadır; 3.474 kilometre (2.158 mil) genişliğindeki Ay, Dünya'nın çapının 0,273 katı ve kütlesinin yaklaşık 1⁄80'i kadardır. Sonraki en büyük oranlar 0,055 ile Neptün-Triton sistemi, 0,044 ile Satürn-Titan sistemi, 0,038 ile Jüpiter-Ganymede sistemi ve 0,031 ile Uranüs-Titania sistemidir. Cüce gezegenler kategorisinde Charon, Plüton'un çapının 0,52'si ve kütlesinin %12,2'si ile en büyük orana sahiptir.

Gezegene nispeten yakın, eğik olmayan dairesel yörüngelerde dolanan doğal uyduların (düzenli uydular), genellikle birincil gezegeni oluşturan ön gezegen diskinin aynı çökme bölgesinden oluştuğu düşünülmektedir. Buna karşılık, düzensiz uyduların (genellikle uzak, eğimli, eksantrik ve/veya retrograd yörüngelerde dolanan) muhtemelen çarpışmalarla daha da parçalanmış asteroitler olduğu düşünülmektedir. Güneş Sistemi'nin büyük doğal uydularının çoğu düzenli yörüngelere sahipken, küçük doğal uyduların çoğu düzensiz yörüngelere sahiptir. Ay ve Plüton'un uyduları büyük cisimler arasında istisnadır, çünkü Güneş Sistemi tarihinin başlarında iki büyük protogezegensel cismin çarpışmasından kaynaklandıkları düşünülmektedir.
Merkezi cismin etrafındaki yörüngeye yerleştirilen malzemenin, yörüngede dönen bir veya daha fazla doğal uyduyu meydana getirmek üzere yeniden birleştiği tahmin edilmektedir. Gezegen büyüklüğündeki cisimlerin aksine, asteroit uydularının genellikle bu süreçle oluştuğu düşünülmektedir. Triton bir başka istisnadır; büyük çaplı ve ana cisme yakın, dairesel bir yörüngede olmasına rağmen, hareketi geriye doğrudur ve yakalanmış bir cüce gezegen olduğu düşünülmektedir.

Bir asteroidin güneş merkezli bir yörüngeden yakalanması her zaman kalıcı değildir. Simülasyonlara göre, geçici uydular yaygın bir olgu olmalıdır. Gözlemlenen tek örnekler 1991 VG, 2006 RH120, 2020 CD3'tür. 2006 RH120, 2006 ve 2007 yıllarında dokuz ay boyunca Dünya'nın geçici bir uydusu olmuştur.

Güneş Sistemi'nde hidrostatik dengede olduğu bilinen yirmi doğal uydudan birkaçı bugün jeolojik olarak aktiftir. İo, Güneş Sistemi'ndeki volkanik olarak en aktif cisimdir; Europa, Enceladus, Titan ve Triton ise devam eden tektonik aktivite ve kriyovolkanizma kanıtları sergilemektedir. İlk üç durumda jeolojik aktivite, dev gezegen primerlerine yakın eksantrik yörüngelere sahip olmalarından kaynaklanan gelgit ısınmasından güç almaktadır. Dünya'nın Ay'ı, Ganymede, Tethys ve Miranda gibi diğer birçok doğal uydu, ilkel radyoizotoplarının bozunması, daha büyük geçmiş yörünge eksantriklikleri (bazı durumlarda geçmiş yörünge rezonansları nedeniyle) veya içlerinin farklılaşması veya donması gibi enerji kaynaklarından kaynaklanan geçmiş jeolojik aktivitenin kanıtlarını göstermektedir. Enceladus ve Triton'un her ikisi de gayzerlere benzeyen aktif özelliklere sahiptir, ancak Triton örneğinde enerjiyi güneş ısıtması sağlıyor gibi görünmektedir. Titan ve Triton'un önemli atmosferleri vardır; Titan ayrıca hidrokarbon göllerine sahiptir. Galilei uydularının dördünün de atmosferi vardır, ancak bunlar son derece incedir. En büyük doğal uydulardan dördünün, Europa, Ganymede, Callisto ve Titan'ın, yüzey altı sıvı su okyanuslarına sahip olduğu düşünülürken, daha küçük olan Enceladus'un da küresel bir yüzey altı sıvı su okyanusunu desteklediği düşünülmektedir.

Gezegenler ve cüce gezegenlerin yanı sıra Güneş Sistemimizde doğal uydusu olduğu bilinen nesneler, asteroit kuşağında 76 (beşinin ikişer uydusu vardır), 4 Jüpiter truvalısı, 39 Dünya'ya yakın nesne (ikisinin ikişer uydusu vardır) ve 14 Mars geçicisidir. Ayrıca Neptün ötesi cisimlerin bilinen 84 doğal uydusu vardır. Satürn'ün halkaları içinde 150 kadar küçük cisim daha gözlemlenmiştir, ancak bunlardan sadece birkaçı yörüngelerini belirleyecek kadar uzun süre takip edilebilmiştir. Diğer yıldızların etrafındaki öte gezegenlerin de öte uyduları olması muhtemeldir ve bugüne kadar çok sayıda aday tespit edilmiş olsa da henüz hiçbiri doğrulanmamıştır.
İç gezegenlerden Merkür ve Venüs'ün doğal uyduları yoktur; Dünya'nın Ay olarak bilinen büyük bir doğal uydusu vardır; ve Mars'ın Phobos ve Deimos adında iki küçük doğal uydusu vardır. Dev gezegenler, boyutları Dünya'nın Ay'ı ile kıyaslanabilecek yarım düzine uydu da dahil olmak üzere geniş doğal uydu sistemlerine sahiptir. Bunlar; dört Galilei uydusu, Satürn'ün Titan'ı ve Neptün'ün Triton'u. Satürn'ün hidrostatik dengeye ulaşacak kadar büyük olan altı orta büyüklükte doğal uydusu, Uranüs'ün ise beş uydusu vardır. Bazı uyduların potansiyel olarak yaşam barındırabileceği öne sürülmektedir.

Yapay uydu
Alt uydu
Uydu sistemi

Güneş Sistemi'nin sekiz gezegeni ve büyük olasılıkla dokuz cüce gezegeninin yörüngesinde en az 297 doğal uydu ya da ay olduğu bilinmektedir. Bunlardan en az 20 tanesi kütle çekimsel olarak daire şekilli olacak kadar büyüktür; Dünya'nın Ay'ı ve Jüpiter'in Io'su hariç hepsi buzdan bir kabukla kaplıdır. Aralarında en büyük olanların birçoğu hidrostatik denge durumundadır; bu nedenle doğrudan Güneş'in etrafındaki bir yörüngede olsalardı bir cüce gezegen ya da gezegen olarak kabul edileceklerdi.
Uydular yörüngelerine göre iki ayrı kategoride sınıflandırılmaktadır. Bunlar; ileri yönlü yörüngeleri olan (gezegenlerinin dönüş yönünde dolanırlar) ve ekvatorlarının düzlemine yakın duran düzenli uydular ve yörüngeleri geriye veya tersine (gezegenlerinin dönüş yönünün tersine) olabilen ve genellikle gezegenlerinin ekvatorlarına aşırı açılarla uzanan düzensiz uydular. Düzensiz uydular muhtemelen dış uzaydan yakalanmış küçük gezegenlerdir. Düzensiz uyduların çoğunun çapı 10 kilometre (6,2 mi) azdır.
Dünyanın uydusu dışında başka bir uydunun yayınlanmış en eski keşfi, 1610 yılında Jüpiter'in yörüngesinde dönen dört Galile uydusunu keşfeden Galileo Galilei tarafından yapılmıştır. Bunu izleyen üç yüzyıl boyunca sadece birkaç uydu daha keşfedilmiştir. Başta Voyager 1 ve 2 misyonları olmak üzere 1970'lerde diğer gezegenlere yapılan yolculuklar, tespit edilen uyduların sayısında bir artışa neden olmuş ve 2000 yılından bu yana çoğunlukla büyük, yer tabanlı optik teleskoplar kullanılarak yapılan gözlemler, tamamı düzensiz olan birçok yeni uydu daha keşfetmiştir.

Merkür, en küçük ve Güneşe en yakın gezegen olarak en azından 16 km (9,9 mi) çapından büyük herhangi bir uydusu bulunmamaktadır. 1974 yılında kısa bir süreliğine de olsa bir uydusu olabileceği ortaya atılmıştır.
Venüs'ün de her ne kadar 17. yüzyıldan beri bir uydusu bulunduğuna ilişkin iddialar ortaya atılsa da, herhangi bir uydusu bulunmamaktadır.
Dünya'nın, Güneş Sistemindeki karasal gezegenler arasında en büyük boyuta sahip olan bir tane uydusu bulunmaktadır. Dünya'nın ayrıca 3753 Cruithne ve 469219 Kamoʻoalewa asteroitleri ve 2020 CD3 gibi ara sıra geçici uydular da dahil olmak üzere bilinen 20'den fazla eş yörüngeli uydusu vardır; ancak bunlar Dünya'nın yörüngesinde kalıcı olarak dönmedikleri için bir doğal uydu olarak kabul edilmezler. (Bkz. Dünya'nın iddia edilen uyduları ve Yarı-uydu).
Mars'ın bilinen iki uydusu vardır, Phobos ve Deimos ("korku" ve "dehşet", Yunan savaş tanrısı Ares'in yardımcıları, Roma dönemindeki Mars'a eşdeğer). Daha fazla uydu için yapılan araştırmalar başarısız olmuş ve diğer uyduların maksimum yarıçapı 90 m (100 yd) olarak belirlenmiştir.
Jüpiter'in 95 uydusunun yörüngeleri bilinmektedir; bunlardan 72'si kalıcı olarak adlandırılmış, 57'sine ise isim verilmiştir. Sekiz düzenli uydusu gezegen büyüklüğündeki Galilei uyduları ve çok daha küçük olan Amalthea grubu olarak gruplandırılmıştır. Adlarını Jüpiter'in Yunanca karşılığı olan Zeus'un sevgililerinden alırlar. Bunların arasında Güneş Sistemi'nin en geniş ve en büyük kütleli uydusu olan Ganymede de vardır. Bilinen 87 düzensiz uydusu prograd ve retrograd olmak üzere iki kategoriye ayrılır. Prograd uydular Himalia grubundan oluşurken diğer üçü de tek cisimli gruplar halindedir. Retrograd uydular ise Carme, Ananke ve Pasiphae grupları olarak gruplandırılmıştır.
Satürn'ün 146 uydusunun yörüngeleri bilinmektedir; bunlardan 66'sı kalıcı olarak adlandırılmış, 63'üne ise isim verilmiştir. Bunların çoğu oldukça küçüktür. Yedi uydusu hidrostatik dengede olacak kadar büyüktür; bunlar arasında Güneş Sistemi'ndeki ikinci en büyük uydu olan Titan da bulunmaktadır. Bu büyük uydular da dahil olmak üzere, Satürn'ün uydularından 24'ü düzenlidir ve geleneksel olarak Titanların ya da mitolojik Satürn ile ilişkili diğer figürlerin isimlerini alırlar. Geri kalan 122'si düzensizdir ve yörünge özelliklerine göre Inuit, İskandinav ve Galya gruplarına ayrılır ve isimleri de grupların adlandırıldığı mitolojilerden seçilir. Satürn'ün halkaları, boyutları bir santimetreden yüzlerce metreye kadar değişen ve her biri gezegen etrafında kendi yörüngesinde bulunan buzlu nesnelerden oluşur. Bu nedenle Satürn'ün halka sistemini oluşturan sayısız küçük anonim nesne ile uydu olarak adlandırılan daha büyük nesneler arasında kesin bir sınır olmadığı için Satürn uydularının kesin bir sayısı verilememektedir. Halkalara gömülü en az 150 "uyducuk", onu çevreleyen halka malzemesinde yarattıkları bozulma ile tespit edilmiştir, ancak bunun bu tür nesnelerin toplam popülasyonunun sadece küçük bir parçası olduğu düşünülmektedir.
Uranüs'ün bilinen 27 uydusu vardır ve bunlardan beşi hidrostatik dengeye ulaşacak kadar büyüktür. Uranüs'ün halka sistemi içinde yörüngede dönen 13 uydusu ve dış kısımlarında dokuz düzensiz uydusu daha vardır. Adlarını antik çağlardan alan çoğu gezegen uydusunun aksine, Uranüs'ün tüm uyduları adlarını Shakespeare'in eserlerinden ve Alexander Pope'un The Rape of the Lock adlı eserinden almıştır.
Neptün'ün bilinen 14 uydusu vardır; en büyüğü olan Triton, gezegenin yörüngesindeki tüm kütlenin yüzde 99.5'inden fazlasını oluşturur. Triton hidrostatik dengeye ulaşacak kadar büyüktür, ancak Neptün tarafından dış Güneş Sisteminden yakalanan bir cüce gezegen olduğunu düşündüren retrograd bir yörüngeye sahiptir. Neptün'ün ayrıca bilinen düzenli yedi iç uydusu ve altı düzensiz dış uydusu vardır.
Bir cüce gezegen olan Plüton'un beş uydusu vardır. Adını Styx Nehri'nden ruhları karşıya geçiren bir kayıkçıdan alan en büyük uydusu Charon, Plüton'un ancak yarısından biraz daha büyük olup, gezegenin yüzeyine göre ancak en son mesafede dönebilecek kadar büyüktür. Aslında, ikisi de birbirinin yörüngesinde dönen ve gayri resmi olarak ikili cüce-gezegen olarak adlandırılan ikili bir sistem oluşturmaktadırlar. Plüton'un diğer dört uydusu Nix, Hydra, Kerberos ve Styx çok daha küçüktür ve Plüton-Charon sisteminin yörüngesinde dolanırlar.
Diğer cüce gezegenlerden Ceres'in bilinen herhangi bir uydusu yoktur. Ceres'in kendisi ile aynı albedoya sahip olduğu varsayıldığında, Ceres'in 1 km'den büyük bir uydusu olmadığı yüzde 90 kesindir. Eris'in Dysnomia adıyla bilinen büyük bir uydusu vardır. Büyüklüğünü doğru olarak belirleyebilmek oldukça güç olup, yarı çapı 350±57,5 km olarak tahmin edilmektedir.
Cüce gezegen oldukları ortaya çıkacağı düşünülerek iki cisim cüce gezegen olarak adlandırılmıştır (ancak bu durum halen belirsizliğini korumaktadır). Haumea'nın yarıçapları sırasıyla ~195 ve ~100 km olan Hiʻiaka ve Namaka adlı iki uydusu vardır. Makemake'nin Nisan 2016'da keşfedilen bir uydusu vardır.
Kuiper kuşağındaki ve dağınık diskteki diğer bazı nesnelerin cüce gezegen olduğu ilerleyen dönemlerde kanıtlanabilir. Orcus, Quaoar, Gonggong ve Sedna'nın gök bilimciler arasında cüce gezegen oldukları genel olarak kabul edilmektedir ve Sedna hariç hepsinin en az bir adet uydusu olduğu bilinmektedir. Salacia, Varda ve 2013 FY27 gibi diğer bazı küçük nesnelerin de uyduları vardır, ancak cüce gezegen oldukları daha tartışmalıdır. Bu liste, ilk keşfinden bu yana uydusu görülmeyen 2003 AZ84 de dahil olmak üzere, en iyi tahmini çapı 700 km'nin üzerinde olan tüm cisimleri içermektedir.
Ekim 2022 itibariyla, 365 asteroit uydusu ve Plüton ile diğer cüce gezegenler dahil 128 Neptün ötesi cisim uydusu keşfedilmiştir.

Aşağıda, gezegenlerin ve Güneş Sistemi'nin en büyük potansiyel cüce gezegenlerinin bilinen uyduları, resmi Romen rakamlarına göre sıralanmıştır. Henüz resmi Romen rakamlarıyla adlandırılmayan uydular (yörüngeleri henüz yeterince iyi bilinmediği için) adlandırılanlardan sonra listelenmiştir.
Kendi kütleçekimleri tarafından daire şeklinde olabilecek kadar büyük olduğu bilinen 20 uydu koyu renkle listelenmiştir. Bilinen cüce gezegenlerin hepsinden daha büyük olan en büyük yedi uydu kalın ve italik olarak listelenmiştir. Yanal dönem yarı büyük eksenden farklıdır çünkü bir uydunun hızı hem ana gezegenin kütlesine hem de ona olan uzaklığına bağlıdır.

Öte uydu
Güneş dışı gezegenler listesi
Gezegenimsi kütlede olan aylar
Güneş sistemindeki nesnelerin kütleye göre listesi
Yıldız listeleri
Takımyıldızına göre yıldızlar dizini
Takımyıldızlar dizini
Galaksiler listesi
Güneş Sistemi'ndeki cisimlerin listesi
Küçük gezegen uyduları listesi

 Wikimedia Commons'ta Doğal uydular listesi ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Dönme süresi, bir gök cisminin (yıldız, gezegen, doğal uydu veya asteroit) kendi ekseni etrafında tam bir dönüşü tamamlaması için geçen zamandır. Örneğin, Dünya'nın günün uzunluğuna karşılık gelen 24 saatlik bir dönme süresi vardır. Güneş'in yörüngesinde dönen her şey için aşağıdaki özellikler sayılabilir:

yıldız günü veya yıldız dönüş süresi, bir gezegenin hayali ekseni etrafında (Dünya'nın dönüşü gibi) tam bir dönüşü gerçekleştirmesi için geçen süre.
güneş günü, belirli bir meridyen üzerinde Güneş'in iki ardışık doruk noktası arasındaki zaman.
Örneğin, Dünya'nın yıldız dönüş süresi 23 saat 56 dakika 4 saniyedir ve güneş günü ortalama 24 saattir, yani yaklaşık 4 dakika (veya tam olarak 3 dakika 56 saniye) daha uzundur. Güneş sisteminde Venüs ve Uranüs iki istisnadır çünkü ters yön yörüngeye sahiptirler, yani ters yönde dönerler. Bundan dolayı Venüs'ün 117 karasal günlük bir güneş günü vardır, bu da 243 karasal gün olan yıldız gününden daha kısadır. Dolayısıyla bu gezegenlerde Güneş sırasıyla batıda ve doğuda Dünya'nın tersinden doğar ve batar.

Dünya'ya Yakın Cisimler (DYC, İng. Near-Earth Objects ya da NEOs), yörüngeleri günberi noktasında Dünya'ya 1,3 Astronomik Birim (AB) mesafeden daha yakın olup Dünya'nın çok yakınına gelen gök cisimleridirler. Bunlar birkaç bin Dünya'ya Yakın Asteroit (DYA), Dünya'ya Yakın Kuyruklu yıldız (DYK), bir miktar Güneş etrâfında dolanan uzay aracı ve uzayda Dünya'yla çarpışmadan tâkip edilebilecek büyüklükte meteoritlerden oluşurlar. Makbul olan görüşe göre DYC'lerin geçmişte Dünya'yla çarpışmalarının gezegenimizin jeolojik ve biyolojik târihinde kayda değer rolü olduğu merkezindedir. Dünya'mıza getireceği tehlikelerin farkına varılmasıyla 1980'lerden beri gittikçe artan ilgiyle bu cisimler izlenmişler, gelebilecek tehlikeleri aktif olarak azaltmak için çözümler aranmaya başlamışlardır.
Asteroit olan DYC'lerin (DYA) yörüngeleri 0,983 ilâ 1,3 AB Güneş'ten uzakta bulunmaktadırlar. Bir DYA keşfedildiğinde kataloglanmak üzere Harvard Minor Planet Center27 Ocak 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.'e bildirilir. Kimi DYA yörüngeleri Dünya yörüngesiyle kesiştiğinden bir çarpışma tehlikesi arzederler.
Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa Birliği ve başka milletler, şu sıralar Spaceguard adı verilen bir projede DYC'leri bulmak için gökyüzünü taramaktadırlar.
Bu yüzden NASA'ya Amerika Birleşik Devletleri Kongresi'nce çapı en az 1 km olup Dünya'ya çarptığında kayda değer ya da şiddetli küresel problemlere yol açacak olan DYC'leri kataloglama yetkisi verilmiştir. 2008 Ekim'inden beri 982 DYC tespit edilmiştir. 2006'da o târihe kadar cisimlerin %20'sinin daha bulunamadığı tahmin ediliyordu. Avustralya'daki bir teleskopla göğün şimdiye kadar taranmamış olan neredeyse %30'u kadar bir bölümünü incelemeye başlamak için gayret sarf edilmektedir. Tehlikeli Olabilecek Cisimler (TOC, İng. Potentially Hazardous Object (PHO)) de (2008 sonunda) Dünya'ya yakın geçme olasılığı yüksek olduğunu gösteren parametrelerle tanımlanır. Bilhassa Dünya'yla minimum yörünge kesişme mesafesi (İng. Earth Minimum Orbit Intersection Distance ya da kısaca MOID) 0,05 AB'ni geçmeyen ve mutlak kadri en az 22.0 olan cisimler, TOC sayılırlar. Başka bir deyişle Dünya'ya 0,05 AB (neredeyse 7,480,000 km)'den  daha yakın gelemeyen ya da çapı 150 m'den az (yâni %13'lük aklıkla H = 22.0) olan gök cisimleri TOC sayılmazlar.
Kimi DYC'lere Dünya'dan uzay araçlarıyla Ay'a gitmek için gerekenden daha düşük bir yolculuk hızıyla erişilebildiğinden fiziksel olarak kolaylıkla incelenebileceğinden bilginler için çok ilgi çekicidirler. Bu özel konumlarını Dünya'ya göre düşük olan hız ΔV ve çekimlerinden dolayı tutmakta olup doğrudan jeokimyâsal ve astronomik araştırmalar için ilginç görülen bilimsel imkânlar verdirler ve insanlığın yararlanabileceği dünyâdışı malzemeler için potansiyel ekonomik kaynaktırlar. Bu, onları araştırmak için çekici bir hedef konumuna getirmektedir. 2008 sonuna kadar iki DYC'e uzay araçlarıyla gidilmiştir:

NASA'nın Near Earth Asteroid Rendezvous uzay aracıyla 433 Eros'a,
JAXA'nın Hayabusa uçuşuyla 25143 Itokawa'ya.

Asteroitler
Kuyruklu yıldızlar
Meteorlar

Bunlar Dünya'ya yakın, Güneş'e fazla yaklaşmadığından hiç buharlaşmayan ve çapları 50 metreyi geçen cisimlerdir. 2008 sonuna kadar 5.490 adet çapları 32 km'ye kadar olan Dünya'ya Yakın Asteroit (DYA) bilinmekteydi (1036 Ganymed). Çapı 1 km'yi geçen DYA'lerin sayısı 500-1000 olarak tahmin edilmektedir. DYA'lerin bileşimleri ana asteroit kuşağınınkilere benzer olup değişik asteroit tayf tiplerini kapsarlar.
DYC'ler, yörüngelerinde ancak birkaç milyon yıl kalırlar. Sonunda hepsi yörünge yüksekliğini kaybedip Güneş'e yaklaşıp ya iç gezegenlere çarparak yok olurlar ya da gezegenlerin yakınından geçerken hız alıp Güneş Sistemi'ni terk ederler. Yörüngelerinde kalma süreleri Güneş Sistemi'nin yaşına kıyasla az olunca Dünya'ya yakın asteroitlerin varlığı, ancak devamlı olarak başka yerlerden gelerek kendilerini yenilenmeleriyle açıklanabilir. Dünya yakınlarına yeni olarak gelen bu asteoritlerin kaynağı, Jüpiter'ile yörüngesel rezonansa gelip ana asteroit kuşağından İç Güneş Sistemi'ne naklolunan asteroitler görülür. Asteroit kuşağının Kirkwood boşlukları olarak bilinen ve rezonanslar sonucu başka yörüngelerde dönmeye başlayan asteroitlerin geride bıraktığı aralıklar, bu yenilemeye işâret eder. Başka asteroitler, Yarkovsky etkisiyle bu resonans yerlerine göç ederek DYC'lerin devamlı olarak ikmâlini sağlarlar.
Az sayıda DYC, buharlaşan maddelerini kaybederek sönmüş kuyruklu yıldızlardır. Bunun dışında sönük bir kuyruğu olmakla bir asteroit, zorunlu olarak Dünya'ya yakın kuyruklu yıldız olarak sınıflandırılmaz. Bu da DYA ve DYK arası sınırları belirsizleştirir. Söz konusu DYC'ler, muhtemelen Neptün'ün ötesindeki bir kuyruklu yıldız deposu olan Kuiper kuşağı'ndan gelmektedirler. Geriye kalan DYA'lerse gerçek asteroite benzemekte olup Jüpiter'in çekimiyle Asteroit kuşağı'ndan fırlatılmaktadırlar.
Dünya'ya Yakın Asteroitleri oluşturan üç sınıf vardır

Ortalama yörüngesel yarıçapları bir AB'den daha yakın ve enötesi Dünya'nın enberisinden (0.983 AB) daha yakın olmasıyla genelde Dünya yörüngesiyle Güneş arasında bulunan Atenler
Ortalama yörüngesel yarıçapları Dünya'nınkinden büyük olan ve enberileri Dünya'nın enötesinden (1.017 AB) daha az olan Apollolar
Ortalama yörüngesel yarıçapları Dünya'yla Mars arasında olan ve enberi noktaları Dünya'nın yörüngesinin biraz dışında (1.017 - 1,3 AB) olan Amorlar. Amorlar çoğu zaman Mars'ın yörüngesinden geçerlerse de Dünya'nın yörüngesinden geçmezler.
Birçok Atenler ve bütün Apollolar Dünya'nın yörüngesiyle kesişen yörüngeleri olup şimdiki yörüngeleriyle Dünya'ya çarpabilecek bir tehdit oluşturular. Amorların yörüngeleri Dünya'nın yörüngesiyle kesişmediklerinden doğrudan bir tehdit sayılmazlar. Fakat yörüngeleri ileride Dünya'nın yörüngesini keser olabilir.
Ayrıca bâzen Arjuna asteroitleri sınıflaması, Dünya'ya aşırı derecede yaklaşan yörüngeleri olan asteroitler için kullanılmaktadır.

2008 Mayıs'ı itibarıyla 5.474 DYC keşfedilmiştir. Bunların 65'i Dünya'ya yakın kuyruklu yıldızdır. Şimdiye kadar Dünya'nın târihinde bir kuyruklu yıldızla çarpıştığı bilinmemektedir.

Dünya'ya Yakın Meteorlar, Dünya yörüngesine yakın geçen ve çapları 50 metrenin altında olan cisimlerdir.

Çapları 5-10 metre arası olan cisimler, atmosferimize ortalama yılda bir kez Hiroshima'ya atılmış olan atom bombasının olan 15 kiloton TNT'nin enerjisiyle çarparlar. Bu cisimler normalde üst atmosferde patlarken çoğu ya da bütün katı maddeler buharlaşırlar. Çapları 50 metreyi bulan cisimler Dünya'ya oralamada bir milyon yılda iki kez çarparak Tunguska'da 1908'de gözlenene benzer şiddette patlamalara neden olurlar. Çapı beş kilometreyi bulan büyük cisimler, Dünya'yla ortalamada her on milyon yılda bir kez çarpışır.

Genel olarak kabul edilen ve büyük bir asteroit ya da kuyruklu yıldızın Dünya'ya çarpmasıyla oluşan Kretase-Tersiyer yok oluşu olayını açıklayan Alvarez hipoteziyle gelecekte böyle çarpışmaların gelebileceği bilincini kuvvetlendirdi.

30 Haziran 1908'de bir taşsıl gök taşının oluşturduğu Tunguska patlaması, 10 megaton TNT şiddetindeydi. Patlama, yerin 8.5 km üstünde meydana geldi. Patlamaya neden olan cismin çapı, 45-70 metre olarak tahmîn ediliyor.

6 Haziran 2002'de çapı 10 metre olarak tahmîn edilen bir cisim Dünya'yla çarpıştı. Çarpışma Akdeniz üzerinde Yunanistan'la Libya arasında takrîben 34°K 21°D koordinatlarında vukû buldu ve cisim havada patladı. Sesberi ölçümleriyle yapılan tahminlerle patlamayla açığa çıkan enerji 26 kiloton TNT'yle küçük bir nükleer silâhın patlamasıyla karşılaştırılacak kadardı.

5 Ekim 2008 günü bilginler, o gece ilk kez gözetledikleri Dünya'ya yakın bir cisim olan 2008 TC3'ün 6 Ekim günü 0245 EEZ (mahallî saatle 05.46'da) Sûdan üzerinde patlayacağını hesapladılar. Asteroit önceden tahmîn edildiği gibi geldi. Dünya'yla çarpışması haber verilip hesaplandığı üzere çarpan bu asteroit, bilim târihinde bir ilktir.

10 Ağustos 1972'de 1972 Büyük Ateştopu olarak sonraları anılacak olan bir meteora Kayalık Dağlar üzerinde kuzeye doğru giderken ABD'in güneybatısından Kanada'ya kadar birçok kişi şâhit oldu. Yeryüzünün 34 km üstünden geçmiş olan bu gök taşı, Dünya'yı sıyırarak geçen göktaşı olarak adlandırılmıştı. Wyoming'de Grand Teton Ulusal Parkı'nda bir turist tarafınden bu gök cismi, 8 mm'lik renkli film olarak kaydedilmişti.
23 Mart 1989'da 300 metre çapındaki Apollo asteroidi 4581 Asclepius (1989 FC), Dünya'yı 700.000 km uzaktan geçerek ıskaladı. Geçtiği noktadan Dünya tam altı saat önce geçmişti. Eğer bu asteroit altı saat önce oradan geçseydi Çar Bombası'ndan 1000 kere daha şiddetli, Dünya târihinin de en büyük patlaması olurdu. Bu cisim geniş yankılar yaparak ilk hesapların Dünya'nın 64.000 km yakından geçeceğini tahmin ettiğinden dikkati çok çekmişti. Bu hesaplardaki hatâlardan dolayı Dünya'yla çarpışması daha olası görünüyordu.
18 Mart 2004'te LINEAR, 30 metre çapında bir 2004 FH asteroidinin Dünya'nın ancak 42.600 km yakınından geçeceğini haber verdi ki bu uzaklık, Dünya Ay uzaklığının onda biri kadardır ve bugüne kadar hesaplanmış en yakın ıskadır. Tahminlere göre benzer asteroitler her iki yılda bir bu kadar yaklaşmaktadır.

31 Mart 2004'te 2004 FH'dan iki hafta sonra 2004 FU162 yeni bir en yakın rekoru kırardı ve Dünya'nın yalnızca 6.500 km yakınından (Dünya Ay arasının 60'ta biri uzaklığında) geçti. 6 metre çapıyla çok küçük olduğundan FU162, Dünya'ya en yakın noktasına varmadan ancak birkaç saat önce tespit edildi. Dünya'yla çarpışsaydı muhtemelen zararsızca atmosferde parçalara ayrılacaktı.

Birkaç yanlış alarm verilmiş olmasına rağmen kimi asteroitler, Dünya için bir tehdit olarak görülmektedir. Asteroit (29075) 1950 DA, 1950'deki keşfinden sonra yeteri kadar rasat yapılmamış olmasından dolayı yörüngesi hesaplanamadı ve pozisyonu kaybedildi. Aynı cisim 31 Aralık 2000'de tekrar keşfedildi. Dünya'ya çok yakın yaklaşacağı hesaplanan 16 Mart 2880'de çarpma ihtimâli 1.300 olarak tespit edildi. Çapı 1 km cıvârında olan bu cismen çarpma ihtimâli, şimdiyle

Dünya kütlesi (
  
    
      
        
          M
          
            
              E
            
          
        
      
    
    {\displaystyle M_{\mathrm {E} }}
  
 veya 
  
    
      
        
          M
          
            ⊕
          
        
      
    
    {\displaystyle M_{\oplus }}
  
 olarak gösterilir, burada 🜨 Dünya için standart astronomik semboldür), Dünya gezegeninin kütlesine eşit olan bir kütle birimidir. Dünya'nın kütlesi için mevcut en iyi tahmin M🜨 = 5,9722×1024 kg'dır ve bu değerin bağıl belirsizliği 10−4'tür. Bu, 5.515 kg/m3'lük bir ortalama yoğunluğa eşittir. En yakın metrik öntakı kullanılarak, Dünya kütlesi yaklaşık olarak altı ronnagram veya 6,0 Rg'ye denk gelir.
Güneş Sistemi'ndeki dört karasal gezegen, Merkür, Venüs, Dünya ve Mars kütleleri sırasıyla 0,055, 0,815, 1,000 ve 0,107 Dünya kütlesidir.
Bir Dünya kütlesi ilgili birimlere şu şekilde dönüştürülebilir:

81,3 Ay kütlesi (ML)
0,00315 Jüpiter kütlesi (MJ)
0,000003003 Güneş kütlesi (M☉)

Dünya'nın Kütlesi ve Çekim Sabiti26 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Dünya’nın Kütle Hesabı2 Nisan 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Dünya truvalısı, Dünya'nın Güneş çevresindeki yörüngesinde, L4 ve L5 Lagrange noktasında yer alan, Dünya ile eşyörüngeli, Dünya'nın yörüngesinden geçen, iribaş yörünge izleyerek dönen asteroitlere verilen genel isimdir. Halihazırda tespit edilebilen her iki truva cismi de L4 bölgesinde bulunmaktadır.

Astronomide truvalı (veya trojan), gezegen ile aynı yörüngeyi paylaşan, gezegenin önünde veya ardında bulunan iki kararlı Lagrange noktasında yörüngede hareket eden asteroitlere verilen genel isimdir. L4 (veya L5), gezegen ve Güneş bir sanal eşkenar üçgen oluştururlar. Dolayısıyla bu noktaların gezegenden ortalama uzaklıkları gezegen - Güneş uzaklığına genellikle ortalamada eşittir. Jüpiter gezegeninin truvalı asteroitleri uzun süredir bilinmektedir. Gözlem koşullarının iyileşmesiyle diğer gezegenlerin de truvalıları bulunmaya başlanmıştır.

Dünya Truvalılarını izlemek güçtür. Ortalama uzaklıkları astronomik birim (AU) kadar olduğu için bu uzaklıktan gözlenmeleri için çok güçlü gözlem araçlarına ihtiyaç duyarlar. Üstelik L4 ve L5 Lagrange noktaları Güneş'e göre 60 derece açıda oldukları için bu noktalar gecenin ancak bir kısmında görünebilirler. Gözlemler genellikle uzay araçlarından yapılmaktadır. Dünya'nın ilk truvalısı 2010 yılında, ikincisi ise 2020 yılında bulunmuştur. Her iki truvalı da L4 noktasında yani Güneş çevresindeki dönüş yönünde Dünya'nın önünde yer almaktadır. Bu truvalılara 2010 TK7  ve 2020 XL5 adları verilmiştir. L5 noktasında ise henüz bir truvalı cisim bulunamamıştır.

2010 TK7, mutlak parlaklığı 20,8 olan bir asteroittir. Çapının 300 metre kadar olduğu tahmin edilmektedir. 2010 yılında WISE teleskobu kullanılarak keşfedilmiştir.  Kütleçekim kuvveti ise Dünya'nın 20.000 de biri kadardır. Güneşe ortalama uzaklığı Dünya ile eşit olmakla birlikte L4 noktası çevresinde hareket ettiğinden uzaklık 0,81 AU ve 1,19 AU arasında değişmektedir.

2020 XL5; mutlak parlaklığı 20,18 olan bir asteroittir. 12 kilometre çapındadır. Güneş'ten uzaklığı 1,389 AU ile 0,6133 AU arasında değişmektedir. 2020 yılında Pan-STARRS görevi kapsamında keşfedilmiş, 2021 yılında bir Dünya truvalısı olarak tanınmıştır.

Dünya yarıçapı (R🜨 veya 
  
    
      
        
          R
          
            E
          
        
      
    
    {\displaystyle R_{E}}
  
 ile gösterilir) Dünyanın merkezinden yüzeye en yakın veya yüzeyin kenarındaki bir noktaya kadar olan mesafedir. Basık bir Dünya göz önüne alınarak ölçeklenen Dünyanın şekli çalışmalarında yarıçap en çok yaklaşık 6.378 km (3.963 mi) (ki bu ekvatoral yarıçaptır ve a ile gösterilir); en az yaklaşık 6.357 km (3.950 mi)'dir. (ki bu da kutup yarıçapıdır ve b ile gösterilir.)
Nominal bir Dünya yarıçapı astronomi ve jeofizikte kimi zaman Uluslararası Astronomi Birliğince kullanılması önerilen ekvatoral yarıçap değeri bir ölçü birimi olarak kullanılmaktadır.
Ortalama bir küresel değer aşağıda yer alan nedenler dolayısıyla genellikle %0,3 sapma payıyla (±10 km) birlikte 6.371 kilometre (3.959 mi) olarak varsayılır. Uluslararası Jeodezi ve Jeofizik Birliği (IUGG) iki ekvator noktası ve bir kutup noktasında ölçülen üç yarıçaptan oluşan ortalama yarıçap (R1), aynı yüzey alanına sahip bir kürenin yarıçapı olan otalik yarıçap (R2) ve elipsoid  ile aynı hacme sahip bir kürenin yarıçapı olan hacimsel yarıçap (R3) olmak üzere üç adet referans değer belirlemiştir.
Dünyanın yarıçapını tanımlamanın ve ölçmenin diğer yolları eğrilik yarıçapını içerir. Birkaç tanım, yerel veya geoit topoğrafyayı içerdikleri veya soyut geometrik hususlara bağlı oldukları için kutup yarıçapı ile ekvator yarıçapı arasındaki aralığın dışında değerler verir.

Merrifield, Michael R. (2010). "
  
    
      
        
          R
          
            ⊕
          
        
      
    
    {\displaystyle R_{\oplus }}
  
 The Earth's Radius (and exoplanets)". Sixty Symbols. Brady Haran for the University of Nottingham. 7 Eylül 2010 tarihinde kaynağından arşivlendi.

Egzotik yıldız, elektron, proton, nötron ya da müonlardan farklı parçacıklardan oluşan ve kütleçekimsel çökmeye karşı yozluk basıncı ve diğer kuantum özellikleri sayesinde karşı gelebilen kuramsal bir sıkışık yıldızdır. Kuarklardan oluşan kuark yıldızları, belki de yukarı, aşağı ve garip kuarkların yoğuşmasından oluşmuş garip maddeden oluşan garip yıldızlar ve muhtemelen, eğer kuark alt parçacıklara ayrışabilirse onların yapıtaşlarını oluşturacak olan kuramsal preonlardan oluşan preon yıldızlarını içerir.
Egzotik yıldızlar oldukça kuramsaldır çünkü maddenin bu şekillerinin nasıl davrandığını detaylı olarak deneyimlemek çok zordur ve yeni gelişen kütleçekimsel dalga astronomisinin çıkışından önce elektromanyetik ışınım yapmayan ya da bilinen parçacıklar yaymayan kozmik cisimlerin tespit edilebilmesi için yeterli bir yöntem yoktu. Bu tür nesnelere aday olan kozmik cisimler genellikle gözlemlenebilen özelliklerden indirekt kanıtlar yoluyla tanımlanmaya çalışılır.

Nötronların yeterli miktarda kütleçekimsel basınç uygulandığı zaman yukarı ve aşağı kuarklara ayrışması ile oluşan kuramsal yıldızlara kuark yıldızı adı verilir. Nötron yıldızından daha küçük ve daha yoğun olması beklenir. Yani aslında büyük bir nükleondur. Garip madde içeren kuark yıldızlarına da garip yıldızlar denir.

Bir egzotik starın kütleçekimsel çöküşü elektromanyetik yanma nedeniyle oluşan radyasyon basıncı ile engellendiğinde yani kuarkların leptonlara elektrozayıf etkileşim yolu ile dönüşmesiyle ortaya çıkan kuramsal egzotik yıldızlara da elektrozayıf yıldız adı verilir. Bu süreç yıldızın çekirdeğinde bir elma kadar yer kaplayan iki Dünya kütlesine sahip hacim içinde oluşur.
Bir yıldızın, elektrozayıf yıldız ürettiği yaşam aşaması teorik olarak süpernova çöküşünden sonra olur. Elektrozayıf yıldızlar, kuark yıldızlarından daha yoğundurlar ve kuark dejenere basıncı kütleçekime karşı koyamayacak durumda oluşurlar, fakat yine de elektrozayıf yanma radyasyon basıncı sayesinde buna karşı koyabilirler. Yıldızın yaşamının bu aşaması 10 milyon yıla kadar dayanabilir.

Bir preon yıldızı, preon adı verilen kuramsal atomaltı parçacıklarından oluşan kuramsal bir sıkışık yıldız tipidir. Preon yıldızlarının çok yoğun oldukları ve yoğunluklarının 1023 kg/m³’ü geçtiği düşünülmektedir.kleri umulmaktadır. Kuark ve nötron yıldızlarından daha yoğundurlar, beyaz cüceler ve nötron yıldızlarından daha küçük ama daha ağırdırlar. Preon yıldızları süpernova patlamalarından veya Büyük Patlamadan sonra ortaya çıkmış olabilirler. Ancak parçacık hızlandırıcılarındaki güncel gözlemler preonların varlığına karşı sonuçlar gösterir.
Göreliliğin genel kuramına göre, eğer bir yıldız Schwarzschild yarıçapından daha küçük bir boyuta doğru çöküntüye uğrarsa, bu yarıçapta bir olay ufku meydana gelir ve yıldız kara deliğe dönüşür. Bu sebepten dolayı preon yıldızlarının boyu 100 Dünya kütlesi kadar kütleye sahip olan 1 metrelik çaptan, Ay kadar kütleye sahip olan bir bezelye tanesi büyüklüğüne kadar değişir.

Bir bozon yıldızı, bozon denilen parçacıklardan oluşan kuramsal bir astronomik cisimdir. Bu çeşit bir yıldızın var olabilmesi için, küçük bir kütle özelliği gösteren stabil bir tip bozon olması gereklidir. 2002’den beri böyle bir yıldızın varlığına dair kesin bir bulgu yoktur. Fakat kendileri etrafında dönen bir çift bozon yıldızı sayesinde ortaya çıkan çekimsel radyasyon sayesinde saptanmaları mümkün olabilir.
Bozon yıldızları, Büyük Patlamanın ilk aşamaları sırasında çekimsel çöküş sayesinde oluşmuş olabilirler. En azından teoride, aktif galaktik çekirdeklerin gözlemlenmiş birçok özelliğini açıklayabilecek süper kütleli bir bozon yıldızı, bir galaksinin çekirdeğinde mevcut olabilir.

Döngüsel kuantum kütleçekiminde, bir Planck yıldızı çökmekte olan bir yıldızın enerji yoğunluğu, Planck enerjisi yoğunluğuna ulaştığında oluşan teorik olarak olası bir astronomik cisimdir. Bu koşullar altında, yerçekimi ve uzay-zamanın nicelleştirildiğini varsayarsak, Heisenberg'in belirsizlik ilkesinden türetilen itici bir "kuvvet" ortaya çıkar. Başka bir deyişle, yerçekimi ve uzay-zaman kuantize edilirse, Planck yıldızı içindeki kütle-enerji birikimi, bu sınırın ötesine çökerek kütleçekimsel bir tekillik oluşturamaz, çünkü bu, uzay-zamanın kendisi için belirsizlik ilkesini ihlal eder.

Johan Hansson, A hierarchy of cosmic compact objects – without black holes29 Nisan 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. Acta Phys.Polon. B38, 91 (2007). PDF
Johan Hansson and Fredrik Sandin, The observational legacy of preon stars – probing new physics beyond the LHC3 Şubat 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
J. E. Horvath, Constraints on superdense preon stars and their formation scenarios3 Nisan 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. Astrophys. Space Sci. 307, 419 (2007).
Fredrik Sandin, Exotic Phases of Matter in Compact Stars30 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. (2007) PDF
Article in NatureNews : Splitting the quark4 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. (Nov. 2007)
"A New Way To Shine, A New Kind Of Star". SpaceDaily. 16 Aralık 2009. 8 Ekim 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 16 Aralık 2009.

Ekinoks (gün tün eşitliği, gece gündüz eşitliği veya ılım), Güneş ışınlarının Ekvator'a dik vurması sonucunda aydınlanma çemberinin kutuplardan geçtiği an. Gündüz ile gecenin eşit olması durumudur. İlkbahar ve sonbaharda olmak üzere yılda iki kez tekrarlanır.
Ekinoks sözcüğünün kökeni Latince aequus (eşit) ve nox (gece) sözcüklerinin birleşimi olan aequinoctium sözcüğüne dayanır.

23 Eylül durumu: Kuzey ve Güney Yarım Küre, Güneş ışınları öğle vakti Ekvator'a 90°'lik açı ile düşer. Gölge boyu Ekvator'da sıfırdır. Güneş ışınları bu tarihten itibaren Güney Yarım Küre'ye dik düşmeye başlar. Bu tarihten itibaren Güney Yarım Küre'de gündüzler, gecelerden uzun olmaya başlar. Kuzey Yarım Küre'de ise tam tersi olur. Bu tarih Güney Yarım Küre'de İlkbahar, Kuzey Yarım Küre'de Sonbahar başlangıcıdır. Aydınlanma çemberi kutup noktalarına teğet geçer. Bu tarihte Güneş her iki kutup noktasında da görülür. Dünya'da gece ve gündüz birbirine eşit olur. Bu tarih Kuzey Kutup Noktası'nda altı aylık gecenin, Güney Kutup Noktası'nda ise altı aylık gündüzün başlangıcıdır.
21 Mart durumu: Kuzey ve Güney Yarım Küre, Güneş ışınları öğle vakti Ekvator'a 90°'lik açı ile düşer. Gölge boyu Ekvator'da sıfırdır. Güneş ışınları bu tarihten itibaren Kuzey Yarım Küre'ye dik düşmeye başlar. Bu tarihten itibaren Güney Yarım Küre'de geceler, gündüzlerden uzun olmaya başlar. Kuzey Yarım Küre'de ise tam tersi olur. Bu tarih Güney Yarım Küre'de Sonbahar, Kuzey Yarım Küre'de İlkbahar başlangıcıdır. Aydınlanma çemberi kutup noktalarına teğet geçer. Bu tarihte Güneş her iki kutup noktasında da görülür. Dünya'da gece ve gündüz süreleri birbirine eşit olur. Bu tarih Güney Kutup Noktası'nda altı aylık gecenin, Kuzey Kutup Noktası'nda ise altı aylık gündüzün başlangıcıdır.
Kuzey Yarım Küre'de yaklaşık olarak 21 Mart İlkbahar Ekinoksu - 23 Eylül Sonbahar Ekinoksu'dur.
Güney Yarım Küre'de yaklaşık olarak 21 Mart Sonbahar Ekinoksu - 23 Eylül İlkbahar Ekinoksu'dur.

Dönence
Gündönümü
Nevruz
Tengricilik

Eksen eğikliği veya eğiklik, astronomide, bir nesnenin dönme ekseni ile yörünge düzlemine dik olan yörünge ekseni arasındaki açıdır; aynı şekilde, ekvator düzlemi ile yörünge düzlemi arasındaki açıdır ve yörünge eğiminden farklı bir kavramdır.
Eğiklik 0 derece olduğunda, iki eksen aynı yönü gösterir; diğer bir deyişle, dönme ekseni yörünge düzlemine diktir.
Örneğin Dünya'nın dönme ekseni hem Kuzey Kutbu'ndan hem de Güney Kutbu'ndan geçen hayali bir doğruyken, Dünya'nın yörünge ekseni Dünya'nın Güneş etrafında dönerken hareket ettiği hayali düzleme dik olan bir doğrudur; Dünya'nın eğikliği ya da eksenel eğimi bu iki doğru arasındaki açıdır.
Bir yörünge dönemi boyunca, eğiklik genellikle önemli ölçüde değişmez ve eksenin yönü arka plandaki yıldızlara göre aynı kalır. Bu da bir kutbun yörüngenin bir tarafında Güneş'e daha fazla yönelmesine, diğer tarafında ise Güneş'ten daha fazla uzaklaşmasına neden olur ki bu da Dünya'daki mevsimlerin nedenidir.

Eksen eğikliğini hesaplayan ilk kişi, 14. yüzyılda İbnü'l-Şatir'dir ve eksen eğikliğinin nispeten sabit bir oranda azaldığını anlayan ilk kişi de 1538'de Fracastoro olmuştur. El-Ma'mun, El-Tusi, Purbach, Regiomontanus ve diğerleri de dahil olmak üzere pek çok kişinin gözlemlerine rağmen, eksen eğikliğinin ilk doğru ve modern gözlemlerini muhtemelen Danimarka'dan Tycho Brahe 1584'te yapmıştı.
MÖ 1100 yıllarında Dünya'nın eğikliği, Hindistan ve Çin'de de doğru bir şekilde ölçülmüştür.
MÖ 350 yıllarında Antik Yunan'da Piteas, bir gnomonun gölgesini ölçerek eksen eğikliğini yaz gündönümünde yüksek doğrulukta ölçmüştür.
830'da Bağdat’taki Halife el-Mamun gökbilimcilere eksen eğikliğini ölçtürdü ve sonuçları uzun süre Arap dünyasında kullanıldı.
Orta Çağ döneminde, hem devinim (yalpalama) hem de Dünya'nın eğikliği ortalama bir değer etrafında hesaplanmış ve "ekinoksların dehşeti" olarak bilinen bir düşünceyle insanlar tarafından 672 yıl boyunca yaygın olarak inanılmıştır.

Yaklaşık 40 yıl önce yapılan çalışmalara göre Kuvaterner dönemdeki iklimsel dalgalanmaların sebebinin Dünya'nın, uydusu ile kendisi arasındaki çekim kuvveti ve Güneş etrafındaki uydu-dış merkezlilik durumu olduğu anlaşılmıştır.
Dünya, günlük hareketi, yıllık hareketi, eksen eğikliği ve Güneş'in etrafındaki eliptik yörüngesindeki hareketi sonucu geniş aralıklı ve daimi olan bu döngülere girmektedir. Dünya Güneş'in etrafında dönerken Ay'ın ve diğer gezegenlerin üzerinde yarattığı çekim kuvveti ile meydana gelen uzun dönemli ve geniş aralıklı bu dalgalanmalar Milankoviç döngüleri olarak adlandırılmaktadır.

Eksen eğikliği, yerküre ekseninin güneş etrafındaki dönüş düzlemi arasındaki açı olup, jeolojik zamanda 41,000 yıllık periyot boyunca 22.1° ile 24.5° arasında değişmektedir. Günümüzde 23.440 düzeyinde olan eksen eğikliği azalma eğiliminde olup bu durumun (iklimde antropojenik değişimler oluşmaması durumunda) ılık yazlar ve soğuk kışlara neden olarak yeni bir buz çağını başlatması gerekmektedir. Eksen eğikliğinin yüksek enlemlerde yer alan bölgeler üzerindeki etkisi, düşük enlemlerde yer alan bölgelerdeki etkisine oranla daha fazladır. Eksen eğikliği arttıkça, yüksek enlemlere yaz aylarında ulaşan güneş enerjisi miktarı da artmaktadır. Kış aylarında ise tam tersi bir süreç meydana gelmekte ve ulaşan güneş enerjisi miktarı azalmaktadır.

Eksen eğikliği, Yerküre üzerinde mevsimlerin oluşumundan sorumludur. On bin yıllık zaman ölçeklerinde, Yerküre'nin eksen eğikliği arttığında, mevsimlik enerji dengesi bozulduğu ve sıcaklık zıtlıkları kuvvetlendiği için, her iki yarımkürede de kışlar daha soğuk ve yazlar daha sıcak olur. Başka bir deyişle, insolasyon (güneşlenme) yaz mevsiminde kutup bölgelerinde daha yüksek olurken, kışın uzun kutup gece süresince sıfır olur. Yerküre'nin eksen eğikliği azaldığındaysa, mevsimler daha az şiddetli geçer; yazlar daha serin, kışlarsa daha ılıman olur. Daha serin yaz mevsimlerinin, yüksek enlemlerde (kutup bölgelerde) kar ve buz örtüsünün daha az erimesine ve yerde daha fazla kalmasına neden olarak, kutup bölgelerinde kütlesel buzul kalkanlarının oluşmasına yol açtığı düşünülmektedir. Ayrıca, yine uzun zaman ölçeklerinde olmak koşuluyla, daha fazla kar ve buz/buzullar ile kaplanan Yerküre, gelen kısa dalga boylu Güneş ışınımını uzaya daha fazla yansıtarak ek soğumaya neden olduğu için, iklim sisteminde bir buz-albedo geri beslemesi düzeneği oluşturur.
Son birkaç milyon yılda, Yerküre'nin eksen eğikliği, ortalama yaklaşık 41,000 yıllık yarı dönemsellikle birlikte yaklaşık 22.5° ve 24.5° arasında değişim göstermiştir. Bu değişimin enerji karşılığı, günlük ortalama insolasyon tutarında kutuplarda 50 W/m2'ye ulaşan önemli değişiklikler olmuştur. Eksen eğikliğinin değeri, yıllık ortalama insolasyon üzerinde de, yüksek enlemlerde birkaç W/m2'lik artış, Ekvator’daysa büyüklük olarak daha küçük bir azalma şeklinde beliren bir etki yapmaktadır. Sonuç olarak, eksen eğikliğindeki değişimler mevsimlik zıtlıkları düzenlemekle birlikte, yıllık ortalama gelen kısa dalga boylu Güneş ışınımı değişimleri alçak enlemlerde yüksek enlemlere göre bir zıt etki yaptığı için, küresel ortalama insolasyon üzerinde önemli bir etki oluşmaz.

Son olarak, mevsimlerin zamansal olarak günberi noktasına göre konumu olarak tanımlanabilecek olan Yerküre’nin ‘iklimsel presesyon’ hareketinin, insolasyon ve iklim değişikliği üzerindeki etkisinin önemli olduğunu söylemek gerekir.

Atmosferin rolü ihmal edildiğinde, yeryüzünün belirli bir yerinde ve belirli bir zamandaki İnsolasyon (güneşlenme), 

Güneş-Yerküre uzaklığının
ve Güneş’in zenith uzaklığının kosinüsünün bir fonksiyonudur.
Bu iki değişken, günün zamanı, enlem ve Yerküre yörüngesinin karakteristiklerinden yararlanarak hesaplanabilir. Klimatolojide, Yerküre ile Güneş arasındaki astronomik ilişkiler Milankovitch döngüleri olarak adlandırılır. Astronomik ilişkiler, özellikle dünyanın Güneş’in çevresindeki yörüngesinin durumu,

Eksen Eğikliği (T),
Eksantrite (E) ve
Presesyon (P) olarak bilinen üç yörünge parametre tarafından belirlenir.
Kısaca, eğiklik (T), ekliptik düzleminin ekvator düzlemine göre olan eğikliğinin bir ölçüsü (daha eğik ya da daha dik) ve eksantrite (E), Yerküre’nin Güneş’in çevresindeki yörünge şeklinin bir ölçüsü olarak tanımlanırken, iklimsel presesyon (P), yaz gündönümünde (solstis) Güneş- Yerküre uzaklığındaki daha açık bir söyleyişle, ‘günberi zamanındaki’ değişikliklerle bağlantılıdır.
Bu yüzden, küresel iklimin değişmesine neden olabilecek başlıca astronomik ilişkiler, Yerküre’ nin Güneş'in çevresindeki yörüngesinin şeklindeki değişiklikler (yörüngesel bozulma) ile Yerküre'nin eksen eğikliğindeki ve presesyonundaki (günberi zamanındaki) değişiklikleri içerir. Başka bir deyişle, Milankovitch döngüleri bir dizi dönemsel değişiklikleri içermekte ve uzun dönemli iklim değişikliklerinin açıklanması açısından önemli kanıtlar sunabilmektedir.

İklim Değişiklikleri
Milankovitch Döngüsü

Elektromanyetik tayf veya elektromanyetik spektrum (EMS), evrenin herhangi bir yerinde fizik kurallarınca mümkün kılınan tüm elektromanyetik radyasyonu ve farklı ışınım türevlerinin dalga boyları veya frekanslarına göre bu tayftaki rölatif yerlerini ifade eden ölçüt. Herhangi bir cismin elektromanyetik tayfı veya spektrumu, o cisim tarafından çevresine yayılan karakteristik net elektromanyetik radyasyonu tabir eder.
Elektromanyetik tayf, dalga boylarına göre atomaltı değerlerden başlayıp (bkz. Gama ışını veya X-ışını) binlerce kilometre uzunlukta olabilecek radyo dalgalarına kadar birçok farklı radyasyon tipini içerir. Elektromanyetik tayf teoride sonsuz ve sürekli olsa da, pratikte kısa dalga boyu (yüksek frekans) ucunun limitinin Planck uzunluğuna, uzun dalga boyu (alçak frekans) ucunun limitinin ise evrenin tümünün fiziksel büyüklüğüne eşit olduğu düşünülmektedir.

Elektromanyetik tayf binlerce kilometreden atomaltı uzunluklara kadar geniş bir yelpazedeki dalga boylarında ışınımları kapsar. 30 Hz ve altındaki frekansların (uzun-dalga) radyoastronomide bazı nebulalar tarafından üretildiği ve bu yapıların araştırılmasında kullanıldığı, 2,9 * 1027 Hz değeri civarında frekanslara sahip ışınımların da çeşitli kozmik kaynaklardan yayıldığı bilinmektedir.
Boşlukta, belirli bir dalga boyundaki (λ) elektromanyetik enerjinin bu dalga boyu ile orantılı bir frekansı (f) ve foton enerjisi (E) bulunmaktadır. Bu yüzden elektromanyetik tayf bu üç değerden herhangi biri kullanılarak ifade edilebilir. Değerler birbirine aşağıdaki formüller ile bağlıdır:

  
    
      
        c
        =
        
        
      
    
    {\displaystyle c=\,\!}
  
frekans x dalga boyu veya 
  
    
      
        λ
        =
        
          
            c
            f
          
        
        
        
      
    
    {\displaystyle \lambda ={\frac {c}{f}}\,\!}
  
 ve 
  
    
      
        E
        =
        h
        f
        
        
      
    
    {\displaystyle E=hf\,\!}
  
 veya 
  
    
      
        E
        =
        
          
            
              h
              c
            
            λ
          
        
        
        
      
    
    {\displaystyle E={\frac {hc}{\lambda }}\,\!}
  

Burada; 
  
    
      
        c
        =
        299.792.458
        
        
      
    
    {\displaystyle c=299.792.458\,\!}
  
 m/s (ışık hızı) ve 
  
    
      
        h
        
        
      
    
    {\displaystyle h\,\!}
  
 de Planck sabiti 
  
    
      
        (
        h
        ≈
        6,626
        069
        ⋅
        
          10
          
            −
            34
          
        
         
        
          
            J
          
        
        ⋅
        
          
            s
          
        
        ≈
        4,135
        67
         
        
          µ
        
        
          
            eV
          
        
        
          /
        
        
          
            GHz
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle (h\approx 6{,}626069\cdot 10^{-34}\ {\mbox{J}}\cdot {\mbox{s}}\approx 4{,}13567\ {\text{µ}}{\mbox{eV}}/{\mbox{GHz}})}
  
'dir.
Buna göre;

Yüksek frekanslı elektromanyetik dalgalar yüksek enerjiye ancak kısa dalga boyuna,
Düşük frekanslı elektromanyetik dalgalar ise düşük enerjiye ancak uzun dalga boyuna
sahiptirler. Görünür ışık veya başka bir elektromanyetik türü belli bir madde içerisinde yaratılır veya içerisinden geçerse (örneğin atmosfer), bu ışınımın dalga boyu artacak, dolayısıyla frekansı düşecektir. Bu değişiklikten dolayı, ışınımların elektromanyetik tayf değerleri ile ilgili rakamsal bilgiler verilirken genellikle söz konusu ışınımlar uzaydaki (boşluk) sayısal değerleri ile ifade edilir.
Spektroskopi ile insan gözünün algılayabildiği 400 ile 700 nm'lik dalga boyları arasındaki görünür ışık bandı dışındaki diğer ışınım aralıkları da algılanabilir. Normal bir laboratuvar spektroskobu 2 ile 2500 nm arasındaki dalga boylarını kolayca algılayabilir. Cisimlerin, gazların ve hatta yıldız ve galaksilerin fiziksel özellikleri ile ilgili birçok veri, bunlardan yayılan elektromanyetik ışınımın bir spektroskop yardımıyla analiz edilerek öğrenilebilir. Örneğin hidrojen atomları 21,12 cm'lik dalga boyunda spesifik bir radyo dalgası yayar. Söz konusu ışınım algılandığında, mesela uzak bir gezegenin atmosferinde hidrojen gazı da bulunduğu anlaşılabilir. Bu, teknik astrofizik araştırmalarda yaygın olarak kullanılmaktadır.
Elektromanyetik radyasyon başlıca yedi kategoride incelenir. Bunlar düşük frekanstan yüksek frekansa doğru radyo dalgaları, mikrodalga, kızıl ötesi, görünür ışık, mor ötesi, X-ışınları ve Gama ışınlarıdır.

Yukarıda verilen sınıflandırma genelde doğru olsa da, söz konusu kategoriler arasında kesin sınır çizgileri yoktur ve bazı durumlarda aslında belirli bir kategoride yer alan bir ışınım, bir başka kategorinin dalga boyu aralığında bulunabilir. Örneğin, bazı az enerjili gama ışınları aslında bazı yüksek enerjili X-ışınlarından daha uzun dalga boyuna sahiptir. Bunun sebebi, "gama ışını" teriminin nükleer bozunum veya başka bir atomaltı işlem sonucu oluşan fotonlar için kullanılırken X-ışınlarının atom çekirdeğine yakın yüksek enerjili iç elektronların yörünge değişimleri sonucu oluşmasıdır. Sonuç itibarıyla X-ışınları ile gama ışınları arasındaki belirleyici fark dalga boylarında değil, söz konusu ışınımları yaratan kaynaklardadır. Ancak gama ışınları genellikle X-ışınlarından daha yüksek frekanslı ve dolayısıyla daha yüksek enerjilidir ve bu yüzden kendi kategorilerinde değerlendirilir.

Radyo dalgaları binlerce kilometreden yaklaşık bir milimetreye kadar dalga boylarındadır ve sahip oldukları rezonansa uygun antenler ve modülasyon teknikleri kullanarak analog veya sayısal veri aktarımı kanalları olarak değerlendirilebilirler. Televizyon, cep telefonu, MRI, kablosuz bilgisayar ağları ve benzeri uygulamalar radyo dalgalarını kullanır.
Radyo dalgalarının veri taşıma özellikleri dalga yüksekliği, frekans ve faz belirli bir bant aralığında modüle edilerek belirlenir. Elektromanyetik spektrumun bu bölümünün kullanımı birçok ülkede çeşitli resmî kuruluşlar tarafından kısıtlanmakta ve denetlenmektedir. Elektromanyetik radyasyon bir iletkene empoze edildiğinde, iletkenin yüzeyindeki atomların elektronlarını daha enerjik kılarak iletken yüzeyinde küçük bir elektrik akımı oluşmasını sağlar. Radyo antenlerinin çalışma ilkesi bu etkiye dayanır.

Mikrodalgalar tipik olarak uygun çap ve şekilde metal dalga kılavuzu tüpler kullanabilecek kadar kısadırlar ve magnetron veya klistron tüpler kullanarak istenen faz ve frekansta üretilebilirler. Mikrodalga üretimi TED ve IMPATT gibi katı yapılı diyotlar kullanılarak da yapılabilir. Çeşitli frekanslardaki mikrodalga enerjisi bazı materyaller tarafından emilebilir ve bu süreç sonucunda ısı açığa çıkar. Mikrodalga fırınlar su moleküllerinin bu özelliğini kullanır. Wi-Fi gibi kablosuz sinyal aktarımında da düşük yoğunluklu mikrodalga kullanılır. Mikrodalga fırınlar bu yüzden çalışır durumda ve yeterince yakın mesafede olduklarında cep telefonu ve diğer bazı elektronik cihazları etkileyebilirler.

Terahertz (THz) radyasyon, elektromanyetik tayfta uzak kızıl ötesi ile mikrodalgalar arasındaki frekans bandında bulunur. Yakın zamana kadar spektrumun bu bölgesi büyük oranda ihmal edilmişti ancak günümüzde bu milimetre altı bant özellikle haberleşme, doku gösterimi ve savunma teknolojilerinde kullanılmaktadır. Bu bandın askerî amaçlı uygulaması şimdilik düşman askerleri üzerine yansıtılan terahertz ışınımı suretiyle derilerinde yanma hissi yaratarak bu tehditleri etkisizleştirme uygulaması ile sınırlıdır. Aynı ışınım söz konusu hedeflerin elektronik ekipmanını da iş göremez hâle getirecektir.

Kızıl ötesi radyasyon yaklaşık olarak 300 GHz ile 400 THz frekansları ve 1 mm ile 750 nm arasındaki dalga boylarını kapsar. Üç ana kategoride incelenir:

Uzak kızıl ötesi, 300 GHz (1 mm λ) ile 30 THz (10 μm λ) arasındadır. Bu bandın alt bölümleri için mikrodalga da denilebilir. Bu radyasyon tipik olarak spin yapan gaz molekülleri, sıvılarda moleküler akışkanlık ve katılarda fotonlar tarafından emilir. Dünyanın atmosferindeki yaklaşık %1 su buharı tarafından emilen uzak kızıl ötesi ışınım, atmosferin saydam olmasında büyük rol oynamaktadır. Astronomide 200 μm ile birkaç mm arasındaki dalga boylarına genellikle milimetre altı denir ve "uzak kızıl ötesi" tanımı 200 μm'nin altındaki dalga boyları tarafından kullanılır.

Orta kızıl ötesi, 30 THz (10 μm λ) ile 120 THz (2,5 μm λ) arasında bulunur. Sıcak cisimler bu sıklıkla bu aralıkta ışınım yayarlar. Orta kızıl ötesi ışınım normal moleküler titreşim tarafından emilebilir. Bu frekans aralığına bazen parmak izi bandı da denir.
Yakın kızıl ötesi, 120 THz (2500 nm λ) ile 400 THz (750 nm λ) arasındadır. Görünür ışığa benzer fiziksel işlemler tarafından üretilir ve benzer optik kurallara tabidir.

İnsan gözünün ışık veya renk olarak algıladığı aralığa denk gelen elektromanyetik enerjidir. Beyaz ışık bir prizmadan geçirildiğinde bileşenleri olan diğer dalga boylarına ayrılabilir. Her dalgaboyu farklı bir frekansa sahiptir ve göz tarafından farklı bir renk olarak algılanır.

Dalga boyu görünür ışıktan daha kısadır. Oldukça enerjik olduğu için mor ötesi (UV) ışınım kimyasal bağları bozup çeşitli molekülleri iyonize edebilir veya katalizör etkisi gösterebilir. Güneş yanıkları mor ötesi radyasyonun insan derisi üzerindeki yıkıcı etkisine örnek olarak verilebilir. Bazı durumlarda kanserojen etki yapabilir. UV ışınım ayrıca etkin bir mutajendir ve hücrelerin DNA yapısını bozarak kontrolsüz mutasyona sebep olabilir. Dünya'ya Güneş'ten gelen UV radyasyonunun büyük bir kısmı yüzeye ulaşmadan önce atmosferdeki ozon tabakası tarafından emilir.

X-ışınları, mor ötesi ışınlardan daha kısa dalga boyuna, dolayısıyla daha yüksek frekans ve enerjiye sahiptir. Çeşitli materyallerin içinden geçebildikleri için tıpta organ ve kemiklerin görüntülenmesinde sıkça kullanıldığı gibi, ayrıca yük

Elektromanyetik radyasyon, elektromanyetik ışınım, elektromanyetik dalga ya da elektromıknatıssal ışın (genellikle EM radyasyon veya EMR olarak kısaltılır) bir vakum veya maddede kendi kendine yayılan dalgalar formunu alan bir olgudur. Elektromanyetik dalgalar, yüklü bir parçacığın ivmeli hareketi sonucu oluşan, birbirine dik elektrik ve manyetik alan bileşeni bulunan ve bu iki alanın oluşturduğu düzleme dik doğrultuda yayılan, yayılmaları için ortam gerekmeyen, boşlukta c (ışık hızı) ile yayılan enine dalgalardır. Elektromanyetik dalgalar, frekansına göre değişik tiplerde sınıflandırılmıştır. Bu tipler sırasıyla (artan frekansa ve azalan dalga boyuna göre):

Radyo dalgaları
Mikrodalgalar
Terahertz radyasyonu
Kızılötesi ışınım
Görünür ışık
Morötesi ışınım
X-ışınları ve
Gama ışınlarıdır.
Çeşitli canlıların gözleri bu ışınların sadece küçük bir frekans aralığındaki ışınları algılayabilir. Buna “ışık” ya da “görülebilir tayf” denir.

Elektromanyetik dalga kavramı ilk olarak James Clerk Maxwell tarafından ortaya atılmış ardından Heinrich Hertz tarafından doğrulanmıştır. Maxwell elektrik ve manyetik alanların dalga benzeri yapılarını ve simetrilerini açığa çıkaran alan dalga formu denklemleri elde etmiştir. Maxwell, ışığın ölçülen hızının, dalga denklemlerinden çıkan EM dalgaları hızları ile çakışık olmasından dolayı ışığı da bir elektromanyetik dalga olarak kabul etmiştir. Maxwell'in denklemlerine göre, hareketsiz bir elektrik yükü etrafında bir elektrik alan oluşturur. İvmeli hareket eden bir elektrik yüküyse oluşturduğu elektrik alana ek olarak manyetik alan oluşturur. Bu alanlar birbirlerine dik olarak salınırlar ve EMR oluşur.

Maxwell denklemlerine göre, Elektromanyetik dalga asıl olarak bir yükün bir doğrultuda ivmeli salınım hareketi (harmonik hareket) yapması sonucu oluşur. Faraday'ın Elektrik alan teorisinde, durgun bir yükten uzayın her yönüne elektrik alan kuvvet noktacıkları saçılır, bu noktacıklar aynı yükten belli doğrultularda peşi sıra saçıldıkları için elektrik alan kuvvet noktacıkları birleşerek bir doğru halini alırlar, bu doğrulara elektrik alan kuvvet çizgileri yayılır.
Şimdi sayfa düzlemindeki bir durgun pozitif yükü ele alalım. Bu pozitif yükü, sayfa düzlemini dik kesen bir doğrultuda, önce sayfa düzleminden içeri doğru sonra da sayfa düzleminden dışarı yönde ivmelenecek şekilde, sürekli bu sırayla giden bir harmonik hareket yaptırırsak, yükten çıkan elektrik alan kuvvet noktacıklarının yükten ayrıldıkları konum sürekli değişeceğinden, yukarı aşağı salınım hareketi yapan yükten peşi sıra saçılan noktacıklar bu sefer bir dalgasal hareket görüntüsü oluşturacak şekilde bir yörüngede yükten uzaklaşmış olurlar.
Sonuçta durgun veya sabit hızda hareket eden bir yükten elektrik alan kuvvet çizgileri yayılırken; salınım yapan bir yükten elektrik alan kuvvet dalgası yayılır denir.
Yine bu pozitif yük harmonik hareket yaptığı için, ivmeli olarak sayfa düzlemine göre yukarı aşağı salınım hareketi yapan bu pozitif yük, Maxwell denklemlerine göre uzaydaki elektrik alanın değerinin ivmeli bir şekilde değişimine neden olur ve yine Maxwell denklemlerine göre uzayın elektromanyetik eylemsizliği nedeniyle, ivmeli olarak sırayla artan ve azalan elektrik alanı dengelemek amacıyla uzay tarafından oluşturulan manyetik alan kuvvet çizgilerinin şiddeti de harmonik olarak artar ve azalır, böylece manyetik alan kuvvet çizgilerinin şiddeti de bir dalgasal hareket görüntüsü oluşturmuş olur. Pozitif yük salınım yaparken hareket yönü sürekli değiştiği için yükten yayılan elektrik alan kuvvet dalgasına daima dik yönde olan manyetik alan kuvvet dalgası da sırasıyla bir düzlemden içeri ve aynı düzlemden dışarı olacak şekilde yön değiştirecektir. Böylece elektrik alan dalgasının yayılım düzlemine dik düzlemde ve elektrik alan dalgasının yayıldığı düzlemden içeri ve dışarı salınım hareketi yapan bir manyetik alan kuvvet dalgası oluşacaktır. Bu da bir elektromanyetik dalga olan ışığın yapısıdır. Sonuç olarak, "salınım yapan her yükten elektromanyetik dalga (radyasyon) saçılır" denir.(Bakınız:Maxwell Denklemleri) James Clerk Maxwell bunu matematiksel olarak kanıtlayan ilk bilim adamıdır. Manyetik alan ve elektrik alanı kuvvet noktacıklarının yükten salındıktan sonra yükten uzaklaşarak uzayda hareket etmeleri, vakum uzayda ışık hızıyla(c) gerçekleşir. Bu nedenle elektrik ve manyetik alan kuvvet noktacıklarının birlikte olup dalgasal bir hareket yaptığı elektromanyetik radyasyonun hareket hızı vakum uzayda ışık hızıdır ve elektromanyetik dalgaların yayılım hızı, uzaydaki hızı ne olursa olsun her gözlemci için aynı hızdadır. Bu bilgi üzerinden A.Einstein, görelilik teorilerini oluşturmuştur. Bu teorilerde ışık hızına yakın hızlarda hareket eden bir cisim için göreli olarak zamanın yavaş aktığını, cismin içerisindeki taneciklerin hareketinin yavaşladığını, bu nedenle cisme uygulanacak herhangi bir kuvvetin cismi daha az ivmelendireceğini, yani hızlanan cisimlerin kuvvete karşı direncinin artacağını bu nedenle teorik olarak hızlanan cisimlerin kütlesinin artması gerektiğinden tutun da her cismin bir iç enerjisinin mc2 kadar olduğuna dek birçok evrensel kanun bulunmuştur. Bunların hepsinin hareket noktası ışık hızının sabit olduğunu ifade eden Maxwell denklemleridir.
Faraday'a göre bir yükten her doğrultuda peşi sıra elektrik alan kuvvet noktacıkları saçılır ve birleşerek elektrik alan kuvvet çizgilerini oluşturular, uzayın her yönüne yayılarak elektrik alan kuvvetini oluşturmuş olurlar. Maxwell denklemlerine göre uzay hem elektrik alan yönünden ve manyetik alan yönünden (elektromanyetik) olarak eylemsizlik kuralını sergiler. Yani, sayfa düzlemi üzerinde sabit hızla hareket eden bir elektronu ele alalım, elektronun hareket yönündeki uzay parçasında herhangi bir konumda elektrik alan kuvvet çizgilerinin yoğunluğu arttığı için, uzay kendi iç enerjisiyle bir bu artış etkisine tepki vererek, elektronun kendi üzerine hareketine karşıt olan bir negatif yük akımı oluşturur, böylece uzaklaşan negatif yükler artan elektrik alan kuvvet çizgilerinin yoğunluğunu azaltarak, elektronun hareketinden kaynaklanan artışı dengelemeye çalışarak bir eylemsizlik sağlamış olur. Buna uzayın elektromanyetik eylemsizliği denir. Bu karşıt yönlü negatif yük akımıyla oluşan manyetik alan da elektronun hareket yönünün sağında sayfa düzleminden içeri, solunda sayfa düzleminden dışarıdır. Bu durum sağ el kuralına göre oluşan manyetik alan kuvvet çizgilerinin yönünü verir. Teoriye göre, uzay kendi eylemsizliği adına, yük akımları ve manyetik alanlar oluşturabilecek bir iç enerjiye sahiptir. Manyetik alan kuvvet çizgileri daima elektrik alan kuvvet çizgilerine dik olan bir düzlemde oluşmak zorundadır.

EMR fiziğinin adı elektrodinamiktir. Elektromanyetizma, elektrodinamik teorisi ile ilişkili bir fiziksel olaydır. Elektrik ve manyetik alanlar süperpozisyon ilkesine uygun olduklarından, herhangi bir parçacık ya da zamana bağlı elektrik veya manyetik alan aynı yerdeki mevcut alanlara vektör alan oldukları için vektörel olarak toplanırlar. Örneğin bir atom yapısı üzerinde seyahat halindeki bir EM dalgası yapının atomları içinde salınım indükler, böylece kendi EM dalgalarını yaymalarına sebep olur. Bu özellikler kırılma ve kırınım gibi çeşitli olaylara neden olur. Kırılma, bir dalganın bir ortamdan yoğunluğu farklı başka bir ortama geçerken hızını ve yönünü değiştirmesidir. Ortamın kırılma indisi kırılma derecesini belirler ve Snell yasası ile özetlenmiştir.
Işık da bir salınım olduğundan, vakum gibi doğrusal ortamda statik elektrik ya da manyetik alan boyunca seyahat etmekten etkilenmez. Ancak bazı kristaller gibi doğrusal olmayan ortamlarda ışık ve statik elektrik ve manyetik alanlar arasında Faraday etkisi ve Kerr etkisi gibi etkileşimler görülebilir.
Elektromanyetik ışımaların ortak özellikleri şunlardır;

Birbirine dik elektrik ve manyetik alandan oluşurlar.
Boşlukta düz bir doğrultuda yayılırlar.
Hızları ışık hızına (2,99792458 × 108 m/s) eşittir.
Geçtikleri ortama; frekanslarıyla doğru orantılı, dalga boylarıyla ters orantılı olmak üzere enerji aktarırlar.
Enerjileri; maddeyi geçerken, yutulma ve saçılma nedeniyle azalır, boşlukta ise uzaklığın karesiyle ters orantılı olarak azalır.

EMR hem dalga hem de parçacık özellikleri taşır. Her iki karakteristik çok sayıda deney ile onaylanmıştır. EM radyasyon nispeten geniş zaman ölçeklerinde ve büyük mesafelerde incelendiğinde dalga karakteristiği daha belirgin, küçük zaman ölçeklerinde ve mesafelerde parçacık karakteristiği daha belirgindir. Örneğin EMR madde tarafından emildiğinde ve ilgili dalga boyunun küpü başına 1'den az foton düştüğünde parçacık benzeri özellikler daha açıktır. Işık emilimi durumunda düzensiz enerji birikimini deneysel gözlemlemek zor değildir. Açıkçası bu gözlemler tek başına ışığın parçacık davranışına kanıt değildir, o maddenin kuantum niteliğini yansıtır.
Tek fotonun kendi kendine parazitlenmesi gibi, aynı deneyde elektromanyetik dalgaların hem dalga hem de parçacık niteliklerinin ortaya çıktığı durumlar vardır. Gerçek tekil-foton deneyleri (kuantum optik duyarlılıkta) bugün lisans düzeyinde yapılabilmektedir. Bir tek foton girişimölçer üzerinden gönderildiğinde, her iki patikayı da izleyerek, dalgalar gibi kendisi ile etkileşir, karışır ancak ışıl çoğaltıcı ile ya da benzer hassas algılayıcılar ile ancak bir kez tespit edilebilir.

Işığın doğasının önemli bir yönü frekansıdır. Bir dalganın frekansı salınım hızıdır ve Hertz birimi ile ölçülendirilir. Bir Hertz saniyede bir salınıma eşittir. Işık genelde, toplamı bileşke dalgayı veren frekanslar tayfına sahiptir. Farklı frekanslar farklı kırılma açılarına maruz kalır.
Bir dalga peşi sıra tepelerden ve çukurlardan oluşur. İki çukur ya da tepe noktası arası mesafe dalga boyunu verir. Elektromanyetik tayf dalgaları boylarına göre sınıflandırılır, bina büyüklüğündeki radyo dalgalarından atom çekirdeği büyüklüğünde gamma ışınlarına kadar. Frekans şu denkleme göre dalga boyuna ters orantılıdır:

  
    
      
        
          v
          =
       

Enceladus (İngilizce telaffuz: [ɛnˈsɛlədəs]) Satürn'ün en büyük altıncı uydusudur. Yaklaşık 500 kilometre çapında olan Enceladus Satürn'ün en büyük uydusu olan Titan'ın onda biri büyüklüğündedir. Yüzeyinin büyük oranda temiz buzla kaplı olması sonucunda Enceladus güneş sisteminde ışığı en fazla yansıtan gök cisimlerinden biri konumundadır. Doğal olarak ışığı tutan tüm gök cisimlerinden daha soğuk olan Enceladus'un yüzeyi öğle vakitlerinde en yüksek -198°C dereceye ulaşmaktadır. Enceladus'un yüzeyi yoğun yaşlı kraterlerle kaplı bölgeleri ve 100 milyon yıla kadar yakın geçmişte oluşmuş genç tektonik deformasyon alanları gibi pek çok farklı yüzey özelliğini barındırmaktadır.
Enceladus, 1789 yılında William Herschel tarafından keşfedildi. Fakat 1980'lerin başında Voyager 1 ve Voyager 2, uzay araçları Satürn'ün yakınından geçinceye kadar Enceladus hakkında çok az şey biliniyordu. 2005'te Cassini uzay aracı Enceladus'un yakınından yaptığı geçişlerle uydunun yüzeyini ve çevresini önemli detaylarla ortaya çıkardı.Cassini'nin yaptığı önemli keşiflerden biri de uydunun güney kutbundan uzaya püsküren su dolu sütunların varlığıydı. Güney kutbu yakınlarındaki Cryovolkanlardan yükselen bu gayzer benzeri sütunlardan uzaya saniyede 200 kg su buharı, moleküler hidrojen, diğer uçucular ve sodyum klorür kristalleri ve buz parçacıkları dâhil bir takım katı madde püskürmekte. Şu ana kadar 100'den fazla gayzer tespit edildi. Püsküren su buharının bir kısmı "kar" olarak geri düşerken geriye kalanı uzaya kaçarak Satürn'ün E halkasındaki materyalin büyük bir kısmını oluşturmaktadır. NASA bilim adamlarına göre sütunların bileşimi kuyruklu yıldızların bileşimi ile benzerlik göstermektedir. 2014'te NASA Cassini uzay aracının Enceladus'ta sıvı sudan oluşan 10 km derinlikte bir yüzeyaltı okyanusunun varlığına dair kanıt bulduğunu duyurdu. Enceladus'taki yeraltı okyanusunun fiziksel durumu o zamandan beri matematiksel olarak modellenmiş ve çoğaltılmıştır.
Gayzer gözlemleri, iç ısı kaçağı ve güney kutup bölgesinde çok az (varsa) çarpma kraterlerinin bulunmasıyla birlikte, Enceladus'un şu anda jeolojik olarak aktif olduğunu göstermektedir. Dev gezegenlerin geniş çaplı sistemlerindeki diğer birçok uydu gibi, Enceladus da yörüngesel rezonansa hapsolmuştur. Dione ile olan rezonansı, gelgit kuvvetleri tarafından sönümlenen, gelgit etkisiyle içini ısıtan ve jeolojik aktiviteyi sağlayan yörünge dış merkezliğini artırır.
Cassini, Enceladus gayzerlerinin kimyasal analizini yaptı ve olası karmaşık kimyayı yönlendiren hidrotermal aktivitenin kanıtlarını buldu. Cassini verileri üzerinde devam eden araştırmalar, Enceladus'un hidrotermal ortamının, Dünya'nın hidrotermal bacasındaki bazı mikroorganizmalar için yaşanabilir olabileceğini ve bu tür organizmalar tarafından duman bulutunda bulunan metanın üretilebileceğini düşündürmektedir.

Enceladus, William Herschel tarafından 28 Ağustos 1789 tarihinde İngiltere Slough'daki Observatory House'da, zamanının en büyüğü olan kendi ürettiği 1,2 m'lik (47 inç) teleskobun ilk kullanımı sırasında keşfedildi. Belli belirsiz görünen büyüklüğü (HV = +11,7) ve çok daha parlak olan Satürn ve Satürn'ün halkalarına olan yakınlığı, Enceladus'un daha küçük teleskoplarla Dünya'dan gözlemlenmesini zorlaştırmaktadır. Uzay Çağı'ndan önce keşfedilen birçok Satürn uydusu gibi, Enceladus da ilk olarak Dünya halka düzlemindeyken Satürn ekinoksu esnasında gözlemlendi. Böyle zamanlarda halkalardan gelen parıltının azalması, uyduların gözlemlenmesini kolaylaştırmaktadır. Voyager görevlerinden önce Enceladus'un görünüşü, Herschel'in ilk gözlemlediği noktada çok az daha iyileşmişti. Kütlesi, yoğunluğu ve yansıtabilirlik tahminleriyle birlikte yalnızca yörünge özellikleri biliniyordu.

Enceladus, adını Yunan mitolojisindeki dev Enceladus'tan almıştır. Aynı zamanda Satürn II veya II S Enceladus olarak da adlandırılır. "Enceladus" adı ve o zamanlar bilinen Satürn'ün yedi uydusunun tamamı, William Herschel'in oğlu John Herschel tarafından 1847'de Ümit Burnu'nda yapılan Astronomik Gözlemlerin Sonuçları (Results of Astronomical Observations made at the Cape of Good Hope) yayınında önerildi. Bu isimleri Yunan mitolojisinde Kronos olarak bilinen Satürn, Titanların lideri olduğu için seçmiştir.
Enceladus'taki jeolojik özellikler, Uluslararası Astronomi Birliği (IAU) tarafından Burton'un Binbir Gece Masalları çevirisindeki karakter ve yerlere dayanarak adlandırılmıştır. Çarpma kraterleri karakterlere göre adlandırılırken, fossae (uzun, dar çöküntüler), dorsa (sırtlar), planitiae (ovalar), sulci (uzun paralel kanallar) ve rupes (uçurumlar) gibi diğer özellik türleriyse yerlerin adını almıştır. Uluslararası Astronomi Birliği, Enceladus'taki 86 özelliği resmi olarak adlandırdı. Verilen isimlerden bazıları; Samarkand Sulci, Aladdin krateri, Daryabar Fossa ve Sarandib Planitia'dır.

Enceladus, Dione, Tethys ve Mimas ile birlikte Satürn'ün en büyük iç uydularından biridir. Mimas ve Tethys'in yörüngeleri arasında Satürn'ün merkezinden 238.000 km ve bulut tepelerinden 180.000 km uzaklıkta yörüngede döner. Satürn'ün yörüngesini her 32,9 saatte bir, hareketinin tek bir gözlem gecesinde gözlemlenmesi için yeterince hızlıdır. Enceladus şu anda Dione ile 2:1 ortalama-hareket yörünge rezonansı'ndadır, yani Dione tarafından tamamlanan her bir yörünge için Satürn'ün etrafındaki iki yörünge tamamlar. Bu rezonans, Enceladus'un zorunlu eksantriklik olarak bilinen yörünge eksantrikliğini (0,0047) korur. Bu sıfır olmayan eksantriklik, Enceladus'un gelgit deformasyonuna neden olur. Bu deformasyondan kaynaklanan dağılan ısı, Enceladus'un jeolojik aktivitesi için ana ısı kaynağıdır. Enceladus, Satürn'ün E halkası'nın en yoğun kısmında, ana halkaları'nın en dışındaki yörüngede döner ve halkanın malzeme bileşiminin ana kaynağıdır.
Satürn'ün daha büyük uydularının çoğu gibi, Enceladus da yörünge periyoduyla eşzamanlı olarak döner ve bir yüzü Satürn'e dönük olur. Dünya'nın Ay'dan farklı olarak, Enceladus kendi dönüş ekseni etrafında 1,5°'den fazla serbest bırakmıyor gibi görünür. Ancak, Enceladus'un şeklinin analizi, bir noktada 1:4'lük bir zorunlu ikincil dönüş-yörünge serbestliği içinde olduğunu gösterir. Bu serbest bırakma, Enceladus'a ek bir ısı kaynağı sağlayabilir.

Voyager 2, Ağustos 1981'de Enceladus'un yüzeyini ayrıntılı olarak gözlemleyen ilk uzay aracıydı. Ortaya çıkan yüksek çözünürlüklü görüntülerin incelenmesi, çeşitli kraterli arazi bölgeleri, pürüzsüz (genç) arazi bölgeleri ve sıklıkla düz alanları çevreleyen çıkıntılı arazi şeritleri de dahil olmak üzere en az beş farklı arazi türünü ortaya çıkarmıştır. İlave olarak, geniş doğrusal yarıklar ve dik kayalıklar gözlendi. Düz ovalardaki kraterlerin görece azlığı göz önüne alındığında, bu bölgelerin yaşı muhtemelen birkaç yüz milyon yıldan daha azdır. Buna göre, Enceladus yakın zamanda "buz volkanizması" veya yüzeyi yenileyen diğer süreçlerle aktif hale gelmiş olmalıdır. Yüzeyine hakim olan yeni oluşmuş temiz buz, Enceladus'u 1,38'lik görsel geometrik albedo ve 0,81 ± 0,04'lük bolometrik Bond albedosu ile Güneş Sistemi'ndeki herhangi bir cismin en yansıtıcı yüzeyine sahip kılar. Güneş ışığını çok fazla yansıttığı için, yüzeyi diğer Satürn uydularından biraz daha soğuk olarak -198 °C (-324 °F) ortalama öğlen sıcaklığına ulaşır.
Cassini'nin 17 Şubat, 9 Mart ve 14 Temmuz 2005'te yaptığı üç uçuş sırasındaki gözlemler, Enceladus'un yüzey özelliklerini Voyager 2 gözlemlerinden çok daha ayrıntılı olarak ortaya çıkardı. Voyager 2'nin gözlemlediği düz ovalar, çok sayıda küçük sırt ve uçurumla dolu nispeten kratersiz bölgelere ayrılıyordu. Daha yaşlı ve kraterli arazide çok sayıda kırıkların bulunması, kraterlerin oluşmasından bu yana yüzeyin kapsamlı bir deformasyona maruz kaldığını düşündürmüştür. Bazı alanlarda krater bulunmaması, jeolojik olarak yakın geçmişteki büyük çapta yüzey yenileme olaylarını gösterir. Yarıklar, ovalar, kıvrımlı araziler ve diğer kabuksal deformasyonlar bulunur. Güney kutbu yakınlarında bulunan tuhaf arazi gibi, Voyager uzay araçları tarafından iyi görüntülenemeyen alanlarda muhtelif genç arazi bölgeleri keşfedildi. Bütün bunlar, Enceladus'un içinin çok önceden donmuş olması gerekirken bugün sıvı halde olduğunu gösterir.

Cassini görevinden önce Enceladus'un içi hakkında çok az şey biliniyordu. Bununla birlikte Cassini tarafından yapılan uçuşlar; Enceladus'un iç yapısının modellenmesi, kütle ve şeklin daha iyi belirlenmesi, yüzeyin yüksek çözünürlüklü gözlemleri ve iç yapısıyla ilgili yeni bilgiler de dahil olmak üzere pek çok bilgi sağladı.
Voyager programı görevlerinden elde edilen kütle tahminleri neticesinde, Enceladus'un neredeyse tamamen su buzundan oluştuğu ileri sürüldü. Bununla birlikte Enceladus'un kütle çekiminin Cassini üzerindeki etkilerine dayanarak, kütlesinin önceden düşünülenden çok daha yüksek olduğu ve yoğunluğunun 1,61 g/cm3 olduğu belirlendi. Bu yoğunluk, Satürn'ün diğer orta büyüklükteki buzlu uydularından daha yüksektir, bu da Enceladus'un daha yüksek oranda silikat ve demir içerdiğini gösterir.

Enceladus'ta sıvı suyun varlığına dair ilk kanıtlar 2005 yılında bilim adamları uydunun güney kutbundan püsküren su barındıran gaz sütunlarını gözlemlediğinde ortaya çıktı. Saniyede 250 kg suyu  saatte 2.189 km hızla uzaya püskürten bu sütunların keşfinin ardından 2006 yılında Enceladus'un sütunlarının Satürn'ün E-Halkalarının kaynağı olduğuna karar verildi. Tuzlu partikül kaynakları kaplan çizgileri boyunca dağılırken tuzsuz partiküller yüksek hızdaki gaz püskürmeleri ile yakından ilişkilidir. "Tuzlu" parçacıklar ağır oldukları için genellikle yüzeye geri düşmekte hızlı "su" partikülleri ise E halkasına kaçmaktadır ve bu da E halkasının %0,5-2 civarındaki düşük tuz oranlı bileşimini açıklamaktadır.
Enceladus'un Satürn'ün yörüngesinde dönerken yaptığı "yalpalama" (sallantı adı verilen) ölçümleri, buzlu kabuğun tamamının kayalık çekirdekten ayrıldığını ve bu nedenle yüzeyin altında küresel bir okyanusun bulunduğunu gösteriyor.

Cassini uzay aracı, bileşim numuneleri almak ve analiz

Termodinamikte, ısıalan (endotermik) kelimesi, ısı formunda enerji yutan reaksiyon veya işlem olarak tanımlanır. Endotermik kelimesinin köküne baktığımızda ‘’endo-‘’ “içine” anlamında önek, ‘’-termik’’ ise “ısıtmak” anlamına gelmektedir. Isıalan bir olayın zıddı, ısıveren yani ısı formunda enerji veren bir işlemdir. ”Endotermik” terimi ilk kez Marcellin Berthelot tarafından ortaya atılmıştır.
Kavram bilimde, örneğin; kimyasal bağ enerjisinin ısı enerjisine dönüştüğü kimyasal reaksiyonlarda sık sık kullanılır.

Isıalan, enderjonik de denir, sistemin çevreden ısı aldığı bir dönüşümden bahseder:

Q > 0
Dönüşüm sabit basınçta gerçekleşirse:

∆H > 0
ve sabit hacimde gerçekleşirse:

∆U > 0
Eğer çevre ısı sağlamıyorsa (örneğin, sistem adyabatik ise), ısıalan dönüşüm sistemin sıcaklığında düşüşe sebep olur.

Isıalan işlemlerde çevre soğurken sistemin kendisi ısınır. Isıalan işlemlerin bazı örnekleri şunlardır:

Buzun erimesi
Yağmur yağması

Kimyasal ısıalan reaksiyonlar oluşmak için ısıya ihtiyaç duyarlar. Isıalan termokimyasal bir reaksiyonda, ısı bir reaksiyonun oluşması için gereklidir ve reaksiyon esnasında absorbe edilir.

Isıalan malzemeler, hem alçıtaşı gibi doğal, hem de sentetik olanlar, ısı kalkanlarında, ablasyonda, uzay fiziğinde, ısıya dayanıklı kıyafetler ve bina korumada kullanılan popüler malzemelerdir. Tipik olarak, teknolojik temelleri, hidratların veya buharın içindeki suyun kimyasal bağlarındaki dönüşümüne dayanır.

Isıveren

Endothermic Definition25 Eylül 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - MSDS Hyper-Glossary
School experiment14 Ağustos 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Eris (küçük gezegen tanımı 136199 Eris), Güneş Sistemi'nde bilinen en kütleli ve ikinci en büyük cüce gezegendir. Dağınık diskte bulunan bir Neptün ötesi cisimdir (TNO) ve yüksek bir yörünge dışmerkezliğine sahiptir.
Palomar Gözlemevi merkezli keşif ekibi, NASA ve bazı basın organları tarafından Güneş Sistemi'nin onuncu gezegeni olarak tanımlanmaktaydı. Uluslararası Astronomi Birliği, Ağustos 2006'da, Eris'in de durumunu netleştirecek olan, "gezegen" teriminin tanımını yayınladıktan sonra, gezegen olmadığına karar verildi. Onun yerine Plüton, Haumea, Makemake ve Ceres ile birlikte cüce gezegen sıfatını aldı.
Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü'nden Michael E. Brown başkanlığındaki ekip, Hubble Uzay Teleskopu ile Temmuz 2005'te Dünya'dan 15 milyar km ötede bir gezegen tespit ettiğini açıklamış ve gezegene gayriresmî olarak "Xena" (Zeyna) adını vermişti. Teleskop Zeyna'nın çapını 2.389 km olarak ölçmüştür. Daha sonra 2015 yılında Plüton'a ulaşan New Horizons (Yeni Ufuklar) uzay sondasının yaptığı gözlemler sonucu, "Xena" (Zeyna)'nın çapının 2326 km olduğu ve Plüton'dan büyük değil ondan çok az küçük olduğu anlaşılmıştır. (Ancak Plüton'un kütlesi Eris'ten küçüktür.) 2005 yılında yapılan gözlemlerde Eris'in bir uydusunun bulunduğu keşfedilmiştir ve bu uyduya Dysnomia adı verilmiştir.
Eris'in yörüngesi, Güneş Sistemi'ndeki diğer gezegenlerin yörüngesel düzlemine 45 derece eğik konumda bulunmaktadır. Bu eğim yüzünden 2005 yılına kadar gözlerden uzak kaldığı düşünülen Eris, Güneş'in çevresindeki turunu 560 yılda tamamlamaktadır.
Eris aynı zamanda herhangi bir uzay aracı tarafından ziyaret edilmemiş en büyük cisimdir.
Eris'in yörüngesi, Güneş Sistemi'ndeki diğer gezegenlerin yörüngesel düzlemine 45 derece eğik konumda bulunuyor. Bu eğim yüzünden 2005 yılına kadar gözlerden uzak kaldığı düşünülen Eris, Güneş'in çevresindeki turunu 560 yılda tamamlıyor. Böylesine uzun bir periyoda sahip olabilmesi için Eris'in Güneş'ten oldukça uzak olması gereklidir. Bu uzaklıkla Şubat 2016'da Güneş'ten uzaklığı 96.3AU'ydu. (Dünya'nın Güneş'e olan uzaklığının 96.3 katı, Neptün ve Plüton'unkindense 3 kat uzun). Öyle ki, Eris 2018'de 2018 VG18'in keşfine kadar Güneş Sisteminde bilinen en uzak gökcismiydi. Yörünge hızı 3 kilometre 616 metre 92 santimetre saniye olması gerekir.

Eris bir Neptün ötesi bir plütoid'dir. Yörüngesel özellikleri Eris'i daha çok bir Dağınık Disk olarak ya da Kuiper Kuşağı'ndan daha uzak ve az alışılagelmiş yörüngelere Neptün ve Güneş'in kütleçekim etkisiyle oturmuş bir Neptün ötesi Cisim olarak da tanımlar. Yine de yüksek yörünge yüksekliği genel olarak bilinen Dağınık Disklerden farklı olsa bazı kuramsal modeller Kuiper Kuşağı'nda oluşup dışarıya saçılan cisimlerin, Kuiper Kuşağının dışında oluşanlara kıyasla daha fazla yörüngesel eğime sahip olabileceği izlenimini uyandırır.
Başlarda Eris'in Plüto'dan daha büyük olduğu düşünüldüğü için, keşfinin ilk dönemlerinde NASA tarafından verilen röportajlarda 10. gezegen olarak tanımlanmıştır. Ancak Eris'in ve Plüto'nun bir gezegen olup olmadığı konusundaki belirsizliklerden ötürü 2006'da toplanan IAU tarafından verilen yeni tanıma göre Eris'in bir cüce gezegen olduğu konusunda karar kılınmıştır.

Eris'in yörüngesini tamamlaması 558 yıl sürer. Güneş'ten günötesi 98 AU, günberisiyse 38 AU'dur.
Günberi'yi isabetli olarak hesaplamak için sayısal entegrasyon gereklidir. JPL Horizons tarafından yapılan sayısal entegrasyon gösterir ki Eris 1699'da Günberiye, 1977'deyse Gönöteye ulaşır ve 2257'de Günberiye tekrar ulaşacaktır. Öteki 8 gezegenin aksine, Eris'İn yörünge eğimi oldukça yüksek bir değer olan yörünge düzlemine göre 44°'dir.
Eris'in görünülebilir parlaklığı 18.7 Kadir gibi amatör teleskoplar tarafından dahi belli olacak bir parlaklıktadır. 20 cm'lik CCD'ye sahip bir teleskop Eris'i uygun ortam koşullarında algılayabilir. 2005'e kadar keşfedilememesinin sebebi, Eris'in sahip olduğu yörünge eğimi olduğu düşünülüyor. Birçok güneş sistemi araştırmacısı güneş sistemindeki cisimleri yörünge düzleminde arar, çünkü çoğu cisim buradadır.

Eris'in kendi etrafında dönerken değişen parlaklık miktarı çok az olduğu için Eris'in bir gününü belirlemek hayli zordu. 2020'de yapılan en isabetli saptamalara göre Eris'in bir günü çok yüksek ihtimalle 14.56 dünya gününe eşittir. Bu tespit uzun zaman boyunca Eris'in parlaklığının izlenmesiyle oluşmuştur. Yüksek ihtimalle Eris'in bir günü Dysnomia'nın bir perioduna yakındır, ama eşit değildir. Bu durum bize şunu anlatır: Eris henüz uydusu tarafından bir kütleçekim kilidine girmemiştir, ancak zamanla girmesi muhtemeldir. Eris'in sahip olduğu eksen eğimi henüz kesin olarak saptanmamıştır, ancak Dysnomia'nın yörüngesel düzlemiyle aynı olması tahmin ediliyor. Bu değer yörüngesel düzleme göre 78°'ye eşittir. Eğer ki 78° ya da buna yakın bir eksen eğimi varsa, bu demek oluyor ki Eris'in kuzey yarımküresi neredeyse her zaman güneş alır.

Eris'in çapı 2011'de 2326±12 km olacak şekilde belirlendi, bu büyüklük Eris'in hacmini Plüton'unkinden biraz daha küçük yapar(2372±4 km), ancak Eris Plütondan %27 daha ağırdır.
Eris'in Albedo'su Enceladus'tan sonra güneş sistemindeki en yüksek değer olan 0.96'dır.
Bu değerin sebebinin yörüngesinin yüksek dış merkezliliği yüzünden oluşan dengesiz ısı farkları yüzünden üstündeki buzların sürekli yer değiştirmesi olduğu söyleniyor. 2011'deki örtülmeden alınan verilere göre, Eris 2.52±0.07 g/cm³'lük bir yoğunluk ile Plütonun 1.88 g/cm³'lük yoğunluğundan yüksektir.
Radyoaktif bozunum yöntemi ile içsel ısıtma kullanılan modellerde Eris'in kabuğu ile çekirdeği arasında sıvı sudan oluşan bir okyanus bulundurabileceği düşünülmektedir.

Eris'i keşfeden takım Haziran 2005'te Hawaii'deki 8 metre çapındaki Gemini North Telescope ile yapılan spektroskopik gözlemlerde, Eris'ten gelen kızılötesi ışıkla yüzeydeki buz metanının varlığını buldular, bu da Eris'in yüzeyinin Plütonun yüzeyine benzeyebileceğini akıllara getirdi.
Eris'in uzaktaki yüksek eksantrik yörüngesinden ötürü yüzey sıcaklığı 30 ile 56 K (-243.2 ile -217.2 °C) arasında değiştiği tahmin ediliyor. Eris'in yüzeyinin neden Plüton ve Triton gibi kızıl olmadığının cevabıysa Plüton ve Triton'un yüzeyindeki kızıllığın yüzeylerindeki Tholin depolarından geldiği düşünülmektedir ve bu Tholin depoları yüzeyi ısıttığı için bu ısınan gezegenlerdeki metan süblimleşir.
Ancak Eris, güneşin onu metanın yüzeyle birleşip yoğunlaşmasına yetecek kadar ısıtamayacağı için, yoğun Metanın yüzeyi kaplaması Albedoyu düşürür ve bütün kızıl Tholin kaynaklarının güneş ışığını almasını engeller ki sonuç olarak Eris'in renginin kızıl değil de beyaz olan buzlarla kaplı olmasıyla sonuçlanır.
Erisi şu anda tutulum düzlemine göre 50°'lik bir açıyla kutuptan görüyoruz, şu anda günöteye yakın konumda gördüğümüz kutup gönberide aralıksız karanlık kışta kalmıştır.
Günberiye yakın bir vakitte süblimleşme sebebiyle bir atmosferik basınç oluşmuş olabilir, güneşli yarımküreden güneş almayan yarımküreye doğru bir rüzgar oluşuyor olabilir, yani güneş almayan (kış) yarımküresi bir soğuk tuzağı gibi davranıyor olabilir.

Michael Brown's webpages about Eris and Dysnomia
MPC Database entry for (136199) Eris
3D orbit visualization from NASA JPL
Simulation of 2003 UB313's orbit
Keck observatory page about the discovery of Dysnomia
Eris (cüce gezegen) - AstDyS-2, Asteroitler—Dinamik Site
Gök günlüğü · Gözlem tahmini · Yörünge bilgisi · Uygun yörünge öğeleri · Gözlem bilgisi
Eris - JPL Small-Body Database 
En yakın yaklaşmalar · Keşif · Gök günlüğü · Yörünge grafiği · Yörünge öğeleri · Fiziksel parametreler

Eski Nors dili (dǫnsk tunga, dansk tunga ya da norrœnt mál), Vikingler döneminde, yaklaşık 1300'lere kadar, İskandinavya'da ve Vikinglerin kontrol ettiği deniz aşırı yerleşim birimlerinde konuşulmuş Kuzey Cermen dili. 8. yüzyılda kullanılan Proto Norsçadan türemiştir. Bu dönemlerden kalan belgelerin çoğu, Orta Çağ İzlandacasına ait olduğundan dilin kabul edilen standart hali Eski Batı Nors dili olarak geçen lehçedir. Bu lehçe Eski İzlandaca ve Eski Norveççeyi içerir. Fakat Eski Nors dilini konuşanların çoğu aslında Danimarka ve İsveç yerleşimlerinde konuşulan Eski Doğu Nors dili lehçesini kullanmaktaydılar.

Eski İzlandaca, Eski Norveççe ile yakından ilişkiliydi ve birlikte Eski Batı Norsçasını oluşturuyorlardı. Bu dil, aynı zamanda İrlanda, Man Adası, İskoçya ve Kuzey İngiltere'nin belli yerleşim bölgelerinin yanı sıra Normandiya'nın bazı kesimlerinde de konuşuluyordu. Eski Doğu Norsçası, Danimarka ve İsveç'in yanı sıra Kiev Knezliği'nde, Doğu İngiltere'de ve Normandiya'daki Dan yerleşkelerinde konuşuluyordu. Eski Gutniş diyalekti ise Gotland'da ve doğuda başka yerleşim yerlerinde konuşuluyordu.
11'inci yüzyılda Eski Nors dili, batıda Vinland'dan başlayıp, doğuda Volga'ya kadar uzanan bir coğrafyada konuşuluyor ve en çok konuşulan Avrupa dili olma özelliğini taşıyordu. Dil, Kiev Knezliği'nin Velikiy Novgorod şehrinde geç 13. yüzyıla kadar kullanılmaya devam edilmiştir.

Eski Batı Norsçası, Batı İskandinav dilleri olan İzlandaca, Faroece, Norveççe ve tükenmiş olan Nornca ile bu dilin Shetland Adaları'nda konuşulmuş lehçesine evrimleşmiştir. Eski Doğu Nors dili ise Danca ve İsveççeye evrimleşmiştir. Norveççe, temelde bir Eski Batı Nors dili olmasına rağmen, yüzyıllar boyu, ama özellikle de Danimarka-Norveç ittifakı sırasında, Doğu Nors'un etkisi altında kalmıştır. Norveççe, Danca ve İsveççe arasında önemli ölçüde karşılıklı anlaşılabilirlik gözlemlenmektedir.
Bu dillerin arasında gramer açısından en muhafazakar olanlarını İzlandaca ve ona yakından bağlı olan Faroece oluşturur, ancak bu iki dilde de önemli sesbilimsel değişimler meydana gelmiştir. Faroe Adaları'nın Danimarka egemenliğinde geçirdiği yüzyıllar nedeniyle, bu dil Dancadan da yoğun olarak etkilenmiştir.
Eski Nors dili, bir İngiliz dili olan Scots gibi bazı değişkeleri etkilemiş, ayrıca Fransa'nın Normandiya bölgesi kökenli Normanca gibi Latin dilleri üzerinde etkiler bırakmıştır.

Normanca, Norsçadan etkilenmiş Romen dili
Vikingler
Kuzey Cermenleri

Eski Türkçe, Türk yazı dilinin ilk dönemidir. Dönem Orhun Türkçesi ve Eski Uygur Türkçesi olmak üzere iki altdönemde incelenir. Orhun Türkçesinin kesin tarihlere dayandırılabilir ilk belgesi olan ve VIII. yüzyılın ortalarına tarihlenen Orhun Yazıtlarından Uygur Türkçesinin tarihe karıştığı XIII. yüzyıla değin sürer. Doğu Asya'dan Doğu Avrupa'ya dek önemli bir coğrafyada konuşulduğu anlaşılmaktadır. İlk dönemlerinde yabancı etkilerden epey uzak ve dönemin diğer dillerine göre oldukça yalın olduğu, Uygur çağında git gide zenginleştiği ve yabancı dillerden etkilendiği anlaşılmaktadır. Dil XIII. yüzyılda ölse de türlü Türk toplulukları tarafından yazı dili olarak kullanıldığı XVII. yüzyıla tarihlenen Altun Yaruk nüshasından anlaşılmaktadır.

Eski Türkçe ile yazıldığı anlaşılan en eski metin 7. yüzyıldan (687 yılı) kalma Çoyr Yazıtıdır. Çoyr yazıtını takip eden pek çok yazıtın ardından ebedi dille yazılmış ve kesin tarihlendirilebilen ilk yazıt olan Orhun Yazıtları gelir. İkinci Göktürk Kağanlığının yıkılışının ardından bölgeyi dolduran Uygur Kağanlığı zamanında türlü yazı sistemleriyle yazılmış pek çok yazıt ve metin elimize ulaşmıştır. Eski Türkçeyle ilgili ilk akademik çalışma Kâşgarlı Mahmud'un Kitâbü Cevâhiri'n-Nahv fî Lugâti't-Türk adlı ve günümüzde kayıp olan eseridir. Bunun yanında bir Kaşgarlı, Eski Türkçe için Dîvânu Lugâti't-Türk adlı bir sözlük de yazmıştır.
Orhun Yazıtları Türk tarihinin bilinen ilk edebi metinleridir. Yazıtlara "ebedi taş" anlamına gelen beŋgü taş denmiştir. İkinci Göktürk Kağanlığı döneminde dikilip toplamda 3 taştan ibaret olan yazıtlar tarihlerine göre sırasıyla Kül Tigin, Tonyukuk ve Bilge Kağan'a aittir. Yazıtların her biri dikildiği kişinin yaşam öyküsünü, alpliklerini anlatır. Tonyukuk dışındaki yazıtlar sahiplerinin ölümü üzerine dikilmişken Tonyukuk yazıtı daha Tonyukuk'un sağlığında dikilmiştir. Orhun Yazıtları, edebi niteliği ve değeri sayesinde Eski Türkçenin çözülmesinde kilit taşı olmuştur.
Uygurca Yazmalar burkancı, maniheist ve nesturi Uygurlardan kalan metinlerdir. Metinlerin pek çoğu Yenisey Kırgızlarının Uygur Kağanlığını çökertmesi sonucu Turfan, Koço ve Kansu'ya göçen Uygurlar tarafından yazılmıştır. Metinler arasında günlük yaşam belgelerinin yanı sıra pek çok da dini konulu olanlar vardır. Bu dini metinler yukarıda da değinildiği üzere budizm, maniheizm ve az da olsa nesturilikle ilgilidir. Dini metinlerin çoğu Sanskritçe, Soğdca, Toharca, Çince ve Süryanice'den çeviridir ve çevrilen yapıtlara Uygur din adamları tarafından pek çok ekleme yapmıştır. Bu metinler nedeniyle Uygurca'ya metinlerin çevrildikleri dillerden pek çok sözcük girmiş ve Eski Türkçe var olan köklerden yeni sözcükler türetilmiştir. Bugün elimizde bulunan metinler bir dizi seri halinde yayımlanmıştır. Bu seriler arasında en bilinenler Albert von Le Coq tarafından hazırlanan ve mani metinlerini içeren Manichaica; Annemarie von Gabain, Willi Bang-Kaup ve Reşit Rahmeti Arat tarafından hazırlanan Türkische Turfantexte ve Berliner Türkische Turfantexte'dir.

1709'da Strahlenberg adlı İsveçli bir Subay Sibirya'da Uybat III adı verilecek bir yazıt keşfeder. Bu yazıt, Türkçe tarihinin keşfedilen ilk yazılı belgesidir. Strahlenberg'in keşiflerini Stockholm'de yayımlamasının ardından batı dünyası bölgeyi araştırmaya başlar. İlk kez bir Fin kurulu, ardından da Rus kurulu bölgeyi araştırmaya gönderilir. Rus kurulundan Nikolay Yadrintsev Kül Tigin ve Bilge Kağan yazıtlarını gün yüzüne çıkarır. Yine Rus kurulundan olan Y. N. Klements de Tonyukuk yazıtını keşfeder. Bu keşiflerin ardından irili ufaklı yüzlerce taş da gün yüzüne çıkarılmıştır.
Fin kurulu dönüşlerinde Kül Tigin ve Bilge Kağan yazıtlarının kopyalarını yayımladı. Bu yayımlarda Kül Tigin yazıtının Çince yüzünün çevirisi de verildi. Çeviriden yazıtın bir Türk tigininin anısına dikildiği anlaşılınca Ünlü Türkologlar Vasili Radloff ve Vilhelm Thomsen eşzamanlı olarak yazıtları deşifre etme çalışmalarına başladı. Thomsen, 15 mart 1893 yılında Orhun Yazıtlarının çözümlemisini resmen açıkladı. Thomsen'in bu adımının ardından Radloff Erste Lieferung adlı yapıtının birinci bölümünü yayımladı. Radloff, eserinde aceleci davrandığı için pek çok hata yaptı. Thomsen ise Inscriptions de l'Orkhon et de déchiffrées adıyla yayımladığı eserinde hataya yer vermeksizin yazıtları başarıyla tahlil etti.
Radloff, Çalışmasının devamını 1899'da paylaştı. Bu yazısında Bain-Tsokto mevkisinde bulunan Tonyukuk yazıtının kopyasını ve çevirisini de verdi. Böylece üç büyük bengü taşın da, Eski Türk yazısının da çözümlemesi tamamlanmış oldu.

1890 yılında Doğu Türkistan'da bulunan bir İngiliz subay, köylülerden üzerinde Sanskritçe yazılar bulunan bir ağaç kabuğu satın alır ve bunu ülkesindeki şarkiyat enstitüsüne götürür. Bu keşfin Sanskritçenin tarihini 600 yıl geriye götürdüğü anlaşılınca bölgeye muazzam bir ilgi toplanır. Bölgeye akın akın gelen Avrupalı ve Japon araştırmacılar (Albert Grünwedel başkanlığında ve A. A. von le Coq başkanlığında ayrışar iki Alman kurulu, Paul Pelliot başkanlığındaki Fransız kurulu, Rus araştırmacı Sergey Malov ve Kont Otani başkanlığındaki Japon kurulu) ülkelerine sandık dolusu yazmalarla dönerler. Bu sandıkların içinde hayli Uygur yazmaları da vardır. Daha önce de yöreye gelmiş ve sandıklar dolusu yazmayı İngiltere'ye götürmüş olan Macar asıllı araştırmacı Aurel Stein yeniden bölgeye gelir ve Bezeklik Mağaraları'na gider. Manastırların koruyucusu rahip Stein'e önce bir yazma vermiş, ancak ardından pişman olarak mağaraya gömülü kütüphaneyi iyice gizlemiştir. Stein uzun uğraş sonunda rahibi ikna edip kütüphaneye girince karşısında neredeyse her dilden binlerce yaprak yazmayla karşılaşır. Stein aralarında Irk Bitig ve Sekiz Yükmek'in de bulunduğu tonla yazmayı ülkesine götürür. Böylece Eski Uygurca da gün yüzüne çıkarılmış olur.

Eski Türkçenin ilk devresi olan GökTürkçe Eski Türk yazısı dışında başka bir sistemle yazılmadı. Göktürklerin ardından gelen Uygurlar eski yazıyı kullanmayı bıraktı ve bunun yerine bir dizi alfabeye geçtiler. Uygurlar dillerini yazabilmek için Soğd, Mani, Brahmi, Estrangelo ve Tibet gibi pek çok ebcedi ve hece yazısını denedi. Bu yazıları kısa bir dönem kullandıktan sonra Soğd yazısından geliştirdikleri Uygur yazısını kullanmaya başladılar.

Eski Türk Yazısı pek çok yazıtta görülen hece yazısı ve alfabe karışımı bir sistemdir. Kökeni hakkında çeşitli düşünceler mevcuttur. Sistem Orhun Yazıtlarını çözen Türkolog Vilhelm Thomsen’e göre Arami yazısından türetilmiştir. Bir diğer yandan bir dizi damganın (/ok/ ve /uk/, /äl/, /ot/) piktogramlardan geldiği de kesindir.
Orhun alfabesinin Bilge ve Kültigin yazıtlarında kullanılmış düzenli halinde 38 damga bulunmaktadır. Bunların dördü ünlü, 26'sı ünsüz ve kalanı birleşik sesleri yazmakta kullanılmıştır. Ünlü harflerin nasıl okunması gerektiği kimi harflerin ince ve kalın ünlülere göre farklı yazılmasıyla belirginleştirilmiştir. Ancak bazı ünsüzler bu durumdan dışlanmıştır.
Orhun yazısının ilk kez ne zaman kullanıldığı bilinmese de yazı MS VIII. yüzyılın yarısına değin kullanılmıştır. Alfabenin kullanıldığı en bilindik yerler Orhun yazıtları, Yenisey Yazıtları ve Irk Bitig'dir.

Uygur Alfabesi ilk kez MS IX. yüzyılda görünmüş ve Soğd alfabesinden türetilmiş bir alfabedir. Toplamda 18 ayrı harften oluşur. Orhun alfabesinde olduğu gibi 18 harfin dördü ünlüdür ancak ünlülerin kalın mı ince mi okunacağını belirginleştiren imler içermez.
Türkler Uygur Alfabesine geçmeden önce Soğdya'dan gelen Soğd ve Mani, Hindistandan gelen Brahmi ve Tibet’ten gelen Tibet yazılarıyla pek çok belge bırakmış ve ardından kendi yazılarını geliştirmişlerdir. Geliştirdikleri yazı Orhun yazısının tersine Türklerin çoğunluğunun İslamiyete geçişinin ardından kullanılmaya devam edilmiştir. Uygurların ardından Karahanlılar, Moğol İmparatorluğu, Timur İmparatorluğu ve diğer türlü devletlerce kullanılmıştır.
Alfabe yukarıda da belirtildiği üzere 18 harflidir. Bu 18 harften dördü ünlülerin yazımında kullanılmıştır. Ancak Orhun yazısının aksine ünlülerin nasıl okunacağını belirten ince ve kalın ünsüz ayrımları yapılmamıştır. Harflerin birbirine oldukça benzemesi ve kimi ayrık ünsüzlerin aynı harfle gösterilmesi de okunmasını çetrefilleştirmektedir.
Uygur yazısıyla yazılmış en bilindik eserler budist sutra ve öykü çevirileri ve bu çevirilere yapılan ekler, maniheist metinler, tapu senetleri, alındılar, fermanlar ve Kutadġu Bilig'in Uygur harfli Herat yazmasıdır.

Eski Türkçe, Son Uygur kentlerinin de çökmesiyle XIII. yüzyılda bütünüyle öldü ve yerini Batı Türkistan'da Oğuzcanın, Çağataycanın ve Eski Kıpçakçanın da atası olacak Orta Türkçeye bıraktı. Dil, Eski Türkçeden Orta Türkçeye dönüşürken bir dizi genel değişim geçirdi. Bu değişimler her Türk dili için olmasa da çoğunda gerçekleşti.

Çift dudak ünsüzleri olan /b/, /m/ ve /v/ seslerinin etkisiyle önseslerde yuvarlaklaşma görülür. avıçġa > avuçġa "yaşlı", ewril- > evrül- "evril-"...
Önsesteki yuvarlak ünlüler, sonraki açık düz sesleri yuvarlaklaştırır. körkit- > körküt- "göstermek", bulıt > bulut "bulut"

Sözbaşı olmayan /d/ sesleri önce /ḏ/ sesine, ardından da /y/ sesine evrilir: Adak > aḏak > ayak "ayak", *sad- > *saḏ- > say- "saygı göstermek", edgü > *eḏgü > eygü "iyi"...
Sözsonu /b/ sesleri /v/ sesine dönüşür: Sub > suv "su", eb > ev "ev, karargah", ab > av "av"...
Sözbaşı /k/ sesleri kimi zaman /ḫ/ sesine dönüşür: Okşa- > oḫşa- "okşa-"...
Sözbaşı /b/ sesleri Oğuz dil grubu dışında /m/ sesine dönüşür: Ben > men "ben", buŋ > muŋ "yokluk, sıkıntı", beŋgü > meŋgü "ebedi, bengi"...

Eski Türkçe kimi yazıtlarda birtakım sözcüklerin uzun ünlülerle gösterilmesi (yok sözcüğünün 𐰖𐰆𐰸 /yoOK/, bar sözcüğünün 𐰉𐰺 /br/ şeklinde yazılması beklenirken 𐰉𐰀𐰺 /bar/ biçiminde yazılması gibi) dilde uzun ünlülerin yerleşik olduğunu gösterir. Ayrıca uzun ünlüler fonemiktir, yani anlam değişikliğine neden olur. Sāç-saç, kān-kan... gibi
Orhun Yazıtlarında çoğu kez /ı/ ve /i/ seslerini karşılaması için kullanılmış damganın /é/ sesini de yazmak için kullanıldığı anlaşılmaktadır. Bu kapalı se

Eski İngilizce (eski İngilizce Anglo-Saxon ya da Anglosaksonların kendi verdikleri adla Englisc) şu anki İngiltere olan bölgenin belli bölümlerinde ve Güney İskoçya'da 5. yüzyılın ortalarından 12. yüzyılın ortalarına kadar konuşulmuş İngilizcenin eski şeklidir. Bu dil, Batı Cermen dillerinden birisiydi ve bu yüzden de Eski Frizce ve Eski Saksoncayla yakından ilgilidir. Ayrıca dil, Kuzey Cermen dil grubundan Eski Norsçanın da büyük etkisi altında kalmıştır.

Eski İngilizce durağan bir dil değildi ve 5. yüzyılda İngiltere'yi oluşturan Anglosakson göçlerinden, dili çok büyük değişmelere uğratan 1066'daki Norman istilasına kadarki zaman diliminden oluşan 700 yıllık bir zaman boyunca kullanıldı. Bu ilk dönemlerinde dil, Kelt dilini ve Danelaw olarak bilinen, doğu ve kuzey İngiltere'deki geniş bölgeleri hakimiyeti altında tutan Vikinglere hücum ederek Eski Nors dilini özümsemiştir.

Eski İngilizceyi şekillendiren en önemli güçlerden birisi, onun Cermen sözcük dağarcığı, cümle yapısı ve Avrupa kıtasındaki kardeş dilleriyle paylaştığı gramer yapısıdır. Bu özelliklerden bir kısmı Batı Cermen dil ailesine aitken, bir kısmı da bütün Cermen dillerinin kökü olarak kabul edilen Proto-Germanik dil ailesinden miras kalmıştır. Ayrıca, hareketsiz nesneler dahil bütün nesnelere cinsiyet verilirdi: Örn, sēo sunne (M.İ. the Sun "güneş") dişil iken se mōna (M.İ. the Moon "ay") eril olarak kabul edilir. (Bu durum Modern Almancada da bu şekildedir. Örn. die Sonne, der Mond...)

Eğitimli ve okuma yazma bilen nüfusun (rahipler vs.) büyük bölümü Avrupa'da dönemin lingua francası sayılan Latincede oldukça yetenekliydi. Bazen, bir Latince sözcüğün Eski İngilizceye yaklaşık olarak ne zaman girdiğini maruz kaldığı dilbilimsel değişmelere bakarak tahmin edilebilir. Latin dillerinin Eski İngilizce üstündeki etkisi 3 zaman diliminde incelenir. İlki, Saksonlar, Avrupa'dan İngiltere'ye gitmek üzere ayrıldığında gerçekleşir. İkincisi, Anglo-Saksonlar Hıristiyanlığı kabul edip de Latince konuşan rahipler yaygınlaştığında başlar. En son ve en önemli Latin temelli sözcük geçişi de 1066 Norman İstilasında gerçekleşir. Her ne kadar kayda değer oranda Nors dilinde sözcük dile girmiş olsa da, bu Oïl diline ait sözcüklerin büyük kısmı klasik Latin dilinden alınmıştı. Dilde büyük değişikliklere neden olan bu Norman İstilası, aynı zamanda, Eski İngilizcenin bitişi, Orta İngilizce (Middle English)'in başlangıcı olarak kabul edilir.
Runik (futhorc ya da fuþorc) alfabeden Latin alfabesine geçişle dil daha büyük bir değişme gösterdi. Bu ayrıca dilin üstündeki gelişmeye yönelik baskıyı artırdı. Eski İngilizcede sözcükler okunduğu gibi yazılırdı; Modern İngilizcede telaffuz edilmeyen "knight" sözcüğündeki "k" sesi gibi telaffuz edilmeyen sesler aslında Eski İngilizcede telaffuz edilmekteydi. Bu değişikliğin yan etkilerinden birisi de sözcüklerin fonetik telaffuzundaki çeşitlilikti. Bir sözcük, yazarın lehçesini yansıtıyordu. Bir sözcük bir yazardan bir yazara hatta aynı yazarın bir eserinden ötekine değişme gösterebilirdi. Örneğin, "and" bağlacı, "and" ya da "ond" olarak telaffuz edilebilirdi.
Bu yüzdendir ki, Eski İngilizcenin yazılışı, Çağdaş İngilizceden daha karmaşık görülebilir, bunun en azından bazı var olan telaffuzları yansıttığı iddia edilse de, Çağdaş İngilizcede pek çok durumda görülmemektedir. Günümüzde, Eski İngilizce öğrencilerinin pek çoğu, dili önce sadeleştirilmiş olarak görüp dilin temel özelliklerini öğrendikten sonra çeşitli yazım şekillerini öğrenebilmektedir.

Eski İngilizcede ikinci yabancı sözcük kaynağı 9. ve 10. yüzyıldaki Viking istilaları sırasında dile giren İskandinav sözcükleridir. Pek çok yerleşim yerinin isimleri dışında, bunlar genelde temel sözcükleri ve Danelaw'ın yönetimiyle ilgili olanları da içeriyordu. Vikingler Eski İngilizceyle ortak kökü Proto-Germanik dillerden gelen Eski Nors dilini konuşuyordu.

İngilizce
Cermen dilleri
Almanca

Etkin sıcaklık genel olarak bir cismin emisyon eğrisi ya da dalga boyu fonksiyonu, bilinmediği zaman, o cismin sıcaklık değerini tahmin etmek amacıyla kullanılır. Yıldız ya da gezegen gibi bir cismin etkin sıcaklığı, bir kara cismin yaydığı toplam radyasyon enerjisinin bu cismin yaydığı enerjiye eşit olduğu zamanki sıcaklık değeridir.
İlgili dalga boyu bandı içerisinde, bir yıldızın veya gezegenin net emisyonu teklikten daha az ise, diğer bir deyişle bir kara cismin net emisyonundan az ise, o cismin gerçek sıcaklığı etkin sıcaklığından daha fazla olacaktır. Net emisyon, yüzey ya da sera etkisi gibi atmosferik özelliklerden dolayı daha az olabilmektedir.

Bir yıldızın etkin sıcaklığı, bir kara cismin yüzey alanı başına düşen parlaklıkların aynı yani 
  
    
      
        
          
            
              F
            
          
          
            
              B
              o
              l
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\mathcal {F}}_{\rm {Bol}}}
  
 değerlerinin aynı olduğu zamandaki sıcaklığına eşittir. Bu durum Stefan-Boltzmann yasasına göre, 
  
    
      
        
          
            
              F
            
          
          
            
              B
              o
              l
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\mathcal {F}}_{\rm {Bol}}}
  
 aşağıdaki şekilde tanımlanmaktadır.

  
    
      
        
          
            
              F
            
          
          
            
              B
              o
              l
            
          
        
        =
        σ
        
          T
          
            
              e
              f
              f
            
          
          
            4
          
        
      
    
    {\displaystyle {\mathcal {F}}_{\rm {Bol}}=\sigma T_{\rm {eff}}^{4}}
  

Bir yıldızın toplam ya da bolometrik parlaklığı,

  
    
      
        L
        =
        4
        π
        
          R
          
            2
          
        
        σ
        
          T
          
            
              e
              f
              f
            
          
          
            4
          
        
      
    
    {\displaystyle L=4\pi R^{2}\sigma T_{\rm {eff}}^{4}}
  

olarak ifade edilmektedir. Buradaki R yıldızın yarıçapını belirtmektedir. Açıkçası, yıldız yarıçapını tanımlamak çok da kolay değildir. Ayrıntılı bir şekilde incelenirse, bir cismin etkin sıcaklığı, Rosseland optik derinliğinin yarıçapındaki sıcaklığa tekabül etmektedir. Etkin sıcaklık ve bolometrik parlaklık, Hertzsprung-Russell diyagramına bir yıldız yerleştirmek için gerekli olan iki temel fiziksel parametre olarak bilinir. Etkin sıcaklık ve bolometrik parlaklık, yıldızın kimyasal bileşimine bağlıdır.
Güneşin etkin sıcaklığı yaklaşık olarak 5780 kelvin (K)'dir. Yıldızların merkez çekirdeklerinden atmosfere doğru giden bir gradyan sıcakları vardır. Güneşteki nükleer reaksiyonların gerçekleştiği merkezindeki sıcaklığa çekirdek sıcaklığı denmektedir ve güneşin çekirdek sıcaklığı yaklaşık olarak 15 000 000 K olarak tahmin edilmektedir.

Yıldız standartlarında, bir yıldızın renk indeksi, o yıldızın çok serin durumlardaki sıcaklığını göstermektedir. Yani, kırmızı M yıldızları kızılötesinde büyük miktarda yayılırlar, çok fazla mavi olan O yıldızları da ultraviyole de çok fazla yayılır. Bir yıldızın etkin sıcaklığı, o yıldızın yüzey alanı başına yaydığı enerjinin ısısını içermektedir. Sıcak yüzeylerden, soğuk yüzeylere doğru yıldızların O, B, A, F, G, K ve M olarak sıralandığı bilinmektedir.
Kırmızı bir yıldız, Antares ya da Betelgeuse gibi güçsüz bir enerji üretiminin yıldızı ve küçük bir yüzey alanına sahip üstdev ya da şişirilmiş dev olan küçücük kızıl cüceler olabilirdi ya da çok büyük bir enerji üretiminin yıldızı ve büyük bir yüzey alanından geçerek, yüzey alanı başına çok düşük bir miktarda ışık yayan bir yıldız olabilirdi. Güneş ve büyük Capella gibi, spektrumun ortasına yakın bir yerde bulunan bir yıldız, yüzey alanı başına, bir güçsüz kızıl cüceden ya da şişirilmiş bir üstdevden daha fazla ısı yayar.
Ancak, bu yıldızlar Vega ve Rigel gibi beyaz ve mavi yıldızlardan daha az miktarda ısı yayar.

Bir gezegenin etkin sıcaklığı, T sıcaklığındaki bir kara cisim tarafından yayılan gücün, gezegen tarafından verilen güce eşitlenmesi ile hesaplanabilir.
Bir yıldız ile gezegen arası D olarak, gezegenin parlaklığı da L kabul edilmek üzere, bir yıldızın izotropik olarak ışın yaydığını ve gezenin yıldızdan çok uzakta olduğunu varsayarsak, gezegen tarafından absorbe edilen gücü, bu gezegeni, D yarıçaplı bir kürenin yüzeyine gelen bir miktar gücü kesen r yarıçaplı bir disk olarak düşünerek bulabiliriz (D= gezegen ile yıldız arasındaki mesafe). Ayrıca Albedo parametresini dahil ederek, gezegenin gelen bazı ışınları yansıtmasına izin verebiliriz. 1 Albedo gelen bütün ışınların yansıtıldığı anlamına gelmektedir. 0 Albedo ise gelen bütün ışınların absorbe edildiğini göstermektedir. Absorbe edilen güç aşağıdaki formül ile açıklanabilmektedir.

  
    
      
        
          P
          
            
              a
              b
              s
            
          
        
        =
        
          
            
              L
              
                r
                
                  2
                
              
              (
              1
              −
              A
              )
            
            
              4
              
                D
                
                  2
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle P_{\rm {abs}}={\frac {Lr^{2}(1-A)}{4D^{2}}}}
  

Ayrıca, tüm gezegeni aynı T sıcaklığında ve bir ışıma yapan bir kara cisim olarak düşünebiliriz. Stefan-Boltzmann yasasına göre bir gezegen tarafından yayılan güç şu şekilde ifade edilebilir.

  
    
      
        
          P
          
            
              r
              a
              d
            
          
        
        =
        4
        π
        
          r
          
            2
          
        
        σ
        
          T
          
            4
          
        
      
    
    {\displaystyle P_{\rm {rad}}=4\pi r^{2}\sigma T^{4}}
  

Eğer yukarıdaki iki denklemi eşitlersek ve etkin sıcaklık için verilen denklemi yeniden düzenler isek,

  
    
      
        T
        =
        
          
            (
            
              
                
                  L
                  (
                  1
                  −
                  A
                  )
                
                
                  16
                  π
                  σ
                  
                    D
                    
                      2
                    
                  
                
              
            
            )
          
          
            
              
                1
                4
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle T=\left({\frac {L(1-A)}{16\pi \sigma D^{2}}}\right)^{\tfrac {1}{4}}}
  

Son denklemden de görüldüğü üzere gezegenin R olarak kabul ettiğimiz yarıçapı bulunmamaktadır.
Bu hesaplamaya göre Jüpiter’in etkin sıcaklığı 112 K ve 51 Pegasi b ise 1258 K’e eşittir. Jüpiter gibi bazı gezegenlerin etkin değerlerini bulmak için daha iyi bir tahmin yapmak istersek, gezegenlerin iç ısılarını, yani içlerinde bulunan gücü hesaplamalarımıza eklememiz gerekmektedir. Gerçek sıcaklık albedo ve atmosferin etkilerine bağlıdır. HD 209458 yani Osiris için spektroskopik analizler sonucu elde edilen gerçek sıcaklık değeri 1130 K’dir. Ancak, etkin sıcaklığı 1359 K’dir. Jüpiter’in iç ısısı, etkin derecesini yaklaşık olarak 152 K artırmaktadır.

Bir gezegenin yüzeyinin sıcaklığı, emisyon ve sıcaklık değişimini hesaba katarak, etkin sıcaklık hesaplamasını modifiye ederek tahmin edilebilir. Bir gezegenin, bir yıldızdan abserbe ettiği gücün alanı Aabs olarak kabul edilir ve bu alan toplam yüzey alanının yani 
  
    
      
        
          A
          
            
              t
              o
              t
              a
              l
            
          
        
        =
        4
        π
        
          r
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle A_{\rm {total}}=4\pi r^{2}}
  
 bir parçası olarak gösterilir. Buradaki ‘r’ harfi gezegenin yarıçapını ifade etmektedir. Burada bahsedilen alan, yarıçapı D olan bir kürenin yüzeyine yayılmış olan gücü önlemektedir. Biraz önce bahsedildiği gibi, Albedo parametresini dahil ederek, gezegenin gelen bazı ışınları yansıtmasına izin verebiliriz. 1 Albedo gelen bütün ışınların yansıtıldığı anlamına gelmektedir. 0 Albedo ise gelen bütün ışınların absorbe edildiğini göstermektedir. Absorbe edilen güç aşağıdaki formül ile açıklanabilmektedir.

  
    
      
        
          P
          
            
              a
              b
              s
            
          
        
        =
        
          
            
              L
              
                A
                
                  
                    a
                    b
                    s
                  
                
              
              (
              1
              −
              a
              )
            
            
              4
              π
              
                D
                
                  2
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle P_{\rm {abs}}={\frac {LA_{\rm {abs}}(1-a)}{4\pi D^{2}}}}
  

Ayrıca, bütün gezegen aynı sıcaklıkta olmamasına rağmen, gezegenin T sıcaklığında ve toplam alanın bir parçası olan Arad alanında  ışın yaydığını düşünebiliriz. Ayrıca emisyon olan ve atmoferik emisyonu ifade eden ε'da bir faktör oluşturmaktadır. ε değeri 0 ve 1 arasında değişmektedir. Bu değişim bize bir gezegenin bir kara cisim kadar mükemmel bir 

Europa (veya Jupiter II), Jüpiter'in yörüngesinde bulunan dört Galilei uydusunun en küçüğüdür. Galileo Galilei tarafından keşfedilen dört büyük uydudan gezegene yakınlık açısından ikinci sırada bulunur, bu nedenle Jüpiter'in "II" numaralı uydusu olarak adlandırılmıştır. Jüpiter'in bilinen 80 uydusu arasında gezegene en yakın altıncı uydudur ve ayrıca Ay'dan biraz küçük olan 3.100 kilometrelik çapı ile Güneş Sistemi'ndeki altıncı en büyük uydudur. 1610 yılında Galileo Galilei tarafından keşfedildi ve adını Girit Kralı Minos'un Fenikeli annesi ve Zeus'un sevgilisi (Roma tanrısı Jüpiter'in Yunan muadili) olan Europa'dan aldı.
Ay'dan biraz daha küçük olan Europa, esas olarak silikatlardan oluşur ve bir su-buz kabuğuna sahiptir. Muhtemelen içinde demir-nikel bir çekirdek vardır ve dıştan çoğunlukla oksijenden oluşan ince bir atmosfer ile çevrilidir. Ganymede ve Callisto'nun aksine, beyaz-bej yüzeyi bronz renkli çatlaklar ve çizgilerle kaplıdır. Kraterler nispeten azdır ve yüzeyi, Güneş sistemi'nde bilinen herhangi bir katı nesneden daha pürüzsüzdür.
Uydunun yüzeyi buzla kaplıdır ve bu buz kalınlığının 19-25 kilometre olduğu tahmin edilmektedir. Europa'nın kalın buz tabakasının altında bütün uyduyu kaplayan bir okyanus olduğu ve bu sebeple Europa'da yaşamın mümkün olabileceği düşünülmektedir. Son yapılan keşiflerde buz katmanlarının altında büyük göllerin izlerine rastlanmıştır. Hubble Uzay Teleskobu, patlayan kriyogayzerlerden kaynaklandığı düşünülen Satürn'ün uydusu Enceladus'ta gözlemlenenlere benzer su buharı bulutlarını tespit etti. Mayıs 2018'de gök bilimciler, 1995'ten 2003'e kadar Jüpiter'in yörüngesinde dönen Galileo uzay sondasından elde edilen verilerin güncellenmiş bir analizine dayanarak, Europa'daki su bulutu aktivitesinin destekleyici kanıtlarını sağladılar. Bu türden bir bulut faaliyetinin, araştırmacıların uyduya inmek zorunda kalmadan Europa'nın yer altı okyanusundaki yaşam arayışına yardımcı olabileceği düşünülmektedir.
1989'da başlatılan Galileo görevi Europa hakkındaki mevcut verilerin büyük kısmını sağlamaktadır. Her ne kadar birkaç keşif görevi önerilmiş olsa da, henüz hiçbir uzay aracı Europa'ya iniş yapmamıştır. Europa'dan iki yakın geçişi de içerecek olan Avrupa Uzay Ajansı'nın JUICE (Jupiter Icy Moons Explorer) görevi 4 Nisan 2023'te Ganymede'ye yönelik olarak başlatılmıştır. Europa'ya yönelik NASA'nın Europa Clipper uzay aracının, 21 günlük bir fırlatma aralığı sürecinde Ekim 2024 tarihinde bir Falcon Heavy roketiyle fırlatılması planlanmaktadır. Uzay aracı Nisan 2030'da Europa'ya varmadan önce, Şubat 2025'te Mars'tan ve Aralık 2026'da Dünya'dan kütleçekimsel yardım alacak.

Europa, Jüpiter'in diğer üç büyük uydusu Io, Ganymede ve Callisto ile birlikte Galileo Galilei tarafından 8 Ocak 1610'da ve muhtemelen bundan ayrı olarak Simon Marius tarafından keşfedildi. Io ve Europa'nın bildirilen ilk gözlemi, 7 Ocak 1610 tarihinde Galileo tarafından Padova Üniversitesi'nde 20x kırılmalı teleskop kullanılarak yapıldı. Ancak bu gözlemde Galileo, teleskopunun düşük gücü nedeniyle Io ve Europa'yı ayıramadı ve bu yüzden ikisini tek bir ışık noktası olarak kaydetti. Ertesi gün 8 Ocak 1610'da (IAU'nun Io için keşif tarihi olarak kullanılan) Galileo'nun Jüpiter sistemi gözlemleri sırasında Io ve Europa ilk kez ayrı cisimler olarak gözlemlendi.
Europa, Yunan mitolojisinde Sur kralı Agenor'un kızı Fenikeli ve soylu bir kadın olan Europa ile aynı adı taşır. Tüm Galilei uyduları gibi, Europa da adını Jüpiter'in Yunan muadili olan Zeus'un sevgilisinden alır. Bu durumda Europa, Minos'un annesi; Kadmos, Phoenix ve Kilikyalıların atası Cilix'nin kız kardeşidir.
Europa adı, keşfinden kısa bir süre sonra Simon Marius tarafından önerilmiş olsa da, bu isim (diğer Galilei uydularının isimleri gibi) uzun bir süre önemini yitirdi ve 20. yüzyıl ortalarına kadar genel kullanıma girmedi. Daha önceki gökbilim literatürünün çoğunda Europa, Roma rakamıyla Jupiter II (Galileo tarafından da tanıtılan sistem) veya "Jüpiter'in ikinci uydusu" olarak adlandırılır. 1892 yılında yörüngesi Jüpiter'e Galilei uydularından daha yakın olan Amalthea'nın keşfi Europa'yı üçüncü sıraya itti. Voyager sondaları 1979'da üç tane daha iç uydu keşfetti ve o zamandan beri Europa, Jüpiter'in altıncı uydusu olarak kabul edilir. Bazen hala Jupiter II olarak adlandırılmasına rağmen, sıfat hali Europan olarak kabul görmüştür.

Europa, 670.900 km'lik bir yörünge yarıçapı ile Jüpiter'in etrafında yaklaşık olarak üç buçuk günde dönmektedir. Yörünge, Jüpiter ekvatoruna göre 0,0094'lük bir dış merkezliğe sahip ve Jüpiter'in ekvator düzlemine göre sadece 0,470° eğikliği ile hemen hemen daireseldir. Tüm Galilei uyduları gibi Europa da Jüpiter ile senkronize bir dönüş içindedir, uydunun bir yarım küresi sürekli olarak gezegene bakar ve yüzeyinde Jüpiter'in yukarıda asılı gibi göründüğü bir nokta bulunur. Europa'nın başlangıç meridyeni bu noktadan geçen bir çizgidir. Yapılan araştırmalar senkronize olmayan bir rotasyonu önerdiği için kütleçekim kilitlenmesinin tam olmayabileceği öne sürülmekte ve bu durum şu şekilde açıklanmaktadır: Europa, yörüngesinde döndüğünden daha hızlı bir şekilde kendi etrafında dönüyor ya da en azından geçmişte bu şekilde yapmıştır. Bu durum, Europa'nın iç kütle dağılımında bir asimetri olduğunu ve bir yeraltı sıvı tabakasının üstündeki buz kabuğunu kayalık iç kesimden ayırdığını gösterir.
Diğer Galilei uydularından kaynaklanan kütleçekimsel tedirginlik etkisiyle korunan küçük dış merkezliği nedeniyle, Jüpiter'le olan mesafesi ortalama bir değer etrafında salınır. Europa gaz devine biraz yaklaştıkça Jüpiter'in kütleçekim etkisi artar ve hafifçe uzamış bir şekil almaya zorlanır. Jüpiter'den biraz uzaklaştıkça maruz kaldığı kütleçekim etkisi azalır ve bu da Europa'nın gevşemesine, daha küresel bir şekle dönüşmesine ve okyanusunda gelgitler oluşmasına neden olur. Europa'nın yörünge dış merkezliği düzenli olarak Io ile yörüngesel rezonans oluşturur ve bu rezonans da gezegenin içini düzenli olarak hareketlendirirken ısıya yol açar. Muhtemelen bu durum yüzünden uydunun buzlu yüzeyinin altında sıvı bir okyanusun kalması mümkün olabilmektedir.
Europa'yı kaplayan bu çatlakların bir analizi, zamanın bir noktasında muhtemelen eğik bir yörüngede döndüğüne dair kanıtlar gösteriyor. Eğer bu durum doğruysa, Europa'nın birçok özelliğini anlamamıza yardımcı olacaktır. Europa'nın çatlaklardan oluşan büyük ağ örgüsü, küresel okyanusundaki muazzam gelgit etkisinin neden olduğu gerilimlerin bir kaydı olarak kullanılabilir. Europa'nın eğikliği, tarihinin ne kadarının donmuş kabuğuna kaydedildiğini, okyanusundaki gelgitler tarafından ne kadar ısı üretildiğini ve hatta okyanusunun ne kadar süredir sıvı olduğu hesaplamalarını etkileyebilir. Bu zorlu değişikliklere uyum sağlayabilmek için buz tabakasının gerilmesi gerekir ve çok fazla zorlandığında da kırılır. Europa'nın eksenindeki bir eğiklik, çatlakların düşünülenden çok daha yeni olabileceğini gösterebilir. Bunun nedeni, kutup dönüş yönünün günde birkaç derece kadar değişebilmesi ve birkaç ay boyunca bir devinim dönemini tamamlayabilmesidir. Bir eğiklik, Europa okyanusunun yaş tahminlerini de etkileyebilir. Gelgit etkisinin Europa'nın okyanusunu sıvı halde tutan ısıyı ürettiği ve dönüş eksenindeki bir eğikliğin gelgit kuvvetleri tarafından daha fazla ısı üretilmesine neden olacağı düşünülmektedir. Böyle bir ek ısı, okyanusun daha uzun süre sıvı kalmasını sağlayabilir. Bununla birlikte, dönüş eksenindeki bu varsayımsal kaymanın ne zaman meydana gelmiş olabileceği henüz belirlenememiştir.

Europa, 3.100 kilometre (1.900 mi) çapıyla Güneş Sistemi'nin en büyük altıncı doğal uydusu ve en büyük on beşinci cismidir. Galilei uyduları arasında en az kütleye sahip uydu olsa da, Güneş Sistemi'nde kendisinden daha küçük olduğu bilinen tüm uyduların toplamından daha fazla kütleye sahiptir. Kütle yoğunluğu karasal gezegenler ile aynı benzer bir yapıya sahip olduğunu gösterir ve çoğunlukla silikat kayaçlardan oluşur.

Europa'nın yaklaşık 100 km (62 mi) kalınlığında bir dış su katmanına sahip olduğu tahmin edilmektedir. Bu katmanın bir kısmı uydunun kabuğu olarak donmuş ve geri kalanı ise kabuğun altında sıvı okyanus halindedir. Galileo yörünge aracı tarafından manyetik alan hakkında elde edilen veriler, Europa'nın Jüpiter'in manyetik alanı ile olan etkileşimi sonucu indüklenmiş bir manyetik alana sahip olduğunu göstermiştir. Bu tabakanın muhtemelen tuzlu sıvı su okyanusu olduğu düşünülmektedir. Europa, muhtemelen metalik bir demir çekirdeğe sahiptir.

Europa, Güneş Sisteminde bilinen en pürüzsüz yüzeye sahip olan nesnedir. Dağlar ve kraterler gibi büyük ölçekli özelliklerden yoksundur, fakat yapılan bir araştırmaya göre Europa'nın ekvatoru, ekvator üzerine doğrudan gelen Güneş ışığının neden olduğu penitentes adı verilen ve 15 metreye kadar ulaşan buzlu sivri yapılar ile kaplı olabilir. Galileo yörünge aracı tarafından sağlanan görüntüler bunu doğrulamak için yeterli çözünürlüğe sahip olmasa da, radar ve termal veriler bu tahminle uyumlu görünmektedir. Europa'yı çapraz olarak kesen belirgin işaretler, genellikle albedo özellikleri gibi görünmektedir ve düşük topoğrafyayı vurgular. Europa üzerinde az sayıda krater bulunmaktadır, çünkü yüzeyi tektonik olarak çok aktif ve dolayısıyla gençtir. Buzlu kabuğunun 0,64'lük albedosu (ışık yansıtma yeteneği), diğer uydulardan oldukça yüksektir. Bu, genç ve aktif bir yüzeye sahip olduğunu gösterir. Europa'nın maruz kaldığı kuyruklu yıldız bombardımanının tahmini sıklığına dayanarak, yüzeyin yaklaşık olarak 20 ila 180 milyon yaşında olduğu düşünülmektedir. Europa'nın yüzey özelliklerinin açıklaması konusunda bilimsel bir fikir birliği bulunmamaktadır.
Europa'nın yüzeyindeki iyonlaştırıcı radyasyon seviyesi günlük olarak 5,4 Sv'ye (540 rem) eşdeğerdir. Bu radyasyon miktarına bir Dünya günü (24 saat) boyunca maruz kalmak bir insanın ağır derecede hastalanmasına ya da ölmesine sebep olabilir. Europa'daki bir gün, bir Dünya gününden yaklaşık 3,5 kat daha uzundur.

Europa'yı dünyalaştırma


F-tipi ana kol yıldızı (F V), tayf tipi F ve aydınlatma sınıfı V olan ana kol (hidrojen-yakan) yıldızıdır. Bu tip yıldızlar Güneş'in kütlesinin 1 ila 1,4 katı kütleye ve 6.000 ila 7.600 K arasında yüzey sıcaklığına sahiptir. Bu sıcaklık aralığı F tipi yıldızlara sarı-beyaz bir renk verir. Bir ana kol yıldızı, cüce yıldız olarak da belirtildiği için bu yıldız sınıfı aynı zamanda sarı-beyaz cüce olarak da adlandırılabilir (yıldız evriminin olası bir son aşaması olan beyaz cüce yıldızlarla karıştırılmamalıdır). Kayda değer örnekler arasında; Procyon A, Gama Virginis A ve B ile KIC 8462852 sayılabilir.

Gözden geçirilmiş Yerkes Atlas sistemi (Johnson & Morgan 1953), F tipi cüce spektral standart yıldızların kalabalık bir dizgesini listelemişti, fakat bunların hepsi bugüne kadar istikrarlı standartlar olarak hayatta kalmadı. MK spektral sınıflandırma sisteminin F-tipi ana kol cüce yıldızlar arasındaki dayanak noktaları, yani yıllar içinde değişmeden kalan ve sistemi tanımlamak için kullanılabilecek standart yıldızlar; 78 Ursae Majoris (F2 V) ve pi3 Orionis (F6 V) olarak kabul edilir. Bu iki standart yıldıza ek olarak Morgan & Keenan (1973); HR 1279 (F3 V), HD 27524 (F5 V), HD 27808 (F8 V), HD 27383 (F9 V) ve Beta Virginis'i (F9 V) referans standartları olarak kabul etmiştir. Diğer başlıca MK standart yıldızları arasında HD 23585 (F0 V), HD 26015 (F3 V) ve HD 27534 (F5 V) yer alır. Hemen hemen aynı HD adlarına sahip iki Hyades üyesinin (HD 27524 ve HD 27534) her ikisinin de güçlü F5 V standart yıldızları olarak kabul edildiği ve neredeyse aynı renk ve büyüklükleri paylaştığı unutulmamalıdır. Gray & Garrison (1989), çok sıcak F-tipi yıldızlar için modern bir cüce standartları tablosu sunmuştur. F1 ve F7 cüce standart yıldızları nadiren listelenir, fakat uzman sınıflandırıcılar arasında yıllar içinde biraz değişmiştir. Bu sınıfta sıklıkla kullanılan standart yıldızlar arasında 37 Ursae Majoris (F1 V) ve Iota Piscium (F7 V) bulunur. Şu anda henüz resmi olarak yayınlanan hiçbir F4 V standart yıldızı bulunmamaktadır. Maalesef F9 V, Morgan tarafından sınıflandırılan sıcak yıldızlar ile Keenan tarafından sınıflandırılan daha soğuk yıldızlar arasındaki sınırı en alt basamakta tanımlar ve literatürde yıldızların F/G cüce sınırının tanımlamasında tutarsızlıklar bulunur. Morgan & Keenan (1973) Beta Virginis ve HD 27383'ü F9 V standartları olarak listelemiş, fakat Keenan & McNeil (1989) F9 V standardı olarak HD 10647'yi listelemiştir. Eta Cassiopeiae A'yı standart bir yıldız olarak görmekten kaçınmak gerekir, belki sınırdaki bir yıldız olarak görülebilir, çünkü Keenan'ın yayınlarında genellikle F9 V tipi olarak kabul edilirken, Morgan'ın yayınlarında G0 V olarak gösterilmiştir.

F-tipi yıldızlar, G-tipi yıldızlara benzer bir yaşam döngüsüne sahiptir. Hidrojen yakarlar ve sonunda hidrojen kaynakları tükendikten sonra hidrojen yerine helyum yakan bir kırmızı dev haline dönüşeceklerdir. Helyum da tükendikten sonra karbonu yakmaya başlarlar. Bu da tükendiğinde dış katmanlarını saçarak gezegenimsi bulutsu oluşturur ve bulutsunun merkezinde sıcak bir beyaz cüce kalıntısı bırakırlar. Bu tip yıldızlar ~2-4 milyar yıl boyunca kararlı kalabilirken, Güneş gibi G tipi yıldızlar ~10 milyar yıl boyunca kararlı kalırlar.

Gezegenlere sahip olduğu bilinen en yakın F-tipi yıldızlardan bazıları; Upsilon Andromedae, Tau Boötis, HD 10647, HD 33564, HD 142, HD 60532 ve KOI-3010'dur.

Yıldız sınıflandırma, F sınıfı

Felemenkçe, Hint-Avrupa dil ailesinin Cermen dilleri grubundan dil. Hollandaca ve Flamanca gibi lehçeleri vardır, bunlar özellikle yazılı dilde birbirine oldukça yakındır. Felemenkçe ve lehçeleri; Hollanda, Belçika ve Surinam'da resmî dil konumundadır.
Belçika'da konuşulan lehçesine Flamanca, Hollanda'da konuşulana ise Hollandaca denir. Belçika'da daha çok kuzeyde bulunan Flaman bölgesinde konuşulur. Felemenkçe ise Aşağı Almanca ve Friz diline yakındır.

Felemenkçe, Belçika devleti içinde Fransızcanın baskısına karşı mücadele vererek geçen tarihi içinde özgün bir gelenek, edebiyat ve kendi içinde lehçeler oluşturmuş, ancak Belçika'nın federal devlet yapısına bürünmesi ile Felemenkçe ile ortak noktalarını tekrar keşfetmiştir. Flamanlar günümüzde yerel şivelerini konuştukları zaman "Flamanca konuşuyorum" ("Ik spreek Vlaams"), Algemeen Nederlands (Genel/Ortak Felemenkçe) adını verdikleri standartlaştırılmış eğitim, bilim ve yönetim dilini kullandıkları zaman "Felemenkçe konuşuyorum" ("Ik spreek Nederlands)" derler. Yine de, aksan farkları, kullandıkları bazı kelimeler ve söyleyiş tarzlarından ötürü bir Hollandalı muhatabının bir Flaman olduğunu hemen anlayabilir. Dahası her yörenin kendine ait bir konuşma şekli olduğundan hangi bölgeden, şehirden hatta köyden geldiğini de çıkarabilir. Bunun sebebi de Felemenkçenin coğrafî olarak çok küçük bir bölgede konuşulsa da, topluluklar oldukça birbirine bağlı yoğun ve sık bir dokuda olmasıdır. Böylelikle dil konuşulduğu, bölge içinde resmî sınırlardan bağımsız olarak, oldukça heterojen bir yayılım gösterir. Resmî kaynaklara göre yalnızca Flaman Bölgesi içinde lehçe olarak tanımlanabilecek 26 farklı Felemenkçenin konuşulduğu tespit edilmiştir. Bunların başlıcaları arasında

Oost Vlaams (Doğu Flamanca)
West Vlaams (Batı Flamanca)
Antwerps (Anversçe)
Limburgs (Limburgça)
Frans-Vlaams (Fransız Flamancası - Fransa'nın kuzey batısında konuşulur)
sayılabilir. Aynı şekilde Hollanda'nın çeşitli bölgelerinde birbirinden oldukça farklılık gösteren çeşitli lehçeler bulunur. Bunlardan bazıları:

Zuid-Hollands (Güney Hollandaca)
Gronings (Groningence)
Brabants (Brabantça)
Holland-Limburgs (Hollanda Limburgçası)
Genel/Ortak Felemenkçe ise Türkiye'de bölgeler arası lehçelerden ve şivelerden bağımsız olarak konuşulan modern Türkçe ile kıyaslanabilir. Her yöre kendine özgü bir lehçe ve şive ile konuşsa da eğitim, öğretim, basın, yayın, radyo, TV, yazım ve devlet işlerinde hep standartlaştırılmış ortak resmî dil kullanılır. Ancak halk kendi yöresel aksan ve lehçelerini bir kültürel değer olarak görerek yaşar, yaşatır ve korurlar. Bu yüzden her yöre kendine ait olan lehçelerde gazete ve dergiler çıkarır yerel radyo, televizyonlarda kendi lehçeleri ile yayın yaparlar.
Lehçeler arasındaki fark o kadar güçlüdür ki coğrafî olarak Limburgcanın konuşulduğu Limburg Bölgesi ile Batı Flandra Bölgesi'nin konuşulduğu yöre arasındaki mesafe 100 km'yi aşmamasına karşın her iki lehçenin konuşanları birbirlerini anlamakta büyük güçlük çeker. Bu anlamadaki güçlük bir bakıma Türkçe ile Azerice ile karşılaştırılabilir. Bu sebepten devlet televizyonları genelde halkın konuşmalarını büyük çoğunlukla Genel Felemenkçe alt yazı ile verir. Aynı şey Belçika'da yayınlanan Hollanda filmleri ve dizileri ile Hollanda'da yayınlanan Flaman dizi ve filmleri için de geçerlidir ve genelde Genel Felemenkçe alt yazı ile verilir.
Felemenkçe, Hollanda sömürgesi olan ülkelerde (Aziz Martin, Surinam, Aruba, Guyana, Hollanda Antilleri, Virgin Adaları) de konuşulmaktadır. Geçmişte en büyük Hollanda sömürgesi olan Endonezya'da yaygınlığını sürdürmekte olup yerel diller üzerinde büyük tesiri olmuştur.
Fransa'nın kuzeybatısındaki Nord ilinde, özellikle Dunkerque komününde de konuşulur.

17. yüzyıldan itibaren Güney Afrika'ya göçmüş olan Hollanda asıllı Boerler
(nl:Boer-Çiftçi), Felemenkçenin coğrafî kopukluk nedeniyle farklılaşmış bir lehçesi (picini) olan Afrikaans konuşmaktadır.

Dünyada yaklaşık 24 milyon insan resmî dil olarak Felemenkçe konuşmaktadır.

Hollanda - 17 milyonluk nüfusun tamamı
Belçika - 10 milyonluk nüfusun yaklaşık 6 milyonu
Surinam - 450 binlik nüfusun tamamı
Hollanda Antilleri - 200 bin nüfusun tamamı
Aruba - 100 bin nüfusun tamamı

Ana dili Felemenkçe olanlar, dillerinin İngilizce ve Almanca ile benzer noktaları bulunduğundan bu dilleri öğrenmeye yatkındırlar. Cümle yapısı ve kullanılan sözcükler bakımından İngilizce ve Almanca ile benzerlik göstermektedir.
İngilizce ve Almanca benzerliğe örnek:

Felemenkçe: Wat is jouw naam?
Almanca: Was ist dein Name?
İngilizce: What is your name?
Felemenkçe: Geef mij het boek.
Almanca: Gib mir das Buch.
İngilizce: Give me the book.

Felemenkçe alfabesi "a" dan "z" ye kadar Temel latin alfabesinde bulunan tüm harfleri içerir. Diyakritik işareti bulunan harfler alfabede yer almaz. Alfabe böylece 26 harften oluşurken, bazen kendisinde tek harf özelliği verilen diftong "IJ" ile alfabedeki harf sayısı 27 ye çıkar. Bu harf genellikle alfabeye eklenmezken, örneğin telefon defterlerinde veya sözlüklerde "x" ve "y" arasında yer alır.

Felemenkçede ünlü harflerin büyük bir kısmı Türkçeye benzer şekilde okunur; a(a), aa(â), e, ee(e), i(i), o(o), oo(oo), u(ö/ü)
IJ harfi isimlerde ve cümle başında daima büyük yazılır, örneğin; IJsselmeer. Felemenkçede kullanılan diğer diftongların yanında sadece ij tek harf olma özelliğini taşır. Türkçe karşılığı ile "ay" şeklinde okunur.
Felemenkçede ij ile birlikte toplam 8 diftong kullanılır ve Türkçe okunuşları böyledir; au(au), ei(ay), eu(öö), ie(î), ij(ay), oe(u), ou(au), ui(öü)
Bir araya gelişleri ile farklı okunan diğer ünlü harfler; ae(â), uu(üü).
Felemenkçede bu kurala uymayan ünlü harf gruplarının okunuşlarındaki istisnaları belirtmek için Trema kullanılır (ä, ë, ï, ö, ü). "Ö" ve "ü" sesleri Türkçedeki gibi değildir, o ve u şeklinde okunurlar. Örneğin "ruïne" (harabe) okunuş ruine, vakuüm (vakum) okunuş vakuum, België (Belçika) okunuş Belhie
Bir cümlede bir kelimenin önemini göstermek için ve o kelimenin vurgusunu öne çıkarmak için ünlü harflere bazen acute aksanı eklenir (á, é, í, j́, ó, ú, íj́). "J́" harfi çoğu yazı sisteminde bulunmadığı için normal j şeklinde yazılır. Diğer yandan aksanlar aynı okunan kelimelerdeki anlam farklılığını belirtir. Örneğin "voor" ve "vóór"

Felemenkçe kullanılan digraphlar ise şunlardır; ch, sj, tj
"c" harfi e, i ve ij harflerinden önce İngilizcede olduğu gibi "s" şeklinde okunur (city). Diğer yandan "c" harfi a, o, u nun önünde k gibi okunur. Bu kurala uymayan birkaç yabancı kökenli kelimede a, o, u dan önce bulunan "c" harfi s şeklinde okununca, Fransızcadaki gibi çengel işareti eklenir. Örneğin: "provençaalse grasmus" (Funda ötleğeni), "façade" (cephe), "Curaçao"
"g" harfi h gibi okunur ama, Almancadaki "ch" digrafı gibi boğazdan söylenir.
"z" harfi Türkçedeki s gibi okunur.

Dilin Osmanlıca adı فلمنكجه olarak yazılır.
Bazı batı dillerinde Felemenkçeyi karşılayan tek bir kelime olmaması ve "Felemenk" sözcüğünün günümüzde belli bir siyasi ülkeye karşılık gelmemesi nedeniyle, Türkçede Felemenkçe yerine Hollandaca sözcüğünün kullanılmasını savunanlar vardır. Buna karşın, Türk Dil Kurumu sözlüğünde Felemenk sözcüğünün tanımı "Bugünkü Hollanda, Belçika ve Kuzeydoğu Fransa'ya eskiden verilen ad." olarak ve Felemenkçe sözcüğü de "Felemenk dili" olarak tanımlanmaktadır. Hollanda'da ve Belçika'da konuşulan Felemenkçe arasındaki fark çok az olup, aynı dilin iki lehçesi düzeyindedir.

Hoe gaat het?: Nasılsın? [hu ğaat het ]
Hoe oud ben je?: Yaşın kaç? [hu aud ben ye]
Wat is jouw naam?: İsmin ne? [vat is yauv nağm]
Wat doe je voor werk?: Mesleğin ne? [vat du ye foğr verk]
Wanneer is je verjaardag?: Doğum günün ne zaman? [vaniğr is ye feryağrdahk]
Wanneer ben je geboren?: Ne zaman doğdun? [vaniğr ben ye gheboğrın]
Waar ben je geboren?: Nerede doğdun? [wağr ben ye gheboğrın]
Hoe laat is het?: Saat kaç? [hu lağt is het]
Welke dag is het?: Hangi gün? [velkı dah is het]
Welk jaar is het?: Hangi yıl? [velk yağr is het]
Hoe lang verblijf je hier al?: Burada ne kadar zamandır yaşıyorsun? [hu lang ferbleyf ye hiyr al]
Sinds wanneer ga je al naar school?: Ne zamandan beri okula gidiyorsun? [sins vaniğr ghağ ye al nağr skhoğl]
Wat is jouw nationaliteit?: Ulusun ne? [vat is yav nasyonaliteyt]
Waar woon je?: Nerede yaşıyorsun? [vağr voğn ye]
Wat ben je nu aan het doen?: Şu anda ne yapıyorsun? [vat ben ye nü ağn het duğn]
Wie ben jij?: Sen kimsin? [viğ ben yey]
Ben je student?: Öğrenci misin? [ben ye stüdent]
Uit welke stad kom je?: Hangi şehirdensin [Èğüt velkı stat kom ye]
Ja!: Evet! [ya]
Nee!: Hayır! [ney]
Ik hou van jou.: Seni seviyorum. [ik hau fan yau]

Flandra

Foton, (Grekçe: φῶς, φωτός (phôs, phōtós) 'ışık') Modern Fizik'te ışık, radyo dalgaları gibi elektromanyetik radyasyonu içeren Elektromanyetik Alan kuantumu yani ışığın temel birimidir. Ayrıca, Elektromanyetik Kuvvet'lerde kuvvet taşıyan, kütlesiz (ya da duru kütlesi=sıfır kabul edilen) temel parçacıktır. Parçacık terimi; genelde kütlesi olan veya ne kadar küçük olursa olsun bir cismi var olan anlamıyla kullanılır. Ancak, fotonlar için kullanılırken "en küçük enerji yumağı"nı temsil eden bir birimi ifade eder. Fotonlar Bozon sınıfına aittir. Kütlesiz oldukları için boşluktaki hızı 299.792.458 m/s (veya 299.792 km/s) dir.
Kuvvet etkileri hem mikroskobik ölçülerde, hem de makroskobik ölçülerde gözlemlenebilir. Foton herhangi bir duru kütleye sahip değildir ve bu durum uzak mesafelerde etkileşimlere izin vermektedir. Diğer bütün temel parçacıklar gibi foton da Kuantum mekaniğine dahildir ve dalga parçacık ikiliği gösterir. Bu durum fotonun hem dalga hem de parçacık özelliği gösterdiğini gösterir. Örnek olarak herhangi bir foton bir mercek tarafından kırılıma uğrayabilir veya dalga girişimi özelliği gösterebilirken ayrıca sayısal kütlesi ölçüldüğünde parçacık gibi davranabilir.
Foton'un modern kuramı Albert Einstein tarafından açıklanmıştır. Einstein, gözlemlerine göre klasik ışık dalga modelinin yetersizliği üzerine foton modeline gerek duymuştur.
Foton davranışlarını gözlemlemek için yapılan "Çift Yarık Deneyi" fotonların dalga mı yoksa tanecik davranışı mı gösterdiği tartışmalarını zirveye çıkarmıştır. Bu deneyin en çarpıcı sonucu deney ölçüm yapılmadan gerçekleşirse dalga modeline, ölçüm yapılırsa tanecik modeline göre hareket etmesi olmuştur.

Işığın parçacıklardan oluştuğu fikrini ilk kez Isaac Newton ortaya koydu. Sonraları ışığın dalgalardan oluştuğu düşüncesi yayıldı. Ancak, Max Planck bazı deneylerinde ışığın tanecikmiş gibi davrandığını fark etti. Işık sanki devamlı dalgalar değil de, enerji paketçikleri gibi geliyordu. Einstein ve Planck bu enerji paketlerini ışık kuantumu veya foton olarak adlandırdılar. Fotonlar sanki birer parçacıklarmış gibi davranıyordu. Relativite (izafiyet) teorisine göre, bir parçacığın ışık hızında gidebilmesi için kütlesinin sıfıra eşit olması gerekiyordu. Demek ki ışığın enerjisi sadece kinetik enerjiydi; kütlesinden kaynaklanan hiçbir enerjisi yoktu. Einstein o güne dek açıklanamamış olan fotoelektrik olayını bu kavramla açıkladıktan sonra, bilim adamlarının ağzında yeniden 'ışık nedir?' sorusu gündeme gelmişti. Işığın bazı özellikleri sadece dalga olgusu (mantığı) ile açıklanırken (girişim veya kırınım gibi), bazı özellikleri ise sadece foton konsepti ile açıklanabiliyor (Fotoelektrik olay veya atomların enerji soğurması ve salması gibi).

Fotonun en bariz özelliklerini şöyle sayabiliriz: Durgun kütlesi sıfırdır; ışık hızıyla gider; ışık hızıyla gittiği için fotonlar için zaman durgundur; etkileşimlere parçacık olarak girebilir ancak dalga olarak yayılır; E=h x f, p=h/l ve E=pc bağıntılarına uyar; kütlesi sıfır olduğu halde, diğer parçacıklar gibi kütle çekiminden etkilenir. zamandan etkilenmediği için evrim geçirmeyen tek maddedir (ışık hızında giden diğer maddelerle birlikte)

  
    
      
        E
        
      
    
    {\displaystyle E\,}
  
 : enerji miktarı

  
    
      
        h
        =
        6.6
        ×
        
          10
          
            −
            34
          
        
        J
        s
        
      
    
    {\displaystyle h=6.6\times 10^{-34}Js\,}
  
 : Planck sabiti

  
    
      
        f
        
      
    
    {\displaystyle f\,}
  
: frekans
Işık dalga özelliklerine de sahiptir. Etkileşimlere parçacık olarak girebilir ancak dalga olarak yayılır.

Fotonların kütleçekiminden etkilenme nedeni, kütleçekiminin kütleli cisimler etrafındaki uzay-zaman dokusunu bükmesidir. Işık da bu uzay-zaman içinde hareket eden bir dalga/parçacık olduğu için, bükülen uzay zaman dokusundan etkilenir.

Maxvell denklemlerini çözdüğümüz zaman elektrik ve manyetik alanın birbirini sonsuza kadar besleyeceği bir hız değerine ulaşırız. Bu değer sadece iki sabite bağlıdır ε0 boş uzayın elektrik alana karşı gösterdiği direnç ve μ0 boş uzayın manyetik alana karşı gösterdiği direnç. Bunlar evrenin dokusundan kaynaklı değerler olduğu için bütün evrende bu hız değeri aynıdır (başka evrenlerde veya evrenimizin dışında farklı değerler alabilir).

  
    
      
        v
        =
        
          
            
              1
              
                
                  ϵ
                  
                    0
                  
                
                .
                
                  μ
                  
                    0
                  
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle v={\sqrt {\frac {1}{\epsilon _{0}.\mu _{0}}}}}
  

Bu hızın değeri saniyede 299.792.458 metre yani ışık hızıdır. Maxvell bu formül ile ışığın bir elektomanyetik dalga olduğunu göstermiştir.
Bütün elektromanyetik dalgalar evrenin dokusundan kaynaklı belirli bir hız ile gitmek zorundalardır (ışık hızı) eğer bunun dışında bir hızla gidecek olsalar elektromanyetik dalga olmaktan çıkıp enerjilerini kaybederlerdi.
Bir araba 100 kilometre/saniye hıza anında ulaşmaz. 5 km/h, 20 km/h 50 km/h gibi süreğen bir artış gösterir ama ışık kaynaktan çıktıktan sonra anında ışık hızına ulaşır süreğen bir artış göstermez.
70 km/h hızla giden bir arabadan geriye doğru 20 Km/h hızla bir top fırlatırsak topun hızı 50 km/h olur ama 0.5 c (ışık hızının yarısı) hızla giden bir uzay gemisinden geriye doğru ışık tutarsak bu ışığın hızı 0.5 c değil c olur ışık hızı göreli sistemlerden bağımsız olarak tek bir hızda gider.
e0 = 8.854 187 817... × 10−12 F·m−1 (metre başına farad).
µ0 = 4π × 10−7 N A−2

19. yüzyılda en çok tartışılan konulardan biri, ışığın parçacık mı yoksa dalga mı olduğu sorusuydu. James Clerk Maxwell'in elektromanyetik kuramı ve Hertz'in deneylerinden sonra ışığın dalga olduğu kabul edilmeye başlandı. Ancak bazı deneyler ışığın dalga olduğu gözlemiyle uyuşmuyordu. Karacisim ışıması hakkında Rayleigh ile Jeans'in kurduğu teori bunun zirveye çıktığı yerlerden biriydi. Rayleigh ve Jeans dalga yaklaşımını kullanarak, belli bir sıcaklığa sahip bir cismin etrafa hangi dalga boyunda ne kadar ışıma yapacağını hesaplamaya çalıştılar. Buldukları sonuç, uzun dalga boylarında deneylerle uyumluydu ama düşük dalga boylarında çok büyük bir sapma gösteriyordu. Teorileri, dalga boyu küçüldükçe, yapılan ışımanın sonsuza gideceğini söylüyordu (bu yüzden buna morötesi felaketi denir). Daha sonra Max Planck, ışık dalga olarak değil de enerji paketçikleri olarak düşünülürse bu problemin aşılabileceğini fark etti (bu, Max Planck'a 1918 Nobel Fizik Ödülü'nü kazandırmıştır). Daha sonra Arthur Compton tarafından açıklanan Compton saçılması olayı ve Albert Einstein'ın açıkladığı Fotoelektrik olay ışığın parçacık yapısını ortaya çıkardı. Fakat girişim ve kırınım deneyleri gibi başka deneyler de ancak ışığın dalga olduğu varsayıldığında açıklanabilmektedir. Şu anda kabul edilen ışığın ikili bir yapısı olduğu ve hem parçacık hem dalga özelliği gösterdiğidir (daha sonraki deneyler bütün maddelerin böyle olduğunu göstermiştir).

Işık hızında ilerleyen bir taneciğin momentumu:
Momentumun tam formülü 
  
    
      
        p
        =
        
          
            
              m
              .
              v
            
            
              1
              −
              
                
                  (
                  
                    
                      v
                      c
                    
                  
                  )
                
                
                  2
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle p={\frac {m.v}{\sqrt {1-\left({\frac {v}{c}}\right)^{2}}}}}
  
 dir. Bu formüle göre hız ışık hızına yaklaştıkça payda sıfıra ve momentum sonsuza yaklaşır. Hız(v) ışık hızına ulaşıldığında payda sıfır ve momentum sonsuz olur yani ışık hızına çıkmak için kütle(m) sonsuza gitmeli bunun için de sonsuz enerji gerekmektedir.

  
    
      
        p
        =
        
          
            
              m
              .
              c
            
            
              1
              −
              
                
                  (
                  
                    
                      c
                      c
                    
                  
                  )
                
                
                  2
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle p={\frac {m.c}{\sqrt {1-\left({\frac {c}{c}}\right)^{2}}}}}
  

Işık hızına ulaşmak için ise sonsuz momentum gerekmez. fotonların kütlesi(m) sıfır olduğu için 
  
    
      
        p
        =
        
          
            0
            0
          
        
      
    
    {\displaystyle p={\frac {0}{0}}}
  
 çıkar ve 
  
    
      
        
          
            0
            0
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {0}{0}}}
  
 belirsizliği ortadan kaldırıldığında fotonun momentumu bulunur, kütlesi olan hiçbir cisim ışık hızına çıkamaz. ışık hızına çıkmanın tek yolu sıfır kütle ile belirsizlik yaratmaktır.
alternatif yol:

  
    
      
        P
        =
        m
        ⋅
        c
        
      
    
    {\displaystyle P=m\cdot c\,}
  

Bir taneciğin enerjisi (Einstein formülü):

  
    
      
        E
        =
        m
        ⋅
        
          c
          
            2
          
        
        
      
    
    {\displaystyle E=m\cdot c^{2}\,}
  

Bir fotonun enerjisi (Planck formülü):

  
    
      
        E
        =
        
          
            
              h
              ⋅
              c
            
            λ
          
        
        
      
    
    {\displaystyle E={\frac {h\cdot c}{\lambda }}\,}
  

Foton da bir tanecik olduğu için:

 

Fotosentez, bitkiler ve diğer canlılar tarafından, ışık enerjisini organizmaların yaşamsal eylemlerine enerji sağlamak için daha sonra serbest bırakılabilecek kimyasal enerjiye dönüştürmek için kullanılan bir işlemdir. Bu kimyasal enerji, karbondioksit ve sudan sentezlenen şekerler gibi karbonhidrat moleküllerinde depolanır.

Fotosentez sözcüğü, Yunanca phōs (ışık) ve sentez (bir araya getirmek) sözcüklerinin bir araya getirilmesi ile oluşturulmuştur.
Çoğu durumda oksijen yan ürün olarak salınır. Çoğu bitki, çoğu alg ve siyanobakteri fotosentez yapar; bu tür canlılara fotoototroflar denir. Fotosentez, Dünya atmosferinin oksijen içeriğinin üretilmesinden ve korunmasından büyük ölçüde sorumludur ve tüm organik bileşikler ve Dünya'daki yaşam için gerekli enerjinin çoğunu sağlar.
Her ne kadar fotosentez farklı türler aracılığıyla farklı biçimlerde gerçekleştirilse de işlem her zaman ışıktan gelen enerjinin yeşil klorofil pigmentleri içeren reaksiyon merkezleri olarak adlandırılan proteinler tarafından emildiğinde başlar. Bitkilerde bu proteinler, en çok yaprak hücrelerinde bulunan ve kloroplast adı verilen organellerde bulunurken, bakterilerde hücre zarına gömülürler. Bu ışığa bağımlı tepkimelerde, su gibi uygun maddelerden elektronları almak için bir miktar enerji kullanılır. Sudan elektron alınmasının sonucu olarak su oksijen ve hidrojene parçalanmış olur. Suyun bölünmesiyle salınan hidrojen, kısa süreli enerji kaynağı olarak görev alan iki başka bileşiğin oluşturulmasında kullanılır: indirgenmiş nikotinamid adenin dinükleotid fosfat (NADPH) ve adenozin trifosfat (ATP-hücrelerin "enerji para birimi").
Bitkiler, algler ve siyanobakterilerde, şekerler biçimindeki uzun süreli enerji depoları, Calvin döngüsü adı verilen ışıktan bağımsız tepkimeler tarafından üretilir; bazı bakteriler aynı sonuca ulaşmak için ters Krebs döngüsü gibi farklı mekanizmalar kullanır. Calvin döngüsünde, atmosferik karbondioksit, hâlihazırda var olan ribüloz bifosfat (RuBP) gibi organik bileşiklerle birleştirilir. Daha sonra ışığa bağlı tepkimeler tarafından üretilen ATP ve NADPH kullanılarak, karbondioksitin ribüloz bifosfat ile birleşmesiyle oluşan bileşik indirgenir ve glikoz gibi başka karbonhidratlar oluşturmak üzere yoluna devam eder.
İlk fotosentetik canlılar, sanılana göre yaşamın evrimsel tarihinde erken evrimleşmiştir ve büyük olasılıkla elektron kaynakları olarak su yerine hidrojen veya Hidrojen sülfür gibi indirgeyici maddeler kullanmıştır. Siyanobakteriler ise daha sonra ortaya çıktı; ürettikleri aşırı oksijen, karmaşık yaşamın gelişimine olanak veren Dünya'nın oksijenlenmesine doğrudan katkıda bulunmuştur. Günümüzde, küresel olarak fotosentez yoluyla elde edilen ortalama enerji yakalama oranı yaklaşık 130 terrawatt'tır, bu da insan uygarlığının mevcut güç tüketiminin yaklaşık sekiz katıdır. Fotosentetik canlılar da yılda 100-115 milyar ton (91-104 petagram) karbonu biyokütleye dönüştürür.

Aristo, bitkilerin yeşillenmesi için güneş ışığının gerekli olduğunu göstermiştir.
Van Helmont 17. yüzyılda, bitkisel materyal sentezi ile ilk araştırmaları yapmıştır. Araştırmacı 2,5 kg. ağırlığındaki bir söğüt fidanını, içinde 100 kg. toprak bulunan bir saksıya dikmiş ve bunu 5 yıl süresince sadece yağmur suyuyla sulamıştır. Süre sonunda fidan 85 kg'lık bir ağaç olmuştur. Deneme sonunda toprak kuru ağırlığı 99,994 kg. olarak belirlenmiştir. Aradaki 50 gramlık farkı deney hatası olarak kabul etmiş ve bitki ağırlığında oluşan 82,5 kg'lık madde artışının yalnız sudan kaynaklandığı kanısına varmıştır.
İlk kez 1771 yılında Joseph Priestley, bitkiler tarafından dışarı verilen oksijenin hayvanlar tarafından kirletilen havayı temizlediği fikrini ortaya atmıştır. 1779'da Jan Ingenhousz havanın temizlenmesinin yeşil bitkiler tarafından ışıkta yapıldığını açıklamıştır. Fotosentezde klorofilin önemini vurgulamıştır.
1782 yılında Senebier yeşil bitkilerin havaya O2 vermesinin CO2 almalarına ve bitkiler tarafından meydana getirilen O2 miktarının tamamen ortamda var olan CO2 miktarına bağlı olduğunu göstermiştir.
1804 yılında De Saussure fotosentez esnasında eşit hacimde CO2 ve O2 alışverişi olduğu, buna benzer eşit hacimde bir gaz alışverişinin solunum esnasında da meydana geldiğini ileri sürmüştür. Bitkilerde biri ışıkta diğeri karanlıkta gelişen iki tip gaz alışverişi olduğunu, ışıkta CO2 alınımı ve O2 açığa çıkmasının ancak bitkinin yeşil kısımlarında olabildiğini göstermiştir. Ayrıca fotosentezde suyun rolüne dikkat çekmiştir.
Liebig 1840 yılında, CO2'in bitkiler için C kaynağı olduğunu vurgulamıştır.
1842 yılında Robert Mayer, ışığın enerji içerdiğini, canlılar tarafından kullanılan enerji kaynağının güneş ışığı olduğunu ve fotosentezde bitkinin yakaladığı güneş enerjisini kimyasal enerjiye dönüştürdüğünü belirtmiştir.
Engelman 1880 yılında fotosentezde ortama O2 verilmesinin kloroplastlarca sağlandığını ortaya koymuştur.
Blackman 1905'te fotosentezin yalnızca fotokimyasal bir olay değil aynı zamanda biyokimyasal bir olay olduğunu ileri sürerek, olayın ışık gerektirmeyen bir karanlık reaksiyon safhası olduğunu da vurgulamıştır.
Willstater ve Stoll 1918 yılında CO2, H2O ve ışık altında meydana gelen ilk ürünün CH2O ve O2 olduğunu ileri sürmüşlerdir.
Robert Hill 1937 yılında fotosentezin ışık reaksiyonu üzerinde çalışarak ortamda ışık, su ve uygun bir hidrojen yakalayıcısı bulunduğunda, izole kloroplastların bile ortamda CO2 olmadan O2 oluşturabildiklerini görmüştür. Ayrıca yapraklarda doğal bir hidrojen yakalayıcısı maddenin bulunduğunu ortaya koymuştur. Güncel bilgilere göre bu maddeler Ferredoksin ve NADP+'dır. Hill reaksiyonu adını verdiği bir denklemle olayı açıklamıştır.
Reaksiyon, fotosentezde O2'nin ışık reaksiyonlarında oluştuğu ve bunun kökeninin CO2 değil de H2O olduğunu göstermesi yönünden önemlidir.
Fotosentezin karanlık reaksiyonları üzerinde çalışan (1954-1961) Calvin ve arkadaşları ise olaydaki C metabolizmasını tüm ayrıntılarıyla açıklamışlardır. Bunun üzerine Calvin'e Nobel ödülü verilmiştir.
1966'da Hatch ve Slack, bazı bitkilerde fotosentezin karanlık reaksiyonlarında oluşan ilk kararlı ürünün 3C değil de 4C olduğunu bulmuşlar ve söz konusu bitkilerin tamamen farklı bir C metabolizması olduğunu göstermişlerdir.
Yirminci yüzyılın başlarında tek hücreli yeşil su yosunlarında (Chlorella vulgaris) fotosentezle ilgili araştırmalar Warburg tarafından yapılmıştır.

Fotosentez, ışık enerjisini kimyasal bağ enerjisine dönüştürerek ilk basamaktaki organik madde üretimini sağlayan mekanizmadır.
Bitkiler besin zincirinin ilk halkasını oluşturduğundan, diğer tüm canlıların var olabilmesi ve yaşamlarını sürdürebilmeleri için gerekli enerji fotosentez olayı sırasında elde edilir.
Fotosentezle havanın CO2 ve O2 dengesi korunmaktadır.
Fotosenteze ilişkin bulgular, her yeşil bitkinin organik madde üreten bir fabrika olduğu, bu süreçte güneş enerjisini kullanan aygıtların kloroplastlar olduğunu göstermiştir. Yeryüzüne ulaşan güneş ışınlarının yalnızca yarısı fotosentezde kullanılmaktadır. Bu konuda yapılan araştırmaların dünya nüfusunun gıda ihtiyaçları yönünden önemli olduğu bilinmektedir.

Fotosentezde en önemli olgu güneş enerjisini yakalayıp onu kimyasal bağ enerjisine dönüştürebilme yeteneğidir. Bu işlevi bitkilerin kloroplastlarında veya kromatoforlarında bulunan pigmentler yapmaktadır. Bunların başlıcaları şöyledir:

Klorofiller
Karotenoidler
Fikobilinler

Işığa bağlı tepkimeler, canlının ışıklı ortamda ışığa bağımsız tepkimeler için gereken ATP ve NADPH'yi ürettiği bir dizi tepkime zinciridir. Bu tepkimeler tilakoit zar üzerinde gerçekleşir. Işığı soğuran klorofil molekülünden serbest kalan elektronlar elektron taşıma sistemi (ETS) elemanlarından geçer. Bu sırada ATP ve NADPH çıkışı olur.
Klorofile sahip canlıların ADP ve inorganik fosfat (Pi) kullanarak ATP üretmesine fotofosforilasyon denir. Bu olay devirli fotofosforilasyon ve devirsiz fotofosforilasyon olmak üzere iki yolla gerçekleşir. Devirsiz fotofosforilasyonda, devirliden farklı olarak su, fotolize uğrar. Tepkime şu şekildedir.

2 H2O + 2 NADP+ + 3 ADP + 3 Pi + ışık → 2 NADPH + 2 H+ + 3 ATP + O2
Bu tepkimeler sonucu oluşan O2'nin bir kısmı mitokondrilere gönderilir, artanı ise atmosfere verilir. Oluşan ATP ve NADPH molekülleri stroma sıvısına girer, artık canlı ışıktan bağımsız tepkimeleri gerçekleştirmeye hazırdır.

Bu tepkimeler stroma bölgesinde gerçekleşir. Stromalar protein yapılıdır. Bu tepkimeler aydınlıkta da karanlıkta da olabilir. CO2'nin devreye girmesiyle başlar. Hidrojen ile CO2 birleşerek karbonhidratları meydana getirir.

Calvin-Benson döngüsü, fotosentez sırasında kloroplast'ta gerçekleşen kimyasal reaksiyonlar kümesidir. Bu döngü karanlık evre reaksiyonları içindedir çünkü Güneş ışığından enerji sağlandıktan sonraki bölgede yer alır. Calvin döngüsü ismini, bunu bulduğu için 1961 Nobel Kimya Ödülü'nü kazanan Melvin Calvin'den alır. Calvin ve meslektaşları Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley'de çalışmışlardır.

C3 karbon tutulumu mekanizması
C4 karbon tutulumu mekanizması
C3 karbon tutulumu mekanizması, fotosentezdeki karbon tutulumu mekanizmalarından biridir. Bu süreçle karbondioksit ve ribulozbifosfat (RuBP, 5 karbonlu bir şeker), aşağıdaki reaksiyonla 3-fosfogliserata dönüştürülür:

6 CO2 + 6 RuBP → 12 3-fosfogliserat
C4 karbon tutulumu mekanizması, CAM fotosenteziyle birlikte C4 fiksasyonun, bitkilerin çoğunda görülen ve daha basit olan C3 mekanizmasından farklı olduğu anlaşılmıştır. Her iki mekanizmada (Kalvin döngüsünde oluşan ilk enzim) olan RuBisCO'nun fotorespirasyonu veya karbon bileşiklerinden CO2'in oksijen kullanılarak kırılması oluşan enerjiyi harcamak içindir.

CO2 miktarı: Karbondioksit arttığında fotosentez hızı belli bir yere kadar artar, sonra sabit kalır.
Işık şiddeti: Arttığında fotosentez hızı belli bir değere kadar artar, sonra sabit kalır.
Işık rengi: Fotosentez en çok mor ve kırmızı ışıkta gerçekleşir, en düşük hız ise yeşildedir.
Sıcaklık: Enzimlerin çalıştığı optimum sıcaklık olan 25-35 derece arası fotosentez hızı maksimumdur. Eğer sıcaklık

Frizce ya da Friz dilleri (Batı Frizcesi: Frysk ; Kuzey Frizcesi: Frasch, Fresk, Freesk, Friisk), Cermen dillerinin batı grubunun Anglo-Friz dilleri koluna mensup, Batı Frizce, Saterland Frizcesi (Doğu Frizcenin tek yaşayan lehçesi) ve Kuzey Frizce olarak adlandırılan üç farklı dilin ortak adıdır. Hollanda'nın Frizya ili ve Batı Friz Adaları'nda yaklaşık 350.000, Kuzeybatı Almanya'nın bazı bölgelerinde yaklaşık 3.000 ve diğer başka bölgelerde yaklaşık 16.000 kadar konuşanı vardır. Batı Frizce Hollanda'nın Frizya ilindeki iki resmî dilden biridir, Almanya'nın Aşağı Saksonya ile Schleswig-Holstein eyaletlerinde ise Kuzey Frizce ve Saterland Frizcesi azınlık dili olarak tanınmakta ve korunmaktadır.
Diğer Batı Cermen dilleri ile karşılaştırıldığında Friz dilleri, aynı Anglo-Friz grubu içerisinde sınıflandırıldığı İngilizce ile daha yakın bir ilişki göstermekte olmasına rağmen İngilizce ile karşılıklı anlaşılabilir değildir. Aynı şekilde bu üç Friz dili de kendi aralarında anlaşılabilirlik göstermez.

Kuzey Frizce, Schleswig-Holstein eyaletinin Kuzey Frizye bölgesinde ve Helgoland’da konuşulur. Anakara ve adalardaki lehçeler birbirlerinden büyük farklılıklar taşır. Kuzey Frizya'da yaşayan ortalama 165.000 nüfusun yaklaşık 10.000'i Frizce konuşabilir. Artık Kuzey Frizce konuşanlar sadece birkaç yerde kaldığı için bu dil "son derece tehlikede" olarak kategorize edilmiştir.

Batı Frizce, Hollanda'da yaklaşık 400.000 kişi tarafından konuşulmaktadır, 350.000 kişinin ise anadilidir. Frizya'da yaşayan konuşurlar toplam konuşurların yaklaşık %75'ini oluşturur. Dört büyük ve dört küçük lehçelerden oluşur. Üç Friz dilinin tek standartlaşmış dilidir.

Frizye Dil ve Kültür Akademisi1 Temmuz 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Frizce-İngilizce Sözlük

Termal füzyon için erime maddesine bakınız.
Nükleer füzyon, nükleer kaynaşma ya da kısaca füzyon; iki hafif elementin nükleer reaksiyonlar sonucu birleşerek daha ağır bir element oluşturmasıdır. Çekirdek tepkimesi olarak da bilinen bu tepkimenin sonucunda çok büyük miktarda enerji açığa çıkar.
Bu işlemle oluşturulabilecek en ağır element demirdir. Reaksiyona giren çekirdekler -atom numarası 1 olan hidrojen veya izotopları deuterium ve trityum gibi- düşük atom numarasına ait elementlerde ortaya çok büyük miktarda enerji çıkar. Nükleer füzyonun bu devasa enerji potansiyelinden ilk olarak, II. Dünya Savaşı'nı takip eden yıllarda, hidrojen bombası olarak da bilinen termonükleer silahların üretiminde istifade edilmiştir.
Füzyon tepkimeleri Güneş'te her an doğal olarak gerçekleşmektedir. Güneş'ten gelen ışık, hidrojen çekirdeklerinin birleşerek helyuma dönüşmesi ve bu dönüşüm sırasında kütle kaybı karşılığı enerjinin ortaya çıkması sayesinde meydana gelmektedir. Kütle kaybının karşılığı enerjinin büyüklüğü Einstein'in ünlü E = mc² formülüyle hesaplanır.

Füzyon sonucunda açığa çıkan bağlanma enerjisini kullanmaktır. Ama bunu denetim altında oluşturmak oldukça zor bir iştir. Çünkü çekirdekler pozitif elektrik yükü taşır ve birbirlerine yaklaştırmak istenildiğinde çok şiddetli bir şekilde birbirlerini iterler. Bunların kaynaşmasını sağlamak için aralarındaki itme kuvvetini yenebilecek büyüklükte bir kuvvetin kullanılması gerekmektedir. Gereken bu kinetik enerji, 20-30 milyon derecelik bir sıcaklığa eşdeğerdir. Bu olağanüstü bir sıcaklıktır ve kaynaşma tepkimesine girecek maddeyi taşıyacak hiçbir katı malzeme bu sıcaklığa dayanamaz.
Fisyondan farklı olarak; çekirdeklerin birleşmesi olayına füzyon denir. Fisyona oranla füzyon başına daha az, küçük ve hafif olduklarından; hafif bir çekirdeğin füzyonu, aynı kütlede ağır çekirdeğin parçalanmasından çok daha fazla enerji açığa çıkar. Dengelenmediği takdirde açığa çıkan enerji patlama noktasına kadar hızla yükselir ve ardından nükleer bir patlama meydana gelir.

- D-T (döteryum-trityum) füzyon reaksiyonu
- D-D (döteryum-döteryum) füzyon reaksiyonu
D-T reaksiyonu soğuk bir tepkimeyle elde edilir
D-D reaksiyonu ise diğer reaksiyona göre daha sıcaktır.

Füzyon sırasında gereken (emilen) ısıdır.

Plazmanın dağılmadan hapsedilmesi için gerekli zamanın ve plazma yoğunluğunun ilişkisini tanımlar.

Bir füzyon reaksiyonundan öngörülen enerjinin elde edilmesi için

Reaksiyon düşük sıcaklıkta oluşmalı
Yüksek enerji açığa çıkmalı
Büyük bir tesir kesitine sahip olmalıdır
Tepkimeye girecek olan maddeler kolayca bulunabilmelidir
Plazmanın yeniden ısıtılması için yüklü parçacıklar elde edilmeli
Farklı etkileşmeleri önlemek için enerjisi yüksek olan nötronlar açığa çıkmamalıdır

Döteryum bir proton ve bir nötrondan oluşan hidrojen çekirdeğinin bir izotopudur. Bilindiği gibi izotop proton sayısı aynı nötron sayısı farklı olan atom çekirdekleri için kullanılan bir tanımdır. Simgesel olarak 12H şeklinde gösterilir.
Trityum bir proton ve iki nötrondan oluşan Hidrojen çekirdeğinin bir diğer izotopudur. Simgesel olarak 13H şeklinde gösterilir.
Döteryum- Trityum füzyon tepkimesi aşağıdaki şekilde meydana gelir.

Büyük tesir kesitine sahiptir
Tesir kesiti birleşmeye neden olmaktadır.
Gerekli olan sıcaklık 4.4 keV'dir. 1 eV yaklaşık olarak 11600 K'dir. Yaklaşık olarak bu sıcaklık değeri 51040000 K lik bir sıcaklık demektir.
Ortaya çıkan enerji 17.6 MeV gibi yüksek bir enerjidir.
3,5 MeV'lik enerjiye sahip olan helyum çekirdeği başka bir deyişle alfa parçacığı plazmanın yeniden ısıtılması için kullanılır.
D-T reaksiyonunun gerçekleştirilmesinde aşağıdaki problemlerle karşılaşılır.

Trityum kolayca bulunan bir yakıt değildir. Oldukça ender bulunan Lityum çekirdeği izotoplarından aşağıdaki reaksiyonlar sonucu elde edilir.
Bu tepkimeler füzyon reaktörünü çevreleyen bir lityum tabakası ile nötronların etkileşmesi sonucu elde edilir ve ürünler direkt olarak tepkimeye sokulabilir.
D-T reaksiyonu sonucu açığa çıkan enerjisi yüksek olan nötronların reaktör ile etkileşmeye girerek reaktöre zarar vermesi maliyetin artmasına neden olur. Bunların oluşmasında reaksiyonlarında çok büyük etkisi vardır. Ayrıca trityumun parçalanarak atomlarına ayrılmasına da füzyon denir.

İki döteryum çekirdeğinin direkt olarak reaksiyona girmesiyle meydana gelen füzyon reaksiyonudur. Ve aşağıda gösterildiği şekilde meydana gelir.

D-T reaksiyonundan daha düşük bir tesir kesiti yani reaksiyon oranına sahiptir. Ve dolaylı olarak bu olumsuz bir durumdur.
48 keV gibi yüksek bir sıcaklıkta meydana gelir.
Füzyon reaksiyonu başına açığa çıkan enerji yaklaşık olarak 4 MeV kadardır.
Yakıt deniz suyundan kolayca elde edilebilir.

D-T reaksiyonunun tesir kesiti D-D reaksiyonuna kıyasla daha büyüktür.
D-T reaksiyonu daha düşük sıcaklıkta meydana gelir.
Ticari olarak düşünülen füzyon tepkimesi maliyeti düşük olduğundan D-D reaksiyonudur.

Plazmanın dağılmadan hapsedilmesi için gerekli zamanın ve plazma yoğunluğunun ilişkisini tanımlar
Plazmanın dağılmaması için "Dışarı Çıkan Güç=İçeri Giren Güç" olmalıdır.
D-T plazması için:
nd döteryum iyonları yoğunluğu ve nt trityum iyonları yoğunluğu toplamının ne elektron yoğunluğu toplamına eşit olması gerekir.
nD+nT=ne ve nT=nD olmalıdır. Bu son eşitlik plazmanın toplam elektriksel yük açısından nötr olması gerekliliğinden sağlanması gerekir,

Plazma içinde üretilen güce karşı reaksiyonu başlatmak için plazmayı ısıtmakta kullanılan güç dengeli olmalı.
- Plazma içindeki reaksiyon oranı G =nD+nT<s V> ile tanımlanır.
- Eğer her füzyonda E kadarlık enerji üretilirse plazma içinde üretilen füzyon gücü;
Pfüzyon=(n/2)(n/2)s VE=(n2/4)s E j/s/cm³ olmalıdır bu plazma içinden dışarı çıkan güçtür.
- Eğer plazma bir T sıcaklığına sahipse toplam enerjisi
Etermal=(ne+nD+nL)(3/2)kT=3nkT dir.
Plazma enerjisinde bir t hapsetme süresi boyunca düzenli oranda kaybedilen enerji
Pkayıp=(3nkT)/t j/s/cm³'tür.
Bu durumda içeri giren güç ve dışarı çıkan güç için sahip olunan ifadeler
Pfüzyon>Pkayıp ise nt >(12 kT)/ (sVE)
Bu eşitsizlik Lawson Kriteri olarak anılır. Bu ifade plazmanın dağılması için gereken hapsedilme süresini ve hapsedilmesi gereken parçacık sayı yoğunluğunu verir.

D-T reaksiyonu için nt > 3.1020 sn/cm³'dür.
D-D reaksiyonu için bu değer nt
> 1022 sn/cm³ mertebesindedir.

Nükleer reaktör
Üçlü alfa süreci
Proton-proton zincirleme tepkimesi
KAO döngüsü
Atom çekirdeği
Periyodik tablo

Füzyon Enerjisi ve Geleceği

Gökada merkezi, Samanyolu Gökadası'nın dönüş merkezidir. Dünya'dan uzaklığı, Samanyolu'nun parlak noktası; Yay, Yılancı ve Akrep takımyıldızları yönünde, 25,000 ışık yılı (7.6 kpc)dir. Samanyolu'nun gökada merkezinde, Sagittarius A* süper büyük kütleli kara delik olduğu şüphesi vardır.

Görüş hattı boyunca yıldızlararası toz nedeniyle Gökada merkezi, morötesi veya yumuşak X-ışını dalgaboyları ile görülemez. Gökada merkeziyle ilgili bilgiler; gama ışını, katı X-ışını, kızılötesi, alt-milimetre ve radyo dalgaları gözlemleriyle elde edilmektedir.
Gökada merkezinin koordinatlarını ilk bulan, 1918 yılında küresel yıldız kümeleriyle ilgili çalışmaları sırasında Harlow Shapley olmuştur. Ekvatoryal koordinat sistemi içinde bunlar: SA 17s45d40.04sn, DA -29° 00' 28.1" (J2000 dönemi).

Samanyolu gökadasının merkezi, Sagittarius A* (Sgr A) olarak bilinmektedir. New Mexico'daki VLA radyo teleskobu ile elde edilen ayrıntılı radyo görüntülerinden Sgr A'nın iki koldan ibaret olduğu görülmüştür. Sgr A Batı ve Sgr A Doğu; SgrA  Batı, termik diğeri ise termik olmayan radyasyon yayınlar. Termik kısımda iyonlaşmış hidrojen vardır. Bu iyonlaşmış gazın sebebi anlaşılamamıştır. Bunu açıklayabilen iki mekanizma ileri sürülmüştür. Sıcak O, B yıldızları ve Gökada merkezindeki çok yüksek bir enerji kaynağı. Ayrıca, Sgr A batı kolunun merkezinde termik olmayan çok küçük bir kaynak tespit edilmiştir. Buna Sgr A* denmektedir ve bunun Samanyolu gökadasının merkezi olduğu iddia edilmektedir. Bununla birlikte kızılötesi  uydusu (IRAS) ile elde edilen gözlemlerden, IRS16 kaynağının da Samanyolu gökadasının merkezi olduğu ileri sürülmektedir. Sgr A* ile IRS 16 arasındaki açısal uzaklık birkaç yay saniyesi mertebesindedir. Bugün için Gökada merkezinin Sgr A* mı yoksa IRS 16 mı olduğu hala tartışılmaktadır. Bu gözlemlerden, Samanyolu gökadasının merkezinin bir sarmal yapıya sahip olduğu anlaşılmıştır. Merkezdeki bu sarmal yapının Samanyolu gökadasının sarmal yapısı ile bir ilgisi yoktur. Gökada merkezinden itibaren 2 ile 8 pc arasında moleküllerin bulunduğu bir disk bölgesi vardır. Bu bölgeye Molekül diski denir. Merkezden itibaren 700 pc uzaklıktaki ekseni etrafında hızla dönen bir Çekirdek disk vardır.
Gerek merkezdeki sarmal yapının oluşumunu açıklayabilen, gerekse yüksek hızlı gaz ve tozu Gökada merkezi etrafında tutan bir şey olmalı, yapılan dinamik hesaplardan 
  
    
      
        2
        x
        
          10
          
            6
          
        
      
    
    {\displaystyle 2x10^{6}}
  
 Güneş kütlesindeki bir cisim, bu gazın yıldızlararası uzaya uçup gitmesini engellediği ileri sürülmüştür. Bu da yoğun süper kütleli bir karadeliktir. Diğer birçok Gökadanın çekirdeklerinde de meydana gelen olağanüstü aktiviteyi keşfeden gök bilimciler, bu Gökadaların merkezlerinde süper kütleli bir karadeliğin olabileceğini söylemektedirler.
Samanyolu gökadasının merkezinde 511 Kev ve 1.8 Mev mertebesinde Gama enerjisinin geldiği tespit edilmiştir. Bu 1.8 Mev'lik Gama enerjisi Al26'nın bozulmasına karşılık gelmektedir. Al26 ağır bir elementtir ve süpernova patlaması sırasında meydana gelebilir. O halde Samanyolu gökadasının merkezinde bir süpernova patlaması olmuştur ve büyük bir olasılıkla patlama sonucunda da bir karadelik meydana gelmiştir.
Bununla birlikte son çalışmalara kadar birçok gök bilimci, Samanyolu gökadasının merkezinde süper kütleli bir karadeliğin olabileceği fikri ile uyum içinde değildi. Buna delil olarak, Gökada merkezinin kızılötesi bir görüntüsünü elde eden Avustralyalı gök bilimci Allen, süperkütleli bir karadeliğin varlığını gösteren bir şey görememişti.
2008 yılında Hawaii, Arizona ve Kaliforniya (Çok Uzun Bazlı Enterferometri) radyo teleskop bağlantılı çalışmaları sonucunda, Sagittarius A* çapı 0.3 AU (44 milyon kilometre) olarak hesaplandı.
Almanya'da Max Planck Enstitüsü'nden Alman bilim insanları, Şili'deki Avrupa Güney Gözlemevi'ni kullanarak, Gökada merkezindeki süper büyük kütleli kara deliğin varlığını doğruladılar. Bilim insanlarının Samanyolu'nun merkezinde dönen 28 yıldızın hareketini izleyerek yaptıkları gözlemde, kara deliğin Güneş'ten 4 milyon kez daha ağır olduğu tespit edildi.

Gökada koordinat sistemi

Eckart, A. (2005). The Black Hole at the Center of the Milky Way. Londra: Imperial College Press. ISBN 1860945678. 
Melia, Fulvio (2003). The Black Hole in the Center of Our Galaxy. Princeton: Princeton University Press. ISBN 0691095051. 
Melia, Fulvio (2007). The Galactic Supermassive Black Hole. Princeton: Princeton University Press. ISBN 9780691131290. 

UCLA Galactic Center Group26 Haziran 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Max Planck Institute for Extraterrestrial Physics Galactic Center Group 4 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Galactic Supermassive Black Hole 2 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Black Hole at the Center of the Milky Way
The dark heart of the Milky Way
Dramatic Increase in Supernova Explosions Looms
APOD:
Journey to the Center of the Galaxy10 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
A Galactic Cloud of Antimatter5 Haziran 1997 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Fast Stars Near the Galactic Center10 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
At the Center of the Milky Way8 Ocak 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Galactic Centre Starscape 25 Eylül 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
A simulation of the stars orbiting the Milky Way's central massive black hole
Galactic Center on arxiv.org 17 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

10199 Chariklo, Satürn ve Uranüs arasında Uranüs'ün yörüngesine yakın şekilde Güneş etrafında dönen bir centaur gökcismidir. Centaur grubu içinde bilinen en büyük küçük gezegendir. 26 Mart 2014 tarihinde gök bilimciler bir yıldız örtülmesi gözlemleyerek Chariklo'nun etrafında iki halka (Brezilya'nın sınırlarını belirleyen nehirlerin adları olan Oiapoque ve Chuí lakaplı) keşfettiklerini duyurdular. Halkaları olduğu keşfedilen ilk küçük gezegendir.
2001 yılında yapılan bir fotometrik çalışma, kesin bir dönüş periyodu tespit edemedi. Chariklo'nun kızılötesi gözlemleri su buzunun varlığını göstermektedir ve bu su buzları halkalarda bulunuyor olabilir. Chariklo bir cüce gezegen adayıdır.

Chariklo, 15 Şubat 1997'de Spacewatch projesinin bir parçası olan James V. Scotti tarafından keşfedildi. Chariklo'nun adı, Heiron'un eşi ve Apollon'un kızı olan peri Chariclo'dan (Grekçe: Χαρικλώ) gelir.
2060 Chiron için kullanılan () sembolünden türetilen () sembolü, 1990'ların sonlarında Alman astrolog Robert von Heeren tarafından tasarlanmıştır. Chiron'un sembolündeki K harfi, Chariklo sembolünde C ile değiştirilmiştir.

Chariklo, 250 km'lik hacim-eşdeğer çapı ile günümüzde bilinen en büyük Centaur'dur. Şekli muhtemelen 287,6 × 270,4 × 198,2 km boyutlarında uzamıştır. (523727) 2014 NW65, 225 km (140 mi) olan çapı ile muhtemelen en büyük ikinci ve 2060 Chiron ise 220 km (140 mi) çapı ile muhtemelen en büyük üçüncü centaurdur.

Centaurlar Kuiper Kuşağı'nda ortaya çıkmışlardır ve Güneş Sistemi'nden fırlatılmaya, bir gezegen veya Güneş ile çarpışmaya ya da kısa dönemli bir kuyruklu yıldıza dönüşmeye yol açabilecek dinamik olarak kararsız yörüngelerde bulunurlar.
Chariklo'nun yörüngesi Nessus, Chiron ve Pholus'un yörüngelerinden daha kararlıdır. Uranüs'ün 4:3 rezonansının 0,09 AU içinde yer alır ve yaklaşık 10,3 milyon yıl görece uzun bir yörünge yarı ömrüne sahip olduğu tahmin edilmektedir. Chariklo'nun yirmi kopyasının yörünge simülasyonları, yaklaşık otuz bin yıl boyunca düzenli olarak Uranüs'ün 3 AU (450 Gm) yakınına gelmeyeceğini göstermektedir.
2003-2004 yıllarındaki günberi karşı konumları sırasında Chariklo'nun görünür büyüklüğü +17,7 idi. Chariklo, 2014 yılı itibarıyla Güneş'ten 14,8 AU uzaklıktaydı.

37th DPS: Albedos, Diameters (and a Density) of Kuiper Belt and Centaur Objects
Chariklo Photo (February 1999)
Chariklo's orbit between Saturn and Uranus.
Demonstration of how centaur 10199 Chariklo is currently controlled by Uranus (Solex 10)
10199 Chariklo - AstDyS-2, Asteroitler—Dinamik Site
Gök günlüğü · Gözlem tahmini · Yörünge bilgisi · Uygun yörünge öğeleri · Gözlem bilgisi
10199 Chariklo - JPL Small-Body Database 
En yakın yaklaşmalar · Keşif · Gök günlüğü · Yörünge grafiği · Yörünge öğeleri · Fiziksel parametreler

Salacia (küçük gezegen belirtmesi: 120347 Salacia), Kuiper kuşağında bulunan yaklaşık 850 km (530 mi) çapındaki büyük bir Neptün ötesi cisimdir. 22 Eylül 2004'te Amerikalı gök bilimciler Henry Roe, Michael Brown ve Kristina Barkume tarafından Kaliforniya'daki Palomar Gözlemevi'nde keşfedildi. Salacia, Güneş'in etrafında Plüton'unkinden biraz daha büyük bir ortalama mesafede dolanır. Adını Roma tanrıçası Salacia'dan almıştır ve bilinen tek uydusu Actaea'dır.
Brown, Salacia'nın neredeyse kesin olarak bir cüce gezegen olduğunu tahmin etmektedir. Bununla birlikte, William Grundy ve arkadaşları, 400-1.000 km boyut aralığındaki gök cisimlerinin, yoğunlukları ≈ 1,2 g/cm3 veya daha az ve albedoları ≈ 0,2'den düşük olanlarının, büyük olasılıkla tamamen katı cisimler haline gelmediklerini, yüzeylerinin yenilenmediğini, farklılaşmadığını veya hidrostatik dengeye ulaşmadığını ve dolayısıyla cüce gezegen olma olasılıklarının çok düşük olduğunu ileri sürmektedirler. Salacia bu boyut aralığının üst sınırında yer alır ve çok düşük bir albedoya sahiptir, fakat Grundy ve arkadaşları daha sonra bu cismin 1,5±0,1 g/cm3 gibi nispeten yüksek bir yoğunluğa sahip olduğunu tespit etmişlerdir.

Salacia, orta dereceli bir dışmerkezliğe (0,11) ve büyük bir eğime (23,9°) sahip rezonant olmayan bir cisimdir, bu da onu Derin Ekliptik Araştırması sınıflandırmasında dağınık disk-saçılmış cisim ve Gladman ve arkadaşlarının sınıflandırma sisteminde ise sıcak bir klasik Kuiper kuşağı cismi yapmaktadır. Salacia'nın yörüngesi Haumea çarpışma ailesinin parametre alanı içerisindedir, ancak Salacia, güçlü su-buz soğurma bantlarının eksikliğinden de anlaşılacağı üzere, bu ailenin bir parçası değildir.

2019 itibarıyla, Salacia-Actaea sisteminin toplam kütlesinin (4,922±0,071)×1020 kg ve ortalama sistem yoğunluğunun 1,51 g/cm3 olduğu hesaplanmıştır; Salacia'nın çapının yaklaşık 846 km olduğu tahmin edilmektedir. Salacia, bilinen en büyük Neptün ötesi cisimler arasında en düşük albedoya sahiptir. Geliştirilmiş bir termofiziksel modellemeye dayanan 2017 tahminine göre, Salacia'nın boyutu 866 km ile biraz daha büyük ve yoğunluğu bu nedenle biraz daha düşüktür (aşağıda ele alınan eski kütle tahmini ile 1,26 g/cm3 olarak hesaplanmıştır).
Salacia'nın daha önce yaklaşık (4,38±0,16)×1020 kg kütleye sahip olduğuna inanılıyordu ki bu durumda bilinen herhangi bir büyük TNO'nun en düşük yoğunluğuna (yaklaşık 1,29 g/cm3) sahip olmuş olacaktı; William Grundy ve meslektaşları bu düşük yoğunluğun Salacia'nın asla katı bir cisme dönüşmediği anlamına geleceğini, bu durumda hidrostatik dengede olmayacağını öne sürdüler. Salacia'nın kızılötesi spektrumu neredeyse hiç belirgin değildir, bu da yüzeyde %5'ten daha az su buzu bolluğuna işaret etmektedir. James Webb Uzay Teleskobu (JWST) tarafından 2022 yılında yapılan yakın kızılötesi spektroskopi, Salacia'nın yüzeyinde su buzunun varlığını ortaya koymuştur. JWST'nin Salacia spektrumunda metan gibi uçucu buzlara dair herhangi bir işaret tespit edilmemiştir. Işık eğrisi genliği sadece %3'tür.

Salacia'nın bilinen bir adet doğal uydusu vardır: Actaea, 5619±89 km uzaklıkta ve 0,0084±0,0076 dışmerkezlikle her 5,49380±0,00016 g'de bir birincil yörüngesinde döner. Keith Noll, Harold Levison, Denise Stephens ve William Grundy tarafından 21 Temmuz 2006 tarihinde Hubble Uzay Teleskobu ile keşfedilmiştir.
Actaea, Salacia'dan 2,372±0,060 kadir daha sönüktür, bu da eşit albedolar için 2,98'lik bir çap oranına işaret etmektedir. Dolayısıyla, eşit albedo varsayıldığında, 286±24 km km'lik bir çapa sahiptir. Geliştirilmiş bir modellemeye dayanan 2017 tahminine göre, Actaea'nın boyutu 290±21 km ile bir miktar daha büyüktür.
Actaea, Salacia ile aynı renge sahiptir (sırasıyla V-I = 0,89±0,02 ve 0,87±0,01) ve bu da eşit albedo varsayımını desteklemektedir.
Salacia sisteminin yörüngelerini daireselleştirmek için yeterli gelgit evrimi geçirmiş olması gerektiği hesaplanmıştır, bu da ölçülen düşük dışmerkezlikle tutarlıdır, ancak birincil sistemin gelgitsel olarak kilitlenmesine gerek yoktur. Yarı büyük ekseninin birincil Hill yarıçapına oranı 0,0023'tür ve bilinen bir yörüngeye sahip en yakın Neptün ötesi ikilidir. Salacia ve Actaea 2067'de birbirlerini okült edeceklerdir.

Bu küçük gezegen adını tuzlu su tanrıçası ve Neptün'ün eşi olan Salacia'dan almıştır. İsimlendirme atıfı 18 Şubat 2011 tarihinde yayımlanmıştır (M.P.C. 73984).
Uydunun adı olan Actaea'nın ismi de aynı tarihte verilmiştir. Actaea bir su perisi ya da nereiddir.
Gezegen sembolleri artık astronomide kullanılmamaktadır, bu nedenle Salacia astronomi literatüründe hiçbir zaman bir sembol almamıştır. Cüce gezegenler için semboller tasarlayan bir yazılım mühendisi olan Denis Moskowitz, Salacia için sembol olarak stilize edilmiş bir hippocamp (, formerly ) önermiştir; bu sembol yaygın olarak kullanılmamaktadır.

Güneş Sistemi nesnelerinin boyutuna göre listesi
Uydu sistemi

(120347) Johnston Arşivi'ndeki Salacia
Salacia: Ceres kadar büyük ama çok daha uzakta (Emily Lakdawalla – 2012/06/26)
120347 Salacia - JPL Small-Body Database
En yakın yaklaşmalar · Keşif · Gök günlüğü · Yörünge grafiği · Yörünge öğeleri · Fiziksel parametreler

174567 Varda' (geçici adı 2003 MW12), Güneş Sistemi'nin en dış bölgesinde bulunan Kuiper kuşağı'nın rezonans sıcak klasik popülasyonuna ait ikili bir Neptün-ötesi küçük gezegendir. Uydusu, Ilmarë, 2009 yılında keşfedilmiştir.
Gök bilimci Michael Brown, mutlak büyüklüğü 3,5 ve hesaplanan çapı yaklaşık 700-800 kilometre (430-500 mil) olan bu cismin muhtemelen bir cüce gezegen olduğunu tahmin etmektedir. Ancak William M. Grundy ve arkadaşları, 400–1000 km boyut aralığında, albedosu ≈0,2'den az ve yoğunluğu ≈1,2 g/cm3 veya daha az olan cisimlerin, farklılaşmak bir yana, muhtemelen hiçbir zaman tam katı cisimler halinde sıkışmadığını ve bu nedenle cüce gezegen olma ihtimalinin çok düşük olduğunu savunmaktadır. Varda'nın düşük mü yoksa yüksek yoğunluğa mı sahip olduğu belirsizdir.

Varda, Mart 2006'da, 21 Haziran 2003 tarihli görüntüler kullanılarak, Jeffrey A. Larsen tarafından Birleşik Devletler Deniz Harp Okulu Trident Scholar projesinin bir parçası olarak Spacewatch teleskobuyla keşfedilmiştir.
Her 313,1 yılda bir (114.000 günden fazla; yarı büyük ekseni 46,1 AU) Güneş'in etrafında 39,5-52,7 AU mesafede dolanır. Yörüngesinin dış merkezliği 0,14 ve ekliptiğe göre eğimi 21,5°'dir. Haziran 2024 itibarıyla Güneş'ten 45,91 AU uzaklıktadır. Kasım 2096 civarında günberi noktasına gelecektir. Varda, 23 karşı konum boyunca 321 kez gözlenmiş olup, ön keşif görüntüleri 1980 yılına kadar uzanmaktadır.

Varda ve uydusunun isimleri 16 Ocak 2014 tarihinde Küçük Gezegen Merkezi tarafından açıklanmıştır. Varda, J. R. R. Tolkien'in kurgusal mitolojisinde Valar'ın kraliçesi, yıldızların yaratıcısı, yüce Eru Ilúvatar'ın en güçlü hizmetkârlarından biridir. Ilmarë Maiar'ın bir şefi ve Varda'nın hizmetçisidir.
Astronomide gezegen sembollerinin kullanılması önerilmez, bu nedenle Varda astronomi literatüründe hiçbir zaman bir sembol almamıştır. Varda için astrologlar tarafından kullanılan standart bir sembol de yoktur. Zane Stein sembol olarak parıldayan bir yıldız önermiştir ().

Varda'nın 2009 yılında keşfedilen Ilmarë (veya Varda I) adında bilinen bir uydusu vardır. Yoğunluğunun ve albedosunun Varda'nınki ile aynı olduğu varsayıldığında, sistem kütlesinin %8'ini veya 2×1019 kg'ını oluşturan uydunun çapının yaklaşık 350 km (birincil cismin yaklaşık %50'si) olduğu tahmin edilmektedir.
Varda-Ilmarë sistemi 4809±39 km km'lik yarı büyük ekseni (yaklaşık 12 Varda yarıçapı) ve 5,75 günlük yörünge periyodu ile sıkı bir şekilde birbirine bağlıdır.

Görünür parlaklığına ve varsayılan albedosuna dayanarak, Varda-Ilmarë sisteminin tahmini birleşik boyutu 792+91-84 km'dir ve birincil boyutun 722+82-76 km olduğu tahmin edilmektedir. İkili sistemin toplam kütlesi yaklaşık 2,66×1020 kg'dır. Hem birincil hem de uydunun yoğunluğu, eşit yoğunluğa sahip oldukları varsayılarak 1,24 g/cm3 olarak tahmin edilmektedir. Öte yandan, uydunun yoğunluğu veya albedosu birincilden düşükse, Varda'nın yoğunluğu 1,31 g/cm3'e kadar daha yüksek olacaktır.
10 Eylül 2018'de, Varda'nın öngörülen çapı bir yıldız tutulması yoluyla 766±6 km olarak ölçüldü ve öngörülen yassılaşma 0,066±0,047 idi. Eşdeğer çap, önceki ölçümlerle tutarlı olarak 740 km'dir. Varda'nın yıldız tutulmasından elde edilen eşdeğer çapı göz önüne alındığında, geometrik albedosu 0,099 olarak ölçülmüştür ve bu da onu büyük plütino 2003 AZ84 kadar karanlık yapmaktadır.
Varda'nın dönme süresi bilinmemektedir; 2015'te 5,61 saat ve daha yakın zamanda (2020'de) 4,76; 5,91 (en olası değer) ve 7,87 saat veya bu değerlerin iki katı olarak tahmin edilmiştir. Varda'nın dönme süresindeki büyük belirsizlik, yoğunluğu ve gerçek yassılaşması için çeşitli çözümler ortaya çıkarmaktadır; en olası dönme süresi 5,91 veya 11,82 saat olarak alındığında, kütle yoğunluğu ve gerçek yassılaşması sırasıyla 1,78±0,06 g/cm3 ve 0,235 ya da 1,23 g/cm3 ve 0,080 olabilir.
Hem birincil hem de uydunun yüzeyleri spektrumun görünür ve yakın kızılötesi kısımlarında kırmızı görünmektedir (spektral sınıf IR), Ilmarë Varda'dan biraz daha kırmızıdır. Sistemin spektrumu su emilimi göstermez, ancak metanol buzu içeriyor olabilir.

(55565) 2002 AW197 – yörünge, boyut ve renk açısından benzer bir Neptün ötesi nesne

List of binary asteroids and TNOs, Robert Johnston, johnstonsarchive.net
LCDB Data for (174567) Varda, Collaborative Asteroid Lightcurve Link
(174567) 2003 MW12 Precovery Images
174567 Varda - AstDyS-2, Asteroitler—Dinamik Site
Gök günlüğü · Gözlem tahmini · Yörünge bilgisi · Uygun yörünge öğeleri · Gözlem bilgisi
174567 Varda - JPL Small-Body Database 
En yakın yaklaşmalar · Keşif · Gök günlüğü · Yörünge grafiği · Yörünge öğeleri · Fiziksel parametreler

Plüton'un uydusu Charon ile karıştırılmamalıdır.

2060 Chiron, Dış Güneş Sistemi'nde Satürn ve Uranüs arasında yörüngede olan bir küçük Güneş Sistemi cismidir. Charles T. Kowal tarafından 1977 yılında keşfedilen cisim, Centaur cisimleri olarak bilinen yeni bir nesne sınıfının ilk tanımlanmış üyesidir. İlk önceleri asteroit olarak sınıflandırılmış ancak daha sonra aslında kuyruklu yıldız olduğu konusunda tartışma açılmıştır. Günümüzde her iki sınıfta da yer almaktadır. Chiron, adını Yunan mitolojisindeki centaur Chiron'dan almıştır.

Chiron, 1 Kasım 1977'de Charles T. Kowal tarafından 18 Ekim'de Palomar Gözlemevi'nde elde edilen görüntülerden keşfedildi. Geçici olarak 1977 UB adı verildi. Keşfedildiğinde günöte yakınında bulunuyordu ve bu nedenle keşfedildiği zaman bilinen en uzak küçük gezegen olarak kayıtlara geçti. Hatta basın tarafından Chiron'un onuncu gezegen olduğu iddia edilmişti. Chiron, daha sonra yörüngesinin doğru bir şekilde belirlenmesini sağlayan ve 1895'e kadar uzanan birkaç ön keşif görüntüsünde tespit edildi. Yörünge parametreleri bir kuyruklu yıldız olduğunu düşündürse de cismin görünür bir kuyruğu yoktu ve 200 km çapındaki büyüklüğü kuyruklu yıldız olma ihtimalini ortadan kaldırıyordu. 1945 yılında günberi noktasındaydı fakat o dönemde bu tür araştırmalar azdı ve bu tür yavaş hareket eden nesneleri tespit etmeye duyarlı değillerdi.

Bu küçük gezegen adını Yunan mitolojisinde yarı insan, yarı at bir kentaur olan Chiron'dan almıştır. Titan Kronos ile su perisi Filira'nın oğlu olan Chiron, Yunan kahramanlarının eğitmeni olarak görev yapmış kentaurların en bilge ve adil olanıydı. Resmi adlandırma atıfı 1 Nisan 1978 tarihinde Küçük Gezegen Merkezi (MPC) tarafından yayınlanmıştır (M.P.C. 4359). Diğer kentaurların isimlerinin aynı türden nesneler için ayrılması önerilmiştir.
Çoğu büyük ve küçük gezegenimsi cisimlerde olduğu gibi Chiron'a da astronomide genellikle bir sembol verilmez. Al H. Morrison tarafından  sembolü tasarlanmıştır ve çoğunlukla astrologlar arasında kullanılır. Bu sembol bir anahtarı ve aynı zamanda Object Kowal'ın (Kowall Nesnesi) kısaltması olan OK monogramını andırır.

Chiron'un yörüngesinin Dış merkezliği oldukça yüksektir (0,37), günberisi Satürn'ün yörüngesinin hemen içinde ve günötesi Uranüs'ün günberisinin hemen dışındadır (fakat Uranüs'ün ortalama uzaklığına ulaşmaz). Solex programına göre, Chiron'un modern zamanlarda Satürn'e en yakın olduğu tarih, Satürn'ün 30,5±2,0 milyon km (0,204 ± 0,013 AU) yakınına geldiği Mayıs 720 civarıdır. Bu geçiş sırasında Satürn'ün kütleçekimi Chiron'un yarı büyük ekseninin 14,55±0,12 AU'dan 13,7 AU'ya düşmesine neden olmuştur. Chiron'un yörüngesi Uranüs'ün yörüngesiyle kesişmez.
Chiron, asteroit kuşağının oldukça dışında böyle bir yörüngede keşfedilen ilk nesne olduğu için büyük ilgi çekmiştir. Dış gezegenler arasındaki bir yörüngede dolanan cisimler olan centaurların ilk örneği olarak sınıflandırılır. Chiron günberisi Satürn'ün kontrol bölgesinde, günötesi ise Uranüs'ün kontrol bölgesinde olduğu için bir Satürn–Uranüs nesnesidir. Centaurlar kararlı yörüngelere sahip değildir ve milyonlarca yıllık bir süre içinde dev gezegenler tarafından kütleçekimsel tedirginlikle uzaklaştırılarak farklı yörüngelere geçer veya Güneş Sistemi'ni tamamen terk ederler. Chiron muhtemelen Kuiper kuşağından gelmiş olup yaklaşık bir milyon yıl içinde kısa periyotlu bir kuyruklu yıldız haline gelecektir. 1996'da günberi noktasına (Güneş'e en yakın nokta) ve Mayıs 2021'de günöte noktasına ulaşmıştır.

Chiron'un muhtemelen, daha iyi belirlenmiş 10199 Chariklo'nun halkalarına benzer halkalara sahip olduğu düşünülmektedir. 7 Kasım 1993, 9 Mart 1994 ve 29 Kasım 2011'de elde edilen ve başlangıçta Chiron'un kuyruklu yıldız benzeri etkinliğiyle ilişkili jetlerden kaynaklandığı zannedilen yıldız-örtülmesi verilerinde gözlemlenen beklenmedik olaylara dayanarak, Chiron'un halkalarının 324±10 km yarıçapa sahip olduğu öne sürülmüştür. Halkaların farklı görüş açılarında değişen görünümleri Chiron'un parlaklığındaki uzun vadeli değişimleri büyük ölçüde açıklayabilir ve bu da Chiron'un albedosu ve boyutuyla ilgili tahminlere katkıda bulunabilir. Ayrıca su buzunun Chiron'un halkalarında olduğu varsayılarak, spektrumundaki kızılötesi su-buz soğurum kuşaklarının değişen yoğunluğu ve 2001'de (halkalar kenardayken) kaybolmaları da açıklanabilir. Bununla birlikte Chiron'un halkalarının spektroskopi ile belirlenen geometrik albedosu, Chiron'un uzun vadeli parlaklık değişimlerini açıklamak için kullanılan albedo ile tutarlıdır.
Chiron'un halkalarının tercih edilen kutbu ekliptik koordinatlarda λ = 144°±10°, β = 24°±10° şeklindedir. Halkaların genişliği, aralığı ve optik derinlikleri neredeyse tamamen Chariklo'nun halkalarına benzemektedir, bu da her ikisinden de aynı yapı türünün sorumlu olduğunu gösterir. Ayrıca, her ikisinin halkaları da kendi Roche limitleri içindedir.
Halkaların varlığına dair daha fazla kanıt, 15 Aralık 2022'de yapılan bir örtülme gözlemiyle elde edilmiştir.

Yansıtabilirlik ya da Albedo (Latince albus = beyaz), yüzeylerin yansıtma gücü; veya bir yüzeyin üzerine düşen elektromanyetik enerjiyi yansıtma kapasitesi. Genel olarak güneş ışığını yansıtma kapasitesi için kullanılır. Albedo, cismin yüzey dokusuna, rengine ve alanına bağlı olarak değişir. Elektromanyetik tayfın tümünde veya belirli bir bölümünde hesaplanabilir.
Uzaydan dünyamıza bakıldığında, bulutlar parlak, okyanus yüzeyi ise genelde koyu olarak gözükür. Beyaz bulutlar üzerlerine düşen ışığın büyük bölümünü yansıtırlar; yani albedoları yüksektir. Deniz yüzeyi ise üzerine düşen ışığın büyük bölümünü emer, ancak çok küçük bölümünü yansıtır; yani albedosu düşüktür. Gezegenimizin yüzeyinde en yüksek albedo oranına sahip olan cisimler arasında kar ve kum sayılabilir. En düşük albedo değerlerine ise yeni sürülmüş nemli topraklarda ve ormanlık alanlarda rastlanır.

Geometrik albedo
Sıfır evre acısında iken cismin parlaklığının aynı konumda ve görünür büyüklükte iken mükemmel dağılım gösteren diskin parlaklığına oranıdır.
Bond albedosu
Soğurma olmadan uzaya yansıtılan ısınımın güneşten gelen enerjiye oranıdır. Gezegensel albedo olarak da adlandırılır.
Albedonun belirli bir birimi yoktur, iki şekilde tanımlanabilir:

Yüzde olarak
Cismin üzerine çarpan ışığı yansıtma oranının yüzde olarak ifadesi. Bu tanıma göre, üzerine çarpan ışığın tümünü yansıtan cismin albedosu %100, hiç yansıtmayan cismin albedosu %0, yarısını yansıtan - yarısını emen cisminki ise %50 olarak ifade edilir.
0 ve 1 arasında bir sayı ile
Üzerine çarpan ışığın tümünü yansıtan cismin albedosu 1, üzerine çarpan ışığın tümünü emen ve hiç yansıtmayan cismin albedosu 0, yarısını yansıtan cismin albedosu ise 0,5 olarak kabul edilir.:
ALBEDO VE SICAKLIK ARASINDAKİ İLİŞKİ
Daha büyük ya da daha az, gelen yöndeki radyasyon ve buna bağlı olarak daha fazla ya da daha az bir emme, ayrı ayrı bir vücut ısısını etkileyebilir.
Başka bir örnek vermek gerekirse, dünyanın en kentleşmiş ülkelerinden biri olan Belçika ile hemen güneybatısındaki Fransa da albedo etkileri farklıdır çünkü Fansa Belçika'ya göre daha sıcaktır.
Albedo ve sıcaklık arasındaki ilişki soğuk bölgelere göre tropik bölgelerde daha fazladır.Çünkü güneş ışınları tropik bölgelerde daha güçlüdür.
Aklık da daha küçük bir ölçekte çalışır. Yaz aylarında insanlar koyu renkli giysiler yerine açık renkli kıyafetleri tercih ederler. Çünkü koyu renkli kıyafetler güneş ışınlarını daha fazla çeker.Açık renkli giysiler ise güneş ışınlarını geri yansıtırlar.
TİPİK ALBEDO
Tüm yüzeyini kapsayan 45 derece kuzey enlemlerinde bir çam ormanı ile anakara arasındaki albedo farkı sadece %9 dur.
Bu düşük değer, ışık miktarının yukarıya yansımasıyla azalır. Ağaçların arasındaki ışık farkındaki yansımalar çam ağaçlarının kısmen renginden elde edilir.
Bir okyanusun albedosu, ışık suya nüfuz ettiği zaman, yaklaşırken  düşük  %3.5 oranında olur ancak radyasyon geliş açısı değiştiği zaman bu oran da değişir.
Yoğun çalılar  %9 ve %14 arasındadır. Bir çim% 20 civarındadır.
Bir kurak arazi de bir ağacın toprak rengine bağlılığı vardır. Bir çöl ya da bir büyük plaj da kum farklı renklerde büyük varyasyonlar gösterir. genellikle bu fark  yaklaşık % 25 oranın da düşük olabilir.
Bir  yüzeye ulaşmadan önce yapay yapılar genellikle ışığı emer çünkü Kentsel yapıların çok farklı albedo değerleri var. Dünyanın kuzey bölgelerinde, şehirler genellikle çok koyu, ortalama albedo yaz aylarında küçük bir artış ile, yaklaşık % 7 olduğunu göstermiştir. Tropikal ülkelerde, şehirlerde % 12 civarında bir aklık vardır. Farklı değerler, farklı malzeme ve bina stilleri doğrudan etki eder.
Taze yağmış kar% 90 bir aklık var. Sıkıştırılmış kar da (örneğin, Antarktika ovaları) yaklaşık% 80'dir.
Ağaçlar (fotosentez ve farklı ağaç türlerinin arasındaki yeşillik ve değişkenlik birden yansımaları yoluyla) ışık enerjisini absorbe etmede çok  verimli olduğundan, ormanlar kesildikçe absorbe etme oranı azalır ve bu yüzden Dünya'nın soğumasını beklemek mantıklı görünür.Bunun etkileri bu kadar da basit değildir.Çünkü Ormanlar üzerinde bulutluluk oranı fazla olur ve bulutluluğun fazla olduğu yerde yüksek bir aklık vardır. Genellikle karla kaplı soğuk bölgelerde, ağaçların olmadığı alanlarda,% 10'dur.ormanları içeren ve orta-enlemler daha ılıman olduğu için aklık oranı %50'ye kadar çıkar.
Karla kaplı bir alan ısındıkça, kar erime eğilimine girer ve aklık düşer.Bu etki önemli ısınma gerektiren modellerin temelidir ve küresel ısınma nedeniyle mevsimsel kar kaplı bölgeler için önemlidir.
Bulutlar küresel ısınma modellerinde bir rol oynamaktadır.Bulutlar teorik olarak% 0 ile% 70 arasında, farklı albedo değerlerine sahiptir.
ASTRONOMİ
Albedo güneş haricinde ışık kaynağı yansımasını, kendi ışığını yayan çok soğuk bir vücut kompozisyonu hakkında bir fikir edinmek için astronomide kullanılır. Yüksek aklık ve düşük albedo oranı, gaz gezegenler ve karasal gezegenlerde kolaylıkla ayırt edilir.
ENERJİ BİLİMİ
Güneş enerjisi kullanarak donanımı kurmadan önce, bu yerin parlaklığı ve  yere alınan güneş ışığı miktarını bilmek önemlidir. Bunun için, en etkili tekniklerden biri Dünya gözlem uydularından kullanılmasıdır. METEOSAT İkinci Nesil uydu, Avrupa kıtasının zemin parlaklığına doğru Ebatlarının her 15 dakikada bir verebilmektedir.Birçok diğer alanlarda da ilgi parlaklık zemin hesaplama:
tarım (Evapotranspirasyonu bakınız);
mimari;
plastik sanayi, istekli kullanılacağı yere göre ürünlerinin garanti uyarlamak için;
tıp, özellikle hafif terapi ile, sağlık üzerindeki güneş ışınlarının etkisini incelemek için.

Amalthea, Jüpiter'in doğal uydularından biridir. Düzenli iç yörünge grubunun üyesidir. Galilei uydularından sonra ilk bulunan Jüpiter uydusudur. 
Bilinen uydular arasında Jüpiter'in etrafındaki yörüngesi en yakın üçüncü ve keşfedilen beşinci Jüpiter uydusudur, bu nedenle Jüpiter V olarak da bilinir. Dört Galile uydusundan sonra Jüpiter'in beşinci en büyük uydusudur. 
Edward Emerson Barnard, uyduyu 9 Eylül 1892'de keşfetmiş ve Yunan mitolojisindeki Amalthea'nın adını vermiştir. Kendisi, 1609'da Galileo Galilei'den bu yana Jüpiter'in yeni bir uydusunu keşfeden ilk kişidir. Bu, doğrudan görsel gözlemle (fotoğraf plakalarını veya diğer kayıtlı görüntüleri incelemek yerine) keşfedilen son uyduydu.

Amalthea Profile- NASA's Solar System Exploration9 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Amalthea nomenclature27 Eylül 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - USGS planetary nomenclature page12 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Jupiter's Amalthea Surprisingly Jumbled 4 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – JPL basın bülteni (2002-12-09) (İngilizce)
Amalthea'nın hareketli 3 boyut modeli 16 Şubat 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Anthe, Satürn'ün diğer uyduları Mimas ve Enceladus'un yörüngeleri arasında yer alan çok küçük bir doğal uydusudur. Aynı zamanda Saturn XLIX olarak da bilinen Anthe'nin geçici adı S/2007 S 4 idi. Adını, Yunan mitolojisinde, dev Alkioneus'un yedi kızı Alkyonitler'den biri olan "süslü" Anthē'den almıştır. Satürn'ün 60. teyit edilen uydusudur.
S/2007 S 4 belirtmesi, daha sonra keşfedilen başka bir Satürn uydusu için yanlışlıkla ve hatalı bir şekilde kullanılmıştı. Yayınlanan keşif haberi birkaç saat sonra geri çekilmiş ve ertesi gün S/2007 S 5 doğru adıyla tekrar yayınlanmıştır.
Cassini Görüntüleme Ekibi tarafından 30 Mayıs 2007'de çekilen görüntülerde keşfedildi. Keşif yapıldıktan sonra, daha eski Cassini görüntülerinin taranmasıyla Haziran 2004'e kadar uzanan gözlemlerde de varlığı tespit edilmiştir. İlk resmi duyuru 18 Temmuz 2007 tarihinde yapıldı.

Anthe, iç uydu Mimas ile olan 10:11 yörüngesel rezonanstan etkilenir ve bunun sonucunda yörüngesinin yarı büyük ekseni, Dünya zaman ölçeğinde iki yıl süren bir periyotta yaklaşık 20 km genliğinde salınır. Pallene ve Methone yörüngelerine yakınlığı, bu uyduların dinamik bir aile oluşturabileceğini düşündürmektedir.
Anthe'ye mikrometeoroit çarpmaları sonucu püsküren malzemenin, ilk olarak Haziran 2007'de Satürn ile uydunun eş yörüngesinde tespit edilen soluk kısmi bir halka olan Anthe Halka Yayı'nın kaynağı olduğu düşünülmektedir.

 Wikimedia Commons'ta Anthe ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

From Dark Obscurity... A Tiny New Saturnian Moon Comes To Light 2 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Apollo 11, Ay yüzeyine yapılan insanlı ilk uzay uçuşudur. Amerika Birleşik Devletleri'nin bu uzay uçuşunda astronotlar Neil Armstrong ve Buzz Aldrin 20 Temmuz 1969 günü saat 20.18'de (EEZ) Ay yüzeyine iniş yapan ilk insanlar oldu. İnişten altı saat sonra 21 Temmuz günü 01.56'da (EEZ) Armstrong ay yüzeyine adım atarak bu konuda da bir ilki gerçekleştirdi. Uçuşun mürettebatının üçüncü üyesi olan Michael Collins bu sırada Ay yörüngesinde Armstrong ve Aldrin'i taşıyan modülle bir araya gelmek için beklemedeydi. Görevin üç üyesi de sekiz gün uzayda kaldıktan sonra Dünya'ya döndü.

1950'lerin sonlarında ve 1960'ların başlarında Amerika Birleşik Devletleri, Sovyetler Birliği ile süpergüçler arası bir rekabet olan Soğuk Savaş'a girdi. 4 Ekim 1957'de Sovyetler Birliği, ilk yapay uydu olan Sputnik 1'i fırlattı. Bu sürpriz başarı, Sovyetler Birliği'nin kıtalararası mesafelere nükleer silah gönderme kabiliyetine sahip olduğunu gösterdi ve ABD'ye askeri, ekonomik ve teknolojik üstünlük iddialarıyla meydan okudu. Bu meydan okuma Sputnik Krizini yarattı ve hangi süper gücün en üstün uzay uçuşu yeteneği sahip olduğunu kanıtlamak için ABD'nin cevap verme çabaları Uzay Yarışı'nı başlattı. Başkan Dwight D. Eisenhower, Sputnik'in meydan okumasına NASA'yı (Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi) kurarak ve bir insanı Dünya yörüngesine fırlatmayı amaçlayan Mercury Projesi'ni başlatarak yanıt verdi. Ancak 12 Nisan 1961'de Sovyet kozmonot Yuri Gagarin, Vostok 1 aracı ile uzaya çıkan ve Dünya yörüngesinde bulunan ilk kişi oldu. Buna cevap olarak yaklaşık bir ay sonra, 5 Mayıs 1961'de Alan Shepard Mercury-Redstone 3 programı ile 15 dakikalık bir yörünge altı yolculuğunu tamamlayarak uzaya çıkan ilk Amerikalı oldu.
O dönem Sovyetler Birliği daha yükseğe kaldırma kapasiteli fırlatma araçlarına sahip olduğu için Başkan Kennedy, NASA'ya sunduğu seçenekler arasından mevcut roket neslinin kapasitesinin ötesinde bir roket talebini iletti, böylece ABD ve Sovyetler Birliği bir eşit konumda rekabete girecekti.
12 Eylül 1962'de John F. Kennedy, Houston'daki Rice Üniversitesi futbol stadyumunda yaklaşık 40.000 kişilik bir kalabalığın önünde bir konuşma yaptı. Konuşmanın orta kısmınlarından çokça alıntılanan bir kısım şu şekildedir:

Henüz uzayda çekişme, önyargı, ulusal çatışma yok. Uzayın fethi tüm insanlığın en iyisine layıktır ve barışçıl işbirliği fırsatı bir daha asla gelmeyebilir. Ama bazıları neden Ay? Neden bunu hedefimiz olarak seçelim? diye sorabilirler ...
Ay'a gitmeyi seçiyoruz... Bu on yılda Ay'a gitmeyi ve diğer şeyleri yapmayı seçiyoruz, kolay oldukları için değil, zor oldukları için; çünkü bu hedef, enerjilerimizin ve becerilerimizin en iyisini organize etmeye ve ölçmeye hizmet edecek, çünkü bu meydan okuma, kabul etmeye istekli olduğumuz, ertelemeye isteksiz olduğumuz ve kazanmayı planladığımız bir hedef.

Daha sonra Norbert Wiener'ın da aralarında bulunduğu birçok Amerikalının muhalefeti ile karşılaşan Kennedy, Haziran 1961'de Sovyetler Birliği Başbakanı Nikita Kruşçev ile bir araya geldiğinde, Ay'a inişin ortak bir proje olmasını önerdi, ancak Kruşçev teklifi kabul etmedi. Kennedy, 20 Eylül 1963'te Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda yaptığı konuşmada, Ay'a ortak bir sefer düzenlenmesini tekrar önerdi. Ortak bir Ay görevi fikrinden Kennedy'nin ölümünden sonra vazgeçildi.
16 Temmuz günü Florida'nın Merritt Island kasabasında bulunan Kennedy Uzay Merkezi'nden Saturn V tarafından fırlatılan Apollo 11, NASA'nın Apollo projesinin beşinci insanlı uçuşuydu. Daha önceki uçuşlardan ikisi Ay çevresinde uçmuş ve biri Dünya yörüngesinde Ay'a iniş manevralarını gerçekleştirmişti. Roket tarafından fırlatılan uzay aracı üç bölüme sahipti: üç astronot ve erzaklarının bulunduğu Komuta Modülü, yön değiştirme amacıyla yakıt ve motorların bulunduğu Hizmet Modülü ve bunların yanı sıra Ay Modülü. Uzay aracı fırlatma roketi tarafından Ay rotasına sokulduktan sonra ikisi birbirinden ayrıldı ve uzay aracı üç gün boyunca Ay yörüngesine girinceye dek yoluna devam etti. Burada Armstrong ve Aldrin Ay Modülü'ne geçti ve Ay'ın Dünya'ya bakan tarafında bulunan Sessizlik Denizi'ne iniş yaptı. Astronotlar araç dışındaki iki buçuk saat de dahil olmak üzere toplamda yaklaşık 21,5 saat boyunca Ay yüzeyinde kaldı.
Ay'a ayak basarken Armstrong "[bir] insan için küçük, insanlık için büyük bir adım" ifadesini kullandı. İniş canlı yayınla aktarıldığından bu söz dünya çapındaki insanlar tarafından duyuldu. Apollo 11 Uzay Yarışı'nı fiilen bitirdi ve ABD başkanı John F. Kennedy'nin 1960'ların sonuna kadar Ay'a ulaşma hedefini gerçekleştirmiş oldu.

Neil A. Armstrong, Komutan
Michael Collins, Komuta Modülü Pilotu
Edwin "Buzz" E. Aldrin, Jr., Ay Modülü Pilotu
Mürettebatın tamamı bu görevden önce bir başka uzay uçuşunda görev almış olmak zorundaydı. Apollo 11, uzay uçuşu tarihinde Apollo 10'dan sonra mürettebatının tamamı daha önce uzay uçuşu yapmış astronotlardan oluşan ikinci görevdi.

James A. Lovell, Jr. (Gemini 7, Gemini 12, Apollo 8, Apollo 13 görevlerinde uçtu), Komutan
William A. Anders (Apollo 8 görevinde uçtu), Komuta Modülü Pilotu
Fred W. Haise, Jr. (Apollo 13 görevinde uçtu), Ay modülü Pilotu

Charles Moss Duke, Jr., Kapsül İletişimcisi (CAPCOM)
Ronald Evans, CAPCOM
Owen K. Garriott, CAPCOM
Don L. Lind, CAPCOM
Ken Mattingly, CAPCOM
Bruce McCandless II, CAPCOM
Harrison Schmitt
Jack Swigert

Clifford E. Charlesworth, Lead Uçuş Yöneticisi, Yeşil takım
Gerald D. Griffin, Altın takım
Gene Kranz, Beyaz takım
Glynn S. Lunney, Siyah takım

Ay modülü'ne geçebilmek için Neil Armstrong Ay modülü'nü çevreleyen adaptörün 4 büyük kapağını fırlatan patlayıcıları kullandı ve bu çok önemliydi. Ateşleyerek birleştirme manevrasını yaptı. Sonrasında Komuta-Hizmet Modülü'ne U dönüşünü yaptıracak roketleri de ateşleyerek Ay modülü ile Komuta Modülü'nü burun buruna getirdi. Modüller bu haldeyken Komuta Modülü'ndeki kenetleme düzeneği sayesinde ikisi arasında geçiş olanağı sağlandı. Ay yörüngesine girebilmek için ters duran Hizmet Modülü'nün roketi ateşlenerek fren olarak kullanıldı. Ay yörüngesindeyken Edwin Aldrin ve Neil Armstrong Ay modülü'ne geçti ve Ay modülü'nün pilotu Edwin Aldrin fren görevi gören ters haldeki roket sayesinde Komuta-Hizmet Modülü'nden ayrılarak Sessizlik Denizi'ne yumuşak bir iniş yaptı. Son kontrollerden sonra başpilot Neil Armstrong 21 Temmuz 1969 tarihi 06.17 (GMT) saatinde Ay'a ayak bastı. İncelenmesi için Ay'dan örnekler toplayarak görevlerini bitiren astronotlar Ay modülü'ne yeniden binerek Ay'dan ayrıldılar ve yörüngedeki araca kenetlendiler. Astronotlar Komuta Modülü'ne geçince Ay modülü uzaya bırakıldı. Hizmet Modülü'nün roketleri ateşlendi ve Dünya'ya doğru yola çıkıldı. Komuta Modülü dışında tüm parçalar da bırakılarak Büyük Okyanus'a paraşütler kullanılarak inildi. Astronotlar Dünya'ya mikroorganizmalar taşımış olabileceklerinden 21 gün karantinaya alındılar.

Apollo 12 (14-24 Kasım 1969), Apollo programı kapsamındaki altıncı ve Ay'a inen ikinci mürettebatlı uçuştu. 14 Kasım 1969'da NASA tarafından Florida'daki Kennedy Uzay Merkezi'nden fırlatıldı. Komutan Charles "Pete" Conrad ve Ay modülü pilotu Alan L. Bean, bir gün yedi saatten biraz fazla Ay yüzeyi faaliyeti gerçekleştirirken, Komuta Modülü pilotu Richard F. Gordon Ay yörüngesinde kaldı.
Apollo 11 başarısız olsaydı Apollo 12 ilk Ay'a iniş girişiminde bulunan görev olacaktı, fakat Neil Armstrong'un görevinin başarısından sonra Apollo 12 görevi iki ay ertelendi ve diğer Apollo görevleri de daha rahat bir takvime alındı. Bu fazladan ayrılan zaman, astronotlara öncekilerden daha fazla jeolojik eğitim imkanı sağladı. Böylece Conrad ve Bean, görevlerine hazırlanmak için çeşitli jeolojik alan gezileri yapabildiler. Apollo 12'nin uzay aracı ve fırlatma aracı, Apollo 11'inkiyle neredeyse aynıydı. İlave olarak, Conrad ve Bean'in Ay'da geçirdikleri süre boyunca daha rahat dinlenmelerini sağlamak için ay modülüne bir tür hamak yerleştirildi.
Yağmurlu bir günde Kennedy Uzay Merkezi'nden fırlatıldıktan kısa bir süre sonra Apollo 12'ye iki kez yıldırım çarptı ve bu da araçtaki aletlerde bazı sorunlara neden oldu, fakat çok ciddi bir hasar oluşmadı. Yardımcı güç kaynağına geçiş, veri aktarma sorununu çözerek görev iptalini önledi. Ay'a yapılan yolculuğun devamında mürettebat başka bir ciddi sorunla karşılaşmadı. 19 Kasım'da Conrad ve Bean, 20 Nisan 1967'de o noktaya inen Surveyor 3 robotik uzay sondasından birkaç adım ötede, öngörülen konuma mükemmel bir Ay inişi gerçekleştirdiler. Bu mükemmel iniş, NASA'nın astronotların bilimsel ilgi alanlarına yakın yerlere inebileceği beklentisiyle gelecekteki görevlerin planlanabileceğini gösterdi. Conrad ve Bean, bir grup nükleer enerjili bilimsel alet olan Apollo Ay Yüzeyi Deneyleri Paketini (ALSEP) ve bir Apollo görevi tarafından gönderilen ilk renkli televizyon kamerasını ay yüzeyine taşıdılar, fakat Bean yanlışlıkla kamerayı Güneş'e doğrulttuktan sonra sensör tahrip oldu ve yayın iletimi kaybedildi. Ay'daki ikinci araç dışı faaliyetleri sırasında, Surveyor 3'ü ziyaret ettiler ve Dünya'ya geri getirmek için bazı parçaları söktüler.
Planlanan kalış sürelerinden sonra, Intrepid ay modülü 20 Kasım'da Ay yüzeyinden ayrıldı ve daha sonra Dünya'ya dönmek üzere komuta modülüne yeniden kenetlendi. Apollo 12 görevi, 24 Kasım'da Pasifik Okyanusu'na başarılı bir inişle sona erdi.

Apollo 13, Apollo Projesi kapsamında gerçekleştirilen yedinci insanlı uzay görevi ve üçüncü insanlı Ay yolculuğu görevi. Uzay aracı 11 Nisan 1970'te yerel saatle 13:13'te ABD'nin Florida eyaletindeki Kennedy Uzay Merkezi'nden fırlatıldı. Araçtaki ekipte astronot James "Jim" Arthur Lovell, John L. Swigert ve Fred W. Haise yer alıyordu. Fırlatmadan iki gün sonra, Dünya'dan yaklaşık olarak 320.000 km uzakta Apollo uzayaracında meydana gelen bir patlama sonucu hizmet modülünün oksijen stokları yitirildi ve enerji kesintisi yaşandı. Bunun üzerine mürettebat Ay Örümceği'ni bir "cankurtaran sandalı" olarak kullandı. Patlamada komuta modülü sistemleri sağlam kalmıştı, fakat enerji sarfiyatını önlemek için Dünya atmosferine girmeden kısa bir süre önceye kadar kapalı tutuldular. Mürettebat Ay'a inemedi, üstelik düşük sıcaklığa, susuzluğa ve elektrik kısıtlamasına dayanmak zorunda kaldı, fakat atmosfere girerken arkalarındaki yüzlerce NASA çalışanının hesaplamaları sayesinde uzaya sekmekten kurtulup, uzay tarihinin en ilginç kurtarma operasyonu sayesinde Dünya'ya sağ salim dönmeyi başardı. Bu olay tarihte "başarısız başarı" olarak adlandırılmıştır.

Apollo 13'ü Ay'a taşımak için kullanılan Satürn V roketi SA-508 olarak numaralandırıldı ve Apollo8'den 12'ye kadar kullanılanlarla neredeyse aynıydı. Uzay aracı dahil, roketin ağırlığı 2.949.136 kilogram (6.501.733 lb)'dı.
S-IC kademesinin motorları spesifikasyonlar dahilinde kalsalar da, Apollo 12'den 440.000 newton (100.000 lbf) daha az toplam itme gücü üretecek şekilde derecelendirildi. Gelecekte Ay görevleri daha ağır yükler için daha fazla itici yakıt gerektireceğinden ek itici gaz deneme için taşındı. Bu ise, aracı NASA tarafından uçulan en ağır araç haline getirdi ve Apollo 13, fırlatma kulesinden fırlarken önceki görevlere göre gözle görülür şekilde daha yavaştı.
Apollo 13 uzay aracı, "Odyssey" olarak adlandırılan Komuta Modülü 109 ve Servis Modülü 109'dan (birlikte CSM-109) ve Aquarius (Türkçe: Kova burcu) adlı Ay Modülü7'den (LM-7) oluşuyordu. Ayrıca uzay aracının bir parçası olarak kabul edilen, kalkış sırasında bir sorun olması durumunda komuta modülünü (CM) güvenliğe itecek olan fırlatma kaçış sistemi ve görevin ilk saatlerinde ay modülünü (LM) barındıran SLA-16 olarak numaralı Uzay Aracı-LM Adaptörü de vardı.
LM kademeleri, CM ve servis modülü (SM) Haziran 1969'da Kennedy Uzay Merkezi'nde (KSC) alındı; Satürn V'nin bölümleri Haziran ve Temmuz'da alındı. Bundan sonra test ve montaj devam etti ve 15 Aralık 1969'da üzerinde uzay aracı bulunan fırlatma aracının kullanıma verilmesiyle süreç sonuçlandı.
Apollo 13'ün başlangıçta 12 Mart 1970'te fırlatılması planlanıyordu; o yılın ocak ayında NASA, hem planlamaya daha fazla zaman tanımak hem de Apollo görevlerini daha uzun bir süreye yaymak için görevin 11 Nisan'a erteleneceğini duyurdu.
Plan, yılda iki Apollo uçuşu yapmaktı ve son zamanlarda Apollo 20'nin iptalini görmüş olan bütçe kısıtlamalarına cevap vermekti.

Apollo 13 filmi 1995 yılında Ron Howard yönetiminde çekildi ve eleştirmenlerin beğenisini topladı. Astronotları Tom Hanks, Bill Paxton ve Kevin Bacon; yer kontrol ekibi şefini ise Ed Harris canlandırdı. Filmden sonra özellikle Jim Lovell'a ilgi çok fazla artış gösterdi.

Apollo 14; Apollo programının 8. mürettebatlı görevi, 3. Ay'a insanlı iniş ve ilk dağlık inişi barındıran insanlı ay göreviydi. Görev 31 Ocak 1971'de başlamış, astronotlar 5 Şubat 1971'de Ay'a inmiş ve yaklaşık 9 saatlik bir Ay yürüyüşünden sonra 9 şubatta Dünya'ya geri dönmüşlerdir. Görevin getirdiği örnekler Ay'ın volkanik faaliyetleri ve Dünya'dan seken göktaşları hakkında bilgi vermiştir.

Görev ilk olarak 1970 için planlanmıştı ancak Apollo 13'te servis modülünde yaşanan oksijen deposunun patlaması nedeniyle modüllerin geliştirilmesi ve soruşturma dönemi nedeniyle 1971 ocak ayına ertelendi. Komutan Alan Shepard, Komuta modülü pilotu Stuart Roosa ve Ay iniş modülü pilotu Edgar Mitchell, 42 dakikalık bir hava nedenli ertelenmeden sonra 31 Ocak 1971'de pazar günü saat 21.03 UTC'de Kennedy Uzay Merkezindeki LC-39A rampasından Saturn 5 (SA-509) roketi ile 9 günlük görevleri için havalandılar.

Araç yörüngeye ulaştığında, üçüncü aşamanın motorları kapandı ve astronotlar, aracı Ay rotasına yerleştiren translunar enjeksiyon (TLI) için çalıştırmadan önce uzay aracının kontrollerini gerçekleştirdi. TLI'dan sonra, servis modülü üçüncü aşamadan ayrıldı ve Roosa, tüm uzay aracı ayrılmadan önce Lunar Module ile kenetlenmek için transpozisyon manevrasıyla çevirdi. Ancak modülleri nazikçe bir araya getirdiğinde kenetlenme mekanizması çalışmıyordu. İki saat içinde görev denetleyicileri toplanıp tavsiyelerde bulunurken birkaç girişimde bulundu.
Lunar Module, S-IVB üzerindeki yerinden çıkarılamazsa, ay inişi gerçekleşemezdi. Görev Kontrol, temasın mandalları tetikleyeceğini umarak kenetlenme sondası geri çekilmiş olarak ayrılmayı tekrar denemeyi önerdi. Bu işe yaradı ve bir saat içinde birleştirilen uzay aracı üçüncü aşamadan ayrıldı. Modül, üç günden biraz daha uzun bir süre sonra yaptığı ve Apollo 12 sismometresinin titreşimleri üç saatten fazla bir süre boyunca kaydettiği bir şekilde başarıyla ay yörüngesine oturdu.

Saat 06.30'da Shepard ve Mitchell sistemlerini kontrol etmek için Lunar Modülü Antares'e girdiler. Translunar sahilinde biri 10,19 saniye, diğeri 0,65 saniye süren iki orta rota düzeltmesi yapıldı. Servis modülündeki Servis Tahrik Sistemi motoru, aracı ay yörüngesine göndermek için 370,84 saniye boyunca ateşlendi. Servis modülünün iniş modülünü alçak yörüngeye indirmesi, bir apollo görevinde ilk defa yapılmıştı (İlk olarak apollo 13 için planlanmıştı). Bu işlem, Apollo 14'ün engebeli arazide iniş yapmasından dolayı bir güvenlik adına astronotlar için havada kalma süresini artırmak için yapıldı. Ay yörüngesinde servismodülünden ayrıldıktan sonra, Lunar Module Antares'in iki ciddi sorunu vardı. İlk olarak, Lunar Module'ün bilgisayarı hatalı bir parçadan ABORT sinyali almaya başladı. NASA, küçük bir lehim topunun sallanıp anahtar ile kontak arasına girip devreyi kapattığını sonucuna vardı. Acil çözüm -parçanın yanındaki panele dokunmak- kısa bir süre işe yaradı; ancak devre kısa süre sonra tekrar kapandı. İniş motoru çalıştırıldıktan sonra sorun tekrarlanırsa, bilgisayar sinyalin gerçek olduğunu düşünür ve bir otomatik durdurma başlatarak yükselme aşamasının alçalma aşamasından ayrılmasına ve yörüngeye geri dönmesine neden olurdu. NASA ve ABD'deki yazılım ekibi Massachusetts Teknoloji Enstitüsü bir çözüm bulmak için çabaladı. Yazılım, sıfırdan güncellenmesini engelleyecek şekilde fiziksel bağlantılıydı. Düzeltme, sisteme bir iptalin zaten gerçekleşmiş gibi görünmesini sağladı ve iptal etmek için gelen otomatikleştirilmiş sinyalleri yoksayacaktı. Bu, astronotların gemiye kılavuzluk etmesini engellemeyecektir; ancak eğer bir durdurma gerekli olursa, gemiyi manuel olarak başlatmak zorunda kalabilirlerdi. Alçalma sırasında, Lunar Module iniş radarı Ay'ın yüzeyine otomatik olarak inemediğinde, navigasyon bilgisayarını aracın irtifası ve dikey iniş hızı hakkındaki hayati bilgilerden mahrum bıraktığı zaman ikinci bir sorun meydana geldi. Astronotlar iniş radarı kesicisini döndürdükten sonra, birim 22.000 fit (6.700 m) civarında bir sinyal aldı. İniş radarı 10.000 fit (3.000 m) yükseklikte olsaydı, görev kuralları iptali gerektiriyordu; ancak Shepard onsuz inmeyi deneyebilirdi. İniş radarı ile Shepard, Lunar Module'ün Ay'a inen altı görevin hedeflenen hedefine en yakın olan bir inişe yönlendirdi.

Shepard, Ay yüzeyine ilk adımı attıktan sonra, "Ve uzun bir yol oldu, ama biz buradayız" dedi. İlk EVA, başlangıcı erteleten iletişim sistemindeki bir sorun nedeniyle inişten 5 saat sonra başladı. Astronotlar ekipman boşaltma, ALSEP ve konuşlandırılması, ABD bayrağını dikmek ve MET'i yerleştirme, numune alma, fotoğraf çekme, deneyler yapma gibi faaliyetler gerçekleştirdi. İlk EVA 4 saat 47 dakika 50 saniye sürdü.

Shepard ve Mitchell, iniş alanında daha düz bir arazi bekliyordu ve dalgalı zemini örünce şaşırmışlardı. Bu, Cone kraterinin için yola çıktıklarında, ikinci EVA'da bir sorun haline geldi. Shepard ve Mitchell'in navigasyon olarak kullanmayı planladıkları küçük kraterler, ay yörüngesinden alınan çekimlere dayanarak, haritalardan çok farklı görünüyordu. Ek olarak, kat ettikleri mesafeyi sürekli olarak fazla tahmin ettiler. Görev Kontrol ve CAPCOM, televizyon kamerası İniş Modülünün yakınında kaldığı için bu anları göremese de, saatler ilerledikçe astronotların ağır nefesleri ve hızlı kalp atışlarını izleyip endişelenmeye başladılar. Araziye yukarıdan bakmak için, krater kenarı olduğunu umdukları bir tepeye çıktılar. Mitchell, kraterin yakınlarda olduğundan şiddetle şüphelenmesine rağmen, fiziksel olarak tükenmişti ve görev kontrol tarafından bulundukları yerden numune almaları ve ardından Lunar Module'e geri dönmeye başlamaları talimatı verildi. Daha sonra çektikleri resimleri kullanarak yapılan analizler, kraterin kenarının yaklaşık 20 m yakınına geldiklerini belirledi.
Shepard ve Mitchell'in karşılaştığı zorluklar, sıradaki Apollo görevleri için Ay'a rover gönderme fikrinin temellerini atmış oldu. Astronotlar İniş Modülünün yakınına döndükten ve tekrar televizyon kamerasının görüş alanına girdikten sonra, Shepard, Ay'a ulaşması durumunda yıllardır planladığı bir hayalini gerçekleştirdi ve muhtemelen Apollo 14'ün için en çok hatırlanan şey buydu. Yanında bir golf sopası ve iki golf topu getirmişti; Shepard (EVA giysisinin sınırlı esnekliği nedeniyle) birkaç tek elle salladı ve coşkuyla ikinci topun düşük ay yerçekiminde "miller miller miller" gittiğini haykırdı. Mitchell daha sonra bir cirit gibi bir ay kepçe sapı fırlattı. İkinci EVA toplam 4 saat 34 dakika 41 saniye sürdü.
İki görevle birlikte toplam 9 saat 22 dakikalık 2 ay yürüşü yapıldı ve 43 kilogram ay numunesi getirildi.

Roosa, Kitty Hawkta neredeyse iki gününü tek başına geçirdi ve çoğu Apollo 13 tarafından yapılması planlanan, Ay yörüngesinden ilk yoğun bilimsel gözlem programını gerçekleştirdi. Antares ayrıldıktan ve mürettebatı karaya çıkmak için hazırlıklara başladıktan sonra, Roosa içinde servis modülünün Ay Modülü Antares'ten kalma bırakma sırasındaki yörüngesindeki bozukluğu düzeltmek kaldı.
Roosa, Ay yörüngesinden fotoğraflar çekti. Aynı zamanda Hycon kamera olarak da bilinen Ay'ın topografik olarak fotoğraflamaya yarayan kamerayla, Apollo 16 için düşünülen Descartes Highlands bölgesi de dahil olmak üzere yüzeyi görüntülemek için kullanılması gerekiyordu. Ancak deklanşörde Roosa'nın hatırı sayılır yardıma rağmen düzeltemediği bir hata oluştu. Fotoğraf hedeflerinin yaklaşık yarısının fırçalanması gerekmesine rağmen, Roosa, Descartes'ın bir Hasselblad fotoğraf makinesiyle fotoğraflarını elde etti ve Apollo 16 için bunun uygun bir iniş noktası olduğunu doğruladı. Roosa, Apollo 13'ün S-IVB'sinin Lansburg B krateri yakınlarındaki çarpma noktasının fotoğraflarını çekmek için de Hasselblad'ı kullandı. Görevden sonra sorun giderme, deklanşör kontrol devresini kirleten ve deklanşörün sürekli çalışmasına neden olan küçük bir alüminyum parçası buldu.
Roosa, Antares'ten parlayan güneş ışığını ve yörünge 17'deki ay yüzeyindeki uzun gölgesini görebildi; Yörünge 29'da güneşin ALSEP'ten yansımasını görebiliyordu. Roosa Ay'ın etrafında toplam 34 kere döndü.

İniş modülü Antares, 6 Şubat 1971'de 18.48.42 UTC saatinde Ay'dan kalktı. İniş modülü, servis modülüne 47 dakika sonra yanaştı. Misyonun başındaki kenetlenme sorunlarına dayanan endişelere rağmen, kenetlenme ilk denemede başarılı oldu. Ancak Lunar Module'de navigasyon için kullanılan Abort Guidance System iki araç yanaşmadan hemen önce çalışmayı bıraktı. Mürettebat, ekipman ve ay örnekleri Kitty Hawk'a aktarıldıktan sonra, iniş modülü atıldı. Atılan modülün Ay'a çarpması Apollo 12 ve 14 sismometreleri tarafından duyuldu.
Kitty Hawk'un 34. ay dönüşü sırasında 350,8 saniye süren bir transearth enjeksiyon ateşlemesi 7 Şubat 01.39.04 UTC gerçekleşti. Ek olarak, iletişim kaybının ardından Dünya'ya dönüşü simüle etmek için bir navigasyon uygulaması yapıldı: Hepsi başarılıydı. Ardından Dünya'ya dönüş yolculuğu başladı, ekip için dinlenme vaktiydi.

Kitty Hawk komuta modülü, 9 şubat 1971'de saat 21.05 UTC ile Amerikan Samoasının 1.400 km güneyine; güney pasifiğe düştü. Gemi ile kurtarımdan sonra astonotlar 27 gün karantina da kaldı. Aynı zamanda bu karantina Apollo görevlerindeki son karantina idi. Gençliğinde ormancılıkta çalışan Roosa, uçuş sırasında yanına birkaç yüz ağaç tohumu aldı. Bunlar Dünya'ya döndükten sonra filizlendi ve hatıra Ay ağaçları olarak dünya çapında yaygın bir şekilde dağıtıldı. Amerika Birleşik Devletleri'nin Bicentennial'ı münasebetiyle 1975 ve 1976'da eyalet ormancılık birliklerine bazı fideler verildi.

Apollo 14'ten toplam 43 kg Ay kayaları veya ay örnekleri geri getirildi. Çoğu, diğer eski kayalardan oluşan breşlerdir. Breşler, meteorların ısısı ve basıncı ile küçük kaya parçalarını bir araya getirdiğinde oluşur. Bu görevde breşten parçalar şeklinde toplanan birkaç bazalt da vardı. Apollo 14 bazaltları genellikle alüminyum bakımından daha zengindir ve bazen potasyum açısından diğer ay bazaltlarından daha zengin olabilir. Apollo programı sırasında toplanan ay bazaltlarının çoğu 3,0 ile 3,8 mi

Apollo 16 (16-27 Nisan 1972), NASA tarafından yönetilen Amerika Birleşik Devletleri Apollo programındaki onuncu mürettebatlı  ve sondan bir önceki Ay inişini gerçekleştiren beşinci görevdi. Ay yüzeyinde uzun süre kalma, bilime odaklanma ve Ay taşıtının (LRV) kullanıldığı Apollo "J görevlerinin" ikincisiydi. İniş ve keşif, bazı bilim adamlarının volkanik hareketle oluşan bir alan olmasını beklediği için tercih edilmiş bir yer olan Dekart Platosu'na yapıldı, ancak durumun böyle olmadığı kanıtlandı.
Görev, Komutan John W. Young, Ay modülü pilotu Charles Duke ve Komuta modülü pilotu Ken Mattingly tarafından gerçekleştirildi. 16 Nisan 1972'de Florida'daki Kennedy Uzay Merkezi'nden fırlatılan Apollo 16, Ay'a giderken bir dizi küçük aksaklık yaşadı. Bu sorunlar, uzay aracının ana motoruyla ilgili bir sorunla doruğa ulaştı ve NASA yöneticileri, sorunun üstesinden gelinebileceğine karar vermeden önce görevin iptal edilmesi ve Dünya'ya geri dönülmesini düşündükleri için Ay'a iniş altı saatlik bir gecikmeyle sonuçlandı. NASA, Ay'a inişe izin vermesine rağmen, astronotların planlanandan bir gün önce görevden dönmesini sağladı.
Young ve Duke, Ay yüzeyinde üç günün hemen altında 71 saat geçirdiler ve bu süre zarfında toplam 20 saat 14 dakika olmak üzere üç araç dışı aktivite (veya ay yürüyüşü) gerçekleştirdiler. İki astronot, Ay'da kullanılan ikinci ay taşıtını (LRV) toplam 26,7 kilometre boyunca sürdü. Young ve Duke, Apollo görevleri sırasında toplanan en büyük Ay taşı olan Big Muley de dahil olmak üzere, Dünya'ya getirmek için 95,8 kilogram ay numunesi topladılar. Bu süre zarfında Mattingly, komuta ve hizmet modülüyle (CSM) Ay yörüngesinde gözlemler yaptı, fotoğraflar çekti ve bilimsel aletleri çalıştırdı. Mattingly, 64 devir gerçekleştirerek 126 saat ay yörüngesinde kaldı. Young ve Duke, Ay yörüngesinde Mattingly'ye katıldıktan sonra, hizmet modülünden (SM) bir tali uyduyu serbest bıraktılar. Dönüş yolculuğu sırasında Mattingly, hizmet modülünün dışındaki kameralardan film almak için bir saatlik bir uzay yürüyüşü gerçekleştirdi. Apollo 16, 27 Nisan 1972'de güvenli bir şekilde Dünya'ya döndü.

Apollo 17 (7-19 Aralık 1972), NASA Apollo programının insanların Ay'a ayak bastığı veya alçak Dünya yörüngesinin ötesine geçtiği son göreviydi. Komutan Eugene Cernan ve Ay modülü pilotu Harrison Schmitt Ay'da yürürken, Komuta modülü pilotu Ronald Evans yörüngedeydi. Ay'a bir bilim insanı gönderme baskısı altında olan NASA'nın Joe Engle'ın yerine seçmiş olduğu Schmitt, Ay'a inen tek jeologdu. Görevin bilime verdiği yüksek önem, komuta modülünde taşınan beş fareyi içeren biyolojik bir deney de dahil olmak üzere bir dizi yeni deneyin dahil edilmesini sağladı.
Apollo 17, Ay'da üç günlük bir kalış, yoğun bir dizi bilimsel çalışma ve astronotların yüzeydeki hareketi için ay taşıtının kullanılmasıyla karakterize edilen üçüncü "J tipi" görevdi. Önceki iki görev olan Apollo 15 ve 16 ile benzerliğine rağmen, ulaşılan hedefler ve yapılan deneyler ile gemide bir jeolog bulunması bu görevi diğerlerine kıyasla benzersiz kılmıştır.
Görev planlayıcıları iniş alanını seçerken iki temel hedefi göz önünde bulundurdular: Yağmurlar denizi'nden daha yaşlı Ay platosu malzeme örneği almak ve nispeten yeni volkanik aktivite olasılığını araştırmak. Bu nedenle, yörüngeden görüntülenen ve betimlenen oluşumlardan volkanik olduğu düşünülen Taurus–Littrow'u seçtiler. Her üç mürettebat üyesi de önceki Apollo ay görevlerinde yedek mürettebat olduklarından, Apollo uzay aracına aşinaydılar ve jeoloji eğitimi için daha fazla zamanları vardı.
Apollo programında bir donanım sorununun neden olduğu tek fırlatma rampası gecikmesinden sonra, 7 Aralık 1972'de fırlatıldı. Cernan ve Schmitt, Taurus-Littrow vadisine indiler ve üç ay yürüyüşü yaptılar; ay örnekleri aldılar ve bilimsel araçlar yerleştirdiler. Shorty kraterinde turuncu toprak keşfedildi ve Ay'ın tarihinin erken dönemlerinde volkanik olduğu kanıtlandı. Evans, komuta ve hizmet modülüyle (CSM) Ay yörüngesinde kaldı, bilimsel ölçümler yaptı ve fotoğraflar çekti. Uzay aracı 19 Aralık'ta Dünya'ya geri döndü.
Apollo 17, Ay yüzeyinde en uzun süre kalma, toplamda en uzun ay yüzeyi araç dışı aktivite süresi, toplanan en yüksek miktarda numune ve ay yörüngesinde en uzun süre kalma da dahil olmak üzere önceki görevlerde elde edilen birçok rekoru kırdı.

Apollo 8 (21-27 Aralık 1968), alçak Dünya yörüngesinden ayrılan ve Ay'a ulaşan ilk mürettebatlı uzay uçuşuydu. Mürettebat, Ay'a inmeden etrafında on kez döndü ve ardından güvenli bir şekilde Dünya'ya geri döndü. Bu üç astronot, Ay'ın uzak tarafına ve Dünya'nın doğuşuna şahsen tanık olan ve fotoğraflayan ilk insanlardı.
Apollo 8, 21 Aralık 1968'de fırlatıldı ve Apollo 7'den sonra Apollo Projesi'nin ikinci mürettebatlı uzay uçuşu görevi oldu. Satürn V roketinin üçüncü uçuşu ve ilk mürettebatlı araçla fırlatılışıydı, ayrıca Florida'daki Cape Kennedy Hava Kuvvetleri Üssü'nün bitişiğinde bulunan Kennedy Uzay Merkezi'nden yapılan ilk mürettebatlı uzay uçuşu oldu.

Frank Borman (2) (Gemini 7, görevinde uçtu), Komutan pilot
James Lovell (3) (Gemini 7, Gemini 12, Apollo 13 görevlerinde uçtu), Komuta Modülü Pilotu
William Anders (1) Ay Örümceği Pilotu
*Parantez içindeki rakamlar, personelin bu uçuşa kadar (dahil) yaptıkları uzay uçuşu sayısını belirtir.

Neil Armstrong (Gemini 8, Apollo 11 görevlerinde uçtu), Komutan pilot
Buzz Aldrin (Gemini 12, Apollo 11 görevlerinde uçtu), Komuta Modülü Pilotu
Fred Haise (Apollo 13 görevinde uçtu), Ay Örümceği Pilotu

Vance D. Brand (Apollo-Soyuz Test Projesi, STS-5, STS-41-B, STS-35 görevlerinde uçtu)
Gerald Carr (Skylab 4 görevinde uçtu)
Ken Mattingly (Apollo 16, STS-4, STS-51-C)

Cliff Charlesworth, Yeşil Takım
Glynn Lunney, Siyah Takım
Milton Windler, Maroon Takım

Apollo Projesi, NASA tarafından gerçekleştirilmiş olan bir insanlı Ay yolculuğu projesidir. Apollo Projesi, Gemini Projesi'nden sonra gerçekleştirilmiştir. Uzay Yarışı ve Soğuk Savaş, Apollo Projesi aşamasına gelinmesinde etkili olmuştur. Proje, Apollo uzay araçları ve Saturn V ile 1961 ile 1975 yılları arasına uygulanmıştır. Apollo Projesi, adını Yunan tanrısı Apollon'dan almıştır.
Apollo uzay gemileri 3 kişilik bir kabin, bir füze ve özitmeli bir kapsülden oluşuyordu. Füze, fırlatma ve manevra amaçlı; kapsül, uzay gemisi ile Ay yüzeyi arasındaki ilişkiyi sağlayabilme amaçlıydı. (Önce uzay gemisi fırlatılarak Ay yörüngesine yerleştirilir, sonra 3 astronottan ikisi kapsüle geçerek Ay yüzeyine bu kapsülün geri itmeli fren sistemi sayesinde Ay'a iner. Görevleri bitince de yörüngede bekleyen uzay gemisine geri dönerler.)

NASA, Ay'a insanlı gemi göndermeden önce insansız Orbiter, Ranger ve Surveyor araçlarını gönderdi. Bunlar yardımı ile Ay'ın yüzeyinde Apollo'nun inişi için uygun yer arandı.
Ay yüzeyine inmeden önce Apollo Projesi'nde görev alanların insan yaşamına gelecek zararı en aza indirgemek amacıyla planladığı bir dizi uçuş sırasında 4 ayrı plan düşünülmüştü:
Doğrudan Yükseliş: Bu plana göre uzay gemisi doğrudan Ay'a fırlatılacaktı ve tüm uzay aracının yapacağı tek iş Ay'a önce inip sonra kalkmak olacaktı. Bu işlem için dönemin en güçlü roketi Nova roketinden daha güçlü bir rokete gereksinim vardı.
Dünya Yörüngesinde Buluşma: Bu plan; biri uzay gemisini, öteki de yakıtı barındıran iki Saturn V roketinin fırlatma işlemini gerektiriyordu. Uzay gemisi Dünya yörüngesine yerleşecek ve yeterli yakıtla doldurularak Ay'a gidip gelecekti. Yeniden tüm uzay aracı Ay yüzeyine oturacaktı.
Ay Yüzeyinde Buluşma: Bu plan ise, biri itici yakıtı taşıyan ve Ay'a iniş yapacak olan insansız araç ile onu bir süre sonra izleyecek olan insanlı iki uzay gemisinden oluşuyordu. İtici yakıt, insanlı araç Dünya'ya dönmeden insansız araçtan insanlı araca aktarılacaktı.
Ay Yörüngesinde Buluşma: Bu plan seçilen plan olmuştur. Plana göre uzay aracı Komuta Modülü, Hizmet Modülü ve Ay Örümceği'nden oluşuyordu. Komuta Modülü ve Hizmet Modülü üç astronotun 5 günlük Ay yolculuğu için gerekli yaşamsal sistemleri ve araç atmosfere geri dönerken gerekecek olan ısı kalkanını barındırıyordu. Ay Örümceği, ana parçadan Ay yörüngesinde ayrılacak ve iki astronotu Ay yüzeyine iniş için taşıyacaktı. En sonda da Komuta Modülü ile Hizmet Modülü dönecekti. Atmosfere girerken Hizmet Modülü de terk edilecek ve böylelikle Dünya'ya geri dönen tek parça Komuta Modülü olacaktı.
Tüm planları birbiriyle karşılaştırdığımızda Ay Yörüngesinde Buluşma planı uzay aracının yalnızca ufak bir bölümünün Ay'a inişi nedeniyle geri dönüş yolculuğu için fırlatılması gereken kütleyi en aza indiriyordu. Geri fırlatılacak kütle, iniş motoru ve iniş vitesinin de Ay yüzeyinde bırakılmasıyla daha da aza indirgenmiştir.
Projenin uygulanışı boyunca elde edilen birçok başarıya karşın 2 büyük başarısızlık yaşandı. İlki Apollo 1'in fırlatılış provası sırasında 3 astronotun (Gus Grissom, Edward Higgins White ve Roger Chaffee) ölümü, ikincisi ise Apollo 13'ün patlama geçirmesiydi. Bu felaket proje mühendislerinin, uçuş denetçilerinin ve ekip üyelerinin çabaları sayesinde astronotlara bir şey olmadan atlatıldı.
İlk önemli adım 21 Aralık 1968'de fırlatılan Apollo 8'in Ay'ın yörüngesine oturtulması ve Ay çevresinde 10 kez dönmesiyle atıldı. 3 Mart 1969'da Apollo 9 ile Ay'a inmede kullanılacak Ay Örümceği denendi. Apollo'nun ana gövdesinden bir tünelle Ay Örümceği'ne geçilerek ilk kez araç dışına çıkmadan bir araçtan diğerine aktarma yapıldı.
Apollo Projesi'nin en büyük başarısını Apollo 11 gerçekleştirdi. 16 Temmuz 1969'da Cape Kennedy uzay üssünden fırlatılan Apollo 11'in içindeki astronotlardan Neil Armstrong ve Edwin Aldrin 20 Temmuz'da Eagle adlı Ay Örümceği'ne geçtiler ve 21 Temmuz'da sabahın erken saatlerinde Ay'a ayak bastılar. 14 Kasım 1969'da fırlatılan Apollo 12 ile 19 Kasım'da Ay'a 2. kez insan indirme başarısı sağlandı. Apollo 13 Ay yolundayken bir patlama geçirdi ve aracın büyük bölümü parçalandı. Astronotlar güçlükle Dünya'ya geri dönebildiler ve böylece bir felaket atlatılmış oldu. Apollo 15 astronotları uzay aracı ile birlikte götürülen Ay Taşıtı ile Ay yüzeyinde dolaşarak geniş ölçüde örnek topladılar. Apollo 16, yaklaşık 100 kg ağırlığında bir Ay taşı getirdi. Apollo 17 ise 1972 yılının aralığında son Ay seferini gerçekleştirdi.

Apollo astronotları
Apollo Uzay Aracı
Ay'a aslında gidilmediği iddiası

Apollo Projesine ait NASA fotoğrafları 4 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Arche (ayrıca Jupiter XLIII olarak da bilinir), Jüpiter'in düzensiz bir doğal uydusudur. Hawaii Üniversitesi'nden Scott S. Sheppard liderliğindeki bir gökbilim ekibi tarafından 31 Ekim 2002 tarihinde keşfedildi ve geçici olarak S/2002 J 1 adını aldı. Arche ismi, 30 Mart 2005 tarihinde Uluslararası Astronomi Birliği (IAU) tarafından resmen onaylandı.
Yaklaşık olarak 3 kilometre çapında olan Arche, Jüpiter etrafında 724 günde, ekliptiğe 165° (Jüpiter ekvatoruna 162°) eğiklikte, ters yönlü ve 0,149'luk bir dış merkezliğe sahip bir yörüngede dönüyor. Yoğunluğu 2,6 g/cm³ olarak tahmin edilmektedir ve muhtemelen esas olarak silikat kayalardan oluşmuştur. 0,04 albedo ile çok koyu bir yüzeye sahiptir, yani gelen güneş ışığının sadece %4'ü yansıtılır. Görünür büyüklüğü 22,8 m'dir.
Arche, yunan mitolojisinde daha sonraki bir gelenekte tanınan dört ilham perisinden birisidir (Thelxinoë, Aoide, Archē ve Melete).
Arche, 23 ile 24 Gm arasında değişen bir mesafede ve yaklaşık 165° 'lik bir eğimle Jüpiter'in yörüngesinde dönen düzensiz retrograd uydulardan oluşan Carme grubu içerisindedir.

Açık hava basıncı, atmosfer basıncı, atmosferik basınç veya barometrik basınç; belirli bir yüzeye, üzerindeki atmosfer kolonu tarafından uygulanan birim kuvvet. Atmosfer basıncı genellikle cıvalı ve aneroid (sıvısız) barometreler ile ölçülür.
Atmosfer basıncını ifade ederken ülkeye veya amaca göre değişen çok çeşitli birimler kullanılır:

Milimetrecıva (mmHg veya torr)
İnçcıva (InHg)
İnçkareye etki eden pound (psi)
Santimetrekareye etki eden dyne (dyne/cm2)
Milibar (mb)
Standart atmosfer (atm)
Paskal (kilopaskal veya hektopaskal)

Deniz seviyesindeki standart atmosfer basıncı 760 mmHg; 29,92 InHg; 14,70 psi; 1013,25 x 103 dyn/cm2; 1013,25 mb (veya hPa); 1 standart atmosfer veya 101,325 kilopaskaldır. Deniz seviyesindeki atmosfer basıncı çok büyük farklılıklar göstermez. Şimdiye kadar kaydedilen en büyük değer Sibirya'da 32,01 InHg (1084 mb), en küçük değer ise Güney Pasifik'teki bir tayfunda 25,90 InHg'dir (877 mb). Bu küçük basınç farkları Dünya'nın fırtına ve rüzgâr örüntülerini belirler.
Yeryüzü civarında atmosfer basıncı yükseklik arttıkça (her 30 metrede 3,5 mb) azalır. Ancak soğuk havanın yoğunluğu daha fazla olduğu için basıncın yükseklikle birlikte azalma oranı soğuk bölgelerde daha yüksek olur. 270.000 metre yükseklikte basınç 10−6 mb düzeyine düşer ki bu insan yapısı vakumlarla elde edilmiş en düşük basınca yakındır. 1500–3000 m (5000-10.000 feet) arasında basınç irtifa rahatsızlığına ve diğer ciddi fizyolojik rahatsızlıklara neden olacak kadar düşer ve iklime uyum sağlama teknikleri uygulanması gerekir.

Atmosfer basıncının yükseklik arttıkça azalması hava araçlarının herhangi bir referans noktasına göre yüksekliğini (irtifa) hesaplamada yaygın olarak kullanılır. Hava araçlarında kullanılan basınç altimetresi, üzerinde yükseklik değerleri skalası bulunan aneroid bir barometredir. Altimetrenin ayar penceresine herhangi bir basınç değeri girilir. Altimetre aracın, pencereye girilen bu basınç hattından o andaki yüksekliğini gösterir.
Basınç seviyelerini belirtmek için kullanılan en yaygın Q kodları QNH, QFE ve QNE'dir. Bu kodlar kısaltma değildirler.

QNH, ortalama deniz seviyesindeki (MSL) atmosfer basıncı değeridir. Altimetreye bölgesel QNH değeri girildiğinde aracın ortalama deniz seviyesinden yüksekliğini gösterir. Haritalarda kullanılan yükseklikler de ortalama deniz seviyesine göre tespit edildiği için QNH değeri yeryüzüne yakın uçuşlarda yaygın olarak kullanılır.

QFE, herhangi bir noktada ölçülen basınç değeridir. Yerdeki bir hava taşıtının altimetresine o meydanın QFE değeri girildiğinde altimetre yaklaşık olarak sıfır yükseklik değerini verir. QFE değeri meydan irtifasını hassas olarak verdiğinden özellikle iniş ve kalkış esnasında kullanılır. Ancak meydandan uzaklaşıldığında yerdeki maniaların yüksekliği meydandan farklı olacağı için QFE değeri ile uçmak emniyetli değildir.

Basınç irtifası, altimetreye QNE değeri (standart basınç) bağlandığında altimetreden okunan değerdir. QNE değeri 1013,25 milibar veya 29,92 InHg'dir ve sabittir. QNE hattı, bu basınç değerindeki hayalî bir hattır. Özellikle yüksek seviyelerdeki uçuşlarda (geçiş irtifasının üzerinde) hava taşıtları standardizasyonu sağlamak için bu değeri kullanırlar. Aksi takdirde, QNH ve QFE değerleri sabit değerler olmadığı için, hava taşıtları arasında emniyetli irtifa ayrımını sağlamak güçleşir.

Avustralya, resmî adıyla Avustralya Kamuvarlığı (İngilizce: Commonwealth of Australia), Güney Yarımkürede yer alan bir kıta ülkesidir. Hint Okyanusu ve Büyük Okyanus arasında uzanır. Okyanusya kıtasında bulunur ve kıtanın çok büyük bir bölümünü kaplar. Deniz komşuları Endonezya, Doğu Timor, Papua Yeni Gine, Solomon Adaları, Vanuatu ve Yeni Zelanda'dır. Başkenti Canberra, en büyük şehri ise Sidney'dir.
Avustralya, 8.617.930 km2 karada, 80.920 km2 sularda olmak üzere toplam 8.698.850 km2'lik bir alana kurulmuştur. Hiçbir ülkeyle kara sınırı yoktur. Bu yüzölçümü ile dünyanın 6'ncı en büyük ülkesi konumunda olan Avustralya, 25.760 kilometrelik bir sahil şeridine sahiptir.
Avrupalıların 18. yüzyıldaki keşif ve göçlerinden önce, yaklaşık 50.000 yıldır yerli Aborjin halkı adaya ev sahipliği yapmaktadır. Aborjinlerin konuştuğu diller ise modern araştırmalar sonucu yapılan hesaba göre yaklaşık 250 farklı gruba ayrılmıştır. Cezai gönderim ile Britanya İmparatorluğu tarafından başlatılan zorunlu göç, 1788 yılından 1868 yılına kadar devam etmiş olup, Yeni Güney Galler civarında yoğunlaşmıştır. İlk yerleşim yapılan yıllardan itibaren nüfus düzenli bir şekilde artmış ve adanın tamamı 19. yüzyılın ortalarında keşfedilmiş olup, 5 yeni kraliyet kolonisi kurulmuştur. 1 Ocak 1901'de 6 koloni birleşerek federal yapı halini almış ve Avustralya Milletler Topluluğu'nu (Commonwealth of Australia) oluşturmuştur. Kurulduğu günden itibaren liberal-demokratik politik sistemi benimseyen Avustralya, 6 eyalet ve bağıl topraklardan oluşmaktadır. Worldometer verilerine göre ülkenin 2026 yılı Nisan ayı nüfusu 27,167,612'dir. Nüfusun çoğunluğu doğu kıyısına yerleşmiş olup şehirleşme oranı oldukça yüksek bir ülkedir.
Uluslararası Para Fonu'na göre Avustralya, dünyanın en büyük 13. ekonomisi iken kişi başına düşen millî gelir sıralamasında dünyada 9. olmuştur. Ülke ayrıca İnsani Gelişme Endeksi sıralamasında Norveç'in ardından 2. gelerek yaşam standardı, sağlık, eğitim, kişisel özgürlük ve politik haklar gibi birçok kriterde dünya genelinde üst sıralardadır. Avustralya Birleşmiş Milletler, G20, İngiliz Milletler Topluluğu, ANZUS, OECD, Dünya Ticaret Örgütü, Asya Pasifik Ekonomik İşbirliği ve Pasifik Adaları Forumu'na üyedir.

Avustralya ismi Latincede güneyden, güneye ait olan anlamına gelen Australis kelimesinden türetilmiştir. Roma uygarlığı zamanına dayanan, güneydeki bilinmeyen bir ülke anlamı (terra australis incognita) benzer bir yerin, Orta Çağ coğrafyasında da bulunduğunu gösterir. Ancak bu bilgiler herhangi bilinen bir kıta bilgisi içermemektedir. Latincedeki Terra Australis Incognita terimi; Güneydeki (Australis) Bilinmeyen (Incognita) Toprak parçası (Terra) anlamına gelmektedir.
14 Mayıs 1606'da, Vanuatu'ya ayak basan Pedro Fernandes de Queirós, Güney Kutbu'ndaki tüm kara mülkiyetinin İspanya'na ait olduğunu iddia etmiş ve kıtayı Austrialía del Espíritu Santo şeklinde adlandırmıştır.
Felemenkçe Australische kelimesi, Batavia'daki Flemenkler tarafından, 1638 yılından önce, güneyde keşfedilmiş yeni yerleri adlandırmak için kullanılıyordu. "Australia" kelimesinin İngiliz dilinde ilk kullanımı ise 1692 yılında Gabriel de Foigny'nin yazdığı Les Aventures de Jacques Sadeur dans la Découverte et le Voyage de la Terre Australe isimli Fransızca romanının, 1693 yılındaki çevirisinde görülmüştür.
Daha sonraları, 1765'te, Alexander Dalrymple bu kelimeyi, Luis Váez de Torres'ın 1606'da Yeni Gine'nin güney kıyılarına yaptığı seyahati anlattığı kitabını İngilizceye çevirirken kullanmıştır. Dalrymple, ayrıca Avustralya kelimesini, An Historical Collection of Voyages and Discoveries in the South Pacific Ocean (1771) isimli eserinde bütün Okyanusya bölgesini tanımlamak için kullanmıştır. 1793'te George Shaw ve Sir James Smith içerisinde geniş ada, büyük kıta, Avustralya, Australasia ve New Holland tanımlamaların yapıldığı, Zoology and Botany of New Holland eserini yayımlamıştır.
Avustralya ismi, kıtanın etrafını gemi ile dolaşan bilinen ilk insan, kâşif Matthew Flinders'ın A Voyage to Terra Australis (1814) eseri ile popüler hâle gelmiştir. Britanya Krallığı'nın bakış açısını yansıtan ismine rağmen, eserinde Flinders Avustralya ismini kullanmış ve bu isim geniş kitlelerce telaffuz edilen bir terim olmuştur. New South Wales valisi Lachlan Macquarie sonraları bu ismi İngiltere'ye yolladığı yazılı mesajlarda kullanmıştır. 1817'de Macquarie bu ismin resmi olarak kabul edilmesini önerdi ve 1824'te Britanya Krallığı, kıtanın resmen Avustralya ismiyle tanınmasını onayladı.

Avustralya'daki ilk insan yerleşimlerinin 42.000 ila 48.000 yıl öncesinde ortaya çıktığı tahmin edilmektedir. İlk Avustralyalılar günümüzdeki Avustralya yerlisi olan Aborijinlerin atalarıdır. Kara bağlantıları veya kısa mesafeli suları geçerek Güneydoğu Asya'dan, adaya yerleşmişlerdir.
Avrupalılar 18. yüzyılın sonlarında gelmeye başladıklarında bile bu insanların çoğu doğa insanıydı. Karmaşık bir dilsel kültür ve ruhsal değer ile doğaya saygı gösteren ve Aborijin mitolojisi olan düş zamanı (İngilizce: Dreamtime) inancı ile yaşamaktaydılar.
Adada yaşayan diğer bir yerli halk olan Torres Strait Yerlileri (İngilizce: Torres Strait Islanders), etnik olarak Melanezya kökenlidir. Bu insanlar Torres Strait Adaları ve Queensland'ın kuzey uçlarındaki çeşitli bölgelere yerleşmişlerdir. Kültürel alışkanlıkları Aborijinlerden belirgin olarak farklıdır.

Avustralya anakarasını resmî kayıtlara göre gören ilk Avrupalı, Hollandalı kâşif Willem Janszoon'dur. Janszoon Cape York Yarımadası'nı 1606'da görmüştür. 17. yüzyıl boyunca, Hollandalılar tüm batı ve kuzey sahil şeridinin haritasını çıkarmış ve buraları New Holland olarak adlandırmışlardır. Ancak herhangi bir yerleşim yeri kurma çabası göstermemişlerdir. İngiliz kâşif ve korsan William Dampier New Holland'ın kuzeybatı kıyısına 1688 yılında ayak bastı ve 1699 yılında geri döndü. 1770'te James Cook, Avustralya'nın doğu sahillerinde yolculuk yapmış, bölgenin haritasını çıkarmış, New South Wales olarak adlandırdığı bölgeyi Büyük Britanya topraklarına kattığını ilan etmiştir. Seferler sonucu yapılan keşifler, kıtanın sömürümü için, hızla mahkûmların ve tutukluların işçi olarak çalıştırıldığı kolonilerin kurulmasını sağlamıştır.
Britanya Denizaşırı Kolonileri kıtada ilk kez New South Wales kolonisi ile, 26 Ocak 1788'de Kaptan Arthur Phillip tarafından Port Jackson'da bir yerleşim yeri oluşturulması ile başlamıştır. Bu tarih daha sonra Avustralya'nın ulusal günü ilan edilmiştir (Australia Day). Yapılan bu ilk yerleşim Sidney'in kuruluşuna ve çevrenin keşfine giden yolu açarak sonraki yerleşimleri tetiklemiştir. Günümüzde Tazmanya olarak bilinen, Van Diemen's Land'e yerleşim 1803 yılında başlamıştır. Burayı 1642'de keşfeden kâşif Abel Tasman, adaya, kendisini bu yolculuğa yollayan Hollanda Güney Hindistan Kolonileri valisi ve generali Anthony van Diemen'in onuruna Anthoonij van Diemenslandt adını vermiştir. Van Diemen's Land 1825'te ayrı bir koloni hâlini almıştır. Tasmanya yerlilerine karşı 1803-1847 sömürge döneminde Tasmanya Soykırımı işlenmiştir. Birleşik Krallık, 1829'da Avustralya'nın batı bölümünü kontrol altında tutmaktaydı. New South Wales'in çeşitli bölümlerinde yeni ve ayrık koloniler oluşturuldu; sırasıyla Güney Avustralya (1836), Victoria (1851) ve Queensland (1859). Northern Territory (NT), South Australia eyaletinin bir parçası olarak 1863'te kuruldu. South Australia, bir serbest eyalet olarak kurulmuş ve hiçbir zaman diğer kolonilerde olduğu gibi mahkûm ve tutukluların çalıştırıldığı bir cezai koloni olmamıştır. Suçluların adaya getirilmesi 1840 ve 1864 yılları arasında aralıklarla devam ettirilmiştir. New South Wales'te ise yerleşimcilerin protestoları sonucu 1848 yılında mahkûm ve tutukluların yerleşmesine son vermiştir.
Avustralya yerlilerinin nüfusunun, Avrupalıların kıtaya yerleşmeye başladığı sıralarda 350.000 civarı olduğu tahmin edilmektedir. Bu tarihten itibaren geçen 150 yılda sayıları hızlı bir şekilde azalmıştır. Bunun başlıca nedeni salgın hastalıkların göçe zorlanmaları ile birleşmesi ve kültürel parçalanmadır. Binlercesi daha Avrupalı (çoğu İngiliz) yerleşimcilerle yapılan sınır savaşları sonucu ölmüştür.
Hükûmetin 1869 yılında çıkardığı Aborjin Koruma Yasası ile birlikte başlayan "asimilasyon" süreci birçok Yerli aileyi birbirinden ayırmıştır. Yerli çocukların ailelerinden alınıp devşirilmesi, bazı tarihçiler ve Avustralya yerlileri tarafından “kayıp nesil” oluşturulması olarak adlandırılmaktadır. Aynı zamanda bu tarihçiler ve Avustralya yerlileri, yerli komünitelerinin dağıtılarak, parçalanarak nüfusunun azaltıldığını ve bunun bir soykırım olarak kabul edilmesi gerektiğini savunmaktadırlar. Huzurlu ve sorunsuz bir toplum yaratma amacıyla yapılan devşirme eylemi günümüzde insan hakları ihlali olarak tanımlanmaktadır. Aborijinlerin tarihi hakkındaki bu yorumlara, bazıları karşı gelmekte ve bunların politik ve düşünsel nedenler ile abartıldığını, uydurma olduğunu belirtmektedir. Bu tartışma Avustralya'da History Wars (Türkçe: Tarih Savaşları) olarak bilinir. 1967 referandumundan sonra federal hükûmet yürütme gücünü ve Aborijinler ile ilgili kanun çıkarma hakkını elde etti. Adanın yerli halkındaki mülkiyeti, Avustralya Yüksek Mahkemesinin Mabo v Queensland (No 2) davasına kadar tanınmamıştır. Bu davadan sonra Avustralya'daki mülkiyet kavramı değişmiş ve Avrupalıların istilası sırasında adanın kimseye ait olmadığı belirtilmiştir (Terra Nullius).

1850'lerde Avustralya'da Altına hücum başladı ve 1854'te madencilik lisans ücretlerine karşı ilk sivil ayaklanma olan Eureka Stockade ayaklanması gerçekleşti. 1855 ve 1890 yılları arasında, altı koloni bireysel olarak özerk hükûmet olma hakkını kazandı ve birçok kişisel işini kendi yönetmeye başladı. Londra'daki koloni ofisi ise hâlen önemli dış ilişkilerin, savunma konularının ve uluslararası denizcilik ve ticaret konularının yönetimini elinde tutmaktaydı.

1 Ocak 1901'de gerçekleşen federasyonlaşma ile birlikte, on yıllık bir planın ardından seçme ve seçilme, temsil edilme haklarını elde 

Ay'da su, Ay'ın yüzeyinde bulunan sudur. Sıvı hâldeki su Ay'ın yüzeyinde kalamaz ve su buharı Güneş ışığı tarafından ayrıştırılarak ortaya çıkan hidrojen çabucak uzay boşluğunda kaybolur. Fakat 1960'lardan beri bilim insanları, Ay'ın kutuplarında soğuk ve devamlı gölgede kalan kraterlerde buzun varlığını sürdürebileceğini tahmin etmişlerdi. Su molekülleri ayrıca Ay yüzeyi üzerindeki ince gaz tabakasında tespit edilmiştir.
Su (H2O) ve kimyevî olarak onunla bağıntısı olan hidroksil grubu (-OH), kimyasal olarak (serbest su yerine başka) bileşikler hâlinde Ay minerallerinin hidratlar ve hidroksitleri olarak da varlıklarını sürdürebilirler. Bu bileşiklerin düşük konsantrasyonlarda Ay yüzeyinin büyük bir kısmında var olduğuna dair güçlü deliller mevcuttur. Aslında adsorbe edilmiş suyun iz konsantrasyonlarda varlığı milyonda 10 ilâ 1000 parça olarak hesaplanmıştır. 1978'de  Soviet Luna 24 sondasının geri getirdiği örneklerde kütle olarak %0,1 su ihtiva ettiği rapor edilmiştir.
Ay kutuplarında serbest su buzu bulunduğuna dair kesin olmayan deliller, bağlı hidrojenin varlığını farz eden muhtelif rasatlarda edinilmiştir.
18 Kasım 2008'de Ay'a Çarpış sondası (İng. Moon Impact probe), Hindistan'ın Chandrayaan-1 uzay aracınca Ay yüzeyinin 100 kilometre üzerinden bırakıldı. 25 dakikalık iniş sürecinde Çarpış sondasıda bulunan Chandra'nın Yükselti Kompozisyonu (CHACE) aleti, Ay'ın yüzeyi üzerinde bulunan ince atmosferden aldığı 650 kütle spektrumuyla suyun var olduğuna dair deliller topladı. Eylül 2009'da Chandrayaan-1, Ay'da suyun varlığını ve hidroksil soğurma çizgilerini yansımış Güneş ışığında tespit etti. Kasım 2009'da NASA'nın verdiği raporda LCROSS uzay sondasının güney kutup katerlerinden birine vuran bir çarpış sondası tarafından hatırı sayılır miktarda hidroksil grubu bileşiklerinin etrafa fırlatıldığını tespit etti; bu bileşikler su taşıyan malzemelere atfedilebilir ki bu, "neredeyse tamamen saf kristal su buzu" olarak görünmektedir. Mart 2010'da Chandrayaan-1'de bulunan Mini-RF'nin Ay'ın kuzey kutbuna yakın yerde 40'tan fazla devamlı karanlık kalan krater tespit ettiği haber edildi. Bu karanlık kraterlerin muhtemelen 600 milyon ton su buzu ihtiva ettiği tahmin edilmektedir.
Su, Ay'a muhtemelen jeolojik zaman aşımlarında su taşıyan kuyruklu yıldızlar, asteroitler ve meteoroitlerce veya yerli yerinde Güneş rüzgârının hidrojen iyonları (protonlar) tarafından oksijen taşıyan minerallere çarparak elde edilmiş olabilir.
Ay'da suyun varlığı için yapılan arama, bilhassa uzun dönemli Ay yerleşimini büyük ölçüde mümkün kıldığından hatırı sayılır derecede ilgi çekti ve birçok yeni ay misyonu için motivasyon oldu.

24 Eylül 2009 tarihinde Science mecmuası, Hindistan Uzay Araştırma Teşkilatı'nın (HUAT) Chandrayaan-1 uydusunda bulunan bulunan Moon Mineraloji Mapper (M³) aletinin Ay'da su tespit ettiğini bildirdi.
M3 M3, Ay'ın yüzeyinde 2,8-3,0 mikrometre civarında soğurma özellikleri tespit etti. Silikat cisimler için bu tür özellikler, tipik olarak hidroksil veya içinde su içinde su bulunduran malzemelere atfedilir. Ay'da daha çok soğuk yüksek enlemlerde ve birkaç taze feldspatlı kraterde en fazla görünen bu özellik, yaygın olarak dağılmış bir absorpsiyon olarak görülüyor. Bu özelliğin Güneş almış M3 verileriyle nötron spektrometresiyle alınmış H çokluğu verileri arasındaki genel korelasyon eksikliği, OH ve H2O oluşumu ve saklamasının devam eden yüzeysel bir süreç olduğunu göstermektedir. OH/H2O üretimi süreçleri kutuptaki soğukluk tuzaklarını besleyebilir ve Ay regolitini uçucuların insanlarca keşfi için aday bir kaynak yapabilir.
Bir görüntüleme spektrometresi olan Moon Mineralogy Mapper (M3), 29 Ağustos 2009'da misyonu ani olarak biten Chandrayaan-1 misyonuyla uçan 11 aletten biriydi. M3ün hedefi bütün Ay yüzeyinin ilk mineral haritasını sağlamaktı.
Ay bilim insanları onyıllardır su depoları ihtimalini tartışmışlardı. Şimdi giderek "onyıllardır süren tartışmanın bittiği konusunda emin" olduklarını bir rapor yazıyor. "Ay'da aslında her türlü yerde su vardır; sadece mineraller içinde değil, fakat parçalanmış yüzeye dağılmış durumda ve muhtemelen derinliklerde buz blokları veya levhaları hâlinde." Chandrayaan misyonundan alınan sonuçlar, ayrıca "sulu sinyallerle dolu geniş bir yelpaze sunuyor."

Apollo Programı
Kutupsal Ay kraterlerinin zeminlerinde buz olma ihtimali ilk defa Caltech araştırmacıları Kenneth Watson, Bruce C. Murray ve Harrison Brown tarafından 1961 yılında öne sürüldü. Eser miktarlarda su, Apolloastronotlarının topladığı Ay kayaçları örneklerinde bulunmasına rağmen bunun kirlenme sonucu olduğu ve Ay yüzeyin büyük bir kısmının genel olarak tamamen kuru olduğu farz edilmiştir. Fakat Ay kayaç örnekleriyle 2008'de yapılan bir çalışma, volkanik cam boncuklarında sıkışıp kalmış su moleküllerini delil olarak ortaya çıkardı.
Ay yakınında su buharının ilk doğrudan delili 7 Mart 1971'de  Apollo 14 ALSEP Supratermâl İyon Dedektörü Deneyi (İng. Suprathermal Ion Detector Experiment, SIDE) ile bulundu. Su buharı iyonlarının bir dizi patlamaları Ay yüzeyinde Apollo 14'ün iniş yerine yakın yerde kütle spektrometresi aleti tarafından gözlemlenmiştir.

Luna 24
Şubat ayında 1978 Sovyet bilim insanları Jeokimya Vernadsky ve Analitik Kimya Enstitüsü'nden M. Akhmanova, B. Dement'ev ve M. Markov, oldukça kesin şekilde bir su tespitini iddia eden bir bildiri yayınladı. Çalışmaları, 1976'daki Sovyet sondası  Luna 24'ün yeryüzüne geri getirdiği numunelerinde kütle olarak %0,1 su ihtiva ettiğini, bunun da eşik değerinin yaklaşık 10 kat üzerinde olan bir tespit seviyesinde kızılötesi soğurma spektroskopisince (yaklaşık 3 µm dalga boyunda) görüldüğünü gösterdi.

Clementine misyonu

1994'te Ay'da su buzu olduğuna dair önerilen bir delil, ABD'nin askerî  Clementine sondası tarafından geldi. 'Bistatic radar deneyi'  olarak bilinen bir araştırmada Clementine, vericisini Ay'ın güney kutbunun karanlık bölgelerine radyo dalgaları ışımak için kullanılır. Bu dalgaların yankıları Dünya'da  Deep Space Network 'un büyük çanak antenleri tarafından tespit edildi. Bu yankıların büyüklüğü polarizasyonu, kayalık bir yüzeyden ziyade buzlu bir yüzeyle uyuşmasına rağmen sonuçlar yetersiz olduğundan bunların önemi sorgulandı. Yer tabanlı radar ölçümler, kalıcı gölgede olan ve bu sebeple Ay buzu barındırabilen alanları tanımlamak için kullanıldı: kutba doğru 87.5 derece enlemdeki gölgeli alanların tamamının kuzey ve güney kutuplarına göre 1030 ve 2550 kilometrekare olduğu tahmin edildi. Ek arazi kapsayan ilave bilgisayar simülasyonları, 14.000 km²'ye kadar bir alanın kalıcı gölgede olabileceğini öne sürdü.

Lunar Prospector
1998 yılında uzaya fırlatılan Lunar Prospector sondası, kutup bölgelerine yakın yerlerde Ay regolitindeki hidrojen miktarını ölçmek için bir nötron spektrometresi kullanır. Hidrojen miktarını ve konumunu bir milyonda 50 parça dahilinde tespit edebilen bu alet, Ay'ın kuzey ve güney kutuplarında gelişmiş hidrojen konsantrasyonları tespit etmeyi başardı. Bunlar kalıcı olarak gölgeli kraterlerde önemli miktarda hapsedilmiş su buzuna işaret olarak değerlendirilmişse de aynı zamanda hidroksil kökü (•OH) kimyasal olarak minerallere bağlı olmasından dolayı da olabilir. Clementine ve Lunar Prospector'dan gelen verilere dayanarak NASA bilim insanları, yüzey su buzu varsa toplam miktarın 1 ila 3 kilometreküp mertebesinde olabileceğini tahmin ediyor. 1999 yılının Temmuz ayında misyonun sonunda Lunar Prospector sondası tespit edilebilir miktarda suyu serbest bırakmak ümidiyle kasten Ay'ın güney kutbuna yakın bulunan Shoemaker kraterine çarptı. Fakat yer tabanlı teleskoplarla yapılan spektroskopik gözlemler suyun spektral izine rastlamamıştır.

Cassini–Huygens
Ay'da su varlığı hakkında daha fazla şüpheler, 1999 yılında Ay'ın yanından geçen Cassini–Huygens misyonunun yetersiz verilerce üretildi.

Deep Impact
14 Kasım 2008 tarihinde Deep Impact uzay aracı Ay'da su olduğunu düşündüren kesin olmayan spektroskopik veriler üretmiştir. 2006 yılında Arecibo gezegen radarı ile yapılan gözlemler, daha önce buza işaret ettiği iddia edilen bazı kutuplara yakın Clementine radar dönüşlerinin, bunun yerine genç kraterlerden fırlayan kayalarla ilişkili olabileceğini göstermiştir. Eğer doğruysa, bu durum Lunar Prospector'dan elde edilen nötron sonuçlarının esas olarak buz dışındaki hidrojen molekülleri ya da organikler gibi hidrojen formlarından kaynaklandığını gösterir. Yine de Arecibo verilerinin yorumlanması, kalıcı olarak gölgelenmiş kraterlerde su buzu olasılığını dışlamamaktadır. Haziran 2009'da NASA'nın şimdi EPOXI olarak yeniden adlandırılan Deep Impact uzay aracı, bir başka Ay uçuşu sırasında daha doğrulayıcı bağlı hidrojen ölçümleri yaptı.

Kaguya
Ay haritalama programının bir parçası olarak, Eylül 2007'de 19 aylık bir görev için fırlatılan Japonya'nın Kaguya sondası, yörüngeden Ay'ın yüzeyindeki çeşitli elementlerin bolluğunu ölçebilen gama ışını spektrometresi gözlemleri gerçekleştirdi. Japonya'nın Kaguya sondanın yüksek çözünürlüklü görüntüleme sensörleri Ay'ın güney kutbu etrafında sürekli gölgeli kraterlerde su buzuna ait herhangi bir işarete rastlamadı ve ejekta patlaması içeriğini incelemek amacıyla Ay yüzeyine çarparak misyonuna son verdi.

Chang'e 1
2007 yılının Ekim ayında uzaya fırlatılan Çin'in Chang'e 1 2007 yılının Ekim ayında uzaya fırlatılan Çin Halk Cumhuriyeti'nin Chang'e 1 uydusu, muhtemelen buzlu su bulunan bazı kutup bölgelerinin ilk ayrıntılı fotoğraflarını çekti.

Chandrayaan-1
14 Kasım 2008 tarihinde Hint uzay aracı Chandrayaan-1'in su buzunun varlığını analiz etmek için serbest bıraktığı ve aynı gün saat 20:31'de  Ay'ın güney kutbundaki Shackleton Krateri'ne çarpan Ay darbe sondası Moon Impact Probe (MIP), yüzey altından etrafa fırlayan artıkları su buzunun varlığını tespit etmek üzere analiz etti.
25 Eylül 2009 günü  NASA, Chandrayaan-1 uzay gemisindeki Moon Mineralogy Mapper (M3) aletinden gönderilen verilerin Ay yüzeyinin geniş alanları üzerinde hidrojen varlığını düşük konsantrasyonlarda ve hidroksil grubu ( · OH) şeklinde de olsa 

Ay'ın evreleri veya Ay'ın fazları, (genel olarak Dünya'daki) bir gözlemcinin gördüğü Ay'ın aydınlık yüzünün, Ay'ın toplam görünür yüzeyine oranını belirtir. Ay tıpkı Dünya gibi, kendinden ışık vermez. Güneşten aldığı ışığı yansıtır. Bu yüzden, Ay'ın Dünya ve Güneş'e göre konumuna göre belli bir kısmı aydınlık diğer yüzeyi ise karanlık gözükür.
Hilal, yarımay, dolunay gibi şekillerde görünür ki bunlara Ay'ın evreleri (safhaları) denir.
Ay'ı tüm yüzeyinin aydınlık göründüğü dolunay evresi, Ay'ın Dünya'ya dönük yüzü Güneş'in karşısına geldiği zaman görülür. Ay tam olarak Güneş ile Dünya arasındayken aydınlık yüzü Dünya'dan hiç görünmez. Bu evresi yeni ay olarak adlandırılır. Yaklaşık iki hafta sonra dolunay görülür. İlk yeni aydan 29,5 gün sonra Ay tekrar Güneş'in karşısına geçer ve tekrar yeni ay görünür.

Ay'ın evreleri şu isimlerle adlandırılır:

Yeni ay
Ay'ın aydınlık olmayan tarafı Dünya'ya dönüktür. Ay, Dünya'dan açıkça görülemez. Fakat Güneş tutulması süresince görülebilir.
Hilal
Ay Güneş'in doğusunda kalmaktadır. Ay - Yer - Güneş arasındaki açı 90°den küçüktür. Hilal evresinin gözlem süresi kısadır. Çünkü Güneş battıktan sonra batı ufkuna yakın gözlenir.
İlk dördün
Ay'ın yeni ay evresinden bir hafta sonra yarım daire biçiminde (D) göründüğü evre; Güneş'e göre açısal uzaklığı 90° olduğu andaki görünüşüdür.
Şişkin ay
İlk dördün safhasından sonra Ay'ın uzanım açısının 90° ile 180° arasında olduğu zamanlar oluşan evre şişkin evre olarak bilinir.
Dolunay
Ay'ın tam bir daire olarak dolgun, parlak görüldüğü evredir.
Son dördün
Ay'ın Dünya'dan sol yarısının aydınlık gözüktüğü evredir.

Ay'ın uzak yüzü', Ay'ın yörüngesindeki eşzamanlı dönüş nedeniyle her zaman Dünya'dan uzağa bakan yarımküresidir. Yakın yüzü karşılaştırıldığında, uzak yüzünün arazisi çok sayıda çarpma krateri ve nispeten az sayıda düz ve karanlık ay denizleri ile engebelidir, bu da Güneş Sistemi'ndeki Merkür ve Callisto gibi diğer çorak yerlere daha yakın bir görünüm vermektedir. Güney Kutbu-Aitken Havzası olan Güneş Sistemi'ndeki en büyük kraterlerden birine sahiptir. Yarımküre bazen "Ay'ın karanlık yüzü" olarak adlandırılır, burada "karanlık", "güneş ışığından yoksun" yerine "bilinmeyen" anlamına gelmektedir. Ay'ın her iki tarafı iki hafta güneş ışığı alırken, karşı taraf iki hafta gece yaşamaktadır.
Uzak yüzün yaklaşık %18'i, librasyon nedeniyle Dünya'dan ara sıra görülebilir. Kalan %82, Sovyet Luna 3 uzay sondası tarafından fotoğraflandığı 1959 yılına kadar gözlemlenmeden kaldı. Sovyetler Birliği Bilimler Akademisi, 1960 yılında uzak tarafla ilgili ilk atlası yayınladı. Apollo 8 astronotları, 1968'de Ay yörüngesinde döndüklerinde, uzağı bizzat gören ilk insanlar oldular. Tüm insanlı ve insansız yumuşak inişler, Chang'e 4 uzay aracının uzak tarafa ilk inişi yaptığı 3 Ocak 2019 tarihine kadar Ay'ın yakın tarafında gerçekleşti.
Gök bilimciler, Ay'ın onu Dünya'dan gelebilecek olası elektromanyetik girişimlerden koruyacağı uzak tarafa büyük bir radyo teleskopu kurmayı önerdiler.

Lunar and Planetary Institute: Exploring the Moon 18 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NASA takes first video of dark side of the Moon 15 Mart 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Lunar and Planetary Institute: Lunar Atlases 6 Aralık 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ralph Aeschliman Planetary Cartography and Graphics: Lunar Maps 29 Mayıs 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Full Moon Atlas: Lunar Far Side at lunarrepublic.com 17 Kasım 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Northwest Africa 482, only meteorite believed to have originated from the far side of the Moon 16 Şubat 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Moon articles in Planetary Science Research Discoveries 17 Kasım 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Merrifield, Michael. "Far Side of the Moon". Sixty Symbols. Brady Haran for the University of Nottingham. 25 Eylül 2011 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
LIFE magazine (Nov. 9, 1959) article about first photos.

Ay'ın yakın yüzü', Ay'ın her zaman Dünya'dan bakan yarımküresidir. Ay kendi ekseni etrafında, Ay'ın Dünya'nın yörüngesindeki dönüşüyle aynı hızda döndüğünden Ay'ın Dünya'dan yalnızca bir tarafı görülebilmektedir.
Ay, doğrudan Güneş tarafından aydınlatılır ve döngüsel olarak değişen görüntüleme koşulları, ayın evrelerine neden olur. Bazen Ay'ın uzak yüzü, Dünya'nın yüzeyinden Ay'a yansıyan dolaylı güneş ışığı olan dünya ışığı nedeniyle hafifçe görülebilir.
Ay yörüngesi hem biraz eliptik hem de ekvator düzlemine eğimli olduğundan, librasyon Ay'ın yüzeyinin %59'a kadarının Dünya'dan görülebilmesini sağlamaktadır.

John Moore (2014). Craters of the Near Side Moon. Createspace Independent Pub. ISBN 978-1-4973-2444-2. 

Lunar and Planetary Institute: Exploring the Moon 18 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Lunar and Planetary Institute: Lunar Atlases
Ralph Aeschliman Planetary Cartography and Graphics: Lunar Maps
NASA’s Gravity Recovery and Interior Laboratory (GRAIL) Mission 26 Kasım 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

AY veya Ay veya ay :

ay aşağıdaki anlamlara gelebilir:

Ay, Dünya'nın en büyük doğal uydusu.
ay, yılın on iki bölümünden her biri
Aymara dili (ISO 639 alpha-2 dil kodu)

Ay aşağıdaki anlamlara gelebilir:

Ay, bir Tarkan şarkısı.
Ay, Antik Mısır firavunu
Ay (film), Bernardo Bertolucci'nin yönettiği 1979 İtalya-ABD ortak yapımı film. (Özgün adıyla La Luna)
Ay krallığı, Antik Hindistan'da bir hanedanlık.
Savaş Ay, Türk televizyoncu, muhabir ve gazeteci.
İsmet Ay, Türk tiyatro oyuncusu.
Ay, Marne, Fransa
Ay Carmela (şarkı), İspanyol İç Savaşı sırasında Cumhuriyetçilerin söylediği ünlü şarkı
Ay Carmela! (film), Carlos Saura'nın yönettiği 1990 tarihli İspanyol filmi
Mavi Ay, 1980'li yıllarda Türkiye'de de gösterilmiş televizyon dizisi. Özgün adı Moonlighting.

AY aşağıdaki anlamlara gelebilir:

Finnair, havayolunun IATA kodu
Antarktika, DAFIF 0413 / DIA 65-18 / FIPS PUB 10-4 bölge kodu ve eski NATO kodu
Ermenistan, WMO ülke kodu
General Instrument AY-3-8910, 1980'lerde yaygın olarak kullanılan ve "AY çip" olarak anılan bilgisayar ses çipi
A.Y. (müzisyen), Tanzanyalı "bongo flava" sanatçısı

Ay denizleri (Lunar maria), Ay'ın karanlık yüzüne çarparak, görünen yüzünde volkanik etkinlikleri tetikleyen eski asteroid çarpmalarının neden olduğu büyük, koyu ve bazaltik düzlüklerdir. Erken astronomların yaptıkları yanlış değerlendirmeler sonucu bu yapılar deniz olarak adlandırılmıştır. Demir (Fe) zengini içeriklerinden dolayı, Ay'daki yüksek alanlardan daha az yansıtıcı özelliktedirler ve çıplak gözle bakıldığında karanlık görülürler.
Bu denizler Ay yüzeyinin yaklaşık olarak yüzde 17 kadarını kaplar ve çoğunlukla Ay'ın görünen yüzünde yer alırlar. Ufak bir kısmı ise Ay'ın karanlık yüzünden kraterlerin içinde yerleşmiştir. Bu Ay denizlerinin adlandırılmasında farklı terimler kullanılmıştır, örnek olarak göl (lacus), bataklık (palus) ve körfez (sinus) adları aynı özellikteki daha ufak bazalt düzlüklerine verilirken; bir adet de okyanus (oceanus) olarak adlandırılan bazalt düzlüğü bulunur. Adlandırmalar yapılırken denizlerin özelliklerine atıfta bulunulmuştur (Ocean procellarum ve Mare Australis gibi), daha sonra kişi adları verilmiştir (Mare Humboldtianum) ve sonra uluslararası komite ruh durumu adları verilmesi için fikir birliği oluşturmuştur (Mare serenitatis), bu son kuralın tek istisnası Luna 3 tarafından keşfedilen Mare moscoviense'dir ve bu adlandırma Sovyetler Birliği tarafından teklif edilip kabul görmüştür.

Bazalt denizlerinin yaşları hem doğrudan radyometrik yöntemle hen de krater sayma yöntemiyle belirlenmiştir. Radyometrik yaş hesabına göre 3.16-4.2 milyar yıl aralığında bir yaş dizisi çıkarılırken, krater sayma yöntemine göre en genç deniz 1.2 milyar yaşındadır, ancak ortalama olarak bazalt denizlerinin geneli 3-3.5 milyar aralığında bir yaşa sahiptir. En genç bazalt denizi Ay'ın görünen yüzünde Oceanus procellarum'dur. 
Bazaltların büyük çoğunluğu ya alçak çarpışma düzlüklerinde püskürür ya da oraya akarken, en büyük volkanik alan Oceanus procellarum herhangi bir çarpışma havzasına denk düşmez.

Ay'ın jeolojik evriminin Yerküre'ninkinden ayrıldığı noktalar vardır ve bu noktada jeokimyasal olarak temel farklar görülür. Ay görevlerinde toplanan kayaç örneklerinin kimyasal çözümlemeler sonucu uyumsuz elemenleri yüksek oranda barındırdığı görülmüştür. Bu kayaçlara KREEP adı verilir ve yoğun olarak potasyum (K), nadir toprak elementleri (REE) ve fosfor (P) içerirler. 
Ay denizlerindeki bazaltlar, yerküredeki karşılıklarından sulu alterasyonun yokluğu, plajioklaslarda çok düşük sodyum (Na) içeriği ve yüksek miktarda ilmenit varlığı ile ayrılırlar. Ayrıca bu denizlerdeki bazalt temel olarak iki geniş gruba ayrılır: Yüksek oranda TiO2 (% 9-14) bulunduran yaşlı grup ve düşük oranda TiO2 barındıran (%1-5) genç grup.

Ay denizleri toplam 6.3*106 km² bir alanı kaplar ve bu Ay yüzeyinin yüzde 17'sine denk gelir, stratigrafik yaklaşımlar ve morfometrik ölçümlerle ay denizlerinin hacminin 1*107 km³ olduğu saptanmıştır. Ay denizlerinin genişlikleri de 200 km'den 1200 km'ye değişir ve bu oluşumların kalınlıkları 500 m'den 1500 m'ye uzanır. Bunun yanında her deniz yaklaşık 10–20 m kalınlığında bazalt akış yapısı barındırır ve bu denizler birbiriyle üst üste binmiş yüzlerce bazalt akışından oluşur.

Ay krateri, Ay'daki çarpma kraterleridir. Ay'ın yüzeyinde, tümü çarpmalarla oluşan birçok krater bulunmaktadır. Uluslararası Astronomi Birliği, günümüzde 1.675'i tarihlendirilmiş 9.137 krateri tanımaktadır.

1978'de Lunar & Planetary Lab'den Chuck Wood ve Leif Andersson, Ay çarpma kraterlerinin sınıflandırılması için bir sistem tasarladılar. Sonraki etkilerle nispeten değişmemiş olan kraterlerden bir örnekleme kullandılar ve ardından sonuçları beş geniş kategoride gruplandırdılar. Bunlar, tüm Ay çarpma kraterlerinin yaklaşık% 99'unu başarıyla oluşturdu.
LPC Krater Tipleri aşağıdaki gibiydi:

ALC — çapı yaklaşık 10 km veya daha az olan ve merkezi zemini olmayan küçük, fincan şeklinde kraterler. Bu kategorinin ilk örneği Albategnius C'dir.
BIO — ALC'ye benzer, ancak küçük, düz zeminlidir. Genel çapı yaklaşık 15 km'dir. Ay krateri arketipi Biot'tur.
SOS - iç kat geniş ve düzdür, merkezi bir tepe noktası yoktur. İç duvarlar teraslanmamıştır. Çap normalde 15–25 km aralığındadır. Arketip Sosigenes'tir.
TRI — bu karmaşık kraterler, iç duvarlarının yere çökmesini sağlayacak kadar büyüktür. Boyutları 15–50 km arasında değişebilir. İlk örnek krater Triesnecker'dir.
TYC - bunlar 50 km'den daha geniş, teraslı iç duvarlar ve nispeten düz zeminler. Sıklıkla büyük merkezi tepe oluşumlarına sahiptirler. Tycho, bu sınıfın arketipidir.
Birkaç yüz kilometre çapından sonra TYC sınıfının merkezi tepe noktası kaybolur ve bunlar havza olarak sınıflandırılır. Boyut olarak ay denizlerine benzer, ancak koyu lav dolgusu olmayan büyük kraterlere bazen talasoidler denir.

Ay merkezli yörünge (veya Selenosantrik yörünge), astronomide bir cismin yörüngesinin Ay etrafında olduğunu ifade eder.
Uzay ajanslarında Ay merkezli yörünge Dünya ile alakalı değildir. Buradaki yörünge Ay etrafındaki çeşitli insanlı ya da insansız uzay araçları ile ilgilidir.
Cismin yörüngede merkeze en yakın olduğu noktaya periselen, en uzak olduğu noktaya ise aposelen denir.

Sovyetler Birliği, Ay civarına ilk uzay aracını yolladı. İnsansız Luna 1 isimli bu uzay aracı 4 Ocak 1959'da gönderildi. Bu araç Ay yüzeyinin 6,000 km içerisinden geçti ama, Ay yörüngesine ulaşmayı başaramadı. Luna 3 isimli bir araç 4 Ekim 1959'da fırlatıldı. Bu araç, Dünya ve Ay arasına yerleşen uçuşunu tamamladı. Ama halen Ay yörüngesinde değildi.

Güneş merkezli yörünge
Yer merkezli yörünge
Mars merkezli yörünge

Ay taşı, Ay'da oluşmuş olan taşları tanımlamak için kullanılır. Terim ayrıca Ay'a yapılan keşiflerde toplanan diğer ay ile ilgili maddeler için de kullanılmaktadır.
Ay'dan üç mineral keşfedildi: armalkolit, tranquillityite ve pyroxferroite. Armalkolit (armalcolite), Apollo 11 görevindeki üç astronotun adından türetilmiştir: Armstrong, Aldrin ve Collins.
Apollo Ay taşlarının ana depolama yeri Houston, Teksas'taki Lyndon B. Johnson Uzay Merkezi'ndeki Ay Örnek Binası'dır. Güvenli koruma için, San Antonio, Teksas'ta Brooks Hava Kuvvetleri Üssü'nde küçük örnekler bulunmaktadır. Taşların çoğu nemden korunması için nitrojen içinde saklanmaktadır. Taşların üzerindeki ölçümler, özel aletler kullanılarak el sürülmeden yürütülmektedir.

Ay seferleri boyunca toplanan ay taşları paha biçilmez olarak kabul edilmektedirler. 1993'te, Luna 16 seferinden 0.2 g ağırlığında üç küçük parça 442.500 Amerikan dolarına satılmıştır. 2002'de Ay Örnek Binası'ndan çok ufak Ay'a ve Mars'a ait parçalar çalınmıştır. Parçalar 2003'te geri alınmıştır, NASA, mahkemede çalınan ağırlığı 285 g (10 oz.) olan parçaların değerini $1 milyon dolar olarak tahmin etmiştir. Ay meteorlarından elde edilen ay taşlarının da değerleri çok yüksektir, genellikle özel koleksiyoncular tarafından satılmakta ve ticareti yapılmaktadır.
Birkaç yüz küçük örnek hazırlanmış ve ulusak hükûmetlere ve ABD valiliklerine sunulmuştur. Bunlardan en azından bir tanesi daha sonra çalınmış, satılmış ve geri alınmıştır. Diğer örnekler müzelere gitmiştir, bu müzelerin içinde Amerikan Ulusal Hava ve Uzey Müzesi, Kansas Kozmosfer ve Uzay Merkezi ve Kennedy Uzay Merkezi bulunmaktadır. Kennedy Uzay Merkezin'de ufak bir ay taşı parçasına dokunulmasına izin verilmektedir. NASA 382 kg (842 lb) ağırlığındaki örneğin 295 kg (650 lb) kadarının bozulmamış olarak Johnson Uzay Merkezi'nde olduğu söylemektedir. Hasselblad çalışanları tarafından, görev sonrası bir kamera temizlenirken biraz ay tozu toplanmıştır.

Ay'dan taşlar ve topraklar — Johnson Uzay Merkezi
Apollo Jeoloji Alet Kataloğu 28 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Satılık ay taşları!
Ay meteorları — Washington Üniversitesi, Dünya ve Gezegen Bilimleri Departmanı

Ay teorisi, Ay’ın hareketlerini açıklamaya çalışır. Ay'ın hareketinde birçok küçük değişim (ya da tedirginlik ve pertürbasyon) vardır ve bunları açıklamak için birçok girişimde bulunulmuştur. Yüzyıllar boyunca çözülmesi zor bir problem olan Ay'ın hareketi, günümüzde çok yüksek bir doğruluk düzeyinde modellenebilmektedir.
Ay teorisi şunları kapsar:

Genel teorik arka planı, Ay'ın hareketini analiz etmek için kullanılan matematiksel teknikleri, bu hareketleri öngörmek amacıyla formül ve algoritmaların oluşturulmasını, ayrıca
Sayısal formüller, algoritmalar ve geometrik diyagramları, belirli bir zamandaki Ay konumunu hesaplamakta kullanılan yöntemleri, genellikle bu algoritmalara dayalı tablolardan yardımıyla yapılır.
Ay teorisi, 2000 yılı aşkın bir araştırma geçmişine sahiptir. Modern gelişmeleri son üç yüzyıldır temel bilimsel ve teknolojik amaçlarla kullanılmış ve hâlâ bu şekilde kullanılmaya devam etmektedir.

Aşağıdakiler ay teorisinin uygulamalarıdır:

On sekizinci yüzyılda, ay teorisi ve gözlem arasındaki karşılaştırma ay apojesinin hareketi tarafından Newton'un evrensel kütleçekim yasasını test etmek için kullanılmıştır.
On sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıllarda navigasyon tabloları ay teorisiden feyz alınarak yapılırdı, Nautical Almanac tarafından denizde boylam tayini için ay mesafeleri yöntemi kullanılmıştır.
Yirminci yüzyılın başlarında, ay teorisi ve gözlem arasındaki karşılaştırma, yerçekimi teorisinin başka bir testinde, Simon Newcomb'un Merkür'ün çevresinin hareketindeki iyi bilinen bir tutarsızlığın açıklanabileceğini test etmek (ve dışlamak) için kullanıldı.
Yirminci yüzyılın ortalarında, atomik saatlerin gelişmesinden önce, ay teorisi ve gözlemi, ortalama güneş zamanının düzensizliklerinden arındırılmış bir astronomik zaman ölçeğini (efemeris zamanı) uygulamak için birlikte kullanıldı.
Yirminci yüzyılın sonlarında ve yirmi birinci yüzyılın başlarında, Güneş Teorisinin Jet Propulsion Laboratuvar Geliştirme Efemeris serisi modellerinde, yüksek hassasiyetli gözlemlerle birlikte, ilgili fiziksel ilişkilerin doğruluğunu test etmek için ay teorisinin modern gelişmeleri; güçlü eşdeğerlik ilkesi, göreli kütleçekim, jeodezik devinim ve kütle çekimi sabiti dahil olmak üzere genel görelilik teorisi ile kullanılmaktadır.

Ay bin yıldır gözlenmektedir. Bu çağlar boyunca, herhangi bir zamanda mevcut gözlem tekniklerine göre çeşitli bakım ve hassasiyet seviyeleri mümkün olmuştur. Buna karşılık olarak uzun bir ay teorileri geçmişi vardır: Babil ve Yunan gök bilimcilerinin zamanlarından modern ay lazerlerine kadar uzanır.
İsimleri ay teorileriyle ilişkilendirilen çağlar boyunca dikkat çeken gök bilimciler ve matematikçiler aşağıdaki gibidir:

Babilli/Keldani

Naburimannu
Kidinnu
Soudines
Yunan

Hipparkos
Batlamyus
Arap

İbn eş-Şatir
16. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar Avrupalı

Tycho Brahe
Johannes Kepler
Jeremiah Horrocks
Ismaël Bullialdus
John Flamsteed
Isaac Newton
Edmond Halley
Leonhard Euler
Alexis Clairaut
Jean d'Alembert
Tobias Mayer
Johann Tobias Bürg
Pierre-Simon Laplace
Philippe le Doulcet
Johann Karl Burckhardt
Peter Andreas Hansen
Charles-Eugène Delaunay
John Couch Adams
19. yüzyıldan 20. yüzyılın başlarına kadar Kuzey Amerikalı

Simon Newcomb
George William Hill
Ernest William Brown
Wallace John Eckert
Diğer önemli matematikçiler ve matematiksel gök bilimciler de önemli katkılarda bulunmuşlardır.
Tarihin üç kısma ayrıldığı düşünülebilir: antik çağlardan Newton'a; klasik (Newtoncu) fizik dönemi; ve modern gelişmeler.

Babil astronomisinde, 1880'lerden önce bilim tarihçileri tarafından neredeyse hiçbir şey bilinmiyordu. Antik Plinius, yazılarında ayakta kalan Mezopotamya'daki üç astronomik okuldan - Babil, Uruk ve 'Hipparenum'dan (muhtemelen 'Sippar') bahsetmişti. Ancak herhangi bir detayın kesin modern bilgisi sadece Joseph Epping, Babil arşivinden kil tabletler üzerindeki çivi yazısı metinlerini deşifre ettiğinde başladı: Bu metinlerde Ay'ın konumlarının bir efemisini tespit etti. O zamandan bu yana, hâlâ parçalanmış olan konunun bilgisi, çözülmüş metinlerin, esasen sayısal formda, Babil ve Uruk'tan tabletler üzerinde özenli bir şekilde analiz edilmesiyle oluşturulmak zorunda kaldı (Plinius tarafından üçüncü okuldan henüz hiçbir şey bulunmadı).
Babil gök bilimcisi Kidinnu'ya (Yunanca veya Latince, Kidenas veya Cidenas), ayın konumunu sürekli olarak dikkate alarak, ayın konumunu tahmin etmek için günümüzde "Sistem B" olarak adlandırılan ve sabit yıldızların arka planına göre yolundaki hızını değiştiren şeyin keşfine (MÖ 5. veya 4. yüzyıl) atfedilmiştir. Bu sistem, her ay yaklaşık olarak minimum ve maksimum olmak üzere, ay hızının günlük olarak kademeli olarak yukarı veya aşağı değişimlerini hesaplamayı içermekteydi. Bu sistemlerin temeli geometrik olmaktan çok aritmetik görünmektedir, ancak şimdi merkezin denklemi olarak bilinen ana ay eşitsizliğini yaklaşık olarak açıklamıştır.
Babiller yüzlerce yıllık yeni aylar ve tutulmalar için çok doğru kayıtlar tuttular. MÖ 500 ve MÖ 400 yılları arasında bir süre, aylar ve günümüzde Meton döngüsü olarak bilinen güneş yılları arasındaki 19 yıllık döngüsel ilişkiyi belirlediler ve kullanmaya başladılar.
Bu, Ay'ın hareketindeki ana düzensizliklerin sayısal bir teorisini oluşturmalarına yardımcı oldu ve Ay'ın hareketinin en önemli üç özelliğinin (farklı) dönemleri için oldukça iyi tahminlere ulaştı:

Sinodik ay, yani Ay'ın evreleri için ortalama süre. Günümüzde "Sistem B" olarak adlandırılan sinodik ayı 29 gün ve (altmış sayısına göre) 3,11; 0,50 "zaman derecesi" olarak değerlendirmektedir. Her zaman derecesi, yıldızların görünen hareketinin bir derecesi veya 4 dakikalık bir süredir ve noktalı virgülden sonraki altmış sayılık değerler, bir zaman derecesinin kesirleridir. Bu, 29.530589 gün veya 29ᵈ 12ʰ 44ᵐ 2.9ˢ olan modern bir değerle (1900 Ocak 0'da olduğu gibi) karşılaştırmak için 29.530594 gün = 29ᵈ 12ʰ 44ᵐ 3.33ˢye dönüşmektedir. Aynı değer Hiparkos ve Pitolemius tarafından da Orta Çağ boyunca kullanılmıştır ve yine de İbrani takviminin temelini oluşturmaktadır.
13 ° 10 ′ 35 ″ günde tahmin ettikleri yıldızlara göre ortalama ay hızı, karşılık gelen bir ayı 27.321598 gün, 13 ° 10 ′ 35.0275 ″ ve 27.321582 gün modern değerleriyle karşılaştırmak içindir.
Anomalistik ay, yani Ay'ın yıldızlara karşı hareket hızında yaklaşık aylık hızlanma ve yavaşlamaların ortalama süresi 27.5545833 günlük bir Babil tahmini, 27.554551 gün modern bir değerle karşılaştırıldı.
Drakonitik ay, yani Ay'ın yıldızlara karşı yolunun Güneş'in ekliptik yoluna kıyasla ilk kuzeye ve sonra güneye ekliptik enlemde saptığı ortalama süre, çeşitli tahminlere yol açan bir dizi farklı parametre ile belirtildi, Örneğin 27.212221 modern bir değerle karşılaştırmak içindir, ancak Babilliler de 5458 sinodik ayın 5923 drakonitic aya eşit olduğu sayısal bir ilişkiye sahipti.

Daha sonra, Bitinya ve Ptolemaios Krallığı dönemlerindeki Hipparkos ve Batlamyus'tan on yedinci yüzyıldaki Newton'un çalışma zamanına kadar, ay teorileri esas olarak, ayın uzun süreli konumsal gözlemlerinden ilham alan az ya da çok doğrudan geometrik fikirler yardımıyla oluşturuldu. Bu geometrik ay teorilerinde öne çıkan, dairesel hareketlerin kombinasyonlarıydı.

Eserleri çoğunlukla kaybolan ve esas olarak diğer yazarların alıntılarından bilinen Hipparkos, Ay'ın 5°lik eğimli bir daireye, retrograd yönde (yani  Güneş ve Ay sabit yıldızlara göre yıllık ve aylık görünen hareketlerin yönünün tersine) 182⁄3 yılda bir döndüğü varsayılmıştır. Daire, Ay'ın geriye doğru bir yönde hareket ettiği farzedilen bir dış çember taşıyan bir erteleme görevi gördü. Dış çember merkezi, Ay'ın boylamındaki ortalama değişime karşılık gelen bir oranda hareket ederken, dış çember çevresindeki Ay dönemi anomalistik bir aydı. Bu dış çember yaklaşık olarak eliptik eşitsizlik, merkezin denklemi ve merkezin yaklaşık 5° 1' bir denklemine yaklaşan boyut olarak tanındı. Bu rakam modern değerden çok daha küçüktür: ancak merkezin denkleminin (1. dönem) modern katsayıları ile eveksiyon katsayıları arasındaki farka yakındır: fark, eski ölçümlerin tutulma zamanlarında alınır ve (bu koşullar altında merkezin denkleminden çıkarılır) seçimin etkisi o zaman bilinmemekte ve gözden kaçırılmaktadır.

Batlamyus'un Almagest eseri, bin yıldan fazla bir süre boyunca geniş ve uzun süreli kabul ve nüfuz sahibi oldu. Görünen apojeyi biraz salınımlı hale getiren bir cihaz kullanarak Ay'ın hareketinde ikinci bir eşitsizlik sağlayarak Hipparkos'unkini geliştiren geometrik bir ay teorisi verdi. Bu ikinci eşitsizlik veya ikinci anomali, yalnızca merkezin denklemini değil, aynı zamanda (çok daha sonra) eveksiyon olarak bilinen şeyleri de yansıtmaktaydı. Ancak, mantıksal sonucuna uygulanan bu teori, Ay'ın mesafesinin (ve görünür çapının) yaklaşık 2 faktör kadar değiştiğini ve gerçekte açıkça görülmediğini göstermekteydi. Ay'ın görünür açısal çapı aylık olarak değişmekteydi, ancak sadece yaklaşık 0,49°-0,55° gibi daha dar bir aralıktaydı. Batlamyus teorisinin bu kusuru 14. yüzyılda İbn eş-Şatir ve 16. yüzyılda Kopernik tarafından önerilen değişikliklere yol açtı.

Ay teorisindeki önemli ilerlemeler Arap gökbilimcisi İbn eş-Şatir (1304-1375) tarafından gerçekleştirildi. Ay'a olan mesafenin Batlamyus'un ay modelinin gerektirdiği gibi büyük ölçüde değişmediğini gözlemleyerek, Batlamyus'un krank mekanizmasını Ay'ın hesaplanan mesafesini azaltan çift bir dış çember modeliyle değiştiren yeni bir ay modeli üretti. 150 yıl sonra Rönesans gök bilimcisi Nicolaus Copernicus tarafından geliştirilen benzer bir ay teorisi, ay mesafeleri için de aynı avantaja sahipti.

Tycho Brahe ve Johannes Kepler, Batlamyus'un ay teorisini geliştirdiler, ancak Ay'ın uzaklığı, görünen çapı ve paralaksındaki (çoğunlukla aylık) varyasyonların zayıf bir hesabını vermenin merkezi kusurunu aşmadılar. Çalışmaları, ay teorisine üç önemli keşif daha ekledi.

Düğümler ve ay orbital düzleminin eğimi, aylık (Tycho'ya göre) veya altı aylık bir dönemle (Kepler'e göre) sallanmaktadır.
Ay boylamı, Ay'ın yeni ve dolunayda beklenenden daha hızlı ve

Ay, kendi yörüngesinde dolanırken, kimi zaman Dünya'nın gölgesine girer. Buna Ay tutulması
denir. Ay tutulması, dolunay zamanında ve Ay'ın düğüm noktalarına yakın olması durumunda meydana gelir. Ay'ın, Dünya'nın gölgesine girmesi ile Güneş'ten aldığı parlaklığı kaybetmesi sonucunda görülür. Güneş, karşı düğüm noktasında veya ona yakın olmalıdır. Bu şartlar altında Dünya'nın gölgesi Ay'a düşer. Bu 42.000.000.000 km uzanan gölge konisi Ay'ın uzaklığından yaklaşık 8800 km geniştir. Ay, saatte 3456 km hareket ettiği için ortalama Ay tutulmasının zamanı yaklaşık 50 dakika ile bir saat arasında değişir. Ay tutulması, yeryüzünün Ay'ın ufuk çizgisinin üzerinde olduğu herhangi bir bölgesinden gözlenebilir.
Ay'a karşı olan Dünya yüzeyine çarpan Güneş ışınları Dünya'nın atmosferi tarafından kırıldığı için, Ay tutulmasında Ay, tamamen kaybolmaz. Dünya etrafında kırılan ışıklarda mavi renk yutulduğu ve kırmızı renk yansıtıldığı için, Dünya'nın gölgesi kırmızı renkte görülür. Bu güçsüz ışık kalıntıları görünürlüğü mahallî atmosferik şartlara bağlı olarak Ay'ı tuhaf bir bakır renginde ortaya çıkarır.Bunun sonucunda Ay tutulması olur.
Dünya, Ay ve Güneş'in bazı değişik durumları kısmi Ay tutulmasını sağlar. Bu durumlarda Ay'ın üzerine Dünya'nın tam gölgesi değil, kısmi gölgesi düşer.
Ay tutulması genellikle yılda iki kere ortaya çıkar. Bazı özel durumlarda Ay tutulmasının hiç ortaya çıkmadığı veya üç defa ortaya çıktığı da olabilir.

Tam ay tutulmalarının zamanlaması temas noktaları tarafından belirlenir: 

P1 (İlk temas): Penumbral tutulma başlangıcı. Dünya'nın penumbrası Ay'ın dış diskine dokunuyor.
U1 (İkinci temas): Kısmî güneş tutmanın başlangıcı. Dünya'nın umbrası Ay'ın dış diskine dokunuyor.
U2 (Üçüncü temas): Toplam tutulma başlangıcı. Ay'ın yüzeyi tamamen Dünya'nın umbrası içerisindedir.
En büyük tutulma: Toplam tutulmanın en yoğun aşaması. Ay, Dünya'nın umbrasının merkezine en yakın noktadır.
U3 (Dördüncü temas): Toplam tutulma sonu. Ay'ın dış kolu Dünya'nın umbrasından çıkar.
U4 (Beşinci temas): Kısmi güneş tutmanın sonu. Dünya'nın umbrası Ay'ın yüzeyinden çıkar.
P4 (Altıncı temas): Penumbral tutulmanın sonu. Dünya'nın penumbrası artık Ay'la temas kurmuyor.

Aşağıdaki ölçek (Danjon ölçeği), ay tutulmalarının genel karanlığını değerlendirmek için André Danjon tarafından geliştirildi:L = 0: Çok karanlık tutulma. Ay, neredeyse ortada, neredeyse görünmez.

L = 1: Koyu tutulma, renklenme halinde gri veya kahverengimsi. Detaylar sadece zorluklarla ayırt edilebilir.
L = 2: Koyu kırmızı veya pas renkli tutulma. Çok karanlık merkezi gölge, umbranın dış kenarı göreceli olarak parlakken.
L = 3: Tuğla kırmızısı tutulması. Umbral gölgenin genellikle parlak veya sarı bir kenarı vardır.
L = 4: Çok parlak bakır kırmızısı veya turuncu güneş tutulması. Umbral gölge mavimsi ve çok parlak bir kenarı vardır.

Lunar Eclipse Essentials: video from NASA
Animated explanation of the mechanics of a lunar eclipse 3 Haziran 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Güney Galler Üniversitesi
U.S. Navy Lunar Eclipse Computer 13 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NASA Lunar Eclipse Page
Search among the 12,064 lunar eclipses over five millennium and display interactive maps
Lunar Eclipses for Beginners
Tips on photographing the lunar eclipse from New York Institute of Photography 14 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
YouTube'da 08 Ekim 2014 Ay Tutulması - NASA TAM SÜRÜM

21. yüzyıl ay tutulmalarının listesi

Aydınlanma çemberi, dünyanın karanlık yarısı ile aydınlık yarısını birbirinden ayıran çember şeklindeki hat.
Dünyanın kendi ekseni etrafındaki dönüşü ve güneş etrafındaki yörüngesindeki seyahati esnasında bir yarısı güneş ışıklarıyla aydınlanırken diğer yarısı karanlıkta kalır. Dünyanın dönüşü ve ilerleyişi nedeniyle aydınlanma çemberi de sürekli ilerlemektedir. Aydınlanma çemberi gece ile gündüz arasındaki sınırı oluşturur.

Dünyanın ekseni, yörüngesi ile açı yaptığı için aydınlanma ekseni sürekli olarak kutuplardan geçmez. Bunun sonucu olarak yıl içerisinde güneş her zaman aynı noktadan doğup aynı noktadan batmaz. Her yıl yaklaşık olarak 21 Mart ve 23 Eylül tarihlerinde güneş ışıkları ekvatora tam dik gelir ve aydınlanma çemberi kutuplardan geçer. Gece ve gündüzün birbirine eşit olduğu bu duruma ekinoks veya gün tün eşitliği denir.
23 Eylül Durumu
Kuzey ve Güney yarım küre, Güneş ışınları öğle vakti Ekvator'a 90°lik Açı ile düşer. Gölge boyu Ekvator'da sıfırdır. Güneş ışınları bu tarihten itibaren Güney Yarım Küre'ye dik düşmeye başlar. Bu tarihten itibaren Kuzey Yarım Küre'de geceler, gündüzlerden uzun olmaya başlar. Güney Yarım Küre'de ise tam tersi olur. Bu tarih Kuzey Yarım Küre'de Sonbahar, Güney Yarım Küre'de İlkbahar başlangıcıdır. Aydınlanma çemberi kutup noktalarına teğet geçer. Bu tarihte Güneş her iki kutup noktasında da görülür. Dünya'da gece ve gündüz birbirine eşit olur. Bu tarih Kuzey Kutup Noktası'nda 6 aylık gecenin, Güney Kutup Noktası'nda ise 6 aylık gündüzün başlangıcıdır.
21 Mart Durumu
Güneş ışınları kutup noktalarından teğet geçer. Kuzey ve Güney Yarım Küre, Güneş ışınları öğle vakti Ekvator'a 90°lik açı ile düşer. Gölge boyu Ekvator'da sıfırdır. Güneş ışınları bu tarihten itibaren Kuzey Yarım Küre'ye dik düşmeye başlar. Bu tarihten itibaren Güney Yarım Küre'de geceler, gündüzlerden uzun olmaya başlar. Kuzey Yarım Küre'de ise tam tersi olur. Bu tarih Güney Yarım Küre'de Sonbahar, Kuzey Yarım Küre'de İlkbahar başlangıcıdır. Aydınlanma çemberi kutup noktalarına teğet geçer. Bu tarihte Güneş her iki kutup noktasında da görülür. Dünya'da gece ve gündüz süreleri birbirine eşit olur. Bu tarih Güney Kutup Noktası'nda 6 aylık gecenin, Kuzey Kutup Noktası'nda ise 6 aylık gündüzün başlangıcıdır.
Aydınlanma çemberi ayrıca 21 Haziran ve 21 Aralık tarihlerinde kutup dairelerine teğet geçer.

Açısal momentum, herhangi bir cismin dönüş hareketine devam etme isteğinin bir göstergesidir ve bu nicelik cismin kütlesine, şekline ve hızına bağlıdır. Açısal momentum bir vektör birimidir ve cismin belirli eksenler üzerinde sahip olduğu dönüş eylemsizliği ile dönüş hızını ifade eder.
Bir sistemin sahip olduğu açısal momentum, içerisindeki bireysel ufak parçacıkların sahip olduğu açısal momentumların toplamına eşittir. Simetri ekseni üzerinde dönüş yapan bir cismin açısal momentumu eylemsizliğinin (cismin yerinin değiştirilmesine ile açısal hızına ω müdahale edilmesine karşı yaratmış olduğu direnç) ürünü olarak hesaplanabilir. Formülü

  
    
      
        
          L
        
        =
        I
        
          ω
        
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {L} =I{\boldsymbol {\omega }}\,}
  
'dir.
Bu nedenle açısal momentum bazen "dönüş lineer momentumu" olarak ifade edilir.

Kendi dönüş eksenine kıyasla çok daha ufak olan cisimlerde (örneğin çok uzun bir ip ucunda sallanan küçük lastik top veya Güneşin etrafında dönüş yapmakta olan gezegenler) açısal momentum, lineer dönüş momentumu olarak tanımlanabilir. Bu tanımda cismin kütlesi ve hızı dönüş ekseninin yarıçapı ile çarpılarak sonuç bulunur. 

  
    
      
        
          L
        
        =
        
          r
        
        ×
        m
        
          v
        
        
        .
      
    
    {\displaystyle \mathbf {L} =\mathbf {r} \times m\mathbf {v} \,.}
  

Sisteme dışarıdan herhangi bir tork uygulanmadığı sürece açısal momentum her zaman korunur. Örneğin buz pateni yapan biri kollarını içeriye doğru kapar ise kendisi hızlanır bunun sebebi açısal momentumun korunumudur. Nötron yıldızlarının çok fazla miktardaki dönüşleri de açısal momentumun korunuşu ile açıklanabilir. Açısal momentum korunumu çoğu fizik ve mühendislik bölümlerinde araç gereç üretiminde yararlanılmaktadır.

Bir merkeze göre alınan açısal momentum (L)un tanımı;

  
    
      
        
          L
        
        =
        
          r
        
        ×
        
          p
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {L} =\mathbf {r} \times \mathbf {p} }
  

bu formülde r parçacığın merkeze göre yer vektörüdür, p parçacığın lineer momentumudur ve x vektör çarpımını ifade eder. 

Tanımda da görüldüğü gibi açısal momentumun SI birimindeki değeri Newton metre saniyedir (N•m•s veya kg•m2/s) veya joule saniye (J•s). Vektör çarpımından dolayı açısal momentum, yarıçap vektörü r ve momentum vektörü p ye diktir ve bu sağ el kuralı ile bulunabilir. Sabit kütleli ve değişmeyen bir simetri ekseni etrafında dönüş yapan cismin açısal momentumu, eylemsizliğin ürünü olarak kabul edilir ve açısal hız vektörü;

  
    
      
        
          L
        
        =
        I
        
          ω
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {L} =I{\boldsymbol {\omega }}}
  

I cismin eylemsizliği (genellikle bir gergi birimi) ve ω açısal hızdır.
Düz bir çizgi ekseninde dönüş yapan parçacık veya katı cismin açısal momentumu bir vektördür ve büyüklüğü ile yönü sabittir. Eğer dönüş ekseni cismin veya parçacığın merkezinden geçerse o noktada açısal momentum sıfırdır. Çünkü bahsi geçen noktanın dönüş hareketi mevcut değildir.

Eğer bir sistem çok sayıda parçacık barındırıyorsa bu sistemin toplam açısal momentumu bu parçacıkların her birinin momentum toplamlarına eşittir. 

  
    
      
        
          L
        
        =
        
          ∑
          
            n
          
        
        
          
            r
          
          
            n
          
        
        ×
        
          m
          
            n
          
        
        
          
            v
          
          
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {L} =\sum _{n}\mathbf {r} _{n}\times m_{n}\mathbf {v} _{n}}
  

Sabit bir kütle dağılımının olduğunu ve cismin kütlesinin ρ = ρ(r), türevsel bir hız elemanı dV, yön vektörü r bize kütle elementi; dm = ρ(r)dV verir. Bu cismin bu sebeple sonsuz küçük açısal momentumu;

  
    
      
        d
        
          L
        
        =
        
          r
        
        ×
        d
        m
        
          v
        
        =
        
          r
        
        ×
        ρ
        (
        
          r
        
        )
        d
        V
        
          v
        
        =
        d
        V
        
          r
        
        ×
        ρ
        (
        
          r
        
        )
        
          v
        
      
    
    {\displaystyle d\mathbf {L} =\mathbf {r} \times dm\mathbf {v} =\mathbf {r} \times \rho (\mathbf {r} )dV\mathbf {v} =dV\mathbf {r} \times \rho (\mathbf {r} )\mathbf {v} }
  
 dir.
Bu formül üzerinde yapılan türev ve integral işlemleri sonucunda toplam açısal hız bulunur;

  
    
      
        
          L
        
        =
        
          ∫
          
            V
          
        
        d
        V
        
          r
        
        ×
        ρ
        (
        
          r
        
        )
        
          v
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {L} =\int _{V}dV\mathbf {r} \times \rho (\mathbf {r} )\mathbf {v} }
  

Bir bütün halindeki parçacık gruplarının açısal momentumları bulunurken matematiksel işlemlerin kolaylığı açısından, kütle merkezi alınması genellikle uygun kabul edilir. Bir parçacık grubunun açısal momentumu her bir parçanın açısal momentumunun toplamına eşittir;

  
    
      
        
          L
        
        =
        
          ∑
          
            i
          
        
        (
        
          
            r
          
          
            i
          
        
        ×
        
          m
          
            i
          
        
        
          
            v
          
          
            i
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle \mathbf {L} =\sum _{i}(\mathbf {r} _{i}\times m_{i}\mathbf {v} _{i})}
  

ri i parçacığının yer vektörüdür, mi kütlesi, vi lineer hızıdır. Kütle merkezi şu formül ile ifade edilmiştir;

  
    
      
        
          R
        
        =
        
          
            1
            M
          
        
        
          ∑
          
            i
          
        
        
          m
          
            i
          
        
        
          
            r
          
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {R} ={\frac {1}{M}}\sum _{i}m_{i}\mathbf {r} _{i}}
  

tüm parçacıkların toplam kütleleri;

  
    
      
        M
        =
        
          ∑
          
            i
          
        
        
          m
          
            i
          
        
        .
        
      
    
    {\displaystyle M=\sum _{i}m_{i}.\,}
  

Kütle merkezinin lineer hızı;

  
    
      
        
          V
        
        =
        
          
            1
            M
          
        
        
          ∑
          
            i
          
        
        
          m
          
            i
          
        
        
          
            v
          
          
            i
          
        
        .
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {V} ={\frac {1}{M}}\sum _{i}m_{i}\mathbf {v} _{i}.\,}
  

Ri i için kütle merkezine olan uzaklık, Vi i parçacığını lineer hızı ve sonuç olarak;

  
    
      
        
          
            r
          
          
            i
          
        
        =
        
          R
        
        +
        
          
            R
          
          
            i
          
        
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {r} _{i}=\mathbf {R} +\mathbf {R} _{i}\,}
  
   ve    
  
    
      
        
          
            v
          
          
            i
          
        
        =
        
          V
        
        +
        
          
            V
          
          
            i
          
        
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {v} _{i}=\mathbf {V} +\mathbf {V} _{i}\,}
  

görüldüğü gibi;

  
    
      
        
          ∑
          
            i
          
        
        
          m
          
            i
          
        
        
          
            R
          
          
            i
          
        
        =
        0
        
      
    
    {\displaystyle \sum _{i}m_{i}\mathbf {R} _{i}=0\,}
  
   ve    
  
    
      
        
          ∑
          
            i
          
        
        
          m
          
            i
          
        
        
          
            V
          
          
            i
          
        
        =
        0
        
      
    
    {\displaystyle \sum _{i}m_{i}\mathbf {V} _{i}=0\,}
  

Bu sebeple bir noktaya göre alınan açısal momentum;

  
    
      
        
          L
        
        =
        
          ∑
          
            i
          
        
        
          
            r
          
          
            i
          
        
        ×
        
          m
          
            i
          
        
        
          
            v
          
          
            i
          
        
        =
        
          (
          
            
              R
            
            ×
            M
            
              V
            
          
          )
        
        +
        
          ∑
          
            i
          
        
        (
        
          
            R
          
          
            i
          
        
        ×
        
          m
          
            i
          
        
        
          
            V
          
          
            i
          
        
        )
        .
      
    
    {\displaystyle \mathbf {L} =\sum _{i}\mathbf {r} _{i}\times m_{i}\mathbf {v} _{i}=\left(\mathbf {R} \times M\mathbf {V} \right)+\sum _{i}(\mathbf {R} _{i}\times m_{i}\mathbf {V} _{i}).}
  

Yazılan ilk terim kütle merkezinin açısal m

Barut, enerjiyi biriktirmek, taşımak ve harekete geçirmek için kullanılan ilk teknolojilerden biridir.

1800'lerin ikinci yarısı boyunca barut, güherçile, kükürt ve odun kömürünün bir karışımı olan "karabarut" anlamına geldi.
Baruta ilk gönderme, geçici olarak 800'lerin ortasına tarihlenen bir Taocu metinden, Zhenyuan miaodao yaolüe'den bir bölüm olabilir. Günümüze kalan en eski barut formülleri 1040'lardan bir askeri kitapta, Wujing zongao'da bulunabilir. Bu kitaptaki üç formül en fazla %50 güherçile içerir; bu, patlama için yeterli değildir; ama yanıcı etki için yeterlidir. Patlayıcı barut için en uygun formül, %75 güherçile, %10 kükürt, %15 yumuşak odun kömürü içerir.
Çinliler barutu silah olarak ilk defa 904 yılında patlayıcı olarak kullandılar. Adını "uçan ateş" koymuşlardı. Ardından barut bombalarını mancınıklarda da kullanmaya başladılar. Barutun kayıtlı ilk itici güç olarak kullanılması 1132 yılında bambudan yapılmış toplarda kullanılması denemeleridir. Metal boruya sahip topların kullanımı 1268-1279 tarihleri arasında Moğollar ile Song Hanedanlığı arasındaki savaşta görülür.
Barutun Araplar tarafından kullanılması 13. yüzyılda gerçekleşmiştir.
Barutun Avrupa'ya nasıl geldiği hakkında fazla bir bilgi yoktur. Bazı tarihçiler İpek Yolu yoluyla geldiğine inanmakta, bir grup da, barutun Avrupa'da Çin'den bağımsız olarak icat edildiğini savunmaktadır.
1846 yılında İtalya'da Soprero,İsveç'te Schönbein ve Fransa'da Böttger adlı kimyagerler ayrı ayrı çalışarak nitrogliserin ve nitroselüloz (veya pamuk barutu) adı verilen barut çeşidini buldular. Bu patlayıcılar olumlu olduğundan, birçok kişi bunları tekamül ettirmek için çaba sarf etti. 1886'da Fransız kimyager Vielle silahlarda kullanılabilen ilk dumansız barutu yaptı.
(Kara barut) 
Barut ağırlıkça 15 birim potasyum nitrat (bazen yerine sodyum nitrat), 3 birim odun kömürü tozu ve 2 birim kükürdün karışımından oluşur. Bu oran yüzyıllar boyunca değişiklikler göstermiştir. Amaca göre oranı değiştirilebilir. Barut imalinde kullanılan bu üç kimyasal madde kolayca öğütülüp toz haline getirilebilir ve karıştırılır.
Bu suretle yapılan baruta (un barutu) denilmekteydi. Bunun birçok sakıncası bulunmaktaydı.
Bu karışım fıçılar içerisinde nakledilirken patlama tehlikesi vardı. Ayrıca barutun yapıldığı maddelerin farklı özgül ağırlıkları olduğundan, fıçıda durduğu sürece ayrılarak bozuluyordu. Son olarak da rutubetten etkilenerek topraklaşıyor ve yanma özelliğini kaybediyordu. Bu sorun da yine 1400 yıllarında taneli barut yapılarak çözüldü. Şöyle ki toz haline getirilen üç kimyasal madde alkol ile karıştırılarak sulandırıldı ve sonra basınç ile kurutularak taneler haline getirildi.
Bu tane barutun daha çabuk yandığı ve daha güçlü olduğu görüldü. Bu barut yine de mükemmel değildi. Atış yapıldığı zaman etrafı kesif bir beyaz duman kaplıyor ve birkaç top salvosundan sonra savaş alanı simsiyah oluyordu. Ayrıca tüfeklerde ve toplardan çıkan duman silahların yerini belli ediyordu. Bunlardan başka kara barut namlularda yapışkan bir tortu bırakıyor ve bir süre sonra bu birikintiler yüzünden gülle veya kurşun (ağızdan dolma) silaha sığmaz oluyordu. Atıştan hemen sonra namlu temizlenmezse, bu yapışkan tortunun içindeki kükürt kalıntıları rutubet alarak sülfürik aside dönüşüyor ve namlu içini kemirerek çürütüyordu. 
Ayrıca duman ve tortular yüzünden doğan sorunlar başka bir barutun yapılmasını zorunlu kıldı
(Dumansız barut): 1886'da Fransız kimyager Vielle silahlarda kullanılabilen ilk dumansız barutu yaptı.
Nitroselüloz (pamuk barutu): alkolle karıştırılıp hamur haline getirildikten sonra ince şeritler ve taneler halinde kesilerek kurumaya terk edilir.

Barutun yanma hızı basınçtan etkilenmediğinden dolayı, patlayıcı özelliği gösterir ama yavaş ayrışmasından dolayı da oldukça güçsüz bir patlayıcı sayılır. Bu özelliğinden dolayı daha çok itici bir güç olarak kullanılması tercih edilmiştir. Yandığında silahın namlusuna zarar veremez ama mermiyi itecek yeterli kuvveti yaratır.Fakat kayaların parçalanması gibi uygulamalar için gücü yetersizdir ve bu gibi durumlar için dinamit gibi baruttan daha güçlü patlayıcılar kullanılır.Toz taneciklerinin büyüklüğü, barutun yanma hızını belirler. Daha küçük tanecikler, daha fazla yüzey alanı yaratır bu da daha hızlı yanma demektir. Kovan içinde sıkılaştırılması yanma başladığında patlama yaratır. İşaret fişeklerinde de tercih edilir.

% Cinsiyle hesaplama

%75 KNO3 veya NaNO3
%15 C
%10 S
Kabaca hesaplama

15x KNO3 veya NaNO3
3x  C
2x  S
KNO3 = potasyum nitrat
NaNO3 = sodyum nitrat
C = karbon (kömür)
S = kükürt

Patlayıcıların patlama hızlarının listesi

Turgay Aydın, Kara avcılığı Teknikleri; İzmir, 1999, 2015
Turgay Aydın, Kara avcılı-ğın Tarihi Felsefesi; İzmir, 1005
Avcının Sesi Mart 1999 sy 86-87
Kenneth Chase, Ateşli Silahlar Tarihi

Bazalt, volkanik kaya kütlelerinden biri. Siyah renkte ve kesif yığınlar halindedir. Doğada kütle, damar ve akıntı halinde bulunur. Başlıca özelliklerinden birisi, altıgen prizmalar biçiminde, büyük sütunlar meydana getirmesidir. Bu sütunlar, mağma akıntılarının soğuyup büzülmesinden ileri gelmiştir. Sert ve dayanıklı bir taş olduğundan kaldırım, yapı taş, demiryolu, köprü malzemesi olarak kullanılır. Yeryüzünde çok bol olan bazalt, bazı memleketlerde, binlerce kilometrekarelik yerleri örter. Birleşik Krallık'ın kuzeyi, İrlanda, Almanya ve Amerika Birleşik Devletleri'nde büyük Hindistan'da Dekkan bölgesindeki bazalt yığınları 300.000 kilometrekarelik geniş bir bölgeyi kaplar.

Tanım olarak, bazalt genellikle% 45-53 silika (Si02) içeren afanitik (ince taneli) magmatik bir kayadır. Bu tanım, Uluslararası Jeoloji Bilimleri Birliği (IUGS) sınıflandırma şemasının tanımına göre belirlenmiştir. İzlanda, Faroe Adaları, Réunion ve Hawaiʻi adaları da dahil olmak üzere birçok okyanus ortası adadaki ana volkanik kayanın yanı sıra, okyanus kabuğunun önemli bir bileşeni olan bazalt Dünya'daki en yaygın volkanik kaya türüdür.Bazalt genellikle görünür mineral tanelerle serpiştirilmiş olan çok ince taneli veya camsı bir görünüme sahiptir. Ortalama yoğunluğu 3,0 g / cm3'tür.
Bazalt genellikle gri veya siyah renktedir ancak mafik (demir açısından zengin) minerallerinin diğer demir oksitlere ve hidroksitlere oksitlenmesi nedeniyle hızlıca kahverengi veya pas kırmızısına dönüşmektedir. Ayrışma veya yüksek konsantrasyonlarda plajiyoklaz nedeniyle, bazı bazaltlar oldukça açık renkli olabilmektedir.Bazalt, büyük mineral kristallerinin büyümesi için çok hızlı bir şekilde erimiş kaya soğuması nedeniyle ince taneli bir mineral dokuya sahiptir; genellikle daha ince taneli bir matrise gömülmüş daha büyük kristaller (fenokristaller) içerir.
Veziküler bir dokuya sahip bazalt, kaya yapısı çoğunlukla katı olduğunda veziküler bazalt olarak adlandırılır; veziküller bir numunenin hacminin yarısından fazla olduğunda ise scoria denir.
Hadean, Archean ve Dünya tarihinin erken Proterozoik dönemlerinde, olgunlaşmamış magmaların kimyası, astenosfer farklılaşması nedeniyle bugününkinden önemli ölçüde farklıdır. Silika (Si02) içeriği% 45'in altında olan volkanik kayalara genellikle komatiit olarak adlandırlmaktadır.

"Bazalt" kelimesi Eski Yunan βασανίτης (bazanitler) 'den ithal edilmiş "çok sert taş" anlamından türetilmiştir.

Toleitik bazalt silika bakımından zengindir ve sodyum açısından fakirdir. Bu kategoriye okyanus tabanının çoğu bazaltları, çoğu büyük okyanus adaları ve Columbia Nehri Platosu gibi karasal sel bazaltları örnek verile bilir.
Yüksek ve düşük titanyum bazaltlar: Bazalik kayalar bazı durumlarda yüksek Ti ve düşük ti çeşitlerinde titanyum (Ti) içeriklerinden sonra sınıflandırılır
Okyanus ortası sırt bazalt (MORB) genellikle sadece okyanus sırtlarında kendini gösteren toleitik bir bazalttır
Zenginleştirilmiş Okyanus ortası sırt bazalt
Normal Okyanus ortası sırt bazalt
Tükenmiş Okyanus ortası sırt bazalt
Yüksek alümina bazalt silika doymamış veya aşırı doymuş şeklinde olabilir.
Alkali bazalt, silis bakımından fakir ve sodyum bakımından zengindir.
Okyanus Adası Bazaltı
Ay bazaltı

Bazaltın mineralojisi, kalsik plajiyoklaz feldspat ve piroksenin baskınlığı ile karakterize edilir. Alkali bazaltlar tipik olarak ortopiroksen içermeyen ancak olivin içeren mineral yapılarına sahiptir.
Toleitik bazaltların çoğu, manto içerisinde yaklaşık 50–100 km derinlikte oluşur. Birçok alkali bazalt daha büyük derinliklerde, belki de 150–200 km kadar derinlikte oluşabilir.
Yüksek alümina bazaltın kökeni, birincil eriyik olup olmadığı veya diğer bazalt tiplerinden fraksiyonasyonla türetilmiş olduğu konusunda anlaşmazlıklarla tartışmaya devam etmektedir.

En yaygın magmatik kayaçlara göre bazalt bileşimleri, TASO sınıflamasına göre  MgO ve CaO bakımından zengin ve Na2O + K2O bakımından düşüktür.

Okyanus ortası sırt bazaltları (MORB), okyanus ortası sırtlarında oluşan karakteristik magmatik kayaçlardır.
Bazaltlarda stronsiyum, Neodimyum, kurşun, hafniyum ve osmiyum gibi elementlerin izotop oranları, Dünya'nın mantosunun evrimi hakkında bilgi edinmek için çok fayda sağlamıştır.
Kısmi eriyikler için kaynak kayalar muhtemelen peridotit ve pirokseniti içerir (örneğin, Sobolev ve ark., 2007).

Bir bazaltın şekli, yapısı ve dokusu, nasıl ve nerede patlak verdiği hakkında bilgi verir. Örneğin Hawaii bazalt püskürmelerinin nasıl ve nerede patladığını teşhis eder.

Açık havada bazalt patlaması sonucu, üç farklı lav türü veya volkanik tortu oluşturur: scoria; kül ve lav akıntısı.
Subaerial lav akışları sonucu konilerinin üst kısımlarındaki bazalt, genellikle kayaya hafif bir "köpüklü" doku kazandıracaktır. Bazaltik küller genellikle kırmızıdır ve demir açısından zengin minerallerden oksitlenmiş demir ile renklendirilir.
Bazaltik tüf veya piroklastik kayalar az bulunur fakat varlıkları bilinmemektedir.
Bazalt patlayıcı lav döküntüleri oluşturmak çok sıcak ve akışkandır, Hawaiʻi'nin Mauna Loa yanardağı 19. yüzyılda, Yeni Zelanda Tarawera Dağı 1886 yılında şiddetli bu şekilde patlamıştır.

Kalın bir lav akışının soğuması sırasında, kırıklar oluşur. Bu akış nispeten hızlı bir şekilde soğursa, önemli daralma kuvvetleri oluşur.
Sütunların boyutu gevşeme oranına bağlıdır; çok hızlı soğutma olursa çok küçük (<1 cm çap) sütunlara neden olabilirken, yavaş soğutma ise büyük sütunlar üretme olasılığı daha yüksektir.

Bazalt su altında patladığında veya denize aktığında, su ile temas etmesi sonucu yüzeyi söndürür ve lav içinden başka bir yastık oluşturmak için kırıldığı zaman ayırt edici bir yastık şekli oluşturur. Bu" yastık " doku sualtı bazaltik akışlarda çok yaygındır ve antik kayalarda bulunan bir sualtı patlama ortamının teşhisidir. Tipik olarak camsı bir kabuğa sahip ince taneli bir çekirdekten oluşmuştur. Bireysel yastıkların boyutu 10 cm ile birkaç metre arasında değişir.
Atlantik Okyanusu'ndaki surtsey Adası, bir bazalt yanardağdır. Bu patlamasının ilk aşaması, magmanın oldukça akışkan olduğundan patlayıcı bir özelliğe sahip ve kayanın bir tüf oluşturması için kaynar buhar tarafından parçalanmasına neden oldu. Bu daha sonra tipik bir davranışa geçti.
Volkanik cam, özellikle lav akışlarının hızla soğutulmuş yüzeylerindeki kabuklar olarak mevcut olabilir ve yaygın olarak sualtı patlamaları ile ilişkilidir.
Yastık bazaltı ayrıca bazı yer altı volkanik patlamaları tarafından da üretilir.

Sualtı volkanik bazaltın yaygın korozyon özellikleri, bazaltik kayaçlar ve deniz suyu arasındaki kimyasal değişiminde önemli bir rol oynayabileceğini göstermektedir. Bazaltik kayaçlarda bulunan önemli miktarda demir, Fe (II) ve manganez, Mn (II), bakteriler için potansiyel enerji kaynakları sağlar. Bakterilerin bazaltik camın ve deniz suyunun kimyasal bileşimini değiştirmedeki etkisi, bu etkileşimlerin yaşam kökenine hidrotermal menfezlerin uygulanmasına yol açabileceğini düşündürmektedir.

Dünyada, bazalt magmalarının çoğu, mantonun dekompresyon erimesiyle oluşmuştur
Okyanustaki tektonik plakalarının kabuk kısımları ağırlıklı olarak bazalttan oluşur.

Bazalt, dünyanın en yaygın kaya türlerinden biridir. Bazalt, büyük magmatiklerin en tipik kayasıdır. Bazaltın en büyük oluşumları okyanus tabanındadır. Deniz seviyesinin üstündeki bazalt, sıcak nokta adalarında ve volkanik yayların etrafında yaygındır. Bununla birlikte, karadaki en büyük bazalt boylar taşkın bazaltlarına karşılık gelir. Kıta taşkın bazaltlarına örnek olarak Hindistan'daki Deccan Tuzakları, Britanya Kolombiyası, Kanada'daki Chilcotin Grubu, Brezilya'daki Paraná Tuzakları, Rusya'daki Sibirya Tuzakları, Güney Afrika'daki Karoo sel bazalt eyaleti, Washington'un Columbia Nehri Platosu'nda olduğu bilinmektedir.

Bu bazalt robotik Rus Luna programı tarafından keşfelip ve ay göktaşları arasında temsil edilmiştir. Ay bazaltları, temel olarak ağırlıkça yaklaşık% 17 ila 22 FeO arasında değişen yüksek demir içeriklerinde Dünya'daki diğer bazaltlardan  farklıdır. Aynı zamanda,  ağırlıkça yaklaşık% 13 oranında değişen çok çeşitli titanyum konsantrasyonlarına (mineral ilmenitinde bulunur) sahiptirler. Geleneksel olarak, ay bazaltları titanyum içeriğine göre sınıflandırılmıştır. Bu sınıflar yüksek Titanyum,  düşük Titanyum ve çok düşük Titanyum olarak adlandırılmıştır.

Ay'ın bazaltlarının çoğu 3 ila 3,5 milyar yıl önce ortaya çıkmış olup ancak en eski örnekler 4,2 milyar önce keşfedilmiş ve en genç akışların 1,2 milyar yıl önce patladığı tahmin edilmektedir.

Bazaltlar, metamorfik koşullar hakkında hayati bilgiler verebildikleri için önemli kayalardır. Metamorfize edilmiş bazaltlar, altın yatakları, bakır yatakları, volkanojenik masif sülfür cevheri yatakları ve diğerleri dahil olmak üzere çeşitli hidrotermal cevher yatakları için önemli noktalardır.

Dünya yüzeyinde bulunan diğer kayalara kıyasla, bazaltlar nispeten hızlı ayrışır. Bazalt, havada hızla oksitlenir, kayayı demir oksit (pas) nedeniyle kahverengiden kırmızı renge dönüştürür.  Kimyasal ayrışma ayrıca bazaltik bölgelere asitleşmeye karşı güçlü bir tepki veren kalsiyum, sodyum ve magnezyum gibi suda çözünür katyonları da serbest bırakır.

Bazalt, inşaatta (örneğin yapı taşları veya zemin işlerinde), parke taşları yapımında ve heykel yapımında kullanılır.

Mafik, magnezyum ve demir açısından zengin silikat mineral veya magmatik kaya
Polibarik eritme
Volkan, sıcak lav, volkanik kül ve gazların yüzeyin altındaki bir magma odasından açığa çıkması
Sideromelane, bazaltik volkanik cam

Bebhionn (ayrıca Saturn XXXVII olarak da bilinir), Satürn'ün küçük, düzensiz bir doğal uydusudur. Scott S. Sheppard, David C. Jewitt, Jan Kleyna ve Brian G. Marsden tarafından 12 Aralık 2004 ve 9 Mart 2005 tarihleri arasında yapılan gözlemlerle keşfedildi ve keşfi 4 Mayıs 2005 tarihinde açıklandı. Voyager 2 uzay aracının geçişinden 23 yıl sonra keşfedilen birkaç Satürn uydusundan birisidir.
Resmi adı, kelt mitolojisine göre güzelliğiyle ünlü bir dev doğum tanrıçası olan Béibhinn'den geliyor. İsim, Uluslararası Astronomi Birliği tarafından 29 Mart 2007'de onaylandı; daha önce S/2004 S 11 geçici adıyla biliniyordu.
Bebhionn yaklaşık 6 kilometre çapında ve Satürn'ün etrafında 835 günlük eksantrik bir yörüngede dönüyor. Yörünge dış merkezliği 0,469'dur ve ekliptiğe 35,01° eğimlidir. Bebhionn'un dönüş süresi Cassini uzay aracının ISS kamerası tarafından 16,33 ± 0,03 saat olarak ölçüldü.

Institute for Astronomy Saturn Satellite Data 15 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Jewitt's New Satellites of Saturn page 16 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. 3 Mayıs 2005 (keşif görüntüleri 30 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.) (İngilizce)
IAUC 8523: New Satellites of Saturn 23 Şubat 2011 tarihinde Wikiwix sitesinde arşivlendi 4 Mayıs 2005 (keşif) (İngilizce)
MPEC 2005-J13: Twelve New Satellites of  Saturn 29 Mayıs 2012 tarihinde Archive.is sitesinde arşivlendi 3 Mayıs 2005 (keşif ve gök günlüğü) (İngilizce)
IAUC 8826: Satellites of Jupiter and Saturn21 Haziran 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. 5 Nisan 2007 (uydunun isimlendirilmesi) (İngilizce)

Bianca Uranüs'ün iç uydularından biridir. 23 Ocak 1986'da Voyager 2 tarafından çekilen görüntüler sayesinde keşfedildi ve geçici olarak S/1986 U 9 olarak adlandırıldı. Daha sonra uyduya, Shakespeare'in Hırçın Kız adlı oyunundaki Katherine'in kız kardeşinin ismi verilmiştir. Ayrıca Uranüs VIII olarak da bilinir.
Bianca, içerisinde Cressida, Desdemona, Juliet, Portia, Rosalind, Cupid, Belinda ve Perdita uydularını da içeren Portia Grubu uydularına dahildir. Bu uydular benzer yörüngelere ve fotometrik özelliklere sahiptir. 27 km'lik yörünge çapı ve 0.08'lik geometrik albedosu dışında hakkında hiçbir şey bilinmemektedir.
Voyager 2 görüntülerinde Bianca, ana ekseni Uranüs'ü işaret eden ince uzun bir nesne olarak görünür.  Yüzeyi gri renktedir.

Uranüs'ün uyduları

Açıklayıcı notlar

Kaynaklar

Bianca Profile by NASA's Solar System Exploration19 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Uranus' Known Satellites15 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (by Scott S. Sheppard)

Buzz Aldrin (/ˈɔːldrɪn/ AWL-drin; doğum adı: Edwin Eugene Aldrin Jr.; d. 20 Ocak 1930) Amerikalı eski bir astronot, havacılık mühendisi ve savaş pilotudur. Görev komutanı Neil Armstrong'dan sonra Ay'da yürüyen ikinci insandır. 1966'daki Gemini 12 görevinde pilot olarak üç uzay yürüyüşü gerçekleştirdi ve 1969'daki Apollo 11 görevinde Kartal Ay Modülü'nün pilotu oldu. Armstrong'un 2012'de ve pilot Micheal Collins'in 2021'deki ölümlerinin ardından Apollo 11 mürettebatının hayatta kalan son üyesidir. Jim Lovell'ın 2025'teki ölümünden sonra ise yaşayan en yaşlı astronot oldu.
Glen Ridge, New Jersey'de doğan Aldrin, 1951 yılında Amerika Birleşik Devletleri Kara Harp Okulundan makine mühendisliği derecesiyle sınıf üçüncüsü olarak mezun oldu. ABD Hava Kuvvetleri'nde görevlendirildi ve Kore Savaşı sırasında jet savaş pilotu olarak görev yaptı. 66 tane muharebe görevinde bulundu ve iki MiG-15 savaş uçağını düşürdü.
Massachusetts Teknoloji Enstitüsünde astronotik alanında doktora derecesi aldıktan sonra Aldrin, NASA'nın Astronot Grubu 3'e seçildi ve bu sayede doktora derecesine sahip ilk astronot oldu. "İnsanlı Yörüngesel Kenetlenme için Görüş Hattına Dayalı Yönlendirme Teknikleri" başlıklı doktora tezi, ona diğer astronotlar arasında "Dr. Rendezvous" yani "Dr. Kenetlenme" lakabını kazandırdı. İlk uzay uçuşunu 1966'da Gemini 12 ile gerçekleştirdi ve bu görev sırasında beş saatten fazla süreyi uzay yürüyüşünde geçirdi. Bundan üç yıl sonra Aldrin, tam olarak 21 Temmuz 1969 (UTC) saat 03:15:16'da, Armstrong'un yüzeye ilk adımını atmasından on dokuz dakika sonra Ay'a ayak bastı. Bu sırada komuta modülü pilotu Michael Collins Ay yörüngesinde kaldı. Presbiteryen bir din adamı olan Aldrin, Ay'da özel olarak komünyon ayini gerçekleştirerek orada yiyecek ve içecek tüketen ilk kişi oldu.
1971'de NASA'dan ayrıldıktan sonra Aldrin, ABD Hava Kuvvetleri Test Pilot Okulunun komutanı oldu. 1972'de 21 yıllık hizmetinin ardından Hava Kuvvetleri'nden emekli oldu. Otobiyografileri Dünya'ya Dönüş (1973) ve Muhteşem Issızlık (2009), NASA'dan ayrıldıktan sonraki yıllarda yaşadığı majör depresif bozukluk ve alkolizmle mücadelesini anlatır. Aldrin, özellikle insanlı Mars görevi olmak üzere uzay araştırmalarını savunmaya devam etmektedir. Mars'a seyahati zaman ve yakıt açısından daha verimli hâle getiren özel bir uzay aracı gezingesi olan Aldrin döngüsünü geliştirdi. 1969'da verilen Başkanlık Özgürlük Madalyası da dâhil olmak üzere çok sayıda ödüle layık görüldü.

Buzz Aldrin ile NOVA serisi için yapılan röportaj: Ay'a Yolculuk; WGBH Eğitim Vakfı, ham görüntüler, 1998
"Yalnızlığın Uydusu"; Aldrin'in Ay'da yürümenin nasıl bir şey olduğunu anlattığı makale, Cosmos bilim dergisi, Temmuz 2005.
IMDb'de Buzz Aldrin
Discogs'ta Buzz Aldrin diskografisi
C-SPAN'daki görünümü

"Büyük Ay Aldatmacası", (İngilizceː Great Moon Hoax) aynı zamanda "1835 Büyük Ay Aldatmacası" olarak da bilinir, 25 Ağustos 1835'te The Sun'da (bir New York gazetesi) yayınlanan, Ay'da yaşamın ve uygarlığın var olduğu hakkında altı makaleden oluşan bir yazı diziydi. Ay'daki bu yalan keşifler Sir John Herschel ve onun hayalî arkadaşı Andrew Grant'e atfedildi.

Makalelerde bizonlar, tek boynuzlu keçiler, mini zebralar, tek boynuzlu atlar, iki ayaklı kuyruksuz kunduzlar ve tapınaklar inşa eden yarasa benzeri kanatlı insansı yaratıklar ("Vespertilio-homo") dahil olmak üzere Ay'daki hayvanlar anlatılmıştır. Ayrıca ağaçlar, okyanuslar ve plajlar da vardı. Bu keşiflerin sözde devasa bir teleskopla yapıldığı iddia edilmiştir. New England'dan Güney Afrika'ya nakledilen teleskobun dünyadaki diğer teleskoplardan kat kat daha büyük olduğu söylenmiştir. "24 fit çapında ve 7 ton ağırlığında" olduğu belirtilmiştir.
"Vespertilio-homo" kelimesi Latince'de insan-yarasa, yarasa-adam veya insan-yarasa olarak çevrilebilir.
1836'da yeniden basılmış bir baskıda, Vespertiliones veya yarasa adamlar adında ikinci bir tür ekledi. Anlatının yazarı görünüşte Sir John Herschel'in seyahat arkadaşı ve danışmanı Dr. Andrew Grant'ti, ancak Grant hayal ürünüydü.

Makalenin yazarı ilk başta halk tarafından bilinmiyordu. Başlangıçta bu makalenin yazarı, Ağustos 1835'te The Sun için çalışan biri olan Richard Adams Locke idi (1800–1871). Sonunda Locke, 1840 yılında haftalık New World gazetesine yazdığı bir mektupta kitabın yazarı olduğunu itiraf etti. Locke'un iddialarına rağmen, makalelerin yazılmasında başkalarının da olduğuna dair söylentiler devam ediyordu.
Bu aldatmacayla bağlantılı iki kişinin daha olduğu belirlendi: Jean-Nicolas Nicollet, o sırada Amerika'da seyahat eden Fransız gök bilimci (aslında Ay sahtekarlığı ortaya çıktığında New York'ta değil Mississippi'deydi) ve Lewis Gaylord Clark, edebiyat dergisi The Knickerbocker'ın editörüydü. Ancak bu aldatmacanın yazarının Locke'un dışında herhangi biri olduğunu gösteren bir kanıt yoktu.
Yazarın Richard A. Locke olduğu düşünülürse, niyeti muhtemelen The Sun'ın satışlarını artıracak sansasyonel bir hikâye yaratmak ve yakın zamanda yayınlanan daha abartılı astronomi teorileriyle alay etmekti.

Efsaneye göre, The Sun'ın aldatmaca makalesi nedeniyle satışları önemli ölçüde arttı, böylece The Sun'ın başarılı bir gazete olduğu ortaya çıktı. Bu, dergiye uluslararası üne kavuştu.
Ancak bu sahtekârlığın gazetenin tirajını ne ölçüde artırdığı, olayla ilgili açıklamalarda kesinlikle abartılıyordu. Yayımlandıktan sonraki birkaç hafta boyunca bunun bir aldatmaca olduğu ortaya çıkmadı ve o zaman bile gazete makaleyi geri çekmedi.
Herschel başlangıçta bu aldatmacayı eğlenceli buldu ve kendi gözlemlerinin asla bu kadar heyecan verici olamayacağını belirtti. Daha sonra bu aldatmacanın ciddi olduğuna inanan kişilerin sorularını yanıtlamak zorunda kalınca ɡerɡinlik yaşadı.

Aldatmaca, Pulitzer Tarih Ödülü'nü kazanan Gotham: A History of New York City to 1898'de yer alıyor.
Ay Üçlemesi - Polonyalı yazar Jerzy Żuławski'nin 1903-1911'de yayınlanan bir dizi fantastik romanı. Dizi şu romanlardan oluşuyor: Gümüş Küre'de. Ay'dan, Fatih'ten ve Eski Dünya'dan El Yazması.
Nate DiMeo'nun tarihi podcast'i The Memory Palace, 2010 yılında Büyük Ay Aldatmacasına "Güneşteki Ay" başlıklı bir bölüm ayırdı.
Aldatmaca, besteci Matt Dahan'ın müzikal radyo dizisi Pulp Musicals'ın bir parçası olarak üç bölümlük bir müzikale ilham verdi.
Richard Adams Locke ve Büyük Ay Aldatmacası, Félix J. Palma'nın 2012 tarihli Gökyüzü Haritası adlı romanının 14. bölümünde kurgulanmıştır.
Aldatmaca, okuyucuların eğlenceyi ucuz basın gazetelerinden bilgi aldığı bir zamanı yansıtıyordu; bu durum daha sonra etik haberciliğin gelişmesiyle değişecekti.

Aya Yolculuk, Ay'da böceğe benzer uzaylıların yaşadığı 1902 yapımı Fransız bilimkurgu filmi
Gerçek Bir Hikaye, Samosata'lı Lucian tarafından yazılan ve Ay'daki tuhaf karşılaşmaları konu alan roman
Ay'a iniş komplo teorileri

Cassini–Huygens, doğal uyduları ve halkaları da dahil olmak üzere Satürn sistemini incelemek amacıyla 15 Ekim 1997'de başlatılan NASA, ESA ve ASI ortaklığında gezegenler arası uzay araştırma göreviydi.
Ziyaret için Satürn'e giden dördüncü ve yörüngesine giren ilk uzay sondasıdır. 1997'de uzaya fırlatılan uzay aracı, 2004 yılında Satürn'e vardıktan sonra bu gezegeni ve ayrıca Jüpiter'i gözlemleyerek heliosferi ve izafiyet kuramı deneyi amacıyla çok sayıda doğal uyduyu incelemiştir. Hemen her gün gezegenin, halkaları ve uydularının fotoğraflarını çekip, veri toplayıp Dünya'ya gönderen iki parçalı uzay aracı, adını astronom Giovanni Domenico Cassini ile Christiaan Huygens'dan alır. Son olarak Satürn'ün halkaları içine girip gaz, toz ve buz parçacıklarını yakalayıp analiz ettikten ve yüksek çözünürlüklü fotoğraflar çektikten sonra misyonunun 15 Eylül 2017'de gezegenin atmosferine girerek sona ermesi planlanmıştır.
1980'lerde gelişirilmeye başlanan Cassini', Titan IVB / Centaur taşıyıcı roketiyle 15 Ekim 1997 tarihinde fırlatılarak uzaya gönderildi. 7 yıllık gezegenlerarası uçuş sonrası 1 Temmuz 2004 tarihinde Satürn çevresindeki yörüngesine girdi. 25 Aralık 2004 tarihinde, yaklaşık 02:00 UTC sıralarında Huygens denilen uydusu, araçtan ayrılıp 14 Ocak 2005 tarihinde Titan'a indi.
En büyük keşiflerinden birisi Satürn'ün uyduları olan Titan, Enceladus ve Mimas'ta büyük sıvı su kaynaklarının bulunması ve bu uyduların potansiyel bir yaşam barındırma ihtimali olmasıdır. Cassini'nin misyonunun sonunda yaşam ihtimali olan bu suları kirletmesinden endişe duyan NASA Gezegen Koruma Ofisi; Cassini uzay aracında Dünya'dan fırlatılmadan önce belki yeterince iyi temizlenmediği için bazı mikroorganizmaların bulunabileceğini göz önüne alarak uzay aracının Satürn'e çarptırılmasına karar vermiştir. Bu karar doğrultusunda 22 Nisan 2017'de Titan'a yakın bir geçiş gerçekleştiren Cassini'nin, bu manevradan elde edilen çekim gücünden yararlanarak Satürn'ün üst atmosferi ile Satürn'e en yakın halkaları arasına 22 dalış yapması ve böylece halkalar hakkında daha yakından bilgi alınması planlanmış; ilk dalış 26 Nisan'da gerçekleştirilmiştir.
İlk dalışın ardından geçen 22 dalış sonrasında, yakıtı tükendiği için ve olası yaşam potansiyeli olan uydulara zarar vermemesi için, 15 Eylül 2017 günü, saat 13:44'te gezegen atmosferine düşürülüp görevine son verildi.

Uzay aracının, Mars yörüngesinin ötesindeki görevler için geliştirilmiş bir uzay aracı sınıfı olan ikinci üç eksenli stabilize, RTG ile çalışan Mariner Mark II olması planlandı. Cassini, Comet Rendezvous Asteroid Flyby (CRAF) uzay aracıyla aynı anda geliştirildi, ancak bütçe kesintileri ve proje kapsamı, NASA'yı Cassini'yi kurtarmak için CRAF geliştirmesini sonlandırmaya zorladı. Sonuçta, Cassini daha özelleşti. Mariner Mark II serisi iptal edildi.
Birleşik yörünge aracı ve sondası, Phobos 1 ve Phobos 2 Mars sondalarının ardından başarıyla fırlatılan üçüncü en büyük ve en karmaşık insansız gezegenler arası uzay aracıdır.
Yörünge aracının 2.150 kg (4.740 lb) ve sondanın 350 kg (770 lb) kütlesi vardı. Fırlatma aracı adaptörü ve fırlatma sırasında 3.132 kg (6.905 lb) itici gaz ile, uzay aracının kütlesi 5.600 kg (12.300 lb) idi.
Cassini uzay aracı 6,8 m yüksekliğinde ve 4 metre (13 ft) genişliğindeydi. Uzay aracının karmaşıklığı, Satürn'e olan yörüngesi ve varış noktasındaki iddialı bilimsel hedefleri sayesinde arttı. Cassini 1.630 bağlantılı elektronik bileşenler, 22.000 kablo bağlantısı ve 14 kilometre (8,7 mi) kabloya sahipti. 
Çekirdek kontrol bilgisayarı CPU'su yedekli bir MIL-STD-1750A sistemiydi. Ana tahrik sistemi, bir ana ve bir yedek R-4D çift yakıtlı roket motorundan oluşuyordu. Her motorun itişi 490 N (110 lbf) ve toplam uzay aracı delta-v'in hızı yaklaşık 2.040 m/s (4.600 mph) idi. Daha küçük tek yakıtlı roketler, manevra kontrolunda kullanıldı.
Cassini, esasen 32,7 kg plütonyum dioksit (28,3 kg saf Plütonyum içeren) nükleer yakıtla çalışıyordu. Malzemenin radyoaktif bozunmasından ortaya çıkan ısı elektriğe dönüştürüldü. "Huygens" seyir sırasında "Cassini" tarafından desteklendi ancak bağımsız olduğunda kimyasal piller kullandı. Sonda, kamu kampanyasıyla toplanan 81 ülkedeki vatandaşlardan 616.400'den fazla imzalı bir DVD taşıyordu.

Cyllene (ayrıca Jupiter XLVIII olarak da bilinir), Jüpiter'in doğal uydusudur. 2003 yılında Hawaii Üniversitesi'nden Scott S. Sheppard liderliğindeki bir gök bilimci ekibi tarafından keşfedildi ve geçici olarak S/2003 J 13 adı verildi.
Cyllene, yaklaşık olarak 2 kilometre çapındadır ve Jüpiter'in yörüngesinde 731,099 günde ortalama 23,4 milyon kilometre mesafede, tutuluma 140,15° eğimle (Jüpiter'in ekvatoruna 139,54°), ters yönde ve 0,4116'lik bir eksantriklikle dolaşır.
Mart 2005'te, Zeus'un (Jüpiter) kızı, bir naiad (su perisi) veya Killene Dağı (Yunanistan) ile ilişkili bir oread (dağ perisi) olan  Cyllene'nin adı verilmiştir.
Cyllene, 22,8 ile 24,7 gigametre arasında değişen mesafelerde ve 144,5° ile 158,3° arasında değişen eğimlerde Jüpiter'in yörüngesinde ters yönde dönen düzensiz uydular olan Pasiphae grubuna dahildir.

Çarpma krateri, bir gezegenin, Ay'ın veya başka bir katı cismin yüzeyinin de, daha küçük bir cismin yüzeye hiper hızla çarpmasıyla oluşan bir dairesel çöküntüdür. Patlama veya içsel çökme nedeniyle oluşan volkanik kraterlerin tersine çarpma kraterleri, çevresindeki araziden yükseklik olarak daha alçakta olan kenar ve zeminleri yükseltir. Çarpma kraterleri küçük, basit, kâse biçiminde çöküntüden geniş, karmaşık çoğul halkalı çarpma havuzuna kadar dağılım gösterir. ABD'nin Arizona eyaletinde bulunan Barringer Meteor Krateri küçük çarpma kraterinin dünya üzerindeki en bilindik örneğidir.
Çarpma kraterleri Ay, Merkür, Kalisto, Ganymede'yi ve ayrıca küçük uyduları ve asteroidleri de içeren birçok Güneş Sistemi elemanlarının baskın coğrafik özellikleridir. Aktif yüzey jeolojik süreçleri daha çok tecrübe edinen diğer gezegen ve uydularda, Dünya, Venüs, Mars, Europa, Io ve Titan gibi görünebilir. Çarpma kraterleri zamanla tektonikler tarafından gerçekleştirilen aşınma, gömülme ve dönüştürülmeden dolayı daha az yaygındır. Bu tarz süreçlerin orijinal krater topoğrafyasını bozduğu durumlarda daha çok çarpma yapısı veya astroblem terimleri kullanılır. Eski literatürde, çarpma krater oluşumunun anlamı tam olarak fark edilmeden önce yeni fark edilen çarpma-ilişkili özellikleri tanımlamak için gizli patlama yapısı veya kriptovolkanik yapı terimleri kullanılıyordu.
Merkür, Ay ve Mars'ın güney yüksek arazileri gibi eski yüzeylerin krater oluşum kayıtları, aşağı yukarı 9,3 milyar yıl önceki iç Solar Sistem içerisindeki yoğun erken bombardıman dönemlerini kayıt ediyor. Dünya üzerindeki krater oluşum oranı oldukça az, yine de fark edilebilir; Dünya ortalama olarak her milyon senede bir, 20 km çapında bir krater oluşumu için birden üçe kadar çarpma tecrübe edinir. Bu gösteriyor ki gezegende daha önceden keşfedilmiş olanlardan daha fazla genç krater olmalı. İç Solar Sistem'deki krater oluşum oranı, küçük parçalar ailesini yaratan asteroit kuşağı içerisindeki çarpışmalar sonucu dalgalanır. 160 milyon yıl önce bir çarpışmada oluşan Baptistina ailesinin, çarpma oranında ani bir yükselmeye neden olduğu düşünülüyor. Dış Solar Sistem krater oluşum oranı, İç Solar Sistem'dekinden farklı olabilir.
Dünya'nın aktif yüzey süreçleri kolaylıkla çarpma kayıtlarını tahrip edebilse de, yaklaşık 170 karasal çarpma krateri tanımlandı. Bunların yarıçapı 10 metreden 300 kilometreye kadar bir aralıkta yer alırken, yaş olarak yakın zamanlardan (örneğin 1947'de oluşumuna şahit olunuş Rusya'daki Sikhote-Alin göktaşı) 2 milyar yıla kadar bir süreye dayanır. Jeolojik süreçlerin daha yaşlı kraterleri aşındırma eğiliminden dolayı çoğunun 500 milyon yıldan daha kısa bir süre önce oluştuğu düşünülmektedir. Çarpma kraterleri kıtaların kararlı iç bölgelerinde de bulunmuştur. Okyanus dibinin hızlı değişim oranı, levha tektoniğine bağlı olarak kıtasal bir levhanın başka bir kıtasal levha altına girmesi gibi nedenlere bağlı olarak deniz tabanını araştırmak zor olduğu için çok az denizaltı krateri bulunabilmiştir. Çarpma kraterleri kendilerine benzeyen kaldera gibi yeryüzü şekilleri ile karıştırılmamalıdır.

Daniel M. Barringer (1860-1929), çarpma kraterini tanımlayan ilk insan, Arizona'daki Meteor Crater'i tanımladı ve bu krater Barringer Krateri olarak adına atfedildi. İlk olarak Barringer'in fikirleri tam olarak kabul edilmemişti, hatta Meteor Kraterleri'nin kökeni tam olarak tanımlandığında bile.
1920'lerde, Amerikalı yer bilimci Walter H. Butcher şimdilerde çarpma krateri olduğu fark edilen Amerika Birleşik Devletleri'ndeki birçok alan üzerinde çalıştı. Bu kraterlerin büyük patlayıcı olaylar neticesinde oluştuğu kanaatine vardı, ama bu kuvvetin büyük ihtimalle volkanik kökenli olabileceğine inanıyordu. Bununla birlikte 1936'da yerbilimci John D.Boon ve Claude C. Albrittton Jr, Bucher'ın araştırmalarını yeniden gözden geçirdiler ve üzerinde çalıştığı kraterlerin büyük ihtimalle çarpmalara bağlı olarak oluştuğu kanaatine vardılar.
Krater oluşumu konusu 1960'lara kadar spekülatif kalmaya devam etti. Bu zamanlarda bazı araştırmacılar, en dikkat çekeni Eugene M. Shoemaker (Shoemaker–Levy 9 kuyruklu yıldızı'nın kaşifi) birçok krater üzerindeki detaylı araştırmaları bir araya getirdi ve açık bir şekilde bunların çarpmalara bağlı olarak oluştukları sonucuna vardı, özellikle şoklanmış metamorfik etkilerinin belirlenmesi çarpma olayları ile ilişkilendirildi.
Şoklanmış metamorfik özelliklerin bilgisiyle donatılmış olarak Carlyle S. Beals ve Dominion Astrofizik Gözlemevi'ndeki meslektaşları ve de Almanya'daki Tübingen Üniversitesi'nden Wolf von Engelhardt, çarpma kraterlerini sistematik olarak araştırmaya başladı. 1970'li yıllarda, 50 den fazla çarpma krateri tanımladılar. Yaptıkları çalışmalar tartışmaya açık olmasına rağmen, o zamanlarda sürdürülmekte olan Apollo Ay Yolculuğu Projesi, Ay'daki çarpma krateri oluşumu oranını göstererek, çalışmalara destekleyici bir kanıt sunmuş oldu. Ay'daki erozyon süreci minimal düzeydedir ve de böylelikle kraterler neredeyse süresiz olarak varlıklarını korumuşlardır. Dünya'nın neredeyse Ay ile aynı oranda krater bulundurma ihtimali düşünüldüğünde, Dünya'nın görünenden daha fazla çarpmaya maruz kaldığı açık hâle geldi.

Çarpa krateri oluşumu, katı objeler arasında gerçekleşen yüksek hız çarpmalarını içerir ve bu hız ses hızından bile daha yüksektir. Bu tarz hiper-hız çarpmaları aşina olunan ses hızının altındaki çarpışmalarda görünmeyen erime ve buharlaşma gibi fiziksel etkilere neden olur. Dünya üzerinde, atmosfere doğru yolculuğun yavaşlatıcı etkileri göz ardı edildiğinde, uzaydan bir obje ile en düşük çarpışma hızı 11 km/s'lik bir yerçekimsel kurtulma hızına eşittir. En hızlı çarpışmalar, parabolik yörüngelerin tersine doğru hareket eden cisimlerin Dünya'ya çarpması gibi en kötü senaryoda bile 72 km/s 'dir. (Çünkü kinetik enerji hızın karesine bağlı olarak artar, Dünya'nın yer çekimi sadece 1 km/s kadar kadar katkıda bulunur 11 km's kadar değil). Dünya üzerindeki ortalama çarpma hızı yaklaşık saniyede 20 kilometredir.
Bununla birlikte atmosferin yavaşlatıcı etkileri, herhangi bir olası çarpma aygıtını hızlı bir şekilde yavaşlatacaktır, özellikle Dünya'nın atmosfer kütlesinin %90'nın bulunduğu en düşük 12 kilometrelik seviyede. 7.000 kilograma kadar olan meteorlar atmosfer direncine bağlı olarak kozmik hızlarını kaybedecekler ve 0.09 dan 0.16 km/s'lik son hızına ulaşana kadar Dünya'nın yer çekimine bağlı olarak hızlanmaya başlayacaklardır. Göktaşı (asteroidler ve kuyrukluyıldızlar) ne kadar büyükse muhafaza edeceği ilk kozmik hızı da o kadar büyüktür. 9.000 kilogramlık bir cisim orijinal hızının yaklaşık %6'sını idame ettirirken, 900.00 kilogramlık bir cisim %70'ni muhafaza eder. Fazlasıyla geniş cisimler(yaklaşık 100.00 ton) atmosfer tarafından yavaşlatılmaz ve eğer bir parçalanma meydana gelmezse ilk kozmik hızları ile çarparlar.
Bu kadar yüksek hızdaki çarpışmalar katı cisimlerde şok dalgaları meydana getirir, çarpa aygıtı ve çarpılan cisim hızlı bir şekilde yüksek yoğunluğa sıkıştırılır. İlk sıkışmanın sonrasında yüksek yoğunlukta ve sonuna kadar sıkıştırılmış olan bölge hızlı bir şekilde basıncı düşürür ve patlar. Çarpma-krateri oluşumu bu yüzden mekanik yer değiştirmeden daha çok yüksek patlayıcılar tarafından oluşturulmaya yakındır. Aslında çarpma krateri oluşumunda yer alan bazı maddelerin enerji yoğunluğu yüksek patlayıcılar tarafından oluşturanlardan daha yüksektir. Kraterler patlamalara bağlı olarak oluştuğu için, neredeyse her zaman dairesellerdir. Sadece çok küçük açılı çarpmalar eliptik kraterlerin oluşumuna neden olur.
Bu katı yüzeylerdeki çarpışmaları açıklar. Hyperion'daki gibi gözenek ile çarpmalar ise püskürtme yapmadan içsel bir sıkışma meydana getiriyor olabilir ve bu da Ay'ın süngerimsi görünümünü açıklayabilir. Çarpma sürecini üç belirgin aşamaya bölmek uygundur:
(1) ilk temas ve sıkışma, (2) oyum, (3) değiştirme ve çökme. Uygulamada, bu 3 aşama arasında çakışmalar vardır. Mesela krater oyumu bazı bölgelerde devam ederken değiştirme ve çökme diğerlerinde çoktan seyir halindedir.

Atmosfer yokluğunda, çarpma aygıtının hedefin yüzeyiyle ilk temasa geçmesiyle çarpma süreci başlar. Bu temas hedefe ivme kazandırırken, çarpma aygıtının ivmesini düşürür. Çünkü çarpma aygıtı süratle hareket etmektedir, cismin arkası kısa ama sınırlı bir sürede çarpa aygıtının ivmesini azaltmak için belirgin bir yol kat eder. Sonuç olarak, çarpma aygıtı sıkışır, yoğunluğu artar ve böylelikle basınç önemli ölçüde artar. Geniş çarpmalarda basınç tepe değeri 1 TPa'yı aşar.
Fiziksel anlamda, şok dalgası temas noktasından başlatılır. Bu şok dalgasının genişlemesiyle birlikte, ivmesi azalır ve çarpa aygıtını sıkıştırır, ivme kazanır ve hedefi sıkıştırır. Şok dalgası dahilindeki sıkışma seviyesi katı cisimlerin dayanma gücünü aşar, dolayısıyla çarpma aygıtı ve de hedef çarpma bölgesine yakın bir yerde değiştirilemez bir şekilde hasar görürü. Birçok kristal mineraller şok dalgaları tarafından yüksek-yoğunluk evrelerine dönüştürülebilir. Örnek olarak, yaygın mineral olan kuvarslar yüksek-basınç formu olan koesit ve stişovit e dönüştürülebilir. Diğer birçok şok-ilişkili değişimler şok-dalgasının nüfuz etmesiyle çarpma aygıtında ve de hedefte meydana gelir ve bu değişimlerden bazıları jeolojik karakterlerin çarpma kraterleri tarafından oluşturulup oluşturulmadığını tanımlamak için araç olarak kullanılabilir.
Şok dalgasının bozulmasıyla birlikte, şoklanmış bölgenin basıncı daha olağan bir basınca ve yoğunluğa doğru azalır. Şok dalgası tarafından oluşturulan hasar maddenin sıcaklığını arttırır. Daha küçük çarpmalarda sıcaklıktaki bu yükseliş çarpma aygıtını eritmek için yeterlidir, daha büyük çarpmalarda ise birçok kısmını buharlaştırır ve de hedefin büyük bir kısmını eritir.

Şok dalgasının temas, sıkışma, basınç azaltımı ve de geçişi büyük çarpmalar için saniyenin onda birinde gerçekleşir. Kraterin daha sonraki oyumu daha yavaş meydana gelir. ve bu süreç boyunca madde akışı ses hızının altındadır. Oyum süresince krater, ivme kazanan hedef maddenin ç

Demir oksitler, demir ve oksijenden oluşan kimyasal bileşiklerdir. Sadece birkaç demir oksit tanınır. Hepsi siyah manyetik katılardır. Genellikle stokiyometrik değildirler. Oksihidroksitleri, belki de en iyi bilineni pas olan ilgili bir bileşik sınıfıdır.

 
Demir oksitler ve oksihidroksitler doğada yaygın olarak bulunur ve birçok jeolojik ve biyolojik süreçte önemli rol oynar. Demir cevheri, pigment, katalizör ve termit olarak kullanılırlar ve hemoglobinde bulunurlar. Demir oksitler boyalarda, kaplamalarda ve renkli betonlarda ucuz ve dayanıklı pigmentlerdir. Yaygın olarak bulunan renkler, sarı/turuncu/kırmızı/kahverengi/siyah aralığının "toprak" ucundadır. Gıda boyası olarak kullanıldığında E numarası E172'dir.

Demir oksitler, ferröz (Fe(II)) veya ferrik (Fe(III)) veya her ikisi olarak bulunur. Oktahedral veya tetrahedral koordinasyon geometrisini benimserler. Dünya yüzeyinde yalnızca birkaç oksit, özellikle wüstit, manyetit ve hematit önemlidir.

FeII Oksitleri
FeO: demir(II) oksit, wüstit
FeII ve FeIII karmaşık oksitleri
Fe3O4: Demir(II,III) oksit, manyetit
Fe4O5
Fe5O6
Fe5O7
Fe25O32
Fe13O19
FeIII oksitleri
Fe2O3: demir(III) oksit
α-Fe2O3: alfa fazı, hematit
β-Fe2O3: beta fazı
γ-Fe2O3: gama fazı, maghemit
ε-Fe2O3: epsilon fazı

goethit (α-FeOOH),
akaganéit (β-FeOOH),
lepidokrosit (γ-FeOOH),
feroksihit (δ-FeOOH),
ferrihidrit (Fe5HO8 · 4 H2O ortalama ya da 5 Fe2O3 · 9 H2O, daha iyi olarak: FeOOH · 0.4 H2O)
yüksek basınç pirit-yapılı FeOOH. dehidrasyon reaksiyonu sonrası: FeO2Hx (0 < x < 1).
yeşil pas (FeIIIxFeIIyOH3x + y − z (A−)z where A− is Cl− or 0.5 SO2−4)

Despina (ayrıca Neptune V olarak da bilinir), Neptün'ün üçüncü en yakın iç uydusudur. Adını Yunan mitolojisindeki Poseidon ve Demeter'in kızı olan nemf Despoina'dan almıştır.

Despina, 1989'un Temmuz ayı sonlarında Voyager 2 sondası tarafından elde edilen görüntülerden keşfedildi ve geçici olarak S/1989 N 3 belirtmesi verildi. Keşif 2 Ağustos 1989'da duyuruldu (IAUC 4824) ve "5 gün boyunca çekilen 10 kare"den bahsedildi, bu da 28 Temmuz'dan önceki bir keşif tarihine işaret etmektedir. Despina adı 16 Eylül 1991 tarihinde verildi.

Despina'nın çapı yaklaşık 150 kilometredir (93 mil). Düzensiz bir şekle sahiptir ve herhangi bir jeolojik değişiklik belirtisi göstermez. Büyük olasılıkla, Triton'un çok eksantrik bir başlangıç yörüngesine yakalanmasından kısa bir süre sonra meydana gelen tedirginlikler nedeniyle, Neptün'ün orijinal uydularının parçalanması sonucu yeniden oluşan bir enkaz yığınıdır.
3,0 mikron dalga boyunda güçlü bir soğurma özelliği tespit edilmesi, diğer küçük iç Neptün uyduları gibi Despina'nın bileşiminde de su buzu veya hidratlı silikat mineralleri olduğunu düşündürmektedir. Despina'nın albedosu, 1,4 mikronda 0,09, 2,0 mikronda 0,1 iken 3,0 mikronda 0,03'e düşmekte ve 4,6 mikronda tekrar 0,07'ye yükselmektedir.

Despina'nın yörüngesi, Thalassa'nın yörüngesine yakın fakat dışında, Le Verrier halkasının hemen içinde yer alır ve çoban uydu görevi görür. Aynı zamanda Neptün'ün eşzamanlı yörünge yarıçapının altında bulunduğundan, gelgitsel yavaşlama nedeniyle yavaşça içeri doğru bir sarmal çizer ve sonunda Neptün'ün atmosferine çarpabilir veya gelgitsel gerilme etkisi nedeniyle Roche limitini geçtikten sonra parçalanarak bir gezegen halkasına dönüşebilir.

Neptün'ün Uydusu Despina Günün Gökbilim Görüntüsü, 3 Eylül 2009.

Astronomi'de, bir devir veya referans dönemi, zamanla değişen bir astronomik miktar için referans noktası olarak kullanılan bir an zamandır. Bir gök cisminin gökyüzü koordinat sistemi veya yörünge öğeleri için yararlıdır, çünkü bunlar pertürbasyonlar'a tabidir ve zamanla değişir. Bu zamanla değişen astronomik miktarlar, örneğin, bir cismin ortalama boylam veya bir cisme göre Ortalama ayrıklık, yörüngesinin  referans düzlemi ‘ne göre düğümünü, yeröte’sinin yönü veya yörüngesinin günötesi veya yörüngesinin ana eksen büyüklüğünü içerebilir.
Bu şekilde belirtilen astronomik büyüklüklerin ana kullanımı, gelecekteki konumları ve hızları tahmin etmek için diğer ilgili hareket parametrelerini hesaplamaktır. Gök mekaniği veya onun alt alanı yörünge mekaniği disiplinlerinin uygulamalı araçları (diğer cisimlerin yerçekimi etkileri altında hareket halindeki cisimlerin yörünge yollarını ve konumlarını tahmin etmek için) ephemeris oluşturmak yani belirli bir zamanda veya zamanlarda gökyüzündeki astronomik cisimlerin konumlarını ve hızlarını veren bir değerler tablosu  oluşturmak için kullanılabilir.
Astronomik miktarlar, örneğin, zaman aralığının polinom bir fonksiyonu olarak, zamansal bir başlangıç noktası olarak bir devir ile çeşitli şekillerde belirtilebilir (bu, bir çağ kullanmanın yaygın bir güncel yoludur). 
Alternatif olarak, zamanla değişen astronomik miktar, zaman içindeki değişimini başka bir şekilde- örneğin, 17. ve 18. yüzyıllarda yaygın olduğu gibi bir tablo ile belirtilmek üzere bırakarak, devirde sahip olduğu ölçüye eşit bir sabit olarak ifade edilebilir.
"devir" kelimesi eski astronomi literatüründe sıklıkla farklı bir şekilde, ör. 18. yüzyılda astronomik tablolarla bağlantılı olarak kullanılmıştır. O zamanlar, zamanla değişen astronomik büyüklüklerin standart başlangıç tarih ve saatini değil, "zamanla değişen miktarların kendilerinin" o tarih ve saatindeki değerlerini "devirler" olarak belirtmek gelenekseldi. Bu alternatif tarihsel kullanıma uygun olarak, 'devirleri düzeltmek' gibi bir ifade, sabit bir standart referans tarih ve zamanına uygulanabilen, tablo halindeki astronomik büyüklüklerin değerlerinin genellikle küçük bir miktarı ile düzenlemeye atıfta bulunacaktı (ve mevcut kullanımdan beklenebileceği gibi, bir tarih ve saat referansından farklı bir tarih ve saate bir değişiklik değil).

Doppler etkisi (veya Doppler kayması), adını ünlü bilim insanı ve matematikçi Christian Andreas Doppler'den almakta olup, kısaca dalga özelliği gösteren herhangi bir fiziksel varlığın frekans ve dalga boyunun hareketli (yakınlaşan veya uzaklaşan) bir gözlemci tarafından farklı zaman veya konumlarda farklı algılanması olayıdır. Herhangi bir A konumundan B konumuna gitmek için fiziksel bir dalga ortamı'na ihtiyaç duyan dalgalar (örn. ses dalgaları veya su dalgaları) için Doppler Etkisi hesaplamaları yapılırken, dalga kaynağı ve gözlemcinin birbirine göre konum, yön ve hızlarının yanında dalganın içinde veya üzerinde hareket ettiği dalga orta yapısı (yoğunluk, hacim, iletkenlik katsayısı, kimyasal özellikleri, vb.) dikkate alınmak zorundadır. Eğer söz konusu dalga herhangi bir A konumundan B konumuna gitmek için fiziksel bir dalga ortamına ihtiyaç duymuyor ise (örn. ışık, radyo dalgaları veya radyasyon), Doppler Etkisi hesaplamalarında sadece dalga kaynağının ve gözlemcinin birbirine göre birim zamandaki konumlarının değerlendirilmesi yeterlidir.

Doppler etkisi ilk olarak 1842 yılında Avusturyalı bilim insanı Christian Andreas Doppler tarafından (Über das farbige Licht der Doppelsterne und einige andere Gestirne des Himmels söylemi ile) matematiksel bir hipotez olarak ortaya atılmıştır. 1845 yılında Hollandalı fizikçi Christophorus Ballot tarafından ses dalgaları kullanılarak test edilmiş ve "ses kaynağı kendisine yakınlaşırken duyduğu frekansın yükseldiğini, uzaklaşırken ise düştüğünü ispatladığını" söylemesi ile resmen onaylanmıştır. Aynı etki Ballot veya Doppler'dan bağımsız olarak 1848 yılında Fransız fizikçi Hippolyte Fizeau tarafından elektromanyetik dalgalar üzerinde de keşfedilmiştir. Bu yüzden nadiren de olsa bazı bilim çevrelerince Doppler-Fizeau etkisi olarak da bilinir.

Doppler etkisi konusunda bilinmesi gereken en önemli husus, her ne kadar gözlemci dalga frekansının kendi hareketi ya da dalga kaynağının hareketi yüzünden değiştiğini görse de, aslında kaynağın yaydığı dalganın frekansının sabit kaldığı gerçeğidir. Tam olarak ne olduğunu daha iyi anlamak icin şöyle bir örnek üzerinde düşünelim: Siz yerinizde ve hareketsizsiniz. Bir arkadaşınız sizden 10 metre uzakta duruyor ve size her saniyede bir elindeki tenis toplarından birini fırlatıyor. Burada arkadaşınızın topları her seferinde aynı doğru boyunca ve aynı hızda attığını varsayalım. Eğer arkadaşınız da hareketsiz ise her saniyede bir 10 metre yol kateden tenis toplarından biri size ulaşacaktır. Şimdi arkadaşınızın yine her saniyede bir top fırlattığını (yani aslında top fırlatma frekansı değişmiyor), ancak bu sefer size doğru yürümeye başladığını öngörelim. Bu durumda size ulaşan iki top arasındaki süre 1 saniyeden daha kısa olacaktır, çünkü toplar her seferinde 10 metre, 9 metre, 8 metre şeklinde daha az mesafe katettikten sonra size ulaşacaktır. Elbette aynı etkinin zıddı arkadaşınız sizden uzaklaşırken de geçerli olacaktır. Bir başka deyişle, toplar arkadaşınızın elinden her zaman saniyede bir çıktığı halde, sizin ya da arkadaşınızın hareketi yüzünden size azalan ya da artan zamanlarda ulaşacaktır. Bu da doğal olarak arkadaşınızın size topu farklı zamanlarda fırlattığını düşünmenize sebep olur. Yani aslında Doppler Etkisi'nde "etkilenen" asıl fiziksel değişken dalga boyu'dur. Elbette dalga boyu ile frekans ters orantılı olduğundan gözlemciye göre dalga kaynağının frekansı da değişiyor gibi görünür.
Eğer (f0) frekansında dalga yayan hareketli bir kaynak bu yayılımı sadece kendinin ve bir gözlemcinin bulunduğu sabit bir dalga ortamında yapıyorsa, o zaman bu dalga ortamına göre hareketsiz olan bir gözlemcinin göreceği frekansı (f) bulmak için:

  
    
      
        f
        =
        
          f
          
            0
          
        
        
          (
          
            
              v
              
                v
                +
                
                  v
                  
                    s
                    ,
                    r
                  
                
              
            
          
          )
        
      
    
    {\displaystyle f=f_{0}\left({\frac {v}{v+v_{s,r}}}\right)}
  

formülü kullanılır. Burada (v) dalga ortamındaki dalgaların hızı, (vs, r) ise kaynağın sabit olan dalga ortamına göre (eğer gözlemciye doğru hareket ediyorsa (-) eksi bir değer, gözlemciden uzaklaşacak şekilde hareket ediyorsa (+) artı bir değer) hızıdır. Benzer bir analiz sabit bir dalga kaynağı ile hareketli bir gözlemci için asağıdaki gibidir. (vo) = Gözlemcinin dalga ortamına göre hızı.

  
    
      
        f
        =
        
          f
          
            0
          
        
        
          (
          
            1
            −
            
              
                
                  v
                  
                    0
                  
                
                v
              
            
          
          )
        
      
    
    {\displaystyle f=f_{0}\left(1-{\frac {v_{0}}{v}}\right)}
  

Yukarıdaki örnekte de gördüğümüze benzer şekilde, bu sefer gözlemcinin dalga kaynağından uzaklaşması durumunda (vo) değeri (+) artı, yakınlaşması durumunda ise (-) eksi olur.
Matematiksel olarak bu iki formül elbette tek bir vektörel eşitlik olarak genelleştirilebilir. Koordinat sisteminin dalga ortamı üzerindeki herhangi bir noktanın konumunu verdiğini ve bu ortamda ses hızı'nın (
  
    
      
        c
      
    
    {\displaystyle c}
  
) olduğunu varsayalım ve söz konusu ortamda (
  
    
      
        s
      
    
    {\displaystyle s}
  
) kaynağının (
  
    
      
        
          
            v
          
          
            s
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {v} _{s}}
  
) hızıyla hareket edip çevresine (
  
    
      
        
          f
          
            s
          
        
      
    
    {\displaystyle f_{s}}
  
) frekansında dalgalar yaydığını öngörelim. Bu dalga ortamında bir de (
  
    
      
        
          
            v
          
          
            r
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {v} _{r}}
  
) hızıyla hareket eden bir (
  
    
      
        r
      
    
    {\displaystyle r}
  
) gözlemcisi olsun. Dalga kaynağı (
  
    
      
        s
      
    
    {\displaystyle s}
  
) ile gözlemci (
  
    
      
        r
      
    
    {\displaystyle r}
  
) arasındaki matematik vektörün ise (
  
    
      
        
          n
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {n} }
  
) olduğunu öngörelim. (Yani 
  
    
      
        
          
            r
          
          
            r
          
        
        −
        
          
            r
          
          
            s
          
        
        =
        
          n
        
        
          |
        
        
          
            r
          
          
            r
          
        
        −
        
          
            r
          
          
            s
          
        
        
          |
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {r} _{r}-\mathbf {r} _{s}=\mathbf {n} |\mathbf {r} _{r}-\mathbf {r} _{s}|}
  
)
Bu durumda gözlemcinin algılayacağı frekans (
  
    
      
        
          f
          
            r
          
        
      
    
    {\displaystyle f_{r}}
  
):

  
    
      
        
          
            
              f
              
                r
              
            
            
              f
              
                s
              
            
          
        
        =
        
          
            
              1
              −
              
                n
              
              ⋅
              
                
                  v
                
                
                  r
                
              
              
                /
              
              c
            
            
              1
              −
              
                n
              
              ⋅
              
                
                  v
                
                
                  s
                
              
              
                /
              
              c
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {f_{r}}{f_{s}}}={\frac {1-\mathbf {n} \cdot \mathbf {v} _{r}/c}{1-\mathbf {n} \cdot \mathbf {v} _{s}/c}}}
  

eşitliğinden bulunabilir. Eğer 
  
    
      
        
          v
          
            s
          
        
        ≪
        c
      
    
    {\displaystyle v_{s}\ll c}
  
 ise, o zaman algılanan frekanstaki değişim daha çok dalga kaynağı ve gözlemcinin birbirine göre hızlarına bağlı olur:

  
    
      
        
          
            
              f
              
                r
              
            
            
              f
              
                s
              
            
          
        
        ≈
        1
        −
        
          n
        
        ⋅
        (
        
          
            v
          
          
            r
          
        
        −
        
          
            v
          
          
            s
          
        
        )
        
          /
        
        c
      
    
    {\displaystyle {\frac {f_{r}}{f_{s}}}\approx 1-\mathbf {n} \cdot (\mathbf {v} _{r}-\mathbf {v} _{s})/c}
  

Veya alternatif olarak:

  
    
      
        
          
            
              
                f
                
                  r
                
              
              −
              
                f
                
                  s
                
              
            
            
              f
              
                s
              
            
          
        
        =
        
          
            
              Δ
              f
            
            
              f
              
                s
      

Uluslararası Astronomi Birliği (IAU) Ağustos 2006'da Güneş Sistemi'ndeki bir gezegenin aşağıdaki özelliklere sahip bir gök cismi olduğunu tanımlamıştır:

Güneş etrafında yörüngede olması,
Hidrostatik dengeye (neredeyse yuvarlak bir şekle) sahip olacak kadar kütleye sahip olması ve
Yörüngesi etrafındaki "bölgeyi temizlemiş" olması.
Bu üç kriterden sadece ilk ikisini karşılayan uydu olmayan bir gök cismi (önceden gezegen olarak kabul edilen Plüton gibi) cüce gezegen olarak sınıflandırılır. IAU'ya göre, "gezegenler ve cüce gezegenler iki farklı nesne sınıfıdır" (başka bir deyişle, "cüce gezegenler" gezegen değildir). Sadece ilk kriteri karşılayan uydu olmayan bir gök cismine küçük Güneş Sistemi cismi (SSSB) denir. Alternatif bir öneride, cüce gezegenler gezegenlerin bir alt kategorisi olarak dahil edilmişti, fakat IAU üyeleri bu öneriye karşı oy kullandılar. Bu karar tartışmalı bir nitelik taşıyordu ve astronomlardan hem destek hem de eleştiri almıştır.
IAU, Güneş Sistemi'nde bilinen sekiz gezegen olduğunu belirtmiştir. Tanımın, bir gök cisminin bulunduğu yere bağlı olduğu için sorunlu olduğu iddia edilmiştir. Örneğin, eğer iç Oort bulutu'nda Mars büyüklüğünde bir gök cismi olsaydı, o bölgede civarını temizlemek ve 3. kriteri karşılamak için yeterli kütleye sahip olmayacaktı. Hidrostatik denge gerekliliği (2. Kriter) de genelgeçer biçimde sadece yuvarlak bir şekil gereksinimi olarak geniş anlamda ele alınmaktadır. Merkür aslında hidrostatik dengede değildir, fakat IAU'nun tanımına göre açıkça bir gezegen olarak dahil edilmiştir.
Bir ötegezegenin geçerli tanımı şu şekildedir:

Yıldızların, kahverengi cücelerin veya yıldız kalıntılarının yörüngesinde dönen, merkezi cisimle L4/L5 dengesizliğinin altındaki bir kütle oranına (M/Mmerkez < 2/(25+√621)) sahip olan ve gerçek kütleleri döteryumun termonükleer füzyonu için sınırlayıcı kütlenin (şu anda güneşsel metalliğe sahip cisimler için 13 Jüpiter kütlesi olarak hesaplanmaktadır) altında olan cisimler, nasıl oluştuklarına bakılmaksızın "gezegen"dir.
Güneş dışı bir cismin gezegen olarak kabul edilmesi için gereken minimum kütle/boyut oranı, Güneş Sistemimizde kullanılanla aynı olmalıdır.

Yörünge bölgesini temizleme
Jeofiziksel açıdan gezegen tanımı
Güneş Sistemi'ndeki cisimlerin listesi
Küçük gezegen
Planemo
Küçük Güneş Sistemi cismi

51 Pegasi b, Bellerofon veya resmi adıyla Dimidium olarak da bilinir, 51 Peg b diye kısaltılır, Kanatlıat takımyıldızında 50 ışık yılı uzaklıkta bir güneşdışı gezegendir. 51 Pegasi b, Güneş-benzeri bir yıldızın çevresinde yörüngede keşfedilen ilk gezegendir ve astronomik araştırmada bir atılım olarak işaretlenmiştir. Sıcak Jüpiter denilen gezegen sınıfının bir prototipidir.

51 Pegasi b resmî gök bilimsel ismidir. Diğer güneşdışı gezegenlerde olduğu gibi "b", yörüngede keşfedilen ilk gezegen olduğunu göstermek için kullanılmıştır. Daha sonra keşfedilecek olanlar c, d,e, f vb... şeklinde isimlendirilecektir.
Resmî olarak tanınmadığı halde bazen Bellerofon da denir. Bu isim Pegasusu (kanatlı at) evcilleştiren ünlü Yunan kahramanı Bellerofon dan gelir. Bunun gezegenin içinde uzandığı takımyıldızıyla (Kanatlıat) doğrudan ilgisi vardır. Bu isim gayri resmî olarak Güneş Sistemi'ndeki gezegenlere olan benzerlikleri göstermek için kullanılır.

Güneşdışı gezegenin keşfi Nature Dergisi'nde Michel Mayor ve Didier Queloz tarafından Haute-Provence Gözlemevi'nde kurulu ELODE spektrograf (tayfölçer) ile ışınsal hız metodu kullanılarak yapıldığı 6 Ekim 1995'te bildirilmiştir.

PSR B1257+12 B
HD 209458 b

Butler; Wright, J. T.; Marcy, G. W.; Fischer, D. A.; Vogt, S. S.; Tinney, C. G.; Jones, H. R. A.; Carter, B. D.; Johnson, J. A.;  ve diğerleri. (2006). "Catalog of Nearby Exoplanets". The Astrophysical Journal. 646 (1). ss. 505-522. Bibcode:2006ApJ...646..505B. doi:10.1086/504701. 7 Aralık 2019 tarihinde kaynağından arşivlendi21 Haziran 2009. KB1 bakım: Diğerlerinin yanlış kullanımı (link)  (web versiyon5 Mart 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.)

(İngilizce)"51 Pegasi". SolStation. 24 Ekim 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 3 Temmuz 2008. 
(İngilizce)"51 Peg". Exoplanets. 1 Nisan 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 27 Nisan 2011. 
(İngilizce)""Bellerophon" - 51 Pegasi b". Extrasolar Visions. 30 Mart 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 3 Temmuz 2008. 
(İngilizce)"The First Extrasolar Planet around a Solar-type Star". Cenova Üniversitesi. 22 Haziran 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 3 Temmuz 2008. 
(İngilizce)"The Planet Around 51 Peg". Lick Gözlemevi. 9 Haziran 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 3 Temmuz 2008.

Astraea (küçük gezegen tanımı : 5 Astraea) asteroid kuşağında yer alan büyük bir asteroittir. Yüzeyi oldukça yansıtıcıdır ve bileşimi muhtemelen nikel-demir ile magnezyum ve demir silikatlarının bir karışımıdır. Tholen sınıflandırma sistemine göre S-tipi bir asteroittir.

Astraea, 8 Aralık 1845'te Karl Ludwig Hencke tarafından keşfedilen beşinci asteroitti ve adını yıldızlardan alan adalet tanrıçası Astræa'dan aldı. Astraea, Hencke'nin keşfettiği iki asteroitten ilkiydi; Hencke daha sonra 6 Hebe'yi de keşfedecekti. Alman amatör bir gök bilimci ve postane müdürü olan Hencke, Astraea'ya rastladığında 4 Vesta arıyordu. Prusya Kralı, keşif için ona yıllık 1.200 mark maaş bağladı.
Fotometri, asteroidin kuzey kutbunun 9 sa 52 dk sağ açıklıkDik açıklık, 73° dik açıklık yönünü (5° belirsizlikle) gösterdiği ters yön dönüşü işaret etmektedir. Bu, yaklaşık 33°'lik bir eksen eğikliği verir.
Astraea fiziksel olarak öne çıkan bir özelliğe sahip değildir ancak keşfedilen dördüncü asteroid olan Vesta'nın 1807'deki keşfinden sonra Astraea'nın keşfine dek geçen 38 yılda başka asteroid keşfedilmemişti. Görünür kadiri 15 Şubat 2016'da olumlu şekilde Dünya'ya karşı konumda olması sayesinde 8,7 olan asteroid, en parlak on yedinci ana kuşak asteroididir ve örneğin 192 Nausikaa ve 324 Bamberga'dan nadir günberi yakını karşı konumlarında daha soluktur.
Astraea'nın keşfini binlerce başka asteroit takip etmiştir. Astraea'nın keşfine dek, daha önce keşfedilen dört orijinal asteroid gezegen olarak kabul edilmekteydi; Astraea'nın keşfi bu gökcisimlerine benzer daha birçok cisim olduğunu ortaya çıkartarak, asteroidlerin mevcut durumlarına indirgenmesi için bir başlangıç noktası oldu.

6 Haziran 2008'deki bir örtülme sayesinde gökcisminin silüetinin 115 ± 6 km çapında olduğu ölçüldü.
Astraea radarla da incelenmiştir. Arecibo Gözlemevi Mart 2012'de Astraea'yı gözlemlemiştir.

5 Astraea'nın 2 teleskop görüntüsü 24 Ağustos 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
MNRAS 7 (1846) 27 25 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Küçük Cisimler Veri Gelincindeki (5) Astraea'nın fiziksel özellikleri 15 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Keşif Koşulları: Numaralı Küçük Gezegenler (1) - (5000)22 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Küçük Gezegen Merkezi
Küçük Gezegen Adları Sözlüğü, Google kitaplar
5 Astraea - AstDyS-2, Asteroitler—Dinamik Site
Gök günlüğü · Gözlem tahmini · Yörünge bilgisi · Uygun yörünge öğeleri · Gözlem bilgisi
5 Astraea - JPL Small-Body Database 
En yakın yaklaşmalar · Keşif · Gök günlüğü · Yörünge grafiği · Yörünge öğeleri · Fiziksel parametreler

Hebe (küçük gezegen tanımı: 6 Hebe), bulunduğu kuşağın yaklaşık %0,5'lik kütlesine sahip olan büyük bir ana kuşak asteroitidir.

Hebe, Karl Ludwing Hencke tarafından 1 Temmuz 1847 tarihinde keşfedilmiştir. Gençlik tanrıçası Hebe'nin ismi, Hencke'nin isteği üzerine Carl Friedrich Gauss tarafından önerildi ve Gauss tarafından sembol olarak şarap kadehi seçildi. Hencke tarafından keşfedilen son asteroittir.

6 Hebe'nin kütle yoğunluğu, Ay ve Mars'ınkinden daha büyüktür. Bununla birlikte, hacim olarak ilk yirmi asteroit arasında yer almaz.
Bu yüksek kütle yoğunluğu, çarpışmalardan etkilenmeyen son derece sağlam bir cisme işaret etmektedir.
6 Hebe, Dünya'ya çarpan tüm meteorların yaklaşık %40'ını oluşturan H tipi kondrit meteorlarının ana gövdesi olabilir. Veya gövde yapısı içindeki molozlar buna işaret edebilir.
6 Hebe parlaklık bakımından Vesta, Ceres, İris ve Pallas'tan sonra en parlak beşinci asteroittir.

5 Mart 1977'de Hebe'nin, orta derecede parlak 3. büyüklükte bir yıldız olan Kaffaljidhma'yı gizlediği, 1977 ve 2021 yılları arasında ise 14 adet yıldızı gizlediği gözlemlendi.

1977 örtülmesinin bir sonucu olarak Paul D. Maley tarafından Hebe çevresinde küçük bir doğal uydu rapor edilmiştir. Bu, asteroitlerin uyduları olduğuna dair ilk modern zaman teorisidir. İlk asteroit uydusunun resmi olarak keşfi ise 17 yıl sonradır (243 Ida'nın uydusu). Hebe'nin uydusunun keşfi hiçbir zaman doğrulanamadı ve halen teori olarak kalmaktadır.

7 İris Güneş sisteminde yörüngeleri genellikle Mars ve Jüpiter gezegenleri arasında bulunan asteroitlerden biridir. İlk keşfedilen asteroit şimdi cüce gezegen sayılan Ceres'tir. Daha sonra diğer asteroitler de bir bir keşfedilince, asteroitlere keşif sırasına göre numara verilmeye başlandı. İrıs 13 Ağustos 1847 tarihinde İngiliz astronom John Russell Hind tarafından keşfedildi. Böylelikle Ceres'ten tam 46 yıl 88 ay ve 12 gün sonra keşfedilmiş oldu. Keşfedilen yedinci asteroit olduğu için, adının önünde 7 rakamı vardır. Adı olan İris ise Yunan mitolojisinden alınmıştır. Mitolojiye göre İris gök kuşağı tanrıçasıydı. 

İris S tipi bir asteroittir. S silikon (taşlı yüzey)  anlamına gelir. Ancak yüzeyde silikonun yanı sıra çeşitli metaller de bulunur. Bu tür asteroitler  bütün asteroitlerin %17 sini oluştururlar. Bu yüzey özelliği ile albedosu (yani Güneş ışığını yansıtma oranı) 0.2766 dır. Güneş sistemindeki küçük nesneler yetersiz kütle çekim sebebiyle küresel yapıda değillerdir. 7 İris'in geometrik yapısı da küresel değildir. Ortalama yarıçapı 214 km  olup, toplam hacmi 37 153 500 km3 tur. Kütlesi 1.375 x 1019 kg kadardır.

7 İris'in yörüngesi eliptik olup dışmerkezliği 0.23 tür. Güneş'ten maksimum uzaklığı (yarı büyük eksen) 2.3873 astronomik birim yani 357 milyon km.dir. Güneş çevresindeki bir dönüşü 3.69 yıl sürmektedir. Dünyadan görünür parlaklığı yörünge üzerinde hareket ederken değişir. Fakat hiçbir zaman çıplak gözle görülemez. Maksimum parlaklığı 6.7 dir ki bu durumda bir dürbünle görmek mümkündür. Bu yönüyle 7 İris 4 Vesta, Ceres ve 2 Pallas'tan sonra dördüncü en parlak asteroittir.

Metis (küçük gezegen tanımı: 9 Metis), büyük bir ana kuşak asteroitidir. 25 Nisan 1848'de Andrew Graham tarafından İrlanda'daki Markree Gözlemevi'nde keşfedildi ve bu onun tek asteroit keşfiydi. Ayrıca, yüz altmış yıl sonra J65 Celbridge Gözlemevi'nden Dave McDonald'ın (281507) 2008 TM9'u keşfettiği 7 Ekim 2008'e kadar İrlanda'da yapılan gözlemler sonucunda keşfedilen tek asteroit olmuştur. Adını Yunan mitolojisindeki Tehtys ve Oceanus'un kızı olan Metis'ten alır.

Silisyumoksit (Silikat) mineralinden ve nikel-demirden oluşmaktadır ve eski bir çarpışmayla yok olan büyük bir asteroidin çekirdek kalıntısı olduğu düşünülmektedir. Bu tezi güçlendiren kaynaksa silikat ve bir miktar nikel içermesidir. Yapılan gözlemler sonucunda Metis'in 19 Ağustos 2004'te Vesta'nın 0,034 AU veya 5.000.000 kilometre (3.100.000 mil) yakınından geçtiği saptanmıştır. Metis'in dönüş yönü, belirsiz veriler nedeniyle şu anda bilinmemektedir. Eksen eğimi 72° veya 76° olarak düşünülmektedir. İleri dönemlerde ise Hubble Uzay Teleskobu ile yapılan gözlemlerde kendisine ait daha fazla karakteristik veri elde edilmiştir.
Hubble Uzay Teleskobu görüntüleri ve ışık eğrisi analizleri ile Metis'in bir sivri ve bir geniş ucu olan düzensiz uzun bir şekle sahip olduğu konusunda kanaate varılmıştır. Radar gözlemleri, ışık eğrilerinden elde edilen şekil modeliyle uyumlu olarak önemli bir düz alanın varlığını göstermektedir.
Metis'in yüzey bileşiminin %30-40 metal içeren olivin ve %60-70 Ni-Fe özelliğindeki metal olduğu tahmin edilmektedir.

Küçük gezegenler listesi
Gezegen

Afrodit (Grekçe: Ἀφροδίτη); aşk, şehvet, zevk, tutku, üreme ile ilişkilendirilmiş antik Yunan tanrıçasıdır. Romen karşılığı Venüs ise arzu, cinsel birliktelik, doğurganlık, refah ve zafer tanrıçasıdır. Afrodit'in ana sembolleri arasında deniz kabukları, mersin ağacı, gül, kumru, serçe ve kuğu bulunur. Daha öncesinde İnanna’nın Sümer kültünden köken almış Doğu Semitik tanrıça İştar'ın soydaşı olan Fenikeli tanrıça Astarte, Afrodit kültünün türemesinde büyük rol oynamıştır. Afrodit'in ana kült merkezleri Çuha Adası, Kıbrıs, Korint ve Atina’da bulunmaktaydı. Ana festivali, her yıl yaz ortasında kutlanan Afrodizya’ydı. Afrodit, Lakonya’da bir savaş tanrıçası olarak da tapılmıştır. Artık sapkın bir düşünce olarak görülen ancak zamanında eski Grekoromen alimlerin kutsal futuş konseptini öne sürmesine neden olan faktör, Afrodit'in aynı zamanda seks işçilerinin koruyucu tanrıçası olmasıdır.
Yunan panteonunda başlıca tanrıçalardan olan Afrodit'ten antik Yunan edebiyatında oldukça bahsedilmiştir. Homeros’un İlyada’sı ve Sapfo’nun Afrodit’e Övgü’sü gibi birçok kaynakta Zeus ve Dione’un kızı olarak bahsedilir. Öte yandan Hesiodos’un Theogonia eserine göre Kronos tarafından babası Uranüs’ün kesilip denize atılan genitallerinden oluşan köpük (ἀφρός, aphrós), Çuha Adası'nın sahilinde Afrodit'i doğurmuştur. Symposion eserinde Platon, bu iki temelin aslında iki farklı varlığa ait olduğunu söyler: Afrodit Urania (kadınların değil erkeklerin tecrübesi olan üstün ve ilahi Afrodit, Platon'a göre kadınlar arasındaki aşkla ilişkili değildir ve sadece erkekler arasındaki teşvik edici aşkta bulunur) ve Afrodit Pandemos (Platon tarafından ahlaksız olarak betimlenen herkese ait olan Afrodit, cinsel eylemlerde bulunmayan bakire Afrodit Urania'dan farklıdır ve kadın ile erkek arasındaki ilişkiyi teşvik eder). Lakaplarından Afrodit Areia (“savaş gibi” olan) ise antik Yunan dinindeki çelişken doğasına işaret eder. Afrodit'in diğer birçok lakabı, aynı tanrıçanın farklı yönlerini belirtmek ya da farklı yerel kültlerde kullanılmak amacıyla ortaya çıkmıştır. Doğduğu yer için her iki konum da iddia edildiğinden Cytherea (Çuha Adası’nın hanımı) veya Cypris (Kıbrıs’ın hanımı) olarak da bilinir. Sapfo’nun Afrodit’e Övgü eseri, tanrıçaya adanan ilk şiirlerden birisidir ve Arkaik dönemden neredeyse hiç kaybedilmeden çıkmıştır.
Yunan mitolojisinde Afrodit; ateş, nalbantlar ve metal işçiliğinin tanrısı Hefaistos ile evlidir. Afrodit, birçok kez onu aldatmıştır ve pek çok sevgiliye sahip olmuştur; Odisseia’da savaş tanrısı Ares ile zina yaparken yakalanmıştır. Afrodit’e İlk Homerik İlahi’de Zeus'un aşık etmesi sonucu Afrodit, ölümlü çoban Ankhises’i baştan çıkarır. Aynı zamanda daha sonradan bir yaban domuzu tarafından öldürülecek olan Adonis’in taşıyıcı annesi ve sevgilisi olmuştur. Athena ve Hera’nın yanı sıra Truva Savaşı’nın başlamasına sebep veren kavgadaki üç tanrıçadan biridir ve İlyada’da önemli rol almıştır. Kadın güzelliğinin bir sembolü olarak Batı sanatında Afrodit'e yer verilmiştir ve Batı edebiyatının birçok eserinde de kendisinden söz edilmektedir. Afrodit Mezhebi, Vika ve Helenizm gibi birçok modern Neopagan dinindeki başlıca ilahlardandır.

Afrodit ölümlü ve tanrı birçok kişiyle birlikte olduysa da, sadece tanrı Hephaistos ile evlenmiştir. İstemeyerek yaptığı bu evlilik boyunca tanrıça kocasını Ares ile aldatır. Bu yasak ilişkisinden Phobos(Korku), Deimos(Dehşet) ve Harmonia(Uyum) doğar. Diğer önemli tanrı sevgilisi ise Hermes'tir. Bu beraberliğinde Hermaphroditus doğar. Bunun yanı sıra Adonis ve Ankhises ile ilişkileri vardır. Frigya prensesi kılığına girerek ilişki kurduğu Ankhises'ten olan çocuğu Aeneas ve diğer bir başka tanrı çocuğu Eros en ünlü çocuklarıdır.

Kaz Dağı'ndaki üç güzeller efsanesinde 'en güzeline' yazan altın elma karşılığında dünyanın en güzel kadını Helen'i vadederek Paris tarafından seçilen tanrıçadır. Paris'e Troya Savaşında yardım eder.
Tanrı Ares'in Troyalılar yanında çarpışmasını sağlar. Kendisi de çarpışmalar sırasında yaralanana kadar Troyalılara yardım eder.
Ankhises ile birlikteliğinden Aeneas doğmuştur. Tanrıça Aeneas'ı Troya Savaşı'nda ve İtalya'ya olan yolcuğu boyunca korur.

Kendine ibadet etmeyen Limnili insanları cezalandırmak için kocalarını eşlerinden iğrendirir. Eşleri de adadaki tüm erkekleri öldürür.
Tanrıça Eros'a sürekli aşık olma cezası verir.
Oğlu Eros'un sevgilisi Psykhe'yi oğlundan uzaklaştırmaya çalışır.
Kendisine yeterli derecede ibadet etmeyen Suriye kralının kızı Myrrha'yı lanetleyip babasına aşık eder ve bu çarpık ilişkiden ölümlülerin en güzeli Adonis doğar.

Tanrıçanın en eski tapınma merkezleri Çuha Adası (Kythira veya Kythera) ve Kıbrıs adasında bulunmaktadır. Hesiodos'un şu dizeleri buna kaynaktır;

Tanrıçanın en eski kült merkezlerinin Yunan ana karasında bulunmayışı ve tanrıçanın, ilk Zeus kuşağından sonra ortaya çıkan bir tanrıça olması, bu inancın aslen Yunan olup olmadığı ile ilgili kuşkular ortaya çıkarmaktadır. Kimi görüşler Afrodit kültünün, Yakındoğu tanrıçaları İştar ve İnanna kültlerinin Fenikeliler aracılıyla Yunan uygarlığına taşınmasıyla doğdunu savunur.

Troya Savaşında da Troyalıların yanında yer alan Afrodit, Anadolu'da sevilen bir tanrıçadır. En önemli ibadet merkezi adı verdiği kent Afrodisias'tadır. Diğer bazı önemli yerler;

Abidos
Antandros
Knidos, ünlü "Knidos Afroditi" bulunduğu kent
Sard

 Wikimedia Commons'ta Aphrodite ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Ahura Mazda (Pehlevice: Ohrmazd, Farsça: اهورا مزدا, Ahûra Mazda; “Bilginin Efendisi”), eski Pers İmparatorluğu resmi dini Zerdüştlüğün, kötülük ilkesi ya da Tanrı'sı olan Ehrimen'le sürekli bir mücadele ya da savaş hali içinde olmakla birlikte, Zerdüştçü iyimserliğin bir ifadesi olarak, sonunda mutlak bir zafer kazanacak olan baştanrısı, iyilik ilkesi. Moğol mitolojisinde "Hormosta", Türk mitolojisinde "Kurbustan" veya Hürmüz (Türk tanrısı Kürmez ile özdeşleşmiştir) adıyla yer alır. Moğollara göre 55 Batı Tanrısının başında bulunur.

Hürmüz (Farsça: هرمز), Fars kültüründen çevre uygarlıklara da geçmiş olan bir tanrıdır. Adı Ormuz, Ormız, Ormus, Hormuz, Hormus, Hurmus olarak da söylenir. Derin bir bilgiye sahiptir. Türk kültüründeki Kürmez (Körmöz, Körmös, Kürmüs), Moğollardaki Hormosta (Kormosta) ile, Zerdüştlükte Ahura-Mazda ile özdeş olarak görülmüştür. Fars mitolojisinde kötülük Tanrısı Ehrimen'le sürekli bir savaş halindedir. Sözcük Farsça Ormus/Ohrmazd/Hormazd kavramı ile yakından alakalıdır. Bu sözcükler ve türev okunuşları Pers Tanrısı Ahura Mazda ve geçmişteki Ormuz (Hormızd) devletine adını veren mitolojik anlayış ile bağlantılıdır. Hürmüz yalnızca Pers mitolojisinin değil tüm Ortadoğunun ve hatta Asyanın mitolojik anlayışlarının ortak figürlerinden birisi haline gelmiştir. Adı pek çok Sasani hükümdarına verilmiştir.

Kürmez

Aleksander Wolszczan (29 Nisan 1946, Szczecinek), Polonyalı gök bilimcidir. Kendisi ilk defa Güneş Sistemi dışında bulunan gezegenler ve pulsar (atarca) gezegenlerini keşfedenlerden birisidir.

Polonya'da eğitim görmüştür. 1982'de Cornell ve Princeton üniversitelerinde çalışmak için Amerika Birleşik Devletleri'ne taşınmıştır. Daha sonra Pennsylvania Devlet Üniversitesi'nde profesör olmuştur. Kendisi şu anda da burada “Evrende hayat” adlı dersi vermektedir. 1994'ten 2008'e kadar Nicolaus Copernicus Üniversitesi'nde de profesördü. Kendisi ayrıca Polonya Bilimler Akademisi'nin bir üyesidir.
Wolszczan, onun PSR B1257+12 pulsarını keşfetmesin sağlayan (1990) astronomik gözlemlerini Dale Frail ile birlikte çalışarak Arecibo Gözlemevi'nde (Porto Riko) yürüttü. Birlikte, pulsarın iki gezegenin birden yörüngesinde olduğunu gösterdiler. Yörüngelerin yarıçapları sırasıyla 0,36 ve 0,47 Au. Bu Güneş Sistemi dışında varlığı onaylanan ilk keşifti. (Artık bilinen 1750'nin üzerinde pulsar var.)
1996'da Wolszczan, Amerikan Astronomi Topluluğu tarafından verilen Beatrice M. Tinsley Ödülünü kazandı.
2003'te Maciej Konacki ve Wolszczan, iki pulsar gezegenin yörüngesel eğimini hesapladılar ve sırasıyla gerçek kütlelerinin 3,9 ve 4,3 Dünya kütlesi olduğunu gösterdiler.
2008'de, Gazeta Prawna, Wolszczan'ın 1973'ten 1988'e kadar Polonya Gizli Servisi'nde kod adı Lange olan bir ihbarcı olduğunu meydana çıkardı ve Wolszczan bunu onayladı.
Daha sonra istifası Nicolaus Copernicus Üniversitesi rektörü tarafından onaylandı.

Alexander Pope (21 Mayıs 1688 - 30 Mayıs 1744), İngiliz şair, çevirmen ve hiciv üstadı. Kendisi, 18. yüzyıl İngiliz Aydınlanmasının bir parçası olan neoklasik Augustan edebiyat akımının Jonathan Swift ile beraber en önemli temsilcilerinden birisidir.
Küçük yaşta vereme yakalandı ve çok acılar çekti. Bu yüzden ömür boyu kısa kaldı ve hiç evlenmedi.

Hicivli dizeleriyle ve Homeros çevirileriyle tanınmıştı. Kahramanlık beyitleri üstüne bir uzmandı. En önemli makaleleri arasında Tanrı'nın her şeyi bildiğini, onun zalim olarak görülmemesi gerektiğini savunduğu "Essay on Man" ("İnsan Üzerine Makale") ve kötü eleştirinin kötü eserlerden daha zararlı olduğunu anlattığı "Essay on Criticism" ("Eleştiri Üzerine Makale") sayılabilir. Meşhur "Hata yapmak insani, affetmek ilahidir," cümlesini Pope, "İnsan Üzerine Makale"'sinde yazmıştır.
Önemli edebi eserleri arasında "The Rape of the Lock (Saç Kakulüne Saldırı)" adlı parodi epik şiiri sayılabilir. Pope, bu şiirinde dönemin yüksek sosyetesinden Arabella Fermor (şiirde "Belinda" adıyla geçer) ve Lord Petre arasında gerçekleşen gerçek bir olaydan esinlenmiştir. Belinda saçını taramaktayken Lord Petre, Belinda'dan izinsiz onun saçından bir kakül keser ve bu ikisi arasında bir kavga başlar. Pope'un hicivdeki başarısı, onun bu kadar basit bir olayı Homeros'un tarzında, sanki Antik Yunan tanrıları arasında büyük bir savaşı anlatırmış gibi aşırı abartılı, destansı bir dille anlatmasıdır. Bu hiciv tarzına biraz da o dönem sosyetesinin asortik dünyasına sahici bir merak da karıştırılmıştır. Şiirin gözden geçirilip genişletilmiş versiyonu esas konusuna, mal düşkünü bireyciliğin ve gösteriş amaçlı tüketim toplumunun ortaya çıkışına odaklanır. Şiirde, satın alınmış insan yapımı nesneler, insan iradesinin yerine geçer ve "önemsiz şeyler" hüküm sürmeye başlar.
Ayrıca Pope'un hiciv amaçlı çok sayıda kısa şiiri de bulunmaktadır. Örneğin Pope, aşaığdaki şiirini o zamanlar aristokratların ve politikacıların zamanını geçirdiği bir yer olan Kew Bahçelerinde dolaşan bir köpeğin ağzından yazmıştır:

Bir köpeğin tasmasındaki yazı:Ben Majesteleri'nin Kew'deki köpeğiyim.Rica ederim söyleyin, siz kimin köpeğisiniz?

(1709) Pastorals
(1711) An Essay on Criticism (Eleştiri Üzerine Bir Deneme)
(1712) The Rape of the Lock (Saç Kakulüne Saldırı)
(1713) Windsor Forest (Windsor Ormanı)
(1715-1720) Homeros'in İlyada destanının İngilizceye tercümesi
(1717) Eloisa to Abelard
(1717) Elegy to the Memory of an Unfortunate Lady (Talihsiz bir kadının hatırasına mersiye)
(1725-1726) Homeros'in Odysseia destanının İngilizceye tercümesi
(1728) The Dunciad (Aptalların savaşı)
(1727) Peri Bathous, Or the Art of Sinking in Poetry (Peri Bathus veya şiirin batırılma sanatı)
(1734) Essay on Man (İnsan üzerine bir deneme)
(1735) The Prologue to the Satires (Hicivlere bir giriş)

Alexander Wylie (Geleneksel Çince: 偉烈亞力, Basitleştirilmiş Çince: 伟烈亚力) (6 Nisan 1815 - 10 Şubat 1887), Çin'e giden bir İngiliz Protestan misyoneriydi. Çing Hanedanlığı'nın son dönemlerinde yaptığı çeviri çalışmaları ve bilimsel çalışmalarıyla tanınır.

Latinceyi öğrendikten sonra, Çincede de iyi bir ilerleme kaydetti ve 1846'da James Legge onu Londra Misyoner Cemiyeti'nin Şanghay'daki matbaasının yönetimi için görevlendirdi. Bu görevde, Çin dini ve medeniyeti hakkında geniş bir bilgi edinmiş, özellikle matematik alanında bilgiler edinerek "Çin Bilimi Üzerine Notlar" adlı makalesinde, Sir George Horner'ın (1819) her derece denklem çözme yönteminin, 14. yüzyılda Çinli matematikçiler tarafından bilindiğini göstermiştir.

Alexander Wylie (1867). Memorials of Protestant missionaries to the Chinese: giving a list of their publications, and obituary notices of the deceased. With copious indexes. American Presbyterian Mission Press. s. 331. Erişim tarihi: 15 Mayıs 2011. 
Alexander Wylie; Henri Cordier (1897). Chinese Researches. 
Alexander Wylie (1902). Notes on Chinese Literature: With Introductory Remarks on the Progressive Advancement of the Art; and a List of Translations from the Chinese Into Various European Languages. Printed at the American Presbyterian mission Press. 

Carlyle, Edward Irving (1900). "Wylie, Alexander".  Lee, Sidney (Ed.). Dictionary of National Biography. 63. Londra: Smith, Elder & Co. 
Carlyle, E. I.; Bickers, Robert. "Wylie, Alexander (1815–1887)". Oxford Ulusal Biyografi Sözlüğü (çevrimiçi bas.). Oxford University Press. doi:10.1093/ref:odnb/30133.  (Abonelik veya  Birleşik Krallık halk kütüphanesi üyeliği gereklidir.)
Alfred James Broomhall, Hudson Taylor & China's Open Century, Book Six: Assault On The Nine, Hodder and Stoughton and Overseas Missionary Fellowship, 1988
Henri Cordier, The Life and Labours of Alexander Wylie, London: Trubner & Co, 1887
David Helliwell, A catalogue of the old Chinese books in the Bodleian Library, Oxford: The Bodleian Library, 1985

 Vikikaynak'ta Alexander Wylie ile ilgili metin bulabilirsiniz.

Almagest, Batlamyus'un eserlerinden en tanınmışıdır. Orijinal adı He Mathematike Syntaxis'tir. Yunanca matematiksel oluşum anlamına gelir. Kitap, aslında bir astronomi eseridir, ama astronomi o dönemlerde matematiğin dalı olduğundan, eser matematik klasiği olarak anılır. Batlamyus'un astronomisi, kendi gözlemleriyle birlikte Yunan ve Mezopotamyalı meslektaşlarının gözlemlerine dayanmaktaydı. Çevresindeki bilgileri sentezleyerek birçok alanda eser verdi.

Almagest on üç kitaptan oluşmaktadır. Birinci ve ikinci kitap astronomik varsayımları ve matematiksel yöntemleri açıklar. Yerin küreselliğini kanıtlar ve göklerin küresel olduklarını ve merkezde hareketsiz bir şekilde duran Yer'in etrafında döndüklerini bir postüla olarak sunar. Ekliptiğin eğimini yeniden tespit eder. Bunu yaparken trigonometri kullanır. Çünkü küresel geometrinin ve çizgisel usullerin elverişsiz ve yetersiz olduğunu kavramıştır.

3. Kitap: Güneş'in hareketi.
4. Kitap: Ayın süresi ve Ay teorisi
5. Kitap: Usturlabın yapılışı ve ay teorisi
6. Kitap. Güneş ve Ay tutulması
7-8. Kitaplar. Yıldızlar ve Ekinoksların
9-13. Kitaplar. Gezegenlerin hareketleri, yörüngelerinin eğimi ve büyüklüğü ile ilgilidir.

Pedersen, Olaf (2010), A Survey of the Almagest, doi:10.1007/978-0-387-84826-6, ISBN 978-0-387-84826-6

Alt-Neptün terimi, daha büyük bir kütleye sahip olmasına rağmen Neptün'den daha küçük yarıçaplı bir gezegeni veya süper-puf gibi daha büyük bir yarıçapa sahip olmasına rağmen Neptün'den daha az kütleli bir gezegeni ifade edebilir ve hatta her iki anlam da aynı yayında kullanılabilir.
Neptün benzeri gezegenler yarıçap olarak biraz daha büyük olmalarına rağmen, alt-Neptün boyutundaki gezegenlerden çok daha nadirlerdir. Bu "yarıçap uçurumu", alt-Neptünleri (yarıçap < 3 Dünya yarıçapı) Neptünlerden (yarıçap > 3 Dünya yarıçapı) ayırır. Bu yarıçap uçurumunun, oluşum sırasında gaz biriktiğinde bu büyüklükteki gezegenlerin atmosferlerinin hidrojeni magma okyanusuna itmek için gereken basınçlara ulaşarak, yarıçapın büyümesini durdurması nedeniyle ortaya çıktığı düşünülmektedir. Daha sonra magmanın doygunluğa ulaştığı bir noktada yarıçapın büyümesi devam edebilir. Bununla birlikte, doygunluğa ulaşmaya yetecek kadar gaza sahip olan gezegenler çok daha nadirdir, çünkü çok daha fazla gaz gerektirirler.
Gök bilimciler 29 Kasım 2023 tarihinde, yarıçapları 1,94R⊕ ile 2,85R⊕ arasında değişen altı adet alt-Neptün ötegezegen içeren HD 110067 adlı bir yıldızın keşfedildiğini duyurdular.

Dev Dünya
Mini-Neptün
Mega-Dünya

The nature and origins of sub-Neptune size planets, Jacob L. Bean, Sean N. Raymond, James E. Owen, 22 Ekim 2020

Alt uydu, diğer bir deyişle uydu uydusu, bir gezegenin veya cismin uydusunun etrafında dönen başka bir uydudur.
Alt uydular, var olup olmadıkları tartışmalı olsalar da, Güneş sistemindeki doğal uydulara yönelik yapılan amprik çalışmalardan elde edilen verilere göre gezegensel sistemlerde nadiren de olsa bulunabileceği şeklinde yorumlanır. Güneş sistemindeki devasa gezegenler çok büyük miktar ve çeşitlilikte uydulara sahiptirler. Tespit edilebilmiş ötegezegenlerin büyük çoğunluğu dev gezegenlerdir. Bunlardan Kepler-1625b adlı gezegenin en az bir tane ki bu cisim Kepler-1625b I  olarak adlandırılır, teorik olarak bir alt uydu olan çok büyük boyutta bir öte uydusu olabileceği düşünülmektedir. Öte yandan, geçici olarak çeşitli ay merkezli yörüngelere gönderilmiş olan insan yapımı uydular hariç Güneş sisteminde ve ötesinde kayda değer herhangi bir bilinen alt uydu bulunmamaktadır. Çoğu durumda, gezegenlerin gelgit etkisi buna benzer bir sistemi tutarsızlaştırmaktadır.

Alt uydular için bilimsel literatürde kullanılan terimler arasında "alt aylar" ve "ay-aylar" gibi ifadeler kullanılabilmektedir. Önerilen günlük terimler arasında ise aycıklar, aysılar ve aaylar (moonitos, moonettes ve moooons) bulunur.

Satürn'ün doğal uydusu olan Rhea'nın da tıpkı Satürn gezegeni gibi halkaları olabileceğinin keşfi Rhea'nın da sabit bazı uyduları olabileceği hesaplamalarını beraberinde getirmiştir. Halkaların oldukça cisme yakın olduğundan şüphelenilmesi çoban uyduları denilen bir fenomen ile ilişkilendirilmiş ancak Cassini uzay sondası tarafından cismin yakınından gerçekleştirilen gözlemlerde bu duruma ilişkin kabul edilebilir herhangi bir kanıt elde edilemeyerek çok küçük kalıntılar dışında bir cisme rastlanılmamıştır.

Satürn'ün uydusu Iapetus'un geçmişte bir alt uyduya sahip olduğu da öne sürülmüştür; bu cismin olağandışı ekvatoral sırtını açıklamak için öne sürülen birkaç hipotezden biridir. Hipteze göre Iapetus üzerindeki eski bir dev çarpışma, bir alt uydu üretmiş olabilir; Satürn Iapetus'u alçaltırken, alt uydunun yörüngesi daha sonra Iapetus'un Roche sınırını geçene kadar bozulur ve geçici bir halka oluşturur ve daha sonra Iapetus'a çarparak bir sırt oluşturur. Böyle bir senaryo diğer dev gezegen uydularında da gerçekleşmiş olabilir, ancak yalnızca Iapetus ve belki de Oberon için ortaya çıkan sırt Geç Ağır Bombardıman'dan sonra oluşmuş ve böylece günümüze kadar ulaşmış olabilir.

Işık eğrisi analizi yöntemiyle yapılan gözlemler, Satürn'ün düzensiz uydusu Kiviuq'un son derece uzamış bir şekle sahip olduğunu ve muhtemelen bir temas ikilisi veya hatta bir ikili uydu olduğunu göstermektedir. Satürn düzensizleri arasındaki diğer adaylar arasında Bestla, Erriapus ve Bebhionn bulunmaktadır.

Apollo programının mürettebatlı araçları da dahil olmak üzere birçok uzay aracı Ay'ın yörüngesinde dönmüştür. 2022 itibarıyla başka hiçbir uydu yörüngeye oturmamıştır. Sovyetler Birliği 1988 yılında Mars'ın uydusu Phobos'un yörüngesine iki robotik sonda yerleştirme girişiminde başarısız olmuştur.

18 Haziran 2009'da fırlatılan Lunar Reconnaissance Orbiter (LRO) şu anda Ay'ın eksantrik kutupsal haritalama yörüngesinde dönen bir NASA robotik uzay aracıdır. LRO tarafından toplanan veriler, NASA'nın Ay'a yönelik gelecekteki insan ve robot görevlerinin planlanması için çok önemli olarak nitelendirilmektedir. Ayrıntılı haritalama programı güvenli iniş alanlarını belirlemekte, Ay'daki potansiyel kaynakları tespit etmekte, radyasyon ortamını karakterize etmekte ve yeni teknolojileri sergilemektedir.
CAPSTONE Haziran 2022'de başlatılan bir projedir. Kasım 2022'de Ay'a varmak üzere birkaç ayını transit olarak geçiren 12 ünitelik bir CubeSat koleksiyonundan oluşmaktadır. Ayın doğrusal halo yörüngesinde yaklaşık 9 ay geçirecektir. CAPSTONE, gelecekte planlanan Lunar Gateway'in planlanan NRHO'sunun uygulanabilirliğini ve iletişim verimliliğini test etmeyi ve doğrulamayı amaçlamaktadır.

11 Aralık 2022'de fırlatılan Lunar Flashlight, gelecekte kutupsal bir yörüngeden robotlar veya insanlar tarafından kullanılmak üzere Ay'daki su buzu yataklarının boyutunu ve bileşimini keşfetmek, bulmak ve tahmin etmek için düşük maliyetli bir CubeSat ay yörünge görevidir. Aralık 2022 itibarıyla Lunar Flashlight Ay'a doğru yola çıkmıştır.
Halen geliştirilmekte olan gezegenler arası uzay aracı JUICE, 2032'de Ganymede'in yörüngesine girerek Dünya'dan başka bir uydunun yörüngesine giren ilk uzay aracı olacak.
Buna ek olarak, çoklu ajans destekli Ay Geçidi insanlı uzay istasyonunun 2024 yılında, öncelikle Dünya'nın uydusuna yönelik sonraki aşama NASA Artemis programı görevlerini desteklemek üzere, yakın-doğrusal halo yörüngesinde (NRHO) inşa edilmeye başlanması planlanmaktadır. Lunar Gateway ayrıca potansiyel olarak Mars'a ve uzak asteroitlere yönelik gelecekteki görevleri de destekleyecektir.

Planet 51'de, itibari gezegen, Satürn benzeri bir halka sistemine sahip bir ay tarafından yörüngede döndürülür.
John Wyndham'ın bir kısa öyküsü olan Dumb Martian, çoğunlukla Callisto'nun bir uydusu olan Jüpiter IV/II'de geçer (bkz. The Seeds of Time ).
Star Wars'ta Ajan Kloss uydusunun kendine ait iki uydusu daha vardır.

İkili asteroit
Öte uydu
Küçük gezegen uydusu
Jüpiter'in doğal uyduları
Neptün'ün uyduları
Satürn'ün doğal uyduları
Uranüs'ün uyduları
Uydu sistemi (astronomi)

 Wikimedia Commons'ta Alt uydu ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
Shadow Moons: The Unknown Sub-Worlds that Might Harbor Life 20 Ekim 2002 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Likely First Photo of Planet Beyond the Solar System 27 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Working Group on Extrasolar Planets – Definition of a "Planet" Position statement on the definition of a planet. (IAU)
The Hunt for Exomoons with Kepler (HEK): I. Description of a New Observational Project

1013 milibardan (mb) düşük olan basınçlara alçak basınç (siklon) yüksek olanlara ise yüksek basınç (antisiklon) denir.

Alçak basınç alanlarında hava genellikle kapalıdır ve yağış oluşma ihtimali fazladır.
Alçak Basınç alanlarında hava genellikle yükselici bir hareket gösterir.
Alçak basınç alanlarında hava çevreden merkeze doğru hareket eder. Bu durum yüksek basınç alanlarında tam tersidir.
Dünyanın günlük hareketine bağlı olarak 60 Kuzey ve Güney enlemlerinde Dinamik Alçak Basınç alanları oluşur.
90 derece Termik Yüksek Basınç alanlarından 60 derece Alçak basınç alanlarına doğru esen rüzgarlara Kutup Rüzgarları denir.
30 derece Dinamik Yüksek Basınç alanlarından 60 derece Dinamik Yüksek basınç alanlarına doğru esen rüzgarlara da Batı Rüzgarları denir.
Ekvator ise sıcaklığa bağlı olarak yıl boyunca Termik Alçak Basınç alanıdır.
Ayrıca Güneş doğmadan önce veya Güneş battıktan sonra satıh (yer) ısısı yavaş yavaş azalır kara parçaları soğumaya başlar. Soğuk havanın yoğunluğu arttığından hava çökmeye neden olur. Farklı alanlarda (şehirler ve fabrikalar, sık ormanlar, ekili araziler, su rezervleri, otlu bölgeler, yaz–kış arasındaki farklı ısı kaynakları vs.) ısı farklı olacağından sisin kalınlığı yer yer çok yoğun veya daha ince olabilir bu da görüşü etkileyebilir. Güneş doğup; sis, duman, pus, yoğun bulutlar nedeniyle ısısını yeryüzüne ulaştıramadığı zaman satıh ısısı havadaki ısıdan düşük olmaya devem eder. Farklı bölgelerden gelen soğuk hava akımları da alçak basınca neden olabilir.

Kuzey yarımkürede rüzgâr, alçak basınç merkezi etrafından saat yönünün tersine döner.

Pooley, Dorothy ve Robert Seaman. The Air Pilot's Manual 2: Aviation Law & Meteorology. 10. baskı. Shoreham, West Sussex: Pooley's Air Pilot Publishing, 2011.

Ammi-Şaduqa Venüs tableti (Enuma Anu Enlil, 63 numaralı Tablet), Mezopotamya kökenli, MÖ 1. binyıla tarihlenen çivi yazılı tabletlerde korunmuş astronomik bir kayıttır. Tabletin orijinalinin, Hammurabi'den sonraki dördüncü hükümdar olan Kral Ammi-Şaduqa (veya Ammi-Şaduqa, Ammizaduga) döneminde, yaklaşık olarak (Orta kronoloji'ye göre) MÖ 17. yüzyılın ortalarında derlendiği düşünülmektedir.
Tablet, Venüs gezegeninin gökyüzündeki konumlarını, 21 yıllık bir dönem boyunca Ay takvimine göre kaydeder. Kayıtlar, Venüs'ün gün doğumundan önce veya gün batımından sonra ufukta ilk ve son kez görünme zamanlarını (Venüs'ün helyak doğuş ve batışını) içerir.

Venüs tableti, Babil astrolojisini ele alan ve çoğunlukla göksel olaylar şeklindeki omenlerden oluşan uzun bir metin olan Enuma Anu Enlil'in ("Anu ve Enlil'in zamanında") bir parçasıdır.
Yayımlanan en eski Venüs tableti kopyası, MÖ 7. yüzyıla ait olup Ninova'daki Asurbanipal Kütüphanesi'nde bulunmuştur ve şu anda British Museum koleksiyonundadır. Bu tablet ilk kez 1870 yılında Henry Creswicke Rawlinson ve George Smith tarafından "Tablet of Movements of the Planet Venus and their Influences" (Venüs Gezegeninin Hareketleri ve Etkilerine Dair Tablet) adıyla yayımlanmıştır.
Bugüne kadar metnin, birçoğu parçalı halde olmak üzere 6 ana grup altında toplanmış 20'ye yakın kopyası tespit edilmiştir.
 Bu kopyalar arasında en eskisinin, 1924'te Kiş'te bulunan "B" kopyası olduğu düşünülmektedir. Bu kopya, Asur Kralı II. Sargon'un MÖ 720-704 yılları arasındaki hükümdarlığı döneminde Babil'de yazılmış bir tabletten kopyalanmıştır.

Tabletteki orijinal omenler için 20. yüzyılın başlarında çeşitli tarihler önerilmiştir. Venüs gözlemlerinin başlangıcı için öne sürülen ve Yüksek, Orta, Düşük ve Ultra-Düşük Kronolojilere karşılık gelen tarihler şunlardır: MÖ 1702, MÖ 1646/1638, MÖ 1582 ve MÖ 1550.
Tabletin Babil kronolojisini doğrulama açısından önemi ilk kez 1912'de Franz Xaver Kugler tarafından fark edilmiştir. Kugler, metinde geçen "Altın Taht Yılı" ifadesini Ammisaduqa'nın yıl adlarını kullanarak bu kralın hükümdarlığının 8. yılı olarak tanımlamayı başarmıştır. O tarihten bu yana, MÖ 7. yüzyıla ait bu kopya, MÖ 2. binyıl için önerilen çeşitli kronolojileri desteklemek amacıyla farklı şekillerde yorumlanmıştır.
Ancak, günümüze ulaşan tabletlerdeki Venüs'ün astronomik konumlarına ilişkin kayıtların yorumlanmasında birçok belirsizlik bulunmaktadır. Metin aktarımı sırasında bazı kopyalama hatalarının olması muhtemeldir. Özellikle 13. ve 21. yıllara ait girişlerin fiziksel olarak mümkün olmadığı ve hatalı olduğu düşünülmektedir.

Babil astronomisi
Antik Yakın Doğu kronolojisi

[2] Gasche, H.; Armstrong, J. A.; Cole, S. W.; Gurzadyan, V. G. (1998) Dating the Fall of Babylon: A Reappraisal of Second-Millennium Chronology, Mesopotamian History and Environment Series 2, Memoirs 4, Chicago: The Oriental Institute; Ghent: The University of Ghent.
Gurzadyan, V. G.; Warburton, D. A. (2005) "On the Available Lunar and Solar Eclipses and Babylonian Chronology", Akkadica 126: 195–197. arXiv:physics/0607137
Gurzadyan, V. G. (2000) "Astronomy and the Fall of Babylon", Sky & Telescope 100.1 (Temmuz): 40–45. arXiv:physics/0311114
[3]Huber, Peter J.; Sachs, Abraham (1982), Astronomical dating of Babylon I and Ur III, Undena Publications, Bibcode:1982adbi.book.....H, ISBN 978-0-89003-045-5 
[4] Langdon, Stephen; Fotheringham, John Knight (1928) The Venus Tablets of Ammizaduga, University Press.
Reiner, Erica; Pingree, David (1975), Babylonian Planetary Omens. Part 1. The Venus Tablet of Ammisaduqa, Malibu: Getty Research Institute, ISBN 0-89003-010-3 . (Langdon et al. 1928'in yerini alan "temel baskı".
Mitchell, Wayne A. (1990) “Ancient Astronomical Observations and Near Eastern Chronology”, Journal of the Ancient Chronology Forum 3: 7–26.
Walker, C. B. F. (1984), "Notes on the Venus Tablet of Ammisaduqa", Journal of Cuneiform Studies, 36 (1), ss. 64-66, doi:10.2307/1360011, JSTOR 1360011 

Venus tablet at British Museum
Bibliography, in context of Mesopotamian astronomy

Anahita /ɑːnəˈhiːtə/, bir İran tanrıçasının Eski Farsça adıdır ve eski tam adı Aradvi Sura Anahita (Arədvī Sūrā Anāhitā) olarak geçmektedir. Avestaca olan bu ad, "Sular" (Aban) tanrısı olarak tapınılan ve bu nedenle bereket, şifa ve bilgelik ile ilişkilendirilen, Hint-İran dilindeki kozmolojik bir figürün adıdır. İran'da Anahita adında bir tapınak da bulunmaktadır. Anahita, Orta ve Modern Farsça Ardvisur Anahid (اردویسور آناهید) ve Ermenicede Anahit olarak bilinir. Aradvi Sura Anahita'nın ikonik tapınak kültü, diğer tapınak kültleriyle birlikte "görünüşe göre MÖ 4. yüzyılda ortaya çıkmış ve Sasaniler dönemindeki ikonoklastik hareketle bastırılana kadar devam etmiştir." Tanrıça Anahita'nın sembolü Lotus çiçeğidir. Lotus Festivali (Farsça: Cəşn-i Nilüfer), her yıl Temmuz ayının ilk haftasının sonunda düzenlenen bir İran festivalidir. Bu festivalin bu dönemde yapılmasının nedeni altında yazın başında lotus çiçeklerinin açması yatıyor olabilir.
Yunan ve Roma tarihçileri, Klasik Antik Çağ'da Anahita'yı ya Anaïtis olarak adlandırmış ya da kendi panteonlarındaki tanrılardan biriyle özdeşleştirmişlerdir. 270 Anahita, bu tanrıçanın adını taşıyan bir silikatlı S-tipi asteroittir. Anahita, kültünün gelişimine dayanılarak iki bağımsız unsurdan oluşan senkretik bir tanrıça olarak tanımlanmıştır. Birincisi, Dünya üzerindeki nehir ve akarsulara su sağlayan Hint-İranlı Göksel Nehir fikrinin bir tezahürüdür. İkincisiyse kökeni belirsiz olan ancak kendi özgün özelliklerini koruyan bir tanrıçadır ve eski Mezopotamya tanrıçası İnanna-İştar kültüyle ilişkilendirilmiştir. Bir teoriye göre, bu durum kısmen Anahita kültünün kuzeybatıdan Pers İmparatorluğu'nun geri kalanına yayıldığı dönemde Zerdüştlüğün bir parçası haline getirilmesi isteğinden kaynaklanmıştır.

Airyanem Vaejah, Ahura Mazda tarafından yaratılan efsanevi diyarların ilki ve Yüksek Hara üzerinde yer alan dünyanın merkezidir.
Atargatis, İştar ile özdeşleştirilen ve sularla ilişkilendirilen, Suriye coğrafyasına ait bir tanrıçadır.
Hara Dağı, "Yüce Hara", *Harahvatī nehrinin kaynağı olan efsanevi dağdır.
Ceyhun, mitolojik Yüce Hara'dan inen dünya nehri olarak tanımlanır.

ÖzelGenel

Cereti, Carlo G. (2023). "Armenia and Iran: Anāhitā's Worship in the Caucasus". Iran and the Caucasus. 27 (4–5). ss. 337-347. doi:10.1163/1573384X-02704002. 
Koulabadi, Rahele; Seyyed Mehdi Mousavi Kouhpar; Javad Neyestani; Seyyed Rasool Mousavi Haji (2019), "An Overview of Goddess Anahita and Her Iconography in Ancient Iran", Central Asiatic Journal, 62 (2), ss. 203-226, doi:10.13173/centasiaj.62.2.0203 

 Wikimedia Commons'ta Anahita ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Anglosakson tanrıları genel olarak az belgelenmiştir ve Anglosaksonların dini hakkında çok şey, diğer Cermen halklarının dinlerinden bilinenlere dayanarak çıkarılmaktadır. Anglosaksonların Britanya Adaları'nı istilası ile Hristiyanlaşmaları arasındaki döneme ait yazılı kayıtlar oldukça kıttır ve bilinenlerin çoğu, Bede gibi tanımları diğer Cermen mitolojileri ve mevcut arkeolojik buluntularla karşılaştırılabilecek daha sonraki Hristiyan yazarlarından gelmektedir. Aşağıdaki liste eksiktir ancak söz konusu tanrıların belgelenme durumunun kısa bir tartışmasını da listeler ve eleştirel bir şekilde değerlendirilmelidir.

Woden, tanrıların kralı ve bilgelik tanrısıdır. İskandinav mitolojisindeki Odin ile akrabadır. "Wednesday" (Çarşamba) kelimesinin kaynağıdır.
Tiw, bir savaş tanrısı ve muhtemelen bir gökyüzü tanrısıdır. İskandinav mitolojisindeki Tyr ile, Yunan mitolojisindeki Zeus, Roma mitolojisindeki Jüpiter, Baltık mitolojisindeki Dievs/Dievas ve Hindu mitolojisindeki Dyaus ile akrabadır. "Tuesday" (Salı) kelimesinin kaynağıdır.
Thunor, gök gürültüsü tanrısı ve İskandinav Thor'un akrabası ve 'perşembe' kelimesinin kaynağıdır.
Frig, tanrı Woden'ın eşi ve evlilik ile doğum tanrıçasıdır. "Friday" (Cuma) kelimesinin kaynağıdır.
Ing, muhtemelen İskandinav mitolojisindeki "Freyr" adlı bereket tanrısının başka bir adıdır.

Ēostre, Bede tarafından listelenmiş bir tanrıçadır ve "Easter" (Paskalya) kelimesinin kaynağı olduğu iddia edilmiştir.
Erce/Folde/Eorðe, Æcerbot büyüsünde "Toprak Ana" olarak anılan tanrıçadır.
Rheda, aynı zamanda Hrethe veya Hrēða olarak da anılan tanrıça, Bede tarafından listelenmiştir.

Wyrd, Anglosaksonların kader kavramı.
Beowa, arpa ile ilişkilendirilen ve muhtemelen Beowulf ile birleşmiş bir figürdür.
Aşağıdakiler, diğer Cermen halkları tarafından tapınılan tanrılarla akraba olan ve haftanın günlerinin adlarının kaynaklarıyla da ilişkili olan figürlerdir:

Siȝel - Eski İngilizcede "güneş" anlamına gelen bir terim, ilgili dinlerde bir tanrıça ve ay tanrısının kız kardeşidir.
Mona - Eski İngilizcede "ay" anlamına gelen bir terim, ilgili dinlerde bir tanrı ve güneş tanrıçasının kardeşidir. "Monday" (Pazartesi) kelimesinin kaynağıdır.

Bældæġ, Woden'ın oğlu olup, Bernicia kralları listesinden bahsedilen bir figürdür ve muhtemelen Snorri tarafından Baldur ile özdeşleştirilmiştir.
Seaxnēat, Saksonların koruyucu tanrısıdır.
Wecta, birçok krallar listesinde geçen bir figürdür ve Woden'ın oğlu Vegdeg ile akraba olabilecek bir tanrı olabilir.

Modra, "Anneler" olarak bilinen figürdür ve festivalinin adı olan "Modraniht" Bede tarafından anılmıştır. Muhtemelen Matres ve Matronae ile ayrıca Nornlar ile de bağlantılıdır.
Nikorlar, Beowulf'ta geçen su ruhlarıdır ve diğer Cermen dillerinde ve modern ağızlarda "knucker" olarak bilinen benzerleri vardır.
Wælcyrge, İskandinav Valkürleri ile akraba olan bir figürdür ve muhtemelen İskandinav mitolojisinden alınmıştır.

Cermen tanrıları listesi

Wilson, David (1992). Anglo-Saxon Paganism. Routledge. ISBN 978-0-415-01897-5. 
Leeming, David (2005). Oxford Companion to World Mythology. Oxford University Press. ISBN 978-0-19-028888-4. 

Doyle White, Ethan (1 Eylül 2014). "The Goddess Frig". Preternature: Critical and Historical Studies on the Preternatural. 3 (2). ss. 284-310. doi:10.5325/preternature.3.2.0284. 
Jesch, Judith (2011). "The Norse Gods in England and the Isle of Man".  Anlezark, Daniel (Ed.). Myths, Legends, and Heroes: Essays on Old Norse and Old English Literature. University of Toronto Press. ss. 11-24. doi:10.3138/9781442662056. ISBN 978-0-8020-9947-1. JSTOR 10.3138/9781442662056.5. 
Meaney, A L. (1966). "Woden in England: A Reconsideration of the Evidence". Folklore. 77 (2). ss. 105-115. doi:10.1080/0015587X.1966.9717037. JSTOR 1258536. 
Ryan, J. S. (1963). "Othin in England: Evidence from the Poetry for a Cult of Woden in Anglo-Saxon England". Folklore. 74 (3). ss. 460-480. doi:10.1080/0015587X.1963.9716920. JSTOR 1259026. 
Stanley, Eric Gerald (2000). "The Gods Themselves". Imagining the Anglo-Saxon Past: The Search for Anglo-Saxon Paganism and Anglo-Saxon Trial by Jury. Boydell & Brewer. ss. 77-84. ISBN 978-0-85991-588-5. JSTOR 10.7722/j.ctt81h08.14.

Yunan astronomisi klasik antik dönemde Yunan dilinde yazılmıştır ve antik Yunan, Helenistik, Greko-Romen ve geç dönem antik çağlarını kapsar. Yunanca, Helenistik dönemden Büyük İskender'in (III. Aleksandros) fethini takip eden süreçte bilimin dili haline geldiği için antik Yunan astronomisi coğrafi sınırları aşmıştır. Bu yüzden Helenistik astronomi olarak da adlandırılır. Helenistik ve Roma dönemleri boyunca Yunan olan veya olmayan birçok astronom, çalışmalarını Yunan geleneklerini kullanarak Ptolemaios krallığındaki İskenderiye kütüphanesini de içeren büyük bir enstitüde yürütüyordu.
Tarihçiler astronominin gelişimindeki en büyük aşamanın Helen ve Yunan astronomlar tarafından tarafından atlandığını düşünüyor. Yunan astronomisi gök olaylarına akla yatkın fiziksel açıklamalar arayışıyla başlayıp şekillenmiştir. Kuzey yarımkürede bulunan takım yıldızlarının çoğunun ismi birçok yıldızın, asteroidlerin ve gezegenlerin ismi gibi Yunan astronomisinden türemiştir. Yunan astronomisi Mısır ve özellikle Babil astronomisinden ilham almış ve sırasıyla Hint, Arap ve Batı Avrupa astronomisini etkilemiştir.

Tanımlanabilen yıldız ve takımyıldızlarına dair ilk yazılı belgeler, Homeros ve Hesiodos'a ait Yunan literatürünün sağ kalabilmiş en eski yazıtlarıdır. Homeros İlyada ve Odysseia'da aşağıdaki gök cisimlerinden bahseder:

Boötes takımyıldızı
Hyades yıldız kümesi
Orion takımyıldızı
Ülker yıldız kümesi
Sirius, Köpek Yıldızı
Büyükayı takımyıldızı

Hesiodos, milattan önce 7. yüzyılda Arcturus yıldızını şairane takvimi İşler ve Günler'e ekler. Homeros da Hesiodos da bilimsel çalışma yapmış olmamalarına rağmen, okyanusla çevrili düz dünya teorisinin kozmolojik temelini atmışlardır. Bazı yıldızlar doğar ve batar (Antik Yunanlara göre okyanusun içinde kaybolur), bazıları her zaman görünür. Yılın belli zamanlarında, belli yıldızlar doğar ve batar.
Kozmosla ilgili spekülasyonlar milattan önce 6. ve 7. yüzyıllarda Sokrates öncesi düşünürler arasında oldukça yaygındı. Anaksimandros silindirik dünyayı evrenin merkezinde asılı duran ve ateşten bir çemberle çevrili bir gökcismi olarak tanımlamıştır. Pisagorcu Philolaos kozmosu yıldızlar, gezegenler, Güneş, Ay, Dünya ve Karşı Dünyayı barındıran, 10 cisimden oluşan topluluğun görünmeyen bir ateşin çevresinde döndüğü bir oluşum olarak tanımlamıştır. Bazı belgelerin gösterdiği üzere 6. ve 5. yüzyılda yaşayan Yunanlar gezegenler ve evrenin yapısı hakkında oldukça bilgiliydi.

İngilizcede "gezegen" anlamına gelen oplanet kelimesi Yunancada "gezgin kişi" anlamına gelen planētēs (πλᾰνήτης) kelimesinden gelmektedir çünkü eski çağ astronomlarının kayıtlarına göre belirli ışıklar gökyüzünde diğer yıldızlarla ilişkili bir şekilde yer değiştiriyordu. Çıplak gözle görülebilen beş gezegen vardı; Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn. Bazen Güneş ve Ay da listeye eklenir ve sayı yediye çıkardı. Gezegenler zaman zaman Güneşe yaklaşıp gözden kaybolduklarından beşini birden gözlemleyebilmek büyük dikkat gerektiriyordu. Venüs'ün doğrudan gözlemi yapılmamıştı, Yunanlar sabahları ve akşamları görünen Venüs'ün Hesperos ("akşam yıldızı") ve Phosphoros ("sabah yıldızı") isimli iki farklı cisim olduğunu düşünmüşlerdi. Sonraları ikisinin de aynı gezegen olduğunu fark ettiler. Pisagor'un bu keşifteki payı büyüktür.

Antik Yunanda astronomi matematiğin bir dalıydı ve astronomların gökyüzündeki hareketleri taklit edebilecek geometrik modeller yaratması beklenirdi. Bu gelenek Pisagor'un astronomiyi dört matematik sanatının arasına koymasıyla başladı (aritmetik, geometri, astronomi, müzik). Bu dört alanı kapsayan çalışmalar sonradan ‘quadrivium’ (dört temel bilim) olarak adlandırıldı.
Yaratıcı bir matematikçi olmamasına rağmen Platon (MÖ. 347-427) dört temel bilimi felsefi eğitimin temeli olarak saydı. Genç matematikçi Knidoslu Eudoksos'u (MÖ. 347-410) Yunan astronomi sistemini geliştirmesi için teşvik etti. Modern bilim tarihçisi David Lindberg şöyle diyor:

"Gezegensel olayların tasviri için yapılan geometrik model, iki küre modeli ve gezegen gözlemleri ile ilgili yayımladıkları değerlendirme ölçütleri gösteriyor ki, çalışmalarında ilgilerini yıldızlardan gezegenlere yöneltmişler."
İki küre modeli kozmosu merkezi ve hareketsiz küresel bir dünya ve dünyayı çevreleyen küresel gökyüzü olarak ikiye ayıran bir yermerkezcil modeldir. Modele göre gökyüzü 'esîr' maddesinden yapılma bazı dönen cisimler içerebilir.

Platon'un kozmoloji üzerine yazdığı temel kitaplar Timaios ve Devlet'tir Bu kitaplarda iki küre modelini tanımlamış, yedi gezegeni ve sabit yıldızları taşıyan sekiz çember olduğunu belirtmiştir. Devlet kitabında geçen Er efsanesine göre, kozmos, Sirenler ve Mireler ya da Fates olarak da bilinen Zorunluluk tanrıçasının kızları tarafından çevrilmekte olan Zorunluluk Ekseni'dir.
Kilikyalı Simplikios'un belgelerine göre (6. yüzyıl), Platon dönemin Yunan matematikçilerine "Düzgün hareketin tanımından yola çıkarsak, gezegenlerin belirgin hareketleri nasıl sınıflandırılabilir?" diye sormuştur. (Lloyd 1970, s. 84). Ona göre gezegenlerin kaotik hareketleri ancak merkezi bir küresel Dünyanın etrafındaki düzgün dairesel hareketler olarak açıklanabilirdi, ki bu 4. yüzyıl için oldukça yeni bir fikirdi.
Eudoksos bu problemin üstesinden gezegenleri eş merkezli küreler takımı olarak düşünerek geldi. Gökyüzünün görünümüne kürelerin eksenlerini yatırarak ve her birine farklı bir dönme periyodu atayarak yaklaştı. Böylece gezegenlerin hareketlerini matematiksel olarak tanımlayan ilk insan oldu. Eudoksos'un kitaplarının tamamı kaybolduğundan dolayı içeriği ve fikirleriyle ilgili bilgilere ancak Aristoteles'in derlemeleri ve Simplikios'un De Caelo'daki yorumları gibi ikincil kaynaklardan ulaşılabiliyor. Ayrıca Aratus'un astronomi üzerine yazdığı şiirin Eudoksos'un çalışmalarına ve Theodosius'un Sphaerics'ine dayandığı tahmin ediliyor. Bunlar Eudoksos'un astronomi çalışmalarıyla ilgili büyük ip uçları veriyor.
Yunan astronom Kallippos (4. yüzyıl), Eudoksos'un 27'sine (gezegenlere sabit yıldızları da eklemişti) yedi küre daha ekledi. Aristoteles her iki sisteme de, küre takımlarının aralarına dıştaki takımın dönmesini engelleyen "dönmeyen" küreler eklemekte ısrarcıydı çünkü dönmeyen küreler olmadan dıştaki hareketin içteki kürelere transfer olacağını savunuyordu.

Eudoksos'un sisteminin birkaç kritik hatası vardı. Bunlardan biri hareketlerin kesin tahmine elverişsiz olmasıydı. Kallippos'un çalışması bu hatanın düzeltilmesi için bir adım olmuştu. Diğer problem ise modellerin hız değişimini açıklamakta yetersiz olmasıydı. Dünyadan gözüken gezegenlerin parlaklığının neden değiştiğini açıklayamaması da bir başka eksiklikti çünkü kürelerin eş merkezli olması gezegenlerin hep aynı uzaklıkta kalmasını gerektiriyordu. Pitaneli Autolykos da MÖ. 310'da bu soruna değinmiştir.
Pergeli Apollonios (MÖ. 190-262) taşıyıcı dış tekerleme eğrisi (Deferent ve episikl) ile dış merkezli düzenek (eksantrik) olarak tanıtılan iki yeni mekanizmanın gezegenlerin uzaklık ve hız değişimini açıklamaya yardımcı olmasıyla yanıtlanmış oldu. Taşıyıcı dış tekerleme eğrisi gezegenleri Dünyanın etrafında taşıyan bir çember mekanizmasıydı. Dış merkezli düzenek ise gezegenleri hafifçe merkezdeki Dünyadan uzaklaştırıyordu. Taşıyıcı düz tekerleme eğrisindeki yörünge küçük bir çember taşımaktaydı ve dış çember ise gezegenleri taşımaktaydı. Bu model, eksantrik modeli Apollonius'un teorisindeki gibi taklit edebilirdi. Ayrıca retrogradasyon hareketini, yani gezegenlerin zodyaka doğru kısa süreli ters hareketini de açıklayabilirdi. Modern astronomi tarihçileri Eudoksos'un modelinin bu ters hareketi sadece kabaca bazı gezegenler için açıklayabildiğini düşünüyor.
Milattan önce 2. yüzyılda, Hipparkhos, Yunan astronomların gezegenlerin hareketleriyle ilgili tahminlerinin, Babilli astronomların fevkalade doğruluktaki tahminlerine yakın seviyede doğruluğa sahip olduğu konusunda ısrarcıydı. Bir şekilde Babillerin gözlemlerine ve tahminlerine ulaşmanın yolunu bulmuştu ve bunları daha iyi bir geometrik model tasarlamak için kullandı. Bu modelde Güneş için Güneşin hız değişimi ve mevsim sürelerindeki farkı açıklayan ekinoks gözlemlerini temel alan basit dış merkezli düzenek modelini kullandı. Ay için ise taşıyıcı dış tekerleme eğrisini kullandı. Yine de gezegenler için doğru bir model tasarlayamadı ve bunun için diğer Yunan astronomları eleştirdi.
Hipparkhos ayrıca bir yıldız kataloğu derledi. Yaşlı Plinius'a göre bir nova gözlemlemişti. Gelecek nesiller yıldızların nasıl oluştuğunu, öldüğünü, hareket ettiğini ve parlaklıklarını değiştirdiğini anlayabilsin diye yıldızların parlaklıklarını ve pozisyonlarını kaydetti. Batlamyus kataloğun Hipparkhos'un gece-gündüz eşitliğinin gerilemesiyle ilgili keşfiyle bağlantılı olduğunu belirtmişti. Hipparkhos bu durumun sabit yıldızlar küresinin hareketlerinden kaynaklandığını düşünüyordu.

Milattan önce 3. yüzyılda Sisamlı Aristarkhos evrenin merkezinde Dünya yerine Güneşin bulunduğu alternatif bir heliosentrik (Güneş merkezli) evren modeli öne sürmüştü (bu yüzden Yunan Kopernik olarak da bilinmektedir). Aristarkhos'un astronomiyle ilgili görüşleri pek iyi karşılanmamıştı ve onu destekleyen pek az insandan biri Seleukialı Seleucus'tur.
Aristarkhos'un günümüze kalabilen tek çalışması Aristarkhos'dan Büyüklükler ve Uzaklıklar Üzerine isimli kitabıdır. Bu kitapta Güneş ve Ayın büyüklüklerini ve Dünyadan uzaklıklarını Dünyanın yarı çapı üzerinden hesaplamıştır. Kısa bir süre sonra da Eratosthenes, Aristarkhos'un bu hesaplamalarından yola çıkarak Dünyanın boyutunu hesaplamıştır. Hipparkhos'un da günümüze ulaşamayan benzer çalışmaları vardı ve ikisi de Güneş ile Dünya arasındaki uzaklığı olduğundan çok daha az hesaplamışlardı.

Hipparkhos astronomiye kesin tahminler konseptini getiren ilk kişi olduğu için Yunan astronomlar arasında en önemlisi olarak bilinir. Ayrıca Batlamyus'tan önceki son yenilikçi astronomdu. Batlamyus 2. yüzyıl Roma Mısırında İskenderiye'de yaşamış ve çalışmış bir matematikçiydi. Astronomi ve astroloji üzerine çalışmalarından bazıları Alm

Apollon (Yunanca: Απόλλων, Latince: Apollo), mitolojide müziğin, sanatların, Güneş'in, ateşin ve şiirin tanrısı, kehanet yapan, bilici tanrıdır. Aynı zamanda kâhinlik yeteneğini diğer insanlara da transfer edebilir. Biseksüel yönüyle ağır basan Apollon'un mitolojideki eşi Kassandra olup Zeus ve Leto'nun oğlu, Artemis'in ikiz kardeşidir. Sarışın ve çok yakışıklıdır. Orijini Yunan olan Apollon, Roma mitolojisine Apollo ismiyle geçmiştir. Mitolojideki en önemli tanrılardan biri olan Apollon, Anadolu kökenlidir.

Hermes'in tanrısal gücüyle ikiye ayırdığı inek bağırsağını, kaplumbağa kabuğuna bağlama olan altın bir lir çalan Apollon müzler korosunun başıdır. Gümüş yayıyla oku en uzağa o atabilir ve okların tanrısıdır. Tıbbı insanlara o öğretmiştir, yine hekimliğin tanrısıdır. Asla yalan söylemez; ışığın ve gerçeğin tanrısıdır. Kutsal ağacı defne, hayvanları yunus, atmaca, kuğu ve kargadır. Lakapları okçu, "Likyalı" ve Latincede yırtıcı kuşlara ilişkin olarak kullanılan, "yırtıcı" anlamına gelen "Vulturus"dur.

Olymposluları altın liriyle eğlendiren, çok uzaklara ok atabilen, hastaları iyileştiren, iyileştirme sanatını hastalara ilk öğreten gümüş yayın efendisi okçu Tanrı olarak Yunan şiirlerine geçmiştir. Aynı güneş ışınları gibi Apollon'un okları da hem hasta edici hem de iyileştiricidir. Her ne kadar ışıkla özdeşleşmiş ise de, ilk ortaya çıktığında Apollon, güneş tanrısı değildir. Asıl Yunan güneş tanrısı Helios'dur. Apollon ve Artemis'in, güneş-ay ile özdeşleşmesi daha sonradan gerçekleşmiş, özellikle Romalılar döneminde bu anlayış kuvvetlenmiştir.

Orfe öğretisinde sezgi, ilham ve vicdanın sembolü olan Apollon'dan Yunan mitolojisinde kökeni Luvi dilinde ışık anlamına gelen, kurt anlamındaki “lyk” (Latincede lux biçimine dönüşmüştür) sözcüğünden türeyen "Lykya"'lı olarak söz edilir. Likyalı sıfatının Apollon adının aslı olduğu, bir iddiaya göre, Etrüsk dilinde bir ilahı belirtmek üzere kullanılan Aplu, Apulu ya da Aplum adıdır.

Yunan mitolojisinde Apollon'un yaptığı sayısız işlerden bazıları şunlardır:

Kutsal ağacının defne olması ile ilgili iki rivayet vardır. Bir nehir perisinin kızı olan Daphne adlı nympheye hayrandır. Fakat Daphne, bakire kalmaya yemin etmiştir. Peşine düşen Apollon'dan kaçabilmek için Artemis'ten kendisini saklamasını ister ve orada bir defne ağacına dönüştürülür. Onunla dalga geçtiği için Eros, iki tane ok hazırlar birinci oku altınla kaplamıştır ve atılan kişiyi sonsuz aşık edecek ikinci ok ise aşktan uzaklaştıran bir oktur. Altın kaplı ok Apollon'a diğer ok ise Daphne'ye gelmiştir. Apollon'dan kaçan Daphne yakalanacağını anlayınca babası Peneus'tan yardım ister ve babası da onu Defne ağacına dönüştürür bunun üzerine Apollon onu unutmayacağı üzerine yemin eder.
Apollon, adını Pythia adlı kâhinelere verecek olan Python ejderini bir mağarada ya da yer altı yarığında öldürür ve öldürdüğü yerde Trakyalı Orfe Delf inisiyasyonunu başlatır.
Zagreus’un kemiklerini Apollon Delf’e gömer: Zeus’un buyruğu üzerine Musaların (müzler) yardımıyla Zagreus’un parçalarını bir araya getirir. Dünya’nın merkezi yakınına gömer.
Hera'nın oyunuyla Hera, Athena, Poseidon ile birlikte Zeus'u tuzağa hapseder. Ancak Briareus'un yardımıyla tuzaktan kurtulan Zeus; Apollon'u Poseidon ile birlikte sürgüne yollar ve Truva kralı Laomedon tarafından surlarını örmeye cezalandırır. Surlar örülürken kendisi lirini çalarak kralın sürülerine göz kulak olur. İş bittiğine Laomedon belirlenen ücretini vermeyince ceza olarak şehre hastalık yayar.
Hermes’e sihirli bir altın asa verir. Hermes ateş çıkartabildiği bu asa sayesinde habercilerin  efendisi olur.
Üç uçlu yabayla yaptığı bir hareketle yunusu göğe bir takımyıldız olarak yerleştirir.
Liri küçük bir çocuk olan Orpheus'a verir.
Kız kardeşi Artemis'in Orion ile beraber olmasını engeller.
Karısı Koronis'in sadakatsizliğini cezalandırmak için kız kardeşi Artemis'i yollar. Oğlu Asklepius'u da yetiştirmesi için at adam Kheiron'a verir.
Artemis ile birlikte Niobe'yi kibri yüzünden cezalandırmıştır.
Flüt çalmaktaki becerisini kendisiyle kıyaslanan Marsias'ı yarışın sonunda bir ağaca bağlayarak diri diri derisini yüzer ve oyunu Marsias'tan yana kullanan Midas'ın kulaklarını da eşek kulaklarına çevirir.
Nietzsche ''Tragedyanin Doğuşu'' kitabında Apollon, düzeni ve disiplini, aklı ve mantığı temsil eder.

Percy Jackson ve Olimposlular kitabında tasvir edildiği üzere genç, yakışıklı, kendini beğenmiş ve şakacıdır.
Percy Jackson ve Olimposlular'ın devamı niteliğinde sayılabilecek olan Apollon'un görevleri adlı kitapta 1. kişi ağzından Apollon'un insana dönüşmesi ve insana dönüştüğü formundayken yaşadığı olaylar anlatılır.
William Golding'in "Çatal Dil" adlı kitabında da yer alır.

Apollon ve Dafni
Anadolu'daki Apollon Kehanet Merkezleri

*Gerçeğe Sanatla Ulaşabilir miyiz?: Apollon*

Yunan mitolojisinde Ares, savaş tanrısıdır. Zeus ve Hera'nın oğlu ve On İki Olimposlu'dan biridir. Roma'da Mars olarak da bilinir. Barış tanrıçası olan Athena'nın zıttıdır. Mitolojide Athena ile giriştiği mücadeleler ve sevgilisi Afrodit'le olan kaçamakları ile ünlüdür. Sparta kenti ve Trakya bölgesi tanrının başlıca kült merkezleridir. Gigantlar arasındaki karşıtı Damasen'dir.
Yunan mitolojisindeki benzer isimli çok sayıdaki öykülerden biri Ares'in oğluna ilişkindir. Aphrodite ile yaşadığı gizli aşkın ortaya çıkmasıyla olan Olympos'taki rezaletin ardından Ares Trakya'da da boş durmaz ve barbar Trakyalılar'ı Amazonlar'a karşı kışkırtır. Çıkan savaştan zevk alarak önüne geleni öldürürken kendisi adına kafataslarından bir piramit inşa eden oğlu Kyknos'un ölüm haberi gelir. Kyknos, piramiti tamamlamak üzeredir. Zirvede tek bir kafatası için boş yer kalmıştır. Teselya kralının kafasıyla zirveyi tamamlamayı düşünürken, Herkül'ün oradan geçtiğini görür. Çıkıp Herkül'e meydan okur ve Herkül onu öldürür. Bu haberi alır almaz savaş arabasına atlayan Ares, kendisini kafatasından tapınakla onurlandıran oğlunun intikamı için Herkül'ün üzerine saldırır.

Yunan tanrıları içinde belki de en fazla utanç verici duruma düşen tanrıdır. Hades ve Aphrodite dışında kimsenin sevmediği bu tanrı sık sık zor durumlara düşürülür. Bunların başında tunçtan bir küpe 13 ay boyunca hapsedilmesi gelmektedir. Günlerden bir gün Olimposlu tanrılar ziyafette iken müthiş gürültülerle ayağa fırlarlar. Bir türlü Olimposlu tanrılar arasına kabul edilmeyen, Gaia'ın oğulları Otis ve Ephialtes tanrılara savaş açmışlar, gökyüzünü fırlattıkları dev kayalarla bombalamaya başlamışlardır. Üstelik, cüretkar bu iki gigant sadece Olympos'a kabul edilmeye diğer tanrıları zorlamakla kalmayıp, en güzel tanrıçaları Athena ve Hera'yı da isterler. Hera Zeus'un karısıdır. Zeus çok sinirlenerek bu işi halletmesi için Ares'i görevlendirir. Athena'nın alayları arasında savaş arabasına binen Ares, hışımla iki devin üstüne saldırır. Ancak, bir an tedbiri elden bırakır ve kalkanını indirir. Bu sırada devlerden birinin fırlattığı kaya Ares'i bayıltır. İki dev Ares'i tunçtan bir küpün içine kapatırlar. Ares'i diğer tanrılar hiç sevmeseler de iki güçlü tanrıçaya göz koyacak kadar yoldan çıkmış bu iki devin kazanmasını da istemezler. Tanrıların habercisi Hermes uzun aramalardan sonra 13 ay sonra ölmek üzereyken Ares'i bulur. Ares tekrar güneş ışığını gördüğünde Otis ve Ephialtes'in cezası çoktan verilmiştir. Ölüler diyarında yılanlar tarafından bir sütuna bağlanmışlardır. Yılanlar her defasında dayanılmaz acılar veren zehirlerini boşalttıkları ısırıklarla iki devi rahat bırakmazlar, omuzlarına tüneyen baykuşlar ise devamlı öterek beyinlerini tırmalarlar.
Ares'in Truva Savaşı'na karışması da Olympos'un tanrılarının hiç sevmediği bir sonuç doğurmuştur, özellikle de Hera'nın. Ares, Truva'nın yanında savaşa katılıp Yunanları öldürmeye başladığında eski bir defter yeniden açılır. Truva kralının çapkın oğlu Paris, üç güzeller yarışmasında Hera'yı değil Afrodit'i güzel seçmiştir. Truva savaşının nedenlerinden biri de zaten budur. Hera, doğrudan savaşa müdahil olmadan önce Zeus'un iznini ister. Zeus, karısının karışmasına izin vermez ama aynı yarışmanın diğer mağduru Athena'nın karışmasına izin verir (Athena da Ares'ten en az Hera kadar nefret etmektedir). Savaşçılığıyla ünlü kahraman Diomedes'e destek vererek Ares'in üzerine saldırmasını sağlar. Ares, görmediği Athena'nın varlığını anlamadığı bir şekilde elinden mızrağı düştüğünde fark eder. Bu fırsatı değerlendiren Diomedes Ares'i yaralamayı başarır ve Ares Truva savaş meydanından çekilmek zorunda kalır.

Tanrılar tanrısı Zeus'un pek de sevmediği tanrı Ares bir destanda şöyle geçmiştir:
Bulutları devşiren Zeus yan yan baktı, dedi ki;
Böyle ağlayıp durma dizimin dibinde dönek.
Olympos'ta oturan tanrılar arasında benim en tiksindiğim tanrısın sen !
Hep hır gür kavga, savaş senin işin gücün, ele avuca sığmaz huysuzluğun, biliyorum,
Annen Hera'dan miras sana. 
Ben de ona zorla dinletirim sözümü, 
Onun öğütlerinden geldi başına, ne geldiyse. 
Ama böyle acı çekmene de dayanamam, benim soyumdan gelmişsin bir kere, benden doğurdu anan seni, 
Yoksa bu yıkıcı bu karıştırıcı huyunla, bir başka tanrıdan doğmuş olsaydın sen, 
Çoktan Uranüsoğullarının yurdundan ta aşağılarda bulurdun kendini.
Apollon ile Athena'nın Ares hakkında söyledikleri ise şöyledir:
Ares, İnsanların baş belası Ares, 
Ey kaleler yıkan, elleri kanlı Ares...
Yaklaş ona saldırgan Ares'ten çekinme, 
Delinin biridir, kötünün kötüsüdür o, 
Bir o yana döner bir bu yana...
Antikçağın tragedya ozanı Ayshilos; bir tragedyasında tanrı Ares'in savaş anındaki dehşetini açık açık şöyle dillendirmiştir:
"Bu masum kentin göklerinde, Sayıklar gibi gürül gürül soluyor Yakıp yıkıyor acımadan Nesi varsa sevip saydığı insanlarınAres adlı bu acımasız tanrı! Dehşet çığlıklarıyla doluyor sokaklar, Asker askerin önünde düşüyor. Bu dinmeyen bebek çığlıklarıKan gölü sokaklardan geliyor!"'
Ares asıl ilgiyi İtalyanlarda, Mars adı altında Roma'da görür. Roma'nın kurucusu Romulus'un efsanevi babası olan Mars (Ares) Romalılar tarafından ataları olarak benimsenmiştir.

Yunan mitolojisinde Artemis 
(Yunanca: Ἄρτεμις) av, vahşi doğa, vahşi hayvanlar, doğa, bitki örtüsü, doğum, çocuk bakımı ve iffet tanrıçasıdır. Ay tanrıçası Selene ve başka bir Ay tanrıçası olan Hekate ile yoğun bir şekilde özdeşleştirilmiştir bu nedenle yukarıda belirtilen ikisinin yanı sıra mitolojideki en önemli ay tanrılarından biri olarak kabul edilir. Çoğunlukla su perileri, bazı ölümlüler ve avcılardan oluşan geniş çevresiyle Yunanistan ormanlarında sık sık dolaşırken betimlenmiştir. Tanrıça Diana, Artemis'in Roma mitolojisindeki eşdeğeridir.
Artemis, Zeus ile Leto’nun kızı olarak da bilinir. Apollon’un ikiz kız kardeşi ve ay tanrıçasıdır. Ares'in dostu ve en büyük Yunan tanrıçalarından biridir.

Kardeşinden bir gün önce doğup Apollon’un doğumu sırasında annesine yardım etmiştir. Annesinin çektiği acıyı gören Artemis evlenmemeye ve bakire kalmaya yemin etmiştir. Delos adasında doğmuştur. Apollon güneşi, Artemis ise ayı temsil eder; Apollon’a "Phoebos" (parlak, ışıklı) denildiği gibi, Artemis'e de "Phoebe" denilirdi. İkisi de yayla silahlanmıştır, oklar atarlar; oklar güneş ve ay ışınlarının sembolüdür.
Artemis, sarışın, güzel, endamlı, ciddi yüzlü, tanrısal bir bakiredir. Saf ışık tanrıçası olarak afifliği sembolize ederdi; kültünün kanunu olarak afifliğe, erkek-kadın duacıları riayet etmek zorundaydı. Ona tapınan ve onun gibi dünya iptilasından uzak, dağlar, ormanlar arasında yaşayan Hippolyt, afiflik yüzünden helak olduğu zaman Artemis ona yüksek şerefler müjdeleyerek teselli vermiştir.
Sonraları Artemis adına türlü kültlere sapılmıştır. Bunlardan biri, Efes'te Artemis'e, bütün tabiatı dölleştiren ve göğsü sayısız memelerle örtülü bir tanrıça gibi düşünülerek tapınılmasından doğan kült idi. Artemis ve avcıları bakirelik yemini etmiştir. Artemis de bütün avcıları 13-15 yaşlar arasında ölümsüz olarak sabitlemiştir. Satirler Artemis ve avcıların hayranıdırlar. Çünkü Artemis hayvanları ve doğayı çok sevmektedir. Fakat hiçbir erkek veya satir asla Artemis ve avcılarına yaklaşamamaktadır. Artemis kendine yaklaşan erkekleri ya bir çeşit geyiğe ya da tavşana çevirerek onları cezalandırmıştır. Ayrıca Artemis ev ve orman tanrıçasıdır. Bunun yanında Artemis bakireliğini bir erkeğe verip gebe kalan kadınları okuyla öldürmüştür.

Niobe: Niobe, Lidya kralı Tantalos'un kızıdır. Thebai kralı Amphionla evlenmiştir ve ondan birçok çocuğu olmuştur. Niobe çok fazla çocuğu olduğundan kendisini Tanrıça Leto'dan üstün görerek tanrıçayı aşağılamıştır. Bunun üzerine Leto'nun çocukları Artemis ve Apollon, Niobe'nin çocuklarını oklarla öldürmüşlerdir. 6 erkek çocuğunu Apollon, 6 kız çocuğunu ise Artemis öldürmüştür. Niobe bu acıya dayanamamıştır ve tanrı buyruğuyla taş olmuştur. Niobe efsaneyi doğrulayan bir biçimde taşa dönüşmüştür ve bugün Manisa'da kadın yüzü biçiminde bir kaya vardır. Bu kayanın göz kısımlarındaki deliklerden su akar. Bu da gözü yaşlı Niobe'yi tasvir etmektedir.
Meleagros: Aitolia'nın Kalidon bölgesinin kralı Oineus ile Althaia'nın oğludur. Hasat bayramında bütün tanrılara kurban kestiği hâlde Artemis'i unutur. Bunu kendine karşı saygısızlık olarak gören tanrıça, Kalydon bölgesine korkunç bir domuz gönderir. Bu domuz tüm ekinleri mahvedince kıtlık başlar. Meleagros bu domuzu avlamaya kalkışır ancak çok zorlu bir canavar olduğu için yardımına çokça yiğit gelir. Komşuları Kuretler de gelir ve domuz öldürülür. Ancak kini geçmeyen Artemis bu defa Kuretler ile Aitolialar arasında av paylaşımıyla ilgili kavga çıkartır. Bir efsaneye göre Meleagros bu sırada dayılarını öldürdüğü için annesi onu lanetler ve Meleagros çekip gider. Bunu fırsat bilen Kuretler şehri yakıp yıkarlar. Herkes Meleagros'a ülkesine geri dönmesini söyler ve Melegros öfkesinden vazgeçip ülkesine gelir ve Kuretleri kovar. Bir başka anlatıma göre ise Meleagros domuzun postunu domuz avına katılan kız kahraman Atalante'ye vermek ister. Ancak bir kadının kendilerinden üstün tutulmasına avcılar karşı çıkar. Bu kargaşada Meleagros dayılarını öldürür. Bunun üzerine annesi Meleagros'un yaşamıyla ilgili olan odunu ateşe verip oğlunu öldürür.
İphigeneia: Babası Agamemnon av sırasında Tanrıça Artemis'in kutsal geyiklerinden birini öldürür. Bunun üzerine Artemis rüzgârları keser ve Truva Savaşı için giden filoları engeller. Artemis tek bir şartla rüzgârların yeniden esmesine izin verir: Kızını Artemis adına kurban edecektir. En başta buna yanaşmayan Agamemnon daha sonra ülkenin çıkarları için kabul eder. Kızını kurban etmek için bir sunağın üzerine koyar ve bıçağı boğazına yaklaştırır; ama kıza acıyan Artemis kızı havaya kaldırır ve onun yerine bir geyik koyar.
Orion: Artemis genç ve yakışıklı olan bu avcıya aşık olur ve evlenmeme kararından bile vazgeçer. Fakat Apollon kardeşinin bu avcıyla evlenmesini istemez ve Artemis'i vazgeçirmeye çalışır; ancak Artemis vazgeçmek yerine daha çok bağlanır. Bunun üzerine Apollon hile yoluyla avcıyı ortadan kaldırmak ister. Bir gün Orion yüzerken Apollon Artemis'i Orion'un başı küçük bir nokta kalıncaya kadar uzak bir yere götürür ve o hedefi vurup vuramayacağını sorar. Avcı tanrıça heyecanlanır ve okunu hedefe gönderir. Daha sonra onun Orion olduğunu anladığında çok üzülür ve babası Zeus'tan onu bir takımyıldızı olarak gökyüzüne almasını ister ve böylece Zeus kızının isteğini yerine getirir.
Diğer bir hikâyeye göre; Artemis Orion'a âşık olur ve birlikte vakit geçirmeye başlarlar. Artemis bakirelik yemini ve aşkı arasında kalır. Bu arada Orion'la sürekli olarak ava çıkarlar ve yine ava çıktıkları bir gün Orion Artemis'in kendisine olan ilgisinden de emin olarak yanına yaklaşarak elini tutar. Bugüne kadar hiçbir erkeğin dokunamadığı Artemis bu durum üzerine birden sinirlenir ve Orion'u öldürür. Daha sonra yaptığından çok pişman olup babası Zeus'a onu ölümsüz yapması için yalvarır. Zeus bunu yapmayacağını ancak onu göğe alarak sonsuza kadar bir takımyıldızı yapabileceğini söyler. Artemis de bunu kabul eder.
Aktaion: Thebialı bir avcıdır. Çoban Aristaios ile Autonoe'nin oğludur. Çok yaman bir avcı olduktan sonra gurura kapılıp kendini Artemis'ten daha üstün görür. Bir gün tanrıçayı derede yıkanırken çıplak görür. Artemis bu kadar saygısızlığı kabullenemeyerek Aktaion'u geyiğe çevirir ve Aktaion'un elli köpeğini üstüne salar. Köpekler efendilerini parçaladıklarını anlamadıkları için uluyarak Aktaion'u ararlar. Böylece Kheiron'un mağarasına kadar gelirler. Kheiron da köpekleri sakinleştirebilmek için Aktaion'un bir heykelini yapar.
Herkül: Herkül'ün 12 görevinden biri de tanrıçanın hızı ile ünlü kutsal hayvanı Kyreneia Geyiği'ni canlı yakalamaktır.

Efes Artemisi, Yunan ve Latin mitolojisinde bakireliğin sembolü olmasına rağmen, Anadolu'da Efes'te, Artemis doğurganlığın ve bereketin sembolü olan bir ana tanrıçayı simgeler. Yay taşımaz, Frig Kibelesiyle özdeştirilir. Dünyanın 7 harikasından biri olan Efes Artemis Tapınağı, bu tanrıça adına yapılmıştır.

Āryabhaṭa (Devanāgarī: आर्यभट) (MS 476 – 550), klasik Hint matematik ve astronomi geleneklerinden bir Hint bilim insanıdır. Bugün evrensel olarak kullanılan Hint-Arap rakam sisteminin babasıdır. Tanınmış eserleri Aryabhatiya ve Arya-Siddhanta'dır.
Matematik alanında trigonometri, basamak değer(l)i sistem, ölçüm gibi dallarda çalışmaları bulunurken, astronomi alanında Güneş Sistemi'nin hareketleri, tutulmalar gibi konularda çalışmalar yapmıştır. Hint bilgin, pi sayısı adı verilen; bir dairenin çevresinin çapına bölümü ile elde edilen sayıyı günümüzdeki değerine, oldukça yakın olarak hesapladı. Çalışmaları bilim dünyasını etkilemiş, eserlerinin İslam coğrafyasında Arapçaya çevrilmesi sonrası, bu coğrafyadaki çoğu Müslüman bilim insanı onun kanıtlarını ve sonuçlarını değerlendirmiştir. Harezmi ve Biruni gibi bilim adamlarının Aryabhata'nın sonuçlarını kullandığı ve zaman zaman alıntıladığı bilinmektedir.
Aryabhata'nın çalışmaları günümüz bilim terminolojisini de etkilemiştir. Örneğin sinüs, kosinüs gibi kavramlar aslında Aryabhata'nın kendi çalışmalarında kullandığı terimlerin yanlış transkripsiyonları sonucu ortaya çıkmışlardır.

Asger Hartvig Aaboe (26 Nisan 1922 - 19 Ocak 2007), antik Babil astronomisi tarihine katkılarıyla tanınan bir bilim tarihçisi ve matematikçiydi. Babil astronomi çalışmalarında, Babillilerin hesaplama şemalarını nasıl tasarladıklarını anlamak için modern matematik açısından analizlerin ötesine geçti.

Asger Aaboe'nin babası, ailesi Aarhus şehir merkezinin kuzeyinde, Aarhus körfezinin kıyısında yer alan küçük bir köy olan Egaa'dan gelen Danimarka Ordusunda bir subaydı. Hem Aaboe hem de Egaa'daki "aa" "dere" anlamına gelir:

... Asger'ın bir zamanlar açıkladığı gibi, soyadı 'dere (aa)' kenarında '(boe) yaşayan kişi' anlamına geliyor.
1884'ten 1896'ya kadar Yunan matematiksel ve astronomik klasiklerinin ustaca baskılarını üreten J. L. Heiberg'in müdürlük yaptığı ünlü bir okul olan Kopenhag'daki Ostre Borgerdyd Skole'ye gitti. Aaboe 1940'ta mezun oldu ve Kopenhag Üniversitesi'ne girdi.
Aynı yılın başlarında, 9 Nisan'da Almanya Danimarka'yı işgal etmişti. Bununla birlikte, Danimarka makamlarının işbirlikçi tutumunun bir sonucu olarak, Danimarka kurumları nispeten normal şekilde işlemeye devam etti. 1943 yazında Almanya'ya karşı düşmanlık arttı ve Danimarka hükûmeti feshedildi.
Aaboe, Kopenhag Üniversitesi'nde özellikle matematik hocası Harald Bohr'dan etkilenerek Üniversitede matematik, astronomi, fizik ve kimya okudu. 1947'de Kopenhag'dan Candidatus Magisterii ile mezun oldu. Özellikle Arşimet Eserlerinde Antik Çağda Alanların ve Hacimlerin Belirlenmesi (The Determination of Areas and Volumes in Antiquity, Especially in the Works of Archimedes) adlı tezini sundu. 1948'de Amerika Birleşik Devletleri'ne gitti ve burada St. Louis'deki Washington Üniversitesi'nde misafir öğretim üyeliğine atandı.
Daha sonra 1948'de Aaboe, Matematik alanında Adjunkt olarak atandığı Birkerod Statsskole'de bir pozisyon almak için Danimarka'ya döndü. Boston yakınlarındaki Tufts Üniversitesi'nde Matematik Öğretim Görevlisi olarak ABD'ye göç ettiği 1952 yılına kadar orada kaldı. Aslında Aaboe atandığında, kurum 1954'te adını Tufts Üniversitesi olarak değiştiren Tufts Koleji olarak biliniyordu.
Aaboe matematik tarihine olan ilgisini sürdürdü ve 1954'te Al-Kashi'nin sin 1°'nin belirlenmesi için yineleme yöntemini yayınladı. Tufts'ta eğitmenliğe devam etmenin yanı sıra, 1955'te Providence, Rhode Island'daki Brown Üniversitesi'nde Doktora öğrencisi olarak kaydoldu. Aaboe'nun doktora programına kaydolması için iyi bir nedeni vardı. Brown Üniversitesi'nde Matematik Tarihi Bölümü'ndeki tek yüksek lisans öğrencisi olmasına rağmen, 1947'den beri Brown Üniversitesi'nde Matematik Tarihi Profesörü olan ünlü matematik tarihçisi Otto Neugebauer'in öğrencisi oldu. Steele bu konuda yazmıştır:

Neugebauer ve Aaboe arasındaki kadar az sayıda öğrenci ve danışman kombinasyonu kârlı olabilirdi. Aaboe Brown'a ilk geldiğinde, Neugebauer, Babil matematiksel astronomi üzerine çığır açan çalışması Astronomik Çivi Yazısı Metinleri (Astronomical Cuneiform Texts)'ni (1955) hazırlamanın son aşamalarındaydı. Bu çalışma, British Museum'da, Chicago'daki Oriental Institute'ta, Paris'teki Louvre'da, Berlin'deki Staatliche Museen'de, İstanbul'daki Arkeoloji Müzeleri ve Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri'nde birkaç küçük koleksiyonda tutulan çivi yazılı tabletlerde bulunan üç yüzden fazla metnin yayınlanması ve sistematik analizi yoluyla Babil astronomisine sağlam bir temel araştırma ortaya koyacaktı. Bu nedenle, Aaboe'nin doktorası için Babil astronomisi üzerinde çalışması doğaldı.
1957'de Brown Üniversitesi'nden Bilim tarihi alanında doktora derecesi aldı ve burada Otto Neugebauer ile birlikte "Babil Gezegen Teorileri Üzerine (On Babylonian Planetary Theories)" adlı bir tez yazdı. Neugebauer'in ilgileri göz önüne alındığında, Aaboe'nin 1957'de sunduğu doktora tezinin başlığının On BabyIonian Planetary Theories olduğunu öğrenmek şaşırtıcı olmayacaktır.
Şimdi Neugebauer, Brown Üniversitesi'ndeki zamanından beri Aaboe'nun üzerinde etkisi olan tek kişi değildi. Asurolog Abraham Sachs da Brown'daydı ve Babil matematik metinleri üzerinde Neugebauer ile birlikte çalıştı. Sachs, Babil astronomisine ilgi duymaya başlamıştı ve Londra'daki British Museum'da tutulan yüzlerce astronomik çivi yazısı tablete erişim elde etmişti:

Sachs, Aaboe'ya Neugebauer tarafından yayınlanan matematiksel astronomik metinlerle açıkça ilişkili olan ancak bilinen gezegen veya ay teorisi sistemlerinin bir parçası gibi görünmeyen bir tablet listesi verdi. Bu tablet listesi, Aaboe'nin kariyerinin geri kalanı için yaptığı araştırmaların çoğu için teşvik sağlayacaktır.
Aaboe 1959'da Tufts'ta Doçentliğe terfi etti, ardından iki yıl sonra 1961'de Yale Üniversitesi Bilim ve Tıp Tarihi Bölümü'ne katıldı, 1962'de hem bu bölümde hem de Yale Matematik Bölümü'nde Doçent oldu. 1967'de her iki bölümde de profesörlüğe yükseldi ve on yıl sonra üçüncü bir Yale bölümünde, yani Yakın Doğu Dilleri ve Edebiyatları Bölümü'nde profesör oldu. 1968'den 1971'e kadar başkan olarak görev yaptı ve 1992'de emekli olana kadar aktif kariyerine bu profesörlük pozisyonlarında devam etti. Yale'de doktora öğrencileri arasında Alice Slotsky ve Noel Swerdlow da vardı.
1975'te Danimarka Kraliyet Bilimler ve Edebiyat Akademisi'ne seçildi, 1970'ten 1980'e kadar Connecticut Sanat ve Bilim Akademisi'nin başkanı olarak görev yaptı ve diğer birçok bilimsel topluluğun bir üyesiydi.
Aaboe, 14 Temmuz 1950'de Joan Armstrong ile evlendi. Bu evlilikten dört çocuğu oldu: Kirsten Aaboe, Erik Harris Aaboe, Anne Aaboe, Niels Peter Aaboe. Aaboe'nun karısı Joan 1990'da öldü ve Aaboe iki yıl sonra emekli oldu. Steele şöyle yazar:

1992'de emekli olmasına rağmen, Aaboe Babil astronomisine olan ilgisini sürdürdü, önemli çalışmalar yayınlamaya devam etti ve çalışmalarında genç akademisyenleri teşvik etti. Asger'in cesaretlendirilmesinden yararlananlardan biri olduğum için şanslıydım ve onunla Kuzey Haven'da kalarak, Babil astronomisini tartışarak, ev yapımı ekmeğini yiyerek, teknesinde yelken açarak ve Sachs, Neugebauer ve Babil astronomisinin diğer büyük bilginleri hakkındaki hikayelerini dinleyerek birkaç mutlu gün geçirdim.
2006 yılında Izabela Zbikowska ile evlendi ve kısa bir hastalıktan sonra ertesi yılın Ocak ayında evinde öldü.

Şimdi Aaboe'nun bazı yayınlarına bakalım. 1963'te Episiklik çeşitliliğin Yunan kalitatif gezegen modeli üzerine (On a Greek qualitative planetary model of the epicyclic variety) adlı eserini  yayınladı. O. Schmidt bir incelemede şunu yazıyor:

2. yüzyıla ait bir Yunan papirüsünde, gezegenin episikl üzerinde Batlamyus tarafından doğru bir şekilde benimsendiğinin tersi yönde hareket ettiği episiklik tipte bir gezegen modeline dair kanıtlar vardır. İncelenen makalede, epik bisikletin merkezinin açısal hızlarının ve epik bisiklet üzerindeki gezegenin açısal hızlarının Almagest'dekilerle aynı olduğunu varsaymanın (ve bu çok makul bir varsayım), bir model olduğu gösterilmiştir. Yukarıda bahsedilen türden hiçbiri ne Venüs'ü ne de Mars'ı geri hareket ettiremez.
1964'te Matematiğin erken dönemlerinden bölümler (Episodes from the early history of mathematics) kitabını yazdı. Steele şöyle yazar:

Aaboe, bu fırsatı okul çocukları için erişilebilir olan ve yine de eski matematiğin teknik ayrıntılarıyla ilgilenen bir matematik metni tarihi yazmak için kullandı. Bu zorluğun üstesinden gelirken Aaboe, karmaşık konuları açık, çekici ve esprili düzyazılarla açıklama yeteneğini gösterdi. Başarısı kitabın İsveççe, Danca, İspanyolca, Türkçe, Lehçe ve Japoncaya çevrilmiş olmasıyla görülebilir.
Bazı Selevkos matematik tabloları (Some Seleucid mathematical tables)'nda (Genişletilmiş karşılıklılar ve normal sayıların kareleri) (1965) Aaboe, üçü daha önce yayınlanmamış olan sekiz matematiksel çivi yazısı tablete bakar. Aynı yıl, Abraham Sachs'ın bulduğu metinlere dayanarak yeni varsayımlar yapan Babil astronomisinde dönem ilişkileri kitabını yayınladı. Ertesi yıl, British Museum'da tutulan on dört metne dayanan, geç-Babil dönemine ait karakteristik gezegen fenomenlerinin bazı tarihsiz hesaplanmış boylam listeleri başlıklı makaleyi yayınladı. Bu metin kaynağı aynı zamanda Geç Babil döneminden (1968) bazı ay yardımcı tablolarına ve ilgili metinlere yol açarken, ertesi yıl Uruk'tan yayınlanan iki atipik çarpım tablosu daha önce yayınlanmamış bir makaleyi ve Neugebauer tarafından yanlış tanımlanmış bir makaleyi inceledi. MÖ 319 için hesaplanmış yeni uydular listesinde. MÖ 316'ya kadar Babil'den: B.M. 40094 (1969) British Museum'da üç yıllık bir süre boyunca her ay güneş ve ayın birleşme anını veren çivi yazılı bir tabletin çevirisiyle fotoğraflar verdi. İlgisi esas olarak erken tarihindedir. Hayatı boyunca bu konularda makaleler yayınlamaya devam etti.
2001'de Aaboe, erken matematik tarihinden 1964 bölümlerine eşlik eden Astronominin erken tarihinden bölümler (Episodes from the early history of astronomy) adlı eseri yayınladı. J P Britton bir incelemede şöyle yazıyor:

Asger Aaboe tarafından yazılan bu ince, zarifçe yazılmış cildin başlığı, aslında konusu açısından, 'Babil'den Kepler'e Gezegensel Teorinin Önemli Noktaları (Highlights of Planetary Theory from Babylon to Kepler)' olsa daha doğru olabilirdi. ... [Kitap] Newton'dan önceki gezegen teorisinin temel unsurlarına açık, otoriter ve sıklıkla orijinal bir giriş sağlar; uzmanlar bunu ödüllendirici ve konuya yeni olanlar tarafından erişilebilir bulacaklardır.

Episodes from the Early History of Mathematics [Erken Matematik Tarihinden Bölümler], New York: Random House, 1964, doi:10.4169/j.ctt19b9k86 
"Scientific Astronomy in Antiquity" [Antik Çağda Bilimsel Astronomi], Philosophical Transactions of the Royal Society of London, 276 (1257), ss. 21-42, 1974, JSTOR 74272 .
28b"Mesopotamian Mathematics, Astronomy, and Astrology" [Mezopotamya Matematiği, Astronomi ve Astroloji], The Cambridge Ancient History (2 bas.), Cambridge: Cambridge University Press, III (2), 1991, ISBN 978-0-521-22717-9 
Episodes from the Early History of Astronomy [Astronominin Erken Tarihinden Bölümler], New York: Springer, 2001, ISBN 0-38

Bir asteroit ailesi, yarı büyük eksen, eksantriklik ve yörünge eğikliği gibi benzer uygun yörünge öğelerini paylaşan bir asteroit grubudur. Aile üyelerinin geçmişteki asteroit çarpışmalarının parçaları olduğu düşünülmektedir. Bir asteroit ailesi, üyeleri bazı geniş yörünge özelliklerini paylaşırken, başka türlü birbirleriyle ilgisiz olabilen asteroit grubundan daha spesifik bir terimdir.

Büyük belirgin aileler, birkaç yüz tanınmış asteroit (ve henüz analiz edilmemiş veya henüz keşfedilmemiş olabilecek daha birçok küçük nesne) içerir. Küçük, kompakt ailelerin yalnızca on tanımlanmış üyesi olabilir. Ana kuşaktaki asteroitlerin yaklaşık %33 ila %35'i bir ailenin üyesidir.
Güvenilir şekilde tanınan yaklaşık 20 ila 30 aile vardır ve onlarca daha az kesin gruplama vardır. Pallas ailesi, Hungaria ailesi ve Phocaea ailesi gibi birkaç aile benzeri grup ana kuşaktan daha küçük Yarı büyük eksende veya daha büyük eğimde yer almasına rağmen, çoğu asteroit ailesi ana Asteroit kuşağında bulunur.
Cüce gezegen Haumea ile ilişkili bir aile tespit edildi. Bazı araştırmalar, truva asteroitleri arasındaki çarpışma ailelerinin kanıtlarını bulmaya çalıştı, ancak şu anda kanıtlar kesin değildir.

Ailelerin asteroitlerin çarpışması sonucu oluştuğu düşünülüyor. Pek çok durumda veya çoğu durumda ana gövde parçalanmıştır, ancak ana gövdeyi bozmayan büyük bir krater oluşumundan kaynaklanan birkaç aile de vardır (örneğin Vesta, Pallas, Hygiea ve Massalia aileleri). Bu tür krater aileleri tipik olarak tek bir büyük gövdeden ve çok daha küçük olan bir asteroit sürüsünden oluşur. Bazı aileler (örneğin, Flora ailesi) şu anda tatmin edici bir şekilde açıklanmayan karmaşık iç yapılara sahiptir, ancak bunun nedeni aynı bölgede farklı zamanlarda meydana gelen birkaç çarpışma olabilir.
Köken yöntemi nedeniyle, tüm üyeler çoğu aile için yakından eşleşen kompozisyonlara sahiptir. Dikkate değer istisnalar, büyük, farklılaşmış bir ana gövdesinden oluşan ailelerdir (Vesta ailesi gibi).
Asteroit ailelerinin, çeşitli faktörlere bağlı olarak (örneğin, daha küçük asteroitler daha hızlı kaybolur) bir milyar yıl mertebesinde ömürleri olduğu düşünülmektedir. Bu, Güneş Sisteminin yaşından önemli ölçüde daha kısadır, bu nedenle, eğer varsa, çok azı erken Güneş Sisteminin kalıntılarıdır. Ailelerin çürümesi, hem Jüpiter'den hem de diğer büyük cisimlerden kaynaklanan bozulmalar nedeniyle yörüngelerin yavaş dağılmasından ve onları küçük cisimlere indirgeyen asteroitler arasındaki çarpışmalardan kaynaklanır. Bu tür küçük asteroitler daha sonra, onları zamanla Jüpiter ile yörüngesel rezonanslara doğru itebilen Yarkovsky etkisi gibi tedirginliklere maruz kalırlar. Oraya vardıklarında, asteroit kuşağından nispeten hızlı bir şekilde fırlatılırlar. Kompakt Karin ailesi için yüz milyonlarca yıldan birkaç milyon yıldan daha azına kadar değişen bazı aileler için geçici yaş tahminleri elde edilmiştir. Eski ailelerin birkaç küçük üye içerdiği düşünülmektedir ve yaş belirlemelerinin temeli budur.
Pek çok çok eski ailenin tüm küçük ve orta ölçekli üyelerini kaybettiği ve en büyüklerinden sadece birkaçını olduğu gibi bıraktığı varsayılıyor. Bu tür eski aile kalıntılarının önerilen bir örneği, 9 Metis ve 113 Amalthea asteroit çiftidir. Çok sayıda geçmiş aileye (artık dağılmış durumda) dair daha fazla kanıt, demir göktaşlarındaki kimyasal oranların analizinden geliyor. Bunlar, bir zamanlar ayırt edilebilecek kadar büyük en az 50 ila 100 ana gövde olması gerektiğini, o zamandan beri çekirdeklerini açığa çıkarmak ve gerçek göktaşlarını üretmek için parçalanmış olması gerektiğini gösteriyor (Kelley & Gaffey 2000).

Ana kuşak asteroitlerinin yörünge elemanları çizildiğinde (tipik olarak eğime karşı eksantriklik veya yarı ana eksene karşı), aileden olmayan arka plan asteroit oldukça tekdüze dağılımına karşı bir dizi farklı konsantrasyon görülür. Bu konsantrasyonlar asteroit aileleridir. Yabancıyıldız, sözde uygun yörünge elemanlarına göre aile üyeleri olarak sınıflandırılan, ancak ailenin büyük bir kısmından farklı spektroskopik özelliklere sahip olan asteroitlerdir; bu, gerçek aile üyelerinin aksine, çarpışma etkisi üzerine bir zamanlar parçalanmış olan aynı ana gövdeden gelmediklerini düşündürür.

Kesin olarak konuşursak, aileler ve üyeleri, on binlerce yıllık zaman ölçeklerinde düzenli olarak dalgalanan mevcut salınımlı yörünge ögeleri yerine uygun yörünge elemanları analiz edilerek tanımlanır. Uygun unsurlar, en az on milyonlarca yıl ve belki de daha uzun süre neredeyse sabit kalan ilgili hareket sabitleridir.
Japon astronom Kiyotsugu Hirayama (1874-1943), asteroitler için uygun elementlerin tahminine öncülük etti ve ilk olarak 1918'de en önde gelen ailelerden birkaçını belirledi. Onun onuruna, asteroit ailelerine bazen Hirayama aileleri denir. Bu, özellikle onun tarafından keşfedilen beş önemli gruplama için geçerlidir.

Günümüzün bilgisayar destekli aramaları yüzden fazla asteroit ailesini tanımlamıştır. En belirgin algoritmalar, yörünge eleman uzayında küçük en yakın komşu mesafelere sahip gruplamaları arayan hiyerarşik kümeleme yöntemi (HCM)- ve yörünge elemanı uzayında bir asteroit yoğunluğu haritası oluşturan ve yoğunluk zirvelerini arayan dalgacık analizi.
Ailelerin sınırları biraz belirsiz çünkü kenarlarda ana kuşaktaki asteroitlerin arka plan yoğunluğuna karışıyorlar. Bu nedenle, keşfedilen asteroitler arasında bile üye sayısı genellikle sadece yaklaşık olarak bilinir ve kenarlara yakın asteroitler için üyelik belirsizdir.
Ek olarak, bir ailenin merkezi bölgelerinde bile heterojen arka plan asteroit popülasyonundan bazı müdahalecilerin olması bekleniyor. Çarpışmanın neden olduğu gerçek aile üyelerinin benzer bileşimlere sahip olması beklendiğinden, bu tür müdahalecilerin çoğu prensip olarak aile üyelerinin büyük kısmınınkilerle eşleşmeyen spektral özelliklerle tanınabilir. Öne çıkan bir örnek, en büyük asteroit olan ve bir zamanlar onun adını taşıyan ailede (Ceres ailesi, şimdi Gefion ailesi) 1 Ceres'tir.
Spektral özellikler, örneğin üyeleri alışılmadık bir bileşime sahip olan Vesta ailesi için kullanıldığı gibi, bir ailenin dış bölgelerindeki asteroitlerin üyeliğini (veya başka türlü) belirlemek için de kullanılabilir.

Daha önce bahsedildiği gibi, ana gövdeyi bozmayan, ancak yalnızca parçalanan parçaların neden olduğu ailelere krater aileleri denir. En belirgin "nominal ailelerden" (veya kümelerden) daha az farklı veya istatistiksel olarak daha az kesin olan çeşitli grup türlerini ayırt etmek için başka terminoloji kullanılmıştır.

Küme terimi, Karin kümesi gibi küçük bir asteroit ailesini tanımlamak için de kullanılır. Kümeler, nispeten az üyesi olan ancak arka plandan açıkça farklı olan gruplardır (örneğin, Juno grubu). Klanlar, arka plan yoğunluğu içinde çok yavaş bir şekilde birleşen ve/veya karmaşık bir iç yapıya sahip olan ve bu grupların tek bir karmaşık grup mu, yoksa birbiriyle ilişkili olmayan birkaç grup mu olduğuna karar vermeyi zorlaştıran gruplardır (örneğin, Flora ailesine klan adı verilmiştir). Kabileler, üyelerin yörünge parametrelerindeki küçük yoğunluk veya büyük belirsizlik nedeniyle arka plana karşı istatistiksel olarak anlamlı olduklarından daha az emin olan gruplardır.

Birçok asteroit ailesi arasında Eos, Eunomia, Flora, Hungaria, Hygiea, Koronis, Nysa, Themis ve Vesta aileleri asteroit kuşağında en öne çıkanlarıdır. Tam liste için bkz. § Tüm aileler .

Eos ailesi
Eos ailesi (sıfat Eoan ; 221 Eos'un adını taşıyan 9.789 üye)
Eunomia ailesi
Eunomia ailesi (sıfat Eunomian ; 5.670 bilinen üye, adını 15 Eunomia'dan almıştır) bir S-tipi asteroit ailesidir. Orta asteroit kuşağındaki en belirgin aile ve tüm ana kuşak asteroitlerinin yaklaşık %1,4'ü ile en büyük 6. ailedir. 
Flora ailesi
Flora ailesi (sıfat Florian ; 13.786 üyeli, adını 8 Flora'dan alan 3. en büyük ailedir. Kapsam olarak geniştir, net bir sınırı yoktur ve yavaş yavaş çevredeki arka plan popülasyonuna karışır. Aile içinde, muhtemelen daha sonraki ikincil çarpışmalar tarafından yaratılan birkaç farklı gruplama. Aynı zamanda bir asteroit klanı olarak da tanımlanmıştır.
Hungaria ailesi
Hungaria ailesi (sıfat Hungarian ; 2.965 üye, 434 Hungaria'nın adını almıştır)
Hygiea ailesi
Hygiea ailesi (sıfat Hygiean ; 10 Hygiea'nın adını taşıyan 4.854 üye)
Koronis ailesi
Koronis ailesi (sıfat Koronian ; 158 Koronis'in adını taşıyan 5.949 üye)
Nysa ailesi
Nysa ailesi (sıfat Nysian ; 44 Nysa'nın adını taşıyan 19.073 üye). Alternatif olarak 135 Hertha'dan sonra Hertha ailesi olarak adlandırılır.
Themis ailesi
Themis ailesi (sıfat Themistian ; 24 Themis'in adını taşıyan 4.782 üye)
Vesta ailesi
Vesta ailesi (sıfat Vestian ; 4 Vesta'nın adını taşıyan 15.252 üye)

2015 yılında, o sırada neredeyse 400.000 numaralı gövdeden oluşan numaralı küçük gezegenlerin tüm kataloğuna dayalı olarak, toplamda yaklaşık 100.000 üye asteroide sahip 122 önemli aile belirledi (numaralı küçük gezegenlerin güncel bir listesi için katalog dizinine bakın). Veriler, "Small Body Data Ferret"te kullanıma sunuldu. Bu tablonun ilk sütunu, tanımlanmış ailelerin şu anda kullanılan adlarından bağımsız olarak sayısal olarak etiketlenmesi girişimi olan aile kimlik numarasını veya aile tanımlayıcı numarasını (FIN) içerir, çünkü bir ailenin adı rafine gözlemlerle değişebilir, bu da literatürde birden çok ismin kullanılmasına ve ardından karışıklığa yol açar.

Çeşitli kaynaklardan (yukarıdaki tabloda listelenmeyen) diğer asteroit ailelerinin yanı sıra asteroit olmayan aileleri şunları içerir:

Uygun yörünge ögeleri
Kategori:Asteroit grupları ve aileleri
Asteroit tayf tipleri

Planetary Data System - Asteroid Families dataset, as per the Zappalà 1995 analysis.
Latest calculations of proper elements for numbered minor planets at astDys 31 Ocak 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
Asteroid (and Comet) grubus 5 Şubat 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. by Petr Scheirich (with excellent plots).
Asteroid Families Portal 31 Ocak 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Asteroit madenciliği ya da uzay madenciliği, asteroitlerden ve dünyaya yakın küçük gezegenlerden hammadde çıkarılması işleminin adıdır. Asteroit madenciliği, asteroitlerden mineral ve gaz, uzayda inşa edilecek yapılarda kullanmak üzere demir, nikel ve titanyum, astronotların bu yapılarda çalışmalarını devam ettirebilmeleri için gerekli su ve oksijen, roket yakıtında kullanmak için hidrojen ve oksijen temin etmek gibi görevler üstlenir. Uzay araştırmalarında bu aktivitelere "yerinde kaynak temini" (ing: in-situ resource utilization) denir.

Spekülasyonlara göre; modern endüstrinin ana elementleri olan antimoni, bakır, kalay, çinko, gümüş, kurşun ve altın gibi rezervler gelişmekte olan ülkelerin artan tüketimine paralel olarak 50-60 yıl içerisinde dünya üzerinde tükenmiş olacak. Buna karşılık olarak platinyum ve kobalt gibi değerli elementlerin asteroitlerden çıkartılıp dünyaya gönderilebileceği önerildi.
Aslında altın, kobalt, demir, manganez, molibden, nikel, osmiyum, paladyum, platin, renyum, rodyum, ruthenyum ve tungsten gibi ekonomik ve teknolojik gelişimde önemli yer tutan ve yer kabuğundan çıkarılan elementler, dünyaya çarpan asteroit yağmurları ile gelmiş ve yer kabuğunun soğumasıyla oluşmuşlardır. Çünkü dört milyar yıl önce yer kabuğu erimeye başladığında çekim kuvveti ile ağır siderofilik elementleri arzın merkezine doğru çekti. Böylece yer kabuğundaki değerli elementler çok azaldı veya tükendi. Astreoitlerin çarpmasıyla yer kabuğu tekrar metaller ile doldu.
2006 yılında, Keck Gözlemevi Jüpiter Trojan asteroitlerden 617 Patroclus ve muhtemelen Jüpiter'in diğer Trojan asteroitlerinin sönük kuyruklu yıldızlar (ing: extinct comet) olduğunu ve büyük oranda su buzundan oluştuklarını anons etti. Benzer şekilde Jüpiter ailesinden olan kuyruklu yıldızlar ile dünyaya yakın diğer asteroitlerin de su içerebildikleri öne sürüldü.Yerinde kaynak temini işlemi- uzayda bulunabilecek materyalleri yakıt olarak kullanma, ısı/termal yönetimi, depo doldurumu, radyasyondan korunma (ing: radiation shielding) ve uzay altyapılarında kullanılan ve fazla miktarda malzeme gerektiren bileşenler için ham madde temini— bahsi geçen suyun bu kaynaklardan çıkarılmasının maliyetini radikal miktarlarda azaltabilir.  Ancak bahsedilen maliyetteki radikal azaltmaların elde edilip edilemeyeceği; elde edilse bile en başta yapılması gereken muazzam boyutlardaki altyapı yatırımına karşı kara geçilip geçilemeyeceği bilinememektedir.
Buz, insanlığın güneş sisteminde yayılması için gerekli fiziksel ve finansal sürdürülebilirlik gibi iki koşuldan birini sağlayabilecek.Bu iki koşul, Amerikada İnsanlı Uzay uçuşu konusunda kurulmuş olan "Augustine Komisyonu" tarafından, 2009 yılında, İnsanlı Uzay Uçuşu'nun nihai hedefi olarak açıklanmıştır.
Astrobiyolojik perspektiften bakıldığında, asteroit madenciliği dünya dışı akıllı yaşam araştırması (SETI) için de bilimsel veri sağlayabilir. Bazı astrofizikçiler uzun zaman önce dünya dışı akıllı ve üstün medeniyetlerin güneş sistemimize gelmişlerse, çoktan asteroitlerde maden aramamış olabileceklerini söylüyorlar. Eğer öyleyse onların maden arama aktivitelerinin bariz izlerinin asteroitlerin üzerinde  bulunabileceğini öne sürüyorlar.

Halihazırda, çıkarılacak madenin kalitesi, masraflar ve maden çıkarmak için gerekli ekipman net olarak bilinmiyor ve sadece speküle edilebilir durumda. Ekonomik analizlere göre asteroitten çıkarılacak madenlerin dünyaya getirilmesi için harcanan masraf pazar fiyatını karşılamıyor ve halihazırdaki uzay kargo masraflarının çok fazla olması yüzünden yatırımcıların pek ilgisini çekmiyor. Fakat madenler için potansiyel market belirlenebilir ve kar elde edilebilir. Örneğin uzay turizminde kullanılacak yörüngedeki roketler için birkaç ton suyun taşınması çok büyük kar sağlayabilir.
1997 yılında, çapı 1.6 km olan küçük metalik bir asteroitte 20 trilyon dolardan fazla değerde endüstriyel metal olduğu söylentileri çıktı. Daha küçük bir M-tipi asteroit iki milyar ton demir-nikel madeni içerebilir. 16 Psyche isimli asteroidin 1.7×10¹⁹ kg demir-nikel alaşımı içerdiğine inanılıyor ve bu miktar dünyanın üretim ihtiyacını birkaç milyon yıl giderebilir.
Planetary Resources firması 30 metre uzunluğundaki bir asteroitten elde edilecek platinin 25-50 milyar dolar değerinde olduğunu iddia etse de, ekonomistler dünya dışından getirilecek değerli metallerin fiyatları çok düşürebileceğini söylüyorlar.

Maden araştırması yapılacak asterotin seçiminde göz önünde bulundurulması gereken en önemli faktörlerden biri yörüngesel hızdaki değişim ve hedefe gidiş-geliş süreleridir. Bu durumda çıkarılan materyallerin çoğu yüksek hızlı yörüngelerde itiş gücü olarak ve az bir kısmı da yük olarak kullanılacaktır.

Asteroitlerin kolonileştirilmesi
Ceres'in kolonileştirilmesi
SpaceX
Uzay araştırmaları
Amerika Birleşik Devletleri Uzay Madenciliği Yasası

Asteroid Mining - The Market Problem and Radical Solution 28 Kasım 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (EN)

Astronomi, kökenleri tarih öncesi dönemin dini, mitolojik, kozmolojik, takvimsel, astrolojik inanç ve uygulamalarına dayanan, antik çağlara kadar uzanan en eski doğa bilimlerinden biridir. Bunların izleri, uzun süre halk ve devlet astronomisi ile iç içe geçmiş bir disiplin olan astrolojide hala görülmektedir. Astronomi ve astroloji, Avrupa'da 1543 yılında başlayan Kopernik Devrimi sırasında tam olarak ayrılmamıştır. Bazı kültürlerde astronomik veriler astrolojik tahminler için kullanılmıştır.

Dünya'daki ilk rasathane olan Goseck çemberi MÖ 4900 yıllarında Almanya'da kurulmuştur. Bu gözlemevi 1991'de keşfedilip, Çek Cumhuriyeti ve Avusturya'da Goseck çemberine benzeyen tahta çubuklardan oluşan oluşumlar bulunmuştur.

Goseck çemberi yakınlarında bulunan Nebra gök tekeri ise Almanya'da bulunan başka bir tarihöncesi astronomiyle alakalı bir arkeolojik bulgudur. Nebra gök tekeri yaklaşık 30 cm çapında, mavi-yeşil kayaç kiri kaplı, üzerinde güneş ya da dolunay olduğu sanılan, ayrıca içlerinde Ülker yıldız kümesinin de bulunduğu yıldızlar ve çok kürekli bir güneş teknesi olduğu düşünülen birçok çizgi, hilal şeklinde altın işleme işaretler bulunan bronz bir tekerdir.
Ve Almanya'da 2011 yılında Magdalenenberg'de bir ay takvimi keşfedilmiştir.

Asur, Sümer ve Babil uygarlıklarının yaşadığı yer olan Mezopotamya'da modern astronominin temelleri atılmıştır. Sümerler astrolojiyle bağlantılı bir dinleri olduğundan ziggurat adlı tapınakların en üst katında yıldızları gözlemlerlerdi.
Mezopotamya'da Babillere ait matematiksel ve astronomik tabletler bulunmuştur. Babillerin Enuma anu enlil (Anlamlı çevirisi:An ve Enlil'in zamanı) adında 68-70 tabletlik bir tablet serisi bulunmuştur. Venüs ile alakalı tabletler de bulunmaktadır.
Mezopotamya'daki milattan önce 100'lü yıllarda yaşayan Selevkos İmparatorluğu'ndan Seleucus günmerkezlilik teorisini desktelemiştir.

Antik Yunanlar, astronomiyi matematiğin bir dalı-branşı olarak görmüştür. Antik Yunanistan'da özgür düşünce ortamı sayesinde Tales, Demokritos, Öklid gibi astronom ve matematikçiler yetişmiştir.
Milattan önce 100-200'lü yıllarda yaşayan Aristarchus, okulunda Dünya'nın kendi çevresinde döndüğünü söylemiştir.
Antik Yunanistan'da MÖ 100-150 yılları arasına ait astronomik birimlerin tespit edilmesini sağlayan bir mekanik hesap makinesi bulunmuştur. İsmi Antikythera düzeneğidir.
İlk yıldız sistemlerinin çoğunun temeli Antik Yunanistan'da ve İyonya'da Aristoteles ve Eudoxus tarafından atılmıştır. Kopernik'in sisteminin temeli ve benzeri milattan önce Batlamyus tarafından ortaya atılmıştır.

Doğu Asya'da astronomiyle ilk Çin tanışmıştır. Çin astronomiyle çok erken tanışmıştır. Astronomik gözlemlerin MÖ 6. yüzyılda başlandığı söylenmektedir. Zhang Heng gibi bazı Çinli astronomlar Güneş tutulmasını önceden hesaplayabiliyor ve bazı takvimlerden astronomik olayları ve yıldızları tahmin edebiliyordu.
Ayrıca tarihte insan tarafından tespit edildiği bilinen ilk süpernova olan Yengeç Nebulası Çin'de 1054 yılında gözlemlenmiştir. İlk yıldız kataloğu da Çin'de oluşturulmuştur.

Mayaların takvim ve astronomik bilgisi dönemin oldukça ilerisindeydi. Ay'ın evreleri, tutulmalar, Venüs'ün çıkışı ve kayboluşu hakkında tabletler bulunmuştur. Ülker Yıldız Kümesi, Mars, Venüs, Güneş, Samanyolu'nun evreleri ve döngüleri hakkında çalışmaları ve takvimleri vardır.

Müslüman olan Pers ve Arap dünyası Çin biliminin yükselişinde barut, kâğıt ve pusulayı Avrupa'dan önce alıp inceleme şansı buldu. Böylece Hint eserleri Arapçaya çevrildiğinde Orta Çağ İslam dünyası bilimde altın çağını yaşadı. Astronomide, gözlemsel astronominin değerini her zaman vurgulamışlardır. 9. yüzyılda büyük gözlemevleri kuruldu. Yıldız katalogları bu gözlemevlerinde üretildi.
10. yüzyıl'da Abdurrahman es-Sufî, yıldızların parlaklık ve renk gibi özelliklerini Kitabü Suveri'l-kevakibi's-sabite adlı kitabında topladı. Ayrıca Andromeda Galaksisi'ni Küçük bulut olarak adlandırmıştır.
10. yüzyılın sonuna doğru Tahran'da büyük bir gözlemevi inşa edildi. Bu gözlemevinde Güneş ve Dünya ile, güneşin açısıyla alakalı çalışmalar yapılmıştır.
11. yüzyılda Ömer Hayyam, Gregoryen takvimine yakın bir takvim yapmıştır. İslam dünyasında astronomi, doğal felsefe ve fizikten ayrı olup matematiğin bir dalı değildi.

Orta Çağ Avrupası'nda astronomi de dahil çoğu bilimsel alanda gelişme olmamıştır. Kilisenin etkisi ve derebeylik rejimi bunun en büyük nedenlerindendir. Orta Çağ Avrupası'na ait astronomik eserlerden kayda değer olan sadece Johannes Sacrobosco'nun ve birkaç papazın eserleri vardır.

Rönesans astronomisi; Kopernik'in gezegenlerin Dünya değil, Güneş etrafında döndüğü bir teori önermesiyle başlamıştır. Sistemi sonradan Johannes Kepler ve Galileo Galilei tarafından savunulmuştur.
Galileo ise astronomi amaçlı teleskopların mucididir. Kendi yaptığı 20x refraktör teleskobuyla Jüpiter'in İo, Ganymede, Callisto ve Europa adlı 4 uydusunu 1610'da gözlemlemiştir. Venüs'ün Ay gibi evrelere sahip olduğunu, Güneş lekeleri ve Ay'ın kraterlere sahip olduğunu keşfetmiştir.

Rönesans'tan sonra Sanayi Devrimi döneminde asıl modern astronomiye başlangıç yapılmıştır. William Herschel'ün Uranüs'ü keşfi, Halley Kuyruklu Yıldızı, Ceres, Pallas ve asteroitlerinin keşfiyle Güneş Sistemi'nin büyük bir kısmı keşfedilmiş oldu. Bode Yasası bulundu.

19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarına doğru spektrometre icat edilmiştir. Kirchoff ve Bunsen adlı iki fizikçi, spektrometrenin astronomi alanında kullanılabileceğini gösterdi ve Güneş'in materyal analizini yapıp hidrojen ve helyum elementlerinden oluştuğunu kanıtlamıştır. 
Ayrıca 20. yüzyılın başlarına dek genellikle erkekler astronom idi. Ancak 19. yüzyılda Annie Jump Cannon ve Henrietta Leavitt gibi kadın astronomlar yetişip, söz sahibi olmuşlardır.

20. yüzyılda kozmoloji adlı bir bilim dalı daha ortaya çıkmıştır. Edwin Hubble'ın Andromeda'nın farklı bir galaksi olduğunu, farklı galaksilerinde varlığını tespit etmesi kozmoloji için temeldir. Böylece Hubble kanunu ortaya çıkmıştır. Büyük Patlama teorisi de bu dönemde ortaya atılmıştır. Doppler etkisi, spektrometre, gelişmiş teleskopların ve gama ışınının bulunmasının astronomiye etkisi çok fazladır.
Kozmik mikrodalga arka planın da keşfiyle evrenin genişlediği astronomi dünyasında kabul görmeye başlanmıştır.

Kozmoloji
Fizik tarihi
Evrenin yaşı

Astronomik cisim ya da gök cismi gözlemlenebilir evrenin içindeki cisimlerin genel adıdır. Bu cisimleri astronominin dalı olan morfoloji inceler. Gökteki cisimlerin bazıları (örn. yetim gezegenler) sabitken bazıları yörüngelerinde döner.
Gözlemlenebilir evrendeki en büyük astronomik cisim Stephenson 2-18'tir. Güneş'in 2.140 (~170) katı tahmini yarıçapı ile, bilinen en büyük yıldızdır. Bulutsu, süpernova kalıntıları dışındaki astronomik cisimler kendi etrafında dönerken kütleçekim sayesinde düşmezler.
Bir yıldızın etrafında dönen büyük gök cisimlerine gezegen; gezegenlerin çevresinde dönen küçük gökcisimlerine de uydu denir. Bazı gök cisimleri (örn. Güneş, Ay ve bazı yıldızlar) çıplak gözle görülebilirken, milyonlarca ışık yılı uzaktaki bir gök cismi dev teleskoplarla ancak görülebilir.
Astronomik cisimler birbirlerini oluşturabilir. Örnek olarak yıldızlar, süpernova patlaması geçirerek beyaz cüceye dönüşürler ve süpernova kalıntıları oluşur. Asteroitler çarpışarak gezegen oluşturabilirler. Kuyruklu yıldızların hem yaşam kaynağı hem yaşam bitirici olduklarını düşünen birçok bilim insanı vardır.

Aşağıdaki tabloda, bulundukları yer veya yapılarına göre cisim ve sistemler kategorize edilmiştir.

Güneş Sistemi'ndeki cisimlerin listesi
Güneş sistemindeki nesnelerin kütleye göre listesi

The Astrophysical Journal, sık kullanılan kısaltması ile ApJ (telaffuzu "ap jay"), 1895 yılında Amerikalı astronomlar George Ellery Hale ve James Edward Keeler tarafından kurulan hakemli bir bilimsel astrofizik ve astronomi dergisidir. Dergi, 2015 yılında basılı yayıma son vermiş ve yalnızca elektronik bir dergi olmuştur.
1953 yılından beri The Astrophysical Journal Supplement Series (ApJS), dergideki materyali tamamlamak için genellikle daha uzun makaleler içeren The Astrophysical Journal ile birlikte yayımlanmaktadır. Yılda altı cilt yayımlanmaktadır ve cilt başına 280 sayfa basılmaktadır.
The Astrophysical Journal Letters (ApJL), 1967 yılında Subrahmanyan Chandrasekhar tarafından The Astrophysical Journal ikinci parçası olarak kurulmuştur. Günümüzde yüksek etkili astronomik araştırmaların hızlı yayımlanmasına odaklanan ayrı bir dergidir.
Üç dergi, 2008 yılında Amerikan Astronomi Topluluğu'nin hamlesi sonrasında Ocak 2009'a kadar University of Chicago Press tarafından yayımlanmış, daha sonra IOP Publishing'e transfer olmuştur. Değişimin nedeni, topluluk tarafından University of Chicago Press'in artan finansal talepleri olarak açıklanmıştır. Diğer bilimsel disiplinlerdeki dergilere kıyasla The Astrophysical Journal, daha yüksek (> %85) kabul oranına sahiptir, ancak astronomi ve astrofiziği kapsayan diğer dergilere benzemektedir.

Dergi, 1895 yılında George Ellery Hale ve James E. Keeler tarafından The Astrophysical Journal: An International Review of Spectroscopy and Astronomical Physics adıyla kurulmuştur. İki kurucu editöre ek olarak, uluslararası bir yardımcı editör kurulu oluşturulmuştur: M. A. Cornu, Paris; N. C. Dunér, Upsala; William Huggins, Londra; P. Tacchini, Roma; H. C. Vogel, Potsdam, C. S. Hastings, Yale; A. A. Michelson, Chicago; E. C. Pickering, Harvard; H. A. Rowland, Johns Hopkins ve C. A. Young, Princeton.

Derginin baş editörleri aşağıdaki gibidir:

George Hale (1895-1902)
Edwin Brant Frost (1902-1932)
Edwin Hubble (1932-1952)
Subrahmanyan Chandrasekhar (1952-1971)
Helmut A. Abt (1971-1999)
Robert Kennicutt (1999-2006)
Ethan Vishniac (2006-günümüz)

The Astrophysical Journal
The Astrophysical Journal Supplement Series
The Astrophysical Journal Letters

Ateş, antik Yunan felsefesinde toprak, su ve hava ile birlikte dört klasik elementten biridir. Ateş hem sıcak hem de kuru olarak kabul edilir ve Platon'a göre dört yüzlüyle ilişkilendirilir.

Ateş, Antik Yunan felsefesi ve bilimindeki dört klasik elementten biridir. Genellikle enerji, kararlılık ve tutku nitelikleriyle ilişkilendirilmiştir. Bir Yunan mitolojisinde, Prometheus, çaresiz insanları korumak için tanrılardan ateşi çalmıştır ancak bu hayırseverliği nedeniyle cezalandırılmıştır.

Ateş tanrısı
Ateş ibadeti
Pirokinezi
Piromani

Frazer, Sir James George, Ateşin Kökeni Efsaneleri, Londra: Macmillan, 1930.
Freeman, Kathleen; Diels, Hermann. Ancilla to the Pre-Socratic Philosophers: a complete translation of the fragments in Diels. ISBN 978-1-60680-256-4. 

Different versions of the classical elements
Overview the 5 elements
Section on 4 elements in Buddhism
a virtual exhibition about the history of fire

Athena, Yunan mitolojisinde zekâ, sanat, strateji, ilham ve savaş tanrıçasıdır. Roma mitolojisinde Minerva ile eşit kabul edilir. Babası Tanrıların başı Zeus, annesi ise Zeus'un ilk karısı olan hikmet tanrıçası Metis'tir. Sembolleri, kalkan, mızrak, zeytin dalı ve baykuştur. Mızrak savaşı, zeytin dalı barışı, gök gözlü baykuş da bilgeliği temsil eder. Athena, Atina kentinin baş tanrıçası ve koruyucusudur, kent ismini de ondan almıştır. Athena ve sembolize ettiği karakterler birçok kültürde benzer formlarda bulunur. Athena ayrıca Troya savaşında Akhaların yardımına koşup tahta atın yapılmasına yardım etmiştir. Athena özel bir kalkan taşır. Bu kalkan Aegis olarak isimlendirilmiştir. Kalkanın üzerinde, değişik süslemelerle birlikte Medusa'nın başının resmi bulunur. Bu kalkanın önünde en güçlü ordular bile bozguna uğrar. Zeus'un en sevdiği kızı olduğu için Zeus'un yıldırımlarını da bir tek o kullanabilir. Gigantlar arasındaki karşıtı Enceladus'dur.
Temel özellikleri kentle ilgili olan Athena birçok bakımdan kır tanrıçasıydı. Artemis'in karşıtıdır. Athena'nın Yunan uygarlığı öncesinden gelen bir tanrıça olduğu ve daha sonra Yunanlarca benimsendiği sanılır. Ama Yunan ekonomisi, Minos uygarlığından farklı olarak önemli ölçüde askerî temele dayandığı için, Athena başlangıçtaki evcil işlevlerini korumakla birlikte giderek bir Savaş Tanrıçası'na dönüşmüştür. Savaşın, kaba güç yönünü simgeleyen Ares yerine strateji ve zeka yönünü temsil eden Athena, bu açıdan Ares'ten ayrılır. Ayrıca bir el sanatlarını da temsil eden bir tanrıça olarak trompet, flüt, çömlek, tırmık, saban, gemi ve savaşta kullanılan at arabası onun icatlarındandır.
Tanrıça Athena; Herakles, Perseus, Odysseus gibi birçok kahramana da yardım etmiştir.

Savaş strateji ve bilgelik tanrıçası olması nedeniyle babası Zeus'un savaş zırhlarını emanet ettiği tek tanrıçadır. Ayrıca destanlarda da Zeus'un en sevdiği çocuğu olarak geçer. Zekâ tanrıçası olan Athena, bu özelliğini annesi bilgelik, hikmet tanrıçası Metis'ten almıştır.
Tanrıça bakire kalıp hiç çocuğu olmasa da, çocuğu yerine koyduğu Erikhthonios ile ilgili hikâye şöyledir: Tanrı Hephaistos, bir gün Athena'ya karşı olan hislerine yenik düşer ve tanrıça Athena'yı kovalamaya başlar. Koşarken boşalan Hephaistos'un menileri tanrıçanın bacağına gelir. Tanrıça bunları silip toprağa atar ve bu ilişkiden yılan bacaklı Erikhthonios doğar. Athena'da onun yetiştirilmesine yardım eder.

Tanrıça Metis hamile kalınca, Zeus doğacak çocuk erkek olursa kendisini devirir diye, tanrıçayı hamile iken yutar. Baş tanrı Zeus Metis'i yutmuş, yani kendi içine atmış ve onu kendisinin bir parçası yapmıştı. Bundan sonra Zeus, katlanılmaz baş ağrıları geçirir ve kafasını yararlar. Zeus, Metis'i uzun süre kafasının içinde taşıdı. Ondan kurtulma zamanı gelip çatınca demir ve ateş tanrısı Hephaistos'u çağırdı. "Hephaistos" dedi "Başım çatlayacakmış gibi ağrıyor, artık dayanamıyorum. Alnıma hızla keskin baltanı vur. Korkma sen emrimi yerine getir, ben başıma ne geleceğini biliyorum."

Hephaistos baş tanrıya karşı gelmeye cesaret edemedi ve baltasını Zeus'un alnına indirdi. Zeus'un kafasında bir yumru şeklinde büyüyen Athena oradan kalkanlı ve zırhlı bir şekilde yetişkin bir kadın olarak çıkar. O anda yarılan yerden zafer çığlıkları atan güzel bir kız çıktı ve dans etmeye başladı. Tepeden tırnağa kadar silahlı idi. Başında altın bir miğfer kıvılcımlar saçıyordu. Parlak bir zırh bütün vücudunu kaplamıştı. Elinde ise yepyeni bir mızrağı sallıyordu. Bu hali gören bütün ölümsüzler hayret ettiler, şaşırdılar. Güneş bile onu görünce ne yapacağını unuttu, atlarının dizginlerini çekti, arabasını göğün boşluğunda bekletti. Büyük Olimpos Dağı bu yeni Tanrıça'nın doğuşu ile sarsıldı. Toprak'tan müthiş bir gürültü çıktı. Denizler kabarmaya dalgalar coşmaya başladı.
"Ve Zeus çıkardı bir gün kendi kafasından
Çakır gözlü yaman Athena'yı,
O dünyayı birbirine katan tanrıçayı,
O hiç yorulmadan orduları yöneten,
O  cenk ve savaş bağrışmalarından hoşlanan,
Yüceler yücesi sayılan tanrıçayı."

Atina şehri yeni kurulmaktadır ve şehrin tanrısı kim olacağı söz konusu olur. Bütün Olimpos tanrıları bir araya gelirler. Çeşitli yarışmalar sonucunda iki tanrı kalır. Bu iki tanrı Poseidon ile Athena'dır. Jüri tanrılar bu şehre en büyük hediyeyi verecek olanı şehrin tanrısı seçeceklerini belirtirler. İlk olarak kendinden emin Poseidon öne çıkar. Üç başlı mızrağını yere vurur ve yer yarılarak bir at ortaya çıkar(bazı kaynaklara göre ise kayaya vurur ve su pınarı fışkırır). Poseidon atı herkese göstererek "Bu evcil bir attır, insanı yorulmadan istediği her yere götürür, onun yüklerini taşır." der. Bütün tanrılar büyülenmiştir bu hayvan karşısında. Athena ise küçük bir gülücük atar ve ünlü mızrağını yere saplar. Mızrağın saplandığı yerden bir filiz çıkar ve büyür büyür çok güzel bir zeytin ağacı olur. "Bu da zeytin ağacıdır. Meyvesi olan zeytinin saymakla bitmeyen özellikleri vardır. Zeytini insanlar yiyebilirler, yemeklerine katabilirler. Yağını yapıp yakarlar, geceleri aydınlatırlar. Yemeklere dökerler, çok güzel lezzetler elde ederler. Aynı zamanda bozulmaz ve bozulmasını istemedikleri yiyecekleri saklarlar. Ve böyle faydaları daha da sayılabilir." der zeki tanrıça. Bütün tanrılar bakakalmıştır bu ağaca. Hepsi tebrik eder Athena'yı, artık şehir ona aittir. Şehrin ismine de Atina denecektir bundan sonra.İlk başta köylerden oluşan Atina zamanla önemli bir hal alır. Poseidon ise, belki de bir tanrıçaya yenilmekten, tüm siniriyle üç başlı mızrağını dağa fırlatır. Dağa saplanır mızrak, hâlâ mızrağın izinin orada olduğu söylenir. Ayrıca Athena'nın o meşhur ağacının da Atina'daki akropoliste portikonun yanında duran zeytin ağacı olduğuna inanılır.

Üç Güzeller Efsanesi'nde Paris'e 'En Güzeline' yazılı altın elmayı kendisine vermesi karşılığında büyük bir bilgelik ve savaşta yenilmezliği vadeder.
Arakne'yi Tanrıça Athena'dan daha üstün bir dokuma yeteneğine sahip olduğunu iddia ettiği için örümceğe çevirir.
Medusa'yı kendi tapınağında Poseidon ile beraber olduğu için baktığını taşa çeviren, yılan saçlı çirkin bir yaratığa çevirir. Daha sonra da Medusa'yı öldürmek üzere yola çıkan Perseus'a yardım eder.
Odysseus'u Truva savaşı'ndan sonra eve dönüş yolcuğunda korur ve çabalarının boşa gitmesini önler, ona yardım eder.

Athena'nın hiç yoldaşı, sevdiği olmamıştır. İşte bu yüzden Athena Parthenos yani "Bakire Athena" olarak da anılır. Atina'daki ünlü Parthenon Tapınağı da ismini buradan alır. Bu Athena'nın sadece bakireliği ile ilgili bir gözlem değildir, fakat O'nun cinsel mütevazılığın ve tanrısal gizemin daimi koruyucusu olduğu rolünün bir doğrulamasıdır. Üstlendiği bu rol Athena hakkında birçok hikâyenin de doğmasına yol açmıştır. Marinus'un anlattığına göre Hristiyanlar Parthenon'dan Athena'nın heykelini kaldırır. Ardından Proclus'a ki kendisi fanatik derecede Athena'ya düşkündür; rüyasında bir Atinalı kadının O'nunla yaşamak istediğini söylediğini bize anlatmıştır.
Yalnızca bir kere bir tanrıyla birlikte olduğu ve bu birleşmeden yarı tanrı iki (ikiz) kızının olduğu söylenmektedir. Ancak ne kızlarının ne de daha sonradan evlendiği tanrının kim olduğu bilinmemektedir.

fe-mitoloji sözlüğü, Athena

Kimyasal elementlerin atom numarası (sembolü Z), o elementin her atomunun çekirdeğinde bulunan proton sayısıdır. Atomda bulunan proton sayısı elementin kimyasal karakteri hakkında da bilgi verir.

Periyodik tabloda sıklıkla karşılaşılan görünüm, örnekteki gibidir. Burada, element simgesinin altında verilen bağıl atom kütlesi, proton ve nötron sayısının toplamına eşittir. Element simgesinin üstünde verilen atom numarası da, proton sayısına eşit olduğuna göre, bu iki sayının farkı elementin nötron sayısını verir.
Örnek: Kalsiyumun (Ca) nötron sayısı: 
Bağıl atom kütlesi - Atom numarası = 40 - 20 = 20'dir.
Bu gösterim, periyodik tablonun dışında, örneğin herhangi bir anlatımda elementin adı geçerken de kullanılabilir. Bazı durumlarda, bu iki değerin yeri tam tersi şekilde (atom numarası altta, bağıl atom kütlesi üstte) de olabilir. Ek olarak, simgenin sağ tarafında, elementin + ya da - yükü de gösterilebilir.

Aşırı soğuk cüce, etkin sıcaklığı 2.700 K'den (2.430 °C; 4.400 °F) daha düşük olan yıldızsal veya yıldızaltı bir gök cismidir. Cüce yıldızların bu kategorisi, 1997 yılında J. Davy Kirkpatrick, Todd J. Henry ve Michael J. Irwin tarafından tanımlanmıştır. Başlangıçta M7 tayf türündeki çok düşük kütleli M-tipi cüce yıldızları içeren bu kategori, daha sonraları bilinen en soğuk yıldızlardan T6.5 tayf türü kadar soğuk olan kahverengi cücelere uzanan gök cisimlerini kapsayacak şekilde genişletilmiştir. Aşırı soğuk cüceler, Güneş'e komşu yıldızlar ve yıldızaltı cisimlerin yaklaşık %15'ini oluşturur. En bilinen örneklerinden biri TRAPPIST-1'dir.
Gezegen oluşum modelleri, bu yıldızların düşük kütleleri ve ön gezegen disklerinin küçük boyutları nedeniyle süper Dünya ve Jüpiter kütleli gezegenlerden ziyade, Merkür - Dünya boyut aralığındaki karasal gezegenlerden oluşan görece bol bir popülasyona ev sahipliği yapabileceğini öne sürmektedir. Yedi adet Dünya boyutunda gezegenden oluşan TRAPPIST-1 gezegen sisteminin keşfi, bu yığılma modelini doğrular niteliktedir.
Diğer düşük kütleli yıldızlarla kıyaslandığında, aşırı soğuk cücelerin yavaş hidrojen füzyonu nedeniyle yaşam sürelerinin en az birkaç yüz milyar yıl olduğu tahmin edilmektedir ve aralarındaki en küçüklerinin ise yaklaşık 12 trilyon yıl yaşayacağı düşünülmektedir. Evrenin yaşının yalnızca 13,8 milyar yıl olması sebebiyle, tüm aşırı soğuk cüceler yaşam döngülerinin henüz başlarındadır. Modeller, bu yıldızların en küçüklerinin yaşamlarının sonunda genişleyerek bir kırmızı dev halini almak yerine mavi cücelere dönüşeceğini öngörmektedir.

2001 yılında M9 tayf türündeki aşırı soğuk cüce LP 944-20'den gelen radyo dalgası patlamalarının tespit edilmesinin ardından birçok astrofizikçi, radyo dalgaları yayan yeni cisimler aramak için Arecibo Gözlemevi ve VLA'da gözlem programları başlatmıştır. Bugüne kadar bu radyo teleskoplarla yüzlerce aşırı soğuk cüce gözlemlenmiş ve bu yıldızlar arasından radyo dalgası yayan bir düzineden fazlası tanımlanmıştır. Bu araştırmalar, aşırı soğuk cücelerin yaklaşık %5-10'unun radyo dalgaları yaydığını göstermektedir. Bu gözlem programları, 800-900 K sıcaklığıyla bilinen en soğuk radyo dalgası yayan kahverengi cüce olan (2012 itibarıyla) 2MASS J10475385+2124234'ü tanımlamıştır. T6.5 tayf türündeki kahverengi cüce 2MASS J10475385+2124234, 1,7 kG'den daha güçlü bir manyetik alana sahiptir ve bu alanın şiddeti, Dünya'nın manyetik alanından yaklaşık 3000 kat daha fazladır. Daha güncel gözlemler, WISEPA J062309.94-045624.6 (T8) adı verilen ve yaklaşık 740 K sıcaklığa sahip, radyo emisyonu olan daha da soğuk bir aşırı soğuk cüceyi tespit etmiştir.

UltracoolSheet: 3.000'den fazla aşırı soğuk cüce ve doğrudan görüntülenen dış gezegeni içeren katalog
Database of Ultracool Parallaxes 20 Haziran 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.: UltracoolSheet'in öncülü

Babil astronomisi, Mezopotamya'nın tarihinin ilk dönemlerinde gök cisimlerinin incelenmesi veya kaydedilmesiydi. Kullanılan sayısal sistem olan altmışlık sistem, modern ondalık sistemdeki on sayısının aksine altmışa dayanıyordu. Bu sistem alışılmadık derecede büyük ve küçük sayıların hesaplanmasını ve kaydedilmesini kolaylaştırıyordu.
MÖ 8. ve 7. yüzyıllarda Babil astronomları, gök bilimine yeni bir deneysel yaklaşım geliştirdiler. Evrenin ideal doğasıyla ilgilenen inanç sistemlerini ve felsefelerini, incelemeye ve kaydetmeye; tahmine dayalı gezegen sistemlerinde dâhili bir mantık kullanmaya başladılar. Bu, astronomi ve bilim felsefesine yapılmış dikkate değer bir katkıydı ve bu nedenle bazı modern bilim insanları bu yaklaşımı bilimsel bir devrim olarak adlandırmıştır. Astronomiye yönelik bu yaklaşım Yunan ve Helenistik astrolojide benimsenmiş ve daha da geliştirilmiştir. Klasik Yunan ve Latin kaynakları, astronomi ve diğer divinasyon biçimlerinde uzmanlaşmış rahip-yazıcılar olarak kabul edilen filozoflar için sıklıkla "Keldaniler" terimini kullanmaktadır. Babil astronomisi modern astrolojinin yolunu açmıştır ve Helenistik Dönem olan 2. yüzyılda Yunan-Roma imparatorluğu boyunca yayılmasının sebebidir. Babilliler gezegenlerin geçişlerini izlemek için altmışlık sistemi kullanmış, 360 derecelik gökyüzünü 30 dereceye bölerek ekliptik boyunca yıldızlara 12 burç atamışlardır.
Babil astronomisinden günümüze çoğunlukla astronomi günlükleri, efemerisler ve usul metinleri içeren çağdaş kil tabletlerden oluşan parçalar ulaşmıştır, dolayısıyla Babil gezegen teorisine dair mevcut bilgiler bölük pörçük durumdadır. Bununla birlikte, günümüze ulaşan parçalar Babil astronomisinin “astronomik olayların rafine bir matematiksel tanımını vermeye yönelik ilk başarılı girişim” olduğunu ve “Helenistik dünyada, Hindistan'da, İslam dünyasında ve Batı'da bilimsel astronominin sonraki tüm çeşitlerinin ... temelde kesin olarak Babil astronomisine bağlı olduğunu” göstermektedir.

Babil takvimi
Babil matematiği
Babil astronomi günlükleri
Babil yıldız katalogları
Mısır astronomisi
Astronomi tarihi (Mezopotamya bölümü).
MUL.APİN
Ülker takımyıldızı

Özel

Genel

Aaboe, Asger (1958). "On Babylonian Planetary Theories". Centaurus. 5 (3–4): 209-277. doi:10.1111/j.1600-0498.1958.tb00499.x. 
Aaboe, Asger (1974). "Scientific Astronomy in Antiquity". Philosophical Transactions of the Royal Society of London. Series A, Mathematical and Physical Sciences. 276 (1257): 21-42. 
Aaboe, Asger (2001). Episodes From the Early History of Astronomy. Springer. doi:10.1007/978-1-4613-0109-7. ISBN 978-0-387-95136-2. 
Aaboe, A.; Britton, J.P.; Henderson, J.A.; Neugebauer, O.; Sachs, A.J. (1991). "Saros Cycle Dates and Related Babylonian Astronomical Texts". Transactions of the American Philosophical Society. 81 (6): 1-75. doi:10.2307/1006543. 
Brown, David (2000). Mesopotamian Planetary Astronomy-Astrology. Brill. 
Evans, James (1998). The History and Practice of Ancient Astronomy. Oxford University Press. 
Friberg, Jöran (2019). "Three thousand years of sexagesimal numbers in Mesopotamian mathematical texts". Archive for History of Exact Sciences. 73 (2): 183-216. doi:10.1007/s00407-019-00221-3. 
Hayakawa, Hisashi; Mitsuma, Yasuyuki; Ebihara, Yusuke; Miyake, Fusa (2019). "The Earliest Candidates of Auroral Observations in Assyrian Astrological Reports: Insights on Solar Activity around 660 BCE". The Astrophysical Journal Letters. 884 (1): L18. arXiv:1909.05498 . doi:10.3847/2041-8213/ab42e4. 
Hetherington, Norris S. (1993). Cosmology : historical, literary, philosophical, religious, and scientific perspectives. CRC Press. 
Holden, James H. (2006). A History of Horoscopic Astrology. American Federation of Astr. 
Hunger, Hermann; Pingree, David (1999). Astral Sciences in Mesopotamia. Brill. 
Koch, Ulla Susanne (1995). Mesopotamian Astrology: An Introduction to Babylonian and Assyrian Celestial Divination. Museum Tusculanum Press. 
Lambert, W.G. (1987). "Review: Babylonian Astrological Omens and Their Stars". Journal of the American Oriental Society. 107 (1): 93-96. 
Leverington, David (2003). Babylon to Voyager and Beyond: A History of Planetary Astronomy. Cambridge University Press. 
Neugebauer, O. (1948). "The History of Ancient Astronomy Problems and Methods". Journal of Near Eastern Studies. 4 (1): 1-38. doi:10.1086/370729. 
Olmstead, A.T. (1938). "Babylonian Astronomy: Historical Sketch". The American Journal of Semitic Languages and Literatures. 55 (2): 113-129. doi:10.1086/amerjsemilanglit.55.2.3088090. 
Ossendrijver, Mathieu (2016). "Ancient Babylonian astronomers calculated Jupiter's position from the area under a time-velocity graph". Science. 351 (6272): 482-484. doi:10.1126/science.aad8085. 
Pingree, David (1992). "Hellenophilia versus the History of Science". Isis. 83 (4): 554-563. doi:10.1086/356288. 
Pingree, David (1998). "Legacies In Astronomy And Celestial Omens".  Dalley, Stephanie (Ed.). The Legacy of Mesopotamia. Oxford University Press. ss. 125-137. 
Rochberg, Francesca (2002). "A consideration of Babylonian astronomy within the historiography of science". Studies in History and Philosophy of Science Part A. 33 (4): 661-684. 
Rochberg, Francesca (2004). The Heavenly Writing: Divination, Horoscopy, and Astronomy in Mesopotamian Culture. Cambridge University Press. 
Rochberg-Halton, F. (1983). "Stellar Distances in Early Babylonian Astronomy: A New Perspective on the Hilprecht Text (HS 229)". Journal of Near Eastern Studies. 43 (3): 209-217. 
Sarton, George (1955). "Chaldaean Astronomy of the Last Three Centuries B. C." Journal of the American Oriental Society. 55 (3): 166-173. doi:10.2307/595168. 
Steele, John (2019). "Explaining Babylonian Astronomy". Isis. 110 (2): 292-295. doi:10.1086/703532. 
Van der Waerden, B.L. (1949). "Babylonian Astronomy. II. The Thirty-Six Stars". Journal of Near Eastern Studies. 8 (1): 6-26. doi:10.1086/370901. 
Van der Waerden, B.L. (1951). "Babylonian Astronomy. III. The Earliest Astronomical Computations". Journal of Near Eastern Studies. 10 (1): 20-34. doi:10.1086/371009. 
Van der Waerden, B.L. (1987). "Babylonian Astronomy. III. The Earliest Astronomical Computations". Annals of the New York Academy of Sciences. 500 (1): 525-545. doi:10.1111/j.1749-6632.1987.tb37224.x. 
Watson, Rita; Horowitz, Wayne (2011). Writing Science Before the Greeks: A Naturalistic Analysis of the Babylonian Astronomical Treatise MUL.APIN. Leiden: Brill Academic Pub. ISBN 978-90-04-20230-6. 

Jones, Alexander. "The Adaptation of Babylonian Methods in Greek Numerical Astronomy." Isis, 82(1991): 441-453; reprinted in Michael Shank, ed. The Scientific Enterprise in Antiquity and the Middle Ages. Chicago: Univ. of Chicago Pr., 2000. 0-226-74951-7ISBN 0-226-74951-7
Neugebauer, Otto. Astronomical Cuneiform Texts. 3 volumes. London:1956; 2nd edition, New York: Springer, 1983. (Commonly abbreviated as ACT).
Toomer, G. J. "Hipparchus and Babylonian Astronomy." In A Scientific Humanist: Studies in Memory of Abraham Sachs, ed. Erle Leichty, Maria deJ. Ellis, and Pamela Gerardi, pp. 353–362. Philadelphia: Occasional Publications of the Samuel Noah Kramer Fund 9, 1988.

Mehmet Bahaeddin Ögel (21 Nisan 1923, Elazığ - 7 Mart 1989, Ankara), Orta Asya Türk tarihi ve Türk kültür tarihi alanlarında uzman Türk tarihçidir.

21 Nisan 1923 tarihinde, Elazığ'ın Çarşı mahallesinde doğdu. İlk ve orta eğitimini Elazığ ve Malatya'da tamamladı. 1940 yılında Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nin tarih bölümüne kaydoldu.
Üniversitede Şemsettin Günaltay ve Afet İnan'ın Orta Asya Türk tarihi hakkındaki seminerlerine devam etti. 1945 yılında mezun oldu. Mezuniyetinden sonra Millî Eğitim Bakanlığı tarafından Erzurum Lisesi'ne tarih-coğrafya öğretmeni olarak tayin edildi. 1947 yılında Wolfram Eberhard'ın yanında doktora çalışmasına başladı. Uygur Devletinin Kuruluşu başlıklı tezi ile 1948 yılında tarih doktoru unvanı aldı ve 1949 yılında genel türk tarihi kürsüsüne asistan olarak atandı.
İran'da dört ay kalarak araştırmalarda bulundu. Aynı yıl burs ile Almanya'ya gönderildi. Liao Devrinden Önceki Kitanlar başlıklı araştırma teyi ile 1957 yılında doçentliğe atandı. Alexander Von Humbold Vakfı bursundan faydalanarak 1959 yılında tekrar Almanya'ya gitti. 1961 yılında Tayvan Hükûmeti'nden Taipei'deki National Cheng-chi Üniversitesi'nde misafir öğretim üyeliği daveti aldı, 1962-64 yılları arasında Tayvan'da görev yapmıştır. Dönüşte Sino-Turcica başlıklı eserini tez olarak sundu ve 1964 yılında profesör unvanı aldı.
Bahaeddin Ögel, 42 yıllık akademik hayatını Ankara Üniversitesi'nde geçirdi. Aralarında Millî Eğitim Bakanlığı, Türkiye Radyo Televizyon Kurumu, Türk Tarih Kurumu'nun da yer aldığı pek çok kurumda danışman, raportör, üye veya idareci olarak hizmet etti.
Bahaeddin Ögel, Orta Asya Türk tarihi ile ilgili Çin arşivlerinden faydalanarak araştırmalar yapan sayılı tarihçilerdendi. Özellikle Türk kültür tarihi alanında önemli çalışmalar hazırladı. Alman ekolünü ve metotlarını Türk araştırmacılara tanıttı ve Türk metotları ile kaynaştırarak özgün bir araştırma yöntemi geliştirdi. Türk tarihinin bütünlüğü, Türklerin göçebeliği, Türk-Moğol meselesi gibi pek çok tarihsel mesele hakkında tezler ortaya attı. Alanıyla ilgili 20 cilt kitap ve 120'den fazla makale yazdı. Almanya, İngiltere, İtalya, Danimarka, Macaristan, Avusturya, İran, Tayvan, Moğolistan, Türkmenistan, Tacikistan ve Azerbaycan gibi ülkelerde ilmî çalışmalar yürüttü. Almanca, İngilizce, Çince, Farsça, Rusça ve Moğolca'nın yanı sıra çağdaş Türk lehçelerini de bilen Ögel, 7 Mart 1989 günü akciğer kanseri sebebiyle öldü.

Erzurum Anıtlarında Altay-Türk Anıtlarının İzleri, Erzurum Halkevi Yayını, Erzurum 1947.
İslamiyet’ten Önceki Türk Kültür Tarihi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1962, ISBN 9789751604170
Uygurlar ve Uygur Tarihi (Ders Notları), Ankara 1962.
Sino-Turcica (Cengiz Han ve Çin'deki Hanedanın Türk Müşavirleri), 1964
Hunlar, Göktürkler, Uygurlar (Ders Notları), Ankara 1968.
Türk Kültürünün Gelişme Çağları, İstanbul 1971.
Türk Mitolojisi, Altınordu Yayınları, 2019, ISBN 9786057702319
Türk Kültür Tarihine Giriş 1, Türkler’de Köy ve Şehir Hayatı, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1971.
Türk Kültür Tarihine Giriş 2, Türkler’de Ziraat Kültürü, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1971.
Türk Kültür Tarihine Giriş 3, Türkler’de Ev Kültürü, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara
Türk Kültür Tarihine Giriş 4, Türkler’de Yemek Kültürü, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara
Türk Kültür Tarihine Giriş 5, Türkler’de Elbise ve Süslenme Kültürü, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara
Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi 1, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2015, ISBN 9789751631541
Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi 2, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2015, ISBN 9789751631558
13. yy. Sonlarına Kadar Türklerde Devlet Anlayışı, Başbakanlık Basımevi, Ankara 1971.
Türk Kültür Tarihine Giriş 6, Türkler’de Tuğ ve Bayrak, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1984.
Türk Kültür Tarihine Giriş 7, Türkler’de Ordu, Ordugâh ve Otağ-Devlet, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1984.
Türk Milli Bütünlüğü İçerisinde Doğu Anadolu, Ankara 1985
Türk Kültür Tarihine Giriş 8, Türkler'de Devlet ve Ordu Mehteri, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1987.
Türk Kültür Tarihine Giriş 9, Türk Halk Musikisi Aletler, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1986.
Türk Kültürünün Gelişme Çağları, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul 1988, ISBN 9789754982619
Türklerde Devlet Anlayışı, Ötüken Neşriyat, 2019, ISBN 9786051553559

Göde, Kemal, (), "Hocamız Prof. Dr. Bahaeddin Ögel (1924-1989)]"  Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi Sayi:4  [1]
Gündoğdu, Abdullah () "Prof.Dr. Bahaeddin Ögel" Ankara Üniversitesi Arsivi [2]22 Kasım 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Yaşayan eski Türk inançları itibarıyla 'Türk Mitolojisi' ve Prof. Dr.Bahaeddin Ögel-Yaşar Kalafat15 Aralık 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bahaeddin Ögel’in “Harput Ağzı Fonetik ve Morfoloji” Adlı Eseri Üzerine Bir Değerlendirme-Ercan Alkaya

Başak Süperkümesi (Virgo SC) veya Yerel Süperküme (LSC veya LS), Samanyolu ve Andromeda gökadaları ile diğerlerini de içeren Başak Kümesi ve Yerel Grup'u barındıran süperkümedir. Çapı yaklaşık 33 megaparsek (110 milyon ışık yılı) olan bu süperkümede en az 100 adet gökada grubu ve kümesi bulunmaktadır. Gözlemlenebilir evrendeki yaklaşık 10 milyon süperkümeden biri olan Başak Süperkümesi, Balıklar-Balina Süperküme Kompleksi adı verilen bir gökada iplikçiği içinde yer alır.
2014 yılında yapılan bir araştırma, Başak Süperkümesi'nin daha büyük bir süperküme olan Laniakea'nın bir parçası olduğunu göstermektedir. Laniakea, Büyük Çekici'nin merkezinde yer alan ve "Yerel Süperküme" teriminin daha kapsamlı bir karşılığı olarak kullanılmaktadır.

William ve John Herschel tarafından 1863 yılında yayımlanan ilk büyük bulutsu örneklerinden itibaren, kuzey galaktik kutbu yakınlarındaki Başak takımyıldızında belirgin bir şekilde fazla sayıda bulutsu alanı olduğu biliniyordu. 1950'lerde Fransız-Amerikalı gök bilimci Gérard de Vaucouleurs, bu fazlalığın büyük ölçekli gökada benzeri bir yapı olduğunu savunan ilk isim oldu. 1953'te "Yerel Süpergalaksi" terimini kullandı ve daha sonra 1958'de bunu "Yerel Süperküme" (LSC) olarak değiştirdi. Harlow Shapley ise 1959 tarihli Of Stars and Men adlı kitabında Metagalaksi terimini önerdi.
1960'lar ve 1970'ler boyunca, Yerel Süperküme'nin (LS) gerçek bir yapı mı yoksa gökadaların tesadüfi bir hizalanması mı olduğu konusunda tartışmalar devam etti. Bu sorun, 70'lerin sonu ve 80'lerin başında yapılan geniş çaplı kırmızıya kayma araştırmalarıyla çözüme kavuşturuldu. Bu araştırmalar, gökadaların süpergalaktik düzlem boyunca basık bir şekilde uzanmış yoğunlaşma sergilediğini ikna edici bir şekilde gösterdi.

1982 yılında R. Brent Tully tarafından kaleme alınan kapsamlı bir makalede, Yerel Süperküme'nin temel yapısı hakkındaki araştırmasının sonuçları sunuldu. Yerel Süperküme iki bileşenden oluşur: Süperkümenin parlak gökadalarının üçte ikisini içeren, belirgin şekilde basık bir disk ve geri kalan üçte birini içeren kabaca küresel bir hale. Diskin kendisi, uzun eksen / kısa eksen oranı en az 6'ya 1 ve muhtemelen 9'a 1 olan ince (~1 Mpc) bir elipsoittir. Haziran 2003'te yayınlanan 5 yıllık "İki Derece Alanlı Gökada Kırmızıya Kayma Araştırması (2dF)" (Two-degree-Field Galaxy Redshift Survey) verileri, gök bilimcilerin LS'yi diğer süperkümelerle karşılaştırmasına imkan sağladı. LS, nispeten küçük boyutlu tipik olarak fakir (yani, yüksek yoğunluklu çekirdekten yoksun) bir süperkümeyi temsil eder. Merkezde zengin bir gökada kümesi, çevresinde ise gökada iplikçikleri ve fakir gruplar bulunur.
Yerel Grup, Ocak Kümesi'nden Başak Kümesi'ne uzanan ipliksi bir yapı içerisinde Yerel Süperküme'nin eteklerinde yer alır. Başak Süperkümesi'nin hacmi, Yerel Grup'tan yaklaşık olarak 7000 kat, Samanyolu'ndan ise 100 milyar kat daha fazladır.

Yerel Süperküme'nin merkezine yakın Başak Kümesi civarında, gökadaların sayısal yoğunluğu merkeze olan uzaklığın karesiyle azalır. Bu da, kümenin rastgele konumlanmadığını gösterir. Genel olarak, parlak gökadaların (mutlak büyüklüğü -13'ten daha az) ezici çoğunluğu, az sayıdaki bulutlarda (gökada kümesi grupları) yoğunlaşmıştır. Bu bulutların %98'i, parlak gökada sayısına göre azalan sırayla sıralandığında şu 11 bulutta bulunur: Av Köpekleri, Başak Kümesi, Başak II (güney uzantısı), Aslan II, Başak III, Kupa (NGC 3672), Aslan I, Küçük Aslan (NGC 2841), Ejderha (NGC 5907), Pompa (NGC 2997) ve NGC 5643.
Diskte bulunan parlak gökadaların üçte biri Başak Kümesi'ndedir. Geri kalan kısım ise Av Köpekleri Bulutu, Başak II Bulutu ve ayrıca nispeten önemsiz olan NGC 5643 Grubu'nda bulunur.
Haledeki parlak gökadalar az sayıda bulutta yoğunlaşmıştır (%94'ü 7 bulutta). Bu dağılım, "süpergalaktik düzlem hacminin çoğunun büyük bir boşluk" olduğunu gösterir. Gözlemlenen dağılıma uyan faydalı bir benzetme, sabun köpüğü benzetmesidir. Basık kümeler ve süperkümeler, uzayda 20-60 Mpc çapında büyük, kabaca küresel boşluklar olan kabarcıkların kesişme noktalarında bulunur. Uzun ipliksi yapılar hakim gibi görünmektedir. Buna bir örnek, Başak Süperkümesi'ne en yakın süperküme olan Suyılanı-Erboğa Süperkümesi'dir. Bu süperküme yaklaşık 30 Mpc mesafeden başlayıp 60 Mpc'ye kadar uzanır.

1980'lerin sonlarında keşfedilen, sadece Yerel Grup'un değil aynı zamanda en azından 50 Mpc mesafedeki tüm maddenin, Cetvel Kümesi (Abell 3627) yönünde yaklaşık 600 km/s mertebesinde kitlesel bir akış yaşadığı görülmektedir. Lynden-Bell ve ark. (1988), bunun sebebini "Büyük Çekici" olarak adlandırdı. Büyük Çekici'nin, Başak Süperkümesi (Yerel Grup dahil) ile birlikte Suyılanı-Erboğa Süperkümesi'ni, Pavo-Indus Süperkümesi'ni ve Ocak Grubu'nu da içeren ve "Laniakea" olarak adlandırılan daha büyük bir süperküme yapısının kütle merkezi olduğu anlaşılmıştır.
Büyük Çekici'nin, tüm süperküme ile birlikte Shapley Çekicisi'nin merkezinde bulunan Shapley Süperkümesi'ne doğru hareket ettiği görülüyor.

Başak Süperkümesi'nin (LS) toplam kütlesi M ≈ 1015 M☉ ve toplam optik aydınlatma gücü L ≈ 3×1012 L☉'dir. Bu da, Güneş kütlesi ile karşılaştırıldığında yaklaşık 300 kat daha fazla kütle-ışık oranını (M☉/L☉ = 1) gösterir ve diğer süperkümeler için elde edilen sonuçlarla tutarlıdır. Karşılaştırma yapmak gerekirse Samanyolu için kütle-ışık oranı, 4,83 Güneş mutlak büyüklüğü, -20,9 Samanyolu mutlak büyüklüğü ve 1,25×1012 M☉ Samanyolu kütlesi varsayıldığında 63,8'dir. Bu oranlar, evrende büyük miktarlarda karanlık madde varlığı lehine ana argümanlardan birini oluşturur. Eğer karanlık madde olmasaydı, çok daha küçük kütle-ışık oranları beklenirdi.

Abell Kataloğu
Evrenin geniş ölçekli yapısı
Abell kümeleri listesi
Süperküme
KBC Boşluğu

Tully, Brent (1982). "The Local Supercluster". Astrophys. J. Cilt 257. ss. 389-422. Bibcode:1982ApJ...257..389T. doi:10.1086/159999. 
Lynden-Bell, D.;  ve diğerleri. (1988). "Spectroscopy and photometry of elliptical galaxies. V — Galaxy streaming toward the new supergalactic center". Astrophysical Journal. Cilt 326. ss. 19-49. Bibcode:1988ApJ...326...19L. doi:10.1086/166066. 

The Atlas of the Universe, astrofizikçi Richard Powell tarafından oluşturulan ve yerel evrenimizin bir dizi farklı ölçekte haritalarını gösteren bir web sitesi (yukarıdaki haritalara benzer).

Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley (veya UC Berkeley, Berkeley, Cal, California), Amerika Birleşik Devletleri'nin Kaliforniya eyaletinde yer alan bir araştırma üniversitesidir. Pek çok uluslararası listeye göre dünyanın en iyi üniversitelerinden biridir. 14 kolej ve okulu 350'den fazla eğitim programı sunmakta ve 31 binden fazla lisans ve 12 binden fazla yüksek lisans öğrencisine hizmet etmektedir. İçerisinde Berkeley gibi pek çok kurumu da barındıran University of California System'ın bir parçası ve ilk kampüsüdür.
Amerikan Üniversiteleri Birliği'nin kurucu üyesi olan Berkeley, Matematik Bilimleri Araştırma Enstitüsü ve Uzay Bilimleri Laboratuvarı da dahil olmak üzere birçok önde gelen araştırma enstitüsüne ev sahipliği yapmaktadır. Berkeley, Livermore ve Los Alamos'ta üç ulusal laboratuvar kurulmuş ve Manhattan Projesi veya periyodik tablodaki 16 elementin bulunması hakkındaki çalışmalar gibi pek çok önemli bilimsel çalışmaya ev sahipliği yapmıştır 
2026 yılında Rus yetkililer üniversiteyi istenmeyen bir kuruluş ilan etti.

ABD'deki araştırma ve doktora programları üzerine yapılan değerlendirmelerde, Matematik, Kimya ve Kimya Mühendisliği ile Elektrik Mühendisliği'nin "Tümleşik devre tasarımı" alanlarında en iyi üniversite olarak gösterilmektedir.

California Bears Athletics website 3 Ocak 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Curlie'de Kaliforniya Üniversitesi (Berkeley) (DMOZ tabanlı)

Beş Element adı yanlış çeviri olduğu için 2000'lerden sonra terk edilmiştir, yerine Beş Dönüşüm Öğesi veya kısaca Beş Öğe yeğlenmiştir. Çincede Wu Xing (Çince: 五行; Pinyin: Wǔ Xíng) olarak anılan öğeler kuramı farklı dillerde "Beş Element, Beş Unsur, Beş Döngü" gibi adlarla da anılmaktadır. Çin klasiklerinde kullanılan öğeler, Akdeniz Uygarlıkları'nda mutlak halde bulunan elementler gibi ele alınmamaktadır. Çin klasiklerindeki Beş Öğe şunlardır: ateş (火 huǒ), su (水 shuǐ), ağaç (veya odun) (木 mù), metal (金 jīn), toprak (土 tǔ). Çin Tıbbı'nda Yin ile Yang kuramı ile birlikte kullanılan önemli bir Doğu Asya bilimleri kuramıdır. Aristotelesçi okuldan gelen İbn-i Sina da öğeler için "Unsur" sözcüğünü kullanmıştır. Toplumdan topluma değişiklik gösteren temel öğeler farklı sayıda ve içerikle ortaya çıkmıştır. Akdeniz ve Ortadoğu uygarlıklarında üç öğe "ateş, su, toprak" veya "hava" da eklenerek dört öğe şeklinde görünmektedir. Hindistan veya Tibet Klasiklerinde bazen bir bazen iki öğe farkıyla ayrı bir "beş öğe" görünmektedir.

Öğeler yansıttıkları döngü, dönüşüm veya süreçlerin imgesel bir ifadesidir. Örneğin: Odun yeryüzündeki her türlü canlı yaşam ve onunla ilgili süreçleri anlatan bir imgedir. Sözlü anlatımda simgelere başvurmak; şarkı, şiir gibi halkın daha geniş kesimlerine ulaşmasını sağlayan, öğrenmeyi kolaylaştıran çok etkili bir yöntem olmuştur.
Çin Tıbbı'nda rahatsızlıkların teşhisinde ve tedavisinde önemli bir iyeri vardır. Bu yöntemde her türlü dönüşüm muhakkak Odun, Ateş, Toprak, Metal, Su olarak beş öğenin süreçlerinden geçer. Her öğe kendi içinde Yin ve Yang olmak üzere iki kutup barındırır. Besleme, Tüketme, Denetleme, Savrukluk, Karşı hareket süreçleri öğeler arası ilişkilerde yaşanabilecek hallerdir. Tüm öğeler karşılıklı olarak bu süreçler ilişkisiyle değişir ve dönüşür. Temel döngü şöyledir: Odun-Ateş-Toprak-Metal-Su-Odun. İlkesel olarak denetimsiz bir besleme, gelişemez; besinsiz bir denetim işlevini yitirir. Besleme ve denetim uyum içindeyken döngü yol alır.
Besleme ve Tüketme Döngüsü: "Ana ve Çocuk" ilişkisi olarak da anılır. Örneğin: Odun, Ateşi beslerken eş zamanlı Ateş de Odunu tüketir. Benzer olarak Ateş, Toprağı beslerken Toprak da Ateş'i tüketir ve sırayla diğer öğeleri takip ederek döngü tamamlanır. Besleyen öğe "Ana", tüketen öğe ise "Çocuk" olarak görülür. Besleme döngüsünün tersine ilerleyen yön ise Tüketme Döngüsü'dür.
Besleme Döngüsü: Odun → Ateş, Ateş → Toprak, Toprak → Metal, Metal → Su, Su → Odun'u besler. 
Denetleme Döngüsü: Odun → Toprak, Toprak → Su, Su → Ateş, Ateş → Metal, Metal → Odun'i denetler. 
Tüketme Döngüsü: Odun → Su, Su → Metal, Metal → Toprak, Toprak → Ateş, Ateş → Odun'u tüketir. 
İsyan Döngüsü: Odun → Metal, Metal → Ateş, Ateş → Su, Su → Toprak, Toprak → Odun'ya isyan eder. 
İsyan ve denetleme, besleme ve tüketme döngüleri uyumdaysa Dao hali yakalanır yani doğal akıştadır bedende veya kainattaki her şey.

Canlı yaşamı simgeler. Bedende (Zang-Fu) Karaciğer ile ilişkilidir. Doğada ve bedende yel etkisidir. Duygularda öfke olarak ortaya çıkar.

Güneş, yıldızlar yani ateş olan her şey. Bedende Kalp ile ilişkilidir. Duygularda neşe, sevinç, mania dır.

Bedende mide ve dalak sistemidir. Bedenin doğum sonrası besinle sağlanan enerji kaynaklarından biridir. Dugusal hali dalıp dalıp gitmektir.

Mineral yapılı öğedir. Bedende akciğer ile ilişkili sayılır. Doğum sonrası nefesle sağlanan enerji kaynaklarından biridir. Duygu hali keder ve üzüntü dür.

Tüm sıvılardır. Bedende böbrek ile ilişkilidir. Hem doğum öncesi hem sonrası bedenin temel kaynağıdır. Duygu hali korku dur.

Geleneksel Çin Tıbbı'nda rahatsızlıkların teşhisinde ve tedavisinde başvurulan kuramlardan biridir. Bu yöntemde bedendeki organlar ve ilgili meridyenlerindeki her türlü süreç muhakkak Odun (木 mù), Ateş (火 huǒ), Toprak (土 tǔ), Metal (金 jīn), Su (水 shuǐ) olarak beş öğe döngüsünde gelişir. Her öğe kendi içinde Yin ve Yang olmak üzere iki kutup barındırırken bizzat kendisi de ya Yin karakterli ya da Yang karakterli olmaktadır. Beş Öğe kuramı 12 meridyen kuramlarıyla birlikte ele alınır. Organlar ve onlara ilişik ilgili enerji hatları/meridyen üzerindeki akupunktur yuvalarının (akupunktur noktası diye de bilinir) bir kısmı öğeler ile ilişkilendirilir. Buna göre rahatsızlıklarda ilgili meridyendeki "ana" görevindeki öğeyi temsil eden yuva ile "çocuk" görevindeki yuvalar "yoksunluk veya taşkınlık" görüntüsüne göre "takviye veya tahliye" yöntemleriyle uyarılır.

Beş Element sözünün en gündelik kullanıldığı alan astrolojidir. Beş Öğe kuramıyla bu yüzden ayrı tutulabilir. Beş Öğe'nin temeli değişim üzerine kuruludur ve mutlak/değişmez değerlendirmelerle ele alınamaz. Doğum ve ölüm arasındaki süreçlerin tam olarak hangi öğelera karşılık geleceğinin tespiti güçlükler barındırdığı gibi biri diğerine de dönüşebilir. Bir kişi mutlak olarak doğumundan hareketle ateş, su, toprak vs. olarak sabit ele alınamaz.

Odun elementi: önderlik, dışa dönük, öfke yönetimi gerekir
Ateş elementi: Neşeli, sıcak, maceracı, hayal kırıklığına açık
Toprak elementi: Verici, barışçıl, biriktirir, uyumlu, boşlukta kalma
Metal elementi: Alçakgönüllü, coşkun, kabalaşabilir, disiplinli, dalgınlık
Su elementi: Bilgiye düşkün, gel gitli hafıza, nazik, sakin

Wu Xing/Wikipedia 26 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Chinese-Acupuncture-and-Moxabustion

Çigong

Wu Xing/Wikipedia 26 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Feng Shui 19 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sonsuzluk
Feng Shui-Element

Bilim ve Teknik, TÜBİTAK'ın Ekim 1967'den beri yayımlanan aylık popüler bilim ve teknik dergisidir ve Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitim Bakanlığı tarafından lise ve dengi okullara; Genelkurmay Başkanlığı tarafından Silahlı Kuvvetler personeline tavsiye edilmiştir.
Bilim ve Teknik dergisi Haziran 2006'da çıkan 463. sayısında ilk sayıdan başlayıp 457. sayısına kadar olan dergilerini sanal ortama aktararak okurlarına DVD biçiminde Bilgi Hazinesi adıyla hediye olarak vermiştir.
Bilim ve Teknik, 1967'den 1994 yılına kadar dergi formatında basılmıştı ve ciltleri TÜBİTAK'ta satılmıştı. 1994'ten itibaren de boyutu büyütülerek A4 (21x29,7 cm)ölçülerinde basılmaya başlandı.
2001 yılında İrfan Sayar'ın çizdiği Zihni Sinir'in "procelerini" yayınlamaya başladı. Bu yılda 400. sayısında (Mart 2001) birlikte ek olarak "İnsan Genomu" verildi. Bundan sonraki yıldan itibaren, 2002 yılında ek olarak "Yeni Ufuklara" adlı küçük bir dergi verilmeye başlandı. Şimdiler de ise "Yıldız Takımı" eki dergiyle birlikte verilmektedir. Bu ekte güncel ve ilginç bilimsel konuların daha basit şekilde anlatımları bulunmaktadır. Ayrıca dergiyle birlikte her ay Bilim CD'leri Serisi adıyla belgesel CD'leri verilmekteydi.
2005 yılında Formula-G adı verilen yarışları düzenlenmesinde rol alan Bilim ve Teknik dergisi, 2007 yılında da Hidromobil yarışlarını düzenleyerek Türkiye'de yenilenebilir enerji kaynakları konusunda farkındalığın oluşturulmasında öncülük etmiştir. 
Ocak 2009'dan itibaren dergide kalıcı değişiklikler olmuştur: Dergi boyutu biraz küçülmüş 21x27,5 cm olmuştur. "Yıldız Takımı" adlı ek bölüm 4 ayda 1 yayımlanmaya başlanmıştır.
Bilim ve Teknik Dergisi, Temmuz 2009 sayısında ise 1967'den 2008'e dek bilgi birikimini döktüğü bir DVD'yi okurlarına armağan etmiştir. Bu arşivdeki dosyalar PDF dosyası şeklindedir.

TÜBİTAK
Bilim Çocuk
Meraklı Minik
Bilim Genç

Özel

Genel
Dağtaş, Erdal; Yıldız, Mehmet Emir (2015). "Türkiye'de Popüler Bilim Dergilerinin Eleştirel Ekonomi Politik Çözümlemesi "Bilim ve Teknik" ile "Popular Science" Örnekleri". Akdeniz Üniversitesi İletişim Fakültesi Dergisi. Cilt 24. ss. 56-86. doi:10.31123/akil.439072. 
Akben, Feyzullah (1992). Türk basınında popüler bilim yayıncılığı ve Bilim ve Teknik Dergisi örnek olayı (Yüksek lisans tezi). Gazi Üniversitesi / Sosyal Bilimler Enstitüsü. 
Güner, Bülent; Çitçi, M. Dursun (2010). "Popüler Bilim Anlayışı ve Coğrafyanın Popülerliği, Bilim ve Teknik Dergisi Örneği". Doğu Coğrafya Dergisi. 15 (24). ss. 131-155. 
Özsevgeç, Tuncay; Eroğlu, Büşra; Öztürk Köroğlu, Yasemin (2017). "Popüler Bilim Dergilerinin Değerlendirilmesi: Bilim ve Teknik ve National Geographic Örneklemi". Dicle Üniversitesi Ziya Gökalp Eğitim Fakültesi Dergisi, 30. ss. 619-630. doi:10.14582/DUZGEF.1807. 

Resmî site 25 Mayıs 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Resmî e-dergi arşiv sitesi 21 Eylül 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Blanet, doğrudan kara deliklerin yörüngesinde dönen varsayımsal bir ötegezegen sınıfının bir üyesidir.
Blanetler, temel olarak gezegenlere benzerler. Kendi kütleçekimleri tarafından yuvarlak hâle getirilebilecek kadar kütleye sahiptirler, fakat yıldızların yörüngesindeki gezegenler gibi termonükleer füzyon başlatacak kadar kütleli değillerdir. 2019 yılında gökbilimciler ve ötegezegen bilimcilerinden oluşan bir ekip, süper kütleli kara deliğin yörüngesinin etrafında binlerce blanet barındırabilecek güvenli bir bölge olduğunu gösterdi.

Japonya'daki Kagoshima Üniversitesi'nden Keiichi Wada liderliğindeki bir ekip tarafından kara delik gezegenlerine bu isim verildi. Blanet, İngilizce black hole (kara delik) ve planet (gezegen) kelimelerinin birleşimidir.

Blanetlerin yeterince büyük bir kara deliğin yörüngesindeki yığılma diskinde oluştuğu düşünülmektedir.

Doctor Who televizyon dizisinin The Impossible Planet ve The Satan Pit (her ikisi de 2006) bölümlerinde, bölümün konusu K37 Gem 5 adlı bir kara deliğin yörüngesindeki Krop Tor adlı çorak bir blanet olan "olanaksız gezegen"de (impossible planet) geçer. Yıldızlararası (Interstellar - 2014) filminde, süper kütleli kara delik Garguantua'nın yörüngesindeki 3 karasal gezegenden ikisi uygun blanetlerdir. Diğeri ise Pantagruel adlı bir anakol yıldızının yörüngesinde dönmektedir.

Boğaziçi Üniversitesi, İstanbul'da yer alan bir devlet araştırma üniversitesidir. 16 Eylül 1863 tarihinde Cyrus Hamlin ve Christopher Robert tarafından öncülü Robert Koleji kuruldu. Güney Kampüs, yüz yılı aşkın bir süre koleje bağlı olarak kullanıldıktan sonra üzerinde bağımsız bir üniversite kurulması için 10 Eylül 1971 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti'ne devredilerek Boğaziçi Üniversitesi kuruldu. Günümüzde toplam 1.917.161 m2lik alana sahip olan ve yedi yerleşkesi bulunan Boğaziçi Üniversitesi, İngilizce eğitim verir. Boğaziçi Üniversitesi, Yükseköğretim Kurumları Sınavında en yüksek puanları alan öğrenciler tarafından tercih edilen üniversitelerden biridir. Örneğin; 2006, 2007 ve 2009 yıllarında, ÖSS'de tüm puan türlerinde en fazla tercih edilen üniversiteler kategorisinde 1. olmuştur.

Amerikalı eğitimci ve mimar Cyrus Hamlin ile Amerikalı tüccar Christopher Rheinlander Robert, 16 Eylül 1863'te bir araya gelerek Bebek'te Robert Kolej adıyla bir kolej açtı. Bu kolej, ABD dışındaki ilk Amerikan koleji olarak kayıtlara geçti ve eğitime dört erkek öğrenciyle eski ahşap bir binada başladı. Kuruluş aşamasında Robert, mali problemlerle ilgilenirken ilk başkan seçilen Hamlin ise ABD'den kaynak sağladı. Kolejin Yönetim Kurulu, herhangi bir ayrım yapılmaksızın tüm öğrencilerin derslere kabul edilmesini ve eğitimin İngilizce verilmesini kararlaştırdı. 20 Aralık 1868'de Rumeli Hisarı'nda okul binası inşa edilmesi amacıyla Osmanlı Padişahı Abdülaziz'den izin alındı. Bugün Güney Kampüs adıyla anılan, Bebek'teki ana kampüste ilk binanın inşası 5 Temmuz 1868'de başlayıp 17 Mayıs 1871'e kadar sürdü. Robert Kolej'in bu ilk binasına Hamlin Hall adı verildi. Erkeklere eğitim veren Robert Kolej'i, aynı yıl kızlara eğitim vermesi için Gedikpaşa'da açılan Amerikan Kız Koleji takip etti. Hamlin Hall'ün açılışını başkan evi olarak 1891'de açılan Kennedy Lodge, hazırlık binası olarak 1902'de açılan Theodorus Hall, spor salonu olarak 1904'te açılan Dodge Hall, 1906'da açılan Washburn Hall, 1913'te açılan Anderson Hall ve dispanser olarak 1914'te açılan Sloane Hall izledi. Böylece Güney Kampüs'te yer alan tarihî binaların inşası I. Dünya Savaşı'na kadar tamamlandı. Binaların yapımında bu kampüste bulunan ocaktan çıkarılan mavi kireç taşı kullanıldı.
Bağışlarla gelişen Robert Kolej, 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı öncesi ve sonrasında birçok finansal sıkıntı yaşadı. 1932'de Paul Monroe, aynı anda hem Robert Kolej'in hem de Amerikan Kız Kolejinin başına geçen ilk kişi oldu. Böylece iki okul da aynı kişinin idaresine girdi. 1935'te ilk Türk müdür Hüseyin Pektaş başa geldi. 1957'de kolejin bir bölümü yüksekokula dönüştürüldü. İki yıl sonra Robert Kolej ve Amerikan Kız Koleji tek bir mütevelli heyet tarafından idare edilmeye başladı. 1960'lı yıllara gelindiğinde yöneticiler, iki koleji birleştirip karma eğitim veren bir okul hâline getirmeyi düşünmeye başladı. Bununla birlikte bugün Güney Kampüs olan alanın tamamen Türkiye hükûmetine bırakılması fikirleri gelişti.

26 Ocak 1971'de Yönetim Kurulu, Robert Kolej üzerinden Boğaziçi Üniversitesi adıyla bağımsız bir üniversite kurulması için Türkiye hükûmetini teşvik eden önergeyi kabul etti. Aynı ay kabul edilen kanun tasarısıyla birlikte Boğaziçi Üniversitesinde üç yıllık bir geçiş sürecinin ardından Türkiye'de kabul edilen üniversiteler kanununa göre eğitim verilmeye başlanması kararlaştırıldı. 10 Eylül'de, günümüzde Güney Kampüs olan 118 dönümlük alan binalar, kütüphane ve laboratuvarlarıyla birlikte resmen Türkiye'ye devredilerek Boğaziçi Üniversitesi adıyla kamulaştı. Aynı ay Robert Kolej ile Amerikan Kız Koleji birleşerek aynı adla Arnavutköy'de karma eğitim vermeye başladı. Aptullah Kuran, Boğaziçi Üniversitesinin ilk rektörü seçildi. 20 Eylül'de üniversite yeni adıyla ilk derslerine başladı.

Boğaziçi Üniversitesinin beşi Avrupa Yakasında ve ikisi Anadolu Yakasında olmak üzere toplam yedi kampüsü vardır.
Güney Kampüs, üniversitenin ana kampüsüdür ve büyük kısmı 19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başında yapılan binalardan oluşur. Bebek, Beşiktaş'a kurulmuştur. 118 dönümlük bir alanı kaplar. Derslik ve ofis olarak kullanılan Hamlin Hall; yurt olarak kullanılan Theodorus Hall; konferanslarda, konserlerde, başta öğrenciler ya da öğretmenlerin yaptığı çeşitli toplantılarda kullanılan 487 kişi kapasiteli Albert Long Hall; fen fakültesinde yer alan çeşitli bölümlerin derslerinin verildiği Anderson Hall; Veri Bilimi ve Yapay Zeka Enstitüsü, Gates Hall; Hülya Bozkurt Güzel Sanatlar Atölyesi; Kurumsal İletişim Ofisi; Öğrenci Koordinatörlüğü; Film ve Medya Çalışmaları Enstitüsü; bir spor salonu ve tiyatro içeren Öğrenci Faaliyetleri Binası; Öğretim Üyeleri Merkezi (Kennedy Lodge); 1963'te inşa edilen ve mühendislik fakültesi olarak kullanılan Perkins Hall; sosyoloji ve psikoloji derslerinin görüldüğü Sloane Hall; Üniversite Kültürel Miras Müzesi; rektör, rektör yardımcıları, genel sekreter ofisi ile personel, araştırma ve planlama ofislerinden oluşan, 1932'de inşası tamamlanan Van Millingen Kütüphanesi; iktisadi ve idari bilimler fakültesinin derslerinin görüldüğü Washburn Hall üniversitenin Güney Kampüs'te yer alan birimleridir.
Kuzey Kampüs'te merkezî kütüphane koleksiyonlarını içeren Aptullah Kuran Kütüphanesi; Eğitim Fakültesi Binası; üniversitenin yayınevine ait ofisleri ile matbaayı içeren Eğitim Teknolojileri Binası ve öğretim üyelerinin ofisleri, seminer odaları ile laboratuvarlardan oluşan Fen ve Mühendislik Binası ya da diğer adıyla Kare Blok Kuzey Kampüs'te yer alır. Kare Blok'ta bulunan laboratuvarlar bilgisayar mühendisliği, elektrik ve elektronik mühendisliği, fizik, inşaat mühendisliği, kimya, kimya mühendisliği, moleküler biyoloji ve genetik, makine mühendisliği ile nükleer mühendislik laboratuvarlardır. Kuzey Kampüs'te ek derslik ihtiyacına çözüm olması için inşa edilen Yeni Bina (New Hall), üç yurt ve bir kitabevi de bulunur. 
Hisar Kampüsü, 1990'da açılmıştır. 7.924 m2 alana sahiptir ve içinde derslikler ve bir spor tesisinin yanı sıra Çevre Bilimleri Enstitüsü bulunur. 
Uçaksavar Kampüsü'nde Garanti Kültür Merkezi, kapalı spor salonu ve stadyum vardır. 
Sarıtepe Kampüsü, Kilyos'ta Karadeniz kıyısında yer alır. 1.272.600 m2 alana sahip olan bu kampüs bir yurdun yanı sıra bir sosyal tesis içerir. 2014'ün sonundan bu yana üniversiteye ait rüzgâr santrali ile elektrik ihtiyacını karşılar ve bu özelliğe sahip ilk üniversite olarak kayıtlara geçmiştir. Ayrıca burada üniversitenin mezunlar derneğinin işlettiği plaj da vardır. Kampüs arazisi 1985'te üniversiteye katılsa da buradaki ilk derslere 2002-2003 akademik yılında başlanmıştır. İyileştirme çalışmalarına rağmen kampüsün İstanbul'un sık nüfuslu alanlarına uzaklığı ve buna bağlı olarak gelişen ulaşım sorunları Kilyos'ta okuyan öğrencilerin birçok kez eylem yapmasına sebep olmuştur. 
Kandilli Kampüsü, Kandilli Rasathanesinin 1982'de Boğaziçi Üniversitesine bağlanmasıyla oluşmuştur ve rasathaneye bir de Deprem Araştırma Enstitüsü eklenmiştir. Biyomedikal Mühendisliği Enstitüsü bu kampüstedir. Üniversitenin Anadolu Yakası'ndaki ilk kampüsüdür ve Kandilli, Üsküdar'da yer alır.
Anadolu Hisarı Kampüsü, 18 Şubat 2022 tarihinde alınan kararla Marmara Üniversitesinin kampüslerinden Boğaziçi Üniversitesine devredildi. Kilyos'taki kampüsün yerleşkesi ve depreme dayanıklılığının düşük olması nedeniyle bu kampüsün hazırlık sınıfı öğrencilerinin kullanımına karar verildi ve Boğaziçi Üniversitesi hazırlık sınıfı öğrencilerinin eğitim göreceği bir kampüs oldu.

Boğaziçi Üniversitesinde demokratik, katılımcı, özerk ve özgürlükçü üniversite yönetim modeli uygulanır. Üniversite Yönetim Kurulu ve Üniversite Senatosu yönetimde en fazla söz sahibi olan birimlerdir. Yönetim kurulu rektör ve yardımcıları dâhil olmak üzere yirmi bir kişiden oluşurken senato, yine rektör ve yardımcıları dâhil olmak üzere on dört kişiden oluşur. Bu iki birim tarafından 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu kapsamında katılımcı bir sistem sağlayabilmek için birçok komisyon ve kurul oluşturulmuştur. Akademik yönetim ise altı fakülte dekanı, sekiz enstitü müdürü, bir yüksekokul müdürü, otuz üç bölüm başkanı, yirmi sekiz araştırma ve uygulama merkezi müdürü tarafından sağlanır.
Rektör, üniversitenin baş yöneticisidir ve Cumhurbaşkanınca atanmaktadır. Rektörün görev süresi dört yıldır.
Rektörlüğe bağlı yirmi üç birim vardır: Araştırma-Planlama-Koordinasyon Şube Müdürlüğü, Arşiv ve Dokümantasyon Merkezi, Bilimsel Araştırma Projeleri Mali Koordinatörlüğü, Bilimsel Araştırma Projeleri Satınalma Şube Müdürlüğü, Bilimsel Araştırma Projeleri İdari Koordinatörlüğü, Burs Ofisi Koordinatörlüğü, Döner Sermaye İşletme Müdürlüğü, Engelliler Birimi Danışmanlığı, ERASMUS Kurumsal Koordinatörlüğü, İç Denetim Birimi Başkanlığı, İnsan Kaynakları Geliştirme Birimi Koordinatörlüğü, Kurumsal İletişim Ofisi, Kandilli Kampüsü İdari ve Teknik Koordinatörlüğü, Kilyos Sarıtepe Kampüsü Koordinatörlüğü, Lise Tanıtım Koordinatörlüğü, Mezunlar Ofisi Koordinatörlüğü, Öğrenci Faaliyetleri Koordinatörlüğü, Öğretim Üyesi Yetiştirme Programı Kurum Koordinasyon Ofisi İdari Koordinatörlüğü, Özel Kalem, Spor Koordinatörlüğü, Stratejik Planlama Koordinatörlüğü, Teknoloji Transfer Ofisi, Uluslararası İlişkiler Koordinatörlüğü ve Yaz Dönemi Koordinatörlüğü.

Boğaziçi Üniversitesinde 2024-25 sayılarıyla 12.409 lisans, 2.139 lisansüstü olmak üzere toplam 14.548 öğrenci okumaktadır. Buna ek olarak Türkiye dışındaki 70 ülkeden gelen 480 öğrenci de bulunmaktadır. Boğaziçi, YKS sonucunda öğrenci alır ve Türkiye'nin YKS'deki tüm puan türlerinde en yüksek puanla öğrenci alan devlet üniversitesidir. Her yıl 1500'e yakın öğrenci okula kabul edilir.
Boğaziçi Üniversitesinde eğitim dili İngilizcedir. Bu yüzden yeni kazanan öğrencilerden belirli bir İngilizce bilgisine sahip olduklarını Üniversite Senatosu tarafından kabul edilen bir sınavla kanıtlamaları gerekir. Öğrencilerin İngilizce seviyelerini belirlemek amacıyla YADYOK tarafından İngilizce Yeterlik Sınavı (BUEPT/BÜYES) ve Düzey Belirleme Sınavı (DBS) yapılır. Yeni kayıt yaptıran tü

Budha (Sanskrit: बुध) Merkür gezegeni için kullanılan Sanskritçe kelimedir. Budha aynı zamanda Merkür gezegeninin tanrısıdır.
Aynı zamanda Somaya, Rohinaya olarak da bilinir ve Aşleşa, Jyeştha ve Revati'nin nakşatralarını (ay konakları) yönetir.

Navagraha

Svoboda, Robert (1997). The Greatness of Saturn: A therapeutic myth. Lotus Press. ISBN 0-940985-62-4. 
Pingree, David (1973). "The Mesopotamian origin of early Indian mathematical astronomy". Journal for the History of Astronomy. 4 (1). SAGE. ss. 1-12. Bibcode:1973JHA.....4....1P. doi:10.1177/002182867300400102. 
Pingree, David (1981). Jyotihśāstra: Astral and Mathematical Literature. Otto Harrassowitz. ISBN 978-3447021654. 
Ohashi, Yukio (1999).  Andersen, Johannes (Ed.). Highlights of Astronomy. 11B. Springer Science. ISBN 978-0-7923-5556-4  – Google Books vasıtasıyla.

Bulutsu (Latince: "bulut", "sis" manasında Nebula, çoğulu: nebulae, nebulæ), iyonize, nötr veya moleküler hidrojen ve kozmik tozdan oluşabilen, yıldızlararası ortamın belirgin bir şekilde ışıldayan kısmıdır. Bulutsular genellikle Kartal Bulutsusu'ndaki "Yaratılış Sütunları" gibi yıldız oluşum bölgeleridir. Bu bölgelerde gaz, toz ve diğer malzemelerin oluşumları bir araya gelerek daha yoğun bölgeler oluşturur ve bu yoğun bölgeler daha fazla madde çekerek sonunda yıldızları oluşturacak kadar yoğun hale gelirler. Geri kalan malzemenin ise gezegenler ve diğer gezegen sistemi nesnelerini oluşturduğu düşünülmektedir.
Bulutsuların pek çoğu devasa boyutlardadır ve bazıları yüzlerce ışık yılı çapındadır. Dünya'dan çıplak gözle görülebilen bir bulutsu yakından bakıldığında daha büyük görünür, fakat daha parlak değildir. Gökyüzündeki en parlak bulutsu olan ve dolunayın açısal çapının iki katı büyüklüğünde bir alanı kaplayan Orion Bulutsusu, çıplak gözle görülebilmesine rağmen erken dönem astronomlar tarafından fark edilmemiştir. Etrafındaki uzaydan daha yoğun olmalarına rağmen, çoğu bulutsu Dünya'da oluşturulan herhangi bir vakumdan (santimetreküp başına 105 ila 107 molekül) çok daha az yoğundur. Dünya büyüklüğünde bir bulutsu sadece birkaç kilogramlık bir kütleye sahip olurdu. Dünya'daki hava, santimetreküp başına yaklaşık 1019 molekül yoğunluğuna sahiptir, buna karşılık en yoğun bulutsular santimetreküp başına 104 molekül yoğunluğuna sahip olabilir. Birçok bulutsu, içlerindeki sıcak yıldızlar tarafından neden olunan floresans nedeniyle görülebilirken diğerleri o kadar dağılmıştır ki yalnızca uzun pozlamalar ve özel filtrelerle tespit edilebilirler. Bazı bulutsular, T Tauri değişen yıldızları tarafından değişken bir şekilde aydınlatılırlar.
Başlangıçta "bulutsu" ("nebula") terimi, Samanyolu'nun ötesindeki gökadalar da dahil olmak üzere dağınık herhangi bir astronomik cismi tanımlamak için kullanılıyordu. Örneğin Andromeda Gökadası, 20. yüzyılın başlarında Vesto Slipher, Edwin Hubble ve diğerleri tarafından gökadaların gerçek doğasının anlaşılmasından önce Andromeda Bulutsusu olarak (ve sarmal gökadalar genel olarak "sarmal bulutsular" olarak) adlandırılıyordu. Edwin Hubble, çoğu bulutsunun yıldızlarla ilişkili olduğunu ve yıldız ışığıyla aydınlatıldığını keşfetti. Ayrıca bulutsuların ürettikleri ışık tayflarının türüne göre kategorize edilmesine yardımcı oldu.

MS 150 civarında Batlamyus, Almagest'inin VII-VIII. kitaplarında bulutsu gibi görünen beş yıldızı kaydetmişti. Ayrıca Büyük Ayı ve Aslan takımyıldızları arasında herhangi bir yıldızla ilişkilendirilmeyen bir bulutsu bölgesini de belirtmiştir. Bir yıldız kümesinden farklı olarak ilk gerçek bulutsu, Müslüman Farisi astronom Abdurrahman es-Sufî tarafından Sabit Yıldızlar Kitabı'nda (Kitāb-i Ṣuwar al-kawākib, 964) belirtildi. Al-Sufi, Andromeda Gökadası'nın bulunduğu yerde "küçük bir bulut" olduğunu da kaydetti. Ayrıca "bulutsu bir yıldız" olarak Omicron Velorum yıldız kümesini ve Brocchi'nin Kümesi gibi diğer bulutsu nesneleri de katalogladı. Yengeç Bulutsusu'nu oluşturan süpernova SN 1054, 1054 yılında Arap ve Çinli astronomlar tarafından gözlemlenmiştir.
1610'da, Nicolas-Claude Fabri de Peiresc teleskop kullanarak Orion Bulutsusu'nu keşfetti. Bu bulutsu ayrıca 1618'de Johann Baptist Cysat tarafından gözlemlendi. Orion Bulutsusu'nun ilk ayrıntılı çalışması bulutsuyu keşfeden ilk kişi olduğuna inanan Christiaan Huygens tarafından 1659 yılında yapıldı.
1715'te Edmond Halley, altı bulutsunun bir listesini yayımladı. Bu sayı yüzyıl boyunca istikrarlı bir şekilde arttı ve Jean-Philippe de Cheseaux 1746 yılında, önceden bilinmeyen sekiz tane de dahil olmak üzere 20 bulutsuyu içeren bir liste derledi. 1751'den 1753'e kadar Nicolas-Louis de Lacaille, çoğu daha önce bilinmeyen 42 bulutsuyu Ümit Burnu'nda katalogladı. Daha sonra Charles Messier, 1781 yılına kadar 103 "bulutsu" (şimdi Messier nesneleri olarak adlandırılan ve artık gökada olduğu bilinen nesneleri içeren) kataloğu derledi. Charles Messier'in asıl amacı kuyruklu yıldızları tespit etmekti ve gözlemlediği nesneler, kuyruklu yıldızlarla karıştırılabilecek nesnelerdi.
Bulutsuların sayısı William Herschel ve kız kardeşi Caroline Herschel'in çabalarıyla büyük ölçüde arttı. Hazırladıkları Catalogue of One Thousand New Nebulae and Clusters of Stars kataloğu 1786 yılında yayımlandı. İkinci katalog 1789'da, üçüncü ve son katalog ise 1802 yılında 510 bulutsu ile yayımlandı. William Herschel çalışmalarının büyük bir kısmında bu bulutsuların sadece çözülememiş yıldız kümeleri olduğuna inanıyordu. Herschel, 1790 yılında bir yıldızın çevresinde bulutsu bir yapı keşfetti ve bunun daha uzak bir kümeden ziyade gerçek bir bulutsu olduğu sonucuna vardı.
1864'ten başlayarak, William Huggins yaklaşık 70 bulutsunun spektrumlarını inceledi. Bunların yaklaşık üçte birinin bir gazın emisyon spektrumuna sahip olduğunu buldu. Geri kalanı ise aralıksız bir spektrum gösteriyordu ve bu nedenle bir yıldız kütlesinden oluştuğu düşünülüyordu. 1912 yılında Vesto Slipher, Merope yıldızının çevresindeki bulutsunun spektrumunun, Ülker (Pleiades) açık yıldız kümesinin spektrumlarıyla eşleştiğini gösterdiğinde üçüncü bir kategori eklendi. Böylece bu bulutsunun, yıldız ışığını yansıtarak ışık yaydığı anlaşıldı.
1923'teki Büyük Tartışma'nın ardından birçok "bulutsunun" aslında Samanyolu'ndan uzaktaki gökadalar olduğu anlaşıldı.
Slipher ve Edwin Hubble, birçok farklı bulutsunun spektrumlarını toplamaya devam ettiler ve 29'unun emisyon spektrumu ve 33'ünün aralıksız yıldız ışığı spektrumu gösterdiğini buldular. 1922 yılında Hubble, neredeyse tüm bulutsuların yıldızlarla ilişkili olduğunu ve aydınlatılmalarının yıldız ışığından kaynaklandığını duyurdu. Ayrıca, emisyon spektrumlu bulutsuların neredeyse her zaman B sınıfı veya daha sıcak (tüm O-tipi ana kol yıldızları dahil) yıldızlarla ilişkili olduğunu, aralıksız spektrumlu bulutsuların ise daha soğuk yıldızlarla görünür olduğunu keşfetti. Hem Hubble hem de Henry Norris Russell, daha sıcak yıldızları çevreleyen bulutsuların bir şekilde dönüştürüldüğü sonucuna vardılar.

Farklı türdeki bulutsular için çeşitli oluşum mekanizmaları vardır. Bazı bulutsular yıldızlararası ortamda zaten bulunan gazdan oluşurken diğerleri yıldızlar tarafından üretilir. İlk duruma örnek olarak, daha dağınık olan gazın soğuyup yoğunlaşmasıyla oluşan, yıldızlararası gazın en soğuk ve en yoğun hali olan dev moleküler bulutlar verilebilir. İkinci duruma örnek olarak ise, yıldız evriminin son aşamalarında dış katmanlarını atmasıyla oluşan gezegenimsi bulutsular verilebilir.
Yıldız oluşum bölgeleri, dev moleküler bulutlarla ilişkili bir tür salma (emisyon) bulutsusudur. Bunlar, bir moleküler bulutun kendi ağırlığı altında çöktüğü ve yıldızların oluştuğu yerlerdir. Merkezi bölgede büyük yıldızlar oluşabilir ve bu yıldızların ultraviyole radyasyonu çevresindeki gazı iyonize ederek optik dalga boylarında görünür hale getirir. Büyük yıldızları çevreleyen iyonize hidrojen bölgesi H II bölgesi olarak bilinirken, H II bölgesini çevreleyen nötr hidrojen kabuklarına ise ışıl çözüşüm bölgesi (photodissociation region) denir. Yıldız oluşum bölgelerine örnek olarak Orion Bulutsusu, Rozet Bulutsusu ve Omega Bulutsusu verilebilir. Büyük kütleli yıldızların süpernova patlamaları, yıldız rüzgarları veya büyük kütleli yıldızlardan gelen ultraviyole radyasyon ya da düşük kütleli yıldızlardan gelen çıkışlar şeklindeki yıldız oluşumundan kaynaklanan geri besleme, bulutu bozabilir ve birkaç milyon yıl içinde bulutsuyu yok edebilir.
Diğer bulutsular, büyük kütleli ve kısa ömürlü yıldızların ölüm sancıları olan süpernova patlamaları sonucu oluşur. Süpernova patlamasından atılan malzemeler, patlamanın enerjisi ve çekirdeğinin ürettiği kompakt nesne tarafından iyonize edilir. Bunun en iyi örneklerinden biri, Boğa takımyıldızındaki Yengeç Bulutsusu'dur. Bu süpernova olayı 1054 yılında kaydedilmiş ve SN 1054 olarak adlandırılmıştır. Patlamadan sonra oluşan sıkışık yıldız, Yengeç Bulutsusu'nun merkezinde yer alır ve çekirdeği artık bir nötron yıldızıdır.
Diğer bulutsular ise gezegenimsi bulutsular olarak oluşur. Bu, Güneş gibi düşük kütleli bir yıldızın yaşamındaki son aşamadır. Kütlesi güneş kütlesinin 8-10 katı kadar olan yıldızlar kırmızı devlere dönüşür ve atmosferlerindeki zonklamalar sırasında dış katmanlarını yavaşça kaybederler. Bir yıldız yeterince malzeme kaybettiğinde sıcaklığı artar ve yayılan ultraviyole radyasyon, çevresindeki bulutsuyu iyonize edebilir. Güneş, bir gezegenimsi bulutsu oluşturacak ve çekirdeği beyaz cüce olarak geride kalacaktır.

Bulutsu adı verilen nesneler dört ana gruba ayrılır. Doğaları anlaşılana kadar, gökadalar ("sarmal bulutsular") ve yıldızları çözülemeyecek kadar uzaktaki yıldız kümeleri de bulutsu olarak sınıflandırılıyordu, ancak artık öyle değil.

H II bölgeleri, iyonize hidrojen içeren büyük, dağınık bulutsular
Gezegenimsi bulutsular
Süpernova kalıntıları (örneğin, Yengeç Bulutsusu)
Karanlık bulutsular
Bulut benzeri yapıların hepsi bulutsu değildir; Herbig-Haro nesneleri buna bir örnektir.

Bütünleşmiş Değişen Bulutsular (İngilizce: Integrated Flux Nebulae - IFN), nispeten yakın zamanda tanımlanmış gök bilimsel bir fenomendir. Samanyolu düzlemindeki tipik ve iyi bilinen gazlı bulutsuların aksine, bu bulutsular gökada ana gövdesinin ötesine uzanır.
Bu terim, fenomeni "tek bir yıldız tarafından aydınlatılmayan yüksek galaktik enlem bulutsuları" olarak tanımlayan Steve Mandel-Wilson tarafından bulunmuştur. Yıldızlararası ortamın önemli bir bileşeni olan bu bulutsular; toz parçacıkları, hidrojen, karbon monoksit ve diğer öğelerden oluşur. Akademisyenler, Bütünleşmiş Değişen Bulutsular'ı oluşturan tek ana yapıyı sistematik olarak böldü ve katalogladı. Bu çalışmanın sonucu, esas olarak Küçük Ayı, Büyük Ayı ve Zürafa takımyıldızları arasında uzanan yedi ana konsantrasyonu tanımlayan Mandel-Wilson Kataloğu'nda yer almaktadır.

Çoğu bulutsu, iyi tanımlanmış sınırları olmayan ve genişleyen yapıları nedeniyle dağınık bulutsu olar

Bulutsu hipotezi (veya Bulutsu kuramı), kozmogoni alanında Güneş Sistemi'nin oluşumu ve evrimini (ve diğer gezegen sistemlerini) açıklamak için en yaygın kabul gören modeldir. Bu modele göre Güneş Sistemi, Güneş'in yörüngesindeki gaz ve tozun zamanla bir araya gelerek gezegenleri oluşturmasıyla meydana gelmiştir. Kuram, Immanuel Kant tarafından geliştirilmiş ve Evrensel Doğa Tarihi ve Gökler Kuramı (Allgemeine Naturgeschichte und Theorie des Himmels, 1755) adlı eserinde yayımlanmış, daha sonra 1796'da Pierre Laplace tarafından değiştirilmiştir. Başlangıçta Güneş Sistemi için uygulanan bu gezegen sistemi oluşum sürecinin, günümüzde evrenin her yerinde işlediği düşünülmektedir. Bulutsu kuramının yaygın olarak kabul gören modern çeşitlemesi güneş bulutsusu disk modeli (GBDM) veya güneş bulutsusu modelidir. Bu model, gezegenlerin neredeyse dairesel ve eş düzlemli yörüngeleri ve Güneş'in kendi eksenindeki dönüşüyle aynı yönde hareket etmeleri de dahil olmak üzere Güneş Sistemi'nin çeşitli özelliklerine açıklamalar getirmiştir. Orijinal bulutsu kuramının bazı unsurları modern gezegen oluşumu kuramlarında yankı bulsa da, çoğu unsurunun yerini yeni yaklaşımlar almıştır.
Bulutsu kuramına göre, yıldızlar moleküler hidrojenden oluşan devasa ve yoğun bulutlarda (dev moleküler bulutlar - DMB) meydana gelir. Bu bulutlar kütleçekimsel olarak kararsızdır ve içlerindeki madde daha küçük, daha yoğun kümelenmeler halinde bir araya gelir; bu kümelenmeler daha sonra dönmeye başlar, çöker ve yıldızları oluşturur. Yıldız oluşumu, genç yıldızın etrafında her zaman gaz halinde bir ön gezegen diski (proplyd) üreten karmaşık bir süreçtir. Bu disk, henüz tam olarak anlaşılamayan belirli koşullar altında gezegenlere hayat verebilir. Dolayısıyla, gezegen sistemlerinin oluşumunun yıldız oluşumunun doğal bir sonucu olduğu düşünülmektedir. Güneş benzeri bir yıldızın oluşumu genellikle yaklaşık 1 milyon yıl sürerken, ön gezegen diskinin bir gezegen sistemine evrilmesi sonraki 10–100 milyon yıl içinde gerçekleşir.
Ön gezegen diski, merkezi yıldızı besleyen bir yığılma diskidir. Başlangıçta çok sıcak olan disk, daha sonra T Tauri yıldızı evresi olarak bilinen aşamada soğur; bu aşamada kayaç ve buzdan yapılmış küçük toz taneciklerinin oluşumu mümkündür. Bu tanecikler zamanla birleşerek kilometre boyutlarında gezegenimsilere dönüşebilir. Eğer disk yeterince kütleliyse, kaçak yığılma (runaway accretion) başlar ve bu da 100.000 ila 300.000 yıl gibi hızlı bir sürede Ay ile Mars boyutları arasında gezegen embriyolarının oluşumuyla sonuçlanır. Yıldıza yakın bölgelerde, gezegen embriyoları şiddetli birleşmelerden oluşan bir evreden geçerek birkaç karasal gezegen meydana getirir. Bu son aşama yaklaşık 100 milyon ila bir milyar yıl sürer.
Dev gezegenlerin oluşumu daha karmaşık bir süreçtir. Bu sürecin, gezegen embriyolarının temel olarak çeşitli buz türlerinden oluştuğu donma çizgisinin (buz çizgisi) ötesinde gerçekleştiği düşünülmektedir. Sonuç olarak, bu embriyolar ön gezegen diskinin iç kısmındakilerden birkaç kat daha kütlelidir. Embriyo oluşumundan sonra ne olduğu tam olarak net değildir. Bazı embriyolar büyümeye devam eder ve sonunda diskten hidrojen–helyum gazı çekmeye başlamak için gerekli olan 5–10 Dünya kütlesi eşik değerine ulaşır. Çekirdeğin gaz birikimi başlangıçta milyonlarca yıl süren yavaş bir süreçtir, ancak oluşmakta olan ön gezegen yaklaşık 30 Dünya kütlesine (M🜨) ulaştığında bu süreç hızlanır ve kontrolsüz bir şekilde (runaway manner) ilerler. Jüpiter ve Satürn benzeri gezegenlerin kütlelerinin büyük kısmını sadece 10.000 yıl gibi kısa bir sürede biriktirdiği düşünülmektedir. Gaz tükendiğinde yığılma durur. Oluşan gezegenler, oluşumları sırasında veya sonrasında uzun mesafeler boyunca göç edebilirler. Uranüs ve Neptün gibi buz devlerinin, disk neredeyse yok olduğunda çok geç oluşmuş başarısız çekirdekler olduğu düşünülmektedir.

Çeşitli kanıtlar, bulutsu hipotezinin bazı unsurlarının ilk kez 1734 yılında Emanuel Swedenborg tarafından ortaya atıldığını göstermektedir. Swedenborg’un çalışmalarını bilen Immanuel Kant, bu kuramı 1755’te daha da geliştirdi ve kendi eseri olan Evrensel Doğa Tarihi ve Gökler Kuramı’nı yayımladı. Bu eserinde, gaz bulutlarının (bulutsuların) yavaşça döndüğünü, kütleçekimi etkisiyle giderek çöktüğünü ve yassılaştığını, sonunda ise yıldızlar ve gezegenleri oluşturduğunu savundu.

Asteroit kuşağı
Güneş Sistemi'nin oluşumu ve evrimi hipotezleri tarihi
Kuyruklu yıldız
Kuiper Kuşağı
Oort bulutu
Ön gezegen diski

Buz devi, gaz devlerine benzer biçimde katı yüzey barındırmayan ve önemli ölçüde gazlardan oluşan ama içerdikleri elementlerden dolayı onlardan ayrılan bir gezegen kümesidir. Buz devleri, buzdan oluşmuş bir sert yüzey barındırmazlar. Buzlu maddeler yüksek sıcaklığa sahip bir çekirdeğin üzerinde yoğun biçimde bulunurlar. Güneş sisteminde iki adet buz devi bulunmaktadır, bunlar sırayla Uranüs ve Neptün'dür. Buz devleri Voyager 2 isimli insansız uzay aracı tarafından ziyaret edilmiştir.

Buz devlerinin en ayırt edici özellikleri; Jüpiter ve Satürn gibi gaz devlerinin barındırdığı elementlerden daha ağır elementleri de yapısında barındırmasıdır. Bu elementler genel olarak karbon, nitrojen, sülfür ve oksijendir. Buz devleri bunların yanında gaz devlerinin çoğunluğunu oluşturan hidrojen ve helyumu da barındırırlar. Hem bu sebepten hem de katı yüzey barındırmadıkları için gaz devleri kategorisine de alınmışlardır.

Uranüs ve Neptün'ün kütlesi yaklaşık %20 civarında helyum ve hidrojenden oluşur. Neptün örneğinde olduğu gibi genellikle buz devlerinin kütlesinin çoğu (yüzde 80'i veya daha fazlası) kayaç yapılı küçük bir çekirdeğin etrafında bulunan ve yüksek sıcaklıktan dolayı erimiş olan yoğun buzlu maddelerden oluşur, bunlar; metan, amonyak ve sudur. Buz devlerinden kütlesi en yoğun yapıya sahip olan Neptün'dür. Jüpiter ve Satürn gibi gaz devlerinde ise gezegen kütlesi %90 üzeri seviyede helyum ve hidrojenden oluşur.

Neptün ve Uranüs'ün manyetik alanları alışılmışın dışında olarak yer değiştirmiş ve eğilmiştir. Manyetik alanlarının etki gücü; Jüpiter, Satürn gibi gaz devlerinin ve Dünya, Mars gibi katı yüzeyli gezegenlerin arasında bulunup orta seviyededir. Dünya'nın etki alanına kıyasla Uranüs'ün 50 ve Neptün'ün 25 kat daha fazla etki gücü vardır. Güneş sistemimizde bulunan buz devlerinin ekvator manyetik alan güçleri, Dünya'nın 0.305 gauss birimine göre Uranüs'ün yüzde 75 ve Neptün'ün yüzde 45'tir. Bu durum, buz devlerinin manyetik alanlarının iyonize konveksiyonlu bir buzlu sıvı örtüsünden oluşması sebebiyle kaynaklandığına inanılmaktadır.

Gaz devi
Dış gezegen
Karasal gezegen

Buz gezegeni veya buzlu gezegen, donmuş uçucu bileşiklerle (su, amonyak ve metan gibi) kaplı buzlu bir yüzeye sahip olan gezegen türüdür. Buz gezegenleri, küresel bir kriyosferden oluşur.
Gezegenlerin jeofiziksel tanımına göre Güneş Sistemi'nin küçük buzlu dünyaları, buz gezegenleri olarak kabul edilir. Bunlar Ganymede, Titan, Enceladus ve Triton gibi gezegen kütleli uyduların çoğunu ve Ceres, Plüton, Eris gibi bilinen cüce gezegenleri içerir. Haziran 2020'de NASA bilim insanları matematiksel modelleme çalışmalarına dayanarak, yüzeydeki buz tabakasının altında bulunabilecek okyanusları olan ötegezegenlerin Samanyolu'nda yaygın olabileceğini duyurdu.

Bir buz gezegeninin yüzeyi, yüzey sıcaklığına bağlı olarak su, metan, amonyak, karbondioksit ("kuru buz" olarak da bilinir), karbonmonoksit, azot ve diğer uçucu maddelerin bir karışımından oluşabilir. Buz gezegenlerinin yüzey sıcaklıkları, esas olarak sudan oluştuysa 260 K (−13 °C)'nin altında, esas olarak CO2 ve amonyaktan oluştuysa 180 K (−93 °C)'nin altında ve esas olarak metandan oluştuysa 80 K (−193 °C)'nin altında olacaktır.
Buz gezegenlerinin yüzeyi son derece soğuk olduğu için, Dünya'daki gibi yaşam formları için yaşamı tehdit edici bir ortama sahiptirler. Birçok buzlu dünyanın muhtemelen içsel ısıyla veya yakınındaki başka bir cismin gelgit kuvvetleriyle ısınan yeraltı okyanusları bulunmaktadır. Yeraltındaki sıvı su, balık, plankton ve mikroorganizmalar dahil olmak üzere canlılar için yaşama elverişli koşullar sağlayabilir. Bildiğimiz şekliyle yeraltı bitkileri fotosentez için kullanacak güneş ışığı olmadığından var olamazlar. Mikroorganizmalar, belirli kimyasalları kullanarak besin üretebilir (kemosentez) ve bu da diğer organizmalar için yiyecek ve enerji sağlayabilir. Bazı gezegenler eğer koşullar uygunsa, egzotik yaşam formları için yaşanabilir olabilecek Satürn'ün uydusu Titan gibi dikkate değer bir atmosfere ve sıvı yüzeye sahip olabilirler.

Güneş Sistemi'nde birçok buzlu cisim olsa da, hiçbiri IAU'nun gezegen tanımına göre bir gezegen olarak kabul edilmez. Bununla birlikte, gezegen kütleli uyduların çoğu buz-kaya karışımıdır (örneğin Ganymede, Callisto, Enceladus, Titan ve Triton), hatta esas olarak buzdan oluşur (örneğin Mimas, Tethys ve Iapetus) ve bu nedenle jeofiziksel tanımlara göre buz gezegeni olarak kabul edilirler. Plüton ve Charon gibi en büyük Kuiper Kuşağı cisimleri de jeofiziksel tanımlara göre buna uyar. Europa, yüzeyindeki buz nedeniyle genellikle bir buz gezegeni olarak kabul edilir, fakat yüksek yoğunluğu iç kısmının çoğunlukla kayalık olduğunu gösterir. Dağınık disk cisimlerinden Eris için de aynı durum geçerlidir.
OGLE-2005-BLG-390Lb, OGLE-2013-BLG-0341LB b ve MOA-2007-BLG-192Lb gibi birkaç güneş-dışı buzlu gezegen adayı bulunmaktadır.

Buz devi
Okyanus gezegeni
Kartopu Dünya
Hoth

Büyük Kara Leke (GDS-89, Great Dark Spot - 1989), Neptün'de bulunan ve Jüpiter'in Büyük Kırmızı Lekesine benzeyen kara lekelerden birisidir. GDS-89, 1989'da Voyager 2 tarafından Neptün'de gözlemlenen ilk Büyük Kara Lekedir. Jüpiter'in lekesi gibi, Büyük Kara Lekeler de antisiklonik fırtınalardır. Jüpiter'in lekesinden farklı olarak Büyük Kara Lekelerde çoğunlukla bulut bulunmaz. Yaşamları Jüpiter'in lekesine karşın kısadır, birkaç yılda bir var olup yok olurlar.

GDS-89 kara, elips şeklinde (13.000 × 6.600 km) bir lekeydi ve boyut olarak Dünya'ya eşit idi, aynı zamanda Büyük Kırmızı Leke'ye benzer özellikler göstermekteydi. Fırtınanın kenarlarındaki rüzgarların hızının saate 2100 kilometreye kadar ulaştığı hesaplanmıştı, şu ana kadar Güneş Sisteminde gözlemlenen en yüksek rüzgar hızı. Büyük Kara Lekelenin Neptün'ün metan bulut katmanında bir delik olduğu düşünülüyor. Farklı zamanlarda, farklı açılarda ve boyutlarda gözlemlenmiştir.

Büyük Kırmızı Leke, Jüpiter'de yer alan antisiklonik bir fırtınadır. Gezegenin ekvatorunun 22° güneyinde bulunur ve en az 359 yıldır sürdüğü tahmin edilmektedir. Yeryüzü teleskoplarından görülebilecek kadar büyük olan fırtına, ilk olarak 1664 yılında Robert Hooke tarafından gözlemlenmiştir.
Görselde yer alan görüntüsü, 25 Şubat 1979 tarihinde Voyager 1 insansız uzay aracı tarafından, 9,2 milyon km uzaklıktan elde edildi. Lekenin boyutu, Dünya'dan 4 kat daha fazladır. Onun hemen altında yer alan küçük beyaz fırtınanın ise yaklaşık olarak Dünya'nın çapına sahip olduğu söylenebilir. Benzer fırtınalara, Jüpiter gibi gaz devlerinde sıkça rastlanır ve süreleri saatlerle yıllar arasında değişiklik gösterir. Ayrıca Voyager programı görevlerinden önce lekenin Jüpiter'in yüzeyinin sıvı veya katı bir özelliği olduğuna inanılıyordu.

Büyük Çarpışma Hipotezi (bazen kısaca Büyük Çarpışma veya Theia Çarpışması olarak da adlandırılır), Ay'ın yaklaşık 4,5 milyar yıl önce, Hadeen üst zamanında Erken Dünya ile Mars büyüklüğünde bir gezegenin çarpışması sonucu uzaya fırlayan kalıntıdan oluştuğunu öne sürer (Güneş Sistemi'nin oluşumundan yaklaşık 20 ila 100 milyon yıl sonra). Dünya ile çarpışan gök cismi Ay tanrıçası Selene'nin annesi olan efsanevi Antik Yunan titanının adı olan Theia ile anılır. 2016 tarihli bir raporda yayınlanan Ay kayaçlarının incelemesi, çarpışmanın doğrudan gerçekleşmiş olabileceğini ve her iki gök cisminin bütünüyle karışmasına neden olabileceğini öne sürmektedir.

Jeolojik zaman cetveli
Ay'ın jeolojisi
Yerküre tarihi
Roche limiti

Akademik makaleler Akademik olmayan kitaplar 

Planetary Science Institute: Giant Impact Hypothesis 9 Şubat 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Origin of the Moon 27 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. by Prof. AGW Cameron
Klemperer rosette and Lagrangian point simulations using JavaScript 13 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
SwRI giant impact hypothesis simulation 13 Nisan 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (.wmv and .mov)
Origin of the Moon – computer model of accretion
Moon Archive 17 Kasım 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – Including articles about the giant impact hypothesis
Planet Smash-Up Sends Vaporized Rock, Hot Lava Flying 7 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (2009-08-10 JPL News)
How common are Earth–Moon planetary systems? arXiv:1105.4616: 23 May 2011
The Surprising State of the Earth after the Moon-Forming Giant Impact 31 Ocak 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – Sarah Stewart (SETI Talks), Jan 28, 2015

Kanada Yayın Kurumu (Fransızca: Société Radio-Canada), CBC/Radio-Canada olarak bilinen, hem radyo hem de televizyon için Kanada kamu yayıncısı'dır. Kanada ulusal kamu yayıncısı olarak hizmet veren bir Devlet kuruluşu olup, İngilizce ve Fransızca yayın birimleri sırasıyla CBC ve Radio-Canada olarak bilinmektedir.
Kanada'daki bazı yerel radyo istasyonları kuruluşundan önce kurulmuş olsa da, CBC Kanada'nın en eski kesintisiz yayın ağıdır. CBC 2 Kasım 1936'da kurulmuştur.. CBC, dört karasal radyo ağı işletmektedir: İngilizce yayın yapan CBC Radio One ve CBC Music ile Fransızca yayın yapan Ici Radio-Canada Première ve Ici Musique (uluslararası radyo servisi Radio Canada International tarihsel olarak kısa dalga radyo üzerinden yayın yapıyordu, ancak 2012'den beri içeriği yalnızca web sitesinde podcast olarak mevcuttur). CBC ayrıca, İngilizce yayın yapan CBC Television ve Fransızca yayın yapan Ici Radio-Canada Télé olmak üzere iki karasal televizyon ağının yanı sıra CBC News Network, Ici RDI, Ici Explora, Documentary Channel (kısmi sahiplik) ve Ici ARTV uydu/kablo ağlarını da işletmektedir. CBC, Kanada Arktik bölgesi için CBC North ve Radio-Canada Nord adlarıyla hizmetler sunmaktadır. CBC ayrıca CBC.ca/Ici.Radio-Canada.ca, CBC Radio 3, CBC Music/ICI.mu ve Ici.TOU.TV dahil olmak üzere dijital hizmetler de sunmaktadır.
CBC/Radio-Canada, yerel radyo hizmetinde İngilizce, Fransızca ve sekiz yerli dilde, web tabanlı uluslararası radyo hizmeti Radio Canada International'da (RCI) ise beş dilde yayın yapmaktadır. Ancak, 2010'ların başlarındaki bütçe kesintileri, kurumun yayın hizmetlerini azaltmasına, RCI'nin kısa dalga yayınlarını ve ağa ait yeniden yayın vericileri tarafından hizmet verilen tüm topluluklardaki karasal televizyon yayınlarını durdurmasına katkıda bulundu; bu topluluklar arasında Kanada'nın havadan dijital televizyon geçişi kapsamına girmeyen topluluklar da bulunmaktadır.
CBC'nin finansmanı, televizyon yayınlarındaki ticari reklam gelirleriyle desteklenmektedir. Radyo hizmeti, kuruluşundan 1974 yılına kadar reklam yayınladı, ancak o tarihten beri ana radyo ağları reklamsızdır. 2013 yılında, CBC'nin ikincil radyo ağları olan CBC Music ve Ici Musique, saatte en fazla dört dakika süren sınırlı reklam yayınlamaya başladı, ancak bu uygulama 2016'da sona erdirildi.

Resmî site
CBC Haber sitesi
CBC Kanalları ve Frekansları

Carl Sagan Enstitüsü: Soluk Mavi Nokta ve Ötesi , Güneş Sistemi'nin içinde ve dışında yaşanabilir gezegenler arayışını ilerletmek için New York Ithaca'daki Cornell Üniversitesi'nde 2014 yılında kuruldu. Dış gezegenlerin karakterizasyonuna ve evrendeki yaşam belirtilerini aramak için kullanılan araçlara odaklanmıştır. Enstitünün kurucusu ve şu anki yöneticisi astronom Lisa Kaltenegger'dir .
2014 yılında açılışı yapılan ve 9 Mayıs 2015 tarihinde yeniden adlandırılan enstitü, evrenin başka yerlerinde yaşam arayışına disiplinler arası bir yaklaşım getirmek amacıyla astrofizik, mühendislik, yer ve atmosfer bilimi, jeoloji ve biyoloji gibi alanlarda uluslararası kuruluşlarla işbirliği yapmaktadırayrıca dünyadaki yaşamın kökeni hakkında bilgi sahibi olmaktır.  
Carl Sagan, 1968'den itibaren Cornell Üniversitesi'nde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. David Duncan Astronomi ve Uzay Bilimleri Profesörü ve 1996'daki ölümüne kadar oradaki Gezegen Araştırmaları Laboratuvarı'nın yöneticisiydi.

Carl Sagan Enstitüsü'nün temel amacı, bilinen ve varsayımsal gezegenlerin ve uyduların biyo- imzalarını içeren atmosferik spektral imzaları modellemek ve bunların yaşanabilir olup olmadıklarını ve nasıl tespit edilebileceklerini araştırmaktır. Araştırmaları, ev sahibi yıldızlarının etrafındaki yaşanabilir bölgelere, yörüngede dönen ötegezegenler ve aylara odaklanıyor. Bu tür dünyaların atmosferik karakterizasyonu, araştırmacıların ilk yaşanabilir ötegezegeni potansiyel olarak tespit etmelerini sağlamaktadır. Bir ekip üyesi, bilim insanlarının ötegezegenlerde yaşam belirtileri aramasına yardımcı olmak için "renk kataloğu" üretmiştir.

Ekip bilim adamları, Dünya'nın en uç noktalarından izole edilmiş ekstremofiller de dahil olmak üzere 137 farklı mikroorganizma türünü kullandılar ve her bir yaşam formunun güneş ışığını görünür ve yakın kızılötesinde kısa dalga boylu kızılötesine (0.35–2.5) benzersiz bir şekilde nasıl yansıttığını katalogladılar. Bireysel 'yansıma parmak izlerinin' (spektrum) bu veritabanı, gök bilimciler tarafından uzak ötegezegenlerde büyük mikroskobik yaşam kolonileri bulmak için potansiyel biyolojik imzalar olarak kullanılabilir. Organizmaların bir kombinasyonu, gezegenden yansıyan ışığın yine kataloglanmış karışık bir spektrumunu üretecektir. Yöntem aynı zamanda noktasal bitki örtüsüne de uygulanacaktır. Kataloğun amacı, astronomlara, bilim insanlarının WFIRST ve E-ELT gibi teleskoplardan geri gelecek verileri yorumlamalarına yardımcı olacak bir temel karşılaştırma sağlamaktır.
Yaşam formları üzerindeki ultraviyole radyasyon, görünür dalga boylarında biyofloresansa da neden olabilir.  Bu yaşam formlarına sahip M-tipi bir yıldızın yörüngesinde dönen bir ötegezegen, güneş patlamalarına maruz kaldığında parlayacak ve yeni nesil uzay gözlemevleri tarafından tespit edilmesini sağlamaktadır.

Enstitü bilim adamları, sekiz gezegen, dokuz ay ve iki cüce gezegen dahil olmak üzere güneş sistemi nesnelerinin spektral emisyonlarını ve albedolarını katalogladılar.  Ayrıca jeolojik tarih boyunca Dünya'nın atmosferini modellediler. Erken Dünya'ya benzer koşullara sahip olan ötegezegenler, ortaya çıkan yaşam formları için aday olarak kabul edilmektedir.

Şablon:Astrobiology

Cenevre Gözlemevi (Fransızca: Observatoire de Genève, Almanca: Observatorium von Genf), İsviçre'nin Cenevre Kantonunda, Versoix belediyesindeki Sauverny'de bulunan bir gözlemevidir. Binalarını, École Polytechnique Fédérale de Lausanne'ın astronomi bölümü ile paylaşmaktadır. Ötegezegenleri keşfetme, yıldız fotometrisi, yıldız evrimi modelleme konularında aktif olarak görev almış ve Avrupa Uzay Ajansı'nın Hipparcos, INTEGRAL, Gaia ve Planck görevlerinde yer almıştır.
1995 yılında, anakol yıldızlarından birinin ilk ötegezegeni, 51 Pegasi b, gözlemevinde çalışan iki bilim insanı Michel Mayor ve Didier Queloz tarafından keşfedildi. Bu keşif, Fransa'daki Haute-Provence Gözlemevi'nde 1,9 metre çapındaki teleskop kullanılarak, radyal hız yöntemi ile yapılmıştır. Mayor ve Queloz, bu keşiflerinden dolayı 2019 Nobel Fizik Ödülü'nün (yarısını) aldılar.
Fransa'daki Haute-Provence Gözlemevi'nde bulunan 1 metrelik teleskoba (Fransa'da olmasına karşın Cenevre Gözlemevi'ne aittir) ek olarak, Cenevre Gözlemevi, 1,2 metre çapındaki Leonhard Euler Teleskobu'nu da işletmektedir. Belçika'nın Liège Üniversitesi ile işbirliğiyle, kuyruklu yıldızlar ve ötegezegenleri gözlemlemek üzerine tasarlanmış, 0,6 metre çapında bir teleskop olan TRAPPIST'i desteklemektedir. Her iki teleskop da (Euler ve TRAPPIST), Şili'nin kuzeyindeki ESO'nun La Silla Gözlemevi'nde bulunmaktadır. 2010 yılında, TRAPPIST, iki cüce gezegen olan Eris ve Plüton'un boyut karşılaştırmasıyla ilgili tartışmalı çalışmalara da dahil olmuştur. Cenevre Gözlemevi ayrıca Birleşik Krallık, Şili ve Almanya'dan çeşitli üniversitelerle uluslararası bir işbirliği olan Next-Generation Transit Survey'de yer almaktadır. Şili'deki Paranal Gözlemevi'nde bulunan bu kara tabanlı, robotik ötegezegen arama tesisi, bilimsel operasyonlarına 2015'in başlarında başlamıştır.

Claude Nicollier
HD 209458
İsviçre Uzay Ofisi
Ötegezegenleri tespit etme yöntemleri

Geneva Observatory
Next-Generation Transit Survey

Cenevre Üniversitesi (Fransızca: Université de Genève), Cenevre, İsviçre'de bulunan bir kamu araştırma üniversitesidir.
Bu üniversite John Calvin tarafından 1559 yılında kurulmuştur. Bugün, üniversite İsviçre'de ikinci büyük üniversitedir. Üniversitenin çeşitli alanlarda programları bulunmaktadır fakat özellikle hukuk, astrofizik, astronomi, genetik, gezegen bilimi, psikoloji, nöroloji ve teoloji alanlarında gelişmiştir. 2009 yılında, Cenevre Üniversitesi kuruluşunun 450. yıl dönümünü kutladı.
Üniversite, Avrupa Araştırma Üniversiteleri Ligi'nin bir üyesidir. Bu Academic Ranking of World Universities (Dünya Üniversiteleri Akademik Sıralaması) tarafından dünya çapında 73. olmuş ve 2011 yılında QS World University Rankings (QS Dünya Üniversiteler Sıralaması)'nda ise 69. olmuştur.
Üniversitenin sınıflarında özellikle Fransızca öğretilir.

Üniversite, öğrencileri, araştırmacıları ve profesörleri gibi birçok Nobel Ödülü'ne ev sahipliği yapmıştır, aralarında:

Norman Angell (1872–1967), Nobel Barış Ödülü 1933
Karl Gunnar Myrdal (1898–1987), Nobel İktisadi Bilimler Ödülü 1974
Daniel Bovet (1907–1992), Nobel Tıp Ödülü 1957
Niels Kaj Jerne (1911–1994), Nobel Tıp Ödülü 1984
Maurice Allais (1911–2010), Nobel İktisadi Bilimler Ödülü 1988
Edmond H. Fischer (1920-), Nobel Tıp Ödülü 1992
Martin Rodbell (1925–1998), Nobel Tıp Ödülü 1994
Alan Jay Heeger (1936-), Nobel Kimya Ödülü 2000
Werner Arber (1929-), Nobel Tıp Ödülü 1978
Kofi Annan (1938-), Nobel Barış Ödülü 2001

Vaughan Jones (1952 -), Fields Madalyası (matematik) 1990
Stanislav Smirnov (1970 -), Fields Madalyası (matematik) 2010
Hugo Duminil-Copin (1985 -), Fields Madalyası (matematik) 2022

Official website 10 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Official website 22 Nisan 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca)
University of Geneva in the Rankings 23 Haziran 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
International Academy of Sports Science and Technology 20 Ağustos 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (AISTS)

Cha 110913-773444 (bazen kısaca Cha 110913 olarak belirtilir), ön gezegen diski ile çevrili olduğu düşünülen gezegen kütleli bir astronomik cisimdir. Bukalemun takımyıldızı'nda Dünya'dan yaklaşık olarak 529 ışık yılı uzaklıkta yer alır. Bir kahverengi cüce için çok hafiftir ve kütlesi yaklaşık 8 MJ ve yarıçapı yaklaşık 1,8 RJ ile yıldızsız bir gezegen veya bir kahverengi altcüce olarak görülebilir.
Gök bilimciler arasında, nesneyi bir kahverengi altcüce (gezegenleri olan) veya bir yetim gezegen (uyduları olan) olarak sınıflandırmak konusunda henüz bir fikir birliğine varılamamıştır. Spitzer uydusunun kızılötesi gözlemleriyle, etrafında dönen ön gezegen diskinin yavaş yavaş bir araya gelerek gezegenleri oluşturduğu düşünülmektedir.
Cha 110913, 2004 yılında Kevin Luhman ve Pennsylvania Eyalet Üniversitesi'nden diğer birkaç astronom tarafından Spitzer Uzay Teleskobu ve Hubble Uzay Teleskobu ile Şili'de Dünya'ya bağlı iki teleskop kullanılarak keşfedildi.

OTS 44
Kahverengi altcüce
En az kütleye sahip yıldızlar dizini

Yaklaşık 250 kilometre (160 mi) çapındaki küçük gezegen ve centaur 10199 Chariklo, doğrulanmış halkalara sahip en küçük ikinci gök cismi (2060 Chiron en küçüğüdür) ve gaz devleri ile buz devlerinden sonra Güneş Sistemi'nde keşfedilen beşinci halkalı gök cismidir. Chariklo'nun etrafında, 9 kilometrelik (6 mi) bir boşlukla ayrılmış, 6–7 km (4 mil) ve 2–4 km (2 mil) genişliğinde iki dar ve yoğun banttan oluşan parlak bir halka sistemi bulunur. Halkalar, Chariklo'nun merkezinden yaklaşık 400 kilometre (250 mi) mesafede, Dünya ile Ay arasındaki mesafenin binde biri kadar bir uzaklıkta dönerler. Keşif, 3 Haziran 2013 tarihinde bir yıldız örtülmesi gözlemi sırasında Güney Amerika'da Arjantin, Brezilya, Şili ve Uruguay'ın çeşitli yerlerindeki on teleskobu kullanan bir gök bilimci ekibi tarafından yapıldı ve 26 Mart 2014'te duyuruldu.
Bir küçük gezegenin etrafında bir halka sisteminin varlığı beklenmeyen bir durumdu çünkü halkaların yalnızca çok daha büyük kütleli cisimler etrafında kararlı olabileceği düşünülüyordu. Küçük cisimler etrafındaki halka sistemleri, doğrudan görüntüleme ve yıldız örtülmesi teknikleriyle aranmalarına rağmen daha önce keşfedilememişti. Chariklo'nun halkaları en fazla birkaç milyon yıllık bir süre içinde dağılmalıdır, bu nedenle ya çok gençtirler ya da halkaların kütlesine yakın bir kütleye sahip çoban uydular tarafından aktif olarak tutulmaktadırlar. Ekip, halkalara Brezilya'nın kuzey ve güney kıyı sınırlarını oluşturan iki nehirden esinlenerek Oiapoque (içteki daha yoğun halka) ve Chuí (dış halka) adlarını vermiştir. Resmi isim talebi daha sonraki bir tarihte IAU'ya sunulacaktır.

Universidad Católica Observatory
YouTube'da ESOcast 64: First Ring System Around Asteroid

Colorado (İngilizce telaffuz: [ˌkɑləˈɹɑːdoʊ̯]  ( dinle) veya [ˌkɑləˈɹædoʊ̯]  ( dinle)) veya Türkçeleştirilmiş ismi ile Kolorado, orta-batı ABD'de bulunan, en yüksek rakıma sahip eyaletlerden biri. Doğuda Büyük Ovalar, merkezde Rocky Dağları, batıda Colorado Ovası ve kuzeybatıda Intermontane Havzası olmak üzere dört ana bölgeye ayrılmıştır. Yazları serin ve kuru, kışları ise soğuk ve karlı olur. Yazın ortalama sıcaklık 15 °C, kışın ise -6 °C'dir. Amerika Birleşik Devletleri Hava Kuvvetleri Colorado Springs'de bulunmaktadır. Colorado'nun başkenti Denver, yüzölçümü 269.619 km², nüfusu (2000 yılı) 4.301.260 kişidir.
Çizburger Denver'da ortaya çıkmıştır. Dünya'nın ilk rodeosu 1869'da Deer Trail'de gerçekleştirilmiştir. Tim Allen (aktör), M. Scott Carpenter (astronot) ve Gene Fowler (yazar) Colorado Eyaleti'nin ünlülerindendir. Ayrıca South Park dizisinin kurucuları ve OneRepublic isimli Rock-Pop müzik grubu buradan çıkmıştır.

İspanyol kaşifler, bugünkü kaynağı bugün eyalet topraklarında olan nehre alüvyonlu rengi nedeniyle İspanyolca "kızıl" anlamına gelen "colorado" adını vermişlerdir. Daha sonra burada kurulan eyalet de adını Colorado Nehri'nden almıştır.

Eyalet bayrağında kullanılan renkler, eyaletin belirli coğrafi özelliklerini sembolize eder. Altın rengi, Colorado'nun bol güneş ışığını temsil eder. Beyaz, karla kaplı dağları simgeler. Mavi, Colorado'nun berrak mavi gökyüzünü temsil ederken kırmızı ise eyaletin topraklarının çoğunun kızıl rengini temsil eder.

Kolorado topraklarına insanların MÖ 14 ila 10. bin yılda yerleştiği düşünülmektedir. Bölgeye ilk gelen Avrupalı, muhtemelen 1541 yılında İspanyol kâşif Francisco Vázquez de Coronado oldu. 1682'de Fransız kâşif Robert de La Salle, Rocky Dağları'na kadar olan Kolorado topraklarına Fransa adına el koyduğunu ilan etti. 1803 yılında ABD hükûmeti, 68 milyon Frank karşılığında Kolorado'yu da kapsayan geniş bir bölgeyi Fransa'dan satın aldı. Bu sırada bölgede Amerikan yerlileri yaşadığı için satın alma ve ABD hakimiyeti sadece kâğıt üzerindeydi. Kolorado topraklarında yaşayan yerli halklardan önemlileri Utesler, Arapaholar ve Şayenler'di. 1806 yılında bölgeyi keşfetmek için ABD hükûmeti tarafından Teğmen Zebulon M. Pike görevlendirildi. Küçük bir birlikte bölgeye gelen Pike, 1807'de bölgede nüfuz kurmaya çalışan İspanyollar tarafından tutuklandı ama kısa sürede serbest bırakılıp geri gönderildi. 1820 yılında bu kez Binbaşı Stephen H. Long, ABD adına bölgede keşif yaptı. Bölgede kürk ticareti başladı. 1832'de ünlü kürk tüccarlarından Bent kardeşler, bugünkü La Junta şehri yakınlarında Bent Kalesi'ni inşa etti. Kolorado 1861 yılında resmen bir ABD toprağı (territory) haline geldi.

Amerikan İç Savaşı'nın başında Denver şehir merkezindeki bir binaya Konfederasyon bayrağı asan yaklaşık yüz kişilik Güney taraftarı grup Vali William Gilpin tarafından tutuklatıldı. Gilpin, Kuzey'in yanında yer alan Colorado'yu savunmak için Colorado Gönüllüleri adlı bir milis gücü kurdu. 1862'nin ilk aylarında Konfederasyon kuvvetleri Kolorado'daki altın madenlerini ele geçirmek için harekete geçti. Albay John Chivington komutasındaki gönüllüler işgali engellemek için Glorieta Geçidi'nde mevzilendi. 26 Mart'ta iki taraf arasında çatışma başladı. 28 Mart'ta Chivington'ın adamları Konfederasyon birliklerinin cephe gerisine sızarak düşmanın savunmasız bıraktığı ikmal kafilesini tahrip etti ve hayvanları saldı ya da öldürdü. Erzak ve malzemelerini kaybeden Konfederasyon kuvvetleri daha üstün konumda oldukları halde çekilmek zorunda kaldı.

Beyazların bölgeye yerleşmesi sonucu yerlilerin verimli toprakların dışına itilmesi bölgede yıllardır gerginliğe sebep oluyordu. 1864 yılında Albay John Chivington komutasındaki Kolorado Gönüllüleri'nden bir grup, Şayen köylerine saldırmaya başladı. Şayenler ilk başta misillemede bulunsalar da daha sonra Şayen şefleri barış istedi. Şayenlerden bir grup bu amaçla Kolorado'da Lyon Kalesi yakınlarında kendilerine güvende olacakları söylenen Sand Creek mevkiinde kamp kurdu ve kendilerine söylendiği gibi kampa ABD bayrağı dikti. Barış sağlandığına inanan Şayen erkekleri kampı bırakarak avlanmaya gittiği sırada, 29 Kasım 1864 günü Albay John Chivington, 700 silahlı adamıyla kadınlar, çocuklar ve yaşlı erkeklerin bulunduğu kampa saldırarak yüzlerce yerliyi öldürdü. Chivington'un adamları teslim olanları da katletti, cesetleri parçaladı ve kafa derilerini yüzdü. Olay, tarihe Sand Creek Katliamı olarak geçti. Katliamdan sonra beyazların yanına dönen Chivington ve adamları ilk önce kendilerini savaş kazanmış kahraman gibi gösterdilerse de hayatta kalan yerlilerin ve Chivington'un adamlarından bazılarının anlattıkları katliamı ortaya çıkardı. Yine de Chivington ve adamları yargılanmadı.

Aurora (CO)
Boulder
Colorado Springs
Denver
Fort Collins
Lakewood
Grand Junction

Demir gezegeni, mantosu olmayan ya da çok az miktarda mantoya sahip, küçük ve demir bakımından zengin olan bir çekirdeğe sahip gezegen çeşitlerine verilen isimdir. Merkür, Güneş Sistemi'ndeki en büyük demir gezegenidir (diğer karasal gezegenler silikat bazlı gezegenlerdir), ancak Güneş Sistemi dışındaki ötegezegenler içerisinde daha büyük demir gezegenler görmek mümkündür.
Evrende demir; hidrojen, helyum, oksijen, karbon ve neondan sonra kitle açısından altıncı en bol elementtir. Ayrıca teorilere göre helyum gezegenleri ve karbon gezegenleri de vardır.

Demir gezegenleri; kayalık mantoları, dışardan gelen büyük çarpma olaylarının etkileriyle yok edilmiş normal metal / silikat karasal gezegenlerin kalıntıları olabilir. Bazılarının elmas alanları içerdiği düşünülmektedir. Mevcut gezegen oluşum modelleri, demir açısından zengin gezegenlerin yakın yörüngelerde veya ön-gezegen diskinin muhtemelen demir açısından zengin malzemeden oluştuğu büyük yıldızların yörüngesinde oluşacağını tahmin ediyor.

Demir gezegenleri, benzer kütleli diğer gezegen türlerinden daha küçük ve daha yoğundur. Bu tür gezegenlerin Levha hareketleri ya da güçlü manyetik alan olmaz, çünkü oluşumdan sonra hızla soğaşırlar. Bu gezegenler Dünya gibi değildir. Su ve demir jeolojik zaman çizelgeleri üzerinde kararsız olduğu için, yaşanabilir bölgelerindeki ıslak demir gezegenleri, demir karbonil gölleri ve sudan ziyade diğer yabancı uçucu maddelerle kaplanabilir.
Bilimkurguda, böyle bir gezegene "Gülle" adı verildi.

Karbon gezegeni
Çöl gezegeni
Çekirdeksiz gezegen

Dev Dünya veya süper Dünya, astronomide Dünya'dan daha fazla kütleye sahip, fakat Güneş Sistemi'nin buz devleri olan Uranüs ve Neptün'den çok daha az kütleye sahip olan bir tür ötegezegendir. Bu terim yalnızca gezegenin kütlesine işaret eder ve yüzey koşulları ya da yaşanabilirlik konusunda bir şey ima etmez. Kütle ölçeğinin üst ucundaki gezegenler için alternatif olarak "gaz cüceleri" terimi daha doğru olsa da, yaygın olarak "mini-Neptün" terimi kullanılır.

Genelde dev Dünyalar yalnızca kütleleriyle tanımlanır ve sıcaklığı, bileşimi, yörüngesel özellikleri veya Dünya benzeri çevrelerle ilgili bir şey îmâ etmezler. Dev Dünyanın değişik tanımlarında çeşitli yoğunluklar geçmektedir. Kaynaklar genelde on Dünya kütlesi üst sınır olarak kabul edilmiş olmakla beraber (Güneş Sistemi'nin en az kütleli gaz devi olan Uranüs'ün kütlesinin yaklaşık %69'u) alt sınır 1 veya 1,9 ilâ 5 arasında olup basında muhtelif başka tanımlar da görünmektedir. Bazı yazarlar, bu terimin hatırı sayılır bir atmosferi olmayan gezegenler dışında kullanılmamasından yanadırlar. 10 Dünya kütlesi üstünde olan gezegenlere dev gezegenler denmektedir.

Güneş Sistemi'nde en büyük karasal gezegeni Dünya olup ondan büyük gezegenlerin kütlesi en azından onun 14 katı olduğundan bu kategoride bir gezegeni bulunmamaktadır.

İlk dev Dünyalar Aleksander Wolszczan ve Dale Frail tarafından PSR B1257+12 pulsarı etrafında 1992 yılında keşfedildi. Sistemin iki dış gezegeninin kütleleri takrîben Dünya'nın dört katı olup gaz dev olamayacak kadar küçüktür.
Bir ana kol yıldız etrafında keşfedilen ilk dev Dünya, 2005'te Eugenio Rivera'nın yönettiği bir grup tarafından bulundu. Bu dev Dünya Gliese 876 etrafında dönen ve Gliese 876 d adını aldı (iki Jüpiter boyunda gaz dev daha önce bu sistemde keşfedilmişti). Tahmin edilen kütlesi 7,5 Dünya kütlesi olup sadece iki günlük yörünge dönüş süresi vardır. Gliese 876 d'nin sıcak yıldızına olan yakınlığından dolayı (bir kırmızı cüce) yüzey sıcaklıği 430–650 kelvin olabilir. ve su bulundurabilir.

2006'da kütleçekimsel mikromerceklemeyle 5,5 Dünya kütleli OGLE-2005-BLG-390Lb ve 10 Dünya kütleli HD 69830 b ilâveten bulundu.

Nisan 2007'de Stephane Udry'nin İsviçre'deki bir grubu, Gliese 581 etrafında dönüp yaşanabilir bölgenin sınırında olan ve yüzeyinde su bulunabilecek iki yeni dev Dünya keşfetti. En az beş Dünya kütlesi ve Gliese 581'den 0.073 astronomik birim uzakta olan Gliese 581 c, bu bölgenin "ılık" köşesinde olup (muhtemel atmosferin etkisini göze almadan) tahmin edilen ortalama sıcaklığın Venüs'le kıyaslanabilir olduğu hâlde −3 °C ve Dünya ile kıyaslanabilir olduğu hâlde eğ 40 °C olduğu tahmin ediliyor. Daha sonraki araştırmalar, Gliese 581 c'nin Venüs gibi kontroldışı olmuş bir sera etkisi altında kaldığını, fakat kardeş gezegen Gliese 581 d'in 0,22 AB uzaklık ve 7,7 Dünya kütlesiyle yaşanabilir bölgede bulunduğunu tahmin ediyor.

Bugüne kadar bulunan en küçük dev Dünya MOA-2007-BLG-192Lb olup astrofizikçi David P. Bennett uluslararası MOA birliği için 2 Haziran 2008'de duyurmuştur. Bu gezegenin tahminen 3,3 Dünya kütlesi olup bir kahverengi cücenin etrafında dönmektedir. Kütleçekimsel mikromercekleme ile tespit edilmiştir.
2008 Haziran'ında Avrupalı araştırmacılar, Güneş'ten biraz daha az kütleli HD 40307 etrafında üç dev Dünyayı keşfettiklerini açıkladılar. Gezegenlerin kütleleri Dünya'nın en az 4,2, 6,7 ve 9,4 katı olarak tespit edildi. Gezegenler, dikeyhız metoduyla Şili'deki HARPS (İng. High Accuracy Radial Velocity Planet Searcher - Yüksek seçicili dikey hız gezegen araştırıcısı) ile saptandı.
Ayrıca aynı Avrupalı araştırmacılar, HD 181433 yıldızının etrafında dönen 7,5 Dünya kütleli başka bir gezegenin varlığını da îlan ettiler. Bu yıldızı ayrıca Jüpiter benzeri bir gezegen, üç yılda bir dolanmaktadır.

4,8 Dünya kütlesi olduğu tahmîn edilen ve 0,853 günde yıldızı etrafında dönen COROT-7b gezegeninin keşfi 3 Şubat 2009'da îlan edildi. COROT-7b için elde edilen yoğunluk tahmini, Güneş Sistemi'nin iç dört gezegeninin benzeri kayamsı silikat minerâllerden oluştuğuna işaret etmektedir. Bu yeni ve hatırı sayılır bir keşiftir.
1,9 Dünyü kütleli Gliese 581 e'nin keşfi, 21 Nisan 2009'da ilan edildi. Normal bir yıldızın etrafında dolanan en küçük kütleli güneşdışı gezegen olup kütlesi Dünya'nınkine en yakın olandır. Sâdece 0,03 AB uzaklıkta yıldızı etrafında 3,15 günde dolanan bu gezegen, yaşanabilir bölgede bulunmamaktadır ve Jüpiter'in volkanik uydusu İo'dan 100 kat daha fazla gelgit ısınmasına mâruz kalmaktadır.
Ek olarak 0,2 AB uzaklıktan ve 67 günde kırmızı cüce yıldızı dolanan Gliese 581 d'nin yaşanabilir bölgede bulunduğundan keşfedilen güneşdışı gezegenler arasında yüzeyinde su bulunma ihtimâli yüksek ilk gezegen olmuş oldu.
2009 Aralık'ında bulunan GJ 1214 b, Dünya'dan 2,7 kere daha büyük olup Güneş'ten çok daha küçük ve az aydınlatma gücü çok daha az olan bir yıldız etrafında dolanıyor. Harvard astronomi profesörü ve keşfi haber veren makalenin önde gelen yazarlarından olan David Charbonneau, "Bu gezegende muhtemelen su vardır" demiştir.
2009 Kasım'ına kadar toplan 30 dev Dünyalar keşfedilmiş olup bunların 24'ü HARPS'la incelenmiştir.

5 Ocak 2010'da keşfedilen HD 156668 b gezegeninin minimum kütlesi 4,15 dünya kütlesidir ve dikeyhız metoduyla bulunan ikinci derecede az kütleli olandır. Bundan daha az kütleli olup dikeyhız metodu gezegeni Gliese 581 e olup 1,9 Dünya kütlesi vardır (yukarı bakınız). 24 Ağustos'ta astronomlar, ESO’nun HARPS ölçü âletini kullanarak HD 10180 adında Güneş benzeri bir yıldızın etrafında dolanan yediye kadar gezegeni olan bir gezegen sistemi keşfettiklerini haber verdiler. Bu gezegenlerden birinin şimdiye kadar doğrulanmamış bir ölçüme göre 1,35 ± 0,23 Dünya kütlesi vardır. Bu da bugüne kadar bulunmuş ve bir anakol yıldızı etrafında dönen en küçük kütleli güneşdışı gezegen olurdu. Tasdik edilmemiş olmasına rağmen bu gezegenin var olma ihtimâli %98,6'dır.
A.B.D'nin millî bilim vakfı olan National Science Foundation, 29 Eylül'de M cücesi Gliese 581'in etrafında dönen dördüncü dev Dünyanın keşfini haber verdi. Gezegenin en düşük kütlesi Dünya'nın 3,1 katı olup 0,146 AB uzaklıktan neredeyse dairesel bir yörüngede 36,6 günde yıldızı etrafında dönmektedir. Bu yörünge, gezegeni c ve d gezegenlerinin arasına ve yüzeyde suyun bulunabilen yaşanabilir bölgenin ortasına yerleştirmektedir. Bu keşif de dikeyhız metoduyla Santa Cruz'daki Kaliforniya Üniversitesi ve Washington'daki Carnegie kurumunca yapınldı. Fakat Gliese 581 g'in varlığı, başka bir grup tarafından şüpheyle karşılandığından bugün Extrasolar Planets Encyclopaedia'da  doğrulanmamışlar arasında listelenmektedir.

2 Şubat'ta Kepler Uzay Gözlemevi görev ekibi, yaklaşık olarak "Dünya boyutunda" (Rp < 1,25 Re) 68 aday ve "dev Dünya boyutunda" (1,25 Re < Rp < 2 Re) 288 aday dahil olmak üzere 1235 ötegezegen adayının bir listesini yayınladı. Ek olarak 54 gezegen adayı "yaşanabilir bölge"de keşfedildi. Altı aday, bu bölgede Dünya'nın iki katından azdır [şöyle ki: KOI 326.01 (Rp = 0,85), KOI 701.03 (Rp = 1,73), KOI 268.01 (Rp = 1,75), KOI 1026.01 (Rp = 1,77), KOI 854.01 (Rp = 1,91), KOI 70.03 (Rp = 1,96) - çizelge 6] Son zamanlarda yapılan bir çalışma, bu adaylardan birinin (KOI 326.01) aslında çok daha büyük ve sıcak olduğunu bildirdi. En son Kepler bulgularına dayanarak, astronom Seth Shostak, "Dünya'ya bin ışık yılı içinde en az 30.000 yaşanabilir dünya" olduğunu tahmin ediyor. Yine bulgulara dayanan Kepler Ekibi, "Samanyolu'nda en az 50 milyar gezegen" olduğu tahmininde bulundu ve bunların "en az 500 milyonu" yaşanabilir bölgede bulunuyor.
17 Ağustos'ta muhtemel yaşanabilir dev Dünya HD 85512 b ile birlikte üç dev Dünya sistemi 82 G. Eridani HARPS kullanılarak keşfedildi. Şayet bulut örtüsü %50'den fazla ise HD 85512 b'nin yaşanabilir olabileceği sanılıyor. Bir aydan az süre geçtikten sonra, içinde 10 dev Dünya olan 41 yeni güneşdışı gezegenler bildirildi.
5 Aralık'ta Kepler uzay teleskopu, Güneş benzeri bir yıldızın etrafında dolanan ve yaşama elverişli bölgesinde (Goldilocks-bölgesi) bulunan ilk gezegeni keşfetti. Kepler-22b adı verilen bu gezegenin çapı Dünya çapının 2,4 katı olup, yıldızına Dünya'nın Güneş'e olduğundan %15 daha yakındır. Bununla birlikte, G5V tayf tipine sahip olan yıldız, Güneş'ten (G2V) biraz daha sönük olduğu için bu durum dengelemekte ve yüzey sıcaklıkları yüzeyde sıvı suya izin verebilir.

Büyük kütlelerinden dolayı dev Dünyaların fiziksel nitelikleri Dünya'dan farklıdır. Diana Valencia etrafındaki ekibin Gliese 876 d üzerine yaptığı bir çalışma, düzgeçiş metoduyla yarıçapın ve gezegen kütlesinin öğrenilerek gezegenin yapısal bileşiminin çıkarılabileceğini söylüyor. Gliese 876 söz konusu olduğunda hesaplar, çok büyük demir çekirdeği olan kayalık bir gezegen için 9.200 km (1,4 Dünya çapı) ve su ve buz dolu bir gezegen için de 12.500 km'lik çap (2,0 Dünya çapı) olabileceğini hesaplıyor. Bu sınır içinde dev Dünya Gliese 876 d'in yüzey çekimi 1,9 ilâ 3,3 g (19 ilâ 32 m/s²) arası olmalıdır.
İlâveten Valencia ve başkaları tarafından yapılan teorik çalışmalar, dev Dünyaların Dünya'dan jeolojik olarak daha aktif olacağını, daha ince plâkalarının daha büyük gerilim altında daha dinamik tabaka tektoniğine sebep olacağı yönüne işaret etmektedir. Gerçekte onların modelleri, Dünya'nın "sınırda" bir gezegen olarak plaka tektoniğini ancak kaldırabilecek kadar büyük olduğunu ifade eder. Fakat başka çalışmalar, daha şiddetli çekimin etkisiyle mantodaki kuvvetli konveksiyon akımlarının kabuğu daha sağlamlaştıracağı ve plaka tektoniğini engelleyeceği yönünde sonuçlara varmışlardır. Gezegenin yüzeyinin magmanın itici gücüyle kabuğu delerek plakalara ayıramayacak kadar kuvvetli olacağı sanılmaktadır.

Dev Dünyaların atmosferlerinin ve sera etkisinin olup olmadığı daha bilinemediğinden yüzey sıcaklıkları bilinememekte, ancak genel bir denge sıcaklığı verilebilmektedir. Mesela Dünya'nın kara cisim ışınımı 254,3 K'dir (−19 °C). Dünya'yı daha sıcak tutan sera gazlarıdır. Venüs'ün kara cisim ışıması sadece 231.7 K  (−41 °C) iken gerçek 

Dev Neptün veya süper-Neptün, Neptün gezegeninden daha büyük bir kütleye sahip gezegendir. Bu gezegenler genellikle Dünya'nın yaklaşık 5-7 katı büyüklüğünde ve 20-80 M⊕ tahmini kütleye sahip olarak tanımlanır, bunun ötesinde genellikle gaz devleri olarak adlandırılırlar. Bu kütle aralığına giren bir gezegen aynı zamanda alt-Satürn olarak da adlandırılabilir.
Bu tür gezegenlerin keşfi nispeten azdır. Neptün benzeri ve Jüpiter benzeri gezegenler arasındaki kütle farkının, 20 Dünya kütlesinin üzerindeki öngezegenlerde "yığılma kaçağı"nın meydana gelmesi nedeniyle ortaya çıktığı düşünülmektedir. Bu kütle eşiği aşıldığında çok fazla ek kütle biriktirirler (kütleyle artan kütleçekimi ve bir yığılma diski içindeki malzeme varlığı nedeniyle) ve bunun sonucunda Jüpiter veya daha büyük bir gezegen boyutlarına ulaşırlar.
Bunlar arasında Kepler-101b, HAT-P-11b ve K2-33b gibi bilinen örnekler bulunmaktadır.

Keşfedilen ötegezegenlerin modellenmesi ve analizi yoluyla kütle ve yarıçap arasındaki ilişki, Neptün ve Jüpiter dünyaları arasındaki geçiş sınırı için daha önce güneş sistemimizdeki gezegenleri gözlemleyerek ampirik olarak tanımlanandan çok daha yüksek bir üst sınır vermiştir. Örneğin Chen & Kipping (2017) Neptün ve Jüpiter dünyaları arasındaki geçiş noktasını yaklaşık 130 M🜨 olarak tanımlamıştır. Kütle-yarıçap arasındaki bu ilişkiyi inceleyen çalışmalarda Satürn'ün hiçbir zaman bir buz devi olarak tanımlanmamış olmasına rağmen, Neptün dünyasının kütle-yarıçap sınırları içerisinde süper-Neptün ile Jüpiter dünyası arasındaki geçiş noktasına yakın olduğu bulunmuştur.

Dev Dünya

Dev gezegen, Dünya'dan çok daha büyük herhangi bir gezegendir. Dev gezegenler, kayaç veya diğer katı maddelerden ziyade genellikle kaynama noktası düşük malzemelerden (gazlar veya buzlar) oluşurlar, ancak devasa katı gezegenler de olabilir. Güneş Sistemi'nde bilinen dört dev gezegen vardır: Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün. Diğer yıldızların yörüngesinde dönen ötegezegenler arasında da birçok dev gezegen tanımlanmıştır.
Dev gezegenlere bazen Jüpiter'in keşfinden sonra jovian gezegenleri de denir ("Jove" Roma tanrısı "Jüpiter" için kullanılan başka bir isimdir). Bazen gaz devleri olarak da bilinirler. Bununla birlikte bu terim, uzun süre Güneş Sistemi'nin dört dev gezegenini kapsarken, günümüzde birçok gök bilimci gaz devi terimini sadece Jüpiter ve Satürn'e uygulamakta ve farklı bileşimlere sahip olan Uranüs ve Neptün'ü buz devleri olarak sınıflandırmaktadır. İki isim de potansiyel olarak yanıltıcıdır. Jüpiter ve Satürn çoğunlukla hidrojen ve helyumdan oluşurken, Uranüs ve Neptün çoğunlukla su, amonyak ve metandan oluşur. Her iki türden gezegenler, esas olarak sıvı ve gaz evreleri arasında hiçbir ayrımın olmadığı ve bunun yerine sıcak bir süperkritik akışkanın hakim olduğu kritik noktaların üzerindeki bir yüksek basınç ve yüksek sıcaklık durumunda olan maddelerden oluşur.
Çok düşük kütleli bir kahverengi cüce ile bir gaz devi (~13 MJ) arasındaki tanımlayıcı farklılıklar tartışılan bir konudur.

Gezegen sistemi
Karasal gezegen
Dokuzuncu Gezegen

SPACE.com: Q&A: The IAU's Proposed Planet Definition16 Ağustos 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. 16 August 2006 (İngilizce)
BBC News: Q&A New planets proposal12 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Wednesday, 16 August 2006 (İngilizce)
Bilimkurguda Gaz devleri: SFE: Science Fiction Encyclopedia 1 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Didier Patrick Queloz (d. 23 Şubat 1966), İsviçreli astronom ve akademisyendir. Cambridge Üniversitesi ve Cenevre Üniversitesi'nin akademik kadrolarında yer almaktadır.
Cenevre Üniversitesi'ndeki fizik alanındaki lisans eğitimini 1990'da, astronomi ve astrofizik alanlarındaki yüksek lisansını 1992'de, Michel Mayor danışmanlığındaki doktorasını ise 1995'te tamamladı. 1995'te, Michel Mayor ile birlikte, Güneş benzeri bir yıldızın (51 Pegasi) etrafında yörüngesi olan 51 Pegasi b adlı ilk Güneş dışı gezegeni keşfetti. Bu keşif ile 2019'da, Jim Peebles ve Michel Mayor ile birlikte Nobel Fizik Ödülü'nün sahibi oldu.

2011 - BBVA Vakfı Basit Bilimler Bilginin Öncüleri Ödülü (Michel Mayor ile birlikte)
2013 - Clarivate Atıf Ödülleri
2017 - Wolf Fizik Ödülü
2019 - Nobel Fizik Ödülü

177415 Queloz asteroide kendisinin adı verilmiştir.

The Daily Telegraph, kendisinin dini ile alakalı olarak "inançlı birisi değildir" ifadesini kullanmıştır.

Dinamo kuramı, jeofizik alanında, Dünya ya da yıldız gibi bir gök cisminin manyetik alan üretme mekanizmasını açıklamaya çalışan bir kuramdır. Dinamo kuramı, dönen, taşınım yapan ve elektrik iletkenliği olan akışkanların astronomik zaman ölçeğinde manyetik alan oluşturma sürecini açıklamaktadır. Dünya ve diğer gezegenlerin manyetik alanlarının kaynağının dinamo olduğu düşünülmektedir.

1600 yılında William Gilbert, de Magnete adlı kitabını yayınladığında, Dünya'nın manyetik olduğu sonucuna varmış ve bu manyetizmanın kaynağı ile ilgili ilk hipotezini ortaya atmıştır: mıknatıs taşında da bulunan daimi manyetizma. 1919 yılında, Joseph Larmor, bu alanın bir dinamo tarafından üretilebileceğini öne sürmüştür. Ancak, hipotezini geliştirmesine rağmen, bazı ünlü bilim insanları farklı açıklamalarla ortaya çıkmıştır. Einstein, elektron ve proton yükleri arasında bir asimetri olabileceğini ve böylece Dünya'nın manyetik alanının bütün Dünya tarafından üretilebileceğine inanmıştır. Nobel ödüllü Patrick Blackett, açısal momentum ve manyetik moment arasında temel bir ilişki olup olmadığını araştıran bir dizi deney yapmış ancak hiçbir şey bulamamıştır.
Dünyanın manyetizmasını açıklayan, dinamo kuramının "babası" sayılan William M. Elsasser, bu manyetik alanın, Dünya'nın akışkan dış çekirdeğinde ürünlenen (indüklenen) elektrik akımlarından kaynaklandığını öne sürmüştür. Elsasser, kayalardaki minerallerin manyetik yönelimleri üzerine yapılan ilk çalışmalara öncülük ederek dünyanın manyetik alanının tarihçesini ortaya koymuştur.
(20.000 yılda dipol alanında meydana gelebilecek olan) ohmik çözünüme karşı manyetik alanı korumak için, dış çekirdeğin konveksiyon yapması gerekmektedir. Bu konveksiyon, termal ve birleşik konveksiyonun bir birleşimi gibidir. Dünyanın mantosu, çekirdekten çıkan ısının oranını kontrol etmektedir. Isı kaynakları arasında, çekirdeğin sıkışması sonucu açığa çıkan yerçekimsel enerji; büyüdükçe iç çekirdek sınırında (muhtemelen sülfür, oksijen ya da silikon gibi) hafif elementlerin reddedilmesiyle açığa çıkan yerçekimsel enerji; iç çekirdek sınırındaki kristalleşmenin gizil ısısı; ve potasyum, uranyum ve toryum'un radyoaktivitesi sayılabilir.
21. yüzyılın başlarında, Dünya'nın manyetik alanının sayısal modellemesi başarılı bir biçimde gösterilememiştir, ancak bu yolda hızlı adımlar atılmıştır. Başlangıçtaki modeller, gezegenin akışkan dış çekirdeğindeki konveksiyonu aracılığı ile alan oluşumuna odaklanmıştır. Yeknesak bir çekirdek-yüzey ısısı ve çekirdek akışkanı için istisnai derecede yüksek ağdalılık (viskositezi) olduğunu varsayan bir modelde; güçlü, Dünya benzeri bir alan üretimini göstermek mümkündü. Daha gerçekçi parametre değerlerini içeren ölçümler, daha az Dünya benzeri manyetik alanları ortaya çıkarmış; aynı zamanda doğru bir analitik modele gidebilecek yeniliklere yol açmıştır. Çekirdek-yüzey ısısında birkaç millikelvinlik ufak değişimler, konvektif akışta kayda değer artışlara sebep olur ve daha gerçeğe uygun manyetik alanlar üretir.

Dinamo kuramı, dönen, konveksiyon yapan ve elektriksel olarak iletken olan akışkanların, manyetik bir alan elde etmek için, geçirdiği süreci ortaya koyan bir kuramdır. Bu kuram, astrofiziksel kütlelerdeki anormal bir biçimde uzun ömürlü manyetik alanların varlığını açıklamada kullanılmaktadır. Jeomanyetizmada iletken akışkan, dış çekirdekteki sıvı demir iken, solar dinamoda iletken akışkan Tachocline Bölgesi’ndeki iyonize gazdır. Astrofiziksel kütlelerin dinamo kuramı, akışkanın manyetik alanı sürekli olarak nasıl yeniden ürettiğini araştırmak için manyetohidrodinamik denklemlerini kullanır.
Dünya'nın manyetik alanının çoğunluğunu oluşturan ve dünyanın dönüş ekseni ile kendi ekseni arasında  11.3  derece fark olan dipolün, yeryüzündeki maddelerin daimi manyetizasyondan  kaynaklandığı düşünülmekteydi. Yani dinamo kuramı başlangıçta güneşin ve dünyanın manyetik alanları arasındaki ilişkiyi açıklamak için kullanılmaktaydı. Ancak, manyetik seküler değişim, (kutup tersinmesi de dahil) paleomanyetizma, deprembilim ve güneş sistemindeki element bolluğu üzerine yapılan çok sayıda araştırma sonucunda, ilk olarak 1919'da Joseph Larmor tarafından öne sürülen bu hipotez, yeniden ele alınarak düzeltilmiştir. Aynı zamanda, Carl Frederich Gauss'un manyetik gözlemler için uygulama kuramları göstermiştir ki, dünyanın manyetik alanının kökeni harici değil içseldir.
Bir dinamonun işleyebilmesi için üç şey gerekmektedir:

Elektrik iletkenliği olan akışkan bir ortam
Gökcisimsel dönüşle sağlanan kinetik enerji
Akışkanın içindeki konvektif hareketi sağlayacak iç enerji kaynağı
Dünyamız için, manyetik alan, dış çekirdekteki sıvı demirin konveksiyonu ile ürünlenir (indüklenir) ve süreklilik arz eder. Manyetik alanın ürünlenmesi (indüklenmesi) için akışkanın dönüyor olması gereklidir. Dış çekirdekteki dönme, dünyanın dönmesi ile ortaya çıkan Coriolis etkisi ile sağlanır. Coriolis kuvveti, akışkanın hareketini ve elektrik akımlarını dönme ekseni ile uyumlu sütunlara (bkz. Taylor sütunu) ayırma eğilimindedir. Manyetik alanın ürünlenmesi (indüklenmesi) ya da yaratılması aşağıdaki ürünlenim (indüksiyon) denklemiyle açıklanabilir:

  
    
      
        
          
            
              ∂
              
                B
              
            
            
              ∂
              t
            
          
        
        =
        η
        
          ∇
          
            2
          
        
        
          B
        
        +
        ∇
        ×
        (
        
          u
        
        ×
        
          B
        
        )
      
    
    {\displaystyle {\frac {\partial \mathbf {B} }{\partial t}}=\eta \nabla ^{2}\mathbf {B} +\nabla \times (\mathbf {u} \times \mathbf {B} )}
  

u hızı, B manyetik alanı, t zamanı, 
  
    
      
        η
        =
        1
        
          /
        
        σ
        μ
      
    
    {\displaystyle \eta =1/\sigma \mu }
  
 manyetik yayılma gücünü, 
  
    
      
        σ
      
    
    {\displaystyle \sigma }
  
 elektriksel iletimi ve 
  
    
      
        μ
      
    
    {\displaystyle \mu }
  
 manyetik geçirgenliği göstermektedir. Denklemin sağındaki sağındaki ikinci terimin ilk terime oranı, Manyetik Reynolds sayısını verir; ki bu da manyetik akımın yatay iletiminin yayılmaya boyutsuz oranıdır.

Belli bir yörüngede hareket eden gökcisimleri arasındaki gel-git kuvvetleri, gökcisimlerinin iç kısımlarını ısıtan sürtünmeye sebep olur. Bu durum gel-git ısınması olarak bilinmektedir ve sıvı haldeki iç kısımla ilgili ölçütlerin oluşmasına yol açar: İç kısım iletken olmalıdır ki, bu da bir dinamo üretmek için bir gerekliliktir. Örneğin, normalde bir uydu dinamoya güç verecek iletkenliğe sahip değilken, Satürn'ün Enceladus'u ve Jüpiter'in Io'su kendi iç çekirdeklerini sıvılaştırmaya yetecek  gelgit ısısına sahiptir. Küçük olmasına karşın, Merkür'ün manyetik alanı bulunmaktadır; çünkü demir bileşimi ve oldukça eliptik yörüngesinden kaynaklanan sürtünme sebebiyle iletken bir sıvı çekirdeğe sahiptir. Manyetize ay kayalarına dayanarak, Ay'ın da bir zamanlar manyetik bir alana sahip olduğu düşünülmektedir; çünkü  kısa süreli de olsa, Dünya'ya daha yakın bir mesafede olması, gelgit ısısına sebep olmuştur. Bir yörünge ve bir gezegenin dönüşü, çekirdeğin sıvılaşmasına katkı sağlamakta ve dinamo hareketi için gerekli olan kinetik enerjiyi sağlamaktadır.

Kinematik dinamo kuramında, hız, dinamik bir değişken olmaktan öte, kurallarla belirlenmiştir. Bu yöntem, tam anlamıyla doğrusal olmayan "kaotik" dinamonun zaman değişkeninin davranışını veremese de, manyetik alan kuvvetinin akış yapısı ve hızı ile nasıl değiştiğini incelemede faydalı bir yöntemdir. Maxwell’in denklemleri, eşzamanlı olarak Ohm Yasası ile kullanıldığında, özünde manyetik alanlar (B) için lineer özdeğer denklemini verir. Bu denklemde, kritik bir manyetik Reynolds sayısına ulaşılır. Bu sayının üzerinde akış kuvveti, dayatılan manyetik alanın gücünü büyütmeye yeterlidir; altında kalır ise de akış kuvveti bozunur. Kinematik dinamo kuramının en işlevsel özelliği, bir hız alanının dinamo hareketini sağlayıp sağlayamayacağını denemede kullanılabilmesidir. Küçük bir manyetik alana belli bir oranda hız alanı uygulayarak, uygulanan akışa tepki olarak, manyetik alanın büyüyüp büyümediği gözlem yoluyla saptanabilir. Eğer manyetik alan büyürse, o zaman sistem ya dinamo hareketine meyillidir ya da  bir dinamodur. Ancak eğer manyetik alan büyümezse, o zaman sisteme sadece dinamo olmayan – nondinamo denir. Membran paradigması, kara delikleri ve dinamo kuramının diliyle kara deliklerin yüzeyine yakın maddeleri inceleme yöntemidir.

Manyetik alan, akışkan hareketini etkileyecek derecede güçlendiğinde, kinematik tahminler geçersiz kalır. Bu durumda, hız alanı Lorentz Kuvveti'nden etkilenir ve böylece ürünlenim (indüksiyon) denklemi manyetik alanla doğrusal (lineer) olmaktan çıkar. Çoğu kez, bu, dinamonun amplitüdünde bir sönüme yol açar. Bu tür dinamolara hidromanyetik dinamo da denir. Esasen astrofizik ve jeofizikteki bütün dinamolar hidromanyetiktir.
Hiçbir şekilde doğrusal olmayan dinamoların benzerleri için sayısal modeller kullanılmaktadır. Bunun için en az 5 denklem gerekmektedir. Ürünlenim (İndüksiyon) denklemi için yukarıya bakınız. Maxwell denklemlerinden biri olan manyetizma için Gauss yasası aşağıdaki gibidir:

  
    
      
        ∇
        ⋅
        
          B
        
        =
        0
      
    
    {\displaystyle \nabla \cdot \mathbf {B} =0}
  

Boussinesq kütle korunumu sıkıştırılamayan akışkanlar için:

  
    
      
        ∇
        ⋅
        
          u
        
        =
        0
      
    
    {\displaystyle \nabla \cdot \mathbf {u} =0}
  

Navier-Stokes denklemi olarak da bilinen, Boussinesq momentum korunumu (bazen).

  
    
      
        
          
            
              D
              
                u
              
            
            
              D
              t
            
          
        
        =
        −
     

Dini kozmoloji, evrenin kökeni, evrimi ve nihai kaderinin dini bir bakış açısıyla açıklanmasıdır. Bu, bir yaratılış miti, müteakip evrim, mevcut organizasyon biçimi, doğa, nihai kader veya kader biçimindeki kökene ilişkin inançları içerebilir. Din veya dini mitolojide, her şeyin nasıl ve neden böyle olduğunu ve önemliliğini öne süren çeşitli hikâyeler vardır.
Konfüçyanizm gibi bazı dini kozmolojiler, evrenin mekansal düzenini, insanların tipik olarak içinde yaşadıkları dünya ve dinin "yedi boyutu" gibi diğer boyutlar açısından tanımlar; bunlar ritüel, "deneyimsel ve duygusal", "anlatısal ve efsanevi", doktrinel, etik, sosyal ve maddidir.
Dini mitolojiler, bir yaratıcı tanrı veya daha geniş bir tanrılar panteonunun yaratma eylemi veya sürecinin veya kaosun düzene dönüş veya varoluşun sonsuz döngüsel dönüşümler meselesi olduğu iddiasının ayrıntılarını içerebilir.
Dini kozmoloji, çağdaş astronomi, fizik ve benzeri alanlardan bilgi alan bilimsel bir kozmolojiden tamamen farklıdır ve dünyanın fiziksel yapısı ve evrendeki yeri, yaratılışı ve geleceğine ilişkin tahmin veya  kavramlar da farklılık gösterebilir.
Dini kozmolojinin kapsamı, bilimsel kozmolojiden (fiziksel ve kuantum kozmolojisi) daha kapsayıcıdır, çünkü dini kozmoloji deneyimsel gözlem, hipotezlerin test edilmesi ve teoriler ile sınırlı değildir; dini kozmoloji, her şeyin "neden" olduğu gibi olduğu veya göründüğünü açıklayabilir ve bu bağlamda insanların ne yapması gerektiği (dini görev)ni de reçete edebilir.
Dini kozmolojideki varyasyonlar arasında Hindistan Budizmi, Hindu ve Jain ; Çin'in dini inançları, Çin Budizmi, Taoizm ve Konfüçyüsçülük, Japonya'nın Şintoizmi ve Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam gibi İbrahimi inançların inançları yer alıyor. Dini kozmolojiler genellikle metafizik sistemlerin biçimsel mantığına dönüşmüştür, örneğin Platonizm, Neoplatonizm, Gnostisizm, Taoizm, Kabala, Wuxing veya büyük varlık zinciri.

Eski İsraillilerin evreni, su üzerinde yüzen düz bir disk şeklindeki Dünya, yukarıda cennet ve aşağıda yeraltı dünyasından oluşuyordu. İnsanlar yaşamları boyunca Dünya'da ve ölümden sonra yeraltı dünyasında yaşarlardı ve yeraltı ahlaki açıdan tarafsızdı; Yahudiler, Helenistik (M.Ö. 330'dan sonra) dönemde buranın suçların cezalandırıldığı ve doğruların öbür öbür dünyanın cennetinde zevk alacağı şeklindeki Yunan fikrini benimsemeye başladılar. Bu dönemde eski üç seviyeli kozmolojinin yerini, bir dizi eşmerkezli göğün merkezinde uzayda asılı duran küresel bir Dünya kavramı aldı.

Tanrı'nın maddeyi yarattığı inancına "creatio ex nihilo" denir. Bu Yahudilik ve Hristiyanlığın çoğu mezhebinin kabul ettiği ortodoksidir. Hristiyanlığın ve Yahudiliğin çoğu mezhepleri, kozmosun yaratılmasından tek, yaratılmamış bir Tanrı'nın sorumlu olduğuna inanır.

İslam, Tanrı'nın Dünya ve insanlar da dahil olmak üzere evreni yarattığını öğretir. Amaç, kozmosu, ruhsal yükselişte tefekkür için bir semboller kitabı veya Tanrı'ya giden ruhsal yolculukta insan ruhunun kaçması gereken bir hapishane olarak görselleştirmekti.
Kuran'dan birkaç alıntı kozmolojik olarak şunları not eder:
"Gökleri kuvvetle bina ettik ve şüphesiz biz genişleticiyiz." (51:47 ) Sahih İnternational
"Kâfirler görmediler mi ki, biz onları ayırmadan önce, gökler ve yer bitişik idiler. Her canlıyı sudan yarattık. Hâlâ inanmayacaklar mı?" (21:30 ) Yusuf Ali tercümesi
"Gökleri, kitapları bir tomar gibi dürdüğümüz, ilk yaratmayı yaptığımız gibi, yenisini de yaratırız. ( 21:104 ) Yusuf Ali tercümesi

Budizm'de, diğer Hint dinlerinde olduğu gibi, evrenin nihai bir başlangıcı veya sonu yoktur. Tüm varoluşu ebedi kabul eder ve yaratıcı bir tanrının olmadığına inanır. Budizm, evreni süreksiz ve her zaman akış halinde görür. Bu kozmoloji, dünyevi varoluş çarkının sonsuz yeniden doğuş ve ölüm döngüleri üzerinde nasıl çalıştığına dair mekanik ayrıntıları zaman içinde geliştiren Samsara teorisinin temelidir. Erken Budist geleneklerinde, Saṃsāra kozmolojisi, varoluş çarkının geri döndüğü beş alemden oluşuyordu. Buna cehennemler (niraya), aç hayaletler (pretas), hayvanlar (tiryak), insanlar (manushya) ve tanrılar (devalar, göksel) dahildir. Daha sonraki geleneklerde, bu liste yarı tanrıları (asuralar) ekleyerek altı yeniden doğuş aleminden oluşan bir listeye dönüşür. "Aç hayalet, göksel, cehennem alemleri" sırasıyla birçok çağdaş Budist geleneğinin ritüel, edebi ve ahlaki alanlarını formüle eder.
Akira Sadakata'ya göre Budist kozmolojisi, Vedik ve Vedik sonrası Hindu geleneklerinde bulunanlardan çok daha karmaşıktır ve olağanüstü sayılar kullanır. Aynı zamanda, Meru Dağı gibi birçok fikir ve kavramı da paylaşır. Budist düşünce, altı kozmolojik alemin birbirine bağlı olduğunu ve cehalet, arzular ve amaçlı karma veya etik ve etik olmayan eylemlerin bir kombinasyonu nedeniyle herkesin bu alemler aracılığıyla yaşamdan yaşam döngüsüne girdiğini savunur.

Budist ve Jain kozmolojisi gibi Hindu kozmolojisi, tüm varoluşu döngüsel kabul eder. Eski kökleri ile Hindu metinleri çok sayıda kozmolojik teori önerir ve tartışır. Hindu kültürü, kozmolojik fikirlerdeki çeşitliliği kabul eder ve bilinen en eski Vedik kutsal kitabı olan Rigveda'da bile zorunlu tek bir bakış açısı yoktur.
Alternatif teoriler, tanrı veya tanrıça tarafından döngüsel olarak yaratılan ve yok edilen bir evreni veya hiçbir yaratıcının olmamasını veya altın bir yumurta veya rahim (Hiranyagarbha ) veya muazzam boyut ve zaman ölçeklerine sahip kendi kendine yaratılmış çok sayıda evreni içerir. Vedik literatür, bir dizi kozmolojik spekülasyonu içerir, bunlardan biri kozmosun kökenini sorgular ve Nasadiya sukta olarak adlandırılır:

<şiir>
Henüz ne varlık (oturmuş) ne de yokluk vardı. Ne gizlendi?
Ve nerede? Ve kimin koruması altında?…Gerçekten kim bilir?
Kim beyan edebilir? Nereden doğdu ve bu yaratılış nereden geldi?
Devalar (tanrılar), bu dünyanın yaratılışından sonra doğdular,
peki kim bilir nereden ortaya çıktı? Kimse nereden olduğunu bilemez
yaratılış ortaya çıktı ve onu yaratıp yaratmadığı.
Onu en yüksek göklerde araştıran,
Yalnız O bilir veya belki de bilmez."

</şiir>
Zaman, trilyonlarca yıllık döngüsel bir Yuga olarak kavramsallaştırılır. Bazı modellerde Meru Dağı merkezi bir rol oynar.
Hindu kozmolojisi, yaratılışının ötesinde, evrenin yapısıyla ilgili yeniden doğuş, samsara ve karma hakkında 3 lokadan 12 lokaya (dünyalar) kadar farklı teoriler öne sürer.
Bolton, Hinduizm ve diğer Hint dinlerinde bulunan karmaşık kozmolojik spekülasyonların özgül olmadığını, her çağın daha günahkar ve ıstırap dolu hale geldiği Yunan, Roma, İrlanda ve Babil mitolojilerinde de spekülasyonların benzerlerinin bulunduğunu belirtiyor.

Jain kozmolojisi, loka' veya evreni yaratılmamış, sonsuzluktan beri var olan, başlangıcı veya sonu olmayan bir varlık olarak kabul eder. Jain metinleri, evrenin şeklini, bacakları ayrı duran ve kolu beline dayanan bir adama benzetir. Jainizm'e göre bu Evren üstte dar, ortada geniş ve altta tekrar genişliyor.
Ācārya Jinasena'dan <span about="#mwt205" data-cx="[{&quot;adapted&quot;:true,&quot;partial&quot;:false,&quot;targetExists&quot;:true,&quot;mandatoryTargetParams&quot;:[],&quot;optionalTargetParams&quot;:[]}]" data-mw="{&quot;parts&quot;:[{&quot;template&quot;:{&quot;target&quot;:{&quot;wt&quot;:&quot;IAST&quot;,&quot;href&quot;:&quot;./Şablon:IAST&quot;},&quot;params&quot;:{&quot;1&quot;:{&quot;wt&quot;:&quot;Mahāpurāṇa&quot;}},&quot;i&quot;:0}}]}" data-ve-no-generated-contents="true" id="mw5w" title="International Alphabet of Sanskrit transliteration" typeof="mw:Transclusion"><i lang="sa-Latn">Mahāpurāṇa</i></span> şu alıntıyla ünlüdür:

Bazı aptallar dünyayı bir yaratıcının yarattığını iddia ediyorlar. Dünyanın yaratıldığı doktrini tavsiye edilmez ve reddedilmelidir. Tanrı dünyayı yarattıysa, yaratılmadan önce neredeydi? O zamanlar aşkın olduğunu ve desteğe ihtiyacı olmadığını söylüyorsanız, şimdi nerede? Tanrı bu dünyayı herhangi bir hammadde olmadan nasıl yaratabilirdi? Önce bunu, sonra dünyayı o yaptı derseniz, sonsuz bir gerileme ile karşı karşıya kalırsınız.

Bir "ilkel evren" Wuji (düşünce) ve Hongjun Laozu, su veya qi vardır. Taiji'ye dönüştü ve ardından Wuxing olarak bilinen her şeye çoğaldı. Pangu efsanesi, kozmik bir yumurtaya dönüşen biçimsiz bir kaosu anlatır. Pangu ortaya çıkar ve dev baltasını savurarak Yin'i Yang'dan ayırır, Dünya'yı (bulanık Yin ) ve Gökyüzünü (açık Yang ) yaratır. Onları ayrı tutmak için Pangu aralarında durmuş ve Gökyüzünü yukarı itmiştir. Pangu öldükten sonra her şey (ondan) olur.

Gnostik öğretiler, Neoplatonizm'inkilerle çağdaştı. Gnostisizm, monistik ve dualistik kavramları kapsayan, kesin olmayan bir etikettir. Genellikle Pleroma veya "doluluk" olarak adlandırılan Işığın yüksek dünyaları, Maddenin alt dünyasından kökten farklıdır.
Pleroma'nın ve onun tanrı başlarının (Aeons olarak adlandırılır) ortaya çıkışı, maddi dünyanın ortaya çıktığı yaratılış öncesi kriz (Hristiyan düşüncesindeki "düşüşün" kozmik eşdeğeri) gibi çeşitli Gnostik yazılarda ayrıntılı olarak anlatılmıştır.

Serer dini, yaratıcı tanrı Roog'un çıkış ve sonuç noktası olduğunu varsayar. Çiftçi insanlar olarak ağaçlar, Serer dini kozmolojisi ve yaratılış mitolojisinde önemli bir rol oynar. Serer yüksek rahip ve rahibeleri (Saltigues), Serer ve bazı Cangin dillerinde "Yoonir" olarak bilinen Sirius yıldızının haritasını çıkarır. Bu yıldız Serer çiftçilerinin yaşamı ve Serer ülkesi ile ilgili diğer şeylerin yanı sıra ne zaman tohum ekmeye başlamaları gerektiği konusunda doğru bilgi vermelerini sağlar. "Yoonir", Serer kozmolojisi ve yaratılış mitolojisinde evrenin sembolüdür.
Mali'nin Dogon halkı arasında da Sirius ile ilgili benzer bir inanç dizisi gözlemlendi.

Discordianizm, Eris, diğer adıyla Discordia, kaos tanrıçası merkezli bir din veya felsefe/paradigmadır. Greg Hill tarafından Kerry Wendell Thornley ile birlikte Malaclypse the Younger (Genç Malaclypse) ve Omar Khayyam Ravenhurst takma adları altında çalışan "kutsal kitabı" Principia Discordia'nın 1963'te yayınlanmasından sonra kuruldu.
Din, Rinzai okulunun absürdist yorumları ve Taocu felsefe ile benzerliklere dayanarak Zen'e benzetildi.
Discordianizm, hem düzenin hem de düzensizliğin insan sinir sistemi tarafından evrene empoze edilen illüzyonlar olduğu ve bu görünüşteki düzen ve düzensizlik illüzyonlarının hiçbirinin diğerinden daha doğru veya nesnel olarak doğru olmadığı fikrine odaklanır.

Discordianizm'in parodi bir din olarak kabul edilip edilmemesi gerektiği ve eğer öyleyse, ne dereceye kadar olduğu konusunda bazı anlaşmazlıklar var.

Discovery, Inc. (DI) (NASDAQ: DISCA, NASDAQ: DISCB, NASDAQ: DISCK) bir Amerikan küresel medya ve eğlence şirketidir. Şirket John Hendricks tarafından 17 Haziran 1985 tarihinde Discovery Channel adıyla tek bir kanal olarak yayın hayatına başladı. Bugün ise DI'in dünya üzerinde 170 ülkede, 33 dilde, 1.5 milyar seyircisi ile 100'ün üzerinde kanalı ve 29 eğlence markası bulunmaktadır. Discovery Communications Silver Spring, Maryland'de kuruldu. Şirket sloganı: "The number-one nonfiction media company.(çeviri: Bir numaralı kurgu-dışı medya şirketi.)"
Bu uydurmasız programcılık DCI'in Discovery Channel, TLC, Animal Planet, Discovery Health Channel, Discovery Travel & Living Channel ve dijital kanallar ailesini de kapsayan 28 eğlence markasının sayesinde sunuldu. Aynı zamanda DCI BBC Amerika ve BBC World'ü de Birleşik Devletler'in uydu ve kablo operatörlerine taşıdı.
2022 yılında şirket WarnerMedia ile birleşti ve ismi Warner Bros. Discovery (WBD) oldu. 

Judith A. McHale NBC Universal yöneticisi David Zaslav'in 16 Kasım 2006'da yerini devralana kadarki başkanı ve en yetkili kişisiydi.
Ocak 2007'da Zaslav üst düzey yöneticilerinin yeniden yapılandırılması emrini verdi. Yöneticilerden ayrılanların arasında: Discovery Networks U.S.A.'in eski başkanı Billy Campbell, Discovery Networks International'ın eski başkanı Dawn McCall, Animal Planet'ın eski başkanı ve genel müdürü Maureen Smith ve TLC'nin eski başkan ve genel müdürü David Abraham da vardır.
Zaslav, Discovery Networks International'ın başkan ve CEO'luğu için Greg Ricca'la anlaştı. Mark Hollinger'ı küresel işletmeler ve operasyonlar başkanlığına, Marjorie Kaplan'ı Animal Planet Media ve Discovery Kids Media'nın başkanlığı ile genel müdürlüğüne ve Jane Root'u Discovery Channel ile Science Channel'ın prexy genel müdürlüğüne yükseltti.

18 Eylül 2008 öncesinde DCI'in sahipliği üç hissedardan oluşuyordu: 

Discovery Holding Company
Advance Publications ile bağlı olan Advance/Newhouse Communications
John S. Hendricks, şirketin kurucusu ve başkanı.
13 Aralık 2007'de Discovery Holding Company bir yeniden yapılanmayı planladığını bildirdi. Planın içinde Discovery Holding Ascent Media işletmesinin alt işletmesi olmak istiyordu ve geri kalan işletmeler işletmeler ise (Discovery Communications, LLC ve Advance/Newhouse Communications) yeni bir holding şirketi olarak birleşmek istiyorlardı. Yeniden yapılanma 17 Kasım 2008'de tamamlandı. Yeni Discovery Communications, Inc. şu anda tamamen kamu şirketi ve NASDAQ borsası üzerinden ticareti yapılmaktadır.

National Geographic Society

Discovery, Inc. 12 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Donma sınırı, kar çizgisi ya da buz çizgisi, astronomi veya gezegen biliminde, katı parçacık olarak yoğunlaşabilecek su, amonyak, metan, karbondioksit ve karbonmonoksit gibi uçucu bileşenler için sıcaklığın yeterince düşük olduğu, gezegenimsi bünyesine yığılma oluşturmasına imkan sağlayan güneş bulutsusunun merkezinde yer alan önyıldıza göre ölçülen minimum mesafedir. Bu sınırın ötesinde, tipik olarak yalnızca ağır bileşenler daha küçük boyutlu karasal gezegenlere doğru birikebilirken, bu bölgede bolca bulunan diğer gaz bileşenleri oldukça kolay şekilde gaz ve buz devlerinin oluşmasına imkan verecek ölçüde yoğunlaşabilir.
Terimin kendisi toprak bilimlerindeki yer altı sularının donabilir noktaya vardığı maksimum derinlik olarak tanımlanan "donma sınırı (frost line)" nosyonundan alıntıdır.
Her bir kararsız bileşenin kendine özgü bir donma noktası bulunduğundan (örneğin karbon monoksit, azot ve argon), her ne kadar özellikle suyun donma noktası sıklıkla ihmal ediliyor olsa da hangi materyalin donma noktasına atıfta bulunulduğunun her zaman belirtilmesi önem arz etmektedir. Aksi takdirde tespit edilmesi zor olan malzemeler için bir izleyici gaz kullanılabilir (örneğin karbon monoksit için diazenylium).

Farklı uçucu bileşikler ön yıldız bulutsusunda farklı kısmi basınçlarda (dolayısıyla farklı yoğunluklarda) farklı yoğunlaşma sıcaklıklarına sahiptir, bu nedenle ilgili donma çizgileri farklılık gösterecektir. Su buzunun donma çizgisi için gerçek sıcaklık ve mesafe, bunu hesaplamak için kullanılan fiziksel modele ve teorik güneş bulutsusu modeline bağlıdır:

2,7 AU'da 170 K (Hayashi, 1981) 
3,2 AU'da 143 K ila 3 AU'da 150 K (Podolak ve Zucker, 2010) 
3,1 AU (Martin ve Livio, 2012) 
μm boyutundaki taneler için ≈150 K ve km boyutundaki cisimler için ≈200 K (D'Angelo ve Podolak, 2015) 
Donma çizgisinin konumu zaman içinde değişir, potansiyel olarak güneş kütleli bir yıldız için maksimum 17,4 AU yarıçapına ulaşır ve daha sonra azalmaya başlar.

Bulutsunun değişimine bağlı olarak yoğunlaşma/buharlaşma sınırının radyal konumu zaman içinde değişmektedir. Bazen kar çizgisi terimi, su buzunun kararlı olabileceği (doğrudan güneş ışığı altında bile) mevcut mesafeyi temsil etmek için de kullanılır. Bu mevcut kar çizgisi mesafesi, Güneş Sistemi'nin oluşumu sırasındaki kar çizgisi mesafesinden farklıdır ve yaklaşık olarak 5 AU'ya eşittir. Aradaki farkın nedeni, Güneş Sistemi'nin oluşumu sırasında güneş bulutsusunun Güneş'e yakın sıcaklıkların daha düşük olduğu opak bir bulut olması ve Güneş'in kendisinin daha az enerjili olmasıdır. Oluşumdan sonra buz, içeri giren toz tarafından gömülerek yüzeyin birkaç metre altında sabit kalmıştır. Eğer 5 AU içindeki buz, örneğin bir krater tarafından açığa çıkarılırsa, kısa zaman aralıklarında süblimleşir. Bununla birlikte, doğrudan güneş ışığı dışında buz, Güneş Sistemi'nin yaşı boyunca sıcaklığın çok düşük kalabileceği (örneğin Ay'da 30-40 K) kalıcı olarak gölgelenmiş kutup kraterlerinde bulunuyorsa, asteroitlerin (ve Ay ve Merkür'ün) yüzeyinde de sabit kalabilir.
Mars ve Jüpiter arasında yer alan asteroit kuşağı gözlemleri Güneş Sitemi'nin oluşumu sırasındaki su karlaşma çizgisinin bu bölgede kaldığını ortaya atmaktadır. Dış asteroitler buzlu C sınıfı nesnelerken iç asteroit kışağındaki asteroitler çoğunlukla sudan yoksundur. Bu durum gezegenimsi oluşum meydana geldiğinde kar çizgisinin Güneş'ten yaklaşık 2,7 AU mesafede yer aldığı anlamına gelmektedir.
Örneğin, yarı büyük ekseni 2,77 AU olan cüce gezegen Ceres, Güneş Sistemi'nin oluşumu sırasında su kar çizgisi için tahmin edilen alt sınırın neredeyse tam üzerinde yer almaktadır. Ceres'in buzlu bir mantoya sahip olduğu ve hatta yüzeyin altında bir su okyanusuna sahip olabileceği tahmin edilmektedir.

Donma çizgisinin ötesindeki bulutsuda daha düşük sıcaklık, çok daha fazla katı taneciğin gezegenimsilere ve nihayetinde gezegenlere birikmesini mümkün kılar. Bu nedenle donma çizgisi karasal gezegenleri Güneş Sistemi'ndeki dev gezegenlerden ayırır. Bununla birlikte, diğer bazı yıldızların etrafında donma çizgisinin içinde de dev gezegenler bulunmuştur (sıcak Jüpiter olarak adlandırılırlar). Bunların donma çizgisinin dışında oluştukları ve daha sonra içeriye doğru göç ederek şu anki konumlarına geldikleri düşünülmektedir. Donma çizgisine olan mesafenin dörtte birinden daha az bir mesafede bulunan ancak bir dev gezegen olmayan Dünya, metan, amonyak ve su buharının kaçmasını önlemek için yeterli kütle çekimine sahiptir. Metan ve amonyak, Dünya atmosferinde sadece biyokimyası bir zamanlar bol miktarda metan ve amonyak içeren yaşam formlarından (büyük ölçüde yeşil bitkiler) kaynaklanan oksijen bakımından zengin bir atmosferdeki dengesizliği nedeniyle nadir bulunur, ancak elbette böyle bir atmosferde kimyasal olarak kararlı olan sıvı su ve buz, yine de Dünya yüzeyinin çoğunu oluşturur.
Araştırmacılar Rebecca Martin ve Mario Livio, yakındaki dev gezegenlerin yörüngelerindeki gezegen oluşumunu bozması nedeniyle asteroit kuşaklarının donma çizgisi civarında oluşma eğiliminde olabileceğini öne sürmüşlerdir. Yaklaşık 90 yıldızın etrafında bulunan sıcak tozun ısısını analiz ederek, tozun (ve dolayısıyla olası asteroit kuşaklarının) tipik olarak donma çizgisine yakın bulunduğu sonucuna varmışlardır. Bunun altında yatan mekanizma, 1.000-10.000 yıllık zaman ölçeklerinde kar çizgisinin termal istikrarsızlığı olabilir ve bu da nispeten dar yıldız çevresi halkalarında toz malzemenin periyodik olarak birikmesine neden olur.

Yıldız çevresi yaşanabilir bölge
Bulutsu hipotezi
Güneş bulutsusu

Protosolar bulutsudaki kar hattının termal yapısı ve konumu: M. Min, CP Dullemond, M. Kama, C. Dominik tarafından hazırlanan tam 3 boyutlu ışınım transferine sahip eksenel simetrik modeller
Tozlu Öngezegen Disklerindeki Kar Hattında, DD Sasselov ve M. Lecar

Doppler spektroskopisi (ayrıca radyal hız yöntemi ya da halk dilinde yalpalama yöntemi (İng. İngilizce: wobble method) olarak da bilinir) gezegenin ana yıldızın spektrumunda Doppler kaymaları gözlem yoluyla radyal hız ölçümleri Güneş Sistemi dışındaki gezegenlerin ve kahverengi cücelerin bulunması için kullanılan dolaylı bir yöntemdir.
Bilinen gezegenlerin yaklaşık yarısı (Ekim 2012 itibarıyla), Doppler spektroskopisi kullanılarak keşfedildi.

Otto Struve, 1952 yılında güçlü spektroskopların uzak gezegenleri tespit edilmesi için kullanılmasını önerdi. Truve, çok büyük, örneğin Jüpiter kadar büyük bir gezegenin, iki cismin kendi kütle merkezi etrafında yörüngede olmasının ana yıldızın neden hafifçe sallanmasına neden olduğunu anlattı. Struve'un tahminine göre, yaydığı ışıkta gerçekleşen küçük Doppler kaymaları, onun sürekli değişen radyal hız nedeniyle yıldız ve yıldızın emisyonu, küçük kırmızı kayma ve mavi kayma olarak en hassas spektrograflar ile tespit edilebilecekti. Ancak o zamanın teknolojisi, yarıçap hızıyla ilgili ölçümleri 1.000 m/s ya da daha fazla hata ile ölçtüğü için, gezegenlerin yörüngede tespiti için, pek yararlı olamıyordu. Radyal hızda beklenen değişiklikler o denli küçüktür ki, Jüpiter Güneş 12 yıllık bir süre boyunca yaklaşık 12,4 m/s ile hız değişmesine neden olur, bu oran Dünya için sadece 0,1 m/s'tir. Bu yüzden uzun vadede, yüksek çözünürlüğe sahip araçlarla gözlemler yapmak gereklidir.
Spektrometre teknolojisi ve 1980'li ve 1990'lı yıllarda gözlemsel tekniklerdeki gelişmeler, birçok yeni Güneş Sistemi dışındaki gezegenin ilk defa tespit edebilmesine olanak sağlayan araçlar üretti. 1993 yılında Güney Fransa'nın Haute-Provence Rasathanesi'nde kurulan ELODIE spektrometre, yeryüzünde bulunmayan bir gözlemciye Jüpiter'in Güneş'e etkisini tespit etme imkânı veriyor ve yeterince düşük, 7 m/s gibi düşük radyal hızları ölçebiliyordu. Bu aleti kullanarak, astronom Michel Mayor ve Didier Queloz Pegasus Takımyıldızı'nı, 51 Pegasi b'yi ve bir "Sıcak Jüpiter"i belirlemeyi başarmıştır. Gezegenler daha önceden yörünge pulsarları ile belirleniyor olmalarına rağmen 51 Pegasi b, Doppler spektroskopisi kullanılarak keşfedilen ilk ana sekans gezegeni olmuştur.
1995'in Kasım ayında, bilim insanları bulgularını Nature isimli dergide yayımlamışlardır: Bu dergiye, o zamandan beri 1000 kezden daha fazla atıfta bulunulmuştur.
Bu tarihten itibaren, 700'den fazla gezegen adayı tespit edilmiştir ve çoğu the Keck, Lick ve Anglo-Avustralya Gözlemevleri'nin (sırasıyla, California, Carnegie ve Anglo-Avustralya gezegen araştırmaları) çalışmalarına dayanmıştır ve Doppler arama programları tarafından tespit edilmiş olup, bir kısmı da Cenevre Extrasolar Planet menşeli gruplar tarafından bulunmuştur.
2000'lerin başında, ikinci nesil gezegen araştırmaları, spektrometrelerle çok daha hassas ölçümlere izin verdi. 2003 yılında Şili'de La Silla Rasathanesi'nde kurulu The HARPS spektometresi, birçok kayalık ve Dünya benzeri gezegeni bulmak için yeterli olan 0,3 m/s gibi küçük radyal hızları ölçebilmektedir. Dünya dışındaki bir gözlemcinin Dünya'yı 0,1 m/s hata payıyla gözlemlemesine izin verecek olan üçüncü nesil spektrografi teknolojisinin ise 2017 yılı itibarıyla kullanılmaya başlaması beklenmektedir.

Yıldız ve yayılan ışık spektrumu hakkında bir dizi gözlem yapılmıştır. Yıldızın spektrumu periyodik olarak artmakta ve belirli bir süre içinde düzenli olarak azalan spektrum karakteristik spektral çizgilerin dalga boyu ile tespit edilebilir. İstatistiksel filtreler daha sonra diğer kaynaklardan spektrum etkilerini iptal etmek için belirlenen verilere uygulanır. Matematiksel “en fittechniques” kullanarak, astronomlar yörüngede bir gezegen olduğunu gösterir ve periyodik sinüs dalgasını ayırabilirler.
Güneş Sistemi dışında bir gezegen tespit edilirse, gezegen için minimum kütle yıldızın radyal hız değişiklikleri tespit edilebilir. Kitlenin daha hassas ölçülerini bulmak için gezegenin yörüngesinin eğim bilgisi gerekir. Zamana karşı ölçülen radyal hızının karakteristik eğrisi (dairesel bir yörüngede sinüs eğrisi) verecek ve eğrinin genliği gezegenin minimum kütlesinin hesaplanmasını sağlayacaktır.
Bayes Kepler'in, yörüngede yıldızın ardışık radyal hız ölçümleri tek veya birden fazla Güneş Sistemi dışındaki gezegenin yörünge döngülerini tespit etmek için kullanılan matematiksel bir algoritması vardır. Bu Kepler yörünge parametrelerin bir veya daha fazla takım tarafından belirlenen alana önceki olasılık ile, radyal hız verileri de Bayes istatistiksel analizini içerir. Bu analiz, Monte Carlo Markov zinciri (MCMC) yöntemi kullanılarak da uygulanabilir.
Yöntem, yaklaşık 1000 günlük bir periyodu olan bir ikinci uydunun görünür bir tespiti ile sonuçlanan, HD 208.487 sistemine uygulanmıştır. Bununla birlikte, bu yıldız aktivitesi bir obje de olabilir. Bir yöntem de, aynı zamanda, yaklaşık 1 yıllık bir süre ile belirgin bir gezegen bulunması hedefleniyorsa, HD 11964 sistemi tatbik edilir. Ancak, bu gezegen yeniden azaltılmış ve veri bulunamamış ise, bu durum Güneş'in etrafında Dünya'nın yörünge hareketine girmiş olan bir obje olduğu varsayılır.
Gezegenin spektral hatları daha sonra yıldızın tayf çizgilerini ayırt etmekte kullanılabilir, gezegenin kendisinin radyal hız bulunabilir, eğer yıldızın radyal hızı sadece bir gezegenin minimum kütlesini verir ve bu nedenle gezegenin yörüngesinde olmasa ve eğimi bulunsa dahi gezegenin gerçek kütlesi belirlenebilir. Transit olmayan ilk gezegen karbon monoksit spektrumun kızılötesi kısmında tespit edilmiş ve 2012 yılında Tau Boötis tarafından bulunmuştur.

Sağ tarafta grafik dairesel yörüngede bir gezegen yörüngesinde olan hayali bir yıldızın radyal hızını gözlemlemek için Doppler spektroskopisi kullanılarak oluşturulan sinüs eğrisi gösterilmektedir. Yörüngede eksantriklik eğrisini tahrif etmesi ve aşağıda hesaplamaları zorlaştıracak olmasına rağmen gerçek bir yıldızın gözlemi, benzer bir grafik üretecektir.
Bu teorik yıldızın hızı ±1 m/s'lik bir periyodik değişim gösterir ki bu da yörüngede olan bir kütlenin bu yıldız üzerinde kütleçekimi yarattığının işaretidir. Gezegensel hareket Kepler'in üçüncü kanununı kullanarak, (yıldızın spektrumunda gözlenen varyasyonların dönemine eşit) yıldızın etrafında gezegenin yörüngesinin gözlenen süre aşağıdaki denklem kullanılarak) yıldızın gezegene mesafesini belirlemek için kullanılabilir.

  
    
      
        
          r
          
            3
          
        
        =
        
          
            
              G
              
                M
                
                  s
                  t
                  a
                  r
                
              
            
            
              4
              
                π
                
                  2
                
              
            
          
        
        
          P
          
            s
            t
            a
            r
          
          
            2
          
        
        
      
    
    {\displaystyle r^{3}={\frac {GM_{star}}{4\pi ^{2}}}P_{star}^{2}\,}
  

r gezegenin yıldızdan uzaklığı
G kütleçekimi sabiti
Mstar yıldızın kütlesi
Pstar yıldızın gözlemleme periyodu

  
    
      
        r
      
    
    {\displaystyle r}
  
’yi bulduktan sonra, gezegenin yıldız çevresindeki hızı Newton’un kütleçekimi kanunu ve yörünge denklemi ile hesaplanabilir.

  
    
      
        
          V
          
            P
            L
          
        
        =
        
          
            G
            
              M
              
                s
                t
                a
                r
              
            
            
              /
            
            r
          
        
        
      
    
    {\displaystyle V_{PL}={\sqrt {GM_{star}/r}}\,}
  

  
    
      
        
          V
          
            P
            L
          
        
      
    
    {\displaystyle V_{PL}}
  
 gezegenin hızıdır.
Gezegenin kütlesi, gezegenin hesaplanmış olan hızından bulunabilir:

  
    
      
        
          V
          
            P
            L
          
        
        =
        
          
            G
            
              M
              
                s
                t
                a
                r
              
            
            
              /
            
            r
          
        
        
      
    
    {\displaystyle V_{PL}={\sqrt {GM_{star}/r}}\,}
  

  
    
      
        
          V
          
            P
            L
          
        
      
    
    {\displaystyle V_{PL}}
  
 ana yıldızın hızıdır. Gözlemlenmiş Doppler hızı 
  
    
      
        
          V
          
            s
            t
            a
            r
          
        
      
    
    {\displaystyle V_{star}}
  
,
  
    
      
        K
        =
        
          V
          
            s
            t
            a
            r
          
        
        sin
        ⁡
        (
        i
        )
      
    
    {\displaystyle K=V_{star}\sin(i)}
  
, i gezegenin yörüngesinin hat görüş dik çizgisine eğimi olmak üzere.
Böylece, gezegenin yörüngesinin eğimi ve yıldızın kütlesi için bir değer varsayarak, yıldızın radyal hızı gözlenen değişimler gezegenin kütlesini hesaplamak için kullanılabilir.

Kaynak:

Doppler spektroskopisi ile büyük sınırlama sadece çizgi görüş boyunca hareketini ölçmek ve böylece gezegenin kütlesini belirlemek için gezegenin yörüngesinin eğimi bir ölçüne (veya tahmini) bağlı kalacak olmasıdır. Gezegenin yörünge düzlemi çizgisi, görüş gözlemcisi ile aynı hizaya getirmek istenirse, o zaman yıldızın radyal hızı, ölçülen değişimler gerçek değerleridir. Ancak, eğer gezegenin yörüngesi bakış açısından daha eğik ise, gezegenin yıldız hareketi üzerindeki gerçek etkisi, yıldızın çap hızında ölçülen değişkenlerden daha fazla olacaktır ki görüş hattındaki tek bileşendir.Bunun sonucunda, gezegenin gerçek kütlesi beklenenden çok daha yüksek olacaktır.
Bu 

Doğal uyduların yaşanabilirliği, bir uydunun yaşam için habitat sağlama potansiyelinin incelenmesini tanımlar, ancak yaşam barındırdığının bir göstergesi değildir. Doğal uyduların sayısının gezegenlerden büyük bir farkla fazla olması beklenmektedir ve bu nedenle bu çalışma astrobiyoloji ve dünya dışı yaşam arayışı için önemlidir. Bununla birlikte, uydulara özgü önemli çevresel değişkenler vardır.
Yüzey yaşam alanlarına ilişkin parametrelerin Dünya gibi gezegenlerdekilerle karşılaştırılabilir olacağı öngörülmektedir - yıldız özellikleri, yörünge, gezegen kütlesi, atmosfer ve jeoloji. Güneş Sistemi'nin yaşanabilir bölgesinde yer alan doğal uydulardan Ay, iki Mars uydusu (bazı tahminlere göre bu bölgenin dışındadır) ve çok sayıda küçük gezegen uydusu yüzey suyu için gerekli koşullardan yoksundur. Dünya'nın aksine, Güneş Sistemi'nin tüm gezegensel kütleli uyduları gelgitsel olarak kilitlenmiştir ve bunun ve gelgit kuvvetlerinin yaşanabilirliği ne ölçüde etkilediği henüz bilinmemektedir.
Araştırmalar, Dünya'nınki gibi derin biyosferlerin mümkün olduğunu gösteriyor. Bu nedenle en güçlü adaylar şu anda Jüpiter ve Satürn - Europa ve Enceladus gibi yer altı sıvı sularının var olduğu düşünülen buzlu uydulardır. Ay yüzeyi bildiğimiz anlamda yaşama düşman olsa da, derin bir Ay biyosferi (veya benzer cisimlerinki) henüz göz ardı edilemez doğrulama için derin keşif gerekli olacaktır.
Öte uydu var olduğu henüz doğrulanmadı ve bunların tespiti, şu anda yeterince hassas olmayan geçiş zamanlaması varyasyonuyla sınırlı olabilir. Geçişlerinin incelenmesiyle bazı niteliklerinin bulunması mümkündür. Buna rağmen, bazı bilim adamları, yaşanabilir ötegezegenler kadar yaşanabilir ötegezegenler olduğunu tahmin ediyor. 10.000 genel gezegen-uydu kütle oranı göz önüne alındığında, yaşanabilir bölgedeki gaz devlerinin Dünya benzeri uyduları barındırmak için en iyi adaylar olduğu düşünülüyor.
Gelgit kuvvetlerinin ısı sağlamada yıldız radyasyonu kadar önemli bir rol oynaması muhtemeldir.

Doğal uydular için yaşanabilirlik koşulları, gezegensel yaşanabilirlik koşullarına benzer. Bununla birlikte, doğal uydu yaşanabilirliğini farklılaştıran ve ek olarak yaşanabilirliklerini gezegenin yaşanabilir bölgesinin dışına genişleten birkaç faktör vardır.

Sıvı suyun çoğu astrobiyolog tarafından dünya dışı yaşam için gerekli bir ön koşul olduğu düşünülmektedir. Güneş Sistemi'nde gaz devleri Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün'ün yörüngesinde bulunan bazı uydularda yüzey altı sıvı su bulunduğuna dair kanıtlar giderek artmaktadır. Ancak, bu yüzey altı su kütlelerinin hiçbiri bugüne kadar doğrulanmamıştır.

Kararlı bir yörünge için, ayın birincil yörüngesi etrafındaki Ps yörünge periyodu ile birincil yıldız etrafındaki Pp yörünge periyodu arasındaki oran < 1⁄9 olmalıdır, örneğin bir gezegenin yıldızının etrafında dönmesi 90 gün sürüyorsa, bu gezegenin uydusu için maksimum kararlı yörünge 10 günden azdır  Simülasyonlar, yörünge periyodu yaklaşık 45 ila 60 günden az olan bir uydunun, Güneş benzeri bir yıldızdan 1 AU uzaklıkta yörüngede dönen büyük bir dev gezegene veya kahverengi cüceye güvenli bir şekilde bağlı kalacağını göstermektedir.

Atmosfer, astrobiyologlar tarafından prebiyotik kimyanın gelişmesinde, yaşamın sürdürülmesinde ve yüzey sularının var olmasında önemli kabul edilmektedir. Güneş Sistemindeki çoğu doğal uydu önemli atmosferlerden yoksundur, tek istisna Satürn'ün uydusu Titan'dır.
Atomların katı bir hedef malzemeden, hedefin enerjik parçacıklar tarafından bombardıman edilmesi sonucu fırlatıldığı bir süreç olan püskürtme, doğal uydular için önemli bir sorun teşkil etmektedir. Güneş Sistemi'ndeki tüm gaz devleri ve muhtemelen diğer yıldızların yörüngesinde dönenler, sadece birkaç yüz milyon yıl içinde Dünya benzeri bir uydunun atmosferini tamamen aşındıracak kadar güçlü radyasyon kuşaklarına sahip manyetosferlere sahiptir. Güçlü yıldız rüzgârları da atmosferin tepesindeki gaz atomlarını sıyırarak uzaya kaybolmalarına neden olabilir.
Yaklaşık 4,6 milyar yıl boyunca (Dünya'nın şu anki yaşı) Dünya benzeri bir atmosferi desteklemek için, Mars benzeri yoğunluğa sahip bir ayın Dünya kütlesinin en az %7'sine ihtiyaç duyduğu tahmin edilmektedir. Sıçramadan kaynaklanan kayıpları azaltmanın bir yolu, Ay'ın, yıldız rüzgarını ve radyasyon kuşaklarını saptırabilecek güçlü bir manyetik alana sahip olmasıdır. NASA'dan Galileo'nun ölçümleri, büyük uyduların manyetik alanlara sahip olabileceğini gösteriyor; Ganymede'nin kendi manyetosferine sahip olduğunu buldu, ancak kütlesi Dünya'nın sadece %2,5'u kadardı. Alternatif olarak, bazı bilim adamlarının Titan'da olduğu gibi düşündüğü gibi, ayın atmosferi yer altı kaynaklarından gelen gazlarla sürekli olarak doldurulabilir.

Gelgit ivmesinin gezegenler üzerindeki etkileri nispeten mütevazı olsa da, doğal uydular için önemli bir enerji kaynağı ve yaşamı sürdürmek için alternatif bir enerji kaynağı olabilir.
Gaz devlerinin veya kahverengi cücelerin yörüngesindeki uyduların ana gezegenlerine gelgitsel olarak kilitlenmiş olmaları muhtemeldir: yani, günleri yörüngeleri kadar uzundur. Gelgit kilitlenmesi, yıldız radyasyonunun dağılımına müdahale ederek yaşanabilir bölgelerdeki gezegenleri olumsuz etkileyebilirken, gelgit ısınmasına izin vererek uydunun yaşanabilirliği lehine çalışabilir. NASA Ames Araştırma Merkezi'ndeki bilim insanları, kırmızı cüce yıldızların yaşanabilirlik bölgesindeki gelgit kilitli ötegezegenlerdeki sıcaklığı modellediler. Karbondioksit (CO2) Sadece 1-1,5 standart atmosferlik (15-22 psi) basınç sadece yaşanabilir sıcaklıklara izin vermekle kalmaz, aynı zamanda uydunun karanlık tarafında sıvı suya da izin verir. Bir gaz devine gelgitsel olarak kilitlenmiş bir uydunun sıcaklık aralığı, bir yıldıza kilitlenmiş bir gezegenden daha az aşırı olabilir. Bu konuda herhangi bir çalışma yapılmamış olsa da, mütevazı miktarlarda CO2'nin sıcaklığı yaşanabilir hale getirdiği tahmin edilmektedir.
Gelgit etkileri ayrıca bir ayın levha tektoniğini sürdürmesine izin verebilir, bu da ayın sıcaklığını düzenlemek için volkanik aktiviteye neden olur ve uyduya güçlü bir manyetik alan verecek bir jeodinamo etkisi yaratır.

Bir ayın diğer uydularla yerçekimi etkileşimi göz ardı edilebilirse, aylar gezegenleriyle gelgitsel olarak kilitlenme eğilimindedir. Yukarıda belirtilen dönme kilitlenmesine ek olarak, başlangıçta bir gezegenin ev sahibi yıldızı etrafındaki yörüngesine karşı gezegen eğikliğinin gelgit erozyonu için icat edilmiş olan 'eğim erozyonu' adı verilen bir süreç de olacaktır. Bir ayın son dönüş durumu, gezegen etrafındaki yörünge periyoduna eşit bir dönme periyodundan ve yörünge düzlemine dik olan bir dönme ekseninden oluşur.
Ay'ın kütlesi gezegene kıyasla çok düşük değilse, gezegenin eksenel eğimini, yani yıldız etrafındaki yörüngesine karşı eğikliğini dengeleyebilir. Dünya'da Ay, Dünya'nın eksenel eğimini dengelemede önemli bir rol oynamış, böylece diğer gezegenlerden gelen yerçekimsel pertürbasyonların etkisini azaltmış ve gezegen boyunca sadece ılımlı iklim değişiklikleri sağlamıştır. Bununla birlikte, nispeten düşük kütleli uyduları Phobos ve Deimos'tan kaynaklanan önemli gelgit etkileri olmayan bir gezegen olan Mars'ta, eksenel eğim 5 ila 10 yıllık zaman ölçeklerinde 13° ila 40° arasında aşırı değişikliklere uğrayabilir.
Gelgitsel olarak dev bir gezegene veya kahverengi altı cüceye kilitlenmiş olmak, bir ay üzerinde, yıldızın yaşanabilir bölgesinde kilitli bir dönüşle dönen benzer büyüklükte bir gezegen olsaydı olacağından daha ılıman iklimlere izin verirdi. Bu, özellikle nispeten yüksek yerçekimi kuvvetlerinin ve düşük parlaklıkların gelgit kilitlenmesinin meydana geleceği bir alanda yaşanabilir bölgeyi terk ettiği kırmızı cüce sistemleri için geçerlidir. Gelgit kilitliyse, eksen etrafındaki bir dönüş, bir gezegene göre uzun zaman alabilir (örneğin, Dünya'nın ayının hafif eksenel eğimi ve topografik gölgeleme göz ardı edilirse, üzerindeki herhangi bir noktanın - Dünya saatine göre - iki haftalık güneş ışığı vardır ve Ay gününde iki haftalık gece) ancak bu uzun ışık ve karanlık dönemleri, yıldızına gelgitle kilitlenmiş bir gezegendeki sonsuz günler ve sonsuz geceler kadar yaşanabilirlik için zorlayıcı değildir.

2012'de bilim adamları, ayların yaşanabilir yörüngelerini tanımlamak için bir kavram geliştirdiler. Konsept, bir yıldızın yörüngesinde dönen gezegenler için, ancak bir gezegenin yörüngesinde dönen aylar için yıldız ötesi yaşanabilir bölgeye benzer. Gezegenin çevresinde yaşanabilir kenar olarak adlandırdıkları bu iç sınır, bir uydunun kendi gezegeni etrafında yaşanabilir olabileceği bölgeyi sınırlandırıyor. Gezegenlerine yaşanabilir kenardan daha yakın olan aylar yaşanmaz.

Ev sahibi gezegenin içsel manyetik alanı tarafından kritik bir şekilde tetiklenen dış ayların manyetik ortamı, dış ay yaşanabilirliğinin bir başka faktörü olarak tanımlandı. En önemlisi, dev bir gezegenden yaklaşık 5 ila 20 gezegen yarıçapı arasındaki mesafelerdeki ayların aydınlatma ve gelgit ısınması açısından yaşanabilir olabileceği, ancak yine de gezegen manyetosferinin yaşanabilirliğini kritik bir şekilde etkileyeceği bulundu.

Kırmızı cücelerin etrafındaki yaşanabilir bölgede bulunan dünya büyüklüğündeki ötegezegenler genellikle gelgitsel olarak ev sahibi yıldıza kilitlenir . Bu, bir yarımkürenin her zaman yıldıza bakması, diğerinin ise karanlıkta kalması etkisine sahiptir. Bir ötegezegen gibi, bir ötegezegen de potansiyel olarak birinciline gelgitsel olarak kilitlenebilir. Bununla birlikte, exomoon'un birincil gezegeni bir ötegezegen olduğu için, gelgitsel olarak kilitlendikten sonra yıldızına göre dönmeye devam edecek ve bu nedenle yine de süresiz olarak bir gece-gündüz döngüsü yaşayacaktır.
Bilim adamları gelgit ısınmasını dış ayların yaşanabilirliği için bir tehdit olarak görüyorlar.

Aşağıda, Güneş Sistemindeki yaşanabilir ortamları barındırma olasılığı olan doğal uyduların ve ortamların bir listesi bulunmaktadır:

Toplam 9 adet öte ay adayı tespit edildi ancak hiçbiri onaylanmadı.
10.000 genel gezegen-uydu kütle oranı gö

Drake denklemi (Green Bank Denklemi ya da yanlışlıkla Sagan denklemi olarak da bilinir), dünya dışı yaşam arayışında önemli bir denklemdir.
Samanyolu galaksisi içerisindeki akıllı medeniyetin sayısını hesaplamak için kullanılan denklemdir. İlk kez radyo astronomu olan Frank Drake tarafından 1961 yılında ileri sürüldü. Bu denklem Drake denklemi olarak bilinse de eşitliğin oluşumuna John C. Llly, Carl Sagan ve Otto Struve gibi bilim insanlarının katkısı vardır.

  
    
      
        N
        =
        
          R
          
            ∗
          
        
         
        ×
         
        
          f
          
            p
          
        
         
        ×
         
        
          n
          
            e
          
        
         
        ×
         
        
          f
          
            l
          
        
         
        ×
         
        
          f
          
            i
          
        
         
        ×
         
        
          f
          
            c
          
        
         
        ×
         
        L
      
    
    {\displaystyle N=R^{*}~\times ~f_{p}~\times ~n_{e}~\times ~f_{l}~\times ~f_{i}~\times ~f_{c}~\times ~L}
  

Bu denklemde:

N iletişim kurmayı umabileceğimiz uygarlıkların sayısı
ve

R* Galaksimizdeki yıllık yıldız oluşma miktarı
fp Bu yıldızlardan kaç tanesinin gezegene sahip olduğu
ne Gezegene sahip yıldız başına düşen toplam yaşama elverişli gezegenlerin ortalama sayısı
fl Bu gezegenlerin arasında herhangi bir şekilde yaşama uygun bir ortamın oluştuğu gezegen sayısı
fi Bu yaşama elverişli gezegenlerden kaçında akıllı hayata geçildiği
fc Bu tür uygarlıklardan uzayda varlıklarına dair tespit edilebilir sinyal bırakabilecek kesim
L Bu tür bir uygarlık tarafından uzayda yayınlanan tespit edilebilir sinyalin süresi
Drake denklemine göre galaksimizde 10.000 akıllı medeniyet var olduğu tahmin edilmektedir.

Denklemin ilk değişkeni olan "R*" galakside oluşan yıllık yıldız oranını karşılamaktadır. Samanyolu galaksisi her yıl ortalama 7 yıldız üretmektedir. Oluşumundan bu yana geçen zaman nedeniyle bu miktar düşmüştür. Denklem, bulunan her yıldızı orana dahil etmemekle birlikte, büyük kütleli ve kısa ömürlü yıldızlar için geçersizdir.
fp, değişkeni yıldızların sahip olduğu gezegen sayısını esas almaktadır. Drake denklemi ileri sürüldüğü tarihlerde henüz güneş sistemi dışında bilinen bir gezegen yoktu. Ancak ilerleyen zamanda, 4000'in üzerinde ötegezegen keşfi sağlanmıştır. Ve tahminlerce gök adamızda her yıldız başına bir gezegen düştüğü düşünülmektedir.
ne, değişkeni gezegene sahip yıldız başına düşen toplam yaşama elverişli gezegenlerin sayısını esas almaktadır. Drake denklemi ileri sürdüğünde ne parametresi için 2 katsayısını kullanmıştır. Her bir yıldızın 2 yaşanılabilir gezegen olduğu tahminlerine sahipti. İlerleyen senelerde bu değerin Güneş gibi yıldızlarda dahil 5'te 1'inin yaşanabilir gezegen olduğu düşünülmüştür.
fl, değişkeni yaşam barındırdığı düşünülen gezegen sayısını karşılamaktadır. Yaşam barındırdığı bilinen tek gezegen henüz yalnızca Dünyadır. Bu sebeple denklemin bu değişkenine değer atamak henüz pek mümkün sayılmamaktadır.
fi, değişkeni keşfedilen veya keşfedilmesi muhtemel olan gezegenlerde bulunan zeki ve insansı düşünebilen canlı formlarını karşılamaktadır. Drake, samanyolu galaksisinde olası yaşam barındıran gezegenlerde bulunan zeki yaşam formlarının, yalnızca %1 oranında olabileceğini ileri sürmüştür.
fc, değişkeni saptanabilmesi olası olan canlıların oranını karşılamaktadır. SETI'nin temel aldığı yöntemlerce zeki yaşam formlarına ulaşmanın yolları olabileceği düşünülmektedir. Radyo dalgalarının kullanılması bu durum için muhtemel bir sonuç olabileceği düşünülmektedir. Fakat aynı zamanda bu durumumun olmaması için de bir neden olma olasılığı bulunmaktadır. Drake, Samanyolu galaksisindeki yaşam formlarının yalnızca %1'inin iletişim becerisine sahip olduğunu öngörmüştür.
L, değişkeni iletişimin saptanabilme periyodunu belirtmektedir. İletişim becerilerine sahip Dünya dışı uygarlıklar Samanyolu gök adasında geçmişte var olmuş olabilir veya gelecekte ortaya çıkabilir. Bundan dolayı bu sinyalleri kaçırmış veya teknoloji bakımından saptayamamış olabiliriz veya gelecekte saptayabiliriz. Bir diğer olasılık da bu sinyalleri hiçbir zaman yakalayamama durumudur. Bu değişken için kestirimler 50 yılın üzerinde olsa da Drake bir uygarlığın iletişim becerilerini 10.000 yıl koruyabileceğini öne sürmüştür.

Dünya'nın manyetik alanı, diğer adıyla jeomanyetik alan, Dünya'dan uzaya doğru uzanan manyetik alandır. Dünya'dan çıkan manyetik alan, Güneş'ten gelen yüklü parçacıklardan oluşan Güneş rüzgarlarıyla buluşur. Manyetik alanın büyüklüğü, Dünya yüzeyinde 25 ve 65 microtesla arasıdır (0,25 ve 0,65 gauss arası). Kabaca bakarsak, bu alan, Dünya'nın dönüş eksenini baz alarak, yaklaşık 10 derece kaymış bir manyetik dipoldur. Diğer bir deyişle, düz bir dikdörtgen mıknatısın, yine aynı açıyla Dünya'nın merkezine konması gibidir. Kuzey jeomanyetik kutup, Grönland'ın yakınlarında kuzey yarımkürede olan kutup, aslında manyetik olarak Dünya'nın manyetik alanının güney kutbudur ve Güney jeomanyetik kutup da manyetik alanın kuzey kutbudur. Çubuk mıknatıslardan farklı olarak, Dünya'nın manyetik alanı zamanla değişir çünkü bu manyetik alan, Dünya'nın dönüş hareketinden meydana gelir (Dünya'nın içindeki yüksek sıcaklıktaki demir alaşımlarının yaptığı hareket).
Kuzey ve Güney manyetik kutuplar jeolojik zaman aralıkları arasında değişim gösterir; fakat bu değişim çok küçük hızlarla olduğundan genel pusulaların çalışmalarını engelleyecek bir harekette bulunmaz ve böylece pusulalar yön bulmakta kullanılabilir. Ancak, belirsiz zaman aralıklarında, yaklaşık birkaç yüz bin yıllar arası, Dünya'nın manyetik alanı, yer değiştirir ve kuzey ve güney kutupları birbirinin yerine geçer. Bu değişimler, kayalar üzerinde izler bıraktığından gözlemlenmiştir ve bu gözlemle, geçmişteki jeomanyetik alanlarla ilgili bilgi edinilmiştir. Bu tarzda bir bilgi, kıtaların ve okyanus tabanlarının levha hareketleriyle birlikte yer değiştirmesi üzerine yapılan çalışmalarda yardımcı olur.
Manyetosfer, iyonosferin üzerindeki alandır ve uzaya doğru binlerce kilometre uzanır. Manyetosfer, Dünya'yı, Güneş rüzgarlarından gelen zararlı yüklü parçacıklardan ve kozmik ışınlardan korur. Bu zararlı ışımalar normalde Dünya'yı zararlı ultraviyole ışınlardan koruyan ozon tabakasını da içinde bulunduran, atmosferin üst tabakasını yok edebilecek kadar zararlıdır.

Dünya'nın manyetik alanı, Dünya'yı Güneş rüzgarlarından ve rüzgarlardan gelen yüklü parçacıklardan korur ve bu sayede bu tarz zararlı parçacıklar ozon tabakasını içinde bulunduran üst atmosfere zarar veremez. Ozon tabakası da Dünya'yı zararlı ultraviyole ışınlardan korur. Örnek olarak, manyetik alana sıkışan gazlar, güneş rüzgarları tarafından serbest kalabilir. Mars yüzeyindeki karbondioksidin kaybını baz alarak yapılan hesaplamalardan yola çıkılarak, manyetik alanın zayıflayarak azalmasının sonucu olarak, Mars neredeyse bütün atmosferini kaybetmiştir.
Dünya'nın, geçmişteki manyetik alanı üzerine yapılan çalışmalar, paleomanyetizma olarak bilinmektedir. Dünya'nın manyetik alanının polaritesi, manyetik kayaçlar içinde kaydedilmiştir, manyetik alan üzerindeki değişimler ise okyanusların orta seviyelerindeki sırtlardaki çizgilere bakarak anlaşılabilir. Deniz yüzeyinin düz ve geniş olduğu alanlarda, jeomanyetik kutupların istikrarlı hareketlerinden yola çıkarak, paleomanyetizma üzerine çalışanlar kıtaların geçmişteki hareketlerini gözlemleyebilmektedir. Manyetik alandaki değişimler, aynı zamanda taşların ne kadar eski olduklarıyla ilgili fikir verir ve sınıflandırmaya yardımcı olur ve ilgili bilim dalının da temelini oluşturur. Alanlara bakılarak, i manyetik anomalilerin olduğu yerlerde, yüklü miktarda metal cevherleri bulunması da kullanımlar arasındadır.
İnsan ırkı, 11. yüzyıldan beri pusulaları yön bulmak ve navigasyon için kullanmaktadır. Pusula üzerinde manyetik sapma olsa da, bu sapma çok küçük olduğundan dolayı, pusula hâlâ yön bulmak için yeterli bir ekipman olarak var olmaya devam etmiştir. Bazı kuş türlerinin ve bakteri türlerinin yaptığı şekilde, manyetik alanı algılayan birkaç organizma, manyetik alanı algılayarak kendi yönlerini buna göre belirler. Bu mantık pusula mantığına benzerdir.

Herhangi bir noktada, Dünya'nın manyetik alanı, üç boyutlu vektör bazında tarif edilebilir. Normal prosedür açısından, pusula, yön bulmak için, yani manyetik kuzeyi bulmak için kullanılır. Gerçek kuzey ve manyetik kuzey arasındaki açı ise sapma (D) açısı olarak adlandırılır. Manyetik kuzeye bakarsak, manyetik kuzey ve yatay düzlem arasındaki açı ise eğilim (I) olarak adlandırılır. Manyetik alanın şiddeti (F) ise, mıknatıs üzerindeki kuvvetle doğru orantılıdır. Diğer genel bir gösterim ise, X, Y, Z bazındadır, X kuzeye, Y doğuya, Z ise aşağıya tekabül eder.

Manyetik alan şiddeti, çoğunlukla gauss (G) cinsinden ölçülür; fakat genel olarak nanotesla (nT) cinsinden yazılır. 1 Gauss, 100,000 nanotesla büyüklüğündedir. Nanotesla, aynı zamanda gamma (γ) olarak da adlandırılır. Tesla, manyetik alanın (B), SI ölçü birimidir. Manyetik alan genel olarak 25,000 ila 65,000 nanotesla (0,25 - 0,65 G) büyüklüğündedir. Karşılaştırma olarak, buzdolabına yapışan magnetlerin manyetik alanları ortalama olarak 100 gauss (0,010T) büyüklüğündedir.
Manyetik alanın derinliğinin gösterildiği haritalar, isodiamik haritalar olarak adlandırılır. 2010 Dünya Manyetik Modeli'nde görüldüğü üzere, manyetik alanın şiddeti, genel olarak, kutuplardan ekvatora doğru giderken zayıflamaktadır. En düşük manyetik alan şiddeti Güney Afrika'da, en büyük yoğunluk ise Kuzey Kanada, Sibirya ve Antarktika sahillerinde gözlemlenmiştir.

Manyetik alanın eğim açısı, -90° ila 90° arası tanımlanır. Kuzey yarım kürede, manyetik alan aşağı doğrudur. Manyetik kuzey kutbunda, tam olarak yerin içine, aşağı doğru olur ve açı eğilimi, manyetik ekvatorda, 0° olur. Güney manyetik kutbuna yaklaşırken ise, yukarı doğru hareket etmeye devam eder, en sonunda manyetik güney kutbunda da tam olarak yukarıya bakar. Eğim, "daldırma daire" kullanımıyla ölçülebilir.
Dünya'nın manyetik alanı gösterilebilmesi için İsoclinic grafik (eş-eğim) aşağıda gösterilmiştir..

Sapması, gerçek kuzey baz alınarak, doğuya doğru pozitif kabul edilir. Sapma, manyetik kuzey veya güneyin, gökyüzündeki yön bulmaya yarayan yıldızlara kıyasıyla, tahmini ve yaklaşık bir değerle bulunabilir. Genellikle, haritalarda, sapmayla ilgili bilgi verilir, bunlar açı olarak ya manyetik kuzeyle gerçek kuzey arasındaki ilişkinin küçük bir diagram hali olarak haritada yer alır. Sapmayla ilgili bölgesel bilgiler ise, isogonik hatlar barındıran bir haritadan (her bir hattın belli başlı sapmaları gösterdiği haritalar) sağlanabilir.

2015 yılının, Dünya'nın manyetik modeline göre, Dünya'nın manyetik alanının yüzeydeki bileşenleri

Dünya'nın yüzeyinin yakınlarında, manyetik alan, Dünya'nın merkezinde bir manyetik dipol varmışçasına tahmin edilebilir şekildedir. Tahmini manyetik dipol, Dünya'nın dönüş ekseni baz alındığında 10 derece yatmış şekildedir. Tahmini dipol, kabaca, güçlü bir çubuk mıknatıs özelliklerine sahiptir ve mıknatısın güney kutbu, Dünya'nın jeomanyetik kuzey kutbuyla aynı yöndedir. Genellikle bu bilgi hep karıştırılır, ama mıknatısın kuzey kutbuna kuzey denmesinin sebebi, eğer bir dış etken olmadan dönüş hareketi yaparsa, mıknatısın kuzey kutbu, coğrafi kuzeye doğru bakar. Mıknatıslarda kuzey kutupları güney kutuplarını çektiğinden dolayı, Dünya'nın coğrafi kuzey kutbu, manyetik güney kutbuna denk gelir. Dipolar benzetme, yüzde 80 ila 90 arasında, Dünya'nın çoğu lokasyonunda tutarlıdır.

Manyetik kutupların pozisyonu, en azından iki şekilde tanımlanabilirː yerel ve küresel.
Manyetik kutupları bir diğer tanımı da, manyetik alanın dikey olduğu kısımlardır. Dikeylik ise, yukarıda anlatıldığı gibi, eğilimin ölçümüyle kararlaştırılabilir. Dünya'nın manyetik alanının eğiliminin 90° (yukarıya doğru dik) olduğu yer Kuzey Manyetik Kutbu, eğilimin -90° (aşağı doğru dik) olduğu yer ise Güney Manyetik Kutbudur. İki kutupta birbirinden bağımsız olarak hareket eder; fakat Dünya baz alındığında birbirlerine tam olarak dik olmak zorunda değillerdir. Kendileri göreceli olarak çok hızlı şekilde hareket edebilir. Bu hareket pusulaların çalışmalarını engellememekle beraber, Kuzey Manyetik Kutbunun, yılda 40 kilometreye (25 mil) kadar yer değiştirdiği gözlemlenmiştir. Geçtiğimiz son 180 yılda, Kuzey Manyetik Kutbu 1831 yılında Boothia yarımadasındaki Cape Adelaide'den kuzeybatıya doğru hareket etmektedir. 2001 yılında ise Resolute koyunda 600 kilometre (370 mil) uzaklıkta olduğu tespit edilmiştir. Manyetik ekvator ise, eğilimin 0 olduğu çizgidir (manyetik alanın yatay olduğu yer).
Dünya'nın manyetik alanının dünya çapındaki tanımı, matematiksel bir model baz alınarak yapılır. Eğer, Dünya'nın merkezinden geçen bir çizgi çizilirse ve en uygun manyetik dipol modeline paralel olursa, çizginin yeryüzünü kestiği noktalar Kuzey ve Güney jeomanyetik kutup olur. Eğer Dünya'nın manyetik alanı mükemmel bir dipol olsaydı, jeomanyetik kutuplar ve manyetik kutuplar üst üste olurlardı, böylece pusulalar hep tek yeri gösterirdi. Fakat, Dünya'nın manyetik alanı kayda değer bir değerde dipolar yapıda olmadığından, jeomanyetik ve manyetik kutuplar aynı yerde değiller, bu yüzden de pusulalar jeomanyetik kutupları göstermez.

Dünya'nın manyetik alanı, yeryüzünde, ağırlıklı olarak dipolardır; fakat güneş rüzgarları tarafından bozulmaktadır. Güneş'in çevresindeki plasmadan gelen yüklü parçacıklar, saniyede 200 ila 1000 kilometre hıza ulaşarak Dünya'ya ulaşır. Parçacıklar, kendileriyle birlikte manyetik alanlarını da getirirler, bu da gezegenler arası manyetik alan olarak adlandırılır.
Güneş rüzgarları, basınç uygularlar; eğer ki yüklü parçacıklar Dünya'nın atmosferiyle temasa geçerse, parçacıklar, atmosferi aşındırır. Fakat, Dünya'nın manyetik alanının uyguladığı basınç bu gibi zararlı parçacıkları uzakta tutar. Karşılıklı iki basıncın birbirlerini dengelediği alan, manyetopoz, manyetosferin sınır noktasıdır. Adına rağmen (magnetosphere'e sphere "küre" demektir) manyetosfer, asimetrik yapıdadır. Güneş'e bakan tarafı Dünya'nın yarıçapının 10 katı iken diğer tarafı kuyruk gibi uzar ve Dünya'nın yarı çapının 200 katından daha uzun bir alanı kaplar. Güneşe bakan manyetopozun İngilizcede özel bir adı vardırː "bow shock". Bu alanda güneş rüzgarları aniden yavaşlar.
Many

Dünya dışı atmosferlerin incelenmesi, hem astronominin bir yönü olarak hem de Dünya'nın atmosferi hakkında fikir edinmek için aktif bir araştırma alanıdır. Dünya'ya ek olarak, Güneş Sistemi'ndeki diğer astronomik cisimlerin çoğunun atmosferi vardır. Bunlar arasında tüm dev gezegenlerin yanı sıra Mars, Venüs ve Titan da bulunmaktadır. Kuyruklu yıldızlar ve Güneş gibi birçok uydu ve diğer gök cisimleri de atmosfere sahiptir. Güneş dışı gezegenlerin bir atmosfere sahip olabileceğine dair kanıtlar vardır. Bu atmosferlerin birbirleriyle ve Dünya'nın atmosferiyle karşılaştırılması, sera etkisi, aerosol ve bulut fiziği, atmosfer kimyası ve dinamiği gibi atmosferik süreçlere ilişkin temel anlayışımızı genişletmektedir.
Eylül 2022'de gök bilimcilerden olusan bir ekibin, ötegezegenlere ilişkin atmosfer çalışmalarının sonuçlarını biyoimzalar, teknoimzalar vb. açılardan listelemek üzere “Categorizing Atmospheric Technosignatures” (Türkçe: Atmosferik Teknoimzaların Kategorize Edilmesi) adında yeni bir grup kurduğu bildirildi.

Gezegensel yüzey
Hidrosfer
Koma
Solar döngü
Yıldız atmosferi

Seager, Sara (2010). Exoplanet Atmospheres: Physical Processes. Princeton University Press.  978-0-691-11914-4 (Hardback); 978-0-691-14645-4 (Paperback).
Marley, Mark S.; Ackerman, Andrew S.; Cuzzi, Jeffrey N.; Kitzmann, Daniel (2013). "Clouds and Hazes in Exoplanet Atmospheres". Comparative Climatology of Terrestrial Planets. doi:10.2458/azu_uapress_9780816530595-ch15. ISBN 978-0-8165-3059-5.

Dünya dışı gökyüzü, astronomide Dünya dışındaki bir astronomik cismin yüzeyinden uzayın görünümüdür.
Astronotlar tarafından doğrudan gözlemlenen ve fotoğraflanan tek dünya dışı gökyüzü Ay'ınkidir. Venüs, Mars ve Titan'daki gökyüzü, yüzeylerine iniş yapıp görüntüleri Dünya'ya iletmek üzere tasarlanmış uzay sondalarıyla gözlemlenmiştir.
Dünya dışı gökyüzünün özellikleri bir dizi faktöre bağlı olarak önemli ölçüde değişmektedir. Eğer varsa, dünya dışı bir atmosferin görünür özellikler üzerinde büyük bir etkisi vardır. Atmosferin yoğunluğu ve kimyasal bileşimi; renk, opaklık (pus dahil) ve bulut varlığını etkileyerek farklılıklara yol açabilir. Aynı şekilde astronomik cisimler de görülebilir ve bunlar arasında doğal uydular, halkalar, yıldız sistemleri, bulutsular ve diğer gezegen sistemi cisimleri yer alır.

Ekzosfer
Gökyüzü

Astronauts on the planets
Essay on the possible sky colours of alien worlds.
JPL Solar System Simulator
Phases of Charon as seen from Pluto
The Starry Universe – Life magazine (December 20, 1954).
Sunsets simulated on other planets (NASA; June 22, 2020)
YouTube'da Video (1:06)
YouTube'da Video (2:59)

Dünya dışı sıvı su (Latince kelimelerden: ekstra ["dışından, ötesi"] ve terrestris ["Dünya'ya ait veya Dünya'ya ait olmak"]), doğal haliyle Dünya dışında meydana gelen sıvı haldeki sudur. Geniş ilgi gören bir konudur, çünkü bildiğimiz gibi su yaşamın temel ön koşullarından biri olarak kabul edilir ve bu nedenle dünya dışı yaşam için gerekli olduğu düşünülür.
Okyanusların tüm yüzeyinin %71'ini kaplayan okyanus suyuyla Dünya, yüzeyinde sabit sıvı su kütlelerine sahip olduğu bilinen tek gezegendir ve  sıvı su Dünya'daki bilinen tüm yaşam formları için gereklidir. Dünya yüzeyinde suyun varlığı, atmosferik basıncının bir ürünüdür ve Dünya'nın suyunun kaynağı bilinmemektedir.
Dünya dışı sıvı suların tespiti için halihazırda kullanılan ana yöntemler absorpsiyon spektroskopisi ve jeokimyadır. Bu tekniklerin atmosferik su buharı ve buz için etkili olduğu kanıtlanmıştır. Bununla birlikte, mevcut astronomik spektroskopi yöntemlerini kullanarak, özellikle yer altı suyu durumunda, karasal gezegenlerde sıvı su tespit etmek büyük ölçüde daha zordur. Bu nedenle, gök bilimciler, astrobiyologlar ve diğer bilim adamları, sıvı su potansiyelini belirlemek için yaşanabilir bölge, yerçekimi ve gelgit teorisi, gezegensel farklılaşma modelleri ve radyometri gibi teknikleri kullanırlar. Volkanik aktivitede gözlenen su, akışkan özellikleri ve tuzlar veya amonyak gibi antifrizlerin varlığı gibi daha dolaylı kanıtlar sağlayabilir.
Bu yöntemleri kullanarak, birçok bilim insanı sıvı suyun bir zamanlar Mars ve Venüs'ün geniş alanlarını kapsadığını söyler. Suyun, Dünya'daki yeraltı suyuna benzer şekilde, bazı gezegensel cisimlerin yüzeyinin altında sıvı olduğu düşünülmektedir. Su buharı bazen sıvı suyun varlığı için kesin kanıt olarak kabul edilir, ancak sıvı suyun bulunmadığı birçok yerde atmosferik su buharının bulunduğu söylenebilir. Bununla birlikte, benzer dolaylı kanıtlar, Güneş Sisteminin başka yerlerinde birkaç ayın ve cüce gezegenlerin yüzeyinin altında sıvıların varlığını desteklemektedir. Bazılarının büyük dünya dışı "okyanuslar" olduğu düşünülüyor. Sıvı suyun, kesin kanıt olmamasına rağmen, diğer gezegen sistemlerinde yaygın olduğu düşünülmektedir ve sıvı su için ekstrasolar adayların giderek artan bir listesi bulunmaktadır. Haziran 2020'de NASA bilim adamları, matematiksel modelleme çalışmalarına dayanarak Samanyolu galaksisinde okyanuslarla birlikte dış gezegenlerin yaygın olabileceğini bildirdi.

Aralık 2015 itibarıyla, Dünya dışındaki Güneş Sistemi'ndeki bilinen sıvı su, Dünya'nın su hacminin (1,3 milyar kilometreküp) 25-50 katıdır.

Mars'ta su bugün neredeyse sadece buz halinde var, bunun yanı sıra atmosferde de az miktarda buhar var. Bugün Mars yüzeyinde sadece belirli koşullar altında bir miktar sıvı su oluşabilir. Mars yüzeyindeki atmosferik basınç sadece ortalama 600 paskal (0.087 psi) - Dünya'nın ortalama deniz seviyesi basıncının yaklaşık %0.6'sı - ve küresel ortalama sıcaklık çok düşük olduğu için (210 K (−63 °C)), hızlı buharlaşmaya veya donmaya yol açar.
Temmuz 2018'de İtalyan Uzay Ajansı'ndan bilim adamları, Mars'ta 15 kilometre (9,3 mi) büyüklüğünde, güney kutbunun 1.5 kilometre yakınında bir buzul gölü tespit ettiklerini bildirdi. Kutup başlığının tabanındaki sıcaklık 205 K (-68 °C; -90,4 °F) olarak tahmin edildiğinden       bilim adamları, suyun magnezyum ve kalsiyum perkloratların antifriz etkisi ile sıvı kalabileceğini varsayıyorlar.

Bilim adamlarının fikir birliğine vardığı konu, Europa'nın (Jüpiter'in uydusu) yüzeyinin altında bir sıvı su katmanının var olduğu ve gelgit esnemesinden kaynaklanan ısının yeraltı okyanusunun sıvı kalmasına izin vermesidir. Katı buzun dış kabuğunun yaklaşık 10–30 km olduğu tahmin edilmektedir.

Satürn'ün bir uydusu olan Enceladus, 2005 yılında Cassini uzay aracı tarafından onaylanan ve 2008'de daha derin analiz edilen bir gayzer su gösterdi. Ardından, 2010-2011 yılındaki gravimetrik veriler bir yeraltı okyanusunu doğruladı. Daha önce büyük olasılıkla güney yarımkürenin bir bölümünde yerelleştirildiğine inanılmakla birlikte, 2015 yılında ortaya çıkan kanıtlar şimdi yeraltı okyanusunun doğada küresel olduğunu göstermektedir.
Suya ek olarak, güney kutbunun yakınındaki hava deliklerinden elde edilen bu gayzerler az miktarda tuz, azot, karbon dioksit ve uçucu hidrokarbonlar içeriyordu. Okyanus suyunun ve gayzerlerin erimesi, Satürn'ün gelgit etkisi tarafından yönlendiriliyor gibi görünüyor.

2015 yılında Hubble Uzay Teleskobu'nun gözlemini takiben, Jüpiter'in bir ayı olan Ganymede'de bir yeraltı tuzlu su okyanusunun var olduğu teorileşmiştir. Auroral kayışlardaki desenler ve manyetik alanın sallanması bir okyanusun varlığını göstermiştir. Buzun yer kabuğundan 100–150 km derinde olduğu tahmin ediliyor.

Ceres kayalık bir çekirdek ve buzlu manto olarak farklılaşmış gibi görünmektedir ve buz tabakası altında kalan bir sıvı su okyanusuna sahip olabilir. Yüzey muhtemelen su buzu ve karbonatlar ve kil gibi çeşitli hidratlı minerallerin bir karışımından oluşmaktadır. Ocak 2014'te, Ceres'in çeşitli bölgelerinden su buharı emisyonları tespit edildi. Bu beklenmedik bir şeydi, çünkü asteroit kuşağındaki büyük cisimler genellikle kuyrukluyıldızların ayırt edici özelliği olan buhar yaymazlar. Ceres ayrıca, tuz içeriği ile yumuşatılmış su buzundan oluşan yüksek viskoziteli kriyovolkanik magmanın hareketini kolaylaştıran bir kriyovolkanik kubbe olduğu düşünülen Ahuna Mons adlı bir dağa sahiptir.

Uranüs ve Neptün'ün " buz devi" (bazen "su devi" olarak da bilinir) gezegenlerinin bulutlarının altında, toplam kütlelerinin yaklaşık üçte ikisini oluşturan süperkritik bir su okyanusuna sahip oldukları düşünülmektedir.

Haziran 2020'de gök bilimciler, cüce gezegen Plüton'un bir yeraltı okyanusuna sahip olabileceğine ve sonuç olarak ilk kurulduğunda yaşanabilir olabileceğine dair kanıtlar bildirdi.

Bilinen çoğu ekstrasolar gezegen sistemlerinin Güneş Sistemi'nden çok farklı bileşimlere sahip olduğu görülmekle birlikte, muhtemelen tespit yöntemlerinden kaynaklanan örneklem yanlılığı vardır.

Sıvı su, hidrojen bağlarının durumu nedeniyle diğer su durumlarına kıyasla belirgin bir absorpsiyon spektroskopisi işaretine sahiptir. Dünya dışı su buharı ve buzun onaylanmasına rağmen, sıvı suyun spektral işareti henüz Dünya dışında doğrulanmamıştır. Karasal gezegenler üzerindeki yüzey suyunun işaretleri, mevcut teknoloji kullanılarak geniş alan mesafelerindeki kalın atmosferlerden tespit edilemeyebilir.
Sıcak Mars yamaçlarındaki mevsimsel akışlar, tuzlu sıvı suyun varlığının güçlü bir şekilde düşündürmesine rağmen, spektroskopik analizde bu henüz görülememiştir.
Su buharı çok sayıda gök cisminde spektroskopi ile doğrulanmıştır, ancak kendi başına sıvı suyun varlığını doğrulamamaktadır. Bununla birlikte, diğer gözlemlerle birleştirildiğinde, olasılık çıkarılabilir.

Jüpiter uyduları olan Ganymede ve Europa için, bir buz altı okyanusunun varlığı Jüpiter'in manyetik alanının ölçümlerinden anlaşılmaktadır. Manyetik bir alan boyunca hareket eden iletkenler karşı elektromotor alan ürettiğinden, yüzeyin altındaki suyun varlığı, ay kuzeyden güneye Jüpiter'in manyetik yarımküresine geçerken manyetik alandaki değişiklikten çıkarılmıştır.

Thomas Gold, birçok Güneş Sisteminde bulunan gök cisminin yeraltı suyunu yüzeyin altında tutabileceğini öne sürdü.
Mars yeraltı yüzeyinde sıvı su olabileceği düşünülmektedir. Araştırmalar geçmişte yüzeyde akan sıvı suyun olduğunu ve  Dünya'nın okyanuslarına benzer geniş alanlar oluşturduğunu göstermektedir. Bununla birlikte, suyun nereye gittiğine dair soru devam etmektedir. Suyun varlığında, gök cisimlerinin üzerinde veya yüzeyinin altında doğrudan ve dolaylı deliller vardır, örneğin, akış yatak, kutup kapakları, spektroskopik ölçümü, aşınmış kraterler ya da mineraller, doğrudan (örneğin sıvı su varlığına bağlı goetit). Jeofizik Araştırmaları Dergisi'nde yer alan bir makalede, bilim adamları Antarktika'daki Vostok Gölü'nü inceledi ve bunun hala Mars'ta bulunan sıvı su için etkileri olabileceğini keşfetti. Araştırmacılar, bilim adamları, çok yıllık buzullaşma başlamadan önce Vostok Gölü varsa, gölün dibe kadar donmadığı sonucuna vardılar. Bu hipotez nedeniyle, bilim adamları, Mars'taki kutup buz kapaklarından önce su varsa, muhtemelen buz kapaklarının altında yaşam kanıtı bile içerebilecek sıvı su olduğunu söylüyorlar.

Gayzerler Satürn'ün uydusu Enceladus ve Jüpiter'in uydusu Europa'da bulundu. Bunlar su buharı içerir ve sıvı suyun daha derine inen göstergeleri olabilir. Sadece buz da olabilirler.  Enceladus'taki tuzlu yeraltı okyanusları için Haziran 2009'da kanıtlar bulunmuştur.  Enceladus, güneş sisteminde " mikrobiyal yaşama" ev sahipliği yapmanın en muhtemel yerlerinden biridir. Cüce gezegen Ceres'in çeşitli bölgelerinden su buharı emisyonları tespit edilmiştir. Bu gözlemler daha sonra devam eden kriyovalkanik aktivite kanıtları ile birleşti.

Bilim adamlarının fikir birliğine göre, Europa'nın yüzeyinin altında bir sıvı su tabakasının mevcut olması ve gelgit esnemesinden kaynaklanan ısı enerjisinin yeraltı okyanusunun sıvı kalmasına izin vermesidir. Bir yeraltı okyanusunun ilk ipuçları gelgit ısıtmasının teorik olarak dikkate alınmasıyla ortaya çıkmıştır (Avrupa'nın hafif eksantrik yörüngesinin ve diğer Galilean uyduları ile yörünge rezonansının bir sonucu).
Bilim adamları, Enceladus'un kabuğunun altındaki bir su okyanusunu doğrulamak için Cassini uzay aracının yerçekimi ölçümlerini kullandılar. Bu tür gelgit modelleri, diğer Güneş Sistemi uydularında su katmanları için teoriler olarak kullanılmıştır. Cassini verileri üzerinde yapılan en az bir yerçekimi çalışmasına göre, Dione yüzeyin 100 kilometre altında bir okyanusa sahiptir.

Bilim adamları radyo sinyalleri kullanarak sıvı su tespit ettiler. Cassini probunun radyo algılama ve (RADAR) aleti, Ayürn'ün Titan Titan yüzeyinin altında ayın yoğunluğunun hesaplamalarıyla tutarlı bir sıvı su ve amonyak tabakasının varlığını tespit etmek için kullanıldı. Mars Express'teki MARSIS cihazından yere nüfuz eden radar ve dielektrik geçirgenlik ver

Dünya dışı yaşam, Dünya dışında başlayıp yine Dünya dışında yayıldığı ve hâlen devam ettiği düşünülen, insan dışı form ve organizmaların varlığına dair bir hayat hipotezidir. Hâlihazırda dünya dışında basit bakteri formunda yaşam olabileceği yönünde hipotezler bulunmakla birlikte, günümüze kadar gözlemlenebilen herhangi bir dünya dışı yaşam bulunmamaktadır. Dünya dışı yaşamın varlığı hakkında araştırmalar yapan bilim dalına astrobiyoloji denir.
Dünya dışında yaşamın başlangıcına dair farklı tahminler vardır. Bir görüşe göre yaşam evrenin farklı yerlerinde ayrı ayrı ortaya çıkmıştır. Bir diğer görüş ise panspermiadır, buna göre yaşam evrende bir noktada bir kez ortaya çıkmış ve yaşama uygun gezegenlere yayılmıştır. Sözü edilen dünya dışı yaşam biçimleri bakteriyel formların basitliğinden insansı akıllı varlıkların karmaşıklığına kadar her seviyede olabilir.
Venüs ve Mars gezegenleri ile Jüpiter ve Satürn'ün Europa, Enceladus ve Titan uydularında geçmişte yaşamın gelişmiş olabileceği veya hâlâ yaşamın devam ettiği faraziyeleri vardır. Gliese 581 yıldızının yeni keşfedilmiş iki gezegeni yaklaşık Dünya kütlesindedir ve yörüngeleri yıldızlarının yaşam kuşağı içinde kalmaktadır. Dünya dışı yaratıkların varlığına inanan Stephen Hawking; 2016 yılında yaptığı açıklamada onlarla temas etmeye çalışmanın, insanlara fayda getirmeyeceğini ve hattâ hem insanların hem de dünyadaki tüm canlıların, zamanında Amerika'nın yerlileri olan Kızılderililerin İngilizler tarafından katledilmesi gibi uzaylılar tarafından soykırıma uğramasıyla ve bir kısmının yok olup bir kısmının onların kölesi olmasıyla sonuçlanabileceğini, dolayısıyla dünya dışı hiçbir varlığa uydular aracılığıyla ileti gönderilmemesi, onlardan ileti niteliğinde tepkimeler alındığında hiçbir şekilde yanıt verilmemesi gerektiği şeklinde bir görüş ileri sürmüştür.

Birçok kozmolojik ve mitolojik sistem, dünyanın dört yanını veya dört yarısını, yaklaşık olarak pusulanın dört noktası (veya iki gündönümü ve iki ekinoks) ile örtüşecek şekilde tasvir eder. Merkezde kutsal bir dağ, bahçe, dünya ağacı veya yaratılışla ilgili başka bir başlangıç noktası bulunabilir. Sıklıkla dört nehir dünyanın dört köşesine akar ve yeryüzünün dört bölümünü sular.

Mezopotamya kozmolojisinde, dünyanın merkezi olan yaratılış bahçesinden çıkan dört nehir, dünyanın dört köşesini tanımlar. Akadların bakış açısına göre, coğrafi kuzey ufku Subartu ile, batı Mar.tu ile, doğu Elam ile ve güney Sümer ile işaretlenmiştir. Mezopotamya'nın sonraki hükümdarları, örneğin Kiros'un unvanları arasında LUGAL kib-ra-a-ti er-bé-et-tì, yani "Dört Köşenin Kralı" vardır.

Hristiyanlık ve Yahudilikte, Eski Ahit (Yaratılış Kitabı, Yaratılış 2:8–14) Aden Bahçesi ve dört nehir olarak Dicle, Fırat, Pişon ve Gihon'u tanımlar. Dicle, Asur'a, Fırat Ermenistan'a, Pişon Havilah veya Elam'a, Gihon ise Etiyopya'ya akar. Dünya'nın dört köşeleri Vahiy Kitabı 7:1'de ve "dünyanın dört yöresi" ifadesi Vahiy Kitabı 20:8'de geçmektedir.

Düz Dünya

Düzenli uydu terimi, astronomide çok az yörünge eğimi veya eksantrikliği ile nispeten yakın ve düz yönlü bir yörüngeyi takip eden doğal uyduları kapsamaktadır. Yakalanan düzensiz uyduların aksine, birincil uydularının yörüngesinde oluştuklarına inanılır.
Sekiz gezegenin en az 57 düzenli uydusu vardır: Dünya'da bir, Jüpiter'de sekiz, Satürn'de 24 adlandırılmış düzenli uydu (yüzlerce veya binlerce uyduyu saymazsak), Uranüs'te bilinen 18 ve Neptün'de 7 küçük düzenli uydu (Neptün'ün en büyük uydusu Triton yakalanmış gibi görünmektedir). Plüton'un beş uydusu ve Haumea'nın iki uydusunun bu cüce gezegenlerin yörüngesinde dev çarpışmalarda oluşan enkazlardan oluştuğu düşünülmektedir.
Düzenli uyduların çoğunun ana gezegenlerine kütleçekimsel olarak kilitli olduğu bilinmektedir; bilinen tek istisna, kaotik dönüş sergileyen Satürn'ün Hyperion'udur.

Düzensiz uydu
İç uydu

Dış gezegen, Güneş Sistemi'nin en dıştaki yörüngelerde bulunan gezegenlere verilen isimdir. Dev gezegenler veya Jovian gezegenleri olarak da adlandırılan bu dört dış gezegen: Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün'dür. Toplu olarak Güneş'in yörüngesinde olduğu bilinen kütlenin %99'unu oluştururlar. Bu gezegenler, Güneş'e en yakın ilk 4 gezegenden farklı olarak gaz yapıdadırlar. Jüpiter ve Satürn gaz devi, Uranüs ve Neptün ise buz devi olarak sınıflandırılır. Dört dev gezegen de halkalara sahiptir, fakat yalnızca Satürn'ün halka sistemi Dünya'dan kolayca gözlemlenebilir. Jüpiter, Satürn ve Uranüs'ün halka-uydu sistemleri Güneş Sistemi'nin adeta minyatür versiyonları gibidir. Neptün'ün halka sistemi, en büyük uydusu Triton'un yakalanmasıyla dağıldığı için önemli ölçüde farklıdır.
2006 yılına kadar bir gezegen ve ayrıca dış gezegen olan Plüton, 24 Ağustos 2006 tarihinde yapılan Uluslararası Gökbilim Birliği (International Astronomical Union; IAU) toplantısında Cüce gezegen sınıfına konularak bu sıfatlarını kaybetmiştir.

İç gezegen
Alt gezegen
Üst gezegen
Karasal gezegen

Astrodinamikte, bir astronomik cismin yörünge eksantrikliği (dış merkezlilik), başka cisim etrafındaki yörüngesinin mükemmel bir daireden ne kadar saptığını belirleyen boyutsuz bir parametredir.
0 değeri dairesel yörünge olup 0 ile 1 arasındaki değerler eliptik bir yörünge çizer, 1 ise parabolik kaçış yörüngesi (veya yakalama yörüngesidir) ve 1'den büyük değerler hiperboldür.
Her Kepler yörüngesi bir konik kesit olduğundan, terim adını konik kesitlerin parametrelerinden alır. Normalde izole edilmiş iki cisim problemi için kullanılır, ancak Galaksi boyunca bir rozet yörüngesini takip eden nesneler için uzantılar da vardır.

Ters-kare-yasa kuvvetine sahip iki cisim probleminde, her yörünge bir Kepler yörüngesidir. Bu Kepler yörüngesinin eksantrikliği, şeklini tanımlayan negatif olmayan bir sayıdır.
Eksantriklik aşağıdaki değerleri alabilir:
Dairesel yörünge: e = 0
Eliptik yörünge: 0 < e < 1
Parabolik yörünge: e = 1
Hiperbolik yörünge: e > 1
Eksantriklik (e) şu şekilde hesaplanır:

  
    
      
        e
        =
        
          
            1
            +
            
              
                
                  2
                  E
                  
                    L
                    
                      2
                    
                  
                
                
                  
                    m
                    
                      red
                    
                  
                  
                  
                    α
                    
                      2
                    
                  
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle e={\sqrt {1+{\frac {2EL^{2}}{m_{\text{red}}\,\alpha ^{2}}}}}}
  

Burada E toplam yörünge enerjisi, L açısal momentum, mred indirgenmiş kütle ve α klasik fizikteki yerçekimi veya elektrostatik teorisinde olduğu gibi ters-kare yasası merkezi kuvvet katsayısıdır:

  
    
      
        F
        =
        
          
            α
            
              r
              
                2
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle F={\frac {\alpha }{r^{2}}}}
  

(
  
    
      
        α
      
    
    {\displaystyle \alpha }
  
 Bu, çekici bir kuvvet için negatif, itici bir kuvvet için pozitiftir; Kepler problemi ile ilgilidir.)
veya yerçekimi kuvveti durumunda;

  
    
      
        e
        =
        
          
            1
            +
            
              
                
                  2
                  ε
                  
                    h
                    
                      2
                    
                  
                
                
                  μ
                  
                    2
                  
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle e={\sqrt {1+{\frac {2\varepsilon h^{2}}{\mu ^{2}}}}}}
  

burada ε özgül yörünge enerjisi (toplam enerjinin indirgenmiş kütleye bölümü), μ toplam kütleye dayalı standart yerçekimi parametresi ve h özgül göreli açısal momentumdur (açısal momentumun indirgenmiş kütleye bölümü).
0'dan 1'e kadar olan e değerleri için yörüngenin şekli giderek uzayan (veya düzleşen) bir elipstir;
1'den sonsuza kadar olan e değerleri için yörünge, 180'den 0 dereceye azalan 2 arccsc(e) toplam dönüş yapan bir hiperbol dalıdır.
Burada toplam dönüş, dönüş sayısına benzer ancak açık eğriler (hız vektörü tarafından kapsanan açıdır) içindir. Elips ve hiperbol arasındaki sınır durum, e=1 olduğundaki paraboldür.
Radyal yörüngeler, eksantrikliğe göre değil yörüngenin enerjisine göre eliptik, parabolik veya hiperbolik olarak sınıflandırılır. Radyal yörüngelerin açısal momentumu sıfırdır dolayısıyla bire eşit eksantrikliği vardır. Enerji sabit tutulup açısal momentum azaltıldığında eliptik, parabolik ve hiperbolik yörüngelerin her biri karşılık gelen radyal yörünge tipine yönelirken e=1' e yönelir (veya parabolik durumda 1 olarak kalır).
İtici bir kuvvet için, radyal versiyon da dahil olmak üzere sadece hiperbolik yörünge geçerlidir.
Eliptik yörüngeler için basit bir kanıt; 
  
    
      
        arcsin
        ⁡
        (
        e
        )
      
    
    {\displaystyle \arcsin(e)}
  
'nin mükemmel dairenin eksantrikliği e olan elips'e izdüşüm açısı verdiğini gösterir.
Örneğin, Merkür gezegeninin eksantrikliğini (e = 0,2056) görmek üzere, 11,86 derece izdüşüm açısını bulmak için ters sinüsü hesaplamak yeterlidir. Sonra herhangi dairesel nesneyi bu açıyla eğildiğinde, izleyicinin gözüne yansıtılan bu nesnenin görünen elipsi aynı eksantrikliğe sahip olur.

Dünya'nın yörünge eksantrikliği yaklaşık 0,0167'dir ve yörüngesi neredeyse daireseldir. Venüs ve Neptün'ün eksantriklikleri daha da azdır. Yüz binlerce yıl boyunca Dünya yörünge eksantrikliği, gezegenler arasındaki yerçekiminin sonucunda yaklaşık 0,0034 ile neredeyse 0,058 arasında değişmiştir.

Tabloda tüm gezegenler ve cüce gezegenler ile seçilmiş asteroitler, kuyruklu yıldızlar ve uydular için değerler listelenmektedir. Merkür'ün, Güneş Sistemi'ndeki herhangi bir gezegenden daha büyük yörünge eksantrikliği vardır (e = 0,2056). Bu eksantriklik, Merkür'ün perihelion'da aphelion'a kıyasla iki kat daha fazla güneş radyasyonu alması için yeterlidir.
2006'da gezegen statüsünden düşürülmeden önce, Plüton en eksantrik yörüngeli gezegen olarak kabul ediliyordu (e = 0,248).
Diğer Neptün ötesi nesneler, özellikle cüce gezegen Eris (0,44) eksantrikliğ vardır. Daha da uzaktaki Sedna'nın tahmini 937 AU enöte ve yaklaşık 76 AU enberi nedeniyle 0,855 gibi çok büyük eksantrikliği vardır.
Güneş Sistemi'ndeki asteroitlerin çoğunun yörünge eksantriklikleri 0 ile 0,35 arasında olup ortalama değer 0,17'dir. Nispeten büyük eksantriklikleri muhtemelen Jüpiter'in etkisinden ve geçmişteki çarpışmalardan kaynaklanır.
Ay'ın değeri 0,0549 olup, Güneş Sistemi'nin büyük uyduları arasında en eksantriklisidir. Dört Galilei uydusunun eksantrikliği 0,01'den daha azdır.
Neptün'ün en büyük uydusu Triton'un eksantrikliği 1,6×10-5'dir. (0,000016), Güneş Sistemi'ndeki bilinen uydular arasında en küçük eksantrikli olandır; yörüngesi mükemmel bir daire gibidir. Ancak, daha küçük uyduların, özellikle Neptün'ün üçüncü büyük uydusu Nereid (0,75) gibi düzensiz uyduların önemli eksantriklikleri olabilir.
Kuyruklu yıldızlar çok farklı eksantrik değerlidir. Periyodik kuyruklu yıldızların eksantriklikleri çoğunlukla 0,2 ile 0,7 arasındadır ancak bazılarının eksantriklikleri 1'in biraz altında olup oldukça eksantrik eliptik yörüngelidir; örneğin Halley Kuyruklu Yıldızı 0,967 değerlidir.
Periyodik olmayan kuyruklu yıldızlar neredeyse parabolik yörünge izler ve bu nedenle 1'e daha da yakın eksantriklikleri vardır. 0,995 değerli Hale-Bopp kuyruklu yıldızı ve 1,000019 değerli C/2006 P1 (McNaught) kuyruklu yıldızı bunun örekleridir. Hale–Bopp'un değeri 1'den küçük olduğunda yörüngesi eliptiktir ve sisteme geri dönecektir.
McNaught gezegenlerin etkisi altındayken hiperbolik bir yörüngeliidir ancak yine de yaklaşık 105 yıllık bir yörünge periyoduyla Güneş'e bağlıdır. C/1980 E1 Kuyruklu Yıldızı 1,057 eksantriklik ile Güneş kökenli bilinen hiperbolik kuyruklu yıldızlar arasında en büyük eksantrikliğe sahiptir, ve sonunda Güneş Sistemi'ni terk edecektir.
ʻOumuamua, Güneş sistemi'nden geçtiği tespit edilen ilk yıldızlararası nesne'dir. Yörünge dış merkezliliğinin 1,20 olması, ʻOumuamua'nın Güneş'e hiçbir zaman kütleçekimsel olarak bağlı olmadığını gösterir. Dünya'dan 0,2 AU (30000000 km; 19000000 mi) uzaklıkta keşfedilmiştir ve yaklaşık 200 metre çapındadır. Yıldızlararası hızı (sonsuzdaki hızı) 26,33 km/s (58900 mph)'dir.

Bir nesnenin ortalama eksantrikliği, belirli bir zaman aralığında pertürbasyonlar sonucu oluşan ortalama eksantrikliktir. Neptün'ün halen 0,0113 anlık (güncel devir) eksantrikliği vardır ancak 1800'den 2050'ye kadar ortalama eksantriklik 0,00859'dur.

Yörünge mekaniği, mevsimlerin süresinin Dünya'nın yörüngesinin gündönümleri ve ekinokslar arasında taranan alanıyla orantılı olmasını gerektirir. Bu nedenle yörünge eksantrikliği aşırı olduğunda, yörüngenin uzak tarafında (enöte) meydana gelen mevsimlerin süresi çok daha uzun olabilir. Kuzey yarımkürede sonbahar ve kış, Dünya'nın maksimum hızda hareket ettiği en yakın yaklaşmada (enberi) meydana gelirken, güney yarımkürede bunun tam tersi olur. Sonuçta, kuzey yarımkürede sonbahar ve kış, ilkbahar ve yazdan biraz daha kısadır; ancak küresel anlamda bu durum ekvatorun altında daha uzun olmaları ile dengelenir. 2006 yılında Milankovitch döngüleri nedeniyle kuzey yarımkürede yaz, kıştan 4,66 gün, ilkbahar ise sonbahardan 2,9 gün daha uzundu.
Kubbemsi yalpalanma da Dünya'nın yörüngesinde gündönümlerini ve ekinoksların oluştuğu yeri yavaşça değiştirir. Bu, yörüngesel salınım da denilen dönme ekseninde değil, Dünya'nın yörüngesindeki yavaş bir değişimdir. Önümüzdeki 10000 yıl boyunca, kuzey yarımkürede kışlar giderek uzayacak ve yazlar kısalacaktır. Ancak, bir yarımküredeki soğuma etkisi diğer yarımküredeki ısınma ile dengelenecek ve Dünya'nın yörüngesinin eksantrikliğinin neredeyse yarı yarıya azalacak olması nedeniyle genel değişikliklere karşı koyulacaktır. Bu durum ortalama yörünge yarıçapını azaltacak ve her iki yarımküredeki sıcaklıkları orta buzul zirvesine yaklaştıracaktır.

Keşfedilen birçok ötegezegenin çoğu Güneş sistemi'ndeki gezegenlerden daha çok yörünge eksantriklikleri vardır. Az yörünge eksantrikliği olan (dairesele yakın yörüngeler) ötegezegenler yıldızlarına çok yakındır ve yıldıza kütleçekim kilidi durumdadır.
Güneş Sistemi'ndeki sekiz gezegenin tümü dairesele yakın yörüngeliidir. Keşfedilen ötegezegenler, alışılmadık derecede az eksantriklikte Güneş Sistemi'nin nadir ve benzersiz olduğunu gösterir. Bir teori bu az eksantrikliği Güneş Sistemi'ndeki çok sayıda gezegene bağlarken; bir diğeri bunun benzersiz asteroit kuşakları nedeniyle ortaya çıktığını öne sürer. Başka çok gezegenli sistemler de bulunmuştur ancak hiçbir

Astronomide, 2dF Galaksi Kırmızıya Kayma Araştırması (İki Derece Alanlı Galaksi Kırmızıya Kayma Araştırması),  2dF veya 2dFGRS Avustralya Astronomi Gözlemevi (AAO) tarafından 1997 ile 11 Nisan 2002 tarihleri arasında 3,9 metrelik Anglo-Avustralya Teleskobu ile gerçekleştirilen bir kırmızıya kayma araştırmasıdır. Bu araştırmanın verileri 30 Haziran 2003 tarihinde kamuoyuna açıklandı. Anket, evrenin iki büyük diliminde yaklaşık 2,5 milyar ışık yılı (kırmızıya kayma ~ 0,2) derinliğe kadar büyük ölçekli yapıyı belirledi. Bu, 1998 (Las Campanas Kırmızıya Kayma Araştırması'nı geçerek) ile 2003 (Sloan Dijital Gökyüzü Araştırması tarafından geçilerek) arasında dünyanın en büyük kırmızıya kayma araştırmasıydı. Matthew Colless, Richard Ellis, Steve Maddox ve John Peacock bu projenin sorumlularıydı. Ekip üyeleri Shaun Cole ve John Peacock, 2dFGRS'nin sonuçları nedeniyle 2014 Shaw Prize astronomi ödülünü paylaştılar.

2dF araştırması, kuzey ve güney galaktik kutup bölgelerini kapsayan yaklaşık 1500 Derece karelik bir alanı kapsıyordu. Adı, araştırma cihazının 2 derece çapında bir görüş alanına sahip olmasından gelmektedir.
Gözlem için seçilen alanlar daha önce büyük çaplı APM Galaxy Survey (Steve Maddox'un da çalıştığı) tarafından incelenmişti. Araştırılan bölgeler her iki bant için yaklaşık 75 derecelik Sağ açıklığı kapsamaktadır ve Kuzey Kutup bandının eğimi yaklaşık 7,5 derece iken Güney Kutup bandının eğimi yaklaşık 15 derecedir. Güney Kutup bandı yakınındaki yüzlerce izole iki derecelik alan da araştırılmıştır (bkz. GIF bu resim, burada siyah daireler araştırma alanlarını, kırmızı ızgara ise önceki APM araştırmasını temsil etmektedir).
Toplamda, 382.323 nesnenin fotometrisi ölçüldü; buna 245.591 nesnenin spektrumları da dahildir ve bunların 232.155'i galaksiler (221.414'ü iyi kalitede spektrumlara sahip), 12.311'i yıldız ve 125'i yıldız benzeri nesne (kuasar) idi. Araştırma, 5 yıla yayılan 272 gece gözlem gerektirmiştir.
Araştırma, 4 metrelik Anglo-Avustralya Teleskobu ile gerçekleştirildi ve birincil odak noktasına yerleştirilen 2dF cihazı sayesinde her bir işaretleme için 2 derecelik bir alanın gözlemlenmesi mümkün oldu. Cihaz, her biri 200 optik fiberden oluşan iki bankaya sahip bir spektrograf ile donatılmıştır ve 400 spektrumun eşzamanlı ölçümüne olanak tanır.
Araştırmanın sınırlayıcı görünür parlaklığı 19,5 olup, çoğunlukla z=0,3'ten daha az ve medyan kırmızıya kayma 0,11 olan nesneleri kapsamaktadır. Araştırmanın kapsadığı evrenin hacmi yaklaşık 108 h−1 Mpc3'tür, burada h Hubble sabiti H0 değerinin 100'e bölünmesiyle elde edilir. H0 yaklaşık 70 km/s/Mpc'dir. Araştırmada gözlemlenen en büyük kırmızıya kayma 600 h−1 Mpc mesafesine karşılık gelir.

2dF araştırmasıyla kozmoloji alanında elde edilen başlıca sonuçlar şunlardır:

Görelilik teorisi (baryonik madde artı karanlık madde artı kütleli nötrinolar) Friedmann denklemleri ölçümü
Baryon akustik salınımları'nın tespiti ve bunun sonucunda baryonik madde ile karanlık maddenin yoğunluğu arasındaki ilişkinin belirlenmesi
Karanlık maddeye kütleli nötrinoların katkısının sınırlandırılması, üç nötrino ailesinin kütlelerinin toplamının 1,8 eV ile sınırlandırılması.
Tüm bu sonuçlar, diğer deneylerin, özellikle WMAP deneyinin ölçümleriyle uyumludur. Bunlar, standart kozmolojik modeli doğrulamaktadır.

2dF araştırması, yerel kozmik çevremize dair benzersiz bir bakış açısı da sunmaktadır. Şekilde, araştırmanın iç kısımlarının 3 boyutlu bir rekonstrüksiyonu gösterilmekte ve yakın evrendeki kozmik yapılar hakkında bir bakış açısı sunulmaktadır. Sloan Büyük Duvarı gibi birkaç Süperküme öne çıkmaktadır. Bu, bilinen en büyük kozmik yapılardan biridir

Karanlık madde
Lambda-CDM modeli

Official site of the 2dF Galaxy Redshift Survey
The 2dF Galaxy Redshift Survey: spectra and redshifts − 2001 Royal Astronomical Society paper describing the survey
Official site 20 Nisan 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. of the Two Degree Field instrument system

6dF Galaksi Araştırması (Altı Derece Alan Galaksi Araştırması), 6dF veya 6dFGS, Anglo-Avustralya Gözlemevi (AAO) tarafından 2001 ile 2009 yılları arasında 1,2 metrelik UK Schmidt Teleskobu ile gerçekleştirilen bir kırmızıya kayma araştırması'dır. Bu araştırmanın verileri 31 Mart 2009 tarihinde kamuoyuna açıklanmıştır. Araştırma, gökyüzünün neredeyse yarısını kapsayan yakın evrenin haritasını çıkarmıştır. 136.304 spektrum, 110.256 yeni galaksi dışı kırmızıya kayma ve 125.071 galaksiden oluşan yeni bir katalog ortaya çıkarmıştır. 6dF'nin bir alt örneği olan Kendine özgü hız araştırması, yerel evrenin kütle dağılımını ve toplu hareketlerini ölçmektedir. Temmuz 2009 itibarıyla, Sloan Dijital Gökyüzü Araştırması (SDSS) ve 2dF Gökada Kırmızıya Kayma Araştırması (2dFGRS) ile birlikte üçüncü büyük kırmızıya kayma araştırmasıdır.

6dF araştırması, güney gökyüzünün 17.000 derece2'lik bir alanını kapsamaktadır. Bu alan, 2dFGRS'in yaklaşık on katı ve Sloan Dijital Gökyüzü Araştırması'nın spektroskopik alan kapsamının iki katından fazladır. Tüm kırmızıya kayma ve spektrumlar, Edinburgh Kraliyet Gözlemevi'nde barındırılan 6dFGS Çevrimiçi Veritabanı aracılığıyla erişilebilir. Cape Town Üniversitesi aracılığıyla çevrimiçi 6dFGS atlası erişilebilir.
Araştırma, Avustralya'nın Yeni Güney Galler eyaletindeki Siding Spring Gözlemevi'nde bulunan 1,2 metrelik UK Schmidt Teleskopu ile gerçekleştirildi ve 6dF cihazı, her bir noktada 6 derecelik bir alanı gözlemlemeye imkan verdi. Cihaz, her bir alan plakası başına 150 optik fiber içeren çok nesneli fiber spektrografa sahiptir.
6dF Galaksi Araştırması'nın önceki kırmızıya kayma ve özel hız araştırmalarına kıyasla bir özelliği, yakın kızılötesi kaynak seçimi olmasıdır. Ana hedef katalogları, 2MASS
 Araştırmasından seçilmiştir. Bu bantlarda galaksileri seçmenin birkaç avantajı vardır.

Galaksilerin yakın kızılötesi spektral enerji dağılımları, en eski yıldız popülasyonlarının ışığı ve dolayısıyla yıldız kütlelerinin büyük kısmı tarafından domine edilir. Geleneksel olarak, araştırmalar galaksilerin daha genç, daha mavi yıldızların domine ettiği optik alanda hedef galaksileri seçmiştir.
Toz sönümleme etkileri, daha uzun dalga boylarında daha azdır. Hedef galaksiler için bu, toplam yakın kızılötesi parlaklığın galaksinin yönelimine bağlı olmadığı ve dolayısıyla galaksi kütlesinin güvenilir bir ölçüsünü sağladığı anlamına gelir. Ayrıca bu, 6dF'nin, optik seçim yoluyla mümkün olandan daha yakın bir şekilde Samanyolu düzlemine yakın yerel Evren'i haritalayabileceği anlamına gelir.

6dF homepage
6dFGS online database

Alan Harvey Guth (d. 27 Şubat 1947), Amerikalı teorik fizikçi ve kozmolog. Temel parçacık teorisi üzerine araştırma yapmış ve bu teorinin evrenin ilk aşamalarına nasıl uygulanabileceğini incelemiştir. Günümüzde Massachusetts Teknoloji Enstitüsü fizik bölümünde profesörlük yapan Guth, kozmik enflasyon teorisinin yaratıcısıdır.
1968 yılında MIT'de fizik bölümünü bitirmiş ve yine bu üniversitede fizik masterı ve doktorası yapmıştır.
Cornell Üniversitesi'nde daha genç bir parçacık fizikçisiyken 1979 yılında enflasyon teorisini ortaya atmış ve bununla ilgili ilk seminerini Ocak 1980'de vermiştir. Stanford Üniversitesi'ne geçtikten sonra 1981 yılında Guth resmi olarak kozmik enflasyon teorisini ileri sürmüştür.

Guth, Alan, "The Inflationary Universe: The Quest for a New Theory of Cosmic Origins". 1997. ISBN 0-201-32840-2 or ISBN 0-224-04448-6

Alan H. Guth's webpage at MIT 23 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
MIT Physics Department website 23 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
MIT Center for Theoretical Physics 15 Haziran 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Alan Guth - "Eternal inflation: Successes and questions"
The Growth of Inflation, Symmetry magazine, Aralık 2004/Ocak 2005
Guth's Grand Guess 3 Nisan 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Discover magazine, Nisan 2002
Additional photo
Inflationary spacetimes are not past-complete 23 Nisan 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Alexander Alexandrovich Friedmann (Friedman veya Fridman; 1888, — 16 Eylül 1925), Rus ve Sovyet fizikçi ve matematikçi. Friedmann denklemleri olarak bilinen, geliştirdiği bir dizi denklem tarafından yönetilen, evrenin genişlediğine dair öncü teorisiyle tanınır.

Alexander Friedmann, besteci ve balerin Alexander Friedmann (vaftiz edilmiş bir Yahudi kantonistinin oğluydu) ve piyanist Ludmila Ignatievna Voyachek (Çek besteci Hynek Vojáček'in kızı) olarak dünyaya geldi. Friedmann, bebekken Rus Ortodoks Kilisesi'nde vaftiz edilmiştir ve hayatının çoğunu Saint Petersburg'da geçirmiştir.
Friedmann, 1910'da St. Petersburg Devlet Üniversitesi'nden mezun olmuştur ve Saint Petersburg Maden Enstitüsü'nde öğretim görevlisi olmuştur.
Friedmann, okul günlerinde, aynı zamanda seçkin bir matematikçi olan Jacob Tamarkin'le ömür boyu sürecek bir arkadaşlık kurmuştur.

Friedmann, Birinci Dünya Savaşı'nda İmparatorluk Rusyası adına, bir ordu havacısı, bir eğitmen ve devrimci rejim altında bir uçak fabrikasının başkanı olarak savaştı.

Friedmann 1922'de hareket eden ve madde içeren genişleyen bir evren fikrini ortaya atmıştır. Einstein ile yazışmalardan anlaşıldığı üzere, Einstein'ın gelişen bir evren fikrini kabul etmeye isteksiz olduğunu ve bunun yerine Newton'un zamanından beri inanıldığı gibi statik bir sonsuz evren sağlamak için denklemlerini değiştirmeye çalıştığını gösteriyor. Birkaç yıl sonra, 1926'da Hubble, kırmızıya kaymaya karşı uzaklık ilişkisini yayınladı. Yani mahalledeki tüm galaksiler mesafeleriyle orantılı bir oranda geriliyor gibiydi. Daha önce Carl Wilhelm Wirtz tarafından yapılan bir gözlemi resmîleştirdi. 1927'de Belçikalı astronom Georges Lemaître'nin de bağımsız olarak gelişen bir Evren sonucuna ulaştığı belirtilebilir.
Haziran 1925'te Friedmann'a Leningrad'daki Ana Jeofizik Gözlemevi müdürlüğü görevi verilmiştir. Temmuz 1925'te rekor kıran bir balon uçuşuna katıldı ve 7.400 m (24.300 ft) yüksekliğe ulaşmıştır.

Friedmann'ın Alman fizik dergisi Zeitschrift für Physik tarafından yayınlanan "Almanca: Über die Möglichkeit einer Welt mit konstanter negatifr Krümmung des Raumes" ("Uzayın sabit negatif eğriliğine sahip bir dünya olasılığı") dahil olmak üzere, Robertson ve Walker'ın analizlerini yayınlamasından on yıl önce, sırasıyla pozitif, sıfır ve negatif eğriliği tanımlayan üç Friedmann modelinin tümüne hakim olduğunu gösterdi.
Bu dinamik kozmolojik genel görelilik modeli, hem Büyük Patlama hem de Durağan Durum teorileri için standart oluşturacaktı. Friedmann'ın çalışması, her iki teoriyi de eşit olarak desteklemiştir. Bu nedenle, kozmik mikrodalga arka plan radyasyonunun saptanmasına kadar, Durağan Durum teorisi, mevcut favori Big Bang paradigması lehine terk edilmemiştir.

Genel göreliliğe ek olarak, Friedmann'ın ilgi alanları hidrodinamik ve meteorolojiyi içeriyordu.

Fizikçi George Gamow, Vladimir Fock ve Lev Vasilievich Keller öğrencileri arasındaydı.

1911'de Ekaterina Dorofeeva ile evlenmiştir. Ancak daha sonra ondan boşanıp, 1923'te Natalia Malinina ile evlenmiştir. Her ikisi de dindarlıktan uzak olsa da dini bir nikah töreni yapmışlardır.

Friedmann, 16 Eylül 1925'te yanlış teşhis edilen tifo ateşinden ölmüştür. Kırım'daki balayından dönerken tren istasyonundan aldığı yıkanmamış armudu yerken bakteri kaptığı iddia edilmiştir.

Bir ay kraterine Fridman adı verilmiştir.

Alexander Friedmann Uluslararası Semineri, periyodik bir bilimsel etkinliktir. Toplantının amacı, Relativite, Gravitasyon ve Kozmoloji ve ilgili alanlarda çalışan bilim adamları arasındaki iletişimi sağlamaktır. İlk Alexander Friedmann Uluslararası Yerçekimi ve Kozmoloji Semineri, doğumunun yüzüncü yılına ithafen 1988'de gerçekleşmiştir.

Friedman, A. (1922). "Über die Krümmung des Raumes". Zeitschrift für Physik. 10 (1): 377-386. Bibcode:1922ZPhy...10..377F. doi:10.1007/BF01332580. . English translation in: Friedman, A. (1999). "On the curvature of space". General Relativity and Gravitation. 31 (12): 1991-2000. Bibcode:1999GReGr..31.1991F. doi:10.1023/A:1026751225741.  The original Russian manuscript of this paper is preserved in the Ehrenfest archive 26 Şubat 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., together with some letters and unpublished work.
Friedman, A. (1924). "Über die Möglichkeit einer Welt mit konstanter negativer Krümmung des Raumes". Zeitschrift für Physik. 21 (1): 326-332. Bibcode:1924ZPhy...21..326F. doi:10.1007/BF01328280. . English translation in: Friedmann, A. (1999). "On the Possibility of a World with Constant Negative Curvature of Space". General Relativity and Gravitation. 31 (12): 2001-2008. Bibcode:1999GReGr..31.2001F. doi:10.1023/A:1026755309811. 

Poluboyarinova-Kochina, P. Ya. (January–February 1964). "Aleksandr Fridman" (PDF). Soviet Physics Uspekhi (English Edition): 467-472. 
Frenkel', V.Ya. (1988). "Aleksandr Aleksandrovich Fridman (Friedmann): a biographical essay". Soviet Physics Uspekhi. 31 (7): 645-665. Bibcode:1988SvPhU..31..645F. doi:10.1070/PU1988v031n07ABEH003574.

Alfa Centauri (α Centauri, Alpha Cen veya α Cen), Erboğa takımyıldızının güneyinde bulunan bir yıldız sistemidir. Sistem üç yıldızdan oluşur: Rigil Kentaurus (Alfa Centauri A), Toliman (B) ve Proxima Centauri (C). Proxima Centauri, 4,2465 ışık yılı (1,3020 pc) uzaklığıyla aynı zamanda Güneş'e en yakın yıldızdır.
Alfa Centauri A ve B, sırasıyla G sınıfı ve K sınıfı olan Güneş benzeri yıldızlardır ve birlikte Alfa Centauri AB ikili yıldız sistemini oluştururlar. Çıplak gözle bakıldığında bu iki ana bileşen, -0,27 görünür büyüklük ile tek bir yıldız gibi görünür. Takımyıldızının en parlak yıldızı olan Alfa Centauri, Sirius ve Canopus'dan sonra gece gökyüzündeki en parlak üçüncü yıldızdır.
Aralarındaki uzaklık yaklaşık 40 astronomik birim (Plüton-Güneş arası uzaklık) ve 9 astronomik birim (Satürn-Güneş arası uzaklık) olarak değişme gösteren Alfa Centauri A ve Alfa Centauri B adındaki iki parlak yıldız birbirinin çevresindeki dolanımı 80 yılda tamamlar. (Bir astronomik birim Güneş'in merkeziyle Dünya'nın merkezi arasındaki uzaklık olan 149,6 milyon km.'dir.) Alfa Centauri A, spektrum türü G olan, Güneş benzeri sarı renkte bir yıldızdır; ancak, Güneş'ten biraz daha büyük ve 1,5 kat daha parlaktır. Alfa Centauri B ise, Güneş'ten biraz daha küçük, spektrum türü K olan, turuncu renkte bir yıldızdır ve Güneş'in yaklaşık yarısı parlaklıktadır. Sistemin olası üçüncü yıldızı olan Alfa Centauri C 'ye Proxima Centauri de denir, çünkü 4,22 ışık yılı uzaklığıyla Güneş Sistemi'ne en yakın yıldızdır. Proxima Centauri bir kırmızı cücedir ve Güneş'ten 7.000 kat daha sönük bir yıldızdır. Ana sistemin çevresinde, tamamlanması yaklaşık 1 milyon yıl süren geniş bir yörünge çizerek döner.
Alfa Centauri yıldız sisteminde 2012 Kasım ayına kadar bir gezegen saptanamamış ise de, aynı ay içinde Alpha Centauri B yörüngesinde dönen Alpha Centauri Bb adında bir gezegen keşfedilmiştir. Şimdiye kadar keşfedilen Dünya'ya en yakın ve Güneş'e benzer bir yıldızın yörüngesinde dolanan en küçük güneş dışı gezegendi. Ancak ağustos 2016'da Güneş Sistemi'ne en yakın yıldız olan Proxima Centauri yörüngesinde bir gezegen olduğu Avrupa Güney Rasathanesi tarafından açıklandı. Proxima centuari b'nin keşfinden kısa bir süre sonra araştırmacılar, Proxima b'nin yaşanabilirlik potansiyelini inceleyince Güneş dışı gezegenin muhtemelen Güneş Sistemi'ne en yakın hayat barındıran yer olabileceğini ileri sürdüler.

SIMBAD observational data
Sixth Catalogue of Orbits of Visual Binary Stars U.S.N.O.
Sixth Catalogue of Orbits of Visual Binary Stars : Orbital Elements U.S.N.O.
Sixth Catalogue of Orbits of Visual Binary Stars : Orbit Notes U.S.N.O.
Sixth Catalogue of Orbits of Visual Binary Stars : Orbit Ephemeris U.S.N.O.
The Imperial Star - Alpha Centauri
Alpha Centauri - A Voyage to Alpha Centauri
Immediate History of Alpha Centauri
eSky : Alpha Centauri 17 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
[1] 24 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Video: A journey to Alpha Centauri)

Andromeda Galaksisi, Andromeda Takımyıldızı'nda bulunan sarmal bir galaksidir. Mitolojik bir kavram olan Andromeda'nın Türkçedeki karşılığı, zincire vurulmuş kız anlamına gelmektedir. Ayrıca Messier 31, M31 ve NGC 224 olarak da bilinir. Galaksi, Spitzer Uzay Teleskobu'ndan elde edilen verilere göre bir trilyon yıldıza ev sahipliği yapmaktadır. Samanyolu galaksisi ile arasındaki uzaklık yaklaşık olarak 2,54 milyon ışık yılıdır. 2006 ölçümlerine göre Samanyolu, Andromeda'nın kütlesinin ancak ~80%'ine sahiptir. Andromeda'nın bir diğer özelliği ise çıplak göz ile Dünya'dan görülebilen en uzak gök cismi olmasıdır. Ayrıca Samanyolu'na en yakın büyük galaksidir.
Samanyolu ve Andromeda galaksilerinin yaklaşık 4.5 milyar yıl içinde, dev bir eliptik veya merceksi galaksi oluşturacak şekilde birleşmeleri beklenmektedir.

Andromeda Galaksisi, ilk defa M.S. 964 yılında İranlı astronomu Abdurrahman el-Sufi tarafından çıplak gözle gözlenmiştir. "Küçük Bulut" olarak adlandırdığı bu cismi "Sabit Yıldızlar" adlı eserinde tanımlamıştır. 1612 yılında Simon Marius, Andromeda'nın ilk çizimini yayınladığında, Charles Messier (1764) Al-Sûfî’nin bu çalışmasından habersiz olarak bunun yeni bir bulutsu olduğunu söylemiştir. Bunun üzerine Andromeda bulutsusu Messier Kataloğuna “M31” olarak kaydedilmiştir.
Andromeda Galaksisi ile ilgili ilk modern araştırmalar 100 yıl kadar önce fotoğraf tekniğinin ve dolayısıyla daha sönük kaynakları inceleme ve kaydetme olanaklarının gelişmesi ile başlamıştır. Isaac Roberts, Andromeda'nın spiral yapısını gösteren ilk fotoğraflarını 50 cm'lik teleskopu ile çekmiştir. O dönemde dışgalaksilerin varlığı bilinmediğinden, fotoğraflarda sarmal kolların dışında bulunan sönük yıldızların açıkça görülmesine rağmen, bunun bir galaksi olabileceği düşünülmemiştir. Aksine Andromeda'da bulunan Büyük Bulutsu'nun zamanla yoğunlaşarak gezegen sistemine sahip bir yıldız olacağı düşünülmüştür. Aralarında Edwin P. Hubble'ın da bulunduğu birkaç araştırmacı, Samanyolu'nun ötesinde yıldız sistemlerinin olabileceği fikrini ileri sürmüşlerdir.
1925 yılında Hubble, NGC 6822 Galaksisi'ni gözlemleyerek, bunun bir "uzak yıldızlar topluluğu" olduğunu göstermiştir. Bu çalışmalar sırasında Andromeda Bulutsusu'nda bulunan büyük sarmal yapı Hubble'ın dikkatini çekmiştir. Hubble çektiği fotoğraflarda sarmal yapının karın bölgesini sıkıca saran sarmal kolları görmüş ve bu kolların binlerce yıldız ve toz bulutlarından oluştuğunu fark etmiştir. Hubble'ın Andromeda galaksisi ile ilgili bulguları ilk defa 1929 yılında "Yıldız Sistemine Benzer Sarmal Galaksi" başlıklı makalesinde yayınlamıştır.

1940'lı yıllarda Alman astronomlardan Baade, Mount Wilson'da bulunan 250 cm'lik teleskop ile Andromeda Galaksisi'ni gözlemledi. Çalışmalarının sonucunda iki önemli buluş gerçekleştirdi. Bunlardan birincisi, 1944 yılında Los Angeles'ta, savaş sırasında savunma amaçlı olarak sık sık yapılan karartma tatbikatları sırasında ortaya çıktı. Baade, karartma gecelerinde gökyüzünün doğal karanlığı içerisinde Andromeda Galaksisi'nin daha sönük özelliklerininin fotoğraflarını çekme fırsatını buldu. Sarmal kollarda bulunan yıldızlar net olarak görünmelerine rağmen parlak olan orta kısım fotoğraflarda belirsizdi. Baade, orta kısımda bulunan yıldızların görünmemesini, ikisi yakın, ikisi daha uzakta bulunmak üzere dört küçük yoldaş galaksinin varlığı ile açıklamıştır.
Baade fotoğraflarında kırmızı filtre kullanarak ve uzun poz süresi vererek Andromeda Galaksisi'nin resimlerini elde etmiştir. Fotoğraflar Andromeda Galaksisi'nin merkezini ve dört yoldaşını aydınlatmakla kalmamış, aynı zamanda Baade'nin iki tür yıldız popülasyonunu ayırt etmesini sağlamıştır. Daha önceki resimlerde sönük olarak görünen kırmızı dev yıldızlar, Baade'nin yeni fotoğraflarında net bir şekilde görünmektedir. Bunları “Popülasyon-II” türü yıldızlar olarak adlandırmış ve bu yıldızların Samanyolu'da bulunan küresel kümelerin içindeki kırmızı dev yıldızlar ile aynı olduğunu fark etmiştir.
Popülasyon-II sınıfında bulunan yıldızlar Andromeda Galaksisi'nin merkezinde ve galaktik disk düzleminde dağılmış olarak küresel kümelerde bulunmaktadır. Galaksi genelinde bu tür yıldızlar Popülasyon-I türü yıldızlara oranla kütle bakımından baskındırlar. Yapılan araştırmalar, Popülasyon-II yıldızlarının 12 milyar yaşında olduklarını göstermektedir. Popülasyon-I yıldızları ise ağırlıklı olarak Andromeda Galaksisi'nin sarmal kollarında yer alan, daha genç ve parlak mavi yıldızlardır.
Baade'nin ikinci buluşu 1952 yılında Andromeda Galaksisi'nde bulunan Sefe değişen yıldızlarını incelemesi ile gerçekleşmiştir. Bu çalışmasında Baade, Shapley'in Büyük Macellan Bulutsusu üzerinde yapmış olduğu Sefe'lerin özhareketlerini inceleyerek saptadığı uzaklık ve mutlak parlaklık bağıntısını, Andromeda galaksisine uygulamıştır.

Andromeda Galaksisi'nın sarmal kollarında bulunan Sefeid-I türü değişen yıldızların incelenmesinden, bu galaksinin Samanyolu'na olan uzaklığının yaklaşık 765 kpc olduğu ortaya çıkarılmıştır. Elde edilebilen kaliteli fotoğraflardan Andromeda Galaksisi'nin görünür çapının 2".4 kadar olduğu ortaya çıkarılmıştır. Bu değer, sarmal kollarda yer alan parlak mavi ve beyaz yıldızların fotoğraf plaklarında oluşan görüntülerinden hesaplamıştır. Ancak, daha sönük olan kırmızı yıldızlar görülemediğinden, galaksinin gerçek çapının bu miktardan iki kat daha büyük olduğu düşünülmektedir. Galaksinin mikrodensitometre incelemeleri sonucu sarmal diskin fotoğraf plakları üzerinde görünen görüntüsünün iki katı kadar büyük olduğu ve gerçek çapının 4".8 olduğu hesaplanmıştır. Galaksinin konumu ve uzaklığı dikkate alındığında gerçek lineer boyutunun 120.000 ışık yılı kadar olduğu görülmektedir.

Hubble, Andromeda Galaksisi'nin sarmal kollarının içinde bulunan 40 adet zonklayan yıldız yardımıyla, galaksinin uzaklığını hesaplamıştır. Galaksinin fotoğraflarını inceleyerek bu yıldızların belirli dönemlerle söndüğünü ve parladığını göstermiştir. Hubble bu yıldızların Samanyolu'nda bulunan "Sefe Değişen Yıldız" türleri ile aynı olduğunu tanımlamıştır. (Başlangıçta farklı tür zonklayan yıldız türü üzerinden hesap yapılmışsa da daha sonra bu hata giderilmiştir.)
Konu ile ilgili olarak, Harlow Shapley (1930), Sefe değişen yıldızları ile cisimlerin uzaklığının bulunabileceğini belirtmiştir. Shapley, dönem ve görsel parlaklık bağıntısı olarak kullanılan Sefe'lerin özhareketlerini istatistiksel yöntemlerle incelemiş ve bu yıldızların paralaksını ve dolayısıyla uzaklıklarını bulmuştur. Ayrıca, Pogson formülü yardımıyla Sefe'lerin mutlak parlaklıklarını da elde etmiştir. Hubble, Shapley'in bulduğu dönem ve parlaklık bağıntısından yaralanarak Andromeda sarmalının Dünya'dan yaklaşık 1 milyon ışık yılı uzaklığında olması gerektiği sonucuna varmıştır. Günümüzde modern teknoloji ile yapılan çalışmalar sonucunda, Andromeda Galaksisi'nin, Hubble'ın hesaplamalarının iki katından daha fazla, 2.2 milyon ışık yılı uzaklıkta olduğunu göstermektedir.

Andromeda Galaksisi'nin dönmesi, görsel ve radyo dalga boyundaki tayfının incelenmesinden elde edilebilir. Görsel analiz, M31'in çekirdeğinin her iki yanındaki yıldızların yayınladığı ışınımların tayfsal çizgilerinin Doppler kayması özelliklerinin ölçülmesi ile elde edilir. Andromeda Galaksisi'nin çekirdeğin her iki yanında 65′ ila 70′ açısal uzaklığına kadar çekirdeğin dönmesi bir katı cisim hareket etmektedir. 70′ dan 155′ ya kadar her iki yanda dönme hızı, uzaklık arttıkça azalmaktadır. Zira bu dış kısımlar, çekirdek etrafında Kepler kanunlarına göre dönmektedir.

Newton çekim kanununu ve gözlenen dönme hızlarını kullanarak, Andromeda'nın Galaksi'nin kütlesinin 2×1011 M
  
    
      
        
          ⊙
        
      
    
    {\displaystyle {\odot }}
  
 kadar olduğu hesaplanmıştır. Bununla beraber, bu kütle miktarı, radyo ışınım analizinden elde edilen kütleden biraz küçük çıkmaktadır. Andromeda Galaksisi'nde yıldızlar arası hidrojen bulutlarının ortalama radyal hızı 8 km/s kadardır. Bu hız değerine karşıt olarak 4,1×1011 M
  
    
      
        
          ⊙
        
      
    
    {\displaystyle {\odot }}
  
 kadar bir kütle hesaplanmıştır. 21 cm çizgisinin analizinden M31'de bulunması gereken yıldızlararası hidrojenin kütlesinin, toplam kütle değerinin yaklaşık yüzde 1,3'ü kadar olacağı saptanmıştır.

Andromeda Galaksisi'nin düzlemi, bakış doğrultumuza dik olmadığından, daralmış ve çevresi elips şeklinde görünmektedir. Teorik hesaplamalarla Andromeda'nın genişliğinin, 100.000 ışık yılı kadar olan uzunluğundan biraz daha küçük olduğu saptanmıştır. Mutlak parlaklığı -21,1m kadir olup, Güneş'ten yaklaşık 24 kadir kadar daha parlaktır. Bu da, içinde Güneş kadar parlak olan, en az 1010 adet yıldızın varlığını gerektirir. Bununla beraber, Güneş'ten daha sönük olan yıldızların saptanmalarının güçlüğü ve görünen ışınıma pek az katkıda bulunmaları olasılıkları nedenleri ile hesaplanan bu sayı yalnızca bir alt limittir. Dolayısıyla, Andromeda Galaksisi'ndeki yıldızların toplam sayısı, içinde 1011 Güneş kütlesi bulunan Galaksimizin içindeki yıldızların sayısından en az iki kat kadar daha fazla olmalıdır.

Andromeda Galaksisi'nin incelemelerinde, sarmal kolların çok az dallanma gösterdiği, daha ziyade basit bir sarmal yapıya sahip olduğu ve yapı bakımından Samanyolu'na benzediği anlaşılmaktadır.
Andromeda Galaksisi'ni çok ayrıntılı olarak inceleyen Baade, merkezden uzaklıkları 21 kpc ile 0,3 kpc arasında değişen, yedi adet sarmal kolun varlığını saptamıştır. Çekirdeği hem kuzey hem de güney tarafından sarmalayan bu kollar, Samanyolu Galaksisi'nde olduğu gibi aynı tür yıldızlar, toz ve gazlar, Sefe değişenleri ve açık kümeleri barındırmaktadır.
Andromeda Galaksisi'nde, en dıştaki kolda yer alan dağınık mavi üst dev yıldızlar, yıldızlararası gaz ve tozların olmaması veya yoğunluklarının çok az olması nedeniyle açık bir biçimde gözlenebilmektedir. Her ne kadar bu dış kolda gaz ve tozun bulunduğu şüphe götürmez bir gerçek ise de, bu yıldızlararası maddenin ışınımı gözlenemeyecek kadar sönüktür.
Beşinci ve dördünc

Modern fizik fiziksel gerçekliği bilinen dört temel kuvvet açısından tanımlar.Ancak, fizik kabul edilebilir evrensel bir çerçeveye sahip olmadığından, fizikçiler bazen beşinci bir temel kuvvetin varlığını kabul ederler. Birçok önerme kuvveti kabaca yer çekimininin gücü (elektromanyetik ve nükleer kuvvetlerden çok daha zayıftır) ve kozmolojik ölçeklerde bir milimetreden az herhangi bir aralıkta varsaymaktadır.

Ek bir temel kuvvet fikri yer çekimi gibi zayıf bir kuvvet olduğundan test etmek için zordur: iki cisim arasındaki yerçekimi etkilesimi sadece birinin ağırlığı diğerinden fazla olduğunda önemlidir. Bu yüzden, Dünya ile karsılaştırıldığında küçük kalan cisimlerin arasındaki yerçekimi etkileşimini ölçmek için çok hassas ekipmanlar alınmalıdır. Bununla beraber, 1980'lerin sonunda beşinci kuvvet, kentsel ölçeklerde faaliyet gösteren (yakalaşık 100 metrelik bir dizi), yüzyılın başlarındaki Loránd Eötvös ' ün sonuçlarını yeniden analiz eden araştırmacılar (Fischbach ve arkadaşları) tarafından rapor edilmiştir. Kuvvetin aşırı yük ile bağlantılı olduğuna inanılırdı. Yıllar içinde, diğer deneyler bu sonuca benzemek için başarısız oldu.
Kuvvetin türüne ve aralığına bağlı olduğu addedilen, kabul edilebilen en az üç araştırma vardır.

Beşinci kuvveti özdeşlik yasasının testleriyle aramanın bir yolu var: en güçlü testlerden biri olan Einstein 'in yercekimi teorisi ; genel görelilik. Alternatif yercekimi teorileri, Brans- Dicke Teorisi gibi, beşinci kuvvete sahip - muhtemelen sonsuz aralıkta. Bu yüzden alan eğriliğini dikte eden metrik haricinde serbestlik derecesi olan, yerçekimsel etkileşimler, genel görelilik dışı teorilerde, farklı serbestlik derecelerinde farklı etkiler üretir. Örneğin, sayıl alan Genel Görelilik Testlerini üretemez. Beşinci kuvvet Güneş sistemi yörüngesindeki etkisini kendisi açıkça ortaya koyabilir; bu Nordtvedt etkisi olarak adlandırılır. Bu Lunar Laser Uzaklık Tayini Deneyi ve çok uzun bazal interferometrik ile test edilir.

Evrenin ekstra boyutlara sahip olduğu yerde Kaluza- Klein Teorisinden doğan başka bir beşinci kuvvet ya da Süper kütleçekiminde veya  bir Yukawa kuvveti olan Sicim kuramı açık sayıl alan ile taşınır (yani aralığı belirleyen Compton dalga boyu olan sayıl alan). Bu geniş extra boyutlardaki- boyutlar milimetreden az oranda - Süpersimetri teorisi olarak birçok yeni ilgiye sebep oldu, bu küçük ölçeklerdeki yerçekimini test etmek için deneysel çaba istedi. Bu bir mesafe dizisi üzerinden yerçekiminin Ters kare kanununu bir sapma için araştıran aşırı hassas deneyler gerektirir. Esasen, belli bir uzunlukta tepen Yukawa etkileşiminin olduğu isaretleri ararlar.
Maden kuyusu derinliklerindeki Kütleçekim sabitini ölçme girişiminde bulunan Avustralyalı araştırmacılar, öngörülen ve ölçülen değer arasında yüzde ikiden küçük olmak üzere tutarsızlık buldular. Araştırmacılar sonuçların birkaç santimetreden kilometreye kadar olan aralıktaki bir itici beşinci kuvvet ile açıklanabileceği kararına vardılar.Benzer deneyler denizaltı güvertesinde, USS Dolphin (AGSS-555), sualtındayken uygulanmaktadır. Grönland buz tabakasının derin sondaj kuyusu içindeki yer çekimini ölçen ilerdeki deneyler birkaç yüzde farklılıkları buldu, ama gözlenen sinyal için bir jeolojik kaynak ortadan kaldırmak mümkün degildi.

Baska bir deney Dünya'nın mantosunu geoelektrona odaklanarak, dev parçacık dedektörü olarak kullandı.

2012 yılında Bhuvnesh Jain ve diğerleri binlerin üzerinde yıldız içeren 25 galaksideki sefe değişeni yıldızlarının vuruş oranı üzerindeki mevcut verilerini inceledi. Teori vuruş oranının, gözükmeyen mahalle kümeleri tarafından, varsayılan beşinci kuvvette gösterilen bir galakisideki farklı bir deseni takip edeceğini ileri sürdü. Onlar Einstein 'ın yerçekimi teorisine herhangi bir varyasyon bulamadılar.

Bazı deneyler 320 metre yüksekliğinde kule ve göl kullanmıştı. Her ne kadar bilim insanları hala arasa bile, kapsamlı inceleme beşinci kuvvet için çok güçlü bir kanıt olmadığını ortaya koydu. Fishbach' ın makalesi 1992 yılında yazılmıştı ve o zamandan beri diğer kuvvetler beşinci kuvveti göstermeye ışık tuttu.
Yukarıdaki deneyler besinci kuvvetin kuvvetin yer çekimi gibi cismin kompozisyonundan bağımsız olduğunu araştırdı, yani bütün cisimler kütleleriyle orantılı bir kuvvet tecrübe ederler. Bir nesnenin kompozisyonuna bağlı olan kuvvetler burulma dengesi ve Loránd Eötvös bulunan tipteki deneyler tarafından çok hassas test edilebilir. Bu gibi kuvvetler, örneğin, atom çekirdeğindeki proton ve nötron oranına, nükleer spin, ya da çekirdekteki farklı türde göreceli miktardaki bağlanma enerjisine bağlı olabilir (bkz:yarı deneysel kütle formülü). Aramalar kentsel ölçeklerde Dünya'yı, Güneş ve galaksinin merkezindeki Karanlık maddeyi ölçeklendirmek için kısa aralıklara yapılmıştır.

Yerel olmayan yerçekimi olarak da bilinir. Birkaç fizikçi Einstein'ın yerçekimi teorisinin küçük ölçeklerde, geniş mesafede ya da, buna denk olarak, küçük ivmelerde modifiye edilmesinin gerekli olacağını düşünüyor. Bu yerçekimini yerel olmayan yerçekimi olarak değiştirecektir. Onlar Karanlık madde ve Karanlık enerjinin, Parçacık fiziğinin Standart Modeli tarafından açıklanmadığını işaret ediyorlar ve Modifiye Newton Dinamiği ya da holografik prensipten doğan bazı yerçekimi düzenlemesi öneriyorlar. Bu daha uzun mesafeyle ilişkili güçlenmesiyle, beşinci kuvvetin geleneksel fikirlerinden temelden farklıdır. Çoğu fizikçi, karanlık madde ve karanlık enerjinin Ad hoc olmadığını, ancak çok sayıda desteklenen tamamlayıcı gözlem ve tarif edilen çok basit bir model olduğunu düşünüyor.

Standart modelin ötesindeki fizik
Genel göreliliğe alternatif kuramlar
Karanlık enerji
Evren'in genişlemesi

Yeryüzündeki ilk yaşam, en az yaklaşık 3,5 milyar yaşında olduğu düşünülen hidrotermal baca çökeltilerinde bulunan fosilleşmiş mikroorganizmalardır. Yaşamın varlığı üzerine en eski kanıtlar 3,77 ila 4,28 milyar yıl öncesi arasında değişkenlik gösterir. En erken tahminlere göre 4,5 milyar yıl önce okyanusların oluşmasından kısa süre sonra yaşam ortaya çıkmıştır. Yeryüzündeki yaşamın en eski doğrudan kanıtı, 3,47 milyar yıllık Avustralya Apex chert kayalarında çökelmiş mikroorganizmaların mikrofosilleridir.

Yeryüzü, şimdiye dek evrende yaşam barındırdığı bilinen tek gezegendir. Yeryüzünde varlığı üzerine en eski kanıtlar 3,77 milyar yıl öncesi ile 4,28 milyar yıl öncesi arasında değişir. Yeryüzünün canlıküresi (biyosfer), yüzeyin en az 19 km altına kadar uzanır, ve en az 76 km'ye kadar atmosfere sahip olup toprak, hidrotermal bacalar ve kayaçlar içerir. Ayrıca Antarktika buzullarının en az 9.144 metre altını ve okyanusun en derin kısımlarını da içerir. Temmuz 2020'de deniz biyologları, "yarı askıya alınmış canlandırmada" oksijensiz soluyan mikroorganizmaların (çoğunlukla) 101,5 milyon yıl kadar yaşlı organik olarak yoksun tortullarda bulunduğunu bildirdiler. Bu mikroorganizmalar, 762 metre (2.500 ft) derinliğindeki Güney Büyük Okyanus Girdabı'nda (SPG) ("okyanustaki en ölü nokta") deniz tabanının altında bulunur ve şimdiye değin bulunan en uzun yaşayan canlılar olabilir. Belirli sınama koşulları altında, canlıların uzay boşluğunda yaşayabildikleri de gözlemlenmiştir. Daha yakın bir zamanda (Ağustos 2020) Uluslararası Uzay İstasyonu üzerinde yürütülen çalışmalara göre, bakterilerin uzayda üç yıl boyunca canlı kaldıkları belirlendi. Canlıkürenin toplam kütlesinin 4 trilyon ton karbon içerdiği sanılıyor. Bir araştırmaya göre, "Mikropları her yerde bulabilirsiniz, [farklı] koşullara iyi bir biçimde uyarlanabilirler ve nerede olurlarsa olsunlar canlı kalırlar."
Yeryüzü üzerinde yaşamış tüm canlılardan beş milyarın üstünde olan tüm türlerin, %99'dan çoğunun soyunun tükendiği sanılmaktadır. Yeryüzündeki var olan türlerin sayısıyla ilgili bazı kestirimler 10 milyon ile 14 milyon arasında değişmektedir, bunların yaklaşık 1,2 milyonu belgelenmiştir ve yüzde 86'sından çoğu tanımlanmamıştır. Bununla birlikte, Mayıs 2016 tarihli bir bilimsel bildiri, şu anda yeryüzünde 1 trilyon türün olduğunu ve yalnızca milyonda birinin (106) tanımlandığını iddia ediyor. Başkaca, Dünya'da en çok sayıda bulunan canlı benzeri varlık olan ve bazı biyologların canlı olarak saydığı virüslerden aşağı yukarı 10 nonilyon (1030) tane var olduğu düşünülüyor.

Yerküre'nin yaşı yaklaşık 4,54 milyar yıl olup yeryüzündeki yaşamın tartışmasız en eski kanıtı 3,5 milyar yıl öncesine aittir. Bazı bilgisayar tasarıları, yaşamın 4,5 milyar yıl önce başladığını öne sürüyor.
3,465 milyar yıllık Avustralya Apex çört kayalarının bir zamanlar mikroorganizmalar içermesi yeryüzündeki yaşamın en eski "doğrudan" kanıtıdır. Batı Avustralya'da 3,48 milyar yıllık kumtaşında mikrobiyal mat fosiller keşfedildi. Biyojenik grafit, ve olasılıkla stromatolitlerin kanıtı, Grönland'ın güneybatısındaki 3,7 milyar yıllık metasedimanter kayaçlarda keşfedildi. Batı Avustralya'daki 4,1 milyar yıllık kayalarda olası "yaşam kalıntıları" bulundu. Güney Afrika'da, muhtemelen Barberton Yeşiltaş Kuşağı'nın paleo-deniz altı hidrotermal damar sisteminde yaklaşık 3,42 milyar yaşında yaşayan metanojenler ve / veya metanotroflardan oluşan "varsayımsal filamentli mikrofosiller" tanımlanmıştır.

Fosilleşmiş mikroorganizmalar (mikrofosiller), Kanada'nın Quebec eyaletindeki Nuvvuagittuq Kuşağı'nda bulunan eski bir deniz yatağındaki hidrotermal menfez çökeltilerinde bulunmuştur. Bunlar 4.28 milyar yıl kadar eski olabilir, bu da Dünya'daki en eski yaşam kanıtıdır ve 4.41 milyar yıl önce okyanus oluşumundan sonra "yaşamın neredeyse aniden ortaya çıktığını" düşündürmektedir. Hatta bazı araştırmacılar yaşamın yaklaşık 4,5 milyar yıl önce başlamış olabileceğini düşünüyorlar. Biyolog Stephen Blair Hedges'e göre, "Eğer yaşam Dünya'da nispeten hızlı bir şekilde ortaya çıktıysa... o zaman evrende yaygın olabilir". Karasal yaşam formlarının uzaydan tohumlanmış olabileceği ihtimali göz önünde bulunduruldu. Ocak 2018'de yapılan bir araştırma, Dünya'da bulunan 4,5 milyar yıllık meteorların sıvı su ile birlikte yaşam için gerekli olabilecek prebiyotik kompleks organik maddeler içerdiğini ortaya koydu.
Karadaki yaşama gelince, 2019'da bilim insanları Kuzey Kanada'da Ourasphaira giraldae adlı fosilleşmiş bir mantarın keşfedildiğini ve bu mantarın bir milyar yıl önce, bitkilerin karada yaşadığı düşünülmeden çok önce karada yetişmiş olabileceğini bildirdiler. Temmuz 2018'de bilim adamları, karadaki en eski canlının 3,22 milyar yıl önce yaşamış bir bakteri olabileceğini bildirdiler. Mayıs 2017'de, Batı Avustralya'nın Pilbara Kratonu'ndaki 3,48 milyar yıllık kaynaç taşında karadaki mikrobiyal yaşamın ilk kanıtı bulunmuş olabilir.

Modern organizmaların (Bakteri ve Arke alemlerindeki) genomlarını karşılaştırarak, son evrensel ortak atanın (SEOA) varlığını ve yaşını ve minimal bir gen setini çıkarmak mümkündür. Bir moleküler saat modeli, SEOA'nın 4,477 ile 4,519 milyar yıl önce, Hadean dönemi içinde yaşamış olabileceğini öne sürmektedir.

Abiyogenez
Evrim
Son evrensel ortak ata
Yaşamın evrimsel tarihi
Arkeen

Biyota (Taksonomikon)
Hayat (Systema Naturae 2000)
Özgeçmiş 28 Haziran 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (BioLib)
Vikitür - ücretsiz bir yaşam rehberi
YouTube'da Video (24:32): "Migration of Life in the Universe"   - Gary Ruvkun 2019.

Bitkilerin evrimi, (kara bitkilerinin evrimi) yaklaşık 500 milyon yıllık bir süreçtir. Siyanobakteriler milyarlarca yıl boyunca, sualtındaki kolonilerinde kalarak, baskın fotosentetik yaşam formu oldu. 1,6 milyar yıldan fazla süre önce, ikinci bir fotosentetik organizmalar grubu belirdi: Algler. Algler ökaryottur; yani hücrelerinin içinde "organel" adı verilen özelleşmiş (belirli görevleri olan, işbölümü yapan) yapılar vardır. Kloroplast adı verilen organel, tüm alglerde ve kara bitkilerinde bulunur. Hücrede fotosentezin gerçekleştiği yer bu organeldir. Kara bitkilerinin ilk ataları, yaklaşık 500 milyon yıl önce Charophyceae adlı yeşil alglerden evrimleşmişlerdir. 

Yerçekimi ile mücadele eden ilk bitkiler, yaklaşık 433 milyon yıl önce, yani Silüryen Dönem'de ortaya çıkmıştır. Bu küçük bitkilerin, dallanmış bir kök tarafından birbirlerine bağlı olan spor üretici organları vardı. Yeraltındaki kök benzeri rizoitleri (köksüleri) suyu emiyor ve bitkinin ana gövdesini desteklemek için bir çıpa görevi görüyordu. Böyle bitkilerden kalma fosillere ilk olarak İngiltere'deki Shropshire'da rastlanmıştır. "Kuksonya" (İng. Cooksonia) adı verilen bu bitkiler, en azından Erken Devonyen Dönem'e dek Dünya bitkilerinin önemli bir parçası olmuşlardır. Şu anda onların sadece sporofitleri yani eşeysiz parçaları biliniyor. Günümüzde de yaşayan eğrelti otu ve diğer ilkel bitkiler gibi, bu bitkilerin de patlayarak sporları etrafa saçan spor keseleri vardı. Bitkilerin evrimini, Permiyen-Triyas Kitlesel Yok Oluşu dahi durduramamıştır. Günümüzden 251,4 milyon yıl önce gerçekleşen ve denizlerdeki türlerin %96'sını, karasal omurgalı hayvanların  %70'ini, böcek türlerinin bir kısmını yok eden bu kitlesel yok oluş, bitkileri göreceli olarak az etkilemiştir. En büyük etkisi, bitkilerin organizasyonlarının değişmesi üzerinde olmuştur. Günümüzden 200 milyon yıl öncesinde, Triyas Dönem'de ise ilk defa çiçekli bitkiler evrimleşmeye başlamıştır. Bu evrimleri günümüzden 140 milyon yıl öncesi ile 65 milyon yıl öncesi arasını kapsayan Kretase Dönem'de ve 65 milyon yıl öncesiyle 2 milyon yıl öncesine kadar süren Tersiyer Dönem'de tavan yapmış, son derece hızlanmış ve çeşitlenmiştir. Erken Kretase Dönem'de, günümüzden 130 milyon yıl öncesinde, ilk defa günümüzdeki çiçeklere benzeyen yapılar fosilleşmiştir. Bitkilerin karaya geçişi ile ilgili adaptasyonlar 4 karasal bitki grubunu belirler. Dünya'da 280.000 den fazla bitki türü vardır. Deniz çayırları gibi bazı bitkiler sucul habitatlara dönmüş olsalar bile, çoğu çöl, çayır ve ormanlarda yaşar. Bu bitkilere karasal bitkiler denir.

Başlıca 4 karasal bitki grubu vardır:

Karayosunları - yapraklı karayosunları
Eğreltiotları - Pteridophytler
Gimnospermler - Çamlar ve diğer koniferler (kozalaklı
bitkiler)

Angiospermler - Çiçekli bitkiler
Charophyceae üyeleri, karasal bitkilere en yakın akraba olan yeşil alglerdir
Bitkiler çok hücreli, ökaryotik ve fotosentetik ototrof'lardır. Bununla birlikte, kırmızı deniz algleri ve kahverengi deniz algleri de bu tanımlamaya uyar. Selülozdan yapılmış hücre çeperleri ve kloroplastlarında klorofil a ve
b'nin varlığı, çoğunlukla bitkileri ayırt edici özellikleri olarak bilinmektedir. Bununla birlikte, selüloz çeper dinoflagellatlar ve kahverengi algler dahil, bazı alg gruplarında da mevcuttur. Karasal bitkilerle akraba olmayan yeşil algler bile öglenalar ve bazı dinoflagellatlar gibi, hem klorofil a hem de b içeren kloroplastlara sahiptir. Dolayısıyla kara bitkilerini alglerden ayıran diğer özelliklerin incelenmesi gerekir.

Elektron mikroskobuyla yapılan incelemeler kara bitkilerinin ince
yapısına ait iki anahtar özelliği sadece Charophyceae olarak isimlendirilen ve onlara en yakın akraba alg grubu olan yeşil alglerle
paylaştıklarını göstermiştir

Kara bitkilerinin ve Charophyceae üyelerinin plazma zarlarında, hücre çeperlerinin selüloz mikrofibrillerini sentezleyen rozet şeklindeki protein komplekslerinin bulunmasıdır.
Charophyceae üyelerinde ve kara bitkilerinde peroksizom enzimleri benzerdir.
Kamçılı sperm yapısı
Fragmoplast oluşumu - hücre iskeleti elemanları ve golgi kökenli vesiküller

Sphenophytler
(At kuyrukları), karbonifer devrinde 15 m uzunlukta ve çok çeşitliydi. Şimdi Equisetum cinsi 15 tür içerir. Bataklıklarda ya da akarsuların kenarlarında ve kumlu
yol kenarlarında bulunurlar.

Hem dik ve yeşil olan gövdelere hem de toprak üstünde uzanan ve kök taşıyan yatay gövdelere (rhizom) sahiptirler.
Dik gövdeler yeşil renkli olup, segmentlidir (boğumlu); boğum yerlerinden daire şeklinde dizilim gösteren küçük yaprakları ya da dallar çıkar.
Atkuyruğu gövdelerinin içinde büyük hava kanalları bulunur. Bu kanallar, genellikle suyla dolmuş, düşük oksijenli topraklarda büyüyen rhizomlara ve köklere
oksijenin ulaşmasını sağlar.

Strobililer sporangiyum taşıyan sporofillerden oluşur.

Bitkiler bir yerden başka bir yere hareket edememelerine karşın, gövde ve köklerin uzaması ve dallanması ortamdaki kaynaklarla maksimum düzeyde temas sağlar. Uzunluktaki bu büyüme, apikal meristemlerin aktivitesi sonucu, bir bitkinin yaşamı boyunca sürer. Apikal meristem, gövde ve köklerin ucundaki hücre bölünmesinin gerçekleştiği bölgelerdir.

Bu meristemler tarafından üretilen hücreler çeşidi bitki dokuları şeklinde farklılaşır. Vücudu ve çeşidi içsel dokuları koruyan, yüzeydeki bir epidermis ve çeşidi tipteki içsel
dokular dahil, bu dokulardandır. Aynı zamanda çoğu bitkide gövde meristemleri yaprakları da oluşturur

Çok hücreli bitki embriyoları, dişi ebeveynin dokularının içinde tutulan zigodlardan gelişir. Ebeveyne ait dokular gelişmekte olan embriyoya şeker ve amino asit gibi besleyiciler
sağlar. Embriyo, özelleşmiş plasental transfer hücrelerine sahiptir; bu hücreler, bazen komşu maternal dokularda da bulunur. Transfer
hücreleri, besleyici maddelerin ebeveynden embriyoya geçişini artırır.

Karasal bitkiler, aynı zamanda embriyoitler olarak da bilinirler; bu ayırım, kara bitkileri kladında ortak ve türemiş bir karakter olan çok hücreli ve bağımlı olan embriyoyu belirtmektedir.
Karasal bitkilere özgü, türemiş özellikler:

Bitki Dokularının Üreticileri Konumundaki Apikal Meristemler
Çok Hücreli, Bağımlı Embriyolar
Döl almaşı
Sporangiyumda Üretilen Çeperli Sporlar
Çok Hücreli Gametangia
Modern Lycophytes'ler ve eğreltilerin ataları
Karbonifer devrinde büyük bir hızla gelişmiş, 
ormanları oluşturmuş ve evrimleşmeye başlamışlardır.

Günümüzdeki iletim demetli bitkilerin, eğretileri ve onlara akraba olan bitkileri (pteridofitler), gimnospermleri ve çiçekli bitkileri (angiospermler) içerir. İletim demetli bitkilerin, ligninleşmiş hücrelerden oluşan, su ileten ksilem dokusu ve besin taşıyan floem ile donanmıştır. İletim demetli bitkiler, baskın sporofit döle ve ebeveyn
gametofitten bağımsız olan dallanmış sporofitlere sahip olmalarıyla bryofitlerden ayrılırlar. Tohum üretmemeleri nedeniyle, Pteridofitler tohumsuz iletim demetli bitkiler olarak tanımlanırlar; çünkü onlar, gimnospermler ve angiospermlerin aksine, tohum üretmezler. İlk iletim demetli bitkiler, tohumsuzdu.
İlkin iletim demetli bitkiler doku üreten meristemleri, gametangiyumları,
onlardan gelişen embriyoları ve sporofitleri, stomaları, kütikulayı ve çeperleri sporopollenin içeren sporları yapraklı karayosunu benzeri
atalarından almışlardır.
Dallanmış, bağımsız sporofitler büyük bir olasılıkla daha sonra ortaya çıkmıştır.
Dallanmış sporofitlere sahip daha gelişmiş yapıların oluşmasını ve her bitkinin daha fazla spor oluşturmasını sağlamıştır. Çok sayıda sporangiyumu olan daha gelişmiş formların vejetatif aksamlarının ve
sporangiyumlarının bir bölümü herbivorlar tarafından tüketilse de, gerek yaşama gerekse üreme açısından daha fazla şans bulmuşlardır. Gametofitleri çok fazla indirgenmiş olan günümüzdeki iletim demetli
bitkilerin aksine, ilkin bitkilerin fosilleri, gametofitlerin ve sporofitlerin
eşit büyüklükte olduğu bir yaşam döngüsüne işaret etmektedir.
İsmini Isabel Cookson isimli paleobotanikçiden alan Cooksonia, Avrupa ve Kuzey Amerika'daki
Silüriyen kayaçlarında 408 milyon yıldan daha yaşlı fosilleri bulunan, nesli tükenmiş bir bitkidir. Cooksonia, bilinen en eski iletim
demetli bitkidir. Dallanmış sporofıtlerinin
uzunluğu sadece birkaç santimetre ile 50
santimetre arasında değişmesine karşın,
Cooksonia, günümüz pteridofitlerinin
(tohumsuz, iletim demetli bitkiler)
ksilemindeki su ileten hücrelere benzerlik gösteren küçük ligninleşmiş hücrelere sahipti.
Cooksonia'nın bazı dallarının uç kısımları, yumru şeklinde sporangiyumlarla sonlanmaktadır.

Gametofitin indirgenmesi, tohumlu 
bitkilerin evrimi ile devam etmiştir

Tohumlu bitkilerin gametofitleri, eğreltiler gibi tohumsuz iletim demetli bitkilerin gametofitlerinden daha fazla indirgenmiştir. Bunun dışında,
tohumlu bitkilerde, çok küçük olan dişi gametofit, ana sporofit bitkinin sporangiyumunun içinde tutulan sporlardan gelişir.

Bu nedenle tohumlu bitkilerin gametofitleri mikroskobiktir.
Bu düzenlenmenin bir avantajı, narin yapılı dişi gametofitin pek çok çevresel stresle başa çıkmasına gerek duyulmamasıdır. Bu dişi
gametofitler ve döllenmeden sonra onların oluşturduğu genç embriyo,
ataya ait sporofit dölün nemli üreme dokuları tarafından kuşatılarak
kuraklık ve zararlı UV ışınlarından korunur. Aynı zamanda,
gametofitlerin besinleri atalarından elde etmelerini sağlar.
Tohum, döllerin yayılmasında önemli bir araç olmuştur.

Tek hücreli sporlar bu yeni ortamda, ortam dormansiye kırabilecek uygunlukta, yeni bir gametofiti oluşturabilirler.
Sporlar, kara yaşamının ilk 200 milyon yılında, bitkilerin yeryüzündeki dağılımında başlıca araç olmuşlardır.

Çok hücreleri ve gelişmiş dayanıklı yapıdaki tohumların içerdikleri:
Tam gelişmiş bir embriyo
Embriyoya besin desteği
Kurumayı önleyecek su geçirmez bir tohum kılıfı

Mikrosporlar polen tanelerine dönüşürler. Polenler tohumlu bitkilerin erkek gametofitini oluştururlar. Sporopollenin içeren bir çeper tarafından korunan polen taneleri, mikrosporangiyum tarafında serbest bırakıldıktan sonra rüzgar ya da hayvanlarla
uzaklara taşınabilir.


Boy ya da yükseklik; dikey mesafenin, dikey boyutun veya dikey konumun ölçüsüdür. Dikey boyut için "Bu basketbol oyuncusunun boyu 2 metre 15 santimetre.", dikey konum için ise "Uçuştaki bir uçağın yüksekliği yaklaşık 10.000 metredir." örneği verilebilir.
Terim deniz seviyesinden dikey konumu tanımlamak için kullanıldığında, yüksekliğe daha çok irtifa denir. Ayrıca, eğer nokta Dünya'ya bağlıysa o zaman irtifaya rakım adı verilir.
İki boyutlu bir Kartezyen uzayda yükseklik, belirli bir nokta ile aynı y değerine sahip olmayan bir nokta arasındaki dikey eksen (y) boyunca ölçülür. Her iki nokta da aynı y değerine sahipse, bu durumda izafi yükseklikleri sıfırdır. Üç boyutlu uzay durumunda yükseklik, x-y düzleminden (veya "yukarıdan") bir mesafeyi tanımlayan dikey z ekseni boyunca ölçülür.

Eski Türkçenin bod sözcüğünden evrilmiştir.

Temel uzay modellerinde yükseklik üçüncü boyutu, diğer ikisi ise uzunluk ve genişliği gösterebilir. Yükseklik, uzunluk ve genişliğin oluşturduğu düzleme normaldir.
Yükseklik, daha soyut bazı tanımların adı olarak da kullanılır. Bunlar şunları içerir:

Herhangi bir köşeden karşısındaki kenara ya da kenarın uzantısına indirilen dikmeye denilen üçgenin yüksekliğini,
Dairesel parçanın yayının orta noktasından yayın uç noktalarını birleştiren çizginin orta noktasına kadar olan mesafenin dairesel bir parçada ölçümünü,
Cebirsel sayı teorisinde "yükseklik fonksiyonunu".

 Wikimedia Commons'ta yükseklik ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
 Vikisözlük'te Boy ile ilgili tanım bulabilirsiniz.

Brian P. Schmidt (d. 24 Şubat 1967) astronomi ve astrofizik dalında çalışmaları bulunan, Stromlo Rasathanesi ve Araştırma Okulu'nda profesörlük görevi yapan, Avustralya Araştırma Konseyi Laureate Fellow 'da süpernovalar kullanarak yaptığı araştırmalar ile tanınan bilim insanı. 2011 yılında  Nobel Ödülü kazanmıştır.

Balıkılık ile uğraşan bir ailenin tek çocuğu olarak 24 Şubat 1967 tarihinde doğdu. 13 yaşındayken, ailesi Anchorage, Alaska'ya taşındı.
Schmidt Anchorage, Alaska Bartlett Lisesi'nde okudu ve 1985 yılında mezun oldu. Beş yaşında bu yana "bir meteorolog olmak istediğini dile geitirdi.1993 Schmidt 'in doktora tezi yılında Harvard Üniversitesi'nde Robert Kirshner tarafından denetlendi ve Tip II Süpernova kullandık dan sonra  (1992) yılında doktora yaptı.

Schmidt 1995 yılında Stromlo Dağı Gözlemevi'ne geçmeden önce Harvard-Smithsonian Astrophysics Center'da 1993-1994 arası doktora sonrası okumaya devam etti. Evrenin genişleme hızının artık Tip Ia Supernova izlenmesi yoluyla arttığını kanıtlayan raporunu yazdı. 1998 yılında Adam Riess ile çalışmaya başladı. Dünya'dan süpernovalar gelen ışık renk değişimleri izleyerek, bu milyar yaşındaki novanın hala hızlandırılması olduğunu keşfettiler. Bu sonuç, neredeyse eşzamanlı olarak bulunmuştur.

Brian Schmidt's Home Page 6 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Nobel Prize in Phyics 2011 Announcement 12 Mayıs 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Büyük patlama (İngilizce: Big Bang), evrenin en eski 13,8 milyar yıl önce tekillik noktası denilen bir noktadan itibaren genişlediğini varsayan evrenin evrimi kuramı ve geniş şekilde kabul gören kozmolojik modeldir. İlk kez 1920'li yıllarda Rus kozmolog ve matematikçi Alexander Friedmann ve Belçikalı fizikçi papaz Georges Lemaître tarafından ortaya atılan bu teori, çeşitli kanıtlarla desteklendiğinden bilim insanları arasında, özellikle fizikçiler arasında geniş ölçüde kabul görmüştür.
Teorinin temel fikri, hâlen genişlemeye devam eden evrenin geçmişteki belirli bir zamanda sıcak ve yoğun bir noktadan yani tekillik noktasından itibaren genişlemiş olduğudur. Georges Lemaître'in önceleri “ilk atom hipotezi” olarak adlandırdığı bu varsayım günümüzde “büyük patlama teorisi” adıyla yerleşmiş durumdadır. Modelin iskeleti Einstein'ın genel görelilik kuramına dayanmakta olup, ilk Big Bang modeli Alexander Friedmann tarafından hazırlanmıştır. Model daha sonra George Gamow ve çalışma arkadaşları tarafından savunulmuş ve ilk nükleosentez olayı eklenmek suretiyle geliştirilerek sunulmuştur.
1929'da Edwin Hubble'ın uzak galaksilerdeki (galaksilerin ışığındaki) nispi kırmızıya kaymayı keşfinden sonra, bu gözlemi, çok uzak galaksilerin ve galaksi kümelerinin konumumuza oranla bir "görünür hız"a sahip olduklarını ortaya koyan bir kanıt olarak ele alındı. Bunlardan en yüksek "görünür hız"la hareket edenler en uzak olanlarıdır. Galaksi kümeleri arasındaki uzaklık gitgide artmakta olduğuna göre, bunların hepsinin geçmişte bir arada olmaları gerekmektedir. Big Bang modeline göre, evren genişlemeden önceki bu ilk durumundayken aşırı derecede yoğun ve sıcak bir hâlde bulunuyordu. Bu ilk hâle benzer koşullarda üretilen "parçacık hızlandırıcı"larla yapılan deney sonuçları teoriyi doğrulamaktadır. Fakat bu hızlandırıcılar, şimdiye dek yalnızca laboratuvar ortamındaki yüksek enerji sistemlerinde denenebilmiştir. Evrenin genişlemesi olgusu bir yana bırakılırsa, Big Bang teorisinin, ilk genişleme anına ilişkin bir bulgu olmaksızın bu ilk hâle herhangi bir kesin açıklama getirmesi mümkün değildir. Kozmozdaki hafif elementlerin günümüzde gözlemlediğimiz bolluğu, Big Bang teorisince kabul edilen ilk nükleosentez sonuçlarına uygun olarak, evrenin ilk hızlı genişleme ve soğuma dakikalarındaki nükleer süreçlerde hafif elementlerin oluşmuş olduğu tahminleriyle örtüşmektedir (Hidrojen ve helyumun evrendeki oranı, yapılan teorik hesaplamalara göre Big Bang'den arda kalması gereken hidrojen ve helyum oranıyla uyuşmaktadır. Evrenin bir başlangıcı olmasaydı, evrendeki hidrojenin tümüyle yanarak helyuma dönüşmüş olması gerekirdi.). Bu ilk dakikalarda, soğuyan evren bazı çekirdeklerin oluşmasına imkân sağlamış olmalıydı (Belirli miktarlarda hidrojen, helyum ve lityum oluşmuştu.).
Big Bang terimi ilk kez İngiliz fizikçi Fred Hoyle tarafından 1949’da, “Eşyanın Tabiatı” adlı bir radyo (BBC) programındaki konuşması sırasında kullanılmıştır. Hoyle, hafif elementlerin bazı ağır elementleri nasıl meydana getirebilecekleri konusunda katkıları olmuş bir bilim insanıdır.
Bilim insanlarının çoğu, evrenin başlangıcında, bir Big Bang olayının cereyan etmiş olduğuna ancak 1964/1965'te, evrenin sıcak ve yoğun döneminin kanıtı olarak kabul edilen “kozmik mikrodalga arka plan ışıması"nın ya da Georges Lemaître’in kullandığı terimlerle «Big Bang’ın soluk ışıklı yankısı»nın keşfinden sonra ikna oldular.

Big Bang modeli temelde iki kabule dayanır: Albert Einstein'in genel görelilik kuramı ve kozmolojik prensip. Genel görelilik kuramı tüm cisimlerin çekimsel etkileşimini hatasız olarak açıklar. Albert Einstein tarafından 1915’te genel göreliliğin keşfi, evrenin aşamalı evrimi genel görelilikle tanımlandığından, evreni bir fiziksel sistem gibi bütünlüğü içinde tanımlamayı mümkün kılan modern kozmolojinin başlangıcı sayılır.
Einstein aynı zamanda, uzayı bütünlüğü içinde tanımlamada, genel görelilikten doğan bir çözümü (“Einstein evreni”) önermesiyle genel göreliliği bu yolda kullanan ilk kişi olmuştur. Bu model o dönemde Einstein'in gözüpek girişimiyle yeni bir kavramın doğmasını sağlamıştı: Kozmolojik prensip. Kozmolojik prensibe göre, insanoğlu evrende ayrıcalıklı bir konuma sahip değildir, evren homojen ve izotroptur. Yani insanın baktığı yer ve yön neresi olursa olsun evren uzay (mekân) bakımından homojendir; daha açık bir deyişle, evrenin genel görünümü gözlemcinin konumuna ve baktığı yöne bağlı değildir. Bu, o dönem için çok cüretkar bir hipotez sayılırdı; çünkü henüz, sonradan “Büyük Tartışma” adı verilen, Samanyolu dışında cisimler olup olmadığı tartışmasının sürdüğü o dönemde hiçbir inandırıcı gözlem, Samanyolu dışındaki cisimlerin varlığını doğrulama imkânını sağlayamıyordu. "Kozmolojik prensip" evrenin makro özelliklerini açıklamakla birlikte, evrenin sınırı olmadığını, bu nedenle Big Bang'in boşlukta belirli bir noktada değil, aynı anda tüm boşluk boyunca gerçekleştiğini ima eder. Makro ölçekte evren homojen ve izotroptur. Bu iki kabul, evrenin Planck zamanından sonraki tarihini hesaplamayı mümkün kılmıştır. Bilim insanları hâlen "Planck zamanı"ndan önce gerçekleşen çok önemli olayları saptamaya çalışmaktadır.
Einstein 1915 yılında ortaya attığı genel görelilik kuramıyla yaptığı hesaplamalarda evrenin durağan olamayacağı sonucunu çıkarmıştı. Fakat o dönemlerde genel kabul, evrenin statik olduğu yönündeydi; bu yüzden Einstein vardığı sonucu düzeltmek üzere denklemlerine “ kozmolojik sabite ” etkenini ekledi. Böylece, Einstein kozmolojik prensibe üstü kapalı biçimde, günümüzde doğrulanma derecesi açıkça azalmış görünen bir başka hipotez ekledi; bu, evrenin statik olduğu, yani zamanla evrim geçirmediği hipoteziydi. Bu da kendisini, denklemlerine “ kozmolojik sabit ” terimini eklemek suretiyle ilk çözümünü değiştirme yoluna götürdü. Fakat gelecekteki gelişmeler, yanılmış olduğunu ortaya koyacaktı. Örneğin 1920’lerde Edwin Hubble günümüzde galaksi dediğimiz bazı “nebülöz”lerin galaksimiz dışında olduklarını, ayrıca onların galaksimizden uzaklaştıklarını ve uzaklaşma hızlarının galaksimize uzaklıklarıyla orantılı olduğunu (Hubble Yasası ya da Hubble Sabiti) keşfetti. Bu keşiften beri Einstein’ın “statik evren hipotezi”ni doğrulayacak hiçbir veriye rastlanmamıştır.
Zaten Hubble’ın bu keşfinden daha önce Willem de Sitter, Georges Lemaître ve Alexandre Friedmann gibi birçok fizikçi bir “evren genişlemesi”ni tanımlayan başka “genel görelilik” çözümleri bulmuş bulunuyorlardı. Onların ortaya koymuş oldukları modeller evrenin genişlemesi keşfedilir keşfedilmez derhâl kabul edildiler. Böylece milyarlaca yıldır genişleme hâlinde olan bir evren tanımlanmıştı.

Evrenin genişlediğinin keşfi, evrenin statik olmadığını ortaya koymakla birlikte, "maddenin sakınımı yasası"nı göz önünde bulunduran ve bulundurmayan birçok farklı görüşün ortaya atılmasına imkân vermişti. Bu görüşlerden başlangıçta maddenin yaratılışının söz konusu olduğunu varsayan görüş, ilk zamanlar en popüler olanıydı. Bu başarıdaki sebeplerden biri, “durağan hâl (sabit durum) teorisi” denilen bu modelde evrenin sonsuz kabul edilmesiydi. Fred Hoyle tarafından ortaya atılan "durağan hâl teorisi"ne göre evrenin yaşı ile bir gök cisminin yaşı arasında bir çelişki olamazdı.
Buna karşılık Big Bang hipotezinde evrenin, genişleme oranından yola çıkılarak hesaplanabilecek belirli bir yaşı vardı. 1940'lı yıllarda evrenin genişleme oranı hakkındaki tahminler bir hayli abartılıydı, bu da evrenin yaşı hakkındaki tahminlerin gerçeğin bir hayli altında olarak yapılmasına neden olmuştu. Öyle ki, Dünya’nın yaşını belirleyen farklı tarihlendirme yöntemlerinin bildirdiği değerlere göre Dünya evrenden daha yaşlı kalıyordu. Bu, önceleri, Big Bang tipi modellerin çeşitli gözlemler karşısında içine düştüğü güçlüklerden yalnızca biriydi. Fakat bu tür güçlükler evrenin genişleme oranının kesin biçimde belirlenmesiyle tarihe karıştılar.

Sonradan iki kesin gözlemsel kanıt Big Bang modellerine tümüyle hak verdi: Evren tarihinin sıcak devrinin kalıntısı denilebilecek enerji ışıması (mikrodalga sahası) olan "kozmik mikrodalga arka plan ışıması"ın keşfi ve hafif elementlerin salınmasının ölçülmesi, yani ilk sıcak evre sırasında oluşmuş hidrojen, helyum, lityumun farklı izotoplarının bırakılmasının ölçülmesi.
Bu iki gözlem, 20. yy.’ın ikinci yarısının başlarında gerçekleşti ve Big Bang’i kozmolojide, kesin biçimde, gözlemlenebilir evreni tanımlayan model olarak yerleştirdi. Bu modelin kozmolojik gözlemlerle hemen hemen mükemmel biçimde örtüşmesinin yanı sıra, modeli doğrulayan başka kanıtlar da ortaya koyulmaya başlandı: Galaktik kümelerin gözlemi ve "kozmik arka plan soğuması"nın ölçülmesi (birkaç milyar yıl öncesiyle günümüzdeki ısı farkının ölçülebilmesi).

Genişleme, doğal olarak bize evrenin geçmişte daha yoğun olduğunu bildirmektedir. Evrenin geçmişte daha sıcak olması olasılığından ilk kez 1934’te Georges Lemaître’in söz etmiş olduğu görülüyor; fakat bunun gerçek anlamda araştırılmasına ancak 1940'lı yıllardan itibaren başlanmıştır. Uzak astrofiziksel cisimlerin ışımasındaki kırmızıya kaymaya benzer bir tarzda, evrenin genişleme olayıyla enerji kaybeden bir ışımayla dolu olması gerektiği konusundaki ilk düşünceler George Gamow’dan gelmiştir.
Gamow aslında, ilksel evrendeki güçlü yoğunlukların, atomlar arasında bir termik dengenin kurulmasına ve ardından bu atomlarca bırakılan bir ışımanın varlığına imkân sağlamış olması gerektiğini anlamıştı. Gamow, 1940'lı yıllarda Lemaitre'in hesaplamalarını geliştirdi ve Big Bang'e bağlı olarak bir tez ortaya attı. Big Bang'den arta kalan, belirli oranda bir ışımanın var olması gerekiyordu. Ayrıca bu ışıma evrenin her yanında eşit olmalıydı. Bu ışımanın evrenin yoğunluğu oranında bir yoğunlukta olması ve dolayısıyla, bu ışımanın, yoğunluğu artık son derece azalmış olsa da hâlen mevcut olması gerekiyordu. Gamow, Ralph Alpher ve Robert C. Herman’la birlikte, evrenin yaşından, maddenin yoğunluğundan ve helyumun salınmasından yola çıkılarak bu ışımanın günümüzdeki ısısının hesaplanabileceğini anlayan ilk 

Büyük Patlama Kronolojisi, Evrenin kronolojisi büyük patlama kozmolojisine göre evrenin geçmiş ve geleceğini tanımlar. Planck çağından beri evrenin egemen bilimsel modellere göre nasıl geliştiğini kozmolojik koordinatların zaman parametrelerini kullanarak açıklar. Evren'in genişlemesinin 13,8 milyar yıl önce başlamış olduğu tahmin edilmektedir. Evrenin kronolojisini özetlemek için 4 ana parçaya ayırmak uygundur.

Evrenin çok erken safhalarında, Planck çağından kozmik enflasyona kadar ya da kozmik zamanın ilk pikosaniyelerinden itibaren bu süre şu andaki parçacık fiziğindeki deney kavrayışının ötesinde aktil teori araştırma alanıdır.
Erken evren, kuark çağından foton çağına kadar ya da kozmik zaman ilk 380.000 yılında tanıdık kuvvetler ve temel parçacıklar ortaya çıktı ancak evren plazma durumunda takip eden "karanlık çağda" 380.000 yılından 150 milyon yıla kadar kaldı. Bu durumda evren şeffaf olmasına rağmen büyük ölçeklerde yapılar henüz oluşmamıştı.
Yaklaşık 150 milyon yıl yıldız evrimi, galaksi oluşumu ve evrimi ve galaksi kümeleri ve üstkümelerin oluşumu da dahil olmak üzere büyük ölçekli yapı oluşumu günümüze kadar sürdü. Galaksimizin ince bir disk olarak oluşması yaklaşık 5 milyar (9 Gya) yıl sürdü. Güneş sistemimizin oluşması yaklasık 9.2 milyar (4.6 Gya) yıl sürdü. Bu oluşumla birlikte dünya üzerindeki hayatın doğması yaklaşık 9.8 milyar (4 Gya) yıl sürdü.
Uzak bir gelecekte yıldızların oluşumunun durmasından sonra evrenin nihai kaderi için çeşitli senaryolar vardır.

Evrenin en erken dönemini ilgilendiren tüm fikirler (evrendoğum) kuramsaldır. Bugün, hiçbir parçacık hızlandırıcı deneyi, dönemi anlamayı sağlayacak şiddetteki enerjilere ulaşamamaktadır. İleri sürülen tüm senaryolar, temel farklılıklar göstermektedir. Bu senaryolara örnek olarak; Hartle-Hawking ilk durumu, sicim durumu (manzarası), Bran enflasyonu, sicim gaz kozmolojisi ve the ekspirotik evren verilebilir. Bu örneklerden bazıları birbiriyle bağdaşır.

10 -43 saniyeden daha kısa sürede gerçekleşmiştir.

Planck çağı (enflasyonun olmadığı) büyük patlama kozmolojisinde yüksek sıcaklığın bulunduğu dönemde dört temel kuvvetin elektromanyetizma,yerçekimi, zayıf nükleer etkileşim ve güçlü nükleer etkileşimin olduğu dönemdir. Bu büyük sıcaklıklarda fizik adına çok az şey anlaşılabilir. Farklı hipotezler farklı senaryolar sunar. Geleneksel büyük patlama kozmolojisi bu andan önce yerçekimsel tekilliğin olduğunu tahmin eder. Ancak bu teori genel göreliliğe ve kuantum etkilerinin yıkılmasına bel bağlar.
Enfasyon kozmolojisinde enflasyonun sonundan önceki zamanda (büyük patlamadan sonra aşağı yukarı 10−32 saniye) geleneksel büyük patlama çizgisini takip etmez.
Planck çağını formüle etmek için birçok model girişimde bulundu. Bunlardan bir tanesi kurgusal fikirler sunan "Yeni fizik"tir. Örnek olarak Harttle-Hawking başlangıç durumu, sicim gaz kozmolojisi ve ekpyrotic evren bulunmaktadır.

Büyük Patlama'dan sonra 10–43 ile 10–36 saniye arasından gerçekleşmiştir.

Evren Planck döneminden çıkıp genişlemeye ve soğumaya başlayınca yer çekimi kuvveti, diğer temel kuvvetler olan elektromanyetizma ile zayıf nükleer kuvvetten, yani gauge etkileşimlerinden ayrılarak farklılaşmaya başlamıştır. Hatta fizik, bu dönemde bu temel kuvvetlerin, dünyanın gözlenen güçlerini üretmeyi durduran Standart Model'in gauge grubunu da kapsayan çok daha büyük bir gruba dahil olduğu büyük birleşme ile açıklanabilir. Kaldı ki nükleer enerjinin zayıf nükleer kuvvetten kopmasıyla bu büyük birleşme de bozulmuştur. Bu durum, patlama ardından genişleme olur olmaz görülmüştür. Bazı teorilere göre de bu olay manyetik tekkutupları yaratmıştır. Güçlü etkileşim ve zayıf etkileşimin büyük birleşme kuramı, bu dönemde sadece Higgs bozonu parçacığının görülmesinin beklenebileceğini anlatır.

Büyük patlamadan sonra 10–36 (enflasyonun sonu ) ile 10–12 saniyeler arasında.

Evrenin sıcaklığı yeterince düşük iken geleneksel büyük patlama kozmolojisine göre, elektrozayıf çağ, Büyük Patlama'nın ardından 10−36 saniye sonra başladı. Evrenin sıcaklığı, güçlü kuvveti elektro zayıf kuvvetten ayıracak kadar düşüktü. Enflasyon kozmolojisinde enflasyon çağı, elektro-zayıf çağ yaklaşık olarak 10−32 saniyede son bulduğunda başladı.

Büyük patlamadan sonra 10−32 saniye sonra başladı.
Kozmik enflasyon enflasyon denilen hipotez alan tarafından ivmelenerek genişlemesiyle üretilen bir çağdır. Bu çağdaki özellikler Higgs alanı ve karanlık enerji ile benzerlikler gösterir. Genişleme yavaşlarken homojenlikten gelen sapmalar büyüdü ve evreni daha kaotik bir hale getirdi. Genişlemenin hızlanmasıyla evren daha homojen bir hale geldi. Geçmişteki uzun süre devam eden enflasyon genişlemesi evrendeki yüksek derecedeki homojenliği açıklar. Enflasyondan önceki durumda evren aşırı derecede düzensiz olmasına rağmen, bugün bile gözlemlenen büyük ölçeklerde homojenlik gözükür.
Enflasyon alanı büyük patlama genişlemesinde başlayan sıradan bir nokta olarak adlandırılan "yeniden ısınma" sıradan parçacıkların içine doğru bozunmaya başlayınca, enflasyon sona erdi. Yeniden ısınma süresi genellikle büyük patlamadan sonraki zaman diye anılır. Bu öyle bir zamana değinir ki o zamanda geleneksek kozmoloji (enflasyon olmayan) büyük patlama tekilliği ile evrenin sıcaklığının düşmesi arasında geçmiştir. Enflasyon kozmolojisinden geleneksel büyük patlama meydana gelmedi.
En basit enflasyona ait modellere göre, enflasyon Big Bang'den sonra yaklaşık 10−32 saniyeye karşılık gelen bir sıcaklıkta sona erdi. Yukarıda açıklandığı gibi, bu enflasyon çağı 10−32 saniyeden az sürdü anlamına gelmez. Aslında, evrenin gözlenen homojenliğini açıklamak için, bu süre 10−32 saniyeden daha uzun olmalıdır. Enflasyon Kozmolojisinde en erken anlam dolu zaman "Büyük patlamadan sonrasında" enflasyonun bittiği zamandır.
17 Mart 2014 tarihinde, BICEP2 işbirliği ile astrofizikçiler enflasyon yerçekimi dalgalarının B-mode güç spekturumunda keşfedildiğini duyurdular. Bu keşif enflasyon teorisi için açık deneysel bir kanıt olarak yorumlandı. Ancak, Haziran 19, 2014 tarihinde, enflasyon bulgularının rapor edilmesiyle güven düştü ve son olarak, 2 Şubat 2015'te, BICEP2/Keck ve Planck uydusunun ortak veri analizleriyle B-mode larının keşfi için istatistiklerin çok düşük olduğu yorumlandı ve bunun sebebinin Samanyolundaki kutuplaşmış tozlara dayandırdılar.

Günümüzde evrendeki baryonlarının miktarının anti baryonlara göre neden bu kadar çok olduğunu açıklayacak yeterli gözlemsel bir kanıt yoktur. Bu fenomen için kozmolojik enflasyonun bitmesinden bir süre sonra gözlemlerde sayılacak olan adayın Sakharov koşullarını tatmin etmesi gerekmektedir. Parçacık fiziği Bu koşullar altında karşılaşmış asimetriler için bu simetrilerin evrende gözlemlenen baryon ve anti baryonlardan sayılabilmesi için deneysel olarak çok küçük olduğunu söyler.

Kozmik enflasyon sona erdikten sonra evren, kuark-gluon plazması ile doldu. Bu noktadan itibaren evrenin erken aşması fizik tarafından daha iyi anlaşılmaktadır ve enerji kuark çağındaki enerjiler direkt olarak deneylere cevap verebilir.

Eğer süpersimetri evrenimizin bir özelliği ise, o zaman enerji 1 TeV (elektro zayıf simetri ölçeği) daha düşük bir noktada kırılamaz. Parçacıkların kütleleri ve onların süper partnerleri hiçbir şekilde bilinen parçacıkların gözlenemeyen süper partnerlerine eşit olamaz.

Büyük patlamadan sonra 10-12 saniye ile 10-6 saniye arasında.
Evrenin sıcaklığı belirli birçok yüksek enerji seviyesinin altına düştüğünde Higgs alanının kendiliğinden beklenen vacum değerini kazanır. Bu değer ki elektrozayıf gauge simetrisini kırar. Bu kırılmayla ilgili iki etki görülür.
1. Zayıf kuvvet ve elektromanyetik kuvvet ve kendi bozonlarının farklı bir şekilde açıkça günümüz evreninde farklı dizilerde görülür.
2. Higgs mekanizması vasıtasıyla, bütün element parçacıkları Higgs alanıyla etkileşiminden kütle kazanır.
Bu çağın sonunda, temel etkileşimlerden olarak yerçekimi, elektromanyetizma, güçlü etkileşim ve zayıf etkileşim temel etkileşimleri artık bugünkü biçimlerini almış ve temel parçacıklar kütlelerini kazanmış olur. Ancak hala evrenin sıcaklığı quarkların bükülerek hadronları oluşturması için çok sıcaktır.

Büyük patlamadan sonra 10-6 saniye ile 1 saniye arasında olmuştur.
Evreni oluşturan kuark-gluon plazmalar hadronlara kadar soğumaya devam etti. Bunlara proton ve nötronlardan oluşan baryonlarda dahildir. Büyük patlsmadan yaklaşık 1 saniye sonra nötrino çiftleri ayrışarak uzay boyunca serbestçe harekete başladı. Nötrino enerjileri gözlemleyebilmek için çok düşük olduğundan dolayı kozmik nötrino arka planı kozmik mikro dalgaların arka planına benzer. Ancak kozmik nötrino arka planlarının var olduğuna dair kesin bir kanıt yoktur.

Büyük patlamadan sonra 1 saniye ile 10 saniye arasında olmuştur.
Hadronların ve anti-hadronların büyük çoğunluğu birbirlerini hadron çağının sonunda ortadan kaldırmıştır. Lepton ve anti leptonların evrenin geri kalan kütlesine egemen olmasını sağlamıştır. Büyük patlamadan yaklaşık 10 saniye sonra evrenin sıcaklığı yeni lepton ve anti lepton çiftlerinin birbirini yok edemeyeceği noktaya kadar düşmüştür. Geriye küçük lepton kalıntıları kalmıştır.

Büyük patlamadan sonra 10 saniye ile 380.000 yılları arasında olmuştur.
Lepton ve anti leptonların birbirini yok etmelerinden sonra lepton çağının sonunda evrendeki enerjiye fotonlar tarafından egemen olundu. Bu fotonlar hala sık sık yüktü protonlar, elektronlar ve (son olarak) hala yüklü protonlar, elektronlar ve (sonunda) çekirdeklerle etkileşime girdiler ve bunu önündeki 380.000 yıl boyunca yapmaya devam ettiler.

Büyük patlamadan sonra 3 dakika ile 20 dakika arasında olmuştur.
Foton çağı sırasında evrenin sıcaklığı atomik çekirdeklerin oluşmaya başladığı noktaya kadar düştü. Protonlar ve nötronlar nükleer füzyon süresince atom çekirdekleri için birleşmeye başladı. Serbest nötronlar protonlarla birleşerek döteryumu oluşturdu. Döteryum hızla füzyona helyum-4 ile füzyona girdi. Evrenin yoğunluğunun ve sıcaklığının nükleosentezin devam edemeyeceği noktaya kadar düşmesiyle 

Büyük kuasar grubu (İngilizce kısaltması LQG), gözlemlenebilir evrendeki en büyük astronomik yapıları oluşturduğu düşünülen kuasar (süper kütleli kara deliklere sahip aktif gökada çekirdekleri) topluluğudur. LQG'lerin, yakın evrendeki gökada katmanları, duvarları ve iplikçilerinin öncüleri olduğu düşünülmektedir.
Keşfedilen ilk kuasar grubu 1982'de Webster LQG, daha sonra 1987'de Crampton-Cowley-Hartwick LQG, 1991'de Clowes-Campusano LQG (U1.28, CCLQG), 2012'de U1.11 ve son olarak 2013'te Huge-LQG (U1.27) olmuştur. Şu anda yaklaşık 20 tanesi bilinmektedir.

LQG'lerin birçok özelliği vardır:

Boyut: LQG'lerin boyutları 100 milyon ila 4 milyar ışık yılı arasında değişir.
Kütle: LQG'lerin kütlesi 10^15 ila 10^18 güneş kütlesi arasında değişir.
Yoğunluk: LQG'ler, evrenin ortalama yoğunluğundan çok daha yoğundur.
Hız: LQG'ler, evrenin genişlemesinden daha hızlı hareket ediyor gibi görünmektedir.
Oluşum: LQG'lerin nasıl oluştuğu hala tam olarak bilinmemekle birlikte, iki ana teori vardır: yoğunluk dalgalanmaları ve çökme.

LQG'ler, evrenin büyük ölçekli yapısı hakkında bilgi edinmemizi sağlar. LQG'ler, galaksilerin ve kuasarların evrimi hakkında bilgi edinmemizi sağlar. LQG'ler, karanlık madde ve karanlık enerji gibi gizemli evrensel olguları araştırmamıza yardımcı olur.

Evrenin büyük ölçekli yapısı

Büyük Patlama teorisinin dinî yorumları, özellikle İslam düşüncesinde, evrenin bir başlangıcı olduğu fikrinin kutsal metinlerde yer aldığı görüşüyle ilişkilendirilmektedir.
Bazı Müslüman ilahiyatçılar, Kur’an’daki Enbiya Suresi gibi ifadelerin, evrenin başlangıçta tek bir bütün olduğu ve sonrasında ayrıldığına dair bilimsel bulgularla uyumlu olduğunu savunur. Bu bakış açısına göre, Büyük Patlama teorisi evrenin yoktan var edildiği fikrini desteklemekte ve Allah’ın yaratıcı gücüne işaret etmektedir.
Ayrıca, Kur’an’ın evrenin genişlemesine dair ayetleri (örneğin Zariyat 51/47) de bilimsel gelişmelerle paralel olarak yorumlanmaktadır. Bununla birlikte, bazı yorumcular bu ayetlerin doğrudan bilimsel teorilere işaret ettiğini kabul etmez ve kutsal metinlerin esasen metafizik ve ahlaki mesajlar verdiğini vurgular.
Büyük Patlama teorisini dinî açıdan yorumlayan ve bu teoriyle ilişkilendirilen bazı Kur’an ayetleri şunlardır:

Enbiyâ Suresi 30. ayet: “İnkâr edenler, göklerle yer bitişik bir halde iken bizim, onları birbirinden ayırdığımızı ve her canlı şeyi sudan yarattığımızı görüp düşünmediler mi?” Bu ayette geçen “ratk” (bitişik) ve “fetk” (ayırmak) kelimeleri, evrenin başlangıçta tek bir bütün olduğu ve sonrasında ayrıldığı şeklinde yorumlanmaktadır.
Zâriyât Suresi 47. ayet: “Göğü kendi ellerimizle biz kurduk ve biz (onu) elbette genişleticiyiz.” Bu ayet, evrenin genişlemesine işaret ettiği şeklinde değerlendirilmiştir.
Fussilet Suresi 11. ayet: “Sonra duman halinde olan göğe yöneldi...” ifadesi, evrenin ilk aşamalarında duman benzeri bir durumda olduğuna dair yorumlanmıştır.
En’âm 101, En’âm 14, Yusuf 101, İbrahim 10, Fatır 1, Zümer 46, Şura 11. ayetler: Bu ayetlerde geçen “fâtıri’s semavâti ve’l ard” (gökleri ve yeri yoktan var eden) ifadesi, evrenin yoktan yaratılışına işaret ettiği düşünülmektedir.
Bu ayetler, bazı müfessirler ve ilahiyatçılar tarafından Büyük Patlama teorisiyle ilişkilendirilerek yorumlanmaktadır.

Büyük patlama teorisi'nin tarihi, büyük patlamanın gözlemlenmesi ve teorik değerlendirmesinin yapılmasıyla başladı. Kozmolojideki teorik çalışmaların çoğu artık temel Büyük Patlama modeline yapılan iyileştirmeleri içermektedir. Teorinin kendisi aslında Belçikalı Katolik rahip, matematikçi, astronom ve fizik profesörü Georges Lemaître tarafından resmîleştirilmiştir.

Orta Çağ felsefesinde, evrenin sonlu veya sonsuz bir geçmişi olup olmadığı konusunda çok fazla tartışma vardı. Aristoteles'in felsefesi, evrenin sonsuz bir geçmişe sahip olduğunu kabul etti ve bu, Aristoteles'in ebedilik anlayışını İbrahim'in yaratılış görüşü ile uzlaştıramayan Orta Çağ Yahudi ve İslam filozofları için sorunlara neden oldu. Sonuç olarak, diğerlerinin yanı sıra John Philoponus, Kindi, Saadia Gaon, Gazzali ve Immanuel Kant tarafından evrenin sınırlı bir geçmişe sahip olduğuna dair çeşitli mantıksal argümanlar geliştirilmiştir.
İngiliz ilahiyatçı Robert Grosseteste, 1225 tarihli De Luce (Işık Üzerine) adlı incelemesinde maddenin ve kozmosun doğasını araştırdı. Evrenin bir patlamada doğuşunu ve maddenin kristalleşmesini, Dünya'nın etrafındaki bir dizi iç içe küre içinde yıldızlar ve gezegenler sayesinde olduğunu tanımladı. De Luce, tek bir fiziksel yasa kümesi kullanarak gökleri ve dünyayı tanımlamaya yönelik ilk girişimdir.
1610'da Johannes Kepler, sonlu bir evreni tartışmak için karanlık bir gecede gökyüzünü kullandı. Yetmiş yedi yıl sonra, Isaac Newton evrendeki büyük ölçekli hareketi tanımladı.
Döngüsel bir şekilde genişleyen ve büzülen bir evrenin tanımı ilk olarak Erasmus Darwin tarafından 1791'de yayınlanan bir şiirde ortaya konmuştur. Edgar Allan Poe, Eureka: A Prose Poem başlıklı 1848 makalesinde benzer bir döngüsel sistem yayınladı. Bilimsel bir çalışma olmasa da Poe, metafizik ilkelerden yola çıkarken çağdaş fiziksel ve zihinsel bilgilerle evreni açıklamaya çalıştı. Bilim camiası tarafından görmezden gelinen ve edebiyat eleştirmenleri tarafından sıklıkla yanlış anlaşılan bu kitabın bilimsel sonuçları son zamanlarda yeniden değerlendiriliyor.
Poe'ya göre, maddenin ilk hali tek bir "İlkel Parçacık" idi. İtici bir güç olarak kendini gösteren "İlahi İrade", İlkel Parçacığı atomlara böldü. Atomlar, itici kuvvet durana kadar ve çekim kuvveti bir tepki olarak ortaya çıkana kadar uzay boyunca eşit olarak yayılır. Sonra madde bir araya toplanmaya başlar. Yıldızları ve yıldız sistemlerini oluşturur, bu arada maddi evren yerçekimi tarafından tekrar bir araya getirilir. Sonunda çöker ve sona erer. Eureka'nın bu bölümü, göreli modellerle bir dizi özelliği paylaşan Newton'un evrimleşen bir evreni tanımlar ve bu nedenle Poe, modern kozmolojinin bazı temalarını öngörmektedir.

Gözlemsel olarak, 1910'larda Vesto Slipher ve daha sonra Carl Wilhelm Wirtz, sarmal bulutsuların çoğunun (şimdi doğru bir şekilde sarmal gökadalar olarak adlandırılıyor) Dünya'dan uzaklaştığını belirledi. Slipher, gezegenlerin dönme periyotlarını ve gezegen atmosferlerinin bileşimini araştırmak için spektroskopi kullandı ve galaksilerin radyal hızlarını ilk gözlemleyen kişi oldu. Wirtz, bulutsuların sistematik bir şekilde kırmızıya kaymasını gözlemledi. Bu, evrenin aşağı yukarı yıldızlar ve bulutsularla dolu olduğu gerekçesini kozmoloji açısından yorumlanması zordu. Kozmolojik çıkarımların veya sözde bulutsuların aslında kendi Samanyolumuzun dışındaki galaksiler olduğunun farkında değillerdi.
On yılda, Albert Einstein'ın genel görelilik teorisinin, Big Bang'in teorik temellerinde açıklanan kozmolojinin temel varsayımları göz önüne alındığında, hiçbir statik kozmolojik çözümü kabul etmediği gözlemlendi. Evren, genişleyen veya küçülen bir metrik tensör tarafından tanımlandı. Genel teorinin alan denklemlerinin bir değerlendirmesinden gelen bu sonuç, Einstein'ın kendisini genel teorinin alan denklemlerinin formülasyonunun hatalı olabileceğini düşünmeye sevk etti ve bunu bir kozmolojik sabit ekleyerek düzeltmeye çalıştı. Bu sabit, genel teorinin uzay-zaman tanımına, uzay/varoluş dokusu için değişmez bir metrik tensör geri yükleyecekti. Sabitleyici kozmolojik sabit olmadan genel göreliliği kozmolojiye ciddi şekilde uygulayan ilk kişi Alexander Friedmann'dı. Friedmann, 1922'de genel görelilik alan denklemlerinde genişleyen evren çözümünü türetti. Friedmann'ın 1924 tarihli makaleleri, Berlin tarafından yayınlanan "Über die Möglichkeit einer Welt mit konstanter negativer Krümmung des Raumes" makalede sabit negatif eğriliğe sahip bir dünyanın olma olasılığı hakkında bilgiler içeriyordu. Friedmann'ın denklemleri Friedmann–Lemaitre–Robertson–Walker evreni olarak tanımlanmıştır.
1927'de Belçikalı Katolik rahip Georges Lemaitre, sarmal bulutsularda gözlenen kırmızıya kaymaları açıklamak için evren için genişleyen bir model önerdi ve Hubble yasasını hesapladı. Teorisini Einstein ve De Sitter'in çalışmalarına dayandırdı ve bağımsız olarak genişleyen bir evren için Friedmann'ın denklemlerini genişletti. Ayrıca, kırmızıya kaymalar sabit değildi, ancak bulutsuların kırmızıya kayma miktarı ile gözlemcilere olan uzaklıkları arasında kesin bir ilişki olduğu sonucuna götürecek şekilde değişiyordu.
1929'da Edwin Hubble, Lemaitre'nin teorisi için kapsamlı bir gözlemsel temel sağladı. Hubble'ın deneysel gözlemleri, Dünya'ya ve gözlemlenen diğer tüm cisimlere göre, galaksilerin, Dünya'dan ve birbirlerinden uzaklıklarıyla doğru orantılı hızlarda (gözlenen kırmızıya kaymalardan hesaplanan) her yöne doğru uzaklaştıklarını keşfetti. 1929'da Hubble ve Milton Humason, günümüzde Hubble yasası olarak bilinen, bir zamanlar kırmızıya kayma bir durgunluk hızı ölçüsü olarak yorumlandığında, Einstein'ın Genel Görelilik Denklemlerinin homojen, izotropik genişleyen uzayın izotropik doğası gereği genişleyenin uzaydaki cisimler değil, uzayın kendisi olduğunun doğrudan kanıtıydı. Genişleyen evren kavramına yol açan bu yorumdu. Yasa, herhangi iki galaksi arasındaki mesafe ne kadar büyükse, göreceli ayrılma hızlarının da o kadar büyük olduğunu belirtir. 1929'da Edwin Hubble, evrenin çoğunun genişlediğini ve diğer her şeyden uzaklaştığını keşfetti. Her şey her şeyden uzaklaşıyorsa, her şeyin bir zamanlar birbirine daha yakın olduğu düşünülmelidir. Mantıklı sonuç, bir noktada, tüm maddenin dışa doğru patlamadan önce birkaç milimetre ötedeki tek bir noktadan başladığıdır. O kadar sıcaktı ki, madde oluşmadan önce yüz binlerce yıl boyunca yalnızca ham enerjiden oluşuyordu. Evren milyarlarca yıl sonra hala genişlemeye devam ettiği için, her ne olduysa anlaşılmaz bir gücü serbest bırakmak zorunda kaldı. Bulduğu şeyi açıklamak için geliştirdiği teoriye Big Bang teorisi denir.
1931'de Lemaître, "hypothèse de l'atome primitif"inde (ilkel atomun hipotezi), evrenin ilkel atomun patlaması ile başladığını ileri sürdü. Daha sonra Büyük Patlama olarak adlandırıldı. Lemaître, önce kozmik ışınları olayın kalıntıları olarak aldı, ancak artık yerel galaksiden kaynaklandıkları biliniyor. Lemaitre, erken evrende yoğun ve sıcak bir fazın kalıntı radyasyonu olan kozmik mikrodalga arka plan radyasyonunun keşfini öğrenmek için ölümünden kısa bir süre öncesine kadar beklemek zorunda kaldı.

Hubble Yasası, evrenin genişlediğini, yeterince büyük mesafe ölçeklerinde bakıldığında evrenin tercih edilen yönleri veya tercih edilen yerleri olmadığı şeklindeki kozmolojik ilkeyle çeliştiğini öne sürmüştü. Hubble'ın fikri, iki karşıt hipotezin önerilmesine izin verdi. Biri, George Gamow tarafından savunulan ve geliştirilen Lemaître'nin Big Bang'iydi. Diğer model, galaksiler birbirinden uzaklaştıkça yeni maddenin yaratılacağı Fred Hoyle'un Kararlı Durum teorisiydi. Bu modelde evren, zamanın herhangi bir noktasında kabaca aynıdır. Aslında, Lemaître'nin teorisinin adını, BBC Üçüncü Programında 28 Mart 1949'da, bir radyo yayını sırasında bunu 'büyük patlama' fikri olarak adlandıran Hoyle'du. Alternatif bir sabit durum kozmolojik modelini tercih eden Hoyle'un, bunun aşağılayıcı olmasını amaçladığı, ancak Hoyle'un bunu açıkça reddettiği ve bunun sadece iki model arasındaki farkı vurgulamayı amaçlayan çarpıcı bir görüntü olduğunu söylediği bildiriliyor. Hoyle, 1950'lerin başlarında, Evrenin Doğası başlıklı beş derslik bir dizinin parçası olarak, daha sonraki yayınlarda bu terimi tekrarladı. Her dersin metni yayından bir hafta sonra The Listener'da yayınlandı, "big bang" terimi ilk kez basılı olarak yayınlandı. Big Bang modeli lehine kanıtlar çoğaldıkça ve fikir birliği yaygınlaştıkça, Hoyle, biraz isteksiz de olsa, diğer bilim adamlarının daha sonra "Steady Bang" olarak adlandıracağı yeni bir kozmolojik model formüle ederek bunu kabul etti.

1950'den 1965'e kadar, bu teorilere verilen destek, Big Bang teorisinin hidrojen ve helyumun hem oluşumunu hem de gözlemlenen bolluklarını açıklayabildiği gerçeğinden kaynaklanan hafif bir dengesizlik ile eşit olarak bölündü. Oysa Kararlı Durum Teorisi bunların nasıl olduğunu açıklayabilir olmuştu. Ancak neden gözlenen bolluklara sahip olmaları gerektiğini açıklayamamıştı. Ancak gözlemsel kanıtlar, evrenin sıcak, yoğun bir durumdan evrimleştiği fikrini desteklemeye başladı. Kuasarlar ve radyo galaksiler gibi nesnelerin yakındaki evrene göre uzak mesafelerde (dolayısıyla uzak geçmişte) çok daha yaygın olduğu gözlemlenirken, Durağan Durum Teorisi evrenin ortalama özelliklerinin zamanla değişmemesi gerektiğini öngördü. Ek olarak, 1964'te kozmik mikrodalga arka plan radyasyonunun keşfi, bu tahminin yalnızca niteliksel olmasına ve SPK'nın tam sıcaklığını tahmin edememesine rağmen, Durağan Durum Teorisi'nin ölüm çanı olarak kabul edildi. Bazı reformülasyonlardan sonra, Büyük Patlama, kozmosun kökeni ve evrimi konusunda en iyi teori olarak kabul edildi. 1960'ların sonlarından önce, birçok kozmolog, Friedmann'ın kozmolojik modelinin başlangıç zamanındaki sonsuz yoğun ve fiziksel paradoksal tekilliğin, sıcak yoğun duruma girmeden önce büzüşen ve tekrar genişlemeye başlayan bir evrene izin vererek önlenebileceğini düşündü. Bu, Richard Tolman'ın salınan evreni olarak resmîleştirildi. Altmışlı yıllarda Stephen Hawking ve diğerleri,

Caveasphaera, Güney Çin'in Guizhou Eyaleti'nde yer alan ve Ediyakaran dönemine ait 609 milyon yaşındaki kayaçlardan çıkarılmış bir çok hücreli organizmadır. Bu canlının hayvan olup olmadığı kolaylıkla söylenemez. Gelişiminin farklı evrelerini (tek hücreli erken formundan çok hücreli son haline kadar) gösteren embriyonik fosillerin (yarıçapı yaklaşık olarak yarım milimetre olarak ölçülür) incelenmesi sebebiyle tanınır. Bunun gibi fosil çalışmaları, hayvan evriminde temel bir aşama olan farklı doku katmanları ve organlar geliştirme yeteneğinin en eski kanıtlarını sunmaktadır. Araştırmacılara göre Caveasphaera fosilleri üzerinde yapılan çalışmalar, hayvan benzeri embriyonik gelişimin, net bir şekilde hayvan olarak tanımlanmış fosillerden daha önce ortaya çıktığını göstermiştir. Ayrıca bu sonuçlar, hayvan evriminin yaklaşık 750 milyon yıl önce başladığını ileri süren çalışmalarla tutarlı olabilir. Bununla birlikte Caveasphaera fosilleri, deniz yıldızı ve mercan embriyolarına benziyor olabilir.

Celsius ölçeği, 1742'de İsveçli astronom Anders Celsius'un ismiyle adlandırılmış bir sıcaklık ölçme birimidir.
Celsius, sıcaklık birimidir ve 0 °C, suyun donma noktasına, 100 °C ise kaynama noktasına denk gelir. Bu özellikleri nedeniyle Celsius, özellikle günlük kullanımda sıcaklığı ölçmek için yaygın bir birimdir.
Celsius, İsveçli astronom Anders Celsius tarafından geliştirilmiştir ve öncelikle Santigrad olarak adlandırılmıştır. Uluslararası birim sistemi (SI) tarafından tanımlanmıştır ve birim sembolü "°C" ile gösterilir.
Celsius sıcaklık birimi, Fahrenhayt ve Kelvin gibi diğer sıcaklık birimleriyle karşılaştırılabilir. Fahrenhayt, Amerikalı fizikçi Daniel Gabriel Fahrenheit tarafından geliştirilmiştir ve sıcaklık ölçeği, suyun donma noktası için 32 °F ve kaynama noktası için 212 °F olarak tanımlanmıştır. Kelvin ise, termodinamik sıcaklık birimi olarak tanımlanmıştır ve mutlak sıfırın sıfır olduğu bir ölçek kullanır. Kelvin ölçeği, 0 K'dan başlar ve sıcaklık birimleri kelvin (K) ile gösterilir.
Celsius ölçeğine göre, suyun üçlü noktası (aynı anda katı, sıvı ve gaz halinde bulunabildiği sıcaklık: triple point) 0,01 °C (veya 273,16 °K) olarak tanımlanır. (Bu tanımla, daha önce referans alınan suyun donma noktası 273,15 °K'dir, ancak üçlü noktanın ölçümü çok daha kesin bir şekilde yapılabilmektedir). Bir derece Celsius (1 °C) ise, mutlak sıfır ile suyun üçlü noktasının farkının 1/273,16'sı olarak tanımlanmıştır. İlk olarak Anders Celsius tarafından önerilen buzun erime noktası ile suyun kaynama noktası arasında 100 derecelik bir sıcaklık ölçeği düşüncesi, 1954 yılında daha kesin sonuç vermesi amacıyla bu şekle getirilmiştir. Bu değişiklik ve Uluslararası Ağırlıklar ve Ölçüler konferansının son kararları doğrultusunda (°C) birimindeki C sembolü santigrat olarak değil Celsius (selsiyus) şeklinde okunacak. Yani (°C) nin doğru okunuşu "derece Celsius (selsiyus)" şeklindedir.

Kelvin
Santigrat
Fahrenhayt
Reomür

Centigrade and Celsius Temperature Scales3 Temmuz 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Sıcaklık Birim Çevirme Aracı
Sıcaklık değerlerini birbirine çevirmek için2 Temmuz 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Christiaan Huygens  (/ˈhaɪɡənz/ HY-gənz, ayrıca US /ˈhɔɪɡənz/ HOY-gənz, Felemenkçe telaffuz: [ˈkrɪstijaːn ˈɦœyɣə(n)s]; Latince: Hugenius; 14 Nisan 1629 - 8 Temmuz 1695), ayrıca Huyghens olarak da yazılır, tanınmış Hollandalı matematikçi ve bilim insanıdır. Özellikle astronom, fizikçi, olasılıkçı ya da saat bilimi ile uğraşan kimliği ile bilinir. Huygens zamanının öncü bilim insanlarındandır. Satürn halkaları üzerinde teleskobik çalışmalar yaparak Satürn'ün Titan uydusunu keşfetmiş ve ayrıca sarkaçlı saati icat etmiştir. Huygens mekanik ve optik alanında önemli çalışmalar yayınlamış ve şans oyunları üzerine öncü çalışmalar yapmıştır.

Christiaan Huygens 14 Nisan 1629 tarihinde zengin ve nüfuzlu Hollandalı bir ailenin İkinci erkek çocuğu olarak Lahey'de dünyaya geldi. Huygens dedesinin ismini almıştır. Babası Constantijn Huygens, annesi Suzanna van Baerle idi. Annesi Christiaan Huygens'in kız kardeşinin doğumundan kısa bir süre sonra ölmüştür. Huygens çiftinin, Constantijn (1628), Christiaan (1629), Lodewijk (1631), Philips (1632) ve Suzanna (1637) adlarında beş çocuğu vardı.
Babası, Constantijn Huygens diplomat, Orange House'un danışmanı ve aynı zamanda şair ve müzisyendi. Galileo Galilei, Marin Mersenne ve Renē Descartes, Constantijn Huygens'in arkadaşlarıydı.
Christiaan Huygens 16 yaşına kadar evde eğitim gördü. Huygens minyatür değirmenler ve diğer makinelerle oynamayı çok severdi. Babası ona özgürlükçü bir eğitim verdi. Huygens dil ve müzik, tarih ve coğrafya, matematik, mantık ve söylem ve aynı zamanda dans, eskrim ve binicilik eğitimleri aldı.

Babası Huygens'i Leiden Üniversitesi hukuk ve matematik bölümlerine gönderdi. Huygens burada Mayıs 1645'ten Mart 1647 yılına kadar eğitim gördü. Frans van Schooter Leiden Üniversitesi'nde 1646 yılında bir akademisyendi ve aynı zamanda Huygens ve abisinin özel matematik öğretmeniydi. Descartes'in tavsiyesi üzerine bu görevi üstlenmiştir.
Birkaç yıl sonra, Huygens yeni kurulan ve babasının müdürü olduğu Orange Koleji'nde çalışmalarına devam etti fakat kardeşi Lodewijk ve başka bir öğrenci arasında geçen düellodan sonra bir değişiklik oluştu. Constantijn Huygens bu kolejde 1669 yılına kadar sürecek olan başka bir göreve getirildi.
Christiaan Huygens, hukukçu olan Johann Henryk Dauber'in evinde yaşamaya başladı ve İngiliz öğretim görevlisi John Pell ile matematik dersleri verdi. Huygens çalışmalarını Ağustos 1649 yılında tamamladı ve hemen diplomat olarak Nassau dükü ile çalışmaya başladı. Bu görev onu Bentheim'e ve daha sonra Flensburg'a gönderdi. Daha sonra Danimarka'ya gitti Kopenhag ve Helsingør'u ziyaret etti ve Stockholm'deki Descartes'i ziyaret etmek için Qresund'u geçmeyi umdu fakat bu gerçekleşmedi. Babası Huygens'in bir diplomat olmasını istedi, fakat bu da gerçekleşmedi. Siyasi anlamda 1650 yılında Birinci Stadtholdersles Dönemi başladı yani Orange House artık iktidar değildi ve bu durum Constantijn Huygens'i de etkilemiştir. Daha sonra babası, Christiaan'ın böyle bir kariyerle hiç ilgili olmadığını anladı.

Huygens genellikle Fransızca ve Latince yazardı. Huygens Leiden ’de bir kolej öğrencisiyken 1648 yılında vefat eden Mersenne isimli bir muhabirle yazışmaya başladı. Huygens matematiğe karşı ilgili ve yetenekli biriydi. 1646 yılında katenar (zincir eğrisi) şeklinde bir asma köprü vardı. Huygens, Mersenne’nin sikloid hakkındaki endişelerini, salınımın merkezi ve yerçekimi sabiti gibi konular hakkındaki teorilerini ancak 1650’lerin sonlarına doğru ciddiye aldı. Ayrıca Mersenne müzik teorisi üzerine de yazılar yazmıştır. Huygens, ortalama ses tamperemanını (meantone temperament) tercih etmiştir. 31 eşit tamperemanda yenilik yapmıştır fakat yaptığı bu yenilikler daha önce Francisco de Salinas tarafınca düşünülmüştür ayrıca bu düşünceyi logaritma kullanarak keşfetmiş olup ortalama ses sistemi ile logaritma arasında yakın bir ilişki olduğunu ortaya çıkarmıştır.
Huygens 1654 yılında Lahey’de bulunan babasının evine geri döndü ve kendini tamamen araştırmalara adamayı başardı. Ailesinin, Hofwijk’ten çok uzakta olmayan başka bir evi vardı ve Huygens yaz tatillerini burada geçirirdi. Onun bilimsel yaşamı depresyon nöbetleri geçirmesine engel olamadı.
1655 yılında Paris ziyaretinde kendini Ismael Boulliau’ya tanıtmak için onu ziyarete gitti. Daha sonra Boulliau, Huygens’i Cloudy Mylon’u görmeye götürdü. 1650’lerde Mersenne çevresinde toplanan Parisli alim grubu ve sekreterlik rolünü üstlenen Mylon, Huygens ile bazı sorunlar yaşamıştır. Huygens 1656 yılında putperest olmasına rağmen büyük bir hayranı olduğu Pierre de Fermat ile karşı karşıya geldi. Fermat’ın araştırmanın ana düşüncesinin dışında kalması ve bazı olaylar hakkındaki iddialarının güvenilir olmaması şaşırtıcı ve buruk bir deneyim oldu. Fermat’ın endişeleri devam ederken Huygens matematik uygulamaları arıyordu.

Huygens’in araştırma sonuçları ve keşifleri uzun sürede yayınlanırdı. Huygens’in ilk işi 1651 yılında kareleme alanında Theoremata Karelemesini basmak oldu. Bu baskı yıllar önce Huygens’in Gregoire de Saint-Vincent ile tartıştığı ‘‘dairenin hatalı kare alma metodunu ‘'da içermektedir. Huygens'in tercih ettiği metotlar Archiemedes ve Fermat'tı. 1650'lerde kareleme yöntemi önemli bir sorundu.
Huygens 1652-1653 yılları arasında teorik açıdan küresel mercekler üzerine çalışmalar yaptı. Elde edilen sonuçlar 1669 Isaac Barrow'a kadar yayınlanmadı. Huygens'in asıl amacı teleskopları anlamaktı. Huygens 1655 yılında kendi merceklerini kardeşi Contantijn ile işbirliği yaparak bilemeye başladı. 1662 yılında iki mercekli oküler teleskop olarak şimdiki adıyla Huygenian Merceği’ni tasarladı. Mercekler, Huygens'in Baruch Spinoza ile tanışmasına sebep olan ortak bir ilgi alanıydı. Huygens ve Spinoza bilim hakkında oldukça farklı bakış açılarına sahiptiler. Spinoza daha kararlı bir Dekartçıydı (Decartes veya felsefesi ile ilgili) ve onun bazı tartışma yazışmaları günümüze ulaşmıştır. Huygens şans oyunları üzerine ilk tezini 1657 yılında yazmıştır.
1662 yılında Sör Robert Moray Huygens'e, John Graunt'un yaşam tablosunu gönderdi ve zamanla Huygens ve kardeşi Lodewijk yaşam beklentisi üzerine çalıştı. 3 Mayıs 1661 tarihinde, Huygens astronom Thomas Streete ve Reeve ile Richard Reeve tarafından Londra'da yapılmış teleskobu kullanarak Merkür'ün Güneş üzerinden geçişini gözlemlemiştir. Huygens, 1639 yılında Jeremiah Horrocks'un Venüs'ün geçişi üzerine yazdığı el yazısı ile Hevelius'u geçti ve böylece ilk basım 1662 yılında yapılmış oldu. Bu yıllarda, Huygens eski tip piyano çalıyor ve aynı zamanda müziğe ve Simon Steven'in teorilerine ilgi duyuyordu. Huygens 1663 yılında Kraliyet Derneği'ne üye oldu.

1663 yılı boyunca Huygens'in Paris’e yaptığı üçüncü ziyaretinde Montmor Akademisi kapatıldı ve Huygens Baconian (Sör Francis Bacon’u destekleyen) tarzı bir bilim programını savunmak için bir şans yakaladı. 1666 yılında Fransa’ya taşındı ve Louis XIV. tarafından yeni açılan Fransız Bilim Akademisi’nde bir pozisyona getirildi. Huygens, Paris’te önemli bir patrona sahipti ve Jean-Baptiste Colbert ile yazışma içerisindeydi. Huygens’in akademi ile ilişkisi her zaman kolay olmadı. 1670 yılında Huygens ağır hastalandığında, öldüğü zaman çalışma kâğıtlarının Kraliyet Derneği’ne bağışlanmasını sağlaması için Francis Vernon’u seçti. Daha sonra Fransa-Hollanda savaşında İngiltere'nin de bir parçasının savaşta yer almasının Huygens ile Kraliyet Derneği’nin arasındaki ilişkiye zarar verdiği sanılmaktadır. Denis Papin, Huygens’in asistanıdır. Huygens ve asistanı Papin’in projelerinden biri olan barut motoru beklenen başarıyı sağlayamadı. Papin 1678 yılında İngiltere’ye taşındı ve bu alandaki çalışmalarına devam etti. Huygens Paris Gözlemevi’ni kullanarak daha fazla astronomik gözlemler yapmıştır.
Huygens, Leibniz’e 1673 yılında matematik ve analitik geometri dersleri verdi.

Huygens ciddi derecede depresyona girdikten sonra 1681 yılında Lahey’e geri döndü. 1684 yılında tüpsüz hava teleskobu üzerine Astroscopia Compendiaria’yı yayınladı. Huygens 1685 yılında Fransa’ya tekrar dönmek istedi fakat Nantes Fermanı bunu engellemiştir. Babası 1687 yılında vefat etti ve Huygens’e Hofwijk’deki evi miras bıraktı. 12 Haziran 1689 yılında İngiltere’ye yaptığı üçüncü ziyaretinde Isaac Newton ile tanıştı. İzlanda Kristali hakkında konuştular ve daha sonra hareket direnci hakkında yazıştılar.
Huygens 1693 yılında akustik olguyu şimdiki adıyla ses efektini gözlemledi. Huygens, 8 Temmuz 1695 yılında Lahey’de öldü ve Grote Kerk’e gömüldü.

Huygens, Descartes ve Newton’un arasında Avrupa’nın öncü doğa felsefecisi olarak anılmıştır. Huygens Kendi zamanının mekanik felsefî ilkelerine bağlı kalmıştır. Özellikle de yerçekimi kuvvetini açıklamaya çalışmıştır.
Huygens, Nisan 1661 yılında İngiltere’ye yaptığı ilk ziyaretinde Gresham Koleji’nin grup toplantısına katıldı ve Boyle’nin hava pompası deneylerini öğrendi. Huygens, 1662 yılının ilk aylarına kadar zamanını çalışmalarını çoğaltmaya harcadı. Bu uzun süreç deneysel ve teorik olarak bazı sorunlara neden olmuştur.

Huygens 1650’lerde elastik çarpışma üzerine çalışmalar yaptı ama bu çalışmaları yayınlaması 10 yıl gecikti. Huygens, Descaters’in elastik çarpışma hakkındaki kanunlarının yanlış olduğunu söyleyerek doğru kanunları formüle etti. Huygens, Newton’un İkinci Kanunu’nun günümüzdeki halini kuadratik formda ifade etti. 1659 yılında merkezcil kuvvetin günümüzdeki standart formülünü dairesel hareketten yararlanarak elde etti.
1673 yılında yayınlanan bu genel formül astronomi yörünge çalışmaları için önemli bir adım oldu ve gezegensel hareketler üzerine Kepler’in üçüncü yasasından yerçekiminin ters kare yasasına geçişi sağladı. Huygens sarkaç üzerine yaptığı çalışmalarla basit harmonik hareket teorisine çok yaklaşmıştı fakat bu konu Newton tarafından onun ikinci kitabı olan Matematik Prensipleri’nde yer almıştır.

Huygens, özellikle 1678 yılında Paris Bilim Akademisi’nce bildirilen ışığın dalga kuramıyla hatırlanmaktadır. Bu teori, 1690 yılında kendisinin ışık tezinin içinde yayınlanmıştır. Huygens bu yayında, 

Kopernik günmerkezliliği, Nicolaus Copernicus tarafından geliştirilen ve 1543 yılında yayımlanan bir astronomik modeldir. Bu modele göre Güneş, evrenin merkezinde hareketsiz olarak konumlandırılmıştı ve her şeyin başlangıcı olarak kabul edilirdi. Modern astronomik ve bilimsel gelişmelerin başlangıç noktası olarak gösterilir. Dünya ve diğer gezegenler ise sabit Güneş etrafında, sabit hızla periyodik hareketler yapmaktadırlar.
Kopernik, halihazırda Antik Yunan Aristarkhos'un Güneş merkezli evren teorisini ileri sürdüğünün farkındaydı. Kopernik, Aristarkhos'u kendi teorisi için referans noktası olarak gösterdi, fakat Aristarkhos'un teorisi yayınlanmadan önce kaldırılmıştı. Yine de Kopernik'in Aristarkhos'un teorisine dair bilgi sahibi olduğuna veya teorinin spesifik detaylarına erişebildiğine dair hiçbir kanıt bulunamamıştı. Kopernik çalışma arkadaşlarına kendi Güneş merkezli teorisine ait ön çalışmasını 1514 tarihinden önce göstermiş olsa da öğrencisi Retikus'un ısrarlarına dek çalışmasını yayınlamayı hiç düşünmedi. Kopernik'in bu modeli daha zarifti ve Güneş yılının uzunluğunu metafiziksel olaylardan kaçınıp matematiksel bir sıra halinde hesaplayarak ptolemik model için daha pratik bir model teşkil ediyordu. Fakat Kopernik'in Güneş merkezli modeli de ptolemik modeldeki bazı unsurlardan dolayı meydana gelen hataları da içeriyordu. Bu unsurlar gezegenlerin dairesel yörüngeleri, dış çemberler ve sabit hızlardan oluşmaktaydı. Bu sırada bazı yenilikleri tekrar tanıttı:

Dünya da birkaç gezegen gibi belli bir sırada dizilmiş olarak sabit Güneş etrafında döner.
Dünya'nın üç farklı dönme şekli vardır: İlki kendi etrafındaki günlük dönüşü, ikincisi Güneş etrafındaki yıllık dönüşü ve üçüncüsü ise kendi ekseni etrafında yıllık olarak yatık olarak dönmesi.
Dünya'nın hareketiyle gezegenlerin ters yönde döner.
Dünya'dan Güneş'e olan uzaklık, yıldızlar arasındaki uzaklığa kıyasla çok kısadır.

Philolaos, Dünya'nın hareketine dair tez hazırlayan ilk kişilerdendi. Pisagor'un küresel tezlerinden ilham aldığı düşünülmektedir. Sisamlı Aristarkhos, Heraklides Pontikos'un bazı teorilerini (Dünya'nın kendi ekseninde dönüşü hakkında) geliştirdi. Aristarkhos'un ilk önemli modeli Güneş merkezli Güneş sistemini önerdi. Orijinal metni kaybolmasına rağmen Arşimet'in "Kum Sayacı" adlı kitabında Aristarkhos'un geliştirmiş olduğu Güneş merkezli model çalışmalarından söz etmiştir. Bu kitabında Aristarkhos'un çalışmalarıyla ilgili şöyle bahseder:

Senin (Kral Gelon) de bildiğin gibi 'evren' birçok gök bilimcinin Dünya'nın da merkezi olan alana verdiği isimdir ve yarıçapı Dünya'nın merkezi ile Güneş'in merkezi arasındaki doğrunun uzunluğuna eşittir. Bu hesaplama şu ana kadar gök bilimcilerin ortak görüşüdür. Fakat Aristarkhos'un hipotezler kitabındaki varsayımların bir sonucu olarak aslında evrenin sanılandan çok daha büyük olduğu iddia ediliyor. Hipoteze göre sabit yıldızlar ve güneş hareket etmezken Dünya belirli bir yörüngede Güneş'in etrafında dönüyor, Güneş merkezde yer alıyor ve sabit yıldızlar Güneş ile aynı merkezin etrafında duruyor.
Ortak bir görüşe göre Güneş merkezli model, Aristarkhos'un dönemindeki insanlar tarafından reddedilmiştir. Bunun nedeni 17. yüzyılda yaşamış olan Gilles Ménage'nın Plutarkhos'un "Ay'ın Görünen Yüzü" adlı kitabından yaptığı kısa bir bölümü çevirmesidir. Plutarkhos'a göre Aristarkhos ile aynı dönemde yaşamış ve Stoacı felsefenin kurucusu olan Klentes, Güneş'e tapmaktaydı ve Güneş merkezli modelin karşıtıydı. Aristarkhos esprili bir dille Klentes'in Tanrı'ya saygısızlık yaptığından dolayı cezalandırılması gerektiğini söyledi. Gilles Ménage, Galileo ve Giordano Bruno'nun denemelerinden kısa bir süre sonra akuzatif (Fiilin nitelediği nesne) ile nominatifi (Cümlenin öznesi) değiştirdi. Böylece Güneş merkezli modele inanmak tanrıya saygısızlık olmaktan çıkmış oldu. Sonuç olarak yanlış anlaşılmış ve zulme uğramış Aristarkhos bugüne dek aktarıldı.
İbn-i Heysem, Bîrûnî, Siczî, Necmeddin Kazvînî ve Kutbüddün Şirazî; astronomi ve Ptolemik sistemdeki mantık hatalarını tartıştılar, fakat hiçbir zaman Güneş merkezli sistemi (Heliosentrik sistem) benimsemediler.
Kopernik, kendine ait ilk el yazması kitabında Aristarkhos ve Philolaos hakkında şöyle söz eder: "Philolaos Dünya'nın hareketliliğine inanıyor ve Sisamlı Aristarkhos'un bile bu düşünceye sahip olduğundan bahsediyor." Bazı bilinmeyen sebeplerden dolayı Kopernik, Philolaos ve Aristarkhos hakkında bahsettiklerine kitabında yer vermemiştir. Kopernik'e ilham gezegenleri izleyerek gelmemiş, aksine iki yazarın kitabını okumasıyla ilham almıştır. Kopernik, Cicero adlı eserde Hiketas teorisi ile ilgili bilgi buldu. Plutarkhos, Pontuslu Evagrius ve Philolaos'a hesap vermiştir. Bu yazarlar öyle olmamasına rağmen merkezcil bir Güneş'in etrafında fakat hareketli bir Dünya'nın varlığını öne sürdüler. Kopernik'in kitabı yayımlandığında Lüteryen teolog Andreas Osiander'in izin vermediği bir önsöz bulunduruyordu. Yazarın verdiği bilgiye göre Kopernik Dünya'nın hareketiyle ilgili kendisine ait olan heliosentrik sistem teorisini (Güneş merkezli sistem) sade matematiksel hipotezlerle yazdığını, dahası doğru veya olasılıklara yer vermeden yazdığını belirtmiştir. Kopernik'in hipotezlerinin Eski Ahit'in (Yeşu 10:12-13) Güneş'in Dünya'nın ekseni etrafında döndüğü hipotezine ters olduğuna inanılıyor. Görünüşe göre bu kitap herhangi bir dinsel açıdan kitaba karşı tepki çekmemek için yazılmıştı, fakat Kopernik'in heliosentrik modeli sade matematiksel hipotezde yazmasıyla gerçek hayattan ayrıldığını gösteren kesin bir kanıt bulunamamaktadır.

Matematiksel teknikler 13-14. yüzyıllar arasında Müslüman astronomlar Muayeddin el-Urdi, Nasîrüddin Tûsî ve İbn eş-Şatir tarafından gezegensel hareketlerin jeosentrik modellerden çok benzerlik gösterenlerin daha sonra Kopernik tarafından kendi heliosentrik modelinde kullanmıştır. Bazı bilginler, Kopernik'in belirtilen astronomların çalışmalarına eriştiği yönünde tartışmışlardır. Fakat bahsedilen çalışmanın henüz gün ışığına çıkmadığını ve diğer bilginlerin iddiasına göre ise Kopernik'in bu fikirleri İslam geleneklerinden bağımsız olarak çok iyi bir şekilde geliştirmiş olmalıydı. Ayrıca Kopernik büyük çalışmasında Al-Battani ve İbr Rüşd'ün teorilerini de tartışmıştır.

Avrupa'da 1400'lü yıllardan 16. yüzyıla kadar genel kabul gören astronomik evren modeli antik Romalı Claudius Ptolemy (Batlamyus)'un MÖ 150 yıllarına dayanan Algamest adlı eserinde yaratılmıştır. Yazarı, Mısır'ın Ptolemik öncülerinden biri olarak yanlış ve az anlaşılmış olsa da, Orta Çağ boyunca gök biliminin tutucu yazarıydı. Ptolemik (Batlamyus) sistemi önceki çoğu teoriden yararlanmıştır. Bunlardan biri Dünya'nın sabit olduğu ve evrenin merkezi olduğunu benimsemesidir. Yıldızlar büyük bir kürenin dışına yerleştirilmiş bir şekilde hızla hareket ederlerdi. Bu sırada gezegenler ise kendileri için ayrılmış küçük küreler arasında hareketlerini sürdürürlerdi. Görülen anormallikler özellikle gezegenlerin tersine dönmesinin sebebi sistemin yörüngesi ve dış çemberlerin kullanılmasıdır. Gezegenlerin bir merkeze bağlı olarak küçük daire (Dış çember) etrafında döndüğü söylenebilir. Bu merkez de büyük bir dairenin (yörünge) içinde bir merkeze bağlı olarak ya da Dünya'ya yakın döndüğü söylenebilir.
Ptolemi (Batlamyus)'nin tamamlayıcı teorisi eş merkezli küreler üzerine çalışmaktaydı. Bu kürelerde de gezegenler dönmektedir. Bu teori Ptolemik teoriden daha önce yazılmıştır. Ayrıca bu teori Kopernik'in zamanında ilk olarak Eudoxus of Cnidus tarafından yazılmıştır. Ayrıca dönme ekseni dengelidir ve tamamen merkezde olmayan dışmerkezliler gibi çeşitli varyasyonları astronomlarca tutulmaktadır.
Ptolemi'nin bu teoriye en büyük katkısı ise ekuanttır (Eni-boyu aynı olma). Ekuant, bir m-noktanın gezegenin merkezinin dışçemberinin sabit açısal hızla hareket etmesidir, fakat aynı zamanda bu merkezin yörüngesinden olan uzaklığıdır. Bu teori Aristocu kozmolojinin ana ilkelerini ihlal eder. Aristocu kozmolojiye göre gezegenler sabit dairesel hareketle açıklanmalıdırlar ve çoğu Orta Çağ astronomcusu tarafından birçok önemli hatası tespit edilmiştir. Kopernik'in zamanında en modern Ptolemik versiyon Peurbach (1423–1461) ve Regiomantus (1436–1476)'a aittir.

Kopernik'in başlıca işi olan ilk baskısı 1543 yılında Nuremberg'de ve ikinci baskısı 1566'da Basel'de yayımlanan De revolutionibus orbium coelestium (Türkçesiyle Göksel Kürelerin Devinimleri Üzerine) adlı kitabını yazmak olmuştur. Kopernik'in bu eseri öldüğü yıl yayımlanmıştır. Kopernik kitabındaki teorileri ölmeden onlarca yıl önce oluşturmasına rağmen eserinin yayımlanmasını görememiştir. Kopernik'in bu eseri, evrenin merkezinde Dünya ile geosentrik ve insanmerkezciliğinden uzaklaşmıştır. Kopernik eserinde Dünya'nın sabit Güneş etrafında döndüğünü ve bunu bir yılda gerçekleştirdiğini ve Dünya'nın kendi etrafında bir günde döndüğünden söz etmiştir. Kopernik, Güneş'i gök kürelerinin merkezine koymuştur. Güneş'i tam olarak evrenin merkezine koymak yerine evrenin yakınına koymuştur. Kopernik'in sistemi sadece sabit dairesel hareket içeriyordu ve Ptolemik (Batlamyus) sisteminin içerdiği hataları düzeltmiştir.
Kopernik'in modeli, Ptolemik sistemin eş daireleriyle daha çok dış çemberlerle yer değiştirmiştir. Bu olay Kopernik'in sisteminin Ptolemik sistemden daha çok dış çembere yer vermesinin ana sebebi olarak açıklanabilir. Kopernik'in sistemi birkaç kısımla özetlenebilir, fakat Kopernik'in önceden yazmış olduğu Commentariolus'u (Küçük Eleştiri) tahminen 1510 yılında sadece arkadaşlarına vermiştir. Küçük Eleştiri hiçbir zaman basılmadı. Bunun varlığı sadece dolaylı olarak bir kopyasının 1880 yılında Stockholm'de bulunmasıyla bilindi. 1880 yılında Stockholm'de kopyasının bulunmasının birkaç yıl sonrasında yeni bir kopyası Viyana'da bulundu. Kopernik'in Teorisinin başlıca özellikleri şunlardır:

Göksel hareketler, sabit, ebedi ve dairesel ya da birkaç dairenin birleşiminden oluşmaktadır.
Evrenin merkezi Güneş'in yakınlarındadır.
Güneş'in etrafında sırayla Merkür, Venüs,

Dünya'nın konumu son yüzyılda radikal bir şekilde artarak 400 yıllık teleskobik gözlemlerle oluşturulmuş bilgilerdir. Başlangıçta Dünya'nın Evren'in merkezi olduğuna inanılmakta, sadece uzaktaki sabit yıldızlar ve çıplak gözle gözlenen gezegenlerden oluşmaktaydı. 17. yüzyılda Güneşmerkez model kabul edildikten sonra William Herschel ve diğer gök bilimcilerin gözlemleriyle diğer bilgilere ulaşılabilmiştir. 20. yüzyıla gelindiğinde sarmal bulutsu gözlemleri gökadamızın; gruplar, kümeler ve süperkümelerle, genişleyen bir evren içinde milyarca gökadadan sadece bir tanesi olduğunu ortaya koymuştur. 21. yüzyıla gelindiğinde görünür Evren'in genel yapısı, iplikçikler ve boşlukların içinde şekillenen süperkümelerle netleşmeye başladı. Süperkümeler, iplikçikler ve boşluklar muhtemelen Evren'de var olan en büyük ve tutarlı yapılardır.

Edwin Powell Hubble (20 Kasım 1889–28 Eylül 1953), Amerikalı astronom.

Hubble ABD'de doğup büyüdü. Önceleri Chicago Üniversitesinde laboratuvar asistanlığı yaptı. Sonrasında Oxford Üniversitesi’nde hukuk okudu. Fakat babası öldüğü zaman hukuktan vazgeçip astronomiye geri döndü. Yaşamının geri kalan bölümünde Wilson Dağı Gözlemevi'nde çalıştı. 1923'te Hubble, Andromeda adı verilen bir gökadayı inceledi. O zamanlar çoğu gök bilimci, bütün evrenin, bizim gökada Samanyolu'ndan ibaret olduğunu düşünüyordu. Fakat Hubble, Andromeda Gökadası'nın ucunda birtakım yıldızlar gördü ve onların Samanyolu'nun çok ötesinde oldukları tahmininde bulundu. Çalışmaları, Andromeda Gökadası'nın başka bir gökada olduğunu, dolayısıyla bizimkinin dışında başka gökadaların da var olduğunu kanıtladı. Sonra, o ve başkaları yavaş yavaş birçok gökada saptamaya başladılar. Ayrıca Hubble, ışık tayfı konusunu da inceledi. Kızıla kaymanın olabilmesi için, yıldızların bizden uzaklaşmaları gerektiğini fark etti. Gökadalar zayıfladıkça kızıla kaymanın artışı da dikkatini çekti. Ayrıca ünlü Hubble Uzay Teleskobu, ismini astronom Edwin Hubble'dan almaktadır.
Hubble ayrıca Büyük Patlama teorisinin en büyük ispatçılarından biridir. Çünkü yıldızların ve gezegenlerin ışık tayfı sayesinde dünyadan uzaklaştığını buldu. Daha sonra bütün gezegenlerin birbirlerinden uzaklaştığını buldu. Bu da evrenin genişlediği anlamına geliyordu. Aslında  Albert Einstein teorik olarak evrenin durağan olamayacağını ispatlamış ancak zamanın görüşlerine ters düşmemek için açıklamamıştır ve bu konuyu kariyerimin pişmanlığı olarak açıklamıştır. Ve evreni bir balon, üzerindeki noktaları ise birer gezegen olarak kabul edersek balon şiştikçe gezegenler birbirlerinden uzaklaşacaktır. Buna dayanarak balonun gazını salarsak; yani zamanı geri alırsak, gezegenler birbirlerine yaklaşacak ve 0(sıfır) hacim ve sonsuz yoğunluğu oluşturacaktı. Evrenin başlangıcının Bigbang yani büyük bir patlama ile olacağını tahmin etmiştir.

Uzunluk, bir cisimin boyunu ifade eden büyüklük. Bu büyüklük en, boy veya yükseklik yönlerinde olabilir. Fizikte ise uzunluk, mesafe ile eşdeğer anlamda kullanılır. SI birim sisteminde uzunluk birimi metredir.
Bu temel birimden aşağıdaki birimler türetilir:

Kilometre: 1 km = 1000 m = 103 m
Hektometre: 1 hm = 102 m
Dekametre: 1 dkm = 101 m
Metre: 1 m = 1000 mm = 100 m
Desimetre: 1 dm = 100 mm = 10−1 m
Santimetre: 1 cm = 10 mm = 10−2 m
Milimetre: 1 mm = 1000 µm = 10−3 m
Mikrometre: 1 µm = 1000 nm = 10−6 m
Nanometre: 1 nm = 1000 pm = 10−9 m
Pikometre: 1 pm = 1000 fm = 10−12 m
Femtometre: 1 fm = 1000 am = 10−15 m
Attometre: 1 am = 1000 ? = 10-18 m

Genişlik ya da en, üç boyuttan (3B) biridir. İki veya üç boyutlu cisimlerin referans düzleme göre paralel yüzeyin de bulunan kısa kenarlarına verilen addır.

Evrensel şişme, kozmik enflasyon veya kozmolojik enflasyon, evren biliminde erken evrendeki uzayın üstsel genişlemesiyle ilgili bir teoridir. Enflasyona maruz kalınan çağ büyük patlamadan 10−36 saniye sonra 10−33 ile 10−32 saniyeleri arasında sürdü. Sonraki dönemde, evren genişlemeye devam etti ancak genişleme oranı düştü.
Enflasyon teorisi 1980'li yılların başlarında geliştirilmiştir. Bu evrenin büyük ölçekli yapısının kökenini açıklar. Mikroskobik enflasyona maruz kalan bölgelerdeki kuantum dalgalanmalar kozmik boyutu büyüttü. Evrendeki yapıların gelişimi için tohumlar oluştu. (Galaksi oluşumuna, yapısına ve evrilmesine bakın.) Birçok fizikçi enflasyonun; neden evrenin her yönde eşit dağıldığını, neden kozmik mikrodalga arka plan ışımaların eşit bir şekilde dağıldığını, neden evrenin düz olduğunu ve neden manyetik tek kutbun gözlemlenemediğini açıkladığına inanıyorlar.
Detaylı parçacık fiziği mekanizmasının enflasyondan sorumlu olup olunmadığı bilinmemektedir. Temel enflasyonist paradigması birçok fizikçi tarafından kabul edilmiştir. Birçok fizikçi bu tahminlerin gözlemlerle doğrulandığına inanmaktadırlar. Ancak bilim adamlarının önemli bir azınlığı bu noktada karşıt düşüncededirler. Enflasyondan sorumlu olan kuramsal alan inflation olarak adlandırılır.
2002 yılında, teorinin orijinal mimarlarından M.I.T'den Alan Guth, Stanford Üniversitesi'nden Andrei Linde ve Princeton Üniversitesi'nden Paul Joseph Steinhardt prestijli Dirac Ödülü'nü kozmolojideki enflasyon konseptini geliştirdikleri için paylaştılar.

Genişleyen evren genellikle kozmolojik ufka sahiptir. Dünya yüzeyinin eğriliği yüzünden evrenin sınırlarında benzer alışılmış ufukların izlerini gözlemciler görebilirler. Uzayın gözlemci ve obje arasının çok hızlı bir şekilde genişlemesiyle, ışık ya da diğer ışımalar kozmolojik ufkun ötesindeki objeler tarafından emilir ve ışık hiçbir zaman gözlemciye ulaşamaz.
Dünyadan bakıldığında, Gözlemlenebilir evren gözlemlenemeyen evrene göre çok küçük bir kesittir. Evrenin diğer kısımları henüz dünya ile iletişim kuramaz. Evrenin bu parçaları mevcut kozmolojik ufkun dışındadır. Standart sıcak big bang modelinde, enflasyon olmadan, kozmolojik ufuk dışarı doğru akar ve yeni bölgeleri görüş açısına sokar. Yerel bir gözlemci uzayda ilk defa bir bölgeyi gördüğünde durum gözlemci için daha önce gördüğü bölgelerden hiç de farklı değildir. İlk kez gördüğü bölgedeki arka plan radyasyonu ile diğer bölgelerdeki arka plan radyasyon sıcaklığı hemen hemen aynıdır ve uzay zaman eğriliği birbiri ardına gelişmektedir. Bu olay bir bize bir gizem sunar. Bu yeni bölgeler nasıl oluyor da eski bölgelerle aynı sıcaklık ve eğrilik değerine sahip oldu? Bu değerlere sinyaller sayesinde ulaşmış olamazlar çünkü daha önce onlar bizim baktığımız ışık konileri ile iletişim halinde değillerdi.
Enflasyon bütün bölgelerin büyük bir vakum enerjisi ile ya da kozmolojik sabiti ile bir önceki dönemin geldiğini varsayarak bu soruyu cevaplar. Kozmolojik sabiti ile bir uzay niteliksel olarak farklıdır: dışa doğru hareket etmek yerine, kozmolojik ufuk kıpırdamadan sabit kalır. Herhangi bir gözlemci için, kozmolojik ufka olan mesafe sabittir. uzayın katlanarak genişletilmesi ile, iki yakın gözlemciler çok hızlı bir şekilde ayrılır; o kadar ki, aralarındaki mesafenin hızla iletişim sınırlarını aştığını söyleyebiliriz. Mekansal dilim büyük miktarlar kapsayacak şekilde çok hızlı genişlemektedir. Bazı şeyler sürekli olarak mesafe ile sabitlenmiş olan kozmolojik ufkun ötesine doğru hareket eder ve her şey homojen bir hale gelir.
Enflasyon alanı yavaş yavaş uzayda gevşerken, kozmolojik sabit sıfıra gider ve uzay normal genişlemeye başlar. Normal bir genleşme aşamasında görünümüne giren yeni bölgeler enflasyon sırasında ufuk dışına itilen bölgelerle aynıdır ve böylece ufuk dışına itilen ve ufka yeni giren bölgeler aynı sıcaklık ve eğriliğe sahiptir çünkü ikisi de uzayın aynı küçük bölgesinden aynı yolu izleyerek gelmiştir.
Enflasyon teorisi farklı bölgelerin neden sıcaklık ve eğrilik değerlerinin neredeyse eşit olduğunu bu şekilde açıklar. Aynı zamanda sabit küresel bir zamanda bir uzay diliminin toplam eğriliğinin sıfır olduğunu öngörür. Bu öngörü evrendeki toplam sıradan maddelerin, toplam karanlık maddelerin ve toplam artık vakum enerjilerin hepsinin kritik yoğunluğa eklenmesinin zorunlu olduğu anlamına gelir. kadar eklemek zorunda anlamına gelir ve kanıtlarıyla bunu destekler. Daha çarpıcı olan ise, enflasyon fizikçilere enflasyon çağındaki kuantum dalgalanmalarından farklı bölgelerin sıcaklık farklılıklarını dakikalara göre hesaplamak için izin verir ve bu nicel tahminler birçok defa teyit edilmiştir.

Uzayın katlanarak genişlediğini söylemek için bunun iki gözlemcinin birbirinden hızlanarak ayrıldığının anlamına geldiğini bilmemiz gerekir. Sabit koordinatlardaki bir gözlemci için enflasyonan evrenin bir parçası için aşağıdaki kutup ölçüsüne sahip olması gerekir.

  
    
      
        d
        
          s
          
            2
          
        
        =
        −
        (
        1
        −
        Λ
        
          r
          
            2
          
        
        )
        
        d
        
          t
          
            2
          
        
        +
        
          
            1
            
              1
              −
              Λ
              
                r
                
                  2
                
              
            
          
        
        
        d
        
          r
          
            2
          
        
        +
        
          r
          
            2
          
        
        
        d
        
          Ω
          
            2
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle ds^{2}=-(1-\Lambda r^{2})\,dt^{2}+{1 \over 1-\Lambda r^{2}}\,dr^{2}+r^{2}\,d\Omega ^{2}.}
  

Kozmolojik enflasyon homojen olmayan düzensizlikleri, izotop olmayanları ve uzay eğriliğini dışarı doğru yumuşatmak gibi bir etkiye sahiptir. Bu evreni çok basit bir duruma iter. Bu durumda tamamen enflasyon alanı tarafından domine edilmiş, kozmoloji sabitinin kaynağı ve enflasyon içinde sadece önemli olmayan homojen minik kuantum dalgalanmalar vardır. Enflasyon aynı zamanda parçacık fiziğinin Standart Modeli için birçok uzantıları tarafından tahmin edilen manyetik kutuplar gibi egzotik ağır parçacıkları sulandırır. Eğer evren enflasyon döneminden önce bu parçacıkları oluşturmak için yeteri kadar sıcak olmasaydı, doğada gözlemlenemezlerdi. Gözlemlenebilir evrende muhtemelen çok nadir olurlardı. Bu etkilerle birlikte enflasyon kara deliklerde olduğu gibi saçsız teorem (no-hair theoram) olarak adlandırıldı.
Saçsız (no-hair) teoram esasen çalışır çünkü kozmolojik ufuk felsefecilerin diğer tarafta ne olduğu hakkındaki ayrılıkları dışında karadelik ufkundan farklı değildir. Hiçbir saç teoreminin yorumlanmasında ister gözlemlenebilir ya da ister gözlemlenemeyen evren için enflasyon sırasında genişleme büyür bir faktördür. Genişleyen bir evrende, enerji yoğunlukları genellikle düşer ya da hacmin yükselmesiyle seyreltilir. Örneğin, sıradan "soğuk" madde (toz) yoğunluğu hacminin tersi olarak iner: doğrusal boyutları çift, enerji yoğunluğu sekiz faktör ile battığında; radyasyon enerjisi yoğunluğu daha da hızlı bir şekilde her bir foton dalga boyu foton genleştirme ile dağıtılmıştır ek olarak (kırmızı tarafında) gerilmiş olduğu için evren genişledikçe iner. Doğrusal boyutları iki katı olduğu zaman, radyasyon enerji yoğunluğu on altı faktörü (ultra-relativistik sıvı için enerji yoğunluğu süreklilik denkleminin çözümünü bakınız) düşer. Enflasyon sırasında, enflasyon alanda enerji yoğunluğu yaklaşık sabittir. Ancak, homojen olmayan, eğrilik, izotop olmayan, egzotik parçacıkların ve standart modeli parçacıklar dahil her şey, enerji yoğunluğu düşüyor ve yeterli enflasyon yoluyla bunların hepsi önemsiz hale gelir. Bu enflasyon biter ve yeniden ısıtma başlar şu anda Evren düz ve simetrik ve çoğunlukla boş bırakır.

Enflasyonun enflasyona neden olan küçük bir Hubble hacminden şu andaki gözlemlenebilir evreni oluşturacak kadar devam etmesi bu işin anahtarıdır. Bu Evren en büyük gözlenebilir ölçeklerde, düz, homojen ve izotropik görünür olmasını sağlamak için gereklidir. Bu gereklilik genellikle Evren enflasyon sırasında en az 1026 kat genişletilmiş olması gerektiği düşünülmektedir.

Sıcaklık 100,000 ya da öylesine bir faktör tarafından düştüğünde Enflasyon, aşırı soğutulmuş genişleme dönemindedir. (Tam damla bağımlı bir modeldir, ancak ilk modellerinde bu 1022 K. aşağı 1027 K tipik olarak) Bu oldukça düşük sıcaklık enflasyona ait olan aşamada korunur. Ne zaman enflasyonun bittiği sıcaklık enflasyon öncesi sıcaklığa döner, bu duruma yeniden ısınma denir çünkü enflasyon alanlarındaki büyük potansiyel enerji parçacıklar içine bozulur ve evreni standart model parçacıkları ile doldurur.

Enflasyon 1970'lerde keşfedilen Big Bang kozmolojisindeki birçok problemi çözdü. Enflasyon ilk Guth tarafından önerilmişti. Guth günümüzde neden tek halinde manyetik kutup bulunmadığını araştırırken, pozitif enerjili yalancı vakumun genel göreliliğe göre uzayda bir üstsel genişleme oluşturacağını buldu. Bu üstsel hızlı genişleme uzun yıllardır duran diğer problemleri çözdü. Bu sorunlar bugün olduğu gibi duran evrenin çok ince ayarlı ya da Big Bang özel başlangıç koşullarından yükselen problemlerdi. Enflasyon bu sorunlara evrene özel bir durum için dinamik mekanikler sağlayarak çözmeye çalışır. Böylece Big Bang teorisinin bugünkü haline gelmesini sağladı.

Ufuk sorunu evrenin istatistiksel olarak homojen ve izotropik olarak kozmolojililik ilkesine uyumlu olmasından dolayı bu problem belirlenir. Örneğin, bir gaz, bir teneke kutu içinde moleküller homojen ve izotropik olarak dağıtılır. Termal dengede olduğu için teneke kutu boyunca gaz homojen olmayan düzensizlikleri ve izotop olmayanları dağıtmak için zamanla etkileşime girer. Bu durum büyük patlama teoreminde enflasyon olmadan çok farklıydı çünkü kütlesel çekim genişlemesi evre

Erken Dünya, ilk bir milyar yılında veya gigayılında (Ga, 109y) gevşek bir şekilde olan Dünya olarak tanımlanır. “Erken Dünya”, genç Güneş Sistemindeki yaklaşık 4.55 Ga'daki ilk oluşumundan, Arkeyan devir'deki bir zamana, yaklaşık 3.5 Ga'daki bir zamana kadar, gezegenimizin evriminde yaklaşık olarak ilk gigayılını kapsar. Jeolojik zaman ölçeğinde, bu, tüm Hadean eon'u (yaklaşık 4,6 milyar yıl önce Dünya'nın oluşumuyla başlayan), ayrıca Arkean çağının Eoarchean (4 milyar yıl önce başlayan) ve Paleoarchean (3,6 milyar yıl önce başlayan) dönemlerinin bir kısmını kapsar.Dünya tarihinin bu dönemi, gezegenin toplanma olarak bilinen bir süreçle güneş bulutsundan oluşumunu içeriyordu. Bu zaman periyodu, yoğun göktaşı bombardımanının yanı sıra, bir dizi magma okyanusu ve çekirdek oluşumu bölümleriyle sonuçlanan Ay'ı oluşturan etki de dahil olmak üzere dev etkileri içeriyordu. Çekirdeğin oluşumundan sonra, bir "geç kaplama" içinde meteoritik veya kuyruklu yıldız materyalinin teslimi, Dünya'ya su ve diğer uçucu bileşikler vermiş olabilir. Bu döneme ait çok az kabuk malzemesi hayatta kalsa da, en eski tarihli örnek, Batı Avustralya'daki Narryer Gneiss Terrane'nin Jack Hills'inde metamorfoza uğramış bir kumtaşı konglomerasında yer alan 4.404 ± 0.008 Ga'lık bir zirkon mineralidir. En erken suprakrustaller (Isua yeşiltaş kuşağı gibi) bu dönemin ikinci yarısına, yaklaşık 3.8 gya'ya, yani Geç Ağır Bombardıman zirvesiyle aynı zamana aittir.
Radyometrik tarihleme ve diğer kaynaklardan elde edilen kanıtlara göre, Dünya yaklaşık 4.54 milyar yıl önce oluştu. İlk milyar yıl içinde, yaşam okyanuslarında ortaya çıktı ve atmosferini ve yüzeyini etkilemeye başladı, aerobik ve anaerobik organizmaların çoğalmasını teşvik etti. O zamandan beri, Dünya'nın Güneş'ten uzaklığı, fiziksel özellikleri ve jeolojik geçmişinin birleşimi, yaşamın ortaya çıkmasına, fotosentez geliştirmesine ve daha sonra daha da evrimleşmesine ve gelişmesine izin verdi. Dünyadaki en erken yaşam en az 3.5 milyar yıl önce ortaya çıktı. Güneybatı Grönland'da keşfedilen 3,7 milyar yıllık metasedimanter kayaçlarda ve Batı Avustralya'da 4,1 milyar yıllık zirkon tanelerinde, biyojenik bir kökene sahip olabilecek grafit , yaşamın daha erken olası kanıtlarını içeriyor.

Kasım 2020'de, uluslararası bilim adamlarından oluşan bir ekip, erken Dünya'nın ilkel atmosferinin, Dünya'daki yaşamın kökenini dikkate alan Miller-Urey çalışmalarında kullanılan koşullardan çok farklı olduğunu öne süren çalışmaları bildirdi.

Bilinen en eski yaşam formları
Hadean devir
Arkeyan devir
Miller-Urey Deneyi
Abiyogenez
Yaşamın evrimsel tarihi

Dünya - Uzayda hız – saatte yaklaşık 1 milyon mil 5 Nisan 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – NASA & (WP tartışması)

Evrenin genişlemesi, gözlemlenebilir evrenin kütleçekimsel olarak bağlı olmayan herhangi iki parçası arasındaki mesafenin zamanla artmasıdır. Bu, uzay ölçeğinin bizzat değiştiği içsel bir genişlemedir. Evren hiçbir şeyin "içine" genişlemez ve "dışında" var olmak için uzaya ihtiyaç duymaz. Teknik olarak ne uzay ne de uzaydaki cisimler hareket etmez. Bunun yerine ölçek içinde değişen şey metrikdir (uzay-zamanın boyutunu ve geometrisini yöneten). Evrenin uzay-zaman metriğinin uzaysal kısmı ölçek içinde arttıkça, cisimler giderek artan hızlarda birbirlerinden uzaklaşır.

Isaac Newton (1643-1727) kütleçekim yasasını geliştirdikten sonra, evrenin değişmezliği konusu tartışılmaya başlanmıştı. Bütün gök cisimleri birbiri üzerinde kütleçekim (gravitasyon) kuvveti uyguladığına göre, uzun dönemde evrenin küçülmesi kaçınılmaz görünüyordu. Bu sebeple, birçok Yeni Çağ bilim insanı (bir ölçüde dinî görüşlerin de etkisiyle) evrenin kısa süre sonra yok olacağını düşünüyordu.

Albert Einstein (1879-1955) genel görelilik yasasını geliştirdikten sonra, aynı sorunu çözmek için denklemlerine kozmolojik sabit adını verdiği bir terim ekledi. Buna göre bu sabit, evrende büyük uzaklıklarda etkiliydi. Bu sabitin aldığı değere bağlı olarak kütleçekim kuvveti dengelenebilir, hatta büyük uzaklıklarda cisimler kütleçekim kuvvetini yenerek birbirlerinden uzaklaşabilirler. Ne var ki Einstein, sonradan kozmolojik sabit önerisinin bir hata olduğunu söyleyerek bu öneriden vazgeçti.

Vesto Slipher (1875-1969), 1912 yılında galaksilerden gelen ışığın tayfını incelemeye başladı ve birçok galaksinin tayfı üzerindeki Fraunhofer çizgilerinin olmaları gereken yerden kırmızı uca doğru kaydıklarını buldu. Bu olay, kırmızıya kayma olarak bilinmektedir (İngilizce: red shift). Ancak incelemeyi genişleten ve kırmızıya kaymanın nedenini bulan kişi, o dönemin en büyük gözlemevi olan Wilson Gözlemevi'nde çalışan Amerikalı astronom Edwin Hubble (1889-1953) oldu. Hubble'ın bilim tarihine geçen yardımcısı ise hiçbir fen eğitimi olmayan Milton Humason'du (1891-1972). Hubble, tayftaki kırmızıya kaymanın galaksilerin uzaklaşmasının bir sonucu olduğunu buldu. Buna göre uzaklaşan cisimden gelen elektromanyetik dalganın dalga boyu, uzaklaşma süratine bağlı olarak artar. Ama Hubble'ın en büyük başarısı, kırmızıya kaymanın, yani uzaklaşma süratinin uzaklık ile orantılı olduğunu ortaya çıkarmasıdır. Başka bir ifadeyle bir galaksi ne kadar uzaksa o kadar büyük bir süratle uzaklaşmaktadır.

Bir kaynaktan yayınlanan ışığın (daha genel anlamda elektromanyetik enerjinin) dalga boyu λ ve kaynak da gözlemciye göre hareket halindeyse (radyal hareket) iki dalga boyundan bahsedilebilir. λ0 yayınlanan ışığın dalga boyu, λg ise gözlemcinin gördüğü dalga boyudur (Doppler etkisi). Buna göre bir z parametresi hesaplanabilir.
Çok yüksek süratlerdeki göreli etkiler bir tarafa bırakılırsa

  
    
      
        z
        ≈
        
          
            
              
                λ
                
                  g
                
              
              −
              
                λ
                
                  0
                
              
            
            
              λ
              
                0
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle z\approx {\frac {\lambda _{g}-\lambda _{0}}{\lambda _{0}}}}
  
.
Bu, küçük hızlar için

  
    
      
        z
        ≈
        
          
            v
            c
          
        
      
    
    {\displaystyle z\approx {\frac {v}{c}}}
  
'dir.
Burada v radyal hareket yapan galaksinin sürati, c ise ışık hızıdır. (300.000 km/s)
Şayet z eksi işaretliyse bu olaya maviye kayma denilir ve bu durum, galaksinin yaklaşması anlamına gelir. Ama Yerel Grup içerisindeki (Samanyolu Andromeda yakınlaşması gibi) rastgele hareketler hariç bu olaya hiç rastlanmaz. z, genellikle artı işaretlidir ve bundan da galaksilerin uzaklaştığı sonucu çıkar. Üstelik bir galaksi ne kadar uzaksa z değeri de o kadar yüksektir.
Buradan bütün galaksilerin sadece Dünya'dan (ya da Samanyolu'ndan) uzaklaştığı sonucu çıkarılmamalıdır. Samanyolu'nun diğer galaksilerden farklılığı yoktur. Aslında bütün galaksiler (ya da galaksi grupları) birbirlerinden uzaklaşmakta ve böylelikle evren bir bütün halinde genişlemektedir.

Hubble'ın genişleme yasası

  
    
      
        v
        =
        H
        ⋅
        U
      
    
    {\displaystyle v=H\cdot U}
  
'dır.
Bu denklemde U, galaksinin (ışığın oradan yola çıktığı tarihteki) uzaklığı, v ise galaksinin o tarihteki uzaklaşma süratidir. H, Hubble sabiti adını alan bir sayıdır. Bu sabitin birimi genellikle km/s/megaparsek cinsinden verilir. (MKS sisteminde boyut olarak 1/s)
Hubble, galaksilerin hangi süratle uzaklaştığını tayf incelemeleriyle hesaplayabiliyordu. Fakat galaksilerin uzaklıklarını ancak hata toleransı çok yüksek yöntemlerle biliyordu. Bu sebepten başlangıçta H sabiti için 500 gibi çok yüksek bir değer kullanmıştır. Ne var ki sabitin değeri, sonraki yıllarda yapılan gözlemlerle sürekli olarak değiştirildi. Bu yolda en önemli gözlem II. Dünya Savaşı sırasında yine Wilson Gözlemevi'nde yapıldı. Amerika Birleşik Devletleri'ne göç eden Alman astronom Wilhelm Heinrich Walter Baade (1893- 1960), savaş sırasında yapılan karartmalardan da yararlanarak uygun gözlem koşullarında Andromeda Galaksisi'nin uzaklığını yeniden ölçtü. Gerek Andromeda ve gerek diğer galaksilerin o zamana kadar bilinenden daha uzak olduklarını buldu ve buna bağlı olarak Hubble sabitinin sayısal değerini düşürdü. 1990'lı yıllardan sonra başlayan uzay araçlarıyla gözlem döneminde ise daha özenli ölçümler yapıldı. Bu gün NASA tarafından kabul edilen Hubble sabitinin değeri

  
    
      
        H
        =
        70.8
      
    
    {\displaystyle H=70.8}
  
'dir.
Bu değer, Hubble Uzay Teleskobu ile ölçülen uzaklıklara göre verilen bir değerdir. Ölçüm hata toleransı ±4 olarak verilmiştir.
Yukarıdaki sabit, doğrudan saniye boyutuyla da verilebilir:

  
    
      
        H
        =
        70.8
        
          
            
              k
              m
            
            
              s
              ⋅
              m
              p
            
          
        
        =
        
          
            70.8
            
              3.26
              ⋅
              
                10
                
                  6
                
              
              ⋅
              300000
              ⋅
              86400
              ⋅
              365
            
          
        
        ≈
        2.3
        ⋅
        
          10
          
            −
            18
          
        
        
          s
          
            −
            1
          
        
      
    
    {\displaystyle H=70.8{\frac {km}{s\cdot mp}}={\frac {70.8}{3.26\cdot 10^{6}\cdot 300000\cdot 86400\cdot 365}}\approx 2.3\cdot 10^{-18}s^{-1}}
  

Burada 3.26•106 megaparsekten (mp) ışık yılına dönüşüm için, 300000•86400•365 (≈ 9.4612) ise ışık yılından kilometreye dönüşüm için kullanılmıştır.

Hubble Yasası'ndan sonra genellikle evrendeki galaksi gruplarının birbirlerinden uzaklaştıkları kabul edilmeye başlanmıştı. Kimi bilim insanları galaksi grupları arasındaki uzaklaşmayı Süredurum Kuramı  adını verdikleri bir kuram ile açıklamaya çalışıyorlardı. Aralarında Rus kökenli Amerikalı fizikçi George Gamov'un da (1904-1968) bulunduğu kimi fizikçiler ise evrenin büyük bir patlama ile başladığını ileri sürüyorlardı. (Günümüzde verilen adla büyük patlama (İngilizce: big bang)). Hatta Gamov, 1948 yılında bütün evrenin 50 K civarında bir sıcaklığı olması gerektiğini, bu sıcaklık ölçülebildiği takdirde Büyük Patlama ve genişleyen evren kuramının kanıtlanabileceğini ileri sürdü. Ne var ki Gamov'un bu ön görüşünü o dönemdeki teknoloji ile sınama imkânı olmadı.
Gamov'un öngörüsünün 1964 yılında tamamen tesadüfen kanıtlandı. Telekomünikasyon sistemleri üzerinde çalışan iki Amerikalı mühendis, Arno Allan Penzias (1933 -) ve Robert Woodrow Wilson (1936 -), gürültü kaynaklarını araştırırken uzaydan gelen bir gürültü saptadılar. Uzayın her yönünden gelen bu gürültü son derece soğuk, fakat mutlak sıfır derecenin üzerinde bir kara cisimden geliyor gibiydi.
Penzias ve Wilson'un bulguları o sırada Gamov'un öngörülerini sınamak için hazırlık yapmakta olan iki fizikçinin, Robert Henry Dicke (1916-1997) ve Philips James Edwin Peeble'nin (1935 -) dikkatini çekti. Gürültü önce Dünya'da, daha sonra da sırf bu iş için geliştirilmiş COBE uzay aracında ölçüldü. Gürültünün ifade ettiği sıcaklık Gamov'un öngörüsünden biraz daha azdır.
En son ölçümlere göre sıcaklık, 2,7250 K  derecesindedir. (yani -270.4250 C). Bu sıcaklığa kalıntı ışınım (İngilizce: relic radiation) veya kozmik mikrodalga arka plan ışıması (İngilizce: cosmic microwave bacground radiation) denildi. Buna göre, evren genişledikçe sıcaklık da düşmüştür. Zaman geçtikçe evrenin sıcaklığı daha da düşecektir. Buna karşılık şayet geriye gidilebilecek olursa evren daha küçük, ama daha sıcak olacaktır.
Gerçi Penzias ve Wilson'un uzmanlık konuları kuramsal fizik değildi. Ama buluşları o kadar heyecan verici oldu ki bu iki mühendise 1978 yılında Nobel fizik ödülü verildi.

Normal koşullarda evren genişlese bile genişleme süratinin zaman içinde kütleçekimi sebebiyle düşmesi gerekir. Mantıken gençlik döneminde evren, bugünkünden daha hızlı genişlemeliydi. Bu sebepten büyük uzaklıkları (dolayısıyla eski dönemleri) gözlemleyen bilim insanları o çağlarda evrenin bugünkünden daha hızlı genişlemesi gerektiğini varsaymışlardı. Ancak 1990'lı yıllarda alınan gözlem sonuçları bu varsayımla çelişmektedir. Bu sebepten evrenin eskiden bugünkünden daha yavaş genişlediği, genişleme süratinin zamanla arttığı öne sürülmektedir. Genişleme süratinin zamanla artması, kütleçekim kuvvetinin etkisinden daha yoğun bir etkinin varlığını düşündürmektedir ki bu etkiye karanlık enerji adı verilmiştir. Etki, Einstein'ın (sonradan terk ettiği) kozmolojik sabitini andır

Evrenin ivmelenerek genişlemesi, belli bir mesafedeki bir galaksinin gözlemciden sürekli olarak, zamanla artan bir hızla uzaklaşmasından yola çıkılarak gözlemlenen evrenin genişlemesi olayıdır. Evrenin ivmelenerek genişlemesi 1998'de, Supernova Cosmology Project ve High-Z Supernova Search Team olmak üzere birbirlerinden bağımsız iki proje tarafından tespit edilmiştir. Her iki projede de ivmelenmenin ölçümü için tip Ia süpernovalar kullanılmıştır. Bunun nedeni, bu tip süpernovaların neredeyse aynı iç parlaklığa sahip olmaları (standart mum) ve bunlardan uzak olan nesnelerin daha donuk görünmeleri sebebiyle, bu tip süpernovaların parlaklıklarının daha net gözlemlenebilmesidir. 2011'de Saul Perlmutter, Brian Schmidt ve Adam Riess, "uzak süpernovaların incelenmesi sonucunda evrenin ivmelenerek genişlemesini keşiflerinden dolayı" Nobel Fizik Ödülü'nü paylaşmışlardır.

Evrenin nihai kaderi, fiziksel kozmolojinin ilgilendiği bir konudur. Evrenin durağan veya genişleyen yapısı da göz önünde alınarak birbiriyle rekabet halinde pek çok bilimsel tahminde bulunuldu.
Evrenin ani bir patlamayla oluşması fikrine Big Bang denir ve bu fikir bilim adamlarının büyük çoğunluğunca kabul edilmiştir. Evrenin nihai kaderi, kütle ve enerjinin fiziksel öncelikleri, en üst yoğunluğu ve patlamanın ölçeğine göre ciddi bir kozmolojik soru olmuştur.
Kozmologlar arasında evrenin düz ve sonsuza dek genişler yapıda olduğuna dair bir fikir birlikteliği vardır. Evrenin nihai kaderi ise, evrenin şekline ve karanlık enerjinin oynadığı role göre değişecektir.

Albert Einstein'ın 1916'da yayınlanan genel görelilik kuramı, evrenin nihai kaderi ile ilgili bilimsel teorilerin keşfine olanak sağladı. Genel görelilik kuramı, evreni olabilecek en geniş ölçüde tanımlamak için kullanılabiliyordu. Genel görelilikte pek çok çözüm ve eşitlik vardır ve her bir çözüm farklı bir nihai kader öngörüyordu. Alexander Friedmann bu olası çözümlerden birini 1922 yılında önerdi. Ardından 1927'de de Georges Lemaitre öneride bulundu. Bu çözümlerden bazılarında evrenin tek bir noktadan patladığı söyleniyordu. Big Bang.

1931 yılında, Edwin Hubble uzak galaksideki yıldızları gözlemleyerek evrenin genişlediğine dair fikrini yayınladı. O günden beri, evrenin başladığı ve olası sonu ile ilgili pek çok bilimsel araştırma yapıldı.

1927 yılında Georges Lemaitre evrenin başlangıcı ile ilgili 1927'den bu yana Big Bang olarak anılan teoriyi ortaya attı. 1948 yılında Fred Hoyle ise evrenin düzenli bir şekilde genişlediği fakat istatistiksel olarak madde miktarının yaratıldığı gibi kaldığı bir evren teorisi (n kararlı hal) ortaya attı. Bu iki teori de, 1965'te Arnold Penzias ve Robert Wilson kozmik arka plan radyasyonunu keşfedene kadar kabul gördü. Kozmik arka plan radyasyonu Big Bang teorisinin öngördüğü şeyleri ispatlıyordu ve kararlı hal teorisi artık geçerliliğini yitirmişti. Böylece Big Bang teorisi, evrenin başlangıcı ile ilgili kabul gören en yaygın görüş haline geldi.

Einstein genel göreliliği formülize ederken, o ve bilim adamları evrenin durağan olduğuna inanıyordu. Einstein denklemlerinden, evrenin genişlediği gerçeğine ulaşmıştır fakat geleceği de katabilmek için kozmolojik sabit denen bir sabiti denklemlerine eklemiştir. Bu herhangi bir patlama veya etkileşimden etkilenmeyen bir kütle yoğunluğu sabitidir. Bu sabitin görevi, hesaplamalarda kütleçekimsel kuvvetin evrenin durağan halini bozmasını önlemektir. Hubble'ın yaptığı gözlemlerin sonunda evreninin genişlediğini açıklamasının ardından 
Einstein bu sabite “ Kariyerimin en büyük hatası.” Demiştir.

Evrenin kaderindeki önemli parametrelerden biri yoğunluk Omega (Ω) parametresidir. Omega, evrendeki ortalama kütle yoğunluğunun bu yoğunluğun kritik bir değerine bölünmesi olarak tanımlanır. Bu olay üç tane olası evren geometrisini de beraberinde getirir. Omega 1' den büyük, 1'e eşit veya 1'den küçük olabilir. Bu eşitlikler ise evrenin yassı, açık veya kapalı olduğu anlamına gelir. Bu üç kelime evrenin büyük geometrisini tanımlar fakat galaksiler ve yıldızlar gibi kütle yığıntılarının yerel uzay-zamanı bükmesini tanımlamaz. Eğer evrenin başlıca içeriği eylemsiz madde ise, 20. Yüzyılda Dust Model'lerin popülerliğinden dolayı, her geometri için ayrı bir kader olacaktır. Böylece, kozmologlar evrenin kaderine, omegayı ölçerek ya da yaklaşık olarak hangi değerde patlamanın yavaşlamaya başladığını bularak karar vermeyi amaçlamaktadır.

1998'den itibaren, uzak galaksiler ve süpernovalarda yapılan gözlemlerden evrenin genişlemesinin ivmelendiği görüldü. Sonradan gelen kozmolojik teoriler bu genişlemeye olanak sağlayacak şekilde dizayn edildi. Bu genleşme genelde karanlık maddeden kaynaklanıyordu. Karanlık enerji basitçe pozitif bir kozmolojik sabittir. Genel olarak, karanlık enerji negatif basınç oluşturan hipotezlerdeki ortak bir terimdir. Bu terim genelde evren genişledikçe değişen yoğunlukla beraberdir.

Pek çok kozmoloğun da fikir birliğine ulaştığı nokta evrenin nihai kaderinin, onun bütün şekline, ne kadar karanlık enerji içeriğine ve karanlık enerjinin genişleme üzerindeki etkisine bağlı olduğu gerçeğidir. Son gözlemler, Big Bang'den 7.5 milyar yıl sonrasından itibaren evrenin genişleme hızının düştüğünü gösterdi. Bu da Açık evren teorisi ile örtüşüyordu. Fakat, Wilkinson Microwave Anisotropy Probe tarafından yapılan son ölçümler, evrenin yassı olduğunu doğruladı.

Eğer omega birden büyük ise, uzayın geometrik şekli bir kürenin yüzeyi gibi kapalıdır. Bir üçgenin bütün iç açılarının toplamı 180 dereceden büyüktür ve paralel hiçbir doğru yoktur. Bütün doğrular er ya da geç kesişir. Evrenin şekli büyük kadrajda eliptiktir.
Kapalı evrende, karanlık enerji azdır ve yerçekimi en sonunda evrenin genişlemesini durdurur. Bu noktadan sonra ise çekim kuvvetinin etkisiyle bütün maddeler bir noktaya çöker ve en sonunda büyük sıkışma ya da büyük ezilme denilen “ Big Crunch “ oluşur. Büyük patlama diye bilinen Big Bang olayının tam tersidir. Fakat, eğer evren büyük bir miktar karanlık enerjiye sahipse, evrenin genişlemesi omega bir'den küçük olsa da, sonsuza kadar devam edecektir.

Eğer omega birden küçükse, evrenin geometrisi bir eyer yüzeyi gibi açıktır. Üçgenin iç açıları toplamı 180 dereceden küçüktür ve doğrular asla aynı mesafede değildir. En az diğer doğruları kesmeyecek kadar bir mesafeye sahiplerdir. Böyle bir evrenin şekli hiperboliktir.
Karanlık enerji olmasa bile, negatif bükülmüş bir evren sonsuza kadar genişleyebilir ve kütleçekim bu etkiyi neredeyse kayda değmeyecek bir ölçekte engelleyebilir. Karalık enerji ile beraber, evrenin genişlemesi sadece devam etmez, aynı zamanda da ivmelenir. Böyle bir evrenin nihai kaderi, ya ısı ölümü olarak bilinen Büyük Donma (Big Freeze) ya da karanlık enerjinin neden olduğu ivmenin geri kalan bütün kuvvetleri (yer çekimsel, elektromanyetik ve güçlü çekim kuvvetleri) ezmesiyle oluşan büyük çözülme (Big Rip) olarak tahmin ediliyordu.
Aksine karanlık enerjiyi ve pozitif basıncı karşılayacak bir negatif kozmolojik sabit açık bir evrenin bile yeniden çökmesine neden olabilir. Bu görüş, yapılan gözlemler sonucu çürütülmüştür.

Eğer evrenin ortalama yoğunluğu olan omega bire eşitse, evrenin geometrisi, Öklit Geometrisinde olduğu gibi, yassıdır. Bir üçgenin iç açıları toplamı 180 derecedir ve paralel doğrular, her yerde uzaklıklarını koruyarak devam ederler. Wilkinson Microwave Anisotropy Probe evrenin yassı olduğunu sadece % 0.4 gibi bir yanılma payı ile ölçmüştür.
Karanlık enerjinin yokluğu, evren azalan bir ivme ile patlama asimptotik olarak 0'a yaklaşana kadar sonsuza dek büyür. Karanlık enerji ile evrenin genişleme hızı ilk başlarda kütleçekiminden dolayı yavaştır fakat daha sonra yükselir. Yassı evren, Açık Evren ile aynı nihai kaderi paylaşır.

Evrenin kaderi, yoğunluğu tarafından belirlenir. Verilerin sunduğu kanıtların, genişlemenin hızı ve kütlesel yoğunluğun ağır basması ile evrenin süresiz olarak büyümeye devam edeceği söylenebilir. Bu olay ise, Big Freeze denilen olay ile sonuçlanacaktır. Fakat, gözlemler kesin değil ve alternatif modeller hala mümkün.

Büyük donma, asimptotik olarak ısısı mutlak sıfıra yaklaşan bir evrende yaşanacak senaryodur. Karanlık enerjinin yokluğundan dolayı yassı veya hiperbolik bir evrende yaşanacak bir senaryodur. Pozitif bir kozmolojik sabit olduğu müddetçe, aynı zamanda kapalı evren modelinde de yaşanabilir. Bu senaryoda, yıldızların normalde 1012 1014 e kadar olan boyutlarda olması beklenir. Ancak, eninde sonunda yıldız oluşumu için gerekli olan gaz miktarı tükenmiş olacaktır. Ve var olan yıldızların yakıtının tüketmesi ve parlaklıklarını yitirmesi ile evren yavaşça karanlığa bürünecektir. Sonunda kara delikler Hawking Radyasyonu'nu emerek kendilerini tüketene kadar evrene hakim olacaktır. Isı ölümü ile ilgili senaryo ise, yaşam ve evrenin devinimi için gerekli olan hiçbir ham maddenin kalmadığı, maksimum entropinin en sonunda dağıldığı bir evren geleceğidir. Isının ölümü senaryosu bütün evren modellerinde, evreninin en son entropisinin minimuma inmesi şartı ile, geçerlidir. Süregelen kuantum dalgalanmaları ve tünellenmeleri gelecek 
  
    
      
        
          10
          
            
              10
              
                56
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle 10^{10^{56}}}
  
 yıl içerisinde yeni bir büyük patlama yaratabilir. Evrenin başlangıcından bu yana Poincaré Recurrence Theorem, Thermal Fluctuations ve Fluctuation Theorem tarafından düzenli olarak düşürülen bir entropi vardır.

Hayali karanlık enerjinin özel bir olayı, basit bir kozmolojik sabitten çok daha fazla negatif baskı oluşturabilir, karanlık enerjininin yoğuluğunun zamanla düşmesidir. Bu olay, ivmenin ve Hubble Sabiti'nin miktarında artışa neden olur. Sonuç olarak, evrendeki maddesel bütün objeler, galaksilerden başlarak en sonunda (mutlak sonda) bütün formlar ne kadar küçük oldukları önem teşkil etmeden elementel boyutlarına, radyasyona kadar hayali kuvvet tarafından ayrılacaktır. Evrenin en son hali tekilliktir ve bu halde karanlık enerjinin yoğunluğu ve büyüme hızı en baştaki (tekillikteki) halini alır.

Büyük çöküş hipotezi, evreninin nihai kaderi ile simetrik değerlendirilebilir. Aynı Büyük Patlama'nın bir kozmolojik patlama ile olması gibi, bu teori de evrenin ortalama yoğunluğunun genişlemeyi durdurmaya yetecek kadar olup, büzülmeye neden olacağını söyler. Sonuç tam olarak bilinmiyor, basit bir tahmin olarak evrendeki bütün maddeler ve uzayzaman boyutsuz bir tekilliğe dönüşecektir. Fakat, boyutlardaki farklılık nedeni ile, bu alanda da bilinmeyen kuantum etkileri göz önüne alınmalıdır.
Bu senaryo, önceki evrende yaşanan Büyük Çöküşten sonra bir Büyük Patlama yaşanmasına olanak tanımaktadır. Eğer bu olaylar sürekli bir devinim halinde ise, döngüsel evren ya da aynı zamanda salınımlı evren olarak bilinen bir model oluşturur. O zaman evren, sonsuz sayıda oluşacak olan bütün sonlu ev

Evren'in yaşı, Büyük Patlama'dan günümüze dek geçen zamandır. Şu anki teori ve gözlemler, Evren'in yaşının 13,5 ile 14 milyar arası olduğunu önermektedir. Bu yaş aralığı birçok bilimsel araştırma projesinin görüş birliğiyle elde edilmiştir. Bu projeler arasında arka plan ışınımı ölçümlerini ve Evren'in genişlemesinin ölçümü için kullanılan diğer pek çok farklı yöntemi de içerir. Arka plan ışınımı ölçümleri Evren'in Büyük Patlama'dan bu yana olan soğuma süresini verir. Evren'in genişlediğine dair kanıtlardan biri olan kırmızıya kayma gözlemleri ise Evren'in yaşının hesaplanması için kesin bilgiler verir.

Işık hızı sonsuz değildir; bu nedenle hiçbir şeyi eşzamanlı göremeyiz. Bu durum, uzay ölçeğinde anlamlı miktarlarda mesafe ve zaman bozulmalarına neden olur.LCS yöntemiyle kozmolojik analiz ışık hızının sabit ve sonlu/sınırlı oluşunu esas alır. Büyük patlama ya da düzgün genişleme teorisine göre enerji patlaması sonrası oluşan madde topaklanmaları yarıçapı/çapı sürekli genişleyen küresel bir yüzey oluşturur; fakat bu yüzey üzerinde bulunan bir gözlemci "ışık hızının sınırlı olması sebebiyle" bu küresel yüzeyi deforme asimetrik elipsoid (su damlası formu) olarak görmek durumundadır. Astronomik gözlem verileri bu görünen evren formuna aittir. Yani mutlak düzendeki küresel yüzey şekli, gözlemci tarafından damla formunda algılanacaktır. Evrenin 8, 10, 12, 14, 16, 18, 20, 22,... milyar yaşları için bu geometrik form belirlendikten sonra astronomik veriler teorik olarak hesaplanabilir ve sonuçlar evrenin yaşına bağlı olarak diyagramlara işlenir. Grafiklerde gerçek gözlemsel veriler işlendiğinde evrenin yaşı bulunur. Bu yöntemle bulunan evrenin güncel yaşı 19,28 milyar yıldır.
LCS yöntemi, mevcut 1/Ho yöntemine göre daha detaylı ve çok faktörü hesaba katan bir kozmolojik analizdir. Örneğin: Astronomik parametrelerin gözlemciye ait bileşeni gözlem anına ait iken, gözlenene ait bileşen geçmiş zamandaki durumun değeridir; bilimsel bütünlüğe aykırı olan bu durum LCS yönteminde çözümlenir. Hubble sabiti (Ho) küresel formda tek değer iken, fiili gözlemsel değerler, uzaklığa bağlı olarak 80 - 55 Km/sn/mpc arasında değişir. LCS kozmolojik analizi, damla formundaki teorik deforme Ho değerlerini aynı bularak yöntemi onaylamaktadır.

Evrenin şekli, fiziksel kozmolojide hem yerel hem de küresel geometrisini ifade eder. Yerel geometri öncelikle eğriliği ile tanımlanırken, küresel geometri topolojisi ile karakterize edilir (topoloji de eğrilik tarafından sınırlandırılır). Genel görelilik, uzaysal eğriliğin (yerel geometri) yerçekimi tarafından nasıl sınırlandırıldığını açıklar.
Evrenin küresel topolojisi, homojen genel görelilik modelleri ailesindeki gözlemlerden çıkarılan eğrilik ölçümlerinden tek başına çıkarılamaz, çünkü küresel topolojik özellikleri değişen, yerel olarak ayırt edilemeyen uzaylar vardır.
Örneğin, 3 torus gibi çoklu bağlantılı bir uzay her yerde sıfır eğriliğe sahiptir, ancak boyutu sonludur. Oysa düz, basit bağlantılı bir uzay boyutu sonsuzdur (örneğin Öklid uzayı).
Mevcut gözlemsel kanıtlar (örneğin WMAP, BOOMERanG ve Planck), gözlemlenebilir evrenin, bilinmeyen bir küresel topolojiye sahip eğrilik yoğunluğu parametresinin %0,4 hata payı dahilinde uzamsal olarak düz olduğunu ima etmektedir. Evrenin, Öklid uzayı gibi basit bağlantılı mı yoksa torus gibi çoklu bağlantılı mı olduğu şu anda bilinmemektedir. Bugüne kadar, evrenin topolojisinin basit bağlantılı olduğunu gösteren ikna edici kanıtlar bulunmuştur, ancak astronomik gözlemlerle çoklu bağlantılar da mümkün olabilir.

Eşeyli üreme, iki canlı organizma arasında genetik malzemelerin birleştirilmesi suretiyle yeni bir canlının oluşması olayıdır. Burada iki ana süreç vardır: kromozom sayısını yarıya indiren mayoz bölünme ile iki gametin birleştiği ve eski kromozom sayılarına ulaştığı döllenmedir. Mayoz bölünme sırasında, her bir çiftin kromozomları, homolog rekombinasyon elde etmek için krossing over yoluyla parça değişimi yaparlar.
Eşeyli üremenin evrimi büyük bir yap boz bilmecesidir. Eşeyli üreyen organizmaların ilk fosilleşmiş kanıtları, 1 ile 1,2 milyar yıl öncesi Stenyan dönemindeki ökaryotlara aittir. Eşeyli üreme, hemen hemen tüm hayvanlar ve bitkiler de dahil olmak üzere, iri ölçekli makroskopik organizmaların büyük çoğunluğu için başlıca üreme metodudur. Hücre teması yoluyla iki bakteri arasında genetik malzeme (DNA) aktarımı olan bakteriyel konjugasyon, benzer mekaniğe sahip olduğu için sık sık yanlışlıkla eşeyli üreme ile karıştırılır.
Önemli bir soru, eşeyli üremenin, döllenmesiz bir üreme biçimi olan partenogeneze rağmen neden vazgeçilmez olduğu ve bazı yönlerden üstün bir üreme biçimi teşkil ettiğidir. Çağdaş evrim düşüncesi, bu konuda bazı açıklamalar önermektedir. Bir neden, aynı soy dalı üzerinde var olan seçilim baskısı sebebiyle olabilir. Bir popülasyonun, değişen çevre şartlarına karşı vereceği tepkiden daha hızlı yayılabilmesi yeteneği, eşeyli rekombinasyonla partogenezde olduğundan daha çok sağlanır. Alternatif olarak, eşeyli üreme, sınırlı kaynaklar için birbirleriyle rekabet eden aynı soy dalındaki türlerden daha çok evrimsel hız sağlayabilir.

Ana madde: Bitkilerde üreme
Hayvanlar, tipik olarak mayoz bölünmenin hemen ardından, mayoz bölünme tarafından oluşturulan sperm denilen erkek gametler ile yumurta veya ovum denilen dişi gametler üretirler. Öte yandan bitkiler, mitoz bölünme sonucu oluşan sporlara sahiptirler. Sporlar, gametofit içinde sporlanarak gelişirler. Çeşitli bitki türlerin gametofitleri, büyüklük olarak birbirlerinden ayrılır: kapalı tohumlu bitkiler (Angiospermler), polenlerinde sadece üç adet hücre bulundururlarken yosunlar ile ilkel olarak adlandırılan bitkiler ise birkaç milyon hücreye sahip olabilirler. Bitkilerde, çiçeksiz ve sporlu bir evre olan sporofit evresinin gametofit evreyi izlediği 2 farklı yaşam evresi olup nesil değişimi görülür. Sporofit evre, mayoz sporangium kesesi içinde spor üretimine yol açar.

Çiçekli bitkiler, karalara egemen olan bitki formu olup eşeyli ve eşeysiz üreyerek çoğalırlar. Genel olarak sahip oldukları en ayırt edici özellikleri, çoğu zaman çiçek olarak adlandırılan cinsel organlara sahip olmalarıdır. Stamen ya da anter olarak bilinen çiçeğin erkek üreme organı, eril gametofitler meydana getirir ve bu eril gamatofitler, dişi gametofitlerin yumurta içinde bulunduğu, stigma olarak da bilinen ve karpel üstünde yer alan tepeçiğe eklenerek polen taneleri içinde sperm üretirler. Polen tüpü, karpal biçimde geliştikten sonra üreme hücresinin çekirdeği, dişi yumurta hücresini döllemek için polen taneleriden ovüllere (yumurta) doğru hareket eder ve çift dölleme denilen bir süreçte endosperm çekirdeği, dişi gametofitin içine yerleşir. Triploid endosperm (tek bir sperm hücresi ve iki dişi hücresi) ve dişi ovul dokuları, gelişmekte olan tohumun çevrelenmesine neden olurken ortaya çıkan zigot, embriyo olarak gelişmeye başlar. Bundan sonra, dişi gametofitleri oluşturan yumurtalık meyveye dönüşürek tohum çevresinde büyümeye başlar. Bitkiler kendi kendilerini tozlayabildikleri (Kendi kendini tozlama) gibi birbirlerini de tozlayabilirler (Tozlaşma). Eğrelti otları, yosun ve ciğer otları gibi çiçeksiz bitkiler ise, eşeyli üremenin başka şekillerini kullanırlar.

Eğrelti otları, çoğunlukla rizom, kök ve yapraklara sahip büyük diploit sporofitler meydana getirirler ve sporangium denilen küçücük yuvarlak kesecikler halindeki spor keseleri üzerinde ise sporlar oluşur. Bu keseler yırtılınca, sporlar toz halinde serbest bırakılır ve bunlar çimlenerek genellikle yeşil renkli ve kalp şeklindeki, küçük, kısa ve de ince gametofitler oluştururlar. Gametofitler veya tallus, hem anterozoitte (bitkilerde erkek üreme hücresi) hareketli spermler, hem de ayrı olarak arkegonda (eğrelti otlarındaki dişilik organı) yumurta hücreleri oluştururlar. Yağmur yağdıktan veya çiğ taneleri, bunların üstünde ıslak bir şerit oluşturduktan sonra, hareketli spermler, normalde tallusun üzerinde üretilen anterozoitten dışarı doğru püskürürler ve yağmur suyu veya çiğ örtüsündeki sıvı içinde yüzerek yumurtaları dölledikleri arkegona ulaşırlar. Bu geçişi ve karşılıklı döllenmeyi desteklemek için, spermlerin yumurtalar henüz döllenmeye hazır olmadan önce serbest bırakılması, spermlerin yumurtaları farklı talluslar içinde döllemelerini daha olası hale getirir. Döllenme sonrası bir zigot oluşur ve bu zigot, yeni bir sporofit bitkiye dönüşür. Bitkilerin sporofit ve gametofite ayrılması durumuna nesil değişimi denir. Benzer üreme yöntemlerine sahip diğer bitkiler, Psilotum (Lycopodiales takımından psilotaceae familyasının örnek tipi), Kurtayağı adı ile anılan Lycopodium, yosundan daha gelişmiş ama eğrelti otundan daha ilkel olan Selaginella ve
Atkuyruğu (Equisetum)'dur.

Ciğer otları, Boynuz otları ve Yapraklı Bryophyta türlerini kapsayan kara yosunları, hem eşeyli hem de vejatitif olarak ürerler. Kara yosunları, nemli yerlerde, eğrelti otları gibi büyüyen küçük bitkiler olup flagella kamçısı olan spermlere sahiptirler ve eşeyli üremeyi kolaylaştırmak için suya ihtiyaç duyarlar. Bu bitkiler, fotosentez yapan yaprak benzeri yapılara sahip, çok hücreli haploid bir vücut olan ve hakim bir forma dönüşen haploid bir spor olarak başlangıç yaparlar. Haploid gametler, mayoz bölünme tarafından anterozoit ve arkegon içinde üretilirler. Anterozoit'ten püsküren sperm, olgunlaşmış arkegon tarafından salgılanan kimyasallara yanıt vererek sıvı su şeridi içinde onlara doğru yüzerler ve böylece zigot oluşturan yumurta hücrelerini döllerler. Zigotlar mitoz bölünme ile bölünürler ve diploit olan bir sporofite dönüşürler. Çok hücreli diploit sporofitler, arkegona Setae kılları ile bağlanan ve spor kapsülleri denilen yapılar üretirler. Spor kapsülleri, mayoz bölünme ile sporlar oluşturur ve bu kapsüller olgunlaşıp yırtıldıklarında sporlar da serbest bırakılır. Kara yosunları, üreme yapılarında önemli farklılıklar gösterirler ve yukarıdakiler buna dair temel bir taslak oluşturur. Bunun yanında, bazı türlerde her bitki tek bir cinsiyete sahipken diğer türlerde bir bitki her iki cinsiyete de sahip olabilir.

Mantarlar, işlem yaptıkları eşeyli üreme yöntemlerine göre sınıflandırılırlar. Eşeyli üreme sonucu, zor zamanlarda hayatta kalmaya ve yayılmaya yarayan dayanıklı sporlar oluşur. Mantarların eşeyli üremesinde genellikle üç evre gözlemlenir: plazmogami, karyogami ve mayoz bölünme.

Mikroorganizmaların eşeyli üreme şekilleri türlerine bağlı olarak çeşitlilik gösterebilir. Genel olarak eşeyli üreme, genetik çeşitliliği artırarak türlerin adaptasyon kabiliyetini ve hayatta kalma şansını artırmaktadır.
Birçok mikroorganizma, eşeyli üremeyi gerçekleştirmek için genetik materyallerini diğer bireylere aktaran iki farklı cinsiyete sahiptir. Bu cinsiyetler genellikle dişi (gamet oluşturan) ve erkek (gameti döllenme yeteneğine sahip) olarak belirlenir. Eşeyli üreme aşağıdaki adımlardan oluşur:

Eşeyli üremenin başlaması için gamet hücreleri (sperm ve yumurta) oluşturmak üzere meiosis adı verilen bir süreç gerçekleşir. Meioz, normal hücre bölünmesinden farklıdır çünkü gamet hücrelerinin kromozom sayısını yarıya indirir. Bu, daha sonra birleşecek olan gametlerin çiftleşme sırasında kromozom sayısını normale döndürmesini sağlar.

Meioz sırasında, her iki cinsiyet de (dişi ve erkek) birçok gamet hücresi oluşturur. Bu hücreler, dişilerde yumurta olarak adlandırılırken, erkeklerde sperm olarak adlandırılır. Bu gamet hücreleri genetik materyal taşıdıkları için farklı kombinasyonlarda genetik çeşitlilik oluşturur.

Eşeyli üreme, farklı cinsiyetteki gametlerin birleşmesiyle gerçekleşir. Bu birleşme, döllenme adı verilen bir süreçle gerçekleşir. Sperm hücresi dişi gamet olan yumurtayı döllererek, bir zigot adı verilen yeni bir hücre oluşturur.

Zigot, birçok mitotik bölünme geçirerek büyür ve gelişir. Bu süreçte, kromozom sayısı normale döner ve yeni bir mikroorganizma veya canlı oluşur.
Eşeyli üreme, genetik çeşitlilik sağlayarak, hastalık ve zararlı organizmalarla mücadelede ve ortama uyum sağlamada mikroorganizmalar için avantaj sağlar. Ancak eşeyli üremenin bazı mikroorganizmalarda görülmediği veya nadir olduğu durumlar da vardır. Mikroorganizmalar çoğunlukla eşeysiz üreme yöntemlerini kullanarak, hızlı ve verimli bir şekilde üreyebilirler.

Böcek türleri, günümüze kadar gelen tüm hayvan türlerinin üçte ikisinden fazlasını oluştururlar ve bazı türleri seçmeli olarak partenogenez ile çoğaldıkları halde çoğu böcek türleri eşeyli olarak ürerler. Birçok böcek türü seksüel dimorfizm özellikleri gösterirken diğer türlerde cinsiyetler neredeyse özdeş görünüme sahiptir. Tipik olarak, böcekler spermatozoa (sperm) üreten erkek ve ovül (yumurta) üreten dişi olmak üzere iki cinsiyete sahiptirler. Ovül, iç döllenme öncesi oluşan ve koryon tabakası ile kaplanan yumurtalara dönüşür. Böcekler, çoğu kez erkeğin spermatoforunu (sperm kapsülü) dişinin içinde depoladığı ve yumurtaların döllenmeye hazır olmasına kadar dişinin bu spermleri sakladığı, çok farklı çiftleşme biçimlerine ve üreme stratejilerine sahiptir. Dölleme sonrası ve zigot oluşumu ile gelişim aşamalarının çeşitlenmesinin ardından, birçok türlerde dişi yumurtaları dışarıda saklar ya da bazı türlerde yumurtalar dişi böceğin içinde gelişir ve yavruları canlı doğururlar.

Memelilerin günümüze kadar ulaşan ve hepsinin de iç döllenme özelliğine sahip olduğu üç türü bulunmaktadır: Tek delikliler, Eteneliler ve Keseliler. Anne ve cenine ait iki dolaşım sistemini birbirinden ayıran plasenta organına sahip memelilerde döller, henüz üreme yeteneği olmayan fakat cinsel organlara sahip eksiksiz bir yavru olarak doğa

Fizik yasası ya da bilim yasası, belirli şartlar altında her zaman olan olayları belirli gerçeklerle ve uygulanabilir olaylarla açıklamaktır. Fizik yasaları, bilim insanları tarafından kanıtlanmış ve tüm evren için geçerli olan, yıllar boyu yapılan gözlemlere ve deneylere dayanarak çıkarılan sonuçlardır. Bilimin amacı çevremizdeki olayları özetleyip tanımlamaktır. Bu, bilim camiasındaki herkesin kabul ettiği bir görüş değildir.
Siyasi-hukuki anlamda doğal yasalar ile bilimsel anlamdaki doğal yasalar arasındaki fark birisinin modern olmasıdır. Her iki kavramda Yunanca kelime olan physis'den türemiştir (İngilizce’de physics demektir) ve İngilizceye doğa olarak çevrilmiştir.

Fizik yasalarının birçok genel özellikleri tanımlanmıştır. Fizik yasaları: 

Gerçek, eninde sonunda geçerlilik düzeninin içinde yer alacaktır. Bu tanımdan, asla tekrarlanabilir çelişen gözlem olmaz
Evrensel. Evrenin herhangi bir yerinde uygulanabilir. (Davies, 1992:82)
Basit. Bunlar tipik olarak tek bir matematiksel denklem ile ifade edilmiştir. (Davies)
Mutlak. Evrendeki hiçbir şey bunları etkileyemez. (Davies, 1992:82)
Sabit. İlk keşfedildiğinden beri değişmezdir.
Her şeye gücü yeten. Evrendeki her şey bunlara boyun eğer. (Davies, 1992:83)
Genellikle niceliklerin korunumu. (Feynman, 1965:59)
Sık sık zamanın ve uzayın simetrisinin varlığını açıklama. (Feynman)
Zamanda tersinme, zamanın kendisi tersinmez olmasına rağmen. (Feynman)
Fizik yasaları bilimsel teorilerden basitliklerinden dolayı ayrılır. Bilimsel teoriler genellikle yasalardan daha karmaşıktır. Daha çok ögeleri vardır ve deneysel verilerin ve analizlerin gelişmesiyle değişme olasılıkları vardır. Bunun sebebi fizik yasaları yapılan gözlemlerin özetidir. Teoriyse, bir modeldir, yapılan gözlemlerin açıklamasıdır, diğer gözlemlerle onu ilişkilendirir ve buna dayanarak test edilebilir tahminler yapılır. Basitçe açıklanacak olunursa, yasa olan bir şeyi açıklar, teoriyse bir şeyin neden ve nasıl olduğunu açıklar.

Bazı ünlü doğa yasalarından Isaac Newton’un klasik mekanik teorileri, Philosophiæ Naturalis Principia Mathematica’ da gösterilmiştir ve Albert Einstein'ın görelilik teorisi. Diğer yasa örneklerinden Boyle'ın gaz yasası, korunum yasası, termodinamiğin dört yasası.

Bazı bilim yasaları matematiksel tanım olarak yer alırlar (Newton'un ikinci yasası, nedensellik, belirsizlik ilkesi gibi). Bu yasalar bizim duyumuzun neyi algıladığını açıklamasına rağmen, hala deneyseldirler ve bu nedenle matematiksel bir olgu değildirler.

Diğer yasalar doğada bulunan matematiksel simetrileri yansıtmaktadır. yasalar yüksek hassaslık için, kesinlik için sıkça test edilir. Bu bilimin ana amaçlarından birisidir. yasalara uymak, onların test edilemeyeceği anlamına gelmez. Onları test etmek, doğruluğunu artırmak, yeni koşulları doğrulamak, eski koşulları tuttuğunu görmek ya da süreç içinde neler keşfedileceğini görmek için yapılır. yasaların geçerliliğini yitirmesi ya da yapılan deneylerle yeni limitler eklemek her zaman mümkündür. Fakat yasaların temelini değiştirmek imkânsızdır. İyi yapılan yasaların geçerliliğini yitirmesi mümkündür fakat yeni formüller yasası yıkmak yerine ondaki tutarsızlıkları geneller. Yani geçersiz yasalar sadece tahmine yakın olarak bulunur ve yeni bulunan koşullar eskisine eklenir. Yani değiştirilmeyen bilgiden ziyade fizik yasaları, geliştirilen bakış açısı dizisi veya daha doğru genellemelerdir.

Bazı yasalar diğer daha genel yasaların sadece iyi bir tahmini, yaklaşık olanlarıdır. Mesela, Newton dinamik yasası özel göreliliğin düşük hız limiti içindir. Benzer bir şekilde Newton'un yer çekimi yasası genel göreliliğin düşük kütle için ona yaklaşık bir yasadır. Coulomb yasası kuantum elektrodinamiğine yaklaşık bir yasadır. Bazı durumlarda, yaklaşık yasaları daha genel olan yasalar yerine kullanmak daha doğrudur.

Birçok temel fizik yasası, uzayın, zamanın ve doğanın diğer yönlerinin çeşitli simetrilerinin matematiksel sonuçlarıdır. Özellikle Noether teoremi, bazı korunum yasalarını kesin simetrilere bağlamaktadır. Mesela enerji korunumu zaman simetrisinin kaymasının bir sonucuyken, momentum korunumuysa uzay simetrisinin sonucudur. Ayırt edilemez bütün temel parçacıklar (elektron ya da foton gibi) Satyendra Nath Bose ve Paul Dirac kuantum istatistiği olarak sonuçlanır ki bu da fermiyonlar için Pauli dışlama ilkesi ve bozonlar için Bose-Einstein yoğunlaşması olarak sonuçlanır. Zaman ile uzay arasındaki dairesel simetri, eksenleri koordine eder. Bu da özel görelilik olarak sonuçlanan Lorentz dönüşümü ile sonuçlanır. Eylemsizlik ile kütle arasındaki simetri genel görelilik olarak sonuçlanır.
Kütlesiz bozonlar aracılığıyla etkileşimlerin ters kare yasası, uzayın 3 boyutlu olmasının matematiksel sonucudur.
Doğanın en temel yasalarını araştırma esnasındaki bir amaç, temel etkileşimlere uygulanabilen en temel matematiksel simetri gruplarını araştırmadır.

Doğadaki belli sistemler çerçevesi içinde bulunan gözlemler tarih öncesine dayanmaktadır. Bu tarih öncesinde neden sonuç ilişkisini tanıma, kesin bir kabul olarak görüldüğünden beri doğanın yasaları olduğu kabul edilmiştir. Animizdeki karmaşıklık ve birçok olayın meteorolojik, astronomik, biyolojik olaylara neden olduğunu ya da tanrılar, ruhlar ve doğaüstü olayların eylemlerine neden olduğunu, tam olarak anlaşılmamasına rağmen bağımsız bilim yasaları sınırlanmıştır. Doğa hakkındaki gözlemler ve tahminler metafizik ve ahlak ile sınırlandırılmıştır.
Avrupa'da, sistematik teoriler Yunan filozofları ve bilim adamlarıyla başlar ve Helenistik, Roma İmparatorluğu dönemiyle devam eder.
Doğa yasaları ilk olarak canlı metafor olarak Latin şairler Lucretius, Marcus Manilius, Vergilius ve Ovidius tarafından benzetildi. Zaman içinde, Genç Seneca ve Yaşlı Plinius'un düz yazı makalelerinde sıkı kuramsal varoluş olarak isim kazandı. Neden Roma köklü? Lehoux'ın ikna edici anlatımına göre fikirler, Roma kültürü ve yaşamındaki sistemleştirilmiş yasaların asıl rolüyle ve adli argümanlarca mümkün kılındığından dolayıdır. 
Şu anda tanıdığımız geçerli yasaların formülleri Avrupa'da 17. Yüzyıla, matematiğin geliştiği ve kesin deneylerin yapıldığı zamana dayanmaktadır. Bilimsel yöntem de bu zamanda şekil almıştır. Evrensel olarak tasarlanmış politik anlamda doğa yasaları da bu zamanda ayrıntılı olarak tasarlanmıştır.

Bazı matematik teorileri ve belitler, yasalar olarak bilinmektedir çünkü deneysel yasalarla mantıksal temeli ispat edilmiştir. 
Diğer gözlemlenmiş olayların örnekleri de bazen yasalar olarak tanımlanır mesela Titius-Bode yasası, Zipf yasası ve Moore yasası. Bu yasaların çoğu rahatsız edici bilim tanımına düşmüşlerdir. Diğer yasalar pragmatik ve gözlemlenebilirdir.

Bilim felsefesi
Bilimsel yöntem
Tümevarım
Fizik sabiti

Friedmann denklemleri, genel görelilik kapsamında homojen ve izotropik modellerde evrenin genişlemesini belirleyen denklemler. Evrenin yoğunluğu, yeterince büyük bir hacim göz önüne alınarak ve gözlenen kütle ölçülerek bulunur. Bu kütleyi belirlemek için, bu hacim içinde gözlenen parlak galaksiler sayılır ve bu sayı ortalama bir galaksinin kütlesiyle çarpılır. Bir galaksinin kütlesinin, galaksinin sarmal ya da elips biçiminde olduğu belirtildiğinde, ortalama olarak türünü temsil ettiği varsayılır. Bu yöntemlerden birinde, galaksi merkezi çevresinde dönen gaz bulutlarının yaydığı 21 cm hidrojen çizgisi ölçülür ve galaksi merkezinden itibaren ölçülen çeşitli uzaklıklar için dönme hızı, çizgi genişliklerinden çıkarılır. Buradan da merkezcil ve kütleçekim kuvvetinin eşit olduğu bilindiğinden kütle hesaplanabilir.

Friedmann–Lemaître–Robertson–Walker metriği (FLRW; /ˈfriːdmən ləˈmɛtrə ... /)homojen, izotropik, genişleyen (veya aksi takdirde, daralan) evreni tanımlayan bir yol bağlantılı, ancak mutlaka basit bağlantılı olmayan bir metriktir. Metriklerin genel formu, homojenlik ve izotropinin geometrik özelliklerinden kaynaklanmaktadır. Coğrafi veya tarihsel tercihlere bağlı olarak, dört bilim insanından oluşan grup – Alexander Friedmann, Georges Lemaître, Howard P. Robertson ve Arthur Geoffrey Walker – çeşitli şekillerde Friedmann, Friedmann–Robertson–Walker (FRW), Robertson–Walker (RW) veya Friedmann–Lemaître (FL) olarak çeşitli şekillerde gruplandırılır. Einstein'ın alan denklemleriyle birleştirildiğinde, metrik Friedmann denklemlerini verir ve bu denklem modern kozmolojinin Standart Modeline dönüştürülmüştür ve daha sonra Lambda-CDM modeline dönüştürüldü.

Friedrich Wilhelm Bessel (Almanca telaffuz: [ˈbɛsl̩]; 22 Temmuz 1784 – 17 Mart 1846) bir Alman astronom, matematikçi, fizikçi ve jeodezist idi. Paralaks yöntemiyle güneşten başka bir yıldıza olan uzaklık için güvenilir değerler hesaplayan ilk astronomdu. Matematiksel fonksiyonların özel bir türü, başlangıçta Daniel Bernoulli tarafından keşfedilmiş ve daha sonra Bessel tarafından genelleştirilmiş olmalarına rağmen, Bessel'in ölümünden sonra Bessel fonksiyonları olarak adlandırıldı.

Bessel, Minden, Vestfalya'da, o zamanlar Prusya idari bölgesinin başkenti Minden-Ravensberg'de geniş bir ailede bir memurun ikinci oğlu olarak doğdu. Bessel, 14 yaşındayken Bremen'de ithalat-ihracat şirketi Kulenkamp'da çıraklık yaptı. İşletmenin kargo gemilerine olan güveni, onun matematiksel becerilerini seyrüsefer problemlerine çevirmesine sebep oldu. Bu da boylam belirlemenin bir yolu olarak astronomi konusuna ilgi duymaya yol açtı.
Bessel, Thomas Harriot ve Nathaniel Torporley'den 1607'de alınan eski gözlem verilerini kullanıp, 1804'te Halley Kuyruklu Yıldızı için yörünge hesaplamaları üzerinde bir iyileştirme yaparak, zamanın önemli bir Alman astronomi şahsiyeti olan Heinrich Wilhelm Olbers'in dikkatini çekti. Franz Xaver von Zach, sonuçları Monatliche Correspondenz adlı dergide düzenledi.
İki yıl sonra Bessel, Kulenkamp'tan ayrıldı ve Johann Hieronymus Schröter'in Lilienthal yakınlarındaki Bremen'deki özel gözlemevinde Karl Ludwig Harding'in halefi olarak asistan oldu. Orada, yaklaşık 3.222 yıldız için kesin konumlar üretmek üzere James Bradley'in yıldız gözlem verileri üzerinde çalıştı.
Bessel, özellikle üniversitede herhangi bir yüksek öğrenim görmemesine rağmen, Ocak 1810'da 25 yaşındayken Prusya Kralı III. Frederick William tarafından yeni kurulan Königsberg Gözlemevi'ne müdür olarak atandı ve ölümüne kadar bu pozisyonda kaldı. Düzenli olarak yazıştığı bir matematikçi ve fizikçi arkadaşı olan Carl Friedrich Gauss'un tavsiyesi üzerine, Mart 1811'de Göttingen Üniversitesi'nden fahri doktor derecesi aldı.
Bu süre zarfında, bu iki adam aralarındaki mektup yazışmasına devam etti. Ancak 1825'te yüz yüze görüştüklerinde detayları bilinmeyen bir nedenle tartıştılar.
1842'de Bessel, jeofizikçi Georg Adolf Erman ve matematikçi Carl Gustav Jacob Jacobi eşliğinde British Association for the Advancement of Science'ın Manchester'daki yıllık toplantısına katıldı.
Bessel, doktor ve biyolog Hermann August Hagen'in amcası kimyager ve eczacı Karl Gottfried Hagen ile hidrolik mühendisi Gotthilf Hagen'in kızı ve aynı zamanda 1816'dan 1818'e kadar Bessel'in öğrencisi ve asistanı olan Johanna ile evlendi. Bessel'in yakın arkadaşı ve meslektaşı olan fizikçi Franz Ernst Neumann, Johanna Hagen'in kız kardeşi Florentine ile evliydi. Neumann, Königsberg'de Carl Gustav Jacob Jacobi ile birlikte yönettiği matematiksel-fizik seminerinde Bessel'in titiz ölçüm ve veri indirgeme yöntemlerini tanıttı. Bu titiz yöntemlerin Neumann'ın öğrencilerinin çalışmaları ve Prusya'nın ölçümde kesinlik anlayışı üzerinde kalıcı bir etkisi oldu.
Bessel'in iki oğlu ve üç kızı vardı. Büyük oğlu mimar oldu ama 1840'ta 26 yaşında aniden öldü; küçük oğlu doğumdan kısa bir süre sonra öldü. En büyük kızı Marie, akademisyen Erman ailesinin üyesi olan fizikçi Georg Adolf Erman ile evlendi. Oğullarından biri de ünlü Mısırbilimci Adolf Erman idi. Üçüncü kızı Johanna politikacı Adolf Hermann Hagen ile evlendi, oğulları fizikçi Ernst Bessel Hagen idi.
Birkaç ay süren hastalıktan sonra Bessel, Mart 1846'da gözlemevinde retroperitoneal fibrozis nedeniyle öldü.

Gözlemevi henüz inşaat halindeyken Bessel, Bradley'in gözlemlerine dayanarak Fundamenta Astronomiaeyi detaylandırdı. Ön sonuç olarak, 1811'de Fransız Bilimler Akademisi'nden kendisine Lalande Ödülü kazandıran atmosferik kırılma tablolarını geliştirdi. Königsberg Gözlemevi 1813'te faaliyete başladı.
1819'dan başlayarak, Bessel, nitelikli öğrencilerinden bazılarının yardımıyla Reichenbach'tan bir meridyen çemberi kullanarak 50.000'den fazla yıldızın konumunu belirledi. Bu öğrencilerden en ünlüsü Friedrich Wilhelm Argelander'dı.
Bessel, yaptığı bu çalışmayla, bugün en çok hatırlandığı başarısına ulaşmayı başardı: bir yıldıza olan mesafeyi hesaplamak için yıldız paralaksını ilk kullanan kişi olarak kabul ediliyor. Gök bilimciler bir süredir paralaksın yıldızlararası mesafelerin ilk doğru ölçümünü sağlayacağına inanıyorlardı. 1838'de Bessel, 61 Cygni'nin 0.314 ark saniyelik bir paralaksa sahip olduğunu duyurdu; bu, Dünya'nın yörüngesinin çapı göz önüne alındığında, yıldızın 10.3 ışık yılı uzaklıkta olduğunu gösterdi. 11.4 ışık yıllık mevcut ölçüm göz önüne alındığında, Bessel'in rakamında %9,6'lık bir hata vardı. Bu sonuçlar sayesinde gök bilimciler sadece evrenin vizyonunu kozmik büyüklüğün çok ötesine genişletmekle kalmadılar, ayrıca 1728'de James Bradley tarafından ışığın sapması keşfinden sonra, Dünya'nın göreceli hareketinin ikinci bir ampirik kanıtı elde edilmiş oldu.
Neredeyse aynı zamanda Friedrich Georg Wilhelm Struve ve Thomas Henderson, Vega ve Alpha Centauri'nin paralakslarını ölçtüler.
Bessel'in Adolf Repsold'dan yeni bir meridyen çemberi kullanarak yaptığı hassas ölçümler, 61 Cygni'nin paralaksını belirlemeye yardımcı olmasının yanı sıra, Sirius ve Procyon'un hareketlerindeki sapmaları fark etmesini sağladı ve bunun, görünmeyen ortağın (çift yıldızı meydana getiren iki öğeden daha sönük olanı) yerçekimsel çekiminden kaynaklanması gerektiği sonucuna vardı. 1844'te Sirius'un "karanlık ortağını" duyurması, konumsal ölçümle daha önce gözlemlenmemiş bir yoldaşın ilk doğru iddiasıydı ve sonunda Sirius B'nin keşfedilmesine yol açtı.
Bessel, daha sonra kişisel denklem olarak adlandırılan ve aynı anda gözlem yapan birkaç kişinin, özellikle yıldızların geçiş zamanını kaydederek, biraz farklı değerler belirlediğini fark eden ilk bilim insanıydı.
1824'te Bessel, Bessel elementleri olarak adlandırılan yöntemi kullanarak tutulmaların koşullarını hesaplamak için yeni bir yöntem geliştirdi. Yöntemi, hesaplamayı doğruluktan ödün vermeden o kadar basitleştirdi ki, bugün hala kullanılmaktadır.
Bessel'in 1840'taki çalışması, Bessel'in ölümünden birkaç ay sonra, 1846'da Berlin Gözlemevi'nde Neptün'ün keşfine katkıda bulundu. Bessel'in (1825) önerisi üzerine Prusya Bilimler Akademisi uluslararası bir proje olarak Berliner Akademische Sternkartenin ("Berlin Akademik Yıldız Tabloları") baskısını başlattı. Yayımlanmamış yeni bir harita, Johann Gottfried Galle'in 1846'da LeVerrier tarafından hesaplanan konumun yakınında Neptün'ü bulmasını sağladı.
19. yüzyılın ikinci on yılında, 'çok-cisim' yerçekimi sistemlerinin dinamiklerini incelerken Bessel, şimdi Bessel fonksiyonu olarak bilinen kavramı geliştirdi. Belirli diferansiyel denklemlerin çözümü için kritik olan bu fonksiyonlar hem klasik fizik hem de kuantum fiziği alanlarında kullanılır.
Bessel, daha sonra onuruna isimlendirilen örnek varyans tahmincisi formülünün düzeltilmesini sağlamıştır. Bu düzeltme sadece formülün paydasında n yerine n − 1 çarpanının kullanılmasıdır. Bu, verileri ortalamak için "popülasyon ortalaması" yerine "örnek ortalaması" kullanıldığında ve örnek ortalaması verilerin doğrusal bir kombinasyonu olduğundan, örnek ortalamasına kalan artık serbestlik derecelerinin sayısı kısıtlama denklemlerinin sayısını aştığında meydana gelir - mevcut durumda 1. (Ayrıca bakınız; Bessel düzeltmesi).
Ek bir çalışma alanı jeodeziydi. Bessel, ana jeodezik problemi çözmek için bir yöntem yayınladı. Prusya ve Rus nirengi ağlarına katılan Doğu Prusya araştırmasından sorumluydu. Ayrıca, günümüzde Bessel elipsoidi olarak adlandırılan Dünya elipsoidi için, bir takım yay ölçümleri temelinde artan bir doğruluk tahmini elde etti.

Mart 1811'de Göttingen Üniversitesi'nden fahri doktor derecesi
1812'de Prusya Bilimler Akademisi üyesi
1816'da Fransız Bilimler Akademisi üyesi
1823'te İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi'nin yabancı üyesi
1825'te Kraliyet Cemiyeti Üyesi
1832'de Amerikan Sanat ve Bilim Akademisi'nin Yabancı Onursal Üyesi
1827'de (Hollanda Kraliyet Sanat ve Bilim Akademisi'nin selefi olan) Hollanda Kraliyet Enstitüsü üyesi
1840'ta Amerikan Felsefe Derneği üyesi
Bessel, Kraliyet Astronomi Topluluğunun Altın Madalyası'nı 1829 ve 1841'de iki kez kazandı.
Ay'da Mare Serenitatis'deki en büyük krater ve ana asteroit kuşağı 1552 Bessel'in yanı sıra Grönland'daki iki fiyort, Bessel Fiyordu, NE Grönland ve Bessel Fiyordu, KB Grönland, onun onuruna isimlendirildi.

Latince

Almanca

Carlos Ibáñez e Ibáñez de Ibero – Uluslararası Ağırlıklar ve Ölçüler Komitesi'nin 1. başkanı ve Uluslararası Jeodezi Birliği başkanı

 Wikimedia Commons'ta Friedrich Wilhelm Bessel ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
O'Connor, John J.; Robertson, Edmund F., "Friedrich Wilhelm Bessel", MacTutor Matematik Tarihi arşivi 
Mathematics Genealogy Project'te Friedrich Wilhelm Bessel

Gaia hipotezi, Gaia kuramı ya da Gaia prensibi, biyosferin ve yerkürenin fiziki bileşenleri sayılan atmosferin, kriyosferin (buzullar), hidrosferin ve litosferin, karmaşık bir karşılıklı etkileşim sistemi içinde bir araya gelerek bir bütünlük oluşturduğunu ileri süren ekolojik bir kuram ya da hipotezdir. Bu hipotezde, yeryüzündeki iklimsel ve biyojeokimyasal koşulların ve süreçlerin bu karşılıklı etkileşim sistemi çerçevesinde aynı yönde gelişme ve değişme eğilimi içinde oldukları öngörülmektedir. Hipotez başlarda James Lovelock tarafından yerküreyi konu alan bir geri besleme hipotezi olarak ortaya atılmıştır. Lovelock'un, hipotezi için seçtiği adlandırma Yunan mitolojisinde yeryüzünü simgeleyen tanrıça Gaia'ya dayandırılmaktadır. Hipotez sıklıkla, yerkürenin tek bir organizma gibi göründüğü / davrandığı (olduğu değil) olarak anlaşılmaktadır.
Gaia hipotezi ilk olarak, James Lovelock'un, Mars'taki yaşamı saptama yöntemleri üzerine NASA adına yaptığı bağımsız bir araştırmanın yan ürünü olarak formüle edildi. Hipotezi ilk olarak 1970'li yılların başlarında makaleler olarak yazmıştır. Daha sonra hipotezin göze batması üzerine 1979 yılında "Gaia: Dünya'daki Yaşama Yeni Bir Bakış" adıyla kitap olarak yayınlandı.
Lovelock'a göre hipotez başlangıçta, oksijen içeren kimyasalların bir aradalığını ve Dünya atmosferinde metan konsantrasyonunun sabit kalmasını açıklamaya yönelmişti. Lovelock, başka gezegenlerdeki atmosferde bu gibi durumları araştırmanın, yaşam tespit etmek yönündeki çalışmalar için görece güvenli ve pratik bir yöntem olduğunu ileri sürmüştür. Lovelock, birçok farklı sürecin, kendi kendini düzenleyen bu sistem içinde aynı yönde işlemeye yöneldiğini ve tüm dengeleri şekillediğini formüle etmiştir. Bu şekilde formüle edilen hipotez, birçok bilimsel deneyle de desteklenmiş ve bir dizi yararlı öngörü sağlamıştır. Dolayısıyla hipotez, Gaia Kuramı olarak tanındı.
Mikrobiyolojist Dr. Lynn Margulis, 1971 yılından itibaren Gaia Hipotezi'nin, bir kuram olamasını sağlayabilecek kavram ve tasarımları geliştirmekte Lovelock'un en önemli yardımcısı olmuştur. Hipotez 1975 yılına kadar görmezlikten gelindi. Bir popüler bilimsel dergi olan New Scientist'de 15 Şubat 1975 tarihinde bir makale yayınlandı. Hipotezin ayrıntılı bir anlatımı da 1979 yılında piyasaya çıkan The Quest for Gaia adında bir kitapta yer almıştır. Bu yayınların ardından hipotez, bilimsel ve eleştirel dikkati üzerine çekmeye başlamıştır. Hemen ardından birçok geleneksel biyolojistin eleştirileri başladı. Diğer taraftan belirli çevreci gruplar ve iklim bilimciler tarafından desteklendi, savunuldu.

James Lovelock, Gaia'yı şu şekilde tanımlamaktadır. Dünya'nın biyosferini, atmosferini, okyanuslarını ve toprağını içine alan karmaşık bir varlık: bu gezegende yaşam için en uygun fiziksel ve kimyasal ortamı oluşturmaya yönelmiş bir geri besleme ya da sibernetik bir sistem oluşturan bütünlük
Lovelock'un başlangıç hipotezi, biyokütlenin gezegendeki koşulları daha "konuksever" koşullara dönüştürmeye yöneldiğini ifade etmektedir. Gaia Hipotezi bu "konukseverliği", tam bir homostasis durumu olarak ifade etmektedir. Eleştirmenleri tarafından teleolojik olmakla suçlanan hipotez atmosferin, biyokütle için ve biyokütle tarafından homostatis durumunda tutulduğunu kabul etmektedir.
Lovelock, Dünya'daki yaşamın bir sibernetik kontrol sağladını, homostatik geri besleme sisteminin biota tarafından kendiliğinden ve bilinçli olmayan bir şekilde işletildiğini ve böylelikle küresel ısı ve kimyasal yapıyı istikrarlı tuttuğunu ileri sürmektedir.
Ilk hipoteziyle Lovelock, okyanus tuzluluğunda, atmosfer bileşiminde ve yüzey sıcaklığında küresel bir kontrol sisteminin varlığını ortaya koymuştur.
Hipotezin dayandığı savlar şunlardır:

Dünyanın küresel anlamda yüzey ısısı, Güneş tarafından sağlanan enerji arttığı hâlde sabit kalmıştır.
Atmosferin bileşimi, değişken olması gerekirken sabit kalmıştır.
Okyanusların tuzluluk oranı sabittir.
Yeryüzünde yaşam başladığından bu yana Güneş'in sağladığı enerji %25 - %30 artmıştır. Buna karşın gezegenin yüzey ısısı küresel düzeyde, olağan sayılamayacak şekilde sabit kalmıştır. Dahası, Dünya'da atmosferin bileşiminin de fiilen sabit kaldığına dikkat çekmektedir.

Gökada iplikçikleri (alt tipler: süperküme kompleksleri, gökada duvarları ve gökada tabakaları) kozmolojide kütleçekimsel olarak bağlı olan gökada süperkümelerinin duvarlarından oluşan evrendeki bilinen en büyük yapılardır. Bu devasa iplik benzeri oluşumlar, 80 megaparsek h−1'e (160 ila 260 milyon ışıkyılı) ulaşabilir ve büyük boşluklar arasındaki sınırları oluşturur.

Evrenin evriminin standart modelinde galaktik iplikçikler (galaktik ağ veya kozmik ağ olarak da adlandırılan), ağ benzeri karanlık madde dizileri boyunca oluşur ve onu takip eder. Bu karanlık maddenin, evrenin yapısını en büyük ölçeklerde belirlediği düşünülmektedir. Karanlık madde kütleçekimsel olarak baryonik maddeyi çeker ve gök bilimcilerin süper-galaktik kümelerin uzun, ince duvarlarını oluşturduğunu gördükleri "normal" maddedir.

Süperkümelerden daha büyük yapıların keşfi 1980'lerin sonlarında başladı. 1987'de Hawaii Üniversitesi Astronomi Enstitüsü'nden gök bilimci R. Brent Tully, Balıklar-Balina Süperküme Kompleksi olarak adlandırdığı şeyi tanımladı. 1989'da CfA2, ardından 2003 yılında Sloan Seddi keşfedildi. 11 Ocak 2013'te Central Lancashire Üniversitesi'nden Roger Clowes liderliğindeki araştırmacılar, büyük kuasar grubu Huge-LQG'nin keşfini duyurdular. Kasım 2013'te, gama ışını patlamalarını referans noktaları olarak kullanan gök bilimciler, 10 milyar ışık yılını aşan ve son derece büyük bir iplikçik olan Herkül-Kuzeytacı Büyük Duvarı'nı keşfettiler.

İplikçiklerin iplikçik alt tipi, uzunlamasına eksen boyunca enine kesitte kabaca benzer büyük ve küçük eksenlere sahiptir.

2008 yılında gök bilimciler Adi Zitrin ve Noah Brosch, Samanyolu ve Yerel Grup civarında yıldız patlama gökadalarının hizalanmasıyla tanımlanan kısa bir iplikçiğin varlığını öne sürdüler. Bu iplikçiğin gerçekliği ve benzer fakat daha kısa bir iplikçiğin tanımlanması, McQuinn'in ve arkadaşlarının TRGB yöntemini kullandığı mesafe ölçümlerine dayalı bir çalışmasının sonucuydu (2014).

İplikçiklerin alt tipi olan gökada duvarı, uzunlamasına eksen boyunca enine kesitte küçük eksenden önemli ölçüde daha büyük olan bir ana eksene sahiptir.

"Erboğa Büyük Duvarı" ("Ocak Büyük Duvarı" veya "Başak Duvarı") diğer bir yapı olarak önerilmiştir. Bu duvarın bir parçası olarak Ocak Duvarı (görsel olarak Kaçınma Bölgesi tarafından oluşturulan) ile birlikte Suyılanı-Erboğa Süperkümesi'ni ve Samanyolu Gökadası'nın bulunduğu yer olan Başak Süperkümesi'ni birlikte içerecektir (bu nedenle Yerel Büyük Duvar olarak da adlandırılabilir).
Cetvel Kümesi'ni içerecek olan Büyük Çekici'nin fiziksel bir ifadesi olarak bir duvar önerilmiştir. Bu nedenle bazen Büyük Çekici Duvarı veya Cetvel Duvarı olarak anılır. Ancak Laniakea Süperkümesi'nin keşfiyle, Büyük Çekici, Suyılanı-Erboğa Süperkümesi ve Başak Süperkümesi artık yeni süper yapıya dahil edilmiştir.
2000 yılında, B3 0003+387 radyo gökadasının yakınında z = 1.47'de bulunan bir duvar önerildi.
2000 yılında, Hubble Derin Alanının (HDF North) kuzey bölgesinde z = 0.559'da bulunan bir duvar önerildi.

Büyük kuasar grupları (LQG'ler) bilinen en büyük yapılardan bazılarıdır. Bunlar ön-hiperkümeler/ön-süperküme kompleksleri/gökada iplikçiği öncüleri olarak teorize edilir.

Kevin A. Pimbblet, "Pulling Out Threads from the Cosmic Tapestry: Defining Filaments of Galaxies" (PDF). 25 Mayıs 2005 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi. , arXiv, 14 Mart 2005.

Galaksi kümesi ya da gökada kümesi, kütle çekimi sayesinde birbirlerine bağlı yüzden fazla galaksinin oluşturduğu kümedir. Galaksi sayısı 50'nin altında olduğu zaman bu topluluklara, gruplar ve kümeler arasındaki sınırlar belirgin olmasa da, galaksi grubu denir.
Galaksi kümeleri biçimleriyle (özel, küresel, simetrik, v.s.) dağılımlarıyla veya (birkaç bine çıkabilen) galaksi sayılarıyla nitelenirler. 10 milyar yıl önce oluştukları sanılmaktadır.
Galaksi kümelerinin bir araya gelmesiyle oluşan kümeler topluluğuna ise üst küme ya da süperküme adı verilir. Galaksi kümeleri istikrarlı yapılar olup kümenin kütleçekimsel etkisinden kaçamazlar, Evren'deki dağılımları homojen değildir; kimi bölgelerde sıklık gösterirlerken kimi bölgelerde seyrektirler. Galaksilerin yaklaşık % 90'ı bir kümeye ya da bir üst kümeye dahildir. Samanyolu, 30 kadar galaksi içeren Yerel Grup'a (İngilizce: local group) dahil olup bu Yerel Grup da Başak Kümesi'ne dahildir.
Galaksi kümeleri, sıcaklığı 107K ila 108 K arasında değişen ve yoğunluğu çok az (parçacık sayısı cm³ başına 10−3 ilâ 10−2) olan ve X ışınları yayan bir gaz içerirler. Galaksi kümelerinin toplam kütleleri 1014 ila 1015 Güneş kütlesi arasında, yarıçapları ise 2 ila 10 Mpc arasında değişir.

Abell Kataloğu
Düzensiz galaksi
Eliptik galaksi
Galaksi kümeleri listesi
Galaksiler listesi
Messier Kataloğu
Sarmal galaksi
Samanyolu

Gökadaların ortaya çıkma ve evrimlerinin incelenmesi bir bakıma gökadaların nasıl meydana geldikleri ve evren tarihinde nasıl bir evrim yolu izledikleri sorularının yanıtlanması girişimleridir. Bu alandaki bazı teoriler geniş ölçüde kabul görmekle birlikte, bu alan astrofizikte hâlen ilerlemeler bekleyen etkin (araştırmaların sürdüğü) bir alandır.

Evrenin halihazırdaki erken "model"leri Big Bang kuramına dayanmaktadır. Big Bang olayının başlangıcından 300.000 yıl sonra hidrojen ve helyum atomları rekombinasyon denilen bir olayla oluşmaya başladılar. Bu dönemde hemen hemen tüm hidrojen nötrdü (iyonize olmamış), ışığı kolaylıkla soğurabilir haldeydi ve yıldızlar henüz oluşmamışlardı. Dolayısıyla bu döneme "Karanlık Çağlar" adı verilir. Yoğunluk kararsızlıklarının (ya da anizotropik düzensizliklerinin) olduğu bu ilk maddede büyük yapılar belirmeye başladılar. Baryonik madde kütleleri karanlık maddenin soğuk halelerinde (İng. halo) yoğunlaşmaya başladılar. Bu ilk yapılar sonradan, günümüzde gördüğümüz gökadalar haline geleceklerdi.
Gökadaların bu erken durumuna ilişkin kanıt 2006'da IOK-1 gökadasının keşfedilmesiyle elde edildi. Bu gökada 6.96 gibi olağan-dışı yüksek bir kırmızıya kayma içerisindeydi ki, bu da Büyük Patlama başlangıcından 750 milyon yıl sonra meydana geldiğini gösteriyor ve şimdiye dek gözlemlenenler içinde en uzak ve en eski gökada olduğunu ortaya koyuyordu. Her ne kadar bazı bilim insanları Abell 1835 IR1916 gibi başka gök cisimlerinin IOK-1'den daha yüksek bir kırmızıya kayma içerisinde olduğunu ileri sürmüşlerse de, şimdilik genel kabul, yaşı ve bileşimi bakımından IOK-1'e öncelik vermektedir. Böyle öngökadaların (protogalaksi) varlığı, bunların Karanlık Çağlar denilen dönemde oluşmuş olabilecekleri fikrini akla getirmektedir.
Bu tür erken gökada oluşumlarının ortaya çıkış süreci astronomide henüz tartışmaya açık temel meselelerden birini oluşturmaktadır. Bu konuya ilişkin teoriler iki kategoride ele alınabilir:

“Yukarıdan aşağı teorileri”ne göre, öngökadalar yaklaşık yüz milyon yıl süren büyükölçekli ve eşzamanlı bir çökmeyle oluşmuşlardır. Bu teorilere ilişkin modellerden biri kısa adıyla ELS (Eggen–Lynden-Bell–Sandage) modeli olarak bilinir.
“Aşağıdan yukarı teorileri”ne göre, önce küresel yıldız kümesi gibi küçük yapılar oluşmuş, bu küçük yapılar da birleşerek gökadaları meydana getirmişlerdir. Bu teorilere ilişkin modellerden biri kısa adıyla SZ (Searle-Zinn) modeli olarak bilinir.
Bu teoriler artık büyük karanlık madde halelerinin muhtemel varlığını da hesaba katarak yeniden düzenlenmek durumundadır. Öngökadalar oluşmaya ve büzülmeye başladıktan sonra, bunlarda ilk “hale yıldızları” (Popülasyon III yıldızları, III. kuşak yıldızlar) ortaya çıkmışlardır. Bu yıldızlar tümüyle hidrojen ve helyumdan meydana gelmiş büyük yıldızlardı. Bu iri yıldızlar yakıt rezervlerini hızla tüketip süpernovalar haline geldiler ve yıldızlararası ortama ağır elementler saldılar. Bu “ilk kuşak yıldızları” çevredeki nötr hidrojeni iyonize ederek, uzayda ışığın yolculuk etmesine olanak veren oluşumlar yarattılar.

Bir gökadanın oluşmasını sağlayıcı anahtar yapılar, Big Bang'ın başlangıcına kıyasla, bir milyar yıl içinde ortaya çıkmışlardır. Bunlar küresel yıldız kümeleri, dev kara delikler ve II. kuşak (yaşlı) yıldızlarından oluşan galaktik “karın”dır. Öyle görünüyor ki, dev kara delikler, gökadaların büyümelerinin düzenlenmesinde anahtar bir rol oynamışlardır. Bu erken dönemde gökadalar büyük ölçüde yıldız doğumları yaşamışlardır.
Sonraki iki milyar yıl sırasında, biriken madde "gökada diski" içine yerleşmiştir. Bir gökada, yaşamı boyunca, kendine “yüksek hız bulutları” ve cüce gökadalardan çektiği maddeleri katar. Bu maddeler çoğunlukla hidrojen ve helyumdur. Yıldızların doğum-ölüm çevrimi, yavaş yavaş ağır elementlerin salınmasını artırır ki, bu, sonradan gezegenlerin oluşmasına imkân sağlayacaktır.
Çarpışmalarının ve kütleçekimsel etkileşimlerinin gökadaların evrimi üzerinde hatırı sayılır bir etkisi vardır. Erken dönemde gökada birleşmeleri daha yaygındı ve gökadaların çoğu, biçimleri bakımından “tuhaf gökadalar” (İng. peculiar galaxy) sınıfındaydılar. Yıldızlar arasındaki uzaklık yeterince büyük olduğundan, çarpışan gökadalardaki yıldızlar bu çarpışmadan etkilenmezler, yani gökadaların kendileri gibi değişikliğe uğramazlar. Bununla birlikte, spiral kolları oluşturan gaz ve tozun kütleçekim etkisiyle sıyrılması, “gelgit kuyruğu” denilen bir yıldız zincirinin meydana gelmesine neden olur. Bu tür oluşumların örnekleri NGC 4676 ve Antenler Gökadası adıyla bilinen çarpışan gökadalarda görülebilir. 

Bu tür bir etkileşimin bir örneği de Samanyolu Gökadası ile komşusu Andromeda Gökadası'dır. Her iki gökada birbirlerine 130 km/s hızla yaklaşmaktadır ve hızlarını etkileyen yan hareketler göz ardı edilirse, yaklaşık 5-6 milyar yıl sonra çarpışacaklardır. Samanyolu Gökadası daha önce hiç bu kadar büyük bir gökada ile çarpışmamış olsa da, daha önce cüce gökadalar ile çarpışmış olduğuna ilişkin kanıtlar artmaktadır. Böyle büyük ölçekli çarpışmalar nadirdir ve zaman geçtikçe böyle iki denk gökadanın birleşmesi daha nadir hale gelmektedir. Parlak gökadaların çoğu ömürlerinin son milyar yıllarında böyle kökten bir değişikliğe uğramazlar.

İlkel yıldızın çökmesiyle meydana gelen yıldızlar, evrimleri boyunca kütlelerinin büyük bir kısmını yıldızlararası ortama atarak beyaz cüce, nötron yıldızı veya bir kara delik olarak evrimlerine son verirler. Günümüzde yıldız doğumlarının çoğu serin gazın pek tükenmemiş olduğu küçük gökadalarda meydana gelmektedir. Samanyolu Gökadası gibi sarmal gökadalar, spiral kollarındaki yıldızlararası yoğun hidrojen moleküler bulutlarına sahip oldukları sürece yalnızca yeni kuşak yıldızlar üretirler. Bu gazdan artık yoksun olduklarından eliptik gökadalar ise yeni yıldızlar üretemezler. Mevcut hidrojen rezervleri yıldızlarca tüketilip ağır elementlere dönüştürüldüğünde yeni yıldız doğumları meydana gelemez. Yıldızları yaşlandıkça gökadanın parlaklığı da giderek azalır.
İçinde bulunduğumuz "yıldız oluşum çağı"nın yüz milyar yıl süreceği tahmin edilmektedir. Kızıl cüceler gibi çok daha küçük ve giderek soluklaşan yaşlı yıldızların olacağı sonraki "yıldız çağı”nın 10-100 trilyon yıl süreceği düşünülmektedir. Bu "yıldız çağı”nın sonunda gökadalar şu sıkışık cisimlerden ibaret olacaklardır: Kahverengi cüceler, beyaz cüceler (soğumuş kara cüceler), nötron yıldızları ve kara delikler. Ardından kütleçekimsel gevşemenin sonucu olarak tüm yıldızlar kara deliklere düşecekler ya da çarpışmalar sonucunda galaksilerarası uzaya fırlatılacaklardır.

Şişkin gökada (gökbilim)
Gökada halesi

Image of Andromeda galaxy (M31)21 Ekim 2002 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - from:
NOAO gallery of galaxy images2 Ağustos 2002 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Javascript passive evolution calculator17 Şubat 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. for early type (elliptical) galaxies
Video on the evolution of galaxies by Canadian astrophysicist Doctor P27 Kasım 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Gelgit veya med cezir, bir gök cisminin başka bir gök cismine uyguladığı kütleçekimi nedeniyle her iki cisimde meydana gelen şekil bozulmaları. En çok bilineni, her bir ay gününde Ay ve Güneş'in göreli konumlarındaki değişmeler sonucu kütleçekimlerinde meydana gelen farklılıklar nedeniyle deniz seviyesindeki yükselme ve alçalmalardır.
Galileo 1632'de yayımladığı "Gelgit Üzerine Diyalog" (Dialogo sopra i due massimi sistemi del mondo) kitabında gelgit için "Denizdeki suların, Dünya'nın Güneş etrafında dönmesi sonucu savrulmasıdır." diyerek yanılgıya düşmüştür. Gelgitin kütleçekim kuvveti sonucu oluştuğu 1687'de Newton'ın Principia eserinde açıklanmıştır. 18. yüzyılda su yüksekliğini hesaplayacak tablolar geliştirilmiştir. Günümüzde ise su yüksekliği, akıntılar ve gelgitin oluşacağı zaman bilgisayarlarla hesaplanmaktadır.

Ay yerküre etrafında dönerken yerkürenin bir yüzü Ay'a daima daha yakındır. Bu durumda Ay'a yakın yerdeki sular ay tarafından kendine doğru çekilirler. Bu arada kabaran suların arkasında bulunan boşlukları yanlardan gelen sular doldurur. Böylece Dünya'nın Ay'a bakan yüzeyinde sular yükselirken diğer yerlerde alçalır. Bu yükselme ve alçalma birbirini devamlı izler.
Dünya yüzeyinde Ay'ın (veya Güneş'in) çekim alanı farkı, gelgit oluşturan güç olarak bilinir. Bu gelgit hareketini oluşturan temel mekanizmadır ve günde iki yüksek gelgite neden olan iki eşit-potansiyel gelgit tümseğini açıklamaktadır.

Gelgit olayını etkileyen bir diğer faktör de Güneş'tir. Ay, Dünya ile Güneş arasındayken güneş etkisi çok; Ay, Güneş'e göre 90 derece farklı tarafta ise güneş etkisi azdır. Gelgit olayı ilk ve ikinci dördün evrelerinde en düşük, yeni ay ve dolunay evrelerinde en büyük değeri alır. Bir yerde sular kabarırken Ay, o yer için gökyüzünün en yüksek noktasındadır.
Herhangi bir yerde gelgit olayı her gün aynı saatte olmaz. Bir önceki günden 50 dakika daha geç oluşur. Buna Liman Gecikmesi denir. Nedeni ise Güneş günü ile Ay günü arasındaki 50 dakikalık farktır. Bir meridyen, Ay'ın karşısına geldikten sonra dünya dönerek aynı alana 24 saatte gelir, fakat bu sırada Ay dünya çevresindeki yörüngesinde döndüğü için biraz ilerlemiştir, 50 dakika sonra meridyen yeniden ay karşısına gelir. Böylece Ay günü 24 saat 50 dakika olur.
Gelgit olayındaki sürtünmelerden dolayı yerkürenin kendi etrafındaki dönme hızı azalır. Böylece günler yavaş yavaş uzar. Gelgit olayındaki sürtünme Dünya'nın dönme hızında yavaşlamaya neden olurken, Ay'ın da her yıl Dünya'dan 3,8 cm uzaklaşmasına neden olur.
Kurumsal çalışmalar ve gözlemler, kabarma ve alçalmaların sıfır olduğu noktaların bulunduğunu ortaya çıkarmıştır; kabarma ve alçalmalar bu noktalar çevresinde (saat yönünde ya da ters yönde) döner. Akdeniz, Karadeniz ve Baltık Denizi gibi, neredeyse tamamen kapalı denizlerde, doğrudan yerel gelgit kuvvetlerinin etkisiyle bir duran dalga oluşur. Bu denizlerde gelgit genliği oldukça küçüktür (santimetre ölçeğindedir). Açık okyanuslarda genellikle bir metreden azdır. Körfezlerde ve bunlara bitişik denizlerde genlik çok daha büyük olabilir. Çünkü gelgit dalgası kıta sahanlığının sığ sularına girince, ilerleme hızı yavaşlar ve enerji küçük bir hacimde biriktiği için gelgit yükselme ve alçalmaları büyük boyutlara ulaşabilir.

1-Günlük gelgit (diurnal tide)
2-Yarı-günlük gelgit (semi-diurnal tide)
3-Karışık gelgit (mixed tide)
Günlük gelgit; genelde tropik bölgelerde görülen, bir Ay gününde bir yükselme ve bir alçalma şeklinde oluşan gelgit türüdür.
Yarı-günlük gelgit; genellikle Kuzey Avrupa kıyılarında görülen, iki yükselme ve iki alçalma şeklinde oluşan gelgit olayıdır.
Karışık gelgit ise; genellikle Kuzey Amerika kıyıları ve Avustralya kıyılarında görülen, iki yükselme ve iki alçalma ile bütünleşik şekilde oluşan gelgit olayına verilen isimdir.

Gelgit değişiklikleri değişen süreler boyunca hareketler birbirini etkiler. Bu etkilere gelgit bileşenleri denir. Birincil bileşenler Dünya'nın dönme, Ay ve Dünya'nın ekvator üzerinde, Ay'ın yükseklik (kot değişimleri) ve Güneş bağlı konumlarıdır. Bunlar, yarısından daha az bir gün süre ile varyasyonlarıdır yani harmonik bileşenleri denir. Bunun tersine ise, gün, ay veya yıl döngüleri olarak adlandırılır ve bu bileşenlere de uzun süreli bileşenler denir. Gelgit kuvvetleri, tüm dünyayı etkiler, ancak bu etkileme çok azdır. Bunun sebebi ise katı Dünya'nın hareketi sadece birkaç santimetre olduğu içindir.

Akarsu ağızlarında delta oluşumu zorlaşır.
Akarsu vadilerinin ağızlarının tıkanması önlenir.
Kıyı kirlenmesi önlenir.
Haliçler oluşur. Deniz yükseldiği zaman akarsuların ağız kısımlarına sokulur ve haliç şekli meydana gelir. Bu çeşit kıyılara haliç tipi kıyılar denir.
Watt kıyıları oluşur. Deniz alçalınca ortaya çıkan, deniz yükselince ortadan kalkan bu kıyılara watt kıyıları denir.
Deniz, belli aralıklarla alçalıp yükselince kıyı çizgisi değişir.
Türkiye'nin çevresindeki denizler iç deniz olduğu için gelgit genliği azdır. Bu nedenle, Türkiye kıyılarında gelgitin etkisi hissedilmez.

Gelgit hareketlerinin enerjiye dönüştürülme fikri 11. yüzyıla kadar dayanır. O zamanlar, değirmenciler tahıl öğütürken gelgit hareketlerinden faydalanırlardı, şimdi ise; gelgit hareketlerinden doğan enerji, gelişmiş makineler vasıtasıyla elektrik enerjisine dönüştürülmektedir. Diğer bir deyişle Gel-git ve akıntı enerjisi, gelgit veya okyanus akıntısı nedeniyle yer değiştiren su kütlelerinin sahip olduğu kinetik veya potansiyel enerjinin elektrik enerjisine dönüştürülmesidir. Bilim adamları bu güçten yararlanarak suyun yükselmesiyle gelen akıntıdan ve yine alçalmasından meydana gelen ters yöndeki akıntıdan yararlanmışlar ve çok büyük kapasiteli elektrik jeneratörleri kurmuşlardır.
Okyanuslarda henüz kullanılmamış ve maliyetli bir enerji türü olan gelgit enerjisi ile suyun kabarması ve inmesi şeklinde gelişen gelgit hareketi süresince suyun hareket enerjisinin kullanılması mümkündür. Gelgit enerjisinin %8-25'i faydalı hale dönüştürülebilir. 
Gelgit enerjisinden yararlanmak için sahillerin okyanusa açık olması gerekmektedir. Bu nedenle, gelgit enerjisi Türkiye açısından uygun olmamaktadır. Gelgit hareketlerinden elektrik üretmek için, alçalan ve yükselen gelgit arasındaki farkın en az beş metre olması gerekmektedir. Yeryüzünde bu büyüklükte gelgitlerin bulunduğu yaklaşık kırk bölge vardır.
Körfezler, gelgit enerjisi üretmek için en ideal bölgeleri teşkil etmektedir. Mühendisler gelgitlerden enerji elde etmek için bir halice veya körfeze boydan boya baraj veya barikat kurarak gelgitleri sıkıştırmış ve gelgit barajın diğer tarafında yeterli su seviye farkını ürettiğinde geçitler açılmış, su türbinlere doğru akmış ve türbinler elektrik jeneratörleri vasıtasıyla elektrik üretmiştir.

Bir diğer gelgit teknolojisi olarak da gelgit çitleri tasarlanmıştır. Gelgit çitleri, dev turnikeleri andırmaktadır. Bu turnikeler gelgitler olduğunda dönerek enerji üretmektedir. Henüz dünyanın hiçbir yerinde gelişmiş gelgit çitleri yoktur. Ancak Filipinler'de bu teknoloji için planlar yapılmaktadır.
Gelgit enerjisinden yararlanmak için tasarlanan bir diğer yöntem ise; suyun altına yerleştirilecek gelgit türbinleridir. Avrupa Birliği yetkilileri Avrupa'da bu iş için uygun 106 bölge tespit etmişlerdir. Ayrıca Filipinler, Endonezya, Çin ve Japonya'da gelecekte geliştirilebilecek su altı türbini alanlarına sahiptirler. Gelgit enerjisinden, Rusya ve Fransa gibi ülkelerde, 400 kilo watt'tan 240 milyon watt'a varan kapasitelerde yararlanmak istemişlerdir. Hesaplamalara göre yeryüzündeki okyanuslardaki gelgit hareketleri her gün devamlı olarak 3 bin milyar kilo watt enerjinin yüzde 2'sinin (toplam 60 milyar watt) elektrik enerjisine dönüştürülebileceği tahmin edilmektedir.

Bilinen en büyük gelgit Kanada'daki Fundy Körfezi içinde oluşur; burada 21 metre yüksekliğe kadar kabarmalar gözlenmiştir. Fundy Körfezi'nde denizin altı saatlik yükselişi sırasında kara, 100 milyar ton su ile dolar. Bu miktar dünyadaki tüm nehirlerin toplam su miktarına yakındır.

Özel

Genel
Aktuğ, Şems (2013). "Piri Reis Döneminde Kullanılan Seyir Aletleri ve Yöntemleri". Bilim ve Teknik, 547. s. 51.

Genişleyen evrenin geleceği, fiziksel kozmolojide evrenin uzun vadeli kaderiyle ilgili teorik tahminlerdir. Güncel gözlemler, evrenin genişlemesinin sonsuza kadar devam edeceğini ve evrenin giderek soğuyarak yaşamı sürdürmek için çok soğuk hale geleceğini göstermektedir. Bu gelecek senaryosu popüler olarak "Büyük Donma" veya "Büyük Soğuma" olarak adlandırılır.

Karanlık enerjinin evrenin genişlemesini hızlandırdığı varsayımı altında, galaksi kümeleri arasındaki uzay giderek artan bir hızda genişleyecektir. Kırmızıya kayma, eski fotonları (gama ışınları dahil) tespit edilemeyecek kadar uzun dalga boylarına ve düşük enerjilere çekecektir. Yıldızların oluşumu 1012 ila 1014 (1-100 trilyon) yıl daha devam edecek, ancak sonunda yıldız oluşumu için gereken gaz tükenecektir. Mevcut yıldızlar yakıtlarını tükettikçe ve parlamayı bıraktıkça, evren yavaş yavaş karanlığa gömülecektir.

Proton bozunmasını öngören teorilere göre, yıldız kalıntıları yok olacak ve geriye sadece kara delikler kalacaktır. Kara delikler de Hawking radyasyonu yayarak zamanla buharlaşacaktır. Sonunda, evren termodinamik dengeye ulaşırsa, sıcaklık tekdüze bir değere yaklaşacak ve daha fazla iş yapılamayacak, evrenin nihai "ısı ölümü" gerçekleşecektir.

Evrenin gelecekteki evrimi, Fred Adams ve Gregory Laughlin tarafından 1999'da yazılan The Five Ages of the Universe kitabında beş döneme ayrılmıştır:
1. İlkel Çağ: Büyük Patlama'dan hemen sonraki dönem 
2. Yıldızlı Çağ: Günümüzü ve tüm yıldızların görülebildiği dönem  
3. Degenerasyon Çağı: Yıldızların söndüğü ve sadece yıldız kalıntılarının kaldığı dönem  
4. Kara Delik Çağı: Sadece kara deliklerin kaldığı dönem  
5. Karanlık Çağ: Kara deliklerin de buharlaştığı ve evrenin tamamen soğuduğu dönem

4-8 milyar yıl sonra: Samanyolu ve Andromeda Galaksisi çarpışarak birleşecek
100 trilyon yıl sonra: Son yıldızlar sönecek
1040 yıl sonra: Protonların bozunması tamamlanacak (proton bozunması varsayımı altında)
10100 yıl sonra: En büyük kara delikler buharlaşacak

Büyük Çatırtı
Büyük Büzülme
Büyük Yırtılma
Evrenin kronolojisi
Isı ölümü
Evrenin nihai kaderi

Zamanın Sonuna Bir Yolculuk - melodysheep tarafından hazırlanan belgesel

George Gamow (4 Mart 1904, Odessa - 19 Ağustos 1968, Boulder), Ukrayna asıllı Amerikalı fizikçi ve kozmolog.
Rusya'da doğmuş ve eğitim görmüştür. 1934 yılında Amerika Birleşik Devletleri'ne giderek kuantum fiziği ve astrofizik alanlarında önemli çalışmalar yapmıştır.
4 Mart 1904-19 Ağustos 1968 yılları arasında yaşamış teorik fizikçi ve kozmoloji alanında Leitmare'in Büyük Patlama teorisinin öncüsüydü. Kuantum tünelleme olgusunu kullanarak alfa bozunumunun teorik açıklamasını keşfetmiştir ve atomun çekirdeği içindeki radyoaktif saçılma, yıldız oluşumu, takım yıldızlarının çekirdek sentezlemesi, Büyük Patlama sırasındaki çekirdek füzyonu, moleküler genetik konuları üzerine çalışmıştır.
Kariyerinin ortalarından sonuna kadar Gamow, öğretme işine daha çok odaklanmıştır ve popüler bilim yazarı olarak çok büyük bir üne sahiptir (One Two Three, Infinity and Mr Topkin kitapların serileri (1939-1967)). Kitaplarının bazıları ilk basımlarından yarım asır geçmesine rağmen, daha fazla basılmaktadır. Bu kitaplar klasik haline gelmiştir ama temel matematik ve bilim prensiplerine başlangıç için hala geçerli bilgiler içerir.

Gamow, Odessa şehrinde Ukraynalı bir Rus çiftin çocuğu olarak doğmuştur. Babası bir lisede Rus dili ve edebiyatı dersi vermekteydi. Annesi ise kızlar için olan bir ortaokulda coğrafya ve tarih dersleri veriyordu. Rusçaya ek olarak, Gamow annesinden Fransızca, özel öğretmeninden ise Almanca öğrenmiştir. Gamow kolej yıllarına kadar akıcı bir İngilizceyi öğrenememiştir. İlk çalışmalarının çoğu Almanca ya da Rusçaydı, sonrasında teknik yazılar ve dinleyiciler için İngilizceyi kullanmaya başlamıştır.
Eğitimini Odessa'daki Novorossiya Üniversitesi’nde (1922-1923) ve Leningrad Üniversitesi’nde (1923-1929) almıştır. Gamow, Leningrad'da Alexander Friedmann‘ın yanında 1925'te vefatının gerçekleşmesine kadar çalışmıştır. Gamow doktora tezini Friedmann‘ın danışmanlığı altında yazmayı talep etse de, tez danışmanını değiştirmek zorunda kalmıştır. Üniversitede, Gamow teorik fizik bölümünden üç başka arkadaş buldu(Lev Landau, Dmitri Ivanenko ve Matvey Bronshtein). Üç silahşorlara dördüncü olarak katılmasından sonra, kuantum mekaniği üzerine olan çalışmalarını birlikte analiz edip tartışmışlardır. Sonrasında bu gruba Alpler, Hermann ve Gamow ‘un grubu diyecektir.
Mezuniyetinde, Göttingen'de kuantum mekaniği teorisi üzerine çalışmıştır. Doktorası için bu çalışma atomik çekirdek kavramına temel olmuştur. Sonrasında 1928 ile 1931 yılları arasında Kopenhag Üniversitesi’nde Teorik Fizik Enstitüsü'nde çalışmıştır (Rutherford ile Cavendish Laboratuvarında çalışmıştır). Atomik çekirdek üzerine çalışmaya devam etmiştir (su damlası modeli),ayrıca Robert Atkinson ve Fritz Houtermans ile yıldızların fiziğini çalışmışlardır.
Gamow 1931 yılında USSR Bilimler Akademisi'ne (28 yaşında ve bu organizasyona en genç üyesi olarak) üye olarak seçilmiştir. 1931 ve 1933 yılları arasında, Vitaly Khlopin'in başında olduğu Radyum Enstitüsü'nde çalışmıştır. Rehberlikleri ve direkt katılımlarıyla Igor Kurchatov ve Lev Mysovskii, George Gamow ile Avrupa'nın ilk siklotronu tasarlamışlardır. 1932 yılında Lev Mysovskii ve George Gamow Radyum Enstitüsü'nden onaylı öncü bir çalışma (tasarımı için) sunmuştur. Siklotron 1937 yılına kadar tamamlanamamıştır.

20.Yüzyılın başlarında, radyoaktif materyallerin karakteristik bir ekspotansiyle ışıma hızlarının ya da yarılanma ömürlerinin olduğu biliniyordu. Aynı zamanda radyasyon saçılımının karakteristik bir enerjisi olduğu biliniyordu. Gamow, 1928 yılında Nikolai Kochin'un matematiksel yardımıyla, tünelleme olgusunu da kullanarak alfa çekirdek ışıması problemini çözmüştür. Bu problem bağımsız olarak Ronald W. Gurney ve Edwar U. Condon tarafından da çözülmüştür ama ikisi de Gamow kadar kullanılabilir sonuçlar elde edememişlerdir. Klasik mantığa göre parçacık yüksek kaçış enerji gerektiği için çekirdeğe hapsolmuştur. Buna ek olarak, çekirdekten koparabilmek için bir parçacığa çok büyük bir enerji uygulamak gerekmektedir ve birdenbire gerçekleşebilecek bir olay değildir. Kuantum mekaniğinde ise parçacığın potansiyel bariyeri aşmak yerine içinden tünelleme yapıp geçme olasılığı vardır. Gamow çekirdek potansiyeli veren modeli, yarı ömür üzerine çalışması ve alfa ışımasının oluşumu bu olguyu açıklayan ilk prensipleri oluşturmuştur(daha önce empirik olarak bulunmuş Geiger-Nuttall kanunu olarak bilinen olay). Birkaç yıl sonra, Gamow faktörü ya da Gamow-Sommerfeld faktörü elektrostatik Coulomb barajına tünelleme yapan nükleer parçacıklar ve oluşan nükleer reaksiyonlara uygulanmıştır.

Gamow artan baskılardan dolayı Rusya'dan kaçmadan önce birçok Sovyet kurumunun kuruluşunda öncü olmuştur. 1931 yılında İtalya'ya bir bilimsel konferansa katılmak için istediği izin reddedilmiştir. 1931 yılında Lyubov Vokhmintseva ile evlenmiştir (Rho lakaplı başka bir Rus fizikçi). Gamow ve eşi iki yıl boyunca Sovyetler Birliği'nden yasal izinle ve izin olmaksızın ayrılmak için uğraşmışlardır. Niels Bohr ve diğer arkadaşları onu ziyaret Çin'e davet etmişlerdir ama ziyaret izinleri reddedilmiştir. 1932'de karısıyla kaçmak için iki girişimde bulundu. Gamow'un kayıkçılığa ilgisi vardı. İlk denemesinde Türkiye’ye Karadeniz üstünden 250 kilometrelik boyunca kürek çekerek ulaşmaya çalıştı. İkincisinde ise Murmanks’ı geçip Norveç’e gitmeyi planlamışlardır. Kötü hava koşulları iki denemede de kayığı batırmıştır ama bu girişimler otoriteler tarafından fark edilmemiştir.
1933 yılında, Gamow'a Brüksel’de 7. Solvey Konferansı'na katılma izni çıkmıştır. Karısının ona eşlik etmesinde ısrar etmiştir, yalnız gidemeyeceğini söylemiştir. Sonunda Sovyet otoriteleri çift olarak pasaportlarını onaylamıştır. Marie Curie ve diğer fizikçilerin yardımıyla kalma izinleri uzatılmıştır. Bir sonraki sene Curie Enstitüsü’nde, Londra Üniversitesi'nde ve Michigan Üniversitesi’nde geçici görevler bulundu.

1934 yılında, Gamow ve karısı Amerika’ya taşındı. Gamow, 1934 yılında George Washington Üniversitesi’ne (GWU) profesör olarak atandı ve GWA'daki ekibini güçlendirmek için Londra'dan Edward Teller'ı ekibe aldı. 1936 yılında Gamow ve Teller beta ışıması için Gamow –Teller seçme kuralını yayımladı. Washington'da o dönemde Gamow, Mario Schenberg ve Ralph Alpher ile çok önemli bilimsel tezler yayımladı. 1930 yılların sonlarında astrofizik ve kozmoloji ile ilgilendi.
1935 yılında, Gamow'un oğlu, Igor Gamow doğdu. George Gamow 1940 yılında normal bir Amerikan vatandaşı oldu. GWU ile resmi bağını 1956 yılına kadar korudu.
II. Dünya Savaşı sırasında radyoaktivite ve nükleer füzyon bilgisine rağmen Manhattan Projesi’nde doğrudan çalışmadı. GWU'da fizik öğretmeye ve Amerikan Deniz Kuvvetleri’ne danışmanlık yapmaya devam etmiştir.
Gamow, yıldızların evrim süreci ve güneş sisteminin başlangıcı ile ilgilendi. 1945 yılında Alman teorik fizikçi Carl Friedrich von Weizsacker’ın destekleyici çalışmasıyla güneş sisteminin oluşumu sırasında gezegendeki yeri ile ilgili makalenin yazımda yer aldı. 1948 yılında İngiliz dergisi Nature'da başka bir makale yayımladı. Bu makalede en eski galaksilerin yarıçapı ve kütlesi için denklemler yazdı.

Gamow öğrencisi Ralph Alpher ile 1 Nisan 1948'de Kimyasal Elementlerin Kökeni adlı önemli bir kozmoloji makalesi yayınladı. Bu makale Alpher-Bethe-Gamow teorisi olarak da bilinir. Gamow, makalesinde Hans Bethe'nin ismini ‘’H. Bethe, Cornell Üniversitesi, New York, Ithaca’' Yunan alfabesinin ilk üç harfini (alpha, gamma, beta) ündeş yapmak için listeye yazdırttı. Bethe, α-β-ɤ makalesinde başka bir role sahip değildir fakat onun isminin eklenmesine cesaretle katıldı. Gamow'un ömrü boyunca şaka yapmaya, kelime oyunu yapmaya, edebi değeri olmayan komik şiir mısralarına ilgisi olduğunu onun popüler yazılarında rastlıyoruz, özellikle onun Mr. Tompkins kitap serilerinde (1939-1967). Kağıt Alpher'in tez çalışmalarının (yayınlamadan sonra yaklaşık 6 hafta sakladığı çalışmalar) üstüne kuruldu. Tez çalışmalarının çoğunluğu Aralık 1948'de fiziksel incelemede belli oldu, ardından kozmik mikrodalga arka plan radyasyonu.
Etkileyici Alpher-Bethe-Gamow makalesi evrende hidrojen ve helyumun mevcut seviyelerinin nasıl daha geniş bir şekilde Big-Bang sırasında olan reaksiyonların açıklanabildiğini özetledi. O elementlerin varlığının helyumdan ağır olmasını açıklamamasına rağmen, bu teorik destek Big-Bang teorisine katkıda bulundu (Bu daha sonra Fred Hoyle tarafından açıklandı).Bu makale şiddetle Ralph A ‘nın matematiksel cesaretine dayanıyor. Alpher ve onun doktora tezi (George Washington Üniversitesi'nde, o 300 den fazla kitleyi himaye etti).Gamow Hans Bethe'i Alpher'in doktora inceleme komitesine toplanmak için davet etti. Bir zamanlar O tavsiye etti ki motifin bir parçası, Bethe'in bu işe karşı yargılara karşı kafa tutmak ve genellikle Üniversitenin dış muayene komite üyelerinin seyahat masraflarını ödemesi. Ancak, bu 1 Nisan 1948 kâğıt formu, Alpher‘ın orijinal işlerinden sapması ile onun doktora tez çalışmalarının doğru atanmasını etkileyip, hem de onun en önemli eserlerinden bazılarının takip edilmesine yardımcı oldu. Gamow'un yüksek görünürlük ve itibarı Alpher'in özgün çalışmalarını gölgede bıraktı. Ancak, kozmoloji bilimini ciddi bir bilim dalı haline getiren Alpher'in matematiksel sofistike çalışmaları oldu. Kariyerinde çok geç, Gamow, ilk yazar Alpher dan gelen düzeltmeleri aldıktan sonra tekrar bir bir kâğıt sundu.
1 Nisan 1948 kağıdın da bugünkü artık kozmik mikrodalga arka plan radyasyon (SPK) gücü tahmin edilmemişti; konu evrendeki en bol unsurların nükleosentez matematiksel bir model oldu. Ama kısa bir süre sonra Alpher ve Johns Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Fizik Laboratuvarı'ndaki meslektaşı, Robert Herman ile Big Bang parlaklığının 5 derece mutlak sıfırın üstünde bir radyasyon ile evreni dolduran milyarlarca yıl sonra soğumuş olacağının bir tahmini yayınladı. Asgari Gamow en az üç yıl boyunca, R. Alpher'e göre, SPK geçerliliğine ve kavramsallaştırmaya karşı çıktı. Işini yıllardır Gamow'un atfedilen gibi, Gamow'un en boy bir adam olarak doktora komitesi başk

George Fitzgerald Smoot III (20 Şubat 1945 - 18 Eylül 2025), Amerikalı fizikçi, kozmolog, Nobel Fizik Ödülü sahibi ve "5. sınıf öğrencisinden daha zeki misiniz?" adlı Amerikan TV yarışmasının 1 milyon dolarlık ödülünün sahibi. Nobel Fizik Ödülü'nü 2006 yılında John C. Mather ile COBE üzerine yaptıkları çalışmalarından "Kozmik mikrodalga arka plan ışımasının kara cisim formunu ve barındırdığı anizotropisini bulmalarından dolayı" aldı.
Çalışmaları Büyük Patlama teorisinin Kozmik mikrodalga arka plan ışıması'nı inceleyen uydu COBE kullanılarak daha rahat ispatlanmasına yardımcı oldu. 
Nobel Ödülü Komitesi'ne göre, "COBE projesi aynı zamanda hassas bir bilim olarak Kozmoloji'nin de başlangıcı olarak kabul edilebilir." Smoot Nobel Ödülü'nden kazandığı parayı bir yardım vakfının seyahat giderlerini azaltmak için onlara bağışlamıştır.
Günümüzde Kaliforniya, Berkeley'de kıdemli bilim insanı olarak Lawrence Berkeley Ulusal Laboratuvarında çalışmaktadır. Ayrıca 2010'dan beri Fransa'daki Paris Diderot Üniversitesi'nde fizik profesörü olaran görev yapmaktadır. 2003 yılında Einstein Madalyası'nı kazanmıştır.

George Lemaitre (d. 17 Temmuz 1894, Charleroi - ö. 20 Haziran 1966, Leuven), Belçikalı bilim insanı ve rahip. Louvain Üniversitesi'nde gökbilim okudu ve daha sonra aynı üniversiteye gökbilim profesörü olarak atandı.

Lemaitre, Einstein'ın genel görelilik kuramından yararlanarak evrenin genişlediğini söyledi. Evrenin bir zamanlar bir atomun içine sıkışmış olduğunu iddia etti. Georges Lemaître 1927'de bu atomun parçalandığını ve her yana sıcak gazlar saçtığını öne sürdü. Bu tezi daha sonraları Büyük Patlama kuramı olarak adlandırıldı. Bugünlerde birçok bilim insanı, bu kuramın evrenin kaynağı ile ilgili en iyi açıklama olduğunu düşünmektedir. Çoğunun bildiği üzere Büyük Patlama'yı Harvard'lı bir astronom olan Edwin Hubble ileri sürmüştür. Ancak Edwin Hubble, Georges Lemaître'den 2 yıl sonra bildirisini yayımlamıştır. Büyük Patlama teorisi ilk olarak Georges Lemaître tarafından öne sürülmüştür.

Gould Kuşağı gökada düzlemi'ne 16 ile 20 derece eğimli, 3000 ışık yılı genişliğinde parlak yıldızların oluşturduğu bir banttır. Birçok O ve B sınıfı  yıldız içerir ve Güneş'in de bulunduğu yerel sarmal kolu ifade eder. Kuşağın, 30 ile 50 milyon yıl yaşında olduğu tahmin edilmekte ve kökeni bilinmemektedir. Adını ise onu 1879 yılında tanımlayan Benjamin Gould'dan almaktadır.
Kuşak, Kral, Kertenkele, Kahraman, Avcı, Büyük Köpek, Pupa, Yelken, Karina, Güneyhaçı, Erboğa, Kurt ve Akrep gibi birçok takımyıldızdan parlak yıldızlar içermektedir.
Şu an geçerli olan teoriye göre Gould Kuşağı, yaklaşık olarak 30 milyon yıl önce bizim bölgemiz içindeki bir karanlık madde damlasının, moleküler bulut ile çarpışması sonucu oluşmuştur. Bu ayrıca, diğer gökadalardaki Gould kuşakları için de bir kanıt niteliğindedir.

Yerel kabarcık
Yerel Yıldızlararası Bulut
Orion kolu
Kahraman kolu

The Spitzer Gould Belt Survey15 Aralık 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Map of the Gould Belt 17 Mart 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kütleçekim ya da çekim kuvveti, kütleli her şeyin gezegenler, yıldızlar ve galaksiler de dahil olmak üzere birbirine doğru hareket ettiği (ya da birbirine doğru çekildiği) doğal bir fenomendir. Enerji ve kütle eşdeğer olduğu için ışık da dahil olmak üzere her türlü enerji kütleçekime neden olur ve onun etkisi altındadır.
Dünya'da, kütleçekim, fiziksel nesnelere ağırlık verir ve okyanus gelgitlerine neden olur. Evrendeki gaz halindeki maddenin çekimi, gaz halindeki maddeyi bir araya getirerek yıldızlar oluşturmaya ve yıldızların galaksilere birleştirilmesine, dolayısıyla kütleçekimin Evrendeki büyük ölçekli yapıların çoğundan sorumlu olmasına neden olmuştur.
Kütleçekim, sonsuz bir aralıkta bulunurken, uzaktaki nesneler üzerindeki etkileri gittikçe daha zayıf hale gelmektedir. Kütleçekim, kütleçekimi bir kuvvet olarak değil, kütlenin / enerjinin düzensiz dağılımının yol açtığı uzay-zaman eğriliğinin bir sonucu olarak tanımlayan genel görelilik teorisi (1915'te Albert Einstein tarafından önerildi) tarafından açıklanmaktadır.
Uzay zamanının bu eğriliğinin en uç örneği, hiçbir şeyin, ışığın bile, ufkuna girdikten sonra kara delikten kaçamamasıdır. Daha fazla kütleçekim çekim kuvveti zaman dilatasyonuyla sonuçlanır, burada zaman daha yavaş (daha güçlü) bir kütleçekim potansiyeline daha yavaş geçer. Bununla birlikte, çoğu uygulama için, kütleçekim, kütleçekimin neden olduğu varsayılan Newton'un evrensel çekim yasasıyla anlatılır.
İki cisim kütlesinin çekim kuvvetinin kütlelerinin çarpımı ile doğru orantılı olduğu ve aralarındaki mesafenin karesi ile ters orantılı olduğu matematiksel bir ilişkiye göre birbirlerine doğrudan çekilen bir kuvvet. Kütleçekim, doğanın dört temel etkileşiminin en zayıf yönüdür. Kütleçekim kuvveti, güçlü kuvvetten yaklaşık 1038, elektromanyetik kuvvetten 1036 ve zayıf kuvvetten 1029 kat daha zayıftır.
Sonuç olarak, kütleçekim, atom altı parçacıkların davranışı üzerinde önemsiz bir etkiye sahiptir ve günlük maddenin iç özelliklerini belirleme konusunda rol oynamaz (ancak kuantum çekim kuvvetine bakınız). Öte yandan, kütleçekim, makroskopik ölçekte egemen etkileşimdir ve astronomik cisimlerin oluşum şekli ve yörüngesinin (yörünge) sebebidir.
Kütleçekim dünya ve evren boyunca gözlemlenen çeşitli olaylardan sorumludur. Örneğin, Dünya ve diğer gezegenlerin Güneş'in yörüngesinde, Ay'ın Dünyanın Yörüngesinde olmasına gelgitlerin oluşumuna, Güneş Sistemi'nin oluşumuna ve evrimine, yıldızlara ve galaksilere neden olur. Planck döneminde (Evrenin doğumundan 10-43 saniye sonrasına kadar) geliştirilen, muhtemelen kuantum kütleçekim, süper gravite veya kütleçekim tekilliği biçimindeki evrende kütleçekimin en eski örneği, muhtemelen bir sahte vakum, kuantum vakumu veya sanal parçacık gibi ilkel bir durumdan bilinmeyen bir biçimde meydana gelmiştir. Bu nedenle, kısmen her şeyin teorisinin araştırılması, genel görelilik teorisinin ve kuantum mekaniğinin (veya kuantum alan teorisinin) kuantum kütleçekime birleştirilmesi bir araştırma alanı haline gelmiştir.

Modern Avrupalı düşünürler haklı olarak kütleçekim teorisinin geliştirilmesi ile bağlantı kuruyorsa da, kütleçekim kuvvetini belirleyen önceden var olan fikirler vardı. İlk açıklamalardan bazıları, Dünya döndüğünde nesnelerin neden düşmediğini açıklamak için kütleçekim kuvvetini belirleyen Aryabhata gibi erken matematikçi astronomlardan geldi.
Daha sonra, Brahmagupta'nın eserleri bu kuvvetin varlığına değinmişti.

Kütleçekim kuramıyla ilgili modern çalışmalar, Galileo Galilei'nin 16. yüzyılın sonu ve 17. yüzyıl başlarındaki çalışmaları ile başladı. Galileo, Pisa Kulesi'nden topları atan meşhur (muhtemelen apokrif deneyinde) eğilimleri düşen eğik top ölçümleri ile, kütleçekim ivmesinin tüm nesneler için aynı olduğunu gösterdi.
Bu, Aristo'nun daha ağır nesnelerin daha yüksek bir kütleçekim ivmesi olduğuna olan inancından ciddi bir sapmaydı. Galileo, bir atmosferde daha az kütleye sahip nesnelerin daha yavaş düşebileceği için hava direnci olduğunu öne sürdü. Galileo'nun çalışmaları Newton'un kütleçekim kuramının formülasyonu için gerekli altyapıyı hazırladı.

Sir Isaac Newton, 1642'den 1727'ye kadar yaşayan İngiliz fizikçi. 1687'de İngiliz matematikçisi Sir Isaac Newton Principia'yı yayınladı ve evrensel çekim kuvvetinin ters kare yasasını hipotez haline getirdi. Kendi sözleriyle, "Gezegenleri küreler içinde tutan güçlerin karşılıklı olarak etraflarındaki merkezlerden uzaklıklarının kareleri olması gerektiği ve dolayısıyla ayı Orb'da tutmak için gereken kuvveti karşılaştırdıklarını dile getirdim Yeryüzündeki kütleçekim kuvveti ile neredeyse tümüyle cevabını buldular. "
Denklem şudur:

  
    
      
        F
        =
        G
        
          
            
              
                m
                
                  1
                
              
              
                m
                
                  2
                
              
            
            
              r
              
                2
              
            
          
        
         
      
    
    {\displaystyle F=G{\frac {m_{1}m_{2}}{r^{2}}}\ }
  

F kuvveti olduğunda, 
  
    
      
        
          
            m
            
              1
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {m_{1}}}
  
 ve 
  
    
      
        
          
            m
            
              2
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {m_{2}}}
  
, etkileşen nesnelerin kütleleridir; r, kütle merkezleri arasındaki uzaklıktır; G, kütleçekim sabitidir.
Newton'un teorisi, diğer gezegenlerin eylemleri tarafından hesaplanamayan Uranüs hareketlerine dayalı Neptün varlığını öngörmek için kullanıldığında en büyük başarısını elde etti. Hem John Couch Adams hem de Urbain Le Verrier tarafından yapılan hesaplar gezegenin genel konumunu ve Le Verrier'in hesaplamaları Johann Gottfried Galle'in Neptün'ü keşfetmesine neden olan hesaplamalardı. Merkür yörüngesindeki bir tutarsızlık, Newton'un teorisindeki kusurları belirtti.
19. yüzyılın sonlarına doğru, yörüngesinin Newton'un teorisine göre açıklanamayan hafif dalgalanmalar gösterdiği biliniyordu, ancak başka rahatsız edici bir cisim (Güneş'i Merkür'den bile daha yakın bir gezegen gibi) aramıştı. Konu, Albert Einstein'ın yeni genel görelilik teorisi tarafından Merkür'ün yörüngedeki küçük tutarsızlıktan sorumlu olan 1915'te çözüldü.
Newton'un teorisi Einstein'ın genel göreliliğiyle değiştirilirken, modern, göreceli olmayan kütleçekim hesaplamaları, Newton'un teorisini kullanarak yapılmaya devam etmektedir çünkü daha basit bir şekilde çalışılmaktadır ve yeterince küçük kütleler, hızlar ve enerjiler içeren çoğu uygulama için yeterince doğru sonuçlar verir.

Galileo, Loránd Eötvös ve Einstein gibi bir dizi araştırmacı tarafından araştırılan eşdeğerlik ilkesi, tüm nesnelerin aynı şekilde düştüğü ve kütleçekim etkilerinin ivme ve yavaşlamanın bazı yönlerinden ayırt edilemez olduğunu ortaya koymaktadır. Zayıf eşdeğerlik prensibini test etmenin en basit yolu, farklı kütlelerin veya kompozisyonların iki nesnesini vakumda bırakıp aynı anda zemine çarpıp vurmadıklarını görmektir.
Bu tür deneyler, diğer kuvvetlerin (hava direnci ve elektromanyetik etkiler gibi) önemsiz olduğu durumlarda tüm nesnelerin aynı hızda düştüğünü göstermektedir. Daha sofistike testler Eötvös tarafından icat edilen bir torsiyon dengesini kullanıyor. Uzayda daha doğru deneyler için uydu deneyleri, örneğin STEP, planlanmaktadır.
Eşdeğerlik ilkesinin formülleri şunları içerir:

Zayıf eşdeğerlik ilkesi: Bir kütleçekim alanındaki bir nokta kütlesinin yörüngesi yalnızca başlangıçtaki konumuna ve hızına bağlıdır ve bileşiminden bağımsızdır.
Einstein'ın eşdeğerlik ilkesi: Serbest düşen bir laboratuvarda herhangi bir kütleçekimsiz deneyin sonucu, laboratuvarın hızından ve uzay zamanındaki yerinden bağımsızdır.
Yukarıdakilerin her ikisini de gerektiren güçlü eşdeğerlik ilkesi.

Genel görelilikte, kütleçekimin etkileri, bir kuvvet yerine uzay-zaman eğriliğine atfedilir.
Genel görelilik için başlangıç noktası, serbest düşüşe atalet hareketi eşlik eden eşdeğerlik ilkesidir ve serbest düşen atalet nesneleri yerdeki atıl olmayan gözlemcilere göre hızlandırılmış olarak tanımlar. Bununla birlikte, Newton fiziğinde, nesnelerden en az birisi bir kuvvet tarafından işletilmedikçe böyle bir ivme oluşabilir.
Einstein, uzay zamanının madde tarafından kıvrıldığını ve serbest düşen cisimlerin kavisli uzayda yerel düz yol boyunca ilerlediğini önermişti. Bu düz yollara jeodezik denir. Newton'un hareket ilk yasası gibi, Einstein'ın teorisi, bir cisim üzerine bir kuvvet uygulanıyorsa, bir jeodezikten sapacaktır. Mesela, Dünya'nın mekanik direnci üzerimizde yukarı doğru bir kuvvet uyguladığından ayakta dururken jeodezik çalışmaları izlemiyoruz; bunun sonucu olarak yeryüzünde eylemsiz durumdayız. Bu, uzayda jeodeziklerin birlikte hareket etmenin neden atalet olarak kabul edildiğini açıklar.

Einstein alan denklemlerinin başlıca çözümleri şunlardır:

Schwarzschild çözümü; Bu çözüm, küresel olarak simetrik dönmeyen yüksüz kütleli bir nesneyi çevreleyen uzay-zamanı tarif etmektedir. Yeterince kompakt olan nesneler için bu çözüm, merkezinde tekillik bulunan bir karadelik yaratır. Merkezden radyal uzaklığı Schwarzschild yarıçapından çok daha büyük olan noktalarda, Schwarzschild çözümü tarafından ön görülen ivmelenmeler pratik olarak Newton'un kütleçekim teorisi tarafından ön görülen ivmelenmeler ile aynıdır.
Reissner-Nordström çözümü: Bu çözümde, merkezdeki nesnenin bir elektrik yükü vardır. Geometrik uzunluğu olan kütlesinin geometrik uzunluğundan az olan yükler için, bu çözüm çifte olay ufku bulunan kara delikler yaratır.
Kerr çözümü: Bu çözüm dönen kütleli cisimler ile ilgilidir. Benzer şekilde, bu çözümde de birden fazla olay ufku olan kara delikler üretilmektedir.
Kerr-Newman çözümü: Yüklü, dönen ve kütleli nesneler ile ilgilidir. Bu çözümde de birden fazla olay ufku olan kara delikler üretilmektedir.
Kozmolojik Friedmann-Lemaitre-Robertson-Walker çözü

Gözlemlenebilir evren, evrenin ışık ve başka sinyallerin galaksiler ve maddenin, kozmolojik genişlemeden beri Dünya’ya ulaşacak zamanı bulması sonucu, şimdiki zamanda Dünya'dan gözlemlenebilen cisim ve maddelerden oluşan bölgesidir. Evrenin izotropik olduğu varsayılırsa, gözlemlenebilir evrenin sınırı, her yönde aşağı yukarı aynıdır. Dolayısıyla, gözlemlenebilir evren, gözlemcisini merkeze alan, küresel bir hacme sahiptir. Evrendeki her nokta kendi gözlemlenebilir evrenine sahiptir ve bu evren Dünya merkezli olanla çakışıyor olabilir de, olmayabilir de.
“Gözlemlenebilir” sözcüğü, günümüz teknolojisinin, bu alandan radyasyon saptayıp saptamadığına veya alanda gerçekten radyasyon olup olmadığına bağımlı olmadığına işaret etmek amacıyla kullanılmaktadır. Yalnızca, temelde ışık veya başka sinyallerin bir cisimden, Dünya'daki bir gözlemciye ulaşmasının mümkün olduğunu vurgulamaktadır. Uygulamada, yalnızca kozmolojik yeniden birleşme evresindeki foton ayrıklaştırması kadar önceden gelen ışığı gözlemlemek mümkündür; yani parçacıkların, başka parçacıklar tarafından o kadar da hızlı bir şekilde emilmeyen fotonlar yayabildikleri zamandan gelen. Bunun öncesinde, evren tamamen opak fotonlarla, yani kuark-gluon plazmasıyla doluydu.
Son serpintinin yüzeyi, ışık özleri (foton) dekuplajından gelen ışık özlerinin bize bugün ulaşma mesafesinde noktaların uzayda toplanmasıdır. Bunlar bizim bugün kozmik mikrodalga arka plan radyasyonu (CMBR) olarak tespit ettiğimiz ışık özleridir. Ancak geleceğin teknolojisiyle daha eski kalıntı nötrino arka planları gözlemlemek mümkün olabilecektir; aynı şekilde, (ışık hızında hareket eden) yer çekimsel dalgalar aracılığıyla çok daha uzakta oluşan eylemleri görebileceğiz. Bazen astrofizikçiler, yeniden birleşimden bu yana salınan sinyalleri içeren görünür evren ile kozmolojik büyümenin başlangıç (geleneksel kozmolojide Büyük Patlama, modern kozmolojide enflasyon çağının sonu) zamanından beri gelen sinyalleri kapsayan gözlemlenebilir evren arasında bir ayrıma gitmektedir. Hesaplamalara göre, parçaların CMBR'den comoving mesafesi –ki bu mesafe görünen evrenin yarıçapına denktir-yaklaşık olarak 14.0 milyar parsektir (bu da yaklaşık 45.7 milyar ışık yılıdır). Öte yandan gözlemlenebilir evrenin kıyısına olan comoving mesafesi, yaklaşık % 2 daha büyük bir biçimde 14.3 milyar parsektir (bu da yaklaşık 46.6 milyar ışık yılına denktir).
2013 yılı itibarıyla evrenin yaşı hakkında yapılan tahminler, 13.798 (± 0,037) milyar yıldır. Ancak uzayın genişlemesi sebebiyle insanoğlu, bir zamanlar çok daha yakınken şu anda statik bir 13,8 milyar ışık yılı mesafeden daha uzak cisimleri gözlemlemektedir. Gözlemlenebilir evrenin çapının yaklaşık 28 milyar parsek (93 milyar ışık yılı) olduğu tahmin edilmektedir. Bu hesaplamada gözlemlenebilir evrenin en uzak ucu yaklaşık 46-47 milyar ışık yılı ötede olarak hesaplanmıştır.

Evrenin bazı bölümleri, o kadar uzak bir mesafededir ki, Büyük Patlama'dan sonra salınan ışık, daha Dünya'ya ulaşamamaktadır. Bu yüzden evrenin bu bölümleri gözlemlenebilir evrenin dışında kalmaktadır. Gelecekte uzak gökadaların ışığı Dünya'ya ulaştığında evrenin farklı bölümleri keşfedilecektir. Ancak, Hubble kanunlarına göre bizden oldukça uzakta bulunan bölgeler, ışık hızından daha hızlı genişlemekte ve bizden uzaklaşmaktadır. (Özel görecelilik, aynı bölgede birbirine yakın duran cisimlerin, birbirine nazaran ışık hızından daha hızlı hareket etmelerini engellemektedir. Ancak, birbirinden uzak cisimler için, aralarındaki boşluk genişlemekteyken, böyle bir kısıtlama bulunmamaktadır. Bkz. doğru mesafe kullanımları.) Dahası, genişleme oranı, karanlık enerji sebebiyle giderek artmaktadır. Değişmez bir kozmolojik sabit olarak karanlık enerjinin değişmediği ve evrenin genişleme oranının hızla artmaya devam ettiği kabul edildiğinde, sonsuz gelecekte herhangi bir zamanda cisimlerin bizim gözlemlenebilir evrenimize giremeyeceği bir sınır vardır. Çünkü bu sınırın ötesinde kalan cisimlerin yaydığı ışık bize hiçbir zaman ulaşamayacaktır. (Buradaki açmaz şudur ki, Hubble parametresi zamanla azaldığı için ışıktan biraz daha az hızla bizden uzaklaşan bir gökadanın yaydığı ışık eninde sonunda bize ulaşacaktır.) Bu “gelecekte görülebilirlik sınırı”, evrenin sonsuza kadar genişlemeye devam edeceği farz edilerek comoving mesafesini 19 milyar parsek (62 milyar ışık yılı) olduğu düşünülerek hesaplanmıştır. Sonsuz gelecekte kuramsal olarak gözlemleyebileceğimiz gökadaların sayısı, şu anda gözlemlenenlerin sayısından 2.36 faktörlük bir değerden bir parça büyüktür.

İlkesel olarak, gelecekte daha çok gökadanın gözlemlenebilmesi mümkün olacaksa da; uygulamada, artan sayıda gökadanın süre giden genişleme sebebiyle had safhada kırmızıya kayacağı düşünülmektedir. Bu gökadalar görüntüden kaybolacak ve görünmez olacaklardır. Değinilmesi gereken bir başka nokta, sabit bir comoving mesafesinde bulunan bir gök ada, geçmişte herhangi bir zamanda açığa çıkan sinyalleri- mesela Büyük Patlama'dan 500 milyon yıl sonra açığa çıkan sinyalleri- alabilmemiz durumunda, gözlemlenebilir evren içinde yer almaktadır. Ama evrenin genişlemesi yüzünden, aynı comoving mesafesinde olsa bile, aynı gökadadan açığa çıkan sinyaller sonsuz gelecekte bize ulaşamayabilir. (Bu gökadanın Büyük Patlama'dan 10 milyar yıl sonra neye benzeyeceğini hiçbir zaman bilemeyebiliriz.) Comoving mesafesi zamana göre sabittir. Öte yandan esas mesafe uzayın genişlemesi yüzünden gerileme hızı olarak tanımlanır. Bu olgu, bize olan mesafesi zaman içinde değişen bir tür kozmik olay ufkunu tanımlamak için kullanılabilir. Örneğin bu ufka olan mesafe 16 milyar ışık yılı ise şu anda olan olaydan yayılan sinyalin gelecekte bize ulaşabilmesi için olayın 16 milyar ışık yılı ötede olması gerekir; eğer olay 16 milyar ışık yılından daha uzak bir mesafede ise sinyal bize hiçbir zaman ulaşamayacaktır.
Popüler ve profesyonel araştırma makaleleri “evren” derken, “gözlemlenebilir evreni” kastetmektedir. Doğrudan deney yapmadan, evrenin dünyayla bağı olmayan herhangi bir bölgesi üzerinde bilgi sahibi olamayız. Gözlemlenebilir evrenin sınırının, evrenin bir bütün olarak sınırını da oluşturduğuna dair hiçbir kanıt yoktur. Ana akım kozmolojik modellerin hiçbiri de evrenin fiziksel sınırları olduğuna dair bir önermede bulunmamaktadır. Bazı modellere göre evren sonlu olabilir fakat sınırsızdır, tıpkı alan olarak sonlu olmasına rağmen kenarı olmayan bir kürenin 2D yüzeyinin yüksek boyutlu örneğinde olduğu gibi. Gözlemlenebilir evrenimizdeki gök adaları evrendeki bütün gök adaların sadece önemsiz bir bölümünü temsil ediyor oluşu akla yatkın gelmektedir. Kozmik enflasyon kuramı ve bu kuramın babası Alan Guth'a göre, eğer enflasyon Büyük Patlama'dan 10−37 saniye sonra başladığı düşünülürse, o zaman bütün evrenin büyüklüğü gözlemlenebilir evrenden en az 3x1023 kat daha büyüktür; bu hesaplamadaki varsayım, evrenin büyüklüğünün yaklaşık olarak ışık hızı x evrenin yaşına eşit olduğudur. Başka varsayımlarda da bütün evrenin, gözlemlenebilir evrenden 250 kat büyük olduğu şeklindedir.
Eğer evren sonlu fakat sınırsızsa, evrenin, gözlemlenebilir evrenden daha küçük olması da mümkündür. Bu durumda, çok uzaktaki gökadalar, evrende yolculuk eden ışık tarafından oluşturulmuş komşu gökadaların suretleridir. Bu hipotezi test etmek çok zordur. Çünkü gökadanın farklı imgeleri geçmişindeki farklı dönemleri gösterecektir ve dolayısıyla farklı görünecektir. Bilewicz ve arkadaşları, son serpinti yüzeyinin çapında 27.9 gigaparseklik (91 milyar ışık yılı) alt sınır tespit ettiklerini iddia etmektedirler. (Bu sadece bir alt sınır olduğundan evrenin daha büyük hatta sonsuz olduğu tartışmaya açıktır.) Bu değer WMAP'nin yedi yıllık veri analizine dayanmaktadır. Bu yaklaşım tartışmalı bir yaklaşımdır.

Dünya'dan gözlemlenebilir evrenin kenarına kadar olan comoving mesafesi, her yöne doğru yaklaşık 14 gigaparsek'dir (46 milyar ışık yılı ya da 4,3×1026 metre)dir). Dolayısıyla gözlemlenebilir evren yaklaşık 29 gigaparsek ((93 Gly veya 8,8×1026 m)) yarıçapında bir küredir. Uzayın düz olduğu varsayımından yola çıkarak, bu büyüklük comoving hacmi olarak yaklaşık 1,3×104 Gpc3
Bu değerler kozmolojik zamana göre bu gün için geçerli bir mesafedir; söz konusu rakamlar ışığın yayıldığı andaki mesafeyi temsil etmemektedir. Örneğin: şu anda gördüğümüz kozmik mikrodalga arka plan radyasyonu ışıközü dekuplajı zamanında saçılmıştır ki bu saçılımın 13.8 milyar yıl önce olan Büyük Patlama'dan yaklaşık 380.000 yıl sonra oluştuğu düşünülmektedir. Bu radyasyon zaman içinde gökadalarda yoğunlaşan madde tarafından saçınmıştır. Bu gökadaların şu anda bizden yaklaşık 46 milyar ışık yılı ötede olduğu düşünülmektedir. Işığın saçındığı anda maddeye olan mesafesini hesaplamada, evrenin genişlemesini modellemede kullanılan Friedmann-Lemaitre-Robertson-Walker metriğine göre, eğer ışık z kırımızı kaymasıyla bize ulaşıyorsa, o zaman ışığın yayıldığı andaki ölçek katsayısı şu şekildedir:

  
    
      
        
        a
        (
        t
        )
        =
        
          
            1
            
              1
              +
              z
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \!a(t)={\frac {1}{1+z}}}
  
.
Dokuz yıllık WMAP sonuçları, diğer ölçümlerle birlikte ışıközü dekuplajınının kırmızı kaymasını, z=1091.64±0.47 olarak vermektedir; ki bu da, ışıközü dekuplajı anında ölçek katsayısının 1⁄1092.64 olduğunu gösterir. Dolayısıyla, eğer en eski CMBR ışıközlerini yayan madde şu anda 46 milyar ışık yılı mesafede ise, o zaman ışıközlerinin yayıldığı andaki dekuplaj anında mesafe 42 milyon ışık yılıdır.

Pek çok ikincil kaynakta, görünen evrenin büyüklüğü ile ilgili çok sayıda yanlış rakam telaffuz edilmiştir. Bu rakamlar, yanlışlığın nereden kaynaklandığını açıklayan sebepleri ile birlikte aşağıda verilmiştir.

13.8 milyar ışık yılı
Evrenin yaşının 13.8 milyar yıl olduğu tahmin edilmektedir. Hiçbir şeyin ışığa eşit ya da ışıktan daha yüksek hızlara ulaşamayacağı fikrinden yola çıkarak, gözlemlenebilir evrenin yarıçapının bu se

Gözlemsel kozmoloji, teleskoplar ve kozmik ışın dedektörleri gibi araçlar kullanılarak gözlem yoluyla evrenin yapısı, evrimi ve kökeninin incelenmesidir.

Günümüzde uygulanan fiziksel kozmoloji biliminin konusu, Shapley-Curtis tartışması'nın ardından, evrenin Samanyolu Galaksisi'nden daha büyük bir ölçekte olduğu tespit edildiğinde tanımlanmıştır. Bu, Albert Einstein'ın Genel Görelilik Teorisi ile açıklanabilen evrenin boyutu ve kozmosun dinamiklerini belirleyen gözlemlerle hızlandırılmıştır. Başlangıçta kozmoloji, çok sınırlı sayıda gözleme dayanan ve sabit durum teorisyenleri ile Büyük Patlama kozmolojisinin savunucuları arasındaki tartışmalarla karakterize edilen spekülatif bir bilim dalıydı. Ancak 1990'lar ve sonrasında astronomik gözlemler, birbiriyle çelişen teorileri ortadan kaldırarak bilimi, David Schramm'ın 1992'de Ulusal Bilimler Akademisi kolokyumunda müjdelediği "Kozmolojinin Altın Çağı"na taşıdı.

Astronomide mesafe ölçümleri tarihsel olarak önemli ölçüde belirsizliklerle karşı karşıya kalmış ve bu durum halen devam etmektedir. Özellikle, yıldız paralaksı yakın yıldızların mesafesini ölçmek için kullanılabilirken, galaksimizin ötesindeki nesnelerle ilişkili minik paralaksları ölçmenin zorluğundan kaynaklanan gözlem sınırlamaları, astronomların kozmik mesafeleri ölçmek için alternatif yollar aramak zorunda kalmalarına neden olmuştur. Bu amaçla, 1908 yılında Henrietta Swan Leavitt tarafından Sefe değişeni için bir standart mum ölçümü keşfedildi ve bu, Edwin Hubble'a spiral nebulaya olan mesafeyi belirlemek için ihtiyaç duyduğu kozmik mesafe merdiveni basamağını sağladı. Hubble, Wilson Dağı Gözlemevi'ndeki 100 inçlik Hooker Teleskobu'nu kullanarak bu galaksilerdeki tek tek yıldızları tanımladı ve tek tek Sefeidleri izole ederek galaksilere olan mesafeyi belirledi. Bu, spiral nebulaların Samanyolu galaksisinin çok dışında bulunan nesneler olduğunu kesin olarak kanıtladı. Popüler medyada "ada evrenler" olarak adlandırılan bu evrenlere olan mesafeyi belirlemek, evrenin ölçeğini ortaya koydu ve Shapley-Curtis tartışmasını kesin olarak çözdü.

1927 yılında, Hubble'ın mesafe ölçümleri ve Vesto Slipher'in bu nesneler için belirlediği kırmızıya kayma değerleri dahil olmak üzere çeşitli ölçümleri birleştirerek, Georges Lemaître galaksilerin mesafeleri ile "geri çekilme hızları" olarak adlandırılan hızları arasındaki orantılılık sabitini ilk kez tahmin etti ve yaklaşık 600 km/s/Mpc değerini buldu. Bunun, genel görelilik temelinde bir evren modelinde teorik olarak beklenen bir durum olduğunu gösterdi. İki yıl sonra Hubble, mesafeler ve hızlar arasındaki ilişkinin pozitif bir korelasyon olduğunu ve eğiminin yaklaşık 500 km/s/Mpc olduğunu gösterdi. Bu korelasyon, Hubble yasası olarak bilinir hale geldi ve kozmolojinin hala dayandığı genişleyen evren teorileri için gözlemsel temel oluşturdu. Slipher, Wirtz, Hubble ve meslektaşlarının gözlemlerinin yayınlanması ve teorisyenlerin Einstein'ın Genel görelilik teorisi ışığında bu gözlemlerin teorik sonuçlarını kabul etmeleri, modern kozmoloji biliminin başlangıcı olarak kabul edilir. Bu popüler görüş, Time Magazine dergisinin 20. yüzyılın en etkili 100 kişisini sıraladığı Time 100 listesinde Edwin Hubble için de yankı bulmuştur.

Elementlerin kozmik bolluğunun belirlenmesi, astronomik nesnelerden gelen ışığın erken spektroskopik ölçümlerine ve emisyon ve absorpsiyon çizgilerinin tanımlanmasıyla başlar. Örneğin, Helyum elementi, Dünya'da bir gaz olarak izole edilmeden önce, Güneşteki spektroskopik imzası sayesinde ilk kez tanımlanmıştır.
Göreceli bollukların hesaplanması, meteoritlerin element bileşimlerinin ölçümlerine karşılık gelen spektroskopik gözlemler yoluyla gerçekleştirildi.

Kozmik mikrodalga arka plan 1948 yılında George Gamow ve Ralph Asher Alpher tarafından ve Alpher ve Robert Herman tarafından sıcak Büyük Patlama modeline bağlı olarak öngörülmüştür. Ayrıca, Alpher ve Herman sıcaklığı tahmin edebilmişlerdir. ancak sonuçları toplumda geniş çapta tartışılmadı. Onların öngörüsü, 1960'ların başında Robert Henry Dicke ve Yakov Zel'dovich tarafından yeniden keşfedildi ve CMB radyasyonunun tespit edilebilir bir fenomen olduğu ilk kez Sovyet astrofizikçiler A. G. Doroshkevich ve Igor Novikov tarafından 1964 baharında yayınlanan kısa bir makalede CMB radyasyonunun tespit edilebilir bir fenomen olarak ilk kez tanınmasıyla yeniden keşfedildi. 1964 yılında, Princeton Üniversitesi'nde Dicke'nin meslektaşları olan David Todd Wilkinson ve Peter Roll, kozmik mikrodalga arka planını ölçmek için bir Dicke radyometresi yapmaya başladılar. 1965 yılında, Holmdel Township, New Jersey yakınlarındaki Bell Telephone Laboratories'in Crawford Hill tesisinde Arno Penzias ve Robert Woodrow Wilson, radyo astronomi ve uydu iletişimi deneylerinde kullanmak üzere bir Dicke radyometresi inşa ettiler. Cihazlarında, açıklayamadıkları 3,5 K'lik bir anten sıcaklığı fazlalığı vardı. Crawford Hill'den bir telefon aldıktan sonra Dicke, şu ünlü espriyi yaptı: "Çocuklar, bizden önce davrandılar.", Fiziksel kozmolojinin ilkeleri (Princeton Univ. Pr., Princeton 1993) kitabında verilmiştir. Princeton ve Crawford Hill grupları arasında yapılan bir toplantıda, anten sıcaklığının gerçekten mikrodalga arka planından kaynaklandığına karar verildi. Penzias ve Wilson, bu keşifleri nedeniyle 1978 Nobel Fizik Ödülü'nü aldılar.

Günümüzde, gözlemsel kozmoloji teorik kozmolojinin öngörülerini test etmeye devam etmekte ve kozmolojik modellerin iyileştirilmesine yol açmaktadır. Örneğin, karanlık madde ile ilgili gözlemsel kanıtlar, yapı ve galaksi oluşumu ile ilgili teorik modellemeyi büyük ölçüde etkilemiştir. Hubble diyagramını doğru süpernova standart mumlarla kalibre etmeye çalışırken, 1990'ların sonunda karanlık enerji için gözlemsel kanıtlar elde edilmiştir. Bu gözlemler, evrenin bileşen maddeleri açısından evrimini açıklayan Lambda-CDM modeli olarak bilinen altı parametreli bir çerçeveye dahil edilmiştir. Bu model daha sonra, özellikle WMAP deneyi aracılığıyla, kozmik mikrodalga arka planının ayrıntılı gözlemleriyle doğrulanmıştır.
Burada, kozmolojiyi doğrudan etkileyen modern gözlem çalışmaları yer almaktadır.

Otomatik teleskopların ortaya çıkması ve spektroskopların gelişmesiyle birlikte, kırmızıya kayma uzayında evrenin haritasını çıkarmak için bir dizi işbirliği yapılmıştır. Kırmızıya kayma ile açısal konum verilerini birleştirerek, kırmızıya kayma araştırması gökyüzündeki bir alan içindeki maddenin 3 boyutlu dağılımını haritalandırır. Bu gözlemler, evrenin büyük ölçekli yapısının özelliklerini ölçmek için kullanılır. 500 milyon ışık yılı genişliğinde devasa bir Süperküme olan Büyük Duvar, kırmızıya kayma araştırmalarının tespit edebileceği büyük ölçekli bir yapının çarpıcı bir örneğidir.

İlk kırmızıya kayma araştırması, 1977'de başlayan ve ilk veri toplama işlemi 1982'de tamamlanan CfA Kırmızıya Kayma Araştırması idi. Daha yakın zamanda, 2dF Gökada Kırmızıya Kayma Araştırması evrenin bir bölümünün büyük ölçekli yapısını belirledi ve 220.000'den fazla galaksinin z değerlerini ölçtü; veri toplama 2002 yılında tamamlandı ve nihai veri seti 30 Haziran 2003 tarihinde yayınlandı. (2dF, galaksilerin büyük ölçekli modellerini haritalandırmanın yanı sıra, nötrino kütlesinin üst sınırını da belirlemiştir.) Bir başka önemli araştırma olan Sloan Digital Sky Survey (SDSS) halen devam etmektedir (2011 (2011) itibarıyla) ve yaklaşık 100 milyon nesne üzerinde ölçümler yapmayı hedeflemektedir. SDSS, 0,4'e varan yüksek kırmızıya kayma değerleri kaydetmiştir ve z = 6'nın ötesindeki kuasarların tespitinde rol almıştır. DEEP2 Kırmızıya Kayma Araştırması yeni "DEIMOS" spektrograf ile Keck teleskopları kullanmaktadır; pilot program DEEP1'in devamı olan DEEP2, kırmızıya kayma 0,7 ve üzeri olan zayıf galaksileri ölçmek için tasarlanmıştır ve bu nedenle SDSS ve 2dF'yi tamamlayıcı nitelikte olması planlanmaktadır.

Düşük frekanslı radyo emisyonunun (10 MHz ve 100 GHz) en parlak kaynakları, son derece yüksek kırmızıya kayma değerlerinde gözlemlenebilen radyo galaksileridir. Bunlar, aktif galaksilerin alt kümeleridir ve galaktik çekirdekten megaparsek mertebesinde uzaklaşan loblar ve jetler olarak bilinen geniş özelliklere sahiptirler. Radyo galaksiler çok parlak oldukları için, astronomlar bunları evrenin evrimindeki aşırı mesafeleri ve erken dönemleri araştırmak için kullanmışlardır.

Submilimetre astronomi dahil olmak üzere uzak kızılötesi gözlemler, kozmolojik mesafelerde bir dizi kaynağı ortaya çıkarmıştır. Birkaç atmosferik pencere hariç, kızılötesi ışığın çoğu atmosfer tarafından engellenir, bu nedenle gözlemler genellikle balon veya uzay tabanlı araçlarla yapılır. Kızılötesi dalga boyunda yapılan mevcut gözlem deneyleri arasında NICMOS, Kozmik Orijin Spektrografisi, Spitzer Uzay Teleskobu, W. M. Keck Gözlemevi, Kızılötesi Astronomi için Stratosferik Gözlemevi ve Herschel Uzay Gözlemevi bulunmaktadır. NASA tarafından planlanan bir sonraki büyük uzay teleskobu olan James Webb Uzay Teleskobu da kızılötesi dalga boylarında keşifler yapacak.
Ek bir kızılötesi araştırma olan İki Mikron Tüm Gökyüzü Araştırması da, aşağıda açıklanan diğer optik araştırmalara benzer şekilde, galaksilerin dağılımını ortaya çıkarmada çok yararlı olmuştur.

Optik ışık, astronomi çalışmalarının gerçekleştirilmesinde hala başlıca araçtır ve kozmoloji bağlamında bu, evrenin büyük ölçekli yapısı ve galaksi evrimi hakkında bilgi edinmek için uzak galaksileri ve galaksi kümelerini gözlemlemek anlamına gelir. Kırmızıya kayma araştırmaları bunu gerçekleştirmek için yaygın olarak kullanılan araçlardır ve en ünlülerinden bazıları 2dF Gökada Kırmızıya Kayma Araştırması, Sloan Dijital Gökyüzü Araştırması ve yakında başlayacak olan Büyük Sinoptik Araştırma Teleskobudur. Bu optik gözlemler genellikle fotometri veya spektroskopi kullanarak bir galaksinin kırmızıya kaymasını ölçer ve ardından Hubble yasası ile özel hızlar nedeniyle kırmızıya kayma bozulmalarını modüle ederek uzaklığını belirler. Ek olarak, gök koordinatları ile gökyüzünde görülen galaksilerin konu

Güneş Sistemi, Güneş'in kütleçekim kuvvetiyle yörüngede tutulan ve çeşitli gök cisimlerinden oluşmuş bir sistemdir. Güneş ve 8 gezegen ile onların doğruluğu onaylanmış 150 uydusu, 5 cüce gezegen (Ceres, Plüton, Eris, Haumea, Makemake) ile onların bilinen toplam 8 uydusu ve çok sayıda küçük Güneş Sistemi cisminden oluşur. Küçük cisimler kategorisine asteroitler, Kuiper Kuşağı cisimleri, kuyruklu yıldızlar, gök taşları ve gezegenler arası toz girer.
Güneş Sistemi; Güneş, dört karasal iç gezegen; küçük, kaya ve metal içerikli asteroitlerden oluşan bir asteroit kuşağı; dört dev dış gezegen ve Kuiper Kuşağı denen buzsu cisimlerden oluşan ikinci bir kuşaktan ibarettir. Kuiper Kuşağı'nın ötesinde ise seyrek disk, gündurgun (İngilizce: heliopause) ve en son olarak da varsayımsal Oort Bulutu bulunur.
Güneş'ten olan uzaklıklarına göre gezegenler sırasıyla Merkür, Venüs, Dünya, Mars, Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün'dür. Bu sekiz gezegenin altısının çevresinde doğal uydular döner. Ayrıca dış gezegenlerin her birinin toz ve diğer parçacıklardan oluşan halkaları vardır. Dünya dışındaki tüm gezegenler adlarını Yunan ve Roma mitolojisinin tanrılarından alır. Beş cüce gezegen ise Kuiper Kuşağı'nda yer alan Plüton, Haumea, Makemake, asteroit kuşağındaki en büyük cisim olan Ceres ve dağınık diskte yer alan Eris'tir. Plüton bilinen en büyük cüce gezegendir.

Güneş etrafındaki bir yörüngede dolanan cisimler genel olarak üçe ayrılır: Gezegenler, Cüce Gezegenler ve Küçük Güneş Sistemi Cisimleri.
Güneş'in etrafında dolanan, kendine küresel bir biçim verecek kadar kütlesi olan ve yörüngesinin yakın çevresini (doğal uyduları dışında) temizlemiş gök cisimlerine gezegen denir. Bilinen sekiz gezegen vardır: Merkür, Venüs, Dünya, Mars, Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün.
24 Ağustos 2006'da Uluslararası Astronomi Birliği (IAU), Plüton'u gezegen tanımı dışında bırakacak biçimde "gezegen" teriminin tanımlamasını değiştirmiştir. Plüton, Eris, Ceres, Haumea ve Makemake birer "cüce gezegen" olarak yeniden tanımlandı. Cüce gezegenler, kütleçekimleri dairesel bir şekle sahip olmalarına yeten fakat yörüngeleri etrafındaki diğer cisimleri temizlemeye yetmeyen gök cisimleridir. Cüce gezegen sınıflamasına aday gösterilen gök cisimleri ise Vesta, Pallas, Hygiea ve Charon'dur. (IAU tarafından Charon'un uydu mu yoksa ikili bir sistemin parçası mı olduğuna henüz karar verilmemiştir. IAU'da Charon'un cüce gezegen olduğuna dair görüşler daha fazla olduğu için, söz konusu karar netleştiğinde Charon da cüce gezegen olarak sınıflandırılacaktır.)
Plüton, 1930 yılındaki keşfinden 2006 yılına kadar geçen sürede Güneş Sistemi'nin dokuzuncu gezegeni olarak kabul edilmiştir. Ancak 20. yüzyılın sonlarında ve 21. yüzyılın başlarında Plüton'a benzer birçok gök cismi keşfedilmiştir. Bu cisimlerin arasında en çok dikkati çeken Plüton'dan az küçük olan Eris'tir.
Bunların dışında kalan ve Güneş'in etrafında dolanan gök cisimlerine Küçük Güneş Sistemi Cisimleri denir.
Doğal uydular ya da aylar Güneş'in çevresinde değil de gezegenlerin, cüce gezegenlerin ya da küçük Güneş Sistemi cisimlerinin etrafında dolanan gök cisimleridir.
Bir gezegenin Güneş'ten olan uzaklığı kendi yılı boyunca değişir. Güneş'e en çok yaklaştığı duruma günberi, en uzak olduğu duruma da günöte denir.
Gök bilimciler, Güneş Sistemi içindeki uzaklıkları genellikle astronomi birimi (AB) ile ölçer. Bir AB, Güneş ile Dünya arasındaki yaklaşık uzaklıktır ve kabaca 149.598.000 km'dir. Plüton Güneş'ten yaklaşık 38 AB uzaktayken Jüpiter kabaca 5,2 AB uzaklıktadır. Yıldızlararası uzaklık birimlerinin en bilineni olan bir ışık yılı kabaca 63.240 AB'dir.
Güneş Sistemi bazen gayri resmî olarak farklı bölgelere ayrılır. İç Güneş Sistemi, dört Yer benzeri gezegenden ve asteroit kuşağından oluşur. Bazıları Dış Güneş Sistemi tanımını asteroitlerin ötesindeki her şey olarak yapar. Diğerleri ise dört gaz devini "orta bölge" olarak tanımlayıp Dış Güneş Sistemi'ni Neptün ötesi bölge olarak nitelendirir.

Güneş Sistemi'nin asıl bileşeni sistemin bilinen kütlesinin %99,86'sını oluşturan ve çekim kuvveti ile sistemi bir arada tutan anakolda yer alan G2V tipi bir sarı cüce olan Güneş'tir. Sistemin kalan kütlesinin %90'ından fazlasını da Güneş'in etrafında dolanan en büyük iki gök cismi olan Jüpiter ve Satürn oluşturur.
Güneş etrafında dolanan büyük gök cisimlerinin çoğu Dünya'nın yörüngesinin tutulum adı verilen düzleminde bulunur. Gezegenler tutuluma çok yakın bulunurken kuyruklu yıldızlar ve Kuiper kuşağı gök cisimleri tutulum çemberi ile büyük açılar yapar.

Gezegenlerin hepsi ve diğer gök cisimlerinin çoğu, Güneş'in kuzey kutbunun üzerindeki bir noktasından bakıldığında, Güneş'in çevresindeki yörüngede saat yönünün tersinde dolanmaktadırlar. Ancak Halley kuyruklu yıldızı gibi istisnalar bulunur.
Gök cisimleri Güneş'in çevresinde Kepler yasalarına uygun olarak devinirler. Her gök cismi, odak noktalarından birinde Güneş'in bulunduğu yaklaşık bir elips yörünge üzerinde hareket eder. Güneş'e daha yakın olan gök cisimleri daha hızlı hareket eder. Gezegenlerin yörüngeleri hemen hemen daireseldir ama birçok kuyruklu yıldız, asteroit ve Kuiper kuşağı gök cisimleri oldukça dar eliptik yörüngeler izler.
Güneş Sistemi gösterimlerinde çok büyük uzaklıkları tasvir etme zorluğuna karşı, yörüngeler genellikle eşit uzaklıkta gösterilir. Gerçekte, birkaç istisna dışında bir gezegen ya da kuşağın Güneş'e olan uzaklığı arttıkça bir önceki yörünge ile olan uzaklığı da büyür. Örneğin Venüs, Merkür'den 0,33 AB daha dışarıdadır, Satürn ise Jüpiter'den 4,3 AB daha uzaktadır. Neptün de Uranüs'ten 10,5 AB daha uzaktadır. Bu yörünge uzaklıkları arasında bağıntı kurmaya çalışan Titius-Bode yasası gibi bazı girişimler olmuş ama kabul gören bir teori çıkmamıştır.

Güneş Sistemi'nin ilk olarak Emanuel Swedenborg tarafından 1734 yılında öne sürülen, daha sonra Immanuel Kant tarafından 1755 yılında genişletilen bulutsu varsayıma uygun olarak oluştuğuna inanılmaktadır. Benzer bir teori Pierre-Simon Laplace tarafından bağımsız olarak 1796'da üretilmiştir. Bu teoriye göre Güneş Sistemi 4,6 milyar yıl önce dev bir moleküler bulutun çökmesi sonucu oluşmuştur. Bu ilk bulutun birkaç ışık yılı genişliğinde olduğu ve birkaç yıldızın doğumuna sebep olduğu sanılmaktadır. Çok eski gök taşlarının incelenmesi sonucunda; ancak çok büyük patlayan yıldızların merkezinde oluşabilecek kimyasal elementlere rastlanması Güneş'in bir yıldız kümesi içinde ve birkaç süpernova patlamasının yakınında oluştuğuna işaret eder. Bu süpernovalardan gelen şok dalgası çevrede bulunan bulutun içinde yüksek yoğunluk bölgeleri oluşturarak iç gaz basıncını yenecek ve içe çöküşe neden olacak kütleçekimsel kuvvetlerin oluşmasına izin vererek Güneş'in oluşmasını tetiklemiş olabilir.
Sonradan Güneş Sistemi olacak olan ve Güneş öncesi bulutsu olarak bilinen bölge 7.000 ile 20.000 AB çapında ve Güneş'in kütlesinden biraz daha fazla bir kütleye sahipti (0,1 ile 0,001 Güneş kütlesi kadar). Bulutsu içe doğru çöktükçe açısal momentumun korunması nedeniyle daha da hızlı dönmeye başladı. Bulutsunun içindeki maddeler yoğunlaştıkça içindeki atomlar artan frekanslarla çarpışmaya başladı. Hemen hemen kütlenin tamamının toplandığı merkezin sıcaklığı, etrafındaki diske göre giderek daha da arttı. Kütleçekimi, gaz basıncı, manyetik alanlar ve dönüş, küçülen bulutsuyu etkiledikçe kabaca 200 AB çapında, kendi etrafında dönen gezegen öncesi bir diske dönüştü ve merkezde sıcak ve yoğun bir önyıldız oluştu.
Güneş'in evriminin bu dönemine benzeyen, genç, birleşme öncesi Güneş kütlesine sahip T Tauri yıldızları üzerine yapılan incelemeler sıklıkla gezegen oluşumu öncesi disklerin bu tür yıldızlarla bir arada bulunduğunu gösterir. Bu diskler birkaç yüz astronomik birim genişliğe ve en sıcak oldukları noktada ancak bin kelvin sıcaklığa ulaşırlar.

Yaklaşık 100 milyon yıl sonra içeri çöken bulutsunun merkezinde bulunan hidrojenin yoğunluğu ve basıncı önyıldızın nükleer füzyona başlamasına yetecek miktara gelmişti. Termal enerjinin kütleçekimsel daralmaya karşı durabildiği hidrostatik dengeye ulaşana kadar bu artış devam etti. İşte bu noktada Güneş artık tam bir yıldız olmuştu.
Geride kalan gaz ve tozdan ibaret Güneş bulutsusundan çeşitli gezegenler oluşmuştur. Bu oluşumun kaynaşma süreciyle olduğuna inanılmaktadır. Kaynaşma; gezegenlerin merkezde yer alan önyıldız çevresinde dönen toz taneleri olarak başlamaları, yavaş yavaş bir ile on metre çapında topaklar hâline gelmeleri, daha sonra çarpışarak 5 km çapında gezegenciklere dönüşmeleri ve sonraki birkaç milyon yıl boyunca çarpışmalara devam ederek her yıl kabaca 15 cm kadar büyümeleri sürecidir.
İç Güneş Sistemi, su ve metan gibi uçucu moleküllerin yoğunlaşmasına izin vermeyecek kadar çok sıcaktı, dolayısıyla oluşan gezegencikler gezegen öncesi diskin yalnızca %0,6 kütlesinden ibaretti ve genel olarak silikatlar ve metaller gibi yüksek erime noktasına sahip olan kimyasal bileşiklerden oluşmuşlardı. Bu kayasal gök cisimleri sonunda Yer benzeri gezegenler oldu. Daha ötelerde Jüpiter'in kütleçekimsel etkisi gezegen öncesi gök cisimlerinin bir araya gelmesini engelledi ve geride asteroit kuşağı kaldı.
Daha da ötede, donma hattının gerisinde, daha uçucu olan buzlu bileşiklerin katı kalabileceği yerde, Jüpiter ve Satürn gaz devi hâline geldi. Uranüs ve Neptün daha az madde yakalayabildi ve çekirdeklerinin hidrojen bileşiklerinden oluşan buzdan meydana geldiğine inanıldığı için buz devi olarak bilinirler.

 
Genç Güneş enerji üretmeye başladıktan sonra Güneş rüzgârı gezegen öncesi diskte bulunan gaz ve tozu yıldızlararası uzaya doğru gönderdi ve böylece gezegenlerin oluşumunu durdurdu. T Tauri yıldızları daha kararlı ve eski yıldızlara nazaran daha güçlü yıldız rüzgârlarına sahiptir.
Gök bilimciler Güneş Sistemi'nin Güneş anakoldan uzaklaşmaya başlayıncaya kadar bugünkü hâliyle kalacağını tahmin etmektedir. Güneş hidrojen yakıtını yaktıkça geride kalan yakıtı yakabilmek için giderek ısınır, dolayısıyla da daha hızlı yakmaya devam eder. Sonuç olarak kabaca her 1,1 milyar yılda b

Güneş Sistemi'nin oluşumu ve evrimi, yaklaşık 4,5 milyar yıl önce dev bir moleküler bulutun küçük bir parçasının yerçekimi etkisiyle çökmesiyle başladı. Çöken kütlenin çoğu, merkezde toplanarak Güneş'i oluştururken, geri kalanı düzleşerek gezegenlerin, uyduların, asteroitlerin ve diğer küçük gök cisimlerinin oluştuğu bir proto-gezegen diskine dönüştü.
Güneş Sistemi'nin ilk olarak Emanuel Swedenborg tarafından 1734 yılında öne sürülen, daha sonra Immanuel Kant tarafından 1755 yılında genişletilen bulutsu hipotezine uygun olarak oluştuğu düşünülmektedir. Benzer bir teori Pierre-Simon Laplace tarafından bağımsız olarak 1796'da üretilmiştir. Bu teoriye göre Güneş Sistemi 4,6 milyar yıl önce dev bir moleküler bulutun çökmesi sonucu oluşmuştur. Bu ilk bulutun birkaç ışık yılı genişliğinde olduğu ve birkaç yıldızın doğumuna da sebep olduğu düşünülmektedir. Çok eski göktaşlarının incelenmesi sonucunda, ancak çok büyük patlayan yıldızların merkezinde oluşabilecek kimyasal elementlere rastlanması Güneş'in bir yıldız kümesi içinde ve birkaç süpernova patlamasının yakınında oluştuğunu kanıtlar. Bu süpernovalardan gelen şok dalgası çevrede bulunan bulutun içinde yüksek yoğunluk bölgeleri oluşturarak iç gaz basıncını yenecek ve içe çöküşe neden olacak kütleçekimsel kuvvetlerin oluşmasına izin vererek Güneş'in oluşmasını tetiklemiş olabilir.

Sonradan Güneş Sistemi olacak olan ve güneş öncesi bulutsu olarak bilinen bölge 7.000 ile 20.000 AB çapında ve Güneş'in kütlesinden biraz daha fazla bir kütleye sahipti (0,1 ile 0,001 güneş kütlesi kadar). Bulutsu içe doğru çöktükçe açısal momentumun korunması nedeniyle daha da hızlı dönmeye başladı. Bulutsunun içindeki maddeler yoğunlaştıkça içindeki atomlar  artan frekanslarla çarpışmaya başladı. Hemen hemen kütlenin tamamının toplandığı merkezin sıcaklığı, etrafındaki diske göre giderek daha da arttı. Kütleçekimi, gaz basıncı, manyetik alanlar ve dönüş, küçülen bulutsuyu etkiledikçe kabaca 200 AB çapında, kendi etrafında dönen gezegen öncesi bir diske dönüştü ve merkezde sıcak ve yoğun bir önyıldız oluştu.

Güneş'in evriminin bu dönemine benzeyen, genç, birleşme öncesi güneş kütlesine sahip T Tauri yıldızları üzerine yapılan incelemeler sıklıkla gezegen oluşumu öncesi disklerin bu tür yıldızlarla bir arada bulunduğunu gösterir. Bu diskler birkaç yüz gök birimi genişliğe ve en sıcak oldukları noktada ancak bin kelvin sıcaklığa ulaşırlar.
Yaklaşık 100 milyon yıl sonra içeri çöken bulutsunun merkezinde bulunan hidrojenin yoğunluğu ve basıncı önyıldızın nükleer füzyona başlamasına yetecek miktara gelmişti. Termal enerjinin kütleçekimsel daralmaya karşı durabildiği hidrostatik dengeye ulaşana kadar bu artış devam etti. İşte bu noktada güneş artık tam bir yıldız olmuştu.
Geride kalan gaz ve tozdan ibaret güneş bulutsusundan çeşitli gezegenler oluşmuştur. Bu oluşumun kaynaşma süreciyle olduğuna inanılmaktadır. Kaynaşma; gezegenlerin merkezde yer alan önyıldız çevresinde dönen toz taneleri olarak başlamaları, yavaş yavaş bir ile on metre çapında topaklar hâline gelmeleri, daha sonra çarpışarak 5 km çapında gezegenciklere dönüşmeleri ve sonraki birkaç milyon yıl boyunca çarpışmalara devam ederek her yıl kabaca 15 cm kadar büyümeleri sürecidir.

İç Güneş Sistemi, su ve metan gibi uçucu moleküllerin yoğunlaşmasına izin vermeyecek kadar çok sıcaktı, dolayısıyla oluşan gezegencikler gezegen öncesi diskin yalnızca 0,6% kütlesinden ibaretti ve genel olarak silikatlar ve metaller gibi yüksek erime noktasına sahip olan kimyasal bileşiklerden oluşmuşlardı. Bu kayasal gökcisimleri sonunda karasal gezegenler oldu. Daha ötelerde Jüpiter'in kütleçekimsel etkisi gezegen öncesi gökcisimlerinin bir araya gelmesini engelledi ve geride asteroit kuşağı kaldı.
Daha da ötede, donma hattının gerisinde, daha uçucu olan buzlu bileşiklerin katı kalabileceği yerde, Jüpiter ve Satürn gaz devi hâline geldi. Uranüs ve Neptün daha az madde yakalayabildi ve çekirdeklerinin hidrojen bileşiklerinden oluşan buzdan meydana geldiğine inanıldığı için buz devi olarak bilinirler.
Genç Güneş enerji üretmeye başladıktan sonra güneş rüzgârı gezegen öncesi diskte bulunan gaz ve tozu yıldızlararası uzaya doğru gönderdi ve böylece gezegenlerin oluşumunu durdurdu. T Tauri yıldızları daha kararlı ve eski yıldızlara nazaran daha güçlü yıldız rüzgârlarına sahiptir.

Gök bilimciler Güneş Sisteminin güneş anakoldan uzaklaşmaya başlayıncaya kadar bugünkü hâliyle kalacağını tahmin etmektedir. Güneş hidrojen yakıtını yaktıkça geride kalan yakıtı yakabilmek için giderek ısınır, dolayısıyla da daha hızlı yakmaya devam eder. Sonuç olarak kabaca her 1,1 milyar yılda bir yüzde on oranında parlaklığı artmaktadır.
Bundan ~1.7 milyar sonra güneşin sıcaklığının artması sonucu Dünya yüzeyinde hiçbir sıvı formda su kalmayacak, bu da, yaşamın sonlanmasına neden olacak. Tahminlere göre bugünden yaklaşık 6,4 milyar yıl sonra Güneş'in çekirdeği o kadar sıcak olacak ki daha az yoğun olan üst katmanlarda da hidrojen kaynaşması oluşmaya başlayacak. Bunun sonunda Güneş şu anki çapının 256 katı kadar genişleyecek ve bir Kırmızı dev olacaktır. Sonra da oldukça artmış olan yüzey alanı nedeniyle soğumaya başlayacak ve parlaklığını yitirecektir.
En sonunda Güneş'in dış katmanları ayrılacak ve geride olağanüstü derecede yoğun bir gökcismi olan beyaz cüce kalacaktır. Bu beyaz cüce Güneş'in ilk kütlesinin yarısına sahip olacak ancak büyüklüğü dünya kadar olacaktır.

Not: Bu kronolojideki tüm tarihler ve saatler yaklaşıktır ve yalnızca büyüklük sırası göstergesi olarak alınmalıdır.

Nice modeli
Dünya'nın yaşı
Güneş Sistemi'nin oluşumu ve evrimi hipotezleri tarihi

Michael A. Zeilik, Stephen A. Gregory. Introductory Astronomy & Astrophysics (4.4 yıl=1998 bas.). Saunders College Publishing. ISBN 0030062284. 

7M animation from skyandtelescope.com20 Mayıs 2016 tarihinde Portuguese Web Archive sitesinde arşivlendi showing the early evolution of the outer Solar System.
Quicktime animation of the future collision between the Milky Way and Andromeda

Güçlü etkileşim, kuarklar ve gluonlar arasındaki etkileşimdir ve kuantum renk dinamiği kuramı ile betimlenir. Güçlü etkileşim, gluonlar tarafından taşınan ve kuarklar ile antikuarklara, ayrıca gluonların kendilerine etki eden kuvvettir. Gluon, Latince kökenli bir kelime olup, İngilizcedeki Glue kelimesinin köküdür ve yapışkan madde anlamını karşılamaktadır.
Güçlü etkileşim doğrudan temel parçacıklara etki ediyor olmasına rağmen bu kuvvet hadronlar arasındaki nükleer kuvvet olarak da karşımıza çıkar. Güçlü etkileşime giren parçacıkların doğrudan gözlemlenmesinin olanaksız olduğu pek çok serbest kuark gözlemleme çalışmasının başarısızlıkla sonuçlanması sonucu anlaşılmıştır. Sadece hadronların gözlemlenebilmesi görüngüsü asimptotik özgürlük kuramı ile açıklanır.

1970'li yıllara kadar proton ve nötronların temel parçacıklar olduğu düşünülüyordu ve kuvvetli etkileşim ifadesi bugün nükleer kuvvet olarak bildiğimiz çekirdek içi kuvvetler için kullanılmaktaydı. Gözlemlenen kuvvet aslında kuvvetli etkileşiminin mezon ve baryonlar, yani hadronlar üzerindeki kalıntı etkileri idi. Bu kuvvet atom çekirdeğindeki protonlar arasındaki elektrostatik itme kuvvetini yenerek çekirdeği bir arada tutabilecek kadar güçlü olmalıydı; bu nedenle çekirdek içi etkileşim, güçlü etkileşim olarak adlandırıldı. Kuarkların keşfi ile birlikte bilim adamları kuvvetin protonlara değil, onları oluşturan kuark ve gluonlara etki ettiğini anladılar. Farkın anlaşılmasının ardından eski kavram kalıntı güçlü etkileşim, yeni kavram ise renk kuvveti olarak adlandırıldı.

Parçacık fiziğinde standart modelin bir kısmı olan kuantum renk dinamiği, SU(3) olarak adlandırılan yerel (ayar) simetri grubu üzerine kurulu bir Abelyen olmayan ayar kuramıdır. Güçlü etkileşimin kuvveti güçlü bağlaşım sabiti ile belirlenir. Bağlaşım sabiti etkileşen parçacıkların renk yüküne ve aralarındaki mesafenin/etkileşim enerjisinin büyüklüğüne göre değişir. Kuarklar ve gluonlar renk yükü taşıyan ve dolayısıyla güçlü etkileşime girebilen yegane temel parçacıklardır.

Zayıf etkileşim, elektromanyetik etkileşim ve kütleçekim
Parçacık fiziğinde Standart Model
Kuantum alan kuramı ve ayar kuramı
Kuantum renkdinamiği
Çekirdek-içi kuvvet ve Çekirdek fiziği
Bağlaşım sabiti

David J. Griffiths, (1987). Introduction to Elementary Particles. John Wiley & Sons. ISBN 0-471-60386-4 18 Eylül 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Gordon L. Kane (1987). Modern Elementary Particle Physics. Perseus Books. ISBN 0-201-11749-5

Hannes Olof Gösta Alfvén, (İsveççe telaffuz: [alˈveːn], d. 30 Mayıs 1908; Norrköping, İsveç – ö. 2 Nisan 1995; Djursholm, İsveç), Nobel Fizik Ödülü sahibi İsveçli astrofizikçidir.

Asıl adı Hannes Olof Gösta Alfvén olan Hannes Alfvén 30 Mayıs 1908'de Norrköping, İsveç'te doğdu. Astrofizikçidir. Molekül, iyon ve elektronların oluşturduğu gaz kümeleri olan plazmaların incelenmesini konu edinen plazma fiziğinin kurulmasına katkıları nedeniyle Fransız Louis Néel ile birlikte 1970 Nobel Fizik Ödülü'nü kazandı.
Öğrenimini Uppsala Üniversitesi'nde tamamlayan Alfvén, 1940'ta Stockholm'daki Kraliyet Teknoloji Enstitüsü'nde çalışmaya başladı. 1930'ların sonları ve 1940'ların başlarında uzay fiziği alanına önemli katkılarda bulundu. Belirli koşullar altındaki plazmanın, içinden geçen magnetik akı çizgilerine göre devindiğini öne süren donmuş akı teoremi bu katkılarındandır. Alfvén, sonraları kozmik ışınların kökenini açıklamakta da bu kavramdan yararlandı.
1939'da, magnetik fırtınalara ve kuzey ışığına ilişkin kuramını yayımlayan Alfvén, bu kuramla çağdaş magnetosfer (Dünya'nın magnetik alan bölgesi) kuramını önemli ölçüde etkiledi. Ayrıca, bir magnetik alandaki yüklü bir parçacığın karmaşık sarmal hareketini kolayca hesaplamayı sağlayan bir matematiksel yaklaştırma yöntemi de buldu.
Magnetik alan etkisindeki plazmaların incelenmesini konu edinen magnetohidrodinamiğin (MHD) öncüsü sayolan Alfvén'in çalışmaları çekirdek kaynaşması (füzyon) denetimine yönelik çabalara temel oluşturdu.
İsveç hükûmetiyle düştüğü sayısız anlaşmazlığın ardından Alfvén 1967'de, San Diego'daki California Üniversitesi'nde görev aldı. Daha sonra bu görevin yanı sıra Oslo'daki Kraliyet Enstitüsü'nde de ders vermeye başladı. İlk araştırmalarının çoğunu 1950'de yayımlanan Cosmical Electrodynamics'de (Kozmik Elektrodinamik) toplayan Alfvén'in, On the Origin of the Solar System (1954; Güneş Sisteminin Kökeni Üzerine), Worlds-Antiworlds (1966, Dünyalar-Karşıdünyalar) ve Cosmic Plasma (1981, Kozmik Plazma) adlı üç kitabı daha vardır.

Hava durumu, yaşam ve insan aktiviteleri üzerindeki etkisini de göz önüne almak koşuluyla atmosferin belirli bir anda, belirli bir bölgedeki hali. Bazen çoğul olarak havalar şeklinde kullanılır. Hava durumu kavramı ile genellikle uzun dönemde gerçekleşen yani iklimsel değişimler değil, atmosferdeki kısa dönemde gerçekleşen değişimler kastedilir. Gökyüzünün görüş, bulutluluk, nem, yağış, sıcaklık ve rüzgâr durumu gibi çeşitli özelliklerini ifade eder.

Belirli bir bölgedeki mevcut hava durumu hava raporu, gelecekte beklenen durumlar ise hava tahmini şeklinde, ilgili meteoroloji otoriteleri tarafından yayımlanır.

Dünya üzerindeki rüzgar, bulut, yağmur, kar, sis ve toz fırtınaları olağan hava olaylarıdır. Hortumlar, kasırgalar, tayfunlar ve kar fırtınaları gibi doğal afetler daha az görülen nadir olaylardır. Neredeyse tüm tanıdık hava olayları troposferde (atmosferin alt kısmı) oluşurr. Hava durumu stratosferde oluşur ve troposferin alt kısımlarında hava durumunu etkileyebilir ama kesin mekanizmalar tam olarak anlaşılamamıştır.
Hava, öncelikle hava basıncı, sıcaklık ve nem bir yerden diğerine farklılıklar nedeniyle oluşur. Bu farklılıklar, tropik bölgelerden enleme göre değişen herhangi bir noktadaki güneş açısı nedeniyle oluşabilir. Başka deyişle, tropik bölgelerden ne kadar uzaksa, güneş açısı o kadar azdır, bu ise güneş ışığının daha büyük yüzeye yayılması nedeniyle bu yerlerin daha soğuk olmasına neden olur. Kutup ve tropik hava arasındaki güçlü sıcaklık zıtlığı, büyük ölçekli atmosferik dolaşım hücrelerine ve jet akışına neden olur. Ekstratropikal siklonlar gibi orta enlemlerdeki hava durumu sistemleri, jet akışı'nın dengesizliklerinden kaynaklanır. Tropik bölgelerdeki musonlar veya düzenli gök gürültülü fırtına sistemleri gibi hava sistemlerine farklı süreçler neden olur.

Dünyanın ekseni yörünge düzlemine göre eğik olduğundan, güneş ışığı yılın farklı zamanlarında farklı açılarda gelir. Haziran ayında Kuzey Yarımküre güneş'e doğru eğilir, bu nedenle herhangi bir Kuzey Yarımküre enleminde güneş ışığı aralık ayına göre o noktaya daha doğrudan düşer. Bu etki mevsimlere neden olur. Binlerce ila yüz binlerce yıl boyunca, Dünya'nın yörünge parametrelerindeki değişiklikler, Dünya tarafından alınan güneş enerjisi miktarını ve dağılımını ve uzun vadeli iklimi etkiler. (Bkz. Milankoviç döngüsü).
Güneşin düzensiz olarak Dünya'yı ısıtması (sıcaklık ve nem gradyan bölgelerinin oluşumu veya frontogenesis), bulutluluk ve yağış şeklinde havanın kendisinden de kaynaklanabilir. Adyabatik geçiş hızı oluşturan daha yüksek yüzey sıcaklıklar ve radyasyonla ısınmanın sonucunda yüksek rakımlar genellikle alçak rakımlardan daha soğuktur. Bazı durumlarda sıcaklık aslında rakımla birlikte artar. Bu hadiseye sıcaklık terselmesi denir ve dağ zirvelerinin aşağı vadilerden daha sıcak olmasına neden olabilir. Bu terslikler sis oluşturabilir ve genellikle gök gürültülü fırtına gelişimini bastıran bir sınır görevi görür. Yerel ölçeklerde, farklı yüzeylerin (okyanuslar, ormanlar, buz tabakaları veya insan yapımı nesneler) yansıtma, pürüzlülük veya nem içeriği gibi farklı fiziksel özellikleri olduğundan sıcaklıkta farklılıklar oluşabilir.
Yüzey sıcaklık farkları da basınç farklarına neden olur. Sıcak yüzey, üzerindeki havayı ısıtarak genleşmesine neden olarak yoğunluğu ve oluşan yüzey hava basıncını düşürür. Oluşan yatay basınç gradyanı havayı daha yüksek basınç bölgelerinden daha alçak basınç bölgelerine doğru hareket ettirerek rüzgar oluşturur ve ardından Dünya'nın dönüşü Coriolis etkisi nedeniyle bu hava akışını saptırır. Bu şekilde oluşan basit sistemler daha karmaşık sistemler ve dolayısıyla diğer hava olaylarını oluşturmak için acil davranış gösterebilir.
Büyük ölçekli örneklere Hadley hücresi, daha küçüklerine ise kıyı meltemleri örnek verilebilir.
Atmosfer kaotik bir sistem'dir. Sonuçta, sistemin bir parçasındaki küçük değişiklikler birikebilir ve büyüyerek sistemin tamamı üzerinde büyük etkilere neden olabilir. Bu atmosferik düzensizlik, hava tahminini gelgitlerden veya çeşitli tutulmalardan daha az tahmin edilebilir yapar. Hava durumunu birkaç günden daha öncesine doğru bir şekilde tahmin etmek zor olsa da, hava tahmincileri meteorolojik araştırma yoluyla bu sınırı genişletmek ve hava tahminindeki mevcut metodolojileri geliştirmek için sürekli çalışırlar. Ancak, gelişmiş tahmin becerisi için üst sınırı zorlamak, yaklaşık iki haftadan daha uzun bir süre öncesinden günlük tahminler yapmak teorik olarak imkansızdır.

Hava tahmini

Fizikte, hayat çizgisi bir objenin 4 boyutlu uzayda işlediği yola denir. Objenin geçmiş mekanını her an takip etmeye de bu ad verilir. Hayat çizgisi yörüngeden ayrı bir kavramdır. Bu kavramlar zaman boyutuyla ayrılır. Ve genelde yörüngelerden daha geniş bir alanı temsil ederler, diğerlerine oranla özel göreliliğin gerçek doğasını ortaya çıkarırlar. Bu fikir Hermann Minkowski tarafından ortaya atılmıştır.Bu terim, genelde Görelilik Teorisinde kullanılır (özel görelilik ve genel görelilik).
Dünya çizgileri olayların oluşunu temsil ederler. Bu terimin kullanılması herhangi bir teoriyle bağlı olmamasına rağmen, çoğunlukla insanların zaman ve mekan bazında yaptıklarını temsil etmekte kullanılır. İnsanların geçmişini anlatır. Bir insanın doğumundan ölümüne kadar olan zamanı konu alabilir. Bir geminin günlüğü, geminin hayat çizgisi olarak tanımlanır. Bunun için günlükte zaman ve mekan etiketlerinin olması gerekmektedir. Geminin hayat çizgisi geminin hızını hesaplamakta ve Dünya üzerinde konumunu belirlemekte kullanılabilir.

Fizikte, hayat çizgileri herhangi bir objenin uzay-zaman içerisinde objenin geçmişini tanımlamak için kullanılır. Hayat çizgileri uzay zaman içinde özel bir eğridir. Zamansal bir uzay-zaman eğrisidir. Hayat çizgisinin her bir noktası zamansal ve uzaysal düzlemde o objenin verilen zamanda nerede olduğunu temsil eder.
Örnek vermek gerekirse, Dünya'nın yörüngesi neredeyse elipstir, üç boyutlu, kapalı uzayda bir eğridir. Dünya her yıl yörüngesel bazda aynı yere gelmektedir. Ancak hayat çizgisi açısından bakılacak olursa, aynı yere farklı bir zamanda varacağı için, asla aynı noktaya dönemeyecektir.
Uzay-zaman, olay denilen noktaların birleşiminden oluşur, birlikte olayların tanımlandığı bir koordinat sistemi oluştururlar. Her bir olay dört adet numarayla tanımlanır. Zaman koordinatı ve üç ayrı mekan koordinatı. Bu yüzden uzay-zaman dört boyutlu bir uzaydır. Uzay-zamanın matematikteki karşılığı manifold'dur. Bu konsept daha yüksek boyutlara da uygulanabilir. Dört boyutun görselleştirilebilmesi için en az iki koordinat gereklidir. Olaylar Minkowski Diyagramı ile tarif edilir. Uçaklar da bunu kullanır. Zaman koordinatlarıyla, yatay ve dikey koordinatlarını söylerler.
Hayat çizgisi uzay-zamanda tek bir noktayı takip eder. Uzay levhası ise analog halde iki boyutlu bir yüzeyde tek boyut gibi (çizgi) uzay-zaman yolculuğunu ifade eder. Bir ucu açık çizgidir. (Işın gibi.) Sabit kısım ise kütledir. 
Bu açıdan dünya çizgileri olayları tanımlamak için bir araçtır.
Bir tek boyutlu eğri ya da çizgi tek fonksiyonlu koordinatla tanımlanabilir. Bu parametrelerin her biri bu çizgi üzerinde belli bir zamanda olan yerini temsil eder. Matematiksel manada eğri dört koordinat fonksiyonuyla tanımlanır fakat bir parametreye dayandırılır. Uzay zamanın grafiği dört koordinatın üçünün sabit ve sürekli olduğu fonksiyonlardır.
Bazen dünya çizgileri terimi uzay zamandaki tüm eğriler için kullanılır, bu da kafa karışıklığına yol açar. Daha net anlatmak gerekirse, dünya çizgileri bir parçacığın uzay zamandaki geçmişini takip etmeye denir. Bu gözlemi yapana gözlemci denir. Gözlemci belli bir zaman için parçacığı eğimde gözler, hayat çizgisi boyunca izler.

Üç farklı hayat çizgisi sabit hızla hareket etmektedir. T zamanı, x ise mesafeyi temsil etmektedir. 
Yatay çizgiden oluşan eğim, bir dal olabilir ve bu normal bir hayat çizgisi tanımına uymayabilir. Parametreler dalın uzunluğunu temsil eder. 
Uzay koordinatında sabit dikey bir çizgi dinlenen bir objeyi temsil edebilir. Eğilmiş bir çizgi sabit hızlı bir parçacığı gösteriyor olabilir. Çizginin dikey eğimi ne kadar fazlaysa, hız o kadar yüksektir.
İki bağımsız çizginin buluşmasına “kesişme” denir. İki objenin kesişik başlayıp ayrılması, parçacıkların birleşmesi, çarpışması ya da birinin diğerini yutması anlamına gelebilir.

Hayat çizgisini tanımlayan dört koordinat reel fonksiyonlardır ve kalkülüste değiştirilerek kullanılabilir. Metrik sistemin olmadığı bir yerde, parametredeki değerin eğim noktasındaki farklılığından bahsedilebilir. Limitte, bu farklılık bir vektörü ifade eder. Bu vektör, bir noktanın hayat çizgisinin tanjant vektörüdür. Bu üç boyutlu objenin hızıyla ilişkilendirilmiştir. Bu bir dört boyutlu vektördür, noktayla tanımlanır. 

Şu ana kadar hayat çizgisi olayların arası ilişkilendirilmeden anlatıldı. Fakat özel görelilik olası dünya çizgilerine bazı sınırlamalar koyar. Özel görelilik uzay zamanın tanımına bazı sınırlamalar getirir. Bunlar hızlanmayan özel koordinat sistemleri ile incelenir. Bunlara eylemsiz koordinat sistemleri denir. Böyle sistemlerde, ışığın hızı sabittir. Uzay zamanın yapısı bilineer formuyla belirlenir. Bu da tüm olaylar için gerçek bir sayı verir. Bu bazen uzay zaman metriği olarak tanımlanır, ama bazen ayrı olaylarda sonuç sıfır çıkar.
Sabit hızlı obje ve parçacıkların dünya çizgilerine geodesic adı verilir. Minkowski uzayında bunlar düz çizgilerdir. 
Çoğunlukla zaman birimleri ışığın hızının sabit olduğu çizgilerle temsil edilir. Bunlar çoğunlukla 45 derecelik sabit açılıdırlar ve zaman ekseninde bir koni oluştururlar.
Genelde uzay zamanda kullanışlı olan üç eğri vardır; 
-Işık benzeri eğriler: Her noktada ışık hızındadırlar. Uzay zamanda koni oluştururlar. Bunlar uzay zamanı ikiye böler. Koni uzay zamanda iki boyutludur, çizimlerde iki boyutlu görünür. Işık konisine örnek vermek gerekirse, üç boyutlu yüzeyde tüm olası ışınların uzay zamanda vardığı ve ayrıldığı ortak nokta düşünülebilir. Burada bir boyut yok sayılmıştır.
-Zaman benzeri eğriler: Işık hızından az bir hıza sahip olan objelerindir bu eğimler ışık benzeri konilere düşerler. Yukarıdaki tanım gibi, dünya çizgileri uzay zamanda zaman benzeri eğrilerdir.
-Uzay benzeri eğriler: Işık konisinin dışına düşer. Bu tarz eğriler, bir nesnenin uzunluğunu tarif edebilirler. Silindirin çevresi ve bir dalın uzunluğu uzay benzeri eğrilerdir.
Hayat çizgisinde olan bir olay, uzay zamanı üç parçaya ayırır (Minkowski uzayı).
-Olayın geleceği, zaman benzeri eğrilerin gelecek ışık konisi içinde duranları tarafından gerçekleştirilir.
-Olayın geçmişi, olayı etkileyebilecek/etkilemiş olaylardır (Geçmişte dünya çizgileri kesişmiş olabilir).
-Olayın ışık konisi, olayla kesişen ışınların olayla kesiştiği noktalardır. Geceleri gökyüzüne baktığımızda tüm uzay zamanın geçmiş konisini görebilmemiz gibi.
İki ışık konisinin arasında kalan alan başka her yerdir. Gözlemci için bu yerler ulaşılmazdır. Sadece geçmişi gözlemciye geçmişten etki edebilir. Bu, Güneşe baktığımızda sekiz dakika öncesini görmemiz gibidir. Bize "şu an", Güneşe sekiz dakika öncesidir. Galileo'cu ve Newton'cu teorilerin aksine, diğer yerler kalındır ve dört boyutlu uzay zamandır.
Şimdi, genelde uzay zamanda tek bir olaydır.

Hayat  çizgisi 
  
    
      
        
          w
          (
          τ
          )
          ∈
          
            R
            
              4
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle w(\tau )\in R^{4}}
  
 4 boyutlu 
  
    
      
        
          v
          =
          
            
              
                d
                w
              
              
                d
                τ
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle v={\frac {dw}{d\tau }}}
  
 zaman benzeri bir vektörü temsil ettiğinden, Minkowski formu 
  
    
      
        
          η
          (
          v
          ,
          x
          )
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle \eta (v,x)}
  
 bu lineer fonksiyonun
  
    
      
        
          
            R
            
              4
            
          
          →
          R
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle R^{4}\rightarrow R}
  
 by 
  
    
      
        
          x
          ↦
          η
          (
          v
          ,
          x
          )
          .
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle x\mapsto \eta (v,x).}
  
  boş olan uzay kısmını belirler. "N" bu boş uzayı temsil eder.
Bu boş uzaya da simultane hiperdüzlem denir. Bu düzlemin göreleliği N'ye ya da V'ye göre değişir. Hatta N ortogonaldir. İki hayat çizgisi alakalı olduğunda bunlar aynı simultane hiperdüzlemi paylaşır. Bu hiperdüzlem matematiksel olarak var olsa da, fiziksel manada, ışığın hareketine bağlıdır. Örnek olarak Coulomb'un elektrostatik gücü simultane hiperdüzlem aracılığıyla resmedilebilir, ama güç ve yükün göreli ilişkileri aptalca sonuçlara yol açabilir.

Kullanımı özel görelilikle aynıdır. Ayrıldığı nokta ise uzay zamanın bükülmesidir. Bir metriğin var olması Einstein'ın alan denklemleri tarafından belirlenir ve uzay zamanın kütle enerji dağılımına bağlıdır. Metriklerin ışık benzeri (boş), uzay benzeri ve zaman benzeri eğrileri vardır. Ayrıca genel görelilikte dünya çizgileri genellikle uzay zamanda zaman benzeri eğrilerdir. Buna rağmen ışık konisinin açısı 45 derece olmayabilir.
Serbest düşüşteki objeler ya da parçacıkların dünya çizgilerine (Güneş etrafındaki gezegenler ya da uzaydaki astronot) jeodezik denir.

1884'te C.H.Hinton "Dördüncü Boyut Nedir?" adlı bir makale yazdı ve bunu romantik bilimsel bir hikâye olarak yayımladı. Hinton der ki; "Neden dördüncü boyutlu benliklerimiz, üçüncü boyuttaki benliklerimizin bilinçleriyle birleşmiyor olmasın?" 
İnsani dünya çizgilerinin genel tanımı Toronto Üniversitesi'nden J.C.Fieltz tarafından yapıldı.
"Bir Cumartesi günü Royal Kanada Enstitüsünde verilen bir dersi hatırlıyorum. Adı matematiksel fantezi idi ve öyleydi de! Her insanın doğumundan ölümüne uzanan, ruhsal bir aura ile bağlı olduğu bir yoldan bahsedildi. Gençlikte kurulan küçük bağlardan, hayatın ilerisinde kurulan sıkı bağlara kadar her şey anlatıldı."
Hayat çizgilerini basitleştirdikleri için ki bu dört boyutu üç boyuta indirgemek oluyor, zaman yolculuğu içeren yazılmış tüm bilimkurgu hikâyeleri maalesef hayalden ibarettir. Normalde zaman makinaları ya da süper yetenekli bir insan zamanda sıçramalar yapar. O sıçrama sonrası hiçbir şey değişmez 

Hipotez ya da varsayım, bilimsel yöntemde olaylar arasında ilişkiler kurmak ve olayları bir nedene bağlamak üzere tasarlanan ve geçerli sayılan bir önermedir. Bilimsel bir ifadenin hipotez kabul edilebilmesi için sınanabilmesi gerekir. Deney ve testler sonucunda "sürekli olarak" varsayılan sonucu veren hipotezler ise kuram statüsünü alırlar.
Hipotez (varsayım) terimi, Eski Yunanca "sunmak, tavsiye etmek" gibi anlamlara gelebilen "ὑποτίθημῐ " (hupotíthēmĭ) kelimesinden türemiştir. Bilimsel bir varsayım farklı kişilerce ve bilimsel yöntemlerle sınanabilmelidir. Varsayımlar genellikle geçmiş gözlemlere veya bilimsel kuramlardan yapılan çıkarsamalara dayanır.
İstatistiki varsayım; tarafsızlık varsayımı,farksızlık varsayımı, sıfır varsayımı: Bu kavrama göre varsayılan değişkenler arasında farklılık yoktur. Bu tür varsayım bilimsel araştırmalarda yan tutmamanın gereğidir.
Araştırma varsayımı; farklılık varsayımı, alternatif varsayım. Araştırmada daha önceki bilgilerin veya gözlemlerin doğruluğunu saptamak üzere oluşturulan, değişkenler arasında önemli ilişki olduğunu varsaya ifadelerdir. Varsayımlar bilimsel yöntemlerle sınanıp geçerliliği değerlendirilir. Varsayım birçok alanda kullanılır. Örneğin; Bir problem çözülmemişse, problemin sonlarında o problem doğruluğa ulaşmamışsa ya da gerçeklere dayalı gözlemlerin kurulmasında varsayım kullanılır.

Hortum, kümülus bulutları ile bağlantılı olarak silindir şeklinde dönerek gezen bir rüzgâr türüdür. Bu "hortum" bulutlardan yere kadar uzanır ve büyük yıkıcı güce sahip olan bir doğa felaketidir. Hortumlar hakkında bir bilimsel teori ilk olarak 1917 yılında Alfred Wegener tarafından üretilmiştir ve bu teori günümüzde de doğru olarak kabul edilmektedir.

Hava olaylarının oluşumları ne kadar karışık gözükse de, aslında hepsinin oluşumu birbirleri ile benzer şekildedir. Hortum gibi ekstrem hava olayının oluşmasındaki tek fark; yukarı seviyelere taşınan suyun (konveksiyon) çok daha fazla olması ve sürekli hızlı bir şekilde yükselmesidir. Buna basit bir örnek olarak kaynayan suyu örnek gösterebiliriz. Isındıkça yükselen hava, yukarı seviyedeki soğuk havadan dolayı içindeki su yoğuşarak milyarlarca su partiküllerini açığa çıkarır. Bu milyarlarca mikro su partikülleri yukarıda birleşerek bulut diye adlandırdığımız şekilleri oluştururlar ki, bulutların büyüklükleri de taşınan havanın hızına bağlı olarak değişir. Çok hızlı bir şekilde yükselen sıcak ve nemli hava, yükselen havaya oranla çok daha soğuk olan hava tarafından emilmeye başlar. Bu esnada hava çok kararsızdır ve bu kararsızlığın tepkimesi olarak bulutun altında spiral bir şekil oluşur. Yer seviyesinden hızlıca yükselen hava, basıncı ve sıcaklığı düşürür. Bu esnada rüzgâr şiddetini arttırır ve su buharı yoğunlaşmaya başlar. Yoğunlaşan su buharı, bulutun altında belirmeye başlayan spiral şeklin daha belirgin, havanın ise daha kararsız hale gelmesine neden olarak hortumun gücünün artmasına neden olur. Olgunlaşmaya başlayan spiral şekil alttan emdiği havayı hızla soğutarak yoğuşturur ve şiddetli akıma, şimşeklerle birlikte dolu ve yağmur sağanakları da katılır. Hortumlar tropikal bir siklona oranla çok daha küçük, ancak bir o kadar da yıkıcıdır.
Bir denizin ya da gölün üzerinde meydana gelen bir hortum, yerden emdiği sular ile bir "Su hortumu" oluşturur. Havanın mevsimsel değişimine göre kar hortumu ve alev hortumları da oluşabilmektedir.

Kasırgaların gücünü derecelendirmek için çeşitli ölçekler vardır. Fujita ölçeği kasırgaları neden oldukları hasara göre derecelendirir ve bazı ülkelerde güncellenen Geliştirilmiş Fujita Ölçeği ile değiştirilmiştir. En zayıf kategori olan F0 veya EF0 kasırgası ağaçlara zarar verir, ancak önemli yapılara zarar vermez. En güçlü kategori olan F5 veya EF5 kasırgası binaları temellerinden söker ve büyük gökdelenleri deforme edebilir. Benzer TORRO ölçeği, son derece zayıf kasırgalar için T0'dan bilinen en güçlü kasırgalar için T11'e kadar uzanır.
Uluslararası Fujita ölçeği ayrıca kasırgaların ve diğer rüzgar olaylarının yoğunluğunu, neden oldukları hasarın şiddetine göre derecelendirmek için kullanılır. Doppler radar verileri, fotogrametri ve yer girdap desenleri (trokoidal işaretler) de yoğunluğu belirlemek ve bir derecelendirme atamak için analiz edilebilir.

Fotos von Tornados13 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Familie von Wasserhosen über dem Adriatischen Meer

European Severe Storms virtual Laboratory (ESSL)(İngilizce)
European Severe Weather Database (ESWD)19 Mart 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
The Tornado and Storm Research Organisation (TORRO) (İngilizce)

NSSL: National Severe Storm Laboratory, USA (englisch)
What is a Tornado? Essay von Charles A. Doswell, Cooperative Institute for Mesoscale Meteorological Studies, Norman (OK), USA1 Temmuz 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Was ist ein Tornado? Die deutsche Übersetzung des Doswell-Artikels von Felix Welzenbach
Abbildungen von Tornados30 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Hubble kanunu, fiziksel kozmolojide gözlemlere verilen isimdir: uzayın derinliklerinde gözlenen nesnelerin dünyadan uzak göreceli bir hızda yorumlanabilir bir Doppler kaymasına sahip olduğu bulunur ve dünyanın gerisinde kalan çeşitli galaksilerin bu Doppler kaymasıyla ölçülen hızı yaklaşık birkaç yüz ışık yılı uzaklığındaki galaksiler için uzaklıklarıyla doğru orantılıdır. Bu normal olarak gözlemlenebilir evrenin uzaysal hacminin genişlemesinin doğrudan bir gözlemi olarak yorumlanır.
Yalnızca bu genişlemeden ötürü olan astronomik nesnelerin devinimi, Hubble akışı olarak bilinir. Hubble kanunu genişleyen uzay paradigması için gözlemlenebilen ilk temel olarak kabul edilir ve günümüzde Big Bang modelinin desteklenmesi için en çok atıfta bulunulan kanıtların parçalarından biri olarak hizmet etmektedir. Hubble kanunu'nun genişleyen uzay paradigması için gözlemlenebilir ilk temel olduğu bilinir ve bugün bu kanun Big Bang teorisi desteğine atfedilen birkaç parça kanıttan birine hizmet eder.
Yaygın olarak Edwin Hubble'a atfedilmesine rağmen, kanun ilk 1927'de Georges Lemaître tarafından yayınlanan bir makalede genel izafiyet denklemlerinden türemiştir. Georges Lemaitre evrenin genişlediğini öne sürmüş ve bu genişleme oranı için tahmini bir değer vermiştir, bu değer şu an Hubble sabiti olarak adlandırılır. Edwin Hubble bu kanunun varlığını onayladıktan iki yıl sonra şu an adıyla anılan sabit için daha doğru bir değer belirlemiştir. Hubble nesnelerin durgun hızları hakkında onların kırmızıya kaymalarından elde ettiği değerlerden bir çıkarım yapmıştır, bu değerlerin birçoğu daha önceleri ölçülmüş ve 1917 yılında Vesto Slipher tarafından bulunan hızla ilişkilendirilmiştir.
Kanun genellikle şu denklemle gösterilir v = H0D, H0 orantılılık sabiti (Hubble sabiti) ile D(zamanı değiştirebilir, birlikte hareket ettiği aralığa benzemez) bir galaksiye “uygun aralık” arası ve hızı v'dir. (kozmolojik zaman koordinatına bağlı olarak uygun aralığın türevidir; ‘hız'ın tanımı hakkındaki daha kurnaz tartışmalar için Uygun aralığın kullanımları'na bakınız.) H0'ın SI birimi s−1 'dir, fakat daha sıklıkla (km/s)/Mpc'den alıntıdır, bir galaksinin km/s için hızına 1 ışık yılı (3.09×1019 km) hızı verir. H0'ın karşılığı Hubble zamanıdır.

Hubble gözlemlerini yapmadan yaklaşık on yıl önce, birçok fizikçi ve matematikçi Einstein'ın genel izafiyet alan denklemlerini kullanarak uzay ve zaman arasında ilişkili bir teori geliştirdiler. Evrenin doğasının en genel ilkelerini uygulayarak dinamik bir çözüm üretildi, fakat yaygın statik evren kavramıyla çatışmaktaydı.

922'de Alexander Friedmann evrenin ölçülebilir oranda genişleyebileceğini gösteren Einstein'ın alan denklemlerinden kendi Friedmann denklemlerini türetti. Friedmann tarafından kullanılan parametre bugün Hubble kanununun orantılılık sabitinin bir aralık değişkeni gibi düşünüldüğü bir aralık faktörü olarak bilinir. Georges Lemaître benzer bir çözümü 1927'de bağımsız bir şekilde bulmuştu. Friedmann denklemleri, yoğunluk ve basıncı verilen bir akışkan için Einstein'ın alan denklemlerine homojen ve izotropik evren metriği yerleşmesinden türetilir. Genişleyen uzay zaman fikri sonunda kozmolojinin Big Bang ve Kararlı Hal teorilerine kılavuz oldu.

1927'de Hubble makalesini yayınlamadan iki yıl önce, Belçikalı rahip ve astronom Georges Lemaître, Hubble Kanunu olarak bilinen araştırma türevlerini yayınlayan ilk kişiydi. Maalesef bilinmeyen nedenlerden ötürü, radyal hızlar ve uzaklıklara (ve ilk basit H belirlenmesi) dair tüm araştırması ortadan kalktı”  Bu ihmallerin kasıtlı olduğu düşünülür. Kanadalı astronom Sidney van den Bergh'e göre, “Evrenin genişlemesine dair Lemaître'nin 1927 yılında yaptığı keşif düşük etkili bir Fransız dergisinde yayınlandı. 1931'de bu makalenin yüksek etkili İngiliz tercümesinde, kritik bir denklem şu an Hubble sabiti olarak bilinen ortadan kaldırılan bir kaynak ile değiştirildi. Evrenin genişlemesiyle ilgili bu makalenin o kısmı bilinmeyen bir tercümanın ortadan kaldırmasının önerildiği İngiliz tercümesinden de silinmişti.”

Modern kozmolojinin keşfinden önce, evrenin boyutu ve şekline dair konuşmalar kayda değerdi. 1920'de ünlü Shapley-Curtis tartışması, Harlow Shapley ve Heber D. Curtis arasında geçti. Shapley küçük bir evrende Samanyolu galaksisinin boyutunu tartışırken, Curtis evrenin daha büyük olduğunu savundu. Bu konu gelecek on yıl içinde Hubble'ın geliştirdiği gözlemlerle çözülecekti.

Edward Hubble profesyonel astronomik gözlemci araştırmalarının çoğunu zamanında dünyanın en güçlü teleskoplarıba sabit Mount Wilson Gözlemevi'nde yaptı. Spiral nebulalarda parlaklığı zamanla değişen yıldızlar hakkındaki gözlemleri, bu nesnelerin mesafesini hesaplamasında olanak sağladı. Sürpriz bir şekilde, bu nesneler Samanyolu dışında oldukları uzaklıklarda keşfedildiler.Bu nesnelere nebulalar denilmeye devam edildi ve yavaş yavaş galaksiler bu terimin yerini aldı.

Hubble kanununundaki parametreler: hızlar ve aralıklar doğrudan ölçülemez. Gerçekte bir süpernova parlaklığı mesafe ve kırmızıya kayma z = ∆λ/λ radyasyonun spektrumu hakkında bilgi verir. Hubble parlaklık ve parametre z'yi düzeltir.
Galaksi mesafe ölçümlerinin Vesto Slipher ve Milton Humason kırmızıya kayma ölçümleriyle birleşimi galaksilerle ilişkilidir, Hubble bir nesne ve onun uzaklığının kırmızıya kayması arasında zor bir orantı keşfetti. Dikkate değer bir dağılma (özgün hızların neden olduğu bilinir – Hubble akışı durgun hızın özgün hızlardan daha küçük olduğu uzay alanından çok uzak durumları kasteder) olmasına rağmen, Hubble çalıştığı ve 500 km/s/Mpc Hubble sabitini (uzaklık kalibrasyonlarındaki hatalardan dolayı şu an kabul edilen değerden daha yüksek) elde ettiği bir değer olan 46 galaksiden bir eğilim çizgisi çizebildi. (ayrıntılar için kozmik aralık basamağına bakınız)
Hubble kanununun keşfedildiği ve geliştirildiği zaman, özel görecelilik anlamında Doppler kayması gibi kırmızıya kayma olayını açıklamak kabul edilebilir; hızla birlikte kırmızıya kaymayı ilişkilendirmek için Doppler formülünü kullanın. Bugün, Hubble kanununun hız-mesafe ilişkisi, Doppler etkisi değil evrenin genişlemesine kozmolojik bir model sunan kırmızıya kayma ile bağlantılı ve hızla birlikte teorik bir sonuç olarak görülmektedir. Hubble kanununa giren küçük z hızı için, küçük z hızında kırmızıya kayma ilişkisi iki çıkarım için de aynı olmasına rağmen, Doppler etkisi daha fazla yorumlanamaz.

Hubble kanunu nesnenin hızının gözlemciden uzaklığına (ortalama kırmızıya kayma değerleri ile orantılı olduğu farzedilir) göre çizildiği bir Hubble diyagramında kolayca tarif edilebilir. Bu diyagramda doğrusal çizginin pozitif eğimi Hubble kanununun görsel tasviridir.

Hubble'ın keşfi yayınlandıktan sonra, Albert Einstein kozmoloji sabiti üzerine çalışmayı bıraktı; genel izafiyet denklemlerini düzenlemeyi düşündü. Einstein genişleyen veya daralan bir evren için, en basit biçimde, statik bir çözüm yaratabildi. Evrenin aslında genişlediğini gösteren Hubble'ın keşfinden sonra, Einstein yanlış farz ettiği evrenin statik olduğu fikrini “en büyük hatası” olarak kabul etti. Tek başına ele alındığında, deneylerle gözlemlenebilir ve orijinal olarak formülleştirdiği denklemlerin özel çözümlerini kullanarak teorik hesaplamalarını karşılaştırabildiği (büyük kütlelerin ışığı bükmesi veya Merkür gezegeninin devinimi gibi gözlemler boyunca) genel izafiyet evrenin genişlemesini öngörebilirdi.
1931'de Einstein modern kozmolojide gözlemlenebilir bir temel sağlayan Hubble'a teşekkür etmek için Mount Wilson'a gitti.
Kozmoloji sabiti geçmiş on yılda karanlık enerji için bir hipotez olarak tekrar ilgi çekmeye başladı.

Kırmızıya kayma ve mesafe arasındaki doğrusal ilişkinin keşfi, durgun hız ve aşağıdaki gibi Hubble kanunu için basit bir matematiksel gösterim oluşturan kırmızıya kayma arasındaki doğrusal hız ile birleşir:

  
    
      
        v
        =
        
          H
          
            0
          
        
        
        D
      
    
    {\displaystyle v=H_{0}\,D}
  

burada,

  
    
      
        v
      
    
    {\displaystyle v}
  
 durgun hızdır, km/s olarak gösterilir.
H0 Hubble sabitidir ve altsimge 0'ı simgeleyen alınan gözlem zamanında Friedmann denklemleriyle uyumlu 
  
    
      
        H
      
    
    {\displaystyle H}
  
 ile gösterilir. (sıklıkla zamana bağlı bir değer olan Hubble parametresidir ve aralık faktörü olarak ifade edilir.

  
    
      
        D
      
    
    {\displaystyle D}
  
 gözlemciden galaksiye uygun aralıktır (zamanla değişebilir, sabit olan birlikte hareket mesafesine benzemez)Durgun zaman: v = dD/dt).
Hubble kanununun durgun hız ve mesafe arasında temel bir ilişki oluşturduğu düşünülür. Ancak, durgun hız ve kırmızıya kayan değerler arasındaki ilişki kabul edilmiş kozmolojik modele bağlıdır ve küçük kırmızı kaymalar dışında oluşmaz.
Hubble küresinin yarıçapından rHS  daha büyük mesafeler D için, nesneler ışık hızından daha hızlı bir oranda uzaklaşırlar (Önemli bir tartışma için Uygun Aralık Kullanımları'na bakınız.):v = dD/dt).
Hubble “sabiti” zamanda değil, sadece uzayda bir sabit olduğundan, Hubble küresinin yarıçapı çeşitli zaman aralıklarında artabilir ya da azalabilir.
Altsimge '0' bugünkü Hubble sabitini gösterir.
Bugünkü kanıt evrenin hızlanan genişlemesini (Hızlanan evrene bakınız.) öne sürmektedir, yani herhangi bir galaksi için, durgun hız dD/dt galaksiler daha uzağa gittikçe zamanla artmaktadır. Ancak Hubble parametresinin aslında zamanla azaldığı düşünülür. Bu da eğer bazı sabit uzaklıktaki farklı galaksilere bakarsak ve onları izlersek, galaksilerin aynı uzaklıktaki diğer galaksilerden daha küçük bir hızla geçtiği anlamına gelirdi.

Kırmızıya kayma, uzak yıldızsı gökcisimleri için hidrojen α-çizgileri gibi bilinen bir dalgaboyunu belirleyerek ve hareketli bir kaynakla karşılaştırılan önemsiz bir kaymayı bularak ölçülebilir. Bu kırmızıya kayma deneysel gözlemler için kesin bir miktardır. Kırmızıya kayma ve durgun hız ilişkisi diğer bir maddedir. Daha ayrıntılı tartışma için Harrison'a bakınız.

Illustris projesi, galaksi oluşumunu ve evrenin büyük ölçekli yapısının evrimini incelemek amacıyla geliştirilmiş kapsamlı bir kozmolojik simülasyon projesidir. 2013 yılında tamamlanan bu proje, modern sayısal yöntemler ve kapsamlı fiziksel modeller kullanılarak hayata geçirilmiştir. Illustris, yüksek çözünürlük, geniş hacim ve fiziksel gerçekçilik açısından dönemin en büyük ve en ayrıntılı evren simülasyonlarından biri olarak kabul edilmektedir.
Proje kapsamında, evrenin yaklaşık 13 milyar yıllık evrim süreci bilgisayar ortamında modellenmiş ve galaksilerin oluşumu, gelişimi ile dağılımı detaylı biçimde incelenmiştir. Illustris simülasyonu, evrenin ilk dönemlerinden günümüze kadar geçen süreçte maddenin ve enerjinin nasıl organize olduğunu anlamak için önemli bir bilimsel araç olarak kullanılmaktadır.
Illustris projesi'nin sonuçları, galaksilerin yapısı, dağılımı ve evrenin büyük ölçekli özellikleri hakkında bilim insanlarına önemli veriler sağlamış; aynı zamanda gözlemsel astronomi ile teorik modellerin karşılaştırılmasına olanak tanımıştır.
Illustris projesi, evrenin büyük ölçekli yapısının ve galaksi oluşum süreçlerinin daha iyi anlaşılması amacıyla başlatılmıştır. Modern gözlemsel astronominin sağladığı verilerle teorik modellerin karşılaştırılabilmesi için, yüksek çözünürlüklü ve fiziksel olarak ayrıntılı kozmolojik simülasyonlara ihtiyaç duyulmuştur. Bu gereksinim doğrultusunda, farklı ülkelerden bilim insanlarının katılımıyla uluslararası bir iş birliği olarak Illustris projesi hayata geçirilmiştir.
Proje, özellikle galaksilerin oluşumu, evrimi ve dağılımı gibi karmaşık süreçlerin bilgisayar ortamında modellenmesini hedeflemiştir. Illustris, süperbilgisayarlar kullanılarak evrenin ilk anlarından günümüze kadar olan yaklaşık 13 milyar yıllık evrimi simüle edecek şekilde tasarlanmıştır. Bu sayede gözlemlerle uyumlu ve fiziksel olarak anlamlı sonuçlar elde edilmesi amaçlanmıştır. Illustris projesi, galaksi oluşumuna dair mevcut teorilerin test edilmesi ve geliştirilmesi için önemli bir kaynak olarak kabul edilmektedir.

https://www.illustris-project.org/
https://bilimgenc.tubitak.gov.tr/konular/uzay-teknolojisi?page=4

Işık yılı, astronomide uzaklıkları ifade etmek için kullanılan ve yaklaşık 9,46 trilyon kilometreye (9,46×1012 km) karşılık gelen uzunluk birimi. Uluslararası Astronomi Birliğinin (IAU) tanımına göre bir ışık yılı, ışığın bir Jülyen yılında (365,25 gün) boşlukta katettiği mesafedir. İçinde "yıl" sözcüğü geçtiği için bazen hatalı olarak zaman birimi gibi algınsa da zaman birimi değildir.

Uluslararası Astronomi Birliği'ne göre (IAU), bir ışık yılı, ışık benzeri bir elektromanyetik dalganın bir jülyen yılında boşlukta katettiği mesafe olarak tanımlanır. Bir yıl için birkaç tanımlama vardır: Tropikal yıl, gregoryen yılı, jülyen yılı ve yıldız yılı. Bunlar birbirinden yüzde 0,005'e kadar sapma gösterir ve bu da daha doğru veriler için farklılıklara neden olur. Bu nedenle Uluslararası Astronomi Birliği, kesin olmayan bir yılın jülyen yılı (= tam olarak 365,25 gün) olarak yorumlanmasını tavsiye etmiştir. Işık yılına benzer şekilde, ışık saniyesi, ışık dakikası, ışık saati ve ışık günü birimleri tanımlanır. Uluslararası Birimler Sisteminde (SI), "metre" birimi, 299.792.458 m/s değerinde sabitlenmiş ışık hızı ile tanımlanır. Bu nedenle, bir ışık yılı tam bir metre sayısıdır:

Ayrıca, bir ışık yılı yaklaşık olarak:

Dünya ve Ay arasındaki en büyük uzaklık 1.2-1.3 ışık saniyesidir.
Dünya ile Güneş arasındaki ortalama uzaklık 8 ışık dakikasıdır.
Güneş sistemimizi kuşatan Oort bulutu yaklaşık 2 ışık yılı çapındadır.
Bize Güneş'ten sonra en yakın yıldız olan Proxima Centauri, 4,2 ışık yılı uzaklıktadır.
Samanyolu galaksisinin çapı 100.000 ışık yılı kadardır.
Samanyolu'nun komşu galaksilerinden Andromeda, bize 2,3 milyon ışık yılı uzaklıktadır.

(İngilizce) Uluslararası Astronomi Birliği'nin birimlerle ilgili tavsiyeleri16 Temmuz 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(İngilizce) NASA kozmik uzaklık ölçümleri 1 Mayıs 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

JADES-GS-z13-0, 29 Eylül 2022'de JWST Gelişmiş Derin Ekstragalaktik Araştırma (JADES) için NIRCam görüntülemesi sırasında James Webb Uzay Teleskobu (JWST) tarafından keşfedilen yüksek kırmızıya kaymalı bir Lyman kesiği gökadasıdır. Ekim 2022'de JWST'nin NIRSpec cihazı tarafından yapılan spektroskopik gözlemler, galaksinin z = 13,2'lik kırmızıya kaymasını yüksek bir doğrulukla onayladı ve onu o dönemde spektroskopik olarak doğrulanan en eski ve en uzak galaksi olarak belirledi; ışık yolculuğu mesafesi (geriye dönük inceleme süresi) 13,4 milyar yıldı. Evrenin genişlemesi nedeniyle, şu anki uygun uzaklığı yaklaşık 33 milyar ışık yılıdır. 2024 yılında, daha eski ve daha uzak iki galaksi, JADES-GS-z14-0 ve JADES-GS-z14-1 bulundu.
JADES-GS-z13-0, Hubble Ultra Derin Alanı'nı da içeren Fornax takımyıldızındaki Büyük Gözlemevleri Kökenleri Derin Araştırması – Güney (GOODS-S) alanında yer almaktadır.

GN-z11 – 2016-2022 yılları arasındaki önceki rekor sahibi. (z = 10.603)

Jüpiter, Güneş Sistemi'nin en büyük gezegenidir. Güneş'ten uzaklığa göre beşinci sırada yer alır. Adını Roma mitolojisindeki tanrıların en büyüğü olan Jüpiter'den alır. Büyük ölçüde hidrojen ve helyumdan oluşmakta ve gaz devi sınıfına girmektedir.

Jüpiter gerek çap gerekse kütle açısından Güneş Sistemi'ndeki en büyük gezegendir. Nispeten düşük olan yoğunluğu (suyun yoğunluğunun 1,33 katı), gezegenin akışkan yapısı ve kendi çevresindeki dönüş hızının yüksekliği nedeniyle, Satürn kadar olmasa da ekvatorda geniş, kutuplarda basık elipsoid görünüme sahiptir. Yansıtabilirlik derecesi (albedo) 0,52 olan gezegen, böylece yüzeyine düşen Güneş ışığının yarıdan fazlasını görünür tarafta yansıtmaktadır. Ancak kızılötesi alandaki ışınım ölçüldüğünde, Jüpiter'in, Güneş'ten aldığı enerjinin 2,3 katı kadarını dışarı yaydığı görülür. Bu nedenle gezegen, Güneş'e olan uzaklığına göre hesaplanan 106 K'den (-167 °C) çok daha yüksek bir etkin sıcaklığa sahiptir ve 126 K (-147 °C) sıcaklığında bir kara cisim gibi ışır. Jüpiter'in kendi içinde yarattığı bu enerji fazlası, gezegenin yer çekiminin etkisi ile yavaşça kendisi üzerine çökerek küçülmesi sırasında dönüştürülen potansiyel enerji ile açıklanmaktadır. Bu olgu Kelvin-Helmholtz mekanizması olarak adlandırılır.

Gaz devleri, içerdikleri elementlerin oranlarına göre iki alt gruba ayrılırlar. Uranüs ve Neptün 'buz' ve 'kaya' oranı daha yüksek Uranüs benzeri gezegenler grubundadır. Jüpiter ve Satürn ise, adını yine Jüpiter'den alan Jüpiter benzeri gezegenler grubu içindedir. Jüpiter benzeri gezegenlerin, kabaca Güneş'i ve benzer yıldızları oluşturan maddeleri bu yıldızlardakine yakın oranlarda içerdiği düşünülür. 20. yüzyıl başlarından itibaren, gezegenlerin çap, kütle, yoğunluk, kendi etrafında dönme hızı, uydularının davranışı gibi verilerden yola çıkılarak iç yapıları hakkında ortaya atılan görüşler, daha sonra tayfölçümsel çalışmalarla ve son otuz yıl içinde gerçekleştirilen birçok uzay aracı araştırması ile zenginleştirilmiş ve günümüzde oldukça tatminkâr modeller geliştirilmiştir.
Bu bilgiler çerçevesinde, Güneş Sistemi'nin ilksel bileşimine paralel biçimde Jüpiter'in kütlesinin büyük kısmını hidrojen ve helyumun oluşturduğu varsayılır. Hidrojen/Helyum kütle oranı 75/25 civarındadır. Daha ağır elementlerin Güneş Bulutsusu içindeki toplam payı %1 iken, hafif bir zenginleşme ile Jüpiter'de %3-4½ arasında olabileceği hesaplanmaktadır. Bu sonuca göre, gezegenin gözlenen basıklığının 10-15 Yer kütlesinde yoğun bir çekirdeğin varlığı ile açıklanabilmesi üzerine varılmıştır. Jüpiter'i oluşturan yapı taşları özgül ağırlıklarına göre tabakalanmış durumdadır:

Gezegenin merkezinde demir ve ağır metallerle birlikte bunların çevresinde daha hafif elementleri içeren bir 'buz' ve 'kaya' tabakasının oluşturduğu çekirdek bulunur. Bu çekirdeğin Dünya büyüklüğünde olduğu düşünülmektedir. Bu noktada sıcaklık 20.000 K, basınç 100 megabara (100 milyon atmosfer) yakındır. Yüksek basınçlar nedeniyle yoğunluğu 20 g/cm3 olan bu katmanın yarıçapı 10.000 km'den küçük; ancak kütlesi Yer'in 10 katını aşkındır.
Çekirdeği çevreleyen alanda metalik hidrojenden oluşmuş 40.000 km kalınlığında manto tabakası yer alır. Hidrojen, 3 ila 4 Mbar'dan daha yüksek basınçlarda devreye giren van der Waals kuvvetlerinin etkisi ile moleküler yapısını kaybederek metalik özellikler kazanır, ısıl ve elektriksel iletkenliği çok artar. Manto tabakası, merkezden itibaren gezegen yarıçapının ¾'üne dek uzanır, Jüpiter'in hacminin yarıya yakınını, kütlesinin ise çok büyük çoğunluğunu oluşturur. Bu alandaki metalik hidrojenin sıvı nitelikte olduğu, yoğunluğunun dıştan içe doğru 1'den 5'e kadar (su = 1) yükseldiği sanılmaktadır.
En dışta 20.000 km kalınlığında moleküler hidrojen (H2) tabakası bulunur. Gezegenin yüzeyine yaklaşıldıkça basınç, ısı ve yoğunluk düşer, hidrojen sıvıdan gaza dönüşür ve giderek atmosfer tabakasına geçilir.
Katmanlar arasında keskin sınırlar olmadığı, bir fazdan diğerine kademeli geçişler olduğu, aynı zamanda konveksiyon akımlarının katmanlar arası madde alışverişine kısmen de olsa izin verdiği tahmin edilir. Gezegenin iç kesimlerinde üretilen dev boyutlardaki ısının bu tür akımlar yardımıyla yüzeye dek aktarılabilmesi tümüyle akışkan nitelikte bir iç yapı varlığını gerektirmektedir.
Jüpiter'in, bir gaz devinin ulaşabileceği en büyük çapa yakın boyutlarda olduğu hesaplanmıştır. Kütlesi daha büyük olan bir gezegen, artan kütleçekim gücünün etkisi ile kendi üzerine çökerek, Jüpiter'e oranla daha büyük yoğunluğa, daha küçük bir hacme sahip olacaktı. Daha yüksek çekirdek sıcaklığı anlamına gelen bu durum, kütlesi Güneş'in kütlesinin %8'i kadar olan bir gezegenin nükleer füzyon için gerekli iç sıcaklığa ulaşarak bir yıldız hâline gelmesi ile sonuçlanır. Bu nedenle, 0,001 Güneş kütlesindeki Jüpiter, 'yıldız olmayı başaramamış' bir gök cismi olarak da tanımlanabilir.

Jüpiter'in kalın ve karmaşık bir atmosfer tabakası bulunmaktadır. Bu atmosferin, Güneş Sistemi'nin kökenini oluşturan Güneş Bulutsusu'nun varsayılan yapısına yakın olarak %88 oranında moleküler hidrojen (H2) ve %12 oranında helyum (He) içerdiği saptanmıştır. Bunları %0,1 oranla su buharı (H2O) ve metan (CH4) ve %0,02 oranla amonyak (NH3) izler. Azot, hidrojen, karbon, oksijen, kükürt, fosfor ve diğer elementleri içeren çeşitli bileşiklere milyonda bir düzeyini geçmeyen oranlarda rastlanmaktadır.
Aslında gaz devlerinin belirli bir yüzeyi olduğu söylenemez, gezegenden atmosfer olarak adlandırılabilecek en dış gaz tabakasına doğru kesintisiz, yumuşak bir geçiş söz konusudur. Bu tür gezegenlerin çapları hesaplanırken 1 bar (yaklaşık 1 atmosfer) sınırının dışında kalan kısım dikkate alınmaz; basıncın 1 barı aştığı noktadan itibaren tüm hacim, gezegenin sınırları içinde kabul edilir. Ancak çoğu zaman, atmosfer olarak adlandırılan alan, hidrojen gazı yoğunluğunun sıvı hidrojen yoğunluğu düzeyine çıktığı 10.000 bar basınç sınırına yani gezegenin binlerce kilometre içine dek genişletilir.
Uzaktan bakıldığında, Jüpiter yüzeyinin özellikle ekvatora yakın enlemlerde belirginleşen ardışık koyu ve açık renkli bulut kuşaklarından oluştuğu görülür. Atmosferin en üst katmanlarındaki bulutlar kristal hâlindeki amonyak ve su parçacıklarından oluşur. 
Atmosferin derinliklerine doğru, yoğuşma sıcaklıklarına göre değişik bileşiklerin meydana getirdiği bulutlar tabakalar hâlinde birbirini izler. Atmosferde dikey ve yatay doğrultuda yoğun bir hareketlilik gözlenir, 600 km/saat hıza ulaşan rüzgârlar nadir değildir.

15.000×25.000 km boyutları ile yerküreyle karşılaştırılabilecek büyüklükteki Büyük Kırmızı Leke, en az 400 senedir devam ettiği bilinen çok uzun ömürlü dev bir 'fırtına' alanıdır. Son yıllarda yapılan gözlemler neticesinde gitgide küçüldüğü bilinmektedir.
Jüpiter'in atmosferi makalesinde konu hakkında daha ayrıntılı bilgi yer almaktadır.

Katı bir yüzeye sahip olmayan Jüpiter'in dönüş özelliklerinin, atmosfer yapılarının gözlenen hareketlerine göre belirlenmesine çalışılmıştır. Ancak daha 1690 yılında Giovanni Domenico Cassini ekvator bölgesi ile kutupların farklı devirlerle döndüğünü fark etmiştir. Sonradan bu gözlem duyarlı ölçümlerle doğrulanmış ve gezegen için 'Sistem I' ve 'Sistem II' olmak üzere iki ayrı dönme süresi tanımlanmıştır. Ekvator bölgelerinin dönüşü 9 saat 50 dakika 30,003 saniyede tamamlanır ve Sistem I olarak adlandırılır. Kutup bölgelerinde dönüş süresi 9 saat 55 dakika 40,630 saniyedir ve Sistem II adını alır. Jüpiter'den yayılan mikrodalga ve radyo dalga boyundaki ışınımların ise 9 saat 55 dakika 29,730 saniyelik bir dalgalanma göstermelerine dayanarak, gezegenin manyetik alanını belirleyen büyük metalik hidrojen kütlesinin bu hızla dönmekte olduğu sonucu çıkarılmıştır. 'Sistem III' adı verilen bu periyot Jüpiter'in gerçek dönüş hızı olarak kabul edilir ve bu değerin kutuplardaki dönüş hızı ile hemen hemen aynı olduğu; ekvatorda ölçülen farklı hızın, bu bölgelerdeki bulutların 400 km/saat hıza ulaşan rüzgârlar nedeniyle doğuya doğru hareket etmelerinden kaynaklandığı dikkati çeker.

Yakın bir tarihe kadar Güneş Sistemi'nde halkaları olduğu bilinen tek gezegen Satürn idi. Dış gezegenleri ziyaret eden ilk uzay aracı olan Pioneer 10'un 1973'teki gözlemleri üzerine varlığından kuşkulanılan Jüpiter halkaları 1979 yılında Voyager 1 ve 2 uzay araçları tarafından çekilen fotoğraflarda gösterildi.

Satürn'ün halkaları gibi Jüpiter halkaları da, toz denebilecek mikroskopik boyutlardan, onlarca metre büyüklüğe kadar değişen çeşitli boylarda çok sayıda parçacığın bir araya gelmesinden oluşurlar. Bu parçacıklar bir bulut oluştururcasına birbirinden bağımsız hareket eder ve her biri gezegen etrafında kendine ait bir yörünge izler. Bu yörüngelerin gezegen ve iç uydularının çekim güçlerinin karşılıklı etkisi ile sürekli şekillenmesi sonucunda halkaların yapısı korunur. Satürn halkaları ile karşılaştırıldığında, Jüpiter'in halkalarının birçok yönden farklı olduğu görülür. Jüpiter halkalarının çok daha silik olmalarının ve zor gözlenmelerinin nedeni, kendilerini oluşturan toplam madde kütlesinin çok daha az olmasının yanı sıra ışık yansıtıcılıklarının da sınırlı olmasıdır. Jüpiter halkaları, 0,05 gibi bir yansıtılabilirlik derecesi (albedo derecesi) ile üzerine düşen Güneş ışığının büyük bir kısmını soğurur ve karanlık görünürler. Satürn yolculuğu sırasında Cassini-Huygens uzay sondası 2003 yılında Jüpiter'in yakınından geçerken yaptığı ölçümlerle Jüpiter halkalarının küresel değil, keskin kenarlı ve köşeli parçacıklardan oluştuğunu düşündüren veriler elde etti. Bu bilgiler halkaların Jüpiter'e yakın yörüngelerdeki uydulardan kopan parçacıklardan oluştuğu savını destekler niteliktedir. Bu uydulardan Metis ve Adrastea 'Ana halka'nın, Amalthea ve Thebe ise daha dışta yer alan 'Gossamer (ipliksi-ağsı) Halka'nın kaynağı olarak düşünülmektedir. Metis ve Adrastea, Jüpiter'in merkezinden 1,79 ve 1,81 RJ (Jüpiter yarıçapı) uzaklıktaki yörüngeleri ile gezegenin Roche Limiti'nin içinde bulunurlar ve parçalanma sürecinde uydular olarak değerlendirilebilirler. Ana halk

KBC Boşluğu (ing. KBC Void veya Local Hole), adını 2013 yılında bu boşluğu inceleyen gök bilimciler Ryan Keenan, Amy Barger ve Lennox Cowie'nin baş harflerinden alan devasa, nispeten boş bir uzay bölgesidir. Bu bölge, birçok yazı ve araştırma makalesine konu olmuştur.
Bu düşük yoğunluklu bölgenin kabaca küresel, yaklaşık 2 milyar ışık yılı (600 megaparsek, Mpc) çapında olduğu ve Samanyolu merkezinden birkaç yüz milyon ışık yılı uzaklıkta bulunduğu tahmin edilmektedir. Böyle bir büyüklük KBC boşluğunu bugüne kadar bilinen en büyük boşluk yapar, hatta 1988'de Av Köpekleri takımyıldızında keşfedilen bir başka büyük boşluk olan Dev Boşluk'tan (Giant Void) bile daha büyüktür. Diğer boşluklarda olduğu gibi tamamen boş değildir. Samanyolu, Yerel Grup ve Laniakea Süperkümesi'nin büyük bir kısmını içerir.
KBC boşluğunun varlığının ΛCDM modeliyle tutarlı olup olmadığı tartışılmaktadır. Haslbauer vd. KBC boşluğu kadar büyük boşlukların ΛCDM ile tutarsız olduğunu söylerken, Sahlén vd. KBC boşluğu gibi süper boşlukların varlığının ΛCDM ile tutarlı olduğunu savunur. Bir boşluğun içindeki gökadalar, boşluğun dışından gelen bir çekim kuvvetine maruz kaldıkları için evrenin ne kadar hızlı genişlediğinin kozmolojik bir ölçüsü olan Hubble sabiti için daha büyük bir yerel değer sağlar. Bazı yazarlar, galaktik süpernovalar ve Sefe değişenleri (72–75 km/s/Mpc) ile kozmik mikrodalga arka planı ve baryon akustik salınım verileri (67–68 km/s/Mpc) kullanılarak yapılan Hubble sabiti ölçümleri arasındaki tutarsızlık nedeninin bu yapı olduğunu ileri sürmüşlerdir.
Diğer çalışmalar gözlemlerde buna dair bir kanıt bulamamış ve iddia edilen düşük yoğunluk ölçeğinin, yarıçapının ötesine uzanan gözlemlerle uyumsuz olduğunu tespit etmiştir. Daha sonra bu analizde önemli eksikliklere dikkat çekilmiş ve Hubble geriliminin aslında genel görelilikten ziyade MOND kütleçekimi bağlamında olsa da, KBC boşluğundan dışarı akıştan kaynaklandığı olasılığını açık bırakmıştır.

Boşluk (astronomi)
Dev Boşluk
Yrel Boşluk
Gözlemlenebilir evren

Hoscheit, Benjamin L.; Barger, Amy J. (9 Şubat 2018). "The KBC Void: Consistency with Supernovae Type Ia and the Kinematic SZ Effect in a ΛLTB Model". The Astrophysical Journal (İngilizce). 854 (1). s. 46. arXiv:1801.01890 . Bibcode:2018ApJ...854...46H. doi:10.3847/1538-4357/aaa59b.

Kambriyen Patlaması (aynı zamanda Kambriyen Çeşitlenmesi olarak da bilinir), yaklaşık 538,8 milyon yıl önce erken Paleozoik dönemin Kambriyen döneminde başlayan ve çok hücreli canlıların ani bir şekilde çeşitlendiği bir zaman aralığıdır. Bu dönemde neredeyse tüm ana hayvan şubeleri fosil kayıtlarında ortaya çıkmaya başlamıştır. Kambriyen Patlaması yaklaşık olarak 13 ila 25 milyon yıl sürmüş ve modern metazoa (hayvan) şubelerinin büyük çoğunluğunun ayrışmasıyla sonuçlanmıştır. Bu olay, diğer organizma gruplarının da önemli ölçüde çeşitlenmesiyle eş zamanlı olarak gerçekleşmiştir.
İlk canlıların ortaya çıkışı olan 3.6 milyar yıl öncesinden, 542 milyon yıl öncesine kadar geçen yaklaşık 3 milyar yıllık bir süreçte —ki bu süre Dünya tarihinin yaklaşık %67'sini kapsar— Dünya'daki canlı çeşitliliği mikroskobik boyuttaki tek hücreli canlılardan öteye geçememiştir. Fakat 542 milyon yıl öncesinden itibaren canlı çeşitliliğinde hızla bir artış yaşanmaya başlamıştır. Öyle ki 542 milyon yıl önce başlayan bu hızlı süreç sırasında gezegende bitkiler, hayvanlar ve mantarlar gibi gözle görülebilir çok hücreli canlı türleri ortaya çıkmıştır ve 542 milyon yılda —yani Dünya tarihinin yaklaşık %12'lik bir zaman diliminde— bu canlılık günümüz haline kadar evrimleşmiştir. Kambriyen'in başlangıcından sonraki 20 milyon yıl (Dünya tarihinin %0.4'ü) içerisinde günümüzdeki filumların (hayvan şubelerinin) neredeyse hepsi bu kısa zaman diliminde ortaya çıkmıştır.

The Cambrian "explosion" of metazoans and molecular biology: would Darwin be satisfied?
On embryos and ancestors by Stephen Jay Gould
The Cambrian "explosion": Slow-fuse or megatonnage? 27 Kasım 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Cambrian Explosion 29 Nisan 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - In Our Time, BBC Radio 4 broadcast, 17 Şubat 2005

Karanlık enerji, fiziksel evrenbilimde, astronomide, astrofizikte ve gök mekaniğinde, evreni sürekli genişlettiği ve galaksileri birbirlerinden uzaklaştırdığı varsayılan bir enerji türüdür.
Bilinen fizik kurallarına göre, herhangi bir şekilde hareketlendirilen bir cisim ya zamanla hızı azalarak durur ya da hiçbir enerji kaybı yoksa aynı hızla hareketine devam eder. Örneğin Dünya'da fırlatılan bir cismin hızı azalır ve bir süre sonra durur. Bunun nedeni Dünya'da sürtünmeden ve yer çekiminden dolayı enerji kaybına uğramasıdır. Eğer yer çekimi ve havanın bulunmadığı bir ortamda (uzayda) aynı cismi fırlatırsak karşısına bir engel çıkana kadar hareket eder. Evren ölçeğinde bu engel kütleçekim gücüdür. Evren'in kendisi ise bahsedilen fizik kuralları aksine Büyük Patlama'dan beri genişlemektedir ve zamanla evrenin genişleme hızı da artmaktadır.
Bilim insanları bunu keşfettiklerinde bu hızı artıran bir enerji olması gerektiğine karar vermişlerdir. Bu varsayılan enerji, karanlık enerji olarak adlandırılmıştır.

Karanlık enerji kavramını ilk kez Albert Einstein ortaya çıkarmıştır. Bulmuş olduğu görelilik teorisine göre formüllerini kullanarak, evrenin asla sabit hacimde kalamayacağını, genişleyeceğini ve/veya çökeceğini hesaplamıştır. Ancak Edwin Hubble'ın evrenin hep genişlediğini kanıtlamasıyla bulmuş olduğu bu yeni enerjiye saçma sapan enerji demiş, kendi de aslında formülleriyle kanıtladığı karanlık enerjiyi önemsememiştir.
Alan Guth ve Alexei Starobinsky, 1981 yılında karanlık enerjiye benzer bir negatif basınç alanının, evrenin Büyük Patlama'dan sonraki ani genişlemesini tetiklediğini öne sürmüşlerdir. 1998'de yapılan Tip Ia süpernova araştırması sırasında Saul Perlmutter ve Brian Schmidt, gözlemleri sonucu evrenin genişleme hızının arttığını ve bunun uzayın bir tür içsel gerilimi diyebileceğimiz karanlık enerji olduğundan söz etmişlerdir. Sonraki süreçte yapılan gözlemlerle evrendeki madde ve enerjinin toplamının kritik yoğunlukla uyuştuğu kanıtlanmış, madde yoğunluğunun kritik değerin yaklaşık %30'unu oluşturduğu tespit edilmiştir. 2003'ten itibaren WMAP'ten alınan veriler, daha hassas ölçümlerin yapılmasına katkı sağlamıştır.
Tam olarak çözülemeyen karanlık enerji hakkında araştırmalar halen sürmektedir.

Karanlık enerjiye ait kanıtlar dolaylıdır ancak temel olarak üç bağımsız kaynaktan gelmektedir:

Evrenin genişlemesinin ömrünün ikinci yarısında daha fazla olduğunu gösteren mesafe ölçümleri ve bunların kırmızıya kayma ile ilişkisi.
Gözlemlenebilir olarak düz evreni oluşturmak için madde ve karanlık madde dışında bir enerji türüne duyulan teorik ihtiyaç (herhangi bir küresel eğimin bulunmaması).
Evrendeki kütle yoğunluğunun büyük ölçekli dalga modellerinin ölçüleri.

NASA verilerine göre evrenin %5'inin madde, %27'sinin karanlık madde ve %68'inin karanlık enerjiden oluştuğu düşünülmektedir. Planck uydusu detaylı karanlık enerji oranını %68,3 olarak ölçerken, popüler bilim yayınlarında farklı veriler de mevcuttur. Evrendeki karanlık enerji oranı, Büyük Patlama'dan beri artmaya devam etmektedir.
Karanlık enerji, diğer enerji formlarından çok kozmolojik sabitle benzerlik göstermektedir. 
  
    
      
        w
      
    
    {\displaystyle w}
  
 = basınca bağlı kozmolojik yoğunluk parametresi olmak üzere, madde ve karanlık madde için 
  
    
      
        w
        =
        0
      
    
    {\displaystyle w=0}
  
, enerji formları için 
  
    
      
        w
        =
        
          
            1
            3
          
        
      
    
    {\displaystyle w={\frac {1}{3}}}
  
 ve kozmolojik sabit için 
  
    
      
        w
        =
        −
        1
      
    
    {\displaystyle w=-1}
  
 olarak kabul edilmektedir. Karanlık enerji için yapılan matematiksel hesaplamalar ise, 
  
    
      
        w
        =
        −
        1
      
    
    {\displaystyle w=-1}
  
'e çok yakın bir değerdir. Bu durumda karanlık enerjinin sabit negatif basıncı, evrenin genişlemesinin giderek hızlanmasını sağlayan temel etken olmaktadır.

Bu iki kavramdaki karanlık ibaresi, bunların; bırakın maddeyle, ışıkla bile herhangi bir etkileşime girmemelerinden ileri gelir. Işık, görmenin anahtarıdır ama bu iki kavram ışıkla etkileşimi olmadığı için görünmezler. Büyük Patlama'dan sonra muhtemelen ilk 5 milyar yıl karanlık maddenin çekim gücü evrenin hakimiyken, sonrasında karanlık enerji evrenin mutlak hakimi konumuna yükselmiştir. Bunun sonucu olarak evren her geçen gün artan bir hızla büyümektedir. Kabul ettiğimiz anlamdaki maddesel yasalar, bilinen evrenin sadece kabaca %5'i ile ilgilidir. Geriye kalan %95 hala bizler için bilinmemektedir.
Fizik ve kozmoloji bilim insanları karanlık enerji ve karanlık maddeyi incelemek için uzay teleskopları ve elektron hızlandırıcılarından faydalanmaktadırlar. CERN fizik koordinatörü Luca Malgeri, Büyük Hadron Çarpıştırıcısının ilk kez tam güçle çalıştırılacağı zaman enerjisinin ikiye katlanacağını ve bize karanlık madde parçacıklarını keşfetmemize olanak sağlayacağını söylemektedir. Gezegen, yıldız ve galaksilerin karanlık madde ve karanlık enerjinin etkisi altında bulunduğunu ifade eden Malgeri, bu keşfin evrensel sonuçları olacağını iddia etmektedir.

Bazı görüşlere göre evrenin genişlemesine karanlık enerjinin etkisi düşünülenden daha azdır. Sınırsız patlama teorisi olarak adlandırılan bir teoriye göre sürekli olarak yeni Büyük Patlama'lar ile evreni genişleten bir sistem bulunmaktadır. Buna göre, evren ne kadar genişlerse galaksiler evrene homojen dağılmak isteyecektir. Bunun nedeni fizik kanunları ve kütleçekim teorisidir. Evren bir başka patlamayla genişledikçe galaksilerde homojen dağılmak için birbirinden uzaklaşır. Özetle, galaksilerin birbirinden uzaklaşmasında karanlık enerjinin etkisinden çok bu genişleme olayının etkisi vardır. CERN fizikçilerinden Dragan Hajdukovic hem karanlık maddeye hem de karanlık enerjiye açıklama getiren yeni bir yaklaşım sundu. Fizikçiler, öncesinde uzay boşluğu olarak tanımlanan dokuya kuantum vakum diyorlar. Çünkü artık onun boş olmadığını, parçacıklar ve bunların karşıt eşleriyle dolu, yani madde ile antimadde bir araya geldiğinde birbirlerini yok ediyorlar. Hajdukovic, madde ve antimaddenin sadece zıt yüke sahip olmadığını, kütleçekimsel olarak da zıt özellikler taşıyabileceklerini söylüyor. Hajdukovic'e göre madde pozitif, antimadde ise negatif kütleçekimine sahip. Madde yoğunsa çekme, antimadde yoğunsa itme kuvveti oluşuyor.

Karanlık madde

Karanlık madde, astrofizikte, elektromanyetik dalgalarla (radyo dalgaları, gözle görülebilen ışık, x-ışınları, vb.) etkileşime girmeyen, varlığı yalnız diğer maddeler üzerindeki kütleçekimsel etkisi ile belirlenebilen varsayımsal maddelere denir. Karanlık maddelerin varlığını belirlemek için gök adaların döngüsel hızlarından, gök adaların diğer gök adalar içerisindeki yörüngesel hızlarından, geri planda yer alan maddelere uyguladığı kütleçekimsel mercekleme özelliğinden ve gök adaların içerisindeki sıcak gazların sıcaklık dağılımından yararlanılır. İncelemeler, gök adalarda, gök ada gruplarında ve Evren'de, görülebilen maddelerden çok daha fazla karanlık madde olduğunu göstermektedir. Karanlık maddelerin bileşenleri tamamen bilinmemekle birlikte, WIMP'ler, aksiyonlar, sıradan ve ağır nötrinolar, gezegenler ve sönmüş yıldızlarla birlikte verilen isim MACHO'lar ile ışıma yapmayan gaz bulutlarından oluşur.
Evrendeki kütleçekimsel enerjinin incelenmesi sonucu, varsayılan toplam enerji yoğunluğunun sadece %4'ünün doğrudan gözlemlenebilir maddelerden oluştuğu gözlemlenmiştir. Yine bu toplamın %22'sinin karanlık maddeden oluştuğu hesaplanmaktadır. Kalan %74'ünün ise evrene dengeli bir şekilde yayılmış olan karanlık enerjiden oluştuğu kabul edilir.

Karanlık madde kavramı, ilk olarak 1932'de Jan Hendrik Oort ve 1933 yılında, Kaliforniya Teknoloji Enstitüsünden İsviçreli astrofizikçi Fritz Zwicky tarafından öne sürülmüştür. Fritz Zwicky'nin gözlemi ve iddiası kırk yıl boyunca hiçbir ortamda ciddiye alınmamıştır. Karanlık maddenin var olduğuna dair en güçlü kanıt olan Sarmal Gök ada eğilimleri, 1970 yılında Washington Carnegie Enstitüsü'nde Vera Rubin ve arkadaşları tarafından ileri sürülmüştür. Vera Rubin de Fritz Zwicky ile benzer bir kaderi paylaşarak, uzun yıllar ciddiye alınmamış, hiçbir ciddi yayın organı çalışmalarına yer vermemiştir. Master ve doktora tezleri de daha önce reddedilmiş olan Vera Rubin için bu durum pek şaşırtıcı olmamıştır. Onlarca yıl sonra, bugün hemen hemen tüm astrofizikçiler karanlık maddenin varlığını kabul ederler. Ağustos 2006'da yayınlanan, 150 milyon yıl önce gerçekleşmiş olan iki gök ada kümesinin çarpışmasına dair gözlem, karanlık maddelerin varlığına dair daha somut bir kanıt oluşturmuştur. Çarpışma sırasında sıcak gazlar arasında bir etkileşim olmuş ve daha sonra merkeze yaklaşmışlardır. Gök adalar ve karanlık madde etkileşime girmemiş ve merkezden uzak kalmışlardır.
İki şekilde karanlık maddenin ortaya çıktığı sanılmaktadır: Baryonik karanlık madde ve Baryonik olmayan karanlık madde. Evrenin kütlesinin yüzde 90'ını oluşturduğu varsayılmakla birlikte, karanlık maddenin henüz astronomlar için sırrı çözülmüş değildir. 1970'ler Evren'deki maddenin yüzde doksanının görünmez olduğunun keşfedilmesiyle karanlık madde iddialarının güçlendiği yıllar olmuştur. Karanlık maddenin var olduğu varsayılmakta, ancak ne olduğu konusunda çok az açık bilgi vardır.

Karanlık maddenin varlığına ilişkin en önemli kanıt, 1970'li yıllarda Washington Carnegie Enstitüsü'nden Vera Rubin ve arkadaşları tarafından ortaya konulmuştur. Bu grup gök ada dönme eğrileri adı verdikleri, gök adadaki yıldız ve gazların gök ada merkezi etrafındaki yörünge hızları ile bunların merkeze olan uzaklıklarını bir grafik üzerinde gösterdi. Eğer bir sarmal gök adada, Samanyolu gök adasında olduğu gibi, kütle; galaktik maddenin görünen durumuna göre dağılmışsa, Güneş sistemindekine benzer, hızlı bir hız azalmasının görülmesi gerekir. Çünkü kütlenin büyük bir yüzdesi merkezdeki şişkin bölgede toplandığından, haloda çekim çok zayıf olacaktır. Bunun sonucu olarak merkezden uzaklaştıkça, yıldız hızları azalacak ve gök ada dönme eğrisi hızlı bir düşme gösterecektir.
Fakat Samanyolu, Andromeda ve diğer sarmal gök adalarda durumun böyle olmadığı görülmektedir. Bu gök adaların gök ada dönme eğrilerinde, hız düşmesi yerine, düz bir gidiş kendini göstermektedir. Başka bir ifade ile, yıldızların hızları halo boyunca sabit kalmaktadır. Böyle bir durumun anlamı şudur: Bu gök adaların her birinde kütlenin büyük bir yüzdesi merkezdeki şişkin bölgede toplanmış olmayıp, gök ada içinde baştan sona düzgün bir şekilde yayılmıştır. Bu ise ancak gök ada halesinde önemli miktarda karanlık maddenin var olması ile mümkündür.

En büyük ölçeklerde artık kütleçekimine bağımlı cisimler yoktur. Ama galaksilerin dağılımı da tam anlamıyla düzgün değildir. Evrenin ilk dönemlerinden beri küçük de olsa birtakım yoğunluk dalgalanmaları varlıklarını sürdürmüştür. Kritik yoğunluğa neden olan karanlık madde, galaksi kümeleri ve süperkümelerinin üzerindeki ölçeklerde pekâlâ düzgün dağılmış olabilir. Bununla birlikte, en azından karanlık maddenin bazı türlerinin, daha büyük ölçeklerdeki yoğunluk dalgalanmalarında bir rolü olmalıdır. Yalnızca galaksileri sayarak ışıma gücü yoğunluğunu ölçmek karanlık maddenin katkısını göz ardı etmek demektir. Oysa 10 ya da 100 megaparsekten daha büyük ölçeklerde Evren'deki karanlık maddeyi ölçmenin yöntemleri vardır.
Minik dalgalanmalar nedeniyle yoğunluğun fazlalık gösterdiği yerlerde çevredeki madde üzerinde hafıf bir çekme etkisi, yoğunluğun az olduğu bölgelerde ise çevredeki madde üzerinde hafif bir itme etkisi olur. Bu etki, kendisini çevremizdeki galaksiler üzerinde düzgün Hubble genişlemesinden küçük sapmalar şeklinde gösterir. Eğer galaksilerin normal Hubble akışından farklı olan bu "özel" hızları ölçülebilir ise, karanlık maddenin dalgalanan bileşeninin izi bulunmuş demektir. Bu anlamda TullyFisher bağıntısının özel bir önemi vardır. L α vrot4 olarak ifade edilen, galaksinin ışıma gücü ve dönme hızı arasındaki bu bağıntı, galaksinin uzaklığının bir ölçüsünü verir. Hubble yasasına göre kırmızıya kaymadan da bir uzaklık bulunur. Bununla birlikte, kırmızıya kayma yoluyla hesaplanan uzaklık, galaksinin özel hızının Hubble hızına eklendiğine mi yoksa çıkarıldığına mı dayanarak gerçek uzaklıktan büyük ya da küçük olabilir. Binlerce galaksi için bu iki uzaklık karşılaştırılarak, 100 megaparsek uzaklığa kadar özel hız dağılımının bir haritası çıkarılabilir.
Bu hareketlere var olan tüm madde neden olduğundan, ışıyan ya da karanlık tüm maddeyi ortaya çıkarmak mümkün oluyor. İlk sonuçlar, gözlenen hızda kütle hareketleri için yaklaşık olarak kritik yoğunluğa eşit miktarda bir karanlık madde olması gerektiğini gösteriyor. Bu hareketlerden sorumlu dev madde yoğunlaşmaları olduğu için, bu kütle akışlarının kaynakları, oldukça duyarlı bir biçimde bulunabilir. Bizden yaklaşık 40 megaparsek uzaklıkta bulunan en yakın yoğunlaşmaya 'Büyük Çekici' adıverilmiştir. Eğer gerçekse, Büyük Çekici'nin bir düzine zengin galaksi kümesinin içerdiğinden daha fazla sayıda galaksi içermesi gerekir. Galaksi düzlemimiz Büyük Çekici'nin büyük bir bölümünü görmemizi engellediğinden galaksileri doğrudan doğruya sayamıyoruz. Kütle akışlarına yol açan başka galaksi komplekslerinin bulunma olasılığı da oldukça yüksektir.

Halolarda yer alan olası astrofiziksel cisimler arasında yıldız enkazları, nötron yıldızları, beyaz cüce gibi sönük yıldızlar, hatta kara delikler ve küçük kütlelerinden dolayı hiçbir zaman yıldız olmayı başaramamış cisimler bulunur. Bu cisimler hemen hemen ya da tümüyle görünmez olduklarından karanlık madde için mükemmel adaylardır. Dahası, varlıkları kesin olarak bilindiğinden, MACHO'lar halodaki karanlık madde adayı olarak WIMP'lerden daha uygundurlar.
1993 yılında yapılan iki deneyde MACHO 'ların varlığı konusunda güçlü kanıtlar elde edilmiştir. Bu deneylerde kullanılan yöntem, çekimsel mercek etkisidir. Eğer bir MACHO, Dünya ile uzak bir yıldızı birleştiren doğrultuya çok yaklaşırsa, başka türlü görünmez olan MACHO 'nun kütleçekimi, yıldızın ışığını büken bir mercek gibi davranır. Yıldızın, birbirinden bir açı saniyesinin binde biri kadar uzaklıkta olan birçok görüntüsü oluşur ki bunu yeryüzünden gözlemek hemen hemen olanaksızdır. Bununla birlikte, Samanyolu halosu çevresinde yörüngesindeki hareketi sırasında MACHO bu doğrultuyu keserken arkadaki yıldız geçici olarak parlaklaşır.
Buradaki düşünce arka plandaki yıldızlardaki parlaklaşma etkilerini ölçmektir. Burada iki temel güçlük söz konusudur.

Birincisi, çekimsel mercek etkisine oldukça ender rastlanır. Herhangi bir anda arka plandaki her iki milyon yıldızdan yalnızca birinde çekimsel mercek etkisi gözlenir.
İkincisi, yıldızların pek çoğu yapısal olarak değişken olduklarından, zaman zaman geçici parlaklık değişmeleri gösterirler. Çekimsel mercek olayının değişen yıldızlardan farklı ve kendine has özellikleri vardır. Bunlardan bazıları olayın zamanda simetrik, dalga boyuna bağlı olması ve bir yıldız için yalnızca bir kez ortaya çıkmasıdır.
Çekimsel mercek olayını düşük gözlenme olasılığını aşabilmek için Büyük Macellan Bulutu'ndaki birkaç milyon yıldızı gözlemek üzere deneyler tasarlandı. Her yıldız bir yıl boyunca yüzlerce kez gözlendi. Kırmızı ve mavi filtre kullanılarak alınan verilerin ön incelemesi sırasında birçok karakteristik çekimsel mercek olayına rastlandı. Olay süreleri 30 ile 50 gün arasındaydı.
Her ne kadar bilinmeyen uzaklık ve MACHO'nun bakış doğrultusuna yaklaşırken sahip olduğu hız gibi konularda belirsizlikler varsa da çekimsel mercek olayının süresi MACHO'nun kütlesinin bir ölçüsüdür. Olayın süresi, MACHO'nun Einstein halka yarıçapı adı verilen çekimsel merceğin etkili boyutunu katetmesi için gereken zamandır. Einstein halkasının yarıçapı, yaklaşık olarak MACHO'nun Schwarzschild yarıçapı ile uzaklığının geometrik ortalamasıdır. Büyük Macellan Bulutu 'nun yarı uzaklığında olan bir MACHO için bu uzaklık 55 kiloparseklik değerin yarısıdır. Einstein halka yarı çapıda yaklaşık olarak Dünya-Güneş uzaklığı kadar, yani 1 astronomi birimine eşittir. Mercek etkisi yaratabilmek için MACHO'ların mercekten daha küçük boyutlu olmaları gerekir, yani MACHO'ların boyutları 1 astronomi birimi ya da kabaca bir kırmızı devin yarıçapı kadar olmalıdır. Gözlenen olaylar, yüzde birkaçlık yanılma payı ile karanlık maddenin MACHO modelinin öngördüğü kadardır. Olay süreleri tipik kütle olarak 0,1 M☉ de

Karanlık sıvı teorisi, evrendeki karanlık madde ve karanlık enerjiyi tek bir çerçevede açıklamayı amaçlayan bir kozmoloji hipotezidir. Bu teori ilk olarak 2005 yılında Fransız kozmolog Alexandre Arbey tarafından önerilmiştir. Teoriye göre, karanlık madde ve karanlık enerji aslında ayrı kökenlere sahip farklı fiziksel olgular değildir; aksine, birbirine sıkı sıkıya bağlı ve tek bir "sıvının" iki farklı yüzü olarak düşünülebilir. Galaktik ölçeklerde karanlık sıvı, karanlık madde gibi davranırken; daha büyük ölçeklerde, davranışı karanlık enerjiye benzer hale gelir. 2018 yılında astrofizikçi Jamie Farnes, negatif kütleye sahip bir karanlık sıvının hem karanlık maddeyi hem de karanlık enerjiyi açıklayabileceğini öne sürmüştür.

Karanlık sıvı, çekici ve itici özellikleri yerel enerji yoğunluğuna göre değişen özel bir sıvı türü olarak varsayılır. Bu teoriye göre, karanlık sıvı, baryon yoğunluğunun (normal madde) yüksek olduğu bölgelerde karanlık madde gibi davranır. Yani, madde varlığında yavaşlar ve çevresinde birikir; bu da büyük kütlelerin çevresinde yerçekimini güçlendirir. Bu etki, özellikle galaksiler gibi çok büyük kütlelerin varlığında belirgin hale gelir ve galaksilerin gözlemlenen dönüş hızlarını açıklamada kullanılır.
Diğer yandan, galaktik süperkümeler arasındaki boşluklar gibi maddenin az olduğu bölgelerde, karanlık sıvı gevşer ve negatif basınca sahip olur. Bu durumda, karanlık sıvı itici bir kuvvet oluşturur ve bu etki, karanlık enerjiye benzer şekilde evrenin hızlanarak genişlemesine neden olur.
Karanlık sıvı teorisi, karanlık madde ve karanlık enerjinin ötesine geçerek, çeşitli madde yoğunluklarında sürekli bir çekici ve itici özellikler aralığı öngörür. Ayrıca, bu teori; enflasyon, öz kuvveti, k-öz kuvveti, f(R), MOND, TeVeS gibi diğer birçok yerçekimi teorisinin özel durumlarını da kapsayabilir.

Karanlık sıvı, klasik akışkanlar mekaniği modelleriyle tam olarak analiz edilememektedir; çünkü bu alandaki denklemler henüz çözülemeyecek kadar karmaşıktır. Genel Chaplygin gazı modeli gibi formel akışkan yaklaşımları, karanlık sıvının modellenmesinde ideal bir yöntem olsa da, bu hesaplamalar için yeterli gözlemsel veri bulunmamaktadır. Bu nedenle, hipotez genellikle skaler alan modelleriyle basitleştirilerek incelenmektedir.

Kelvin, Uluslararası Birim Sistemi'ne göre temel sıcaklık ölçüsü birimi. Sembolü K'dir. İsmini, termodinamikteki mutlak sıfır kavramını ilk defa gazlardan tüm maddelere uygulayan İskoç asıllı bilim insanı Lord Kelvin'den alır.
Kelvin, sıcaklığın ölçüsü birimidir ve uluslararası birim sistemi (SI) tarafından tanımlanmıştır. Kelvin, mutlak sıfır sıcaklığına dayanan bir sıcaklık ölçeği olarak bilinir ve diğer sıcaklık ölçeklerine göre farklı bir ölçüm yöntemi kullanır.
Kelvin'in tanımı, belirli bir moleküler hareketliği ifade eden mutlak sıfır noktasından başlayan sıcaklık ölçeğine dayanır. Kelvin, Celsius ölçeği ile benzerdir ancak farklı bir sıfır noktası kullanır. Celsius ölçeği, suyun donma noktasının 0 °C ve kaynama noktasının 100 °C olduğu bir ölçekken, Kelvin ölçeği mutlak sıfır noktasını 0 Kelvin (K) olarak tanımlar ve sıcaklık arttıkça Kelvin cinsinden ölçülür.
Kelvin ölçeği, diğer sıcaklık ölçeklerine göre daha doğru ve ölçülebilir bir ölçek olarak kabul edilir. Ayrıca, Kelvin'in diğer sıcaklık ölçekleri ile ilişkisi sabit bir orana sahiptir, bu da Kelvin'in özellikle bilimsel ve endüstriyel uygulamalarda sıkça kullanılmasına neden olur.
Kelvin, termodinamik sistemin sıcaklığını ölçmek için kullanılır ve özellikle endüstriyel uygulamalarda, kimya, fizik, astronomi, mühendislik ve meteoroloji gibi birçok alanda yaygın olarak kullanılır.
Birim aralığı santigrat (Celsius) derecesiyle aynı olan kelvin, sıfır noktası olarak mutlak sıfırı (–273,15 °C) alır. 1954'teki onuncu Ağırlık ve Ölçüler Genel Konferansı'nda (Fr. Fransızca: Conférence Générale des Poids et Mesures) suyun üçlü noktasının termodinamik sıcaklığının (mutlak sıfırla olan farkının) 273,16'da biri olarak tanımlanmıştır.
Santigrat derecesi sıfır noktasını suyun donma noktası olarak aldığından, 0 °C 273,15 K'e eşit olur. Benzer şekilde santigrat derece olarak ifade edilen herhangi bir sıcaklığı kelvine çevirmek için söz konusu değere 273,15 eklenir. Mesela 22 °C = 22 + 273,15 = 295,15 K.
Kelvin sıcaklık birimi, 1967'deki 13. Ağırlık ve Ölçüler Genel Konferansı'ndan beri "derece" sözcüğü kullanılmadan tanımlanmakta ve dolayısıyla derece işareti (°) olmadan yazılmaktadır.
10−12 düzeyinde, 1 kelvinin trilyonda biri kadar olan sıcaklığa ise pikokelvin denir.

"Kelvin Sıcaklık Ölçeği". 1 Nisan 2023 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 1 Nisan 2023. 
"kelvin - unit of measurement". 22 Mart 2023 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 1 Nisan 2023. 
"Kelvin: Introduction". 25 Mart 2023 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 1 Nisan 2023.

Kozmik mikrodalga arka planı, 1964 yılında keşfedilen ve bütün evreni dolduran bir elektromanyetik dalgadır. 2,725 kelvin sıcaklığındaki kara cisimin ısıl ışınımına denk gelen eden 160,2 GHz frekansında ve 1,9 mm dalga boyunda olduğu COBE uydusu tarafından atmosfer dışında hassas olarak ölçülmüştür. Fon ışıması, evrenin en uzağından yani Büyük Patlama'dan geldiği düşünülen elektromanyetik ışımadır. Bu ışımayı birçok radyo astronom ve fizikçi Büyük Patlama'nın en büyük kanıtı sayarlar.

1948 yılında George Gamow, Ralph Alpher ve Robert Herman tarafından varlığı teorik olarak öne sürülmüş ve 5 K sıcaklığında bir kara nesnenin yaydığı ışıma ile aynı dalga boyunda olması gerektiği hesap edilmişti. 1964 yılında Amerikalı radyo astronomlar Arno Allan Penzias ve Robert Woodrow Wilson bu dalga boyundaki ışımayı keşfederek 1978 Nobel Fizik Ödülü'nü kazanmışlardır. NASA tarafından atmosfer şartlarından etkilenmeden doğru ölçüm yapması için bu işe özel COBE  sondası 18 Kasım 1989'da uzaya gönderildi. COBE'nin gönderdiği resim ayrıntılı değildi. Çıkardığı resim evrenin kabaca bir kozmik arka plan ışımasını gösteriyordu. 1993'te görevi sona eren COBE sondası yerine 30 Haziran 2001'de WMAP sondası uzaya gönderildi. WMAP, COBE'ye oranla daha ayrıntılı bir resim çıkarmıştır ve günümüzde hala bu resim kullanılmaktadır. WMAP halen aktif olarak görev yapmaktadır.

Doppler etkisine göre daha uzaktaki gökadalar daha kırmızı dalga boyuna kayar. Yaklaşan trenin düdüğünün sesinin tiz perdeden gelmesi ve uzaklaşan trenin düdüğünün sesinin kalın perdeden gelmesi gibi uzaklaşan ışığın dalga boyu da kırmızıya kayar (daha uzun dalga boyuna doğru). Uzaktaki gökadaların bizden daha büyük hızlarla uzaklaştığı gözlemlenmiştir. Mantıken evren büyük patlama neticesinde genişlerken gökadalar birbirinden homojen hızlarda genişlemeliydi. Uzaktaki gökadaların daha büyük hızlarla birbirinden uzaklaşması homojen genişlemeyi de doğrular.
O zaman en uzaktaki gökadaların dalga boyu ne olmalıydı. Özel görelik kuramına göre ışık hızı aşılamayacağına göre en uzaktakiler ışık hızından küçük sonlu bir hızla uzaklaşmalıydı. En uzaktaki gökadadan gelen ışık hem en hızlı uzaklaşan hem de en uzak geçmişten gelen ışıktır. En uzak geçmiş ise evrenin oluştuğu zamanlardan gelen ışıktır. Deneysel gözlemlerde böyle bir ışımaya rastlanmış ve ilk önceleri bu ışımanın doğal olmayan bir kaynaktan gelen parazit olduğu sanılmıştı. Sonra ışımanın uzayda her doğrultudan geldiği tespit edildi ve sonra evrenin en uzak geçmişinden gelen kozmik fon ışıması olduğuna hükmedildi. Fon ışıması en uzak geçmişten gelen en uzun dalga boylu ışımadır.
Evren ilk oluştuğunda ışıma serbestçe yayılma fırsatı bulduğunda yani ilk madde öncesi yapıtaşlarının boşluklarından sızabildiği kadarıyla gözlemlenebilmektedir. Uzayda her doğrultuda homojen bir ışıma olmadığı gözlemlenmiştir. Fon ışımasının haritası gözenekli bir yapı sergiler.

1989 yılında NASA'nın COBE adlı uydusundan gelen verilerle harekete geçen ve evrenin Büyük Patlamadan 380.000 yıl sonraki halini keşfeden George Smoot ve John C. Mather adlı iki Amerikalı araştırmacı, 2006 yılı Nobel Fizik Ödülü'ne sahip olmuşlardır. Böylece kozmik arka plan ışımalarının varlığı ve Big Bang Teorisi'nin doğruluğu daha fazla netlik kazanmıştır.

CMBR Theme on arxiv.org 3 Mayıs 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Audio: Fraser Cain and Dr. Pamela Gay – Astronomy Cast.  The Big Bang and Cosmic Microwave Background – October 20064 Haziran 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Visualization of the CMB data from the Planck mission 5 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Copeland, Ed. "CMBR: Cosmic Microwave Background Radiation". Sixty Symbols. Brady Haran for the University of Nottingham. 9 Haziran 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 17 Ağustos 2014.

Kuasar (aynı zamanda yıldız benzeri bir nesne olarak da bilinir, kısaltılmış QSO), kütlesi milyonlarca ila on milyarlarca güneş kütlesi arasında değişen, bir gaz diski ile çevrili bir süper kütleli kara delik tarafından desteklenen son derece parlak bir aktif galaksi çekirdeğidir (AGN). Kara deliğe doğru düşen diskteki gaz sürtünme nedeniyle ısınır ve elektromanyetik radyasyon şeklinde enerji açığa çıkarır. Kuasarların ışıma enerjisi muazzamdır; en güçlü kuasarlar, Samanyolu gibi bir galaksiden binlerce kat daha fazla parlaklığa sahiptir.

Bir kuasar çok uzakta bulunan radyo kaynağı olup içinde bir sürü takım yıldızı barındırır. Kuasarlar çok parlak ve enerjiktir, ilk kez kırmızıya kayma miktarları ile saptanmıştır. Bu elektromanyetik dalgaların boyları radyo dalgaları ve görünür ışığın arasındaki spektrumdadır. Bu dalgalar, galaksiler gibi geniş alanlı ışık kaynaklarından bizlere yıldız gibi görünen nokta kaynaklarından gelmektedir.
1980'in başlarına kadar bu objelerin doğası hakkında tartışmalı görüşler olsa da, şu an uzlaşılmış bilimsel kanı şu yöndedir: Kuasar çok büyük bir galaksinin merkezindeki sıkıştırılmış alandır. Ayrıca bu alanın merkezi birçok büyük kütleli karadelik çevrelemektedir. Büyüklükleri yaklaşık olarak Schwarzschild yarıçapının 10 ile 10000 katı olarak değişmektedir. Kuasar, bir karadeliğin etrafından olan büyüme diski tarafından kuvvetlendirilir.

Kuasarlarda çok hızlı bir kırmızıya kayma gözlenir. Bu etki, evrenin kuasar ve Dünya arasında genişlemesinden kaynaklanmaktadır. Bu olgu Hubble yasası ile birlikte yorumlanırsa, elden edilen kırmızıya kayma miktarı kuasarların çok uzakta olduğunu belirtir. Ayrıca çok yaşlı olduklarını da ifade eder. Kuasarlar, en parlak, en geniş ve en enerjik en aktif olan objelerin merkezinde bulunmaktadırlar (ayrıca yaydıkları enerji Samanyolu'nun yaydığı enerjinin 200-400 bin katıdır). Yayılan bu radyasyon spektrumu, X-ışınları ve kızıl ötesine yakın, ultraviyole ışınları arasındadır. Bazı kuasarlar ise güçlü radyo dalgaları ve gama dalgaları yayabilirler. Kuasarların ilk fotoğraflandıklarında birkaç noktaya benzedikleri için yıldızlardan ayırt edilememişlerdir ama yaydığı dalgaların kendine özgü spektrumu incelendiğinde anlaşılabildiler. Kızıl ötesi teleskoplar ve Hubble teleskobu kullanılarak, bazı durumlarda sıcak galaksilerin kuasarlar tarafından çevrelendiği tespit edildi.	
Gökyüzündeki en parlak kuasar Virgo takım yıldızında bulunan 3C 273 'tür. Görünür kadir derecesi 12.8 'dir ama mutlak kadir derecesi -26.7 'dir. Bu gök cismi 13 milyar ışık yılı uzakta olmasına rağmen, şayet 10 parseklik standart uzaklıkta olsa güneşimiz kadar parlak olacaktır. Bu kuasarın parlaklığı, güneşimizin trilyon katı başka bir şekilde söylemek gerekirse galaksimizin yaklaşık 100 katı büyüklüğündedir. Büyük aktif çekirdekleri çok güçlü madde ve enerji ile ilişkilendirilebilir. Ayrıca tercihen kendi jetinin yönünde olur. Evren milyarlarca galaksiyi içinde bulundurmasına rağmen milyarlarca aktif olan çekirdeği ancak bugün görülebilmektedir. İstatiksel olarak belli miktardaki jet enerjisi bize doğru işaret etmeli, bazısı ise başka yöne işaret etmelidir. Bu nedenden dolayı bazen kuasarlar daha parlak görünür. Çünkü jetleri bizi hedef almıştır.
Hiper aydınlık kuasar APM 08279+5255, 1988 yılında keşfedilmiştir. Mutlak kadiri -32,2 dir. Hubble Uzay Teleskopu ve 10 m Keller teleskobu yüksek çözünürlüklü fotoğrafları yardımıyla belirlenmiştir. Bazı özel teknikleri saymazsak, bu galaksiler kuasarların yayınladıkları ışığa karşı gözükmeyecek kadar az ışık yayınlıyorlardı. Çoğu kuasarlar küçük teleskoplar tarafından gözükmez ama 3C 273 teleskobu ortalama bir bir değere sahip olmasına rağmen bir istisnadır. 2,44 milyar ışık yılı uzaktaki bir objeyi amatör bir ekipmanla gözlenebilen en uzak astronomik objelerden biridir.
Bazı kuasarlar görünür parlaklıkları optikal aralıkta değişir. Özellikle ve sıklıkla X-ışınlarında değişirler. Çünkü bu değişimler kuasarların tanımlanış üst limitleri için çok hızlı olur. Bu kuasarlar Güneş Sistemi'nden daha geniş değildirler. Bu parlaklık mekanizmasındaki değime olasılıklı olarak geln ışınların relativistik değişimi de etki eder. Kuasarlar için bilinen e büyük kırmızıya kayma Ulas J1120+0641 kuasarından kaydedilmiştir. Bu kırmızıya kaymanın sayısal değeri 7,085 dir.Bu değer gerçekçi bir uzaklık anlayışıyla yaklaşık 29 milyar ışık yılını işaret etmektedir.
Kuasarlar, uzaktaki galaksilerin çekirdeğindeki çok büyük kütleli kara deliklerin sahip olduğu güçlendirme maddesiyle güçlendiğine inanılıyor. Çünkü ışık çok büyük kütleli bir karadelikten kaçamaz. Bu kaçma enerjisi aslında yerçekimi bükülmesinde ve çok büyük bir sürtünme sayesinde sağlanır. Kuasarların içinde çok büyük kütleli cisimler saptanabilir.

Bilinen 200000 kuasarın çoğu Sloan Sayısal Gökyüzü Araştırması (Sloan Digital Sky Survey) ile tespit edilmiştir. Gözlemlenen bütün kuasar tayfları 0.056 ile 7.085 arasında bir kırmızıya kayma (redshift) değerine sahiptir. Bu kırmızıya kaymalara Hubble kanunu uygulanarak bunların bizden 600 milyon ile 28.5 milyar ışık yılı (Comoving mesafesi olarak) arası uzaklıklarda olduğu bulunabilir. En uzak kuasarlarla aramızdaki mesafenin büyüklüğünden ve ışığın sınırlı hızından dolayı kuasarları ve etrafındaki boşluğu ancak evrenin çok eski zamanlarında var olduğu halleriyle görebiliriz.
Çoğu kuasar 3 milyar ışık yılından daha uzaktır. Kuasarlar, her ne kadar Dünya'dan bakıldığında zayıf görünseler de bu kadar uzaktan görülebilmeleri gerçekte evrendeki en parlak cisimler olmalarından kaynaklanmaktadır. Gökyüzünden görünen en parlak kuasar, Virgo takım yıldızındaki 3C 273'tür. Ortalama görünen büyüklüğü 12.8 olmakla beraber (orta boyutlu bir teleskopla görünebilecek kadar parlak) mutlak büyüklüğü -26.7'dir. 33 ışık yılı kadar bir mesafeden bakıldığında bu cisim gökyüzünde Güneş'in Dünya'da göründüğü kadar parlak görünür. Bu kuasar Güneş'in sahip olduğu aydınlığın 4 trilyon katına, Samanyolu gibi devasa galaksilerin ışık enerjilerinin toplamının 100 katına sahiptir. Bununla beraber, bu hesaplamalar kuasarın bütün yönlerde enerji yaydığı farz edilerek yapılmıştır. Bir aktif galaktik çekirdek madde ve enerjinin kuvvetli bir püskürmesi ile ilişkili olabilir ve öncelikli olarak kendi püskürmesinin yönünde yayılım yapıyor olabilir. Çoğu milyarlarca yıl önce aktif olan fakat ancak bugün görülebilen aktif çekirdeklere sahip milyarlarca galaksi içeren bir evrende –kimi diğerlerinden daha direkt bir biçimde- bize doğrulmuş olan binlerce enerji püskürmesinin olduğu istatistiksel olarak kesindir. Pek çok durumda kuasarın parlaklığı arttıkça püskürmenin bize daha direkt bir biçimde yönelmiş olması olasıdır.
Hiper aydınlık APM 08279+5255 kuasarı 1998'de keşfedildiğinde -32.2 değerinde bir mutlak büyüklüğe sahipti. Hubble Uzay Teleskopu ve 10 metrelik Keck Teleskopu sistemin yer çekimsel mercekli olduğunu göstermiştir. Bu sistemin çekimsel mercek ile ilgili bir çalışma sistemin 10 katı kadar büyütüldüğünü göstermektedir. Bu kuasar hâlâ civarındaki 3C 273 gibi kuasarlardan ciddi biçimde aydınlıktır.
Kuasarlar evrenin ilk zamanlarında çok daha yaygındı. Maarten Schmidt'in 1967'deki bu keşfi Fred Hoyle'un Kararlı Hal kozmolojisine karşı kuvvetli bir kanıtken Büyük Patlama kozmolojisinden yanaydı. Kuasarlar, devasa kara deliklerin birikme/yığılma yoluyla hızla büyüdüğü yerlerde ortaya çıkar. Bu kara delikler ev sahibi gezegendeki yıldızların kütlesiyle uyumlu bir şekilde büyürler ve henüz anlaşılmamıştırlar. Bir fikre göre püskürmeler, radyasyon ve rüzgârlar adına geri besleme denilen, ev sahibi gezegende yeni yıldızların oluşumunu durduran bir sürece neden olmuşturlar. Bazı galaksi kümelerinin merkezindeki kuasarların püskürmelerinin yarattığı radyo emisyonlarının bu kümelerdeki sıcak gazın soğuyup merkez galaksinin yüzeyine inmesini engellemeye yetecek güce sahip olduğu bilinmektedir.
Kuasarların saatlerden aylara varabilen zaman ölçeklerine sahip aydınlığı oldukça değişkendir. Bu, kuasarların aydınlanma değişikliklerinin koordinasyonuna izin verebilecek bir zaman ölçeğinde birbirleri ile temas halinde olmasını gerektirdiğinden dolayı kuasarların enerjiyi çok küçük bir bölgeden üretip yaydıklarını gösterir. Ayrıca bu, birkaç haftalık bir zaman ölçeğinde değişkenlik gösteren bir kuasarın birkaç ışık haftası kadar bir mesafeden daha uzak olamayacağı anlamına gelir. Küçük bir bölgeden büyük miktarda enerjinin salınımı yıldızlardaki nükleer enerji kaynaklarından çok daha etkili bir güç kaynağı gerektirir. Böyle büyük bir gücü sürekli üretebilecek bilinen tek süreç maddenin kara deliğe doğru düşmesi sonucu yer çekimsel enerjinin açığa çıkmasıdır. Süpernovalar ve gama ışını patlamaları gibi yıldız patlamaları da benzer bir şey yapabilir, fakat sadece birkaç haftalığına. Kara delikler 1960'larda kimi gök bilimciler tarafından fazlasıyla egzotik bulunmaktaydı. Bu gök bilimciler ayrıca kırmızıya kaymaların (redshifts) bilinmeyen birtakım bilinmeyen süreçlerden dolayı meydana geldiğini ve kuasarların gerçekte Hubble kanunun işaret ettiği kadar uzak olmadığını öne sürmekteydiler. Şu an pek çok kanıt (ev sahibi gezegenlerin optik görüntüsü, gravitational lensing vb.) kuasar kırmızıya kaymalarının Hubble genişlemesinden dolayı meydana geldiğini ve kuasarların ilk düşünüldüğü kadar kuvvetli olduğunu göstermektedir.

Kuasarlar, aktif galaksilerin tüm özelliklerine sahip olmakla beraber onlardan daha kuvvetlidirler; radyasyonları kısmen termal değildir ve yaklaşık olarak %10'unun önemli miktarda rölativist hızlarda hareket eden parçacık şeklinde enerjiye sahip radyo galaksileri ile benzer biçimde püskürmelere ve loblara (lobes) sahip olduğu gözlenmiştir. Kuasarlar, radyo, kızılötesi, görünür ışık, morötesi, X ışınları ve hatta gama ışınları da dahil olmak üzere gözlemlenebilir elektromanyetik tayfın tümü üzerinde tespit edilebilirler. Çoğu kuasar dinlenme yapısındayken hidrojenin morötesine yakın 121.6 nm Lyman-alpha emisyon çizgisinde en parlak halindedir; fakat bu kaynaklardaki devasa kırmızıya k

Kütleçekimsel dalga arka planı, (gravitational wave background, GWB veya stokastik arka plan) pulsar timing arrays gibi kütleçekimsel dalga deneyleri ile tespit edilebilen ve evrene yayılan rastgele kütleçekimsel dalgaların arka planıdır. Sinyal, tıpkı erken dönem evrendeki stokastik süreç gibi doğası gere rastgele olabilir veya süperkütleli karadelik ikilileri gibi çok sayıda zayıf, bağımsız, çözümlenmemiş kütleçekimsel dalga kaynağının tutarsız bir üst üste binmesiyle üretilebilir.
Kütleçekim dalgası arka planını tespit etmek, varsayımsal antik süper kütleli kara delik ikilileri ve varsayımsal ilksel enflasyon ve kozmik sicimler gibi erken dönem evren süreçleri gibi astrofiziksel kaynak popülasyonu hakkında başka hiçbir yolla erişilemeyen bilgiler sağlayabilir.

Arka plan için çeşitli ilgi çekici frekans bantlarında çeşitli potansiyel kaynaklar varsayılır ve her kaynak farklı istatistiksel özelliklere sahip bir arka plan üretir. Stokastik arka planın kaynakları kabaca iki kategoriye ayrılabilir: kozmolojik kaynaklar ve astrofiziksel kaynaklar.

Kozmolojik arka planlar birçok erken dönem evren kaynaklarından ortaya çıkabilir. Bu ilksel kaynakların bazı örnekleri arasında şunlar vardır: erken dönem evrendeki zamanla değişen şişkin skaler alanlar, şişmiş parçacıklardan düzenli maddeye enerji transferini içeren şişme sonrası "ön ısıtma" mekanizmaları, erken dönem evrendeki kozmolojik faz geçişleri (elektrozayıf faz geçişi gibi), kozmik sicimler vb. Bu kaynaklar daha varsayımsal olsa da, bunlardan ilkel bir kütleçekimsel dalga arka planının saptanması, yeni fiziğin büyük bir keşfi olacak ve erken dönem evren kozmolojisi ve yüksek enerji fiziği üzerinde derin bir etkiye sahip olacaktır.

Bir astrofiziksel arka plan, zayıf, bağımsız ve çözülmemiş astrofiziksel kaynakların toplamından meydana gelir. Örneğin, yıldız kütleli ikili kara delik birleşmelerinden elde edilen astrofiziksel arka planın, mevcut nesil yer tabanlı yerçekimi dalgası dedektörleri için stokastik arka planın önemli bir kaynağı olması bekleniyor.LIGO ve Virgo dedetkörleri, kara delik birleşmeleri gibi olaylardan bireysel kütleçekimsel dalgalar tespit etmiştir. Bununla birlikte, tek tek çözülemeyen bu tür birleşmelerin büyük bir popülasyonu olacaktır ve bu da dedektörlerde rastgele görünen bir gürültüye neden olacaktır. Tek tek çözülemeyen diğer astrofiziksel kaynaklar da bir arka plan oluşturabilir. Örneğin, evriminin son aşamasında yeterince büyük bir yıldız çökerek ya bir kara delik ya da bir nötron yıldızı oluşturacaktır; patlayıcı bir süpernova olayının son anlarındaki hızlı çöküş, bu tür oluşumlara, kütleçekim dalgalarına yol açabilir. teorik olarak serbest bırakılabilir. Ayrıca, hızla dönen nötron yıldızlarında, kütleçekim dalgalarının emisyonundan kaynaklanan bir dizi dengesizlik vardır.
Ayrıca kaynağın doğası, sinyalin hassas frekans grubuna göre değişkenlik gösterir. LIGO ve Virgo gibi mevcut nesil yer temelli deneyler, yaklaşık 10 Hz ila 1000 Hz arasındaki ses frekans bandındaki kütleçekimsel dalgalara duyarlıdır. Bu grupta stokastik arka planın en muhtemel kaynağı, ikili nötron-yıldız ve yıldız kütleli ikili kara delik birleşmelerinden kaynaklanan astrofiziksel bir arka plan olacaktır.
Alternatif bir gözlem yöntemi, pulsar zamanlama dizilerini (pulsar timing array) kullanmaktır. Üç konsorsiyum - European Pulsar Timing Array (EPTA), the North American Nanohertz Observatory for Gravitational Waves (NANOGrav), and the Parkes Pulsar Timing Array (PPTA) - Uluslararası Pulsar Zamanlama Dizisi (International Pulsar Timing Array) olarak koordine edilmektedir. Nanohertz ila 100 nanohertz aralığında düşük frekanslara sahip kütleçekimsel dalgalara duyarlı galaktik ölçekte bir dedektör oluşturan milisaniyelik pulsarların galaktik dizisini izlemek için radyo teleskopları kullanıyorlar. Mevcut teleskoplarla bir sinyali tespit etmek için uzun yıllar süren gözlemler gerekir ve dedektör hassasiyeti giderek artar. Astrofizik kaynaklar için beklenen hassasiyet sınırları yaklaşıyor.
105–109  güneş kütlesi aralığındaki süper kütleli kara delikler, galaksilerin merkezlerinde bulunmaktadır. Süper kütleli kara deliklerin veya galaksilerin arasından hangisinin önce geldiği veya nasıl evrimleştiği bilinmemektedir. Galaksiler birleştiğinde, merkezlerindeki süperkütleli kara deliklerin de birleşmesi umulmaktadır. Bu süper kütleli ikili dosyalar, potansiyel olarak en yüksek düşük frekanslı yerçekimsel dalga sinyallerini üretir; bunların en büyükleri, prensipte PTA'lar tarafından tespit edilebilen, nanohertz yerçekimsel dalga arka planının potansiyel kaynaklarıdır.

11 Şubat 2016'da LIGO ve Virgo işbirlikleri, Eylül 2015'te yerçekimi dalgalarının ilk doğrudan tespitini ve gözlemini duyurdu.Bu durumda, iki kara delik tespit edilebilir kütleçekimsel dalga meydana getirmek için çarpışmıştır. Bu, kütleçekimsel dalga arka planının olası tespitinin ilk adımıdır.
28 Haziran 2023'te, North American Nanohertz Observatory for Gravitational Waves, bir dizi milisaniyelik pulsardan elde edilen gözlem verilerini kullanan bir kütleçekimsel dalga arka planına dair kanıtları duyurdu. EPTA, Parkes Gözlemevi ve Chinese Pulsar Timing Array (CPTA) (CPTA) yapılan gözlemler de aynı gün yayınlandı ve farklı teleskoplar ve analiz yöntemleri kullanılarak kütleçekimsel dalga arka planına ilişkin kanıtların çapraz doğrulanması sağlandı.
Bu gözlemler, teorik Hellings-Downs eğrisinin, yani iki pulsar arasındaki dört kutuplu korelasyonun, gökyüzündeki açısal ayrılığının bir fonksiyonu olarak ilk ölçümünü sağladı; bu, gözlemlenen arka planın yerçekimsel dalga kökeninin açık bir işaretidir. Süper kütleli kara delik ikilileri önde gelen adaylar olmasına rağmen, bu kütleçekimsel dalga arka planının kaynakları daha fazla gözlem ve analiz yapılmadan tanımlanamaz.

Kozmik arka plan ışınımı
Kozmik mikrodalga arka plan ışınımı
Kozmik nötrino arka planı
Kütleçekimsel dalga astronomisi

Gravitational Wave Experiments and Early Universe Cosmology

Fizik ve astronomide kırmızıya kayma diye tanımlanan fenomen, bir cisimden yayılan ışımanın dalga boyunun artmasıdır. Görülebilen ışık için bu ışığın renginin elektromanyetik tayfın kırmızı yöne doğru kaymasıdır. Tersine dalga uzunluğunun azalması, maviye kayma olarak bilinir. Kâinat'ta gözlenen galaksilerden gelen ışığın birkaç istisnaî durum dışında tayfın hep kırmızı bölgesine kaydığı gözlenir. Edwin Hubble, bu gözlemin sonucunda Kâinat'ın yönden bağımsız olarak genişlediğini söylemiştir.
Bazı kırmızı kaymalar, hızlandırıcı araçların yaydığı ses dalgalarının sirenlerin görünüşü ve frekansının değişiminde aşina olan Doppler efekti örneğidir. Bir ışık kaynağı bir gözlemciden uzaklaştığında her zaman bir kırmızı düşüş gerçekleşir. Bunun özel bir örneği, evrenin genişlemesine bağlı olan kozmolojik kırmızıya kayma ve yeterince uzaktaki ışık kaynakları (genellikle birkaç milyon ışık yılı uzakta), Dünya'yla olan uzaklıklarındaki artış oranına karşılık gelen kırmızılık değişimini göstermektedir. Nihayet, yerçekimi kırmızısı, yerçekimsel alanların dışına çıkan elektromanyetik radyasyonda gözlemlenen göreceli bir etkidir. Tersine, dalga boyundaki bir azalmaya maviye kayma denir ve genellikle ışık yayan bir cisim bir gözlemciye doğru hareket ettiğinde veya elektromanyetik radyasyon yerçekim alanına girdiğinde görülür. Bununla birlikte, kızıla kayması daha genel bir terimdir ve bazen maviye kayma, negatif kırmızı tonlama olarak adlandırılır.
Kırmızı kaymalar ve maviye kayma bilgisi, Doppler radarı ve radar tabancaları gibi karasal teknolojileri geliştirmek için uygulanmıştır. Kırmızı kaymalar da astronomik cisimlerin spektroskopik gözlemlerinde görülür. Değeri z harfi ile temsil edilir.
Uzaysal bir kırmızılık kaydırma formülü (ve klasik yaklaşımı), uzay-zaman düz olduğunda yakındaki bir cismin kızıla kaymasını hesaplamak için kullanılabilir. Bununla birlikte, kara delikler ve Big Bang kozmolojisi gibi birçok bağlamda, kızıla kaymalar genel görelilik kullanılarak hesaplanmalıdır. Özel görelilik, yerçekimi ve kozmolojik kırmızıdan kaymalar, çerçeve dönüşüm yasaları çatısı altında anlaşılabilir. Saçılma ve optik etkiler de dahil olmak üzere elektromanyetik radyasyonun frekansında bir değişime neden olabilecek diğer fiziksel işlemler mevcut; Bununla birlikte, ortaya çıkan değişiklikler gerçek kırmızı tonlamadan ayırdedilebilir ve genellikle böyle düşünülmemelidir (bkz. fiziksel optik ve radyasyonla aktarma bölümü).

Kırmızıya kayma, Doppler etkisi ile birlikte ele alındığında galaksilerin Dünya'dan uzaklaşma hızlarını ve buradan da dolaylı olarak uzaklıklarını belirlemekte kullanılır.

Maviye kayma

Lambda-CDM veya ΛCDM modeli, evrenin Büyük Patlama'dan bu yana geçirdiği evrimi birkaç temel parametreyle (temelde altı parametre) matematiksel olarak açıklayan bir kozmolojik modeldir. Kozmolojik gözlemlerle en iyi uyum sağlayan model olduğu için, günümüzdeki kozmolojinin standart modeli olarak kabul edilmektedir. Üç ana bileşenden oluşur:

Karanlık enerjiyle ilişkili olan ve Λ (lambda) ile gösterilen kozmolojik sabit
Soğuk karanlık madde (CDM) olarak adlandırılan varsayımsal madde
Olağan madde
Lambda-CDM modelinin, günümüzde Büyük Patlama kozmolojisinin standart modeli olarak kabul edilmesinin nedeni, en basit haliyle şu olguları tatmin edici bir biçimde açıklayabilmesidir:

Kozmik mikrodalga arka planın varlığı ve yapısı,
Galaksilerin dağılımında gözlenen büyük ölçekli yapı,
Hidrojen (döteryum dâhil), helyum ve lityumun gözlenen doğal bolluk oranları,
Uzak galaksilerden ve süpernovalardan gelen ışıkla doğrulanan evrenin ivmelenerek genişlemesi.
ΛCDM modeli, onlarca yıldır çok geniş bir yelpazeye yayılan astronomik gözlemleri başarılı bir şekilde açıklamıştır. Ancak henüz devam eden bazı problemler, modelin temel varsayımlarını sorgulamakta ve birçok alternatif modelin ortaya atılmasına yol açmıştır.

Laniakea Süperkümesi (Hawaii dilinde Laniākea "açık gökyüzü" veya "sonsuz cennet" anlamına gelir), Samanyolu'nu ve yakınındaki diğer yaklaşık 100.000 gökadayı içeren bir süperkümedir. Süperkümenin kendisi ise evrendeki en büyük yapılardan biri olan ve Balıklar-Balina Süperküme Kompleksi adı verilen iplikçik yapısının içinde yer alır.
Eylül 2014 tarihinde Hawaii Üniversitesi'nden R. Brent Tully, Lyon Üniversitesi'nden Hélène Courtois, Kudüs İbrani Üniversitesi'nden Yehuda Hoffman ve CEA Paris-Saclay Üniversitesi'nden Daniel Pomarède'nin dahil olduğu bir grup gök bilimcinin, gökadaların göreli hızlarına göre süperkümeleri tanımlamak için yeni bir yöntem üzerine bir çalışma yayınlamasıyla tanımlanmıştır. Yerel süperkümenin bu yeni tanımı, daha önce tanımlanmış yerel süperküme olan Başak Süperkümesi'ni sadece bir uzantı olarak göstermektedir.
Takip eden çalışmalar, Laniakea Süperkümesi'nin kütleçekimsel olarak bağlı olmadığını öne sürmektedir. Bu iddiaya göre Laniakea, çevresindeki bölgelere göre aşırı yoğun olan bütünlüğünü koruyamayacak ve dağılacaktır.

Laniākea adı Hawaii dilinde "sonsuz cennet" anlamına gelir. Lani "cennet", ākea ise "geniş" veya "sınırsız" anlamındadır. Bu isim, Kapiʻolani Community College'de Hawaii dili yardımcı doçenti olan Nawaʻa Napoleon tarafından önerilmiştir. Bu isimle, Pasifik Okyanusu'nda seyir için yıldızların ve takımyıldızların konumlarını kullanarak gemilerini yönlendiren Polinezyalı denizciler onurlandırılmıştır.

Laniakea Süperkümesi, yaklaşık 160 Mpc (520 milyon ly) boyunca uzanan ve 100.000 gökadayı barındıran devasa bir yapıdır. Yaklaşık 1017 güneş kütlesiyle, Samanyolu Gökadası'ndan yaklaşık 100.000 kat fazla kütleye, yani Saat Süperkümesi ile hemen hemen aynı kütleye sahiptir. Laniakea Süperkümesi daha önce ayrı süperkümeler olarak bilinen dört alt bölümden oluşmaktadır:

Samanyolu'nun da içinde yer aldığı Başak Süperkümesi.
Suyılanı-Erboğa Süperkümesi
Laniakea'nın, Cetvel Kümesi yakınlarındaki merkezi çekim noktası olan Büyük Çekici
Suyılanı süperkümesi olarak da bilinen Pompa Duvarı
Erboğa Süperkümesi
Pavo-Indus Süperkümesi
Ocak kümesi (S373), Kılıçbalığı ve Irmak kümelerini içeren Güney Süperkümesi.
Laniakea Süperkümesi'nin en kütleli gökada kümeleri ise sırasıyla Başak, Suyılanı, Erboğa, Abell 3565, Abell 3574, Abell 3521, Ocak, Irmak ve Cetvel kümeleridir. Süperkümenin tamamı yaklaşık 300 ila 500 arasında bilinen gökada kümesi ve gruplarından oluşur. Gerçek sayı bundan çok daha fazla olabilir, çünkü bunlardan bazıları Samanyolu Gökadası'ndaki gaz ve tozla kısmen gizlenen Kaçınma bölgesi'nden geçmektedir ve bu da onları neredeyse tespit edilemez hale getirir.
Süperkümeler, evrenin en büyük yapılarından bazılarıdır ve özellikle içeriden bakıldığında sınırlarını belirlemek zordur. Belirli bir süperküme içerisinde, çoğu gökada hareketleri içe doğru, kütle merkezine yönelmiş olacaktır. Laniakea'da bu kütleçekimsel odak noktası Büyük Çekici olarak adlandırılır ve Samanyolu Gökadası'nın da bulunduğu Yerel Grup'un ve süperküme boyunca diğer tüm gökadaların hareketlerini etkiler. Kendisini oluşturan kümelerin aksine Laniakea, kütleçekimsel olarak bağlı değildir ve karanlık enerji tarafından parçalanacağı tahmin edilmektedir.
Laniakea Süperkümesi'nin varlığının doğrulanması 2014 yılında gerçekleşmiş olsa da 1980'lerde yapılan ilk çalışmalar, o zamanlar bilinen süperkümelerden birçoğunun bağlantılı olabileceğini zaten öne sürüyordu. Örneğin, Güney Afrikalı astronom Anthony Patrick Fairall 1988 yılında kırmızıya kaymalarıyla Başak ve Suyılanı-Erboğa süperkümelerinin bağlantılı olabileceğini belirtmişti.

Laniakea Süperkümesi'nin komşuları Shapley Süperkümesi, Herkül Süperkümesi, Saç Süperkümesi ve Kahraman-Balıklar Süperkümesi'dir. Laniakea'nın tanımlandığı dönemde, süperkümelerin ve Laniakea'nın sınırları tam olarak bilinmiyordu. O zamandan beri, süperküme sınırlarının ve ötesindeki yapıların incelenmesi önemli ölçüde ilerlemiştir.
Laniakea, kendisi de bir gökada iplikçiği olan Balıklar-Balina Süperküme Kompleksi'nin bir parçasıdır.

R. Brent Tully; Hélène Courtois; Yehuda Hoffman; Daniel Pomarède (2 Eylül 2014). "The Laniakea supercluster of galaxies". Nature (İngilizce). 513 (7516) (4 Eylül 2014 tarihinde yayınlandı). ss. 71-3. arXiv:1409.0880 . Bibcode:2014Natur.513...71T. doi:10.1038/nature13674. PMID 25186900. 
Meet Laniakea, Our Home Supercluster (İngilizce)

 Vimeo, "Laniakea Supercluster", Daniel Pomarède, 4 Eylül 2014 - Keşif makalesinin bulgularının video gösterimi. (İngilizce)
 YouTube, "Laniakea: Our Home Supercluster", Nature Video, 3 Eylül 2014 - Kozmik haritanın sınırlarını yeniden çizerek, evimiz olan süperkümenin sınırlarını yeniden tanımladılar ve ona Laniakea adını verdiler. (İngilizce)

Levha tektoniği (Yunanca: Tekton, τεκτονικός, binayla ilgili anlamında),  Dünya'nın litosferinin yaklaşık 3,4 milyar yıl öncesinden beri yavaş hareket eden birçok büyük tektonik levha içerdiği düşünülen genel kabul görmüş bilimsel bir teoridir.
Model, 20. yüzyılın ilk on yıllarında geliştirilen kıta kayması kavramına dayanır. Levha tektoniği, 1960'ların ortalarından sonlarına kadar deniz tabanının yayılması doğrulandıktan sonra yer bilimciler tarafından genel olarak kabul edildi.
Levha tektoniği veya levha hareketleri, en geniş anlamıyla litosferin yapısını ve bu yapıyı oluşturan evreleri araştıran jeoloji dalıdır.
Tektonik, yapısal jeoloji ile yakından ilgili fakat ondan farklı bir jeoloji disiplinidir. Yapısal jeoloji kayaçların geometrisi ile uğraşır; oysa tektonik, yeryuvarının büyük ölçekli yapıları ve bunları oluşturan kuvvetler ve hareketler üzerinde durur.
Gezegenin en sert dış kabuğu olan Dünya'nın litosferi (kabuk ve üst manto), nasıl tanımlandıklarına bağlı olarak yedi veya sekiz ana levhaya ve birçok küçük plakaya bölünmüştür. Plakaların buluştuğu yerde, onların göreli hareketi plaka sınırı tipini belirler: yakınsak, ıraksak veya  transform. Depremler, volkanik aktivite, dağ oluşumu ve okyanus çukur oluşumları bu levha sınırlarında veya faylar boyunca meydana gelir. Plakaların göreli hareketi genellikle yılda sıfır ila 10 cm arasında değişir.
Tektonik plakalar, her biri kendi kabuğuyla kaplı okyanusal litosferden ve daha kalın kıtasal litosferden oluşur. Yakınsak sınırlar boyunca, yitim işlemi veya bir levhanın diğerinin altında hareket etmesi, alttakinin kenarını manto içine taşır; kaybolan malzeme alanı, deniz tabanının yayılmasıyla farklı kenarlar boyunca yeni (okyanus) kabuğun oluşumuyla dengelenir. Bu şekilde, litosferin toplam geoid yüzey alanı sabit kalır. Levha tektoniğinin bu öngörüsü aynı zamanda taşıma bandı ilkesi olarak da adlandırılır. Daha önceki teoriler, çürütüldüğünden beri, kademeli büzülme (daralma) veya kademeli yerkürenin genişlemesini önerirdi.
Tektonik plakalar hareket edebilir çünkü Dünya'nın litosferinin alttaki astenosferden daha çok mekanik dayanımı vardır. Mantodaki yanal yoğunluk değişimleri konveksiyonu yani Dünya'nın katı mantosunun yavaş sürünen hareketiyle ile sonuçlanır. Levha hareketinin, topografyadaki farklılıklar (sırt topoğrafik yüksektir) ve kabuktaki yoğunluk değişiklikleri nedeniyle (yeni oluşan kabuk soğudukça ve sırttan uzaklaştıkça yoğunluk artar) deniz tabanının yayılan sırtlardan uzağa hareketinin bileşimince yönlendirildiği düşünülmektedir.
Yitim bölgelerindeki nispeten soğuk, yoğun okyanus kabuğu manto hücresinin aşağı doğru konveksiyon yapan kolu üzerinden mantoya doğru batar. Bu faktörlerin her birinin göreceli önemi ve birbirleriyle olan ilişkileri belirsizdir ve hala tartışma konusudur.

Dünyanın dış katmanları litosfer ve astenosfer olarak ikiye ayrılır. Bu bölünüş mekanik özellikler ve ısı transferindeki farklara dayanır. Litosfer daha soğuk ve sertken, astenosfer daha sıcaktır ve daha kolay akar. Isı transferi açısından litosfer ısıyı iletim ile kaybederken, astenosfer ayrıca ısıyı konveksiyon ile aktarır ve hemen hemen adyabatik sıcaklık gradyanlıdır. Bu bölünüş aynı katmanların manto (litosferin hem astenosferi hem de manto kısmını içerir) ve kabuğa "kimyasal" alt bölümü ile karıştırılmamalıdır. Belirli bir manto parçası veya astenosfer sıcaklığına ve basıncına bağlı olarak farklı zamanlarda litosferin parçası olabilir.
Plaka tektoniğinin temel ilkesi, litosferin sıvı benzeri (visko-elastik katı) astenosfer üzerinde hareket eden ayrı ve farklı tektonik plakalar olarak var olmasıdır. Plakalar yılda 10–40 mm/yıl (Atlantik Ortası Sırtı tırnak uzaması hızında) ile yaklaşık 160 mm/yıl (Nazca Plakası ile saç kılı büyüme hızında) arası hızlarda hareket ederler. Bu hareketin arkasındaki tahrik mekanizması aşağıda açıklanmıştır.
Tektonik litosfer plakaları, bir veya iki tür kabuk malzemesiyle kaplı litosferik mantodan oluşur: okyanus kabuğu (eski metinlerde silikon ve magnezyumdan sima diye bahsedilir) ve kıtasal kabuk (silikon ve alüminyumdan sial). Ortalama okyanus litosferi genellikle 100 km kalınlığındadır . Kalınlığı yaşının bir fonksiyonudur: zaman geçtikçe iletken şekilde soğur ve tabanına alttaki soğutma mantosu eklenir. Okyanus ortası sırtlarda oluştuğu ve dışa doğru yayıldığı için kalınlığı, oluştuğu okyanus ortası sırttan uzaklığının bir fonksiyonudur. Okyanus litosferinin batmadan önce kat etmesi gereken tipik mesafe, okyanus ortası sırtlarda yaklaşık 6 km kalınlıktan dalma bölgeleri'nde 100 km'den biraz fazlaya kadar değişir. Daha kısa veya daha uzun mesafeler için dalma zonu kalınlığı azalır veya artar. Kıta litosferi genellikle yaklaşık 200 km kalınlıktadır ancak bu kıtaların havzaları, sıradağları ve sabit kratonik iç kısımları arasında büyük miktarda değişir.
İki levhanın birleştiği yere "levha sınırı" denir. Plaka sınırları genellikle depremler gibi jeolojik olaylarla ve dağlar, volkanlar, okyanus ortası sırtları ve okyanus çukurları gibi topoğrafik özelliklerin oluşumuyla ilişkilendirilir. Dünyadaki aktif volkanların çoğu günümüzde en aktif ve yaygın olarak bilinen Pasifik Levhası'nın Ateş Çemberi ile levha sınırları boyunca oluşur. Bu sınırlar aşağıda daha ayrıntılı olarak tartışılmaktadır. Levhaların iç kısımlarında bazı volkanlar oluşur ve bunlar çeşitli şekillerde iç levha deformasyonuna ve manto duman bulutlarına dayandırılır.
Yukarıda açıklandığı gibi, tektonik plakalar kıta kabuğunu veya okyanus kabuğunu içerebilir ve çoğu plaka her ikisini de içerir. Örneğin, Afrika Levhası kıtayı ve Atlantik ve Hint Okyanuslarının taban kısımlarını kapsar. Okyanusal kabuk ile kıtasal kabuk arasındaki ayrım oluşum biçimlerdedir.
Okyanusal kabuk deniz tabanı yayılma merkezlerinde oluşurken, kıtasal kabuk yay volkanizması ve tektonik süreçler yoluyla mikrolevhaların birikmesiyle oluşur ancak bu mikrolevhalardan bazıları standart oluşum ve yayılma merkezleri ve kıtaların altına dalma döngüsünden çıktıklarında kıtanın parçası olduğu düşünülen okyanus kabuğu parçaları olan ofiyolit dizilerini içerebilir. Okyanusal kabuk da farklı bileşimleri nedeniyle kıtasal kabuktan daha yoğundur. Okyanus kabuğu daha yoğundur çünkü kıtasal kabuktan ("felsik") daha az silikon ve daha ağır elementler ("mafik") içerir.
 
Bu yoğunluk katmanlaşmasının sonucu olarak, okyanus kabuğu genellikle deniz seviyesinin altında yer alırken (örneğin Pasifik Levhasının çoğu gibi), kıtasal kabuk yüzer şekilde deniz seviyesinin üzerinden çıkıntı yapar (Bu ilkenin açıklaması için izostasi sayfasına bakınız).
Levha tektoniğinin temel ilkeleri, Alman bilim insanı Alfred Wegener'in Kıta Kayması Teorisi'nin geliştirilmesi sonucu oluşmuştur. Günümüzdeki kıtalar, 300 ila 175 milyon yıl önce Pangea adı verilen tek parça halinde bir kıtaydı. Bu kıtayı çevreleyen okyanus ise Panthallasa olarak adlandırılır. Dünya'nın yüzeyi kesintisiz gibi görünüyorsa da gerçekte dev boyuttaki bir yap-boz gibi birbirine geçen parçalardan oluşmaktadır. Levha adı verilen bu parçalar, çok yavaş olarak sürekli biçimde birbirlerine göre hareket ederler. Bir levha, yalnızca okyanusal ya da kıtasal litosferden oluşabildiği gibi her iki litosfer türünü de içerebilir. Levhalar, levha sınırı ya da levha kenarı ile sonlanır. Depremlerin ve yanardağların çoğu bu bölgelerde görülür. Zaman içerisinde katmanlar hareket ettikçe Pangaea ikiye ayrıldı. Kuzeyde Laurasia ve güneyde Gondwanaland oluştu. Bu iki kıta Tetis denizi ile ikiye ayrıldı. Katmanların hareketi ile kıtalar iyice ayrılarak bugünkü hâlini aldı.
Yer kabuğunun parçaları, manto üzerinde, izostazi adı verilen, bir ağacın su üzerinde yüzmesi ile karşılaştırılabilecek bir denge halinde dururlar. Mantonun kaldırma gücü, su ve ağaç örneğinde olduğu gibi kabuğun manto içine 'batmış' olan hacmi ile orantılıdır. Bu nedenle yükseltilerin fazla olduğu kıta bölgelerinde, artan kütle ile koşut olarak kabuğun manto derinliklerine uzanan kısmı da daha fazla olmalıdır. Yüksek dağ sıralarının derinlere dalan 'kökleri' yer kabuğunun böyle alanlarda 70 km kadar kalın olmasına yol açar. Öte yandan, karaların yükselmesi, bağıl olarak daha hafif materyalden oluşmaları ile ilişkilidir. Böylece okyanusal kabuk daha ince olmasına karşın daha ağır materyalden oluşmuş ve astenosfer içine doğru kıtalara oranla daha fazla 'batmış' durumdadır. Bu, kıtaların manto içerisine doğru uzanan daha derin kökleri olmasına rağmen ağırlık merkezlerinin okyanus tabanlarına oranla daha yüksekte yer alması ile sonuçlanır.
Yüzey şekillerinin jeolojik zaman boyutu içinde evrimi levha hareketleri çerçevesinde gerçekleşir. Yer kabuğu ve hemen altındaki manto katmanının birleşmesinden oluşan taş küre (litosfer), yavaş bir hareketle yer değiştiren 12 ayrı 'levha' halinde, değişken bir yap-boz tablosu oluşturur. Yarı akışkan astenosfer tabakası üzerinde yüzer durumda bulunan bu levhaların hareketi için gereken enerjiyi, astenosfer tabakasındaki konveksiyon akımları sağlar. Levhalar birbirleriyle sürekli temas halinde olduklarından, hareketlerinin yön ve şiddetini, yerin derinliklerinden gelen itici gücün özellikleri olduğu kadar levhaların birbiri ile olan ilişkileri de belirler. Böylece, kısa dönemde belirli bir düzen içinde süren levha hareketlerinin, zaman ölçeği büyütüldüğünde kaotik ve önceden belirlenemez bir biçimde gerçekleştiği gözlenir.

Levhaların hareketlerinde yer kabuğunun bütün bu özellikleri rol oynar. Levhalar ortalama olarak yılda birkaç santimetre ölçeğinde hareket ederler (Bu kayma en uç örnek olan Pasifik levhası için yılda 15 santimetreye ulaşmaktadır). Hareket halindeki levhaların birbirleri arasında üç tür ilişkisi olabilir.

Yaklaşma.
Uzaklaşma.
Yan yana kayma.
Yeryüzünün alanı sabit olduğuna göre yaklaşma sınırlarında bir miktar levha yüzeyinin yok olması, uzaklaşma sınırlarında ise yeni levha yüzeyi yaratılması gerekmektedir. Bu nedenle birinci tür levha sınırlarına 'yıkıcı', ikinci tür sınırlara ise 'yapıcı' sınırlar adı verilir. Üçüncü tür, 'yanal doğrultulu' ya da 'dönüşüm' (İ

Lorentz dönüşümü (veya dönüşümleri) adını Hollandalı fizikçi Hendrik Lorentz'den almıştır. Lorentz ve diğerlerinin referans çerçevesinden bağımsız ışık hızının nasıl gözlemleneceğini açıklama ve elektromanyetizma yasalarının simetrisini anlama girişimlerinin sonucudur. Lorentz dönüşümü, özel görelilik ile uyum içerisindedir. Ancak özel görelilikten daha önce ortaya atılmıştır.
Dönüşümler iki gözlemci tarafından ölçülen uzay ve zaman ölçümlerinin nasıl ilişkili olduğunu açıklar. Farklı hızlarda hareket eden gözlemcilerin farklı uzunluklar, geçen zamanlar ve hatta farklı olayların sıralamaları ölçebileceği gerçeğini yansıtır. Mutlak uzay ve mutlak zaman varsayımında bulunan Newton fiziğinin Galile dönüşümünün (bkz: Galile Değişmezliği) yerini alır. Galile dönüşümü sadece ışık hızından çok daha küçük, göreli hızlarda iyi bir yaklaşımdır.
Lorentz dönüşümü bir lineer dönüşümdür. Bu uzayda bir dönme içerebilir, dönmesiz bir Lorentz dönüşümü Lorentz artışı olarak adlandırılır.
Minkowski uzayı'nda, Lorentz dönüşümleri herhangi iki olay arasında uzay aralığını korumaktadır. Bunun kökeni de sabit kalan uzay-zamanda sadece olay dönüşümlerini tanımlamak, böylece hiperbolik dönme olarak kabul edilebilir bir Minkovski uzayı elde edilir ve ayrıca bu dönüşümlerin çevirilerinin daha genel kümesi Poincaré grubu olarak da bilinir.

Woldemar Voigt, George FitzGerald, Joseph Larmor ve Hendrik Lorentz'in kendisi dahil birçok fizikçi 1887'den beri bu eşitlikler ile kastedilen fizik konularını tartışıyordu.
Oliver Heaviside 1889'un başında Maxwell denklemlerinden yükün küresel bir dağılım olduğunu küresel simetri'sinin olduğunu göstermişti, bunu çevreleyen elektrik alanı'nın yükün etere göre hareketinden sonra küresel simetrisinin kalkacağını söyledi. FitzGerald bu Heaviside bozulmasına moleküller arası güç sonuçlarını ekledi. Birkaç aydan sonra, FitzGerald hareketli cismin büzülmesi varsayımını yayınlarak 1887 Michelson ve Morley'in eter-rüzgarı deneyininin şaşırtıcı sonucunu açıkladı. 1892'de Lorentz, daha sonra FitzGerald–Lorentz büzülme hipotezi olarak adlandırılacak olan aynı fikri bağımsız olarak ve daha detaylı bir şekilde sundu.
Bu açıklamalar 1905 öncesinde yaygın olarak bilinmekteydi.
Esîr hipotezine inanan Lorentz (1892–1904) ve Larmor (1897–1900), esîrden, hareketli bir çerçeveye dönüştürüldüğünde sabit kalan Maxwell denklemleri altındaki dönüşümü araştırıyordu. FitzGerald–Lorentz kısalma hipotezinini genişlettiler ve zaman koordinatının tıpkı yerel zaman gibi değiştirilmiş olması gerektiğini buldular. Henri Poincaré, yerel zamana, ışık hızının hareketli çerçevelerde sabit olduğu varsayımı altında saat senkronizasyonunun bir sonucu olduğu yorumunu kattı. Larmor'un kritik zaman genişlemesinin, onun denklemlerinin doğal bir özelliği olduğunu anlayan ilk kişi olduğu bilinir.
1905'te ilk olarak, Poincaré dönüşümün bir öbeğin özelliklerine sahip olduğunu fark eden ilk kişiydi ve ona Lorentz'in adını verdi.
Aynı yılın sonlarında Albert Einstein, görelilik ilkesi ve ışık hızının sabit olduğu varsayımı altında ve esîr hipotezini terk ederek, Lorentz dönüşümünü genişletti ve şimdiki adıyla özel göreliliği yayımladı.

Her biri uzay ve zaman aralıkları ölçmek için kendi Kartezyen koordinat sistemini kullanan O ve O'′ gibi iki gözlemci düşünün. O (t,x,y,z) ve O'′ (t'′,x'′ ,y'′,z'′) kullansın. Koordinat sistemlerini 3 boyut odaklı olduğunu varsayalım böylece, x-ekseni ve x'′-ekseni doğrudaş, y-ekseni ve y'′-ekseni paralel ve z-ekseni ve z'′-ekseni paralel olsun. Ortak x ekseni boyunca Iki gözlemci arasındaki göreceli hız olan v; O ölçeği O′ ve O'′ taşıyan hız v ile  xx'′ ekseni boyunca üstüstedir; eğer O ölçeği O′ taşıyan hız v ise xx'′ eksen boyunca üst üstedir. Ayrıca koordinat sistemlerinin merkezi aynı, zaman ve pozisyonları üstüsüte, yani aynı olduğunu varsayalım. Bu durum koordinat sistemleri standart yapılandırma içinde olarak ifade edilir.
Bir Lorentz dönüşümünün tersi, koordinatları tam tersi yönde ilişkilendirir; (t'′, x'′, y'′ ,z'′) ölçekli O'′ dan (t, x, y, z) Oya, böylece t, x, y, z,  t'′,' 'x'′ ,y'′ ,z'′ ye bağlıdır. Matematiksel model, orijinal dönüşüm ile neredeyse aynıdır. Tek fark tek tip bağıl hız olumsuzlaması olan ( v'′den -v'ye) astarlı ve astarsız miktarda değişim, çünkü O'′ 'v hızda O ya göre hareket eder ve eşdeğer, O hareket -v hızda  O' ya göre hareket eder. Her ne kadar daha temelde bu simetri, ters dönüşüm (olan değişme ve olumsuzlama ezberci cebir bir sürü kaydeder yürüten) bulmak için zahmetsiz hale getiriyor; bu tüm fiziksel yasaları bir Lorentz dönüşümü altında değişmeden kalması gerektiğini vurgulamaktadır.
{ { çapa | destek } } Aşağıda, gösterilen yönlerdeki Lorentz dönüşümleri "gidiş" olarak adlandırılır.

Bunlar en basit bir halleridir. Standard yapılandırımlı çerçeveler için Lorentz dönüşümü şu şekilde gösterilebilir (örnek için bakınız ve):

  
    
      
        
          
            
              
                
                  t
                  ′
                
              
              
                
                =
                γ
                
                  (
                  
                    t
                    −
                    
                      
                        
                          v
                          x
                        
                        
                          c
                          
                            2
                          
                        
                      
                    
                  
                  )
                
              
            
            
              
                
                  x
                  ′
                
              
              
                
                =
                γ
                
                  (
                  
                    x
                    −
                    v
                    t
                  
                  )
                
              
            
            
              
                
                  y
                  ′
                
              
              
                
                =
                y
              
            
            
              
                
                  z
                  ′
                
              
              
                
                =
                z
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\begin{aligned}t'&=\gamma \left(t-{\frac {vx}{c^{2}}}\right)\\x'&=\gamma \left(x-vt\right)\\y'&=y\\z'&=z\end{aligned}}}
  

burada:

v, x-yönünde hareketli çerçeveler boyunca göreli hız,
c ışık hızıdır,

  
    
      
         
        γ
        =
        
          
            1
            
              1
              −
              
                
                  β
                  
                    2
                  
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \ \gamma ={\frac {1}{\sqrt {1-{\beta ^{2}}}}}}
  
 Lorentz faktörü'dür (yunan alfabesinde gama),

  
    
      
         
        β
        =
        
          
            v
            c
          
        
      
    
    {\displaystyle \ \beta ={\frac {v}{c}}}
  
 (yunan alfabesinde beta), yine x-yönünde.
Buradaki β ve γ literatür boyunca standarttır. Bu semboller makalenin geri kalanı için aksi belirtilmediği sürece kullanılacaktır. Lineer denklem sistemleri (daha teknik bir ifade olarak lineer dönüşüm), matrisbiçiminde yazılabilir:

  
    
      
        
          
            [
            
              
                
                  c
                  
                    t
                    ′
                  
                
              
              
                
                  
                    x
                    ′
                  
                
              
              
                
                  
                    y
                    ′
                  
                
              
              
                
                  
                    z
                    ′
                  
                
              
            
            ]
          
        
        =
        
          
            [
            
              
                
                  γ
                
                
                  −
                  β
                  γ
                
                
                  0
                
                
                  0
                
              
              
                
                  −
                  β
                  γ
                
                
                  γ
                
                
                  0
                
                
                  0
                
              
              
                
                  0
                
                
                  0
                
                
                  1
                
                
                  0
                
              
              
                
                  0
                
                
                  0
                
                
                  0
                
                
                  1
                
              
            
            ]
          
        
        
          
            [
            
              
                
                  c
                  
                  t
                
              
              
                
                  x
                
              
              
                
                  y
                
              
              
                
                  z
                
              
            
            ]
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle {\begin{bmatrix}ct'\\x'\\y'\\

Madde ya da özdek, uzayda yer kaplayan hacmi ve kütlesi olan tanecikli yapılara denir. Beş duyu organımızla algılayabildiğimiz (hissedebildiğimiz) ve eylemsizliği olan canlı ve cansız varlıklara denir.
Madde olmayan şeyler de vardır. Örneğin; ses, gölge, ısı, ışık, sıcaklık, radyo dalgaları, TV frekansları gibi şeyler tanecikli bir yapıya sahip olmadıkları (hacim ve kütleleri bulunmadığı) ve (kendi başına hareket ettikleri ya da araz özelliğine sahip olup) eylemsizlik özelliği taşımadıkları için madde olarak kabul edilmezler.
Maddenin en küçük yapı birimi atomlardır. Atomlar birleşerek maddeleri meydana getirir. Örneğin: İki hidrojen atomu ile bir oksijen atomu birleşerek suyu meydana getirirler.
Bir atom; elektron, nötron ve protondan oluşur.
Elektron maddenin en küçük parçacığıdır ve enerjiden oluşur. Nükleer fizik ve nükleer kimyada nötrino adı ile anılan bu enerji hakkında hâlâ pek az şey bilinmektedir.
Madde kendi çapında:

Fiziksel olay: Bir madde üzerinde meydana geldiği zaman, o maddenin hüviyetini, yapısını değiştirmeyen olaydır. Mesela kağıdın yırtılması, fiziki bir olaydır. Çünkü kağıdın şekli değişmiş fakat özü yine kâğıttır.
Kimyasal olay: Bir madde üzerinde meydana geldiği vakit, o maddenin hüviyet ve yapısını değiştiren olaydır. Mesela kağıdın yanması gibi.
Atomların çekirdeklerinde değişmeler, parçalanmalar olduğu radyoaktif denilen elementlerden anlaşılmaktadır. Atomların ortasında bulunan çekirdeklerin bu parçalanmasında bir elementin başka bir elemente dönüştüğü anlaşılmıştır. Ayrıca Albert Einstein'in izafiyet kuramına göre madde ve enerji birbirine eş değerdir. Bu sebeple madde enerjiye, enerji de maddeye dönüştürülebilir. Mesela bir uranyum çekirdeğinin veya başka bir ağır atom çekirdeğinin ikiye ayrılmasıyla meydana gelen çekirdek bölünmesinde madde enerjiye dönüşür. Bileşik cisimlerde olduğu gibi elementler de hep değişmekte bir halden başka hale dönmektedir.

Kütle
Hacim
Atom ve moleküller
Eylemsizlik
Elektrikli yapı
Tanecikli yapı
Boşluklu yapı

Baryonik madde (Normal madde)
Antimadde (Karşıt madde)
Karanlık Madde
Baryonik karanlık madde

Maddenin hâli bir maddenin faz durumunu tanımlar. Şu anda 16 tane madde hâli tanımlanır. Maddenin dört klasik hâli:

Katı
Sıvı
Gaz
Plazma olarak kabul edilir.
Maddenin hallerinin evrende bulunuş yüzdeleri %99 plazma, %0.6 gaz, %0.3 sıvı, %0.1 katı şeklindedir.

Mantar (çoğul hâli: fungi, tekil hâli: fungus), çok sayıda çok hücreli ve tek hücreli ökaryotik canlıyı kapsayan bir biyolojik âlemin adıdır. Maya gibi mikroorganizmalardan, küf ve şapkalı mantarlara kadar pek çok üyesi olan bu canlılar grubu, halk arasında genellikle sadece şapkalı mantarları tanımlamak için kullanılır. Biyoloji alanında mantarları inceleyen bilim dalına mikoloji denir.
Mantarlar âlemine giren tüm canlılar belirli ortak özellikler gösterirler ve bu özelliklerinden ötürü ne hayvanlar ne de bitkiler âlemi içerisinde sınıflandırılabilirler. Mantarlar grubuna giren tüm canlılar hayvanlar gibi heterotrofturlar, yani besinlerini dışarıdan almak zorundadırlar. Bu yönleriyle fotosentez yaparak kendi besinlerini üreten bitkilerden ayrılırlar. Fakat tıpkı bitki hücrelerinde olduğu gibi mantar hücrelerinde de hücre zarına ek olarak bir de hücre duvarı bulunur. Hücre duvarlarında bitkilerdeki hücre duvarı yapı maddesi olan selüloz yerine, kitin maddesi bulunur. Kitin hayvanlara özgü bir karbonhidrat olup böceklerin ve kabukluların dış iskeletlerinde yapı maddesi olarak kullanılır.
Mantarlar dünyanın hemen hemen her yerinde bulunurlar. Nemli yerlerde daha çokturlar. Yeryüzünde 1,5 milyon kadar mantar türü olduğu düşünülmekte ise de günümüzde sadece 69.000 kadar türü tanımlanmıştır. Mantarlar, doğada besin döngüsünü sağlayan önemli ayrıştırıcılar oldukları için ekolojik olarak önemli canlılardır. Ayrıca mayaların ekmek, bira ve şarap gibi ürünlerin fermentasyonundaki rolleri ve şapkalı mantarların besin maddesi olarak tüketilmesi bu canlıları ekonomik olarak da önemli bir yere koyar.

Mantarlarla ilgili sistematik çalışmalar 250 yıllık bir geçmişe dayansa da bazılarının özellikleri yüzyıllardır bilinmektedir. Bira üretiminde, ekmek hamurunun kabartılmasında, şarap yapımında insanlık tarihinde hep kullanılmışlardır. Meksika ve Guatemala halkları bazı halüsinojenik mantarları dinî ve mitolojik törenlerde kullanmışlardır. Yine bazı mantarlar Kuzey Amerika yerlileri ve Çinliler tarafından tıbbî amaçla kullanılmışlardır. Şapkalı mantarların ilk olarak Proterozoik Devir’de (4 milyar – 570 milyon yıl önce) ortaya çıktıkları düşünülüyor. İnsanların şapkalı mantarları kullanımıysa Paleolitik Devir'e (yontma taş devrine) kadar uzanır. Tarihsel kayıtlar, şapkalı mantarların pek de iyi niyetli olmayan amaçlar için kullanıldıklarını ortaya koymaktadır. II. Claudius ve Papa VII. Clement’in düşmanları tarafından zehirli bir mantar türü olan Amanita’yla zehirlendiği yazılmıştır. Bir efsaneye göre de Buddha, bir köylünün ona sunduğu toprak altında yetişen bir mantarı yediği için ölmüştür.

Mantarlar eşeyli üreme ve eşeysiz üremeyle çoğalırlar. Her iki durumda da spor oluştururlar. Sporlar "humenium" adı verilen yapılarda meydana gelir. Eşeyli üremeleri iki haploid hücrenin birleşmesini içerir. Toprağa dökülen sporlar rüzgarla ya da böceklerle çevreye dağılır ve toprakta yıllarca yaşayabilir. Mantarlar nemli ortamlarda gelişirler, bu nedenle yağmurlardan sonra topraktaki sporlar çimlenerek mantarları oluştururlar. Tek hücreli mantarlar ise tomurcuklanarak çoğalabilirler. Suda yaşayanlarda eşeysiz üreme daha çok hareket organeli (yani flagellum) bulunan zoosporlar ile olur.
Yaşam döngülerinde iki safha bulunmaktadır. Bunlar;

Somatik safha: Mantarın beslenme ve besinsel aktivitelerini yerine getirdiği safha,
Üreme safhası: Sporların üretimi, somatik yapıların diğer üreme yapılarında kullanıldığı safha.
Üç değişik somatik yapı görülebilir. Bunlar;

Plasmodium ya da pseudoplasmodium denilen çok nukleuslu bir yapı,
Bir hücreden ibaret bir yapı,
Hifsi bir yapıdadırlar.
Hifler, renksiz, ince, uzun iplikler olup yan yana gelerek miselyum adı verilen dokuyu, miselyumlar da tallus adı verilen yapıyı oluşturur.
Mantarların yaşam döngüsü her şekilde spor oluşumuyla sonuçlanan eşeyli ve eşeysiz üremeyi kapsamaktadır. Hem eşeyli hem eşeysiz üreme safhalarını içeren tüm yaşam döngüsü "holomorf" diye bilinir. Eşeysiz üreme sporları ve ilgili üreme yapılarının gözlendiği evre "anamorf" (imperfect) evredir. Eşeyli üreme yapılarının gözlendiği evre ise "telemorf" (perfect) evre adını alır.

Mantarlar insanlık tarihi açısından büyük öneme sahiptirler. Ekosistemin önemli parçalarıdır. Son iki milyar yıldır bitki ve hayvansal yapıları çürüttükleri bilinmektedir. Bu yapılardaki elementlerin serbest bırakılmaları mantarlar tarafından sağlanır. Orman ekosistemlerinde karbondioksit salınımı gerçekleştirmektedirler. Ayrıca toprağın yapısını bitki gelişimi için uygun hâle getirirler. "Mikoriza" denilen ortaklıklar oluşturarak bitkilerin köklerine tutunurlar ve bitki köklerinden karbonhidrat alırlar, bu sırada bitki de mantarın hifleri yardımı ile topraktan su ve suda çözünen tuzları emer. Bazı eklembacaklı türlerinde "mycangium" denen yapılar olarak bulunurlar ve selüloz sindirimine yardımcı olurlar. Alglerle birleşerek ekosistem için çok önemli olan likenleri oluştururlar. Bazı parazitik mantarlardan tarım zararlıları ve hastalıklarıyla biyolojik mücadelede yararlanılmaktadır. Bazı marketlerde "Collego" adıyla satılan ürün, yabancı otlarla mücadelede kullanılan Colletotrichum gloeosporoides türünden elde edilen bir mikoherbisitdir.
Gerçek mantarlardan olan mayalar, fırıncılık ve fermantasyon endüstrisinin temelini oluştururlar. Alkollü içecek endüstrisinin temelini de mantarlar oluşturmaktadır. Bununla beraber, sitrik asidin endüstriyel olarak üretilmesinde ve bazı peynir tiplerinin hazırlanmasında da (rokfor, gorgonzola, kamembert gibi) kullanılırlar. Penisilin gibi birçok yararlı antibiyotiğin, thiamin, biyotin, riboflavin gibi bazı vitaminlerin; ergotamin, kortizon gibi önemli ilaçların kullanılmasında yine mantarlardan yararlanılmaktadır. Amilaz, pektolaz gibi enzimler; gibberellin gibi bazı hormonlar da mantarlardan yararlanılarak üretilmektedir. Ayrıca genetik çalışmalarda kullanılan Neurospora cinsi yine bir mantardır.
Mantarlardan insanların çeşitli amaçlarla yararlandıkları cinslerden bazıları; fermantasyon yaparak alkollü içeceklerin hazırlanmasında ve ekmek yapımında kullanılan Saccharomyces türleri, antibiyotik eldesinde kullanılan Penicillium türleri ve ergot alkaloidlerinin elde edildiği Claviceps purpureadır.

Avrupa, Amerika, Çin ve Japonya'da gıda olarak mantar yetiştirme bir endüstri hâlini almıştır. Çin'de mantar yetiştiriciliği 600 yıl öncesine kadar dayanır. Avrupa'da ise 1650'li yıllarda Fransa'da kültür mantarı yetiştiriciliği başlamıştır. Şili gibi bazı Güney Amerika ülkelerinde Aztekler zamanından beri bilinen mısır rastığı (Ustilago maydis), bazı mısır tarlaları özellikle bu mantar ile enfekte edilerek üretimi yapılmakta ve yenilmektedir. Mantarlar gelişmek için; nem, sıcaklık, 4-7 arası pH, oksijen, az miktarda ışığa ihtiyaç duyarlar.

Birçok yabani mantar doğadan toplanıp yenebilir ve çoğunun kültür türlerinden daha lezzetli olduğu söylenir. Fakat doğal yetişmiş mantarları toplayan kişi bu konuda uzman olmadığı takdirde zehirlenme ve ölümlerle karşılaşılabilir. Çünkü bazı mantarların çok küçük bir miktarı bile insanı öldürecek kadar zehirlidir. Zehirli mantarları zehirsizlerden ayırmak için genel bir kural yoktur.
Yenebilen ve zehirli mantarlar yan yana yetişebilirler. Bazı yenebilen ve zehirli türler birbirine o kadar benzer ki bunu ancak bir mantarbilimci ayırt edebilir. Zehirli mantarların tadı yenebilen mantarlarınkinden farklı değildir. Rengi, kokusu ve tadı ile bir mantarın zehirli olup olmadığı anlaşılamaz.
Mantarların insan ve hayvanlarda oluşturduğu hastalıklara genel anlamıyla "mikoz" denir. Tropikal ülkelerde mikozlar yaygındır. AIDS, kanser, şeker hastalıkları, organ nakli gibi durumlarda doğal veya yapay olarak bağışıklık sistemi baskılandığı için mantar enfeksiyonları ortaya çıkabilir. Mantar sporları havaya karışarak insanda alerji ve astıma sebep olabilirler. Bitkilerde parazitik mantarlar hastalıklara neden olurlar. Bazı mantar türleri bitkiler üstünde yaşar ve besinini bitkilerden sağlar. Bitki öldüğündeyse kendi besinini üreterek yaşamını sürdürür. Özellikle tek cins ürüne dayalı tarımda (patates, pirinç gibi) büyük kayıplara yol açabilirler. Örneğin 1840'lı yıllarda İrlanda'da baş gösteren kıtlığa patates mildiyösü (Phytophthora infestans) neden olmuştur. Bu felâketten dolayı bir milyondan fazla insan ölmüştür. 1943'te ise Bangladeş'te Helminthosporium oryzae diye bilinen tür, pirinç ürününü yok ederek kıtlığa neden olmuştur.
Ayrıca, mantarlar hakkındaki yanlış inançlar da zehirlenme olaylarını arttırıcı etki yapar. Zehirli mantarları salyangozların yemediği, ağaçlarda yetişen mantarların zehirsiz olduğu, mantarı yoğurtla yemenin zehirlenmeyi önlediği, zehirli mantarların iç kısmının koparılınca mavileştiği ve kurutulmuş mantarların zehirlemediği gibi bilgiler yanlıştır. Bu bilgilere güvenerek mantar yemek kesinlikle doğru değildir.
Mantarlar, ılıman iklimlerde elbiselerin, kameraların, teleskopların, mikroskopların ve diğer optik malzemelerin küflenerek zarar görmesine neden olurlar. Petrol ürünleri, deri gibi organik maddeler de mantarların besin olarak kullandığı ürünlerdir. Çürükçül mantarlar aynı zamanda tomruk ve kerestelerin, ağaçtan yapılmış eşyaların çürüyerek kullanılamaz hale gelmesinden de sorumludurlar. Ayrıca evlerde, marketlerde besinleri bozarak milyarlarca dolarlık zarara neden olurlar. Gıdalarda oluşturdukları mikotoksinlerle toksik zehirlenmelere yol açabilirler. Özellikle okratoksinler ve aflatoksinler, böbreklerde ve karaciğerde hasarlara neden olurlar. "Çavdar mahmuzu" diye bilinen mantar, çavdarın ununa karışıp yenmesiyle ergotizm denilen hastalığa neden olmaktadır. Bu hastalık hayvanlarda ve insanlarda yavru düşüklüğüne neden olmakta ve ölümlerede yol açabilmektedir. Bazı mikotoksik mantarlar Vietnam ve Afganistan'da biyolojik silah olarak kullanılmıştır.

Suda yaşayan mantarlar eşeysiz olarak kamçılı zoosporlarla ve eşeyli üreme izogami, aniogami, oogami, gametagogami veya soma-togami ile olur.
Sümüksü Mantarlar :

Myxomycetes
Labyrinthulales
Algsi Mantarlar :

Phycomycetes
Ch

Mantarların evrimi, DNA analizine göre, yaklaşık 1,5 milyar yıl önce, mantarların atasal soyunun ökaryotlardan ayrılmasından beri devam etmektedir. DNA analizlerine göre yaklaşık 570 milyon yıl önce Glomerales takımı "yüksek mantarlardan" (dikaryanlar) dallanmıştır. Mantarlar muhtemelen 500 milyon yıl önce Kambriyen döneminde ve 635 milyon yıl önce Ediyakaran döneminde karayı işgal etmeye başladılar. Ancak karasal mantar fosilleri, yalnızca 400 milyon yıl önceki Devoniyen dönemde varlığı tartışmasız ve yaygın hale gelmeye başlar.

DNA analizinden elde edilen kanıtlar, tüm mantarların en az 1.2 ila 1.5 milyon yıl önce yaşamış ortak bir atadan geldiğini göstermektedir. Bu en eski mantarların suda yaşaması ve kamçıya sahip olması muhtemeldir.
En eski karasal mantar fosilleri veya en azından mantar benzeri fosiller, yaklaşık 635 milyon yıl öncesine ait (Ediyakaran) Güney Çin'deki çökellerde bulunmuştur. Bu fosiller hakkında rapor veren araştırmacılar, bu mantar benzeri yaşam biçimlerinin, Kriyojen (Cryogenian) buzullarının ardından Dünya atmosferinin oksijenlenmesinde rol oynamış olabileceğini öne sürdüler.
Yaklaşık 250 milyon yıl önce mantarlar, fosil kayıtlarına göre birçok alanda bol miktarda bulunur hale geldi ve hatta o dönemde yeryüzündeki baskın yaşam formları olabilirdi.

Alt Devoniyen Rhynie çörtünden zengin bir mantar çeşitliliği bilinmektedir; daha önceki bir kayıt yoktur. Mantarlar biyomineralize olmadığı için fosil kayıtlarına kolayca girmezler; erken mantarların sadece üç iddiası vardır. Ordovisyen'den biri, belirgin bir mantar özelliğinden yoksun olduğu ve birçokları tarafından kontaminasyon olarak kabul edildiği gerekçesiyle reddedildi; "olası" bir Proterozoyik mantarının filogenetik ilişkilleri henüz belirlenmemiştir ve bir kök grubu mantarı temsil edebilir.

Marc Aaronson (24 Ağustos 1950, Los Angeles - 30 Nisan 1987), Amerikalı gökbilimcidir.

Aaronson 1972 yılında BSc lisansını da tamamladığı Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü'nde eğitim gördü. 1977'de Harvard Üniversitesi'nde near-infrared aperture photometry of galaxies isimli teziyle doktorasını tamamladı. Aynı yıl Arizona Üniversitesi'ndeki Steward Rasathanesi'nde doktora sonrası araştırma görevlisi olarak çalışmaya başladı ve burada 1983'te Astronomi Doçenti oldu. Aaronson Jeremy Mould ile birlikte 1981'de George Van Biesbroeck Ödülü'nü, 1984'te de Amerikan Astronomi Derneği'nin verdiği Newton Lacy Pierce Prize Ödülü'nü kazandı. Ayrıca 1983'te Harvard Üniversitesi'nin verdiği Bart J. Bok Ödülü ile ödüllendirildi.
Çalışmalarını üç konu hakkında yoğunlaştırdı: Tully-Fisher ilişkisiyle Hubble sabitinin (H0) belirlenmesi, Karbon Yıldızı çalışması ve bu yıldızların Eliptik cüce gökadalardaki hız dağılımları.
Aaronson Kara Madde'yi kızılötesi teknolojiyle görüntüleyen ilk bilim insanlarındandır. Kara madde olduğu sanılan galaksiler etrafındaki bilinmeyen bir maddenin kızılötesi halelerini görüntülemeyi başarmıştır.

Aaronson 30 Nisan 1987'de vahim bir kaza sonucu Kitt Peak Ulusal Gözlemevi'ndeki Mayall Teleskobu'unda hayatını kaybetmiştir. Kaza Aaronson'un dışarı çıkmaya çalıştığı sırada, teleskobun döner kubbesinin dönmeye devam ederken, merdivenlere açılan kapağın üstüne kapanmasıyla olmuştur. Aslında gözlemcilerin bu kapağı kubbe dönerken kullanabilecekleri teleskop tasarımında düşünülmediğinden daha sonra teleskobun tasarımında bir hata olduğu anlaşılmıştır.
3277 Aaronson Asteroyitine onun adı verilmiştir.

Konferans Arizona Üniversitesi'nde her 18 ayda bir onun anısına düzenlenir.
Yıllara göre konuşmacılar

1989 Dr. Robert Kirshner, Harvard University
1990 Dr. Kenneth C. Freeman, Mt. Stromlo/Siding Spring Observatories, Australia
1992 Dr. John P. Huchra, Harvard-Smithsonian Center for Astrophysics
1993 Dr. Nicolas Z. Scoville, California Institute of Technology
1994 Dr. Wendy L. Freedman, The Observatories of the Carnegie Institution of Washington
1996 Dr. J. Anthony Tyson, Bell Laboratories/Lucent Technologies
1998 Dr. John C. Mather, NASA Goddard Space Flight Center
1999 Dr. Bohdan Paczynski, Princeton University
2001 Dr. Ewine van Dishoeck, University of Zeiden, The Netherlands
2002 Dr. Geoffrey W. Marcy, University of California, Berkeley
2004 Dr. Lyman Page, Jr., Princeton University
2005 Dr. Brian Schmidt, Mt. Stromlo/Siding Spring Observatories, Australia
2007 Dr. Andrea M. Ghez, University of California, Los Angeles
2015 Dr. Michael E. Brown, California Institute of Technology

Mars (Eski Türkçede Bakır Sokım, Merih), Güneş Sistemi'nin Güneş'ten itibaren dördüncü gezegeni. Roma mitolojisindeki savaş tanrısı Mars'a ithafen adlandırılmıştır. Yüzeyindeki yaygın demir oksitten dolayı kızılımsı bir görünüme sahip olduğu için "Kızıl Gezegen" olarak da bilinmektedir.
İnce bir atmosferi olan Mars gerek Ay'daki gibi meteor kraterlerini, gerekse Dünya'daki gibi volkan, vadi, çöl ve kutup bölgelerini içeren çehresiyle bir karasal gezegendir. Ayrıca dönme periyodu ve mevsim dönemleri Dünya'nınkine çok benzer. 2 adet uydusu bulunmaktadır.
Mars'taki Olimpos Dağı (Olympus Mons, yüksekliği 21 km), Güneş Sistemi'nde bilinen en yüksek dağdır ve Marineris Vadisi (Valles Marineris, uzunluğu 4.000 km) adı verilen kanyon en büyük kanyondur. Ayrıca Haziran 2008'de Nature dergisinde yayımlanan üç makalede açıklandığı gibi, Mars'ın kuzey yarımküresinde 10.600 km uzunluğunda ve 8.500 km genişliğindeki dev bir meteor kraterinin varlığı saptanmıştır. Bu krater, bugüne kadar keşfedilmiş en büyük meteor kraterinin (Ay'ın güney kutbu kısmındaki Atkien Havzası) dört misli büyüklüğündedir.
Mars, Dünya hariç tutulursa, hâlen Güneş Sistemi'ndeki gezegenler içinde sıvı su ve yaşam içermesi en muhtemel gezegen olarak görülmektedir. Mars Express ve Mars Reconnaissance Orbiter keşif projelerinin radar verileri gerek kutuplarda (Temmuz 2005) gerekse orta bölgelerde (Kasım 2008) geniş miktarlarda su buzlarının var olduğunu ortaya koymuş bulunmaktadır. 31 Temmuz 2008'de Phoenix Mars Lander adlı robotik uzay gemisi Mars toprağının sığ bölgelerindeki su buzlarından örnekler almayı başarmıştır.
Günümüzde, Mars, yörüngelerine oturmuş üç uzay gemisine evsahipliği yapmaktadır: Mars Odyssey, Mars Express ve Mars Reconnaissance Orbiter. Mars, Dünya hariç tutulursa, Güneş Sistemi'ndeki herhangi bir sıradan gezegenden ibaret değildir. Yüzeyi pek çok uzay aracına ev sahipliği yapmıştır. Bu uzay araçlarıyla elde edilen jeolojik veriler şunu ortaya koymuştur ki, Mars önceden su konusunda geniş bir çeşitliliğe sahipti; hatta geçen on yıllık süre sırasında gayzer (kaynaç) türü su fışkırma veya akıntıları meydana gelmişti. NASA'nın Mars Global Surveyor projesi kapsamında sürdürülen incelemeler Mars'ın güney kutbu buz bölgesinin geri çekilmiş olduğunu ortaya koymuştur. Bilim insanları, 2006'da Mars yörüngesine oturtulan "Mars Reconnaissance Orbiter" (Mars Yörünge Kaşifi) uydusundan alınan veriler sonucu, Mars'ta sıcak aylarda tuzlu su akıntılarının oluştuğunu bildirmişlerdir.
Mars'ın 1877 yılında astronom Asaph Hall tarafından keşfedilen Phobos ve Deimos adları verilmiş, düzensiz biçimli iki küçük uydusu vardır. Mars Dünya'dan çıplak gözle görülebilmektedir. "Görünür kadir"i −2,9'a ulaşır ki bu, çıplak gözle çoğu zaman Jüpiter Mars'tan daha parlak görünmesine karşın; ancak Venüs, Ay ve Güneş'çe aşılabilen bir parlaklıktır.

Mars adı, Roma mitolojisinde yer alan savaş tanrısı Mars kökenlidir ve Mart ayı ile eş kökenli olmaktadır. Bu isim gezegenin kırmızı renginin kan ile bağdaşlaştırılması dolayısıyla verilmiştir.
Dünyadaki pek çok dilde gezegeni tanımlamak için bu köke dayanan isimler kullanılmakla birlikte, bazı dillerde farklı isimlendirmeler mevcut olmaktadır. Yunancada yer alan Ἄρης (Arēs) kelimesi bu dilde gezegeni tanımlamak için kullanılmaktadır ve Mars'ın coğrafyası ile ilgili araştırmalar yürüten bir bilim dalı olan areoloji bu kökten türetilmiştir.
Gezegenin kırmızı rengine atfen Arapçada Mars için ateş ile ilişkili مريخ (merrîh) kelimesi kullanılmaktadır. Bu kullanım Farsça, Urdu, Malayca ve Svahili dillerinde de kullanılmakta olup, Türkçede de eskimiş olan "Merih" şekliyle bulunmaktadır. Kâşgarlı Mahmud'un Türkçe-Arapça sözlüğü Dîvânu Lugâti't-Türk eserinde Mars için Bakır Sokım kelimesi kullanılmıştır. Arapça "düşen, düşük" anlamına gelen ساقط (sāḳiṭ) sözcüğünden alıntı olan Sakıt, eskimiş bir kelime olup Mars anlamına gelmektedir. Çincede yer alan ve ateş yıldızı anlamına gelen 火星 (Pinyin: Huǒxīng) sözcüğü ise kendine Korece, Japonca ve Vietnamcada kullanım edinmiştir.

Mars'ın yarıçapı Dünya'nınkinin yaklaşık yarısı kadardır. Yoğunluğu Dünya'nınkinden daha az olup, hacmi Dünya'nın hacminin %15'i, kütlesi ise Dünya'nınkinin %11'i kadardır. Mars'ın Merkür'den daha büyük ve daha ağır olmasına karşılık, Merkür ondan daha yoğundur. Bu yüzden Merkürün yüzeyindeki yerçekimi Mars'ınkinden daha fazladır. Mars, boyutu, kütlesi ve yüzeyindeki yerçekimi bakımından Dünya ile Ay arasında yer alır. Mars yüzeyinin kızıl-turuncu görünümü hematit ya da pas adıyla tanınan demiroksitten (Fe2O3) kaynaklanır.

Uydu gözlemleri ile Mars meteorlarının incelenmesi Mars yüzeyinin esas olarak bazalttan oluştuğunu göstermektedir. Bazı kanıtlar Mars yüzeyinin bir kısmının tipik bazalttan ziyade, yeryüzündeki andezit kayalarının benzeri olabilecek zengin silisyum oluşumlarından meydana geldiğini göstermektedir; fakat gözlemlerdeki veriler bunların silisli cam olduğu şeklinde de yorumlanabilir. Her ne kadar Mars'ın asli manyetik alanı yoksa da, gözlemler gezegen kabuğunun parçalarının vaktiyle iki kutuplu bir manyetik alanın etkisinde bulunmuş olduğunu göstermektedir. Minerallerde gözlemlenen bu paleomanyetizm yeryüzünün okyanus diplerinde bulunan tabakalarındakilere çok benzer özelliklere sahiptir. 1999'da ortaya atılan ve 2005'te Mars Global Surveyor verileriyle yeniden gözden geçirilen bir teoriye göre bu tabakalar, Mars'ta 4 milyar yıl önce, manyetik kutuplaşmanın yani manyetik alanın henüz etkin olduğu dönemde mevcut olan tektonik plakaların kanıtıdır.
Gezegenin iç yapısına ilişkin güncel modellere göre, gezegen, esas olarak demir ve % 14-17 civarında sülfürden oluşan, yarıçapı yaklaşık 1480 km olan bir çekirdek bölgesi içerir. Bu demir sülfür (FeS) bileşiği kısmen akışkandır. Çekirdek, günümüzde etkin olmadığı görülen, gezegendeki birçok tektonik ve volkanik oluşumlardan oluşmuş bir silikat mantosuyla çevrilidir. Gezegenin kabuğunun ortalama kalınlığı 50 km olup, azami kalınlığı 120 km civarındadır. Dünya'nın ortalama kalınlığı 40 km olan kabuğu, her iki gezegenin boyutları göz önüne alındığında Mars'ınkine göre üç misli daha ince kalır.
Mars'ın temel jeolojik devirleri şunlardır:

Nuh Devri: Devre bu ad, Mars'ın güney yarımküresindeki bir bölgenin Nuh'un Toprağı (Noachis Terra) olarak adlandırılması nedeniyle verilmiştir. Mars'ın en eski yüzey oluşumuna ilişkin devirdir, 3,8 milyar yıl öncesi ile 3,5 milyar yıl öncesi arasındaki dönemi kapsar. Nuh Devri yüzeyleri birçok büyük çarpma kraterleriyle oyulmuş haldedir. Tharsis volkanik plato bölgesinin bu devirdeki büyük bir sıvı su baskınıyla oluştuğu sanılmaktadır.
Hesperian devri: 3,5 milyar yıl öncesi ile 1,8 milyar yıl öncesi arasındaki dönemi kapsar. Bu devir, geniş lav ovalarının oluşumu ile nitelenir.
Amazon Devri: 1,8 milyar yıl öncesi ile günümüze kadarki dönemi kapsar. Amazon Devri bölgeleri, meteor çarpmalarıyla açılmış kraterleri pek içermez ve tamamen değişiktir. Ünlü Olimpos Dağı bu dönemdeki lav akıntılarıyla oluşmuştur.
19 Şubat 2008'de Mars'ta muhteşem bir çığ meydana geldi. Mars Reconnaissance Orbiter uzay gemisinin kamerasınca filme kaydedilen görüntülerde 700 m yükseklikteki bir uçurumun tepesinden kopan buz bloklarının ardında toz bulutları bırakarak yuvarlanışları görülüyordu.
Son incelemeler ilk kez 1980'lerde ortaya atılmış bir teoriyi desteklemektedir: Bu teoriye göre 4 milyar önce Mars'a Plüton gezegeni boyutlarındaki bir meteor çarpmıştır. Gezegenin kuzey kutup bölgesini kapsadığı gibi, yaklaşık % 40'ını kapsayan Borealis basin adı verilen garip havzanın bu çarpmayla oluştuğu sanılmaktadır.
InSight iniş aracından elde edilen verilerin daha ileri analizi, Mars'ın sıvı bir çekirdeğe sahip olduğunu öne sürdü. 25 Ekim 2023'te, InSight'tan alınan bilgilerin yardımıyla bilim adamları, Mars'ın kabuğunun altında radyoaktif bir magma okyanusu bulunduğunu bildirdi.

Haziran 2008'de Phoenix uzay gemisi tarafından gönderilen veriler Mars toprağının hafifçe alkalin olduğunu ve hepsi de organik maddenin gelişmesi için elzem olan magnezyum, sodyum, potasyum ve klorür içerdiğini ortaya koydu. Bilim insanları Mars'ın kuzey kutbuna yakın toprağın kuşkonmaz gibi bitkilerin yetiştirilebileceği bir bahçe oluşturulması için elverişli olduğu sonucuna vardı. Ağustos 2008'de Phoenix uzay gemisi Dünya suyu ile Mars toprağının karıştırılması gibi basit kimya deneylerine başladı ve önceden Mars toprağı konusunda ortaya atılmış birçok teoriyi doğrulayan bir keşifte bulundu: Mars toprağında perklorat tuzlarının izlerini keşfetti. Perklorat tuzlarının varlığı Mars toprağının daha da ilginç bulunmasını sağlamıştı Fakat perklorat tuzlarının varlığının Mars'a taşınan Dünya toprağından, çeşitli örneklerden veya aletlerden kaynaklanmış olma olasılığı da vardı; bu yüzden, kaynağın Mars toprağı olup olmadığından iyice emin olunması için bu konuda daha fazla deneyler yapılması gerekmektedir.

1965'te Mariner-4'le gerçekleştirilen ilk Mars alçak uçuşuna kadar, gezegenin yüzeyinde sıvı su olup olmadığı çok tartışılmıştı. Bu tartışma özellikle kutup bölgelerindeki periyodik olarak değişim gösteren, deniz ve kıtaları andıran açık ve koyu renkli lekelerin gözlemlenmiş olmasından kaynaklanıyordu. Koyu renkli çizgiler bazı gözlemciler tarafından uzun zaman sıvı su içeren sulama kanalları olarak yorumlanmıştı. Bu düz çizgi oluşumları sonraki dönemlerde gözlemlenemediğinden optik illüzyonlar olarak yorumlandı. Kısa dönemlerde alçak irtifalarda olabilecek oluşumlar hariç tutulursa, günümüzdeki atmosferik basınç altında Mars yüzeyinde sıvı su mevcut olamaz; ancak geçici sıvı su akışları olabilir. Buna karşılık özellikle iki kutup bölgesinde geniş su buzları mevcuttur. Mart 2007'de NASA, güney kutbu bölgesindeki su buzlarının erimeleri halinde suların gezegenin tüm yüzeyini kaplayacağını ve oluşacak bu okyanusun derinliğinin 11 m. olacağının hesaplandığını açıkladı. Ayrıca gezegende kutuptan 60° enlemine kadar bir buz permafrost mantosu uzanır.
Mars'ta kalın kriyosfer tabakasının altında, büyük miktarlarda, sıkışık halde tutul

Memeliler (Latince: Mammalia), hayvanlar aleminin insanların da dâhil olduğu, dişilerinde bulunan meme bezleri ve hem dişi hem erkek bireylerinde bulunan ter bezleri, kıl, işitmede kullanılan üç orta kulak kemiği ve beyinde yer alan neokorteks bölgesi ile ayrılan bir omurgalı sınıfıdır.
Dünya üzerinde yaklaşık 6500 memeli türü bulunur. Bunların 200 kadarı Avrupa'da görülebilir, Türkiye ise tek başına yaklaşık 170 memeli türü barındırmaktadır. Çift ve karmaşık dolaşım sistemine sahip, sabit vücut sıcaklıklı hayvanlardır. Vücutları genellikle kıllarla örtülüdür. Genç bireyler anne sütü ile beslenirler. Genellikle bacak şeklinde oluşmuş dört üyeleri vardır. Solunumda diyafram kullanırlar. Alt çeneleri bir çift kemikten oluşmuştur; orta kulaktaki kemikler üç parçalı olup kulak zarı ve iç kulakla bağıntılıdır. Hemen hemen hepsinde yedi boyun omuru vardır.
Memeliler, sıcak kanlı yaratıklardır. Yani vücut sıcaklıkları genel olarak çevre koşullarından bağımsızdır. Bu ısı yalıtkanlığını sağlamak için ise toplam ürettikleri enerjinin %80'ini harcarlar. Vücutları kıllarla kaplıdır ki, bu doku bazı türlerde dikenli bir hâl alabilir (örneğin kirpi) ya da azalıp neredeyse pürüzsüz hâle gelebilir; insan, yunus ve balinalarda olduğu gibi. Theria alt sınıfı doğurarak çoğalırken Prototheria alt sınıfı yumurtlayarak çoğalır.
Yavru memeliler, genel olarak belirli bir gelişim evresini tamamlayıncaya kadar annelerinin karnında taşınır. Doğum sırasında yavrunun gelişmişliği memeli türüne göre değişkenlik gösterir. Kör (ve genelde çıplak) doğan ve bazen yıllarca annesi tarafından yetiştirilen memeli türleri olduğu gibi, doğumun ardından kısa süre içinde koşmaya ya da yüzmeye başlayan memeli türleri de vardır. Ancak genel olarak memelilerde, yavruların belirli bir süre anne tarafından bakımı zorunludur. Dişi memeli, yavrusunu bebeğin gelişimi için gerekli bileşenleri içeren zengin içerikli sütü ile besler.
Memelilerin vücut büyüklükleri değişkendir. En küçük memeli, bir böcekçil olan yabanarısı yarasası (Craseonycteris thonglongyai - ortalama 3 cm, 1 gr); en büyük memeli ise mavi balinadır (Balaenoptera musculus - ortalama 35 m, 120 ton). Memeli vücudu, sıcak veya soğuk iklim koşulları ile mücadele için de farklı özelliklere sahiptir. Karasal memeliler için kalın bir kış kürkü, deniz memelileri için deri altında kalın bir yağ tabakası veya yağlanmış bir kürk bu mücadelenin silahlarıdır. Bazı memeliler de kış uykusuna yatarak, bu dönemi enerjiden tasarruf ederek geçirir. Yiyeceğin bol olduğu dönemde vücudunda depoladığı fazladan kalorileri, yiyeceğin kıt olduğu bu dönemde ‘uyku’ durumunda iken yakar. (Sincaplar, ayılar ve porsuklarda olduğu gibi.) Bu durum gerçek bir kış uykusu hâlini de alabilir (yediuyurlar ya da yarasalarda olduğu gibi) yani bu süre içinde canlılar, yaşamsal faaliyetlerini ve vücut sıcaklıklarını minimuma indirirler.
Bazı memeli türleri insanlar tarafından evcilleştirilmiştir ve yabani türleri ortadan kalkmış ya da çok az kalmıştır. (İnek, at, koyun gibi.)

Memelilerin familya seviyesine kadar sınıflandırılması için buraya bakınız: Memelilerin sınıflandırılması

Altsınıf: Prototheria — Yumurtlayan memeliler
Takım: Monotremata — Tek delikliler
Altsınıf: Theria — Doğuran memeliler
İnfra sınıf: Marsupialia veya Metatheria — Keseliler
Takım: Dasyuromorphia — Yırtıcı keseliler
Takım: Didelphimorphia — Keseli sıçangiller
Takım: Diprotodontia — İki ön dişliler
Takım: Microbiotheria — Chiloé keseli sıçanı
Takım: Notoryctemorphia — Keseli köstebek
Takım: Paucituberculata — Fare keseli sıçanıgiller
Takım: Peramelemorphia — Keseli porsuğumsular 
İnfra sınıf: Placentalia veya Eutheria — Eteneliler
Takım: Afrosoricida — Tenreksiler
Takım: Artiodactyla — Çift parmaklılar
Takım: Carnivora — Etçiller
Takım: Cetacea — Balinalar
Takım: Chiroptera — Yarasalar
Takım: Cingulata — Armadillo
Takım: Dermoptera — Abalı memeliler
Takım: †Desmostylia
Takım: Hyracoidea — Kırsıçanımsılar
Takım: İnsectivora — Böcekçiller 
Takım: Lagomorpha — Tavşanımsılar
Takım: Pacroscelidea
Takım: Perissodactyla — Tek toynaklılar
Takım: Pholidota
Takım: Pilosa — Dişsiz memeliler 
Takım: Primates — Primatlar
Takım: Proboscidea — Filler
Takım: Rodentia — Kemiriciler
Takım: Scandentia — Sivri sincapçıkgiller 
Takım: Sirenia — Deniz inekleri
Takım: Tubulidentata
Moleküler DNA incelemeleri sonucunda oluşturulmuş bir kladogram şu şekilde gösterilebilir:

Memelilerin evrimi
Memeli cinsleri listesi

Hayvanlar Ansiklopedisi. Parıltı Yayıncılık. 2013. ss. 19-21. ISBN 978-605-100-090-9.

Merkür, Güneş Sistemi'ndeki en küçük ve Güneş'e en yakın gezegendir. Adını, ticaret ve iletişim tanrısı ve tanrıların habercisi olan antik Roma tanrısı Mercurius'tan (Merkür) almıştır. Yüzey kütleçekimi yaklaşık olarak Mars ile aynı olan bir karasal gezegen olarak sınıflandırılır. Yüzeyi, milyarlarca yıldır biriken sayısız çarpma olayının bir sonucu olarak yoğun şekilde kraterlerle kaplıdır. En büyük krateri olan Caloris Planitia, 1.550 km (960 mi) çapındadır ve gezegenin çapının (4.880 km veya 3.030 mi) üçte biri kadardır. Dünya'nın uydusu Ay'a benzer şekilde Merkür'ün yüzeyi, bindirme faylarından kaynaklanan geniş bir uçurum sistemi (yarıklar) ve çarpma olayı kalıntıları tarafından oluşturulan parlak ışın sistemleri sergiler.
Merkür, Güneş ile 3:2 rezonansta gelgitsel ya da çekimsel kilitlidir ve Güneş Sistemi'nde eşsiz bir yörüngede döner. Güneş çevresindeki her iki devrine karşılık kendi ekseninde tam olarak üç kez döndüğü görülür. Güneş'ten görüldüğü gibi yörünge hareketi ile dönen bir gözlemci çerçevesi içerisinde, sadece her iki Merkür yılında bir dönüyormuş gibi görünür.
Yüksek yörüngesel dış merkezliğiyle birlikte, gezegenin yüzeyi büyük ölçüde değişken güneş ışığı yoğunluğu ve sıcaklık farklılıkları gösterir. Ekvatoral bölgelerin sıcaklığı gece -170 °C (-270 °F) ile güneş ışığı altında 420 °C (790 °F) arasında değişir. Çok küçük eksen eğikliği nedeniyle gezegenin kutupları kalıcı olarak gölgede kalır ve sürekli -93 °C (-140 °F)'nin altındadır. Bu durum, kraterlerde su buzu bulunabileceğini kuvvetle düşündürmektedir. Gezegenin yüzeyinin üzerinde son derece ince bir ekzosfer ve güneş rüzgarlarını saptırabilecek kadar etkili, fakat zayıf bir manyetik alan bulunur. Merkür'ün doğal uydusu yoktur.
Merkür Güneş çevresinde Dünya'nın yörüngesinden içeride (Venüs'te olduğu gibi) döndüğü için, Dünya'nın gökyüzünde sabahları ya da akşamları gözükebilir ancak gecenin yarısında gözükemez. Ayrıca Venüs ve Ay'da da olduğu gibi Dünya'ya göre kendi yörüngesi çevresinde dönmesinin aşamaları tam aralıkla izlenir. Merkür Dünya'dan bakıldığında parlak bir nesne olarak görülür. Buna karşın Güneş'e olan yakınlığı nedeniyle Venüs'e göre daha zor görünür. Şimdiye dek iki uzay aracı Merkür'ü ziyaret etti: Mariner 10 1970'lerde uçarak geçti; MESSENGER 2004'te fırlatıldı, 30 Nisan 2015'te yakıtını tüketmeden ve gezegen yüzeyine çarpmadan önce 4 yıl boyunca Merkür'ün yörüngesinde 4.000'in üzerinde dönüş yaptı.
2020'lerin başı itibarıyla, Merkür'ün jeolojik tarihinin birçok geniş detayı hala araştırılmaktadır veya uzay sondalarından gelecek veriler beklenmektedir. Güneş Sistemi'ndeki diğer gezegenler gibi, Merkür de yaklaşık 4,5 milyar yıl önce oluşmuştur. Mantosu oldukça homojendir, bu da Merkür'ün tarihinde tıpkı Ay gibi erken dönemlerde bir magma okyanusuna sahip olduğunu göstermektedir. Mevcut modellere göre Merkür'ün katı bir silikat kabuğu ve mantosu, bunların altında katı bir dış çekirdek, onun altında sıvı bir çekirdek tabakası ve en içte katı bir iç çekirdek bulunabilir. Merkür'ün kökeni ve gelişimi hakkında, bazıları gezegenimsilerle çarpışmayı ve kaya buharlaşmasını içeren birçok rakip hipotez bulunmaktadır.
Merkür, Mars ve Venüs'ün yörüngeleri nedeniyle Dünya'dan çok daha fazla uzaklaşması sonucu ortalamada Dünya'ya en yakın gezegendir.

Merkür Güneş Sistemindeki dört karasal gezegenden biridir. 2.439,7 kilometrelik ekvatoral yarıçapı ile Güneş sistemindeki en küçük gezegendir. Merkür ayrıca Güneş Sistemi'nde bulunan en büyük doğal uydular Ganymede ve Titan'dan -daha ağır da olsa- da daha küçüktür. Merkür yaklaşık olarak %70 metalik ve %30 silikat maddelerinden oluşur. Merkür'ün 5,427 g/cm3'lük yoğunluğu Güneş Sistemi'ndeki ikinci en yüksek yoğunluktur ve Dünya'nın 5,515 g/cm3'lük yoğunluğundan biraz daha azdır. Eğer kütleçekimsel sıkıştırma etkisi çarpanlarına ayrılsaydı, Merkür'ü oluşturan maddeler Dünya'nın 4,4 g/cm3'lük yoğunluğuna karşılık 5,3 g/cm3'lük sıkıştırılmamış yoğunluk ile daha yoğun olurdu.

Merkür Güneş'e yakınlığı nedeniyle güneş ışınlarının güçlü etkisi altındadır ve sıcak bir gezegendir. Yüzey sıcaklığı, uzun süren Merkür gündüzü sırasında 427 °C üzerindeki düzeylere çıkabilirken, etkili bir hava yuvarının yokluğu nedeniyle gece -172 °C'ye kadar düşmektedir. Gezegenin koyu bir yüzeyi vardır. Yüzeyin 0,11 yansıtabilirlik değeri vardır, yani üzerine düşen güneş ışınlarının ancak yaklaşık onda birini yansıtır.

Merkür yüzeyinin en dikkat çeken özelliği tüm gezegen üzerine dağılmış irili ufaklı çarpma kraterleridir. İlk bakışta Ay yüzeyine benzetilebilecek bu görünümün, daha dikkatli bir incelemede birçok farklılıklar içerdiği anlaşılır. Ay'da olduğu gibi kraterlerin yoğun bir şekilde iç içe geçtiği alanlar arasında, krater yoğunluğunun çok düşük olduğu, yumuşak engebeli geniş düzlükler yer alır. Bu bölgeler kraterlerin sık olduğu bölgelere göre daha alçakta yer alırlar ve Ay'daki 'deniz'lere benzer şekilde, büyük çarpmalar sonucunda gezegen içinden yüzeye çıkan lav akıntıları ile oluştukları sanılır. Gerek bu oluşumların, gerekse büyük kraterlerin çoğunun, Güneş Sistemi içinde büyük çarpışmaların sürdüğü 4,5 ile 3,8 milyar yıl öncesini kapsayan dönemde meydana geldiği düşünülür. 3,8 milyar yıl öncesinden günümüze kadar, Güneş Sistemi büyük çarpışmaların sıklığının azaldığı, nispeten sakin bir döneme girmiştir. Merkür üzerindeki en büyük çarpışma izi, 1300 km çapındaki Caloris Havzasıdır. Bu dev lav denizi 100 km çapında bir gökcisminin çarpması ile gezegenin manto tabakasından yüzeye çıkan sıvılaşmış materyal ile oluşmuş, bu arada şok dalgalarının gezegen boyunca yayılarak diğer yüzünde odaklanması sonucunda Caloris Havzasının tam karşı kutbunda 500.000 km²lik bir alan son derece engebeli bir hal almıştır. Ayrıca düzlükler üzerinde yüzlerce kilometre uzunluğunda ve yüksekliği 2–3 km'yi bulan kırıklar dikkati çeker. Bunlara, gezegenin soğuması sırasında küçülen hacminin neden olduğu sanılmaktadır. Kırıkların bazı kraterlerin içinden de geçmeleri krater oluşum döneminden daha sonra meydana geldiklerini düşündürür.
Gezegen yüzeyinin en dışta kalan birkaç metre kalınlığındaki kısmının, Ay yüzeyindekine benzer biçimde çok küçük göktaşlarının milyarlarca yıldır süren bombardımanı sonucunda ince bir toz haline gelmiş regolit tabakası olduğu varsayılır. Aynı Ay'da gözlendiği gibi az sayıdaki genç kraterin, ışınsal olarak kendilerini çevreleyen parlak beyaz çizgilerin ortasında yer aldığı görülür. Bu çizgiler, çarpma sırasında 'kirli' regolitin üzerine sıçrayan taze materyal ile ilişkilidir.

Merkür'ün yüzeydeki kurtulma hızı gezegenin düşük kütlesi nedeniyle Dünya'nın ancak %40'ı kadardır. Bu düzeydeki bir çekim gücü, gezegen yüzeyindeki 400 °C'yi aşan sıcaklıklar karşısında gazların uzaya kaçmasına engel olamayacak denli güçsüzdür. Bu nedenle Merkür'ün çoğunlukla orta ağırlıktaki elementler içeren (oksijen, sodyum, potasyum) son derece seyrek bir atmosferi bulunmaktadır. Bu atmosfer durağan olmaktan çok, Merkür'ün konumunda etkisi güçlü olan güneş rüzgarı ve yüksek yüzey ısıları nedeniyle gezegen yüzeyinden koparılan ve kısa sürede uzay boşluğuna kaybedilen atomlardan oluşmuş, sürekli yenilenen bir yapıdadır. Bu şekliyle, Merkür atmosferini Dünya'nın egzosferi ile karşılaştırmak olasıdır.

Merkür'ün küçük boyutuna oranla önemli sayılabilecek bir manyetik alanı bulunmaktadır. Ekseni Merkür'ün dönüş eksenine 11° eğimli, kutupları Dünya'nın manyetik kutuplarına göre ters yerleşmiş durumda, yani kuzey manyetik kutbu gezegenin coğrafi güney kutbuna komşu olan ve gezegen yüzeyinde Dünya manyetik alanının %1'i kadar güçlü bu alan, Merkür çevresinde küçük bir manyetosfer oluşturmaya yeterlidir. Manyetosfer, Güneş rüzgarı adı verilen ve güneş kökenli hızlı parçacıkların oluşturduğu plazma akımının, gezegenin manyetik alanın etkisi ile saptırılarak engellendiği bölgedir. Manyetosferin en dışında, plazma akımının yavaşlayarak hızının ses hızının altına indiği ve yön değiştirdiği bir şok dalgası gözlenir. Merkür'ün manyetik alanı güneş rüzgarı ile gelen parçacıkları yakalayıp gezegen çevresinde tutacak kadar güçlü olmadığı için, Van Allen kuşakları yoktur.
Küçük bir gezegen olan Merkür'ün çekirdek sıcaklığının bir manyetik alan oluşturmak için gerekli olan sıvı demir kütlesini barındırmaya izin vermeyecek kadar düşük olduğu düşünülmektedir. Bu nedenle, bugün gözlenen manyetik alanın gezegen içindeki aktif bir manyetik dinamo tarafından sağlanmak yerine, çok önceleri mıknatıslanmış olan katı haldeki çekirdek tarafından sürdürüldüğü görüşü ortaya atılmıştır.

Gözlem koşullarının güçlüğü, Merkür'ün teleskopla ayırt edilebilen yüzey yapılarının hareketlerine dayanarak dönüş periyodunun hesaplanmasını zorlaştırmıştır. 1960'lı yıllara gelinceye dek gezegenin kendi ekseni etrafında dönüşünün, Güneş çevresindeki hareketi ile 'kilitlenmiş' şekilde 88 günde tamamlandığına inanılıyordu. Gezegenin bir yüzünün sürekli karanlıkta kalarak çok düşük sıcaklıkta bulunması ile sonuçlanacak bu durum, 1962 yılında radyo gökbilim tekniklerinin Merkür'ün gece yüzünde sıcaklığın hiçbir zaman -160 °C'nin altına düşmediğini ortaya koyması ile tartışmalı hale geldi. 1965 yılında radar incelemeleri, gezegenin dönüş hızının yaklaşık 59 günlük bir devir ile uyumlu olduğunu gösterdi. İtalyan gök bilimci Giuseppe Colombo bu sürenin Merkür'ün yörünge periyodunun 2/3'ü kadar olduğuna dikkati çekerek, gezegenin alışılmamış bir dönüş-yörünge kilitlenmesi olabileceğini bildirdi. Bu, Mariner 10 uzay sondasının 1974 yılında Merkür'ü ziyareti sırasında doğrulandı. Bugün, Merkür'ün kendi etrafındaki dönüşünü 58,65 günde tamamladığı bilinmektedir. Yörünge ve dönüş periyodlarının bu şekilde 3:2 oranındaki senkronizasyonu, gezegenin oldukça eliptik yörüngesinin yol açtığı önemli yörünge hızı değişimleri ile daha uyumlu görülür. Bu şekilde, 1:1 oranındaki bir kilitlenmenin özellikle günberi dönemindeki hızlanma sırasında yol açacağı librasyon hareketleri ve buna bağlı güçlü gel-git etkileri ve iç gerilimler önlenmiş olmaktadır.
Merkür'ün bu dönüş biçimi ilginç sonu

Meteoroloji veya hava bilgisi, atmosferde meydana gelen hava olaylarının oluşumunu, gelişimini ve değişimini nedenleri ile inceleyen ve bu hava olaylarının canlılar ve dünya açısından doğuracağı sonuçları araştıran bir bilim dalı. Türkçeye, Fransızca météorologie sözcüğünden geçmiştir. Ayrıca meteoroloji bilimi, Dünya'daki atmosferin her türlü fiziksel, dinamik ve kimyasal durumuyla ve yeryüzüne yakın atmosfer ile etkileşimleriyle ilgilenmektedir.

Atmosferin özellikle alt katmanlarında meydana gelen hava olaylarının oluşumunu ve değişimini nedenleriyle inceler ve kısa dönemli tahminler yapmayı amaçlar. Matematik, coğrafya, istatistik ve fizikten yararlanır.

İlk hava tahminleri, ilk uygarlıklar tarafından mevsimsel değişiklikleri izlemelerine yardımcı olmak amacıyla tekrar eden astronomik ve meteorolojik olayları gözlemlemeleriyle başlamaktadır. MÖ 650 civarında, Babilliler bulutların görünümüne ve hale gibi meteorolojik optik fenomenlere dayanarak kısa vadeli hava değişikliklerini tahmin etmeye çalıştılar. MÖ 300'e gelindiğinde, Çinli gök bilimciler yılı 24 festivale bölen ve her festivalin farklı bir hava türüyle ilişkilendirildiği bir takvim geliştirdiler. Yunan filozof Aristo, yağmur, bulutlar, dolu, rüzgâr, gök gürültüsü, şimşek ve kasırgalar gibi 340 civarında meteorolojik olay hakkında teoriler içeren felsefi bir bilimsel metin olan Meteorologica'yı yazdı. Ayrıca Meteorologica'da meteoroloji ve atmosferin yanında astronomi, coğrafya, kimya gibi konulara da değindi.
Aristoteles, bazı önemli hataların yanı sıra hava durumuyla ilgili keskin gözlemler yaptı ve dört ciltlik metni birçok kişi tarafından neredeyse 2000 yıl boyunca hava durumu teorisi konusunda otorite olarak kabul edildi. Aristoteles'in iddialarının çoğu hatalı olsa da, fikirlerinin çoğu 17. yüzyıla kadar yıkılmadı.

Yüzyıllar boyunca, genel hava durumu bilgilerine ve kişisel gözlemlere dayalı tahminler üretmek için girişimlerde bulunuldu. Bununla birlikte, Rönesans'ın sonunda, doğa filozoflarının spekülasyonlarının yetersiz olduğu ve atmosferi daha iyi anlamak için daha fazla bilginin gerekli olduğu giderek daha belirgin hâle geldi. Bunu yapmak için atmosferin nem, sıcaklık ve basınç gibi özelliklerini ölçen aletlere ihtiyaç vardı. Batı medeniyetinde, havanın nemini ölçen bir alet olan bir higrometre için bilinen ilk tasarım, on beşinci yüzyılın ortalarında Nicholas Cusa (c.1401-1464, Almanca) tarafından tasarlanmıştır. Galileo Galilei (1564-1642, İtalyan) 1592'de veya kısa bir süre sonra ilkel bir termometre icat etti; ve Evangelista Torricelli (1608-1647, İtalyan) 1643'te atmosfer basıncını ölçmek için barometreyi icat etti.

Bu meteorolojik araçlar on yedinci yüzyıldan on dokuzuncu yüzyıla kadar imal edilirken, gözlemsel, teorik bilgiler ve teknolojik gelişmeler de atmosfer bilgisine katkıda bulundu. Dünya'nın farklı yerlerinde yaşayan bireyler atmosferik ölçümler yapmaya ve kaydetmeye başladılar. On dokuzuncu yüzyılın ortalarında telgrafın icadı ve telgraf ağlarının ortaya çıkması, hava durumu gözlemlerinin gözlemcilere ve derleyicilere rutin olarak iletilmesine olanak sağladı. Bu veriler kullanılarak, pek ayrıntı içermeyen hava haritaları çizildi. Yüzey rüzgâr davranışları ve fırtına sistemleri tanımlanıp incelenebildi. Geniş bir alanda eş zamanlı olarak alınan birçok gözlemin derlenmesine ve analizine dayanan sinoptik hava tahmininin doğuşu, 1860'larda hava durumu gözlem istasyonlarının sayısının artmasıyla gerçekleşmiştir.

On dokuzuncu ve yirminci yüzyıllarda bölgesel ve küresel meteorolojik gözlem ağlarının oluşumuyla birlikte, gözleme dayalı hava tahmini için daha fazla veri elde edilmekteydi. 1920'lerde radyosondanın icadıyla çeşitli irtifalarda havayı izleme konusunda büyük bir adım atıldı. Hava durumu aletleri ve bir radyo vericisi ile donatılmış küçük hafif bir kutu olan radyosondalar, ortalama 30 kilometre yüksekliğe çıkan hidrojen veya helyum dolu bir balon tarafından atmosfere taşınır. Yükseliş sırasında aletler sıcaklık, nem ve basınç verilerini ölçerek yer istasyonuna geri iletir. Yer istasyonunda, veriler işlenir ve atmosferin düşey profili çıkartılır. Ayrıca bu veriler hava durumu haritaları oluşturmak veya hava tahmini için bilgisayar modellerine yerleştirmek için kullanılabilir hale getirilmektedir.
Günümüzde meteorolojik hizmetler, tamamen bilimsel yöntemlerle ve uluslararası iş birliği içerisinde yürütülmektedir. Bugün dünyada, 24 saat sürekli çalışan on bin civarında kara istasyonu, açık denizlerde görev yapan altı binden fazla gözlem gemisi ve yüksek hava sondajları yapan binden fazla meteoroloji istasyonu vardır.

İklimbilim
Hava durumu
Hava tahmini
Meteoroloji kısaltmaları
Radar
Meteoroloji uyduları
Meteoroloji mühendisliği

Meteoroloji Genel Müdürlüğü 25 Kasım 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The GLOBE Program
Meteoroloji dili21 Mayıs 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Mil bir mesafe ölçüm birimidir. İsim olarak İngilizce kökenlidir, tarihte değişik yöre ve ilgi alanlarında farklı uzunlukta kullanılmış ve hâlen kullanılmaktadır. Standart kısaltması; (mi)'dir.
Kara mili (Statute mile) ve deniz mili (Nautical mile) olarak iki farklı uzunluklara ayrılırlar.
Bir kara milinin uzunluğu metrik hesaba göre 1.609,344 metreye eşittir.

Deniz milinin (Nautical mile) uluslararası resmî bir kısaltması olmadığından; M, NM, nm ve nmi gibi kısaltmalara rastlamak mümkündür.
Bir deniz milinin uzunluğu metrik hesaba göre tam 1852,2 metredir.

  
    
      
        1
        
        n
        m
        =
        
          
            
              10002
              
              
              k
              m
            
            
              90
              ∗
              60
            
          
        
        =
        1852.2
        
        
        m
      
    
    {\displaystyle 1\,nm={\frac {10002\,\,km}{90*60}}=1852.2\,\,m}
  
.
Ayrıca, bir deniz milinin onda birine gomina denir ve 185,22 metredir.

Mille passus, Antik Roma'da kullanılan bir uzunluk ölçü birimidir. Latince kökenli bu ifade, "bin adım" anlamına gelir ve yaklaşık olarak 1.48 kilometrelik bir mesafeye denk gelir. Günümüzde kullandığımız "mil" biriminin kökeni de "mille passus"a dayanmaktadır.
Mille passus (kıs. m.p.), özellikle uzun mesafelerin ölçülmesinde ve yolculukların planlanmasında kullanılırdı. Roma İmparatorluğu'nun geniş yolları ve askeri seferleri sırasında bu ölçü birimi sıklıkla kullanılmıştır. Roma lejyonerleri iyi beslenip iyi havalarda sıkı bir şekilde çalıştırıldığında, bu şekilde daha uzun miller oluşturdular. Mesafe, Agrippa'nın MÖ 29'da standart bir Roma ayağı (Agrippa'nın kendi ayağı) oluşturmasıyla dolaylı olarak standartlaştırıldı ve bir adım 5 fit olarak tanımlandı. İmparatorluk Roma mili bu nedenle 5.000 Roma ayağını ifade ediyordu. Kadastrocular, decempeda ve dioptra gibi özel ekipmanlar daha sonra kullanımını yaygınlaştırdı.

Nikolas Kopernik (Asıl ismi Niklas Koppernigk, Lehçe: Mikolaj Kopernik; Almanca: Nikolaus Kopernikus; 19 Şubat 1473, Toruń - 24 Mayıs 1543, Frombork), Kraliyet Prusyası'na bağlı Ermland Derebeyliği'nde Katolik piskopos danışmanı, boş zamanlarında matematik, astronomi ve harita bilimi ile meşgul olan bilim insanı.
Nikolas Kopernik, "De revolutionibus orbium coelestium" (Göksel kürelerin devinimleri üzerine) başlığını taşıyan başyapıtında Güneş Sistemi'nin tarifini yapmış; gezegenlerin, Güneş'in merkezde olduğu sabit yörüngeler üzerinde hareket ettiğini kabul eden günmerkezlilik yasasını savunmuştur. 1543 yılında Kopernik'in ölümünden kısa bir süre önce yayımlanan bu kitap, "Kopernik Günmerkezliliği" denilen astronomik modelin başlangıcını oluşturur ve modern astronomik ve bilimsel gelişmelerin başlangıç noktası olarak gösterilerek bilim tarihinde bir dönüm noktası teşkil etmektedir.

Kopernik, 1466 yılından beri Lehistan Krallığı'nda bir bölge olan Kraliyet Prusyası'nda doğmuş ve ölmüştür. Kopernik'in kilise hukuku üzerine doktorası vardı ve aynı zamanda diplomasız olarak bir doktor, poliglot (çok dil bilen insan), klasik âlim, vali, diplomat ve ekonomide günümüze kadar temel bir kavram olan Miktar Teorisi'ni yazıya döken ve Gresham Yasasının bir versiyonunu Gresham'dan önce 1519 yılında formülleştiren bir ekonomistti.
Nikolas Kopernik, 19 Şubat 1473'te bir Prusya şehri olan Thorn'da doğdu. Babası Krakovlu bir tüccar, annesi de varlıklı bir ailenin kızıydı. Nikolas dört çocuklu bir ailenin en küçüğü idi. Kardeşi Andreas (Andrew) Frauenburg'da Augustinyan rahipti. Kız kardeşi Barbara Benedikt'in rahibesiydi ve son yıllarında Kulm'daki manastırın baş rahibesi oldu. 1517 yılından sonra öldü. Diğer kız kardeşi Katharina ise hem iş adamı hem de Thorn valisi olan Barthel Gertner ile evliydi. Barthel erken yaşlarda ölünce geride bıraktığı beş çocuğuna Kopernik baktı. Kendisi hiç evlenmemiş ve çocuk sahibi olmamıştır.

Baba tarafının izi Silezya'da Nysa yakınlarındaki bir köye kadar sürülebilir. Köyün ismi Kopernik'in değişik biçimde hecelenmesinden oluşmuştur, Copernik, Copernic, Kopernic, Coprirnik, Kopernik ve bugünkü adıyla Koperniki. 14. yüzyılda, ailenin üyeleri Silezya'nın diğer şehirleri olan Polonya'nın başkenti Krakow'a (1367) ve Torun'a (1400) taşınmaya başladılar. Baba yaşlı Mikola büyük ihtimalle Jan'ın oğludur ve Krakow kolundan gelmektedir.
Nikolas ismini babasından almıştır, kayıtlarda ilk olarak bakır işiyle uğraşan varlıklı bir tüccar olarak geçer ve çoğunlukla Danzig'de çalışırdı. 1458 yılları civarında Krakow'dan Torun'a gelmiştir. Vistül nehri yakınlarında bulunan Torun, o esnada yapılan on üç yıl savaşlarında karıştırılmıştır, Prusya şehirlerinin bir ittifakı olan Prusya Konfederasyonu ve Polonya krallığında yani seçkin ve rahip sınıfında Töton Şövalyeleri ile bölgenin hâkimiyeti üzerine savaşmıştır. Bu savaşta hansa birliğindeki şehirler, Danzig ve Nikolas Kopernik'in memleketi olan Torun gibi, Töton şövalyelerine karşı, şehirlerin geleneksel engin bağımsızlıklarına saygı göstereceğine söz veren Polonya kralı 4. Casimir Jagiellon'u desteklemeyi seçmişlerdir. Nikolas'ın babası aktif olarak güncel siyasetle meşgul olmuştur ve Töton şövalyelerine karşı Polonya ve şehirlerini desteklemiştir. 1454 yılında Polonya’nın kardinali Zbigniew Olesnicki ve Prusya şehirleri arasındaki savaş borçlarının geri ödenmesi için yapılan pazarlıklara ara buluculuk yapmıştır. 2.Thorn barış antlaşmasında Töton şövalyeleri Polonya'nın batı vilayetleri üzerindeki bütün iddialarından resmî olarak feragat etmişlerdir. Böylece Prusya takip eden 300 yıl boyunca Polonya’ya ait bir bölge olarak kalmıştır.
Kopernik’in babası 1461 ve 1464 yılları arasında Barbara Watzenrode’la evlenmiştir. 1483 civarında ölmüştür.

Nikolas’ın Annesi Barbara Watzenrode varlıklı bir Torun asilzadesi olan ve şehir konsey üyesi olan Yaşlı Lucas Watzenrode’un (1462’de öldü.) ve bazı kaynaklarda “Rüdiger gente Modlibog olarak bahsedilen, Jan Peckau’nun eski karısı Katarzyna’nın (1476’da öldü.) kızıydı. Watzenrode ailesi tıpkı Kopernik ailesi gibi Silezya’dan Swidnica (Schweidnitz) yakınlarından gelmektedir ve 1360'tan sonra Torun’a yerleşmişlerdir. Yakın bir zamanda en zengin ve en etkili asilzade ailelerinden biri olmuşlardır. Watzenrode’ların evliliğe dayalı geniş çaplı aile ilişkileri aracılığıyla Kopernik Torun, Danzig ve Elbing’in varlıklı aileleriyle ve Prusya’nın öne çıkan asil ailelerinden olan Czapski’lerle, Dzialynski’lerle, Konopacki’lerle ve Koscielecki’lerle ilişki kurmuştur. Modlibog’lar (“Tanrıya Dua” anlamına gelen lehçe isim) 1271'den beri Polonya'nın tarihinde iyi bilinen öne çıkan bir Polonyalı aileydi. Lucas ve Katherine'in üç çocuğu vardı: Warmia Piskopozu ve Kopernik'in koruyucusu olan Genç Lucas Watzenrode (1447-1512), Astronom'un annesi olan Barbara (1495'ten sonra öldü) ve 1459'da Torun tüccarı ve Belediye başkanı Tiedeman von Allen'la evlenen Christina (1502'den önce öldü).
Varlıklı bir tüccar olan ve 1439-1462 arası yargı kürsüsü başkanlığı yapmış olan Yaşlı Lucas Watzenrode sıkı bir Töton şövalyeleri karşıtıydı. 1453 yılında yükselişlerini engellemeyi planlayan Graudenz konferansında Torun temsilcisiydi. Hemen ardından meydana gelen On üç yıl savaşları (1454-1466) sırasında aktif olarak Prusya şehirlerinin savaş çabalarını önemli parasal teşviklerle (daha sonra bir kısmını geri istedi) ve Torun ve Danzigde yaptığı politik aktivitelerle destekledi. Kişisel olarak Lasin'deki (Lessen) ve Malbork'daki (Marienburgh) savaşlarda savaştı. 1462 yılında öldü.
Astronomun dayısı ve koruyucusu olan Genç Lucas Watzenrode Krakow Üniversitesinde (şu an jagiellonian üniversitesi) ve Köln ve Bologna üniversitelerinde eğitim görmüştür. Şiddetli bir Töton Şövalyeleri karşıtıydı ve onun büyük hocası bir keresinde onu “şeytanın ta kendisi” olarak nitelemiştir. 1489 yılında Watzenrode, kendi oğlunun seçilmesini uman 4. Kral Casimir'e karşı Warmia (Ermeland, Ermland) Piskopozu seçilmiştir. Soncunda da Watzenrode, kral 4. Casimirin 3 yıl sonraki ölümüne kadar onunla tartışmıştır. Watzenrode daha sonra 1. John Albert, Alecander Jagiellon ve 1. Yaşlı Sigismund olmak üzere üç başarılı Polonya hükümdarıyla yakın ilişkiler kurmayı başarabilmiştir. Üç hükümdarında arkadaşı ve danışmanıydı ve onun etkisi Polonya ve Warmia arasındaki bağları büyük ölçüde güçlendirmiştir. Watzenrode Warmia'daki en güçlü adam olarak kabul edilmeye başlandı ve onun zenginliği, bağlantıları ve etkisi ona Kopernik'in eğitimini ve Frombork Katedralinde Aziz olarak yaptığı kariyerini güvence altına almasını sağladı.

Kopernik'in Latince ve Almancayı aynı akıcılıkla konuşabildiği kabul ediliyor. Aynı zamanda Lehçe, Yunanca ve İtalyanca konuşabiliyordu. Kopernik'in günümüze ulaşan çalışmalarının büyük çoğunluğu onun zamanında Avrupa'da akademi dili olan Latincedir. Latince aynı zamanda Roma Katolik Kilisesi’nin ve Polonya kraliyet mahkemesinin resmi diliydi. Bu yüzden Kopernik’in kiliseyle ve Polonyalı liderlerle yaptığı bütün yazışmalar Latinceydi.
Kopernik’in Almanca dilinde yazılmış günümüze ulaşan çok az dokümanı vardır. Alman felsefe profesörü Martin Carrier bu durumu Kopernik’in anadilinin Almanca olduğunun kabul edilmesine bir sebep olarak sayar. Kopernik’in anadilinin Almanca olduğuna dair diğer argümanlar ise Kopernik’in büyük çoğunluğu Almanca konuşan bir şehirde doğmuş olması ve Bologna’da kilise hukuku okurken 1496 yılında, 1497 yılının yönetmeliğine göre anadili Almanca olan bütün ülkelerdeki her öğrenciye açık bir öğrenci örgütü olan Alman Natio’ya (Natio Germanorum) katılmış olmasıdır. Ancak, Fransız filozof Alexandre Koyre’ye göre, Kopernik’in Natio Germanorum’a katılmış olması tek başına Kopernik’in kendisini alman olarak kabul ettiği anlamına gelmez. Çünkü Almanca konuşan öğrenciler için bunu doğal bir seçim haline getiren kesin ayrıcalıklar bulunduran Prusya’dan ve Silezya’dan öğrenciler etnik kökenlerine ve kendilerini nasıl tanımladıklarına bakılmaksızın düzenli olarak kategorize edilmekteydi.

Kopernik’in zamanında insanlar isimlerini yaşadıkları yerlerden alırlardı. Silezya’daki ilham veren köy gibi, Kopernik’in soyadı farklı şekillerde okunurdu. Soyadının büyük ihtimalle Silezya’daki bakır madeni endüstrisiyle bir ilgisi vardı, bunun yanında bazı bilginler soyadını Silezya doğasında yetişen dereotundan (Lehçe de “koperek” veya “kopernik”) aldığını iddia ederler.
Bir yüz yıl sonra William Shakespeare'in durumunda olduğu gibi, astronom ve yakınları için ismin sayısız heceleme versiyonları belgelenmiştir. 13. yüzyılda Silezya'da yer ismi olarak ilk görülen isim, Latin belgelerinde değişik biçimlerde hecelenmiştir. Kopernik “ortografi hakkında oldukça umursamazdı.” 1480 yılları civarı çocukluğu sırasında, babasının ismi (ve astronomun geleceği) Thorn'da Niclas Koppernigk olarak kaydedildi. Krakow'da kendisini Latince olarak Nicolaus Nicolai de Torunia (Nikolas, Nikolas'ın oğlu, Torun'un) olarak belirtmiştir. Padua'da kendisini “Nicolaus Copernik” ve daha sonra “Coppernicus” olarak belirtmiştir. Astronom ismini Coppernicus şeklinde genelde 2 “p” kullanarak latinceleştirmiştir. (çalışılan 31 belgenin 23'ünde) ama daha sonra ismini tek “p”li olarak kullanmıştır. De revolutionibus’un baş sayfasında Rheticus ismini “Nicolai Copernici” olarak yayımlamıştır.

Babasının ölümü üzerine genç Nikolas'ın dayısı Genç Lucas Watzenrode (1447-1512), Nikolas'ı kanatlarının altına aldı ve onun eğitim ve kariyer ihtiyaçlarını karşıladı. Watzenrode Polonya'nın önde gelen fikir adamlarıyla bağlantılar kurdu ve etkili İtalyan doğumlu hümanist ve Krakow saray mensubu olan Filippo Buonaccorsi'nin arkadaşıydı. Kopernik'in çocukluğunun ve eğitiminin ilk yıllarına ait günümüze ulaşabilmiş hiçbir belge yoktur. Kopernik'in biyografisini yazan insanlar Watzenrode'un genç Kopernik'i ilk olarak Torun'da kendisinin de hoca olarak çalıştığı St. John okuluna gönderdiğini varsayarlar. Daha sonra Armitage'a göre, Nikolas Krakow üniversitesi için öğrencilerini hazırlayan ve Watzenrode'un da Polonya'nı

Okyanus (Eski Yunanca: Ὠκεανός, trans. Okeanós), bir gezegenin hidrosferinin çoğunu oluşturan bir su kütlesidir. Dünya üzerinde bir okyanus, Dünya Okyanusunun ana geleneksel bölümlerinden biridir. Bunlar, bölgeye göre azalan sırada, Pasifik, Atlantik, Hint, Güney (Antarktika) ve Kuzey Kutbu Okyanuslarıdır. Spesifikasyon olmadan kullanılan "okyanus" veya "deniz" ifadeleri, Dünya yüzeyinin çoğunu kapsayan birbirine bağlı tuzlu su kütlesini ifade eder. Genel bir terim olarak, "okyanus" çoğunlukla Amerikan İngilizcesinde "deniz" ile değiştirilebilir; ancak İngiliz İngilizcesinde değil. Açıkça söylemek gerekirse, deniz kısmen veya tamamen karayla çevrili bir su kütlesidir (genellikle dünya okyanusunun bir bölümü).
Tuzlu deniz suyu yaklaşık 361.000.000 km² (139.000.000 km²) kapsar ve genellikle birkaç ana okyanus ve daha küçük denizlere bölünür; okyanus Dünya yüzeyinin yaklaşık %71'ini ve Dünya biyosferinin %90'ını kapsar. Okyanus Dünya suyunun %97'sini içerir ve oşinograflar Dünya Okyanusunun %20'sinden daha azının haritalandığını belirtmiştir. Toplam hacim yaklaşık 1,35 milyar kilometreküp (320 milyon cu mi), ortalama derinliği yaklaşık 3.700 metre (12.100 ft)dir.

Dünya okyanusu, Dünya'nın hidrosferinin temel bileşeni olduğundan, yaşamın ayrılmaz bir parçasıdır, karbon döngüsünün bir parçasını oluşturur ve iklim ve hava koşullarını etkiler. Dünya Okyanusu bilinen 230.000 türün yaşam alanıdır; ancak çoğu keşfedilmediği için okyanusta bulunan türlerin sayısı çok daha fazladır, muhtemelen iki milyonun üzerindedir. Dünya okyanuslarının kökeni bilinmemektedir; okyanusların Hadean eonunda oluştuğu düşünülmektedir ve yaşamın ortaya çıkışının nedeni olabilir.
Dünya dışı okyanuslar su veya diğer elementler ve bileşiklerden oluşabilir. Dünya dışı yüzey sıvılarının onaylanmış tek büyük kararlı gövdesi Titan'ın gölleridir; ancak Güneş Sisteminin başka yerlerinde okyanusların varlığına dair kanıt vardır. Jeolojik tarihlerinin başlarında Mars ve Venüs büyük su okyanuslarına sahip oldukları için teorileştirilir. Mars okyanus hipotezi, Mars yüzeyinin yaklaşık üçte birinin bir zamanlar su ile kaplandığını ve kaçak bir sera etkisinin Venüs'ün küresel okyanusunu kaynatmış olabileceğini düşündürmektedir. Suda çözünmüş tuzlar ve amonyak gibi bileşikler donma noktasını düşürür, böylece su brin veya konvektif buz gibi dünya dışı ortamlarda büyük miktarlarda bulunabilir. Doğrulanmamış okyanuslar, birçok cüce gezegen ve doğal uydunun yüzeyinin altında spekülasyon yapar; Özellikle, ayın Europa okyanusunun Dünya'nın su hacminin iki katından fazla olduğu tahmin edilmektedir. Güneş Sisteminin dev gezegenlerinin de henüz teyit edilmemiş bileşimlerden oluşan sıvı atmosferik katmanları olduğu düşünülmektedir. Okyanuslar ayrıca, gezegenler arası yaşanabilir bir bölgedeki sıvı suyun yüzey okyanusları da dahil olmak üzere dış gezegenlerde ve ekzomonlarda da bulunabilir. Okyanus gezegenleri, yüzeyi tamamen sıvıyla kaplı varsayımsal bir gezegendir.

Genel olarak birkaç ayrı okyanus olarak tanımlansa da, küresel, birbirine bağlı tuzlu su kütlesine bazen Dünya Okyanusu veya küresel okyanus denir. Parçaları arasında nispeten serbest değiş tokuşu olan sürekli bir su kütlesi kavramı, oşinografi için temel öneme sahiptir.

Dünyanın okyanus ortası sırtları birbirine bağlıdır ve her okyanusun bir parçası olan ve dünyanın en uzun dağ silsilesi olan tek bir küresel okyanus ortası sırt sistemini oluşturur. Sürekli dağ silsilesi 65.000 km uzunluğundadır (en uzun kıta dağ silsilesi Andes'den birkaç kat daha uzun).

Hidrosferin toplam kütlesi yaklaşık 1,4 kuintilyon tondur (1,4×1018 uzun ton veya 1,5×1018 kısa ton), bu da Dünya'nın toplam kütlesinin yaklaşık %0,023'üdür. %3'ten daha azı tatlı su; geri kalanı tuzlu su, neredeyse hepsi okyanusta bulunur. Dünya Okyanusunun alanı yaklaşık 361,9 milyon kilometrekare (139,7 milyon mil kare), Dünya yüzeyinin yaklaşık %70,9'unu kaplar ve hacmi yaklaşık 1.335 milyar metreküptür (320,3 milyon mil küp). Bu, kenar uzunluğu 1.101 kilometre (684 mi) olan bir su küpü olarak düşünülebilir. Ortalama derinliği 3.688 metre (12.100 ft) ve maksimum derinliği Mariana Çukuru'nda 10.994 metredir. Dünyadaki deniz sularının neredeyse yarısı 3000 metrenin (9.800 ft.) derinliğindedir. Derin okyanusun geniş alanları (200 metreden veya 660 fit'in altındaki herhangi bir şey) Dünya yüzeyinin yaklaşık %66'sını kaplar. Buna Hazar Denizi gibi Dünya Okyanusuna bağlı olmayan denizler dahil değildir.
Mavimsi okyanus rengi, katkıda bulunan birkaç ajanın bir bileşimidir. Önemli katkıda bulunanlar arasında çözünmüş organik madde ve klorofil bulunmaktadır. Denizciler ve diğer denizciler, okyanusun genellikle geceleri kilometrelerce uzanan görünür bir parıltı yaydığını bildirdiler. 2005 yılında, bilim adamları ilk kez bu ışığın fotoğrafik kanıtlarını elde ettiklerini açıkladılar. Büyük olasılıkla biyolüminesanstan kaynaklanmaktadır.

Oşinograflar okyanusu fiziksel ve biyolojik koşullar tarafından tanımlanan farklı dikey bölgelere bölerler. Pelajik bölge tüm açık okyanus bölgelerini içerir ve derinlik ve ışık bolluğu ile kategorize edilen diğer bölgelere ayrılabilir. Fotik bölge, yüzeyden 200 m derinliğe kadar okyanusları içerir; fotosentezin meydana gelebildiği bölgedir ve bu nedenle en biyolojik çeşitlidir. Bitkiler fotosentez gerektirdiğinden, fotik bölgeden daha derin bulunan yaşam ya yukarıdan batan malzemeye dayanmalı (deniz karına bakınız) ya da başka bir enerji kaynağı bulmalıdır. Hidrotermal menfezler, aotik bölge (200 m'yi aşan derinlikler) olarak bilinen şeyde birincil enerji kaynağıdır. Fotik bölgenin pelajik kısmı epipelajik olarak bilinir.
Aotik bölgenin pelajik kısmı sıcaklığa göre dikey bölgelere ayrılabilir. Mezopelajik en üst bölgedir. En alt sınırı, tropik bölgelerde genellikle 700-1.000 metre (2.300-3.300 ft) olan 12 °C'lik (54 °F) bir termoklindir. Ardından, 10 ila 4 °C (50 ve 39 °F) arasında, tipik olarak 700–1.000 metre (2.300-3.300 ft) ve 2.000-4.000 metre (6.600-13.100 ft) arasında uzanan ve dipsizin üst kısmı boyunca uzanan bathypelagic düz, alt sınırı yaklaşık 6.000 metre (20.000 ft) olan abizsopelajiktir. Son bölge derin okyanus çukurunu içerir ve hadalpelagik olarak bilinir. 6.000–11.000 metre (20.000-36.000 ft) arasındadır ve en derin okyanus bölgesidir.
Bentik bölgeler atotiktir ve derin denizin en derin üç bölgesine karşılık gelir. Bathyal bölge yaklaşık 4.000 metreye (13.000 ft) kadar kıta eğimini kaplar. Abyssal bölge, 4.000 ila 6.000 m arasındaki abyssal ovaları kaplamaktadır. Son olarak, hadal bölgesi, okyanus siperlerinde bulunan hadalpelagik bölgeye karşılık gelir.
Pelajik bölge ayrıca iki alt bölgeye ayrılabilir: neritik bölge ve okyanus bölgesi. Neritik bölge, kıta raflarının hemen üzerindeki su kütlesini kapsar, okyanus bölgesi ise tamamen açık suyu içerir.
Buna karşılık, kıyı bölgesi düşük ve yüksek gelgit arasındaki bölgeyi kaplar ve deniz ve kara koşulları arasındaki geçiş alanını temsil eder. Gelgit seviyesinin bölgenin koşullarını etkilediği alandır çünkü intertidal bölge olarak da bilinir.
Bir bölge derinlikte sıcaklıkta dramatik değişikliklere uğrarsa, bir termoklin içerir. Tropikal termoklin tipik olarak yüksek enlemlerde termoklinden daha derindir. Nispeten az güneş enerjisi alan polar sular sıcaklıkla tabakalandırılmaz ve genellikle termoklinden yoksundur; çünkü polar enlemlerdeki yüzey suyu daha büyük derinliklerde su kadar soğuktur. Termoklinin altında su, −1 °C ile 3 °C arasında değişen çok soğuktur. Bu derin ve soğuk tabaka okyanus suyunun büyük kısmını içerdiğinden, dünya okyanusunun ortalama sıcaklığı 3,9 °C'dir. Bir bölge derinlikte tuzlulukta dramatik değişikliklere uğrarsa, bir halokolin içerir. Bir bölge derinliğe sahip güçlü, dikey bir kimya gradyanına maruz kalırsa, bir kemoklin içerir.
Halocline genellikle termoklinle çakışır ve kombinasyon belirgin bir piknoklin üretir.

Okyanusun en derin noktası, Kuzey Mariana Adaları yakınlarındaki Pasifik Okyanusu'nda bulunan Mariana Çukuru'dur. Maksimum derinliğinin 10,971 metre (35,994 ft) (artı veya eksi 11 metre) olduğu tahmin edilmiştir; maksimum derinliğin çeşitli tahminlerinin tartışılması için Mariana Çukuru makalesine bakın.) İngiliz deniz gemisi Challenger II, 1951'de çukuru inceledi ve çukurun en derin kısmını "Challenger Deep" olarak adlandırdı. 1960'ta iki kişilik bir ekip tarafından yönetilen Trieste, çukurun tabanına başarıyla ulaştı.

Dalgaboyu hareketlerinin rezonans yönleri ile birlikte artım periyotları için gelgit yönünü gösteren amhidromik noktalar.
Okyanus deniz akımları farklı kökenlere sahiptir. Gelgit akımları gelgit ile fazdadır, bu nedenle kuasiperiyodiktir; belirli yerlerde, özellikle açıklıklarda [açıklama gerekli] çeşitli düğümler oluşturabilirler. Periyodik olmayan akımların kaynağı dalga, rüzgar ve farklı yoğunluklardır.
Rüzgar ve dalgalar yüzey akımları yaratır (“sürüklenme akımları” olarak adlandırılır). Bu akımlar bir yarı-kalıcı akımda (saatlik ölçek içinde değişen) ve hızlı dalgalar hareketinin etkisi altında birkaç Stokes hareketinde (birkaç saniyelik kademe) bozulabilir. Yarı-kalıcı akım dalgaların kırılması ve daha az etkili bir etki ile rüzgârın yüzeydeki sürtünmesi ile hızlanır.

Akımın bu hızlanması dalgalar ve baskın rüzgar yönünde gerçekleşir. Buna göre, deniz derinliği arttığında, toprağın dönüşü akımların yönünü derinlik artışıyla orantılı olarak değiştirirken sürtünme hızlarını düşürür. Belli bir deniz derinliğinde, akım yön değiştirir ve ters hızda ters yönde görülür ve akım hızı null olur: Ekman spirali olarak bilinir. Bu akımların etkisi esas olarak okyanus yüzeyinin karışık tabakasında, genellikle 400 ila 800 metre maksimum derinlikte görülür. Bu akımlar önemli ölçüde değişebilir, değişebilir ve çeşitli yıllık mevsimlere bağlıdır. Karışık katman daha az kalınsa (10 ila 20 metre), yüzeydeki yarı-kalıcı akım, Termokline kadar neredeyse homojen hale gelen, rüzgarın yönüne göre aşırı eğik bir yön benimser.
Bununla birlikte, derinlerde, deniz akımları sıcaklık gradyanları ve su yoğunluğu kütleleri arasındaki

Omega Centauri (ω Centauri, kısaca ω Cen, NGC 5139 veya Caldwell 80 olarak da bilinir), Erboğa takımyıldızında yaklaşık olarak 15.800 ışık yılı uzaklıkta bulunan bir küresel yıldız kümesidir. Edmond Halley tarafından 1677 yılında keşfedilmiş ve "yıldız olmayan bir cisim" olarak tanımlanmıştır. Omega Centauri, 2000 yıl önce Batlamyus kataloğunda yıldız olarak gösterilmişti. Lacaille, kataloğuna I.5 olarak eklemiştir. İngiliz astronom John William Herschel 1830'larda ilk kez küresel yıldız kümesi olarak tanımladı.
Omega Centauri, yaklaşık 150 ışık yılı çapıyla Samanyolu'ndaki bilinen en büyük küresel yıldız kümesidir. Toplam kütlesi 4 milyon güneş kütlesine eşdeğer olan 10 milyon kadar yıldız içerdiği tahmin ediliyor ve bu da onu Samanyolu'ndaki bilinen en kütleli küresel küme yapmaktadır.
Omega Centauri diğer galaktik küresel kümelerden o kadar farklıdır ki, parçalanmış bir cüce gökadanın çekirdek kalıntısı olarak ortaya çıktığı düşünülmektedir. Johann Bayer'in Uranometria'sında yer almasına rağmen bir yıldız değildir. Diğer küresel kümelerden farklı olarak bu kümede birçok farklı nesil yıldız bulunur.
2008 yılında yapılan bir çalışma, Hubble Uzay Teleskobu ve Şili Cerro Pachón'daki Gemini Gözlemevi tarafından yapılan gözlemlere dayanarak, Omega Centauri'nin merkezinde bir araorta-kütleli kara delik olduğuna dair kanıtlar sunmuştur.

Eliptik Cüce Yay
Cüce Büyükköpek
Messier 54
Mayall II

Hubblesite - Peering into the core of a globular cluster1 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Omega Centauri: Former Core of a Dwarf Galaxy?
Omega Centauri: Proud Cluster or Sad Remnant?7 Mayıs 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Omega Centauri at ESA/Hubble27 Aralık 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Omega Centauri on Wikisky.org12 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Omega Centauri, Galactic Globular Clusters Database page
Amateur-Fotos: [1]2 Nisan 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.[2]2 Nisan 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.[3]24 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.[4]2 Nisan 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Omurgalılar (Latince: Vertebrata), hayvanlar aleminin kordalılar (Latince: Chordata) şubesine ait bir alt şubedir.

Omurgalıların en karakteristik özelliği, birbirini takip eden omurlardan yapılmış bir omurgaya sahip olmalarıdır. Omurga sütunu çok kuvvetli bir destektir, fakat aynı zamanda eğilebilir bir yapıdadır. Aşağı omurgalılarda, omurga kıkırdak halinde olmasına rağmen, yüksek yapılı omurgalılara doğru kemikleşmeye başlar.
Birçok omurgalıda omurgaya iki çift ön ve arka üyelerde tutunur. Vücut bilateral (iki yanlı bakışımlı) simetriktir. Baş, gövde ve kuyruk olmak üzere üç kısma ayrılmıştır. Sölom yani vücut boşluğu yalnız gövde bölgesinde bulunur. Sindirim kanalı bel kemiğinin karın (ventral) tarafındadır. Dolaşım sistemi kapalıdır. Yürek en az iki, en çok dört boşluk ihtiva eder. Kanın alyuvarlarında hemoglobin denilen solunum pigmenti vardır. Hemoglobin, kana kırmızı rengi verir. Boşaltım organları çifttir. Boşaltım ve üreme organı açıklıkları, tek veya ayrı ayrı olarak bulunur.
İki çift ekstremiteleri vardır. Bunlar balıklarda bulunan göğüs ve karın yüzgeçleri, karada yaşayanlarda ise ön ve arka bacaklardır. Deri, solungaç ve akciğer ile soluyabilirler. Kafatası içinde muhafaza edilen karmaşık yapılı bir beyinleri vardır.

Omurgalılar, yaklaşık 525 milyon yıl önce, organizma çeşitliliğinde artış görülen Kambriyen patlaması sırasında ortaya çıktı. Bilinen en eski omurgalının Myllokunmingia olduğuna inanılıyor. Erken omurgalıdan biri de Haikouichthys ercaicunensis'tir. Kambriyen'e egemen olan diğer faunanın aksine, bu gruplar temel omurgalı vücut planına sahipti: bir sırt ipliği, ilkel omurlar ve iyi tanımlanmış bir baş ve kuyruk. Bu erken omurgalıların tümü, çenelerden yoksundu ve –batraklardaki gibi– deniz tabanına yakın yerlerde filtre beslemesine güveniyordu.

İlk çeneli omurgalılar (Gnathostomata) geç Ordovisiyen'de (~450 mya) ortaya çıkmış ve Devoniyen'de yaygın hale gelmiştir, bu dönem genellikle "Balık Çağı" olarak bilinir. Devoniyen'de iki grup kemikli balık, Actinopterygii ve Sarcopterygii, evrimleşti ve çeşitlendi. Devoniyen, aynı zamanda, geç Silüriyen'den bu yana o dönemin tamamına egemen olan bir zırhlı balık grubu olan Placodermi'nin yanı sıra, Taşemengiller ve Myxini dışında neredeyse tüm çenesiz balıkların ölümünü gördü. Devoniyen, balıklar ve amfibiler arasında geçiş formları olan ilk Labyrinthodontianların yükselişini de gördü.

Amniyotlar, sonraki Karbonifer döneminde labyrintodontlardan evrimleşmiştir. Parareptilia ve sinapsid amniyotlar Paleozoik'in sonlarında yaygınken, Mezozoyik'te diapsidler baskın hale geldi. Denizde kemikli balıklar üstün olmaya başladı. Dinozorlardan evrimleşen kuşlar, geç Jura'da gelişti.

Senozoyik'te dünya, kemikli balıklar, amfibiler, sürüngenler, kuşlar ve memelilerde büyük çeşitlilik gördü. Yaşayan tüm omurgalı türlerinin yarısından fazlası (yaklaşık 32.000 tür) balıktır. Balıklar; (tetrapod olmayan kraniatlar), 4.600 metrenin üzerindeki rakımlarda Himalaya göllerindeki sazansılardan (Cypriniformes), yaklaşık 11.000 metre ile en derin okyanus açması olan Challenger Çukuru'ndaki yassı balıklara (Pleuronectiformes) kadar dünyanın tüm su ekosistemlerinde yasarlar. Sayısız çeşitte balıklar, hem tatlı su hem de deniz olmak üzere dünyanın su kütlelerinin çoğunda ana yırtıcı hayvanlardır. Omurgalı türlerinin geri kalanı, dört üyelilerdir. Dört üyeliler, kabaca 7.000 tür içeren amfibilerin yanı sıra; memeliler (yaklaşık 5.500 tür ile), sürüngenler ve kuşları içerir (iki sınıf arasında eşit olarak bölünmüş yaklaşık 20.000 tür ile). Dört üyeliler, çoğu karasal ortamın baskın megafaunasını oluşturur ve ayrıca kısmen veya tamamen suda yaşayan birçok grubu (örn. deniz yılanları, penguenler, deniz memelileri) içerir.

Acrania — Kafatassızlar
Hemichordata — Yarı sırtipliler
Urochordata  veya Tunicata — Tulumlular
Cephalochordata — Başı kordalılar
Craniata — Gerçek kafataslılar
Agnatha — Çenesizler
Gnathostomata — Gerçekçeneliler
Pisces — Balıklar
Placodermi — Fosil balıklar
Chondrichthyes — Kıkırdaklı balıklar
Osteichthyes — Kemikli balıklar
Tetrapoda — Dört üyeliler
Amphibia — İki yaşamlılar
Reptilia — Sürüngenler
Aves — Kuşlar
Mammalia — Memeliler

Omurgasızlar
Omurgalıların evrimi
Kordalıların evrimi
Hayvanların evrimi

Orman yangını, Orman sınırları içerisinde, doğal ya da insan kaynaklı etkenlerle meydana gelen, kontrol dışı yayılan ve biyokütleyi  kısmen veya tamamen yok ederek ekolojik, ekonomik ve toplumsal zararlara yol açan kontrolsüz yanma fenomenidir. Çağdaş amenajman teknikleri yangın riskini azaltmak ve doğal orman döngülerini desteklemek için sıklıkla ormanlarda kontrollü yakma işlemlerini uygular, fakat orman yangınları bu kontrollerin dışında gerçekleşen durumlardır. Türkiye'de 2021 yılında gerçekleşen Manavgat orman yangınları yaklaşık 60 bin hektar alanı küle çevirerek cumhuriyet tarihinin en büyük ve en yıkıcı yangın afeti olarak kayıtlara geçerken; küresel ölçekte de benzer iklim ekstremiteleriyle tetiklenen ve modern tarihin en büyük çevre felaketleri arasında yer alan 2019-2020 Avustralya "Kara Yaz" yangınları (24 milyon hektar), 2023 Kanada orman yangınları (18.5 milyon hektar) ve dumanları ilk kez Kuzey Kutbu'na kadar ulaşan 2021 Sibirya Taiga yangınları (18.1 milyon hektar) dünya genelindeki en büyük üç mega yangın olarak ekosisteme telafisi imkansız zararlar vermiştir.

Orman yangınları; yayılma ortamlarına göre genel olarak örtü, toprak ve tepe yangını olmak üzere 3 sınıfta incelenmektedir. 
Örtü yangını; orman tabanını kaplayan ibre, ince dal, kesim artığı, otsu bitkiler ve yerdeki organik ölü örtünün yanmasıyla karakterize olan, yanma reaksiyonunun yer yüzeyinde gerçekleştiği ve kontrol altına alınması nispeten daha kolay olan yangın türüdür. Ancak bu yangınlar, alt dalları budanmamış ve dikey yakıt sürekliliği yüksek olan nispeten bakımsız meşcerelerde, "merdiven etkisi" yaratarak hızla tepe yangınına dönüşme potansiyeline sahiptir.
Tepe yangını, ağaç ve çalıların tepelerini tamamen içine alan, rüzgârın etkisiyle ağaçtan ağaca sıçrayarak çok hızlı ilerleyen ve kontrol altına alınması en güç olan orman yangını türüdür. Bu yangınlarda yanma reaksiyonu yer yüzeyinden bağımsız olarak tepe çatısında dikey ve yatay yönde ilerler; açığa çıkan yüksek termal enerji ve konveksiyonel akıntılar, yanan kozalak ve dalları kilometrelerce uzağa fırlatarak spot yangınlar oluşturabilir. Genellikle çam göknar gibi ibreli ormanlarda, şiddetli rüzgâr, yüksek sıcaklık ve düşük bağıl nem kombinasyonunda meydana gelen tepe yangınlarına karadan doğrudan müdahale etmenin zorluğu sebebiyle doalylı müdahaleler daha çok tercih edilmektedir.
Toprak yangını,orman tabanındaki humus, turba ve çürümekte olan derin organik madde katmanlarının yeryüzünün altında, içten içe ve yavaşça yanmasıyla meydana gelen yangın türüdür. Bu yangınlar, düşük oksijenli ortamda dumansız, alevsiz ve yavaş bir korlaşma şeklinde ilerlemektedir. Yer üstünde net bir belirti göstermediği için fark edilmesi, izlenmesi ve konumlandırılması oldukça güçtür. Genellikle çok kurak geçen sezonlarda toprağın derinliklerine kadar kuruduğu alanlarda nükseder. Toprak yangınları ağaçların kök sistemlerini doğrudan yakarak kuruttuğu ve toprak altındaki mikroorganizma faaliyetini tamamen yok ettiği için ekosisteme uzun vadede çok ağır zararlar vermektedir.

Orman yangını riski taşıyan bölgelerde afet nüksetmeden önce ekosistemin direncini artırmak, beşeri ve doğal risk faktörlerini minimize etmek amacıyla yürütülen proaktif, silvikültürel ve idari faaliyetlerin bütünüdür; bu süreçte, örtü yangınlarının tepe yangınına dönüşmesini engelleyen alt dal budaması ve yanıcı madde yükünün azaltılması gibi yakıt yönetimi çalışmaları yürütülür, orman sınırlarına ve yol kenarlarına yangına dayanıklı geniş yapraklı türlerden yeşil kuşak bariyerleri inşa edilir, sahanın İHA ve termal kameralarla 7/24 izlenmesini kapsayan erken uyarı sistemleri entegre edilir, yangın havuzları ile emniyet şeritlerinin lojistik hazırlıkları tamamlanır ve yüksek riskli dönemlerde valilikler ile OGM tarafından uygulanan ormana giriş yasakları, idari yaptırımlar ve toplumsal bilinçlendirme faaliyetleri vasıtasıyla afet riski henüz başlangıç aşamasında engellenir.

Orman yangınlarıyla mücadele, Türkiye'de Orman Genel Müdürlüğü tarafından koordine edilmektedir. Orman yangınlarıyla mücadele doğrudan ve dolaylı olmak üzere iki çeşittir. Doğrudan müdahale yangın ile doğrudan müdahaleye girişildiği suyla veya yangın müdahale şaplağı gibi araçlarla yapılan mücadeledir. Dolaylı müdahale ise yüksek termal enerji açığa çıkaran veya doğrudan müdahalenin can güvenliği açısından risk oluşturduğu tepe yangınları gibi durumlarda başvurulan; aktif alev cephesine su veya fiziksel aletlerle doğrudan saldırmak yerine yangının ilerleme rotası üzerindeki doğal engelleri veya yapay yangın emniyet şeritlerini kullanarak yakıt sürekliliğini kesmeyi ve afeti belirli bir tampon bölgeye hapsederek kontrol altına almayı hedefleyen stratejik bir yangın yönetimi metodolojisidir. 

Türkiye'de son 2014-2023 yılları arasında toplam 232.290 hektarlık alan orman yangınları sonucu yanmıştır. 2021 yılı, toplam 139.503 hektar ormanlık alanın zarar görmesiyle, yanmış alan büyüklüğü açısından Türkiye Cumhuriyeti tarihinin 1945 yılının ardından en büyük ikinci yıllık orman kaybının yaşandığı dönem olarak kayıtlara geçmiştir.

Ormanları yangınlarının meydana gelmesini önlemek için alınması gereken tedbirlerden bazıları şunlardır:

Yetkililerin açıklamalarını her daim öncelikli olarak dikkate alınmalı; bu doğrultuda Orman Genel Müdürlüğü (OGM) ile Valilikler tarafından yayımlanan resmî bildiri, genelge ve idari yasaklara riayet edilmelidir.
Meteorolojik "Üç 30" (30-30-30) kritik eşiğinin sağlandığı günlerde, ormanlık alanlara girişler kesinlikle sınırlandırılmalıdır. Bağıl nemin %30'un altına düşmesi, hava sıcaklığının 30°C'yi aşması ve rüzgâr hızının 30 km/s üzerine çıkması durumunu ifade eden "Üç 30" koşulu; orman yangını riskinin maksimum seviyeye ulaştığı ve tüm yangınla mücadele ekiplerinin teyakkuz durumuna geçtiği kritik zaman dilimini tanımlar.
Ormanlara cam, plastik gibi atıklar başta olmak üzere yangın başlatabilme ve büyütme potansiyeline sahip hiç bir malzemenin atılmaması var olanların da toplanması büyük önem arz etmektedir.
Kamp alanlarında güvenli kamp alanı seçimi ve güvenli ateş yakma konusunda bilgilenilmelidir.
Ateş yakılacak alanın daha önceden yakılmış bir alan olması sık ağaçların altında olmaması ve yanıcı cisimlere ağaçlara çadırlara vb en az 3 metre uzakta olması önem arz etmektedir.
Ateş yakmadan önce toprak örtüsüne ulaşılmalı kuru dallar kuru yapraklar ve diğer organik atılardan alan temizlenerek bir taşlarla bir ateş çemberi oluşturulmalıdır.
Ateş çemberinizin yakınında hızlı müdahale için her daim yakınında su bulundurulmalı, rüzgârın hızını ve şiddetini sürekli kontrol edilmelidir.
Kamp alanından ayrılmadan önce ateşin tamamen söndüğünden emin olunmalıdır. Sularla veya üzerine toprak atılmak suretiyle tamamen gerekirse kapatılmalıdır.
Ormanda en ufak bir duman veya ateş odağı görüldüğü an, zaman kaybetmeden koordinat bilgisiyle birlikte 112 Acil Çağrı Merkezine bilgi verilmelidir.
Orman sınırına yakın mülklerde, bahçe temizliği veya tarımsal faaliyetler sonrasında çıkan bitki atıkları ve anızlar kesinlikle yakılarak imha edilmemelidir.
Ormanlık alanlardaki bağ evleri, arıcılık faaliyet alanları veya kamp istasyonlarında yanıcı, parlayıcı gaz ve sıvı türevleri (tüpler, tiner, benzin vb.) doğrudan güneş ışığına maruz kalacak şekilde açıkta bırakılmamalı, izole alanlarda saklanmalıdır.
Orman yangınlarında yerel bir güç olarak orman yangını gönüllüsü olarak orman yangınlarıyla mücadele eden ekiplere destek sağlanabilir.

2021'deki orman yangınları

Fiziksel bilimlerde parçacık çeşitli hacim ya da kütle gibi fiziksel ya da kimyasal özellikler yüklenmiş küçük yerelleştirilmiş nesnedir. Çeşitli bilimsel alanlarda kelimenin anlamı isteğe bağlı değiştirilmiştir. parçacıklardan oluşan bir şey partiküler olarak atfedilebilir. her ne kadar bu terim genellikle bağlantısız parçacıkların bir süspansiyonu yerine kullanılsa da, bağlı bir partikül toplama ifade etmek için kullanılır.
Nesnelerin parçacık olup olmadığı ölçek bağlamına bağlı olarak düşünülebilir. Eğer nesnenin kendi ölçüsü küçük ya da ihmal edilebilir ise ya da eğer geometrik özellikleri ve yapısı düzensiz ise nesne parçacık olarak düşünülebilir. Örneğin kumsaldaki bir kum tanesi parçacık olarak düşünülebilir çünkü bir kum tanesinin büyüklüğü (~ 1mm) kumsala kıyasla ihmal edilebilir ve tek tek kum tanelerinin özellikleri genellikle eldeki sorunla alakasız olurlar. Eğer bir bukminsterflere molekülüyle kıyaslanırsa kum taneleri parçacık olarak düşünülemez.(~1 nm)

Bazı olguların işleyişi karmaşık olduğu için doğayı modellerken parçacıkların kavramı özellikle yararlıdır. İlgili süreç hakkında basitleştirilmiş varsayımlar yapılabilir. Francis Sears ve Mark Zemansky, Fizik Üniversitesi, havaya atılan bir beyzbol topunun hızı ve iniş yerini hesaplama hakkında örnek verdiler. Önce katı pürüzsüz bir küre olarak idealleştirerek daha sonra rotasyon kaldırma kuvveti ve sürtünmeyi ihmal ederek sonunda klasik bir nokta parçacığının balistik problemini azaltarak beyzbolun çoğu özelliğini çıkardılar. 
Çok sayıdaki parçacıkların işleyişi istatistiksel fiziğin alanıdır. Çok küçük ölçekli bağlamları çalışırken, kuantum mekaniği önemlidir ve kutu parçacık modelinde gösterilen dalga-parçacık ikiliği veya parçacıklar ister aynı ister ayrı kabul edilebilir gibi teorik düşünceler dahil birçok olguya yol açar.

‘’Parçacık’' terimi genellikle farklı boyutlarda üç sınıfta uygulanır. Makroskobik parçacık terimi genellikle atomlar ve moleküllerden daha büyük parçacıklarla ilgilidir. Hacim, yapı, şekil vb. sahip olsalar bile bunlar genellikle nokta-benzeri parçacıklar olarak soyutlanmışlardır. Makroskobik parçacıklara toz, kum, araba kazasındaki enkaz parçaları hatta galaksideki yıldızlar kadar büyük parçacıklar örnek olarak verilebilir. Başka bir tip mikroskobik parçacıklar genellikle atomdan moleküllere değişen boyuttaki parçacıklar anlamına gelir örneğin karbondioksit, nanopartikülleri, kolloidal parçacıklar. En küçük olan atom altı parçacıkları atomlardan da küçük oldukları anlamına gelirler. Sadece parçacık hızlandırıcılar veya kozmik ışınlar üreten diğer parçacıkların yanı sıra bunlar proton, nötron, elektron gibi atom bileşenleri içerirler.

Parçacıklar bileşenlerine göre de sınıflandırılabilirler. Kompozit parçacıklar diğer parçacıklardan yapılmış parçacık bileşimine denir. Örneğin karbon-14 atomu altı proton sekiz nötron ve altı elektrondan oluşur. Aksine temel parçacıklar (ya da ana parçacıklar) başka parçacıklardan oluşmazlar. Dünyamızın yeni anlayışına göre, bunlardan çok az sayıda vardır örneğin leptonlar, kuarklar, gluonlar. Ancak, bunları olduğu kadar açmak mümkün olabilir ve sadece bir an için temel olarak görülebilirler. Kompozit parçacıklar sıklıkla nokta parçacık olarak kabul edilseler de, temel parçacıklar kesindir.

Hem temel (müonlar) hem kompozit parçacıklar (sigma baryonlar) parçacık ayrışmasına uğrarlar diye bilinirler. Bunlar kararlı parçacıklar olarak adlandırılmazlar örneğin elektron, helyum-4çekirdegi. Kararlı parçacıkların yaşam süresi sonsuz olabilir veya ayrışmayı gözlemleme girişimlerini engelleyecek kadar uzun süreli olabilir. Sonraki durumda bu parçacıklar gözlemsel olarak kararlı olarak adlandırılır. Genellikle parçacıklar yüksek enerjiden düşük enerji ye doğru bazı formlarda radyasyon yayarak ayrışırlar örneğin fotonların yayılması.

Hesaplamalı fizik olarak, N-body simülasyonları (ayrıca N-parçacık simülasyonları olarak adlandırılan) yer çekimi gibi belirli koşullar etkisi altında olan parçacıkların dinamik sistemlerin simülasyonlarıdır.Bu simülasyonlar kozmoloji ve hesaplamalı akışkanlar dinamiğinde çok yaygındır.
N parçacıkların sayısını ifade eder.Yüksek N simülasyonları daha yoğun hesaplama olduğu gibi, çok sayıda gerçek parçacık içeren sistemler genellikle parçacıkların daha küçük bir sayıya yaklaşık olur ve simülasyon algoritmalarının çeşitli yöntemlerle optimize edilmesi gerekir.

Kolloidal parçacıkları koloit bileşenleridir.Bir kolloid mikroskopik bir madde boyunca düzgün bir şekilde dağılmış bir maddedir.Bu gibi koloidal sistem katı, sıvı veya gaz olabileceği gibi sürekli ya da dağılmış olabilir.Dağılmış faz parçacıkları yaklaşık 5 ile 200 nanometre arasında bir çapa sahiptirler.Kolloidal sistemler (ayrıca adlandırılan kolloidal solüsyonlar veya kolloidal süspansiyonlar) arayüzü ve kolloid bilim konusudur.

"What is a particle?". University of Florida, Particle Engineering Research Center. 23 Temmuz 2010. 23 Eylül 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 1 Ocak 2015. 
D.J. Griffiths (2008). Introduction to Particle Physics. 2nd. Wiley-VCH. ISBN 3-527-40601-8. 
M. Alonso, E. J. Finn (1967). "Dynamics of a particle". Fundamental University Physics, Volume 1. Addison-Wesley. LCCN 66010828. 
M. Alonso, E. J. Finn (1967). "Dynamics of a system of particles". Fundamental University Physics, Volume 1. Addison-Wesley. LCCN 66010828.

Planck 2009'dan 2013'e kadar Avrupa Uzay Ajansı (ESA) tarafından işletilen bir uzay teleskobuydu. Proje, mikrodalga ve kızılötesi frekanslarda kozmik mikrodalga arka plan (CMB) anizotropilerini yüksek hassasiyet ve açısal çözünürlükle haritalandırmayı amaçlıyordu. Bu görev, NASA'nın Wilkinson Mikrodalga Anizotropi Sondası (WMAP) tarafından yapılan önceki gözlemleri önemli ölçüde iyileştiren veriler sağladı.
Planck gözlemevi, çeşitli kozmolojik ve astrofiziksel konularla ilgili önemli bir bilgi kaynağıydı. Ana hedeflerinden biri, erken evren, evrenin bileşimi ve evrimi ile kozmik yapının kökeni hakkındaki kozmolojik teorileri test etmekti.
Planck, başlangıçta COBRAS/SAMBA olarak adlandırılıyordu. Bu isim, Kozmik Arka Plan Radyasyonu Anizotropisi Uydusu/Arka Plan Anizotropilerini Ölçen Uydu anlamına geliyordu. Proje 1996 yılında başladı ve daha sonra kara cisim ışıması formülünü türeten ve kuantum teorisinin kurucusu olarak kabul edilen Alman fizikçi Max Planck (1858–1947) onuruna yeniden adlandırıldı.
Thales Alenia Space tarafından Cannes Mandelieu Uzay Merkezi'nde inşa edilen Planck, ESA'nın Horizon 2000 uzun vadeli bilimsel programı için orta ölçekli bir görev olarak oluşturuldu. Gözlemevi Mayıs 2009'da fırlatıldı ve Temmuz 2009'da Dünya/Güneş L2 noktasına ulaştı. Şubat 2010'a kadar, ikinci bir tüm gökyüzü araştırmasını başarıyla başlattı.
21 Mart 2013'te Planck ekibi, kozmik mikrodalga arka planının ilk tüm gökyüzü haritasını yayınladı. Harita, araştırmacıların CMB'deki sıcaklık değişimlerini o zamanki en yüksek doğrulukla ölçmelerini sağladı. Şubat 2015'te, polarizasyon verilerini de içeren genişletilmiş bir sürüm yayınlandı. Planck ekibinin son makaleleri Temmuz 2018'de yayınlandı ve bu, görevin sonunu işaret etti.
Misyonun sonunda Planck, gelecekteki misyonları tehlikeye atmaması için güneş merkezli mezar yörüngesine yerleştirildi ve pasifleştirildi. Son devre dışı bırakma komutu Ekim 2013'te Planck'a gönderildi.
Misyon, birkaç önemli kozmolojik parametrenin en hassas ölçümlerini sağladı. Planck'ın gözlemleri, evrenin yaşını, evrendeki sıradan maddenin ve karanlık madde'nin ortalama yoğunluğunu ve kozmosun diğer önemli özelliklerini belirlemeye yardımcı oldu.

Lambda-CDM modeli
Gözlemsel kozmoloji
Fiziksel kozmoloji
Terahertz radyasyonu

Prokaryotlar ya da Prokaryota; bakteriler ve arkelerin dâhil olduğu; gerçek çekirdek zarları ve hücre zarına bağlı organelleri olmayan, fosfolipid barındıran hücre duvarı ve tek helezonlu DNA molekülü hücre içinde serbest hâlde bulunan mikroorganizmaları kapsayan canlılar üst âlemidir.
Organeller ve karmaşık sitoplazma yapısı bu canlılarda bulunmaz. Mavi-yeşil algler çekirdeksiz hücrelerin en gelişmiş fotosentetik kolunu oluşturur. Hemen hemen hepsi tek kromozom olarak proteinle çevrilmiş çember şeklinde bir DNA zinciri içerirken mitoz bölünme yapmazlar. Prokaryotların hücre bölünmesine amitoz bölünme denir. Her hücrede haploit olan tek kromozom, açılarak bir hücrenin bir ucundan diğer ucuna hareket ederek kendini eşlediğinde, hücre bölünür. 

Yunanca, "önce" anlamındaki πρό (pro) kelimesi ile "çekirdek" anlamına gelen καρυόν (karyon) sözcüklerinin birleşmesinden oluşturulmuş terimdir.

Monera
Protista
Ökaryotlar

Prokaryot ve Ökaryotlar

Protistler (Latince: Protista, bazen Latince: Protoctista), ayrışık (heterojen) bir canlı grubudur ve hayvan, bitki ya da mantar olarak değerlendirilemeyen ökaryot canlılardan oluşur. Protistler bilimsel sınıflandırma açısından âlem olarak değerlendirilse de tek soylu (monophyletic) değil, kısmi soylu (paraphyletic) bir gruptur. Protistler içinde değerlendirilen canlıların da görece basit yapılı (tek hücreli) ya da ileri düzeyde özelleşmiş dokuları olmayan (çok hücreli) olmak dışında ortak özellikleri pek yoktur.
Beslenmeleri fotosentez, absorbsiyon ya da fagositoz ile, çoğalmaları ise eşeyli ya da eşeysiz üreme ile gerçekleşen protistlerin hareketsiz olanları olabildiği gibi, kamçı, siller ya da yalancı ayaklarla hareket edenleri de bulunur. Yaklaşık olarak 60.000 yaşayan, 60.000 kadar da soyu tükenmiş fosil türü bilinmektedir.

Protistler, yaklaşık son 150 yıldır, diğer canlı âlemlerine benzerliklerine göre çeşitli alt gruplara ayrılmaktaydı. Hayvanlara benzeyenlerin protozoa, bitkilere benzeyenlerin alg ve mantarlara benzeyenlerin de cıvık mantar (slime mould) ve su mantarı (water mould) olarak adlandırıldığı ve grupların birbirleriyle sıklıkla örtüştüğü bu ayrım, günümüzde yerini filogenetik sınıflandırmalara bırakmıştır. Ancak, resmî olmayan bu gruplar, protistlerin morfoloji ve ekolojisini tanımlamakta yine de kullanışlıdır.
19. yüzyılın başlarında, bakteriler de protist olarak kabul edilmişlerdir ama 19. yüzyılın sonlarında Bacteria ayrı bir üst âlem olarak kabul görmektedir.

Protozoa, çeşitli istisnaları bulunsa da çoğunlukla tek hücreli, hareketli ve fagositoz ile beslenen protistlerdir. Genel olarak 0,01-0,5 mm boyutlarındadırlar ve temelde mikroskop ile izlenebilirler. Sulak çevrelerde de toprakta da bulunabilen ve kurak dönemleri sıklıkla kist ya da spor (biyoloji) hâlinde geçiren protozoa, çeşitli önemli parazitleri içerir. Bu canlılar, hareketlerine göre, dört alt gruba ayrılırlar:

Uzun kamçıları olan Flagellalılar: örneğin, Öglena
Geçici yalancı ayakları olan Ameboitler: örneğin, Amip
Çoklu, kısa silleri olan Ciliophora (silliler): örneğin, Paramesyum
Bazıları spor oluşturabilen, hareketsiz parazitler olarak Sporozoa: Sıtma Plazmodyumu

Algler, yaşamlarını fotosentez ile sürdürürler. Ayrıca aşağıda sıralanmış olan, hareketsiz ve bazıları gerçek çok hücreli (bazı su yosunları) kimi canlılar da bu grupta bulunur:

Daha gelişmiş bitkilerle akraba olan Chlorophyta (yeşil algler): örneğin, Ulva.
Rhodophyta (kırmızı algler): örneğin, Porphyra.
Heterokontophyta (kahverengi algler), diatomlar vb.: örneğin, Macrocystis.
Yeşil ve kırmızı algler, Glaucophyta olarak anılan küçük bir grupla birlikte, bitkilerin yakın akrabası gibi durmaktadırlar ve kimi araştırmacılar bunları, basit yapılarına rağmen, bitkiler âlemi içinde değerlendirir. Diğer çoğu alg ise ayrı gelişim göstermiştir ki, bunlara hepsi de ayrıca protozoa olarak değerlendirilen Haptophyta, Cryptophyta, Dinoflagellata, Euglenoidea ve Chlorarachnea gruplarının üyeleri dâhildir.
Paramecium bursaria ya da Sarcodina (Radiolaria, ışınlılar) şubesinin canlıları gibi bazı protozoanın, hücreleriyle bütünleşmemiş olan endosimbiyotik algler içermesi de dikkat çekicidir.

Protist düzeyinde yapıya sahip çeşitli canlılar, sporangiyum ürettikleri için, esasen mantar olarak değerlendirilmişlerdir. Bu grupta Chytridiomycota, cıvık mantarlar, su mantarları ve Labyrinthulomycetes gruplarının üyeleri bulunur. Günümüzde, Chytridiomycota canlılarının mantarlarla akraba olduğu anlaşılmıştır ve onlarla birlikte sınıflandırılır. Diğerleri ise selülozdansa kitin içeren hücre duvarları bulunan Heterokontophyta ve hücre duvarları bulunmayan Amoebozoa içinde değerlendirilir.

Protistlerin sınıflandırılması henüz değişkendir. Yeni sınıflandırmalar, ince yapı, biyokimyasal ve genetik özellikler üzerinden giderek tek soylu gruplar ortaya koymaya çalışmaktadırlar. Ancak, bir bütün olarak protistler kısmi soylu bir grup olduğu için, bahsi geçen yeni sınıflandırmalarda âlem taksonu ya bölünmekte ya da hepten bir kenara bırakılmaktadır ve protist grupları ökaryotların ayrı ayrı soyları olarak değerlendirilmektedir. Adl ve arkadaşları (2005)[1] tarafından ortaya konulmuş son şemada, şube, sınıf vb. sınıflandırma basamaklarına yer verilmemektedir.
Günümüzde şube olarak değerlendirilebilen ve resmen tanınmış kimi protist grupları aşağıdaki listede sunulmuştur. Ancak, sınıflandırmaların değişkenliği nedeniyle, pek çok başka şube de Protista ile ilişkilendirilebilmektedir.

Âlem: Protista
Şube : Amoebozoa
Şube : Choanozoa
Şube : Rhodophyta - kırmızı algler
Alveolata (üst grup)
Şube : Apicomplexa
Şube : Ciliophora - siliyalılar
Şube : Dinoflagellata
Chromista (üst grup)
Şube : Cryptophyta
Şube : Haptophyta
Şube : Heterokontophyta
Excavata (üst grup)
Şube : Euglenozoa
Şube : Metamonada
Şube : Percolozoa
Rhizaria (üst grup)
Şube : Cercozoa
Şube : Foraminifera
Şube : Radiolaria

Protozoa
Monera
Mantarlar
Hayvanlar
Bitkiler
Algler
Siyanobakteriler

 Wikimedia Commons'ta Protistler ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Protistler ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

^  Sina M. Adl, Alastair G. B. Simpson, Mark A. Farmer, Robert A. Andersen, O. Roger Anderson, John R. Barta, Samuel S. Bowser, Guy Brugerolle, Robert A. Fensome, Suzanne Fredericq, Timothy Y. James, Sergei Karpov, Paul Kugrens John Krug, Christopher E. Lane, Louise A. Lewis, Jean Lodge, Denis H. Lynn, David G. Mann, Richard M. Mccourt, Leonel Mendoza, Øjvind Moestrup, Sharon E. Mozley-Standridge, Thomas A. Nerad, Carol A. Shearer, Alexey V. Smirnov, Frederick W. Spiegel and Max F. J. R. Taylor. (2005) "The New Higher Level Classification of Eukaryotes with Emphasis on the Taxonomy of Protists". Journal of Eukaryotic Microbiology 52:(5) 399-451.

Proxima Centauri, Erboğa takımyıldızı bölgesinde, G-bulutu içinde, Güneş'ten 4,24 ışık yılı uzaklıkta bulunan bir kırmızı cücedir. Latince adı "Centaurus'a en yakın yıldız" anlamına gelir. Güney Afrika'daki Union Rasathanesi'nin müdürü İskoç astronom Robert Innes tarafından 1915 yılında keşfedilmiştir.
Proxima Centauri 11,05 kadirle çıplak gözle göremeyecek kadar sönük olmasına rağmen Güneş'e bilinen en yakın yıldızdır. En yakınındaki 2. ve 3. yıldıza (Alfa Centauri çift yıldız sistemi) olan mesafesi 0,237 ± 0,011  ışık yılıdır (15.000 ± 700 astronomik birim). Proxima Centauri, Alfa Centauri sisteminin üçüncü üyesidir ve Alfa Centauri C bileşeni olarak tanımlanır. Yörünge periyodu 550.000 yıldır.
Yıldızın yakınlığından dolayı Dünya'ya olan uzaklığı ve açısal çapı direkt olarak ölçülebilir. Proxima Centauri'nin kütlesi yaklaşık bir Güneş kütlesi'nin sekiz de biri olup ortalama yoğunluğu Güneş'ten yaklaşık 33 kat daha fazladır. Çok düşük parlaklığa sahip olmasına rağmen Proxima, parıltılı yıldızlar sınıfına girer; çünkü manyetik aktivitesi nedeniyle parlaklığında rastgele artmalar meydana gelir. Yıldızın içindeki konveksiyon sebebiyle ortaya çıkan manyetik alan, patlamalar ve püskürtmeler ortaya çıkarır. Toplam X ışını emisyonu Güneş'in ürettiğine benzerdir. Proxima Centauri'nin merkezindeki yakıtın konveksiyon sayesinde karıştırılması ve yıldızın nisbî olarak düşük enerji üretme oranı bir anakol yıldızı olduğunu ve dört trilyon yıl boyunca da öyle olacağını gösterir.
Proxima Centauri yörüngesinde gezegenlerin varlığı üzerine yapılan araştırmalar sonuç vermiştir. Ağustos 2016'da Avrupa Güney Rasathanesi Proxima Centauri b adlı gezegenin keşfini açıkladı. Keşiften kısa bir süre sonra araştırmacılar, Proxima b'nin yaşanabilirlik potansiyelini inceleyince Güneş dışı gezegenin muhtemelen Güneş Sistemi'ne en yakın hayat barındıran yer olabileceğini ileri sürdü. Araştırmacılar, Dünya'ya yakınlığı  ile "gelecek yüzyıllarda" robot keşif araçlarınca inceleme imkânı sağlanacağını düşünmekteler.

1915 yılında Güney Afrika'daki Union Rasathanesi'nin müdürü İskoçyalı astronom Robert Innes, Alfa Centauri ile aynı özdevinime sahip bir yıldız keşfetti. Proxima Centauri ismini önermiştir. (aslında Proxima Centaurus). 1917 yılında, Ümit Burnundaki Royal Gözlemevi'nde Hollandalı astronom Joan Voûte yıldızın trigonometrik paralaksını 0,755 ± 0,028″ olarak ölçtü ve Proxima Centauri'nin Güneş'e olan mesafesinin Alfa Centauri ile aynı olduğunu buldu. Keşfedildiğinde aydınlatma gücü en düşük olarak bilinen yıldızdı. 1928 yılında Amerikalı astronom Harold L. Alden tarafından Proxima Centauri'nin hassas paralaks tespiti yapılmıştır. Böylece Innes'in, yıldızın 0,783 ± 0,005″ paralaksı ile daha yakın olduğu görüşü kanıtlanmıştır.

1951 yılında, Amerikalı astronom Harlow Shapley, Proxima Centauri'nin bir parıltılı yıldız olduğunu açıkladı. Geçmiş fotoğraf kayıtlarının incelenmesi, görüntülerin yaklaşık %8'inde ölçülebilir bir parlaklık artışı olduğunu göstermiştir. O zaman için bilinen en aktif parıltılı yıldızdı. Yıldızın yakın bir mesafede olması, parlama aktivitesinin detaylı gözlemine izin vermektedir. 1980 yılında Einstein Gözlemevi, Proxima Centauri'deki parlamanın yarattığı detaylı bir X-ışını enerji eğrisi üretti. Daha sonra, EXOSAT ve ROSAT uyduları ile parlama aktivitesi gözlemleri yapıldı. Ve 1995 yılında Japonların ASCA uydusundan alınan veriler Güneş'tekilere benzer püskürmelerin X-ışını emisyonu yaptığını gösterdi. Proxima Centauri XMM - Newton ve Chandra dahil olmak üzere birçok X-ışını gözlemevinin araştırma konusu olmuştur.
Proxima Centauri'nin −62° yükselimi nedeniyle, sadece 27° K enleminin güneyinde gözlemlenebilir. Proxima Centauri gibi kırmızı cüceler, çıplak gözle görülebilmesi için çok sönüktürler. Alfa Centauri yıldız sisteminin A veya B'sinden bile Proxima beşinci kadirden bir yıldız olarak görülür. Görünür kadri 11 olduğu için yıldızı gözlemek için en az 8 cm (3,1 inç) ışık düzengeci gereklidir. İdeal gözlem koşulları altında olunduğunda (açık ve karanlık bir gökyüzünde) Proxima Centauri ufkun hemen üzerinde görünür.

Proxima Centauri, Hertzsprung-Russell diyagramında anakola ait olduğu için kırmızı cüce olarak sınıflandırılmıştır. Spektral sınıfı M5.5'tir. M5.5, M - tipi yıldızların düşük kütleye doğru yol alacağı anlamına gelir. Bu yıldızın mutlak görsel kadri veya 10 parsek uzaklıktan görülen görsel şiddeti 15,5'tir. Tüm dalga boylarındaki toplam parlaklığı Güneş'in %0,17'sidir. Görünür ışığın dalga boylarında gözlendiği zamanlarda gözün en hassas olmasına rağmen, Güneş'in sadece yüzde 0,0056'si kadar parlaktır. Yayılan ışımanın yüzde 85'inden fazlası kızılötesi dalga boyundadır.

2002 yılında, Very Large Telescope ile optik girişimölçer Proxima Centauri'nin açısal çapını 1,02 ± 0,08 miliaçı saniye olarak buldu. Uzaklığı bilindiği için, Proxima Centauri'nin gerçek çapı Güneş'inkinin 1/7'si olarak veya Jüpiter'in 1,5 katı olarak hesaplanmıştır. Yıldızın tahmini kütlesi, Güneş kütlesinin yüzde 12,3'ü veya Jüpiter'in kütlesinin 129 katıdır. Anakol yıldızının ortalama yoğunluğu, kütlenin azalmasıyla artar. Proxima Centauri de bir istisna değildir. Ortalama yoğunluğu 56,8 × 103 kg/m³ (56,8 g/cm³)'dir. Güneş'in ortalama yoğunluğu ise 1,411 × 103 kg/m³ (1,411 g/cm³)'dir.
Düşük kütlesi sebebiyle, yıldızın içi tamamen konvektiftir. Bu olay, enerjinin plazmanın fiziksel hareketi ile dışa aktarılmasına neden olur. Anakol yıldızı olmaktan ayrılmadan önce sadece toplam hidrojeninin yaklaşık yüzde 10'unu yakan Güneş'in aksine Proxima Centauri, hidrojen füzyonunun bitmesinden önce kendi yakıtının neredeyse tümünü tüketecektir.
Konveksiyon, manyetik alanın oluşumu ve değişimi ile ilişkilidir. Bu alandaki manyetik enerji yıldızın yüzeyindeki parlamalarla yıldızın toplam parlaklığını kısa bir süreliğine artırır. Bu parlamalar yıldızın boyutlarına kadar büyüyebilir ve X ışını yaymaya yetecek kadar –27 milyon Kelvin– sıcaklığa ulaşabilir.
Yıldızın durgun X ışını parlaması kabaca (4–16) × 1026 erg/sn ((4–16) × 1019 W)'dir, Güneş'in ürettiğinden çok daha büyük bir sayıya eşittir. En büyük parlamanın X ışını parlaklığı 1028 erg/sn (1021 W.)'e ulaşabilir. Proxima Centauri'nin renk yuvarı aktiftir ve tayfı 280 nm dalga boyundaki tek başına iyonize olmuş magnezyumun güçlü bir salım hattını gösterir. Proxima Centauri'nin yüzeyinin yaklaşık %88'i aktif olabilir. Bu yüzden, Güneş'in kendi güneş döngüsünün zirvesinde olduğu zamanlardan bile çok daha fazladır. Az veya hiç parlamanın olmadığı sakin dönemlerde bile bu aktiflik, Proxima Centauri'nin renk yuvarının sıcaklığını 3,5 milyon Kelvin sıcaklığa kadar artırır. Güneş'in 2 milyon Kelvin sıcaklığındaki renk yuvarı ile karşılaştırıldığında daha fazla olduğu görülür. Bununla birlikte, bu yıldızın toplam aktivite seviyesinin diğer M sınıfındaki cüceler ile karşılaştırıldığında düşük olduğu düşünülmektedir. Bu da yıldızın tahmin edilen yaşı olan 4,85 milyar yıl ile tutarlıdır. Kırmızı cücenin aktivite düzeyinin milyarlarca yıl boyunca dönme hızının azalmasıyla giderek zayıflaması beklenmektedir. Aktivite düzeyinin de yaklaşık olarak 442 günlük bir süre ile değiştiği görünmektedir ve bu süre, 11 yıllık güneş döngüsünden daha kısadır.
Proxima Centauri göreli olarak zayıf bir yıldız rüzgârına sahiptir. Güneş rüzgarları ile, Güneş'in %20'lik bir kütle kaybı oranından daha fazla değildir. Çünkü yıldız, Güneş'ten çok daha küçüktür. Bununla birlikte Proxima Centauri'de birim yüzey alanına düşen kütle kaybı, Güneş'in yüzeyine göre sekiz kat fazla olabilir.
Proxima Centauri'nin kütlesine sahip bir kırmızı cüce, yaklaşık dört trilyon yıl boyunca anakolda kalacaktır. Hidrojen füzyonundan dolayı helyum oranı arttıkça, yıldız giderek kırmızıdan maviye dönüşürken, daha küçük ve daha sıcak olacaktır.
Döngünün sonlarına doğru yaklaştıkça, önemli ölçüde daha parlak olacak. Güneş'in parlaklığının %2,5'ine ulaşacak ve birkaç milyar yıllık bir süre içinde eğer varsa yörüngesinde dolanan cisimleri ısıtacaktır. Hidrojen yakıtı bir kez tükendikten sonra, Proxima Centauri beyaz cüceye dönüşecek (kırmızı dev evresinden geçmeden) ve yavaşça kalan ısı enerjisini kaybedecektir.

Hipparcos gökölçüm uydusu kullanılarak ve Hubble Uzay Teleskobu'ndaki yüksek hassasiyetle ölçümler yapan Fine Guidance Sensörleri ile ölçülen 768,7 ± 0,3 mili açı dakika paralaksına göre Proxima Centauri, Güneş'ten yaklaşık 4,24 ışık yılı uzaklıkta bulunmaktadır. Veya Güneş ile Dünya arasındaki mesafeden 270.000 kez daha fazla. Dünya'nın görüş noktasından Proxima, Alpha Centauri'den 2,18° ile ayrılır veya dolunayın açısal çapının dört katı ile ayrılır. Proxima'nın göreceli olarak büyük bir hareketi vardır. Gökyüzünde yılda 3,85 yay saniye ile hareket eder. Güneş'e doğru olan radyal hızı 21,7 km/sn'dir.

Bilinen yıldızlar arasında Proxima Centauri, yaklaşık 32.000 yıldır Güneş'e en yakın yıldızdır ve yaklaşık bir 33.000 yıl daha olmaya devam edecektir. Daha sonra ise Güneş'e en yakın yıldız Ross 248 olacaktır. 2001 yılında J. García Sánchez, Proxima'nın Güneş'e en yakın yaklaşımını yapacağını tahmin etti. Yaklaşık 26.700 yıl içinde, ikinci yaklaşımı 3,11 ışık yılı mesafesinde olacak. VV Bobylev tarafından 2010 yılında yapılan bir çalışmada yaklaşık 27.400 yıl içinde 2,90 ışık yılı mesafesinde en yakın konuma ulaşacağını öngörmüştür.
Proxima Centauri, Galaktik Merkezden bir mesafede Samanyolu'na doğru dönmektedir. Bu mesafe, 8,3'ten 9,5 kiloparseke değişiyor ve yörünge dış merkezliliği 0,07'dir.
Proxima'nın keşfinden bu yana Alfa Centauri ikili yıldız sisteminin gerçek bir arkadaşı olduğundan şüphelenilmiştir. Alfa Centauri'nin mesafesi 0,21 ışık yılıdır (15.000 ± 700 astronomik birim). Proxima Centauri, Alfa Centauri etrafında bir yörüngede olabilir. Yörünge periyodu 500.000 yıl veya daha fazladır. Bu sebeptendir ki, Proxima bazen Alfa Centauri C diye isimlendirilir. Modern tahminler, yıldızların göreceli hızı ve arasındaki küçük ayrılma ile gözlenen uyumun bir tesadüf olma şansını, kabaca milyonda bir olarak düşünmektedirler. Yer tabanlı gözleml

Radyasyon veya ışınım, elektromanyetik dalgalar veya parçacıklar biçimindeki enerji yayımı ya da aktarımıdır. "Radyoaktif maddelerin alfa, beta, gama gibi ışınları yaymasına" veya "Uzayda yayılan herhangi bir elektromanyetik ışını meydana getiren unsurların tamamına" da radyasyon denir. Bir maddenin atom çekirdeğindeki nötronların sayısı, proton sayısına göre oldukça fazla veya oldukça az ise; bu tür maddeler kararsız bir yapı göstermekte ve çekirdeğindeki nötronlar alfa, beta, gama gibi çeşitli ışınlar yaymak suretiyle parçalanmaktadırlar. Çevresine bu şekilde ışın saçarak parçalanan maddelere radyoaktif madde denir.

Batıya göre 1896'da, Henri Becquerel ilk olarak uranyum tuzunun görünmez ışınlar yaydığını fark etmiştir. İki sene sonra Marie Curie ve eşi Pierre Curie uranyum ile deney yaparken benzer ışınlara rastlamışlardır. Bu deneyde polonyum ve radyum oluştuğunu görmüşlerdir ve bu iki elementi ilk keşfedenler olmuşlardır. Polonyum ve özellikle radyumun daha fazla ışın yaydıklarını gözlemişlerdir.

Bir atom çekirdeğinin parçalanmasından meydana çıkan helyum çekirdeklerine (2 proton, 2 nötron) alfa parçacıkları denir. Alfa ışınları bu parçacıkların yayılmasından oluşur.
Bir radyum-226, 88 proton ve 138 nötrona sahiptir. Bu durumda nötron sayısı, proton sayısına göre daha fazla olduğu için, atomun çekirdek yapısı sağlam değildir. Bu yüzden radyum, çekirdeğinden bir helyum çekirdeği ayırarak parçalanır ve radyumdan, 86 proton ve 136 nötrona sahip olan yeni element radon oluşur. Radyum çekirdeğinden ayrılan 2 protonlu helyumdan alfa ışınları oluşur:

  
    
      
        
          
            
            
              88
            
            
              226
            
          
          R
          a
          
            →
            
              86
            
            
              222
            
          
          R
          n
          
            +
            
              2
            
            
              4
            
          
          H
          e
        
      
    
    {\displaystyle \mathrm {^{226}_{88}Ra\rightarrow _{86}^{222}Rn+_{2}^{4}He} }
  

Beta ışınları da alfa ışımaları gibi bir atom çekirdeğin parçalanmasından oluşur. Bu parçalanmada çekirdekten 2 proton değil, bir elektron veya bir pozitron ayrılır. Bu elektron, çekirdeğin içindeki bir nötronun bir protona dönüşmesinden oluşur ve asla atomun kendi elektronu değildir. Çekirdeğin içindeki bir protonun bir nötrona dönüşmesinde bir pozitron oluşur. Bu çekirdekte oluşan elektronlara beta- parçacıkları denir, pozitronlara ise beta+ parçacıkları. Bu parçacıklardan beta- veya beta+ ışınları oluşur.
Beta- ışınları oluşması için çekirdeğin içinde bir nötron, bir proton ve bir elektrona dönüşür:

  
    
      
        
          
            
            
              0
            
            
              1
            
          
          n
          
            →
            
              1
            
            
              1
            
          
          p
          
            +
            
              −
              1
            
            
              −
              0
            
          
          e
        
      
    
    {\displaystyle \mathrm {^{1}_{0}n\rightarrow _{1}^{1}p+_{-1}^{-0}e} }
  

Bir 55 protonlu sezyum atomundan beta- parçalanmasında 56 protonlu baryum oluşur:

  
    
      
        
          
            
            
              55
            
            
              137
            
          
          C
          s
          
            →
            
              56
            
            
              137
            
          
          B
          a
          
            +
            
              −
              1
            
            
              −
              0
            
          
          e
        
      
    
    {\displaystyle \mathrm {^{137}_{55}Cs\rightarrow _{56}^{137}Ba+_{-1}^{-0}e} }
  

Beta+ parçalanmasında çekirdekten bir elektron değil, bir pozitron ayrılır. Bu pozitron bir protonun bir nötröna dönüşmesinden oluşur:

  
    
      
        
          
            
            
              1
            
            
              1
            
          
          p
          
            →
            
              0
            
            
              1
            
          
          n
          
            +
            
              +
              1
            
            
              +
              0
            
          
          e
        
      
    
    {\displaystyle \mathrm {^{1}_{1}p\rightarrow _{0}^{1}n+_{+1}^{+0}e} }
  

Bu durumda atomun proton sayısı bir eksilir. Örneğin 11 protonlu sodyum çekirdeğinden bir pozitron ayırarak 10 protonlu neona dönüşür:

  
    
      
        
          
            
            
              11
            
            
              22
            
          
          N
          a
          
            →
            
              10
            
            
              22
            
          
          N
          e
          
            +
            
              +
              1
            
            
              +
              0
            
          
          e
        
      
    
    {\displaystyle \mathrm {^{22}_{11}Na\rightarrow _{10}^{22}Ne+_{+1}^{+0}e} }
  

Gama ışınlarının dalga boyu ışığın dalga boyundan daha kısa olmasına rağmen ışık gibi fotonlardan oluşur ve ışık hızıyla yayılır.
Atom çekirdeğinden bir alfa veya bir beta parçacığı ayrıldıktan sonra çekirdekte fazladan enerji oluşur.
Gama ışınları, atomun fazladan sahip olduğu enerjiyi çekirdeğinden ayırmasından oluşur. Yüksek enerji seviyesine sahip olan atom çekirdeğinin yapısı kararsız olur. Kararlı bir yapıya sahip olmak için çekirdekten enerji ayrılır. Gama ışınları çekirdekten ayrılan elektromanyetik enerjidir. 
Enerji seviyesi yüksek olan baryum atomu kararsız yapılıdır ve bu enerjiyi gama ışınları şeklinde çekirdeğinden ayırır:

  
    
      
        
          
            
            
              56
            
            
              137
              ∗
            
          
          B
          a
          
            →
            
              56
            
            
              137
            
          
          B
          a
          +
          γ
           
        
      
    
    {\displaystyle \mathrm {^{137*}_{56}Ba\rightarrow _{56}^{137}Ba+\gamma \ } }
  

Gama parçacıklarının enerjisi kütlesiyle eşit değer de olduğu için Einstein'ın E=mc² formülüyle enerji miktarına göre gama parçacıklarının kütlesi hesaplanabilir:

  
    
      
        
          E
          =
          m
          ∗
          
            c
            
              2
            
          
          
            →
          
          m
          =
          E
          
            /
          
          
            c
            
              2
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {E=m*c^{2}\mathrm {\rightarrow } m=E/c^{2}}}
  

Bu formül ile hesaplanmış olan gama parçacıklarının kütlesi bir elektron kütlesi ile aynıdır.
Gama ışınları bilinen röntgen ışınlarının aynısıdır. Tek farkı çekirdeğin enerjisinden oluşmasıdır.

Alfa, Beta ve Gama ışınları elektromanyetik spektrumun en üstünde yer alır, insan sağlığına zararı tartışılmaz ve bir sonraki başlıkta incelenmiştir. Bunun hemen altındaki X ışınlarının da insan sağlığına zararlı olduğu bilinir. X ışınlarının altındaki UV (Morötesi) bölgesi de, cilt kanserleri başta olmak üzere birçok zarar verir. Ozon tabakasındaki incelmelerden kaynaklanan; güneşin kanser yapıcı etkisi budur.
UV bandının hemen altında görünür ışık bölgesi vardır. Direkt olarak göze (retinaya) ve çok yüksek şiddette uygulanmadığı sürece bir zararı daha bilimsel olarak tespit edilmemiştir, Tam aksine çevremizi görebilmek için görünür ışığa ihtiyacımız vardır. Görünür ışığın "zararsız radyasyon" sınıfına girdiği söylenebilir.
Görünür ışığın altında, "ısınmamızı" sağlayan IR (Infra Red-Kızılötesi) bandı vardır. IR bandında radyasyon yapan kaynaklara örnek olarak mangal, kömür sobası, kalorifer peteği, Elektrikli IR ısıtıcılar verilebilir. IR bandı da ikiye ayrılır. Üst IR bölgesindeki kızıl ışık veren elektrikli IR ısıtıcılar Mangal, Alt IR bölgesindekiler ise Kalorifer peteği ve ışık vermeyen elektrikli ısıtıcılar gibi kaynaklardır. IR bandındaki radyasyonun da zararsız olduğu kabul edilir.
IR bölgesinin altında mikrodalga ve radyo dalgaları bulunur. Bu banttaki elektromanyetik radyasyon kaynaklarına Cep telefonu, Baz istasyonları, Mikrodalga ısıtıcılar örnek verilebilir. Bu kaynakların yakın ve yüksek güçte olması, IR gibi vücutta ısınmaya sebep olur. Ancak bu ısınma deriye değil, vücudun derinliklerine işleyebildiğinden hem hissedilmesi zordur, hem de bu aşırı ısınma insana zararlı olabilir. Ancak gücün çok yüksek, mesafenin de çok yakın olması durumunda IR'de olduğu gibi yanma (pişme) belirtileri derhal görülür.

X ışınları, ultraviyole ışınlar, görülebilen ışınlar, kızıl ötesi ışınlar, mikro dalgalar, radyo dalgaları ve manyetik alanlar, elektromanyetik tayfın parçalarıdır. Elektromanyetik parçaları, frekans ve dalga boyları ile tanımlanır. Alfa, beta, gama, X ışınları ile kozmik ışınlar ve nötronlar çok yüksek frekanslarda olduğundan, elektromanyetik parçacıklar kimyasal bağları kırabilecek enerjiye sahiptir. Bu bağların kırılması sonucu iyonlaşma olur.
İyonlaştırıcı elektromanyetik radyasyon, hücrenin genetik materyali olan DNA'yı parçalayabilecek kadar enerji taşımaktadır. DNA'nın zarar görmesi ise hücreleri öldürmektedir. Bunun sonucunda doku zarar görür. DNA'da çok az bir zedelenme, kansere yol açabilecek kalıcı değişikliklere sebep olur. İyonlaştırıcı olmayan radyasyon (radyo dalgaları, mikro dalgalar vb.) kansere neden olmaz.

Ralph Asher Alpher (d. 3 Şubat 1921, Washington, DC – ö. 12 Ağustos 2007, Austin, Teksas) Amerikalı kozmolojist.

Alpher, Belarus'un Vitebsk kentinden, Beyaz Rus Yahudi göçmen Samuel Alpher'in oğludur. Annesi Rose'un, 1938'de mide kanserinden vefatı sonrası babası tekrar evlendi. Ralph, Washington’daki Theodore Roosevelt Lisesinden 15 yaşında mezun oldu ve okulunun Askeri Programının üst komutanıydı. Ailesinin ekonomik sıkıntı çektiği bir dönemde, onlara destek olmak için lise tiyatrosunda iki yıl sahne yöneticiliği yaptı.Aynı zamanda Gregg Shorthand öğrendi ve 1937'de Amerikan Jeofizik Birliğinde stenograf olarak işe başladı. 1940'ta Dr. Scott Forbush ile birlikte çalıştığı Amerika Birleşik Devletleri Deniz Kuvvetleri ile sözleşmeli Carnegie Vakfı Karasal Manyetizma Bölümü tarafından, gemi manyetik alanları etkisizleştirme yöntemleri, değerlendirme ve II. Dünya Savaşı sırasındaki ilgili araştırmaları geliştirmek için işe alındı. Mark 32 ve Mark 45 fünyeler, torpido, deniz silahı kontrolü ve diğer üst-gizli mühimmat çalışmalarının gelişimine katkıda bulundu. Savaşın sonunda, Deniz Mühimmatı Geliştirme Ödülü ile tanındı. Muhtemelen, Amerika Birleşik Devletleri Deniz Kuvvetleri ve Bilimsel Araştırma ve Geliştirme Dairesi için yaptığı çok gizli işten dolayı, savaş zamanı işleri bir miktar gizlenmişti. 1944'ten 1955 sonuna kadar Johns Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Fizik Laboratuvarı'nda çalışmıştı. Çalıştığı zaman süresince, balistik füzeler, yönlendirme sistemleri ve bunlarla ilgili konuları geliştirmede rol aldı. 1948'de “nötron yakalama” denilen Nükleosentez teorisinde fizikteki doktora derecesini aldı. 1948'den başlayan tarihlerde de, aynı zamanda  Uygulamalı Fizik Bölümü'nde, Dr. Robert C. Hermanla Kozmik Mikrodalga Arka plan Işıması'nın tahminleri üzerine işbirliği yaptı. Alpher, mühimmat işlerinin yapısı hakkında biraz kararsızdı.
16 yaşında, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT) tarafından Alpher'e tam burs teklif edildi; fakat bir MIT mezunu ile yaptığı zorunlu toplantıdan sonra bu teklif muğlak bir açıklama ile geri çekildi. Bunun yerine, bir taraftan ABD Deniz Kuvvetleri’nde ve Johns Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Fizik Laboratuvarı'nda fizikçi olarak çalışırken, bir taraftan da George Washington Üniversitesi'nde fizikteki lisans ve lisans üstü derecelerini kazandı. Üniversite'de, onu doktora öğrencisi olarak alan seçkin Rus fizikçi George Gamow ile tanıştı. Bu büyük bir başarıydı çünkü, Gamow George Washington Üniversitesinde armatürlerden biriydi ve ünlü bir Sovyet ilticacıydı. Alpher, Gamow'un teorisini desteklemek için gereken matematiksel yeteneğin çok daha fazlasına sahipti.
Alpher, George Washington Üniversitesi'ne devam ederken, Dışişleri Bakanlığı’nda sekreter olan ve psikoloji uzmanı Louise ile tanıştı. Pearl Harbor saldırısından yaklaşık iki ay sonra, Alpher ve Louise evlendi. Bu zamanlar, Alpher, yaklaşık bir buçuk yıl Carnegie Kurumu aracılığıyla ABD Donanması için gizli çalışmalar yürüttü. 1944'ün başlarında bilimsel çalışmalarına ara verdiği zamanlar, hak ettiği komisyon için Donanma'ya başvurdu. Bu zamana kadar, o kadar çok gizli iş yapmıştı ki; askerlikten men edildi. O yaz, Alpher başka bir gizli projede çalışmak için (torpido ateşleyici yeni bir manyetik etki) Johns Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Fizik Bölümü ile sözleşme imzaladı. Buna çok ihtiyaç vardı, çünkü 1943'ün sonlarına doğru olan Naval Operasyonlarının başkanının emriyle devre dışı bırakılan manyetik bileşenlere sahip, yeterli test edilmemiş, bir patlayıcı olan Mark 14 Torpido’nun yenisiyle değiştirilmesi gerekiyordu.

Alpher'in 1948'deki tezi Büyük Patlama Nükleosentezi olarak bilinen teoriyle ilgilidir. Büyük patlama Fred Hoyle'un 1950'de BBC radyosunda evrenin muazzam yoğun ve sıcak primordiyal durumundan şu anki haline genişleyen kozmolojik modelini açıklamak için kullandığı bir terimdir. Bu terim başlarda alay konusu olmuştur. Nükleosentez ise Büyük Patlama’yı takip eden süreçte basit elementlerden kompleks elementlerin nasıl oluştuğunu açıklar. Büyük Patlama'nın akabinde, sıcaklık aşırı yüksek olduğunda, nötronlar ve protonlar gibi herhangi bir nükleer parçacık birbirine bağlanırsa (çekici nükleer kuvvet tarafından birbirine tutunursa), yüksek yoğunlukta olan enerji fotonları (ışık kuantumu) tarafından aniden parçalanırlar. Diğer bir deyişle, aşırı yüksek sıcaklıkta fotonların kinetik enerjisi, güçlü nükleer kuvvetin bağlayıcı enerjisini yener. Örneğin, bir nötron ve bir proton birbirine bağlanırsa (döteryum oluşumu), aniden yüksek bir enerji fotonu tarafından parçalanır. Ama, zaman ilerledikçe, evren genişledi, soğudu ve fotonların ortalama enerjisi düştü. Bir noktada, tahminen büyük patlamadan bir saniye sonra nükleer çekimin gücü düşük enerji fotonlarını yenmeye başladı ve nötronlar ve protonlar kararlı dötaryum çekirdeklerini oluşturmaya başladı. Evren genişlemeye ve soğumaya devam ederken, ekstra nükleer parçacıklar bu hafif çekirdeklerle bağlandı ve helyum gibi daha ağır elementleri oluşturdular.
Alpher hidrojen, helyum ve doğru oranlardaki ağır elementlerin genç evrendeki çokluğunu açıklamak için Büyük Patlama'nın onları oluşturduğunu öne sürmüştür. Başlangıçta Alpher ve Gamow'un teorisi tüm atomik çekirdeklerin, nötronların ardışık yakalanmasıyla, yani bir kütle birimiyle bir seferde üretildiğini önerir. Ama sonraki çalışmalar, ardışık yakalanma teorisinin evrenselliğiyle ters düşmüştür. Bunun nedeni ise atom kütlesi beş veya sekiz olan hiçbir kararlı izotopun bulunmamış olmasıdır. Bu da helyum dışındaki elementlerin üretimini engelleyen bir durumdur. Bu, çığır açan bir tez olarak algılanmış, medyayı da içeren 300'ü aşkın kişi, tezin savunmasına katılmış, Alpher'in tahminleri hakkında makaleler ve bir Herblock karikatürü ana akım gazetelerde yer almıştır. Bir doktora tezi için tüm bunlar fazlasıyla olağandışıdır.
Aynı yıl, Robert Hermanla işbirliği yaparak, Alpher; Büyük Patlama varsayımından ortaya çıkan arka plan radyasyonun (Kozmik mikrodalga arka plan ışıması olarak bilinir) sıcaklığını öngördü.  Ama, Alpher'in kozmik mikrodalga arka plan ışıması ilgili tahminleri neredeyse unutuldu ve 1960'ların başında Robert Dicke ve Yakov Zel’dovich tarafından tekrar keşfedildi. Kozmik mikrodalga arka plan ışımasının varlığı ve sıcaklığı, 1964'te New Jersey’deki Bell Lavoratuvarları için çalışan Arno Penzias ve Robert Wilson tarafından deneysel olarak ölçülmüştür. Bu çalışmalarıyla, bu iki fizikçi 1978'de Nobel ödülü almışlardır. Raporda ismi yazmasına ragmen, Hans Bethe teorinin gelişmesinde direkt rol oynamamıştır. Daha sonra ilgili konularda çalıştığı için, Gamow; alpha, beta, gama (Yunan alfabesinin ilk üç harfi) üzerine kelime oyunu yaparak, yazar listesine Alpher, Bethe, Gamow yazmıştır. Alpher'in bağımsız tezi ilk kez 1 Nisan 1948'de Physical Review 11 Şubat 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.’de üç yazarla birlikte yayımlanmıştır. Büyük Gamow tarafından oluşturulan bu mizah zaman zaman Alpher’in teoriyi geliştirmedeki kritik rolünü gölgelemiştir. Bu çığır açıcı rapor onun tezine dayanır. Raporu okuyan diğer bilim insanları ise başlıca katkı sağlayan kişilerin Gamow ve Bethe olduğunu sanabilirler. 2005 Ulusal Bilim Madalyası ödülüyle, Alpher’in modern Büyük Patlama teorisine olan başlıca katkıları (nükleosentez ve kozmik mikrodalga arka plan ışımasının tahmini) onay almaya başladı. Neil deGrasse Tyson NSF öneri komitesinde etkiliydi.
Alpher ve Robert Herman 1993’te ABD Ulusal Bilimler Akademisi tarafından Henry Draper Madalyasıyla ödüllendirildiler.  Aynı zamanda Amerikan FelsefTopluluğu’nun Magellanic Ödülü’nü, Belçika Bilim Akademisi’nin Georges Vanderlinden Fizik Ödülü’nü ve New York Bilim Akademisi’nin ve Philadelphia Franklin Enstitüsü’nün önemli ödüllerini kazandılar. Fizik alanında iki Nobel ödülü kozmik mikrodalga arka plan ışımasıyla ilgili deneysel çalışmalarından ötürü 1978’de Arno Penzias ve Robert Wilson’a; 2006’da John Mother ve George Smoot’a verildi. Alpher ve Herman’ın (Herman’ın ölümünden sonra) kosmoloji çalışmaları 2001’de yayımlandı. (Genesis of the Big Bang) (Oxford University Press)
Alpher 1986’da Amerikan Sanat ve Bilim Akademisi’nin üyesi seçildi.  2005’te Ulusal Bilim Madalyası’nı kazandı. Ödülü almak için şöyle çağrıldı “Nükleotesis alanlarındaki eşi görülmemiş çalışmaları, evren genişlemesinin bıraktığı kozmik mikrodalga arka plan ışıması üzerine tahminleri ve Büyük Patlama teorisine sağladığı model için.” Madalya 27 Temmuz 2007'de George W. Bush tarafından oğlu Dr. Victor S. Alpher'a sunuldu. Babası ödülü almak için gelememişti. Ralph Alpher yayılan bir hastalık sonucu 12 Ağustos 2007'de hayatını kaybetti. Şubat 2007'de kalçası kırılmıştı ve o zamandan ölümüne kadar sağlık açısından toparlanamadı.

1955'te Alpher, General Elektrik Şirketi’nin Araştırma ve Geliştirme Merkezi'ne terfi etti. G.E.’deki ilk zamanlarında en önemli görevi, uzaydan yeniden giriş yapan araçların problemleri üzerine çalışmaktı. (örneğin; füze yeniden girişi) Aynı zamanda, kozmoloji problemleri üzerine Genel Motor Araştırma Laboratuvarı’na terfi eden Robert Hermanla iş birliğini sürdürdü. Muhtemelen geçmişte başka birçok astronom ve radyo astronomu gözlemlediği halde, sonunda Kozmik Mikrodalga Arka plan Radyasyonu 1964’te onaylandı. 1987’den 2004’e kadar Schenectady’deki Union College’da Fizik ve Astronomi Araştırma Ordinaryüsü olarak hizmet etti. Bu süreçte öğretime ve araştırmaya geri dönebildi. Bu zaman boyunca akranları tarafından değerlendirilmiş önemli bilimsel yazılar yazmaya devam etti ve Public Broadcasting için olan toplumsal serviste aktifti. Aynı zamanda, Dudley Gözlemevi’nin başkanıydı.(1987-2004).
1986’da George Washington Üniversitesi’nin Distinguished Alumnus Achievement Ödülü’yle tanındı. Akademik başarıları gittikçe daha çok göze çarptı, çünkü gündüzleri Donanma ve Johns Hopkins Uygulamalı Fizik Laboratuvarı için çalışırken, bütün derecelerini geceleri kazanmıştı. 2004’te Union’da Emeritus Fakültesi’ne katıldı ve Dudley’in Emeritus Temsilcisi oldu. Aynı zamanda Union Col

Big Bang kozmolojisinde reiyonizasyon, evrendeki “karanlık dönem”den sonra maddeyi reiyonize eden süreçtir ve büyük faz geçişinden ikincisidir. Baryonik maddelerin çoğunluğu hidrojen formunda olduğundan dolayı, reiyonizasyon genellikle “Hidrojen gazının reiyonizasyonu” olarak anılmaktadır. Evren tarihinde ilksel Helyum da aynı faz değişimine uğrasa da, farklı noktalarda gerçekleşen bu olaya Helyum reiyonizasyonu ismi verilir.

Hidrojenin evrendeki ilk faz değişimi kırmızıya kayan z=1089(Big Bang'den 379,000 yıl sonra) bir rekombinasyondu. Evrenin, elektron ve protonların rekombinasyon hızının nötr hidrojen oluşturacak kadar yeterli olan noktasına doğru soğumasından dolayı; bu noktalarda reiyonizasyon hızı daha fazlaydı. Evren rekombinasyon öncesi serbest elektronlardan saçılan fotonlar yüzünden opaktı, fakat sonralarda daha fazla proton ve elektronun birleşip nötr Hidrojen atomlarının oluşturmasıyla artarak şeffaflaştı. Nötr Hidrojen atomunun içindeki elektronlar fotonları uyarılmış seviyeye çıkarak absorbe edebilirler. Sonuç olarak nötr Hidrojen atomlarıyla dolu bir evren göreceli şekilde o dalga boylarında opak, spektrumun geri kalanında ise görünebilir olacaktır. İşte bu noktada Karanlık Dönem başlamaktadır, çünkü o zamanlarda, yavaşça karanlıklaşan kozmik arka plan ışınımından başka hiçbir ışık kaynağı yoktu.
İkinci faz değişimi, nötr Hidrojen'i iyonize etmeye yetecek kadar enerjik olan genç evrende, cisimlerin yoğunlaşmaya başlamasıyla gerçekleşmiştir. Bu cisimler oluştuğu için ve bunlar enerji yaydıklarından dolayı, evren artık nötr olmaktan çıktı ve bir kez daha iyonlaşmış plazmaya dönüştü. Bu olay Big Bang'den 150 milyon-1 milyar yıl sonra gerçekleşti (kırmızıya kayışta 6<z<20). Fakat o zamanlarda madde, evrenin genişlemesiyle etrafa yayılmıştı ve saçılan foton etkileşimleri ve elektronlar, elektron-proton rekombinasyonu döneminde olduğundan daha seyrekti. Sonuç olarak, düşük yoğunluklu iyonlaşmış hidrojenle dolu olan bir evren aynı bugün olduğu gibi şeffaf kalacaktır.

Geriye dönüp baktığımızda evren bize; onu gözlemlememizde bazı zorluklar çıkartmıştır. Yine de, reiyonizasyonu gözlemlemenin birkaç yolu vardır.

Kuasarlar ve Gunn-Peterson Boşluğu
Reiyonizasyon çalışmalarından biri, birbirine uzak kuasarların spektrumunu kullanmaktadır. Kuasarlar sıra dışı derecede büyük enerji yaymaktadır, yani evrendeki en parlak nesnelerin arasında yer almaktadırlar. Sonuç olarak bazı kuasarlar, reiyonizasyon dönemine kadar geri gidilse bile tespit edilebilmektedirler. Ayrıca, Dünya'dan ya da gökyüzünden uzaklıklarına bağlı olmaksızın bazı düzenli spektrumsal özelliklere sahiptirler. Böylece kuasar spektrumları arasındaki büyük değişikliklerin, görüş çizgisi boyunca uzanan atomların akışıyla olan etkileşimlerinden kaynaklanacağı çıkarılabilir. Dalga boyu, Hidrojenin Lyman serilerinden birinde olan ışınlar için, saçılan görülen kesit alanı geniştir. Yani galaksiler arası boşluktaki düşük seviye nötr Hidrojen seviyeleri için bile, o dalga boylarındaki emilim bir hayli yüksektir.
Evrende yakınımızda olan nesneler için, spektrumsal emilim çizgileri çok keskindir. Çünkü sadece, enerjisi yeterli olan fotonlar atomik dönüşüme sebep olabilirler. Fakat, kuasarlar arası uzaklık ve onları tespit eden teleskoplar geniştir. Bu durum, evrenin genişlemesinin, ışığın belirgin şekilde kırmızıya kaymasına neden olduğunu bize anlatmaktadır. Yani, kuasarlardan çıkan ışık galaksiler arası boşluklardan geçerek kırmızıya kayar, Lyman Alfa sınırının altına inmiş olan dalga boyları ise genişler ve Lyman emilim bandını doldurmaya başlarlar. Bu da, geniş ve yayılmış nötr Hidrojen alanlarından geçmiş bir kuasar ışığının, keskin emilim çizgileri göstermek yerine bir Gunn-Peterson Boşluğu göstermesi anlamına gelir.
Belirli bir kuasar için kırmızıya kayma, bize reiyonizasyon hakkında geçici bilgi verir. Bir nesnenin kırmızıya kayması, onun ışığı yayma zamanıyla bağlantılı olduğundan, reiyonizasyonun ne zaman bittiğine karar vermek mümkündür. Reiyonizasyon öncesi ışık yayan kuasarlar Gunn-Peterson Boşluğunu sergilerken, belirli bir kırmızıya kaymanın altında olanlar bunu yapmazlar (Lyman-alpha demetini gösterseler bile). 2001'de, kırmızıya kayma miktarları z=5.82 den z=6.28'e kadar değişiklik gösteren 4 kuasar tespit edildi (Sloan Digital Sky Survey ile). z=6'nın altındaki kuasarlar Gunn-Peterson Boşluğu'nu gösterirken, z=6'nın üzerindekiler göstermedi. Bu da, galaksiler arası boşluğun en azından bir kısmının nötr olduğuna bir işaretti. Yani Hidrojen iyonlaşmış haldeydi. Reiyonizasyonun gerçekleşmesi kısa zaman dilimleri içerisinde beklendiğinden, bu sonuçlar z=6'da evrenin reiyonizasyonun sonuna geldiğini anlatır. Bu durum, evrenin; z>10 için hala tamamen nötr olması gerekliliğini bize sunar.

Farklı açı skalalarında kozmik mikrodalga arka planının anizotropisi reiyonizasyon üzerindeki çalışmalar için kullanılabilir. Fotonlar etrafta serbest elektronlar varsa, saçılma eğilimi gösterirler, bu durum Thomson saçılması olarak adlandırılır. Fakat evren genişlediğinden, serbest elektronların yoğunluğu düşecek, haliyle saçılma daha seyrek gerçekleşecektir. Reiyonizasyon sırasında ve sonrasında elektron yoğunluğunu azaltacak kadar belirgin bir genişleme gerçekleşti, KMA'yı oluşturan ışık, gözlenebilen Thomson saçılmasını gerçekleştirebilecekti. Bu saçılma KMA anizotropi haritasında bir işaret bırakacaktı, bu işaret ikincil anizotropilerin habercisiydi (rekombinasyon sonrası ortaya çıkan anizotropiler). Anizotropileri silen bu ortalama etki, küçük boyutlarda gerçekleşir. Küçük boyutlardaki anizotropiler yok olurken, polarizasyon anizotropileri aslında reiyonizasyon sayesinde ortaya çıkar. Gözlenen KMA anizotropilerine bakılarak ve reiyonizasyonun rol almamış durumlarıyla karşılaştırılarak, elektronun reiyonizasyon zamanı sütun yoğunluğu çıkarılabilir. Bununla birlikte, reiyonizasyonun gerçekleştiği andaki evrenin yaşı hesaplanabilir.
Wilkinson Mikrodalga Anizotropi Araştırmaları bu karşılaştırmaları mümkün kılmıştır. 2003'te yayınlanan ilk gözlemler, reiyonizasyonun 11<z<30 aralığında yer aldığını göstermekteydi. Bu kırmızıya kayma aralığı açıkça kuasar spektrumlarındakilerle çelişmekteydi. Fakat, üç yıllık WMAA verileri farklı bir sonuçla dönmüştü. Reiyonizasyon z=11'de başlıyor ve evren z=7'de iyonlaşıyordu. Bu, kuasar verileriyle daha iyi bir uyumu yakalamıştı.
2013'teki Planck görevi sonuçları; WMAA verileri, küçük boyut KMA deneyleri ve BAS ölçümlerinin kombinasyonu, z=11.3 ± 1.1 anlık reiyonizasyon kırmızıya kaymasını türetti.
Burada genellikle kullanılan parametre “reiyonizasyonun optik derinliği” olan τ'dur. Veya alternatif olarak “zre “ dir (reiyonizasyonun kırmızıya kayması), tabii ki bunun anlık bir olay olduğunu farzedersek. Reiyonizasyonun pek de anlık bir olay olmamasından dolayı, bu olay fiziksel olarak pek de mümkün olmasa da, zre, reiyonizasyonun kırmızıya kayması hakkında tahmini bir değer sunabilir.
21 cm'lik çizgi
Kuasar verileriyle kabaca uyum gösteren KMA anizotropi verileri var olsa da, hala bazı tartışmalar var, özellikle reiyonizasyonun enerji kaynakları, reiyonizasyondaki yapı dizilimine olan etkileri ve yapı dizilimindeki rolü hakkında. Reiyonizasyondan önce gerçekleşen “karanlık dönem” gibi, Hidrojen'deki 21 cm'lik çizgi, potansiyel olarak bu dönemin bir çalışma yöntemidir. 21 cm'lik çizgi, nötr Hidrojen'de elektron ve protonlar arasındaki paralel ve anti-paralel spin durumları dolayısıyla gerçekleşir. Bu geçiş olağanüstü bir durumdur ve çok ender gerçekleşir. Ayrıca bu geçiş sıcaklığa yüksek oranda bağlıdır. Yani bu geçiş, “karanlık dönem”de oluşan nesneler ve bunların, çevreleyen nötr Hidrojen tarafından emilen ve tekrar saçılan Lyman-alfa fotonları yayması gibi, Wouthuysen-Field Çiftlemesi boyunca Hidrojen’in içinde 21 cm’lik bir çizgi sinyali üretecektir. 21 cm’lik çizgi sinyali çalışmalarıyla, önceden oluşmuş yapılar hakkında daha çok bilgi edinmek mümkün olacaktır. Şu an elimizde sonuçlar olmasa da, bu alanda, yakın gelecekte birkaç tane başıçekmeyi uman süregelen çalışma bulunmaktadır. Precision Array for Probing the Epoch of Reionization (PAPER), Low Frequency Array (LOFAR), Murchison Widefield Array (MWA), Giant Metrewave Radio Telescope (GMRT), the Dark Ages Radio Explorer (DARE) mission, and the Large-Aperture Experiment to Detect the Dark Ages (LEDA) gibi.
Enerji Kaynakları
Yapılan gözlemler, reiyonizasyonun gerçekleşmiş olacağı yerleri kısıtlayıp daraltsa da, galaksiler arası boşluğu iyonlaştıran fotonların hangi nesneler tarafından sağlandığı kesin değildir. Nötr Hidrojeni iyonize etmek için, 13.6 eV’luk bir enerjiden daha fazlası gereklidir, bu da 91.2 nm ya da daha kısa dalga boylarına sahip fotonlar demektir. Bu dalga boyları, elektromanyetik spektrumun ultraviyole kısmındadır, yani bunu başarabilmek için birincil adaylar, ultraviyole ve daha üzerindeki belirgin enerjiyi üreten bütün kaynaklardır. Birçok açıdan bu kaynakları değerlendirmek gerekir (süreklilik gibi), çünkü eğer onları ayrı tutmaya yetecek kadar sürekli bir enerji olmazsa; proton ve elektronlar rekombine olacaklardır. Hepsi birlikte, düşünülen herhangi bir kaynak için kritik parametre “kozmolojik birim başına iyonlaşan hidrojen fotonlarının yayılma hızı” olarak özetlenebilir. Bu kısıtlamalarla, kuasarların ve ilk nesil yıldızlar ve galaksilerin ana enerji kaynakları olmuş olduğu beklenebilir.

Cüce galaksiler, reiyonizasyon dönemi sırasında iyonlaşan fotonların kaynağının birincil adaylarıdır. Senaryoların çoğu için, bu; UV galaksi aydınlatma fonksiyonunun kütük eğimini gerektirir. Genellikle α ile gösterilir, bugün daha dik olmak üzere, α -2'ye yaklaşıyorken.

Kuasarlar
Kuasarlar, aktif galaktik çekirdeğin bir sınıfı, iyi bir aday kaynağı olarak düşünülürler çünkü kütleyi enerjiye çevirmekte bir hayli verimlidirler ve Hidrojenin iyonlaşma eşiğinden daha yüksek miktarda ışık yayarlar. Fakat, reiyonizasyondan önce kaç tane kuasarın var olduğu bilinmemektedir. Sadece, reiyonizasyon sırasındaki en parlak kuasar tespit edilebilir, yani daha sönük ku

Sir Roger Penrose OM FRS (d. 8 Ağustos 1931), İngiliz matematiksel fizikçi, matematikçi ve bilim felsefecisidir. Oxford Üniversitesi Matematik Enstitüsü'nde Matematik Fahri profesörüdür ve aynı zamanda Wadham Koleji'nde Fahri Akademi üyesidir.
Penrose, matematiksel fizik alanında olan çalışmalarıyla tanınmıştır; özellikle de genel görelilik ve kozmolojiye olan katkılarıyla birçok ödül almıştır. Bunların içerisinde evrenin anlaşılmasına olanak sağlayan katkılarıyla 1988 yılında Stephen Hawking ile paylaştığı Wolf Fizik Ödülü de bulunmaktadır.

İngiltere Colchester, Essex'te doğdu. Roger Penrose, psikiyatrist ve matematikçi olan Lionel Penrose ile Margaret Leathes'ın oğlu, psikolog John Beresford Leathes'ın torunu olarak dünyaya geldi. Amcası Roland Penrose sanatçıdır. Penrose, matematikçi Oliver Penrose ve satranç ustası olan Jonathan Penrose'un kardeşidir.
Roger Penrose Londra Üniversite Akademisi'nde öğrenim gördü ve buradan matematikte birincilik derecesiyle mezun oldu. 1955'te, henüz öğrenciyken, E.H.Moore ile birlikte Moore-Penrose tersi olarak da bilinen 1951'de Arne Bjerhamm tarafından yeniden oluşturulan genelleştirilmiş ters matris fikrini ortaya attı. Geometri ve astronomi profesörü olan W. V. D. Hodge yanında araştırmalarını sürdürürken, 1958'de Cambridge'de doktorasını tamamladı. Tezini cebir uzmanı ve geometrici olan John A Todd'un yönetimi altında "cebirsel geometride tensör metodları" üzerine yazdı. 1950'de Penrose üçgenini buldu ve bunu "kendi en doğal formundaki imkânsızlık" olarak tanımladı. Bu fikirde, imkânsız cisimler çizen ressam M.C Escher'in eserlerinden esinlendi, Escher'in daha sonraki çizimleri (Şelale, İniş ve Çıkış) de Penrose'un çalışmalarından etkilendi.
Manjit Kumar şöyle söyler:
Penrose 1954'te öğrenciyken Amsterdam'da bir konferansa katıldı ve şans eseri Escher'ın çalışmalarının bulunduğu bir sergiye denk geldi.
Kendi imkânsız figürlerini hayal etmeye çalışıyordu ve tribarı keşfetti. Fizikçi ve matematikçi olan babası ile birlikte Penrose, hem yukarı çıkan hem de aşağı inen bir merdiven tasarlamaya başladı. Bunun üzerine bir makale yazarak Escher'a gönderdiler. Geometrik illüzyonların ustasının da bundan etkilenerek ikinci eserini ortaya çıkarmasıyla yaratıcılığın dairesel döngüsü tamamlandı.
1964'te Birkbeck Üniversitesi'nde okutman olarak görev aldı. Caltech'ten Kip Thorne onun hakkında şunları söylüyor: "Roger Penrose uzayzamanın özelliklerini anlayabilmek için kullandığımız matematiksel araçları kökten değiştirdi. O zamana kadar genel göreliliğin eğimli geometrisi üzerine yapılan çalışmalar, Einstein'ın denklemlerinin çözümlenebilir olması amacıyla, yüksek simetri ile sınırlandırılmıştı ve bu tarz durumların karakteristik olduğuna dair şüpheler vardı. Bu soruna yaklaşım olarak düzensizlik teorisi kullanıldı. Princeton'da John Archibald Wheeler'ın önderliğinde bu teori geliştirildi.
Penrose tarafından ortaya atılan başka bir yaratıcı yaklaşımsa uzayzamanın detaylı geometrik yapısını göz ardı etmek ve bunun yerine dikkati sadece uzayın topolojisine ya da uzayın konform yapısına vermektir. Bu ışıksal jeozediklerin yörüngesini ve bunun sonucu olarak da nedensel ilişkilerini belirler. Penrose'un çağ açan bildirisinin önemi yerçekimsel çöküş ve uzayzaman tekilliğinin bunun bir sonucu olmamasıdır. Eğer ölen bir yıldız gibi bir cisim belirli bir noktanın ötesinde şiddetle içeriye çökerse, hiçbir şey yerçekimi alanının bir tür tekillik oluşturmak amacıyla gitgide güçlenmesini önleyemez. Bu yaklaşım aynı zamanda diğer durumlarda da benzer olarak genel bir çıkarımda bulunmak için bir yol gösterici oldu. Özellikle Dennis Sciama'nın, öğrencisi Stephen Hawking ile birlikte çalıştığı kozmolojik Büyük Patlama bunlardan biridir."
Zayıf kozmik sansür hipotezinin takibinde, 1979'da Penrose daha güçlü bir versiyonu olan güçlü sansür hipotezini formüle etmeye başladı. BKL varsayımıyla ve doğrusal olmayan kararlılık sorunlarıyla birlikte, sansür varsayımı genel görelelikte en çok göze çarpan problemlerden biridir. Ayrıca 1979 tarihlerinden Penrose'un etkili Weyl eğim hipotezi, evrenin gözlemlenebilen kısmının başlangıç şartlarına ve termodinamiğin ikinci yasasının kökenine dayanır. Penrose ve James Terrell bağımsız olarak yaptıkları çalışmalarda ışık hızına yakın bir hızda hareket eden objelerin olağandışı eğri bir yol izleyeceğini veya dönmeye başlayacığını fark ettiler. Bu etki Terrel dönüşü veya Penrose-Terrel dönüşü olarak adlandırıldı.

1967'de Penrose, twistor kuramını yarattı. Bu Minkowski uzayındaki geometrik objelerin 4 boyutlu kompleks uzayda haritasını çıkarmaya yarıyordu.

Penrose 1974'teki keşfi olan Penrose karoları ile tanınır. Penrose en önemli özelliği düzlemi sonsuza kadar kaplayabilmeleri fakat periyodik olarak kaplamalarının imkânsız olmasıdır. Penrose bu fikirlerini "Deux types fondamentaux de distribution statistique" makalesinden yararlanarak geliştirdi. 1984'te bu tarz desenler yarı kristallerin içerisinde bulunan atomların diziliminde gözlemlendi. Penrose'un kayda değer başka bir katkısı ise 1971'deki dönen ağ buluşudur. Bu daha sonrasında uzay zaman geometrisinin döngü kuantum yerçekimi içerisinde oluştuğu fikrine temel oluşturdu.
Roger Penrose 1976'da kozmolojik sabiti olmayan her Lorentz uzay-zamanının ışıksal jeodezikler yakınında yerel olarak düzlem dalga geometrisine sahip olduğunu gösterdi. Daha sonra bu özelliğin genel olarak süperyerçekimi, ve kozmolojik sabiti sıfır olmayan uzay zamanlar için de geçerli olduğu Rahmi Güven tarafından gösterildi. Bu kavram Penrose-Güven limiti olarak adlandırılır.
Penrose diyagramları olarak bilinen diyagramların popülerleşmesinde etkili oldu.
1983'te ABD'de Houston'daki Rice Üniversitesi'ne öğretim görevlisi olarak davet edildi ve 1983'ten 1987'ye kadar orada çalıştı.

2004'te Penrose The Road to Reality: A Complete Guide to the Laws of the Universe'ü yayımladı. 1099 sayfalık kitap, fizik yasalarına kapsamlı bir kılavuz olmayı amaçlıyordu.
Penrose kuantum mekaniğinin yorumlandığı bir roman da yazdı.
Penrose Pennsylvania Devlet Üniversitesi'nde fizik ve matematik profesörü, ayrıca The Astronomical Review yayın kurulu üyesidir.

2010'da Penrose CMB gökyüzünun WMAP verilerinde bulunan konsantre halkalardan yola çıkarak Büyük Patlama'dan önce var olan erken evrenin muhtemel delilini bildirdi. 2010'da yazdığı Cycles of Time kitabının son sözünde bu delilden bahsetti. (Bu kitapta Einstein'ın alan denklemlerinden Weyl eğimine ve Weyl eğim varsayımına kadar birçok şeyden bahsediyordu.) Büyük Patlama'daki geçiş bir önceki evrenin kurtulması için yeteri kadar sorunsuz olmuş olabilirdi. C ve WCH hakkında birçok varsayımda bulundu bunlardan bazıları başkaları tarafından da desteklendi.
Basitçe, Büyük Patlamadaki Einstein'ın alan denkleminin eşsizliğinin karadeliklerin olay ufkunun belirgin eşsizliği gibi sadece görünüşte bir eşsizlik olduğuna inanıyordu.
İkinci eşsizlik koordinat sisteminin değişimi tarafından ortadan kaldırılabilir ve Penrose Büyük Patlama'daki eşsizliği kaldıracak farklı bir koordinat sistemi değişikliği önerisinde bulundu.
Bundan çıkarılabilecek sonuç Büyük Patlamadaki önemli olaylar, genel göreliliği ve kuantum mekaniğini birleştirmeden de anlaşılabilir ve bu nedenle zamanı bölen Wheeler-DeWitt denklemini kullanmak zorunda kalmayız. Bunun yerine Einstein–Maxwell–Dirac denklemini kullanabiliriz.

Penrose temel fizik ve insan (veya hayvan) bilinci arasındaki ilişki hakkında kitaplar yazdı. Kralın Yeni Aklı 13 Şubat 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (1989) kitabında fiziğin bilinen yasalarının bilinç fenomeninin açıklamak için yetersiz kaldığından bahsetti. Penrose yeni fiziğin karaktersitik özellliklerinin klasik ve kuantum fiziği arasında köprü için gerekenleri karşılayabileceğini öngördü. Bir sistemin algoritmik olmadan deterministik olabileceğini göstermek amacıyla Turing'in durma probleminin değişkenlerini kullandı. (Örneğin sadece iki hâlden oluşan bir sistem düşünün, açma ve kapama. Eğer Turing makinesi durduğunda sistem açıksa ve Turing makinesi durmadığında sistem kapalıysa, o zaman denebilir ki sistemin durumu tamamen makine tarafından belirlenir. Bununla beraber Turing makinesinin durup durmadığını belirlemek için herhangi bir algoritmik yol bulunmaz.)
Penrose bu tarz algoritmik olmayan deterministik işleyişin kuantum mekanik dalga fonksiyon indirgemesinde rol alabileceğini ve belki de beyinle ilişkilendirilebileceğini düşündü.
Şu anki bilgisayarların algoritmatik olarak deterministik sisteme sahip olduklarından dolayı bir zekâya sahip olmak için yeterli olmadıklarını savundu. Aklın rasyonel işleyişinin tamamen algoritmik olduğu ve böylelikle kompleks bir bilgisayar tarafından kopyalanabileceği görüşüne karşı çıktı. Bu, düşüncenin algoritmalarla oluşturulabileceğini savunan yapay zekâ savunucularının fikirlerine zıttır. Çünkü onlar düşüncelerin algoritmik olarak oluşturulabileceğini savunurlar. Penrose bunu halting probleminin çözülmezliği ve Gödel'in noksanlık teoreminin algoritmik temele dayandırılmış mantığın matematiksel kavramlar gibi nitelikleri çoğaltamayacağı gibi şeylerin bilincin formel mantığın sınırlarını aşabileceği iddiaları üzerine oturttu. Bu tarz iddialar Merton Üniversitesi'nden filozof John Lucas tarafından ortaya atılmıştır.
Penrose/Lucas'ın Gödel'in insan zekâsının hesaba dayalı teorisi olan noksanlık teoreminden yaptıkları çıkarımlar birçok matematikçi, bilgisayar uzmanı ve felsefeci tarafından eleştirildi ve bu alanlardaki birçok fikir birliği tarafından bu fikrin başarısız olduğu görüşünde bulunuldu. Özellikle yapay zekânın büyük bir destekçisi olan Marvin Minsky bu konuya fazlasıyla eleştirel yaklaşıyordu ve şunları söylemiştir: "Penrose bölümler boyunca insan fikrinin bilinen herhangi bir bilimsel prensibe dayanamayacağını savunuyor. "Minsky bu konu hakkında tam da tersini düşünüyordu. İnsanlar fonksiyonları oldukça karmaşık olmasına rağmen birer makinelerdir ve de fizik tarafından açıklanabilirler.
Kralın Yeni Aklı kitabına olan eleştirilere 1994'te Zihnin Gölgeleri

Abdurrahman es-Sufî (Farsça: عبدالرحمن صوفی, Aralık 903 –  25 Mayıs 986), 10. yüzyılda yaşamış Farisi gökbilimci.
Ayrıca Abdülrahman Ebu el-Hüseyin, Abdülrahman Sufi, Abdurrahman Sufi ve batı dünyasında 'Azophi' olarak da bilinir; Ay krateri Azophi ve küçük gezegen 12621 Alsufi onun adına isimlendirilmiştir.

Abdurrahman es-Sufi, 903'te İran'ın Rey şehrinde doğdu. İran İsfahan'da Emir Adud ad-Daula'nın sarayında yaşamış, Batlamyus'un Almagest'inden yararlanarak hazırlamış olduğu yıldız kataloğu ile tanınmıştır. Bu katalogda, kırk sekiz yıldız takımında bulunan yıldızları tanıtıp bunların gökyüzündeki konum ve parlaklıkları bildirdikten sonra, Almagest'te geçen yıldız isimlerinin Arapça karşılıkları vererek, bu konuda Arapçadaki önemli bir boşluğu doldurmuştur. Abdurrahman el-Sufi'nin önerdiği terimler, daha sonra doğulu ve batılı gök bilimciler tarafından kullanılmış ve bunlardan 94 tanesi modern gökbilim literatürüne girmiştir. Batı dillerinde adı, farklı telaffuzların bir sonucu olarak 'Azophi', 'İlbermosofim', 'Jeber Mosphim' ve 'Abuhassin' gibi çeşitli şekillerde yer almaktadır.
Abdurrahman el-Sufi'nin gök cisimlerinin uzaklığını ölçmek için kullandığı rumh = 14B = Andromedae ve Pegasi'nin uzaklığı; zira' = 1 /6 rumh = ZB 20; şibr 113 zira'; esba = 1/32 zira' gibi birimler, uzaklıkların belirlenmesinde çok sağlıklı bir şekilde kullanılmıştır.
Abdurrahman el-Sufi, her yıldız takımının bir defa gökyüzünde görüldüğü, bir defa da gök küresinde görüleceği tarzda resmini çizmiş, daha sonra her yıldızın boylam, enlem, büyüklük ve rengini vererek yıldız kümelerine göre bir cetvel katalog meydana getirmiştir. Bu yıldız cetvelinin başlangıcı, İskender takviminin 1276 yılının ilk günüdür Hicri 20 Ramazan 353 Miladi Takvim 30 Eylül 964.
Boylamları, Batlamyus'un bulduğu boylamlara 66 yıl için 1 derece olmak üzere, toplam 42 derece 41 dakikalık bir sabit miktar ekleyerek bulmuştur. Hâlbuki Halife Me'mün zamanında "zicü'l-mümtehan'ın hazırlanmasında kullanılan Batlamyus'un cetveli, Menelaos'un verdiği değerlere 100 yıl için 1 derece eklenerek düzenlenmişti. Batlamyus'la başlayan kozmografik haritalar hazırlama geleneğinin Abdurrahman el-Sufi'den geçerek çağımıza kadar ulaştığı kabul edilmektedir.
Abdurrahman el-Sufi'nin astronomi aletlerinin ve enstrümantal tekniklerin geliştirilmesinde de önemli yardımları olmuştur. İbnü'l-Kıfti, 1043 tarihinde, onun tarafından yapıldığı rivayet edilen üç bin dirhem (10 kg kadar) ağırlığında gümüş bir gök küresinin Kahire'de bulunduğunu kaydetmektedir. 0 yaptığı düzenlemelerle usturlapların ölçme hassasiyetini de arttırmıştır. Biruni, Abdurrahman el-Sufi'nin 123,5 cm çaplı bir halka kullanarak ekliptiğin eğimini ölçtüğünü, İbn Yunus ise bu eğimi 23B 33' 45" olarak bulduğunu ve onun geometrik ispatlar alanında da büyük bir bilgin olduğunu kaydetmektedir.
Abdurrahman el-Sufi'nin birçok Batılı astronoma tesir ettiği bilinmektedir. 13. yüzyılda Castilla-Leon Kralı X. Alfonso'nun hazırlattığı Libros dei Saber de Astronomia (astronomi bilgisi kitabı) adlı dört kitaptan oluşan İspanyolca ansiklopedi, onun Kitabü Suveri'l-kevakibi's-sabite'siyle diğer müslüman astronomi bilginlerinin eserlerinden alınan bilgilere dayanılarak hazırlanmıştır. Abdurrahman el-Sufi'nin bu eseri, Libros dei Saber de Astrorzomia'da, Libros de los Estrellas (yıldızlar kitabı) başlığı altında ve yalnız tercüme edenlerin adıyla yayımlanmıştır. 16. yüzyıla ait Codices Latini Catinenses adlı astronomi ve astroloji katalogu da onun eserlerinden hareket edilerek kaleme alınmıştır. 15. ve 16. yüzyıllarda Viyana ve Nürnberg'deki ilim çevrelerinin de ondan faydalandıkları bilinmektedir. Ay'ın bir krateri onun adıyla anılmaktadır.
Abdurrahman es-Sufi, gök bilimsel aletlerin geliştirilmesinde de önemli hizmetlerde bulunmuştur. Güneş'in yüksekliğini ölçmekte kullanılan usturlapların ölçme duyarlılığını arttırmış ve 10 kg ağırlığında gümüşten bir gök küresi yapmıştır. Ayrıca, 123.5 cm çaplı bir halka kullanarak ekliptiğin eğimini 23º 33' 45” olarak belirlediği bilinmektedir.

Illustrated Dictionary of Astronomy. Cambridge University Press. ISBN 978-0-521-82364-7

biography at SEDS.ORG27 Kasım 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Albert Abraham Michelson (19 Aralık 1852 - 9 Mayıs 1931), Amerikalı fizikçidir. Doğumundan iki yıl sonra ailesi Virginia City'ye taşındı. Fakat daha sonra San Francisco'ya gittiler. Michelson burada 1869 yılında liseyi bitirdi. Başkan Grant tarafından U.S. Naval Academy (Denizcilik yüksekokulu) 'ye çağrıldı. Teğmen olarak mezun olduktan sonra iki yıl gemiyle gezdi. Daha sonra Amiral Sampson'un yanında akademide fizik ve kimya öğretmenliği yaptı.
1879'da Denizcilik almanak ofisinde çalıştı. Avrupa'ya gitti, orada Berlin Üniversitesi, Heidelberg ve Paris'teki College de France and École Polytechnique okullarını ziyaret etti. 1883'te deniz kuvvetlerinden istifa etti. Cleveland, Ohio' da uygulama okulu fizik profesörü oldu. 1890'da Clark University' Worcester, Massachusetts de aynı pozisyondaki görevi kabul etti. Ve 1892'de yeni kurulan Chicago Üniversite'sinde fizik profesörü ve bölüm başkanı oldu. I. Dünya Savaşı sırasında Deniz kuvvetlerine tekrar katıldı. 1918'de Chicago'ya geri döndü. Michelson, 1929 yılında Mount Wilson Observatory'de çalışmak üzere istifa etti.
Kariyeri boyunca fiziğin çeşitli dallarıyla ilgilendi. Onun özel bir yeteneği olduğu anlaşılan optikte başarı sağladı. Işığın hızını ilk olarak 1881 'de inanılmaz bir duyarlılıkla ölçtü. Dünyanın hareketinin, ışık hızının ölçümündeki etkisini ölçen interferometre'yi keşfetti. Profesör E. W. Morley' le birlikte interferometre'yi kullanarak ışığın bütün dahili sistemlerde aynı hızda ilerlediğini gösterdi. İnterferometre ayrıca istenilen mesafeyi dalgaboyu cinsinden büyük bir duyarlılıkla ölçmek içinde kullanılıyordu.
Uluslararası ağırlık ve ölçü birimleri komitesinin isteği üzerine standart metreyi Kadmiyum ışığının dalgaboyu cinsinden ölçtü. Echelon spectroscope'unu buldu ve savaş yıllarında deniz kuvvetlerindeki çalışmalarıyla burası için aletler geliştirdi. U.S. deniz kuvvetleri araç gereçleri arasında yer alan mesafe ölçeri (Rangefinder) bunlardan biridir. Sivil yaşama döndüğünde daha çok astronomi ile ilgilendi.
1920'de ışık girişimini kullanarak ve interferometre'nin gelişmiş şekliyle, Betelgeuse yıldızının çapını ölçtü. Bu ölçüm aynı zamanda ilk defa bir yıldızın büyüklüğünün doğru olarak tespitidir.
Michelson'un birçok bilimsel dergide yazıları yayımlandı. Bunlardan bazıları Velocity of Light (1902) Light Waves and their Uses (1899-1903) ve Studies in Optics'(1927)dir.
Michelson Amerika ve on Avrupa ülkesinde birçok etkili topluluğa üye olmuştur. O Amerikan Fizik Topluluğu'nun (1900), Amerikan Bilim Geliştirme Derneği'nin (1910-1911) ve Birleşik Devletler Ulusal Bilimler Akademisi'nin (1923-1927) başkanlığını da yaptı. Ayrıca Royal Astronomical Society, the Royal Society of London ve the Optical Society, an Associate of l'Académie Française'ninde bir üyesiydi. 
Aldıkları birçok ödül arasında, 1904 Matteucci Madalyası (Societá Italiana), 1907 Copley Madalyası (Royal Society), 1912 Elliot Cresson Madalyası (Franklin Institute), 1916 Draper Madalyası (National Academy of Sciences), 1923 Franklin Madalyası (Franklin Institute), Medal of the Royal Astronomical Society ve 1929 Duddell Madalyası (Physical Society) yer alır.
Michelson Edna Stanton ile 1899'da evlendi. Bir oğlu ve 3 kızı vardı.

Algol (Beta Persei, β Persei, kısaltılmış haliyle Beta Per, β Per), Kahraman takımyıldızında yaklaşık olarak 94 ışık yılı uzaklıkta bulunan ve halk arasında Şeytan Yıldızı olarak bilinen parlak bir çoklu yıldız sistemidir. Keşfedilen ilk nova olmayan değişen yıldızlardan biridir.
Algol, Beta Persei Aa1, Aa2 ve Ab'den oluşan üç yıldızlı bir sistemdir. Bu sistemde, sıcak ve parlak olan ana yıldız β Persei Aa1 ile daha büyük, fakat daha soğuk ve sönük olan β Persei Aa2 birbirlerinin önünden düzenli olarak geçerek tutulmalara neden olur. Algol'ün görünür büyüklüğü genellikle 2,1 kadir civarında sabit kalırken, yaklaşık 10 saat süren kısmi tutulmalar sırasında her 2,86 günde bir düzenli olarak 3,4 kadire düşer. Daha parlak olan ana yıldızın, daha sönük olan ikinci yıldızı örttüğü ikinci tutulma ise çok zayıftır ve sadece fotoelektrik yöntemle tespit edilebilir.
Algol, örten değişenler olarak bilinen bir değişen yıldız sınıfına adını vermiştir. Bu sınıf, Algol değişenleri olarak adlandırılır.

Yaklaşık 3.200 yıl önce oluşturulmuş olan, şanslı ve şanssız günlerin yer aldığı eski bir Mısır takviminin Algol'ün keşfine dair en eski tarihi belge olduğu söylenmektedir.

Algol'ün şeytani bir yaratıkla (Yunan geleneğinde Gorgon, Arap geleneğinde gulyabani) ilişkilendirilmesi, bu yıldızın değişkenliğinin 17. yüzyıldan çok önce bilindiğini düşündürmektedir, fakat bununla ilgili kesin bir kanıt yoktur. Arap astronomu Abdurrahman es-Sufî, yaklaşık 964 yılında yayımlanan Sabit Yıldızlar Kitabı'nda yıldızın değişkenliği hakkında hiçbir şey söylememiştir.
Algol'ün değişkenliği 1667 yılında İtalyan astronom Geminiano Montanari tarafından kaydedilmiş, fakat parlaklığındaki değişimlerin periyodik doğası, bir asırdan fazla bir süre sonra İngiliz amatör astronom John Goodricke tarafından fark edilmiştir. Goodricke, Mayıs 1783'te bulgularını Kraliyet Cemiyeti'ne sunmuş ve periyodik değişkenliğin yıldızın önünden geçen karanlık bir cisimden kaynaklandığını (ya da yıldızın kendisinin periyodik olarak Dünya'ya doğru dönen daha karanlık bir bölgeye sahip olduğunu) öne sürmüştür. Bu bildirisi nedeniyle Copley Madalyası ile ödüllendirildi.
1881 yılında Harvard astronomu Edward Charles Pickering, Algol'ün aslında bir örten ikili olduğuna dair kanıtlar sundu. Bu kanıt, birkaç yıl sonra 1889 yılında Potsdam astronomu Hermann Carl Vogel'in Algol'ün spektrumunda periyodik doppler kaymaları bulması ve bu ikili sistemin radyal hızındaki değişimleri ortaya çıkarmasıyla doğrulandı. Böylece Algol, bilinen ilk spektroskopik ikililerden biri oldu. Illinois Üniversitesi Gözlemevi'nden Joel Stebbins, erken dönem selenyum hücreli fotometre kullanarak değişen bir yıldızın ilk fotoelektrik çalışmasını gerçekleştirdi. Işık eğrisi, ikinci minimumu ve iki yıldız arasındaki yansıma etkisini ortaya çıkardı. Gözlemlenen spektroskopik özellikleri açıklamaktaki bazı güçlükler, sistemde üçüncü bir yıldızın bulunabileceği varsayımına yol açtı ve kırk yıl sonra bu varsayımın doğru olduğu anlaşıldı.

"HD 19356 -- Eclipsing binary of Algol type". SIMBAD. Erişim tarihi: 31 Temmuz 2006. 
"Beta Persei (Algol)". AAVSO. Ocak 1999. 15 Haziran 2010 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 31 Temmuz 2006. 
"The Horror-Scope of Algol". Skyscript. Temmuz 2005. 8 Mayıs 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 31 Temmuz 2006. 
"Algol 3". SolStation. 26 Ocak 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 31 Temmuz 2006. 
"4C02517". ARICNS. 4 Mart 1998. 10 Haziran 2007 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 31 Temmuz 2006. 
"Algol". Alcyone ephemeris. 26 Mayıs 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 8 Haziran 2006. 
Kaler, Jim. "Algol (Beta Persei)". Stars. 1 Şubat 2009 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 8 Haziran 2006. 
Bezza, Giuseppe [çeviri: Daria Dudziak]. "Al-ghûl, the ogre". Cielo e Terra. 10 Nisan 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 8 Haziran 2006. 
Czech space metal band "Realm of Algol"

Ebul Hasan Ali bin Rıdvan el-Mısri (998 - 1068) Mısırlı Müslüman doktor, fizikçi ve astronom olan bilim insanı. Gize'de doğmuştur.
Ali bin Rıdvan Antik Yunan tıbbı, özellikle Yunan hekim Galen'in çalışmaları üzerine çalışmalar yapmıştır. Galen'in Ars Parva adlı eseri üzerine yaptığı tefsir Gerardo Cremonesse tarafından tercüme edilmiştir. Bundan başka 1006 yılındaki Süpernova gözlemleriyle tanınmıştır. Ayrıca tümevarım teorisi üzerine çalışmalar yaparak katkıda bulunmuştur.
Ali bin Rıdvan Avrupalı yazarlar tarafından Haly ya da Haly Abedrudian olarak adlandırılmıştır. Ali bin Rıdvan, bir zaman hekim ibn Butlan'la girdiği  bir tartışmayla meşhur olmuştur.

Batlamyus'un Tetrabiblos adlı eserine yaptığı tefsir
De revolutıons nativatatum (Doğumların Deveranı) Luca Gaurico tarafından düzenlenerek, 1524 yılında Venedik'te basılmıştır.
Tractatus de cometarum significationibus per xii signa zodiaci (12. Zodyak Kuşağındaki kuyruklu yıldızların anlamları üzerine inceleme) 1563 yılında Nürnberg'de basılmıştır.

History of Islamic Science18 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
2001 Columbia dissertation by Jennifer Ann Seymore The Life of Ibn Ridwan and his commentary of Ptolemy's Tetrabiblos; not open link
James H. Holden (1996). Arabian Astrology12 Temmuz 2009 tarihinde Portuguese Web Archive sitesinde arşivlendi 09.10.2006'da geri alındı.
Michael W. Dols (translation) Ali ibn Ridwan: On the Prevention of Bodily Ills in Egypt3 Ocak 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Altair (α Aql / α Aquilae / alfa Aquilae / Atair / Uçucu), 0,77'lik kadiri ile, Kartal takımyıldızının en parlak ve gökyüzünün de 12. parlak yıldızıdır. A-tipi ana kol yıldızı olup Yer'den 17 ışık yılı uzaklıkta bulunmaktadır. Gözle görülebilen en yakın yıldızlardandır.
Altair ismi Arapça kuş anlamına gelen "الطائر" (Et-Tair) sözcüğünden gelmektedir. Arap gök bilimciler bu ismi vermiş, batılı gök bilimciler ise Altair olarak dillerine uyarlamıştır.

Star with Midriff Bulge Eyed by Astronomers, JPL press release, 25 Temmuz, 2001.
Imaging the Surface of Altair 14 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., University of Michigan news release detailing the CHARA array direct imaging of the stellar surface in 2007.
PIA04204: Altair 29 Haziran 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., NASA. Image of Altair from the Palomar Testbed Interferometer.
Altair 8 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at SolStation.
Secrets of Sun-like star probed 4 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., BBC News, 1 Haziran, 2007.
Astronomers Capture First Images of the Surface Features of Altair 29 Haziran 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., astromart.com.
Image of Altair from Aladin.
Altair 1 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at Alycone Software's Star Data Pages.

Annie Jump Cannon (/ˈkænən/; 11 Aralık 1863 – 13 Nisan 1941), Amerikalı gökbilimci. Günümüzde kullanılan yıldız sınıflandırmasının temelini oluşturan çalışmaları gerçekleştirmiştir. Edward C. Pickering ile, yıldızları sıcaklıklarına ve spektral türlerine göre organize etmek ve sınıflandırmak için ilk ciddi girişim olan Harvard Sınıflandırma Şeması'nın yaratılmasıyla tanınır. Kariyeri boyunca neredeyse işitme engelliydi. Kadın oy hakkı savunucusuydu ve Ulusal Kadın Partisi üyesiydi.

Annie Jump Cannon, 11 Aralık 1863'te Dover, Delaware'de doğdu. Bir Delaware gemi yapımcısı ve eyalet senatörü olan Wilson Cannon ve ikinci eşi Mary Jump'ın üç kızından en büyüğüydü. Cannon'un annesi ona takımyıldızları öğreten ilk kişiydi ve kendi ilgi alanlarını takip etmesi için onu cesaretlendirdi ve Wellesley Koleji'nde matematik, kimya ve biyoloji alanlarında çalışmalara devam ettiğini öne sürdü. Cannon ve annesi tavan arasında görülen yıldızları belirlemek için eski bir astronomi ders kitabı kullandı. Cannon'un annesi de kızına, Cannon daha sonra araştırmasını düzenlemek için kullanacağı ev ekonomisini öğretti.
Cannon annesinin tavsiyesini aldı ve astronomi sevgisinin peşinden gitti. Çocukluğu veya erken yetişkinlik yıllarında bazen işitme duyusunun çoğunu kaybetti. Kaynaklar, zaman dilimine ve gerçek nedene göre değişir, ancak bazen kızıl hastalğına atfedilir. Cannon'ın kişiliği "coşkulu" olarak tanımlandı. Evlenmemeyi veya çocuk sahibi olmamayı seçti.

Bugün Wesley Koleji olarak bilinen Wilmington Konferans Akademisi'nde Cannon, özellikle matematikte gelecek vadeden bir öğrenciydi. 1880'de Cannon, Massachusetts'teki kadınlara yönelik en iyi akademik okullardan biri olan ve fizik ve astronomi eğitimi aldığı Wellesley Koleji'ne gönderildi.
Cannon, o zamanlar Amerika Birleşik Devletleri'ndeki birkaç kadın fizikçiden biri olan Sarah Frances Whiting'in yanında çalıştı ve Wellesley Koleji'nde birincilik görevine devam etti. 1884'te fizik diplomasıyla mezun oldu ve on yıllığına Delaware'deki evine döndü.
Bu yıllarda Cannon, yeni fotoğraf sanatındaki becerilerini geliştirdi. 1892'de Blair kutu kamerasıyla fotoğraf çekerek Avrupa'yı dolaştı. Eve döndükten sonra, nesirleri ve İspanya'dan fotoğrafları, Blair Company tarafından yayınlanan ve 1893 Chicago Kolomb Dünya Fuarı'nda hatıra olarak dağıtılan "Kolomb'un Ayak İzlerinde" adlı bir broşürde yayınlandı.
Kısa bir süre sonra, Cannon onu neredeyse sağır yapan kızıl hastalığına yakalandı. Bu işitme kaybı, Cannon'un sosyalleşmesini zorlaştırdı. Sonuç olarak, işine kendini kaptırdı. 1894'te Cannon'un annesi öldü ve evde yaşam daha da zorlaştı. Wellesley'deki eski hocası Profesör Sarah Frances Whiting'e bir iş ilanı olup olmadığını sordu. Whiting, onu kolejde ikinci fizik öğretmeni olarak işe aldı. Bu fırsat, Cannon'un kolejde fizik ve astronomi alanlarında yüksek lisans dersleri almasına izin verdi. Whiting aynı zamanda Cannon'a spektroskopi hakkında bilgi edinmesi için ilham verdi.
Daha iyi bir teleskopa erişim sağlamak için Cannon, Radcliffe Koleji'ne "özel öğrenci" olarak kaydoldu ve astronomi çalışmalarına devam etti. Radcliffe, Harvard Üniversitesi profesörlerinin genç Radcliffe kadınlarına derslerini tekrar etmeleri için Harvard Koleji yakınlarında kuruldu. Bu ilişki, Cannon'a  Harvard Üniversitesi Gözlemevi'ne erişim sağladı. 1896'da Edward C. Pickering, onu Gözlemevi'nde asistanı olarak işe aldı. 1907'de Cannon, çalışmalarını bitirdi ve Wellesley Koleji'nden yüksek lisans derecesini aldı.

1921, Hollanda Groningen Üniversitesi'nden fahri doktora.
1925, Oxford Üniversitesi'nden fahri doktora unvanını alan ilk kadın.
1929, Kadın Seçmenler Birliği tarafından "yaşayan en büyük Amerikan kadınlarından" biri olarak seçildi.
1931, Henry Draper Madalyasını alan ilk kadın 
1932, Association to Aid Scientific Research by Woman'dan Ellen Richards ödülünü kazandı.
1935, Oglethorpe Üniversitesi'nden fahri derece aldı.
Amerikan Astronomi Derneği'nin subay olarak seçilen ilk kadın.
Ay krateri Cannon onun adını almıştır.
Asteroit 1120 Cannonia onun adını almıştır.
Herhangi bir kişiden daha fazla, 300.000 yıldız gövdesini sınıflandırdığı için "Gökyüzünün Sayımı Sahibi" lakaplı.
Astronomide Annie J. Cannon Ödülü onun şerefine verildi; 1934'ten beri Kuzey Amerika'da bir kadın gök bilimciye verildi.
Cannon Hall, Delaware Üniversitesi'nde bir öğrenci yurdu, adını onuruna verdi.
Harvard'da Astronomik Fotoğraflar Küratörü.
Avrupa Kraliyet Astronomi Topluluğu üyesidir.
Wellesley Koleji'nde Phi Beta Kappa'nın onur üyesi.
Maria Mitchell Derneği'nin kurucu üyesi.
Judy Chicago'nun The Dinner Party sanat enstalasyonunun bir parçası olarak Heritage Floor'daki kadınlar listesinde yer alıyor.
1994, Cannon Ulusal Kadınlar Onur Listesi'ne alındı.
Kendisini ve çalışmalarını onurlandıran bir Google Doodle 2014'te yayınlandı.
2019'da Delaware'nin American Innovation 1 $ Coin'inde tasvir edildi.

Arches Kümesi (Yaylar Kümesi), Samanyolu'nun bilinen en yoğun yıldız kümesidir. Yay takımyıldızı yönünde, gökada merkezine 100 ışık yılı mesafede bulunur. Bu bölgedeki toz yüzünden meydana gelen son derece fazla körlenme nedeniyle optik olarak gizlenmiştir ve sadece X-ışını, kızılötesi ve radyo bandlarında gözlemlenebilir. 
Kümenin yarıçapı yaklaşık bir ışık yılıdır. Güneş'ten çok daha fazla büyük ve kütleli olan 150 genç ve çok sıcak yıldızla birlikte, 15.000 yıldız içerir. Bu tür yıldızlar aşırı parlaklıkları yüzünden sahip oldukları hidrojeni tüketmeden önce, sadece birkaç milyon yıl yaşarlar. Küme ayrıca yoğun çarpışmaların şokuyla üretilen sıcak gaz içerir.
Bu yıldız kümesi ve Beşiz Kümesi'nin bölgede bulunan diğer büyük kütleli genç kümeler gibi iki ile dört milyon yıl yaşında olduğu tahmin edilmektedir. Beşiz Kümesi'nden muhtemelen daha büyük ve yoğun olmasına rağmen, biraz daha genç gibi görünmektedir.

The Arches Cluster30 Haziran 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. — ESO Fotoğraf galerisi
http://hubblesite.org/newscenter/newsdesk/archive/releases/1999/30/text/20 Kasım 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://chandra.harvard.edu/photo/2001/arches/1 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.spaceimages.com/arstarclus.html6 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Atacama Büyük Milimetre/Milimetre-altı Dizisi (İngilizce: Atacama Large Millimeter/sub-millimeter Array) (ALMA) (Türkçe: Atacama Büyük Milimetre Dizisi), Şili'nin kuzeyinde Atacama Çölü'nde yüksek bir platoda bulunan astronomik interferometre özellikli radyo teleskoplardır. Milimetre ölçülerinde dalgaboylarını belirlemek daha kolay olduğundan (parazitler çok daha az olduğundan) rasathane, yüksek ve kuru olması nedeniyle Atacama Çölü'nde 5.000 metre yükseklikteki Chajnantor Platosu'na kurulmuştur. 66 adet 12 metre ve 7 metre çaplarında radyo teleskoplar evrendeki milimetre ve milimetre-altı ölçülerinde dalgaboylarını araştırmaktadır. ALMA'nın evrenin erken dönemlerindeki yıldız doğumları hakkında fikir vermesi beklenmektedir.
ALMA uluslararası bir ortaklık ürünüdür. Avrupa, ABD, Kanada, Doğu Asya ve Şili ortaklığında oluşturulmuştur. 1 Milyar ABD dolarından daha fazla maliyet tutarı ile en pahalı aktif yer merkezli teleskop dizinidir. ALMA 2011 yılının ikinci yarısında bilimsel gözlemlere başladı ve ilk görüntüler 3 Ekim 2011'de basına gösterildi. Teleskoplar Mart 2013'ten bu yana tam operasyonel olarak çalışmaktadırlar.
"Alma" kelimesi İspanyolca ve Portekizce "ruh" anlamına gelmektedir.

İlk ALMA dizisi 66 tane yüksek çözünürlüklü antenden oluşacaktır ve 0.3 mm ile 9.6 mm dalga boyları arasında işletilecektir. ALMA'nın teleskopları, tek çanağı olan James Clerk Maxwell Teleskobu ya da bir dizi çanaktan oluşan interferometre ağı Milimetre-altı Dizisi (İngilizce:Submillimeter Array) ya da Milimetre-altı Radyo Astronomi Enstitüsü'nün Plateau de Bure tesisi gibi daha önce inşa edilmiş milimetre-altı teleskoplardan çok daha hassas ve yüksek çözünürlüğe sahiptir.
Antenler 150 metre ile 16 kilometre arasında çöl boyunca taşınabilecektir ki bu durum ALMA'ya benzer bir şekilde işletilen ABD'nin New Mexico bölgesinde bulunan Very Large Array (VLA) teleskop dizisindeki gibi uzayda daha uzak noktalara bakma niteliği kazandıracaktır.
Çok hassas bir şekilde gözlem yapma niteliği genellikle çok sayıda teleskoptan oluşan bir dizi inşa ederek elde edilebilmektedir.
ALMA'nın teleskopları Avrupa, Kuzey Amerika ve Doğu Asyalı partnerler tarafından desteklenmektedir. Amerikalı ve Avrupalı partnerlerin her biri ana diziyi oluşturacak olan yirmi beş tane 12 metre çapında anteni finansa etmiştir. Doğu Asya ise geliştirilmekte olan ALMA'nın bir parçası olarak dört tane 12 metre ve on iki tane 7 metre çapa sahip on altı antenden oluşan Atacama Kompakt Dizisi (İngilizce: Atacama Compact Array) (ACA)'ne katkı yapmaktadır.
Uzayda büyük alan kaplayan bölgeler ALMA dizisinin ana antenlerinden daha küçük çapta antenler kullanarak yani Atacama Kompakt Dizisi sayesinde belirlenmiş bir frekansta gözlemlenebilir. Antenleri birbirine daha yakın bir konuma getirmek daha büyük bir açısal genişlemeye sahip kaynakların gözlemlenmesini olanaklı kılmaktadır. Geniş alan görüntüleme yeteneğine sahip Atacama Kompakt Dizisi, ana dizi ile beraber çalışacaktır.

ALMA'ya ilham veren 3 ana astronomik proje vardır: ABD'de bulunan Milimetre Dizisi (İngilizce:Millimeter Array) (MMA), Avrupa'da bulunan Büyük Güney Dizisi (İngilizce: Large Southern Array) (LSA) ve Japonya'da bulunan Büyük Milimetre Dizisi (İngilizce:Large Millimeter Array) (LMA).
ALMA'nın inşasına yönelik olarak ilk adımlar Ulusal Radyo Astronomi Rasathanesi (İngilizce:National Radio Astronomy Observatory) (NRAO) ve Avrupa Güney Rasathanesi (İngilizce:European Southern Observatory) (ESO) bir ana proje olarak MMA projesi ve LSA projesini birleştirip beraber bir proje yürütmeyi kabul ettiği zaman 1997 yılında atıldı. Bu birleşmiş dizi LSA'nın hassas frekans kapsamı ve MMA'nın mükemmel bölgesinin bir kombinasyonudur. Ulusal Radyo Astronomi Rasathanesi (NRAO) ve Avrupa Güney Rasathanesi (ESO) teknik, bilimsel ve yönetimsel gruplarla katılımcı olarak Kanada ve İspanya'nın yer alacağı (İspanya sonradan ESO'ya üye olmuştur) iki rasathane ile birlikte yürütülecek ortak bir proje başlatmak ve organize etmek için beraber çalışmıştır.
1999 yılının mart ayında bir dizi kararlar ve anlaşmaların sonucunda "Atacama Büyük Milimetre/Milimetre-altı Dizisi" ya da kısa adıyla ALMA'nın yeni diziye verilecek olan isim olduğu ve 25 Şubat 2003'te ALMA'nın simgesinin ne olacağı Kuzey Amerika ile Avrupalı katılımcılar arasında belirlenmiş oldu. ("Alma" Arapçada "bilgili" ya da "alim" anlamına gelmektedir.) ALMA Projesi birkaç yıl süren karşılıklı görüşmeler neticesinde Japonya Ulusal Astonomi Rasathanesi (İngilizce: National Astronomical Observatory of Japan) (NAOJ)'nden bir teklif aldı. Japonya aracılığı ile Atacama Kompakt Dizisi (ACA) desteklendi ve büyük dizi için ek olarak üç tane alıcı band ile daha gelişmiş bir ALMA'nın temelleri atıldı. ALMA ve NAOJ arasındaki diğer görüşmeler sonucunda 14 Eylül 2004 yılında üst düzey bir anlaşma yapıldı. Bu anlaşmayla beraber Japonya da Atacama Milimetre/Milimetre-altı Dizisi olarak bilinen gelişmiş ALMA'nın resmi katılımcılarından birisi oldu. 6 Kasım 2003 yılında bir temel atma töreni yapıldı ve ALMA'nın logosu resmi olarak belirlendi.
ALMA'nın planlanma sürecinin henüz başlarındayken yalnızca bir tasarım kullanmak yerine Kuzey Amerika, Avrupa ve Japonya'dan tanınmış şirketlere ALMA için antenler dizayn etmesi ve inşa etmesi iş verilmesi kararlaştırıldı. Bu durum genel olarak politik sebeplerden dolayıydı. Proje ortaklarının çok farklı yaklaşımları olmasına rağmen her bir antenin tasarımı ALMA'nın sıkı gereksinimlerini karşılayabilecek nitelikte olmalıydı.

ALMA ilk olarak yarı yarıya bir işbirliği ile Ulusal Radyo Astronomi Rasathanesi (İngilizce:National Radio Astronomy Observatory) (NRAO) ve Avrupa Güney Rasathanesi (İngilizce:European Southern Observatory) (ESO) arasında ve daha sonra Japon, Tayvanlı ve Şilili partnerlerin yardımıyla daha büyük bir işbirliği ile işletilmeye başlanmıştır. ALMA 1.4 milyar dolar ile 1.5 milyar dolar arasında bir harcamayla inşa edilmiş en büyük ve yer tabanlı en pahalı astronomi projesidir.

Avrupa Güney Rasathanesi
Ulusal Radyo Astronomi Rasathanesi (İngilizce:National Radio Astronomy Observatory) aracılığı ile Ulusal Bilim Vakfı (İngilizce: National Science Foundation) ve Kuzey Amerika ALMA Bilim Merkezi (İngilizce:North American ALMA Science Center
Kanada Ulusal Araştırma Konseyi (İngilizce:National Research Council of Canada)
Ulusal Doğa Bilimleri Enstitüsü'ne (İngilizce:National Institutes of Natural Sciences) (NINS) bağlı Japonya Ulusal Astronomi Rasathanesi (İngilizce:National Astronomical Observatory of Japan) (NAOJ)
ALMA-Taiwan Sinica Akademisi Astronomi ve Astrofizik Enstitüsü (İngilizce:ALMA-Taiwan at the Academia Sinica Institute of Astronomy & Astrophysics) (ASIAA)
Şili Cumhuriyeti

Öncelikli olarak inşaatın kompleks kısımları Avrupalı, Amerikalı, Japon ve Kanadalı şirketler ve üniversiteler tarafından inşa edildi. Üç anten prototipi 2002 yılından beri New Mexico'daki Çok Büyük Dizi (İngilizce:Very Large Array) bölgesinde değerlendirmeye alındı.
Avrupalı şirket Thales Alenia Space diğer yirmi beş ana anteni inşa ederken, General Dynamics C4 Sistemleri ve onun SATCOM Teknolojileri anlaşmalı üniversiteler ve şirketlerce yirmi beş tane 23 metre anten inşa etmek için kontrat imzaladılar (Avrupa endüstrisindeki bugüne kadarki yer tabanlı astronominin en büyük kontratı). İlk anten 2008 yılında ve sonuncusu da 2011 yılında teslim edildi.

115 tonluk antenleri 2900 metre yüksekliğe sahip Operasyon Destek Tesisi'nden 5000 metre yüksekteki bölgeye taşımak Monster Moves:Mountain Mission belgeselinde olduğu gibi muazzam zorluklar yarattı. Çözüm olarak iki tane özel 28 tekerlekli yarı otomatik kaya kamyonlarını kullanmak seçildi. Araçlar Almanyalı şirket Scheuerle Fahrzeugfabrik tarafından üretildi ve 10 metre genişlik, 20 metre uzunluk ve 6 metre yüksekliği ile 130 tonluk bir ağırlığa sahipti. Bu dev araçlar ikiz turbo 500 kW dizel motorlarla güçlendirildi.
Yüksek irtifada sürücünün nefes almasına yardım etmek için oksijen tüpü yerleştirilmiş bir sürücü koltuğu tasarlanarak üretilen araçlar antenleri bölgeye kusursuz bir şekilde yerleştirdiler. İlk araç 2007 yılının haziran ayında tamamlandı ve test edildi. Her iki taşıyıcı araç da 15 Şubat 2008 yılında Şili'de ALMA Operasyon Destek Birimine (İngilizce:ALMA Operations Support Facility) (OSF) teslim edildi.
7 Haziran 2008 yılında bir ALMA taşıyıcısı anten montaj binasının içerisinden binanın dışında bir bölgeye test amaçlı olarak ilk defa bir anteni taşıdı (holografik yüzey ölçümleri). Bu anten Kuzey Amerikalı şirketin VertexRSI tasarımıydı.
2009 yılının sonbaharı boyunca ilk üç anten tek tek gözlem yapacakları bölgeye taşındı. 2009 yılının sonlarına doğru ALMA astronomlarından ve mühendislerinden oluşan bir ekip 5000 metre yükseklikte bulunan gözlem alanında rasathanesinin son derece gelişmiş bu üç antenini başarılı bir şekilde birbirine bağladı. Böylelikle montajın ve çiçeği burnunda olan birleşimin ilk adımı tamamlanmış oldu. Uyumlu bir şekilde çalışmaları için üç anteni birbirine bağlamak ilk defa ALMA ekibine yalnızca iki antende ortaya çıkan ve hassas, yüksek çözünürlüklü gözlem yapmaya engel olacak hataları doğru bir şekilde düzeltme imkânı sağladı. Bu önemli adımla birlikte 22 Ocak 2010'da cihazların devreye sokulması kararlaştırıldı.
28 Temmuz 2011 yılında ALMA için üretilmiş ilk Avrupalı üretimi anten uluslararası ortaklarca daha önceden bölgeye yerleştirilmiş 15 antenin yanına deniz seviyesinden 5000 metre yüksekteki Chajnantor platosuna yerleştirildi. Bu rakam ALMA'nın ilk bilimsel gözlemine başlaması için yeterli bir rakamdı ve bu durum ALMA projesi için kilit taşı niteliği taşıyordu. 2012 yılının Ekim ayında 66 antenin 43 tanesi kurulmuştu.

2011 yılının yaz aylarındayken yeterli sayıda teleskop ile evrenin ilk anlarını gözlemek için test amaçlı ilk fotoğraf çekildi. Evrenin ilk anlarına ışık tutan bu ilk fotoğraflar bize gelecekte inşa edilmesi muhtemel olan çok daha kaliteli fotoğraflar çekebilme yetisine sahip olacak yeni dizilerin nasıl olacağı hakkında ilk işaretleri verdi.
G

Babil yıldız katalogları, Babil üzerindeki Kassite egemenliği döneminde ve sonrasında, en eski gözlemlerin ve kehanetlerin toplandığı listelerdir. Çivi yazısıyla yazılmış olan bu yıldız katalogları takım yıldızları, tekli yıldızları ve gezegenleri içermektedir. Takımyıldızları muhtemelen çeşitli diğer kaynaklardan toplanmıştır. En eski katalog olan Üç Yıldızdan Her Biri, Akkad, Amurru, Elam ve diğer uygarlıkların yıldızlarından bahseder. Çeşitli kaynaklar Babil takımyıldızlarının Sümer kökenli olduğunu, kimileri ise aslında Elamlılar'dan geldiğini söyler.

Babil astrolojisi
Babil takvimi
Takımyıldız
Enuma Anu Enlil
Üçlü tanrı
Ammisaduqa Venüs tableti

John H. Rogers, "Origins of the ancient constellations: I. The Mesopotamian traditions5 Ekim 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.", Journal of the British Astronomical Association 108 (1998) 9–28
Verderame, Lorenzo, "The Primeval Zodiac: Its Social, Religious, and Mythological Background", in J.A. Rubiño-Martín et al., Cosmology Across Cultures, ASP Conference Series 409, San Francisco, 2009, 151-156.

Başak Kümesi yaklaşık olarak 59 ± 4 milyon ışık yılı (18.0 ± 1.2 Mpc) uzaklıkta Başak takımyıldızında bulunan Gökada kümesi. Yaklaşık olarak 1300 (2000 ve üzeri de olabilir) gökada içerir Küme daha büyük olan Yerel süperküme'nin kalbini oluşturur ve Yerel grub'un uzak bir üyesidir. Kütlesi yaklaşık olarak 1.2×1015 M☉ olarak hesap edilir ve yarıçapı 2.2 milyon pc'dir.
Dev eliptik gökada Messier 87 de dahil olmak üzere kümenin en parlak gökadaları 1770'ler ve 1880'lerin başlarında keşfedildi, ardından Charles Messier bu nesneleri kataloğuna dahil etti. Ancak Messier tarafından bu nesneler yıldızı olmayan bulutsu olarak tanımlanmıştır, gerçek doğaları ise ancak 1920'lerde anlaşılmıştır.
Kümeye üye gökadaların çoğu küçük bir teleskopla gözlenebilir.
Küme sarmal ve eliptiklerin heterojen bir karışımıdır. 2004'ten itibaren kümenin sarmallarının dikdörtgen şeklinde uzayan bir hat boyunca dağıldığına inanılmaktadır. Eliptik gökadaların merkezi yoğunlukları, sarmal gökadalara göre çok daha fazladır.
Küme en az üç ayrı altküme halinde toplanmıştır bunlar, altkümenin merkezindeki gökadalar M87, M86 ve M49'dur.

Saç kümesi, diğer büyük ve yakın gökada kümesi
Ocak kümesi, yakın, küçük gökada kümesi

Küme içinde görünür parlaklığı 10.5 üzerinde olan 30 gökada vardır bunlar:

The Virgo Cluster at An Atlas of the Universe9 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
California Institute of Technology site28 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Başak kümesi.
Heron Island Proceedings28 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Chandra X-Ray Observatory: The Virgo Cluster
The Virgo Cluster of Galaxies3 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., SEDS Messier sayfası

Betelgeuse (Beteljöz, Betelgeux, Betelgeuze, Beteigeux, Al Mankib, İkizlerevi), Avcı Takımyıldızı'nda yer alan kırmızı süperdev yıldızdır.
Samanyolu'nda yer alan Betelgeuse, mavi dev Rigel'den (Beta Orionis) sonra Avcı Takımyıldızı'nın en parlak ikinci yıldızıdır. Takımyıldızın ortasında ise Orion'un Kemeri'ni (Orion Kuşağı, Üç Kral, Üç Kız Kardeş olarak da bilinir) oluşturan üç parlak mavi yıldız (Alnitak, Alnilam ve Mintaka) yer alır.
Betelgeuse adı, Arapça "el-cevze'nin eli" anlamına gelen "yad ül-cevze"dan bozmadır. El-Cevze, eski Arap mitolojisinde "gizemli kadın"dır. Batılılar için ise Betelgeuse, Helen mitolojisindeki avcı Orion'un yukarı uzanan sağ kolunun omuz başında yer almaktadır.
Betelgeuse, gökyüzünün en parlak iki kırmızı devinden biridir. Öteki Antares'tir. Ayrıca, görülebilecek en büyük yıldızlardan da biridir; öyle ki, Betelgeuse büyüklüğünde bir yıldıza kolay rastlanmamaktadır. Büyüklüğü birinci dereceden (genelde 0,50) olan Betelgeuse, gökyüzünün genellikle en parlak 11. yıldızıdır. Sıcaklığı ortalama 3.600 Kelvin derece olan kırmızı dev yıldızın ışıması yarı-düzenli olduğundan, büyüklüğü periyodik olarak 0,2 ile 1,5 arasında değişir.
Yıldızın Dünya'dan uzaklığının 400 ile 700 ışık yılı arasında olduğu tahmin edilir. Çapının yaklaşık 2,8 astronomik birim (AU) olduğu, yani Güneş'in çapının 600 katı olduğu hesaplanmıştır. (Bir astronomik birim Güneş'in merkeziyle Dünya'nın merkezi arasındaki uzaklık olan 149,6 milyon km.'dir.) Betelgeuse o kadar büyüktür ki, Güneş'in yerine konulacak olsaydı, yıldızın dış atmosferi Güneş Sistemi'nin beşinci gezegeni olan Jüpiter'in yörüngesini içine alırdı. Merkür, Venüs, Dünya ve Mars ise yıldızın içinde kalırlardı.
Kural olarak, bir yıldızın çapı Güneş'in çapının 100 katından fazla ise, dev yıldız sayılmaktadır. Kırmızı dev yıldızlar, kendilerine kırmızı rengi veren ve yüksek parlaklığı sağlayan yüzey sıcaklıklarının düşük oluşundan (genellikle Güneş'in yüzey sıcaklığının yarısı kadar) anlaşılmaktadır. Kırmızı devler, büyüklüklerine oranla son derece hafiftirler. Örneğin Betelgeuse'ün kütlesi Güneşin kütlesinin yalnızca 15 katıdır. Bir başka deyişle, Betelgeuse'ün yoğunluğu Güneş'in yoğunluğundan çok daha azdır.
Yıldızın kütlesi ilk olarak 1920'de, Kaliforniya'daki Mount Wilson Gözlemevi'nde çalışan Francis Gladheim Pease ve Albert A. Michelson adlı gök bilimciler tarafından hesaplanmıştır. Bu, bir yıldızın kütlesinin hesaplandığı ilk başarılı çalışmadır. Ayrıca, Güneş'ten sonra yüzeyinin fotoğrafı çekilen ilk yıldız da Betelgeuse'dür. Bunu, Arizona Tucson'daki Kitt Peak Ulusal Gözlemevi'nde çalışan gök bilimciler bir radyo teleskobu yardımıyla gerçekleştirmişlerdir.
Büyüklüğü, sıcaklığı ve kızılötesi ışıması göz önüne alındığında Betelgeuse, Güneş'ten 60.000 kat daha parlak bir yıldızdır, yani 60.000 kat daha fazla ışıdığı söylenebilir. Betelgeuse, maddesini güçlü bir rüzgarla (bkz. güneş rüzgarı) dışarı püskürttüğünden, tozdan dev bir kabukla çevrelenmiştir. Yıldızı kuşatan bu dış atmosfer ve yıldızın tıpkı bir yürek gibi atması, yüzeyinin kesin yerinin ve gerçekte ne kadar büyük olduğunun belirlenmesini güçleştirmektedir. Betelgeuse'ün parlaklığı 40.000 ile 100.000 Güneş arasında değiştiğinden, bizden uzaklığı da kesin olarak belirlenememiştir.
Gerçek değerler ne olursa olsun, Betelgeuse hidrojen yakıtını tüketmek üzere olan ileri derecede evrimleşmiş bir yıldızdır. Bu nedenle, çekirdeği büzülerek yoğunlaşmış, dış kısımları ise kabarmıştır. Yıldızın gerçek durumu üzerine fazla bilgi olmasa da, çekirdeğindeki helyumu karbon ve oksijene dönüştürdüğü tahmin edilmektedir. Kuramsal olarak, yıldızın başlangıçtaki olağanüstü kütlesi, şu anda Güneş'in 12 ile 17 katı arasındaki bir değere düşmüştür; bu da, çekirdeğindeki elementlerin neon, magnezyum, sodyum, silikon ve sonuçta demire dönüştüğü anlamına gelmektedir.

Betelgeuse yakıtını tamamen tükettiğinde kendi üzerine çökecek, ardından bir süpernova olarak patlayarak muhtemelen son derece küçük ve yoğun bir nötron yıldızına dönüşecektir.
Betelgeuse patladığında, Dünya'dan dolunay kadar parlak olması ve gündüzleri de gökyüzünde rahatlıkla görülebileceği, geceleri ise nesnelere gölge verebilecek kadar parlak olması beklenmektedir.
Aralık 2019'da Betelgeuse yıldızı belirgin şekilde sönükleşmekteydi. Astronomlar süpernovaya dönüşmek üzere olduğunu düşünmektedirler. Yani bu yıldız patlamak üzere ancak ne zaman patlayacağı konusunda kimse emin değildir. 2019 karartması, daha erken patlayabileceğini önerdi.
2024 yılında, iki çalışma bir eş yıldızın varlığına dair kanıt buldu. Bir çalışma, Betelgeuse'nin 2.170 günlük (5,94 yıllık) ikincil periyodu, dalgalanan radyal hızı, orta yarıçapı ve etkin sıcaklıktaki düşük varyasyonu için en olası çözümün, henüz doğrudan gözlemlenmemiş, 8,60±0,33 AU uzaklıkta 1,17±0,07 M☉ kütleli, toz modüle eden bir yıldız veya kompakt cisim olduğunu buldu. Farklı bir araştırma grubu tarafından yapılan ikinci bir çalışma, bir yüzyılı kapsayan gözlemsel verileri inceleyerek, muhtemelen Güneş'ten daha az kütleli ve parlak, 5,78 yıllık yörünge periyoduna sahip yakın bir yıldız eş yıldızını da öne sürdü. Bu yıldızın 10.000 yıl içinde Betelgeuse tarafından yutulması bekleniyor. Bu fenomeni araştıran astrofizikçi Jared Goldberg, eş yıldıza "Betelbuddy" adını verdi. Yeni bulunan küçük yıldız Dünya bakış açısıyla Betelgeuse'un önünden geçerek parlaklık azalışına sebep olmuş olabilir.
Gemini Kuzey Gözlemevi'nden (Alopeke cihazı) olası bir doğrudan tespit, 2020 ve 2024 yıllarında yapılan gözlemlere dayanarak Temmuz 2025'te duyurulmuştu. 2020 gözlemleri, Büyük Kararma olayı sırasında ve yıldız eşinin Betelgeuse ile doğrudan aynı doğrultuda olduğu için gözlemlenemeyeceği tahmin edilen bir zamanda yapılmıştı. 2024 gözlemleri, eş için tahmin edilen en büyük uzanım zamanından üç gün sonra yapılmıştı. 2020 ve 2024 verilerinin karşılaştırılması, 2020'de (beklendiği gibi) hiçbir eş yıldız bulunmadığını ve 2024'te bir eş yıldızın muhtemel tespitini ortaya koydu. Varsayılan yıldız eşinin açısal ayrımı 52 milisaniyedir ve o zaman kuzeyin doğusunda konumlanmıştı; bu da dinamik değerlendirmelerden elde edilen tahminlerle mükemmel bir uyum içindedir. Tespit edilen eş yıldız, 466 nm'de Betelgeuse'den yaklaşık 6 kadir daha sönüktür. Gözlemler, eşlik eden yıldızın Güneş'in kütlesinin 1,6 katı olduğunu, bunun beklenenden daha büyük olduğunu ve muhtemelen optik dalga boylarında ana yıldızından yaklaşık 6 kadir daha sönük olan genç bir F tipi ana dizi öncesi yıldız olduğunu gösteriyor. Sadece 1,5 σ anlamlılık düzeyinde, bu doğrulanmış bir tespit değil, ancak önceki tahminlerle büyük ölçüde tutarlı. Betelgeuse adı "el-Jawzā'nın eli" anlamına geldiğinden, yazarlar muhtemel eşlik eden yıldız için Arapçada "bileziği" anlamına gelen "Siwarha" adını önerdiler. Siwarha adı, 22 Eylül 2025'ten beri IAU Yıldız Adları Çalışma Grubu tarafından resmi olarak tanınmaktadır.

"Stars and Star of the Week", Prof. Jim Kaler
"Uzay Bilgisi", William J. Weiser
Microsoft Encarta96 Encyclopedia
Software Toolworks Encyclopedia

Taurus ya da Boğa takımyıldızı (sembolü: ), zodyak kuşağı takımyıldızlarından biridir. "Taurus" adı Latincede         "boğa" anlamına gelir. Boğa, kuzey yarımkürede çıplak gözle dahi seçilebilecek kadar göze çarpan bir takımyıldızdır. Batısında "Koç", doğusunda "İkizler", kuzeyinde "Kahraman" ve "Arabacı", güneydoğusunda "Avcı", güneyinde "Irmak" ve güneybatısında "Balina" takımyıldızlarıyla çevrilidir.

Bu takımyıldızın en parlak yıldızı, turuncu renkli K5 III sınıfından bir dev yıldız olan Aldebaran'dır. Bu isim, Arapçada "takip eden, müteâkip" anlamına gelen sözcükten yerleşmiştir. Boğa'nın yüzünü V ya da A şeklinde görülebilecek bir yıldız deseni şekillendirir. Yüzün ana hatlarını, "Büyük Ayı" hareketli grubundan sonra belirgin en yakın yıldız kümesi olan Hyades'in parlak üyeleri belirler.
Bu tasvirde Aldebaran, boğanın "Avcıya (Orion, güneydoğusunda uzanan takımyıldız) tehditkâr biçimde ters ters bakan" kan çanağına dönmüş gözünü oluşturur.
Boğa takımyıldızı bölgesinin kuzeydoğusunda kalan çeyreğinde, en bilinen açık kümelerden olan ve çıplak gözle kolayca seçilebilen Pleiades açık kümesi bulunur. Bu kümenin en belirgin yedi yıldızı, en az altıncı kadirdendir, bu yüzden "yedi kızkardeşler" ve yalnızca Türkçede "Yedi kandilli süreyyâ" olarak da bilinir. Ne var ki, küçük bir teleskopla dahi bu kümenin yediden çok daha fazla yıldızı görülebilir. Aldebaran, gökkürenin hareketi esnasında gökyüzünde Pleiades'i izliyor olmasından ötürü "takip eden" anlamındaki adını almıştır.
Batısında Boğa'nın boynuzları, birbirinden 8° ayrık iki yıldız sistemi Beta (β) Tauri ve Zeta (ζ) Tauri tarafından oluşturulur. Beta Tauri beyaz, B7 III sınıfından dev bir yıldızdır. El Nath olarak da bilinir. Bu sözcük Arapçada "toslamak" anlamına gelir. Takımyıldızdaki en parlak ikinci yıldızdır ve Arabacı takımyıldızıyla Boğa takımyıldızının sınırındadır. Zeta Tauri 133 günde bir yörüngesini tamamlayan bir tutulan çift yıldızdır.
ζ Tau yıldızının bir derece kadar kuzeybatısında bir süpernova kalıntısı olan Yengeç bulutsusu (M1) bulunur. Bu genişleyen bulutsu, 4 Temmuz 1054 tarihinde Dünya'dan gözlenmiş bir Tip II süpernova patlaması sonucu oluşmuştur. Bu patlama, Çinlilere ait tarihi yazıtlarda da belirtildiği gibi, gündüz boyunca da görülebilecek kadar parlaktı. Süpernova en parlak zamanında -4 kadire ulaşmıştır fakat günümüzde bulutsunun parlaklığı 8.4 kadirdir ve gözlemek için bir teleskop gerekmektedir.
Taurus en iyi kasım - mart arası gökyüzünde görülebilir.

Bu takımyıldızın boğayla ilişkilendirilmesi çok eskilere dayanmaktadır. Bakır çağında bu şekilde ilişkilendirildiği kesin olarak bilinmesine rağmen, bazı âlimler, bu ilişkilendirmenin yontma taş devri'nin sonlarına dayandırılabileceğini de söylüyorlar.
Münih Üniversitesi'nden Michael Rappenglück, Lascaux'deki (yaklaşık olarak M.Ö. 15.000 yılından kalma) mağaralardaki Boğalar Salonu'ndaki bir mağara resminde, Boğa'nın bir Pleiades tasviriyle birlikte yer aldığını düşünmektedir. Ne var ki bu iddialar geniş çaplı olarak kabul edilmiş değildir.
Boğa, bakır çağı ve erken tunç çağı'nda, ilkbahar ılım noktasını işaret etmiştir. M.Ö. 23'üncü yüzyıl yakınlarında Pleiades, gökyüzünde güneşe en çok ilkbahar ılımında yaklaşıyordu. Babil astronomisinde, bu takımyıldız MUL.APIN'de GU4.AN.NA, "Cennetin (Göklerin) Boğası" olarak adlandırılmıştır. Akatça'da adı Shũr olarak geçer. Yunan mitolojisinde Boğa, efsanevî Fenikeli prenses Europa'yı kaçırmak için büyüleyici bir boğa şeklini almış Zeus ile ilişkilendirilir.

Ian Ridpath ve Wil Tirion (2007). Stars and Planets Guide, Collins, London. ISBN 978-0007251209. Princeton University Press, Princeton. ISBN 978-0691135564.
İngilizce Vikipedi'deki Taurus maddesinin 22 Temmuz 2009, 03:33 tarihli sürümü [1]

The Deep Photographic Guide to the Constellations: Taurus 1 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
BBC article on the possibility of Taurus being represented in Lascaux 16 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Star Tales – Taurus 9 Ocak 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bu madde büyük sayıların adlarının kullanımı ve türetimini, kısaltmalarıyla birlikte listeler.
Aşağıdaki tablo, birçok İngilizce sözlükte bulunan büyük sayıların adlarını listeler ve onların "gerçel kelime" olmaları ile ilgili özel istek içerir. "Geleneksel Britanya" değerleri Amerikan İngilizcesinde kullanılmamış gösteriliyor ve Britanya İngilizcesinden kalkmışlardır. Fakat diğer çeşitli diller, İngilizce konuşulmayan yerlerde çoğunluktadır. Bunlar Kıta Avrupası ve Latin Amerika'daki İspanyolca konuşan ülkelerdir. Uzun ve kısa ölçeklere bakınız. Ayrıca, Kısa ölçekteki bilyar, trilyar gibi kısımlar çoğu zaman kullanılmaz.

Googol Sentilyondan küçüktür.

Milyonu bir kenara koyarsak, -ilyon ile biten bu listedeki kelimelerin hepsi -ilyonun başına (bi-, tri-, vb.) gibi önekler eklenerek türetildi. Sentilyon, -"ilyon" ile biten en yüksel addır. Büyük sayıların adları ile ilgili tartışmalarda sıklıkla bir kelime olarak anılan trigintilyon, ne onlardan hiçbirine katılır ne de anvigintilyon, dovigintilyon, dokenkagintilyon, vb. kalıp adları genişletilerek kolayca oluşturulan herhangi bir ad değildir.
İçinde googol ve googolplex buluna tüm sözlükler genellikle Kasner ve Newman kitabından alındı ve Kasner'nin yeğeni tarafından oluşturuldu. Hiçbirinde googoldeplex, gibi googol ailesindeki adlardan başka ad bulunmaz. Oxford İngilizce Sözlük, googol ve googolplexin normal matematik kullanımı için olmadığını açıklar.

Milyon, bilyon ve trilyon gibi büyük sayı adlarından bazıları, çoğu kişinin bildiği gerçek referanslardır ve birçok alanda karşılaşılırlar. Zamanla büyük sayıların adları, aşırı enflasyonun sonucu olarak yaygın kullanılmaya başlandı. En büyük sayısal banknot 1 sekstilyon pengő (1021 veya 1 milyar bilpengő) olarak Macaristan'da 1946'da basıldı. 2009'da, Zimbabve 100 trilyon (1014) Zimbabve doları banknot olarak basıldığında sadece 30 ABD dolarına eşitti.
Eğer sayı miktardan daha çok niceliği ifade ederse, "saniyenin katrilyonda biri" değil de SI öneklerinden olan "femtosaniye" kullanılabilir. Diğer taraftan çok yüksek ve çok düşük bazı ön ekler yerine 10'un katları kullanılabilir. Bazı durumlarda, gökbilimdeki parsek ve ışık yılı veya parçacık fiziğindeki barn gibi özelleştirilmiş birimler kullanılır.
Bunun örneklerinden biri, Arşimet'in büyük sayıları adlandırmak için oluşturduğu bir sistem olan Kum Sayıcıdır. Burada, bir mayrad mayrad'a (108) olan büyük sayıları "birinci sayılar" olarak adlandırdı ve 108 olarak yazdı. Bu da "ikinci sayıların birimi" oldu. Sonra bu birimin çarpımları "ikinci sayılar" oldu ve 108·108=1016 olarak yazdı. Bu kez bu "üçüncü sayıların birimi" oldu ve çarpımlar "üçüncü sayılar" oldu ve böylece devam eder. 108-. sayıların mayrad mayrad kere birimi, örn, 
  
    
      
        (
        
          10
          
            8
          
        
        
          )
          
            (
            
              10
              
                8
              
            
            )
          
        
        =
        
          10
          
            8
            ⋅
            
              10
              
                8
              
            
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle (10^{8})^{(10^{8})}=10^{8\cdot 10^{8}},}
  
 şeklinde devam etti. Bu yapıyı 
  
    
      
        
          
            (
            
              (
              
                10
                
                  8
                
              
              
                )
                
                  (
                  
                    10
                    
                      8
                    
                  
                  )
                
              
            
            )
          
          
            (
            
              10
              
                8
              
            
            )
          
        
        =
        
          10
          
            8
            ⋅
            
              10
              
                16
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \left((10^{8})^{(10^{8})}\right)^{(10^{8})}=10^{8\cdot 10^{16}}}
  
'e kadar olan sayılarda kalıp olarak kullandı. Sonra Arşimet bilinen evreni dolduracak kadar olan kum taneciklerin sayısını tahmin etti ve bunun "sekizinci sayıların bin mayradı"ndan (1063'den) büyük olamayacağını buldu.

Bimilyon ve trimilyon kelimeleri ilk kez 1475'te Jehan Adam'ın elyazısında bulundu. Sonradan, Fransız matematikçi olan Nicolas Chuquet, kendi hayatı boyunca basılmayan, Triparty en la science des nombres adında bir kitap yazdı. Yine de kitabın büyük bir kısmı, hem hemşehrisi hem de meslektaşı olan Estienne de La Roche tarafından, 1520'de L'arismetique adında basıldı. Chuquet'in kitabı, büyük sayıları altı dijitlik gruplayarak gösterdiği şu şekilde bir paragraf içeriyor:

Ou qui veult le premier point peult signiffier million Le second point byllion Le tiers point tryllion Le quart quadrillion Le cinqe quyllion Le sixe sixlion Le sept.e septyllion Le huyte ottyllion Le neufe nonyllion et ainsi des ault's se plus oultre on vouloit preceder

Galiba Bu Çince Bir Yazı Gogool'dan aratın.
Chuquet, adları milyon, bilyon, trilyon, katrilyon ve devam ederek düzenledi. Bu bir basitleştirmedir.
Milyon, Adam veya Chuquet tarafından bulunmadı. Milion, Eski İtalyan milioneden türetilen, Eski Fransız Milion kelimesidir ve milleyi (bini) kuvvetlendirir. Bir milyon, büyük bindir ve 1728'e eşittir.
Adam ve Chuquet kelimeleri kullanmalarından dolayı, bunların zaten var olan kelimeler üzerinde araştırma yaptıkları anlaşılabilir. Bariz bir ihtimal, bilyon ve trilyona benzer kelimelerin zaten biliniyor ve kullanılıyordu. Fakat üst almada uzman olan Chuquet, büyük kuvvetler için adlar türeterek ad şemasını genişletti.
Chuquet'in adlar modern olanlara sadece benziyor, aynıları değilleridir.
Adam ve Chuquet, bir milyonun uzun ölçekli katlarını kullandı. Bu, 1012'ye denk gelen ve Adam'a göre bimilyondur (Chuquet'e göre byllion). 1018'e denk gelen ise Adam'a göre trimilliondur(Chuquet'e göre tryllion).

Yukarıdaki sayıların değerlerini, kısa ölçekte bulmanın kolay bir yolu, sayıyı (bilyon yerine 2, katrilyon yerine 4, oktodesilyon yerine 18, vb.) öneklerini sayısal olarak belirtip 1 eklemek onu 3 ile çarpaktır. Örneğin, trilyondaki önek tri dir o da 3 demektir. 3'e 1 eklersek 4 olur. 4'ü 3 ile çarparsak 12 elde ederiz. Bu da bilimsel gösterimde kısa ölçekli trilyon olan 10'un kuvvetidir: bir trilyon = 1012. Diğer örnek; vigintilyonun öneki vigin20'dir. 1 eklersek 21 olur. 3 ile çarparsak 63 elde ederiz. Bu da bilimsel gösterimde kısa ölçekli vigintilyon olan 10'un kuvvetidir: bir vigintilyon = 1063
Uzun ölçeklerde, 6 önekindeki sayıları çarpma basit olarak yapılır. Örneğin bilyonun öneki olan bi 2 anlamına gelir. 2'yi 6 ile çarparsak 12 elde ederiz. Bu da bilimsel gösterimde uzun ölçekli bilyon olan 10'un kuvvetidir: bir bilyon = 1012. Orta değerler (bilyar, trilyar, vb.) de aynı şekilde çevrilir. Önekteki sayıya ½ eklenir sonra da 6 ile çarpılır. Örneğin, septilyarın öneki olan septin anlamı 7'dir. 7½ (yedi tam ikide bir veya yedi tam bir bölü iki diye okunur)'yi 6 ile çarparsak 45 elde edilir ve bir septilyar 1045'e eşit olur. Çiftli öneklere ekleyip üç ile çarpma aynı sonucu verir.
Bunlar uzun ve kısa ölçeklerdeki tablodan elde edildi.

Googol ve googolplex adları Edward Kasner'in yeğeni, Milton Sirotta tarafından ortaya atıldı. Kasner ve Newman'ın 1940'taki kitabının
Matematik ve hayal gücü,
bölümünde şöyle yazıldı:

"Googol", bir çocuk (Dr. Kasner'in dokuz yaşındaki yeğeni) tarafından, 1'den sonra 100 tane sıfır bulunan, çok büyük olan sayı için bir ad düşündüğünde, ortaya atıldı. O, bu sayının sonsuz olmadığına çok emindi ve bu yüzden onun bir adı olmalıydı. Aynı anda "googol"u önerdiğinde, zaten büyük olan sayı için bir ad bulmuştu: "Googolplex". Bir googolplex, bir googol'dan çok daha büyüktür. Yine de sonluydu, adın mucidi olarak onu belirtmekte acele etti. İlk önerisi 1'den sonra yorulana kadar sıfır yazarak elde edilen googolplex idi. Bu, bir googolplex yazana kadar ne olabileceğinin bir açıklamasıdır. Bunun üzerine Kasner, "farklı insanlar farklı zamanlarda yorulurlar ve dayanıklılığı daha fazla diye de Carnera'nın Dr. Einstein'dan daha iyi bir matematikçi olması kabul edilemez" diyerek, bu sayılar için daha resmi bir tanım benimsemiştir. Googolplex, 10 üssü googoldur.

Conway ve Guy 
10N için bir ad olarak N-plex kullanılmasını önerdi. Bu, 10googolplex için googolplexplex adını verir.

Bu tablo büyük sayıları adlandırma için birkaç sistemi açıklıyor ve bilinen vigintilyon ile nasıl genişletilebileceğini gösteriyor.
Geleneksel Britanya kullanımı bir milyonun her katına yeni ad verir (uzun ölçek): 1.000.000 = 1 milyon; 1000.0002 = 1 bilyon; 1.000.0003 = 1 trilyon ve böyle devam eder. Fransızca kullanımından elde edildi ve Chuquet tarafından bulunan sisteme benzer.
Geleneksel Amerikan kullanımı (ki yeterince acayiptir, o da Fransızca kullanımından daha sonra elde edil) ve Modern Britanya kullanımı, (kısa ölçekli) binin her bir kuvvetine yeni adlar verir. Burada bilyon, 1000 × 10002 = 109'dur. Bir trilyon ise 1000 × 10003 = 1012'dir ve böyle devam eder. Finansal dünyadaki aşırı kullanımından (ve ABD doları kullanımından) dolayı bu, resmi Birleşmiş Milletler belgeleri için kabul edildi.
Geleneksel Fransızca kullanımı değişti. 1948'da Fransa uzun ölçek kullanımından kısa ölçeğe geçti.
Milyar teriminin anlamı kesindir ve daima 109 anlamına gelir. Hemen hemen Amerikan kullanımında hiç rastlanmazken İngiliz kullanımı seyrektir. Çoğunlukla Avrupai kullanıma sahiptir.
106·n+3 sayıları için -ilyar ile biten adlara dikkat etmek gerekir. Milliard İngilizceden başka diğer dillerde yaygın olarak kullanılıyorsh. Fakat uzun terimlerin kullanımına kuşkuyla bakılıyor. Örneğin 2004'te Fransız dilindeki Google'da trilyon (trillion), katrilyon (quadrilliard) ve kentilyon (quintillion) ile ilgili aramalarında sırasıyla

Cecilia Helena Payne-Gaposchkin (d. 10 Mayıs 1900, Wendover, Buckinghamshire – ö. 7 Aralık 1979, Cambridge, Massachusetts), Britanya asıllı Amerikan gök bilimci ve astrofizikçi.

Cecilia Helena Payne; Buckinghamshire, İngiltere'deki Wendover'da doğdu. Bilgili bir aileden gelen Emma Leonora Helena ve Londralı bir avukat olan Edward John Payne'in üç çocuğundan biriydi. Babası bir tarihçi ve müzisyendi. Cecilia henüz dört yaşındayken babası öldü ve annesi aileyi tek başına büyütmek zorunda kaldı.

1925'te tamamladığı doktora teziyle yıldızların içeriğinin büyük miktarlarda hidrojen ve helyumdan oluştuğunu göstermiş; bu elementlerin göreli bolluklarını hesaplamıştır.

Goodsell Observatory biografisi
22 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde [https://web.archive.org/web/20160322152428/http://www.astrosociety.org/education/astronomy-resource-guides/women-in-astronomy-an-introductory-resource-guide/ arşivlendi. [Astronomical Society of the Pacific bibliografyası]

Clifford A. Pickover bilim, matematik ve bilimkurgu alanlarında yazan bir yazar, yayımcı ve köşe yazarıdır.

Ph.D. derecesini Yale Üniversitesi Moleküler Biyofizik ve Biyokimya Bölümü'nden almıştır. Dört yıllık lisans eğitimini üç yılda tamamlayarak Franklin and Marshall College'tan birincilikle mezun olmuştur. Hâlen IBM Thomas J. Watson Araştırma Merkezi'nde araştırma görevlisidir.

Computers and Graphics isimli bilimsel derginin yardımcı yayımcısıdır. Odyssey ve Leonardo dergilerinin yayım kurulu üyesidir.
Odyssey dergisinde Brain-Strain adlı köşede yazarlık yapmaktadır ve uzun yıllar boyunca Discover dergisinde Brain-Boggler köşesinde yazıları yayımlanmıştır.

Bilgisayarlar ve yaratıcılık, sanat, matematik, karadelikler, insan davranışı ve zekâ, zaman yolculuğu, dünyadışı canlıların yaşamı ve bilimkurgu üzerine otuzdan fazla kitabın yazarıdır. Pickover düzinelerce patente sahip bir mucit, bulmaca takvimlerinin yazarı ve çocuklar ile yetişkinler için hazırlanan dergilere bulmaca veren birisidir. Yenigerçekçilik bilimkurgu serisi gerçeklik ve din arasındaki bağlantıyı araştırır.
Kitapları Fransızca, Yunanca, İtalyanca, Almanca, Japonca, Portekizce, Çince, Korece, Lehçe, İspanyolca ve Türkçeye çevrilmiştir.

4 Kasım 2006'da Wikipedia tarafından silinmeye değer bulunan maddeleri barındıran Wikidumper.org adlı popüler bir blog başlattı.

A Beginner's Guide to Immortality, Thunder's Mouth Press, 2007
The Mobius Strip, Thunder's Mouth Press, 2006 ISBN 1-56025-826-8
Sex, Drugs, Einstein, and Elves, Smart Publications, 2005 ISBN 1-890572-17-9
A Passion for Mathematics, John Wiley & Sons, 2005 ISBN 0-471-69098-8
Calculus and Pizza, John Wiley & Sons, 2003 ISBN 0-471-26987-5
The Mathematics of Oz, Cambridge University Press, 2002 ISBN 0-521-01678-9
The Zen of Magic Squares, Circles, and Stars, Princeton University Press, 2002 ISBN 0-691-11597-4
The Paradox of God and the Science of Omniscience, St. Martin's Press, 2002 ISBN 1-4039-6457-2
The Stars of Heaven, Oxford University Press, 2001
Mind-Bending Puzzles (takvimler ve kartpostallar), Pomegranate, her yıl
Dreaming the Future, Prometheus, 2001
Wonders of Numbers, Oxford University Press, 2000
Sayıların Büyüsü, Güncel Yayıncılık, 2003, ISBN 975-8621-43-2
The Girl Who Gave Birth to Rabbits, Prometheus, 2000
Cryptorunes: Codes and Secret Writing, Pomegranate, 2000
Surfing Through Hyperspace, Oxford University Press, 1999
Time: A Traveler's Guide, Oxford University Press, 1998
Strange Brains and Genius, Quill, 1999
The Science of Aliens, Basic Books, 1998
Spider Legs, TOR, 1998 (Piers Anthony ile birlikte)
The Alien IQ Test, Basic Books, 1997
The Loom of God, Plenum, 1997
Black Holes: A Traveler's Guide, Wiley, 1996
Keys to Infinity, Wiley, 1995
Chaos in Wonderland, St. Martin's Press, 1994
Mazes for the Mind, St. Martin's Press, 1992
Computers and the Imagination, St. Martin's Press, 1991
Computers, Pattern, Chaos, and Beauty, St. Martin's Press, 1990 ISBN 0-486-41709-3

Liquid Earth, The Lighthouse Press, Inc. 2002
The Lobotomy Club, The Lighthouse Press, Inc. 2002
Sushi Never Sleeps, The Lighthouse Press, Inc. 2002
Egg Drop Soup, The Lighthouse Press, Inc. 2002 ISBN 0-9714827-9-9

Chaos and Fractals, Elsevier, 1998
Fractal Horizons, St. Martin's Press, 1996
Future Health: Computers & Medicine in the 21st Century, St. Martin's Press, 1995
Visualizing Biological Information, World Scientific, 1995
The Pattern Book: Fractals, Art, and Nature, World Scientific, 1995
Visions of the Future: St. Martin's Press, 1993
Frontiers of Scientific Visualization, Wiley, 1994
Spiral Symmetry, World Scientific, 1992 (editor) ISBN 981-02-0615-1

Kişisel ağeli16 Temmuz 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
WikiDumper.org - The Wikipedia Knowledge Dump 21 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Wikipedia Bilgi Çöplüğü), Pickover'un Wikipedia'da silinmeye değer bulunan maddeleri barındırdığı blog ağeli.

Dalga boyu, bir dalga örüntüsünün tekrarlanan birimleri arasındaki mesafedir. Yaygın olarak Yunanca lamda (λ) harfi ile gösterilmektedir. Dalga boyu frekans ile ters orantılıdır, dolayısıyla dalga boyu uzadıkça frekans azalır.
Dalga boyunun formülü ise;
λ = v / f
şeklinde ifade edilir. Burada λ dalga boyunu, v hızı, f ise frekansı sembolize eder.

Bu ilişki aşağıdaki formülle ifade edilebilir;

  
    
      
        f
        =
        
          
            v
            λ
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle f={\frac {v}{\lambda }}.}
  

Burada 
  
    
      
        f
      
    
    {\displaystyle f}
  
 frekans, 
  
    
      
        v
      
    
    {\displaystyle v}
  
 dalga hızı, 
  
    
      
        
          λ
        
      
    
    {\displaystyle {\lambda }}
  
 ise dalga boyunu sembolize eder.

De Broglie tarafından keşfedilen dalga boyu ile ilgili olarak her hareketli cisme eşlik eden bir dalga boyunun olduğunu da öne sürmüştür.

Fraunhofer çizgileri
Dalgaboyu seçim anahtarlaması
Genlik
Titreşim sayısı (sıklık veya frekans)

Derişim, bir çözeltideki çözünmüş madde miktarını incelemek için kullanılan bir kimya terimidir.
Derişim, birçok şekilde ifade edilebilir. Çözünen madde miktarının belirtilmediği nitel bir ifade şekli olan doymuş, doymamış, aşırı doymuş, seyreltik veya derişik gibi ifadelerin yanında çözünen madde miktarının nicel olarak ifade edildiği kütlece, molce, hacimce ve sayıca derişim ifadeleri kullanılır. Derişim; kütle, hacim, mol gibi özelliklerin çözelti hacmine oranı olarak tanımlanır, bu yüzden ppm, normalite, molarite gibi nicelikler derişim ölçütü değildir. Ancak çözeltileri incelemek için sıkça kullanılır.

Derişim incelemelerinde iki çözelti karşılaştırılırken içinde daha çok çözülmüş madde bulunan çözeltiye derişik çözelti, az madde bulunana ise seyreltik çözelti denir.

Derişimi açıklayan dört nicelik vardır:

Kütlece derişim 
  
    
      
        
          ρ
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle \rho _{i}}
  
, çözünen madde kütlesinin 
  
    
      
        
          m
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle m_{i}}
  
 çözelti hacmine 
  
    
      
        V
      
    
    {\displaystyle V}
  
 oranıdır.:

  
    
      
        
          ρ
          
            i
          
        
        =
        
          
            
              m
              
                i
              
            
            V
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle \rho _{i}={\frac {m_{i}}{V}}.}
  

Birimi kg/m³.

Molce derişim 
  
    
      
        
          c
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle c_{i}}
  
, çözünmüş maddenin mol sayısının 
  
    
      
        
          n
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle n_{i}}
  
 çözelti hacmine 
  
    
      
        V
      
    
    {\displaystyle V}
  
 oranıdır:

  
    
      
        
          c
          
            i
          
        
        =
        
          
            
              n
              
                i
              
            
            V
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle c_{i}={\frac {n_{i}}{V}}.}
  

Birimi mol/m³. Bununla birlikte mol/L (= mol/dm³) de kullanılmakta.

Sayıca derişim 
  
    
      
        
          C
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle C_{i}}
  
 çözünme madde sayısının 
  
    
      
        
          N
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle N_{i}}
  
 çözelti hacmine 
  
    
      
        V
      
    
    {\displaystyle V}
  
 oranıdır:

  
    
      
        
          C
          
            i
          
        
        =
        
          
            
              N
              
                i
              
            
            V
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle C_{i}={\frac {N_{i}}{V}}.}
  

Birimi 1/m³.

Hacimce derişim 
  
    
      
        
          ϕ
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle \phi _{i}}
  
 çözünmüş madde hacminin 
  
    
      
        
          V
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle V_{i}}
  
 çözelti hacmine 
  
    
      
        V
      
    
    {\displaystyle V}
  
 oranıdır:

  
    
      
        
          ϕ
          
            i
          
        
        =
        
          
            
              V
              
                i
              
            
            V
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle \phi _{i}={\frac {V_{i}}{V}}.}
  

Birimi m³/m³.

Çözeltileri incelemek için birtakım nicelikler daha kullanılır

Normalite molce derişimin 
  
    
      
        
          c
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle c_{i}}
  
 eşdeğer etkene 
  
    
      
        
          f
          
            
              e
              q
            
          
        
      
    
    {\displaystyle f_{\mathrm {eq} }}
  
 oranıdır. Eşdeğer etkenin tanımının kesin olmamasından dolayı IUPAC ve NIST normalitenin kullanımını desteklememektedir.

Molalite 
  
    
      
        
          b
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle b_{i}}
  
 çözünenin mol sayısının 
  
    
      
        
          n
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle n_{i}}
  
 çözücü kütlesine 
  
    
      
        
          m
          
            
              c
              o
              z
              u
              c
              u
            
          
        
      
    
    {\displaystyle m_{\mathrm {cozucu} }}
  
 oranıdır.

  
    
      
        
          b
          
            i
          
        
        =
        
          
            
              n
              
                i
              
            
            
              m
              
                
                  c
                  o
                  z
                  u
                  c
                  u
                
              
            
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle b_{i}={\frac {n_{i}}{m_{\mathrm {cozucu} }}}.}
  

Birimi mol/kg.

Mol kesri 
  
    
      
        
          x
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle x_{i}}
  
, çözünenin mol sayısının 
  
    
      
        
          n
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle n_{i}}
  
 çözeltideki toplam mol sayısına 
  
    
      
        
          n
          
            
              t
              o
              t
            
          
        
      
    
    {\displaystyle n_{\mathrm {tot} }}
  
 oranıdır:

  
    
      
        
          x
          
            i
          
        
        =
        
          
            
              n
              
                i
              
            
            
              n
              
                
                  t
                  o
                  t
                
              
            
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle x_{i}={\frac {n_{i}}{n_{\mathrm {tot} }}}.}
  

Birimi mol/mol. Bununla birlikte çok küçük mol kesirleri için pp gösterimi (ppm, ppb) kullanılmaktadır.

Mol oranı 
  
    
      
        
          r
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle r_{i}}
  
, çözünenin mol sayısının 
  
    
      
        
          n
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle n_{i}}
  
, diğer çözünmüş maddeler ve çözücü maddenin mol sayısına oranıdır:

  
    
      
        
          r
          
            i
          
        
        =
        
          
            
              n
              
                i
              
            
            
              
                n
                
                  
                    t
                    o
                    p
                    l
                    a
                    m
                  
                
              
              −
              
                n
                
                  i
                
              
            
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle r_{i}={\frac {n_{i}}{n_{\mathrm {toplam} }-n_{i}}}.}
  

Kütle kesri 
  
    
      
        
          w
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle w_{i}}
  
, çözünen kütlesinin 
  
    
      
        
          m
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle m_{i}}
  
 çözelti kütlesine 
  
    
      
        
          m
          
            
              t
              o
              t
            
          
        
      
    
    {\displaystyle m_{\mathrm {tot} }}
  
 oranıdır:

  
    
      
        
          w
          
            i
          
        
        =
        
          
            
              m
              
                i
              
            
            
              m
              
                
                  t
                  o
                  p
                  l
                  a
                  m
                
              
            
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle w_{i}={\frac {m_{i}}{m_{\mathrm {toplam} }}}.}
  

Birimi kg/kg. Bununla birlikte, çok küçük kütle kesirleri için pp gösterimi kullanılır.

Kütle oranı 
  
    
      
        
          ζ
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle \zeta _{i}}
  
, çözünen kütlesinin diğer çözünenlerin ve çözücü kütlesine oranıdır:

  
    
      
        
          ζ
          
            i
          
        
        =
        
          
            
              m
              
                i
              
            
            
              
                m
                
                  
                    t
                    o
                    p
                    l
                    a
                    m
                  
                
              
              −
              
                m
                
                  i
                
              
            
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle \zeta _{i}={\frac {m_{i}}{m_{\mathrm {toplam} }-m_{i}}}.}

Kitâbu Dîvânu Lugâti't-Türk (Türkçe: Büyük Türk Sözlüğü Derlemesi, Arapça: ديوان لغات الترك) Orta Türkçe Dönemi'nde Kâşgarlı Mahmud tarafından Bağdat'ta 1072-1074 yılları arasında yazılan Türkçe-Arapça bir sözlüktür.
Türkçenin bilinen en eski sözlüğü olup Batı Asya yazı Türkçesiyle ilgili var olan en kapsamlı ve önemli dil yapıtıdır. Bilinen tek yazma nüshası İstanbul'daki Fatih Millet Kütüphanesindedir.
Eser, yaklaşık 8.000 civarında madde başı içerir. Bu eser için Kâşgarlı Mahmud tarafından halk arasında kullanılan Türkçe kelimeler derlenmiş; daha iyi anlaşılmasını sağlamak amacıyla deyimlerden, atasözlerinden ve şiirlerden örnekler verilmiş ve bunların Arapça tercümeleri de yapılmıştır.
Kökleşik Arap sözlük bilgisi ilkelerine göre hazırlanmış olan sözlük, muhtemelen 1077 yılında Bağdat’ta Halife Muktedî-Biemrillâh’ın oğlu Ebü’l-Kāsım Abdullah’a takdim etmiştir.
Eser, bir sözlük olmanın dışında Türkçenin 11. yüzyıldaki dil özelliklerini belirten, ses ve yapı bilgisine ışık tutan bir gramer kitabı niteliğindedir. Ayrıca yazıldığı devirdeki kişi, boy ve yer adları kaynağı; Türk tarihi, mitolojisi, coğrafyası, halk edebiyatı, tıp bilgileri ve tedavi usullerine dair bilgi veren ansiklopedik bir eserdir.
Eserde yer alan harita, ilk Türk dünyası haritası olması bakımından büyük değer taşır.
Fatih Millet Kütüphanesindeki nüsha esas alınarak eserin 1941'de Türk Dil Kurumu ve 1990'da Kültür Bakanlığı tarafından tıpkıbasımı yayımlanmıştır.
UNESCO ayrıca 2024 yılını "Dîvânu Lugâti't-Türk Yılı" olarak ilan etmiştir.

Türk dilinin en eski ve değerli sözlüğünün elde bulunan tek yazma nüshası, 1266 yılında Şam'da yaşayan müstensih Sâveli Muhammed tarafından temize çekilip 1 Ağustos 1266 (hicri 27 Şevval 664) Pazar günü tamamlanmıştır. El yazma nüshası, büyük boy 319 varaktır.
Ebû Hayyân el-Endelüsî'nin Kitâbü’l-İdrâk li-lisâni’l-Etrâk’inde, Bedreddin Aynî'nin İkdü'l-Cüman eserinde ve kardeşi Şehâbeddin Ahmed ile birlikte yazdıkları Târîḫu’ş-Şihâbî adlı eserde Dîvânu Lugâti’t-Türk'ten faydalandıkları ifade edilmiştir. Kâtip Çelebi Keşfü’ẓ-ẓunûn’da Dîvân'dan söz etmiştir.

Varlığı, ondan söz eden 14. yüzyıl yapıtlarından ötürü bilinmekle birlikte yıllarca ele geçmeyen yapıt, II. Meşrutiyet’in ilanını izleyen yıllarda İstanbul’da bulundu. Türklük bilimi camiasında genel kabul görüp yaygınlaşan öyküye göre Dîvânu Lugâti’t-Türk’ün 1266'da istinsah edilmiş bu birinci nüshası, Dîvân, Vanioğullarından Ahmet Nazif Paşa’nın elinde 1905’e değin korunmuş, daha sonra akrabası bir yaşlı hanım tarafından Sahaflar Çarşısı’nda satılması için Burhan Bey’in sahaf dükkânına bırakılmıştı.
Yapıtı Ali Emîrî Efendi; 1915 yılında tesadüfen bulmuş, 3 lira bahşiş verip toplam 33 liraya satın almıştır. Bir söylentiye göre de yanında para olmadığı için eve gidip parayı alana değin kitabın başkasına satılmaması için dükkân sahibini dükkâna kilitlemiştir.

Ali Emîrî yazması, Sadrazam Talât Paşa'nın araya girmesi ile Kilisli Rıfat Bilge Bey'in denetimi altında 1915-1917 yılları arasında üç cilt hâlinde basıldı ve Türklük bilimi camiasında büyük yankı uyandırdı.
Breslav Üniversitesi Sami Dilleri Profesörü Carl Brockelmann, 1928 yılında atasözlerini, halk edebiyatı örneklerini ve Türk edebiyatı ve dili ile ilgili bulunan bütün bölümleri ayrıntılı notlarla, sözlüğün Almanca çevirisini yayımlamıştır. Besim Atalay'ın çağdaş Türkçe çevirisi 1940 yılında Türk Dil Kurumu tarafından basıldı.
1982-1985 yılları arasında Robert Dankoff ve James Kelly tarafından yayıma hazırlanan ve çevirisi yapılan ön söz ve fihrist (gösterge) içerikli İngilizce çevirisi, Harvard Üniversitesi Yayınevi tarafından neşredildi.
Kâşgarlı Mahmud’un yapıtının bulunması ve yayımlanması, Türkoloji tarihinde çığır açan bir olaydır. Kâşgarlı Mahmud'un Dîvânu Lugâti’t-Türk döneminde yazdığı ve o döneme ışık tutan başka bir yapıtı Kitâbü Cevâhiri'n-Nahv fî Lugâti't-Türk ise kayıptır.

Kâşgarlı Mahmud, Dîvânu Lugâti't-Türk'e şöyle başlar:

 Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla. (...) Gördüm ki Yüce Tanrı, Türk burçlarında doğdurdu, devlet güneşini; onların etrafında döndürdü, göklerin çemberini ve onlara ad verdi, Türk diye, ülkelerin idaresini, verdi mülk diye; zamanın hakanları yaptı, onlar; ellerine verildi, günümüzdeki insanların yuları; onları görevlendirdi, halk üzre; onları kuvvetlendirdi, hak üzre; aziz kıldı onlara yanaşanları ve idareleri altında çalışanları; onlar sayesinde muratlarına erdiler ve ayak takımının şerrinden esen oldular. Aklı olan herkes onlara katılmalı ve onların oklarından korunmalı. En iyi yol konuşmaktır, onların dillerini, duyurabilmek için onlara ve meylettirebilmek için, gönüllerini. Takımından ayrılıp Türklere sığındığı zaman bir düşman güven verilip ona kurtarıldığı zaman korkularından; başkaları da sığınır onunla beraber ve üzerlerinden kalkmış olur, tüm zarar."

"Ben bu kitabı hikmet, seci, atalar sözü, şiir, recez, nesir gibi şeylerle süsleyerek hece harfleri sırasında tertip ettim. ... Bu lugat kitabını baştan sonuna dek sekiz ayırımda topladım."

Hemze kitabı,
Salim kitabı,
Muzaaf kitabı,
Misal kitabı,
Üçlüler kitabı,
Dörtlüler kitabı,
Gunne kitabı,
İki harekesiz harfin birleşmesi kitabı.

Kâşgarlı Mahmud'un 11. yüzyılda Balasagun'u merkez alarak çizdiği dünya haritası o dönem Türklerinin yaşadıkları bölgeleri ve dağılımlarını göstermesi bakımından dikkate şayandır.
Harita, Türklerin bulunduğu bölgeleri göstermek amacıyla çizilmiştir. Daire şeklinde olan haritanın çevresinde doğu, batı, kuzey, güney yönleri belirtilmiş, bazı deniz ve ırmaklar gösterilmiştir. Batıda işaret edilen yerler Volga boylarına yani Kıpçaklar ve Frenklerin oturdukları bölgelere kadar uzanır. Eserde güneybatıda Habeşistan'a, güneyde Hint ve Sint'e, doğuda Çin ve Japonya, batıda Kürt diyarı dâhil birçok memlekete işaret edilmiştir.

Ortada Balasagun, solda sırası ile İsbicâb, Taraz, Nzl (Näzäl), Yafınç, İkiöküz ve Kumi Talas, sağda ilk başta Barsgan, sonra aynı sırada üç şehir daha işaretlenmiş fakat isimleri yazılmamıştır, ikinci sırada sırası ile Koçnğar başı, Uç, Barman ve Koçu, üçüncü sırada başta Kâşgar, Yarkent, Hotan, Çurçan ve Şançu.
Uygur ilinde (بِلَدُ أويغور, Bilādū Uyghur) yedi tane şehir işaretlemiş fakat bunlardan yalnız Beşbalık, Can-balık, Qočo ve Sulmi gibi şehirlerin isimlerini haritaya yazmıştır. Suyun çıktığı bozkırlar ve kumlar ise Lop Nur Gölü olabilir.

Kuyas, Kayas (Saplığ Kayas, Ürünğ Kayas ve Kara Kayas).

Karnak, Sapran (Sepren), Sitgün, Karaçuk (Fârap), Cend, Yenkend (Dizruyin), Sugnak

"ترتق Tartuk" "Yağma ilinde bir şehir." O dönemde Siri Derya havzasında konumlanmıştır.

Aşçan (Aşıçan), Beşbalık, Can-balık, Çurçan, Koçu, Kinğüt (Künğüt), Qočo, Sulmî, Xotan (Udun), Yanğıbalık ve Yarkent.

Barçuk, Buhara, Bulgar (Bolğar), Itlık, İnçkend, Katun sını, Kazvin, Kençek Señir, Keşmir, Kum, Mankent, Merv, Nişabur, Özçent (Özçend, Özkent), Özkend (Fergana), Sayram (İsbicâb), Semerkand (Semizkend), Suvar, Şaş (Taşkent, Terken), Şıknı, Tünkent, Türk, Yafgu ve Xoçand gibi daha birçok Türk kentleri yer almıştır.

Asya'nın batısı, kuzeyi ve güneyi çizilmeden bırakılmış, bir plan olarak bile pek çok hatalarla dolu olmasına karşılık, doğu bölgelerine ilişkin verdiği bilgiler gerçeğe uymaktadır. Haritasında Çin Seddi'ni göstermiş, bu seddin ayrıca yüksek dağların ve denizin Ye'cüc ve Me'cüclerin (Arapça: يأجوج و مأجوج; Ya'jūja Wa Ma'jūja) dillerinin öğrenilmesini engellediğini bildirmiştir. Japonya'ya gelince onu haritasının doğusunda bir ada olarak göstermiş ve denizin onların dillerini öğrenilmesine olanak vermediğine işaret etmiştir.
İlk Japonya haritası bir Japon tarafından 14. yüzyılda çizilmiş, bir dünya haritasında yer alması ise 15. yüzyılda olmuştur. Bütün bu bilgilerin ışığı altında -bir plan biçiminde ve yanlışlarla dolu da olsa- ilk Japonya haritası 11.yüzyılda Kâşgarlı Mahmud tarafından çizilmiştir.
Dîvânu Lugâti't-Türk'ten Orta Asya ve Uzak Doğu’nun o zamanki coğrafi deyimleri öğrenilmektedir:
"Tawgaç: Maçin'in adıdır. Burası Çin'den dört ay uzaktadır. Çin, aslında üç bölüktür: Birincisi; Yukarı Çin'dir ki doğudadır, buna "Tawgaç" derler. İkincisi Orta Çin'dir, burası "Xıtay" adını alır. Üçüncüsü Aşağı Çin'dir, "Barxan" adı verilir; bu, Kâşgar'dadır. Lâkin şimdi "Maçin", "Tawgaç" diye tanınmıştır. "Xıtay" ülkesine de "Çin" denilmiştir."
Bütün uzmanların fikrine göre Kâşgarlı Mahmud’un Dîvân’ında tarihî coğrafya bakımından önemli bilgiler vardır: “Yazarın verdiği bilgiler genellikle güvenmeğe değer, Orta Asya’da yeni arkeoloji buluntuları da bunları sık sık teyit etmektedir.”

" أوغوز Oğuz: Bir Türk boyudur. Oğuzlar Türkmen'dirler. Bunlar yirmi iki bölüktür, her bölüğün ayrı bir belgesi ve hayvanlarına vurulan bir alameti (tamgası) vardır. Birbirlerini bu belgelerle tanırlar. Birincisi ve başları: قنق Kınıklardır. Zamanımızın hakanları bunlardandır. Hayvanlarına vurdukları işaret şudur:  ......, Bu saydığım bölükler köktür. Bu kökten bir takım oymaklar çıkmıştır; onları söylemedim, sözü kısa kestim. Bu bölüklerin adları onları kurmuş olan eski dedelerin adlarından alınmıştır. Araplarda dahi böyledir."
Oğuzları tanımladıktan sonra
"Yağma, Toxsı (Tukhs), Kıpçak, Yabaku, Tatar, Kay Çomul ve Oğuzlar, birbirlerine uygun olarak ذ (zel; dh) harfini her zaman ى'ye (ye; y) çevirirler ve hiçbir zaman ذ‎'li söylemezler. 'Kayınağacı' na bunlardan başkası 'kadhınğ', bunlar 'kayınğ' derler." ve "اراموت Aramut: Uygur illerine yakın oturan bir Türk bölüğü." ve "Bir yer adı.", "Rum ülkesine en yakın olan boy Beçenek'tir; sonra Kıpçak, Oğuz, Yemek, Başgırt, Basmıl, Kay (Kayı), Yabaku, Tatar, Kırkız (Kırgız) gelir. Kırgızlar Çin ülkesine yakındırlar.". Ayrıca "Çomul boyunun kendilerinden bulunduğu çöl halkı ayrı bir dile sahiptir, Türkçeyi iyi bilirler. Kay, Yabaku, Tatar, Basmıl boyları da böyledir. Her boyun ayrı bir ağzı vardır, bununla beraber Türkçeyi de iyi konuşurlar. Kırgız, Kıpçak, Oğuz, Toxsı (Tukhs), Yağma, Çiğil, Oğrak, Çaruk boylarının öz Türkçe olarak yalnız bir dilleri vardır. Yemeklerle Başgırtların dilleri bunlara yakındır. ... Dillerin en yeğnisi Oğuzların, en

Edmond Halley (bazen Edmund olarak da geçer) (d. 8 Kasım 1656 - ö. 14 Ocak 1742), İngiliz gökbilimci, jeofizikçi, matematikçi, meteorolog, fizikçi ve mucit.

Londra, Haggerston'da doğdu. Aynı adı taşıyan babası Edmond Halley zengin bir sabun yapımcısı idi. Çocukken matematik ile çok ilgiliydi. İlk olarak St Paul's School'da okudu, 1673'ten itibaren Oxford'daki The Queen's College'a devam etti. Bu sıralarda 17 yaşındaydı. Daha öğrenci iken güneş sistemi ve güneş lekeleri ile ilgili makaleler yayımladı. 1675'te Kraliyet astronomu Flamsteed'in yanında çalışmaya başladı ve hem Oxford hem de Greenwich'deki gözlemlerde ona yardımcı oldu. Merkür'ün tutulmasını gözlemledi.
1676 yılında, bitirme sınavlarına girmeden Oxford Üniversitesi'ni bıraktı. Güney yarıküre yıldızlarını incelemek amacı ile güney Atlas Okyanusu adalarından St. Helena'ya gitti. Kasım 1678'de İngiltere'ye geri döndü. Ertesi yıl, 341 güney yıldızının ayrıntılarını içeren Catalogus Stellarum Australium adlı eseri yayımladı. Yıldız haritasına yaptığı bu katkılar onun Tycho Brahe ile karşılaştırılacak kadar ünlenmesine yol açtı. Oxford'dan diplomasını aldı ve Kraliyet Cemiyeti üyeliğine (Fellow of the Royal Society) seçildi.
1686'da seyahatinin ikinci bölümünü yayımladı. Bu bölümde Alize Rüzgârları ve muson yağmurlarını konu alan bir makale ve harita yer alıyordu. Burada Güneş ısısının Dünya atmosferinin hareketlerindeki etkisini gösterdi. Aynı zamanda barometrik basınç ile deniz seviyesinden yükseklik arasında bir ilişki olduğunu da gösterdi. Haritaları, yeni gelişmekte olan, bilgiyi görselleştirme tekniklerine önemli katkı sağladı.
1682'de Mary Tooke ile evlendi ve Islington'a yerleşti. Zamanının büyük kısmını ay gözlemleri ile geçirmesine rağmen yer çekimi ile de ilgilendi. Kepler'in gezegensel hareket yasaları'nın kanıtlanması kafasını kurcalayan bir problem idi. Ağustos 1684'te Cambridge Üniversitesi'nde Isaac Newton ile bunu tartışmak üzere buluştu. Newton problemi çözmüş, ama çözümü yayımlamamıştı. Halley onu yayımlamaya ikna etti. Newton Philosophiae Naturalis Principia Mathematicayı (1687) yazdı ve Halley'in parası ile yayımladı. Yaptığı birçok katkının yanında Newton'u Principiayı yazmaya ikna etmesi ve masraflarını ödeyerek yayımlanmasını sağlaması, birçokları tarafından bilime yaptığı en büyük katkı sayılmaktadır.
1693'te nüfus kayıtlarının düzenliliğiyle tanınan Alman-Polonya kenti Breslau'nun (Wroclaw) ölüm yaşı kayıtlarını analiz ettiği bir makale yayımladı. Bu makale, İngiliz hükûmetine hayat sigortası fiyatlarını alıcının yaşına bağlı olarak ayarlama imkânı verdi. Halley'nin çalışmaları aktüeryanın gelişimine büyük katkıda bulundu. John Graunt'ın daha ilkel çalışmalarından sonra gelen Breslau hayat tablosu, demografi tarihinde önemli bir olay olarak değerlendirilmektedir.
1690'da uzun süre su altında kalabilen ve sualtı araştırmaları için penceresi bulunan bir araç olan dalma çanının  planlarını tamamladı. Halley'in dalma çanında hava, yüzeyden gönderilen ağırlık bağlanmış varillerle sağlanıyordu.
1698'de Dünya manyetizmasını kapsamlı olarak incelemek amacı ile HMS Paramore adlı geminin komutasına getirildi. Bu görevi, Atlas Okyanusu'nda iki sene süren ve 52° kuzey ilâ 52° güney enlemlerine uzanan bir yolculukla tamamladı. Sonuçlar Pusula Sapmasının Genel Haritası (General Chart of the Variation of the Compass) (1701) adlı kitapta yayımlandı. Bu, türünün ilk haritası ve isogonlar (ya da halley çizgileri) içeren ilk haritaydı.
Kasım 1703'te Oxford Üniversitesi'nde geometri profesörlüğüne getirildi ve 1710'da fahrî hukuk doktoru unvanı aldı. 1705'te tarihsel astronomi yöntemlerine dayanarak 1456, 1531 ve 1607'de görülen kuyruklu yıldızların farklı değil, tek bir kuyruklu yıldız olduğunu ve bu yıldızın 1758'de geri döneceğini öne sürdüğü Synopsis Astronomia Cometicae'yi yayımladı. Kuyruklu yıldız hesaplanan tarihte geri döndüğünde Halley Kuyruklu Yıldızı olarak anılmaya başlandı.
1716'da Halley, Venüs'ün Güneş'in önünden geçiş süresinin hassas bir şekilde ölçülerek Dünya ile Güneş arasındaki uzaklığın hesaplanmasını önerdi. 1718'de kendi astrometrik hesaplarını eski Yunanlarınki ile karşılaştırarak "sabit" yıldızların hareket ettiklerini keşfetti.
1720'de John Flamsteed'in vârisi olarak ölümüne kadar sürdüreceği Kraliyet Astronomu görevine getirildi. Londra'nın güneydoğusunda bulunan Lee'deki St. Margaret's Kilisesi'nde defnedildi.

1692'de Halley içi boş Dünya fikrini ortaya attı. Bu fikre göre Dünya 800 km. kalınlığında bir kabuktan, eşmerkezli iki iç kabuktan ve en içte yaklaşık Venüs, Mars ve Merkür'ün çaplarında bir çekirdekten oluşuyordu. Bu iki kabuk atmosfer tarafından birbirinden ayrılıyordu ve her birinin ayrı manyetik kutupları vardı. Küreler değişik süratlerde hareket ediyordu. Halley bu düzeni anormal pusula ölçümlerini açıklamak için ortaya attı. İçerideki atmosferi ışık saçan bir şekilde hayal etmişti ve kaçan gazların kutup ışıkları'nı oluşturduğuna inanmıştı.

Principia'nın ortaya çıkmasında Halley'in katkısı büyüktür. O sıralarda gezegenlerin elips şeklinde yörüngeler izlediği biliniyor ama nedeni bilinmiyordu. Halley, iki bilim adamı (Robert Hooke ve Sir Christopher Wren) ile bu konuda iddiaya girdi ve konu ile ilgili bilgi almak üzere Isaac Newton'a başvurdu. Bu buluşma hakkındaki bilgileri Newton'un sırdaşı Abraham de Moivre'ın notlarından öğreniyoruz.
Sorunun temeli matematiğin ters kare yasası ile ilgilidir. Newton, Halley'e bunu hesapladığını söyler ama hesaplarını bulamaz. Halley'in ısrarları üzerine problemi tekrar çözer ve iki yıl inzivaya çekilerek şaheseri Principia'yı tamamlar. Halley'in katkısı Principia'yı yazması için Newton'a baskı yapmak ile sınırlı kalmaz. Maddî durumu çok iyi olmamasına rağmen kitabın basım masraflarını karşılar ve Newton ile bazı bilim adamları arasında çıkan anlaşmazlıklarda arabuluculuk yapar.

"Halley'in dehası, Newton'ın daha büyük matematiksel dehasını fark etmesi ve Principia Mathematica'nın basım masraflarını kendi cebinden ödemesi idi. Çünkü Kraliyet Cemiyeti o sırada meteliksizdi."

Halley adını taşıyan kuyruklu yıldız, sanılanın aksine Edmund Halley tarafından keşfedilmemiştir. Halley, sadece 1456, 1531, 1607 yılında başkaları tarafından gözlemlenen kuyruklu yıldızların aslında tek ve aynı kuyruklu yıldız olduğunu anlamış ve 1758 yılında geri döneceğini tahmin etmişti. Kuyruklu yıldız geri döndüğünde Halley hayatta değildi ama astronomi dünyası tarafından Halley Kuyruklu Yıldızı olarak anılıyordu.

Halley kuyruklu yıldızı — Halley, kuyruklu yıldızın geri dönüşünü tahmin etti.
Mars'taki Halley krateri
Ay'daki Halley krateri
Halley Araştırma İstasyonu, Antarktika

"Edmond Halley, An Estimate of the Degrees of the Mortality of Mankind (1693)". 5 Kasım 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Edmond Halley, Considerations on the Changes of the Latitudes of Some of the Principal Fixed Stars (1718)". 7 Haziran 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. Reprinted in R.G. Aitken, Edmund Halley and Stellar Proper Motions (1942) 
There is material on Halley's life table for Breslau on the Life and Work of Statisticians website: "Halley, Edmond". 26 Aralık 2018 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
The National Portrait Gallery has several portraits of Edmond Halley: "Search the collection". 19 Aralık 2006 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Edmond Halley Biography (SEDS)". 5 Ağustos 2011 tarihinde kaynağından arşivlendi. 

O'Connor, John J.; Robertson, Edmund F., "Edmond Halley", MacTutor Matematik Tarihi arşivi 
"Philosophiae Naturalis Principia Mathematica". 18 Haziran 2006 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Historical Background to The Principia". 22 Kasım 2009 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 27 Nisan 2021.

Ekvator ya da eşlek, kuzey ve güney yarımküreleri birbirinden ayıran hayalî dairesel hattır. Kuzey ve güney kutup noktalarına eşit uzaklıkta olan noktaların birleştirilmesiyle elde edilen çizgidir. Ekvatorun enlemi tanım gereği 0°dir. Yerkürenin Ekvator uzunluğu 40.076,4 km'dir.

Paralel (enlem) dairelerinin başlangıcıdır. 0° paraleli dünyayı kuzey ve güney olmak üzere iki yarım küreye ayırır.
Çizgisel hızın en fazla, yerçekiminin en az olduğu yerdir.
Ekvator üzerinde yıl içinde güneş ışınları iki iki kez dik düşer.
Ekvator üzerinde meridyenlerin (boylamların) birbirlerine uzaklığı eşit ve 111 km'dir.
Gine Körfezi'ndeki Greenwich meridyeni ile kesişiyor.
Ekvatorun kuzeyinde bulunan 23°27' Kuzey enlemi olan Yengeç Dönencesi ve güneyinde bulunan 23°27' Güney enlemi olan Oğlak Dönencesi arası ekvatoral bölgedir.
21 Haziran günü 23°27' kuzey enlemi (Yengeç Dönencesi) güneş ışınlarını tam dik açı ile alır. Yerin eksen eğikliğine ve yıllık hareketine bağlı olarak güneşin tam dik açıyla geldiği alan güneye doğru kaymaya başlar. 23 Eylül günü 0° enlemi olan ekvatora dik gelir ve güneye doğru kaymaya devam eder. 21 Aralık'ta ise 23°27' güney enlemine (Oğlak Dönencesi) dik açı ile gelir. Bu tarihten sonra ise kuzeye kaymaya başlar. 21 Mart günü ise tekrar Ekvatora dik gelir.
Ekvator enlemi güneş ışınlarını yılda iki kez tam dik açı ile alır (21 Mart ve 23 Eylül). Diğer günlerde ise dike yakın açı ile alır. Buna rağmen üzerinde gece ve gündüz süreleri her gün eşittir. Çünkü aydınlanma dairesi her zaman ekvator çizgisini iki eşit parçaya böler.
Tropikal alçak basınç alanıdır, 30° kuzey ve 30° güney enlemlerinde hâkim olan subtropikal yüksek basınç alanlarından Ekvatora doğru sürekli rüzgarlar olan alizeler eser.
Ekvatoral iklimde sıcaklık bütün yıl boyunca 20 dereceden aşağı düşmez. Yıl içinde sıcaklık oynamaları sadece birkaç derecedir. Her mevsimi yağmurludur. Güneşin baş ucundan geçtiği iki defaya uyan iki bol yağmurlu zaman vardır. Bunlar arasındaki zamanlarda da yağmur yağar fakat biraz azalmış bulunur. Bununla ilgili olarak buralarda yerleşmiş olan Avrupalılar bol yağmurlu zamana kış mevsimi anlamına gelen "invierno" (İspanyolca) ve "hivernage" (Fransızca) adını vermiş, az yağmurlu zamanlara da yaz mevsimi anlamına gelen "verano" (Portekizce) demişlerdir. Gerçekte ise burada kış ve yaz mevsimleri, öbür ülkelerde bilinen biçimiyle yoktur.
Ekvator çizgisi, dünyanın şeklinden dolayı gökyüzüne en yakın noktadır. Aynı zamanda deniz seviyesinin, dünyanın çekirdeğinden en uzak noktası yine Ekvator çizgisidir.
Ekvatorun üzerinden geçtiği ülkeler:
Afrika kıtasında Gabon, Kongo Cumhuriyeti, Kongo DC, Uganda, Kenya, Somali.
Asya kıtasında Maldivler, Endonezya.
Güney Amerika kıtasında Ekvador, Kolombiya, Brezilya.

Eksicik yakalanması (Ters beta çözünmesi veya Elektron yakalanması), atom çekirdeğinde yüksek sayıda proton ve pozitron yayımına yetecek kadar erkenin bulunmadığı izotoplar için bir çözünme kipidir.
Asıl atom ile çocuk öğecik (atom) arasındaki erke farkı 1,022 MeV'dan az ise, pozitron yayımı olanaksızlaşıp, elektron yakalanması tek olası çözünme kipi hâline gelir. Örneğin, Rubidyum-83, Kripton-83'e ancak elektron yakalanması ile çözünebilir. Çünkü erke farkları 0,9 MeV düzeyindedir.

Eksicik yakalanması teorisi ilk defa Gian-Carlo Wick tarafından 1934'te yayımlanan bir makalede ortaya atılmış ve sonra Hideki Yukawa tarafından geliştirilmiştir. Bu olayı ilk defa Luis Alvarez vanadyum-49 izotopunda gözlemlemiş ve bundan Physical Review'e 1937 yılında yazdığı bir makalesinde söz etmiştir. Daha sonra da galyum-67'de ve diğer çekirdeklerde bu olayı araştırmaya devam etmiştir.

Elektronvolt (eV) değeri yaklaşık 1.6 x 10−19 J olan enerjiye verilen addır. Tanım olarak bir elektronun, boşlukta, bir voltluk elektrostatik potansiyel farkı katederek kazandığı kinetik enerji miktarıdır. Diğer bir deyişle, 1 volt çarpı elektronun yüküne eşittir. 1 volt (1joule/coulomb J/C) temel yük (e veya 1.602 176 565(35) x 10−19 C) ile çarpıldığında buna eşit olmaktadır.
Elektronvoltun tasarlanma amacı elektrostatik parçacık hızlandırıcılarda bir ölçüm birimi olarak kullanılmasıdır. Hızlandırılan parçacık q yüküne sahiptir ve enerjisi E=qV olarak bulunur.
Elektronvolt SI birimi olmamasına rağmen genelde SI birim sistemi önekleriyle (milli-, kilo-, mega-, giga-, tera-, peta-, exa-) kullanılır. (meV, keV, GeV, TeV, PeV gibi)

Kütle - enerji eşitliğine göre elektronvolt ayrıca bir kütle birimidir. Fizikte genel parçacıkların kütlesi ve enerjisi sıklıkla birbirinin yerine kullanılır. Örneğin E=mc² 
Kütle eşitliğinde 1eV = 1,783x10^-36 kg 'dır.
Örneğin kütleleri 0,511MeV/c² olan bir elektron ve pozitron 1,022MeV enerjiyi yok edebilmektedirler. Proton 0,938GeV/c² kütleye sahiptir. Genel olarak bütün hadronların kütleleri 1GeV/c² civarındadır. Bu nedenle GeV parçacık fiziğinde kütle birimidir.

Yüksek enerji fiziğinde elektronvolt momentum birimi olarak kullanılmaktadır.
1 voltluk potansiyel fark elektronun bu enerjiyi kazanmasına yol açmaktadır. Bu da bize eV 'u momentum birimi olarak kullanabilmemiz için gerekli izni vermektedir.
Momentum boyutlarında birim LT¯1M. Enerji boyutlarında birim L²T¯²M. Bu enerji birimlerini temel bir sabit ile böldüğümüzde (sabit LT¯1 birim hızına sahiptir) enerji birimlerini momentum olarak kullanabilmemiz için gerekli dönüşümün anlaşılmasını kolaylaştırır. 
Temel ışık hızı birimi "c" ile gösterilir. Enerjinin (eV) ışık hızına bölünmesi ise bize momentumu verir.

  
    
      
        p
        =
        1
        
        
          GeV
        
        
          /
        
        c
        =
        
          
            
              (
              1
              ×
              
                10
                
                  9
                
              
              )
              ⋅
              (
              1.60217646
              ×
              
                10
                
                  −
                  19
                
              
              
              
                C
              
              )
              ⋅
              
                V
              
            
            
              (
              2.99792458
              ×
              
                10
                
                  8
                
              
              
              
                m
              
              
                /
              
              
                s
              
              )
            
          
        
        =
        5.344286
        ×
        
          10
          
            −
            19
          
        
        
        
          kg
        
        
          ⋅
        
        
          m
        
        
          /
        
        
          s
        
        .
      
    
    {\displaystyle p=1\;{\text{GeV}}/c={\frac {(1\times 10^{9})\cdot (1.60217646\times 10^{-19}\;{\text{C}})\cdot {\text{V}}}{(2.99792458\times 10^{8}\;{\text{m}}/{\text{s}})}}=5.344286\times 10^{-19}\;{\text{kg}}{\cdot }{\text{m}}/{\text{s}}.}
  

Parçacık fiziğinde doğal birimler sisteminde ışık hızının c kabul edildiği ve planck sabitinin indirgendiği " ħ "  boyutsuz ve birimsel eşitlik kapsamında genel olarak: c= ħ=1 kullanılır.
Bu birimlerde mesafeler ve süreler ters enerji birimleriyle ifade edilir. Örneğin partikül saçma uzunlukları genellikle ters parçacık kütlelerinin birimlerinde ifade edilmiştir.

  
    
      
        ℏ
        =
        
          
            
              h
            
            
              2
              π
            
          
        
        =
        1.054
         
        571
         
        726
        (
        47
        )
        ×
        
          10
          
            −
            34
          
        
         
        
          
            J s
          
        
        =
        6.582
         
        119
         
        28
        (
        15
        )
        ×
        
          10
          
            −
            16
          
        
         
        
          
            eV s
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle \hbar ={{h} \over {2\pi }}=1.054\ 571\ 726(47)\times 10^{-34}\ {\mbox{J s}}=6.582\ 119\ 28(15)\times 10^{-16}\ {\mbox{eV s}}.}
  

Yukarıdaki eşitlik ayrıca kararsız bir parçacığın ortalama ömrünü τ olarak verir (saniye cinsinden) ve bozunumunu genişlik açısından Γ (eV cinsinden) bize Γ = ħ/τ.

Bazı alanlarda (plazma fiziği gibi) sıcaklık birimi olarak elektron volt kullanmak çok uygundur.
Sıcaklığı kelvine çevrilmesi  kB olarak ifade edilir.
Boltzmann sabiti:

  
    
      
        
          
            1
            
              k
              
                B
              
            
          
        
        =
        
          
            
              1.602
              
              176
              
              53
              (
              14
              )
              ×
              
                10
                
                  −
                  19
                
              
              
                 J/eV
              
            
            
              1.380
              
              6505
              (
              24
              )
              ×
              
                10
                
                  −
                  23
                
              
              
                 J/K
              
            
          
        
        =
        11
        
        604.505
        (
        20
        )
        
           K/eV
        
        .
      
    
    {\displaystyle {1 \over k_{\text{B}}}={1.602\,176\,53(14)\times 10^{-19}{\text{ J/eV}} \over 1.380\,6505(24)\times 10^{-23}{\text{ J/K}}}=11\,604.505(20){\text{ K/eV}}.}
  

Örneğin tipik bir manyetik hapsetme füzyon plasma 15 keV veya 170megakelvin sıcaklığa sahiptir.
Bir yaklaşma değeri olarak: kBT  20Co sıcaklıkta, yaklaşık 0,025eV (yaklaşık 290K/11604K/eV)  sahiplerdir.

Enerjisi "E" frekansı "v" dalgaboyu " λ " olan bir foton için

  
    
      
        E
        =
        h
        ν
        =
        
          
            
              h
              c
            
            λ
          
        
        =
        
          
            
              (
              4.13566733
              ×
              
                10
                
                  −
                  15
                
              
              
              
                
                  eV
                
              
              
              
                
                  s
                
              
              )
              (
              299
              
              792
              
              458
              
              
                
                  m/s
                
              
              )
            
            λ
          
        
      
    
    {\displaystyle E=h\nu ={\frac {hc}{\lambda }}={\frac {(4.13566733\times 10^{-15}\,{\mbox{eV}}\,{\mbox{s}})(299\,792\,458\,{\mbox{m/s}})}{\lambda }}}
  

kullanılabilir. Burada h Planck sabiti c ışık hızıdır. Bu denklemi

  
    
      
        E
        
          
            (eV)
          
        
        =
        
          
            
              1239.84187
              
              
                
                  eV
                
              
              
              
                
                  nm
                
              
            
            
              λ
               
              
                
                  (nm)
                
              
            
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle E{\mbox{(eV)}}={\frac {1239.84187\,{\mbox{eV}}\,{\mbox{nm}}}{\lambda \ {\mbox{(nm)}}}}.}
  

indirgeyebiliriz.

•	5.25×1032 eV: 20 kilotonluk bir nükleer füzyon da açığa çıkan enerji miktarı
•	624EeV: (6,24x1020) 100-watt'lık bir ampulün saniyede harcadığı enerji miktarı
•	300EeV: Tanrı Parçacığının enerjisi
•	1PeV: Antarktika'daki IceCube nötrino teleskobundan iki farklı nötrinodan ölçülen enerji değeri
•	14TeV: büyük hadron çarpıştırıcısının dizayn edilmiş proton çarpıştırma enerjisi.
•	1TeV: uçan bir sivri sineğin kinetik enerjisi
•	125,3 ± 0,6 GeV: Higgs Bozon'unun yaydığı enerji miktarı. LHC'de iki farklı sensör tarafından 5sigma kesinlikle test edilmiştir.
•	210 MeV: Pu-239 atomunun fisyonundan açığa çıkan ortalama enerji miktarıdır.
•	200MeV: U-235 atomunun fisyonundan açığa çıkan ortalama enerji miktarıdır.
•	17,6 MeV: Döteryum ve Trityumun He-4 'ün füzyonu oluşumu esnasında açığa çıkan enerji miktarıdır. Bu enerji kilogram başına 0,41PJ 'dir.
•	1 MeV: Bir elektronun hareketsizken sahip olduğu enerjinin 2 katıdır.
•	13,6 eV: Hidrojen atomunu iyonize edebilmek için gerekli olan enerji miktarıdır.
•	1,6 eV 'den 3,4 eV 'ye: Görünür ışığın foton enerjisidir.
•	25meV: Oda sıcaklığındaki termal enerjinin miktarıdır (kBT). Bir hava molekülü ortalama 38 meV: kinetik enerjiye sahiptir.
•	230  µeV: Kozmik arka plan mikrodalga ışımasının termal enerjisidir (kBT)

Endülüs (Arapça: الأندلس ‎ al-andalus), 711-1492 yılları arasında İber Yarımadası'nda Berberi milletinin de katkısı ile Arapların etkisi altında bulunan bölgelere verilen isimdir. Müslümanların İber Yarımadası'ndaki varlığı en son Moriskoların 1609 yılında İspanya'dan Müslümanlığı bırakmadıkları için göçe zorlanarak sınır dışı edilmesiyle son bulmuştur.
Araplar tarafından İspanya için kullanılan ve ülkeden tamamen çıkarılmalarından sonra İspanyolcaya Andalucia şeklinde ve önceleri yalnız “Müslüman İspanyası” anlamında geçen Endülüs (Endelüs) kelimesinin kökeni kesin biçimde tespit edilebilmiş değildir. Bugün genellikle, Hispania karşılığı olarak ilk defa fetihten sonra 98 (716) yılında basılmış bir sikke üzerinde görülen ismin, V. yüzyılda Kuzey Afrika'ya geçmeden önce on sekiz yıl kadar İspanya'nın güneyinde kalan Vandalların (Vandalus) adından türetilmiş olabileceği (Vandalicia [Vandal ülkesi]) kabul edilmektedir (E. Lévi-Provençal, Espana musulmaña, IV, 45). Müslümanlar başlangıçta Endülüs ismini, bir süre ellerinde tuttukları Fransa'nın güneyindeki Septimania bölgesi dahil İspanya'da yönetimleri altına aldıkları toprakların tamamı için kullandılar. Ancak 718'de başlatılan ve yaklaşık sekiz asır devam eden Hristiyanların “reconquista” (Endülüs'ü Müslümanlardan geri alma) hareketinin gelişme seyri içerisinde, özellikle XI. yüzyıldan itibaren İslam hâkimiyeti alanının gittikçe küçülmesine paralel olarak bu ismin başlangıçtaki geniş kapsamlı anlamı daralmaya başladı ve sonunda Endülüs adı sadece küçük Benî Ahmer (Nasrî) Emirliği'nin idaresindeki topraklara münhasır kaldı. Andalucia ismi bugün İspanya'da hâlâ kullanılmakta ve Almeria (Meriye), Granada (Gırnata), Jaén (Ceyyân), Córdoba (Kurtuba), Sevilla (İşbîliye), Huelva (Velbe), Malaga (Mâleka) ve Cádiz (Kādis) vilâyetlerini içine alan bölgeyi ifade etmektedir.

Başkenti Şam'da bulunan Emevî Devleti, 7. yüzyılda Kuzey Afrika'yı ele geçirmişti. 8. yüzyılın başında Emevî Devleti'nin Kuzey Afrika'daki valisi olan Musa Bin Nusayr, Emevî Halifesi Velid Bin Abdülmelik'in desteğiyle bir Berberî kumandan olan Tarık bin Ziyad'ı Cebelitarık Boğazı'nı geçirerek İber Yarımadası'na gönderdi. O zamanlar İber Yarımadası Germen asıllı bir ulus olan Vizigotların elindeydi ve başkentleri Toledo kentinde bulunuyordu. Tarık bin Ziyad'ın savaşta bozguna uğramaması için geri dönüş olasılığını kaldırmak üzere kendi gemilerini yaktırdığı belirtilir. Tarık Bin Ziyad, Vizigot kralı Rodrigo'yu yenilgiye uğratınca krallık yıkıldı ve İber Yarımadası'nın güney kısımları kısa bir süre içinde Müslümanların eline geçti.
750 yılına kadar Endülüs Emevîlerinin gönderdiği valiler tarafından yönetildi. 750 yılında Abbasîler, Bağdat'ta halifeliklerini ilan ettiler ve Emevî hanedanından Abdurrahman bin Muaviye, Endülüs'e kaçarak kendisini Emevî emiri ilan ederek Córdoba (Kurtuba) kentini kendine başkent yaptı.

Bu dönem Endülüs'ün en parlak dönemi olarak bilinir. Córdoba şehri, Bağdat ve Kahire'den sonra dünyanın üçüncü önemli bilim merkezi hâline geldi. Yine o dönemde Avrupa genelinde okuma yazma yeterince yaygın değilken Endülüs'te halkın çoğu okuma yazma biliyordu. Şehircilik ve şehir kültürü döneminin önüne geçmiştir. Kültürel farklılıkların zenginlik olarak algılandığı bir çağdır. Rivayetlere göre burada dil çeşitliliği yoğun olmuştur. Bunun temel sebebi birden fazla milletin beraber yaşamasıdır. Endülüslerin egemenliği altındaki topraklarda Sefarad Yahudileri bugün İspanya'daki Yahudi kültürünün altın çağı olarak adlandırılan çağlarını yaşamışlardır.
10. yüzyıl başlarında Abbasilerin gücü azalmaya başlamış, Mısır'daki Fatımîler de kendilerini halife ilan etmişlerdi. Böylece İslam dininin önderliği bölünmüş oldu. Bu ortamda Endülüs Emiri III. Abdurrahman, 16 Ocak 929 tarihinde kendisini halife ilan etti. Endülüs Emevîlerinin başarıları 11. yüzyıl başlarına kadar devam etti. 1031 yılındaysa halifelik ve devlet Kastilya Krallığı'na karşı alınan yenilgiler ve iç karışıklıklar sebebiyle yıkıldı.

Endülüs Emevî Devleti'nin son halifesi olan III. Hişâm, 1031 yılında öldüğünde Endülüs toprakları çok sayıda bağımsız devletçiklere bölündü. Bu devletçikler hem kendi aralarında çarpışmaya başladılar, hem de İspanya'nın Hristiyan devletçiklerinin de saldırılarıyla karşı karşıya kaldılar. Bazı tavfa devletleri para karşılığı Hristiyan şövalyeleri de ordularında kullandılar. Örneğin El Cid (Arapçadaki El-Seyid adından gelir) adıyla tanınan Rodrigo Díaz de Vivar, bunların en ünlüleri arasında yer alır. Bu karmaşık durum, Reconquista'yı hızlandırdı ve İspanya'da İslam'ı zayıflattı.

Aslen Kuzey Afrika kökenli bir hanedan olan Murabıtlar, Endülüs Emevîlerinin parçalanmasını izleyen karışıklık döneminde düzenli bir askerî güce sahip olmalarının da verdiği avantajla kısa sürede İber Yarımadası'nın Müslüman bölgelerinin çoğunu ele geçirdiler. 1090 ve 1147 yılları arasında bugünkü İspanya'nın büyük bölümü ve Kuzey Afrika'daki bazı toprakları denetimleri altında tutarak güçlü bir devlet düzeni teşkil ettiler. İlk başlarda güçlerini korusalar da sonraları Hristiyan İber halklarının saldırıları ve Kuzey Afrikalı diğer toplulukların çıkarttığı ayaklanmalar yüzünden güçleri gün geçtikçe tükenen Murabıtlar, kendileri gibi Kuzey Afrika kökenli bir halk olan Muvahhidlerin saldırıları sonucu onların egemenliği altına girerek siyasi hâkimiyetlerini kaybettiler.

Muvahhidler gene Kuzey Afrika kökenli bir Müslüman hanedan olup Murabıtlar Devleti'ni yıkarak onların yerine geçtiler. 1146 ve 1248 yılları arasında bugünkü İspanya topraklarının bir kısmının yanı sıra Kuzey Afrika'daki bazı toprakları da denetimi altında tuttular ancak Hristiyan saldırıları ve bazı iç karışıklıklar sonucu 1248'de yıkıldılar. Bu devletin yıkılışının ardından egemenliğindeki topraklarda bağımsız emirliklerden başka bir şey kalmamıştır.

1492'de Beni Ahmer Devleti'nin yıkılışı ile İspanya'daki 781 yıllık İslam varlığı sona erdi.

İspanya kralı III. Felipe 22 Eylül 1609 tarihli bir fermanla 1610-1614 yılları arasında Müdeccenleri İspanya'dan kovdu. Çoğu cami, kümbet, medrese, köşk, saray ve eşsiz yapılar yıkıldı veya tahrip edildi. Müslümanlar kadın, çocuk fark etmeksizin katledildi veya İspanya dışına göç etmeye zorladı. 300.000 kadar Müdeccen, vatanlarını terk ettiler. Böylece Müslümanların İspanya'daki izi büyük oranda silinmiş oldu.

Endülüs medeniyeti, birçok açıdan çağını ve sonrasını etkilemiştir. Endülüs dönemi aynı zamanda İspanya'daki Yahudi kültürünün altın çağının da var olmasını sağlamıştır.
Döneminde dünyanın en önemli kütüphanelerinden biri hâline gelen Granada'daki 1 milyon cilt kitap Babü'r-Remle Meydanı'nda yakılmıştır.

Endülüs'te ortaya çıkan edebiyat, Endülüs edebiyatı olarak adlandırılmaktadır. Arapların İber Yarımadası'nda gerçekleştirdikleri fetihlerin ardından, Endülüs'te Arapça konuşan ve Arapça ürün veren edebiyatçıların meydana getirdiği kuvvetli bir edebiyat geleneği ortaya çıkmıştır.

Berberiler
Emevîler
Endülüs Emevî Devleti
Endülüs Özerk Bölgesi
İslam tarihi
İspanya tarihi
İspanya'daki Yahudi kültürünün altın çağı
İspanyol
Kemal Reis
Portekiz tarihi
Rodrigo Díaz de Vivar
Tarık bin Ziyad
İbn-i Rüşd
İbn Haface
Ahbâr Mecmûa

Lütfi Şeyban, Reconquista/Endülüs'te Müslüman-Hristiyan İlişkileri, İz Yayıncılık, İstanbul 2003.
Lütfi Şeyban, www.endulus.net web sitesi.
Enes Meriç, www.el-endulus.com Endülüs Tarihi hakkında geniş içerikli web sitesi.
Hasan Baydar, Endülüs tarihi.

The Library of Iberian Resources Online 29 Mayıs 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Epikuros (Grekçe: Ἐπίκουρος Epikouros; MÖ Şubat 341, Sisam - MÖ 270, Atina) veya kısaca Epikür, felsefe tarihinin en etkili okullarından biri olan Epikürcülüğün kurucusu Antik Yunan filozoftur.

Epikür, Septisizmde ve Stoacılıkta olduğu gibi, pratik felsefeye yani ahlak felsefesine yönelmiş ve bu alanda etkinlik göstermiştir. Hem ahlak felsefesinde hem de bilgiye yaklaşımında kuşkuculuğun izleri/etkileri belirgin olarak görülür.
Aristoteles'in ölümünden sonra gelişen okullardan Epikürcü okulu, MÖ 306 yılında Atina'da kurulmuştur. Okul geniş bir bahçede kurulduğu için takipçilerine ‘bahçe filozofları’ ismi de verilmiştir. Okulun kapıları herkese açılmıştır. Öğrenciler dostluk içinde, gösterişten uzak bir biçimde yaşamışlardır. Birçok eser veren Epikür'den geriye birkaç mektup ve maksim kalabilmiştir.
Epikür çok uzun zaman etkili olmuş bir filozoftur. Ondan sonra neredeyse 4. yüzyıla kadar etkili olmuş bir filozof ortaya çıkmamıştır. Epikür, Demokritosçu filozoflardan dersler almış ve onların özellikle atomcu teorilerinden etkilenmiştir. Öte yandan Septiklerin ve özellikle Pirron'un şüpheciliğinden etkilenmiştir.

Epikür bir ahlak felsefesi geliştirmiştir ve felsefenin ana düşüncesi mutluluktur (eudaimonia). Ona göre insan, tabiatı itibarıyla acıdan, üzüntüden, kaygıdan kaçıp neşe ve haz peşinde koşar. Bu yüzden bireyin temel amacı da mutluluk ve hazza ulaşmaktır. Fakat bu mutluluk ve haz materyalist özellikler taşır; maddi hazlar önemlidir. Bununla birlikte insan dinsel kaygı ve sınırlamalardan uzak durmalıdır. Felsefenin görevi de buna göre belirlenmiştir: insanın mutluluğa giden yolunu araştırmak.
Epikür, insan mutluluğu dışında antik Yunan felsefesinin soyut tartışmalarıyla ilgilenmemiştir.

Epikür, hedonizmi andıran bir biçimde, mutluluğun ve iyiliğin ölçütü olarak haz ile acı kavramlarını temel alır. Fakat bu kavramları Hedonistler ‘zevk, eğlence ve neşeye ulaşma’ hedefini açıklamakta kullanırken Epikürcüler bunu ‘beden sağlığı ile ruhsal dinginliğe ulaşmak’ hedefini açıklamakta kullanır.
Haz, basitçe acı veren şeylerden kaçıp dinginliğe ulaşmak anlamına gelir. Acı ise biyolojik açıdan açlık, susuzluk, üşümek, hastalanmak gibi durumlardır; manevî açıdan ise ruhsal gerginlikler, depresyon, korku, endişe, kaygı hâlinde bulunmak anlamına gelir.
Epikür, arzuları üçe ayırır:

Doğal ve zorunlu: Hayatta kalacak ölçüde beslenmek, barınma, sağlıklı olmak...
Doğal ama zorunlu olmayan: Fazladan beslenmek, cinsel faaliyetler...
Ne doğal ne de zorunlu: Mal mülk edinmek, şöhret, ihtişam, lüks...

Akıl, doğru yaşama ulaşmak için gerekli olan bilginin üretilmesini sağlayan bir araçtır. Doğru bilgi olmadan doğru eylemlilik olmayacaktır; doğru bilginin ölçütü ise ikili bir temele sahiptir, ilki duyu verileri ikincisi ise haz ve acı duygularıdır.
Bilgi konusunu dinle ilişkilendirerek açıklayan Epikür, materyalist bir birey olduğu için efsanelere, dinî mucizelere ve doğa olaylarının olağanüstü sebeplerle açıklanmasına karşı çıkar. İnsanın, erdemli ve dingin bir hayata ulaşabilmesi için korkularından arınması gerektiğini, bu yüzden de korkutucu ve asılsız bilgiden (dinden) kaçınıp, sarsılmaz olan hakiki bilgiye (materyalizme) erişmek gerektiğini söyler.
Epikür, bilgi konusunda duyumcudur. Yani, bilginin ancak duyular ile elde edilebileceğini düşünür. Bununla birlikte, duyulardan elde edilen bilginin ispata ihtiyacı olabileceğini de söyler. Bu doğrultuda episteme konusunda akla da önem verir. Ona göre duyuların bilgisi her zaman doğru olmayabileceği için, doğru bilgi ile yanlış bilgiyi ancak akıl ayırt edebilir. Dolayısıyla ona göre bilgi önce duyularımızla algılanmalı, ardından da akıl süzgecimizden geçmelidir.

Demokritos ve Leukippos, atomların, bir engelle karşılaşmadıkları sürece dümdüz akıp gittiğini düşünürdü. Fakat Epikür, o ikisinden farklı olarak atomların sürekli olarak farklı farklı yönlere hareket ettiğini söyler. Ve buna bağlı olarak da kaderi açıklar: “Bazı olaylar tanrının belirlediği değişmez yazgıyla, bazıları kontrol dışı gerçekleşen rastlantılarla, bazıları da bizim irademizle gerçekleşir.” Böylece insanların özgür istence sahip oluşu, doğa felsefesiyle temellendirilir.
Ona göre insan, mutlak ve kaçınılmaz bir zorunluluğun kölesi olamaz, kendi kaderini belirleyebilir. Elbette insan iradesi birçok içsel ve dışsal koşul tarafından belirlenmektedir; ancak insan bunlara rağmen kendi kararını verebilmekte, hatta içinde bulunduğu koşullar hakkında da kararlar alabilmektedir ve bu anlamda koşullarına mutlak anlamda bağlı değildir. Ayrıca Epikür yasaların bu kararları etkilemesine izin vermememiz gerektiğini de anlatır. Bunu şu sözleriyle açıkça belirtmiştir; “Kural insan için bir hapishanedir. Çünkü insanı hapseder ve onun özgürlüğünü elinden alır.”

Demokritos'un atomcu teorisinden etkilenen Epikür, canlı ve cansız tüm evrenin bölünmez ve parçalanmaz atomlardan oluştuğunu söyler. Doğadaki her şey atomların mekân içindeki hareketlerinden meydana gelmektedir. Ruh konusunda maddi bir açıklama öne sürer: Ona göre insan ruhu maddi bir niteliğe sahiptir, başka türlü var olabilmesi söz konusu olamaz. Canlıların ruhu bu atomların arasında bulunan küçücük parçacıklardır. Ölüm gerçekleştiği zaman atomlar parçalanır; bunun ardından ruh parçacıkları da dağılıp gider. Dolayısıyla ölümsüzlük ya da ruh göçü diye bir şey olamaz.
Ahiret hayatının olmayacağı fikri Epikür'ü hazcılığa yönlendirmiştir. Tek ve kısa bir ömrü olan birey, hayatı boyunca mutluluk ve hazza ulaşmak için çabalamalıdır. Dolayısıyla tanrı ve ölüm korkusundan kurtulmalıdır. Kuruntulardan ve önyargılardan arınarak buna ulaşılabilir.
Ölümden sonraki hayatı ve ilâhî yargılanmayı reddeder. Ruhun da tıpkı beden gibi ölümlü olduğunu düşünür. “Ölüm bizim için hiçbir şeydir, bu fikre alış.” der Epikür. Zira acılar ve hazlar ancak duyular ile algılanabilir. Öldüğümüzde ise duyularımız da yok olacağı için acı ve hazları algılayamayız. Bu nedenle ölümden kaygılanmak gereksizdir diye düşünür.
Tanrılardan korkmamak gerek çünkü tanrılar evrene müdahale etmez. Bu düşüncesiyle Epikür Tanrı kavramını dışta bırakmaya çalışır. Tanrının varlığı yokluğunu değil dünyaya karşı ilgisizliğini belirtir.
Ölüm konusunda Epikürcülüğün ünlenmesinde etki etmiş olan yaklaşım, Epikür'ün şu sözüne dayanır:

Ölümden korkmak bilge kişi için anlamsızdır, çünkü yaşadığımız sürece ölüm yoktur, ölüm geldiğinde ise artık biz yokuz.

İnsan doğası gereği bencildir Epikür'e göre. Ve bir insanın bencilliği ancak bir başka insanın bencilliği ile dengelenebilir. Bu bakımdan bencil olmak, başkalarını dert etmemek bir yaşam biçimi hâline getirilmelidir. Fakat bu dengeyi ancak devlet koruyabilir. Bu anlayışa göre bireylerin bencilliği, diğer insanlara zarar verici bir nitelik kazanmasın diye devlet var olmalıdır. Yalnızca bu koruma vazifesini yerine getirmeli, başka bir iş yapmamalıdır.
Epikür, siyasal yaşama katılan bireylerin ruhsal dinginlikten uzak bir hayata mahkûm olacağını, dolayısıyla asla tam anlamıyla mutlu olamayacağını düşünür.
Epikür'ün devletten en büyük beklentisi, bireylerin güven içinde yaşanmasının garanti altına alınmasıdır.

Epikür'e göre erdemli bir yaşam için gerekenlerden bir diğeri de dostluktur. Esasen toplumun genelinden uzak yaşanılmalıdır ancak bunun yanında kişisel dostluklar da kurulmalıdır. Ona göre bilge kişi, dostu için her türlü riski ve acıyı göze alabilmelidir.
Fakat bu dostluk anlayışı bir tür elitist bilgeler cemiyetine dayanır. Yani yalnızca gerçekten bilge ve erdemli olan bireylerin, böyle sağlam dostluklar kurabileceğine inanır.

Epikür oldukça üretken bir yazardı. Diogenes Laërtius'un söylediğine göre, çeşitli konularda 300 civarında eser kaleme almıştı. Bu eserlerin ezici çoğunluğu kayıptır. Buna rağmen diğer Helenistik filozoflara kıyasla, günümüze en fazla eseri ulaşan kişidir. Epikür'ün öğretilerine dair bildiğimiz çoğu şeyi, Lucretius gibi kendisinden sonra yaşamış takipçilerinin yazdığı eserlere borçluyuz.
Epikür'den arda kalan eserler; Diogenes Laërtius'un ilgili kitabında baştan sona alıntıladığı üç uzun mektup, ana öğretilerini özetleyen 40 kısa özdeyişten oluşan Kyriai Doxiai isimli kitap ve 19. yüzyılda keşfedilen Herculaneum papirüsünden ibarettir. Epikür; Heredotus ve Pythokles'e yazdığı mektuplarda doğa felsefesini özetlerken, Menoekeus'a yazdığı mektupta ahlak felsefesini özetlemiştir. Keşfedilen papirüs ise, Epikür'ün aslen 37 kitaptan oluşan Doğa Üzerine isimli eserinden ve dostlarıyla olan yazışmalarından fragmanlar içermektedir.

Diogenes Laërtius'un söylediğine göre Epikür'ün başlıca eserleri şunlardır:

Epikür, katı bir felsefe sistemi geliştirmiştir. Önermelerini bir takım dogmalara dönüştürmesi ve sonradan bu dogmaların ezberlenmesini salık vermesi söz konusudur. Bilgeliğin bunların bilinmesiyle eş anlamlı değerlendirildiği dönemler olmuş ve bu çizgiye birebir uymayan düşünürlerin dışlanmaları ortaya çıkmıştır. Epikürcülüğün daha sonraki dönemler çok etkili olmamasının başlıca nedenlerinden birinin bu olduğu ileri sürülmektedir.
Öte yandan ampirist ve materyalist düşünce geleneği, Epikür'ü öncüleri arasında değerlendirir ve onda pek çok önemli kavram bulur. Özellikle sonradan geliştirilecek ve sistemleştirilecek olan materyalist felsefe Epikür'de öncü ilkeleri bakımında çok şey bulacaktır.

İlk Çağ felsefesi
Hedonizm
Materyalizm
Ampirizm
Septisizm
Kirene Okulu

Epsilon Indi (ε Ind / ε Indi), Dünya'dan 11,83 ışık yılı uzaklıkta Indus takımyıldızında bulunan bir turuncu ana kol yıldızıdır. Yalın gözle görülebilen yıldızlar arasında en yüksek ikinci özdevinime sahiptir. Bu alanda birinci ise 61 Cygni'dir.
Biraz daha küçük ve sönük olmasına rağmen Epsilon Eridani'ye çok benzer bir yıldızdır. Epsilon Indi'nin yörüngesinde bir çift kahverengi cüce (yanmak için çok küçük olan başarısız yıldız) vardır. Bu yıldızlar 2003 yılında keşfedilmiştir. Birbirlerinin etrafındaki yörünge süreleri 16 yıldır. Ana yıldızdan 1500 GB (220 milyar km) uzaklıktadırlar ve yörünge süreleri 70.000 yıldır.

Ocak 2003'te gök bilimciler, en az 1.500 AU uzaklıkta Epsilon Indi'nin yörüngesinde bulunan ve 40 ile 60 Jüpiter kütlesi arasında bir kahverengi cüce keşfedildiğini duyurdular. Ağustos 2003'e gelindiğinde, gök bilimciler keşfedilen kahverengi cücenin aslında ikili kahverengi cüce olduğunu duyurdular.

Çift gezegen
Yakın yıldızlar dizini

"Closest Known Brown Dwarf has a Companion", SpaceRef.ca, 19 Eylül 200328 Haziran 2008 
"Epsilon Indi", Extrasolar Visions, 1 Mart 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi28 Haziran 2008 
Epsilon Indi Ba
Epsilon Indi Bb
"Epsilon Indi", SolStation, 13 Mayıs 2011 tarihinde kaynağından arşivlendi28 Haziran 2008 
Kaler, Jim, "EPS IND", STARS, 6 Aralık 2006 tarihinde kaynağından arşivlendi28 Haziran 2008 
"ε Indi", Alcyone, 5 Haziran 2008 tarihinde kaynağından arşivlendi28 Haziran 2008

Eta Carinae (η Carinae veya η Car), Karina takımyıldızı içinde yaklaşık olarak 7.500 ışık yılı uzaklıkta bulunan bir yıldız sistemidir. En az iki yıldızdan oluştuğu düşünülen sistemin birincil bileşeni bir parlak mavi değişen yıldızıdır (LBV). Başlangıçta kütlesinin 150 güneş kütlesi olduğu hesaplanan birincil bileşenin, en az 30 güneş kütlesini kaybettiği düşünülmektedir. Şu an bileşik bolometrik aydınlatma gücü Güneş'in 5 milyon katıdır. Günümüzde göreceli ayrıntı ile incelenebilen en büyük yıldızdır. Eta Carinae'yı çevreleyen büyük ve kalın kırmızı bulutsudan dolayı diğer bileşeni optik olarak görmek imkânsızdır. Ancak buna rağmen 30 güneş kütlesine sahip sıcak bir üstdevin, birincil etrafında yörüngede olduğu bilinmektedir. Eta Carinae, 165 yıl önce gizemli bir şekilde gecenin en parlak 2. yıldızı haline geldi ve bu yaklaşık 20 yıl sürdü. Etrafındaki Homunculus Bulutsusu'nun bu patlama sırasında oluştuğu düşünülmektedir. Bulutsunun merkezinde Eta Carinae'den yansıyan mor renkli ışık görülebilmektedir. Eta Carinae halen beklenmedik patlamalar geçirmekte olup, büyük kütlesi ve değişkenliği onu önümüzdeki birkaç milyon yıl içerisinde patlayabilecek görkemli bir süpernova adayı haline getirmektedir.

Pistol Yıldızı
LBV 1806-20
SN 2006gy
En aydınlık yıldızlar dizini
Bilinen Büyük yıldızlar dizini
En büyük kütleli yıldızlar dizini

'ETA CARINAE — an evolved triple-star system?' by Wolfgang Kundt and Christoph Hillemanns
HST Treasury Project and General Information on Eta Carinae28 Ocak 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Eta Carinae profile26 Mayıs 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Is there a "clock" in Eta Carinae? - Brazilian research about the star5 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Broad Band Optical Monitoring
X-ray Monitoring by RXTE1 Nisan 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Possible Hypernova could affect Earth20 Haziran 2000 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
ESO press release about the possibility of a supernova in 10 to 20 millennia
ESO: Eta Carinae Sistemine Yakından Bakış 17 Eylül 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. incl. Fotos & Animation
The 2003 Observing Campaign19 Mart 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Davidson, Kris;  ve diğerleri. (1999), An Unusual Brightening Of Eta Carinae, The Astronomical Journal, 16 Ekim 2007 tarihinde kaynağından arşivlendi8 Nisan 2007 KB1 bakım: Diğerlerinin yanlış kullanımı (link) 
Nathan, Smith (1998), The Behemoth Eta Carinae: A Repeat Offender, Astronomical Society of the Pacific, 18 Haziran 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi13 Ağustos 2006 
Eta Carinae at SIMBAD

Etkileşen gökadalar (çarpışan gökadalar), kütleçekim alanları nedeniyle birbirlerinde bozulmaya yol açan gökadalardır. Büyük birleşmeler benzer kütlelere sahip gökadalar arasında meydana gelirken, küçük birleşmeler ise kütleleri önemli ölçüde farklı olan gökadalar arasında gerçekleşir. Bir gökada kümesinde bulunan gökadalar arasındaki etkileşimler nispeten sıklık göstermekte olup, evrimlerinde önemli bir rol oynarlar. Etkileşime geçmiş iki gökada çarpışmasa da “gelgit etkileşimleri”nden dolayı hem birtakım eğrilip bükülme deformasyonlarına uğrar, hem de aralarında bir miktar gaz ve toz alışverişi olur.

Dev bir gökadanın uydularıyla etkileşimi yaygın bir durumdur. Bir uydu [gökadanın] kütleçekimi, ana [gökadanın] sarmal kollarından birini kendine doğru çekebilir. Alternatif olarak tıpkı Yay Eliptik Cüce Gökadası'nın Samanyolu'nun içine dalması örneğinde olduğu gibi ikincil uydu, ana gökadanın içine dalabilir. Bu durum az miktarda yıldız oluşumunu tetikleyebilir. Bu tür öksüz kalmış yıldız kümeleri, yıldız oldukları anlaşılmadan önce bazen "mavi damlacıklar" (İng. blue blobs) olarak adlandırılırdı.

Çarpışan gökadalar, gökada evrimi sırasında yaygın olarak görülür. Gökadalardaki maddenin son derece seyrek olan dağılımı bu olayların kelimenin geleneksel anlamıyla bir çarpışma olmadığı, aksine kütleçekimsel etkileşimler olduğu anlamına gelir. Sonuç olarak; yıldız oluşumu, şekil ve boyut gibi bazı gökada özellikleri diğer gökadalarla olan etkileşimlerden etkilenir.
İki gökada çarpışırsa ve çarpışmadan sonra yollarına devam etmek için yeterli momentuma (devinim niceliğine) sahip değillerse, çarpışma birleşmeyle sonuçlanabilir. Diğer gökada çarpışmalarında olduğu gibi iki gökadanın birleşmesi yeni yıldızlardan oluşan bir yıldız patlama bölgesi (İng. starburst region) yaratabilir. Bu yıldız patlaması, birleşmiş gökadalar içindeki artan yıldız oluşum oranının bir örneğidir. 2024 yılında yapılan bir çalışmada bu yıldız oluşum oranındaki değişimi belirlemede kilit bir bileşenin, etkileşime giren iki gökadanın kütleleri olduğu gösterilmiştir. Bu çalışma, eğer iki gökada başlangıçta benzer kütledeyse yıldız oluşum oranındaki bu artışın daha büyük olacağını öne sürmektedir. Bir yıldız patlama bölgesi oluştuğunda, gökadalar tekrar birbirlerine doğru geri düşer ve birbirlerinin içinden defalarca geçtikten sonra sonunda tek bir gökada halinde birleşirler. Çarpışan gökadalardan biri diğerinden çok daha büyükse birleşmeden sonra büyük ölçüde bozulmadan kalacaktır. Daha büyük olan gökada büyük ölçüde aynı görünürken, daha küçük olan gökada parçalanacak ve daha büyük gökadanın bir parçası haline gelecektir. Gökadalar, birleşmelerin aksine birbirlerinin içinden geçtiklerinde, geçişten sonra maddelerini ve şekillerini büyük ölçüde korurlar.
Gökada çarpışmaları günümüzde sıklıkla bilgisayarlarda simüle edilmektedir. Bu simülasyonlarda kütleçekim kuvvetlerinin, gaz dağılımı (dissipasyon) olgularının, yıldız oluşumunun ve geri tepkimelerin simülasyonu dahil olmak üzere gerçekçi fizik prensipleri kullanılır. Dinamik sürtünme, gökada çiftlerinin göreli hareketini yavaşlatır ve bu çiftler, yörüngelerinin başlangıçtaki göreli enerjisine bağlı olarak bir noktada muhtemelen birleşebilir. Simüle edilmiş gökada çarpışmaları kütüphanesine Paris Gözlemevi'nin GALMER web sitesinden ulaşılabilir.

Gökada tacizi (İng. Galaxy harassment), düşük ışıma gücüne sahip bir gökada ile daha parlak olanı arasında, özellikle Başak ve Saç gibi zengin gökada kümelerinde meydana gelen bir etkileşim türüdür. Bu tür kümelerde gökadalar yüksek göreli hızlarda hareket eder ve yüksek gökada yoğunluğu nedeniyle kümenin diğer sistemleriyle sık sık karşılaşmalara maruz kalırlar.
Bilgisayar simülasyonlarına göre bu etkileşimler, etkilenen gökadanın disklerini bozulmuş çubuklu sarmal gökadalara dönüştürür ve yıldız patlamalarına (starbursts) neden olur. Daha fazla karşılaşma olması durumunda ise bunu açısal momentum kaybı ve gazlarının ısınması takip eder. Bunun sonucu (geç tip) düşük ışıma gücüne sahip sarmal gökadaların, cüce küremsilere ve cüce eliptiklere dönüşmesi olacaktır.
Bu hipotez için kanıt, Başak Kümesi'ndeki erken tip cüce gökadaların incelenmesi ve bu gökadalarda, yukarıda bahsedilen etkileşimlerle dönüştürülmüş eski disk sistemleri olduklarını düşündüren diskler ve sarmal kollar gibi yapıların bulunmasıyla iddia edilmişti. Ancak, LEDA 2108986 gibi izole erken tip cüce gökadalarda da benzer yapıların var olması bu hipotezi zayıflatmıştır.

Gökbilimciler, Samanyolu Gökadası'nın yaklaşık 4,5 milyar yıl içinde Andromeda Gökadası ile çarpışacağını tahmin etmektedirler. Hubble Uzay Teleskobu sayesinde Andromeda'nın hareketi daha kesin bir şekilde izlenebilmiştir ve bu da iki gökadanın nihayetinde tam bir birleşme yaşamadan önce geçici olarak birbirine değeceği sonucuna ulaşılmasını sağlamıştır. Bazılarına göre bu iki sarmal gökada sonunda birleşerek bir eliptik gökada veya belki de büyük bir disk gökadası oluşturacaktır. Bu birleşmeyle oluşacak yeni gökadanın kütleçekimsel etkileşimlerinin, çeşitli gök cisimlerini dışarı doğru fırlatarak onları bu gökadadan uzaklaştıracağı düşünülmektedir.

NGC 7318
Girdap Gökadası

Galaxy Collisions 4 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Galactic cannibalism
Galactic Collision Simulation 14 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Fahreddin er-Râzî (6 Şubat 1149 - 29 Mart 1210), Eş'ari İslâm âlimi, fizikçi ve müfessir.
Künyesiyle beraber adı 'Muhammed bin Ömer bin Hüseyin bin Hüseyin bin Ali et-Teymî el-Bekrî'dir. Babası da büyük bir Horasan âlimiydi ve ilk eğitimini ondan aldı. Dinî ve fen bilimlerini zamanının ve şehrinin ünlü âlimlerinden aldı. Eğitimden sonra seyahat etmeye başladı. Harezm'de Mutezililerle, Herat'ta ise Kerramiyye mensuplarıyla tartışmalarda bulundu. Ayrıca Maturidi âlimi Sabûnî ile de birçok defa tartışmada bulunup yendi. Bu tartışmaları Münazarat isimli eserinde ele aldı. Horasan'da Kutbüddin Muhammed tarafından ilgi gördü.
Râzî, dinî ilimlerde olduğu kadar pozitif bilimlerde de oldukça başarılı bir bilim insanıydı. Özellikle fizik konularıyla ilgilenmiş, cisimlerin hareketi ve ses üzerine çalışmıştır.

Râzî'nin şüphesiz en önemli eseri Mefatih'ul Gayb isimli Kur'an tefsiridir. Tefsir-i Kebir (Ulu Tefsir) diye de bilinen kitabın ismi Türkçeye Gaybın Anahtarları şeklinde çevrilebilir. Bu eser sistematik olma yönüyle tefsir alanının öncü çalışmalarından kabul edilir. Nesefî, bu tefsirin kısaltılmış şeklini içeren Vâdıh isimli bir kitap yazmıştır.
Bir diğer önemli eseri olan El-Metâlib-ül-Âliyye, Râzî'nin Kelâma dair en hacimli eseridir ve 9 kitaptan oluşur. Tanrı'nın varlığından ilâhî sıfatlara, âlemin yaratılışından varlık teorilerine, psikoloji, nübüvvet, özgürlük gibi metafizik konularda detaylı bilgi içerir.

İslam Düşünce Atlası'nda Fahreddin er-Râzî

Fotoelektrik etki ya da fotoemisyon, ışık bir maddeyi aydınlattığında elektronların ya da diğer serbest taşıyıcıların ortaya çıkmasıdır. Bu bağlamda ortaya çıkan elektronlar, fotoelektronlar olarak adlandırılır. Bu olay genellikle elektronik fiziğinde hatta kuantum kimyası ya da elektrokimya gibi alanlarda çalışılır.
Klasik elektromanyetik teoriye göre, bu etki ışıktan bir elektrona enerji transferi olarak adlandırılır. Bu açıdan bakıldığında, ışığın şiddeti veya dalgaboyundaki değişim metalden elektron yayılma oranı değişimine neden olur. Ayrıca, bu teoriye göre yeterince loş ışığın, ilk ışıma ve bir elektronun yeterince yayılması arasında geçen süreyi göstermesi beklenir. Fakat, deney sonuçları klasik teoriye göre yapılan iki tahminden herhangi biriyle ilişkilendirilemez.
Bunun yerine, fotonlar eşik frekansa ulaştıklarında ya da eşik frekansı aştıklarında sadece elektronlar fotonların çarpışmasıyla yerinden oynar. Bu eşik değerin altında ise, ışık şiddeti ve ışık maruziyet süresinden bağımsız olarak metalden hiçbir elektron yayılmaz. Şiddet düşük olsa bile ışığın elektron fırlatmasının anlamlı olup olmadığı konusunda, Albert Einstein ışık hüzmesinin uzay boyunca yayılan bir dalga olmadığını öne sürmüştür, bunların her birinin hf enerjisine sahip ayrı dalga paketleri yani fotonların toplamı olduğunu söylemiştir. Max Planck’ın önceki keşfi Planck ilişkisi (E = hf) enerji (E) ve frekansın (f) enerjinin nicelenmesinden geldiği konusunu aydınlatmıştır. h faktörü Planck sabiti olarak bilinir.
1887 yılında Heinrich Hertz ultraviyole ışığıyla daha kolay aydınlanan elektrik kıvılcımlarını keşfetti. 1905 yılında Albert Einstein içinde enerji olan ayrı paketlerde taşınan ışık enerjisinin bir sonucu olarak fotoelektrik etkiden deneysel veriyi açıklayan bir makale yayımlamıştır. 1914 yılında Robert Millikan’ın deneyi Einstein’ın fotoelektrik etkisi üzerindeki yasasını onayladı. Einstein 1921 yılında “fotoelektrik etki yasasının keşfi” için ve Millikan ise 1923 yılında “temel elektrik yükü ve fotoelektrik etki” çalışmasıyla Nobel Ödüllerini aldılar.
Fotoelektrik etkisi, yüksek atom numarasına sahip elementlerdeki çekirdek elektronları için enerjileri sıfırdan (negatif elektron yatkınlığı durumunda) 1MeV'ye yaklaşan fotonları gerektirir. Tipik metallerden taşıyıcı elektronların ışıması genellikle kısa dalgaboyunda görünür ışık veya ultraviyole ışığına bağlı olarak, birkaç elektron-volt gerektirir. Fotoelektrik etki çalışması, ışık ve elektronların kuantum doğasını anlamak için önemli adımlara sahiptir ve dalga-parçaçık ikilik konseptinin oluşumunu etkilemiştir. Işığın elektrik yüklerinin hareketini etkileyen diğer olayı fotoiletken etkiyi, fotoelektrik etkisini ve fotoelektrokimyasal etkiyi içerir.
Fotoemisyon (ışılyayım) herhangi bir maddeden oluşabilir, fakat en kolay gözlenebilirliği olan maddeler metaller ve diğer iletkenlerdir. Çünkü işlem yük dengesizliği doğurur ve eğer yük dengesizliği akım debisi tarafından nötralize edilmezse; yayılım için potansiyel bariyer, emisyon akımı durana kadar artar. Hatta bir vakum içinde ışıma yüzeyine sahip olmak normaldir, çünkü gazlar fotoelektronların akışını engeller ve gözlemlenmesi zor bir hale getirir. Buna ek olarak, fotoemisyon için enerji bariyeri eğer metal oksijene maruz bırakılırsa, genellikle metal yüzeyindeki ince oksit tabakalarla birlikte artar. Bu yüzden fotoelektrik etkiye dayanan en pratik deneyler ve araçlar bir vakum içindeki temiz metal yüzeyleri kullanır.
Fotoelektron bir vakum yerine bir katıya ışıma yaptıysa, terim olarak dahili fotoemisyon kullanılır ve bir vakum içine ışıma ise harici fotoemisyon olarak adlandırılır.

Bir ışık demeti fotonları ışığın frekansıyla doğru orantılı karakteristik bir enerjiye sahiptir. Fotoemisyon işleminde, eğer bazı maddelerdeki bir elektron bir fotonun enerjisini emer ve maddenin iş fonksiyonundan daha fazla enerji gerektirirse, o elektron dışarı fırlatılır. Eğer fotonun enerjisi çok düşükse, elektron maddeden kaçamaz. Çünkü düşük frekanslı ışığın şiddetindeki artma sadece belli bir zaman aralığında gönderilen düşük enerjili foton sayısını arttırır. Şiddetteki bu değişim bir elektronu yerinden çıkarmak için yeterli enerjili herhangi bir tek foton yaratmayacaktır. Bu yüzden, ışınan elektronların enerjisi gelen ışık şiddetine bağlı değildir, sadece tek başına fotonun enerjisine bağlıdır. Bu etkileşim gelen foton ve dış çeperdeki elektronlar arasındadır. Radyasyonla uyarıldıklarında elektronlar fotonlardan enerji emerler, ancak genellikle “ya hep ya hiç” kuralını izlerler. Bir fotondan alınan tüm enerji emilmeli ve atom bağından ya da tekrar yayılan enerjiden bir elekton salmak için kullanılmalıdır. Eğer foton enerjisi emilirse, enerjinin birazı atomdan elektronu serbest bırakır ve geri kalanlar serbest parçacık olarak elektronun kinetik enerjisine aktarılır.

Fotoelektrik etki teorisi, aydınlatılmış bir metal yüzeyinden elektron salınımının deneysel gözlemlerini açıklamalıdır. Verilen bir metal için, hiçbir fotoelektronun salınmadığı gelen ışımanın belli bir minimum frekansı vardır. Bu frekans eşik frekansı olarak adlandırılır. Gelen hüzmenin frekansını artırmak, gelen foton sayısını sabit tutmak (aynı zamanda bu orantılı olarak enerji artışıdır); salınan fotoelektronların maksimum kinetik enerjisini arttırır. Böylece duran voltaj artar. Elektron sayısı da değişir, her protonun yayılan bir elektronun sonucu olduğu olasılığı foton enerjisinin bir fonksiyonudur. Eğer verilen bir frekansın gelen ışımasının şiddeti arttırılırsa, her fotoelektronun kinetik enerjisinde hiçbir etki görülmez. Eşik frekasın yukarısında, yayılan fotoelektronun maksimum kinetik enerjisi gelen ışığın frekansına bağlıdır, ancak şiddet çok yüksek olmadığı sürece gelen ışığın şiddetinden bağımsızdır. Verilen bir metal ve gelen ışımanın frekansı için, fotoelektronların salınma oranı direkt olarak gelen ışığın şiddetiyle doğru orantılıdır. Gelen ışık hüzmesinin şiddetindeki artma (frekans sabit tutularak) duran voltaj aynı kalmasına rağmen, fotoelektrik akımın büyüklüğünü arttırır. Gelen ışıma ve fotoelektron yayılması arasında geçen süre çok küçüktür, 10−9 saniyeden küçüktür. Eğer gelen ışık doğrusal olarak kutuplaşıyorsa, yayılan elektronların dağılım yönü gelen ışığın kutuplaştığı yönünde tepe noktasına ulaşır.

Salınan elektronun maksimum kinetik enerjisi  aşağıdaki gibi verilir:

  
    
      
        
          K
          
            max
          
        
        =
        h
        
        f
        −
        φ
        ,
      
    
    {\displaystyle K_{\max }=h\,f-\varphi ,}
  
 Planck sabitidir ve gelen fotonun frekansıdır.  iş fonksiyonudur (bazen  ya da  olarak da gösterilir[11]) ve metalin yüzeyinden dağılan bir elektronu koparmak için gerekli olan minimum enerjidir. İş fonksiyonu aşağıdaki gibidir;

  
    
      
        φ
        =
        h
        
        
          f
          
            0
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle \varphi =h\,f_{0},}
  
 metal için eşik frekansıdır. Koparılan bir elektronun maksimum enerjisi şudur:

  
    
      
        
          K
          
            max
          
        
        =
        h
        
          (
          
            f
            −
            
              f
              
                0
              
            
          
          )
        
        .
      
    
    {\displaystyle K_{\max }=h\left(f-f_{0}\right).}
  

Akım ve uygulanan voltaj arasındaki ilişki fotoelektrik etkinin doğasını gösterir. Tartışmak için, bir ışık kaynağı P plakasını aydınlatır ve diğer plaka elektrodu Q koparılan elektronları toplar. P ve Q arasındaki potansiyeli değiştirebiliriz ve iki plaka arasında harici devredeki akım debisini ölçebiliriz. İş fonksiyonu ve kesilme frekansı Eğer gelen ışımanın frekansı ve şiddeti sabit tutulursa, tüm yayılmış fotoelektronlar toplanana kadar fotoelektrik akımı yavaş yavaş toplayıcı elektrodun pozitif potansiyelinde artmaya başlar. Fotoelektrik akımı bir doygunluğa ulaşır ve pozitif potansiyeldeki herhangi bir yükseliş için daha fazla artamaz. Doygunluk akımı ışık şiddetinin artmasıyla birlikte artar. Hatta çarpışmalar yüksek enerjili fotonlarla olduğunda elektron ışımasının yüksek olasılığından dolayı doygunluk akımı yine artacaktır. Eğer biz plaka P'ye göre Q plakasına negatif bir potansiyel uygularsak ve yavaş yavaş arttırırsak, fotoelektrik akımı azalır, belli bir negatif potansiyelde de sıfır olur. Fotoelektrik akımın toplayıcıda sıfır olmaya başladığı negatif potansiyel durdurma potansiyeli ya da kesilme potansiyeli olarak adlandırılır. i. Gelen ışımanın verilen bir frekansı için, durdurma potansiyeli şiddetten bağımsızdır. ii. Gelen ışımanın verilen bir frekansı için, durdurma potansiyeli yayılan foto elektronların maksimum kinetik enerjisiyle  belirlenir. Eğer qe elektrondaki yük ve  durdurma potansiyeli ise, elektron durdurma potansiyeli tarafından yapılan iş, bu yüzden şu an sahip oluruz

  
    
      
        
          q
          
            e
          
        
        
          V
          
            0
          
        
        =
        
          K
          
            max
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle q_{e}V_{0}=K_{\max }.}
  
 Durdurma voltajı ışık frekansıyla doğrusal olarak değişir, fakat

  
    
      
        
          K
          
            max
          
        
        =
        h
        
          (
          
            f
            −
            
              f
              
                0
              
            
          
          )
        
        ,
      
    
    {\displaystyle K_{\max }=h\left(f-f_{0}\right),}
  
 maddenin türüne bağlıdır. Herhangi özel bir madde için, ışık şiddetinden bağımsız olarak elektron ışımasını gözlemek için eşik frekans aşılmalıdır.

Röntgen sisteminde, kristal maddedeki fotoelektrik etki genellikle üç adıma ayrışır: 1.     İç fotoelektrik etki (aşağıda fotodiodu görebilirsiniz). Sol arka delik, maddeden elektr

Frekans veya titreşim sayısı bir olayın birim zaman (genel olarak 1 saniye) içinde hangi sıklıkla, kaç defa tekrarlandığının ölçümüdür, matematiksel ifadeyle çarpmaya göre tersi ise "periyot" olarak adlandırılır.

Bir olayın frekansını ölçmek için o olayın belirli bir zaman aralığında kendini kaç kere tekrar ettiği sayılır, sonra bu sayı zaman aralığına bölünerek frekans elde edilir.
SI birim sisteminde frekans, hertz (Hz) ile gösterilir. Bir Hertz, bir olayın saniyede bir tekrarlandığı anlamına gelir. Olayın iki Hertzlik bir frekansa sahip olması ise, olayın saniyede kendini iki kere yinelediğini ifade eder. Frekansı ölçmenin başka bir yolu ise olayın kendini tekrar etmesi arasında geçen süreyi tayin etmektir zira frekans bu sürenin çarpmaya göre tersi olduğundan dolaylı olarak elde edilebilir. İki yineleme arasında geçen süreye periyot denir ve fizikte genellikle T ile gösterilir.

  
    
      
        f
        =
        
          
            1
            T
          
        
      
    
    {\displaystyle f={\frac {1}{T}}}
  

Bir dalganın frekansı, dalga boyuyla ilişkilidir. Dalganın dalga boyuyla frekansının çarpımı, o dalganın hızını belirler. Dolayısıyla dalga boyu bilinen bir dalganın frekansı bu ilişki kullanılarak belirlenebilir. 

  
    
      
        f
        =
        
          
            v
            λ
          
        
      
    
    {\displaystyle f={\frac {v}{\lambda }}}
  

Bu ifadede v hızı λ (landa) ise dalga boyunu temsil eder. Özel bir durum olarak elektromanyetik bir dalga olan ışık boşlukta ışık hızıyla hareket ettiği için bu denklem

  
    
      
        f
        =
        
          
            c
            λ
          
        
      
    
    {\displaystyle f={\frac {c}{\lambda }}}
  

ifadesine dönüşür. Dalgalar bir ortamdan başka fiziksel yoğunluğa sahip bir ortama geçtiklerinde frekansları değişmez ancak hızları ve dolayısıyla dalga boyları değişir. Doppler Etkisi dışında frekans hiçbir fiziksel olaydan etkilenmez dolayısıyla değişmez, diğer bir deyişle evrensel bir fiziksel değişmezdir.

Orkestrada bütünlüğü sağlamak için akort sesi olarak verilen la notası 440 Hz frekansına sahip bir titreşimdir.
İnsan kulağı 20-20.000 Hz aralığındaki titreşimlere tepki gösterir.
Şebekeden dağıtılan elektrik, saniyede 50 kere salınan alternatif akımdır. Elektrikli eşyaların üzerinde AC 220V 50 Hz uyarısı cihazın, 50 Hz' lik 220 volt genlikli alternatif akımla çalıştığı anlamına gelir.

Frekans atlamalı geniş spektrum
Frekans modülasyonu
Frekans seçici yüzey
Frekans tarağı
Frekans tepkisi
Frekans uzayı
Frekansmetre
Sinyal boğucu

Gagavuzca veya Gagauzca, çoğunluğu Moldova'daki Gagavuz Yeri Özerk Bölgesi'nde yaşayan Gagavuzların konuştuğu Batı Oğuz grubuna bağlı bir Türk dilidir. Gagavuzca, Balkan Gagavuzcasından bir dereceye kadar farklı bir dildir. Kimi Türkologlar ise Gagavuzcayı ayrı bir dil veya lehçe saymayarak Türkiye Türkçesinin Rumeli ağızlarına dahil etmişlerdir. Yaklaşık 300.000 kişi tarafından konuşulur. Başta Türkçe olmak üzere diğer Oğuz dilleri ile karşılıklı anlaşılabilirliğe sahiptir.
Gagavuzca yazı dili olarak 1957'de standartlaştırılmış olmasına rağmen, okullarda kullanımı 1959 yılına kadar başlamamıştır. Gagavuzca, Balkan Gagavuz Türkçesinden türemiş bir dildir; Balkan dilbilimi, dil temasının sonuçlarını bozulma olarak değil, normal olarak gören ilk alan olmuştur. "Gagavuz dili" terimi ve kişinin kendi dilini "Gagavuzca" olarak tanımlaması, ulusal öz farkındalığın yaratılmasıyla eş zamanlı olarak veya hatta sonrasında yerleşmiştir. 1986 yılında yaklaşık 150.000 Gagavuz, Moldova'da yaşamaktaydı. Bu topluluk, Komrat, Çadır-Lunga ve Valkaneş ilçelerindeki yerleşimlerde yoğunlaşmıştı. Moldova'da yaşayan Gagavuz çoğunluğun yanı sıra, Bulgaristan'da da dört şehirde Gagavuz toplulukları bulunmaktadır.

Eskiden Gagavuzca, Yunan alfabesi ile yazılmış, ancak 1957'de SSCB'nin Moldova'yı Ruslaştırmak amacıyla Kiril alfabesini zorunlu kılmasıyla Gagavuzcada da Yunan alfabesi kullanımı kalkmıştır. Moldova'nın bağımsızlığı ve Gagavuzlara özerklik verilmesinden sonra Gagavuz otoriteleri Türkiye'deki Türk alfabesi üzerine biçimlendirilmiş bir yazı sistemi oluşturulmuştur. Moldova'nın geneli için 1993 yılında Moldova parlamentosu Latin bazlı alfabenin resmî kullanımını onaylamıştır.
Bu alfabe günümüzde hâlâ kullanılmaktadır. Türk alfabesinden farklı olarak Gagavuz alfabesinde (Türkçedeki açık e sesi yerine) "Ää" harfi, "Êê" ve "Ţţ" harfleri bulunur. Gagavuzca'da yazı dili Türkiye'de halk arasında konuşulan Türkçenin yazıya dökülmüş biçimine benzetilebilir. "Ğ" harfinin yerine birçok sözcükte ünlü harfler çift yazılarak "Ğ" sesi kazandırılır.

Ä: Tatarcada, Gagavuzcada ve Türkmencede kullanılır. Kısa, kapalı, gırtlaktan gelen ve sert bir E harfidir. Normal E harfine göre daha kısa ve serttir. Ayrıca A ve E arası bir ses olarak öngörülür (Æ). Ses ve harf karşılığı olarak Arapçada ve Almancada da bulunur. Türkçede normal e sesinden tam olarak ayırt edilebilmesi günümüzde çok zordur. İnce bir harf olduğu halde kalın uyumludur. Bu harfi içeren sözcüklerin aslında Büyük Ünlü Uyumuna uymadığı hâlde kulağı tırmalamıyor olması bu nedenledir. Örneğin: İncä. Kimi latin alfabelerinde, özellikle el yazılarında Эə biçiminde de kullanılır.
Ê: Uzatılarak okunan ince bir e sesidir (Ë). Gagavuz alfabesinde bu harf sık kullanılır. Kürtçe ve Zazaca sözcüklerde yine yoğun olarak rastlanır. Türkçede yalnızca birkaç sözcük mevcut olduğu için kullanımı öngörülmemiştir. Örneğin: Çalêr (Çalgıcı, Müzisyen).
Ț: Gagavuzcada kullanılan bir harftir. Türkçede kullanılmaz. Ts (ʦ: T+S) veya olarak da seslendirilir. Moğolcada ve Slav dillerinde, ayrıca, Kiril alfabesini kullanan pek çok dilde Ç harfinin türevi olan sert bir T bir sesidir (Kiril Ц, Tse). Bu harfin ses değerini en iyi gösteren sözcüklerden birisi Gagavuzcadaki Soţial şeklinde yazılan (Sosyal, "Sotsyal" gibi okunur) sözcüğüdür. Gagavuzcada ve diğer Türk dillerinde Slav kökenli sözcüklerde yer alır (Örneğin: Prezentaţiya, Redakţiya). Ancak öz Moğolca sözcüklerde de sık sık kullanılır. Örneğin: Moğolcadaki Ţag sözcüğü (Çağ, “Tsag” okunur), Ţeţeg (Çiçek, “Tsetseg” gibi okunur).
Ḑ: Gagavuzların da kullandığı Moldova alfabesinde (ve birebir aynı olan Rumen alfabesinde) resmî olmayan harfler arasındadır. Bu dillerdeki eski metinlerde birebir Noktalı D biçimiyle rastlanır. Ses olarak Abhazcada, Macarcada ve Bulgarcada yer alır. Türkçede bulunmayan sert bir D harfidir. DZ (ʣ: D+Z) olarak da seslendirilir. Slav dillerinde, ayrıca Kiril alfabesini kullanan kimi dillerde J harfinin türevi olan bir sestir (Kiril Ӡ, Dze). Günümüzde ise genelde bu harfin arkasından gelen bir Z ile birlikte kullanılır. Örneğin Macarcadaki Bodza (Boḑa: Mürver Meyvesi) veya Moldovacadaki Ḑână (Dzana, Çağdaş Rumencede Zână: Peri) gibi.

Soram = Sonra
Lääzım = Lâzım
Birliindä = Birliğinde
Büük = Büyük
Çoğul ad yapımlarında çoğul eki Türkçedeki gibi ler - lardır. Ancak sözcüğün son harfi n ise, çoğul ekindeki l harfi düşürülüp, sondaki n sesi yinelenir.
Günnerindä = Günlerinde
Onnar = Onlar
Hayvannar = Hayvanlar
Gagavuzcanın söz dizimi kimi ifadelerde Rumence ile benzerlik göstermektedir:
Mutlu oldum, ani seni gördüm. - Mi-a făcut plăcere că v-am văzut.

G.A Gaydarci, E.K Koltsa, L.A.Pokrovskaya B.P.Tukan, Gagauz Türkçesinin Sözlüğü, TC Kültür Bakanlığı Yayınları
Nevzat Özkan, Gagauz Destanları, Türk Dil Kurumu Yayınları
Prof. Dr. Mustafa Argunşah-Âdem Terzi-Abdullah Durkun, Gagauz Türkçesi Araştırmaları Bilgi Şöleni, Türk Dil Kurumu Yayınları
Gagauzum Bucaktır Yerim, Tatura Anamut Ocak Yayınları
Harun Güngör, Mustafa Argunşah, Gagauzlar, Ötüken Neşriyat
Nevzat Özkan, Gagavuz Türkçesi Grameri, Türk Dil Kurumu Yayınları, 1996

Gagavuzca Bir web Sitesi10 Kasım 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Gagavuzca bir web sitesi
Gagavuzca etimolojik sözlük 4 Mart 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Gagavuzca

Ortak Türkçe Alfabesi

Galaksilerarası yıldız (aynı zamanda küme içi yıldız veya yetim yıldız olarak da bilinir), herhangi bir gökadaya kütleçekimsel olarak bağlı olmayan bir yıldızdır. 1990'ların sonlarında bilim camiasında yoğun tartışmalara konu olmuşsa da, galaksilerarası yıldızların günümüzde diğer yıldızlar gibi gökadalarda ortaya çıktığı ve daha sonra ya gökadaların çarpışması ya da birçok gökadanın merkezinde bulunan süper kütleli bir kara deliğe çok yakın hareket eden çoklu yıldız sisteminin etkisiyle dışarı atıldığı genel olarak kabul edilmektedir.
Bilimsel literatürde galaksilerarası yıldızlar toplu olarak küme içi yıldız popülasyonu veya kısaca IC popülasyonu olarak adlandırılır.

Yıldızların yalnızca gökadalarda var olduğu hipotezi, Ocak 1997'de galaksilerarası yıldızların keşfiyle çürütülmüştür. İlk keşfedilen yıldızlar Başak Kümesi'ndeydi ve günümüzde burada yaklaşık bir trilyon kadarının bulunduğu tahmin edilmektedir.

Bu yıldızların nasıl ortaya çıktığı hala gizemini korumaktadır, ancak astrofizikçiler tarafından birkaç bilimsel olarak güvenilir hipotez öne sürülmüş ve yayımlanmıştır.
En yaygın hipotez, iki veya daha fazla gökada arasındaki çarpışmanın bazı yıldızları galaksilerarası uzayın engin boş bölgelerine fırlatabileceğidir. Yıldızlar normalde gökadaların içinde bulunsalar da, gökadalar çarpıştığında kütleçekim kuvvetleri tarafından dışarı atılabilirler. Galaksilerarası yıldızların öncelikle aşırı derecede küçük gökadalardan kaynaklanmış olabileceğine inanılmaktadır, çünkü yıldızların küçük bir gökadanın kütleçekimsel etkisinden kaçması, büyük bir gökadanınkinden daha kolaydır. Bununla birlikte, büyük gökadalar çarpıştığında bazı kütleçekimsel bozulmalar da yıldızları dışarı atabilir. Ağustos 2015'te yayımlanan galaksilerarası uzaydaki süpernovalar üzerine bir çalışma öncül yıldızların, süper kütleli kara delik merkezleri birleşirken iki dev eliptik gökada arasındaki bir galaktik çarpışma sırasında konak gökadalarından dışarı atıldığını öne sürmüştür.
Gökada çarpışmaları hipotezini dışlamayan başka bir hipotez ise galaksilerarası yıldızların, eğer varsa, gökada merkezindeki süper kütleli kara delikle yakın bir karşılaşma sonucu gökadalarından fırlatıldığıdır. Böyle bir senaryoda galaksilerarası yıldız(lar)ın, başlangıçta diğer yıldızların süper kütleli kara deliğe çekildiği ve kısa süre sonra galaksilerarası yıldıza dönüşecek olan yıldızın hızlandırılarak çok yüksek hızlarda dışarı atıldığı çoklu bir yıldız sisteminin parçası olması muhtemeldir. Böyle bir olay teorik olarak bir yıldızı o kadar yüksek hızlara çıkarabilir ki, yıldız bir "yüksek hızlı yıldıza" dönüşerek tüm gökadanın kütleçekim kuyusundan kaçabilir. Bu bağlamda (1988 tarihli) model hesaplamaları, Samanyolu Gökadası'nın merkezindeki süper kütleli kara deliğin ortalama her 100.000 yılda, bir yıldızı dışarı atacağını öngörmektedir.

Hubble Uzay Teleskobu Ocak 1997'de Başak Kümesi içerisinde çok sayıda galaksilerarası yıldız keşfetmiştir. Yine Ocak 1997'de daha sonra yayımlanan başka bir çalışma, gökbilimcilerin 1992 ve 1993 yıllarında Ocak Kümesi'nde bir grup galaksilerarası gezegenimsi bulutsu keşfettiğini doğrulamıştır.
2005 yılında Smithsonian Astrofizik Merkezi'nden Warren Brown ve ekibi, bir nesnenin uzaklaşması veya yaklaşması durumunda seste meydana gelen değişimlere benzer şekilde ışıktaki değişimlerin gözlemlendiği Doppler Tekniği'ni kullanarak yüksek hızlı yıldızların hızlarını ölçmeye çalışmıştır. Ancak bulunan hızlar yalnızca tahmini minimumlardır, çünkü gerçek hızları araştırmacılar tarafından bulunan hızlardan daha büyük olabilir. "Yeni keşfedilen bu sürgün yıldızlardan biri Büyük Ayı takımyıldızı yönünde gökadaya göre yaklaşık saatte 1,25 milyon mil (yaklaşık 2 milyon km/saat) hızla hareket etmektedir ve 240.000 ışık yılı uzaklıktadır. Diğeri ise Yengeç takımyıldızına doğru, saatte 1,43 milyon mil (yaklaşık 2,3 milyon km/saat) hızla dışa doğru hareket etmekte ve 180.000 ışık yılı uzaklıktadır."
2000'li yılların sonlarında galaksilerarası ortamdan kaynaklanan ancak kökeni bilinmeyen dağınık bir ışıma keşfedilmiştir. 2012 yılında bunun galaksilerarası yıldızlardan kaynaklanabileceği öne sürülmüş ve gösterilmiştir. Sonraki gözlemler ve çalışmalar konuyu detaylandırmış ve dağınık ekstragalaktik arka plan ışımasını daha ayrıntılı olarak tanımlamıştır.
Vanderbilt'ten bazı gökbilimciler Samanyolu'nun kenarında, Andromeda Gökadası ile Samanyolu arasında 675'ten fazla yıldız tespit ettiklerini bildirmişlerdir. Bu yıldızların Samanyolu'nun Galaktik Merkezi'nden fırlatılmış yüksek hızlı (galaksilerarası) yıldızlar olduğunu savunmaktadırlar. Bu yıldızlar, yüksek metalliğe (bir yıldız içindeki hidrojen ve helyum dışındaki kimyasal elementlerin oranının bir ölçüsü) sahip kırmızı devlerdir ve bu da iç galaktik bir kökene işaret eder, çünkü gökada disklerinin dışındaki yıldızlar düşük metalliğe sahip olma ve daha yaşlı olma eğilimindedir.
Yakın zamanda keşfedilen bazı süpernovaların en yakın yıldız veya gökadadan yüz binlerce ışık yılı uzakta patladığı doğrulanmıştır. Samanyolu civarında bulunan çoğu galaksilerarası yıldız adayının kökeninin Galaktik Merkez değil, Samanyolu diski veya başka bir yer olduğu görülmektedir.

Spitzer Uzay Teleskobu 2005 yılında evrenden kaynaklanan arka planda o zamana kadar bilinmeyen bir kızılötesi bileşen ortaya çıkarmıştır. O zamandan beri diğer uzay teleskoplarıyla mavi ve X-ışını da dahil olmak üzere diğer dalga boylarında başka anizotropiler de tespit edilmiş ve bunlar artık toplu olarak dağınık ekstragalaktik arka plan ışıması olarak tanımlanmaktadır. Bilim insanları tarafından birkaç açıklama tartışılmış, ancak 2012'de bu dağınık radyasyonun ilk kez galaksilerarası yıldızlardan nasıl kaynaklanabileceği öne sürülmüş ve gösterilmiştir. Eğer durum buysa, toplu olarak gökadalarda bulunan kütle kadar kütle içerebilirler. Bu büyüklükte bir popülasyonun bir zamanlar "foton eksikliği krizi"ni açıkladığı düşünülmüş ve karanlık madde probleminin önemli bir bölümünü açıklayabileceği belirtilmiştir.

İlk galaksilerarası yıldızlar Başak Kümesi'nde keşfedilmiştir. Bu yıldızlar en yakın gökadadan yaklaşık 300.000 ışık yılı uzakta bulunmalarıyla, yani izole olmalarıyla dikkat çekerler. Kesin kütlelerini belirlemek zor olsa da, galaksilerarası yıldızların Başak kümesinin kütlesinin yaklaşık yüzde 10'unu oluşturduğu ve potansiyel olarak kümedeki 2.500 gökadanın herhangi birinden kütlece daha fazla olduğu tahmin edilmektedir.
Gökbilimciler 2012 yılında Samanyolu'nun kenarında, Andromeda Gökadası'na doğru yaklaşık 675 yetim yıldız tanımlamışlardır. Bu yıldızların muhtemelen Samanyolu'nun çekirdeğinden, merkezdeki süper kütleli kara delikle etkileşimler sonucu dışarı atıldığı düşünülmektedir. Vanderbilt Üniversitesi'nden Kelly Holley-Bockelmann ve Lauren Palladino liderliğindeki çalışma, bu yıldızların sıra dışı kırmızı rengini ve yüksek hızlarını vurgulayarak galaktik merkezden yaptıkları dramatik yolculuğa işaret etmiştir.

Mavi başıboş
Galaksilerarası toz
Küme içi ortam
Yetim gezegen
Yıldız kinematiği

Graham, M. L.; Sand, D. J.; Zaritsky, D.; Pritchet, C. J. (2 Temmuz 2015). "Confirmation of Hostless Type Ia Supernovae Using Hubble Space Telescope Imaging". The Astrophysical Journal. 807 (1): 83. arXiv:1505.03407 . Bibcode:2015ApJ...807...83G. doi:10.1088/0004-637X/807/1/83. ISSN 1538-4357. 
Sand, David J.; Graham, Melissa L.; Bildfell, Chris;  ve diğerleri. (22 Şubat 2011). "Intracluster Supernovae in the Multi-epoch Nearby Cluster Survey". The Astrophysical Journal. 729 (2): 142. arXiv:1011.1310 . Bibcode:2011ApJ...729..142S. doi:10.1088/0004-637X/729/2/142. ISSN 0004-637X.

Gaz devi terimi, kayalar veya diğer katı materyaller yerine, büyük bölümü gazlardan (veya kütleçekimi sebebiyle sıvılaşmış gaz) oluşan gezegenler için kullanılır. Yaygın kabul gören modellere göre, ortaya çıkmakta olan bir yıldızı çevreleyen ve içinde gezegenlerin oluştuğu gaz ve toz diskinin yıldıza yakın iç kısımlarında ağır metaller ve kayaçlar toplanırken, hafif gazlar ve buz parçacıkları diskin dış kısımlarında toplanıp Jüpiter, Satürn ve Neptün gibi gaz devi gezegenleri meydana getirir.

Buz devi
Gezegen sistemi
Güneş Sistemi
Kahverengi cüce
Sıcak Jüpiter
Karasal gezegen
Dış gezegen

BBC News: Q&A New planets proposal Wednesday, 16 August 2006, 13:36 GMT 14:36 UK
Episode "Giants" on The Science Channel TV show Planets
SPACE.com: Q&A: The IAU's Proposed Planet Definition 16 August 2006 2:00 am ET

BBC News: Q&A New planets proposal12 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Wednesday, 16 August 2006, 13:36 GMT 14:36 UK
Gas Giants in Science Fiction: List
SPACE.com: Q&A: The IAU's Proposed Planet Definition16 Ağustos 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. 16 August 2006 2:00 am ET

Uluslararası Astronomi Birliği (IAU) tarafından onaylanmış geleneksel veya yakın zamanda kullanılmaya başlanmış, genellikle Arapça ve Latince isimlerden oluşan özel isimlere sahip yıldızların listesi. IAU'nun onayı genellikle 2016'dan beri "IAU Onaylı Yıldız İsimlerinin Listesi"ni (List of IAU-approved Star Names) yayınlayan IAU Yıldız İsimleri Çalışma Grubu'ndan (WGSN) gelmektedir. Mayıs 2022 itibarıyla listede toplam 449 yıldız özel ismi bulunmaktadır. Farklı isimleri, özellikleri ve parlaklıkları için Takımyıldızına göre yıldızlar dizinine bakınız.

as

Yıldız listeleri
Arapça yıldız isimleri listesi

Jim Kaler's star page
Frosty Drew Observatory: Star Names27 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Steven Gibson's Star Names20 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Popular Star Names21 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
SkyEye: (Un)Common Star Names18 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
cdsarc archives, cat IV/22: FK5 - SAO - HD - Common Name Cross Index22 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Geminiano Montanari, (d. 1 Haziran 1633 - ö. 13 Ekim 1687), İtalyan gökbilimci, deneysel bilim savunucusu ve mercek yapımcısı.
Montanari en çok 1667 yılında, Kahraman takımyıldızında bulunan Umacı adlı ikinci en parlak yıldızın değişken parlaklığa sahip olduğunu gözlemlemesi ile tanınır. Her ne kadar bu olayın daha önce gözlemlendiğine inanılsa da, Hıristiyanlığın evrenin değişmezlik ilkesine ters düştüğünden yayımlanmadığı düşünülmektedir.
Ayrıca Ay'daki bir dağağzı (krater) (45,8G, 20,6B) onun adını taşımaktadır.

De motionibus naturalibus a gravitate pendentibus (1667)
Pensieri fisico-matematici (1667)
La Livella Diottrica (The Spirit Level) (1674)
Trattato mercantile delle monete (1680)

The Passions of the Atoms. Montanari and Rossetti: A Polemic Between Followers of Galileo, Susana Gomez Lopez, Florence, Leo S. Olschki, 1997.

Genç yıldız cismi (GYC) genç yıldız nesnesi (GYN) yıldız evriminin ilk aşamasında yıldızın anakol evresine gelmeden önceki evresidir.
Bu evredeki cisimler kütlelerine bağlı olarak iki grupta oluşur: Önyıldızlar ve anakol öncesi yıldızlar. Bazen bunlar kütlesine göre - yüksek kütleli GYN, ara kütleli GYN, düşük kütleli ve kahverengi cüceler olarak alt gruplara da ayrılabilirler.
GYN sınıflandırmasında genellikle SED, Lada C.J. ve Wilking B.A. tarafından 1984 yılında tanıtılan, eğim üzerine temellendirilmiş kriterler kullanılır. Bunlar, tayf dizini aralıkları temeline dayanan (I, II ve III) olarak üç sınıfa ayrılır 
  
    
      
        α
        
      
    
    {\displaystyle \alpha \,}
  
:

  
    
      
        α
        =
        
          
            
              d
              log
              ⁡
              (
              ν
              
                F
                
                  ν
                
              
              )
            
            
              d
              log
              ⁡
              (
              ν
              )
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \alpha ={\frac {d\log(\nu F_{\nu })}{d\log(\nu )}}}
  
.
Burada 
  
    
      
        ν
        
      
    
    {\displaystyle \nu \,}
  
 frekans, 
  
    
      
        
          F
          
            ν
          
        
      
    
    {\displaystyle F_{\nu }}
  
 akı yoğunluğudur.

  
    
      
        α
        
      
    
    {\displaystyle \alpha \,}
  
 2.2–10 
  
    
      
        
          μ
        
        m
      
    
    {\displaystyle {\mu }m}
  
 dalgaboyu aralığı olarak hesaplanır (yakın kızılötesi bölgesi).
Daha sonra 1994 yılında Greene "düz tayf" adıyla dördüncü bir sınıf ekledi. 1993 yılında Andre, sınıf 0—cisimleriyle güçlü milimetre-altı dalgaboyundaki salınımını keşfetti, ama 
  
    
      
        
          λ
        
        <
        10
        
          μ
        
        m
      
    
    {\displaystyle {\lambda }<10{\mu }m}
  
 olarak çok soluktur.

Sınıf 0 kaynakları - 
  
    
      
        
          λ
        
        <
        10
        
          μ
        
        m
      
    
    {\displaystyle {\lambda }<10{\mu }m}
  
 algılanamaz
Sınıf I kaynakları 
  
    
      
        
          α
        
        >
        0.3
      
    
    {\displaystyle {\alpha }>0.3}
  

Düz tayf kaynakları 
  
    
      
        0.3
        >
        
          α
        
        >
        −
        0.3
      
    
    {\displaystyle 0.3>{\alpha }>-0.3}
  

Sınıf II kaynakları 
  
    
      
        −
        0.3
        >
        
          α
        
        >
        −
        1.6
      
    
    {\displaystyle -0.3>{\alpha }>-1.6}
  

Sınıf III kaynakları 
  
    
      
        
          α
        
        <
        −
        1.6
      
    
    {\displaystyle {\alpha }<-1.6}
  

Bu sınıflandırma şeması kabaca evrimsel dizgiyi yansıtır.
GYN erken yıldız evrimiyle ilgili olarak ayrıca şu olgular sayılabilir: çöküntü tepkimeleri, çift kutuplu sızıntılar, maserler, Herbig-Haro cisimleri ve ön gezegen diski (çöküntü diski veya ilgedisk).

Bart damlacığı
Herbig-Haro cismi
Önyıldız

Lada, C. J.; Wilking, B. A. (1984),The nature of the embedded population in the Rho Ophiuchi dark cloud - Mid-infrared observations, The Astrophysical Journal, vol. 287, pp. 610–621
Greene, Thomas P.; Wilking, Bruce A.; Andre, Philippe; Young, Erick T.; Lada, Charles J. (1994), Further mid-infrared study of the rho Ophiuchi cloud young stellar population: Luminosities and masses of pre-main-sequence stars, The Astrophysical Journal, vol. 434, pp. 614–626
Andre, Philippe; Ward-Thompson, Derek; Barsony, Mary (1993), Submillimeter continuum observations of Rho Ophiuchi A - The candidate protostar VLA 1623 and prestellar clumps, The Astrophysical Journal, vol. 406, pp. 122–141

Gezegen sistemi, bir yıldız veya yıldız sistemi çevresindeki yörüngede kütleçekimi ile sınırlanmış yıldız olmayan nesneler kümesidir. Genel olarak, bu sistemler cüce gezegenler, asteroitler, doğal uydular, meteoroitler, kuyruklu yıldızlar, gezegenler ve çöküntü çemberleri gibi cisimlerden oluşabilir, ancak bir veya daha fazla gezegen içeren sistemler bir gezegen sistemini oluştururlar. Güneş, Dünya'yı içeren gezegen sistemi ile birlikte Güneş Sistemi olarak bilinmektedir.
20 Nisan 2026 itibarıyla,
4.808 gezegen sistemi varlığı doğrulanmış 6.415 ötegezegen bulunmaktadır ve bu gezegen sistemlerinden 1.061 kadarı birden fazla gezegene sahiptir. Çöküntü diskleri de yaygın olarak bilinir, ancak diğer nesneleri gözlemlemek daha zordur.

On the Relationship Between Debris Disks and Planets15 Kasım 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Ágnes Kóspál, David R. Ardila, Attila Moór, Péter Ábrahám, 30 Jun 2009
Signatures of exosolar planets in dust debris disks3 Mart 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Leonid M. Ozernoy, Nick N. Gorkavyi, John C. Mather, Tanya Taidakova, 4 Jul 2000

Gezegenimsi bulutsu, yaşamının son evresinde bulunan bir kırmızı devin yaydığı parlak bir iyonize gazdan oluşan salma bulutsusu türüdür.
"Gezegenimsi bulutsu" terimi, gezegenlerle ilgisiz oldukları için yanlış bir adlandırmadır. Terimin kökeni, ilkel teleskoplarla gözlem yapan astronomların bu bulutsuları yuvarlak şekillerinden dolayı gezegenlere benzetmesine dayanır. Bu terim ilk kez, İngiliz astronom William Herschel tarafından 1780'li yıllarda kullanılmış olsa da Ocak 1779 gibi daha erken bir tarihte, Fransız astronom Antoine Darquier de Pellepoix yaptığı gözlemler sonucunda Halka bulutsusunu "çok sönük ama mükemmel bir şekilde ana hatlarıyla; Jüpiter kadar büyük ve solmakta olan bir gezegene benziyor" diyerek tarif etti. Günümüzde farklı bir şekilde tanımlansa da bu eski terim hala kullanılmaktadır.
Tüm gezegenimsi bulutsular, yaklaşık 1-8 güneş kütlesi büyüklüğündeki orta kütleli bir yıldızın hayatının son evresinde meydana gelir. Güneş'in yaşam döngüsünün sonunda bir gezegenimsi bulutsu oluşturması bekleniyor. Yıldız evriminin oldukça uzun süren aşamaları göz önünde bulundurulduğunda gezegenimsi bulutsular, belki birkaç on bin yıl yaşayan kısa ömürlü fenomenlerdir. Kırmızı devin atmosferinin tamamı dağıldıktan sonra ortaya çıkan, sıcak ve parlak gezegenimsi bulutsu çekirdeğinden yayılan ultraviyole ışınlar, uzaya doğru saçılan maddeyi iyonlaştırır. Emilen ultraviyole ışık daha sonra çekirdeğin etrafındaki gazın parlamasına sebep olur.
Gezegenimsi bulutsular, elementleri yaratıldıkları yıldızlardan yıldızlararası ortama yayarak Samanyolu'nun kimyasal evriminde muhtemelen çok önemli bir rol oynar.
1990'lardan başlayarak, Hubble Uzay Teleskobu görüntüleri, birçok gezegenimsi bulutsunun son derece karmaşık ve çeşitli morfolojilere sahip olduğunu ortaya çıkardı. Yaklaşık beşte biri kabaca küreseldir ancak çoğunluğu küresel simetrik değildir. Hangi mekanizmaların şekilde ve özellikte bu kadar büyük bir çeşitlilik yarattığı henüz tam olarak bilinmemektedir ancak çift yıldızların, yıldız rüzgarlarının ve manyetik alanların bunda bir rolü olduğu düşünülmektedir.

Keşfedilen ilk gezegenimsi bulutsu (henüz böyle adlandırılmasa da), Vulpecula takımyıldızındaki Halter Bulutsusu idi. 12 Temmuz 1764'te Charles Messier tarafından gözlemlendi ve onu bulutsu nesneler kataloğuna M27 olarak kaydetti. Düşük çözünürlüklü teleskoplarla yapılan ilk gözlemlerde, M27 ve daha sonra keşfedilen gezegenimsi bulutsular, Uranüs gibi dev gezegenlere benziyordu. Ocak 1779 gibi daha erken bir tarihte, Fransız astronom Antoine Darquier de Pellepoix, yaptığı gözlemler sonucunda Halka bulutsusu için "çok sönük ama mükemmel bir şekilde ana hatlarıyla; Jüpiter kadar büyük ve solmakta olan bir gezegene benziyor" dedi.
Bu nesnelerin doğası belirsizliğini koruyordu. 1782'de Uranüs'ün kaşifi William Herschel, Satürn bulutsusunu (NGC 7009) keşfetti ve onun için "Tuhaf bir bulutsu ya da başka ne denir bilmiyorum" dedi. Daha sonra bu nesneleri "yıldız benzeri" gezegenler olarak tanımladı. Darquier'in kendisinden önce belirttiği gibi, Herschel diskin bir gezegene benzediğini ancak gezegen olamayacak kadar sönük olduğunu fark etti.
"Gezegenimsi bulutsu" terimi, gök bilimciler tarafından bu tür bulutsuları sınıflandırmak için kullanılan terminolojiye yerleşmiştir ve bugün hala gök bilimciler tarafından kullanılmaktadır.

Gezegenimsi bulutsuların doğası, 19. yüzyılın ortalarında ilk spektroskopik gözlemler yapılana kadar bilinmiyordu. Işığı kırmak için bir prizma kullanan William Huggins, astronomik nesnelerin optik spektrumlarını inceleyen ilk astronomlardan biriydi.
29 Ağustos 1864'te Huggins, Kedi Gözü bulutsusunu gözlemlediğinde bir gezegenimsi bulutsunun tayfını analiz eden ilk kişi oldu. Yıldızlarla ilgili gözlemleri, spektrumlarının üst üste bindirilmiş birçok koyu çizgi ile sürekli bir radyasyondan oluştuğunu göstermişti. Andromeda bulutsusu (artık bir galaksi olduğu biliniyor) gibi pek çok bulutsu nesnenin oldukça benzer spektrumlara sahip olduğunu buldu. Ancak Huggins, Kedi Gözü bulutsusuna baktığında çok farklı bir spektrumla karşılaştı. Kedi Gözü Bulutsusu ve diğer benzer nesneler, üst üste bindirilmiş soğurma çizgileriyle güçlü bir süreklilik yerine, bir dizi emisyon çizgisi gösterdi. Bunların en parlağı, bilinen herhangi bir elementin soğurma çizgisine denk gelmeyen 500,7 nm dalga boyundaydı.
İlk başta, çizginin nebulium adlı bilinmeyen bir elementten kaynaklanabileceği varsayıldı. Benzer bir varsayım, 1868'de Güneş'in spektrumunun analizi yoluyla helyumun keşfedilmesini sağlamıştı. Helyum, Güneş'in spektrumunda tespit edildikten kısa bir süre sonra Dünya'da izole edilmişken, "nebulyum" böyle değildi. 20. yüzyılın başlarında Henry Norris Russell, 500,7 nm'deki çizginin yeni bir elementin varlığından ziyade bilinen bir maddenin olağandışı koşullardaki davranışından kaynaklandığını önerdi.

Gezegenimsi bulutsuların merkezindeki yıldızlar çok sıcaktır. Bir yıldız ancak nükleer yakıtının çoğunu tükettiğinde çökerek küçülür. Gezegenimsi bulutsular, yıldız evriminin son aşaması olarak görülür. Spektroskopik gözlemler, tüm gezegenimsi bulutsuların genişlediğini göstermektedir. Bu genişleme, gezegenimsi bulutsuların, ölen bir yıldızın dış katmanlarının uzaya saçılmasıyla oluştuğu fikrini doğurdu.

20. yüzyılın sonlarına doğru, teknolojik gelişmeler sayesinde gezegenimsi bulutsular hakkında daha fazla veri elde edildi. Uzay teleskopları, astronomların, Dünya atmosferinin engellediği dalgaboylarındaki ışığı incelemelerini sağladı. Gezegenimsi bulutsulardan gelen kızılötesi ve ultraviyole ışınların incelenmesi, bulutsuların sıcaklıklarının, yoğunluklarının ve içeriğinin çok daha doğru belirlenmesini sağladı. Yük bağlaşımlı aygıt teknolojisiyle, çok daha sönük spektral çizgilerin öncekilere göre çok daha doğru bir şekilde ölçüldü. Yerden bakıldığında birçok bulutsu basit ve düzenli yapılara sahip gibi görünse de Hubble Uzay Teleskobu gibi çok yüksek optik çözünürlüğe sahip uzay teleskopları son derece karmaşık yapıları ortaya çıkardı.
Morgan-Keenan spektral sınıflandırma şemasına göre, gezegenimsi bulutsular Tip-P olarak sınıflandırılır, ancak bu gösterim pratikte nadiren kullanılır.

8 güneş kütlesinden (M⊙) büyük yıldızlar süpernova patlamalarıyla son bulurken gezegenimsi bulutsular görünüşe bakılırsa yalnızca 0,8 M⊙ ila 8.0 M⊙ arasındaki orta ve az kütleli yıldızların yaşamlarının sonunda oluşuyor. Gezegenimsi bulutsuları oluşturan yıldızlar, ömürlerinin çoğunu, yaklaşık 15 milyon K derece sıcaklığındaki çekirdeklerinde hidrojen kaynaklarını helyuma dönüştürerek geçirir. Ortaya çıkan bu enerji, yıldızın ezici kütleçekim kuvvetini dengeleyen, çekirdekten dışa doğru hareket eden bir basınç yaratır. Bu denge durumu, kütleye bağlı olarak on milyonlarca ila milyarlarca yıl sürebilen anakol evresi olarak bilinir.
Çekirdekteki hidrojen kaynağı azalmaya başladığında, kütleçekimi çekirdeği sıkıştırmaya başlar ve sıcaklığın yaklaşık 100 milyon K dereceye yükselmesine neden olur. Bu tür yüksek çekirdek sıcaklıkları, yıldızın daha soğuk dış katmanlarının çok daha büyük kırmızı dev yıldızlar oluşturmak üzere genişlemesine neden olur. Bu son evrede, yayılan enerji, daha geniş bir yüzey alanına dağılarak ortalama yüzey sıcaklığının azalmasına ve yıldızın parlaklığının dramatik bir şekilde artmasına neden olur, Yıldız evriminde, parlaklıkta bu tür artışlar yaşayan yıldızlar, asimptotik dev kol yıldızları olarak bilinir. Bu aşamada yıldız, toplam kütlesinin %50-70'ini yıldız rüzgarıyla kaybedebilir.
Yaklaşık 3 M⊙ büyüklüğündeki asimptotik dev dal yıldızlarının çekirdekleri sıkışmaya devam eder. Sıcaklıklar yaklaşık 100 milyon K dereceye ulaştığında, helyum çekirdekleri karbona ve oksijene kaynaşır, böylece yıldız yeniden enerji yaymaya devam eder ve çekirdeğin sıkışması geçici olarak durdurur. Bu yeni helyum yakma aşaması (helyum çekirdeklerinin füzyonu), inert karbon ve oksijenden oluşan ve büyüyen bir iç çekirdek oluşturur. Bunun üstünde, hidrojen-kaynaştırıcı bir katmanın çevrelediği ince bir helyum-kaynaştırıcı katman bulunur. Ancak bu yeni evre sadece 20.000 yıl kadar sürer ve bu da yıldızın tüm ömrüne kıyasla çok kısa bir süredir.
Atmosferin yıldızlararası uzaya tahliyesi hız kesmeden devam eder ancak açığa çıkan çekirdeğin dış yüzeyi yaklaşık 30.000 K dereceyi aşan sıcaklıklara ulaştığında, tahliye olan atmosferi iyonize etmeye yetecek miktarda ultraviyole foton vardır ve bu da gazın gezegenimsi bir bulutsu gibi parlamasına neden olur.

Gezegenimsi bulutsular listesi
Nova kalıntısı
IC 4634
IC 4663
IC 4997
IC 5148

seds.org - Planetary Nebulae - Resimler, detaylı içerik17 Aralık 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
noao.edu - Planetary Nebulae Gallery - Resim galerisi ve kısa bilgi19 Aralık 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Giordano Bruno (1548; Nola, Napoli Krallığı - 17 Şubat 1600; Roma, Papalık Devleti), İtalyan filozof, rahip, gökbilimci ve ezoterist. Rönesans felsefesini biçimlendiren filozofların en önemlilerinden biridir ve şair yönüyle de edebiyata en yakın duranıdır. Ona doğacı coşkunluğun düşünürü de denilebilir. Aristotelesçi kapalı evren görüşünden ilk sıyrılanlar arasında yer alan İtalyan filozof, Kopernik'in tezini savundu. Evrenin sonsuz ve eş dağılımlı olduğunu ve evrende, dünyadan başka birçok gezegenin bulunduğunu söyledi. Aykırı görüşler beslediği için 1600 yılında Roma Katolik Kilisesi'nin Engizisyon mahkemesinde yargılanıp sapkın ilan edildi ve Roma'da konuşamaması için yüzüne demir maske geçirilerek diri diri yakılarak idam edildi.

Soylu bir ailenin çocuğu olarak 1548 yılında İtalya'nın Nola kasabasında dünyaya geldi. On dört yaşındayken Dominiken tarikatına girdi. Kopernik sistemi ile tanışınca, Bruno tarikat mensubu bir kişi olmaktan sıyrıldı ve buna bağlı olarak Hristiyan inancıyla arasındaki bütün bağları koparttı. Kiliseye karşı bir sistem içinde yer aldığından din sapkınlığı ile suçlandı. Engizisyon baskısından kurtulmak için Roma'ya ve ardından Kuzey İtalya'ya kaçtı.
Dinsizlik ile suçlandığı için hiçbir yerde kalıcı olarak yaşayamadı, sürekli gezdi. Cenevre'ye geçti, ardından Güney Fransa, Paris ve Londra'da devam etti yaşamına. 1582 yılında Sorbonne Üniversitesi'nde bir kürsü elde etti. Londra'da yapıtlarının bir bölümünü bastırdı. Londra'dan kısa bir süreliğine yine Paris'e geçen Bruno, bu defa da Almanya'ya gitti ve eserlerini yayımlatma çabalarını sürdürdü. Daha sonra Zürih'e geçen Bruno, bir İtalyan aristokrat tarafından Venedik'e davet edilince bu daveti kabul etti. Burada Galileo Galilei ile tanıştı. Ama Mocenigo adlı bir aristokratla çatışınca, onun tarafından Engizisyon'a teslim edildi. Ona, düşüncelerinden vazgeçmesi ve sonsuz evren görüşünün din sapkınlığı olduğunu kabul etmesi durumunda kilise tarafından affedileceği söylendi. Ama o, gördüğü bütün işkencelere karşın, görüşlerinden taviz vermedi ve ölüme mahkûm edildi.
Giordano Bruno, "Tanrı, iradesini hâkim kılmak için yeryüzündeki iyi insanları kullanır; yeryüzündeki kötü insanlar ise kendi iradelerini hâkim kılmak için Tanrı'yı kullanırlar." demiştir…

Ölüm kararını Bruno'ya bildiren yargıç, ondan şu cevabı almıştır: "Ölümümü bildirirken benden daha çok korkuyorsunuz". Kilisenin bu kararı, 1600 yılının Şubat ayında, Roma'da Campo de' Fiori meydanında Bruno'nun diri diri yakılması ile yerine getirildi.
Bruno evrenin sonsuzluğu yanında evrenin birliği ilkesini de benimser. Buna göre Orta Çağ felsefesinde temel alınan gök ile yer ayrılığını reddeder. Bruno, Tanrı'nın ve evrenin birbirinden farklı iki töz olmadığı, ama aynı gerçekliğin iki sonsuz görünümü olduğunu kabul eder. Ona göre her şey Tanrısal kuvvetin görünüşüdür:

"Ne gördüğüm hakikati gizlemekten hoşlanırım, ne de bunu açıkça ifade etmekten korkarım. Aydınlık ve karanlık arasındaki, bilim ve cehalet arasındaki savaşa her yerde katıldım. Bundan dolayı her yerde zorlukla karşılaştım ve cehaletin babaları olan resmi akademisyenlerin yanı sıra kalın kafalı çoğunluğun öfkesinde hedef olarak yaşadım."
Düşüncelerinin açıklanmasının kendisi için çok tehlikeli olduğunu bildiği halde, yukarıdaki cümlesinden de anlaşılacağı gibi, yazı ve konuşmalarında düşüncelerini hep böyle açıkça ifade etmiştir.

De umbris idearum (The Shadows of Ideas, Paris, 1582)
Cantus Circaeus (The Incantation of Circe, 1582)[98]
De compendiosa architectura et complento artis Lulli (A Compendium of Architecture and Lulli's Art, 1582)[99]
Candelaio (The Torchbearer or The Candle Bearer, 1582; play)
Ars reminiscendi (The Art of Memory, 1583)
Explicatio triginta sigillorum (Explanation of Thirty Seals, 1583)[100]
Sigillus sigillorum (The Seal of Seals, 1583)[101]
La Cena de le Ceneri (The Ash Wednesday Supper, 1584)
De la causa, principio, et uno (Concerning Cause, Principle, and Unity, 1584)
De l'infinito universo et mondi (On the Infinite Universe and Worlds, 1584)
Spaccio de la Bestia Trionfante (The Expulsion of the Triumphant Beast, London, 1584)
Cabala del cavallo Pegaseo (Cabal of the Horse Pegasus, 1585)
De gli heroici furori (The Heroic Frenzies, 1585)[102]
Figuratio Aristotelici Physici auditus (Figures From Aristotle's Physics, 1585)
Dialogi duo de Fabricii Mordentis Salernitani (Two Dialogues of Fabricii Mordentis Salernitani, 1586)
Idiota triumphans (The Triumphant Idiot, 1586)
De somni interpretatione (Dream Interpretation, 1586)[103]
Animadversiones circa lampadem lullianam (Amendments regarding Lull's Lantern, 1586)[103]
Lampas triginta statuarum (The Lantern of Thirty Statues, 1586)[104]
Centum et viginti articuli de natura et mundo adversus peripateticos (One Hundred and Twenty Articles on Nature and the World Against the Peripatetics, 1586)[105]
De Lampade combinatoria Lulliana (The Lamp of Combinations according to Lull, 1587)[106]
De progressu et lampade venatoria logicorum (Progress and the Hunter's Lamp of Logical Methods, 1587)[107]
Oratio valedictoria (Valedictory Oration, 1588)[108]
Camoeracensis Acrotismus (The Pleasure of Dispute, 1588)[109]
De specierum scrutinio (1588)[110][failed verification]
Articuli centum et sexaginta adversus huius tempestatis mathematicos atque Philosophos (One Hundred and Sixty Theses Against Mathematicians and Philosophers, 1588)[111]
Oratio consolatoria (Consolation Oration, 1589)[111]
De vinculis in genere (Of Bonds in General, 1591)[110]
De triplici minimo et mensura (On the Threefold Minimum and Measure, 1591)[14]
De monade numero et figura (On the Monad, Number, and Figure, Frankfurt, 1591)[112]
De innumerabilibus, immenso, et infigurabili (Of Innumerable Things, Vastness and the Unrepresentable, 1591)
De imaginum, signorum et idearum compositione (On the Composition of Images, Signs and Ideas, 1591)
Summa terminorum metaphysicorum (Handbook of Metaphysical Terms, 1595)[113][114]
Artificium perorandi (The Art of Communicating, 1612)

Ettore Ferrari
Panteizm

Gorgonlar (Grekçe: Γοργώνες) Yunan mitolojisinde keskin dişli, saç yerine başlarında canlı yılanlar olan, dişi canavarlardır. Medusa, gözlerine bakanı taşa çevirir. Ama kız kardeşleri Euryale ve Stheno bunu yapamamaktadır. Ayrıca Medusa içlerinde ölümlü olan tek kişidir.

Gorgon kelimesi Yunancada “korkunç, berbat” anlamındaki γοργός (gorgós) kelimesine dayanır. Yunan mitolojisinde gorgonlar; "korkunç", dişi canavarlardır; deniz Tanrısı, Phorcys ve Ceto'nun kızlarıdır. Sivri köpek dişleri ve saçları yerine de zehirli yılanları vardır. Bazı kaynaklar Gorgonların altın kanatlara ve pirinç pençelere sahip olduğunu da söyler. Tüm özellikleri içinde onların en bilinen ve eşsiz özelliği ise Medusa'nın suratına bakmanın o kişiyi taşa çevireceğidir.

Gorgonlar üç kız kardeştirler. Bunlar Medusa, Euryale ve Stheno'dur. Eski Yunan vazo ressamları Medusa ve kardeşlerini canavar formunda doğmuş korkunç yaratıklar olarak resmetmiş olsalar da beşinci yüzyıldan itibaren heykeltıraşlar ve ressamlar tarafından güzel ve korkutucu olarak tasvir edilmeye başlandı.

Oxford İngilizce Sözlük 2e, 2003, Gorgon

Göksel küreler, Eflâtun, Eudoxus, Aristo, Batlamyus, Kopernik ve diğerleri tarafından geliştirilen kozmolojik modellerin temel unsurlarıydı. Bu kozmolojik modellerde, sabit yıldızların ve gezegenlerin görünen hareketleri, sanki kürelere yerleştirilmiş mücevherler gibi, eterik, şeffaf bir beşinci elementten (esîr) yapılmış dönen kürelere gömülü olarak düşünülmüştür. Sabit yıldızların birbirlerine göre konumlarını değiştirmediğine inanıldığından, bunların tek yıldızlı bir kürenin yüzeyinde olması gerektiği ileri sürülmüştür.
Modern öğretide, gezegenlerin yörüngeleri, çoğunlukla boş olan uzayda, gezegenlerin izledikleri yollar olarak bilinir. Ancak eski ve Orta Çağ düşünürleri, göksel kürelerin her birini, üzerindeki ve aşağısındaki küre ile tam temas halinde olan ve iç içe geçmiş seyreltilmiş maddenin kalın küreleri olduğunu düşünmüştür. Akademisyenler Batlamyus'un epiksiklesini uyguladığında, her gezegensel kürenin onları barındıracak kadar kalın olduğunu varsaydı. Bu iç içe geçmiş küre modelini astronomik gözlemlerle birleştirerek bilginler, Güneş'e (yaklaşık 4 milyon mil), diğer gezegenlere ve evrenin sınırına (yaklaşık 73 milyon mil) kadar olan mesafeler için genel olarak kabul edilen değerleri hesaplayabildiler. İç içe geçmiş küre modelinin öngördüğü Güneş ve diğer gezegenlerin bize olan uzaklığı, modern ölçüm sonuçlarından önemli derecede farklıdır ve evrenin boyutunun artık akıl almaz derecede büyük olduğu ve evrenin sürekli genişlediği bilinmektedir.

"Working model and complete explanation of the Eudoxus's Spheres". 29 Eylül 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
Dennis Duke. "Animated Ptolemaic model of the nested spheres". 8 Eylül 2006 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
Henry Mendell. "Vignettes of Ancient Mathematics: Eudoxus of Cnidus". 1 Ekim 2019 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
Ptolemy. "Almagest". 31 Mayıs 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
M. Blundevile his exercises, s. 282, 1 Kasım 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi, Depiction of celestial spheres in a 1613 book

Göksel navigasyon, açık denizlerde ve okyanuslarda gök cisimlerinin konumlarına bakarak deniz araçlarının konumunu saptamak ve böylece rotasını belirlemek için uygulanır.

Temel amacı teknenin o andaki enlem ve boylamını bulmak olan göksel navigasyonu uygulayabilmek için gereken temel araçlar, bir sekstant, duyarlı bir kronometreli saat ve güncel bir Nautical Almanac, yani denizci almanağıdır.

Tarih boyunca denizcilere yol gösteren yıldızlar, gezegenler, güneş ve ay, elektronik seyir araçlarının, özellikle de GPS'in (Global Positioning System) yaygınlaşmasıyla bu özelliklerini kaybettiler. GPS'in kullanımının çok daha kolay olması ve koordinatları metre hassasiyetinde vermesi, geleneksel yöntemlerin önemini iyice azalttı.

Gökyüzündeki bir cisim ile dünyanın merkezinden geçen doğrunun dünya yüzeyini kestiği noktaya cismin coğrafik pozisyonu (CP) denir. Eğer bu cismin yüksekliği, H, (altitude) 90 ise, o cisim için zenit uzaklığı, (z) sıfırdır. Yani H ve z tümler açılardır. Tek bir cismin yüksekliğini ölçtüğümüzde, merkezi CP ve yarıçapı r olan bir dairenin üzerindeyiz demektir. Dairenin yarıçapı zenit uzaklığı ile doğru orantılıdır.
İki cismin yüksekliklerinin hesaplanıp bunların oluşturduğu daireler bir küre üzerine çizildiğinde, koordinat, dairelerin kesiştiği iki noktadan birinde bulunur. Bulunulan nokta hakkında başka bir bilgi yoksa, üçüncü bir cismin yardımı olmadan bu iki noktadan hangisi üzerinde bulunulduğu anlaşılamaz.
Coğrafik mevkinin bulunabilmesi için yapılması gerekenler şu şekilde sıralanabilir:

Gökyüzündeki iki veya daha fazla cismin yüksekliği hesaplanır.
Her cismin ölçüm zamanındaki coğrafik pozisyonu (CP) bulunur.
Bulunan bu bilgilerle mevki hesaplanır.

Kadir (m), bir yıldızın veya Dünya'dan gözlemlenen diğer astronomik cisimlerin parlaklığının bir ölçüsüdür. Bir cismin görünür büyüklüğü, onun içsel parlaklığına, Dünya'dan uzaklığına ve gözlemcinin görüş hattı boyunca yıldızlararası tozun neden olduğu cismin ışığının sönmesine bağlıdır.
Gök bilimindeki kadir "büyüklük" kelimesi (ing. magnitude), aksi belirtilmedikçe, genellikle bir gök cisminin görünür büyüklüğünü ifade eder. Yıldız kataloğunda 1. kadirden (en parlak) 6. kadir (en sönük) yıldızlara kadar uzanan kadir ölçeği, eski gök bilimci Batlamyus'a kadar geri gider. Modern ölçek ise bu tarihsel sisteme yakından uyacak şekilde matematiksel olarak tanımlanmıştır.
Ölçek ters logaritmiktir, bir nesne ne kadar parlaksa büyüklük sayısı o kadar düşük olur. 1,0 büyüklüğünde bir fark, 5√100 veya yaklaşık 2,512 parlaklık oranına karşılık gelir. Örneğin, 2,0 kadir büyüklüğündeki bir yıldız, büyüklüğü 3,0 kadir olan bir yıldızdan 2,512 kat; 4,0 kadir olan bir yıldızdan 6,31 kat ve 7,0 kadir olan bir yıldızdan ise 100 kat daha parlaktır.
Çıplak gözle görme sınırı olan 6. derece, insan gözü için ortalama bir değerdir. Kimi keskin gözlü kimseler Jüpiter'in dört büyük uydusunu (Io, Callisto, Europa, Ganymede) ve hatta Venüs'ün evrelerini bile ayırt edebilecek görme yetisine sahiptir.
En parlak astronomik cisimler negatif görünür büyüklüklere sahiptir. Örneğin, -4,2 kadir ile Venüs veya -1,46 kadir ile Sirius. En karanlık gecelerde çıplak gözle görülebilen en sönük yıldızların görünür büyüklükleri yaklaşık +6,5 kadirdir, fakat bu durum kişinin görme gücüne, rakım ve atmosfer koşullarına bağlı olarak değişkenlik gösterir. Bilinen cisimlerin görünür büyüklükleri -26,7'deki Güneş'ten, +31,5 büyüklüğündeki derin Hubble Uzay Teleskobu görüntülerindeki cisimlere kadar uzanır.
Görünür büyüklüğün ölçümüne fotometri denir. Fotometrik ölçümler, UBV sistemi veya Strömgren uvbyβ sistemi gibi fotometrik sistemlere ait standart geçirim bandı filtreleri kullanılarak morötesi, görünür veya kızılötesi dalga boyu bantlarında yapılır.
Mutlak büyüklük, bir gök cisiminin görünür parlaklığından ziyade içsel parlaklığının bir ölçüsüdür ve aynı ters logaritmik ölçekte ifade edilir. Mutlak büyüklük, bir yıldızın veya nesnenin 10 parsek (3,1×1014 kilometre) mesafeden gözlemlenmesi durumunda sahip olacağı görünen büyüklük olarak tanımlanır. Bu nedenle, Dünya'ya ne kadar yakın olursa olsun bir yıldızın özelliğini ifade ettiği için yıldız astrofiziğinde daha fazla kullanım alanı vardır. Ancak gözlemsel astronomide ve popüler amatör astronomide "kadir"e yapılan referansların, görünür büyüklük anlamına geldiği anlaşılmaktadır.

Listelenen büyüklüklerin bazıları yaklaşık değerlerdir. Teleskop hassasiyeti; gözlem süresine, optik bant geçişine, saçılma ve hava ışımasından kaynaklanan engelleyici ışığa bağlıdır.

"Gezegenler Kılavuzu", Patrick Moore
"Uzay Bilgisi", William J. Weiser

Güneş benzeri salınımlar, tıpkı Güneş'te olduğu gibi, yıldızların dış katmanlarındaki çalkantılı konveksiyon yoluyla ortaya çıkan salınımlardır. Bu tür salınımlar gösteren yıldızlara Güneş benzeri salınıcılar (solar-like oscillators) denir. Güneş benzeri salınımlar, belirli bir frekans aralığı boyunca uyarılan duran basınç modları ve karışık basınç-kütleçekim modlarıdır; genlikleri ise yaklaşık olarak çan eğrisi şeklinde bir dağılım sergiler. Opaklık kaynaklı salınıcıların aksine, bu frekans aralığındaki tüm modlar uyarıldığı için salınımları tespit etmek görece kolaydır. Bu stokastik (rastlantısal) uyarım mekanizması, Sefe değişenleri gibi yıldızlarda görülen ve opaklığa dayalı Kappa mekanizması'ndan farklıdır. Yüzeydeki konveksiyon aynı zamanda modları sönümler ve her mod, frekans uzayında bir Lorentz eğrisi ile iyi bir şekilde modellenebilir. Bu eğrinin genişliği modun ömrüne karşılık gelir ve mod ne kadar hızlı sönümlenirse, Lorentz eğrisi de o kadar geniş olur. Yüzeyinde konveksiyon bölgesi bulunan tüm yıldızların (yaklaşık 7.000 K yüzey sıcaklığına kadar olan soğuk anakol yıldızları, altdevler ve kırmızı devler dahil) Güneş benzeri salınımlar göstermesi beklenir. Salınımların genlikleri çok küçük olduğu için bu alandaki çalışmalar, özellikle uzay görevleri (başta CoRoT ve Kepler olmak üzere) sayesinde muazzam bir ilerleme kaydetmiştir.
Diğer kullanım alanlarının yanı sıra, Güneş benzeri salınımlar gezegene ev sahipliği yapan yıldızların kütle ve yarıçaplarını hassas bir şekilde belirlemek ve dolayısıyla bu gezegenlerin kütle ve yarıçap ölçümlerini iyileştirmek için de kullanılmıştır.

Kırmızı devlerde, kısmen doğrudan yıldızın çekirdek özelliklerine duyarlı olan karışık modlar gözlemlenir. Bu modlar, öncelikle çekirdeklerinde helyum yakan kırmızı devleri, henüz sadece bir kabuk içinde hidrojen yakanlardan ayırt etmek için kullanılır. Ayrıca, kırmızı dev çekirdeklerinin modellerin öngördüğünden daha yavaş döndüğünü göstermek ve iç manyetik alanlarını sınırlamak amacıyla da kullanılmıştır.

Salınım gücünün tepe noktası, daha büyük yıldızlar için kabaca daha düşük frekanslara ve daha düşük radyal mertebelere karşılık gelir. Güneş için en yüksek genlikli modlar, 3 mHz frekansı civarında ve 
  
    
      
        
          n
          
            
              m
              a
              x
            
          
        
        ≈
        20
      
    
    {\displaystyle n_{\mathrm {max} }\approx 20}
  
 mertebesinde meydana gelir ve hiç karışık mod gözlemlenmez. Daha kütleli ve daha evrimleşmiş yıldızlarda ise modlar daha düşük radyal mertebelerde ve genel olarak daha düşük frekanslarda bulunur. Karışık modlar evrimleşmiş yıldızlarda görülebilir. Prensipte, bu tür karışık modlar anakol yıldızlarında da mevcut olabilir, ancak gözlemlenebilir genliklere ulaşacak şekilde uyarılmak için çok düşük frekanstadırlar. Belirli bir 
  
    
      
        ℓ
      
    
    {\displaystyle \ell }
  
 açısal derecesine sahip yüksek mertebeli basınç modlarının, frekans açısından kabaca eşit aralıklı olması beklenir. Bu karakteristik aralık, büyük ayrım 
  
    
      
        Δ
        ν
      
    
    {\displaystyle \Delta \nu }
  
 olarak bilinir. Eşel diyagramında mod frekansları, büyük ayrım modülüne göre çizilir ve belirli bir açısal dereceye sahip modlar kabaca dikey sırtlar oluşturur. Bu diyagram, aynı zamanda modlar arasındaki küçük frekans ayrımını 
  
    
      
        δ
        ν
      
    
    {\displaystyle \delta \nu }
  
 da ortaya çıkarır; ki bu da doğrudan yıldızın çekirdeğinin durumu ve dolayısıyla yaşı hakkında çok hassas bilgi verir. Bu durum, bu tür diyagramların kullanımını teşvik eder.

Maksimum salınım gücü frekansının (
  
    
      
        
          ν
          
            
              m
              a
              x
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \nu _{\mathrm {max} }}
  
), akustik kesim frekansı ile yaklaşık bir şekilde değiştiği kabul edilmektedir. Bu frekansın üzerinde dalgalar yıldız atmosferinde yayılabilir ve bu nedenle hapsolmayarak duran modlara katkıda bulunmazlar. Bu durum aşağıdaki bağıntıyı verir:

  
    
      
        
          ν
          
            
              m
              a
              x
            
          
        
        ∝
        
          
            g
            
              
                T
                
                  
                    e
                    f
                    f
                  
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \nu _{\mathrm {max} }\propto {\frac {g}{\sqrt {T_{\mathrm {eff} }}}}}
  

Benzer şekilde, büyük frekans ayrımı 
  
    
      
        Δ
        ν
      
    
    {\displaystyle \Delta \nu }
  
 değerinin, yoğunluğun kareköküyle yaklaşık olarak orantılı olduğu bilinmektedir:

  
    
      
        Δ
        ν
        ∝
        
          
            
              M
              
                R
                
                  3
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \Delta \nu \propto {\sqrt {\frac {M}{R^{3}}}}}
  

Bu bağıntılar, etkin sıcaklık tahminiyle birleştirildiğinde, orantı sabitlerini Güneş için bilinen değerlere dayandırarak doğrudan yıldızın kütlesini ve yarıçapını çözmeye olanak tanır. Bunlar, ölçekleme bağıntıları olarak bilinir:

  
    
      
        M
        ∝
        
          
            
              ν
              
                
                  m
                  a
                  x
                
              
              
                3
              
            
            
              Δ
              
                ν
                
                  4
                
              
            
          
        
        
          T
          
            
              e
              f
              f
            
          
          
            3
            
              /
            
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle M\propto {\frac {\nu _{\mathrm {max} }^{3}}{\Delta \nu ^{4}}}T_{\mathrm {eff} }^{3/2}}
  

  
    
      
        R
        ∝
        
          
            
              ν
              
                
                  m
                  a
                  x
                
              
            
            
              Δ
              
                ν
                
                  2
                
              
            
          
        
        
          T
          
            
              e
              f
              f
            
          
          
            1
            
              /
            
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle R\propto {\frac {\nu _{\mathrm {max} }}{\Delta \nu ^{2}}}T_{\mathrm {eff} }^{1/2}}
  

Alternatif bir yöntem olarak yıldızın bilinen ışıma gücü de kullanılabilir. Bu durumda sıcaklık ifadesinin yerini, kara cisim ışıma gücü bağıntısı olan 
  
    
      
        L
        ∝
        
          R
          
            2
          
        
        
          T
          
            
              e
              f
              f
            
          
          
            4
          
        
      
    
    {\displaystyle L\propto R^{2}T_{\mathrm {eff} }^{4}}
  
 alır. Bu da aşağıdaki bağıntıları verir:

  
    
      
        M
        ∝
        
          
            
              ν
              
                
                  m
                  a
                  x
                
              
              
                12
                
                  /
                
                5
              
            
            
              Δ
              
                ν
                
                  14
                  
                    /
                  
                  5
                
              
            
          
        
        
          L
          
            3
            
              /
            
            10
          
        
      
    
    {\displaystyle M\propto {\frac {\nu _{\mathrm {max} }^{12/5}}{\Delta \nu ^{14/5}}}L^{3/10}}
  

  
    
      
        R
        ∝
        
          
            
              ν
              
                
                  m
                  a
                  x
                
              
              
                4
                
                  /
                
                5
              
            
            
              Δ
              
                ν
                
                  8
                  
                    /
                  
                  5
                
              
            
          
        
        
          L
          
            1
            
              /
            
            10
          
        
      
    
    {\displaystyle R\propto {\frac {\nu _{\mathrm {max} }^{4/5}}{\Delta \nu ^{8/5}}}L^{1/10}}
  

Procyon
Alfa Centauri A ve B
Mu Herculis

Asterosismoloji
Helyosismoloji
Değişen yıldızlar

Lecture Notes on Stellar Oscillations (Yıldız Salınımları Üzerine Ders Notları) - Jørgen Christensen-Dalsgaard (Aarhus Üniversitesi, Danimarka). (İngilizce)
Güneş ve Güneş Benzeri Yıldızlar Sempozyumu İstanbul - Halil Kırbıyık (Orta Doğu Teknik Üniversitesi, 2010).
Güneş Benzeri Titreşim Yapan Yıldızların Yapısı ve Evrimi (Doktora Tezi) - Zeynep Çelik Orhan (Ege Üniversitesi, 2017).

Bu bir ötegezegenler listesidir. 20 Nisan 2026 itibarıyla,
4.808 gezegen sisteminde varlığı doğrulanmış 6.415 ötegezegen bulunmaktadır ve bu gezegen sistemlerinden 1.061 kadarı birden fazla gezegene sahiptir. İlk kez 1984 yılında görece genç ve sıcak bir yıldız olan Vega (A tipi, 26,4 ışık yılı uzaklıkta) çevresinde gözlenen Toz diski daha sonra yakınlardaki 100 kadar yıldızın çevresinde de gözlendi. Ancak gezegenlerin bu disk içinde oluşmak için fazlaca bir zamanları yoktur. Uluslararası bir gökbilim ekibince 84 yıldız üzerinde yapılan bir araştırma, 400 milyon yıldan daha genç yıldızların %60'ının toz diskine sahip olduğunu, yaşları 1 milyar yılı aşan yıldızlardaysa bu oranın %10'a düştüğünü ortaya koymuştur. Sonuç: Bir gaz ve toz diskinin ömrü, yalnızca 300 - 400 milyon yıl. Daha sonra toz diski çeşitli öğelerin etkileşimiyle dağılıyor. Disk içindeki toz zerrecikleri, başka zerreciklerle çarpışarak iyice ufalıyor. En küçükleri yıldızdan gelen ışınım basıncıyla uzaya atılıyor. Daha büyükleriyse yıldız ışığıyla etkileşim sonucu sarmal hareketlerle yavaş yavaş yıldızın içine düşüyorlar.

Son yıllarda disklerin içinde ya da ergin yıldızların çevresinde saklanan gezegenler birer birer ortaya çıkarılmaya başlandı. İlk gezegen adayı 1995 Ekim ayında, 50 ışık yılı uzağımızdaki 51 Pegasi yıldızının çevresinde belirlendi. Bugün neredeyse gün geçmiyor ki, Güneşimize yakın yıldızların çevresinde dönen bir gezegen bulunmasın. Hatta Güneş Sistemimizde olduğu gibi, çevresinde birden çok gezegen oluşan bir yıldız bile belirlenmiştir.
Ana yıldızın Sağ açıklığına göre sıralanmıştır. Çoklu gezegen sistemleri sarı renk ile belirtilmiştir.

Ana yıldızın Sağ açıklığına göre sıralanmıştır. Çoklu gezegen sistemleri sarı renk ile belirtilmiştir.

Aşağıdaki yıldız tablosu; koordinatları, tayfsal ve fiziksel özellikleriyle doğrulanmış gezegenlerin bilgisini içermektedir (7 Temmuz 2011 itibarıyla). İki önemli yıldız özelliği kütle ve metallikdir çünkü bu iki veri gezegen sistemlerinin yapısını belirler. Yüksek kütle ve metalliğe sahip yıldızlar, daha fazla gezegene sahip olma eğilimindedirler.
Renkli satırlar en az üç gezegeni olan yıldızları göstermektedir.

Butler, R. vd... (2006). "Catalog of Nearby Exoplanets". The Astrophysical Journal. Cilt 646. ss. 505 - 522. doi:10.1086/504701. 
G. Takeda, E. B. Ford, A. Sills, F. A. Rasio, D. A. Fischer, J. A. Valenti (2006), Structure and Evolution of Nearby Stars with Planets II. Physical Properties of ~ 1000 Cool Stars from the SPOCS Catalog, California & Carnegie Planet Search, 7 Temmuz 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi13 Ekim 2006 KB1 bakım: Birden fazla ad: yazar listesi (link) 
Luhman, K.;  ve diğerleri. (2005). "Discovery of a Planetary-Mass Brown Dwarf with a Circumstellar Disk". The Astrophysical Journal. 635 (1). ss. L93 - L96. doi:10.1086/498868. 3 Kasım 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi16 Nisan 2009. KB1 bakım: Diğerlerinin yanlış kullanımı (link) 
F. Pepe, A.C.M. Correia, M. Mayor, O. Tamuz, W. Benz, J.-L. Bertaux, F. Bouchy, J. Couetdic, J. Laskar, C. Lovis, D. Naef, D. Queloz, N.C. Santos, J.-P. Sivan, D. Sosnowska, S. Udry (18 Ağustos 2006), The HARPS search for southern extra-solar planets. IX. mu Ara, a system with four planets, arXiv:astro-ph/0608396  KB1 bakım: Birden fazla ad: yazar listesi (link) 

JPL Planetquest New Worlds Atlas
Catalog of nearby exoplanets5 Mart 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Extrasolar Planets Encyclopaedia25 Aralık 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Observatory of Paris
List of planet discoveries and confirmations 8 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. from Geneva Observatory
Almanac of planets 18 Haziran 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - California & Carnegie Planet Search
XML catalogue of known extrasolar planets
exosolar.net - 3D Flash StarMap (2000 Stars and all known Exoplanets)
Extrasolar Visions

Kahverengi cüceler listesi
Yıldız dizinleri
Yakın yıldızlar dizini
Güneşdışı gezegenlerin özel listeleri:

Zamanlama ile tespit edilen güneşdışı gezegenler listesi.

Güneş kütlesi; astronomide diğer yıldızların, yıldız kümesinin, bulutsuların ve gök adaların kütlelerini belirtmede kullanılan, kütlesi yaklaşık 2×1030 kg olan standart bir kütle birimidir. Bu birim için Güneş kütlesi ölçek olarak düşünülmüştür. Yaklaşık iki nonilyon kilograma eşittir:

  
    
      
        
          M
          
            ⊙
          
        
        =
        (
        1.98855
         
        ±
         
        0.00025
        )
         
        ×
        
          10
          
            30
          
        
        
          
             kg
          
        
      
    
    {\displaystyle M_{\odot }=(1.98855\ \pm \ 0.00025)\ \times 10^{30}{\hbox{ kg}}}
  

Bu kütle Dünya'nın kütlesinin 332.946 katı, Jüpiter kütlesinin ise 1.048 katıdır. Dünya'nın Güneş'in etrafında eliptik yörüngede dolanması sebebiyle, Dünya'nın hareketinden yola çıkılarak güneş kütlesi hesaplanabilir. Merkezi bir kütle etrafında dolanan küçük cisimler için yörünge süresi eşitliğinden yararlanarak bulunabilir. Bir yılın uzunluğuna dayanarak, Güneş ile Dünya arasındaki uzaklık (astronomik birim veya AB), kütleçekim sabiti (G) ve Güneş kütlesi aşağıdaki eşitlikle gösterilir:

  
    
      
        
          M
          
            ⊙
          
        
        =
        
          
            
              4
              
                π
                
                  2
                
              
              ×
              (
              1
               
              
                
                  A
                  U
                
              
              
                )
                
                  3
                
              
            
            
              G
              ×
              (
              1
               
              
                
                  s
                  e
                  n
                  e
                
              
              
                )
                
                  2
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle M_{\odot }={\frac {4\pi ^{2}\times (1\ {\rm {AU}})^{3}}{G\times (1\ {\rm {sene}})^{2}}}}
  

Kütleçekim sabitinin değeri, Henry Cavendish tarafından  1798 yılında yapılan ölçümlerden sağlanarak elde edilmiştir. Onun bulduğu değer, modern yöntemlerle elde edilen değerden sadece %1 farklı idi. 1761 ve 1769 Venüs geçişi sırasında çok yüksek hassasiyetle Güneş'in ıraklık açısı hesaplanmıştır, 9″ değerindeki verimle (1976 değerini şimdiyle karşılaştırırsak 8.794148″). Eğer ıraklık açısının değerini biliyorsak, Güneş'in Dünya'ya olan uzaklığını geometrik olarak hesaplayabiliriz.
Güneş'in kütlesini ilk tahmin eden kişi Isaac Newton'dur. Principia adlı eserinde, Dünya'nın kütlesinin Güneş'in kütlesine oranının yaklaşık olarak 1/28,700 olduğunu tahmin etti. Daha sonra bulduğu değerin, 1 Astronomik Birim'i tahmin ederken kullandığı ıraklık açısının yanlış değerine dayandığını fark etti. Principia adlı eserinin 3. baskısında tahminini düzelterek, oranı 1/169,282 olarak verdi. Güneş'in ıraklık açısının kesin değeri daha da küçüktür. Tahmini kütlelerin oranı 1/332,946'dır.
Astronomik birim ve kütleçekim sabiti yüksek hassasiyetle hesaplanmadan önce, bir ölçüm birimi olarak Güneş kütlesi kullanılırdı. Bunun nedeni, Güneş Sistemi'indeki başka bir gezegenin  göreceli kütlesi veya ikili kütle sistemleri olan çift yıldızların toplam kütlesi Güneş kütlesi cinsiden direkt olarak hesaplanabiliyordu. Kepler'in 3. Yasası'nı kullanılarak, gezegenin ve yıldızın yörünge yarıçapı astronomik birimler cinsinde, yörünge periyodu ise yıl cinsinden bulunur.
Zaman geçtikçe Güneş'in kütlesi azaldı. Bu yaklaşık olarak eşit miktarlarda iki aşamada gerçekleşir. İlk olarak, Güneş'in merkezinde hidrojen nükleer füzyon ile helyuma dönüşür. Bu tepkime sonunda bir miktar kütle, gama ışını fotonları biçiminde enerjiye dönüşür. Her saniyede yaklaşık 600 milyar kilogram hidrojen, helyuma dönüşmekte ve bu dönüşüm sırasında yaklaşık 4 milyar kilogram madde enerjiye çevrilmektedir. Sonunda bu enerjinin çoğu Güneş'ten uzağa yayılır. İkinci olarak, Güneş'in atmosferindeki yüksek enerjili fotonlar ve elektronlar güneş rüzgârı olarak dış uzaya fırlatılır.
Güneş'in Anakol yıldızı olduktan sonraki gerçek kütlesi kesin değildir. Eğer şimdikine oranlarsak Güneş'in ilk hali çok daha fazla kütle kaybediyordu. Doğduğu andaki kütlesinin yüzde 1 ila 7'sini kaybetmiş olabilir. Güneş, Asteroit ve Kuyruklu yıldız etkileri nedeniyle çok az bir kütle kazanır. Zaten Güneş Sistemi'nin toplam kütlesinin %99,86'sını Güneş oluşturur. O nedenle bu etkiler nedeniyle kazanılan kütle, dış uzaya fırlayan ve ışımayla kaybedilen kütle ile karşılaştırılamaz.

Bir Güneş kütlesi, bağlantılı birimlere dönüştürülebilir:

27.068.510 Ay kütlesi (ML)
332.946 Dünya kütlesi (M🜨)
1.047,56 Jüpiter kütlesi (MJ)
Aynı zamanda, genel görelilikte kütleyi uzunluk ve zaman cinsinden ifade etmek için de sıklıkla kullanılır.

  
    
      
        
          M
          
            ⊙
          
        
        
          
            G
            
              c
              
                2
              
            
          
        
        ≈
        1.48
         
        
          k
          m
        
        ;
         
         
        
          M
          
            ⊙
          
        
        
          
            G
            
              c
              
                3
              
            
          
        
        ≈
        4.93
         
        
          μ
          s
        
      
    
    {\displaystyle M_{\odot }{\frac {G}{c^{2}}}\approx 1.48~\mathrm {km} ;\ \ M_{\odot }{\frac {G}{c^{3}}}\approx 4.93~\mathrm {\mu s} }
  

I.-J. Sackmann, A. I. Boothroyd (2003). "Our Sun. V. A Bright Young Sun Consistent with Helioseismology and Warm Temperatures on Ancient Earth and Mars". The Astrophysical Journal. 583 (2). ss. 1024-1039. arXiv:astro-ph/0210128 . Bibcode:2003ApJ...583.1024S. doi:10.1086/345408.

Güneş lekeleri, ışık küre (ışık yuvarı) adı verilen Güneş'in en dış katmanında oluşur. Çevresi ile karşılaştırıldığında sıcaklığı daha düşük olduğundan karanlık lekeler halinde görünür. Manyetik alanın belli bölgelerde yoğunlaşması, ısının eşit bir şekilde yayılımını engeller. Sonuç olarak çevresindeki ışık küreye göre daha düşük yüzey sıcaklığına sahip Güneş Lekeleri dediğimiz bölgeler oluşur. Bunlar genellikle çiftler halinde görünür. Her ikisi de birbirlerinin zıt manyetik kutuplarıdır.
Güneş lekeleri yaklaşık olarak 3.000-4.500 K (2.700-4.200 °C) sıcaklığa sahip olsalar bile siyah lekeler halinde açıkça görünür. Çünkü çevresindeki bölgeler yaklaşık olarak 5.780 K (5.500 °C) sıcaklığına sahiptir. Kara cisim ışımasında olduğu gibi, lekelerin ışık şiddeti sıcaklığının dördüncü kuvveti ile doğru orantılıdır. Eğer güneş lekelerini, çevresini oluşturan ışık küreden ayırabilseydik Ay'dan çok daha parlak görünürdü. Bu lekeler Güneş'in yüzeyinde ilerlerken hem daralıp hem genişler. Lekeleri daire olarak düşünecek olursak, 16 kilometre çapında küçük olabileceği gibi 160.000 kilometre çapında büyük de olabilir. Büyük olanlar Dünya'dan teleskop olmadan bile görünebilir. Aynı zamanda, ışık kürede ilk ortaya çıktıklarında, saniyede birkaç yüz metre göreceli hızlara sahip olabilirler.
Güneş lekeleri, tıpkı taçküre döngüleri (İngilizce coronal loop) ve manyetik bağlanma olayları gibi yoğun manyetik aktiviteyi belirtir. Çoğu güneş püskürtüsü ve taçküre kütle atımı, güneş lekelerinin gruplaştığı bölgelerin etrafındaki aktif manyetik alanlarda ortaya çıkar. Benzer olgular, ışık ve karanlık bölgeler ölçülerek, dolaylı yoldan Güneş dışındaki yıldızlarda da gözlenmiştir. Bunlara yıldız lekeleri denir.

Katmanbilim (İngilizce stratigraphic ), araştırmalarından elde edilen veriler gösteriyor ki, güneş döngüleri yüzlerce milyon yıldır aktif olarak devam etmektedir. Kambriyen öncesinden kalma kayaların varv denen tortullarının ölçülmesi, ince tabakaların sürekli tekrar ettiğini gösterdi. Kayalar üzerindeki her bir yeni katmanın yaklaşık olarak 11 yılda bir oluştuğu ortaya kondu. Dünya'daki ilk atmosferin, güneş ışımasındaki değişimlere daha fazla hassas olduğu söylenebilir. Bu yüzden, yıllar boyunca Güneş'in fazlaca aktif olması buzul erimelerine ve kalın tortul yataklarının oluşmasına neden olabilir. Yıllık katman oluşumuna bunun neden olduğu tahmin ediliyor. Ancak alternatif açıklamalar da ileri sürülmüştür.
Ağaç halkalarının incelenmesi, geçmiş güneş döngülerinin daha detaylı bir resmini ortaya çıkarmıştır. Dendrokronoloji ve radyokarbon tarihleme yöntemi, doğrudan güneş gözlemi ile elde edilmiş güvenilir veriler ışığında, 11.400 yıl öncesine uzanan güneş lekesi aktivitelerini tekrar incelememizi sağladı.

Günümüze ulaşan en eski güneş lekesi kayıtları M.Ö. 364'te Çinli gökbilimci Gan De tarafından gökbilim kataloğuna geçirilmiştir. Milattan önce 28. Yüzyıldan itibaren, Çinli astronomlar düzenli olarak güneş lekelerini gözlemleyerek resmi kayıt altına alıyorlardı.
Batı dünyasındaki ilk kaydedilmiş güneş lekesi M.Ö. 300'lü yıllara rastlar. Bu leke, Platon ve Aristo'nun öğrencisi Antik Yunan bilgini Theophrastus tarafından kayıt altına alınmıştır. Daha fazla güneş lekesi gözlemleri M.S. 17 Mart 807'de, Benedictine monk Adelmus tarafından yapılmıştır. 8 gün boyunca devam eden bir güneş lekesi gözlemlemiştir. Ancak Adelmus bu lekeye Merkür geçişi diyerek yanlış bir sonuca varmıştır. Aynı zamanda, M.S. 813 yılında Şarlman'ın öldüğü zamanda büyük bir güneş lekesi daha görülmüştür. 1129'daki Güneş lekesi aktiviteleri John of Worcester tarafından tanımlanmıştır. 12. Yüzyılın sonlarında ise bu tanımlamaları Averroes yapmıştır. Ancak Galileo 1612 yılında doğru tanımlamaları getirene kadar, bu gözlemler yanlış yorumlanarak gezegen geçişleri olarak adlandırılmıştır.

Güneş lekelerinin teleskopla gözlemlenmesi 1610'lu yılların sonlarına rastlar. Bu gözlemler İngiliz gök bilimci Thomas Harriot ve Friz gök bilimciler Johannes ve David Fabricius tarafından yapılmıştır. Daha sonraki zamanlarda Galileo, Roma'daki gök bilimcilere güneş lekelerini gösteriyordu. Christoph Scheiner de muhtemelen kendi tasarımı olan gelişmiş bir helioskop kullanarak güneş lekelerini gözlemliyordu.
Güneş lekelerinin Güneş sistemi'nin doğası hakkındaki tartışmalarda önemi vardı. Bunlar Güneş'in kendi çevresi etrafında döndüğünü gösterdi. Lekelerin kaybolması ve tekrar ortaya çıkması Güneş'in değişken bir yapıda olduğunun kanıtınır. Aristo bu durumun aksine, bütün gökcisimlerinin değişmeyen bir küresel yapıda olduğunu söylemişti.
Rudolf Wolf, geçmiş döngüsel varyasyonlar üzerinde bir veritabanı oluşturulması amacıyla geçmiş kayıtlar üzerinde çalışmalar yaptı. Dikkatli güneş gözlemleri için gelişmiş teknoloji ve teknikler daha 1610 yılında bile olmasına rağmen, onun verileri sadece 1700'e kadar genişletilebildi. Gustav Spörer, daha sonra  1716'dan önce güneş lekelerinin çok nadir gözlendiği zamanlarda 70 yıllık bir döngü olduğunu öne sürdü. Bunun sebebi, Wolf'un 17. Yüzyıla güneş döngülerini taşıyamamış olmasıydı.
17. yüzyılın ikinci yarısı boyunca güneş lekelerinin nadiren kaydı alınmıştır. Daha sonraki analizler gösterdi ki olumsuz gözlemler referans gösterilmediği sürece gözlemsel verilerin eksikliği sorun değildir. Edward Maunder, Spörer'in önceki çalışmalarını geliştirerek Güneş'in bir döngü boyunca değişim gösterdiğini söyledi. Bu süre içinde Güneş lekeleri yüzeyden tamamen kaybolarak 1700'lü yıllarda tekrar oluşmaya başlamıştır. Bu bilgi güneş döngüsünün neden kaybolduğunu anlamamıza yardımcı olmuştur. Bu süre boyunca kutup ışıkları da görünmez olmuştur. Güneş tutulması boyunca güneşin taç küresinin olmaması bile 1715'e öncelikli olarak not edildi. Güneş faaliyetlerinin çok az olduğu 1645-1717 yılları arasındaki güneş döngüsü  "Maunder Minimumu" olarak bilinir.

Güneş lekelerinin sayılarındaki değişiklikler ilk defa Heinrich Schwabe tarafından 1826 ile 1843 arasında gözlenmiştir. Wolf'un ise 1848'de başlayan düzenli gözlemler yapılabilmesine olanak vermiştir. Wolf sayısı, bir dizi güneş gözlemiyle ilişkili olan, tek tek lekelerin veya leke gruplarının ölçümünü ifade eder. Aynı zamanda 1848'de Joseph Henry bir ekrana Güneş'in fotoğrafını yansıtarak Güneş lekelerinin çevresindeki bölgeye göre daha soğuk olduğuna karar verdi.
Güneş faaliyetlerinin kaldığı yerden tekrar başlamasıyla, Heinrich Schwabe 1844'te Astronomische Nachrichten (Astronomi Haberleri) adlı  dergide güneş lekelerinin sayısında döngüsel bir değişim olduğunu bildirdi.
Güneş, 1 Eylül 1859'da görünen yarımküresinde son derece güçlü bir güneş püskürtüsü yaydı. Bu olay 1859 Güneş Fırtınası olarak kayıtlara geçti. Bütün elektrik servisleri kesildi, en uzaktaki güney noktaları olan Havana, Hawaii ve Roma'dan bile görünebilen kutup ışıklarına neden oldu.

Lisans eğitimini MIT'den alan Amerikalı güneş astronomu George Ellery Hale, Güneş'in fotoğraflarını çekmek için kullanılan, spektroheliograf denilen aleti icat etmiştir. Bu aletle güneş girdaplarını keşfetmiştir. Hale, 1908 yılında değiştirilmiş bir spektroheliograf kullanarak, görüş alanının güneş diski üzerindeki güneş lekesi üzerinden geçtiği zamanlarda, hidrojen spektrumlarının Zeeman etkisi sergilediğini gösterdi. Bu olay, çiftler halinde görünen ve her biri zıt manyetik kutuplara karşılık gelen güneş lekelerinin temelde manyetik bir olgu olduğunu ilk defa göstermiş oldu. Hale tarafından yapılan daha sonraki çalışmalar, güneşin ekvatoru boyunca ayna simetrisi ile her iki yarımküredeki güneş lekelerinin birbirleri ile bağlantılı olduğunu ve güneş lekelerindeki manyetik kutuplarının doğu-batı uyumu için güçlü bir eğilim gösterdiğini ispat etti. Güneş lekelerinin manyetik alanındaki bu düzen şimdilerde "Hale–Nicholson kuralı" olarak veya kısaca "Hale'nin kuralı" olarak biliniyor.

4 Kasım 2003'te uydu aletleri 11 dakika boyunca güneş ışığıyla deyim yerindeyse yıkanarak en güçlü güneş püskürtüsü gözlendi. 486 numaralı güneş lekesi bölgesinin, X28 güneş püskürtüsünden akan X ışınları ürettiği tahmin edildi. Görsel ve holografik gözlemler Güneş'in uzak noktalarına kadar belirgin faaliyetlerin devam ettiğini gösterdi.
2000'li yıllardaki ölçümler ve aynı zamanda infrared spektral çizgilerinde yapılan gözlemler gösterdi ki  güneş lekelerindeki faaliyetler, muhtemelen yeni bir minimuma olanak verecek şekilde, tekrar yok olabilir. 2007'den 2009'a kadar, güneş lekesi faaliyetleri ortalamadan çok uzaktı. 2008'de, güneş minimumu için bile uç bir durum, zamanın yüzde 73'ünde Güneş lekesizdi. Sadece 1913'te daha fazlası belirgindi, yılın yüzde 85'inde temizdi. Güneş 2009 Aralığının ortalarına doğru, birkaç yıldır görünen güneş lekelerinin büyük bir grubu yüzeye çıktığı zamanlarda, durgunlaşmaya devam etti. Buna rağmen, güneş lekesi seviyesi normalin altındaydı.

2006'da, NASA bir sonraki güneş lekesi maksimumu için tahmin yürüttü. Yaklaşık 2022'deki zayıf maksimuma kadar, 2011 yılı boyunca 150 ila 200 arasında olacağını öngördü (30–50% 23. Döngüden güçlü). Tahminler doğru çıkmadı. Aksine, güneş döngüsü, maksimuma yakın olması gerektiği zamanlarda, 2010'da hala minimumda idi. Bu durum güneşin olağandışı olarak düşük faaliyette olduğunu gösterdi.
Jet rüzgarlarının kaybolması, solan lekeler, kutupların yakınındaki yavaşlayan faaliyetlere bağlı olarak, Ulusal Güneş Gözlemevi ve Hava Kuvvetleri Araştırma Laboratuvarı'ndan birbirinden bağımsız bilim insanları 2011 ve bir sonraki 11 yıl boyunca güneş lekesi döngüsünün (25. Döngü) çok fazla azalacağını veya tamamen kaybolacağını tahmin etti.

Güneş lekelerinin ayrıntıları hala bir araştırma konusu olmasına rağmen, Güneş lekeleri Güneş'teki ısıyayımsal bölgenin manyetik kış tüpü ile benzer görünüyor. Tüplerdeki gerilim belirli bir limite ulaşırsa, lastik gibi bükülür ve Güneş'in yüzeyinde patlar. Patlama noktalarında ısının yayılması kısıtlanır, enerji yüzey sıcaklığı ile birlikte Güneş'in içinden akarak azalır.
Wilson etkisi, aslında güneş lekelerinin yüzeydeki çöküntü olduğunu söyler. Zeeman etkisini kullanarak yapılan gözl

Güneş püskürtüsü veya güneş patlaması, Güneş'in gaz yuvarında (atmosfer) gerçekleşen şiddetli patlamalara verilen addır. Bu patlamalar milyarlarca megaton gücünde olup, genelde saatte 1.000.000 km/saat hızla hareket ederler. 6 × 1025 Patlama sonucunda joule'e kadar enerji açığa çıkarabilir. Güneş püskürtüsü nedeniyle Dünya atmosferine normalin üzerinde küçük dalga boylu radyasyon parçacıkları girer. Bu püskürtüler sonucunda yeryüzündeki iletişim ve güç ağları olumsuz yönde etkilenebilir.
Güneş patlamaları, Güneş atmosferinin bütün tabakalarını (fotosfer, korona ve kromosfer) etkiler, plazmayı onlarca milyon kelvine çıkarıp elektronları, protonları ve daha ağır iyonları neredeyse ışık hızıyla uzaya fırlatır. Ayrıca bütün elektromanyetik tayfa yayılmış radyasyon üretirler. Çoğu Güneş patlamaları, şiddetli manyetik alanların fotosfere girdiği Güneş lekeleri gibi aktif bölgelerde oluşur.
Güneş püskürtüleri magnetik birleşmelerden dolayı oluşurlar. İlk oluşum ise 1859 yılında gözlemlenmiştir ve Carrington Olayı olarak adlandırılır.

"Superflares could kill unprotected astronauts". NewScientist.com. 23 Eylül 2008 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 17 Haziran 2005. 
Mewaldt, R.A., et al. 2005. Space weather implications of the 20 January 20, 2005 solar energetic particle event. Joint meeting of the American Geophysical Union and the Solar Physics Division of the American Astronomical Society. May 23-27. New Orleans. Abstract14 Temmuz 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
Solar Flares NASA Video from 2003
Solar Flares Solar & Heliospheric Observatory Video from 2002
Solar Cycle 24 and VHF Aurora Website (www.solarcycle24.com)20 Ağustos 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Solar Weather Site4 Ağustos 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
STEREO Spacecraft Site 23 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Early BBC report on the November 4, 2003 flare 25 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Later BBC report on the November 4, 2003 flare 28 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NASA SOHO observations of flares 19 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Stellar Flares 15 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - D. Montes, UCM.
The Sun 23 Aralık 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - D. Montes, UCM.
ASC / Alliances Center for Astrophysical Thermonuclear Flashes 11 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
'The Sun Kings', lecture by Dr Stuart Clark on the discovery of solar flares given at Gresham College, 12 September 2007 (available as a video or audio download as well as a text file).
An X Class Flare Region on the Sun 7 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - NASA Astronomy Picture of the Day
Sun trek website 6 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. An educational resource for teachers and students about the Sun and its effect on the Earth
NASA - Carrington Super Flare1 Ağustos 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. NASA May 6, 2008
Archive of the most severe solar storms16 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Animated explanation of Solar Flares from the Photosphere10 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (University of Glamorgan)

Güneş rüzgârı, Güneş'in üst atmosferinden yayılan bir plazma dalgasıdır. Büyük çoğunluğu, enerjileri genellikle 1,5 ve 10 keV arası olan elektronlar, protonlar ve alfa parçacıklarından oluşur. Bu parçacık akımının yoğunluk, sıcaklık ve hız nicelikleri zamana ve Güneş'in boylamına göre değişkenlik gösterir. Bu parçacıklar, Güneş tacının yüksek sıcaklığından gelen yüksek enerjileri ve maruz kaldıkları manyetik, elektriksel ve elektromanyetik fenomen sayesinde Güneş'in kütleçekiminden kurtulabilirler.
Güneş rüzgârı süpersonik bir şekilde dışarıya doğru uzak mesafelere doğru yayılarak, yıldızlararası maddeyle çevrili devasa hacimdeki balonumsu bir alan olan heliosferi doldurur. Bu konuyla bağlantılı diğer fenomenler arasındaysa; kutup ışıkları (Kuzey ve Güney ışıkları), kuyrukluyıldızların her zaman Güneş'ten dışarıya doğru olan plazma kuyrukları ve manyetik alan çizgilerinin yönünü değiştirip Dünya'daki güç şebekelerinde güçlü akımları oluşturabilen jeomanyetik fırtınalar yer almaktadır.

Güneş'ten dışarıya doğru çıkan devamlı parçacık dalgalarının var olduğu düşüncesi ilk olarak İngiliz astronom Richard C. Carrington tarafından ortaya atılmıştır. 1859'da, Carrington ve Richard Hodgson bağımsız bir şekilde daha sonra Güneş patlaması adı verilen gözlemler yaptılar. Bu, Güneş'in atmosferinden gelen ani enerji patlamasıdır. Ertesi gün, bir jeomanyetik fırtına gözlemlendi ve Carrington bu iki olay arasında bir bağlantı olduğundan şüphelendi. George FitzGerald daha sonra, maddenin, Güneş'ten uzağa doğru düzenli olarak ivmelendiğini ve birkaç gün sonra da Dünya'ya ulaştığını öne sürdü.

1910 yılında İngiliz astrofizikçi Arthur Eddington, Comet Morehouse'daki bir makalenin dipnotunda, temel bir şekilde ve isim vermeden Güneş rüzgârının varlığını öne sürdü. Eddington ayrıca bir önceki yıl Royal Institution adresinde benzer bir tahmin yapmış olmasına rağmen bu fikir hiçbir zaman tam olarak kavranamadı. Sonraki durumda, Comet Morehouse çalışmalarında, dışarıya fışkıran bu materyalin, içerisinde iyon olduklarını düşündüğü elektronlar içerdiği fikrini ortaya attı. Bunların her ikisi de olduğu fikrini öne süren ilk kişi ise Norveçli fizikçi Kristian Birkeland'dı. Birkeland'ın jeomanyetik araştırmaları da auroral aktivitelerin kesintisiz olduğunu gözler önüne serdi. Bu görüntüler ve diğer jeomanyetik aktivite, Güneş'ten gelen parçacıklar tarafından üretildiğinden, Dünya'nın sürekli bir şekilde " Güneş'ten gelen elektrik parçacıklarından oluşan ışınlar" tarafından bombalandığı sonucuna vardı. 1916 yılında, Birkeland “ Fiziksel bir bakış açısından, bu Güneş ışınları sadece negatif veya pozitif ışınlar değil, her iki türdendirler.” düşüncesini öne sürdü. Başka bir deyişle, Güneş rüzgârları hem negatif elektronlar, hem de pozitif iyonlar içerir. 3 yıl sonra 1919'da, Frederick Lindemann da, her iki polaritedeki parçacıkların, protonların da tıpkı elektronlar gibi Güneş'ten geldiğini öne sürdü.
1930'lu yıllarda bilim adamları, bu solar koronaların sıcaklıklarının, uzayın içerisinde gittikleri yollardan dolayı bir milyon Celcius olduğunu saptadılar (tam tutulmalarda görüldüğü gibi). Daha sonra spektroskopik çalışmalar da bu olağandışı sıcaklığı doğruladı. 1950'li yılların ortalarında İngiliz matematikçi Sydney Chapman, böyle bir sıcaklıktaki gazın özelliklerini hesapladı ve çok iyi bir süper iletken olduğu için Dünya'nın yörüngesinden öteye doğru bir yol izlemesi gerektiğini kararlaştırdı. Yine 1950'lerde, Alman bir bilim insanı olan Ludwig Biermann, bir kuyrukluyıldız, Güneş'e doğru veya Güneş'ten uzağa doğru gidiyor olsa da kuyruğunun her zaman Güneş'ten uzağa doğru yönlenmesi durumuna merak saldı. Biemann bu durumun sebebinin, Güneş'in dışarıya doğru, parçacıklardan oluşan sabit bir dalga yaymasından dolayı kuyrukluyıldızların kuyruklarının bu dalgalardan dolayı dışarıya doğru olması gerektiğini öne sürdü. Wilfried Schröder, Who First Discovered the Solar Wind? adlı kitabında, Alman astronom Paul Ahnert'in Whipple-Fedke (1942g) kuyrukluyıldızı üzerindeki araştırmalarına dayanarak, bir Güneş fırtınası ile kuyrukluyıldız kuyruğunun yönünün birbiri ile alakalı olduğunu öne süren ilk kişi olduğunu ortaya koymaktadır.
Eugene Parker, Chapman'ın modelinde Güneş'te yayılan ısının ve Bermann'ın hipotezindeki kuyrukluyıldızın kuyruğunun dışarıya doğru olması durumunun aynı fenomenin sonucu olması gerektiğini fark etti ve bu terimi "Güneş fırtınası" olarak isimlendirdi. 1958'de Parker, Güneş'in koronasının Güneş'in kütleçekiminden güçlü bir şekilde etkileniyor olmasına rağmen yine de ısıyı, uzak mesafelerde halen çok sıcak olmasında rağmen, iyi ileten bir iletken olduğunu gösterdi. Güneş'ten olan uzaklık arttıkça kütleçekimi azalığı için, dışarı koronal atmosfer süpersonik bir şekilde yıldızlararası uzaya doğru kaçar. Bunun da ötesinde, yerçekiminin azalması etkisinin, bir de Laval başlığı (ses altıdan süpersonik akışa dönüşümü tetikler) gibi aynı şekilde hidrodinamik akış üzerinde de etkisi olduğunu fark eden ilk kişi Parker'dı.
Parker'ın Güneş rüzgârı hipotezine muhalefet güçlüydü. Parker'ın 1958 yılında Astrophysical Journal'a sunduğu kâğıt iki yorumcu tarafından şiddetle reddedildi. Bu kâğıt, editör Subrahmanyan Chandrasekhar (daha sonra 1983 Nobel Fizik Ödülü'nü aldı) tarafından kurtarıldı.
Ocak 1959'da, Sovyet uydusu Luna 1 ilk doğrudan Güneş rüzgârı gözlemiş ve gücünü ölçülmüştür. Bu rüzgârlar yarıküre iyon tuzakları ile tespit edilmiştir. Konstantin Gringauz tarafından yapılan keşif, Luna 2, Luna 3 tarafından ve daha uzakta olan Venera 1 ölçümleri ile doğrulanmıştır. Üç yıl sonra kendi ölçümleri Mariner 2 uzay aracı kullanan Amerikalılar (Neugebauer ve iş arkadaşları) tarafından gerçekleştirilmiştir.
1990'ların sonlarında SOHO uzay aracı üzerindeki Ultraviyole koronal Spektrometre (UVCS) cihazı Güneş'in kutuplarından kaynaklanan hızlı Güneş rüzgârının ivmelenme bölgesini gözlemledi ve bu rüzgârın, yalnız başına termodinamik genişlemeden daha hızlı hızlandığını buldu. Parker'ın modeli, rüzgârın fotosferden yaklaşık 4 Güneş yarıçapı rakımda süpersonik akışına geçiş yapması gerektiğini öngördü; ancak bu geçiş (veya "ses noktası"), belki de fotosferden sadece 1 Güneş yarıçapı yukarıda, bazı ek mekanizmaların da bu Güneş rüzgârını Güneş'ten uzağa hızlandırdığı düşünüldüğünde, çok daha düşük görünüyor. Hızlı rüzgârın ivmelenmesi hala tamamen anlaşılmış değildir ve Parker'ın teorisi ile bütün bir halde izah edilemez. Fakat bu hızlanma için olan yerçekimi ve elektromanyetik açıklamalar daha önce Hannes Alfvén'in 1970 Nobel ödülü kağıdında detaylı bir şekilde anlatılmıştır.
Kapalı ve açık alan çizgileri dahil, Güneş koronasında oluşan Güneş rüzgârının ilk sayısal simülasyonu, 1971 yılında Pneuman ve Kopp tarafından gerçekleştirildi. Sabit durumdaki manyetohidrodinamik denklemleri, bir başlangıç dipolar dizilimiyle başlayıp iteratif bir şekilde çözüldü.
1990 yılında, Ulysses probu kutuplara yakın yerlerdeki Güneş rüzgârlarını inceleme için çalıştırıldı. Bütün öncelikli gözlemler Güneş Sistemi'nin tutulum düzlemlerinde yapıldı.

Güneş rüzgârlarının eski modelleri, materyalleri ivmelendirmek için temel olarak ısı enerjisini kullanırken 1960'larda Güneş rüzgârının yüksek hızının tek sebebinin termal ivmelenme olmadığı açıktı. Bilinmeyen ek bir ivmelendirme mekanizması gerekliydi ve bu ivmelendirme Güneş atmosferindeki manyetik alanlarla ilişkiliydi.
Güneş'in koronası veya genişletilmiş dış tabakası, plazmanın bir milyon Celciusun üzerindeki derecelere kadar ısıtıldığı bir bölgedir. Termal çarpışmaların bir sonucu olarak, iç koronadaki parçacıkların menzil ve dağılım bakımına olan hızları Maxwellian dağılımıyla tanımlanmaktadır. Bu parçacıkların ortalama hızı yaklaşık olarak 145 km/sn ve bu hız solar kurtulma hızı olan 618 km/sn'den düşüktür. Fakat parçacıkların pek bir azı kaçış hızı olan 400 km/sn'ye varabilecekleri enerjilere ulaşırlar ve bu, Güneş rüzgârlarını beslemelerini sağlar. Aynı sıcaklıkta elektronlar, çok daha küçük kütlelerinden dolayı, kaçış hızına ulaşır ve Güneş'ten uzaktaki iyonları ve yüklü atomları hızlandıran bir elektrik alan oluşturur.
Güneş rüzgârı tarafından Güneş'ten taşınan parçacıkların toplamı yaklaşık olarak saniye başına 1,3×1036'dır. Bu sebeple, sene başına düşen toplam kütle kaybı yaklaşık olarak (2-3)×10-14 Güneş kütlesidir veya saniye başına bir milyar kilogramdır. Bu, her 150 milyon yılda Dünya'nın kütlesine eşit miktarda kütle kaybına eşittir. Fakat Güneş'in sadece %0,01'i Güneş rüzgârlarıyla kaybedilmiştir. Diğer yıldızların çok daha güçlü yıldızsal rüzgârları vardır ve bu rüzgârlar çok daha belirgin miktarda kütle kayıplarına sebep olur.

Güneş rüzgârı sırasıyla, yavaş Güneş Rüzgârı ve Hızlı Güneş rüzgârı olmak üzere iki bileşene ayrılmıştır. Yavaş Güneş rüzgârı 400 km/sn hıza, 1,4–1,6×106 K sıcaklığa ve koronaya yakın eşdeğerlikte bir kompozisyona sahiptir. Buna karşın, Hızlı Güneş rüzgârı 750 km/sn hıza, 8×105 K sıcaklığa ve Güneş'in fotosferine yakın eşdeğerlikte bir kompozisyona sahiptir. Yavaş Güneş rüzgârı, hızlı Güneş rüzgârına kıyasla iki kat yoğunluğa sahip olmakla beraber yoğunluk bakımına daha fazla değişkenlik gösterir. Yavaş rüzgâr ayrıca türbülans alanları ve geniş ölçülü yapılarıyla beraber çok daha kompleks bir yapıya sahiptir.
Görünüşe göre yavaş Güneş rüzgârı, Güneş'in "flama kemeri" denilen bir bölgesinden kaynaklanmaktadır. koronal flamalar kapalı manyetik döngüler boyunca iç plazmanın taşıyarak, bu bölgeden dışarıya doğru uzanır. 1996 ve 2001 yılları arasındaki Güneş gözlemleri, yavaş Güneş rüzgârı salınımlarının, solar minimum (Solar aktivitenin en düşük olduğu dönem) sırasında ekvator etrafındaki 30–35° enlemleri arasında oluştuğunu ve minimum azaldıkça da kutuplara doğru genişlediğini göstermiştir. Solar maksimum zamanında, kutupların da yavaş Güneş rüzgârı yaydıkları tespit edilmiştir.
Hızlı Güneş rüzgârının ise taç küre deliği denilen, Güneş'in manyetik alanındaki huni benzeri açıklıklardan kaynaklandığı düşünülmektedir. Böyle açık çizgiler Güneş'in manyetik kutupları çevresinde öze

Güneş tutulması, Ay'ın yörünge hareketi sırasında Dünya ile Güneş arasına girmesi ve dolayısıyla Ay'ın Güneş'i kısmen ya da tümüyle örtmesi sonucunda gözlemlenen doğa olayıdır. Tutulmanın olması için Ay'ın yeni ay evresinde olması ve Dünya'ya göre Güneş ile kavuşum halinde olması, yani yörünge düzleminin Dünya'nın Güneş çevresindeki yörünge düzlemi ile çakışması gerekir. Bir yıl içinde Ay, Dünya çevresinde yaklaşık on iki kez dönmesine karşın, Ay'ın yörünge düzlemi ile Dünya'nın yörünge düzlemi arasında beş derece kadar bir açı olması sonucu, Ay her defasında Güneş'in tam önünden geçmez ve dolayısıyla bu çakışma seyrek olarak oluşur. Bu yüzden, yılda iki ile beş arasında Güneş tutulması gözlemlenir. Bunlardan en çok ikisi tam tutulma olabilir. Güneş tutulması Dünya üzerinde dar bir koridor izler. Bu yüzden herhangi bir bölge için Güneş tutulması çok ender bir olaydır.

Tam güneş tutulması: Ay'ın Güneş'i Dünya'dan disk halinde görünen ışık yuvarını tümüyle örtmesi ile oluşur. Güneş'in çok parlak olan ışık yuvarı Ay'ın karanlık gölgesi ile örtülür ve Güneş'in ışık yuvarından çok daha soluk olan taç küre çıplak gözle görülebilir hale gelir. Tutulmaya ancak tam tutulma zamanında güvenli olarak çıplak gözle bakılabilir. Bu sırada hava, parlak yıldızlar ve gezegenler gözle görülebilecek kadar kararır. Tam tutulma, Dünya yüzeyindeki dar bir koridorda gözlenebilir.
Hibrit güneş tutulması: Tutulmanın Dünya yüzeyinin bazı bölgelerinde tam, bazı bölgelerinde halkalı olarak gözlenmesi demektir. Hibrit tutulmalar ender olarak görülür.
Halkalı güneş tutulması: Ay'ın, Güneş'in önünden tam kavuşumlu geçişinde Güneş'i tam örtmediği zaman gözlemlenir. Ay'ın çapı, Güneş'in ışık yuvarının çapının yaklaşık 400'de biridir. Ancak Ay'ın Dünya'ya uzaklığı, Güneş'in uzaklığının yine yaklaşık 400'de biridir. Bu yüzden Ay'ın Dünya'dan görünür büyüklüğü Güneş ile yaklaşık olarak aynıdır. Ancak gerek Dünya'nın Güneş çevresindeki, gerekse Ay'ın Dünya çevresindeki yörüngeleri tam daire olmadığından, Ay her tam kavuşumlu geçişte Güneş'i tam olarak örtmez. Bu durumda, Güneş diskinin Ay tarafından örtülmeyen kısmı, Dünya'dan halka şeklinde gözlemlenir.
Parçalı güneş tutulması: Ay'ın Güneş'i kısmen örtmesi sonucunda oluşur. Her tam ve halkalı tutulma, parçalı tutulma olarak başlar ve tam kavuşumdan sonra yine parçalı tutulma halinde devam eder ve biter. Tam tutulma sırasında, tutulmanın tam olarak gözlenebildiği Dünya yüzeyindeki dar koridorun dışındaki geniş alanlarda, tutulma parçalı tutulma olarak görülür.

Çok kısa bir süre bile olsa Güneş'e doğrudan bakmak, göz retinasında kalıcı hasara ve dolayısıyla körlüğe varan görüş kalıcı görüş bozukluklarına neden olabilir. Retina acıya duyarlı olmadığından, bu hasarın oluşma hissi algılanmaz.
Olağan koşullar altında Güneş, doğrudan bakılamayacak kadar parlaktır. Ancak tutulma sırasında Güneş kısmen örtüldüğünde, parlaklığı azalıp doğrudan bakılabilir olduğu yanılsaması kolaylıkla oluşabilir. Özellikle çocuklar ve deneyimsiz gözlemciler bu yanılgıya kolaylıkla düşebilirler. Göz bebeği en parlak nesneye değil, ortamdaki toplam ışığa göre tepki verir. Dolayısıyla göz bebeği Güneş diski kısmen örtüldüğünde, Güneş'in normal haline bakıldığı durumdan daha geniş olur, böylelikle retina Güneş'in örtülmeyen kısmından gelen ışınıma daha çok maruz kalır. Bu yüzden, tam tutulma süresi dışında tutulma halindeki Güneş'e doğrudan bakmak, normal koşullardaki Güneş'e bakmaktan daha tehlikelidir. Güneş'e özel önlem alınmaksızın dürbün, teleskop, fotoğraf makinesi vizörü gibi optik araçlarla bakmak ise, çıplak gözle bakmaktan çok daha tehlikelidir.

Parçalı ve halkalı Güneş tutulmalarının izlenmesi, özel göz koruması gerektirir. Güneş diski, ancak Güneş ışınımının zararlı bölümünün uygun şekilde filtrelenmesi ile güvenli olarak izlenebilir. Güneş gözlükleri, yeterli olmadığından uygun değildir. Ancak uygun olarak tasarlanıp üretilmiş sertifikalı Güneş filtreleri Güneş tutulmasının doğrudan izlenmesi için güvenli olabilir.
Güneş diskinin en güvenli izlenme yöntemi, projeksiyondur. Bu yöntem, Güneş görüntüsünün, dürbün, teleskop ya da dip kısmında yaklaşık 1 mm çapında bir delik açılmış bir karton kutu kullanılarak beyaz bir kağıda düşürülmesi ile gerçekleştirilebilir. Güneş'in bu şekilde yansıtılmış görüntüsü güvenle izlenebilir.
Parçalı tutulma sırasında, Güneş'in ne kadarının örtüldüğüne bağlı olarak havada kararma fark edilebilir. Ancak Güneş koronası (taç tabaka) görünmez. Güneş'in yaklaşık üçte ikisi veya daha çoğu örtüldüğünde gün ışığının solduğu anlaşılabilir.

Tam Güneş tutulmasını, Güneş'in ışıkküresi Ay'ın diski tarafından tam olarak örtüldüğünde, çıplak gözle, dürbünle veya teleskopla doğrudan izlemek güvenlidir. Güneş tacı (korona) bu sırada gözlemlenebilir, renkyuvarı ve hatta Güneş püskürtüsü görülebilir.

Ay'ın diski Güneş'in ışıkyuvarını tam olarak kapatmadan önce Baily boncukları görülür. Bunlar, Ay vadilerinden kaçıp Dünya'ya ulaşan Güneş ışınlarıdır. Tam tutulma, son gün ışığının Ay diskinin kenarından kurtulduğu anda görülen elmas yüzük etkisi ile başlar. Elmas yüzük yok olur, hava belirgin olarak kararır, parlak yıldızlar ve gezegenler görünür. Tam tutulma, baştakinin tam karşı tarafından ilk gün ışığının gözükmesi ile tekrar oluşan elmas yüzük etkisi ve hemen ardından tekrar görünen Baily boncukları ile sona erer.

Güneş tutulmaları ve depremler arasında bir bağlantı olduğu yolunda kimi çevrelerde inanışlar bulunmaktadır. Özellikle 11 Ağustos 1999 tam Güneş tutulmasından kısa bir süre sonra gerçekleşen 1999 Gölcük Depremi ardından bu inanışın yaygınlaştığı görülmektedir. Ancak gerek astronomi, gerekse deprem bilimi uzmanları, bu iki doğa olayı arasında herhangi bir nedensel ilişki bulunmadığını açıklamışlardır.

Ay Tutulması

http://www.eclipse2006.boun.edu.tr/ 25 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.istanbul.edu.tr/fen/astronomy/eclipse/ 13 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://web.archive.org/web/20080905072435/http://astom.omu.edu.tr/2006_tutulma.html
[1] 28 Ağustos 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Handle Sistemi, kalıcı tanımlayıcıların veya işleyicilerin bilgi kaynaklarına atandığı Ulusal Araştırma Girişimleri Şirketi'nin (Corporation for National Research Initiatives) tescil kaydı sistemidir.
Bilgisayarda başka bir yerde kullanılan işleyiciler gibi, Handle Sistemi işleyicileri de opaktır ve temel kaynak hakkında hiçbir bilgi içermez, yalnızca kaynakla ilgili meta verilere bağlıdır. Sonuç olarak, işleyiciler meta verilerde yapılan değişikliklerle geçersiz kılınmıyor.
Sistem, Ulusal Araştırma Girişimleri Kurumundaki (Corporation for National Research Initiatives-CNRI) Bob Kahn tarafından geliştirilmiştir. Orijinal çalışma 1992 ve 1996 yılları arasında Savunma İleri Araştırma Projeleri Ajansı (Defense Advanced Research Projects Agency - DARPA) tarafından finanse edildi. Bu çalışma dağıtılan dijital nesne hizmetleri için daha geniş bir çerçevenin bir parçası oldu.Böylece bu sistem World Wide Web' in erken dönemlerinde World Wide Web' e benzer amaçlarla World Wide Web ile eşzamanlı var oldu.

Hypertext
OpenURL
Permalink
Resource Description Framework
Semantic Web

Resmî site
Persistent identifiers5 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. project at Paradigm27 Ocak 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hayashi çizgileri (İngilizce: Hayashi track)  astronomide oluşmakta olan ve kütleleri Güneş kütlesinin üç katından az olan yıldızların geçirdiği evrelerden biridir. Bu çizgiler adlarını Japon astronum Chushiro Hayashi'den (1920-2010) almıştır.
Anakol yıldızlarının parlaklık ve yüzey sıcaklıkları Hertzsprung-Russell diyagramı (HR diyagramı) üzerinde gösterilecek olursa yıldızların parlaklıklarının kütle ile arttığı gözlenir. Ancak henüz oluşmakta olan önyıldızlar bu kurala uymazlar ve ana koldaki benzer yıldızlara göre çok daha parlak olurlar. Bununla birlikte, önyıldızların yüzey sıcaklıkları ana koldaki benzer kütleli yıldızlardan daha düşüktür. Daha parlak olmalarının sebebi daha düşük yoğunluklu, daha büyük hacimli olmaları ve daha geniş yüzeyden ışınım yapmalarıdır. Hayashi önyıldızların ana kol yıldızlardan daha serin olduklarını, fakat belli bir sıcaklıktan daha düşük olamayacaklarını ortaya koydu.
Hayashi 1960 lı yıllarda önyıldızların bir süre sonra daha yoğunlaşacaklarını, yüzey alanlarının ve dolayısıyla parlaklıklarının azalacağını  öngördü. Ayrıca, bu arada yüzey sıcaklıklarının  da bir ölçüde arttığını hesapladı. Hayashi'nin bu öngörüsü yeni oluşmakta olan  yıldız kümelerindeki gözlemlerle de uyuştu.
Hayashi'nin ön görüsü HR diyagramında gösterilebilir. Buna göre önyıldız benzerlerinden çok daha parlaktır. Yani şamanın üst kısımlarındadır. Buna karşılık yüzey sıcaklığı daha düşük olduğu için anakol yıldızların sağ tarafındadır. Önyıldızın parlaklığını azalması önyıldızın HR diyagramında aşağı doğru hareket etmesi anlamına gelir. Diagram üzerinde önyıldızın hemen hemen dikey olarak aşağı doğru hareketi, Hayashi çizgisi olarak bilinir. Baştaki kütleye bağlı olarak her yıldızın kendi Hayashi çizgisi vardır. Fakat bu çizgiler birbirine benzer. 
Hayashi çizgileriyle tanımlanan bu evrede genellikle önyıldızlar çok kararsızdırlar ve çok güçlü patlama ve yıldız rüzgarlarına sebep olurlar. Bu karasızlık dönemindeki yıldızlara T Tauri yıldızı denilir.

Douglas Gough tarafından türetilen bir terim olan Helyosismoloji, Güneş'in yapısını ve dinamiklerini salınımları yoluyla inceleyen bilimdir. Bunlar esas olarak Güneş yüzeyine yakın konveksiyonla sürekli olarak yönlendirilen ve sönümlenen ses dalgalarından kaynaklanır. Sırasıyla Dünya'nın veya yıldızların salınımları yoluyla incelenmesi olan jeosismoloji veya asterosismolojiye (Gough tarafından da türetilmiştir) benzer. Güneş'in salınımları ilk kez 1960'ların başında tespit edilmiş olsa da, salınımların Güneş boyunca yayıldığı ve bilim adamlarının Güneş'in derin iç kısımlarını incelemesine olanak sağlayabileceği ancak 1970'lerin ortalarında fark edildi. Modern alan, Güneş'in rezonans modlarını doğrudan inceleyen küresel helyosismoloji ve bileşen dalgalarının Güneş'in yüzeyine yakın yayılmasını inceleyen yerel helyosismoloji olarak ikiye ayrılmıştır.
Helyosismoloji bir dizi bilimsel buluşa katkıda bulunmuştur. Bunlardan en dikkate değer olanı, Güneş'ten geleceği tahmin edilen nötrino akışının yıldız modellerindeki kusurlardan kaynaklanamayacağını ve bunun yerine parçacık fiziğiyle ilgili bir sorun olması gerektiğini göstermekti. Güneş nötrino sorunu olarak adlandırılan sorun, sonuçta nötrino salınımları ile çözüldü. Nötrino salınımlarının deneysel keşfi, 2015 Nobel Fizik Ödülü'ne layık görüldü. Helyosismoloji aynı zamanda Güneş'in çekim potansiyelinin dört kutuplu (ve daha yüksek dereceli) momentlerinin doğru ölçümlerine de olanak tanıdı; ki, bunlar Genel Görelilik ile tutarlıdır. Güneş'in iç dönüş profiline ilişkin ilk helyosismik hesaplamalar, katı bir şekilde dönen çekirdek ve diferansiyel olarak dönen bir zarf şeklinde kaba bir ayrım göstermiştir. Sınır tabakası artık takoklin olarak bilinmektedir ve güneş dinamosu için önemli bir bileşen olduğu düşünülmektedir. Her ne kadar kabaca güneş konveksiyon bölgesinin tabanıyla örtüşse de (aynı zamanda helyosismoloji yoluyla da çıkarım yapılıyor), konveksiyon bölgesiyle bağlantılı ve baroklinisite ile Maxwell stresleri arasındaki etkileşim tarafından yönlendirilen meridyensel bir akışın bulunduğu bir sınır katmanı olması nedeniyle kavramsal olarak farklıdır.
Helyosismoloji en çok, ilk olarak Avustralya yazında Güney Kutbu yakınlarından kesintisiz gözlemlerle başlayan, Güneş'in sürekli izlenmesinden yararlanır. Buna ek olarak, çoklu güneş döngüleri üzerinde yapılan gözlemler, helyosismologların Güneş'in yapısındaki onlarca yıl boyunca meydana gelen değişiklikleri incelemesine de olanak tanımıştır. Bu çalışmalar, onlarca yıldır faaliyet gösteren Küresel Salınımlar Ağı Grubu (GONG) ve Birmingham Güneş Salınımları Ağı (BiSON) gibi küresel teleskop ağları tarafından mümkün kılınmaktadır.

Güneş salınımı modları, hidrostatik dengede kabaca küresel simetrik, kendi kendine yerçekimine sahip bir sıvının rezonans titreşimleri olarak yorumlanır. Daha sonra her mod yaklaşık olarak yarıçap 
  
    
      
        r
      
    
    {\displaystyle r}
  
 fonksiyonunun çarpımı ve küresel bir harmonik 
  
    
      
        
          Y
          
            l
          
          
            m
          
        
        (
        θ
        ,
        ϕ
        )
      
    
    {\displaystyle Y_{l}^{m}(\theta ,\phi )}
  
 olarak temsil edilebilir ve sonuç olarak aşağıdakileri etiketleyen üç kuantum sayısıyla karakterize edilebilir:

Radyal düzen olarak bilinen, yarıçaptaki düğüm kabuklarının sayısı 
  
    
      
        n
      
    
    {\displaystyle n}
  
 ;
açısal derece olarak bilinen, her küresel kabuktaki düğüm dairelerinin toplam sayısı 
  
    
      
        ℓ
      
    
    {\displaystyle \ell }
  
 ; ve
Azimut sırası olarak bilinen, boyuna olan düğüm dairelerinin sayısı 
  
    
      
        m
      
    
    {\displaystyle m}
  
.
Salınımların iki kategoriye ayrıldığı gösterilebilir: iç salınımlar ve özel bir yüzey salınımları kategorisi. Daha spesifik olarak şunlar vardır:

Basınç modları özünde sabit ses dalgalarıdır. Baskın geri çağırıcı kuvvet (yüzdürme kuvveti yerine) basınçtır, dolayısıyla adı da buradan gelir. İç kısımla ilgili çıkarımlar için kullanılan tüm güneş salınımları p modlarıdır; frekansları yaklaşık 1 ila 5 milihertz arasındadır ve açısal dereceleri sıfırdan (tamamen radyal hareket) ila 
  
    
      
        
          10
          
            3
          
        
      
    
    {\displaystyle 10^{3}}
  
 mertebesine kadar değişir. Genel olarak konuşursak, enerji yoğunlukları yarıçapla ses hızıyla ters orantılı olarak değişir, dolayısıyla rezonans frekansları ağırlıklı olarak Güneş'in dış bölgeleri tarafından belirlenir. Sonuç olarak bunlardan güneş çekirdeğinin yapısını çıkarmak zordur.

Yerçekimi modları, ışınımsal iç kısım veya atmosfer gibi konvektif olarak kararlı bölgelerle sınırlıdır. Geri çağırıcı kuvvet ağırlıklı olarak kaldırma kuvvetidir ve dolayısıyla dolaylı olarak yer çekimidir ki isimleri de buradan gelir. Konveksiyon bölgesinde hızla kaybolurlar ve bu nedenle iç modların yüzeyde küçük genlikleri vardır ve tespit edilmesi ve tanımlanması son derece zordur. Sadece birkaç g modunun ölçümünün bile Güneş'in derin iç kısmına ilişkin bilgimizi önemli ölçüde artırabileceği uzun zamandır bilinmektedir. Bununla birlikte, dolaylı tespitler hem iddia edilmiş  hem de bunlara karşı çıkılmış olmasına rağmen, hiçbir bireysel g modu henüz kesin olarak ölçülmemiştir. Ayrıca, konvektif olarak kararlı atmosferle sınırlı benzer yerçekimi modları da olabilir.

Yüzey yerçekimi dalgaları derin sudaki dalgalara benzer ve Lagrangian basınç pertürbasyonunun esasen sıfır olması özelliğine sahiptir.Yüksek derecedeki 
  
    
      
        ℓ
      
    
    {\displaystyle \ell }
  
 karakteristik bir mesafeye nüfuz ederek 
  
    
      
        R
        
          /
        
        ℓ
      
    
    {\displaystyle R/\ell }
  
 olur ki burada 
  
    
      
        R
      
    
    {\displaystyle R}
  
 güneş yarıçapıdır. İyi bir yaklaşımla, derin su dalgası dağılım yasası olarak adlandırılan yasaya uyarlar: 
  
    
      
        
          ω
          
            2
          
        
        =
        g
        
          k
          
            
              h
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \omega ^{2}=gk_{\rm {h}}}
  
 Güneş'in katmanlaşmasına bakılmaksızın, 
  
    
      
        ω
      
    
    {\displaystyle \omega }
  
 açısal frekanstır, 
  
    
      
        g
      
    
    {\displaystyle g}
  
 yüzey yerçekimi ve 
  
    
      
        
          k
          
            
              h
            
          
        
        =
        ℓ
        
          /
        
        R
      
    
    {\displaystyle k_{\rm {h}}=\ell /R}
  
 yatay dalga sayısıdır, ve bu ilişkiye asimptotik 
  
    
      
        
          k
          
            
              h
            
          
        
        →
        ∞
      
    
    {\displaystyle k_{\rm {h}}\rightarrow \infty }
  
 olarak eğilimlidir.

Sismolojide başarıyla kullanılan salınımlar esasen adyabatiktir. Bu nedenle dinamikleri, basınç kuvvetlerinin 
  
    
      
        p
      
    
    {\displaystyle p}
  
 (artı varsayılan Maxwell gerilmeleri) eylemsizlik yoğunluğuna 
  
    
      
        ρ
      
    
    {\displaystyle \rho }
  
 sahip maddeye karşı etkisidir; bu da adyabatik değişim altında aralarındaki ilişkiye bağlıdır ve genellikle (birinci) adyabatik üs 
  
    
      
        
          γ
          
            1
          
        
      
    
    {\displaystyle \gamma _{1}}
  
 aracılığıyla ölçülür. 
  
    
      
        p
      
    
    {\displaystyle p}
  
 ve 
  
    
      
        ρ
      
    
    {\displaystyle \rho }
  
 değişkenlerinin denge değerleri (dinamik olarak küçük açısal hız 
  
    
      
        Ω
      
    
    {\displaystyle \Omega }
  
 ve manyetik alanla 
  
    
      
        
          
            B
          
        
      
    
    {\displaystyle {\rm {B}}}
  
 birlikte), Güneş'in toplam kütlesine 
  
    
      
        M
      
    
    {\displaystyle M}
  
 ve yarıçapına 
  
    
      
        R
      
    
    {\displaystyle R}
  
 bağlı olan hidrostatik destek kısıtlamasıyla ilişkilidir. Açıkçası, salınım frekansları 
  
    
      
        ω
      
    
    {\displaystyle \omega }
  
 yalnızca sismik değişkenlere 
  
    
      
        ρ
        (
        p
        ,
        Ω
        ,
        
          
            B
            )
          
        
      
    
    {\displaystyle \rho (p,\Omega ,{\rm {B)}}}
  
, 
  
    
      
        
          γ
          
            1
          
        
      
    
    {\displaystyle \gamma _{1}}
  
, 
  
    
      
        Ω
      
    
    {\displaystyle \Omega }
  
 ve 
  
    
      
        
          
            B
          
        
      
    
    {\displaystyle {\rm {B}}}
  
 veya bunların herhangi bir bağımsız fonksiyonuna bağlıdır. Sonuç olarak bilginin doğrudan elde edilebilmesi yalnızca bu değişkenler ile ilgilidir. Adyabatik ses hızının karesi 
  
    
      
        
          c
          
            2
          
        
        =
        
          γ
          
            1
          
        
        p
        
          /
        
        ρ
      
    
    {\displaystyle c^{2}=\gamma _{1}p/\rho }
  
 yaygın olarak benimsenen bir fonksiyondur çünkü akustik yayılımın esas olarak bağlı olduğu miktar budur. Helyum bolluğu gibi sismik olmayan diğer miktarların özellikleri 
  
    
      
        Y
      
    
    {\displaystyle Y}
  
 veya ana dizi yaşı 
  
    
      
        
          t
          
            ⊙
          
        
      
    
    {\displaystyle t_{\odot }}
  
, yalnızca ek varsayımlarla desteklenerek çıkarım yapılabilir, bu da sonucu daha belirsiz hale getirir.

Ham sismik verileri analiz etmenin başlıca aracı Fourier dönüşümüdür. İyi bir yaklaşımla, her mod, frekansın bir fonksiyonu olarak gücün bir Lorentz fonksiyonu olduğu sönümlü bir harmonik osilatördür. Uzaysal olarak çözülmüş veriler gene

Helyum (Yunanca "güneş" anlamına gelen ἥλιος helios'tan), sembolü He ve atom numarası 2 olan kimyasal element. Periyodik cetvelin birinci periyot 8A grubunda yer alan bir gazdır. Kokusuz, renksiz bir gazdır ve yanmaz.

Hidrojenden sonra en hafif gazdır. Renksiz, kokusuz olmakla beraber soy gaz olduğu için tepkimeye girmez ve bu yüzden eylemsizdir. Uçan balonların bazıları yanabildiği için helyumun yanıcı olduğu sanılır ancak bunun sebebi, maliyeti azaltmak için balonun içine hidrojen de eklenmesinden dolayıdır. Soy gazların son yörüngelerindeki elektron sayısı o yörüngenin maksimum elektron bulundurma kapasitesi kadardır, yani o yörünge ne kadar elektron alabiliyorsa o kadar olur. Helyum'un atom numarası ikidir (2), her elementte de olduğu gibi, helyumda da ilk elektron yörüngesinin maksimum alabildiği elektron ikidir. Bu doğrultuda helyum, soy gazlar kuralına uyan bir gazdır. Bağıl atom kütlesi ise 4,0026'tır. Oda sıcaklığında gazdır ve gaz dışında başka hallerde görmek doğal koşullarda imkânsızdır; çünkü erime noktası -272,05 °C ve kaynama noktası -268,785 °C'dir. Ancak laboratuvar koşullarında sağlanabilen sıcaklıklarda katı ve sıvı halinde görebilir. Bu sıcaklıklar mutlak sıfır'a çok yakın olduklarından dolayı laboratuvar koşullarında sağlamak bile çok zordur. Yoğunluğu ise 0,1785 g/l'dir, yani havadan daha hafiftir, bu yüzden de sıcak hava balonlarında ve zeplinlerde kullanılmaktadır. Hidrojen daha hafiftir, ancak hidrojen yanıcı bir madde olduğu için artık pek kullanılmamakta ve yerini Helyum'a bırakmaktadır. Atom çapı 49 pm'dir. Elektronegatifliği yoktur ve elektron dizilimi 1s (kare)'dir. Yükseltgenme basamağı sayısı sıfırdır. (Her 20.000 küçük helyum balonu bir insanın ağırlığını 6 kg azaltır.) Kararlı bir element olduğundan diğer elementlerle bileşik yapmaz ve oksijen ile tepkimeye giremez. Bu yüzden yanma tepkimesinde hiçbir zaman Helyum yer alamaz.

Helyum atmosferde çok az miktarda bulunmaktadır. Helyum, sıvı havanın fraksiyonlu destilasyonundan elde edilir.
Havadan hafif olması uçan balonlarda kullanılabilmesini sağlar. Hidrojen gibi yanıcı-patlayıcı özelliği olmadığı için de oldukça güvenlidir ama bu güvenlik pahalı olduğu için bu madde pek kullanılmamaktadır. Pahalı olmasının nedeni evrende hidrojenden sonra en çok bulunan element olmasına ve dünya atmosferinde 1/200.000 oranında bulunmasına rağmen, sıvı havanın ayrımsal damıtılmasıyla elde edilemez. Bunun sebebi, Helyumun atmosferdeki diğer birçok gazın aksine Joul-Thompson katsayısının pozitif olmayışıdır. Bu da onun sıkıştırılmak suretiyle sıvılaştırılmasını engeller ve havadan elde edilmesini imkânsız hale getirir.
Helyum inert gaz olması özelliğinden dolayı bazı metallerin inert atmosfer oluşturulmasına kullanılır. Ayrıca dalgıç tüpleri %80 He ve %20 O2'den oluşur. Sıvı hava yerine helyumla karıştırılmış oksijen kullanılmasının sebebi vurgun diye tabir edilen olayı önlemektir. Helyumun buradaki fonksiyonu, yukarıda bahsi geçen Joule-Thompson katsayısının negatif olması nedeniyle yüksek basınçta sıvılaşmayıp, dalgıçlar yukarı doğru çıkarırken yüksek basınçtan düşük basınca hızlı geçişte oluşan çözünürlük farkından dolayı kanda baloncuklar oluşturup felce neden olmamasıdır. Helyum ayrıca sıvı roket yakıtlarının basınç altında tutulmasında kullanılır. Sıvı helyum soğutma amaçlı da kullanılmaktadır (NMR cihazlarında).

Bu durum, sesin helyum içinde daha hızlı hareket etmesinden kaynaklanmaktadır. Bunun sebebi de gazlar içindeki sesin hızının, gazın yoğunluğunun karekökünün ters orantılı olmasıdır. Helyum da havadan çok daha az yoğun bir gaz olmasından dolayı (uçan balonlar gibi), helyum içinde sesin hızı havadakine göre birkaç kat daha fazladır. Ses tellerini hava yerine helyumun titreşmesi ve sesin helyum içinde daha hızlı ilerlemesi nedeniyle, insan sesi tiz bir şekilde çıkar. Alınan helyum, tekrar verildikten sonra bu ses incelmesi etkisini kaybeder.
Benzer şekilde yine, inert ve zehirsiz olan SF6 gazını solumanız durumunda ise, bu kez bu gazın havadan yaklaşık altı kat daha yoğun olması ve bu nedenle sesin SF6 içinde havadakinden çok daha yavaş ilerlemesinden dolayı, bu kez insan sesi kalın çıkmaktadır.

Helyum ilk olarak 1868'de İngiltere'de astronom Norman Lockyer tarafından tayf çizgileri olarak gözlenmiştir. William Ramsay 1895 yılında uranyum içeren kleveyit minerali ve bir asitle yaptığı bir deneyde, helyum oluştuğunu görmüştür. 1868 yılında Pierre Janssen ve Norman Lockyer, birbirinden bağımsız olarak helyumu keşfetmişlerdir. 1908 yılında Heike Kamerlingh Onnes 0,9 °K'de ilk sıvı helyumu elde etmiştir.

The Periodic Table of Videos - Helium29 Ekim 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Helium on webelements14 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Helyum 3, Helyum soygazının radyoaktif olmayan daha hafif bir izotopudur. Helyum 3 çekirdeğinde (helion) iki proton ve bir nötron bulunur. Helyum 4 çekirdeği alfa parçacığı olarak adlandırılır. Alfa parçacığında iki nötron bulunurken, helionda bir nötron bulunur. Helionun ağırlığı 5.006 412 14 (86) × 10-27 kg'dır. Bu parçacığı bulan bilim insanı Avustralyalı çekirdeksel doğabilimci Mark Oliphant'tır.
Dünya'da çok az bulunan bu izotop; nükleer araştırmaların sonucunda bulunmuştur. Özellikle füzyon (çekirdeksel kaynaşma) araştırmalarında kullanılır. Ay yüzeyinde bolca bulunduğu tahmin edilmektedir (Ay yüzeyindeki toprakta bolca bulunmasının sebebi; milyarlarca yıldır ay yüzeyini döven güneş rüzgarları, güneş sistemini oluşturan nebuladan artakalanlar ve meteor çarpmalarıdır). Helyum 4'ün bulunma oranı ile karşılaştırıldığında çok az miktarda Helyum 3 güneş sisteminde bulunur (He4: 28 ppm He3: 0,01 ppm).

Helyum 3 izotopu nötron ışımayan füzyon reaksiyonuna girer. Diğerleri gibi görülse de, bu reaksiyon en güvenilir enerji reaksiyonudur.
D + 3He → 4He (3,7 MeV) + p (14,7 MeV)
Bu reaksiyonda Helyum 3'ün reaksiyona girme isteği, reaksiyon ürünlerinden gelir. Bu reaksiyon için reaktörde hızlandırılmış nötronlar kullanılmalıdır, bombardıman edilmelidir. Enerji üretimi için en çok tavsiye edilen bu yöntem ile ısı elde edilir. Helyum 3'ü reaktörde kullanılan diğer yakıtlarla kıyaslarsak, bu izotop radyoaktif değildir. Açığa yalnızca yüksek enerjili proton çıkar. bu proton bile elektrik ve manyetik alanlarda direkt elektrik üretimine katılabilir.
Lakin, bu reaksiyonun oluşması için ilk önce geleneksel yollarla reaksiyon başlatılmalıdır. Çünkü reaksiyon ısısına ancak bu yolla ulaşılabilir. D + trityum füzyonundan daha fazla ısı gerektirir. Geleneksel yöntemler açığa nötron çıkarırlar. Bu nedenledir ki, bu işlem tam anlamıyla temiz değildir.
Yakıt olarak kullanılacak ve geleneksel yöntemlerin yerini alacak olan helyum He-3 miktarı azımsanmamalıdır. 1 mol He-3'ten üretilen enerji miktarı (takribi 3 gram) 493 MWh (4,93e8 Wh)'tir. Hatta bu enerjinin % 100'ü elektrik enerjisine çevirilebilir. Çıkan enerji 1000 megawatt saatlik bir santralin 30 dakikalık üretimine denk gelir. Bir yıllık üretimi göz önüne alırsak 1000 kilowatt saatlik bir santral yaklaşık 17,5 kilogram Helyum-3'e ihtiyaç duyar. Bunu elektriğin evlere taşınmasında oluşan %30 kaçağıda hesaplayarak koyarsak, tahmini miktar 1/3-2/3 oranında artacaktır.
Geniş ölçekte ihtiyaç duyulan yakıt miktarı toplam tüketim miktarları ortaya konularak şu şekil verilebilir; ABD Enerji Bilgi Yönetimi rakamlarına göre ABD'de 107 milyon evde 2001 senesine göre 1,140 milyar kWh elektrik tüketimi vardır. He-3 % 100 verimle çalıştığını ortaya koyarak hesaplarsak, bu büyüklükteki bir ülkenin ihtiyacını karşılamak için 6,7 ton He-3'e gerek vardır. Daha gerçekçi (kayıplarla birlikte) hesaplara göre ise 15-20 ton He-3'e ihtiyaç vardır.

Helyum gezegeni, helyum ağırlıklı atmosfere sahip varsayımsal bir gezegen türüdür. Bu durum, atmosferleri öncelikle hidrojenden oluşan ve yalnızca ikincil bileşen olarak helyum içeren Jüpiter ve Satürn gibi yaygın gaz devleriyle tezat oluşturur. Helyum gezegenleri çeşitli şekillerde oluşabilir. Güneş sisteminde helyum gezegeni bulunmamasına rağmen bazı gök bilimciler bu tür gezegenlerin gökadamızda yaygın olduğunu düşünmektedir. Gliese 436 b helyum gezegeni olmaya aday bir ötegezegendir.

Helyum gezegenlerinin oluşumu hakkında çeşitli teoriler vardır.

Bir helyum gezegeninin oluşumu, yıldızının yakın yörüngesindeki sıcak bir gaz devi gezegeninden hidrojenin buharlaşmasıyla gerçekleşebilir. Hidrojen en hafif element olduğundan, yıldızın radyasyonu diğer ağır elementlerden önce buharlaşmasına neden olur ve 10 milyar yıla kadar bir süre sonra hidrojen tamamen buharlaşabilir. Sonrasında helyum, gezegenin baskın elementi haline gelir.
Helyum gezegenlerinin tipik dev gezegenlerden nasıl oluşabileceğine dair bir senaryo, bir buz devini içerir. Bu buz devi, ev sahibi yıldıza o kadar yakın bir yörüngede bulunur ki, hidrojen atmosferden etkili bir şekilde buharlaşır ve gezegenin kütleçekim etkisinden kurtulur. Gezegenin atmosferi büyük bir enerji girişine maruz kalır ve hafif gazlar daha ağır gazlara göre daha kolay buharlaştığından, geriye kalan atmosferdeki helyum oranı giderek artacaktır. Böyle bir sürecin kararlı hale gelmesi ve tüm hidrojeni tamamen dışarı atması kesin fiziksel koşullara, gezegenin ve yıldızın doğasına bağlı olarak belki de 10 milyar yıl kadar zaman alabilir. Sıcak Neptünler böyle bir senaryo için adaydır.
Hidrojenin kaybı aynı zamanda atmosferdeki metanın da azalmasına yol açar. Buz devlerinde metan doğal olarak erime, buharlaşma, parçalanma ve bunu takip eden yeniden birleşme ve yoğunlaşma döngüsü oluşturur. Lakin hidrojen tükendikçe, karbon atomlarının bir kısmı atmosferdeki serbest hidrojenle tekrar birleşemeyecek ve bu da zamanla genel bir metan kaybına yol açacaktır. Zamanla, sıcak buz devlerinin atmosferlerindeki metan da tükenir.

Helyum zengini bir gezegensel cisim, nötron yıldızı gibi ikinci büyük kütleli bir cisim ile yakın bir ikili sistemde kütle transferi yoluyla hidrojeni tükenen düşük kütleli bir beyaz cüce sisteminde de oluşabilir.
Helyum gezegenlerinin oluşumu için bir başka olası senaryo da, daha az kütleli bir beyaz cüceden daha büyük kütleli bir beyaz cüceye kütle transferi sırasında oluşan çift yörüngeli bir helyum yığılma diski ile çevrili ve iki helyum çekirdekli beyaz cüceden oluşan AM CVn tipi simbiyotik ikili yıldızı içerir. Daha büyük kütleli bileşene kütle transferi nedeniyle iki yıldızdan biri, esas olarak helyum ve daha ağır elementlerden oluşan ve zaten başlangıçta hidrojen bakımından fakir bir gezegen kütlesine yaklaşabilir.

Helyum gezegenlerinin, tipik hidrojen egemenliğindeki gezegenlerden karbonmonoksit ve karbondioksit varlığındaki güçlü kanıtlar sayesinde ayırt edilebileceği beklenmektedir. Hidrojenin azalması nedeniyle atmosferde beklenen metan oluşamaz, çünkü karbonun birleşeceği hidrojen yoktur ve dolayısıyla karbon bunun yerine oksijenle birleşerek CO ve CO2 oluşturur. Atmosferik bileşim nedeniyle, helyum gezegenlerinin beyaz veya gri görünüme sahip olması beklenir. Böyle bir işaret, karbon monoksitin baskın olduğu ve bir helyum gezegeni olduğu varsayılan Gliese 436 b'de bulunabilir.

Gezegen § Oluşum

Helium Atmospheres on Warm Neptune- and Sub-Neptune-Sized Exoplanets and Applications to GJ 436 b, Renyu Hu, Sara Seager, Yuk L. Yung, 9 Mayıs 2015

Helyum parlaması yaklaşık Güneş kütlesinde bir yıldızın (0,8 Güneş kütlesi ila 2,3 Güneş kütlesi arası) kırmızı dev aşamasından sonra geçirdiği bir evredir. Yıldızın çekirdeğindeki helyum atomları çok kısa bir süreç içerisinde birbirleriyle üçlü alfa süreci ile kaynaşarak karbon atomlarına dönüşürler ve bu süreçte çok büyük enerji ortaya çıkar. Güneş anakol yıldızı olmaktan çıkıp kırmızı dev aşamasına geldikten yaklaşık 1,2 milyar yıl sonra helyum parlaması geçirecektir.

0,8 Güneş kütlesinin altındaki yıldızların hidrojen yakıtı tükendikten sonra çekirdekteki helyum atomları dejenere hale gelir ve yıldızın kütleçekim kuvvetine karşı kuantum fiziksel bir basınç ortaya çıkar. Bu durum yıldızın sıcaklığının yaklaşık 100 milyon Kelvin'e ulaşmasına sebep olur ancak bu sıcaklık bile helyum füzyonu için yeterli seviyede değildir.
Ancak yıldızın dış katmanları çekirdeğe doğru sıkışmaya devam eder ve bu inanılmaz basınç yıldızın sıcaklığının yaklaşık 108 K olmasına sebep olur. Bu sıcaklık helyum füzyonunu gerçekleştirmek için yeterlidir ve çok kısa bir sürede çekirdekteki ve etrafındaki helyum üçlü alfa süreci ile karbona dönüşür. İlk başta yavaş yavaş başlayan helyum füzyon tepkimeleri yavaş yavaş çekirdeğin sıcaklığını arttırmaya başlar. Ancak dejenere olmuş madde normal maddede olduğu gibi sıcaklığı arttığında genişleyemez. Genişleyemeyen yıldızdaki sıcaklık kontrol edilemez ve sıcaklık gittikçe artmaya başlar. Sıcaklık çok yüksek derecelere ulaşır ve bu sıcaklık yıldızdaki helyum atomlarının neredeyse aniden karbon atomuna dönüşmesine sebep olur. Aniden gerçekleşen bu olayda açığa çıkan enerji neredeyse bir süpernova kadardır. Ancak yıldızın dış katmanları bu enerjinin açığa çıkmasını engeller ve bu enerji yıldızın dışına çıkamaz. Dolayısıyla helyum parlamasını gözlemlememiz mümkün değildir.

İkili yıldız sistemlerinde beyaz cüceye aktarılan hidrojen genellikle beyaz cücenin etrafında birikmeye başlar. Birikin bu hidrojen dejenere çekirdeğin etrafında bir katman oluşturacak kadar çok olabilir. Biriken bu hidrojen eğer yeterince fazla olursa bir nova oluşabilir. Eğer bu hidrojen beyaz cücenin yüzeyinde füzyon ile helyuma dönüşmeye başlarsa bu helyum atomları bir helyum parlamasını tetikleyebilir. Bazı ikili yıldız sistemlerinde büyük olan yıldız hidrojeninin tamamını kaybedip helyum vermeye başlayabilir. Helyum parlaması için gerekli olan helyum bu şekilde de sağlanabilir. Bu şekilde patlamalar sadece beyaz cücelerde değil nötron yıldızlarında da gerçekleşmektedir.

Henyey çizgileri, Hayashi çizgilerinin sona ermesinden sonra Hertzsprung-Russell diyagramında 0,5 güneş kütlesinden büyük kütleli anakol öncesi yıldızların izlediği bir yoldur. 1950'lerde gök bilimci Louis G. Henyey ve meslektaşları, anakol öncesi yıldızın ana kola ulaşana kadar küçülme sürecinin bir kısmında ışınımsal dengede kalabileceğini göstermişlerdir.
Henyey çizgileri, neredeyse hidrostatik denge içinde yavaş bir çöküşle karakterizedir. Hertzsprung-Russell diyagramında ana kola neredeyse yatay bir şekilde yaklaşırlar (yani aydınlatma güçleri neredeyse sabit kalır).

Hayashi çizgileri
Yıldız evrimi

Henyey, L. G.; Lelevier, R.; Levée, R. D. (1955). "The Early Phases of Stellar Evolution". Publications of the Astronomical Society of the Pacific. 67 (396): 154-160. Bibcode:1955PASP...67..154H. doi:10.1086/126791.

Herbig-Haro cisimleri (HH), yeni doğmuş yıldızlarla ilişkilendirilen parlak bulutsu bölgeleridir. Bu yapılar yıldızlardan fırlatılan kısmen iyonize gaz jetlerinin, saniyede birkaç yüz kilometre hızla çevredeki gaz ve toz bulutlarıyla çarpışması sonucu oluşur. Herbig-Haro cisimleri genellikle yıldız oluşum bölgelerinde bulunur ve sıklıkla tek bir yıldızın çevresinde, dönme ekseniyle hizalanmış birden fazla HH cismi görülür. Çoğu HH, kaynağına yaklaşık bir parsek (3,26 ışık yılı) mesafede yer alsa da, bazıları birkaç parsek uzaklıkta gözlemlenmiştir. HH cisimleri yaklaşık birkaç on bin yıl süren geçici fenomenlerdir. Ana yıldızlarından hızla uzaklaşıp yıldızlararası uzaydaki (yıldızlararası ortam veya ISM) gaz bulutlarına doğru hareket ederken, birkaç yıllık zaman ölçeklerinde gözle görülür şekilde değişebilirler. Hubble Uzay Teleskobu gözlemleri HH cisimlerinin birkaç yıl içinde karmaşık bir şekilde evrim geçirdiğini, bulutsunun bazı bölgeleri sönükleşirken diğerlerinin yıldızlararası ortamın yığınlardan oluşmuş yapısı ile çarpışması sonucu parlaklaştığını ortaya koymuştur.
Herbig-Haro cisimleri ilk olarak 19. yüzyılın sonlarında Sherburne Wesley Burnham tarafından gözlemlenmiş, 1940'larda bu cisimlerin ayrı bir salma bulutsusu türü olduğu kabul edilmiştir. İlk kapsamlı çalışmalar, cisimlere adlarını veren George Herbig ve Guillermo Haro tarafından gerçekleştirilmiştir. Herbig ve Haro yıldız oluşumu üzerine bağımsız çalışmalar yaparken, bu cisimlerin yıldız oluşum sürecinin ikincil bir sonucu olduğunu fark etmişlerdi. HH cisimleri görünür dalga boyu fenomenleri olmasına rağmen, birçoğu toz ve gaz nedeniyle bu dalga boylarında görünmezdir ve yalnızca kızılötesi dalga boylarında tespit edilebilir. Bu tür cisimler, yakın kızılötesinde gözlemlendiklerinde moleküler hidrojen emisyon çizgisi cisimleri (MHO'lar) olarak adlandırılırlar.

İlk HH cismi 19. yüzyılın sonlarında Sherburne Wesley Burnham tarafından gözlemlendi. Burnham, Lick Gözlemevi'nde 36 inçlik (910 mm) kırılmalı teleskopla T Tauri yıldızını gözlemlerken, yakınındaki küçük bir bulutsu parçayı fark etti. Bu yapının bir salma bulutsusu olduğu düşünüldü ve daha sonra "Burnham'ın Bulutsusu" olarak adlandırıldı, fakat o dönemde ayrı bir cisim sınıfı olarak tanımlanmadı. T Tauri'nin çok genç bir değişen yıldız olduğu anlaşıldı ve bu yıldız, merkezlerinde nükleer füzyon yoluyla enerji üretimi ile kütleçekimsel çökme arasında hidrostatik dengeye henüz ulaşmamış T Tauri yıldızları olarak bilinen bir sınıfın prototipi oldu.
Burnham'ın keşfinden 50 yıl sonra, neredeyse yıldızı andıran görünüme sahip birkaç benzer bulutsu daha keşfedildi. George Herbig ve Guillermo Haro, 1940'larda Orion Bulutsusu'nda bu tür birçok cismi bağımsız olarak gözlemledi. Herbig, Burnham'ın Bulutsusu üzerinde çalışırken hidrojen, kükürt ve oksijenin belirgin emisyon çizgilerine sahip sıra dışı bir elektromanyetik spektrum sergilediğini buldu. Haro ise bu tür cisimlerin tümünün kızılötesi ışıkta görünmez olduğunu tespit etti.
Bağımsız keşiflerinin ardından Herbig ve Haro, Aralık 1949'da Tucson'da bir astronomi konferansında bir araya geldi. Herbig başlangıçta bu cisimlere pek önem vermemiş ve öncelikle yakınlardaki yıldızlarla ilgilenmişti, fakat Haro'nun bulgularını duyduktan sonra bu cisimler üzerinde daha ayrıntılı çalışmalar yaptı. Sovyet astronom Viktor Ambartsumyan, bu cisimlere "Herbig-Haro cisimleri" (genellikle HH cisimleri olarak kısaltılır) adını verdi. Ambartsumyan bu cisimlerin genç yıldızlar (birkaç yüz bin yıl yaşında) yakınında bulunmalarına dayanarak, bunların T Tauri yıldızlarının oluşumunda erken bir aşamayı temsil edebileceğini öne sürdü.
HH cisimleri üzerine yapılan çalışmalar bunların oldukça iyonize olduğunu gösterdi. İlk teorisyenler bunların derinlerde düşük parlaklığa sahip sıcak yıldızlar içeren yansı bulutsuları olabileceğini düşünmüşlerdi. Bununla birlikte, bulutsularda kızılötesi radyasyonun olmaması içlerinde yıldız olamayacağı anlamına geliyordu, çünkü bu durumda bol miktarda kızılötesi ışık yaymaları gerekirdi. 1975 yılında Amerikalı astronom R. D. Schwartz, T Tauri yıldızlarından gelen rüzgarların karşılaşma anında çevresel ortamda şok dalgaları oluşturduğunu ve bunun sonucunda görünür ışık ürettiğini öne sürdü. HH 46/47'deki ilk önyıldız jetinin keşfiyle birlikte, HH cisimlerinin gerçekten şok kaynaklı yapılar olduğu ve bu şokların önyıldızlardan yayılan koşutlanmış jetler tarafından oluşturulduğu netlik kazandı.

Yıldızlar, yıldızlararası gaz bulutlarının kütleçekimsel çökmesiyle oluşur. Çöküş sırasında yoğunluk arttıkça, artan opaklık nedeniyle ışınımsal enerji kaybı azalır. Bu durum, bulutun sıcaklığını yükselterek daha fazla çöküşü engeller ve hidrostatik bir denge sağlanır. Gaz, dönen bir disk içinde çekirdeğe doğru akmaya devam eder ve bu sistemin çekirdeğine önyıldız adı verilir. Yığılan malzemenin bir kısmı, yıldızın dönüş ekseni boyunca kısmen iyonize gazdan (plazma) oluşan iki jet halinde dışarı atılır.
Bu koşutlanmış iki kutuplu jetlerin oluşum mekanizması tam olarak anlaşılamamış olsa da, yığılma diski ile yıldız manyetik alanı arasındaki etkileşimin, yıldızdan birkaç astronomik birim uzaklıkta bulunan yığılma malzemesinin bir kısmını disk düzleminden uzaklaştırarak hızlandırdığı düşünülmektedir. Bu mesafelerde dışarı akış dağınıktır ve 10−30° aralığında bir açıyla genişler, fakat kaynağa olan mesafesi onlarca ila yüzlerce astronomik birime ulaştığında genişlemesi kısıtlanır ve giderek daha fazla koşutlanmış hale gelir.
Jetler ayrıca, aksi takdirde yıldızın çok hızlı dönmesine ve parçalanmasına neden olacak olan, malzemenin yıldız üzerine yığılmasından kaynaklanan aşırı açısal momentumu da uzaklaştırır. Bu jetler yıldızlararası ortamla çarpıştığında HH cisimlerini oluşturan küçük ve parlak emisyon bölgeleri ortaya çıkar.

HH cisimlerinden yayılan elektromanyetik emisyon, ilgili şok dalgalarının yıldızlararası ortamla çarpışması sonucu oluşan ve "terminal çalışma yüzeyleri" olarak adlandırılan bölgelerde meydana gelir. Spektrum süreklidir, fakat nötr ve iyonize türlerin yoğun emisyon çizgilerini de içerir. HH cisimlerinin Doppler kaymalarına yönelik spektroskopik gözlemler saniyede birkaç yüz kilometreye varan hızları işaret etmektedir, fakat bu spektrumlardaki emisyon çizgileri böylesine yüksek hızlı çarpışmalardan beklenenden daha zayıftır. Bu durum, çarpıştıkları maddenin bir kısmının da ışın boyunca daha düşük hızlarla hareket ettiğini düşündürür. Spektroskopik gözlemler ayrıca, HH cisimlerinin kaynak yıldızlardan saniyede birkaç yüz kilometre hızla uzaklaştığını göstermektedir. Son yıllarda Hubble Uzay Teleskobu'nun yüksek optik çözünürlüğü, birkaç yıl arayla yapılan gözlemlerde birçok HH nesnesinin özdevinimini (gökyüzü düzlemindeki hareketini) ortaya çıkarmıştır. Ana yıldızdan uzaklaştıkça HH cisimleri önemli ölçüde evrimleşir ve parlaklıkları birkaç yıllık zaman ölçeklerinde değişiklik gösterir. Bir cismin içindeki bireysel kompakt düğümler ya da yığınlar parlaklaşabilir, solabilir veya tamamen kaybolabilirken, yeni düğümlerin oluştuğu da gözlemlenmiştir. Bu değişimlerin muhtemelen jetlerin devinimi ve ana yıldızların zonklama ve aralıklı patlamalarından kaynaklandığı düşünülmektedir. Daha hızlı jetler daha yavaş hareket eden önceki jetlere yetişerek, gaz akışlarının çarpıştığı ve şok dalgaları ile buna bağlı emisyonlar ürettiği "iç çalışma yüzeyleri" olarak adlandırılan yapıları oluşturur.
Yıldızların tipik HH cisimlerini oluşturmak üzere yıldızlararası ortama fırlattığı toplam kütlenin, yılda 10−8 ile 10−6 M☉ arasında olduğu tahmin edilmektedir. Bu değer, yıldızların kendi kütlesine kıyasla çok küçük bir miktardır ancak kaynak yıldızların bir yılda biriktirdiği toplam kütlenin %1–10'una denk gelir. Kütle kaybı, kaynak yıldızın yaşı arttıkça azalma eğilimi gösterir. HH cisimlerinde gözlemlenen sıcaklıklar genellikle 9.000–12.000 K arasındadır ve H II bölgeleri ile gezegenimsi bulutsular gibi diğer iyonize bulutsularla benzerdir. Öte yandan yoğunluklar diğer bulutsulara göre daha yüksektir ve çoğu H II bölgesinde ve gezegenimsi bulutsularda cm3 başına birkaç bin parçacık bulunurken, HH cisimlerinde bu yoğunluk birkaç bin ile birkaç on bin parçacık arasında değişir. Yoğunluk, kaynak yıldız zamanla evrimleştikçe azalır.
HH cisimleri çoğunlukla kütlelerinin yaklaşık %75'ini hidrojen ve %24'ünü helyumun oluşturduğu elementlerden meydana gelir. Kütlenin yaklaşık %1'i ise oksijen, kükürt, azot, demir, kalsiyum ve magnezyum gibi daha ağır kimyasal elementlerden oluşur. Bu elementlerin bollukları ilgili iyonların emisyon çizgilerinden belirlenir ve genellikle kozmik bolluklarına benzerdir. Çevredeki yıldızlararası ortamda bulunan, ancak kaynak malzemesinde bulunmayan metal hidritler gibi birçok kimyasal bileşiğin, şokla tetiklenen kimyasal reaksiyonlarla oluştuğu düşünülmektedir. HH cisimlerindeki gazın yaklaşık %20-30'u kaynak yıldıza yakın bölgelerde iyonlaşmıştır, fakat bu oran mesafe arttıkça azalır. Bu durum, maddenin kutupsal jette iyonlaştığını ve daha sonraki çarpışmalarla iyonlaşmak yerine, yıldızdan uzaklaştıkça yeniden birleştiğini gösterir. Jetin ucunda meydana gelen şoklar, bazı maddeleri yeniden iyonize ederek parlak "başlıkların" (düğümlerin) oluşmasına yol açar.

HH cisimleri, keşfedildikleri sıraya göre yaklaşık olarak adlandırılır; HH 1/2 tanımlanan ilk cisimlerdir. Şu anda binin üzerinde bireysel cisim bilinmektedir. Bu cisimler her zaman yıldız oluşum bölgelerinde (H II bölgeleri) bulunur ve genellikle büyük gruplar halinde gözlemlenirler. Tipik olarak Bart damlacıklarının (çok genç yıldızlar içeren karanlık bulutsular) yakınında gözlemlenirler ve sıklıkla bu damlacıklardan kaynaklanırlar. Bazı HH cisimleri, tek bir enerji kaynağının yakınında gözlemlenmiş ve ana yıldızın kutup ekseni boyunca bir cisim dizisi oluşturmuştur. Bilinen HH cisimlerinin sayısı son birkaç yıl içinde hızla artmıştır, ancak bu sayı Samanyolu'nda tahmini olarak bulunan 150.000 HH cisminin çok küçük bir kısmını oluşturur ve bunların büyük çoğunluğu çöz

Alberta, Kanada'nın Batı Kanada bölgesindeki eyaleti. 1 Eylül 2005'te, Kanada Konfederasyonu'na katılmasının 100. yılını kutlamıştır.
Eyaletin doğusunda Saskatchewan, kuzeyinde Kuzeybatı Toprakları, batısında Britanya Kolumbiyası ve güneyinde bir Amerikan eyaleti olan Montana bulunur. Britanya Kolumbiyası sınırı ünlü Kayalık Dağlar (Rocky Mountains) zirveleri doğrultusunda uzanır. Eyaletin güneydoğu bölümü bir tarafa bırakılırsa, Alberta sahip olduğu düzinelerce nehir ve gölle, oldukça sulak bir eyalettir. Güney-kuzey doğrultusunda 1200 km, doğu-batı doğrultusunda ise 600 km uzanan bu eyalette, yüksekliğin de etkisiyle, iklim önemli farklılıklar göstermektedir. Kuzey Alberta, büyük oranda taygalarla kaplıdır ve eyaletin yarı-kurak güney bölümüne kıyasla buzlanmanın olduğu günlerin sayısı, bu bölgede daha fazladır. Alberta'nın batısı, yüksek dağ dizisi dolayısıyla oldukça korunaklıdır; bir çeşit Föhn rüzgârı olan Chinook rüzgârları sayesinde kışlar bu bölgede daha yumuşak geçmektedir. Diğer taraftan eyaletin genel olarak düz olan güneydoğu bölümünde, kışlar oldukça sert geçer ve buna karşılık yaz aylarında da oldukça yüksek sıcaklık değerlerine rastlanır.
Alberta'nın başkenti, 1 milyonun biraz üstündeki nüfusuyla Edmonton'dır; güneyde yer alan ve büyük bir ticaret merkezi olan Calgary, 1,1 milyonluk nüfusuyla eyaletteki en büyük kenttir. Eyaletin diğer büyük kentleri ve kasabaları ise şunlardır: Banff, Camrose, Wetaskiwin, Fort McMurray, Grande Prairie, Jasper, Lethbridge, Lloydminster, Medicine Hat ve Red Deer.
Calgary-Edmonton Koridoru olarak adlandırılan, güneyden kuzeye yaklaşık olarak 400 km'lik bir mesafeyi kapsayan bölge, Alberta'nın en çok kentleşmiş alanı olmasının yanı sıra, Kanada'nın en yoğun nüfusa sahip olan bölgelerinden biridir. 2001 yılında bu gölgede 2,15 milyondan fazla insan yaşamaktaydı (Alberta nüfusunun %72'si). Bu bölge aynı zamanda Kanada'nın en hızlı büyüyen bölgelerinden biridir.
Eyaletin sahip olduğu zengin doğal kaynaklar ve özellikle petrol, günümüzde de ekonomik gelişimin lokomotifi olmayı sürdürmektedir. 40'larda keşfedilen petrol kaynakları, o dönemden başlayarak eyaletin Kuzey Amerika'da petrol üretiminin liderlerinden biri olmasını sağlamıştır. Dünyanın en büyük petrol rezervi, eyaletin kuzeyinde 55.000 nüfusa sahip olan, Fort McMurray kentindedir; ve Fort McMurray bugün Kanada'da en hızlı büyüyen kent unvanına sahiptir.
Alberta ekonomisi, Kanada'nın en güçlüsü olarak görünmektedir. Ekonominin gücü büyük oranda hızla gelişen petrol endüstrilerinden ve daha küçük oranda tarım ve teknoloji endüstrilerinden ileri gelmektedir. 2005 yılında Alberta'da kişi başına düşen gayri safi eyalet içi hasıla 66.279 Kanada Doları kadardı; bu rakam ulusal ortalamanın %56 üstündedir ve bazı Atlantik eyaletlerinin iki katından bile fazladır.
Eyaletin şu anki başkanı, Birleşik Muhafazakar Parti'den Danielle Smith'dir.
Alberta nüfusu, gelişen ekonomiyle bağlantılı olarak hızla büyümektedir; Alberta'nın göreceli olarak yüksek doğum oranları, Kanada'nın içinden ve dışından eyalete olan göç hareketleri büyümenin başlıca etkenleridir. 2005 yılı sonunda eyaletin nüfusu 3.306.359 kadardı ve nüfusun %81'i kentsel alanlarda, %19'u ise kırsal da yaşamaktaydı. Albertalıların büyük bölümü kendini Hristiyan olarak tanımlamaktadır. Alberta diğer tüm eyaletlerden daha fazla evanjelik Hristiyan'a sahip olmasıyla çelişik bir şekilde, Britanya Kolumbiyası'nın ardından ülkedeki en düşük kilise katılım oranına sahiptir. Eyalette önemli Hindu, Sih ve Müslüman topluluklar bulunmaktadır. Kuzey Amerika'nın en eski camisi Edmonton'dadır.

Alberta Hükûmeti'nin Resmî Sitesi 20 Ekim 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kanada ve Alberta Hakkında Türkçe Bilgilendirme Sitesi  17 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Turizm Alberta Resmî Sitesi 24 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Gökkuşağı, güneş ışınlarının yağmur damlalarında veya sis bulutlarında yansıması ve kırılmasıyla meydana gelen ve ışık tayfı renklerinin bir yay şeklinde göründüğü meteorolojik bir olaydır. Gökkuşağındaki renkler bir spektrum oluşturur.

Tipik bir gökkuşağı kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, camgöbeği, mavi ve menekşe renklerinden meydana gelen bir renk sırasına sahip bir veya daha fazla aynı merkezli arklardan ibarettir. En çok rastlanan çeşidi ilkel (birinci) gökkuşağıdır. Bu çeşidin merkez açısı 42° civarındadır ve kırmızı renk dış tarafa, mor renk iç tarafa isabet eder. Bazen ışığı daha zayıf merkez açısı 50° civarında olan tali (ikinci) gökkuşağına da rastlanır. Güneşin ufuktan yüksekliği 52 dereceyi geçerse gökkuşağı oluşmaz, 42,5 derecenin üzerinde olursa gökkuşağı görülmez. Bunda renk dizilişi diğerinin tersidir. Bunların haricinde sadece dar kırmızı veya kırmızı-yeşil renk bantlarından müteşekkil küçük kuşaklar da görülür ve bunlar birinci gökkuşaklarının iç tarafında ve ikincilerin dış tarafında bulunurlar. Gökkuşakları; ışık ışınlarının yağmur damlaları ve sis tanecikleri tarafından kırılması, yansıtılması ve dağıtılması ile meydana gelir. Büyük damlaların meydana getirdiği kuşaklar en parlak ve renk ayrılması en belirgin olanlarıdır. Küçük yağmur damlalarının meydana getirdiği kuşaklar ise daha zayıf ve daha geniş olurlar. Bunun en tipik örneği sis kuşağı olarak da isimlendirilen ve sis bulutu veya buğusu tarafından meydana getirilen beyaz kuşaklardır.
Genellikle yarım çember olarak gözükmelerine karşın, bir dağ tepesinden veya uçaktan bakıldığında, gökkuşağı konisi olarak adlandırılan çember şeklinde görülebilir.
Gökkuşağının olabilmesi için gökyüzünde güneş olmalıdır. Gökkuşaklarının sık göründüğü zaman ikindiye doğru özellikle sağanak yağışların geçmesinden sonraki zamandır. Gökkuşağı daima güneşin tam karşısında olan kısımdadır. Gökkuşağını görebilmek için güneşe arkamızı dönmemiz gerekmektedir.

Newton renklerin ayrılmadığını fark etti. Daha sonra renklerin müziğin 7 notasına ve zamanında bilinen 7 gezegene eşleşmesi için turuncu ve çivit mavisini ekledi.

Mitolojiye göre Yunan tanrılarının kraliçesi olan Hera yeryüzüyle haberleşmek istediğinde, "renkli elbise" sini giyerek giden haberci İris'i gönderirdi.Eski Atinada'ki ölümlüler İris'in görev başında olduğunu gökkuşağını görünce anlarlardı. Birçok kültür gökkuşağını cennet ile dünya arasındaki köprü olarak görmektedir. Doğadaki en güzel manzaralardan biri olan gökkuşağı batı kültüründe umut ve şans sembolü olmuştur. İran Müslümanlarına göre gökkuşağındaki renklerin bir önemi vardır. Yeşil bolluk, kırmızı savaş ve sarı ise ölüm anlamına gelir. Sibirya'da güneşin dili olarak düşünülür. Güney Amerika Yerlileri ise denizin üzerinde görülmesinin bir şans olduğuna inanırlar. Diğer adları; alkım, ebekuşağı, ebemkuşağı, eleğimsağma, hacılarkuşağı, meryemanakuşağı, alaimisemadır. Yeygör, süleyke gibi adlarla da bilinir. Moğollar solongo derler. Buryatlar ise Holongo olarak söylerler.
Türk kültüründe alkım veya alakuşak da denir. Umay Ana yeryüzüne inmek için gökkuşağını kullanır. Bazen göğe asılmış bir yay olarak düşünülür. Bazen bir yol olarak tasvir edilir. "Al inancı"yla bağlantılı olarak ele alındığında yerle göğü birbirine bağlayan büyülü bir köprü olduğu anlaşılır. Pura adlı koçlar veya atlar (ruhlar) alkımın üzerinde görülürler. Kazakçadaki tabir ise başka bir mitolojik varlıkla ilgilidir ve kempirkoşak (kempirkuşağı) ve enekemkoşak/cenekemkoşak denir. Anadolu'da çocuk oyunlarında büyük ve tıpkı gökkuşağı gibi renkli bilyelere Eneke adı verilir. Teleğüt Türklerinde ise Eneke sözcüğü koruyucu ruh demektir. Koşak sözcüğünün koç, kukla, ikiz gibi anlamları da bulunur. Tüm dünya mitolojilerinde ilgi çekici bir unsur olan Gökkuşağı pek çok dış tesirle karşılaşsa da bir kuşak olduğu ve yeryüzünü sardığı fikri temelde aynı kalmıştır. Azericede Göykurşağı şeklinde ifade edilir ve anlam Türkçedekiyle aynıdır. Türk kültüründe daima bu kavramı nitelemek için Kuşak tabirinin tercih edildiği görülür. Şamanın göğe çıktığı bir köprü olarak algılanır. Tüm dünya mitolojilerinde gökkuşağına söylencesel anlamlar yüklenir ve çoğu zaman da bunu çağrıştıran isimler verilir. Gökkuşağı görsel olarak tüm insanlığın daima ilgisini çekmiştir, çünkü fizik kuralları gereği ona hiçbir zaman ulaşmak mümkün değildir, bu nedenle geriye tek bir şey kalır, hayalgücünü zorlamak. Gökkuşağının Anadolu'da yaygın olarak kullanılan diğer adı olan Alkım sözcüğü Alkımak (hoş görünmek, hoşa gitmek, hayırdua etmek) fiiliyle bağlantılıdır. Beğenilme, hoşa gitme anlamı bulunur.

İkincil gökkuşağı farklı yağmur damlalarından dolayı ikinci bir yansımadan kaynaklanır ve 50-53 °'lik bir açı ile görüntülenir. İkincil gökkuşağındaki renk dizilişi birincinin tersi olur. İçte kırmızı, dışta mavi. İkincil gökkuşağı daha geniş bir alana yayıldığından birinciye oranla daha sönüktür.
İki gökkuşağı arasındaki karanlık bölgeye ise ilk olarak Afrodisiaslı İskender tarafından tarif edildiği için "İskender şeridi" denir.

Gökkuşağı oluşumu 23 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Kırılma, fizikte sabit bir yol izleyerek ayırıcı bir yüzeye çarpan ışığın ortamların kırıcılık indislerine bağlı olarak yön değiştirmesine verilen addır. Örneğin, hava ortamında yol alan ışık ışınları su ortamına geçerken normalle belli bir açı yapacak şekilde yön değiştirir, yani kırılır.
Kırılma kurallarına göre çok kırıcı ortamdan az kırıcı ortama geçen ışık, yüzey normalinden uzaklaşacak şekilde kırılır. Az kırıcı ortamdan çok kırıcı ortama geçen ışığın kırılması normal çizgisine yaklaşacak şekilde olur. Işığın bir ortamdan diğerine geçerken kaç derecede kırılacağı Snell yasasına göre şu formülle hesaplanır:

  
    
      
        
          n
          
            1
          
        
        s
        i
        n
        (
        i
        )
        =
        
          n
          
            2
          
        
        s
        i
        n
        (
        r
        )
      
    
    {\displaystyle n_{1}sin(i)=n_{2}sin(r)}
  

Kırılmaya uğrayan ışığın da bir ortamdan diğerine geçişte girdiği ortama has hızla hareket eder. Evrensel sabit olarak bilinen ışık hızı, aslında ışığın boşluktaki hızıdır. Diğer ortamlardan geçerken ışığın hızı azalır.

Mavi, çakır veya gök, resim boyamada ve geleneksel renk teorisi ve RGB renk modelindeki üç ana renkler pigmentlerinden biridir. Görünür ışığın tayfı üzerinde menekşe ve yeşil arasında uzanır. Göz yaklaşık 450 ile 495 nanometre arasında baskın dalga boyu olan ışığı gözlemlerken maviyi algılar. Çoğu mavi, diğer renklerin hafif bir karışımını içerir; gök mavisi biraz yeşil içerirken lacivert biraz menekşe içerir. Açık gündüz gökyüzü ve derin deniz Rayleigh saçılması olarak bilinen optik bir etki nedeniyle mavi görünür. Tyndall etkisi adı verilen bir optik etki, mavi gözler 'i açıklar. Havadan perspektif adı verilen başka bir optik etki nedeniyle uzaktaki nesneler daha mavi görünür. Karşıt rengi turuncu'dur.
Genellikle 400-490 nm arasındaki dalga boyları mavi kabul edilir. RGB renk düzeninin üç ana renginden en kısa dalga boylu olanıdır. HSV renklendirmesine göre karşıt rengi sarıdır. RYB renklendirmesine göre ise karşıt rengi turuncudur. Kökeni Arapçadaki mai kelimesidir.

Arapça "ma" su anlamına gelmektedir. Mavi sözcüğü Arapça "su gibi" anlamına gelen Ma'i sözcüğünden Türkçeye geçmiştir. Kâşgarlı Mahmud'un 1073 yılında  Araplara Türkçe öğretmek için yazdığı sözlük olan Divân-ı Lügati't-Türk adlı yapıtında çaqır (çakır) ve gök (kök) sözcükleri mavi anlamında kullanılır. Bu sözcükler günümüzde de zaman zaman mavi anlamında kullanılır.

Göğün ve denizin rengi mavidir. Gökyüzü, Güneş ışığının Rayleigh dağılımına uğraması sonucu mavi gözükür. Suyun mavi gözükmesi ise suyun kırmızı civarındaki dalga boylarını soğurması sebebi iledir.

Psikolojide mavi mutluluğu temsil eder.

Blues (maviler) bir tür müzik türüdür. Siyahi Amerikalıların çıkardığı bu müzik türüne maviler isminin verilmesinin sebebi, şarkıların üzüntüyü ifade etmesindendir.

Azurro, İtalya'nın ulusal rengidir. Açık mavi bir rengi vardır.
Mavi, Hindistan'ın ulusal spor rengidir. Laikliği temsil eder
Mavi rengi, çevresi okyanusla veya denizle çevrili ülkelerin bayraklarında kullanılır (örn. Avustralya).
Mavi, beyaz ile birlikte Somali, İskoçya, Finlandiya, Guatemala, Honduras, Yunanistan, İsrail, Nikaragua gibi ülkelerin ve Birleşmiş Milletler'in bayraklarında barışı temsil etmek amacıyla kullanılır.
Mavi, sarı ile birlikte İsveç, Kazakistan, Ukrayna ve Barbados ülkelerinin, yeşil ile birlikte Brezilya'nın, kırmızı ile birlikte Kolombiya, Venezuela, Ekvador, Çad, Romanya ve Moldova ülkelerinin bayraklarında kullanılır.
Türkler genellikle bayraklarında mavi ve mavinin tonlarını kullanmışlardır. Göktürk bayrağı, Gagavuz bayrağı, Azerbaycan bayrağı, Kazakistan bayrağı, Doğu Türkistan bayrağı, Irak Türkmenleri (Türkmeneli) bayrağı, Hazar Devleti bayrağı, Büyük Selçuklu Devleti bayrağı, Karamanoğulları bayrağı, Akkoyunlular bayrağı, Kazak Hanlığı bayrağı, Türkistan Millî Devleti bayrağı İdil Ural Devleti, Altay, Balkar, Başkurdistan, Karaçay, Kalpakistan, Taymir, Tuva, Yakutistan gibi tarihi ve çağdaş Türk devletlerinin bayraklarında mavi ve mavinin değişik tonlarının olduğu görülmektedir.
Yahudilik'te mavi; mavi gök ve denizin rengi olduğundan tanrısallık vasfını simgeler.

Mavi, görünür spektrum üzerindeki menekşe ile yeşil arasındaki ışığın rengidir. Mavinin tonları arasında çivit mavisi ve menekşe yakın ultramarin; diğer renklerin karışımı olmadan saf mavi; Camgöbeği, mavi ve yeşil arasındaki spektrumun ortasında yer alır ve diğer mavi-yeşiller turkuaz, tatlısu ördeği ve akuamarin dir.
Mavi ayrıca gölge veya renk tonu bakımından da değişir; daha koyu mavi tonları siyah veya gri içerirken, daha açık tonlar beyaz içerir. Mavinin daha koyu tonları arasında ultramarin, kobalt mavisi, lacivert ve Prusya mavisi bulunur; daha açık tonlar arasında gök mavisi, azur mavisi ve Mısır mavisi bulunur. (Daha eksiksiz bir liste için Renk Listesi 'ne bakın).

Mavi pigmentler başlangıçta lapis lazuli, kobalt ve azurit gibi minerallerden yapılmıştır ve bitkilerden mavi boyalar yapılmıştır; Avrupa'da genellikle woad ve Asya ve Afrika'da Indigofera tinctoria veya gerçek çivittir. Günümüzde çoğu mavi pigment ve boyalar kimyasal bir işlemle yapılmaktadır. 

Gök(Türk Dili Dergisi29 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.'nde). Maviyle ilgili sözcüklerinin etimolojisi hakkında.

2008 (MMVIII) salı günü başlayan yıl. 21. yüzyılın ve 3. milenyumun 8. yılı.

2008; Uluslararası Dil Yılı, Uluslararası Dünya Yılı, Uluslararası Sanitasyon Yılı ve Uluslararası Patates Yılı ilan edilmiştir.

1 Ocak - Malta ve Kıbrıs Cumhuriyeti euro'ya geçti.
11 Ocak Kde adlı masaüstü ortamının 4. ana sürümü olan KDE Software Compilation 4 (KDE 4) piyasa sürüldü.
14 Ocak - İnsansız MESSENGER uzay aracı, 19.04:39 UTC'de, Merkür'ün ilk geçişi sırasında en yakın yaklaşma noktasındaydı.
20 Ocak-10 Şubat - 2008 Afrika Uluslar Kupası Gana'da başladı.
21 Ocak - Dünyanın dört bir yanındaki borsalar, 2007 yüksek faizli mortgage krizinin tetiklediği ABD'deki Büyük Durgunluğa dair artan korkuların ortasında düşüş yaşadı.
24 Ocak
Kongo Demokratik Cumhuriyeti Goma'da bir barış anlaşması imzalandı ve Kivu ihtilafı sona erdi.
Irak Parlamentosu yeni bayrağı ve armayı tasarladı. Baas Partisi zamanında eklenen üç yıldız bayraktan çıkarıldı.

1 Şubat - Britney Spears Geçici olarak Jamie Spears'ın Vesayeti Altına girdi
4 Şubat - İran ilk uzay merkezini açtı ve uzaya bir roket fırlattı.
17 Şubat - Kosova Bağımsızlık Bildirgesi: Kosova, uluslararası toplumdan karışık bir yanıt alarak Sırbistan'dan bağımsızlığını resmen ilan etti.

Mart-Nisan - 2007-2008 dünya gıda krizi: Yükselen yiyecek ve akaryakıt fiyatları Üçüncü dünya ülkelerinde isyan ve kargaşayı tetikledi.
2 Mart - Venezuela ve Ekvador, Ekvador topraklarındaki FARC gerillalarına karşı Kolombiya'nın üst düzey komutanı Raúl Reyes'in öldürüldüğü baskının ardından Kolombiya sınırına asker gönderdi.
9 Mart - Uluslararası Uzay İstasyonu için bir kargo uzay aracı olan ilk Avrupa Uzay Ajansı Otomatik Transfer Aracı, Fransız Guyanası'ndaki Guyana Uzay Merkezi'nden fırlatıldı.
19 Mart - GRB 080319B adlı bir Gama ışını patlamasının enerji salınımı, Evren'deki en parlak olaydı.
24 Mart - Bhutan, ülkeyi mutlak bir monarşiden çok partili bir demokrasiye değiştiren yeni bir Anayasa'nın kabul edilmesinin ardından ilk genel seçimlerini gerçekleştirdi.
25 Mart - Afrika Birliği ve Komorlar güçleri, isyancıların kontrolündeki Anjouan adasını işgal ederek adayı Komorların kontrolüne geri verdi.

12 Nisan - Kişinev Antonov An-32 kazası
22 Nisan - Londra'daki Moorfields Göz Hastanesi'ndeki cerrahlar, biyonik gözleri 2 kör hastaya implante ederek ilk başarılı ameliyatları gerçekleştirdi.

2 Mayıs - Şili'deki Chaitén yanardağı 1640'tan beri ilk kez yeni bir patlama aşamasına geldi.
3 Mayıs - Nargis kasırgası Myanmar'dan geçerek 138.000'den fazla insanın ölmesine neden oldu.
12 Mayıs - 2008 Siçuan depremi: Moment magnitüd ölçeği göre 7,9 büyüklüğünde bir deprem Çin'in Siçuan kentini vurdu. Tahmini 87.000 kişiyi öldü.
20-24 Mayıs - 2008 Eurovision Şarkı Yarışması, Sırbistan'ın başkenti Belgrad'da gerçekleşti. Yarışmayı Rus yarışmacı Dima Bilan "Believe" şarkısıyla kazandı.
23 Mayıs
Güney Amerika'daki eyaletler arasında hükûmetler arası bir örgüt olan Güney Amerika Uluslar Birliği kuruldu.
Uluslararası Adalet Divanı, Middle Rocks'ı Malezya'ya ve Pedra Branca'yı Singapur'a vererek, iki ülke arasındaki 29 yıllık toprak anlaşmazlığını sona erdirdi.
25 Mayıs - NASA'nın insansız Phoenix uzay aracı, Mars'ın kuzey kutup bölgesine inen ilk araç oldu.
28 Mayıs - Nepal Yasama Meclisi Parlamentosu ezici çoğunlukla ülkenin 240 yıllık monarşisinin kaldırılması ve ülkenin cumhuriyete dönüştürmesi lehine oy kullandı.
30 Mayıs - Misket Bombaları Konvansiyonu Dublin'de kabul edildi.

7-29 Haziran - Avusturya ve İsviçre birlikte ev sahipliği yaptığı 2008 Avrupa Futbol Şampiyonasını İspanya kazandı.
11 Haziran
Fermi Gama Işını Uzay Teleskobu fırlatıldı.
Kanada başbakanı Stephen Harper, Kanada hükûmeti adına, Kanada yerli yatılı okulları sistemi için ülkenin Kanada Kızılderilileri resmi olarak özür diledi.
14 Haziran - Expo 2008, İspanya'nın Zaragoza kentinde 14 Eylül'e kadar sürecek, "Su ve sürdürülebilir kalkınma" temasıyla açıldı.

2 Temmuz - Íngrid Betancourt ve diğer 14 rehine, Kolombiyalı güvenlik güçleri tarafından Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri isyancılarından kurtarıldı.
7-13 Temmuz - 2008 VIVA Dünya Kupası Laponya'da başladı.
11 Temmuz - Güney Kore, bu günün sabahında 53 yaşındaki Güney Koreli bir turistin Kuzey Koreli bir nöbetçi tarafından vurularak öldürülmesinin ardından Kuzey Kore'nin Kumgang Dağı'na yapılan tüm gezilerini askıya aldı.
21 Temmuz - Sırp Cumhuriyeti'nin ilk cumhurbaşkanı olan Radovan Karadžić, 12 yıllık bir aramanın ardından Sırbistan'ın başkenti Belgrad'da savaş suçları iddiasıyla tutuklandı.

1 Ağustos - Uluslararası keşif gezilerinden 11 dağcı, K2 dağcılık tarihinin en kötü tek kazasında, Dünya'nın ikinci en yüksek dağı olan K2'de öldüler.
6 Ağustos - Moritanya Devlet Başkanı Sidi Ould Cheikh Abdallahi, askeri darbeyle görevinden alındı.
7 Ağustos - 2008 Güney Osetya Savaşı: Gürcistan ayrılıkçı Güney Osetya eyaletini işgal etti.
8-22 Ağustos - 2008 Yaz Olimpiyatları Çin'in başkenti Pekin'de düzenlendi.
20 Ağustos - Spanair'ın 5022 sefer sayılı uçuşu sırasında uçak Madrid Barajas Uluslararası Havalimanı'nda düştü ve uçaktaki 154 kişi öldü.

5 Eylül
Quentin Bryce, Avustralya'nın ilk kadın Genel Valisi oldu.
343743 Kjurkchieva asteroidi Spacewatch tarafından keşfedildi.
10 Eylül - Proton ışını, Cenevre yakınlarındaki CERN'de, Fransa-İsviçre sınırı altında bulunan, dünyanın en büyük ve en yüksek enerjili parçacık hızlandırıcısı olan Büyük Hadron Çarpıştırıcısı'nda ilk kez dolaştırıldı.
13 Eylül - Ike Kasırgası Galveston, Teksas'da karaya çıktı.
15 Eylül - Ünlü Amerikan yatırım bankası Lehman Brothers iflasını açıkladı.
20 Eylül - Bir bomba döşenmiş kamyonun patlaması Pakistan'ın başkenti İslamabad'daki Marriott Oteli'ni yok etti, en az 54 kişi öldü ve 266 kişi yaralandı.
28 Eylül - SpaceX Falcon 1, yörüngeye başarıyla geçen dünyanın ilk özel olarak geliştirilmiş uzay fırlatma aracı oldu.
29 Eylül - Lehman Brothers ve Washington Mutual'ın iflaslarının ardından Dow Jones Borsası endüstri endeksi 777,68 puan düşerek tarihindeki en büyük tek günlük puan kaybını yaşadı.

3 Ekim - 2008-2012 Küresel Ekonomik Kriz: ABD Başkanı George W. Bush, gözden geçirilmiş Acil Durum Ekonomik İstikrar Yasasını imzalayarak sorunlu banka varlıklarını satın almak için 700 milyar dolarlık bir Hazine fonu yarattı.
7 Ekim - Müzik akış hizmeti olan Spotify, İsveç'te piyasaya sürüldü.
21 Ekim - Büyük Hadron Çarpıştırıcısı (LHC) resmen Cenevre'de açıldı.
22 Ekim - Hindistan Uzay Araştırma Organizasyonu, Chandrayaan-1 uzay aracını bir ay keşif görevi için başarıyla fırlattı.
28 Ekim - Electronic Arts, Command & Conquer: Red Alert 3'ü piyasaya sürdü.

1 Kasım - Satoshi Nakamoto "Bitcoin: A Peer-to-Peer Elektronik Nakit Sistemi"ni yayınladı.
4 Kasım - 2008 Amerika Birleşik Devletleri başkanlık seçimleri: Demokrat Senatör Barack Obama, Amerika Birleşik Devletleri'nin 44. Başkanı seçildi. Şimdiye kadarki ilk Afroamerikalı başkan oldu.
19 Kasım - İspanya'da yaşayan Claudia Castillo, doku mühendisliği yapılmış bir organ kullanılarak başarılı bir trakea nakli gerçekleştirilen ilk kişi oldu.
26-29 Kasım - 2008 Mumbai saldırıları: Leşker-i Tayyibe üyeleri Mumbai genelinde dört gün boyunca koordineli bombalı ve ateş açmalı saldırıları düzenledi. Saldırılarda toplam 164 kişi öldü.

5 Aralık - 1991'de bulunan insan kalıntılarının, DNA analizi kullanılarak Rus çarı II. Nikolay'a ait olduğu belirlendi.
10 Aralık - İngiliz kraliyetine bağlı bir ülke olan Sark'ın Manş Adaları, yeni bir anayasal düzenleme çerçevesinde ilk tam demokratik seçimlerini gerçekleştirdi ve feodalizmi ortadan kaldıran son Avrupa bölgesi oldu.
18 Aralık - Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemesi Théoneste Bagosora ve diğer iki kıdemli Ruanda subayını soykırım, insanlığa karşı suçlar ve savaş suçlarından suçlu buldu ve Ruanda Soykırımındaki rolleri nedeniyle ömür boyu hapse mahkûm etti.
23 Aralık - Gine'de meydana gelen askeri darbe sonucunda uzun süredir Devlet başkanı olan Lansana Conté'nin ölümünden kısa bir süre sonra Gine hükûmetini görevden alındı.
27 Aralık - Gazze Savaşı: İsrail, Hamas tarafından İsrail topraklarına atılan roketlere ve bölgeye kaçak silah sokulması nedeniyle Gazze Şeridi'ni işgal etti.
31 Aralık - Yılın sonuna fazladan bir artık saniye (23.59.60) eklendi. Bu en son 2005 yılında gerçekleşti.

26 Ocak - Paul (ahtapot) (ö. 2010)

7 Temmuz - Sky Brown, Britanyalı-Japon kaykaycı
15 Temmuz - Iain Armitage, Amerikalı oyuncu

7 Ocak - Philip Agee, Amerikalı casus ve yazar (d. 1935)
10 Ocak - Maila Nurmi, Fin-Amerikalı oyuncu ve televizyon kişisi (d. 1922)
11 Ocak - Edmund Hillary, Yeni Zelanda dağcı, kaşif ve hayırsever (d. 1919)
14 Ocak - Lento Goffi, İtalyan yazardır (d. 1923)
15 Ocak - Brad Renfro, Amerikalı oyuncu (d. 1982)
16 Ocak - Nikola Kljusev, 1. Makedonya Başbakanı (d. 1927)
17 Ocak - Bobby Fischer, Amerikan satranç büyük ustası ve eski Dünya Satranç Şampiyonu (d. 1943)
18 Ocak - Lois Nettleton, Amerikalı oyuncu (d. 1927)
19 Ocak - Suzanne Pleshette, Amerikalı oyuncu (d. 1937)
20 Ocak - Hacı Kurban Süleymani, İranlı kopuz ve dutar çalgıcısı (d. 1920)
21 Ocak - Marie Smith Jones, Kızılderili konuşmacı (d. 1918)
22 Ocak - Heath Ledger, Avustralyalı oyuncu (d. 1979)
26 Ocak - George Habash, Filistinli politikacı (d. 1926)
27 Ocak
Gordon d. Hinckley, Amerikan Mormon lideri (d. 1910)
Suharto, 1. Endonezya Devlet Başkanı (d. 1921)

2 Şubat - Joshua Lederberg, Amerikalı Nobel ödüllü moleküler biyolog (d. 1925)
5 Şubat - Maharishi Mahesh Yogi, Hindistanlı ruhani lider (d. 1918)
10 Şubat - Roy Scheider, Amerikalı oyuncu (d. 1932)
12 Şubat - Badri Patarkatsishvili, Gürcü iş insanı ve politikacı (d. 1955)
14 Şubat - Faruk Tabak, Türk akademisyen ve sosyal bilimci (d. 1954)
18 Şubat - Alain Robbe-Grillet, Fransız yazar ve yönetmen (d. 1922)
25 Şubat - Static Major, Amerikalı müzisyen (d. 1974)
27 Şubat - Ivan Rebroff, Alman şarkıcı (d. 1931)

2 Mart - Jeff Healey, Kanadalı müzisyen (d. 1966)
3 Mart - Giuseppe Di Stefano, İtalyan operatik tenor (d. 1921)
18 Mart - Anthony Minghella, İngiliz film yönetmeni ve senarist (d. 1954)
19 Mart
Arthur C. Clarke,

Alizeler, 30° kuzey ve 30° güney paralelleri çevresindeki dinamik yüksek basınç kuşaklarından, ekvatora doğru olan rüzgârlardır. Tam kuzey ve güneyden esmeleri gereken bu rüzgârlar, Dünya'nın dönmesi sonucu yön değiştirir.
Kuzey Yarım Küre'de kuzeydoğudan güneybatıya; Güney Yarım Küre'de güneydoğudan kuzeybatıya doğru eser. Ekvator çevresinde yükselmiş olan hava da dengeyi sağlamak üzere üstten dönencelere doğru eserek üst alizeleri oluşturur.
Alizeler, karaların doğu kıyılarında bol yağışlara neden olurken kara içlerinde ve karaların batı kıyılarında kuru rüzgârlar olarak eser. Denizlerin üzerinde karadakinden çok daha kuvvetli ve düzenli eserek gökyüzünün çoğu zaman açık olmasını sağlar. Bu nedenle alize rüzgârlarına açık olan adalar, en gözde turizm merkezleridir.
Sürekli olmaları ve yönlerinin belirli olması nedeniyle alizeler, tarih boyunca yelkenli gemiler için elverişli bir ortam oluşturmuştur. Yelkenli gemiler devrinde, Amerika ile Avrupa arasındaki ticareti sağladığı için alizelere ticaret rüzgârları denmiştir.

El Niño
La Niña

Atmosferik nehirler (AR) (İngilizce: AR (Atmospheric Rivers), romanize: Atmosferik nehirler), dünya atmosferinde (troposferde) yüksek seviyelerde su buharının taşınması sonucu oluşan su buharı akımlarıdır. Bu akımlar genellikle, ekvator yakınlarındaki okyanuslardan başlayarak kutuplara doğru hareket ederler. Atmosferik nehirler, çoğunlukla 250 ila 500 km genişliğinde ve 2000 ila 4000 km uzunluğundadır ve içerdikleri su buharı miktarı, dünyadaki tüm nehirlerin yıllık akışından daha fazla olabilir.
Ortalama olarak, Dünya'da her zaman dört ila beş aktif atmosferik nehir bulunur. Her biri, Amazon Nehri'nin ağzından akan sıvı suya eşdeğer miktarda nem taşır. Karaya ulaştıklarında, atmosferik nehirler bu nemini salar ve yoğun kar ve yağmur oluşur.
Atmosferik nehirler, Dünya'nın ikliminin önemli bir parçasıdır. Nem taşımanın %90'ından sorumludurlar ve tropiklerden kutuplara doğru bulut oluşumunun önemli bir faktörüdür. Bu nedenle, atmosferik nehirler hava sıcaklıkları, deniz buzluğu ve iklimin diğer bileşenleri üzerinde önemli bir etkiye sahiptir.
Atmosferik nehirler genellikle ekvatoral olmayan Kuzey Pasifik / Atlantik, güneydoğu Pasifik ve Güney Atlantik okyanuslarında meydana gelir ve genellikle Kuzey ve Güney Amerika'nın batı sahillerine karaya çıkarlar. Atmosferik nehir karaya çıkışı yaşayan diğer bölgeler arasında Grönland, Antarktika ve güney-merkez Amerika Birleşik Devletleri yer alır.

Atmosferik nehirler genellikle tropikal bölgelerde başlar. Burada sıcaklıklar okyanus sularının buharlaşmasına neden olur ve bu buhar yükselerek atmosfere taşınır. Güçlü rüzgarlar buharı atmosferin üst katmanlarına taşıyarak, atmosferik nehirleri oluşturur.
Atmosferik nehirler, dünya üzerinde belirli bölgelerde meydana gelen yüksek basınçlı hava sistemleri tarafından kontrol edilir. Bu yüksek basınçlı sistemler, atmosferik nehirlerin hareket yönünü belirleyen ve atmosferik nehirlerin hızını etkileyen ana faktörlerdir. Bu nedenle, atmosferik nehirler bazen uzun süre boyunca yerinde kalabilir veya ani bir şekilde hareket edebilirler.
Atmosferik nehirlerin oluşumu, bu nehirlerin içerdikleri su buharının yoğunluğuna bağlıdır. Sıcak ve nemli hava kütleleri, okyanuslardan su buharını toplar ve hava hareketleri tarafından yükseltilir. Daha sonra, yükselen hava soğuyarak, buhar yoğunlaşır ve yağış oluşur.
Atmosferik nehirlerin oluşumu, rüzgarın yönüne, hava hareketlerine, bölgesel basınç farklarına ve okyanus suyu sıcaklığına bağlıdır. Atmosferik nehirler genellikle belirli coğrafi özelliklere sahip bölgelerde oluşur ve bu nedenle, bu bölgelerde yaşayan insanlar için önemli bir su kaynağıdır. Ancak, atmosferik nehirler aşırı yağış olaylarına ve sel riskine neden olabilmektedirler.

Entegre su buharı ve su buharı taşıma üzerine kurulu algoritmalar, atmosferik nehirlerin uzun ve dar oluşumunu otomatik olarak tespit etmek için geliştirilmiştir. Bu ölçümleri toplamak için, uydu mikrodalga radyometreleri kullanılarak atmosferdeki toplam su buharı içeriği ölçülür. Uydu veya model verilerinde atmosferik nehirlerin tanımlanması için bilim adamları, en az 2 cm (0,78 inç) dikey entegre çözünebilir suya sahip 1.000 km (620 mil) genişliğinde ve 2.000 km (1.245 mil) uzunluğunda koridorları ararlar. Bir atmosferik nehir karaya çıkınca, rüzgar profilcileri sıklıkla farklı yüksekliklerde yatay rüzgar koşullarını ölçmek ve güçlü düşük seviye rüzgar bölgelerini belirlemek için kullanılır. Yağmur ölçeği ve yer radarları gibi diğer araçların bir koleksiyonu atmosferik nehir özelliklerini ve etkilerini incelemek için kullanılır.

Kasırgalar ve diğer tehlikeler için yapılan ölçekler gibi, atmosferik nehirler için yapılan ölçek de hem fiziksel özelliklerine (kasırgalar için rüzgar hızı, atmosferik nehirler için su buharı miktarı) hem de neden olduğu yıkım seviyesine dayanmaktadır.
Diğer ölçeklere odaklanırken sadece olayın tehlikelerine odaklanırken, atmosferik nehir sistemi bu olayların faydalı, tehlikeli veya her ikisi olabileceği fikrini içermektedir.
Ölçek Atmosferik nehirleri şu şekilde sıralanır;

AR Cat 1 (Zayıf): (Çoğunlukla faydalıdır.)
AR Cat 2 (Orta): Çoğunlukla faydalı, ancak biraz tehlikeli de olabilir.
AR Cat 3 (Güçlü): Faydalı ve tehlikeli bir denge
AR Cat 4 (Aşırı): Çoğunlukla tehlikeli, ancak faydalı da olabilir.
AR Cat 5 (Olağanüstü): Çoğunlukla tehlikelidir.
Atmosferik nehir olaylarını, maksimum anlık entegre su buharı taşıma (IVT) değerine ve bu koşulların süresine göre sınıflandıran bir ölçek. Kuraklıkla mücadele eden Kaliforniya gibi yerlerde atmosferik nehir fırtınaları yararlı olabilir - Kaliforniya'nın yıllık yağışının% 50'si atmosferik nehirlerden gelebilir ve atmosferik nehirler yeterli miktarda su getirebilir. ABD Jeoloji Araştırmaları Merkezi'nin yaptığı araştırmaya göre, 1950 ile 2010 yılları arasında Batı Kıyısı'ndaki kuraklıkların %33 ila %74'ü atmosferik nehir fırtınalarıyla sona erdi (Ancak ekim ayındaki atmosferik nehir, Kaliforniya'daki mevcut kuraklığı hafifletti ancak sona erdirmedi). Diğer yandan, yüksek yoğunluklu atmosferik nehirler, kasırgalar kadar yıkıcı olabilir ve yaygın sel, toprak kayması ve çamur akışlarına neden olabilir. 24 Ekim'de Kuzey Kaliforniya'yı ve 15 Kasım'da Kuzeybatı'yı vuran atmosferik nehirlerin her ikisi de AR Cat 5 (Olağanüstü): Öncelikle zararlı olarak derecelendirildi.

AR Cat 1 dercesinde değerlendirilen, 2 Şubat 2017'de Kaliforniya'yı vuran bir AR, kıyıda 24 saat boyunca sürdü ve sakin bir yağış üretmiştir.
AR Cat 2 dercesinde değerlendirilen, 9-20 Kasım 2016'da bir atmosferik nehir, Kuzey Kaliforniya'yı vurdu, kıyıda 42 saat boyunca sürdü ve kuraklıktan sonra düşük barajları yeniden doldurmaya yardımcı olan birkaç inç yağmur üretti.
AR Cat 3 dercesinde değerlendirilen, 14-15 Ekim 2016'da bir atmosferik nehir, kıyıda 36 saat boyunca sürdü, kuraklıktan sonra rezervuarları yeniden doldurmak için 5-10 inç yağmur üretti, ancak bazı nehirlerin sel seviyesinin hemen altına yükselmesine neden oldu.
AR Cat 4 dercesinde değerlendirilen, 8-9 Ocak 2017'deki bir atmosferik nehir, 36 saat boyunca varlığını sürdürdü, Sierra Nevada'da 14 inç yağmur üretti ve en az bir düzine nehrin sel seviyesine ulaşmasına neden oldu.
AR Cat 5 dercesinde değerlendirilen, 29 Aralık 1996 ile 2 Ocak 1997 arasında meydana gelen bir atmosferik nehir, Orta Kaliforniya kıyılarında 100 saatten fazla sürdü. İlişkili yoğun yağış ve akıntılar, 1 milyar dolardan fazla hasara neden oldu.

Önümüzdeki üç saat için tahmini küresel yağışların güncel haritası. 8 Şubat 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Atmosferdeki nehirleri görüntülemek ve tespit etmek için kullanılan NASA sistemi. 3 Nisan 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TÜBİTAK Kutup Bilimleri Ansiklopedisi'nde Atmosferik nehir

Barometre, atmosfer basıncını ölçmeye yarayan alet. Genellikle cıvalı (sıvılı) ve aneroid (havalı) olmak üzere yaygın olarak kullanılan iki çeşidi vardır.

Cıvalı barometre 1643 yılında Evangelista Torricelli tarafından bulunmuştur. Cıvalı barometre, içi cıva dolu dikey bir borudur. Borunun üst ucu kapalıdır. Alt uç ise açık, ancak cıva dolu bir kaba daldırılmış durumdadır. Atmosferin bu kap içindeki cıva yüzeyine yaptığı basınca göre, borunun içindeki cıva sütunu yükselip alçalır.
Cıva sütununun yüksekliği barometre basıncını gösterir. Bu basınç deniz düzeyinde, cıva sütunundaki 76 cm yüksekliğe eşittir.
76 cm-cıva aynı zamanda 1 atmosfer basınca eşittir. Sütundaki cıva düzeyinin alçalıp yükselmesi atmosfer basıncının değiştiğini gösterir ve bu yolla hava durumu tahmin edilebilir.

Aneroid (havalı) barometre atmosfer basıncına bağlı olarak daralan ve genişleyen, daralma-genişleme miktarını da rakamlı bir düzenek sayesinde ölçek üzerinde işaret eden metal bir kutudur. Aneroid sözcüğü "sıvısız" anlamına gelir.
Hava taşıtlarında ve dağcılıkta kullanılan altimetreler aneroid barometrenin en yaygın olarak kullanılan örneklerindendir. Atmosfer basıncı deniz seviyesinden yükseldikçe azalır. Altimetre ibresi, gözlemcinin içinde bulunduğu atmosferik basınç düzeyine karşılık gelen yüksekliği gösterir.

Batı rüzgârları, 30° güney ve 30° kuzey paralellerinde bulunan dinamik yüksek basınç alanlarından, 60° kuzey ve 60° güney paralellerindeki dinamik alçak basınç alanlarına doğru esen rüzgârlardır.
At enlemleri içindeki yüksek basınç alanlarından kaynaklanır, kutuplara doğru eğilim gösterir ve ekstratropikal siklonları bu şekilde yönlendirirler. Subtropikal sırt eksenini batıya doğru geçen Tropikal siklonlar artan batı akışı nedeniyle tekrar kıvrılır. Batı  rüzgârları ağırlıklı olarak Kuzey Yarımküre'de güneybatıdan ve Güney Yarımküre'de kuzeybatıdan eser.
Kuzey Yarımküre'de güneyden Güney Yarımküre'de kuzeyden esmeleri gerekirken, dünyanın dönmesi ile oluşan coriolis kuvveti sebebiyle yön değiştirirler. Her iki yarım kürede de batı yönlü eserler. Dönenceler civarındaki alçalıcı hava kütlelerinden kaynaklandıkları için başlangıçta kuru ve sıcaktırlar. Deniz ve okyanus üzerinden geçerken nem yüklenirler. Özellikler Orta kuşak karalarının batı kıyılarına bol yağış bırakırlar. 90°. enlemlerden esen soğuk ve kuru kutup rüzgârlarıyla 60.enlemler çevresinde karşılaşır ve cephe yağışlarına neden olurlar.
Batı rüzgârları yıl boyu esen sürekli rüzgârlardandır.  Eserken altlarındaki okyanus sularını da sürüklerler. Gulf Stream sıcak su akıntısı ve Alaska sıcak su akıntısı bu etkiyle oluşur.
Batı rüzgârlarının ve sıcak okyanus akıntılarının etkisiyle orta kuşak karalarının batı kıyıları, doğu kıyılarından daha sıcaktır. Batı rüzgârları Alaska ve Batı Avrupa kıyılarında ılıman okyanusal iklimin yaşanmasının temel sebebidir.

Alizeler
Kutup rüzgârları

Buharlaşma, bir sıvının gaz fazına geçerken yüzeyinde oluşan buharlaşma türüdür. Çevreleyen gazdaki buharlaşan maddenin yüksek konsantrasyonu, örneğin çevredeki nemin suyun buharlaşma hızını etkilemesiyle buharlaşma yavaşlar.
Sıvının molekülleri çarpıştığında, çarpışma şekline bağlı olarak birbirlerine enerji aktarırlar. Yüzeye yakın bir molekül buhar basıncını yenmek için yeterli enerjiyi emdiğinde kaçacak ve gaz olarak çevredeki havaya girecektir. Buharlaşma anında, buharlaşan sıvıdan alınan enerji, sıvının sıcaklığını düşürür ve bunun sonucunda buharlaşmalı soğutma olur.
Tabiatta suyun hidrolojik çevriminin önemli bir unsurunu teşkil eden buharlaşma, yeryüzünde sıvı ve katı hâlde değişik şekil ve şartlarda bulunan suyun meteorolojik faktörler etkisiyle atmosfere gaz hâlinde dönüşü olarak tarif edilir.
Buharlaşma hızı sıcaklık arttıkça artar. Buharlaşma hızı, kaynama noktasında en yüksek değere ulaşılır.

Bulut fiziği, fiziksel işlemlerdeki çalışmalardır ve bu oluşuma, büyümeye ve atmosfer bulutlarının çökelmesine yol açar. Bulutlar sıvı suyu mikroskobik damlacıklar halinde içerir (ılıman bulutlar), buzların küçük kristalleri (soğuk bulutlar) veya ikisi de (karışık faz bulutları). Bulut damlacıkları başlangıçta su buharının yoğunluğunun yoğun çekirdeğin üzerinde olmasıyla oluşur aynı zamanda Köhler teorisine göre havanın aşırı doymuşluğu kritik değeri aşar. Kelvin  etkisinden dolayı bulut yoğunlaşma çekirdeği bulut damlacıkları formasyonu için gereklidir, eğimli yüzeyden dolayı bu buhar basıncındaki doyma ile tasvir edilebilir. Küçük çapta, aşırı doymuşluk miktarı yoğunlaşmanın çok büyük olması için gereklidir, bu doğal bir şekilde gerçekleşmez. Raoult ilkesi, çözelti nasıl buhar basıncına bağlı bunu tasvir eder. Yüksek konsantrasyonda, bulut damlacıkları küçük olduğunda, çekirdeğin oluşumu dışından küçük olması aşırı doymuşluk gerektirir.
Sıcak bulutlarda, büyük bulut damlacıkları, uç yüksek hızla düşer çünkü küçük damlacıkların üstündeki sürükleme kuvveti büyük damlacıklarınkinden büyüktür. Büyük damlacıklar küçük damlacıklar ile çarpışabilir ve birleşip daha büyük damlalar oluşturabilirler. Damla yeterince büyük olduğundan sonuç olarak yerçekimi sürüklemeden dolayı ivmeden çok büyük olduğundan ivmelenir, damla dünyaya yağış olarak düşer. Çarpışma ve beraberlik karışık faz bulutlarında önemli değildir burada Bergeron işlemi ağır basar. Diğer önemli işlem şudur yağış oluşumları kafiyelidir, çok soğuk sıvı damlalar katı kar taneciği ile çarpıştığında ve toplanıldığında, iki katı kar taneciği çarpışır ve birleşir. Kesin mekanizmada nasıl bulut oluşur ve büyür tam olarak anlaşılamamıştır, fakat bilim adamları tek bir damlanın mikroskobik olarak inceleyerek bulutların şeklini açıklayarak geliştirmiştir. Hava radarı ve uydu teknoloji gelişimi büyük ölçüde bulutlarla ilgili çalışmayı kesinleştirmiştir.

Bulut mikro fiziği tarihi 19. yüzyılda gelişmeye başlamıştır ve birçok yayında tanımlanmıştır. Otto von Guericke bulutlar su baloncuklarından oluşmuştur düşüncesinin kökenidir. 1847'de Agustus Waller damlacıkları mikroskop altında incelemek için örümcek ağı kullandı. Bu gözlemler William Henry Dines tarafından 1880'de ve 1884'te  Richard Assmann tarafından onaylandı.

Dünya yüzeyinden su buharlaşırken, bu hava alanının üzerinde nem oluşturur. Nemli hava kuru havadan daha hafiftir ve bu kararsız durum yaratır. Yeterli nemli hava toplandığında, bütün nemli hava yalnız paketler olarak yükselir, karışık çevrelenmiş hava dışında. Yüzey boyunca daha fazla nemli hava oluştuğunda, işlem tekrarlanır, nemli hava ayrık paketleri yükselerek bulutları oluşturur.
Bir veya daha fazla mümkün kaldırma faktörü olduğu zaman bu işlem meydana gelir—siklonik/ön, konvektif veya orografik— havanın içerdiği görünmez su buharının çiy oluşma derecesi için yükselmesine ve soğumasına sebep olur, doymaya başladığındaki sıcaklık. Mekanizmanın arkasındaki temel işlem adyabatik soğutmadır . Yükseklikle atmosferik basınç azalır, böylece işlemdeki artan hava genişlemesi enerji yayar ve hava soğutmasına sebep olur, bu su buharını tutmak için kapasiteyi azaltır. Eğer hava çiy oluşma derecesi için soğutulur ve doymuş duruma geçer, bu normal olarak havayı tutuyor, artık geri alıkonulmuyor ve havada yoğunlaşıyor.   Doymuş havadaki normalde yoğunlaşmış çekirdeği çeker mesela toz ve tuz parçacıkları bunlar havadaki dolaşımla havaya  tutunmak için yeterince küçük parçalar. Buluttaki  su damlacıkları yaklaşık 0.002 mm çapındadırlar. Damlacıklar daha büyük damlacık oluşturabilmek için çarpışma yapabilirler bu küçük parçalar için  havadaki sürükleme kuvvetinin yerçekimine ağır basmasıyla gerçekleşir.
Konvektif olmayan bulut için, yükseklikte yoğunluk olmaya başlar buna yoğunluk kaldırma seviyesi denir (LCL), buna hava temelinin yüksekliğinin kabaca tanımlanması demektir. Serbest konvektif bulutlar genel olarak konvektif yoğunluk seviyesinin (CCL) yüksekliğinde oluşur. Doymuş havadaki su buharı normal olarak yoğunlaşmış çekirdeği çeker örneğin tuz parçacıkları yeterince küçük sirkülasyonla havada tutulması için. Eğer yoğunlaşma işlemi toposferde donma seviyesinin altında oluşur, çekirdek çok küçük su damlaların içine ulaşmasında yardım eder. Bulutlar aşırı soğuk sıvı damlacıkları donma seviyesinin üzerinde oluşur. Yoğunlaşma seviyesinin üzerindeki yoğunlaşmış parçacıkların verimlilik kaybı aşırı doymuşluk için havanın yükselmesine neden olur ve bulutların oluşumu kısıtlatılmasına bağlıdır.

Durağan havada frontal ve siklon kaldırması onların saf belli oluşlarında oluşur, bu ya çok küçük ya da hiç yüzey ısıtılmasına maruz kalmaz, bu meteoroloji de havada kuvvetlenir ve alçak basıncın merkezi etrafında.  Sıcak cephe ekstra tropikal siklonlarla ilgilidir ve bu ılık hava kütlesi düzensiz olmasına rağmen cirriform ve tabaka şeklindeki bulutların geniş alanın üzerinde üretilmesine eğilimlidir, bu durumda kümülüs konjestus veya boran bulutları genellikle temel bulut çökelti katmanında gömülüdür. . Soğuk cephe genellikle hızla hareket eder ve bulutların minik çizgilerinin üretilmesi genelde tratocumuliform, kümüliform veya kümülonimbus sıcak hava kütlesinin sabitliğine bağlıdır

Bir diğer faktör batmayan konvektif yukarı hareketi yüzey seviyesinde önemli gün ışığı sıcaklığına ve nispeten yüksek mutlak neme sebep olur. Bu Dünya'nın yüzeyine ulaştığında güneşin tekrar emilimi uzun dalga radyasyonları gibi gelen kısa dalga radyasyonları üretilir. Bu işlem zemine ulaştıkça havayı ılıtır ve düzensiz bir şekilde hava kütlesini ılık veya sıcak yüzey seviyesinden havadaki soğukluğa dik sıcaklık radyanı yaratarak arttırır. Bu sıcaklık çevredeki hava ile dengeye ulaşana kadar yükselmeye ve soğumaya sebep olur. Düzensiz ılımanlık kümüliform bulutunun oluşumu için izin verilir ve bu eğer hava kütlesi yeterince nemli ise hafif yağmur üretir. Tipik olarak yukarı akım taşınımı yağmurun çökelmesinden önce damlacığın yarıçapının 0.015 millimetreye büyümesine sebep olabilir. Damlacıkların eşitlik çapı yaklaşık 0,03 milimetre.
Eğer yüzeyin yanındaki hava aşırı ılıman ve düzensiz olur, bunun yukarı hareketi çok patlayıcı olabilir ve bu çok yüksek kümülonimbiform bulutları değişik hava durumlarına sebep olabilir. Küçük su parçacıkları bulut gruplarındaki yağmur parçacıklarının bir araya gelmesiyle oluşur, onlar yerçekimi kuvvetinden dolayı Dünya ' da aşağı doğru itilir. Damlacıklar yoğunlaşma seviyesinin aşağısında normalde buharlaşır, fakat düşen damlacıkların güçlü hava yükselişini korumak ve öbür yapabileceklerinin aksine daha uzun süre havada tutabilir. Şiddetli hava yükselişi, saatte hızı 180 mile kadar ulaşabilir.  Yağmur damlacıkları uzun süre havada kaldığında, bunlar daha büyük damlacıklar halini alır ve sonunda ağır kar yağışı olarak düşer.
Donma seviyesinin üzerinde olan ve taşınan yağmur damlaları önce çok soğur ve sonra küçük dolulara dönüşür. Donmuş buz çekirdeği 1,3 cm havanın yükselişlerinden birinde bir boyutu toplanabilir ve birçok havanın yükselişinde dönebilir ve sonunda çok ağır olmadan önce aşağı yönlü akım olur ve bunlar büyük dolular olarak aşağı düşerler. Dolu tanesini yarıya kesmek buzun soğan katmanları gibidir, aşırı soğuk suyun katmanları boyunca geçtiğinde farklı zamanlar gösterir. Dolu tanesi çapı 18 cm e kadardır 
Konvektif kaldırma dağınık hava kütlesi herhangi bir ön taraftan uzak olması durumunda oluşur. Ancak çok ılıman düzensiz hava ön taraf etrafında  ve düşük basınç merkezlerinde mevcut olabilir, ön ve konvektif kaldırma faktörlerinden dolayı ağır ve çok aktif konsetrasyonlarda kümüliform ve kümülonimbiform bulutlar sıklıkla üretilir. Önde olmayan konvektif kaldırma ile düzensizliğin artış  dikey yukarı bulutların büyümesini destekler ve birçok hava durumu için potansiyel artışıdır. Karşılaştırılan nadir durumlarda, konvektif kaldırma troposfer geçişine nüfuz etmek için yeterince güçlü olabilir ve stratosferin içindeki bulutun üstüne itilebilir.

Kaldırmanın üçüncü kaynağı rüzgâr döngüsü kuvveti  fiziksel bariyerleri aşar örneğin dağ (orografik kaldırma). Eğer hava genellikle düzenli ise, hiçbir şey merceksi kapak bulutlarından daha çok oluşmaz. Ancak, eğer hava yeterince nemli ve düzensiz olursa, orografik kısa süreli yağmurlar veya gök gürültülü fırtına gözükebilir.

Gerekli kaldırma faktörleri adyabatik soğuma boyuncadır, havanın çiy noktası için en düşük sıcaklığın üç temel mekanizması vardır, bunların hepsi yüzey seviyesinin yanında oluşur ve herhangi bir havanın kaldırması gerekli değildir. İletken, radyasyonal ve buharlaşmalı soğutma yüzey seviyesindeki yoğunlaşmayla sis oluşumuna sebep olur. İletken soğutma yer alır when air from a relatively mild source area comes into contact with a colder surface, as when mild marine air moves across a colder land area. Isıl ışınımın emiliminden dolayı radyasyonal soğuma oluşur, ya hava ya yüzey ya da yüzey altında. Gece gökyüzü açık olduğunda bu tip soğutma yaygın olur. Buharlaştırma boyunca havaya nem eklendiğinde soğutmalı buharlaştırma olur, bu kuvvetler yağışlı ampul sıcaklığını soğutmak için hava sıcaklığı için kuvvet uygulanır veya bazen doyma noktasındadır.

Su buharlaştırılmasının beş temel yolu vardır ve bu havaya eklenebilir. Arttırılan buhar içeriği su üstündeki rüzgâr yakınsamasından veya yukarı hareket alanındaki alanının içindeki nemli zeminden kaynaklanabilir . Çökelme veya virga (yeryüzüne ulaşmadan buharlaşan kar veya yağmur şeklindeki yağış) yukarıda artan nemlilik içeriğinden düşer Gündüz sıcaklığı okyanus yüzeyinden su buharlaşmasına sebep olur, su kaynakları veya nemli arazi. Transpirasyon bitkilerden diğer tipik su buharı kökenlerinedir. Son olarak, ılıman suyun üzerinde hareket eden soğuk ve kuru hava daha nemli olacaktır. Gündüz sıcaklığında iken, nemliliğin eklenmesiyle havadaki sıcaklık içeriği ve düzensizliği ve işlemlerin hareketinin kuruluşunu arttırır ve bu bulutun ve sisin oluşumuna sebep olur.

Elde edilen hacim sıcaklıkla birlikte buharlaşırken artar ve bir miktar su var olu

Cephe yağışları veya Frontal yağış, yoğunluk ve sıcaklığı farklı olan iki hava kütlesinin karşılaşması ile oluşur. Özellikleri farklı hava kütlelerinin karşılaşma alanlarına cephe denir. Geniş alanlarda düşük şiddette ve uzun süreli yağış dar alanlarda ise kısa süreli ve şiddetli yağış görülür.
Kutupsal soğuk hava kütleleri ile tropik sıcak hava kütleleri orta enlemlerde karşılaşırlar. Batı rüzgarları kuşağı cephe oluşum alanlarıdır. Cephe alçak basınç yakınında oluştuğunda, basınç merkezinin çevresinde dönmeye başlar. Bu durumda orta enlem alçak basınç fırtınalarını oluşturur. Fırtınalar tropik okyanuslar üzerinde oluştuğunda şiddetli yağış bırakır, tayfun veya kasırga adını alır.
Soğuk hava kütlesi, durağan bir sıcak hava kütlesine doğru ilerlediğinde soğuk cephe oluşur. Soğuk hava ilerlediğinde sıcak hava daha hafif olduğundan dolayı yükselmek zorunda kalır. Bu durumda soğuk hava alt kısımdadır. Sıcak havanın yükselmesi soğumasına, soğuma yoğuşmaya neden olur. Oluşan Kümülonimbus bulutlarından kuvvetli yağış meydana gelir.
Sıcak hava kütlesinin, durağan soğuk hava kütlesine doğru ilerlediği durumlarda sıcak cephe oluşur. Hafif ve nemli sıcak hava kütlesi cephe boyunda soğuk havanın üzerinde yükselir. Oluşan sirrüs ve Nimbostratüs bulutları yağışa neden olur.
Soğuk cephe ile sıcak cephenin karşılaştığı durumlarda; arada kalan sıcak hava yükselerek bulut oluşumuna ve yağışa sebep olur. Oluşan yeni cepheye oklüzyon cephe ismi verilir. Hareketsiz sıcak ve soğuk cepheleri ayıran hatta duralar cephe (stationary cephe) adı verilir. Uzun sürmeyen bu cephede yağış oluşmaz, kısa süre sonra hareketli cephe durumuna  dönüşürler.

Dolu, bir yağış türü. Kule tipi bulutlardaki düşey hava sirkülasyonuna kapılan bulut damlacıklarının bulut içindeki 0 ile -40 derece santigrat seviyelerini geçerken (donma ve erimeler ile) tabaka tabaka büyümesi ile oluşur.
Bulut içinde düşey hava sirkülasyonunu ve yerçekimini yenerek yere düşen dolu taneleri bulut ile yer arasındaki hava sıcaklığından çok fazla etkilenmez. Ama bulut tabanından ayrılan kar kristalleri içinden geçtiği hava tabakasının sıcaklığına göre, kuşbaşı kara, granül şeklindeki kara, sulusepkene, yağmura veya donan
yağmura dönüşebilir.
Yağmur damlaları fırtına nedeniyle donar. Yere doğru inerken hava akımları donmuş yağmur damlalarını bir aşağı bir yukarı sürükleyerek daha büyük buz parçaları hâline getirir. Ağırlaşan buz parçaları yere düşer. Bu hava olayına dolu denir.
Dünyada dolu yağışının en yoğun yaşandığı bölge Kuzey Amerika kıtası, özellikle de Meksika Körfezi'nin kuzey kesimleridir. Bu zamana kadar kaydedilmiş en iri dolu tanesi de Bangladeş'in Gopalganj bölgesine [23°00'K, 89°56'D, rakım: 4 m] düşmüş olup ağırlığı yaklaşık 1 kg'dir. Bu dolu yağışında 92 kişi ölmüştür.

Yere ulaşıp dolu oluşturan her fırtına dolu fırtınası denir. Çapı > 5 mm olan buz kristali dolu tanesi kabul edilir. Dolu taneleri 15 cm boyuta ulaşabilir ve 0,5 kg'den daha ağır olabilir.
Buz topaklarının aksine, dolu taneleri genellikle katmanlıdır ve düzensiz olabilir ve bir araya toplanabilir. Dolu, ağırlığı yukarı çekişin üstesinden gelip yere düşene kadar güçlü yukarı doğru bir hava hareketiyle havada asılı kalan, bulutta ilerlerken kendi tanesinin üzerine biriken, şeffaf buz veya en az 1 mm kalınlığındaki şeffaf ve yarı saydam buz katmanlarından oluşur.
Dolu çapı farklılık gösterse de, Amerika Birleşik Devletleri'nde hasara neden olan dolunun ortalama gözlemi 25 mm ile golf topu büyüklüğü olan 44 mm arasındadır. 2 cm'den büyük dolu tanelerinin genellikle hasara neden olacak kadar büyük olduğu kabul edilir. Kanada Meteoroloji Servisi, bu büyüklük veya üzerinde dolu beklendiğinde şiddetli fırtına uyarısı yapar. ABD Ulusal Hava Durumu Servisi, Ocak 2010'dan itibaren geçerli olmak üzere 25 mm çap eşiğine sahiptir. Bu, önceki 19 mm dolu eşiğinin üzerinde bir artıştır. Diğer ülkelerin doluya karşı yerel duyarlılığına göre farklı eşik değerleri vardır; örneğin üzüm bağları daha küçük dolu tanelerinden olumsuz etkilenebilir. Dolu taneleri, yükselişin ne kadar güçlü olduğuna bağlı olarak çok büyük veya çok küçük olabilir: Daha güçlü bir fırtınadaki daha güçlü yukarı çekişler daha büyük dolu tanelerini havada tutabildiğinden, daha zayıf dolu fırtınaları, daha güçlü dolu fırtınalarına (süper hücreler gibi) göre daha küçük dolu taneleri oluşturur.

Dolu, güçlü fırtına bulutlarında, özellikle yoğun hava yükselmeleri, çok sıvı su içeriği, büyük dikey genişliği, büyük su damlacıkları olan ve bulut katmanının iyi bir bölümünün donma noktasının altında olduğu yerlerde oluşur (0 °C). Bu tür güçlü yükselişler aynı zamanda bir kasırganın varlığını da gösterebilir. Dolu tanelerinin büyüme hızı, daha yüksek irtifa, daha alçak donma bölgeleri ve rüzgar kesmesi gibi faktörlerden etkilenir.

Kümülonimbüs bulutlarındaki diğer yağışlar gibi dolu da su damlacıkları olarak başlar. Damlacıklar yükseldikçe ve sıcaklık donma noktasının altına indiğinde, süper soğutulmuş su olurlar ve yoğunlaşma çekirdekleri ile temas ettiklerinde donarlar. Büyük bir dolu tanesinin enine kesiti soğan benzeri bir yapı gösterir. Bu, dolu tanesinin ince, beyaz ve opak katmanlarla dönüşümlü olarak kalın ve yarı saydam katmanlardan oluştuğu anlamına gelir. Eski teori, dolu tanelerinin birden fazla alçalma ve yükselmeye maruz kaldığını, nem bölgesine düştüğünü ve yükseldikçe yeniden donduğunu öne sürdü. Bu yukarı ve aşağı hareketin, dolu tanesinin ardışık katmanlarından sorumlu olduğu düşünülüyordu. Teoriye ve saha çalışmasına dayanan yeni araştırmalar, bunun mutlaka doğru olmadığını göstermiştir.

Orta Çağ'da, Avrupa'daki insanlar doluyu ve ardından mahsullere verilen zararı önlemek için kilise çanları çalar ve top atarlardı. Bu yaklaşımın güncellenmiş versiyonları modern dolu topları olarak vardır. Bulut tohumlama, II. Dünya Savaşı'ndan sonra dolu tehdidini ortadan kaldırmak için yapıldı, özellikle Sovyetler Birliği'nde roketler ve top mermileri kullanılarak bulutlara gümüş iyodür dağıtılarak dolu fırtınalarından kaynaklanan mahsul hasarında %70-98'lik bir azalmanın sağlandığı iddia edildi. Ancak bu etkiler Batı'da yürütülen rastgele çalışmalarda tekrarlanmadı. Dolu önleme programları 1965 ile 2005 yılları arasında 15 ülke tarafından yürütülmüştür.

Meteor.gov.tr
biltek.tubitak.gov.tr/merak_ettikleriniz
[1]

Ekstrem hava olayları veya aşırı hava olayları, beklenmedik, olağandışı, iklimsel ve mevsimsel olmayan şiddetli hava koşullarının yaşanmasıdır. Çoğu zaman, ekstrem olaylar, bir yerin kayıtlı hava durumu geçmişine dayanır. Küresel İklim değişikliği'nin aşırı hava olaylarının yoğunluğunu artırdığını gösteren bulgular vardır.
Bir çöle yıllık döngüsüyle alakası olmayacak şekilde kar ve yağmur yağması, Orta kuşakta yaz mevsiminde kar yağması, orta kuşakta kışın bir günü 40 santigrat sıcaklık yaşanması gibi hava durumu örnekleri ekstrem hava olayı olarak açıklanır.

18 Temmuz 2017'de meydana gelen Yağmur olayı metrekareye düşen 91 kilogram yağış sebebiyle aşırı hava olayı olarak tanımlanabilir. 18 Temmuz 2017'de yağan yağmur, 20 Temmuz 1951'deki 165,8 ve 6 Temmuz 1987'deki 100,5 kilogram yağışın ardından en büyük yağmur olma özelliğine sahip oldu. Silivri, Üsküdar, Beykoz, Sarıyer ve Fatih, en çok yağış alan ilçeler oldu.

Embriyoloji, zigot oluşumunu, büyümesini ve gelişimini inceleyen bilim dalı. Gelişim biyolojisinin bir alt dalıdır.
17. ve 18. yüzyıllarda betimleyici ve karşılaştırmalı çalışmalara dayan embriyoloji, 19. yüzyılın sonlarına doğru bilim insanlarının, vücuttaki organ ve dokuların kendilerine özgü biçim ve işlevleri nasıl kazandıklarını belirlemeye yönelik çözümleyici ya da deneysel yaklaşımlarıyla yeni bir boyut kazandı.

Embriyolojide çözümleyici çalışmaların önemini ilk kavrayanlardan biri olan Alman anatomi bilgini Wilhelm Roux (1850-1924) deneysel embriyolojini öncüsü ve en seçkin temsilcisidir; Roux'un 1855'ten başlayarak kurbağa yumurtaları üzerinde yaptığı öncü çalışmalar bu alanda kendisinden sonraki araştırmalara büyük bir ivme kazandırmıştır. Embriyondan gelişmenin hızını ve yönünü belirleyen etkenleri araştırarak 1935 Nobel Fizyoloji ve Tıp Ödülü'nü alan Alman bilim insanı Hans Speemann da embriyolojini gelişmesine yön verenlerden biridir.
Omurgalı canlıların değişik formları incelendiğinde, hepsinin embriyojik gelişiminin ilk evrelerinde yeni oluşmaya başlayan orta kulaklar görülecektir. Kara omurgalılarında bu solungaç yarığı gelişimin ileri evrelerinde kaybolur.

Bölünme sonra, bölünen hücreler ya da Morula, bir ucunda bir delik ya da gözenek geliştirir blastula içi boş bir top gibi olmaktadır.

Bilateral hayvanlarda, blastula iki yarısı (bakınız : Ağız ve Anüs Embriyolojik kökeni ) Bütün hayvanlar aleminde bölen iki yoldan birini gelişir. Blastula ilk gözenek (blastopore) hayvanın ağız hale gelirse, bu bir protostome olduğunu; ilk gözenek anüs hale gelirse o zaman deuterostome olur. Deuterostomes omurgalılar dahil ederken protostomes gibi böcekler, solucanlar ve yumuşakçalar gibi birçok omurgasız hayvan bulunmaktadır. Süreç içerisinde, daha farklılaşmış yapıya blastula değişiklikleri gastrulasyon denir.
Onun blastopore ile gastrula yakında hücrelerinin üç farklı tabaka geliştirir;

İçteki katman veya endoderm, sindirim organları solungaçlar, akciğerler veya yüzme kesesi varsa ve böbrekler veya nefrit doğurur.
Orta tabaka (katman), mezodermin, kas, iskelet varsa ve kan sistemini meydana getirir.
Hücreler veya ektoderm dış tabaka, beyin ve deri veya karapas ve saç, kıllar ya da ölçekleri de dahil olmak üzere, sinir sistemine yol açmaktadır.
Embriyolar birçok türü genellikle erken gelişim evrelerinde birbirine benzer olarak görünebilir. Türün ortak evrimsel geçmişi var çünkü bu benzerlik için nedenidir. Türler arasındaki bu benzerlikler ortak bir atadan evrimleştiği, aynı veya benzer işlevi ve mekanizmaya sahip yapıları olan, homolog yapılar denir.

İnsanlar bilaterans ve deuterostomes-ilk anüs olarak geliştirir.
İnsanlarda, dönem Embriyo, Zigot döllenmenin sekizinci haftanın sonuna kadar rahim duvarına implantları kendisi andan itibaren hücre bölünmesi topu temsil ediyor. Gebelik (gebeliğin onuncu haftası) sonra sekizinci haftanın ötesinde, gelişmekte olan insan sonra bir fetüs denir.

Aristoteles yaşamı boyunca birçok konuyu ele almıştır. Bunların başlıca örnekleri doğa, sanat, felsefe, mantık ve siyasettir. "Aristoteles’in incelediği bir diğer konu da embriyolojidir. Civciv embriyosunun büyümesini, kalbinin atışını ve kalbin diğer organlardan önce oluşumunu tanımlamıştı. Bu gözlem belki de ruhun veya aklın merkezinin kalp olduğu fikrinin ileri sürmesine sebep olmuş veya en azından Aristoteles bu fikri doğrulamıştı. Birçok balığın yavrularını ‘’potansiyel’’ yumurtalar biçiminde taşıdıklarını da bilmekteydi. Ayrıca bir grup balığın, tam şekillenmiş hareketli yavrular meydana getirdiğini ifade etti. Aslında burada köpek balığının doğurmasını tanımlamaktaydı. Bu fikir, daha sonraki zoologlara o kadar inanılmaz geldi ki, onlar Aristoteles’in gözlemlerini bilmezlikten geldiler ve bu gözlemler ancak 1840’ların başında doğrulandı. Aynı zamanda hektokotilizasyonu, yani erkek kafadanbacaklının, bir bacağını kullanarak dişinin yumurtalarını döllemesini gözlemledi. Bu da, doğruluğu ancak on dokuzuncu yüzyılda kanıtlanacak olan bir diğer gözlemdi."
Yumurta içindeki civciv gelişiminin memeli embriyosunun gelişim sürecine yakın olduğu M.Ö 1000 sıralarında Mısırlılar tarafından fark edilmişti. Ancak Aritoteles'in karşılaştırmalı ve betimleyici çalışmaları bu çalışmaları arka plana atmayı başardı.
Aristoteles'in hayvanların oluşumları üzerine çalışmalarının yer aldığı Latince adı ‘’ De Generatione Animalium’’ olan eseridir. Bu kitap embriyolojinin felsefenin konusu olarak alındığı ikinci kitaptır. Ama bu kitap embriyoloji alanında ilk bilimsel eser olarak kabul edilir. Bu eser daha sonra doğa bilimcileri, filozoflar ve embriyologlar üzerinde etkili olmuştur. Eser 5 kitaptır ve her kitap birden fazla bölüm içerir. İlk iki kitapta embriyolojiye daha fazla yer yerilir. Aristoteles’in çalışmaları o öldükten sonra da birçok kişiyi etkilemiştir. Özellikle Ortaçağ bilginlerinden Aziz Albertus Magnus ve Thomas Aquinas bu kişiler arasındadır.
Aristoteles erkeklik ve dişiliğin niteliğini, üreme organlarının yapı ve işlevini, yumurtlama ve yavrulama olaylarını, spermin oluşumunu, farklı hayvan türlerindeki çiftleşme biçimlerini ve üreme ile gelişime ilişkin diğer bütün yönleri tartışarak, üreme biyolojisinin temellerini attı.
Aristoteles 19. yüzyılın sonunda bile tartışılan iki sorunla daha o dönemde karşı karşıya gelmiştir. Bunlardan biri pangenez kuramı yani, vücuttaki her hücrenin üreme hücrelerine genetik malzeme sağlaması görüşüydü. İkincisi ise, ön oluşuma karşı sıralı oluşum tartışmasıydı. 19. yüzyılda bile aşılamayan bu tartışmaları karşılaştırmaları ve üstün akıl yürütmeleri ile Aristoteles’in ele almış olması şaşılacak bir durumdu.
     
Ancak Aristoteles’in bazı yanlışları da yok değildi. Gözlemlediği bütün hayvan gruplarının dizileri yumurta üretirken, memeli dişilerinin de yumurtası olabileceği aklına gelmemişti. Bu nedenle, erkek sperminin dişinin menstrual kan pıhtısını şekillendirdiğini ve memeli embriyosunun bundan oluştuğunu düşündü. Onun ikinci bir hata daha yaptığına inanıldı. Kurbağa yumurtasından bir başka canlı değil de kurbağa oluşuyordu. Sanki yumurta onu bir amaca götüren bir bilgi içeriyordu. Bundan dolayı Aristoteles ‘’nihai neden ‘’ varsayımına yöneldi. Bu ‘’nihai neden ‘'in genetik program olduğu ancak bu dönemde anlaşılabildi. Gelişim biyolojisi Aristoteles'ten sonra 17.yüzyıla kadar herhangi bir ilerleme gösteremedi.

"Yumurtadan çıkış bütün kuşlarda benzer biçimde gerçekleşir. Ama nüvenin oluşumundan kuşun oluşumuna kadar geçen süre, daha önce de söylendiği gibi farklılık gösterir. Ortalama bir tavukta embriyo üç gün üç gece içinde belirmeye başlar; daha büyük kuşlarda bu evre daha uzun, daha küçük olanlarda ise daha kısadır. Yumurta sarısı varlığa katıldıkça, sivri tarafa doğru, yumurtanın ana öğesinin bulunduğu ve yumurtanın çatladığı taraf büyür. Kalp, kan lekecikleri biçiminde yumurtanın akında belirmeye başlar. Bu nokta, yaşamı elinde taşırmış gibi çarpar ve devinir. Buradan, içinde kan bulunan iki damar yoluyla sarmal biçimde [yumurta maddesi büyüdükçe civardaki her iki zara doğru] yönelir; şimdi yumurta sarısını kaplayan ve lifleri taşıyan bir zar bu damarlardan itibaren oluşmaya başlar. Bir süre sonra beden fark edilmeye başlar; başlangıçta oldukça küçük ve beyazdır. Baş açıkça seçilebilir. Kafada gözler iyice dışa doğru şişmiş olarak fark edilebilir. Gözlerin bu durumu epey süre devam eder, ama yavaş yavaş küçülüp yuvalarına otururlar. Dış kesimde üst kısımla karşılaştırıldığında, alt kısım belirsiz bir biçimde görünmeye başlar. Kalpten başlayan iki damardan biri civardaki zara doğru, öteki göbek bağı gibi, yumurta sarısına doğru gitmektedir. Civcivin yaşam öğesi yumurtanın akındadır; besin ise göbek bağı yoluyla yumurtanın sarısından sağlanmaktadır.
"Yumurta on günlük olduğunda civciv bütün kısımlarıyla açıkça görülebilir. Kafa vücudun öteki kısımlarından daha büyüktür; gözler, bu dönemde siyah renkli ve fasulye tanesinden daha iridir. Üst deri soyulursa, içinde beyaz ve donuk bir sıvının olduğu, bunun güneş ışığında parladığı ve içinde sert bir maddenin bulunmadığı görülecektir. Bu dönemde daha iri olan iç organlar da görülebilir. Örneğin iç organların düzeni ve mide görülebilir; kalpten başlıyor gibi görünen damarlar ise göbekle yakın bir konumdadırlar. Göbek bölgesinden bir çift damar uzamıştır; biri, yumurta sarısını sarmalayan zara doğru (Yumurta sarısı şu an sıvıdır ya da normalden daha sıvımsıdır.), öteki de civcivi saran zarı, yumurta sarısını saran zarı ve aradaki sıvıyı hep birlikte saran zara doğru uzar. [Civciv büyüdükçe yumurta sarısının bir kısmı yavaşça yukarı doğru kayar ve beyaz sıvı arada kalır; yumurtanın akı sarının alt kısmındadır, dış kısımda olduğu gibi.] Onuncu günde yumurtanın akı en dış yüzeydedir; miktarı azalmış; maddesi katılaşmış; rengi solmuş ve yapışkanlık kazanmıştır.
"Kurucu bölümlerin düzeni aşağıdaki gibidir. Birinci ve en dışta, kabuğa ait olan değil, onun altındaki yumurta zarı gelmektedir. Bu zarın içinde ak bir sıvı vardır; daha sonra civciv ve onu sarmalayan, civcivi sıvıdan ayıran zar gelmektedir; civcivden sonra yumurta sansı gelmektedir. Daha önce açıklandığı gibi damarlardan biri buraya, öteki de beyazı kaplayan maddeye gitmektedir. [Serumu andıran bir sıvıya sahip bir zar iç yapıyı kaplamaktadır. Daha sonra, embriyonun hemen yanında, önceden açıklandığı gibi kendisini sıvıdan ayıran başka bir zar gelmektedir. Bunun altında yumurta sarısı vardır; o da başka embriyoyu her iki sıvıdan koruyan bir zar (bu zara yumurta sarısı, büyük damar ve kalbe giden göbek kordonunu yine bu zar içinden ilerletir) içine sarılmıştır.]
"Yirminci güne doğru eğer yumurtayı kırıp civcive dokunursanız, içeri doğru hareket edip kıpırdar; yirmi gün geçtikten sonra, civciv tüyle kaplanmış ve kabuğu çatlatmaya başlamıştır. Baş, sağ bacak üstünde böğüre yakın konumdadır ve 'kanat başın üstündedir; bu anda zarın bir doğum sonrasını andırdığını açıkça görebiliriz. Bu zar, kabuğun en dışındaki zardan hemen sonra çıkar. Bu zara göbek bağlarından birinin bağlı olduğunu (v

Encyclopædia Britannica, dünyada en uzun süredir yayımlanan İngilizce genel kültür ansiklopedisidir. Eğitimli yetişkin kullanıcıları hedef alan bir ansiklopedidir. İlk baskısı 1768'de İskoçya'nın Edinburgh şehrinde basılmıştır. 100 sürekli editör ve 4400 katılımcı yazar tarafından hazırlanır. Geniş bir kesim tarafından dünyanın en gelişmiş akademik ansiklopedisi kabul edilir.
Encyclopædia Britannica özel bir şirketin ürünüdür. Ansiklopedinin günümüzdeki sahibi İsviçreli aktör ve yatırımcı Jacob Eli Safra'dır.

The Encyclopædia Britannica; or A Dictionary of Arts and Sciences (Encyclopædia Britannica veya Sanat ve Bilimler sözlüğü) adıyla ilk kez 1768'de, İskoçya'nın Edinburgh şehrinde, Andrew Bell ve Colin Macfarguhar tarafından parça parça basılmaya ve yayınlanmaya başlandı. 1771'de tamamlanan ansiklopedi 2391 sayfadan ve üç ciltten oluşuyordu. Başlıca konular hakkında detaylı bilgi içeren bu ilk sürüm, teknik konular hakkında da sözlük benzeri kısa açıklamalar içeriyordu.

1990'ların başında Britannica CD-ROM olarak da piyasaya sürüldü. Tek CD'lik bu ilk sürüm sadece yazıdan oluşuyordu. 1995'te piyasaya sürülen iki CD'lik sürüm yazıların yanı sıra resimleri de içeriyordu. 1997'de buna ses ve videolar da eklendi. DVD sürümü 1999'da piyasaya sürüldü.
1994'te Britannica Online adıyla dünyanın ilk internet ansiklopedisi olarak çevrimiçi yayına başladı. http://www.eb.com 9 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. adresini kullanan ansiklopediye ücret karşılığı abone olunabiliyordu. Beş yıl sonra temel ansiklopedinin yanı sıra arama motoru, konu kataloğu, güncel olaylar ve denemeleri de içeren Britannica.com yayına başladı ve hâlen yayınına devam ediyor. Britannica Online ise günümüzde hâlen aktiftir ve genellikle eğitim kurumları tarafından kullanılmaktadır.
2000'li yılların başında el değiştirmiş ve 2012 yılında klasik baskısının sonlandırılması kararı alınmış, yayın hayatına 2012'den itibaren sadece elektronik alanda devam edeceği belirtilmiştir.

Şablon:Britannica
Şablon:BritannicaDVD

"Britannica.com" (İngilizce). 26 Ocak 2018 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Britannica Online" (İngilizce). 9 Aralık 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi.

Hayatta kalmak, büyümek ve çoğalmak için, insan dahil çok hücreli bir organizmanın, fizyolojik talepleri ve çevresel zorlukları karşılamak için dokular, organlar ve organ sistemleri arasında etkili bir uyuma sahip olması gerekmektedir. Endokrin sistem, iç ve dış koşullara yanıt vermektedir. Ayrıca kanalsız organ ve dokulardaki salgı hücreleri tarafından üretilen hormonlar aracılığıyla iletişim kurmaktadır.
Endokrin sistem; iç salgı bezleri, hormon üreten dokular, hormonlar ve hormon reseptörlerinden oluşmaktadır. Endokrin bezleri arasında epifiz bezleri, hipofiz bezi, tiroid bezi, paratiroid bezleri, timus bezi ve böbrek üstü bezleri bulunmaktadır. Hormon salgılayan çeşitli organ ve dokular da mevcuttur. Örneğin hipotalamus, kalp, mide, pankreas, yumurtalıklar ve testisler vardır. Endokrin sistemin bezleri ve dokuları çoğunlukla birbirlerinden ayrılırken bütün bir sistem olarak çalışmaktadır.

Endokrin bezleri, hücreler arası boşluklarda bulunan sıvıya salgılanan, kılcal damarlara yayılan ve dolaşım sistemi yoluyla hedef organlara taşınan hormonlar veya kimyasal haberciler üretmektedir. Bu hedef organların reseptörleri, hedef hücrede belirli fizyolojik değişiklikleri uyarmak için özel olarak hormonlarla bağlanan proteinlerden oluşan moleküllerdir. Endokrin ve sinir sistemleri diğer vücut sistemlerini yönetmek ve koordine etmek için işbirliği içinde çalışmaktadır. Sinir sistemi, belirli kaslar ve bezler üzerinde hareket eden ve hızlı değişikliklerle ilgilenen sinir sinapslarında nörotransmitterler salgılarken, endokrin sistem daha yavaş ve daha hassas ayarlamalara dahil olan hormonları salgılamaktadır.
Endokrin sistemin işlevleri şunlardır:

Besin metabolizmasının düzenlenmesi, su ve elektrolit dengesinin sağlanması yoluyla iç denge korunmaktadır.
Hücrelerin büyümesi ve üretimini sağlamaktadır.
Vücudun dış uyaranlara özellikle de strese tepkilerini kontrol etmektedir.
Üremeyi kontrol etmektedir
Otonom sinir sistemi ile işbirliği yaparak dolaşım sindirim sistemini düzenlemektedir

İnsan endokrin sistemi, geribildirim döngüleri aracılığıyla çalışan birkaç sistemden oluşmaktadır. Hipotalamus ve hipofiz yoluyla birkaç önemli geribildirim sistemine aracılık edilmektedir.

Endokrin bezler, kimyasallar üreten ve salgılayan bir hücre grubudur. Bezler, kandaki veya hücredeki öncüleri kullanarak tamamlanmış kimyasal ürünler oluşturmaktadır. Ayrıca bunları vücutta serbest bırakmaktadır. Endokrin sistemin birincil bezleri epifiz bezi, böbrek üstü bezi, tiroid ve paratiroid bezleri, pankreas ve üreme bezleridir (yumurtalıklar ve testisler). Beyin, kalp, akciğerler, böbrekler, karaciğer, timus, deri ve plasenta dahil diğer endokrin olmayan organlar da hormon üretebilmektedir.

Hipotalamus, beynin hipofiz bezine kısa kılcal damarlarla bağlı bir bölgesidir. Sinir sisteminden gelen sinyalleri, hipotalamik sinyale yanıt olarak özel hormonlar üretmek veya engellemek için hipofizi harekete geçiren salgılanan hormonlara çevirmektedir. Hipotalamus tarafından hipofizi uyaran veya engelleyen hormonlara çevrilen sinyaller hem sıcaklık veya ışık gibi dış koşulların hem de beynin diğer bölgeleri tarafından işlenen ve hipotalamusa iletilen korku gibi iç koşulların sonucudur. Böylece hipotalamus, sinir sistemi ile endokrin sistem arasında kritik bir bağlantı görevi görmektedir.
Özet olarak endokrin bezler:

Hipotalamus ve hipofiz bezi
Tiroid bezi
Paratiroid bezi
Böbrek üstü bezleri
Pankreas
Gonadlar-cinsiyet bezleri

Hipotalamus, beyindeki talamusun altında yer alan küçük bir bölgedir. Doğrudan hipofiz bezine infundibulum adı verilen bir sapla bağlanmaktadır. Hipotalamus, sinir ve endokrin sistemlerini birbirine bağlamaktadır. Hipofiz bezi, optik sinirlerin kesiştiği alanın arkasında sığ bir çukurda bulunmaktadır. Yaklaşık olarak bezelye boyutunda ve şeklindedir. Ön ve arka loblara bölünmüştür. Adenohipofiz olarak da bilinen ön hipofiz, bezin toplam ağırlığının (0.5 g) yaklaşık% 75'ini oluşturmaktadır. Arka hipofiz, nörohipofiz olarak bilinmektedir. Ön hipofiz epitel dokusundan, arka hipofiz ise sinir dokusundan oluşmaktadır. Lobların farklı işlevleri vardır ve hipotalamus tarafından farklı şekilde kontrol edilmektedir.

Adenohipofiz (ön hipofiz) bir endokrin bezdir ve salgı hücreleri içermektedir. Nörohipofiz ise hipotalamustan köken alan pek çok sinir ucunun sonlandığı bölümdür. Hipotalamus, adenohipofizden salgılanan hormonların salgılanmasını düzenleyen salgılatıcı ve salgıyı durdurucu hormonlar salgılamaktadır. Bu hormonlar kan yoluyla hipofize gelmektedir. Antidiüretik hormon (ADH) ve oksitosin hormonlarını sentezleyerek ve depolayarak nörohipofizden salgılatmaktadır. Bu hormonlar sinirin aksonu aracılığıyla hipofize gelmektedir.
Hipofizin arka lobundan salgılanan hormonlar iki tanedir. Bunlar  Antidiüretik hormon (ADH) ve oksitosindir.
ADH (Vazopressin): Temel görevi vücuttaki sıvı dengesinin düzenlenmesine katkı sağlamaktır. Bu hormonun hedef organı böbreklerdir. Böbreklerden su geri emilimini artırarak idrar yoluyla su atılımını azaltmaktadır.
Oksitosin: Oksitosin doğum esnasında rahim kasının kasılmasını, doğumdan sonra da süt salgılanmasını uyaran bir hormondur.
Hipofizin ön lobundan salgılanan hormonlar: Büyüme hormonu, tiroid uyarıcı hormon (TSH), Adrenokortikotropik hormon (ACTH), lüteinleştirici hormon (LH), prolaktin, folikül uyarıcı hormon (FSH).
Büyüme hormonu: Tüm vücut hücrelerini uyararak büyümeyi uyarmaktadır. Protein sentezini ve hücre bölünmesini uyarmaktadır. Büyüme dönemindeki bir kişide yetersiz salgılanırsa dwarfizm (cücelik) ortaya çıkmaktadır. Büyüme hormonu ergenlik dönemi sonuna doğru azalmazsa giantism (devlik) oluşmaktadır. Büyüme hormonu normal büyüme bittikten sonra salgılanmaya devam ederse akromegali (acromegaly) oluşmaktadır.
Prolaktin: Östrojen (dişi cinsiyet hormonu) ile birlikte gebelikte meme bezlerinde meme kanallarının gelişimini uyarmaktadır. Ayrıca doğumdan sonra meme dokusunda süt üretimini uyarmaktadır.
Tiroid uyarıcı hormon (TSH): Tiroid bezi hormonlarının sentezi ve salgısını uyarmaktadır. Fazla salgılanması durumunda guatr adı verilen tiroid bezi genişlemesi olmaktadır. TSH salgısı hipotalamusta üretilen tirotropin salgılatıcı hormon ile kontrol edilmektedir.
Adrenokortikotropik hormon (ACTH): Böbrek üstü bezlerini uyararak oradan salgılanan hormonların salgısını ve üretimini artırmaktadır.
Lüteinleştirici hormon (LH): LH ovulasyonu (yumurtlama) uyarmaktadır. Hedef organı erkeklerde testislerde testosteron salgılayan hücreler ve dişilerde ise overlerdir.
Folikül uyarıcı hormon (FSH): Dişilerde folikül hücresinin büyümesini ve östrojen salınımını uyarmaktadır. Erkeklerde testislerde sperm üreten hücreleri uyarmaktadır.

Tiroid bezi, boyunda trakeanın önünde yer almaktadır. Kan akımı yönünden oldukça zengindir. Yaklaşık 20-30 gram ağırlığındadır. Folikül adı verilen keseciklerden oluşmaktadır. Tiroid hormonları; tiroksin (T4), triiyodotironin (T3) ve kalsitonindir.
Tiroksin (T4) ve Triiyodotironin (T3): Anabolik hormonlardır. Metabolizmayı uyarmaktadır. Tiroid hormonları vücudun pek çok hücresinde hücresel reaksiyonları hızlandırmaktadır. Bu sayede büyüme hızlanmaktadır. Protein sentezi hızlanmaktadır. Karbonhidrat ve yağ metabolizması uyarılmaktadır.
Kalsitonin: Kandaki kalsiyum düzeyini düşürmektedir. Kemikten kana kalsiyum geçişini azaltmaktadır. Ayrıca kandan kemiğe kalsiyum geçişini artırmaktadır.

Paratiroid bezi tiroid bezinin hemen arkasında ikisi alt, ikisi de tiroid bezinin üst kutuplarına yerleşmiş 6 mm uzunluğunda, 3mm genişliğinde ve 2 mm kalınlığında koyu kahverengi 4 adet küçük bezden oluşmaktadır. Paratiroid bezinden parathormon salgılanmaktadır.
Parathormon: Kalsiyum düzeyini artırmaktadır ve fosfor düzeyini azaltmaktadır. Kemiklerden kalsiyumun kana geçmesini sağlamaktadır. Parathormon eksikliğinde kanda kalsiyum seviyesi düşer ve fosfor seviyesi yükselir. Parathormon fazlalığında ise kanda kalsiyum seviyesi artarak fosfor seviyesi düşmektedir.

Böbrek üstü bezleri her iki böbreğin üst kısmına yerleşmiştir. Her bir böbrek üstü bezi iki farklı bezin bileşiminden oluşmuştur. Medulla (iç bölümü) ve kortex (dış bölüm)'dir. Medulla ve kortex hedef organları farklı hormonlar sentezlemektedir.
Adrenal kortex hormonları kortizol ve aldestrondur. Aynı zamanda ikincil cinsiyet özelliklerinin oluşumunu sağlayan östrojen ve progestron da salgılanmaktadır.
Kortizol: Kortizol veya diğer adıyla stres hormonu, tehdit anında ortaya çıkan stresin yönetiminden sorumlu ana steroid hormondur. Başka deyişle vücudumuz bir tehdit algıladığında salgılanan doğal-koruyucu bir yanıttır.
Diğer görevleri:

Kan şekeri seviyesini (dolayısıyla enerjiyi) artırmak için proteini glikoza dönüştürmek; sabit tutmak içinse insülin hormonuyla birlikte çalışmak
Kan basıncının korunmasına katkıda bulunmak
Karbonhidrat, yağ ve protein kullanımını yönetmek
Uyku-uyanıklık döngüsünü düzenlemek
Tuz-su dengesini kontrol etmektir.
Aldesteron: Sodyum ve tuz metabolizmasını düzenlemektedir.
Adrenal medulla hormonları adrenalin ve noradrenalindir. Medullanın ana salgısı adrenalindir. Az miktarda noradrenalin salgılanmaktadır.
Adrenalin ve noradrenalin:

Kan basıncını artırmaktadır.
kaslara enerji gerektiğinde glikojeni glikoza çevirmektedir.
Kalp hızını artırmaktadır.

Midenin hemen arkasında yer alan karma bir bezdir. Pankreas hem enzim hem hormon salgılamaktadır. Pankreastan salgılanan hormonlar insülün ve glukagondur.
Glukagon: Pankreastaki alfa hücreleri tarafından sentezlenmektedir. Glikojenin glikoza çevrilmesini sağlayarak kan şekerini yükseltmektedir. Yağ dokusundan yağ asidi ve gliserol salınımını uyararak enerji için yağ kullanımını teşvik etmektedir. Bu nedenlerle glukagon hiperglisemik bir hormondur.
İnsülin: Glukagonun tersi şekilde çalışmaktadır. Dokulara glikoz girişini artırarak kandaki glikoz seviyesini düşürmektedir. Glikozun glikojene çevrilmesini (glikogenez) uyararak depo edilmesini sağlamaktadır.
Karbonhidrat metabolizmasının kontrolü için insülin ve glukagon gereklidir.

Kadınlarda yumurtalıklar erkek

Entomoloji (Antik Yunanca ἔντομον (entomon) 'böcek' ve -λογία (-logia) 'çalışma' kelimelerinden) böceklerin bilimsel çalışmasıdır ve zoolojinin bir dalıdır. 
Geçmişte böcek terimi daha az spesifikti ve tarihsel olarak entomolojinin tanımı, örümceğimsiler, çok bacaklılar ve kabuklular gibi diğer eklembacaklı gruplarındaki hayvanların incelenmesini de içerirdi. Bu daha geniş anlam, gayriresmi kullanımda hala karşılaşılabilir.
Zooloji içerisinde sınıflandırılan diğer birçok alan gibi, entomoloji de takson temelli bir kategoridir. Böceklerle ilgili araştırmalara odaklanan her türlü bilimsel çalışma, tanımı gereği entomolojidir. Bu nedenle entomoloji, moleküler genetik, çevresel arkeoloji, davranış, nörobilim, biyomekanik, biyokimya, sistematik, fizyoloji, gelişim biyolojisi, ekoloji, morfoloji ve paleontoloji gibi çok çeşitli konuların bir kesitiyle örtüşmektedir.
Bilinen tüm türlerin üçte ikisinden fazlası yani 1,3 milyondan fazla böcek türü tanımlanmıştır. Bazı böcek türleri yaklaşık 400 milyon yıl öncesine dayanır. İnsanlar ve Dünya'daki diğer yaşam şekilleriyle birçok türde etkileşimleri vardır. Örneğin, Photinus pyralis gibi türler, özellikle son yıllarda çok sayıda araştırmanın konusu olan ışık yayan organlarında biyolüminesans reaksiyonları gerçekleştirir.
Uzmanlarına entomolog ya da böcek bilimci adı verilir.
Hayvanlar âleminin en kalabalık sınıfı olan böcek (Latince: insecta), 700.000'i aşkın bilinen türün yanı sıra en az o kadar tanımlanmamış böcek türünü kapsar. Böylesine zengin bir tür çeşitliliği gösteren böcekler, doğal olarak insan yaşamında öbür hayvanlardan çok daha büyük bir önem taşır.
Biyolojinin diğer alanları gibi entomoloji de birçok alt dala (ekoloji, etoloji, fizyoloji, sistematik entomoloji vs.) ayrılmıştır. Bu alt dalların çoğunda hem uygulamalı, hem de sırf araştırmaya yönelik çalışmalar yapılır. Uygulamalı entomoloji çalışmaları böcekleri zararları ve yararları açısından incelerken kuramsal araştırmaların amacı, bütün böceklere ilişkin temel bilgileri toplamaktadır. Uygulamalı entomoloji, tarla ve bahçe bitkileri yetiştiriciliği ile ormancılık gibi alanlarla yakından ilişkilidir.
Bugün çağdaş entomoloji çalışmalarının odak noktası hâlâ taksonominin tanımlama evresindedir ve Pulkanatlılar (Latince: lepidoptera) takımından kelebekler ve güveler gibi en iyi incelenmiş gruplarda bile sürekli yeni türler tanımlanmaktadır. Larva ve erişkin biçimleri birbirinden çok farklı olan bütün başkalaşmalı böceklerin erişkinleri dışında böceklerin hayat evrelerini tanımlamak genellikle son derece güçtür.

Entomoloji, tarih öncesi zamanlardan neredeyse tüm insan kültürlerine, özellikle tarım (özellikle biyolojik kontrol ve arıcılık) bağlamında kök salmıştır. Doğal Roma filozofu Yaşlı Plinius (MS 23-79) böcek çeşitleri hakkında bir kitap yazarken, bilim adamı Kufe'li İbn el-A'rābī (MS 760-845) sinekler hakkında Kitāb al-Dabāb (Arapça: كتاب الذباب) adlı bir kitap yazdı. Ancak modern anlamda bilimsel çalışma nispeten yakın bir zamanda, 16. yüzyılda başladı.
Ulisse Aldrovandi'nin Latince: De Animalibus Insectis (Böcek Hayvanları Hakkında) adlı eseri 1602'de yayımlandı. Mikroskopist Jan Swammerdam böceklerin üreme organlarını ve başkalaşım'ı doğru bir şekilde anlatan Böceklerin Tarihi’ni yayımladı.
1705'te, Maria Sibylla Merian Hollanda Surinam'ın tropikal böcekleri hakkında Latince: Metamorfoz Insectorum Surinamensium adlı kitabı yayımladı.
Türlerin isimlendirilmesi ve sınıflandırılmasıyla ilişkili erken dönem entomolojik çalışmalar, ağırlıklı olarak Avrupa'da merak kabinleri tutma uygulamasını izledi. Bu koleksiyonculuk modası, doğa tarihi topluluklarının, özel koleksiyon sergilerinin ve iletişimleri ve yeni türlerin dokümantasyonunu kaydetmek için günlüklerin oluşumuna yol açtı. Koleksiyoncuların çoğu aristokrasiden geliyordu ve orada dünya çapında koleksiyoncular ve tüccarları içeren bir ticaret gelişti.
Bu, "kahraman entomoloji çağı" olarak adlandırılmıştır. William Kirby, İngiltere'de entomolojinin babası olarak kabul edilir. William Spence ile işbirliği yaparak, konunun temel metni olarak kabul edilen kesin bir entomoloji ansiklopedisi olan Entomolojiye Giriş 'i yayınladı. Ayrıca, 1833'te Londra'da, dünyadaki en eski bu tür topluluklardan biri olan Kraliyet Entomoloji Derneği'nin kurulmasına yardımcı oldu; Aurelian Derneği gibi daha önceki öncüller 1740'lara kadar uzanmaktadır. 19. yüzyılın sonlarında, tarımın ve sömürge ticaretinin büyümesi, üniversitenin yükselişi ve biyoloji alanında eğitimle ilişkilendirilen profesyonel entomologu yaratan "ekonomik entomoloji çağı"nı doğurdu.
Entomoloji 19. ve 20. yüzyıllarda hızla gelişti ve Charles Darwin, Jean-Henri Fabre, Vladimir Nabokov, Karl von Frisch (1973 Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü sahibi) ve iki kez Pulitzer Ödülü kazanan E. O. Wilson gibi önemli şahsiyetler de dahil olmak üzere çok sayıda kişi tarafından incelendi.
Ayrıca, Smithsonian Ulusal Doğa Tarihi Müzesi'ndeki Sophie Lutterlough gibi müze küratörlüğü ve araştırma yardımı yoluyla entomolog olan kişilerin de bir geçmişi vardır. Böcek tanımlama, kelebekler ve (daha az ölçüde) yusufçuklar en popüler olanlar olmak üzere giderek yaygınlaşan bir hobidir.
Çoğu böcek, Hymenoptera (arılar, eşek arıları ve karıncalar) veya Coleoptera (böcekler) gibi takımlara kolayca tahsis edilebilir. Ancak, cins veya tür tanımlama genellikle yalnızca tanımlama anahtarları ve monografiler kullanılarak mümkündür. Böcek sınıfı çok sayıda tür içerdiğinden (sadece 330.000'den fazla böcek türü) ve bunları ayıran özellikler alışılmadık ve genellikle belirsiz (veya mikroskop olmadan görünmez) olduğundan, bu genellikle bir uzman için bile çok zordur. Bu, örneğin Daisy, ABIS, SPIDA ve Draw-wing gibi böcekleri hedef alan otomatik tür tanımlama sistemlerinin geliştirilmesine yol açmıştır.

Adli entomoloji ya da medikokriminal entomoloji: adli tıbba yardımcı olan ya da onun yetersiz kaldığı durumlarda ceset üzerinde bulunan böcek ve diğer eklembacaklıların ergin ve larvalarından maktulün ("cesedin") ölüm zamanını doğruya yakınlıkta ya da yaklaşık olarak tahmin etmeye çalışan bir bilim dalıdır.
Veterinerlik entomolojisi ya da araknoentomoloji: Böcekler sınıfının Latince: Diptera, Latince: heteroptera, Latince: phthiraptera, Latince: siphonaptera ve takımlarından böceklerin, örümceğimsiler (Latince: arachnida) sınıfının Latince: acari alt sınıfından iki takımda (Latince: acariformes ve Latince: parasitiformes) toplanan uyuz böceği, kene ve akarların ve kabuklular (Latince: crustacea) filumundan hayvan sağlığını tehdit eden eklembacaklıları inceler. Veterinerlik parazitolojisi içinde bir alt bölümdür.
Etnoentomoloji: Böceklerin halk üzerindeki etkilerini konu edinir.
Medikal entomoloji: Bakteri, virüs, parazit ve mantar enfeksiyonlarını taşıyan vektör böceklerin ve geniş anlamda artropodların (eklembacaklılar) insanlarda oluşturdukları hastalıkları, tedavilerini, teşhis yöntemlerini ve tıbbi biyolojisini inceler.

Entomologlar listesi

Centre for Entomological Studies Ankara (CESA) 26 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Türkiye Entomoloji Derneği sitesi 9 Şubat 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Enzimler, kataliz yapan (yani kimyasal tepkimelerin hızını artıran) biyomoleküllerdir. Neredeyse tüm enzimler protein yapılıdır. Enzim tepkimelerinde, bu sürece giren moleküllere substrat denir ve enzim bunları farklı moleküllere, ürünlere dönüştürür. Bir canlı hücredeki tepkimelerin neredeyse  tamamı yeterince hızlı olabilmek için enzimlere gerek duyar. Enzimler substratları için son derece seçici oldukları için ve pek çok olası tepkimeden sadece birkaçını hızlandırdıklarından dolayı, bir hücredeki enzimlerin kümesi o hücrede hangi metabolik yolakların bulunduğunu belirler.
Her katalizör gibi enzimler de bir tepkimenin aktivasyon enerjisini (Ea veya ΔG‡) azaltarak çalışır ve böylece tepkime hızını çarpıcı şekilde artırır. Çoğu enzim tepkimesi, ona karşılık gelen ve katalizlenmeyen tepkimeden milyonlarca kere daha hızlıdır. Diğer katalizörler gibi enzimler de katalizledikleri tepkime sonucunda tükenmez ve bu tepkimelerin dengesini değiştirmez. Ancak diğer çoğu katalizörden farklı olarak enzimler çok daha özgüldür (spesifiktir). Enzimlerin 4000'den fazla biyokimyasal tepkimeyi katalizlediği bilinmektedir.
Enzimlerin büyük çoğunluğu protein olmakla beraber, ribozim adlı bazı RNA molekülleri de tepkimeleri katalizler, bunun en iyi bilinen örneği ribozomu oluşturan bazı RNA'lardır.
Enzimlerin etkinliği başka moleküller tarafından etkilenebilir. İnhibitörler enzim aktivitesini azaltan moleküllerdir, aktivatörler ise enzim aktivitesi artıran moleküllerdir. Etkinlik ayrıca sıcaklık, kimyasal ortam (örneğin pH) ve substrat konsantrasyonu tarafından etkilenir. Bazı enzimler endüstriyel amaçla kullanılırlar, örneğin antibiyotik sentezinde. Ayrıca bazı ev ürünlerinde biyokimyasal tepkimeleri hızlandırmak için enzim kullanılır (örneğin, çamaşır tozunda bulunan enzimler lekelerdeki protein ve yağları parçalar).

1700'lerin sonlarında mide salgıları tarafından etin sindirildiği, tükürük ve bazı bitki özütlerinin nişastayı şekerlere dönüştürdüğü biliniyordu.  Ancak, bunun hangi mekanizmayla olduğu bilinmiyordu.
19. yüzyılda, Louis Pasteur, maya tarafından şekerin alkole dönüşmesini (fermantasyonu) araştırırken, fermantasyonun maya hücrelerinde bulunan bir canlı güç tarafından meydana geldiği sonucuna vardı. "Ferment" diye adlandırdığı bu etmenler sadece canlılarda işlev gördüğü düşünülüyordu. Pasteur, "alkol fermantasyonu yaşam ve maya hücrelerinin organizasyonu ile bağıntılıdır, hücrelerin ölüm ve çürümesiyle değil" diye yazmıştır.
1878'de Alman fizyolog Wilhelm Kühne (1837-1900) ilk defa wikt:enzim terimini kullandı; sözcük Yunanca ἔνζυμον'den ("maya içinde") türetilmişti, söz konusu süreci betimlemek için. Daha sonraları enzim sözcüğü canlı olmayan bileşikler (örneğin pepsin) için kullanılmış, canlılar tarafından üretilen kimyasal aktiviteler için de "ferment" sözcüğü kullanılmaya başlanmıştır.
1897'de Eduard Buchner içinde canlı hücre bulunmayan maya özütünün (ekstresinin) şekeri fermante etme yeteneği olduğunu gösterdi. Sükroz şekerinin fermantasyonuna yol açan enzime "zimnaz" adını verdi. 1907'de "biyokimya araştırmaları ve hücresiz fermantasyonu keşfi için" Nobel Kimya Ödülünü kazandı. Buchner'in örneği izlenerek enzim adları katalizledikleri tepkimelere göre adlandırılır. Tipik olarak substratın veya reaksiyon tipinin adının sonuna -az eklenir. Örneğin, laktaz, laktozu parçalayan enzimdir, DNA polimeraz, DNA polimerleri oluşturan enzimdir.
Enzimlerin hücre dışında çalıştığının gösterilmesinin ardından gelen aşama, bunların biyokimyasal niteliğinin anlaşılmasıydı. İlk araştırmacılar çoğu enzim etkinliğinin proteinlerle ilişkili olduğunu kaydetmiş, ama bazı bilimciler (örneğin Nobel ödüllü Richard Willstätter) proteinlerin sadece gerçek enzimlerin birer taşıyıcısı olduğunu ve proteinlerin kendi başlarına kataliz yapmaktan aciz olduklarını iddia etmiştir. Ancak, 1926'da James B. Sumner, üreaz enziminin saf bir protein olduğunu gösterdi ve onu kristalleştirdi; 1937'de Sumner aynı işi katalaz enzimi için yaptı. Saf proteinlerin enzim oldukları kesin olarak Northrop ve Stanley tarafından, bunların sindirim enzimleri tripsin ve kimotripsin üzerinde yaptıkları çalışma sonucunda gösterildi. Bu üç bilimci 1946 Nobel Kimya Ödülünü kazandılar.
Enzimlerin kristalleştirilebildiğinin gösterilmesi, onların yapılarını X ışını kristalografisi ile çözülmesini mümkün kıldı. Bu ilk defa David Chilton Phillips önderliğinde bir grup tarafından lizozim için başarıldı ve 1965'te yayımlandı (lizozim göz yaşında, tükürükte ve yumurta beyazında bulunan ve bakterilerin hücre duvarını sindiren bir enzimdir). Lizozimin yüksek çözülümlü yapısı yapısal biyoloji sahasının ve enzimlerin nasıl çalıştığının atomik düzeyde anlaşılmasının başlangıcı olmuştur.

Bir enzimin adı çoklukla substratı veya katalizlediği reaksiyonun adından türetilir, sözcüğün sonuna -az eki getirilerek. Bunun örnekleri laktaz, alkol dehidrojenaz ve DNA polimerazdır. Bu adlandırma yöntemi ile, aynı tepkimeyi katalizleyen farklı enzimler aynı temel ada sahip olabilir, bunlara izoenzim denir. İzoenzimlerin amino asit dizileri birbirinden farklı olur ve optimal pH'leri, kinetik özellikleri ve immünolojik özellikleri ile ayırt edilebilirler. Ayrıca, yapay şartlar altında bir enzimin katalizlediği tepkime, fizyolojik şartlarda katalizlediğiyle aynı olmayabilir. Bu yüzden bazen aynı enzimin iki farklı adla tanımlandığı olur. Örneğin, endüstride glukozu fruktoz tatlandırıcısına dönüştürmek için kullanılan glukoz izomeraz, hücre ortamında (in vivo) ksiloz izomeraz olarak adlandırılır.
Uluslararası Biyokimya ve Moleküler Biyoloji Birliği, EC numaraları denen, enzimler için bir adlandırma sistemi geliştirmiştir; her enzim başında da "EC" olan ve dört sayıdan oluşan bir dizi ile betimlenir. İlk sayı enzimleri mekanizmalarına göre genel olarak sınıflandırır.
Üst düzey sınıflandırma şöyledir:

EC 1 Oksidoredüktazlar: yükseltgenme/indirgenme (redoks) tepkimelerini katalizler
EC 2 Transferazlar: Fonksiyonel grupların (örn. bir metil veya fosfat grubunun) transferini katalizler
EC 3 Hidrolazlar: çeşitli bağların hidrolizini katalizler
EC 4 Liyazlar: Hidroliz ve yükseltgenme harici yollar ile çeşitli bağları keser
EC 5 İzomerazlar: Tekil bir molekülde izomerizasyon değişikliklerini katalizler
EC 6 Ligazlar: İki molekülü kovalent bağlarla birleştirir.

Enzimler genelde küresel proteinlerdir, büyüklük olarak 62 amino asitten (4-oksalokrotonat totomeraz'ın monomeri) 2500 amino asitten fazlasına (hayvan yağ asit sentaz) kadar uzanırlar. Az sayıda RNA-temelli biyolojik katalizörler de mevcuttur, bunların en yaygın olanı ribozomdur, bunlara RNA-enzim ya da ribozim denir. Enzimlerin etkinliği onların üç boyutlu yapısı tarafından belirlenir. Çoğu enzim etki ettikleri substratlardan çok daha büyüktür ve enzimin sadece ufak bir bölümü (3-4 amino asit kalıntısı) doğrudan kataliz ile doğrudan ilişkilidir. Bu katalitik amino asit kalıntıların bulunduğu, substrata bağlanan ve tepkimeyi yürüten bölge aktif merkez (veya aktif bölge) olarak adlandırılır. Enzimlerde ayrıca kataliz için gerekli olan kofaktörlerin bağlandığı konumlar da mevcuttur. Bazı enzimlerde ayrıca katalizlenen tepkimenin endirekt substrat veya ürünleri olan küçük moleküllerin bağlandığı başka yerler vardır. Bu bağlanma enzimin aktivitesini artırabilir veya azaltabilir, bu da geri beslemeli bir düzenleme yoludur.
Çoğu protein gibi enzimler de uzun amino asit zincirlerinden oluşur, bunlar katlanır ve üç boyutlu bir yapı oluşturur. Her amino asit dizisi, kendine has özellikleri olan özgül bir yapı oluşturur. Tek başına protein zincirleri bazen gruplanarak protein kompleksleri oluşturabilir. Çoğu enzim ısı veya bazı kimyasal etmenlerle denatüre olur, yani proteinin üç boyutlu yapısının bozulması sonucu katlanmış hali açılır ve inaktive olur. Enzime bağlı olarak denatürasyon tersinir olabilir veya olmayabilir.

Enzimler genelde hangi tepkimeleri katalizledikleri ve bu tepkimelerdeki substratlar konusunda çok özgüldürler. Enzim ve substratlarının birbirini tamamlayıcı şekil, yük ve hidrofilik/hidrofobik özellikleri bu özgüllüğü meydana getirir. Enzimler ayrıca steroizomerik, yönsel ve kimyasal özgüllük de gösterebilirler.
En yüksek seviyede özgüllük ve doğruluk gösteren enzimler genomun kopyalanması ve ifadesi ile ilişkilidir. Bu enzimlerin "prova okuma" mekanizmaları vardır. DNA polimeraz gibi bir enzim, ilk aşamada bir reaksiyonu katalizler, ikinci aşamada da ürünün doğruluğunu kontrol eder. Bu iki adımlı süreç sayesinde yüksek sadakatli polimerazlarda ortalama hata oranı 100 milyon reaksiyonda 1'den az olur. Benzer prova-okuma mekanizmaları RNA polimeraz, aminoasil tRNA sentetaz ve ribozomlarda da vardır.
İkincil metabolit üreten bazı enzimler ayrım gözetmediği söylenir, çünkü göreceli olarak geniş bir substrat grubuna etki edebilirler. Substrat özgüllüğündeki bu genişlik sayesinde yeni metabolik yolların  evrimleşebildiği öne sürülmüştür.

Enzimler hangi tepkimeyi katalizledikleri ve bu tepkimeye hangi substratın girdiğine çok büyük bir özgüllük gösterirler. 1894'te Emil Fischer bunun nedeninin, enzim ve substratının birbirine tam uyan tamamlayıcı geometrik şekilleri olmasından dolayı olduğunu öne sürmüştür. Bu fikre sıkça "anahtar kilit" modeli olarak değinilir. Bu model enzim özgüllüğünü açıklasa da geçiş halinin enzim tarafından stabilizasyonunu açıklamaz. "Anahtar ve kilit" modeli artık yetersiz sayılmaktadır, "indüklenmiş uyum" (İng. induced fit) modeli hâlen en yaygın kabul gören enzim-substrat-koenzim şeklidir.

1958'de Daniel Koshland anahtar ve kilit modelinin bir modifikasyonunu öne sürdü: enzimler göreli olarak esnek yapılar olduklarına göre, substrat enzimle etkileşirken aktif merkezin şekli sürekli olarak substrat tarafından değiştirilmektedir. Bunun sonucu olarak, substrat sadece hareketsiz bir aktif merkeze bağlanmaz, aktif merkezi oluşturan amino asit yan zincirleri biçim alarak enzimin katalitik işlevini yerine getirmesini sağlarlar. Bazı durumlarda, örneğin glikozidazlarda, substrat molekül de aktif merkeze girerken şeklini bi

Enzim ölçümleri enzim aktivitesini ölçmek için laboratuvar yöntemleridir. Enzim kinetiğini ve enzim inhibisyonunun araştırılması için önemlidirler.

Enzim miktarları, diğer kimyasal bileşikler gibi, molar birim ile ifade edilebilir veya aktivite cinsinden enzim birimi ile ölçülebilir.

Enzim aktivitesi, birim zaman başına dönüştürülen substrat mol sayısına eşittir, bir diğer deyişle reaksiyon hızı çarpı reaksiyon hacmine eşittir. Enzim aktivitesi mevcut aktif enzim miktarının bir ölçüsüdür ve dolayısıyla belirtilmesi gereken şartları bağlıdır. SI birimi katal'dır, 1 katal = 1 mol s−1 (1 mol/saniye)'dir ama bu aşırı büyük bir birimdir. Daha pratik ve yaygın kullanılan bir birim 1 enzim birimi = (U) = 1 μmol min−1. 1 U, 16.67 nanokatal'a eşittir.
Katal olarak verilen enzim aktivitesi genelde enzimin doğal hedefi varsayılarak ifade edilir. Enzim aktivitesi bazı standart substratlar cinsinden de verilebilir. Örneğin, jelatin için jelatin sindirim birimleri (İngilizce gelatin digesting units veya GDU) veya süt proteinleri için süt pıhtılaştırma birimleri (İng. milk clotting units yani MCU) kullanılır. Bu birimler bir gram enzimin jelatin veya süt proteinleini ne hızla sindireceğini ifade eder. Bir GDU  yaklaşık 1,5 MCU'ya eşittir.

Bir enzimin spesifik aktivitesi yaygın kullanılan bir diğer birimdir. Bu, bir enzimin, 1 miligram toplam proteindeki aktivitesidir ve μmol dk−1mg−1 (mikromol bölü dakika bölü miligram) olarak ifade edilir. Spesifik aktivite enzim aktivitesinin bir ölçüsüdür. Toplam proteinin miligramı başına, belli bir süre zarfında ve belli şartlarda bir enzim tarafından meydana getirilen ürün miktarıdır. Spesifik aktivite reaksiyon hızı çarpı reaksiyon hacmi bölü toplam protein kütlesine eşittir. SI birimi katal kg−1'dir ama daha pratik bir birim μmol mg−1 dk−1'dir. Spesifik aktivite enzim ilerleyiciliğinin bir ölçüsüdür, belli bir substrat konsantrasyonunda (genelde enzimi doyurucu bir konsantrasyon kullanılır) ve saf enzim için genelde sabit bir değerdir. Enzimin saflaştırmasındaki veya diğer faktörlerdeki toplu iş (İng. batch) farklılıklarından kaynaklanan hataları bertaraf etmek için bir aktif bölge titrasyonu yapılması gerekir. Aktif bölge miktarını titre etmek için tersinmez bir enzim inhibitörü kullanılır, böylece aktif enzim miktarı ölçülür. Bu durumda, spesifik aktivite μmol min−1 mg−1 aktif enzim olarak ifade edilmelidir.

Reaksiyon hızı, birim zaman başına yok olan substrat (veya meydana gelen ürün) konsantrasyonudur (mol 
  
    
      
        
          L
          
            −
            1
          
        
        
          s
          
            −
            1
          
        
      
    
    {\displaystyle L^{-1}s^{-1}}
  
).
% saflık, %100 × (enzim numunesinin spesifik aktvitesi / saf enzimin spesifik aktivitesi)'dir. Saf olmayan numunenin daha düşük bir spesifik aktivitesi olur çünkü kütlenin bir kısmı enzimden oluşmamaktadır. %100 saf enzimin spesifik aktivitesi biliniyorsa, saf olmayan bir numunenin spesifik aktivitesi daha düşük olacaktır, bu sayede saflık derecesi hesaplanabilir.

Tüm enzim ölçümleri zamana bağlı olarak ya substrat tüketimini veya ürün üretimini ölçer. Substrat ve ürün konsantrasyonlarını ölçmek için çok sayıda farklı yöntem mevcuttur ve çoğu enzim birden çok yöntemle ölçülebilir. Biyokimyacılar genelde enzim tarafından katalizlenen reaksiyonları dört tip deney yoluyla çalışır:

İlk hız deneyleri. Bir enzim aşırı miktarda bir substrat ile karıştırılınca, geçici bir dönem boyunca enzim-substrat araürünü hızla birikir. Ardından, reaksiyon sabıt durum kinetiğine ulaşır, enzim-substrat araürün konsantrasyonu zaman içinde yaklaşık sabit kalır ve reaksiyon hızı nispeten yavaş değişir. Sabit duruma ulaşıldıktan kısa bir süre sonra reaksiyon hızı ölçülmeye başlanır, genelde zamana bağlı olarak ürünün birikmesi takip edilir. Ölçümler kısa bir süre için yapıldığı ve aşırı konsantrasyonda substrat kullanıldığı için, serbest substrat konsantrasyonun ilk substrat konsantrasyonuna yaklaşık eşit olduğu varsayımı yapılabilir. İlk hız deneyleri yapılması ve analizi en kolay ölçümlerdir, çünkü ters reaksiyon ve enzim yıkımı gibi komplikasyonlardan yoksundur. Bu yüzden enzim kinetik deneylerinde kullanılan en yaygın deneylerden biridir.
İlerleme eğrisi deneyleri. Bu deneylerde, kinetik parametrelerin belirlenmesi için, zamana bağlı substrat ve ürün konsantrasyonlarını ifade eden denklemler kullanılır. İlk hızlı dönemin ardından, reaksiyonun dengeye ulaşmasına izin verecek kadar uzun bir süre için, substrat veya ürün konsantrasyonu zamana bağlı olarak kaydedilir. Günümüzde artık pek kullanılmamakla beraber, enzim kinetiği tarihinin ilk dönemlerinde ilerleme eğrisi deneyleri yaygın olarak kullanılırdı.
Geçici kinetik deneyleri. Bu deneylerde, ilk hızlı dönem sırasında reaksiyon takip edilir, enzim-substrat araürünü sabit-durum kinetiği dönemine ulaşana kadar. Bu deneyler yukarıda belirtilen diğer iki yöntemden daha zordur çünkü hızlı karıştırma ve gözlemleme yöntemleri gerektirirler.
Relaksasyon deneyleri. Bu deneylerde bir enzim substrat ve ürün karışımına bir perturbasyon uygulanır, örneğin sıcaklık, basınç veya pH'de ani bir değişiklik yapılarak ve denge geri dönüş izlenir. Bu deneylerin analizi için tamamen tersinir reaksiyonun gözününe alınması gerekir. Üstelik, relaksasyon deneyleri mekanistik ayrıntıları nispeten duyarsızdır ve dolayıyla genelde mekanizmanın belirlenmesi için kullanılmaz.
Enzim ölçümleri örnekleme yöntmeleine göre iki gruba ayrılabilir: sürekli ölçümler'de  aktivite sürekli olarak kaydedilir, süreksiz ölçümler'de  ise düzenli zaman aralıklarında numuneler alınır, reaksiyon durudurulur ve substrat veya ürünlerin konsantrasyonları belirlenir.

Sürekli ölçümler kullanışlıdır, fazladan bir işleme gerek kalmadan bir ölçüm ile reaksiyon hızı elde edilir. Sürekli ölçümlerin pek çok tipi vardır.

Spektrofotometrik ölçümlerde, reaksiyonun gidişini izlemek için reaksiyon solüsyonunun ne kadar ışık soğurduğuna bakılır. Eğer ışık görünür bölgede ise, reaksiyonun renginde bir değişiklik görülebilir, bunlara kolorimetrik ölçüm denir. Bir tetrazolyum boyasının substrat olarak kullanıldığı MTT ölçümü, kolorimetrik ölçüme örnektir.
Mor ötesi sıkça kullanılır çünkü NADH ve NADPH gibi çoğu koenzim, indirgenmiş hâllerinde mor ötesini soğurur ama yükseltgenmiş (okside) biçimlerinde soğurmaz. NADH'yi substrat olarak kullanan bir oksidoredüktaz'in aktivitesini ölçmek için 340 nm dalgaboyundaki mor ötesi soğurmasındaki azalmayı takip edilebilir.
Doğrudan ve kenetli ölçümlerin kıyaslaması

Enzim reaksiyonu ışık soğurmasında bir değişikliğe neden olmasa da, kenetli ölçüm (İng. coupled assay) kullanılarak enzim için spektrofotometrik  bir ölçüm yapılabilir. Burada, bir reaksiyonun ürünü, kolayca izlenebilen başka bir reaksiyonun substratıdır. Örneğin, sağdaki şekilde heksokinaz enzimi için bir kenetli ölçüm gösterilmiştir. Bu enzimin ürettiği glukoz-6-fosfat, glukoz-6-fosfat dehidrojenaz aracılığıya, NADPH üretimine bağlanır.

Floresans, bir molekülün belli bir dalga boyunda ışık soğurduktan sonra başka bir dalga boyunda ışık salmasıdır. Florometrik enzim ölçümlerinde substrat floresansı ile ürün floresansı arasındaki farktan yararlanılır. Bu ölçümler spektrofotometrik ölçümlerden daha duyarlıdır ama bir dezavantajları, katışkılardan kaynaklanan enterferans ve çoğu floresan bileşiğin ışığa maruz kalınca bozulmalarıdır.
Bu ölçümlerin bir örneği, gnee nükleotit koenzimler NADH ve NADPH'nin kullanımıdır. Bu durumda, indirgenmiş (redüklenmiş) biçimler floresandır, yükseltgenmiş (okside) biçimler ise floresan değildir. Dolayısıyla, oksidasyon reaksiyonları floresans azalması ile, redüksiyon reaksiyonları da floreans artması ile izlenebilir. Enzim tarafından katalizlenen reaksiyonlarda floresan boya salan sentetik sbstratlar da mevcuttur, β-galaktozidaz ölçümü için 4-metilumbelliferil-β-D-galactosit gibi.

Kalorimetri kimyasal reaksiyonlarda yayılan veya emilen ısının ölçümüdür. Çoğu reaksiyon bir ısı değişimine yol açtığı için bu yöntem çok genel amaçlıdır. Bir mikrokalorimetre kullanılırsa ölçüm için az miktarda enzim veya substrat yeterlidir. Başka yolla ölçülemeyen reaksiyonlar bu ölçüm yöntemi ile takip edilebilir.

Kemilüminesans, bir kimyasal reaksiyon sonucu ışık salınmasıdır. Bazı enzim reaksiyonları ışık üretirler ve bu yolla ürün oluşumu ölçülebilir. Bu tip ölçümler çok duyarlı olabilir çünkü üretilen ışık  fotoğraf filmi kullanılar günler veya haftalar boyunca yakalayabilir, ama nicelenmesi zor olabilir, çünkü salınan ışığın tamamı tespit edilmez.
Enzimatik kemilüminesans ile peroksidaz tespiti, Western blot ile antikorların tespiti için yaygın olarak kullanılır. Bir diğer örnek, ateş böceklerinden elde edilen lusiferaz enzimidir; bu enzim, substratı olan lusiferin ile reaksiyona girince ışık salar.

Statik ışık saçılımı çözeltideki makromoleküllerin ağırlıklı molar kütlesi ile konsantrasyonlarının çarpımını ölçer. Saçılım sinyali, ölçüm sırasında, bir veya birkaç kimyasalın belli bir sabit toplam konsantrasyonu için, çözeltideki tüm bileşiklerin molar kütlesinin ağırlıklı hesaplanmış doğrudan ölçümüdür. Kompleksler oluştukça veya ayrıştıkça bu değer değişir. Dolayıyla bu ölçüm ile komplekslerin stokyometresi ve kinetiği nicelenir. Protein kinetiğinin ışık saçılımı ile ölçümü, enzim gerektirmeyen çok genel bir yöntemdir.

Süreksiz ölçümlerde, bir enzim reaksiyonundan düzenli aralıklarla numuneler alınır ve bunlardaki ürün oluşumu veya substrat tüketimi ölçülür.

Radyometrik ölçümler substratların için radyoaktivite dahil oluşu veya substrattan ayrılması ölçülür. Bu ölçümlerde en sık kullanılan radyoaktif izotoplar 14C, 32P, 35S ve 125I'dir. Radyoaktif izotoplar bir substratın tek bir atomunun spesifik işaretlenmesine izin verdiği için, bu ölçümler hem çok duyarlı hem de spesifiktir. Biyokimyada sıkça kullanılırlar ve kaba lizatlarda (yani bir hücre parçalandığı zaman elde edilen karmaşık enzim karışımlarında) spesifik  bir reaksiyonun izlenmesinin çoğu zaman tek yolu

Epigenetik, biyolojide, DNA dizisindeki değişikliklerden kaynaklanmayan ama aynı zamanda kalıtımsal olan gen ifadesi değişikliklerini inceleyen bilim dalıdır. Diğer bir deyişle, ırsi (kalıtımsal) olup genetik olmayan fenotipik varyasyonları incelemektedir. Bu değişiklikler hücreyi ya da organizmayı doğrudan etkilemektedir, ancak DNA dizisinde hiçbir değişiklik gerçekleşmemektedir.

Eski Yunanca; επί- (epi-) öneki; "üstü(nde)", "üzeri(nde)", "ötesi(nde)", "öncesi(nde)" anlamlarını taşır. Γένεσις (Genesis) ise; "doğuş", "köken", "yaratılış" veya "oluşum" demektir.  Aristoteles, epigenesis "oluşum öncesi" sözcüğünü; biyolojide, o zaman en kabul gören teori olan preformasyona "önceden oluşum"a karşıt bir teori olarak kullanmıştır. Aristoteles'in epigenez teorisine göre, canlının şekli ve yapısı döllenme sırasında mevcut değildir. Bu yapı, doğuma kadar, başkalaşımlar yoluyla yavaş yavaş gelişmektedir.
Epigenetik sözcüğü (επιγενετικός - epigenetikόs) işte ilk defa Aristoteles tarafından, epigenez'e (epigenesis'e) ait, ona dair anlamında bir sıfat olarak kullanılmıştır. Hayvanların "epigenetik oluşumlarından" ya da "epigenetik gelişimlerinden" bahsederken, onların - o günkü kanıya ters olarak - rahimde ya da yumurtada yavaş yavaş, aşama aşama gelişimlerini kastetmektedir. Böylelikle epigenetik, ilk anlamıyla, embriyolojik bir süreci anlatan bir sıfat olarak 1940'lara kadar kullanılmıştır.
Epigenetik sözcüğü 1942'de, ilk kez bir bilim dalı anlamıyla, Conrad Waddington tarafından kullanılmıştır. Onu bir isim olarak Epigenetic Genetics (Epigenez Genetiği) sözcüklerinden, "Epigenetics" (Epigenetik) kelimesini türetmiştir. Waddington'a göre epigenetik; gelişim esnasında genotipin fenotipi nasıl oluşturduğunu inceleyen bilim dalıdır.
Waddington'un daha çok, embriyolojik bir anlam ile oluşturduğu "epigenetik" terimi, moleküler tekniklerin gelişmesiyle, daha moleküler seviyeye indirilmiş ve de kalıtımsal anlam eklenmiştir. Bu anlamda, bugün en çok kullanılan ve de kabul gören tanımı şöyledir: Epigenetik; DNA dizisindeki değişikliklerle açıklanamayan, mitoz veya mayoz yoluyla kalıtılan gen ekspresyonu (ifadesi) değişikliklerini inceleyen bilim dalıdır.
Gerçekte, gen ifadeleri, fenotipi belirlediğinden, Waddington'un tanımı da yanlış kabul edilmemektedir. Ancak ırsilik faktörü bulundurmadığından eksik görülmektedir.
Böylelikle; "Epigenetik" teriminin Türkçede beş anlamı vardır diyebiliriz. Bunlar;

Epigenez teorisine dair anlamında sıfat, (Aristoteles)
Irsi kavram içermeyen Epigenetik bilimi (Waddington)
Bu bilime dair anlamında sıfat
Irsi kavram içeren Epigenetik bilimi (çağdaş)
Bu bilime dair anlamında sıfat
Her ne kadar, geçmişten bugüne bu beş anlama sahip olmuş olsa da, son ikisi, çağdaş bilim tarafından kabul edilen ve bundan sonra bu makalede yer verilecek olan anlamlardır.

Fenotipi belirleyen nedir?
Çok hücreli bir organizmada; örneğin bir karaciğer hücresi ile bir kas hücresi, tamamen aynı genotipi paylaşırlarken, nasıl olur da, apayrı – yine de stabil – gen ifade profillerine ve de farklı ve bağımsız hücre fonksiyonlarına sahip olabilmektedirler?
Fibroblastlar veya lenfositler gibi farklılaşmamış hücreler, nasıl hücre bölünmesi yoluyla fenotiplerini stabil bir şekilde korumaktadırlar?
Nasıl, bir farklılaşmamış kök hücre, bazen bölündüğünde iki yeni kök hücre verirken, bazen de bir kök hücre ve de bir farklılaşmış hücre verebilmektedir?
Memelilerin, bizim de dahil olduğumuz Placentalia infra sınıfına ait dişi bireylerinin her hücresinde; ayni nükleoplazma içinde bulunan ve de neredeyse özdeş DNA dizinlerine sahip iki X kromozomundan biri inaktive edilmektedir. İki X kromozomundan hangisinin inaktive edileceği nasıl belirlenmektedir ve de inaktivasyon hangi yolla/yollarla gerçekleşmektedir?
Tamamen aynı genotipe sahip tek yumurta ikizlerinin, nasıl olur da hastalıklara genetik yatkınlıkları farklı olur?
Çevremiz ve de yaşam tarzımız bizi (gen ifademizi dolayısıyla bizi) ne kadar, nasıl etkiler?
Bu etkiler bizden sonraki kuşaklara da aktarılır mı?

Epigenetik mekanizmalar ikiye ayrılır:

Doğrudan gen ifadesini kontrol eden veya etkileyen mekanizmalar
Dolaylı yoldan gen ifadesini kontrol eden veya etkileyen mekanizmalar

Dolaylı yoldan gen ifadesine etkiyen mekanizmalar post-transkripsyonel (transkripsiyon sonrası, yani ana DNA molekülünden RNA molekülü elde edildikten sonra) mekanizmaları özellikle de nonkoding RNA'nın (RNAi vb.) kodlayıcı RNA (mRNA) üzerine etkiyerek protein sentezini engellemesini içerir.

Bu mekanizmalar da ikiye ayrılır:

DNA düzeyindeki modifikasyonlar
Kromatin düzeyindeki modifikasyonlar
Bu modifikasyonlar hem kovalent hem de nonkovalent olabilirler.
Genlerin sessizleşmesine neden olurlar. Bu da geni inaktive edici bir mütasyon veya delesyon gibi genetik  bir mekanizmayla eşdeğerdir.

DNA düzeyindeki modifikasyonları üçe ayırabiliriz:

DNA metilasyonu (Kovalent DNA modifikasyonları)
Nonkovalent DNA modifikasyonlar
Transkripsiyon faktörleri tarafından feed-forward otoregülasyon (Kovalent ve nonkovalent)

Kromatin düzeyindeki modifikasyonları da kovalent ve nonkovalent olmak üzere ikiye ayırabiliriz:

Kovalent modifikasyonlar histon modifikasyonlarıdır. Bunlar:
Asetilasyon,
Metilasyon,
Fosforilasyon,
Übikitinasyon ve de
Sümoylasyondur.
Nonkovalent modifikasyonları ise şunlardır:
Histon takasları
Histon katımları
Kromatin tadilatı
Nonkoding RNA ile etkileşim
Diğer ajanlarla etkileşim (virüsler, farklı protein grupları)
Uzun-mesafe kromozom etkileşimleri (hem kromozom-içi hem kromozomlar-arası)

Çok çeşitli ve birbirleriyle alakasız görünen onlarca biyolojik olgu (hadise), aslında epigenetik mekanizmalarca meydana gelmektedir. Epigenetik temelli bu olguları ortaya çıkarmak aslında hiç kolay değildir, çünkü hem birçok biyolojik olgunun moleküler temeli bilinmemektedir, hem de halen keşfedilmemiş muhtelif epigenetik mekanizma mevcuttur.
Bu olguların başlıcaları şunlardır:

X kromozomu inaktivasyonu,
Genomik imprinting,
Paramütasyon,
Floral simetri,
Farelerde agouti lokusunun aktarılması,
Polycomb sessizleştirmesi,
Konum-etki çeşitliliği,
Drosophila'da Hox genlerinin modellenmesi,
Hücre farklılaşması,
Nöronal gelişim

Hücreye kimliğini kazandıran, yani fenotipini ortaya çıkartan epigenetik mekanizmaların, mitoz sırasında bir sonraki hücre soyuna nasıl aktarıldığı, halen bir merak konusudur. Aynı şekilde, bu bilginin, organizmalarda, sonraki nesillere nasıl aktarıldığı da pek anlaşılamamıştır.
Ancak, bu epigenetik işaretlerin ya da bu epigenetik regülasyonun dölden döle aktarıldığına dair sayısız kanıt mevcuttur:

Erişkin sirke sineklerinin (Drosophila melanogaster L.) oluşumundan sorumlu embriyonik hücreler, ortamlarından çıkarıldıklarında, bölünmeye devam ederler. Gelişmekte olan embriyoya geri konduklarında da, bacak veya kanat gibi, ilişkili oldukları yapıyı oluşturmaktadırlar. Hücreler sadece kendi kimliklerini hatırlamakla yetinmemekte, aynı zamanda bu bilgiyi hücre bölünmesinde diğer hücrelere de aktarmaktadırlar.
Geniş çaplı bir araştırma, annenin davranışlarının, bebeğin DNA'sını etkileyebildiğini göstermektedir. Bu etkinin potansiyel mekanizması; anne sütü ile beslenen farelerin, glükokortikoid reseptör kodlayan geninin DNA metilasyonundaki değişimi ile açıklanmaktadır. Embriyonik farelerin, antiandrojenik bir bileşik olan vinklozin'e maruz kalmaları; spermatogenesisin azalmasına neden olmuştur. Ve de, bu fizyolojik etki, sonraki birçok nesilde de gözlenmiştir.
Bitkilerle yapılan bir çalışma aşağıdaki sonuçları ortaya koymuştur:

Strese maruz kalan bitkiler, gen ifadelerini değiştirerek, değişen ortama adaptasyon sağlamışlardır. Bunun için gerekirse genomlarını destabilize bile etmişlerdir. Böylelikle yeni bir fenotip ortaya çıkarmışlardır.
Yeni fenotipe sahip bitkiler, stres ortamından uzaklaştırılmalarına rağmen, dört nesil boyunca bu adaptasyonu korumuşlardır. Yani stresten ortaya çıkan adaptif fenotipik değişiklikler 4 sonraki nesile kadar aktarılmıştır.
Strese maruz kalmanın hafızası mevcuttur ve de bu hafıza dölden döle aktarılabilmektedir.
Döllenmeden hemen sonra, erken embriyonun genomu büyük çapta ve muazzam bir demetilasyon sürecine girer. Bu ‘silinme’den kurtulan spesifik bölgeler dışında, implantasyon öncesi embriyonun genomu tamamen hipometiledir (az metillenmiş). Bu da embriyonun pluripotensisiyle mantıken bağdaşır. İmplantasyon sonrası, DNA yeniden metillenmeye başlar.
Mitoz sırasında da benzeri bir durum yaşanır ve genom demetile olur.
Genomun demetilasyona uğramasının ardından, nasıl tekrar aynı bölgelerin metilasyona uğradıkları, yani epigenetik bilginin nasıl korunup aktarıldığını açıklamaya çalışan muhtelif modeller mevcuttur.
Epigenetik mekanizmaların bilgisinin, genellikle, mitoz veya mayoz sırasında, ‘silinmeyen’ kromatin modifikasyonları ve de bazı siRNA’larla aktarıldığı düşünülmektedir.

Bilinen bütün epigenetik mekanizmalar, kendi aralarında mükemmel bir şekilde etkileşim içindedirler.
Hemen hemen bütün mekanizmalar birbirlerini iki-yönlü olarak etkilemektedirler ve de kontrol etmektedir.
Ana mekanizmalar kromatin seviyesinde gerçekleşen mekanizmalardır. (Çok kısa süre öncesine kadar ana mekanizmanın DNA metilasyonu olduğu düşünülüyordu.)

Epigenetik bilimi bugün; ontoloji, embriyoloji, sağlık bilimi, metabolizma, kompleks hastalıklar, biyopsikoloji, antropoloji, osteoarkeoloji vb. ile ilgilenen bilim insanları tarafından, bu konularla iç içe çalışılmaktadır.
En büyük çalışmalar;

Agouti fareleriyle,
İnsanda tek yumurta ikizleriyle,
Sirke sineğiyle (Drosophila melanogaster L.),
İnsanda lösemi hastalarıyla deneysel olarak,
Nöronal gelişim incelemeleriyle,
Embriyolojik gelişimlerle ve
Bitkilerle yapılmaktadır.
Löseminin bir türü olarak bilinen ve ölümcül bir ilik kanseri olan MDS (MiyeloDisplastik Sendrom) hastalarıyla 2006 ve 2007’de yapılan deneysel epigenetik tedavi çalışmalarında hastaların %50’si tamamen iyileşmiş, hiçbir yan etki görülmemiştir. 2008 yılının başlarında FDA tarafından kabul edilen desitabin adlı epigenetik etkili kimyasal, Amerika'da ve Avrupa'da "

Etoloji, hayvan davranışlarını inceleyen zooloji alt dalıdır.
Etoloji, özellikle evrim, nöroanatomi ve ekoloji gibi bazı bilim dallarıyla sıkı bir iş birliği içinde yürütülen, laboratuvar ve alan çalışmalarını kapsar. Etolojinin amacı belirli bir hayvan grubunu değil, onların davranışlarını incelemektir ve çoğu kez tek bir davranış kalıbının, örneğin saldırganlığın değişik hayvanlarda nasıl ortaya çıktığını araştırır. Nöroetoloji olarak ayrılmış bir dalı daha bulunur. Özellikle etoloji üzerine çalışan zoologlara etolog denir.

Etoloji, Biyolojinin bir alt dalı olduğundan ve Evrim Teorisi ve Doğal seçilim ile bağdaştırıldığından ilk etolog Charles Darwin olarak görülmektedir. Darwin'in yazdığı İnsan ve Hayvanlarda Duyguların İfadesi kitabı birçok etoloğu etkilemiştir. Darwin'den kısa bir süre sonra J. Henri Fabre (1823-1915), yaban arılarında yaptığı gözlemlerle böcek davranışlarının karmaşıklığına vurgu yapmıştır.

Arı kolonilerinde arılar yaşlarına bağlı olarak görev dağılımı yaparlar işçi arılar önce kovan içindeki görevlerde çalışırken daha sonra "tarlacı" dediğimiz ünvanı alırlar ve kovana su, nektar, polen gibi kaynakları getirirler.

İyi bir kaynak keşfetmiş olan arılar, kovana geri döndüklerinde diğer arılara kaynak hakkında haber verirler. Bunun için de arı danslarını kullanırlar.

Eğer bir arı, kovana çok yakınlarda (50m-100m) Saat yönüne ve tersine çemberler çizerek diğer arılara yakınlarda bir kaynak olduğunu haber verirler.

Kovandan uzakta bulunan kaynakların varlığını haber vermek için arılar sallanı dansını kullanır. Bir kaynak keşfetmiş olan arı, sallanarak düz bir çizgi üzerinde ilerler. Ardından sağa ya da sola bir dönüş yapıp vücudunu sallamayı bırakarak yarım dairesel bir hareketle dansına başladığı noktaya döner. ardından bu döngüyü dönüş yönünü değiştirerek tekrarlar.

Bir batı ova gorili olan Goril Koko işaret dili konuşabilmektedir. 1972 ile 1977 arasında Koko'ya, birkaç bebek IQ testi uygulandı. Yavaş ama zihinsel engelli olmayan bir insan bebeği ile karşılaştırılabilen 70-90 aralığında puanlar aldı.

Evrim, popülasyondaki gen ve özellik dağılımının nesiller içerisinde seçilim baskısıyla değişmesidir. Bazen dünyanın evrimi, evrenin evrimi ya da kimyasal evrim gibi kavramlardan ayırmak amacıyla organik evrim ya da biyolojik evrim olarak da adlandırılır. Evrim, modern biyolojinin temel taşıdır. Bu teoriye göre hayvanlar, bitkiler ve Dünya'daki diğer tüm canlıların kökeni kendilerinden önce yaşamış türlere dayanır ve ayırt edilebilir farklılıklar, başarılı nesillerde meydana gelmiş genetik değişikliklerin bir sonucudur.
Evrim, bir canlı popülasyonunun genetik kompozisyonunun rastgele mutasyonlar yoluyla zamanla değişmesi anlamına gelir. Genlerdeki mutasyonlar, göçler veya çeşitli türler arasında yatay gen aktarımları sonucu türün bireylerinde yeni veya değişmiş özelliklerin (varyasyonların) ortaya çıkması, evrim sürecini yürüten temel etmendir. Evrim, bu yollarla oluşan değişimlerin popülasyon genelinde daha sık veya daha nadir hale gelmesiyle işler.
Dünya'daki canlı türlerinden henüz sadece 2 milyondan biraz fazlası tanımlanabilmiş ve sınıflanabilmiştir. Bazı tahminlere göre henüz tanımlanmamış 10 ila 30 milyon canlı türü vardır. Bir milimetrenin binde birinden kısa bakterilerden, yerden yüksekliği 100 metreyi, kütlesi binlerce tonu bulan sekoya servi ağaçlarına kadar dünyadaki canlı türleri, cüsse, biçim ve yaşayış biçimi açısından çok büyük farklılıklar gösterirler. Sıcak su kaynaklarında kaynama sıcaklığına yakın derecelerde yaşayan bakteriler olduğu gibi, Antarktika'daki buzullarda ya da tuz göllerinde -23 °C'ye varan sıcaklıklarda yaşayan su yosunları ve mantarlar vardır. Aynı şekilde karanlık okyanus tabanlarındaki hidrotermal çatlakların kenarlarında yaşayan devasa boru kurtçukları olduğu gibi, Everest Dağı'nın yamaçlarında, 6 bin metre yükseklikte yaşayan hezaren çiçekleri ve örümcekler vardır.
Neredeyse, sınırsız sayıdaki bu çeşitli yaşam biçimlerinin, evrimsel sürecin bir sonucu olduğu ve tüm canlıların, ortak atalardan geldiği görüşü kabul edilir. Güncel bilimsel literatürde, insan dahil tüm memelilerin, sinapsit adı verilen bir soy hattından geldiği, fosil kayıtları ve biyolojik kanıtlarla desteklenen köklü bir görüştür. Bu görüş, canlıların kafatası yapılarındaki açıklıklara (temporal fenestra) dayanan taksonomik bir sınıflandırmaya dayanır. Kuşlar, sürüngenler, memeliler, iki yaşamlılar ve balıkların ortak atasının yaklaşık 500 milyon yıl önce yaşamış olduğu düşünülür. Tüm hayvanların ve bitkilerin, ilk olarak 3.48 milyar yıl önce ortaya çıkmış prokaryotlardan türediği görüşü hakimdir. Biyolojik evrim, canlı nesillerinin ortak atadan değişerek türeme süreci olarak bilinir. Yeni nesiller, eski nesillere göre farklılıklar taşır ve ortak atadan uzaklaştıkça, çeşitlilik artar.
Evrim, biyolojinin yanı sıra koruma biyolojisi, gelişim biyolojisi, ekoloji, fizyoloji, paleontoloji ve tıp gibi bilim dallarınca da başvurulan ve öğretilen bir bilimdir. Bunun yanında tarım, antropoloji, felsefe ve psikoloji gibi bazı alanları da etkilemiştir. Evrimsel biyologlar, evrimin bir olgu olduğunu gösteren verileri belgelerler, nedenlerini açıklayan kuramları, test ederler ve geliştirirler. Bu anlamda evrim ve evrimsel süreçlerin araştırılması evrimsel biyolojinin konusudur. Evrimsel biyoloji bilimi, yaşam tarihini, onun bütünlüğüne ve çeşitliliğine yol açan evrimsel süreçler ile mekanizmaları araştırarak yukarıda sayılan disiplinlerin yanında moleküler biyoloji, davranış ve biyocoğrafya alanlarında da yapılan çalışmalara ve bu konudaki olgu ve fenomenlere ışık tutar. Böylece tarihsel verilere ve adaptasyonlara dayalı açıklamalarla bu disiplinlerdeki biyolojik mekanizmalara dair yapılan çalışmaları tamamlayarak bütünleyici bir rol oynar. Biyolojik bilimler genelinde evrimsel bakış açısı, gözlemler düzenleme, yorumlama ve tahminler yapmak için genellikle vazgeçilmez ve yararlı bir çerçeve sağlar. ABD Ulusal Bilimler Akademisi raporunda da (1991) vurgulandığı gibi biyolojik evrim; "modern biyolojinin en önemli anlayışı, canlıların temel yönlerini anlamak için önemli bir kavram" olarak nitelendirilir.

İnsanlık tarihi boyunca değişik kültürler, insanın, diğer canlıların ve evreninin kökenini çeşitli şekillerde açıklamaya çalışmış bu çaba da pek çok farklı yaratılış mitine yol açmıştır. Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam'da canlıların ortaya çıkışı bir yaratıcının tüm evreni yoktan (Latince: ex nihilo) var etmesiyle açıklanır.
İlk Hristiyan din adamlarından Nenizili Gregor ve Augustinus, tüm canlıların tanrı tarafından yaratılmadığını, bir kısmının sonradan tanrının yaratıklarından gelişerek oluştuğunu ileri sürmüştür. Bu iddiayı harekete geçiren güdü ise biyolojik değil, dinîdir. Bu din adamları, tüm canlı türlerinin, Tufan esnasında Nuh'un gemisine sığamayacağını, bu nedenle bir kısmının sonradan ortaya çıkmış olması gerektiğini düşünüyorlardı.
Antik Yunan filozofları, kendi yaratılış mitlerini oluşturmuşlardır. Anaksimandros, hayvanların şekil değiştirebildiklerini ileri sürmüştür. Empedokles, hayvanların, önceki hayvanların organlarının birleşiminden oluştuklarını ileri sürmüştür.
El-Cahiz'in Abbasiler döneminde yazdığı Hayvanlar Kitabı (Kitab el-Hayavan) adlı kitapta, hayvanların evrim geçirdiği savunulmuştur.
Bir olgunun ortaya çıkışında bileşenlerin değişime uğramaları ile ilgili süreç tanımının felsefi açıdan "evrim" kelimesi ile belirginleşmesi çok eskiye dayanır. Darwin'in "Türlerin Kökeni" adlı eserinde yer alan "evrimsel hayat ağacı", canlı evriminin anlatımında kullandığı mitolojik bir simgedir ve pek çok inançta yer alır. Herhangi bir "sağlam ve doğru" biyolojik altyapısı olmasa da, Aristoteles'ten Konfüçyüs'e kadar birçok önemli isim evrim kavramı konusunda yazmıştır. Ayrıca, evrim konusunda İbn-i Haldun ve İbn-i Sina farklı teoriler sunmuşlardır.
19. yüzyılda Lamarck, kazanılan karakterlerin kalıtımına dair bir hipotez öne sürmüş; fakat yaptığı deneyler bu hipotezin yanlış olduğunu göstermiştir. Aynı yüzyılda Charles Darwin, Galapagos Adaları'ndaki gözlemlerine dayanarak, evrimin mekanizmasını doğal seçilimle açıklamıştır.

Bir organizma türünün başka bir türden türeyebileceği önerisi, Anaksimandros ve Empedokles gibi ilk Sokratik öncesi Yunan filozoflarından bazılarına kadar uzanır. Bu tür öneriler Roma dönemine kadar varlığını sürdürdü. Şair ve filozof Lucretius, başyapıtı De rerum natura'da (Varlığın Yapısı) Empedokles'i takip etti.

Bu materyalist görüşlerin aksine, Aristotelesçilik, tüm doğal şeyleri, formlar olarak bilinen sabit doğal olasılıkların gerçekleşmeleri olarak görmüştür. Bu, her şeyin ilahi bir kozmik düzende oynamak için tasarlanmış bir rolü olduğu Orta Çağ teleolojik doğa anlayışının bir parçası haline geldi. Bu fikrin varyasyonları, Orta Çağ'ın standart anlayışı haline geldi ve Hristiyan inancına entegre edildi. Aristoteles, gerçek organizma türlerinin her zaman tam metafizik formlarla birebir örtüşmesini talep etmemiş ve özellikle yeni canlı türlerinin nasıl oluşabileceğine dair örnekler vermiştir.
Bir dizi Arap Müslüman alim evrim hakkında yazmıştır, en önemlisi MS 1377'de Mukaddime kitabını yazan İbn Haldun'dur.

17. yüzyılın "Yeni Bilimi", Aristotelesçi yaklaşımı reddetti. Doğal fenomenleri, tüm görünür şeyler için aynı olan ve herhangi bir sabit doğal kategorinin veya ilahi kozmik düzenin varlığını gerektirmeyen fiziksel yasalar açısından açıklamaya çalıştı. Bununla birlikte, bu yeni yaklaşım, sabit doğal türler kavramının son kalesi olan biyolojik bilimlerde kök salmak için yavaştı. John Ray, sabit doğal türler için daha önce kullanılan daha genel terimlerden birini, "türler"i bitki ve hayvan türlerine uyguladı, ancak her canlı türünü kesin olarak bir tür olarak tanımladı ve her türün, devam eden özelliklerle tanımlanabileceğini öne sürdü. Carl Linnaeus tarafından 1735'te tanıtılan biyolojik sınıflandırma, tür ilişkilerinin hiyerarşik doğasını açıkça kabul etti, ancak yine de türleri ilahi bir plana göre sabitlenmiş olarak görüyordu.
Bu zamanın diğer doğa bilimcileri, türlerin zaman içinde doğa yasalarına göre evrimsel değişimi hakkında spekülasyon yaptılar. 1751'de Pierre Louis Maupertuis, üreme sırasında meydana gelen ve yeni türler üretmek için birçok nesil boyunca biriken doğal modifikasyonları yazdı. Georges-Louis Leclerc, Comte de Buffon, türlerin farklı organizmalara dönüşebileceğini öne sürdü ve Erasmus Darwin, tüm sıcakkanlı hayvanların tek bir mikroorganizmadan (veya "filament") türemiş olabileceğini öne sürdü. İlk tam teşekküllü evrim şeması, Jean-Baptiste Lamarck'ın 1809'daki " dönüşüm" teorisiydi, spontan nesil sürekli olarak, doğal ilerleme eğilimi olan paralel soylarda daha fazla karmaşıklık geliştiren basit yaşam biçimleri üretti ve yerel düzeyde, bu soyların, ebeveynlerde kullanımlarının veya kullanılmamalarının neden olduğu değişiklikleri miras alarak çevreye uyum sağladıklarını varsaydı.  (İkinci süreç daha sonra lamarkizm olarak adlandırıldı.) Bu fikirler, yerleşik doğa bilimciler tarafından ampirik desteği olmayan spekülasyonlar olarak kınandı. Özellikle Georges Cuvier, türlerin ilgisiz ve sabit olduklarında, benzerliklerinin işlevsel ihtiyaçlar için ilahi tasarımı yansıttığında ısrar etti. Bu arada, Ray'in yardımsever tasarım fikirleri, William Paley, karmaşık uyarlamaları ilahi tasarımın kanıtı olarak öneren ve Charles Darwin'in hayran olduğu Tanrı'nın Varlığının ve Niteliklerinin Doğal Teolojisine veya Kanıtlarına (1802) girdi.

Evrimin mekanizmasının anlaşılmasında ve açıklanmasında bugün geçerli olan bilimsel sentez, İngiliz doğa tarihçisi Charles Darwin tarafından 1859'da ortaya atılmış olan evrim kuramı üstüne kuruludur. Darwin, organizmaların evrim sonucu ortaya çıktığını ve organizmaların göz, kanat, böbrek gibi belirli bir amaca hizmet eden organlara sahip olmalarının yine evrimin bir sonucu olduğunu ileri sürdü. Bu iddiası temelde doğru olmakla birlikte eksikti.
Darwin, kuramını doğal seçilim adını verdiği sürece dayandırıyordu. Ona göre, türdeşlerine göre daha çok işe yarar özelliklere sahip olan canlılar (örneğin daha keskin görüşe sahip olanlar y

Evrimsel gelişim biyolojisi (gelişim evrimi veya gayri resmi olarak kısaca evo-devo), canlı türlerin ataları aralarındaki ilişkiyi belirlemek ve gelişimsel süreçlerin nasıl evrildiğini keşfetmek için farklı organizmaların gelişim süreçlerini karşılaştıran biyolojinin bir alt dalıdır. Bu anlamda evrimsel gelişim biyolojisi embriyonik gelişimin kökeni ve evrimini araştırarak tüylerin evrimi gibi gelişmeleri ve gelişim süreçlerini, yeni özelliklerin kazanılmasında ve ortaya çıkmasında nasıl etki ettikleri, gelişimsel plastisitenin evrimdeki rolü, ekolojik etkenlerin gelişime ve evrimsel değişime nasıl yol açtıkları, yakınsak evrimin ve homolojinin gelişimsel temelleri gibi konuları ele alır.
Ontojeni ve filogeni arasındaki ilişkiye olan bilimsel ilgi ondokuzuncu yüzyıla kadar uzanmasına rağmen, evrimsel gelişim biyolojisinin  çağdaş alanı, model organizmalarda embriyonik gelişimi düzenleyen genlerin keşfi ile ivme kazanmıştır. Organizmalar şekil ve form olarak çok farklı oldukları için genel hipotezlerin test edilmesi zordur.
Bununla birlikte, evrimin eski gen parçalarından (moleküler ekonomi) yeni genler oluşturma eğiliminde olduğu gözlemlendiğinden beri evrimsel gelişim biyolojisi, evrimin (örneğin çene kemik yapılarını oselet orta kulak kemikçiklerine dönüştürme gibi) eski gen ağlarından yeni yapılar oluşturmak için gelişim süreçlerini değiştirdiğini veya yumuşakçalar, böcek ve omurgalılarda göz gelişimi ile ilgili olan genlerde bu gelişimlerin planlarını koruduğunu göstermeye çalışmaktadır ve bu konudaki araştırmalar yoğun olarak bu yönde yapılmaktadır.
 Evrimsel gelişim biyolojisinin başlangıçtaki ana ilgisi, vücut planı ile organ gelişimini düzenleyen hücresel ve moleküler mekanizmaların homolojinin kanıtı olarak görülüp görülmeyeceğine dair olmuştur. Ancak daha modern yaklaşımlar, türleşme ile ilişkili olan gelişimsel değişiklikleri de bu biyoloji dalına dahil etmektedir.

Hayvanların evrimi
Baldwin etkisi
Gelişim biyolojisi
Hızlandırıcı
Evrilebilirlik
Gen düzenleyici ağ
Genetik asimilasyon
Ontojeni
Promotör
Sinyal transdüksiyonu
Transkripsiyon faktörü

Scott F. Gilbert, Evrimsel Gelişim Biyolojisinin Morfogenezi 24 Aralık 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Bir Evo-Devo Modeli Olarak Su Ayıları (Tardigrada), NPR Science Friday'den kısa bir video tanıtımı 11 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Fermantasyon, hücre içinde oksijen yokluğunda meydana gelen metabolik bir faaliyet olarak ‘NAD+'yi yeniden oluşturmak için glikozun glikoliz yoluyla kısmi oksidasyonunu takip eden metabolik adımlar’ şeklinde tanımlanmaktadır. Fermantasyon anaerobik şartlarda, yani oksidatif fosforilasyon olamadığı durumlarda, glikoliz yoluyla ATP üretimini sağlayan önemli bir biyokimyasal süreçtir. Biyokimyanın fermantasyonla ilgilenen dalı zimolojidir.
Fermantasyonda glukoz (veya başka bir bileşik) hidrojenlerini teker teker kaybederek enerji 
üretimini sağlar. Oksijen olmadığı için bu parçalanma sonucunda ortaya çıkan basit organik bileşikler hücrenin kullanabileceği nihai elektron alıcısı ve hidrojen alıcıları olurlar.
Fermantasyonun son adımı (pirüvatın fermantasyon ürünlerine dönüşmesi) enerji üretmese dahi, bu süreç anaerobik bir hücre için önemlidir çünkü glikozun pirüvata dönüşmesi sırasında harcanan nikotinamit adenin dinükleotit'in (NAD+) yenilenmesini sağlar; glikolizin devamı için bu gereklidir. Örneğin alkol fermantasyonunda pirüvattan oluşan asetaldehit, NADH + H+ tarafından etanola dönüşür, bu da hücreden dışarı atılır.
Mikroorganizmalarda, fermantasyon, organik besinlerin anaerobik olarak bozunmasıyla adenosin trifosfat üretmenin birincil yoludur. İnsanlar, Neolitik çağdan beri yiyecek ve içecek üretmek için fermantasyonu kullandılar. Fermantasyon, turşu yapımı, yoğurt yapımı gibi süreçlerle gıdaları muhafaza etmek ve ayrıca şarap ve bira gibi alkollü içecekler üretmek için kullanılır. Fermantasyon, insanlar da dahil olmak üzere tüm hayvanların mide-bağırsak sistemlerinde de gerçekleşir.
Fermantasyon, bir elektron taşıma sistemi içermez ve glikoliz sırasında substrat düzeyinde fosforilasyon tarafından üretilenin ötesinde doğrudan herhangi bir ek ATP üretmez. Fermantasyon yapan organizmalar, yani fermentörler, glikoliz sırasında glikoz başına maksimum iki ATP molekülü üretir.
Mikrobiyal fermantasyon süreçleri insanlar tarafından manipüle edilmiştir ve çeşitli gıdaların ve farmasötikler dahil diğer ticari ürünlerin üretiminde yaygın olarak kullanılmaktadır. Mikrobiyal fermantasyon, teşhis amacıyla mikropların tanımlanması için de yararlı olabilir.
Glukozun fermantasyonunda genelde en sık üretilen basit bileşik pirüvat veya ondan türemiş bir veya 
birkaç bileşiktir: bunlar arasında etanol, laktik asit, hidrojen, bütirik asit ve aseton sayılabilir. Şeker ve amino asitlerin fermantasyonu çeşitli canlılarda görülmekle beraber, bazı ender organizmalar alkanoik asitler, pürinler, pirimidinler ve başka bileşikler de fermente edebilir. Çeşitli fermantasyon tipleri ürettikleri ürünlere göre adlandırılırlar.
Fermantasyon terimi biyokimyada oksijen yokluğunda enerji üreten reaksiyonlar için kullanılmasına karşın, gıda sanayisinde daha genel bir anlam taşır, mikroorganizmaların oksijen varlığında yaptığı parçalama reaksiyonlarını da kapsar (sirke fermantasyonu gibi). Biyoteknolojide bu terim daha da genel kullanılır ve büyük tanklarda büyütülen mikroorganizmalara yaptırılan her türlü üretime (proteinler dahil) fermantasyon denir.

Fermantasyon reaksiyonları, ilgili yakıt molekülüne ve son ürüne göre değişir. Aşağıdaki kimyasal denklemde şeker glikozdur.
C6H12O6 → 2C2H5OH + 2CO2 + 2 ATP (Elde edilen enerji: 118 kJ mol−1)
Denklem sözlü olarak aşağıdaki gibi yazılabilir:
Şeker (glikoz, fruktoz veya sükroz) → Alkol (etanol) + Karbon Dioksit + Enerji (ATP)
Enerji Verimi
En katı anlamıyla fermantasyon, glikoz gibi bir besin molekülünün net oksidasyon olmadan anaerobik metabolik parçalanmasıdır. Fermantasyon, bir moleküldeki tüm mevcut enerjiyi serbest bırakmaz; sadece glikolizin (glikoz başına iki ATP veren bir süreç) indirgenmiş koenzimleri yenileyerek devam etmesine izin verir.
Fermantasyon ürünleri kimyasal enerji içerir, (yani tamamen oksitlenmezler), ancak oksijen (veya diğer daha yüksek oranda oksitlenmiş elektron alıcıları) kullanılmadan daha fazla metabolize edilemeyecekleri için atık ürünler olarak kabul edilirler. Bunun sonucu olarak da fermantasyon yoluyla yapılan ATP üretimi, piruvatın tamamen karbon dioksite oksitlendiği oksidatif fosforilasyondan daha az verimlidir.Fermantasyon, aerobik solunumla elde edilen yaklaşık 36 ATP'ye kıyasla glikoz molekülü başına iki ATP molekülü üretir. İnsan metabolizması öncelikle aerobik olmasına rağmen, oksijenin kısmen veya tamamen yokluğunda (örneğin, oksijen açlığı yaşayan aşırı çalışan kaslarda veya enfarkte kalp kası hücrelerinde), piruvat, hidrojenini piruvata bağışlayarak atık ürün laktata dönüştürülebilir. Bir fermantasyon örneği olan bu reaksiyon, oksijen yokluğunda veya oksijen seviyeleri düşük olduğunda glikoliz yoluyla metabolik akışı sürdürmek için bir çözümdür. Fermantasyon, kısa, yoğun efor dönemlerinde yardımcı olurken, karmaşık aerobik organizmalarda uzun süreler boyunca sürdürülemez. Örneğin insanlarda laktik asit fermantasyonu, 30 saniye ile 2 dakika arasında değişen bir süre boyunca enerji sağlar.
Fermantasyonun son aşaması olan piruvatın bir son ürüne dönüştürülmesi enerji üretmez. Bununla birlikte, anaerobik koşullarda glikolitik yoldan akışı sürdürmek için gerekli olan nikotinamid adenin dinükleotidini (NAD+) yeniden ürettiği için anaerobik bir hücre için kritik öneme sahiptir.
Ürünler
Piruvat ve NADH'nin anaerobik olarak metabolize edilerek nihai hidrojen alıcısı olarak hareket eden bir organik molekül ile çeşitli ürünlerden herhangi birini verdiği çeşitli fermantasyon türleri vardır. Örneğin, yoğurt yapımında yer alan bakteriler piruvatı laktik aside indirger. Bira mayası gibi organizmalarda, asetaldehit ve karbon dioksit oluşturmak için önce pirüvattan bir karboksil grubu çıkarılır; asetaldehit daha sonra indirgenerek etanol ve NAD+ elde edilir. Anaerobik bakteriler, terminal elektron alıcıları olarak oksijen dışındaki çok çeşitli bileşikleri kullanma yeteneğine sahiptir.Sirke (asetik asit) bakteri metabolizmasının doğrudan sonucudur. (Bakterilerin etanolü asetik aside dönüştürmek için oksijene ihtiyacı vardır.) Sütte asit kazeini pıhtılaştırarak kesmik üretir. Asitlemede asit, gıdayı patojenik ve çürütücü bakterilerden korur.

Glikoz fermantasyonu sırasında pirüvat çeşitli bileşiklere dönüşür:

Alkol Fermantasyonu: Bilinen başka bir fermantasyon işlemi, etanol üreten alkol fermantasyonudur. Birinci reaksiyonda piruvat dekarboksilaz enzimi piruvattan bir karboksil grubu çıkarır, iki karbonlu asetaldehit molekülü üretirken CO2 gazı açığa çıkar. Alkol dehidrojenaz enzimi tarafından katalize edilen ikinci reaksiyon, NADH'den asetaldehite bir elektronu transfer eder,  etanol ve NAD+ üretir. Saccharomyces cerevisiae tarafından piruvat'ın etanol fermantasyonu alkollü içeceklerin yapımında kullanılır ve CO2 salımı nedeniyle ekmeklik ürünlerin kabarmasını sağlar. Gıda endüstrisinin dışında, bitki ürünlerinin etanol fermantasyonu biyoyakıt üretimi için de önemlidir.
Laktik Asit Fermentasyonu :Laktik asit bakterileri, sağlıklı gıdaların korunmasında ve üretilmesinde önemli bir rol oynar. Laktik asit fermantasyonları genellikle ucuzdur ve hazırlanmalarında genellikle çok az veya hiç ısı gerekmez, bu da onları yakıt açısından verimli kılar. Laktik asitle fermente edilmiş gıdalar her kıtada dünya nüfusunun beslenmesinde önemli rol oynamaktadır.Lactobacillus, Leuconostoc ve Streptococcus dahil olmak üzere birkaç gram-pozitif bakteri cinsi toplu olarak laktik asit bakterileri (LAB) olarak bilinir ve bunların çeşitli suşları gıda üretiminde önemlidir. Yoğurt ve peynir üretimi sırasında laktik asit fermantasyonu ile oluşan yüksek asitli ortam sütün içerdiği proteinleri denatüre ederek katılaşmasına neden olur. Laktik asit tek fermantasyon ürünü olduğunda, süreç homolaktik fermantasyon olarak adlandırılır. Bununla birlikte, birçok bakteri heterolaktik fermantasyon gerçekleştirir. Glikoliz için EMP yolu yerine pentoz fosfat yolu kullanmaları nedeniyle laktik asit, etanol, asetik asit karışımını üretirler ve sonuç olarak CO2  gazı açığa çıkar. Laktik asit bakterileri tıbbi açıdan da önemlidir. Vücutta düşük pH ortamlarının üretimi ile patojenlerin bu bölgelere yerleşmesini ve büyümesini engeller. Laktik asit bakterileri gastrointestinal sağlığın korunmasında önemlidir, probiyotiklerin birincil bileşenidir.
Karışık Asit Fermantasyonu : Enterobacteriaceae grubunda görülür. Pirüvat'tan asetat ve format veya pirüvat, süksinik asit ve formik asit meydana gelir ve glikoz başına 3 ATP elde edilir. Düşük pH'de (pH 6'dan küçük) formik asit CO2 + H2'ye dönüşür. Clostridium türleri de karışık asit fermantasyonu yapar 
Butirik Asit Fermantasyonu : Bütirik asit, Clostridium türleri tarafından biyolojik olarak üretilir ve diğer asitler gibi (asetik asit, laktik asit, propionik asit), belirli bir konsantrasyondan sonra bakteriler için toksiktir. Bu nedenle, ürün titreleri genellikle düşüktür.
Solvent Fermantasyonu : Bazı Clostridium türleri şekerleri asetik asit ve bütirik aside dönüştürüp sonra bunlardan aseton ve butanol yaparlar.
Bütandiol Fermantasyonu : Erwinia-Enterobacter-Serratia grubunun özelliğidir, son ürün olarak bütandiol oluşur.
Propiyonik Asit Fermantasyonu : Bu fermantasyonda pirüvat oksaloasetik asite dönüşür, bu süksinik asite indirgenir, o da propiyonik aside dönüşür. Bu süreçte 9 karbondan sadece 1 ATP oluştuğu için bu yolu kullanan bakteriler çok yavaş büyür.
Amino Asit Fermantasyonu : Amino asitler boyut ve yapı bakımından önemli ölçüde farklılık gösterir ve mevcut amino asitlerin türüne ve konsantrasyonuna bağlı olarak farklı yollar aracılığıyla bir dizi ürüne anaerobik veya aerobik olarak fermente edilir. Amino asit çiftleri, Stickland reaksiyonu yoluyla parçalanabilir. Ayrıca tipik bir metabolik sistem, tek bir amino asit fermantasyonu gerçekleştirebilir. Bazı amino asitler hem elektron donörü hem de elektron alıcısı olarak görev alabilir. Bu nedenle, Stickland reaksiyonları, transforme amino asitleri  molü başına yaklaşık 0.5 mol ATP sağlayarak amino asitleri mikrobiyal büyüme için fermente etmenin en basit yoludur.

Mayalar; Maya, eski zamanlardan beri şarap yapımın

Biyolojide filogenetik çeşitli organizma grupları (örneğin türler veya topluluklar) arasındaki evrimsel ilişkinin araştırmasıdır. Bu ilişkiler filogeni olarak adlandırılır. Filogenetik terimi Yunanca kökenlidir, "kabile, ırk" anlamına gelen file veya filon (φυλή/φῦλον) ve doğumla ilişkili anlamındaki genetikos (γενετικός) ("doğum" anlamında olan genesis (γένεσις) kökünden gelir) terimlerinden türetilmiştir. Organizmaların sınıflandırması ve adlandırması olan taksonomi, filogenetikten büyük miktarda etkilenmiştir ama yöntemsel ve mantıksal olarak farklıdır. Bu iki saha, "kladizm" veya "kladistik" olarak bilinen filogenetik sistematik bilim dalında örtüşürler. Filogenetik sistematikte taksonları birbirinden ayırt etmek için sadece filogenetik ağaçlar kullanılır.  Evrimsel hayat ağacının araştırılması için filogenetik analiz yöntemleri vazgeçilmez hâle gelmiştir.
İlgili bir kavram olan filogenez, bir biyolojik türün (veya bir organizmalar grubunun) bir dizi şekillerden geçerek meydana gelen evrimsel gelişimidir. Bu terim bir organizmanın belli bir özelliğinin (örneğin anatomik bir yapısının) gelişimi için de kullanılabilir. Bu ismin sıfat hali filogeniktir.

Evrim bir dallanma süreci olarak düşünülebilir. Topluluklar zaman içinde değişime uğrar ve bunun sonucu farklı dallar halinde türleşir, birbiriyle melezlenir veya tükenerek son bulur. Bu süreçler bir filogenetik ağaç olarak gösterilebilir.
Filogenetiğin çözmeye çalıştığı sorun, genetik verilerin sadece bugüne ait olması, fosil kayıtlarının (osteometrik verilerin) ise tesadüfi ve güvenilmez olmasıdır. Tüm ağacın çizilebilmesi içine evrimin nasıl çalıştığı hakkındaki bilgiler kullanılır. Dolayısıyla filogenetik ağaç, evrimsel olayların meydana gelme sırasıyla ilgili bir hipoteze bağlıdır.
Kladistik, canlı gruplarının birbiriyle paylaştığı özelliklere göre sınıflandırma yapması  nedeniyle filogenetik ağaçlar hakkında çıkarım yapmak için hâlen tercih edilen yöntemdir. Filogenik çıkarımları yapmak için kullanılan en yaygın yöntemler arasında parsimoni, maksimum olasılık ve Markov zinciri Monte Karlo-temelli Bayes çıkarımı sayılabilir. Yirminci yüzyıl ortalarında popüler olan ama günümüzde geçerliliğini yitirmiş olan fenetik, uzaklık matrisine dayalı yöntemler kullanarak toplam benzerliğe dayalı ağaçlar inşa etmekte kullanılır, bunların filogenetik ilişkilere karşılık geldiği varsayılır. Tüm bu yöntemler söz konusu biyolojik türlerde gözlemlenen özelliklerin evrimleşmesini betimleyen matematik modellere dayalıdır ve genelde moleküler filogenetikte uygulanırlar. Moleküler filogenetik durumunda kullanılan biyolojik özellikler, nükleotit veya amino asit dizileridir.

Filogenetik ağaçlardaki gruplamaları tarif etmek için belli terimler vardır. Örneğin, tüm kuşlar ve sürüngenlerin tek bir ortak atadan geldiğine inanılmaktadır, dolayısıyla bu taksonomik gruplamaya (sağdaki şekilde sarı gösterilen) monofiletik denir. "Modern sürüngenler" (şekilde siyan renkli) ortak bir ataya sahip olan bir gruptur ama bu atanın tüm ahvadını içermez (kuşlar hariçtir). Bu, parafiletik bir grubun örneğidir. Sıcak kanlı hayvanlar gibi bir grup, hem memelileri hem de kuşları (şekilde kırmızı/turuncu) ve polifiletik olarak adlandırılır çünkü bu grubun üyeleri en yakın ortak atayı içermez.

Organizmalar arasındaki evrimsel bağlantıların grafik gösterimi filogenetik ağaçlarla yapılır. Evrim doğrudan gözlemlenemeyen uzun süreler içinde meydana geldiği için, biyologlar filogenileri inşa edebilmek için günümüz organizmaları arasındaki evrimsel ilişkiler hakkında çıkarımlar yapmak zorundadır. Fosiller filogenilerin inşasında yardımcı olabilir; ama fosil kalıntılar çoğu zaman faydalı olamayacak derecede seyrektir. Eskiden fenotiplere, genellikle anatomik karakteristiklere bakılarak filogenetik ilişkiler belirlenmekteyken, günümüzde filogenetik ağaçları inşa etmek için moleküler veriler (örneğin protein ve DNA dizileri) kullanılmaktadır.

19. yüzyılda Ernest Haeckel'in yineleme (recapitulation) kuramı ve biyogenetik kanunu genel kabul görmüştü. Bu teori genelde "ontogeni filogeniyi yineler" olarak ifade edilir, yani bir organizmanın gelişimi o türün evrimsel gelişimini aynen yansıtır. Haeckel'in hipotezinin ilk versiyonu, embriyonun yetişkin evrimsel atalar şeklinde olduğu, artık yanlış kabul edilmektedir. Hipotezin yeni ifadesi, embriyonun gelişiminin evrimsel ataların embriyolarınkini yansıttığıdır. Haeckel, beş profesör tarafından kanıt olarak gösterdiği embriyoların fotoğraflarını tahrif etmekle suçlanmıştır (bkz. Ernest Haeckel). Çoğu modern biyolog, ontogeni ve filogeni arasında çok sayıda bağlantı olduğunu kabul eder, bunları evrim teorisi ile açıklar veya bu teori için bu ilişkileri destekleyici kanıt olarak görür. Donald Williamson larva ve embriyoların, başka taksonlardan melezleme yoluyla aktarılmış yetişkinlere karşılık geldiğini öne sürmüştür (larval transfer teorisi).

Genelde organizmalar genleri iki yoldan kalıt alabilirler: dikey gen transferi ve yatay gen transferi/ Dikey gen transferi genlerin ebeveynden yavruya aktarımıdır; yatay gen transferi ise birbiriyle ilişkisiz organizmalar arasında genlerin geçmesi ile meydana gelir. Yatay gen transferi prokaryotlarda sık rastlanan bir olgudur.
Yatay gen transferi organizmaların filogenisinin belirlenmesini karmaşıklaştırmıştır. Belli organizma gruplarında filogenetik ağacı çizmek için hangi gene bakıldığına bağlı olarak farklı filogenilerin elde edildiği rapor edilmiştir.
Carl Woese, ribozomal RNA'yı kodlayan genlerin evrimsel anlamda çok eski oldukları ve yatay gen transferi göstermeden (veya çok az göstererek) tüm canlı soylarında bulunduklarını keşfetmiştir. Bu bulgusuna dayanarak Woese canlılarda üç saha (üst-alem) teorisini ortaya atmıştır. Filogenileri oluşturmak için ribozomal RNA dizilerin moleküler saat olarak kullanılması yaygın bir yöntemdir.
Bu yöntem özellikle mikroorganizmaların filogenisi için özellikle faydalı olmuştur çünkü mikroorganzimalar fenotipik özelliklerine dayanarak sınıflandırılamayacak kadar birbirlerine benzerler. Ayrıca biyolojik türlere hakkındaki geleneksel kavramlar mikroorganizmalara uygulanmaktadır.

Moleküler biyolojideki ileri dizileme teknolojilerinin gelişimi sayesinde, filogenileri belirlemek için büyük miktarlarda veri (DNA veya protein dizileri) elde etmek mümkün hale gelmiştir. Örneğin, mitokondriyal genomlara dayanan karakter matrisleri kullanan bilimsel çalışmalar yaygındır. Ancak, kimi araştırmacı, bu matrislerdeki karakter sayısının yüksek olmasındansa takson sayısının yüksek olmasının daha önemli olduğunu iddia etmiştir, çünkü takson sayısı ne kadar çok olursa elde edilecek filogeni o derece daha güvenilir olur. Bunun bir nedeni uzun dalların ayrışmasıdır. Mümkün olduğu durumlarda fosil verilerinin filogenilere dahil edilmesinin bu yüzden önemli bir neden olduğu öne sürülmüştür.
Ağaç inşasının doğruluğuna etki eden bir diğer önemli unsur, kullanılan veride faydalı bir filogenetik sinyal olup olmadığıdır. Filogenetik sinyal terimi, birbiriyle ilişkili organizmaların genetik malzeme veya fenotipik özellikleri bakımından birbirlerine benzeyip benzemedikleri ile ilgilidir.

Interactive Tree of Life25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. filogenetik ağaç görüntüleme programı
PhyloCode Filogenetik adlandırma sistemi
ExploreTree4 Temmuz 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. filogenetik ağaç görüntüleme programı
UCMP Exhibit Halls: Phylogeny Wing4 Şubat 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Canlı taksonomilerini incelemek için enteraktif sergi.
Willi Hennig Society18 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Filogenetik sistematik araştırma derneği) (İngilizce)
Filogenetica.org in Spanish24 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Filogenetik araştırma derneği) (İspanyolca)
PhyloPat, Phylogenetic Patterns (genlewre dayalı filogenetik ağaşlar veritabanı)
Phylogenetic inferring on the T-REX server18 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (filogenetik ağaç kurma araçları)
Mesquite (Filogenetik araştırma programı)
NCBI - Systematics and Molecular Phylogenetics1 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
What Genomes Can Tell Us About the Past - Sydney Brenner'in bir konferansı (İngilizce)
Mikko Filogeni Arşivi22 Mayıs 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Gen dizisine göre filogenetik çıkarım15 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Floem (/ˈfloʊ.əm/, FLOH-əm) veya soymuk borusu, fotosentez sırasında yapılan ve fotosentez olarak bilinen çözünür organik bileşikleri, özellikle şeker sakarozu (sükroz) bitkinin bölümlerine taşıyan vasküler bitkilerdeki canlı dokudur. Bu taşıma işlemine translokasyon denir. Ağaçlarda floem, kabuğun en iç tabakasıdır, dolayısıyla adı Eski Yunanca Grekçe: φλοιός kelimesinden türetilmiştir. (phloiós), "kabuk" anlamına gelir. Terim 1858'de Carl Nägeli tarafından tanıtıldı.

Floem dokusu, genellikle elek elemanları olarak adlandırılan iletken hücrelerden, hem özel eşlik eden hücreler hem de albüminli hücreler ve özelleşmemiş hücreler ve lifler ve sklereidler gibi destekleyici hücreler dahil olmak üzere parankima hücrelerinden oluşur.

Elek elemanları, organik maddelerin bitki boyunca taşınmasından sorumlu hücre türüdür. Olgunlukta çekirdekten yoksundurlar ve çok az organelleri vardır, bu nedenle metabolik ihtiyaçlarının çoğu için eşlik eden hücrelere veya albüminli hücrelere güvenirler. Elek tüp hücreleri olgunlaşmadan önce vakuoller ve ribozomlar gibi diğer organelleri içerir, ancak bunlar genellikle hücre duvarına göç eder ve olgunlukta çözülür; bu, sıvıların hareketini engelleyecek bir şey olmamasını sağlar. Olgunlukta içerdikleri birkaç organelden biri, plazma zarında, genellikle onları arkadaşlarına veya albüminli hücrelere bağlayan plazmodezm yakınında bulunabilen kaba endoplazmik retikulumdur. Tüm elek hücrelerinin uçlarında, elek alanları adı verilen değiştirilmiş ve genişlemiş plazmodezmlerden büyüyen gözenek grupları bulunur. Gözenekler, kalloz adı verilen bir polisakkaritin trombositleri ile güçlendirilir.

Floem içindeki diğer parankima hücreleri genellikle farklılaşmamıştır ve gıda depolamak için kullanılır.

Elek tüp üyelerinin metabolik işlevi, özel bir parankim hücresi formu olan eşlik eden hücrelerle yakın bir ilişkiye bağlıdır. Bir elek-tüp elemanının tüm hücresel işlevleri, (çok daha küçük) eşlik eden hücre tarafından gerçekleştirilir, tipik bir çekirdekli bitki hücresi, eşlik eden hücre dışında genellikle daha fazla sayıda ribozom ve mitokondriye sahiptir. Bir refakatçi hücrenin yoğun sitoplazması, plazmodesmata ile elek-tüp elemanına bağlanır. Bir elek tüp elemanı ve bir yardımcı hücre tarafından paylaşılan ortak yan duvar, çok sayıda plazmodezmaya sahiptir.
Üç tür arkadaş hücresi vardır.

Düz duvarları olan ve elek tüpü dışındaki hücrelere çok az veya hiç plazmodesmatal bağlantısı olmayan sıradan arkadaş hücreler.
Elek olmayan hücrelere bitişik, çok katlanmış duvarlara sahip olan ve daha geniş transfer alanlarına izin veren transfer hücreleri . Enerji gerektiren aktif olarak pompalanan hücre duvarlarındaki çözünen maddeleri temizleme konusunda uzmanlaşmışlardır.
Birçok vakuol ve plazmodezmaya sahip olan ve rafinoz ailesi oligosakkaritlerini sentezleyen ara hücreler.

Albüminöz hücreler, eşlik eden hücrelere benzer bir role sahiptir, ancak yalnızca elek hücreleri ile ilişkilidir ve bu nedenle yalnızca çekirdeksiz vasküler bitkilerde ve gimnospermlerden bulunur.

Birincil işlevi şekerlerin taşınması olmasına rağmen, floem mekanik destek işlevine sahip hücreler de içerebilir. Bunlar genellikle iki kategoriye ayrılan sklerenkima hücreleridir: lifler ve sklereidler. Her iki hücre tipi de ikincil bir hücre duvarına sahiptir ve olgunlukta ölüdür. İkincil hücre duvarı, özellikle lignin içerdiklerinden, sertliklerini ve gerilme mukavemetlerini arttırır.

Bast lifleri, esnekliği sınırlamadan gerilim kuvveti sağlayan uzun, dar destekleyici hücrelerdir. Ksilemde de bulunurlar ve kağıt, keten ve pamuk gibi birçok tekstil ürününün ana bileşenidirler.

Sklereidler, sıkıştırma kuvveti ekleyen, ancak esnekliği bir dereceye kadar azaltabilen düzensiz şekilli hücrelerdir. Düzensiz şekilleri ve sertlikleri, otçullar çiğnerken dişlerdeki aşınmayı artıracağından, otçul karşıtı yapılar olarak da işlev görürler. Örneğin, armutlardaki ve kışlık armutlardaki kumlu dokudan sorumludurlar.

Ksilemden (esas olarak ölü hücrelerden oluşur) farklı olarak, floem özsu taşıyan hala yaşayan hücrelerden oluşur. Sap, su bazlı bir çözeltidir, ancak fotosentez ile yapılan şekerler açısından zengindir. Bu şekerler bitkinin kökler gibi fotosentetik olmayan kısımlarına veya yumrular veya soğanlar gibi depolama yapılarına taşınır.
Bitkinin büyüme döneminde, genellikle ilkbaharda, kökler gibi depolama organları şeker kaynaklarıdır ve bitkinin birçok büyüme alanı şeker yutaklarıdır. Floemde hareket çok yönlü iken ksilem hücrelerinde tek yönlüdür (yukarı doğru). 
Büyüme döneminden sonra, meristemler uykudayken yapraklar kaynak, depo organları batar. Gelişmekte olan tohum taşıyan organlar (meyve gibi) hep batar. Bu çok yönlü akış nedeniyle, özsuyun bitişik elek tüpleri arasında kolaylıkla hareket edememesi gerçeğiyle birleştiğinde, bitişik elek tüplerinde özsuyun zıt yönlerde akması alışılmadık bir durum değildir.
Su ve minerallerin ksilem içindeki hareketi çoğu zaman negatif basınçlar (kohezyon-gerilme) ile sağlanırken, floem içindeki hareketler pozitif hidrostatik basınçlar tarafından yönlendirilir. Bu işleme yer değiştirme denir ve floem yükleme ve boşaltma adı verilen bir işlemle gerçekleştirilir.
Floem özünün, vasküler bitkiler boyunca bilgi sinyalleri göndermede de rol oynadığı düşünülmektedir. "Yükleme ve boşaltma kalıpları büyük ölçüde iletkenlik ve plazmodezma sayısı ve çözünen maddeye özgü, plazma zarı taşıma proteinlerinin konuma bağlı işlevi tarafından belirlenir. Son kanıtlar, mobil proteinlerin ve RNA'nın bitkinin uzun mesafeli iletişim sinyalizasyon sisteminin bir parçası olduğunu gösteriyor. Makromoleküllerin plazmodesmatadan geçerken yönlendirilmiş taşınması ve sınıflandırılması için de kanıtlar mevcuttur."
Şekerler, amino asitler, belirli hormonlar ve hatta haberci RNA'lar gibi organik moleküller, elek tüp elemanları aracılığıyla floemde taşınır.
Floem ayrıca meyve sineği Drosophila montana da dahil olmak üzere Diptera takımına ait böceklerin yumurtlaması ve üremesi için popüler bir site olarak kullanılır.

Floem tüpleri çoğu bitkide ksilemin dışında yer aldığından, bir ağaç veya başka bir bitki, gövde veya gövde üzerindeki bir halkada kabuğu soyularak öldürülebilir. Floem yok edildiğinde besinler köklere ulaşamaz ve ağaç/bitki ölür. Kunduzlar gibi hayvanların bulunduğu bölgelerde bulunan ağaçlar, kunduzların kabuğu oldukça hassas bir yükseklikte çiğnemesi nedeniyle savunmasızdır. Bu işlem kuşaklama olarak bilinir ve tarımsal amaçlar için kullanılabilir. Örneğin panayırlarda ve karnavallarda görülen devasa meyve ve sebzeler kuşaklama yöntemiyle üretilir. Bir çiftçi, büyük bir dalın dibine bir kuşak yerleştirir ve o daldan bir meyve/sebze hariç hepsini çıkarırdı. Böylece, o daldaki yaprakların ürettiği şekerlerin tek meyve/sebzeden başka gidecek lavabosu yoktur, bu da normal boyutunun kat kat büyümesine neden olur.

Bitki bir embriyo olduğunda, embriyonun merkezinde bulunan prokambiyum dokusundan vasküler doku ortaya çıkar. Protofloemin kendisi, sürekli iplikler oluşturduğu anjiyospermlerde bir yaprağın ilk görünümünü oluşturan kotiledon düğümüne uzanan orta damarda görünür. PIN1 proteini tarafından taşınan oksin hormonu, bu protofloem ipliklerinin büyümesinden sorumludur ve bu dokuların nihai kimliğini işaret eder. SHORTROOT (SHR) ve microRNA165 / 166 da bu sürece katılırken, Callose Synthase 3(CALS3), SHORTROOT(SHR) ve microRNA165'in gidebileceği yerleri engeller.
Embriyoda kök floemi, embriyonik kök ile kotiledon arasında yer alan üst hipokotilde bağımsız olarak gelişir.
Bir yetişkinde, floem, vasküler kambiyumdaki meristematik hücrelerden kaynaklanır ve dışarı doğru büyür. Floem fazlarda üretilir. Birincil floem, apikal meristem tarafından düzenlenir ve procambiumdan gelişir. İkincil floem, vasküler kambiyum tarafından yerleşik floem katmanının/katmanlarının içine yerleştirilir.
Bazı eudicot familyalarında (Apocynaceae, Convolvulaceae, Cucurbitaceae, Solanaceae, Myrtaceae, Asteraceae, Thymelaeaceae) floem ayrıca vasküler kambiyumun iç tarafında gelişir; bu durumda, dış ve iç veya intraksiler floem arasında bir ayrım yapılır. İç floem çoğunlukla birincildir ve istisnasız olmamakla birlikte dış floem ve protoksilemden daha sonra farklılaşmaya başlar. Diğer bazı ailelerde (Amaranthaceae, Nyctaginaceae, Salvadoraceae), kambiyum ayrıca periyodik olarak ksilem içine gömülü floem şeritleri veya katmanları oluşturur: Bu tür floem şeritlerine dahil veya interksiler floem denir.

Çam ağaçlarının floemi Finlandiya ve İskandinavya'da kıtlık zamanlarında ve hatta kuzeydoğuda iyi yıllarda ikame gıda olarak kullanılmıştır. Önceki yıllardan gelen floem arzı, hem Finlandiya'yı hem de İsveç'i vuran 1860'ların büyük kıtlığında açlığı önlemeye yardımcı oldu (1866-1868 Fin kıtlığı ve 1867-1869 İsveç kıtlığı). Floem kurutulur ve una öğütülür (Fince pettu) ve çavdarla karıştırılarak sert bir kara ekmek, kabuklu ekmek elde edilir. En az takdir edileni, gerçek çavdar veya tahıl unu olmadan sadece ayran ve pettu'dan yapılan bir ekmek olan silkko idi. Son zamanlarda, pettu tekrar merak konusu oldu ve bazıları sağlık yararları iddiasında bulundu. Bununla birlikte, gıda enerji içeriği çavdar veya diğer tahıllara göre düşüktür.

Apikal dominansi
Çiçek sapı

Fön (föhn) rüzgârları, dağ ve tepelerin yamaçları boyunca alçalan havanın hareketleri ile oluşan rüzgâr çeşididir.
Özellikle Alplerde görülür. Fön rüzgârı hava sıcaklığını 1-2 saat içinde 10-15 derece artırır. Kışın estiklerinde çığlara ve su baskınlarına, yazın estiklerinde ise orman yangınlarına ve ürünlerin kurumasına neden olur. Diğer adı "alize"dir, sıcak esen bu rüzgâr, saç kurutma makinelerine de isim kaynağı olmuştur.

Hava kütlelerinin bir dağ yamacını aşarak öbür yamaçta alçalması sonucu oluşan sıcak ve kurak rüzgârlardır. Türkiye'de Akdeniz-Karadeniz kıyıları ile Konya çevresinde görülür.
Dağların denizlere paralel olduğu yerlerde, denizden gelip dağın yamacına çarpan nemli hava dağı aşmak için yükselmeye başlar. Nemli havanın irtifa ile soğuma oranı (SALR - saturated air lapse rate); 300 metrede 1,8 derecedir. Hava yükseldikçe iyice doygunluğa ulaşır ve en sonunda zirveye yakın bir yerde yağış bırakarak kuru hale geçer. Bu sefer dağın karaya bakan yamacına doğru alçalmaya başlar ve kuru olduğu için 300 metrede 3 derece ısınır (DALR - dry air lapse rate) bunun sonucunda, dağın yamacına çarpan serin ve nemli hava, daha sıcak ve kuru olarak dağın karaya bakan yamacından fön rüzgârı olarak esmeye başlar.
Fön rüzgârları dağın iki yamacında sıcaklığın farklı olmasında son derece etkilidir.

Fırtına rüzgârın hızlı bir şekilde esmesine denir. Rüzgâr hızı 27 knot üzerine çıktığında, yani 7 bofor ve üzeri olduğunda fırtınamsı rüzgâr, 34 knot üzerine çıktığında, yani 8 bofor ve üzeri olduğunda rüzgâra artık fırtına denir.

Hızlı esen rüzgâr kendi kuvvetinin yanında çevresini de etkiler. Öncelikle estiği denizde veya okyanusta suları kabartarak büyük dalgalar oluşturur. Fırtınaya yakalanan yelkenli tekneler, herhangi bir liman ya da marinaya sığınamayacak kadar açıktaysalar, fırtınaya hazırlık yapmaları gerekir. Şiddetli rüzgâra karşı yapılacak en etkili önlem, yelkene camadan vurmaktır. Bunun anlamı yelkenin alanını küçülterek, rüzgârdan daha az faydalanmaktır. Bu şekilde rüzgârın tekneyi bayıltıcı etkisinin biraz da olsa önüne geçilmiş olunur. O da yetmiyorsa teknedeki ana yelken indirilir ve ön yelkenle (flok veya cenova) seyire devam edilir.
Geceleyin seyir yapan yatlar ve tekneler şiddetli rüzgârlara yakalandıklarında tüm ekipte güvenlik çakarları bulunmalıdır. Ayrıca ekip güvertede duruyorsa güvenlik bakımından herhangi bir yere bağlı olmaları tavsiye edilir. Çünkü hem dalgalı, sert rüzgârlı bir denizde hem de geceleyin, suya düşen kişinin kurtarılması çok zordur. Ayrıca fırtınalı havalarda tekne dalgalar veya sağanak yağmur sonucu su alır, bunu boşaltmak için gerektiğinde sintine motorlarını açık bırakmak gerekebilir. Tabii ki bazı fırtınalar şimşekli ve gökgürültülü olabilir. Böyle durumlarda en güvenli yerler kapalı alanlardır. Eğer tanker, şilep, büyük yolcu gemileri gibi yıldırım tehlikesine karşı sistemlenmiş bir tekne değilse, en kısa sürede limana dönmek yapılacak en doğru davranıştır.
Şimşeğin hareketi rastgele bir harekettir ne zaman nasıl oluşacağı bilinemez. Genelde bulutlar arası gezen bu elektriksel hareket bazen yeryüzünü de etkisi altına alabilir. Şimşekli havalarda eğer denizdeysek, mümkün olduğunca metal ve metalik olan tüm aksesuarlardan uzak durmalıyız. Yıldırım vurursa büyük olasılıkla en yüksek yer olan yelken direğine isabet edecektir. Dolayısıyla direğin altına kalın bir kablo takılıp denize atılırsa, bir ölçüde de olsa topraklama yapılabilir.
Türkiye'de tropik kuşaklardaki gibi veya okyanuslardaki gibi çok şiddetli fırtınalar oluşmaz. Ama gene de tedbir almak gerekir. En azından denizdeyken ve denize çıkarken hava raporlarına bir göz atmak akıllıca olacaktır.

Gelişimsel plastisite, gelişim sırasında çevresel etkileşimlerin bir sonucu olarak sinir bağlantılarında meydana gelen değişikliklerin yanı sıra öğrenim süreci sırasında uyarılan nöral değişimler için kullanılan genel bir terim. Nöroplastisite veya beyin plastisitesine benzer şekilde, gelişimsel plastisite terimi özellikle gelişim süreçlerinin bir sonucu olarak nöronlar ve sinaptik bağlantılarda meydana gelen değişimler için kullanılır.
Merkezi sinir sistemi, gelişim sırasında endojen veya eksojen faktörlerin yanı sıra öğrenme deneyimleri yoluyla bilgi edinir. Bilgilerin edinimi ve depolanmasında merkezi sinir sisteminin plastik yapısı, yeni bilgi ve deneyimleri karşılamak için gelişimsel plastisite ile sonuçlanan mevcut sinirsel bağlantıların alışımını ve uyumunu sağlar. Gelişimi sırasında ortaya çıkan bu plastisite formu üç baskın mekanizmanın bir sonucudur:

Sinaptik plastisite
Homeostatik plastisite
Öğrenme.

Gen akışı veya gen göçü, popülasyon genetiğinde, gen alellerin bir popülasyondan diğerine aktarılmasıdır.
Popülasyon içine veya dışına olan göçler, belirli bir gen varyantını taşıyan üyelerin oranı olan alel frekanslarında, belirli bir değişikliğin ortaya çıkmasından sorumlu olabilirler. Bu göçler, aynı zamanda belli bir tür veya popülasyonun mevcut olan gen havuzuna ek olarak, yeni genetik varyantlar getirebilirler.
Farklı popülasyonlar arasındaki gen akışı oranını etkileyen bir dizi faktörler vardır. En önemli faktörlerden biri, bireyin daha fazla hareket etme imkanının, göç etme potansiyeli ile göç eğilimini artırdığı hareket edebilme yeteneğidir. Polen ve tohumlar, rüzgâr veya diğer hayvanlar tarafından uzak mesafelere taşınsalar da, hayvanlar, bitkilerden daha çok göç etme ve hareketli olma eğilimi gösterirler.
İki popülasyon arasında sürdürülen gen akışı, iki grup arasındaki genetik varyasyonları azaltarak, iki farklı gen havuzunun kombinasyonuna neden olabilir. Grupların gen havuzlarının kombinasyonu ve de genetik varyasyonlardaki gelişim farklılıkların onarımları, büyük bir türleşmeye ve oğul türlerin oluşmasına yol açacağından gen akışının, türleşmeye karşı güçlü bir şekilde etki etmesinin nedeni de bu yüzdendir.
Örneğin, bir bitki türü, karayolun her iki tarafında da yetişiyorsa, bu bitkinin polenleri, muhtemelen bir taraftan öbür tarafa doğru karşılıklı olarak taşınacaktır. Eğer bu polen, bitkiyi dölleyebiliyor ve dölleme sonucu verimli yeni yavrular üretebiliyorsa, bu durumda polenin sahip olduğu aleller, karayolun bir kenarındaki popülasyondan diğer tarafındaki popülasyona doğru başarılı ve etkili bir şekilde göç edebiliyor demektir.

Gen akışı önündeki engeller, genellikle doğal nedenlerden oluşmasına rağmen bu engeller, her zaman doğal olmayabilir. Doğal engeller olarak, aşılmaz sıra dağlar, okyanuslar ve geniş çöller örnek gösterilebilir. Bazı durumlarda, yerel bitki popülasyonları arasındaki gen akışını engelleyen Çin Seddi gibi, bu engeller insan yapımı engeller de olabilir. Bu yerel bitkilerden birisi olan Ulmus pumila, Çin Seddi'nin karşı tarafında yetişen diğer yerel bitkiler Vitex negundo, Ziziphus jujuba, Heteropappus hispidus ve Prunus armeniaca''ya kıyasla daha düşük genetik farklılaşma yaygınlığı gösterir. Bunun nedeni, Ulmus pumile bitkisinin, döllenme için daha ziyade rüzgâr yoluyla tozlaşma yöntemini benimsemesi ama daha az oranda böcekle tozlaşma metodunu kullanmasıdır. Gen havuzlarının rekombinasyonunu sağlamada çok az ya da hiçbir gen akışına sahip olmamaları nedeniyle, her iki tarafta yetişen aynı türün örneklerinin, genetik farklılıklar gelişimi gösterdiği saptanmıştır.
Gen akışının önündeki engeller, her zaman fiziksel olmayabilir. Aynı ortamlarda yaşayan türler, sınırlı hibritleşme yüzünden veya hibritleşme uygun olmayan melezler oluşturduğu için sınırlı gen akışına sahip olabilirler.

Ayrıca bakınız: Avrupa'da Afrika karışımı (İng: African admixture in Europe]
Gen akışı, insanlarda da gözlemlenmiştir. Örneğin, ABD'de gen akışı, yakın geçmişte bir araya getirilen beyaz Avrupa popülasyonu ile siyah Batı Afrika popülasyonu arasında gözlemlenmiştir. Sıtmanın yaygın olduğu Batı Afrika'da, Duffy antijeni (İng: duffy antigen) hastalığa karşı direnç sağlar ve bu alel, bu nedenle tüm Batı Afrika nüfusunda mevcut bulunur. Bunun aksine Avrupalılar, sıtma buralarda hemen hemen görülmediği için, Fya ya da Fyb alellerinden birine sahiptirler. Batı Afrikalı ve Avrupalı grupların frekanslarını ölçen bilim insanları, her gruptaki alel frekansların, bireylerin göç etmesi nedeniyle birbirleriyle karıştığını tespit etmişlerdir. Aynı zamanda, bilim insanları, Avrupalı ve Batı Afrikalı gruplar arasındaki gen akışının, güneye göre kuzey ABD'de daha fazla olduğunu da keşfettiler.

Gen akışı, hibritleşme ya da bakteri veya virüsten konağa gen transferi yoluyla, türler arasında da oluşabilir.
Türler arasında genetik malzemenin devinimi olarak da tanımlanan gen transferi (İng: gene transfer), yatay gen transferi, antijen kayması (İng: antigenic shift) ve tekrar sıralamayı (İng: reassortment) içerdiği gibi bazen önemli bir genetik varyasyon kaynağıdır. Virüsler, diğer türlere gen aktarabilirler. Bakteriler, diğer ölü bakterilerin genlerini bünyelerinde barındırabilirler, yaşayan bakterilerle gen alışverişinde bulunabilirler ve çeşitli türler arasında plazmid alışverişi de yapabilirler. "DNA dizilerinin analizi ve birbirleriyle karşılaştırılmaları, yakın bir geçmişte, filogenetik 'üst âlem' sınırlarının ötesinde de dahil olmak üzere, türler arasında birçok genin yatay gen transferi ile aktarıldığını göstermiştir. Bu anlamda, bir türün filogenetik tarihi, sadece tek bir genin evrimsel ağacının belirlenmesiyle oluşturulamaz".
Biyolog Johann Peter Gogarten bu konuda, "filogenetik bir ağacın özgün örneğinin, son genom araştırmaların ortaya çıkardığı verilere uymadığını" öne sürer. Gogarten'e göre, biyologlar bunun yerine, her bir genomun farklı tarihsel gelişimlerinin kombine edilerek dikkate alındığı bir mozaik örneği ile yoğun bir alışverişin ve yatay gen transferinin ortak etkilerini göz önüne getiren sarmaşık bir ağ modelini kullanmalıdır.
Yatay gen transferi olunca genleri tekil filogenetik belirteç (İng: phylogenetic marker) olarak kullanarak organizmaların filogenisini belirlemek zordur. Ortak bir atadan yeni kladların oluşması modeli ile ender yatay gen transferi olayları birleşince, günümüzde mevcut 3 üst alem arasında paylaşılan genlerin hepsine sahip olan tek bir son ortak ata (İng: last common ancestor] olamayacağı sonucu çıkmaktadır. Çağdaş moleküllerin her birinin kendine ait bir geçmişi vardır ve her bir molekül atasal bir molekülden kaynaklanmaktadır. Ancak bu moleküler atalar muhtemelen farklı zamanlarda farklı organizmlarda bulunmaktaydılar.

Ana madde: Genetik kirlenme (İng: Genetic pollution)
Safkan, doğal olarak gelişmiş, bölgeye özgü yabani türler, genellikle kontrolsüz melezleme, geri melezleme olarak da bilinen introgresyon (İng: introgression) ve genetik uzaklaştırma (İng: genetic swamping) gibi süreçler sonucu oluşan genetik kirlenmeler (İng: genetic pollution) nedeniyle, soy tükenmesi tehlikesi yaşayabilirler. Bu süreçler, bu bitki ve hayvanların sayıca üstünlüğü ve/veya seçilim değeri (İng: fitness) avantajlarının bir sonucu olarak, homojenleşmeye (İng: homogenization) veya yerel genotiplerin yer değişmesine yol açabilirler. Bunun yanında, yerli olmayan türler, melezleşme ve introgresyon (geri melezleme) yoluyla, bunun yanında hem insanlar tarafından maksatlı olarak yapılan girişimler, hem de yaşam alanlarının değiştirilmesi yoluyla, daha önce izole olan türlerin birbirleriyle temas etmelerine yol açarak, yerli olan bitki ve hayvanların bir şekilde soylarının tükenmesine neden olabilirler. Bu fenomen, daha bol olarak görülen türlerle temasa giren nadir türler için özellikle zararlı olabilir. Türler arasında melezleşme, yerli safkan soyun tamamen tükenmesine neden olan melezler oluşturarak nadir türün gen havuzunun silinmesine yol açabilir. Gen akışının bu yönü, her zaman morfolojik (dış görünümsel) olarak belirgin ve açık bir şekilde gözlemlenmez. Bazı gen akışı aşamaları, normal ve evrimsel yapıcı süreçlere bağlı olabileceği gibi tüm gen ve genotiplerin küme konstelasyonları bu durumda da korunamaz. İntrogresyonlu veya introgresyonsuz melezleşmenin, nadir görülen bir türün varlığı tehlike altına soktuğu söylenebilir.

Gen akışına dair modeller, popülasyon genetiğinden elde edilebilir. Örneğin, Sewall Wright'ın komşuluk modeli (İng: neighborhood model), ada modeli (İng: island model) ve atlama taşı modeli (İng: stepping stone model).

Genetiği değiştirilen bitkilerin yetiştirilmesinde ve hayvancılıkta, genellikle kasıtlı olmayan çapraz tozlaşma ve melezleme yöntemleriyle gen akışı azaltımı sağlayıp genetik kirliliği önlemek, yani onların genetik modifikasyonlarının, diğer geleneksel yollarla elde edilen melez popülasyonu veya yabani yerli bitkisi ile hayvan popülasyonlarını kirletmesini önlemek zorunlu hale gelmektedir. Gen akışını sınırlamadaki nedenler, biyogüvenliği ve genetiği değiştirilmiş ekin sistemleri ile genetiği değiştirilmemiş ekin sistemlerinin yan yana işleyebileceği tarımsal bir birlikte var olmayı da kapsayabilir.
Birkaç büyük araştırma projesi yürüten bilim insanları, bu projelerde gen akışını sınırlayan yöntemleri araştırmaktadırlar. Bu projelerden bazılar, biyolojik önleme (İng: biological containment) metodlarını inceleyen TransContainer, genetiği değiştirilmiş bitkilerin biyogüvenliğine odaklanan SIGMEA ile genetiği değiştirilmiş ve genetiği değiştirilmemiş olan ürün zincirlerinin birlikte yaşamaları üzerinde araştırma yapan Co-Extra'dır.
Genel olarak, gen akışının azaltılmasına dair üç yaklaşım şekli vardır: genetik modifikasyonları polenlerin dışında tutmak, polen oluşumlarını engellemek ve polenleri çiçeklerin içinde tutmak.

İlk yaklaşım transplastomik bitkiler (İng: transplastomic plant) gerektirir. Transplastomik bitkilerde, modifiye edilmiş DNA, hücre çekirdeğinde yer almaz, ancak çekirdek dışındaki hücre bölmeleri olan plastitlerde yer alır. Plastitler için bir örnek, içlerinde fotosentezin oluştuğu kloroplastlardır. Bazı bitkilerde, polenler plastit içermezler, dolayısıyla plastitlerdeki herhangi bir değişiklik polenlere iletilerek aktarılmaz.
İkinci yaklaşım, erkek steril (kısır) bitkiler üzerine dayanır. Erkek steril bitkiler, işleve sahip çiçekler üretemezler ve dolayısıyla yaşayabilir polenler bırakamazlar. Sitoplazmik erkek steril (İng: cytoplasmic male sterility) bitkiler, yüksek verim üretmeleriyle bilinirler. Bu nedenle, araştırmacılar, bu özelliği genetiği değiştirilmiş ürünlere de uygulamaya çalışmaktalar.
Üçüncü bir yaklaşım, çiçeklerin açmasını engellemeye yöneliktir. Bazı bitkilerde doğal olarak gerçekleşen bu özelliğe kleistogami (İng: cleistogamy) denir ve bu terim, açılmamış bir çiçeğin kendi kendine döllemesi olayını tanımlar. Kleistogamik bitkiler, sadece kısmen açık veya hiç açık olmayan çiçekler üretirler. Ancak, gen akışının az

Gen ifadesi ya da gen ekspresyonu, DNA dizisi olan genlerin, fonksiyonel protein yapılarına dönüşmesi süreci için kullanılan bir terimdir. Basitçe, bu durum genlerin açık (aktif) olup olmadıkları olarak da tanımlanabilir.
DNA'nın farklı genlere karşılık gelen bölgelerindeki baz dizilişleri, o gen tarafından şifrelenen proteinin aminoasit dizisini belirler. DNA'daki baz dizilişlerinin proteinin amino asit dizisini nasıl şifrelediği genetik ve biyokimyasal yöntemlerin birlikte kullanılması ile ortaya konulmuştur.
İnsanda bulunan yaklaşık 30 bin genin hepsi, aynı anda aktif olarak bulunmayabilir. Gen ifadesinin her adımı, transkripsiyondan post-translasyonel modifikasyona kadar adımlarda değişebilir.
Gen düzenlenmesi, hücreye; hücre farklılaşması, morfogenezis ve canlıdaki çok yönlü adaptasyonun temellerini oluşturan, yapı ve fonksiyonların kontrolünü verir.
Protein olmayan genler, (rRNA genleri, tRNA genleri vs.) protein olarak translasyon edilmezler.

Bazı genlerin ifadesi, (mikroRNAlar ya da ubiquitin ligazlar gibi) transkripsiyondan sonra düzenlenir, böylece artan mRNA konsantrasyonu her zaman gen ifadesine gerek duymaz. Bununla beraber, mRNA seviyeleri Northern blot yöntemiyle nicel olarak ölçüldüğünde, RNA'nın tamamen bu ifadeye bağlı olduğu görülmüştür.

Gen
Northern blot

ArrayExpress,İngiltere 30 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NCBI - Gen ifadesi 17 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Genler ve Gen İfadesi - İngilizce

Gen ifadesinin düzenlenmesi ya da gen ifadesinin denetimi, hücrelerin ve virüslerin genlerindeki bilgiyi gen ürünlerine çevirmesini kapsayan süreçler için kullanılan bir terimdir. İşlevsel bir genin ürünleri RNA veya protein olabilir; bilinen mekanizmaların en temeli protein kodlayan genlerin düzenlenmesidir. Gen ifadesinin, DNA-RNA transkripsiyonundan, proteinin translasyon sonrası değişimlerine kadar olan herhangi bir adımı değiştirilip, ayarlanabilmektedir.
Gen düzenlenmesi, hücrenin ihtiyacı olduğunda proteinlerin sentezlenmesine izin vererek bir canlının değişkenliğini ve uyumunu artırabildiği için; virüsler, prokaryotlar ve ökaryotlar için gerekli bir işleyiştir. Dahası; gen düzenlenmesi, hücresel farklılaşma ve morfogenezin işleyişlerini, çok hücreli canlılarda hücrelerin farklı tiplerinin hepsi temelde aynı genom dizisine sahip olmalarına karşın, farklı gen ifadelerini sergiledikleri farklı hücre tiplerinin oluşumuna öncülük ederek kontrol etmektedir.
Gen denetimi sisteminin Jacques Monod tarafından ilk keşfedilen örneği, sadece laktozun varlığı ve glukozun yokluğunda E.coli tarafından ifade edilen proteinlerle ve laktoz metabolizmasıyla ilişkili olan lac operonudur.

Gen ifadesinin, DNA_RNA transkripsiyonundan, proteinin translasyon sonrası değişimlerine kadar olan herhangi bir adımı değiştirilip, ayarlanabilir. Gen düzenlemesinin yapıldığı basamakların listesi şu şekildedir:

Kromatin bölgeleri
Transkripsiyon
Transkripsiyon sonrası değişimler
RNA taşınımı
Translasyon
mRNA bozulumu
Translasyon sonrası değişimler

Ökaryotlarda, DNA'nın geniş bölgelerine erişim, DNA metilasyonu, ncRNA ya da DNA'ya bağlanan proteinler tarafından yönlendirilen, histon modifikasyonlarının sonucu olarak değiştirilebilen kromatin yapısına bağlıdır.

DNA metillenmesi gen susturmanın yaygın bir yöntemidir. DNA sıklıkla, CpG dinükleotid dizisindeki (kümelendiklerinde "CpG adacıkları" olarak da bilinir) sitozin nükleotidlerinde bulunan metiltransferaz enzimleri tarafından metillenir. Metillenmiş sitozin kalıntıları bu işlemle değiştirilemezken, metillenmemiş olanlar urasile dönüştürülebilir. 
Normal olmayan metilasyon kalıpları karsinogenez ile ilişkilendirilmiştir.
DNA'nın metilasyona verilen (bir promotor olabilen) bölgesinin örnek analizi, bisülfit haritalaması olarak bilinen yöntemle yapılabilir. DNA dizilemesi ya da miktarı belirleyen SNPlerle geliştirilmiş Pyro-dizileme (Biyotaj), MassArray (Sequenom) gibi) metotların analizleri arasındaki farklılıklar, CG dinükleotidindeki C/T miktarlarını yaklaşık olarak ölçmelerinden kaynaklanmaktadır.

DNA'nın yazılımı (transkripsiyonu), kendi yapısı tarafından belirlenmektedir. Genelde, DNA paketinin yoğunluğu, yazılımın sıklığını belirleyen etkendir. Oktamerik protein kompleksleri "nükleozom" olarak isimlendirilir ve DNA'nın süper-kıvrımlarının bir miktarından sorumludur ve bu kompleksler fosforilasyon ya da daimi olan değiştirme yapan metilasyon olarak bilinen süreçlerle düzenli olarak değiştirilebilmektedir. Böyle değişimlerin genin ifadesinin seviyelerindeki az veya çok kalıcı değişimlerden sorumlu olduğu düşünülmektedir.
Histon asetilasyonu da transkripsiyondaki önemli başka bir süreçtir. CREB bağlayan protein gibi histon asetiltransferaz enzimleri de (HATlar), transkripsiyonun devam etmesine izin vererek DNA'yı histon kompleksinden ayırır.
Çoğunlukla DNA metilasyonu ve histon deasetilasyonu gen susturmada birlikte çalışırlar. Bu ikilinin birlikte çalışması, gen ifadesini zayıflatarak, DNA'nın daha yoğun paketlenmesinin  sinyali gibi görünmektedir.

Transkripsiyonun düzenlenmesi transkripsiyonun gerçekleşme zamanını ve oluşacak RNA miktarını kontrol eder. Bir genin RNA polimeraz tarafından transkripsiyonu en az beş mekanizma tarafından düzenlenebilir: 

Özgül faktörler bağlanma uygunluğunu artırarak ya da azaltarak RNA polimerazın belli bir promotor ya da  promotor grubuna özgüllüğünü değiştirir (örn. prokaryotik transkripsiyon da kullanılan sigma faktör).
Baskılayıcılar DNA ipliğinde promotor yakınında ya da promotor bölgesinde bulunan kodlanmayan dizilere bağlanarak RNA polimerazın iplik boyunca ilerleyişini ve böylece genin ekspresyonunu engellerler.
Genel transkripsiyon faktörleri  Bu transkripsiyon faktörleri RNA polimerazı protein kodlayan bir dizinin başlangıcına yerleştirir ve sonra mRNA'yı transkribe etmesi için polimerazı serbest bırakır..
Aktivatörler RNA polimeraz ve belli bir promotor arasındaki etkileşimi artırır, genin ekspresyonunu teşvik eder.Aktivatörler bunu RNA polimerazın promotora cazibesini artırarak (direkt RNA polimerazın alt birimleri ile etkileşime girerek ya da indirekt olarak  DNA'nın yapısını değiştirerek) yaparlar.

Medical Subject Headings Regulation of Gene Expression

Rastgele genetik sürüklenme, alel sürüklenmesi veya Wright etkisi olarak da bilinen genetik sürüklenme, bir popülasyondaki mevcut bir gen varyantının (alel) frekansında rastgele şansa bağlı olarak meydana gelen değişimdir.
Genetik sürüklenme, gen varyantlarının tamamen yok olmasına ve böylece genetik çeşitliliğin azalmasına neden olabilir. Ayrıca başlangıçta nadir olan alellerin çok daha sık görülmesine ve hatta sabitlenmesine de neden olabilir.
Bir alelin az sayıda kopyası mevcut olduğunda, genetik sürüklenmenin etkisi daha belirgindir ve çok sayıda kopya mevcut olduğunda, etki daha az belirgindir (büyük sayılar yasası nedeniyle). 20. yüzyılın ortalarında, genetik sürüklenme de dahil olmak üzere doğal seçilime karşı nötr süreçlerin göreceli önemi üzerine şiddetli tartışmalar yaşanmıştır. Mendel genetiğini kullanarak doğal seçilimi açıklayan Ronald Fisher, genetik sürüklenmenin evrimde en fazla küçük bir rol oynadığı görüşünü savunmuş ve bu görüş birkaç on yıl boyunca baskın görüş olarak kalmıştır. 1968'de popülasyon genetikçisi Motoo Kimura, genetik bir değişikliğin bir popülasyonda yayıldığı çoğu durumun (fenotiplerde değişiklik olması gerekmese de) nötr mutasyonlar üzerinde etkili olan genetik sürüklenmeden kaynaklandığını iddia eden moleküler evrimin nötral teorisiyle tartışmayı yeniden alevlendirdi. 1990'larda, karmaşık sistemlerin nötral geçişler yoluyla nasıl ortaya çıktığını açıklamaya çalışan yapıcı nötral evrim önerilmiştir.

Genetik sürüklenme süreci, bir popülasyondaki 20 organizmayı temsil etmek üzere bir kavanozdaki 20 bilye kullanılarak gösterilebilir. Bu bilye kavanozunu başlangıç popülasyonu olarak düşünün. Kavanozdaki bilyelerin yarısı kırmızı, yarısı mavidir ve her bir renk popülasyondaki bir genin farklı bir aleline karşılık gelir. Her yeni nesilde organizmalar rastgele çoğalır. Bu üremeyi temsil etmek için, orijinal kavanozdan rastgele bir bilye seçin ve aynı renkte yeni bir bilyeyi yeni bir kavanoza koyun. Bu, orijinal bilyenin "yavrusudur", yani orijinal bilye kavanozunda kalır. Bu işlemi ikinci kavanozda 20 yeni bilye olana kadar tekrarlayın. İkinci kavanoz artık 20 "yavru" ya da çeşitli renklerde bilye içerecektir. İkinci kavanoz tam olarak 10 kırmızı ve 10 mavi bilye içermediği sürece, alel frekanslarında rastgele bir değişim meydana gelmiştir.
Bu işlem birkaç kez tekrarlanırsa, her nesilde seçilen kırmızı ve mavi bilye sayıları dalgalanır. Bazen bir kavanozda "ebeveyn" kavanozdan daha fazla kırmızı bilye, bazen de daha fazla mavi bilye bulunur. Bu dalgalanma genetik sürüklenmeye benzer - bir nesilden diğerine alellerin dağılımındaki rastgele bir varyasyondan kaynaklanan popülasyonun alel frekansındaki bir değişiklik.
Herhangi bir nesilde, belirli bir renkte hiçbir bilye seçilmemiş olabilir, yani hiçbir yavruları yoktur. Bu örnekte, hiç kırmızı bilye seçilmezse, yeni nesli temsil eden kavanoz sadece mavi yavrular içerir. Bu durumda, kırmızı alel popülasyonda kalıcı olarak kaybolurken, kalan mavi alel sabitlenmiş olur: gelecekteki tüm nesiller tamamen mavidir. Küçük popülasyonlarda sabitlenme sadece birkaç nesilde gerçekleşebilir.

Genetik sürüklenme mekanizmaları basitleştirilmiş bir örnekle açıklanabilir. Bir damla çözelti içinde izole edilmiş çok büyük bir bakteri kolonisi düşünün. Bakteriler, A ve B olarak etiketlenmiş iki alele sahip tek bir gen dışında genetik olarak özdeştir; bunlar nötral alellerdir, yani bakterilerin hayatta kalma ve üreme yeteneklerini etkilemezler; bu kolonideki tüm bakterilerin hayatta kalma ve üreme olasılığı eşittir. Bakterilerin yarısının A aleline, diğer yarısının da B aleline sahip olduğunu varsayalım. Böylece, A ve B'nin her biri 1/2 alel frekansına sahiptir.
Daha sonra çözelti damlası, yalnızca dört bakterinin yaşamasına yetecek kadar yiyeceğe sahip olana kadar küçülür. Diğer tüm bakteriler üremeden ölür. Hayatta kalan dört bakteri arasında, A ve B alelleri için 16 olası kombinasyon mevcuttur:
(A-A-A-A), (B-A-A-A), (A-B-A-A), (B-B-A-A),
(A-A-B-A), (B-A-B-A), (A-B-B-A), (B-B-B-A),
(A-A-A-B), (B-A-A-B), (A-B-A-B), (B-B-A-B),
(A-A-B-B), (B-A-B-B), (A-B-B-B), (B-B-B-B).
Orijinal çözeltideki tüm bakterilerin çözelti küçüldüğünde hayatta kalma olasılığı eşit olduğundan, hayatta kalan dört bakteri orijinal koloniden rastgele bir örneklemdir. Hayatta kalan dört kişinin her birinin belirli bir alele sahip olma olasılığı 1/2'dir ve bu nedenle çözelti küçüldüğünde herhangi bir alel kombinasyonunun ortaya çıkma olasılığı:

  
    
      
        
          
            1
            2
          
        
        ⋅
        
          
            1
            2
          
        
        ⋅
        
          
            1
            2
          
        
        ⋅
        
          
            1
            2
          
        
        =
        
          
            1
            16
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle {\frac {1}{2}}\cdot {\frac {1}{2}}\cdot {\frac {1}{2}}\cdot {\frac {1}{2}}={\frac {1}{16}}.}
  

(Orijinal popülasyon boyutu o kadar büyüktür ki örnekleme etkin bir şekilde değiştirme ile gerçekleşir). Başka bir deyişle, 16 olası alel kombinasyonunun her birinin 1/16 olasılıkla gerçekleşme olasılığı eşittir.
Aynı sayıda A ve B içeren kombinasyonlar sayıldığında aşağıdaki tablo elde edilir:

Tabloda gösterildiği gibi, B aleli ile aynı sayıda A aleline sahip kombinasyonların toplam sayısı altıdır ve bu kombinasyonun olasılığı 6/16'dır. Diğer kombinasyonların toplam sayısı ondur, dolayısıyla eşit olmayan sayıda A ve B aleli olasılığı 10/16'dır. Dolayısıyla, orijinal koloni eşit sayıda A ve B aleli ile başlamış olsa da, büyük olasılıkla, kalan dört üyeli popülasyondaki alel sayısı eşit olmayacaktır. Eşit sayı durumu aslında eşit olmayan sayı durumundan daha az olasıdır. İkinci durumda, popülasyonun alel frekansları rastgele örnekleme nedeniyle değiştiği için genetik sürüklenme meydana gelmiştir. Bu örnekte popülasyon, popülasyon darboğazı olarak bilinen bir olgu ile sadece dört rastgele hayatta kalana kadar daralmıştır.
Hayatta kalan A (veya B) aleli kopyalarının sayısı için olasılıklar (yukarıdaki tablonun son sütununda verilmiştir) doğrudan binom dağılımından hesaplanabilir; burada "başarı" olasılığı (belirli bir alelin mevcut olma olasılığı) 1/2'dir (yani, kombinasyonda k adet A (veya B) aleli kopyası olma olasılığı) ile verilir:

  
    
      
        
          
            
              (
            
            
              n
              k
            
            
              )
            
          
        
        
          
            (
            
              
                1
                2
              
            
            )
          
          
            k
          
        
        
          
            (
            
              1
              −
              
                
                  1
                  2
                
              
            
            )
          
          
            n
            −
            k
          
        
        =
        
          
            
              (
            
            
              n
              k
            
            
              )
            
          
        
        
          
            (
            
              
                1
                2
              
            
            )
          
          
            n
          
        
        
      
    
    {\displaystyle {n \choose k}\left({\frac {1}{2}}\right)^{k}\left(1-{\frac {1}{2}}\right)^{n-k}={n \choose k}\left({\frac {1}{2}}\right)^{n}\!}
  

Burada n=4 hayatta kalan bakteri sayısıdır.

Genetik sürüklenmenin matematiksel modelleri ya dallanma süreçleri ya da idealize edilmiş bir popülasyonda alel frekansındaki değişiklikleri tanımlayan bir difüzyon denklemi kullanılarak tasarlanabilir.

A veya B olmak üzere iki aleli olan bir gen düşünün. Diploidide, N bireyden oluşan popülasyonlar her genin 2N kopyasına sahiptir. Bir birey aynı alelin iki kopyasına veya iki farklı alele sahip olabilir. Wright-Fisher modeli (adını Sewall Wright ve Ronald Fisher'dan almıştır) nesillerin üst üste gelmediğini (örneğin, yıllık bitkilerin yılda tam olarak bir nesli vardır) ve yeni nesilde bulunan genin her kopyasının eski nesildeki genin tüm kopyalarından bağımsız olarak rastgele çekildiğini varsayar. Son nesilde p frekansına sahip bir alelin k kopyasını elde etme olasılığını hesaplamak için formül şu şekildedir:

  
    
      
        
          
            
              (
              2
              N
              )
              !
            
            
              k
              !
              (
              2
              N
              −
              k
              )
              !
            
          
        
        
          p
          
            k
          
        
        
          q
          
            2
            N
            −
            k
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {(2N)!}{k!(2N-k)!}}p^{k}q^{2N-k}}
  

burada "!" sembolü faktöriyel fonksiyonunu göstermektedir. Bu ifade binom katsayısı kullanılarak da formüle edilebilir,

  
    
      
        
          
            
              (
            
            
              
                2
                N
              
              k
            
            
              )
            
          
        
        
          p
          
            k
          
        
        
          q
          
            2
            N
            −
            k
          
        
      
    
    {\displaystyle {2N \choose k}p^{k}q^{2N-k}}
  

Moran modeli örtüşen nesiller varsayar. Her zaman adımında, bir birey üremek ve bir birey de ölmek üzere seçilir. Dolayısıyla her zaman adımında, belirli bir alelin kopya sayısı bir artabilir, bir azalabilir ya da aynı kalabilir. Bu da stokastik matrisin üç köşeli olduğu anlamına gelir ki bu da Moran modeli için matematiksel çözümlerin Wright-Fisher mo

Genomik, farklı türlere ait genomların tüm yapısal ve işlevsel yönelerini inceleyen bilim dalıdır. Genomik, kromozomların dizilenmesi tekniklerini uygularak, organizmaların genomlarını, yani bir organizmadaki genler bütününü inceleyen bir biyoteknoloji alt dalı da sayılabilir.
Genomiğin başlıca amaçlarından biri, canlılardaki DNA dizisinin tamamının belirlenebilmesidir. İnsan genomunun (kromozomlarda yapılanmış üç milyar baz çiftinin) DNA bütününün) yapısını, bileşimini ve evrimini inceler ve DNA'da biyolojik bir anlamı olabilecek birimleri (genler, çevrilmeyen transkripsiyon birimleri, mikro RNA'lar, düzenleme üniteleri, transkripsiyon faktörleri olan promotörler, CNG alfa ve beta kanalları vs.) tanımlamaya çalışır.
Genomikin bazı altdalları şu şekildedir.

Transkriptom (transkripsiyonda, translasyonda ve düzenlemelerinde rol alan tüm molekülleri inceler)
Proteom (bir hücre ya da canlının üretebileceği tüm molekülleri araştırır)
İşlevsel genomik (tüm genlerin işlevlerini inceler)
Kıyaslamalı genomik (genomların evrimsel kıyaslamasını yapar)
Biyoinformatik (verilerin bir araya getirilmesi, depolanması ve yönetilmesini sağlar)
Bu bilim, 20. yüzyılın sonunda insan genomunun ilk haritasının yayımlanmasıyla medyatik bir konum kazanmıştır. Günümüzde genom araştırmalarının tıp ve tarımda önemli rolleri bulunmaktadır.

Google Akademik'te Genetik ve genomik ile ilgili akademik yayınlar dizini

Gök gürültüsü, şimşek ve yıldırım esnasında oluşan patlamaya benzer yüksek ses. Şimşek sonucu meydana gelen yıldırım demetlerini çevreleyen havada şiddetli bir basınç ve sıcaklık yükselmesi görülür. Yıldırım demetlerini çevreleyen havada oluşan bu ani sıcaklık ve basınç değişimi havanın hızla genleşmesine neden olur. İşte, havanın bu ani genleşmesi sonik ses dalgası yaratır ki bu da gök gürültüsünü meydana getirir.
Gök gürültüsünün çeşitli sesleri vardır. Ağır ve derinden gelen bir ses, gök gürültüsünün uzaklardan geldiğini gösterir. Çatırtılı gök gürültüsü, yıldırımın birçok kollara ayrıldığında duyulur. Şimşek çakmasından sonra duyulan en kuvvetli sesi, yıldırımın asıl gövdesi; arkadan gelen sesi, ayrıldığı kollar meydana getirir. Ses hızı, ışık hızından çok küçük olduğundan, gök gürültüsü daima şimşek görüldükten sonra duyulur.
Dağlık bölgeler hariç, gök gürültüsünün 30-40 saniyeden fazla sürdüğü pek görülmez. Yapılan tetkiklerde bazı bilim adamlarına göre şimşek ve bunun sonucu gök gürültüsünün meydana gelmesi için elektrik yüklü bulutların uçlarındaki sıcaklığın 28 °C'ye yükselmesi gerekmektedir. Bundan başka, bulut içinde buz parçacıkları ve su damlalarının aynı anda mevcut olmaları, şimşeğin akması için gerekli görülmektedir. Böyle bir durumda bulut içinde sıcaklık -20 °C olduğu seviye etrafında pozitif elektrik yüklü ve 0 °C ile 10 °C arasında bulunan büyük bir alanda ise negatif elektrik yüklü bir merkez bulunur. Bu merkezler esas elektrik boşalım merkezleri olup, şimşek bu merkezler arasındaki kanalda meydana gelir. Kanalın sıcaklığı bir anda hemen hemen 10.000 °C'ye yükselir. Bu ısınma sonunda süratle hacmi genişleyen havadan gürültü olarak dalgalar yayılır.
Gök gürültüsü bazen şimşek mahallinden 64 km uzaktan, ses dalgalarının aşağı atmosferde kırılmalara uğradığı zamanlarda 16–25 km uzaktan işitilebilir. Buna karşılık bazen 16 km'den çok daha kısa mesafelerden bile işitilmediği de olur.

Şimşeğin gözlemciye uzaklığı çok basit bir yöntemle hesaplanabilir. Ses hızı deniz seviyesinde saniyede yaklaşık 340 metredir. Öncelikle şimşek çakması ile gök gürültüsünün işitilmesi arasındaki zaman farkı ölçülür. Bunun için bir kronometre kullanılabilir. Her bir saniye 340 metre ile çarpılır. Örneğin gök gürültüsü şimşekten 7 saniye sonra işitilmişse, şimşek 7 s x 340 m/s = 2380 metre (2,38 km) uzakta gerçekleşmiştir.

Yıldırım animasyonu 4 Nisan 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Youtube.

Görüş veya rüyet, hava durumuna bağlı olarak belirli bir nesnenin görülebileceği en uzak mesafe. Görüş, havanın şeffaflığının bir ölçütüdür. Görüş mesafesi özellikle hava, deniz ve kara ulaşımını etkileyen önemli faktörlerdendir. Bir bölgedeki veya hava meydanındaki görüş, sorumlu meteoroloji istasyonları tarafından ölçülerek ilgili meteoroloji raporlarında, mesafe cinsinden yayımlanır.

Çok hafif rüzgârlarda bile havada asılı kalabilen duman
Pusa neden olan toz ve yağ molekülleri
Suya bağlı olarak oluşan buğu, sis ve bulutlar

Kuvvetli rüzgârlar veya türbülans sayesinde havada durabilen toz, toprak ve deniz spreyi
Yağış
Görüşü en fazla etkileyen yağış türü iri taneli yağmur ile küçük taneli ancak çok sayıda tanecikli yağışlardır. Bunlara örnek olarak yoğun çisenti ile şiddetli ancak ince kar verilebilir.

Pooley, Dorothy ve Robert Seaman. The Air Pilot's Manual 2: Aviation Law & Meteorology. 10. baskı. Shoreham, West Sussex: Pooley's Air Pilot Publishing, 2011.

Hava kirliliği, canlıların sağlığını olumsuz yönde etkileyen ve havadaki yabancı maddelerin, normalin üzerinde miktar ve yoğunluğa ulaşmasıdır.
Hava kirliliği; havada katı, sıvı ve gaz şeklindeki yabancı maddelerin insan sağlığına, canlı hayatına ve ekolojik dengeye zarar verecek miktar, yoğunluk ve uzun sürede atmosferde bulunmasıdır. İnsanların çeşitli faaliyetleri sonucu meydana gelen üretim ve tüketim aktiviteleri sırasında ortaya çıkan atıklarla hava tabakası kirlenerek, yeryüzündeki canlı hayatını olumsuz yönde etkilemektedir. Yazın güneş ışığından dolayı ozon dumanı üretir. Ağaçlar uçucu hidrokarbon yayar.
Hava kirliliği yüzünden her sene 7 milyon kişi ölmekte.

Isınma amaçlı, düşük kalorili ve kükürt oranı yüksek kömürlerin  yaygın olarak kullanılması ve yanlış yakma tekniklerinin  uygulanması hava kirliliğine yol açar.

Nüfus artışı ve gelir düzeyinin yükselmesine paralel olarak, sayısı hızla artan motorlu taşıtlardan çıkan egzoz gazları, hava kirliliğinde önemli bir faktör oluşturmaktadır, mesela partikül  ve azot dioksit.

Sanayi tesislerinin kuruluşunda yanlış yer seçimi, çevrenin korunması açısından gerekli tedbirlerin alınmaması (baca filtresi, arıtma tesisi olmaması vb.), uygun teknolojilerin kullanılmaması, enerji üreten yakma ünitelerinde vasıfsız ve yüksek kükürtlü yakıtların kullanılması, hava kirliliğine sebep olur.

Kirli hava, insanlarda solunum yolu hastalıklarının artmasına sebep olmaktadır. Örneğin; kurşunun kan hücrelerinin gelişmesini ve olgunlaşmasını engellediği, kanda ve idrarda birikerek sağlığı olumsuz yönde etkilediği, karbon monoksit (CO)'in ise, kandaki hemoglobin ile birleşerek oksijen taşınmasını aksattığı bilinmektedir. Bununla birlikte kükürt dioksit (SO2)'in, üst solunum yollarında keskin, boğucu ve tahriş edici etkileri vardır. Özellikle duman akciğerden alveollere kadar girerek olumsuz etki yapmaktadır. Cilt hastalıkları, saç dökülmesi, akciğer hastalıkları ve kansere yol açtığı somut bir gerçektir. Ayrıca kükürt dioksit ve ozon bitkiler için zararlı olup; özellikle ozon, ürün kayıplarına sebep olmakta ve ormanlara zarar vermektedir. Kirli hava kilo yapar  ve genleri etkiler. Azot dioksit(NO2) çocuklarda astım ve akciğer hastalıklarına yol açabiliyor.
Sanayi, endüstri ve ısınmada kullanılan fosil yakıtlar ile ormanların tahribi ve arazi değişmesi sonucu, atmosferdeki karbondioksit miktarının %5 oranında arttığı tespit edilmiştir. Bunun ise küresel ısınmaya yol açabileceği öngörülmektedir.
300 milyon çocuk 'zehir soluyor'.

Kentlerde kömür kullanımı yasaklanmalı 
Kömür santraller kapatılmalı 
İnsanlar toplu taşımacılığa özendirilmeli, elektrikli toplu ulaşım araçlarında kullanılması yaygınlaştırılmalı 
Kentlerde arabaların egzozlarından kaynaklanan kirliliğin azaltılması için önlemler alınmalıdır.
Karbon piyasası ya da vergisi yaratılmalı 
Sanayi tesislerinin bacalarına filtre takılması sağlanmalı, ayrıca sanayi kuruluşları yer seçimi düzenli yapılmalı,

Kentlerde kömür kullanılmamalı
Kentlerde ya yürümeye  ya bisiklet  ya da elektrikli araçlar kullanılmalı 

Hava kirliliğinin maliyeti 225 milyar dolar. Temizliğin getirdiği fayda masraflardan daha büyük.

HAVA KALİTESİ İNDEKSİ 19 Ocak 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
BreatheLife 2 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
BBC hava kirliliği 11 Haziran 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hava kütlesi, sıcaklık ve nem bakımından benzer olan büyük atmosfer parçalarına verilen isimdir. Hava kütlelerinin çevresindeki diğer hava parselleriyle belirli ve açık bir sınırı vardır.

Hava kütlesi iki koşul bir araya geldiğinde oluşur: Homojen bir yeryüzü parçası (kara parçası veya okyanus yüzeyi). Bu yeryüzü bölümü üzerinde atmosfer parçasının uzun süre kalması. Hava kütlelerinin oluştuğu bölgelere kaynak bölgeler denir. Güneşlenmenin homojen olduğu büyük su ve kara yüzeyleri, alçalıcı hava kütlelerinin olduğu sübsidans alanları, yüksek basınç alanları hava kütlelerinin oluşumuna uygun alanlardır. Tropikal bölgeler ve kutup bölgeleri hava kütleleri oluşuma uygunken orta enlemler fazla uygun değildir. Orta enlemlerde hava fazla hareketlidir ve nemlilik ile sıcaklık değişkendir. Kutuplar ve tropikal bölgede sıcaklık ve nemlilik daha stabildir.
Oluşan hava kütlesi hareketi sırasında farklı bir özellikte alandan geçerken yeni bir özellik kazanırsa, bu alanlara ikincil kaynak bölgesi denir. Örneğin; Sibirya üzerinde kışın oluşan soğuk ve kuru (karasal kutbî cP) hava kütlesi, Karadeniz'i geçerken alttan nem kazanarak nemli hava kütlesi haline gelir.
Hava kütleleri 3 gün ile 1-2 haftada oluşabilir. Sıcak ve soğuk hava kütlelerinde  bu süreler farklıdır. Sıcak hava ısındığında hafifler ve yükselir üst kısımlarda ısınmış olur. Soğuk hava kütleleri soğudukça ağırlaşır ve çökerler, üst kısımları daha geç soğur. Bu nedenle daha geç oluşurlar.
Hava kütleleri uzun süre bulundukları yerden aldıkları özelliklerini, gittikleri yerlere taşırlar. Yeryüzü üzerinde sıcaklık, soğukluk, kuraklık veya nemliliği taşırlar.

Oluştuğu alana göre:

A: Arktik hava kütlesi,
P: Polar (kutupsal) hava kütlesi,
T: Tropikal hava kütlesi,
E: ekvatoral hava kütlesi.
Nemliliğe göre sınıflandırma:

m: Maritim (denizel) hava kütlesi; Deniz üzerinde oluşmuştur.
c: Continental (karasal) hava kütlesi; Kara üzerinde oluşmuştur.
Kararlılık durumuna göre isimlendirme:

w: Sıcak hava kütlesi; geçmekte olduğu yerden daha sıcaktır.
c: Soğuk hava kütlesi; geçmekte olduğu yerden daha soğuktur.

Denizel arktik (mA): Arktik Okyanus üzerinde oluşan çok soğuk hava kütlesidir.
Denizel polar (mP): Kutupların yakınlarındaki denizler üzerinde oluşmuştur. Nemli ve soğuktur. Kışın daha soğuk olan bazı (İrlanda, Baltık) kara parçalarına ulaştığında sıcaklığı yükseltir. Yazın aynı alanlara serinlik taşır.
Denizel tropikal (mT): Sıcak bölge denizleri üzerinde oluşur. Nemli ve sıcak olduğundan deniz sisi ve pus oluşumuna yol açar. Yamaç veya cephe yağışında gök gürültülü sağanak yağış oluşur.
Denizel ekvatoral (mE): Ekvator çevresindeki okyanuslar üzerinde oluşan sıcak-nemli hava kütlesi.
Karasal arktik (cA)Ender olarak Baltık'a kadar inebilir. Sibirya'nın kuzeyine ulaştığında sıcaklıklar -70 °C'ye düşer.
Karasal polar (cP): Kutup yakınlarındaki karalar üzerinde oluşur. Kuru ve soğuktur. Yazları görüş netliği ve açık gökyüzü belirgin özelliğidir.
Karasal tropikal (cT): Kurak ve sıcak karalar üstünde oluşur. Kuzey Afrika'da oluşup, Türkiye ve Avrupa'ya taşınır.
Karasal ekvatoral (cE): Ekvatordaki karalar üstünde oluşur. Sıcak ve kurudur.

KLİMATOLOJİ II

Hava tahmin ve raporları, belirli bir yerde ve zamandaki hava durumu ile ilgili olarak meteoroloji birimleri tarafından yayımlanan bilgiler. Hava tahmini, çeşitli verilerin analiz edilmesi ile belirli bir hava sahasında "gelecekte" hava durumunun nasıl olacağına dair yapılan çıkarımlardır. Hava raporu ise çeşitli gözlem (rasat) ve ölçümler sonucunda "şimdiki" (güncel) hava durumunun nasıl olduğuna dair yayımlanan bilgilerdir.

Hava tahminleri periyotlarına göre aşağıdaki şekilde tasnif edilir:

Kısa vadeli: 0-72 saat
Orta vadeli: 72 Saatten 10 güne kadar
Uzun vadeli: 10 günden daha ilerisini kapsar

Havacılıkta kullanılan "hava tahminleri" şunlardır:

Saha tahminleri
Meydan tahminleri (TAF ve TREND)
Özel tahminler
Havacılıkta kullanılan "hava raporları" şunlardır:

Meydan hava raporları (METAR [rutin] ve SPECI [özel durumlarda])
Uçuş hava raporları (VOLMET ve ATIS)
Bunların haricinde şiddetli fırtına, dolu, türbülans vb. önemli hava hadiselerinin görüldüğü durumlarda SIGMET denilen raporlar yayınlanır.
TREND'ler 2 saatlik hava tahminidir ve sıklıkla meydan hava raporlarının sonuna eklenir. TREND'ler TAF'lardan daha hassastır ve genellikle "iniş hava tahmini" olarak bilinir.

Pooley, Dorothy ve Robert Seaman. The Air Pilot's Manual 2: Aviation Law & Meteorology. 10. baskı. Shoreham, West Sussex: Pooley's Air Pilot Publishing, 2011.

Hesaplamalı biyoloji veya bilişimsel biyoloji, biyolojik, ekolojik, davranışsal ve sosyal sistemlerin araştırılmasında veri analitik ve teorik yöntemlerin, matematiksel modelleme ve hesaplamalı simülasyon tekniklerinin geliştirilmesini ve uygulanmasını içerir. Disiplinlerarası bir alandır ve de farklı disiplinleri kucaklar. Temelinde biyoloji, uygulamalı matematik, istatistik, biyokimya, kimya, biyofizik, moleküler biyoloji, genetik, genomik, bilgisayar bilimi ve evrim yer almaktadır.
Hesaplamalı biyoloji alanı biyolojik bilgisayar disipliniyle karıştırılmamalıdır. Biyolojik bilgisayar disiplini, bilgisayar bilimleri ve bilgisayar mühendisliği'nin bir alt dalıdır ve bilgisayar inşaası için biyoloji ve biyomühendislik temellerini kullanır. Bir diğer disiplinlerarası alan olan, bilgisayarlarla biyolojik data işlemesi üzerine odaklanan biyoinformatik hesaplamalı biyolojiye daha çok benzerlik gösterir.

Hesaplamalı anatomi
Hesaplamalı biyo-modelleme
Hesaplamalı genomik
Hesaplamalı sinirbilim
Hesaplamalı farmakoloji
Hesaplamalı evrimsel biyoloji
Hesaplamalı kanser biyolojisi
Hesaplamalı nöropsikiyatri

Hesaplamalı Biyologlar çeşitli yazılımlar kullanırlar. Bunlar komut satırı programlarından, web tabanlı programlara kadar değişiklik gösterebilir.
Aynı zamanda veritabanları da hesaplamalı biyoloji araştırmalarında çok önemli bir yerer sahiptir. Biyolojik veri, araştırmaların bel kemiğini oluşturmaktadır ve de dünyaca ünlü açık erişim veritabanları sayesinde araştırmalar her isteyen tarafından yapılabilmektedir.
Veritabanlarına ve yazılımlara bazı örnekler olarak şunlar gösterilebilir:

Kyoto Encylopedia of Genes and Genomes (KEGG): Biyolojik yolakların, genlerin, proteinlerin ve de genomların çok fazla tür için bütün detaylarını gösteren bir veritabanıdır.
Multiple EM for Motif Elicitation (MEME): Verilen genetik dizilimde tekrar eden motif paternlerini saptayan açık kaynaklı web-tabanlı yazılım.
Tomtom: Verilen bir motifi veritabanındaki başka motifler ile karşılaştıran web-tabanlı yazılım.

Hesaplamalı biyoloji ile ilgili birkaç büyük konferans mevcuttur. Bazı önemli örnekler olarak şunlar verilebilir: Intelligent Systems for Molecular Biology (ISMB), European Conference on Computational Biology (ECCB) ve Research in Computational Molecular Biology (RECOMB).

Hesaplamalı biyolojiye adanmış çok sayıda dergi vardır. Bazı önemli örnekler olarak Journal of Computational Biology ve PLOS Computational Biology gösterilebilir. PLOS Computational Biology  dergisi hakemli bir dergi olup, bu alanda çeşitli önemli projelere öncülük etmektedir. Yazılımlarla ilgili incelemeler, açık kaynaklı yazılım tutorialları sunar ve yaklaşan hesaplamalı biyoloji konferansları hakkında bilgiler verir. Aynı zamanda açık erişimli bir dergidir . Atıfta bulunulduğu süreçte dergideki yayınlar özgürce ve bedelsiz bir şekilde kullanılabilir.

Biyoinformatik
Biyosimülasyon
Biyoistatistik
Hesaplamalı kimya
Hesaplamalı bilim
Hesaplamalı tarih
Biyolojik simülasyon
Matematiksel biyoloji
Monte Carlo metodu
Moleküler modelleme
Ağ biyolojisi
Yapısal biyoloji
Sentetik biyoloji
Sistem biyolojisi

Histoloji veya doku bilimi, bitki ve hayvan dokularının bileşimini ve yapısını özelleşmiş işlevleriyle bağlantılı olarak inceleyen bilim dalı. Doku biliminin temel amacı dokuların hücre ve hücreler arası maddelerden organlara dek tüm yapı aşamalardaki düzenini saptamaktır. Histoloji, mikroskobik anatomi olarak da tanımlanabilir. Doku alımı cerrahi, biyopsi veya otopsi (veya insan dışı hayvansal dokular için nekropsi) yollarıyla gerçekleştirilir.
Histopatoloji, histolojinin hastalıklı dokular üzerine yoğunlaşmış alt dalını oluşturur ve anatomopatolojinin önemli bir parçasıdır. Bu dal, kanser gibi hastalıkların tanısı için de önem teşkil etmektedir.
Histoloji terimi, "doku bilimi" anlamına gelen Yeni Latince histo- + -logy birleşmesinden türetilmiştir. Bu Latince kelimelerin kökenleri aynı anlama gelen Grekçe ἱστός (histos) -λογία (logia) kelimelerine dayanır.

Homeostaz (homeostasis) veya dengeleşim, çevresinde gerçekleşen olumsuzluklar karşısında hücrenin kendi dengelerini koruma çabası, değişen koşullarda iç dengenin aktif düzenlemesidir. Fransız bilim insanı Claude Bernard'ın tanımladığı homeostaz sürecinin amacı, fiziksel ve kimyasal tüm dengelerin yerinde olduğu dinginlik durumunu korumaktır.
Hücrelerin (canlıların) yaşamlarını sürdürebilmesi, çevreye ve içine bulunduğu koşullara uyumuyla olanaklıdır. Uyum sağlayabilmek evrim olgusuyla gerçekleşir. Isı değişiklikleri, ortamdaki oksijen düzeyi, güneş ışınlarının yoğunluğu, beslenme kaynakları gibi koşullara en iyi uyumu sağlayan canlı türü insandır. Örneğin, haltercilerdeki ağırlık kaldırma stresinden zarar gören hücrelerin onarımı ve strese dayanıklılığı artırmak için yoğun protein (myoglobulin) sentezi gerçekleşir.
Canlı organizmayı oluşturan hücrelerin yaşamının sürmesi için düzenleyici sistemler yardımıyla uygun ortamın sağlanması, normal işlevlerini yapabilmeleri, fizyolojik gereksinmelerinin yeterince karşılanması ile yapısal ve metabolik dengelerinin bozulmamasını gerektirir. Homeostazın bozulmasındaki en önemli etmenler ekzojen (dış) ya da endojen (iç) kaynaklı olumsuz etkileridir. Dengelerden birinde bile oluşabilecek aksama homeostazı bozabilir. Canlı organizma, homeostaz durumunu bozan tüm etkileri savaşarak yok etmek ya da yeni koşullara uyum sağlamak zorundadır. Çevresel dinamikler değiştiğinde tüm hücrelerde dengeyi koruma çabası izlenir: "heat-shock protein (HSP)" üretiminin yanı sıra yeni koşullara göre iyon kanalları açılması/kapanması, zararlı kimyasal maddelerin etkisizleştirilmesi, yağ ve glikojen depolarının mobilize olması, hücre içi değişimler “savunma” çabalarının başlıcalarıdır. Ilımlı streslerle karşılaşan hücreler bu tür bir uyarana karşı işlevsel niteliklerini değiştirerek tepki gösterirler. Kendilerine zarar verebilecek düzeydeki streslerle karşılaştıklarında verecekleri tepkiler, zedelenmenin niteliklerine göre farklılıklar gösterir. Olumsuz etkiler giderilemediğinde ya da uyum sağlanamadığında ise hücrenin ölümüne dek gidebilen dejenerasyonlar belirir.

Hücrelere zarar veren etkenler -ne türden olursa olsun- önce hücrelerin işlevlerini daha sonra da morfolojik yapılarını bozarak hastalıklara yol açarlar. Kimi olgularda etyolojik faktörleri ve patogenez sürecini bilemeyiz; bu tür hastalıklara “primer” ya da “idiopatik” nitelemesi yapılır.
• Oksijen yoksunluğu sendromları (hipoksi, iskemi)
Oksijen yoksunluğunun hücrelerdeki ilk etkisi aerobik işlevlerin bozulması sonucu ATP (adenosine triphosphate) üretiminin aksamasıdır. Özellikle oksijensizlik durumunun tam olduğu olgularda hücre ölümü genellikle kaçınılmazdır. Örnekler;
İskemi: hücrelerin, yerel dolaşım bozukluğu nedeniyle ortaya çıkan oksijensizliği
Dolaşım ve/veya solunum sistemi yetmezliği kökenli oksijen açlığı: hücrelerin oksijenlenmesinde genel yetersizlik
Eritrosit kökenli oksijen açlığı: eritrositlerin oksijen taşıma kapasitesinin azalması/yitirilmesi (anemi, CO zehirlenmesi)
• Fiziksel nedenler: travmalar, mekanik yüklenmeler, ısı değişiklikleri (soğuk/sıcak etkisi), radyasyon, elektrik akımı
• Kimyasal maddeler: tıbbi ilaçlar, zehirler, alkol, narkotik maddeler, tütün ürünleri, çevre kirlenmesi
• Canlı etkenler: bakteriler, virüsler, mantarlar, parazitler
• İmmunolojik reaksiyonlar: otoimmun hastalıklar, canlı etkenlere karşı gelişen immunolojik tepkiler, aşırıduyarlık tepkileri
• Genetik bozukluklar: kromozom etkilenmeleri, özgün gen mutasyonları
• Beslenme bozuklukları: protein-kalori yetmezliği, vitamin eksiklikleri, dengesiz beslenme (obezite)

Hücre dengelerinin bozulmasında zedelenmesinin gücünü belirleyen değişkenler şunlardır:

Etkene özgü değişkenler: etkenin türü, etki süresi, etkenin gücü
Hücreye özgü değişkenler: hücrenin türü, hücrenin içinde bulunduğu evre, hücrenin uyum yeteneği

Homeostazın etkilendiği ortamlarda, hücrelerin verdikleri tepkiler 3 temel grupta toplanır:

Uyum (adaptasyon) mekanizmaları: atrofi, hipertrofi, hiperplazi, metaplazi
Dejenerasyon: bulanık şişme, yağlı dejenerasyon (steatosis)
Hücre ölümü: nekroz, apoptozis

Hücre döngüsü, bir hücrenin ömrü boyunca meydana gelen olayların sırasını ifade eder.
Ökaryotik hücrelerde, hücre döngüsünün iki ana aşaması vardır: İnterfaz ve mitotik faz. İnterfaz, yeniden bölünmek için geçiş evresidir. İnterfaz sırasında hücre büyüyerek temel metabolik işlevlerini yerine getirmekte, DNA'sını kopyalamakta ve mitotik hücre bölünmesi için hazırlanmaktadır. Mitoz faz iki aşamadan oluşur: mitoz ve sitokinez. Mitoz ve ardından gelen sitokinez sırasında hücre sitoplazmasını ve diğer bileşenlerini bölmektedir. Bu işlemler sonrasında ana hücreye ait iki yavru hücre oluşur.
Ökaryotik hücre döngüsünde üç ana kontrol noktası vardır. Bunlar G1,G2 ve S evreleridir. En önemli evre ise S evresidir. Kontrol noktaları hücre döngüsünde önceki evrede tamamlanmamış bir olay tamamlanmadan yeni bir aşamaya geçilmesini engellemektedir. Kontrol noktaları eşlenmemiş DNA'lara ve hasarlı DNA'lara duyarlıdır. Aynı şekilde kromozomların doğru bir şekilde  kopyalanması ve organellerin sentezi de bu noktalarda kontrol edilmektedir. Eğer aşamalarda bir hasar saptanırsa kontrol noktasındaki duraksama hasar tespiti için zaman sağlamaktadır.
Prokaryot (bakteri ve arke) hücrelerde, hücre döngüsü B, C ve D dönemlerinde bölünmektedir. B dönemi, hücre bölünmesinin sonundan DNA eşlenmesinin başlangıcına kadar oluşan kısımdır. DNA eşlenmesi C döneminde olmaktadır. D dönemi DNA eşlenmesinin sonu ile bakteri hücresinin iki yavru hücreye bölünmesi arasındaki aşamayı ifade etmektedir.

Ökaryotik hücre döngüsü G1 fazı, S fazı (sentez), G2 fazı ve M fazı (mitoz ve sitokinez) olmak üzere 4 aşamaya ayrılmıştır. M fazı iki aşamadan oluşmaktadır. Bunlar hücre çekirdeğinin bölünmesi (mitoz) ve sitoplazma bölünmesi (sitokinez)'dir. 

Aktif olarak çoğalmayan hücrelerin hareketsiz olduğu ve G0 fazında olduğu söylenmektedir. Hücre döngüsü bu aşama ile başlamaktadır. Çok hücreli ökaryotlarda hücre G1 aşamasından G0 aşamasına geçerek uzun süreler boyunca hareketsiz kalabilmektedir (genellikle nöronlarda olduğu gibi). Tamamen farklılaşmış hücreler için bu durum çok yaygındır. Birçok memeli hücresi işlevsel olarak farklılaşmıştır ve daha fazla bölünememektedir. Bu hücreler G0 aşamasında bulunurlar. Bu aşamada hücreler protein sentezi ve salgılaması yapabilir. Epitel hücresi gibi bazı hücreler bu aşamaya hiç girmemektedir ve yaşamı boyunca bölünmeye devam etmektedir.

İnterfaz, yeni oluşan bir hücrede ve onun çekirdeğinde tekrar bölünmeden önce gerçekleşen olayları kapsayan evredir. Hazırlık aşaması olarak da adlandırılmaktadır. Bölünme evresi değildir. Bu evrede bölünme için gerekli maddeler sentezlenmektedir. İnterfaz ökaryot hücrelerde döngünün yaklaşık %90'lık kısmını kapsamaktadır. Örneğin; insanın deri hücresinde döngü 24 saat sürmektedir. bu döngünün 22 saatlik kısmını interfaz kapsamaktadır.
İnterfaz G1, S ve G2 olmak üzere üç aşamadan oluşmaktadır. Bunları mitoz ve sitokinez izlemektedir. S aşamasından önceki G1 ve G2 aşamaları boşluk aşamaları olarak da adlandırılmaktadır. Başarılı bir çoğalmayı yöneten bilgi işleminin çoğunun bu aşamalarda gerçekleştiği anlaşılmaktadır.

İnterfazın ilk ve en uzun aşamasıdır. Toplam döngüsü 24 saat olan bir insan hücresi için 11 saat civarı sürmektedir. Hücre bu aşamada büyüyerek normal işlevlerine devam etmektedir. Hücrede protein sentezi ve organel sayısı artmaktadır. Hücre DNA sentezi için hazırlanmaktadır. DNA eşlenmesinden önce hücre döngüsüne başlamanın uygunluğu burada değerlendirilmektedir. Buna karar vermek için hücre boyutu, besin bulunabilirliği ve büyümeyi destekleyen veya büyümeyi baskılayan sinyaller gibi faktörler kullanılmaktadır. Bu aşamadan sonra hücre ya S evresine devam edip bölünme yoluna gider ya da G0 evresine girer.

S aşaması hücre döngüsünde G1 ve G2 aşamaları arasında meydana gelmektedir. Bu aşamada çekirdekteki genomik DNA kopyalanır. Hücrenin genomik bilgisinin doğru bir şekilde kopyalanması 3 adım içermektedir: Bunlar G1'den S fazına geçişin sinyalini vermek, her iki DNA ipliğini kopyalamak ve G2 fazından önce DNA hasarını onarmaktır.  Toplam döngüsü 24 saat olan bir insan hücresi için yaklaşık 8 saat sürmektedir.

İnterfazın son aşamasıdır. Toplam döngüsü 24 saat olan bir insan hücresi için 4 saat civarı sürmektedir. DNA eşlenmesinden sonraki aşamadır. Hücrenin hücre bölünmesi için hazırlandığı aşamadır. Hücrenin hızlı büyüme evresidir. Mitoz için önemli enzimler ve protein sentezlenmektedir. Buradaki kontrol noktasında DNA eşlemesi sırasında sorun olup olmadığı ve DNA hasarı olup olmadığı kontrol edilmektedir.

Asıl konu: Mitoz
Hücre döngüsünün diğer aşamalara göre kısa bir evresidir. Toplam döngüsü 24 saat olan bir insan hücresi için yaklaşık 1 saat sürmektedir. Mitoz bu evrede gerçekleşmektedir. Bu evrede kromozom ayrılım ve hücre bölünmesi gerçekleşmektedir. Mitoz kendi içerisinde aşamalara ayrılmıştır. Bu aşamalar şu şekildedir:

Profaz
Prometafaz
Metafaz
Anafaz
Telofaz
Mitoz yalnızca ökaryotik hücrelerde meydana gelmektedir ancak farklı türlerde farklı şekillerde ortaya çıkabilmektedir.

Asıl konu: Sitokinez
Mitoz sırasında kromozom ayrışmasının ardından hücre; sitoplazma ve diğer organeller, sitokinez süreci boyunca iki yavru hücreye bölünmektedir. Mitoz ve sitokinez ile ana hücre ile aynı olan iki yavru hücre oluşmaktadır. Sitokinezin hatalı gerçekleşmesi kanser dahil birçok hastalığa sebep olmaktadır.
Sitokinez bitki ve hayvan hücrelerinde hücre çeperi varlığına bağlı olarak farklı gerçekleşmektedir. Hayvan hücrelerinde sitokinez boğumlanarak gerçekleşmektedir. Bitki hücresinde hücre çeperi varlığı sebebiyle ara plak oluşumu ile gerçekleşmektedir.

Doğru hücre bölünmesi iki temel gereksinimi karşılamalıdır: Genomik bütünlük korunmalıdır ve hücre çekirdeği sitoplazmik oranının hücre yaşamıyla uyumlu sınırlar içinde olmalıdır. Bu, DNA eşlenmesi, kromozom ayrılması, hücre bölünmesi, hücre kütlesinin ikiye katlanması ve organel sayısının iki katına çıkması gibi birtakım olaylar dizisi içermesi anlamına gelmektedir. Hücreler, hücre döngüsünün her bir aşamasını yöneten molekül kümelerinin doğru sıralı aktivasyonunu ve inaktivasyonunu sağlamak için bir moleküler kontrol sistemi geliştirmiştir. Hücrenin hem dışından hem de içinden gelen sinyallere uyum sağlamıştır. "Hücre döngüsü kontrol noktaları" olarak bilinen kontrol mekanizmaları, hücre döngüsü boyunca ilerlemeyi izlemektedir. DNA eşlenmesi ve kromozom ayrışmasının önemli aşamalarını etkileyen olası kusurları algılayarak, tüm kusurlar onarılıncaya kadar hücre döngüsünün ilerlemesini durdurmaktadır. Bir sonraki aşamaya geçiş yalnızca tüm süreçlerin uygun şekilde tamamlanması durumunda gerçekleşmektedir. Ayrıca, hasarların çok şiddetli olması ve tam olarak tamir edilememesi durumunda, aynı kontrol mekanizmaları kalıcı bir hücre döngüsü durdurulmasını (hücre yaşlanması) veya programlanmış hücre ölümünü (apoptozis) tetiklemektedir. G1 noktasındaki duraklama, hasarlı DNA'nın S evresine girmeden onarılabilmesine olanak sağlamaktadır. Burada DNA'nın hasarlı kopyalanması engellenmektedir. S noktası kontrol noktası, DNA'nın bütünlüğünü sürekli denetleyerek hasarlı DNA'nın onarılmadan kopyalanmasını engellemektedir. Aynı zamanda kalite kontrol işleviyle DNA eşlenmesi sırasında ortaya çıkabilen, yanlış bazların eklenmesi veya DNA bölümlerinin eksik kopyalanması gibi hataların tamir edilmesini sağlamaktadır. G2 kontrol noktasının işletilmesiyle genom tamamıyla kopyalanmadan veya hasara uğramış DNA tamir edilmeden M evresine geçiş engellenmektedir. Ancak bundan sonra G2'deki engelleme ortadan kalkar ve hücre mitoza geçerek, tümüyle kopyalanmış kromozomları yavru hücrelere dağıtır. Diğer bir kontrol noktası mitoz sonuna doğru ortaya çıkan M kontrol noktasıdır. M kontrol noktası kromozomların mitotik iğcik üzerinde düzenli bir şekilde yer almalarını kontrol etmektedir. Bölünen kromozom yavru hücrelere tam bir kromozom seti halinde geçmektedirler. Mitotik iğcik üzerinde yer alan kromozomların biri veya birkaçı eksilirse kontrol noktası mitozun metafaz evresinde kalmasını sağlamaktadır. Böylece kromozomların eksik olarak yavru hücrelere geçmelerini önlemektedir.

Hücre
DNA replikasyonu
Tümör oluşumu
Mitoz

Hücre kültürü, hücrelerin kontrollü şartlar altında yetiştirilmesi sürecidir. Pratikte hücre kültürü terimi, çok hücreli ökaryotlardan özellikle hayvan hücrelerinden kaynaklanan hücrelerin kültürlenmesi için kullanılmaktadır. Hücre kültürleriyle yapılan çalışmalar günümüzde popüler araştırma konularında önemli bir kısmı oluşturmaktadır. Örneğin, kanser gibi çeşitli patolojik durumlarda belli bir maddenin etkilerini ya da bir hücre veya dokuda üretilen belli bir maddenin işlevlerini belirlemek amacıyla hücre kültürleri yapılabilmektedir. Hücre kültüründe belirli bir hücre hattından çoğaltılan hücrelerde çeşitli çalışmalar yapılarak canlı ortamında (in vivo) yapılamayan denemeler yapılabilir ve buradan yola çıkılarak sonuçlara ulaşılabilir.

Hücre kültürü çalışmalarının gelişimi ve yöntemleri, organ ve doku kültürü çalışmalarıyla yakından ilişkilidir ve onlarla benzer nitelikler taşımaktadır. Doku ve hücre kültürü çalışmaları yüz yılı aşkın bir süredir yapılmaktadır.
Hayvansal hücre kültürü teknikleri 1900'lerin ortalarında laboratuvarda rutin olarak uygulanmaya başlanmış fakat asıl doku kaynaklarından ayrılan sürdürülebilir yaşayan hücre hatları kavramı 19. yüzyılda ortaya konmuştur.
19. yüzyılda İngiliz fizyolog Sydney Ringer sodyum, potasyum, kalsiyum ve magnezyumlu klorürler içeren tuz çözeltilerinin, vücut dışında yaşayan bir hayvan kalbinin atışını sürdürebilmesi için uygun olduğunu deneysel olarak göstermiştir.
1885'te Wilhelm Roux bir tavuk embriyosu nöral plağının bir kısmını ayırmış ve ılık bir tuzlu su çözeltisinde dokuyu birkaç gün yaşatarak doku kültürünün temellerini de atmıştır.
Ross Granville Harrison, 1907 ve 1910 yıllarında yaptığı deneyleri doku kültürünün metodolojisini de belirleyerek yayımlamıştır.
1913'te Carrel aseptik (steril) koşullar altında düzenli olarak beslenmeleriyle hücrelerin kültür ortamında uzun süre hayatta kalıp çoğalabildiklerini göstermiştir. 
Earle ve arkadaşları ise, 1948'de L hücre hattından saflaştırdıkları hücrelerin kültüre alındıklarında koloniler oluşturduklarını göstemişlerdir. Hücre kültürü teknikleri 1940 ve 50'lerde viroloji araştırmalarıda desteklemek amacıyla önemli ölçüde geliştirilmiştir.
1952'de de Gey ve arkadaşları günümüzde oldukça bilinen HeLa hücre hattını, bir insan servikal karsinomasından türeyen hücrelerin sürekli serisi şeklinde gözlemlemişlerdir.
1986'da Martin ve Evans ile arkadaşları, fareden pluripotent embryonik kök hücrelerini saflaştırarak kültürünü yapmışlardır. 1998'de Thomson ve Gearhart ile yardımcıları ise, insan embryonik kök hücrelerini izole etmeyi başarmışlardır.
Hücre kültüründe virüslerin gelişmesi saflaştırılmış virüs aşılarının hazırlanıp üretilmesine olanak sağlamıştır. Örneğin, çocuk felci aşısı hücre kültürü teknikleri kullanılarak yapılan ilk ürünlerden biridir. Bu aşı, maymun böbreği hücre kültüründe virüsü yetiştirmek için bir yöntem bulan ve bundan dolayı Nobel Ödülü alan John Franklin Enders, Thomas Huckle Weller ve Frederick Chapman Robbins'in araştırmalarıyla mümkün kılınmıştır.

Hücreler dokulardan ex vivo olarak birkaç günde saflaştırılabilir, ayrıştırılabilir. Hücreler kandan kolayca elde edilebilir; ancak sadece beyaz kan hücreleri kültürde üreme yeteneğine sahiplerdir.
Tek çekirdekli hücreler, hücredışı maddeyi bozan kollajenaz, tripsin ya da pronaz gibi enzimatik sindirim yapan enzimler tarafından yumuşak dokulardan salınabilirler.
Farklı olarak, doku parçaları büyüme ortamına (besiyeri ya da medyum) konulabilir ve hücreler bu şekilde "kültüre edilmiş" olur. Hücreler, "birincil kültür" olarak adlandırılan yöntemle doğrudan kültüre edilebilmektedir. Tümörlerden kaynaklanan bazı istisnalar hariç, çoğu birincil hücre kültürünün sınırlı yaşam süresi vardır.
Çoğalan hücrelerin önemli bir miktarı (özellikle kanser kökenli olmayanlar), kültürün ilerleyen zamanlarında yaşlanma ve bölünmenin durması gibi süreçlere girer; bu hücreyi canlılıktan alıkoyar. Belirlenmiş ya da ölümsüzleştirilmiş bir hücre hattı, rastgele bir mutasyonla ya da telomeraz geninin yapay ifadesi gibi bilinçli değişimlerle süresiz çoğalma yeteneğine kavuşabilir.
Özel hücre tiplerinin iyi belirlenmiş hücre hattı örnekleri oldukça çeşitlidir.

Hücreler uygun bir sıcaklık ve gaz karışımıyla (hayvan hücreleri için 37°C ve %5 CO2 içeren) inkübatörde geliştirilebilir ve sürdürülebilir.

Biyolojide, hücre sinyalizasyonu veya hücre iletişimi, hücrelerin çevresi ve kendisi arasında sinyalleri alma, işleme ve iletme yeteneğidir. Bakteriler, bitkiler ve hayvanlar gibi her canlı organizmadaki tüm hücrelerin temel bir özelliğidir. Bir hücrenin dışından kaynaklanan sinyaller (veya hücre dışı sinyaller) mekanik basınç, voltaj, sıcaklık, ışık veya kimyasal sinyaller (küçük moleküller, peptitler veya gazlar) gibi fiziksel ajanlar olabilir. Kimyasal sinyaller hidrofobik veya hidrofilik olabilir. Hücre sinyalleri kısa veya uzun mesafelerde meydana gelebilir ve sonuç olarak otokrin, jukstakrin, intrakrin, parakrin veya endokrin olarak sınıflandırılabilir. Sinyal molekülleri çeşitli biyosentetik yollardan sentezlenebilir ve pasif veya aktif taşıma yoluyla ve hatta hücre hasarından sonra salınabilirler.
Reseptörler, kimyasal sinyalleri veya fiziksel uyaranları algılayabildikleri için hücre sinyalleşmesinde önemli bir rol oynarlar. Reseptörler genellikle hücre yüzeyinde veya sitoplazma, organeller ve çekirdek gibi hücrenin içinde bulunan proteinlerdir. Hücre yüzeyi reseptörleri genellikle hücre dışı sinyallerle (veya ligandlarla) bağlanır, bu da reseptörde enzimik aktiviteyi başlatmasına veya iyon kanalı aktivitesini açmasına veya kapatmasına yol açan yapısal bir değişikliğe neden olur. Bazı reseptörler enzimatik veya kanal benzeri alanlar içermez, bunun yerine enzimlere veya taşıyıcılara bağlanır. Nükleer reseptörler gibi diğer reseptörler , DNA bağlama özelliklerini değiştirme ve çekirdeğe hücresel lokalizasyon gibi farklı bir mekanizmaya sahiptir.
Sinyal transdüksiyonu, bir sinyalin, bir iyon kanalını (ligand kapılı iyon kanalı) doğrudan aktive edebilen veya sinyali hücre boyunca yayan ikinci bir haberci sistem kaskadı başlatabilen kimyasal bir sinyale dönüştürülmesi (veya transdüksiyonu) ile başlar. İkinci haberci sistemleri, birkaç reseptörün aktivasyonunun birden fazla ikincil habercinin etkinleştirilmesiyle sonuçlandığı, böylece ilk sinyali (birinci haberci) güçlendirerek sinyali yükseltebilirler. Bu sinyal yollarının aşağı yöndeki etkileri, proteolitik bölünme, fosforilasyon, metilasyon ve ubikuitinilasyon gibi ek enzimatik aktiviteleri içerebilir.
Her hücre spesifik hücre dışı sinyal moleküllerine  yanıt vermek üzere programlanmıştır ve bu, gelişme, doku onarımı, bağışıklık ve homeostazın temelidir. Sinyal etkileşimlerindeki hatalar kanser, otoimmün hastalıklar ve diyabet gibi hastalıklara neden olabilir.

NCI-Nature Pathway Interaction Database : insan hücrelerinde sinyal yolları hakkında güvenilir bilgi.
Medical Subject Headings Intercellular+Signaling+Peptides+and+Proteins
Medical Subject Headings Cell+Communication
Sinyal Yolları Projesi 7 Haziran 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. : biyolojik olarak düzenlenmiş arşivlenmiş transkriptomik ve ChIP-Seq veri kümeleri kullanılarak oluşturulan hücre sinyalleme hipotezi oluşturma bilgi tabanı

Hücre teorisi, 1858 yılında Alman Patolog Rudolf Virchow'un bitkiler ve hayvanların yani tüm canlıların hücre ya da hücrelerden meydana geldiğini yine bu hücrelerin sahip olduğu genetik bilgilerin de oluşan diğer hücrelere aktarıldığını savunarak ortaya çıkardığı kuramdır (Omnis cellula e cellula: tüm hücrelerin anası hücrelerdir).

Hücre 2 kısımdan oluşmaktadır.
Tüm canlı organizmalar hücrelerden oluşur. (En küçük bakterilerden en büyük insan ve hayvanlara kadar)
Amoeba gibi çok küçük bakteriler tek bir hücreden oluşur. Bunlara unicellular organizma (Uni, bir anlamına gelir) ya da mikroorganizma denir.
19. yüzyılda Alman bilim insanları Theodar Schwann ve Matthias Schleiden’in ayrı ayrı çalışmaları hücre teorisini doğurmuştur. Schleiden, 1838'de yayınladığı incelemesinde, hücrelerin nasıl oluştuğunu açıklamaya çalışmış ve hücrenin gelişmesinde çekirdeğin temel rol oynadığına ilişkin bir hipotez ileri sürmüştür. Her hücrenin ikili bir yaşam sürdüğünü, bunlardan birinin yalnızca kendi gelişmesiyle ilgili ve bağımsız bir hayat olduğunu, diğer yaşamının ise bitki dokusunun bir parçası gibi görev yaptığını söylemiştir.

Yani yaprağa, gövdeye ya da köke ait olabilen herhangi bir bitki hücresi, küçük ve bağımsız bir organizma gibi iş görür. Her hücre aynı zamanda ait olduğu daha büyük organizmanın yaşamına yardımcı olur.
Schleiden bitki hücrelerinde çalışırken, Schwann hayvan hücreleri ile çalışmıştır. Schwann, kurbağa hücreleri üzerine yaptığı gözlemlerden bazılarının, Schleiden’in bitki hücresi fikrine kolayca uygulanabileceğini görmüştür. Schwann, kuş yumurtasından kas teline kadar çeşitli hayvan dokularını inceleyerek hipotezi denemiş ve gözlemleri kendisini aşağıdaki genelleştirmeye götürmüştür.
“...tüm dokuların birimleri hücrelerden oluşur. Organizmaların, farklı da olsa, bu birimlerinin gelişmesi için genel bir prensibi vardır. Bu da hücrelerin oluşumu prensibidir.”
Schleiden ve Schwann ne hücreyi bulmuşlar, ne de adlandırmışlardır. Ancak, temel fikri alarak, canlıların hücrelerden oluştuğunu, hücrelerin bağımsız hareket etmelerine karşın, birlikte çalıştıklarını ileri sürmüşlerdir. Bir hücreli organizmalardan meşe ağaçlarına ve insana kadar tüm canlıların hücrelerden oluştuğunu söyleyen bu temel varsayım, hücre teorisidir.
Alman fizikçi ve biyoloğu olan Rudolf Virchow 1885'te hücrelerin daima hücre bölünmesi ile çoğaldıkları fikrini genelleştirmiştir. Virchow’un bildirisi Lâtince “omnis cellula a cellula” olarak söylenir ve her hücrenin başka bir hücreden geldiği anlamındadır. Bu genelleştirme Abiyogenez tartışmalarını da sonlandırmıştır. Bu bildiri aynı zamanda birkaç yıl sonra Darwin tarafından ortaya atılan evrim fikri için de bir temel oluşturmuş olup, hücre teorisinin ikinci temel varsayımıdır.
1879'a kadar yeni mercekler geliştirilmiştir. Alman biyolog Walther Flemming geliştirilmiş mercekler takılı mikroskopla, hücre bölünmesinde, çekirdekte meydana gelen olayları izleyebilmiştir. Olaya, iplik şeklindeki kromozomlar nedeniyle mitoz adını vermiştir.
Hücre teorisinin tarihi, fikirlerle bilimsel gözlemler arasındaki ilgiyi gösteren iyi bir örnektir. İnsan gözlemlerinin çok ilerisinde olan şeyleri açıklamaya çalıştığında yanlışlıklar yapmıştır. Yine de, yanlış fikirlerin olması, hiç fikir olmamasından iyidir. Çünkü, bu yanlış fikirler başkalarını da aynı problemler üzerinde düşünmeye, daha birçok deneyler yapılmasına yöneltir. Hücre teorisi ve evrim teorisi, biyolojinin iki temel genelleştirmesidir. Üçüncü temel teori gen teorisidir. Bu üç teori, her biri bir diğerini destekleyerek, birbirleriyle ilgili fikirlerden oluşmuş geniş bir yapı oluştururlar.

Hücre ilk olarak Robert Hooke tarafından 1665 yılında adlandırıldı. İlk olarak mikroskopta ölü mantar dokusunu inceledi. Gördüğü boş odacıklara hücre (cellula) adını verdi.

Ilıman kuşak iklimi, tropikal bölgeler ile tundralar arasında kalan bölümde görülen iklim çeşididir. İklim özelliklerinin çeşitliği ve aşırı sıcak veya soğuk olmayışı en önemli özelliğidir. Dünya'nın yüzde 15'ini oluşturan bu kuşakta toplam nüfusun  %48'i yaşar. Ekonomik ve teknolojik açıdan en güçlü ülkeler bu kuşak üzerinde yer alır.
Bu tür iklimler Asya ve Orta Kuzey Amerika gibi bazı alanlarda, yaz ve kış arasında farklılıklar ciddi derecede yüksektir çünkü bu alanlar denizden uzaktır bu da onları karasal iklime zorlar.

Akdeniz iklimi yaz sıcaklığı güneş ışınlarının düşme açısına, kuraklık ise alçalıcı hava hareketlerine bağlıdır. Kar yağışı ve don olayı çok ender görülür. En fazla yağış kışın, en az yağış yazın düşer. Kışın görülen yağışlar cephesel kökenlidir. Cephesel yağışlar en fazla bu iklimde görülür.
Yıllık yağış miktarı yükseltiye göre değişir. Yağış rejimi düzensizdir.
Bitki örtüsü Kızılçam ormanlarıdır. Makiler bu ormanların tahribiyle oluşmuştur. Maki yaz kuraklığına dayanabilen; Mersin, Defne, Kocayemiş, Zeytin, Zakkum, Keçiboynuzu gibi kısa bodur ağaçlardan meydana gelen bir bitki topluluğudur.

Batı rüzgârlarının etkisiyle ılıman kuşak karalarının batı ve çok daha seyrek olarak doğu kıyılarında görülür. Avrupa'nın batısı ve kuzeybatısı, Kanada'nın batısı, Şili'nin güneybatısı, Güney Afrika'nın güneydoğusu, Avustralya'nın güneydoğusu ve Yeni Zelanda başlıca görüldüğü yerlerdir. Türkiye'de ise Karadeniz kıyılarında ve Kuzey Anadolu Dağları'nın Karadeniz'e bakan yamaçlarında görülür.
Yazlar serin, kışlar ılık ve her mevsim yağışlıdır. Her mevsim yağışın olması bulutluluğun fazla olmasına o da güneşlenmenin az olmasına sebep olur.
Her mevsim nemlilik fazla olduğundan günlük, yıllık sıcaklık farklarının en az olduğu iklimdir. Yıllık yağış miktarı 600–1500 mm civarındadır. Yükseltinin arttığı yerlerde yağış miktarı da artmaktadır. Yağış oluşumu rüzgârların daha çok denizden gelmesinden dolayı yamaç yağışı şeklindedir.
Doğal bitki örtüsü ormandır. Bitki örtüsü alçak kesimlerde kışın yaprağını döken yayvan yapraklı ormanlardır. Yükselti arttıkça bitki örtüsü değişir ve karma yapraklı ormanlara rastlanır. Daha yukarılarda ise iğne yapraklı ormanlar ve Alpin çayırlar görülür.

Karasal iklim, kıtaların orta kesimlerinde, deniz etkisinden uzak yerlerde ve Kuzey Yarımküre'de etkili olan iklim çeşidi. Kışları soğuk ve karlı geçer, yazlar ise genellikle sıcak ve kuraktır.
Karasal iklimin görüldüğü yerlerde kış erken başlar ve ortalama olarak 90 gün karın yerde kalma süresi vardır.
Yazlar da kış kadar erken başlar ve sıcaktır; fakat nem az olduğundan dolayı bu sıcaklık fazla hissedilmez, gece ve gündüz arasındaki sıcaklık ve yıllık sıcaklık farkı çok fazladır.

En fazla yağış ilkbahar ve yaz dönemlerinde düşmektedir. Karasallık arttıkça yağışlar yaz mevsimine kaymaktadır.
En az yağış kışın düşmektedir ve kışın düşen yağışlar kar şeklindedir.
Yağışın fazla olduğu yerlerde iğne yapraklı ormanlar (Tayga) vardır. Sibirya ve Kanada da iğne yapraklı ormanlara tayga ormanları adı verilir. Taygalar, Dünya ormanlarının % 15'ini oluştururlar.

Step İklimi (Yarı Kurak İklim) bir geçiş iklimi özelliği gösterir. Step iklimlerinde yıllık sıcaklık farkı 15 - 30 °C dir. mm. dir. Step iklimlerinde en fazla yağış ilkbaharda ve yazın düşmektedir.

Orta kuşak karalarının iç kısmında görülür.Tropikal kuşak, orta kuşak ve Akdeniz iklimine komşu alanlarda, yarı kurak iklim tipidir.
Görüldüğü başlıca yerler: Orta Asya, Anadolu'nun iç kısımları, Kuzey Amerika'nın orta kısımları, İran platoları
Yıllık ortalama yağış 300–400 mm dir.
Kar yağışı ve don olayı fazla görülür.
Kış erken gelir soğuk olur; yaz erken gelir sıcak olur.
Bitki örtüsü bozkırdır.
Orta kuşak karasal iklimine benzer özellik taşır.
Daha çok sıcak bölgelerde görülür.
Yıllık sıcaklık farkı fazladır.

Habitat
Subtropikal iklim

In silico (Kelime anlamı "silikonda"dır, bilgisayar çiplerinde silikonun kullanımına atıfta bulunur), biyolojik deneylere atıfta bulunarak "bilgisayar veya bilgisayar simülasyonu aracılığıyla gerçekleştirilen" anlamına gelen bir ifadedir. İfade 1987 yılında, biyolojide yaygın olarak kullanılan (ayrıca sistem biyolojisine bakınız) ve canlı organizmalarda, canlı organizmaların dışında ve doğada yapılan deneylere sırasıyla atıfta bulunan in vivo, in vitro ve in situ Latince ifadeler temel alınarak türetilmiştir.

World Wide Words: In silico 8 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
CADASTER30 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Seventh Framework Programme project aimed to develop in silico computational methods to minimize experimental tests for REACH Registration, Evaluation, Authorisation and Restriction of Chemicals
In Silico Biology. Journal of Biological Systems Modeling and Simulation 21 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
In Silico Pharmacology 24 Mayıs 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Jel elektroforezi, saflaştırılmış nükleik asit ve proteinlerin molekül ağırlığı, miktarı ve alt tiplerinin saptanmasında yaygın olarak kullanılan moleküler bir inceleme yöntemidir.
Yöntemin avantajı; basit ve hızlı olmasının yanında diğer yöntemlerle yeterli düzeyde ayrılamayan nükleik asit parçacıklarının ayrılmasını sağlamasıdır.
En çok kullanılan jel elektroforezi yöntemleri agaroz jel elektroforezi ve poliakrilamid jel elektroforezidir. Nükleik asitler için genellikle agaroz jel, proteinler için ise poliakrilamid jel elektroforezi kullanılmaktadır.
SDS poliakrilamid jel elektroforezi (SDS-PAGE) hemen tüm protein tiplerinin analizinde uygulanabilmektedir.
Elektroforetik analiz elektriksel bir alanda, ortamda çözünmüş moleküllerin elektrik yüklerine göre göç etmeleri prensibine dayanır. Bu göç hızı molekülün büyüklüğüne, yapısına, ortamın yoğunluğuna, iyonik kuvvete ve uygulanan akıma bağlı olarak değişmektedir. Kullanılan molekülün jel üzerindeki yerini belirlemek için ortamda UV ışığı altında floresan etki gösteren etidyum bromürün (EB) veya benzeri bir ışıyıcı maddenin bulunması gerekmektedir.

Moleküler Biyolojide Kullanılan Yöntemler Kitabı. Editörler: Güler Temizkan, Nazlı Arda. İstanbul Üniversitesi, Biyoteknoloji ve Genetik Mühendisliği Araştırma ve Uygulama Merkezi (BİYOGEM) Yayın No: 1. Nobel Tıp Kitabevleri, 1999.

Kanada (İngilizce: ; Fransızca: ), Kuzey Amerika'da bir ülkedir. On eyalet ve üç bölgeden oluşan ülke, Büyük Okyanus'tan Atlas Okyanusu'na ve kuzeyde Arktik Okyanusu'na kadar 9,98 milyon km²'lik bir alanı kaplar. Bu özelliğiyle yüzölçümü bakımından dünyanın Rusya'dan sonra en büyük 2. ülkesidir. Kanada, sınırları içinde en çok göl bulunduran ülkedir, bir milyondan fazla göl bulunmaktadır. Kanada'nın güney ve batıda Birleşik Devletler ile olan sınırı 8.891 km ile dünyanın en uzun kara sınırıdır. Ayrıca Kanada, 200.000 km den fazla bir mesafe ile dünyanın en uzun sahil şeridine sahiptir. Kanada'nın topraklarında çoğunlukla ormanlar ve bunun yanı sıra Rocky Dağları'ndaki tundra hakimdir. Nüfusun beşte dördü güney sınırına yakın yaşamaktadır. Kanada'nın başkenti Ottawa; en büyük üç şehri Toronto, Montreal ve Vancouver'dır.
Kanada, Aborjinlerin binlerce yıldır yaşadığı bir alan oldu. 16. yüzyıldan itibaren Britanyalı ve Fransız keşif seferleriyle Atlantik kıyısında ilk koloniler kurulmaya başladı. Birçok savaşın ardından Fransa 1763'te Kuzey Amerika'daki sömürgelerinin neredeyse tümünü terk etti. 1867'de Britanya Kuzey Amerikası'nın üç kolonisi birleşerek bir konfederasyon oluşturdular. Böylece Kanada dört eyaletten oluşan bir federal dominyon olarak kurulmuş oldu. Bu olay dominyon topraklarının genişlemesi ve yeni eyalet ve bölgelerin eklenmesi ile Kanada'nın Birleşik Krallık'tan özerkleşmesi sürecini başlattı. 1931 Westminster Yasası ile genişletilen özerklik, Britanya Parlamentosu'na yasal bağlılığı sonlandıran 1982 Kanada Yasası ile pekiştirildi.
Kanada meşrutiyetle yönetilen ve Westminster modeline dayalı bir parlamenter demokrasidir. Ülkede hükûmet başkanı, genel vali tarafından atanan ve Avam Kamarası'nın güvenini koruduğu sürece görevini sürdüren başbakandır. Devlet başkanı ise monarşiyi temsil eden genel validir. Kanada bir İngiliz Milletler Topluluğu bölgesidir ve federal düzeyde İngilizce ve Fransızca olmak üzere iki resmi dili bulunmaktadır. Ülke şeffaflık, bireysel ve ekonomik özgürlükler, yaşam kalitesi ve eğitimde dünyanın önde gelen ülkelerindendir. Ülkeye yapılan büyük ölçekli göçler nedeniyle dünyanın etnik ve kültürel bakımdan en çeşitli ülkelerinden biridir. Kanada'nın Birleşik Devletler'le köklü ilişkileri ülke ekonomisi ve kültürünü derinden etkilemektedir.
Gelişmiş bir ülke olan Kanada, kişi başına düşen gelirde 18. ve İnsani Gelişme Endeksi'nde 16. sıradadır. Kanada ekonomisi dünyanın onuncu büyük ekonomisidir ve büyük oranda doğal kaynaklara ve gelişmiş ticaret ağlarına dayalıdır. Kanada, Birleşmiş Milletler, NATO, G7, G10, G20, Birleşik Devletler-Meksika-Kanada Antlaşması, İngiliz Milletler Topluluğu, Uluslararası Frankofoni Örgütü, Asya-Pasifik Ekonomik İşbirliği forumu ve Amerikan Devletleri Örgütü üyesidir.

Kanada'da en az 10.000 yıl boyunca İlk Halklar olarak tanınan yerliler yaşamıştır. Avrupalılar tarafından ilk ziyaret 1000 yılı civarında, kısa bir süreliğine Newfoundland'e yerleşen Vikingler tarafından yapılmıştır. Kolonici Avrupalılar, 16. yüzyılın sonu 17. yüzyılın başı gibi Kanada'ya geldi.
1763'te Yedi Yıl Savaşı'ndan sonra Fransa, Karayip Adaları'nı tutup Kuzey Amerikan kolonisi Yeni Fransa'yı Büyük Britanya'ya bırakmaya karar verdi.
Amerikan Devrimi'nden sonra Büyük Britanya'ya sadık olanlar Kanada'ya yerleştiler.
1 Temmuz 1867'de İngiliz Kuzey Amerika Yasası'nın geçmesiyle Büyük Britanya, Kuzey Amerikan kolonisi dört eyaletinden oluşan federasyona kendini yerel yönetim hakkı verdi. Bu eyaletlerden “Kanada” ikiye ayrılıp Québec ve Ontario eyaletlerini meydana getirdi, diğer iki eyalet de New Brunswick ve Yeni İskoçya'ydı. Kanada Konfederasyonu terimi bu birleşimi ifade eder ve genellikle sonuçlanan federasyon için de kullanılır. Diğer İngiliz koloni ve bölgeleri de kısa zamanda Konfederasyon'a bağlandılar.
1880'de Kanada, Newfoundland ve Labrador dışında, şu anki alanına sahipti. Dominyon'un tüm ilişkilerinin kontrolü Westminster Tüzüğü ile 1931'de ve 1982'de Kanada Anayasası'nın kabulü ile sağlandı.
20. yüzyılın ikinci yarısında, çoğunluğu Fransızca konuşan Québec eyaletinin bazı vatandaşları 1980 ve 1995'teki iki referandum ile bağımsızlık kazanmaya çalıştılar. Her iki referandum da Quebecois Partisi liderliğindeydi ve ilki %60, ikincisi %50,6 hayır oyu ile reddedildi.

Kanada, suları dahil toplam alana göre Rusya'dan sonra dünyanın en büyük ikinci ülkesi'dir.

Kanada, parlamenter demokrasi ve anayasal monarşi ile yönetilen bir federasyondur. Devlet Başkanı ve hükümdarı “Kanada Kralı” sıfatı ile III. Charles'tır. Kral'ın Kanada'daki temsilcisi Genel Vali'dir ve genellikle emekli olmuş eski politikacılar veya diğer seçkin Kanadalılar arasından Başbakan önerisiyle Kral tarafından atanır. Genel Vali, siyaset dışı bir figür olup, Avam Kamarası ve Senatonun çıkardığı kararnamelere kraliyet onayını sağlamak, devlet belgelerini imzalamak, parlamento toplantılarını resmen açıp kapatmak ve seçimler öncesi parlamentoyu feshetmek gibi görevleri vardır. Hem Kral hem de Genel Vali çok az yetkiye sahip sadece göstermelik yöneticilerdir ve hemen her zaman Hükûmet Başkanı Başbakan'ın tavsiyesi doğrultusunda hareket ederler. Bu devlet başkanının siyasi sorumsuzluğunun bir sonucudur. Siyasi sorumluluğu olmayan devlet başkanının bunun gibi yetkileri birer şekli/sembolik yetkidir.
Kanada anayasası bu sayfada 5 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. bulunabilir. Ancak anayasanın bir kısmı yazılmamıştır, metin çeşitli gelenekler ve uzlaşmalar çerçevesinde yorumlanır.
Devletin yasama kolu seçilmiş Avam Kamarası ve Başbakan önerisiyle Genel Vali tarafından atanmış Senatörlerin dahil olduğu Senatodan oluşur. Senatoda 105 Senatör vardır. Bunların 24'ü Ontario'dan, 24'ü Quebec'den, 24'ü deniz eyaletlerinden (10 Yeni İskoçya, 10 New Brunswick, 4 Prince Edward Adası), 24'ü batı eyaletlerinden (altışar Manitoba, Britanya Kolumbiyası, Saskatchewan, Alberta), 6'sı Newfoundland'den ve birer kişi de bölgedelerdendir (Northwest Territories, Yukon, Nunavut). Kanada'daki katı parti disiplini Başbakan'a Parlamento'dan geçen hemen her yasa üzerinde yüksek kontrol gücü verir.
Başbakan Avam Kamarası için seçimlerin yenilenmesine kendi takdiri ile karar verir ancak bu bir önceki seçimlerden 5 yıldan daha geç olamaz.
Genel Vali Başbakan'ı biçimsel olarak atar, atanan kişi genellikle Avam Kamarası'nda en fazla sandalyeye sahip partinin başkanıdır. Daha sonra başbakan Avam Kamarası ve senatodaki partilileri arasından uzlaşmayla belirlenmiş olanlarının Bakanlar Kuruluna atamasını yapar.
Kanada'da üç büyük ulusal parti vardır: merkezci Liberal Parti, sağcı Muhafazâkar Parti ve demokratik sosyalist Yeni Demokrasi Partisi. Bölgesel parti Bloc Québécois Quebec'de birçok sandalyeyi elinde tutar, ayrılıkçı amaçlı ve temelde sosyal demokrat bir partidir. Başka küçük partiler de mevcuttur. Fakat Avam Kamarası'nda nadiren sandalye kazanırlar. Benzer şekilde bağımsız adaylar da nadiren seçilirler.
Son yıllarda Kanada ABD'ye göre sol görüşe daha yakın bir toplum olarak düşünülmekteyse de Ocak 2006'daki seçimlerde ABD yanlısı Muhafazakâr Parti başarılı olmuş, ancak aldıkları oylar sadece azınlık hükûmeti kurmaya yeterli olmuştur. 4 Kasım 2015'te Liberal Partili Justin Trudeau başbakan olarak göreve başlamıştır.
Devletin yargı erki federal ve eyalet düzeyinde çeşitli mahkemelerden oluşur. Hem federal hem de eyalet mahkemelerinin kararları Yüksek Mahkeme'de temyiz edilebilir.
Kanada Birleşmiş Milletler, İngiliz Milletler Topluluğu, Frankofon, NATO, G8, OECD ve APEC üyesidir.

Kanada 10 eyalet ve 3 bölgeye ayrılmıştır. Eyaletlerin federal yönetimden geniş oranda özerkliği varsa da bölgelerin bağımsızlığı daha azdır.
Eyaletler, Kanada'nın sosyal programlarının çoğundan (örneğin sağlık sistemi, eğitim ve refah) sorumludur; ve toplamda federal hükûmetten daha fazla gelir toplarlar. Federal hükûmetin politikalarından muaf tutulabilirler, ancak bu federal gelirlerden alınan payın kaybı riskini de taşır. Ceza kanunları kesinlikle federal hükûmetin sorumluluğu altında olan az sayıdaki alanlardan biridir ve suç ve ceza Kanada'nın çoğunda tek biçimlidir.

On eyaletin eyalet başbakanı tarafından yönetilen seçilmiş yasama kolu vardır, eyalet başbakanları federal başbakanla aynı şekilde seçilirler. Ayrıca her eyaletin federal başbakan tarafından atanan ve Kral'ı temsil eden göstermelik birer vali yardımcısı vardır.
Çoğu eyalette federal düzeydeki partilerin karşılığı olan eyalet düzeyinde partiler vardır. Ancak NDP dışında eyalet düzeyi partiler ile federal düzeydekilerin arasında resmî bir bağ yoktur. Bazı eyaletlerde Saskatchewan Partisi ve Labrador Partisi gibi yerel politik partiler de bulunur.
Quebec'deki politik durum diğerlerinden çok farklıdır, partiler arasındaki en belirgin fark, Québécois Partisi tarafından temsil edilen ayrılıkçılık ile Québec Liberal Partisi tarafından temsil edilen federalciliktir. Bu iki parti haricinde sağ görüşlü Quebec Demokratik Eylem Partisi (ADQ) ve sol görüşlü İlerici Güçler Birliği (UFP) adlı küçük partiler de Quebec'de faaliyet göstermektedir. Ancak bunlardan sadece ADQ şimdiye kadar Quebec meclisine üye sokabilmiştir.

Anayasa yerine Parlamento kuruldukları için bölgeler eyaletlerden daha az siyasi güce sahiptirler. Bunun sonucu olarak bölgeler Parlamento'da eyaletlere eşit temsil edilmezler.
Bölgelerin devlet başkanlarına komisyoner denir. Her ne kadar eyaletlerdeki yardımcı valilere eşit düzeydelerse de Kral'ın temsilcisi değillerdir. Federal hükûmet tarafından atanırlar.
Yukon'un eyalet meclisleriyle aynı şekilde çalışan kendi bir meclisi vardır, fakat diğer iki bölge siyasal partisiz uzlaşma yönetimi sistemi kullanırlar. Bu yöntemde her aday seçimlerde bağımsız olarak yarışır ve bölge başbakanı adaylar arasından ve adaylar tarafından seçilir.
Federal hükûmet ve bölgesel hükûmetler arası ilişkiler her zaman gergin olmuştur. Hükûmetler arası uzlaşmazlıkların çoğu kaynakların kullanımı ve finansman hakkında olmuştur. Kişi başına gelire göre bölgeler Kanada'da en yüksek oranda ols

Karasal iklim ya da kara iklimi, deniz etkisinden uzak yerlerde görülen bir iklimdir. Kışlar soğuk ve karlı geçer, yazlar ise genellikle sıcak ve kuraktır.
Karasal iklimin görüldüğü yerlerde kış mevsimi erken başlar ve ortalama 3 ay karın yerde kalma süresi vardır. 
Yazlar da kış kadar erken başlar ve sıcaktır; fakat nem az olduğundan dolayı bu sıcaklık fazla hissedilmez, gece ve gündüz arasındaki sıcaklık ve yıllık sıcaklık farkı çok fazladır.

Genel özellikleri şunlardır

Yazlar sıcak ve kurak, kışlar soğuk ve kar yağışlıdır.
Yıllık yağış miktarı azdır.
Yıllık ve günlük sıcaklık farkları yüksektir.
Bitki örtüsü step ve bozkırdır.
Gece ile gündüz ve yaz ile kış arasındaki sıcaklık farkı fazladır. Sıcaklık değerleri kışın sık sık sıfırın altına düşer.
Kara ikliminde en fazla yağış ilkbaharda, en az yağış yazın düşer.
Ortalama yağış 287,3-596,8 mm'dir.
Yıllık yağış miktarı, 500–600 mm'dir.
Kış mevsimi çok karlı ve dondurucu  geçmekle beraber, yaz mevsiminde şiddetli ve kuru sıcaklar egemendir.
Yıllık ortalama sıcaklık, 10 °C, kış sıcaklığı, -1,4 °C, yaz sıcaklığı ise, 30-35 °C'dir.
Tarım ürünlerine buğday, arpa, tahıl vb. tarım ürünleri örnektir.

Karbon dioksit, kovalent bağlı bir karbon ve iki oksijen atomundan oluşan moleküle sahip, normal koşullarda gaz hâlinde bulunan bileşiğin adıdır. Renk ve kokusu yoktur. Kimyasal formülü CO2 şeklinde olup molekül ağırlığı 44,009 g/mol'dür. Karbon içeren besin maddelerinin metabolize edilmesi sonucu meydana gelen bir son üründür. Karbon döngüsünde önemli bir pay sahibidir.
Solunumdaki yeri açısından hayati önem arz eder. Oksijen akciğerlere üst hava yollarını geçerek gelir ve alveolde hemoglobin ile taşınarak alveole getirilmiş olan karbon dioksit ile yer değiştirir. Daha sonra karbondioksit oksijenin takip ettiği yolla dışarıya verilir. Bitkiler gündüz CO2 alır, O2 verirler. Gece ise O2 alır, CO2 verirler.
CO2 serbest gaz hâlinde volkanik bölgelerden çıkan gazlarda, suda çözünmüş olarak ise maden suyunda bulunur. Şehir ve dağlık bölgelerde değişmek üzere atmosfer havasında ortalama %0,03-0,04 nispetinde, egzozlarda ise %13 nispetinde bulunur.
Laboratuvarda CO2, kızdırılmış kok kömürü üzerinden hava geçirilerek elde edilir. CO2 kanda belli seviyelerde bulunur ve vücudumuzun tampon sistemlerinden birini meydana getirir. Kanda artması hâlinde asidoz, azalması hâlinde ise alkaloz meydana gelir. Bu durumlar dolaylı olarak hidrojen iyonu konsantrasyonunu etkilemesi ile meydana getirir. Atardamar kanında CO2 basıncı 120 mm Hg'ye varırsa; baş ağrısı, adale seğirmeleri, oryantasyon bozukluğu, şuur bulanıklığı, konfüzyon, hatta koma görülebilir.

Karbon dioksitin su ile kimyasal reaksiyonu sonucu meydana gelen zayıf bir asittir: (CO2 + H2O → H2CO3). Gazoz ve soda yapımında kullanılır. Karbonik asit basınç altında şişelere konur, bir kısmı çözünür, bir kısmı ise sıvının üzerinde kalır. Kapak açılınca kaynama sesi vererek dışarı çıkar. Çözünmüş kısım ise gazoza ve sodaya tat verir.
Karbon dioksit yangın söndürme cihazlarında da kullanılır. Bugün birçok yerde bulunması mecburi olan bu araçların aslını basınçla doldurulmuş CO2 meydana getirir. Kafi miktarda CO2 bulunan yerde yanma olayı devam edemez. Çelik tüplerde 50 Atmosfer basınç altında CO2 saklanır. Tüp içinde basınç sebebiyle sıvı halde bulunur. Musluğu açıldığında CO2 hızla buharlaşır ve yanmakta olan cismin üzerini örter, hava ile temasını keser. Böylece yanma olayı durur.

Kuru buz (veya karbondioksit karı), katı karbon dioksittir. Katı sudan çok daha yoğundur ve donma noktası da çok daha düşüktür. Gaz sıkıştırılarak dışarı ısı vermesi sağlanır ve bu ısı kondansatörler yardımıyla depolanır. Daha sonra birden basınç düşürülünce, madde, alması gereken ısıyı geri alamaz ve buz hâlinde kalır.
Oda koşullarında (~1 atm) kuru buzda katı-gaz faz geçişi, süblimleşme olur. Adının kuru buz olmasının sebebi de budur. Kuru buz, ılık veya sıcak suya konulursa, havada sisli bir ortam meydana getirir. Bunun sebebi, kuru buzun süblimleşirken ortamdaki ısıyı almasıdır. Bu, hava içerisinde bulunan su moleküllerini soğutur ve sonuçta ağır hareket eden yoğun bir sis bulutu ortaya çıkar. Aynı şey, sıvı azot için de geçerlidir.
Kuru buz elde etmek için yapılması gereken ilk iş, CO2 gazını sıvı hâle dönüştürmektir. Bunun için de yüksek basınç ve düşük sıcaklık gerekir. Bir tüp içinde sıvı hâlde bulunan CO2, tüp eğilerek dışarı döküldüğünde gürültü ile etrafa dağılır ve sıvı halden gaz haline geçer. Bu değişim için gerekli enerjinin tamamını dışarıdan alamaz (olay çok hızlı cereyan eder) ve bir miktarını kendi içinden alır. Böylece gaz hâlindeki CO2 kendini soğutarak donar. Buna Karbon dioksit karı denir. Bu olaydan faydalanılarak istenildiği anda -80 °C'lik soğuk ortam elde edilebilir. Dewar kapları bu karın asetonla karıştırılmasıyla meydana getirilen özel termoslardır. Bu termosların dışarıyla ısı alış verişi olmadığından -80 °C'lik ortam elde edilmiş olur. CO2 karına elle dokunulduğunda yanma acısı verir ve fazla bekletildiğinde ise deriye yapışır.

Karbon, Dünya üzerinde bilinen tüm yaşamın birincil bileşenidir ve tüm kuru biyokütlenin yaklaşık %45-50'sini temsil eder. Karbon bileşikleri Dünya'da doğal olarak bol miktarda bulunur. Karmaşık biyolojik moleküller, diğer elementlerle, özellikle oksijen ve hidrojenle ve sıklıkla nitrojen, fosfor ve kükürt ile (topluca CHNOPS olarak bilinir) bağlı karbon atomlarından oluşur.
Hafif ve nispeten küçük boyutlu olduğundan, karbon moleküllerinin enzimler tarafından işlenmesi kolaydır. Karbonik anhidraz bu sürecin bir parçasıdır. Periyodik tabloda karbonun atom numarası 6'dır. Karbon döngüsü, Dünya üzerindeki yaşamın uzun bir süre boyunca sürdürülmesinde önemli olan biyojeokimyasal bir döngüdür. Döngü, karbon tutulmasını ve karbon yutaklarını içerir. Levha tektoniği, uzun bir zaman dilimi boyunca yaşam için gereklidir ve levha tektoniği sürecinde karbon bazlı yaşam önemlidir. Dünya'da 3,80 ile 3,85 milyar yıl önce yaşamış olan demir ve kükürt bazlı Anoksijenik fotosentez yaşam formlarının bolluğu, bol miktarda siyah şeyl yatakları üretmektedir. Bu şeyl birikintileri, özellikle deniz tabanında ısı akışını ve kabuğun kaldırma kuvvetini artırarak levha tektoniğinin artmasına yardımcı oluyor. Talk, plaka tektoniğini yönlendirmeye yardımcı olan başka bir organik mineraldir. İnorganik süreçler aynı zamanda levha tektoniğinin yönlendirilmesine de yardımcı olur. Karbon bazlı fotosentez yaşamı, Dünya'daki oksijenin artmasına neden oldu. Oksijendeki bu artış levha tektoniğinin ilk kıtaları oluşturmasına yardımcı oldu. Astrobiyolojide, eğer evrenin başka yerlerinde yaşam varsa, bunun da karbon temelli olacağı sıklıkla varsayılır. 1973'teki Carl Sagan gibi eleştirmenler bu varsayıma karbon şovenizmi adını veriyor.

Karbon, bugüne kadar açıklanan neredeyse on milyon bileşikle diğer elementlerden daha fazla çok sayıda bileşik oluşturma kapasitesine sahiptir  ve yine de bu, standart koşullar altında teorik olarak mümkün olan bileşik sayısının yalnızca bir kısmıdır. Organik bileşikler olarak bilinen karbon bileşiklerinin muazzam çeşitliliği, bunlarla karbon içermeyen inorganik bileşikler arasında bir ayrıma yol açmıştır. Organik bileşikleri inceleyen kimya dalına organik kimya denir.
Karbon, yerkabuğunda en çok bulunan 15. elementtir ve kütle bakımından evrende hidrojen, helyum ve oksijenden sonra en çok bulunan dördüncü elementtir. Karbonun yaygın bolluğu, çok sayıda başka elementle kararlı bağlar oluşturma yeteneği ve Dünya'da yaygın olarak karşılaşılan sıcaklıklarda alışılmadık polimer oluşturma yeteneği, onun bilinen tüm canlı organizmaların ortak bir elementi olarak hizmet etmesini sağlar. 2018 yılında yapılan bir araştırmada, karbonun Dünya üzerindeki tüm yaşamın yaklaşık 550 milyar tonunu oluşturduğu tespit edildi. İnsan vücudunda kütlece oksijenden sonra en çok bulunan ikinci elementtir (yaklaşık %18,5).
Hücresel yaşamın kimyasının temeli olarak karbonun en önemli özellikleri, her bir karbon atomunun diğer atomlarla aynı anda dört değerlik bağı oluşturabilmesi ve bir karbon atomuyla bağ kurmak veya kırmak için gereken enerjinin hem kararlı hem de reaktif olabilen büyük ve karmaşık moleküllerin oluşturulması için uygun bir seviyededir. Karbon atomları kolaylıkla diğer karbon atomlarına bağlanır; bu, katenasyon olarak bilinen bir işlemle keyfi uzunlukta makromoleküllerin ve polimerlerin oluşturulmasına olanak tanır. Stephen Hawking'in 2008'deki bir konferansında "Normalde 'yaşam' olarak düşündüğümüz şey, nitrojen veya fosfor gibi diğer birkaç atomla birlikte karbon atomu zincirlerine dayanır", "karbon [...] en zengin kimyaya sahiptir" demiştir.
Norman Horowitz, Mars yüzeyine insansız bir araştırmayı başarıyla indirmek için 1976'daki ilk ABD misyonu olan Viking Lander'ın Jet İtki Laboratuvarı'nın biyobilim bölümünün başkanıydı. Karbon atomunun çok yönlülüğünün, onu diğer gezegenlerde hayatta kalma sorunlarına çözümler, hatta egzotik çözümler sağlama olasılığı en yüksek olan element haline getirdiğini düşünüyordu. Ancak bu görevin sonuçları, Mars'ın şu anda karbon temelli yaşama son derece düşman olduğunu gösterdi. Ayrıca, genel olarak, karbon olmayan yaşam formlarının, kendi kendini kopyalayabilen ve uyum sağlayabilen genetik bilgi sistemleriyle evrimleşebilmesinin çok uzak bir ihtimal olduğunu da düşünüyordu.

Canlı organizmaların temel süreçlerinde kullanılan biyolojik makromoleküllerin en dikkate değer sınıfları şunları içerir:

Canlı organizmaların yapılarının oluşturulduğu yapı taşları olan proteinler (organik kimyasal reaksiyonları katalize eden hemen hemen tüm enzimler buna dahildir).
Amino asit, proteinleri oluşturan, yaşamın genetik kodunda kullanımını içeriyordu.
Genetik bilgiyi taşıyan nükleik asitler.
Ribonükleik asit (RNA), protein üretimi.
Deoksiriboznükleik asit (DNA), genetik formdaki nükleik asit.
Peptit, proteinlerin yapı taşı.
Aynı zamanda enerjiyi de depolayan, ancak daha konsantre bir biçimde olan ve hayvanların vücutlarında uzun süre depolanabilen lipitler.
Hücre zarında kullanılan fosfolipit .
Enerjiyi canlı hücrelerin kullanabileceği biçimde depolayan karbonhidratlar.
Proteinleri bağlamak için Lektin.
Monosakkarit, glikoz ve fruktoz dahil basit şekerler.
Disakkaritler, suda çözünebilen şekerler; laktoz, maltoz ve sükroz dahil.
Amiloz ve amilopektinden oluşan nişasta, bitkilerin enerji deposudur.
Glikojen, hayvanlarda enerji.
Bitkilerin hücre duvarlarında bulunan bir biyopolimer olan selüloz.
Yağ asidi, doymuş yağ ve doymamış yağ (yağ) olmak üzere iki türde enerji depolanır.
İnsan vücudunun ihtiyaç duyduğu fakat sentezleyemediği esansiyel yağ asidi.
Steroidt, hormon ve hücre zarında kullanılır.
Nörotransmitter, sinyal molekülleridir.
Kolesterol, hayvanların beyin ve omuriliğinde kullanılır.
Balmumu, balmumu ve lanolinde bulunur. Koruma amaçlı kullanılan bitki mumu.

Karbon temelli yaşam için sıvı su şarttır. Karbon moleküllerinin kimyasal bağlanması sıvı su gerektirir. Su, bileşik-çözücü eşleşmesi yapabilecek kimyasal özelliğe sahiptir. İnsanlarda vücudun %55 ila %60'ı sudur. Su, karbondioksitin geri dönüşümlü hidrasyonunu sağlar. Karbon temelli yaşamda karbondioksitin hidrasyonuna ihtiyaç vardır. Dünyadaki tüm yaşam aynı karbon biyokimyasını kullanır. Su, yaşamın karbonik anhidrazının karbondioksit ve su arasındaki etkileşiminde önemlidir. Karbonik anhidraz, yaşamdaki PH seviyelerini düzenleyen karbondioksitin hidrasyonu ve asit-baz homeostazisi için bir karbon bazlı enzim ailesine ihtiyaç duyar. Bitki yaşamında, bitkilerin ışık enerjisini ve karbondioksiti kimyasal enerjiye dönüştürmek için kullandıkları biyolojik süreç olan fotosentez için sıvı suya ihtiyaç vardır.

Karbonun yaptığı gibi temel olarak biyolojik sistemleri ve süreçleri (mesela metabolizma gibi süreçleri) desteklemek için aday olarak birkaç başka element daha önerilmiştir. En sık önerilen alternatif ise silikondur. Atom numarası 14 olan ve karbonun iki katından daha büyük olan silikon, periyodik tabloda karbonla aynı grubu paylaşır, ayrıca dört değerlik bağı oluşturabilir ve ayrıca kendisine kolayca bağlanır, ancak genellikle uzun zincirler yerine kristal kafesler şeklindedir. Bu benzerliklere rağmen silikon, karbondan önemli ölçüde daha elektropozitiftir ve silikon bileşikleri, gerçekçi süreçleri makul bir şekilde destekleyecek şekilde farklı permütasyonlarla kolayca yeniden birleşmezler . Silikon Dünya'da bol miktarda bulunur, ancak daha elektropozitif olduğu için Si-Si bağları yerine esas olarak Si-O bağları oluşturur. Bor asitlerle reaksiyona girmez ve doğal olarak zincir oluşturmaz. Bu nedenle bor yaşama aday değildir. Arsenik yaşam için zehirlidir ve olası adaylığı reddedilmiştir. Geçmişte (1960'lar-1970'ler) yaşam için başka adaylar da makuldü, ancak zamanla ve daha fazla araştırmayla, yaşamın karmaşıklığı ve kararlılığı olarak yalnızca karbonun, polimerler gibi çok büyük moleküller oluşturması mümkün oldu. Bu nedenle yaşamın karbon temelli olması gerekir.

Karbon temelli olmayan varsayımsal yaşamın kimyasal yapısı ve özelliklerine ilişkin spekülasyonlar, bilimkurguda yinelenen bir tema olmuştur. Silikon, kimyasal benzerlikleri nedeniyle kurgusal yaşam formlarında sıklıkla karbonun yerine kullanılır. Sinema ve edebiyat bilimkurgularında, insan yapımı makinelerin cansızdan canlıya geçişi sırasında, bu yeni form çoğu zaman karbon temelli olmayan yaşamın bir örneği olarak sunuluyor. 1960'ların sonlarında mikroişlemcilerin ortaya çıkışından bu yana, bu tür makineler genellikle "silikon temelli yaşam" olarak sınıflandırıldı. Kurgusal "silikon temelli yaşamın" diğer örnekleri, yaşayan bir kaya yaratığının biyokimyasının silikona dayandığı Star Trek: The Original Series'in 1967 tarihli "Karanlıktaki Şeytan" bölümünde görülebilir. 1994 yılında The X-Files'ın "Firewalker" bölümünde, bir yanardağda silikon bazlı bir organizmanın keşfedildiği anlatılıyor.
Arthur C. Clarke'ın 1982 tarihli romanı 2010: Odyssey Two'nun 1984 tarihindeki film uyarlamasında bir karakter şunu savunuyor: "Karbon mu yoksa silikon temelli olmamız hiçbir temel fark yaratmaz; her birimize uygun saygıyla davranılmalıdır." 
Daha büyük JoJo's Bizarre Adventure serisinin sekizinci bölümü olan JoJolion'da, silikon temelli yaşam formlarından oluşan gizemli bir ırk olan "Rock Humans", birincil düşmanlar olarak hizmet ediyor.

Karbon kaynağı (biyoloji)
Hücre biyolojisi
CHNOPS, canlı organizmalardaki en yaygın elementlerin sırasının nimonik bir kısaltmasıdır: karbon, hidrojen, nitrojen, oksijen, fosfor ve kükürt
Karmaşık yaşam için yaşanabilir bölge

"Encyclopedia of Astrobiology, Astronomy & Spaceflight". 19 Haziran 2006 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 14 Mart 2006. 
"School of Chemistry, University of Bristol, United Kingdom".

Karbonhidrat, karbon (C), hidrojen (H) ve oksijen (O) atomlarından oluşan, genellikle hidrojen-oksijen atomu oranı (suda) 2:1 olan bir biyomoleküldür ve dolayısıyla ampirik (deneysel) formülü Cm(H2O)n şeklindedir. m, n'den farklı da olabilir olmaya da bilir. Ancak, tüm karbonhidratlar bu kesin stokiyometrik tanıma uymaz (örneğin üronik asitler, fukoz gibi deoksi şekerler) ve bu tanıma uyan tüm kimyasallar otomatik olarak karbonhidratlar (örneğin formaldehit ve asetik asit) olarak sınıflandırılmaz.
Terim; nişasta ve selüloz içeren bir grup olan sakkarit ile eşanlamlı olduğu için biyokimyada en yaygın olanıdır. Sakkaritler; monosakkaritler, disakkaritler, oligosakkaritler ve polisakkaritler olmak üzere dört kimyasal gruba ayrılır. En küçük (düşük moleküler ağırlıklı) karbonhidratlar olan monosakkaritler ve disakaritler, genellikle şekerler olarak adlandırılır. Sakkarit kelimesi, "şeker" anlamına gelen Eski Yunanca'da σάκχαρον (sákkharon) kelimesinden gelmektedir. Karbonhidratların bilimsel terminolojisi karmaşık olsa da, monosakkaritler ve disakkaritlerin adları genellikle, "şarap, şıra" ve hemen hemen tüm şekerler için kullanılır. (Örneğin fruktoz (meyve şekeri), sakkaroz (kamış veya pancar şekeri), riboz, amiloz, laktoz (süt şekeri) gibi.)
Karbonhidratlar canlı organizmalarda çok sayıda rol oynar. Polisakkaritler, enerjinin (örneğin nişasta ve glikojen) depolanmasında ve vücuttaki bazı yapısal bileşenler (örneğin bitkilerde selüloz ve eklembacaklılarda kitin) olarak görev alır. Bir pentoz olan riboz, koenzimlerin (örneğin ATP, FAD ve NAD) önemli bir bileşenidir ve RNA'nın yapısında yer alır. Ribozla ilişkili olan deoksiriboz ise DNA'nın yapısındadır. Sakkaritler, vücutta önemli rol oynayan diğer birçok önemli biyomolekülü içerir ve bağışıklık sistemi, döllenme, patogenezi önleme, kan pıhtılaşması ve canlılarda gelişmede rol oynar.
Karbonhidratlar beslenmenin merkezinde yer alır ve çok çeşitli doğal ve işlenmiş gıdalarda bulunur. Nişasta bir polisakkarittir. Tahıllarda (buğday, mısır, pirinç), patateslerde ve ekmek, pizza veya makarna gibi tahıl unu bazlı işlenmiş gıdalarda bol miktarda bulunur. Şekerler, insan beslenmesinde temel olarak sofra şekeri (şeker kamışı veya şeker pancarından elde edilen sakkaroz), laktoz (süt şekeri), balda, birçok meyvede ve bazı sebzelerde doğal olarak bulunan glikoz ve fruktoz olarak ortaya çıkar. İçeceklere ve reçel, bisküvi ve kek gibi birçok hazır gıdaya genellikle sofra şekeri, süt veya bal eklenir.
Tüm bitkilerin hücre duvarlarında bulunan bir polisakkarit olan selüloz, çözünmeyen diyet lifinin ana bileşenlerinden biridir. İnsanlar tarafından sindirilmemesine rağmen, selüloz ve çözünmeyen diyet lifi genellikle bağırsak hareketlerini kolaylaştırarak sağlıklı bir sindirim sisteminin korunmasına yardımcı olur. Diyet lifinde bulunan diğer polisakkaritler arasında kalın bağırsağın mikrobiyotasındaki bazı bakterileri besleyen ve bu bakteriler tarafından kısa zincirli yağ asitleri vermek üzere metabolize edilen dirençli nişasta ve inülin bulunur.

Bilimsel literatürde "karbonhidrat" terimi, "şeker" (geniş anlamda), "sakkarit", "oz", "glusit", "karbon hidratı", "polihidroksi" ya da "aldehit veya keton içeren bileşikler" gibi birçok eş anlamlıya kavrama sahiptir. Bu terimlerden bazıları, özellikle "karbonhidrat" ve "şeker", başka anlamlarda da kullanılmaktadır.
Gıda biliminde ve pek çok resmi olmayan bağlamda, "karbonhidrat" terimi genellikle "kompleks karbonhidrat nişastası bakımından özellikle zengin olan herhangi bir gıda" (örneğin makarna, ekmek, tahıl) anlamına gelir.
USDA Ulusal Besin Veritabanı gibi beslenme bilgisi listelerinde genellikle "karbonhidrat" terimi su, protein, yağ, kül ve etanol dışındaki her şey için kullanılır. Bu, normalde karbonhidrat olarak kabul edilmeyen asetik veya laktik asit gibi kimyasal bileşikleri ve aynı zamanda bir karbonhidrat olan ancak gıda enerjisine katkıda bulunmayan diyet lifini içerir. Tam anlamıyla "şeker", çoğu insan gıdasında kullanılan tatlı, çözünür karbonhidratlar için kullanılır.

Eskiden "karbonhidrat" adı kimyada Cm(H20)n formülüne sahip herhangi bir bileşik için kullanılıyordu. Bu tanımı takiben, bazı kimyacılar formaldehitin (CH2O) en basit karbonhidrat olduğunu düşünürken, diğerleri glikolaldehit için bu unvanı iddia etti. Günümüzde bu terim, genellikle sadece bir veya iki karbonlu bileşikleri hariç tutan ve bu formülden sapan birçok biyolojik karbonhidratı içeren biyokimya anlamında anlaşılmaktadır. Örneğin, yukarıdaki temsili formüller yaygın olarak bilinen karbonhidratlarmış gibi görünse de, her yerde bulunan ve bol karbonhidratlar genellikle bundan sapar (bu formüle sahip değildir.). Örneğin, karbonhidratlar sıklıkla, N-asetil (örn. kitin), sülfat (örn . glikozaminoglikanlar), karboksilik asit ve deoksi modifikasyonları (örn. fukoz ve sialik asit) gibi kimyasal gruplar sergiler.
Doğal sakkaritler genellikle, n'nin üç veya daha fazla olduğu genel formül (CH20)n ile monosakkaritler adı verilen basit karbonhidratlardan yapılır. Tipik bir monosakkarit, H–(CHOH)x(C=O)–(CHOH)y–H, yapısına sahiptir, yani birçok hidroksil grubu eklenmiş bir aldehit veya keton fonksiyonel grubu, genellikle her bir karbon atomunda bir tane değildir. Monosakkarit örnekleri glikoz, fruktoz ve gliseraldehitlerdir. Bununla birlikte, yaygın olarak "monosakaritler" olarak adlandırılan bazı biyolojik maddeler bu formüle uymaz (örneğin üronik asitler ve fukoz gibi deoksi şekerler). Bu formüle uyan ancak monosakkarit olarak kabul edilmeyen birçok kimyasal vardır. (Örneğin formaldehit CH2O ve inositol (CH20)6)
Bir monosakkaritin açık zincirli formu, genellikle aldehit/keton karbonil grubu karbon (C=O) ve hidroksil grubunun (–OH) yeni bir C–O–C köprüsü ile bir hemiasetal oluşturarak reaksiyona girdiği kapalı bir halka formuyla birlikte bulunur.
Monosakkaritler, çok çeşitli şekillerde polisakaritler (veya oligosakkaritler) olarak adlandırılan birimlerin oluşması için birbirine bağlanabilir. Birçok karbonhidrat, bir veya daha fazla grubun değiştirildiği veya çıkarıldığı bir veya daha fazla modifiye monosakkarit birimi içerir. Örneğin, DNA'nın bir bileşeni olan deoksiriboz, ribozun değiştirilmiş bir versiyonudur. Kitin, azot içeren bir glikoz formu olan N-asetil glukozamin'in tekrar eden birimlerinden oluşur.

Karbonhidratlar, polihidroksi aldehitler, ketonlar, alkoller, asitler, bunların basit türevleri ve asetal tipi bağlantılara sahip polimerleridir. Polimerizasyon derecelerine göre sınıflandırılabilirler ve başlangıçta şekerler, oligosakkaritler ve polisakkaritler olmak üzere üç ana gruba ayrılabilirler.

Monosakkaritler, daha küçük karbonhidratlara hidroliz edilemedikleri için en basit karbonhidratlardır. İki veya daha fazla hidroksil grubuna sahip aldehitler veya ketonlardır. Modifiye edilmemiş bir monosakkaritin genel kimyasal formülü (CH2O)n şeklindedir. Monosakaritler, önemli moleküllerinin yanı sıra nükleik asitlerin yapı taşlarıdır. "n=3" olan en küçük monosakkaritler, dihidroksiaseton ve D- ve L-gliseraldehitlerdir.

Monosakkaritler üç farklı özelliğe göre sınıflandırılır: karboksil grubunun yerleşimi, içerdiği karbon atomlarının sayısı ve kiral kullanımı. Karbonil grubu bir aldehit ise, monosakkarit bir aldozdur; karbonil grubu bir keton ise, monosakkarit bir ketozdur. Üç karbon atomlu monosakkaritlere trioz, dört karbonlulara tetroz, beşine pentoz, altısına heksoz (vb.) denir. Bu iki sınıflandırma sistemi genellikle birleştirilerek kullanılır. Örneğin, glikoz bir aldoheksoz (altı karbonlu bir aldehit), riboz bir aldopentoz (beş karbonlu bir aldehittir) ve fruktoz bir ketoheksozdur (altı karbonlu bir keton).

Düz zincirli bir monosakkaritin aldehit veya keton grubu, farklı bir karbon atomu üzerindeki bir hidroksil grubu ile geri dönüşümlü olarak reaksiyona girerek bir hemiasetal veya hemiketal oluşturur ve iki karbon atomu arasında bir oksijen köprüsü olan bir heterosiklik halka oluşturur. Beş ve altı atomlu halkalar sırasıyla furanoz ve piranoz formları olarak adlandırılır ve düz zincir formuyla dengede bulunur.
Düz zincirli formdan siklik forma dönüşüm sırasında, anomerik karbon olarak adlandırılan karbonil oksijeni içeren karbon atomu, iki olası konfigürasyonla stereojenik bir merkez haline gelir: Oksijen atomu, düzlemin üstünde veya altında bir pozisyon alabilir. Ortaya çıkan olası stereoizomer çiftine anomerler denir. α anomerinde, anomerik karbon üzerindeki -OH ikamesi, CH2OH yan dalından halkanın karşı tarafında (trans) bulunur. CH2OH sübstitüentinin ve anomerik hidroksilin halka düzleminin aynı tarafında (cis) olduğu alternatif forma β anomer denir.

Monosakkaritler, hem enerji kaynağı (bitkilerde fotosentez ürünü olduğu için doğada en önemli olanglikozdur) hem de biyosentezde kullanılan metabolizma için ana yakıt kaynağıdır. Monosakkaritler hemen gerekli olmadığında, genellikle daha fazla alan verimli formlara, polisakaritlere dönüştürülürler. İnsanlar da dahil olmak üzere birçok hayvanda, bu depolama şekli, özellikle karaciğer ve kas hücrelerinde glikojendir. Bitkilerde nişasta aynı amaçla kullanılır. En bol bulunan karbonhidrat olan selüloz, bitkilerin ve birçok alg formunun hücre duvarının yapısal bir bileşenidir. Riboz, meyve şekerinin bir bileşenidir, birçok bitki ve insanda bulunur, karaciğerde metabolize edilir, sindirim sırasında doğrudan bağırsaklarda emilir ve menide bulunur. Böceklerin başlıca şekerlerinden biri olan trehaloz, sürekli uçuşu desteklemek için hızla iki glikoz molekülüne hidrolize edilir. Deoksiriboz, DNA'nın bir bileşenidir. Liksoz, insan kalbinde bulunan liksozinin bir bileşenidir. Pentoz fosfat yolunda ribüloz ve ksilüloz oluşur Süt şekeri laktozunun bir bileşeni olan galaktoz bitki hücre zarlarındaki galaktolipidlerde ve birçok dokudaki glikoproteinlerde bulunur. Mannoz, insan metabolizmasında, özellikle belirli proteinlerin glikozilasyonunda meydana gelir.

Birleştirilmiş iki monosakkaride disakkarit denir ve bunlar en basit polisakkaritlerdir. Sakkaroz ve laktoz birer disakkarit örneğidir. Bir dehidrasyon reaksi

Kas sistemi canlıya hareket yeteneği sağlayan sistemdir. Kas sistemi omurgalılarda sinir sisteminin kontrolü altında olmasına rağmen bazı kaslar (örneğin kalp kası) tamamen otonom çalışabilir.

İnsan vücudunda üç çeşit kas bulunmaktadır. Bunlar; çizgili kas (ya da iskelet kası), düz kas ve kalp kasıdır.

İskelet kası, liflerden oluşmuş, hücre çekirdekleri hücre zarının hemen altında konumlanmış çok çekirdekli hücrelere sahiptir. Hücrelerinin içinde miyofibril adlı telcikler bulunur. Bu telcikler hücrenin içinde boydan boya uzanır. Her bir kas hücresinin içinde bulunan en küçük kasılma birimine sarkomer denir. Her bir sarkomer kalın miyozin ve ince aktin protein telciklerini içerir. Aktin filaman, miyozin üzerinde kaydığında kasılma gerçekleşir.
Bir iskelet kası eşik değeri üzerinde bir uyaran ile uyarıldığında her bir sarkomer koordineli olarak kasılmaya başlar. Kasılma için aksiyon potansiyelinin oluşması gerekir. 
Kas hücreleri de enerjilerini tıpkı diğer hücreler gibi ATP'den elde ederler. Kas Hücreleri çok az ATP depolayabilir. Bu yüzden ADP dönüştürülerek harcanan her molekül, çabucak ATP'ye geri dönüştürülür. Kaslar aynı zamanda ek enerji desteği sağlayan kreatin fosfat adlı bir molekül depolarlar. Kreatin fosfat molekülünün yapısında bulunan fosfat, ADP'nin ATP'ye dönüştürülmesinde kullanılır.
Kas kasılmasında aynı zamanda Kalsiyum iyonları da gereklidir. Kalsiyum iyonları, kas hücresi kasılma uyarısı aldığında sarkoplazmik retikulumdan sarkomere salınır. Kalsiyum iyonları aktin proteininin miyozine bağlanarak kayması için gereklidir. Kasılma uyarısı bittiğinde kalsiyum iyonları sarkomerden sarkoplazmik retikuluma geri pompalanır.
İnsan vücudunda yaklaşık 639 iskelet kası bulunmaktadır.

Kalp kası yapı bakımından çizgili kaslara benzese de kas liflerinin konumu itibarı ile bazı farklılıklar gösterir. Ayrıca tıpkı düz kaslar gibi insan kontrolü altında değildir.

Düz kaslar otonom sinir sistemi tarafından kontrol edilir. İstemsiz yapılan hareketlerin gerçekleşmesini sağlar. Bağırsak, mide, atardamar, toplardamar gibi organların yapısında bulunur. Sadece oksijenli solunum yaparlar. Miyoglobin içermezler. Kreatin fosfat metabolizmasını kullanmazlar. Depo şeker olarak glikojen sentezlemezler.

Akyuvarlar ya da lökosit olarak da adlandırılan beyaz seri kan hücreleri; ilikte ve lenf bezlerinde üretilirler. Bağışıklık sisteminin hücresel bileşenini oluşturan, vücudu bulaşıcı hastalıklara ve yabancı maddelere karşı korumaya koşullanmış hücrelerdir. Sağlıklı bir yetişkin insanın bir milyon hücreli kanında 4×103–11×103 adet, bir başka tanımla bir damla kanda yaklaşık 4.000 ilâ 11.000 arasında akyuvar bulunur.

Akyuvarlar 3 ana grupta toplanırlar:

Canlı etkenleri ve yabancı gördükleri cisimleri/maddeleri yutarlar (fagositoz) ve eriterek ortadan kaldırmaya çalışırlar.

Mikrofajlar (Granülositler; Granulocyte): Polimorf çekirdekli lökositler -- Nötrofil polimorflar, Eozinofil polimorflar, Bazofil polimorflar
Makrofajlar: Monositler, Doku makrofajları

Bir bölümü kanser hücreleri ve virüsleri ortadan kaldırmaya progamlanmış hücrelerdir. Bir başka bölümü ise canlı etkenlere özgü proteinlerin (antijen) ya da yabancı olarak algılanan antijen nitelikli maddelerin etkisini ortadan kaldırmaya programlanmış akyuvarlardır.

T-lenfositleri: Hedeflerini eriten (sitotoksik) hücreler (CD8+); Yardımcı (helper) lenfositler (Th, CD4+)
B-lenfositleri
NK hücreler

Plazma hücreleri (plasmosit) yabancı olarak (antijen)algılanan proteinlerin etkisizleştirilmesi için gereken karşı-maddeyi (antikor; immunoglobulin) üreten hücrelerdir.

Akyuvarlarla ilgili başlıca hastalıklar:

Lökopeni, kandaki akyuvar sayısının azalmasıdır. Nötrofil sayısının azalmasına "nötropeni", lenfosit sayısının azalmasına "lenfopeni / lenfositopeni" nitelemesi yapılır.
Lökositoz, kandaki akyuvar sayısının artmasıdır; daha çok nötrofil polimorfların artması için kullanılır. Lenfosit sayısının artışı "lenfositoz" tanımıyla açıklanır.
Lösemi ve lenfoma türlerinde akyuvarların kontrolsüz biçimde çoğalmasıdır.

Kısaca albümin diye de bilinen serum albümini, insan ve diğer memeli hayvanların kan plazmasında bulunan en yaygın proteindir. Kanda bulunan proteinlerin %60'ını oluşturur. Ayrıca, doku sıvılarında, özellikle kas ve deride, az miktarda gözyaşı, ter, mide suları ve safrada da bulunur. Vücuttaki toplam albüminin %30-40'ı kandadır. Yağ asitleri ve çeşitli başka maddeleri kanda taşımasının yanı sıra en önemli işlevi, kan ile doku sıvıları arasında suyun dengelenmesini sağlamaktır.

Albümin, Latince albus (beyaz) sözcüğünden gelen, gene Latince, albumen (yumurta beyazı) sözcüğünden türemiştir. Proteinlerin ilk tanımlandığı dönemlerde, suda çözünür ve sıcakta pıhtılaşan proteinler sınıfına bu ad verilmiştir. Serumda bulunan en yaygın protein de bu özellikleri taşıdığından ona "serum albümini" adı verilmiştir. Gene bu özellikte olan yumurtadaki ovalbümin, sütteki laktalbümin gibi proteinler de benzer şekilde adlandırılmışlardır, ancak bunların serum albümini ile başka bir ortaklıkları yoktur.
Albüminin ilk tanımlayıcı özelliği, ısıtıldığı zaman pıhtılaşması olmuştur. Fransız doktoru Antoine Fourcroy, 1800'de kimyasal testler yaparak hayvan dokularının üç ana bileşiğinin albümin, fibrin ve jelatin olduğunu yayımladı. 19. yüzyılın başlarında vücut sıvıları ve albümin üzerine araştırma yapan çeşitli araştırmacılar arasında İngiliz doktoru John Bostock, Fransız Louis-Jacques Thenard, İngiliz Alexander Marcet ve İsveçli J.J. Berzelius bulunur. Berzelius geliştirdiği hassas yöntemlerle serumdaki albümin miktarını ölçmüş (1812), "Protein" sözcüğünü ilk tanımlayan Gerit Jan Mülder ise 1839'da serum albüminin element birleşimini yayımlamıştır.
1765'te Domenico Cotugno idrarın normalde ısıtıldığında berrak kalmasına karşın, ödemli bir hastanın idrarını ısıttığında pıhtılaştığına dair gözlemini yayımlamıştır. Bunu izleyen yıllarda başka araştırmacılar da bu olguyu inclemiş, nihayet Richard Bright 1827'de idrar pıhtılaşması, ödem ve böbrek bozukluğunun (glomerülonefrit) birbirleriyle ilişkili olduğunu ilan etmiştir. Blight, idrar testini şöyle anlatır: "albüminin varlığını anlamanın en kolay yolu, bir kaşığa ufak bir miktar idrar doldurup bunu bir mum ateşinde ısıtmaktır. Eğer albümin varsa, sıvı kaynama noktasına varmadan şeffaflığını kaybeder, bazen kaşığın ucunda sütümsü bir görünüm belirir, bu sonra kaşığın ortasına doğru genişleyip orada beyaz bir çökelek olarak kesilir."
Albümin'in amino asit dizini 1976'da çözülmüş, 1992'de üç boyutlu yapısının kalp şeklinde olduğu bulunmuştur.

Büyük proteinler kılcal damarlardan geçemedikleri için kandaki sıvıların sızma eğilimini dengelerler. Bu yüzden albümin, kılcal damarlardan dokulara su ve suda çözünür maddelerin geçmesine neden olan kolloid osmotik basınç veya onkotik basıncı düzenleyen başlıca proteindir. Onkotik basıncın %70'i albümin tarafından karşılanır, bu yüzden albümin damarların içiyle dışındaki dokular arasındaki sıvının dengelenmesinde gereklidir. Kan protein seviyelerinin düşmesi halinde, örneğin idrara protein geçme (proteinüri) veya kötü beslenmeden dolayı, dokularda su birikmesi, yani ödem oluşur.
Albüminin en ilginç özelliği taşıyabildiği maddelerin çeşitliliğidir (aşağıdaki şekillere bakınız). Albümin, suda çözünürlükleri düşük olan yağ asitlerinin kandaki başlıca taşıyıcısıdır. Bunun yanı sıra, oksijen serbest radikallerine bağlanarak bunları kontrol altına alır, ayrıca bilirubin (hem molekülünün yıkımı sırasında ortaya çıkar) gibi suda çözünmeyen bazı toksik metabolizma ürünlerine bağlanarak onları zararsız kılar. Albümin, bir kısmı yüksek konsantrasyonda zehirli olabilecek olan çeşitli metal iyonlarına da bağlanabilir. Pek çok fizyolojik süreçte yer alan nitrik oksitin (NO) kandaki başlıca taşıyısı da gene albümindir. Bu maddelere bağlanması sayesinde albümin hem bu maddelerin kandaki konsantrasyonlarını düşük ve zararsız düzeylerde tutar, hem de onların ihtiyaç duyuldukları yerlere ulaşmalarını sağlar.
Albüminde uzun yağ asidi moleküllerinin (oleik, linoleik, linolenik, arasidonik, palmitik ve miristik asit gibi) bağlanabildiği, ikisi sıkı, dördü gevşek olmak üzere altı bağlanma yeri vardır (yukarıdaki şekle bakınız). Bu yağ asitleri albümin tarafından hücrelere taşınıp oralarda kullanılırlar.
Yağ asitlerinin bağlandıkları yerlerden farklı olarak ayrıca küçük organik iyonların bağlanabildiği de iki yer vardır. Bunlardan biri küçük aromatik karboksilik asitleri tercih eder, öbürü negatif yük içeren çok halkalı bilesikleri tercih eder. Bu yerlerde tiroid hormonu ve diğer steroid hormonlar ve bilirubin taşınabilir. Tedavi amaçla vücuda alınan çoğu ilaç da bir ölçüde buralarda albümine bağlanırlar. Piridoksal (vitamin B6) da albümin tarafından taşınır.
Albümin, yukarida belirtilen bileşikler dışında çeşitli ağır metal iyonlarına da bağlanarak onların kandaki konsantrasyonunu kontrol eder. Albümin proteininde iki metal iyonu bağlanma yeri vardır ve bunlara çinko, bakır, kadmiyum, cıva, altın, gümüş ve nikel dahil olmak üzere çeşitli iyonlar bağlanabilir. Kalsiyum ve magnezyum da albümine bağlandığından albümin bu iki iyonun kandaki konsantrasyonlarına etki edebilir.
Yeterli miktarda protein almayan kişi belirli bir süre sonrasında vücudun beslenmesinin önüne geçerek albümin eksikliğine sebep olabilir. Bunun yanı sıra böbrek fonksiyonlarında bozukluk da albümin eksikliğine sebep olan etmenler arasında yer alabilir.
Albüminin bir diğer özelliği de kan pH'sini kısmen tamponlayabilmesidir.

Kan plazması hayat kurtarıcı bir tedavi aracı olmasına rağmen elde edilmesi zor ve çabuk bozulan bir üründür. Plazmanın yararlı özelliklerine sahip olan ve ondan daha kullanışlı plazma bölümleri bulmak için yapılan araştırmaların sonucunda, 1940'lı yıllarda Edwin J. Cohn albüminin kan plazmasından saflaştırılma yöntemini icat etmiştir. Albümin belli durumlarda kan plazmasının yerini alabilen mükemmel bir madde olduğu görülmüştür. Başlıca kullanımı travma, ameliyat, kan kaybı ve yanık tedavisinde kan hacminin arttırılması veya sabit tutulması içindir. Hastada kötü beslenme, susuzluk, kronik enfeksiyon, karaciğer veya böbrek bozuklukları durumunda da kullanılır. Ayrıca aşıların bozulmasını engellemek için de albümin kullanılır. Cohn'un saflaştırma yönteminin keşfi ikinci Dünya Savaşına rastlamasından dolayı Amerikan devleti ilaç şirketlerinden bu yöntemi hızla ticarîleştirmelerini istemiştir. Günümüzde dünya çapında yılda 500 ton albümin üretilir.

Albüminin, suda çözünürlüğü düşük olan organik iyonlara bağlanma özelliğinden yararlanılarak geliştirilmiş bir laboratuvar testinde, onun Bromkresol mor (Bromcresol purple, BCP) gibi bir boyaya bağlanmasına bakılır. Albümin, düşük pH'de bu boyaya bağlandığı zaman boyanın rengi çok daha belirginleşir. Kanda albümin eksikliği veya fazlalığı bulunduğunda bu durum serum protein elektroforez yöntemi ile ayrıntılı bir şekilde değerlendirilmelidir.
İdrarda albüminin varlığı için çeşitli testler vardır. Bunlarda ya albümine özgül monoklonal antikorlar veya Yüksek Basınçlı Sıvı Kromatografisi kullanılır.

www.albumin.org  24 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Online inheritance of the Man Albüminle ilgili hastalıklar ve bunların genetik boyutları (İngilizce)
Protein data bank'ta insan serum albuminin yapısı [1] ve [2]
Swis-Prot/TrEMBL veritabanında insan albumini hakkında bilgiler  2 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.(İngilizce)
Albumin Testi 29 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

İngilizce Vikipedi'de Albümin maddesi
Serum Albumin - Tutorial (İngilizce)
Regulation of Albumin Metabolism M A Rothschild, ­M Oratz, and ­S S Schreiber (1975) Annual reviews of Medicine Vol. 26: 91-104. (İngilizce)
Clinical Methods Third Edition Walker, H.K.; Hall, W.D.; Hurst, J.W.; editors Stoneham (MA): Butterworth Publishers; c1990 (İngilizce)
Richard Bright'in hayatı 28 Nisan 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
The Modern Concept of a Protein; A brief History of an Idea Richard D. Ludescher (İngilizce)
Early Blood Chemistry in Britain and France  Noel G. Coley (İngilizce)
Milk or albumin? The history of proteinuria before Richard Bright, by J.S. Cameron Richard Bright'tan önce Proteinuria'nın tarihçesi. (İngilizce)
Albüminin tarafından serum pH duzenlemesinin mekanizmasi 30 Kasım 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Gudehithlu KP, Pegoraro AA, Dunea G, Arruda JA, Singh AK. Degradation of albumin by the renal proximal tubule cells and the subsequent fate of its fragments. Kidney Int. 2004 65:2113-22 29 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Albümin Nedir ? Albümin Düşüklüğü Yüksekliği Albümin Tedavisi | TESPİT 22 Nisan 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. 11 Ocak 2019. 22 Nisan 2019 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim 22.04.2019.

Alyuvar, kırmızı kan hücresi veya eritrosit, en yaygın kan hücresi türüdür. Çağdaş bilim insanları laboratuvarda alyuvar geliştirebilmeyi başarmışlardır.

Alyuvar, Türkçede kanın rengi veya kızıl anlamındaki 'al' ile düz olmayan yuvarlak veya oval küçük cisim anlamındaki 'yuvar' kelimelerinden türetilmiştir. Eritrosit, Grekçe kızıl kap anlamına gelen erythros ve modern kullanımda "hücre" anlamını karşılayan -cyte sözcüklerinin birleşimidir.

Başlıca olarak omurgalıların, dokulara oksijen'i (O2) kan akışı yoluyla dolaşım sistemi aracılığıyla iletmesinin yoludur. Alyuvarlar oksijeni akciğerlerde alır ve vücudun kılcal damarlarında sıkarak dokulara bırakır. Balıklarda ise akciğer olmadığından solungaçlardan alır. Alyuvarları olan çoğu canlıda oksijen taşımakta kullanılan molekül hemoglobin iken yumuşakçalar gibi bazı canlılarda bakır içeren hemosiyanin bulunur.

Kırmızı kan hücrelerini ilk tanımlayan kişi, 1658'de bir kurbağanın kanını incelemek için ilkel bir mikroskop kullanan genç Hollandalı biyolog Jan Swammerdam'dı. Bu çalışmadan habersiz, Anton van Leeuwenhoek 1674'te "ince bir kum tanesinden 25.000 kat daha küçük" şeklinde boyutunu da belirterek daha kesin bir tanım daha yaptı.
1740'larda Bologna'da Vincenzo Menghini, ısıtılmış kırmızı kan hücrelerinden kalan toz veya külün üzerinden, mıknatıslar geçirerek demirin varlığını kanıtladı.
1901'de Karl Landsteiner, üç ana kan grubu olan A, B ve C'yi (daha sonra O olarak yeniden adlandırdı) keşfetmesini yayınladı. Landsteiner, serumla kırmızı kan hücrelerinin karışmasıyla ortaya çıkan, düzenli örüntüler gösteren reaksiyonları tanımladı. Böylece bu kan grupları arasındaki uyumlu ve uyumsuz kombinasyonları belirledi. Bir yıl sonra, Landsteiner'in iki meslektaşı Alfred von Decastello ve Adriano Sturli, dördüncü bir kan grubu olan AB'yi tanımladılar.
1959'da, Dr. Max Perutz, X-ışını kristalografisini kullanarak, oksijen taşıyan kırmızı kan hücresi proteini olan hemoglobinin yapısını çözmeyi başardı.
Şimdiye kadar bulunan en eski bozulmamış alyuvarlar; Ötzi adlı, M.Ö 3255 civarında ölen bir insanın doğal bir mumyasında keşfedildi. Bu hücreler Mayıs 2012'de keşfedildi.

İnsanlarda olgun kızıl kan hücreleri esnek ve oval bikonkav disklerdir. Hemoglobin en fazla boşluk alanı sağlamak için bir hücre çekirdeğinden ve çoğu organelden yoksundurlar, hücre zarı ile hemoglobin çuvalları olarak görülebilirler. Erişkin insanlarda saniyede yaklaşık 2.4 milyon yeni eritrosit üretilir. Hücreler kemik iliğinde gelişir. Makrofajlar tarafından bileşenlerine geri dönüştürülmeden önce vücutta yaklaşık 100-120 gün dolaşırlar. Her dolaşım yaklaşık 60 saniye (bir dakika) sürer. İnsan vücudundaki hücrelerin 20-30trilyonu yani yaklaşık %84'ü kırmızı kan hücresidir. Kan hacminin ise yaklaşık yarısı (%40 ila %45 ) kırmızı kan hücreleridir.
Eritrositlerin sitoplazması, hücrelerin ve kanın kırmızı renginden sorumlu olan demir içeren, oksijeni bağlayabilen bir biyomolekül olan hemoglobin açısından zengindir. Her insan kırmızı kan hücresi yaklaşık 270 milyon hemoglobin molekülü içerir. Hücre zarı protein ve lipidlerin bağlanmasıyla oluşur. Hücre zarı fizyolojik hücre işlevleri için kesin olarak gereken özellikleri sağlar. Örneğin dolaşım sistemini, özellikle de kılcal ağı geçerken gereken esneklik ve sağlamlık gibi.

Alyuvarlar büyük oranda hemoglobin içerirler. Hemoglobin moleküllerine akciğerler veya solungaçlarda oksijen bağlanır. Böylece içinde oksijen bağlı hemoglobin taşıyan alyuvarlar vücuttaki dokulara oksijeni ulaştırabilirler. Hemoglobin ayrıca karbondioksitin de az bir bölümünü taşır; örneğin insanlarda oksijenin %2'si ve karbondioksitin çoğu kan plazmasında çözünmüş olarak taşınır. Benzer bir protein olan miyoglobin ise kaslarda oksijen depolamaya yarar.

Memeli alyuvarları bikonkav disk (iki yanından da basık yuvarlak) şeklindedir. Alyuvarların yapım yeri yassı kemiklerin iliğidir. İlikte üretilme aşamasında olan olgunlaşmamış alyuvarların çekirdeği (ve böylece de bölünme yetenekleri) vardır, hemoglobin içermezler. Fakat gelişme süresinde alyuvar çekirdeğini dışarı atar ve hemoglobin içerir duruma gelir. Gelişme sona erdiğinde alyuvar çekirdeğin yanı sıra tüm organellerini yitirmiştir. Çekirdekleri olmadığı için DNA da içermeyen alyuvarlar bölünemezler. Mitokondriye sahip olmadıkları için memeli alyuvarları, fermantasyon (mayalanma) yaparak, glikozun glikolize edilmesiyle (glikozu glikolitik fermentlerle parçalama) enerji üretirler. Bu tepkime sonucunda laktik asit oluşur. İki yandan basık yassı şekilleri (bikonkav disk) ve hiçbir organel içermemeleri onları en etkili şekilde oksijen taşımaya elverişli kılar ve aynı nedenlerden dolayı kısa bir süre yaşayabilirler. Ortalama yaşam süreleri 120 gündür.

Ortalama bir insan alyuvarının çapı 6-8 µm'dir. Tek bir insan alyuvarı yaklaşık 270 milyon hemoglobin molekülü ve her bir hemoglobin molekülü ise dört hem grubu içerir. Oksijeni bağlayan hem grubudur: her hem grubu bir oksijen molekülü bağlar, yani her hemoglobin molekülü dört adet oksijen molekülü bağlayabilir. Dört tane oksijen molekülü bağlayan hemoglobin bütünüyle doymuştur ve oksihemoglobin olarak adlandırılır. Oksihemoglobin parlak kırmızı renktedir. Oksihemoglobin bağladığı 4 oksijen molekülünden bir veya daha fazlasını yitirirse, deoksihemoglobin olarak adlandırılır. Deoksihemoglobin koyu kırmızı renktedir. Toplardamarlardaki kanda (venöz kan) daha çok deoksihemoglobin bulunur; bu nedenle toplardamalardaki kan, atardamarlardaki kandan (arteryel kan) daha koyu renktedir.
Alyuvarların hücre zarı oligosakkarit yapıdadır. İnsan alyuvar zarında dışta karbonhidatça zengin glikokaliks, ortada fosfolipit-ve-kolesterol içeren lipid çift tabakası (çok sayıda geçiş proteini barındırır) ve içte hücreye esneklik sağlayan protein iskeleti olmak üzere üç katman bulunur; zar kütlesinin yaklaşık yarısı proteinlerden, diğer yarısı lipitlerden oluşur. Bu proteinlerden dolayı insan kanları, ABO diye adlandırılan kan gruplarına ayrılır.

İnsan eritrositleri, yaklaşık 7 gün içinde kök hücrelerden olgun kırmızı kan hücrelerine eritropoez denen bir süreçle üretilir. Olgunlaştıklarında, sağlıklı bir bireyde bu hücreler kan dolaşımında yaklaşık 100 ila 120 gün yaşarlar. (zamanında doğmuş bir yaşına kadar bebeklerde 80 ila 90 gün yaşarlar) Ömürlerinin sonunda dolaşımdan çıkarılırlar. Birçok kronik hastalıkta kırmızı kan hücrelerinin ömrü azalır.

Eritropoez, yaklaşık 7 gün süren yeni kırmızı kan hücrelerinin üretildiği süreçtir; süreç boyunca, büyük kemiklerdeki kemik iliğinde sürekli olarak kırmızı kan hücreleri üretilir. (embriyoda ise karaciğer, kırmızı kan hücresi üretiminin ana bölgesidir.) Üretim, böbrek tarafından sentezlenen eritropoietin (EPO) hormonu tarafından uyarılabilir. Kemik iliğinden ayrılmadan hemen önce ve sonra gelişen hücreler retikülositler olarak bilinir; bunlar dolaşımdaki kırmızı kan hücrelerinin yaklaşık %1'ini oluşturur.

Eritrositik sedimentasyon hızı olarak da bilinir. Dikey olarak tutulan tüplerde uygulanan bu yöntem herhangi bir hastalık için patognomik olmayıp sadece genel sağlık durumunun değerlendirilmesinde kullanılır. Sedimentasyon hızı memelilerde oldukça farklılık gösterir. Örneğin atlarda oldukça hızlı iken, sığırlarda son derece yavaştır.

Alyuvar ile ilgisi bulunan kan hastalıklarından bazıları şunlardır:

Vücutta yeterli alyuvar veya hemoglobin bulunmamasıdır. Alyuvarların ya da hemoglobinlerin gerek kalıtsal gerekse edinilmiş nedenlerden dolayı olağandışı olduğu durumlarda da kansızlık gelişebilir. Aneminin bazı türleri veya görüldüğü durumlar şunlardır: Anemiler düşük kırmızı hücre sayısı veya kırmızı kan hücrelerinin veya hemoglobinin bazı anormallikleri nedeniyle kanın düşük oksijen taşıma kapasitesi ile karakterizedir

Demir eksikliği anemisi en sık görülen anemidir; Diyetle alınan demirin veya emiliminin yetersiz olduğu ve demir içeren hemoglobinin oluşamadığı durumlarda ortaya çıkar.
Orak hücre anemisi anormal hemoglobin molekülleri ile sonuçlanan genetik bir hastalıktır. Bunlar dokulardaki oksijen yükünü serbest bıraktıklarında çözünmez hale gelirler ve yanlış şekilli kırmızı kan hücrelerine yol açarlar. Bu orak şeklindeki kırmızı hücreler daha az deforme olabilir ve daha azviskoelastiktir, yani katı hale gelebilirler ve kan damarı tıkanıklığına, ağrıya, felçlere ve diğer doku hasarlarına neden olabilirler.
Talasemi Anormal oranda hemoglobin alt birimlerinin üretilmesiyle sonuçlanan genetik bir hastalıktır. Bir alt tipi Akdeniz anemisi veya Akdeniz kansızlığı olarak da bilinen Beta Talasemidir.
Sferositoz Kalıtsal sferositoz sendromları, kırmızı kan hücresinin hücre zarındaki kusurlardan dolayı ortaya çıkan, hücrelerin esnek halka şeklinde  yerine küçük küre şeklinde ve kırılgan olmasına neden olan bir grup kalıtsal bozukluktur. Bu anormal kırmızı kan hücreleri dalak tarafından yok edilir. Kırmızı kan hücresi zarının diğer birkaç kalıtsal bozukluğu daha bilinmektedir.* Pernisyöz anemi vücudun gıdalardan B 12 vitamini emmesi için gerekli olan intrinsik faktörden yoksun olduğu bir otoimmün hastalıktır. Hemoglobin üretimi için B 12 vitamini gereklidir.
Aplastik anemi: Kemik iliğinin kan hücreleri üretememesinden kaynaklanır.
Hemolitik anemi: Hemolizle gerçekleşen anemiye denir Hemoliz kırmızı kan hücrelerinin aşırı parçalanması için genel terimdir.

Ayrıca anemi yapan başka hastalıklarda vardır. Bunlar;
Sıtma paraziti, yaşam döngüsünün bir kısmını kırmızı kan hücrelerinde geçirir, hemoglobinleriyle beslenir ve sonra onları parçalayarak ateşe neden olur. Hem orak hücre hastalığı hem de talasemi, sıtma bölgelerinde daha yaygındır, çünkü bu mutasyonlar parazite karşı bir miktar koruma sağlar.
Dissemine intravasküler pıhtılaşma (DIC) ve trombotik mikroanjiyopatiler dahil olmak üzere çeşitli mikroanjiyopatik hastalıklar , şistositler adlandırılan patognomonik (tanısal) kırmızı kan hücresi fragmanları ile ortaya çıkar. Bu patolojiler ,bir trombüsü geçmeye çalışırken kırmızı kan hücrelerini ayıran fibrin iplikleri üretir.
Saf kırmızı hücre aplazisi, kemik iliğinin sa

Organik kimyada bazı atom halkalarının yapısı beklenenin üstünde kararlıdır. Doymamış bağlar, yalın elektron çiftleri veya boş yörüngelerden oluşan konjüge bir halkanın konjüge olmasından beklenecek kararlılıktan daha yüksek bir kararlılık gösterme özelliğine aromatiklik (veya aromatisite) denir. Aromatiklik, halkasal delokalizasyon ve rezonansın bir belirtisi olarak da düşünülebilir.
Aromatikliğin nedeni genelde, halkasal düzenlenmiş ve birbirlerine almaşık olarak tek ve çift bağlarla  bağlı atomlar etrafında elektronların serbestçe dönebilmesine bağlanır. Bu bağlar birbirinin aynı olup her biri tek ve çift birer bağın birleşimi olarak düşünülebilir. Aromatik halkalar hakkındaki bu yaygın model, örneğin benzenin almaşık tek ve çift bağlardan oluşan altı kenarlı bir halka (sikloheksatrien) olduğu fikri, Kekulé tarafından  geliştirilmiştir (bakınız aşağıda tarih kısmı). Benzen modeli iki rezonans biçiminden oluşmaktadır, bunlar çift ve tek bağların birbiriyle yer değiştirmesine karşılık gelir. Yüklerin delokalizasyonu göz önüne alınmazsa benzinin aslında olduğundan çok daha az kararlı olması beklenir.

Rezonans diyagramlarında çift başlı ok, iki yapının ayrı varlıklar olmadığını, sadece birer olasılık olduğunu belirtir. Bu şekillerin hiçbiri asıl bileşiğin doğru bir temsili değildir, ikisinin hibriti (ortalaması) bileşiğin gerçek yapısını en iyi yansıtır. C=C bağı C-C bağından daha kısadır ama benzen molekülü tam bir altıgendir, altı karbon-karbon bağının her biri aynı uzunluğa sahiptir, bu uzunluk tek ve çift bağların uzunluğunun arasındadır.
Daha iyi bir betimleme, halkanın altında ve üstünde eşit bir şekilde dağılmış bir π-bağ ile elektron yoğunluğunun eşit bir şekilde dağılmış olduğu dairesel π bağlarıdır. Bu model, elektron yoğunluğunun aromatik halka içindeki dağılımını daha iyi betimler.
Karbon çekirdekleri arasındaki hayalî çizgi üzerinde bulunan elektronlar tarafından meydana gelen tek bağlara σ-bağları denir. Çift bağlar bir σ-bağı ve bir π-bağından oluşur. π-bağları, atomik p yörüngelerinin halka düzleminin altı ve üstünde örtüşmesinden meydana gelir. Aşağıdaki çizimler bu p yörüngelerinin konumlarını gösterir.

Atomların düzleminin dışında bulundukları için bu yörüngeler birbirleriyle serbestçe etkileşebilir ve delokalize olabilir. Bu demektir ki, tek bir karbon atomuna bağlı olmak yerine, her bir elektron halkadaki altı atom tarafından paylaşılır. Dolayısıyla, her karbon atomu ile çift bağ kurmaya yetecek kadar elektron yoktur, ama "fazlalık" elektronlar halkadaki tüm bağları eşit derecede güçlendirirler. Meydana gelen moleküler yörüngede π simetrisi vardır.

Aromatik sözcüğünün kimyasal bir terim olarak ilk kullanımı, 1855'te August Wilhelm Hofmann tarafından yazılan, fenil radikali içeren bileşikler hakkında bir makalede olmuştur. Aroma sözcüğünün kokular için kullanılan bir terim olduğu düşünülürse ve aromatik terimi gerçekten eğer ilk defa bu yayında kullanıldıysa, sadece bir kısmı kokulu olan bir grup bileşik için Hoffman'ın bu terimi bir sıfat olarak kullanmasının nedeni bilinmemektedir. En kokulu organik bileşikler terpenlerdir ve bunlar kimyasal anlamda aromatik değildir. Ama, terpen ve benzenoid bileşiklerin kimyasal bir ortak özelliği vardır, çoğu alifatik bileşikten daha yüksek bir doymamışlık endeksleri vardır. Hofmann bu iki kategori arasındaki ayrıma dikkat etmemiş olabilir.
Benzen için sikloheksatrien yapısı ilk defa August Kekulé tarafından 1865'te önerilmiştir. Bunu izleyen onyıllar zarfında çoğu kimyacı bu önerilen yapıyı kabul etmiştir, çünkü bu yapı aromatik kimyada bilinen çoğu izomerik ilişkileri açıklamaktaydı. Ancak, bu doymamış bileşiğin neden katılma reaksiyonlarında az tepkidiği anlaşılamayan bir olguydu.
Elektronun kaşifi J. J. Thomson, 1897 - 1906 arasında, benzendeki karbonlara arasında üç eşdeğer elektron olduğu görüşünü geliştirdi.

Benzenin istisnai kararlılığının bir açıklaması Robert Robinson'a atfedilir. Robinson, 1925'te ilk defa, düzenlerinin bozulmasına direnç gösteren altı elektronlu gruplar için aromatik altılı terimini kullanmıştır.
Aslında bu teori daha eskiye, 1922'de Ernest Crocker aracılığıyla Henry Edward Armstrong'a dayanır. Armstrong, 1890'da yayınladığı bir makalede "(altı) merkezcil afiniteler bir daire içinde etkir ... benzen bir çifte halka olarak tarif edilebilir ... ve katılmalı bir bileşik oluşunca iç afinite halkası bozulur, kendilerine bir şey eklenmeyen bitişik karbonlar zorunlu olarak etilenik hâle geçerler" demiştir.
Burada Armstrong en az dört modern kavrama değinmektedir. Birincisi, "afinite" dediği şey günümüzdeki elektron olarak adlandırılır. konjugasyonu bozulan (ikinci kavram) bir Wheland ara ürünü yoluyla (üçüncü kavram) meydana gelen elektronik aromatik substitusyonu  (dördüncü kavram) betimlemektedir . İç halkayı temsil etmek için halka üzerine C sembolünü kullanarak Eric Clar'ın notasyonuna öncülük etmiştir. Armstrong "afinite"lerin sadece noktasal tanecikler olmadıklarını, bir yönleri olduğunu da fark etmiş ve benzen halkasına sübstitüentler eklenmesinin "afinite"lerin dağılımının değiştirdiğini ifade etmiştir (bir cisimdeki elektrik yükün dağılımının başka bir cisim yaklaştırılmasıyla değişmesi gibi). Bu görüşleri ile dalga mekaniğinin temel kavramlarını öngörmüş olduğu da iddia edilmiştir.
Kararlılığın veya aromatikliğin, kuantum mekanik kökeni ilk defa 1931'de Hückel tarafından modellenmiştir. Bağ elektronlarını sigma ve pi elektronları olarak ayıran ilk kişi olmuştur.

Aromatik (aril) bir bileşik belli özellikleri olan bir grup kovalent bağlı atom içerir:

Genelde almaşık tek ve çift kovalent bağ düzeninden oluşmuş, Delokalize bir konjüge π sistemi.
Sisteme ait tüm atomların aynı düzlemde olduğu eşdüzlemli bir yapı.
Çift sayılı ama dördün katı olmayan sayıda delokalize π elektronları. Bu, Hückel kuralı olarak adlandırılır.
Benzenin aromatik (üç çift bağ için 6 elektron) olmasına karşın, siklobutadien değildir, çünkü delokalize elektron sayısı 4'tür ki bu tabii 4'ün bir katıdır. Siklobutadienür (-2) iyonu, oysa, aromatiktir (6 elektron). Aromatik bir sistemdeki bir atom, sisteme ait olmayan elektronlara sahip olabilir, bunlar 4n+2 kuralında için göz önüne alınmaz. Furan molekülündeki oksijen atomunda sp² hibridizasyonu vardır. Bir yalın çift  π sistemine dahildir, öbürü ise halkanın düzlemi içindedir (diğer konumlardaki C-H bağına benzer şekilde). Altı π elektronu vardır, dolayısıyla furan aromatiktir.
Aromatik moleküller tipik olarak ileri derecede kimyasal stabilite (kararlılık) gösterirler, aromatik olmayan moleküllere kıyasla. Aromatik olabilen bir molekül, aromatik olabilmek için elektronik veya şekilsel (konformasyonel) yapısını değiştirir. Bu fazladan stabilite molekülün kimyasını değiştirir. Aromatik bileşikler elektrofilik aromatik substitusyona ve nükleofilik aromatik substitusyona uğrayabilirler, ama karbon-karbon çift bağlarında olan türden, elektrofilik ekleme tepkimeleri olmaz.
Aromatik bir molekülde dolaşan π elektronları halka akımları meydana getirir, bunlar dışarıdan uygulanan bir manyetik alana (NMR'de olduğu gibi) karşı kor. Aromatik halka düzlemindeki protonların NMR sinyali, aromatik olmayan sp² karbonlarınkine kıyasla daha düşük manyetik alan değerlerine doğru kayar. Bu, aromatikliği belirlemenin önemli bir yoludur. Aynı mekanizma ile halka ekseni üzerinde yer alan protonların sinyali daha yüksek alan değerlerine kayar.
Aromatik moleküller π-π istiflenmesi yoluyla birbirleriyle etkileşebilirler: π sistemleri "yüz-yüze" gelerek birbirleriyle örtüşürler. Aromatik moleküller ayrıca "yüz-kenara" da etkileşebilirler: halka atomlarındaki sübstitüentlerin üzerindeki ufak pozitif yük, öbür moleküldeki aromatik sistemdeki ufak negatif yük tarafından çekime uğrar.
4n sayıda π elektronu içeren düzlemsel tek halkalı moleküller antiaromatik olarak adlandırılır ve bunlar genelde kararsızdır. Antiaromatik olabilecek moleküller elektronik veya şekilsel (konformasyonel) yapılarını değiştirerek bu hâlde olmama, yani aromatik olmama, eğilimi gösterirler. Örneğin, siklooktatetraen düzlemsel yapısını bozarak bitişik çift bağlar arasındaki π örtüşmesini yok eder. Bir diğer örnek siklobutadien'dir; bu molekül asimetrik dikdörtgen bir yapı oluşturur, tek ve çift bağlar almaşık olmalarına rağmen tek bağlar çift bağlardan oldukça daha uzundur, bunun sonucu uygunsuz p yörüngesi örtüşmesi azalır. Dolayısıyla siklobutadien aromatik değildir; simetrik kare şekle etki edecek antiaromatik destabilizasyona kıyasla, asimetrik biçiminin gerginliği daha tercihlidir.

Aromatik bileşikler endüstride önemli yere sahiptir. Hidrokarbonların en önemlileri arasında benzen, toluen, orto-ksilen ve para-ksilen sayılabilir. Dünya çapında her yıl yaklaşık 35 milyon ton aromatik bileşik üretilir. Petrol rafinasyonu veya kömür katranının damıtımı ile Karmaşık karışımlardan elde edilirler. Bu bileşiklerden stiren, fenol, anilin, polyester ve naylon gibi önemli kimyasallar ve polimerler üretilir.
Başka aromatik bileşikler tüm canlıların biyokimyasında anahtar rollere sahiptir. Proteinleri oluşturan 20 amino asitten üçü, fenilalanin, triptofan ve tirozin, aromatiktir. Ayrıca, DNA ve RNA'ki nükleotitler (adenin, timin, sitozin, guanin, urasil) aromatik pürin ve pirimidin türevleridir. Hem grubu 22 π elektronundan oluşan bir aromatik sistem içerir, klorofilde de benzer bir aromatik sistem vardır.

Aromatik bileşiklerin çok büyük çoğunluğu karbon içerir ama hidrokarbon olmak zorunda değildirler.

Heterosiklik aromatiklerde (heteroaromatlar), aromatik halkanın bir veya daha fazla atomu karbondan başka elementtir. Bu durum halkanın aromatikliğini azaltabilir ve dolayısıyla (furan molekülünde olduğu gibi) reaktivitesini artırır. Başka örnekler arasında piridin, pirazin, imidazol, pirazol, oksazol, tiyofen ve bunların benzen eklemeli türevleri (örneğin benzimidazol) sayılabilir.

Polisiklik aromatik hidrokarbonlar, bitişik iki komşu karbonun paylaşılması sonucu birbiriyle kaynaşmış iki veya daha çok basit aromatik halkadan oluşur. Örnek olarak naftalen, antras

Aseton (Acetone), propanon ya da dimetil keton, (CH3)2CO formüllü organik kimyasal bileşiktir.
Keskin, yanıcı, zehirli olmayan renksiz bir sıvıdır. Çözücü olarak çokça kullanılır. Kapalı formülü C3H6O olarak gösterilir. Su, etanol ve dietil eterle her oranda karışır. Odunun kuru kuruya damıtılmasından, asetat tuzlarının ısıtılmasından ve teknikte izopropil alkolün bakır katalizörlerinden 250 °C'de dehidrojenasyonundan elde edilir. Yağ, boya, kauçuk ve diğer maddelerin çözücüsü olarak kullanılır. Ayrıca izopropil alkol, izopren, kloroform, bromoform, iyodoform ve poli(metil metakrilat) (PMMA) gibi ürünlerin elde edilişinde öncü madde olarak kullanılır. İnsan vücudunda, normal metabolizma ürünü olarak yüksek miktarlarda üretilip atılır.

Organik kimya terminolojisindeki gelişmelerden önce, asetona 17. yüzyıldan itibaren birçok farklı isim verildi. İsimler, bir kurşun bileşiği olduğu sanıldığında verilen Satürn ruhu ve daha sonra piro-asetik ruh ve piro-asetik esteri içerir.
Antoine Bussy tarafından verilen "aseton" adından önce, metil alkolün mesit ve etil alkolden oluştuğunu iddia eden Carl Reichenbach tarafından "mesit" (Yunanca μεσίτης, arabulucu anlamına gelir) olarak adlandırılmıştır. Mesit'ten türetilen isimler, ilk olarak asetondan sentezlenen mesitilen ve mesitil oksiti içerir.

Aseton ilk olarak Andreas Libavius tarafından 1606'da kurşun(II) asetatın damıtılmasından elde edilmiştir.
1832'de Fransız kimyager Jean-Baptiste Dumas ve Alman kimyager Justus von Liebig, asetonun ampirik formülünü belirlediler. 1833'te Fransız kimyagerler Antoine Bussy ve Michel Chevreul, benzer şekilde hazırlanmış bir ürünün daha sonra margarik asitten "margaron" adının verilmesi gibi, ilgili asidin (yani asetik asit) köküne -on ekini ekleyerek asetonu adlandırmaya karar verdiler. 1852 yılında, İngiliz kimyager Alexander William Williamson asetonun metil asetil olduğunu fark etmiştir. 1865 yılında, Alman kimyager August Kekulé asetonun modern yapısal formülünü yayınladı.

Aseton dolaylı ya da doğrudan propilenden üretilir. Asetonun %83'ü kümen yöntemiyle üretilir, sonuçta aseton üretimi fenol üretimine bağlıdır. Kümen işleminde, fenol ve aseton üretmek için hava ile oksitlenen kümeni üretmek için benzen propilen ile alkillenir:

Diğer işlemler, propilenin doğrudan oksidasyonunu (Wacker-Hoechst işlemi) veya asetona oksitlenen (hidrojeni giderilen) 2-propanol verecek şekilde propilenin hidrasyonunu içerir.

Geçmişte aseton, örneğin ketonik dekarboksilasyonda kalsiyum asetat gibi asetatların kuru damıtılmasıyla üretiliyordu.

  
    
      
        
          Ca
          
            
              (
              
                CH
                
                  3
                
                
                  
                
              
              COO
              )
            
            
              2
            
            
              
            
          
          ⟶
          
            CaO
            
              
                (
                s
                )
              
            
            
              
            
          
          

          
          +
          
            CO
            
              2
              
                (
                g
                )
              
            
            
              
            
          
          

          
          +
          
            
              (
              
                CH
                
                  3
                
                
                  
                
              
              )
            
            
              2
            
            
              
            
          
          CO
          
            ↓
          
        
      
    
    {\displaystyle {\ce {Ca(CH3COO)2 -> CaO_{(s)}{}+ CO2_{(g)}{}+ (CH3)2CO v}}}
  

O zamandan sonra Birinci Dünya Savaşı sırasında, Chaim Weizmann (daha sonra İsrail'in ilk başkanı) tarafından geliştirilen Clostridium acetobutylicum bakterisi ile aseton-bütanol-etanol fermantasyonu kullanılarak aseton üretildi. Bu aseton-bütanol-etanol fermantasyonu, daha iyi verime sahip daha yeni yöntemler bulunduğunda sonunda terk edildi.

Aseton kullanımının büyük bir kısmı çözücü olarak, diğer bir kısmı ise endüstride metil metakrilatın üretiminde kullanılan aseton siyanohidrinin üretimi için kullanılır.

Aseton, birçok plastik ve bazı sentetik elyaflar için iyi bir çözücüdür. Poliester reçinenin inceltilmesinde, bu malzemeyle kullanılan aletlerin temizlenmesinde, iki bileşenli epoksi ve süper yapıştırıcıların sertleşmeden önce çözülmesinde kullanılır. Bazı boya ve verniklerin uçucu bileşenlerinden biri olarak kullanılır. Ağır bir yağ sökücü olarak, boyama veya lehimlemeden önce metalin hazırlanmasında ve lehimlemeden sonra rosin akışının giderilmesinde yararlıdır, ancak polistiren kapasitörler gibi bazı elektronik bileşenlere ciddi zarar verebilir.

Aseton, kendisi yanıcı olmasına rağmen, saf hâlde basınçlı olarak saklanamayan asetilenin taşınmasında çözücü olarak kullanılır. Gözenekli bir malzeme içeren kaplar önce asetonla, ardından aseton içinde çözünen asetilenle doldurulur. Bir litre aseton, 10 bar (1,0 MPa) basınçta yaklaşık 250 litre asetileni çözebilir.

Aseton, metil metakrilat sentezlemek için kullanılır. Bu işlem ilk olarak Hidrojen siyanür (HCN) ile reaksiyon yoluyla asetonun, aseton siyanohidrine dönüşümü ile başlar:

  
    
      
        
          
            
              (
              
                CH
                
                  3
                
                
                  
                
              
              )
            
            
              2
            
            
              
            
          
          CO
          +
          HCN
          ⟶
          
            
              (
              
                CH
                
                  3
                
                
                  
                
              
              )
            
            
              2
            
            
              
            
          
          C
          
            (
            OH
            )
          
          CN
        
      
    
    {\displaystyle {\ce {(CH3)2CO + HCN -> (CH3)2C(OH)CN}}}
  

Sonraki adımda oluşan bu nitril, esterlenen doymamış bir amide hidrolize edilir:

  
    
      
        
          
            
              (
              
                CH
                
                  3
                
                
                  
                
              
              )
            
            
              2
            
            
              
            
          
          C
          
            (
            OH
            )
          
          CN
          +
          
            CH
            
              3
            
            
              
            
          
          OH
          ⟶
          
            CH
            
              2
            
            
              
            
          
          
            =
          
          C
          
            (
            
              CH
              
                3
              
              
                
              
            
            )
          
          
            CO
            
              2
            
            
              
            
          
          
            CH
            
              3
            
            
              
            
          
          +
          
            NH
            
              3
            
            
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\ce {(CH3)2C(OH)CN + CH3OH -> CH2=C(CH3)CO2CH3 + NH3}}}
  

Asetonun üçüncü ana kullanımı (yaklaşık %20), bisfenol A sentezidir. Bisfenol A, polikarbonatlar, poliüretanlar ve epoksi reçineler gibi birçok polimerin bir bileşenidir. Sentez, asetonun fenol ile yoğunlaşmasını içerir:

  
    
      
        
          
            
              (
              
                CH
                
                  3
                
                
                  
                
              
              )
            
            
              2
            
            
              
            
          
          CO
          +
          2
          
          
            C
            
              6
            
            
              
            
          
          
            H
            
              5
            
            
              
            
          
          OH
          ⟶
          
            
              (
              
                CH
                
                  3
                
                
                  
                
              
              )
            
            
              2
            
            
              
            
          
          C
          
            
              (
              
                C
                
                  6
                
                
                  
                
              
              
                H
                
                  4
                
                
                  
                
              
              OH
              )
            
            
              2
            
            
              
            
          
          +
          
            H
            
              2
            
            
              
            
          
          O
        
      
    
    {\displaystyle {\ce {(CH3)2CO + 2 C6H5OH -> (CH3)2C(C6H4OH)2 + H2O}}}
  

Metil izobütil alkol ve metil izobütil keton çözücülerinin üretiminde milyonlarca kilogram aseton tüketilir. Bu ürünler, diaseton alkol vermek için bir ilk aldol yoğunlaşması yoluyla ortaya çıkar.

  
    
      
        
          2

Kimyada, bir asit ayrışma sabiti (asit sabiti veya asit iyonlaşma sabiti olarak da bilinir); çözeltideki bir asidin kuvvetinin kantitatif bir ölçüsüdür. 
  
    
      
        
          K
          
            a
          
        
      
    
    {\displaystyle K_{a}}
  
 olarak gösterilir. 

  
    
      
        
          HA
          
            
              
                
                  
                    
                      ↽
                    
                    
                    
                    
                      −
                    
                  
                
              
              
                
                  
                    
                      −
                    
                    
                    
                    
                      ⇀
                    
                  
                
              
            
          
          
            A
            
              −
            
          
          +
          
            H
            
              +
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\ce {HA <=> A^- + H^+}}}
  

HA kimyasal türü, asidin eşlenik bazı olan A−'ya ve bir hidrojen iyonu olan H+'ya ayrışan bir asittir. Hem ileri hem de geri reaksiyonlar aynı hızda meydana geldiğinden, bileşenlerinin konsantrasyonları zamanla değişmediğinde sistemin dengede olduğu söylenir.

Avrupa Kimyasallar Ajansı (European Chemicals Agency, ECHA), kimyasalların güvenli kullanımı için çalışan bir Avrupa Birliği ajansıdır. Avrupa Birliği'nin Kimyasalların Kayıt, Değerlendirme, Yetkilendirme ve Kısıtlanması (REACH) adlı düzenlemesinin uygulanmasının teknik ve idari yönlerini yönetir. ECHA, AB'nin kimyasallar mevzuatının uygulanmasında düzenleyici otoriteler arasında itici güçtür. ECHA, şirketlerin mevzuata uyduklarını, kimyasalların güvenli kullanımını geliştirip geliştirmediklerini, kimyasallar hakkında bilgi sağladıklarını ve endişe verici kimyasallara değindiklerini tespit etmek zorundadır.
2007 yılından beri faaliyet gösteren ajansın merkezi Helsinki'dedir. REACH tarafından kurulan bağımsız ve olgun bir düzenleyici kuruluş olan ECHA, Avrupa Komisyonu'nun bir yan kuruluşu değildir.

Ağır su (D2O), nükleer reaktörlerde kullanılan, hidrojen yerine ağır hidrojen (döteryum) izotopuna sahip, yoğunluğu yüksek sudur.
1932'de ilk kez suyun elektrolizi yolu ile Hugh Taylor bulmuştur. Su moleküllerinin çoğu atom ağırlığı 1 olan hidrojen ile 16 olan oksijenden meydana gelmiştir. Fakat suyu oluşturan elementlerden yani hidrojen ve oksijen izotopları düşünülürse farklı molekül yapısı olduğu görülür. Hidrojenin döteryumla trityum, oksijenin O18, O17 gibi ağır izotoplarını içeren sulara ağır su denmektedir. Ancak ağır su diyerek bahsedilen döteryum oksittir. Ağır su, tatlı sularda ve yeraltı sularında eser miktarda; kar, deniz ve göl sularındaysa daha bol bulunur. Organizmalar için zehirlidir.
Ağır suyun nötron yavaşlatma gücünün normal sudan daha yüksek olması ve soğurma özelliğinin daha az olması ile reaktörlerde yakıt olarak doğal uranyumun kullanılmasına olanak verir.
Ağır su, II. Dünya Savaşı'nda Naziler tarafından, atom bombasını geliştirmek amacıyla da kullanılmıştır.

B hücresi, humoral bağışıklık yanıtında büyük bir rol oynayan lenfositlerdir. Bu hücreler ilk defa 1960'larda kuşlarda tespit edilmiştir. 'B' kısaltması, kuşlarda bu hücrelerin olgunlaştığı organ olan Bursa Fabricius'tan gelmektedir. Öte yandan Bursa Fabricus kuşlara ait bir organdır ve memelilerde bulunmaz.
İnsan vücudu her gün milyonlarca farklı B hücresi tipi üretir ve her tipin zarında belirli bir antijene bağlanabilecek özel (özgün) bir reseptör proteini vardır. İnsan vücudunda kan ve lenfte milyonlarca B hücresi antikor üretmeden dolaşır. Herhangi bir B hücresi antijen ile karşılaştığında ve bir yardımcı T hücresinden ilave sinyal aldığında; aşağıda tanımlanan iki farklı B hücresi tipinden birine farklılaşır. B hücreleri doğrudan bu hücre tiplerinden birine dönüşebilecekleri gibi, bir ara adımdan sonra da dönüşebilirler.

Plazma B hücreleri, antikor üretirler ki bu antikorlar antijenlerin yıkımına, antijenlere bağlanarak ve böylece bağlandıkları antijenleri fagositler için daha kolay hedefler hâline getirerek yardımcı olurlar.
Bellek B hücreleri, ilk bağışıklık yanıtında karşılaşılan antijenlere özel olarak oluşurlar ve uzun süre canlı kalırlar. Bu hücreler ilgili oldukları antijenin tekrar görülmesi hâlinde hızlı yanıt verebilirler.

CAS kayıt numaraları kimyasal bileşikler, polimerler, biyolojik dizinler, karışımlar ve alaşımlar için kullanılan tek tanımlayıcı (unique) sayılardır. CAS numarası olarak da bilinirler.
Amerikan Kimya Derneği'nin (American Chemical Society) bir alt bölümü olan Chemical Abstracts Service (CAS), bu tanımlayıcı numaraları bilimsel literatürde tanımlanmış her bir kimyasal bileşik için verir. Kimyasal bileşiklerin birden fazla ismi olabileceği için, amaç veritabanı aramalarını kolaylaştırmaktır. Günümüz molekül veritabanlarının hemen hepsinde CAS numarasıyla arama yapılabilir.
Mayıs 2006 tarihi itibarıyla CAS sicilinde 28 milyon dolayında kayıt vardır. Tam rakam www.cas.org sitesinde yayımlanmaktadır. Haftada yaklaşık 50.000 yeni kayıt eklenmektedir.
CAS ayrıca bu kimyasal maddelerin bir veritabanını (CAS registry) güncel tutup satmaktadır.

CAS kayıt numarası tire işaretleri ile üç bölüme ayrılır. İlk bölüm 6 hanelidir, ikincisi 2, üçüncüsü ise tek haneli bir kontrol rakamından oluşur. Sayılar artarak verilirler ve özel bir anlam içermezler.
Kontrol sayısı son hane çarpı 1, onu izleyen hane çarpı 2, sonraki rakam çarpı 3 vb. devam edip bunların modulo 10'a göre toplamını alarak hesaplanır. Örneğin suyun CAS numarası 7732-18-5 için: (8×1 + 1×2 + 2×3 + 3×4 + 7×5 + 7×6) = 105; 105 mod 10 = 5.

Bir molekülün farklı izomerlerinin farklı CAS numaraları vardır: D-glikoz için 50-99-7, L-glikoz için 921-60-8, α-D-glikoz için 26655-34-5, vs. Bazen bir sınıfa ait moleküllerin tamamı tek bir CAS numarası alır: alkol dehidrojenaz enzim grubu için 9031-72-5. Bir CAS numarası olan bir karışıma örnek, hardal yağıdır (8007-40-7).

Veritabanı aramalarında CAS numarası kullanırken yakın ilişkili maddeleri de dahil etmek yararlıdır. Örneğin, kokain (CAS 50-36-2) hakkında bilgi ararken kokain hidroklorür (CAS 53-21-4) de dahil edilmelidir çünkü kokainin narkotik olarak kullanılan en yaygın hali budur.

EC numarası (Enzim Komisyonu)
EC# (EINECS and ELINCS)
Uluslararası Kimyasal Tanımlayıcı (InChI)
PubChem
SMILES
UN numarası

CAS kayıt sistemi (İngilizce)
Bir maddenin CAS numarasını bulmak için aşağıdaki ücretsiz hizmetler kullanılabilir:

PubChem16 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NIH ChemIDplus
NIST Chemistry WebBook23 Mayıs 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NCI Database Browser
Chemfinder11 Nisan 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
European chemical Substances Information System (ESIS) - EC numarasını bulmakta faydalıdır.

ChemSpider, kimyasal maddelerin bir veritabanıdır. ChemSpider, Kraliyet Kimya Derneği'ne (Royal Society of Chemistry) aittir.

Veritabanı, aşağıdakiler dahil 270'ten fazla veri kaynağından 100 milyondan fazla molekül içerir.

EPA DSSTox
ABD Gıda ve İlaç Dairesi (FDA)
İnsan Metabolom Veritabanı
Heterosiklik Kimya Dergisi
KEGG
KUMGM
LeadScope
LipidMAPS
Marinlit
MDPI
MICAD
MLSMR
MMDB
MOLI
MTDP
Nanojen
Doğa Kimyasal Biyoloji
NCGC
Ulusal Alerji ve Bulaşıcı Hastalıklar Enstitüsü (NIAID)
Ulusal Sağlık Enstitüleri (NIH)
NINDS Onaylı İlaç Tarama Programı
Ulusal Standartlar ve Teknoloji Enstitüsü (NIST)
NIST Kimya Web Kitabı
NMMLSC
NMR Kaydırma DB
PANACHE
PCMD
PDSP
Peptitler
Geleceğin Prous Science İlaçları
QSAR
Ar-Ge Kimyasalları
San Diego Kimyasal Genomik Merkezi
SGCOxCompounds, SGCStoCompounds
SMID
Teknik Özellikler
Yapısal Genomik Konsorsiyumu
SureChem
Synthon-Lab
Thomson Pharma
Toplam TOSLab Yapı Taşları
UM-BBD
UPCMLD
KullanışlıChem
Web of Science
xPharm
Her kimyasala, karşılık gelen bir URL'nin parçasını oluşturan benzersiz tanıtıcı (unique identifier) verilir. Örneğin, aseton 175'tir ve bu nedenle http://www.chemspider.com/Chemical-Structure.175.html 25 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. URL'sine sahiptir.

ChemSpider veritabanı, kimyasal yapı biriktirme, spektrum biriktirme ve kullanıcı küratörlüğü dahil olmak üzere kullanıcı katkılarıyla güncellenebilmektedir. Bu, çevrimiçi bir kimya veritabanı geliştirmek için kitle kaynaklı bir yaklaşımdır. Verilerin kitle kaynaklı küratörlüğü, biyomedikal ve kimya literatürünün metin madenciliği uygulamalarında kullanılan kimyasal yapılarla ilişkili bir kimyasal isim sözlüğü üretti.
Ancak, veritabanı haklarından feragat edilmez ve veri indirme olanağı mevcut değildir; Aslında, SSS yalnızca sınırlı indirmelere izin verildiğini bile belirtilmiştir: Bu nedenle çatallama hakkı garanti edilmez ve proje özgür / açık olarak değerlendirilemez.

Bir dizi mevcut arama modülü sağlanmıştır:

Standart arama, sistematik isimler, ticari isimler, eşanlamlılar ve kayıt numaraları için sorgulamaya izin verir.
Gelişmiş arama, moleküler formül ve moleküler ağırlık aralığı, CAS Kayıt Numaraları (Chemical Abstracts Service), tedarikçiler vb. kullanarak kimyasal yapıya, kimyasal altyapıya göre etkileşimli aramaya izin verir. Arama, bulunan sonuçları genişletmek veya kısıtlamak için kullanılabilir.
Mobil cihazlarda yapı araması, iOS (iPhone / iPod / iPad) ve Android işletim sistemleri için ücretsiz uygulamalar kullanılarak yapılabilir.

ChemSpider veritabanı, kimya belgesi işaretlemesinin temeli olarak metin madenciliği ile birlikte kullanılmıştır. ChemMantis, Kimya İşaretleme ve İsimlendirme Dönüşümü Entegre Sistemi, belgelerden ve web sayfalarından kimyasal isimleri tanımlamak ve çıkarmak için algoritmalar kullanır ve ChemSpider veri tabanındaki isim-yapı dönüştürme algoritmalarını ve sözlük aramalarını kullanarak kimyasal isimleri kimyasal yapılara dönüştürür. Sonuç olarak, ChemSpider aracılığıyla 150'den fazla veri kaynağında kimya dokümanları üzerine bilgi arama sağlayan entegre bir sistem oluşturulmuştur.

ChemSpider, Royal Society of Chemistry (RSC) tarafından Mayıs 2009'da satın alındı. RSC tarafından satın alınmadan önce, ChemSpider özel bir şirket olan ChemZoo Inc. tarafından kontrol ediliyordu. Sistem ilk olarak Mart 2007'de beta sürüm şeklinde piyasaya sürüldü ve Mart 2008'de piyasaya asıl sürümünü gerçekleştirdi. ChemSpider, bir kimya veritabanının genel desteğini, WiChempedia uygulaması aracılığıyla Vikipedi kimyasal yapı koleksiyonunun desteğini içerecek şekilde genişletti.

Sistemin bir dizi hizmeti çevrimiçi olarak sunulur. Bunlar arasında kimyasal adların kimyasal yapılara dönüştürülmesi, SMILES ve InChI dizilerinin oluşturulması ve birçok fiziksel kimya parametresinin tahmin edilmesi ve Nükleer manyetik rezonans (NMR) tahminine izin veren bir web hizmetine entegrasyon yer alır.

SyntheticPages, Royal Society of Chemistry tarafından işletilen sentetik kimya prosedürlerinin ücretsiz, etkileşimli bir veritabanıdır.
Kullanıcılar kendi yaptıkları sentetik prosedürleri sitede yayınlanmak üzere sunarlar. Bu prosedürler orijinal çalışmalar olabilir, ancak daha çok literatüre dayanmaktadır. Orijinal yayınlanmış prosedüre atıflar uygun olduğunda yapılır. Yayınlanmadan önce bilimsel bir editör tarafından kontrol edilirler. Sayfalar, bilimsel bir dergi makalesi gibi resmî hakem incelemesinden geçmez, ancak oturum açmış kullanıcılar tarafından yorum yapılabilir. Yorumlar ayrıca bilimsel editörler tarafından yönetilmektedir. Amaç, laboratuvarda yararlı kimyasal sentezin nasıl yapılacağına dair pratik deneyim toplamaktır. Sıradan bir akademik dergide yayınlanan deneysel yöntemler resmî olarak kısaca listelenirken, ChemSpider SyntheticPages'deki prosedürler daha pratik ayrıntılarla verilmektedir. Kayıt dışılık teşvik edilir. Gönderenlerin yorumları da buna dahildir. Karşılaştırılabilir miktarda ayrıntıya sahip diğer yayınlar arasında Organik Sentezler ve İnorganik Sentezler sayılabilir. SyntheticPages sitesi ilk olarak Profesörler Kevin Booker-Milburn (Bristol Üniversitesi), Stephen Caddick (University College London), Peter Scott (Warwick Üniversitesi) ve Dr Max Hammond tarafından kurulmuştur.
Şubat 2010'da ChemSpider | SyntheticPages (CS | SP) oluşumuyla birleşme duyuruldu.

ChemSpider, bir Yenilikçi İlaç Girişimi olan OpenPHACTS projesinin bir parçası olarak kimyasal bileşik deposu olarak da hizmet vermektedir. Open PHACTS, küçük moleküllü ilaç keşiflerindeki -farklı bilgi kaynakları, standartların eksikliği ve aşırı bilgi yüklemesi gibi- darboğazları ele almak için açık standartlar, açık erişim, anlamsal ağ yaklaşımı uygulamaktadır.

Ulusal Standartlar ve Teknoloji Enstitüsü (NIST)
PubChem
DrugBank

CompTox Kimyasal Bilgi Paneli (İngilizce: CompTox Chemicals Dashboard), ABD Çevre Koruma Ajansı (EPA) tarafından oluşturulan ve sürdürülen, ücretsiz erişilebilen bir çevrimiçi veritabanıdır. Veritabanı, fizikokimyasal özellikler, çevresel akıbet ve taşınma, maruz kalma, kullanım, in vivo toksisite ve in vitro biyoanaliz dahil olmak üzere çok sayıda veri türüne erişim sağlar. EPA ve diğer bilim insanları, daha fazla test gerektiren kimyasalların belirlenmesine ve kimyasal testlerde hayvanların kullanımının azaltılmasına yardımcı olmak için paneldeki verileri ve modelleri kullanıyor.
Başlangıçta The Chemistry Dashboard adını taşıyan ilk sürüm 2016'da yayınlandı.
Veritabanının en son sürümü (sürüm 3.0.5), 875.000'den fazla kimyasala ilişkin manuel olarak seçilmiş verileri içerir ve EPA'nın Toxicity Forecaster (ToxCast) yüksek verimli tarama programından oluşturulan en son verileri içerir.

Dendritik hücreler memelilerin bağışıklık sistemini oluşturan immün hücrelerden biridir. Bu hücrelerin ana işlevi antijenleri işlemek ve immün sistemin diğer hücrelerine yüzeyinden sunmaktır. Diğer bir deyişle dendritik hücreler antijen sunan hücre görevi görürler. Doğuştan bağışıklık sistemi ve adaptif immün sistem arasında haberci olarak hareket ederler.

Dendritik hücreler ilk olarak 19. yüzyıl sonlarında Paul Langerhans tarafından tanımlanmıştır (bu nedenle "Langerhans hücreleri" ismini almıştır). Bununla birlikte 1973 yılında Ralph M. Steinman ve Zanvil A. Cohn tarafından "dendritik hücreler" tanımı ortaya çıkarılmıştır. Adaptif immün yanıtta dendritik hücrelerin rolünü keşfettiği için 
Steinman, 2007 yılında Albert Lasker Temel Tıp Araştırma Ödülü ve 2011 yılında Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü'nü kazanmıştır.

[1], Website of the Center for Infection and Immunity of Lille contains information on DCs and their study in research
Medical Subject Headings Dendritic+Cells
www.dc2007.eu : 5th International Meeting on Dendritic Cell Vaccination and other Strategies to tip the Balance of the Immune System
Website of Dr. Ralph M. Steinman at The Rockefeller University27 Haziran 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. contains information on DCs, links to articles, pictures and videos
Cancer 'danger receptor' found14 Ağustos 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., BBC News, 15 February 2009

Denizli, Türkiye'nin Ege Bölgesindeki aynı adlı Denizli ilinin merkezi olan bir şehirdir.
Denizli'nin trafik plaka kodu 20'dir.
Bir sanayi, ihracat ve ticaret merkezi olan Denizli, aynı zamanda altmış beş bine yaklaşan üniversite öğrencisine ev sahipliği yapmaktadır. Bir yılda milyonlarca yerli ve yabancı turisti ağırlayan il, bir turizm kenti olmasının yanı sıra düzenlenen yerel, ulusal ve uluslararası etkinliklerle eğitim, kongre, kültür ve sanat merkezi özelliğindedir. GEKA (Güney Ege Kalkınma Ajansı) merkezi Denizli'dedir.
Akdağ'ın (Babadağ) kuzey yamaçları eteklerinde, Büyük Menderes'in kolu olan Aksu Çayı'na kavuşan derelerle hafifçe yarılmış bir plato üzerinde yer alan Denizli, yeni bir kenttir. Asıl kent buradan 6-7 kilometre kadar kuzeydeki Laodikeia (Laodicaea) adlı yerdeydi. Selçuklular ve Bizanslılar arasındaki savaşlar sonucu yıkıma uğrayan ve özellikle su yolları bozulduğu için zamanla terk edilmeye başlanmış bu yerleşme 11. yüzyıldan başlayarak bol su kaynaklarının bulunduğu Denizli'ye ve Ladik'e doğru yer değiştirmeye başlamıştır. Kent, 1702-1703'teki bir deprem sırasında büyük zarara uğramış ve daha sonra yeniden kurulmuştur. Ege kıyılarından iç kesimlere sokulan doğal bir yol üzerinde bulunan Denizli, özellikle 1950'li yıllarda karayollarının iyileştirilmesinden sonra, bu konumunun ve çevresindeki tarım faaliyetlerinin gelişmesi sonucu hızla kalabalıklaşmış ve 1950'de 22.000 olan nüfusu, aradan geçen 60 yıl içinde yaklaşık 25 kat artmıştır. Sanayisi, turizmi, ticareti ve hizmet sektörü çok gelişmiş olan Denizli, Türkiye'nin en kalkınmış kentlerinden biridir. Denizli, “Anadolu Kaplanları” olarak anılan sanayi açısından gelişmiş kentler arasında yer alır. Denizli, dünya tekstil sektöründe önemli merkezlerden biridir. Ayrıca Serinhisar ilçesi, Türkiye'nin leblebi ve leblebi ürünleri ihtiyacının yaklaşık %85'ini karşılamaktadır. Denizli, Türkiye ekonomisinde önemli bir paya sahip illerden biridir. Kent, havlu, bornoz ve ev tekstili alanında ABD ve AB pazarlarında saygın bir konuma sahiptir. Havası ve doğası, Ege Bölgesi'nin genel özelliklerini yansıtır. Şehrin birkaç noktasında horoz heykeli bulunur. UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde yer alan Pamukkale şehrin simgelerinden biridir. Karahayıt da öneme sahip bir kaplıca merkezidir.
Denizli'nin en yüksek dağı Honaz Dağı aynı zamanda Ege Bölgesi'nin en yüksek noktasıdır (2.532 m). Denizli ilinin deniz seviyesinden yüksekliği 354 metredir. Şehirde UNESCO'ya giren Hierapolis, Laodikeia, Tripolis, Tabea, Attoudda, Eumenea, Collossea vb. birçok antik kent bulunmaktadır.

Denizli, ilk defa  261 - 245 yılları arasında bugünkü şehrin 6 km kuzeyinde, Eskihisar köyü civarında, MÖ Seleukos Kralı II. Antiokhos tarafından kurulmuştur. II. Antiokhos kente karısı Laodikeia'nin adını vermiştir. 'Laodike'nin kenti' anlamına gelen "Laodikeia" adını alan kent, MS 7. yüzyılda büyük bir depremle yıkılınca, kent bugünkü Kaleiçi mevkiine taşınmıştır. Türkler Denizli havalisini zapt ettikten sonra, kenti "Ladik" adıyla anmışlardır.
Denizli adına, tarihi kaynaklarda başka adlarla da rastlanır. Şehrin Türkçe adı tarihî metinlerde Domuzlu şeklinde geçmektedir. Selçuklu kayıtlarında ve Denizli şer‘iyye sicillerinde şehir, Ladik adıyla anılmaktadır. İbni Battuta'nın Seyahatnâme'sinde Tunguzlu adı geçmekte olup bu imla, şehrin eski adının Domuzlu olduğu bilgisini desteklemektedir.. Mesalikullebsar'da da Tunguzlu olarak kaydedilmiştir. Mesâlikü'l-ebsâr fî memâlikü'l-emsâr, 14. yüzyılda Şihâbeddin Ahmed b. Yahyâ b. Fazlullah el-Ömerî tarafından yazılmıştır.
Timuruin  Zafernâme'sini yazan Şerefüddin Yezdî, Tenguzlug ve Tonguzlug biçiminde iki addan söz etmektedir. “Tengiz” kelimesi Eski Türkçede “deniz” anlamına gelir; “Tunguzlu” ise bugünkü imlasıyla “Denizli” biçimine karşılık gelir. Sonuç olarak, Denizli adı Tenguzlu ve Tunguzlu biçimlerinin zamanla değişime uğrayarak bugünkü şeklini almıştır. Dilbilimci Zeynep Korkmaz, şehrin adındaki dönüşümü “Domuzlu (Eski Anadolu Türkçesi: Toñuzlu > Doñuzlu) → Denizli” biçiminde açıklamaktadır. Denizlili araştırmacı Mümtaz Başkaya, konuyla ilgili kitabında Denizli adının kökeninin Tengiz olduğunu ve bu ismin bir boy adı olarak Orta Asya'dan Anadolu'ya geldiğini ileri sürmektedir. Ayrıca, söz konusu kitabında Denizli adının kentteki su bolluğuyla ilgisi bulunmadığını belirtmiştir. Bu yer adının Türkiye'de başka yerleşimlerde de kullanıldığını göstererek konuyla ilgili bilimsel bir açıklama getirmiştir.

Hierapolis antik kenti, Denizli'nin 18 km kuzeyinde yer alır ve arkeoloji literatüründe “Kutsal Kent” olarak anılır, zira bölgede çok sayıda tapınak ve diğer dinsel yapı bulunmaktadır. Kentin hangi antik coğrafi bölgeye ait olduğu tartışmalı olmakla birlikte, Strabon ve Ptolemaios'un aktardığı bilgilere göre Hierapolis, Karya sınırında bulunan Laodikeia ve Tripolis'e yakınlığı nedeniyle Frigya sınırları içinde kabul edilmiştir. Hellenistik dönem öncesine ait orijinal adıysa günümüze ulaşmamıştır ancak kentte ana tanrıça kültünden kaynaklanan yerleşimin varlığı bilinmektedir. Kuruluşuyla ilgili bilgiler sınırlı olsa da, Bergama Krallığı'ndan II. Eumenes'in MÖ II. yüzyılın başlarında buraya yerleştiği ve şehrin adını, Bergama'nın efsanevi kurucusu Telephos'un eşi, Amazon kraliçesi Hiera'dan esinlenerek Hierapolis olarak koyduğu kabul edilir.
MS 60'ta, Roma İmparatoru Neron dönemindeki büyük deprem öncesine kadar Hierapolis, Hellenistik kentleşme anlayışını koruyarak özgün mimarisini sürdürmüştür. Deprem kuşağı üzerinde yer alan şehir, bu sarsıntıyla ağır hasar görüp yeniden inşa edilmiş; art arda gelen depremler Hellenistik özelliklerini silip kente tipik bir Roma düzeni kazandırmıştır. Roma döneminin ardından da önemini yitirmeyen Hierapolis, Bizans döneminde IV. yüzyıldan itibaren bir Hristiyanlık merkezi (metropolis) hâline gelmiş; bu statüye, Hz. İsa'nın havarilerinden Aziz Philippus'un MS 80 dolaylarında burada öldürülmesi büyük katkı sağlamıştır. Şehrin kontrolü ise XII. yüzyıl sonlarında Türklerin hâkimiyetine girmiştir.

Denizli ve havalisinde Türkler ilk defa 1070 yılında görülmüştür. Afşin Bey bütün Anadolu'yu hedef aldıktan sonra Laodikya'yı yağmalayıp Honaz'ı ele geçirmiştir. 1071 yılından sonra Denizli ve çevresi Kutalmışoğlu Süleyman Şah'in mahiyetindeki beyler tarafından fethedilmiştir.
1097 yılında Bizans İmparatoru I. Aleksios, İoannis Dukas'ı Batı Anadolu'nun fethi için görevlendirdikten sonra bu yöre Bizanslıların eline geçti. Bu sırada Türk kuvvetleri Orta Anadolu'da bulunuyordu. Bizanslıların elinde kısa bir süre kalan bu belde 1102 yılında yeniden Kılıçarslan tarafından zapt edilmiştir. Bu tarihten sonra Türk kuvvetleri Alp Arslan'ın komutasında Bizans topraklarına sürekli akınlar yapıyordu. 1119 yılında Bizanslılar, büyük bir ordu ile Denizli ve havalisine saldırdılar. Bu bölgede az sayıda Türk kuvveti bulunduran birlikler, Bizans ordusunun saldırısı karşısında bölgeden çekilmiştir. Ertesi yıl tekrar gelen Bizanslılar bölgeyi Uluborlu taraflarına kadar istila ettiler. 1147 yılında İkinci Haçlı Seferi orduları, Fransız Kralı VII. Louis'in komutasında, Ege Bölgesi'nden güneye doğru hareket ederek Denizli civarını işgal etmiştir. Buradan Antalya istikametine hareket eden Haçlı Ordusu'nun öncü birlikleri, Acıpayam Ovası'nı geçtikten sonra, ordunun ağırlıkları ve artçı birlikleri aynı yolu takip ederek Kazıkbeli'nden geçmek için hareket etmişlerdir. Fakat orada yapılan çetin çarpışmalarda Haçlı Ordusu ağır kayıplar vermiştir.
1177 yılında Bizans İmparatoru I. Manuil, Selçuklu topraklarına yeni bir sefer düzenleyerek Laodikya ve civarını yağma edip İstanbul'a dönmüştür. Ertesi yıl Türkler Laodikya'ya gelerek şehri zapt etmişlerdir. Manuil Komnenos 1176 yılında büyük bir ordu ile Laodikya ve Honaz civarını geri almışsa da Selçuklular'la yaptığı savaşta yenilmiştir. Bu savaşa Miryokefalon Savaşı adı verilmiştir ve bu savaş Çivril- Gümüşsu (Homa) yakınlarında Düzbel geçidi ve çevresinde gerçekleşmiştir. II. Kılıçarslan bu savaştan sonra sınırlarını genişleterek Bizans topraklarına akınlar düzenlemiştir. Selçuklular, Atabey komutasında yapılan bu akınlardan büyük ganimetler elde etmiştir. Bizanslılar Atabey komutasındaki bu orduyu Sarayköy yakınlarında pusu kurarak mağlup ettiler. Bu savaşta Atabey öldü.
Bu tarihlerden sonra Denizli ilinin doğu kısımlarına Türkler yerleşmeye başladı. Böylece Türk akıncıları, Küçük Menderes Vadisi'ne kadar ilerleme fırsatını bulmuşlardır. 1190 yılında İkinci Haçlı Ordusu Laodikya'ya gelmiştir. Haçlı Ordusu Komutanı I. Friedrich, Bizanslılar tarafından sevinçle karşılanmıştır. Buraya yerleşmiş olan Türk boyları, çadırlarını bırakarak dağlara çekilmişler ve Haçlı ordusuna karşı ani baskınlar düzenlemişlerdir. Denizli ve havalisi, takriben 13. asrın ilk yıllarında Gıyaseddin Keyhüsrev tarafından 4 defa fethedilmiştir. Diğer bir rivayete göre, Laodikyalılar tarafından bir Türk kervanının soyulması üzerine, Selçuklu beylerinden Mehmet ve Servet beylerin komutasında bir Selçuklu ordusu, Laodikya ordusunu yenmiş ve haraç olarak bu bölgeyi antlaşma ile almıştır.
Diğer bir rivayet ise şudur: 12. yüzyıl sonlarında Bizanslıların Burdur'a kadar ilerlemeleri üzerine Konya Sultanı Osman ve Hüsamettin beyleri bu bölgeye göndermiştir. Osman Bey, Acıpayam Ovası'nı, Hüsamettin Bey de, Çal taraflarını zaptetmişlerdir. Denizli ve havalisinin Selçuklulara bağlı bir beylik halinde teşekkülü, Selçuklu hükümdarı Gıyaseddin Keyhüsrev zamanında, 1207 yılında olmuştur. 1209 yılında İznik'i başkent yapan I. Theodoros ile Selçuklular'ın arası açılmıştır. Gıyaseddin Keyhüsrev, Laskaris'ten, Aleksios'un tahtına iadesini isteyince, İznik Devleti ile Selçuklular, Denizli'nin batısında Alaşehir ile Antiokya arasında savaşa tutuştular. İlk seferde savaşı kazanan Türkler yağmaya dalınca hücuma geçen Rum askerleri, Gıyasettin Keyhüsrev'i öldürdü. Böylece savaşın sonunda galip gelen Bizanslılar, Batı Anadolu'ya bir süre hâkim oldular. Selçuklular ile Bizanslılar arasında Denizli ve yöresi sınır olarak kaldı. Bugünkü Denizli şehri bu sıral

Dipol ya da iki kutuplu, uç kısımlarında kısmen dağılmış yüklerin bulunduğu, yani bir ucunun kısmi pozitif diğer ucunun kısmi negatif olduğu moleküldür.

Moleküller arasında dipol etkileşimine dayanan üç önemli kuvvet vardır:

Dipol-dipol kuvveti
İyon-dipol kuvveti
London kuvvetleri

Bir molekülün kalıcı ya da indüklenmiş dipol oluşu, molekülün polar ya da apolar olmasıyla ilgilidir. Dipoller sürekliliğine göre ikiye ayrılır:

Kalıcı dipol
Geçici (anlık, indüklenmiş) dipol

Polar moleküllerin yapısında yükler simetrik dağılmadığı için bileşke kuvvet sıfır olmaz ve moleküller üzerinde negatif ve pozitif yük yoğunlukları oluşur. Molekül içinde kutuplaşma sürekli olduğu için polar moleküller kalıcı dipollerdir. Örneğin HF, NH, H2O, NH3, C2H5OH molekülleri kalıcı dipoldür.

Atom içerisindeki elektronlar sürekli hareket halindedir. Negatif yüklü elektronlar bazı bölgelere yığılarak bölgesel yüklenmelere (polarlanmalara, kutuplaşmalara) neden olur. Buna indüklenme denir.

Apolar moleküllerde atomlar arasında elektronegatiflik farkı olmadığı için kalıcı dipoller oluşmaz. Oluşan anlık kutuplaşmalar nedeniyle çevresindeki moleküllerde anlık yani geçici dipoller oluşur. Bu etkileşim neticesinde oluşan dipollere indüklenmiş dipol, geçici ya da anlık dipol denir. Örneğin H2, Cl2, O2 molekülleri indüklenmiş dipoldür.
Yukarıdaki şekilde sırasıyla şu durumlar oluşur:

Herhangi bir kutuplaşmanın görülmediği iki apolar molekül
A molekülü üzerinde anlık dipol oluşması
A molekülünün B molekülünü etkileyerek B'nin de dipol olmasını sağlaması

Doğal öldürücü hücre veya doğal kâtil hücre diye adlandırılan bir çeşit lenfosit hücresi. 
Doğal öldürücü hücreler kemik iliğinde yapılırlar, kan, kemik iliği ve dalakta bulunurlar. Doğal bağışıklığın bir parçasını oluşturan doğal öldürücü hücrelerin uyarılmaya ihtiyaçları yoktur. Mikropları direkt saldırarak imhā etmezler, bunun yerine virüsler tarafından enfekte edilmiş vücut hücrelerine ve kanser hücrelerine saldırırlar. 
Doğal kātil hücreler bağışıklık sisteminin özelleşmemiş savunma hücreleridir. Doğal kātil hücreler (NK - Natural Killers) kandaki lenfositlerin %10’unu oluşturur. Bunlar, T ve B lenfositlerde bulunan, antijen reseptörleri için gen kodlanmasının yeniden düzenlenmesinden yoksundur. NK hücreler, MHC sınıf 1 moleküllerinin normal seviyelerini gösteren hücrelere saldırmaz, ancak yabancı MHC’leri öldürürler, öyle ki MHC I ifadesi azalmış olan veya namevcut olan olanları da öldürürler. Bu durum, sıklıkla viral enfeksiyonlarda ve kanserde görülür. NK hücreleri periferik kanda, azurofilik (kırmızı) granüller içeren büyük lenfositler olarak saptanabilir. (büyük lenfositler = large granular lymphocytes – LGLs)
Doğal öldürücü hücreler büyük görünümlü lenfositlerdendir, fagositik değillerdir (fagositoz yapamazlar). Saldırdıkları hücrenin zarını zayıflatıp su ve iyonların hücrenin içine difüze olmasını (girmesini) sağlarlar. Artan basınç nedeniyle saldırılan hücre parçalanır.

CD7,CD2 ve bazen de CD5 taşıyan NK-hücre/T-hücre progenitörleri kemik iliğinde, fetal karaciğerde ve timusta bulunur. Kemik iliği stromal hücrelerinde çok sayıda üretilen IL-15, NK hücrelerinin ayırt edilmesinde çok önemlidir;IL-2 ve IL-18 ise NK hücrelerinin daha ileri olgunlaşmalarına yardımcı olmaktadır.
IgG'nin Fc bölümü için olan düşük afiniteli (eğilimli, yakın ilgili) reseptör (CD16) ve CD56 adhezyon (yapışma/yapıştırma) molekülü tipik NK hücresi işaretleyicileridir.

En çok sayıda aktive edici ve inhibe edici NK-hücre reseptörleri kromozom 19 geni üzerinde kodlanmıştır. NKp46,NKp30 ve NKp44 (doğal sitotoksik reseptörler, NCRs) gibi aktive edici reseptörler, NK-hücrelerin hedef hücrelere “kilitlenmesini” sağlamaktadır. Bunlar imminoglobülin (Ig) süperfamilyasına (/ailesine) aittir ve küçük intrasitoplazmik kuyrukları vardır. Bu nedenle doğal kātil hücrelerin aktivitelerini tetikleyebilmek için zinciri, Fc Rl ve DAP12 gibi uyum sağlayıcı polipeptidlerle birleşme gereksinimi duyarlar. Bunların ligandları hala bilinmemektedir. Dördüncü tetikleyici reseptör NKG2D’dir. Bu uyum sağlayıcı molekül DAP10 ile birleşen bir C-tipi lektin homodimerdir. NKG2D reseptörleri MICA ve MICB denilen MHC sınıf I bağlantılı proteinlerle birbirlerini etkilemektedirler, ki bu proteinler normal hücrelerde zayıf olarak ifade edilir lakin üst düzenlenmeleri stres hücrelerinde ve tümör hücrelerinde yapılır. Bu proteinler klasik MHC 1 moleküllerine benzerler fakat peptidlerle bağ yapmazlar ve 2 mikroglobülinlerle birleşmezler.
Pek çok reseptör, klasik MHC molekülü tanımlamalarıyla karıştırılır. Antijene özel T hücrelerinden farklı olarak, bu reseptörler genellikle farklı HLA sınıf I alellerinden oluşan bütün takımı tanır fakat peptid/MHC komplekslerini tanımaz. Bunlar iki büyük familya (aile) olarak gruplandırılabilirler: kātil hüce immünoglobülin benzeri reseptörler (killer cells immunoglobulin-like receptors –KIRs) ve immünoglobülin benzeri kopyalar (immunoglobulin-like transcripts – ILTs, ayrıca leukocyte immunoglobulin-like receptors yani lökosit immunoglobulin benzeri reseptörler – LIRs- olarak da bilinirler). KIR’lar sadece NK hücrelerde ve T-hüclerinin bir alt grubunda bulunurken, ILT/LIR’lar aynı zamanda monositler, dentritik hücreler ve B hücrelerinde de bulunur. Bu reseptörler, çoğunlukla intrasitoplazmik kuyruklarının yapısına bağlı olarak, aktivasyon veya inhibisyona aracılık ederler. Çoğu durumda, uzun sitoplazmik kuyruk, immünoreseptör tirozince zengin inhibisyon motifi (immunoreceptor Tyrosine-rich inhibition motif –ITIM)’ın varlığını belirtir. ITIM, aktive edicireseptörlerden gelen hücre içi uyum sağlama sinyallerini bloke etmekten sorumlu özgül bir fosfatazı tetikler. Kısa sitoplazmik kuyruklu reseptörler ITIM’dan yoksundur ve aktive edici sinyale uyum sağlamak için ITAM (immünoreseptör tirozin içerikli aktive edici motif – immunoreceptor tyrosine-based activating motif) içeren adaptör moleküller DAP12 veya FcR gibi uyum sağlayıcı polipeptidlerle birleşirler. KIR ve LIR familyalarının (ailelerinin) her ikisi için de bir düzineden fazla farklı reseptör tanımlanmıştır. NK hücre reseptörlerinin 3. sınıfı, C-tipi lektin-benzeri reseptör ailesine aittir (daha önce aktive edici NKG2D reseptörleri olarak bahsedildiği gibi). Buna rağmen çoğu NK reseptörleri hem aktive edici hem de inhibe edici izoformlarda bulunmaktadır, bu gösterir ki ITIM ilişkili reseptörlerden gelen inhibe edici sinyaller çoğunlukla aktive edici sinyallerden baskın olmaktadır.

Hedef hücrelerin, programlanmış hücre ölümü veya apoptozis tanımlarını da kapsayan “hücre intiharı”nı tetikleyici CD95 antijeni (Fas veya APO-1 de denir) gibi apoptozis reseptörleri olması nonsecretory (salgısız) liziz gerektirir.
NK hücrelerinin en yaygın liziz mekanizması litik granül salmalarıdır. Granüller, konukçu hücrenin membranında porlar yaratan bir protein olan perforin ve farklı proteinazların oluşturduğu bir grup olan granzimleri içerir. Perforin varlığında, granzim B hücre ölümüne neden olan kaspazları (caspase) aktive ettiğin hücre çekirdeğine (nukleusuna) ulaşır. NK hücreleri antibadi kaplı hücreleri yok edebilirler. Antibadinin, NK hücresi üzerindeki Fc reseptörüne (CD16) bağlanması, proteolitik enzim salınmasına neden olarak antibadiye bağlı hücre aracılı sitotoksiklik (antibody-dependent cell mediated cytotoxicity – ADCC) sitolitik programını aktive eder.

Bağışıklık sistemi
Lenfosit

Dünya'daki suyun kökeni, gezegen bilimi, astronomi ve astrobiyoloji alanlarındaki araştırmaların konusudur. Dünya, yüzeyinde sıvı su okyanuslarına sahip olduğu bilinen tek gezegen olması bakımından Güneş Sistemi'ndeki kayalık gezegenler arasında benzersizdir. Bilindiği kadarıyla yaşam için gerekli olan sıvı su, Dünya'nın yüzeyinde varlığını korumaktadır çünkü Dünya, Güneş'ten suyunu buharlaşmayla kaybetmeyecek kadar uzakta ve tüm suyun donmasına sebep olmayacak kadar yakında bulunan yaşanabilir bölgede bulunur.
Uzun zamandır Dünya suyunun ön gezegen diski bölgesinden gelmediği düşünülüyordu. Bunun yerine su ve diğer uçucu maddelerin, Güneş Sistemi'nin dışından Dünya'ya sonradan gelmiş olması gerektiği varsayılmaktaydı. Ancak son araştırmalar, Dünya'nın içindeki hidrojenin okyanus oluşumunda rol oynadığını göstermektedir. Suyun Dünya'ya asteroit kuşağının dış kenarlarındaki asteroitlere benzer bileşimlerdeki buzlu gezegenciklerin Dünya'ya çarpmasıyla geldiğine dair kanıtlar olduğundan, iki fikir de olasılık dışı değildir.

Dr. C's Ocean World: "How the Oceans Formed" (archived copy)
Nature journal: "Earth has water older than the Sun" 29 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Elektrolit, iyonların hareketi sayesinde elektriksel olarak iletken olan, ancak elektronları iletmeyen ilenler içeren bir ortamdır.  Su gibi polar çözücü içinde çözülmüş çoğu çözünür tuzları, asitleri ve bazları içermektedir. Çözünüm sonrasında; madde çözücü içinde eşit olarak dağıtılan katyonlara ve anyonlara ayrılmaktadır. Katı hal elektrolitleri de mevcuttur. Tıpta elektrolit terimi, çözünen maddeyi ifade etmektedir.
Elektriksel olarak, böyle bir çözüm nötrdür. Böyle bir çözeltiye bir elektrik potansiyeli uygulanırsa, çözeltinin katyonları elektron bolluğu olan elektrota çekilirken, anyonlar elektron eksikliği olan elektrota çekilir. Çözelti içinde anyonların ve katyonların zıt yönlerde hareketi bir akıma eşittir. Hidrojen klorür (HCl) gibi bazı gazlar, yüksek sıcaklık veya düşük basınç koşulları altında elektrolit olarak da işlev görebilir. Elektrolit çözeltileri ayrıca, yüklü fonksiyonel gruplar içeren "polielektrolitler" olarak adlandırılan bazı biyolojik (örneğin DNA, polipeptitler) ve sentetik polimerlerin (örneğin polistiren sülfonat) çözünmesinden de kaynaklanabilir. Çözeltide iyonlarına ayrışan bir madde elektriği iletme kapasitesini kazanır. Sodyum, potasyum, klorür, kalsiyum, magnezyum ve fosfat elektrolit örnekleridir.
Tıpta, bir kişi uzun süreli kusma veya ishal olduğunda ve yorucu atletik aktiviteye yanıt olarak elektrolit değişimi gerekir. Özellikle hasta çocuklar (oral rehidrasyon solüsyonu, Suero Oral veya Pedialyte gibi) ve sporcular (spor içecekleri) için ticari elektrolit solüsyonları mevcuttur. Anoreksi ve bulimia tedavisinde elektrolit takibi önemlidir.
Bilimde elektrolitler, elektrokimyasal hücrelerin ana bileşenlerinden biridir.

Pil

Eozinofiller, bazende asidofiller denilen çeşitli beyaz kan hücreleridir ve omurgalılarda çok hücreli parazitler ve belirli enfeksiyonlarla mücadeleden sorumlu bağışıklık sistemi'nin bileşenlerinden biridir. Mast hücreleri ve bazofiller ile birlikte alerji ve astım ile ilişkili mekanizmaları da kontrol ederler. Kana geçmeden önce kemik iliği'nde hematopoez sırasında gelişen granülositlerdir bundan sonra son olarak farklılaşır ve çoğalmazlar. Akyuvarların yaklaşık %2-%3'ünü oluştururlar.
Bu hücreler, kömür katranı boyalarına yakınlıkları ile asitlere olan yakınlık gösteren büyük asidofilik sitoplazmik granülleri nedeniyle eozinofilik veya "asit sever"dir: Romanowski yöntemi kullanılarak normalde şeffaf, eozin ile boyama sonrasında kırmızı boya ile kiremit kırmızısı görünmelerine neden olan bu yakınlıktır. Boyama, eozinofil peroksidaz, ribonükleaz (RNaz), deoksiribonükleazlar (DNaz), lipaz, plazminojen ve majör temel protein gibi birçok kimyasal aracı içeren hücresel sitoplazma içindeki küçük granüller içinde yoğunlaşmıştır. Bu aracılar, eozinofilin aktivasyonunu takiben degranülasyon denilen işlemle salınır ve hem parazit hem de konakçı dokular için toksiktirler.
Eozinofil polimorflar, sitoplazma granülleri "eozin" boyası ile kırmızı renge boyanan akyuvarlardır. 
Sayıları iki özel durumda artar: 
(1) Parazit hastalıkları (kandaki eozinofil sayısı %50'nin üzerine çıkabilir), 
(2) Tip I aşırı duyarlılık reaksiyonları (bronşiyal astım, alerji).
Kandaki eozinofil sayısının artması "eozinofili" olarak nitelendirilir. Doğuşları ve davranışları nötrofil polimorflara benzer. Kompleman bileşenleri ve interlökin olarak bilinen maddelerle aktive olurlar. Sitoplazma granüllerinin sayısı nötrofillerden daha azdır ancak iricedir. Bu granüllerde izozomal enzimler yoktur; ancak başkaca enzimler ve peroksidaz içerirler.
Çekirdekleri iki lobludur. Sitoplazma granüllerinin kırmızıya boyanmasının (eozinofili) nedeni içerdikleri özgün bir proteindir (katyonik protein). Katyonik proteinler parazitlere toksik etkilidir; başlıcaları “major basic protein (MBP)” ve “eosinophil cationic protein (ECP)” dir.

Kimyasal uyaranlara (kemotaktik maddelere) tepki verirler ancak hareketleri nötrofil polimorflara kıyasla daha yavaştır. Mast hücreleri eozinofillerin hareketlenmesinde (kemotaksis) etkin maddeler üretirler; mast hücrelerine yaklaşan eozinofillerin ürettiği “major basic protein (MBP)” histamin salınmasında önemli rol oynar. Mast hücresi ve eozinofil polimorf ikilisinin işbirliği alerji olgularında ve parazit savaşımında çok önemlidir.
Nötrofil polimorflara kıyasla daha uzun ömürlü fagositlerdir; dolaşımdaki yaşam süreleri 96 saati bulabilir. Dokularda 7 gün canlı kalabilirler. Eozinofillerden kökenli enzimlerin bir bölümü yangıyı baskılayıcı etki gösterir. Fagositoz yapabilirler.
Eozinofil polimorfların ön planda olduğu en önemli olgu “bronşiyal astma (astım)”dır. Parazitlerin ortadan kaldırılması için üretilen özgün proteinlere astma hastalarında da rastlanır. Bronşlardaki hırpalanmaların bir bölümü bu özgün (katyonik) proteinlerin etkisine bağlıdır (balgamda ve bronş epitelinde katyonik proteinler saptanır); Örneğin, bronş epiteli olumsuz etkilenir ve titrek tüyleri (silialar) felç olur. Bronş çeperlerindeki düz kas dokusunun kasılmasına yol açan maddeler (spazmojen lökotrienler) bronş spazmlarının en önemli nedenidir. Astımlı hastaların balgamlarında bulunan, eozinofillerden kökenli olduğu varsayılan kristallere rastlanır (Charcot-Leyden kristalleri).
Bazı eozinofili olgularının nedeni bilinmemektedir. Bu gruptaki hastalıklar "idiopatik hipereozinofili sendromu" olarak nitelendirilir; organların çoğunda yoğun eozinofil hücresi vardır ve bu nedenle oluşan fibrozis izlenir.
Depresyon tedavisi, zayıflamak ya fiziksel dayanıklılığı artırmak için L-triptofan kapsülleri kullananlarda kas ağrıları (myalji) ile birlikte eozinofili de görülebilmektedir. Böbreküstü bezlerinden (sürrenal korteks) salgılanan hormonlarının arttığı durumlarda kandaki eozinofiller kaybolur.
Normal bireylerde eozinofiller beyaz kan hücrelerinin yaklaşık %1-3'ünü oluşturur ve iki loblu çekirdeklerle yaklaşık 12-17 mikrometre boyutundadır.
Nötrofiller olarak kan dolaşımına salınırken, eozinofiller dokuda bulunur. Omurilik soğanı'nda ve korteks ile timus medullası arasındaki bağlantı noktasında ve alt mide-bağırsak kanalda, yumurtalıklar, rahim, dalak ve lenf düğümleri'nde bulunurlar ancak akciğerlerde, cilt, yemek borusu içinde veya normal şartlar altında diğer bazı iç organlarda bulunmazlar. Bu son organlarda eozinofillerin varlığı hastalıkla ilişkilidir. Örneğin, eozinofilik astımı olan hastalar, iltihaplanmaya ve doku hasarına yol açarak hastaların nefes almasını zorlaştıran yüksek eozinofil seviyelerine sahiptir. Eozinofiller dolaşımda 8-12 saat kalırlar ve uyarım olmadığında dokuda 8-12 gün daha yaşayabilirler. 1980'lerdeki öncü çalışma, eozinofillerin ex-vivo kültür deneylerinin gösterdiği gibi, olgunlaşmalarından sonra uzun süre hayatta kalma kapasiteli benzersiz granülositler olduğunu gösterdi.

Eozinofillerde artış yani 500'den fazla eozinofil/mikrolitre kanın varlığı eozinofili denilir ve genelde bağırsaklarında parazit istilası olan kişilerde; otoimmün ve bağ dokusu hastalıklarında (romatoid artrit gibi) ve Sistemik lupus eritematozus; eozinofilik lösemi, klonal hipereozinofili ve Hodgkin lenfoma gibi malign hastalıklarda; lenfosit varyantı hipereozinofilinde; kapsamlı cilt hastalıklarında (eksfolyatif dermatit gibi); Addison hastalığı ve diğer az kortikosteroid üretimi nedenleri (kortikosteroidler kan eozinofil düzeylerini baskılar); reflü özofajit (özofagusun skuamöz epitelinde eozinofillerin bulunacağı) ve eozinofilik özofajit ve penisilin gibi bazı ilaçların kullanımında görülür. Ancak eozinofilinin belki de yaygın nedeni astım gibi alerjik bir durumdur. 1989'da kontamine L-triptofan takviyeleri, 1981'de İspanya'da toksik yağ sendromunu anımsatan eozinofili-miyalji sendromu denilen ölümcül eozinofili formuna neden olmuştur.

Biriken eozinofil sayısı astımlı reaksiyonun ciddiyetine karşılık geldiğinden eozinofiller astımda önemli rol oynar. Fare modellerinde eozinofilinin yüksek interlökin-5 seviyeleri ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Ayrıca astım gibi hastalıkların daha yüksek interlökin-5 seviyeli olduğu ve bunun da daha yüksek eozinofil seviyelerine yol açtığı bulunmuştur. Bu yüksek konsantrasyonlarda eozinofillerin infiltrasyonu, iltihap reaksiyonuna neden olur. Bu, sonuçta hava yolunun yeniden şekillenmesine ve nefes almada zorluğa yol açar.
Eozinofiller ayrıca astımlı hastaların akciğerlerinde doku hasarına neden olabilir. Sitotoksik seviyelere yaklaşan yüksek eozinofil majör temel protein ve eozinofil türevi nörotoksin konsantrasyonları astımlı balgamın yanı sıra akciğerlerdeki degranülasyon bölgelerinde gözlenir.

Etanol ya da etil alkol, C2H5OH  ("EtOH" olarak kısaltılır) formülüne sahip organik bileşik. Alkollü içeceklerde kullanılan tek alkol türüdür. Bunun dışında çözücü olarak da kullanılan şeffaf, hoş kokulu, uçucu ve yanıcı hafif bir sıvıdır. Etanol beyindeki nöronların elektriksel aktivitelerini azaltan bir merkezî sinir sistemi (MSS) depresanıdır. Diğer alkollerin aksine insanlar tarafından tüketilebilir olduğu için üretimi diğer alkol türlerine oranla daha yaygındır.

Etanol bakterisit ve mantar önleyici etkileri nedeniyle tıbbi temizlikte ve çoğunlukla da antibakteriyel el dezenfektanı jellerde antiseptik olarak kullanılır.
Etanol mikroorganizmaların membranlarının çift katlı lipit katmanını eriterek ve membran proteinlerinin doğasını değiştirerek öldürür ve çoğu bakteri, mantar ve virüslere karşı etkilidir. %70 etanol içeren çözelti saf etanolden daha etkilidir çünkü etanol, optimum antimikrobiyal aktivite için su moleküllerine dayanır. Mutlak (saf) etanol, mikropları yok etmeden etkisiz hâle getirebilir çünkü alkol mikrop zarına tam olarak nüfuz edemez. Etanol antiseptik ve dezenfektan olarak da kullanılır çünkü hücre zarı boyunca ozmotik dengeyi bozarak hücrenin susuz kalmasına (dehidrasyon) neden olur, böylece susuzluk hücreyi öldürür.
Etanol doğal olarak şekerlerin mayalar tarafından fermantasyon işlemiyle veya etilen hidrasyonu gibi petrokimyasal işlemler yoluyla üretilir. Tarihsel olarak genel anestezik olarak kullanılmış olup, antiseptik, dezenfektan, bazı ilaçlar için çözücü ve metanol zehirlenmesi ve etilen glikol zehirlenmesi için panzehir olarak tıbbi kullanımları vardır.
Kimyasal solvent olarak ve organik bileşiklerin sentezinde ve yakıt kaynağı olarak kullanılır. Etanol ayrıca önemli bir kimyasal hammadde olan etilen yapmak için dehidre edilebilir. 2006 yılı itibarıyla dünya etanol üretimi 51 gigalitre (1,3×1010 ABD galonu) düzeyindeydi ve çoğunlukla Brezilya ve ABD'den geliyordu.

Etanol, etilen glikol zehirlenmesi ve metanol zehirlenmesi için antidot olarak uygulanabilir. Etanol, alkol dehidrojenaz için metanol ve etilen glikole karşı rekabet edici ve engelleyici olarak hareket ederek bu sürece hizmet eder. Daha çok yan etkisi olmasına rağmen, etanol daha ucuzdur ve metanol ve etilen glikol zehirlenmesi için panzehir olarak da kullanılan fomepizolden daha kolay temin edilebilir.

Etanol, genellikle yüksek konsantrasyonlarda suda çözünmeyen birçok ilacı ve ilgili bileşenleri çözmek için kullanılır. Örneğin ağrı kesici ilaçlar, öksürük ve soğuk algınlığı ilaçları ve ağız gargaralarının sıvı müstahzarları %25'e kadar etanol içerebilir ve alkol kaynaklı solunum reaksiyonları gibi etanol reaksiyonuna yan etkisi olan kişiler bu ürünleri kullanmaktan kaçınmalıdır. Etanol, asetaminofen, demir takviyeleri, ranitidin, furosemid, mannitol, fenobarbital, Trimetoprim-sulfametoksazol ve reçetesiz öksürük ilacı dahil olmak üzere 700'den fazla sıvı ilaç müstahzarında esas antimikrobiyal koruyucu olarak bulunur.

Memelilerde, etanol öncelikle karaciğer ve mide içinde alkol dehidrojenaz (ADH) enzimleri tarafından metabolize edilir. Bu enzimler etanolün oksidasyonunu asetaldehit (etanal) halinde katalize eder:

CH3CH2OH + NAD+ → CH3CHO + NADH + H+
Önemli konsantrasyonlarda mevcut olduğunda, etanolün bu metabolizması insanlarda ayrıca sitokrom P450 enzimi CYP2E1 tarafından desteklenirken eser miktarlar da katalaz tarafından metabolize edilir.
Ortaya çıkan ara ürün, asetaldehit, bilinen bir kanserojendir ve insanlarda etanolün kendisinden önemli ölçüde daha fazla toksisiteye neden olur. Tipik olarak alkol zehirlenmesi ile ilişkili semptomların çoğu ve tipik olarak uzun süreli etanol tüketimiyle ilişkili sağlık tehlikelerinin çoğu, insanlarda asetaldehit toksisitesine atfedilebilir.
Asetaldehitin daha sonra asetata oksidasyonu, aldehit dehidrojenaz (ALDH) enzimleri tarafından gerçekleştirilir. Bu enzimin aktif olmayan veya işlevsiz bir formunu kodlayan ALDH2 genindeki bir mutasyon, Doğu Asya nüfuslarının %50'sini etkileyerek, asetaldehit toksisitesinin bir dizi ilgili ve genellikle rahatsız edici semptomlarının yanı sıra, cildin geçici olarak kızarmasına neden olabilen karakteristik alkolle kızarma reaksiyonuna katkı yapar. Bu mutasyona tipik olarak doğu Asyalıların kabaca %80'inde alkol dehidrojenaz enziminde ADH1B başka bir mutasyon eşlik eder; bu, etanolü asetaldehite dönüştürmenin katalitik verimliliğini artırır.

Bir merkezi sinir sistemi depresanı olarak etanol, en sık tüketilen psikoaktif ilaçlardan biridir.
Alkolün psikoaktif, bağımlılık yapıcı ve kanserojen özelliklerine rağmen, çoğu ülkede kolaylıkla temin edilebilir ve satışı yasaldır. Alkollü içeceklerin satışını, ihracatını/ithalatını, vergilendirmesini, üretimini, tüketimini ve bulundurulmasını düzenleyen yasalar vardır. En yaygın düzenleme küçükler için yasaklanmasıdır.

Etanol iki karbonlu bir monoalkoldür. Dimetil eterin izomeridir. Etanol uçucu, renksiz bir sıvıdır. Günışığında fark edilmeyen mavi, dumansız bir alevle yanar.

Su ile tamamen karışır ve bir azeotrop oluşturur. Bu yüzden metanolün aksine, etanol ve su karışımları damıtılarak ayrıştırılamaz.

International Chemical Safety Card 0044 19 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NIOSH Pocket Guide to Chemical Hazards 22 Mayıs 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Coordinates of the ethanol molecule on Computational Chemistry Wiki. 8 Eylül 2005.
Molview from bluerhinos.co.uk See Ethanol in 3D
Ethimex is specialised in the world-wide trading of bulk ethanol of beverage, industrial, raw and fuel grades. 19 Temmuz 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NIST Chemistry WebBook page for ethanol16 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Biofuels: Think Outside The Barrel20 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.—Google talk on ethanol by Vinod Khosla, a Silicon Valley billionaire
Ethyl Alcohol (Ethanol) Distributor in ISO tanks and drums

Eterler, iki organik kısmın bir oksijen atomu üzerinden birbirine bağ yapmış organik moleküllerdir. Eterlerin genel formülü R-O-R' şeklindedir. Buradaki R ve R' aynı olabileceği gibi farklı organik kısımlar da olabilirler.

Eterler, aynı karbon sayılı mono alkoller ile izomerdir. Bütün eterlerin alkol izomeri olmasına karşın bütün alkollerin eter izomeri yoktur. Bunun nedeni de en küçük eterin (dimetil eter) iki karbonlu olmasıdır, en küçük alkol tek karbonlu metanoldür. Eterlerin izomeri olan alkollere göre kaynama noktaları daha düşüktür. Bunun sebebi eter moleküllerinin arasında hidrojen bağı bulunmamasıdır. Eterler homolog sıra oluştururlar ve yükseltgenemezler. 2 mol mono alkolden 1 mol su çekilmesi ile simetrik eter elde edilir. Oksijenin organik kısımlarla yaptığı bağların arasındaki açı, su molekülünde hidrojenle yaptığı açıdan biraz daha büyüktür.

Eterlerde adlandırma yapılırken kurala uygun olarak alkil grupları ya da aril grupları alfabetik sıraya göre yazılır ve sonuna "eter" eki getirilir. Bu kural simetrik eterlerin adlandırılmasında ismin başına di- ekinin getirilmesiyle kolayca çözülürken asimetrik olan eterlerde O-R grubunun alkoksil grubu olarak adlandırılmasında R kısmı da alkan olarak adlandırılır. Örneğin dietil eter, diğer bir deyişle etoksietan, dimetil eter, yani metoksi metan şeklinde adlandırılır.
Yan taraftaki tabloya bakıldığında 1. ile gösterilen eter molekülü simetrik bir molekül olduğundan adlandırma zorluk çekilmeden yapılabilir. Burada oksijen atomunun her iki tarafında bulunan moleküller aynı olduğu için istenildiğinde dimetil eter şeklinde adlandırılacağı gibi metoksi metan şeklinde de adlandırılabilir.
Tablodaki 2. örneğe bakıldığında molekülün simetrik bir molekül olmadığı görülür. Böyle durumlarda oksijenin bağlı olduğu ve yapısında daha az karbon içeren kısım alkoksi grubu olarak adlandırılır. Bu örnekte maviyle gösterilen kısım alkoksi grubu ve kırmızı olarak gösterilen kısım ise alkan grubu olarak adlandırılır. Bu yüzden oksijenin solunda bir karbon bundan dolayı metoksi, oksijenin sağ tarafında ise üç karbonlu bir molekül olduğu için propan denilir. Son olarak metoksi grubu alkanın ikinci karbonuna bağlı olduğu için 2- öne yazılır ve 2-metoksipropan şeklinde adlandırılmış olur.
Tablodaki 3. örneğe bakıldığında oksijenin sağındaki ve solundaki karbon sayıları birbirine eşittir. Yalnız burada karbon ve hidrojen dışında üçüncü bir atom (flor) bulunmaktadır ve bu yüzden daha fazla dallanma yapmış olarak kabul edilir. Bundan dolayı sol taraf alkan olarak ve sağ taraf da alkoksi grubu olarak kabul edilir ve böyle adlandırılır.

Halkalı (siklo) eterlerde adlandırma yapılırken dikkat edilecek hususları yandaki tabloda verilen örnekler üzerinden gösterilmekdedir.
Yandaki tabloda 1. ile gösterilen örneğe bakıldığında halkasal bir yapı gösterdiğini görülür. Diğer dikkat çekecek husus ise halkasal yapıyı oluşturan altı atomunun hepsinin karbon olmadığı, bunlardan birinin oksijen olduğudur. İşte halka altı atomdan oluştuğu için hekzan ve bu altı atomdan birisinin oksijen olmasıyla da oksa ve halkalı olmasından dolayı da siklo- eklerini alır. Sonuç olarak oksasiklohekzan şeklinde adlandırma yapılır.
Tablodaki 2. örneğe bakıldığında bir önceki örneğe göre farkı yapısında flor atomunun bulunmasıdır. Burada dikkat edilecek husus ise oksijen atomunda karbon atomuymuş gibi sayılması ve bununla flor atomunun yerinin belirtilmesidir. Bu işlemi yaptıktan sonra ortaya çıkan 4-floroksasiklohekzan, IUPAC adlandırma yöntemini gösterir.

Birincil alkoller, dehidrasyonla eter oluşturur. Dehidrasyon, alken oluşumu için uygulanan dehidrasyondan daha düşük sıcaklıklarda yapılır. Örneğin etanolün dehidrasyonuyla 140 °C'de başlıca ürün dietil eter, 180 °C'de etendir.
2 R-OH → R-O-R + H2O  (simetrik eter)

Simetrik olmayan eterlerin eldesindeki en önemli yol Williamson sentezidir. Nükleofilik bir yer değiştirme tepkimesi olan bu sentezde alkolat (alkoksit) kullanılır.
R-ONa + R'-X → R-O-R' + NaX

Bu tepkime kuvvetli bir asit katalizörlüğünde gerçekleşir.
R2C=CR2 + R-OH → R2CH-C(-O-R)-R2

Eterdeki oksijen atomu, eterleri bazik yapar. Eterler, proton verici maddelerle tepkimeye girerek oksonyum tuzlarını oluşturur.
Dialkil eterler kuvvetli asitlerle ısıtıldıklarında oksijen-karbon bağının kırıldığı tepkimeler gerçekleşir:
C2H5OC2H5 + 2HBr → 2C2H5Br + H2O
Düşük molekül ağırlıklı eterler çok kolay tutuşur.

Renksizdirler ve kendilerine özgü hoş kokuları vardır.
Polar bileşiklerdir.
Suda çözünürler, karbon sayısı arttıkça çözünürlük azalır. Dimetil eterin 100 mL sudaki çözünürlüğü 71 g iken, dietil eterin çözünürlüğü 8 gramdır.
Alkollerle fonksiyonel grup izomeridir ancak alkollerde hidrojen bağı olduğu için alkollerin kaynama noktası aynı karbon sayılı eterlerinkinden çok daha yüksektir. Örneğin, simetrik bir eter olan dietil eterin kaynama noktası (34,6 derece Celsius), izomeri olan düz zincirli bir alkol olan n-bütanolden (117,7 derece Celsius) çok daha düşüktür. Aynı şekilde, eterler daha uçucudur.
Vernik, reçine, katı ve sıvı yağlar eterde iyi çözünür. Bu sebeple özütleme (ekstraksiyon) işlemlerinde sık kullanılırlar.
Küçük eterler tatsızdır.

Siloksanlar

Harold Hart (Yazar), Leslie E. Craine (Yazar), David J. Hart (Yazar), Christopher M. Hadad (Yazar); Nicole Kindler (Editör): Organik Kimya
T.W Graham Solamons (Yazar), Craig B. Fryhle (Yazar), Güral Okay (Çeviri Editörü), Yılmaz Yıldırır (Çeviri Editörü) Organik Kimya, (Organik Chemistry), 7. Basımdan Çeviri, Literatür Yayıncılık 2002, ISBN 975-8431-87-0. Sayfa 63

Fibrinojen suda erir, kanın pıhtılaşmasında görev alır. Kan plazmasının yaklaşık %5'i fibrinojendir. Isıtıldığında pıhtılaşır. Karaciğerde sentez edilen, kan plazmasında bulunan ve pıhtılaşma olayında önemli rol oynayan kan proteinidir. Fibrinojen, kan pıhtılaşmasında meydana gelen “fibrin” in öncü maddesidir. Pıhtılaşma gerçekleşirken, fibrinojen trombin maddesi etkisiyle ve iyonize kalsiyumla fibrine dönüşerek pıhtıyı oluşturur.
Fibrinojen sadece kan plazmasında değil, aynı zamanda çeşitli vücut sıvılarında (iltihabi sıvı birikintileri vb.) da bulunur. Plazmadaki fibrinojen miktarı yaklaşık olarak 5 g/litre'dir. Çeşitli karaciğer rahatsızlıklarında sentezlenme olaylarının bozulmasıyla kandaki fibrinojen miktarı azalır. Gebelik, eklem romatizması ve iltihabi durumlarında da kanda fibrinojen miktarı artar. Doğumdan veya sonradan olan bazı rahatsızlıklarda fibrinojenin görev yapamaması söz konusu olabilir.
Böyle durumlarda insan plazmasında yoğunlaştırılmış fibrinojenin hasta şahsa verilmesiyle eksiklik belirtileri ortadan kaldırılır.

[1]: Türk Ansiklopedi Sağlık Terimleri Bölümü

Gliserin, diğer adı gliserol olan, sıvı hâlde bulunan polar organik bir trihidroksi alkoldür. Hafifçe tatlı, zehirli olmayan bir sıvıdır. Su ve etanol ile karışır; asetonda çözünür.
Tıbbî gliserin diyabet  hastalığında tatlandırıcı olarak kullanılır, E numarası E442'dir. Dıştan deriye uygulanan merhemlerle; kozmetik sektöründen ruj, eyeliner gibi ürünlerde kullanılır. Plastik sanayinde ikincil plastikleştirici olarak kullanılır. Trinitrogliserin ve nitrik asitle birleştirilerek dinamit yapılabilir. Sadece nitrik asit ile birleştirildiğinde ise çok güçlü bir patlayıcı olan Nitrogliserin yapımında kullanılır.
Gliserin, 1,2,3-Propantriolün yaygın adıdır. Şurup kıvamındaki bu renksiz sıvı, suda çözülebilmektedir. Hayvansal ve bitkisel yağ maddelerinin içinde bulunur, ayrıca petrolden ve propandan da sentezlenebilmektedir. Canlılarda yağ sentezinde yağ asitleriyle esterleşerek trigliseritleri yani yağı oluşturur. Deriye uygulandığında lipitlerin yapısına katılır. Tıpta yumuşatıcı olarak, endüstride sabun ve özel dokumaların yapımında kullanılır. Yağlı maddelerin sabunlaştırılmasıyla elde edilen gliserol, bir trihidrik alkoldür; yani her biri farklı bir karbon atomuna bağlı üç hidroksil grubu (OH) içerir. Gliserolün diğer kullanımları arasında patlayıcı madde yapımı, sanayi çözücüleri üretimi sayılabilir. Aynı zamanda gliserol gıdalarda aw (su aktivitesi) değerinin düşürülmesine yardımcı olur.

Globulin ya da Globülin, molekül ağırlığı yüksek bir protein. Sodyum klorür, sodyum sülfat, magnezyum sülfat gibi elektrolit ihtiva eden, zayıf tuzlu solüsyonlarda çözünür. Suda zorlukla erir veya erimez. Suda hiç erimeyen globülin fraksiyonuna öglobülin (gerçek globülin) az oranda suda eriyen fraksiyonuna da psödoglobülin (yalancı globülin) denir.
Globülinler ultrasantrifüj ve elektroforez gibi metotlar ile incelendiğinde, alfa, beta ve gama denilen bölümlerine ayrılır. Bu fraksiyonların birbirine oranı organizmanın durumuna göre değişir. Hastalıklara ve hastalıkların çeşidine göre bu oran büyür veya küçülür.
Yumurtada ve sütte de bulunan globülinler, kanda litrede 32 gr kadar mevcuttur. Yumurtada ovoglobülin denilen globülinler vardır. Hayatımızda önemli rol oynarlar: Antikorlar, gama globülin fraksiyonudur ve bağışıklılığı sağlarlar. Kızıl, kızamık, çocuk felci, karaciğer iltihabı gibi hastalıkların tedavisinde bu hastalığa özel globülinler bir başka canlıda üretilerek hastaya verilir (serum olarak).

Basit bir şeker (monosakkarit) olan glukoz (veya glükoz) yaşam için en önemli karbonhidratlardan biridir. Hücreler onu bir enerji kaynağı ve metabolik reaksiyonlarda bir ara ürün olarak kullanırlar. Glukoz fotosentezin ana ürünlerinden biridir ve hücresel solunum onunla başlar.
Adı Yunanca "tatlı" anlamına gelen glukus (γλυκύς) ve kimyada şekerlere verilen "-oz" sonekinden türetilmiştir. Türkçede glikoz, glukozʼdan daha yaygın kullanılmakla beraber kimyasal adlandırma sistemleri bakımından bu hatalıdır. Uluslararası Temel ve Uygulamalı Kimya Birliği'nin (IUPAC) önerdiği adlandırma kurallarına göre "glikoz", monosakkarit yerine kullanılan bir sözcüktür, glukoz ise burada söz konusu olan şeker türüdür. Kimyada gliko- öneki ile başlayan isimler şekerli bileşiklere aittir, gluko- öneki ile başlayan isimler ise glukozlu bileşiklere aittir. Örneğin glukozitler, glikozitlerin bir alt grubudur. Bu nedenle, bu metinde 'glukoz' kullanılacaktır.
Doğal biçimine (D-glukoz) gıda sanayisinde dekstroz olarak da değinilir. Bu maddede glukozun D-biçimine değinilmektedir (molekülün ayna görüntüsü L-glukoz olarak adlandırılır.
Eğer bu madde veya herhangi bir bilimsel yazıda sadece Glukoz kelimesi geçiyorsa, yani herhangi bir ön ek almamışsa D- ya da L şeklinde, burada bahsedilen D-glukoz. L-Glukoz sentetik olarak sentezlenebilen ama önem bakımından pek önemli olmayan Glukozun bir izomeridir.

Glukoz altı karbon atomu ve bir aldehit grubuna sahip olduğu için aldoheksoz olarak sınıflandırılır. Glukoz molekülü açık halkalı (asiklik) veya halkalı (siklik) biçimli olabilir. Halkalı hali aldehitli C atomu ile C-5 hidroksil grubu arasında molekül içi bir reaksiyon ile bir hemiasetal oluşumunun sonucudur. Suda her iki biçim birbiriyle dengededir ve pH 7'de halkalı biçim coğunluktadır. Beş karbon ve bir oksijenden oluşan halka piran yapısına benzediği için glukozun halkalı biçimine glukopiranoz olarak da değinilir. Halkadaki karbonlardan dördü bir hidroksil grubuna bağlı, beşincisi ise halkanın dışında yer alan ve CH2OH grubu oluşturan altıncı bir karbona bağlıdır.

Glukozun altı optik merkezi vardır, yani teorik olarak glukozun (4²-1) = 15 optik stereoizomere sahip olabilir. Canlı organizmalarda bunların yedisine rastlanır, bunlardan galaktoz ve mannoz en önemlileridir. Bu sekiz izomer (glukoz da sayılırsa) birbirlerinin diastereoizomerleridir ve hepsi D-serisine aittirler.
Glukoz halkalaşınca (anomerik karbon atomu denen) C-1'de bir asimetrik merkez daha oluştuğundan iki halkasal yapı oluşabilir: α-glukoz ve β-glukoz. Aralarındaki yapısal fark, halkadaki C-1'e bağlı hidroksil grubunun yönüdür. D-glukoz Haworth projeksiyonu ile çizildiğinde α, C-1'e bağlı olan hidroksilin halka düzleminin altında olduğu anlamına gelir, β ise üstünde. Mutarotasyon olarak adlandırılan bir süreçte α ve β biçimleri sulu çözeltilde saatler mertebesinde bir sürede birbirlerine dönüşüp sonunda 36:64 gibi bir α:β oranıyla dengeye ulaşırlar.

Glukoz gıda sanayisinde nişastanın enzimatik hidrolizi ile üretilir. Nişasta kaynağı olarak pek çok tarım mahsulü kullanılabilir. Mısır, pirinç, buğday, patates, manyok, ararot, sagu dünyanın çeşitli yörelerinde kullanılır.
Bu enzimatik işlem iki aşamalıdır. Yaklaşık 100 °C'de 1-2 saat boyunca enzim nişastayı 5-10 glukoz birimli küçük karbonhidratlara parçalar. Bu işlemin bazı çeşitlemelerinde nişasta karışımı bir veya birkaç kere 130 °C veya üstünde kısaca ısıtılır. Bu ısıtma nişastanın suda çözünürlüğüne yardım eder, ama enzimi de çalışmaz hâle getirdiği için her ısıtmadan sonra yeniden enzim eklenmesi gerekir.
Şekerleşme (sakkarifikasyon) diye adlandırılan ikinci adımda kısmen hidroliz olmuş nişasta Aspergillus niger mantarından elde edilen glukoamilaz enzimi aracılığıyla tamamen glukoza parçalanır. Tipik reaksiyon şartları pH 4,0-4,5, 60 °C ve %30-35 oranında karbonhidrat konsantrasyonudur. Bu şartlarda 1-4 gün içinde nişastanın %96'dan fazlası glukoza dönüşür. Daha sulandırılmış reaksiyonlarda daha yüksek verim elde etmek mümkündür ama daha büyük bir reaktör ve daha çok su gerektiğinden genelde ekonomik değildir. Elde edilen glukoz süzülerek saflaştırılır ve çok kademeli evaporatör ile yoğunlaştırılır. Katı D-Glukoz tekrarlanan kristelleştirmelerle üretilir.

Canlıların neden fruktoz gibi başka bir monosakkarit değil de glukozu bu kadar yaygın bir şekilde kullandıkları konusunda ancak tahmin yürütülebilir. Glukoz, abiyotik şartlarda formaldehitten oluşabilir, dolayısıyla ilkel biyokimyasal sistemler için kullanıma hazırdı. Gelişmiş organizmalar için daha önemli olan bir özelliği glukozun proteinlerin amino grupları ile reaksiyona girme eğiliminin diğer heksoz şekerlere kıyasla çok daha düşük olmasıdır. Glikasyon adı verilen bu reaksiyon pek çok enzimi ya yavaşlatır ya da tamamen durdurur. Glikasyon reaksiyonunun yavaş olmasının nedeni, glukozun daha az reaktif olan halkasal izomerini tercih etmesidir. Buna rağmen diyabetin uzun dönemli komplikasyonlarının çoğu (örneğin körlük, böbrek yetmezliği, periferal nöropati) protein ve lipitlerin glikasyonundan kaynaklanır.
Glikozilasyon, glukozun katıldığı önemli reaksiyonlardan bir diğeridir.

Glukoz canlılarda çok yaygın bulunan bir yakıttır. Karbonhidratlar insan vücudunun başlıca enerji kaynağıdır, gram başına 4 kilokalori (16 736 Joule, 1 kalori = 4.184 Joule) gıda enerjisi sağlarlar. Karbonhidratların (örneğin nişastanın) yıkımı mono ve disakkaritler sağlar ve bunların çoğu glukozdur. Glikoliz ve bunu izleyen sitrik asit döngüsü yoluyla glukoz sonunda karbon dioksit ve suya oksitlenir ve başlıca ATP şeklinde olmak üzere enerji sağlar. İnsülin ve glukagon hormonları kandaki glukoz seviyesini düzenler. İnsülin hormonu kan şekerini düşürürken glukagon hormonu kan şekerini yükseltir. Diyabet hastalarının pankreası insülin hormonunu yeterince salgılamamaktadır. Aç karnına kanda glukoz seviyesinin yüksek olması diyabet öncesi veya diyabetik bir durumun göstergesidir.

Glukoz proteinlerin üretiminde ve lipit metabolizmasında önemli bir rol oynar. Bitkilerde ve çoğu hayvanda C vitamini (askorbik asit) üretiminin bir öncülüdür.
Glukoz çeşitli önemli bileşiğin sentezinde bir öncül olarak kullanılır. Nişasta, selüloz ve glikojen ("hayvan nişastası") glukoz polimerleri yani polisakkaritlerdir. Sütün başlıca şekeri olan laktoz, bir glukoz-galaktoz disakkaritidir. Önemli bir diğer disakkarit olan sükroz da fruktoza bağlı glukozdur.

Bütün gıdasal karbonhidratlar glukoz içerirler, ya bir polimerin yapı taşı olarak (nişasta ve glikojende olduğu gibi) veya başka bir monosakkaritle birleşik olarak (sükroz ve laktoz gibi). Duodenum ve ince bağırsakta oligo- ve polisakkaritler pankreatik ve bağırsak glikozidazları tarafından monosakkaritlere parçalanırlar. Ardından, glukoz, enterositlerin önce bağırsak tarafındaki (apikal) zarlarındaki taşıyıcılar tarafından, sonra da dolaşım sistemi tarafındaki (bazal) zarlardaki taşıyıcılar tarafından taşınarak kana aktarılır. Glukozun bir kısmı doğrudan beyin ve alyuvarlara giderek onlara yakıt olur, gerisi ise glikojen olarak depolanmak üzere karaciğer ve kaslara ve yağ olarak depolanmak üzere yağ dokulara gider.

EINECS numarası: 200-075-1 (D-glukoz) (İngilizce)
EINECS numarası: 213-068-3 (L-glukoz) (İngilizce)
PubChem numarası:5793 (D-glukoz11 Şubat 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.) (İngilizce)
PubChem numarası:206 (L-glukoz) (İngilizce)

Granülosit, lökositlerin (akyuvarların) bir bölümünü oluşturan çeşitli hücre tiplerine verilen isimdir. Bu ismi almalarının nedeni granülosit hücre tiplerinin sitoplazmalarında bulunan farklı boyama özelliklerine sahip granüllerdir. Bu hücrelere farklı şekillere sahip, çoğunlukla 3 loba ayrılmış biçimdeki, hücre çekirdekleri nedeniyle "polimorfonükleer lökosit" (PMN veya PML) de denir. Yaygın kullanımda polimorfonükleer lökosit tanımı çoğu kez nötrofil granülositini tanımlamak için kullanılır. Nötrofil granülositi, granülosit tiplerinin içinde en çok sayıda bulunanıdır.
Granülositlerin 3 tipi vardır:

Nötrofil granülositi (Nötrofil polimorflar)
Eozinofil granülositi (Eozinofil polimorflar)
Bazofil granülositi (Bazofil polimorflar)
Granülosit tipleri granüllerinin farklı boyalara gösterdiği afiniteye göre isimlendirilir.

Granülositopeni
Granüloma
Lökosit (Akyuvar)
Kan sayımı

Gıda katkı maddeleri, gıdaların rengini, görünüşünü, lezzetini, kokusunu vb. duyusal özelliklerini düzenlemek, besleyici değerlerini korumak, dayanıklılıklarını yani raf ömürlerini artırmak gibi amaçlar doğrultusunda kullanılan kimyasal maddeler olarak tanımlanmaktadır.
Gıda katkı maddelerinin bir alt grubunu oluşturan gıda boyaları, uluslararası Gıda Kodeks Komisyonu (The Codex Alimentarius) tarafından "gıdaya renk vermek veya gıdanın rengini düzenlemek maksadıyla katılan katkı maddesi" olarak tanımlamaktadır. Renk verme özelliğine sahip birçok madde kimyasal yapılarında bulunan farklılıklar nedeniyle farklı kimyasal, fiziksel ve fizikokimyasal özelliklere sahip olabilmektedirler. Bu özellikler onların hangi cins ürünlerde ve hangi amaçla, ne biçimde kullanılacaklarını belirlemektedir. Mevcut durumda uygulanmakta olan gıda işleme tekniklerinin, işlenen gıdaların görünüşleri üzerinde meydana getirmiş oldukları olumsuz etkiler, gıdaların teknolojik nedenlerden dolayı renklendirilmesi gereksinimini ortaya çıkarmaktadır.

Gıda boyası yalnız başına gıda olarak kullanılmayan bir maddedir. Gıda boyaları işlenmiş gıdalara uygulanmakta olup; işleme sonucunda bozulan, kaybolan veya istenmeyen renkler meydana gelmesi sonucunda kullanılmaktadır. Ayrıca gıdalara eklenen bu maddeler, ürünün albenisini artırmak ve daha doğal bir görünüm kazandırarak ürüne olan rağbeti artırmaktadır.
Bazen amaç, kurutulmuş meyvelerin solmuş veya albenisi olmayan kendi doğal renklerine ekleme yapmaktır. Bazen ise Heinz'in piyasaya sürdüğü yeşil ketçap gibi yetişkinlerin tasvip etmemesi (uygun, doğru bulmamak) ancak çocukların dikkatini çekip, ürünü aldırtması gibi etkili olmaktadır.

Gıdalarda boya kullanımı çok eski yıllara dayanmakla beraber kullanılan gıda boyaları tamamen bitkisel kaynaklı olma özelliğini taşımaktaydılar. İlk olarak yaklaşık 3500 yıl önce Mısır'da gıda katkı maddesi amacıyla kullanılmaya başlanmıştır. İlk olarak kullanılan gıda boyası kattıkları şekerdir. Bu şekere "Khand" adını veren mısırlılar bunu zamanın büyük lideri olan Büyük İskender'e hediye olarak vermişlerdir.
1856 yılında ise William Henry Perkin ise yaptığı çalışmalar sonucunda ilk sentetik gıda boyası olma özelliğini taşıyan "siyah anilini" bulmuştur. Ve böylece sentetik boya çalışmalarının önü açmıştır. 18.yy'da tereyağına safran katılarak rengi cazip hale getirilmiştir. 19.yy'da ise bazı boyalar artık ticari açıdan olumlu etki gördüğünden kullanılmaya başlanmıştır. Daha sonra ABD'nin yapmış olduğu çalışmalarla boyaların gıdalar üzerindeki etkilerine ilişkin ilk yönetmelikleri 1900'lerde yayınlamışlardır. Bu yayınlanan ilk yönetmeik 1906'daki "Federal Gıda ve İlaç Kanunu (FFDCA)"dur. Bu kanunun yürürlüğe girmesinden sonra  ABD yalnızca 7 tane boyanın kullanımına izin vermiştir. Bunlar; Parlak mavi FCF (E133), İndigo karmin (E132), Hızlı yeşil FCF (Fast green FCF, E143), Eritrosin (E127), Allura kırmızı (E129), Tartrazin (E102), Gün batımı FCF (Sunset yellow FCF, E110)  boyalarıdır. 1907 yılında bu 7 boya için sertifika düzenlenmiştir. Ancak 1938 yılında mevcut kanun değiştirilerek, boya çeşitleri arttırılmıştır. Ayrıca gıdalarda kullanılan tüm gıda boyalarının tahlil yapılması için zorunlu belgelendirmeye gidilmiştir. ABD Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) 15 Ocak 2025 tarihinde aldığı kararla Eritrosinin gıda ve ağız yoluyla alınan ilaçlarda kullanımına izin verilmeyeceğini açıkladı. Gerekçe olarak erkek laboratuvar farelerinde kansere yol açtığına dair bulgular elde edilen çalışmalar gösterildi.
Kullanımı yaygın olan sentetik boyalar genellikle daha az maliyetlidir ve teknik olarak doğal boyalardan daha üstündür.

Doğal gıda boyaları mikroorganizmaların neden olduğu olaylar sonucunda, bitkisel, hayvansal veya mineral kaynaklı olarak elde edilen gıda boyalarına verilen tanımlamadır.

Doğal özelliği bulunmayan ve laboratuvar ortamında kimyasal sentez yoluyla elde edilen gıda boyalarına " sentetik gıda boyası" denilmektedir. Sentetik gıda boyalarının, doğal gıda boyalarına tercih edilmesinde maliyet farkı etkili olmaktadır. Ayrıca ürüne daha yoğun renk verebilen bu maddeler; ışık, sıcaklık ve pH değişimlerinden daha kolay etkilenmektedir.

Sertifikalı ve sertifikasız adı altında 2 grupta toplanan gıda boylarının yasal tanımı ve gruplandırılması yapılmıştır.
Sertifikalı gıda katkılarının hepsi yapay (sentetik) kaynaklı olup, kendi içinde boyalar ve boyarmaddeler yani pigmentler olarak ikiye ayrılmıştır. Boyalar suda çözünürken, boyarmaddeler yani pigmentler ise suda çözünmemektedirler.
Sertifikasız gıda katkı maddelerinin tümü doğal kaynaklı olma özelliğini taşımaktadır. Bu maddeler 1960 yılında "ABD Gıda- İlaç ve Kozmetik Yasası'nda" yapılan düzenleme  ile sertifikalı boya listesinden çıkarılarak, öncelikli ve sürekli kullanım özelliği önde olan listeye alınmıştır.

Uluslararası kabul görmüş olan her gıda katkı maddesinin bir numarası vardır. Bu yapılan numaralandırma sistemi INS (International Numbering System) tarafından belirlenmekte olup, E kodu olarak geçmektedir. Gıda katkı maddelerinin Avrupa Birliği'nde kullanımına izin verilenleri "Europen" kelimesinin baş harfinden E kodu verilmektedir. Bu verilen kodlar Avrupa Birliği'nin bir alt komitesini oluşturan "Scientific Committee  on Food" (Gıda Bilimsel Komitesi) tarafından belirlenmektedir.
"Türk Gıda Kodeksi Katkı Maddeleri Yönetmeliği'ne" göre, bir gıda maddesinin içindekiler kısmında yazılı olan katkı maddelerinin işlevi ve bu katkı maddelerinin E kodunun belirtilmesi zorunlu tutulmaktadır. Gıda katkı maddelerinin bir grubunu oluşturan aroma vericilerin sayısı çok fazla olduğundan bu gruba Avrupa Birliği tarafından bir E kodu verilmemektedir. Verilen bu numaralandırma Avrupa güvenlik onayını göstermektedir. Ayrıca uluslararası bir numaralandırma sistemi olması farklı dillerde ortak bir bilinçli tüketici olma kolaylığını sağlamaktadır.

(E100 - E199 arası renklendiricilerin cinsi aşağıdaki tabloda verilmiştir.)

Doğal gıda boyaları, tüketilen meyve ve sebzelerinde içinde doğal olarak bulunduğundan, bu grupla ilgili olumsuz bir zararlı etki gözlemlenmemiştir. 
Yapay gıda boyaları ile ilgili en kaygı verici iddia ise, kansere neden olduğuyla ilgili ortaya çıkan iddialardır. Ancak bu iddiayı destekleyecek kanıtlar zayıf olmakla beraber mevcut olan araştırmalara göre, gıda boyalarının tüketilmesinin kansere neden olma olasılığı düşüktür.

Gıda katkıları, gıda endüstrisinin gıdanın üretimi, hazırlanması, ambalajlaması ve/veya depolamasında gıdaya dayanıklık, yoğunluk, renk vermek için katılan madde veya madde karışımlarıdır.
Gıda katkı maddeleri, tadı korumak veya tadını, görünümünü veya diğer özelliklerini artırmak için gıdaya eklenen maddelerdir. Bazı katkı maddeleri yüzyıllardır kullanılmaktadır; örneğin, turşu (sirke ile)yaparak, pastırmada olduğu gibi tuzlayarak, tatlıları koruyarak veya şaraplarda olduğu gibi kükürt dioksit kullanarak gıdaların korunması. Yirminci yüzyılın ikinci yarısında işlenmiş gıdaların ortaya çıkmasıyla, hem doğal hem de yapay kaynaklı daha birçok katkı maddesi tanıtıldı. Gıda katkı maddeleri, imalat sürecinde, paketleme yoluyla, depolama veya nakliye sırasında dolaylı olarak ("dolaylı katkı maddeleri" olarak adlandırılır) gıdaya verilebilen maddeleri de içerir.
Katkı maddeleri veya onların bozunma ürünleri genellikle gıda içinde kalır. Bazı hâllerde işlem sırasında uzaklaştırılabilir.

Bu katkı maddelerini düzenlemek ve tüketicileri bilgilendirmek için, her katkı maddesine Avrupa'da onaylanmış tüm katkı maddeleri için kullanılan "E numarası" adı verilen benzersiz bir numara verilir. Bu numaralandırma şeması, kullanım için onaylanmış olup olmadıklarına bakılmaksızın, tüm katkı maddelerini  uluslararası olarak tanımlamak için Codex Alimentarius Komisyonu tarafından kabul edilmiş ve genişletilmiştir.
E numaralarının önüne "E" gelir ancak Avrupa dışındaki ülkeler, katkı maddesinin Avrupa'da onaylanmış olsa da olmasa da yalnızca numarayı kullanır. Örneğin, Avrupa'da satılan ürünlere asetik asit E260 olarak yazılır ancak bazı ülkelerde 260 katkısı olarak bilinir. Ek madde 103, alkannin, Avrupa'da kullanım için onaylanmamıştır, bu nedenle E numarası yoktur, ancak Avustralya ve Yeni Zelanda'da kullanım için onaylanmıştır. 1987'den beri Avustralya, paketlenmiş gıdalardaki katkı maddeleri için onaylanmış bir etiketleme sistemine sahiptir. Her bir gıda katkı maddesi adlandırılmalı veya numaralandırılmalıdır. Sayılar Avrupa'dakiyle aynıdır, ancak "E" öneki yoktur.
Amerika Birleşik Devletleri Gıda ve İlaç İdaresi (FDA) bu maddeleri "Genel Olarak Güvenli" (GRAS) olarak listeler; Amerika Birleşik Devletleri Federal Düzenlemeler Yasası kapsamında hem Kimyasal Özetler Hizmet numarası hem de FDA düzenlemeleri altında listelenmiştir.

Tüm isimlerin listesi için gıda katkı maddeleri listesine bakınız.

Gıda katkıları birkaç gruba bölünebilirler, bazı örtüşme olsa da bazı katkı maddeleri birden fazla etki gösterir. Örneğin, tuz hem bir koruyucu hem de bir taddır.

Besleyici değerlerini arttırıcılar: Vitaminler, mineraller, aminoasitler ve aminoasit türevleri gıdaların besleyici değerlerini artırmak için kullanılır.
Kalınlaştırıcılar: Nişasta ve diğer kalınlaştırıcılar gıdanın hacmini artırmak için, daha düzgün ve göze daha hoş görünen bir kıvam elde etmek için kullanılır. Örneğin hazır pudingleri istenilen kıvamda katılaştırmak, meyveli yoğurtlara daha akıcı bir yumuşaklık vermek için katılaştırıcı kullanılır.^Algin salata sosunu koyulaştırmak için cilt kremlerininin kıvamını düzenlemekte sıklıkla kullanılan bir katılaştırıcıdır. Daha ucuz meyveli yoğurt elde etmek için üreticilerin uyguladığı yöntemlerden biri, yoğurdun içindeki meyvenin yanında, renk ve aroma maddesiyle meyve görünümü verilmiş mısır nişastası da kullanmaktır.
Emülasyonlaştırıcı ve stabilizatörler: Emülasyonlaştırıcılar, yağ ve su gibi normal halde birbirini kesen ürünleri birbirine karıştırmakta kullanılır. Stabilizatörler de bu normalde kimyasal olarak ayrışmaya meyilli ürünlerin üretim zinciri boyunca ayrışmadan aynı kıvam içinde mevcut olmalarını sağlar.
Yüzey düzenleyiciler: Sıvıların yüzeylerinde köpürmeyi sağlayan ya da gerekirse köpürmeyi engelleyen, yüzeye parlak ya da mat bir görünüm veren ya da yüzeyi koruyan katkı maddeleridir. Salata soslarında ve hazır içeceklerde sıklıkla kullanılır.
Renk maddeleri: Gıda teknolojisiyle uzaktan ilgisi olmayan bir kişi bile turkuaz renkli gazozlu içeceklerin içindeki maddelerin doğal olmadığını anlayabilir. Ama daha doğal renklerdeki birçok gıda da da renklendirici madde kullanılmaktadır. Antep fıstıklı dondurmanın yemyeşil olması gerektiğini zannedebiliriz. Oysa Antep fıstığı karıştırılmış dondurmanın doğal rengi grimsi açık yeşildir. Ama birçoğumuz fıstıklı dondurmayı yemyeşil görmeye alışık olduğumuz için gerçek rengini bilmiyoruz bile. Bu yapay renk E141 ve E100 renk maddelerinin ıspanakla karıştırılmasıyla elde edilmiş bir renktir.
Tatlandırıcılar: Şeker dışında 13 farklı yapay madde tatlandırıcı olarak kullanılır. Yılda dünyada 15bin ton tatlandırıcı yapay madde tüketilmektedir. Bu maddelerden en tanınmışı aspartamdır. Gıda endüstrisi her yıl 1 milyar dolarlık aspartam satın almaktadır. Diğer tatlandırıcılara örnek olarak sakarin ve HFCS verilebilir. Tatlandırıcılar günümüzde jambon, ekmeğe sürülebilen peynirler gibi tatlı olarak algılamadığımız gıdaların içinde de yer almaktadır.
Tat artırıcılar: Hazır gıdaların tadı işlem ve bekletme sırasında azalabilir. Böyle azalmalar pigmentler, tat ve koku bileşikleri ile düzeltilebilir veya yeniden ayarlanabilir. Yağların oksidasyonundan kaynaklanan tat bozulmaları antioksidanlarla giderilebilir (bastırılabilir). Gıda yapısı mineraller veya polisakkaritler katmakla ve birçok başka şekillerde istenen özelliklere kavuşturulabilir. Özellikler et, balık ve tavuk gibi et ürünleri hazırlandıktan sonra tat artırıci maddelerle iyileştirilir. En bilinen tat artırıcı madde mono-sodyum-glutamat'tır.
Aroma maddeleri: Bu grup 4500 değişik aroma maddesiyle çeşit bakımından en yüksek varyasyona sahip katkı maddesi grubudur. Doğal bir tadı yapay şekilde elde etmekte kullanılır. Aroma maddeleri en kontrolsüz kullanılan katkı maddeleridir. Avrupa Birliği gıda yönetmeliğince katkı maddesi olarak bile ele alınmayan bu maddelerin herhangi bir E-numarası da yoktur.
Gıdaların raf ömrünü artırıcı konserve maddeleri: Şimdiki gıda üretim ve dağıtım şekli gıdaların raf ömrünü artırmak yönündedir. Üstelik dünya üretim durumu mümkün olduğu kadar bozulmaların önüne geçmeyi yani korumayı gerektirmektedir. Raf ömrünü uzatma, mikrofloranın büyümesine etki eden katkıları kullanmak ve istenmeyen kimyasal ve fiziksel değişmeleri geciktirici ve bastırıcı aktif ajanlar kullanmakla oluşturulur.
Gıda katkıları ve onun parçalanma ürünlerinin kullanıldıkları miktarlarda kesinlikle zehirsiz olmaları gerekir. Bu zehirsizlik; akut, kronik, özellikle kanserojenik potansiyel, mutajenik etkileri kapsamalıdır. Genellikle katkılar yalnız besleyici değer ve tadı etkileyici değeri artırmak için veya işlem sırasında gerekli olduğu zaman kullanılır. Katkıların kullanılması ülkelerin çoğunda gıda, ilaç ve sağlığı koruma idareleri tarafından düzenlenir. Düzenlemeler ülkeden ülkeye değişir. Hepsinde toksikolojik ve teknolojik uygulamalar açısından uyum mevcuttur. En önemli katkı maddeleri grupları aşağıdaki çizelgede gösterilmiştir.

1965 yılında kullanılan katkı maddelerinin toplam katkı maddeleri içinde miktarları:

Dipnotlar

Kitaplar
Prof. Dr. Halit Keskin; Besin Kimyası (I-II), İ.Ü. Yayınları, (İstanbul, 1987)
H.D. Belitz, W. Grosch; Food Chemistry, Springer Verlag (Berlin, Heidelberg, New York, Paris, Londra, Tokyo, 1987)
Richard A. Larson; Naturally Occuring Antioxidants, Boca Raton (Lewis Publishers, 1997)
Fereidoon Shahidi; Natural Antioxidant: Chemistry, Health Effects and Applications, Champaigh, III (AOCS Press, 1997)
Andreas M. Papas; Antioxidant STATUS, Diet, Nutrition and Health, Boca Raton (CRC Press, 1999)
Özgür Mahmure; Türev Spektrofotometrik Yöntem ile Askorbik Asit Tayini, Yıldız T. Üniv. (İstanbul, 1992)
Association of Official Analytical Chemists, sayfa:1076 (Fifteenth edition, 1990, Arlington, Virginia 22201 ABD)

Haloalkanlar (halojenoalkanlar ya da alkil halojenürler olarak da bilinir), bir ya da daha fazla halojen içeren alkanlardan türetilen bir kimyasal bileşikler grubudur. Ayrım genellikle yapılmamasına rağmen, halokarbonlar genel sınıfın bir alt kümesi olarak kabul edilirler. Haloalkanlar yaygın şekilde ticari olarak kullanılmaktadır ve birçok kimyasal ve ticari isim altında bilinmektedirler. Bunlar; alev geciktiriciler, yangın söndürücüler, soğutucular, iticiler, çözücüler ve farmasötik maddeler olarak kullanılmaktadır. Ticari olarak yaygın kullanımı nedeniyle, birçok halokarbonların aynı zamanda ciddi kirleticiler ve toksinler olduğu gösterilmiştir. Örneğin, kloroflorokarbonların ozon tabakasının incelmesine yol açtığı gösterilmiştir. Metil bromür tartışmalı fümiganttır. Sadece klor, brom ve iyot içeren haloalkanlar ozon tabakasına tehdit oluşturmaktadır. Florlu uçucu haloalkanlar ise teoride sera gazları aktivitesine sahiptir. Metil iyodür, doğal olarak oluşan bir maddedir ve ozon tabakasına zarar verici özellikleri yoktur. Bu nedenle Amerika Birleşik Devletleri Çevre Koruma Ajansı tarafından ozon tabakasına zarar verici gaz olmadığı bildirilmiştir. Haloalkan veya alkil halojenürler "R-X" genel formülü ile gösterilirler. Burada R; bir alkil ya da yer değiştirmiş bir alkil grubudur ve X; bir halojendir (F, Cl, Br, I).

Hidrobiyoloji, sudaki yaşam ve yaşam süreçlerinin bilimidir. Modern hidrobiyolojinin çoğu ekolojinin bir alt disiplini olarak görülebilir, ancak hidrobiyoloji alanı taksonomi, ekonomik ve endüstriyel biyoloji, morfoloji ve fizyolojiyi içerir. Ayırt edici tek yön, tüm alanların suda yaşayan organizmalarla ilgili olmasıdır. Çalışmaların çoğu limnoloji ile ilgilidir ve lotik sistem ekolojisi (akan sular) ve lentik sistem ekolojisi (durgun sular) olarak ikiye ayrılabilir.

Mevcut araştırmaların önemli alanlarından biri ötrofikasyondur. Mikrobiyal döngü, alg patlamalarını etkileme mekanizması, fosfor yükü ve göl devri dahil olmak üzere plankton topluluğundaki biyotik etkileşimlere özel önem verilmektedir. Bir diğer araştırma konusu da dağ göllerinin asitleşmesidir. Asit yağmurları ve gübreleme ile bağlantılı olarak nehirlerin, göllerin ve rezervuarların suyunun iyonik bileşimindeki değişiklikler üzerine uzun vadeli çalışmalar yürütülmektedir. Mevcut araştırmaların bir amacı da su kalitesi yönetimi ve su temini için önemli olan rezervuarlardaki ekosistemin temel çevresel işlevlerinin aydınlatılmasıdır.
Hidrobiyologların ilk çalışmalarının çoğu, kanalizasyon arıtma ve su arıtmada kullanılan biyolojik süreçler, özellikle de yavaş kum filtreleri üzerine yoğunlaşmıştır. Tarihsel olarak önemli diğer çalışmalar, suları destekledikleri biyotik topluluklara göre sınıflandırmak için biyotik indeksler sağlamaya çalışmıştır. Bu çalışma günümüzde Avrupa'da AB su çerçeve direktifi için su kütlelerinin değerlendirilmesine yönelik sınıflandırma araçlarının geliştirilmesinde devam etmektedir.

Hidronyum (H3O) ;IUPAC'te adlandırılması oksonyum şeklindedir. Bir molekülünde 3 hidrojen ve 1 oksijen atomu bulunur. Hidronyum iyonu, (H3O) asitler suda çözündüklerinde açığa çıkan katyondur. Aynı zamanda asitleri bazlardan ayırmada kullanılır. (Brønsted-Lowry asit-baz teorisi)Bir asit suda çözündüğü zaman hidronyum katyonu ortaya çıkar. Bazı asit çözünme tepkimelerinde kolaylık olması amacıyla (H+) iyonu şeklinde de gösterilse de doğru kullanımı (H3O) şeklindedir. pH'ın belirlemesinde kullanılır. Eğer çözünen maddenin [H+] konsantrasyonu ile [OH-] eşitse o madde nötrdür.
H 2 O ⇌OH- + H 3 O +
Hidronyum, suyun proton bombardımanına tutulmasıyla oluşur. Bir asit çözeltisindeki hidronyum iyonu konsantrasyonu ne kadar fazlaysa o kadar kuvvetli asittir ve hidronyum konsantrasyonu fazla olan asit hidronyum derişimi az olan aside göre pH tablosunda sıfıra daha yakındır. pOH tablosunda ise 14'e daha yakındır (25 °C sıcaklık ve 1 atm/760mmHg/100kPA basınçta geçerlidir). Sıcaklık artıkça 14'ten daha küçük değerler alabilir, onun için bir genelleme yapamamakla birlikte sıcaklığın 25 °C olduğu koşullarda pH ve pOH tablosu 0-14 değer aralığındadır. pH değeri [H+]'nın -logaritmasıyla bulunur, pOH değeri ise [OH-]'nin -logaritmasıyla bulunur.
25 °C sıcaklık ve 1 atm (760 mmHg) basınçta
pH + pOH = 14

[H+][OH-]=10/100000000000000

Hidrosfer (Yunanca ōρ hydōr, "su" ve σφαῖρα sphaira, "küre"), su küre demektir. Bir gezegenin veya doğal uydunun yüzeyinde, altında ve üstünde bulunan birleşik su kütlesine verilen isimdir. Dünya'nın hidrosferi yaklaşık 4 milyar yıldır var olmasına rağmen şekil değiştirmeye devam etmektedir. Bu durum, deniz taban yayılması ve kara ile okyanusları yeniden düzenleyen kıtaların kayması nedeniyle gerçekleşmektedir.
Dünya üzerinde 1,386 milyon km3 (333.000.000 km3) su olduğu tahmin edilmektedir. Bunlar, yer altı suyu, okyanuslar, göller ve akarsularda sıvı ve donmuş formlarda bulunan sulardan oluşmaktadır. Tuzlu su bu miktarın %97,5'ini oluştururken, tatlı su ise %2,5'ini oluşturmaktadır. Bu tatlı suyun %68,9'u Kuzey Kutbu, Antarktika ve dağ buzullarında buz ve kalıcı kar örtüsü şeklindedir. %30,8'i taze yeraltı suyu şeklinde bulunur. Yeryüzündeki tatlı suyun sadece %0,3'ü kolayca erişilebilir göllerde, rezervuarlarda ve nehir sistemlerinde bulunmaktadır.

Dünya hidrosferinin toplam kütlesi yaklaşık 1,4 × 1018 tondur. Dünya toplam kütlesinin yaklaşık %0,023'ünü oluşturmaktadır. Herhangi bir zamanda, yaklaşık 20 × 1012 tonu, Dünya atmosferinde su buharı şeklinde bulunmaktadır. 361 milyon km2lik (139,5 milyon mil2) bir alan olan Dünya yüzeyinin yaklaşık %71'i okyanusla kaplıdır. Dünya okyanuslarının ortalama tuzluluğu, deniz suyunda kilogram başına yaklaşık 35 gram tuzdur (%3,5).
Hidrosferin kalınlığı deniz seviyesine göre +3810 m (Titikaka Gölü) ile -11033 m (Mariana Çukuru) arasında değişir. Dünya'nın %71'ini Hidrosfer, %29'unu karalar oluşturur. Kuzey Yarım Kürede %61'i Hidrosfer, %39'u kara iken, Güney Yarım Kürede %81'i Hidrosfer, %19'u karalar şeklindedir. Hidrosfer, canlıların yaşam kaynağıdır. Hidrosfer üzerinde birçok okyanus akıntısı etkilidir. Bunlardan en çok bilinenler Gulf Stream okyanus akıntısı ve Labrador okyanus akıntısıdır.
Hidrosfer üzerindeki 3 büyük okyanusun yüzölçümü:

Büyük Okyanus (Pasifik): 180.000.000 km2
Atlas Okyanusu (Atlantik): 106.000.000 km2
Hint Okyanusu: 75.000.000 km2

Su döngüsü, suyun bir durumdan veya bir rezervuardan diğerine aktarılmasını ifade eder. Rezervuarlar arasında atmosferik nem (kar, yağmur ve bulutlar), akarsular, okyanuslar, nehirler, göller, yeraltı suyu, yeraltı akiferleri, kutup buz kapakları ve doymuş toprak bulunmaktadır. Güneş enerjisi, ısı, ışık (güneşlenme) ve yerçekimiyle, bir durumdan diğerine geçişi saatler hatta binlerce yıl sürmektedir. Çoğu buharlaşma okyanuslardan gelir ve dünyaya kar veya yağmur olarak geri döner.

Süblimasyon, kar ve buzdan buharlaşmayı ifade eder. Terleme, suyun dakikalar boyunca ağaçların gözenekleri ve stomalarından çıkışını ifade eder. Hidrologlar tarafından kullanılan Evapotranspirasyon terimi; terleme, süblimasyon ve buharlaşma süreçleriyle ilişkili bir terimdir.
Marq de Villiers, hidrosferi, içinde suyun bulunduğu kapalı bir sistem olarak tanımladı. Hidrosfer karmaşık, karışık, birbirine bağımlı, her yere yayılmış, kararlı ve “Yaşamı düzenlemek için özel olarak tasarlanmış gibi görünmektedir.”:26 De Villiers, “Yeryüzünde bulunan toplam su miktarının jeolojik zamanlar boyunca neredeyse hiç değişmediğini iddia eder. Su kirlenebilir, suistimal edilebilir veya yanlış kullanılabilir ancak ne tekrar yaratılır ne de yok edilir, sadece göç eder. Su buharının uzaya kaçtığına dair bir kanıt yoktur. ”:26
"Her yıl dünyadan 577.000 km3 su eksilmektedir. Bu suyun okyanus yüzeyinden buharlaşması (502.800 km3), karalarda ise (74.200 km3 ) su buharlaşmaktadır. Aynı miktarda su atmosferik yağış ile okyanusta 458.000 km3, karalarda ise 119.000 km3 olarak düşmektedir. Arazi yüzeyinde ki yağış ve buharlaşma arasındaki fark (119.000 - 74.200 = 44.800 km3 / yıl)'dır. Dünya nehirlerinin toplam akışı (42.700 km3/ yıl) ve yeraltı suyunun doğrudan okyanusa akışı(2100 km3 / yıl) insanların yaşamsal gereksinimlerini ve ekonomik faaliyetlerini destekleyen başlıca tatlı su kaynaklarıdır. ”

Okyanusa düşen yağışlarla döngü tamamlanır ve yeni bir döngüye başlamak için hazır hale gelir. Yağış toprağa düştükten sonra sızma (infiltrasyon) olarak ifade edilen işlemle su ya zeminin içine süzülür, ya yüzeysel akışa geçer ya da hızlıca buharlaşarak atmosfere karışır.Yer altına süzülen ya da akışa geçen suların bir kısmı bir yolunu bularak topraktan, göllerden ve akarsulardan buharlaşarak atmosfere geri döner.
Toprağın içine süzülen suların bir kısmı bitkiler tarafından kullanılarak daha sonra "terleme" ya da "transpirasyon "işlemiyle atmosfere bırakılır.
Başlangıçta akış geniş ince bir tabaka şeklinde akar buna "sığ akış" denir. Kısa bir mesafeden sonra, akım iplikleri oluşur ve daha sonra bunlar gelişerek derecik olarak ifade edilen kanallara dönüşür.
Bir akarsuyun suyunu topladığı alana drenaj havzası denir.
Nehir sistemleri; katı madde üretimi, katı madde taşınım ve katı madde birikimi olmak üzere üç ana kısımdan oluşur.
Akarsuyun hızını belirleyen faktörler; gradyan (akarsuyun kanal eğimi), en kesit şekli, boyutu, kanal pürüzlülüğü ve akarsu debisidir. Genellikle eğim ve pürüzlülük mansaba doğru azalırken, genişlik, derinlik, debi ve hız artmaktadır.
Akarsuların hızı yavaşladığında yeterlilik azalır ve taşıdıkları katı maddeler çökelerek depolanır. Akarsu çökellerine alüvyon, kanallarda birikenlere çökelme bandı, taşkın bölgelerinde birikenler doğal sedde, akarsu ağzındaki birikintiler ise delta ya da alüvyon yelpazesi olarak adlandırılır.
Akarsu kanalları iki kısımdan oluşur; kaya tabanlı kanallar ve alüvyon kanallar.
Akarsu vadileri için birçok sınıflandırma tipi olmasına rağmen, en yaygın olanları; dar v şeklindeki vadiler ve düz tabanlı vadilerdir.

Yer altı suları insanların kolayca kullanabildikleri en büyük temiz su rezervuarlarıdır. Jeolojik olarak, yer altı sularının çözünmesiyle mağara ve düdenler oluşur. Yer altı suları aynı zamanda akarsuların dengeleyici unsurudur.
Her gün Amerika Birleşik Devletleri'nde yaklaşık 349 milyar galon temiz su kullanılmaktadır. Bunun yaklaşık 79 milyar galonu ya da toplam %23'ü yer altı suyundan sağlanmaktadır. Diğer tüm kullanım alanlarına kıyasla, yer altı sularının büyük bir kısmı tarımda kullanılmaktadır.
Yer altı suyu, doygun yer altı zonlarında kayaçların ve sedimanların boşluklarını tamamen dolduran sudur. Bu, zonun üst sınırını su tablası oluşturmaktadır. Doygun olmayan bölge su tablasının üzerinde yer alır. Burada bulunan zemin, sediman ve kayaç suya dolgun değildir.
Akarsular ve yer altı suları arasındaki betkileşim üç farklı yoldan gerçekleşir: Akarsular yer altı suyunun akımından beslenir ve akarsu yatakları boyunca sularını kaybeder veya yer altı sularını beslerler ya da her iki şekilde oluşur. Bazı bölümlerinde hem su kazanır hem de su kaybederler.
Bir malzeme içinde depolanan su miktarı malzemenin porozitesine bağlıdır. Bir malzemenin geçirgenliği (birbirine bağlı gözenekler arasındaki bir akışkanın geçebilme yeteneği) yer altı suyunun hareketini kontrol eden en önemli faktörlerden biridir.
Çok küçük gözeneklere sahip malzemeler (kil gibi) yer altı suyunun hareketini engeller ya da önler. Bu yapılara akitard adı verilir. Akiferler, serbestçe yer altı suyunu yayan, geçirimli ve kum gibi büyük gözeneklere sahip malzemelerden oluşur.
Yer altı suyunun akış hızını etkileyen temel faktörler; su tablası eğimi (hidrolik eğim) ve akiferin (hidrolik iletkenlik) geçirgenliğidir.
Su tablası toprak yüzeyi ile kesiştiğinde kaynak oluşur ve doğal yer altı suyunun akışı ile sonuçlanır. Suya doygun zonlar içinde açılan kuyular, yer altı suyunu dışarı çeker ve su tablası içinde çöküntü konisi olarak bilinen konik çöküntü oluşmaktadır. Su, başlangıçta karşılaşılan su seviyesi üstüne yükseldiğinde artezyen kuyular meydana gelir.
Yer altı suları derinlerde dolaştığında ısınır. Fakat bu sıcaklık artarsa su sıcak bir kaynak olarak ortaya çıkar. Yer altı odalarında yer altı suyu ısındığında gayzer meydana gelir, genişler ve suyun bir kısmı hızlı bir şekilde gayzerin patlamasına sebep olan buhara dönüşür. Gayzerler ve sıcak kaynakların ısı kaynağı magmatik kayaçlardır.

Su yaşamın temel bir gerekliliğidir. Dünya'nın 2 / 3'ü su ile kaplıdır. Dünya'ya mavi gezegen veya su gezegeni de denir. Hidrosfer atmosferin mevcut varlığında önemli bir rol oynar. Okyanuslar bu açıdan önemlidir. Dünya oluştuğunda, Merkür'ün atmosferine benzer şekilde, hidrojen ve helyum açısından zengin çok ince bir atmosfere sahipti. Daha sonra hidrojen ve helyum gazları atmosferden atıldı. Dünya soğuduğunda açığa çıkan gazlar ve su buharı bugünkü atmosferi oluşturdu. Volkanlar tarafından salınan diğer gazlar ve su buharı da atmosfere girdi. Dünya soğudukça atmosferdeki su buharı yoğunlaştı ve yağmur yağdı. Atmosferik karbondioksit yağmur suyunda çözüldüğünde atmosfer daha da soğudu. Bu durum su buharının yoğunlaşmasına ve yağmur olarak düşmesine neden oldu. Bu yağmur suları Dünya yüzeyindeki çöküntüleri doldurdu ve okyanusları oluşturdu. Bunun yaklaşık 4000 milyon yıl önce meydana geldiği tahmin edilmektedir. İlk yaşam formları okyanuslarda başladı. Bu organizmalar oksijen solumamışlardır. Daha sonra, siyanobakteriler geliştiğinde, karbondioksidin gıda ve oksijene dönüştürülmesi süreci başlamıştır. Sonuç olarak, Dünya atmosferinin diğer gezegenlerden oldukça farklı bir yapıya sahip olması, yaşamın Dünya'da gelişmesine izin vermiştir.

Igor A. Shiklomanov'a göre, okyanus sularının tamamen doldurulması ve yenilenmesi 2500 yıl, permafrost ve buz için 10.000 yıl, derin yer altı suyu ve dağlık buzullar için 1500 yıl, göllerde 17 yıl ve nehirlerde 16 gün sürmektedir.

"Özel Su kullanılabilirliği, kişi başına düşen tatlı su miktarından (kullanımdan sonra) geriye kalandır." Tatlı su kaynakları, alan ve zaman açısından eşit olmayan bir şekilde dağılır ve aynı bölgede aylar içinde sellerden su kıtlığına bir geçiş yaşanmaktadır. 1998 yılında toplam nüfusun %76 kişi başına yıllık 5 bin m3ten az bir su bulunmaktaydı. 1998 yılından itibaren, küresel nüfusun %35'i "Çok düşük veya su kıtlığına neden olacak düzeyde su kaynaklarıyla" yaşadı. Shiklomanov, 2025 yılından itibare

Hormon, (Yunanca, Grekçe: ὁρμῶν, "harekete geçirmek,uyarmak, canlandırmak" fiilinden gelir), çok hücreli organizmalarda fizyoloji ve davranışı düzenlemek için karmaşık biyolojik süreçler yoluyla uzak organlara veya dokulara gönderilen sinyal molekül sınıfıdır.
Hormonlar hayvanların, bitkilerin ve mantarların doğru gelişimi için gereklidir. Hormonun geniş tanımı (üretim yerinden uzakta etkilerini gösteren bir sinyal molekülü) nedeniyle, çok sayıda molekül türü hormon olarak sınıflandırılabilir. Hormon olarak kabul edilebilecek maddeler arasında eikozanoidler (örn. prostaglandinler ve tromboksanlar), steroidler (örn. östrojen ve brassinosteroid), amino asit türevleri (örn. epinefrin ve oksin), protein veya peptitler (örn. insülin ve CLE peptitleri) ve gazlar (örn. etilen ve azot monoksit) bulunur.

İç salgı bezlerinden kana geçen ve organların işlemesini düzenleyen adrenalin, insülin, tiroksin vb. fizyolojik etkisi olan maddelerin genel adı olarak tanımlanmaktadır.
Hormonlar; klasik anlamda endokrin organlar diye bilinen hipofiz, böbrek üstü bezleri, tiroit, paratiroit, gonatlar gibi kanalsız iç salgı bezlerinde sentez edilen ve kanla taşınarak gittikleri belli hedef doku hücrelerinde etki gösteren organik bileşiklerdir. Fakat klasik hormon tanımına uymayan, ama hormon etkisi gösteren bileşikler de vardır. Hipotalamik düzenleyici hormonlar, antidiüretik hormon, oksitosin, prostaglandinler, gastrin, sekretin, somatostatin, anjiotensin örnek verilebilir.
Hormonların kimyasal yapıları heterojendir. Kimyasal yapılarına göre dörde ayrılırlar; peptid veya protein yapısındaki hormonlar, amino asit türevi hormonlar, steroid hormonlar, eikozanoidler.
Hormonların, biyolojik etkinlikleri için düşük konsantrasyonları yeterlidir; serumda nmol, pmol düzeylerinde bulunurlar; serum düzeyleri ancak çok hassas metotlarla ölçülebilir. Serum hormon düzeyini ölçmek için sık kullanılan bir metot RIA'dir. Hormonların hepsi uyarıcı değildir; bazıları inhibitör etkilidir. Örneğin somatostatin, diğer bazı hormonların sekresyonunu azaltır; adrenalin, bazen stimulatör bazen inhibitör etkilidir. Hormonların sekresyon hızı sabit değildir; hormona duyulan gereksinim ve hormonun inaktivasyon hızı ile düzenlenir.
Hormonların bazıları depolanma özelliği gösterir. Katekolaminler (adrenalin ve noradrenalin), adrenal medulla ve sinir uçlarında hormon-kromogranin a-ATP kompleksi şeklinde depolanırlar; tiroit hormonları, tiroit bezinde depolanırlar. Steroid hormonlar depolanma özelliği göstermezler. Hormonlar, dolaşımda serbest veya transport proteinlere bağlı olarak bulunurlar; peptit yapıda hormonlar ve katekolaminler serbest formdadırlar, steroidler ve tiroit hormonları transport proteinlere bağlı olarak taşınırlar. Hormonun sadece serbest formu biyolojik olayları regüle edebilir. Hormonların bazı etkileri, büyüme faktörleri, histamin, serotonin gibi bazı biyolojik aktif maddeler tarafından gösterilebilir ki endokrin organlardan salgılanmayan fakat hormon etkisi gösteren böyle maddeler doku hormonları olarak adlandırılırlar.
Hormonların başlattıkları yanıt uzun sürelidir; hormon ortadan kaybolduktan sonra da devam eder.
Hedef dokuların hormona fizyolojik yanıtı, yaş ve genetik yapıya bağlıdır.

Hipotalamik düzenleyici hormonlar, hipotalamusta sentez edilirler, hipofizer portal sistem vasıtasıyla taşınırlar ve kısa mesafedeki hipofizin sekretuvar hücrelerini etkilerler. Antidiüretik hormon (ADH) ve oksitosin; hipotalamusta sentez edilirler, nöronlarla hipofize taşınırlar ve gerektiğinde salgılanmak üzere burada depolanırlar. Prostaglandinler; hemen hemen tüm dokularda sentezlenirler, yakında veya uzakta etkili olurlar. Gastrin, sekretin, somatostatin gibi bazı hormonlar gastrointestinal sistemin spesial hücrelerinde sentezlenirler, lokal diffüzyonla parakrin etki gösterirler. Anjiotensin, karaciğer kökenli prekürsörden spesifik enzimatik etki ile oluşur.

Hormonlar; metabolizmanın, su ve elektrolit alışverişinin, büyümenin, seksüel gelişimin ve seksüel fonksiyonların regülatörleri olarak hayati öneme sahiptirler. Hormonların yokluk, azlık ve fazlalıkları çeşitli hastalık belirtilerine yol açar; bazılarının yokluğu ölüme neden olur. Bu nedenle hekimlikte bir endokrin organın hipofonksiyonunu veya bir hormonun eksikliğini zamanında saptayarak eksik hormonu yerine koymak önemlidir.
Bir endokrin organın hiperfonksiyonu da hastalık belirtilerine neden olabilir. Hormon üretiminde patoloji, kandaki hormon miktarının veya karakteristik hormon yıkılım ürünlerinin kantitatif tayini ile saptanabilir. Ayrıca kan plazmasındaki inorganik veya organik maddelerin normal konsantrasyonlarında değişiklik de ilgili maddenin metabolizması üzerine etkili hormonun etkisindeki patolojileri tanımaya yardımcı olur.
Bir hormonun azlığında veya yokluğunda, buna karşı gelen hayvansal organdan saf halde hazırlanan hormonun verilmesi suretiyle tedavi mümkündür. Bu durumda genellikle hayat boyunca süren devamlı tedavi yapılması gerekir. Hormon tedavisinde, protein yapısındaki hormonların parenteral yani enjeksiyon gibi sindirim yolu dışı bir yoldan verilmesi zorunluluğu vardır; çünkü, protein yapısındaki hormonların ağız yoluyla alınması halinde, sindirim kanalında parçalanmaları ve emilmemeleri söz konusudur.
Evcil hayvanlarda verim kabiliyetinin ve büyüme hızının önemli ölçüde artması, endokrin sistem aktivitesinin yüksekliği ile paralel seyreder.

Hormonların salgılandıkları yerler aynı olabilir.

Hipotalamus hormonları
Supraoptik paraventriküler çekirdekte oluşanlar: Antidiüretik hormon ve oksitosin. ADH ve oksitosin, hipotalamusun supraoptik paraventriküler çekirdeğinde oluştuktan sonra nörofizin denilen taşıyıcı proteinlere bağlanırlar, aksonlar boyunca hipofiz arka lobuna taşınırlar ve gerektiğinde salıverilmek üzere burada depolanırlar.
Adenohipofiz hormonlarının sekresyonunu düzenleyen hormon veya faktörler: Kortikotropin salgılatıcı hormon, TSH salgılatıcı hormon(TRH), gonadotropin salgılatıcı hormon, büyüme hormonu salgılatıcı hormon, somatostatin, prolaktin inhibe edici hormon.
Hipofiz hormonları
Ön lop hormonları: Follikül stimüle edici hormon, Lüteinize edici hormon, Prolaktin, Adrenokortikotrop hormon (ACTH), Tiroit stimüle edici hormon (TSH), Büyüme hormonu.
Arka lop hormonları: Antidiüretik hormon ve Oksitosin.
Epifiz (pineal bez) hormonu: Melatonin.
Timus hormonları: Timozinler.
Tiroit hormonları: Tiroksin (T4), triiyodotironin (T3), Kalsitonin
Paratiroit hormonu: Parathormon (PTH, PH). Paratiroit hormonu ve kalsitonin, hormon olarak da kabul edilen 1,25-dihidroksikolekalsiferol (Aktif vitamin D3) ile birlikte kalsiyum ve fosfor metabolizmasını etkileyen hormonlar olarak bilinirler.
Pankreas hormonları: İnsülin, glukagon.
Böbrek üstü bezi (sürrenal) hormonları
Korteks hormonları: Kortizon, Kortizol, Kortikosteron, aldosteron), androstenedion, Dehidroepiandrosteron (DHEA).
Medülla hormonları: Katekolaminler (Adrenalin, Noradrenalin).
Cinsiyet bezleri hormonları
Erkek cinsiyet hormonları: Androjenler (Testosteron, Dehidroepiandrosteron (DHEA), Androstenedion).
Dişi cinsiyet hormonları: Östrojenler, Progestron.
Doku hormonları: Eikozanoidler, gastrin, sekretin gibi bazı gastrointestinal polipeptidler.

Hormonların kimyasal yapıları heterojendir. Dörde ayrılırlar.

Peptid veya protein yapısındaki hormonlar: Tirotropin salıverici hormon (TSH, TRF) ve diğer hipotalamus hormon veya faktörleri, adrenokortikotropik hormon (ACTH, kortikotropin) ve diğer hipofiz ön lop hormonları, arka lop hormonları, antidiüretik hormon (ADH, vazopressin), oksitosin, insülin, glukagon, parathormon, kalsitonin, hormon olarak kabul edilen gastrointestinal polipeptitler, peptit veya protein yapısında hormonlardır.
Amino asit türevi hormonlar: Katekolaminler (adrenalin, noradrenalin, dopamin), tiroit hormonları (tiroksin, triiyodotironin), amino asit türevi hormonlardır.
Steroid hormonlar: Glükokortikoidler (kortizol, kortizon), aldosteron, cinsiyet hormonları (östrojenler, progesteron, testosteron), steroid yapıda hormonlardır.
Eikozanoidler: Prostaglandinler, lökotrienler, tromboksanlar, eikozanoid yapıda hormonlardır.

Hormon salgılanmasının düzenlenmesi, feedback düzenlenme ve sinir sistemi ile olur. Hormon salgılanmasının sinir sistemi ile düzenlenmesi pek çok hormon için geçerlidir.

Hormon salgılanmasının feedback düzenlenmesi, kandaki kimyasal maddelerle ve tropik hormonlar ile olabilir. Hormon salgılanmasının kandaki kimyasal maddelerle feedback düzenlenmesinin iki güzel örneği, parathormon salgılanmasının plazma Ca2+ düzeyi ile düzenlenmesi ve insülin salgılanmasının plazma glukoz düzeyi ile düzenlenmesidir.
Plazma Ca2+ düzeyinin düşmesi durumunda paratiroit bezleri bunu algılar ve uyarılarak parathormon salgılamayı artırırlar; sonuçta plazma Ca2+ düzeyi normal değere yükseltilmeye çalışılır. Plazma Ca2+ düzeyinin düşmesi paratiroit bezlerinin uyarılmasına ve parathormon salgılanmasının artışına neden olur. Plazma Ca2+ düzeyinin yükselmesi de parathormon salgılanışını baskılar.
Plazma glukoz düzeyinin yükselmesi durumunda pankreasın Langerhans adacıklarının β hücreleri bunu algılar ve uyarılarak insülin salgılamayı artırırlar; sonuçta plazma glukoz düzeyi normal değere düşürülmeye çalışılır. Plazma glukoz düzeyinin düşmesiyle insülin salgılanması azalır ve bu defa pankreasın α-hücreleri uyarılarak glukagon salgılanışı artar.
Hormon salgılanmasının tropik hormonlar ile feedback düzenlenmesinin örnekleri, tiroit, sürrenal korteks ve gonat hormonlarının sentez ve salgılanışıdır. Bu hormonların plazmada azalışı, ilgili tropik hormonun salgılanmasını uyarır ve sonuçta hormonun kendisinin düzeyi de plazmada artar. Bu hormonların plazmada artışları ilgili tropik hormonun salgılanmasını baskılar ve sonuçta hormonun kendisinin düzeyi de plazmada azalır.

Sinyal molekülleri (hormonlar) endokrin organ hücrelerince sentezlenirler. Sentezlendikleri yerin uzağında başka bir mikroçevredeki hedef hücrelere etki ederler.

Sinyal üreten hücre tarafından sinyal molekülünün sentezlenmesi,
Sinyal ürete

Jmol, kimyasal yapıların 3 boyutlu moleküler modellenmesine yönelik bir bilgisayar yazılımıdır. Jmol, bir öğretim aracı olarak veya örneğin kimya ve biyokimya araştırmaları için kullanılabilecek bir molekülün 3 boyutlu temsilini döndürür. Java programlama dilinde yazılmıştır, dolayısıyla Java yüklüyse Windows, MacOS, Linux ve Unix işletim sistemlerinde çalışabilir. GNU Kısıtlı Genel Kamu Lisansı (LGPL) sürüm 2.0 kapsamında yayımlanan ücretsiz ve açık kaynaklı bir yazılımdır.
Popüler bir özellik, molekülleri çeşitli şekillerde görüntülemek için web sayfalarına entegre edilebilen bir uygulamadır. Örneğin moleküller top ve çubuk modelleri, boşluk doldurma modelleri, şerit diyagramlar vb. olarak gösterilebilir.

Chemistry Development Kit (CDK)
Moleküler mekanik modelleme için yazılımlar karşılaştırılması
Özgür ve açık kaynak kodlu yazılım paketlerinin listesi
Moleküler grafik sistemleri listesi
Moleküler grafik
Molekül editörü
Proteopedia
PyMOL
SAMSON
SMILES

Resmî site
Wiki with listings of websites, wikis, and moodles
Willighagen, Egon; Howard, Miguel (Haziran 2007). "Fast and Scriptable Molecular Graphics in Web Browsers without Java3D". Nature Precedings. doi:10.1038/npre.2007.50.1 . 
Jmol extension for MediaWiki
Biomodel
Molview

Abanoz, tropikal bölgelerde yetişen bazı ağaçlardan elde edilen çok sert bir odundur. Hurma ağacının da dahil olduğu Diospyros cinsindeki çeşitli türlerden gelen, yoğun siyah/kahverengi renginde sert bir ağaçtır. Çoğu odunun aksine abanoz suya batacak kadar yoğundur. İnce dokuludur ve cilalandığında ayna görünümüne sahip olduğundan süs ağacı olarak değerlidir. Parıltılar saçacak kadar iyi cila tutar. Odunun en içteki öz bölgesi simsiyahtır, bu nedenle pek çok ülkede abanoz kelimesi siyah renk anlamında kullanılır.
Abanoz eski çağlardan beri çok değerli bir odun sayılmıştır. Pek çok kral abanozdan asalar kullanırdı, hatta zehirin etkisini giderdiğine inanarak içkilerini abanozdan kaplarda içerlerdi. Çağlar boyunca abanozdan heykeller yapılmış, kral tahtları abanoz kullanılarak yapılmıştır.
Tevrat'ta tarihi Sur kentindeki abanoz ticaretinden söz edilmektedir. Ayrıca Binbir Gece Masalları'nda anılan değerli mallardan biri de abanozdur. 
Günümüzde bu değerli ağaç, mobilya ve enstrüman yapımında kullanılır. Klarnet ve gitar burgusu, abanozun kullanıldığı enstrümanlara örnektir. Abanoz, Türk-İslam sanatlarında özellikle kakmacılıkta görünür. Siyah renginin fildişi ve sedefle sağladığı uyum nedeniyle dolap, çekmece, kutu, tavla, dama-satranç tahtası gibi eşyaların üretiminde kullanılmıştır.

Göknar ya da köknar (Abies), çamgiller (Pinaceae) familyasının Abies cinsinden iğne yapraklı ağaç türlerine verilen ad. 
40m'ye kadar boylanabilen göknarlar, kendine özgü formu, gövde kabuğu iğne yaprakları ve hatta kokusu ile Çamgiller familyasının diğer türlerinden ayırt edilebilir. Yapraklarının alt yüzeyinde beyaz çizgiler vardır.Kozalaklar sonbaharda olgunlaşınca pulları dökülür. Türkiye'de 213.652 hektar saf göknar ormanı bulunmaktadır 300 yıldan fazla yaşayabilirler.

Yaz-kış yeşil, boylu orman ağaçlarıdır. Piramidal veya dar konik bir şekilde gelişme gösterir. Gövde genel olarak çatallanma göstermez, dallar gövdeye çevrel olarak dizilmiştir. Kozalakları yukarıya doğru dik olarak durur. Bu özelliği ile kozalakları aşağıya bakan ladinlerde ayrılır. Kökleri kuvvetli ve kazık köktür.

Göknar türleri genellikle yarı gölge ortamlarda iyi gelişme gösterir. Nemli ve verimli orman topraklarını tercih ederler. Ancak nemli, kumlu veya killi topraklarda da iyi gelişirler. Kireçli topraklardan hoşlanmazlar hava nisibi nemini yüksek, yaz aylarını yağışlı ve serin olmasını isterler.

Kuzey yarımkürede mutedil (ılıman) iklim bölgelerinin yüksek dağlık kesimlerinde ve Kuzey Afrika, Kuzey Amerika, Himalayalar ve Türkiye'de doğal olarak yetişir.

Seksiyon Abies

Abies nordmanniana Türkiye.
Uludağ göknarı (Abies nordmanniana subsp. bornmulleriana)
Kazdağı göknarı (Abies nordmanniana subsp. equi-trojani)
Doğu Karadeniz göknarı (Abies nordmanniana subsp. nordmanniana)
Toros göknarı (Abies cilicica) Türkiye.
Abies cilicica subsp. cilicica
Abies cilicica subsp. isaurica
Sicilya göknarı (Abies nebrodensis)
Orta Avrupa göknarı (Abies alba)
Bulgaristan göknarı (Abies borisii-regis)
Yunanistan göknarı (Abies cephalonica)
Seksiyon Balsamea 

Balsam göknarı (Abies balsamea)
Brakteli balsam göknarı (Abies balsamea var. phanerolepis)
Kayalık Dağı göknarı (Abies bifolia)
Abies lasiocarpa
Arizona göknarı (Abies lasiocarpa var. arizonica)
Sibirya göknarı (Abies sibirica)
Sakhalin göknarı (Abies sachalinensis)
Kore göknarı (Abies koreana)
Khinghan göknarı (Abies nephrolepis)
Veitch göknarı (Abies veitchii)
Shikoku göknarı (Abies veitchii var. sikokiana)
Abies veitchii var. veitchii
Seksiyon Grandis 

Büyük sahil göknarı (Abies grandis)
Büyük göknar (Abies grandis var. idahoensis)
Gümüş göknarı (Abies concolor)
Low gümüş göknarı (Abies concolor subsp. lowiana)
Durango göknarı (Abies durangensis)
Coahuila göknarı (Abies durangensis var. coahuilensis)
Jalisco göknarı (Abies flinckii)
Guatemala göknarı (Abies guatemalensis)
Seksiyon Piceaster 

İspanya göknarı (Abies pinsapo)
Fas göknarı (Abies pinsapo var. marocana)
Cezayir göknarı (Abies numidica)
Seksiyon Momi 

Tayvan göknarı (Abies kawakamii)
Nikko göknarı (Abies homolepis)
Abies recurvata
(Abies recurvata var. ernestii)
Japon göknarı (Abies firma)
Baishanzu göknarı (Abies beshanzuensis)
Mançurya göknarı (Abies holophylla)
Çin göknarı (Abies chensiensis)
Salween göknarı (Abies chensiensis subsp. salouenensis)
Pindrov göknarı (Abies pindrow)
Ziyuan göknarı (Abies ziyuanensis)
Seksiyon Amabilis 

Pasifik gümüş göknarı (Abies amabilis)
Maries göknarı (Abies mariesii)
Seksiyon Pseudopicea 

Delavay göknarı (Abies delavayi)
Faber göknarı (Abies fabri)
Forrest göknarı (Abies forrestii)
Cheng göknarı (Abies chengii)
Bhutan göknarı (Abies densa)
Batı Himalaya göknarı (Abies spectabilis)
Farges göknarı (Abies fargesii)
Fanjingshan göknarı (Abies fanjingshanensis)
Yuanbaoshan göknarı (Abies yuanbaoshanensis)
Pullu göknar (Abies squamata)
Seksiyon Oiamel 

Kutsal göknar (Abies religiosa)
Vejar göknarı (Abies vejarii)
Meksika göknarı (Abies vejarii var. mexicana)
Hickel göknarı (Abies hickelii)
Abies hickelii var. oaxacana
Seksiyon Nobilis 

Ulu göknar (Abies procera)
Kırmızı göknar (Abies magnifica)
Abies magnifica var. magnifica
Abies magnifica var. shastensis
Seksiyon Bracteata 

Santa Lucia göknarı (Abies bracteata)

Adi dişbudak (Fraxinus excelsior), zeytingiller (Oleaceae) familyasından anavatanı Avrupa ve Türkiye olan dişbudak türü.

Adi dişbudak ağacı zengin toprak gerektirir ve pH'ı 4,5 kadar düşük olan mevsimsel taşkınlara ve asitli toprağa karşı oldukça dayanıklıdır. Bol güneş ışığı alan serin iklimlerde gelişir, ormanlık alanlardaki nemli, iyi drene edilmiş toprakları tercih eder. Genellikle akçaağaç ve karaağaç gibi diğer karakteristik türlerle ilişki kurar ve çeşitli mantar ve böceklere ev sahipliği yapar.Bataklık kurutma ağacı olarak da dikilebilir. 800 yaşını aşkın örnekleri bulunmaktadır.

40 m kadar boylanır. Gövde kabuğu soluk sarı renklidir. Tomurcuklar siyah renkli, tüysü yaprakları, 7-11 yaprakçıktan meydana gelmiştir. Yaprakçıklar 5–10 cm uzunlukta, kenarları testere dişli, üst yüzü koyu yeşil renkli, meyvesi 3–4 cm uzunluktadır. Yaprakları sonbaharda sarı renge döner.

Ahşap, ağaçtan elde edilen doğal ve organik bir malzemedir. Tarih öncesi çağlardan beri insanların ihtiyaçlarını karşılamada ve gereksinimlerini gidermede kullandığı en yaygın malzemelerdendir.

Geleneksel iç mimari malzemesidir. Dış kullanımda doğal koşullara daha dayanıklı olan çıralı, fırınlanmış ya da emprenye edilmiş ahşap malzeme tercih edilir.
Doğal boyutları yüzünden genellikle büyük anıtsal yapılarda kullanılmaz idi. Günümüzde Lamine ahşap teknolojisi olarak adlandırılan yeni bir yöntem, kimi çevrelerde şimdiden ahşabın önümüzdeki yüzyıl için en akla yatkın yapı malzemesi olduğu düşüncesini yaratmıştır.
Ahşap, taşıdığı yüke kıyasla hafif bir yapı malzemesi olup deprem yüklerine karşı sünek davranış gösterebilmektedir.
Yapı malzemesi olarak değeri, -insan metabolizmasına uygunluğunun ötesinde-, küresel ısınmaya ve sera etkisine karşı mücadelede taşıdığı önem incelendiğinde daha iyi anlaşılacaktır. Bir yaklaşım, ağaçların ekolojik sisteme zarar vermeden, düzenli biçimde kesilerek kereste üretilmesi durumunda sera etkisinin azalacağı yönündedir.

Küresel ısınma, sera etkisiyle atmosferin periyodik olarak sıcaklığının artarak ısınması olup, doğal bir süreçtir. İnsanların aktiviteleri sonucunda atmosfere, özellikle gazların girdileri arttığından etki giderek fazlalaşmaktadır. Küresel ısınma üzerinde en etkili gaz olan karbondioksit emisyonlarını % 5 oranında azaltmak için bütün ülkelerin doğayı etkilemeyen yeni endüstri politikalarını devreye sokmak zorunda olduğu belirtilmektedir.
Bu çerçevede, yapı malzemeleri seçiminde ağaç malzemenin önemi bir kez daha öne çıkmaktadır. Çünkü ağaçlar aktif büyüme periyotları süresince fotosentez işleminin bir parçası olarak havadan CO2 emerek, karbonu odunsu dokuya bağlarlar.
Örneğin; tam kuru yoğunluğu 0,50 g/cm³ olan bir m³ odun hammaddesi 250 kg karbon, 0.935 ton karbondioksit depolamaktadır. Odunsu dokuda depolanan karbonun doğaya dönmesini engellediğimiz sürece, yani ağaç malzemenin yanmasına ya da çürümesine izin vermediğimiz sürece, doğadaki sera etkisi azalacaktır. Karbon depolama, ekosistemde sürekli devam edebilir. Ancak, dikkatlerden kaçan bir konu, yaşlanan ağaçların CO2 soluyup, C depolama kabiliyetlerinin giderek azalmasıdır.

Ahşap endüstrisinin geliştiği Kanada, Amerika Birleşik Devletleri, İskandinav ülkelerinde çok önemli bir ekonomi koludur. Ve orman endüstrisi gelişen bu ülkelerde orman alanları artmakta, orman endüstrisinin gelişmediği ülkelerde ise tersine bir gelişme olarak orman alanları azalmaktadır.
Ahşap yüzlerce materyalin ham maddesidir:

Genelde insanlar zamanlarının hemen hemen %90'ını kapalı mekanlarda geçirdikleri için radona maruz kalmaları önemli bir problem olarak ortaya çıkmaktadır. Çünkü, akciğer kanserlerinin %15'inin radon gazından, %30'unun ise sigaradan kaynaklandığı bilimsel olarak kanıtlanmıştır. [kaynak belirtilmeli]

Kapalı ortamlarda radon gazı konsantrasyonunun kontrolü amacıyla gerek ülkeler gerekse uluslararası kuruluşlar tarafından limit değerler belirlenmiştir. Söz konusu limit değerlerin aşılması halinde, radon konsantrasyonunu düşürücü tedbirlerin alınması tavsiye edilmektedir. Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu Temel Güvenlik Standartları (IAEA-BSS) çerçevesinde, radon için tavsiye edilen düzeyler 200-600 Bq/m³ olarak belirlenmiştir. Türkiye'de müsaade edilebilir radon konsantrasyonu ise 400 Bq/m³'tür.
Ahşap yapılarda ise radon gazı konsantrasyonu maksimum değerlerin neredeyse onda biri kadardır.

Ahşap Eserler Müzesi
Ahşap-plastik kompozit
Ahşap oyma sanatı
Hasta bina sendromu
Ahşap karkas
Ahşap kulübe
Ahşap baskı
Tahta

Lawson, W.R. 1996, Timber in building construction.
Ferguson, I. et al. 1996, Environmental Properties of Timber.

Akasya, baklagiller familyasından Acacia cinsini oluşturan genellikle hep yeşil yapraklı ve dikenli ağaç ya da ağaççıkların ortak adı.
Başta Avustralya olmak üzere (300 tür) sıcak ılıman ve yarı tropikal bölgelerde kendiliğinden yetişen 600 türü içerir.
Çok değişik biçimleri bulunan akasyanın çiçekleri genellikle sarı, bazen beyaz ya da kırmızı renkte, başak ya da toparlak baş biçimindedir; erkek organlar çok sayıda ve çıkıntılıdır. Meyve baklamsıdır. Yapraklar, kimisinde tüysü bileşik, kimisinde, özellikle Avustralya'da yetişen türlerin çoğunda yeşil lam halinde yaprak sapı biçimindedir; bu da onlarda terlemeyi önemli ölçüde azaltır. Acacia heterophylla türündeyse bu özelliklerin tümünün bir arada görülür.
Birçok akasya türü (en başta A.decurrens, gümüşi akasya (A. dealbata), A.baileyana, A.longifolia) bahçelerde süs bitkisi olarak yetiştirilir.
"Kadıhindi" denen bir madde, Çin'de ve Birmanya'da A.catechunun odununun suda kaynatılmasıyla hazırlanır. Kadıhindi deri sepelemesinde, kumaş boyamada ve tıpta kullanılır. Akasyanın bazı türleri ise, özellikle A.arabica ve A.senegal, hücre erimesiyle oluşan ve halk arasında "arap zamkı" adıyla anılan bir zamk verir. Tanen bakımından zengin olan akasya kabukları dericilikte kullanılır. Akasyanın Afrika'nın Sahel ve Sudan - Sahel bölgelerinde yetişen bazı türlerinin (A.albida ve A.seyal) yaprakları ve badıçları geviş getiren hayvanlarca yenir. İki akasya türünde (A.sphaerocephala ve A.fistula) karınca toplulukları barınır.

Doğada her ne kadar kendiliğinden yetişen bir tür olsa da, Akasya ağacı üretimi genellikle iki ana yöntemle gerçekleştirilir: tohumla üretim ve çelikle üretim.

Tohumla Üretim: Tohumlar, olgunlaşmış meyvelerden elde edilir. Bu tohumlar genellikle kabuklarından arındırıldıktan sonra toprağa ekilir. Tohumların çimlenme süreci genellikle birkaç hafta sürebilir. Tohumla üretim, genetik çeşitliliği koruma ve büyük miktarda bitki üretimi için yaygın bir yöntemdir.
Çelikle Üretim: Çelikle üretim, ana bitkinin dal, gövde veya yaprak kısımlarının kesilerek yeni bitkilerin oluşturulması işlemidir. Bu yöntemde, sağlıklı ve olgun bir dal kesilir ve köklendirme hormonu ile işlenir. Ardından, uygun bir yetiştirme ortamına yerleştirilerek köklenmesi sağlanır. Çelikle üretim, ana bitkinin özelliklerini korumak ve hızlı bir şekilde bitki üretimi yapmak için tercih edilen bir yöntemdir.

Kıbrıs akasyası (Acacia cyanophylla)
Gümüşi akasya (Acacia dealbata)
Yarran (Acacia homalophylla)
Senegal akasyası (Acacia senegal)

Arbre du Ténéré

WATTLE Acacias of Australia Lucid Web Player (multi-access key for identifying Australian Acacias) 2 Mart 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 Wikimedia Commons'ta Akasya ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Akasya ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Akçakesme (Phillyrea), zeytingiller familyasından iki türü bulunan bitki cinsi.
Akdeniz iklim kuşağında yaygın olan her dem yeşil bir ağaççıktır. Makiliklerin tipik üyelerinden biridir. Boyu 3 m den uzundur ve 10 m ye varabilir. Salkım oluşturan mor renkli meyveleri 5 – 6 mm çapında küremsidir. Seyrek dallıdır. Genç sürgünleri ince tüylüdür. Balıkesir yöresinde "Pıynar" olarak  adlandırılır.
Uzun ömürlüdür. Denizli'nin Acıpayam ilçesine bağlı Ören köyünde 1300 yıllık bir örneği bulunmaktadır.

Güney Avrupa, Suriye ve Filistin'de yayılım gösterir. Türkiye'de Antalya, Aydın, Balıkesir, Çanakkale, Isparta, İstanbul, Muğla, Mersin, Sakarya, Sinop, Tekirdağ, Tokat, Amasya, Trabzon, Zonguldak yörelerinde görülür.
Süs bitkisi olarak bahçe peyzajında kullanıldığı için doğal yaşam alanları dışında da insan eliyle yayılmaktadır.

Yaprakları ve taze dalları kesilerek hayvanlara yedirilir.

Dar yapraklı akçakesme (Phillyrea angustifolia)
Geniş yapraklı akçakesme (Phillyrea latifolia)

Zeytin pamuklu biti (Eupyllura spp.) ve zeytin fidan tırtılının (Palpita unionalis) konukçuları arasındadır.

Armut, gülgiller (Rosaceae) familyasının Amygdaloideae alt familyasında sınıflanan Pyrus cinsine ait ağaç nitelikli bitki türleriyle, bu türlerden bazılarının aynı adlı (pomaceous) yenilebilir meyvesidir.
Armut dünya çapında üretilen ve tüketilen, ağaçta yetişen ve yaz sonundan ekim ayına kadar hasat edilen meyvedir.
Bazı armut türleri, yenilebilir meyveleri ve meyve suları için değerlenirken diğerleri ağaç olarak yetiştirilmektedir.
Ağaç orta büyüklüktedir ve Avrupa, Kuzey Afrika ve Asya'nın kıyı ve hafif ılıman bölgelerine özgüdür. Armut ağacı, yüksek kaliteli nefesli ahşap müzik aletlerinin ve mobilya üretiminde tercih edilen malzemelerdendir.
Dünyada hem şekil hem de tat bakımından birbirinden farklı olan, bilinen yaklaşık 3000 çeşit armut yetiştirilir.
Meyveler taze, konserve, meyve suyu veya kurutulmuş olarak tüketilir.
Her iki yarı kürenin ılıman iklim kuşağı ülkelerinde yetiştirilen armut, dünyanın en önemli meyve ağaçlarından biridir. Armut ağacı tepeye doğru genişleyen ve olgunlaştığında 13 metreye kadar ulaşan boyuyla elma ağacından daha uzun ve daha diktir.
Armut, genellikle bir yaşındaki anaç armut fidanları aşılanarak ya da çelikleme yoluyla üretilir.
Armut ağaçları oldukça uzun ömürlüdür (50-75 yıl) ve iyi bakılıp budanmazsa boyları iyice uzar. Dikildikten 4-7 yıl sonra meyve vermeye başlayan bir armut ağacı 8-10 yaşlarındayken 25–50 kg meyve verebilir.

Batı Avrupa, Kuzey Afrika ve tüm Asya'da doğal olarak yetişen armutun dünyada yaklaşık 72 türü vardır:
P.  acutiserrata –
P.  armeniacifolia –
P.  asiae-mediae –
P.  austriaca –
P.  × babadagensis –
P.  × bardoensis –
P.  betulifolia –
P.  boissieriana –
P.  bourgaeana –
P.  bretschneideri –
P.  browiczii –
P.  cajon –
P.  calleryana –
P.  castribonensis –
P.  chosrovica –
P.  ciancioi –
P.  communis –
P.  complexa –
P.  cordata –
P.  cordifolia –
P.  costata –
P.  daralagezi –
P.  demetrii –
P.  elaeagrifolia –
P.  elata –
P.  eldarica –
P.  fedorovii –
P.  ferganensis –
P.  georgica –
P.  gergeriana –
P.  glabra –
P.  grossheimii –
P.  hajastana –
P.  hakkiarica –
P.  hopeiensis –
P.  hyrcana –
P.  jacquemontiana –
P.  × jordanovii –
P.  ketzkhovelii –
P.  korshinskyi –
P.  mazanderanica –
P.  medvedevii –
P.  megrica –
P.  × michauxii  –
P.  neoserrulata –
P.  nivalis –
P.  nutans –
P.  oxyprion –
P.  pashia –
P.  phaeocarpa –
P.  pseudopashia –
P.  pyrifolia –
P.  raddeana –
P.  regelii –
P.  sachokiana –
P.  salicifolia –
P.  sicanorum –
P.  × sinkiangensis –
P.  sogdiana –
P.  sosnovskyi –
P.  spinosa –
P.  syriaca –
P.  tadshikistanica –
P.  takhtadzhianii –
P.  tamamschiannae –
P.  terpoi –
P.  theodorovii –
P.  trilocularis –
P.  turcomanica –
P.  tuskaulensis –
P.  ussuriensis –
P.  vallis-demonis –
P.  × vavilovii –
P.  voronovii –
P.  vsevolodovii –
P.  xerophila –
P.  yaltirikii –
P.  zangezura

Asit yağmuru, asidik kimyasalların yağmur, kar, sis, çiy veya kuru parçacıklar hâlinde yeryüzüne düşmesine verilen isimdir.
Atmosfere yayılan kükürt dioksit, azot dioksit ve karbondioksit gazlarının kimyasal dönüşümlerden geçtikten sonra bulutlardaki su damlacıkları tarafından emilmesi ile oluşur. Daha sonra bu damlacıklar yeryüzüne yağmur, kar gibi yollarla düşerler. Bu, toprağın asitlik miktarını artırır ve tatlı su kaynaklarının kimyasal dengesini bozar. Havadaki tipik çap konsantrasyonunda oluşan yağmurun pH'ı 5.6 civarındadır. Bu yüzden pH'ı 5.6'nın altındaki yağmur asit yağmuru olarak nitelendirilir. Ama doğal asit kaynakları yüzünden yağmurun pH'ı zaten 4.5 ile 5.6 arasında değiştiği için 5.0'ın altı daha doğru bir ölçü olarak nitelendirilebilir. Asit yağmuru akarsuların zehirlenmesi ve yüksek irtifalardaki ormanların zarar görmesinin başlıca sebeplerindendir. Daha çok Endüstriyel faaliyetlerin ve enerji tüketiminin fazla olduğu  Çin, ABD, Rusya gibi ülkelerde görülür.

Endüstri devriminden beri atmosferdeki kükürt ve azot oksitlerinin seviyesi arttı. Yoğun endüstrinin olduğu yerlerde ara sıra 2.4 gibi pH oranları okunmaya başlandı. Çin, Doğu Avrupa, Rusya gibi yerlerde ve rüzgârın bulutları bu ülkelerden taşıyıp yağmur bıraktıkları yerlerde asit yağmurları ciddi bir problem olmaya başladı. Bu bölgelerin ortak özelliği kükürt açısından zengin olan kömürü elektrik ve ısı üretiminde kullanmalarıdır. Yerel kirliliği düşürmek için yapılan yüksek bacalar dumanı atmosferin hareketli olan bandına taşıdığı için asit yağmurlarının yayılmasına katkıda bulundu. Asit yağmurları ilk olarak Endüstri Devrimi'nin önemli şehirlerinden Manchester'da fark edildi. 1852'de Robert Angus Smith hava kirliliği ile asit yağmurları arasındaki ilişkiyi fark etti. 1894'te keşfedilmiş olmasına rağmen 1960'lara kadar bu olay bilim camiasının ilgisini çekmedi.
Avrupa'da, kirli, asidik şehir havasının kireç taşı ve mermer üzerindeki aşındırıcı etkisi, 17. yüzyılda Arundel mermerlerinin kötü durumuna dikkat çeken John Evelyn tarafından not edilmiştir. Sanayi Devrimi'nden bu yana, atmosfere kükürt dioksit ve azot oksit emisyonları artmıştır.
Adirondack Konsülü santral emisyonlarının azaltılmasını savunan en önemli organizasyonların başında gelir. Yayımladıkları "Acid Rain: A Continuing National Tragedy" (Asit yağmurları: Süregiden bir ulusal trajedi) isimli raporda bu olguyla ilgili önemli bilgileri açıklamışlardır.

Asit yağmurlarına yol açan gazların en önemlisi kükürt dioksittir. Kükürtlü bileşiklerin kullanımı üzerindeki kontrol arttıkça nitrojen oksit de önem kazanmaktadır. Senede 70 Tg (S) SO2 fosil yakıt tüketimi ile endüstriyel tüketim sonucunda, 2.8 Tg (S) orman yangınlarından, 7-8 Tg (S) de yanardağlardan atmosfere karışmaktadır.

Asit yağmurlarına sebep olan gazların, doğada bulunan en önemli kaynağı yanardağlardır. Karada, bataklıklarda ve okyanusta yaşayan bazı canlılar da bu biyolojik süreçlerin sonucunda bu gazları yayarlar.

Asit yağmuruna yol açan en önemli faktör insan faaliyetidir. Elektrik üretimi, fabrikalar ve motorlu araçlar gibi pek çok insan yapımı nesne zararlı gazları atmosfere bırakır. Bu gazlar aside dönüşüp yere geri düşmeden önce yüzlerce km taşınabilirler. Ayrıca asit yağmuruna neden olan sebeplerden en önemlisi parfüm ve deodorantlardır. Bu yüzden parfüm ve deodorantların kullanımı dünya çapında azaltılmalıdır.

Asit yağmurlarının özellikle tarım alanları etkilemesi direkt olarak insan ve diğer canlılarının etkilenmesine neden olacaktır. Asit yağmurlarının insan sağlığı üzerindeki etkileri konusunda üzerine yapılan araştırmalar sonucunda asit depolanmasının insan sağlığı üzerinde dolaylı ve dolaysız olmak üzere 2 tür etkisi belirlenmiştir. Bu güne kadar yapılan araştırmalar henüz asit depolanmasının insanlar üzerinde dolaysız bir etkisini belirleyememiştir.
Bununla beraber deri, göz ve solunum sistemindeki direkt etkileri dikkat çekicidir. pH 4.6'ya kadar asitlenmiş göl sularında insan ve tavşan denekleri üzerinde yapılan araştırmalarda belirli birtakım etkiler belirlenmiş, pH'ın 4'ten düşük olduğu değerlerde gözde tahriş ve kızarıklık oluşmuştur. Asidik zerrecikler genellikle sülfürdioksit ve nitrikoksitlerin atmosferdeki dispersiyonu ile oluşur. Sonuçta oluşan nitrik ve sülfürik asit diğer partiküller (toz, is, kurum, duman vs.) üzerine yapışır.
Bu partiküllerin direkt olarak solunması bu asidik yapıların doğrudan akciğerlere kadar gitmesine neden olmaktadır. Asit yağmurları sadece insan sağlığına değil, heykel, büst gibi doğal taşlardan yapılan sanat eserlerine zarar vermektedir.

At kestanesi, Sapindaceae familyasından Aesculus cinsinden ağaç ya da çalı formundaki kışın yapraklarını döken türlerin ortak adı.
Yapraklar uzun saplı ışınsal tüysü 5-9 yaprakçıklı olup el görünüşünde kenarları dişli ya da düzdür. Sapı uzundur. Dizilişi karşılıklı; kenarları düz veya dişlidir. Çiçekleri bir evcikli ya da erdişidir. Bileşik salkım kuruluşundadır. Dik duran uzun bir eksen etrafında toplanmıştır. Meyve üzeri dikenli veya düz büyük bir kapsüldür.
Üretimi tohum ve çelikle olur.
At kestanesi (Aesculus) olarak bilinen ağacın aynı adı taşıyan tohumları zehirli olup, kestaneden tamamen farklı bir bitki türüdür.

Aesculus assamica
Kaliforniya at kestanesi (Aesculus californica)
Çin at kestanesi (Aesculus chinensis)
Wilson at kestanesi (Aesculus chinensis var. wilsonii)
Aesculus chinensis var. chinensis
Sarı at kestanesi (Aesculus flava) (A. octandra)
Amerika at kestanesi (Aesculus glabra)
Teksas at kestanesi (Aesculus glabra var. arguta)
Aesculus glabra var. glabra
Aesculus glabra var. leucodermis
Beyaz çiçekli at kestanesi (Aesculus hippocastanum)
Hint at kestanesi (Aesculus indica)
Çalı at kestanesi (Aesculus parviflora)
Kırmızı at kestanesi (Aesculus pavia)
Boyalı at kestanesi (Aesculus sylvatica)
Japon at kestanesi (Aesculus turbinata)
Kırmızı çiçekli at kestanesi (Aesculus x carnea) (A. hippocastanum x A. pavia)
Sarı çiçekli at kestanesi (Aesculus x neglecta) (A. flava x A. sylvatica)
Aesculus x hybrida (A. flava x A. pavia)
Aesculus x plantierensis

Ateş dikeni (Pyracantha), gülgiller familyasına ait, yaz kış yeşil kalan çalılardandır. Meyveleri halk arasında "Köpek Elması" olarak da bilinir.
3 metreye kadar boylanabilir. İnce uzun ve oval yaprakları vardır. Salkım şeklinde sarımtrak ve beyaz çiçekler açar. Dikenli bir çalıdır. Koyu kırmızı, kırmızı turuncu ve sarı renkli, üzüm salkımı şeklinde meyveleri olur. Meyveleri tatlıdır. İnsan sağlığına, özellikle de yüksek tansiyona olumlu etkisi vardır. Ilıman yerleri sever. Bol ışığa, az suya ihtiyaç duyar. Üzerinde geliştiği toprakta çok besin öğesi aramaz. Bahçelere tek başına ya da gruplar halinde dikilebilir. Ayrıca çit oluşturmak için de kullanılır.

Dar yapraklı ateş dikeni (Pyracantha angustifolia)
Pyracantha atalantioides
Kızıl ateş dikeni (Pyracantha coccinea) Türkiye.
Pyracantha crenatoserrata
Himalaya ateş dikeni (Pyracantha crenulata)
Pyracantha densiflora
Çin ateş dikeni (Pyracantha fortuneana)
Pyracantha inermis
Formoza ateş dikeni (Pyracantha koidzumii)
Asya ateş dikeni (Pyracantha rogersiana)
Pyracantha stoloniformis

http://plantanswers.tamu.edu/recipes/pyracanjelly.html7 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Larix decidua, Pinaceae familyasından bir ibreli ağaç türüdür.
Larix decidua anayurdu, Güneydoğu Avrupa'dan Orta Avrupa'nın dağlarında yer almaktadır. Fransa, Alplerin ana zincirinden doğuya, Viyana'ya kadar gider. Bu bölgede, iklimin kendisine talep ettiği parlak yazları ve ılımlı yağışları verecek kadar "karasal" olduğu her yerde, genellikle Pinus cembra ile birlikte birçok orman oluşturur. Alpler'in daha 'okyanusa özgü' kısımlarında ladin ile yer değiştirmiştir. Tuna Nehri'nin ötesinde, yabani bir ağaç olan Larix decidua, yalnızca Çekoslovakya ve Polonya arasındaki dağlarda birkaç yerde bulunur; ancak var. polonica türlerin dağılımını Güney ve Orta Polonya'nın tepelerine taşır ve Romanya Karpatlar'ında muhtemelen birkaç yabani meşçere vardır. Ormancılar tarafından bir tohum kaynağı olarak en çok değer verilen vahşi ırklar, özellikle Çekoslovakya'daki (Prag'ın yaklaşık 120 mil doğusunda) Jesenice ve Vrbno çevresindeki dağlardan gelen Sudetan melezinden, yüksek ve daha doğuda olan Tatra melezinden gelir.
Düz gövdeli ve yan dalları yatay olarak büyüyen düzenli büyüme şekline sahip yaprak döken kozalaklı ağaçtır. İlk önce taç dardır; ancak daha sonra geniş bir şekilde piramidal hale gelir. 30 m ve üzeri yüksekliklere ulaşabilen hızlı yetişen bir türdür. Yaklaşık genişliği 15 m'dir. Kabuk koyu kırmızımsı kahverengi, pullu ve en fazla 10 cm kalınlığındadır. Genç dallar çıplak, sarımsıdır ve keskin bir şekilde sarkar. İğneler kısa sürgünlerde 30-40'lık demetler halinde büyür. Özellikle ilkbaharda taze yeşil renktedir ve sonbaharın sonlarında altın sarısı rengine döner. Kozalaklar, Japon melezinin aksine, kıvrık bir kenarı olmayan 40-50 tohum pulunu içerir. Güneşte bağımsız bir yer gerektirir. Doğal olarak Alplerde yetişir ve şimdi sık sık ormancılık alanlarında kullanılmaktadır.
Larix deciduanın 3 varyetesi bilinmektedir.

Larix decidua var. carpatica. Romanya, Ukrayna.
Larix decidua var. decidua. Avusturya, Çekya, Almanya, İtalya, Eski Yugoslavya,
Larix decidua var. polonica. Polonya.

Larix decidua images at the Arnold Arboretum of Harvard University Plant Image Database 15 Nisan 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Friedman, William (Ned). "Spring larch pilgrimage." 15 Nisan 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.Posts from the Collection, Arnold Arboretum of Harvard University, 17 April 2018. Accessed 6 May 2020.
Images of Larix decidua (European larch) 21 Nisan 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Larix decidua 23 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. Information, genetic conservation units and related resources. European Forest Genetic Resources Programme (EUFORGEN)
 Wikimedia Commons'ta Larix decidua ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Larix decidua ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Ayva (Cydonia oblonga), gülgiller (Rosaceae) familyasından 4–5 m boylanan, kırmızı kahverengi gövdeli meyve ağacıdır. Derine gitmeyen yüzeysel kök sistemine sahiptir.

10 ile 1000 m arasındaki yüksekliklerde hemen her bölgede yetiştirilebilir. Kumlu-tınlı sıcak ve geçirgen topraklarda yetişir. Soğuğa dayanıklıdır 7 °C periyodundaki sıcaklık ayva için idealdir. Üretimi, tohumla, kök sürgünleri ve çelikleme yapılır. Ayva yetiştiriciliğinin Anadolu'dan Yunanistan ve İtalya'ya geçtiği, milattan önce 650 yılında Yunanistan'da yetiştirildiği ve oradan diğer Avrupa ülkelerine yayıldığı tarihi araştırmalardan anlaşılmaktadır. Ayvaya bugün Avustralya hariç tüm dünya ülkelerinde rastlanabilmektedir.
Dünyada ayva üretiminde Türkiye birinci sıradadır. Yıllık üretim 2000 yılında 100 bin tonu bulmuştu. İkinci Çin 85 bin ton, üçüncü sırada Özbekistan 80 bin ton, Fas 4.sırada46 bin ton 6.sırada Arjantin27,500 tonla 7.sıradaAzerbaycan 27,140 bin tondur. Ayva yaprakları boya ve kozmetik sanayiinde, tıpta da ilaç yapımında kullanılmaktadır. Meyvesi reçel, tatlı, marmelat ve meyve suyu olarak değerlendirilir.

Ayva meyvesi, %84 su ve çoğu şeker olmak üzere %15 karbonhidrat içermektedir, yağ ve protein oranı ise çok düşüktür. Meyve bunlara ek olarak pektin, tanen, organik asitler, C vitamini ve mineral tuzları ihtiva eder. Meyvenin tohumlarında ise yüzde 14-18 oranında tutkal maddeler, yüzde 16-20 oranında yağ, tanen, renkli maddeler ve yüksek oranda protein, az miktarda amigdalin ve emülsin yer alır. Tohumlarda yer alan nitril bileşikleri mide asidi ile temasa geçtiğinde hidrolize olarak ortaya hidrojen siyanür gazının çıkmasına neden olurlar, ancak çekirdekler sadece büyük miktarlarda yendiği takdirde zehirlidir.

Anavatanı Hazar denizi dolayları, Kuzey-Batı İran, Türkistan ve Kuzey Anadolu'dur.

Açık tohumlular (Gymnospermae), çoğunlukla ağaç ya da ağaççık, seyrek de olsa çalı biçiminde olan bitkileri kapsayan taksonomik grup. Bütünüyle odunsu olan bu bitkiler, genellikle yapraklarının tamamını birden dökmediği için dört mevsim yeşil kalabilirler. Yaprakları çoğunlukla iğnemsidir. Bununla birlikte pulsu, yelpaze, şeritsi ya da tüysü tipte yapraklı olanları da vardır.
Odun boruları (ksilem) ve soymuk boruları (floem) yapılarından oluşan vasküler sisteme sahiptirler. Odun yapıları gövdede bir daire üzerine dizilmiş açık koleteral iletim demetleri içerir. Bu nedenle de ikincil kalınlaşma gösterirler.
Bir ya da iki evcikli bitkilerdir. Genel olarak erkek kozalaklar bir eksen üzerinde üst üste binmiş yapıda mikrosporofillerden oluşmuştur. Pul ya da kalkan biçiminde olan mikrosporofillerin karın kısmında çoğunlukla 2, bazen 4 polen kesesi (mikrosporangiyum) gelişir. Bu keselerde bulunan mikrospor ana hücresi, mayoz bölünme geçirerek mikrosporları, bunlar da polenleri verir. Açık tohumlularda polen üretimi oldukça fazla olup her bir erkek kozalak birkaç milyon polen üretebilir. Bazı üyelerinin polenlerinde, polenin rüzgarla uçmasını sağlayan 2-3 hava keseciği bulunabilir.
Dişi kozalak genelde erkek kozalağa benzer. Bir eksen üzerinde sarmal dizilmiş makrosporofillerden oluşmuştur. Her bir makrosporofilin üst kısmında iki tohum taslağı bulunur. Tohum taslaklarında da makrosporangiyumlar yer alır.
Bu gruptaki bitkilere açık tohumlular denilmesinin nedeni, tohumun bir yapıyla kapanmamış olarak açıkta bulunmasıdır. Tozlaşmaları genelde rüzgarla olur. Doğrudan doğruya mikrofil üzerine gelen polenler, polen odacığında çimlenirler ve polen tüpü oluşur. Bu sırada generatif hücrenin çekirdeği bölünerek iki sperma çekirdeği verir. Polen hortumuyla arkegonyumlar içine sokulan bu sperm çekirdekleri yumurta hücresini döller. Embriyonun etrafında tohum kabuğu (testa) bulunur. Döllenmeden sonra tohum taslağı örtüsü genellikle odunsu bir yapı kazanır; ancak bazı gruplarda meyveyi andıran bir yapı da ortaya çıkabilir. Tohumların olgunlaşma süreleri 1-3 yıl arasındadır. Günümüzde 600 ile 1000 türle temsil edilmektedirler.

Ağaç çiftliği, kereste üretimi için yönetilen özel bir ormandır. Ağaç çiftliği terimi ayrıca ağaç tarlaları, ağaç fidanlıkları ve Noel ağacı çiftlikleri için de kullanılır.

2019 itibarıyla, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki ormanların tahmini% 49'u ailelere aittir.
Önemli şirketler arasında TIAA-CREF'e ait Greenwood Resources bulunmaktadır.

American Tree Farm System (ATFS), Amerika'daki en büyük ve en eski ormanlık alan sertifikasyon sistemidir. Orman Sertifikasyonunun Onaylanması Programı tarafından uluslararası olarak tanınmaktadır ve katı üçüncü taraf sertifika standartlarını karşılar. Şu anda Amerika Birleşik Devletleri'nde tanınan üç sertifikasyon sisteminden biridir (diğerleri arasında Orman Yönetim Konseyi ve Sürdürülebilir Ormancılık Girişimi bulunmaktadır ). ATFS, başta bireyler ve aileler tarafından tutulanlar olmak üzere özel ormanların sertifikalandırılmasında uzmanlaşmıştır ve şu anda 24 milyon dönümlük (110.000 km²) ormanlık alan. ATFS Sertifikasyon Standardı, Proje Öğrenme Ağacı aracılığıyla Amerika'nın ormanlık alanlarının sürdürülebilir yönetimini ve ilgili çevre eğitimini teşvik etmeye odaklanan, kâr amacı gütmeyen ulusal bir kuruluş olan American Forest Foundation'a aittir.

Ağaç çiftliği hareketi, kereste ve kağıt şirketleri için bol miktarda lif üretimi sağlayarak, özel arazideki kaynakları teşvik etme çabasıyla 1941'de başladı.  Azalan bakir kerestenin mevcut olmasıyla birlikte endüstri, gelecek için yeterli lif üretimini sağlamak için ormancılık uygulamalarını teşvik etmeye başladı. 1941'den önce, elyafın çoğu endüstriyel topraklardan geliyordu. Ağaç Çiftliği olarak etiketlenen ilk arazi parçası, kereste üretimine yönelik halkın tutumunu değiştirmeye yardımcı olmak ve doğal kaynakları orman yangınları ve diğer doğal afetlerden korumak için Weyerhaeuser Company tarafından düzenlendi ve pazarlandı. Bu ilk resmi ağaç çiftliği, 120.000 dönümlük Clemons Ağaç Çiftliği, 12 Haziran 1941'de Washington, Montesano'da açıldı. "Ağaç çiftliği" başlığı büyük ölçüde seçildi çünkü Weyerhaeuser, 1940'larda halkın tarımı ekin üretimi olarak anladığını ve benzer şekilde ağaç çiftçiliğinin, hasat sonrası sık sık yeniden dikilerek daha fazla kereste üretmeye odaklandığını hissettiği için seçildi. Ağaç çiftçiliği hareketinin ilk sponsorları onu "ticari amaçlarla orman mahsullerinin yetiştirilmesine adanmış, korunan ve orman ürünlerinin sürekli üretimi için yönetilen özel mülkiyetli orman arazisi" olarak tanımladı."   Alabama eyalet çapında bir ağaç çiftliği sistemini başlatan ilk eyalet oldu ve 4 Nisan 1942'de Brewton'da 25 kişi ve şirketin sertifikaları ile resmi bir özveri töreni düzenlendi. Emmett N. McCall, ülkenin ilk bireysel ağaç çiftçisi olarak sertifika aldı.  1940'ların başlarında, özel arazide "ağaç çiftliği" kavramı, orman arazisi sahiplerini muhafazakar kereste üretimine dahil etmek için düzenlenmiş bir kampanyada Ulusal Kereste Üreticileri Derneği'nin bir yan kuruluşu olan American Forest Products Industries tarafından tanıtıldı.  1954'te, William B. Greeley liderliğindeki American Forest Products Industries, bir "Amerikan Ağaç Çiftliği Sisteminin İlkeleri"ni hazırladı ve onayladı. Bu kod, ağaç çiftliği sertifikasyonu için belirli bir kriter oluşturmuştur.
ATFS, tarihi boyunca mesajını halka iletmek için ünlü Ağaç Çiftçilerine güvenmiştir. Ünlüler arasında aktör Andy Griffith, aktris Andie MacDowell, eski Başkan Jimmy Carter ve Rolling Stone klavyeci Chuck Leavell yer alıyor. 

1941'den bu yana, sistem tam anlamıyla elyaf üretiminden ziyade tüm yöneticiliğe odaklandı. ATFS Sertifikasyon Standartlarına göre, ormanlık arazi sahipleri 10 dönüm veya daha fazla alana ve bir yönetim planına sahip olmalıdır. Bu yönetim planında, orman sahipleri yaban hayatı habitatını, su kalitesinin korunmasını, tehdit altındaki ve nesli tükenmekte olan türleri ve sürdürülebilir hasat seviyelerini tanımalıdır. Sertifikasyon standardı, standardın geliştirilmesi ve revizyonunda çok paydaşların katılımına, üçüncü taraf denetimlerine ve denetim özetlerinin kamuya açık bir sertifikasyonuna tabidir. Bir ağaç çiftliğine hak kazanmak için gereken asgari alan, "ormanlık alan", yani ormanlık arazi anlamına gelir. Bu nedenle, otlatma veya diğer ağaçsız arazileri içeren arazi, hak kazanmak için orman içinde en az 10 dönümlük alana sahip olmalıdır. Ayrıca, ağaç çiftçiliği faaliyetlerini destekleyen farklı alanlardaki programlar, daha büyük ormanlık alanlar ve ek kriterler gerektirebilir. Örneğin, Colorado'daki Orman Tarım Programı aşağıdaki standartları gerektirir:

Forest Ag Programına uygun olmak için mülklerin birkaç kriteri karşılaması gerekir:
Arazi sahibi, birincil amacı parasal kar elde etmek için somut odun ürünleri üretmek için orman yönetimi faaliyetleri gerçekleştirmelidir. Somut ahşap ürünler arasında nakil, Noel ağaçları ve dallar, testere tomrukları, direkler, direkler ve yakacak odun bulunur.
Arazi sahibi en az 40 ormanlık alana sahip olmalıdır.
Arazi sahibi, profesyonel bir ormancı veya doğal kaynaklar uzmanı tarafından hazırlanan Colorado Eyalet Orman Servisi onaylı bir orman yönetim planı sunmalıdır.
Arazi sahipleri yıllık olarak 

(1) bir teftiş talebi,
(2) bir teftiş ücreti,
(3) bir başarı raporu ve
(4) bir sonraki yıl için bir yıllık çalışma planı sunmalı ve kayıtlı mülkü bir CSFS ormancısına teftiş ettirmelidir.
Amerikan Orman Vakfı'nın (AFF) bir programı olan Amerikan Ağaç Çiftliği Sistemi, ekolojik ve ekonomik açıdan Amerika ormanlarının uzun vadeli sürdürülebilirliğine odaklanmaktadır. AFF'nin vizyon bildirisinde, "AFF, toplumumuza, ulusumuza ve dünyaya sağladıkları sosyal, ekonomik ve çevresel faydaları anlayan ve değer veren halk tarafından Kuzey Amerika ormanlarının sürdürüldüğü bir gelecek yaratmaya kararlıdır." "
90.000'den fazla ormanlık arazi sahibinin oluşturduğu ağ, eyalet komiteleri tarafından organize edilir ve ulusal düzeyde yönetilir. Şu anda 50 eyaletten 45'inin komiteleri var. Alaska, Arizona, Hawaii, Kuzey Dakota ve Utah'ın şu anda programları bulunmamaktadır. Ulusal koordinasyon ile ATFS, "yönetimi teşvik etmek ve ulusumuzun orman mirasını korumak için ... ailelerle sahada çalışmak" için çabalıyor."   Eyalet ağları ayrıca ormanları onaylayan ve ATFS ve ortak kuruluşlar adına sosyal yardım çalışmaları yürüten ağaç çiftliği müfettişlerini de içerir.
ATFS her yıl bir Ulusal Ağaç Çiftçisi Konvansiyonuna ev sahipliği yapar ve bir bireyi veya aileyi Ulusal Yılın En İyi Ağaç Çiftçisi ödülüyle ödüllendirir. Ayrıca, toprak sahiplerini ve genel halkı sürdürülebilir ormancılığa dahil etmek için olağanüstü sosyal yardım çabaları sergileyen bir kaynak profesyoneline Ulusal Üstün Müfettiş Ödülü verir.

Bir orman ağaçlarındaki karbonu tutar. Orman, ağaçlar büyüdükçe havadan karbondioksiti çıkarır ve ağaçlar ölürken ve çürürken veya yandığında onu havaya verir. Orman net büyüme yaşadığı sürece, orman havadan gelen başlıca sera gazı olan karbondioksit miktarını azaltıyor. Ayrıca, kereste ormandan düzenli olarak kaldırılır ve kalıcı ahşap ürünlere dönüştürülürse, bu ürünler karbon tutmaya devam ederken, ikame ağaç çiftliği ağaçları daha fazla karbondioksit emer ve böylece sera gazında sürekli bir azalma sağlar.
Ağaç çiftlikleri hızlı büyümeyi artırmayı başardıklarından, bir ağaç çiftliği, çürüme, yangın veya hasattan kaynaklanan karbon salınımını değil, denklemin yalnızca tutma tarafını dikkate alarak, yönetilmeyen bir ormandan daha hızlı karbon tutma eğilimindedir.  Yönetilen ormanlık alanların daha genç olma eğiliminde olması ve daha genç ağaçların daha hızlı büyümesi ve daha az ölmesi bu ayrıma katkıda bulunmaktadır.
Ağaç çiftlikleri büyük miktarda CO2 emerkenCO2 CO2, bu karbonun uzun vadeli tutulması, hasat edilen malzemelerle ne yapıldığına bağlıdır. Ormanlar, rahatsız edilmeden bırakılırsa, atmosferdeki karbonu yüzyıllar boyunca emmeye devam ediyor.
USDA, çeşitli orman türlerinde ne kadar karbon tutulduğuna dair çevrimiçi bir hesaplayıcıya sahiptir.

Karbondioksit, bitki dokusu için birincil yapı malzemesidir ve bitkilerin hızlı ve güçlü büyümesi için gereklidir, bu nedenle muhtemelen daha yüksek CO2 seviyeleri fosil yakıtların yakılması sonucu havada CO2 olması ormanların daha hızlı büyümesini sağlayacaktır. Duke Üniversitesi, yüksek CO2 seviyelerine sahip bir loblolly çam plantasyonunu dozladıkları bir çalışma yaptı. CO2 CO2. Çalışmalar, çamların gerçekten daha hızlı ve daha güçlü büyüdüğünü gösterdi. Ayrıca, buz fırtınaları sırasında daha az zarar görme eğilimindeydiler; bu, daha kuzeyde loblolly büyümesini sınırlayan bir faktördür. Orman kurak yıllarda nispeten daha iyi performans gösterdi. Hipotez, çamların büyümesindeki sınırlayıcı faktörlerin, Güneydoğu'daki çam alanlarının çoğunda eksik olan nitrojen gibi besinler olduğudur. Ancak kurak yıllarda ağaçlar daha yavaş büyüdükleri için bu faktörlere karşı gelmezler çünkü su sınırlayıcı faktördür. Yağmur bol olduğu zaman, ağaçlar sitenin besin maddelerinin ve ekstra CO2 limitlerine ulaşır.CO2 CO2 faydalı değildir. Güneydoğu bölgesindeki orman topraklarının çoğu, azot ve fosforun yanı sıra iz mineraller bakımından yetersizdir. Çam ormanları genellikle pamuk, mısır veya tütün için kullanılan arazide bulunur. Bu mahsuller başlangıçta sığ ve verimsiz toprakları tükettiğinden, ağaç çiftçilerinin toprağı iyileştirmek için çalışması gerekir.
Daha iyi gübrelemeye ek olarak, biyokatılar yenilikçi bir çözüm sunar. Biyolojik katılar, Virginia ve Kuzey Carolina'daki tavuk ve domuz operasyonları gibi belediye veya tarımsal kaynaklardan gelen arıtılmış atık sulardır. Biyolojik katı maddeler toprağı iyileştirme ve ağaç büyümesini iyileştirme potansiyeline sahip olsa da, benimsemenin önündeki engeller arasında düzenleme ve eylemsizlik bulunmaktadır.

Ağaçhatmi (Hibiscus syriacus), ebegümecigiller (Malvaceae) familyasından, çiçek açan ve Asya'nın büyük bir kısmında yetişen ve boyu 2–4 m.'ye erişen vazo şeklinde çalı türü bir bitkidir.
Çok dayanıklı olan bu bitki kesilip vazoya konduğunda diğer bitkilerden daha uzun süre dayanabilir. Yazları sıcak olan bölgelerde çekici beyaz, pembe, kırmızı, lavanta rengi ya da mor çiçekleri için yetiştirilir. Bu çiçekler yenilebilir.
Ağaçhatmi, Güney Kore'nin ulusal çiçeğidir. Ulusal amblemlerde görülmesinin yanı sıra Güney Kore Ulusal Marşı'nda da çiçekten söz edilir. Korece adı olan mugunghwa (Hangul: 무궁화; Hanja: 無窮花) ölümsüzlük anlamına gelen mugung sözcüğünden gelir. Çiçeğin sembolük anlamı bu addan kaynaklanmıştır.
Ağaçhatmi 'Diana', 'Lady Stanley', 'Ardens', 'Lucy' ve 'Blushing Bride' gibi çeşitli kültivarlarıyla oldukça popüler bir süs çalısıdır.

L. H. Bailey (2005). Manual of Gardening (Second Edition). Project Gutenberg Literary Archive Foundation. 19 Eylül 2008 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 28 Nisan 2008. 
William Curtis (2006). The Botanical Magazine, Vol. 3. Project Gutenberg Literary Archive Foundation. 9 Temmuz 2008 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 28 Nisan 2008. 

 Vikitür'de Hibiscus syriacus ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Plants For A Future: Hibiscus syriacus 16 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
How to Grow a Rose of Sharon 11 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Ağaçlandırma, yangın, zararlı biyolojik etkiler, kuraklık gibi doğal veya yanlış uygulamalar sebebiyle insan eliyle bozulan doğal orman alanlarında gerçekleştirilen suni ormancılık faaliyetidir.

Ağaçlandırma ya daha önce ormanlık olan alanların yeniden ağaçlandırılması, canlandırılması ya da daha önce ormanlık olmayan geniş düzlüklerde, arazilerde sıfırdan ağaçlandırma çalışmaları şeklinde gerçekleştirilir.
Ağaçlandırma faaliyeti esasen ekosistemde önemli işlevleri olan, havadaki oksijen-karbon dioksit gibi gazların dönüşümünde birinci dereceden etkin doğal bitki örtüsü ve ormanların yok oluşlarıyla veya alanlarının gittikçe azalmasıyla ön plana çıkan bir yaklaşımdır. Mevcut doğal, bitki ve hayvan türlerinin çeşitliliğiyle özgün bir habitat sunan doğal ormanların korunmasının yanı sıra ağaçlandırma çalışmaları küresel iklim değişiklikleri gibi küresel bazı felaketlerin etkilerinin azaltılması ve kâğıt, mobilya gibi sanayi ürünlerinin kullanımında doğal ormanlık alanları yerine kullanılması açısından uygulanan önleme çalışmaları arasında yer almaktadır. Ancak ağaçlandırma bölgelerinin oluşumu binlerce yıl süren doğal orman alanlarının sahip olduğu bitey ve direy çeşitliliğine sahip olmadığı da unutulmamalıdır.

Ağaçlandırma çalışmaları genel olarak açılan çukurlara tohum veya fidan dikilerek yapılmaktadır. Ağaçlandırma çalışmalarında genellikle hızla büyüyebilen çam, sedir gibi ağaçlar tercih edilmektedir. Ağaç seçiminde, ağaçlandırılacak alanın iklim, yağış ve sulama imkânları göz önünde bulundurulur. Sulama imkânı bulunmayan ve az yağış alan alanlarda susuzluğa dayanabilen ve yörenin iklimine dayanıklı orman ağaçları (iğde, alıç, kuşburnu vb.) seçilir. Kendiliğinden hızla çoğalan bu tür ağaçlar, bulunduğu bölgede birçok hayvan türünün de barınmasına olanak verir. Bu hayvanlar sürekli  tohum taşıyarak ormanın büyümesine yardımcı olurlar. Bazı ağaç türlerinin çoğalması için bölgeye  sincap gibi tohum taşıyan ve saklayan hayvanlar getirip yerleştirmek de bir ağaçlandırma tekniğidir.

4000 yıl önce Anadolu'nun %60 - %70'i ormandı. Ormansızlaşma hem tarih öncesinde hem Rum hem de Osmanlı dönemlerinde gerçekleşmiştir. Bu ormansızlaşmaya rağmen Türkiye'nin biyoçeşitliliği hâlâ birçok Avrupa ülkesinden fazladır.
1937'de yaptığı ilk orman kurallarından beri resmi "orman" tanımı değişiyordu. 2019 ( () itibarıyla) Orman Genel Müdürlüğü'ne göre Türkiye'deki ormanlar 23 milyon hektarlık bir alanı kaplamaktadır; 1990'dan beri ormanların toplam alanı 1 milyon hektar artmış ancak orman verimliliği yarı oranında düşüktür. Bakanlığın açıklamasına karşın Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü'nün "orman" tanımına göre Türkiye'de yaklaşık 12 milyon hektarlık (yüzölçümünün yaklaşık %15'i) orman bulunmaktadır.
Türkiye'nin ağaçlandırma için önemli bir potansiyeli vardır ve bazı uzmanlara göre 50 milyon hektarlık alan ağaçlandırılabilir. Türkiye’nin sera gazı emisyonlarının önemli bir bölümü ağaçlandırma çalışmaları ile nötrlenebilir. Biyoçeşitliliği korumak için daha sürdürülebilir ormancılık uygulamaları önerilmektedir.

Bakir orman
Çevre
Çevrecilik
TEMA

T.C. Orman ve Su İşleri Bakanlığı- Ağaçlandırma Dairesi Başkanlığı 8 Kasım 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bambu (Bambusoideae), buğdaygiller (Poaceae) familyasına ait ve 1.200 adede yakın sayıda, kimi farklı görünen bitki türlerinden oluşan alt familyanın üyesidir.
Bambu türleri Asya'da, Güney ve Kuzey Amerika'da ve Afrika'da bulunurlar.
En büyük bambu türleri 80 cm kalınlığa ve 38 metre uzunluğa kadar varabilir.
Bazı bambu türleri çok seyrek çiçek açarki bu bazen 100 yılda bir ya da daha az olabilir.
Bambular iki tiptir:

Oymak: Bambuseae: Ağaç gibi büyüyen, tahtalaşan kabuklu ve ince yapraklı ama çok büyük çiçekler açan bambu.
Oymak: Olyreae: Ot gibi büyüyen, tahtalaşmayan ve boyları bir metreyi geçmeyen bambu.

Küçük bambu fidanları sebze olarak yenir ya da sirke ile turşusu kurulur. Gıda olarak en uygun cinsleri Bambusa, Dendrocalamus ve Phyllostachys'dir.
Bazı bambu türleri hafif asitlidir bu yüzden tatları acıdır. Bu acı tat kaynatılarak giderilebilir. Japonya'da bu acı tadı yok etmek için bambu kaynatılırken suya pirinç unu atılır ama acılık Şili biberiyle de giderilebilir.
Bambu turşusuna „Achia“ ya da „Atchia“ denir. Bambunun tohumu da yenebilir.

Bazı bambu türleri saç, tırnak ve kemik için faydalı ve depresyonu kesebilen etkileri  nedeniyle ilaç olarak kullanılır.

Büyük bambu türleri hafif ama dayanıklı olan odunları ile ev yapımı için kullanılabilir. Eskiden Asya'da özellikle Güneydoğu Asya'da bütün köyler tamamen bambudan inşa edilirdi. Eskiden Siam kentinin yarısı bambu sandalların üzerinde suda yüzen evlerden oluşurdu.
Bambu ile köprüler yapılır.
Bambu su borusu olarak kullanılıp kilometrelerce uzunlukta su hatları da yapılır. Bambu suya dayanıklı yapısı ile nehir ve deniz ulaşımında da kullanılır.
Bambunun yapısı sıkı dokulu ve çok sağlamdır. Bazı türlerinin içi boş olduğu için mukavemet gerektiren işler için de kullanılır.

Tekstil sektöründe de bambulardan yararlanılır. Bambu ile antibakteriyel kumaşlar üretilir. Tırmanıcı bambu türüyle çuval ve ceket bile yapılır.

Çinlilerin bahçe kültürünün temel bitkisi bambu türleridir. Bahçeyi güzelleştirici bitki olarak Avrupa'da da yayılmaktadır. Avrupa'da satılan çoğu cinsleri (Fargesie, Phyllostachys) -20 dereceye bile dayanıklıdır.

Bambu ile çok güzel mobilyalar, sepet, perde, bardak, şapka ve balık tutmak için tuzak vb çok çeşitli alet ve eşyalar yapılır.
Endonezya'da bazı bambu türleri ile bir kez kullanılabilen tenceler yapılır.

Çin, Tahiti ve Yava gibi bazı ülkelerde bambudan müzik enstrümanları yapılır. Bunlar çoğunlukla flütlerdir ama telli enstrümanlar ve davullarda yapılır. Japon müzik kültüründe çok kullanılan ve shakuhachi adlı flüt de bambudan yapılır. Brezilyalıların özellikle Capoeira'da kullandıkları berimbau adlı müzik aletinin de ham maddesi bambudur.

Bambunun hafif ama sağlam yapısı silah yapımı içinde çok uygundur. Bambudan mızraklar ve ok-boruları yapılır. Vietnam savaşı'nda Viet kong'un ormanlarda bambudan hazırladıkları tuzaklar Amerikalı askerlerin en büyük korkusu olmuşlardır.
Samurayların çok etkili bir yayıda belli bir bambu türü ile yapılır. Bambu ayrıca japon samurailerin geliştirdikleri kendo sporunun temel silahlarından Shinai'dir. Orta Çağ japonyasında antrenman için çivili, üzeri deri kaplı bambu shinailer kullanılmıştır.

Bambuyla Çin ve Jamaika ‘da kâğıt üretilir. Bazı bambu türlerinden cila maddesi yapımı için kullanılan bir toz çıkarılır.

Bambunun bazı kültürlerde sembolik anlamları vardır. Bambunun uzun ömrü nedeniyle Çin’de doğruluk ve dürüstlük, Hindistan’daysa dostluk sembolüdür. Filipinler'de çiftçiler bambu sırıklarını şans getirsinler diye tarlalarının etrafına dikerler.
Bambu yemyeşil yaprakları, düz ve dimdik büyümesi ile Japonya'da dürüstlük ve temizlik sembolüdür. Japonlar yılbaşında giriş kapılarının iki yanına birbirine bağlı bambular ("kodamatsu") koyarlar ve bunun onlara şans getirdiğine inanırlar.
Bambunun çiçek açmasının nadiren görülmesi bambu çiçeklerinin yaklaşan kıtlığın işareti olarak görülmesine yol açmıştır. Bunun nedeni çiçeklerle beslenen sıçanların daha sonra çoğalıp gıdaların çoğunu  tüketmesi olabilir. En son bambu çiçeklenmesi Mayıs 2006'da başladı (bkz. Mautam). Bambunun 50 yılda bir çiçek açtığı söylenir (bkz. 28-60 yıllık örnekler,FAO: 'gregarious' species table 29 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.).
Çin kültürü'nde bambu erik çiçeği, orkide ve krizantem (genellikle méi lán zhú jú Çince: 梅蘭竹菊) topluca Dört Centilmen olarak anılır.
Bu dört bitki aynı zamanda dört mevsimi ve Konfüçyüsçülük ideolojisinde junzi ("prens" veya "asil")'nin dört yönünü temsil eder. Çam (sōng Çince: 松), bambu (zhú Çince: 竹) ve erik çiçeği (méi Çince: 梅) aynı zamanda zor koşullarda gösterdikleri azimle de takdir edilir ve hepsi Çin kültüründe (Çince: 歲寒三友 suìhán sānyǒu) "Kışın Üç Arkadaşı" olarak bilinir.
”Kışın Üç Arkadaşı" örneğin suşi setleri veya geleneksel ryokan konaklamalarda olduğu gibi Japonya'da geleneksel sıralama sistemi olarak kullanılır. Çam (Japoncada matsu 松) birinci sırada bambu (take Japonca: 竹) ikinci sırada ve erik (ume Japonca: 梅) üçüncü sıradadır.
Batı Afrika'nın Bozo etnik grubu adını Bambara "bambu ev" anlamına gelen "bo-so" ifadesinden alır.
Bambu aynı zamanda St. Lucia'da ulusal bitkidir.

Bambu elyafı

 Wikimedia Commons'ta Bambu ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Bambu ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Huş (Betula), huşgiller (Betulaceae) familyasının Betula cinsinden ağaç veya ağaççıklara verilen ad. Kabuğu Kuzey Avrasya ve Kuzey Amerika halklarınca kap kacak ya da kano yapımında kullanılır.80-140 yıl arası yaşarlar.

Işık ihtiyaçları fazladır, huş bir güneş ağacıdır. Derin, iyi, süzek topraklarda iyi gelişme gösterirler. Kökleri fazla derine gitmez. Soğuk yerleri tercih ederler.

Kuzey Amerika'da, Asya, Avrupa, Kafkasya, Himalayalar ve Türkiye'nin kuzey kesimlerinde doğal olarak bulunur.

Dalların kabukları dışındakiler metil salisilat içerir. Dişi kedicikler dik durur.

Diploid (2n = 28).
Betula lenta
Betula lenta subsp. uber
Hexaploid (6n = 84).
Betula allegheniensis
Decaploid (10n = 140).
Betula austrosinensis
Betula globispica
Betula insignis
Betula medwediewii
Duodecaploid (12n = 168).
Betula megrelica -
kromozom sayısı bildirilmeyenler
Betula corylifolia
Betula grossa
Betula insignis

Dalların kabukları dışındakiler metil salisilat içerir. Dişi kedicikler sarkıktır.

Betula alnoides
Betula alnoides subsp. luminifera
Betula maximowicziana

Dalların kabukları dışındakiler metil salisilat içerir. Dişi kedicikler dik durur.

Diploid (2n = 28).
Betula calcicola
Betula chichibuensis
Betula costata
Betula nigra
Betula potaninii
Tetraploid (4n = 56).
Betula albosinensis
Betula albosinensis var. septentrionalis
Betula ermanii
Betula jacquemontii (B. utilis subsp. jacquemontii)
Betula utilis
Hexaploid (6n = 84).
Betula dahurica
Betula delavayi
Betula raddeana
Octoploid (8n = 112).
Betula chinensis
kromozom sayısı bildirilmeyenler
Betula fargesii
Betula schmidtii
kromozom sayısı bilinmiyor
Betula leopoldae

Dalların kabukları dışındakiler metil salisilat içerir. Dişi kedicikler sarkık.

Diploid (2n = 28).
Betula cordifolia
Betula pendula
Betula mandschurica
Betula mandschurica var. japonica
Betula neoalaskana
Betula occidentalis
Betula platyphylla (Betula pendula var. platyphylla)
Betula populifolia - Gray birch
Betula szechuanica (Betula pendula var. szechuanica)
Tetraploid (4n = 56).
Betula celtiberica
Betula pubescens
Betula pubescens subsp. tortuosa
Pentaploid (5n = 70).
Betula kenaica
Hexaploid (6n = 84).
Betula papyrifera (Bazen tetraploid veya pentaploid)

Küçük yuvarlak yapraklı çalılardır. Dişi kedicikler sarkıktır.

Diploid (2n = 28).
Betula glandulosa (B. nana subsp. glandulosa)
Betula nana
Tetraploid (4n = 56).
Betula minor
Betula pumila
Kromozom sayısı bildirilmeyenler
Betula fruticosa
Betula gmelinii
Betula hallii
Betula humilis
Betula michauxii
Betula microphylla
Betula middendorffii

Tree Family Betulaceae 23 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Diagnostic photos of many species, Morton Arboretum specimens
Eichhorn, Markus (July 2010). "The Birch Tree". Test Tube. Brady Haran for the University of Nottingham. 8 Şubat 2011 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
 Wikimedia Commons'ta Huş ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Huş ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Bitki anatomisi veya fitotomi, bitkilerin anatomisinin incelenmesi için kullanılan genel terimdir. Başlangıçta bitki morfolojisini, bitkilerin fiziksel formunun ve dış yapısının tanımını içeriyordu, ancak 20. yüzyılın ortalarından itibaren bitki anatomisi, yalnızca iç bitki yapısına atıfta bulunan ayrı bir alan olarak kabul edildi. Bitki anatomisi artık sıklıkla hücresel düzeyde araştırılmakta ve sıklıkla dokuların ve mikroskopi kesitlerinin alınmasını içermektedir.

Bitki anatomisi üzerine yapılan bazı araştırmalar, bitkinin besin taşıma, çiçeklenme, tozlaşma, embriyogenez veya tohum gelişimi gibi aktiviteleri temelinde organize edilen bir sistem yaklaşımı kullanır. Bitki anatomisi, klasik olarak aşağıdaki yapısal kategorilere ayrılır:

Çiçek anatomisi: Çanak yaprak, taç yaprak, androecium (erkek organ) ve gynoecium (dişi organ) çalışmaları
Yaprak anatomisi: Epidermis, stoma hücrelerinin incelenmesi
Gövde anatomisi: Kök yapısı ve vasküler dokular, tomurcuklar ve meristem doku
Tohum anatomisi: ovül, tohum
Dal anatomisi: Peridermis, ksilem, floem, vasküler kambiyum, öz odun, diri odun ve dal yakasının yapısı
Kök anatomisi: Yapısına dahil kök anatomi, kök, kök ucu, endodermis

MÖ 300 civarında Theophrastus bir dizi bitki incelemesi yapmış olsa da, bunların küçük bir kısmı günümüze ulaştı.

Bitki morfolojisi
Bitki Fizyolojisi
Anatomi

Bitki ekolojisi, bitkilerin birbirleriyle, diğer organizmalarla ve abiyotik çevresel faktörlerle olan etkileşimlerini inceleyen ekoloji alt dalıdır. Bu bilim dalı, bitkilerin ekosistemlerdeki işlevlerini, çevresel koşullara karşı geliştirdikleri adaptasyon stratejilerini ve çevresel değişimlere verdikleri tepkileri araştırır. Ayrıca bitki topluluklarının yapısı, dağılımı, ardıllık süreçleri ve biyoçeşitlilik gibi konular da bitki ekolojisinin çalışma alanları arasında yer alır.

Bitki ekolojisinin kökeni, 19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başlarına kadar uzanır. Carl Linnaeus'un sınıflandırma sistemi ve Alexander von Humboldt'un bitki dağılımına dair gözlemleri, bu alana öncülük etmiştir. 20. yüzyılda Frederic Clements ve Henry Gleason gibi bilim insanları, bitki topluluklarının yapısı ve ardıllık süreçleri üzerine farklı görüşler ortaya koyarak disiplinin teorik temellerini şekillendirmiştir. Zamanla, kantitatif analizlerin gelişmesi ve uzaktan algılama gibi teknolojilerin kullanılmaya başlanmasıyla bitki ekolojisi daha analitik bir boyut kazanmıştır.

Bitki ekolojisi, birçok alt disiplini kapsar. Bunlar arasında:

Fizyolojik ekoloji: Bitkilerin çevresel streslere verdiği fizyolojik tepkileri inceler.
Topluluk ekolojisi: Bitki topluluklarının bileşimi, yapısı ve dinamikleriyle ilgilenir.
Popülasyon ekolojisi: Bitki popülasyonlarının büyümesi, dağılımı ve genetik yapısını araştırır.
Peyzaj ekolojisi: Bitki örtüsünün büyük ölçekli mekânsal desenlerini ve insan etkilerini değerlendirir.
Koruma ekolojisi: Nadir ve tehdit altındaki bitkilerin korunması üzerine odaklanır.

Bitki fizyolojisi, bitkilerin fizyolojik yapısını incelen botanik ve fizyoloji altdalıdır. Bitkiyi oluşturan tüm yapıların birlikte nasıl çalıştığını anlamaya çalışarak; bitki organizmalarının mekanik, fiziksel ve biyokimyasal süreçlerini inceler. Bitkilerde süregelen yaşamsal olayları ve bu olayların oluşması, sürdürülmesi ve sonlanışının bağlı olduğu temel ilkeleri, fizik ve kimya yasalarına göre açıklamaya çalışır.

Bitkiler yaşamları boyunca dış ortamdan belirli maddeleri alıp, kendi kullanabilecekleri hale çevirirler. Buna "bitki metabolizması" denir ve bu süreçler "metabolizma fizyolojisi" adı altında incelenir.

Bitkilerde metabolizmaya dayalı maddesel değişimler sonucunda ortaya çıkan şekil ve yapı değişimleri ise, "büyüme gelişme ve hareket fizyolojisi"nin konusunu oluşturur.

www.newphytologist.org
www.plantphys.net 5 Kasım 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
www.plantphysiol.org13 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Fizyoloji
Hayvan fizyolojisi
Biyoloji
 Wikimedia Commons'ta Bitki fizyolojisi ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Bitki morfolojisi ya da fitomorfoloji, bitkilerin fiziksel formunun ve dış yapısının incelenmesidir. Özellikle mikroskobik düzeyde, bitkilerin iç yapısının incelenmesi olan bitki anatomisinden farklı olarak kabul edilir. Bitki morfolojisi, bitkilerin görsel olarak tanımlanmasında yararlıdır. Moleküler biyolojideki son çalışmalar, bitki morfolojilerinin korunması ve çeşitlendirilmesinin belirlenmesinde rol oynayan moleküler süreçleri araştırmaya başlamıştır. Bu çalışmalarda transkriptome koruma modellerinin, bitki yaşam döngüsü boyunca çeşitlendirmeyi sınırlayan evrimsel kısıtlamalara yol açabilecek önemli ontogenetik geçişleri işaretlediği bulunmuştur.

Bitkilerde gövde ve dalların ucunda ve iletim demetlerinde olduğu gibi belli yerlerde meristematik hücreler vardır. Bu bölgedeki hücreler devamlı surette bölünerek yeni hücreler meydana getirir. Hücre bölünmesi ve büyüme fazla miktarda maddeye ve enerjiye ihtiyaç gösterirler. Bu nedenle büyüme esnasında metabolik faaliyetler özellikle solunum hızlanır ve çok miktarda karbonhidrat sarf edilir.
Primer (birincil) büyüme, primer (birincil) büyüme köklerin ve dalların uzamasıdır.
Sekonder (ikincil) büyüme, kök ve gövdenin sonradan kalınlaşmasıdır.

Her bitki türü için büyümenin en hızlı olduğu optimum (en uygun) bir sıcaklık vardır ve bu iklim bölgelerine göre değişmektedir. Örneğin ekvator bitkilerinde büyüme +10 ile +50 arasında mümkün olmaktadır. Ilık kuşakta optimum sıcaklık yükselmeye devam ederse büyüme hızı gitgide düşer ve sonunda durur.

Dokuların meydana gelmesi için gerekli bazı maddeler fotosentez yoluyla meydana geldiklerinden ışık bunların büyümesi için sekonder (ikincil) şarttır.

Genellikle kurak yerlerde büyüyen gövdeler daha kısa, rutubetli yerlerde yetişenler ise daha uzundur. Rutubetli bölgelerde internodyumlar uzar, yaprak yüzeyi genişler, kalınlıkları azalır. iletim sistemi basitleşir., tüy sistemi belli bir dereceye kadar dumura uğrar. Kurak koşullarda epidermis hücreleri çoğalır, stomalar artar, mekanik ve iletim sistemi çoğalır.

Biyokömür (İngilizce: Biochar), biyokütlenin (odun, tarımsal atıklar, gübre vb.) oksijensiz veya sınırlı oksijenli bir ortamda piroliz (ısıl bozunma) işlemine tabi tutulmasıyla elde edilen, karbon açısından zengin, ince taneli ve gözenekli bir maddedir. Uluslararası Biyokömür Girişimi (IBI), biyokömürü "oksijenin sınırlı olduğu bir ortamda biyokütlenin termokimyasal dönüşümüyle elde edilen katı malzeme" olarak tanımlar.
Odun kömüründen (mangal kömürü) temel farkı üretim amacıdır; yakıt olarak yakılmak için değil, toprak verimliliğini artırmak ve atmosferdeki karbon dioksiti (CO2) uzun vadeli olarak toprakta hapsederek iklim değişikliği ile mücadele etmek amacıyla üretilir.

Biyokömür kullanımı, Amazon Havzası'ndaki yerli halkların tarımsal uygulamalarına, Kolomb öncesi dönemlere kadar uzanır. Yerliler, bitki atıklarını tamamen yakmak yerine üzerini toprakla örterek içten içe yanmasını sağlayan "kes ve kömürleştir" (slash-and-char) yöntemini kullanmışlardır. Bu süreç sonucunda, bölgedeki verimsiz tropikal topraklarda Terra Preta (Portekizce: Kara Toprak) adı verilen, binlerce yıl sonra bile verimliliğini ve yüksek karbon içeriğini koruyan topraklar oluşmuştur.

Biyokömür üretimi, biyokütlenin termal bozunması (piroliz) esasına dayanır. Sıcaklık ve bekleme süresi ürünün kalitesini belirler.

Yavaş Piroliz: Yaklaşık 350-500°C sıcaklıklarda ve uzun sürede gerçekleşir. Biyokömür verimi yüksektir (%35 civarı). Toprak verimliliği için ideal olan yöntemdir.
Hızlı Piroliz: Daha yüksek sıcaklıklarda ve saniyeler içinde gerçekleşir. Temel amaç biyo-yağ üretimidir (%60), kömür yan ürün olarak (%20 civarı) çıkar.
Gazlaştırma: 800°C ve üzeri sıcaklıklarda gerçekleşir. Ana ürün sentez gazıdır (Syngas), biyokömür verimi düşüktür ancak yüzey alanı çok geniştir.

Biyokütlenin su içinde ve basınç altında ısıl işlem görmesiyle (hidrotermal karbonizasyon) elde edilen ürüne Hidrokömür (Hydrochar) denir. Teknik olarak biyokömürden farklıdır; özellikleri biyokütle ile kömür arasındadır ve üretiminde kurutma işlemi gerektirmez.

Biyokömürün yapısı ham maddeye ve üretim sıcaklığına göre değişir:

Gözeneklilik: Biyokömür, gram başına yüzlerce metrekareye ulaşan devasa bir yüzey alanına sahiptir. Bu yapı suyun ve besinlerin fiziksel olarak tutulmasını sağlar.
Karbon Yapısı: Düşük sıcaklıklarda amorf karbon yapısı hakimken, sıcaklık arttıkça (özellikle 600°C üzeri) grafen benzeri tabakalar oluşur ve malzemenin elektriksel iletkenliği artar.
pH Değeri: Genellikle alkalidir, bu da onu asidik topraklar için iyi bir düzenleyici yapar.

Biyokömür, tarımsal verimliliği artırmak için toprağa uygulanır:

Su ve Besin Tutma: Toprağın su tutma kapasitesini artırır ve azot, fosfor gibi gübrelerin yağmur sularıyla yıkanıp yeraltı sularına karışmasını (leaching) önler.
Mikrobiyal Aktivite: Gözenekli yapısı, yararlı toprak bakterileri ve mantarları için korunaklı bir habitat sağlar.
Asitlik Giderme: Toprak pH seviyesini yükselterek asiditeyi düşürür.

Bitkisel atıkların doğal çürümesi atmosfere karbondioksit ve metan salar. Biyokömür üretimi ise bu karbonu stabilize eder ve yüzlerce, hatta binlerce yıl boyunca toprakta saklar (Karbon sekestrasyonu). Ayrıca biyokömür uygulanan tarım topraklarından, karbondioksitten çok daha güçlü bir sera gazı olan Nitröz oksit (N2O) salınımının %80'e varan oranlarda azaldığı gözlemlenmiştir.

Biyokömür, beton ve harç üretiminde "yeşil katkı maddesi" olarak kullanılmaktadır. %1-2 oranında biyokömür eklenmesinin, betonun mukavemetini ve esnekliğini artırdığı, aynı zamanda yapının karbon ayak izini düşürdüğü tespit edilmiştir.

Yem katkısı olarak kullanıldığında hayvanların sindirim sistemini düzenlediği ve geviş getiren hayvanlarda (sığır vb.) metan gazı üretimini azalttığı belirtilmektedir. Ayrıca hayvan altlıklarına karıştırılarak koku ve amonyak salınımını azaltır.

Aktif karbona benzer şekilde, atık sulardaki ağır metalleri, boyaları, farmasötik kalıntıları (ilaç atıkları) ve diğer organik kirleticileri adsorbe etmek (tutmak) için etkili ve düşük maliyetli bir yöntemdir.

Yanlış hammadde (örneğin ağır metal içeren atıklar) kullanımı veya toprağa aşırı miktarda uygulama yapılması, toprak pH dengesini bozabilir, tuzluluğu artırabilir veya toprak canlılarına zarar verebilir.

Odun kömürü
Karbon döngüsü
Sürdürülebilir tarım

Ceviz, Juglandaceae (cevizgiller) familyasının Juglans cinsinden, tek tüysü yaprakları karşılıklı dizilmiş ve aromatik kokulu ağaç türlerinin ve bu ağaçların meyvelerinin ortak adı.
Kışın yaprağını döken ağaçlardır. Genç sürgünlerin özü bölmelidir. Tomurcuklar az sayıda pullarla örtülmüştür. Yaprakçıkların kenarları bazı türlerde ince dişli, bazıları ise düzdür (tam kenarlı). Yaprakçık sayısı türlere göre (3) 5-23 arasında değişir.
Çiçekler bir evciklidir. Erkek çiçekler bir önceki yılın sürgünlerinde yan durumlu, aşağıya sarkan kedicik halinde kurul oluşturur. Kurullar dallanmamıştır. Her bir erkek çiçeğin 1 brahte, 2 brahtecik ile 3-4 loplu bir çevre yaprağı (çanak) vardır. Etamin sayısı 7-105'tir. Dişi çiçekler ise yeni sürgünlerin ucunda terminal (tepede) durumlu dik duran 2-8 çiçekli fakir kurullar oluşturur. Dişi çiçeğinde 1 brahte, 2 brahtecik, 4 loplu çevre yaprağı vardır. Bunlar ovaryumla kaynaşmıştır, yalnız uçları serbesttir. Ovaryum alt durumludur; etli kalın 2 stigması oldukça gelişmiştir.
Sonbaharda olgunlaşan büyük çekirdekli sulu meyvenin iç kısmı 2 bölmeye ayrılmıştır. Tohum 2 loplu ve yağlıdır.
Odununun özü koyu, dış kısmı açık renkli, ağır ve güzel cila kabul eden odunları vardır.

Ceviz ağacı pH değeri 5 ile 8 arasında olan ve süzek topraklarda yetişir.

Seksiyon Juglans. Yapraklar büyük (20–45 cm) ile 5-9 geniş yaprakçıklı, saçsız, kenarları tamdır. Odunu serttir. Güneydoğu Avrupa ile Asya.
Adi ceviz (Juglans regia) (J. duclouxiana, J. fallax, J. orientis) Türkiye.
Seksiyon Rhysocaryon. Yapraklar büyük (20–50 cm) ile 11-23 ince yaprakçıklı, ince tüylü, kenarı dişlidir. Odunu serttir. Kuzey Amerika, Güney Amerika.
Arjantin cevizi (Juglans australis) (J. boliviana)
Brezilya cevizi (Juglans brasiliensis)
Kaliforniya cevizi (Juglans californica)
Hinds cevizi (Juglans hindsii)
Nuevo Leon cevizi (Juglans hirsuta)
Jamaika cevizi (Juglans jamaicensis) (J. insularis)
Arizona cevizi (Juglans major) (J. arizonica, J. elaeopyron, J. torreyi)
Juglans major var. glabrata
Teksas cevizi (Juglans microcarpa) (J. rupestris)
Juglans microcarpa var. stewartii
Meksika cevizi (Juglans mollis)
And Dağları cevizi (Juglans neotropica) (J. honorei)
Kara ceviz (Juglans nigra)
Juglans olanchana
Peru cevizi (Juglans peruviana)
Juglans soratensis
Guatemala cevizi (Juglans steyermarkii)
Venezuela cevizi (Juglans venezuelensis)
Seksiyon Cardiocaryon. Yapraklar çok büyük (40–90 cm) ile 11-19 geniş yaprakçıklı, yumuşak tüylü, kenarları dişlidir. Odunu yumuşaktır. Kuzeydoğu Asya, doğu Kuzey Amerika.
Japon cevizi (Juglans ailantifolia) (J. cordiformis, J. sieboldiana)
Boz ceviz (Juglans cinerea)
Çin cevizi veya Mançurya cevizi (Juglans mandschurica) J. cathayensis, J. formosana, J. hopeiensis, J. stenocarpa)

Hibridler (melezler)
Juglans × bixbyi J. ailantifolia × J. cinerea
Juglans × intermedia J. nigra × J. regia
Juglans × J. ailantifolia × J. regia
Juglans × quadrangulata J. cinerea × J. regia
Juglans × sinensis J. mandschurica × J. regia
Juglans × paradox J. hindsii × J. regia
Juglans × royal J. hindsii × J. nigra

2017 yılında dünya ceviz üretimi (kabuklu) 3,8 milyon ton idi ve dünya toplamının yarısını (tablo) üreten Çin liderdi. Diğer büyük üreticiler ABD (%15) ve İran (%9) idi.

Yenilebilir ham ceviz tohumu %4 su, %14 karbonhidrat, %15 protein ve %65 yağ içerir. 100 gramı 654 kalori sağlar ve protein, lif, B vitaminleri, niyasin, vitamin B6, folik asit ve bazı mineraller açısından zengindir.
Ceviz yağı çoğunlukla çoklu doymamış yağ asitlerinden özellikle alfa-linolenik asitten ve linoleik asitten oluşur, oleik asit, tekli doymamış yağ içermesine rağmen toplam yağın %31'i doymuş yağdır.

Bahçesaray cevizi 08.03.2022 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Van için coğrafi işaret almıştır.
Hekimhan cevizi 27.05.2019 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Malatya için coğrafi işaret almıştır.
Kaman cevizi 09.12.2020 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Kırşehir için coğrafi işaret almıştır.
Karamanlı cevizi 28.08.2020 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Burdur için coğrafi işaret almıştır.
Kavaklıdere cevizi 28.08.2020 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Muğla için coğrafi işaret almıştır.
Niksar cevizi 17.12.2013 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Tokat için coğrafi işaret almıştır.
Oğuzlar cevizi 13.03.2020 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Çorum için coğrafi işaret almıştır.
Çatak cevizi 06.08.2021 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Van için coğrafi işaret almıştır.
Çağlayancerit cevizi 30.07.2013 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Kahramanmaraş için coğrafi işaret almıştır.

 Vikitür'de Juglans ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Defne, Defnegiller (Lauraceae) familyasının Laurus cinsini oluşturan her dem yeşil ağaç veya ağaççık görünümündeki bitki türlerinin ortak adı. Üç türü bilinmektedir.
Sağlık açısından zararlı olan naftalin yerine, sağlık açısından risk taşımayan defne yaprağı kullanılması önerilmektedir.

Botanik     Özellikleri: Defnegiller (Lauraceae) familyasından, yaz kış yaprağını     dökmeyen bir bitkidir. 6-8 metreye kadar uzayabilen, koyu yeşil, sert ve    kokulu yapraklara sahip bir ağaçtır.
Ekonomik     Önemi: Türkiye, dünya defne yaprağı üretiminde ve ihracatında çok     büyük bir pazar payına (yaklaşık %90) sahiptir. Toplanan yapraklar gıda,    kozmetik ve ilaç sanayilerinde değerlendirilir.
Mitolojik     Hikayesi: Mitolojide nehir tanrısı Peneus'un kızı olan Daphne,    Apollon’un tutkulu aşkından kaçarken kurtulmak için babasından yardım     ister ve defne ağacına dönüşür. Efsaneye göre bu dönüşüm Hatay civarında     gerçekleşmiştir.
Kültürel     Anlamı: Mitolojide Apollon’un kutsal bitkisi kabul edilen defne, aynı     zamanda barışın, zaferin, korumanın ve ölümsüzlüğün simgesidir.
Ayrıca Türkiye'nin Hatay ilinde yer alan ve mitolojik hikayeyle bağdaştırılan bir merkez ilçenin de adıdır. 

Fosil kalıntılarından Buzul Çağı'ndan önce Akdeniz ve Kuzey Afrika'da defne türlerinin geniş yayılışa sahip olduğu görülür. Daha sonra Buzul Çağı'nda Akdeniz Havzası'nın donmasıyla bu türlerin daha yumuşak iklimin görüldüğü Güney İspanya, Portekiz ve Macaronesian Adalarına çekilmek zorunda kaldığı kabul edilmektedir. Buzul Çağı'nın sona ermesiyle birlikte Akdeniz defnesi yeniden Akdeniz çevresinde görülmeye başlanmıştır.

 Wikimedia Commons'ta Defne ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Defne ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Dehesa veya Portekiz'de montado, güney ve orta İspanya ile güney Portekiz'de çok işlevli, tarımsal ormancılık sistemi ve kültürel peyzajdır. Dehesalar özel veya ortak mülkiyet olabilir (genellikle belediyeye ait). Öncelikle otlatma için kullanılan bu ormanlarda yabani av hayvanları, mantar, bal ve yakacak odun gibi kereste dışı orman ürünleri de dahil olmak üzere çeşitli ürünler üretilir. Ayrıca İspanyol dövüş boğasını ve İber domuzunun kaynağını yetiştirmek için de kullanılırlar. Ağacın ana bileşeni meşedir, genellikle holm ve mantardır. Melojo (Quercus pyrenaica) ve quejigo dahil olmak üzere diğer meşeler, coğrafi konuma ve yüksekliğe bağlı olarak kullanılan tür olan dehesayı oluşturmak için kullanılabilir. Dehesa, yalnızca çeşitli yiyecekler sağlamakla kalmayıp, aynı zamanda İspanyol imparatorluk kartalı gibi nesli tükenmekte olan türler için de yaban hayatı yaşam alanı sağlayan antropojenik bir sistemdir.

Plataforma integralDehesa 10 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Página web de agentes del sector
Proyecto Biodehesa
Foro encinal
Acción por la dehesa
Dehesas ibéricas
Observatorio de la dehesa y el montado

Dendrokronoloji, Yunanca ağaç (δένδρον déndron) ve zaman (χρόνος chrónos) sözcük köklerinden oluşmakta ve ağaç halkaları ile tarihleme yapma yöntemi anlamına gelmektedir.

Dendrokronoloji, astronom AE Douglass, Arizona Üniversitesi'nde Ağaç Halka Araştırma Laboratuvarı kurucusu olup 20. yüzyılın ilk yarısında geliştirilmiştir. Douglass güneş lekesi faaliyet döngülerini anlamak için güneş aktivite değişikliklerini daha sonra ağaç halkası büyüme modelleri (yani, güneş lekeleri → iklim → ağaç halkaları) tarafından kaydedilen yeryüzünde iklim modellerini kullanılarak oluşturulan bir sistemdir.

Ayrıca, ağaç halkalar veya halkaları olarak adlandırılan büyüme halkaları, bir ağacın gövdesinden geçen yatay bir kesitini gösterebilir. Büyüme halkaları vasküler kambiyum (demet kambiyumu), yanal bir meristem olarak sınıflandırılır ve kabuğa yakın hücre tabakası ise yeni büyüme sonucu oluşur. Bu büyüme çapı, ikincil büyüme olarak bilinir. Yılın sezon boyunca büyüme hızındaki değişim sonucu halkaları görülür ve böylece bir halka genellikle ağacın hayatında bir yıl geçişi işaretler. Mevsimlerdeki farklılık oldukça belirgindir. 
Bir büyüme, halkanın iç kısmında büyüme nispeten hızlı olduğundan erken büyüme mevsimi oluşur. (dolayısıyla ahşap daha az yoğun olan) ve "erken odun" veya "bahar ahşap" ya da "geç bahar ağaç" olarak bilinir. Dış kısmı "geç ahşap" (ve bazen ama bazen sonbaharda genellikle yaz aylarında üretilen "yaz ahşap", olarak adlandırılan olmuştur) ve yoğundur. [2] "Erken ahşap" kullanılır "ikinci terim olarak "ahşap bahar" tercih edilir, erken ahşap bazı Akdeniz türleri olduğu gibi, erken yaz (örneğin Kanada) veya sonbaharda oluşan iklimlerde yılın bu zamanı için uygun olmayabilir.
Ilıman bölgelerde birçok ağaç kabuğu her yıl bir büyüme halkası yapar. Bir ağacın hayatının tüm dönem için, bir yıl-by yıllık kayıt, ağaçın hangi iklim koşullarında büyüdüğü yansıtır. Yeterli nem ve geniş bir halka içinde uzun bir büyüme sezonu ile sonuçlanır. Bir kurak yıl, çok dar bir halkaya neden olabilir. Bu orta yaz kuraklık gibi yoksul ve elverişli koşullar hâkimdir. 
Eksik yüzükler ise geliştirmek eğiliminde olacaktır ve aynı bölgeden meşe ve karaağaçlar da bir yaz yılı olarak bilinen yıl 1816 yılında meydana gelen meşe ağaçlarında bir kayıp halka yer alır. Örneğin [3] Ağaçlar da belirli bir süre için halka genişlik modelleri bulunur. Bu modellere göre ve aynı coğrafi bölgede ve benzer iklim koşulları altında büyüyen ağaçlar ile halka eşleştirilebilir. Zaman içinde kronoloji hem de tüm bölge için ve dünyanın alt-bölgeleri için olabilir. Böylece antik yapılardan ahşabın bilinen kronolojisi (çapraz partlar olarak adlandırılan bir teknik) ve tam belirlenen ahşap yaşına uygun olabilir. Bilgisayarda istatistik eşleştirme yapmak için boyunduruk edilene kadar çapraz partlar aslında görsel denetim tarafından yapılır. 
Ağaç halkası büyümesi bireysel farklılıkları ortadan kaldırmak için dendrokronolojist, bir halka, tarih oluşturmak için birden fazla ağaç örneklerinin ağaç halkası genişlikleri düzeltilir ve ortalama alır. Bu işlem, çoğaltma olarak adlandırılır. Ancak olası bir başlangıç ve bitiş tarihleri bilinmemektedir. Bir ağaç halkası tarihine ise ‘kayan kronoloji’ denir. 11.000 'den fazla yıl öncesine uzanan tam demirlemiş çam kronolojisi Güney Almanya (Ana ve Ren nehirleri) ve Kuzey İrlanda'da yer alır. Ayrıca, bu iki karşılıklı tutarlılık ve meşe ağaçları ile dendrokronolojik dizileri kendi radyokarbon ve dendrokronolojik yaş karşılaştırılarak doğrulanmıştır. [6]
8500 yıl öncesine uzanan bir tam demirlemiş kronoloji Güneybatı ABD (Kaliforniya White Mountains) bulunan bristlecone çamı için vardır. 2004 yılında yeni bir kalibrasyon eğrisi INTCAL04 uluslararası (BP) bir ağaç kümesi dünya çapında veri ve deniz çökelleri üzerinde etkilidir. 26.000 geri kalibre tarihler için onaylanmıştır. Bunlar ağaç halkası kanıtlarına dayanır ve yeni kalibrasyon eğrileri (IntCal04) kısmı uzanır 12,410 takvim (cal) yıl BP Bu ve geri 14.700 cal yıl BP ötesinde, IntCal04 özellikle 405 yıl sabit bir rezervuar yaş için düzeltilmiştir. Venezuela Cariaco havzasından foraminiferlerin 14C tarihleri inşa edilmiştir.

Ahşap karot numuneleri yıllık büyüme halkalarının genişliğini ölçmek ve belirli bir bölge içinde farklı siteler ve farklı tabakalarından örnek alarak, araştırmacıların bilimsel kaydının bir parçası haline gelerek kapsamlı bir tarihi dizi oluşturabilir. Örneğin, binalarda bulunan eski ahşap kaynak ağacının bir fikir vermesi için tarih olabilir, ahşap yaşına bir üst sınır belirleyerek, canlı ve büyür. Bazı ağaçların cinsi bu tür bir analiz için diğerlerine göre daha uygundur. Aynı şekilde, ağaçlar gibi kuraklık veya yarı kuraklık marjinal koşulların büyüdüğü alanlarda, Dendrokronolojinin teknikleri nemli yerlerde daha tutarlıdır. Bu araçlar kurak Güneybatı Amerikan yerlilerinin uçurum konutların ahşap arkeolojik dönemden kalma durumu önemli olmuştur.
Dendrokronolojinin yararı bir kez yaşayan malzeme mevcut örnekleri doğru bir kalibrasyon olarak kullanılmak üzere belirli bir yıla tarihli ve (BP veya radyokarbon durdurma ile oluşan bir tarih aralığı tahmini ile, radyokarbon tekniğini kontrol yapan durumdur ve mevcut 1950-01-01 eşittir 'B'efore' P'resent,) ve takvim yılı. [10] bristlecone çam, son derece uzun ömürlü ve yavaş büyür, hala yaşayan, bu amaçla kullanılan ve ölü örnekler oluşturan binlerce yıl öncesine giderek ağaç halkası desenleri sağlar. Bazı bölgelerde 10.000 'den fazla yıllık kalma dizileri mevcuttur.[11]
Benzer mevsimsel desenleri de buz çekirdeklerinde ve varves (bir göl bir birikimin katmanları, nehir veya deniz yatağı) meydana gelir. Çekirdek birikimi desenli bir buz gibi göle karşı ve tortu inceliği ile donmuş bir-over göl için değişir. Bazı sütunlu kaktüsler de karbon ve dikenler oksijen (acanthochronology) izotoplarına benzer mevsimsel desenleri sergiler. Bu dendrokronolojik benzer bir şekilde uzandığı için kullanılır ve bu tür teknikler arkeologlar ve paleoclimatologists için kullanılabilir. Mevsimsel veri aralığını genişletmek için, dendrokronolojik bir kombinasyon halinde kullanılır. Benzer bir tekniği de balık otolit kemiklerde benzer büyüme halkalarının analizi yoluyla balık stoklarını analiz etmek için kullanılır.

Ahşap yapılardan yola çıkarak oluşturulan Avrupa kaynaklı kronolojiler, başlangıçta veba salgınının yaşandığı 14. yüzyıla denk gelen bina yapımı alanında görülen boşluğu doldurma konusunda güçlük yaşadı, ancak tarih öncesi zamanlara kadar geriye giden kesintisiz kronolojiler de bulunmaktadır. Danimarka kaynaklı MÖ 352 yılına kadar geriye giden kronoloji buna bir örnektir.
İklimi tahmin edilebilir bölgelerde, ağaçların farklı yıllarda farklı hava şartlarına yağmur, sıcaklık, toprak pH, bitki besleme, CO2 konsantrasyonu, vb. faktörlere bağlı olarak yıllık halkaları geliştirilir. Bu halkalardaki çeşitliliğe bakılarak geçmiş iklim değişikliklerinin anlaşılması için dendroklimatoloji bilimi kullanılır.
Bir ahşap örneğine bakılarak ağaç halkalarının büyüme değişiklikleri yıllara göre olduğu kadar, konuma göre de eşleşmeler sağlayabilir, çünkü bir kıta çapında iklim tekdüze değildir. Bu ahşap gemilerde kullanılan kerestenin geldiği yeri ve uzun mesafelerden taşınan resim yapmakta kullanılan paneller gibi daha küçük ahşap eşyanın malzemesini oluşturan ağacın kaynağını gösterebilir.
Ahşap binaların yapıldığı tarihler dendrokronoloji kullanılarak belirlenmiştir. Bir örnek Dedham, Massachusetts'teki Fairbanks Evidir. Kuzey Amerika'daki en eski ahşap ev olduğu bilinen evin 1640 dolaylarında inşa edildiği iddia edilmiş, alınan örnekler kerestenin 1637-1638 yıllarında kesilen bir meşe ağacından geldiğini doğrulamıştır. Ek olarak alınan bir örnek üzerindeki inceleme ise 1641 tarihini göstermiş, böylece evin yapımına 1638 tarihinde başlandığı ve 1641 civarında bitirildiği anlaşılmıştır. O zamanlarda New England'da ahşap ev yapımında kullanılan tahtanın kurutma işlemi yapılmıyordu.

1-	McGovern PJ, et al. (1995). Dendrochronology. "Science in Archaeology: A Review". AJA 99 (1): 79–142.
2-	Capon, Brian (2005). Botany for Gardeners (2nd ed.). Portland, OR: Timber Publishing. pp. 66–67. ISBN 0-88192-655-8.
3-	Lori Martinez (1996). "Useful Tree Species for Tree-Ring Dating". Retrieved 2008-11-08.
4-	 Friedrich M, Remmele S, Kromer B, Hofmann J, Spurk M, Kaiser KF, Orcel C, Küppers M (2004). "The 12,460-year Hohenheim oak and pine tree-ring chronology from central Europe — A unique annual record for radiocarbon calibration and paleoenvironment reconstructions". Radiocarbon 46 (3): 1111–22.
5-	Pilcher JR, et al. (November 1984). "A 7,272-year tree-ring chronology for western Europe". Nature 312 (5990): 150–2. Bibcode:1984Natur.312..150P. doi:10.1038/312150a0.
6-	 Stuiver Minze, Kromer Bernd, Becker Bernd, Ferguson CW (1986). "Radiocarbon Age Calibration back to 13,300 Years BP and the 14C Age Matching of the German Oak and US Bristlecone Pine Chronologies" (PDF). Radiocarbon 28 (2B): 969–979.
7-	 Ferguson CW, Graybill DA (1983). "Dendrochronology of Bristlecone Pine: A Progress Report". Radiocarbon 25 (2): 287–8.
8-	 Reimer Paula J, Baillie Mike GL, Bard Edouard, Bayliss Alex, Beck J Warren, Bertrand Chanda JH, Blackwell Paul G, Buck Caitlin E, Burr George S, Cutler Kirsten B, Damon Paul E, Edwards R Lawrence, Fairbanks Richard G, Friedrich Michael, Guilderson Thomas P, Hogg Alan G, Hughen Konrad, Kromer Bernd, McCormac Gerry, Manning Sturt, Ramsey Christopher Bronk, Reimer Ron W, Remmele Sabine, Southon John R, Stuiver Minze, Talamo Sahra, Taylor FW, van der Plicht Johannes, Weyhenmeyer Constanze E (2004). "INTCAL04 Terrestrial Radiocarbon age calibration, 0–26 cal kyr BP" (PDF). Radiocarbon 46 (3): 1029–58.
9-	 Fairbanks, Richard. "Current Research: Radiocarbon Calibration". Columbia.
10-	Renfrew Colin, Bahn Paul (2004). Archaeology: Theories, Methods and Practice (4th ed.). London: Thames & Hudson. pp. 144–5. ISBN 0-500-28441-5.
11-	"Bibliography of Dendrochronology". Switzerland: ETH Forest Snow and Landscape Research. Retrieved 2

Dişbudak, zeytingiller (Oleaceae) familyasının Fraxinus cinsini oluşturan türüne göre maksimum boyu 10–30 m arasında değişebilen dolgun ve düzgün gövdeli yuvarlak tepeli ağaç türlerinin ortak adı. Genellikle orta veya büyük boyda 45-65 ağaç türünden oluşur. Bunların çoğu yaprak döken ağaçlardır, ancak bazı subtropikal türleri her dem yeşil ağaçlardır. Bu cins Avrupa, Asya ve Kuzey Amerika'nın büyük bölümünde yaygındır.

Dişbudak genellikle sulak ya da derin toprağa sahip yerlerde bulunurlar. Yaprak döken veya bazen her dem yeşil ağaç veya çalı formunda olabilirler.

Yaprak: Tek tüysü yapraklar karşılıklı veya bazen dalların ucunda sarmal dizilişlidir. Yaprak ve yaprakçık sapı tabanı çoğu kez kalınlaşmıştır.
Çiçek: Bileşik salkımlı çiçek kurulu uçta veya sürgünün ucundaki koltuktan ya da önceki yılın yan sürgünlerinden gelişir. Brahteler ince uzun mızraksı olup geçicidir veya bulunmaz. Küçük çiçekler, erdişi, bir eşeyli veya çok eşeylidir. Kaliks 4 dişli veya düzensiz loplu bazen de bulunmaz. Korolla beyaz sarımsı 4 loplu, dip kısmı bölünmüştür veya bulunmaz. 2 Stamen korollanın dibine gömülmüştür. İplikçikler kısa olup çiçekler tam olarak açılınca dışarıya çıkar.
Meyve: Tohumlu taslağı 2 yumurtalık gözlü sarkıktır. Boyuncuk kısa; tepecik 2 yarıklıdır. Meyve uçtaki kanadı uzamış bir kanatlı meyvedır. (samara) Tohumlar genellikle tekli yumurtamsı-dikdörtgen biçimindedir. Besidoku etli kökçük diktir.

Başlangıçta üretildiğinde, doğal kauçuk (Hindistan kauçuğu, lateks, Amazon kauçuğu veya kauçuk olarak da adlandırlır), diğer organik bileşiklerin oluşturduğu az miktarda safsızlıkları, su ve organik bileşik izopren polimerlerinden oluşur. Tayland ve Endonezya önde gelen kauçuk üreticilerinden ikisidir. Doğal kauçuk olarak kullanılan poliizopren türleri elastomer olarak sınıflandırılır. Sonradan yerini sentetik kauçuk türlerine bırakmıştır.
Şu anda, kauçuk esas olarak kauçuk ağacından veya diğer ağaçlardan lateks şeklinde hasat edilmektedir. Lateks, kabuğa kesikler atılarak ve ağacın damarlarından "tapping" adı verilen bir işlemle çıkarılan yapışkan, sütlü bir kolloiddir. Lateks daha sonra ticari işleme hazır olan kauçuk haline getirilir. Büyük alanlarda, lateksin toplama kabında pıhtılaşmasına izin verilir. Pıhtılaşmış topaklar toplanır ve pazarlama için kuru formlara dönüştürülür.
Doğal kauçuk, tek başına veya diğer malzemelerle kombinasyon halinde birçok uygulamada ve üründe yaygın olarak kullanılmaktadır. Yararlı formlarının çoğunda, büyük bir esneme oranına ve yüksek esnekliğe sahiptir ve son derece su geçirmezdir.

Doğal kauçuk, çok çeşitli bakteriler tarafından sindirilmeye karşı hassastır. Streptomyces coelicolor bakterileri, Pseudomonas citronellolis ve Nocardia spp. vulkanize edilmiş doğal kauçuğu parçalayabilir.

Dean, Warren. (1997) Brazil and the Struggle for Rubber: A Study in Environmental History. Cambridge University Press.
Grandin, Greg. Fordlandia: The Rise and Fall of Henry Ford's Forgotten Jungle City. Picador Press 2010. 978-0312429621ISBN 978-0312429621
Weinstein, Barbara (1983) The Amazon Rubber Boom 1850-1920. Stanford University Press.
 Wikimedia Commons'ta kauçuk ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
 Vikisözlük'te Doğal kauçuk ile ilgili tanım bulabilirsiniz.

Doğu mazısı (Platycladus orientalis), servigiller (Cupressaceae) familyasından Platycladus cinsinden süs bitkisi olarak yetiştirilen her dem yeşil bir ağaç türü. En yaşlı örneği Çin'de bulunan 3000 yıllık ağaçtır.
Anavatanı Kuzey Çin'dir, geniş ölçüde Güney ile Kuzey Hindistan, Kore, Japonya ile Batı ve Kuzey İran'da naturalize olmuştur.
Doğu mazısı botanikçiler tarafından çok farklı sınıflandırmalara dahil edilmiştir. Çok eski kaynaklarda Thuja cinsinin bir türü olduğu görüşü benimsenmiş ve Thuja orientalis olarak adlandırılmıştır. Kokusuz yaprakları, kanatsız tohumları ve mahmuzlu kozaklarıyla Thuja cinsinden farklı özelliklere sahiptir.
20 m'den daha fazla boylanan ve 1 m genişliğe ulaşabilen her dem yeşil bir evcikli ağaçtır. Ancak anavatanı dışında yetiştirildiğinde fazla boylanmayan küçük bir çalı görünümündedir. Kabuk kızıl kahverengi ile açık gri kahverenginde, ince, uzunlamasına soyularak dökülür. Tacı önceleri yumurtamsı-piramidal olgunlaşınca geniş yuvarlak veya düzensizdir. Bir düzlem üzerinde dizilen sürgünler yatay veya yükselmiş vaziyette yassıdır.
Yapraklar çaprazvari, 4 sıralı, pulsu, dip kısmı dekurrent, 1–3 mm uzunluğunda ucu biraz sivri alt yüzeyinde reçine bezeleri bulunur. Yanal yaprakların bir yüzü üst üste binmiş sandal (bot) şeklinde, çıkıntılı, ucu hafif kavisli, alt yüzeyi beyaz stoma bantlı fakat ortası olukludur. Yüzey yaprakları romboid, ince ve uzun (linear), alt yüzeyinin ortasında salgı bezi göze çarpar.Yaprakları kış aylarında bakırsı turuncu renge döner.
Erkek çiçekler yumurtamsı, 2–3 cm uzunluğunda, sarımsı yeşil, 8-12 mikrosporofilli, her iki yanında 3-6 kadar polen kesesi bulunur. Kozalaklar tekli uçta yer alır bir yıl sonunda olgunlaşarak açılır, olgunlaşmadan önce rengi mavimsi yeşildir, olgunlaşınca kızıl-kahverenginde yuvarlak, 3 cm genişliğinde yumurtamsı, 1.5-2(-2.5) × 1-1.8 cm'dir. Kozalak pulları 6-8 kadar düz, kalın, odunsudur sadece ortada iki çift verimli pul bulunur.
Tohumlar 5-7 × 3–4 mm, kanatsız bazen dar kanatlı gri-kahverengi veya mor-kahverengi yumurtamsı veya eliptik hafif çıkıntılıdır.

Conifer Specialist Group (1998). Platycladus orientalis. Tehlike altında olan türlerin 2006 IUCN Kırmızı Listesi. IUCN 2006. 06 May 2006 tarihinde alınmıştır.

Dut (Morus spp.), Asya kökenli olup, dünya genelinde geniş bir iklim yelpazesinde yetiştirilen meyvedir
Dut olarak yaygın olarak bilinen Moraceae familyasındaki çiçekli bitki'lerin bir cinsi olan Morus çeşitli yaprak döken ağaç türlerinden oluşur ve dünyanın birçok ılıman bölgesinde yabani olarak yetişir ve ekimi yapılır.
Genel olarak cinsin 64 alt taksonu vardır; bunlardan üçü iyi bilinmektedir ve görünüşte en iyi bilinen çeşidin meyve rengine göre adlandırılmıştır: beyaz, kırmızı ve karadut (sırasıyla Beyaz dut, Mor dut ve Kara dut), çok sayıda çeşit ve bazı taksonlar halen kontrol edilmemiştir ve taksonomik incelemeyi beklemektedir.
Beyaz dut Güney Asya 'ya özgüdür, ancak Avrupa, Güney Afrika, Güney Amerika ve Kuzey Amerika'da yaygın olarak bulunur.
Beyaz dut yaprağı aynı zamanda ipek böceğinin en çok sevdiği yiyeceklerdendir. Beyaz dut, Brezilya ile Amerika Birleşik Devletleri'nde istilacı tür olarak kabul edilmektedir.
Taksonomide 200'den fazla tür tanımlanmıştır.
"Beyaz dut" adı, Avrupalı taksonomistler tarafından isimlendirilen ilk örneklerin beyaz meyveleri için ödüllendirilmiş kültürlü bir mutasyon olması, ancak yabani ağaçların diğer dutlar gibi siyah meyve vermesi nedeniyle ortaya çıkmıştır.
Vatanı Çin'dir. 15 m'ye kadar boylanır. Gövde silindirik, dik ve kalın; kabuk çatlaklı ve gri-kahve renklidir. Yaprakları saplı, iki sıra üzerine dizilmiş, tabanı yuvarlak veya kalp şeklinde, üst yüzü koyu, alt yüzü ise daha açık yeşil renklidir. Kenarları dişlidir. Çiçekler, bir evcikli olup yaprakların koltuğunda ve saplı durumlar halinde bulunur.

Dutlar genellikle tohumdan, fideden veya çelikle yetiştirilir. Tohumdan yetiştirme yöntemi daha uzun sürede meyve vermesine rağmen (yaklaşık 10 yıla kadar), genetik çeşitliliği artırması açısından tercih edilir. Fide ya da çelikle yetiştirilen ağaçlar ise daha kısa sürede meyve vermekle kalmaz, aynı zamanda daha homojen ve sağlıklı bir büyüme gösterir.
Dut ağaçlarının yetiştirilmesi sırasında iklim ve toprak koşulları büyük bir rol oynar. Kurak bölgeler için S-13 ve S-34 gibi kuraklığa dayanıklı çeşitler önerilir. Bu ağaçlar, yağmurla beslenen bölgelerde başarılı bir şekilde yetiştirilebilir. Plantasyonlar genellikle blok formasyonunda ve 1,8 x 1,8 metre veya 2,4 x 2,4 metre aralıklarla düzenlenir. Ağaçların ideal taç yüksekliği genellikle 1,5 ila 1,8 metre civarındadır. Monsoon mevsiminde, dut ağaçları budanarak genç sürgünler oluşturulur ve yaprak hasadı yapılır. Yapraklar, ipekböcekçiliği gibi tarımsal faaliyetlerde önemli bir rol oynar ve yılda üç ila dört kez toplanır.
Dut ağaçları meyvelerinin yanı sıra odun ve yapraklarıyla da fayda sağlar. Sonbaharda budanan ağaçlardan elde edilen dallar, geleneksel el sanatlarında ve tarımsal ekipman yapımında kullanılır. Dut ağaçlarının odunu dayanıklıdır ve farklı uygulamalar için idealdir.
Ancak, Kuzey Amerika'da bazı şehirler dut ağacı dikimini polen üretimi nedeniyle yasaklamıştır. Erkek dut ağaçları yoğun miktarda polen üretir ve bu, polen alerjisi ve astımı olan bireyler için sağlık riski oluşturabilir. Buna karşın, dişi dut ağaçları polen üretmez; aksine, havadaki poleni emer ve alerjik reaksiyonlara neden olmaz. Bu nedenle dişi ağaçlar, düşük alerji potansiyeli taşıdığından, bazı şehirlerde erkek ağaçlara tercih edilir. Aşı tekniğiyle, erkek dut ağaçları dişi ağaçlara dönüştürülebilir. Ancak, aşılanan erkek ağaçlardan yeni sürgünler çıktığında, bunların budanarak erkek özelliklerinin korunması engellenmelidir.
Dut ağacı, hem tarım hem de çevre dostu projelerde kullanılan değerli bir bitkidir. Özellikle yaprakları, ipekböcekçiliği ve hayvancılık için önemli bir yem kaynağıdır. Ayrıca, toprak koşullarına adaptasyonu ve kuraklığa dayanıklılığı nedeniyle birçok bölgede tercih edilen bir türdür.

Ak dut (Morus alba)
Çin dutu (Morus australis)
Morus cathayana
Morus celtidifolia
Morus liboensis
Morus macroura
Afrika dutu (Morus mesozygia)
Moğol dutu (Morus mongolica)
Teksas dutu (Morus microphylla)
Kara dut (Morus nigra)
Morus notabilis
Mor dut (Morus rubra)
Himalaya dutu (Morus serrata)
Ihlamur yapraklı dut (Morus tiliaefolia)
Morus trilobata
Morus wittiorum

Erguvan (Cercis siliquastrum), baklagiller (Fabaceae) familyasından, 10 metreye kadar boylanabilen, tek gövdeli, yaprak döken, çalı görünümünde bir ağaççıktır.
Yapraklar karşılıklı, basit, dairemsi 7–12 cm kadardır. Dip kısmı kalp şeklinde, ucu yuvarlak, kenarlar tamdır. Gençken kırmızımsı-mor daha sonra mavi-yeşile döner. Yüzeyi dalgalı düşmeden önce sarıdır. Çiçekler 1,5–2 cm uzunluğunda kırmızı-mor 3-6 tanesi bir arada bulunur. Meyve legümen (fasulye biçiminde) olup, 7–10 cm uzunluğundadır. Diğer bir önemli özelliği de toprağa azot bağlamasıdır.
Erguvan meyveleri fasulye görünümünde, 9–10 cm uzun, 2–5 cm geniş, kızılsı kahve renginde, karın çizgisinde dar ve uzunca kanat bulunur. Tohumu boldur. Sonbaharda olgunlaşan meyve kış boyunca bitki üzerinde kalır. Nisan-mayıs ayında açan çiçekleri hermafrodit olup yapraklanmadan önce açarlar. Uzun saplı olan çiçekler 3-8 çiçekli salkım kuruluşunda ve erguvan kırmızısı rengi ile çok dekoratiftir.
Işık ağacıdır. Kışın donlardan bazen etkilenir. Anavatanı Güney Avrupa ve Batı Asya'dır. Türkiye'de Ege ve Marmara Bölgesi'nde yayılmıştır. Tohum ve çelikle üretilir. Tohumlarda kabuk sertliğinden kaynaklanan çimlenme engeli vardır. Tohumlar 2-3 dakika sıcak su ve 24 saat ılık suda bırakıldıktan sonra ilkbaharda ekilir. Çelikle üretim temmuz-ağustos aylarında alınan yarı odunsu çeliklerle yapılır.
Erguvan, yapraklanmadan önce  nisan ayı sonuyla mayıs ayı başında yalnızca birkaç haftalığına baharın müjdecisi kabul edilen morumsu pembe renkte çiçekler açar. Bazı Hristiyan inanışlarına göre İsa'nın ihanet eden havarisi Yahuda kendini bu ağaca asmıştır. Efsaneye göre bu olaydan sonra önceleri beyaz olan erguvan çiçekleri utançtan ya da kandan kırmızıya dönmüştür. Yazın sap kısmından girintili yuvarlak yaprakları olur. Sonbaharda ise fasulye benzeri tohumlar bırakır. Erguvan çiçeği havaların güzel gitmesi durumunda bazı sonbaharlarda da açar.

Tür ilk olarak 1753'te Linnaeus tarafından tanımlanmış ve ona Latince "kapsül, kabuk" anlamına gelen "siliqua" kelimesinden türetilen "siliquastrum" özel sıfatını vermiştir. Cins ismi olarak; düz, odunsu tohum kabuklarının mekik dokuma aletiyle benzerliğine atıfta bulunularak "mekik" anlamına gelen Yunanca kerkis kullanıldı.

Erguvan, İstanbul'u, özellikle de İstanbul boğazını bahar aylarında kendine has mor rengine büründürür. Bizans ve Hristiyanlığın önemli simgelerindendir. Erguvan moru Bizans hükümdarlarının kıyafetlerinde kullanılan bir renktir. Doğal yollarla üretilen en zor renk olduğu için, bir zenginlik ve güç belirtisiydi; imparator dışında hiç kimse mor pelerin takamazdı.
Erguvan, yüzyıllar boyu Bursa şehrinin de simgesi olmuştur. Osmanlı Sultanı Yıldırım Bayezit'in damadı Anadolu erenlerinden Emir Sultan'ın her yıl erguvan açma mevsiminde Bursa'da müritleriyle buluşması nedeniyle 14. yüzyıldan itibaren düzenlemeye başlanan erguvan şenlikleri, şehrin ekonomisine olumlu etkilerinden dolayı 19. yüzyıla kadar gelenek olarak sürdürülmüştür; günümüzde bu şenlikleri yeniden canlandırma çabası vardır.

Erik, gülgiller (Rosaceae) familyasından Prunus cinsinden meyvesi yenen bazı ağaç türlerinin ortak adı.
Türkiye'de Doğu Anadolu Bölgesi'nin yüksek yayla mıntıkası ile, Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nin kurak ve çok sıcak bir kısım yerlerinde ve Marmara Bölgesi'nin bazı yerlerinde yetişir.
Erkenci dönem can eriğini yaz ortalarında olgunlaşan Japon eriği (P. salicina) takip eder. Ağustosta olgunlaşmaya başlayan Avrupa eriği (P. domestica) ise ekim ayına kadar yenebilir. Farklı dönemlerde olgunlaşan eriğin, farklı biçim ve büyüklükteki meyvelerinin ince kabuğu, türlere göre yeşil, sarı, kırmızı ve mor renklerdedir. Türkiye'de en tanınmış erik çeşitleri can eriği, papaz eriği, mürdüm eriği ve tatlı üryani eriğidir.
Anavatanı Anadolu olan erikler, dünyanın değişik iklim bölgelerine göçler ve harpler sebebiyle adapte olmuşlardır. Kafkasya ve Hazar Deniz'i çevresinden dünyaya yayıldığı sanılmaktadır. Prunus institia adlı bir diğer erik türünün anavatanı ise Şam bölgesidir. Bütün dünyadaki erik çeşitlerinin sayısı, 2.000'den fazladır. Türkiye'de yetiştirilen çeşitlerin sayısı da 200'ün üstündedir.
Erikler olgunluk zamanlarına, kullanma şekillerine göre çeşitlere ayrılır. Türkiye Milli Bağ-Bahçe Komitesinin Türkiye'de yetiştirilmesini tavsiye ettiği çeşitler; Can, Santa Roja, Red Kennen, Climax, Formasa, Reine Claude Violette, Reine Claude Verte, President, Giant, Red Heart, Stanley, Köstendil, Karagöynük, Üryani, D'Agant'tır.
Erik ağaçları tür ve çeşitlerine göre iri boylu ağaçları teşkil ettikleri gibi, küçük boylu ağaçlar veya çalı şeklinde olanları da vardır.
Sert çekirdekli bir meyve ağacı olan eriğin iç kısmının sertleşmesiyle sert çekirdek kabuğu meydana gelir. Yenilen kısmı etli ve suludur. Meyveleri şekil, renk ve tat bakımından çok farklıdır. Tohumları (çekirdekleri) acıdır.
Erik çeşitleri, tohum teşekkülü bakımından kendine verimli, kendine kısmen verimli ve kendine kısır olarak üç grup altında toplanır. Kendine kısmen verimli çeşitlerden de iyi ürün alınabilmesi için, tohum teşekkülü çeşitlerine ihtiyaç vardır.
Erik ağacı çeşitli toprak tipinde yetişmekle beraber en iyi olarak besin maddelerince zengin, humuslu, sıcak, yeteri kadar nemli, orta derin ve derin topraklarda iyi yetişir. Kültür erik çeşitleri çelik ve aşıyla üretilir. Fidanlıklarda en çok durgun göz aşısı kullanılır. Kültür erik çeşitleri için muhtelif erik türleri, şeftali, kayısı ve badem anaç olarak kullanılabilir.
Meyvelerinde şekerler, pektin ve organik asitler vardır. Meyve olarak yenir. Kurutularak hoşaf ve çeşitli yörelerde değişik pestil yapımında kullanılır.

Erik, C vitamini, B vitaminleri, potasyum, magnezyum ve kalsiyum açısından zengindir. 100 g taze erik; 192 kJ (46 kcal), 17,8 g karbonhidrat, 299 mg potasyum, 17 mg fosfor, 2 mg sodyum, 18 mg potasyum, 0.5 mg demir, 0.4 mg lif içermektedir. Ayrıca A, B1, B2, B3, B6, C, E vitaminini de içermektedir.

Kiraz eriği (Prunus cerasifera)
Prunus cocomilia
Prunus consociiflora
Avrupa eriği (Prunus domestica)
Damson eriği (Prunus insititia)
Simon eriği (Prunus simonii)
Çakal eriği (Prunus spinosa)
Prunus alleghaniensis
Amerika eriği (Prunus americana)
Prunus angustifolia
Prunus hortulana
Sahil eriği (Prunus maritima)
Meksika eriği (Prunus mexicana)
Kara erik (Prunus nigra)
Prunus × orthosepala (P. americana x P. angustifolia melezi)
Japon eriği (Prunus salicina)
Oregon eriği (Prunus subcordata)

Etnobotanik insanların bitkilerle çok yönlü ilişkisini sistematik olarak araştıran disiplinler arası bilim dalı. Yunanca ethnos, halk ve botanik, bitki bilimi; İngilizce ethnobotany adı verilir. Türk Dil Kurumu'nun sözlüklerine henüz girmemiş olmakla beraber T.C. Kültür Bakanlığı bir yönetmelikte etnobotanik karşılığı olarak halk botaniği terimini kullanmıştır.
Yaşayan halkların kültürlerini araştıran antropoloji, etnoloji gibi bilim dalları ile bitkileri araştıran botanik bilim dalının kesişme noktasında yer alan etnobotanik, yerel kültürlerin adlandırdığı ve çeşitli şekillerde kullandığı bitkilere ilişkin tüm bilgileri derlemeyi hedefler. Etnobotanik ve etnozooloji alanları günümüzde etnobiyoloji altında birleşmektedir. Etnobiyologlar, geleneksel bilginin, kültürel asimilasyon, küreselleşme ya da çevresel değişim sonucu yokolmadan kaydedilmesinde önemli rol oynarlar.
İnsanlar, yaşadıkları çevrede yer alan doğal bitkileri olduğu kadar yetiştirdikleri, tarımını yaptıkları kültür bitkilerini ya da başka bölgelerden, ülkelerden ithal ettikleri bitkileri de kullanırlar. Her kültürde pek çok bitkiden yararlanılır, ancak çoğu zaman gündelik yaşamda bu bitkilerin farkına bile varmayız. Etnobotanikçiler, bitkilerin, gıda, ilaç, yem, yakacak, barınak, giysi, el sanatları ve benzeri alanlardaki maddi kullanımlarıyla olduğu kadar, edebiyatta, türkü, efsane ve masallarda yer alan ve nazar, büyü gibi inançla ilişkili kullanımlarıyla da ilgilidir. Bitkilerin geçmişte ve günümüzde nasıl kullanıldıklarını, işlendiklerini ve kültürel anlamlarını da araştırırlar, kültürler arası karşılaştırmalar yaparlar. Geçmişteki bitki kullanımlarının aydınlatılmasında arkeolojik kazılarda ortaya çıkan bitki kalıntılarını inceleyen arkeobotanik ya da paleoetnobotanik bilim dallarından uzmanlarla da işbirliğini sürdürürler.

Bitkilerin beslenme, barınma, ısınma ve tedavinin yanı sıra her türlü araç-gereç yapımında en eski dönemlerden beri vazgeçilmez bir yeri olduğu tartışılmaz. Eski uygarlıklara ait resimler, kabartmalar, heykeller, o toplumların bitki kullanımının görsel kayıtları gibidir. Eski Mısır, Hitit, Yunan uygarlıklarından günümüze kalan pek çok veride, sanat eserinde bitkilerin de betimlendiğini görmekteyiz.
Yaklaşık 5000 yıl öncesinde yazının ortaya çıkışından itibaren çivi yazılı Sümer, Asur tabletleri, Mısır hiyeroglifleri ve Hitit arşivlerinde özellikle tarımı yapılan bitkilere ve tıbbi bitkilere ilişkin bilgiler yer alır. Günümüzden yaklaşık 5000 yıl öncesine ait Mısır Erken Hanedanlık döneminden başlayarak, 3000 yıla yakın bir süre kesintisiz devam eden Mısır uygarlığı bize bitkilerin insan yaşamındaki yeri konusunda benzersiz veriler bırakmıştır.
Tıbbi bitkiler ve tıp uygulamaları ile büyü pek çok antik kaynakta yer alır. Bunların hangi bitkilere karşılık geldiği uzmanlar tarafından tartışılsa da tartışılmaz gerçek insanların bu bitkilere ilişkin bilgileri, tarifleri kaydetme ve gelecek kuşaklara aktarma ihtiyacı duymuş olmalarıdır. En eski tıp kitapları yaklaşık günümüzden yaklaşık 3000 yıl önceye dayanan Çin kaynaklarıdır. Antik düşünürlerden, botaniğin babası sayılan ve Aristo'nun öğrencisi olan Lesboslu (Midilli adası) Theophrastus, bitkilere ilişkin yazdığı 10 ciltten örneğin sekizinci cildi tohumları yenen bitkilere, dokuzuncu cildi yararlı sıvı, tutkal ve resimleri olan bitkileri tanıtmaya ayırmıştır. Botanik biliminin bugünkü klasik familya ayrımının temellerini atan İsveçli Carl Linneaus da Lap ülkesinde yararlı bitkileri araştırmıştır.
‘Etnobotanik’ terimi ilk kez 1895'te Amerikalı botanikçi John William Harshberger tarafından, Pensilvanya Üniversitesi'nde Arkeoloji topluluğuna verdiği bir konferans sırasında kullanılmıştır. O dönemde ‘ilkel ve yerli insanların bitki kullanımını’ içeren bu terim günümüzde ‘ilkel’ kavramını dışlayarak, geleneksel insan-bitki ilişkileri kapsamında yaygın olarak kullanılmaktadır.
Etnobotaniğe sistematik yaklaşım, Amerika'nın yerli kültürleri üzerine 1940'lardaki araştırmalarıyla biyolog Richard Evans Schultes ile başlar. Harvard Üniversitesi'nde verdiği dersler, yayınları ve uzun süreli alan çalışmaları kendisine 'etnobotaniğin babası' unvanını kazandırmıştır. Doktorasını II. Dünya savaşı başlarında Oklahoma bölgesindeki yerli kabilelerin neredeyse unutulmuş halüsinatif bitkileri konusunda yapan Schultes, savaş sırasında Amazonlarda Amerikan hükûmeti adına hastalıklara dirençli lastik ağacı çeşitlerini araştırmıştır. Topladığı 30.000'i aşkın herbaryum örneği ile Amazonlardaki yerli halklara ait çok önemli verileri derlemiş, bilim dünyasına 300 yeni tür ve tıbbi kullanım kazandırmıştır. O dönemde özellikle ekonomik botanik olarak tanınan ve büyük oranda ekonomik kalkınmada işe yarayacak, maddi katkı sağlayacak bitkilerle ilgilenen bu dal, giderek kültürel mirasın bir parçası olarak daha geniş kapsamlı araştırılmaya başlandı.

Anadolu yarımadası, iki kıta arasındaki konumu nedeniyle zengin bir bitkisel çeşitliliğe sahip olduğu kadar kültürel yönden de on binlerce yıldır gelip geçen ve yerleşip karışan insan topluluklarının yarattığı büyük bir zenginliğe sahiptir. Araştırmalar, dünyada biyoçeşitliliğin yüksek olduğu alanların yerli kültürlerin başat olduğu alanlar olduğuna işaret etmektedir.

Günümüzden 4000- 3000 yıl önce Anadolu'da yaşamış bir uygarlık olan Hititler. Anadolu topraklarının verimliliğine ve insan- bitki ilişkisine dair çok güzel görsel betimlemeler sunar. Örneğin Konya Ereğli'de geç Hitit dönemine ait bir kaya anıtı olan İvriz kabartması 8. yüzyıla tarihlenir. Tuwana Kralı Warpalawa'yı bir elinde Anadolu'nun upuzun saplı yerli buğdayları, diğerinde bol ve küçük taneli üzüm salkımı tutan tanrı Tarhunza'ya tapınırken gösterir. Tanrı Tarhunza'nın kemerinde asma yaprakları ve iki büyük salkım daha asılıdır. Anadolu topraklarının bereketini sağlamak üzere Hititler İmparatorluk döneminde, çağdaşları Mısır Yeni Krallığı ile ilişkiye girmiş ve tıp alanında hekim takası dahil işbirliği yaptıkları bilinmektedir.

Anadolu'nun bitkilerini de kapsayan en eski tıp kitabı bugünkü Adana ili sınırlarında, Anavarza'da doğan ve olasılıkla o dönem oldukça ileri bir eğitim merkezi olan Tarsus'ta eczacılık ve tıp eğitimi alan Romalı hekim Dioscorides Pedanius’un De Materia Medica adlı eseridir. 1. yüzyıla tarihlenen bu dev yapıt 600 den fazla bitkinin çeşitli yararlarını aktarır. Tıbbi bitkiler temel ilgi alanı olsa da, yenen ya da zehirli bitkilere de değinir, hatta yemek tarifleri verir. Bu bilgilerin çoğu kendinden öncekilerin ve kendisinin bilgi birikimine, deneyimlerine dayanmaktadır. De Materia Medica, yüzyıllar boyunca pek çok dile çevrilmiş, 1500 yıl gerek Batıda, gerekse doğuda yaygın olarak kullanılmıştır.
Osmanlı gezgini Evliya Çelebi 17. yüzyılda sadece Anadolu’da değil, gezip gördüğü Kuzey Afrika, İran ve çeşitli Avrupa ülkeleri ile Kafkaslarda gelenekleri, ilginç meyveleri, sebzeleri, yemekleri, adetleri kaydederek bu alandaki bilgilerimize önemli katkılar sağlamıştır.
Turhan Baytop’un Türkiye’de Bitkiler ile Tedavi adlı yapıtı Türkiye'nin etnobotanik tarihçesi açısından da temel yayınlardandır. 500 kadar tıbbi bitki ve bunların kullanımlarını kapsadığı gibi Türkiye’de tıp ve eczacılık eğitimi ile araştırmalarının tarihçesini de verir. Ayrıca yayımladığı Türkçe Bitki Adları Sözlüğü her türlü yararlı bitki adını kapsayan bir kaynaktır, eski yayınlara çok sayıda gönderme yapar. 1990'lardan bu yana Türkiye'de sadece tıbbi ya da ekonomik değeri olan bitkiler değil, kültürel kullanımları ve sembolik anlamları olan doğal bitkiler ve tarımı yapılan yerel çeşitler de araştırılmaktadır. 2014'te yapılan bir derlemede Cumhuriyet dönemini kapsayan 1500 kadar etnobotanik yayın listelenmiştir. Türkiye'de yaşayan halkların bitkileri gıda, şifa, yakacak, yem, boya ve el sanatlarında kullanımları, farklı dil ve şivelerde bitki adlandırmaları, geçmiş kültürlerdeki bitki kullanımları, pazarlara getirilen bitkilere ilişkin çalışmalar ve sayısal değerlendirmeler yeni çalışma alanları olarak gözlenmektedir. (Resim3)
Halkların bitkilere ilişkin bilgisi, UNESCO’nun 2003'te kabul ettiği ‘Somut olmayan kültürel miras sözleşmesi’ ile tüm kültürel unsurlar gibi korunması, kaydedilmesi gereken bir miras olarak görülmeye başlanmıştır. Bugüne dek 150 ülke tarafından imzalanan sözleşmeyi Türkiye 2006 yılında tanımıştır. Böylece halkların sözlü gelenek, müzik ve anlatımları olduğu kadar, doğa ve evrenle ilgili uygulamaları da koruma altına alınmıştır. 
Günümüzde ‘geleneksel bilgi’ durağan, kuşaktan kuşağa aktarılan bir olgu değil, bir süreç olarak değerlendirilmektedir. Etnobotanik dalında araştırma yöntemleri, niteliksel, niceliksel ve etik kavramlar dahil son yıllarda önemli değişimler geçirmektedir. Türkiye'de üniversitelerin biyoloji-botanik, eczacılık ve antropoloji bölümlerine ek olarak Tıbbi ve Aromatik Bitkiler Yüksek Okulları'nda etnobotanikle ilgili dersler ve tezler verilmekte, ulusal ve uluslararası kongre, konferans ve seminerlere konu olmaktadır. Halk botaniği alanında popüler ve bilimsel daha çok yayın, daha çok sunum yapılmaktadır.

Eğrelti ya da Eğrelti otu (Pteridophyta), 12.000 türü bulunan bitki bölümü. Atkuyrukları da bu bölümde olmasına karşın eğrelti adıyla anılmazlar. Karbonifer döneminde 360 milyon yıl öncesine tarihlenen fosil kayıtları vardır.
Yapraklarının iç yüzünde spor keseleri bulunan damarlı çiçeksiz bitki. Birçok tür ve cinsi, tropikal bölgelerde genellikle ağaçsı, ılıman bölgelerde otsu olarak yetişir. Kök sapları toprak altında bulunan eğreltiotunun yaprakları ince uzun ve çok parçalıdır.
Bitkilerin sınıflanmasında eğreltiotunun yer aldığı sınıfın diğerlerinden farkı spor keselerinin başak biçiminde bir sapın üzerinde değil yapraklar üzerinde bulunmasıdır. Günümüzden 260.000.000 yıl önce de yaşayan eğreltiotlarının karbon devrinde büyük gelişme gösterdikleri ve jeolojik devirde özel mikroorganizmalarca mayalanması sonucunda maden kömürlerinin önemli bir bölümünü oluşturduğu saptandı.
Kimi türlerinde köksap ve yenebilen kök, nişasta bakımından zengindir. Günümüzde süs bitkisi olarak da yetiştirilen eğreltiotları gübre olarak da kullanılır. Başlıca türlerinden olan erkek eğreltiotu (Dryopteris filix-mas) iri yeşil demetler durumundadır ve silisli topraklarda bolca yetişir. Bağırsak asalaklarını düşürücü etkileri olan erkek eğreltiotu adına karşın hem erkek, hem dişi gametler taşır. Dişi eğreltiotu (Ahpri-um filix femina) Kuzey yarımkürede.
Türkiye'de Kuzey Anadolu'da yaygın olarak yetişir. Kartallı eğreltiotunun (Pteridinum aquilinum) yaprakları dik ve parçalıdır. Adını yaprak sapının kesitinde beliren Avusturya kartalını andıran siyah biçimden alır. Eğreltiotlarının tüm dünyada killi ve humuslu topraklarda 10.000′e yakın türü yetişir.

Kayın (Fagus), kayıngiller (Fagaceae) familyasının Fagus cinsinden değerli orman ağaçlarına verilen ad.

100 yaşındaki bir Kayın ağacı 1 saatte 40 insanın çıkardığı karbondioksiti tüketir. 300-700 yıl kadar yaşayabilir. Kışın yaprağını döken orman ağaçlarıdır. Sürgünler pseudoterminal tomurcukludur ve yan tomurcuklar iki sıralı sarmal dizilirler. Çok sayıda pullarla örtülmüş bulunan iğ biçimindeki sivri uçlu ve büyük tomurcuklar sürgünlere yatık değil, onlarla açı yapacak şekilde dizilmiştir.
Yaprak ayası dişli veya düzdür; nispeten kısa bir sapı, zamanla dökülen şerit halinde kulakçıkları vardır.
Açık gri veya koyu gri renkli kabukları ağaçların hayatı boyunca çatlamadan düz ve pürüzsüz kalır.
Üç köşeli kızılkestane renkli, sert kabuklu meyve nus büyüktür. Olgulaşınca kupula 4 parçaya ayrılır. İçindeki 2 adet nus meyve dökülür. Meyvelerin tohumu yağlıdır.

Mobilya, kontrplak, araba, parke, ayakkabı kalıbı, ambalaj sandığı, oyuncak, sandal ve fırın kürekleri, alet sapları, iş ve marangoz tezgâhları, maden direği, yakacak odun gibi.
Türkiye'de doğal olarak 2 türü bulunur. Bunlar doğu kayını ve Avrupa kayını'dır.
Kayın tomruğundan elde edilen kereste mamulleri çatlamaya çok müsait olduğundan dolayı sert hava alan yerde ve güneş ışığına maruz bırakılmaması gerekir.İmkanlar müsait ise tam reaksiyon almak için kereste fırınlarına sokularak 15 gün ile 6 ay arasında fırınlanması gerekmektedir. Ağaç içerisindeki nem ile işleme yapıldığında ağaç şekil değiştirip yamulmalar çarpılmalar olabilir.

Japon kayını (Fagus crenata)
Çin kayını (Fagus engleriana)
Amerika kayını (Fagus grandifolia)
Tayvan kayını (Fagus hayatae)
Mavi japon kayını (Fagus japonica)
Güney Çin kayını (Fagus longipetiolata)
Parıltılı kayın (Fagus lucida)
Meksika kayını (Fagus mexicana)
Doğu kayını (Fagus orientalis) Türkiye.
Avrupa kayını (Fagus sylvatica ) Türkiye.

Fagus x moesiaca
Kırım kayını (Fagus x taurica) (Fagus orientalis x Fagus sylvatica)

Kayın el kitabı 17 Eylül 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Fener ağacı, Sapindaceae familyasından Koelreuteria cinsini oluşturan anavatanı Güney ve Doğu Asya olan üç ağaç türünün ortak adı.

10–15 m uzunluğa çıkabilen yaprak döken ağaçlardır. Spiral dizili yapraklar tüysü veya ikili tüysüdür. 20–50 cm uzunluğunda bileşik salkım çiçekler sarı renkli ve küçüktür. Meyve üç loplu şişmiş kâğıt yapısında, kapsül 3–6 cm uzunluğunda, tohumlar yuvarlak 5–10 mm çapında sert nuks meyvedir.

Fener ağacı genellikle park ve bahçelerde süs ağacı olarak yetiştirilmektedir. Özellikle yetiştirilen bazı türler Kuzey Amerika'nın doğusunda bazı bölgeleri istila edecek derecede yaygınlaşmıştır.

Çin fener ağacı (Koelreuteria bipinnata)
Tayvan fener ağacı (Koelreuteria elegans)
Altuni fener ağacı (Koelreuteria paniculata)

Flora of China: Koelreuteria species list 30 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Fındık, huşgiller (Betulaceae) familyasından Corylus cinsini oluşturan çalı ve ağaç türlerinin ortak adı.

Basit, yuvarlak, yapraklarının kenarları çift dişli, ucu sivridir. Çiçekler yapraklardan hemen önce ilkbaharda açar. Bir evciklidir. Erkek çiçekler kedicik şeklinde 5–12 cm uzunluğunda sarı renklidir. Dişi çiçekler çok küçüktür, kış boyunca tomurcuklarda gizlenir, 1 – 3 mm uzunluğunda kırmızı renklidir. Nuks meyve 1-2-3 cm uzunluğunda 1–2 cm çapındadır, kabuğun etrafını tamamen veya kısmen kuşatan bir kadehcik bulunur. Kadehciğin şekil ve yapısı fındık türlerinin teşhisinde önemlidir.
Boyu en fazla 5 metre, ortalama boyu 3 metre, yazın yapraklı ve kış aylarında yaprak döken bir ağaçtır. Basit yapraklı ve yaprak kenarları çift dişlidir.
Sürgünler: bir önceki yılın sürgünleri kahverengi olurken, yeni sürgünleri sarı ila gri arasında renge sahiptir.
Çiçeklenme zamanı Türkiye'de Mart - Nisan ayları, Çiçek rengi: Sarı tonlarında Çiçek süresi: Mayıs sonuna kadardır.
Yaşama elverişli en düşük rakım 10 metre üzeri, bilinen en yüksek rakımı 1600 metredir.
Türkiye'de yaşadığı şehirler: Adana, Afyonkarahisar, Artvin, Bartın, Balıkesir, Bitlis, Düzce, Erzurum, Giresun, Hatay, Isparta, İstanbul, Kastamonu, Kırklareli, Kütahya, Ordu, Rize, Samsun, Sakarya, Sinop, Tokat, Trabzon, Tunceli, Zonguldak.

Amerika fındığı (Corylus americana)
Adi fındık (Corylus avellana)
California fındığı (Corylus californica)
Çin fındığı (Corylus chinensis)
Kafkas fındığı (Corylus colchica)
Ağaç fındığı (Corylus colurna)
Gagalı fındık (Corylus cornuta)
Farges fındığı (Corylus fargesii)
Himalaya fındığı (Corylus ferox)
Corylus ferox var. ferox
Corylus ferox var. tibetica
Asya fındığı (Corylus heterophylla)
Corylus heterophylla var. heterophylla
Corylus heterophylla var. sutchuenensis
Corylus heterophylla var. thunbergii
Lambert fındığı (Corylus maxima)
Yunnan fındığı (Corylus yunnanensis)
Jacquemont fındığı (Corylus jacquemontii)
Japon fındığı (Corylus sieboldiana)
Corylus sieboldiana var. brevirostris
Corylus sieboldiana var. mandshurica
Corylus sieboldiana var. sieboldiana
Wang fındığı (Corylus wangii)
Corylus × colurnoides (C. avellana × C. colurna'nın melezi)
Corylus × vilmorinii (C. avellana × C. chinensis'nin melezi)

Kışların ılık geçtiği nemli ve humuslu toprağı sever. Yıllık 1000–2000 mm kadar yağış ister.

Çok iyi bir enerji kaynağıdır, vücuda güç ve enerji verir, beden ve zihin yorgunluğunu giderir. Fındık, kalp ve damar sağlığı açısından çok faydalıdır. Kolesterolü düşürür, kalp ritmini ayarlamaya yardımcı olur. Düzenli olarak her gün fındık yemek kalp krizi geçirme riskini azaltmakta çok etkilidir. Kansızlığa iyi gelir, vücut ve kemik gelişimini destekler. Hamilelerin hem kendileri için hem de doğacak çocukları için fındık yemeleri çok faydalıdır. Cinsel gücü arttırır, varislere iyi gelir. Fındık, soğuk algınlığı ve akciğer hastalıklarına da faydalıdır. Ayrıca, cildi güzelleştirdiği bilinmektedir. En önemli özelliği ise kansızlığa çok iyi gelmesidir.

Türkiye'de fındığın en önemli zararlıları olarak, karamuk oluşturup fındığın iç bağlamamasına ya da lekeli olmasına sebep olarak ekonomik zararı dokunan iki böcek türü vardır: Yarım kanatlılar takımından fındık yeşil kokarcası (Palomena prasina) ile kın kanatlılar takımından Fındık kurdu (Curculio nucum). Ayrıca Balaninus nucum da önemli bir fındık zararlısı olarak bilinmektedir. Bu konuda 1915'te bir Osmanlı Ermeni ziraatçisi olan Antreasyan'ın önemli çalışmaları bulunmaktadır.

Başlıca üretici ülkelerin yıllara göre kabuklu fındık üretim miktarını gösteren tablo (ton).

Ayrıca Çin, İran, Şili, Avustralya ve Fransa da fındık üretiminde önemli ülkelerdendir. Listedeki ülkelerin yanında küçük miktarlarda üretim yapan diğer ülkeler şunlardır: Polonya, Yunanistan, Belarus, Hırvatistan, Tacikistan, Özbekistan, Rusya, Kamerun, Portekiz, Moldova, Ukrayna, Tacikistan, Tunus, Slovakya, Slovenya, Suriye, Kıbrıs, Arjantin, Avusturya, Estonya, Yeni Zelanda ve Romanya.

Dünyada ticarete konu olan fındığının büyük kısmı (%91) Avrupa ülkeleri tarafından satın alınır ve çoğunlukla (%80) şekerleme ve çikolata sanayinde kullanılır. 2000-2008 yılları arasında %85'i Türkiye tarafından satılan ortalama 540 bin ton kabuklu fındık ticareti gerçekleşmiştir. İtalya, Almanya, Amerika Birleşik Devletleri ve İspanya, Türkiye dışındaki önemli ihracatçı ülkelerdir. Hollanda, Belçika, Lüksemburg, Avusturya, Birleşik Krallık, İrlanda, İsviçre, Bulgaristan, Macaristan ve Kanada, fındık üretmemesine karşın ithal ettiği ürünü ihraç eden ülkelerdendir.
Dünyada en fazla fındık satın alan ülkeler şunlardır; Almanya, İtalya, Fransa, İsviçre, Belçika, Lüksemburg, Rusya, Avusturya, Hollanda, Birleşik Krallık, ABD, İspanya, Polonya, Yunanistan, Danimarka.
Türkiye son 30 yılda ortalama olarak 400.000 ton kabuklu fındığa eşdeğer 200 bin ton iç fındık ihracatı yapmıştır. Son yıllarda fındık üretiminin artmasına bağlı olarak bu miktarda artmaktadır. ile 2010-11 sezonunda 527 bin ton kabuklu fındığa karşılık gelen 263 bin ton ihracat gerçekleştirilmiştir. 2011-2012 sezonu ihracatımız ülke gruplarına göre: %74 AB ülkeleri, %10 diğer Avrupa ülkeleri, %9,5 deniz aşırı ülkeler, %6 diğer ülkeler şeklindedir. Ülkeler bazında ihracat: %21 Almanya, %17 İtalya, %14 Fransa, %4 Polonya ve %4 Kanada şeklindedir.
Türkiye fındığını %58 oranında iç fındık, %17 işlenmiş bütün fındık, %25 ileri işlenmiş fındık olarak ihraç eder.
Türkiye Cumhuriyeti Ticaret Bakanlığına göre: Fındık ihracatı tarımsal ihracatın %15-20'sini, genel ihracatın %2'sini oluşturur. 380 bin aile, 700 bin hektar alanda fındık üreterek, 3 milyon kişiye geçim imkânı sunar. 2012/13 sezonunda 600 bin ton kabuklu fındığa eşdeğer ihracat yapılmış ve Cumhuriyet tarihi rekoru olan 1,8 milyar dolar gelir elde edilmiştir.

Çay (bitki)

Gövde, bir vasküler bitkinin iki ana yapısal ekseninden biridir, diğeri ise kök'tür. Yaprakları, çiçekleri ve meyveleri destekler, ksilem ve floemde kökler ve sürgünler arasında su ve çözünmüş maddeleri taşır, besin maddelerini depolar ve yeni canlı doku üretir.
Gövde normalde düğümlere ve ara düğümlere ayrılır:

Düğümler bir veya daha fazla yaprağın yanı sıra dallara dönüşebilen (yapraklar, kozalaklı koniler veya çiçeklenmeler (çiçekler) olan tomurcukları tutar. Adventif kökler düğümlerden de üretilebilir.
Düğümler arası, bir düğümü diğerinden ayırır.
"Sürgünler" terimi genellikle "saplar" ile karıştırılır; "Sürgünler" genellikle hem gövdeler hem de yapraklar veya çiçekler gibi diğer yapılar dahil olmak üzere yeni taze bitki büyümesine atıfta bulunur. Çoğu bitkide gövdeler toprak yüzeyinin üzerinde bulunur, ancak bazı bitkilerde yeraltı gövdeleri vardır.
Gövdelerin dört ana işlevi vardır:

Yaprakların, çiçeklerin ve meyvelerin desteklenmesi ve yükseltilmesi. Saplar yaprakları ışıkta tutar ve bitkinin çiçeklerini ve meyvelerini saklaması için bir yer sağlar.
xylem ve floemde kökler ve sürgünler arasında sıvıların taşınması (aşağıya bakınız)
Besinlerin depolanması
Yeni canlı doku üretimi. Bitki hücrelerinin normal ömrü bir ila üç yıldır. Gövdeler, her yıl yeni canlı doku oluşturan meristem adı verilen hücrelere sahiptir.
Gövdelerde xylem ve floem adı verilen boru benzeri iki doku bulunur. Ksilem dokusu suyu terleme çekme, kılcal hareket ve kök basıncı etkisiyle taşır. Floem dokusu, elek tüpleri ve bunların eşlik eden hücrelerinden oluşur. İki doku, ksilem veya floem hücreleri oluşturmak üzere bölünen bir doku olan kambiyum ile ayrılır.

Saplar genellikle aşağıdakiler dahil depolama, eşeysiz üreme, koruma veya fotosentez için uzmanlaşmıştır:

Acaulescent: sapsız gibi görünen bitkilerde sapları tanımlamak için kullanılır. Aslında bu saplar son derece kısadır, yapraklar doğrudan yerden yükseliyormuş gibi görünür, örn. bazı Viola türleri.
Arborescent: Odunsu gövdeli, normalde tek gövdeli ağaç.
Axiller tomurcuk: eski bir yaprağın gövdeye tutunma noktasında büyüyen bir tomurcuk. Potansiyel olarak bir çekime neden olur.
Dallanmış: anten gövdeleri dallanmış veya dallanmamış olarak tanımlanır.
Bud: olgunlaşmamış gövde ucu olan embriyonik bir sürgün.
Doğan: etli depolama yapraklarının bağlı olduğu kısa, dikey bir yeraltı gövdesi, örn. soğan, nergis, lale. Soğanlar genellikle yeni soğanlar yapmak için bölünerek veya soğan adlı küçük yeni soğanlar üreterek üreme işlevi görür. Soğanlar gövde ve yaprakların birleşimidir, bu nedenle yapraklar daha büyük bir kısmı oluşturduğu için yaprak olarak kabul edilebilir.
Caespitose: Saplar karışık bir kütlede veya kümede veya alçak büyüyen hasırlarda büyüdüğünde.
Kladode (phylloclade dahil): az ya da çok yaprak gibi görünen ve fotosentez için özelleşmiş düzleştirilmiş bir gövde, ör. kaktüs yastıkları.
Climbing: diğer bitkilere veya yapılara yapışan veya onları saran gövdeler.
Corm: kısa, büyütülmüş bir yeraltı, depolama gövdesi, örn. taro, çiğdem, glayöl.
Yatık: Yerde düz duran ve uçlarında yukarı doğru dönen gövdeler.
Fruticose: Odunsu alışkanlıkla çalı gibi büyüyen gövdeler.
Otsu: odunsu değildir, büyüme mevsiminin sonunda ölürler.
Internode: Ardışık iki düğüm arasındaki aralık. Türe bağlı olarak ya tabanından ya da ucundan uzama yeteneğine sahiptir.
Düğüm: Tohumlu bitkilerde bir yaprağın veya bir dal'in gövde üzerindeki bağlanma noktası. Düğüm çok küçük bir büyüme bölgesidir.
Pedicel: çiçeklenme veya infrutescence içindeki tek bir çiçeğin sapı görevi gören gövdeler.
Peduncle: çiçeklenmeyi destekleyen bir gövde.
Sivri uçlar: gövdenin dış katmanlarının keskinleştirilmiş uzantısı, ör. güller.
Pseudostem: muz'daki gibi 2 ila 3 m (6 ft 7 in ila 9 ft 10 in) boyunda olabilen, yaprakların yuvarlanmış tabanlarından yapılmış sahte bir gövde.
Rhizome: esas olarak üremede ve aynı zamanda depolamada da işlev gören yatay bir yeraltı sapı, örn. çoğu eğreltiler, iris.
Runner (bitki kısmı): Yerin üstünde yatay olarak büyüyen ve düğümlerde köklenen bir tür kol, üremeye yardımcı olur. Örneğin bahçe çileği, Chlorophytum comosum.
Scape: Yerden çıkan ve normal yaprakları olmayan çiçekleri tutan bir gövde. Hosta, zambak, iris, sarımsak.
Stolon: Düğümlerinde ve uçlarında kök salmış bitkicikler üreten ve yer yüzeyine yakın bir yerde oluşan yatay bir gövde.
Diken: keskin uçlu bir değiştirilmiş gövde.
Yumru: depolama ve üreme için uyarlanmış şişmiş, yeraltı depolama gövdesi, örn. Patates.
Odunsu: ikincil ksilemli sert dokulu gövdeler.

Gövde genellikle üç dokudan oluşur, dermal doku, zemin dokusu ve damarsal doku. Dermal doku, gövdenin dış yüzeyini kaplar ve genellikle su geçirmezlik, koruma ve gaz değişimini kontrol etme işlevi görür. Zemin dokusu genellikle esas olarak parankima hücrelerinden oluşur ve damarsal dokuyu doldurur. Bazen fotosentezde işlev görür. Damarsal doku, uzun mesafeli taşıma ve yapısal destek sağlar. Odunsu gövdelerde zemin dokusunun çoğu veya tamamı kaybolabilir. Su bitkilerinin gövdelerinin deri dokusu, hava gövdelerinde bulunan su geçirmezlikten yoksun olabilir. Damarsal dokuların düzenlenmesi bitki türleri arasında büyük farklılıklar gösterir.

Dicot birincil büyüme gösteren gövdelerin merkezinde içi bulunur ve gövde enine kesit olarak bakıldığında belirgin bir halka oluşturan damar demetleri görünür. Sapın dışı, su geçirmez bir kütikül ile kaplanmış bir epidermis ile kaplıdır. Epidermis ayrıca gaz değişimi için stoma ve trikomlar adı verilen çok hücreli kök tüyleri içerebilir. Pericycle ve damar demetlerinin üzerinde hipodermis (kollenkima hücreleri) ve endodermis (nişasta içeren hücreler) içeren bir korteks bulunur.
Odunsu dikotlar ve birçok odunsu olmayan dikotlar, yanal veya ikincil meristemlerinden kaynaklanan ikincil büyümeye sahiptir: damarsal kambiyum ve mantar kambiyumu veya fellojen. Damarsal kambiyum, damar demetlerinde ksilem ve floem arasında oluşur ve sürekli bir silindir oluşturmak üzere bağlanır. Damarsal kambiyum hücreleri, içeriye ikincil ksilem ve dışarıya ikincil floem üretmek için bölünür. Sekonder ksilem ve sekonder floem üretimi nedeniyle gövde çapı arttıkça korteks ve epidermis sonunda tahrip olur. Korteks yok edilmeden önce orada bir mantar kambiyumu gelişir. Mantar kambiyumu bölünerek dışarıdan su geçirmez mantar hücreleri ve bazen içeride phelloderm hücreleri üretir. Bu üç doku, işlevde epidermisin yerini alan periderm'i oluşturur. Peridermdeki gaz alışverişinde işlev gören gevşek bir şekilde paketlenmiş hücre bölgelerine lentisel denir.
İkincil xylem, ahşap kadar ticari olarak önemlidir. damarsal kambiyumdan gelen büyümedeki mevsimsel değişiklik, ılıman iklimlerde yıllık ağaç halkalarını oluşturan şeydir. Ağaç halkaları, ahşap nesneleri ve ilgili eserleri tarihlendiren dendrokronoloji'nin temelidir. Dendroklimatoloji geçmiş iklimlerin bir kaydı olarak ağaç halkalarının kullanılmasıdır. Bir yetişkinin ağaç havadaki gövdesine gövde denir. Büyük çaplı bir gövdenin ölü, genellikle daha koyu iç ahşabı öz odun olarak adlandırılır ve tylosis'in sonucudur. Dış, canlı odun, diri odun olarak adlandırılır.

Monokot gövde boyunca damar demetleri bulunur, ancak dışarıya doğru yoğunlaşmıştır. Bu, bir vasküler demet halkasına sahip olan ve genellikle merkezde olmayan dikot sapından farklıdır. Monokot gövdelerdeki sürgün tepesi daha uzundur. Etrafında büyüyen yaprak kınları onu korur. Bu, neredeyse tüm monokotlar için bir dereceye kadar geçerlidir. Monokotlar nadiren ikincil büyüme üretirler ve bu nedenle nadiren odunsu olurlar, Palmiyeler ve Bambu dikkate değer istisnalardır. Bununla birlikte, birçok monokot, anormal ikincil büyüme yoluyla çapta artış gösterir.

Tüm gymnospermler odunsu bitkilerdir. Gövdeleri, yapı olarak odunsu dikotlara benzer, ancak çoğu gymnosperm, dikotlarda bulunan kaplar değil, ksilemlerinde yalnızca tracheid üretir. Gymnosperm ahşabı da sıklıkla reçine kanalları içerir. Odunsu dikotlara sert ağaç denir, ör. meşe, akçaağaç ve ceviz. Buna karşılık, yumuşak ağaçlar, çam, ladin ve köknar gibi gymnospermlerdir.

Çoğu eğrelti'nin dikey gövdesi olmayan rizomları vardır. Yaklaşık 20 metreye kadar dikey gövdeleri olan ağaç eğrelti otları istisnadır. Eğrelti otlarının gövde anatomisi dikotlarınkinden daha karmaşıktır çünkü eğrelti otlarının gövdeleri genellikle enine kesitte bir veya daha fazla yaprak boşluğuna sahiptir. Bir yaprak boşluğu, damar dokusunun yaprağa ayrıldığı yerdir. Kesitte, damar dokusu, yaprak boşluğunun oluştuğu tam bir silindir oluşturmaz. Eğreltiotu sapları solenostel'ler veya diktyostel'ler veya bunların çeşitlerine sahip olabilir. Birçok eğrelti otu sapının enine kesitte ksilemin her iki tarafında floem dokusu bulunur.

Hava kirleticiler, herbisitler ve pestisitler gibi yabancı kimyasallar gövde yapılarına zarar verebilir.

Sapları ekonomik kullanımları olan binlerce tür vardır. Saplar, patates ve taro gibi birkaç temel temel mahsulü sağlar. Şeker kamışı sapları önemli bir şeker kaynağıdır. Akçaağaç şekeri, akçaağaç ağaçlarının gövdelerinden elde edilir. Saplardan elde edilen Sebzeler kuşkonmaz, bambu sürgünleri, kaktüs yastıkları veya nopalitolar, kohlrabi ve su kestanesi'dir. Baharat tarçın bir ağaç gövdesinin kabuğudur. Arap zamkı Acacia senegal ağaçlarının gövdelerinden elde edilen önemli bir gıda katkı maddesidir. sakız'ın ana maddesi olan Chicle, ciklet ağacının gövdelerinden elde edilir.
Saplarından elde edilen ilaçlar arasında cinchona (quinine) ağaçlarının kabuğundan kinin, tarçın sağlayan aynı cins ağacın odunundan damıtılmış kafur ve tropikal asmaların kabuğundan kas gevşetici curare bulunur.
Odun binlerce şekilde kullanılır, ör. binalar, mobilya, tekneler, uçaklar, vagonlar, araba parçalar, müzik aletileri, spor malzemeleri, demiryolu bağlantıları, yardımcı direkler, çit direkleri, kazıklar, kürdanlar, kibritler, kontrplak, tabutlar, shingle, varil direkleri, oyuncaklar, alet kulpları, resim çerçevesiæresim çerçeveleri, kaplama, kömür ve yakacak odun.
Odun hamuru, kağıt, karton, selüloz süngerleri, selofan ve selüloz ase

Gülibrişim (Albizia julibrissin), baklagiller (Fabaceae) familyasından 15 m'ye kadar boy yapabilen küçük bir ağaç.
İkili tüysü yapraklar karşılıklı dizilmiştir. Çok sayıda küçük yaprakçık bulunur, yaprak kenarları tamdır. Er dişi çiçekler pembe renklidir; çiçekler yaz ortasında (Temmuz ayında) açar.
Polenleri alerjik reaksiyona neden olabilir. Bakla tipi meyve görülür. Asya (İran) kökenli bir bitki olmasına rağmen -15 derece soğuğa dayanıklıdır.
1749 senesinde bu ağacı İstanbul'da görerek Floransa'ya götüren Fiippledel Albizzi'ye ithafen yurt dışında ağaca Albizia adı verilmiştir. "Julibrissin" tür adı Türkçe "Gülibrişim" kelimesinden türetilmiştir. Pers ipek ağacı (İng:Persian silk tree) olarak da bilinir.
Gülibrişim ağacı özellikleri sebebiyle peyzaj tasarımlarında ve parklarda çokça tercih edilen bir süs bitkisidir. Açık alanlarda, refüjlerde ve ormanlık alanlarda, farklı toprak türlerinde gelişebilme yeteneği ve yüksek tohum üretim potansiyeli sebebiyle, dikildiği alandaki diğer bitkiler için güçlü bir rakiptir.

Well-illustrated, descriptive list of Albizia julibrissin varieties, forms and cultivars 29 Eylül 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Albizia julibrissin images at bioimages.vanderbilt.edu
Albizia julibrissin List of Chemicals (Dr. Duke's Databases)

Gürgen (Carpinus), Betulaceae (huşgiller) familyasından Carpinus cinsini oluşturan girintili grimsi kabuklu gövdelere sahip ağaç ya da ağaççıklara verilen ad.

Ağaç veya bazen çalı formunda yaprak döken bitkilerdir. Kabuğu çatlaklı veya pürüzsüzdür. Kulakçıklar dökülür. Yapraklar almaşık dizilişli, kenarı düzensiz ve çift veya basit testere dişli ilerler. Erkek çiçek kümesi sarkık, başak-talkımlı, silindirik, kış aylarında tomurcuklarla çevrili, çok sayıda üst üste binen brakteler bulunur; braktesiz veya çiçek örtüsüz çiçekli; erkek organlar 3-12 adet, brakteler tabanında yerleştirilmiş; iplikçikler tepede çatallı; başçıklar 2 bölümlüdür, teka ayrık, ucu havlıdır. Dişi çiçek kümeleri uçta veya bodur sürgünlerin koltuğundan çıkar, salkımlı; çiçekler çiftli; brakteler yapraksı, düz, üst üste binmiş, tabanda 2 veya 3 lobludur. Fındıkçık damarlı, brakte lobları ile çevrili veya değildir.

Ostrya ile yakından ilişkili olan Carpinus, pürüzsüz, gri, genellikle yivli gövdeleri ve her biri küçük üçgen bir fındıkçıktan oluşan kalabalık olmayan, yapraklı, 3 loblu brakte çiftlerinden oluşan salkımlı meyve durumlarıyla kolayca tanınır. Staminat (ama pistillat değil) kedicikler sonbaharda gelişir ve çiçeklenmeden önce kış boyunca tomurcukların içinde kalırlar (Ostrya'da bunlar kış boyunca açığa çıkar). Pistillate kedicikler, ilkbahardaki ilk yeni büyümede üretilir.

Nispeten küçük ekonomik öneme sahip olan Carpinus, özellikle tokmak kafaları, alet kulpları, kaldıraçlar ve diğer küçük, sert ahşap nesnelerin yapımında kullanıldığı çok sert ahşabı için sınırlı bir kullanıma sahiptir.

43 tür tanımlanmıştır.

Carpinus betulus – Carpinus caroliniana – Carpinus chuniana – Carpinus cordata – Carpinus dayongiana – Carpinus faginea – Carpinus fangiana – Carpinus fargesiana – Carpinus firmifolia – Carpinus gigabracteatus – Carpinus hebestroma – Carpinus henryana – Carpinus insularis – Carpinus japonica – Carpinus kawakamii – Carpinus kweichowensis – Carpinus langaoensis – Carpinus laxiflora – Carpinus lipoensis – Carpinus londoniana – Carpinus luochengensis – Carpinus mengshanensis – Carpinus microphylla – Carpinus mollicoma – Carpinus monbeigiana – Carpinus omeiensis – Carpinus orientalis – Carpinus paohsingensis – Carpinus polyneura – Carpinus pubescens – Carpinus purpurinervis – Carpinus putoensis – Carpinus rankanensis – Carpinus rupestris – Carpinus shensiensis – Carpinus shimenensis – Carpinus tibetana – Carpinus tientaiensis – Carpinus tropicalis – Carpinus tsaiana – Carpinus tschonoskii – Carpinus turczaninovii – Carpinus viminea

Habitat parçalanması, bir organizmanın tercih ettiği veya yaşadığı doğal çevrenin (habitat) bütünlüğünü bozan ve böylece burada yaşayan popülasyonun parçalanmasına yol açan kesintilerin veya bölünmelerin ortaya çıkmasını tanımlar. Yavaş yavaş gelişen ve fiziksel olarak çevre düzenini değiştiren jeolojik süreçler (türleşmenin en önemli nedenlerinden biri olarak görülür) ile insan eliyle yapılan ve daha hızlı bir şekilde çevrenin değişmesine yol açan karayolu, baraj, sed gibi yapay yapılar, canlıların içinde yaşadıkları ortamı değiştirerek birçok canlı türünün yok oluşlarına neden olur.

Habitat parçalanması terimi beş ayrı olguyu içerir:

Habitatın toplam yüzölçümünün azalarak küçülmesi
Yaşam alanının iç kesimlerinin ve kenar oranlarının küçülmesi
Bir habitat parçasının diğer habitat parçalarından yalıtılarak izole olması
Habitattaki bir arazi parçasının birden çok arazi parçalarına ayrılması
Habitattaki her bir arazi parçasının ortalama büyüklüğünün azalması

Volkanik faaliyetler, doğal nedenlerle oluşan yangınlar ve iklim değişikliği gibi doğal süreçlerin habitat parçalanmalarına yol açtıkları fosil kayıtlarda izlenebilmektedir. Örneğin, Euramerika tropikal yağmur ormanlarının 300 milyon yıl önce habitat parçalanması, amfibi çeşitliliğinin büyük bir kaybına yol açmış, ancak aynı zamanda daha kurak olan iklim şartları sürüngenler arasında bir çeşitliliğin patlamasına yol açmıştır.

Habitat parçalanması, çoğunlukla doğal bitki örtüsünün tarım, kırsal kalkınma projeleri, kentleşme, hidroelektrik santrallarının inşası gibi insan eliyle gerçekleşen faaliyetler tarafından bozulduğunda da oluşabilirler. Böylece bir zamanlar bir bütünlük teşkil eden habitatlar ayrı parçalara bölünmüş hale gelir. Bu tür insan eliyle yapılan düzenlemeler sonrası, bu ayrı parçalar, tarla, mera, yol kaldırımı, hatta çorak arazi parçaları gibi birbirinden izole olmuş çok küçük adalar oluma eğilimine girerler. Bunun yanında bu adalar özellikle tropik ormanların yeni tarım alanları yaratmak için yakılması sonucu oluşurlar. Bu şekilde Avustralya'nın güneydoğusundaki Yeni Güney Galler eyaletinin batısında bulunan ve buğday kuşağında yer alan doğal bitki örtüsü %90 oranında yok edilmiş, Kuzey Amerika preri bozkırlarındaki uzun boylu sazlık ve otların %99'u ise aşırı habitat parçalanması sonucu ortadan kaldırılmıştır.

Gen havuzu
Genetik çeşitlilik (biyoloji)
Habitat
Doğal çevre

Hortikültür, bahçecilik, bahçıvanlık ve çiçekçiliği içine alan, besin ve görünüş için veya boş zaman aktivitesi olarak bitki yetiştirme bilimi veya sanatı olarak tanımlanır. Meyve, kuruyemiş, sebze, süs bitkisi ve çiçeklerin yetiştiriciliği, işlenmesi ve satışını kapsar. Ayrıca bitki koruma, peyzaj restorasyonu, toprak yönetimi, peyzaj ve bahçe tasarımı ve ağaç yetiştiriciliğini de içerir. Tarımın aksine, bahçıvanlık ve bahçecilik (hortikültür) büyük ölçekli mahsul üretimini veya hayvancılığı içermez.
Hortikültüristler gerek gıda gerkse gıda dışı tüketim amacıyla ürettikleri bitkileri yetiştirmek için kullandıkları bilgi, beceri ve teknolojileri, kişisel veya sosyal ihtiyaçlar için kullanırlar. Alandaki çalışmalar, bitki büyümesini, verimlini, kaliteyi, besin değerini ve böceklere, hastalıklara ve çevresel strese karşı direnci geliştirmek amacıyla bitki üretimini ve ekimini içerir. Hortikültüristler bitki yetiştirilmesinde bahçıvan, yetiştirici, terapist, tasarımcı veya teknik danışman olarak çalışırlar. Hortikültür, bir tarlada veya bahçede bitki yetiştirme anlamına da gelebilir.

Hortikültür kelimesi Latince kökenli hortus (bahçe) ve cultus (yetiştirme) kelimelerinin birleştirilmesi ile oluşturulmuştur. Türkçede kullanılan ve yakın anlamlı Bahçıvanlık terimi ise Farsça kökenli bāġçe ve bān/wān kelimelerinin birleştirilmesi ile oluşturulmuştur ve "bahçe gözeten" veya "bahçe bakan" manasına gelmektedir.

Hortikültür aşağıda listelenen şu ana alanları kapsar: 

Ağaçlandırma (Arborikültür); ağaçlar, çalılar, asmalar ve diğer çok yıllık odunsu bitkilerin seçimi, bakımı veya kaldırılmasını kapsar.
Çim yönetimi; spor ve boş zamanlarda kullanım için çim alanlarının üretim ve bakımını içerir.
Çiçek yetiştiriciliği (Florikültür); çiçek üretimi ve pazarlamasını içerir.
Peyzaj hortikültürü; peyzaj bitkilerinin üretimi, pazarlanması ve bakımını içerir.
Sebze yetiştiriciliği (Olerikültür); sebze üretimi ve pazarlamasını içerir.
Pomoloji; çekirdekli meyvelerin üretimini ve pazarlamasını içerir.
Bağcılık (Vitikültür); üzüm üretimini ve pazarlamasını içerir.
Önoloji; şarap ve şarap yapımını içerir.
Hasat sonrası fizyoloji; bitkilerin ve hayvanların hasat sonrası kalitesinin korunmasını ve bozulmalarının önlenmesini içerir.

1804'ten bu yana, bir İngiliz hayır kurumu olan Kraliyet Hortikültür Derneği, bahçecilik biliminin tüm dallarının teşvik edilmesine ve geliştirilmesine öncülük eder ve elde ettiği bilgileri öğrenme programları, bahçeler ve gösteriler ile halkla paylaşır. 1768 yılında kurulan, dünyadaki en eski hortikültür topluluğu, "York Çiçekçilerinin Eski Topluluğu" adlı kuruluştur. Kurum hala York, İngiltere'de yılda dört etkinlik yapmaktadır.
Uluslararası Hortikültür Bilimi Derneği, hortikültür biliminin tüm dallarında araştırma ve eğitimi teşvik etmekte ve desteklemektedir.

Bahçıvanlık
Permakültür
Peyzaj
Peyzaj mimarlığı
Orman bahçeciliği

C.R. Adams, Principles of Horticulture Butterworth-Heinemann; 5th edition (11 Ağustos 2008), 0-7506-8694-4..

Hurma, Phoenix isimli bitki türlerinin meyvelerine verilen isimdir. Hurmalar farklı cins ağaçların benzer meyve türlerinden oluşmaktadır.  En yaygın olarak bilinen meyve türü Medine Hurması'dır. Türkiye'de doğal olarak yetişmekte olan Datça Hurması ticari amaçla kullanılmamaktadır. Türkiye'nin güney ve güneybatı taraflarında rahatlıkla yetiştirilmektedir, fakat meyvesi ticari amaçla kullanılmamaktadır. 

Hurma, şeker formunda yüksek oranda karbonhidrat ihtiva eder ve şeker oranı yaklaşık %80'dir. Geriye kalan kısımları lif, protein, bor, kobalt, bakır, flor, magnezyum, mangan, selenyum ve çinko gibi iz elementler oluşturur. Halas cinsinin glisemik indeks değeri 35.5, Barhi cinsinin 49.7, Bo ma'an cinsinin ise 30.5'tir.

Hastalıklı hurma ithalatı, kırmızı palmiye böceği (Rhynchophorus ferrugineus) gibi tehlikeli hurma ağacı zararlılarının yayılmasına yol açmıştır. Fark edilmesi oldukça zor olan ve sürekli gözetim gerektiren bu böcek hurma ağaçlarında tür farketmeksizin genellikle ölümcüldür. Kontrolsüz ve hastalıklı hurma ağaçlarının ithal edilmesi sonucu sadece hurmalar (P. dactyliferia) değil, çoğu palmiye türü bu böcek tarafından tehdit edilmekte ve bu böcek sonucu ölmektedir. 

Arap hurması
Ajwa
Daklat Nur
Fard
Khalas
Mabroom
Mazafati
Medjool
Piarom
Rabbi
Sukkari
Zahidi

Trabzon hurması, hurma ismine sahip, ancak hurma ile ilişkili olmayan meyve
Phoenix Canariensis
Palmiye

Hücre zarı ya da hücre membranı, hücrenin dış kısmında bulunan, molekülleri özelliklerine göre hücre içine alan veya dışarı bırakan seçici geçirgen katmandır. Hücre zarı dinamik ve esnek bir yapıya sahiptir.
Hücre zarını ayırarak doğrudan analizlerden önce hücre zarının moleküler yapısı hakkındaki kuramlar, dolaylı kanıtlara dayanır. Yağda eriyen maddeler hücre zarından kolayca geçebildiği için, Overton (1902) hücre zarının ince bir lipit tabakasından yaptığını ileri sürmüştür. Gorter ve Grendel (1902), hücre zarının iki lipit molekülü kalınlığında bir tabaka (bilayer) olduğunu ileri sürmüşlerdir. Geçirgenlik, yüzey gerilimi elektrik ve kimyasal özelliklerini göz önünde bulundurarak, Danielli ve Davson 1935'te hücre zarının simetrik zar modelini teklif etmişlerdir. Bu modele göre, zarın yapısında tek tabakalı iki protein yaprağı arasında lipit molekülleri vardır. Lipit moleküllerinin polar uçları (hidrofilik kısımları) dışa doğrudur ve protein tabakalarıyla örtülüdür. Moleküler yapıyla ilgili ikinci model, Robertson (1959) tarafından teklif edilen asimetrik zar modelidir. Asimetrik zar modelinde, ortada iki molekül kalınlığında lipit tabakası, iki tarafında da tek molekül kalınlığında protein tabakası vardır. İki model de birbirine benzemekle, arasındaki fark; birinci simetrik modelde ortadaki lipit molekül sırasının veya tabakasının kalınlığı belli değildir. Yani, iki veya daha fazla lipit molekül sırasının bulunup bulunmadığını gösteren hiçbir kanıt yoktur. Oysa, asimetrik modelde ortadaki lipit moleküllerinin sayısı sadece ikidir. İki model arasında ikinci önemli fark, lipit tabakasının iki yanındaki protein tabakalarının simetrik modele simetrik, asimetrik modele ise, kendisine eklenen yeni elementlerden dolayı sitoplazma tarafındaki protein tabakasının dıştaki protein tabakasından belli kimyasal farklar göstermesi, yani asimetrik oluşudur. Daha sonraları ortaya çıkan teori ise, Danielli-Davson'un modelidir. Danielli-Davson'a göre, lipit moleküllerinin polar, hidrofilik uçlarının koyu bölgeleri şekillendirdiği, polar olmayan, hidrofobik yağ asidi zincirlerinin açık renk bölgeleri şekillendirdiği düşünülmektedir. Bu modellerde hücre zarı, fosfolipit elementlerin kimyasal özelliğinden dolayı iki tabakalı görülür. Bu üç tabakalı yapı, plazma zarı dışında hücrenin sitoplazmada bulunan tüm zarlı yapılarında da görülmektedir. Danielli-Davson ve Robertson modelleri, hücre zarının elektriksel ve pasif geçirgenlik özelliklerini açıklamak yeterlidir. Bununla beraber, zardaki protein elemanlarının aktif taşınmayı nasıl gerçekleştirdiğini anlamak bu modelle zordur. Danielli ve Davson modelinin, hücre zarının işleyişini tam olarak ortaya koyamamasından dolayı, yeni hücre zarı modelleri geliştirilmiştir. 1972 yılında Singer ve Nicolson tarafından hücre zarının tüm özelliklerin açıklayan bir model ileri sürülmüştür. Böylece, mozaik zar modeli ya da akışkan-mozaik zar modeli 1966 yılında Singer ve Lenard tarafından ortaya atılmasına rağmen, 1972'de yayınlanmıştır. Bu modelde fosfolipit tabakaları daha önceki modellerdekine benzer şekilde hidrofilik başları zarın yüzeyine doğru, hidrofobik kuyrukları ise, içe doğru sıralanır. Asıl farklılık proteinlerin dizilişinde görürlür. Bu modelde proteinler zarın hem iç, hem dış yüzeyinde mozaik şekilde dağılırlar ve devamlı bir tabaka meydana getirmezler. Hücre zarında bulunan zar proteinleri; bu modelde yağ tabakasının her iki yüzünde olan ekstrinsik proteinler, yağ tabakasının içine gömülmüş olanlar ise; intrinsik proteinler olarak kabul edilmiştir. Bir lipit denizinde yüzen, protein ve glikoproteinlerden yapılmış, almaç denilen özel bölgelerle dışarıya açılan bir model olarak mozaik zar modeli günümüzde de geçerliliğini korumaktadır.

Hücre zarının moleküler yapısı hakkında bilgiler, kimyasal analizlerden, yaşayan hücrelerin yüzey gerilimi, elektrik ve geçirgenlik özellikleri gibi farklı fizikokimyasal özelliklerinden, antijenik özelliklerinden, polarizasyon, X-ışını difraksiyonu ve elektron mikroskobu gözlemlerinden elde edilmiştir.
Elektron mikroskobuyla yapılan çalışmalarda, hücre zarlarının ortada açık renk bir tabakayla ayrılan iki koyu tabaka olmak üzere üç tabakalı bir yapı olduğu gösterilmiştir. Bu yapı, Danielli-Davson ve Robertson tarafından bildirilen modellere uygundur. Bu modelde, fosfolipit tabakalarının hidrofilik başları zarın yüzeyine doğru, hidrofobik kuyrukları ise, içe doğru sıralanır, proteinler zarın hem iç, hem dış yüzeyinde mozaik şekilde dağılırlar ve devamlı bir tabaka meydana getirmezler. Akışkan zar modelinde zar hareketsiz değildir, birbirine zayıf bağlarla bağlı olan bireysel lipit molekülleri lateral olarak hareket edebilirler. Buna göre, herhangi bir molekül belli bir zamanda belli bir pozisyonda bulunurken, birkaç saat sonra tamamen farklı bir pozisyonda bulunabilir. Lipitlerin hareketi en fazla kolesterol içermeyen zarlarda görülür. Proteinler de belli sınırlar içinde lateral olarak hareket edebilirler. Fakat proteinlerin hareketi lipitlerinkinden daha azdır. Lipit yapraklarını baştan başa kat eden, iki yüze de açılan zar proteinleri şekillerine göre kabaca ikiye ayrılır. Bunlar; çubuk şeklinde ve küre şeklinde zar proteinleridir. Bu proteinler hücre dışı moleküller olarak reseptör görevinde ve bağışıklık sisteminde yabancı maddeleri tanımada rol oynarlar.
Hücre zarında bulunan zar proteinleri; yağ tabakasının her iki yüzünde olan ekstrinsik proteinler, yağ tabakasının içine gömülmüş olanlar ise; intrinsik proteinler olarak bilinir. İntrinsik proteinler, karanlıkta 1/3'ü oranında, aydınlıkta ise, ½'si oranında zar içine gömülüdür. Ekstrinsik proteinler sulu ortamla temas halinde bulundukları için, hidrofilik aminoasitleri, intrinsik proteinler ise bir tarafları yağ tabakasına gömülü olduğu için bu kısımlarına hidrofobik aminoasitleri, sulu ortamla temas halinde olan diğer taraflarında ise, hidrofilik aminoasitleri taşırlar.
Hücre zarında, çekirdek zarında bulunan porlar bulunmaz. Hücreye giren besinleri ve hücreden çıkan atık maddeleri; zar geçirgenliği, üç tabakalı moleküler diziliş ve özellikle proteinden oluşmuş almaçlar (reseptör) ile elektriksel yükün de önemi olduğu düşünülmektedir. Bir hücre zarından zardan her türlü madde geçebiliyorsa bunlara geçirgen (permeabl), hiçbir maddeyi geçirmiyorsa geçirgen olmayan (impermeabl) ya da geçirimsiz, bazılarını geçiriyor ve bazılarını geçirmiyorsa da seçici geçirgen (semipermeabl) hücre zarı denir.
Tekhücreli bir canlıdaki hücre zarında bir yara oluşursa, bu yara yeni bir zarla hemen kapatılır, bu yeni zara plazmalemma denir.
Yan yana duran iki hücrenin sitoplazma zarları arasında 150-200 Å (angstrom) genişliğinde hücrelerarası bir alan vardır. Bu alan, hücreleri birbirine yapıştıran bir madde ile doludur. Hücre zarı girintili çıkıntılıdır. Bu yapı hücreler arasında adezyonu ve aynı zamanda hücreler arasındaki dokunma yüzeyini artırır.
Plazma zarının sitoplazmaya bakan yüzünde zar elemanları bulundukları noktalara demirleyen sitoiskelet elemanları yer alır. Sitoiskeleti oluşturan elemanlar şunlardır:

Mikrofilamenteler
Kalın filamentler
Mikrotübüller
Mikrofilamentler ve mikrotübüller reseptörlerin kontrolünde iş görürler. Mikrofilamentler kasılarak reseptörlerin hareketini idare ederler. Mikrotübüller ise, demirleme elemanlarıdır. Reseptörleri tutarlar veya serbest bırakırlar.

Zar lipitleri
Fosfolipit
Glikolipit
Sterol
Zar proteinleri
Zar karbonhidratları bulunur.

Elektron mikroskobunda hücre zarı oldukça basit yapıda görülür. İki koyu ve bir açık renk olmak üzere üç tabakalı görülen yapıya, üç tabakalı veya unit zar, birim zar, denir. Bu tabakaların kalınlığı 75-100 angstrom arasında değişir. Lipitlerin hidrofobik kuyrukları açık renk görülür. Lipitlerin hidrofilik uçlarıyla proteinler birlikte koyu çizgiler oluşturur.

1- Glikokaliks
2- Hücre zarı farklılaşmaları (Desmosomlar)(Desmosomes, Cell Junctions, Cell Attachments)
 Aralarında farklılaştıkları hücrelerin benzer veya farklı oluşuna göre:
Otodesmosomlar
Homodesmosomlar
Heterodesmosomlar (Hemidesmosomlar)
Hücre yüzeylerinde dağılışlarına göre:
Makular desmosomlar
Zonular desmosomlar
Simetri durumuna göre:
Simetrik desmosomlar
Simetrik olmayan desmosomlar
 İki hücre yüzeyinin elemanlarının desmosom yapısına katılmalarına göre:
Sinsisyal desmosomlar
Basit desmosomlar
Gelişmiş desmosomlar

Hücre zarı, oldukça karmaşık ve devingen yapısıyla, hücre canlılığının çok önemli bir bileşenidir. Hücre canlılığının ve özgün hücre işlevlerinin sürekliliğini mümkün kılan çok önemli bazı fonksiyonları yerine getirir ki, bunları şöyle sıralamak mümkündür;

Hücre içi ortamın özgün bileşimini hücre dışı ortamdan ayırmak,
Hücre içi ile hücre dışı ortamlar arasında seçici bir şekilde madde alışverişini sağlayarak hücrenin atıklarını hücre dışı ortama vermek, hücre dışından hücreye gerekli maddeleri almak ve hücre içi ortamın özgün yapısını korumaya yardımcı olmak,
Komşu hücrelerle iletişimi ve madde alışverişini sağlamak,
Hücreyi dış ortamdan ayırır.
Hücreye şekil verir.
Madde giriş-çıkışını düzenler.
Canlı yapıda bulunur.
Kalınlığı 6-10 nm'dir.
Protein, yağ ve karbonhidratlardan oluşur.
Aktif taşıma olayını düzenler.
Hücrenin beslenmesine yardımcı olur.
Komşu ve yabancı hücreyi bulur.
Hücreyi alınacak hormonları tanır.
Hücrenin yıpranan kısmını onarır.
Metabolizma atıklarının dışarı atılmasını sağlayarak iç ortamı düzenler.
Prokaryot hücreye sahip canlılarda zardaki solunum enzimleri sayesinde enerji üretimi sağlanır.

Hücre
Hücre duvarı

Hünnap (Ziziphus jujuba), cehrigiller (Rhamnaceae) ailesinden bahar aylarında hoş kokulu sarı renkli çiçekler açan, dikenli bir ağaç türüdür.

Sert çekirdekli, iri zeytin biçiminde ve büyüklüğündedir. İlk başlarda yeşil iken olgunlaştıkça kırmızıya ve siyah-mor renge döner. En dış kabuğu derimsi ve ince, pulpası (yumuşak kısım) kopartıldığında elmadaki gibi sert ve beyaza yakındır. Ancak birkaç saat içinde sarılaşır ve yumuşar. Birkaç gün içinde kabuğu da buruşur. Pulpa tatlı lezzetlidir.
Bahçelerde yetiştirildiği gibi yabanî olarak da bulunur.
Genellikle dikenli dalları olan 5-12 metre (16-39 ft) yüksekliğe ulaşan küçük bir yaprak döken ağaç veya çalıdır. Yaprakları parlak yeşil, oval-vurgulu, 2-7 santimetre (0,79-2,76 in) uzunluğunda, 1-3 santimetre (0,39-1,18 in) genişliğinde ve tabanında göze çarpan üç damarlı ve ince diş kenar boşlukları vardır.
Çiçekleri küçüktür, 5 milimetre (0,20 in) genişliğinde, göze çarpmayan beş sarımsı yeşil taç yaprağı vardır.

Meyvesi yenilebilir oval drupe 15-3 santimetre (5,9-1,2 in) genişliğindedir; olgunlaşmadığında pürüzsüz-yeşildir, daha az asitli elma kıvamına ve tadına sahiptir, kahverengiden morumsu siyaha doğru olgunlaşır ve sonunda kırışır, küçük bir hurma gibi görünür. İki tohumlu zeytin çekirdeğine benzeyen tek sert çekirdeklidir.

100 gramında 79 kcal olan hünnapın, vitamin dağılımı ise, %5 A Vitamini, % 17 B Vitamini türevleri ve % 83 C Vitamini şeklindedir. Ayrıca, Potasyum, Demir, Manganez, Magnezyum, Fosfor, Kalsiyum, Çinko ve Sodyum mineralleri açısından zengindir.

Kesin doğal dağılımı yoğun tarım nedeniyle belirsizdir ancak Güney Asya'da, Lübnan, kuzey Hindistan ve güney ve orta Çin arasında ve muhtemelen orada tanıtılmış olsa da muhtemelen güneydoğu Avrupa'da olduğu düşünülmektedir.
Kuzey Afrika ve Suriye’den Hindistan'a ve Çin'e yayıldığı düşünülmektedir. 
Ağaç birçok iklime uyum sağlamakla birlikte iyi meyve vermesi için sıcak yazlara ihtiyaç duyar.
Türkiye’de Marmara, Batı ve Güney Anadolu’da bulunur. Ayrıca Karadeniz'de Çoruh Vadisi havzasında, Manisa'nın Demirci ilçesinde ve yaygın olarak Denizli'nin Çivril ilçesine bağlı Gümüşsu kasabasında bulunur ve değişik türleri görülür.
Bu bitki Madagaskar'da tanıtıldı ve adanın batı kesiminde istilacı bir tür olarak yetişir. Hünnap Bulgaristan'ın doğusunda yabani olarak yetiştiği ama aynı zamanda meyvesi saklanan bir bahçe çalısıdır. Meyveler sonbaharda toplanır. Ağaçlar doğu Karayipler'de vahşi büyür ve Jamaika, Bahamalar ve Trinidad'da da var olduğu söylenir. Barbados ve Guyana'da meyve "dongz" veya "donks" olarak adlandırılır Antigua ve Barbuda'da meyveye "dump" veya "dums"; ve Bahamalar'da "juju" denir. Karayipler'in Fransız adalarında "pomme surette" olarak da bilinir. Başka yerlerde daha kesin olarak "Hint hünnabı" olarak bilinen bu meyve Güney Kaliforniya'nın çeşitli bölgelerinde yetiştirilen "hünnap" meyvesinden farklıdır. 
Altun Ha, Belize 'deki antik bir Maya şehri, Belize Şehri ‘nin yaklaşık 50 kilometre (31 mi) l kuzeyinde yer alan Belize ve çevresindeki orman yerliler arasında daha iyi bir kelime olmadığı için erik olarak anılan bazı hünnap ağacı ve çalı çeşitlerine de sahiptir.

Meyvelerinde şeker, tanin ve müsilajlı (eksopolisakkarid) maddeler bulunmaktadır. Güneşte kurutulan olgun meyveler çerez olarak çay ile tüketilebilir. Geleneksel tıpta da kullanılmaktadır.
Hünnap, Kiraz Ve Vişneye Alternatif Oldu

Meyve ve tohumları stresi azalttığına inanılan Çin ve Kore'de geleneksel Çin tıbbında ve geleneksel olarak mantar önleyici, antibakteriyel, ülser önleyici, iltihap önleyici, sakinleştirici, antispastik, antifertilite/doğum kontrolü, hipotansif ve antinefritik, kardiyotonik, antioksidan, bağışıklık uyarıcı ve yara iyileştirici özellikler için kullanılır. Kampo 'da kullanılan meyveler arasındadır.
Hünnap, Gan Cao ile birlikte Çin tıbbında diğer bitkileri uyumlaştırmak ve hafifletmek için kullanılır.
Hünnap yapraklarındaki bir bileşik olan Ziziphin tatlı tadı algılama yeteneğini bastırır.
Hünnap meyvesi ayrıca soğuk algınlığı ve gribi tedavi etmek için diğer bitkilerle birleştirilir.
Meyvesi vitaminler, amino asitler gibi birçok farklı sağlıklı özellik içerir.
Meyvenin kullanımı Çin tıbbında dalak hastalıkları için faydalı olabilir.

Ihlamur (Tilia), Malvaceae (ebegümecigiller) familyasına bağlı, Kuzey Yarımküre'nin ılıman ve yarı tropik bölgelerinde yetişen ağaç cinsidir.

30'a yakın farklı türü bulunur ve boyları 20–40 m yüksekliğe varır. Yaprakları kalp biçiminde, genel olarak asimetrik ve 6–20 cm'dir.
Çiçekleri hermafroditik yapıya sahip olduğundan hem dişi hem de erkeği böcekler tarafından polenlenebilir.
Odunları hafif, yumuşak, az parçalı, yoğunluğu 560 kg/m3 olduğundan kereste işlemleri için elverişlidir.

Serin, verimli, kireçli toprakları severler. Tabansuyu yüksek, bol humuslu kumlu topraklarda yetiştiği gibi az derin ve kireçli topraklarda da yetişir. Genellikle kayınların toprak isteklerinin andırırlar. Hızlı büyürler. Sürgün verme özellikleri vardır. Gölgeye dayanırlar.
Türkiye'de çoğunlukla Karadeniz, Ege, Marmara Bölgesi ve Antalya çevresinde yetişmekte olup ılıman iklimleri sevmektedir. Bu ağacın üretimi çoğunlukla tohum ile yapılmaktadır.

Avrupa'da bazı ıhlamur ağaçları hatırı sayılır yaşlara ulaşmıştır. İngiltere Gloucestershire'daki Westonbirt Arboretumu'nda bulunan bir Tilia cordata korusunun 2.000 yaşında olduğu tahmin ediliyor. Almanya Nürnberg'deki İmparatorluk Şatosu'nun avlusunda, rivayete göre yaklaşık 1000 yılında Almanya Kralı II. Heinrich'nin karısı İmparatoriçe Cunigunde tarafından dikilmiş bir ıhlamur ağacı bulunmaktadır. Yine Almanya'nın Baden-Württemberg eyaletindeki Neuenstadt am Kocher'deki ıhlamur ağacı devrildiğinde yaşının 1000 olduğu tahmin ediliyordu. İsviçre'nin Naters kentindeki Alte Linde isimli ıhlamur ağacı, 1357 tarihli bir belgede anılır ve yazar tarafından o dönemde magnam (büyük) olarak tanımlanıyordu. 700 yıllık bir Tilia cordata türü olan Najevnik ıhlamur ağacı (Slovence: Najevska lipa), Slovenya'nın en kalın ağacıdır. Pekin'deki Yasak Şehir'de bulunan Yinghua Tapınağı'nın yanında, yaklaşık beş yüz yıl önce Wanli İmparatoru'nun annesi İmparatoriçe Dowager Li tarafından dikilmiş iki ıhlamur ağacı bulunmaktadır. 
Orta Avrupa'da eskiden birçok köyde ıhlamur vardı. Merkezde bulunur buluşma noktası olarak kullanılırdı. Ayrıca burada haber alış verişinde bulunulur, gelinler kendilerini gösterirlerdi. Mayıs başında dans festivalleri bu ağacın altında düzenlenirdi. Bunlarla beraber köy mahkemeleri genelde yine burada kurulurdu. Bu yüzden ıhlamur, mahkeme ağacı ya da mahkeme ıhlamuru olarak da bilinir. Germen ve Slav halklarında ıhlamur kutsal bir ağaçtır.
1000 yaşına kadar yaşayabilen ıhlamurlar görülmüştür. Türkiye'de de 500 yaşını geçmiş çok sayıda ıhlamur ağacı vardır.

Kokulu çiçeklerinden dolayı gölge ağacı olarak yetiştirilir. Çiçekleri kurutularak çay olarak tüketilmektedir. Çiçek verdiği dönemlerde, güneşli bir zamanda çiçeklerinin toplanması, çiçeklenmesini artırır. Doğramacılıkta kıymetli olan beyaz ve hafif bir odun verir. Hava kurusu ağırlığı 0,40 gr/cm³'tür. Ihlamur kabuğundaki lifler ip ve kaba dokumalarda kullanılır. Arıcılıkta da önemli bir nektar kaynağıdır. Çiçekleri çay olarak içilir. Çiçek durumları tıbbi olarak kullanılır. Ihlamur çiçeği yatıştırıcı, idrar verici ve balgam söktürücü olarak çay halinde kullanılır. Ihlamur çiçeği banyosunun da yatıştırıcı bir özelliği vardır. Oymacılık ve mobilyacılıkta, oyuncak sanayinde, müzik aletleri yapımında, kâğıt ve kibrit üretiminde kullanılırlar.Tıbbi olarak T.rubra, T.platyphyllos, T.cordata türleri kullanılır.

Gümüş ıhlamur(Tilia tomentosa)
Küçük yapraklı ıhlamur (Tilia cordata)
Büyük yapraklı ıhlamur(Tilia platyphyllos)
Tilia dasystyla
Tilia americana
Tilia amurensis, talkımlar 3–5 cm, yaprak ayasının ucu genellikle loplu değildir Kısır veya körleşmiş stamenler bulunur, meyve yumurtamsı.Çin, Kore ve Rusya
Tilia begoniifolia
Tilia callidonta
Tilia chinensis, yaprak kenarı dişli 1,5 mm az, yan damarlar 7-9 çiftli; meyve yumurtamsı-küre; talkımlar 1-3 çiçekli; taç yapraklar 8–9 mm. Çin
Tilia chingiana, yaprak geniş yumurtamsı; yaprak alt yüzündeki damar birleşimleri tüylü. Çin
Tilia endochrysea, meyve dış kabuğu kayış gibi, kuruduğunda açılır.
Tilia henryana, yaprak yarı dairesel; yaprak kenarı dişli 3–5 mm; yapraklar ve dallar sarı yıldız keçemsi tüylü; brakteler 7-10 × 1-1,3 cm. Çin
Tilia insularis
Tilia japonica, yaprak dairemsi; kuruduğunda kahverengi; meyve yumurtamsı; çanak yaprakların alt yüze seyrek yıldız tüylü; çiçek sapı 5–8 mm; brakteler 3,5-6 cmm. Çin ve Japonya
Tilia jiaodongensis, yumurtalık tüysüz; talkımlar (20-)40-100 çiçekli; İkinci derece brakteli. Çin
Tilia kiusiana
Tilia kueichouensis
Tilia likiangensis, yaprak sapı yıldız tüylü; yaprak kenarı küçük testere dişli; dallar tüysüz; brakteler 6–9 cm.Çin
Tilia mandshurica
Tilia maximowicziana
Tilia membranacea, yaprak yarı zarımsı; yaprak alt yüzü tüysüz veya damar birleşim yerleri tüylü. Çin
Tilia miqueliana, talkımlar 3-12 çiçekli; yaprak tabanı simetrik yürek biçiminde. Çin ve Japonya
Tilia mongolica, talkımlar 5-8 cmm; yaprak ucu genellikle üç loplu; taç yaprağımsı kısır ve körleşmiş stamenler bulunur; meyve ters yumurtamsı. Çin
Tilia nasczokinii
Tilia nobilis
Tilia oliveri
Tilia paucicostata, yaprak yumurtamsı veya yumurtamsı-üçgen biçiminde; kuruduğunda yeşilimsi; meyve ters yumurtamsı; çanak yaprakların alt yüzü tüysüz; çiçek sapı 10–15 mm; brakteler 5-8,5 cm. Çin
Tilia sabetii
Tilia stellatopilosa
Tilia taishanensis
Tilia tuan, yaprak kenarı tam veya yaprak ucuna yakın kısmı az dişli; dallar tüylü; brakteler 12–16 cm; talkımlar 3-22 çiçekli; yaprak tabanı genellikle eğik. Çin

Tilia × moltkei (Tilia americana × T. petiolaris)
Tilia × europaea (T. cordata × T. platyphyllos)
Tilia × flavescens (T. americana × T. cordata)
Tilia × euchlora (T. cordata × T. dasystyla)
Tilia × petiolaris (T. tomentosa × T. ?)

Genel
Yaltırık, F., 1992. Dendoloji II, Angiospermae (Kapalıtohumlular), 256s, İstanbul
https://global.britannica.com/plant/linden-plant, Ana britancica ıhlamur maddesi
http://www.efloras.org/florataxon.aspx?flora_id=2&taxon_id=133008 27 Mayıs 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Çin florası (Flora of China)
http://www.efloras.org/florataxon.aspx?flora_id=1&taxon_id=133008 26 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Kuzey Amerika florası (Flora of North America)
Özel

Eichhorn, Markus (January 2012). "Lime Trees and Bees". Test Tube. Brady Haran for the University of Nottingham. 5 Haziran 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 23 Aralık 2021. 
 Wikimedia Commons'ta Ihlamur ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Ihlamur ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Ilgın, Konya ilinin bir ilçesidir. İlçenin yüzölçümü 1.636 km²dir. Ilgın ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.033 metredir.

Ilgın'da 3.500 yıl önce M.Ö. 1500-1200 yılları arasında şimdiki ilçe merkezinin 25 km kuzeydoğusunda Hititler tarafından Yalburt adında bir şehir kurulmuştur. Ilgın merkezi de bir antik Likaonya kenti olan Lageina üzerinde kurulmuştur. 1932 Yılında Ilgın'da Lagenia'lılardan söz eden bir yazıt bulan İskoç arkeolog ve epigraf William Moir Calder, buranın gerçekte bir Lageina kenti olduğu, Ilgın isminin de buradan geldiği tezini ortaya koymuştur. Ilgın ve çevresi tarih boyunca, sırasıyla Hitit, Frig, Lidya, Roma, Bizans, Anadolu Selçuklu, Karamanoğulları ve Osmanlı yönetiminde kalmıştır. 1077 yılından 1308 yılına kadar Anadolu Selçuklu bağlısı olan Ilgın, Anadolu Selçuklu'nun yıkılmasıyla Eşrefoğulları Beyliği bağlısı olmuştur. Daha sonra Hamitoğulları Beyliği'nin himayesine geçen Ilgın, 1381'de Osmanlı hakimiyetine geçmiştir. Osmanlı-Karaman mücadeleleri sonrasında Karamanoğulları'nın eline geçmiştir. Emir Timur, Ankara Savaşı'nda sonra Kara Tatarları beraberinde götürmüşse de tamamını buna dâhil edememiştir. Geride kalan Kara Tatarlar'ın bir bölümü bu bölgede kalmıştır. Kara Tatarlar tarafından yerleşim görmüş Ilgın, daha sonra bu topluluğun komşuları olan Türkmenlere asimilasyonu neticesinde Türkmen yerleşimine dönmüştür. Ancak Ilgın'da günümüzde bile kendini Kara Tatar olarak bilen asimile olmamış kişilere de rastlanmaktadır. 1467'de II. Mehmed tarafından yeniden Osmanlı himayesine alınmıştır. II. Bayezid zamanında Ilgın kaza olarak gösterilmiştir. Mustafa Kemal Atatürk Büyük Taarruz öncesi bir süre Ilgın'da kalmıştır.

Eylül 2016'da, FETÖ'ye yardım ve destek verdiği gerekçesiyle 1 Eylül'de tutuklanan belediye başkanı Halil İbrahim Oral'ın yerine 1 Eylül 2016 tarihinde yürürlüğe giren 674 sayılı Kanun Hükmünde Kararname uyarınca kayyum olarak belediye meclisi üyesi Mehmet Karahan atandı.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Uluslararası Bitki Taksonomisi Derneği (İngilizce: International Association for Plant Taxonomy, IAPT); bitki çeşitliliğini kayıt altına almak amacıyla dünyanın çeşitli yerlerinde yapılan botanik araştırmalarına uluslararası bir boyut kazandırarak özellikle isimlendirme konusunda birliği ve istikrarı sağlamayı hedefleyen bir kuruluştur. 18 Temmuz 1950 tarihinde, İsveç'in başkenti Stockholm'da düzenlenen VII. Uluslararası Botanik Kongresinde kurulması kararlaştırılmıştır.

Dernek, üyeler arasında yapılan seçimle belirlenen bir konsey tarafından yönetilir. Konsey üyeleri, derneğin kurucu tüzüğünde de açıklandığı üzere altı yıl süreyle görevde kalırlar. 2017'den beri dernek başkanlığını aynı zamanda Chicago Botanik Bahçesi sorumlusu olan Patrick S. Herendeen yürütmektedir. İspanya'daki Real Jardín Botanik Bahçesi'nin müdürü Gonzalo Nieto Feliner başkan yardımcısı, Slovak Bilimler Akademisi'ne bağlı bir kuruluş olan Bitki Bilimi ve Biyoçeşitlilik Merkezi'nden Karol Marhold ise genel sekreterdir. Günümüzde derneğin genel merkezi Slovakya'nın başkenti Bratislava'da bulunmakla beraber, ABD'nin Washington kentinde de bir ofisi bulunur.

Kâr amacı gütmeyen bir sivil toplum kuruluşu olan IAPT; başta Uluslararası Biyolojik Bilimler Birliği olmak üzere benzer bir misyon üstlenmiş olan bütün kuruluşlarla işbirliği yapmaktadır. Ayrıca, 2012 yılında hayata geçirilen World Flora Online projesine de destek vermektedir. 2021 itibarıyla aralarında Türkiye, Çin, Rusya, ABD, Kanada ve AB üyesi pek çok ülkenin de bulunduğu 60'tan fazla ülkeden yaklaşık 1000 kadar üyeye sahiptir.

Japon çamı (Cryptomeria japonica), servigiller (Cupressaceae) familyasından anavatanı Japonya olan bir ağaç türüdür. Japon sekoyası, Japon sediri olarak da adlandırılmaktadır. 2000 yaşından daha yaşlı örnekleri bulunmaktadır.

50 m boy ve 300 cm çap yapabilen her dem yeşil bir evcikli ağaçlardır. Konik taçlı, düzgün ve ince gövdeli yapıdadır. Kabuk kırmızımsı kahverengi ile koyu gri renkte lifsi yapıda uzunlamasına soyulur. Helezonik dallar yana doğru uzanmış veya çok az sarkıktır. Küçük dallar genellikle aşağıya doğru sarkıktır, ilk yılda yeşil renklidir. Sürgünler yeşil ve tüysüzdür. Tomurcuklar küçük pulsuzdur. Nemli ve iyi drenajlı topraklarda büyürler. Kışın donlardan etkilenirler.
Soluk yeşil iğnemsi yapraklar 5 sıralı sarmal dizilmiştir ve sürgün üzerinde 4-5 yıl kadar kalır. İğne yapraklar biz şeklinde, dümdüz veya içe doğru çok kavisli, üst ve alt yüzeyi dış bükey yan tarafı hafif basık omurgalıdır.
Erkek çiçekler iki yıllık sürgünlerin ucunda çok sayıda bulunur, (2-)2.5-5(-8) x (1.3-)2-3(-4) mm, yumurtamsı ve yumurtamsı-elipsdir. Salkımlar 6-35 kadar, dikdörtgenimsi yapıda sapsızdır. Sarımsı-yeşil erkek çiçekler olgunlaşınca erik kırmızısına döner. Mikrosporlar çok sayıda spiral dizilmiştir; polen kanadı 3-6 kadardır.
Dişi kozalaklar sürgün ucunda tekli veya kümelenmiş vaziyette bulunur. Küre veya yarı küre şeklinde, sapsız, 0.9-1.6(-2.5) × 1-2(-2.5) cm'dir. Kozalak pulları 20-30 kadar ucu geriye doğru eğilmiştir, umbo rombik, 4-5(-7) kadar dişli çıkıntılar 1–3 mm'dir. Kozalaklar ilk yılda olgunlaşmamıştır ve 1-2 yıldan daha fazla kalır. Sürgünlerin büyümesi kozalakların içinden geçici olarak devam eder. Tohumlar kahverengi veya koyu kahverengi her bir pullda 2-5 kadar, düzensiz elipsoid veya çok köşeli ve basıktır, 4-6.5 × 2-3.5 mm ve kanatlar 0.2-0.25 mm'dir. Kotiledon sayısı (2-)3(-4) kadar, ince ve uzun, 2 cm uzunluğundadır. Çimlenme epigeiktir, tozlaşma Şubat-Nisan aylarında gerçekleşirken tohumlar Ekim ayında olgunlaşır. Kromozon sayısı 2n = 22'dir.

Elegans' çeşidi, bir yaşındayken normal yetişkin yaprakları geliştirmek yerine, yaşamı boyunca genç yaprakları korumasıyla dikkat çekmektedir. 5–10 m (16–33 ft) boyunda küçük, çalımsı bir ağaç oluşturur. Kaya bahçelerinde ve bonsailerde yaygın olarak kullanılan çok sayıda cüce çeşidi vardır; bunlar arasında 'Tansu', 'Koshyi', 'Little Diamond', 'Yokohama' ve 'Kilmacurragh' bulunur.

Cryptomeria, sıcak ve nemli koşullara maruz kalan derin, iyi drene edilmiş topraklardaki ormanlarda yetişir ve bu koşullar altında hızlı büyür. Fakir topraklara ve soğuk, daha kuru iklimlere tahammülü yoktur.

Kapalı tohumlular, çiçekli bitkiler, anjiyospermler veya bilimsel ismiyle angiospermae ya da magnoliophyta; 64 takım, 416 familya ve bilinen yaklaşık 13,000 cins ve 300,000 tür ile kara bitkilerinin en çeşitli grubunu oluştururlar. Açık tohumlu bitkiler gibi kapalı tohumlu bitkiler de tohum üreten bitkilerdir. Çiçeklerinin, tohumlarındaki endospermlerinin ve tohumlarını içeren meyvelerinin özellikleri ile açık tohumlulardan ayrılırlar. Etimolojik olarak anjiyosperm, bir kılıf içinde tohum üreten bir bitki, başka bir deyişle meyve veren bir bitki anlamına gelir. Terim, Yunanca angeion ("kılıf" veya "örtmek") ve sperma ("tohum") kelimelerinden gelir.
Çiçekli bitkilerin ataları, 245 ila 202 milyon yıl önce Triyas Döneminde açık tohumlulardan ayrıldı ve ilk çiçekli bitkiler ~125 milyon yıl öncesine tarihlenmiştir. Kapalı tohumlular, Erken Kretase döneminde yoğun bir şekilde çeşitlendi, 120 milyon yıl önce yaygınlaştı ve 60 ila 100 milyon yıl önce baskın ağaç olarak kozalaklı ağaçların yerini aldı.
Kara bitkileri içindeki en önemli topluluğu, "çiçekli bitkiler" oluşturmaktadır. Yeryüzünün en gelişmiş ve baskın bitkileridir. Morfolojik olarak, ot, çalı gibi değişik biçimleri bulunur. Kapalı tohumluların en belirgin özelliği farklılaşmış çiçekleri ve meyveleridir. Tohum taslakları kapalı bir odacık içinde geliştiği için bu gruba "kapalı tohumlular" denilmiştir. Açık tohumlulardan şu özellikleriyle ayrılırlar:

Tohum taslakları tek veya çok sayıda meyve yaprağıyla çevrili bir odacık içindedir.
Sekonder odunlarında trakeidlerle birlikte trakeler de bulunur.
Çiçekler genellikle hermafrodit olup hem erkek hem dişi organ aynı çiçek üzerinde bulunur.
Çiçek örtü yaprakları (periant), çanak yaprak (sepal) ve taç yaprak (petal) şeklinde farklılaşmıştır.
Dişi organda (pistil), ovaryum (yumurtalık), stigma ve stilus gibi farklılaşmış kısımlar bulunur.

Uluslararası bitki bilimsel adlandırma kuralları, familya basamağının üstünde yer alan basamakların adlandırılmasında seçim serbestliği tanır ve bahsi geçen kuralların 16. maddesi, tanımlayıcı ya da içerilen bir cinse bağlı tanıtıcı (jenerik) adlara izin verir. Dolayısıyla, kapalı tohumluların da bölüm olarak adlandırılmasında geçerli olan ve birbirinin yerine kullanılabilen çeşitli bitki bilimsel adlar bulunmaktadır; bunlar şöyle sıralanabilir:

Tanımlayıcı adlar:
Angiospermae: "kapalı tohumlular" terimi ile çok yakın anlam benzerliği taşıyan ve tanımlayıcılık açısından en çok tercih edilen ad.
→ terimin İngilizce ve tekil karşılığı olan "angiosperm" için İngilizce kaynak 13 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Anthophyta: Türkçe karşılığı "çiçekli / çiçek açan bitkiler" olan ve tanımlayıcılık açısından ikincil olarak tercih edilen ad.
→ Angiospermae ve Anthophyta
Cinse bağlı tanıtıcı ad:
Magnoliophyta: Fransız doktor ve botanikçi Pierre Magnol'ün (1638-1715) soyadına atıfta bulunarak adlandırılan Magnolia cinsi ve bu cinsin üyesi olduğu Magnoliaceae familyasının adlarından türetilmiş olan ve kapalı tohumluların bilimsel adlandırılmasında çok sık tercih edilen isim.
→ Angiospermae; "Magnolia" için İngilizce kaynak 20 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kapalı tohumlular, tohumlu bitkilerin iki topluluğundan biridir; diğer topluluğu ise Açık tohumlular oluşturur.
Kapalı tohumluların en çok tür sayısı bulunan familyaları şunlardır:

Orchidaceae (orkidegiller): yaklaşık 25.000 tür
Asteraceae ya da Compositae (papatyagiller): yaklaşık 20.000 tür
Fabaceae ya da Leguminosae (baklagiller): 17,000 tür
Rubiaceae (kökboyasıgiller): yaklaşık 13,183 tür
Poaceae ya da Gramineae (buğdaygiller): yaklaşık 9,000 tür
Euphorbiaceae (sütleğengiller): yaklaşık 5,000 tür
Malvaceae (ebegümecigiller): yaklaşık 4,300 tür
Cyperaceae: yaklaşık 4,000 tür
Araceae (yılanyastığıgiller): yaklaşık 3700 tür
Çiçekli bitkilerin kökü vardır.

Çiçekli bitki türlerinin sayısının 250.000 ila 400.000 arasında değiştiği tahmin edilmektedir. Buna karşılık, yaklaşık 12.000 karayosunu ve 11.000 pteridofit türü bulunmaktadır. APG sistemi, esas olarak moleküler filogenetik yoluyla familya sayısını belirlemeye çalışmaktadır. APG III 2009'da 415 familya vardı. APG IV 2016'da beş yeni takım (Boraginales, Dilleniales, Icacinales, Metteniusales ve Vahliales) ve bazı yeni familyalar eklenerek toplam 64 örtülü familya takımı ve 416 familya elde edilmiştir. APG sistemi sadece takım seviyesinin üzerindeki gayri resmi grupları tanımasına rağmen, örtülü bitkiler Anthophyta adı verilen (hayvan sınıflandırma sistemlerindeki tür seviyesiyle karşılaştırılabilir) bölüm seviyesinde bir grup olarak kabul edilmeye başlanmıştır.
Çiçekli bitkilerin çeşitliliği eşit olarak dağılmamıştır. Neredeyse tüm türler Eudicotaceae (%75), Unicotaceae (%23) ve Magnoliaceae (%2) kladlarına aittir. Geriye kalan beş klad toplam 250'den biraz fazla tür içerir, yani dokuz familyaya bölünmüş çiçekli bitkilerin çeşitliliğinin %0,1'inden daha azını. APG tanımlarında 166.000'den fazla tür içeren 443 familyadan tür bakımından en zengin 25'i.

Açık tohumlular
Tek çenekliler
Çift çenekliler

Cronquist, Arthur (1 Ekim 1960). "The divisions and classes of plants". The Botanical Review (İngilizce). 26 (4): 425-482. doi:10.1007/BF02940572. ISSN 1874-9372. 
Takhtajan, A. (Haziran 1964). "The Taxa of the Higher Plants Above the Rank of Order". Taxon (İngilizce). 13 (5): 160-164. doi:10.2307/1216134. ISSN 0040-0262. 1 Ekim 2022 tarihinde kaynağından arşivlendi1 Ekim 2022. 

 Wikimedia Commons'ta çiçekli bitki ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
 Vikitür'de Kapalı tohumlular ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Kara yosunları (Bryophyta), ciğer otları, boynuz otları ve yapraklı kara yosunlarını kapsayan bitkiler bölümü.
"Bryopsida" tek sınıfını kapsar. Sistematikdeki yeri değişkenlik gösteren bir gruptur.
Çok hücreli, fotosentetik bitkilerdir. Kara yosunlarının iletim sistemleri ve gerçek kök, yaprak ve gövdeleri yoktur. Çoğu yapraklı olan küçük yapılı türler içerirler. Kök yerine bir ya da çok hücreden oluşan rizoidler (köksü yapılar) bulunur.
Kara yosunlarında sporofit ve gametofit evre olmak üzere 2 farklı yaşam evresi vardır.
Gametofit evrede bitki tamamen ince ve yumuşak yapraksı formda ve bir sapa bağlı olup, birkaç hücre kalınlığında olan yapraklar orta ana damar genellikle içermez. Döl almaşıyla eşeyli ürerler. Fotosentezin büyük bir kısmını gametofit nesil gerçekleştirir. Fotosentez sonucu oluşan besinlerini depolayan bitkilerdendirler. Yaklaşık 16.000 türü bilinmektedir.

Küçük bir gövdeye sahip olan bu bitki uç kısmında, içinde sporların üretildiği kesecikler taşır.Spor keselerinin içindeki sporların olgunlaşmasıyla keseler çatlar, içlerindeki sporlar rüzgarın etkisiyle etrafa yayılır.Nemli yerlerde çimlenen sporlar genç kara yosunu bitkisini oluşturur.

Boynuz otları
Ciğer otları
Yapraklı kara yosunları

Bryophyta hakkında
Bryophyta
Karayosunları yetiştiriciliği24 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İngiliz Bryophyta Derneği

Karaağaç, karaağaçgiller (Ulmaceae) familyasının Ulmus cinsinden ağaç türlerine verilen ad
Dünya üzerinde ılıman iklim bölgelerinde Kuzey Amerika, Avrupa ve Asya'da yayılış gösterirler.
Karaağaçlar yapraklarını döken boylu orman ağaçlarıdır. Tomurcuklar kiremitvari olarak dizilmiş olan çok sayıda pullarla örtülüdür. Sürgünler pseudoterminal tomurcukludur ve sürgünlere iki sıralı sarmal dizilmişlerdir. Yaprak ve çiçek tomurcukları farklı şekil ve büyüklüktedir. Yaprak tomurcukları küçük dar yumurtamsı konik biçimde olmalarına karşın çiçek tomurcukları büyük ve hemen hemen küreseldir. Yapraklar sade (basit), kısa saplı, dip tarafları az veya çok çarpık (asimetrik), kenarları çift dişlidir. Çiçekler erdişidir. Çiçeğin çan biçimindeki çanağı 4-9 lopludur ve lop sayısı kadar etamini vardır. Yumurtalık basıktır, derin parçalanmış iki stigması vardır. Erdişi çiçeklerin birçoğu bir arada yan durumlu olarak yaprak koltuğundan demet oluştururlar. Çiçekler ilkbaharda yapraklardan önce açarlar veya bazı taksonlarda ise çiçekleri sonbaharda görülür. Meyve basık bir nustur. Nusun etrafı, damarları belirgin, zarsı bir kanatla çevrilmiştir. Çiçek açmasından birkaç hafta sonra olgunlaşır.
Karaağaçların yaşlı gövdelerinde kabuklar çoğunlukla kalın boyuna oluklu çatlaklıdır; birkaç taksonda ise gövde kabukları uzun yıllar çatlamadan, düz ve parlak kalır. Amerika'daki kızıldereliler bir zamanlar bazı karaağaç kabukları liflerinden ip ve halat yapmışlardır. İç kabuğu ilaç olarak kullanmışlardır.
Odunları koyu, diri odunları açık renkli olan ve güzel cila kabul eder. Odunları büyük halkalı traheli gruba dahildir. İlkbahar odununda büyük traheler bir veya iki sıra halinde yan yana gelerek halka şeklinde düzenli bir diziliş gösterir. Yaz odununda ise dar lümenli küçük traheler, birbirine paralel uzanan, dalgalı bantlar üzerinde bir araya gelerek devamlı şeritler halinde görülürler. Odunları sert, ağır, yüksek şok mukavemetine haiz ve elastikidir; kolay yarılmaz.
Kullanış yerleri mobilyacılık ve kaplamacılıktır. Karaağaç tomrukları su borusu olarak kullanılmışlardır.
Genellikle sıcak severler; sulak yerlerde, nehir ve dere kenarlarında yetişirler. 1919 yılında Hollanda'da görülen ve kısa zamanda Avrupa'ya yayılan karaağaç kurumalarına neden olan bir mantar hastalığı vardır. Bu mantar Ophiostoma ulmi adındaki bir mantardır.

U. alata –
U. americana –
U. × androssowii –
U. bergmanniana –
U. boissieri –
U. × brandisiana –
U. castaneifolia –
U. changii –
U. chenmoui –
U. chumlia –
U. crassifolia –
U. davidiana –
U. elliptica –
U. elongata –
U. gaussenii –
U. glabra –
U. glaucescens –
U. harbinensis –
U. × hollandica –
U. × intermedia –
U. ismaelis –
U. kunmingensis –
U. laciniata –
U. laevis –
U. lamellosa –
U. lanceifolia –
U. lesueurii –
U. macrocarpa –
U. × mesocarpa –
U. mexicana –
U. microcarpa –
U. minor –
U. parvifolia –
U. prunifolia –
U. pseudopropinqua –
U. pumila –
U. rubra –
U. serotina –
U. szechuanica –
U. thomasii –
U. uyematsui –
U. villosa –
U. wallichiana

Katsura ağacı (Cercidiphyllum japonicum), Cercidiphyllaceae familyasından bir bitki türüdür.
Çoğunlukla oval, daha sonra daha geniş ve olgunlaştığında sonunda yuvarlak taçlı, çok gövdeli bir ağaçtır. Yoğun dallıdır ve uçlarında çok sayıda ince dal vardır. Gövde ilk başta pürüzsüzdür; ancak olgunlaştığında derin oluklar oluşur ve dikey kabuk şeritleri soyulur. Katsura ağacı yaprağı erken filizlenir ve bu nedenle gece donuna karşı hassastır, herhangi bir don hasarı hızla düzelir. Yaprak oval ila neredeyse yuvarlak, bazen geniş kalp şeklindedir. Genç yaprak bronz bir renge sahiptir, yazın mavimsi yeşil, alt tarafı da mavi yeşildir. Sonbaharda tüm ağaç sarı turuncudan turuncu kırmızıya döner ve her bahçede gerçek bir göz alıcıdır. Ağaç, hassas bir sistemle sığ köklüdür. Dökülen yaprak belirgin bir şekilde taze pişmiş bisküvi veya ekmek gibi kokar.

 Wikimedia Commons'ta Katsura ağacı ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
 Vikitür'de Cercidiphyllum japonicum ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Kavak, Salicaceae (söğütgiller) familyasına ait, Kuzey Yarımküre'nin büyük bölümüne özgü, 25-30 türden oluşan bir yaprak döken çiçekli bitki cinsidir. Batı kavak ağacı (Populus trichocarpa), 2006 yılında DNA dizilimi ile tüm DNA kodu belirlenen ilk ağaç olmuştur.

Terminal tomurcuklu ender olarak pseudoterminal tomurcukludurlar ve sürgünlere çok sıralı sarmal dizilmişlerdir. Tomurcuklar eşit büyüklükte olmayan çok sayıda pullarla örtülmüştür ve ayrıca bazı taksonları, yapışkan bir madde ile sıvanmıştır. Uzun ve kısa sürgünler belirgindir. Sürgünlerin beş kollu yıldız şeklinde özü vardır.
Çoğunlukla uzun saplı olan yaprakları üçgen, elips, yumurta-yürek biçiminde loplu veya dar şerit halinde olmak üzere değişik formlarda ve boyuttadır. Yaprak ayasının kenarları tam, kaba veya ince dişlidir veya dilimli dişlidir. Kulakçıklar dikkati çekecek şekilde büyüktür. Yaprak sapları yandan basık, dört köşe veya silindiriktir.

Kavaklar tohumla üretilebilirlerse de, çimlenme özelliklerini çabuk yitirdiklerinden, bunlar da söğütler gibi vejetatif olarak çelik yoluyla çoğaltılırlar. Sürgün verme özellikleri fazladır. Işık ağaçlarıdır, hızlı büyürler; akarsu kenarlarında ve dolma arazide iyi gelişirler. Durgun sulu yerlerde, ağır topraklarda iyi gelişme gösteremezler. Genelde sığ bir kök sistemi yaparlar.

Kalın çaplı kavaklar genellikle kaplama ve kontrplak endüstrisinde değerlendirilmektedir. Kibrit yapımında kavak odunu kullanılmaktadır. Ayrıca tersimat masaları, ambalaj sandıkları, kuru maddeler için fıçılar ile sunta ve yonga-lif levhalarının yapımında kavak odunları geniş ölçüde kullanılmaktadır.

Kavak ekimi ve üretimi Türkiye'de hemen hemen her bölgede yapılmaktadır. Her bölgenin doğal koşullarına bağlı kavak çeşitliliği vardır.
Türkiye'nin en büyük kavak ormanları Samsun ilinin Terme ilçesindedir. Kanada'dan sonra dünyada ikinci sıradadır. Yeşilırmak ovasında, yaşayan halkın geçim kaynaklarından en önemlisi kavak yetiştiriciliğidir. Terme'den bütün Türkiye'ye ve yurt dışına kavak ihracatı yapılmaktadır.

Türkiye'de doğal olarak biri melez olmak üzere 5 tür yayılış gösterir.

Ak kavak (Populus alba)
Fırat kavağı (Populus euphratica)
Kara kavak (Populus nigra)
Titrek kavak (Populus tremula)
Boz kavak (Populus x canescens) (P. alba x P. tremula melezi)

Kayacık - Betulaceae (Huşgiller) familyasından bir ağaç türü (Ostrya)

Kayacık, Bulgaristan - Bulgaristan'ın Şumnu şehrine bağlı köy
Kayacık, Hasköy - Bulgaristan'da Hasköy iline bağlı kasaba

Kayacık, Amasya - Amasya ili merkez ilçesine bağlı köy
Kayacık, Araklı - Trabzon ili Araklı ilçesine bağlı mahalle
Kayacık, Çamoluk - Giresun ili Çamoluk ilçesine bağlı köy
Kayacık, Çavdır - Burdur ili Çavdır ilçesine bağlı köy
Kayacık, Derik - Mardin ili Derik ilçesine bağlı mahalle
Kayacık, Divriği - Sivas ili Divriği ilçesine bağlı köy
Kayacık, Eskişehir - Eskişehir ili Odunpazarı ilçesine bağlı mahalle
Kayacık, Ezine - Çanakkale ili Ezine ilçesine bağlı köy
Kayacık, Fethiye - Muğla ili Fethiye ilçesine bağlı mahalle
Kayacık, Gediz - Kütahya ili Gediz ilçesine bağlı köy
Kayacık, Gördes - Manisa ili Gördes ilçesine bağlı kasaba
Kayacık, Havza - Samsun ili Havza ilçesine bağlı mahalle
Kayacık, Kaynarca - Sakarya ili Kaynarca ilçesine bağlı mahalle
Kayacık, Kestel - Bursa ili Kestel ilçesine bağlı mahalle
Kayacık, Kızıltepe - Mardin ili Kızıltepe ilçesine bağlı mahalle
Kayacık, Kulp - Diyarbakır ili Kulp ilçesine bağlı mahalle
Kayacık, Yapraklı - Çankırı ili Yapraklı ilçesine bağlı köy

Kayısı, birkaç farklı Prunus türünün meyvesi veya bu meyveyi veren ağacın adıdır. Genellikle kayısı denildiğinde Prunus armeniaca türü kastedilir; ancak Prunus cinsinin Armeniaca bölümünde yer alan diğer türlerin meyveleri de kayısı olarak adlandırılır. 2023 yılında dünya genelinde 3,7 milyon ton kayısı üretilmiş olup, toplam üretimin %20'sini gerçekleştiren Türkiye dünyanın en büyük kayısı üreticisi olmuştur.

Kayısı kelimesi, kökeni Arapça ḳys kökünden gelen ve "zerdalinin iyi ve iri cinsi" manasındaki قَيْسِي (ḳaysī) sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük Arapça “kıyaslama, ölçme” anlamındaki قيس (ḳays) sözcüğünden +ī ekiyle türetilmiştir. Türkçede ilk olarak 1360'a tarihlenen Dânişmendnâme eserinde bahsi geçmektedir.
Zerdali, Türkiye'nin bazı bölgelerinde genel olarak kayısı anlamında kullanılabilmekle birlikte, kayısının Akdeniz'de yetişen daha küçük meyveli kültivarlarına atıfta da bulunabilir. Tarihi açıdan zerdali kayısıyı belirtmek için kullanılmasına rağmen günümüzde bu anlamlara evrilmiştir. Zerdali kelimesinin kökeni Farsça "kayısı” manasındaki زرد الو (zardālū) sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük motamot çevrildiği takdirde "sarı erik" anlamına gelir ve Farsça "sarı" manasındaki زرد (zard) ve erik cinsi meyvelerin genel adı olarak kullanılan آلو (ālū) sözcüklerinin bileşiğidir. Türkçede ilk kullanımı 1400'lerin öncesinde görülmektedir.
Meyve Klasik Dönem'de Yunan kaynaklarında Ermenistan ile ilişkili isimler (Ἀρμενιακὰ) ile bilinmekteydi. Bitkinin isminin bir bilimsel kaynakta Ermenistan ile özdeşleştirilmesi ilk olarak İsviçreli botanist Gaspard Bauhin'in 1623'te yazılmış Pinax Theatri Botanici türe "Ermenistan elması" anlamına gelen Mala armeniaca denmesiyle kaydedilmiştir. Bu kalıp Gaius Plinius Secundus'a atfedilse de bu savı destekleyen bir kaynak yoktur. Linnaeus Bauhin'in ismini 1753'te yayımladığı Species Plantarum eserinde kullanmasıyla Prunus armeniaca Linnaeus sistemine girmiştir.
Latincede "zamanından önce olgunlaşan" anlamına gelen ve kayısının şeftaliden önce olgunlaşmasına atıfta bulunan (persica) praecocia söz öbeğiyle bilinen kayısı, daha sonra Grekçeye πραικόκιον (praikókion) olarak alıntılanmıştır. Bu dilden Süryaniceye ܒܪܩܘܩܐ (bārqoqa), Süryaniceden Arapçaya البرقوق (al-barqūq) olarak geçmiştir. Avrupa'da konuşulan pek çok dilde kayısı için kullanılan kelimelerin kökeni Arapça al-barqūq/barquq kelimelerine dayanır. Bu örnekler arasından İspanyolca (albaricoque), İtalyanca (albicocca) İngilizce (apricot) Fransızca (abricot), Katalanca (albercoc), Almanca (Aprikose), Baskça (arbeletxeko), Rusça, Adıgece ve Tatarca (абрико́с) yer alır.

 Wikimedia Commons'ta kayısı ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Keçiboynuzu (Ceratonia siliqua) veya harnup, baklagiller (Fabaceae) familyasından olup Akdeniz ikliminin hüküm sürdüğü yerlerde doğal olarak yetişen ve baklaları (meyveleri) yenen, her dem yeşil çalı ya da ağaç formunda olan bir bitki türü.

Ağaçlar, 15–16 m boyundadır. Yapraklar 8–17 cm uzunluk ve genişliktedir. Yaprakçıklar 2-4 çiftli, parlak, tersyumurtamsı veya hemen hemen dairesel, 3.5-5.5 × 3-3.5 cm, derimsi, tüysüz, yanal damarlar belirgin şekilde kabarık, tabanı kamamsı veya geniş kamamsı, kenarı dümdüz, ucu yuvarlak, derin girintili veya belirgin yüreksi basıktır. Çiçek salkım ekseni yoğun sarımsı kahverengi havlıdır. Çiçekler kırmızımsıdır. Baklalar çarpık, 10-25 × 2.5 cm kadardır.

Ceratonia siliqua, Akdeniz Avrupa, Kuzey Afrika, Orta Doğu ve Türkiye'ye özgü geniş bir coğrafi alana sahip küçük bir ağaçtır. Nüfus büyüklüğü, yerleşim yerlerinin çoğunda küçükten büyüğe değişir, ancak çok sayıda düşük ila orta etkili tehdit nedeniyle nüfus azalmaktadır. Bu, türlerin ev içi kullanımlar ve ticaret, aşırı otlatma, ormansızlaşma, insan faaliyetleri ve iklim değişikliği için acımasızca toplanmasından kaynaklanan tehdidi içerir.
Ceratonia siliqua'nın tahmini yayılış alanı (EOO) ve tahmini yaşam alanı (AOO) sırasıyla 20.000 km2 ve 2.000 km2'den fazladır. Ek olarak, türleri küresel olarak etkileyen tehditlerin, popülasyonların yakın gelecekte hızlı bir şekilde azalmasına neden olması, düşüşün tehdit altındaki bir kategori için eşikleri aşacağı ölçüde olası değildir. Düşüş oranındaki bir azalma, önerilen koruma önlemlerinin uygulanmasını da takip edecektir. Ceratonia siliqua küresel olarak Asgari Endişe (LC) olarak değerlendirilir.

Ceratonia siliqua'nın doğal dağılımı, muhtemelen binlerce yıl önce insan tarafından yayılmış ve ekilmiş olduğu için hala tam olarak anlaşılamamıştır. Ceratonia siliqua, Akdeniz Avrupa, Kuzey Afrika, Türkiye ve Orta Doğu'ya özgü olarak kabul edilir. Asya'da, vahşi doğada bulunan Ceratonia siliqua dağılımı şunları içerir; Türkiye, Suriye, Lübnan, Filistin, güney Ürdün, Yemen, Tunus ve Libya Yunanlar tarafından İtalya'ya ve daha sonra Araplar tarafından kuzey Afrika kıyıları boyunca İspanya'nın güneyine ve doğusuna yayıldığı ve buradan Fransa'nın güneydoğusuna göç ettiği düşünülmektedir.
Avrupa'da, Ceratonia siliqua, güney ve doğu İspanya'dan Akdeniz'i çevreleyen ülkelerde, Fransa'nın güneydoğusunda, İtalya'da, Yunanistan'da, Malta'da, Arnavutluk'ta ve Balear Adaları, Ege Adaları ve Kıbrıs gibi Akdeniz adalarında bulunur.
Ceratonia siliqua'nın dağılımı düşük kış sıcaklıkları ile sınırlıdır, 1.600 m yüksekliğe kadar bulunabilir, ancak ortalama yükseklik aralığı deniz seviyesinden 600 m'ye kadardır.
Ceratonia siliqua başka yerlerde başarılı bir şekilde tanıtıldı ve Amerika Birleşik Devletleri, Güney Afrika ve Avustralya gibi dünyanın Akdeniz iklimine sahip bölgelerinde bulunabilir. Dünyada keçiboynuzu ağacının toplam alanı 87.485 hektar olarak tahmin edilmektedir ve bunun 74.174 hektarı (%84,81) İspanya, Fas, İtalya ve Portekiz arasında dağıtılmaktadır. Bu nedenle, tahmini EOO ve tahmini AOO, tehdit altındaki kategoriler eşiğini aşmıştır.

Ceratonia siliqua, 500 m yüksekliğe kadar olan ovalarda, Akdeniz yaprak dökmeyen makinin en karakteristik ve baskın ağaçlarından biri olarak kabul edilir. Türün popülasyon büyüklüğünün şu anda büyük olduğu varsayılmaktadır ve yerleşim yerlerinin çoğunda az ile bol arasında değişmektedir. Dünyada keçiboynuzu ağacının toplam alanı 87,485 hektar olarak tahmin edilmektedir ve bunun 74,174 hektarı (%84,81) İspanya, Fas, İtalya ve Portekiz arasında dağıtılmaktadır. Fas'ta Ceratonia siliqua, doğal veya yapay tarlalar şeklinde 30.000 hektarlık bir alanı kaplamaktadır. Tunus'ta, birçok tehdit nedeniyle nüfus büyüklüğü önemli ölçüde azalmaktadır. Popülasyonlar parçalandı ve dağıldı ve kalan alt popülasyonlar hala daha fazla bozulma tehdidi altındadır.
Ceratonia siliqua'nın popülasyon büyüklüğü büyük olmasına rağmen azalmakta olduğu anlaşılmaktadır. Bunun nedeni, dünyadaki keçiboynuzu üretiminin son 60 yılda yoğun bir şekilde azalması ve 1945'te 650.000 tondan 2011'de 205.589 tona düşmesidir. Yalnızca İspanya'da, üretim 1945'te 420.000 tondan 1987) 2011'de 56.000 tona düşerek 364.000 ton düştü. Cezayir'de, keçiboynuzu üretimi 1961 (24.000 ton) ile 2011 (4.000 ton) arasında %83 oranında azaldı). Genel olarak, Ceratonia siliqua'nın nüfus eğiliminin azalmakta olduğu düşünülmektedir.

Ceratonia siliqua, "Akdeniz kıyısının makileri" ekosistemine ait küçük bir ağaçtır (10 m'ye kadar). Ceratonia siliqua ılıman Akdeniz iklimlerini, ılık ılıman ve subtropikal bölgeleri tercih eder. Bu, uzun ömürlü, yaprak dökmeyen, kserofitik bir tür ve Akdeniz bölgesinin ekolojik koşullarına iyi uyum sağlayan, ancak sıcak ve nemli kıyı bölgelerini tolere eden termofilik bir ağaçtır.Pistacia lentiscus L. ve Olea europea var. sylvestris, bu tür en düşük Akdeniz bitki örtüsü kuşağının en karakteristik birlikteliklerinden birini oluşturur ve bu nedenle bir doruk topluluğu (Olea-Ceratonion) olarak kabul edilir.
Ceratonia siliqua, serin, soğuk olmayan kışlar, ılıman ila ılık aylar ve ılık ila sıcak, kuru yazlar ile subtropikal Akdeniz ikliminde iyi yetişir. Donmaya karşı çok hassastır ancak derin sulara nüfuz eden geniş kök sistemi nedeniyle kuraklığa dayanıklılık gösterir. Yapraklar, mevsime göre farklı stratejiler kullanarak kuraklık durumlarında da turgoru koruyabilir. Yıllık ortalama sıcaklık -4 ila 40°C arasında ve yıllık ortalama yağış miktarı 250-550 mm arasındadır.
Bu ağaç, zayıf kumlu topraklar, kayalık yamaçlar ve derin topraklar dahil olmak üzere çok çeşitli topraklarda büyüyebilir ve adapte olabilir, ancak kumlu, iyi drene edilmiş tınlı ve kireçli toprakları tercih eder. Türler tuzluluğu ve yüksek kireçli substratları tolere edebilir. Ceratonia siliqua çiçekleri temmuzdan kasım ayına kadar çiçek açar, ancak çiçeklenme döneminin zamanı ve uzunluğu yerel iklim koşullarına bağlıdır. Tozlaşma sağlayan böcekler arılar, sinekler, yaban arılarıdır.

Ceratonia siliqua'nın dağılımı büyük olmasına rağmen, çok sayıda düşük ila orta etkili tehdit nedeniyle nüfus büyüklüğü azalmaktadır. Bu, ev içi kullanımlar için acımasız toplama tehdidini içerir; yerel halk ve koleksiyoncular tarafından odun, yem, gıda, tıbbi, evsel kullanımlar ve ticaret için yoğun bir şekilde toplanmaktadır (örneğin Fas'ta meyve için 7 dirhem/kg; H. Rankou ve M'sou pers. comm. 2017). Tür, toplama uygulamaları, aşırı otlatma, ormansızlaşma, habitat kaybı, Akdeniz bölgesinde turizmin genişlemesi, tarımsal yoğunlaştırma ve toprak erozyonu nedeniyle artan baskılar nedeniyle tehdit altındadır.
Ceratonia siliqua ayrıca kamu ormanlarının yeni yönetimi, geleneksel sürdürülebilir orman yönetiminin yeterince tanınmaması, türlerin genetik çeşitliliğinin genetik erozyonu ve mevcut keçiboynuzunun daha yoğun mahsul çeşitleriyle değiştirilmesi tarafından tehdit edilmektedir.
Ceratonia siliqua daha genel olarak uzun süreli kuraklık ve iklim değişikliği tehdidi altındadır. Türler ayrıca çeşitli zararlılar ve hastalıklar tarafından enfeksiyon ve ayrıca küçük kemirgenler tarafından keçiboynuzu bahçelerinin predasyonu da dahil olmak üzere küçük tehditlerden bir dereceye kadar etkilenir. İspanya'da leopar güvelerinin (Zeuzera pyrina) larvaları ağaç gövdelerine ve dallarına, özellikle de genç ağaçlara saldırır. Çeşitlerin baklaları da keçiboynuzu güvesi (Myelois ceratoniae) tarafından saldırıya uğrayabilir. Bunun vahşi popülasyonlara katkıda bulunduğu kayıp bilinmemektedir.

Ceratonia siliqua, birçok sosyo-ekonomik, ekolojik avantaj ve kullanıma sahip bir agro-sylvo-pastoral türdür. Eski zamanlarda tohum ağırlık ölçüsü olarak kullanılırdı ve ölçme aracı olarak kullanılan "karat"ın da keçiboynuzu çekirdeğinin ağırlığından (200 miligram) geldiği düşünülürdü.
Ağacın tüm kısımları (yaprak, çiçek, meyve, ağaç, ağaç kabuğu ve kök) faydalıdır ve yaprağın enerji değerinin 0.29 olduğu ilaç, kozmetik (sabun, krem ve diş bakım ürünleri) ve hayvan besleme gibi farklı endüstrilerde birçok değere sahiptir. UF/kg MS ve küspesi 0.6 ila 0.9 UF/kg MS'dir. Tür ayrıca keçiboynuzu şurubu, dondurma, çorbalar, soslar, peynir, meyveli turtalar, konserve etler şeklinde insan beslenmesi için de kullanılabilir. Ayrıca tıbbi ve tabakhane kullanımları vardır.
Ana ticari kullanımı keçiboynuzu zamkı, gıdalarda, hayvan yemlerinde ve alkollü içeceklerin üretiminde kullanılan kıvam arttırıcı veya jelleştirici madde üretimidir. Fasulye, karbonhidratların yanı sıra birçok faydalı mineral açısından da zengindir ve sağlıklı ve dengeli beslenme için ideal bir besin kaynağıdır. Keçiboynuzu baklaları birçok ülkede antioksidan, kıvam arttırıcı, stabilizatör veya gıda uygulamalarında aroma verici olarak, çikolata yerine, etanol üretimi için, kozmetik üretiminde, hayvan beslemede, laktik asit üretiminde ve tıbbi uygulamalarda kullanılmıştır.
Türler ayrıca tıbbi olarak kullanılmıştır ve tohum kabuğundan elde edilen küspe, hazırlamaya bağlı olarak, müshil olarak veya ishali tedavi etmek ve ayrıca öksürükleri yatıştırmak için kullanılabilir. Tohum kabuklarından üretilen un, pişirmede ve ayrıca kozmetik endüstrisinde ve hap üretiminde yüz paketleri için bir baz olarak kullanılır. Ceratonia siliqua'nın ek faydaları, koroner kalp hastalıklarının önlenmesi, kanserin önlenmesi, anti-alerji etkilerinin teşvik edilmesi ve kan kolesterol seviyelerinin düşürülmesi olarak bilinir.
Bu küçük ağacın odunu yakacak ve odun kömürü yapımında, sert ve parlak olması nedeniyle tornalama ve baston gibi ürünlerde kullanılmaktadır. Ağacın kabuğu, tabakhanede, özellikle derilerin tamamlanması ve emaye edilmesinde kullanılır.

Bu ağaç, örneğin İtalya'daki Giara di Siddi gibi en az 16 Natura 2000 sahasında bulunur ve dünya çapında 115 botanik bahçesinde yetiştirilir. Tohum, İspanya'nın Cordoba kentinde olduğu gibi tohum bankalarında ex situ depolanır. Reddedilen bazı bölgelerde, örneğin Kıbrıs'ta son yıllarda Orman Mevzuatı'na dahil edilmiş ve kesilmesi için Orman Dairesi'nden izin alınması gerektiği gibi, koruyucu m

Kiraz, Prunus cinsine ait birçok ağacın meyvesine verilen addır. Etli bir sert çekirdekli bir meyvedir. 

Prunus cinsine ait pek çok ağaç türü bulunmaktadır ve bu ağaç türünün meyvelerinin hepsine kiraz denmektedir. Halk arasında en çok bilinen ve tüketilen tatlı kiraz ise Prunus avium adlı türün verdiği meyvelerdir.
Vişne olarak bilinen Prunus cerasus türü ise daha ekşi bir tada sahiptir ve genellikle reçel, meyve suyu, şurup ve tatlı yapımında kullanılır.

Kiraz ağaçları genellikle 3–10 metre boylarında, beyaz veya pembe çiçekler açan yaprak döken ağaçlardır. Ilıman iklimlerde yetişirler ve ilkbaharda çiçek açıp yaz başında meyve verirler. Meyveler genellikle çift halinde salkım gibi dallarda bulunur.

Prunus subg. Cerasus, kiraz olarak bilinen meyveleri veren temel ağaç türlerinin genel ismidir. Gerçek kiraz olarak da bilinirler. Bu türe dahil olan ağaçlar şunlardır;

Prunus apetala (Siebold & Zucc.) Franch. & Sav. – dişli kiraz
Prunus avium (L.) L. – kiraz, tatlı kiraz, yabani kiraz, mazzard
Prunus campanulata Maxim. – Tayvan kirazı, Formosan kirazı veya çan çiçekli kiraz
Prunus canescens Bois. – gri yapraklı kiraz
Prunus cerasus L. – vişne
Prunus emarginata (Douglas ex Hook.) Walp. – Oregon kirazı veya acı kiraz
Prunus fruticosa Pall. – Avrupa cüce kirazı, cüce kirazı, Moğol kirazı veya bozkır kirazı
Prunus incisa Thunb. – Fuji kirazı
Prunus jamasakura Siebold ex Koidz. – Japon dağ kirazı veya Japon tepe kirazı
Prunus leveilleana (Koidz.) Koehne – Kore dağ kirazı
Prunus maackii Rupr. – Mançurya kirazı veya Amur Chokerry
Prunus mahaleb L. – Saint Lucie kirazı, kaya kirazı, kokulu kiraz veya mahlep kirazı
Prunus maximowiczii Rupr. – Miyama kirazı veya Kore kirazı
Prunus nipponica Matsum. – Takane kirazı, tepe kirazı veya Japon Alp kirazı
Prunus pensylvanica L.f. – pin kiraz, ateş kirazı veya yabani kırmızı kiraz
Prunus pseudocerasus Lindl. – Çin vişnesi veya Çin kirazı
Prunus rufa Wall ex Hook.f. – Himalaya kirazı
Prunus rufoides C.K.Schneid. – kuyruk yapraklı kiraz
Prunus sargentii Rehder – kuzey Japon tepe kirazı, kuzey Japon dağ kirazı veya Sargent kirazı
Prunus serrula Franch. – Kağıt kabuğu kirazı, huş ağacı kabuğu kirazı veya Tibet kirazı
Prunus serrulata Lindl. – Japon kirazı, tepe kirazı, Doğu kirazı veya Doğu Asya kirazı
Prunus speciosa (Koidz.) Ingram – Oshima kirazı
Prunus takesimensis Nakai – Ulleungdo kirazı
Prunus yedoensis Matsum. – Yoshino kirazı veya Tokyo kirazı

Prunus cistena Koehne – mor yapraklı kum kirazı
Prunus humilis Bunge – Çin eriği-kiraz veya mütevazi çalı kirazı
Prunus japonica Thunb. – Kore kirazı
Prunus prostrata Labill. – dağ kirazı, kaya kirazı, yayılan kiraz
Prunus pumila L. – kum kirazı
Prunus tomentosa Thunb. – Nanking kirazı, Mançu kirazı, tüylü kiraz, Şanghay kirazı, Ando kirazı, dağ kirazı, Çin cüce kirazı, Çin çalı kirazı

Prunus africana (Hook.f.) Kalkman – Afrika kirazı
Prunus caroliniana Aiton – Carolina defne kirazı veya defne kirazı
Prunus cornuta (Wall. ex Royle) Steud. – Himalaya kuş kirazı
Prunus grayana Maxim. – Japon kuş kirazı veya Gray kuş kirazı
Prunus ilicifolia (Nutt. ex Hook. & Arn.) Walp. – Hollyleaf kiraz, yaprak dökmeyen kiraz, çobanpüskülü yapraklı kiraz veya islay
Prunus laurocerasus L. – kiraz defnesi
Prunus lyonii (Eastw.) Sarg. – Catalina Adası kirazı
Prunus myrtifolia (L.) Urb. – Batı Hint kirazı
Prunus napaulensis (Ser.) Steud. – Nepal kuş kirazı
Prunus occidentalis Sw. – batı kiraz defnesi
Prunus padus L. – kuş kirazı veya Avrupa kuş kirazı
Prunus pleuradenia Griseb.
Prunus serotina Ehrh. – siyah kiraz, yabani kiraz
Prunus ssiori F.Schmidt – Hokkaido kuş kirazı
Prunus virginiana L. – Chokeberry

Kiraz kelimesi, Yunanca kerásion kelimesinden gelmektedir. Kelime kirazın ilk kez Avrupa'ya ihraç edildiği yer olduğu düşünülen, Giresun, Türkiye yakınındaki eski Yunan bölgesi Kerasous (Κερασοῦς) bölgesinden gelmektedir.

Kiraz üretimi özellikle Türkiye, ABD, İran, İtalya ve İspanya gibi ülkelerde yoğunlaşmıştır. 

2023 yılında 2,9 milyon ton kiraz elde edilmiştir. Dünyada sırasıyla; Türkiye 736 bin ton, Şili 465 bin ton, Amerika Birleşik Devletleri 321 bin ton, Özbekistan 218 bin ton, İran 144 bin ton ile önemli üretici ülkelerdir.

Kiraz, C vitamini, A vitamini, potasyum ve lif bakımından zengindir. Ayrıca güçlü antioksidanlar olan antosiyaninler ve melatonin içerir. Bu bileşenlerin, bağışıklık sistemini desteklediği, uyku düzenine yardımcı olduğu ve iltihap önleyici etkiler gösterdiği düşünülmektedir.

Klorofil (Yunanca [χλωρός] chlorós: yeşil ve φύλλον phýllon: yaprak), çeşitli dalga boylarındaki ışıkları emerek bitkide fotosentez (özümleme) olayının meydana gelmesine sebep olan, yeşil renkli bir biyolojik pigment (renk verici madde).
Klorofiller fotosentez olayında, karbondioksidin şekerlere ve diğer bitki maddelerine redüksiyomunda kullanılan ışık enerjisini emmektir (absorblamaktır).

Klorofil molekülü merkezde bulunan bir Mg atomu çevresinde yer alan 4 tane pirol halkasından oluşan bir yapıdır. Bu tetra pirol yapısına Mg porfirin adı verilir. Pirol halkalarından birine yani molekülün 7. C atomuna uzun ve düz zincirli bir alkol olan fitol bağlıdır.

Bitkilerde bulunan klorofil, beş çeşit olup, bunlar a, b, c, d ve f şeklinde adlandırılır. Bunların molekülleri birbirine çok benzer. Damarlı yeşil bitkilerde klorofil a ve b 1/3 oranında bulunur. Diğer klorofiller bu bitkilerde bulunsa bile çok az veya eser miktardadır. Klorofil bitkilerde kloroplast adı verilen organellerin içinde bulunur.
Klorofil a ve b molekülleri arasındaki fark, 2. pirol halkasının 3. karbon atomuna bağlanmış olan gruplardan kaynaklanır. Klorofil a'nın 3. karbonuna metil (CH3) grubu bağlanmışken, klorofil b'nin 3. karbonuna aldehit grubu (CHO) bağlanmıştır. Bu farklılığa bağlı olarak bu moleküller çözünürlük ve ışığı absorbe etme yönünden birbirlerinden ayrılırlar. Örneğin klorofil a petrol eterinde, klorofil b ise metil alkolde çözünür. Klorofil a, dalga boyu 662 milimikron, klorofil b ise dalga boyu 654 milimikron olan ışığı absorblarlar. Klorofil a'nın formülü C55H72O5N4Mg olup dört tane pirol halkasına sahiptir. Ortada, Mg pirol halkasındaki azotlar ile çekirdek teşkil etmiştir. Pirol halkaları birbirlerine karbon köprüleriyle bağlanmışlardır. Böylece büyük bir halka meydana gelmiştir. Klorofil b'nin molekülünün kapalı formülü C55H70O6N4Mg'dir. Açık formülü klorofil a'dan biraz farklıdır.
Klorofil a, bakteriler hariç bütün yeşil bitkilerde, klorofil b, yüksek bitkilerde ve yeşil yosunlarda bulunur. Klorofil d kırmızı yosunlarda, klorofil c kahverengi yosunlarda, diatomlarda ve öglena gibi bir hücreli kamçılılarda bulunur.

Klorofil pigmentleri, fotosentezde temel görevi üstlenen yeşil renkli pigmentlerdir. 1966'da Allen tarafından 8 tane farklı türü olduğu bulunmuştur. Bunlar:

Klorofil a
Klorofil b
Klorofil c
Klorofil d
Klorofil f
Bakteriyoklorofil a
Bakteriyoklorofil b
Bakteriyoviridin'dir.
Bakteriyoklorofil a, bakteriyoklorofil b, bakteriyoviridin fotosentetik bakterilerde bulunur. En bol bulunan klorofil a ve b bakteriler dışındaki tüm ototroflarda bulunur. Klorofil b mavi-yeşil, kahverengi ve kırmızı alglerde bulunmaz. Diğer klorofil tiperi ise klorofil a ile birlikte ve yalnız olarak alglerde bulunabilirler. Klorofil pigmenti C, H, O2, N ve Mg elementlerinden oluşur.
Klorofilin meydana gelmesi için ışık şarttır. Bazı fıstık çamı, eğrelti otları gibi bitkiler karanlıkta da yeşilliklerini korurlar.

Kloroplast, fotosentezin gerçekleştiği sitoplazmik organeldir. Bitkilerin sadece yeşil kısımlarında bulunur. Bitkide besin ve oksijen üretilmesini sağlar. Genellikle yeşil renkli olduğu için bitkilerin çoğunun yeşil renkli olmasının temel sebebidir. Güneş enerjisini moleküler bağlar halinde saklayabilen tek yapı kloroplastlardır ve senede bu yolla dünyada 200 milyar ton organik madde üretilmektedir. Fotosentez yapma yeteneği kazanmış bir çekirdeksiz ve organelsiz ilkin hücre (mavi alg) ve heterotrof (adrıbeslek) canlıların içerisine girerek simbiyoz yaşama uymuş bu şekilde kloroplastları meydana getirmiştir. Yani mavi algler kloroplastların evrimsel olarak atasıdır.
Çift katmanlı zarla çevrilidir. İç katman fotosentez pigmentleri enzimleriyle klorofil içeren yassı keseciklere dönüşmüştür. DNA içeren kloroplastlar, bağımsız işlev gören ve kendi kendine çoğalan yapılardır.
Kloroplastta fotosentezi gerçekleştirmek üzere hazırlanmış tillakoidler, iç zar ve dış zar, stromalar, enzimler, ribozom, DNA gibi oluşumlar bulunur. Bu oluşumlar hem yapısal hem de işlevsel olarak birbirlerine bağlıdırlar ve her birinin kendi bünyesinde gerçekleştirdiği son derece önemli işlemler vardır. Örneğin kloroplastın dış zarı, kloroplasta madde giriş-çıkışını kontrol eder. İç zar sistemi ise "tillakoid" olarak adlandırılan yapıları içermektedir. Disklere benzeyen tillakoid bölümünde pigment (klorofil) molekülleri ve fotosentez için gerekli olan bazı enzimler yer alır. Tillakoidler "grana" adı verilen kümeler meydana getirerek, güneş ışığının en fazla miktarda emilmesini sağlarlar. Bu da bitkinin daha fazla ışık alması ve daha fazla fotosentez yapabilmesi demektir.
Bunlardan başka kloroplastlarda stroma adı verilen; içinde DNA, RNA, ribozomlar ve fotosentez için gerekli olan enzimleri barındıran bir de sıvı bulunur. Kloroplastlar sahip oldukları bu DNA ve ribozomlarla hem kendilerini çoğaltırlar hem de bazı proteinlerin üretimini gerçekleştirirler.

Klorofil ve diğer pigmentler bu iç membran sistemine yerleşmiş olarak bulunurlar. Fotosentezin ışık reaksiyonları ile buna bağlı elektron taşınım reaksiyonları granada gerçekleşir. Stromada ise fotosentetik karbon çemberi (Calvin çemberi) enzimleri, ribozomlar ve kloroplasta ait DNA yerleşmiştir. Bundan başka yine stromada çeşitli granüller, lipid damlacıkları, primer nişasta taneleri ve veziküller de bulunabilir.

Işık enerjisinin emilimini CO2 alınımı CO2'den karbonhidrat oluşumu ve O2 oluşumu olayları hep kloroplastta gerçekleşir.
Işıktan faydalanarak Adenozin trifosfatın fosfat bağlarındaki enerjiyi, hücrede kullanılabilecek enerjiye çevirir. Adenozin trifosfat'ı kullanarak karbonun hücre için gerekli organik maddelere dönüştürülmesini sağlar.
Bitkiye yeşil rengi verir.

Simbiyogenez

Kloroplast ve Fotosentez
Kloroplast
Kloroplast
www.pubmedcentral.nih.gov
3D boyutlu yapıları 28 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Koca yemiş (Arbutus unedo), fundagiller (Ericaceae) familyasından meyveleri yenen bir çalı türü.

5-10 metre boylarında olmasına karşın nadirende olsa 15 metreye ulaşan türlerine rastlanmaktadır. Aynı zamanda Çilek Ağacı adıyla da bilinmektedir. Çin koca yemişine benzeyen meyvelere sahiptir.
Gençken tüylü olan kızılımsı kahverengi dallar üzerindeki yapraklar tüysüz, üst yüzü parlak yeşil, alt yüzü daha açık yeşil, kenarları testere dişli, uçları sivri ve derimsi bir ayaya sahiptir. Çiçekler beyaz renkli, uç kısımları yeşilimsi, salkım durumları halinde toplanmışlardır. Meyveleri küre biçiminde, 1–2 cm çapında, yüzeyi pürtüklü, önceleri yeşilimsi, olgunlukta ateş kırmızısı veya portakal rengindedir. 4-5 tohumlu etli bir meyvesi vardır. Meyveleri etli, ama çekirdekli bulunmaktadır, likör ve çeşitli içeceklerin yapımında da kullanılabilmektedir. Meyveleri toplanmazsa 1 sene boyunca bitki yeni meyveler verene kadar dalında kalabilmektedir. Bu özelliği ile kamkat ağacına benzemektedir.
Türkiye'de Marmara, Ege, Akdeniz ve Karadeniz bölgesindeki makilerle birlikte bulunur.

 Vikitür'de Arbutus unedo ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.
 Wikimedia Commons'ta Koca yemiş ile ilgili çoklu ortam kategorisi bulunur.

Kokar ağaç,Çin Cennet Ağacı (Ailanthus altissima), Simaroubaceae familyasından Mayıs-Haziran ayları arasında yeşilimsi sarı renkli çiçekler açan, kötü kokulu bir ağaç türü. Vatanı Uzakdoğu'dur. Buradan Avrupa ve Anadolu'ya yayılmıştır. Zararlı yabani bir ot, istilacı bir tür olarak kabul edilir. Ağaç hızla büyür ve 25 yılda 15 metre (50 ft) yüksekliğe ulaşabilir. Tür nadiren 50 yıldan fazla yaşarken, bazı örnekler 100 yaşını aşar. Ağaç, ipek üretiminde kullanılan bir güve olan ailanthus ipek güvesi için bir konak bitki olarak hem Çin'de hem de yurtdışında yaygın olarak yetiştirilmiştir. Menzilinin uzağında, uzun zaman önce dikilmiş bir sokak ağacı olarak bulunduğu şehirlerin bozulmuş bölgelerinde en yaygın şekilde büyür.
Ailanthus, diğer bitkilerin büyümesini engelleyen ailanthon adı verilen allelopatik bir kimyasal üretir. Ağaç ayrıca batıda yetiştiricilikte popülerliğini yitirmiştir çünkü kısa ömürlüdür ve gövdesi kısa sürede içi boş hale gelir ve çapı iki fitten (60 cm) fazla olan ağaçları kuvvetli rüzgarlarda dengesiz hale getirir.

Ağaç ilk olarak 1740'larda Çin'den Avrupa'ya ve 1784'te Amerika Birleşik Devletleri'ne getirildi. Çin tarzının Avrupa sanatlarına hakim olduğu bir dönemde Batı'ya getirilen ilk ağaçlardan biriydi ve başlangıçta güzel bir bahçe örneği olarak görüldü. Ancak kötü kokusu ve sürgün vermesi nedeniyle popülerliği azaldı. Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri dışında, bitki doğal yaşam alanının ötesinde birçok başka alana yayılmıştır ve uluslararası alanda zararlı bir ot olarak kabul edilmektedir .  Birçok ülkede, hem rahatsız edilen alanları hızla kolonize etme hem de allelopatik kimyasallarla rekabeti bastırma yeteneği nedeniyle istilacı bir türdür. Ağaç kesildiğinde ayrıca güçlü bir şekilde yeniden filizlenir ve bu da yok edilmesini zor ve zaman alıcı hale getirir. Bu, bahçıvanlar ve korumacılar arasında "cehennem ağacı" olarak adlandırılmasına yol açmıştır.

Yaprakları bileşik, 15-40 yaprakçıktan meydana gelir. Çiçekler büyük bir salkım halinde toplanmışlardır. Taç ve çanak yaprakları 5 parçalıdır. Erkek ve dişi çiçekler farklı ağaçlarda bulunur. Meyveleri önce yeşil, olgunlaştıktan sonra kırmızı renklidir.

Yapraklar reçine, tanen ve C vitamini; gövde kabuğu tanen ve acı maddeler ihtiva eder. İshal ve dizanteride, çayı kabız edici olarak kullanılır.

Kontrollü yakma, genellikle ölü bitki örtüsü ve çürüyen malzeme topluluğunu temizlemek başta olmak üzere çeşitli amaçlarla önceden planlanmış kontrollü ateş yakma uygulamasıdır. Bu amaçlar; Amenajman, ekolojik restorasyon, arazi temizleme veya orman yangınlarıyla mücadele olabilir. Kontrollü yakma tarımda kullanılan kes-ve-yak(Slash-and-burn) yöntemiyle de benzeşmektedir. Ayrıca kontrollü yangın, kontrollü yanma veya kontrollü ve amaçlı yakma şeklinde de ifade edilmektedir. Orman yangınlarıyla mücadelede kullanılan yöntemlerden birisi olan karşıateş yöntemi de bir çeşit kontrollü yakmadır.
Kontrollü yakmada; Yanıcı maddenin miktarının azaltılması, kesim artıklarının temizlenmesi, tohumlama için alan hazırlanması, yaban hayatı koşullarının iyileştirilmesi, türler arası rekabetin kontrolü, böcek ve hastalıkların kontrolü, bölgenin gençleştirilmesi, yangına bağlı türlerin sürekliliğini sağlama ve estetiksel değişim gibi amaçlar güdülmektedir.  Fakat, kontrollü yakma yanlış koşullarda gerçekleştirilirse arzu edilmeyen sonuçlar doğurabilmektedir. kontrollü yakma binlerce yıldır dünya çapında yerli halklar tarafından biyolojik çeşitliliği teşvik etmek ve yabani mahsulleri yetiştirmek için kullanılmış ve kullanılmaktadır.
yanıcı maddenin yani yakıtın azaltılması ormanda ortaya çıkan örtü yangınlarının tepe yangınına dönüşmesini azaltacaktır. Özellikle kuru yakıtın(dal, ot, kesim artığı) bol olduğu ormanlarda ortaya çıkan yangın tepe yangınına daha hızlı dönüşecektir. Bu sebeple doğal yakıt özellikle orman yangının daha az olduğu soğuk aylarda kontrollü olarak yakılarak azaltılmakta ve orman yangınının büyümesi ve ortaya çıkma riski azaltılmaktadır. Kontrollü yakma, bazı ağaçların çimlenmesini teşvik etmekte ve fidelerin canlılığını artıran toprak katmanlarını ortaya çıkarmaktadır.

Kontrollü bir yangın planlanırken personelin sağlık ve güvenliğinin korunması, yangının kaçmasının önlenmesi ve dumanın etkisinin azaltılması en önemli hususlardır. 
Dumanın etkisini en aza indirmek için, mümkün olduğunca yanma gündüz saatleriyle sınırlandırılmalıdır. Ayrıca ılıman iklimlerde, yerli türlerin sezon boyunca büyümeye başlamasından önce otlakların ve çayırların yakılması önemlidir, böylece yalnızca ilkbaharda daha erken sürgün veren yerli olmayan türler yangından etkilenir.

Kontrplak, yoğun olarak inşaat sektöründe kullanılan bir orman ürünüdür. Suya dayanıklılığı ve yüksek mukavemeti bu sektör için önemlidir. Özellikle beton kalıplarının hazırlanmasında kullanılır. Brüt kalıp olarak da nitelendirilen sıvasız kalıp sistemleri için çok uygun bir malzemedir.
Kontrplak ağaç tabakalarından oluşan bir paneldir. Çok iyi mekanik dayanıklılığa sahip olmasına karşın hafif olan bir malzemedir.
Katman sayısı genelde tek sayı olacak şekilde üretilir. Dış katmanlar genellikle panelin uzun ölçüsüne paralel yöndedir. Birbirini izleyen katmanlar birbirine dik olacak şekilde yapıştırılır. Bu üretim şekli direnci artıran titreşimle oluşacak şok etkilere karşı koyan bir yapıdır.
Günümüzde kullanımı gittikçe artan kalıp malzemesi olan Plywood'lar brüt beton almak için geleneksel ahşap kalıpların yerini almıştır. Bildiğiniz üzere Plywood'lar filmli ve filmsiz olmak üzere ikiye ayrılır.
Bilinenin aksine aralarındaki fark dayanıklılık ile alakalı olmayıp sadece beton yüzeyini etkiler. Filmli malzemelerin sıva yapılmayacak yüzeylerde kullanılması doğrudur ve parlak brüt beton almanızı sağlar. Sıva yapılacak yüzeylerde ise filmsiz plywood'ların kullanılması gerekmektedir. Filmsiz malzemelerde alınan beton yüzeyi yine brüt olmakla birlikte parlak değildir. Bu özelliği sayesinde sıva yapılmasına imkân sağlamaktadır.
Doğru yerde doğru malzeme kullanılmamasından dolayı daha sonrasında ek maliyetler ile karşılaşmanız olasıdır. Sıva yapılacağı halde filmli malzeme kullanılmasından dolayı bazı kimyasallar ile tekrar artı bir maliyete katlanılmak zorunda kalınacaktır.
Sonuç olarak; filmli malzemelerin sıva yapılmayacak yüzeyler oluşturmak için kullanılması, filmsiz malzemelerinde parlak olmayan ve sıva yapılacak yüzeylerin istendiği yerlerde kullanılması uygundur.
Finlandiya, Rusya, Romanya, Hindistan, Endonezya, Malezya, Şili, Brezilya,ABD ve Kanada menşeli ürünler Türkiye'ye ithal edilmektedir. Türkiye'de kalıplık kontrplak (plywood) üretimi yapılmaktadır.

Türkiye'de 3 mm ile 40 mm arasında değişen kalınlıklarda,

2500 mm x 1250 mm
3000 mm x 1500 mm
2440 mm x 1220 mm
1525 mm x 1525 mm
1700 mm x 2200 mm
boyutlarında üretimi bulunmaktadır.

Kalıp işlerinde
İskele platformlarında
İç bölme ve çatı kaplama işlerinde
Zemin ve parke endüstrisinde

Kapı
Raf
Ahşap sandalye ve masa yapımında
Ofis mobilyalarında
Koltuk yapımında

Tır dorselerinin zemin ve yan cidarlarında
Konteynerlerin zeminlerinde
Vagonların zemin ve yan cidarlarında
Hayvan taşıma araçlarında
Otobüslerde
Gemilerin kargo bölümlerinde

Malzeme neme ve kimyasal malzemeye dayanımı yüksektir
Diğer malzemelere göre daha ucuzdur
Daha dayanıklı ve hafiftir
Güvenli ve hijyendir
Yeniden kullanılabilir ve çevreye asgari zarar veren bir malzemedir
Her türlü paketlemede kullanılabilir

Oyuncaklarda
Oyun salonlarında
Müzik aletlerinde
Müzik kolonlarının yapımında
Trafik işaretleri, reklam panoları ve kent mobilyalarında
Bahçe kulübelerinde
Basketbol panyaları ve paten platformlarında
Duvar tırmanma panolarında
Tribün,sahne ve gösteri inşaatlarında
Mutfak tezgâh üstü ve tezgâh alınlarında
Tekstil makinası masalarında ve kesim tezgâhlarında
makine modelleri yapımında

ahşabın çalışarak biçim değiştirmesini önlemek amacı ile çıtalardan ya da ahşap kökenli levhalardan yapılmış bir orta tabakadan ve bu tabakanın her iki yüzüne lif yönleri dik olarak en az birer levhanın yapıştırılması ile elde edilen tablalardır.

Kurtbağrı, Zeytingiller (Oleaceae) familyasından Ligustrum cinsini oluşturan çalı veya küçük ağaçlara verilan ad.
Anavatanı Avrupa, kuzey Afrika, Asya ve Avustralya ile Çin ve Japonya'dır. Adi kurtbağrı Türkiye'de doğal olarak yetişen tek kurtbağrı türüdür.
Yaprak döken veya her dem yeşil çalı veya küçük ağaçlardır. Yapraklar karşılıklı, basit, kısa saplı; kenarları tamdır. Terminal çiçekler salkım, bazen de yan durumludur. Çiçekler er dişi, saplı veya sapsızdır. Çanaklar çan şeklinde, ucu kesik veya 4 dişlidir. Koralla beyaz, tekerlek şeklinde, huni, 4 loplu; loplar koralladan uzun veya çok kısa, tomurcukla bitişiktir. 2 Stamenli, korolla tüpünün ağzına gömülmüş, içinde veya dışındadır. Anterler (başçık) sarı veya bazen mor renkli, uzun ve incedir. Tohum taslağı 2 gözlü, sarkıktır. Stamenler kısa; stigma (dişicik başı) 2 yarıklıdır. Drupa meyvenin (eriksi) endokarpı zarımsı veya kâğıt gibidir. Tohumlar 1-4; endosperm (besidoku) etli; kökçük kısa, yukarı dönüktür.

Ligustrum amamianum
Ligustrum angustum
Ligustrum chenaultii
Ligustrum compactum
Ligustrum confusum
Delevay kurtbağrı (Ligustrum delavayanum)
Ligustrum expansum
Ligustrum gracile
Ligustrum henryi
Ligustrum ibota
Ligustrum indicum
Japon kurtbağrı (Ligustrum japonicum)
Ligustrum leucanthum
Ligustrum lianum
Ligustrum liukiuense
Ligustrum longitubum
Ligustrum lucidum
Ligustrum massalongianum
Ligustrum morrisonense
Ligustrum obovatilimbum
Ligustrum obtusifolium
Ligustrum ovalifolium
Ligustrum pedunculare
Ligustrum pricei
Ligustrum punctifolium
Ligustrum quihoui
Ligustrum retusum
Ligustrum robustum
Ligustrum sempervirens
Ligustrum sinense
Ligustrum strongylophyllum
Ligustrum tenuipes
Ligustrum tschonoskii
Hakiki kurtbağrı (Ligustrum vulgare) Türkiye.
Ligustrum xingrenense
Ligustrum yunguiense

Kâğıt, çoğunlukla yazma işlemlerinde kullanılan, üzerine baskı ya da çizim yapılabilen veya ambalaj amacıyla kullanılan ince malzemedir.
Genellikle nemli ağaç lifleri veya otların bezlerinden elde edilen selüloz hamurunun preslenmesinin ardından esnek levhalar içinde kurutulması sonucunda elde edilir.
Kâğıdın en yaygın kullanım amacı üzerine yazı yazılma veya baskı yapmak olsa da, endüstriyel ve inşaat sektöründe gerçekleştirilen işlemlerde, pek çok alanda temizlik ve paketleme malzemesi olarak, hatta özellikle bazı Asya kültürlerinde yiyecek katkı maddesi olarak kullanılan bir malzemedir. 

Çin'de bugünkü modern kâğıdın temsilcisi olarak sayılabilen, MÖ 2. yüzyıla ait arkeolojik parçalar bulunmuştur; ancak bu kâğıt parçalarının kim tarafından yapıldığı belli değildir.  MS 105 yılında kendi kâğıt yapma tekniğini geliştiren Çinli saray görevlisi Cai Lun, birçok kaynakta kâğıdın mucidi olarak gösterilir. Milattan sonra 5. yüzyıldan itibaren kâğıt, Çin'de yaygınlaştı. Kâğıt yapım tekniği zamanla Çin'in etrafındaki  Japonya, Kore ve Vietnam gibi ülkelere yayıldı.
Kâğıt üretimi İpek Yolu'nu takip ederek Çin'den İran’a gitti. İslam fetihleri öncesinde Maveraünnehir'de egemen olan Çinliler, Semerkant'ta kaliteli kâğıt sanatını geliştirdiler. Semerkant kâğıdı, Müslüman ülkelere ve Avrupa'ya ihraç edildi; 9. ve 10. yüzyıllarda kaleme alan birçok eser Semerkant kâğıdına yazıldı.
Bazı araştırmacılara göre Müslümanlar kâğıt yapımını 751 yılındaki Abbâsiler ve Çin orduları arasındaki Talas Savaşı sonucunda  Çinli esirler vasıtasıyla öğrenmişlerdir.  Bu tarihten sonra Yakın Doğu'da kâğıt imalathaneleri açıldı. Bermekîler’den Horasan Valisi Fazl bin Yahya'nın önerisiyle Bağdat'ta açılan imalathane, Yakın Doğu’da ilk kâğıt imalâthanesi idi. Benzerleri Şam, Trablusşam, Hama, Yemen ve Mısır’da kuruldu. Bağdat üzerinden Avrupa'ya aktarılması sebebiyle kâğıdın Batı'daki ilk isimlerinden birisi "Bagdatikos”tu.
Kâğıt üretimi  Avrupa'da önce Müslümanların kontrolü altında olan İspanya ve Portekiz’de başladı. 1120 yılında İspanya’nın Valensiya şehrinde bir kâğıt fabrikası kuruldu. Ardından kâğıt üretimi tüm Avrupa'ya yayıldı. İtalya'da 1276, Fransa'da 1348, Almanya'da 1390 İngiltere'de 1495'te kâğıt üretimi başladı.
19. yüzyılda sanayi üretimine geçilmesiyle birlikte maliyet düştü. Kâğıt önemli oranda kitlesel bilgi alışverişine katkılarda bulundu. 1844 yılında, Kanadalı mucit Charles Fenerty ve Alman FG Keller bağımsız ağaç liflerinin hamurlaştırılması sürecini geliştirdi.

Türkçe "kâğıt" kelimesi Farsça kökenlidir. Farsça kāġad, Soğdca aynı anlama gelen kāġədā veya ḳāġədā sözcüğü ile eş kökenlidir.
Kâğıt kelimesi, Türkiye Türkçesi ağızlarında çeşitli şekillerde telaffuz edilir. Örneğin Rize ilinde "k'aad", Ordu İli ve Yöresinde "kaat", Güney-Batı Anadolu grubunda "kayıt" olarak telaffuz edilmektedir. Kâğıdın eş anlamlısı çönge sözcüğüdür.
Kâğıt kelimesi özellikle yazı amacıyla kullanıldığından dolayı, belge ve doküman anlamında da kullanılır. Ayrıca borsada işlem gören tahvil veya hisse senedi gibi mali değeri olan malzeme de kâğıt olarak adlandırılır. Bunların yanı sıra kâğıt kelimesi, kâğıt parayı tanımlamak için de kullanılır.  

İngilizce Paper kelimesi, Latince Papyrustan türetilmiştir. Papyrus adı, Yunancada Cyperus papyrus denilen πάπυρος'tan (papuros) adlı bitkiden gelir.  Eski Mısır ve diğer Akdeniz kültürlerinde Cyperus papyrus bitkisinin liflerinden üretilen ve Orta Doğu ve Avrupa'ya kâğıdın gelmesinden önce, yazmak için kullanılan kalın ve kâğıt benzeri malzeme "papirüs" olarak adlandırılır. Kâğıt, papirüsten çok farklı şekilde üretilmesine ve modern kâğıdın gelişimi ile papirüsün gelişimi birbirinden ayrı olmasına rağmen İngilizce "paper", etimolojik olarak papyrustan (papirüs) türetilmiştir

Kabukları soyulduktan sonra suyun içerisinde çeşitli kimyasallar ile birlikte seyreltilen ağaç, birbirine geçmiş hâlde olan hamurlaştırılmış bitki lifleri (fiberler) hâline getirilir. Artık hamur hâline gelmiş ham madde, lignin denilen ve lifleri bir arada tutan maddeden arınmıştır. Buradan bir karıştırıcıya gönderilen hamura, kalitesine uygun olarak Çin kireci benzeri beyazlaştırıcı malzemeler veya renklendirme için çeşitli kimyasallar, suya dayanıklı olması isteniliyorsa bunun için çeşitli maddeler katılarak karıştırılır ve lifler pürüzsüz hamur hâline getirilmiş olur. Bu aşamalar açma, temizleme, dövme, parçalama, öğütme ve katkı maddeleri ilavesi adını alır.
Hamurun sudan arındırılması işlemleri ise tel örgü şeklinde yürüyen bir bandın üzerinde yapılır. İşlemin hızlandırılması için presleme ve kurutma işlemleri de bu aşamada gerçekleşir. Silindirlere giren hamur sürekli sıkıştırıldıkça düzleşir ve sudan daha fazla arınır. Biraz daha kurutma işleminin ardından, kâğıt hâlini alan pürüzlerinin giderilmesi işleminden geçer. Elde edilen kâğıt istenilen boyutlarda kesme işlemi aşamasına gelmiştir.

Kâğıt kullanım alanına bağlı olarak oldukça fazla geniş bir yelpazede imal edilebilir.

Değerli kâğıtlar: Banknot (Kâğıt para), Çek, Güvenlik amaçlı güvenlik kâğıdı, Fiş, Bilet
Bilgi depolama için: Kitap, Defter, Dergi, Gazete, Sanat, Fanzin, Mektup
Kişisel kullanım: Günlük, karalama kâğıdı, not defterleri vb.
İletişim: Bireylerin veya grupların haberleşmesi amacıyla.
Ambalaj: Oluklu mukavva kutu, Kese Kâğıdı, Zarf, Duvar Kâğıdı
Temizlik: Tuvalet kâğıdı, Mendil, Kâğıt havlu, Kâğıt mendil, Kedi kumu
İnşaat ve yapım; Kartonpiyer, Origami, Kâğıt uçak, Kâğıt telkari, Kâğıt petek, Kompozit malzemeler, Kâğıt mühendisliği, İnşaat kâğıdı ve Kâğıt giyim
Diğer kullanımları: Zımpara kâğıdı, Kurutma kâğıdı, Turnusol, Evrensel gösterge, Kâğıt kromatografisi, Elektrik izolasyon kâğıtları, Filtre kâğıdı, İskambil kâğıdı

2009 yılı verileri doğrultusunda, dünyadaki kâğıt ve karton üretimi yaklaşık olarak 370,7 milyon ton civarındadır. Günümüzde modern kâğıt hamuru ve kâğıt endüstrisinde küresel olarak Çin ve hemen ardından ABD en büyük üreticilerdir. Çin dünya kâğıt ve karton üretiminin %24'ünü yapmaktadır. Türkiye ise yıllık 2,5 milyon ton kâğıt ve karton üretimiyle 25. sırada bulunmaktadır.

Kâğıt mühendisliği
Kâğıt atıklar
Kâğıt hamuru
Kâğıt boyutu
Dijital kâğıt
Elektronik kâğıt
Kâğıt endüstrisi
Kâğıt Müzesi
Duvar kâğıdı
Yağlı kâğıt
SEKA

Türkiye Selüloz ve Kâğıt Sanayii Vakfı
Türkiye Selüloz Kâğıt ve Mamülleri İşçileri Sendikası 26 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TAPPI28 Ağustos 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Selüloz ve Kâğıt Sanayi Teknik Derneği

Kök, kara hayatına uymuş olan gelişmiş bitkilerde, genel olarak toprak içerisine doğru büyüyen ama nadiren toprak üstünde de bulunan bir organdır.
Görevi, bitkiyi toprağa bağlamak, topraktan su ve su içerisinde erimiş halde bulunan tuzları (inorganik maddeleri) emerek gövdeye iletmektir. Kökler, besin maddeleri biriktirmek suretiyle depo organı vazifesini de görürler. Her ne kadar kök toprak içerisinde bulunuyorsa da, bazı bitkilerin kökleri hava veya su içinde de gelişebilir. Havada gelişen köklere hava kökleri, suda gelişen köklere su kökleri denir. Karayosunları ve eğreltiler gibi ilkel bitkilerde gerçek kök olmayıp, köksü (rizoid) uzantılar vardır.
Genel olarak dış görünüşü bakımından kökün gövdeden farkı, yaprak taşıyan düğümlere (nod) ve düğümler arasına (internod) sahib olmaması ve kloroplast ihtiva etmemesinden dolayı yeşil renkli görünmemesidir. Toprak altında bulunan kök ve yan köklerden ibaret kök sisteminin yüzeyi, toprak üstündeki gövde ve yan dalların yüzey toplamına eşit veya daha fazladır.
Çimlenmekte olan tohumdan süren genç kök, embriyonun radikula (kökü verecek meristem bölgesi) kısmının gelişmesiyle meydana gelir. Genç bir kökte şu kısımlar ayırt edilir. En uç kısmında sarımsı veya kahverengimsi konik şeklinde kaliptra (yüksük) bölgesi, yukarıya doğru 1–2 mm uzunlukta uç meristem bölgesi, daha üstte uzama bölgesi, sonra kök tüylerinin bulunduğu kök tüyü bölgesi gelir. Kök tüylerinin bulunduğu bölgenin üstünde kök tüylerinin düşmesiyle koruma ödevini yapmak üzere meydana gelmiş koyu renkli mantarlaşmış koruyucu doku bölgesi bulunur. Suda çimlendirilen bir kısım tohumlar kök tüyleri bulundurmayabilirler. Kök tüyleri toprakta bulunan su ve tuzların emilmesine yardımcı olurlar. Kökler; ana kök, yan kök ve ek kök gibi çeşitlere ayrılırlar. Tohumun çimlenip, radikulanın gelişmesiyle meydana gelen köke, ana kök denir. Ana kökten belli bir açı teşkil edecek tarzda çıkan köklere yan kök denir. Yan kökler de dallanarak üçüncü-dördüncü ve daha fazla dereceden yan köklere ayrılabilir. Bazı bitkilerde ana kökün yerini, ömürleri bitkinin ömrü kadar uzun olmayan kökler alabilir. Bu köklere ek kökleri adı verilir. Ek kökler, vazife ve yapıları bakımından ana köklere benzerlerse de kökten başka bir organdan meydana gelirler. Soğanlı bitkilerde görülen kökler ek köklere örnek gösterilebilir. Bazı yapraklardan meydana gelen köklerle, eşeysiz üreme yoluyla bitkilerin çoğaltılmasında kullanılan dal çeliklerinin verdikleri kökler de ek köklere örnek gösterilebilir.
Kökler de temel vazifelerinden başka vazifeleri görmek üzere değişikliğe uğrayabilirler. Bazı baklagillerdeki yumru kökler, bitkiyi daha fazla derine çekerek daha sıkı tespit eden çekme kökleri, savunma vazifesini görmek üzere diken şeklini almış kökler, parazit bitkilerin üzerinde yaşadıkları bitkinin besin maddelerini emmek için bitkinin dokusuna gönderdikleri sömürme kökleri (havstoryum), hava içerisinde gelişen hava kökleri, su içerisinde gelişen su kökleri değişikliğe uğramış kök çeşitlerine örnek olarak gösterilebilir.
Kökün iç yapısına kısaca bakarsak, gövdeden pek farklılık göstermez. Kökün genç bölgesinden enine kesit alınacak olursa dıştan içeri doğru koruyucu doku (epidermis veya eksoderma), kabuk (korteks) ve merkezi silindir (iletim demetlerinin bulunduğu orta kısım) den meydana geldiği görülür.

Rehber Ansiklopedisi

Küpe çiçeği, küpe çiçeğigiller (Onagraceae) familyasından Fuchsia cinsini oluşturan 100 türü bulunan bitki cinsidir. Büyük bölümünün anayurdu Amerika'nın tropikal bölgeleridir. Kırmızı, mor, pembe, beyaz renkte çiçekler açarlar.

Küpe çiçeği, küpe gibi sarkık çiçekleri olan bir süs bitkisidir. Nemli, gölgelik yerlerde yetişir. Anayurdu Meksika'nın yüksek dağları, Güney Amerika ile Yeni Zelanda adasıdır. Çoğu küpe çiçeği kırmızı, pembe, mor ve beyaz çiçek açar. Avrupalılar küpe çiçeğini ilk olarak Güney Amerika İspanyol sömürgesi Yeni Grenada'da görmüşler, önce İngiltere'ye sonra da 1830'a doğru Fransa'ya getirmişlerdir. Çiçek kısa zamanda yayılmış, parklarda, bahçelerde, evlerde yetiştirilmeye başlanmıştır. Küpe çiçeği gölgelik ve rüzgarsız yerleri sever, çiçekleri uzunca bir zaman dökülmeden kalır.

Küpe çiçeği kuytu ve nispeten gölge yerlerden hoşlanır. Suyu sever. Fide ekildiği zaman ince çubuklardan destek yapılırsa biçimli büyür. Askılı saksılara da dikilebilir. Bu durumda pek zarif bir şekilde sarkacak ve destek istemeyecektir. Havalar soğumaya başlayınca içeri alınır. Camekanlı bir balkon, bitkinin kışı sağlıkla geçirmesine yetecektir. Kış sonuna doğru bitki derince budanır ve saksı değiştirilir. Çelikleri ayrı saksılara dikilerek yeni bitkiler elde edilebilir.

Kılcallık ya da Kapiler Olay, bir maddenin başka bir maddeyi kendine çekmesi olayıdır. Bir bitkinin iletim sisteminde veya pürüzlü kâğıtla kolayca gözlenebilir. Bir sıvı ile başka bir maddenin moleküler seviyedeki çekiminin, sıvının kendi molekülleri arasındaki çekim kuvvetinden daha kuvvetli olması sonucunda meydana gelir. Bu etki sıvının dik bir yüzeye dokunduğu kısımda sıvı yüzeyinin menisküs denilen içbükey bir hâl almasına sebep olur. Aynı etki sünger gibi maddelerin suyu emmesinde de görülür.
Kılcallığı gözlemlemek için en çok kullanılan deney düzeneği kılcal borulardır. Cam bir borunun, dikey vaziyette, su gibi bir sıvının içine batırılması sonucunda konkav bir menisküs oluşur. Yüzey gerilimi, sıvı kolonunu, yer çekimi ile moleküller arası kuvvetler dengeye gelene kadar yukarı çeker. Sıvı kolonunun ağırlığı borunun yarıçapının karesiyle, sıvı ve boru arasındaki temas uzaklığı borunun yarıçapıyla orantılı olduğundan dar bir boru, sıvıyı geniş bir borudan daha yukarı taşır. Örnek olarak, 0,5 mm yarıçaplı cam bir boru suyu ortalama 2,8 mm yüksekliğe ulaştırır.
Bazı madde çiftlerinde, mesela cam ve cıva ikilisinde, atomlar arasındaki kuvvetler, sıvı ile katı arasındaki çekim kuvvetinden güçlüdür. Bu yüzden konveks bir menisküs oluşur ve kılcallık tersine işler.

SI birim sistemi dikkate alınarak, sıvı kolonunun yüksekliği h şu formülle bulunur:

  
    
      
        h
        =
        
          
            
              2
              
                γ
                cos
                ⁡
                
                  θ
                
              
            
            
              ρ
              g
              r
            
          
        
      
    
    {\displaystyle h={2{\gamma \cos {\theta }} \over {\rho gr}}}
  

Burada:

  
    
      
        
          γ
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle \gamma }
  
 sıvı yüzey gerilimini (J/m² ya da N/m)
θ temas açısını
ρ sıvının yoğunluğunu (kg/m³)
g yer çekimi ivmesini (m/s²)
r tüpün yarıçapını (m)
Deniz seviyesinde, su ve cam boru kullanılarak

  
    
      
        
          γ
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle \gamma }
  
, 20 °C'de 0,0728 J/m²
θ, 20° (0,35 rad)
ρ, 1000 kg/m³
g, 9,8 m/s²dir.
Bu veriler göz önüne alınarak h'yi veren formül şöyle düzenlenebilir.

  
    
      
        h
        ≈
        
          
            
              1.4
              ×
              
                10
                
                  −
                  5
                
              
            
            r
          
        
      
    
    {\displaystyle h\approx {{1.4\times 10^{-5}} \over r}}
  

Yani 2 metre çapında bir boruda su, 0,014 mm gibi fark edilmeyecek bir birimde yükselirken, 2 cm çapındaki bir boruda sonuç 1,4 mm olmakta ve 0,2 mm çapındaki bir boruda ise su 140 mm yükselmektedir.

Kızılağaç, huşgiller (Betulaceae) familyasının Alnus cinsinden ağaç türlerine verilen ad.
Türkiye'de doğal olarak adi kızılağaç (Alnus glutinosa) ve doğu kızılağacı (Alnus orientalis) olmak üzere 2 tür ve adi kızılağacın da 4 alt türü bulunmaktadır.
Trakya, Marmara çevresi, Batı Karadeniz ve Doğu Karadeniz'de saf ve karışık olarak yayılış gösteren kızılağaç, boyu 20 m'yi aşabilen, esmer kabuklu, seyrek dallı bir ağaçtır. Daha çok serin bölgelerde ve nemli dere yataklarının bulunduğu yerlerde görülür. Türkiye'de 66.357 hektar koru, 297 hektar baltalık kızılağaç ormanı bulunmaktadır. Uzunluğu 4-9, cm genişliği 3–7 cm arasında değişen ters yumurta biçimli ve testere dişli yaprakları vardır. Köklerinde bulunan, havanın serbest azotunu bağlayan yumrular nedeniyle toprakları azotça zenginleştirir.

A. acuminata – A. alnobetula – A. betulifolia – A. cordata – A. cremastogyne – A. djavanshirii – A. dolichocarpa – A. fauriei – A. ferdinandi-coburgii – A. firma – A. formosana – A. glutinosa – A. glutipes – A. hakkodensis – A. henryi – A. hirsuta – A. incana – A. japonica – A. jorullensis – A. lanata –           A. maximowiczii – A. nepalensis – A. nitida – A. oblongifolia – A. orientalis – A. paniculata – A. pendula – A. rhombifolia – A. rohlenae – A. rubra – A. serrulata – A. serrulatoides – A. sieboldiana – A. subcordata – A. trabeculosa – Şablon:Türlast

Ladin (Picea), çamgiller (Pinaceae) familyasının Picea cinsinden Kuzey yarımkürenin ılıman ve soğuk bölgelerinde yayılış gösteren ağaç türlerinin ortak adı.
Boyu 40–50 m'ye kadar ulaşabilir. İğne yaprakları kısa, sivri uçlu ve kesitli dört köşedir. Olgunlaşmış kozalağının pulları dağılmaz.
Picea, Piceoideae alt familyasındaki tek cinstir.

Seksiyon Picea

Avrupa ladini (Picea abies) Avrupa.
Dragon ladini (Picea asperata) Doğu Çin.
Kore ladini (Picea koraiensis) Kore, Kuzey Çin.
Koyama ladini (Picea koyamae) Japonya.
Meyer ladini (Picea meyeri) Kuzey Çin.
Yushan ladini (Picea morrisonicola) Tayvan.
Wilson ladini (Picea wilsonii) Doğu Çin.
Sibirya ladini (Picea obovata) Kuzey İskandinavya, Sibirya.
Schrenk ladini (Picea schrenkiana) Asya.
Himalaya ladini (Picea smithiana) Doğu Himalaya.
Alp ladini (Picea alpestris) Avrupa
Doğu ladini (Picea orientalis) Kafkaslar, Kuzey Türkiye.
Maximowiczii ladini (Picea maximowiczii) Japonya.
Picea torano. Japonya.
Veitch ladini (Picea neoveitchii) Kuzeybatı Çin.
Martinez ladini (Picea martinezii) Kuzey Meksika.
Chihuahua ladini (Picea chihuahuana) Kuzeybatı Meksika
Seksiyon Omorika

Brewer ladini (Picea breweriana) Klamath Dağları, Kuzey Amerika; endemiktir.
Sargent ladini (Picea brachytyla) Güneybatı Çin.
Picea farreri. Kuzey Burma, Güneybatı Çin.
Balkan ladini (Picea omorika) Balkanlar; endemik.
Kara ladin (Picea mariana) Kuzey Amerika Alaska taygalarında.
Kırmızı ladin (Picea rubens) Kuzey Amerika.
Sakhalin ladini (Picea glehnii) Kuzey Japonya, Sakhalin.
Picea bicolor. Japonya.
Mor ladin (Picea purpurea) Batı Çin.
Balfour ladini (Picea balfouriana) Batı Çin.
Likiang ladini (Picea likiangensis) Güneybatı Çin.
Sikkim ladini (Picea spinulosa) Doğu Himalaya.
Seksiyon Casicta 

Ak ladin (Picea glauca) Kuzey Amerika'nın kuzeyi.
Engelmann ladini (Picea engelmannii) Kuzey Amerika'nın batı dağları.
Sitka ladini (Picea sitchensis) Pasifik kıyıları, Kuzey Amerika.
Jezo ladini (Picea jezoensis) Kuzey Asya, Japonya.
Mavi ladin (Picea pungens) Kayalık dağları, Kuzey Amerika.

Ladin, genellikle Kuzey Amerika kerestesi, SPF (ladin, çam, köknar) ve akağaç (ladin ağacının toplu adı) dahil olmak üzere birkaç farklı adla anılan yapı kerestesi olarak kullanışlıdır. Ladin ağacı, genel inşaat işleri ve sandıklardan ahşap uçaklarda son derece özel kullanımlara kadar birçok amaç için kullanılır. Wright kardeşler'in ilk uçağı olan Flyer ladin ağacından yapılmıştır.
Bu türün tomrukçuluktan sonra böceklere veya çürümeye karşı dayanıklılık özelliği olmadığından, genellikle inşaat amaçlı olarak yalnızca iç mekan kullanımında (örneğin, iç mekan alçıpan çerçeveleme) tavsiye edilir. Ladin ağacının açıkta bırakıldığında maruz kaldığı iklim tipine bağlı olarak 12–18 aydan fazla dayanması beklenemez.

Ladin, dayanıklı kağıt yapmak için birbirine bağlanan uzun ağaç lifleri olduğundan, kağıt yapımında en önemli ağaçlardan biridir. Lifleri ince duvarlıdır ve kuruduktan sonra ince bantlara çöker. Ladinler, kolayca ağartılır olduğundan mekanik hamurlaştırmada kullanılır. Kuzey çamlarıyla birlikte, Northern bleached softwood kraft (NBSK) kağıdı yapmak için kuzey ladinleri çok yaygın kullanılır. Ladin ağaçları ağaç hamuru için geniş alanlara ekilir.

Birçok ladin ağacının taze filizleri doğal C vitamini kaynağıdır. Kaptan Cook, mürettebatın iskorbüt hastalığına yakalanmaması için deniz yolculukları sırasında alkollü şeker esanslı ladin birası yapmıştı. Yapraklar ve dallar veya uçucu yağlar, ladin birası yapmak için kullanılır.
Finlandiya'da genç ladin tomurcukları bazen baharat olarak kullanılır veya ladin tomurcuk şurubu yapmak için şekerle kaynatılır. Hayatta kalmaya çalışıldığı durumlarda ladin iğneleri doğrudan yutulabilir veya kaynatılarak çay haline getirilebilir. Bu, büyük miktarda C vitamininin yerini geçet. Ayrıca su, ladin iğnelerinde depolanarak alternatif bir hidrasyon yöntemi sağlar. Ladin, et tek gıda kaynağı olduğunda iskorbüt önleyici olarak kullanılabilir.

Picea orientalis 5 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Leylak, zeytingiller (Oleaceae) familyasından, 20'ye yakın türü bulunan, bahçe ve parkların süslenmesinde çok kullanılan soğuklara oldukça dayanıklı ağaççıkların ortak adı.
3-4 metre boylanabilir. Avrupa ve Asya'da yetişen salkım biçiminde güzel kokulu çiçekler açan leylak cinsi üyeleri, bahçelerde süs bitkisi olarak yetiştirilirler. Yaprakları parlak yeşil renkte, kenarları düz ve kalp şeklindedir. Bir yıllık dalları üzerinde bulunan çiçekleri bahçe süslemesinde kullanıldığı gibi kesme çiçekçiliktede kullanılır. Çeşitli melezlemelerle yalınkat veya katmerli, beyaz, pembe, kırmızı, açık ve koyu mor, eflâtun, ebruli, krem renginde çiçekler açan pek çok türü elde edilmiştir.

Syringa vulgaris büyük yaprak döken çalı veya çok gövdeli küçük bir ağaç olup 6– 7 m yüksekliğe kadar büyür. Kök çapları20 20 cm (8 in) 'e kadar olan dipten veya köklerden ikincil sürgünler (fışkınlar) üretir ve bunlar on yıllar içinde küçük bir klonal çalılık üretir.Kabuk griden gri-kahverengiye döner, genç gövdelerde pürüzsüz, uzunlamasına çatlaklıdır ve daha yaşlı gövdelerde dökülür. Yapraklar basittir 4– 12 cm ve 3–8 cm genişliğiklerinde, açık yeşilden glokoza, ovalden kordata, iğneli yaprak damarlı, mukronat apex ve bütün bir marj.lıdır. Yapraklar karşılıklı çiftler halinde veya bazen üçten halka dizilişli yapraklar(whorls) şeklinde düzenlenirler. Çiçeklerin 6–10 mm uzunluğundaki taçyaprağa boru şeklinde tabanı vardır, açık dört loblu tepe noktası 5–8 mm, genellikle leylak - leylak, bazen beyaz. 8– 18 cm  uzunluğunda mor salkımları vardır. Meyvesi kuru, pürüzsüz, 1–2 cm uzunluğunda, iki kanatlı tohumları serbest bırakmak için kahverengi kapsülü ikiye bölünür.

Çin leylağı (Syringa × chinensis)
Syringa × correlata (S. × chinensis + S. vulgaris)
Syringa × diversifolia (S. oblata × S. pinnatifolia)
Syringa × henryi (S. josikaea × S. villosa)
Syringa × hyacinthiflora (S. oblata × S. vulgaris)
Syringa × josiflexa (S. josikaea × S. reflexa)
Syringa × laciniata (S. protolaciniata × S. vulgaris)
Syringa × nanceiana (S. henryi × S. sweginzowii)
İran leylağı (Syringa × persica) (S. protolaciniata × bilinmiyor)
Syringa × prestoniae (S. komarowii × S. villosa)
Syringa × swegiflexa (S. komarowii × S. sweginzowii)

Lonicera (Hanımeli), Caprifoliaceae familyasına ait, çalı ve/veya sarmaşık grubundan bir bitkidir. 
Yaklaşık 180 türü vardır, bunun 100 kadarı Çin'dedir. Avrupa ve Kuzey Amerika'da yirmişer türü vardır. En çok bilinen türleri Lonicera periclymenum (Avrupa Hanımelisi), Lonicera japonica (Japon Hanımelisi, Beyaz Hanımeli) ve Lonicera sempervirens (Mercan Hanımelisi, Trompet Hanımelisi) dir.
Yapraklar karşılıklı, basit oval ve 1–10 cm uzunlukta çoğunlukla dökülen olmakla beraber sürekli olanları da bulunur. Türlerin çoğu hoş kokulu, yenilebilen nektar üreten, çan şeklinde çiçeklere sahiptir. Meyvesi çok çekirdekli kırmızı, mavi ya da siyah çitlenbik şeklindedir, çoğu türde meyveleri hafif zehirli olmakla beraber birkaçı (Lonicera caerulea) yenilebilir meyvelere sahiptir.
Bitki bazı Lepidoptera türlerinin larvaları tarafından yenilir.
 'Hanımeli'  ( Lonicera , /lɒˈnɪsərə/; syn. Caprifolium Mill.)ler veya twining vines Caprifoliaceae ailesinde, kuzey enlemi Kuzey Amerika ve Avrasya'ya özgüdür. Kuzey Amerika ve Avrasya'da yaklaşık 180 hanımeli türü tanımlanmıştır. Yaygın olarak bilinen türleri arasında  Lonicera periclymenum  (yaygın hanımeli veya woodbine),  Lonicera japonica  (Japon hanımeli, beyaz hanımeli veya Çin hanımeli) ve  Lonicera sempervirens   (mercan hanımeli, trompet hanımeli veya woodbine hanımeli).  L japonica , Kuzey Amerika, Avrupa, Güney Amerika, Avustralya ve Afrika'nın kıta 'sında önemli bir zararlı olarak kabul edilen yayılmacı, oldukça istilacı türler.
Bazı türler son derece kokulu ve renklidir, bu nedenle süs bahçe bitkileri olarak yetiştirilir.Kuzey Amerika'da sinek kuşu çiçeklere, özellikle de  L. sempervirens  ve  L. ciliosa  (turuncu hanımeli)çiçeklerine gelir. Hanımeli, adını boru şeklindeki çiçeklerinden elde edilebilen yenilebilir tatlı nektar türünden alır.  Lonicera  ismi bir Rönesans botanikçisi olan Adam Lonicer'dan gelir.

Çoğu  Lonicera  türü dayanıklı sarılıcı tırmanıcıdır azınlığı ise çalıdır. Bazı türler (Himalaya eteklerinde bulunan  Lonicera hildebrandiana  ve Akdeniz'den  L. Etrusca  dahil olmak üzere) hassastır ve sadece alttropikal bölgelerde yetiştirilebilir.yapraklar zıt, basit oval, 1–10 cm uzunlukta; çoğu yaprak döken ama bazıları ise yaprak dökmeyendir. Türlerin çoğunda tatlı, kokulu, iki taraflı simetrik çiçekler tatlı ve yenilebilir nektar üretir ve çiçeklerin çoğu iki kümede bulunur (bazı Kuzey Amerika türleri için "twinberry" ortak adı kullanılır). Hem çalı hem de sarmaşık türleri, bağlayıcı ve tekstil için kullanılan güçlü lifli gövdelere sahiptir. Meyve birkaç tohum içeren kırmızı, mavi veya siyah küresel veya uzatılmış berry; çoğu türde meyveler hafif zehirlidir ancak birkaçında (özellikle  Lonicera caerulea ) yenilebilir, ev kullanımı ve ticaret için yetiştirilirler. Hanımeli meyvelerin çoğu yaban hayata çekicidir bu da  L japonica  ve  L. maackii  gibi istilacı olarak kendi vatanlarının dışına yayılan türlere yol açmıştır. Birçok  Lonicera  türü bazı Lepidoptera türlerinin larvası tarafından yenir - bakınız hanımeli ile beslenen Lepidoptera listesi.

 L. japonica 'nin yayılması Kuzey Amerika'da 1860'larda yaygın olarak yetiştirildiği 1806'da Amerika'da başladı. İlk olarak 1976'da Kanada'da Ontario ormanlarında keşfedildi ve 2007.<referans adı = cabi />  L. japonica  Avustralya'da 1820-40 arasında tanıtıldı.
Birkaç hanımeli türü, özellikle Kuzey Amerika, Avrupa, Güney Amerika, Avustralya ve Afrika'da kendi menzili dışında tanıtıldığında istilacı hale gelmiştir. İstilacı türler arasında  L. japonica ,  L. maackii ,  L. morrowii ,  L. tatarica  ve son ikisi arasındaki karma  L.  ×  bella . İlk olarak 1976'da Kanada'da Ontario ormanlarında keşfedildi ve 2007 yılına kadar istilacı oldu. L japonica  Avustralya'da 1820-40 arasında tanıtıldı. Birkaç hanımeli türü, özellikle Kuzey Amerika, Avrupa, Güney Amerika, Avustralya ve Afrika'da kendi menzili dışında tanıtıldığında istilacı hale gelmiştir. İstilacı türler arasında  L. japonica ,  L. maackii ,  L. morrowii , L. tatarica ve son ikisi arasındaki  L.  ×  bella  hibridi vardır.

Hanımeli, çirkin duvarları ve binaları yaz başında boru şeklindeki çiçekleriyle ve yoğun kokularıyla kaplamak için bahçe bitkisi olarak kullanılır. Dayanıklı tırmanıcı türleri, kökleri için gölgeye ve çiçekli üst kısımları için güneş ışığına veya hafif gölgeye ihtiyaç duyar. Çeşidi, çok olduğundan özenle seçilmelidir. Yoğun, küçük yapraklı çeşitleri L. nitida  düşük, dar çitlerde kullanılır.  Aşağıdaki melez, Kraliyet Bahçe Bitkileri Derneğinin Bahçe Liyakat Ödülünü kazandı:

Diğer Kültivarları kendi tür adı altında ele alınır.
Lonicera japonica hanımeli türü, geleneksel Çin tıbbında kullanım için ticari ürün olarak yetiştirilir.

Hanımeli, renkli kokulu çiçekleri ve çeşitli renkteki meyveleriyle ünlüdür ve bu özelliklerin altında yatan karmaşık fitokimyasal varlığını gösterir. 27 farklı çeşidin ve 3 genotipin yenilebilir hanımeli ( Lonicera caerulea  var.  Kamtschatica ) 'nın meyve bileşen analizleri, iridoidler, antosiyaninler, flavonoller, flavanonoller, flavonler, flavan-3-oller ve fenolik asitlerin varlığını gösterdi. Şekerler meyvelerdeki tatlılık seviyesini belirlerken organik asit ve polifenol ekşi tat ve ekşilikten sorumludur. Çileklerde aynı bileşiklerin yaklaşık 51'i çiçeklerde de bulunur ancak bu bileşiklerin oranları incelenen çeşitlere göre değişir.

Lepidoptera düzenindeki birçok böcek hanımeliyi besin kaynağı olarak ziyaret eder. Bunun bir örneği  Deilephila elpenor  güvesidir. Bu gece güvesi türü öncelikle hanımeliyi sever ve nektarlarından beslenmek için geceleri çiçekleri ziyaret eder.

180 tür  Lonicera  belgelenmiştir.

 Vikitür'de Lonicera ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.
 Wikimedia Commons'ta hanımeli ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Ginkgo biloba (Mabet ağacı)(Çince ve Japonca 銀杏), günümüzde varlığını sürdüren hiçbir yakın türü veya benzeri bulunmayan, tamamıyla kendine özgü bir ağaçtır. Botanikçilerce, bitkiler (Plantea) alemi içindeki ayrı bir bölümde (Ginkgophyta) değerlendirilir. Bu bölümün içinde tek bir sınıf (Ginkgoopsida), sınıfın içinde tek bir takım (Ginkgoales), takımın içinde tek bir familya (Ginkgoaceae), familyanın içinde de tek bir cins olarak Ginkgo ve bu cinste de tek tür olarak Ginkgo biloba bulunmaktadır. Geçmişte Spermatophyta veya Pinophyta bölümlerine yerleştirilmişse de bugün yukarıda belirtilen tanımların daha uygun olduğu sonucuna varılmıştır. Bilinen yaşayan fosil türlerinin en iyi örneklerinden biridir. Ginkgo biloba, açık tohumlular (gymnospermae) olarak anılan, başka bir deyişle tohumları bir meyve tarafından koruma altında olmayan bir ağaç türüdür (açık tohumluların tersi: kapalı tohumlular (angiospermae)).
Uzun süre, yabani ginkgo soyunun tükenmiş olduğu düşünülmüşse de, bugün Doğu Çin'deki Zhejiang eyaletindeki Tian Mu Shan milli parkında en az iki küçük alanda yabani ortamda da yetişmekte olduğu anlaşılmıştır. Ancak bu bölgenin bin yılı aşkın süredir insanlarca iskan edilmiş olduğu göz önüne alındığında, buralardaki ginkgoların ne derece yabani ve ne derece bölge halkınca terbiye edilmiş türler olduğu tartışmaya açıktır.

Ginkgolar 20-35 metre arasında yüksekliğe varan (Çin'deki bazı ginkgoların boyu 50 metreyi aşabilmektedir) orta ile geniş arası boyutlarda yaprakdöken ağaçlardır. Zirveleri çoğu kez köşeli, yaprakları uzun ve dağınıktır. Kökleri genelde derine iner ve rüzgar ve karın sebebiyet verebileceği hasarlara karşı dayanıklıdırlar. Genç ginkgolar ekseriyetle ince bedenli olup, uzunlamasına büyümüşlerdir. Daha seyrek yapraklıdırlar. Ağaç yaşlandıkça tepe kısmı genişler. Sonbaharda yapraklar parlak sarı renge döner ve hemen sonra (1-15 gün arasında) dökülürler. Genel olarak bitki hastalıklarına karşı olağanüstü dirençli olmaları, gövdelerinin bitki haşeratına çok iyi karşı koyabilmesi, yüzeyde ilave kökler ve tomurcuklar oluşturabilmeleri ginkgoların çok uzun ömürlü olmalarına imkân vermekte, bazı ağaçların yaşı 2500 yıla varabilmektedir.

Bazı yaşlı ginkgolarda gelişen yüzey kökleri (chichi) (Japonca'da "meme") geniş dalların alt kısmında belirir ve aşağıya doğru büyürler. Chichilerin büyümesi son derece yavaş olup, yüzlerce yıl sürebilir. Bu kalın ilave kökler toprağa eriştiklerinde çoğu kez filizlenirler ve bu, yaşlı ağaçların bünyesinin istikrara kavuşturulması veya genç bitki hücrelerinin oluşturularak ağaç bünyesine katkı sağlanması işlevi görüyor olmalıdır.

Ginkgo dalları, çoğu ağaçlar gibi, uzunlamasına apikal tarzda denilen, muntazam yapraklı uzun sürgünler halinde büyümektedir. Yaprakları yelpaze şeklindedir ve uçlara uzanan damarları bulunmaktadır. Bu damarlar bazen birbirleriyle kesişmekte, ancak hiçbir zaman düzgün bir ağ oluşturmamaktadırlar. Boyutları 5-10 santimetre arasındadır (çok nadiren 15 santimetreye kadar uzayabilmektedirler).

Ginkgolar iki evcikli ağaçlardır. Bazı ağaçlar dişi, bazı ağaçlar erkektir. Erkek ginkgolar sporofilli küçük polen kozalakları üretirler ve bunların her birinde merkezi bir aks üzerinde spiral düzende yerleşik iki mikrospor bulunmaktadır.
Dişi ginkgolar kozalak üretmez. Bunların yaprak saplarının ucunda iki yumurtacık oluşmuştur ve döllenme sonrasında bu yumurtacıkların biri veya her ikisi tohum haline gelir. Tohum 1.5-2 santimetre uzunluğundadır. Üst tabakası (sarcotesta) açık sarıya ve kahverengiye çalar, yumuşak ve meyve kıvamındadır. Eriği andırırlar ve cazip bir görünümleri vardır, ancak bütanoik asit içerdiklerinden bayat tereyağı gibi kokarlar (nitekim tereyağı da bayatlaştıkça aynı asit türünü oluşturur). Sarcotesta'nın altında sert sclerotesta kısmı ve kâğıt inceliğinde endotesta ve nucellus bulunmaktadır.

Ginkgo ismi Çince gümüş ve kayısı anlamına gelen (銀杏 yín xìng) iki harfle yazılır. Japoncaya ginkyo şeklinde geçmiştir. 17. yüzyılda bu ağaç ile karşılaşan ilk Avrupalı olan Engelbert Kaempfer de ismi başlangıçta Japonca telaffuzuna göre kaydetmiş, sonradan ginkgo benimsenmiştir. Çağdaş Japoncada (kanji karakterleri aynı kalmakla birlikte) ichō veya ginnan olarak anılmaktadır. Kabuklu tohumlarına çağdaş Çincede 白果 (bái guo), "beyaz meyve" denmektedir.
Bu ağaç Türkiye'de gümüş kaysı, fil kulağı, kız saçı, Çin yelpaze çamı gibi isimlerle de anılmaktadır.

Ginkgo bir yaşayan fosildir. Permian (270 milyon yıl önce) çağından kalma ginkgo fosilleri ile günümüzdeki ginkgolar arasında kolaylıkla bağ kurulabilmektedir. Dolayısıyla dinozorlarla yan yana yaşamıştır. Orta Jurassik ve Krestase çağlarında ginkgo türleri çeşitlenmişler ve Laurasia anakıtası boyunca yayılmışlardır, ancak sonraları nadir bir tür haline geldikleri görülmektedir. Paleosen çağına varabilmiş tek ginkgo türü Ginkgo adiantoides olup, Kuzey Yarımküre de bulunmakta, Güney Yarımküre belirgin farklılıklar taşıyan (ve üzerinde henüz yeterince bilgi edinilememiş) bir türdeşi bulunmaktaydı. Pliosen çağının sonuna gelindiğinde, ginkgo fosilleri, merkezi Çin'de günümüz yaban ginkgolarının yetiştiği küçük bir bölge hariç, dünyanın her yerinde ortadan kaybolmuştur.
Ginkgophyta fosilleri aşağıda belirtilen familyalara ve türevlerine ayrılmıştır:

Ginkgoaceae
Arctobaiera
Baiera
Eretmophyllum
Ginkgo
Ginkgoites
Sphenobaiera
Windwardia
Trichopityaceae
Trichopitys

Ginkgo Çin'de uzun zamandır yetiştirilen bir ağaçtır. Bazı tapınaklara dikilmiş ginkgoların 1500 yaşını geçkin oldukları tahmin edilmektedir. Budizm ve Konfiçyüs öğretisi açısından arzettikleri sembolik önem nedeniyle Çin'in yanı sıra Japonya ve Kore'de de geniş ölçekte ginkgo dikilmiş, bu arada ginkgo neslinin bir nebze ehilleştirilmesi veya doğal ormanlarda diğer ağaç türlerinin komşuluğunda melezleşmesi söz konusu olmuştur. Avrupa kaynaklarında ginkgoya ilk atıf 1690'da Japon tapınaklarında bu ağaçla karşılaşan (Hollandalılarla gelmiş) Alman botanikçi Engelbert Kaempfer eliyledir.
Ginkgo tohumları meyve etini ve kabuğu çıkardıktan ve pişirildikten sonra yenebilmektedir. Genelde kalabalık bir topluluk için hazırlanmış bir yemeğe sadece birkaç tohum atılmaktadır. Gingko meyvesi yan ürün olarak hidrojen siyanür salgıladığından yemeklerde fazla miktarlarda kullanılması zehirlenmelere yol açabilir. On kadar çiğ ginkgo meyvesinin bir çocuğun ölümüne yol açabilecek derecede zehir bulundurduğu iddia edilmişse de, bunu kanıtlayacak bir vakaya rastlanmamıştır. Bazı kimselerin ginkgo sarkotesta sındaki kimyasal maddelere karşı hassasiyeti bulunabilir. Bu hassasiyet cilt düzeyinde de geçerli olabildiğinden bu kimseler günkgo muamele ederken eldiven giymelidirler. Hassasiyetin semptomları, deri üzerinde zehirli sarmaşık ile de görülebilenlere benzer türden kızıl lekeler veya kabarcıklardır.
Bazı bölgelerde ve özellikle ABD'de dikilmiş ginkgoların ekseriyeti doğal tohumlar üzerine aşılanmış erkek kültivarlarıdır. Zira erkek ağaçlar kötü kokulu meyveler vermemektedir. Dişi ağaçların verdiği kötü kokulu meyve içindeki çekirdeklerin son derece lezzetli olduğunu ve Asya ülkelerinde hayli rağbette olduğunu da vurgulamak gerekir. En sık kullanılan kültivar olan 'Autumn Gold' (Sonbahar Altını) erkek ağacın bir klonudur.
Ginkgo meyvesi içindeki cevizimsi çekirdekler Asya ülkelerinde ve Asya dışı ülkelerin gurmelerince gayet beğenilmektedir ve geleneksel bir Çin düğün yemeğinin (konjii) ana malzemelerindendir. Sağlığa iyi geldiği ve afrodizyak özellikleri olduğu düşünülmektedir. Japonlar ginkgoyu chawammushi gibi yemeklerde kullanırlar ve pişmiş tohumları pek çok kez diğer yemekler yanında bir çerez olarak servis ederler.
Ginkgonun ilginç bir özelliği kentsel ortama (başka bir deyişle hava kirliliğine) en dayanıklı ağaçlardan biri olması, başka ağaçların yaşayamayacağı şartlarda dahi büyüyebilmesidir. Bu özelliği ile, kentsel ortama dayanıklılıkta dünyada sadece Cennet ağacı na eşdeğerdir. Ginkgolar, kentsel ortamda bulundukları haller dahil, ağaç hastalıklarından çok nadiren etkilenmektediler ve pek az haşeratın saldırısına uğramaktadırlar. Bu nedenlerden ve estetik özelliklerinden dolayı, ginkgolar büyük şehir parklarında ve cadde boylarında tercih edilen bir ağaç haline gelmiştir. Ekilen tohumlar kolay bir bakım süreci içinde büyüyebilmektedirler.
Ginkgolar penjing veya bonsai tarzı ağaç yetiştirmeye de müsaittirler. Yapay yöntemlerle boyutları küçük tutulabilmekte ve gerekirse yüzyıllarca muhafaza edilebilmektedirler.
Ginkgoların dayanıklılık derecesinin uç örnekleri Hiroşima'da görülmüştür. Atom bombasının patladığı noktaya 1-2 kilometre mesafede yer alan dört ginkgo ağacı, bu alanda patlamadan sağ çıkan ve hayatiyetini bugün de sürdüren yegane canlı varlıklardı (ayrıntılar ve fotoğraflar için bkz. (http://www.xs4all.nl/~kwanten/hiroshima.htm 5 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.).

Ginkgo yapraklarının özü flavonoid glükozidleri içermektedir ve ginkgolidler (Ginkgo özü bazlı ürünler) eczacılıkta giderek daha yaygın şekilde kullanılmaktadır. Mevcut bilimsel araştırmalar Alzaimer(Hafıza Kaybı, Unutkanlık) rahatsızlıklarında, hafıza güçlendirmede, başdönmesini önlemede ve zihinsel konstantrasyon arttırmada gingko özünün mutlak yararları bulunduğuna işaret etmekte olup, olası diğer faydalarına ilişkin çalışmalar sürmektedir.
Ginkgo enerji içeceklerine sıklıkla katılmakta ise de, maliyeti nedeniyle içeceklerde kullanılan oran çok düşük kalmakta, dikkate değer bir etki yaratmamaktadır. Enerji içecekleri etiketlerinde bazen anılan ginkgo bağlantılı yararlar, genellikle plasebo etkisinden ibarettir.
İleri yaşlardaki insanların kullanması tavsiye edilir.

Ginkgonun kan dolaşımı bozukları veya aspirin gibi pıhtılaşmayı yavaşlatıcı özellikleri olan ilaçları yüksek dozlarda alan kimselerde bazı istenmeyen etkileri görülebilmektedir. Ayrıca monoamine oxidaz engelleyici (MAOI) antidepresan lar alan kişilerce veya hamile kadınlarca kullanılması salık verilmemektedir. Yan etkiler kanama artışı, gastroentestinal rahatsızlıklar, mide bulantısı

Maclura pomifera (Yalancı portakal ağacı), Moraceae (dutgiller) familyasından 20 m'ye kadar boylanabilen geniş tepeli bir ağaç türü.
Lat. Maclura<William Maclure'a atfen, 19. yy.'da yaşamış ABD'li jeolog; pomifera<pomum=her türlü meyve, genellikle elma+fera=taşıyan, meyve taşıyan. Ağacın belirgin özelliğinin kocaman, küresel meyve taşımasından dolayı.
Maclura pomifera çok fazla boylanmayan, yaprağını döken, bir cinsli, iki evcikli(yani dişi ve erkek organlar ayrı ayrı çiçeklerde ve bu çiçekler ayrı ayrı ağaçlarda), vatanı Teksas, Arkansas(Osage halklarının bölgesi) olan, Moraceae, Dutgillerden familyasından bir ağaç. Teksas-Tommiks'den bildiğimiz Komançiler maklura'dan yaylarını yaparlarmış. Meyvelerini de sincaplardan ve çok eskiden mammutlardan başka bir hayvan yemezmiş.

Genç sürgünlerin rengi yeşilimsi-gri veya açık kahverenginde olup, çıplaktır ve üzerinde çok sayıda lentiseller bulunur. Sürgünler üzerinde dikenler bulunur. Sürgünler koparıldığında veya kesildiğinde süt görünümünde bir sıvı salgılar. Tepe tomurcuğu pseudoterminaldır. Tomurcuklar küçük, yandan basık, küre biçimindedir ve az sayıda pullarla örtülmüştür.
5–12 cm uzunluğundaki yaprakları uzun damla uçlu yumurta biçimindedir, üst yüzü parlak yeşil, alt yüzü açık yeşildir ve tam kenarlıdır. Bir cinsli iki evciklidir.
Birçok çekirdekli sulu meyvelerin bir araya gelmesinden oluşan agregat meyve (bileşik meyve) 10 cm çapında, portakal görünümünde, yeşil renklidir, ezildiğinde süt salgılar.

Taban suyu yüksek olan rutubetli yerlerde görülürse de, değişik toprak tiplerine uyum gösterebilir. Türkiye'de çit ve süs bitkisi olarak yetiştirilmektedir.

Vatanı Kuzey Amerika'nın güney batısıdır.

 Vikitür'de Maclura pomifera ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.
 Wikimedia Commons'ta Yalancı portakal ağacı ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Malta eriği diğer adıyla Yenidünya veya Eriobotrya japonica, Eriobotrya cinsine bağlı Çin'e özgü bir bitki türüdür. Japonya'da biwa (枇杷, びわ) olarak bilinir ve 1000 yıldan fazla bir süredir yetiştirilir. Subtropikal bölgelerden yumuşak iklimli bölgeler boyunca yayılım ve dağılım gösterir.
Kumlu veya killi topraklarda yetişir. Daha çok aşılama yoluyla, bazen de tohumdan üretilir.

Botanical and Horticultural Information on the Loquat (Traditional Chinese).
Badenes, M.L.; Canyamas, T.; Llácer, G.; Martínez, J.; Romero, C.; Soriano, J.M. (2003). "Genetic diversity in european collection of loquat (Eriobotrya japonica Lindl.)". Acta Horticulturae. 620 (620): 169-174. doi:10.17660/ActaHortic.2003.620.17. 
"Loquat Fruit Facts". California Rare Fruit Growers. 24 Ekim 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 29 Mart 2004. 
"Loquat". Purdue University Center for New Crops & Plant Products. 21 Mayıs 2000 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Loquat Growing in the Florida Home Landscape". IFAS Extension. University of Florida. 24 Ağustos 2000 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Eriobotrya japonica". Manual of the Alien Plants of Belgium. 9 Mayıs 2016. 28 Ekim 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
 Wikimedia Commons'ta Malta eriği ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Eriobotrya japonica ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Odun kömürü (veya halk arasındaki yaygın adıyla mangal kömürü), odunun veya diğer hayvansal ve bitkisel materyallerin, su ve uçucu bileşenlerini uzaklaştırmak amacıyla oksijensiz (veya çok az oksijenli) bir ortamda güçlü bir şekilde ısıtılmasıyla elde edilen hafif, siyah bir karbon kalıntısıdır.
Geleneksel olarak "kömür yakma" adı verilen bir piroliz işlemiyle, genellikle bir toprak yığını veya ocak (torluk) içinde, ısının odunun bir kısmının yakılmasıyla sağlandığı yöntemlerle üretilir. Günümüzde ise odun kömürü, modern endüstriyel tesislerde "retort" adı verilen kapalı kaplarda daha yüksek verimle üretilebilmektedir.
Odun kömürü, tarih boyunca metalurjide demir ve çelik üretiminde yakıt olarak, demircilikte, kimyasal indirgeyici ajan olarak, barut yapımında ve günümüzde yaygın olarak pişirme yakıtı (mangal) olarak kullanılmaktadır.

Odun kömürü üretimi, odun kaynaklarının bol olduğu bölgelerde antik çağlara kadar uzanmaktadır. Tarihsel olarak üretim, odun kütüklerinin konik bir yığın (torluk) haline getirilmesi, alt kısımdan hava girişine izin verilmesi ve yığının kademeli olarak yakılmasıyla gerçekleştirilirdi.
Bu hassas işlemi yöneten meslek grubu "kömürcüler" (İngilizce: colliers) olarak bilinirdi. Kömürcüler genellikle ormanlarda, yığınlarını (ocaklarını) beklemek için inşa ettikleri küçük kulübelerde izole bir yaşam sürerlerdi. Orta Avrupa gibi bölgelerde odun kömürü üretimi, tarihsel süreçte büyük çaplı ormansızlaşmanın ana nedenlerinden biri olmuştur.

Odun kömürü üretimi temel olarak odunun kısmen yakılması (geleneksel) veya dışarıdan ısıtılması (modern) prensibine dayanır.

Odunlar bir baca etrafında dizilir ve üzeri çim, toprak veya ıslak kil ile kaplanır. Yanma, bacadan başlatılır ve hava girişi kontrol edilerek odunun tamamen kül olması engellenir. Bu yöntemin verimliliği düşüktür; hacimce yaklaşık %50, ağırlıkça %25 verim elde edilir. Ayrıca, yanmamış metan gibi zararlı gazların atmosfere salınmasına neden olur.

Modern yöntemlerde, dökme demir veya çelikten yapılmış kapalı kaplar (retort) kullanılır. Bu sistemde, karbonizasyon sırasında açığa çıkan gazlar toplanarak işlemin ısısını sağlamak için tekrar yakılabilir. Bu yöntemle üretim verimliliği %35-40 oranlarına kadar çıkabilir ve çevreye daha az zarar verilir.
Karbonizasyon sıcaklığı ürünün kalitesini belirler:

300 °C: Kahverengi, yumuşak ve kolay alev alan bir kömür elde edilir.
700 °C ve üzeri: Sert, kırılgan ve tutuşması daha zor olan yüksek kaliteli siyah kömür elde edilir.

Ticari olarak satılan odun kömürleri üretim şekli ve hammaddesine göre sınıflandırılır:

Parça Odun Kömürü (Lump Charcoal): Doğrudan sert ağaçlardan (meşe, gürgen vb.) üretilen geleneksel kömürdür. Briketlere göre daha az kül bırakır ve daha doğal kabul edilir.
Briket Kömür (Briquette): Talaş ve odun atıklarının bir bağlayıcı (genellikle nişasta) ile sıkıştırılmasıyla elde edilir. Yanmayı kolaylaştırmak veya rengi ayarlamak için içine kömür tozu, kireçtaşı, boraks veya sodyum nitrat gibi katkı maddeleri eklenebilir.
Ekstrüde Kömür: Karbonize edilmiş odunun veya ham talaşın, bağlayıcı kullanılmadan yüksek basınç altında kütükler halinde sıkıştırılmasıyla üretilir.
Japon Kömürleri:
Binchōtan (Beyaz Kömür): Meşe odunundan (ubame oak) üretilen, metalik bir ses çıkaran, çok sert ve uzun süre yanan yüksek kaliteli bir kömürdür.
Ogatan: Talaştan yapılan briket kömürüdür.

Odun kömürü, Sanayi Devrimi öncesinde demir eritme ocaklarında birincil yakıt olarak kullanılmıştır. Fosil kömürüne (kok kömürü) kıyasla kükürt içeriğinin çok düşük olması, onu kaliteli çelik üretimi için vazgeçilmez kılmıştır. Günümüzde Brezilya gibi bazı ülkelerde hala çelik üretiminde indirgeyici ajan olarak kullanılmaktadır.

Dünyada ve Türkiye'de odun kömürünün en yaygın kullanım alanı mangal ve barbeküdür. Dumansız bir yakıt olarak kabul edilir, ancak kapalı alanlarda yakıldığında ölümcül karbonmonoksit zehirlenmelerine yol açabilir. Haiti gibi bazı ülkelerde, nüfusun büyük çoğunluğu (%75) yemek pişirmek için birincil yakıt olarak odun kömürü kullanır.

Odun kömürü, yüksek sıcaklıklarda buhar veya kimyasallarla işlenerek ("aktive edilerek") iç yüzey alanı ve gözenekliliği muazzam ölçüde artırılabilir; bu ürüne Aktif karbon denir. Aktif karbon, yüksek adsorpsiyon (yüzeye tutunma) kapasitesi sayesinde su ve hava filtreleme sistemlerinde, gaz maskelerinde ve tıpta zehirlenme vakalarında toksinlerin mideden emilmesini engellemek amacıyla yaygın olarak kullanılır.

Barut (kara barut) üretiminde kükürt ve güherçile ile birlikte ana bileşenlerden biridir. Söğüt ve asma ağacından yapılan kömürler, barut yapımında en çok tercih edilen türlerdir. Sanatta ise "füzen" veya "kömür kalem" olarak bilinir ve eskiz çalışmalarında kullanılır.

Odun kömürü üretimi, özellikle tropikal bölgelerde yasa dışı ve denetimsiz yapıldığında ciddi orman tahribatına yol açmaktadır. Brezilya'da pik demir üretimi için yapılan yasa dışı kömür üretimi Amazon ormanlarını tehdit etmektedir. Benzer şekilde Kongo Demokratik Cumhuriyeti'nde Virunga Milli Parkı'ndaki dağ gorillerinin yaşam alanları, yasa dışı kömür ticareti nedeniyle tehlike altındadır.
Avrupa'da satılan mangal kömürlerinin önemli bir kısmının, menşei belirsiz tropikal ağaçlardan üretildiği tespit edilmiştir. Ancak Namibya gibi bazı ülkelerde, istilacı çalı türlerinden (bush encroachment) sürdürülebilir kömür üretimi teşvik edilmektedir.

Biyolojik kömür (Biochar)
Aktif karbon
Piroliz
Barut

Manolya, manolyagiller (Magnoliaceae) familyasından Magnolia cinsini oluşturan her dem yeşil ve yaprak döken odunsu bitki türlerinin ortak adı.

Saçak kök yapısına sahiptirler. Çok kalın değildir. Genç sürgünler, tomurcuk ve agregat meyve pas rengi tüylerle sık bir biçimde örtülmüştür. Çok çatlaklı değildir. Yaşlandıkça çatlaklar oluşur. Kahverengindedir. Ucu küt ya da hafif sivri, dip tarafı kama şeklinde sonuçlanır.

Manolya türlerinin tabii alanı oldukça dardır. Kuzey Amerika'nın doğusu, Orta Amerika, Batı Hindistan ve de Doğu ve Güneydoğu Asya'yı içerir. Bugün manolyanın çok türü ve herhangi bir zamanda artırılan miktarı, Kuzey Amerika'nın büyük bir kısmında, Avrupa, Avustralya ve Yeni Zelanda'da süs ağacı olarak bulunabilir. Tür adını, Montpellierli Fransız botanikci Pierre Magnol'dan alır.
Manolyaların ilkel türler olduğu kabul edilir. Arıların yayılıp görünmesinden önce, çiçekler tozlaşmayı kın kanatlı böcekleri teşvik ederek sağlıyordu. Sonuç olarak, manolya çiçeklerinin dişi üreme organlarının (karpel) böceklerin yeme ve sürünmele zaralarından sakınacağı düşünülür M. acuminata'nın 20 milyon yıl öncesine tarihli fosilleşmiş türü bulundu.

Manolya, Mississippi ve Louisiana'nın resmi devlet çiçeğidir. Missisipi'de çiçeklerin bolluğu "Manolya Devleti" takma adına yansıdı.

Alt cins Magnolia: Anterler çiçeğin merkezinden çıkar. Yaprak döken veya her dem yeşil türlerdir. Çiçekler yapraklanmadan sonra açar. 

Çin her dem yeşil manolyası (Magnolia delavayi)
Fraser manolyası (Magnolia fraseri)
Top manolya (Magnolia globosa)
Büyük çiçekli manolya (Magnolia grandiflora)
Guatemala manolyası (Magnolia guatemalensis)
Magnolia lenticellata
Büyük yapraklı manolya (Magnolia macrophylla)
Ashe manolyası (Magnolia macrophylla subsp. ashei)
Meksika büyük yapraklı manolyası (Magnolia macrophylla subsp. dealbata)
Magnolia nitida
Japon büyük yapraklı manolyası (Magnolia obovata)
Houpu manolyası (Magnolia officinalis)
Siebold manolyası (Magnolia sieboldii)
Şemsiye manolya (Magnolia tripetala)
Magnolia virginiana
Wilson manolyası (Magnolia wilsonii)
Alt cins Yulania:  Anterler, kenardan ayrılarak çıkar. Yaprağını dökerler. Çiçekler yapraklanmadan önce açar. (M. acuminata dışında).
Hıyar ağacı (Magnolia acuminata)
Magnolia amoena
Magnolia biondii
Campbell manolyası (Magnolia campbellii)
Magnolia cylindrica
Dawson manolyası (Magnolia dawsoniana)
Yulan manolyası (Magnolia denudata)
Kobushi manolyası  (Magnolia kobus)
Mulan manolyası (Magnolia liliiflora)
Söğüt yapraklı manolya (Magnolia salicifolia)
Sargent manolyası (Magnolia sargentiana)
Sprenger manolyası (Magnolia sprengeri)
Yıldız manolya (Magnolia stellata)
Magnolia zenii
Magnolia hodgsonii
Magnolia sirindhorniae

Mor çiçekli manolya (M. × soulangeana)  (M. liliiflora x M. denudata)
Magnolia × wieseneri

Mazı, servigiller (Cupressaceae) familyasının Thuja cinsinden ağaç türlerine verilen ad. Doğu Asya ve Kuzey Amerika'nın batı bölgerinde yetişen ve odunu için ya da süs ağacı olarak başka ülkelerde de yetiştirilen kozalaklı ağaçlardır. Türkiye'de doğal olarak bulunmazlar ancak süs bitkisi olarak yetiştirilmektedir.

Genellikle piramitsi bir görünüm sergileyen mazı ağaçlarının ince, pulsu bir dış kabuğu ve lifli bir iç kabuğu vardır. Dalları ya yatay bir konumdadır ya da yukarı doğru yönelmiştir.
Sürgünlere karşılıklı olarak dizilen pulsu yapraklarının henüz olgunlaşmamış olanları iğnemsi biçimlidir. Ayrı dalların uçlarında oluşan yuvarlak biçimli erkek çiçek kümelerinin kırmızımsı ya da sarımsı rengine karşılık, oldukça küçük yapıdaki dili çiçek kümeleri leylağımsı yeşil renkleriyle ayırt edilir.
Ortalama 4-6 çift ince, esnek puldan oluşan yumurta biçimli kozalaklarının uzunlukları 8–16 mm arasında değişir.

Mazı ağacı kerestecilik ve yakacak olarak kullanılmasının dışında boyacılıkta ve eczacılıkta da kullanılır. Mazı yaprakları kaynatılarak yeşil renkte boya elde edilir; pamuk ve yün boyanmasında kullanılır.
Deri hastalıklarında mazı yaprağı tentürü, etbeni ve papilom gibi iyicil vejetasyonları gidermek amacıyla yerel olarak kullanılır.
Homeopatide, mazı tentüründen idrar yolları hastalıklarının tedavisinde yararlanılır.

Kore mazısı (Thuja koraiensis)
Batı mazısı (Thuja occidentalis)
Boylu mazı (Thuja plicata)
Japon mazısı (Thuja standishii)
Çin mazısı (Thuja sutchuenensis)

Menengiç  (Çitlembik)  (Pistacia terebinthus), sakız ağacıgiller (Anacardiaceae) familyasından bir ağaç türü.

Türkiye'de 2–3 m boylarında çalı veya 10 m'ye kadar boylanabilen ağaç formlarında görülebilmektedir. Karşılıklı dizilmiş bileşik yapraklar 5-11 parlak yaprakçıktan oluşur ve reçine kokusu verir. Kırmızımsı mor renkli çiçekler Mart ve Nisan aylarında görülür. Mürekkep meyve, küçük ve küre biçiminde olup olgunlaşınca yeşil ve maviye dönüşür. Tohumlar Eylül-Ekim aylarında olgunlaşır.

Drenajı iyi, hafif, kuru ve sıcak toprakları tercih eder. En iyi gelişmeyi alkali topraklarda yapar. Fazla boylanmaz ve yavaş büyür. Işık isteği yüksektir. İki evciklidir.

Tohum ve çelikle üretilir. Çelikle üretimde henüz olgunlaşmış yarı odunsu çelikler Temmuz ayında alınarak çoğaltılır.

Meyveleri çerez veya böreklerde iç malzemesi olarak tüketilir. Ayrıca meyvelerinden menengiç kahvesi, yağından bıttım sabunu yapılır.

Türkiye'deki sıcak bölgelerde özellikle Ege,Akdeniz ve Güneydoğu Anadolu'nun kırsal kesimlerinde yetişir.

Menengiç yörelere göre çitlenbik, çıtlık, çitemik, bıttım gibi farklı isimlerle anılır.
Örneğin Adana'nın Kozan ilçesinde Çıtımık olarak adlandırılır. Antalya ilinin Akseki ve Manavgat ilçelerinde çöğre veya sakızlak adıyla anılır. Burdur'un Bucak ilçesinde çıtlık denilir. Kürtçede ise Kezwan, Zazaca ise Kozun, Kızınîr ve Qıznaw olarak adlandırılmaktadır.

Cupressus sempervirens(Akdeniz Servisi), Cupressus cinsine bağlı Akdeniz'e özgü bir bitki türüdür. Yunanistan, Kıbrıs, İran, İsrail, Ürdün, Lübnan, Libya ve Türkiye'de bulunur. 90-1,700 m (295,28-5,58 ft) rakım aralığında yetişir.

Çok uzun ömürlüdür. 1000 yıldan fazla ömürleri olabilmektedir. Türkiye'de en geniş yayılımı 436 hektar ile Antalya Köprülü Kanyon Milli Parkı içerisinde yapmaktadır. Kuraklığa dayanıklı oluşu özel toprak isteğinin olmaması ve yangına dayanıklı olması gibi sebeplerden dolayı ağaçlandırma için uygun bir türdür. Çok az yağış alan çeşitli bölgelerde diğer pinales üyeleri ve servi ile yapılan dikimlerin ardından yüzde 90 oranında servi türünün canlı kaldığı tespit edilmiştir. Servi kökleri ile toprağı çok iyi kavradığından dolayı erozyonu gözle görülür ölçüde engellemiştir. Çeşitli bölgelerde narenciye bahçelerinin  etrafında rüzgar önleyici olarak dikilmektedir. Dayanıklı ve ucuz bir tür olan Akdeniz Servisi kent ormancılığı için tercih edilen bir türdür. Diğer orman ağaçlarına göre Akdeniz Servisi yangınlara karşı daha dayanıklıdır. Servi mezarlık ağacı olarak da bilinir. Bunun nedeni mezarlıklara bol miktarda dikilmesidir. Batıl bir inanışa göre ölenlerin ruhları bu ağaç sayesinde göklere yükselir. Ayrıca rüzgarı önleyici set etkisi de vardır. İran Yezd Eyaletinde bulunan en az 4 bin yaşında olduğu tahmin edilen Eberkuh Servisinin boyu 28 metre gövde çapı 4 metre dalları ise 2.5 metreyi bulmaktadır.
Tür adı olan sempervirens, Latincede "her dem yeşil" anlamındaki bir kelimeden gelmektedir.

Boyu 35 metreye kadar uzayabilir. Yılda 1 metreye kadar büyüyebilir. Koyu yeşil renkli, yoğun spreyler halinde yaprakları vardır. Yapraklar pullu, 2–5 mm uzunluğunda ve yuvarlak (düzleşmemiş) sürgünler şeklindedir. Tohum kozalakları oval veya dikdörtgen, 25–40 mm uzunluğunda, 10-14 pullu, önce yeşil, tozlaşmadan yaklaşık 20-24 ay sonra kahverengi renge dönüşür. Erkek kozalaklar 3–5 mm uzunluğundadır ve kış sonlarında polen salgılarlar. Seiridium cardinale mantarının neden olduğu selvi kanserine karşı orta derecede hassastır ve bu hastalığın yaygın olduğu yerlerde yoğun ölümlere maruz kalabilir.

Cupressus sempervirens türüne bağlı alttürler (2024):

Farjon, A. (2005). Monograph of Cupressaceae and Sciadopitys. Royal Botanic Gardens, Kew. 1-84246-068-4.
Zsolt Debreczy, Istvan Racz (2012). Conifers Around the World (1.1editör=Kathy Musial bas.). DendroPress. s. 1089. ISBN 978-9632190617. 
Panconesi, A. 2007 The cypress from myth to future. [Italian] 456 p. Ed. Centro Promozione Pubblicità, 9788888228204
Farjon, A. & D. Filer (2013) In: An Atlas of the World's conifers. An analysis of their distribution, biogeography, diversity and conservation status. Brill, Leiden & Boston. 512 pp.
Krüssmann, G. (1983) Handbuch der Nadelgehölze, 2. Auflage: Paul Parey, Berlin & Hamburg
L. (1753) In: Sp. Pl. 2: 1002.
Schroeter, A.L. & Panasiuk, V.A. (1999) Dictionary of plant names: Koeltz Scientific Books, Koenigstein
Taylor, S. (1984) A traveller's guide to the woody plants of Turkey: Redhouse Press, Istanbul
Vidakovic, M. (1982) Cetinjace – morfologija I varijabilnost: Jugoslavenska Akademija Znanosti I Umjetnosti; SNL, Zagreb
Farjon, A. (2010) In: A Handbook of the World's Conifers.Vol. 1 & 2. E. J. Brill, Leiden & Boston. 1112 pp.
López Gonzáles, G.A. (2001) Los árboles y arbustos de la Península Ibérica e Islas Baleares, Vol. 1: Ediciones Mundi-Prensa, Madrid
Mitchell, A. (1976) Elseviers bomengids: Elsevier, Amsterdam
Wrobel, M. & Creber, G. (1996) Elsevier's dictionary of plant names: Elsevier, Amsterdam
Bean, W.J. (1980) Trees and shrubs hardy in the British Isles, ed. 8, Vols. 1-4: John Murray, London
Hegi, G. (1981) Illustrierte Flora von Mittel-europa, Band 1, Teil 2 [third edition]: Verlag Paul Parey, Berlin - Hamburg
Zsolt, D. & Rácz, I. (2000) Fenyok a föld körül: Dendrológiai Alapítvány, Budapest

 Wikimedia Commons'ta Cupressus sempervirens ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Cupressus sempervirens ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Ekonomik olarak önemli miktarda suyu depolayabilen (yüksek permeabiliteli) ve yeterince hızlı taşıyabilen (iletken) geçirimli jeolojik birimlerdir. Akiferler, yer altı sularını tutması ve çekilebilmesi için, yüksek porozite (gözeneklilik) ve permeabiliteye (geçirgenlik) sahip olmalıdır. Pekişmemiş kumlar ve çakıllar, kum taşları, konglomeralar, kireç taşları, dolomitler, bazalt akıntıları, çatlaklı plütonik ve metamorfik kayaçlar akifer olarak nitelendirilen kayaçlardır.

Akiferler yüzeye yakın yerden 9.000 metreden (30.000 ft) daha derine doğru meydana gelir. Yüzeye yakın olanların sadece su temini ve sulama için kullanılması daha olası değil, aynı zamanda yerel yağışlarla yenilenme olasılığı da daha yüksek. Birçok çöl bölgesinin içinde veya yakınında yeraltı suyu kaynakları olarak kullanılabilecek kireçtaşı tepeleri veya dağları vardır. Kuzey Afrika'daki Atlas Dağları'nın bir kısmı, Lübnan ve Lübnan Karşıtı, Suriye ile Lübnan arasında, Umman'daki Jebel Akhdar, Sierra Nevada'nın bazı kısımları ve Amerika Birleşik Devletleri'nin güneybatısındaki komşu sıradağlar, kendileri için sömürülen sığ akiferlere sahiptir. Su. Aşırı kullanım, pratik sürdürülebilir verimin aşılmasına yol açabilir; yani, doldurulabilecek olandan daha fazla su alınır. Libya ve İsrail gibi bazı ülkelerin kıyı şeridinde, nüfus artışıyla ilişkili artan su kullanımı, su seviyesinin düşmesine ve ardından yeraltı suyunun denizden gelen tuzlu su ile kirlenmesine neden olmuştur. Bir plaj, bir akiferi görselleştirmeye yardımcı olacak bir model sağlar. Kuma bir delik açılırsa, çok ıslak veya doymuş kum sığ bir derinliğe yerleştirilecektir. Bu delik ham bir kuyu, ıslak kum bir akiferi temsil ediyor ve bu delikteki suyun yükseldiği seviye su tablasını temsil ediyor. 2013 yılında Avustralya, Çin, Kuzey Amerika ve Güney Afrika açıklarındaki kıta sahanlıklarının altında büyük tatlı su akiferleri keşfedildi. Ekonomik olarak işlenebilir içme suyuna dönüştürülebilecek tahmini yarım milyon kübik kilometre "düşük tuzlu" su içerirler. Rezervler, okyanus seviyeleri düştüğünde ve 20.000 yıl önce buzul çağı sona erene kadar su altında olmayan kara alanlarında yağmur suyu toprağa girdi. Hacmin, 1900'den beri diğer akiferlerden çıkarılan su miktarının 100 katı olduğu tahmin edilmektedir.

Bir Akitard Dünya'da bir Akiferden diğerine yeraltı suyunun akışını kısıtlayan bir bölgedir. Bir aquitard bazen, tamamen geçirimsiz ise, su havuzu veya su füjü olarak adlandırılabilir. Akitardlar, düşük hidrolik iletkenliğe sahip kil veya gözeneksiz kaya katmanlarından oluşur.

Yer altı suyu, Dünya'nın sığ yeraltının hemen hemen her noktasında bir dereceye kadar bulunabilir, ancak akiferlerin mutlaka tatlı su içermesi gerekmez. Yer kabuğunun iki bölgeye ayrılabilir: doymuş bölge veya altı suyu bölge tüm alanlarda su ile doldurulur (örneğin, su havzası akitardlar, vs.) ve doymamış bölge (aynı zamanda vadoz bölgesi), orada Hala biraz su içeren, ancak daha fazla suyla doldurulabilen hava cepleridir.
Doymuş, suyun basınç yüksekliğinin atmosferik basınçtan daha yüksek olduğu anlamına gelir (gösterge basıncı> 0'dır). Su tablasının tanımı, basınç yüksekliğinin atmosferik basınca eşit olduğu yüzeydir (burada gösterge basıncı = 0).
Basınç yüksekliğinin negatif olduğu su tablasının üzerinde doymamış koşullar oluşur (mutlak basınç asla negatif olamaz, ancak gösterge basıncı olabilir) ve akifer malzemesinin gözeneklerini tam olarak doldurmayan su emilir. Su içeriği doymamış bölge yüzeyi tarafından yerinde tutulur yapışma kuvvetlerinin ve su tablasının (sıfır üzerinde yükselir göstergesi basınç izobar ile) kapiler etki altı suyu yüzeyi üzerinde küçük bir bölge doyurulması için (kılcal saçak) atmosferik basınçtan daha düşük. Bu, gerilim doygunluğu olarak adlandırılır ve su içeriği temelinde doygunluk ile aynı değildir. Kılcal bir saçaktaki su içeriği, serbest yüzeyden uzaklaştıkça azalır. Kılcal başlık, toprak gözenek boyutuna bağlıdır. Daha büyük gözenekli kumlu topraklarda baş, çok küçük gözenekli killi topraklarda olduğundan daha az olacaktır. Killi bir topraktaki normal kılcal yükselme 1,8 m'den (6 ft) daha azdır ancak 0,3 ila 10 m (1 ila 33 ft) arasında değişebilir.
Küçük çaplı bir tüpteki suyun kılcal yükselmesi aynı fiziksel süreci içerir. Su tablası, akifere inen ve atmosfere açık olan büyük çaplı bir boruda (örneğin bir kuyu) suyun yükseleceği seviyedir.

Akiferler, tipik olarak iyi veya su, ekonomik bir miktar üretmek yeraltı bölgelerini doymuş yay (örneğin, kum ve çakıl veya kırık kaya genellikle iyi aquifer malzemeleri olun).
Akitart, yeraltı suyunun bir akiferden diğerine akışını kısıtlayan Dünya içinde bir bölgedir. Tamamen geçirimsiz bir aquitard, su birikintisi veya su akışı olarak adlandırılır. Akitardlar, düşük hidrolik iletkenliğe sahip kil veya gözeneksiz kaya katmanlarından oluşur.
Dağlık alanlarda (veya dağlık bölgelerdeki nehirlerin yakınında), ana akiferler tipik olarak konsolide olmayan alüvyonlardır. Enine kesit olarak (akiferin iki boyutlu bir dilimine bakıldığında) değişen kaba ve ince malzeme katmanları gibi görünen, su süreçleri (nehirler ve akarsular) tarafından çökeltilen çoğunlukla yatay malzeme katmanlarından oluşur. Kaba malzemeler, onları hareket ettirmek için gereken yüksek enerji nedeniyle, kaynağa daha yakın (dağ cepheleri veya nehirler) bulunma eğilimindeyken, ince taneli malzeme onu kaynaktan (havzanın daha düz kısımlarına veya üst kıyıya) daha uzak hale getirecektir. alanlar - bazen basınç alanı olarak adlandırılır). Kaynağın yakınında daha az ince taneli birikintiler olduğundan, burası akiferlerin genellikle serbest olduğu (bazen yükleme havuzu alanı olarak adlandırılır) veya kara yüzeyi ile hidrolik iletişim içinde olduğu bir yerdir.

Akifer türleri spektrumunda iki uç üye vardır; sınırlı ve sınırsız (arada yarı sınırlı olmak üzere). Sınırsız akiferlere bazen su tablası veya yeraltı akiferleri de denir, çünkü bunların üst sınırları su tablası veya yeraltı suyu yüzeyidir. (Bakınız Biscayne Aquifer.) Tipik olarak (ancak her zaman değil), belirli bir konumdaki en sığ akifer serbesttir, yani kendisiyle yüzey arasında sınırlayıcı bir katman (akikard veya akuikül) yoktur. "Tünemiş" terimi, kil tabakası gibi düşük geçirgenliğe sahip bir birim veya tabakanın üzerinde biriken yer altı suyunu ifade eder. Bu terim genellikle, bölgesel olarak geniş bir akiferden daha yüksek bir yükseklikte meydana gelen küçük bir yerel yeraltı suyu alanını ifade etmek için kullanılır. Tünemiş ve serbest akiferler arasındaki fark, büyüklükleridir (tünemiş daha küçüktür). Sıkışmış akiferler, genellikle kilden oluşan, sınırlayıcı bir katman tarafından üstlenen akiferlerdir. Sınırlayıcı katman, yüzey kontaminasyonuna karşı bir miktar koruma sağlayabilir.
Sınırlı ve sınırsız arasındaki ayrım jeolojik olarak net değilse (yani, açık bir sınırlayıcı katmanın olup olmadığı bilinmiyorsa veya jeoloji daha karmaşıksa, örneğin çatlaklı bir ana kaya akiferi), bir akiferden geri dönen depolama değerinin değeri testi belirlemek için kullanılabilir (her ne kadar serbest akiferlerdeki akifer testleri, kapalı akiferlerden farklı şekilde yorumlanmalıdır). Kapalı akiferler çok düşük depolama değerlerine sahiptir (0.01'den çok daha az ve 10−5 kadar az), bu da akiferin, akifer matrisi genişleme mekanizmalarını ve her ikisi de oldukça küçük miktarlarda olan suyun sıkıştırılabilirliğini kullanarak su depoladığı anlamına gelir. Sınırsız akiferlerin depolama alanları vardır (tipik olarak daha sonraspesifik verim). 0.01'den (yığın hacmin %1'i) fazla; akiferin gözeneklerini fiilen boşaltma mekanizması ile suyu depodan salarlar, nispeten büyük miktarlarda su salarlar (akifer malzemesinin boşaltılabilir gözenekliliğine veya minimum hacimsel su içeriğine kadar).

Olarak izotropik ise akiferlerden veya tabakaların aquifer hidrolik iletkenliği (K) her yönde akışı için eşit olan anizotropik koşullar bu özellikle yatay (Kh) ve dikey (kV) anlamda farklılık göstermektedir.
Bir veya daha fazla akitardlı yarı sınırlı akiferler, ayrı katmanlar izotropik olduğunda bile anizotropik bir sistem olarak çalışır, çünkü bileşik Kh ve Kv değerleri farklıdır (bkz. Hidrolik geçirgenlik ve hidrolik direnç).
Bir akiferdeki drenajlara veya kuyulara akışı hesaplarken, drenaj sisteminin ortaya çıkan tasarımı hatalı olabileceğinden anizotropi dikkate alınmalıdır.

Bir akiferi düzgün bir şekilde yönetmek için özelliklerinin anlaşılması gerekir. Bir akiferin yağışa, kuraklığa, pompalamaya ve kirlenmeye nasıl tepki vereceğini tahmin etmek için birçok özelliğin bilinmesi gerekir. Yağış ve kar erimesinden yeraltı suyuna nereden ve ne kadar su girer? Yeraltı suyu ne kadar hızlı ve hangi yöne hareket eder? Yerden kaynak olarak ne kadar su ayrılır? Sürdürülebilir bir şekilde ne kadar su pompalanabilir? Bir kontaminasyon olayı ne kadar çabuk bir kuyuya veya kaynağa ulaşır? Akifer özelliklerinin anlaşılmasının gerçek akifer performansıyla ne kadar doğru eşleştiğini test etmek için bilgisayar modelleri kullanılabilir. Çevresel düzenlemeler, potansiyel kontaminasyon kaynaklarına sahip alanlarınhidrolojik edilmiştir, özelliği.

Gözenekli akiferler tipik olarak kum ve kumtaşında oluşur. Gözenekli akifer özellikleri, çökelme tortul ortamına ve daha sonra kum tanelerinin doğal sementasyonuna bağlıdır. Bir kum kütlesinin biriktirildiği ortam, kum tanelerinin yönünü, yatay ve dikey değişimleri ve şeyl katmanlarının dağılımını kontrol eder. İnce şeyl tabakaları bile yeraltı suyu akışının önündeki önemli engellerdir. Tüm bu faktörler, kumlu akiferlerin gözenekliliğini ve geçirgenliğini etkiler. Sığ deniz ortamlarında ve rüzgârla savrulan kumul ortamlarında oluşan kumlu yataklar nehir ortamlarında oluşan kumlu tortular düşük ila orta derecede geçirgenliğe sahipken, orta ila yüksek geçirgenliğe sahiptir. Yağış ve kar erimesi, akiferin yüzeye yakın olduğu yerde yeraltı suyuna girer. Yeraltı suyu akış yönleri, kuyulardaki ve kaynaklardaki su seviyelerinin potansiyometrik yüzey haritalarından belirlenebilir. Akifer testleri ve kuyu testleri, gözenekli bir akife

Arazi bozulması, biyofiziksel çevrenin değerinin, arazi üzerinde etkili olan insan kaynaklı süreçlerin kombinasyonundan etkilendiği bir süreçtir. Arazide, zararlı veya istenmeyen bir değişiklik ya da rahatsızlık olarak algılanır. Doğal afetler bu kapsamın dışında olmakla birlikte insan faaliyetleri, taşkın ve çalı yangınları gibi olaylar dolaylı olarak etkileyebilir.
Arazi bozulması, tarımsal üretkenlik, çevre ve bunun gıda güvenliği üzerindeki etkileri nedeniyle 21. yüzyılın önemli bir konusu olarak kabul edilmektedir. Dünyadaki tarım arazilerinin% 40'ına kadar ciddi şekilde bozulduğu tahmin edilmektedir.
Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli'ne göre: "Dünyanın buzsuz arazi alanının yaklaşık dörtte biri insan kaynaklı bozulmaya tabidir. Tarım alanlarından toprak erozyonunun şu anda toprak oluşum oranından 10 ila 20 kat daha yüksek olduğu tahmin edilmektedir.”

Arazi Bozulması Ekonomisi Girişimi - Ana Sayfa

Arazi kullanımı, bir arazi parçasında olup bitenleri tanımlayan genel bir terimdir. Arazi kullanımından elde edilen faydaların yanı sıra insanların orada gerçekleştirdiği arazi yönetimi faaliyetlerini de kapsar. Arazi kullanımı için şu kategoriler kullanılır: orman arazisi, ekili arazi (tarım arazisi), otlak, sulak alanlar, yerleşim yerleri ve diğer araziler. İnsanların araziyi kullanma biçimi ve arazi kullanımının nasıl değiştiği, çevre üzerinde birçok etkiye sahiptir. İnsanların arazi kullanım tercihlerinin ve değişikliklerinin etkileri arasında örneğin kentsel yayılma, toprak erozyonu, toprak bozulması, arazi bozulması ve çölleşme yer alır. Arazi kullanımı ve arazi yönetimi uygulamaları, su, toprak, besin maddeleri, bitkiler ve hayvanlar dahil olmak üzere doğal kaynaklar üzerinde büyük bir etkiye sahiptir.
Arazi kullanımındaki değişim, "bir arazi kullanım kategorisinden diğerine geçiş" anlamına gelir. Arazi kullanımındaki değişim, fosil yakıt kullanımıyla birlikte, baskın bir sera gazı olan karbondioksitin başlıca antropojenik kaynaklarıdır. İnsan faaliyetleri, arazi örtüsü değişiminin en önemli nedenidir ve insanlar bu değişikliklerin çevresel sonuçlarından doğrudan etkilenirler. Örneğin, ormansızlaşma (önceden ormanlık alanların sistematik ve kalıcı olarak başka amaçlar için dönüştürülmesi), tarihsel olarak arazi kullanımı ve arazi örtüsü değişiminin başlıca kolaylaştırıcısı olmuştur
Arazi değişiminin incelenmesi, çok çeşitli verilerin ve çeşitli veri toplama yöntemlerinin sentezlenmesine dayanır. Bunlar arasında arazi örtüsünün izlenmesi ve değerlendirilmesi, risk ve kırılganlığın modellenmesi ve arazi değişimi modellemesi yer alır.

Arazi yönetimi, arazi kaynaklarının (hem kentsel hem de kırsal ortamlarda) kullanımını ve gelişimini düzenleyen ve yöneten süreçlerin bütünüdür. Arazi kaynakları; organik tarım, yeniden ağaçlandırma, su yönetimi ve eko-turizm gibi farklı amaçlara yönelik projelerde kullanılabilmektedir. Arazi yönetimi uygulamaları, karasal ekosistemler üzerinde olumlu ya da olumsuz etkiler yaratabilmektedir. Arazinin aşırı veya hatalı kullanımı, arazi üretkenliğinin düşmesine, doğal dengenin bozulmasına ve ekosistem hizmetlerinin zayıflamasına yol açabilmektedir.
Arazi yönetimi, düzenli olarak artan nüfusa paralel biçimde arazi kaynaklarının etkin ve sürdürülebilir kullanımını sağlamak, doğal çevrenin yapısal bütünlüğünü korumak, yaşanabilir yerleşim alanları oluşturmak, su havzaları ve sulak alanları korumak, teknik altyapı alanlarını geliştirmek ve arazi ile yapılar üzerinden elde edilen vergi ve harçlar yoluyla kamu hizmetlerini desteklemek amacıyla geliştirilen politika ve uygulamalara ilişkin karar verme sürecidir. Bu yönüyle arazi yönetimi, hukuki, teknik, ekonomik ve yönetsel boyutları olan bütüncül bir kamu yönetimi alanı olarak değerlendirilmektedir.
Arazi yönetimi kapsamında genel olarak beş ana fonksiyon tanımlanmaktadır:
Arazi mülkiyeti: Tapu kadastro sistemleri ve mülkiyet haklarının tanımlanması ve kayıt altına alınması
Arazi kullanımı: Kentsel ve kırsal alanlarda planlama, uygulama ve politika geliştirme süreçleri
Arazi geliştirme: Planların uygulanması, imar faaliyetleri ile izleme ve denetim mekanizmaları
Arazi değeri: Taşınmazların ekonomik değerinin belirlenmesi ve değerleme haritalarının oluşturulması
Arazi bilgi altyapısı: Arazi ve kent yönetimine ilişkin Coğrafi Bilgi Sistemleri, veri setleri ve mekânsal bilgi altyapıları
Bu fonksiyonlar birlikte ele alındığında, arazi yönetimi sistemlerinin sürdürülebilir kalkınma, çevresel koruma ve sosyal adalet hedefleri açısından kritik bir rol üstlendiği kabul edilmektedir.

Ardıç, servigiller (Cupressaceae) familyasından Juniperus cinsine ait çam ailesinden iğne yapraklı ağaç ve çalı formundaki taksonların ortak adı.
Üremesi için bir başka türe bağlı olabilmektedir. Ardıç tohumları yere dökülür ancak bu tohumlar bir ardıç kuşu tarafından yenmedikçe çimlenme gerçekleşmez. Ardıç kuşunun sindirim sisteminde ardıç ağacının tohumlarının kabukları açılır. Ardıç kuşu dışkısı ile birlikte toprağa karışan tohumlar kolayca çimlenir.
2011 yılında dünyada bir ilk olarak Tarım ve Orman Bakanlığınca Ardıç Fidanın üretimini suni şekilde gerçekleştirebilmişlerdir. 2011 ile 2018 yılları arasında 25 milyon fidan suni şekilde üretilmiştir. Ayrıca kuraklığa dayanıklı türlerin desteklenmesi açısından Orman Genel Müdürlüğü tarafından Kazakistan'dan Kırgızistan, Tacikistan, doğu Özbekistan ve Türkmenistan, kuzey ve doğu Afganistan, kuzey Pakistan ve Keşmir'de doğal olarak yetişen Juniperus seravschanica türü yetiştirilmeye başlanmıştır.

Türkiye'deki en eski ardıç ağacının Konya, Taşkent Alata (Balcılar)'da bulunduğu iddia edilmektedir. Bu iddiaya göre bin veya 2300 yaşında olan bu ağaca yöresel olarak ağıl ağaç denilmektedir.
Ardıç tohumları pek çok hastalığın tedavisinde "bitkisel ilaç" olarak yaygın bir biçimde kullanılmaktadır. Ardıç tohumları yemeklere koku ve tat vermek maksadıyla da kullanılırlar - özellikle yağlı et yemeklerinde yemeği "hafifletmek"te de çok yararlıdır.

Seksiyon Juniperus
Alt seksiyon Juniperus
Adi ardıç (Juniperus communis)
Sahil ardıcı (Juniperus conferta)
Mabet ardıcı (Juniperus rigida)
Alt seksiyon Oxycedrus
Azorlar ardıcı (Juniperus brevifolia)
Kanarya Adaları ardıcı (Juniperus cedrus)
Formoza ardıcı (Juniperus formosana)
Ryukyu Adaları ardıcı (Juniperus lutchuensis)
Katran ardıcı (Juniperus oxycedrus)
Büyük kozalaklı ardıç (Juniperus macrocarpa)
Alt seksiyon Caryocedrus
Andız (Juniperus drupacea)
Seksiyon Sabina
Eski Dünya türleri
Çin ardıcı (Juniperus chinensis)
Mekong ardıcı (Juniperus convallium)
Boylu ardıç (Juniperus excelsa)
İran ardıcı (Juniperus polycarpos)
Kokulu ardıç (Juniperus foetidissima)
Kara ardıç (Juniperus indica)
Komarov ardıcı (Juniperus komarovii)
Fenike ardıcı (Juniperus phoenicea)
Afrika ardıcı (Juniperus procera)
Ibuki ardıcı (Juniperus procumbens)
Xinjiang ardıcı (Juniperus pseudosabina)
Himalaya ardıcı (Juniperus recurva)
Sabin ardıcı (Juniperus sabina)
Sichuan ardıcı (Juniperus saltuaria)
Orta Asya ardıcı (Juniperus semiglobosa)
Pulsu ardıç (Juniperus squamata)
İspanya ardıcı (Juniperus thurifera)
Tibet ardıcı (Juniperus tibetica)
Himalaya kara ardıcı (Juniperus wallichiana)
Yeni Dünya türleri
Juniperus angosturana
Meksika ardıcı (Juniperus ashei)
Batı Hint ardıcı (Juniperus barbadensis)
Bermuda ardıcı (Juniperus bermudiana)
Blanco ardıcı (Juniperus blancoi)
Kaliforniya ardıcı (Juniperus californica)
Pembe kozalaklı ardıç (Juniperus coahuilensis)
Comitán ardıcı (Juniperus comitana)
Timsah ardıcı (Juniperus deppeana)
Durango ardıcı (Juniperus durangensis)
Ağlayan ardıç (Juniperus flaccida)
Gamboa ardıcı (Juniperus gamboana)
Sürünücü ardıç (Juniperus horizontalis)
Jalisco ardıcı (Juniperus jaliscana)
Tek tohumlu ardıç (Juniperus monosperma)
Dağ ardıcı (Juniperus monticola)
Batı ardıcı (Juniperus occidentalis)
Utah ardıcı (Juniperus osteosperma)
Kırmızı kozalaklı ardıç (Juniperus pinchotii)
Saltillo ardıcı (Juniperus saltillensis)
Kayalık Dağları ardıcı (Juniperus scopulorum)
Standley ardıcı (Juniperus standleyi)
Kurşun kalem ardıcı (Juniperus virginiana)

Av kanunu, çeşitli balık ve yabani hayvanların öldürülmesi veya ele alınması eylemlerine sınırlama ve düzenleme getirmektedir. Bu kanunlar balıkçılık veya avcılığın belli bir zamanda yasaklanmasına, avlanabilecek maksimum hayvan sayısının sınırlanmasına ve limitli eşya ve olta kullanımını sağlamaya yaramaktadır. Avcılar, balıkçılar ve kanunu tasarlayanlar evren ve popülasyonu koruyabilmek için bu tarz kanunların çıkması gerektiğini birlikte onaylamışlardır. Av kanunları ayrıca av lisansı ücretlerini ve hayvan koruma bütçelerini ayarlamakla da ilgilenir. Genel olarak yabani hayatın koruma altına alınmasıyla ilgilidir.

Büyük Britanya'da orman kanunları olduğu için av kanunları bunun dışında sayılmaktaydı. I. William döneminde kralın geyiklerini öldürmek büyük suçlardan biriydi. Büyük Britanya'da belli bir üne, saygıya ve konuma ulaşmış avcılar uzun süre avlanabiliyorlardı. 1828 yılında gece avlanmaya yasak getirilmesi ve 1831'de avlanmaya sınırlamalar konulması Büyük Britanya'nın bu duruma önem verdiğini göstermektedir. 1723 yılında Büyük Britanya geceleri avlanan ve hayvan inlerine baskınlar yapan Siyahlılar adlı grup nedeniyle bir kanun hazırlamış ve kaçak avlanmaya bir son vermiştir fakat asıl av kanunları (büyük kapsamda) IV. William zamanında oluşturulmuştur. IV. William'ın dönemindeki av kanunlarına göre eğer ki avlanmak istiyorsanız bunu şehir içinde yapamazsınız. Şehir içinde sadece kendinize ait mekanlarda avlanabilirsiniz. Genel olarak bu dönemde insanlar şehir dışında avlanmayı tercih etmişlerdir.

Amerika Birleşik Devletleri'nin erken tarihinde kuşların ve yabani hayvanların yok edilmesi konusunda bir adım atılmamıştı. Yüksek ihtimal getirilen ilk kanunla birlikte 1817'de Massachusetts eyaletinde belirli hayvanlar ve kuşların yok edilmesi av olarak sayılmaya başlandı. Her eyalet bu tarihten sonra kendi av kanunlarını kurmaya başladı. Bu durum hem kanunun bölgesel olmasını hem de realistik olmasını sağladığından diğer ülkelere göre hayvanlar daha çok korundu.
1900 yılında Amerika Birleşik Devletleri Kongresi'nden Lacey Pakt'ı geçti. Bu kanunlara göre önemli yabani hayvanları, kuşları ve balıkları avlamak isteyenler Birleşmiş Milletler Ziraat Departmanı'ndan Tarım Lisansı almak zorundaydı. Bundan sonraki 10 yılda önemli ilaveler ve yasa değişikleri kuş ve hayvan yumurtalarını, hamile hayvanları ve bebek hayvanları korumak amacıyla yapıldı. 1910 yıllarında artık avlanmak daha önemli bir iş hâline geldiği gibi avlanmak daha prestijli olmuştu.
Daha sonra Amerika Birleşik Devletleri Kongresi ülkeye gelen göçmen kuşların olduğunu ve belirli olan düzeni bozmamak amacıyla yeni bir yasa daha hazırlamak istedi 4 Mart 1913 tarihinde Weeks-McLean kanunları kongreden onay gördü ve yasa olarak kabul edildi:
"Kuzey'de ve Güney'deki Tüm yabani kazlar, yabani kuğular, yağmurkuşları, çulluklar, güvercinler, diğer göçmen kuşlar ve böcekçil kuşları rahat bırakın ve avlamayın. Bu hayvanların korunması bizzat Birleşmiş Milletler Hükûmeti tarafından yapılacak ve bu kanunu sadece kongre düzenleyebilecektir. Ziraat Departmanı ise bu kanunları değerlendirecek ve bir önceki paragrafta anlatılanlar için öneri sunabilecektir fakat yeni bir kanun ekleme yetkisine sahip olmayacaktır."
Bu kanunların en büyük etkisi -ve en geniş kapsamdaki yararı- bahar aylarında yabani kümes hayvanlarının vurulmasını önlemektir. Bu kanun çıkmadan önce Mississippi Nehri Vadisi'nde bu olay çok yaygındı. Daha sonrasında, 1918'de kongre, 1918 Göçmen Kuşları Koruma Antlaşması'nı imzaladı.

Ağaç sınırı ya da ağaç hattı, ağaç çizgisi (İngilizce treeline, tree line), dikey (dağlarda) ya da yatay (Kutup, çöl ve bozkırlarda) uç bölgelerde ağaçların sıcaklık ve nem yetersizliğinden büyüyemeyip ilerleyişinin durduğu habitat sınırı. Bir bakıma ağaçların yaşam sınırı olup ağaç yetişmeyen bölge sınırı, ağaç yetişmeyen yükseklik sınırı, ağaç büyüme üst sınırı olarak da adlandırılır.
Bazen eş anlamlı kullanılan orman sınırı (İngilizce timberline, forest line) ise, orman örtüsünün kapalılığı kaybolmadan (en azından doğal gençleştirme koşullarının devam ettiği ışıklı kapalılık seviyesinde) uzanabildiği sınıra denir.

Dağ (alp) ağaç ve orman sınırı
dağ orman sınırı, doğal koşullar altında, ormanın, kapalılığı kaybolmadan (en azından doğal gençleştirme koşullarının devam ettiği ışıklı kapalılık seviyesinde) çıkabildiği son rakım.
dağ ağaç sınırı, kapalılığın kaybolduğu (serbest durum) ve ağaçların, asgari düzeyde de olsa (5 m) boylarını koruyarak ulaşabildikleri rakım. Dağ ağaçsınırı tohumun olgunlaşabilme sınırı olarak da adlandırılır.
dağ kötürüm ağaç sınırı, ağaç formundaki türlerin, 5 metrenin altına düşen boyları ile ağaççık ve hatta çalı halini alarak; zor koşullar yüzünden, normal habitatları bozulmuş bir hâlde ulaşabildikleri rakım.
Kutup (polar) ağaç ve orman sınırı
Bozkır (step) ağaç ve orman sınırı

Bazı tipik arktik ve alpin ağaç sınırı oluşturan vejetasyon örnekleri (ki çoğu çam, ladin, köknar gibi kozalaklı ağaçlardır):

Larix gmelinii
Larix gmelinii
Pinus cembra
Pinus mugo
Betula pubescens subsp. tortuosa
Türkiye'de en üst dağ orman sınırı Nemrut Dağı (Bitlis)'nda 2800–2900 m rakımlarda huş (Betula) ağacının çizdiği sınırdır. Türkiye'de huşlardan başka Pinus sylvestris (sarı çam), Pinus nigra (kara çam), Populus tremula (titrek kavak), Picea orientalis (Doğu ladini), Abies (köknar), Cedrus libani (Toros sediri), Juniperus (ardıç) ve Fagus orientalis (Doğu kayını) ağaçları dağ orman sınır oluşturan ağaçlardır.

Abies lasiocarpa
Larix lyallii
Picea engelmannii
Pinus albicaulis
Pinus longaeva
Pinus aristata
Pinus balfouriana
Pinus flexilis
Pinus culminicola
Picea mariana
Pinus hartwegii

Nothofagus antarctica
Nothofagus pumilio
Polylepis tarapacana

Eucalyptus pauciflora

Britanya Yayın Kuruluşu ya da BBC (British Broadcasting Corporation), Birleşik Krallık merkezli olarak Britanya Kraliyeti himaye ve finansal desteğiyle faaliyet gösteren uluslararası yayın kuruluşudur. Kuruluşundan 1954'e kadar televizyon, 1972'ye kadar da radyo yayınları alanında tekel konumunu korumuştur. Merkezi Londra'da bulunur.

I. Dünya Savaşı'ndan sonra İngiliz radyoculuğunun öncülüğünü daha çok ticari firmalar üstlendi. British Broadcasting Company, Ltd. 1922'de özel bir şirket olarak kuruldu. 1925'te tasfiye edilen şirketin yerini 1927'de bir kamu kuruluşu olarak kurulan British Broadcasting Corporation aldı. BBC, parlamentoya karşı sorumlu olmakla birlikte çalışmalarını bağımsızlıkla sürdürür. Yönetim kurulu Birleşik Krallık hükümdarınca atanır.
BBC'ye verilen ilk berat, İngiltere'de yayıncılığın bütün alanlarını kapsayan bir tekeli öngörüyordu. 1927-1938 arasında BBC'nin genel yönetmenliğini yapan John Reith (sonradan Lord Reith) kuruluşun ilk yıllarında önemli bir rol oynadı. İmparatorluk çapında kısa dalga yayınları başlattı. 1936'da ilk televizyon yayınlarının geliştirilmesi çalışmalarını yönetti. Reith'in, yayıncılığı kamu hizmeti olarak gören anlayışı İngiltere'de çok benimsendi.
II. Dünya Savaşı sırasında kesintiye uğrayan televizyon yayınları, 1946'da yeniden başladı. BBC Avrupa'daki ilk düzenli renkli televizyon yayınlarını 1967'de başlattı. 1954'e kadar televizyon alanında tekelini korudu. BBC'nin radyo alanındaki tekeli de 1970'lerin başlarında hükûmetin ticari yayınlara izin vermesi ile son buldu.
BBC, gelirini televizyon ve radyo alıcıları için ödenen yıllık ruhsat ücretlerinden sağlar. BBC kuruluş beratı uyarınca reklam yapmaz ya da finansmanı başkalarınca karşılanmış programları yayınlayamaz. Hükûmet politikalarına ve günlük sorunlara ilişkin konularda kendi görüşlerini yayınlamaktan kaçınmak ve yansız davranmak zorundadır.

BBC 2005-2006 mali yılında harcamaları iki formda gruplandırır.
Her bir lisans ücreti harcaması aylık toplamı dağılım aşağıdaki gibidir:

Toplam haberleşme harcaması 2005-2006 gibi verilir:

Guy Goma, BBC'ye bir internet dergisi editörünün yerine yanlışlıkla canlı yayın konuğu olarak çıkartılan Kongolu taksi şoförü

Resmî site 
Third Programme Radio Scripts Collection at Stuart A. Rose Manuscript, Archives, & Rare Book Library, Emory University

Batık orman; körfez, deniz, okyanus, göl veya başka bir su kütlesinin altında kalan ağaçların (özellikle ağaç kütüklerinin) in situ kalıntılarıdır. Bu kalıntılar, deniz seviyesi değişikliği ve erozyonla ortaya çıkmadan önce genellikle birkaç bin yıl boyunca çamura, turba veya kuma gömülmüş ve oksijenden yoksun kalarak sıkıştırılmış tortu içinde korunmuştur. Göl veya deniz seviyesinin yükselmesi sonucu bir orman sular altında kalabilir ve bu da göl veya denizlerin ilerlemesine ve ormanın sular altında kalmasına neden olabilir. Bir gölün altında yer alan bir batık orman, bir nehir vadisinin toprak kayması veya insan yapımı bir barajla tıkanması sonucu da oluşabilir.

Fosil ağaç
Taşlaşmış orman

Bu konudaki ilk çalışma, 1913'te Cambridge University Press tarafından yayınlanan Clement Reid FRS tarafından "Batık Ormanlar" idi.
Ayrıca bkz. 2004 yılında English Heritage tarafından yayınlanan "Kuzey Denizi Denizaltı Arkeolojisi", 1-902771-46-X

Brezilya, resmî adıyla Brezilya Federatif Cumhuriyeti, Güney Amerika'nın en büyük ülkesidir. Ayrıca yüzölçümü bakımından dünyanın beşinci, nüfus bakımından ise yedinci büyük ülkesidir ve 213 milyondan fazla insanı barındırmaktadır. Brezilya, 26 eyalet ve başkent Brasília'yı barındıran bir Federal Bölge'den oluşan bir federasyondur. En kalabalık şehri São Paulo, ardından Rio de Janeiro gelmektedir. Brezilya, dünyada en çok Portekizce konuşan kişiye sahip ülkedir ve Portekizcenin resmi dil olduğu Amerika kıtasındaki tek ülkedir.
Doğuda Atlantik Okyanusu ile çevrili olan Brezilya'nın 7.491 kilometre (4.655 mil) uzunluğunda bir kıyı şeridi vardır ve bu da dünyanın en uzun kıyı şeritlerinden biridir. Güney Amerika'nın kara alanının yaklaşık yarısını kaplayan Brezilya, Ekvador ve Şili hariç kıtadaki diğer tüm ülke ve bölgelerle sınır komşusudur. Brezilya, tropikal ve subtropikal manzaraların yanı sıra sulak alanlar, savanlar, platolar ve alçak dağlardan oluşan geniş bir yelpazeyi kapsar. Dünyanın en büyük nehir sistemi ve en geniş bakir tropikal ormanı da dahil olmak üzere Amazon Havzası'nın büyük bir bölümünü içerir. Brezilya, çeşitli vahşi yaşamı, çeşitli ekolojik sistemleri ve çok sayıda koruma altındaki habitatı kapsayan geniş doğal kaynaklarıyla öne çıkar. 17 mega çeşitli ülke arasında birinci sırada yer alan Brezilya'nın doğal mirası, çevresel bozulmanın (ormansızlaşma gibi süreçler yoluyla) iklim değişikliği ve biyolojik çeşitlilik kaybı gibi küresel sorunları doğrudan etkilemesi nedeniyle önemli bir küresel ilgi konusudur. 
Brezilya, Portekizli kaşif Pedro Álvares Cabral'ın 1500 yılında karaya çıkmasından önce çeşitli yerli halklar tarafından iskan edilmişti. Bölge daha sonra Portekiz tarafından sahiplenildi ve yerleşildi; Portekiz, 1532'de ülkenin ilk şehri São Vicente'yi kurdu ve plantasyonlarda çalışmak üzere köleleştirilmiş Afrikalıları ithal etti. Brezilya, Portekiz sarayının Rio de Janeiro'ya taşınmasının ardından 1815'te Portekiz ile birleşik bir krallık haline gelene kadar bir koloni olarak kaldı. Braganza Prensi Pedro, 1822'de Brezilya'nın bağımsızlığını ilan etti ve Portekiz'e karşı bir savaş yürüttükten sonra Brezilya İmparatorluğu'nu kurdu. Ülkenin 1824'teki ilk anayasası, iki meclisli bir yasama organı kurdu ve din ve basın özgürlüğü gibi ilkeleri güvence altına aldı; kölelik, 1888'deki nihai kaldırılmasına kadar kademeli olarak kaldırıldı. Brezilya, 1889'daki bir askeri darbenin ardından başkanlık cumhuriyeti oldu. 1930'daki silahlı devrim, Birinci Cumhuriyet'i sona erdirdi ve Getúlio Vargas'ı iktidara getirdi. Vargas'ın 1937'deki kendi kendine yaptığı darbe, otoriter Estado Novo'yu başlattı ve bu dönemde Brezilya'nın II. Dünya Savaşı'na katılımını denetledi. Vargas'ın 1945'te devrilmesinin ardından demokrasi yeniden tesis edildi. 1964'te Amerika Birleşik Devletleri'nin desteğiyle otoriter bir askeri diktatörlük ortaya çıktı ve 1985'e kadar hüküm sürdü, ardından sivil yönetim yeniden başladı. Brezilya'nın 1988'de yürürlüğe giren mevcut anayasası, ülkeyi demokratik bir federal cumhuriyet olarak tanımlıyor.
Brezilya bölgesel ve orta güçtür ve yükselen bir küresel güç olarak tanımlanmıştır. Gelişmekte olan üst orta gelirli bir ekonomi ve yeni sanayileşmiş bir ülkedir, hem nominal hem de PPP açısından dünyanın en büyük 10 ekonomisinden biridir, Latin Amerika ve Güney Yarımküre'nin en büyük ekonomisidir ve Güney Amerika'daki en büyük servet payına sahiptir. Karmaşık ve oldukça çeşitlendirilmiş bir ekonomiye sahip olan Brezilya, çeşitli tarım ürünleri, mineral kaynakları ve imalat ürünlerinin dünyanın başlıca veya birincil ihracatçılarından biridir. Ülke, UNESCO Dünya Mirası Alanları sayısı bakımından dünyada on üçüncü sırada yer almaktadır. Brezilya, Birleşmiş Milletler, G20, BRICS, G4, Mercosur, Amerikan Devletleri Örgütü, İbero-Amerikan Devletleri Örgütü ve Portekizce Konuşan Ülkeler Topluluğu'nun kurucu üyesidir; aynı zamanda Arap Birliği'nin gözlemci devleti ve Amerika Birleşik Devletleri'nin NATO dışı önemli bir müttefikidir.

Brezilya sözcüğü muhtemelen bir zamanlar Brezilya kıyılarında bolca yetişen bir ağaç olan brezilya ağacının Portekizce karşılığından gelmektedir. Portekizcede brezilya ağacı pau-brasil olarak adlandırılır ve brasil sözcüğünün etimolojisi genellikle brasa ('köz') ve -il (-iculum veya -ilium'dan) sonekinden oluşan "köz gibi kırmızı" olarak verilir. Alternatif olarak bunun, kırmızı bir bitki için Arapça veya Asya kökenli bir kelimeyle ilişkili bir bitki için bir halk etimolojisi olduğu öne sürülmüştür. Brezilya ağacı koyu kırmızı bir boya ürettiğinden, Avrupa tekstil endüstrisi tarafından çok değerliydi ve Brezilya'dan ticari olarak yararlanılan en eski üründü. 16. yüzyıl boyunca Brezilya kıyılarındaki yerli halklar (çoğunlukla Tupiler) tarafından büyük miktarlarda brezilya ağacı toplanmış ve bu keresteler çeşitli Avrupa tüketim malları karşılığında Avrupalı tüccarlara (çoğunlukla Portekizli ama aynı zamanda Fransız) satılmıştır.
Orijinal Portekizce kayıtlarda ülkenin resmi Portekizce adı "Kutsal Haç Ülkesi" (Terra da Santa Cruz) olsa da, Avrupalı denizciler ve tüccarlar brezilya ağacı ticareti nedeniyle buraya yaygın olarak "Brezilya Ülkesi" (Terra do Brasil) diyorlardı. Popüler adlandırma Portekizlilerin resmî adını gölgede bırakmış ve sonunda onun yerini almıştır. Bazı erken dönem denizciler ise buraya "Papağanlar Ülkesi" adını takmışlardı.
Paraguay'ın resmi dili olan Guaranicede Brezilya, 'palmiye ağaçlarının ülkesi' anlamına gelen "Pindorama" olarak adlandırılır.

Amerika'da bulunan en eski insan kalıntılarından birisi olan Luzia Kadını, Pedro Leopoldo, Minas Gerais bölgesinde bulunmuştur ve insan yerleşiminin en az 11.000 yıl öncesine dayandığına dair kanıtlar sunmaktadır. Batı Yarımküre'de şimdiye kadar bulunan en eski çanak çömlek Brezilya'nın Amazon Havzası'nda kazılmış ve radyokarbonla 8.000 yıl öncesine (MÖ 6000) tarihlendirilmiştir. Santarém yakınlarında bulunan bu çanak çömlek, bölgenin karmaşık bir tarih öncesi kültürü desteklediğine dair kanıt niteliğindedir. Marajoara kültürü, Amazon deltasındaki Marajó'da MS 400 ila 1400 yılları arasında gelişerek sofistike çömlekçilik, toplumsal tabakalaşma, büyük nüfuslar, höyük inşası ve şeflikler gibi karmaşık sosyal oluşumlar geliştirmiştir.
Portekizlilerin gelişi sırasında, bugünkü Brezilya topraklarında avcılık, balıkçılık, toplayıcılık ve göçebe tarımla geçinen, çoğunlukla yarı göçebe 7 milyonluk bir yerli nüfusu olduğu tahmin edilmektedir. Nüfus birkaç büyük yerli etnik gruptan (örneğin Tupiler, Guaraniler, Gêler ve Arawaklar) oluşuyordu. Tupi halkı Tupiniquinler ve Tupinambalar olarak ikiye ayrılmıştı.
Avrupalıların gelişinden önce, bu gruplar ve alt grupları arasındaki sınırlar kültür, dil ve ahlaki inançlardaki farklılıklardan kaynaklanan savaşlarla belirlenmiştir. Bu savaşlar aynı zamanda karada ve suda büyük ölçekli askerî eylemleri ve savaş tutsakları üzerinde yamyamlık ritüellerini de içeriyordu. Kalıtımın bir ağırlığı olsa da liderlik, veraset törenleri ve geleneklerle atanmaktan ziyade zamanla kazanılan bir statüydü. Yerli gruplar arasındaki kölelik, asimetrilerin akrabalık ilişkilerine dönüştüğü farklı bir sosyoekonomik örgütlenmeden kaynaklandığı için Avrupalılar için olduğundan farklı bir anlama sahipti.

1494 Tordesillas Antlaşması'nın ardından, Pedro Álvares Cabral komutasındaki Portekiz filosunun 22 Nisan 1500'de bölgeye ulaşmasıyla, günümüzde Brezilya olarak adlandırılan topraklar Portekiz İmparatorluğu'nun oldu. Portekizliler, çoğu Tupi-Guarani ailesinin dillerini konuşan ve kendi aralarında savaşan çeşitli etnik toplumlara bölünmüş yerli halklarla karşılaştı. İlk yerleşim 1532 yılında kurulmuş olsa da, kolonizasyon fiilen 1534 yılında Portekiz Kralı III. João'nun bölgeyi on beş özel ve özerk kaptanlığa bölmesiyle başlamıştır.
Ancak, kaptanlıkların adem-i merkeziyetçi ve örgütsüz eğilimleri sorun yarattı ve 1549'da Portekiz kralı bunları, Güney Amerika'da tek ve merkezi bir Portekiz kolonisinin başkenti haline gelen Salvador şehrinde Brezilya Genel Valiliği olarak yeniden yapılandırdı. Kolonizasyonun ilk iki yüzyılında, yerli ve Avrupalı gruplar sürekli savaş halinde yaşadı ve birbirlerine karşı avantaj elde etmek için fırsatçı ittifaklar kurdu.
16. yüzyılın ortalarına gelindiğinde şeker kamışı Brezilya'nın en önemli ihracatı haline gelirken, Brezilya şekerine yönelik artan uluslararası talep nedeniyle şeker kamışı plantasyonlarıyla başa çıkmak için Batı Afrika'nın köle pazarında Sahra Altı Afrika'dan satın alınan köleler (yalnızca Portekizlilerin Angola ve Mozambik'teki kolonilerinden gelenler değil) en büyük ithalatı haline gelmişti. Brezilya 1500 ile 1800 yılları arasında Afrika'dan 2,8 milyondan fazla köle almıştır.
17. yüzyılın sonunda şeker kamışı ihracatı azalmaya başladı ve 1690'larda bandeirantes tarafından keşfedilen altın, koloni ekonomisinin yeni bel kemiği haline gelerek Portekiz'den ve dünyanın dört bir yanındaki tüm Portekiz kolonilerinden binlerce yeni yerleşimciyi Brezilya'ya çeken bir altına hücumu teşvik etti. Bu artan göç seviyesi de yeni gelenler ve eski yerleşimciler arasında bazı çatışmalara neden oldu.
Bandeiras olarak bilinen Portekiz keşif gezileri Brezilya'nın Güney Amerika'daki orijinal sömürge sınırlarını kademeli olarak yaklaşık bugünkü sınırlarına kadar genişletti. Bu dönemde diğer Avrupalı güçler de Portekizlilerin savaşmak zorunda kaldığı akınlarla Brezilya'nın bazı bölgelerini kolonileştirmeye çalıştı. Özellikle 1560'larda Rio'da, 1610'larda Maranhão'da Fransızlara ve İber Birliği'nin sona ermesinden sonra Hollanda-Portekiz Savaşı sırasında Bahia ve Pernambuco'da Hollandalılara karşı çatışmalar yaşandı.
Brezilya'daki Portekiz sömürge yönetiminin, kolonyal düzeni ve Portekiz'in en zengin ve en büyük kolonisinin tekelini sağlayacak iki hedefi vardı: Palmares Quilombo'su gibi her türlü köle ayaklanması ve direnişini kontrol altında tutmak ve ortadan kaldırmak ve Minas Gerais Komplosu gibi tüm özerklik veya bağımsızlık hareketlerini bastırmak.

1807 yılının sonlarında 

Hikori, Juglandaceae (cevizgiller) familyasından Carya cinsinden Kuzey Amerika ve Doğu Asya kökenli ağaç türlerinin ortak adı. 17-19 kadar türü içeren yaprakları döken bu cinsin üyelerinin büyük kabuklu meyvesi ve tüysü yaprakları vardır. Ortalama 30 m yüksekliğe çıkabilen ve uzun ana köklere sahip ağaçlardır.
İlkbaharda görülen kedicikler küçük sarımsı-yeşil renklidir. Tozlaşma rüzgâr vasıtasıyla gerçekleşir. Yuvarlak veya oval yapıdaki kuru meyve 2–5 cm uzunlukta 1,5–3 cm çapında olur. Olgunlaşan meyve açıldığında birbirine ekli 4 kapakçıktan oluştuğu görülür. Birçok türde kabuklu yemiş kalın ve kemiksi, çok azında ince yapılıdır (C. illinoinensis).

APG sisteminde, Carya cinsi (bütün Juglandaceae familyası) yakın zamanda Fagales takımına alındı.

Seksiyon Carya 
Çalı hikorisi (Carya floridana)
Tatlı hikori (Carya glabra)
Carya myristiciformis
Kırmızı hikori (Carya ovalis)
Boylu hikori (Carya ovata)
Carya laciniosa
Kum hikori (Carya pallida)
Carya texana
Ak ceviz (Carya tomentosa)
Seksiyon Apocarya 
Su hikorisi (Carya aquatica)
Acı meyveli hikori (Carya cordiformis)
Pekan cevizi (Carya illinoinensis)
Meksika hikorisi (Carya palmeri)
Seksiyon Sinocarya 
Carya dabieshanensis
Çin hikorisi (Carya cathayensis)
Hunan hikorisi (Carya hunanensis)
Guizhou hikorisi (Carya kweichowensis)
Poilane hikorisi (Carya poilanei)
Vietnam hikorisi (Carya tonkinensis)

Cava Adası, Endonezya'nın başkenti Cakarta'nın da üzerinde bulunduğu bir adadır. Bir zamanlar güçlü Hindu-Budist imparatorluklarının, İslam emirliklerinin ve Hollanda kolonisinin merkezi olan Cava adası, şimdi Endonezya'nın politik ve ekonomik hayatına yön veren yerleşim birimlerindendir. 2010 sayımlarına göre 136 milyonluk nüfusuyla dünyanın en kalabalık adası konumundadır.
Volkanik olaylar sonucu oluşan Cava adası, dünyanın en büyük 13. ve Endonezya'nın en büyük 5. adasıdır. Adanın doğusundan batısına volkanik dağlar zincir halinde uzanır. Adada en çok konuşulan üç dil vardır. 60 milyon insanın kullandığı Cavaca en çok konuşulan dillerden biridir. Cava adasının çoğunluğu Müslüman halktan oluşur. Bunun yanında adada başka kültür, ırk ve dinden insanlar da yaşar.

"Cava" isminin kökeni tam olarak bilinmemektedir. Bir ihtimale göre adada o zamanlar bolca bulunan jáwa-wut bitkisinden dolayı bu adı almıştır. Diğer bir ihtimal ise jaú kelimesinden türetildiği yönündedir.Sanskritçede yava "arpa" manasına gelmektedir. Buradan Hintçeye "yāvaka dvīpa" (arpa adası) şeklinde geçmiştir. Başka bir kaynağa göre 'Java' adı Proto-Avustronezyan dilinde "ev" kelimesinden türetilmiştir.

Ada ve civar adalar birlikte yönetilirler ve dört ile dağılırlar:

Banten, başkent: Serang
Batı Cava, başkent: Bandung
Orta Cava, başkent: Semarang
Doğu Cava, başkent: Surabaya
ve iki özel bölge:

Cakarta
Yogyakarta

Connecticut, Amerika Birleşik Devletleri'nin kuzeydoğusundaki New England bölgesinde yer alan bir eyalettir. Doğuda Rhode Island, kuzeyde Massachusetts, batıda New York ve güneyde Long Island Sound ile sınır komşusudur. Başkenti Hartford, en kalabalık şehri ise Bridgeport'tur. Connecticut, New York ve Boston'ın büyük merkezleri arasında, New York metropol alanının (Connecticut'ın yedi büyük şehrinden dördünü içerir) eyaletin güneybatı kısmına uzandığı Kuzeydoğu Koridoru boyunca yer almaktadır. Connecticut, Rhode Island ve Delaware'den sonra yüzölçümü bakımından üçüncü en küçük eyalettir ve 2024 yılı itibarıyla 3,6 milyondan fazla sakiniyle 29. en kalabalık eyalettir ve bu da onu ABD'nin en yoğun nüfuslu eyaletleri arasında dördüncü sıraya yerleştirmektedir.
Eyalet, adını New England'ın en uzun nehri olan ve eyaleti kabaca ikiye bölen ve Old Saybrook ve Old Lyme kasabaları arasında Long Island Sound'a dökülen Connecticut Nehri'nden almıştır. Nehrin adı, Mohegan-Pequot dilinde "uzun gelgit nehri" anlamına gelen Quinnetuket kelimesinin İngilizceleştirilmiş yazımından türemiştir. İlk Avrupalı ​​yerleşimcilerin gelişinden önce, bölge çeşitli Algonquian kabileleri tarafından iskan ediliyordu. 1633'te Hollanda Batı Hindistan Şirketi, Hartford'da House of Hope adında küçük ve kısa ömürlü bir yerleşim yeri kurdu. Connecticut'ın yarısı başlangıçta Hollanda kolonisi New Netherland tarafından sahiplenilmişti; bu koloni, Connecticut ve Delaware Nehirleri arasındaki toprakların büyük bir bölümünü içeriyordu, ancak ilk büyük yerleşimler aynı dönemde İngilizler tarafından kuruldu. Thomas Hooker, Massachusetts Körfezi Kolonisi'nden bir grup takipçiyle birlikte Connecticut Kolonisi'ni kurdu, Massachusetts'ten diğer yerleşimciler ise Saybrook Kolonisi ve New Haven Kolonisi'ni kurdu; her ikisi de 1664'e kadar ilkiyle birleşti.
Connecticut'ın çevre tarihi, yerli toprak yönetimi, sömürgeci yer değiştirme, endüstriyel gelişim ve modern çevre düzenlemeleri tarafından şekillendirilmiştir. Pequot ve Mohegan halkları, sömürgeleştirme öncesinde toprakla sürdürülebilir ilişkiler sürdürmüşlerdir; bu ilişkiler daha sonra zorla yerinden edilme ve toprak ve egemenlik üzerindeki yasal kısıtlamalarla bozulmuştur. 19. ve 20. yüzyıllardaki sanayi büyümesi, imalatı nehir sistemleri boyunca yoğunlaştırmış, kirliliğe ve çevresel eşitsizliğe katkıda bulunmuştur. Buna karşılık, kirliliği düzenlemek ve doğal kaynakları korumak için modern eyalet ve federal çevre politikaları geliştirilmiştir.
Connecticut'ın resmi takma adı olan "Anayasa Eyaleti", 1639'da Connecticut Kolonisi tarafından kabul edilen ve bazılarına göre Batı tarihindeki ilk yazılı anayasa olarak kabul edilen Temel Emirler'e atıfta bulunur. Amerikan Devrimi sırasında İngiliz yönetimini reddeden On Üç Koloni'den biri olarak Connecticut, Amerika Birleşik Devletleri federal hükümetinin gelişiminde etkili olmuştur. 1787'de, Anayasa Konvansiyonu'na eyalet delegeleri olan Roger Sherman ve Oliver Ellsworth, Virginia ve New Jersey Planları arasında bir uzlaşma önerdi; Temsilciler Meclisi ve Senato'da eyaletlerin sırasıyla orantılı ve eşit temsilini içeren iki meclisli Kongre yapısı kabul edildi ve günümüze kadar korundu. Ocak 1788'de Connecticut, Anayasayı onaylayan beşinci eyalet oldu.
Connecticut, İnsan Gelişme Endeksi'nde ve eşitlik hariç farklı gelir ölçütlerinde iyi performans gösteren gelişmiş ve varlıklı bir eyalettir. New Haven'daki Yale Üniversitesi de dahil olmak üzere bir dizi prestijli eğitim kurumuna ve "Bilgi Koridoru" içinde ve çevresinde diğer liberal sanat kolejlerine ve özel yatılı okullara ev sahipliği yapmaktadır. Coğrafyası nedeniyle Connecticut, güçlü bir denizcilik geleneğini sürdürmüştür; Amerika Birleşik Devletleri Sahil Güvenlik Akademisi, Thames Nehri kıyısındaki New London'da bulunmaktadır. Eyalet ayrıca, sırasıyla East Hartford ve Stratford'da genel merkezleri bulunan Pratt & Whitney ve Sikorsky Aircraft gibi büyük şirketler aracılığıyla havacılık ve uzay sanayisiyle de ilişkilidir. Tarihsel olarak silah, donanım ve saat imalat merkezi olan Connecticut, bölgenin geri kalanı gibi, finans, sigorta ve gayrimenkul sektörlerine dayalı bir ekonomiye geçiş yapmıştır; bu tür hizmetleri sağlayan birçok çokuluslu firma, eyalet başkenti Hartford'da ve Fairfield County'deki Gold Coast boyunca yoğunlaşmıştır.

Eyaletin 5 ana bölgesi: Taconic Section, Central Valley, Western Northeast Upland, Eastern Northeast Upland ve Coastal Plain bölgeleridir.
Taconic Section, eyaletin kuzey kesimlerinde Taconic dağlarının da bulunduğu bölgenin ismidir.
Western Northeast Upland, ormanlık ve kayalıklardan oluşmuş bir bölgedir.
Central Valley, düzlük alanlar ve küçük tepelerden oluşmaktadır.
Eastern Northeast Upland ise, küçük tepecikler, dar vadiler ve engebeli arazilerin bulunduğu bir bölgedir.
Long Island Sound bölgesine sınırı olan Coastal Plain (kıyı şeridi) dar bir alandır ve bu bölgede koy, liman ve kumsallıklar bulunmaktadır. Connecticut nehri, Kuzeydoğudaki en uzun nehirdir ve eyaletin merkez bölgesinden geçmektedir.

Connecticut'ta eşcinsel evlilik

Eyaletin resmi web sitesi13 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Desalinasyon, tuzlu sudaki mineral bileşenleri uzaklaştıran bir işlemdir. Daha genel olarak, tuzdan arındırma, tarım için bir sorun olan toprağın tuzdan arındırılmasında olduğu gibi, hedef bir maddeden tuzların ve minerallerin uzaklaştırılması anlamına gelir. Tuzlu su (özellikle deniz suyu), insan tüketimine veya sulamaya uygun su üretmek için tuzdan arındırılır. Tuzdan arındırma işleminin yan ürünü tuzlu sudur. Tuzdan arındırma birçok açık deniz gemisinde ve denizaltıda kullanılır. Tuzdan arındırma konusundaki modern ilginin çoğu, insan kullanımı için uygun maliyetli tatlı su sağlanmasına odaklanmıştır. Geri dönüştürülmüş atık su ile birlikte, yağıştan bağımsız birkaç su kaynağından biridir.
Deniz sularının desalinasyonu özellikle su sıkıntısı çekilen Orta Doğu'da yaygın olarak kullanılmaktadır. Dünyanın en büyük desalinasyon tesisi Ashkelon/İsrail'de bulunmaktadır.

Değerli taş (mücevher, kıymetli taş, yarı kıymetli taş veya sadece mücevher de denir), kesildiğinde veya parlatıldığında mücevher veya diğer süs eşyaları yapmak için kullanılan mineral kristal parçasıdır.
Değerli taş (veya kıymetli taş) mücevher yapımında ve bazen de sanayide kullanılan, nispeten az bulunduğu için maddi değeri yüksek mineral. elmas, yakut, zümrüt ve safir dışındakiler genellikle yarı değerli taş kabul edilir. Bazı kayaçlar (lapis lazuli, opal ve obsidyen gibi) ve ara sıra mineral olmayan organik maddeler (kehribar, oltu taşı ve inci gibi) de mücevher olarak kullanılabilir ve bu nedenle sıklıkla değerli taş olarak kabul edilirler. Çoğu değerli taş serttir, ancak Brezilyait gibi bazı daha yumuşak mineraller, renkleri veya parlaklıkları veya estetik değeri olan diğer fiziksel özellikleri nedeniyle mücevherlerde kullanılabilir. Ancak genel olarak konuşursak, yumuşak mineraller kırılganlıkları ve dayanıklılık eksiklikleri nedeniyle genellikle değerli taş olarak kullanılmazlar.
Dünyanın her yerinde bulunan renkli değerli taş endüstrisi (yani elmas dışındaki her şey) 2023 itibarıyla yaklaşık 1,55 milyar ABD doları olarak tahmin edilmekte ve 2033 yılına kadar istikrarlı bir şekilde 4,46 milyar ABD doları değerine ulaşması öngörülmektedir.
Değerli taş uzmanına değerli taş bilimci, değerli taş yapımcısına taş ustası veya değerli taş kesicisi denir; elmas kesicisine diamantaire denir.
Doğada bir kristalin oluşması milyonlarca yıl sürebilmektedir. Bunların küçük bir kısmı insanlar tarafından farklı yollarla bulunarak işlenir. İşlenmesinin ardından değerini, kalitesi, büyüklüğü ve ayarı belirler. Bu birkaç farklı etkene göre şekillenir. Dünya üzerindeki en değerli taş olarak kabul edilen, şüphesiz elmastır.

Batı'da kökeni Antik Yunanlara kadar uzanan geleneksel sınıflandırma, değerli ve yarı değerli ayrımıyla başlar; diğer kültürlerde de benzer ayrımlar yapılmaktadır. Modern kullanımda değerli taşlar zümrüt, yakut, safir ve elmastır; diğer tüm değerli taşlar yarı değerlidir. Bu ayrım, ilgili taşların antik çağlardaki nadirliğinin yanı sıra kalitelerini de yansıtır: Hepsi yarı yarı saydamdır, en saf hallerinde güzel renkleri vardır (renksiz elmas hariç) ve 8 ile 10 arası Mohs ölçeği sertlik numarasıyla çok serttir. Diğer taşlar renklerine, yarı saydamlıklarına ve sertliklerine göre sınıflandırılır. Geleneksel ayrım mutlaka modern değerleri yansıtmaz; örneğin garnetler nispeten ucuzken, tsavorite adı verilen yeşil garnet, orta kalitedeki bir zümrütten çok daha değerli olabilir. Sanat tarihi ve arkeoloji'de kullanılan yarı değerli taşlar için kullanılan bir diğer geleneksel terim ise sert taştır. 'Değerli' ve 'yarı değerli' terimlerinin ticari bağlamda kullanılması, gerçek piyasa değerine yansıtılmadığında bazı taşların diğerlerinden daha değerli olduğunu öne sürmesi nedeniyle muhtemelen yanıltıcıdır; ancak arzu edilirliğe atıfta bulunulduğunda genellikle doğru olacaktır.
Modern zamanlarda değerli taşlar, değerli taşları ve özelliklerini değerli taş bilimi alanına özgü teknik terminoloji kullanarak tanımlayan değerli taş bilimciler tarafından tanımlanır. Bir gemologun değerli bir taşı tanımlamak için kullandığı ilk özellik taşın kimyasal bileşimidir. Örneğin, elmaslar karbondan (C) ve yakutlar alüminyum oksitten (Al2O3) oluşur. Birçok değerli taş, kübik veya üçgen veya monoklinik gibi kristal sistemlerine göre sınıflandırılan kristallerdir. Kullanılan bir diğer terim ise değerli taşın genellikle bulunduğu form olan alışkanlıktır. Örneğin, kübik kristal sistemli elmaslar genellikle oktahedronlar olarak bulunur.
Değerli taşlar farklı gruplara, türlere ve çeşitlere ayrılır. Örneğin, yakut korendon türünün kırmızı çeşididir, diğer tüm korindon renkleri ise safir olarak kabul edilir. Diğer örnekler arasında zümrüt (yeşil), akuamarin (mavi), kırmızı beril (kırmızı), goşenit (renksiz), heliodor (sarı) ve morganit (pembe) bulunur, bunların hepsi de beril mineral türünün çeşitleridir.
Mücevherler, renkleri (renk, ton ve doygunluk), optik fenomenler, parlaklık, kırılma indisi, çift kırılma, dağılım, özgül ağırlık, sertlik, yarılma ve kırılma açısından nitelenir. Pleokroizm veya çift kırılma gösterebilirler. Lüminesansa ve belirgin bir emilim spektrumuna sahip olabilirler. Mücevher taşları ayrıca "su" açısından da sınıflandırılabilir. Bu, mücevherin parlaklığının, şeffaflığının veya "parlaklığının" bilinen bir derecelendirmesidir. Çok şeffaf mücevherler "birinci su" olarak kabul edilirken, "ikinci" veya "üçüncü su" mücevherleri daha az şeffaf olanlardır. Ayrıca, taşın içindeki malzeme veya kusurlar kapanımlar olarak var olabilir.

Değerli taşların evrensel olarak kabul görmüş bir derecelendirme sistemi yoktur. Elmaslar, Amerika Gemoloji Enstitüsü (GIA) tarafından 1950'lerin başında geliştirilen bir sistem kullanılarak derecelendirilir. Tarihsel olarak, tüm değerli taşlar çıplak gözle derecelendirilirdi. GIA sistemi büyük bir yeniliği içeriyordu: berraklık derecelendirme standardı olarak 10x büyütmenin tanıtılması. Diğer değerli taşlar hala çıplak gözle derecelendiriliyor (20/20 görüş varsayılarak).
Elmasın derecelendirilmesinde kullanılan faktörleri tanımlamaya yardımcı olmak için İngilizce color, cut, clarity ve carat (Türkçe: renk, kesim, berraklık ve karat) kelimelerinin baş harfi C ile başlayan hatırlatıcı "dört C"  tanıtılmıştır. Değişiklikle, bu kategoriler tüm değerli taşların derecelendirilmesini anlamakta faydalı olabilir. Dört kriter, renkli değerli taşlara mı yoksa renksiz elmaslara mı uygulandığına bağlı olarak farklı ağırlıklar taşır. Elmaslarda, kesim değerin esas belirleyicisidir, bunu berraklık ve renk izler. İdeal kesilmiş bir elmas, ışığı bileşen gökkuşağı renklerine ayırmak (dağılma), onu parlak küçük parçalara ayırmak (parıltı) ve göze iletmek (parlaklık) için parlayacaktır. Pürüzlü kristal formunda, bir elmas bunların hiçbirini yapmaz; uygun şekilde biçimlendirilmesi gerekir ve buna "kesim" denir. Renkli elmaslar da dahil olmak üzere renkli değerli taşlarda, o rengin saflığı ve güzelliği kalitenin asıl belirleyicisidir.
Renkli bir taşı değerli kılan fiziksel özellikler; renk, daha az ölçüde berraklık (zümrütler her zaman bir dizi kapanım içerecektir), kesim, taşın içindeki renk bölgeleri (bir mücevherin içindeki renklerin eşit olmayan dağılımı) ve asteria (yıldız efektleri) gibi alışılmadık optik olaylardır.

Birkaç değerli taş, kristal veya bulundukları diğer formlarda mücevher olarak kullanılır. Ancak çoğu mücevher olarak kullanılmak üzere kesilir ve cilalanır. İki ana sınıflandırma şöyledir:

Taşlar, kabaşonlar veya basitçe taksi adı verilen pürüzsüz, kubbe şeklinde kesilmiş taşlardır. Bunlar antik çağlardan beri popüler bir şekildir ve yontulmuş taşlardan daha dayanıklıdır.
Faset adı verilen küçük düz pencerelerin belirli aralıklarla ve tam açılarla parlatılmasıyla faset makinesiyle kesilen taşlar.
Opal, turkuaz, varisit vb. gibi opak veya yarı opak olan taşlar genellikle kabaşon olarak kesilir. Bu taşlar, parlaklık gibi iç yansıma özelliklerinin aksine taşın rengini, parlaklığını ve diğer yüzey özelliklerini gösterecek şekilde tasarlanmıştır. Taşların düzgün kubbe şeklini taşlamak, şekillendirmek ve cilalamak için taşlama taşları ve cilalama maddeleri kullanılır.
Şeffaf olan taşlar normalde fasetlidir. Bu yöntem, izleyici tarafından ışıltı olarak algılanan yansıyan ışığı en üst düzeye çıkararak taşın iç kısmının optik özelliklerini en iyi şekilde gösteren bir yöntemdir. Fasetalı taşlar için yaygın olarak kullanılan birçok şekil vardır. Fasetler, taşın optik özelliklerine bağlı olarak değişen uygun açılarda kesilmelidir. Açılar çok dik veya çok sığsa ışık içinden geçecek ve izleyiciye geri yansımayacaktır. Fasetleme makinesi, düz fasetleri kesmek ve cilalamak için taşı düz bir bindirme üzerinde tutmak için kullanılır. Nadiren bazı kesiciler kavisli yüzeyleri kesmek ve cilalamak için özel kavisli bindirmeler kullanır.

Mücevher
Mücevher tasarımcısı

Doğal kaynaklar, oluşumunda insanların etkisinin olmadığı ve doğal ortam içerisindeki  belirli şartlara bağlı olarak oluşan doğal zenginliklerdir. Hava, su, toprak, bitki örtüsü, hayvanlar ve madenler Dünya'nın doğal kaynaklarını oluşturur. Doğal Hayatı Koruma Derneği'nin açıklamalarına göre; insanlık tarihinde hiç olmadığı kadar hızlı ve büyük miktarlarda tüketilen doğal kaynaklar, son 40 yılda birkaç kat daha artarak tahribata uğramıştır. Özellikle oksijen, su, bitki örtüsü, petrol gibi kaynakların büyük bir hızla azalması, canlıların yaşam alanlarını kısıtlamakta, çevresel felaketlere yol açabilecek iklim değişiklikleri yaratmaktadır (küresel ısınma). Örneğin içilebilir su, hayatın ana maddesi olmakla kalmayıp; insanların can damarlarından biri olan elektrik enerjisi üretiminde ilk sırada gelmektedir.

Doğal kaynak yönetimi, yönetimin hem mevcut hem de gelecek nesiller için yaşam kalitesini nasıl etkilediğine özellikle odaklanarak, arazi, su, toprak, bitkiler ve hayvanlar gibi doğal kaynakların yönetimidir.
Doğal kaynak yönetimi, insanların ve doğal peyzajın birbiri ile etkileşim şeklini yönetmekle ilgilenir. Doğal miras yönetimi, arazi kullanım planlaması, su yönetimi, biyolojik çeşitliliğin korunması ve tarım, madencilik, turizm, balıkçılık ve ormancılık gibi endüstrilerin gelecekteki sürdürülebilirliğini bir araya getirir. İnsanların ve geçim kaynaklarının peyzajlarımızın sağlığına ve üretkenliğine dayandığını ve arazinin yaşayanları olarak eylemlerinin bu sağlık ve üretkenliğin korunmasında kritik bir rol oynadığını kabul eder.
Doğal kaynak yönetimi, özellikle kaynaklar ve ekoloji hakkında bilimsel ve teknik bir anlayışa ve bu kaynakların yaşamı destekleme kapasitesine odaklanır. Doğal çevre yönetimi, doğal kaynak yönetimine benzer. Akademik bağlamlarda, doğal kaynaklar sosyolojisi, doğal kaynak yönetimi ile yakından ilgilidir; ancak ondan farklıdır.

Sürdürülebilirliğe yapılan vurgu, 19. yüzyılın sonlarında Kuzey Amerika meralarının ekolojik doğasını anlamaya yönelik erken girişimlere ve aynı zamanlardaki kaynak koruma hareketine kadar uzanabilir. Bu tür bir analiz, 20. yüzyılda, koruma stratejilerinin doğal kaynakların azalmasını durdurmada etkili olmadığı kabulüyle birleşti. Kaynak yönetiminin iç içe geçmiş sosyal, kültürel, ekonomik ve politik yönlerini hesaba katan daha entegre bir yaklaşım uygulandı. Brundtland Komisyonu ve sürdürülebilir gelişme savunuculuğundan başlayarak daha bütünsel, ulusal ve hatta küresel bir form gelişti.
2005 yılında Avustralya Yeni Güney Galler hükûmeti, bir uyarlamalı yönetim yaklaşımına dayalı olarak uygulama tutarlılığını iyileştirmek için bir “Kaliteli Doğal Kaynak Yönetimi Standardı” oluşturdu.
Amerika Birleşik Devletleri'nde, doğal kaynak yönetiminin en aktif alanları balıkçılık yönetimi, sıklıkla vahşi yaşam yönetimi ile ilişkilendirilmiş olan ekoturizm ve mera yönetimi ve orman yönetimidir. Avustralya'da, Murray Darling Havza Planı ve havza yönetimi gibi su paylaşımları da önemlidir.

Doğal kaynak yönetimi yaklaşımları, paydaşlara ait olan doğal kaynakların türü ve hakkına göre kategorize edilebilir:

Devlet mülkü: Mülkiyet ve kaynakların kullanımı üzerindeki kontrol devletin elindedir. Bireyler veya gruplar, kaynakları ancak devletin izniyle kullanabilir. Ulusal ormanlar, Milli parklar ve askeri bölgeler, bazı ABD örnekleridir.
Özel mülk: Tanımlanmış bir şahıs veya tüzel kişiliğin sahip olduğu herhangi bir mülktür. Kaynaklara yönelik hem fayda hem de görevler sahibine /sahiplerine aittir. Özel arazi en yaygın örnektir.
Ortak mülk: Bir grubun özel mülkiyetidir. Grubun boyutu, yapısı ve iç yapısı değişebilir, örn. köyün yerli komşuları. Bazı ortak mülkiyet örnekleri topluma ait olan ormanlardır.
Mülkiyet dışı (açık erişim): Bu mülklerin kesin sahibi yoktur. Her potansiyel kullanıcı, onu istediği gibi kullanma konusunda eşit haklara sahiptir. Bu alanlar en çok sömürülenlerdir. "Kimsenin malı, herkesin malı değildir" denilir. Bir örnek göl balıkçılığıdır. Ortak arazi mülkiyet olmadan var olabilir, bu gibi durumlarda, Birleşik Krallık'ta, yerel bir yönetime verilmiştir.
Hibrit: Doğal kaynakları yöneten birçok mülkiyet rejimi, yukarıda açıklanan rejimlerin birden fazlasının parçalarını içerecektir, bu nedenle doğal kaynak yöneticilerinin hibrit rejimlerin etkisini dikkate alması gerekir. Böyle bir hibrit örneği, NSW, Avustralya'daki yerel bitki örtüsü yönetimidir; burada mevzuat, yerel bitki örtüsünün korunmasında kamu yararını tanır; ancak çoğu yerel bitki örtüsü özel arazide bulunur.

Paydaş analizi iş yönetimi uygulamalarından kaynaklanmıştır ve giderek artan popülaritesi ile doğal kaynak yönetimine dahil edilmiştir. Doğal kaynak yönetimi bağlamında paydaş analizi, doğal kaynakların kullanımından ve korunmasından etkilenen farklı çıkar gruplarını belirler.
Aşağıdaki tabloda gösterildiği gibi bir paydaşın kesin bir tanımı yoktur. Bunun nedeni, özellikle doğal kaynak yönetiminde, kimin menfaat sahibi olduğunu belirlemenin zor olmasıdır ve bu her potansiyel paydaşa göre farklılık gösterecektir.
Paydaşın kim olduğuna ilişkin farklı yaklaşımlar:

Bu nedenle, hangi tanımın ve sonraki teorinin kullanılacağı, doğal kaynakla ilgili paydaşların koşullarına bağlıdır.
Billgrena ve Holme, doğal kaynak yönetiminde paydaş analizinin amaçlarını belirledi:

Etkisi olabilecek paydaşları tanımlamak ve sınıflandırmak
Değişikliklerin neden meydana geldiğine dair bir anlayış geliştirmek
Kimlerin değişiklik yapabileceğini belirlemek
Doğal kaynaklar en iyi nasıl yönetilir
Bu, paydaşların çıkar çatışmalarını fark etmelerine ve çözümleri kolaylaştırmalarına olanak tanıyan politika oluşturmaya şeffaflık ve netlik kazandırır. 
Mitchell et al. gibi çok sayıda paydaş teorisi vardır. Ancak Grimble, doğal kaynak yönetiminde Paydaş Analizi için bir aşamalar çerçevesi yarattı. Grimble, analizin doğal kaynak yönetiminin temel yönlerine özgü olmasını sağlamak için bu çerçeveyi imzaladı.
Paydaş analizinin aşamaları:

Analizin hedeflerini netleştirin
Sorunları bir sistem bağlamına yerleştirin
Karar vericileri ve paydaşları belirleyin
Paydaş çıkarlarını ve gündemlerini araştırın
Etkileşim ve bağımlılık kalıplarını araştırın (örneğin, çatışmalar ve uyumluluklar, değiş tokuşlar ve sinerjiler)
Uygulama:
Grimble ve Wellard, doğal kaynak yönetiminde Paydaş analizinin, aşağıdaki gibi karakterize edilebileceği durumlarda en alakalı olduğunu tespit etti;

Kesişen sistemler ve paydaş çıkarları
Kaynağın birden çok kullanımı ve kullanıcıları.
Piyasa başarısızlığı
Çıkarılabilirlik ve geçici ödünleşmeler
Belirsiz veya açık erişim mülkiyet hakları
Ticareti olmayan ürün ve hizmetler
Yoksulluk ve yetersiz temsil
Örnekler:
Bwindi Geçilmez Milli Parkı durumunda, kapsamlı bir paydaş analizi uygun olurdu ve Batwa halkı potansiyel olarak insanların geçim kaynaklarının kaybını ve can kayıplarını önleyen paydaşlar olarak kabul edilirdi.

Galler'de, Doğal Kaynaklar Galler adlı Gal Hükümeti sponsorluğundaki bir kuruluş, "doğal kaynakların sürdürülebilir yönetimini takip eder" ve Çevre (Galler) Yasası 2016
'da belirtildiği gibi "doğal kaynakların sürdürülebilir yönetimi ilkelerini uygular".
NRW, çok çeşitli faaliyetlerde 40'tan fazla farklı düzenleyici rejimden sorumludur.
Nepal, Endonezya ve Kore'nin toplum ormancılığı, paydaş analizinin doğal kaynakların yönetimine nasıl dahil edilebileceğinin başarılı örnekleridir. Bu, paydaşların ihtiyaçlarını ve ormanlara katılım düzeylerini belirlemelerine olanak sağlamıştır.
Eleştiriler:

Doğal kaynak yönetimi paydaş analizi, Clarkson'un önerdiği gibi, kendi içinde sorun yaratabilecek çok sayıda paydaşı içerme eğilimindedir. "Paydaş teorisi, dünyanın sefaletini kaldıracak kadar büyük bir sepet örmek için kullanılmamalıdır."
Starik, doğanın paydaş olarak temsil edilmesi gerektiğini öne sürdü. Ancak bu, uygun temsili bulmak zor olacağından birçok bilim insanı tarafından reddedilmiştir ve bu temsil, başka sorunlara neden olan diğer paydaşlar tarafından da tartışılabilir.
Paydaş analizi, diğer paydaşları marjinalleştirmek için istismar amaçlı kullanılabilir.
Belirli paydaş grupları önceki kararlardan dışlanmış olabileceğinden, katılımcı süreçler için ilgili paydaşların belirlenmesi karmaşıktır.
Paydaşlar arasında süregelen çatışmalar ve güven eksikliği uzlaşmayı ve çözümleri engelleyebilir.
Alternatifler/ Tamamlayıcı analiz biçimleri:

Sosyal ağ analizi
Ortak havuz kaynağı

Doğal kaynak yönetimi sorunları doğası gereği karmaşık ve tartışmalıdır. Birincisi, ekolojik döngüleri, hidrolojik döngüleri, iklimi, hayvanları, bitkileri ve coğrafyayı vb. içerirler. Bütün bunlar dinamik ve birbiriyle ilişkilidir. Bunlardan birinde yapılacak bir değişiklik, geri döndürülemez bile olabilen geniş kapsamlı ve/veya uzun vadeli etkilere sahip olabilir. İkincisi, doğal sistemlerin karmaşıklığına ek olarak, yöneticiler çeşitli paydaşları ve onların çıkarlarını, politikalarını, coğrafi sınırlarını ve ekonomik sonuçlarını da dikkate almak zorundadır. Tüm yönleri aynı anda tam olarak tatmin etmek imkansızdır. Bu nedenle, bilimsel karmaşıklık ve çeşitli paydaşlar arasında kalan doğal kaynak yönetimi tipik olarak tartışmalıdır.
1992'de Rio de Janeiro'da düzenlenen Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı'ndan (UNCED) sonra, çoğu ülke toprak, su ve ormanların entegre yönetimi için yeni ilkeleri kabul etti. Program isimleri milletten millete değişse de hepsi benzer amaçları ifade eder.
Doğal kaynak yönetimine uygulanan çeşitli yaklaşımlar şunları içerir:

Yukarıdan aşağıya (komut ve kontrol)
Toplum temelli doğal kaynak yönetimi
Uyarlanabilir yönetim
Önleyici yaklaşım
Entegre doğal kaynak yönetimi
Ekosistem yönetimi

Topluma dayalı doğal kaynak yönetimi (CBNRM) yaklaşımı, koruma hedeflerini kırsal topluluklar için ekonomik faydaların üretilmesiyle birleştirir. Üç temel varsayım şudur: yerel halk doğal kaynakları korumak için daha iyi bir konumdadır, insanlar bir kaynağı ancak faydalar koruma maliyetlerini aşıyorsa koruyacak ve insanlar doğrudan yaşam kaliteleriyle bağlantılı bir kaynağı koruyacaklardır. Yerel halkın yaşam kalitesi yükseltildiğinde, kaynağın gelecekteki iyi durumunu sağlamaya yönelik çabaları ve taahhütleri de artar. Bölgesel ve topluluk temelli doğal kaynak yönetimi de yetki ikamesi ilkesine dayanmaktadır.
Birleşmiş Milletler, Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesinde ve Çölleşmeyle Mücadele Sözleşmesinde CBNRM'yi savunmaktadır. Açıkça tanımlanmadıkça, merkezi olmayan NRM, yerel toplulukların doğal kaynakları sömürmek için yarıştıkları belirsiz bir sosyo-yasal ortamla sonuçlanabilir ör. Orta Kalimantan'daki (Endonezya) orman toplulukları.
CBNRM'nin bir sorunu, sosyoekonomik kalkınma, biyolojik çeşitliliğin korunması ve sürdürülebilir kaynak kullanımı hedeflerini uzlaştırmanın ve uyumlu hale getirmenin zorluğudur. CBNRM kavramı ve çatışan çıkarları, katılımın arkasındaki nedenlerin insan merkezli (gerç

Emisyon ticareti, çevre kirliliğini kontrol altına almak amacıyla kirletici salımını azaltanlara ekonomik avantajlar sağlayan piyasa temelli bir sistemdir. Genellikle "sınırla ve ticaret et" (cap and trade - CAT) ya da emisyon ticaret sistemi (ETS) olarak adlandırılır. Bu yaklaşımın en yaygın kullanım alanlarından biri, karbon emisyonlarının (özellikle karbondioksit ve diğer sera gazlarının) sınırlandırılmasıdır. Karbon ticareti, iklim değişikliğiyle mücadelede önemli bir araç olarak değerlendirilmektedir. Ayrıca kükürt dioksit gibi farklı kirletici maddeler için de benzer ticaret sistemleri uygulanmaktadır.
Emisyon ticaret sisteminde, belirli bir kirletici maddenin salımına dair toplam miktarı sınırlandırmak amacıyla, merkezi bir otorite (genellikle bir devlet kurumu), sınırlı sayıda emisyon izni tahsis eder ya da bu izinleri satar. Her bir izin, belirli bir süre içinde belirli miktarda emisyon salımına hak tanır. Emisyon üreten işletmeler, gerçekleştirdikleri salım miktarı kadar izne sahip olmak zorundadır. Emisyonlarını artırmak isteyen kuruluşlar, fazla izin hakkı bulunan diğer katılımcılardan bu izinleri satın almak durumundadır. Böylece, toplam emisyon sınırı korunurken, piyasada esneklik sağlanır.
Emisyon ticareti, çevresel politika hedeflerine nasıl ulaşılacağı konusunda piyasa aktörlerine esneklik tanıyan esnek çevre politikası araçlarından biridir. Bu sistem, hedefe ulaşma yöntemini düzenleyici kurumlar yerine işletmelere bırakarak, komuta-kontrol yaklaşımına dayalı düzenlemelerden ayrılır. Komuta-kontrol sistemleri genellikle belirli teknolojilerin kullanılmasını (örneğin en iyi mevcut teknoloji - BAT) zorunlu kılar veya devlet destekleri gibi doğrudan müdahalelere dayanır. Buna karşın emisyon ticareti, çevresel yükümlülüklerin ekonomik araçlarla yerine getirilmesine olanak sağlar.

Kirlilik, piyasa dışsallıklarının en bilinen örneklerinden biridir. Dışsallık terimi, bir ekonomik faaliyetin, bu faaliyetin piyasa işlemine doğrudan taraf olmayan kişi ya da kurumlar üzerindeki etkisini ifade eder. Emisyon ticareti, bu tür dışsallıkları piyasa mekanizmaları yoluyla düzenlemeyi amaçlayan bir yaklaşımdır. Sistemin temel amacı, belirli bir emisyon hedefini toplam maliyeti en aza indirerek gerçekleştirmektir. Bu sistemde, hükûmet toplam emisyon düzeyine bir sınır koyar ve bu sınır dahilinde emisyon izinleri (veya tahsisatlar) tanımlar. İzinler doğrudan satılabilir ya da çoğu uygulamada, düzenlemeye tabi işletmelere geçmiş dönem emisyonlarına dayalı olarak ücretsiz biçimde tahsis edilir. Katılımcılar, gerçekleştirdikleri emisyon miktarı kadar izne sahip olmakla yükümlüdür. Bu koşul sağlandığında, toplam emisyon miktarı belirlenen sınırı aşmaz. İzinlerin alınıp satılabilir olması, katılımcılara farklı uyum yolları sunar: Kendi emisyonlarını azaltarak izinleri kullanmak, emisyonu sınırın altında tutup fazla izinleri satmak ya da sınırın üzerinde emisyon yaparak piyasadan ek izin satın almak. Bu sayede sistem, kirleticiye dolaylı bir maliyet yüklerken, emisyonlarını azaltanları ekonomik olarak teşvik eder.
Emisyon ticareti, çevresel maliyetlerin üretim maliyetlerine içselleştirilmesini sağlayarak, karbon ve diğer sera gazlarının ekonomik değerini piyasa süreçlerine dahil eder. Bu durum, şirketlerin yatırım getirisi ve sermaye harcaması gibi kararlarını karbon fiyatı temelinde yeniden değerlendirmelerine neden olabilir. Böylece, düşük emisyonlu teknolojilere yapılan yatırımların cazibesi artar ve şirketlerin uzun vadeli stratejilerinde iklim politikaları daha etkin biçimde yer alabilir. Bu sistem, ekonomik araçlarla çevresel hedeflere ulaşılmasını kolaylaştırarak sürdürülebilir kalkınma stratejilerine katkı sunar.
Bazı emisyon ticaret sistemlerinde, yükümlülüğü olmayan — yani emisyon salımı gerçekleştirmeyen — kuruluşlar da izin ticaretine katılabilir ve bu izinlere dayalı finansal türev ürünlerle işlem yapabilir. Katılımcılar, kullanmadıkları izinleri ileriki dönemlerde kullanmak üzere biriktirme hakkına da sahip olabilir. Ayrıca, bazı sistemlerde ticarete konu olan izinlerin belirli bir yüzdesi düzenli aralıklarla piyasadan kalıcı olarak çekilir, bu da zaman içinde toplam emisyon miktarının düşmesine neden olur. Bu kapsamda, çevre örgütleri piyasadan izin satın alarak bunları emekliye ayırabilir; bu durum arzı azaltarak kalan izinlerin fiyatını yükseltebilir. Birçok sistemde, izin sahipleri bu izinleri kâr amacı gütmeyen kuruluşlara bağışlayarak vergi indirimi elde edebilir. Hükûmetler ise genellikle toplam emisyon sınırını zaman içinde kademeli olarak azaltarak, ulusal sera gazı azaltım hedeflerine ulaşmayı amaçlar.

Endonezya, resmî adıyla Endonezya Cumhuriyeti (Endonezce: Indonesia, Endonezce: Republik Indonesia), Hint ve Pasifik okyanusları arasında, Güneydoğu Asya ve Okyanusya'da toprakları bulunan bir ülkedir. 17 binden fazla adadan oluşur. Bu adaların en büyükleri Sumatra, Cava ve Sulavesi ile kısmen Borneo ve Yeni Gine'dir. Endonezya dünyanın en büyük ada ülkesidir, 1.904.569 km²'lik yüzölçümüyle dünyada 14. sıradadır. 2026 yılı itibarıyla 285 milyon civarında nüfusuyla dünyanın en kalabalık dördüncü ülkesi ve aynı zamanda en kalabalık Müslüman ülkesidir. Cava dünyanın en kalabalık adasıdır ve nüfusun yarıdan fazlasına ev sahipliği yapar.
Endonezya başkanlık sistemi ile yönetilen bir demokrasidir. Ülke dokuz özel statülü olmak üzere 38 ile ayrılmıştır. Ülkenin şimdiki başkenti Nusantara, 17 Ağustos 2024 tarihinde resmen başkent olan, sıfırdan inşa edilen bir şehirdir. Ülkenin eski başkenti ve en kalabalık şehri Cakarta, dünyanın en kalabalık ikinci metropolüdür. Kara komşuları; Papua Yeni Gine, Doğu Timor ve Malezya'dır. Singapur, Filipinler, Avustralya ve Hindistan'a bağlı Andaman ve Nikobar Adaları ile deniz sınırı bulunur. Yüksek nüfusuna rağmen Endonezya, geniş yaban alanlarına sahiptir ve en yüksek seviyede biyoçeşitliliğe sahip ülkelerden biridir.
Endonezya takımadaları yedinci yüzyılda Srivijaya ve Majapahit'in Çin ve Hint altkıtası ile ticarete başlamasıyla önemli bir ticaret bölgesi haline gelmiştir. Yerel liderler ilk çağlardan beri yabancı kültür, din ve politik sistemleri yavaş yavaş özümsediler ve böylelikle Hindu ve Budist krallıklar kuruldu. Sünni tüccarlar ve Sufi din adamları bölgeye İslam'ı getirdiler, Hristiyanlık ise Avrupalı kaşifler yoluyla yayıldı. Avrupalı güçler Coğrafi keşifler ile "Baharat Adası" adı verilen Maluku'yu elde edip bölgedeki ticareti tekelleri altına almak için birbirleriyle savaştılar. Portekiz, Fransa ve Britanya kısa sürelerle hakimiyet sağlasalar da Hollanda 350 yıl boyunca bölgedeki önde gelen sömürgeci güç oldu. 20. yüzyıl başlarında Endonezya ulusal bilinci ortaya çıktı. Ülke 1945'te II. Dünya Savaşı'nın sona ermesiyle birlikte bağımsızlık ilan etti. Ancak Hollandalılar bu ilanı tanımadılar ve iki ülke arasında 1949'da Hollanda'nın bağımsız Endonezya'yı tanımasıyla sonuçlanacak bir çatışma ve diplomatik mücadele dönemi yaşandı. Endonezya tarihi daha sonra doğal afetler, rüşvet, bölünme, Suharto sonrası demokratikleşme süreci ve hızlı ekonomik değişikliklerle çalkantılı geçti.
Endonezya farklı dil, din ve kültüre sahip etnik gruplardan oluşur. Cavalılar en büyük etnik gruptur. Endonezya ulusal bir dil, etnik çeşitlilik, çoğunluğu Müslüman olmak üzere farklı dinlerin bir araya gelmesi, sömürgecilik tarihi ve isyanla tanımlanan ortak bir kimlik geliştirmiştir. Endonezya'nın "çoklukta birlik" anlamına gelen ulusal sloganı "Bhinneka Tunggal Ika" çeşitliliğin ülkeyi şekillendirdiğini ifade eder. Endonezya dünyanın nominal GSYİH'ye göre 15., satın alma gücü paritesine göre 7. büyük ekonomisidir. Ülke Güneydoğu Asya'daki tek bölgesel güçtür ve uluslararası ilişkilerde orta güç olarak değerlendirilir. Endonezya Birleşmiş Milletler, Dünya Ticaret Örgütü, G20, Bağlantısızlar Hareketi, D-8, ASEAN, Doğu Asya Zirvesi ve İslam İşbirliği Teşkilatı üyesidir.

Endonezya adı Latince Indus ve Yunanca nesos sözcüklerinden türetilmiştir ve "ada" anlamına gelmektedir. Bu ad Endonezya'nın bağımsızlığından çok önceye, 18. yüzyıla dayanır. 1850'de İngiliz etnolojist George Earl yayınladığı bir eserle, bölgedeki Hint ve Malay takımadalarında yaşayanlar için Indunesians ve Malayunesians isimlerini önerdi. Aynı eserde George Earl'ün öğrencilerinden James Richardson Logan Endonezya ismini Hint Takımadası ile eşanlamda kullandı. Bununla birlikte Hollandalı akademisyenler sömürge döneminde yazdıkları eserlerde Endonezya ismini kullanmaktan imtina ettiler. Bunun yerine Malay Takımadası, Hollanda Doğu Hindistanı, Doğu Hindistan ve Insulinde isimlerini kullandılar.
1900'lerden sonra Endonezya ismi Hollanda dışındaki akademik çevrelerde yaygın olarak kullanılmaya başlandı. Hollanda sömürgeciliğine karşı Endonezyalı milliyetçi gruplar bu ismi siyasi bir bakış açısını belirtmek üzere kullanmaya başladılar. Berlin Üniversitesinden Adolf Bastian yayınladığı Indonesien oder die Inseln des Malayischen Archipels eseriyle Endonezya ismini 1884–1894 yılları arasında yaygınlaştırdı. Endonezya ismini ilk kullanan Endonezyalı eğitimci Hollanda'da 1913 yılında kurduğu basın bürosuna Indonesisch Pers-bureau adını veren Suwardi Suryaningrat (Ki Hajar Dewantara) idi.

Halk arasında "Java Adamı" olarak bilinen Homo erectus'un fosilleşmiş kalıntıları, Endonezya takımadalarında 2 milyon ila 500.000 yıl önce yerleşim olduğunu öne sürüyor. Homo sapiens bölgeye M.Ö. 43.000 civarında ulaştı. Modern nüfusun çoğunluğunu oluşturan Avustronezyalılar halkları, şimdiki Tayvan'dan Güneydoğu Asya'ya göç etti. Takımadalara M.Ö. 2.000 civarında ulaştılar ve doğuya yayılırken yerli Melanezyalılar uzak doğu bölgeleriyle sınırlandırdılar.
İdeal tarım koşulları ve ıslak tarlada pirinç ekiminin MÖ sekizinci yüzyıl gibi erken bir tarihte ustalaşması, köylerin, kasabaların ve küçük krallıkların MS birinci yüzyılda gelişmesine olanak sağladı. Takımadaların stratejik deniz yolu konumu, M.Ö. birkaç yüzyıldan itibaren Hint krallıkları ve Çin hanedanları da dahil olmak üzere adalar arası ve uluslararası ticareti destekledi. Ticaret o zamandan beri Endonezya tarihini temelden şekillendirdi.
Srivijaya deniz krallığı, MS yedinci yüzyıldan itibaren ticaret ve Hinduizm ile Budizmin etkisiyle gelişti. MS sekizinci ve onuncu yüzyıllar arasında tarımsal Budist Sailendra ve Hindu Mataram hanedanları, Java'nın iç kısımlarında gelişip gerilediler ve geride Sailendra'nın Borobudur'u ve Mataram'ın Prambanan'ı gibi büyük dini anıtlar bıraktılar. Hindu Majapahit krallığı 13. yüzyılın sonlarında Doğu Java'da kuruldu ve Gajah Mada yönetimi altında etkisi günümüz Endonezya'sının büyük bir kısmına yayıldı. Bu dönem Endonezya tarihinde genellikle "Altın Çağ" olarak anılır.
Takımadalardaki Müslümanlaştırılmış nüfuslara dair en eski kanıt, Kuzey Sumatra'daki 13. yüzyıla kadar uzanıyor. Takımadaların diğer bölgeleri yavaş yavaş İslam'ı benimsedi ve 16. yüzyılın sonuna gelindiğinde Java ve Sumatra'da hakim din buydu. Çoğunlukla İslam, Endonezya'da, özellikle Java'da İslam'ın hakim biçimini şekillendiren mevcut kültürel ve dini etkilerle örtüşüyor ve karışıyor.

Portekiz 1511 yılında Malakka'yı işgal etti. Bundan sonra İspanya, Hollanda ve İngilizler ülkeyi istilâ ettiler. Bu devletler Endonezya'yı sömürmenin yanı sıra Hindistan'ı da sömürgelerine katmak için üs olarak kullanmakta idiler. On altıncı asrın sonlarında Hollandalılar, Doğu Hindistan, Cava ve Moluk'da kurdukları şirketlerle bölge ticaretini ele geçirdiler. Bunun yanı sıra Cakarta'ya üs kurmalarıyla Hollanda'nın bölgedeki nüfuzu arttı. Diğer sömürgeci devletlerin anlaşmaları neticesinde 18. asrın sonlarında Hollanda ülkeyi tam manasıyla egemenliği altına almıştır. 1900'lü senelerin başlarından îtibâren gün geçtikçe anti-emperyalist fikirlerin kuvvetlenmesi sonucu Hollanda sömürgeciliğine karşı, milliyetçilik ve bağımsızlık mücadelesi fiilen başladı. Bu mücâdelenin önde gelen liderlerinden Ahmed Sukarno 1927'de kurulan Milliyetçi Partinin başkanı oldu. Endonezya halkının başlattıkları ve her geçen gün kuvvet kazanan bağımsızlık mücadelesi karşısında Hollanda endişeye düştü. Halk tamamen Hollandalı sömürgecilerin menfaatleri doğrultusunda yönetilmekteydi. Milliyetçilik ve bağımsızlık hareketlerini yatıştırmak ve sömürgeciliğini devam ettirmek için Hollanda siyâsî bir oyun olarak yerli halka idârede kısmen iştirak hakkı tanıdı. Bu oyuna kanmayıp tam bir bağımsızlık isteyen halkın mücâdelesi çok kanlı bir şekilde bastırılmaya çalışıldı. Mücadelenin liderlerinden Ahmed Sukarno ve arkadaşları yakalanarak sürgüne gönderildi. İkinci Dünyâ Savaşında Japonya, Endonezya'yı işgal etti. Siyâsî olarak Japonlar ülke halkının Hollandalılara karşı yaptıkları bağımsızlık mücâdelesini desteklediler. Japonlar, milliyetçilerin hükûmet kurmalarına müsaade etti.

17 Ağustos 1945'te Japonların teslim olmalarıyla Endonezya'da Ahmed Sukarno başkanlığında bir hükûmet kurularak bağımsızlıklarını îlân ettiler. Hollanda, Endonezya'nın bağımsızlığını tanımadı. Endonezya ve Hollanda arasında bu sebepten başlayan mücadele, Endonezya'nın zaferiyle neticelendi. Hollanda, “Endonezya Birleşik Devletleri”ni resmen tanımak zorunda kaldı. 1950 senesinde devletin adı “Endonezya Cumhuriyeti” olarak değiştirildi. Ülkenin kurulu olduğu adalardan Yeni Gine Hollandalıların elinde kaldı. Endonezya ancak 1962 senesinde adanın batı kısmını Hollandalılardan kurtardı. 1965 Mayıs'ında Çin ve SSCB destekli bir devrim teşebbüsü oldu. Çeşitli birliklerden solcu general ve subayların ve Endonezya Komünist Partisi'nin öncülük ettiği bu girişim ABD gizli servislerinin büyük komploları sonucu ve ülkedeki Marksist kültürün çok yetersiz oluşu sebebiyle bastırıldı. 1.000.000 civârında insanın öldüğü iç savaşta komünistler ve komünist olduğundan şüphelenilenler dünyada eşine az rastlanan bir katliamla ortadan kaldırıldılar. Özellikle Çinli azınlık bertaraf edildi. Devletin kuruluşundan itibaren meydana gelen hâdiselerde oldukça yıpranan Ahmed Sukarno iktidarı, 1967'de General Suharto tarafından yapılan hükûmet darbesi ile son buldu. Darbe sonunda başa geçen General Suharto daha sonra yapılan seçimleri de kazandı. 1982'de Sebker seçimleri kazandı. 1983'te Suharto dördüncü defa 10 Mart 1988'de beşinci defa başkan seçildi. Fakat 1998 yılındaki büyük bir ayaklanmayla Suharto ve siyasi rejimi devrildi. Ülke olağan bir parlamenter demokrasiyle idare edilmeye başladı.

Endonezya'nın üzerinde bulunduğu adalardan büyük olan beş tanesi, Sumatra, Borneo, Cava, Selebes ve Yeni Gine'dir. Yeni Gine Adasının Endonezya'ya ait olan batı kısmına İrian Barat adı verilir. Borneo Adasının Endonezya'ya ait olan kısmına ise Kalimantan adı verilir. Sumatra, Borneo, Cava ve Selebes adalarına Büyük 

Enerji hukuku, yenilenebilir ve yenilenemez enerjinin kullanılması ve vergilendirilmesini düzenleyen hukuk dalıdır. Enerji hukuku genel olarak elektrik, doğalgaz, petrol, sıvılaştırılmış petrol gazı (LPG) piyasaları ve yenilenebilir enerji kaynakları ile ilgili alanlarda faaliyet göstermektedir.
Enerji hukuku ile ilgili yapılan ilk çalışmalar, 20. yüzyılın ortalarına denk gelmektedir. Bu tarihlerde meydana getirilen uluslararası sözleşmeler, bu konuya dair bazı kuralları içermekte ise de ayrı bir bölüm olarak düzenlenmemiştir. Bunun yerine, ikincil hukuki kaynaklar vasıtasıyla bu konuya dair düzenlemeler yapılmıştır.

Avrupa Birliği bünyesinde "Üçüncü Paket" olarak adlandırılan ve elektrik piyasasında bir dizi yeni düzenleme getiren hazırlıklar Eylül 2007'de Avrupa Komisyonu tarafından yayımlanmıştır. Ancak bu düzenlemeler pratikte uygulanabilir olmaması sebebiyle Avrupa Birliği'ne üye devletler nezdinde pek destek bulamayıp üye devletlerin kendi politikalarını uygulamasından ötürü gönüllü katılımı gerektiren bir mekanizma olmaktan ileri geçememiştir.

Enerji Hukuku Araştırma Enstitüsü

Enerji kaynakları, herhangi bir yolla enerji üretilmesini sağlayan kaynaklardır. Dünya üzerindeki enerji kaynakları, klasik ve alternatif kaynaklar olmak üzere ikiye ayrılabilir. Birincil enerji kaynaklarından kullanım oranları; %33,1 petrol, %30,3 kömür, %23,7 doğalgaz, hidrolik ve diğer yenilenebilir %8, nükleer enerji %5. 

Klasik enerji kaynaklarına alternatif olarak sunulan kaynaklardır. Güneş, rüzgâr, hidrojen, hidroelektrik ve jeotermal kaynaklar buna örnektir. Doğada sürekli var olan faktörlere dayalı olan bu kaynakların en önemli özelliği ise yenilenebilir olmaları ve doğaya zarar vermemeleridir.

Güneş enerjisi güneş ışığından enerji elde edilmesine dayalı teknolojidir. Güneş'in yaydığı ve Dünya'ya da ulaşan enerji, güneşin çekirdeğinde yer alan füzyon süreci ile açığa çıkan ışıma enerjisidir, Güneş'teki hidrojen gazının helyuma dönüşmesi şeklindeki füzyon sürecinden kaynaklanır. Dünya atmosferinin dışında Güneş ışınımının şiddeti, aşağı yukarı sabit ve 1370 W/m² değerindedir, ancak yeryüzünde 0-1100 W/m² değerleri arasında değişim gösterir. Bu enerjinin Dünya'ya gelen küçük bir bölümü dahi, insanlığın mevcut enerji tüketiminden kat kat fazladır. Güneş enerjisinden yararlanma konusundaki çalışmalar özellikle 1970'lerden sonra hız kazanmış, güneş enerjisi sistemleri teknolojik olarak ilerleme ve maliyet bakımından düşme göstermiş, güneş enerjisi çevresel olarak temiz bir enerji kaynağı olarak kendini kabul ettirmiştir. Dünyada yararlanılan en eski enerji kaynağı güneş enerjisidir. Güneş enerjisinin de diğer enerjiler gibi kullanım sorunları ve koşulları vardır. Güneş enerjisi her tüketim modelinde kolaylıkla kullanılamaz. Her tüketim dalında kullanılabilmesi için bu sorunlarının tüketim modellerine göre çözülmesi gerekmektedir. Güneş enerjisinin depolanması ya da diğer enerjilere dönüşebilmesi, ısıl, mekanik, kimyasal ve elektrik yöntemlerle olur. Güneş enerjisinin, diğer enerjilere çevriminde kullanılan çevrimler;

Güneş enerjisinden doğrudan ısı enerjisi
Güneş enerjisinden doğrudan elektrik enerjisi
Güneş enerjisinden hidrojen enerjisi elde edilmesi olarak sıralanabilir.
Ekoloji bilimi açısından temel enerji güneş enerjisidir. Fosil yakıtlar dahil, rüzgâr gücü, hidrolik enerji, biyogaz, alkol, deniz, termik, dalga gibi tüm enerji kaynakları güneş enerjisinin türevleridir. Fizikçi Capra'ya göre fosil yakıtlar ve çeşitli sorunlar yaratan nükleer enerji geçmiş dönemin enerji kaynaklarıdır. Buna karşılık güneş ve türevleri geleceğin enerji kaynaklarıdır.
Günlük güneş enerjisinden yararlanılması, Dünya'da günlük 300 trilyon ton kömür yakılmasına eşdeğerdir. Başka bir hesaplamayla Dünya'ya bir yılda düşen güneş enerjisi, Dünya'daki çıkarılabilir fosil yakıt kaynakları rezervlerinin tamamından elde edilecek enerjinin yaklaşık 15-20 katına eşdeğerdir.

Alternatif enerji kaynakları içerisinde en az hidrojen enerjisi kadar faydalı olabilecek bir enerji kaynağı da rüzgârdır. Temiz, bol, yenilenebilir olmasının yanı sıra hemen hemen tüm dünya genelinde faydalanma imkânı olan bir kaynaktır. Rüzgâr tarlasında inşa edilen ve rüzgâr türbini adı verilen çok büyük pervaneli, yüksek kuleler aracılığıyla rüzgâr gücü, elektrik enerjisine dönüştürülür. Rüzgâr türbinleri, uçan rüzgâr türbini, yüzen rüzgâr türbini gibi hem yerde hem de havada olabilir. Ayrıca rüzgâr tarlaları denizde, karada ve sahilde yapılabilir. Az sayıda, büyük enerji üretim merkezleri kurmak yerine, ülke geneline küçük üniteler halinde yayılmış rüzgâr türbinleri kurmak çok daha avantajlıdır. Rüzgâr tarlası kurulacak bölgelerin rüzgâr atlası birkaç yıllık çalışma sonucu çıkartılır ve ona göre türbinler kurulur. Bu atlasta bir bölgedeki rüzgâr hızı ve rüzgâr yönü gibi bilgiler bulunur. Rüzgâr, elektrik üretiminin yanı sıra hidrojen üretiminde de söz sahibi olabilir. Rüzgârdan elde edilecek elektrikle suyun hidroliz edilmesi sonucunda; su, oksijen ve hidrojen elementlerine ayrılarak  çok ucuz bir yolla hidrojen elde edilmiş olacaktır.
1990'lı yıllarda kullanımı en hızlı artan enerji kaynağı olan rüzgâr enerjisi, bu avantajları sayesinde tüm dünyanın dikkatini çekmeye devam ediyor. Danimarka toplam elektrik enerjisinin yaklaşık %20'sini rüzgârdan elde ederek oran olarak dünyada birinci sıradayken, Almanya da 2007 yılındaki verilere göre, 22.247 megawatt kurulu güç ile rüzgâr enerjisi kullanımında en ön sıralardadır. Almanya'yı en yakından takip eden ABD'nin kurulu gücü ise yaklaşık 2.316.818 megawatt civarındadır.

Jeotermal enerji, yerkabuğunda bulunan ısıdır. Bu enerjiden, yer yüzeyine çıkan sıcak sular aracılığıyla yararlanılır. En eski çağlardan bu yana kullanılan kaplıcalar jeotermal enerjinin ilk kullanım alanlarıdır. Jeotermal enerjiden, kaynağın sıcaklığına bağlı olarak ısıtma uygulamalarında kullanılabilir ya da elektrik üretiminde yararlanılır. Elektrik enerjisi üretimi amaçlı santrallar 20. yüzyılın başlarından itibaren kurulmaya başlanmıştır. Ama yeterince tanınmadığı için Dünya genel enerji üretiminden yalnızca %0.05 lik bir pay alır.
Jeotermal enerji; kaynağın, dünya enerji tüketimine kıyasla çok büyük olması nedeniyle ve kullanılan sıcak suyun reenjeksiyon ile tekrar yer altına verilmesi koşuluyla yenilenebilir enerjiler arasında sayılır.

Okyanuslar ve denizler gibi büyük su kütlelerinde meydana gelen dalgaların enerjisinden yararlanılabilinmektedir. Yenilenebilir enerji formlarından bir tanesidir.
Üretilmesindeki zorluklar:

Dalgaların yüksek gücüne karşın düşük hızlarda ve farklı yönlerde hareket etmesi
En güçlü fırtınalara ve tuzlu suyun neden olacağı paslanmaya dayanabilecek yapıların yüksek maliyeti
Kurulum ve bakım giderlerinin yüksekliğidir.
Dalga enerjisinin toplam enerji potansiyeli, toplam enerji büyüklüğü 2.5 terawat olarak hesaplanan gel-git enerjisinden çok daha fazladır. Sahilleri güçlü rüzgârlara maruz kalan ülkeler, enerji ihtiyaçlarının %5 veya daha fazlasını dalga enerjisinden karşılayabilirler.

Gel-git veya okyanus akıntısı nedeniyle yer değiştiren su kütlelerinin sahip olduğu kinetik veya potansiyel enerjinin elektrik enerjisine dönüştürülmesidir.
Gelgit enerjisini elektriğe dönüştürmek için yaygın olarak, uygun bulunan koyların ağzının bir barajla kapatılarak, gelen suyun tutulması, çekilme sonrasında da yükseklik farkından yararlanılarak türbinler aracılığı ile elektrik üretilmesi hedeflenir. Suyun potansiyel enerjisinin %80'ini elektrik enerjisine dönüştürebilen gel-git enerjisi, güneş enerjisi gibi diğer alternatif enerji kaynaklarına göre daha yüksek bir verimliliğe sahiptir. Deniz ve okyanuslardaki düzenli akıntıların kinetik enerjisinin, deniz tabanına yerleştirilen türbinler aracılığı ile elektrik enerjisine dönüştürülmesi akıntı enerjisi olarak anılır.

Hidrojen birincil enerji kaynaklarından üretilen bir yakıt olup temiz bir enerji kaynağı olarak kullanılabilecek önemli bir elementtir. Fakat dünyada tek başına bulunmadığından önce üretilmesi gerekir. Halihazırda çok pahalı olan bu üretim, su ve doğalgaz gibi elementlerdeki hidrojenin ayrıştırılmasıyla yapılır. Bu şekilde elde edilen hidrojen pillerine yakıt hücresi adı verilmektedir. Şu anda bazı otomobiller hem benzin, hem de hidrojenin kullanıldığı hibrid (melez) yakıt yöntemiyle çalışmaktadır.
Hidrojenin, 20 yıl içerisinde çok daha aktif olarak kullanılması planlanmaktadır. Şu anda hidrojen yakıt konusunda elde edilen en önemli ilerleme İzlanda'da yaşanmaktadır. 1999 yılında, akaryakıt firması Shell ve otomobil firması Daimler-Chrysler ile İzlanda hükûmeti arasında imzalanan anlaşma, İzlanda'yı hidrojen yakıtlı bir ülke haline getirmeyi amaçlamaktadır. Daimler-Chrysler İzlanda için, hidrojenle çalışan otobüs ve otomobiller üretirken, Shell de İzlanda genelinde hidrojen istasyonları açmayı planlamıştır. İzlanda'da elde edilecek muhtemel bir başarı, hidrojenli otomobillerde seri üretime geçilmesini son derece hızlandıracaktır.

Yenilenemez enerji kaynakları, çekirdek kaynaklılar ve fosil yakıtlar olarak iki gruba ayrılır. Bu kaynakların yakın zamanda tükenebileceği tahmin edilmektedir. Nükleer, petrol, kömür ve doğal gaz başlıca yenilenemez enerji kaynaklarındandır. Dünya rezervleri; kömürde 860,94 milyar ton, petrolde 225,4 milyar ton, doğal gazda 208,4 trilyon m³'tür. Fosil yakıtların kalan kullanım ömürler; petrolde 54 yıl, doğal gazda 64 yıl, kömürde 112 yıldır.

Nükleer enerji üretmede kullanılan kaynaklar toryum ve uranyumdur. Uranyumun çıkarılabilir rezervi 5327,2 bin tondur. En çok rezerve sahip ülkeler ve rezervleri; Kanada 468,7 bin ton, Rusya 487,2 bin ton, Kazakistan 629 bin ton, Avustralya 161 bin tondur. Dünyada çıkarılabilir 5385 bin ton toryum rezervi bulunur. Rezerv miktarları açısından önde gelen ülkeler; 846 bin ton Hindistan, 744 bin ton Türkiye, 606 bin ton Brezilya, 521 Avustralya, 434 bin ton ABD'dir. Dünyada faal olarak çalışan 436 nükleer santralden 2518 milyar kWh elektrik üretilmekte, 65 reaktörün kuruluş çalışması devam etmektedir. Fransa elektrik ihtiyacının %77,7'sini nükleer teknolojiden temin etmektedir.
Kömür 21.yüzyılın güvenilir ve önemli enerji kaynağı olacaktır.  2000'li yıllarda dünya enerjisinin %42'sini karşılayan kömürün oranı 2020'lerde %48'e ulaşacağı tahmin edilmektedir. Doğal gaz ve petrole göre daha uzun kullanım ömre sahiptir, yeryüzüne dağılımı daha homojendir. Son 20 yılda fiyatı stabil olması arz güvenliği açısından kayda değerdir. Kömür düşük maliyetle elde edilebilen, pek çok ülkenin üretip sattığı bir enerji kaynağıdır. Taşınması ve depolanması açısından güvenlidir. Birincil enerji üretiminin %25-28'i, elektriğin %41'i kömürden elde edilir.

Eşya hukuku, medeni hukuk dalıdır ve kişilerin eşya üzerindeki mutlak haklarını (ayni haklar) düzenler. Eşya, bağımsız nesne olarak maddi bir varlıktır. Türk hukukunda Türk Medeni Kanunu'un 4. kitabında genel olarak düzenlenmiştir.
Mülkiyet hakkı eşya üzerinde en geniş ve sınırsız ayni haktır. Sınırlı ayni haklar ise irtifak hakkı, rehin hakkı, taşınmaz yükünden doğan haktır. Kişisel irtifaklar, intifa hakkı, üst hakkı ve oturma hakkıdır. Diğer ayni haklar rehin hakkı borçlu veya üçüncü kişilerin malları üzerindeki haklardır ve taşınmaz/taşınır olarak ikiye ayrılmaktadır. İpotek, taşınmaz rehnine girer.
Eşya üzerindeki haklar zilyetlik ve tapu sicilli kavramlarıyla açıklanır. Zilyetlik, kişinin eşya üzerindeki zilyet olma iradesine bağlı eylemsel egemenliğidir. Tapu kütüğü, eşya (taşınmaz) üzerindeki ayni hak (tescil, şerh gibi kayda bağlanan) ilişkilerini gösteren resmi bir kütüktür. Kadastro denilen ölçme sistemiyle, taşınmazlar bu kütüğe kaydedilir. Her taşınmazın (parsel) kütükte bir sayfası bulunur. İşlemler bu sayfada işlenir, tescil edilir. Satış, devir, ipotek işlemlerini Tapu Müdürü yürütür ve sayfada gösterir. Arazi parçaları ya parsel olarak, yahut kat mülkiyeti olarak sicilde işlenir. Taşınırlar için kural olarak herhangi bir kütük bulunmamaktadır. Ancak bazı istisnai hallerde sicil kütüklerinin bulunduğu söylenebilir Örneğin gemiler medeni hukuk anlamında taşınırlardır ve bunlara ilişkin özel bir sicil tutulmaktadır.

Lex rei sitae

Florida (İngilizce telaffuz: [ˈflɔːɹɪdə]  ( dinle), [ˈflɑːɹɪdə]; İspanyolca telaffuz: [floˈɾiða]), Amerika Birleşik Devletleri'nin Güneydoğu bölgesinde yer alan bir eyalettir. Batıda Meksika Körfezi, kuzeybatıda Alabama, kuzeyde Georgia, doğuda Bahamalar ve Atlantik Okyanusu; güneyde ise Küba ve Florida Boğazı ile komşudur. Hem Meksika Körfezi'ne hem de Atlantik Okyanusu'na sınırı olan tek eyalettir. Nüfusu 21 milyonu aşan eyalet, Amerika Birleşik Devletleri'nin en kalabalık üçüncü eyaleti, doğudaki eyaletler arasında en kalabalık olanı ve 2020 itibarıyla nüfus yoğunluğu bakımından sekizinci sırada yer almaktadır. Yüzölçümü 65.758 milkare (170.310 km2) olup, 50 eyalet arasında 22. sırada yer almaktadır. Miami, Fort Lauderdale ve West Palm Beach şehirlerinin yer aldığı Miami metropolitan alanı 6,138 milyonluk nüfusuyla eyaletin en büyük metropolitan alanıdır ve eyaletin en kalabalık şehri 949.611 kişilik nüfusuyla Jacksonville'dir. Florida'nın diğer büyük nüfus merkezleri arasında Tampa Körfezi, Orlando, Cape Coral ve eyalet başkenti Tallahassee yer almaktadır.
Çeşitli Amerikan Kızılderili kabileleri, en az 14.000 yıldır Florida'da yaşamaktadır. 1513 yılında İspanyol kaşif Juan Ponce de León, İspanya Krallığı'na bağlı Konkistador'un bir üyesi olarak karaya ayak basan bilinen ilk Avrupalı olmuş ve bölgeye yemyeşil doğası ve Paskalya mevsimi (İspanyolca Pascua Florida) nedeniyle La Florida ([la floˈɾiða]) adını vermiştir. Florida daha sonra ABD kıtasında Avrupalılar tarafından kalıcı olarak yerleşilen ilk bölge oldu. 1565'te kurulan İspanyol kolonisi St. Augustine, sürekli olarak ikamet edilen en eski şehirdir. Florida, İspanya'nın Teksas'taki Sabine Nehri boyunca uzanan sınır anlaşmazlığını çözmesi karşılığında 1819'da ABD'ye devretmesinden önce sık sık saldırıya uğrayan ve Büyük Britanya'nın göz diktiği bir İspanyol bölgesiydi. Florida, 3 Mart 1845'te 27. eyalet olarak kabul edildi ve ABD tarihindeki Kızılderili Savaşlarının en uzunu ve en kapsamlısı olan Seminole Savaşlarının (1816-1858) ana mekanı oldu. Eyalet, 10 Ocak 1861'de Birlik'ten ayrılarak yedi orijinal Konfedere Eyaletten biri oldu ve İç Savaş'tan sonra 25 Haziran 1868'de yeniden Birliğe kabul edildi.
20. yüzyılın ortalarından bu yana Florida, hızlı bir demografik ve ekonomik büyüme yaşadı. Ekonomisi, 1,4 trilyon dolarlık gayrisafi devlet hasılası (GSP) ile ABD eyaletleri arasında dördüncü, dünyada ise 16. en büyük ekonomidir; ana sektörler turizm, konaklama, tarım, emlak ve ulaşımdır. Florida, sahil beldeleri, eğlence parkları, sıcak ve güneşli iklimi ve deniz rekreasyonu ile dünyaca ünlüdür; Walt Disney World, Kennedy Uzay Merkezi ve Miami Beach gibi cazibe merkezleri her yıl on milyonlarca ziyaretçi çekmektedir. Florida, emeklilerin, mevsimlik tatilcilerin ve hem yerli hem de uluslararası göçmenlerin uğrak yeridir; ABD'de en hızlı büyüyen on topluluktan dokuzuna ev sahipliği yapmaktadır. Eyaletin okyanusa yakınlığı, kültürünü, kimliğini ve günlük yaşamını şekillendirmiştir; sömürge tarihi ve birbirini izleyen göç dalgalarıyla Afrika, Avrupa, Yerli, Latin ve Asya etkilerini yansıtmaktadır. Florida, Ernest Hemingway, Marjorie Kinnan Rawlings ve Tennessee Williams da dahil olmak üzere en önde gelen Amerikalı yazarlardan bazılarını kendine çekti ya da onlara ilham verdi. Özellikle golf, tenis, otomobil yarışları ve su sporlarında ünlüleri ve sporcuları kendine çekmeye devam etmektedir. Florida, Amerikan başkanlık seçimlerinde, özellikle de 2000, 2016 ve 2020 başkanlık seçimlerinde bir savaş alanı eyaleti olarak kabul edildi.
Florida'nın yaklaşık üçte ikisi Meksika Körfezi ile Atlantik Okyanusu arasında bir yarımadada yer almaktadır. Birçok bariyer adası hariç yaklaşık 1,350 mil (2,173 km) uzunluğuyla Amerika Birleşik Devletleri'nin en uzun kıyı şeridine sahiptir. Florida'da on dönüm (4,0 hektar) veya daha büyük alana sahip 4.510 ada bulunmaktadır ve bu Alaska'dan sonra en büyük ikinci adadır. Florida'nın büyük bir kısmı deniz seviyesinde ya da deniz seviyesine yakındır ve tortul topraklarla karakterize edilir. Florida, sadece 345 feet (105 metre) ile herhangi bir ABD eyaletinin en alçak yüksek noktası ile ülkedeki en düz eyalettir.
Florida'nın iklimi kuzeyde subtropikalden güneyde tropik iklime kadar değişiklik gösterir. Hawaii dışında tropikal iklime sahip tek eyalettir ve hem eyaletin güney kısmında bulunan tropikal iklime hem de bir mercan resifine sahip tek kıta eyaletidir. Florida, ABD'nin en büyük tropik vahşi doğası ve Amerika'nın en büyükleri arasında yer alan Everglades Ulusal Parkı da dahil olmak üzere birçok benzersiz ekosisteme sahiptir. Eşsiz yaban hayatı arasında Amerikan aligatoru, Amerikan timsahı, Karayip flamingosu, Pembe kaşıkçı, Florida panteri, şişe burunlu yunus ve deniz ayısı bulunmaktadır. Florida Resifi, Amerika Birleşik Devletleri kıtasında yaşayan tek mercan bariyer resifidir ve Büyük Bariyer Resifi ve Belize Bariyer Resifi'nden sonra dünyanın üçüncü en büyük mercan bariyer resif sistemidir.

Hristiyan, %81
Protestan, %54
Baptist, %19
Metodist, %6
Presbiteryan, %4
Episkopal Kilise (ABD), %3
Luthercilik, %3
Pentekostal, %3
Diğer Protestanlar, %16
Katolik, %26
Mormon, %1
Yahudi, %4
Diğer Dinler, %1
Ateistler, %14

Jacksonville 820.459
Miami 424.662
Tampa 336.823
St. Petersburg 246.407
Orlando 227.907
Hialeah 212.217
Fort Lauderdale 183.606
Tallahassee 170.452
Cape Coral 156.891
Port St. Lucie 151.391
Pembroke Pines 146.828
Hollywood 142.473
Coral Springs 126.875
Gainesville 114.375
Miami Gardens 108.862
Miramar 108.240
Clearwater 106.642
Pompano Beach 102.745
Palm Bay 100.116

Eyalette 67 county bulunmaktadır.
Bunlar;

Alachua
Baker
Bay
Bradford
Brevard
Broward
Calhoun
Charlotte
Citrus
Clay
Collier
Columbia
DeSoto
Dixie
Duval
Escambia
Flagler
Franklin
Gadsden
Gilchrist
Glades
Gulf
Hamilton
Hardee
Hendry
Hernando
Highlands
Hillsborough
Holmes
Indian River
Jackson
Jefferson
Lafayette
Lake
Lee
Leon
Levy
Liberty
Madison
Manatee
Marion
Martin
Miami-Dade
Monroe
Nassau
Okaloosa
Okeechobee
Orange
Osceola
Palm Beach
Pasco
Pinellas
Polk
Putnam
Sarasota
Seminole
St. Johns
St. Lucie
Santa Rosa
Sumter
Suwannee
Taylor
Union
Volusia
Wakulla
Walton
Washington

Fosil yakıt veya mineral yakıt, hidrokarbon ve yüksek oranlarda karbon içeren doğal enerji kaynağı. Kömür, petrol ve doğalgaz; bu türden yakıtlara başlıca örnektir. Ölen canlı organizmaların oksijensiz ortamda milyonlarca yıl boyunca çözülmesi ile oluşur. Fosil yakıtlar endüstriyel alanda çok geniş bir kullanım alanı bulmaktadır. 
Elektrik üretiminde, genelde fosil yakıtın yanması ile açığa çıkan enerji bir türbine güç olarak iletilir. Eski jeneratörlerde genelde yakıtın yanması ile elde edilen buhar türbini döndürmek için kullanılırdı, fakat yeni enerji santrallerinde yanma ile elde edilen gazlar, direkt olarak gaz türbinini döndürmektedir.
20 ve 21. yüzyılda dünya çapındaki teknolojik gelişmelerle, fosil yakıtlara daha çok ihtiyaç duyulmuştur. Özellikle petrolden elde edilen benzin, dünya çapında ve bölgesel olarak büyük çatışmaların ana sebebi haline gelmektedir. Dünya çapındaki bu enerji ihtiyacının artması ile çözüm arayışları, yenilenebilir enerji kaynaklarına doğru yönelmelidir.
2017 yılında dünyada birincil enerji kaynaklarının %34 petrol, %28 kömür, %23 doğal gaz, %85 fosil yakıtlar oldu. Fosil yakıtların yakılmasıyla 21.3 milyar ton CO2 açığa çıktığı ancak bunların doğal kaynaklarca yaklaşık yarısının emile bildiği yani net olarak havaya 10.65 milyar ton CO2 salındığı araştırılmıştır. Küresel ısınmanın başlıca aktörleri fosil yakıt.
Fosil yakıtlar insan sağlığının en büyük tehdidi.

Fosil kömürler, doğal katı yakıtlar sınıfından olan antrasit, taşkömürü, esmer kömür ve linyit kömürü ve turb (turba) adlı yakıtların genel adı.
Bunlardan taşkömürü, esmer kömür ve linyit kömürü, Türkiye'de en çok kullanılan kömürlerdir. Zonguldak'ta çıkarılan taşkömürü, sanayide en çok kullanılan kömür cinsidir. Linyit kömürü hemen hemen Türkiye'nin her yerinde çıkarılır. Linyit kömürü ve linyitin oluşumu ilerlemiş bir türü olan esmer kömür, ısıtma kuvveti bakımından diğerleri kadar zengin değildir. Çoğu zaman çıkarıldıkları yerde kullanılırlar. Esmer kömür, dış görünüşü bakımından taşkömürüne benzerse de taşkömüründen aşağıdaki şekillerde ayırt edilebilir:

Sırsız porselen üzerine taşkömürü ile çizilmiş çizgi siyah, esmer kömürle çizilen ise kahverengidir.
Bu iki kömür cinsi toz haline getirilip derişik NaOH (sodyum hidroksit) çözeltisi ile kaynatılırsa, taşkömürü çözeltiyi boyamaz, esmer kömür ise kahverengine boyar.

Doğal katı yakıtların esas kısmını teşkil eden fosil kömürleri, çoğunluğu altılı halkalardan meydana gelmiş olan yüksek molekül tartılı, siklik bileşiklerden oluşmuş bir organik şebeke ile bu şebeke arasına difüzyon ile sızarak yerleşmiş anorganik bileşiklerden ibarettir. Organik kısım kömürün yanabilen kısmını, anorganik kısım ise kömürün külünü teşkil eder.
Kömürün organik kısmı, oluşumun daha ilk devrelerinde bitkilerdeki alifatik, heterosiklik ve karbosiklik bileşiklerin biyolojik işlemlerle hümin maddesine dönüşmesi ve hümin maddesinin de yüksek baskı ve uzun süreli temperatür gibi ortam şartları altında bir kondensasyon reaksiyonuna uğrayarak karbona dönüşmesi sonucunda meydana gelir.
Hümik asit, toprağın yapısındaki madensel tuzların bitkiler tarafından alınmasını sağlayan toprak asididir.
Kömür bir hidrokarbon değildir. Zira yapısında organik olarak bağlı oksijen, azot, kükürt gibi heteroatomların bulunduğu moleküller de vardır. Oksijen, kömürün oluşum devresine göre, hidroksil, karbonil, karboksil oksijeni olarak veya oluşumu daha ileri kömürlerde heterosiklik karbon-oksijen halkaları veya eter köprüleri şeklinde bulunabilir. Azot, kömüre bitkinin alkaloid, protein ve klorofil gibi bileşiklerinden geçmiş olup daha ziyade heterosiklik büyük moleküllerde görülür. Kükürt ise kömüre yine bitki proteinlerinden geçmiştir. Kükürt miktarı %1'in üstünde olan kömürlerde kükürdün bir kısmı, anorganik pirit kükürdü halinde de bulunabilir. Hidrojen hem aromatik molekül hidrojeni, hem de alisiklik ve alifatik olefin hidrojeni şeklinde bulunur.
Kömür külünün bileşimi, yüzde miktarları kömürün kaynağına göre değişen, silis, alüminyum, demir, kalsiyum, magnezyum ve alkali metallerin tuzlarını içerir. ABD'de çıkarılan kömürlerin külünde bu maddelerin maksimum yüzde miktarları şu şekildedir:

SiO2 (silis): 30-60
Al2O3 (alüminyum oksit): 10-14
Fe2O3 (demir-III-oksit): 3-30
CaO (kalsiyum oksit): 1-20
MgO (magnezyum oksit): 0,5-4
TiO2 (titanyum dioksit): 0,5-3
Alkali metal oksitleri: 1-4

Fosil yakıtların kullanımı sanayi devriminin merkezinde yer aldı ve geçtiğimiz birkaç yüzyıl boyunca gezegendeki yaşam standardında büyük iyileştirmeler yapılmasına yardımcı oldu. Bununla birlikte, fosil yakıtların yakılmasının yakıtı kullanan insanlar dışında çevreye de bir takım olumsuz etkileri vardır. Tüm fosil yakıtlar yandığında CO2 açığa çıkarır, böylece iklim değişikliğini hızlandırır. Yanan kömür, petrol ve türevleri, atmosferik partikül maddesine, dumana ve asit yağmuruna katkıda bulunur.
İklim değişikliği büyük ölçüde CO2 gibi sera gazlarının atmosfere salınımından kaynaklanıyor ve bu emisyonların ana kaynağı fosil yakıtların yakılması. İklim değişikliği dünyanın bazı bölgelerinde şimdiden ekosistemleri olumsuz etkiliyor. Bunlar, türlerin neslinin tükenmesi ve açlık sorununu artırma gibi etkileri içerir. Küresel sıcaklıklarda devam eden artışlar, hem ekosistemler hem de insanlar üzerinde daha fazla olumsuz etkiye yol açacaktır. Dünya Sağlık Örgütü, iklim değişikliğinin 21. yüzyılda insan sağlığına yönelik en büyük tehdit olduğunu belirtti.
Fosil yakıtların yanması, asit yağmuru olarak Dünya'ya düşen sülfürik ve nitrik asitleri üretir. Mermer ve kireç taşından yapılmış anıtlar ve heykeller, asitler kalsiyum karbonatı çözdüğü için özellikle savunmasızdırlar.
Atmosfere salınan fosil yakıtlar ayrıca radyoaktif maddelerden olan uranyum ve toryum içerir. 2000 yılında, dünya çapında yakılan kömürden yaklaşık 12.000 ton toryum ve 5.000 ton uranyum açığa çıktı. ABD'nin 1982 yılında kömür yakmasının, Three Mile Island kazasından 155 kat daha fazla radyoaktivite saldığı tahmin edilmektedir. Yanan kömür ayrıca büyük miktarlarda dip külü ve uçucu kül üretir.
Fosil yakıtların yakılmasından kaynaklanan etkilere ek olarak, hasat edilmesi, işlenmesi ve dağıtılması da çevresel etkilere sahiptir. Kömür madenciliği yöntemleri, özellikle dağ zirvesi çıkarma ve açık deniz madenciliği, olumsuz çevresel etkilere sahiptir ve açık denizde petrol sondajı, suda yaşayan organizmalar için tehlike oluşturmaktadır. Fosil yakıt kuyuları, kaçak gaz emisyonları yoluyla metan salınımına katkıda bulunabilir. Petrol rafinerileri ayrıca hava ve su kirliliği dahil olmak üzere olumsuz çevresel etkilere sahiptir. Kömürün taşınması dizel motorlu lokomotiflerin kullanılmasını gerektirirken, ham petrol tipik olarak tanker gemileriyle taşınır ve bu da ilave fosil yakıtların yakılmasını gerektirir.

Fosil yakıtların olumsuz etkilerine karşı koymak için çeşitli azaltma çabaları ortaya çıktı. Yenilenebilir enerji gibi alternatif enerji kaynaklarını kullanma hareketi de bunlara dahildir. Çevre düzenlemeleri bu emisyonları sınırlamak için çeşitli yaklaşımlar kullanır; örneğin, atmosfere uçucu kül gibi atık ürünlerin salınmasına karşı kurallar koyulmuştur. Diğer çabalar arasında fosil yakıtlar için artan vergiler ve güneş panelleri gibi alternatif enerji teknolojileri için sübvansiyonlar gibi ekonomik teşvikler yer alıyor.
Aralık 2020'de Birleşmiş Milletler, sera emisyonlarını azaltma ihtiyacına rağmen, çeşitli hükûmetlerin fosil yakıtlarını "ikiye katladıklarını" ve bazı durumlarda COVID-19 geri kazanım teşvik fonlarının % 50'sinden fazlasını fosil yakıt üretimine yönlendirdiğini belirten bir rapor yayınladı. Alternatif enerjiden ziyade, BM genel sekreteri António Guterres, "İnsanlık doğaya karşı savaş veriyor. Bu bir intihardır. Doğa her zaman karşılık verir - ve bunu şimdiden artan bir güç ve öfkeyle yapıyor." Guterres ayrıca, Joe Biden'ın ABD'nin 2050 yılına kadar net sıfır emisyona ulaşma hedeflerini benimsemede Çin ve AB gibi diğer büyük yayıcılara katılma planını öngördüğünü tahmin ederek hala umut kaynağı olduğunu söyledi.

Fosil yakıtlardan kaynaklanan çevre kirliliği insanları etkiler çünkü fosil yakıtların yanmasından kaynaklanan partiküller ve diğer hava kirliliği solunduğunda hastalığa ve ölüme neden olur. Bu sağlık etkileri arasında erken ölüm, akut solunum hastalığı, ağırlaştırılmış astım, kronik bronşit ve azalmış akciğer fonksiyonu bulunur. Yoksullar, yetersiz beslenenler, çok genç ve çok yaşlılar ve önceden var olan solunum hastalığı ve diğer sağlık sorunları olan kişiler daha fazla risk altındadır. Toplam küresel hava kirliliği ölümleri yılda 7 milyona ulaşıyor.
Tüm enerji kaynaklarının doğal olarak olumsuz etkileri olsa da, veriler fosil yakıtların en yüksek sera gazı emisyonlarına neden olduğunu ve insan sağlığı için en tehlikeli olduğunu göstermektedir. Buna karşılık, modern yenilenebilir enerji kaynakları insan sağlığı için daha güvenli ve daha temiz görünüyor.
AB'de kazalardan ve hava kirliliğinden ölüm oranı terawatt-saat başına şu şekildedir: kömür (24,6 ölüm), petrol (18,4 ölüm), doğal gaz (2,8 ölüm), biyokütle (4,6 ölüm), hidroelektrik (0,02 ölüm), nükleer enerji (0,07 ölüm), rüzgar (0,04 ölüm) ve güneş (0,02 ölüm). Her bir enerji kaynağından çıkan sera gazı emisyonları ton olarak ölçülmektedir: kömür (820 ton), petrol (720 ton), doğal gaz (490 ton), biyokütle (78-230 ton), hidroelektrik (34 ton), nükleer enerji (3 ton), rüzgar (4 ton) ve güneş (5 ton). Verilerin gösterdiği gibi, kömür, petrol, doğal gaz ve biyokütle, hidroelektrik, nükleer enerji, rüzgar ve güneş enerjisinden daha yüksek ölüm oranlarına ve daha yüksek sera gazı emisyonlarına neden oluyor. Bilim adamları fosil yakıt kaynaklarının nükleer enerjiyle değiştirilmesiyle 1,8 milyon hayatın kurtarılabileceğini öne sürüyorlar.

Fosil yakıtların kullanımdan kaldırılması, fosil yakıt kullanımının kademeli olarak sıfıra indirilmesidir. Devam eden yenilenebilir enerji geçişinin bir parçasıdır. Fosil yakıtların kullanımdan kaldırılmasına yönelik mevcut çabalar, ulaşım ve ısıtma gibi sektörle

Funda, fundagiller (Ericaceae) familyasından Erica cinsinden 700'den fazla türü barındıran çiçekli bitkilerin ortak adı.
Birçok türü 0.2-1.5 m. boyutları arasında çalı formundadır. Erica arborea ve Erica scoparia türleri ağaç olarak adlandırılır ve 6–7 m. boyutlarındadır.
Her mevsim yeşil yapraklı olan funda, bahçe süslemesinde tercih edilmekte ve kurutulmuş dikensi yaprakları mutfakta kullanılabilmektedir. 600'ü aşkın alt türün anavatanı Güney Afrika'dır. Yaklaşık 70 alt tür ise Afrika'nın diğer bölgelerinde, Akdeniz havzasında ve Avrupa'da yetişmektedir.
Fundalar, birçok kelebek türü için yaşamsal öneme sahiptir. Bu kelebeklerin larvaları sadece funda ile beslenmekte ve büyümektedirler.

Ağaç fundası (Erica arborea)
Erica bocquetii
Erica manipuliflora
Erica sicula

 Vikitür'de Erica ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Fıstık çamı (Pinus pinea), çamgiller (Pinaceae) familyasından Ege, Akdeniz sahilleri, Portekiz, İspanya, İtalya, Girit ve Türkiye'de yayılış gösteren çam türü. Kozalakları ve tohumu diğer çam türlerine göre çok daha büyüktür. Kozalaklarından çıkan çam fıstığı besin olarak tüketilmektedir.
İstanbul Fethipaşa Korusunda bulunan 363 yaşında olan Fıstık Çamı anıt ağaç olarak tescillenmiş olup bilinen en yaşlı fıstık çamıdır.

Gençken yuvarlak, yaşlı halde dağınık şemsiye gibi bir yapıya sahiptir. Gençken kuvvetli büyür. 20–25 m. boy yapar. Düzgün bir gövdeye ve bu gövdeden dik olarak çıkan yatay duruşlu dallara sahiptir. İğne yaprakları parlak açık yeşil renkli, 10–20 cm uzunlukta ve uç kısmı sivridir. kozalakları kestane renginde, yumurtamsı veya yuvarlak 10–15 cm uzunluğunda, 6–10 cm genişlikte, çok kısa saplı ve genellikle reçinelidir. Tek veya iki tanesi karşılıklı dizilmiştir. Tohumları sert, soluk kırmızı, uzunca ters yumurta biçiminde, oldukça büyüktür ve 3. yılda olgunlaşır.

Toprak istekleri bakımından çok seçici olmasa da geçirgen kumlu, gevşek toprakları severler. Işık ağacı olup gençken hızlı büyür ve derine giden kazık kök sistemine sahiptir. Ağırlık olarak 0–900 m aralığında Başta Ege Bölgesi olmak üzere Marmara, Akdeniz bölgelerinde geniş yayılış gösterir. Rutubet isteği fazladır. Özellikle Temmuz-Ağustos aylarında su açığı olmamalıdır. Kısa süreli donlara karşı dayanıklı olmasına rağmen etkilenir. Atmosferik kirliliğe ve yer altı sularındaki tuzlulaşmaya karşı duyarlıdır. Yangın sonrası sürgün verme kapasitesi yüksektir.

Türkiye, İspanya'dan sonra en fazla alana sahip ülkedir. Yaklaşık 100.000 hektar alanda saf ya da kızılçam ile karışık bulunur. Özel ağaçlandırmalarda da yaygın olarak kullanılan bir türdür. 8-10 yaşından sonra ekonomik olarak işletilmeye başlanmakta ve 80-100 yaşına kadar fıstık üretimine devam edilmektedir. En yoğun bulunduğu yöreler İzmir-Bergama (Kozak) ve Aydın-Koçarlı (Mazon) ilçeleridir.

Çam fıstığı için üretimi yapılan bu ağaçta kozalak toplama zamanları yağış durumuna göre Ocak-Haziran ayları arasında değişmektedir. Zengin tohum yılları 3-4 yılda bir olan fıstık çamı 28 günde çimlenmektedir. Üç yıllık kozalaklar aynı anda ağacın üzerinde görülebilir. Ayrıca aşılama yoluyla Kızılçam ağaçlarından da Fıstık Çamı üretilebilir.

100 g çam fıstığında bol protein ve mineral vardır. 100 g içinde 45 g doymamış yağ asidi, 31 g protein, 5 g karbonhidrat, mineraller ve su bulunmaktadır. 100 g fıstığın kalori değeri 580 kaloridir. Bileşiminde linoleik asit ve oleik asit vardır. Ayrıca omega 3 ve 6, B ve C vitaminleri, karoten, demir, çinko, potasyum, manganez, fosfor bulunur.

Güneş enerjisi, kaynağı Güneş olan ısı ve parlak ışıktır. Güneş'in çekirdeğinde yer alan füzyon süreci ile açığa çıkan ışınım enerjisidir. Güneşteki hidrojen gazının helyuma dönüşmesi füzyon sürecinden kaynaklanır. Güneş'in yüzeyinde güneş radyasyonunun yoğunluğu yaklaşık 6,33 x 107 W/m2dir. Dünya atmosferinin dışında Güneş ışınımının şiddeti, yaklaşık 1370 W/m2 (Watt/m2) değerindedir; ancak yeryüzünde 0-1100 W/m2 değerleri arasında değişim gösterir. Bu enerjinin Dünya'ya gelen küçük bir bölümü dahi, insanlığın mevcut enerji tüketiminden kat kat fazladır. Güneş enerjisinden yararlanma konusundaki çalışmalar özellikle 1970'lerden sonra hız kazanmış, Güneş enerjisi sistemleri; teknolojik olarak ilerlerken maliyet açısından ucuzlamıştır. Güneş enerjisi çevresel olarak temiz bir birincil enerji kaynağı olarak kendini kabul ettirmiştir.

Dünyanın yörüngesi üzerinde, uzayda, birim alana ulaşan Güneş ışınları, Güneş'e dik bir yüzey üzerinde ölçüldükleri zaman 1,366 W/m2dir. Bu değer Güneş enerjisi sabiti olarak da anılır. Gezegen atmosfer bu enerjinin %6'sını yansıtır, %16'sını da sönümler ve böylece deniz seviyesinde ulaşılabilen en yüksek Güneş enerjisi 1,020 W/m2dir. Bulutlar gelen ışımayı, yansıtma suretiyle yaklaşık %20, sönümleme suretiyle de yaklaşık %16 azaltırlar. Sağdaki resim 1991 ve 1993 yılları arasında uydu verilerine dayanarak elde edilebilen ortalama Güneş enerjisinin W/m2 cinsinden gösterimidir. Örneğin Kuzey Amerika'ya ulaşan Güneş enerjisi 125 ile 375 W/m2 arasında değişirken günlük elde edilebilen enerji miktarı, 3 ila 9 kWh/m2 (kilowatt.saat/metrekare) arasında değişmektedir.
Bu değer, elde edilebilecek mümkün en yüksek değer olup Güneş enerjisi teknolojisinin sağlayacağı en yüksek değer anlamına gelmez. Örneğin, PV panelleri (fotovoltaik panel), bugün için yaklaşık %15'lik bir verime sahiptirler. Bu nedenle, aynı bölgede bir güneş paneli, 19 ile 56 W/m2 ya da günlük 0,45-1,35 kWh/m2 enerji sağlayacaktır. Bugünkü %8 verime dayalı teknoloji ile dahi, işaretli bölgelere yerleştirilecek Güneş panelleri, bugün fosil yakıtlar, hidroelektrik vb kaynaklara dayalı tüm santrallerin ürettiği elektrik enerjisinden biraz daha fazlasını üretebilecektir.
Hava kirliliğinin neden olduğu küresel loşluk ise daha az miktarda güneş ışınının yeryüzüne ulaşmasına neden olduğu için, Güneş enerjisinin geleceği ile ilgili az da olsa endişe yaratmaktadır. 1961-90 yılları arasını kapsayan bir araştırmada, aynı dönem içerisinde deniz seviyesine ulaşan ortalama Güneş ışını miktarında %4 azalma olduğu gözlenmiştir.

Güneş ışınlarından yararlanmak için pek çok teknoloji geliştirilmiştir. Bu teknolojilerin bir kısmı Güneş enerjisini ışık ya da ısı enerjisi şeklinde direkt olarak kullanırken diğer teknolojiler Güneş enerjisinden elektrik elde etme şeklinde kullanmaktadır. Güneş enerjili sıcak su sistemleri, suyu ısıtmak için Güneş ışınlarından yararlanır. Bu sistemler evsel sıcak su ya da bir alanı ısıtmak için kullanılabildiği gibi çoğunlukla bir havuzu ısıtmak için de kullanılır. Bu sistemler çoğunlukla bir termal güneş paneli ile bir de depodan oluşur. Güneş enerjili su ısıtıcıları üç grupta toplanır.

Aktif sistemler, suyun ya da ısı transfer sıvısının çevirimi için pompa kullanırlar.
Pasif sistemler suyun ya da ısı transfer sıvısının devrini doğal çevirim ile sağlarlar.
Kütle sistemleri su tankının doğrudan Güneş ışığı ile ısınmasını amaçlarlar.
Agrivoltaik tarım
Yaygın güneş enerjisi uygulamaları şunlardır
Düzlemsel güneş kollektörleri: Türkiye'de de çok yaygın olarak kullanılan, evlerde sıcak su elde etmede kullanılan sistemlerdir.
Yek-odaklı güneş enerjisi santralleri: Bunlarda, doğrusal, çanak şeklinde ya da merkezi bir odağa yönlendirilmiş dev aynalar kullanılarak odak noktasında çok yüksek sıcaklıkta ısı elde edilir. Genellikle elektrik üretiminde kullanılır. Ancak henüz bir yaygınlık kazanamamışlardır.
Vakum tüplü güneş enerjisi sistemleri: Vakum tüplü güneş enerjisi kolektörleri: iç içe geçmiş 2 adet silindirik cam tüpün ısı yolu ile birbirine bağlanması ve bu işlem sırasında arasındaki havanın alınması ile üretilir. Dış silindirik tüpün yüzeyine düşen Güneş ışınları aradaki havasız ortamdan geçerek iç kısımdaki silindirik tüpün yüzeyinde absorbe edilmesi ile çalışır. Arada madde olmadığından dolayı sadece ışıma ile ısınan sistem suyu dış hava sıcaklığından bağımsızdır.
Güneş ocakları: Çanak şeklinde ya da kutu şeklinde güneş ısısını toplayan yapılardır. Gelişmekte olan ülkelerde daha yaygın kullanılır.
Trombe duvarı: Sandviç şeklinde cam ve hava kanalları ile paketlenmiş bir pasif Güneş enerjisi sistemidir. Güneş ışınları gün boyunca, duvarın altında ve üstünde yer alan hava geçiş boşluklarını tahrik ederek doğal çevirim ile termal kütleyi ısıtırlar. Gece ise trombe duvarı biriktirdiği enerjiyi ışıma yolu ile yayar.
Geçişli hava paneli: Aktif Güneş enerjili ısıtma ve havalandırma sistemidir. Termal güneş paneli gibi davranan, Güneş'e bakan delikli (perfore) bir duvardan oluşur. Panel, binanın havalandırma sistemine ön ısıtma uygular. Ucuz bir yöntemdir. %70'e kadar verime ulaşılabilir.

Araştırmaya konu olmuş; ancak yaygınlaşamamış bazı ısıl Güneş enerjisi teknolojieri
Güneş havuzları: Havuza atılan tuzların yardımı ile dip tarafta sıcaklık elde edilir. Bunlar daha çok deneysel sistemler olarak kalmışlar, bir yaygınlık gösterememişlerdir.
Güneş bacaları: Bir binanın zemininde toplanan ısı, yüksek ve dar bir bacaya yönlendiğinde, bacada kurulu türbini çalıştırır. Bu da, deneysel aşamada kalmış Güneş enerjisi türlerinden biridir.
Su arıtma sistemleri: Bunlar da bir çeşit havuz sistemidir. Havuzun üstüne eğimli cam kapak yerleştirilir, buharlaşan su tuzdan arınarak bu kapakta yoğunlaşır.
Ürün kurutma sistemleri.
Temiz ve içilebilir su elde etmek: Güneşin sıcaklığı ile bazı basit materyaller bir araya getirilerek temiz su elde etmek mümkündür. Güneşin sıcaklığı ile mevcut nemin buharlaştırılması ile su elde etme yöntemidir.

Güneş pilleri ya da fotovoltaik piller diye anılan cihazlar, yarı iletkenlerin fotovoltaik etki özelliğini kullanarak, Güneş ışığından elektrik enerjisi üretirler. Güneş pilleri, kurulan sisteme bağlı olarak birkaç kW'tan (kilowatt) birkaç MW'a (megawatt) kadar elektrik üretebilir. Yüksek üretim maliyetleri nedeniyle, yakın zamana kadar oldukça az kullanılmıştır. 1956'lardan bu yana uzayda uydularda, 1970'li yıllarda, elektrik hattından uzak yerlerde, yol kenarlarındaki acil telefon cihazları ya da uzaktan algılama gibi uygulamaların enerji gereksiniminin karşılanmasında kullanılmıştır. Son yıllarda, evlerde elektrik şebekesi ile birlikte çalışan sistemler de yaygınlaşmıştır.
2005 sonu itibarı ile toplam 5,300 MW olduğu zannedilen kurulu Güneş pili kapasitesinin, gelişmiş ülkelerin, Güneş pillerinin evsel amaçlı kullanımına verdiği teşvikler nedeniyle, 2006 yılında da ciddi artış göstermesi beklenmektedir. Gerek kullanımdaki artış, gerekse teknolojik gelişmeler nedeniyle Güneş pillerinin üretim maliyetinde her yıl azalış görülmektedir. Bir Güneş pili panelinin watt başına maliyeti 1990 yılında yaklaşık 7.5 USD iken, 2005 yılında bu rakam yaklaşık 4 USD seviyesine inmiştir. Gelişmiş ülkelerin sunmuş olduğu teşvikler, Güneş pillerinin yatırım maliyetinin 5 ile 10 yıl arasında geri dönebilmesini sağlamaktadır. Evsel amaçlı kullanılan Güneş pilleri bir inverter aracılığı ile elektrik şebekesine bağlanmakta, böylece üretilen elektriğin akülerde depolanmasından tasarruf edilmektedir. 2003 yılı içerisinde tüm Dünya'da gerçekleşen Güneş pili üretiminde %32'lik bir artış gözlenmiştir. Güneş pili kullanımındaki artış o kadar büyüktür ki, yarı iletken üretiminin talebi karşılayamaması, Güneş pili üretiminin artışında kısıtlamaya neden olmuştur. Bu sorunun 2006 ve 2007'de de devam edebileceği sanılmaktadır. 2016 yılı itibarı ile dünya genelinde üretim fazlası durumunda bulunan güneş panellerinde her geçen sene gelişen teknoloji ile maliyetler de düşmektedir. Teknolojik ilerlemelere bağlı olarak 2020 yılına kadar güneş paneli maliyetinin watt başına 0.25$ (0.25$/W) olması beklenmektedir.

Türkiye Dünya üzerinde 36o-42o kuzey enlemleri ve 26o-45o doğu boylamları arasında bulunmaktadır. Türkiye'nin yıllık ortalama Güneş Işınımı 1527.46 kWh/m2yıl, ortalama yıllık güneşlenme süresi ise 2,741 saattir. Bu rakam günlük 4.2 kWh/m2 güce, günde yaklaşık 7.5 saat, toplamada ise 114 günlük bir güneşlenme süresine denk gelmektedir. 9.8 milyon TEP (ton eşdeğer petrol) ısıl uygulamalara olmak üzere yıllık 26.2 milyon TEP enerji potansiyeli mevcuttur. Yılın 10 ayı boyunca teknik ve ekonomik olarak ülke yüzölçümünün %63'ünde ve tüm yıl boyunca %17'sinden yararlanılabilir.
Termal Güneş enerjisi kullanım miktarı 2007 verilerine göre Türkiye'deki kurulu güç 7,105 MWth (th:termal) ve 10,150,000 m²'dir. Bu sıralama içinde Türkiye 10 milyon m² kurulu Güneş kollektörleri ile son derece iyi bir yerde bulunmaktadır.
Fotovoltaik Güneş enerjisi kullanım miktarı 2009 verilerine göre 4MW değerine ulaşmış bulunmaktadır. 2016 sonu itibarı ile 760MW seviyelerinde kurulmuş ve geçici kabulü yapılmış santral olup, 3000MW seviyelerinde bulunan santraller ise projelendirme ve proje onay aşamasındadır.

Güneş enerjisinden yararlanan tasarımlar, çok az daha ilave enerji kullanmak suretiyle, konfor sıcaklığı ve ışık seviyesinin elde edilmesini hedefler. Bunlar pasif Güneş enerjisinde olduğu gibi soğuk ortamlarda daha fazla Güneş ışığı ile sıcak su elde edilmesi şeklinde ya da aktif Güneş enerjisinde olduğu gibi, pompa ve fanlar kullanarak, sıcak ve soğuk havanın (ya da sıvının) yönlendirilmesi şeklinde de olabilir.
Seralar da bir çeşit Güneş mimarisi örneğidir.

Isıl Güneş enerjisi sistemleri, yaygın olarak, bir ısı eşanjörünü yüksek sıcaklıklara kadar ısıtarak, elde edilen ısının elektrik enerjisine dönüştürülmesi şeklinde kullanılırlar.

Enerji kuleleri bir ağ şeklinde yerleştirilmiş, çok sayıda düz ve hareketli olurlar.

Bir yoğunlaştırıcılı kollektörde ısıya dönüştürülen Güneş enerjisi, nükleer ya da kömürlü elektrik santrallerinde olduğu gibi, s

Halep çamı (Pinus halepensis), Pinaceae (çamgiller) familyasından Akdeniz bölgesine özgü bir çam türü.
Akdeniz ve Batı Asya: Fas, Cezayir, Tunus, Libya, İsrail, Ürdün, Suriye, Lübnan, Türkiye, Yunanistan, Arnavutluk, Karadağ, Bosna Hersek, Hırvatistan, İtalya, Malta, Fransa ve İspanya'da yayılış yapar. Akdeniz'de Fas ve İspanya'dan Yunanistan'a ve Libya kıyılarında Jabal al Akhdar'da ve İsrail, Ürdün, Lübnan ve Güneybatı Suriye'de görülür.
Ağaçlar 15–25 m boyunda olur ve 150 cm çap yapar. Genellikle olgun ağaçlarda yuvarlak veya düz tepeli ince bir taç oluşturacak şekilde bölünmüş tek yuvarlak gövdeli, düzensiz yatay, kalkık dallar, taç formu genellikle rüzgarla şekillendirilir, özellikle denize yakın yerlerde bulunur. İlk önce yumuşak gümüşi gri renkte kabuk, daha sonra mor-kahverengiye dönüşür, boylamasına olukludur ve pullu tabaklara bölünür. Dallar pürüzsüz, hafif çıkıntılı, gri-yeşildir. Kış tomurcukları konik, 8 mm uzunluğunda, pullar saçaklı ve çoğu zaman reflekslidir. 2 (–3) 5–12 cm × 1 mm demetteki iğne yapraklar, bükülmüş, kenarlar ince testere dişli, tüm yüzeylerde stomalı, dallar boyunca oldukça seyrek dizilmiştir. Yaprak demeti kılıfı kalıcıdır ancak kırılgandır. Kalın tohum kozalakları, pullu çiçek kümesi sapı, olgunlaşınca oval; kolye şeklinde, 6–12 × 4–7 cm, simetrik, kırmızıdan mor-kahverengiye, tek başına veya 2–3'lük halka halinde bulunur. Kozalakların olgunlaşması 3 yıl alır ve daha sonra dallarda uzun süre kalır. Kozalak pulları parlak, sarı veya kırmızı-kahverengi, yaklaşık 2.5 x 1.5 cm, kozalaklarının tohum taşıyan pullarının kaidesindeki çıkıntı (apofiz) baklavamsı (rombik); düz veya hafif kalkık ve omurgasız, dikensizdir. Tohum 5–6 mm uzunluğunda kanatları 2,5 cm kadardır.
Halep çamı, genellikle kızılçam (Pinus brutia) ile ilişkilendirilen ve çoğunlukla Batı Akdeniz bölgesinin kıyı bölgelerinde bulunan, hızlı büyüyen bir kozalaklı ağaçtır. Kuzey Afrika'daki en önemli orman türüdür ve Güney Fransa ve İtalya'da büyük ekolojik öneme sahiptir. Düzensiz şekli ve düşük odun kalitesi nedeniyle, tür özellikle ormancılık endüstrisinde kullanışlı değildir; ancak kağıt hamuru ve kağıt endüstrisinde ve ayrıca yakacak odun yapımında kullanılmaktadır.
Ağaç, dağılım alanında su sızmasını iyileştirme, kuru yamaçlarda toprak erozyonunu önleme ve rüzgar siperi görevi yapma gibi belirli ekosistem hizmetleri de sunmaktadır. Bu nedenlerden dolayı ağaç, birkaç ağaçlandırma programının anahtarı olmuştur.
Halep çamı, tüm alt tabakalarda ve Akdeniz bölgesindeki çoğu biyolojik iklimde yetişir. Sık orman yangınlarına maruz kalan sıcak bölgelerde iyi yetişen kuraklığa dayanıklı bir türdür. Bu tür yerlerde ağaç, dağlık alanlarda da yetişmesine rağmen, çoğunlukla alçak rakımlara dağılmıştır.
Halep çamı çok geniş bir yayılış alanına (EOO) sahiptir ve başka yerlerde yerel olarak tehdit altında olduğu düşünülse de (Portekiz'de Algarve, İspanya'da Costa Brava) kereste için ekonomik kullanımı en azından doğal habitatında azaldığı için istikrarlı veya belki de genişlemektedir. Tür IUCN Kırmızı listesinde Asgari Endişe olarak listelenmiştir.
Halep Çamı, çalılık ve orman yangınlarının sık görüldüğü Akdeniz kıyılarının daha sıcak kısımlarında yetişir. Buna rağmen, tohum kozalakları sadece yarı serotindir ve güneşin sıcağında ateş olmadığında açılır. Kapalı meşcereler bulunmasına rağmen, daha çok güneşli tepeler ve deniz kıyısına inen yamaçlarda, en yaygın olarak kireçtaşı ve dolomit üzerinde, makilik veya garig bitki örtüsü içinde dağılmıştır. Uzun süre yangının olmadığı meşçerelerde meşe (Quercus suber, Q.ilex) istila eder ve sonunda hakimiyet kurar. Muhtemelen insan faaliyetlerinin neden olduğu artan yangın sıklığı, Halep çamına avantaj sağlar. Yükseklik aralığı deniz seviyesinden yakl. 1.700 m (Fas'ta).
Kıyı gelişimi, özellikle turistik konaklama için, yerel olarak yerleşim alanını (AOO) azaltmıştır. Yangınlar genellikle meşcereleri yok eder, ancak türler yangına uyarlanmıştır ve yangınlar çok sık olmadıkça yeniden oluşacaktır.
Çoğu ağacın boyutu ve şekli ve kalitesizliği nedeniyle Halep çamı odunu, kereste olarak çok az değere sahiptir. Şu anda yakacak odun olarak ve kömür yakmak için kullanılır, geçmişte maden aksesuarı, demiryolu traversleri ve telefon direkleri için hizmet ediyordu. Reçine bakımından zengindir ve hala bu ürün için yerel olarak kullanılır; Yunanistan'da bu amaçla tarlalar kurulmuştur. Cadı süpürgeleri bu çamda yaygındır ve Akdeniz ülkelerinde cüce çeşitlerinin kaynağı olabilir; türler genellikle daha kuzey enlemlerde dayanıklı değildir. Kuru yamaçlarda toprak erozyonunu durdurmak ve rüzgar kırmak amacıyla dikilmiştir. Güney yarımkürede kurulmuş olan çiftlikler, bu türün istilasına yol açmıştır; Avustralya, Yeni Zelanda ve Güney Afrika'da Halep çamı artık doğal ve çoğu zaman tür açısından zengin bitki örtüsünün yanı sıra tarım için kullanılan araziyi tehdit eden ciddi bir yabani bitkidir.
Doğu Akdeniz'de, Halep çamı ormanları reçine, yakacak odun ve orman balı üretimi ve ayrıca hayvancılık için önemlidir. "Akdeniz ülkelerindeki reçine toplama faaliyetleri, bazıları geçim sınırlarında çok az yaşayan orman topluluklarının refahında her zaman önemli bir rol oynamıştır. Bazı düşük gelirli bölgelerde, reçine toplama tek güvenilirdi (ve olmaya da devam etmektedir). Ayrıca reçine üreten ormanların çoğu topluluk ormanlarıdır ve üretim faydaları reçine topluluk kooperatiflerine gitmektedir.Bu ormanların bir diğer önemli yönü ise çok amaçlı ormancılığın uygulanması ve reçine toplama dışındaki diğer faaliyetlerin bir arada bulunmasıdır., arıcılık gibi ... Örneğin, bir Halep çamı ağacından elde edilen gelir, ağacın ömrü boyunca reçineden elde edilen gelirin yalnızca % 2'sidir (ortalama büyüklükte bir ağaç, başına 3–4 kilogram reçine üretebilir. Ayrıca, aktif reçine üretimi yapılan ormanlarda orman yangınlarının daha düşük görülme sıklığına sahip olduğu gözlemlenmiştir, bu da komşu toplulukların aktif bir ilgiye sahip olmasından kaynaklanmaktadır.

Her dem yeşil ya da yaprak dökmeyen, botanikte yaprakları yılın her dönemi yeşil kalan ve dökülmeyen bitkileri tarif eden bir sıfattır. Her dem yeşil bitkiler, yaprak döken bitkilerin aksine kış ya da kurak mevsim gelince yapraklarını dökmeyen bitkileri kapsadığı gibi tamamen sıcak ve nemli iklimlerde yetiştiği için yaprak dökmeyen bitkileri de içerir.

Çok sayıda ağaç ve çalı türü her dem yeşildir. Bunlar arasında şu bitkiler sayılabilir.

çam, göknar, ladin, mazı gibi iğne yapraklı ağaçların çoğu, (melez gibi istisnaları mevcuttur)
çobanpüskülü, bazı meşeler (örn: mantar meşesi, mazı meşesi) ve Cycadopsida cinsi gibi bazı "antik" açık tohumlular
okaliptüsler ve yağmur ormanı ağaçları gibi don olayı görülmeyen iklimlerde yetişen kapalı tohumluların çoğu
Lycopodiopsida cinsi bitkiler
Latince "hep yeşil" anlamına gelen sempervirens sözcüğü, ikili adlandırmalarda her dem yeşilliği vurgulamak için kullanılır. Örnekler arasında şunlar sayılabilir:

Cupressus sempervirens (Akdeniz servisi)
Lonicera sempervirens (bir hanımeli türü)
Sequoia sempervirens (sekoya ağacı)
Her dem yeşil bitkilerde yaprak ömrü birkaç aydan on yıllara kadar değişebilir. (Pinus longaeva cinsi çamlarda 30 yıldan uzun).

Japon şemsiye çamı (Sciadopitys verticillata), başka bir türü içermeyen kendine has bir familyada bulunduğundan eşsizdir.

Her dem yeşil ve yaprak döken bitkiler, birtakım fizyolojik ve morfolojik özellikleriyle birbirlerinden ayırt edilebilirler. Genelde geniş yapraklı her dem yeşil bitkiler, yaprak döken türlere kıyasla daha kalın yapraklara ve yaprak alanı başına daha büyük miktarda parankim ve hava boşluğuna sahip olur. Birim yaprak alanı başına düşen yaprak biyokütleleri daha büyük olduğu için spesifik yaprak alanları daha düşüktür. İki küme arasında yaprak üretim maliyeti bakımında fark bulunmaz. Her dem yeşil bitkilerin yaprakları, toplam biyokütlelerinin daha büyük bir yüzdesini oluşturur, ancak genellikle fotosentez oranları daha düşüktür.

Bazı ağaçların yaprak dökmeleri, yapraklarını kış ya da kurak/nemli mevsime uyum sağlamaya yönelik bir adaptasyondur. Her dem yeşil ağaçlar da yaprak döker, ancak bu ağaçların yaprakları hep beraber değil de aşama aşama dökülür. Çoğu tropik yağmur ormanı bitkisi her dem yeşilken, yani yaşlanan yapraklarını yıl boyunca aşama aşama döker. Kurak mevsimlerin yaşandığı tropik bölgelerde yetişen bitkiler yapraklarını dökebilir ya da dökmeyebilir. Çoğu sıcak ılıman kuşak iklim bitkisi de her dem yeşildir. Soğuk ılıman iklimlerde daha az bitki türü her dem yeşil olur ki bu türlerin ezici çoğunluğu iğne yapraklı ağaçlardır, çünkü çok az kapalı tohumlu her dem yeşil bitki -26 °C (-15 °F) altındaki aşırı soğuklara dayanabilir.
Soğuk ya da kurak bir mevsimin varlığı gibi yaprak dökmek için bir nedenin bulunduğu bölgelerde her dem yeşillik, genellikle düşük besin varlığına karşı geliştirilmiş bir adaptasyon olarak meydana gelir. Yaprak döken ağaçlar yapraklarını kaybederken besin de kaybeder. Daha ılık bölgelerde çam ve servi gibi bazı türler zayıf toprakta, örselenmiş zeminde yetişir. Geniş yapraklı olup da her dem yeşil olan ormangülü türlerinin çoğu, genellikle olgun ormanların zeminlerinde, bitkilerin daha zor besin alabilecekleri asit oranı yüksek topraklarda yetişir. Taygalarda hava, topraktaki organik maddelerin hızlı çürümesi için fazla soğuk olduğundan bitkiler, topraktaki besinlere daha zor erişir, bu sebepten bitkiler de genellikle her dem yeşil olurlar.
Karaçam gibi ılıman iklimlerde yetişen her dem yeşil bitkiler, yetiştikleri bölgeyi kendilerinin yaşamasına daha uygun hâle getirebilirler. Her dem yeşil bitkilerin yaprakları, yaprak döken bitkilere kıyasla daha yüksek karbon-azot oranına sahiptir, bu nedenle de yere dökülen yapraklar toprağın asiditesini arttırırken azot oranını azaltırlar. Bu koşullar, daha fazla her dem yeşil bitkinin yetişebilmesini kolaylaştırırken yaprak döken bitkilerin yetişebilmesini güçleştirir. Ayrıca zaten mevcut her dem yeşil bitkilerin sağladığı koruma genç her dem yeşil bitkilerin soğuğa ve/veya kuraklığa direnebilmesini kolaylaştırabilir.

Hidrolik güç ya da su gücü (Yunanca: hydro→su) düşen veya hızlı akan suyun enerjisinden elde edilen, faydalı bir amaç için kullanılabilecek güçtür. Antik çağlardan beri hidrolik güç bir yenilenebilir enerji kaynağı olarak birçok türde su değirmeninde, sulamada ve farklı türde mekanik cihazları; buğday değirmenleri, hızarları, dokuma fabrikalarını, liman vinçlerini, cevher ufalayıcılarını, büyük güçlü çekiçleri, asansörleri, endüstriyel merdaneleri ve tamburları çalıştırmak için kullanılmıştır. Basınçlı hava üretmek için düşen suyla çalışan pompalar, kimi zaman başka mekanizmalara belli mesafeden güç vermek için kullanılmıştır.
19. yüzyılın sonlarına doğru, hidrolik güç elektrik üretmek için bir kaynak haline gelmeye başladı. 1878 yılında Northumberland'taki Cragside evi, gücünü hidroelektrikle sağlayan ilk ev oldu ve ilk ticari hidroelektrik santrali 1879'da Niagara Şelalesi'ne inşa edildi. 1881 yılına gelindiğinde, Niagara Falls şehrinin sokak lambaları, hidrolik güç tarafından çalışıyordu.
20. yüzyılın başlarıyla, hidrolik güç terimi hemen hemen sadece hidroelektrik gücünün modern gelişimiyle birlikte kullanılıyordu. Uluslararası kurumlar, örneğin; Dünya Bankası, hidrolik gücü atmosfere yüklü miktarda karbon bırakmadan ekonomik gelişme olarak görüyordu ancak barajların negatif sosyal ve çevresel etkileri vardı.

Ilıman iğne yapraklı orman, Dünya Doğayı Koruma Vakfı tarafından tanımlanan ılıman bir orman türüdür. Ilıman iğne yapraklı ormanlar ağırlıklı olarak yazların sıcak ve kışların serin olduğu bölgelerde bulunur ve bitki türleri bakımından farklılık gösterir. Bazılarında iğne yapraklı ağaçlar hakimdir, diğerleri ise öncelikle geniş yapraklı yaprak dökmeyen ağaçlara veya her iki ağaç türünün bir karışımına ev sahipliği yapmaktadır. Ayrı bir habitat türü olan tropikal iğne yapraklı ormanlar, daha tropikal iklimlerde görülür.
Ilıman iğne yapraklı ormanlar, kışların ılıman geçtiği ve yoğun yağış alan bölgelerin kıyı bölgelerinde veya daha kuru iklimlerde veya dağlık bölgelerde iç kesimlerde yaygındır. Bu ormanlarda çam, sedir, köknar ve sekoya gibi birçok ağaç türü yaşamaktadır. Alt tabaka ayrıca çok çeşitli otsu ve çalı türlerini içerir. Ilıman iğne yapraklı ormanlar, herhangi bir karasal ekosistemde en yüksek biyokütle seviyelerini sağlar ve ılıman yağmur ormanı bölgelerindeki devasa boyutlardaki ağaçlar açısından dikkat çekicidir.

Jeotermal (jeo-yerküre, termal-ısı anlamına gelir) yerkabuğunun çeşitli derinliklerinde birikmiş ısıya verilen genel addır. Jeotermal akışkan ise içerisinde birçok farklı element ve diğer maddeleri içeren sıcak su, buhar ve gazlardır. Jeotermal enerji bu akışkanların sahip olduğu entalpi ve ısının yarattığı enerjinin adıdır. Bu enerji, diğer farklı enerji çeşitlerine çevrilerek ya da direkt ısı enerjisinden faydalanılarak yenilenebilir enerji kaynağı oluşturmaktadır. Jeotermal enerji yeni, yenilenebilir, sürdürülebilir, tükenmez, güvenilir, çevre dostu, yerli ve yeşil bir birincil enerji kaynağıdır. İçinde su bulunmayan sıcak kuru kayalar da jeotermal enerji kaynağıdır.

Jeotermal kaynaklar ile;

Elektrik enerjisi üretimi,
Merkezi ısıtma, merkezi soğutma, sera ısıtması vb. ısıtma/soğutma uygulamaları,
Proses ısısı temini, kurutma işlemleri gibi endüstriyel amaçlı kullanımlar,
Karbondioksit, gübre, lityum, ağır su, hidrojen gibi kimyasal maddelerin ve minerallerin üretimi,
Termal turizm'de kaplıca amaçlı kullanım,
Düşük sıcaklıklarda (30 °C'ye kadar) kültür balıkçılığı,
Mineraller içeren içme suyu üretimi,
gibi uygulama ve değerlendirme alanlarında kullanımlar gerçekleştirilmektedir. 
Yenilenebilir, sürdürülebilir, tükenmez bir enerji kaynağı olması; Türkiye gibi jeotermal enerji açısından şanslı ülkeler için bir özkaynak teşkil etmesi; temiz ve çevre dostu olması; yanma teknolojisi kullanılmadığı için sıfıra yakın emisyona sebebiyet vermesi; konutlarda, tarımda, endüstride, sera ısıtmasında ve benzeri alanlarda çok amaçlı ısıtma uygulamaları için ideal şartlar sunması; rüzgâr, yağmur, güneş gibi meteoroloji şartlarından bağımsız olması; kullanıma hazır niteliği; fosil enerji veya diğer enerji kaynaklarına göre çok daha ucuz olması; arama kuyularının doğrudan üretim tesislerine ve bazen de reenjeksiyon alanlarına dönüştürülebilmesi; yangın, patlama, zehirleme gibi risk faktörleri taşımadığından güvenilir olması; % 95'in üzerinde verimlilik sağlaması; diğer enerji türleri üretiminin (hidroelektrik, güneş, rüzgâr, fosil enerji) aksine tesis alanı ihtiyacının asgari düzeylerde kalması; yerel niteliği nedeniyle ithalinin ve ihracının uluslararası konjonktür, krizler, savaşlar gibi faktörlerden etkilenmemesi; konutlara fuel-oil, mazot, kömür, odun taşınması gibi problematikler içermediği için yerleşim alanlarında kullanımının rahatlığı; gibi nedenlerle büyük avantajlar sağlamaktadır.
Yağmur, kar, deniz ve magma sularının yer altındaki gözenekli ve çatlaklı kayaç kütlelerini besleyerek oluşturdukları jeotermal rezervleri, yer altı ve reenjeksiyon koşulları devam ettiği müddetçe yenilenebilir ve sürdürülebilir özelliklerini korurlar. Kısa süreli atmosfer koşullarından etkilenmezler. Reenjeksiyon, jeotermal rezervuarlardan yapılan sondajlı üretimlerde jeotermal akışkanın çevreye atılmaması ve rezervuarı beslemesi bakımından, işlevi tamamlandıktan sonra tekrar yer altına gönderilmesi işlemidir. Reenjeksiyon birçok ülkede yasalarla zorunlu hale getirilmiştir.
İtalya'da Larderello sahasında 1904 yılından beri, Kaliforniya'da Geyser sahasından 48 yıldır jeotermal elektrik üretilmektedir. 1890'dan beri Boise, Idaho'da (ABD) ve 1934'ten bu yana Reykjavik'de (İzlanda başkenti) jeotermal kaynaklı merkezi ısıtma sistemi bulunmaktadır. Ayrıca, Paris banliyölerinde 85.000 konut jeotermal enerji ile ısıtılmaktadır.
Kaplıca ve jeotermal ısı kullanımında dünyada ilk beş ülke şunlardır: Amerika Birleşik Devletleri, İsveç, Çin, İzlanda, Türkiye.
Jeotermal elektrik üretiminde dünya sıralamasında ilk beş ülke ise şunlardır: ABD, Filipinler, Meksika, Endonezya, İtalya.

MÖ 10000: Jeotermal akışkandan Akdeniz Bölgesi'nde çanak, çömlek, cam, tekstil, krem imalatında yararlanılmaktaydı.
MÖ 1500: Romalılar ve Çinliler doğal jeotermal kaynakları banyo, ısınma ve pişirme amaçlı olarak kullanıyorlardı.
MÖ 312 İlk enerji savaşı; Araplar ile Suriyeliler arasında Ölü Deniz asfaltları sebebiyle çıkmıştır.
630: Japonya'da kaplıca geleneği yaygınlaştı.
1200: Jeotermal enerji ile mekân ve su ısıtması yapılabileceği Avrupalılar tarafından keşfedildi.
1322: Fransa'da köylüler doğal sıcak su ile evlerini ısıtmaya başladı.
1800: Yine Fransa'da yerleşim birimlerinin jeotermal enerji ile ısıtılması yaygınlaştı.
1800: ABD'de kaplıca turizmi hızla yaygınlaşmaya başladı.
1818: İtalya'da yerleşik Fransız asıllı sanayici Francesco Giacomo Larderel ilk defa jeotermal buhar kullanarak borik asit elde etti.
1833: Paolo Savi tarafından İtalya'daki Larderello Bölgesi'nin altındaki jeotermal rezervuarın yayılımı araştırıldı.
1841: Larderello'da yeni teknikler kullanılarak jeotermal kuyularının açılmasına başlandı.
1860: Kaliforniya eyaletinde The Geysers bölgesinde jeotermal kaynağını değerlendirmeye dönük tesisler açıldı.
1870: ABD'de kaplıca ve benzeri yerlere büyük talep doğdu.
1891: Idaho eyaletinin Boise şehrinde (ABD) ilk jeotermal bölgesel ısıtma sistemi uygulaması gerçekleşti.
1900: Kaliforniya eyaletinin Calistoga bölgesinde otuzdan fazla kaplıca merkezi açıldı.
1904: İtalya'da Larderello'da  jeotermal buhardan ilk elektrik üretimi sağlandı.
1920: Kaliforniya eyaletindeki The Geysers tesislerinde ilk jeotermal kuyular açıldı.
1929: Oregon eyaletinde (ABD) Klamath Falls'da evler jeotermal enerji ile ısıtılmaya başlandı.
1930: İzlanda'da büyük ölçekli merkezi ısıtma projesi çalışmaları başlandı.
1930: İzlanda, ABD, Japonya ve Rusya'da jeotermal akışkanın kullanımı yaygınlaştı.
1943: İtalya'da Larderello'da jeotermal sahasından elektrik üretimi 132 MWe kapasiteye erişti.
1945: Süt pastörizasyonunda ilk kez jeotermal akışkandan yararlanıldı.
1945: ABD'de buzlanmaya karşı yer ısıtmasında, hacim ısıtmasında ve sera ısıtmacılığında jeotermal ısı kullanıldı.
1958: Yeni Zelanda'da Flash Metodu ile jeotermal elektrik üretimine başlandı.
1960: Kaliforniya, The Geysers jeotermal alanında ticari elektrik üretimi için ilk kez kuru buhar kullanıldı.
1963: Türkiye'de ilk jeotermal sondaj kuyusu Balçova, İzmir'de açıldı.
1966: Japonya'da ilk jeotermal elektrik santrali kuruldu.
1968: Türkiye'de Kızıldere, Denizli jeotermal alanının keşfedilmesiyle elektrik üretimi amaçlı ilk jeotermal kuyunun inşaatına burada başlandı.
1969: İkincil çevrim jeotermal teknolojiler Kaliforniya'da başarı ile uygulandı.
1969: Fransa'da büyük jeotermal ısıtma projeleri başladı.
1970: Çin'de ilk kez elektrik üretiminde jeotermal akışkandan yararlanıldı.
1975: Kaliforniya'da The Geysers jeotermal alanındaki kaynaklardan 500 Mwe'lık elektrik üretimi kapasitesine ulaşıldı.
1978: Nevada eyaletinde (ABD) ilk jeotermal gıda kurutma tesisi kuruldu.
1978: New Mexico eyaletinde (ABD) kızgın kuru kayada jeotermal rezervuar oluşturulup test edilmeye başlandı.
1979: Endonezya'da ilk jeotermal elektrik üretimi gerçekleştirildi.
1980: ABD'nin batı eyaletlerinde pek çok yeni jeotermal elektrik santralleri kuruldu.
1981: Hawaii eyaletinin (ABD) Puna bölgesinde kurulan jeotermal tesisler faaliyete geçti.
1982: Türkiye'de Germencik jeotermal alanı keşfedildi.
1983: Türkiye'de kuyu içi eşanjörlü ilk jeotermal ısıtma sistemi Balçova, İzmir'de kuruldu.
1984: Türkiye'nin ilk ve Avrupa'nın İtalya'dan sonra ikinci jeotermal enerji santrali (20.4 MWe kapasiteli) Kızıldere, Denizli'de hizmete açıldı.
1984: Oregon eyaletinde (ABD) mantar yetiştiriciliğinde jeotermalden yararlanıldı.
1985: Jeotermal elektrik santrallerinde dünya çapında yaklaşık 2.000 MW'lık elektrik üretim kapasitesine ulaşıldı.
1987: Nevada'da jeotermal akışkan altın madenciliğinde kullanıldı.
1987: Türkiye'nin ilk jeotermal merkezi ısıtma sistemi Gönen, Balıkesir ve Kozaklı'da işletmeye açıldı.
1990: ABD'de jeotermal elektrik üretimi kurulu kapasitesi 3.000 MWe'e yükseldi.
1992: Dünya'da 21 ülkede jeotermal elektrik üretimi toplam yaklaşık 6.000 MWe'e ulaştı.
1996: Türkiye'de 15.000 konut ana kapasiteli Balçova, İzmir jeotermal merkezi ısıtma sistemi devreye girdi.
2000: Tüm dünyada jeotermalden yaklaşık 8000 MWe jeotermal elektrik üretimi ve 17.000 MWt civarında jeotermal kaynaklar doğrudan kullanımı gerçekleştirildi.
2001: Türkiye'nin jeotermal kurulu ısıtma gücü 493 MWt'e ulaştı. Türkiye böylece jeotermalin elektrik dışı uygulamalarda dünyanın 5. büyük ülkesi durumuna geldi.
2009: Türkiye'nin en büyük jeotermal santrali olan (47,4 MWe) Aydın-Germencik Jeotermal Enerji Santrali'nin devreye alımı gerçekleştirildi.

Türkiye'de jeotermal enerji tespitine ve bu enerjinin kullanımına dönük çalışmalar özellikle İzmir ve Ege Bölgesi'nin bazı diğer noktalarında ilerlemiştir. İzmir'in Balçova ve Narlıdere ilçelerinde halen yaklaşık 15 bin konut jeotermal enerji ile ısıtılmaktadır. Seferihisar, Dikili, Bergama, Çeşme, Aliağa, Urla, Güzelbahçe, Bayındır, Menderes, Kemalpaşa ve Kozaklı ilçelerinde de varlığı bilinen jeotermal kaynaklarının kullanılması halinde, sadece İzmir Büyükşehir Belediyesi sınırları içinde 220 bin konutu ısıtabilecek kapasiteye ulaşılabileceği hesaplanmaktadır. Ancak atılan adımlar (İzmir Jeotermal A.Ş. gibi) doğalgaz dağıtım çalışmalarına kıyasla daha yavaş yürümekte, resmi enerji politikalarının zorlayıcı etki yaratan düzenlemeleri de devreye girdiğinde, jeotermal enerji altyapı çalışmalarını caydırıcı unsurlar giderek belirginleşmektedir. Dış etkenlere bağımlılıkla eşdeğer doğalgaz kullanımını asgariye indirerek, teknolojisi ve insan kaynakları halihazırda mevcut yerli jeotermal enerjinin ön plana çıkarılmasına yönelik çabalar pek çok ilgili çevre tarafından ısrarla sürdürülmektedir. Bu bağlamda, yıllardır Jeotermal Yasası (Teklif) çıkarılmasına uğraşılmış ve bu yasa yönetmeliği ile birlikte 13.06.2008 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Diğer ülkelere oranla daha şanslı bir konumda olan Türkiye'nin jeotermal potansiyeli gelişen jeofizik yöntemlerle ortaya çıkarılmış olacaktır.
Türkiye'de çalışmakta olan toplam 32 adet jeotermal enerji santrali bulunur. Santrallerin kurulu olduğu iller ve santral sayıları şöyledir: Aydın (20), Denizli(5), Manisa(5), Çanakkale (2). Ayrıca; Aydın'da 4, Manisa'da 2, Denizli'de 1 adet jeotermal santral kurma çalışma

Kaliforniya (California; İngilizce telaffuz: [kælɪˈfɔɹnjə]  ( dinle), İspanyolca telaffuz: [kaliˈfoɾnja]), Amerika Birleşik Devletleri'nin batısında bir eyalettir. Doğusunda Nevada, güneydoğusunda Arizona, batısında Pasifik Okyanusu, kuzeyinde Oregon ve güneyinde Meksika'nın Baja California eyaleti ile sınırlanan eyalet, Amerika'nın üçüncü büyük ve 39,5 milyonu aşkın nüfusuyla en kalabalık eyaletidir. Aynı zamanda Kuzey Amerika'daki en kalabalık, dünyanın ise 34. en kalabalık yönetim birimidir. Büyük Los Angeles Alanı ve San Francisco Körfez Bölgesi, sırasıyla ABD'nin ikinci ve beşinci en kalabalık metropolitan alanıdır; ilki 18,7 milyondan fazla, ikincisi ise 9,6 milyondan fazla nüfusa sahiptir. Sacramento eyaletin başkentidir, Los Angeles eyaletteki en kalabalık şehirdir ve ülkenin ikinci kalabalık şehridir (New York City'den sonra). Los Angeles İlçesi ülkenin en kalabalık ilçesidir, San Bernardino İlçesi ise ülkenin alan açısından en büyük ilçesidir. Hem şehir hem de ilçe olan San Francisco, New York City'nin beş ilçesinden dördünün arkasında, ülkedeki en yoğun nüfuslu büyük şehir (New York City'den sonra) ve ülkedeki en yoğun nüfuslu beşinci ilçedir.
2019 itibarıyla 3,2 trilyon ABD doları gayri safi eyalet içi hasılasıyla Kaliforniya ekonomisi, dünyada bir alt yönetim birimine ait en büyük ekonomidir. Kaliforniya eğer bağımsız bir ülke olsaydı, 2020 itibarıyla dünyanın en kalabalık 37. ülkesi ve beşinci büyük ekonomisi olurdu. Büyük Los Angeles Alanı ve San Francisco Körfez Bölgesi, New York metropoliten alanından (1,8 trilyon dolar) sonra ülkenin ikinci ve üçüncü en büyük kent ekonomileridir (2020 itibarıyla sırasıyla 1.0 trilyon dolar ve 0.5 trilyon dolar). San Francisco Körfez Bölgesi Kombine İstatistik Alanı, 2018'de büyük birincil istatistik alanları arasında ülkenin kişi başına en yüksek gayri safi yurtiçi hasılasına (106.757 $) sahiptir ve piyasa değeri açısından dünyanın en büyük 10 şirketinden dördüne ev sahipliği yapmaktadır. Dünyanın en zengin 10 insanından dördü de bu eyalette yaşamaktadır.
Şu anda Kaliforniya olan bölge, 16. ve 17. yüzyıllarda bir dizi Avrupalı tarafından keşfedilmeden önce, çeşitli Kızılderili kabilelerin yaşadığı bir bölgeydi. İspanyol İmparatorluğu daha sonra bölge üzerinde hak iddia etti ve sömürgeleştirdi. 1804'te Yeni İspanya Valiliği kapsamında Alta California eyaletine dahil edildi. Bölge, başarılı bağımsızlık savaşının ardından 1821'de Meksika'nın bir parçası oldu, ancak Meksika-Amerika Savaşı'ndan sonra 1848'de Amerika Birleşik Devletleri'ne devredildi. Alta California'nın batı kısmı daha sonra organize edildi ve 1850 Uzlaşmasının ardından 9 Eylül 1850'de 31. eyalet olarak kabul edildi. Kaliforniya Altına Hücum 1848'de başladı ve diğer ülke ve eyaletlerden büyük ölçekli göçler ile Kaliforniya yerlilerine karşı soykırım gibi çarpıcı sosyal ve demografik değişikliklere yol açtı ve buna eşlik eden bir ekonomik patlama yaşandı.
Eğlence ve spor gibi popüler kültüre yapılan kayda değer katkıların pek çoğunun kökenleri Kaliforniya'ya dayanmaktadır. Eyalet, ayrıca iletişim, bilgi, yenilik, çevrecilik, ekonomi ve siyaset alanlarında kayda değer katkılarda bulunmuştur. Kaliforniya, küresel eğlence üzerinde derin bir etkisi olan, dünyanın en eski ve en büyük film endüstrisi olan Hollywood'un evidir. Kaliforniya ayrıca hippi karşı kültürünün, plaj ve araba kültürünün ve kişisel bilgisayarın çıkış yeri olarak kabul edilir. San Francisco Körfez Bölgesi ve Büyük Los Angeles Bölgesi, sırasıyla küresel teknoloji ve eğlence endüstrilerinin merkezleri olarak görülmektedir. Kaliforniya'nın ekonomisi çok çeşitlidir: eyaletin ekonomisinin %58'i finans, hükûmet, emlak hizmetleri, teknoloji ve profesyonel, bilimsel ve teknik iş hizmetlerine dayanmaktadır. Ekonominin yalnızca %1,5'ini oluşturmasına rağmen Kaliforniya'nın tarım endüstrisi, herhangi bir ABD eyaletinin en yüksek çıktısına sahiptir. Kaliforniya limanları, çoğu Pasifik Kıyıları uluslararası ticaretinden kaynaklanan tüm ABD ithalatının yaklaşık üçte birini işler.

İspanyollar Baja California Yarımadası (çev. 'Aşağı Kaliforniya') ve Alta California'yı (çev. 'Yukarı Kaliforniya') kapsayan bölgeye Las Californias (çev. 'Kaliforniyalar',İngilizce: The Californias) adını vermiştir. California isminin İngilizceye İspanyolca aynı kelimeden geçtiği düşünülür. ABD'de eyaletten bahsetmek için kısaca CA, Cal, Cali, Calif, Califas veya US-CA kullanılır.
California adı en eski kopyası 1510'a tarihlenen, Garci Rodríguez de Montalvo tarafından yazılmış İspanyolca roman Las sergas de Esplandián'da geçmektedir. Roman, şövalye edebiyatının popüler serilerinden biri olarak tanımlanmış ve Amadís de Gaula eseri ile başlayan serinin 5. bölümünü oluşturmaktadır. Hikâyede Kraliçe Califia, altın ve inci yönünden zengin, üzerinde Amazonlar gibi yaşayan ve altından zırhlar giyen güzel siyahî kadınların yanı sıra griffon ve diğer mitik canlıların da yer aldığı California adlı ücra bir adayı yönetmektedir. Olay örgüsünde Califia'nın Müslüman kuvvetlerin yanında savaşması, kraliçeye yazar tarafından konmuş ismin halife (İspanyolca: califa; Arapça: خَلِيفَة‎, ḵalīfa) unvanından türetilmiş olabileceğine işaret etmektedir. Bu eser, 1910'lardan beri California etimolojisini açıklamak için kullanılan ana teoridir.
11. yüzyılda yazıya geçirilmiş Frank Krallığı'nı konu alan Eski Fransızca eser Roland Destanı'nda yer alan Califerne kelimesi, bazı akademisyenlerin Montalvo'nun eserindeki ismin nihaî kaynağı olabileceğine dair teoriler öne sürmesine sebebiyet vermiştir. Yerin konumu tarif edilmemiş olmakla birlikte eserde Sarazenlerden bahsedildiği için bu ismin de "halife" kökünde geldiğini belirtmiştir. Buna ek olarak eyaletin isminin Eski İspanyolca yazılı örneği bulunmayan ve sıcak fırın anlamına gelecek *Calit Fornay (Latince: Calida Fornax) kelimesinden türetilmiş olabileceği iddia edilmiştir. Sicilya'daki Californo and Calafornina ile İspanya'daki Calahorra yerleşkeleri ortaya konmuş diğer köken önerileridir.

Kaliforniya'ya gelen ilk Avrupalı; 1542 yılında Portekizli João Rodrigues Cabrilho olmuştur. Ancak Kaliforniya'nın tüm koylarını gezip; sahip olduğunu öne süren ise ünlü İngiliz korsan Francis Drake olmuştur (1579).
İleriki yüzyılda fazla ilgi çekemeyen Kaliforniya'ya 1700'lü yıllarda İspanya yerleşmiş ve Meksika'nın bir parçası olmuştur. Ancak kısa bir süre sonra terk edilmiştir.
1846 yılındaki Meksika-Amerika Savaşı sonucunda Kaliforniya Cumhuriyeti kurulmuş; kısa bir süre sonra da Amerika Birleşik Devletleri ile birleşme müzakereleri başlamıştır.
1848'de altın yataklarının keşfi ile çok büyük bir göçe sebep olmuş (hatta bu yüzden eyaletin lakabı "Altın eyalet"tir [İngilizce: Golden State]); 1850 yılında da Amerika Birleşik Devletleri birliğine girmiştir.
Amerikan İç Savaşı sırasında da; savaşı kazanan Kuzey İttifakı ile ortak olmuştur.

Eyaletin coğrafyası, batıda metropol alanların yoğunlaştığı Pasifik Okyanusu kıyısından, doğuda Sierra Nevada dağlarına ve kuzeybatıda sekoya ve Douglas köknar ormanlarından güneydoğuda Mojave Çölü'ne kadar büyük çeşitlilik göstermektedir. Büyük bir tarım alanı olan Central Valley, eyaletin merkezine hakimdir. Eyaletin kuzeyinde Pasifik yağmur ormanları adı verilen, Alaska kıyılarından Kaliforniya'nın kuzey kıyılarına kadar uzanan ılıman yağmur ormanları yer alır.

Kaliforniya kıyıları ile eyaletin kuzeydoğusu ılık Akdeniz iklimi (Csb) etkisi altındadır. Kıyıdan uzaklaştıkça, özellikle de Central Valley bölgesinde iklim sıcak Akdeniz (Csa) veya yarı kurak iklimlerine (BSk ve BSh) dönmektedir. Eyaletin güneydoğusunda çöl iklimi (BWh ve BWk) hakimdir. Eyaletin dağlık bölgelerinde ve bu bölgelerinden etrafında tundra (ET), subarktik iklim (Dsc) ve karasal iklim (Dsb) gibi çeşitli dağ iklimleri görülür. Dünyadaki ölçülmüş en yüksek sıcaklık 1913'te 56.7 °C ile Death Valley'de tespit edilmiştir. ABD'deki büyük metropol alanlar içerisinde Los Angeles ve San Fransisco, okyanus kıyısında olmaları nedeniyle yaz sıcaklığı açısından ülkedeki en serin büyük kentleri oluşturmaktadır. 

Eyaletteki dağlar yağmur gölgesi oluşturduğundan ötürü Güneydoğu Kaliforniya ile komşu eyalet Arizona'nın güneybatısında çöller hakimdir. Kaliforniya, Kuzey Amerika kıtasının tamamındaki en büyük su tüketicisidir. Zamanla, kuraklık ve orman yangınlarının sıklığının artması ve bu olayların daha az mevsimsel hale gelerek yıl boyunca yaşanmaya başlamaları Kaliforniya'nın su güvenliğini zorlamaktadır.

Kaliforniya, 2005-06 öğretim yılında 6,2 milyondan fazla öğrenciyle ülkedeki en çok öğrenciye sahipti ve Kaliforniya'ya 36 eyaletin toplam nüfusundan daha çok öğrenci ve ülkedeki öngörülen en yüksek kayıtlar buradadır.

Devlet orta öğretimi, ticaret, dil ve liberal sanatlarda seçmeli dersler veren liselerden oluşur ve üstün yetenekliler, üniversiteye gidecekler ve endüstriyel sanat öğrencileri için ayrı ayrı eğitim yolları vardır. Kaliforniya'nın kamu eğitim sistemi, ekonomi ve öğrenci kayıt rakamlarıyla birlikte büyüyen K-12 sınıfları ve toplum kolejleri için asgari bir yıllık finansman düzeyi gerektiren benzersiz anayasal değişiklikle desteklenir.
2016'da Kaliforniya'nın K-12 devlet okulu öğrenci başına harcaması ülke içinde 22. sıradaydı (öğrenci başına harcama 11.500 ABD doları ve ABD ortalaması 11.800 ABD doları idi).
2012 için, Kaliforniya'nın K-12 devlet okulları, öğrenci başına düşen çalışan sayısında 0,102 ile 48. sırada yer alırken (ABD ortalaması 0,137 idi), çalışan başına en fazla 7. sırada, 49.000 ABD Doları (ABD ortalaması 39.000 ABD Doları) ödüyordu.
2007'de yapılan bir araştırma, Kaliforniya'nın devlet okulu sisteminin aşırı düzenlemeden muzdarip olduğu için "kırıldığı" sonucuna vardı.

Kaliforniya kamu lise sonrası eğitimi üç ayrı sistem halinde düzenlenmiştir:

Eyaletin devlet araştırma üniversite sistemi, Kaliforniya Üniversitesi'dir (UC). 2011 sonbaharı itibarıyla, California Üniversitesinin toplam 234.464 öğrencisi vardı.
On tane UC kampüsü vardır. Dokuz tanesi lisans, yüksek lisans ve doktora dereceleri ile sonuçlanan hem lisans hem de 

Kamerun ya da resmî adı ile Kamerun Cumhuriyeti, Orta Afrika'da bir ülkedir. Batı ve kuzeyde Nijerya, kuzeydoğuda Çad, doğuda Orta Afrika Cumhuriyeti ve güneyde Ekvator Ginesi, Gabon ve Kongo Cumhuriyeti ile sınır komşusudur. Kıyı şeridi, Gine Körfezi'nin bir parçası olan Biafra Körfezi ve Atlantik Okyanusu'nda yer almaktadır. Batı Afrika ve Orta Afrika arasındaki stratejik kavşak noktası konumu nedeniyle, her iki jeostratejik konumda da yer almaktadır. Yaklaşık 31 milyonluk Kamerun nüfusu, ulusal diller olan İngilizce ve Fransızca'ya ek olarak 250 yerel dil konuşmaktadır. Ülkenin başkenti Yaoundé'dir.
Bölgenin ilk sakinleri arasında Çad Gölü çevresindeki Sao uygarlığı ve güneydoğu yağmur ormanlarındaki Baka avcı-toplayıcıları yer almaktadır. Portekizli kaşifler 15. yüzyılda kıyıya ulaşmıştır. Fulani askerleri 19. yüzyılda kuzeyde Adamawa Emirliği'ni kurmuş ve batı ve kuzeybatıdaki çeşitli etnik gruplar güçlü beylikler ve fondomlar oluşturmuştur. 1884 yılında Kamerun adıyla Alman kolonisi haline gelen Kamerun, I. Dünya Savaşı'ndan sonra 1960 ve 1961 yıllarında bağımsızlığını kazanana kadar Milletler Cemiyeti mandası olarak Fransa ve Birleşik Krallık arasında bölündü. Kamerun Halkları Birliği (UPC) siyasi partisi bağımsızlığı savundu ancak 1950'lerde Fransa tarafından yasaklandı ve bu durum, Ocak 1971'e kadar Fransız Silahlı Kuvvetleri ile Kamerun Halkları Birliği (UPC) arasında ulusal kurtuluş ayaklanmasına yol açtı. 1960 yılında, Fransız yönetimindeki Kamerun kısmı, Cumhurbaşkanı Ahmadou Ahidjo yönetiminde Kamerun Cumhuriyeti olarak bağımsızlığını kazandı. Britanya Kamerunu'nun güney kısmı ise 1961'de birleşerek Kamerun Federal Cumhuriyeti'ni oluşturdu. Federasyon 1972'de terk edildi. Ülke 1972'de Kamerun Birleşik Cumhuriyeti olarak yeniden adlandırıldı ve 1984'te Başkan Paul Biya'nın başkanlık kararnamesiyle tekrar Kamerun Cumhuriyeti oldu. Mevcut başkan Biya, Ahidjo'nun istifasının ardından 1982'den beri ülkeyi yönetiyor; daha önce 1975'ten itibaren başbakanlık görevini yürütmüştü. Kamerun, üniter başkanlık cumhuriyeti olarak yönetilmektedir.
Kamerun'un resmi dilleri Fransızca ve İngilizcedir. Hristiyanlık Kamerun'da çoğunluk dinidir, önemli azınlıklar ise İslam ve geleneksel inançları uygulamaktadır. İngilizce konuşulan bölgelerden kaynaklanan gerilimler yaşanmıştır; bu bölgelerdeki politikacılar daha fazla ademi merkeziyetçilik ve hatta tam ayrılık veya bağımsızlık (Güney Kamerun Ulusal Konseyi'nde olduğu gibi) savunmuşlardır. 2017'de, İngilizce konuşulan bölgelerde Ambazonya devletinin kurulmasıyla ilgili gerilimler açık savaşa dönüştü. Çok sayıda Kamerunlu geçimini tarımla sağlamaktadır. Ülke, jeolojik, dilsel ve kültürel çeşitliliği nedeniyle sıklıkla "minyatür Afrika" olarak anılır. Doğal özellikleri arasında plajlar, çöller, dağlar, yağmur ormanları ve savanlar bulunur. Kamerun'un en yüksek noktası, yaklaşık 4.100 metre (13.500 ft) yüksekliğindeki Güneybatı Bölgesi'ndeki Kamerun Dağı'dır.
Kamerun'un en kalabalık şehirleri, ekonomik başkenti ve ana limanı olan Wouri Nehri üzerindeki Douala; siyasi başkenti Yaoundé; ve Garoua'dır. Güneybatıdaki Limbé'nin doğal bir limanı vardır. Kamerun, özellikle Makossa, Njang ve Bikutsi gibi yerel müzik tarzları ve başarılı milli futbol takımıyla tanınır. Afrika Birliği, Birleşmiş Milletler, Uluslararası Frankofoni Örgütü (OIF), Milletler Topluluğu, Bağlantısızlar Hareketi ve İslam İşbirliği Teşkilatı üyesidir.

Bölgeye gelen ilk Avrupalılar olan Portekizli denizciler, burada içerisinde bol miktarda kabuklu hayvan gördükleri bir nehre kendi dillerinde kabuklu hayvan anlamına gelen Camarões adını vermişlerdir. Bu isim daha sonraki dönemlerde önce bölgede yer alan dağlık alanlara daha sonra da günümüzde Douala'yı da kapsayan alana son olarak da tüm bölgeye ismini vererek bugünkü ülke sınırlarının tamamının ismi olarak kullanılmıştır.

Kamerun sahip olduğu 475.442 km²'lik alan ile kıta içerisinde orta ölçekli ülkeler konumunda yer almaktadır. Ülkenin toplamda sahip olduğu 4.591 km'lik kara sınırından 797 km'si Orta Afrika Cumhuriyeti, 1.094 km'si Çad, 523 km'si Kongo Cumhuriyeti, 189 km'si Ekvator Ginesi, 298 km'si Gabon, 1.690 km'si Nijerya ile oluşurken ülkenin ayrıca Atlas Okyanusu'na da 402 km'lik sahil şeridi bulunmaktadır.

Ülkenin iç kesimlerinde yaygın olarak gözlemlenen alçak yaylalar ülkenin kuzeyine doğru ilerledikçe Adamaua Platosu ve Mandara Sıradağları'nın etkisiyle yükselmektedir. Bu yükseltiler en uç kuzeyde Kamerun'un da küçük bir kısmına sahip olduğu Çad Gölü'nün yer alması nedeniyle alçalarak düşüş göstermektedir. Ülkenin batı ve kuzeybatı bölümlerinde Kamerun hattı olarak adlandırılan fay hattının da yer aldığı bölge üzerinde volkanik sıradağlar yer almaktadır. Özellikle kıyı kesiminde aktif olan volkanik dağların yanı sıra Batı Afrika'nın 4.095 m ile en yüksek dağı konumunda bulunan Kamerun Dağı'da bu bölgede bulunmaktadır. Yükseltinin 3.011 m kadar çıktığı Oku volkanik dağlık alanları içerisinde ise Nyos Gölü ve Manoun Gölü yer almaktadır. Bamenda Platosu'nde bulunan Oku volkanik alanları içerisinde ayrıca Afrika kıtasının batı bölümünde yer alan en yüksek dağlık yağmur ormanları alanları gözlenebilmektedir. Ülkenin diğer önemli yükseltileri arasında Bakossi, Manengouba ve Kupe gibi kutsal olarak da kabul edilen dağlar yer almaktadır. Bakossi ve Manengouba dağları ise endemik bitki ve hayvan türlerinin bulunduğu ancak doğasının tehdit altında olduğu bölgelerdendir. Ülkenin güney bölümünde yer alan yaylalar da ise tropikal yağmur ormanları yer almakta olup, bu alanlar sahil kesimine yaklaştıkça yerini geniş ovalara bırakmaktadır.

Ülke genel olarak tropikal iklimin etkisi altında bulunmaktadır. Bu etki ile Kamerun'da şiddetli yağışların da yaşandığı sıcaklığın yüksek olduğu yağmur sezonları yaşanmaktadır. Ülke genelindeki yüksek bölgelere doğru sıcaklıklar ılıman değerlerde ölçülmektedir. Ülkenin Çad gölünün de yer aldığı kuzey kesimlerde kurak bir iklim gözlemlenmektedir. Ülkenin etkisi altında olduğu tropikal iklim nedeniyle Kamerun üç bölgesel iklim alanına ayrılabilmektedir, buna göre ülkenin kuzeyinde mevsimsel nemlilik görülmekte olup Ekim-Nisan döneminde kurak sezon yaşanmaktadır. Kamerun'un kuzey bölgelerinde yıllık yağış ortalaması ise 700 mm seviyesindedir. Temmuz-Eylül döneminde yağışların en az olduğu dönem yaşanmakta olup yıllık ortalama sıcaklık değerleri 32,2 °C seviyesindedir. Bu bölgede ölçülen yüksek sıcaklık değerleri ile birlikte yağışların yıl genelinde düşük olması nedeniyle her 2 ila 5 yılda bir kuraklık sorunu yaşanabilmektedir.
Ülkenin kuzey kesiminde yer alan savanaların güney kesimlerinde yer alan yağmur ormanlarına geçiş yaptığı bölgelere doğru başlayan ve yükseltisi 1.000 m ila 1.500 m arasında yer alan yaylalarda ise yıllık ortalama sıcaklık değerleri 22 °C seviyesinde ölçülürken, yıllık ortalama yağış 1.500 mm-1.600 mm düzeyindedir. Ülkenin batı kesiminde yer alan dağlık alanlarda ise yıllık ortalama yağış 2.000 mm ile 11.000 mm seviyesindedir. Özellikle Kamerun dağının güney ucunda ölçülen 11.000 mm yağış değerleri bölgeyi dünyanın en çok yağış alan bölgelerden biri yapmaktadır. Hem güney hem de batı kesimlerinde Aralık-Şubat dönemi kurak dönem olarak ifade edilse de bu dönemde de yer yer yağışlar gözlemlenmektedir. Yağmur ormanlarının da sık bulunduğu Atlas Okyanusu'na kıyı sahil kesimlerinde ise yıllık ortalama sıcaklıklar 25 °C ortalama yağış ise 1.500 mm - 2.000 mm düzeyinde bulunmakta olup, Aralık-Ocak dönemi yağışsız dönem olarak geçmektedir.

Kamerun doğal alanları bakımından küçük Afrika olarak tanımlanmaktadır. Ülkenin güney ve orta kesiminde her daim nemli olan kahverengi, koyu kırmızı renge sahip ekvatoral kil olan ve Ferralsol olarak adlandırılan toprağa sahiptir. Ülkenin dikenli ve kurak ovalara sahip kuzey kesimlerinde ise kırmızı toprak olarak adlandırılan Terra Rossa toprağı gözlemlenmektedir.

2001 yılında yapılan bir araştırmaya göre ülke genelinde 96 tanesi endemik açıdan sadece bu ülkeden bulunan 542 farklı balık türü belirlenmiştir. Ayrıca yine aynı araştırmaya göre ülke genelinde 15.000 kelebek türü, 280 memeli hayvan türü (küçük ve büyük memeli hayvanların toplamı), Afrika'da bulunan 275 adet sürüngen türünün 165 tanesi, 3 timsah türü ve 190-200 kurbağa türü olduğu belirlenmiştir. Bunlara ilaveten 750 tanesi Kamerun'da yerleşik, 150 tanesi göçmen kuşlar olmak üzere 900 tane de kuş türü tespit edilmiştir.
2008 yılında Nijerya sınıra yakın bir konumda oluşturulan Takamanda Ulusal Park sayesinde soyu tehdit altında olan goril ailesine mensup Cross-River Gorili 'nin korunması amaçlanmıştır. Şu anda sayıları 300 civarında bulunan goril türünün soyu kaçak avlanma ve orman alanlarının tahrip edilmesi nedeniyle tükenme noktasına gelmiştir. Banyang-Mbo-Tabiatı'nda ise ülkede var olan az sayıda orman fili nüfusunun korunması amaçlanmıştır.
1987 yılında oluşturulan Dja Ulusal Park, UNESCO Dünya mirasları listesinde yer almaktadır. Kamerun'da bu ulusal park haricinde UNESCO'nun dünya mirasları listesine aday başka ulusal parklarda mevcuttur:

2006 yılından Boumba-Bek-Ulusal Park
2006 yılından Campo-Ma'an-Nationalpark
2006 yılından Korup-Ulusal Park
2006 yılından Kribi yakınlarında bulunan Lobé Şelaleri
2006 yılından Lobéké-Ulusal Park
2006 yılından Nki-Ulusal Park
2006 yılından Çad Gölü'nün Kamerun'da kalan kısmı
2006 yılından Waza-Ulusal Park

Kamerun'da doğal yeraltı zenginlikleri açısından petrolün yanı sıra boksit, demir cevheri, kahve, muz, kauçuk, ağaç, altın ve elmas bulunmaktadır.

Kamerun'da son olarak 2005 yılında gerçekleştirilen resmi sayım sonuçlarına göre 17,463,836 nüfus tespit edilmiştir. 2005 yılından sonra bir daha resmi sayım gerçekleştirilmemiş olup 2018 tahmini sayım sonuçlarına göre 25,640,965 nüfus belirlenmiştir. Ülke içerisindeki nüfus yoğunluğu 35,7 kişi/km² düzeyindedir. Ülke nüfusunun büyük bir bölümü kuzey ve batı kesimlerindeki yeşil çimenlik alanlara hakim bölgelerde, liman kenti Douala ve sahil kesimi ile birlikte başkent Yaoundé'de yaşamaktadır. Ülkenin orta ve güneydoğu k

Kara, coğrafyada yeryüzünün denizlerle kaplı olmayan bölümü, yer, toprak anlamına gelir. Yeryüzündeki en büyük kara parçası kıtadır.

Yapılan bilimsel araştırmalara göre, ilk oluşan kıtasal kabuk ultramafik özellikteki kayalardı. Bunlar son derece duraysız durumdaydılar. Bu ultramafik kayalar, okyanus sırtlarından yükselen bazaltik magmalarla kesildiler. İkinci aşamada, bu ultramafik kabuk parçalandığında ortaya çıkan bazaltik magma ilk olarak küçük kara parçalarını oluşturmaya başladı. Bu arada andezitik lavlar devreye girdi ve magmadan türeyen granitik lavlar ada yaylarının iç kısımlarına yerleşti. Böylece ilk mini mini granitik ada yayları çarpıştı ve birbirlerine eklenerek ilk kara parçalarını, daha doğrusu ilk kıtaların kökenlerini oluşturmaya başladı. Bu olayların meydana geldiği zaman, günümüzden yaklaşık 3,5 milyar yıl önceydi.

Katırtırnağı (Spartium junceum), baklagiller (Fabaceae) familyasından Akdeniz'e özgü bir çalı türü. Akdeniz dışında Kuzeybatı Afrika ve Güneybatı Asya'da bulunur.
Genellikle kuru, kumlu topraklarda ve güneşli yerlerde görülür. Spartium cinsinin tek türüdür diğer yandan Cytisus ve Genista cinsleriyle yakın benzerlik gösterir.
Katırtırnağı 2–5 m uzunluğunda (bazen 5 m) çok sayıda gövdeye sahip bir çalıdır. Kalın, etli gri-yeşil sürgünleri ile 1–3 cm uzunluk ve 2–4 mm genişliğinde seyrek küçük yaprakları vardır. Fotosentez olayı daha çok yeşil sürgünlerde meydana geldiği için yaprakların işlevi önemsizdir.
Geç ilkbahar ve yazın gelişen, oldukça yoğun ve hoş kokulu soluk sarı çiçekleri 2 cm çapındadır. Yaz sonunda olgunlaşan siyah legümenler 4–8 cm uzunluk, 6–8 mm genişlik ve 2–3 mm kalınlıktadır. Legümenler çatlayarak açılır, çoğu kez işitilebilecek düzeyde olan bu çatlamayla tohumlar ana bitkiden ayrılarak etrafa saçılır.

Çiçek, erkek ve dişi üreme organı;

> 5 çanak yapraklı, az çok birleşik, genellikle çan şeklinde, tek çanak yapraklı ön.
> 5 taç yapraklı, serbest, arka standart, bayrak veya veksillum, iki yan kanat veya alae ve kenar boyunca kaynaşmış, omurga veya karina oluşturan ve stamenleri ve pistili çevreleyen iki ön taç yapraklı papilyonaköz, en dıştaki arka taç yapraklı.
> 10 stamenli androecium, diadelphous (1 arka serbest ve 9'lu filamentler arkada açık bir tüpe kaynaşmış), nadiren monadelphous veya serbest.
> Tek karpelli, çok sayıda ovüllü uniloküler, plasentasyon marjinal, ovaryum üst, stil tek, kavisli gynoecium

Kent ekolojisi, kent yaşamına ilişkin, bitkilerle hayvanların fiziksel çevreye uyum göstermeleri benzetmesine dayanan bir yaklaşım.
İnsanlar, kentsel ekolojinin arkasındaki itici güçtür ve çevreyi, arazi yüzeylerini ve su yollarını değiştirmek, yabancı türleri tanıtmak ve biyojeokimyasal döngüleri değiştirmek gibi çeşitli şekillerde etkilemektedir. Bu etkilerden bazıları, örneğin Chicago Nehri'nin artan kirlilik seviyelerine uyum sağlamak ve nehir üzerindeki ticareti karşılamak için tersine çevrilmesi gibi daha belirgindir. Kentleşme nedeniyle küresel iklimin değişmesi gibi diğer etkiler daha kademeli olabilmektedir.

İnsanlar, yalnızca kentsel merkezler inşa etmek için değil, aynı zamanda konut için çevredeki banliyö alanları inşa etmek için de araziye yüksek talepte bulunmaktadırlar. Kentin artan nüfusunu sürdürmek ve tarım için de arazi tahsis edilmektedir. Genişleyen şehirler ve banliyö alanları, şehirleşmenin arazi kullanımı ve kaynak gereksinimlerini karşılamak için buna karşılık gelen ormansızlaşmayı gerektirmektedir. Bunun temel örnekleri Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa'daki Ormansızlaşmadır.
Arazinin insan ihtiyaçlarına göre manipülasyonunun yanı sıra, kentsel kuruluşlarda nehirler ve akarsular gibi doğal su kaynakları da değiştirilmektedir. Değişiklik barajlar, yapay kanallar ve hatta nehirlerin tersine çevrilmesi şeklinde olabilmektedir. Chicago Nehri'nin akışını tersine çevirmek, kentsel çevre değişikliğinin önemli bir örneğidir. Doğal çöl ortamlarındaki kentsel alanlar, insan nüfusunu korumak için genellikle uzak bölgelerden su getirmektedir ve muhtemelen yerel çöl iklimi üzerinde etkileri olacaktır. Kentsel alanlarda su sistemlerinin değiştirilmesi, aynı zamanda, akarsu çeşitliliğinin azalmasına ve kirliliğin artmasına neden olmaktadır.

Kentsel alanların korunmasında önemli olan kaynak taleplerini karşılamak için hem yerel nakliye hem de uzun mesafeli ticaret gereklidir. Malların taşınmasından kaynaklanan karbondioksit emisyonları, kentsel ortamların toprak ve havasında sera gazlarının ve besin birikintilerinin birikmesine de katkıda bulunmaktadır. Ayrıca, deniz taşımacılığı canlı organizmaların kasıtsız yayılmasını kolaylaştırmaktadır ve onları doğal olarak yaşamayacakları ortamlarla tanıştırmaktadır. Tanıtılan veya yabancı türler, kasıtlı veya kasıtsız insan faaliyetleri nedeniyle doğal olarak gelişmedikleri bir aralıkta yaşayan organizma popülasyonlarıdır. Kent merkezleri arasındaki artan ulaşım, hayvan ve bitki türlerinin tesadüfi hareketini daha da artırmaktadır. Yabancı türlerin genellikle doğal yırtıcıları yoktur ve tanıtıldıkları yeni çevrede mevcut ekolojik popülasyonların dinamikleri için önemli bir tehdit oluşturmaktadırlar. Bu tür istilacı türler çoktur ve aralarında ev serçeleri, halka boyunlu sülünler, Avrupa sığırcıkları, kahverengi sıçanlar, Asya sazanları, Amerikan kurbağaları, zümrüt dişbudak kurdu, kudzu sarmaşıkları ve zebra midyeleri sayılabilmektedir. Avustralya'da, Lantana'nın (L. camara, yabancı bir tür) kentsel yeşil alanlardan uzaklaştırılmasının, muhteşem peri (Malurus cyaneus) ve gümüşgöz gibi türler için sığınak sağladığından yerel olarak kuş çeşitliliği üzerinde şaşırtıcı bir şekilde olumsuz etkileri olabileceği bulunmuştur.

Kentleşme, sanayi, inşaat, tarım ve enerji sağlama hizmetleri tarafından kimyasal kullanım için büyük bir taleple sonuçlanmaktadır. Bu tür talepler, asit yağmuru, ötrofikasyon ve küresel ısınma gibi olaylarla sonuçlanan biyojeokimyasal döngüler üzerinde önemli bir etkiye sahiptir. Ayrıca, besin maddelerinin toprağa, suya ve atmosfere geri dönmesini engelleyen geçirimsiz yüzeyler nedeniyle kentsel çevredeki doğal biyojeokimyasal döngüler engellenebilmektedir.
Genişleyen şehir merkezleri tarafından uygulanan tarımsal ihtiyaçları karşılamak için gübre talebi, toprağın kimyasal bileşimini değiştirebilmektedir. Bu tür etkiler genellikle kükürt, fosfor, azot ve ağır metaller dahil olmak üzere anormal derecede yüksek konsantrasyonlarda bileşiklerle sonuçlanmaktadır. Ek olarak, gübrelerde kullanılan azot ve fosfor, yerel nehirlerde ve akarsularda bu bileşiklerin konsantrasyonunu değiştiren ve genellikle yerel türler üzerinde olumsuz etkilere neden olan tarımsal akış şeklinde ciddi sorunlara neden olmuştur. Tarımsal akışın iyi bilinen bir etkisi ötrofikasyon olgusudur. Tarımsal akıştan gelen gübre kimyasalları okyanusa ulaştığında, bir alg patlaması meydana gelmektedir ve ardından hızla ölmektedir. Ölü alg biyokütlesi, sudan elde ettikleri büyük miktarda oksijeni de tüketen bakteriler tarafından ayrıştırılır ve balıklar veya diğer organizmalar için oksijensiz bir "ölü bölge" oluşturur. Klasik bir örnek, Mississippi Nehri'ne tarımsal akış nedeniyle Meksika Körfezi'ndeki ölü bölgedir.

Biyojeokimyasal döngüdeki kirleticiler ve değişiklikler nehir ve okyanus ekosistemlerini değiştirdiği gibi havada da benzer etkiler göstermektedirler. Bazıları kimyasalların ve kirliliğin birikmesinden kaynaklanmaktadır ve genellikle yerel bitkiler ve hayvanlar üzerinde büyük etkisi olan kentsel ortamlarda kendini göstermektedir. Kent merkezleri genellikle kirlilik için nokta kaynakları olarak kabul edildiğinden, şaşırtıcı olmayan bir şekilde yerel bitkiler bu tür koşullara dayanacak şekilde adapte olmuştur.

Kermes meşesi (Quercus coccifera), kayıngiller (Fagaceae) familyasından Akdeniz'e özgü bir meşe türü.
Sık dallı 2–3 m boyunda her dem yeşil bir çalı ya da çok nadir olarak 10 m'ye boylanan ufak ağaç şeklindedir. Tomurcuklar 3–4 mm boyunda, pullu, çıplak ya da tüylüdür. Yapraklar deri gibi serttir; kenarlar dikensi dişli olup her iki yüzü de çıplaktır. Palamut 2 yılda olgunlaşır ve hemen hemen sapsızdır.
Akdeniz bölgesine özgü bir bitkidir. Türkiye'de Marmara, Ege bölgelerinde bulunur. Karadeniz bölgesinde; Zonguldak, Giresun ve Tokat'ta lokal olarak bulunur.
Kermes meşesi, Kermes cinsinden kabuklu bitlerin ana besini olup bu böceklerden tarihi önemi olan kırmız boyar maddesi elde edilir
Kermes meşesi çalı veya küçük bir ağaçtır. Kuzey Afrika'da bulunur ve batı Avrupa'da Portekiz'den batı Asya'da Ürdün'e kadar bulunur. Tür, tahmini yaygınlık derecesi (EOO) nedeniyle En Az Endişeli olarak değerlendirilmiştir ve hem Bulgaristan'da hem de Ürdün'de tehdit altında olarak listelenmesine rağmen, tür aralığının geri kalanında tehdit altında değildir. Türler ayrıca ex situ koleksiyonlarda da iyi temsil edilmektedir.
Kermes meşesi, Akdeniz'de doğal olarak dağılmıştır ve Batı Avrupa'da daha yaygın hale gelmektedir. Kermes meşesi, Portekiz'den Türkiye'ye kadar Güney Avrupa'da bulunur. Aynı zamanda Fas'tan Libya'ya kadar Kuzey Afrika'da ve ayrıca Ortadoğu ülkelerindeki Filistin, İsrail ve Libya'da da görülmektedir (WCSP 2016).
Genel olarak, Kermes meşesi popülasyonu istikrarlı, geniş ve yaygındır. Ancak Bulgaristan'da tür daha parçalıdır ve bitkisel kökenlidir (Peev ve ark. 2011). Yunanistan'da çeşitli alanlarda kapsamlı, tam gelişmiş meşçereler mevcuttur (AÇA 1999). Türkiye'de doğudan batıya doğru güney bölgelere ve ayrıca Ege bölgesinin kuzeybatısına yayılmıştır (Yılmaz ve ark. 2013).
Kermes meşesi büyük bir çalı türüdür ve daha seyrek olarak yaprak dökmeyen bir ağaç olarak yetişir (Petrova et al. 2009). Büyümesi 0,5 m ila 5 m arasında değişir, genellikle yoğun bir taç ile yuvarlak şekillidir. Kermes meşesi'nin yaprak dökmeyen yaprakları dikdörtgendir; baz kordattan yuvarlağa; kösele; keskin dişli. Erkek çiçekler, yaz başında 3–5 cm tüysüz kedicikler üzerinde çiçek açar. Meşe palamutları 2 cm uzunluğunda ila 1.5 cm genişliğindedir ve 1/2 ila 2/3 arasında bir fincanla çevrelenmiştir (Oaks of the World 2015). Bu tür yavaş büyür, ancak İspanya'da genellikle kalın meşcerelerde bulunduğu kreç de dahil olmak üzere herhangi bir toprakta büyüyebilir (Arbolapp 2016). Ayrıca kuraklığa dayanabilir, bu nedenle kuru bölgelerde toprak örtüsünün korunmasında önemli bir role sahiptir. Denize yakın yerlerde iyi yetişmez; biraz hassas ancak –15 °C'ye dayanıklıdır. Q. ilex, Juniperus spp., Olea europaea, Chamaerops humilis ve Ceratonia siliqua ile birlikte büyür. Ürdün içinde, yaprak dökmeyen ormanların baskın bir parçasıdır (Taifour ve diğerleri 2014).
Bu tür, Avrupa'nın bazı bölgelerinde insan faaliyetleri nedeniyle tehdit altındadır. Bulgaristan'da tarım ve yakacak odun üretimi tehdidi altındadır ve Ürdün'de benzer şekilde tehdit altındadır (Peev ve diğerleri 2011, Taifour ve diğerleri 2014).
Kermes meşesi, kuvvetli rüzgarları ve hava kirliliğini tolere edebildiği için parklarda ve rekreasyon alanlarında genellikle çit olarak kullanılan, yaygın olarak tercih edilen bir peyzaj bitkisidir. Derin kök özelliğinden dolayı sorunlu bölgelerde toprak erozyonunun kontrolünde de kullanılır. Tohumları yenilebilir ve pişirilerek veya kurutularak toz haline getirildikten sonra birçok gıdada koyulaştırıcı olarak kullanılır. Kahve yerine kavrulmuş tohumlar kullanılır. Tıbbi kullanımı vardır; ağaçta üretilen safralar güçlü bir şekilde büzücüdür. Kermes meşesi'nin boya, tanen ve ahşap gibi başka kullanımları da vardır.
Bu tür, Avrupa ve Avrupa dışındaki kaynaklardan 82 ex situ koleksiyonda (BGCI 2016) kaydedilmiştir. Bu tür Bulgaristan'da Tehlike Altında (Petrova 2009), Ürdün'de Hassas (Taifour 2014) ve Avrupa'da En Az Endişe Veren (Harvey-Brown 2016) olarak listelenmiştir.

Kestane ya da konur, kayıngiller (Fagaceae) familyasından Castanea cinsini oluşturan ağaçlara ve bu ağaçların yenilebilen tohumlarına verilen ad.

Kestane sözcüğünün Eski Yunan'da Teselya bölgesinde bir şehir olan Kastania'dan geldiği iddia edilmektedir. Türkçede ise özellikle Kıpçak ve Oğuz dillerinde kestane sözcüğü yerine koŋur sözcüğü kullanılır.

Yaprak döken bazen çalı formunda olan orman ağaçlarıdır. Kabuk çatlaklıdır. Yaprak koltuğunda çıkan tomurcuklarla yalancı uç tomurcukları vardır. Tomurcuklar üst üste binmiş 2 pulla örtülmüştür. Yapraklar sarmal dizilmiş fakat bükük iki sıralı görünür. İkincil damarlar birbirine paralel uzanır. Yapraklar kalın kimi zaman sert, mızraksı, kenarı dişli ve kılçıksı yapıda olabilir.
Erkek çiçekler (kedicik) dik vaziyette, 1-3 (5) salkımlı; salkımcaların her birindeki brahteler birbirine karşılıklı durur. Çiçek örtüsü 6 kısımlıdır. Stamenler 10-12 (20) kadardır. Tüylü dişi organları gelişmemiştir. Dişi çiçekler erkek çiçeklerin yakınında oluşur. Nadiren tek tek bulunur. Yumurtalık 6-9 gözlüdür. Boyuncuk 6-9 kadar, tepecik uçta, çok küçük noktalıdır. (beneksi) Kupula 2-4 arasında çenetlere ayrılır. Brahteler dikensidir. Kupula içerisinde 1-3 kadar fındıksı meyve bulunur. Çimlenme hipogeiktir.

Tohumları Güney Avrupa ile Güneybatı ve Doğu Asya'da yaygın olarak tüketilir. Orta Çağlarda Güney Avrupa'da yeterli buğday ununa sahip olmayan orman toplulukları temel karbonhidrat kaynağı olarak tamamen kestaneye bağlı kalmaktaydı.
Kestane Türkiye'de en çok Aydın ilinde yetiştirilir. Ege Bölgesi toplam üretimde yaklaşık %70 payla ilk sıradır. Aydın'dan sonra, İzmir, Kastamonu ve Sinop kestane üretiminde ön plana çıkan illerdir. Aydın ilinden ihraç edilen kestaneler çok kaliteli olup; Bursa'da Kestane Şekeri adıyla bilinen bir tatlı çeşidi de imal edilir. Bazı çörek, kek ve pasta çeşitlerinde de kullanılır.
Tohumlar(kestane meyvesi), ateşte közlenmiş, haşlanmış veya suda kaynatılmış olarak tüketilir. Çoğunlukla 'kestane kebap' olarak adlandırılan ilkinde kestaneler üst kısımları hafifçe çizildikten sonra 10-15 dakika süreyle 200-220 °C sıcaklıklardaki fırına verilerek hazırlanır ya da kömür sobasının üzerinde de közlenir.

Kerestesi, dayanıklılık ve dekoratif özellikleri bakımından meşe ağacının odununa benzemekle birlikte, kuruma esnasında çatlaması ve eğrilmesi nedeniyle, bu ağaçtan büyük boyutlu kereste elde edilememektedir. Ancak dayanıklılığı nedeniyle bazı ahşap bahçe işlerinde bu ağaçtan faydalanılmaktadır. İtalya'da fıçı yapımında kullanılmaktadır.
Kestane ağacının düzgün dallarından zeytin silkmede kullanılmak amacıyla sırık yapılmaktadır.
Kestane; eski zamanlardan beri insan beslenmesinde önemli bir yer almıştır. Araştırıcılar ilk zamanlarda Alp yöresinde yaşayan insanların 4 – 6 aylarını kestane ağırlıklı beslenme ile geçirdiklerini belirtmektedirler. Bu yörede kişi başına kestane tüketiminin yılda 150 kg dolaylarında olduğu ifade edilmektedir. Bu nedenle kestane meyvesi fakirin ekmeği, ağacı da ekmek ağacı olarak tanımlanmaktadır.
Kestane, doğada tamamen doğal şartlar altında yetiştirilen, tarımsal ilaç, suni gübre kullanılmayan organik tarım ürünüdür. İçerdiği besin öğelerine ilaveten organik tarım ürünü olması nedeniyle kestane, beslenme diyetlerinde eskiden beri yer aldığı önemini günümüzde de korumaktadır. Başta Fransız mutfağı olmak üzere birçok Kuzey Yarım Küre ülkesinin mutfağında vazgeçilmez bir unsur olan kestane, etli yemeklerin hazırlanmasında, çeşitli salatalarda lezzet arttırıcı olarak yer almaktadır. Ayrıca kestane şekeri, kestane püresi, kestane ezmesi gibi çeşitli tatlılar da yapılmakta ve bu ürünler tek başına tüketilebildiği gibi pastalarda da kullanılmaktadırlar. Kestaneler öğütüldüğünde, badem ve fındıktaki gibi yağlı bir yapı yerine güzel ve tatlı bir un haline gelir. Bazı araştırmacılar inek sütündeki süt şekeri laktozun çocuklar için alerjik etkisi nedeniyle çocuklara uygun tatlı ve çorbaların hazırlanmasında kestane ununun alternatif bir ürün olabileceğine dikkati çekmektedirler. Kestane unu ayrıca, sütlü puding türü ürünlerde, ekmek yapımında, gevrek (corn flakes) türü ürünlerin hazırlanmasında kullanılmaktadır.
Yenebilir nitelikteki taze kestane başta nişasta ve çeşitli şekerler olmak üzere iyi kalitede sindirilebilen lifli maddeler, protein, düşük oranda yağ, çeşitli mineral maddeler, B1, B2 ve C vitaminlerini içermektedir. 100 gram yenebilir kestane ortalama olarak 160 kcal enerji sağlamaktadır.
Kestane, doyurucu özelliğine paralel olarak insanların beslenmesine katkı sağlayan birçok besin öğelerine sahiptir.
100 gr taze kestanenin (yenebilir kısmı) besin öğeleri:
Kalori (kcal) : 160
Karbonhidrat (g) : 34
Şeker (g) : 9,6
Protein (g) : 3,2
Yağ (g) : 1,8
Sodyum (mg) : 9
Potasyum (mg) : 395
Kestanenin besin öğeleri kestane türüne, çeşidine, yetiştiği ekolojik şartlara göre değiştiği gibi uygulanan işleme teknolojilerine göre de değişikliklere uğramaktadır. Örneğin kestane haşlandığı zaman nem oranı yükselmekte ve toplam enerji değeri % 25 oranında azalarak 120 kcal ' e düşmektedir. Haşlama esnasında nişasta bileşimi değişmekte ayrıca potasyum ve sodyum miktarları azalırken kalsiyum miktarında değişiklik görülmemektedir.
Kavrulduğu takdirde nem oranı % 20 dolaylarında azalırken, şeker miktarı % 25 oranında artmakta ve enerji değeri 200 kcal olmaktadır.
Kestane kurutulduğunda raf ömrü uzamakta, besin öğelerinde artışlar görülmektedir.

Akçakoca Kaplandede kestanesi 25.08.2022 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Düzce için coğrafi işaret almıştır.
Aydın kestanesi 30.12.2013 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Aydın için coğrafi işaret almıştır.
Buldan kestanesi 20.11.2020 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Denizli için coğrafi işaret almıştır.
Bursa kestanesi 25.12.2023 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Bursa için coğrafi işaret almıştır.
Düzce kestanesi 01.12.2022 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Düzce için coğrafi işaret almıştır.
Simav kestanesi 21.06.2022 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Kütahya için coğrafi işaret almıştır.
İnebolu kuzu kestane 19.07.2023 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Kastamonu için coğrafi işaret almıştır.

At kestanesi (Aesculus) olarak bilinen ağacın aynı adı taşıyan tohumları zehirli olup, tamamen farklı bir bitki türüdür, bunların burada bahsedilen kestane ile ilgisi bulunmamaktadır.

Çalı kestanesi (Castanea alnifolia)
Japon kestanesi (Castanea crenata)
Amerika kestanesi (Castanea dentata)
Henry kestanesi (Castanea henryi)
Çin kestanesi (Castanea mollissima)
Ozark kestanesi (Castanea ozarkensis)
Doğu kestanesi (Castanea pumila)
Anadolu kestanesi (Castanea sativa) Türkiye.
Seguin kestanesi (Castanea seguinii)

Agnotozoa, biyolojik sınıflandırmada basit hayvanları kapsayan bir taksondur.
İsim, omurgasızlar paleontolojisi kitaplarında altalem metazoanın dalı olarak görülür. Dal sadece mesozoa şubesini içerir.
Yakın geçmişte organsız basit hayvanlar şubelerini kapsayan bir alt âlem olarak tanımlanmıştır. Bunlar Placozoa, Orthonectida ve Rhombozoa şubeleridir. Orthonectida ve Rhombozoa, Mesozoa şubesi içinde sınıflandırılırlar.
Biyologlar, bugün genellikle Agnotozoa taksonunu kullanmazlar. Bunu için sebepler şöyledir:

Placozoaların Mesozoalarla akraba olduklarına dair hâlâ şüpheler vardır.
Mesozoan gruplarının ikisi arasında da (Orthonectida ve Rhombozoanlar) birbirleriyle akraba oldukları şüphesi vardır.
İki grup da akrabaysa bu, Mesozoa adı yerine başka bir isim kullanmak için küçük bir gerekçe olduğu belirtilmiştir.

İki yaşamlılar ya da iki yaşayışlılar, amfibiler, amfibyumlar (Latince: Amphibia), amniyotik yumurtaya sahip olmayan, değişkensıcaklı, derisi çıplak ve nemli, göğüs kemiği hiçbir zaman kaburgalarla bağlanmamış, çoğu ses çıkarabilen, omurgalı hayvan sınıfı. Sınıf, Gymnophiona, Anura ve Caudata olmak üzere 3 takımdan oluşur.
Amfibiler, değişken sıcaklı (ekzotermik) hayvanlardır ve yaşamlarının bir kısmını karada bir kısmını suda geçirdikleri için "iki yaşayışlı" ismini almışlardır. Günümüzde yaşayan 6,022 adet iki yaşayışlı türü olduğu bilinmektedir. Amfibi ve sürüngenleri inceleyen bilim dalına herpetoloji denir.

Amfibi Türkçeye, Fransızca "su ve karada yaşayan canlı" veya "su ve karada hareket eden araç veya askeri birlik" anlamına gelmiş amphibie sözcüğünden alıntıdır. Fransızca sözcük Eski Yunanca "çift canlı" anlamındaki αμφιβίος (amphibíos) sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük Eski Yunanca βίος (bíos) "canlı" sözcüğünden amphi+ ön ekiyle türetilmiştir. Türkçede ilk kullanımı 1930 yılı öncesine tarihlenir.
Eski Türkçe kurbağa anlamındaki bağa (baka) sözcüğü hem suda hem karada yaşadığı görülen kurbağa, kaplumbağa, tosbağa, otlu bağa gibi hayvan adlarında kullanılagelmiştir; ancak bunun bilimsel sınıflandırmayla ilgisi yoktur.

Yaşayan türlerin hepsi Lissamphibia alt sınıfındandır ve 3 takıma ayrılır:

1. Kuyruksuz iki yaşamlılar (Anura) takımından türler kurbağa olarak bilinir.
2. Kuyruklu iki yaşamlılar (Caudata) takımından türler semender olarak bilinir.
3. Ayaksız iki yaşamlılar (Gymnophiona) takımından türler Türkiye'de yaşamadığından halk tarafından verilmiş adları da yoktur.

Gerek anatomi gerekse fizyolojik açıdan balıklarla, sürüngen arasında bir özellik gösteren Amphibia sınıfı, omurgalıların su dışında yaşayan ilk grubunu oluşturmaktadır. Omurgalılar su yaşamından kara yaşamına geçerken, birçok değişiklikler meydana gelmiştir. Devoniyen'in sonlarına doğru meydana gelen kuraklık nedeniyle, akciğerli balıkların bazı popülasyonları yaşadıkları ortamlardan çıkarak karadan diğer sulara geçmişlerdir. Daha sonra da tüm suların kurumasıyla zamanlarının büyük bir bölümünü karalarda geçirmeye başlamışlardır. Amfibyumlar ve bütün diğer tetrapodlar, balıklar arasında daha kompleks olan Teleostei grubu yerine görece ilkel Dipnoi grubuna evrimsel açıdan daha yakındır.

Animal Diversity Web (ADW) (Türkçe: Hayvan Çeşitliliği Ağı) binlerce hayvan türü hakkında doğal tarih, sınıflandırma, tür özellikleri, koruma biyolojisi ve dağılım bilgilerini toplayan çevrimiçi bir veritabanıdır. Web sitesi binlerce fotoğraf, yüzlerce ses klibi ve sanal bir müze içermektedir.

ADW, her bir türün o türe özgü temel bilgilerinin görüntülendiği çevrimiçi bir ansiklopedi görevi görür. Web sitesi Michigan Üniversitesi'nden personel ve öğrencilerin katkıda bulunduğu yerel, ilişkisel bir veritabanı kullanmıştır. Her tür sayfası, coğrafi dağılım, yaşam alanı, fiziksel tanım, gelişim, ekosistem rolleri, üreme, yaşam süresi, iletişim ve algı, davranış, beslenme alışkanlıkları, avlanma ve koruma durumunu içerir. Sitenin organizasyonu, net görüntüler sağlayarak ve ana sayfada ortak filumları göstererek geçmiş biyoloji bilgilerini pekiştirir.
Animal Diversity Web, veritabanı dışında da kaynaklara sahiptir. Web sitesi ayrıca hızlı başvuru için bir sanal müze ve bir cep telefonu uygulaması sunar. Sanal müze çoğunlukla memelileri içerir ve sanal olarak incelenen geniş bir kafatasları koleksiyonuna sahiptir. Animal Diversity Web kâr amacı gütmeyen bir sitedir. Büyük ölçüde üniversite öğrencileri için yazılmıştır  ve ayrıca K-12 eğitmenleri için kaynaklar sağlar.

ADW, 1995 yılında Michigan Üniversitesi'nde eski bir biyoloji profesörü olan Philip Myers tarafından oluşturuldu. Site 11.500'den fazla resim ve 725 ses ile birlikte 2.150'den fazla hayvan türü içeriyor. Web sitesinin geliştiricileri 2017 yılı sonuna kadar 250 tür daha eklemeyi planladılar  Tür hesaplarının yanı sıra, ADW'nin 250'den fazla yüksek taksonomik grup hesabı vardır.

ADW, bilgileri daha geniş kitlelerin görmesini sağlamak için Encyclopedia of Life (EOL) ile ortaklık kurmuştur. BioKIDS Critter Catalog, yine Michigan Üniversitesi tarafından oluşturulan ve K-12 çocukları için uygun hayvan türlerinin basitleştirilmiş versiyonunu sağlayan ortak bir web sitesidir. AmphibiaWeb, amfibi koruma, doğal tarih, azalışlar ve taksonomi hakkında bilgi sağlayan bir ortaktır.

Hayvan Çeşitliliği Ağı 27 Mart 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Halkalı solucanlar (Annelida), segmentleri halkalar şeklinde olan ve dıştan belirgin olarak görülen bir omurgasız hayvanlar şubesidir.
Ekosistem için önemli bir yere sahip olan halkalı solucanların üç sınıfa dağılmış bir şekilde 9.000'e yakın türü vardır. Halkalı solucan türleri vücut boşluğu, hareketli kıllar ya da halka şeklinde belirgin segmentler ile bilinir.
Halkalı solucanlar arasında, toprak solucanları, sülükler ve polychaeta solucanları vardır. Halkalar, (segmentler) boşaltım, dolaşım gibi vücut sistemlerini içerir.
Segmentli bit vücut yapısı halkalı solucanlarda kas kasılmasını son derece o bölgeye özel yaparak vücut hareketliliğini büyük ölçüde artırır.
Halkalı solucanların iç organları diğerlerine kıyasla gelişmiştir.
Vücut yüzeyi ince esnek kutikula ile kaplıdır. Bazılarında kitinden kıllar bulunur. Sinir sistemi gelişmiştir.
Prostomiumun sırt tarafında iki loplu bir beyin gangliyonu vardır. Duyu organları kimyasal duyu organları ve gözlerden ibarettir. Kapalı dolaşım sistemi bulunur. Annelidler hermafrodit hayvanlardır. Gonadları gayet basit yapılıdır. Rejenerasyon özellikleri çok iyi gelişmiştir. 9 bin türü bulunur ve bir kısmı mikroskobiktir. Deniz, tatlı su ve karalarda yaşarlar. Vücut uzun ve segmentlidir. Vücut segmentleri septum adı verilen bölmelerle birbirlerinden ayrılmıştır. Baş bölgesine prostomium, posterior uca ise pigidium adı verilir. Prostomium ile pigidium birer segment değildirler. En yaşlı segment başın hemen arkasındaki segmenttir. Çeşitli organlar her segmentte tekrarlanır. Protostome grubuna dahillerdir. Gerçek sölom bulunur. Sölomları şizosöl (Schizocoelous) tiptir. Boşaltım organları segmental sıralanmış nefridium'lardır. Vücudun ön ve arka uçlarındaki birkaç segment hariç, her segmentte bir çift nefridium bulunur. Vücut yüzeyi ince esnek kutikula ile kaplıdır. Bazılarında kitinden kıllar bulunur. İp merdiven sinir sistemi gelişmiştir

Oligochaeta (toprak ve tatlısu halkalı solucanları)
Polychaeta (deniz halkalı solucanları)
Hirudinea (sülükler)

Solucanlar
İlkin ağızlılar
Omurgasızlar

Anomalocaris (Yunanca “olağandışı karides” anlamına gelir), 520 ila 500 milyon yıl önce, Kambriyen Patlaması sırasında yaşamış bazal bir radiodont eklem bacaklı cinsi. Fosilleri Kanada'daki Burgess Shale'den ve Çin, Grönland, Avustralya ve Utah'daki jeolojik oluşumlarda bulundu.

Anomalocaris, 0,5 m uzunluğa ulaşan bir hayvandı, uzun gövdesi bir çift büyük, yan göz lobunu taşıyan bir baş bölgesine sahipti, her biri kısa bir sap üzerinde taşınıyordu, tek bir çift uzantı ventral, ön kenarda bağlıydı. Binlerce merceğe sahip saplı, bileşik gözler, Anomalocaris'e son derece keskin bir görüş kazandırdı. Varsayılan dalgalı yüzme hareketi onu hızlı bir yüzücü yaptı. Yaratık, avına yetiştiğinde, her parçada keskin sivri uçlarla donatılmış ön uzuvlarını kullanarak onu yakalayabilirdi. Mükemmel görüş, hız ve sivri ön kolların bu kombinasyonu, onu zorlu bir avcı haline getirmiş olabilir.

Uzun süredir devam eden bir görüş, Anomalocaris'in sert gövdeli hayvanlarla beslendiğini ve bunun da onu ilk yırtıcılardan biri haline getirdiğidir. Bağırsak bezlerinin ortasındaki yırtıcı ön uzantıları, yırtıcı bir yaşam tarzını şiddetle tavsiye ediyor. Bununla birlikte, özellikle trilobitlerin mineralize kabuklarına nüfuz etme yeteneği sorgulanmıştır. Bazı Kambriyen trilobitleri, Peytoia'nın (önceden Anomalocaris'inkilerle yanlış tanımlanmış) ağız parçalarıyla aynı şekle sahip olarak tanımlanan yuvarlak veya W şeklinde "ısırık" işaretleriyle bulunmuştur. Anomalocaris'in trilobitleri yediğine dair daha güçlü kanıt, trilobit parçaları içeren ve o kadar büyük olan koprolitten geliyor ki, anomalokaritler, o dönemden onları üretecek kadar büyük olan bilinen tek organizma. Bununla birlikte, Anomalocaris herhangi bir mineralize dokuya sahip olmadığı için, trilobitlerin sert, kireçlenmiş kabuğuna nüfuz etmesi pek olası görünmüyordu. Bunun yerine, koprolitler, Redlichia cinsinin trilobitleri gibi farklı organizmalar tarafından üretilmiş olabilir.

Megacheira
Opabinia

Australian Faunal Directory (AFD) (Türkçe: Avustralya Fauna Rehberi), Avustralya'da var olduğu bilinen tüm hayvan türleri hakkında taksonomik ve biyolojik bilgilerin yer aldığı çevrimiçi bir katalogdur. Avustralya Hükûmeti İklim Değişikliği, Enerji, Çevre ve Su Bakanlığı'nın yönettiği bir programdır. 12 Mayıs 2021 itibarıyla Avustralya Faunal Rehberi 126.442 tür ve alt tür hakkında bilgi içerir. Üretimi durdurulan Avustralya Zooloji Kataloğu verilerini içerir ve düzenli olarak güncellenir. 1980'lerde başlayarak, "karasal omurgalılar, karıncalar ve deniz faunası dahil tüm Avustralya faunasının listesini derlemek" ve bir "Avustralya biyotaksonomik bilgi sistemi" oluşturmak için hedef belirlendi.

http://www.environment.gov.au/science/abrs/publications/fauna 9 Nisan 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.environment.gov.au/science/abrs/publications/zoological-catalogue-of-australia 9 Nisan 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Resmî site

Burgess Şeyl Oluşumu (İngilizce: Burgess Shale), Britanya Kolumbiyası, Kanada Rocky Dağları'nda bulunan, dünyanın en ünlü fosil alanlarından biri ve türünün en iyi örneğidir. Bu fosil alanı, fosillerin özellikle yumuşak parçalarının olağanüstü derecede korunmuş olması ile ünlüdür. 505 milyon yıl öncesi Orta Kambriyen devrine ait olan ve eski yumuşak parça izleri içeren eski fosil yataklarından biri olup bu fosiller, tüm fosil kayıtlarının en zenginlerindendir.
Bu fosillerin bulunduğu alan, Kanada'da Britanya Kolumbiyası'ndaki Burgess Dağı bölgesi olup burada bulunan kaya birimleri siyah şeyl içerir ve Yoho Millî Parkı, Field kasabası yakınlarında birçok bölgelerde ortaya çıkarlar.
Günümüzden 505 milyon yıl önce yaşanmış, Kambriyen Patlaması olarak da bilinen biyoçeşitlilik artışının en önemli fosil örneklerini içeren Burgess Şeyl'in önemi tren yolu yapımı sırasında ilk defa 1800'lerin sonunda ortaya çıkarılan fosil örneklerle keşfedilmiştir. Bulunan fosiller, bugün soyu tükenmiş olan trilobitlere ait olup Smitsonian Enstitüsü'nün o dönemki sekreteri Charles D. Walcott tarafından 1909 yılında keşfetmiştir. 1910 ve 1924 yılları arasında bölgeden 65 binden fazla yumuşak vücutlu canlılara ait fosil örnekleri toplanmış ve soyu tükenen bu fosil canlılardan bazıları günümüzdeki okyanus canlılarına hiç mi hiç benzememektedirler. Karalarda henüz yaşamın olmadığı, dolayısıyla kara bitkileri ve hayvanlarının henüz evrimleşmediği bir dönemde yaşayan bu canlıların, ılık ve sığ bir denizde, geniş bir karbonat resifinin yakınlarında yaşamış oldukları düşünülmektedir.
Ünlü paleontolog Stephen Jay Gould, Burgess Şeyli'nde görülen Kambriyen Patlama ile canlıların çeşitliliğinin hızlı artışını kesintili denge kuramı ile açıklamıştır. Burgess Şeyli, fosil örneklerin okyanuslarda yaşamın olduğu bir dönemden kaldıkları, canlıların iç organlarına kadar muazzam bir şekilde korunmuş oldukları ve evrimin doğasını anlamamızda önemli ipuçlarını ortaya çıkardıkları için paleontologlar ve evrim bilimciler açısından önem taşır.
Bugün Yoho Ulusal Parkı içinde yer alan bu bölge UNESCO'nun Dünya Kültürel Mirası listesinde bulunmaktadır. Bu alandaki fosillerin tümüne Burgess Şeyli (killi bir tür taş) denilmektedir.

Keliserliler (Chelicerata), eklem bacaklıların büyük bir altşubesini teşkil eder. Merostomata, Arachnida  ve Pantopoda diye üç sınıfı vardır. Köken olarak denizde yaşayan ve karada yaşayan canlıları içerir. Bugün bazı türlerinin (Xiphosura) soyu tükenmiştir. 35.000 den fazla türü yaşamaktadır.

Vücutları ön prosoma ve arka opisthosoma diye ikiye ayrılmıştır. Son kısımlarında bir kuyruk dikeni ya da kamçı taşıyabilirler. Prosoma, trilobitlere göre daha fazla segmentten yapılmıştır. Baş oluşumu daha belirgindir. Sefalotoraks, üye taşıyan 6 segmentten meydana gelmiştir. Çok defa segmentleri tamamen kaynaşarak yekpare bir yapı kazanmışlardır. Antenler kaybolmuştur.
İlk üye çiftine keliser (chelicer) denir ve besin almada kullanılır. Çok defa kıskaç, bazen pençe ya da diken gibidir. İkinci üyeye maxillipalpus ya da pedipalpus denir. Bu üye, duyu alma organı, yürüme bacağı ya da alt çene olarak yapısal farklılaşmaya uğrayabilir. Prosomadaki üyeler bir kolludur. Diğer 4 çift üye, yürüme görevini yüklenmiştir.
Solunum organı, solungaçlar, kitapsı akciğerler ya da borulu trakeler şeklindedir. Boşaltım organları nefridyumlardan değişerek meydana gelmiş ve prosomadaki üyelerin kaidesinden dışarıya açılan koksal bezlerdir. Bu bezlerin kirpikli hunileri, sacculus denen solom kalıntısına açılır. Fakat karada yaşayan Arachnida gruplarında, böceklere anolog olarak endodermal kökenli Malpighi tüpleri bulunur. Dolaşım sistemleri böceklerdeki gibidir. Köken olarak mediyan ve yan bileşik gözlere sahip olmalarına karşın; karada yaşayanlarda (örümceklerde) yalnız nokta gözler vardır.

Dickinsonia, fosilleri şimdiki Avustralya, Çin, Hindistan, Rusya ve Ukrayna'da bulunan geç Ediyakaran döneminde yaşamış bir bazal hayvan cinsidir. Dickinsonia, tipik olarak iki taraflı simetrik yivli bir ovali andırır. Diğer canlılarla ilişkileri şu anda bilinmemektedir; büyüme şekli, bir kök grup bilaterian afinitesi ile tutarlıdır, ancak bazıları bunun mantarlara, hatta "soyu tükenmiş bir aleme" ait olduğunu öne sürmüşlerdir. Dickinsonia fosillerinde kolesterol moleküllerinin bulunması, Dickinsonia'nın bir hayvan olduğu fikrini desteklemektedir.

Dickinsonia fosilleri yalnızca kumtaşı yataklarındaki baskılar ve kalıplar biçiminde bilinmektedir. Bulunan örneklerin uzunlukları birkaç milimetre ile yaklaşık 1,4 metre (4 ft 7 inç) arasında ve bir milimetrenin küçük bir kısmından birkaç milimetre kalınlığa kadar değişmektedir.
Neredeyse bilateral simetrik, parçalı, yuvarlak veya oval, bir uca hafifçe genişlemiş bir görünüşe sahiptir (yani yumurta şeklinde dış hatlar). Kaburga benzeri bölümler geniş ve dar uçlara doğru radyal olarak eğimlidir ve bölümlerin genişliği ve uzunluğu fosilin geniş ucuna doğru artar. Segmentler, simetri ekseni boyunca sağ ve sol yarıya ince bir sırt veya oluk ile ayrılır. Segmentler, ikili simetriden ziyade süzülme yansıma simetrisine göre değişen bir düzende düzenlenir; dolayısıyla bu "segmentler" izomerlerdir. Bu kayma yansıması, Spriggina, Yorgia, Andiva, Cephalonega ve soyu tükenmiş şube Proarticulata'dan Dickinsonia'nın diğer akrabalarında da bulunur.
Dickinsonia'nın segmentleri, Adolf Seilacher tarafından kendi kendini organize eden "pneu yapıları", kapitone bir hava yatağına benzer şekilde ortam basıncından daha yüksek bir sıvı ile doldurulmuş odalar olarak tanımlanmıştır.

Dickinsonia'ya atfedilen bazı muhteşem fosiller, hem yiyecekleri sindiren hem de organizma boyunca dağıtan bir yolu temsil ettiğine inanılan iç anatomiyi koruyor gibi görünüyor.

Dickinsonia'nın bir süngerden daha çok geliştiği, ancak bir eumetazoandan daha az türetildiği konusunda bir tartışma var. Bu organizmaların hareket edebileceği fikri, Epibaion'un iz fosili mi yoksa sadece farklı bir koruma durumu mu olduğuna bağlıdır. Bir ağız, anüs veya bağırsak için herhangi bir ikna edici kanıttan yoksundur ve modern placozoanların yaptığı gibi, alt yüzeyinde emilim ile beslenmiş görünmektedir. Placozoanlar, yiyecekleri alt yüzeylerinden emen ("ayak tabanlarından beslenir") ve filogenetik olarak süngerler ile eumetazoa arasında bulunan basit hayvanlardır; bu, Dickinsonia'nın bir kök grubu placozoan olabileceğini ya da eumetazoan sapındaki süngerlerden daha fazla taç muhafazası olabileceğini düşündürmektedir. Çıkarsanan büyüme paternleri üzerine yapılan bir araştırma, Dickinsonia'nın bir eumetazoan olduğunu ancak daha doğru bir bağlantı kurulmadığını belirledi. Daha sonraki bir çalışmada Hoyal Cuthill & Han (2018), Dickinsonia'yı soyu tükenmiş hayvan grubu Petalonamae'ye atadı (Eumetazoa'ya kardeş grup olarak yerleştirildi), ayrıca Stromatoveris, Arborea ve Pambikalbae cinslerinin yanı sıra rangeomorphlar ve erniettomorphları da içeriyordu.

Retallack'in (2007) hipotezine göre, Dickinsonia, yaşamının tamamını olmasa da çoğunu, yavaş yavaş dinlenme yerinden dinlenme yerine hareket etmiş olsalar da, vücutlarının çoğu tortuya sıkıca bağlı olarak geçirdi. Ankraj biçimleri, istiridye benzeri betonlaşma, rizinlerle liken benzeri köklenme veya bir yeraltı hif ağına mantar benzeri bağlanma olabilir. Dickinsonia izometrik, belirsiz bir büyüme sergiledi - yani, tortuyla kaplanana veya başka bir şekilde öldürülene kadar büyümeye devam ettiler.
Organizmalar, dayanıklı kısımlarının kırılgan bir mineral (kalsit veya piritleşmiş bir "ölüm maskesi" gibi) yerine sağlam bir biyopolimer (keratin gibi) olması gerektiği şekilde korunur.
Halo benzeri "reaksiyon kenarları" örnekleri çevreler; bitişik örnekler, sanki komşularının halesine girmekten kaçınıyormuş gibi deforme olur, bu da birbirleriyle rekabet ettiklerini düşündürür. Üst üste binen vücut fosilleri bulunamadı.

Ploitlik (İng., ploidy), bir hücredeki kromozom sayısının, o hücredeki farklı kromozomlardan birer tanesi ile oluşturulan temel setteki kromozom sayısı ile bir rasyonel sayının çarpımına eşit olması durumudur. Diğer bir deyişle ploitlik, temel kromozom takımının (ve sayısının) ilgili hücredeki tekrarlama derecesidir.

Genetikte, bir temel kromozom takımı (ve sayısı) n ile gösterilir. Ploitliği de n ile çarpıldığında hücredeki toplam kromozom sayısını veren rasyonel sayının bir tam sayı olup olmamasına göre sınıflandırmak ve çeşitlendirmek mümkündür:

Öploitlik (İng., euploidy) : n'in tam katları kadar kromozom içerme durumu.
Öploit kromozom sayısı → öploit hücre → öploit canlı
Haploitlik (İng., haploidy) : n kadar kromozom içerme durumu; monoploitlik (İng., monoploidy).
Haploit kromozom sayısı → haploit hücre → haploit canlı
Diploitlik (İng., diploidy) : 2n (2 x n) kadar kromozom içerme durumu.
Diploit kromozom sayısı → diploit hücre → diploit canlı
Poliploitlik (İng., poliploidy) : 2'den fazla n kadar kromozom içerme durumu.
Poliploit kromozom sayısı → poliploit hücre → poliploit canlı
Triploit (3n), tetraploit (4n), pentaploit (5n), hekzaploit (6n), heptaploit (7n), oktoploit (8n), nonaploit (9n), dekaploit (10n).
Anöploitlik (İng., aneuploidy) : n'in tam katları olmayan kadar kromozom içerme durumu; benzer terim, heteroploitlik (İng., heteroploidy).
Anöploit kromozom sayısı → anöploit hücre → anöploit canlı
Hipoploitlik (İng., hypoploidy) : n'in tam katından biraz daha az sayıda kromozom içerme durumu.
Hipoploit kromozom sayısı → hipoploit hücre → hipopploit canlı
Hiperploitlik (İng., hyperploidy) : n'in tam katından biraz daha fazla sayıda kromozom içerme durumu.
Hiperploit kromozom sayısı → hiperploit hücre → hiperploit canlı

Poliploitlik, bir hücrenin ya da canlının kendisindeki her bir kromozomun (diğer bir deyişle de temel kromozom takımı n'in) ikiden fazla kopyasına sahip olması durumudur. Canlıların çoğunluğu diploit olsa da hücre bölünmesinin olması gerektiği gibi gerçekleşmemesi sonucu, poliploit hücre ve canlılar ortaya çıkabilir.

Poliploitlik yeni türlerin ortaya çıkmasına neden olabilir. Bunun en ünlü örneklerinden birisi Spartina cinsi bitkide yaşanmıştır:

19. yüzyıla kadar sadece Spartina maritima (2n [AA] = 60 kromozom) adlı Spartina türünün yaşadığı İngiltere'de, 1829'dan itibaren Kuzey Amerika kökenli ve farklı bir Spartina türü olan Spartina alterniflora (2n [BB] = 62 kromozom) görülmeye başlanmıştır.
Spartina maritima ile büyük olasılıkla gemi yoluyla İngiltere'ye gelmiş olan Spartina alterniflora arasındaki döllenme sonucunda, kendisi üreyemeyen bir melez olan Spartina x townsendii ortaya çıkmıştır.
Daha sonraları, 1892'de, bölgede farklı bir Spartina türü keşfedilmiş, bunun yeni bir tür olduğu anlaşılmış ve Spartina anglica diye adlandırılmıştır. Araştırmalar, bu türün Spartina x townsendii melezinde oluşan poliploitlik sonucu ortaya çıktığını göstermiştir: Spartina x townsendii 61 kromozama sahipken (n+n [A+B]) ve üreyemezken, Spartina anglica 122 kromozoma sahip, tetraploit (4n [AABB]) ve üreyebilen bir türdür.

Poliploitliğin dikkat çektiği bir başka bitki cinsi de çilek, yani Fragaria'dır:

Farklı 7 kromozomdan oluşan temel bir set tüm çilek türlerinde ortak olarak bulunurken, farklı türler farklı poliploitlik derecesi gösterirler.
Bu şekilde, yirmiden fazla çilek türünü diploit, tetraploit, hekzaploit, oktoploit ve dekaploit oluşlarına göre 5 grup içinde sınıflandırmak mümkündür.
İstisnaları olsa da kabaca, daha çok kromozom içeren çilek türlerinin daha dayanıklı olduğundan ve hem bitki, hem de meyve olarak daha büyük geliştiğinden bahsedilebilir.

Hayvanlar âlemine ait bir poliploitlik örneği ise Afrika tırnaklı kurbağasıdır:

Bilimsel adı Xenopus laevis olan bu kurbağa, Xenopus cinsinin diğer çoğu üyesi gibi, tetraploittir.

Rahim, dölyatağı veya uterus, memelilerde gebelik organıdır. İnsanlarda ve memelilerin çoğunda üreme sisteminin kadınlık hormonuna duyarlı, ikincil cinsel organıdır.
Rahim, ucunda rahim ağzı (serviks) bulunan, yanlarda da boynuz şeklinde Fallop tüpleri yer alan, kasılma yeteneği güçlü kaslardan oluşan armut şeklinde bir yapıdır. Rahim içindeki boşlukta rahim iç tabakası (endometrium) yer alır.

Dölyatağı, çeperleri kaslı içi oyuk bir organdır. Döllenmiş yumurtayı barındırmaya ve doğacak duruma gelince dışarı atmaya yarar. Dölyatağı, bağırsakların alt tarafında, göden bağırsağı ile idrar torbasının arasında, dölyolunun üstünde bulunur. Önden arkaya doğru yassı, 6–7 cm uzunluğunda, kabaca bir armut biçimindedir. Orta kısmının biraz altında "kıstak" denen bir boğumlanmayla iki kısma ayrılır. Alttaki kısma "boyun" denir, burası dölyoluna açılır. Daha büyük olan üst tarafı ise "gövde" adını alır. Buranın yukarı ve ön kısmı genellikle eğik durur. Üst kenarında, yani dibinde, her iki yanda değirmi bağ (tutunma organı) ile Fallop borusu yer alır. Fallop boruları, dölyatağı ile yumurtalıkları birleştirir. Dar bir oyuk şeklindeki dölyatağı boyun kısmındaki delikle dölyoluna açılır. Dölyatağının çeperi üç tabakadan oluşur: İç zar (endometrium), kalın kas (myometrium) ve dış zar (serosa). Rahim katmanları endometriyum, uterus epiteli, myometriyum, perimetriyum, parametriyum'dan, ligamentler ise uterusun yuvarlak bağı, uterusun geniş bağı, kardinal bağ, uterosakral bağ, puboservikal bağ'lardan oluşur. Uterus bezi veya endometriyal bezler, tek katlı prizmatik epitel ile kaplı tübüler bezlerdir.

Rahim, gebe olunmayan dönemde mandalina büyüklüğünde bir yapıdır ve ağırlığı yaklaşık 60 gramdır. Gebelikte rahim yaklaşık 3 kilogramlık bir bebeği içinde taşıyacak şekilde büyür ve doğum eylemi başladığında güçlü kaslarının kasılmasıyla, rahimağzının da gevşeyerek açılmasıyla bebeğin doğması sağlanır.
Rahmin bilinen tek işlevi doğmamış bebeğin gelişmesini sağlayacak ortamı oluşturmak, bebeği dıştan gelebilecek darbelerden korumak (bu işlevi amniyon sıvısı ile birlikte yürütür) ve doğum eyleminde kasılarak bebeği dış dünyaya çıkarmak için anne adayının ıkınmalarıyla birlikte gerekli itici gücü oluşturmaktır. Menopoza giren bir kadında rahimin görevi de tamamlanmıştır.

Genitoplasti
Histerektomi
Histerotomi
Pelvik ekzenterasyon
Uterin arter embolizasyonu
Uterus nakli

Histeroskopi
Vakum aspirasyonu

Endometrial biyopsi
Endometriyal ablasyon

Uterin miyomektomi

Kolposkopi
Servikal konizasyon
Döngü elektrik eksizyon prosedürü
Servikal serklaj
Servikal tarama (pap smear)
Servikektomi (trakelektomi)
Peser

Dışbeslenen,  dışbeslek, ardıbeslek ya da heterotrof (Yunan.  heterone = (bir)başka ve trophe = beslenme) canlılar; besinlerini kendi kendilerine sentezleyemeyen canlılardır. Yaşamlarını sürdürmek için gerekli enerjiyi bu sebeple diğer dışbeslenen ya da kendibeslek canlılardan alması gerekir. Heterotrof terimi mikrobiyoloji alanında ilk kez 1946 yılında, mikroorganizmaların beslenme tiplerine göre sınıflamasında kullanılmıştır. Bugün ise terim besin zincirinin tanımlanmasında birçok alanda kullanılmaktadır.
Heterotrofların karşıtı olan kendibeslekler ise, besin karbon kaynağı olarak sadece kendi sentezledikleri organik karbonları tüketirler. Organik karbonlarını üretmek için inorganik karbon dioksit ya da bikarbonatları dönüştürürler. Bu süreçte güneş ışığı (fotoototrof) ya da inorganik bileşenlerden elde ettikleri enerjiyi kaynak olarak kullanırlar (Örn.: fotosentez yapan bitkiler.).
Dışbeslekler, besin zinciri içinde tüketici olarak bilinirler. Bazı parazitik bitkiler de kısmen veya tamâmen dışbeslek olmuşlardır. Etobur bitkiler ise kendi besinlerini kendi üretmeye devam ettikleri ve et besinlerini sadece ek azot talebini tamamlamak için kullandıklarından kendibeslek sayılırlar.
Heterotrofların enerji ve karbon kaynaklarına göre de iki altsınıfı vardır; Fotoheterotrof ve kemoheterotrof. Kemoheterotroflar enerji ihtiyâcını organik molekülleri ve karbonun başka bir organik şeklini hazmederek karşılar. İnsanlar, diğer hayvanlar ve mantarlar bu gruba örnektir. Fotoheterotroflar ise enerji ihtiyâcını ışıktan, karbon ihtiyâcını da organik maddelerden karşılar. Yeşil nonsülfür bakleriler bu gruba örnektir.

İnsanlar, hayvan ve mantarların tümü ile birçok bakteri türü bu gruba girmektedir. Heterotrof organizmalar beslenme özellikleri yönünden,
1. Holozoik formlar (besinlerini katı parçacıklar halinde alarak sindiren canlılardır. Örn: Hayvanların birçoğu.) Aldıkları besinin yapısına göre üçe ayrılır:

a- Otçul (sadece bitkilerle beslenenler)
b- Etçil (sadece etle beslenenler)
c- Hepçil (hem ot, hem etle beslenenler)
2. Saprofitik formlar (organik maddeleri doğrudan hücre zarlarıyla absorbe eden canlılar. Örn: Mayalar, küfler, bakterilerin birçoğu) Bu canlılar hücre zarı dışına salgılayabildikleri sindirim enzimleriyle hücre dışında sindirim yaparlar. Daha sonra da bu enzimlerle parçalanan bileşikleri hücre zarlarıyla metabolizmalarına alırlar. Hücre dışında gerçekleşen bu tepkimeler, organik bileşikleri yeniden inorganik bileşiklere ayrıştırmaktadır. Saprofitler, ekosistemdeki madde çevrimi yönünden önemli bir işlev görürler.
3. Parazitik formlar (bitkisel ya da hayvansal parazitler konukçu olarak tanımlanan bir bitki ya da hayvan üzerinde ya da içinde yaşar ve besinini konukçudan sağlayan canlılardır.) 2 çeşittir:

a- Endoparazitler: Vücut içinde yaşarlar. Örn: Bağırsak solucanı
b- Ektoparazitler: Vücut dışında yaşarlar. Örn: Bit, pire vs

Ototrof canlılar
Kemoototrof
Fotoototrof
Heterotroph
Kemoheterotrof
Fotoheterotrof

Heterotrof görüşü, bir canlının cansızlarlardan çok uzun bir süre sonra özel çevre koşullarında heterotrof bir canlı olarak oluştuğunu savunur.
İlkel atmosferde amonyak (NH3), metan (CH4), hidrojen (H2), su (H2O), karbondioksit (CO2) gazları bulunur. Bu gazlar ortamdaki enerjiyle (u.v ışınları, radyoaktif ışınımlar, yıldırım ve şimşekler, volkanik faaliyetler) basit organik molekülleri oluşturur. Bu olay labratuvarda Miller tarafından kanıtlanmıştır. (ilkel atmosferde oksijen (O2) gazı yoktur.) Oluşan organik moleküller yağan yağmurların etkisiyle deniz ve göllere doğru taşınırken basit organik moleküllerden kompleks bileşikler oluşmaya başlar. (Fox tarafından labrotuarda aminoasitlerden protein elde edilerek kanıtlanmıştır.) kompleks organik moleküller kendi aralarında düzenlemelerle hücre öncüsü koaservatları oluşturur. Bu olay Oparin tarafından kanıtlanmıştır.

Eskiden Bayer kodu olarak bilinen bir EPPO kodu, Avrupa ve Akdeniz Bitki Koruma Örgütü (EPPO) tarafından, tarım ve mahsul koruma için önemli olan organizmaları (Bitkileri, zararlıları ve patojenleri) benzersiz şekilde tanımlamak için tasarlanmış bir sistemde kullanılan kodlanmış bir tanımlayıcıdır. EPPO kodları, hem bilimsel hem de yerel adlardan oluşan bir veritabanının temel bileşenidir. Başlangıçta Bayer Corporation tarafından başlatılmış olmasına rağmen, resmi kod listesi artık EPPO tarafından sağlanmaktadır.

Tüm kodlar ve ilişkili adları bir veritabanına (EPPO Global Database) dahil edilmiştir. Toplamda, EPPO veritabanında listelenen 93.500'den fazla tür vardır:

55.000 bitki türü (örn. kültür bitkileri, yabani bitkiler ve yabani otlar)
27.000 hayvan türü (örneğin böcekler, akarlar, nematodalar, kemirgenler), biyokontrol ajanları
11.500 mikroorganizma türü (örn. bakteri, mantar, virüs, viroid ve virüs benzeri)
Bitkiler beş harfli bir kodla, diğer organizmalar altı harfli bir kodla tanımlanır. Birçok durumda kodlar, cinsin ilk üç veya dört harfinden ve türün ilk iki harfinden türetilen, organizmanın bilimsel adının anımsatıcı kısaltmalarıdır. Örneğin, mısıra (Zea mays) "ZEAMA" kodu atanmıştır; patates geç yanıklığı (Phytophthora infestans) için kod "PHYTIN" dir. Her organizma için benzersiz ve sabit kod, türlerin kaydedilmesi için kestirme bir yöntem sağlar. EPPO kodu, genellikle aynı tür için farklı eşanlamlıların kullanılmasıyla sonuçlanan bilimsel adlar ve taksonomide yapılan revizyonların neden olduğu sorunların çoğunu önler. Taksonomi değiştiğinde, EPPO kodu aynı kalır. EPPO sistemi hükûmet kuruluşları, koruma kurumları ve araştırmacılar tarafından kullanılmaktadır.

EPPO Global Database (lookup EPPO codes) 18 Ağustos 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
EPPO Data Services (download EPPO codes) 19 Ağustos 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ecdysozoa,    bir protostom (ilkin ağızlı) hayvan grubu olup Arthropoda'nın  da içinde bulunduğu (böcekler, Chelicerata'nın, kabuklular ve myriapods), Nematoda ile birkaç küçük şubeyi içerir. İlk olarak Aguinaldo ve ark. 1997'de, esas olarak 18S ribozomal RNA genleri kullanılarak inşa edilen filogenetik ağaçlara dayanıyordu. Dunn ve ark. tarafından 2008'de yapılan büyük bir çalışma, Ecdysozoa'yı bir klad, yani ortak bir atadan ve onun tüm soyundan gelen bir grup olarak güçlü bir şekilde destekledi.
Grup ayrıca morfolojik karakterlerle desteklenir ve ekdiziyle büyüyen, dış iskeletlerini değiştiren tüm hayvanları içerir.
Gruba başlangıçta biyologların önemli bir azınlığı karşı çıkmıştır. Bir kısım biyolog daha geleneksel taksonomik tekniklere dayalı gruplamaları savunurken  diğerleri ise moleküler verilerin yorumlanmasına itiraz etmiştir.

Antik Yunancada ἔκδυσις (ékdysis, "dökülme") ve ζῷον (zōon, "hayvan") sözcüklerinin birleşmesinden oluşmuştur.

Ecdysozoa üyeleri tarafından paylaşılan en dikkate değer özellik, hayvan büyüdükçe periyodik şekilde tüy döken organik malzemeden oluşan üç tabakalı bir kütikülün olmasıdır. (Tardigrada'da dört tabakalıdır.). Bu deri değiştirme işlemine ekidiz (ecdysis) denir ve gruba adını verir. Ecdysozoa üyelerinde lokomotorik siller yoktur ve çoğunlukla amipli sperm üretirler, embriyoları diğer protostomların genelinde olduğu gibi spiral bölünmeye uğramaz. Eskiden, grup ön bağırsakta sklerotize dişler ve ağız açıklığı çevresinde bir diken halkası sergilemekteydi ancak bu özellikler bazı gruplarda ikincil olarak kayboldu. Solunum ve dolaşım sistemi yalnızca onikoforlarda ve eklembacaklılarda mevcuttur (akarlar gibi daha küçük eklembacaklılarda genellikle yoktur), geri kalan gruplarda her iki sistem de eksiktir.

Ecdysozoa, şu şubeleri içerir: Arthropoda, Onychophora, Tardigrada, Kinorhyncha, Priapulida, Loricifera, Nematoda ve Nematomorpha. Gastrotrikler gibi diğer birkaç grup, olası üyeler olarak kabul edildi ancak grubun ana karakterlerinden yoksun olduklarından şimdi başka bir gruplara alındı. Arthropoda, Onychophora ve Tardigrada, bölümlere ayrılmış vücut planlarıyla ayırt edildikleri için Panarthropoda olarak birlikte gruplandırılmıştır. Dunn vd. 2008'de tardigrada'nın nematodlarla birlikte gruplanabileceğini ve Onychophora'yı eklembacaklılara kardeş grup olarak bırakabileceğini öne sürdü. Ecdysozoa olmayan panarthropod üyeleri Cycloneuralia olarak gruplandırılmıştır  ancak parafiletik Panarthropoda'nın evrimleşmiş olan ilk durumu temsil etmesi daha geniş bir çevre tarafından kabul görmektedir.
Protostomlar hakkında modern bir fikir birliğine varılan filogenetik ağaç aşağıda gösterilmiştir. Milyon yıl önce (MYÖ) yaklaşık kuşakların yeni kuşaklara yayıldığı zaman belirtilir; Kesikli çizgiler özellikle belirsiz yerleşimleri gösterir.
Bu filogenik ağaç, Nielsen ve arkadaşlarına dayanmaktadır. Loricifera Hiroshi ve arkadaşlarınca geçici olarak yerleştirilmiştir.

Aguinaldo ve arkadaşları tarafından önerilen gruplama eski bir hipotez yerine neredeyse evrensel olarak kabul gören Panarthropoda ile sınıflandırılmalıdır Annelida'ya adlı bir grupta Artikulatlar ve Ecdysozoa o vardır polyphyletic . Nielsen, olası bir çözümün Ecdysozoa'yı Annelida'nın bir kardeş grubu olarak görmek olduğunu öne sürdü, daha sonra bunların alakasız olduğunu düşündü. Yuvarlak solucanların Ecdysozoa'ya dahil edilmesine başlangıçta itiraz edildi ama 2003'ten  destekleyen geniş bir fikir birliği oluştu.

Ecdysozoa'dan önce, bilateral hayvanların evrimi için geçerli teorilerden biri vücut boşluklarının morfolojisine dayanıyordu. Üç tür ya vardı sınıflarda : Acoelomata (sölomsuzlar), Pseudocoelomata (kısmi sölom) ve Eucoelomata (gerçek sölomlular). Adoutte ve çalışma arkadaşları, Ecdysozoa'yı güçlü biçimde ilk destekleyenler arasındaydı. Moleküler filogenetiğin getirilmesiyle, Coelomata için bazı moleküler, filogenetik destek 2005 yılının sonlarına kadar devam etmesine rağmen, Coelomata hipotezi terk edildi.

Eklem bacaklılar  ya da Arthropoda, omurgasızların en büyük şubesidir.
Arthropoda (arthros: eklem, podos: ayak), "eklemli ayaklılar" anlamına gelmektedir.  Vücutları; baş (caput veya cephalo), göğüs (thorax) ve karın (abdomen) olmak üzere üç bölgeden meydana gelir. Her bölge çeşitli sayıda segmentten (parçadan) ibarettir. Vücudun her bir segmenti esnek bir deriyle birbirine bağlanmıştır. Vücut yüzeyi, sert bir madde olan kitinden meydana gelen bir dış iskeletle örtülüdür. Kitin, dış epitelin salgısıdır ve hayvanların büyümesi için zaman zaman değiştirilerek atılır. Ekstremiteler (bacak, kanat, duyarga ve ağız parçaları gibi hareket edebilen çıkıntılar) daima eklemli parçalardan meydana gelmiştir. Sindirim sistemi ön, orta ve arka bağırsak olmak üzere üç bölümden ve bunların çeşitli kalınlıktaki kısımlarından meydana gelir. Kan dolaşımı açıktır. Kan oksijen taşımayıp, besin maddeleri, artık maddeler ve hormonları taşır. Dolaşım sistemi, sırtta bir yürek ve ana damardan meydana gelir. Bazılarında sırt damarından kollar da çıkar. Sinir sistemi, birbirine bağlantısı bulunan gonglion adı verilen boğumlardan ibarettir.
Ayrı eşeylidirler. Karada, havada ve suda yaşarlar. İnce derililer vücut yüzeyiyle, sudakiler solungaçla, karadakiler de trakealarla (borular sistemi) solunum yaparlar.
Yaklaşık 800.000 kadar türü bulunmaktadır.

Eklem bacaklılar şubesinin altı bacaklılar (Hexapoda), çok bacaklılar (Myriapoda), kabuklular (Crustacea) ve soyu tükenmiş trilobitler (Trilobitomorpha) alt şubelerinde görülen, duyu organı olarak gelişmiş hareketli baş uzantısı olan duyargalar, diğer alt şubesi olan ve akrep, kene ve örümceklerin yer aldığı keliserliler (Chelicerata) alt şubesinde yoktur. Kabuklularda iki çift, diğer gruplarda bir çift duyarga bulunur.

Deniz ürünleri
Tırnaksıllar

 Wikimedia Commons'ta Eklem bacaklılar ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Embriyonik gelişim veya embriyogenez, eşeyli üreyen canlılarda görülen ve canlının, döllenme ile doğumu ya da yumurta veya kozadan çıkmasına kadar geçen süredeki gelişimidir. Embriyonik gelişimin safhaları ve yeri canlıdan canlıya farklılık göstermekle birlikte, bu süreç genelde annenin veya annenin ürettiği bir yapı koruyuculuğunda geçer.
Hayvanlardaki embriyonik gelişimde 4 aşama görülür:

Döllenme
Biçim
Büyüme
Değişim

Bu aşamada alışılmışın dışında bir büyüklüğe sahip zigot, kendi genomunun aynısını taşıyan daha küçük hücreler üretmek amacıyla üst üste mitoz hücre bölünmelerini gerçekleştirir. Ancak ilk anda zigotun kendi genleri aktif durumda değildir (bkz: yazılım (biyoloji)). Bölünme, halen annenin daha önceden zigota döllenmemiş yumurta aracılığıyla verdiği proteinler ve haberci RNAlar (mRNA) aracılığıyla yine annenin genomunun kontrolündedir. Bölünme dönemi, blastosöl oluşumu ile sona erer.

Bu aşamada, önceden bölünmüş hücreler mekansal değişimlerle kendilerini hücre kümeleri ve tabakaları haline getirir. Bu olaya gastrulasyon denir. Şekillenme sonrası hayvanlarda 4 düzlem meydana gelir:

Ön ve arka (anterior-posterior eksen)
Sırt ve karın (dorsal-ventral eksen)
Sol ve sağ (rostro - caudal eksen)
Yakın ve uzak (proximal-distal eksen)
Bu aşamada hücre katmanlarında değişim (differentiation) görülmezken, proteinlerin ve mRNAların hücreler arasında eşitsiz dağılımı sonucunda, ileride hangi hücrenin hangi hücre tipi olacağı belli olur. Bu olaya "kader belirlenmesi" (fate determination) denir.
Gastrulasyon, 3 eşey zarını oluşturur (germ layer). Bunlar;

Ektoderm
Mezoderm
Endodermdir.
Gastrula aşamasında, zigot artık kendi genlerini aktif hale getirir. Bu etkinliğe orta-blastosöl geçişi (mid-blastula transition) denir.

Zamanla embriyodaki hücreler, yetişkin canlıdaki hücre tiplerini oluştururlar. Bu olaya değişim (differentiation) denir. Bu hücre tiplerinden bazıları; sinir hücreleri, kan hücreleri ve kas hücreleridir. Bu hücreler tabakalar halinde dokuları, dokular organları, organlar da sistemleri oluştururlar. Ektodermden duyu organları, diş minesi, saç, tırnak ve sinir sistemi oluşur.

Tüm sistemler oluştuktan sonra, hayvanların büyük bir kısmı gelişim safhasına girer. Gelişim, yeni hücrelerin ve hücreler arası sıvıların oluşmasıyla gerçekleşir.

Virtual World of *Development
Developmental Biology Online 15 Aralık 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
*Developmental Biology. Scott F. Gilbert22 Ağustos 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Max Planck Institute for Developmental Biology, Tübingen, Germany25 Haziran 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Evrim Ağacı 13 Kasım 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Encyclopedia of Life (Türkçesi: Yaşam Ansiklopedisi) ya da kısaca EOL olarak bilinen çeşitli kullanıcılar tarafından oluşturulan, dünyadaki 1,9 milyon biyolojik tür hakkında bilgiler sunan bir ansiklopedi. Proje, ileride bilinen her tür hakkında madde, video, ses dosyaları, resimler barındırmayı hedeflemektedir.
Proje, 30.000 girişiyle 26 Şubat 2008 tarihinde açıldı. Proje, yeniden tasarlanmış arayüzü ve araçları ile 5 Eylül 2011'de yeniden hizmete açıldı. Proje aynı zamanda İngilizce, Almanca, İspanyolca, Fransızca, Galiçyaca, Sırpça, Makedonca ve Arapça dillerini desteklemektedir.

Vikitür

Resmî site
"A Leap for All Life: World's Leading Scientists Announce Creation of 'Encyclopedia of Life'". Encyclopedia of Life. 9 Mayıs 2007. 7 Aralık 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 1 Mayıs 2012. 
YouTube'da The Encyclopedia of Life - Introductory video from May 2007.

Endojen viral element, viral olmayan bir organizmanın germ hattında varlığını sürdüren, bir virüsten gelen DNA sekansıdır. EVE'ler, viral genomun tamamı (provirus) veya bir kısmı olabilir. Bir viral DNA sekansı, hayata tutanabilir bir organizmayı meydana getirecek germ hücresinin genomuna entegre olur. Bu yeni yerleşmiş viral element, konakçı türde bir alel olarak bir nesilden bir sonrakine aktarılabilir ve hatta fiksasyona (popülasyonun genetik dağılımında kalıcı hale gelme) tabi olabilir.
Endojen retrovirüsler ve provirüsler olarak ortaya çıkan diğer EVE'ler potansiyel olarak, endojen durumlarında bulaşıcı virüs üretme yeteneğine sahip olabilir. Retrovirüsler haricindeki diğer virüslerin çoğu için germ hattı entegrasyonu nadir, anormal bir olay gibi görünmektedir  ve var olan EVE'ler genellikle yalnızca ana virüs genomunun parçalarıdır. Bu tür parçalar genellikle bulaşıcı virüsler üretme yeteneğine sahip değildir ancak protein veya RNA ve hatta hücre yüzeyi reseptörü üretebilir.

EVE'lere hayvanlarda, bitkilerde ve mantarlarda rastlanmıştır. Omurgalılarda, retrovirüslerden gelen EVE'ler görece daha yaygındır çünkü replikasyon döngülerinin doğal bir parçası olarak konakçı hücrenin nükleer genomuna entegre olduklarından, konakçı germ hattına girmeye yatkındırlar. Buna ek olarak, omurgalı genomlarında parvovirüsler, filovirüsler, bornavirüsler ve sirkovirüslerle bağlantılı EVE'lere rastlanmıştır. Bitki genomlarında, pararetrovirüs elementleri görece daha yaygındır. Ayrıca, Geminiviridae gibi retrotranskripsiyon yapmayan diğer virüs ailelerinden gelen EVE'lere de bitki genomlarında rastlanmıştır. Dahası, Aureococcus anophagefferens virus'e (AaV) benzeyen, Nucleocytoviricota (NCLDV) şubesinin dev virüslerinden gelen EVE'ler (diğer adıyla GEVE'ler) 2019/2020'de tespit edildi.

Fanerozoyik (veya Fanerozoyik Üst Zaman), bol miktarda hayvan ve bitki varlığının görüldüğü, jeolojik zaman cetvelindeki mevcut üst zamandır. 538,8 milyon yıl öncesinden günümüze kadar uzanır. Hayvanların evrimleşerek fosil kayıtlarında da görülen ilk sert kabuklara sahip olduğu Kambriyen Dönem ile başlar. Pre-kambriyen olarak adlandırılan Fanerozoyik'ten önceki zaman dilimi, Hadeen, Arkeen ve Proterozoyik olmak üzere üç üst zamana bölünmüştür.
Fanerozoyik zaman aralığı, bir dizi hayvan şubesinin fosilleşmiş kanıtlarının jeolojik kayıtlarda aniden ortaya çıkmasıyla başlar. Bunlar arasında bu şubelerin çeşitli biçimlere evrimi; karmaşık bitkilerin ortaya çıkışı ve gelişimi; balıkların evrimi; böceklerin ve dört üyelilerin ortaya çıkışı; ve modern faunanın gelişimi gibi örnekler sayılabilir. Karada yaşayan bitkiler erken Fanerozoyik'te ortaya çıktı. Bu süre zarfında tektonik kuvvetler kıtaları hareket ettirerek hepsini Pangea (yerküre tarihinde son oluşan süperkıta) olarak bilinen tek bir kara kütlesinde toplamış ve Pangea da daha sonra günümüzdeki kıtalara ayrılmıştır.

Fanerozoyik terimi, Grekçe görünür anlamına gelen φανερός (phanerós) ve yaşam anlamına gelen ζωή (zōḗ) sözcüklerinden türemiştir. Çünkü bir zamanlar yaşamın bu üst zamanın ilk dönemi olan Kambriyen'de başladığına inanılıyordu. "Fanerozoyik" terimi, 1930'da Amerikalı jeolog George Halcott Chadwick (1876-1953) tarafından üretildi.

Paleoklimatoloji - Eski zamanlardaki iklimin değişikliklerinin incelendiği bilim dalı.

Özel
Genel

Markov, Alexander V.; Korotayev, Andrey V. (2007). "Phanerozoic marine biodiversity follows a hyperbolic trend". Palaeoworld. 16 (4): 311-318. doi:10.1016/j.palwor.2007.01.002. 4 Mayıs 2023 tarihinde kaynağından arşivlendi4 Mayıs 2023. 
Miller, K. G.; Kominz, M. A.; Browning, J. V.; Wright, J. D.; Mountain, G. S.; Katz, M. E.; Sugarman, P. J.; Cramer, B. S.; Christie-Blick, N; Pekar, S. F.;  ve diğerleri. (2005). "The Phanerozoic record of global sea-level change" (PDF). Science. 310 (5752): 1293-1298. Bibcode:2005Sci...310.1293M. doi:10.1126/science.1116412. PMID 16311326. 25 Ekim 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF)4 Mayıs 2023. 

Phanerozoic (chronostratigraphy scale) 8 Ocak 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Fauna Europaea, yaşayan tüm çok hücreli Avrupa kara ve tatlı su hayvanlarının bilimsel adlarının ve dağılımının yer aldığı bir veri tabanıdır. Pan-Avrupa Tür Dizinleri Altyapısı (PESİ) içinde hayvan taksonomisi için standart bir taksonomik kaynak olarak hizmet vermektedir. Haziran 2020 itibarıyla Fauna Europaea veri tabanında 235.708 takson ismi ve 173.654 tür ismi bulunmaktadır.
Proje, başlangıçta Avrupa Konseyi (2000–2004) tarafından finanse edildi. Proje, 2004'te ilk versiyonunu yayımlayan Amsterdam Üniversitesi tarafından koordine edildi. Projenin veritabanı 2015'te Berlin Ulusal Doğa Tarihi Müzesi'ne aktarıldı.

Fauna Europaea 4 Mayıs 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Fauna Europaea – all European animal species on the web (article) 18 Temmuz 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Contributions on Fauna Europaea (data papers)
PESI - a taxonomic backbone for Europe 18 Temmuz 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bir filogenetik ağaç veya evrim ağacı farklı biyolojik türler veya ortak bir atası olan diğer varlıkların arasındaki evrimsel ilişkileri gösteren bir grafik ağaçtır.
Bir filogenetik ağaçta, iki dalın ayrıldığı her bir düğüm noktası altsoyların ortak atasını temsil etmektedir. Bazı ağaçların dal uzunlukları alt türlerin birbirinden evrimsel olarak ayrışma zamanı ile ilişkilidir. Her düğüm bir takson, yani bir taksonomi birimidir. İç düğümler geçmişte var olmuş taksonlara ait olup doğrudan gözlemlenemeyeceği için hipotetik taksonlar olarak adlandırılır.

Ataların Hikâyesi yazar Richard Dawkins

Phylogenetic Trees Based on 16s rDNA21 Ağustos 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Poster-sized tree of life illustration26 Ocak 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
A 3D View
Human Y-Chromosome 2002 Phylogenetic Tree
In 2003, the Science journal dedicated a special issue to the tree of life, including an online version of a tree of life28 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
iTOL: Interactive Tree Of Life25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Phylogenetic Tree of Artificial Organisms Evolved on Computers22 Şubat 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Discover Life 25 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. An interactive tree based on the U.S. National Science Foundation's Assembling the Tree of Life Project
PhyloCode
A Multiple Alignment of 139 Myosin Sequences and a Phylogenetic Tree
Tree of Life Web Project 5 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://web.archive.org/web/20040211082310/http://www.aisee.com/graph_of_the_month/jura.htm  The most detailed and comprehensive family tree of dinosaurs yet available
Phylogenetic inferring on the T-REX server 18 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NCBI's Taxonomy Database6 Şubat 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Filozoa, Opisthokonta içindeki monofiletik bir gruptur. Bunlar hayvanları ve onların en yakın tek hücreli akrabalarını (mantar veya Mesomycetozoa'dan ziyade hayvanlarla daha yakından ilgili olan organizmalar) içerir.
Şu anda Filozoa kladına atanmış 3 grup vardır:

Grup Filasterea - yakın zamanda Ministeria ve Capsaspora cinslerini barındırmak için inşa edilmiştir
Grup Choanoflagellatea - yakalı kamçılılar
Alem Animalia - gerçek hayvanlar

Latince filum " iplik " ve Yunanca zōion "hayvan " anlamına gelir.

Filozoa'nın filogenetik ağacı ve en yakından ilişkili dalları:

Atalardan kalma opisthokont hücresinin ince filose (iplik benzeri) çıkıntılara veya "dokunaçlara" sahip olduğu varsayılır. Bazı opisthokontlarda (Mesomycetozoa ve Corallochytrium) bunlar kayboldu. Filozoa'da, basit ve sivrilmeyen, sert bir aktin demeti çekirdeği ile (nükleeroidlerin esnek, sivrilen ve dallı filopodiaları ve mantarların dallı rizoidleri ve hifleri ile zıt olarak) tutulurlar. Koanoflagellatlarda ve en ilkel hayvanlarda, yani süngerlerde, silium veya flagellum çevresinde filtre beslemeli bir halkada toplanırlar; bunun en son ortak filozoan atalarından bir miras olduğu düşünülmektedir.

Fosil veya taşıl (Klasik Latince fossilis'ten, çev. 'kazma yoluyla elde edilen'), yer kabuğunun en üst bölümünü oluşturan tortul kayaçların çoğunda, bazen iyi korunmuş, bazen de erozyon ve sedimantasyon sırasında tahrip olmuş, ölü organizma kalıntılarıdır.
Latince "yerden çıkarma, yerden çıkartılan, yerden çıkarılmış" anlamındaki fossilis sözcüğünden gelmektedir. Bir terim olarak fosil; jeolojik zamanlarda yaşamış canlıların tanınabilir artıklarına denir; bir başka ifadeyle fosiller, geçmişte yaşamış varlıkların jeolojik formasyonlar içinde günümüze kadar korunabilmiş kalıntı ya da izleridir. Fosiller kalıntıdır.
Fosiller, içinde bulundukları sedimanter kayaçların oluştukları jeolojik zamanları gösterirler. Ayrıca paleobiyocoğrafya, paleoklimatoloji, paleoekoloji ve sedimanter fasiyesler hakkında bilgiler verirler. Bunların yanı sıra jeolojik devirlerde yaşamış ancak günümüze kadar gelmemiş pek çok canlıyı bize tanıttıkları gibi, canlı türlerinin ortaya çıkışlarından günümüze kadar geçirmiş oldukları evrim hakkında değerli bilgiler verirler.
Büyük boyutlu olanları makrofosil, küçük boyutlu olup mikroskop altında incelenenlerine mikrofosil olarak adlandırılır. Her iki grubun da önemi, sahadan toplanması ve incelenmesi kendine özgü farklılıklar gösterir.

Ölen canlılar fosilleşme denilen olay sonucu fosil özelliğini kazanırlar. Canlı artıklarının günümüze kadar fosil olarak gelebilmeleri için fosilleşme denilen bir takım fiziksel, kimyasal ve biyolojik olaylar geçirmeleri gerekmektedir. Fosilleşme, canlı artıklarının fiziksel, kimyasal ve biyolojik olaylar geçirmesini ifade eder. Organizmanın ölümünden sonra kalan kısımlar mekanik, kimyasal ve biyolojik etmenlerle bozulmaya başlarlar. Eğer bu kalıntılar uygun bir ortama rastlarsa fosil haline gelebilirler. Fosilleşme için en uygun ortam tortul kayaçların oluşumudur. Ancak çok ender durumlarda bazen magmatik ve metamorfik kayaçlarda da fosil bulunabilir. Canlı artıkları uygun ortamlarda fosil haline gelebilir.

Fosilleşme bir dizi olaylar ve evreler sonucu gerçekleşir. Ölen her türlü canlının et ve deri gibi yumuşak kısımları kısa zamanda çürüyerek ortadan kalkar. Ancak bileşiminde anorganik maddeler bulunan kavkı, kemik ve diş gibi sert kısımları gerekli koruyucu ortamlarda kalınca fosilleşme olanağı bulur Canlı kalıntılarının ancak uygun bölümleri fosil haline gelebilir. Bazen de organik madde silisi, karbonat ve pirit halini alabilir. Bu değişme o kadar yavaş ve küçük parçalar halinde olur ki fosilleşecek kalıntı orijinal şeklini kaybetmeden sertleşerek olduğu gibi kalır. Bir canlı kalıntısının fosilleşebilmesi için her şeyden önce atmosfer etkisinden korunması gerekir. Bunu da kireçtaşı, çamurtaşı gibi gözenekliliği en az olan ince taneli sedimanter kayaçlar, buz ve hatta kehribar dediğimiz fosil reçine sağlar (Şekil Kehribar (reçine) içinde canlı kalıntıları bütünüyle korunabilir. Denizlerde yaşayan canlıların fosilleşme olanakları, karada yaşayanlara oranla fazladır. Çünkü canlının ölümünden sonra deniz dibine inen kalıntısı sedimanlar tarafından örtülerek bozulmadan kalması sağlanır. Denizel ortamlarda fosilleşme daha kolaydır. Karalarda yaşayan canlıların fosilleşebilmeleri ise, aktif atmosferik etkilerden dolayı çok daha özel koşulları gerektirmektedir. Bu canlı artıkları en çok bataklıklara düştüklerinde, akarsu ya da seller tarafından belli bir yere yığıldıklarında veya buzlar tarafından örtüldüklerinde fosilleşme olanağı bulurlar. Karasal ortamlarda fosilleşme bataklıklarda daha kolaydır. Bitkilerin fosilleşmeleri ise yaprak, kök, dal, gövde, spor ve polen denilen çiçek tozlarının fosilleşmeleriyle olur. Organizmaların kemik, kabuk, diş, ahşap kısımlar gibi sert parçaları, kas, deri, iç organlar gibi yumuşak parçaları yanında daha fazla fosilleşme şansları vardır. Canlı organizmaların fosilleşmeye uygun ortamlarda yaşamaları, onların fosilleşme şanslarını artırır. Bu nedenle karasal ortamlardaki canlılara oranla denizel ve geçiş ortamlarında yaşayan canlıların, bu ortamlarda tortulanma süreçleri açısından daha uygun şartların bulunması nedeniyle, fosilleşme olasılıkları daha yüksektir.

Eğer bir canlı yaşadığı yerde ölmüş ve fosilleşmiş ise bu tip fosiller otokton fosil denir.

Canlı bir organizma, yaşamını kaybettiği yerde kalmaz ve akıntı, rüzgâr vb. diğer etkenler ile başka yerlere taşınabilir. Fosilleşme organizmanın yaşadığı ortamdan başka bir yerde gerçekleşirse buna da allokton fosil adı verilir..
Yaşadıkları ortamlarda tortullara giren fosil topluluklarına yaşam topluluğu ya da biyosönoz denir.
Akıntılarla yaşadığı ve öldüğü yerden uzaklara sürüklenip yaşam ortamları dışında tortullara girerek oluşturdukları topluluklara tanatosönoz denir.

Organizmaların kemik ya da kabuk şeklindeki kalıntıları fosilleşebileceği gibi, canlıların yuva, oyuk, yol vb. izleri de fosil izler halinde tortullar içinde korunup saklanabilir. Buna göre iz fosil, çamurlu bir zemin üzerinde yürüyen canlının bıraktığı ayak izi, sürünme izi, zeminde oluk açarak yaşayan canlıların açtıkları oyukların izleri gibi fizyolojik fosiller halindedir. İzler, fasiyes yorumlarında kullanılırken dünyada en iyi bilinen ve tanınan izlerin bile olumsuz yönlerinin olduğunu unutmamak gerekir. Örneğin;

Farklı organizmalar hemen hemen çok benzer yapılar ve özellikler meydana getirebilir
Bireysel türler sıkça farklı faaliyetlerin göstergesi olan; farklı ayak izleri sürünme izleri, işaretleri oluşturabilir
Organizmalar ara sıra farklı doku veya yoğunluklardaki zeminlerdeki farklı izler bırakabilir
Bu etmenler çok ciddi sıkıntılara neden olabilir ve her zaman güvenilir olmayabilirler.

Şimdiki canlılarda olduğu gibi, jeolojik zamanlarda yaşamış olan canlıların da bir doğum, gelişme ve yayılma, ölüm olaylarını içine alan bir hayat devreleri olmuştur. Belli bir zaman içinde hayat devresini tamamlamış olan fosillere karakteristik fosil adı verilir.

Dar bir jeolojik zaman aralığında ortaya çıkıp, geliştikten sonra aynı zamanda yok olan bu karakteristik fosillere indeks fosilde denir. Fosil türlere ait bu yaşam, dönemi ne kadar kısa, coğrafi yayılışları ne kadar geniş, özellikleri ne kadar belirgin olursa karakteristik fosiller o derecede önemli ve yararlı olurlar.

Jeolojik devirlerde Dinosaurus gibi büyük sürüngenlerin besinlerini iyi sindirebilmeleri için besin maddeleri ile birlikte yuttukları çakıllar vardır. Sonradan dışarı atılan bu çakıllar cilalı yüzeyleri ile diğerlerinden kolaylıkla ayırt edilebilirler ki, bunlara gastrolit denir. Gastrolitler, otobur dinozorların besinlerini sindirmede yardımcı olması için yuttukları taşlardır. Bunun gibi taşlaşmış dışkıları da bulunabilir. Bu tür canlıların taşlaşmış dışkı kalıntılarına koprolit (fosil dışkı) denir.

Araştırmacılar, 2006 yılında Antarktika'nın bir adasında 70 milyon yıl önce yaşamış bir bebek plesiyozorun kemiklerini gün ışığına çıkarmışlardır.
Amerikalı, 4,4 milyon yıl önceye tarihlendirilmiştir. Aynı grubun bir alttürü sayılan ve yine Tim White'ın bulduğu Ardipithecus kadabba'nın yaşı ise 5,7 milyon yıl olarak saptanmıştır. Daha bulunan iki fosilden ilki 6 milyon yaşındaki Orrorin tugenensis, Kenya'da Tugen tepesinde; diğeri ise, yaklaşık 5-7 milyon yıl ile Fransız paleoantropolog Michel Brunet tarafından Çad'da bulunan Sahelanthropus tchadensis'te keşfedilmiştir. Bunlar, gösterdikleri genel özellikler açısından da "humanoid" (çağdaş insan, fosil insan ve onların doğrudan ataları) sayılmaktadır.

Permineralizasyon
Fosil hale geçen organik kalıntılar çeşitli etkilerle değişikliğe uğrar. İçinde eriyik halinde çeşitli maddeler bulunan sular boşluklara, organizmanın süngerimsi doku gösteren kemik boşluklarına sızar ve mineraller bu boşlukları doldurur. Bu olaya permineralizasyon adı verilir.
Karbonizasyon
Bazı canlılar ve özellikle bitkiler su içine düştükleri zaman bunların yüzeylerinde ince bir kömür (karbon) tabakası oluşur. Bu tabaka canlıyı dış etkilerden koruyacağından, organizmanın en ince ayrıntısına kadar korunmasına yardım eder. Kömür havzalarında en ufak detaylarına kadar korunmuş yaprak çiçek, tohum gibi kısımlara rastlanır. Bu olaya da karbonizasyon denir.
İnkrustasyon
Karbondioksitli suların tortulanmaları sonucunda canlılar bir kalker kılıfı ile kaplanır ve korunurlar ki, bu olaya da inkrustasyon adı verilir.

Karbondioksitli suların tortulanmaları sonucunda canlılar bir kalker kılıfı ile kaplanır ve korunurlar ki, bu olaya da inkrustasyon adı verilir. Bunlar özellikle çatlak yüzeylerde meydana gelen bitkiler benzeyen mangan oksitleridir. Yalancı fosiller, biyolojik süreçler yerine jeolojik olarak oluşur. Doğadaki bu şekil ve cisimler ilk görünüşlerinde bir canlı kalıntısı izlenimini verirler. Bunlardan en çok rastlanılanları şunlardır:
Dendritler
Yalancı ya da sahte fosillerin tipik örnekleridir. Bunlar bir eğrelti otu fosiline benzeyen, su içindeki minerallerin genellikle taşların çatlakları içinde, pencere camında donan su kristalleri gibi doğal olarak kristalleşmesiyle, birikimiyle oluşur. Bitki fosiline benzemelerine karşılık fosil değillerdir. Dendritler, kayaçların çatlaklarına sızan minerallerin oluşturduğu desenlerdir. Bunlar kolayca gerçek fosiller ile karıştırılabilir. Kayaçların çatlakları arasında bir mineral çökeltisinin oluşturduğu bu şekiller, genellikle mangan oksitli suların çatlağın arasına sızmasıyla oluşurlar. Çatlak içindeki mangan tortusu eğrelti otları fosillerine benzer. Bunları fosillerle karıştırmamak için dikkat edilmesi gerekir.
Konkresyon
Eriyik maddeler içeren sular, bu maddeleri ya bir fosil ya da başka bir cisim üzerine çökeltebilirler. Çökelme buharlaşma ya da eriticinin uçmasıyla oluşabilir. Bu şekilde konkresyonlar meydana gelir. Soğan gibi kılıflanma gösterirler. Ortalarında yabancı bir cisim bulunur.
Nodüller
Maddelerin yabancı bir ortamda kimyasal bir reaksiyon sonucunda toplanarak oluşturdukları yumrulardır. Genellikle ortasında yabancı bir cisim yoktur ve kılıflanma göstermezler. Gerek konkresyonlar, gerekse nodüller dış görünüşleri ile bazen bir fosili andırırlar.
Çakıllar:
Dış e

Gamet (Grekçe γαμετή gamete "kadın eş") eşeyli üreme yolu ile çoğalan organizmalarda döllenme evresinde bir başka hücre ile birleşerek kaynaşan hücredir. Morfolojik olarak iki farklı gamet üreten ve her bireyin tek bir tip gamet ürettiği türlerde ovum ya da yumurta adı verilen daha büyük gamet türünü üreten bireyler dişi, daha küçük ve iribaşa benzeyen sperm adı verilen gamet hücrelerini üreten bireyler erkek olarak adlandırılır. Dişilerin ve erkeklerin farklı boyutlarda gamet üretmesine anizogami ya da heterogami denir; örneğin insan ovumu bir tek insan sperm hücresinin yaklaşık 100.000 katıdır.). Buna karşın izogami her iki cinsiyetten gelen gamet hücrelerinin aynı büyüklükte ve şekilde olması durumudur. Gamet adı ilk olarak Avusturyalı biyolog Gregor Mendel tarafından kullanılmıştır. Gametler bir bireyin genetik bilgisinin yarısını, her tipin 1n takımını taşırlar.

Gametin aksine bir bireyin diploid somatik hücreleri spermden gelen bir kromozom seti ile birlikte yumurtadan gelen bir kromozom seti olmak üzere ana ve babanın özelliklerini taşıyan genleri içinde barındırır. Bir gametin kromozomları her iki kromozom setinden birinin tam bir kopyası değildir ve genellikle rastgele mutasyonlar sonucunda farklılaşmış DNA dizisi yani yeni proteinler ve fenotipler oluşur.

Eşeyli olarak üreyen bitkilerin de gametleri vardır. Ancak bitkilerde diploid ve haploid kuşakların birbirini izlemesi nedeniyle bazı farklılıklar bulunur. Kapalı tohumlularda çiçekler haploid kuşağı oluşturmak için mayoz bölünmeden geçer, haploid kuşak ise gametleri oluşturmak için mitoz bölünmeden geçer. Dişi haploid tohum taslağı ya da ovül olarak adlandırılır ve çiçeğin yumurtalığında oluşur. Haploid ovül olgunluğa eriştiğinde dişi gameti oluşturur.
Erkek haploide ise polen adı verilir ve anterde oluşur. Polen erişkin bir tepeciğin üzerine konduğunda çiçeğin içine doğru bir polen borusu hâline gelir. Haploid polen mitoz bölünme ile oluşturduğu spermi salarak döllenmeyi başlatır.

İnsanlarda normal bir ovum yalnızca X kromozomu taşırken bir sperm ya X ya da Y kromozomu taşır. Normal olmayan bir ovum mayoz bölünmenin iki evresinden biri ya da ikisinde oluşan hata sonucunda ya iki X kromozumu taşır ya da hiç kromozom taşımazken normal olmayan sperm ise yine aynı nedenle ya cinsiyet belirten kromozomları taşımaz ya da bir XY çifti, bir XX çifti veya bir YY çifti taşıyabilir. Yani erkek ve dişi gamet hücrelerinin birleşmesiyle oluşan zigotun cinsiyetini sperm hücresi belirler. Eğer zigot iki X kromozomuna sahipse dişi, bir X ve bir Y kromozomuna sahipse erkek olur. Kuşlar için ise ZW cinsiyet belirleme sistemi ile dişi ovum yavruların cinsiyetini belirler.

Accipitriformes (/ækˈsɪpɪtrɪfɔːrmiːz/ Latince kökenli accipiter/accipitri- "atmaca" + Yeni Latince -formes "biçiminde/biçimli"), atmaca, şahin, kartal, akbaba ve çaylak da dahil olmak üzere gündüzcül çoğu yırtıcı kuşu içinde barındıran bir kuş takımıdır. Ancak doğanlar (Falconidae) bu gruba dahil değildir.
Uzun bir süre boyunca, çoğunluk görüşü onları doğanlarla birlikte Falconiformes'e dahil ediyordu, ancak birçok uzman artık Accipitriformes'i ayrı bir şekilde tanımlıyor. 2008'de yayınlanan bir DNA çalışması, doğanların Accipitriformes ile yakından ilişkili olmadığını, bunun yerine papağanlar ve ötücü kuşlarla daha yakından ilişkili olduğunu gösterdi. O zamandan beri, doğanların papağanların yanına taksonomik sırayla bölünmesi ve yerleştirilmesi Amerikan Ornitoloji Derneği Güney Amerika Sınıflandırma Komitesi (SACC), Kuzey Amerikan Sınıflandırma Komitesi (NACC),  ve Uluslararası Ornitoloji Kongresi (IOC) tarafından benimsenmiştir. İngiliz Ornitologlar Birliği Accipitriformes'i çoktan tanımıştı ve Falconiformes'in hareketini benimsedi. DNA temelli plan ve NACC ve IOC sınıflandırmaları, yeni dünya akbabalarını Accipitriformes'e dahil eder, SACC ise yeni dünya akbabalarını ayrı bir takım olan Cathartiformes olarak sınıflandırır.

Accipitriformların, ilk olarak Orta Eosende ortaya çıktıkları düşünülmektedir ve tipik olarak, burun deliklerini barındıran yumuşak bir cere (kuşlarda gaganın üst kısmındaki zar) ile keskin bir şekilde kancalanmış bir gagaya sahiptirler. Kanatları uzun ve oldukça geniştir, uçmak için uygun olup, dıştaki dört ila altı birincil tüyü zayıflatılmıştır.
Yırtıcı pençeleri ve zıt arka pençeleri olan güçlü bacaklara sahiptirler. Hemen hemen tüm Accipitriform'lar etoburdur, gündüzleri veya alacakaranlıkta avlanırlar. Olağanüstü uzun ömürlüdürler ve çoğunun üreme oranları düşüktür.

Şu anda 262 tür ve 75 cins ile 4 mevcut aileyi ve muhtemelen 1 soyu tükenmiş aileyi içine alan Accipitriformes, en büyük gündüzcül yırtıcı kuş türüdür. DNA sekans analizleri, Accipitriformes içindeki ıraksamaların, Eosen/Oligosen sınırı civarında yaklaşık 34 milyon yıl önce, diğer Accipitriformes cinslerinden Elanus ve Gampsonyx cinslerini içeren grubun bölünmesiyle başladığını göstermektedir.

Chesser (2010). "Fifty-First Supplement to the American Ornithologists' Union Check-list of North American Birds" (PDF). The Auk. 127 (3): 726-744. doi:10.1525/auk.2010.127.3.726. 5 Mart 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF)2 Nisan 2021. 
Chesser (2012). "Fifty-Third Supplement to the American Ornithologists' Union Check-List of North American Birds". The Auk. 129 (3): 573-588. doi:10.1525/auk.2012.129.3.573. 2 Aralık 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi2 Nisan 2021.  Full text via AOU 29 Ağustos 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., COPO, BioOne.
Systematics and Taxonomy of Australian Birds. CSIRO Publishing. 2008. ISBN 978-0-643-06511-6. Erişim tarihi: 14 Ocak 2010.  Includes a review of recent literature on the controversy.
Handbook of the Birds of Europe, the Middle East and North Africa: The Birds of the Western Palearctic – Hawks to Bustards. Oxford University Press. 1980. ss. 3, 277. ISBN 978-0-19-857505-4. 
Dudley (2006). "The British List: A Checklist of Birds of Britain (7th edition)" (PDF). Ibis. 148 (3): 526. doi:10.1111/j.1474-919X.2006.00603.x. 24 Şubat 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF)2 Nisan 2021. 
Raptors of the World. Illustrated by Kim Franklin, David Mead, and Philip Burton. Houghton Mifflin. 2001. ISBN 978-0-618-12762-7. 3 Eylül 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 26 Mayıs 2011. 
"IOC World Bird List (version 2.4)". worldbirdnames.org. 24 Mart 2010 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 12 Mart 2010. 
Hackett (2008). "A phylogenomic study of birds reveals their evolutionary history". Science. 320 (5884): 1763-68. doi:10.1126/science.1157704. PMID 18583609. 
"Updates". IOC World Bird List. 2014. 24 Eylül 2014 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 30 Eylül 2014.  Falconiformes was resequenced in version 4.1 (Jan 7, 2014)
"Proposal (491) to South American Classification Committee: Change linear sequence of orders for Falconiformes, Psittaciformes, and Cariamiformes". July 2011. 1 Nisan 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 30 Eylül 2014. 
"Proposal (383) to South American Classification Committee: Separate Accipitriformes from Falconiformes". November 2008. 28 Haziran 2010 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 30 Eylül 2014. 
"A classification of the bird species of South America (section "ACCIPITRIDAE (HAWKS) 3" note 1)". Version 11 December 2008. American Ornithologists' Union. 12 Nisan 2008 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 26 Mayıs 2010. 
Sangster (2013). "Taxonomic recommendations for Western Palearctic birds: Ninth report". Ibis. 155 (4): 898. doi:10.1111/ibi.12091. 
Voous (1973). "List of Recent Holarctic Bird Species Non-Passerines". Ibis. 115 (4): 612-638. doi:10.1111/j.1474-919X.1973.tb02004.x.

Aegotheles monotipik Aegotheliformes takımındaki monotipik Aegothelidae familyasında yer alan kuş cinsidir. Çoğu türü Yeni Gine'ye endemiktir ancak bazı türleri Avustralya, Maluku Adaları ve Yeni Kaledonya'ya kadar dağılım gösterir. Böcekçil olan bu kuşlar genellikle havada avlanıyor olsalar da, karada da avlanabilmektedirler.

Familya: Aegothelidae

Cins Quipollornis Rich & McEvey 1977 (Erken/Orta Miyosen, Yeni Güney Galler)
†Quipollornis koniberi Rich & McEvey 1977
Cins: Aegotheles
†Aegotheles novaezealandiae (Scarlett 1968) (önceden Megaegotheles)
Aegotheles savesi Layard & Layard 1881
Aegotheles insignis Salvadori 1876
Aegotheles tatei Rand 1941
Aegotheles crinifrons (Bonaparte 1850)
Aegotheles cristatus (Shaw 1790)
A. c. cristatus (Shaw 1790)
A. c. tasmanicus Mathews 1918
Aegotheles affinis Salvadori 1876
Aegotheles bennettii Salvadori & Albertis 1875
A. b. bennettii Salvadori & Albertis 1875
A. b. plumifer Ramsay 1883
A. b. terborghi Diamond 1967
A. b. wiedenfeldi Laubmann 1914
Aegotheles wallacii Gray 1859
A. w. gigas Rothschild 1931
A. w. manni Diamond 1969
A. w. wallacii Gray 1859
Aegotheles archboldi Rand 1941
Aegotheles albertisi Sclater 1874
A. a. albertisi Sclater 1874 (Arfak owlet-nightjar)
A. a. wondiwoi Mayr & Rand 1936
A. a. salvadorii (Hartert 1892) (Salvadori's owlet-nightjar)

Ak kuyruklu tropik kuşu (Phaethon lepturus), tropik kuşugiller (Phaethontidae) familyasına ait bir kuş türü. Tropikal Atlantik'te, batı Pasifik'te ve Hint Okyanusu'nda görülürler.

Kanat açıklığı 89-96 santimetredir ve iç kanatta siyah bir bant vardır. Göz boyunca siyahlık vardır ve gaga portakal kırmızısı, portakal-sarıdır. Gaga rengi, saf beyaz arka ve siyah kanat barı ile kızıl gagalı tropik kuşu (Phaethon aethereus) türünden ayrılırlar. Erkekler daha uzun kuyruklu almasına rağmen eşeyler benzerdir ama yavrular, kuyruk flamalarından eksik olurlar ve yeşil-sarı bir gaga ve iyice çizgili arkaya sahiptirler. Erişkin, ince, çoğunlukla beyaz bir kuştur, toplam uzunluğunu ikiye katlayan çok uzun merkezi kuyruk tüyü dahil 71-80 santimetre uzunluğundadırlar.

Dosdoğru yere veya bir uçurum çıkıntısına tek bir yumurtayı koyarlar, tropikal adalarda ürerler.
Balık ve mürekkep balığıyla beslenirler.

Beş tane alt türü vardır, bunlar:

P. l. lepturus – Hint Okyanusu.
P. l. fulvus – Christmas Adası. Bu formun, beyaz kuş tüyüne altın bir yıkaması vardır.
P. l. dorotheae – Tropikal Pasifik.
P. l. catesbyi – Bermuda ve Karayipler.
P. l. ascensionis – Ascension Adası

BirdLife International (2004). Phaethon lepturus. Tehlike altında olan türlerin 2006 IUCN Kırmızı Listesi. IUCN 2006. 12 May 2006 tarihinde alınmıştır.
Harrison, Peter (1996). Seabirds of the World. Princeton: Princeton University Press. ISBN 0-691-01551-1.
ffrench, Richard (1991). A Guide to the Birds of Trinidad and Tobago, 2nd edition, Comstock Publishing. ISBN 0-8014-9792-2.

Phaethon lepturus videosu İnternet Kuş Koleksiyonu

Diomedeidae veya Albatros, Procellariiformes takımına bağlı bir kuş familyasıdır.

1996 yılından beri dört cinse ayrılmalarına karşın türleri üzerine yapılan tartışmalar değişkenlik mevcuttur. IUCN ve BirdLife International 22 yaşayan türü kabul ederken ITIS 21 (T. steadi hariç) türü kabul etmektedir.

Diomedea
Diomedea exulans
Diomedea antipodensis
Diomedea amsterdamensis
Diomedea) dabbenena
Diomedea sanfordi
Diomedea epomophora
Phoebastria
Phoebastria irrorata
[Phoebastria albatrus
Phoebastria nigripes
Phoebastria immutabilis
Thalassarche
Thalassarche melanophris
Thalassarche) impavida
Thalassarche cauta
Thalassarche steadi
Thalassarche eremita
Thalassarche salvini
Thalassarche chrysostoma
Thalassarche chlororhynchos
Thalassarche carteri
Thalassarche bulleri
Phoebetria
Phoebetria fusca
Phoebetria palpebrata

"Diomedeidae". Bütünleştirilmiş Taksonomik Bilgi Sistemi. 
HANZAB complete species list (Handbook of Australian, New Zealand and Antarctic Birds.)
BirdLife International Save the Albatross campaign
The Agreement for the Conservation of Albatrosses and Petrels 6 Nisan 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (ACAP)
Albatross: Don Roberson's family page 4 Kasım 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tracking Ocean Wanderers 24 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. The global distribution of albatrosses and petrels: Results from the Global Procellariiform Tracking Workshop, 1–5 September 2003, Gordon's Bay, South Africa. BirdLife International
Albatross videos 14 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. on the Internet Bird Collection
Albatross species profile 27 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at the WWF
"Recovery plan for albatrosses in the Chatham Islands 2001–2011" (PDF). Department of Conservation, Wellington, New Zealand. 2001. 14 Nisan 2008 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi. Erişim tarihi: 28 Eylül 2007. 
 Vikikaynak'ta Albatros ile ilgili metin bulabilirsiniz.
 Wikimedia Commons'ta Albatros ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Albatros ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Anatidae, Anseriformes takımına bağlı bir kuş familyasıdır. Bu familya üyeleri yüzmeye ve suya dalmaya uyum sağlamışlardır. Ayakları perdeli, değişik şekilde beslenmeye özelleşmiş, gagaları üstten basık olan kuşlardır.
Genellikle tatlısularda yaşarlar. Besinlerini dalarak alırlar. Dipteki çamurları ağızlarına alıp, süzerler. Dil üzerindeki sinirlerle donanmış almaçlar yardımıyla besinlerini bu çamurdan seçerler. Beslenmelerinde görmenin etkisi olmadığı için gece de beslenebilirler. Besinleri bitkiseldir. Familya üyeleri, uçarken boyunlarını ileri doğru uzatırlar. Yuvalarını zemine veya ağaç ya da kaya kovuklarına yaparlar. Yuva içini tüylerle döşerler. Küçük türler en az 12, büyük türler ise en az 3 yumurta bırakırlar. Çiftleşmeleri su içinde gerçekleşir. Genellikle yalnız dişi kuluçkuya yatar. Göçmen kuşlardır. Yuvalarını her yıl yeniden yaparlar. Antarktika haricinde dünyanın her yerinde bulunurlar.

Anatidae familyasına bağlı cinsler (2023):

Anatidae videoları
Anatidae sesleri
 Wikimedia Commons'ta Anatidae ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Anatidae ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Anchiornis (Grekçe: "kuşa yakın"), Üst Jura'da (Oxfordiyen) yaşamış, Paraves grubundan küçük, kuş benzeri bir dinozordu. Hayvanın kollarında ve bacaklarında iyi gelişmiş tüyleri ve dolayısıyla raptorgil Microraptor'a benzeyen dört kanadı vardı.
İlk tanımlanması, Çin'in Liaoning eyaletindeki Jianchang'daki Tiaojishan Formasyonu'nda bulunan neredeyse eksiksiz bir fosile dayanmaktadır. Fosil şu anda Liaoning Paleontoloji Müzesi'nde korunmaktadır. Tek ve tip türü Anchiornis huxleyi'dir.

Anchiornis, yandan görülen, büyük bir ön kafatası penceresine sahip üçgen bir kafatasına sahipti; bu, yalnızca küçük bir kemik desteği ile gözlerin önündeki kafatası penceresinden ayrılmıştı. Dişleri biçilmemişti.
Postkraniyal iskelet (kafatasının arkasındaki iskelet), troodontidlerinkine benzerdir. Ancak ön bacaklar, troodontidlerinkinden daha uzundu ve uzunluk olarak dromaeosauridlerin ve bazal kuşlarınkine benzerdi. İyi korunmuş tip numunede tüylenme bariz bir şekilde görülebilir. Önkolda on uzun uçuş tüyü vardı, elde on bir, alt bacakta on iki ila on üç, ayak on ila on bir tüy bulunuyordu. El ve kol salıncakları yaklaşık aynı uzunluktaydı. "İlkel kuş" Archaeopteryx ve Microraptor'daki koşulların aksine, Anchiornis'teki kanadın daha geniş kısmı proksimaldi (vücudun merkezine doğru). Uzuvlardaki uçuş tüylerine ek olarak, Anchiornis'in iki başka tüy türü daha vardı: Filamentleri tabanda birleşen, tüyleri andıran püsküllü tüyler ve filamanları uzun ve sağlam bir tüy boyunca düzenlenmiş kontur tüyleri. Bu özelliklere rağmen, ilk tanımlayanlar Anchiornis'in uçabildiğine inanmıyorlar. Çok uzun alt bacaklar daha çok koşu yaşam tarzının bir göstergesidir.
Şubat 2010'da Science dergisinde Anchiornis'in tüylerindeki fosillerden korunan melanozomların rapor edildiği bir çalışma yayınlandı. Melanozomlar, günümüz kuşlarının tüylerine rengini verir. Makalede, Anchiornis'in gri bir ana renge sahip olduğu, kafasında iroke gibi kırmızı-kahverengi bir tüy tarağı ve ön ve arka ayaklarında siyah kurdeleli beyaz kontur tüyleri olduğu yazıyordu.

Anchiornis'in keşfi, Archaeopteryx'ten daha eski, kuşa benzer bir dinozor olduğu için özellikle önemlidir. O zamana kadar kuşa benzeyen dinozorların Archaeopteryx'ten jeolojik olarak daha genç olması sorunlu kabul ediliyordu.
Tüm gelişmiş theropodlar, muhtemelen erken ve orta Üst Jura'da çok hızlı gelişti. Anchiornis, bazal dromaeosaur Microraptor ve bazal kuş Pedopenna'nın gösterdiği gibi, kanat tüyleri ilk önce ön bacakların, arka bacakların ve kuyruğun uzak (vücudun merkezinden uzakta) kısımlarında ortaya çıktı. Daha sonraki evrimsel süreçte, tüyler vücudun merkezine göç ettiler. Kuyruk ve arka bacaklardaki büyük kanat tüyleri önce küçüldü ve daha sonra tamamen kayboldu.
Anchiornis'in kuş benzeri dinozorlar (Paraves) içindeki konumu aşağıdaki kladogramda göstermektedir:

Hu, Dongyu; Hou, Lianhai; Zhang, Lijun; Xu, Xing (Ekim 2009). "A pre-Archaeopteryx troodontid theropod from China with long feathers on the metatarsus". Nature (İngilizce). 461 (7264): 640-643. doi:10.1038/nature08322. ISSN 1476-4687. 26 Ağustos 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi26 Eylül 2021.

Apsaravis, Kretase döneminde Asya'da yaşamış bir bazal ornithuromorf cinsi. Bilinen tek türü olan Apsaravis ukhaana, yaklaşık 78 milyon yıl önce, Geç Kretase döneminin Kampaniyen çağında yaşadı. Fosilleşmiş kalıntıları Moğolistan'ın Gobi Çölü'ndeki Ukhaa Tolgod'da Djadokhta Formasyonunun Camel's Humps alt bölgesinde bulundu. Bunlar Moğol Bilimler Akademisi/Amerikan Doğa Tarihi Paleontolojik Keşif Gezileri Müzesi tarafından 1998 tarla sezonunda toplanmıştır. Norell ve Clarke (2001) tarafından tanımlanmıştır.
Habitatı muhtemelen bugün olduğu gibi çok kurak bir açık araziydi, belki daha sıcaktı ve daha fazla (ama yine de aralıklı) yağmur vardı. Kalıcı tatlı su kıt olurdu.

Clarke ve Norell (2002), Apsaravis'in en bazal ornithurine kuşu olduğunu, ancak Enantiornithes ve Patagopteryx'ten daha gelişmiş olduğunu bulmuşlardır.
Daha sonraki kladistik analiz, onun ve daha gelişmiş Palintropus'un - uzun süredir modern bir kuş olduğuna inanılıyor - ve belki de önceki ikisinin ara sıra ilişkili olduğu Ambiortus'un ayrı bir soy oluşturduğunu gösteriyor. Bu dal "Palintropiformes" olarak adlandırılmıştır, ancak Apsaraviformes daha önce Apsaravis soyu için önerilmiştir ve bu nedenle yaşlı sinonimdir. Ve bu grup Apatornis'i de içerecek şekilde tutulursa, daha önce önerilen "Ambiortiformes" adını alacaktı.
2013'ten bu yana yapılan birçok analiz, Apsaravis'i Ornithuromorpha kladında bazal bir pozisyona yerleştirdi.

Mortimer, Michael (2004): The Theropod Database: Phylogeny of taxa. Erişim tarihi 2 Mart 2013
"Apsaravis". www.prehistoric-wildlife.com. 16 Mart 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 12 Ekim 2021.

Archaeopteryx (Latince telaffuz: [ɑːrkiːˈɒptərᵻks]; çev. 'eski kanat'), kuşumsu bir teropod dinozor, uçamayan tüylü dinozorlar ve çağdaş kuşlar arası geçişi simgeleyen en ünlü avialan cinsi. Cins, uzun süre geleneksel olarak kuşlar sınıfında (Aves) sınıflandırıldı; ancak daha güncel çalışmalarda, Avialae kladındaki en ilkel üyelerden biri –ya da deinonychosaur– olarak kabul edilir (aşağıya bakınız). 19. yüzyıl sonu ve 21. yüzyıl başı arası dönemde Archaeopteryx, paleontologlar ve popüler kitaplarca bilinen en eski kuş olarak kabul görmekteydi. İlerleyen süreçte Anchiornis, Xiaotingia ve Aurornis gibi daha yaşlı potansiyel avialanlar tanımlandı.
Archaeopteryx, yaklaşık 150 milyon yıl önce Geç Jura döneminde Güney Almanya'da yaşadı. Yaklaşık olarak Avrasya saksağanı boyutunda olup, en büyük bireyleri muhtemelen bir kuzgun boyutuna ulaşabilen Archaeopteryx, 0.5 m uzunluğa ulaşabilmekteydi. Küçük boyutu, geniş kanatları ve uçabilme veya havada süzülebilme yeteneği olduğuna kanaat getirilmesine rağmen Archaeopteryx, diğer küçük Mezozoyik dinozorlarıyla, günümüz kuşlarıyla barındırdığından daha çok ortak özellik barındırmaktadır. Keskin dişli çene, pençeli üç parmak, uzun bir kemikli kuyruk, ileri derecede genişletilebilen ikincil ayak parmağı, tüyler (ki sıcakkanlı olduğuna işaret eder) ve çeşitli iskeletsel özellikleri dromaeosauridler ve troodontidler gibi maniraptoranlarla paylaşmaktadır.
Bu özellikler Archaeopteryx'i net bir şekilde uçamayan dinozorlar ve kuşlar arasında bir geçiş fosili adayı yapmaktadır. Bu nedenle Archaeopteryx sadece dinozorlar alanında değil aynı zamanda kuşların kökeni alanında yapılan çalışmalar için de önemli bir role sahiptir. 1861 yılında bir tüyden yola çıkarak isimlendirilmiş ve aynı yıl ilk defa bütün halinde Archaeopteryx örneği bulunduğu duyurulmuştur. İlerleyen süreçte on fosil daha gün yüzüne çıkarılmıştır. Bu fosiller arasında farklılıklar olmasına rağmen birçok uzman bulunan fosilleri tartışmalı şekilde tek bir tür olarak tanımlamıştır.
Bu on bir fosilin çoğu tüy izleri barındırmaktadır. Fosillerdeki tüylerin gelişmiş bir formda (uçuş tüyleri) olması, tüylerin evriminin Geç Jura'dan önce başladığının ispatıdır. Archaeopteryx'in tip örneği, Charles Darwin'in Türlerin Kökeni (1859) kitabını yayınlamasından iki yıl sonra keşfedilmiştir. Archaeopteryx Darwin'in atasal kuş ile ilgili teorilerini doğrulamakta ve bulunduğundan itibaren kuşların kökeni, ara geçiş formları ve evrim konuları için anahtar kanıt niteliğini taşımaktadır.

Keşfedilen Archaeopteryx örneklerinin çoğu, Güney Almanya'nın Bavyera eyaletindeki Solnhofen kireçtaşından geliyor, bu oluşumdaki fosillerin bulunduğu nokta, yaklaşık 150,8–148,5 milyon yıl öncesine tarihlenir.

Archaeopteryx, kabaca bir kuzgun büyüklüğündeydi, geniş kanatlı ve vücut uzunluğuna göre uzun bir kuyruğa sahipti. Tahmini kütlesi 0,8 ila 1 kilogram (1,8 ila 2,2 lb) arasındadır, vücut uzunluğu ise 50 santimetreye (20 inç) kadar ulaşabilir. Archaeopteryx'in tüyleri, diğer özelliklerinden daha az belgelenmiş olmasına rağmen, yapı olarak günümüz kuş tüylerine çok benziyordu. Çok sayıda kuş özelliğinin varlığına rağmen,
Archaeopteryx'in pek çok kuş dışı theropod dinozor özelliği de vardı. Archaeopteryx'in zamanın diğer dinozorlarıyla paylaştığı özelliklerin yanı sıra,
modern kuşların aksine küçük dişleri ve kemikli bir kuyruğu vardı.

Godefroit vd. (2013) tarafından oluşturulmuş kladogram:

Wang vd. (2016), tarafından yapılmış filojenetik çalışma sonrasında oluşturulmuş kladogram.

Aşağıdaki kladogram, Hartman ve arkadaşlarının (2019) analizine dayanmaktadır. Uçuşun muhtemelen paravian dinozorlar arasında beş ayrı kez evrimleştiğini, bunlardan ikisinin Avialae arasında (Scansoriopterygidler ve diğer avialanlarda) evrimleştiğini buldu. Archaeopteryx ve "anchiornithidler", Avialae'nin kardeş grubu Deinonychosauria'ya yerleştirildi.

 Wikimedia Commons'ta Archaeopteryx ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
 Vikitür'de Archaeopteryx ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.
Journal of Dinosaur Paleontology (İngilizce)
Archaeopteryx hakkında her şey2 Haziran 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
"Archaeopteryx". www.prehistoric-wildlife.com. 25 Ekim 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 12 Ekim 2021.

Arı sinek kuşu veya Arı kolibrisi (Mellisuga helenae), en küçük kolibri türüdür. Aynı zamanda dünyanın en küçük kuş türüdür.

Yetişkin bir arı sinek kuşu erkeği 6,3 cm boyunda olup, sadece 1.95 gram ağırlığındadır. Dişisi 7 cm boyu ile biraz daha büyüktür. Arı sinek kuşları yeşil renk olup, alt kısımları gri-beyazdır. Erkeklerinin başı ve geniş boyun şeridi yanardönerli ateş kırmızıdır. Dişisi gösterişsiz olur.

Arı sinek kuşları sadece nektarla beslenirler.

Tür endemik olup, sadece Küba ve Pines Adası'nda, buradaki özel koruma bölgelerinde görülür.

Arı sinek kuşu 1844'te Alman doğa bilimci Johann Christoph Gundlach tarafından keşfedilir, ancak bilimsel tanımlanması ilk kez Juan Lembeye tarafından yapılır (1850'de yayımlanmış).

IUCN Kırmızı Listesi'nde Mellisuga helenae 23 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Atmacalar (Accipitrinae), atmacagiller (Accipitridae) familyasından bir alt familya.

Cins Accipiter
Atmaca (Accipiter nisus)
Madagaskar atmacası (Accipiter madagascariensis)
Ovambo atmacası (Accipiter ovampensis)
Kızıl karınlı atmaca (Accipiter rufiventris)
Gri karınlı atmaca (Accipiter poliogaster)
Amerika atmacası (Accipiter striatus)
Ak göğüslü atmaca (Accipiter chionogaster)
Accipiter ventralis
Accipiter erythronemius
Cins Aerospiza
Afrika çakırı (Aerospiza tachiro)
Gabon çakırı (Aerospiza castanilius)
Kızıl göğüslü çakır (Aerospiza toussenelii)
Cins Astur
Cooper atmacası (Astur cooperii)
Küba atmacası (Astur gundlachi)
İki renkli atmaca (Astur bicolor)
Şili atmacası (Astur chilensis)
Kara atmaca (Astur melanoleucus)
Madagaskar çakırı (Astur henstii)
Çakır (Astur gentilis)
Amerika çakırı (Astur atricapillus)
Meyer atmacası (Astur meyerianus)
Cins Erythrotriorchis
Kızıl Çakır (Erythrotriorchis radiatus)
Kızıl Omuzlu Çakır (Erythrotriorchis buergersi
Cins Kaupifalco
Kertenkele şahini (Kaupifalco monogrammicus)
Cins Megatriorchis
Doria çakırı (Megatriorchis doriae)
Cins Melierax
Ötücü çakır (Melierax metabates)
Doğulu Ötücü çakır (Melierax poliopterus)
Soluk Ötücü çakır (Melierax canorus)
Cins Micronisus
Gabar çakırı (Micronisus gabar)
Cins Tachyspiza
Şikra (Tachyspiza badius)
Nikobar Atmacası (Tachyspiza butleri)
Yaz atmacası (Tachyspiza brevipes)
Çin atmacası (Tachyspiza soloensis)
Frances atmacası (Tachyspiza francesiae)
Benek kuyruklu atmaca (Tachyspiza trinotatus)
Gri çakır (Tachyspiza novaehollandiae)
Değişken çakır (Tachyspiza hiogaster)
Kahverengi çakır (Tachyspiza fasciatus)
Kara sırtlı çakır (Tachyspiza melanochlamys)
Alaca çakır (Tachyspiza albogularis)
Ak karınlı çakır (Tachyspiza haplochrous)
Fiji çakırı (Tachyspiza rufitorques)
Maluku çakırı Tachyspiza henicogrammus
Gri sırtlı atmaca (Tachyspiza luteoschistaceus)
Taklitçi  çakır  (Tachyspiza imitator)
Gri başlı atmaca (Tachyspiza poliocephalus)
Kızıl bacaklı atmaca (Tachyspiza erythropus)
Küçük atmaca (Tachyspiza minullus)
Japon atmacası (Tachyspiza gularis)
Besra atmacası (Tachyspiza virgatus)
Selebes atmacası (Tachyspiza nanus)
Kızıl enseli atmaca  (Tachyspiza erythrauchen)
Sidney atmacası  (Tachyspiza cirrocephalus)
Yeni Britanya çakırı (Tachyspiza princeps)
Yeni Britanya atmacası  (Tachyspiza brachyurus)
Kızıl göğüslü atmaca (Tachyspiza rhodogaster)
Cins Urotriorchis
Uzun kuyruklu çakır (Urotriorchis macrourus)

Aurornis, Çin'in Jura döneminden soyu tükenmiş bir anchiornithid theropod dinozor cinsidir. Aurornis cinsi, bilinen tek bir tür içerir: Aurornis xui. Aurornis xui, bugüne kadar bilinen en temel ("ilkel") avialan dinozor olabilir ve bugüne kadar bulunan en eski paravianlardan biridir. Hayvanın fosil kanıtları, genellikle en eski kuş türü olarak kabul edilen Archaeopteryx lithographica'dan yaklaşık 10 milyon yıl öncesine dayanmaktadır.
Aurornis xui, ilk olarak Pascal Godefroit Andrea Cau Hu Dong-Yu François Escuillié Wu Wenhao ve Gareth Dyke tarafından tanımlandı. Genel ad, "şafak" anlamına gelen Latince aurora kelimesinden ve "kuş" anlamına gelen Antik Yunanca ὄρνις (órnis) kelimesinden türetilmiştir. Tür ismi, A. xui, Xu Xing'i onurlandırır. Anchiornis kuşunun örnekleri üzerinde yakın zamanda yapılan bir araştırma, Aurornis tarafından sergilenen özelliklerin Anchiornis'teki varyasyon aralığına düştüğünü ve eşanlamlılıklarını garanti ettiğini bulmuştur.

Aurornis kabaca modern bir sülün büyüklüğündeydi ve 50 cm (20 inç) uzunluğundaydı. Pençeli kanatları ve uzun kemikli bir kuyruğu vardı. Bacak kemikleri Archaeopteryx'inkilere benziyordu, ancak genel olarak anatomisi daha ilkeldi. Aurornis kabaca 160 milyon yıl önce, genellikle ilk kuş olarak tanımlanan Archaeopteryx'ten yaklaşık 10 milyon yıl önce yaşadı.

Aurornis, 2013 yılında bir tortul kaya fosilinden tanımlandı. Fosil, Çin'in batısındaki Liaoning'deki Yaoluguo'da ortaya çıkarıldığını söyleyen yerel bir satıcıdan satın alındı. Sonraki analizler, yaklaşık 160 milyon yıl önce Jura döneminin sonlarına (Oksfordiyen aşaması) tarihlenen Tiaojishan Formasyonu'ndan geldiğini doğruladı. Fosil, hayvanın kuyruğu, göğsü ve boynu boyunca tüylü tüy izlerine sahiptir. Satın alındığında yalnızca kısmen hazırlanmıştı, tüyler görünmüyordu ve hiçbir sahtecilik belirtisi yoktu.
7 Haziran 2013'te Science Magazine , Aurornis'i tanımlayan ekibi yöneten paleontolog Pascal Godefroit'in, fosil materyalin Liaoning eyaletinin 160 milyon yıllık Tiaojishan Formasyonu'ndan gelip gelmediğinden emin olmadığını bildiren bir makale yayınladı. Kesin kaynak bilgilerinin güvenliğinin sağlanamaması, Aurornis'in 160 milyon yaşında olduğu ve Archaeopteryx'ten daha eski olduğu iddiasına şüphe düşürüyor. Godefroit'in ekibi, şeyl levhası üzerinde mineralojik ve botanik analizler yaparak ve ardından bulgularını yayınlayarak örneğin kaynağını ve yaşını doğrulamaya çalışacak.
Bir 2017 çalışması, Aurornis'in Anchiornis'in genç bir eş anlamlısı olabileceğini öne sürdü.

Aurornis'in 2013 yılında yayınlanan bir filogenetik analizi, onun kuş soyuna ait olduğunu, Archaeopteryx'ten daha bazal bir konumda olduğunu buldu. Analiz "neredeyse 1.500 [anatomik] özellik"e dayanıyordu. Öte yandan, Brusatte ve ark. (2014) Aurornis'i Avialae dışında bıraktı; Anchiornis, Xiaotingia ve Eosinopteryx ile yakından ilişkili bir troodontid olduğu bulunmuştur. Harlem Archaeopteryx örneğinin 2017'de yeniden değerlendirmesinde, Aurornis'in bir anchiornithid olduğu bulundu.
A. xui'nin bir kuş olarak sınıflandırılması, "kuş" kelimesinin çeşitli farklı tanımları nedeniyle biraz tartışmalıdır. Londra'daki Doğa Tarihi Müzesi'nden Paul Barrett, son keşiflerin "kuşlar ve [kuş olmayan] dinozorlar arasındaki ayrım çizgisinin ne kadar gri olduğunu [vurguluyor]" diyor. "Aralarında öyle bir geçiş var ki, onları ayırt etmek çok zor. . . . [ Aurornis xui ] kesinlikle kuş soyunun Archaeopteryx'ten daha eski bir üyesidir ve ona çok ilkel bir kuş demek doğru olur. Ama kuş dediğin kuş dediğin şeye iniyor ve birçok tanım Archaeopteryx'e bağlı." Kuş evrimi uzmanı Lawrence Witmer, yeni analizi zorlayıcı olarak nitelendirdi, ancak kuşları kuş benzeri dinozorlardan ayırmanın zor olduğunu söyledi: "Etrafta uçuşan ve kanat çırpan bu küçük tüylü türlerin tümü... hepsi birbirine çok benziyordu."
Amerikalı paleontolog Luis Chiappe, A. xui'nin ön ayağının bu türün gerçek bir kuş olamayacak kadar kısa olduğunu söyledi. “Kuşa çok benzer, ama henüz kuş değil” diye bitirdi.
2002 tarihli Dinosaurs of the Air adlı kitabında Gregory S. Paul, kavramsal olarak bir "ön kuş" (proavian) modeli oluşturmaya çalıştı. Ona göre, kuşların doğrudan ataları tamamen ağaçta yaşamış olamaz, çünkü bu durumda muhtemelen uçmak için zarları kullanırlardı. Kolların tırmanmak için uzatıldığı, arka uzuvların hala büyük ölçüde üstünkörü adaptasyonlara sahip olduğu bir ara ekolojik aşamayı temsil etmeleri gerektiğini düşündü. Başlangıçta zaten sıcakkanlı bir hayvanın izolasyonuna hizmet eden tüyler, uçmak için uzadıkça kolları kanatlara çevirirdi. Daha genel olarak, proavianlar, bazal theropod ataları ve kuş torunları göz önüne alındığında, uzun boyunlar, kısa bir gövde, karşıt parmaklara sahip uzun parmaklar, ön ve arka uzuvların lokomotor işlevlerinin ayrılması, bir propatagium, sığ bir kuyruk ve yaklaşık bir kilogramlık bir ağırlık. Paul, analizini bir "proavis" in bir yaşam örneğiyle birlikte bir iskelet diyagramı ile resimledi. Aurornis 2013 yılında tanımlandığında, o zamanlar kuşlardan ve en yakın akrabalarından oluşan Avialae grubunun bilinen en temel üyesiydi. İtalyan paleontolog Andrea Cau, bunun Paul'ün "proavisine" esrarengiz bir benzerlik gösterdiğini belirtti.

David Bressnan'ın twitter hesabı tarafından yayınlanan tip örneğinin bir fotoğrafı 24 Eylül 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Darren Naish'in twitter hesabından yayınlanan iskeletin ön kısmının daha yakından görünümü 24 Eylül 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Aynı kaynaktan kuyruk ve tüylerin daha yakından görünümü 24 Eylül 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Aynı kaynaktan kafatası ve tüylerin daha yakından görünümü 24 Eylül 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Avemetatarsalia ("kuş metatarsalları" anlamına gelir), 1999 yılında Britanyalı paleontolog Michael Benton tarafından, timsahlardan çok kuşlara daha yakın olan tüm taç grubu arkozorlar için oluşturulmuş bir kladdır. Ayrıca Panaves terimi de timsahlardan çok kuşlarla daha yakın akraba olan tüm yaşayan veya soyu tükenmiş hayvanlar için kullanılır. Hemen hemen tüm avemetatarsaliyenler, benzer bir ayrıma sahip Ornithodira alt grubunun üyeleridir. Ornithodira, dinozorların ve teruzorların son ortak atası ve onun soyundan gelenler olarak tanımlanır.
Bu grubun üyeleri arasında Dinosauromorpha, Pterosauromorpha, Scleromochlus cinsi ve Aphanosauria bulunur. Dinosauromorpha, Lagerpeton ve Marasuchus gibi daha temel formların yanı sıra dinozorlar da dahil olmak üzere daha çeşitlenmiş formları da içerir. Kuşlar, teropod dinozorlardır. Pterosauromorpha, gerçek anlamda uçabilen ilk omurgalılar olan teruzorları içerir. Aphanosauria ise, 2017 yılında tanımlanan ince yapılı, dört ayaklı etçil Triyas grubuydu.

Temel özelliği, büyük bir astragalus ve küçük bir kalkaneum ile karakterize edilen "gelişmiş mezotarsal" ayak bilekleridir. Bu ayak bileği oryantasyonu, daha iyi hareket kabiliyeti sağlayan tek bir menteşe üzerinde çalışıyordu. Muhtemelen bu değişimin bir sonucu olarak, avemetatarsalıların ortak atasının dik, bipedal bir duruşu vardı ve tıpkı memelilerdeki gibi bacakları vücutlarının altındaydı.
Derisi piknofiberlerle kaplı teruzorlardan, Psittacosaurus ve Tianyulong gibi tüye benzer yapılara sahip kuş kalçalı dinozorlara ve gerçek tüylere sahip teropod dinozorlar ve onların torunları olan kuşlara kadar tüy ve diğer filamentli yapıların avematatarsalılar arasında görüldüğü bilinmektedir.
İki tür avemetatarsal, teruzorlar ve kuşlar, birbirinden bağımsız olarak uçuş yeteneği geliştirmişlerdir. Teruzorlar, uçabildiği bilinen en eski omurgalılardır. Kas ve diğer dokulardan oluşan zarlı kanatları, ayaklarından ellerine kadar uzanıyordu. Kuşlar uçmayı çok daha sonra geliştirdi. Uzun ve ince parmaklardan ve kollarından oluşan kanatları uçuş tüyleriyle kaplıydı.
Avemetatarsalılar genellikle timsah soylu arkozorlardan daha hafif yapılıydılar. Kafaları daha küçüktü ve genellikle osteoderm eksiklikleri vardı.

Kuş soylu arkozorların fosil kayıtları bundan 245 milyon yıl önce Orta Triyas'ın Anisian evresine uzanmaktadır. Ancak 2010 yılında, Polonya'nın Kutsal Haç Dağları'nda bulunan Erken Triyas dönemine ait fosilleşmiş ayak izleri daha ilkel bir dinozoromorfa ait olabilir. Eğer öyleyse, avemetatarsalıların kökeni, 249 milyon önce yaşanan Olenekian çağına dayanacaktır. Polonya'da bulunmuş bu ayak izleri iknocins Prorotodactylus olarak sınıflandırılmıştır ve küçük, bilinmeyen dört ayaklı bir canlı tarafından bırakılmıştır ancak Erken Anisian tabakalarından bulunan Sphingopus adlı ayak izleri, az çok büyük iki ayaklı dinozoromorfların 246 milyon yıl önce ortaya çıktığını göstermektedir. İzler, dinozor soyunun Permiyen-Triyas neslinin tükenme olayından kısa süre sonra ortaya çıktığını gösteriyor. Yaşları, dinozorların yükselişinin yavaş gerçekleştiğini ve bunun Triyas boyunca sürdüğünü göstermektedir. Dört ayaklı afanosaur Teleocrater'da bulunan ilkel özellikler, en eski avemetatarsalıların, timsah soylu arkozorlarda görülen pek çok özelliğe sahip olduğunu ve grup için tipik özelliklerin daha sonra evrimleştiğini gösteriyor.

Nesbitt vd. (2017) tarafından oluşturulmuş kladogram:

"Origin and relationships of Dinosauria". The Dinosauria. Berkeley: Zweite Auflage, University of California Press. 2004. ss. 7-19. ISBN 0-520-24209-2.

Avialae (Latince: "kuş kanatları"), yaşayan tek dinozorlar olan mevcut kuşları (Aves) ve yakın akrabalarını içeren bir kladdır. Genellikle tüm teropod dinozorların çağdaş kuşlarla deinonychosaurlardan daha yakın akraba olanlarını sınıflandırmada kullanılır. Aves sınıfından olmayan Avialae üyelerine de sıklıkla kuş denir.
Almanya'nın Geç Jura dönemi Solnhofen Formasyonu'ndan Archaeopteryx lithographica, muhtemelen motorlu uçuş yeteneğine sahip olduğu bilinen en eski avialandır, ancak Archaeopteryx bir deinonychosaur da olabilir. Yaklaşık 160 milyon yıl öncesine tarihlenen, Çin'in Geç Jura döneminde yaşamış, Tiaojishan Formasyonu'ndan birkaç eski (ancak uçuş kabiliyetine sahip olmayan) avialan da bilinmektedir.

Çoğu araştırmacı, Avialae'yi klad temelli sınıf olarak tanımlar, ancak tanımlar değişiklik gösterir. Birçok yazar "kuşlara Deinonychus'tan daha yakın olan tüm teropodlar"a benzer bir tanım kullanmıştır. Hemen hemen aynı "Dromaeosaurus'tan serçeye daha yakın olan tüm taksonları içeren teropod grubu" tanımı Agnolín ve Novas (2013) tarafından kendi kladları olan Averaptora için kullanılmıştır.
Ek olarak, 2000'lerin sonlarından 
ve 2010'ların başlarından başlayarak, birkaç araştırmacı grubu Troodon cinsini Avialae tanımına ek bir belirleyici olarak eklemeye başladı. Troodon uzun zamandır daha büyük grup Deinonychosauria'daki dromaeosauridlerin yakın akrabası olarak görülüyordu, ancak bazı çağdaş çalışmalar onu ve diğer troodontidleri modern kuşlarla daha yakın akraba buldu ve bu nedenle yeni çalışmalarda Avialae'den çıkarıldı.
Avialae ayrıca apomorfiye dayalı (fiziksel özelliklere dayalı olan) bir sınıf olarak da tanımlanır. 1986'da Avialae adını türeten Jacques Gauthier, 2001 yılında kanatlarını çırpmak için kullanan, tüylü kanatlara sahip tüm dinozorlar ve onlardan gelen kuşlar olarak yeniden tanımlamıştır.

Gauthier ve Queiroz (s. 34), aynı biyolojik ismin dört farklı şekilde kullanılmasından dolayı bir sorun olan "Aves" terimini tanımlamanın dört "çelişkili" yöntemini belirlediler ve buna bir çozüm yolü önerdiler. Önerdikleri yeni Aves grubu (4. tanım) taç grup olup, yalnızca tüm kuşların son ortak atasını ve onun soyundan gelenleri içerir. Aves'in kaynakta bulunan diğer tanımları, diğer klad adlarına yeniden atanmıştır.

Aves, kuşlara timsahlardan daha yakın olan tüm sürüngenler anlamına gelebilir (alternatif isim Avemetatarsalia [veya Panaves])
Aves; gelişmiş, tüylü arkozorlar anlamına gelebilir (alternatif isim Avifilopluma)
Aves, uçamayan tüylü dinozorlar anlamına gelebilir (alternatif isim Avialae)
Aves, tüm çağdaş kuşların son ortak atası ve onun soyundan gelenler anlamına gelebilir ("taç grup"; alternatif isim Neornithes).
Dördüncü tanıma göre Archaeopteryx bir avialandır ve Aves üyesi değildir. Gauthier'in önerileri, paleontoloji ve kuş evrimi alanındaki pek çok araştırmacı tarafından benimsendi, ancak uygulanan kesin tanımlar tutarsızdı. Başlangıçta Aves'in geleneksel fosil içeriğinin yerini alması önerilen Avialae, bazen bu araştırmacılar tarafından yerel "kuş" terimiyle eşanlamlı olarak kullanılmaktadır.

Bilinen en eski avialanlar, yaklaşık 160 milyon yıl önceki Geç Jura dönemine tarihlenen Çin'in Tiaojishan Oluşumu'ndan gelmektedir. Bu dönemdeki avialan türleri arasında Anchiornis huxleyi ve Aurornis xui bulunur. Ünlü Archæopteryx, Almanya'nın biraz daha geç Jura dönemi kayalarından (yaklaşık 155 myö) gelir. Bu ilk avialanların çoğu kuş evrimi sırasında kaybolan alışılmadık yapısal özellikleri paylaştı. Bu özellikler, ikinci ayak parmağındaki yerden uzakta tutulmuş olabilecek büyütülmüş pençeleri, hava manevralarında kullanılmış olabilecek arka bacakları ve ayakları örten uzun tüyleri veya "arka kanatları" içerir.

Paraves – Avialae ve deinonychosaurları içeren klad.
Kuş uçuşu
Kuşların evrimi
Archaeopteryx – ünlü geçiş fosili.

 Wikimedia Commons'ta Avialae ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
 Vikitür'de Avialae ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

İnsan anatomisinde ayak bileği eklemi, ayak ile bacağın birleştiği yerde oluşmuştur. Ayak bileği veya talocrural eklem, tibia ve fibulanın iki distal ucunu bağlayan sinoviyal menteşe tipi bir eklemdir. Tibia ve talus arasındaki eklem, daha küçük olan fibula ve talus arasındaki eklemden daha fazla ağırlık taşır.

Ayak bileği eklemi, ayağın dorsofleksiyon (ayak parmaklarını yukarı kaldırıp sadece ökçenin üzerinde duruş) ve plantar fleksiyon (ayak parmaklarını aşağı doğru hareket ettirip sadece parmaklar üzerinde duruş) hareketlerinden sorumludur. Ayaktaki eklemlerin azami hareketlerini yapmasını sağlar. Kendi ekseni etrafında dönmez.
Plantar fleksiyonda, eklemin anterior ligamentleri uzarken posterior ligamentleri kısalır. Tersi de dorsofleksiyon için doğrudur.

Fibulanın lateral malleolusu ve tibianın medial malleolusu, tibianın distal ucunun alt yüzeyi boyunca talusun üç eklem yüzeyi ile eklem yapar. Bu yüzeyler kıkırdak ile kaplıdır.
Anterior talus, posterior talustan daha geniştir. Ayak, dorsofleksiyon yaptığı zaman superior talusun geniş kısmı, tibia ve fibulanın eklem yüzeylerinin içine doğru hareket ederek ayağın plantar fleksiyon yapmış halinden daha sabit bir eklem oluşturur.

Ayak bileği eklemi, güçlü deltoid ligament ve üç lateral ligament: anterior talofibular ligament, posterior talofibular ligament ve kalkaneofibular ligament tarafından bağlanır. 

Deltoid ligament, eklemin medial tarafını destekler ve tibianın medial malleolusuna ilişir. Kalkaneusun sustentakulum talisi, kalkaneonavikular ligamenti, navicular tuberosity ve talusun medial yüzeyi olmak üzere dört noktada bağlanır.
Anterior ve posterior talofibular ligamentler eklemin lateral tarafını, fibulanın lateral malleolusundan talusun dorsal ve ventral uçlarına kadar destekler.
Kalkaneofibular ligament, lateral malleolusa ve kalkaneusun lateral yüzeyine ilişir.
Eklem, en çok dorsofleksiyonda sabittir ve bilek burkulması genelde ayak plantar fleksiyondayken meydana gelir. Bu çeşit bir incinme sıklıkla anterior talofibular ligamentin başına gelir.

İngilizce ayak bileği kelimesi "ankle" veya "ancle" çeşitli şekillerde Cermen dillerine muhtemelen Latince "angulus" veya Yunanca "αγκυλος" kelimesinden geçmiştir.

Ayak bileği incinmelerinin kemik kırığı için değerlendirilmesi, gereksiz x-ışını alımını en aza indirgemek için düzenlenen Ottawa ayak bileği kuralları uyarınca yapılır.

Calais-Germain, Blandine. "Anatomy of Movement", Eastland Press, 1993. ISBN 0-939616-17-3
Martini, Frederic; Timmons, Michael; McKinnley, Michael. "Human Anatomy", 3rd Edition, Prentice-Hall, 2000. ISBN 0-13-010011-0
Marieb, Elaine. "Essentials of Human Anatomy and Physiology", 6th Edition. Addison Wesley Longman, 2000. ISBN 0-8053-4940-5

Glasgow Üniversitesi - Ayak Bileği
Podiatry Today - Lateral Ayak İncinmelerini Nasıl Teşhis Ederiz

Ağaçkakansılar veya Ağaçkakanlar, Piciformes takımına giren ağaçsıl kuşların oluşturduğu bir takımdır. Bu kuşlar içinde en bilineni ağaçkakangillerdir. Ağaçkakansılar yaklaşık olarak 71 cins ve 350'den fazla kuş türünden oluşur.
Genel olarak ağaçkakansılar böcekçil olsalar da tukanlar çoğunlukla meyve ve balkılavuzları ise balmumu ile beslenir. Ağaçkakansıların çoğu papağanlar gibi çift ayak parmaklıdır (zygodactyl) yani ayak parmaklarının ikisi önde ikisi arkadadır. Bu parmak dizilişinin zamanlarının çoğunu ağaçlarda geçiren bu kuşlar için oldukça belirgin yararları vardır. İki üyesi bulunan bir Kuzey Amerika ağaçkakan cinsi istisnai olarak üç parmaklıdır. Ağaçkakansıların herhangi bir yaşta alt tüyleri yoktur ve yalnızca gerçek tüyleri bulunur. Ağaç üstündeki kovuklarda yuva yaparlar ve yavruları tam gelişmemiş olarak yumurtadan çıkar.

Sınıflandırmalar kullanılan kaynaklara göre değişiklik gösterir. Bazen Galbuliformes takımında incelenen Galbulidae ve Bucconidae familyaları da ağaçkakansılar takımına katılır. Aşağıda 2005 tarihli ITIS sınıflandırması kaynak alınmıştır:

Takım Piciformes - Ağaçkakansılar
Familya Balkılavuzugiller (Indicatoridae)
Cins Indicator
Cins Melichneutes
Cins Melignomon
Cins Prodotiscus
Familya Ağaçkakangiller (Picidae)
Alt familya Boyunçevirengiller veya Boyunburanlar - (Jyngidae)
Cins Boyunçeviren veya Boyunburan (Jynx)
Alt familya Picinae
Cins Blythipicus
Cins Campephilus
Cins Campethera
Cins Celeus
Cins Chrysocolaptes
Cins Colaptes
Cins Dendrocopos
Cins Dendropicos
Cins Dinopium
Cins Dryocopus
Cins Gecinulus
Cins Geocolaptes
Cins Hemicircus
Cins Hypopicus
Cins Meiglyptes
Cins Melanerpes
Cins Mulleripicus
Cins Picoides
Cins Piculus
Cins Ağaçkakan (Picus)
Cins Reinwardtipicus
Cins Sapheopipo
Cins Sphyrapicus
Cins Veniliornis
Cins Xiphidiopicus
Alt familya Cüce ağaçkakanlar (Picumninae)
Cins Nesoctites
Cins Picumnus
Cins Sasia
Familya Tukangiller (Ramphastidae)
Alt familya Capitoninae
Cins Capito
Cins Eubucco
Cins Semnornis
Alt familya Lybiinae
Cins Buccanodon
Cins Gymnobucco
Cins Lybius
Cins Pogoniulus
Cins Stactolaema
Cins Trachylaemus
Cins Trachyphonus
Cins Tricholaema
Alt familya Megalaiminae
Cins Caloramphus
Cins Megalaima
Cins Psilopogon
Alt familya Ramphastinae
Cins Andigena
Cins Aulocorhynchus
Cins Baillonius
Cins Pteroglossus
Cins Ramphastos
Cins Selenidera
Familya Parlak kuşgiller - (Galbulidae)

Balaur bondoc (anlamı: bodur ejderha) Geç Kretase Romanya'sında 70 milyon yıl önce yaşamış teropod dinozor türüdür. Avrupa Geç Kretase çağında adalar topluluğuydu ve bu ekosistemlerde pek çok otçul dinozor bulunsa da bu dönemin etçilleri bir esrar perdesi altında kalmıştı. Balaur keşfedilince, işte bu ekosistemdeki yırtıcıların ilk belirtisi olarak değerlendirilmiştir.

Dinozorun cins adı Rumen folklöründen mitik bir ejderha olan Balaur'dan gelmektedir ve tür adı da ilgili canlının yakın akrabalarından farklılaşan sıkı (çetin) vücut yapısına atıfta bulunmaktadır. Bondoc tür adı Türkçeden gelmektedir, dinozorun kâşifleri küçük top anlamına gelen bunduk sözcüğünü uygun görmüşlerdir.

Bu dinozorun keşfi 1997'de Dan Grigorescu tarafından gerçekleştirildi, sadece ön kolun 6 elemanından oluşan bu fosil örneği yanlış olarak değerlendirilip oviraptorosaurian bir dinozor olarak düşünülmüştür. 2009'da Geç Kretase yaşlı Sebeş Oluşumunda Transylvanian Museum Society'den Matyas Vremir tarafından ilk parçalı iskelet bulunmuştur. Daha sonra Vremir gerekli çözümlemeleri yapması için fosili Budapeşte Üniversitesi'nden Zoltán Csiki'ye göndermiştir. Sebeş Oluşumu Erken ve Orta Maastrichtian yaşlı kızıl taşkın ovası çökellerinden (çamur taşı) çıkarılmıştır.

Yaklaşık olarak boyutları yakın akrabası Velociraptor kadardı, 2 metre uzunluğa sahipti. Balaur fazla büyümüş pençeler taşıyan ilk 2 ayak parmağına sahiptir. Bacakları ve ayakları bodur olan Balaurun metatarsalı uzunluğu genişliğinin sadece 2 katıdır ve kalça kemiğine büyük kasların bağlanma yeri vardır, bunların ışığında hızdan çok güce yönelik bir vücut planı olduğu düşünülmektedir. Csiki'ye göre ada yaşamlı canlılara has garip bir vücut yapısına sahip olarak tanımlanmıştır. Balaur'un iskeleti üstünde kemiklerin kaynaştığı görülmektedir; özellikle kalça kemiği birleşme gösterir, bilek kemikleri ve metacarpal tek bir carpometacarpus'ta kaynaşmıştır. Tibia, baldır kemiği ve üst eklem kemikleri tibiotarsus kemiğine kaynaşmıştır. Ayak kemiği ve alt bilek kemiği de tarsometatarsusa kaynaşıktır.

Balaur'un filogenetik olarak Dromaeosauridae üyesi olduğu düşünülüyordu ve Velociraptor gibi cinslerin yakın akrabası olarak dinozor soy ağacında yerini almıştı. Özellikle Csiki ve sonra Brusatte'ın çalışmalarında bu görüşler savunulmuştur. Sertleşmiş göğüs kemiği levhası ayrıktır, kürek kemiği ve korakoid ise birleşmiştir. S biçimli humerus, deltopectoral tepeliğin ucunda alt yüzeyde derin oluklarla işaretlenmiştir. Bu özellikler Velociraptor gibi Dromaeosauridlerde de vardır.
Darren Naish’in savunduğu diğer görüşse Balaurun uçamayan bir kuş olduğu yönündedir, bu görüşü savunanlara göre yukarıda sayılan anatomik özellikler (kaynaşık kemikler, ellerinde 2 parmak bulunması, pubis kemiklerinin arkaya eğik olması) onu Avialae yani modern kuşları da içeren ailenin bir üyesi yapıyor. Önceki çalışmalarda ilgili özellikler bir dromaeosaur için garip bulunuyor, ama bunun nedeni olarak adalardaki evrimsel izolasyon gösteriliyordu (Csiki et al. 2010, Brusatte et al. 2013). Aslında Balaurun uçamayan bir kuş olarak sınıflandırılması Godefroit tarafından 2013'te ilk olarak ifade edilmiştir.

Jeolojik zamanda Geç Kretase Avrupa'sı bir adalar topluluğudur ve komşu kıtalardan (Afrika, Asya ve Amerika) izole bir haldedir, bu nedenle bünyesinde bulundurduğu dinozorlar, komşu kıtalardaki kuzenlerinden evrimsel olarak belli farklılıklar gösterirler. Özellikle cüce sauropodlar ve ufak ördek gagalılar, fenotipe yansıyan ada etkisine örnektir. Tüm bunların yanında Geç Kretase Avrupa'sında fosil kayıtlarında otçulların görece bir çeşitliliği varken, etçiller fosil kayıtlarında yoktur. Balaur'un bu fosil boşluğunu doldurduğu düşünülmektedir.

Csiki ve arkadaşlarına göre Balaur etçil bir dinozordu, ancak yakın akraba olarak görüldüğü Velociraptor'dan farklı olarak avını kovalayıp kollarıyla kavramıyordu. Güçlü yapılı vücuduyla ve kaynaşmış kemikleriyle güçlü bacaklarını ve ayak pençelerini kullanarak bir kickboksçu gibi avını darp ediyor ve yakalıyordu. Ellerinde 2 parmak bulunduğu için ellerini avlanırken kullanmadığı düşünülmektedir.
Bir diğer görüşe göre otçul veya hepçil olduğu savunulmaktadır, pubis kemiğinin arkaya dönük olması, talon pençesinin Dromaeosauridlere göre daha az kıvrık olması ve tıknaz ayaklara sahip oluşunun etçil  iddialarını desteklemediği ve çene kemiği de bulunmadığı için Balaur'un diyetinin hepçil ve otçul olabileceği düşünülmektedir. Üstelik uçamayan bir kuş olarak filogenetik ağaçta yerleştirildiğinde yakın akrabası kuşların da hepçil veya otçul olduğu görülmüştür.

Batağan, monotipik Podicipediformes takımının Podicipedidae familyasını oluşturan kuşların ortak adı. Mevcut en yakın akrabaları flamingolardır.
Dünyanın her tarafına yayılmış, tatlı sularda yaşamaya uyum sağlamış dalıcı kuşlardır. Kuyrukları körelmiş gibidir.
Cinsleri birbirine benzerdir, yazları üreme zamanlarında belirgin süslenmeler görülür. Yaşamlarını çoğunlukla tatlısularda bazen kıyılara yakın denizler üzerinde geçirirler. Besinleri balıklar ve eklembacaklılardır. iyi uçarlar fakat zorlukla yürürler. Yaklaşık 20 metreye kadar dalabilirler, su altında 1 dakika kadar kalabililer. Yuvalarını bitki parçalarından yaparlar, yuvaları yüzer. Yuvaya 3-8 arası yumurta bırakırlar. Erkek ve dişi birlikte kuluçkaya yatar.

 Wikimedia Commons'ta Batağan ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
 Vikitür'de Podicipedidae ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.
Batağan videoları

Bayağı deniz papağanı (Fratercula arctica), dalıcımartıgiller (Alcidae) familyasından bir kuş türüdür. Başlıca olarak İzlanda ve Faroe Adaları'nda yaşayan deniz papağanları, Kanada, Kuzey Avrupa ve Arktik Daire gibi diğer bölgelerin de yerli canlısıdır.

Bayağı deniz papağanı siyah-beyaz tüyleri, alaca renkli papağanımsı gagasıyla dikkat çeker. Gözlerinin çevresinde bulunan siyah desen, ona palyaçoya benzeyen bir görünüm kazandırır.
Gövde boyu yaklaşık 30 cm olup, 60 cm kanat aralığı ile yaklaşık bir güvercin büyüklüğündedir. Görece kalın bir başı ve kısa boynu ona tıknaz bir hava verir. Yetişkin bir deniz papağanı yaklaşık 500 gr ağırlığındadır. Alaca gaganın kuvvetli renkleri kışın solarken, aynı şekilde mercan kırmızı renkte perdeli ayakları da soluk sarı hal alır. Büyük kıkırdağımsı gaga kılıfı, yavru tüylerine sahip olduğu aşamada atılır ve yenisi çıkar. Genç kuşlar kırmızı çizgileri olan koyu gri bir gagaya sahiptir.
Kuşların uçuşu biraz hantal gözükse de buna rağmen göçmen kuşlardır ve kışın Güney Afrika'ya veya Yeni Zelanda 'ya kadar uçarlar. Kuluçka yerlerine geldiklerinde büyük sürüler oluşturarak karakteristik daireler çizerler ve denize kadar ilerleyerek mesela sardalya türü balıkları avlarlar. Bir deniz papağanının kanat çırpışı oldukça sessizdir. Bu esnada kuşlar 80 km/h kadar hızlara ulaşabilirler. Ancak bu, kısa kanatları daha çok dalmaya uygun olduğundan kuşlar için çok büyük güç sarfiyatı demektir.

Bayağı deniz papağanı kuluçka zamanı özellikle Kuzey Atlantik'te dağılım gösterir. Kuluçka bölgesi Güney-Kuzey istikametinde Bretanya'dan İzlanda ve Faroe Adaları üzerinden Spitzberg'e kadar uzanır. 19. yüzyılın sonlarına kadar hatta Helgoland'da birkaç kuluçka yeri bulunuyordu. Dünya çapında yaklaşık 15 milyon kuş nüfusu olduğu tahmin edilir. Kuluçka zamanı haricinde hayvanlar açık denizde yaşarlar ve tahminen seçtikleri partnerlerine ömür boyu sadık olarak kalırlar.

Bu kuş İzlanda'da, özellikle Dyrhólaey'da, Vík í Mýrdal'deki Reynisfjall 'da, Vestfirðir Yarımadası'nda bulunan Látrabjarg'un kayalıklarında ve Heimaey Adası'nda sıkça görülür. Yerliler, leziz ve hafif balık lezzetinde olan kuşları ağlarla yakalarlar. Diğer yandan, ağdan düşen genç civcivlere Heimaey'de çok iyi muamele edilir. Genç hayvanlar korunurlar. Önceleri bu kuşlar, kuşları yakalayan ama öldürmeyen özel köpeklerle avlanırlardı. Bu deniz papağanı avcısı köpeklerin, bu hayvanları avlamaya yatkın kılan çok sayıda anatomik özellikleri vardır. Deniz papağanı İzlanda'da gayriresmî olarak ülkenin arma yani sembol hayvanı olarak kabul edilir.

Faroe Adaları'nda yerlilerin Lundi diye adlandırdıkları kuş, İzlanda'da olduğu gibi aynı metotla yakalanır. Burada da milli lezzet olarak kabul edilir ve konservelerde satılır. Dik kayalıkların olduğu her yerde Lundi kolonileri bulunur. Özellikle iyi olarak en yakın mesafeden (ürkektir ve bir insanın yaklaşmasına yaklaşık 2 metreye kadar izin verir) Faroe'deki kuş cenneti Mykines Adası'nda gözlemlenebilir. Etileyici olan, tamamen gürültüsüz uçuşudur. Mykines kayalıklarındaki sürülerin iniş esnasında biraz beceriksiz olan kuşlarını, çevrede uçuşurken, tek bir ses duymadan görmek mümkündür.

Shetland Adaları'nda deniz papağanları Tammy Norie olarak adlandırılırlar.
İrlanda'nın batı sahilinin önlerinde bulunan küçük kayalık ada Skellig Michael'da da Haziran/Temmuz aylarında bir deniz papağanı kolonisi kuluçka yapar. İrlanda'da Puffins olarak adlandırılırlar. irlanda'nın diğer sahil ve adalarında da koloniler bulunur. Tam olarak puffin bu kuşun cins tanımlamasıdır ve deniz papağanı aslında İngilizcede atlantic puffin veya common puffin olarak geçer.
İskoçya'da deniz papağanları ülke açıklarındaki birçok yerleşim olmayan adada (örn. Isle of May veya Lunga veStaffa) kısmen büyük sayılar halinde (Isle of May'de 40.000 çift civarı) yuva kurarlar. Yine de Büyük Britanya'nın en büyük kolonisi uzakta bulunan Hebridler'in batısındaki ada grubu St Kilda 'dadır. Ana karada da zor ulaşılan sahil kesimlerde (John O'Groats'daki Duncansby Head veya Durness'deki Faraid Head) bulunurlar.
İngiltere'nin kuzeydoğusunda Seahouses'a yakın Farne Adaları'nda büyük bir deniz papağanı kolonisi vardır. Ayrıca Isle of Man ve Kanarya Adaları'nı mesken edinmiş koloniler de mevcuttur.
Pembrokeshire sahilleri önündeki adalarda, en başta Skomer olmak üzere düzenli olarak yuva yaparlar.
Bretagne'de küçük bir nüfus, Sept Iles önlerindeki Perros Guirec şehrinde tek bir hat üzerinde yoğunlaşmıştır.
Atlas Okyanusu'nun diğer yanında Newfoundland ve Labrador'da „Puffin“ resmî bir semboldür.
Batı Norveç'in Runde Adası'nda yaklaşık 100.000 çift deniz papağanı bulunur ki bu İskandinavya'nın en güneydeki kolonisidir. Diğer kuluçka kolonileri, en başta Røst, Lofoten Adaları ve Varanger Yarımadası 'ndadır.
Björnöya, Jan Mayen ve küçük koloniler halinde Grönland, ayrıca Newfoundland, Yeni İskoçya, ABD eyaleti Maine'e kadar olan bazı diğer yerler de deniz papağanlarının yuva kuruduğu yerler arasındadır.

Deniz papağanları iyi dalgıçlar olup, genelde genç hayvanlara tarafından yakalanan sardalya türleri ve kum yılan balığı gibi balıklarla beslenirler. Yaşlı hayvanlar, zırhlarını güçlü gagaları ile sorunsuz kırabildikleri yengeçleri ve diğer kabukluları tercih ederler. Yavrular yuvayı terk ettikten sonra beslenilmezler ve yaşlı hayvanların yardımı olmadan kendi başlarına balık yakalamayı öğrenmek zorundadırlar. Deniz papağanları yakaladıkları balıkları, gagalarında çapraz olarak taşırlar ve böylece sudan çıkmak zorunda kalmadan avlarına devam edebilirler. Bu esnada balıklar, dil yardımıyla tüm gaga boyu on kadar balık ile doluncaya kadar üst gagaya doğru bastırılır.

Deniz papağanları kuluçka toplulukları halinde yaşar ve doğal kavuklarda, genelde ise perdeli ayaklarının pençeleri ile çim toprak üzerinde kazıyarak kendi yaptıkları oyuk koridorlarda, tekli olarak kuluçka yaparlar. Çok sayıda ailenin bir giriş paylaştığı oyuk sistemleri, çapı yaklaşık 15 cm olan birkaç metre derinlikte olabilirler. Yuva, bir koridorun sonunda bulunur ve kazan şeklinde bir kovukla genişler. Bu kovukta kuru ot, bitki ve tüyler üzerinde yaklaşık 65 ile 70 mm kadar bir yumurta kuluçkalanır. Kuluçka süresi yaklaşık 35 gün kadar tutar ancak kısmen yumurta bırakıldıktan birkaç gün sonra başlar ve çok sakin geçer. Kuşlar bu süre boyunca kovuklarını pek terk etmezler. Bir kuluçka beraberliğinin işlevi, kendileri hiç yumurta bırakmayan genç kuşlar tarafından üstlenilen, bir nevi süt annelik görevi ile belirginleşir. Eğer bir anne, mesela av esnasında öldürülürse, kuluçkayı sürdürecek bir “yedek anne” anında devreye girer.
Son yıllarda yine de birçok kolonide (en başta Britanya Adaları ve Bretagne'de) civciv sayılarında dramatik bir gerileme tespit edilmiştir. Deniz papağanlarının ana avları kum yılan balıkları, denizlerin ısınmasıyla daha serin sulara çekildikleri için bu durum genelde iklim değişikliğinin etkileriyle ilişkilendirilir.

Türle ilgili Almanca bilgiler15 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hayvan ansiklopedisi8 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Reisebericht auf pervan.de
Kuş adası Runde Norveç24 Mart 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
IUCN Kırmızı Listesi'nde Fratercula arctica22 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Lundi-Cartoons von den Färöern21 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bubo bubo veya Puhu, Bubo cinsine bağlı yırtıcı bir baykuş türüdür.

Mikkola, türün irilerinde de üst gövde ağırlığı oranının değişmediğini, 4,6 kg (10 lb) ağırlığında, 3 cm (1,2 in) uzunluğunda olduğunu belirtir. Türün tipik kanat aralığı 131-188 cm (4 ft 4 in-6 ft 2 in) genişliğinde, irilerinin ise 2 m (6 ft 7 in) olabilme ihtimali vardır. Türün vücut uzunluğu toplamda 56 ila 75 cm (22 ila 30 in) aralıklarında değişkenlik gösterir. Dişilerin ağırlığı 1,75-4,6 kg (3,9-10,1 lb) arasında erkeklerin ise 1,2-3,2 kg (2,6-7,1 lb) aralığında değişir.

Bubo bubo türüne bağlı alttürler (2024): 

İber Yarımadası, İspanya, Portekiz, Fransa'nın güneyi, Allier, Lüksemburg, Belçika'nın güneyi ve batısı, Hollanda, nadiren de olsa Birleşik Krallık, Almanya, Çek Cumhuriyeti, Slovakya, Macaristan, Polonya, İsviçre, Avusturya, İtalya, Slovenya, Yunanistan, Bulgaristan, Romanya, Estonya, Finlandiya, İskandinavya, Norveç, İsveç, Danimarka, Rusya, Kazakistan, Afganistan, Gürcistan, Azerbaycan, Türkiye, İsrail, Irak, Ürdün, İran, Hindistan, Pakistan, Moğolistan, Çin, Kore ve Japonya'da dağılım gösterir.

Geceleri aktiftir. Güneşin batımından birkaç saat sonra ve doğuşundan birkaç saat öncesinde hareketlenir.

Linnaeus C., Systema Naturae per Regna Tria Naturae, Secundum Classes, Ordines, Genera, Species, cum Characteribus, Differentiis, Synonymis, Locis. Editio Decima 1, 1-824 doi:10.5962/bhl.title.542
Hay O. P. (1902), Bibliography and Catalogue of the Fossil Vertebrata of North America. Bulletin of the United States Geological Survey 179, 1-868
Boule M., De Villeneuve L. (1927) La grotte de l'Observatoire à Monaco, Archives de l'Institut de Paléontologie Humaine Mémoire 1, 1-113
Bedetti C., Pavia M. (2013) Early Pleistocene birds from Pirro Nord (Puglia, southern Italy), Palaeontographica Abteilung A 298, 31-53
Clements J. F., Schulenberg T. S., et al (2017), The eBird/Clements checklist of birds of the world: v2017
Gill, Frank, and Minturn Wright, 2006: null. Birds of the World: Recommended English Names. ix + 259.
DONÁZAR, J.A. (1988): Selección del hábitat de nidificación por el búho real en Navarra. Ardeola, 35: 233-245...DONÁZAR, J.A. y O. CEBALLOS (1988): Algunos datos sobre status, distribución y alimentación del Buho real en Navarra. En: Rapinyaires Mediterranis II, pp. 246–254. C.R.P.R. Barcelona...DONAZAR, J.A. y P. KALINAINEN (1997): Eagle Owl. In Hagemeijer, W.J.M. & Blair, M.J.. The EBCC Atlas of European Breeding Birds. Their distribution and abundance. T&AD Poyser. London...HIRALDO, F. et al (1975): Diet of the Eagle owl in Mediterranean Spain. Doñana Acta Vertebrata, 2: 161-177...HERNÁNDEZ, M (1989): Mortalidad del buho real en España. Quercus, 40: 24-25...MIKOLA, H. (edit.) (1995): Rapaces nocturnas de Europa. Edit. Perfils. Lérida...ZUBEROGOITIA, I. y L.F. CAMPOS (1999): Intensive census of nocturnal raptors in Biscay. Munibe, 49: 117-127

Eurasian eagle owl and other owl pictures
Eurasian eagle-owl Description, photos and calls
 Wikimedia Commons'ta Puhu ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Puhu ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Bayağı sarıasma (Oriolus oriolus), sarıasmagiller (Oriolidae) familyasından pembe gagalı, sarı renkli, ötücü bir kuş türü.

Erkeği göz alıcı derecede sarı ve kanatları siyah renkli, gagası pembedir. Dişisi erkeğine benzer ancak gagaya yakın siyahlıktan yoksundur ve göğsü siyah noktalıdır. birçoğunun renkleri daha yeşil, kuyruksokumları sarı, kanatları koyu renk ve alt tarafları açık renktir. Genç erkekler dişilerine çok benzerler ama bir tek gagalarından ayırt edilirler: gagaları pembedir.

İlkbaharda Türkiye'ye gelip sonbaharda Afrika’ya döner. Ormanlarda, bahçe ve parklarda yapraklarını döken yaşlı ağaç tepelerinde yaygın olarak bulunur. Uçuşu derin kanat vuruşları ile hızlıdır. Sesi gür ve flütümsüdür ve kısa perde değişiklikleri içerir: ‘ii-lo-vi’ ya da ‘viiidl-o’; ötüşü ise pes ve serttir: ‘şaaak’.

Bitki liflerinden ördüğü yuvasını ağaçların çatallı dallarının arasına kurar. 3-4 yumurta yumurtlar. Kuluçka süresi 14-15 gün kadardır. Bu devrede erkek dişisini yuvada besler.

Tırtıl ve meyve ile beslenir. Kiraz, üzüm ve incir temel besinleridir. Ayrıca dut, kavak, incir ve üzüm ağaçlarında da görebilirsiniz

Golden Oriole videos|Sarı asma videoları

Âdî serçe ya da bayağı serçe (Passer domesticus), serçegiller (Passeridae) familyasından coğrafi dağılımı çok geniş olan en yaygın ve en iyi tanınan serçe türü.

Uzunluğu 14 cm, rengi uzaktan bakıldığında grimsi kahverengidir. Ama erkekler yakından bakıldığında oldukça canlı renkleri ile dikkat çeker. Tepelerinde kızıl kahverengi tüylerle sınırlanmış gri bir bölge, gerdan ve göğüslerinde siyah bir leke vardır. Siyah leke büyüdükçe serçenin saygınlığı artar. Dişiler ve gençlerin tüyleri daha soluk renkli, alt bölümleri ise lekesizdir.

Bayağı serçe sıcak bölgelerde hemen hemen tüm yıl boyunca üreyebilir. Saçak altlarına, duvar çıkıntılarına, oyuklara, ağaç ve çalılara çırpıdan yaptıkları oldukça özensiz yuvalarını tüy ve yünle döşer, bu yuvaya 4-9 yumurta bırakırlar.Kuluçka dönemleri kümes hayvanlarından daha kısa zaman sürer. Genelde 1,5 hafta kuluçkada kalırlar yani 10 gün süreyle kuluçkada yatarlar.

Anavatanı Avrasya ve Kuzey Afrika olmakla birlikte Güney Amerika dışında yeryüzünün hemen her yerine götürülmüştür. Kuzey Amerika'da ilk kez 1852'de New York'un Brooklyn semtindeki bir mezarlığa getirilmiş, yüz yıl geçmeden tüm kıtaya yayılmıştır. Bayağı serçe insanlarla iç içe yaşayan, büyük küçük tüm yerleşim birimlerinde, tarlalarda ve bahçelerde görülebilen bir türdür.

Bayağı sülün (Phasianus colchicus), sülüngiller (Phasianidae) familyasından bir kuş türü.

Cinsin adı olan Phasianus Latincede sülün anlamına gelmektedir. Türün adı olan colchicus ise Latincede Kolhis'in (günümüzde Gürcistan) anlamına gelmektedir. Kolhis, sülünün Avrupalılara tanıtıldığı bir Karadeniz ülkesiydi.

Vücut kuş tüyü, yeşil, mor ve beyaz işaretlerle parlak altın ve kahverengi çizgilidir.
Dişi, kesinlikle gösterişli değildir, her yeri daha soluk benekli kahverengi bir kuş tüyüyle kaplıdır ve 20 cm civarı bir kuyrukla 53-63 santimetre uzunlukta ölçülür. Yavru kuşların, daha kısa bir kuyrukla dişi gibi görünüşü vardır.
Japon sülünü (Phasianus versicolor), bayağı sülüne çok benzerdir ama erkeklerin, koyu yeşilimsi kuş tüyü vardır ve dişiler daha koyu renktir.
Yaklaşık 30 alt türü ve 5 grubu vardır.

Kuşlar, ormanlık bölge, çiftlik arazileri, çalılık ve sulak arazilerde bulunur.
Doğal habitatında bayağı sülün, otlakta dağınık ağaçlarla yakın suda yaşar.
Dünya üzerinde Avrasya'ya özgün bir tür olmakla birlikte Türkiye'de en çok Zonguldak, Sinop, Samsun civarında görülürken İstanbul'da Beykoz bölgesinde de yaşadıkları bilinir

Sülünler bulunduğu habitatlardan da kaynaklı meyve, tahıl, tohum yemenin yansıra bazı omurgasız canlılar ile beslenir.

Türk Edebiyatı'nda sıkça saltanatı, ölümsüzlüğü, güzelliği betimlemek için kullanılır. Bunun yanında bolca ‘aşık-sevgili’ ikilemesinin tasviri olarak da karşımıza çıkar.

BirdLife International (2004). Phasianus colchicus. Tehlike altında olan türlerin 2006 IUCN Kırmızı Listesi. IUCN 2006. 09 Mayıs 2006 tarihinde alınmıştır.

Baykuş, baykuşgiller takımında yer alan, etobur beslenen ve gece avlanan yırtıcı kuş türlerinin genel adıdır. Çoğu baykuş gece avlansa da, gündüz aktif olup gece dinlenen bazı baykuş türleri de vardır.

Başları büyük ve tüylüdür. Kuyrukları kısa olmakla beraber, kanatları enli ve uzundur. Bir kısmının kanat açıklığı, bir adam boyuna ulaşır. Serçe kadar küçük olanları da vardır. Gagaları kıvrık, pençeleri keskin, kanca tırnaklı ve döner parmaklıdır. Kuvvetli pençeleri adeta avına kenetlenir.
Baykuşlar tam bir sessizlik içinde avlanır. Bütün vücudu yumuşak ve ince tüylerle kaplıdır. Tüyler, uçuş sırasında tabii bir susturucudur. Uçuş esnasında kanatlarının “pırpır” sesi duyulmaz. İri gözleri, başlarının yanında değil önündedir. Aşırı büyüklükteki gözleri, göz oyuğunda hareket edemez. Araba farı gibi yuvalarında sabittir. Baykuşlar boynunu 270 derece çevirerek panoramik bir görüş sağlayarak çevresini kontrol edebilir. Dişi baykuş erkeklerinden daha iri olup, 2-10 yumurta yumurtlarlar. Kuluçka süresi 30-40 gündür. Yumurtadan çıkan yavruların göz ve kulakları kapalıdır. Yavruların yuvada kalma süresi farklıdır.

“Al purple” yani “mor ışık görüntüsüne” sebep olan kimyasal bir madde bulunur. Rod hücreleri, en küçük bir ışığı bile kimyasal bir sinyale çevirirler. Böylece insanın sadece bir ışık parıltısını fark ettiği yerde baykuş buradaki cismi bütün teferruatı ile görür. Bütün kuşlarda üst göz kapağı alttakine geldiği halde baykuşlarda olay tersinedir. Mavi rengi görebilen tek kuş türüdür.

Baykuşların görme ve işitme kabiliyetleri son derece hassastır. Çok az ışıkta avlarını yakalayabildikleri gibi, zifiri karanlıkta da işitme duyularıyla yerini tespit ederek yakalarlar. Kulakları, en küçük hışırtıyı işitebilecek duyarlıktadır. Hassas kulaklarıyla, gecenin sessizliğinde uçan pervanenin kanat sesini veya bir tohumun çiğnenişini, hatta tam sessizlikte düşen iğnenin sesini bile işitebilirler.
Baykuşun geniş yüzü, nispeten sert ve kavisli tüylerle kaplıdır. Tüyler bir kepçe gibi sesleri toplar ve kulağa yansıtır. Bazı baykuş cinslerinin kulak delikleri öyle büyüktür ki, başın yan tarafını tamamen kaplar. Ayrıca baykuşların başı geniştir ve kulakları diğer kuşlara göre birbirinden daha uzaktır. Böylece ses dalgası bir kulağa çarptıktan sonra diğerine gelir. Baykuş bu son derece küçük zaman aralığı içinde sesin geldiği yönü tayin eder. Baykuşların ilginç özelliklerinden biri de kulaklarının perdeli oluşudur. İstedikleri zaman açar, istediklerinde kaparlar. Dinlenme halinde ve yavaş uçuşlarında kulak perdesini açar, hızlı uçuşlarında ise kaparlar.

Hayvanlar Ansiklopedisi. Parıltı Yayıncılık. 2013. ss. 219-220. ISBN 978-605-100-090-9.

Bağırtlak, Pterocliformes takımında yer alan tek familya Pteroclidae içinde sınıflandırılan kuşlardır.
Sistematikdeki yeri değişkenlik gösteren bir gruptur.1 Daha önceleri güvercinler takımı içerisinde yer almışlardır.
Eskidünya'da yayılış gösterirler. Stepler ve çöller bulundukları yerlerdir. Tohumlarla beslenirler. Tavukların genel davranışlarını gösterirler. Suyu emerek içerler. Arka parmakları ya kısa ya da yoktur.

Kâşgarlı Mahmud tarafından bağırlak (بغرلق) biçiminde kayda geçirilen kuşun adı bağırmak ya da bağırtmak fiilinden gelmez; bağır ismine -lak/lek ekiyle kurulmuştur. Çünkü, insandan uzak bozkırlarda, kurak alanlarda kuluçkaya yatar. Erkekleri karın (= bağır) tüylerini suya batırarak su depolarlar ve bu şekilde uzun mesafeler uçarak yuvadaki yavrulara su götürürler. Kuşu yuvasında gözlemlemek zordur. En kolay gözlemlenebildiği yerler, avcıların pusuya yattığı su birikintileridir. Kuşun bağrını suya daldırıp çıkarması çok kolay gözlemlenen tipik davranıştır ve halkımız da adını buna dayanarak koymuştur.

Cins Syrrhaptes
Syrrhaptes tibetanus
Paçalı bağırtlak (Syrrhaptes paradoxus)
Cins Pterocles
Kılkuyruk bağırtlak (Pterocles alchata)
Pterocles namaqua
Kahverengi karınlı bağırtlak (Pterocles exustus)
Benekli bağırtlak (Pterocles senegallus)
Bayağı bağırtlak (Pterocles orientalis)
Taçlı bağırtlak (Pterocles coronatus)
Pterocles gutturalis
Pterocles burchelli
Pterocles personatus
Pterocles decoratus
Küçük bağırtlak (Pterocles lichtensteinii)
Pterocles bicinctus
Pterocles indicus
Pterocles quadricinctus

Bağırtlak videoları

Taksonomi, kategorizasyon veya sınıflandırma uygulaması ve bilimidir.
Taksonomi (veya taksonomik sınıflandırma), nesnelerin gruplar veya türler halinde organize edildiği bir sınıflandırma şeması, özellikle de hiyerarşik bir sınıflandırmadır. Diğer şeylerin yanı sıra, bir taksonomi, kullanıcıların aradıkları bilgileri daha kolay bulabilmeleri için bir kütüphane sınıflandırma sistemi veya bir arama motoru taksonomisi gibi bilgileri (belgeler, makaleler, videolar vb. olarak saklanan) düzenlemek ve dizine eklemek için kullanılabilir. Birçok taksonomi hiyerarşidir (ve dolayısıyla içsel bir ağaç yapısına sahiptir), ancak hepsi öyle değildir.
Başlangıçta, taksonomi yalnızca organizmaların kategorize edilmesine veya organizmaların belirli bir kategorizasyonuna atıfta bulunmuştur. Daha geniş, daha genel bir anlamda, nesnelerin veya kavramların kategorize edilmesinin yanı sıra böyle bir kategorizasyonun altında yatan ilkelere de atıfta bulunabilir. Taksonomi, "takson" olarak bilinen taksonomik birimleri düzenler."
Taksonomi, bir bütünün parçalarının kategorize edilmesiyle ilgilenen meronomiden farklıdır.

Bu sözcük 1813 yılında İsviçreli botanikçi A. P. de Candolle tarafından türetilmiştir ve Yunanca τάξις, taxis 'düzen' ve νόμος, nomos 'yasa' sözcüklerinin Fransızca -o- biçimiyle birleştirilmesinden düzensiz olarak oluşturulmuştur; düzenli biçim Yunanca ταξινομία'nın yeniden ödünç alınmasında kullanıldığı gibi taksinomi olacaktır.

Vikipedi kategorileri, otomatik yöntemlerle çıkarılabilen bir taksonomi oluşturur. 2009 yılı itibarıyla, WordNet gibi hesaplamalı sözlükler gibi elle oluşturulmuş bir taksonominin Vikipedi kategori taksonomisini geliştirmek ve yeniden yapılandırmak için kullanılabileceği gösterilmiştir.
Daha geniş bir anlamda taksonomi, ağ yapıları gibi ebeveyn-çocuk hiyerarşileri dışındaki ilişki şemaları için de geçerlidir. Bu durumda taksonomiler birden fazla ebeveyni olan tek bir çocuğu içerebilir, örneğin "Araba" hem "Araç" hem de "Çelik Mekanizmalar" ebeveynleriyle birlikte görünebilir; ancak bazılarına göre bu sadece "araba "nın birkaç farklı taksonominin parçası olduğu anlamına gelir. Bir taksonomi aynı zamanda basitçe şeylerin türlerinin gruplar halinde düzenlenmesi veya alfabetik bir liste olabilir; ancak burada kelime dağarcığı terimi daha uygundur. Bilgi yönetimindeki mevcut kullanımda, taksonomiler ontolojilerden daha dar olarak kabul edilir çünkü ontolojiler daha çeşitli ilişki türlerini uygular.
Matematiksel olarak, hiyerarşik bir taksonomi, belirli bir nesne kümesi için sınıflandırmaların bir ağaç yapısıdır. Aynı zamanda içerme hiyerarşisi olarak da adlandırılır. Bu yapının en üstünde, tüm nesneler için geçerli olan tek bir sınıflandırma, yani kök düğüm bulunur. Bu kökün altındaki düğümler, toplam sınıflandırılmış nesneler kümesinin alt kümeleri için geçerli olan daha spesifik sınıflandırmalardır. Akıl yürütme süreci genelden daha özele doğru ilerler.
Buna karşın, hukuki terminoloji bağlamında, açık uçlu bağlamsal bir taksonomi kullanılır; bu taksonomi yalnızca belirli bir bağlama göre geçerlidir. Hukuk alanından alınan senaryolarda, hukuki terimlerin açık dokusuna ilişkin resmi bir açıklama modellenir ve bu da bir kavramın anlamlarının "çekirdek" ve "penumbra "sına ilişkin çeşitli kavramlar önerir. Muhakeme süreci özelden genele doğru ilerler.

Antropologlar, taksonomilerin genellikle yerel kültürel ve sosyal sistemlere gömülü olduğunu ve çeşitli sosyal işlevlere hizmet ettiğini gözlemlemişlerdir. Halk taksonomileri üzerine belki de en bilinen ve etkili çalışma Émile Durkheim'ın Dini Hayatın İlkel Biçimleri adlı eseridir. Halk taksonomilerinin (birkaç on yıllık ampirik araştırmanın sonuçları da dahil olmak üzere) daha yakın tarihli bir incelemesi ve bilimsel taksonomi ile ilişkilerinin tartışılması Scott Atran'ın Doğa Tarihinin Bilişsel Temelleri adlı kitabında bulunabilir. Organizmaların halk taksonomilerinin, en azından daha büyük ve belirgin türler için, bilimsel sınıflandırmayla büyük ölçüde uyuştuğu görülmüştür; bu da halk taksonomilerinin yalnızca faydacı özelliklere dayandığı anlamına gelmez.
On yedinci yüzyılda Alman matematikçi ve filozof Gottfried Leibniz, on üçüncü yüzyılda yaşamış Mayorkalı filozof Ramon Llull'un Ars generalis ultima (sabit bir dizi fikri bir araya getirerek prosedürel olarak kavram üretmeye yarayan bir sistem) adlı eserini takip ederek, insan düşüncesinin bir alfabesini geliştirmeye çalıştı. Leibniz, characteristica universalis'inin tüm kavramsal düşünceleri ifade edebilecek bir "cebir" olmasını amaçlamıştır. Böyle bir "evrensel dil" yaratma kavramı 17. yüzyılda, özellikle de İngiliz filozof John Wilkins tarafından, Roget's Thesaurus'taki sınıflandırma şemasının nihai olarak türetildiği Gerçek Bir Karaktere ve Felsefi Bir Dile Doğru Bir Deneme (1668) adlı çalışmasında sıklıkla incelenmiştir.

Biyolojide taksonomi, organizmaların tanımlanması, tanımlanması, isimlendirilmesi ve sınıflandırılmasını kapsar. Taksonominin kullanım alanları şunları içerir:

Alfa taksonomi, yeni türlerin, alt türlerin ve diğer taksonların tanımlanması ve temel sınıflandırılması
Linnaean taksonomisi, Carl Linnaeus'un orijinal sınıflandırma şeması
seviye temelli sınıflandırmanın aksine sıralama temelli bilimsel sınıflandırma
Evrimsel taksonomi, geleneksel Darwinci sonrası hiyerarşik biyolojik sınıflandırma
Sayısal taksonomi, sayısal algoritmalar kullanan çeşitli taksonomik yöntemler
Fenetik, genel benzerliğe dayalı olarak türleri sıralama sistemi
Filogenetik, organizmaların varsayılan atasal soyuna dayanan biyolojik taksonomi
Bitki taksonomisi
Virüs sınıflandırması, virüsler için taksonomik sistem
Bireyler veya gruplar tarafından kendi çevrelerinin halk taksonomisi, tanımı ve organizasyonu
Nozoloji, hastalıkların sınıflandırılması
Toprak sınıflandırması, toprakların sistematik kategorizasyonu

İşletme ve ekonomide taksonominin kullanım alanları şunlardır:

Kurumsal taksonomi, bir işletme, kuruluş veya idarenin ilgi alanına giren varlıkların hiyerarşik sınıflandırması
Ekonomik taksonomi, ekonomik faaliyetler için bir sınıflandırma sistemi
Küresel Endüstri Sınıflandırma Standardı, MSCI ve Standard & Poor's (S&P) tarafından geliştirilen bir endüstri taksonomisi
Endüstri Sınıflandırması Benchmark, Dow Jones ve FTSE tarafından başlatılan bir endüstri sınıflandırması taksonomisi
Uluslararası Standart Sanayi Sınıflaması (ISIC), ekonomik verilerin sınıflandırılmasına yönelik bir Birleşmiş Milletler sistemi
Kuzey Amerika Sanayi Sınıflandırma Sistemi (NAICS), Kanada, Meksika ve Amerika Birleşik Devletleri'nde kullanılır
Pavitt'in Taksonomisi, firmaların temel inovasyon kaynaklarına göre sınıflandırılması
Standart Endüstriyel Sınıflandırma, endüstrileri dört basamaklı bir koda göre sınıflandıran bir sistem
Birleşik Krallık Ekonomik Faaliyetlerin Standart Sanayi Sınıflandırması, ekonomik faaliyet türüne göre bir standart sanayi sınıflandırması
Sürdürülebilir faaliyetler için AB taksonomisi, Avrupa Yeşil Anlaşması bağlamında hangi yatırımların çevresel olarak sürdürülebilir olduğunu açıklığa kavuşturmak için oluşturulan bir sınıflandırma sistemi.
Kayıt yönetimi taksonomisi, bir kuruluş içinde yapılandırılmamış içeriğin sınıflandırılmasının dayandığı veri temsili.
XBRL Taksonomisi, eXtensible Business Reporting Language
SRK taksonomisi, işyeri kullanıcı arayüzü tasarımında kullanılır

Vegas ve arkadaşları, taksonomilerin kullanımı yoluyla yazılım mühendisliği alanındaki bilgiyi ilerletmek için ikna edici bir durum ortaya koymaktadır. Benzer şekilde, Ore ve arkadaşları da yazılım mühendisliği ile ilgili konularda taksonomi oluşturma yaklaşımına yönelik sistematik bir metodoloji sunmaktadır.
Yazılım testi araştırmalarında teknikleri, araçları, kavramları ve artifaktları sınıflandırmak için çeşitli taksonomiler önerilmiştir. Aşağıda bazı örnek taksonomiler verilmiştir:

Model tabanlı test tekniklerinin taksonomisi
Statik kod analiz araçlarının taksonomisi
Engström ve arkadaşları, yazılım testi alanında çalışan araştırmacılar ve uygulayıcılar arasındaki iletişimi güçlendirmek için bir taksonominin kullanılmasını önermekte ve değerlendirmektedir. Ayrıca, taksonominin kullanımını kolaylaştırmak ve teşvik etmek için web tabanlı bir araç geliştirmişlerdir. Araç ve kaynak kodu genel kullanıma açıktır.

Flynn taksonomisi, komut düzeyinde paralellik yöntemleri için bir sınıflandırma
Folksonomi, kullanıcının etiketlerine dayalı sınıflandırma
Arama motorları için taksonomi, dikey bir alan içinde aramanın alaka düzeyini artırmak için bir araç olarak kabul edilir
ACM Bilgi İşlem Sınıflandırma Sistemi, Association for Computing Machinery tarafından bilgi işlem için geliştirilmiş bir konu sınıflandırma sistemi

Taksonominin eğitimdeki kullanımları şunları içerir:
Bloom taksonomisi, eğitim bağlamında öğrenme hedeflerinin standartlaştırılmış bir kategorizasyonu
Öğretim Programlarının Sınıflandırılması, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki yükseköğretim kurumlarındaki akademik disiplinlerin bir taksonomisi
Matematik Konu Sınıflandırması, Mathematical Reviews ve Zentralblatt MATH'ın kapsamına dayanan alfanümerik bir sınıflandırma şeması
SOLO taksonomisi, Biggs ve Collis Tax tarafından önerilen Gözlenen Öğrenme Çıktısının Yapısı

Güvenlikte taksonomi kullanımları şunları içerir:

Güvenlik taksonomisi, güvenlik ve sağlık hizmetleri alanlarında kullanılan standartlaştırılmış bir terminoloji seti
İnsan Faktörleri Analiz ve Sınıflandırma Sistemi, bir kazanın insan kaynaklı nedenlerini belirlemeye yönelik bir sistem
İsviçre peyniri modeli, Dante Orlandella ve James T. Reason tarafından ortaya atılan risk analizi ve risk yönetiminde kullanılan bir model
Gizli Olay Raporlama ve Analiz Sistemi'ndeki (CIRAS) demiryolu olaylarının taksonomisi

Askerî taksonomi, çeşitli askeri operasyon ve ekipman türlerini tanımlayan bir dizi terim
Moys Sınıflandırma Şeması, Elizabeth Moys tarafından hukuk için geliştirilmiş bir konu sınıflandırması

Drummond Rennie ve ortak yazarlar, Amerikan Tıp Derneği Dergisi JAMA'da 1997 yılında yayınlanan bir mak

Bucerotidae, Bucerotiformes takımına bağlı bir hayvan familyasıdır. Bu familyada yer alan türler, üstgagalarından yukarı uzayan boynuzsu çıkıntı ile tanınır ve gagalar genelde rengarenk olur. Yayılım alanları Afrika kıtasının Sahra çölünün güneyindeki kısmından, Filipinler ve Solomon Adaları'na kadar bir alanı kapsar. Hepçildir; meyve, böcek ve küçük hayvanlarla beslenirler.

Bucerotidae familyasına bağlı cinsler (2023):

Kemp, Alan C. & Woodcock, Martin (1995): The Hornbills: Bucerotiformes. Oxford University Press, Oxford, New York. 0-19-857729-X
Maclean, Gordon Lindsay & Roberts, Austin (1988): Roberts' Birds of Southern Africa (Revised Edition). Hyperion Books. 1-85368-037-0
Wallace, Alfred Russel (1863): "The Bucerotidæ, or Hornbills". The Intellectual Observer June 1863: 309–316.
Zimmerman, Dale A., Turner, Donald A., & Pearson, David J. (1999): Birds of Kenya and Northern Tanzania (Field Guide Edition). Princeton University Press. 0-691-01022-6

Hornbill videos on the Internet Bird Collection
ITIS Taxonometric Report Data
Birds of India website
Hornbill Conservation: Hornbill Specialist Group, IUCN.
Narcondam Island Wildlife Sanctuary 4 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Things to Know About Hornbills
 Wikimedia Commons'ta Bucerotidae ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Bucerotidae ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Casuariiformes, büyük ve uçamayan kuşları içeren bir takımdır. Avusturalya'da soyu devam eden dört türü bulunmaktadır. Casuariidae familyası takımın alt grubudur.

Casuariiformes (Sclater, 1880) Forbes 1884

?†Diogenornis - Alvarenga, 1983
†Diogenornis fragilis Alvarenga, 1983
Casuariidae Kaup, 1847 (emular ve tepeli deve kuşları)
†Emuarius Boles, 1992 (emu - tepeli deve kuşları)
†E. gidju (Patterson & Rich 1987) Boles, 1992
†E. guljaruba Boles, 2001
Casuarius (Linnaeus 1758) Brisson, 1760 (tepeli devekuşları)
†C. lydekkeri Rothschild, 1911
C. casuarius (Linnaeus, 1758) Brisson, 1760
C. unappendiculatus Blyth 1860
C. bennetti Gould, 1857
C. b. westermanni (Sclater, 1874)
C. b. bennetti Gould, 1857
Dromaius Huxley, 1868 (emular)
Dromaius Vieillot, 1816
†D. ocypus Miller, 1963
†Dromaius arleyekweke (Yates & Worthy 2019)
D. novaehollandiae (Latham, 1790) Vieillot 1816 (emu)
†D. n. minor Spencer, 1906
†D. n. baudinianus Parker, 1984
†D. n. diemenensis (Jennings, 1827) Le Souef, 1907
D. n. novaehollandiae (Latham, 1790)

Casuarius casuarius ya da Türkçesiyle güney tepeli devekuşu, Casuarius kuş cinsinin en yaygın türüdür. Taksonomide koşucu kuşlar alt sınıfı arasında gösterilirler. Yeni Gine'nin tropik ormanlarında (Papua Yeni Gine ve Endonezya), Aru adalarında ve kuzeydoğu Avusturalya'nın yerel türleri arasındadır.
Koşucu kuşlar arasında bulununan tür devekuşu ve emu türlerinden sonra yaşayan en büyük üçüncü kuş türüdür ve uçma kabiliyeti yoktur. C. bennetti, C. unappendiculatus ve C. lydekkeri türün en yakın akrabalarıdır. Türün İngilizce ismi Malay dilindeki kĕsuari kelimesinden türemiştir.
Genellikle meyvelerle beslenirler. Buna rağmen tüm türleri omnivordur ve sürüngenler, bitki kökleri, mantarlar, küçük omurgalılar, omurgasızlar gibi geniş bir beslenme çeşitliliğine sahiptir. Bu beslenme davranışı sayesinde yağmur ormanlarındaki tohumların dağılmasına yardımcı olmaktadır. Tepeli devekuşları insanlara karşı oldukça çekingen davranış gösterir ancak nadiren de olsa kışkırtıldıklarında insanlara saldırabilirler ve pençeleriyle ölümcül olabilecek kadar ağır yaralamalara sebebiyet verebilmektedirler. Bu yüzden tepeli devekuşu genellikle dünyanın en tehlikeli kuşu olarak anılır.

Yağmur kuşları (Latince: Charadriiformes), kuşlar sınıfına ait bir takımdır.
Çok değişik yaşam alanları olan kuşlardır. Vücut yapıları değişiktir. Sulara yakın ya da bağımlı olarak yaşarlar. Takım üyelerinin çok fazla ortak özellikleri yoktur.

Gagaları çeşitli uzunluktadır. Bazı türlerde düz, ince uzun, bazılarında kıvrıktır. Genellikle su kenarlarında yaşarlar. Fakat bacak yapısı bakımından steplere, çöl iklimine de uyum gösterenleri vardır. Denizle ilişkili yaşayanlarda tuz bezi gelişmiştir. Çoğunlukla hayvansal beslenirler. Yüzeyden balık toplamak suretiyle, dalarak, başkalarının besinlerini çalarak, yumuşakçaların kabuklarını açarak beslenirler. Yumurtalarını her zaman taşlar ve midye kabukları ile birlikte bırakırlar ve çoğunlukla erkek ve dişi birlikte kuluçkaya yatar.

Çullukgiller — Scolopacidae
Boyalı su çulluğugiller — Rostratulidae
Jakanagiller — Jacanidae
Thinocoridae
Pedionomidae
Martıgiller — Laridae
Rhynchopidae
Sumrugiller — Sternidae
Dalıcımartıgiller — Alcidae
Korsanmartıgiller — Stercorariidae
Bataklık kırlangıcıgiller — Glareolidae
Dromadidae
Üç parmaklı bıldırcıngiller — Turnicidae
Kocagözgiller — Burhinidae
Kıngagagiller — Chionididae
Pluvianellidae
Ibidorhynchidae
Kılıçgagagiller — Recurvirostridae
Poyraz kuşugiller — Haematopodidae
Yağmurcungiller — Charadriidae

Leylekgiller ya da Ciconiidae, kendilerine özgü Ciconiiformes takımında sınıflandırılan, sulak alanlarda yaşayan, leylek diye bilinen kuşları kapsayan bir familyadır.
Familya, 6 cins ve buna bağlı yaşayan 19 türden oluşur.
Uzun boyunlu, kalın gagalı, sığ sularda yaşayan kuşlardır. Akrabaları balıkçıllara göre dünyanın daha ılıman kesimlerinde ve daha kuru habitatlarda yaşarlar.
Leyleklerin östaki boruları yoktur, bu yüzden sesleri de yoktur. Yuvalama dönemlerinde gagalarını birbirine vurarak iletişimlerini sağlarlar. Türlerin bazıları göçmendir. Çoğunlukla kurbağa, balık, böcek, solucan ya da küçük kuşlar ve memelileri yiyerek beslenirler.
Türün yayılışı çok geniş bir coğrafya üzerindedir. Almanya'dan havalanan ve Prenses adı verilen Leylek, Türkiye (İstanbul-Hatay) üzerinden Güney Afrika Cumhuriyeti'ne gittiği tespit edilmiştir. Genellikle karadan yükselen sıcak hava akımını kullanarak daireler çizerek uçarlar. Nesli tehlike altında olmasa da yanlış insan yapılaşması ve sulak alanların kurutulması sonucunda Türkiye'deki sayıları azalmaktadır.
Avrasya'da üreyen leylek (Ciconia ciconia) Afrika'nın güney kesimlerinde kışlar. Boyu yaklaşık 100 cm, kanat uçma tüyleri siyah, öbür tüyleri beyaz, gagası uzun ve bacakları kırmızıdır. Boyunlarını öne uzatarak oldukça yavaş uçar ve havada geniş daireler çizerek süzülür.
Leylekler çatılara özellikle de bacaların tepesine yuva yaparlar. Bazı ülkelerde insanlar uğur getirdiğine inandıklarından leylekleri çekmek için damlarına kazıklar üzerine tekerlekler koyarlar. Leylek çiftleri çalı çırpı ve topraktan yaptıkları tepsi biçimindeki yuvalarını otla döşerler. Yuva her yıl yeni eklemeler yapıldığından çok büyür.
Dişiler yuvaya genellikle beyaz dört yumurta bırakır. Erkek ve dişi yavrularını büyük ölçüde, yiyip kısmen sindirdikleri besinleri kusarak beslerler. Yavrular anne ve babalarını gördüklerinde gagalarını takırdatmaya başlarlar.
Leylekler uzak yerlere göç eden kuşların en iyi bilinenidir. Avrupa'da ve Türkiye'de üreyen bu leylekler kışı Afrika'da geçirirler. Göç sırasında sıcak hava akımlarından yararlanır, olabildiğince kara üzerinden uçabilmek için kıtadan kıtaya özellikle İstanbul, Çanakkale ve Cebelitarık boğazlarından geçerler.
Bilhassa Avrupa'da yoğun tarıma geçilmesi nedeniyle leyleklerin beslenebilecekleri çayırlık ve sulak alanların azalması, Afrika'da ise tarım ilaçlarının yoğun bir şekilde kullanılması, geniş leylek sürülerinin yok olmasına neden olmuştur.
Avrasya ve Afrika'da yaşayan kara leylek (Ciconia nigra) beyaz karnı dışında mor yeşil parıltılı siyah tüyleriyle ak leylekten kolayca ayırt edilebilir. Daha ürek olan bu tür, ormanlık bölgelerde ürer ve kışı Afrika'da geçirir. Türkiye'deki üreme alanı Marmara ve Karadeniz bölgelerindeki ağaçlık bölgelerdir.
Leyleklerin iki değişik türü jabiru adıyla tanınır. Bunlardan Avustralya jabirusu (Xenorhynchus asiaticus) Avustralya'dan Hindistan'a kadar uzanan bölgede yaşar. Gövdesi beyaz ve yeşil, bacakları kırmızı, iri gagası siyahtır. Genellikle yalnız avlanmasıyla dikkat çeker. Amerika jaribusunun (jabiru mycteria)hafifce yukarıya kıvrılan çok kalın bir gagası vardır. Meksika'dan Arjantin'e kadar uzanan bölgede bulunur. Marabu (Leploptilos crumeniferus) en iri leylek türüdür. Afrika'da yaşayan bu türün boyu 1,5 metreye, kanat açıklığı 2,6 metreye ulaşır. Temel besinini oluşturan leşleri yemek için genellikle akbabalarla rekabete girişir ve çoğu kez galip gelir.

Yerkürenin kuzey yarısında, ekvator ile kuzey kutbu arasındaki bölgelerde havaların Nisan ve Mayıs aylarından itibaren ısınmaya başlamasıyla leylekler, sıcak yaz aylarını geçirmek için, soğuk kış aylarını geçirdikleri ülkelerden geri dönerler.
Yuvaya önce erkek leylek gelir. Çok telaşlı bir şekilde, geçen yıl bırakıp gittiği yuvayı çubuk ve otlarla onarıp yenilemeğe başlar. Takriben bir hafta sonra dişi leylek de erkek leylek tarafından onarılmış olan yuvaya döner ve hemen yerini alır.
Leyleklerin birbirlerini karşılama törenleri çok ilginç olur. Yuvanın sahibi erkek, dişisini karşılamak için kanatlarını hızla çırpar ve gagasıyla tıkırdar. Daha sonra etraflarına aldırmadan en güzel anlarını yaşamaya başlarlar. Baş döndüren bir yükseklikte gerçekleşen bu tutkulu sevgi gösterisinin meyveleri dört veya beş yumurta olur. Takriben dört ya da beş hafta sonra civcivler yumurtalarından çıkmaya başlarlar. İşte bundan sonra anne ve baba leylek için telaş başlar, baba leylek çığırtkan yavrularının beslenmeleri için gerekli solucan, çekirge ve sümüklü böcekler bulabilmek için harekete geçer, hatta bir süre sonra talep daha da artar; fare, kurbağa, balık ve yılanlar menüyü süslerler.
Baba leylek yavrularını beslemekle yükümlü iken, anne leylek kanatlarının altına alarak, yavrularını yağmur, fırtına ve kızgın güneş sıcağından korur.
Doğal yaşamın bir parçası olan Leylekler, bölgede havalar soğumaya başlar başlamaz, başka bölgelerden gelen diğer leyleklerle gökyüzünde birleşerek, seyredeğer bir görüntü oluşturduktan sonra, yolculuk rotaları olan Güney Afrika, Körfez, Süveyş ve İsrail'e doğru yola çıkarlar.

Anastomus
Ciconia
Ephippiorhynchus
Jabiru
Leptoptilos
Mycteria

Leylekgiller videoları18 Ekim 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Leylekler hakkında, ingilizce 2 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://web.archive.org/web/20070928030830/http://www.tauac.org/site/News2?page=NewsArticle&id=5639
http://www.kosektas.com/?pnum=413 25 Şubat 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Encyclopædia Britannica

Güvercingiller ya da Columbidae, Columbiformes takımında sınıflandırılan 300'e yakın güvercin ve kumru türü ile dodo (Raphus cucullatus) ve Pezophaps solitaria gibi soyu tükenmiş türleri içeren bir tek kuş familyasıdır.

Güvercingiller familyası içinde sınıflanan alt familya ve cinslerin listesi aşağıda sunulmuştur.

Oymak: Phabini
Cins: Gallicolumba (7 tür)
Cins: Geopelia (5 tür)
Cins: Geophaps (3 tür)
Cins: Henicophaps (2 tür)
Cins: Leucosarcia (wonga kumrusu)
Cins: Ocyphaps (tepeli bronz kumru)
Cins: Pampusana (13 tür; 2'sinin soyu yakın zamanda tükenmiş)
Cins: Petrophassa (2 tür)
Cins: Phaps (3 tür)
Oymak: Ptilinopodini
Cins: Alectroenas (4 tür)
Cins: Gymnophaps (4 tür)
Cins: Hemiphaga (2 tür)
Cins: Lopholaimus (başlıklı güvercin)
Cins: Phapitreron (4 tür)
Cins: Ptilinopus (47 tür)
Cins: Ducula (42 tür)
Cins: Megaloprepia (2 tür)
Cins: Ramphiculus (9 tür)
Cins: Cryptophaps (boz dağ güvercini)
Oymak: Raphini
Cins: Caloenas (Nikobar güvercini ve soyu tükenmiş Liverpool güvercini)
Cins: Didunculus (şahin gagalı güvercin)
Cins: Goura (4 tür)
Cins: Otidiphaps (Gura güvercini)
Cins: †Pezophaps (Rodrigez dodosu, y. 1730'da soyu tükenmiş)
Cins: †Raphus (dodo, 17. yüzyılın sonlarında soyu tükenmiş)
Cins: Trugon (yer güvercini)
Cins: †Microgoura (Choiseul Adası yer kumrusu, 20. yüzyılın başlarında soyu tükenmiş)
Oymak: Treronini
Cins: Treron (30 tür)
Oymak: Turturini
Cins: Chalcophaps (3 tür)
Cins: Oena (Kap kumrusu)
Cins: Turtur (5 tür)

Cins: Claravis (mavi yer kumrusu)
Cins: Paraclaravis (2 tür)
Cins: Columbina (9 tür)
Cins: Metriopelia (4 tür)
Cins: Uropelia (uzun kuyruklu yer kumrusu)

Cins: Aplopelia ()
Oymak: Columbini
Cins: Columba (34 tür; 2'sinin soyu yakın zamanda tükenmiş)
Cins: †Ectopistes (göçmen güvercin; 1914'ten beri soyu tükenmiş)
Cins: Macropygia (15 tür)
Cins: Nesoenas (3 tür; 1'inin soyu tükenmiş)
Cins: Patagioenas (17 tür)
Cins: Reinwardtoena (3 tür)
Cins: Spilopelia (2 tür)
Cins: Streptopelia (15 tür)
Cins: Turacoena (3 tür)
Oymak: Zenaidini
Cins: Geotrygon (9 tür)
Cins: Leptotrygon (Veragua bıldırcın kumrusu)
Cins: Leptotila (11 tür)
Cins: Zenaida (7 tür)
Cins: Zentrygon (8 tür)

Cins: Starnoenas (mavi başlı bıldırcın kumrusu)

Cins: †Arenicolumba Steadman, 2008 (Florida'da Miyosen of Florida)
Cins: †Rupephaps Worthy, Hand, Worthy, Tennyson, & Scofield, 2009 (Yeni Zelanda'da Miyosen)
Cins: †Tongoenas Steadman & Takano, 2020 (Tongan dev güvercini) (tarihöncesi, y.MÖ. 850– MÖ. 600'den beri soyu tükenmiş, Raphinae benzeri
Cins: †Natunaornis (Viti Levu dev güvercini) (tarihöncesi, y. MÖ. 3000'den beri soyu tükenmiş), Raphinae benzeri
Cins: †Bountyphaps Worthy & Wragg, 2008 (Henderson Adası güvercini) (tarihöncesi, y. MS. 1000'den beri soyu tükenmiş),), Raphinae benzeri
Cins: †Deliaphaps De Pietri, Scofield, Tennyson, Hand, & Worthy, 2017 (Zealandian dove, Miocene of New Zealand)
Cins: †Primophaps Worthy 2012 Avustralya'da Geç Oligosen
Cins: †Dysmoropelia Olson, 1975 (Saint Helena kumrusu) (tarihöncesi, Geç Pleistosen-Holosen'den beri soyu tükenmiş), Columbinae benzeri

Uluslararası güvercinler topluluğu 8 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Güvercin resim ve linkleri 13 Nisan 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Güvercin videoları30 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Confuciusornis, Çin'in Yixian ve Jiufotang Oluşumlarının Erken Kretase Dönemi'nden 125 ila 120 milyon yıl öncesine tarihlenen, ilkel, karga büyüklüğünde bir avialan cinsidir. Modern kuşlar gibi, Confuciusornis'in dişsiz bir gagası vardı, ancak Hesperornis ve Ichthyornis gibi modern kuşların yakın akrabaları dişliydi, bu da Confuciusornis ve canlı kuşlarda diş kaybının yakınsak bir şekilde meydana geldiğini gösteriyor. Gagası olduğu bilinen en eski kuştur. Adını Çinli ahlak filozofu Konfüçyüs'ten (MÖ 551-479) almıştır. Confuciusornis, Yixian Formasyonu'nda bulunan en bol omurgalılardan biridir ve birkaç yüz tam, eklemli örnek bulunmuştur.

Confuciusornis, toplam uzunluğu 50 santimetre (1,6 fit) ve kanat açıklığı 70 cm'ye (2,3 fit) kadar olan modern bir güvercin büyüklüğündeydi. Vücut ağırlığının 1,5 kilogram (3,3 lb) kadar veya 0,2 kg (0,44 lb) kadar az olduğu tahmin edilmektedir. C. feducciai, ortalama C. sanctus örneklerinden yaklaşık üçte bir daha uzundu.

Confuciusornis, bazal ve türetilmiş özelliklerin bir karışımını gösterir. Bir pygostyle (bir dizi kısa, kaynaşmış kuyruk omurundan oluşan bir kemik) ve kemikli bir göğüs kemiğine (göğüs kemiği) sahip kısa bir kuyruğu bulundurmadı bakımından Archaeopteryx'ten daha "gelişmiş" veya türetilmiştir, ancak ön ayaklarda büyük pençeleri tutması, kapalı bir göz yuvası olan ilkel bir kafatasına ve nispeten küçük bir göğüs kemiğine sahip olmasından dolayı modern kuşlardan daha bazal veya "ilkel"dir. İlk başta bazal özelliklerin sayısı abartılmıştı: Hou, 1995'te uzun bir kuyruğun var olduğunu varsaydı ve çene kemiklerindeki oyukları küçük dejenere dişler zannetti.

Confuciusornis'in kanat tüyleri görünüşte uzun ve moderndi. 0,5 kilogramlık bir bireyin birincil kanat tüyleri 20.7 santimetre uzunluğa ulaştı. En uzun beş birincil tüy (remiges primarii) elin 3½ katından daha uzundu ve herhangi bir canlı kuşunkinden nispeten daha uzundu, buna karşılık alt kolun ikincil tüyleri ise oldukça kısaydı. En dıştaki birincil, en dıştaki ikinci birincilden çok daha kısaydı ve nispeten yuvarlak, geniş bir kanat oluşturuyordu. Kanat şekli, yaşayan kuşlar arasında bulunan herhangi bir özel şekle uymaz. Birincil tüyler, değişen derecelerde asimetrikti ve özellikle en dıştaki birincillerde böyleydi. Üst kolun üçüncülleri taşıyıp taşımadığı belli değil. Bazı örneklerde kanat tüylerinin üst kısmını örten örtü tüyleri, bazı örneklerde ise vücudun kontur tüylerini korumuştur.

Confuciusornis'in filogenetik pozisyonunun mevcut standart yorumu bu kladogramda gösterilebilir:

Yakın bir akraba olan confuciusornithid Changchengornis hengdaoziensis de Yixian Formasyonu'nda yaşıyordu. Changchengornis ayrıca birkaç daha gelişmiş enantiornithine kuşunda olduğu gibi çift, uzun kuyruk tüylerine sahipti. Doğru, hareketli kuyruk fanları yalnızca ornithuromorf kuşlarda ve muhtemelen enantiornithine Shanweiniao'da ortaya çıktı.

Jiufotang Formasyonu'ndan Confuciusornis'e atfedilen iyi korunmuş fosil

Guguklar, Cuculiformes takımının tek familyası olan Cuculidae içinde yer alan kuşlardır. Cuculiformes takımı Otidimorphae kladının iç üyesinden biridir.
Guguklar, genellikle orta boyda ince uzun kuşlardır. Türlerin çoğu ağaçlarda yaşar ama önemli sayılabilecek sayıda türü de yerde yaşar. Familya kozmopolit dağılım gösterir ancak türlerin çoğu tropikaldir. Bazı türleri göçmendir. Böcekler, böcek larvaları ve diğer hayvanların yanı sıra meyve ile de beslenirler. Bazı türleri kuluçka parazitidir ve başka kuşların yuvalarına yumurtlarlar ancak türlerin çoğu, kendi yavrularını kendileri yetiştirir.
Yunan mitolojisinde tanrıça Hera'nın kutsal kuşu olarak görülen guguk, binlerce yıl boyunca insan kültüründe rol oynamıştır. Avrupa'da guguk, ilkbahar ile ilişkilendirilir. Hindistan'da arzu ve hasret tanrısı Kamadeva'nın kutsal kuşudur. Japonya'da ise karşılıksız âşkın sembolüdür.

Renkleri yaşadığı ortama uygun olduğundan kendilerini iyi gizlerlerse de, bıktırıcı seslerinden yerlerini belli ederler. Çoğu kahverenkli olup, beyazımtrak göğüsleri çizgilidir. Atmacaya benzer olanları da vardır. Tırmanıcı ve döner parmaklı ayaklarının iki parmağı önde, ikisi geridedir.

Çoğu böcek ve tırtılla beslendiğinden, faydalı sayılırlar. Yerde yaşayan iri türleri ise kertenkele, yılan, kuş ve küçük kemiricilerle beslenirler. Guguklu saatlerde, sesleri taklit edilmektedir.

Türler kuluçka asalağı olup, yumurtalarını yabancı kuşların yuvalarına bırakır, böylece yavru gugukların bakımını üvey ana baba üstlenir.
Asalak gugukların dişisi konak yuvanın sahibi olan dişi kuşun yumurtlamaya başlamasını bekleyip, kuluçkaya yatmasından önceki zamanı kollayarak, değişik yuvalara genellikle birer yumurta bırakır. Yuvalarında yabancı yumurta bulan kuşlar çoğu kez yeni bir yuva yaptıkları ya da yabancı yumurtaları yuvadan attıkları için bazı guguklarda yumurta taklitçiliği gelişmiştir. Örneğin, belirli bir türü konak olarak kullanan asalak gugukların konağınkilere benzeyen yumurtalar yumurtlaması, asalak yumurtaların yuvada kalma şansını artırır.
Guguk yavrusu 12 gün sonra genellikle üvey kardeşlerinden önce doğar. İlk dört gün içinde henüz kör ve tüysüzken, üvey ana babanın getirdiği yiyecekleri yuvanın gerçek sahibi olan yavrularla bölüşmemek için, konağın yuvasındaki yumurtaları ve yavruları akrobatik hareketlerle tek tek yuvadan atar. Üç hafta sonra üvey annesinden daha iri olur. Altı hafta beslendikten sonra, genellikle yuvayı da dağıtarak eş aramaya çıkar.
Göçmen olanları içgüdü ile yüzlerce kilometrelik yolu katederek erginlerin yanına ulaşır. Her kuş türü guguğun yumurtasını kabul etmez. Yumurtayı yuvadan atan, örten veya yuvayı terk edenleri vardır. Tavus guguğu yumurtasını saksağan, alakarga ve sis kargasının yuvasına, Hindistan'da yaşayan koel, yumurtasını kendi gibi siyah bir karganın yuvasına bırakır. Altın guguk, çoğunlukla ispinoz yuvalarını tercih eder.
Bütün guguk kuşları kuluçka asalağı değildir. Asalak olanlar çoğunlukla Eski dünya'da yaşarlar. Guguk kuşu, iri vücutlu olmasına rağmen, yumurtası küçüktür. Gerektiğinde guguk onu boğazında da taşıyabilir. Yumurtasının rengi ve büyüklüğü, yuva sahibi kuşunki gibidir. Ev sahibi kuş, çoğu zaman bunu kendi yumurtası zanneder. Guguk, zaman zaman yuvayı kontrol eder. Eğer yuva sahibi kuş, bir yırtıcı kuş tarafından avlanırsa veya şiddetli bir fırtına ile yuvası bozulursa, yumurtasını hemen oradan alarak başka bir yuvaya bırakır. Yeni dünya'da yaşayanların çoğu yuva yapar ve yavrularına bakarlar.

Alt familya Cuculinae. Yavrularını başka kuşların yuvasına bırakan guguklar.
Cins Clamator
Tepeli guguk, Clamator glandarius
Benekli guguk, Clamator jacobinus
Levaillant guguğu, Clamator levaillantii
Kestane kanatlı guguk, Clamator coromandus
Cins Pachycoccyx
Kalın gagalı guguk, Pachycoccyx audeberti
Cins Cuculus. Tipik guguklar
Bayağı guguk, Cuculus canorus
Sulawesi atmaca guguğu, Cuculus crassirostris
Büyük atmaca guguğu, Cuculus sparverioides
Bayağı atmaca guguğu, Cuculus varius
Bıyıklı atmaca guguğu, Cuculus vagans
Hodgson atmaca guguğu, Cuculus fugax
Filipin atmaca guguğu, Cuculus pectoralis
Kızıl göğüslü guguk, Cuculus solitarius
Kara guguk, Cuculus clamosus
Hint guguğu, Cuculus micropterus
Afrika guguğu, Cuculus gularis
Doğu guguğu, Cuculus saturatus
Horsfield guguğu, Cuculus horsfieldi
Küçük guguk, Cuculus poliocephalus
Madagaskar guguğu, Cuculus rochii
Solgun guguk, Cuculus pallidus
Cins Cercococcyx. Uzun kuyruklu guguklar
Koyu uzun kuyruklu guguk, Cercococcyx mechowi
Zeytuni uzun kuyruklu guguk, Cercococcyx olivinus
Çizgili uzun kuyruklu guguk, Cercococcyx montanus
Cins Cacomantis
Çizgili defne guguğu, Cacomantis sonneratii
Ağlayan guguk, Cacomantis merulinus
Çalı guguğu, Cacomantis variolosus
Moluccan guguğu, Cacomantis heinrichi
Kestane göğüslü guguk, Cacomantis castaneiventris
Yelpaze kuyruklu guguk, Cacomantis flabelliformis
Cins Chrysococcyx
Kara kulaklı guguk, Chrysococcyx osculans
Horsfield bronz guguğu, Chrysococcyx basalis
Parıltılı bronz guguğu, Chrysococcyx lucidus
Pasgerdan bronz guguğu, Chrysococcyx ruficollis
Ak kulaklı bronz guguğu, Chrysococcyx meyeri
Küçük bronz guguğu, Chrysococcyx minutillus
Asya zümrüt guguğu, Chrysococcyx maculatus
Mor guguk, Chrysococcyx xanthorhynchus
Sarı gerdan guguk, Chrysococcyx flavigularis
Klaas guguğu, Chrysococcyx klaas
Afrika zümrüt guguğu, Chrysococcyx cupreus
Dideric guguğu, Chrysococcyx caprius
Cins Rhamphomantis
Uzun gagalı guguk, Rhamphomantis megarhynchus
Cins Surniculus drongo gugukları
Asya drongo guguğu, Surniculus lugubris
Filipin drongo guguğu, Surniculus velutinus
Cins Caliechthrus
Ak taçlı koel, Caliechthrus leucolophus
Cins Microdynamis
Cüce koel, Microdynamis parva
Cins Eudynamys
Kara gagalı koel, Eudynamys melanorhyncha
Asya koeli, Eudynamys scolopacea
Avustralya koeli, Eudynamys cyanocephala
Uzun kuyruklu koel, Eudynamys taitensis
Cins Scythrops
Oluk gagalı guguk, Scythrops novaehollandiae
Alt familya Phaenicophaeinae. Malkoha ve coualar.
Cins Ceuthmochares
Sarı gaga, Ceuthmochares aereus
Cins Phaenicophaeus. malkohalar
Kara karınlı malkoha, Phaenicophaeus diardi
Kestane karınlı malkoha, Phaenicophaeus sumatranus
Mavi yüzlü malkoha, Phaenicophaeus viridirostris
Yeşil gagalı malkoha, Phaenicophaeus tristis
Sirkeer malkohası, Phaenicophaeus leschenaultii
Raffles malkohası, Phaenicophaeus chlorophaeus
Kızıl gagalı malkoha, Phaenicophaeus javanicus
Sarı gagalı malkoha, Phaenicophaeus calyorhynchus
Kestane göğüslü malkoha, Phaenicophaeus curvirostris
Kızıl yüzlü malkoha, Phaenicophaeus pyrrhocephalus
Kızıl taçlı malkoha, Phaenicophaeus superciliosus
Pullu tüylü malkoha, Phaenicophaeus cumingi
Cins Carpococcyx. Yer gugukları
Sumatra yer guguğu, Carpococcyx viridis
Bornean yer guguğu, Carpococcyx radiatus
Mercan gagalı yer guguğu, Carpococcyx renauldi
Cins Coua. Coualar
Koşar coua, Coua cursor
İri coua, Coua gigas
Coquerel couası, Coua coquereli
Kızıl göğüslü coua, Coua serriana
Kızıl başlı coua, Coua reynaudii
Kırmızı kepli coua, Coua ruficeps
Tepeli coua, Coua cristata
Verreaux couası, Coua verreauxi
Mavi coua, Coua caerulea
Alt familya Centropodinae.
Cins Centropus. Kukallar
Senegal kukalı, Centropus senegalensis
Defne kukalı, Centropus celebensis
Paslı kukal, Centropus unirufus
Kara gözlü kukal, Centropus melanops
Sunda kukalı, Centropus nigrorufus
Sarı göğüslü kukal, Centropus milo
Goliath kukalı, Centropus goliath
Mor kukal, Centropus violaceus
Büyük kara kukal, Centropus menbeki
Benekli kukal, Centropus ateralbus
Sülün kukalı, Centropus phasianinus
İskele kukalı, Centropus spilopterus
Küçük kara kukall, Centropus bernsteini
Biak kukalı, Centropus chalybeus
Kısa parmaklı kukal, Centropus rectunguis
Kara tepeli kukal, Centropus steerii
İri kukal, Centropus sinensis
Andaman kukalı, Centropus andamanensis
Filipin kukalı, Centropus viridis
Madagaskar kukalı, Centropus toulou
Kara kukal, Centropus grillii
Yeşil gagalı kukal, Centropus chlororhynchus
Küçük kukal, Centropus bengalensis
Kara gerdanlı kukal, Centropus leucogaster
Gabon kukalı, Centropus anselli
Mavi göğüslü kukal, Centropus monachus
Bakır kuyruklu kukal, Centropus cupreicaudus
Ak tepeli kukal, Centropus superciliosus
Alt familya Coccyzinae. Amerikan gugukları.
Cins Coccyzus
Cüce guguk, Coccyzus pumilus
Dişbudak renkli guguk, Coccyzus cinereus
Kara gagalı guguk, Coccyzus erythropthalmus
Sarı gagalı guguk, Coccyzus americanus
Pearly-breasted Cuckoo, Coccyzus euleri
Mangrov guguğu Coccyzus minor
Cocos Adası guguğu, Coccyzus ferrugineus
Koyu gagalı guguk, Coccyzus melacoryphus
Gri kepli guguk, Coccyzus lansbergi
Cins Saurothera Kertenkele gugukları
Büyük kertenkele guguğu, Saurothera merlini
Porto Riko kertenkele guguğu, Saurothera vieilloti
Jamaika kertenkele guguğu, Saurothera vetula
İspanya kertenkele guguğu, Saurothera longirostris
Cins Hyetornis
Kestane göbekli guguk, Hyetornis pluvialis
Defne göğüslü guguk, Hyetornis rufigularis
Cins Piaya
Sincap guguğu, Piaya cayana
Kara karınlı guguk, Piaya melanogaster
Küçük guguk, Piaya minuta
Alt familya Crotophaginae. Aniler.
Cins Crotophaga. Anis
Büyük ani, Crotophaga major
Yassı gagalı ani, Crotophaga ani
Oluk gagalı ani, Crotophaga sulcirostris
Cins Guira
Guira guguğu, Guira guira
Alt familya Neomorphinae.
Cins Tapera
Çizgili guguk, Tapera naevia
Cins Dromococcyx
Sülün guguğu, Dromococcyx phasianellus
Tavus guguğu, Dromococcyx pavoninus
Cins Morococcyx
Küçük yer guguğu, Morococcyx erythropygus
Cins Geococcyx. Koşar guguklar
Büyük koşar guguk, Geococcyx californiana
Küçük koşar guguk, Geococcyx velox
Cins Neomorphus
Pullu yer guguğu, Neomorphus squamiger
Pas kıçlı yer guguğu, Neomorphus geoffroyi
Çizgili yer guguğu, Neomorphus radiolosus
Pas kanatlı yer guguğu, Neomorphus rufipennis
Kızıl gagalı yer guguğu, Neomorphus pucheranii

Guguğun ötüşü
Cuckoo videos on the Internet Bird Collection

Hayvanlar Ansiklopedisi. Parıltı Yayıncılık. 2013. ss. 245-246. ISBN 978-605-100-090-9.

Dalgıç kuşları Gaviidae familyasında, Gavia cinsinde sınıflandırılan kuşlardır.

Dalarak sularda yaşamaya uyum sağlamış kuşlardır. Su altında bacaklarının rotasyonu ile hareket ederler. Karalarda ayakları üzerinde değil, göğüsleri üzerinde dururlar; bunun nedeni bacaklarının bedenin arka tarafına daha yakın olmasıdır. Göğüsleri üzerinde kayarak hareket ederler. Büyük olanları karada havalanarak uçamazlar. Uçuşları hızlı, kuvvetli ve düzdür. Besinleri balıktır. Her zaman dalarak avlanırlar. Su altında ortalama 90 saniyeye kadar kalabilirler. 70 metreye kadar dalabilirler. Yuvalarını karalara yaparlar. Yuvalarına 2 yumurta bırakırlar. Yumurtalarına erkek ve dişi birlikte bakar.

Gavia adamsii
Kara gerdanlı dalgıç (Gavia arctica)
Buz dalgıcı (Gavia immer)
Gavia pacifica
Kızıl gerdanlı dalgıç (Gavia stellata)

Dalgıçkuşu videoları

Darwin ispinozları veya Galapagos ispinozları (Geospizinae), 14 veya 15 türden oluşan bir ötücü kuşlar grubu. Darwin ispinozlarının hangi kuş ailesine ait oldukları tam olarak açıklık kazanmamış olsa da gerçek İspinozgiller (Fringillidae) ile akraba olmadıkları bilinmektedir. Örnekleri ilk olarak Charles Darwin tarafından, onun HMS Beagle gemisi ile yaptığı ikinci yolculuğu sırasında Galapagos adalarında toplanmıştır. Darwin ispinozları türlerinden on üçü Galapagos adalarında bulunurken bir tanesi de Cocos Adası'nda bulunur.
Darwin ispinozu terim olarak ilk defa Percy Lowe tarafından 1936 yılında kullanılmış, daha sonra 1947 yılında David Lack tarafından yayınlanan Darwin's Finches isimli kitapla bu terim daha çok tanınmaya ve popüler olmaya başlamıştır. Bu kuşların boyları 10 ile 20 cm ve ağırlıkları ise 8 ile 38 gram arasında değişebilmektedir. En küçüğü ötleğen kuşu ispinozu (Certhidea olivacea) olup  en büyüğü de vejetaryen ispinozdur (Platyspiza crassirostris). Darwin ispinozları türleri arasındaki en önemli farklılık gaga yapılarının büyüklüğü ve şekilleri olup Darwin ispinozlarının gagaları onların farklı besin kaynaklarına göre uyum sağlamıştır. Bu kuşların renkleri daha ziyade mat ve sönük olup parlak renkli değildir.

Darwin, Charles (1839), Narrative of the surveying voyages of His Majesty's Ships Adventure and Beagle between the years 1826 and 1836, describing their examination of the southern shores of South America, and the Beagle's circumnavigation of the globe. Journal and remarks. 1832–1836, III, London: Henry Colburn 
Darwin, Charles (1845), Journal of researches into the natural history and geology of the countries visited during the voyage of H.M.S. Beagle round the world, under the Command of Capt. Fitz Roy, R.N (2.. bas.), London: John Murray 
Darwin, Charles (1859), On the Origin of Species by Means of Natural Selection, or the Preservation of Favoured Races in the Struggle for Life (1. bas.), London: John Murray, 5 Ekim 2008 tarihinde kaynağından arşivlendi 
Darwin, Francis (1887), "Chapter 1, The Foundations of the 'Origin of Species'",  Darwin, Francis (Ed.), The life and letters of Charles Darwin, including an autobiographical chapter, 2, London: John Murray, 6 Ağustos 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi7 Kasım 2011 
Desmond, Adrian; Moore, James (1991), Darwin, London: Michael Joseph, Penguin Group, ISBN 0-7181-3430-3, OCLC 185764721

Deinonychus (Yunanca: δεινός deinós, 'korkunç' ve ὄνυξ ónux, tamlamalı ὄνυχος ónuchos 'pençe'), tanımlanan tek türü olan Deinonychus antirrhopus ile bilinen bir dromaeosaurid teropod dinozor cinsidir. 3.4 metre uzunluğa kadar büyüyebilen bu tür, yaklaşık 115-108 milyon yıl önce (Apsiyen ortasından erken Albiyen aşamalarına kadar) erken Kretase Dönemi'nde yaşadı. Fosilleri ABD'nin Montana, Utah, Wyoming ve Oklahoma eyaletlerinden Cloverly Oluşumu, Cedar Mountain Oluşumu ve Antlers Oluşumu kayalarında bulundu; ancak bunun yanında Deinonychus'a ait olabilecek dişler Maryland'de de –çok daha doğuda– bulunmuştur.
Paleontolog John Ostrom'un 1960'ların sonlarında Deinonychus'la ilgili çalışması, bilim adamlarının dinozorlar hakkındaki düşüncelerinde devrim yarattı, "dinozor rönesansına" yol açtı ve dinozorların sıcak kanlı mı yoksa soğuk kanlı mı olduğu tartışmasını ateşledi. Bundan önce, yaygın dinozor anlayışı, sürüngen görünümde olduklarıydı. Ostrom, küçük gövdeyi, düzgün, yatay duruşu, ratit benzeri omurgayı ve özellikle aktif, çevik bir avcıyı düşündüren ayaklardaki genişlemiş yırtıcı pençeleri kaydetti.
"Korkunç pençe", her bir arka ayağın ikinci parmağındaki olağandışı büyük, orak biçimli pençeyi ifade eder. YPM 5205 adlı fosil, büyük, güçlü kavisli bir "ungual"ı korur. Hayattaki arkozorların bu kemiğin üzerinde uzunluğu uzatan azgın bir kılıfı vardır. Ostrom, timsah ve kuş pençelerine baktı ve pençeyi YPM 5205 için 120 milimetreden uzun olacak şekilde yeniden yapılandırdı. Tür adı antirrhopus, Ostrom'un kuyruğun işlevi hakkındaki fikrine atıfta bulunan "karşı denge" anlamına gelir. Diğer dromaeosauridlerde olduğu gibi, kuyruk omurları bir dizi kemikleşmiş tendonlara ve süper uzun kemik süreçlerine sahiptir. Bu özellikler kuyruğu sert bir denge haline getiriyor gibiydi, ancak çok yakın akrabası Velociraptor mongoliensis'in (IGM 100/986) bir fosili, uzun bir S şeklinde yanal olarak kavisli eklemli bir kuyruk iskeletine sahiptir. Bu, hayattayken, kuyruğun yüksek derecede esneklikle yanlara bükülebileceğini gösterir. Hem Cloverly hem de Antlers oluşumlarında, Deinonychus kalıntıları, ornithopod Tenontosaurus'unkilerle ilişkili bulunmuştur. Tenontosaurus örnekleriyle ilişkili keşfedilen dişler, Deinonychus tarafından avlandıklarını veya en azından (avlanmış leşlerinin) temizlendiğini ima eder.

Aşağıdaki kladogram, paleontologlar Robert DePalma, David Burnham, Larry Martin, Peter Larson ve Robert Bakker tarafından Theropod Çalışma Grubu'nun güncellenmiş verilerini kullanan bir 2015 analizini takip ediyor. Bu çalışma, Deinonychus'u Dromaeosaurinae'nin bir üyesi olarak sınıflandırmaktadır.

Dromaeosaurid Kansaignathus'un 2021 yılındaki bir çalışması, Deinonychus'u bir dromaeosaurine yerine bir velociraptorine olarak tanımladı; Kansaignathus, Deinonychus'tan daha gelişmiş, ancak Velociraptor'dan daha ilkel bir ara formdu. Aşağıdaki kladogram, bu yeni tanımlanan ilişkileri sergilemektedir:

 Wikimedia Commons'ta Deinonychus ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
 Vikitür'de Deinonychus ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Deniz kuşları, deniz ortamına uyum sağlayarak yaşayan kuşlardır.

Deniz kuşları aşağıdaki aileler ile sınıflandırılır. Charles Sibley and Jon Edward Ahlquist tarafından Sibley-Ahlquist adı verilen alternatif bir sınıflandırma da yapılmıştır.
Penguenler (Antarktika ve güney denizler; 16 tür)

Spheniscidae
Tüp burunlu kuşlar (pan-oceanic and pelagic; 93 tür)

Diomedeidae - Albatros
Procellariidae - Yelkovan kuşugiller (Kutup fırtına kuşu (Fulmar), Arion, Yelkovan kuşu, Atsineği fırtına kuşu ve diğer fırtına kuşları)
Pelacanoididae - Dalıcı fırtına kuşu
Hydrobatidae - Fırtına kuşugiller
Pelikanlar (Tüm dünyada; 57 tür)

Pelecanidae - Pelikangiller
Sulidae - Sümsük kuşugiller
Phalacrocoracidae - Karabatakgiller
Fregatidae - Fregat kuşugiller
Phaethontidae (Tropik kuşlar)
Anhingidae - Yılanboyungiller
Balaenicipitidae - Pabuçgagagiller
Scopidae - Çekiç başlıgiller
Yağmur kuşları (dünyanın çeşitli bölgelerinde yaygın; 305 tür, deniz kuşu olarak sınıflandırılan aileler listelenmiştir.)

Stercorariidae - Korsanmartıgiller
Laridae - Martıgiller
Sternidae - Sumrugiller
Rhynchopidae - Skimmer kırlangıcı
Alcidae - Dalıcımartıgiller

Deniz kuşları coğrafi olarak 6 gruba ayrılmaktadır.

Afrika deniz kuşları
Pasifik deniz kuşları
Avustralya-Asya deniz kuşları
Birleşik Krallık deniz kuşları
Hollanda deniz kuşları
Japonya deniz kuşları

Deve kuşu (Struthio camelus), Struthio cinsine bağlı Afrika'ya özgü uçamayan bir kuş türüdür. Uzun boynu ve bacakları, yaklaşık 55 km/sa (34 mph) hızla koşması en belirgin ayırt edici özelliğidir. Koşarken kısa sürede 70 km/sa (40 mph), hıza erişebilen tür karadaki en hızlı kuştur. Tür aynı zamanda yaşayan en büyük kuş ve yaşayan en büyük dinozordur. Yaşayan kuşlar arasında en büyük yumurtayı yumurtlar (soyları tükenen Madagaskar'da bulunan Aepyornis maximus ve Yeni Zelanda'da bulunan Dinornis robustus en büyük yumurtayı yumurtlayan türlerdi).
Tehlike hissetiklerinde uzaklaşabilir veya güçlü bacakları ile ciddi zarar verecek şekilde tekme atabilirler. Bacakları sadece öne doğru tekme atabilir. Tekme şiddeti 225 kgf. bulabilir.

Yaşayan en iri ve ağır kuştur. Erkekler yaklaşık olarak 2,1-2,75 m (6 ft 11 in-9 ft 0 in) uzunluğunda ve 100-130 kilogram (220-290 lb) ağırlığındadır. Dişiler 1,75-1,9 m (5 ft 9 in-6 ft 3 in) uzunluğunda ve 90-120 kilogram (200-260 lb) ağırlığındadır. Nadir de olsa erkek 156,8 kg (346 lb) ağırlığa erişebilirken, Güney Afrika'daki türlerin bazıları yaklaşık 59,5-81,3 kilogram (131-179 lb) ağırlığındadır.
Yeni doğanlarda açık kahverenk üstüne koyu kahverenkli noktalar bulunur.
Üç ay sonrasında tüyleri olgunlaşmaya başlar ve ikinci yılda erişkin tüyler oluşur. Dört veya beşinci aylarında yetişkin boyutlarının yarısına erişir. Bir yıl sonrasında ise boyları yetişkin boyuna ulaşırken, ağırlıkları 18 ay sonrasında ebeveynlerinin ağırlığına erişir.
Baş ve boyun kısmı tüysüz duracak kadar ince tüylere sahiptir. Yetişkin erkeklerin tüyleri genel olarak siyah, kanatları ve kuyrukları beyazdır. Dişiler ve genç erkekler grimsi kahverengi ve beyaz renktedir. Dişilerin boyun ve kalçaları pembemsi gri, erkeklerin ise gri veya pembedir.
Uzun bacak ve boyundan dolayı başları yerden 2,8 m (9 ft 2 in) yüksekliğe erişebilirken, 50 mm (2 in) çapındaki gözleriyle omurgalılar arasındaki en büyük göze sahip olmaları, kendilerini avlayacak yırtıcıları çok uzak mesafeden görmelerini sağlar. Göz kapakları gözlerinin üzerinden gelecek güneşe karşı gölgelik görevi görür.
 Kafası ve gagası 12-14,3 cm (4+3⁄4-5+3⁄4 in) aralığında olduğundan genel boyutlarına oranla küçük kalır.
Güçlü bacakları tüysüzdür, tarsustan itibaren kalın deri pullarıyla kaplanmaya başlar. Bu pullar erkeklerde pembe, dişilerde ise siyahtır. Her bir ayakta sadece iki parmak bulunur (çoğu kuşta dörder tanedir). İç tarafta ve diğerinden daha büyük olan parmaktaki tırnak, toynağı andırır. Dıştaki parmakta tırnak yoktur. Parmak sayısındaki azlık, koşmaya yardımcı olmak amacıyla oluşmuş bir adaptasyondur. Tarsus uzunluğu 39-53 cm (15+1⁄2-21 in) arasındadır ve yaşayan kuşlar arasında en büyüğüdür.
Struthio camelus, 70 km/sa (40 mph) hızın üzerine çıkabilir ve tek adımda 3-5 m (10-15 ft) mesafe alabilir. Kanat aralığı yaklaşık iki metre (6+1⁄2 ft), kanat uzunluğu ise yaklaşık 90 cm (35 in) ile uçan en büyük kuşların boyutlarına yakındır.
Tüylerinde, uçabilen kuşların harici tüylerini bir arada tutan kancalardan yoktur. Bu nedenle yumuşak ve pofuduktur, sadece yalıtım amaçlı kullanılır. Kuyruklarında 50 – 60 tüy bulunur. Kanatlarında 16 birincil tüy, dört kanat eklemi ve 20 – 23 ikincil tüy bulunur. Sternum düzdür, uçabilen kuşlarda kanat kaslarının bağlandığı omurga bulunmaz. Gagası düz, geniş ve ucu yuvarlaktır. Diğer bütün Struthionidae türleri gibi kursağı ve safra kesesi de yoktur. Üç adet midesi bulunur ve çekumu 71 santimetredir. Yaşayan bütün diğer kuşlardan farklı olarak, idrarını ve dışkısını ayrı depolar. Diğer bütün kuşlar idrar ve dışkılarını dışkılıkda depolarken, Struthio camelus dışkısını kalın bağırsağın sonunda depolar. Bağırsaklarını tutmak için gelişmiş özgün kasık kemikleri bulunur. Birçok kuşun aksine, erkekte 20 cm (8 in) ulaşabilen çiftleşme organı vardır. Damak yapısı familyadaki diğer türlerden farklı olarak sfenoid ve damak kemikleri bağlantılı değildir.

İlk olarak 18. yüzyılda Linnaeus tarafından Systema Naturae adlı çalışmada günümüzdeki binomial ismiyle kullanılmıştır. Bilimsel adı Latincede, struthio (serçe) ve camelus (deve) demektir. Camelus (deve) denmesinin sebebi habitatının kuru olmasındandır.

Struthio camelus türüne bağlı alttürler (2024): 

Önceleri Afrika'da Sahra'nın güneyi ve kuzeyinde, Doğu Afrika'da, Afrikanın güneyinde yağmur ormanları kuşağında ve Anadolu'da yayılım gösterirdi. Sonraları Afrika'nın hem kuzey hem güneyindeki Savan ve Sahel'de daha açık alan olan ekvatoryal orman bölgelerinde yayılım gösterdi. Avustralya'da yetiştirilerek yaban popülasyonu başlatıldı. Yakın ve Orta Doğu'da Struthio camelus syriacus avlanılmasıyla 20. yüzyılın ortalarında nesli tükendi. İsrail'de neslin canlanması için yapılan çalışmalar başarısızlıkla sonuçlandı.
Genel olarak farklı ısıya karşı dayanabilir. Habitat alanlarında sıcaklık gece ve gündüz aralığında 40 °C (70 °F) civarına kadar değişkenlik gösterir. Isıya dayanıklılığı, termal regülasyon davranışlarından gelir. Kanatlarını tüysüz bacaklarını soğuktan korumak veya sıcak olduğunda serinlemek, aynı zamanda koştuğunda rahat manevra yapmak için de kullanır. Testler kanatların ani durma, dönme veya zikzaklar çizerek manevra yapmakta etkin şekilde kullanıldığını göstermiştir.

Dişiler, döllenmiş yumurtaları erkekler tarafından 30-60 cm (12-24 in) derinliğinde ve 3 m (10 ft) genişliğinde kazılmış ortak kullanılan basit bir çukurda kuluçkalar. İlk yumurtlama baskın dişiyle başlar. Kuluçkalama için üstünü kapatma zamanı geldiğinde güçsüz dişilerin fazlalık yumurtaları baskın dişi tarafından çıkarılarak yaklaşık 20 yumurtaya yakın kalacak kadarı bırakılır. Dişiler bu toplu kuluçka çukurunda kendi yumurtalarını diğerlerinden ayırt edebilir. Türün yetişkin boyutuna oranla en küçük yumurta sayılsa da, deve kuşları yaşayan kuşlar arasında en büyük yumurtayı yumurtlar.
Erkekler 2-4 yaş aralığında, dişiler ise erkeklerden altı ay erken çiftleşme yetişkinliğine ulaşır. Diğer kuşlarda olduğu gibi birden fazla üreme gerçekleştirir.

Genel olarak dekoratif veya toz alma amacıyla kullanılan tüyleri için yetiştirilir. Derisi, deri ürünlerinin yapımında, etleri ise ticari amaçlı kullanılır.

Cooper, J. C. (1992). Symbolic and Mythological Animals. New York, NY: Harpercollins. ss. 170-171. ISBN 978-1-85538-118-6. 
Folch, A. (1992). "Family Struthionidae (Ostrich)".  del Hoya, Josep; Sargatal, Jordi (Ed.). Handbook of the Birds of the World. 1, Ostrich to Ducks. Barcelona: Lynx Edicions. ss. 76-83. ISBN 978-84-87334-09-2. 
O'Shea, Michael Vincent; Foster, Ellsworth D.; Locke, George Herbert, (Ed.) (1918). Ostrich. 6. Chicago, IL: The World Book, Inc. ss. 4422-4424. 
Linnaeus C., Systema Naturae per Regna Tria Naturae, Secundum Classes, Ordines, Genera, Species, cum Characteribus, Differentiis, Synonymis, Locis. Editio Decima 1, 1-824 doi:10.5962/bhl.title.542
Lambrecht K. (1933) Handbuch der Palaeornithologie, 1-1024
Mourer-Chauvire C., Geraads D. (2008) The Struthionidae and Pelagornithidae (Aves: Struthioniformes, Odontopterygiformes) from the late Pliocene of Ahl Al Oughlam, Morocco, Oryctos 7, 169-194
Manegold A., Brink J. S. (2011) Descriptions and palaeoecological implications of bird remains from the Middle Pleistocene of Florisbad, South Africa, Palaeontologische Zeitschrift 85, 19-32
del Hoyo J., Collar N. J., et al (2014) HBW and BirdLife International Illustrated Checklist of the Birds of the World. Volume 1: Non-passerines, 1-904
Clements J. F., Schulenberg T. S., et al (2017), The eBird/Clements checklist of birds of the world: v2017
International Commission on Zoological Nomenclature. Opinion 413 Acceptance of the restricted locality for the nominate subspecies of the Ostrich Specified by Stresemann (E.) in 1926 and determination of the name applicable to the Syrian Ostrich.Opinions and declarations rendered by the International Commission on Zoological Nomenclature 13(14), 233-242 (1956)

(Common) Ostrich – Species text in The Atlas of Southern African Birds.
British Domesticated Ostrich Association
Index for various ostrich studies and papers
World Ostrich Association
 Wikimedia Commons'ta Deve kuşu ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Deve kuşu ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.
 Vikikaynak'ta a description of traditional methods used by Arabs to capture wild ostriches. ile ilgili metin bulabilirsiniz.

Özel

Genel
Best, Brendan (2003). "Ostrich Facts". The New Zealand Ostrich Association. 8 Şubat 2005 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
Bezuidenhout, Cornelius Carlos (1999). "Studies of the population structure and genetic diversity of domesticated and 'wild' Ostriches (Struthio camelus)". PhD thesis. 
Bibi, Faysal; Shabel, Alan B.; Kraatz, Brian P.; Stidham, Thomas A. (2006). "New Fossil Ratite (Aves: Palaeognathae) Eggshell Discoveries from the Late Miocene Baynunah Foramation of the United Arab Emirates, Arabian Peninsula" (PDF). Palaeontologia Electronica. 9 (1). s. 2A. ISSN 1094-8074. 27 Temmuz 2011 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). 
BirdLife International (2010). "Ostrich Struthio camelus - BirdLife Species Factsheet". Data Zone17 Şubat 2011. 
BirdLife International (2010). "The BirdLife checklist of the birds of the world, with conservation status and taxonomic sources". 21 Temmuz 2011 tarihinde kaynağından (xls) arşivlendi17 Şubat 2011. 
Bradley, John H. (Haziran 2009). "Riding and racing Ostriches in Oudtshoorn, South Africa". Cape Town to Cairo Website. CapeTowntoCairo.com. 11 Eylül 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi10 Kasım 2009. 
Brands, Sheila (14 Ağustos 2008). "Systema Naturae 2000 / Classification, Genus Struthio". Project: The Taxonomicon4 Şubat 2009. 
Brown, L. H.; Urban, E.K.; Newman, K. (1982). "Ostriches and to Birds of Prey".  Curry-Lindahl, Kai (Ed.). The Birds of Africa (İngilizce). I. London, UK: Academic Press. ss. 32-37. ISBN 9780121373016. 
Canadian Museum of Nature (Aralık 2010). "Ostrich". Natural History Notebooks. Canadian Museum of Nature. 4 Mart 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi17 Şubat 2011. 

Doğancılık, evcilleştirilmiş ve eğitilmiş doğanların kullanıldığı bir avcılık şeklidir. Avcılıkta doğanların seçiminde avlanma alanının türü etkilidir. Genellikle sincap ve tavşan gibi küçük hayvanlar avlanır.
Kasım 2010 tarihinde doğancılık UNESCO Somut Olmayan Kültürel Miras Listesi'ne dahil edildi.

Doğancılıkta birkaç yırtıcı hayvan kullanılır. Genellikle şu şekilde sınıflandırılırlar:

Geniş kanatlılar: Bu kategori, Buteo ve Parabuteo cinsi doğanların yanı sıra şahinleri de (Kızıl kuyruklu şahin, Harris şahini, Kaya kartalı gibi) içerir.
Kısa kanatlılar: Bu kategori, Accipiter cinsini kapsayarak Accipiter cooperii gibi türleri barındırır.
Uzun kanatlılar: Bu kategori ise doğanları içerir. Bayağı doğan, kerkenez, Ak sungur ve Ulu doğan gibi yırtıcı kuşlar uzun kanatlılar sınıfına girer.
Baykuşlar da çok daha az yaygın olmasına rağmen kullanılır.
Bir türün doğancılıkta kullanılıp kullanılamayacağına karar verilirken, türün esaret altındaki davranışı, eğitime tepkisi, tipik avı ve avlanma alışkanlıkları göz önünde bulundurulur. Türün itibarı da bir dereceye kadar kullanıma karar vermekte rol oynar ancak bu faktörü objektif olarak ölçmek daha zordur.

Doğancılık şu anda dünyanın birçok ülkesinde aktif olarak yapılmaktadır. Doğancıların geleneksel kuş seçimleri ise Accipiter gentilis ve bayağı doğan. Hem Kuzey Amerika'da hem de İngiltere'de çağdaş doğancılıkta popüler olmaya devam etmelerine rağmen, Harris şahini ve kızıl kuyruklu şahin daha yaygın olarak kullanılmaktadır. Accipiter gentilis ve kaya kartalı ise Doğu Avrupa'da diğer yerlere göre daha yaygındır. Batı Asya'da ulu doğan, Hubara kuşuna, Bağırtlağa, kocagözgillere, diğer kuşlara ve tavşanlara karşı en çok tercih edilen geleneksel türdür. Bayağı doğanlar ve esaret altında yetiştirilip ithal edilen diğer şahinler de yaygındır. Doğancılık, Arap mirasının ve kültürünün önemli bir parçası olmaya devam etmektedir. Birleşik Arap Emirlikleri'nin vahşi şahinlerin korunması ve bakımı için yıllık 27 milyon ABD Dolarından fazla harcama yaptığı ve Abu Dabi ile Dubai'de son teknolojiyle donatılmış birkaç şahin hastanesi kurduğu bilinmektedir. Abu Dabi Şahin Hastanesi tüm dünyadaki en büyük şahin hastanesidir. Emirliklerde, Katar ve Suudi Arabistan'dakilere ek olarak iki tane de yetiştirme çiftliği bulunmaktadır. Her yıl Abu Dabi'deki ADIHEX fuarında şahin güzellik yarışmaları ve gösterileri düzenlenmektedir.

Avrasya atmacası geçmişte çeşitli küçük kuşları avlamak için kullanılsa da, kırılganlığı ve çeşitli Amerikan türlerinin mevcudiyeti nedeniyle popülerliğini kaybetmiştir.
Kuzey Amerika ve İngiltere'de doğanlar genellikle sadece kuşları hedefler. Büyük şahinler tipik olarak "bekleme" stilinde eğitilir. Bu yöntemde şahin, doğancı ve/veya köpeğin üzerinde yükselip daireler çizerken av, şahinin istenilen baskın konumda olması için havalandırılır. İngiltere'deki klasik av kuşçuluğu, gezgin bayağı doğanların kızıl kekliklere, kerkenezlerin ise tarla kuşlarına karşı "çemberleme" uçuşlarında kullanılmasını içerir. Karga ve kuzgunlar, büyük şahinler için klasik av hayvanlarıdır. Aynı zamanda zekasıyla uçuş yeteneğini telafi eden saksağan ise diğer bir yaygın hedeftir. Kısa kanatlılar hem açık hem de ormanlık arazilerde çeşitli kuş ve küçük memeli avlarına karşı uçurulabilir. Büyük şahinlerle yapılan avlanmaların çoğu, şahinin gizlenmeden önce avına vurma veya yakalama fırsatı bulabileceği geniş, açık alanları gerektirir. Avrupa'nın çoğu benzer doğancılık stilleri uygular, ancak farklı düzenleme çeşitleri de bulunur.
Ortaçağ doğancıları genellikle at binerek avlanırdı ancak günümüzde bu durum, Kazak ve Moğol doğancılığı dışında nadirdir. Kazakistan, Kırgızistan ve Moğolistan'da kaya kartalı geleneksel olarak (genelde at sırtından) uçurularak tilki ve kurt büyüklüğündeki avları hedefler.
Japonya'da kuzey atmacası asırlardır kullanılmaktadır. Japonya, bazı modern teknik ve teknolojileri benimserken, tarihi boyunca güçlü bağlarını koruduğu doğancılık (takagari) sanatına saygı göstermeye devam etmektedir.
Avustralya'da doğancılık tam olarak yasak olmasa da, herhangi bir yırtıcı kuşu uygun izinler olmadan esaret altında tutmak yasaktır. Tek istisna, kuşların rehabilitasyon amaçlarıyla tutulmasıdır (bunun için yine de lisans gereklidir). Bu gibi durumlarda yetkili bir doğancı, bir kuşu vahşi avı yakalayıp öldürmesi için eğitebilir; bu eğitim, kuşun sağlığına kavuşması ve vahşi doğaya tekrar salınması için gerekli olan rehabilitasyon programının bir parçasıdır.
Yeni Zelanda'da doğancılık 2011 yılında sadece tek bir tür için, batağan atmacası (Circus approximans) için resmen yasallaştırıldı. Bu durum, hem Wingspan National Bird of Prey Center hem de Yeni Zelanda Raptor Derneği'nin 25 yılı aşkın çabasıyla mümkün olabildi. Doğancılık yalnızca Doğa Koruma Bakanlığı tarafından verilen doğancılık iznine sahip kişiler tarafından yapılabilir. Kuş kontrolü ve yırtıcı kuş rehabilitasyonu gibi yan alanlar da hedeflerine ulaşmak için doğancılık tekniklerini kullanır.

Doğanlar ortalama ömürlerinin ortalarına kadar yaşayabilirler, daha büyük atmacagiller daha uzun yaşarlar. Kurtarılan kuşların esaret altında yetiştirilmesiyle birlikte, son 30 yılda bu spor, bir dizi yeniliklerle büyük bir yeniden doğuş yaşamıştır; doğancılığın popülaritesi, kır evlerinde ve av fuarlarında yem kullanılarak uçurma gösterileriyle, muhtemelen son 300 yılda hiç olmadığı kadar yüksek olmuştur. Cornell Lab of Ornithology'nin Living Bird dergisinin editörü olan Ornitolog Tim Gallagher, modern doğancılığa dair deneyimlerini 2008 tarihli "Falcon Fever" adlı kitabında belgelemiştir.
Doğancılar, yırtıcı kuşlar ile avları arasındaki doğal ilişkiden faydalanarak, günümüzde doğancılıı kentsel alanlar, çöp alanları, ticari binalar, oteller ve havalimanlarında haşere olarak görülen kuş ve hayvanları kontrol etmek için kullanıyorlar.
Doğancılık merkezleri veya yırtıcı kuş merkezleri, bu yırtıcı kuşlara ev sahipliği yapar. Bu merkezler, kuşların eğitim ve üreme amaçlı barındırılması yoluyla yırtıcı kuşların korunmasında birçok sorumluluk üstlenirler. Çoğu merkez, düzenli olarak uçuş gösterileri ve eğitim konuşmaları gerçekleştirir ve dünya çapında ziyaretçiler arasında popülerdir.

2010 yılında UNESCO, on bir ülkenin ortak nominasyonu üzerine doğancılığı Somut Olmayan Kültür Mirası Temsilci Listesi'ne yazdırdı. Bu ülkeler şunlardır: Belçika, Çekya, Fransa, Güney Kore, Moğolistan, Fas, Katar, Suudi Arabistan, İspanya, Suriye ve Birleşik Arap Emirlikleri. Avusturya ve Macaristan 2012'de; Almanya, İtalya, Kazakistan, Pakistan ve Portekiz 2016'da; Hırvatistan, İrlanda, Kırgızistan, Hollanda, Polonya ve Slovakya ise 2021'de listeye eklendi. Toplam yirmi dört ülke tarafından aday gösterilen doğancılık, Temsilci Listesindeki en büyük çok uluslu unsurdur.

Hayvan terbiyecisi
Avcılık karşıtlığı
Atmaca bağı
Avcılık
Av köpeği

IAF - International Association for Falconry and Conservation of Birds of Prey, 6 Eylül 2019 tarihinde kaynağından arşivlendi1 Mart 2017 
Curlie'de Doğancılık (DMOZ tabanlı)

Dromaeosauridae, gelişmiş bir tüylü teropod dinozor familyasıdır. Genellikle küçük ve orta boylu tüylü etoburlar olup Kretase döneminde evrimleşmişlerdir. Dromaeosauridae adı, Dromaeosaurus (Antik Yunanca: "koşucu kertenkele") adlı tip cinsten  gelir. Grubun fosilleri, Kuzey Amerika, Avrupa, Asya, Güney Amerika ve Antarktika'da bulunmuştur.
Bu ünlü familya tüylü, çevik ve kuş benzeri dinozorları barındırıyordu, kuşları içeren Avialae ile kardeş gruptu.
Evrimsel anlamda dromaeosauridlerin keşfi son yüzyılda dinozorların tanımlanması ve davranış biçimleri ile ilgili bilim insanlarına önemli düşünceler vermiştir. Güçlü ve devingen ön kolları olasılıkla evrimsel çizgide kuşların kanat gelişimiyle koşut bir evrimin ürünüydü. Çeşitli boyutlarda türler barındıran bu aile (Velociraptor, Deinonychus, Utahraptor gibi) etçil ve hızlı dinozorların geliştiği bir taksonomik birimdir. Tamamı etçil olan üyelerin paylaştığı tipik özellikler güçlü kollar, kaslı, çevik bir vücut ve dengeyi sağlamak adına kuyruk ve arka ayaklarındaki kanca biçimli pençedir. Bu pençe hem avlanma hem de sıçramak için yere baskı yapma görevlerini görüyordu. Dromaeosauridlerin daha çok kısa uzaklıklarda hızlı oldukları düşünülür.
Dromaeosauridlerin grup halinde büyük avlara saldırdıkları, sıçrayarak avlarında yaralar açtıkları gibi varsayımlar olsa da, bununla ilgili fosil kanıtları şimdiye değin bulunamamıştır.

Holtz'un 2008 yılındaki çözümlemesini temel alan sınıflandırma:

Familya Dromaeosauridae
Nuthetes
Pamparaptor
Variraptor
Pyroraptor
Zhenyuanlong
Alt familya Halszkaraptorinae
Halszkaraptor
Mahakala
Hulsanpes
Natovenator
Alt familya Unenlagiinae
Ornithodesmus
Austroraptor
Rahonavis
Unenlagia
Buitreraptor
Neuquenraptor
Unquillosaurus
Ypupiara
Alt familya Microraptorinae
Shanag
Tianyuraptor
Graciliraptor
Changyuraptor
Hesperonychus
Microraptor
Sinornithosaurus
Wulong
Zhongjianosaurus
Eudromaeosauria
Alt familya Saurornitholestinae
Bambiraptor
Saurornitholestes
Atrociraptor
Alt familya Velociraptorinae
Luanchuanraptor?
Acheroraptor?
Itemirus?
Linheraptor?
Velociraptor
Tsaagan?
Adasaurus?
Dineobellator
Shri
Kansaignathus
Alt familya Dromaeosaurinae
Deinonychus?
Achillobator?
Dromaeosaurus
Dakotaraptor?
Dromaeosauroides?
Utahraptor?
Yurgovuchia?

Sağangiller ya da Ebabilgiller (Apodidae, Cypselidae, Micropodidae), kuşlar (Aves) sınıfının, Çobanaldatanlar (Caprimulgiformes) takımına ait bir kuş familyası.
Kanatları ince ve uzun, tırnakları sivri ve kuvvetlidir. Kırlangıçlara çok benzeyen kuşlardır ve çok hızlı uçarlar. Tüm dünyada yayılış gösterirler. Tropikler, ılıman kuşaklar yerleşim bölgelerindendir. Göçücü kuşlardır. Çoğunlukla açık araziler, kısmen taşlık yerlerde yaşarlar.
Üreme mevsimlerinde tükürük bezlerini kullanarak çamur vb. maddeleri birbirine yapıştırıcak bir salgı üretirler. Bazılarının yuvası sadece tükürükten yapılır. Hem erkek hem dişileri kuluçkuya yatar. Besinlerini uçarken böcekleri yutarak alırlar.

Oymak Cypseloidini

Cins Cypseloides
Cins Streptoprocne
Oymak Collocalini 

Cins Collocalia
Cins Aerodramus
Cins Hydrochous
Cins Schoutedenapus
Oymak Chaeturini 

Cins Mearnsia
Cins Zoonavena
Cins Telacanthura
Cins Rhaphidura
Cins Neafrapus
Cins Hirundapus
Cins Chaetura
Oymak Apodini 

Cins Aeronautes
Cins Tachornis
Cins Panyptila
Cins Cypsiurus
Cins Apus

CommonSwift.org28 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ebabil sesleri

Ekoturizm çevreyi koruyan ve yerel halkın refahını gözeten, doğal alanlara karşı duyarlı bir seyahattir. Ekoturizm tipik olarak flora, fauna ve kültürel mirasın başlıca cazibe merkezleri olduğu yerlere seyahat etmeyi içerir. Ekoturizm, gezginleri koruma biyolojisine dikkat ederek yerel ve doğal çevre hakkında eğitmeye odaklanabilir.
Turizm pazarında, doğaya dayalı turizm olarak tarif edilen ekoturizm, sürdürülebilir kalkınma aracı olarak görülmektedir. Uluslararası Ekoturizm Topluluğu TIES (The International Ecotourism Society) ekoturizmi şöyle tarif etmektedir: "Ekoturizm genellikle küçük gruplar halinde yapılır. Konaklama ve yeme içme türü hizmetler çoğunlukla yerel düzeydeki küçük ve orta ölçekli firmalar tarafından verilir."
Uluslararası Doğa Koruma Birliği'nin tanımına göre ekoturizm, doğayı ve kültürel kaynakları anlayarak korumayı destekleyen, düşük ziyaretçi etkisi olan ve yerel halka sosyo-ekonomik fayda sağlayan, bozulmamış doğal alanlara çevresel açıdan sorumlu seyahat ve ziyarettir. Uluslararası Ekoturizm Topluluğu TIES (The International Ecotourism Society); “Ekoturizm, çevreyi koruyan ve yerel halkın refahını gözeten, doğal alanlara karşı duyarlı seyahattir.” olarak tanımlamıştır.
Ekoturizm kavramında, yeşil turizm, alternatif turizm, doğa turizm, yabanıl turizm, macera turizmi, kültürel turizm gibi terimler kullanılmaktadır.
Ekoturizm, genellikle küçük gruplar halinde, ailelerin işlettiği küçük tesislerde, geleneksel mimarinin ve yerel kaynakların kullanımını hedef almaktadır. Ekoturizm amacına uygun gerçekleştirildiği takdirde, hassas ekosistemlerin korunması ve bu bölgelerin içerisinde ve çevresinde yaşayan nüfusun sosyo-ekonomik gelişmesi için kaynak yaratabilen bir araçtır. Önemli ekoturizm potansiyeli olan dağlık ve ormanlık bölgelerdeki köylerde yaşayan halkın yoksulluğu göz önüne alındığında, ekoturizmin sosyal sınıflar arasındaki dengesizliği azaltabilecek bir etken olduğu anlaşılabilir.

Sürdürülebilir turizm
Kültür turizmi
Macera yolculuğu
Ekolojik ekonomi
Turizm türleri listesi
Doğal kaynak yönetimi
Tarım turizmi
Kırsal turizm
Ekosistem
Biyolojik bölge
Çevre hareketi
Doğal kaynak
Çevre koruma

Emu (Dromaius novaehollandiae), ratitler içindeki akrabası deve kuşlarından sonra yaşayan en uzun kuş türüdür. Avustralya anakarasında endemiktir ve kıtadaki en büyük yaşayan kuştur. Dromaius cinsinin yaşayan tek üyesidir. Emuların yaşam alanı geçmişte tüm Avustralya ile birlikte güneydeki adalar Tasmanya Adası, Kanguru Adası ve Kral Adası'nı kapsamaktaydı ancak 1788'den sonra adaya gelen Avrupalıların etkisi ile bu adalardaki Kral Adası emusu, Kanguru Adası emusu ve Tasmanya emusu gibi alt türlerinin soyu tükenmiştir. Taksonomik olarak en yakın akrabaları tepeli devekuşları ile casuariidae familyası içinde ortak olarak bulunurlar. Emulara en yakın tür güney tepeli devekuşudur.
Emular uzun boyunları ve bacakları olan yumuşak tüylü, kahverengi kuşlardır. Boyları 1,9 metreye kadar ulaşabilirler. Uçamazlar ancak uzun mesafeleri yürüyebilir ve gerektiğinde saatte 50 km hızla koşabilirler. Haftalarca aç kalmaya dayanabilirler ve çeşitli bitkiler ve böceklerle beslenirler. Sık sık su içmezler ancak fırsat bulduklarında bol miktarda su içerler.
Üreme mevsimleri mayıs ve haziran ayları arasındadır. Bu mevsimde dişiler arasında eş için kavgalar görülür. Dişiler bir üreme mevsiminde birden çok çiftleşerek birkaç yumurta bırakabilir. Yuvada erkek emular kuluçkaya yatar ve kuluçka süresinde çok az su ve yiyecek tüketir. Bu sebeple kuluçkaya yatan emular ciddi miktarda zayıflar. Kuluçka 8 hafta sürer ve yavrular yumurtadan çıktıktan sonra erkek emu tarafından beslenir. Yaklaşık altı ay sonra ise yavrular bir yetişkin boyuna ulaşır ancak bir sonraki üreme mevsimine kadar aile ile birlikte yaşar. Emular bölgedeki Avustralya yerlilerinin mitolojilerinde sıklıkla yer almıştır. Modern zamanlarda ise Avustralya'nın önemli bir kültürel sembolüdür. Emu çizimleri çeşitli armalarda, amblemlerde, posta pullarında ve madeni paralarda görülür.
Emu, Uluslararası Doğa ve Doğal Kaynakları Koruma Birliği (IUCN) tarafından en az endişe duyulan türler arasında gösterilecek kadar yaygın olsa bile bazı yerel popülasyonlarının nesillerinin tükenme tehlikesi altındadır. Tasmanya emusu gibi alt türlerin soyları 19. yüzyılda insanlar sebebiyle tükenmiştir. Yumurtalarının toplanması, yol ölümleri ve yaşam alanlarının yok edilmesi gibi etkiler popülasyonları üzerinde tehdit oluşturmaktadır.

Emu kelimesi yerel aborjin dilline ait değildir ve kelimenin etimolojik kökeni kesin olarak bilinmemektedir. Ancak kelimenin Portekizli kaşiflerin Doğu Endonezya ve Malezya takımadalarına yaptığı keşifler sırasında Arap tüccarlardan öğrendiği tepeli devekuşu benzeri bazı kuşlar için kullanılan ve "büyük kuş" anlamına gelen Arapça neâma kelimesinden geldiği düşünülmektedir. Kelime Portekizliler tarafından söylenişte uma emaya dönüşmüş ve daha sonra Avrupalı kaşifler aracılığı ile Avustralya'ya gelip kullanılmış olabilir. Bir başka teori ise deve kuşu veya turna benzeri büyük bir kuşlar için kullanılan Portekizce "ema" kelimesinin gelebileceği üzerinedir. Ancak tarihi bir İngilizce sözlükte geçen bu bilginin doğruluğunu kanıtlayacak bir alıntı gösterilmemiştir. Öte yandan çeşitli Portekizce sözlükler "ema" kelimesini ya "causar" olarak çevirmiştir ya da içerisinde turnanın dahil olmadığı birkaç kuş için kullanılan bir kelime olduğunu belirtmiştir.
1576 yılında ise Portekizli bir tarihçi olan Pero de Magalhães de Gandavo tarafından yayınlanan Historia da Provincia Sancta Cruz (Sanca Cruz Tarihi) isimli kitapta Nandu kelimesine karşılık olarak "hema" kelimesini kullanmıştır. Emu benzeri "emia" ve "eme" gibi kelimeler ise 1613 yılında Samuel Purchas tarafından yazılmış Purchas his Pilgrimage'de geçmektedir. Purchas Banda ve çevresindeki adalarda emia ya da eme adını verdiği hayranlık uyandıran bir kuştan bahseder. 17. yüzyılın başında kuşun Banda ada grubunda yaşadığı düşünülmüş olsa da daha sonra tepeli devekuşu gibi büyük bir türün Banda adalarında yaşamayacak kadar büyük olduğu için bu fikrin hatalı olduğu anlaşılmıştır. Bu sebeple bahsedilen bu kuşun Seram Adasında bulunan bir tepeli devekuşu türü, büyük ihtimalle güney tepeli devekuşu, olduğu düşünülür.
Güney batı Avustralya'daki Victoria bölgesinde emu için Djadjawurrung dilinde barrimal, Gunai dilinde myoure ve Wemba Wemba dilinde courn kelimeleri kullanılmıştır. Ayrıca murawung ve birabayin kelimeleri Sidney havzasındaki yerlilerin kullandığı diğer isimlerdendir.

Emular Avrupalılar tarafından ilk kez 1696 yılında Avustalya'nın batısına Hollandalı kaptan Willem de Vlamingh tarafından bölgede 2 yıl kaybolmuş bir keşif gemisinden kurtulanları aramak üzere yapılan bir deniz seferi sırasında görüldü. Avrupalılar 1788'de doğu kıyısına yerleşmeye başladığında emular biliniyordu. Kuşlardan ilk kez "New Holland cassowary" (Yeni Hollanda tepeli devekuşu) ismi ile Arthur Philip'in 1789 yılında yayınladığı Voyage to Botany Bay kitabında şu şekilde bahsedildi:Bu tür pek çok özellik açısından genel olarak bilinenlerden farklıdır. Daha büyüktür bir kuştur. Bacakları üstünde daha yüksekte durur ve boynu normalden daha uzundur. Uzunluğu toplamda yedi fit iki inçtir. Gagası tepeli deve kuşunun gagasından çok farklı değildir ancak tepesinde bir çıkıntı ya da şapka bulunmaz. Boğazı haricinde kafasının ve boynunun her yeri tüylerle kaplıdır. Tepeli deve kuşlarında ise bu kısımlar tüysüzdür ve hindilerdeki gibi ibiklidir. Tüyleri genel olarak gri ve kahverengi karışımından oluşur ve tüyler doğal biçimde biraz kıvrılmış ve bükülmüştür. Kanatları uçmak için tamamen yetersiz kalacak kadar kısadır ve biraz önde durmasaydı tüyler arasında neredeyse ayırt edilemez olurdu. Sıradan kanatlarda görülen uzun tüyler bu türde bulunmaz ya da görünmez durumdadır. Bacakları kalındır ve arka kısmının tırtıklı yapısı dışında galeated tepeli deve kuşundaki gibidir.

Emu Savaşı

En son ortak ata (ESOA) veya en yakın ortak ata, genetik biliminde bir gruptaki tüm organizmaların doğrudan soyundan geldiği en son bireydir. Bu terim çoğunlukla insan soy biliminde kullanılır.
Organizmaların en son ortak atası, bazen belirlenmiş bir soyağacına bakılarak tespit edilebilir. Ancak, çok sayıdaki bireylerden oluşan bir grubun en son ortak atasını belirlemek her zaman mümkün olmadığı için bunun yerine en son ortak atanın yaşamış olduğu tahmini zaman aralığı belirtilir. En son ortak atanın yaşadığı zaman (ESOA-Z), örneğin genetik soybilimde DNA testi sonuçlarına ve yerleşik mutasyon oranlarına bakılarak veya genetik olmayan matematiksel bir model veya bilgisayar simülasyonu aracılığıyla belirtilir.
ESOA terimi, genellikle tek bir tür içindeki bireylerin ortak atasını tanımlamak için kullanılır. Aynı zamanda, birbirleriyle akraba olan iki veya daha fazla farklı türün sahip olduğu ortak atayı tanımlamak için de kullanılabilir. Türler arasındaki ataları tartışırken karşılıklığı önlemek için ESOA terimi yerine bazen son ortak ata (SOA) veya başka eşdeğer bir tanım olan sonuncu ortak ata (İng: concester) terimi kullanılır.
ESOA terimi, aynı zamanda belirli gen örüntüleri yoluyla organizmalar arasındaki ortak atayı tanımlamak için de kullanılır. Mitokondriyal Havva ve Y kromozom Adem'i bu tür ESOA tanımlarına birer örnektir. Bu tür soy araştırmaları, gerçekte organizmaların kendisini değil, tek tek genleri izleyerek bunların soylarını takip eder. Sonuç olarak, genetik en son ortak (ESOA) için yapılan  zaman tahminleri (ESOA-Z), organizmaların en son ortak atası için yapılan zaman tahminlerinden zorunlu olarak daha geniş bir aralığa sahiptirler.
Genetik Havva ve Ademin 160000 ile 300000 yıl önce yaşadıkları tahmin ediliyor. Günümüzde yaşayan insanların en yakın ortak atası ise şaşırtıcı derecede yakın bir zamanda yaşamıştır: 2000 ile 5000 yıl önce. O zaman başka insanlar da yaşıyordu ama diğerleri ya bugün yaşayanların sadece bir kısmının atası ya da soyları tükenmiş, yani bugünkü kimsenin atası değiller. Günümüzde yaşayan insanların hepsinin tüm atalarının ortak olduğu en son tarih ise 5000 ile 15000 yıl geride kalmıştır. O zaman başka insanlar da yaşıyordu ama diğerlerinin soyları tükenmiştir. O zaman yaşayıp soyları tükenmemiş olan herkes bugünkü herkesin atasıdır.

Soy bilimi ya da jenealoji - ailelerin kökenlerini ve akrabalık ilişkilerini inceleyen bilim dalı
Genetik soybilim - soybilimsel DNA testi kullanılarak kişiler arasındaki genetik ilişki seviyesinin belirlendiği bilim dalı
Evrim zaman çizelgesi - gezegenimiz üzerindeki yaşamın gelişmesinde önemli olaylara genel bakış
İnsan evrimi zaman çizelgesi - ana hatlarıyla insan türünün gelişimindeki önemli olaylar

Hartwell (2004). Genetik: Genlerden Genomlara (2inci bas.). Maidenhead: McGraw-Hill. ISBN 0072919302.  (İngilizce)
Walsh B (Haziran 2001). "İki kişinin Y kromozomu veya mitokondriyel DNA'sının belirlenmesi ve en son ortak ataya dair zaman tahminleri" (PDF). Genetics. 158 (2). ss. 897-912. PMC 1461668 . PMID 11404350. 13 Mayıs 2008 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF)18 Kasım 2011.  (İngilizce)

DNA Gizemleri – Adem'i Bulmak 6 Temmuz 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – yazar Spencer Wells – National Geographic, 2008 (İngilizce)
Gerçek Havva: Modern İnsanın Afrika Dışına Yolculuğu 6 Haziran 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – yazar Stephen Oppenheimer – Discovery Channel, 2002 (İngilizce)
İnsanın Yolculuğu: Genetik Bir Odise (film) 21 Şubat 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. yapımcı  Spencer Wells –  PBS ve National Geographic Channel, 2003 (İngilizce)

Enantiornithineler veya enantiornitheanlar olarak da bilinen Enantiornithes, Mezozoik Çağ'dan bilinen en bol ve çeşitli soyu tükenmiş avialan (geniş anlamda "kuşlar") grubudur. Neredeyse tümünün dişleri ve kanatlarında pençe parmakları vardı, ancak bunun dışında dışarıdan modern kuşlara çok benziyorlardı. Seksenden fazla enantiornithine türü adlandırılmıştır, ancak bazı isimler yalnızca tek kemikleri temsil eder, bu nedenle hepsinin geçerli olmaması muhtemeldir. Enantiornithes, Kretase-Paleojen sınırında hesperornithidler ve diğer tüm kuş olmayan dinozorlarla birlikte yok oldu.

Aşağıdaki kladogram, Jingmai O'Connor tarafından oluşturulan önceki bir veri setinden güncellenen, 2015 yılında Wang ve diğerleri tarafından yapılan bir analizle bulundu.

 Wikimedia Commons'ta Enantiornithes ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Eosen, günümüzden 55,8 ± 0,2 ila 33,9 ± 0,1 milyon yıl öncesini kapsayan, Senozoyik Zaman'ın Paleojen dönemine ait bir bölümdür. Eosen, Paleosen bölümün sonundan Oligosen bölümün başına uzanır. Eosen'in başlangıcı ilk çağdaş memeli gruplarının ortaya çıkması ile tanımlıdır. Eosenin sonu ise Büyük Kopukluk (fr. Grande Coupure) olarak adlandırılan büyük bir yok oluş olayı olarak tanımlanmıştır – bu olay, Sibirya'ya ve günümüz Chesapeake Körfezi'ne çarpmış bir veya birkaç büyük göktaşı ile ilişkili olabilir. Diğer jeolojik devreler gibi Eosen'in başı ve sonunu belirleyen katmanlar iyi tanımlıdır ama tam tarihleri belirsizdir.
Eosen adı Yunanca ἠώς (eos, şafak) ve καινός (kainos, yeni) sözcüklerinde gelir ve bu zamanda ortaya çıkan çağdaş ('yeni') memeli faunasına atıfta bulunur.

Eosen, geleneksel olarak erken (56-47,8 milyon yıl önce), orta (47,8-38 myö) ve geç (38-33,9 myö) alt bölümlerine ayrılır. Karşılık gelen kayaçlar alt, orta ve üst Eosen olarak adlandırılır. İpresiyen aşaması aşağıyı (erken), Priaboniyen aşaması yukarıyı (geç) oluşturur; Lütesiyen ve Bartoniyen aşamaları "Orta Eosen" olarak birleşmiştir.

Hart Madeni Oluşumu

Eosinopteryx, Çin'in geç Jura döneminde  bilinen, soyu tükenmiş bir theropod dinozor cinsidir. Tek bir tür içerir: Eosinopteryx brevipenna.

E. brevipenna, yaklaşık 160 milyon yıl önce geç Jura dönemine (Oxfordiyen devri) tarihlenen, Çin'in batısındaki Liaoning Eyaletindeki Tiaojishan Formasyonu'ndan elde edilen tek bir fosil örneğinden bilinmektedir. Eosinopteryx adı, Yunanca eos ("şafak" veya "şafak"), Latince Sina ("Çin") ve Yunanca pteryx ("tüy") sözcüklerinden türetilmiştir. Tür adı brevipenna (Latince brevis, "kısa" ve penna, "tüy"), YFGP-T5197 tip numunesinde korunan azaltılmış tüylere atıfta bulunur.
Başlangıçta bir troodontid olarak sınıflandırılmasına rağmen, ilişkilerinin daha kapsamlı bir analizi, onun ya ilkel bir paravian ya da bir avialan olduğunu bulmuştur. Harlem Archaeopteryx örneğinin 2017 yılında yeniden değerlendirilmesinde, Eosinopteryx'in bir anchiornithid olduğu bulunmuştur.

Eosinopteryx brevipenna, alt yetişkin veya yetişkin bir bireyin neredeyse tam iskeletini temsil eden tek bir fosil örneğinden bilinmektedir. Örnek, kuş olmayan bir dinozor için çok küçüktür ve 30 santimetre (12 in) uzunluğundadır. Çoğu troodontidden farklı olarak, çok kısa bir burna sahipti, göz yuvasının çapından daha kısaydı. Kanatlar, yakın akrabası Anchiornis huxleyi ile aynı boyuttaydı ve birincil kanat tüyleri humerustan (üst kol kemiği) daha uzundu. Kanat kemiklerinin alışılmadık bir şekilde düzenlenmesi, herhangi bir çırpma hareketini önleyebilirdi.
Kuyruk, çoğu troodontid ve dromaeosauride kıyasla çok kısaydı ve ayrıca bu grupların üyelerinden farklı olarak, ayaklar ve ayak parmakları çok inceydi, yırtıcı hayvanlar veya tırmanma için oldukça kavisli pençeleri yoktu. Alışılmadık bir şekilde, bilinen tek fosilin kuyruğu, karmaşık kanatlı tüylerin (rektrikler) varlığına dair işaretler göstermez. Alt bacak ve ayaklarda "arka kanatlar" bulunan birçok benzer türün aksine, alt tarsallar ve ayaklar tüysüz görünmektedir.
Southampton Üniversitesi'nden bir araştırmacı, 2013 yılında Eosinopteryx'in keşfinin "uçuşun kökeninin önceden düşünülenden çok daha karmaşık olduğunu" öne sürdüğünü söyledi.

David Evans'ın twitter hesabı tarafından yayınlanan tip örneğinin bir fotoğrafı 26 Eylül 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Aynı kaynaktan kafatasının yakından görünümü 5 Ekim 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Erkek, yetişkin bir eril insandır. Ergenlik çağına gelmeden önce, erkek çocuk veya oğlan denir.
Diğer eril memelilerde olduğu gibi, bir erkeğin genomu genellikle kalıtsal yolla annesinden bir X kromozomu ve babasından ise bir Y kromozomu alır. Eril fetüs bir dişi fetüse oranla daha az östrojen üretirken daha fazla androjen üretir. Bu eşey hormonlarındaki bu miktar farkı, erkekleri kadınlardan ayıran psikolojik farkların büyük ölçüde sorumlusudur. Ergenlik sırasında, androjen üretimini uyaran hormonlar ikincil cinsel özelliklerin gelişmesi ile sonuçlanır; böylece cinsiyetler arasındaki farklılıklar ortaya çıkar. Ancak bazı interseks ve trans erkekler için üzerinde istisnalar vardır.

Erkek kelimesi, Eski Türkçe "hayvan ve insanın eril cinsiyeti" anlamına gelen érkek sözcüğünden evrilmiştir. Bu sözcük ise Eski Türkçe ér- "olmak, tam ve bütün olmak, yetişmek" fiilinden Eski Türkçe +ak ekiyle türetilmiştir. Kelimenin tarihte geçtiği en eski kaynak Irk Bitig olmasına ve Dîvânü Lugâti't-Türk'te de geçmesine rağmen Türkiye Türkçesinde bir metinde kullanımı ilk 19. yüzyıl başlarında görülmüştür. Erkek kelimesinin ayrıca "üç yaşına gelen koç" manasına gelen Eski Türkçe érk  sözcüğü ile eş kökenli olabileceği düşünülmektedir, ancak bu kesin değildir.
Eril kişiyi betimlemek için kullanılan adam kelimesinin kökeni ise Arapça ādam (آدم) köküne dayanmakta olup, Âdem ile kökteştir. Arapçaya bu kelime İbranice yoluyla girmiştir.

Erkeklik terimi, eril bir insanın yaşamındaki dönemi anlatmak için kullanılır. Bu dönemde birey çocukluktan çıkıp ergenlikten geçerek genellikle eril ikincil cinsel özelliklere ulaşır. Erkeklik terimi eril nitelikler ve eril cinsiyet rollerini ifade eden erillik ile ilişkilidir.

Ayrıca bakınız: Trans erkek ve interseks
İnsanlar birçok özellikte cinsel ikilik gösterir; bunlardan birçoğu üreme yeteneği ile doğrudan bağlantılı olmasa da bu özelliklerin çoğu cinsel etkileşimde rol oynar. İnsanlardaki cinsel ikiliğine dair ifadelerin çoğu boy, ağırlık ve vücut yapılarına yöneliktir; bununla beraber her zaman genel kalıba uymayan örnekler bulunur. Örneğin, erkekler kadınlara göre daha uzun olmaya yakındır, fakat her iki cinsiyette de orta boy aralığında çok sayıda insan vardır.
İnsanlardaki eril bireye ait ikincil cinsel özelliklerden bazıları:

daha fazla kasık kılı
daha fazla yüz kılı
kadınlardan daha büyük eller ve ayaklar
daha geniş omuzlar ve göğüs
daha büyük kafatası ve kemik yapısı
daha büyük beyin kütle ve hacmi
daha fazla kas kütlesi
daha belirgin bir Adem elması ve daha derin ses
daha uzun kaval kemiği

İnsan türünde bir bireyin cinsiyeti genellikle döllenme sırasında  sperm hücresinde taşınan genetik madde tarafından belirlenir. Yumurtayı, X kromozomu taşıyan bir sperm hücresi döllerse yavru dişi (XX) olacak; yumurtayı Y kromozomu taşıyan bir sperm hücresi döllerse yavru eril (XY) olacaktır. Kişilerin anatomik veya kromozomal görüntüleri ifade edilen bu kalıptan interseks olarak farklılık gösterebilir.

Memelilerde, cinsel farklılaşmayı ve gelişimi etkileyen hormon androjendir (ağırlıklı olarak testosteron); yumurtalığın daha sonraki gelişimini uyarır. Cinsel açıdan farklılaşmamış olan embriyoda, testosteron Wolf kanallarının ve penisin gelişimini, skrotuma uzanan labioskrotal kıvrımların ise kapanmasını uyarır. Cinsel farklılaşmadaki bir diğer önemli hormon ise Anti-müllerian hormondur; bu hormon Müller kanallarının gelişimini engeller.

Genelde, erkekler kadınlarla çok sayıda ortak hastalığa yakalanırlar. Eril yaşam beklentisi dişi yaşam beklentisinden biraz daha düşük olmasına karşın, son yıllarda aradaki bu fark düşmektedir.
Ergenlikteki eriller için, hipofizden salgılanan gonadotropinlerle birlikte testosteron erkekleri kadınlardan ayıran cinsel ayrımları ile spermatogenezleri uyarırken, kadınlarda ise östrojen ile progesteron kendilerini erkeklerden ayıran cinsel ayrımları üretir.

Erillik
Trans erkek
Kadın
Sağlık:

Androloji
Eril psikoloji disiplini
Erkeklik (erkeklerin toplumsal özellikleri)
Dinamikler:

Maçoluk
Erkek düşmanlığı
Politik:

Erkek hareketi
Erkek hakları

Andrew Perchuk, Simon Watney, Bell Hooks, The Masculine Masquerade: Masculinity and Representation, MIT Press 1995
Pierre Bourdieu, Masculine Domination, Paperback Edition, Stanford University Press 2001
Robert W. Connell, Masculinities, Cambridge: Polity Press, 1995
Warren Farrell, The Myth of Male Power Berkley Trade, 1993  ISBN 0-425-18144-8
Michael Kimmel (ed.), Robert W. Connell (ed.), Jeff Hearn (ed.), Handbook of Studies on Men and Masculinities, Sage Publications 2004

 Vikisözlük'te Erkek ile ilgili tanım bulabilirsiniz.

Ernst Walter Mayr (5 Temmuz 1904; Kempten, Almanya - 3 Şubat 2005; Bedford, Massachusetts, ABD), 20. yüzyılın önemli evrimsel biyologlarından biridir. Ayrıca taksonomist, kâşif, ornitolojist, bilim tarihçisi, natüralist olarak da ünlüydü. Çalışmaları Mendel genetiği ve Darwinci evrimden modern evrimsel senteze geçişi amaçlıyordu.
Mayr, 5 Temmuz 1904 tarihinde Kempten'de doğdu. Helene Pusinelli Mayr ve avukat ve yargıç Otto Mayr'ın üç oğlundan ikincisidir. Daha gençliğinde biyolojiye ilgi duyuyordu. 1923'te, Freiland'da Moritzburg çevresinde gözlediği kuşlar ile ilgili ilk bilimsel makalesini kaleme aldı. Aynı yıl Ernst-Moritz-Arndt Greifswald Üniversitesi'nde tıp okumaya başladı ancak daha sonra dalını değiştirerek zooloji bölümüne geçti ve Berlin Zooloji Müzesi'nde çalıştı. 1926'da 21 yaşında zoolojide ornitolojik bir tezle doktorasını verdi. Ernst Mayr, Gretel Simon ile Freiburg im Breisgau'da Mayıs 1935'te evlendi.
Bilimsel çalışmalarındaki destekleyicisi Erwin Stresemann, Mayr'ı 1928 ve 1930 yıllarında bir bilimsel araştırma gezisi için Yeni Gine ve Solomon Adaları'na gönderdi. Burada kazandığı biyocoğrafya bilgileri onun daha sonraki teorik evrim görüşlerinin temelini oluşturdu. 1931'de, dünyanın en büyük bilim müzesi olan New York'taki Amerikan Doğa Tarih Müzesi'nde kuş uzmanı olarak çalışmak için Amerika Birleşik Devletleri'ne gitti. Yaklaşık 20 yıl New York'ta kaldı ve 1950'de Amerikan vatandaşlığına geçti.
1953'te Harvard Üniversitesi'ne geçti, evrim teorisinin anlaşılması, saygınlık kazanması ve yayılması için çalıştı.1975'te emekli olduktan sonra, Harvard Üniversitesi, Karşılaştırmalı Zooloji Müzesi'nde ölümüne kadar çalışmalarına devam etti.
Ernst Mayr, Bedford, Massachusetts'te kısa süren bir hastalıktan sonra, 3 Şubat 2005'te öldü.

Mayr, Ernst (1942). Systematics and the Origin of Species. Cambridge: Harvard University Press. ISBN 978-0-674-86250-0. 
Mayr, Ernst (1945). Birds of the Southwest Pacific: A Field Guide to the Birds of the Area Between Samoa, New Caledonia, and Micronesia. New York: Macmillan. 
Mayr, Ernst (1963). Animal Species and Evolution. Cambridge: Belknap Press of Harvard University Press. ISBN 978-0-674-03750-2. 
Mayr, Ernst (1970). Populations, Species, and Evolution. Cambridge: Belknap Press of Harvard University Press. ISBN 978-0-674-69013-4. 
Mayr, Ernst (1976). Evolution and the Diversity of Life. Cambridge: Belknap Press of Harvard University Press. ISBN 978-0-674-27105-0. 
Mayr, Ernst. & William B. Provine, (eds) (1980). The Evolutionary Synthesis: Perspectives on the Unification of Biology, 0-674-27225-0
Mayr, Ernst (1982). The Growth of Biological Thought. Cambridge (Mass.): Belknap P. of Harvard U.P. ISBN 978-0-674-36446-2. 
Mayr, Ernst (1988). Toward a New Philosophy of Biology. Cambridge: Harvard University Press. ISBN 978-0-674-89666-6. 
Mayr, Ernst (1991). Principles of Systematic Zoology. New York: McGraw-Hill. ISBN 978-0-07-041144-9. 
Mayr, Ernst (1991). One Long Argument. Cambridge: Harvard University Press. ISBN 978-0-674-63906-5. 
Mayr, Ernst (1997). This Is Biology. Cambridge: Belknap Press of Harvard University Press. ISBN 978-0-674-88469-4. 
Mayr, Ernst (2001). The Birds of Northern Melanesia. Oxford Oxfordshire: Oxford University Press. ISBN 978-0-19-514170-2. 
Mayr, Ernst (2001). What Evolution Is. New York: Basic Books. ISBN 978-0-465-04426-9. 
Mayr, Ernst (2004). What Makes Biology Unique?. Cambridge: Cambridge University Press. ISBN 978-0-521-84114-6.

Euornithes (Grekçe:"gerçek kuşlar"), Sinornis'ten modern kuşlara daha yakın olan tüm avialanları içeren bir gruptur.

Clarke vd. (2006), bilinen en ilkel euornitheanların (Yanornithiformes) gelişmiş ve ilkel özelliklerin bir mozaiğine sahip olduğunu buldu. Bu türler, gastralia (göbek kaburgaları) ve kasık simfizisi gibi ilkel özellikleri korudu. Ayrıca, ilk tamamen modern pigostilleri gösterdiler ve Yixianornis'in (IVPP 13631) tip örneği, modern bir düzenlemede sekiz uzatılmış rektifi (kuyruk tüyleri) korudu. Bu türden kuyruk tüylerini koruyan daha önceki hiçbir Pygostylian bilinmemektedir; bunun yerine, sadece çift tüyler ya da kısa tüylerden oluşan bir püskül gösterdiler.

Euornithes adı, ilk olarak 1889'da Edward Drinker Cope tarafından adlandırıldığından beri çok çeşitli avialan grupları için kullanılmıştır. İlk olarak 1998'de Paul Sereno tarafından kuşlara Enantiornithes'ten (Sinornis tarafından temsil edilen) daha yakın olan bir grup olarak tanımlandı. Bu tanım şu anda, Luis Chiappe tarafından 1999'da Patagopteryx, Vorona ve Ornithurae'nin ortak atası olarak adlandırılan ve tanımlanan başka bir yaygın kullanılan ad olan Ornithuromorpha ile benzer içeriği ve tüm soyundan gelenleri içermektedir. Bir tanım düğüm tabanlı ve diğeri dal tabanlı olduğundan, Ornithuromorpha biraz daha az kapsayıcı bir gruptur.

Aşağıdaki kladogram, Lee vd. (2014) tarafından yapılan bir filogenetik analizin sonuçlarını takip eder:

Aşağıda, aksi belirtilmedikçe, Holtz'u (2011) izleyen ilkel euornithian cinslerinin ve herhangi bir alt gruba güvenle atıfta bulunulamayanların bir listesi bulunmaktadır.

† Alamitornis
† Changmaornis
† Changzuiornis 
† Dingavis
† Gargantuavis
† Horezmavis
† Iteravis
† Juehuaornis
† Platanavis
† Wyleyia ?
† Yumenornis
† Xinghaiornis
† Zhyraornis
Holtz'un Eurolimnornis ve Piksi cinslerini euornithean olarak dahil ettiğini, ancak o zamandan beri pterosaurlar olarak yeniden tanımlandıklarını unutmayın.

Sağlıklı insanların somatik hücrelerinde 46 kromozom bulunur. Dişideki 23 çift kromozom, mayoz bölünmede 22A+X şeklinde belirir. Yani her bir yumurta 22 otozom ve bir X kromozomuna yani gonozoma sahiptir. Erkekte ise, 46 kromozom mayoz sırasında 22 çifti birbirlerine benzer kromozomlar ve bir çifti de birbirine eş olmayan büyük bir X kromozomu ile daha küçük bir Y kromozomu şeklinde belirir. Yani meydana gelen spermatozoonlar 22A+X ve 22A+Y genomlarına sahiptir.
İşte bu X ve Y kromozomları eşeyi tayin eden, eşey hücrelerinde bulunan kromozomlardır ve bunlara eşey kromozomları ya da gonozomlar denir. Sperm hücrelerinin yarısı X, yarısı da Y kromozomu taşır.
Genetikte 1912 yılında Tomas Morgan tarafından yeni bir dönem başlatılmıştır. Morgan, sirke sineği olan Drosophila melanogaster'in genetik çalışmalar için çok avantajlı olduğunu belirtmiştir. Küçük olduklarından binlercesini laboratuvarda tutmak mümkündür. Bu sinekler kısa sürede erginliğe ulaştıkları için pek çok dölü birbiri arkası takip edilebilir. Haploid sette 4, diploid sette 8 kromozomlarının bulunuşu da diğer avantajlarından biridir. Bu nedenle 46 kromozomlu insan ve diğer pek çok canlıya tercih edilmektedir. Morgan'ın Drosophila deneylerinde ilk çözmeye başladığı konu eşey tayin mekanizmasının nasıl gerçekleştiğiydi. Döllenmiş yumurtanın erkek ve dişi zigot olarak gelişmesi üzerine de araştırmalar yaptı. Mikroskobik çalışmalar erkek ve dişi hayvanların kromozom setlerinde küçük bir farklılığın olduğunu göstermiş ve X ve Y kromozomları öğrenilmiştir.

X kromozomu
Y kromozomu
Otozomlar

Fil kuşu, Kuvaterner döneminde Madagaskar'da yaşamış bir nesli tükenmiş uçamayan kuş familyasıdır. Aepyornithidae familyasının üyeleri olan bu kuşlar modern araştırmalara göre 3 cinse ayrıldılar (Aepyornis, Mullerornis, Vorombe). Bu kuşların soyunun MS 1000–1200 civarında tükendiği düşünülüyor.

Bu dev kuşlar hakkındaki ilk bilimsel çalışma Madagaskar'da, Fransız zoolog Isidore Geoffroy Saint-Hilaire tarafından 19. yüzyılın ortasında yapıldı. 19. yüzyıl süresince bu kuşlar 3 cinse (Aepyornis, Mullerornis, Flacourtia) ve 13 türe ayrılacak şekilde sınıflandırıldılar; ancak günümüzde genetik çalışmalarla genel olarak tür sayısı daha da azalmıştır. Fil kuşları çok sayıda fosil kalıntısına sahiplerdir ve bu kalıntıların işaret ettiğine göre oldukça iri ve ağır kuşlardı. Konik gagalı, uçmaya elverişsiz ufak kanatları, kısa kalın bacakları ve 3 parmaklı büyük ayaklarıyla klasik bir ratit görünümündelerdir. Bazı araştırmacılar, vücut yapılarından ötürü bu  hayvanların yavaş birer orman yerleşimcileri olduğu fikrini ortaya atmışlardır. Fil kuşlarının Aepyornis cinsi 3 metre yüksekliğe ve 450 kg ağırlığa ulaşabilmektedir. Bu ailenin en büyük türünün Vorombe titan olduğu düşünüldü, 650 kg ağırlığa ve 3 metreyi aşan boya sahipti, hatta bazı tahminlere göre 800 kg ağırlığa ulaşan türler olduğu tahmin edildi.

Fil kuşlarının en önemli ve en çok bulunan kalıntılarından biri de devasa yumurtalarıdır. 2015 yılında Schläpfer'in 63 yumurta üzerinde yapılmış çalışmasına göre aşağıda Aepyornis cinsine ait bir yumurtanın ortalama değerleri verilmiştir. Ortalama olarak 30,6 cm uzunluğunda, 22,5 cm genişliğinde, 8,12 litre hacminde, 9,34 kg ağırlığında ve kabuk ağırlığı (darası) 1,64 kg'dır. Ortalama bir Aepyornis yumurtası, ağırlıkça 6 adet deve kuşu yumurtasına ve 155 tavuk yumurtasına karşılık gelmektedir.

Son dönemde, DNA dizisi karşılaştırmalarıyla, fil kuşlarının yaşayan en yakın akrabasının Yeni Zelandalı kiwi kuşları olduğu sonucuna varıldı. Ancak, iki grup arasındaki ayrılma çok eskidir ve iki soyun birbirinden yaklaşık 54 milyon yıl önce ayrıldığı tahmin edilmektedir. Flacourtia cinsi de 2018'de Vorombe olarak tanımlandı. Ancak, son yapılan araştırmalar Vorombe titan'ın genetik olarak Aepyornis maximus'tan ayırt edilemediğini ve Aepyornis'in büyük bir bireyini temsil ettiğini buldu.  
Fil kuşlarının yumurta kabuklarından elde edilen tam mitokondriyal genomlar, Aepyornis ve Mullerornis'in genetik olarak birbirlerinden önemli ölçüde farklı olduklarını göstermektedir. Moleküler saat analizleri, bu ayrılmanın yaklaşık 27-30 milyon yıl önce, Oligosen döneminde gerçekleştiğini ileri sürdü; böylece Aepyornithidae ailesi içinde değerlendirilen bu iki cinsin genetik olarak beklenenden daha uzak olmaları nedeniyle bu canlıların iki ayrı ailede sınıflandırılması gerektiği düşünüldü.

Beyin endokastlarının incelenmesi, hem A. maximus hem de A. hildebrandti'nin, yaşayan en yakın akrabaları olan kivi kuşları gibi optik loblarının büyük ölçüde küçüldüğünü ve benzer bir gececil yaşam biçimine sahip olduklarını göstermiştir. A. maximus, A. hildebrandti'ye görece daha büyük olfaktör bulbus'a sahipti, bu da birincisinin koku alma duyusunun daha yararlı olduğu ormanlık habitatları doldurduğunu, ikincisinin ise açık habitatlarda yerleştiğini gösterdi.

Madagaskar gibi ada ekosistemine sahip bir yaşam alanında uzun sürede çeşitlenen bu megafauna üyelerinin insanların adaya çıkışıyla beraber kısa süre içinde yok olduğu düşünülürken; yeni araştırmalar insan yerleşimini tarihi anlamda daha geriye götürürken, bu dev kuşların insanlarla uzun süre aynı habitatı paylaştığını gösteriyor. 2016 yılında Londra Zooloji Topluluğu'ndan James Hansford ve ekibi adada yaptıkları bir saha çalışmasında insan etkisiyle oluşmuş yara izleri barındıran kemikler buldular ve bu buluntular karbon yöntemiyle yaşlandırıldılar ve 10.500 yıl öncesine tarihlendiler ki bu büyük bir devrim oldu zira, yakın zamana dek insanların Madagaskar'da 2500-3000 yıllık bir geçmişi var sanılıyordu. Uzun dönem insanlarla bir arada yaşamış bu canlılarınsa tarımsal alanların genişlemesiyle habitat kaybı, avcı baskısı veya iklim değişikliği gibi daha karmaşık sorunlarla yok oluşa gittikleri var sayıldı.

Hawkins, A. F. A.; Goodman, S. M. (2003). Goodman, S. M.; Benstead, J. P. (eds.). The Natural History of Madagascar. University of Chicago Press. pp. 1026–1029. ISBN 978-0-226-30307-9.

Fırtına kuşu (Hydrobates pelagicus), fırtına kuşugiller (Hydrobatidae) familyasına ait bir kuş türü.
Fırtına kuşu, görünüşte koyu kuş tüyü ve beyaz sağrısıyla benzediği ev kırlangıcından, sadece boyut olarak küçük bir kuştur. 15–16 cm büyüklüğünde, 38–42 cm kanat açıklığına sahip bir kuştur. Tek beyaz bir yumurta koyarlar. Çırpınan bir uçuşu vardır, okyanus yüzeyinden planktonik yiyecek maddelerini seçtiği gibi su yüzeyinden de seçer. Martılar ve korsanmartılar tarafından parçalanmaktan kaçınmak için üreme yerlerinde katıca gececildirler ve hatta açık bir şekilde mehtapla aydınlanmış gecelerde yere inmekten kaçınırlar.

Açık denizler. 
Üreme sezonunda, kayalık adaları tercih etmektedirler. 
Seyrek yeşillikle kaplı kayalık adalar, burunlar veya okyanus adalarında ürerler.

BirdLife International (2004). Hydrobates pelagicus. Tehlike altında olan türlerin 2006 IUCN Kırmızı Listesi. IUCN 2006. 12 May 2006 tarihinde alınmıştır.

Gaga, kuşların anatomik bir dış yapısıdır. Beslenmeye ek olarak, tımar etme, temizleme, nesneleri beceriyle kullanma, avlarını öldürme, yiyecek aramada sonda etme, kur yapma ve yavrularını beslemede kullanılır.

Bazı kuşlarda gaga yapısı serttir. Ölü doku sert kabuklu yiyecekleri ve avları öldürmek için kullanılır. Diğer kuşlarda (ördek gibi) gaga yapısı hassastır ve yiyecekleri dokunarak bulmak için sinir ihtiva eder. Gaga kullanım dolayısıyla aşınır ve kuşun hayatı boyunca devamlı olarak gelişir. Çeneleri dişsizdir, bu nedenle gaga çiğnemek için kullanılmaz. Kuşlar yiyeceklerini yutarlar, yiyecek kursaklarında parçalanır.
Alışılmamış gagaya sahip kuşlara örnek olarak Sinek kuşu, toucan ve kaşıkgaga (spoonbill) örnektir.

Gilbertson, Lance; Zoology Lab Manual; McGraw Hill Companies, New York; ISBN 0-07-237716-X (fourth edition, 1999)
Terres, John. K. The Audubon Society Encyclopedia of North American Birds, New York: Alfred A. Knopf, 1980. ISBN 0-394-46651-9

https://web.archive.org/web/20060524225405/http://www.peteducation.com/article.cfm?cls=15&cat=1829&articleid=2752
https://web.archive.org/web/20060804190926/http://www.birdsnways.com/wisdom/ww53eiv.htm
https://web.archive.org/web/20060625091134/http://qp-society.com/qpserc/beak.html

Galah veya kırmızı göğüslü kakadu. En yaygın kakadu türlerinden biri olan galah kakaduları anavatanları olan Avustralya'da yaşarlar. İsimleri yerel Aborjin dilinden gelmektedir. 

Galah kakaduları ortalama 35 cm uzunluğundadırlar ve 270 ile 350 g arasında ağırlığa sahiptir. Göğüsleri ve yüzleri pembe renkli oldukça ilgi çekici tüyler ile kaplanmıştır. Başlarının üzerindeki tüylerin rengi ise açık pembe renktedir. Sırt tüyleri gri renklidir. Bacakları ve gagaları diğer kakadular gibi gri renk alır. Yaşları arttıkça gözleri de farklı renkler alabilmektedir. Genellikle erkeklerin gözleri koyu renk (siyaha yakın kahverengi) dişilerinki ise açık kahverengi veya kırmızı olur.

Galah türü Tazmanya bölgesinde endemik olarak yaşayan bir türdür ancak günümüzde Avustralya'nın çeşitli yerlerine göç etmiş ve buraya yerleşmiş olanları vardır. (Melbourne, Perth gibi) Galahlar da diğer Avustralya kuşları gibi orman tahribatından büyük zarar görmüş türlerin içerisindedir.
Galah sürüleri bazen açık çimenli alanlara inebilmektedirler.

Galah türleri diğer bir kakadu türü olan küçük corella'lar ile çiftleştirilerek bazı melezler ortaya çıkarılmıştır. Melezleştirmeye uygun bir kuştur.

The Australian galah 11 Nisan 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
rosakakadu.com Galah-Homepage 17 Mart 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Gansus, Batı Çin'in şimdiki Kansu ve Liaoning eyaletlerinde bulunan Erken Kretase (Aptian-Albian) döneminin Aptian çağında yaşamış bir su kuşu cinsidir. Fosillerinin bulunduğu kaya katmanları 120 milyon yıl öncesine tarihleniyor. İlk olarak 1984 yılında izole bir sol bacak temelinde tanımlanmıştır. Modern kuşları (Neornithes) ve Ichthyornis ve Hesperornithes gibi soyu tükenmiş ilgili grupları içeren grup olan Ornithurae'nin bilinen en eski üyesidir.

Gansus cinsi başlangıçta, G. yumenensis adlı yaklaşık bir güvercin boyutunda ve görünüş olarak dalgıç kuşlarına ve dalış ördeklerine benzeyen tek bir tür içeriyordu. Modern kuşlar arasında ortak olan birçok özelliği vardı ve pençeli kanatları gibi bazı ilkel özelliklerini de korudu.
Gansus, 1981 yılında tek bir ayak fosili şeklinde keşfedildi. – 2004 yılları arasında, Changma, Gansu'daki eski bir göl sahasındaki çamurtaşı içinde iyi korunmuş beş fosil daha bulundu; Fosillerin bulunduğu jeolojik katman Xiagou Formasyonu'dur. Vücutları oksijensiz çamura yerleşmişti ve kısa süre sonra son derece ince siltli tortularla kaplandı. Oksijen olmadan, kalıntıları çürümeye karşı direndi: bu örnekler, uçuş tüylerinin kalıntılarını ve ayak parmakları arasındaki dokuma izlerini korudu. 2011'de, göğüs kafesi ve bacak elemanlarının istatistiksel analizi temelinde, Gansus'un uçucu bir kuş olduğu hipotezini destekleyen dokuz ek örnek tanımlandı.
You vd. (2006), Gansus'un özelliklerinin, Hesperornis (Kretase'den), dalgıç kuşları (Gaviidae) ve batağan (Podicipedidae) gibi ayakla hareket eden dalış kuşlarına benzer olduğu sonucuna varmıştır. Öte yandan, Li ve ark. (2011), Gansus'un ördeklere daha benzer bir morfoloji gösterdiği sonucuna varmıştır. İki yıl sonra, Nudds ve ark. (2013), Gansus'un pektoral uzuv uzunluğu oranlarının en çok sinek kuşlarına (Apodiformes) benzer olduğunu, pelvik uzuv uzunluk oranlarının ise modern kuşlara (Neornithes) düştüğünü ve batağan (Podicipedidae), albatros (Diomedeidae)  ve karabataklar (Phalacrocoracidae) ile  benzerlikler gösterdiğini bulmuştur, ayrıca Gansus'un hem volant hem de su altında hareket etmek için ya ayakla ya da belki de hem kanatlarını hem de ayaklarını kullanarak bir dereceye kadar dalış yapabildiğini öne sürüyorlar.

Gansus, ilk olarak bilinen en eski ornithuran olarak tanımlandı. Bununla birlikte, Ornithurae'ye çok farklı birkaç tanım verilmiştir. You ve meslektaşları tarafından kullanılan tanımda (yani, tüm canlı kuşları ve Hesperornis ve Ichthyornis'i içeren dal), Gansus gerçekten de bilinen en eski üyedir. Bununla birlikte, eski Yixian Formasyonu ve çağdaş Jiufotang Formasyonu'ndan birkaç kuş, diğer tanımlara göre ornithuran olarak kabul edilir. Herhangi bir tanım altında, devekuşları, sinek kuşları ve kartallar gibi çeşitli taksonlar dahil tüm canlı kuşlar, çoğu yarı suda yaşayan bazal ornithuranlardan türemiştir. Artık tüm modern kuşların, özellikle Gansus'a benzer yarı suda yaşayan bir kuştan türediği düşünülmektedir. Dolayısıyla Gansus, günümüz kuşlarının doğrudan atası olmasa da, böyle bir ata türüyle yakından ilişkilidir. Bu hipotez, bu taksonu içeren daha sonraki filogenetik çalışmalarla desteklenmiştir.

Su kuşları fosilleri büyük bir eksik halkayı dolduruyor. 6 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Fosillerin Önerdiği Dinozor Çağı Kuşları Şaşırtıcı Bir Şekilde Ördek Gibidir. 21 Şubat 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Geçiş fosili veya ara geçiş fosili, hem atalarıyla hem de torunlarıyla ortak özellikler paylaşan bir canlının fosilleşmiş kalıntısıdır. Özellikle bir canlı grubunun, yaşam tarzı ve topografik anatomisi bakımından atalarından keskin bir şekilde farklılaştığı durumlarda önem kazanır. Bu fosiller esasen taksonomik ayrımların insan aklının bir ürünü olduğunun hatırlatıcısıdır. Çünkü fosil kayıtlarının eksik olması sebebiyle, geçiş fosilinin genellikle, ayrımın yaşandığı noktaya tam olarak ne kadar yakın olduğunu bilmenin bir yolu yoktur. Öyleyse geçiş fosillerinin kendilerinden çok daha sonra yaşamış grupların doğrudan atası olduğu varsayılamaz ancak yakın akraba olduklarından ata canlının neye benzediğini tahmin etmek için model olarak kullanılırlar.
Charles Darwin'in Türlerin Kökeni kitabı ilk kez 1859'da yayımlandığında, fosil kayıtları hakkında bilinenler oldukça azdı. Darwin geçiş fosillerinin eksikliğinin öne sürülmesini "kuramıma yöneltilebilecek en belirgin ve ciddi itiraz" olarak görmüş ancak bunu jeolojik kayıtların son derece yetersiz olmasına bağlamıştır. O dönemde mevcut olan sınırlı koleksiyonlara dikkat çekti ancak mevcut bilginin doğal seçilim yoluyla evrim teorisini desteklediğini açıklamıştır. Aslında Archaeopteryx yalnızca iki yıl sonra, 1861 yılında keşfedildi ve bu cins, kuş olmayan dinozorlar ile kuşlar arasında klasikleşmiş bir ara geçiş formudur. O zamandan bu yana çok daha fazla geçiş fosili bulundu ve artık tüm omurgalı sınıflarının akraba olduklarına dair bol miktarda kanıt mevcut. Sınıf düzeyinde geçişlerin kimi spesifik örnekleri şunlardır: tetrapodlar ve balıklar, kuşlar ve dinozorlar ve memeliler ve "memeli benzeri sürüngenler".
"Kayıp halka" terimi insan evrimine dair popüler bilim yazılarında, hominidlerin evrimindeki bir boşluğa atıfta bulunmak için yaygın olarak kullanılagelmiştir. Daha çok herhangi bir yeni geçiş fosili bulgusunu ifade etmek için kullanılır. Ancak doğanın evrimden önceki yorumuna gönderme yaptığı için bu terim bilim insanları tarafından kullanılmıyor.

Archaeopteryx, kuşlarla yakın akraba olan bir teropod dinozor cinsidir. 19. yüzyılın sonlarından itibaren, bilinen en eski kuş olduğu paleontologlar tarafından kabul görmüş ve referans kitaplarında yer almıştır. Ancak 2011 yılında yapılan bir çalışma bu düşünceyi sarsmış ve Archaeopteryx'in kuşların ortak atasına yakın ancak kuş olmayan bir dinozor olabileceğini iddia etmiştir.
Bugün Güney Almanya olarak bilinen yerde, 150 milyon yıl önce Geç Jura döneminde yaşamıştır. O vakitler Avrupa sıcak ve sığ bir tropikal denizin çevrelediği bir takımadaydı ve ekvatora şimdi olduğundan daha yakındı. Şekil olarak Avrupa saksağanına benzeyen ve muhtemelen en irileri bir kunduz kadar olan Archaeopteryx'in uzunluğu yaklaşık 0,5 metreydi. Küçük boyutuna, geniş kanatlarına ve uçma veya süzülme yeteneğine rağmen Archaeopteryx'in diğer küçük Mezozoyik dinozorlarıyla olan ortak noktaları kuşlarla paylaştıklarından daha fazladır. Özellikle deinonychosaurlarla (dromaeosaurlar ve troodontidler) şu özellikleri paylaşır: keskin dişlerle dolu bir çene, üç parmaklı bir pençe, kemikli uzun bir kuyruk, oldukça uzayabilen ikinci ayak parmağı ("ölümcül pençe"), tüyler (homeotermiyi düşündürür) ve çeşitli iskelet özellikleri. Bu özellikleri dikkate alındığında Archaeopteryx apaçık bir şekilde dinozorlar ve kuşlar arasında bir geçiş fosili adayıdır ve bu nedenle hem dinozorlara hem de kuşların kökenine dair yapılan araştırmalarda önemli bir role sahiptir.
İlk bütün fosil örneği 1861'de duyurulmuş ve o zamandan bu yana on fosil örneği daha ortaya çıkarılmıştır. Bu on bir fosilin çoğunda tüy izleri bulunmaktadır (bu tarz yapıların en eski doğrudan kanıtlarından biridir). Üstelik uçuş tüylerinin gelişmiş bir formuna sahip olduklarından Archaeopteryx fosilleri, tüy evriminin Geç Jura'dan önce başladığının kanıtıdır.

Hominid Australopithecus afarensis, modern bipedal (iki ayaklı) insanlar ve onların dört ayaklı insansı ataları arasında yer alan bir evrimsel geçiş noktasıdır. A. afarensis iskeletinin bazı özellikleri iki ayaklı olduklarına dair güçlü kanıtlar sunmaktadır. Öyle ki bazı araştırmacılar iki ayaklılığın A. afarensis'ten çok önce evrimleştiğini öne sürmektedir. Pelvisleri insansılardan ziyade insanlarınkine daha çok benzemektedir. İlyak kanatlar kısa ve geniştir. Sakrum da yine geniş olup doğrudan kalça ekleminin arkasında yer alır. Eklem ekstansörlerinde güçlü bir bağlanma olduğuna dair net bir kanıt dik duruşa işaret etmektedir.
Pelvisleri tamamen insanlarınkine benzemese de iki ayaklılığa önemli ölçüde uyum sağlamak için radikal bir şekilde yeniden biçimlendirilmiştir. Femur kalçadan dize doğru açı yapar. Bu özellik ayağın vücudun orta çizgisine daha yakın düşmesini sağlar ve alışılmış iki ayaklı hareketi güçlü bir şekilde gösterir. Günümüz insanları, şempanzeleri ve örümcek maymunları aynı özelliğe sahiptir. Büyük ayak parmakları öne doğru çekilmiştir ve bu da arka bacaklarla dalları kavramayı imkansız hale getirmese de zorlaştırmıştır. Hareket kabiliyetinin yanı sıra A. afarensis, günümüz şempanzelerinden (insanın yaşayan en yakın akrabası) biraz daha büyük bir beyne ve maymunlardan ziyade insanınkine benzeyen dişlere sahipti.

Balinalar, kara memelilerinin soyundan gelen deniz memelileridir. Pakicetidler soyu tükenmiş bir toynaklı familyasıdır ve en erken balinaları içeren bu grup Raoellidae familyasından Indohyus'un en yakın kardeş grubudur. Bundan 53 milyon yıl önce, Erken Eosen devrinde yaşamıştır. İlk fosil örnekleri 1979 yılında Pakistan'da, eski Tetis Denizi'nin kıyılarından çok da uzak olmayan bir nehirde bulundu. Pakicetidler su altında duyabiliyordu ve ses iletimi çoğu kara memelisinde olduğu gibi kulak zarıyla değil gelişmiş kemik iletimiyle sağlanıyordu. Bu farklılık su altındayken yönlü işitmeye engel olur.
Ambulocetus natans bundan 49 milyon yıl önce yaşadı ve 1994 yılında Pakistan'da keşfedildi. Muhtemelen hem suda hem de karada yaşıyordu ve timsah gibi görünüyordu. Eosende, ambulocetidler, koylarda ve Kuzey Pakistan'daki Tetis Okyanusu'nun haliçlerinde yaşıyordu. Ambulocetid fosilleri her zaman kıyıya yakın sığ deniz yataklarında, bol miktarda deniz bitkisi fosili ve kıyı yumuşakçalarıyla birlikte bulunur. Her ne kadar ambulocetidlerin fosilleri sadece deniz yataklarında bulunuyor olsa da oksijen izotop değerleri gösteriyor ki çeşitli tuzluluk derecelerinde su tüketiyorlardı. Bazı örneklerde deniz suyu tüketimine dair herhangi bir kanıt bulunmazken diğerlerinin ise dişlerinin fosilleştiği dönemde tatlı su tükettiğine dair bir kanıt bulunmuyor. Ambulocetidlerin geniş aralıklardaki tuz yoğunluklarını tolere edebildikleri açıktır. Diyetleri arasında su içmek için kıyıya yanaşan kara hayvanları veya nehirlerde yaşayan tatlı su canlıları yer alıyordu. Bu nedenle ambulocetidler, balinaların tatlı sularda ve denizlerde yaşayan ataları arasında bir geçişi temsil eder.

Tiktaalik, Geç Devoniyen dönemde yaşamış, soyu tükenmiş bir Sarcopterygii cinsidir ve tetrapodlarla (dört ayaklılar) benzer birçok özelliğe sahiptir. Zamanında, oksijen fakiri sığ su habitatlarına uyum sağlayacak şekilde gelişmiş birçok antik sarcopterygii soyundan biridir. Bu adaptasyonlar tetrapodların evrimine yol açmıştır. İyi korunmuş fosilleri, 2004 yılında Kanada'nın Ellesmere Adası'ndaki Nunavut'ta bulundu.
Tiktaalik yaklaşık olarak 375 milyon yıl önce yaşadı. Paleontologlara göre bu canlı, 380 milyon yıllık fosillerinden bilinen Panderichthys gibi tetrapod olmayan omurgalılar ile 365 milyon yıllık fosillerinden bilinen Acanthostega ve Ichthyostega gibi erken tetrapodlar arasında bir geçiş fosilidir. Tetrapod benzeri özelliklere sahip ilkel bir balık gibi görünmesi sebebiyle kaşifi Neil Shubin, Tiktaalik'e "fishapod" (balıkpod - pod: ayak) lakabını taktı. Daha önce birçok kez keşfedilmiş daha balık benzeri geçiş fosillerinden farklı olarak Tiktaalik'in yüzgeçlerinde, ilkel bilek kemikleri ve parmakları anımsatan ilkel ışınlar var. Ağırlık taşıyıcı işlev görüyor olabilirler. Tüm modern tetrapodlar gibi kaburga kemikleri, ayrık pektoral kemere sahip bağımsız şekilde hareket edebilen bir boynu ve akciğerleri vardı ancak bir balık gibi de pulları, solungaçları ve yüzgeçleri vardı.

Pleuronectiformes (yassı balıklar) ışın yüzgeçli balıkların bir takımıdır. Modern yassı balıkların en bariz özelliği asimetrik olmasıdır ve yetişkin balıklarda gözler kafanın aynı tarafındadır. Kimi familyalarda gözler daima kafanın sağ tarafındayken (dekstral veya sağ gözlü yassı balık) kimilerinde daima sol tarafta (sinistral veya sol göz yassı balık) yer alır. İlkel psettodes cinsi her iki tip balıktan da eşit miktarda içerir ve genellikle diğer familyalara göre daha az asimetriktir. Takım diğer ayırt edici özellikleri ise çıkıntılı gözler, deniz tabanında yaşamaya (bentos) adapte olmak ve sırt yüzgecinin kafaya doğru ilerlemiş olması.
Amphistium 50 milyon yıl önce yaşamış ilkel bir yassı balıktır ve geçiş fosili olarak bilinir. Amphistium'un başı tipik omurgalı kafatası ile modern yassı balıklar arasındaki geçişi gösterir öyle ki gözler ne modern yassı balıklarda olduğu gibi kafanın tek bir tarafındadır ne de birçok omurgalıda olduğu gibi her iki tarafta yer alır. Gözlerden biri kafatasının orta üst kısmına yakın bir yerdedir. Bunun üzerine paleontologlar şu sonucu vardı: "bu değişim kademeli bir şekilde, doğal seçilim yoluyla evrimle tutarlı bir şekilde  gerçekleşti—tabi araştırmacıların vakti zamanında buna inanmaktan başka seçeneği olmadığı için aniden değil."

Amphistium Lütesiyen İtalya'nın Monte Bolca Lagerstätte'sinden çıkarılan birçok balık fosili türünden biridir. Amphistium'un akrabası Heteronectes ise Fransa'nın biraz daha eski katmanlarından gelen oldukça benzer durumda bir fosildir.

Tohumlu bitkilerin Orta Devoniyen dönemine ait bir öncüsü Belçika'da tanımlandı ve en eski tohumlu bitkilerden 20 milyon önce yaşadı. Küçük ve radyal simetrik olan Runcaria, bir kupula ile çevrelenmiş, kabuklu bir megasporangiumdur. Megasporangium, çok loblu zarın üzerinde çıkıntı ya

Gri balıkçıl (Ardea cinerea), balıkçılgiller familyası (Ardeidae) içinde yer alan, uzun bacaklı bir sulak alan kuşudur. Ilıman Avrupa ve Asya'nın büyük bölümünde, ayrıca Afrika'nın bazı bölgelerinde doğal olarak yayılış gösterir. Yaşam alanlarının çoğunda yıl boyunca kalıcıdır; ancak daha kuzeyde yaşayan popülasyonlar sonbaharda güneye göç eder. Sulak alanları tercih eden bu tür; göller, nehirler, göletler, bataklıklar ve deniz kıyılarında sıkça görülür. Beslenmesini ağırlıklı olarak sucul canlılar oluşturur; avını su kenarında ya da sığ sularda hareketsizce bekleyerek veya yavaşça iz sürerek yakalar.
Yaklaşık 1 metre boya ulaşabilen gri balıkçılların erişkinleri 1–2 kg ağırlığındadır. Baş ve boyunları beyazdır; gözden başlayıp siyah tepe tüylerine kadar uzanan belirgin siyah bir şerit bulunur. Gövde ve kanatlar üstten gridir; alt kısımlar ise griye çalan beyaz renktedir ve yanlarda siyah lekeler görülür. Uzun ve keskin gagası pembe-sarı tonlarında, bacakları ise kahverengidir.
Üreme döneminde, ilkbaharda koloni hâlinde ürerler. Yuvalarını ağaçların yüksek kısımlarına yaparlar. Dişi genellikle mavimsi-yeşil renkte, üç ila beş yumurta bırakır. Yumurtalar yaklaşık 25 gün boyunca dişi ve erkek tarafından dönüşümlü olarak kuluçkaya yatırılır. Yavrular çıktıktan sonra da her iki ebeveyn tarafından beslenir. Yavrular 7–8 haftalık olduklarında uçabilecek duruma gelir. Ancak genç bireylerin büyük bir kısmı ilk kışlarını atlatamaz; bunu başaranlar ise ortalama 5 yıl yaşayabilir.
Gri balıkçıl, tarih boyunca çeşitli kültürlerde sembolik anlamlar taşımıştır. Antik Mısır'da Bennu adlı tanrı, Yeni Krallık dönemine ait sanat eserlerinde bir balıkçıl şeklinde tasvir edilmiştir. Antik Roma'da ise balıkçıl, kehanetle ilişkilendirilen bir kuş olarak görülmüştür. Orta Çağ'da balıkçıl eti nadir ve değerli bir yiyecek sayılırdı; nitekim 1465 yılında George Neville York Başpiskoposu olduğunda, düzenlenen ziyafette misafirlere tam 400 balıkçıl servis edilmiştir.

Gri balıkçıllar, günümüzde yaşayan türlerin büyük çoğunluğunu kapsayan ve “tipik balıkçıllar” olarak adlandırılan Ardeinae alt familyasına aittir. Gri balıkçıl, 1758 yılında İsveçli doğa bilimci Carl Linnaeus tarafından Systema Naturae adlı eserinin onuncu baskısında bilim dünyasına tanıtılmıştır. Linneaus bu türü büyük ak balıkçıl ve sığır balıkçılı ile beraber Ardea cinsine yerleştirerek ona Ardea cinerea ikili ismini vermiştir. Bilimsel ismi Latince balıkçıl anlamına gelen ardea ile "kül rengi" anlamına gelen cinereus kelimelerinin bir araya getirilmesiyle oluşmuştur.
Gri balıkçılın günümüzde kabul edilen dört alt türü bulunmaktadır:

A. c. cinerea (Linnaeus, 1758): Nominotipik alt türdür; Avrupa, Afrika ve Batı Asya'da yayılış gösterir.
A. c. jouyi (Clark, 1907): Doğu Asya'da bulunur.
A. c. firasa (Hartert, 1917): Madagaskar'a özgüdür.
A. c. monicae (Jouanin & Roux, 1963): Moritanya açıklarındaki Banc d’Arguin çevresindeki adalarda yaşar
Gri balıkçıl, Kuzey Amerika'da yaşayan büyük mavi balıkçıl (Ardea herodias) ile yakın akrabadır ve görünüş olarak da oldukça benzerdir. Ancak büyük mavi balıkçıl daha iri yapılıdır ve yanlarında ile uyluklarında kestane kahverengisi tonlar bulunur. Ayrıca Güney Amerika'ya özgü cocoi balıkçılı (Ardea cocoi) ile birlikte bir “üst tür” (superspecies) oluşturur. Bazı otoriteler, A. c. monicae alt türünün ayrı bir tür olarak değerlendirilmesi gerektiğini savunmaktadır. Gri balıkçılın, büyük ak balıkçıl (Ardea alba), küçük ak balıkçıl (Egretta garzetta), büyük mavi balıkçıl ve erguvani balıkçıl (Ardea purpurea) ile melezleştiği de bilinmektedir. Öte yandan, Avustralya'da yaşayan beyaz yüzlü balıkçıl (Egretta novaehollandiae) sıklıkla yanlış biçimde gri balıkçıl olarak adlandırılmaktadır. İrlanda'da ise gri balıkçıl, halk arasında zaman zaman “turna” olarak anılmaktadır.

Gri balıkçıl iri yapılı bir kuştur; ayakta durduğunda yaklaşık 100 cm boya ulaşabilir. Vücut uzunluğu 84–102 cm, kanat açıklığı ise 155–195 cm arasındadır. Ağırlığı genellikle 1,02–2,08 kg arasında değişir. Tüy örtüsü üst kısımlarda ağırlıklı olarak kül grisi, alt kısımlarda ise griye çalan beyaz renktedir; yanlarda yer yer siyah alanlar görülür. Ergin bireylerin baş ve boynu beyazdır. Göz üzerinden başlayıp ince ve sarkık bir tepe tüyüyle sonlanan geniş siyah bir kaş şeridi bulunur. Boynun ön kısmında mavimsi-siyah çizgiler yer alır. Omuz (skapular) tüyleri ile boynun tabanındaki tüyler hafifçe uzamıştır. Genç bireylerde baştaki koyu şerit bulunmaz ve genel görünüm erginlere kıyasla daha soluktur. Baş ve boyunları gri tonlardadır ve küçük, koyu gri bir tepe tüyü taşırlar. Gagası pembemsi-sarı renkte, uzun, düz ve güçlüdür; üreme dönemindeki erginlerde rengi daha parlak olur. Göz irisi sarıdır; bacakları ise kahverengi, çok uzun ve incedir.
Gri balıkçılın en belirgin sesi, yüksek ve boğuk bir “fraaank” çağrısıdır. Bunun yanı sıra, özellikle üreme kolonilerinde çeşitli gırtlaksı ve sert sesler duyulur. Erkek, dişiyi yuvaya çekmek için bir çağrı sesi kullanır; çift oluştuktan sonra her iki eş de birbirini selamlamak amacıyla farklı sesler çıkarır. Erkek, yuvanın çevresindeki diğer kuşları uzaklaştırmak için yüksek ve sert bir “skaah” sesi çıkarır. Yumuşak bir “gogogo” sesi ise bir yırtıcı yaklaştığında ya da bir insan koloni yakınından geçtiğinde duyulan huzursuzluğu ifade eder. Yavrular ise yüksek tıkırtılı ya da cıvıltıya benzer sesler çıkarır.

Gri balıkçıl, Palearktik biyocoğrafik bölgenin büyük bir kısmına yayılmış çok geniş bir dağılım alanına sahiptir. Nominotipik alt tür olan A. c. cinerea, Norveç'te 70° kuzey, İsveç'te ise 66° kuzey enlemlerine kadar ulaşır. Ancak Avrupa ve Asya'nın geri kalanında kuzey sınırı genel olarak 60° kuzey civarındadır ve doğuda Ural Dağları'na kadar uzanır. Güney yönünde ise yayılışı; kuzey İspanya, Fransa, orta İtalya, Balkanlar, Kafkasya, Irak, İran, Hindistan, Maldivler ve Myanmar'a kadar devam eder. Bunun yanı sıra Sahra Çölü'nün güneyi de dâhil olmak üzere Afrika'nın çeşitli bölgelerinde, Kanarya Adaları, Fas, Cezayir, Tunus ve Akdeniz'deki birçok adada da görülür. Doğu Sibirya, Moğolistan, Çin'in doğu kesimleri, Hainan, Japonya ve Tayvan'da nominotipik alt türün yerini A. c. jouyi alt türü alır. Madagaskar ve Aldabra Adaları'nda A. c. firasa bulunurken, A. c. monicae alt türü yalnızca Moritanya ve açıklarındaki adalarla sınırlı bir dağılıma sahiptir.
Yayılış alanının büyük bölümünde gri balıkçıl yerleşik bir türdür. Bununla birlikte, Avrupa'nın daha kuzeyinde yaşayan bireyler kış aylarında güneye göç eder; bazıları Orta ve Güney Avrupa'da kalırken, bazıları Sahra Çölü'nün güneyindeki Afrika bölgelerine kadar ulaşır.
Gri balıkçıl, ana yayılış alanı dışında da gezgin bireyler hâlinde kaydedilmiştir. Karayipler, Bermuda, İzlanda, Grönland, Aleut Adaları ve Newfoundland bu bölgelere dahildir. Ayrıca Nova Scotia ve Nantucket dâhil olmak üzere Kuzey Amerika'nın başka bazı kesimlerinde de doğrulanmış gözlemler bulunmaktadır. Güney Amerika'daki kayıtların büyük bölümü Brezilya'dan, özellikle Fernando de Noronha adalarından gelmektedir; bunun yanında Kolombiya'dan da eski tarihli bir kayıt mevcuttur.
Yayılış alanı içinde gri balıkçıl, besin ihtiyacını karşılayabilecek uygun sulak alanlar bulunan her yerde görülebilir. Bu alanlardaki suyun ya yeterince sığ olması ya da kuşun suda yürüyebilmesine olanak tanıyan eğimli bir kıyıya sahip olması gerekir. En sık alçak rakımlarda rastlanmakla birlikte, dağlardaki küçük göllerden, göl ve barajlara, nehirlerden bataklıklara, göletlere, hendeklere, taşkın alanlarına, kıyı lagünlerine, haliçlere ve deniz kıyılarına kadar çok çeşitli habitatlarda yaşayabilir. Zaman zaman meralarda, sudan uzakta da beslenirken görülür; hatta çöl bölgelerinde böcek ve kertenkele avladığına dair kayıtlar bulunmaktadır. Üreme kolonileri genellikle beslenme alanlarına yakın kurulur; ancak istisnai durumlarda bu mesafe 8 kilometreye kadar çıkabilir. Ayrıca bazı bireylerin, yuvalama alanlarından 20 kilometreye kadar uzaklaşarak besin aradıkları da gözlemlenmiştir.

Gri balıkçıl, yavaş ve ağırbaşlı bir uçuşa sahiptir; uçarken uzun boynunu S şeklinde geriye doğru çekili tutar. Bu özellik balıkçıllar ve botaurinae kuşları için tipiktir ve boyunlarını ileri doğru uzatarak uçan leylekler, turnalar ve kaşıkçı kuşlardan kolayca ayırt edilmelerini sağlar. Uçuş sırasında kanat çırpışları yavaştır; zaman zaman kısa mesafelerde süzülerek ilerler. Bazen yükselerek dairesel hareketlerle oldukça büyük irtifalara çıkabilir, ancak bunu leylekler kadar sık yapmaz. İlkbaharda, bazen de sonbaharda, kuşlar balıkçıl kolonilerinin üzerinde yükseklere çıkarak birbirlerini kovalar, havada çeşitli manevralar yapar ya da ani dalışlarla yere doğru süzülürler. Gri balıkçıllar sıkça ağaçlara konmakla birlikte zamanlarının büyük bölümünü yerde geçirir; uzun adımlarla dolaşır ya da çoğu zaman dik bir duruşla, bazen tek ayak üzerinde, uzun süre hareketsiz biçimde beklerler.

Gri balıkçıl, yaşadığı sucul ekosistemlerde üst düzey bir yırtıcıdır. Uzun ve güçlü gagasını kullanarak sığ sularda balıklar, amfibiler, kabuklular ve böcekleri avlar. Bunun yanı sıra, ördek yavruları gibi genç kuşları yakalayıp öldürdüğü gözlemlenmiştir; hatta zaman zaman su kılavuzu büyüklüğüne ulaşan kuşları da avlayabilir. Ayrıca su sıçanı, sıçanlar, gelincikler ve genç tavşanlar gibi küçük memeliler de besinleri arasında yer alır. Son yıllarda gri balıkçılın, “stres ve yıkama”olarak adlandırılan bir avlanma tekniğini kullandığı tespit edilmiştir. Bu yöntemde balıkçıl, pürtüklü semender (Triturus cristatus) ve küçük semender (Lissotriton vulgaris) gibi türleri yemeden önce derilerindeki toksinlerin bir kısmını akıtarak etkisiz hâle getirir; böylece avını tüketmesi daha güvenli ve kolay hâle gelir.
Gri balıkçılın avları, 1 cm uzunluğunda ve 1 gramdan daha hafif balıklar ile omurgasızlardan, 30 cm uzunluğundaki sazanlara ve 57 cm'lik yılan balıklarına kadar oldukça geniş bir boyut aralığı gösterir. Yavrular genellikle daha küçük avlarla beslenirken, erişkin gri balıkçılların yakaladığı tek

Turnamsılar veya bataklık kuşları (Latince: Gruiformes), kuşlar (Aves) sınıfının, karinalılar (Carinatae) bölümünün, gökkuzgunumsular (Coraciiformes) takımına giren bir alt takımı.
Genellikle sucul yaşamları olan, boyunları uzun, kanatları yuvarlak ve kuyrukları kısa olan kuşlardır. Bacakları yaşam biçimlerine göre değişkenlik gösterir. Ses çıkarma yetenekleri iyi gelişmiştir.
Büyük bir kısmı bitkisel olarak beslenir, fakat hepçil ya da etçil olanları da bulunur.

Aramidae
Kariyamagiller — Cariamidae
Eurypygidae
Turnagiller — Gruidae
Heliornithidae
† Phorusrhacidae
Borazan kuşugiller — Psophiidae
Yelvegiller — Rallidae
Rhynochetidae
Üç parmaklı bıldırcıngiller (Latince: Turnicidae) familyası 2000'li yıllarda gerçekleştirilen genetik çalışmalar sonucunda Gruiformes takımından ayrılarak Charadriiformes takına dahil edilmiştir.

Göbek, memelilerde göbek bağının düşmesinden sonra bebeğin karnının ortasında oluşan çukurluk. Göbek sözcüğü ile özellikle karın bölgesi kilolu olan kimselerde göbek çukurunun (deliğinin) etrafındaki bölge de kastedilir.
Göbek bağı, anne ve cenin arasında bulunan; besin, oksijen, karbon monoksit ve dışkı transferini sağlayan organdır. Bebeğin doğumuyla birlikte bu organa gereksinim kalmaz ve zorunlu olarak kesilir. Göbek bağı kesildikten sonra bebeğin karnında çukur bir bölge oluşur.

Göbek deliği dışarı doğru olanlar, bazen göbek fıtıkları (umbilikal herni) ile karıştırılır; ancak bu, sağlık sorunu olmayan tamamen farklı bir şekildedir. Eğer çıkıntı 5 santimetreden fazlaysa göbek deliği (özellikle karın duvarı) umbilikal herni olarak kabul edilir. Göbek fıtığının çapı genellikle 1/2-inç veya daha fazladır. İçbükey olan göbek delikleri "innies" olarak adlandırılır. İnsan göbeğinin şekli, diyet ve egzersizdeki uzun vadeli değişikliklerden etkilenebilirken, beklenmedik şekil değişikliği, asidin bir sonucu olabilir.
Assit ve göbek fıtıklarının olası bir yan etkisi olan şekil değişikliğine ek olarak, göbek, göbek sinüsü veya fistülde tutulabilir ve bu, nadir durumlarda göbekten menstrüel veya fekal akıntıya yol açabilir. Umbilikal endometriozisle ilişkili nadir bir bozukluk olan göbek deliğinden adet kanaması görülebilir.

Omfalit, genellikle bakteriyel bir enfeksiyonun neden olduğu yenidoğanda göbeğin inflamatuar bir durumudur.
Omfalofobi, göbek deliği korkusudur. Omfalofobiden mustarip insanlar göbek deliğinden korkarlar - kendilerinin veya bazı durumlarda başkalarınınkinden. Göbek deliklerine dokunmaktan hoşlanmazlar (veya başkalarının dokunmasından). Bazen sadece bir göbek deliği görmek bile onları tiksindirmek veya korkutmak için yeterli olabilir.

Yara izini en aza indirmek için göbek, transgastrik apendektomi, safra kesesi ameliyatı ve umblikoplasti prosedürünün kendisi dahil olmak üzere çeşitli ameliyatlar için önerilen bir kesi yeridir.

Göz çukuru veya orbita, anatomide gözün ve uzantılarının bulunduğu kafatasının boşluğu veya soketidir. "Orbit", kemik soketi  ifade etmek için veya içindekileri belirtmek için kullanılabilir. Yetişkin insanda yörüngenin hacmi 30 mililitre (1,06 imp fl oz; 1,01 US fl oz), göz 65 mililitre (2,3 imp fl oz; 2,2 US fl oz) dir. Göz çukurunun içeriği göz ihtiva orbital ve retrobulber fasya, ektraoküler kaslar, II, III, IV, V ve VI numaralı kranyal sinirler, kan damarları, yağ, gözyaşı bezi, kesesi ve kanalı, göz kapakları, orta ve yanal palpebral bağlar, kontrol bağları, suspensor bağ, septum, siliyer ganglion ve kısa siliyer sinirlerdir.

Orbitalar, yüzün orta hattına açılan ve başa doğru bakan konik veya dört kenarlı piramidal boşluklardır. Her birinin bir taban, bir tepe ve dört duvarı vardır.

Yüze açılan taban, yani orbital marj, dört sınıra sahiptir. Aşağıdaki kemikler bunların oluşumunda yer alır:

Üst kenar: frontal kemik
Alt kenar: maksilla ve zigomatik kemik
Medial kenar: frontal kemik ve maksilla
Yanal kenar: elmacık kemiği ve frontal kemik

Göz çukuru gözü tutar ve korur.

Göz hareketleri altı ayrı ekstraoküler kas tarafından kontrol edilir.Bunlar üst, alt, medial ve lateral rektus kasları ve ayrıca bir üst ve bir alt oblik kastır. Üst oftalmik ven, çevredeki kas sisteminden oksijensiz kanı tahliye eden ve orbita kanalının üst kenarı boyunca uzanan sigmoidal bir damardır. Oftalmik arter, büyük iç karotis enfarktüsü durumunda beyne kollateral olarak giden kan kaynağı olduğu için orbitada çok önemli bir yapıdır; çünkü bu, Willis çemberine giden bir yoldur. Ek olarak, optik siniri yani II numaralı kraniyal siniri içeren ve tamamen sfenoid kemiğin küçük kanadı tarafından oluşturulan ve optik dikme ile supraorbital fissürden ayrılan optik kanal vardır. Bu yapılardan herhangi birinin enfeksiyon kapması, travma veya neoplazm ile yaralanması geçici veya kalıcı görme bozukluğuna ve hatta derhal düzeltilmezse körlüğe sebep olabilir.Orbitalar ayrıca gözü mekanik yaralanmalardan korur.

Göz çukurunu çevreleyen fasya yumuşak dönüşlere izin verir ve göz çukurunun içeriğini korur. Oküler kürenin arkasında aşırı doku birikirse, göz çıkıntı yapabilir veya ekzoftalmi görülebilir.

Orbitanın süperotemporalinde yer alan gözyaşı bezinin büyümesi, gözün aşağı ve mediale (lakrimal bezin konumunun zıttı yönde) çıkıntı yapmasına neden olur. Gözyaşı bezi iltihaptan (ör. Sarkoid) veya neoplazmadan (ör. Lenfoma veya adenoid kistik karsinom) ötürü genişleyebilir.
Yatay rektus kaslarının oluşturduğu koni içindeki tümörler (örneğin, optik sinirin gliomu ve menenjiomu), gözün eksenel çıkıntısını üretir.Yani öne doğru şişkinlik görülür.
Graves hastalığı, rektus kaslarında hücre dışı matriks proteinlerinin birikmesi ve fibrozis oluşması nedeniyle Graves oftalmopatisi olarak da bilinen gözün eksenel çıkıntısına da sebep olabilir. Graves oftalmopatisinin gelişimi tiroit aktivitesinden bağımsız olabilir.

eMedicine'de oph/2 - "Arter Arz, Orbit''
Anatome.ncl.ac.uk adresinde etkileşimli eğitim

Göçmen kuşlar farklı mevsimleri farklı coğrafyalarda geçiren kuş türlerinden oluşan bir gruptur. Her sene dünyaca 50 milyar kuşun göç ettiği tahmin edilir. Bunlardan yaklaşık 5 milyarı Avrupa ile Afrika arasında göç eder.
Küçücük kolibri kuşundan koskoca kartallara kadar binlerce kuş türü her sene vakti geldiği zaman üreme ve kışlama bölgeleri arasında uzun yolculuklar yaparlar. Göçmen kuşlar yılda iki defa  Kuzey ve Güney yarımküre'leri arasında göç ederler. Kış aylarında havaların soğumasıyla, kuşların besin bulması zorlaşır ve bu konuda aralarında rekabet artar. Bu sebeple Kuzey Yarımküre'de üreyen göçmen kuşlar, her sonbaharda Güney Yarımküre'ye doğru göç hareketine girişir. Güney daha sıcak ve besin bakımından daha zengin olduğundan iyi bir kışlama alanı teşkil eder. İlkbaharın başlamasıyla da güneyden kuzeye dönüş göçüne başlarlar. İlkbaharda kuzey bölgeleri kuş akınlarına uğrar.
İlkbaharda kuzeye gelen kuşlar, ilkbahar, yaz ve sonbahar mevsimleri olmak üzere yılın dörtte üçünü bu geniş alanlarda geçirirler. Yalnız kış mevsiminde tropik bölgelerde barınırlar.
Barn kırlangıçları, her ilkbaharda Brezilya ve Arjantin'den yola çıkarak 4350 kilometrelik tehlikeli bir yolu aştıktan sonra Labrador ve Alaska'ya gelerek yumurtlarlar. Baltimor sarıasması, her Mayıs ayında Güney Amerika'dan kalkarak 1250 kilometrelik bir yolculuktan sonra New York'un Scardale bölümüne gelir.
Kuzey Amerika ormanlarında yumurtlayan siyah çalı bülbülleri, her sonbahar gökyüzünde büyük sürüler halinde bir araya gelerek kışlamak için Atlantik sahillerine ve Güney Amerika'ya göç ederler. Ağırlıkları 9-10 gram gelen bu küçücük kuşlar hiç mola vermeden asgari 86 saat boyunca uçarak 1500 kilometrelik bir mesafe katederler. İlkbaharda göç eden diğer birçok tür gibi geldiği rotayı takip ederek tekrar eski yerlerine geri dönerler. İspinozun dişisi göç ettiği halde erkeği göç etmez. Türkiye'de de leylekler, kırlangıçlar ve daha birçokları sonbahar geldiğinde binlerce kilometreyi aşarak Afrika'ya göç ederler. Bir yıl önce kışladıkları yerlerine giderler. İlkbaharda ise, kuzeye göç ederek kuluçka yuvalarına dönerler. Türkiye, Avrupa ve Afrika kıtaları arasında göç eden kuşlar için bir köprü oluşturması ve 400'ü aşkın göçmen türü barındırması bakımından özel bir konuma ve milletlerarası önemi haizdir.
Kuşların ayaklarını halkalama metoduyla, radar veya uçaklarla takip ederek, birçok türün göç yollarının haritaları çıkarıldı. Kuş göçleri herkes tarafından görülmeye değer büyük bir şovdur.
Göçmen kuşların çoğu (özellikle küçük ötücü kuşlar) göç için gerekli enerjiyi uzun yolculuğa çıkmadan önce ne bulurlarsa yiyerek vücutlarında depoladıkları yağdan sağlarlar. Yağ onların adeta yakıt tankıdır. Bazıları göçten hemen önce ağırlıklarını iki katına çıkartırlar. Nijerya'da kışlayan ötleğenlerin ağırlığı, Ekim-Şubat ayları arasında 10-13 gr gelir. Avrupa'ya dönüşten önce Mart-Nisan aylarında ve bilhassa Mayıs başında 20 gr'a ulaşır.
Yapılan hesaplamalarda, 8 gr yağa sahip olan bir bülbülün, 3000 km uçabilecek kadar yakıta sahip olduğu anlaşılmıştır. Bu yakıtla Büyük Sahra'yı kolayca aşabilmektedir. Kırlangıçlar ise önceden yağ depolamazlar. Yol boyunca rastladıkları Böcekleri avlayarak gerekli enerji ikmalini yaparlar.
Yırtıcı kuşlar, leylekler, turnalar ve pelikanlar gibi iri yapılı kuşlar, bedenlerinin büyüklüğü sebebiyle yağ depolayamazlar. Onlar, göç yolculuklarında, güneşin, toprak ve üstündeki hava katmanlarını ısıtması sonucu yükselen ve termal olarak adlandırılan hava kitlelerini kullanırlar. Geniş kanatlarını kullanarak bir termal yardımıyla yükselir ve termalden termale süzülerek yollarına devam ederler. Bu metotla az enerji harcamış olurlar. Denizler üzerinde termallerin oluşmaması, karalar üzerinden dolaşarak daha uzun göç yollarını takip etmelerine sebep olur. Yolculuk ve mola esnasında da avlanmalarına devam ederler.
Göç sırasında göçmen kuşların bir kısmı gündüz, bir kısmı ise gece uçarlar. Bunun yanı sıra yüzerek göç edenler de vardır. Böceklerle beslenen küçük kuşlar ve ördeklerin çoğu gece yol alır. Arı kuşları, kırlangıç ve kırlangıç benzeri kuşlar da gündüzleri uçarlar. Sığırcıklar 4000-5000 bireylik gruplar halinde göç ederler. Kartal ve atmaca gibi yırtıcılar, yalnız ve topluluklar halinde göçe katılırlar.

Gündüzleri birbirini gören hayvanlar, geceleyin de seslerle birbirinden ayrılmazlar. Kırlangıçlar hayatlarını sıcak bölgelerde geçirirler. Kuzey yarımkürede üredikten sonra kışlamak için Temmuz-Eylül arasında güney yarımküreye göç ederler. Yurdumuzda yaşayan kırlangıçlar Nisan ayında iklimimize geri dönerler. Leylekler, Türkiye'ye Mart ayından itibaren gelmeye başlarlar. Ağustos sonunda büyük topluluklar halinde, Güney Afrika'ya göç ederler. Deniz kırlangıçları, senede iki defa kuzey kutbunda yumurtladıktan sonra kışı geçirmek için güney kutbuna uçarlar. Uzun kanatlı yelkovan kuşları, güney yarımküreye mahsus göçmen kuşlardır. Üreme bölgeleri olan Avustralya'nın güneyinden göç ederek, Kuzey Pasifiğin kutup bölgesine gelirler. Gidiş-dönüşü 30.000 km'yi bulan bu göçe 10 milyon civarında kuş katılır. En uzun göç yolunu, deniz kıyı kırlangıçı (Sterna paradisaea) kateder. Kuluçka bölgesi olan Kuzey Kanada kıyılarından sonbaharda göçe başlar. Atlantik'i geçerek Batı Afrika kıyıları boyunca uçarak kışı geçireceği bölgelerine inerler.

Kuşların bir kısmı, niçin ölüm pahasına uzun göçlere girişirler? Niçin diğer kuşlar gibi, göçmen kuşlar da yurtlarında kalıcı değildir? Bunları göçe zorlayan nedir? Soğuktan kaçmak ve besin bulmak için mi? Bu, ancak birçok sebebin bir kısmı sayılabilir. Çünkü birçoğu, gerekli besin ve elverişli iklim şartlarından çok daha fazla yolculuk yaparlar. Bazı türler de havaların soğuması ve besin azlığının baş göstermesinden önce güneye inerler.

Sonbaharda güneye göçeden bir kuş yakalanarak bir kafese konursa, ilginç bir olay gözlenir. Kafes ne tarafa çevrilirse çevrilsin, kuş daima göç istikameti olan güneye döner.
Alman kuş bilgini Gustav Kramer yapmış olduğu gözlem ve deneyleriyle kuşların yönlerini güneşe göre kestirdiklerini ilk bulanlardandır. Ekim aylarında yakaladığı Avrupa sığırcıklarını altı şeffaf olan yuvarlak boş kafeslere koydu. Kafesin şeffaf kısmında davranışlarını gözledi. Bunların kafeslerinde rahat durmadıklarını, durunca bile kafesin bir köşesinde güney istikametine devamlı döndüklerini gördü. Güney bu kuşların normal göç istikametiydi. Kafes döndürülünce kuşlar da buna uyarak tekrar dönüyorlardı. İlkbahar aylarında kuşlarda yine göç huzursuzluğu başlıyordu. Bu sefer de tam aksi istikamete, yani kuzeye dönüyorlardı. Güneş ışığından başka bir şey görmeyen sığırcıklar, hep doğru istikamete dönüyorlardı. Kramer kafese gelen güneş ışığının istikametini değiştirmeye karar verdi. Döner aynalar kullanarak ışığın kafese giriş istikametini 90 derece değiştirdi. Kuşlar da buna bağlı olarak yönlerini 90 derece değiştirdiler. Demek ki, güneşe göre, yönlerini ayarlıyorlardı.
Kuşların çoğu gündüz güneşe göre hareket ederler. Ancak birçok kuş da gece göç eder. Yapılan araştırmalar kuşların gündüz güneşe, geceleyin ise ay ve yıldızlara göre uçuş istikametlerini bulabildiklerini ispat etti.
Ardıç kuşları gökyüzünü göremeyecekleri yuvarlak bir kafese konulduklarında göç huzursuzluğuyla mevsimlik göç istikametlerine döndükleri tespit edildi. İyi ama bunlar güneşi, ayı ve yıldızları göremedikleri halde yönlerini nasıl buluyorlardı?
Araştırmalar birçok hayvanın vücutlarında biyolojik pusulalara sahip olduklarını ortaya çıkarmaktadır.

Amerikalı araştırıcılardan Walcott ilk olarak bazı deneyler yaptılar ve güvercinlere küçük mıknatıslar takınca kuşların yönlerini tamamen şaşırdığını gördüler. Araştırmalar neticesinde göçmen kuşların boyun kısımlarında ferromanyetik taneciklerin bulunduğu ve arzın manyetik alanına göre hassasiyet gösterdikleri keşfedildi. Şimdiye kadar tetkik edilebilen göçmen kuşların kafa yapısında bulunan taneciklerin demir açısından zengin bir mineral olan manyetit (Fe3O4) olduğu anlaşıldı.
Bu tabii pusulalarından göç esnasında azami derecede istifade ederler. Dünyanın manyetik alanının kuvvet çizgilerine göre kendi durumlarını tespit ederek doğru yönü bulurlar. Kafalarının içindeki bu pusulaları sayesinde kapalı havalarda da yollarını bulurlar. Bulutlu bir günde bile yönlerini şaşırmazlar. Fakat başlarına kuvvetli bir mıknatıs bağlanınca bulutlu günde güvercinler yollarını tamamen kaybederler. Çünkü takılan mıknatısın oluşturduğu suni alan, tabii manyetik alanı değiştirir. Onlara evlerini bulduracak hiçbir ipucu bırakmaz.
Güvercinlerin boyun kısmında pusula vazifesi gören manyetit adlı maden zerreciklerinin keşfinden sonra, kuşların yönlerini koku alarak da bulabildikleri ortaya çıkarılmıştır.

Posta güvercinleri doğru rota bulmaya yarayan bir koku alma organına sahiptirler; koku alma organlarını yuvalarına dönüşte kullanmakta ve atmosferde her tarafa dağılmış zerreler halindeki maddecikler, güvercinlerin koku alma koordinat şebekesinin muhtemelen temelini teşkil etmektedir. Max Planck Enstitüsünün Seewiesen'deki davranış psikolojisi bilginleri bunu böyle tahmin etmektedir.
Koku alma duyusu asgari 700 km'ye kadar olan mesafelerde yön bulma için vazgeçilmez bir vasıtadır. Kuşlar herhalde havadaki zerrecikleri algılamakta, bunlar yardımıyla yabancı bölgelerde mevki tayini yapmaktadırlar. Bunun için hangi maddelerin söz konusu olduğu şu ana kadar tespit edilememiştir.
Daha 30 sene önce, posta güvercinlerinin de diğer göçmen kuşlar gibi güneşi pusula olarak kullanabildikleri ispatlanmıştı. Daha sonra yerin manyetik alanının da aynı şekilde kendilerine yön belirleyici olarak hizmet ettiği tespit edilmişti. Bununla beraber koku alma koordinat şebekesinin varlığı anlaşılmadan önce, posta güvercinlerinin yüzlerce kilometre uzaklıktaki yuvalarını nasıl bulabildikleri ikna edici bir şekilde izah edilememekteydi.
Pusula kullanmak isteyenin haritaya da ihtiyaç duyacağı ilim adamlarının tebliğinde yer almaktadır. Bu haritanın güvercinlerin koku alma organı ile bağlantılı olması gerektiğine Pizalı araştırıcı

Güneş balabanı (Eurypyga helias) Amerika'nın tropikal bölgelerinden yaşayan balaban benzeri bir kuştur. Monotipik Eurypygidae familyasının yine monotipik Eurypyga cinsinin tek üyesidir. Orta ve Güney Amerika'da bulunan üç alt türü vardır. Güneş balabanının, Yeni Kaledonya'da bulunan kagu (Rhynochetos jubatus) türü ile morfolojik ve moleküler benzerlikler göstermesi Gondvana kökenli olabileceğini göstermektedir ve her iki tür de Eurypygiformes takımında sınıflandırılmaktadır.

Güneş balabanı genellikle Turnamsılar takımı içinde sınıflandırılır ancak bu hep geçici olarak görülmüştür. Bu kuş genel hatlarıyla geçici olarak Turnamsılar içinde sınıflandırılan kagu'ya (Rhynochetos jubatus) büyük benzerlik gösterir. Moleküler araştırmalar da kagu ile güneş balabanının birbirlerinin yaşayan en yakın akrabası olduğunu gösterir ve kanat nümayişleri benzerdir. Muhtemelen Turnasımlar takımından olmamaları gerekir ancak önerilen Metaves için de yeteri kadar destek yoktur. Bu iki tür bir arada küçük bir Gondvana soyu oluşturuyor gibi görünmekte ve aralarına soyu tükenmiş Aptornithidae familyası ve/veya Mesitornithidae familyası da muhtemelen katılmaktadır ve gerçek Turnamsılar ile olan bağlantıları belirlenmemiştir.

Güneş balabanı önceleri E. helias ve E. major olarak iki ayrı tür altında sınıflandırılmaktaydı ancak günümüzde alt türler arasında oldukça büyük farklar bulunan tek tür olarak sınıflandırılmaktadır. Tüy özellikleri ve boyutlarına göre üç alt tür tanınmaktadır. Üç alt tür allopatriktir.

E. h. helias (Pallas, 1781) – Amazon güneş balabanı
E. h. major Hartlaub, 1844 – Kuzey güneş balabanı
E. h. meridionalis Berlepsch & Stolzmann, 1902 – Bayır güneş balabanı

Hayvanlar besin toplama, kendini temizleme ve eğlence amaçlı olarak alet kullanırlar. Asıl olarak yalnızca insanların sahip olduğu düşünülen alet kullanımı gelişmiş bir zekâ düzeyi gerektirir. Primatların bazı görevleri yerine getirebilmek için sopa ve taş kullandıkları gözlemlenmiştir. Pek çok kuş türünün de alet kullandığı kaydedilmiştir. Bu davranış aynı zamanda yunuslar, filler, susamurları ve ahtapotlarda da gözlemlenmiştir. Hayvanlar alet kullanarak yapılar da inşâ eder. Nadiren de olsa hayvanların kendi aletlerini yaptıkları da görülmüştür: Örneğin primatlar bir dalın üzerindeki yaprakları ve dalcıkları koparır ve bir sopanın ucunu sivrilterek silah olarak kullanabilir.
Diğer parmakların karşısına gelecek şekilde bükülebilen başparmaklar alet kullanımı için yarar sağlar ancak elleri olmayan hayvanlar bile vücutlarının başka uzuvlarıyla, özellikle ağzılarıyla alet kullanabilmektedir.

Hesperornithes, modern kuşların atalarıyla yakından ilişkili, soyu tükenmiş ve son derece uzmanlaşmış bir su kuşları grubudur. Kuzey Yarımküre'de hem deniz hem de tatlı su habitatlarında yaşadılar ve hepsi güçlü yüzen, yırtıcı dalgıçlar olan Hesperornis, Parahesperornis, Baptornis, Enaliornis ve Potamornis gibi cinsleri içerir. Yüzmek için en özelleşmiş türlerin çoğu tamamen uçamayanlardı. Bilinen en büyük hesperornithean, Canadaga arctica, maksimum yetişkin uzunluğuna 1,5 metreden (4,9 ft) fazla ulaşmış olabilir.
Hesperornitheanlar, okyanusları kolonize eden tek Mezozoik kuş grubuydu. Kretase-Paleojen yokoluş olayında, enantiornitheanlar ve diğer tüm kuş olmayan dinozorların yanı sıra birçok bitki ve hayvan grubuyla birlikte yok oldular.

Bu grup hakkında bilinenlerin çoğu, tek bir türün analizlerine dayanmaktadır, çünkü çok azı analiz için yeterince eksiksiz fosiller sunmaktadır. Enaliornithidae ve Brodavidae alt gruplarına ait olanlar gibi daha küçük ve daha ilkel türlerin bazıları uçabiliyor olsa da, Hesperornis ve Baptornis gibi daha büyük hesperornitidlerin yalnızca körelmiş kanatları vardı. Ayakla hareket eden modern dalış kuşlarında olduğu gibi, bu hayvanların femur ve metatarsları kısa, tibiaları ise uzundu. Bacakları dalgıç kuşlarında, batağanlarda veya penguenlerde olduğu gibi vücudun çok gerisine yerleştirildi. Hesperornithidler güçlü yüzücüler ve dalgıçlar olmalı, ancak karada son derece hantaldılar ve muhtemelen yuva yapmak dışında karada çok az zaman harcadılar. Oldukça uzun gövdeliydiler ve yaklaşık 180 cm uzunluğundaydılar.
Bazı araştırmacılar, karada karınları üzerinde kaymak ve bacaklarıyla itmek zorunda kaldıklarını; kalça ve diz eklemleri, bu türlerin onları dorsoventral olarak hareket ettiremeyecekleri şekilde şekillendirildi ve dinlenme pozisyonunda ayaklar vücuttan yanlara doğru çıktı, bu da onların dik yürümelerini engelleyebilecekti. Ayak parmaklarının anatomisi, hesperornitheanların, perdeli olmaktan ziyade, batağanlara benzer şekilde su altında tahrik için deri loblarına sahip olduklarını göstermektedir. Bu hayvanların yoğun kemikleri yüzdürme güçlerini azaltarak dalışı kolaylaştırdı. Bununla birlikte, modern dalış kuşlarıyla yapılan morfometrik karşılaştırma, herperornitheanların, dalgıçlar veya batağanlardan ziyade dalış ördekleri ve karabataklarla daha fazla benzerlik paylaştığını göstermektedir.
Burunları uzundu ve ucu hafifçe çengelli bir gagayla sivriydi. Gaganın arkasında, çeneler, uzunlamasına bir oyuğa yerleştirilmiş bir dizi basit, keskin dişle doluydu. Bunlar muhtemelen balıkların tırtıklı gagası gibi balıkların yakalanmasına yardımcı oldu; daha ilkel kuşların sürüngen dişlerinin aksine, hesperornitidlerinkiler benzersizdi. Ayrıca alt çene kemikleri arasında dinozor benzeri bir eklem tuttular. Bunun mandibulanın arka kısmını önden bağımsız olarak döndürmelerine izin verdiğine ve böylece alt dişlerin ayrılmasına izin verdiğine inanılmaktadır.

Şu anda, hesperornitheanlar, atadan veya kuşlarla yakından ilişkili olmayan çok özel bir soy olarak kabul edilmektedir. Yine de, ilişkileri, muhtemelen modern kuşların atalarından en erken Kretase kadar geç ayrılacak kadar yakındır.
Bilinen en eski hesperornitin Erken Kretase Enaliornis'tir . Hesperornithean türlerinin çoğu, Kuzey Amerika'nın Geç Kretase'sinden bilinmektedir. Küçük hesperornithean kemikleri, Judith Nehri Grubunun Geç Kretasesi'nin tatlı su birikintilerinin yanı sıra Hell Creek ve Lance Formasyonlarından ve birkaç Avrasya bölgesinde bilinmektedir. Bu türler yaklaşık olarak bir karabatak ya da dalgıç kuşus büyüklüğündeydi.

Hesperornithes kladı, orijinal olarak 1888'de Furbringer tarafından Aves'in bir alt sınıfı olarak adlandırıldı. Bununla birlikte, bilimsel literatürde genellikle bir yıl sonra türetilen takım düzeyindeki adı Hesperornithiformes lehine göz ardı edildi. 2004 yılında Clarke, hesperornithean grubunu filogenetik açısından tanımlayan ilk kişi oldu. Clarke, Hesperornithes'i modern kuşlardan ziyade Hesperornis regalis'e daha yakın olan tüm türler olarak tanımladı ve Hesperornithiformes'i ikinci adı tanımlamamasına rağmen, ikinci eşanlamlı olarak kabul etti. Clarke ayrıca daha kapsayıcı Hesperornithidae grubunu, tüm hesperornitheanları Baptornis'ten çok Hesperornis'e yakın olarak tanımladı.
Hesperornitheanlar ilk olarak 1873'te Othniel Charles Marsh tarafından parafiletik grup "Odontornithes" içinde Ichthyornis ile birleştirildi. 1875'te Odontolcae olarak ayrıldılar. Grubun genellikle dalgıç kuşları ve batağanlarla veya Paleognathae ile (kemikli damakta algılanan benzerliklere dayanarak) ilişkili olduğu düşünülmüştür. Bununla birlikte, bu benzerlikler, kemiklerinin osteonlarının - en azından Hesperornis'te - Neognathae'dekine benzer bir düzende düzenlendiği daha yakın zamanda belirlenmiş bir gerçek olarak, günümüzde yakınsak evrimden kaynaklandığı düşünülmektedir.

2016 yılında, tür düzeyinde bir filogenetik analiz, hesperornitheanlar arasında aşağıdaki ilişkileri buldu.

† Hesperornithiformes Fürbringer 1888 [Dromaeopappi Stejneger 1885; Odontornithes Forbes 1884; Odontolcae Stejneger 1875; Hesperornithomorphi Hay 1930; Odontognathe Wetmore 1930] {Odontoholcae Stejneger 1885: Hesperornithes Fürbringer 1888}

†Fumicollis hoffmani Bell & Chiappe 2015
†Potamornis skutchi Elzanowski, Paul & Stidham 2000 (Geç Kretase)
†Pasquiaornis Tokaryk, Cumbaa & Storer 1997 (Geç Kretase)
†P. hardiei Tokaryk, Cumbaa & Storer 1997
†P. tankei Tokaryk, Cumbaa & Storer 1997
†Baptornithidae AOU 1910
†Baptornis Marsh 1877 [Parascaniornis Lambrecht 1933]
†B. advenus Marsh 1877 (Geç Kretase)
†B. stensioi (Lambrecht 1933) Rees & Lindgren 2005 [Parascaniornis stensioi Lambrecht 1933] (Late Cretaceous)
†Brodavidae Martin, Kuročkin & Tokaryk 2012
Brodavis Martin, Kuročkin & Tokaryk 2012 (Late Cretaceous)
†B. americanus Martin, Kuročkin & Tokaryk 2012
†B. baileyi Martin, Kuročkin & Tokaryk 2012
†B. mongoliensis Martin, Kuročkin & Tokaryk 2012
†B. varneri (Martin & Cordes-Person 2004) Martin, Kuročkin & Tokaryk 2012 [Baptornis varneri Martin & Cordes-Person 2007]
†Enaliornithidae Fürbringer 1888
†Enaliornis Seeley 1876 (Erken Kretase)
†E. seeleyi Galton & Martin 2002
†E. barretti Seeley 1876
†E. sedgwicki Seeley 1876
†Judinornithidae Nesov 1983
†Judinornis nogontsavensis Nesov & Borkin 1983 (Geç Kretase)
†Hesperornithidae Marsh 1880
†Asiahesperornis bazhanovi Nesov & Prizemlin 1991 (Geç Kretase)
†Parahesperornis alexi Martin 1980 (Geç Kretase)
†Canadaga arctica Hou 1999 (Geç Kretase)
†Hesperornis Marsh 1872 [Coniornis Marsh 1893; Lestornis Marsh 1876; Hargeria Lucas 1903] (Geç Kretase)
†H. altus (Marsh 1893) [Coniornis altus Marsh 1893
†H. montana Shufeldt 1915
†H. regalis Marsh 1872
†H. crassipes (Marsh 1876) Brodkorb 1963 [Lestornis crassipes Marsh 1876]
†H. gracilis Marsh 1876 [Hargeria gracilis (Marsh 1876) Lucas 1903]
†H. chowi Martin & Lim 2002
†H. bairdi Martin & Lim 2002
†H. mengeli Martin & Lim 2002
†H. macdonaldi Martin & Lim 2002
†H. rossicus Nesov & Yarkov 1993
†H. lumgairi Aotsuka & Sato, 2016

Holosen, Kuvaterner devri içerisinde yer alan Pleistosen devrinin bitmesinden (11.000- 12.000 yıl önce) günümüze kadar sürmekte olan jeolojik devredir. Dönem Genç Buzul çağının (Genç Dryas) bitmesiyle başlayan buzul durgun (interstadial) dönemine karşılık gelir.
Holosen, insan türünün mevcut yerleşik hayata ve yazılı tarihe doğru önemli bir geçiş yaptığı ve dünya çapında kültürel gelişimlerin görüldüğü bir çağ olduğu ve yaşadığımız zamanı tanımladığı için jeolojik devirler arasında önemli bir yer kapsar.
Holosen ve önceki Pleistosen birlikte Kuvaterner periyodunu oluşturur. Holosen, MIS 1 olarak bilinen mevcut sıcak dönem ile tanımlanmıştır. Bazıları tarafından Pleistosen Dönemi içinde "Flandrian interglacial" adı verilen bir buzullar arası dönem olarak kabul edilir.
Holosen, tüm yazılı tarihi, teknolojik devrimleri, büyük medeniyetlerin gelişimi ve günümüzde kentsel yaşama genel olarak önemli geçiş de dahil olmak üzere dünya çapında insan türlerinin hızlı çoğalması, büyümesi ve etkilerine karşılık gelmektedir. Modern çağ dünya ve ekosistemleri üzerindeki insan etkisi, yaklaşık senkron litosferik kanıtlar veya daha yakın zamanda insan etkisinin hidrosferik ve atmosferik kanıtları da dahil olmak üzere, canlı türlerinin gelecekteki evrimi için küresel öneme sahip olabilir.
Temmuz 2018'de, Uluslararası Jeolojik Bilimler Birliği, Holosen dönemini Grönlandiyen (11,700 yıl önce 8,200 yıl önce), Nortgripiyen (8,200 yıl önce 4,200 yıl önce) ve Meghaliyen (4,200 yıl önce) olmak üzere Uluslararası Stratigrafi Komisyonu tarafından önerildiği gibi üç ayrı alt bölüme ayırdı.
Meghalayan'ın sınır stratotipi, Hindistan'daki Mawmluh Mağarası'nda bir speleothemdir ve küresel yardımcı stratotip, Kanada'daki Logan Dağı'ndan bir buz çekirdeğidir.

Holosen terimi (Fransızca: Holocène) Fransız bilim insanı Paul Gervais tarafından 1850'de türetilmiştir. Bu terim "bütün, tamamen" anlamındaki Grekçe ὅλος (holos) ve "yeni" anlamındaki Grekçe καινός (kainós) kelimelerinin birleşiminden oluşur ve "en yeni" anlamındadır. Grekçe kainos kelimesi jeoloji terimlerinde Fransızcada -cène olarak, İngilizcede -cene ve Türkçede -sen olarak karşımıza çıkar
Son 4 çağın isimleri ve bu isimlerin literal çevirileri şöyledir; Miyosen ("daha az yeni") - Pliyosen ("daha yeni") - Pleyistosen ("en yeni") - Holosen ("tamamen yeni").

Uluslararası Stratigrafi Komisyonu tarafından Holosenin yaklaşık 11.650 cal yıl BP başlattığı kabul edilmektedir. Kuvaterner Stratigrafisi Alt Komisyonu, Gradstein Ogg ve Smith'teki Gibbard ve van Kolfschoten'den Holosene alternatif olarak 'Son' terimini geçersiz kıldığından söz etmiyor ve aynı zamanda Flandre'nin deniz felaketleri üzerindeki deniz dönüşüm sedimanlarından türetildiğini gözlemlemiştir. Belçika kıyıları, son 10.000 yıl önceki topluluklararası olaylarla aynı sahne statüsüne sahip olması ve bu nedenle Pleistosen'e dahil edilmesi gerektiğini düşünen yazarlar tarafından Holosenin eş anlamlısı olarak kullanılmıştır. Bununla birlikte, Uluslararası Stratigrafi Komisyonu, Holosen'i Pleistosen'i ve özellikle son buzul dönemini izleyen bir dönem olarak görmektedir. Son buzul dönemi için yerel isimler Kuzey Amerika'daki Wisconsinli, Avrupa'daki Weichselian, İngiltere'deki Devensian, Şili'deki Llanquihue ve Yeni Zelanda'daki Otiran'dır.
Holosen, iklim dalgalanmalarına bağlı olarak beş zaman aralığına veya kronozona bölünebilir:

Preboreal (10,3-9 binyıl önce),
Boreal (9-7,5 binyıl önce),
Atlantik (7,5-5 binyıl önce),
Subboreal (5-2,5 binyıl önce) ve
Subatlantik (2,5 binyıl önce-günümüz).
Turba yosunlarında başlangıçta bitki kalıntıları tarafından tanımlanan iklim dönemlerinin Blytt-Sernander sınıflandırması halen araştırılmaktadır. Farklı bölgelerde çalışan jeologlar, deniz seviyelerini, turba bataklıklarını ve buz çekirdeği örneklerini, Blytt-Sernander dizisini daha da doğrulamak ve iyileştirmek amacıyla çeşitli yöntemlerle inceliyorlar. Avrasya ve Kuzey Amerika'da genel bir yazışma buluyorlar, ancak yöntemin bir zamanlar ilgisiz olduğu düşünülüyordu. Program Kuzey Avrupa için tanımlandı, ancak iklim değişikliklerinin daha yaygın olduğu iddia edildi. Planın periyotları, son buzul döneminin son Holosen öncesi salınımlarından birkaçını içerir ve daha sonra, daha yeni tarih öncesi iklimleri sınıflandırır.
Paleontologlar Holosen için herhangi bir faunal aşama tanımlamamıştır. Alt bölüm gerekliyse, Mezolitik, Neolitik ve Tunç Çağı gibi insan teknolojik gelişme dönemleri genellikle kullanılır. Bununla birlikte, bu terimler tarafından atıfta bulunulan zaman dilimleri, bu teknolojilerin dünyanın farklı bölgelerinde ortaya çıkmasına bağlı olarak değişir.
İklimsel olarak, Holosen, Hipermetermal ve Neoglasiyal dönemlere eşit olarak bölünebilir; sınır, Avrupa'da Tunç Çağı'nın başlangıcı ile örtüşmektedir. Bazı akademisyenlere göre, üçüncü bir bölüm olan Antroposen şimdi başladı. Uluslararası Kuaterner Stratigrafisi 'Antroposen' (2000 yılında Paul Crutzen ve Eugene Stoermer tarafından icra edilen bir terim) çalışma grubunun Stratigrafi Alt Komisyonu Alt Komisyonu, bu terimin jeolojik açıdan önemli birçok koşul ve sürecin mevcut olduğu zaman aralığını için kullanıldığını belirtmektedir.

Levha tektoniğine bağlı kıta hareketleri sadece 10.000 yıllık bir sürede bir kilometreden daha azdır. Bununla birlikte, buz erimesi, Holosenin ilk kısmında dünya deniz seviyelerinin yaklaşık 35 metre (115 ft) yükselmesine neden oldu. Buna ek olarak, yaklaşık 40 derecelik kuzey enleminin üzerindeki birçok alan, Pleistosen buzullarının ağırlığına göre bastırılmış ve geç Pleistosen ve Holosen üzerinde buzul sonrası toparlanma nedeniyle 180 metre'ye (590 ft) kadar yükselmiştir ve bugün hala yükselmektedir.

İskandinavya bölgesindeki buzul sonrası toparlanma Baltık Denizi'nin oluşumuyla sonuçlandı. Depremler, tortu deformasyonunun önde gelen bir nedenidir ve su kütlelerinin yaratılmasına ve tahrip olmasına yol açar. Bölge yükselmeye devam ediyor ve hala Kuzey Avrupa'da zayıf depremlere neden oluyor.

Holosen döneminin başlangıcı günümüzden 11.000 bin yıl önce geç buzul çağının bitmesi olarak kabul edilir. İklim Holosen dönemi boyunca oldukça durağan oldu. Buz çekirdeği kayıtları, Holosenden önce orada son buzul çağının olduğunu ve soğutma dönemlerinin sonunda küresel ısınmanın olduğunu göstermektedir fakat iklim değişiklikleri Genç Dryas'ın başlangıcında daha fazla bölgesel oldu. Son buzuldan holosene geçiş boyunca Güney Yarım Küredeki Huelmo - Mascardi soğuk ters çevrimi Genç Dryas'tan önce başladı ve maksimum sıcaklık 11.000 'den 7000 yıl önceye kadar güneyden kuzeye aktı. Bu durum, bunun daha sonraki tarihe kadar Kuzey Yarım Kürede kalan buzul buzulu tarafından etkilendiğini göstermektedir.Holosen İklimsel Optimum (HCO), küresel iklimin daha çok ısındığı bir ısınma dönemiydi ancak bununla birlikte, ısınma muhtemelen tüm Dünyada aynı değildi. Bu ısınma dönemi yaklaşık 5500 yıl önce Neoglacial ve eşlik eden Neopluvial inişi ile sona erdi. O zamanlarda, iklim günümüzdekinden farklı değildi, fakat görünüşe göre 10 - 14. yıllardan kalma Orta Çağ Sıcak Dönemi olarak bilinen daha sıcak bir dönem vardı. Bu, 13. ve 14. yüzyıldan 19. Yüzyılın ortalarına kadar Küçük buz devri yaşanmıştır. Buzul koşullarıyla karşılaştırıldığında, HCO boyunca en kuzey noktalarına ulaşarak yaşanabilir bölgeler kuzeye doğru genişledi. Kutup bölgelerindeki daha fazla nem, bozkır tundranın kaybolmasına neden oldu. Güney ve kuzey yarıkürede 11-7 bin yıl öncesinde buzullar kutuplara doğru çekilmeye başlamıştır.

Holosen iklim değişikliğinin zamansal ve mekânsal boyutu, son zamanlarda ışınımsal zorlamanın Kuzey Atlantik bölgesinde tanımlanan döngülerin kaynağı olduğu ileri sürülen önemli bir belirsizlik alanıdır. Holosen aracılığıyla iklim döngüsü (Bond olayları) deniz ortamlarında veya yakınında gözlemlenmiştir ve Kuzey Atlantik'e buzul girdisi ile güçlü bir şekilde kontrol edilmektedir. 2500 - 1500 ve 1000 dönemleri genellikle Kuzey Atlantik'de gözlemlendi. Aynı zamanda, okyanus etkisinden uzak olan kıta kaydının spektral analizleri, Holosen dönemi sırasında güneş aktivitesi varyasyonlarına karşılık gelebilecek 1000 ve 500 yıllık kalıcı periyodikleri ortaya çıkarır.
İklim değişikliğine göre pek çok seriye ayrılmaktadır. Genel itibarıyla sıcak olan bu dönem içerisinde atmosferik soğuk salınım dönemleri meydana gelmiştir. Kuzey Atlantik okyanus dolaşımına karşılık gelen 1.500 yıllık bir döngü, Geç Holosen'de yaygın küresel dağılıma sahip olmuş olabilir.
Geç Buzul Çağının bitmesi ile Holosen iklim optimumu (HİO, Holocene Climate Optimum günümüzden 9500-5000 yıl önce) yaşanmıştır.

Hayvan ve bitki yaşamı holosen boyunca pek gelişmedi, fakat bitki ve hayvanların dağılımında büyük değişimler oldu. Pleistosten sonlarında ve Holosen başlarında mamutlar, mastodonlar, smilodonlar ve homotherium gibi kılıç dişli kediler dahil olmak üzere bazı büyük memelilerin soyları, özellikle Kuzey Amerika'da ve başka yerlerde yok oldu.
Amerikan megafauna neslinin tükenmesinin Amerindians'ın atalarının gelmesinden kaynaklandığı açıklandı; çoğu bilim insanı ayrıca iklim değişikliklerinin de katkıda bulunduğunu ileri sürmektedir. Bunlara ek olarak, Kuzey Amerika üzerindeki tartışmalı bir bolid etkisinin Genç Dryas'ı tetiklediği varsayılmaktadır.
Tüm Dünyada, önceden bölgesel olan daha soğuk iklimlerdeki ekosistemler daha yüksek irtifada ekolojik "adalarda" izole edilmiştir.
400 yıl süren δ18O kaydında negatif bir gezi olarak kaydedilen ani bir soğuk büyü olan 8.2 ka olayı, Holosen çağında meydana gelen en önemli iklim olayıdır ve buz örtüsünün yeniden canlanmasına işaret etmiş olabilir. Bu olaya, buzullar tarafından sınırlanan ve Atlantik'in termohalin dolaşımını bozan Agassiz Gölü'nün son drenajından kaynaklandığı öne sürüldü. Ancak bununla birlikte, daha sonra yapılan araştırmalar deşarjın muhtemelen 600 yıla kadar daha uzun bir iklim iklimi üzerine sürüldüğünü ve etkilenen alanın boyutunun belirsiz olduğunu gözlemledi.

Buzul arası (interstadial veya interglacial) bir dönem olan Holosen, aslında küresel anlamda cid

Jacques Armand Gauthier (7 Haziran 1948, New York) Amerikalı bir omurgalı paleontoloğu, karşılaştırmalı morfolog, sistematist ve biyolojide kladistik kullanımının kurucularından biridir.

Estes, R.; de Queiroz, K. & Gauthier, Jacques (1988): Phylogenetic relationships within Squamata. In: Estes, R. & Pregill, G. (eds.): The Phylogenetic Relationships of the Lizard Families: 15-98. Stanford University Press, Palo Alto.
Gauthier, Jacques A. (1982): Fossil xenosaurid and anguid lizards from the early Eocene of Wyoming, and a revision of the Anguioidea. Contributions to Geology, University of Wyoming 21: 7-54.
Gauthier, Jacques A. (1984): A cladistic analysis of the higher systematic categories of the Diapsida. [PhD dissertation]. Available from University Microfilms International, Ann Arbor, #85-12825, vii + 564 pp.
Gauthier, J. A. (1986), "Saurischian monophyly and the origin of birds",  Padian, K. (Ed.), The Origin of Birds and the Evolution of Flight, The Origin of Birds and the Evolution of Flight. Memoirs of the California Academy of Sciences, 8, California Academy of Sciences, ss. 1-55, ISBN 0-940228-14-9 
Gauthier, Jacques A.; Estes, R. & de Queiroz, Kevin (1988): A phylogenetic analysis of Lepidosauromorpha. In: Estes, R. & Pregill, G. (eds.): The Phylogenetic Relationships of the Lizard Families: 15-98. Stanford University Press, Palo Alto.
Gauthier, J. A.; Kluge, A. G.; Rowe, T. (June 1988). "Amniote phylogeny and the importance of fossils" (PDF). Cladistics. John Wiley & Sons. 4 (2): 105-209. doi:10.1111/j.1096-0031.1988.tb00514.x. hdl:2027.42/73857 . 
Rowe, T. & Gauthier, Jacques (1990): Ceratosauria. In: Weishample, D.; Dodson, P. & Osmólska, Halszka (eds.): The Dinosauria: 151-168. University of California Press, Berkeley.
de Queiroz, Kevin & Gauthier, Jacques A. (1992): Phylogenetic taxonomy. Annu. Rev. Ecol. Syst. 23: 449–480.
Gauthier, Jacques A. (1994): The diversification of the amniotes. In: Prothero, D. (ed.): Major Features of Vertebrate Evolution: Short Courses in Paleontology: 129-159. Paleontological Society.
Donoghue, M. J.; Gauthier, Jacques A. (June 2004). "Implementing the PhyloCode" (PDF). Trends Ecol. Evol. 19 (6): 281-282. doi:10.1016/j.tree.2004.04.004. PMID 16701272. 1 Nisan 2011 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF)26 Eylül 2010. 

Yale Peabody Müzesi 13 Nisan 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Jeholornis ("Jehol kuşu" anlamına gelir), Çin'de Erken Kretase döneminde yaklaşık 122 ila 120 milyon yıl önce yaşamış bir avialan dinozor cinsidir. Jeholornis fosilleri ilk olarak Çin'in Hubei yaletindeki Jiufotang Formasyonu'nda (daha önce Jehol olarak da bilinen Rehe Eyaleti'nde) keşfedildi. Daha sonra daha yaşlı Yixian Formasyonu'nda ek örnekleri bulundu.
Jeholornis'in uzun kuyrukları ve birkaç küçük dişi vardı ve yaklaşık olarak hindi büyüklüğündeydi, bu da onu Geç Kretase'ye kadar bilinen en büyük avialanlardan biri haline getiririr. Beslenmesi sikad, mabet ağacı ve benzeri bitkilerin tohumlarını içeriyordu.

Kanatlarında tüy izleri sadece iki örnekte tanımlanmıştır: LPM 0193 (J. prima) ve SDM 20090109.1 (J. palmapenis). İlk örnek, uçuş tüylerinin bakışımsız (ve dolayısıyla modern uçan kuşlarda olduğu gibi aerodinamik) olduğunu ve önkol ve elin birleşiminden 21 santimetre kadar daha uzun olduğunu gösteriyor. Bununla birlikte, yumuşak dokularda korunma çok zayıf olduğundan, uçuş tüylerinin kesin sayısı bilinen örneklerden belirlenemez.

Wang ve meslektaşları (2020) tarafından dikkate alınan tüm geçerli jeholornithiform türlerin filogenetik çözümlemesinin sonuçları aşağıda gösterilmiştir:

Jixiangornis ("Yixian kuşu"), Erken Kretase döneminde yaşamış, ilkel bir kuş cinsidir. Daha sonraki avialanlar gibi, dişleri yoktu, ama aynı zamanda modern kuşların aksine uzun bir kuyruğu vardı. Bazı daha gelişmiş kısa kuyruklu avialanlarda dişler hala mevcut olduğundan, Jixiangornis'in dişsizliği modern kuşlardan bağımsız olarak geliştirmiş gibi görünüyor. Uzun ön ayak (arka ayak uzunluğunun %131'i) en azından bir miktar hava kabiliyetini gösterir.
Jixiangornis, şu anda yalnızca tek bir örnekten, eksiksiz ancak genç bir iskeletten biliniyor. Fosil, Çin'in batısındaki Liaoning'deki Beipiao Şehri yakınlarındaki Yixian Formasyonu'nda bulundu.

Bilinen tek tür, J. orientalis ("Yixian Formasyonundan Doğu kuşu") Kasım 2002'de tanımlanmıştır. Ji ve ark. (2002), Jixiangornis'in Archaeopteryx veya Jeholornis'ten daha güçlü uçuş yapabildiğini düşündü. Filogenetik ağaçları, Jixiangornis'in Archaeopteryx ve Jeholornis'i (=Shenzhouraptor) dışlayan kuşlarla (Ji ve diğerleri tarafından "Euavialae" olarak adlandırılır) bir dal oluşturduğunu gösterir.
Alternatif bir görüş, 2006 yılında Zhou Zong-He ve Zhang Fu-Cheng tarafından sunuldu. Onlar genç eş anlamlı olarak Jixiangornis ve Shenzhouraptor hem sınıflandırılmış Jeholornis prima Jixiangornis Shenzhouraptor daha gelişmiş olamaz, yani. Bu yaklaşım, Jixiangornis ve Shenzhouraptor / Jeholornis arasında birçok fark verilen sorunludur ve filogenetik analizi, aslında daha yakın kısa kuyruklu avialans (ilişkili edilebileceği tespit 2014 yılında gerçekleştirilen Pygostylia başlangıçta düşünce, Jeholornis için daha az).
Hartman ve ark. (2019), Cau (2020) ve Wang ve diğerleri (2020), Jixiangornis'in bir jeholornithid olduğunu ancak Jeholornis ile eşanlamlı olmadığını buldular.

Ji (2002). "A New Avialian Bird - Jixiangornis orientalis gen. et sp. nov. - from the Lower Cretaceous of Western Liaoning, NE China". Journal of Nanjing University (Natural Sciences). 38 (6): 723-736. 
Zhou, Z.-H. & Zhang, F.-C. (2006): Çin'in Mezozoik kuşları - Sinoptik bir inceleme. Vertebrata PalAsiatica 44 (1): 74-98. PDF tam metni

 Wikimedia Commons'ta Jixiangornis ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
 Vikitür'de Jixiangornis ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

John Ray (d. 29 Kasım 1627 - ö. 17 Ocak 1705), İngiliz doğabilimci ve bitki bilimci. Bitki bilim mahlası Ray'dir.
1670 yılına kadar John Wray olarak yazmış, bu tarihten itibaren ise Ray soy adını tercih etmiştir. Botanik, zooloji ve doğal teoloji üzerine eserler kaleme almıştır. Historia Plantarum adlı eserindeki sınıflandırması, bitkilerin modern taksonomik sınıflandırması için önemli bir adım olarak kabul edilir. Biyolojide tür kavramını ilk tanımlayan kişiler arasındadır.

Essex'e bağlı Black Notley'da doğdu. O'na göre babası demirci idi ve kendisi de demirhanede doğmuştu. Trinity College'da eğitim görürken on altı yaşında iken Cambridge Üniversitesi'ne gönderildi.
1673 yılında Margaret Oakley ile evlendi. 1679 yılında ise doğduğu Black Notley'a taşındı. Sağlığının bozulmasına ve çok sayıda kronik rahatsızlığı olmasına rağmen buradaki hayatı sükunet içinde geçti. Burada arkadaşı Samuel Dale ile bilimsel içerikli mektuplaşmalarını sürdürdü.
77 yaşında iken Black Notley'da hayatını kaybetti ve adına yapılan bir anıtın da bulunduğu St Peter ve St Paul kilisesinin bahçesine gömüldü. İngiliz rahip doğa bilimcilerinin öncülerinden olarak kabul edilir.

Herbae divizyonu;

Historia Plantarum (1685–1703) adlı eserinde:

Herbae (Otsu bitkiler)
Imperfectae (Kriptogamlar)
Perfectae (Tohumlu bitkiler)
Monocotyledons
Dicotyledons
Arborae (Ağaçlar)
Monocotyledons
Dicotyledons

1844 yılında kurulan Ray Society adını O'ndan almaktadır.

Jura, Triyas Dönemi'nin sonu olan 201,4 milyon yıl önce (myö) ile Kretase Dönemi'nin başlangıcı olan yaklaşık 143,1 myö arasını kapsayan bir jeolojik dönem ve stratigrafik sistemdir. Jura, Mezozoyik Zaman'ın orta dönemini ve Fanerozoyik Üst Zaman'ın sekizinci dönemini oluşturur ve adını bu döneme ait kireçtaşı katmanlarının ilk kez tanımlandığı Jura Dağları'ndan alır.
Jura Dönemi, Orta Atlantik Magmatik Bölgesi'nin patlamasıyla ilişkili Triyas-Jura yok oluşuyla başlamıştır. Toarsiyen Çağı, yaklaşık 183 milyon yıl önce Toarsiyen Okyanus Anoksik Olayı ile başlamıştır. Bu olay, okyanus anoksisi, okyanus asitlenmesi ve yok oluşlarla ilişkili küresel sıcaklık artışıyla karakterize edilen küresel bir dönemdir ve muhtemelen Karoo-Ferrar büyük magmatik bölgelerinin patlamasından kaynaklanmıştır. Ancak Jura'nın sonu, Kretase ile net ve kesin bir sınıra sahip değildir ve jeolojik dönemler arasındaki sınırlar arasında resmî olarak tanımlanmamış tek sınırdır.
Jura'nın başlangıcında, süperkıta Pangea, kuzeyde Lavrasya ve güneyde Gondvana olmak üzere iki kara kütlesine ayrılmaya başlamıştı. Jura Dönemi'nin iklimi günümüzden daha sıcaktı ve Dünya'da buz tabakaları yoktu. Ormanlar kutuplara yakın bölgelerde yetişiyordu ve düşük enlemlerde geniş kurak alanlar bulunuyordu.
Karadaki fauna, Triyas faunasından (dinosauromorf ve psöodosukiyan arkozorların birlikte hakim olduğu) yalnızca dinozorların hakim olduğu bir yapıya geçiş yaptı. İlk kök grup kuşlar, Jura Dönemi'nde, teropod dinozorların bir kolu olarak evrimleşti. Diğer dikkate değer olaylar arasında en eski yengeçlerin, modern kurbağaların, semenderlerin ve kertenkelelerin ortaya çıkışı yer alır. Triyas'ın sonunda hayatta kalan birkaç sinodont soyundan biri olan Mammaliaformes, dönem boyunca çeşitlenmeye devam etti ve Jura Dönemi'nde ilk taç grup memeliler ortaya çıktı. Krokodilomorflar, karasal bir yaşamdan sucul bir yaşama geçiş yaptı. Okyanuslar, ihtiyozorlar ve plesiyozorlar gibi deniz sürüngenleri tarafından doldurulmuştu, teruzorlar ise baskın uçan omurgalılardı. Modern köpekbalıkları ve vatozlar ilk kez bu dönemde ortaya çıktı ve çeşitlendi, taç grup gerçek kemikli balıkların (modern balıkların baskın grubu) bilinen ilk örnekleri ise dönemin sonlarına doğru ortaya çıktı. Bitki örtüsünde eğrelti otları ve kozalaklılar gibi açık tohumlular baskındı; bunların birçoğu modern gruplar olarak ilk kez bu dönemde ortaya çıktı. Ayrıca Bennettitales gibi soyu tükenmiş gruplar da yaygındı.

Kronostratigrafik bir terim olan "Jura", çoğunlukla Fransa-İsviçre sınırını çizen ormanlık bir dağ sırası olan Jura Dağları'na bağlıdır. "Jura" adı, Galyaca *iuris "ormanlık dağ" sözcüğü yoluyla Keltçe kelime kökü olan *jor'dan türemiştir ve *iuris de Latinceye bir yer adı olarak geçmiştir. *iuris önce Juria'ya ve nihayetinde Jura'ya evrilmiştir.
1795 yılında bölgeye yaptığı bir gezi sırasında Alman doğa bilimci Alexander von Humboldt, Jura Dağları'ndaki karbonat tortullarını, Güney Almanya'daki Triyas Dönemi'ne ait Muschelkalk'tan jeolojik olarak farklı olduğunu düşündü ancak yanlışlıkla tortulların daha eski olduğu sonucuna vardı. Daha sonra 1799'da bu tortullara Jura-Kalkstein ("Jura kireçtaşı") adını verdi.
1829 yılında Fransız doğa bilimci Alexandre Brongniart, Description of the Terrains that Constitute the Crust of the Earth (Yeryüzünün Kabuğunu Oluşturan Arazilerin Tanımı) veya Essay on the Structure of the Known Lands of the Earth (Dünyanın Bilinen Topraklarının Yapısı Üzerine Deneme) adlı bir kitap yayımladı. Bu kitapta Brongniart, Humboldt'un "Jura-Kalkstein" (Jura kireçtaşı) terimini, İngiltere'de bulunan benzer yaştaki ovolitik kireçtaşlarıyla ilişkilendirirken Fransızca terrains jurassiques (Jura arazileri) ifadesini kullandı ve böylece "Jura" terimini ilk kez ortaya atıp yayımlamış oldu.

Jura Dönemi, erken, orta ve geç olmak üzere üç devreye ayrılır. Benzer şekilde, stratigrafik olarak Jura, Alt Jura, Orta Jura ve Üst Jura serilerine ayrılmıştır. Jeologlar, Jura Dönemi'ne ait kayaçları, her biri "çağlar" olarak adlandırılan zaman aralıklarında oluşmuş bir dizi stratigrafik birim olan "katlar"a ayırır.
Katlar, küresel veya bölgesel olarak tanımlanabilir. Küresel stratigrafik korelasyon için, Uluslararası Stratigrafi Komisyonu (ICS), bir katın alt sınırını belirleyen tek bir formasyondan (stratotip) alınan Küresel Sınır Stratotip Kesiti ve Noktası'na (GSSP) dayanarak küresel katları onaylar. Jura Dönemi'nin çağları, en gençten en eskiye doğru şu şekildedir:

Jura Dönemi'nin başında, dünyadaki tüm anakara parçaları, süperkıta Pangea'da birleşmiş durumdaydı. Erken Jura Dönemi'nde Pangea, kuzeydeki süperkıta Lavrasya ve güneydeki süperkıta Gondvana'yı oluşturacak şekilde parçalanmaya başladı. Kuzey Amerika ve Afrika arasındaki ayrılma, Erken Jura Dönemi'nde başlayan ve Orta Atlantik Magmatik Bölgesi'nin oluşumuyla ilişkili olan ilk bölünme süreciydi.

Jura Dönemi boyunca, Kuzey Atlantik Okyanusu nispeten dar kalmış, Güney Atlantik ise Kretase Dönemi'ne kadar oluşmamıştır. Kıtalar, Panthalassa ile çevriliydi ve Gondvana ile Asya arasında Tetis Okyanusu bulunuyordu. Triyas Dönemi'nin sonunda, Avrupa'da bir kıyı ilerlemesi (transgresyon) yaşandı ve Orta ile Batı Avrupa'nın büyük bölümü sular altında kalarak sığ denizlerle çevrili bir takımadaya dönüştü. Jura Dönemi'nde hem Kuzey hem de Güney Kutbu okyanuslarla kaplıydı. Erken Jura Dönemi'nden itibaren, Boreal Okyanusu, Baltık Kalkanı ile Grönland arasında birkaç yüz kilometre genişliğindeki "Viking koridoru" veya Transkıtasal Lavrasya Deniz Yolu ile ön-Atlantik'e bağlandı. Callovian Dönemi'nde ise Turgay İç Denizi oluştu ve bu, Avrupa ile Asya arasında bir deniz bariyeri meydana getirdi.

Jura Dönemi'nin iklimi, genel olarak günümüzden yaklaşık 5-10 °C (9-18 °F) daha sıcaktı ve atmosferdeki karbondioksit seviyesi muhtemelen yaklaşık dört kat daha yüksekti. Bununla birlikte, bu zaman diliminde aralıklı olarak "soğuk dalgası" dönemlerinin yaşandığı bilinmektedir ve bu durum, diğer türlü sıcak olan sera iklimini kesintiye uğratmıştır. Ormanlar muhtemelen kutuplara yakın bölgelerde yetişiyordu ve bu bölgeler sıcak yazlar ile soğuk, bazen de karlı kışlar geçiriyordu; yüksek yaz sıcaklıkları kar birikimini engellediğinden buz tabakalarının oluşması pek olası değildi, ancak dağ buzulları bulunmuş olabilir. Erken ile Orta Jura Dönemi'nde kuzeydoğu Sibirya'da bulunan damlataşlar ve glendonitler, soğuk kışların yaşandığını göstermektedir. Okyanus derinlikleri muhtemelen günümüzden 8 °C (14 °F) daha sıcaktı ve mercan resifleri, günümüze kıyasla enlem boyunca 10° daha kuzey ve güneyde büyüyordu. İntertropikal Yakınsama Bölgesi muhtemelen okyanuslar üzerinde bulunuyordu ve bu, ekvatorun 40° kuzeyi ile güneyi arasındaki düşük enlemlerde büyük çöl ve çalılık alanların oluşmasına neden oluyordu. Tropik yağmur ormanları ve tundra biyomları muhtemelen nadirdi veya hiç yoktu. Jura Dönemi'nde, önceki Permiyen ve Triyas Dönemleri'ne damgasını vuran Pangea mega musonu azaldı. Jura Dönemi'ndeki orman yangını sıklığındaki değişim, 405 bin yıllık eksantriklik döngüsü kaynaklıydı. Pangea'nın parçalanması sayesinde, Jura Dönemi'ndeki hidrolojik döngü dikkate değer ölçüde güçlendi.

Toarsiyen Okyanus Anoksik Olayı (aynı zamanda Jenkyns Olayı olarak da bilinir), Toarsiyen Çağı'nın erken zamanlarında, yaklaşık 183 milyon yıl önce meydana gelen yaygın okyanus anoksisi (oksijen eksikliği) dönemidir. Bu olay, küresel çapta belgelenmiş yüksek genlikli negatif karbon izotop sapması, siyah şeyllerin birikimi ve karbonat üreten deniz organizmalarının yok oluşu ve çöküşü ile karakterize edilmiştir. Bu olaylar, küresel sıcaklıklarda büyük bir artışla ilişkilendirilir.

Jura Dönemi sonundaki geçiş, başlangıçta sekiz kitlesel yok oluştan biri olarak kabul ediliyordu ancak şimdi bazı grupların çeşitliliğindeki artış ve diğerlerindeki azalma ile karakterize edilen karmaşık bir fauna değişim dönemi olarak değerlendirilmektedir. Bununla birlikte, bu duruma dair kanıtlar ana olarak Avrupa merkezlidir ve muhtemelen denizel denge seviyesindeki değişiklikler ile değişmiştir.

Triyas-Jura sınırında bitkilerin kitlesel bir yok oluşuna dair bir kanıt bulunmamaktadır. Grönland'daki Triyas-Jura sınırında, sporomorf (polen ve sporlar) kayıtları, tam bir bitki örtüsü değişimine işaret etmektedir. Avrupa'daki makrofosil bitki topluluklarının analizi, değişikliklerin çoğunlukla yerel ekolojik süksesyondan kaynaklandığını göstermektedir. Triyas'ın sonunda, Peltaspermaceae familyası dünyanın çoğu bölgesinde yok olmuş, ancak Lepidopteris cinsi Patagonya'da Erken Jura Dönemi'ne kadar varlığını sürdürmüştür. Triyas boyunca Gondvana bitki topluluklarının baskın bir parçası olan bir koristosperm tohumlu eğrelti cinsi Dicroidium da Triyas-Jura sınırında sayıca azalmış fakat Antarktika'da soyu tükenmekte olan bir cins olarak Erken Jura Dönemi'ne kadar varlığını sürdürmüştür.

Kozalaklılar, Jura florasının baskın bir bileşenini oluşturmuştur. Geç Triyas ve Jura'da, kozalaklılar dikkate değer bir şekilde çeşitlenmiş ve modern kozalaklı grupların çoğu, voltziale atalarından evrimleşerek Jura Dönemi'nin sonuna kadar fosil kayıtlarında ortaya çıkmıştır.
Araucaria cinsi kozalaklıların ilk kesin kayıtları Erken Jura Dönemi'nde bulunmuştur ve modern Araucaria cinsinin üyeleri Orta Jura Dönemi'ne kadar her iki yarımkürede yaygın olarak görülmüştür.
Jura boyunca bol miktarda bulunan bir diğer grup, soyu tükenmiş Cheirolepidiaceae familyasıdır ve bu familya genellikle oldukça ayırt edici Classopolis polenleriyle tanınır. Jura Dönemi'nde görülenleri arasında polen kozalağı Classostrobus ve tohum kozalağı Pararaucaria bulunur. Araucaria ve Cheirolepidiaceae kozalaklıları sıklıkla bir arada görülür.
Servigiller familyasına (Cupressaceae) ait en eski kesin kayıt, Patagonya'nın Erken Jura Dönemi'ne (Pliyensbahiyen) ait Austrohamia minuta'dır ve bitkinin birçok kısmı bilinmektedir. Austrohamia'nın üreme yapıları, günümüzde yaşayan ilkel servi cinsleri olan Taiwania ve Cunninghamia ile dikkate değer benzerlikler göst

Kafa veya baş, anatomide hayvan ve insanların en rostral (anatomik pozisyonda) bölümünde bulunan, genellikle beyin, göz, kafatası, kulak, burun ve ağızı içeren kısımdır.

İnsan kafası kranium ve mandibula olarak iki kısım içermektedir.
Kranium kafatası ve kafa tabanı olarak iki kısımda incelenmektedir. Bu bölümlerdeki kemiklerin birbirine sıkı bağlantıları vardır ve bağlantı noktalarına sütür adı verilir. Bu kemiklerin bu şekilde dayanıklı ve sağlam oluşu beyni korumak amaçlıdır. Doğumda birleşmeye başlayan bu kemikler doğum sonrası hala bazı yerlerde açık, membranla kaplı bölgeler içerir ki bu bölgeler fontanel adı verilir. Gelişimde puberteye dek herhangi bir açıklık kalmayacak şekilde kapanma ve büyüme gerçekleşmektedir. Kafadaki kemikler şunlardır;

iki maxilla (kafanın her iki yanında) göz çukurunu alttan ve yandan korumaktadırlar.
iki zygomatic kemik, göz çukurunun yanında ve aşağı kısmında kalmaktadır.
iki temporal kemik, kulakların olduğu kısımdadır.
tek frontal kemik, alın kısmını oluşturur.
iki parietal kemik, frontal ve temporal kemiklerin üzerinde kafa kubbesini oluştururlar.
bir occipital kemik kafanın arkasındadır.
iç kısımda da bazı kemikler mevcuttur
bir sphenoid kemik
bir ethmoid kemik
iki lacrimal kemik
iki nasal kemik
iki palatine kemik
iki nasal konka
bir vomer

Yüz kısmında toplam 14 kemik bulunmaktadır.
Diğer oluşum mandibula temporomandibular eklem ile kafatası ile bağlantı kurmaktadır. Bu bildiğimiz çene kemiğidir.
Kafanın tabanından baktığımızda görünen büyük boşluk foramen magna denen oluşumdur ve buradan medulla spinalis beyin ile bağlantı kurmaktadır. Kafatasındaki mevcut diğer küçük delikler arter, ven ve sinirleri hem korumakta hem de geçişleri için pasajlar teşkil etmektedir.

Beş adet boşluktan müteşekkildir. Gözler, burun ve ağız. Yüz bölgesinin beslenmesi external karotid arter den gelen kanlanma ile olur. Sinir yapısı ise trigeminal sinir ve facial sinir aracılığı iledir. Mimik kasları yüz hareketlerini sağlarken, çiğneme kasları da çiğneme fonksiyonunu sağlamaktadır.

Basit canlılar kafa yapısı içermezler. Omurgalılarda kafatası vertebraların sonlandığı bölgede bulunmaktadır ve direkt omurgaya bağlıdır.

Kafa travmaları anatomisi.

Kambriyen (bazen Ꞓ şeklinde sembolize edilir), yaklaşık 538,8 milyon yıl önce başlayıp 485,4 milyon yıl öncesine kadar devam eden jeolojik dönemi ifade eder. Bu dönem, Farklı hayvan gruplarının karmaşıklaştığı, hayvanların çeşitlendiği bir dönemdir. Adını Galler'in Latince karşılığı olan Cambria'dan alan Kambriyen Dönem, yer kabuğundaki dikkate değer değişimler, deniz seviyelerinin yükselmesi ve iklim değişiklikleri gibi etkilerle şekillendi.
Kambriyen Dönemi, yaşamın karmaşıklaşması ve çeşitlenmesi açısından kritik bir evredir. Bu dönemde fosilleşmiş birçok hayvan türü bulunmuştur ve bu fosiller deniz tabanlarındaki tortullarda korunmuşlardır. Fosillerin jeolojik tarihte ilk kez bu sıklıkta görüldüğü için Kambriyen Patlaması olarak adlandırılan bu olayda, omurgasızlar çeşitlendi, fosil kayıtları daha ayrıntılı hâle geldi ve biyolojik çeşitlilik hızla arttı. Kambriyen'den önce, genel olarak yaşayan organizmaların çoğunluğu küçük, tek hücreli ve basitti (Ediyakaran faunası ve daha önceki Tonian Huainan biyotası dikkate değer istisnalardır). Karmaşık, çok hücreli organizmalar, Kambriyen'in hemen öncesindeki milyonlarca yılda giderek daha yaygın hale geldi, ancak mineralleşen organik yapıla dolayısıyla kolayca fosilleşen organizmalar bu döneme kadar yaygınlaşmadı.
Kambriyen patlaması olarak bilinen Kambriyen devrindeki yaşam formlarının hızla çeşitlenmesi, modern hayvan filumlarının çoğunun ilk temsilcilerini üretti. Filogenetik analiz, Kambriyen radyasyonundan önce, Kriyojen veya Toniyen'de hayvanların (metazoanlar) tek bir ortak atadan monofiletik olarak evrimleştiği görüşünü destekledi. Okyanuslarda çeşitli yaşam formları zenginleşse de, arazinin, mikrobiyal toprak kabuğu ve mikrobiyal biyofilmi otlatmak için ortaya çıkan birkaç yumuşakça ve (karasal olmasa da) eklembacaklılardan daha karmaşık hiçbir şey olmadan nispeten çorak olduğu düşünülüyor. Kambriyen Dönemi boyunca yaşam büyük oranda deniz habitatlarındaydı ve kara üzerindeki yaşam oldukça sınırlıydı. Kambriyen'in sonlarına doğru ise ilk deniz bitkileri ve kabuklu canlılar ortaya çıkmaya başladı. Bu dönemdeki biyolojik çeşitliliğin büyük bir kısmı deniz ekosistemlerinde meydana geldi ancak dönemin sonlarına doğru karada da bazı omurgasız gruplarının evrimleştiği düşünülmektedir.
Sonuç olarak Kambriyen Dönem, yaşamın çeşitlenmesi ve karmaşık organizmaların evrimleşmesi açısından öneme sahiptir. Kambriyen Patlaması, hayvanların vücut planlarının ve anatomik özelliklerinin hızla değiştiği bir dönem olarak bilinir. Bu dönemde evrimsel yenilikler ve adaptasyonlar, gelecekteki ekosistemlerin temelini atmış ve canlı çeşitliliği konusunda temel bir rol oynamıştır. Kambriyen Dönemi'nin jeolojik ve biyolojik olayları, yaşamın bugünkü çeşitliliğine giden yolda kritik bir adım olmuştur. Kambriyen'in sonuna gelindiğinde, ilk gerçek bitkilerin şekillendiği dönem olmakla birlikte çok bacaklılar, örümceğimsiler ve altı bacaklılar ana hatları oturmuşlardı ve karaya uyum sağlamaya başlardı. Kıtaların çoğu muhtemelen bitki örtüsü eksikliğinden dolayı kuru ve kayalıktı. Sığ denizler, süper kıta Pannotia'nın parçalanması sırasında oluşan birçok kıtanın kenarlarını çevreliyordu. Denizler nispeten sıcaktı ve dönemin büyük bölümünde kutuplarda buz yoktu.

Kayaçları ilk inceleyen İngiliz yerbilimcisi Adam Sedgwick'tir. Kayaçları bulduğu yer olan Birleşik Krallık Galler bölgesine eski Romalılar Cambria adını verdiklerinden benzer isimlendirme yapılmıştır. Kambriyen, Adam Sedgwick tarafından "Kambriyen serisi" olarak adlandırıldı ve bu adlandırmanın kökeni, Britanya'nın Kambriyen kayaçlarının en iyi görüldüğü yer olan "Cymru" (Galler) bölgesine Romalıların verdiği isim olan Cambria'dan gelmekteydi. Sedgwick, büyük "Geçiş Serisi"ni alt bölümlere ayırmakla görevlendirilen Roderick Murchison ile birlikte bu tabakayı tanımlamıştı fakat iki jeolog uzun bir süre boyunca uygun bir kategorilendirme yapma konusunda anlaşmazlık yaşadı.

Kambriyen, önceki Ediyakaran Dönemi'nin sonundan 538,8 milyon yıl önce (myö) başlayıp, Ordovisiyen Dönemi'nin başlangıcına denk gelen 485,4 milyon yıl öncesine kadar 53,4 milyon yıl sürdü. Kambriyen Dönem'den önce, Ediyakaran Dönem gelir ve Kambriyen'in sonrasında da Ordovisiyen Dönem gelir.
Kambriyen'in tabanı, Treptichnus pedum adı verilen karmaşık bir iz fosili grubu üzerinde yer alır. Kambriyen'in alt sınırını belirlemek için referans bir iz fosili olarak Treptichnus pedum'un kullanılması sorunlu bir durumdur çünkü Treptichnids grubuna ait T. pedum'a çok benzeyen iz fosilleri, Namibya, İspanya ve Newfoundland gibi bölgelerde T. pedum'un çok daha altında bulunur ve muhtemelen Batı ABD'de de bulunabilir. T. pedum'un stratigrafik yayılımı, Namibya'daki ve muhtemelen İspanya'daki Ediyakaran fosillerinin yayılımı ile örtüşür.

Levhaların yeniden yapılandırılması, küresel bir süperkıta olan Panotya'nın Kambriyen'in erken evrelerinde parçalanma sürecinde olduğunu göstermektedir. Ana süperkıta Gondvana'dan ayrılmış Laurentia (Kuzey Amerika), Baltika ve Sibirya, ayrı ve izole birer kara kütlesi hâline geliyordu. Bu dönemde kara kütlelerinin çoğunluğu Güney Yarımküre'de toplanmıştı ancak kuzeye doğru sürükleniyorlardı. Gondvana'nın büyük çaplı ve yüksek hızlı dönme hareketinin Erken Kambriyen'de meydana geldiği görünmektedir.
Marinoan Kartopu Dünya'nın büyük buzulları uzun bir süre önce eridikten sonra denizlerdeki buzul eksikliği sebebiyle deniz seviyeleri yükseldi. Bu durum, kıtaların büyük bölgelerinin deniz yaşamı için uygun sıcak ve sığ sular altında kalmasına yol açtı. Jeolojik kayıtlarda deniz seviyelerinde dalgalanma görülmesi, Güney Kutbu'ndaki buz tabakasının genişleme ve küçülme dönemleriyle ilişkili "buzul çağları" olduğunu göstermektedir.
Baltoskandiya'da gerçekleşen Alt Kambriyen kıyı ilerlemesi, Alt Kambriyen penepleninin büyük bölgelerini bir iç denize dönüştürdü.

Kambriyen'de, Dünya üzerindeki yaşamda derinden bir değişiklik görüldü. Kambriyen öncesinde, canlıların çoğunluğu küçük, tek hücreli ve nispeten basit yapıdaydı (Ediyakaran faunası ve Ediyakaran öncesindeki Toniyen Huainan biyotası bu duruma birer istisnadır). Karmaşık ve çok hücreli canlılar, Kambriyen'den hemen önce gelen milyonlarca yıl boyunca giderek daha yaygın hâle geldi, ancak mineralleşmiş ve bu nedenle kolayca fosilleşebilen canlılar, Kambriyen Dönemi'ne kadar yaygın değillerdi. Kambriyen'de canlıların hızla çeşitlenmesi, Kambriyen Patlaması olarak bilinir ve tüm modern hayvan şubelerinin ilk hâlleri bu olayla ortaya çıkmıştır. Filogenetik analizler, Kambriyen yayılımından önce Kriyojeniyen veya Toniyen'de hayvanların (metazoa) modern yakalı kamçılılar benzeri kolonileşen kamçılı protistlerden monofiletik olarak evrildiği görüşünü desteklemiştir. Okyanuslarda çeşitli canlılar yaygınken, karalar canlılık açısından okyanuslara kıyasla verimsizdi. Mikrobiyal toprak kabuğundan ve (birer kara canlısı olmasalar da) mikrobiyal biyofilmde gezinen birkaç yumuşakça ve eklem bacaklıdan daha karmaşık canlılar bulunmuyordu. Kambriyen sonunda, çok bacaklılar, örümceğimsiler ve altı bacaklılar, ilk bitkilerle eş zamanlı olarak karaya adapte olmaya başladı.
Kambriyen, olağanüstü yüksek oranda lagerstätte (bkz: Almanca: lagerstätte) tortul yataklarına sahip olmasıyla özeldir. Lagerstätte türü mineral yatakları, canlıların "yumuşak" kısımlarının yanı sıra daha dayanıklı kabuklarının da korunduğu istisnai birer koruma bölgesi olma özelliğini taşır. Bu durumun bir sonucu olarak Kambriyen biyolojisi hakkındaki bilgiler, Kambriyen'den sonra gelen bazı dönemlere kıyasla daha fazladır.

Kambriyen florası, Ediyakaran'a kıyasla biraz daha farklıydı. Ana taksonlar birer deniz makroalgi olan Fuxianospira, Sinocylindra ve Marpolia'ydı. Bu dönemde kalkerli bir makroalge rastlanmamıştır.
Kambriyen'e tarihlenen herhangi bir kara bitkisi (embriyofit) fosili yoktur. Buna karşın 500 milyon yıl önce Kambriyen Dönemi'ne ait gelgit düzlükleri ve sahillerinde biyofilmler ve mikrobiyal matlar çoktan gelişmişlerdi. Mikroskopik Dünya ekosistemlerini oluşturan mikroplar da tıpkı çöl bölgelerindeki günümüzdeki toprak kabukları gibi toprak oluşumuna katkıda bulunuyordu. Moleküler saat, kara bitkilerinin ilk kez Orta veya Geç Kambriyen'de ortaya çıktığını ortaya koysa da, atmosferden sera gazı karbondioksitin büyük ölçekli olarak azalması ancak Ordovisiyen'de başladı.

Kambriyen-Ordovisiyen yok oluşu - yaklaşık 488 myö

ÖzelGenel
Amthor, J. E.; Grotzinger, John P.; Schröder, Stefan; Bowring, Samuel A.; Ramezani, Jahandar; Martin, Mark W.; Matter, Albert (2003). "Extinction of Cloudina and Namacalathus at the Precambrian-Cambrian boundary in Oman". Geology. 31 (5): 431-434. Bibcode:2003Geo....31..431A. doi:10.1130/0091-7613(2003)031<0431:EOCANA>2.0.CO;2. 
Collette, J. H.; Gass, K. C.; Hagadorn, J. W. (2012). "Protichnites eremita unshelled? Experimental model-based neoichnology and new evidence for a euthycarcinoid affinity for this ichnospecies". Journal of Paleontology. 86 (3): 442-454. Bibcode:2012JPal...86..442C. doi:10.1666/11-056.1. 
Collette, J. H.; Hagadorn, J. W. (2010). "Three-dimensionally preserved arthropods from Cambrian Lagerstatten of Quebec and Wisconsin". Journal of Paleontology. 84 (4): 646-667. doi:10.1666/09-075.1. 
Getty, P. R.; Hagadorn, J. W. (2008). "Reinterpretation of Climactichnites Logan 1860 to include subsurface burrows, and erection of Musculopodus for resting traces of the trailmaker". Journal of Paleontology. 82 (6): 1161-1172. Bibcode:2008JPal...82.1161G. doi:10.1666/08-004.1. 
Gould, S. J. (1989). Wonderful Life: the Burgess Shale and the Nature of Life. New York: Norton. ISBN 9780393027051. 
 Howe, John Allen (1911). "Cambrian System".  Chisholm, Hugh (Ed.). Encyclopædia Britannica. 05 (11. bas.). Cambridge University Press. ss. 86–89. 
Ogg, J. (June 2004). "Overview of Global Boundary Stratotype Sections and Points (GSSPs)". 23 Nisan 2006 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 30 Nisan 2006. 
Owen, R. (1852). "Description of the impressions and footprints of the Protichnites 

Prekambriyen (veya Kambriyen öncesi, bazen pꞒ olarak kısaltılır veya Kriptozoyik olarak da adlandırılır), yerküre tarihinin mevcut Fanerozoyik Üst Zaman'dan önce gelen en eski bölümüdür. Prekambriyen, Fanerozoyik Üst Zaman'ın ilk dönemi olan Kambriyen'den önce geldiği için bu şekilde adlandırılmıştır. Kambriyen adlandırması ise bu çağa ait kayaçların ilk incelendiği yer olan Galler'in Latince ismi Cambria'dan gelmektedir. Prekambriyen, yerkürenin jeolojik zamanının %88'ini kapsar.
Prekambriyen, jeolojik zaman cetvelinde üç üst zamana (Hadeen, Arkeen, Proterozoyik) bölünmüş, resmî olmayan bir jeolojik zaman aralığıdır. Yaklaşık 4,6 milyar yıl önce Dünya'nın oluşumuyla başlar ve yaklaşık 538,8 milyon yıl önce sert kabuklu canlıların ilk kez bol miktarlarda ortaya çıktığı Kambriyen Dönem'in başlangıcıyla biter.

Yerküre tarihinin kabaca sekizde yedisini oluşturmasına rağmen, Prekambriyen hakkında nispeten az şey bilinmekte olup, bilinenler de kayda değer ölçüde 1960'lardan itibaren keşfedildi. Prekambriyen'deki fosil kayıtları, sonra gelen Fanerozoyik'e kıyasla daha azdır ve Prekambriyen fosilleri (örneğin stromatolitler) sınırlı biyostratigrafik kullanıma sahiptir. Bunun nedeni, birçok Prekambriyen kayacının kökenlerini belirsizleştirecek derecede ağır metamorfoza uğramış olması, diğerlerinin ise erozyonla yok olmuş veya Fanerozoyik katmanlarının altında derinlere gömülü kalmış olmasıdır.
Dünya'nın kabaca 4,543 milyar yıl önce Güneş'in yörüngesindeki maddelerin birleşmesiyle oluşumundan kısa bir süre sonra Theia adlı başka bir gezegenle çarpışmasıyla (bkz. Büyük Çarpışma Hipotezi) uzaya fırlayan maddelerle Ay'ın oluşmuş olabileceği düşünülmektedir. Batı Avustralya'daki zirkon kristalleri 4,404 ± 8 milyar yıl öncesine tarihlendirildiğinden, görünüşe göre 4,433 milyar yıl önce yerkürede sabit bir kabuk mevcuttu.

Fanerozoyik - Jeolojik zaman cetvelinin dördüncü ve şu anki üst zamanı
Paleozoyik - Fanerozoyik'in ilk alt zamanı (539-252 myö)
Mezozoyik - Fanerozoyik'in ikinci alt zamanı (~252-66 myö)
Senozoyik - Fanerozoyik'in üçüncü şu anki alt zamanı (66 myö-günümüz)

Valley, John W., William H. Peck, Elizabeth M. King (1999) Zircons Are Forever, The Outcrop for 1999, University of Wisconsin-Madison Wgeology.wisc.edu 16 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – Evidence from detrital zircons for the existence of continental crust and oceans on the Earth 4.4 Gyr ago Accessed Jan. 10, 2006
Wilde, S. A.; Valley, J. W.; Peck, W. H.; Graham, C. M. (2001). "Evidence from detrital zircons for the existence of continental crust and oceans on the Earth 4.4 Gyr ago". Nature. 409 (6817): 175-178. Bibcode:2001Natur.409..175W. doi:10.1038/35051550. PMID 11196637. 
Wyche, S.; Nelson, D. R.; Riganti, A. (2004). "4350–3130 Ma detrital zircons in the Southern Cross Granite–Greenstone Terrane, Western Australia: implications for the early evolution of the Yilgarn Craton". Australian Journal of Earth Sciences. 51 (1): 31-45. Bibcode:2004AuJES..51...31W. doi:10.1046/j.1400-0952.2003.01042.x. 

Paleomap Project'in hazırladığı Geç Prekambriyen Süperkıtası ve Buz Dünyası 15 Temmuz 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kaplumbağalar, Testudines takımını oluşturan çok sert ve kemiksi bir kabuk içinde yaşayan, ağır yürüyüşlü, dört ayaklı sürüngenlerdir. Kaplumbağalara bağa veya tosbağa da denir.
Kaplumbağaların ilk ataları Triyas döneminde evrimleşti. İlkel kaplumbağaların göğüs kafesi ve omurga kemikleri kaynaşıp kabuğu oluşturmuştur.
Kaplumbağalar çeşitlerine ve yaşadıkları iklim kuşağına göre kış uykusuna yatarlar. Deniz kaplumbağaları kış uykusuna yatmazlar çünkü onlar göç eden hayvanlardır. Bol Güneş ışığı alan kuru topraklarda kendine bir delik kazıp bütün kışı orada geçirmek üzere içine girer.
Günümüzde, soyunu sürdürmekte olan 360 kadar kaplumbağa türü bulunmaktadır.

Kaplumbağaların başı vücutlarına oranla çok ufaktır. Ağızları bir kuşun gagasına benzer. Dişlerin yerini sert kemiksi bir damak almıştır. Kaplumbağalar, bununla besinlerini yakalar ve ezerek mekanik sindirim yapar. Dil kafasına oranla büyük ve yumuşaktır.
Ayaklarında beşer parmak vardır, karada ve bataklıklarda yaşayan kaplumbağalarda bunlar hareketlidir. Uçlarındaki tırnaklar kıvrık ve serttir. Bataklıklarda yaşayan kaplumbağalarda birbirleriyle bir zar aracılığıyla birleşmiş küreğe benzer bir durum almıştır. Bataklık kaplumbağalarının arka ayak parmaklarının sayısı dörttür. Deniz kaplumbağalarında ise parmaklar bitişiktir. Aralarında perdeler vardır. Perdeler, suyun içinde yüzmek ve dengede kalmak için kullanılır.

Mahmuzlu Akdeniz kaplumbağası (Testudo graeca)
Hermann kaplumbağası (Testudo hermanni)
Benekli kaplumbağa (Emys orbicularis)
Çizgili kaplumbağa (Mauremys caspica)
Fırat kaplumbağası (Rafetus euphraticus)
Yeşil kaplumbağa (Chelonia mydas)
Nil kaplumbağası (Trionyx triunguis)
Sini kaplumbağası (Caretta caretta)

Testudines (kaplumbağalar) takımının, soyu tükenmiş (†) olanlar da dahil olmak üzere, alt takım ve familyalarının sınıflandırması aşağıda verilmiştir:
Takım Testudinata Klein 1760

Cins †Pappochelys Schoch & Sues 2015
Familya †Proganochelyidae Baur 1887
Familya †Australochelidae Gaffney & Kitching 1994 sensu Lee 1997
Familya †Proterochersidae Nopcsa 1928
Klad †Mesochelydia
Familya †Indochelyidae Datta, Manna, Ghosh & Das 2000
Familya †Heckerochelyidae Sukhanov 2006
Klad †Perichelydia
Familya †Chelycarapookidae Warren 1969
Familya †Sichuanchelyidae Tong et al. 2012
Familya †Solemydidae de Lapparent de Broin & Murelaga 1996
Klad †Meiolaniformes
Familya †Meiolaniidae Lydekker 1887
Familya †Otwayemyidae Gaffney et al. 1998
Cins †Trapalcochelys Sterli, de la Fuente & Cerda 2013
Cins †Chubutemys Gaffney et al. 2007
Cins †Peligrochelys Sterli & de la Fuente 2012
Familya †Kallokibotiidae Nopcsa 1923
Klad Testudines Linnaeus, 1758
Alt takım Pleurodira(döner boyunlu kaplumbağalar) Cope 1864
Familya †Apertotemporalidae Kühne 1937
Familya †Platychelyidae Brän 1965 sensu Gaffney, Tong & Buffetaut 2006
Familya †Dortokidae Lapparent de Broin & Murelaga 1996
Familya †Notoemyidae Fernandez & Fuente 1994
Üst familya †Cheloides Gray 1825 sensu Gaffney, Tong & Buffetaut 2006
Familya Chelidae Gray 1825
Üst familya †Pelomedusoides Cope 1868 sensu Broin 1988
Familya †Araripemydidae Price 1973
Familya Pelomedusidae
Familya †Euraxemydidae Gaffney, Tong & Buffetaut 2006
Familya †Bothremydidae Baur 1891
Familya Podocnemididae Cope 1868
Alt takım Cryptodira Duméril & Bibron 1835 (gizli boyunlu kaplumbağalar)
Infraorder Paracryptodira
Familya †Pleurosternidae Cope 1868
Familya †Compsemyidae
Familya †Baenidae Cope 1882
Infraorder Eucryptodira Gaffney 1975a sensu Gaffney 1984
Familya †Macrobaenidae Sukhanov 1964
Familya †Eurysternidae Dollo 1886
Familya †Plesiochelyidae Baur 1888
Familya †Xinjiangchelyidae Nesov 1990
Klad Centrocryptodira
Familya †Osteopygidae Zangerl 1953
Familya †Sinemydidae Yeh 1963
Klad Polycryptodira Gaffney 1988
Klad Pantrionychia
Familya †Adocidae
Superfamilya Trionychoidea Gray 1870
Familya Carettochelyidae
Familya Trionychidae
Superfamilya Testudinoidea Baur 1893
Familya †Haichemydidae Sukhanov & Narmandakh 2006
Familya †Lindholmemydidae Chkhikvadze 1970
Familya †Sinochelyidae Chkhikvadze 1970
Familya Emydidae
Familya Geoemydidae
Familya Testudinidae
Familya Geoemydidae
Klad Americhelydia
Family Chelydridae
Superfamily Kinosternoidea
Family Dermatemydidae
Family Kinosternidae
Superfamily Chelonioidea (deniz kaplumbağaları)
Family †Toxochelyidae Baur 1895
Family Cheloniidae (yeşil kaplumbağa ve akrabaları)
Family †Thalassemydidae
Family Dermochelyidae (deri sırtlı kaplumbağalar)
Family †Protostegidae Cope, 1872

Alt takım : Cryptodira Duméril & Bibron 1835 (gizli boyunlu kaplumbağalar)
Familya : Chelydridae
Familya : Meiolaniidae st
Üst familya : Chelonioidea (deniz kaplumbağaları)
Familya : Cheloniidae (yeşil kaplumbağa ve akrabaları)st
Familya : Dermochelyidae (deri sırtlı kaplumbağalar)
Familya : Protostegidae st
Familya : Thalassemyidae st
Familya : Toxochelyidae
Üst familya : Kinosternoidae
Familya : Dermatemydidae
Familya : Kinosternidae
Familya : Platysternidae
Üst familya : Testudinoidae
Familya : Emydidae
Familya : Geoemydidae
Familya : Haichemydidae st
Familya : Lindholmemydidae st
Familya : Sinochelyidae st
Familya : Testudinidae
Üst familya : Trionychoidae
Familya : Adocidae st
Familya : Carettochelyidae
Familya : Trionychidae
Alt takım : Paracryptodira st
Alt takım : Pleurodira (döner boyunlu kaplumbağalar)
Familya : Proterochersidae st
Familya : Chelidae
Familya : Araripemydidae st
Üst familya: Pelomedusoidae
Familya : Pelomedusidae
Familya : Bothremydidae st
Familya : Podocnemididae

Karabatakgiller (Phalacrocoracidae), Suliformes takımına ait bir kuş familyasıdır.

Bilimsel adı Phalacrocoracidae, Grekçe "kel" anlamına gelen φαλακρός (phalakros) ve "kuzgun" anlamına gelen κόραξ (korax) kelimelerinden Latinceleştirilmiştir. Erişkin karabatakların yanaklarında bulunan krem beyazı tüysüz bölgeden ötürü bu adın geldiği düşünülmektedir.

Karabataklar orta ve büyük boyutlarda deniz kuşlarıdır. En küçükleri olan küçük karabatak 45 cm. boyunda ve 340 g. ağırlığında iken en büyük türü olan Phalacrocorax harrisi 100 cm. boyunda ve 5 kg. ağırlığındadır. Soyu tükenmiş Phalacrocorax perspicillatus ortalama 6,3 kg. ağırlığıyla daha da büyüktü. Kuzey Yarımküre türlerinin tamamına yakını ile birlikte türlerin çoğunluğu koyu renkli tüylere sahiptir. Güney Yarımküre türlerinin bazıları ise siyah ve beyaz tüylere sahip iken Yeni Zelanda'nın Phalacrocorax punctatus türü gibi çok azı daha renkli tüylere sahiptir. Türlerin çoğunda yüzde gözler ile gaga arasında parlak mavi, turuncu, kırmızı ya da sarı olan ve üreme döneminde daha da parlaklaşan tüysüz renkli deri bulunur. Gagaları ince ve uzundur. Gaganın üst ucu ise aşağıya doğru kanca gibi kıvrıktır. Ayaklarında dört parmağıda birleştiren perdeler bulunur.
Açık denizden çok kıyılarda yaşarlar ve bazı türleri kara içindeki sularda koloniler kurar. En eski soyunun yaşam alanına bakıldığında köken olarak tatlı su kuşları olduğu görülür. Pasifik Okyanusu'nun ortasındaki adalar hariç dünyanın tamamına yayılmışlardır.
Tüm türler balık ile beslenir. Su yüzünden dalarak avlanırlar ancak bazı türler dalmadan önce hafifçe sıçrayarak suya girişlerini kolaylaştırırlar. Su altında ayakları yardımıyla ilerler ve bazı türlerin kanatları da kullandığı görülür. Bazı karabatak türlerinin 45 m.'ye kadar dalabildikleri gözlemlenmiştir.
Balık avladıktan sonra karaya çıkan karabatakların kanatlarını açarak güneş altında kurudukları görülebilir. Tüm karabatakların üropigial bezleri vardır ve bu bezin salgısıyla kanatların sugeçirmez olmasını sağlarlar.
Ağaçlarda, kayalık adacıklarda ve kayalıklarda koloni hâlinde yuvalanırlar. Yumurtaları tebeşir mavisi rengindedir. Genellikle yılda bir kez yumurtlarlar. Yavruları yedikleri besinleri geri kusarak beslerler.

Cins Microcarbo	Bonaparte, 1856

Microcarbo melanoleucos Vieillot, 1817)
Microcarbo africanus Gmelin, JF, 1789
Microcarbo coronatus Wahlberg, 1855
Microcarbo niger Vieillot, 1817
Microcarbo pygmeus Pallas, 1773 - Küçük karabatak
Cins Phalacrocorax Brisson, 1760

Phalacrocorax gaimardi Lesson & Garnot, 1828
Phalacrocorax harrisi Rothschild, 1898
Phalacrocorax neglectus Wahlberg, 1855
Phalacrocorax punctatus Sparrman, 1786
Phalacrocorax featherstoni Buller, 1873
Phalacrocorax perspicillatus Pallas, 1811
Phalacrocorax penicillatus von Brandt, JF, 1837
Phalacrocorax pelagicus Pallas, 1811 - Pelajik karabatak
Phalacrocorax urile Gmelin, JF, 1789
Phalacrocorax brasilianus Gmelin, JF, 1789
Phalacrocorax auritus Lesson, 1831 - Kulaklı karabatak
Phalacrocorax aristotelis Linnaeus, 1761 - Tepeli karabatak
Phalacrocorax fuscescens Vieillot, 1817
Phalacrocorax fuscicollis Stephens, 1826
Phalacrocorax sulcirostris von Brandt, JF, 1837
Phalacrocorax varius Gmelin, JF, 1789
Phalacrocorax carbo Linnaeus, 1758 - Karabatak
Phalacrocorax lucidus Lichtenstein, MHK, 1823
Phalacrocorax capillatus Temminck & Schlegel, 1849 - Japon karabatağı
Phalacrocorax capensis Sparrman, 1788
Phalacrocorax nigrogularis Ogilvie-Grant & Forbes, HO, 1899 - Basra karabatağı
Phalacrocorax magellanicus Gmelin, JF, 1789
Cins Leucocarbo	Bonaparte, 1856

Leucocarbo bougainvillii Lesson, 1837
Leucocarbo atriceps King, PP, 1828
Leucocarbo georgianus Lönnberg, 1906
Leucocarbo bransfieldensis Murphy, 1936
Leucocarbo nivalis Falla, 1937
Leucocarbo melanogenis Blyth, 1860
Leucocarbo purpurascens von Brandt, JF, 1837
Leucocarbo verrucosus Cabanis, 1875
Leucocarbo carunculatus Gmelin, JF, 1789
Leucocarbo chalconotus Gray, GR, 1845
Leucocarbo onslowi Forbes, HO, 1893
Leucocarbo campbelli Filhol, 1878
Leucocarbo colensoi Buller, 1888
Leucocarbo ranfurlyi Ogilvie-Grant, 1901

Karbonifer, Palezoyik Zaman'ın beşinci dönemidir. Yaklaşık 358,9 milyon yıl önce Devoniyen Dönemi'nin sonlanmasıyla başlamış ve 298,9 milyon yıl önce Permiyen Dönemi'nin başlamasıyla sonlanmıştır. Karbonifer, Latince kömür anlamına gelen carbō ve taşımak anlamına gelen ferō sözcüklerinin birleştirilmesiyle oluşturulmuştur. Bundan dolayı Karbonifer, Latincede "karbon-taşıyan" anlamına gelir.
Karbonifer Dönemi, Dünya'nın iklimi, canlıların evrimi ve enerji kaynaklarının oluşumu gibi birçok açıdan dikkate değer etkilere sahiptir. Karbonifer Dönemi'nin başlangıcında, Dünya sıcak ve nemli bir iklime sahipti. Bu dönemde, sera etkisi nedeniyle günümüze kıyasla yüksek sıcaklıklar mevcuttu ve buna deniz seviyelerinin yükselmesi eşlik etti. Karbonifer Dönemi'nin bir diğer özelliği de yoğun bitki örtüsünün varlığıdır. Geniş ormanlar, günümüze kıyasla oldukça büyük ağaçlar ve eğrelti otları bu dönemin karakteristik özelliklerindendir. Bu yoğun bitki örtüsünün biriktirdiği organik maddeler, zamanla karbonlu kömür yataklarına dönüştü. Karbonifer Dönemi'nde oluşan kömür, sonraki yüzyıllarda enerji kaynağı olarak önem kazandı. Sanayi Devrimi sırasında kömür, buhar makinelerinin ve fabrikaların enerji kaynağı olarak kullanıldı. Böylece kömür, modern endüstriyel toplumun temelini atmada rol oynadı.
Karadaki yaşam Karbonifer Dönemi'nde yaygın ve gelişkindi. Lob yüzgeçli balıklardan evrilmiş olan dört üyeliler, Karbonifer Dönemi'nde beş parmaklı hâle geldiler ve çeşitlendiler. Bu dönemde amfibiler baskın kara omurgalıları hâline geldikleri için kimi zaman "Amfibiler Çağı" olarak adlandırılır. Karbonifer Dönemi'nde aynı zamanda Karbonifer Yağmur Ormanı Çöküşü adlı bir yok oluş gerçekleşti. Deniz yaşamında ve bitki örtüsünde çeşitli türlerin tükenmesiyle sonuçlanan bu olay, ekosistemlerin yeniden şekillenmesine neden oldu. Karbonifer'in sonlarında çeşitli buzullaşmalar ve bundan kaynaklı deniz seviyesinde düşüşler görülmüştür. Aynı zamanda daha sonra Pangea'yı meydana getirecek olan kıtaların çarpışmasıyla dağ oluşumu da Karbonifer'de görülen olaylardandır.
Sonuç olarak Karbonifer Dönemi, yerküre tarihindeki kayda değer dönemlerden biridir ve bu dönemin iklim, canlılar ve enerji kaynakları üzerindeki çeşitli etkileri olmuştur. Bu dönemin mirası, günümüzün çevresel ve endüstriyel süreçlerinde etkili olmaya devam etmektedir.

Karbonifer, modern "sistem" adlarından ilki olup, ikisi de jeolog William Conybeare ve William Phillips tarafından 1822'de İngiltere'deki kayaç dizilimi üzerine yapılan bir araştırmaya dayanarak türetildi. Karbonifer, Kuzey Amerika'da sıklıkla iki jeolojik dönem olarak ele alınır. Bunlar sırasıyla Misisipiyen ve ardından gelen Pensilvaniyen'dir.

Devoniyen Dönemi'nin sonunda yaşanan deniz seviyelerindeki küresel düşüş, Karbonifer'in başlarında tersine döndü ve deniz seviyeleri yükselmeye başladı. Bu durum iç denizlerin yaygınlaşmasına ve Misisipiyen alt döneminde karbonat birikimine neden oldu. Ayrıca Güney Kutbu'nda sıcaklık düşüşü de yaşandı; Gondvana'nın güneyi, Karbonifer'in büyük bölümünde buzullaşmıştı fakat bu buz tabakalarının Devoniyen'den mi yoksa daha yeni bir dönemden mi kaldığı kesin değildir. Bu koşulların, Dünya'nın en kuzeyindeki buzulların 30 derece kadar yakınında gelişen ve daha sonraları kömür haline gelecek olan yeşil bataklıkların var olduğu derin tropik bölgeleri etkilemediği görülmektedir.

Erken Karbonifer Dönemi'nde ortalama küresel sıcaklıklar yüksekti ve yaklaşık 20 °C'ydi (68 °F). Ancak, Orta Karbonifer Dönemi'nde meydana gelen soğuma, ortalama küresel sıcaklıkları yaklaşık 12 °C (54 °F) seviyesine düşürdü. Karbonifer Dönemi'nin başlangıcında atmosferdeki karbondioksit seviyeleri, günümüz seviyelerinin yaklaşık 8 katına kadar düşmüşken, dönemin sonunda bugünkü seviyelere benzer bir seviyeye geldi. Karbonifer Dönemi, Devoniyen Dönemi'nin Gondvana'da küçük buzulların oluşmasıyla başlayan Geç Paleozoyik Buzul Çağı'nın bir parçası olarak kabul edilir.
İklimin soğuması ve kuruması, Karbonifer Dönemi'nin sonlarına doğru Karbonifer Yağmur Ormanı Çöküşü'ne (İngilizce kısaltması olan CRC ile de anılır) yol açtı. Tropikal yağmur ormanları bölünerek parçalandı ve nihayetinde iklim değişikliği sebebiyle tahrip oldu.
Karbonifer Dönemi'nde atmosferdeki oksijen derişiminin bugünkünden dikkate değer ölçüde daha yüksek olduğu sıkça iddia edilse de (atmosferin toplamda %30'luk kısmının oksijenden oluştuğu öne sürülmüştür), tarih öncesi atmosferdeki oksijen derişimi tahminleri oldukça belirsizdir. Başka tahminlerde de oksijen miktarının aslında bugünkü atmosferde bulunan miktarın altında olduğu öne sürülmektedir.

Avrupa'daki ve Kuzey Amerika'nın doğusundaki Karbonifer kayaçları, dikkate değer ölçüde tekrarlanan kireç taşı, kumtaşı, şeyl ve kömür yataklarından oluşur. Karbonifer Dönemi'nin kayda değer büyüklükteki kömür yatakları, iki faktörden ötürü var olmuş olabilir. Bunlardan ilki, odun dokusu ve kabuk taşıyan ağaçların ortaya çıkışıdır. Odun lifi lignin ve kabukların sızdırmazlığını sağlayan mumsu madde suberinin evrimi, ölü materyallerin çürümesini etkin bir şekilde engelleyerek büyük ölçeklerde fosilleşmelerine yol açtı. İkinci faktör ise Karbonifer Dönemi'nin bir önceki Devoniyen Dönemi'ne kıyasla daha düşük deniz seviyelerine sahip olmasıdır. Bu durum Kuzey Amerika ve Avrupa'da geniş ova bataklıklarının ve ormanların gelişimini teşvik etti. Bazitli mantarların genetik analizine dayalı olarak, Karbonifer Dönemi'nde ağaçların dikkate değer miktarlarda toprak altında gömülü kaldığı öne sürülmüştür. Çünkü bu dönemde hayvanlar ile çürümeyi sağlayan bakteriler ve mantarlar, henüz evrimleşerek bozulmaya karşı dirençli fenolik lignin polimerlerini ve mumsu suberin polimerlerini etkili bir şekilde sindirebilecek enzimleri kazanmamışlardı. Araştırmacılar, bu maddeleri etkin bir şekilde parçalayabilen mantarların sadece dönemin sonlarına doğru baskın hale geldiğini öne sürerler ve bu da Kambriyen'den sonraki jeolojik dönemlerde kömür oluşumunu çok daha nadir hâle getirir.

Karbonifer Dönemi'nde bulunan ve bugünkü ufak kurtpençelerinin kuzenleri olan Lepidodendrales takımına ait likofitler, 30 metre yüksekliğe ulaşabilen ve 1,5 metre çapında gövdeleri olan dev ağaçlardı. Bu ağaçlar arasında Lepidodendron (Lepidostrobus olarak adlandırılan konileri vardı), Anabathra, Lepidophloios ve Sigillaria bulunmaktadır. Bu bitkilerin birkaçının köklerine Stigmaria adı verilir. Günümüz ağaçlarının aksine, bu ağaçlarda sekonder büyüme ksilemde değil kabukta gerçekleşirdi ve bu durum stabiliteyi sağlardı. Cladoxylopsid'ler ise Karbonifer Dönemi'nde ortaya çıkan ve eğreltilerin atası olan büyük ağaçlardı. Karbonifer Dönemi'nde yaşamış olan bazı eğrelti otlarının bileşik yapraklarının günümüzde yaşayan türlerle neredeyse aynı olduğu söylenebilir. Muhtemelen birçok tür epifitti. Fosil eğrelti otları ve "tohum eğreltisi" arasında Pecopteris, Cyclopteris, Neuropteris, Alethopteris ve Sphenopteris bulunur; Megaphyton ve Caulopteris ise birer ağaç eğreltisiydi.Equisetales takımında, 30 ila 60 cm (24 inç) çapında bir gövdeye sahip olan ve 20 metreye (66 fit) kadar yüksekliğe ulaşabilen Calamites adlı büyük ağaçlar da vardı. Sphenophyllum, yaprakların gövde etrafında dönerek hizalandığı ince bir tırmanıcı bitkiydi ve muhtemelen hem Calamitesler hem de likopodlarla akrabaydı.
Cordaites, 6 ila 30 metreden fazla boyuta sahip, şerit benzeri yapraklara sahip uzun bir bitkiydi ve palmiye benzeri bitkiler ve kozalaklılarla akrabaydı. Tohumlu Cardiocarpus adı verilen kedicik benzeri üreme organlarına da sahipti. Bu bitkilerin bataklıklarda yaşadığı düşünülmekteydi. Gerçek kozalaklı ağaçlar (Voltziales takımından Walchia gibi) Karbonifer'in geç dönemlerinde görünmeye başlar.

Vizeyen Dönemi'nde başlayarak Karbonifer sonuna kadar devam eden, kafadanbacaklı ve nektonik konodont çeşitliliğinin azaldığı bir dönemde, brakiyopodlar ve fusulinid deliklilerinin çeşitliliği arttı. Bu evrimsel yayılma, Karbonifer-Erken Permiyen Biyoçeşitlilik Olayı olarak bilinir. İlk kez delikliler deniz faunasında dikkate değer bir rol almaya bu dönemde başladı. Büyük ve iğ şeklindeki Fusulina cinsi ve akrabaları, günümüzde Rusya, Çin, Japonya, Kuzey Amerika'ya denk gelen bölgelerde nispeten bol miktarda bulunuyordu; diğer kayda değer cinsler arasında Valvulina, Endothyra, Archaediscus ve Saccammina (bu sonuncusu İngiltere ve Belçika'da yaygındı) bulunmaktadır. Bazı Karbonifer cinsleri günümüzde hâlâ yaşamaktadır. İlk gerçek priapulidler, bu dönemde ortaya çıktı.
Bryozoa, bazı bölgelerde bol miktarda bulunuyordu; Fenestella, Polypora ve Archimedes'in (şekli Arşimet'in vidasına benzediği için bu adı taşır) dahil olduğu fenestellidler bunlara birer örnek teşkil eder. Brakiyopodlar da Karbonifer'de  bol miktarda bulunuyordu; bunlar arasında, bazıları brakiyopodlara kıyasla oldukça büyük boyutlara erişen ve kalın kabuklara sahip olan prodüktidler de bulunur (örneğin, 30 cm genişliğindeki Gigantoproductus).
Serpulites gibi halkalı solucanlar, bazı tabakalarda yaygın fosillerdir. Yumuşakçalar arasında, çift kabuklular sayı ve önem bakımından artmaya devam eder. Tipik cinsler arasında Aviculopecten, Posidonomya, Nucula, Carbonicola, Edmondia ve Modiola vardır. Karındanbacaklılar da çok sayıdadır, bunlar arasında Murchisonia, Euomphalus ve Naticopsis cinsleri bulunur.

Deniz zambakları, Karbonifer Dönemi'nde oldukça yaygındı ancak Orta Misisipiyen Dönemi'nde çeşitliliklerinde bir azalma yaşadılar. Uzun saplı deniz zambaklarının yoğun olduğu denizaltı çalılıklarının sığ denizlerde geliştiği ve kalıntılarının kalın kayaç yataklarına dönüştüğü görülmektedir. Öne çıkan cinsler arasında Cyathocrinus, Woodocrinus ve Actinocrinus bulunur. Archaeocidaris ve Palaeechinus gibi denizkestaneleri de mevcuttu. Pentreinitidae ve Codasteridae'ye ek olarak görünüm açısından deniz zambaklarına benzeyen ve deniz tabanına bağlı saplara sahip blastoidler, bu dönemde en yüksek gelişim düzeyine ulaştılar.

Karbonifer'den kalma fosiller, hava soluyan böcekler, çok bacaklılar ve örümceğimsiler

Kargagiller ya da Corvidae, karga, kuzgun, saksağan, alakarga, treepies, dağ kargası ve göknar kargası gibi cinsleri kapsayan ötücü kuşlar familyasıdır.
Familya 120 türden fazlasını içerir. Genellikle orta boylu, güçlü ayakları ve düz iri gagaları olan zeki ötücü kuşlardır. Vücutlarına nazaran büyük beyinleri vardır; beyin/vücut oranları primatlar ve memeli deniz hayvanları (Cetacea) ile neredeyse aynıdır ve insanlarınkinden biraz daha düşüktür. Kargalar doğada 15-20 yıl yaşarlar; bazıları 4-8 yıl kadar yaşar. Ancak çok özel bakım altında, 30 yıla kadar yaşayabildikleri bilinmektedir. Kayıtlar altında bilinen en uzun karga ömrü ise 40 yıldır.

Karga (Corvus) türlerinin hepsi ortalama 7 yaşındaki çocukla aynı zekaya sahiptir. Kuşlar arasında kendini aynada tanıyan tek kuş türü Avrupa Saksağanı'dır. Yapılan deneylerde, diğer karga türlerinin aynada kendilerini gördüklerinde aynanın arkasında  başka karga olup olmadığına baktıkları gözlemlenmiştir. Özetle kendilerini tanıyamamaktadırlar. Ayna deneyleri hayvanlar için kolay değildir. Buna rağmen kargagillerin görsel hafızaları çok gelişmiştir. İnsan ve hayvan yüzlerini unutmazlar. Hatta eğer önbelleğine almak isterse çevredeki cansız cisimlerin görünüşlerini bile tanıyabilir, hatırlayabilirler. Fakat her yeni bilgi öğrendiklerinde eski bilgileri hatırlamak, bilmek zorlaşır. Daha da fazla yeni bilgi öğrendiklerinde ise eski bilgiler uçar gider. Sürüsünü, ailesini bu olaylara karşı uyarırlar ve olaylara göre davranıp hareket ederler. Yeni öğrendikleri bilgileri nesilden nesile aktarırlar ve çok karmaşık dil yetenekleriyle aynı biz insanlar gibi iletişim kurarlar.
Alet yapabilirler; buna örnek yeni kaledonya kargalarının ağaç kovuğundaki larvalara ulaşmak için çubuk veya dal parçası kullandıkları görülmüştür, çubuk kullanmasının nedeni özellikle larvayı direkt olarak yukarıya çekmekten ziyade çok daha kolay olan yolu tercih etmesidir. Larvayı çubukla dürterek larvanın sinirlenip çubuğu ısırmasını sağlamakta ve yukarı çekip yemektedir. Benzer deneyler kuzgunlarda da yapılmış bir yiyecek dolusu kaba ulaşmak için suya taş vb. nesneler atıp su seviyesinin yükselmesini sağlayıp yiyeceği almayı başarmıştır. Kargalar geleceğe dair planlar yapabilir ve düşünebilir. İsveç'te Lund Üniversitesi tarafından yapılan araştırmalara göre primatlar "zihinsel zaman yolculuğu" ile geleceği hayal ederek düşünebilmektedir. Geleceğe yönelik plan yapma becerisinin insana özel olduğu düşünülüyordu. Şimdi, ilk kez insan dışı türlerde de gelişmiş planlama kapasitesinin olduğu anlaşılmıştır. Aynı şekilde kuzgunların (Corvus Corax) da maymunlar gibi geleceğe yönelik plan yaptığı bilinmektedir. Buna en basit örnek olarak kargalar yiyeceklerini saklarlar, sincaplar sakladıkları yiyeceklerin yerlerini unuturlar ve bu sayede birçok ağacın oluşmasına katkı sağlarlar, sincapların aksine kargalar görsel hafızaları çok gelişmiş olduğu için yiyecekleri sakladıkları yerleri unutmazlar ve her yıl sakladıkları yerleri bulurlar. Yiyecek saklamanın amacı zorlu dönemlerde, kış mevsiminde veya yavrulama döneminde zorluk çekmemesidir. Yiyeceğin fazlası her zaman saklanır. En küçük karga türü küçük mavi karga (Cyanolyca nanus), 20–23 cm uzunluğunda ve 41 gram ağırlığındadır. En büyük karga türü bayağı kuzgun (Corvus Corax), 54–67 cm uzunluğunda ve 1200 gram ağırlığındadır.

Orta Miyosen'e, yani yaklaşık 17 milyon yıl önceye dayanan birkaç cins keşfedilmiştir. Bunlardan ikisi Miocorvus ve Miopica adlı cinslerdir. Kendileri saksağanların (Pica spp.) ve kargaların (Corvus spp.) son orta atalarından biri olduğu düşünülüyor. Aslında kargaların ve saksağanların filogenetik olarak yeni yeni evrimleştiği döneme denk geliyor.

Miocorvus (Sansan, Orta Miyosen, Fransa)
Miopica (Güney Batı Ukrayna Orta Miyosen)
Miocitta (Pawnee Çayı Geç Miyosen Logan İlçesi, ABD)
Protocitta (Reddick'in Erken Pleistoseni, ABD)
Henocitta (Williston, ABD Arredondo Yerküresi Orta Pleistosen)
Buna ek olarak her cinsin fosil türü (çoğunlukla Corvus) vardır.

Antarktika hariç dünyanın her yerinde farklı cins ve türleri bulunur.

Kargadan kargaya yuva yapma süresi, kuluçka süresi, yavrunun uçma süresi gibi şeyler değişir. Kargalar yuvalarını çoğunlukla ağaçlara; daha düşük ihtimalle elektrik direkleri, uçurum kenarları, deliği olan herhangi bir yapılar ve evlere yaparlar. Kargalarda ortalama yuva yapma mevsimi Türkiye'de şubat ayının son haftasında veya mart ayının ilk haftasında başlar. Yuvanın dış iskeleti çoğunlukla en az kalem kalınlığındaki dallardan, daha düşük ihtimalle kıyafet askılığı gibi uzun ve kalın cisimlerden; yuvanın iç kısmı ise kuru ot, pamuk, tüy/hayvan kılı gibi yumuşak malzemelerden oluşur. Tokyo'daki Büyük-Gagalı kargaların (Corvus macrorhynchos) yuva yapmak için kıyafet askılıkları çaldıkları ve yuvanın yumuşak malzemesi olarak da bizonların sırtına konup tüylerini yolup kaçtıkları görülmüştür. Yavru kargaların tüyleri yetişkinlere nazaran daha az parlak ve kirli/soluk gözükür, gagasının kenarında ten renginde yumuşak bir doku vardır, ağzının içi kırmızıdır ve gözleri maviye yakındır, büyüdükçe göz rengi koyu kahverengi olur, gagasındaki yumuşak doku yok olur ve ağzının içinin bir kısmı (gaga altı), siyaha döner.Kargalar'da yavrunun yuvadan uçma süresi türe göre 6-10 hafta arasında değişir. Kuluçka süresi boyunca yuvada en çok kalan dişi kuştur ve erkek dişiyi besler. Dişi kuş günde 1 kere yumurtlar böylelikle yumurtadan çıkan civciv bir öncekine göre hep 1 gün daha küçüktür.Tek eşlidirler; ölene kadar aynı eşle yaşarlar. Yuvadaki yumurta sayısı türe göre 3-10 tane olacak şekilde değişir. Yumurtalar kahverengi lekelerle birlikte yeşilimsi bir renktedir. Cinsel olgunluğa (3-4) yaşında ulaşırlar. Kargalarda cinsiyet ayrımı yapmak zordur; çoğu türlerde erkekler dişiye nazaran boyut olarak daha iridirler. Kargalarda; fiziksel, karakter ve zeka gelişimi 1 yılda tamamlanır ama üremeye hazır oldukları yaşa çok çok sonra ulaşırlar. Cinsel olgunluğa ulaştıktan sonra kalıcı olarak ebeveynlerinden, sürüsünden ayrılırlar ve kendi sürüsünü kurar, eş edinir ve yuva yapar. Bu sayede döngü tamamlanmış olur. Kargalarda sürü ve ailenin sayısı; kuşun yaşadığı yere, yiyecek bolluğuna, yaşına ve karakterine göre değişebilir.

Orman, köy, park, hayvancılığın yapıldığı yerler, fundalıklar, yaylalar ve şehirde yaşarlar. Şehir hayatına bazı türleri adapte olmuştur. Şehirlerde insan çöplüklerinden dolayı sayıları daha çok ve hayatta kalma oranları diğer yaşam alanlarına göre yüksektir.

Kargagiller sosyal ve savunmacı kuşlardır, eşlerini, ailelerini, yavrularını ve bölgelerini korumak için ellerinden geleni yapacaklardır ama bu ters etki de gösterir; kargalar aynı türdeşi de olsa sürüsünden veya ailesinden olmadığı sürece yabancı kargaları sürüsünde istemezler, onlarla yiyecek paylaşmazlar. Sürüye yeni bir karga katılmaya çalıştığında bir süre kabul etmeyebilirler. Kargalar cenaze törenleri yapmaktadır, aralarından biri öldüğünde ölünün etrafını sarıp karmaşık şekillerde birbirleriyle iletişim kurarlar. Ne olup bitiyor, anlamaya çalışırlar. Eğer aralarından birini öldürenin, zarar verenin veya yakalayanın kim olduğunu bulurlarsa ondan intikam almak isteyeceklerdir. Bunu yapan bir kedi, insan ya da herhangi bir yırtıcı hayvansa onu rahat bırakmazlar; yüzleri, vücut özelliklerini akılda tutup, her gördüklerinde alarm çağrısıyla onu rahatsız ederler. Yapabilirlerse vurup kaçabilirler. Biz insanlar kargaların nasıl bir iletişim kurduğunu, kurdukları iletişimin ne anlama geldiğini bilemeyiz.
Bir ornitolog veya biyolog olmadığımız sürece; sesin sadece alarm çığlığı mı, sesleniş/bölge işareti çağrısı mı, bilmek zordur (Kargalar şakıyan ötücü kuşlardan değillerdir.)
Sosyal davranışlarını türü dışında mesela insana da gösterebilir. Kendilerini besleyen insanlara yakınlık gösterisi olarak yorumlanabilecek, hediye getirme davranışı video kaydı olarak gözlemlenmiştir. (Gabi Mann diye bir kızın kargaların getirdiği hediyelerden koleksiyonu var.)
Kargalar, parlak cisimlere, objelere ilgi duyarlar. Belki bir kur gösterisi, yuva dekorasyonu şeklinde taşırlar ve saklarlar.. Onun dışında doğada yaşayan bir karga parlak bir cisim gördüğünde (Yeni Kaledonya kargası hariç) fazla ilgilenmeyecektirler.
Esaret altında yapılan gözlemlerde zekalarını iyi kullandıkları gözlemlenmiş, fakat mutlu yaşam sürememişlerdir Sosyal canlılar olduklarından, klan üyeleri veya türdeşleri olmadığından yalnız hissedecektirler.
Aile içinde yani tanışan, sosyal kabul görmüş bireyler arasında çoğu kez kavga çıkar, fakat fazla büyütmezler. Aileden veya sürüden olmayan bir karga için, bunun aksini söylemeliyiz Ölümle sonuçlanabilecek kapışma çıkacaktır.
Savuşturulmaya çalışılan birey, sakatsa, hastaysa veya yavruysa ölür. (Bu davranış bölgeci çoğu kuş türünde (sürü ve ya tekil görülür.)
Titizlerdir ve gerektiğinde seçici olurlar. Kargalar çok sık banyo yapmayı seven ve yemek yedikten sonra gagasını silen hatta yediği leşi, çöpü, böceği dahası bulduğu her yiyeceği bile suda yıkayan bir kuş türüdür. Fırsatı olursa, bulursa en temiz suda bu işlemleri yapmayı tercih eder.

Omnivor bir beslenme şekline sahiptirler, hemen hemen her şeyi yerler. Meyve, sebze, tahıl, kuruyemiş, besin çöpleri, leş, her türlü et çeşidi, böcekler, omurgasızlar, tohum, yavru kuşlar, kuş yumurtaları, yavru hayvanlar (kendinden boyut olarak küçük olan, yavru veya sakat olan canlıları avlayıp yerler). Şehirde yaşayan kargaların beslenmesinin %65'i insan yemeklerinden oluşur. Geriye kalanlar ise böcekler, tohumlar ve sadece %1'i leştir. Doğada insan yiyecekleri bulunmadığından, yırtıcı kuşların avladıkları avları çoğu zaman yırtıcı kuşun kuyruğuna vurup çekiştirip rahatsız ederler ve çalmak için uğraşırlar, fırsat olmadığında ise bekleyip geriye kalan et parçalarını ve bol miktarda daha fazla leş, tohum ve böcek yerler. Kargalar kendinden ufak yetişkin canlıları grup olup çok nadiren avlarlar. Bir avı çalmak avlanmaktan daha kolaydır. Şehirde ise yemek yiyen kediye veya köpeğe aynısını yaparlar. Şehirde kedileri, köpekleri rahats

Kaval kemiği (veya tibia), omurgalıların bacaklarında dizin altındaki iki kemikten (diğeri fibula) daha iri ve dayanıklı olanıdır ve dizi ayak bileğine bağlar.

Diz eklemine girdiği üst kısmı geniş, alt üçte bire kadar daralan, sonra ayak bileği eklemine doğru tekrar genişleyen prizmoid bir şekli vardır.
İnsan anatomisinde kaval kemiği, femurdan sonraki en büyük ikinci kemiktir. Kaval kemiği diğer omurgalılarda olduğu gibi alt bacağın iki kemiğinden biri, diğeri ise fibuladır ve diz ve ayak bileği eklemlerinin bir bileşenidir.
Kaval kemiğinin kemikleşmesi veya oluşumu, biri gövdede ve her biri ekstremitede olmak üzere üç merkezden başlar.
Kaval kemiği uzun kemik olarak sınıflandırılır ve bir diyafiz ve iki epifizden oluşur. Diyafiz, aynı zamanda şaft veya gövde olarak da bilinen kaval kemiğinin orta bölümüdür. Epifizler kemiğin iki yuvarlak ucu iken; uyluğa en yakın üst kısım (üst veya proksimal olarak da bilinir) ve ayağa en yakın alt kısım (aşağı veya distal olarak da bilinir). Kaval kemiği en çok alt üçte birlik kısımda kasılır ve distal ekstremite proksimale göre daha küçüktür.
Tibia'nın proksimal veya üst ucu, yatay düzlemde düzleştirilmiş iki medial ve lateral kondil ile transvers düzlemde genişlemiştir. Medial kondil, ikisinden daha büyüktür ve şaft üzerinde daha iyi desteklenir. Kondillerin üst yüzeyleri,diz ekleminin ağırlık taşıyan kısmı olan tibiofemoral eklemi oluşturmak üzere femur ile eklemleşir.

Medial ve lateral kondil, çapraz bağların ve menisküslerin bağlandığı interkondiler bölge ile ayrılır . Burada medial ve lateral interkondiler tüberkül, interkondiler çıkıntıyı oluşturur . Medial ve lateral kondil ile birlikte interkondiler bölge, hem femurun alt ucuna eklemlenen hem de ona bağlanan tibial platoyu oluşturur . İnterkondiler çıkıntı, interkondiler bölgeyi ön ve arka olmak üzere ikiye ayırır. Ön interkondiler bölgenin anterolateral bölgesi, besleyici arterler için çok sayıda küçük açıklıkla delinmiştir.
Her iki kondilin eklem yüzeyleri, özellikle merkezde, içbükeydir. Daha düz olan dış kenarları menisküslerle temas halindedir. Medial kondilin üst yüzeyi oval şekildedir ve medial interkondiler tüberkülün yan tarafına doğru uzanır . Lateral kondilin üst yüzeyi daha dairesel şekildedir ve medial kenarı lateral interkondiler tüberkülün yan tarafına doğru uzanır. Medial kondilin arka yüzeyinde semimembranosus kasının bir kısmının bağlanması için yatay bir oluk bulunurken, lateral kondilde fibula başıyla eklemleşme için dairesel bir yüzey vardır . 
Kondillerin altında, kuadriseps femoris kasının devamı olan patellar bağın tutunma yeri olarak görev yapan tibial tüberkül bulunur.

Kaya güvercini, yabani güvercin ya da bayağı güvercin, (Columba livia), Güvercingiller (Columbidae) familyasından bir kuş türü. Günlük konuşma dilinde bu kuş yalnızca "güvercin" olarak anılır.
Evcil güvercin bu türden gelmektedir. Doğaya kaçan evcil güvercinler dünya üzerinde yabani güvercin popülasyonunu artırmaktadır.
Kaya güvercinleri her iki kanadında iki siyah çubuk dışında soluk gri renklidir. Ancak evcil güvercinler renk ve desen olarak çok farklılıklar gösterirler. Dişi ve erkek arasında çok az farklılık vardır. Tür genellikle tek eşlidir ve her ailenin iki yavrusu vardır. Ebeveyn yavruların bakımını bir süre birlikte gerçekleştirir.
Habitatları açık ve yarı açık alanlardır. Yaban ortamında kayalıklar yuvalama ve üreme için kullanılır. Kökeni Avrupa, Kuzey Afrika ve Asya'nın batısına dayanan kaya güvercini dünya üzerinde şehirlere yerleşmiştir. Dünya popülasyonu çok büyüktür, yalnızca Avrupa'da 17 ila 28 milyon arasında oldukları tahmin edilmektedir.

Kaya güvercini ilk olarak Johann Friedrich Gmelin tarafından 1789'da tanımlanmıştır. Cins adı olan Columba Latince "güvercin, kumru" demektir. Latinceye Grekçe κόλυμβος (kolumbos), "dalgıç" ve κολυμβάω (kolumbao), "dalmak, yüzmek" sözcüklerinden geçmiştir. Aristofanes ve diğer Antik Yunan yazarlar bu kuştan havada yüzer gibi hareket ettiği için κολυμβίς (kolumbis), "dalgıç" olarak söz ederler. Epitet ise Latince "mavimsi" anlamına gelen livor sözcüğünden türetilmiştir. Columba cinsinde sınıflandırılan en yakın akrabası Columba rupestris türüdür, daha sonra Columba leuconota, Columba guinea ve Columba albitorques türleri gelir.

Kaya güvercininin on iki alt türü tanınmaktadır:

C. l. livia, Avrupa'nın batısı ve güneyinde, Afrika'nın kuzeyinde, Asya'da Kazakistan'ın batısından Kafkasların kuzeyine, Gürcistan'da, Kıbrıs'ta, Türkiye'de, İran'da ve Irak'ta bulunur.
C. l. atlantis (Bannerman, 1931) Madeira, Azorlar ve Yeşil Burun Adaları'nda bulunur, damalı üst tüyleri, kanatlardaki soluk siyah çubukları ile oldukça değişken bir alt türdür, soyu büyük bir olasılıkla kaçmış evcil güvercinlere dayanmaktadır.
C. l. canariensis (Bannerman, 1914) Kanarya Adaları'nda bulunur. Ana alt türe göre daha küçük ve daha koyu renklidir.
C. l. gymnocyclus (Gray, 1856) Senegal ve Gine'den Gana, Benin ve Nijerya arasındaki bölgede bulunur. Ana alt türden daha küçük ve çok daha koyu renklidir. Kafası, kıçı ve kalçaları hemen hemen siyah renklidir, sırtı beyaz ve ensesindeki yanardöner tüyler başına kadar çıkar.
C. l. targia (Geyr von Schweppenburg, 1916) Sudan'ın doğusunda Sahra Çölü'nün dağlarında yaşar. Ana alt türden biraz küçüktür, rengi benzer ama sırtı beyaz yerine omuz tüyleri ile aynı renktedir.
C. l. dakhlae (Richard Meinertzhagen, 1928) yalnızca Mısır'ın ortasında iki vahada bulunur. Ana alt türe göre daha küçüktür ve daha soluk renklidir.
C. l. schimperi (Bonaparte, 1854) Nil Deltasının güneyinden Sudan'ın kuzeyine kadar olan alanda yaşar. C. l. targia alt türüne benzer ancak sırt tüyleri daha soluktur.
C. l. palaestinae (Zedlitz, 1912) Suriye'den Sina Yarımadası ve Arabistan'a kadar olan bölgede yaşar. C. l. schimperi alt türünden biraz büyüktür ve tüyleri daha koyudur.
C. l. gaddi (Zarodney & Looudoni, 1906), Azerbaycan ve İran'dan Özbekistan'a kadar olan bölgede yaşar. C. l. palaestinae alt türünden daha büyük ve daha soluk renklidir.
C. l. neglecta (Hume, 1873), Orta Asya'nın doğusundaki dağlarda yaşar. Boyut olarak ana alt türe benzer ancak boynundaki yanardöner tüyler daha parlak ve yaygındır.
C. l. intermedia (Strickland, 1844) Sri Lanka ve Hindistan'da C. l. neglecta alt türünün Himalaya yaşam alanının güneyinde yaşar. Bu alt türe benzer ancak daha koyudur ve sırtındaki kontrast renk daha az belirgindir.
C. l. nigricans (Buturlin, 1908) Moğolistan'da ve Çin'in kuzeyinde yaşayan değişken alt türün soyu muhtemelen kaçmış evcil güvercinlerden gelmektedir.

Klad (Yunanca: κλάδος, klados, "dal") ya da monofiletik grup, ortak ataları ile onun soyundan gelenlerin oluşturduğu bir organizma grubudur. Taksonomi literatüründe Latince cladus (çoğul: cladi) terimi de sıklıkla kullanılır.
Ortak ata bir birey, bir popülasyon, soyu tükenmiş ya da yaşayan bir tür ya da âleme kadar veya onun üzerinde herhangi bir takson olabilir. Her bir dal daha küçük başka dallara ayrıldığı için kladlar iç içe geçerek gösterilir. Bu dallanmalar, popülasyonlar farklılaşıp bağımsız olarak evrimleştikçe evrimsel tarihçeyi yansıtır. Kladlar monofiletik (Yunanca: "tek klan") grup olarak adlandırılır.
Son yıllarda kladistik yaklaşım biyolojik sınıflandırmayı kökten değiştirdi ve organizmalar arasında şaşırtıcı evrimsel ilişkileri ortaya çıkardı. Giderek artan bir şekilde taksonomlar klad olmayan yani monofiletik olmayan grupları takson olarak adlandırmaktan kaçınmaktadır. Kladistik'in moleküler biyoloji dalının organizmalar arasındaki ilişkileri ortaya çıkarmasıyla birlikte mantarların bitkilerden çok hayvanlara daha yakın olduğu, arkeanın bakterilerden farklı olarak değerlendirilmesi gerektiği ve çok hücreli organizmaların arkeadan türediği ortaya çıkarılmıştır.

Kladogram (Yunanca κλάδος (klados): "dal" ve γραμμα (gramma): "karakter"), canlılar arasındaki evrimsel ilişkileri göstermek için kladistikte kullanılan diyagramlardır. Atalar ile soyundan gelenlerin nasıl ilişkili olduklarını ve ne kadar değiştiklerini göstermediğinden ötürü bir kladogram evrim ağacı değilse de birçok evrim ağacı tek bir kladogramdan çıkarılabilir. Kladogram farklı yönlerde dallanarak uzayan ve en son ortak atası olan bir grup organizma olan kladlarda sonlanan ve dal adı verilen çizgilerden oluşur. Çok çeşitli kladogram şekilleri olsa da hepsinin ortak özelliği diğer çizgilerden dallanan çizgilerdir. Çizgiler dallandıkları noktaya kadar izlenebilirler. Bu bağlantı noktaları üstündeki taksonlar tarafından paylaşılan ortak özellikleri gösterdiği sonucuna varılmış varsayımsal ataları temsil eder. Bu varsayımsal ata farklı özelliklerin, adaptasyonların ve diğer evrimsel özelliklerin evrimleşme sırası hakkında ipuçları verebilir. Her ne kadar böyle kladogramlar geleneksel olarak morfolojik özellikler temelinde şekillendirildiyse de DNA ve RNA dizileme verileri ile birlikte işlemsel filogenetik artık kladogramların oluşturulmasında tek başına ya da morfolojik özelliklerle bir arada kullanılmaktadır.

Sinek kuşu veya kolibri, Sinek Kuşugiller (Trochilidae) familyasını oluşturan küçük kuş türlerinin ortak adı. Havada asılı kalıp kanatlarını çok hızlı çırparak durabilmeleriyle tanınırlar. Türüne bağlı olarak saniyede 15 ila 80 kez kanat çırpabilirler.
Havada asılı kalmalarının yanı sıra, geriye doğru ve dikey olarak uçabilirler ve çiçeklerin nektarlarını ince gagalarıyla emerken sabit konumda kalabilirler. Kanatlarını hızlıca çırpmaları, insanın ağzı kapalıyken ses çıkartmaya çalışmasına benzer bir ses sunar. Bu yüzden İngilizcede "hummingbird" (hımlayan kuş) ismini almıştır.
Sinek kuşları, başta kırmızı çiçeklerinki olmak üzere birçok çiçek özüne ilgi duyarlar. Genelde çiçek nektarlarından beslenirler ve özellikle dar ağızlı çiçeklerin polenlerini taşımakta önemli rol oynarlar. Birçok sinek kuşu özellikle yavrularını beslerken böcek de yer.
Karayip Adaları'nda yaşayan arı sinek kuşu (Mellisuga helenae), 1,8 gram ağırlığıyla dünyanın en küçük kuşu sayılır. Kızıl sinek kuşu gibi daha tipik bir sinek kuşu ise 3 gram ağırlığında ve 10-12 santimetre uzunluğundadır. En büyük sinek kuşu olan dev sinek kuşlarının (Patagona gigas) kiminin ağırlığı 24 gramı bulur.
Erkek sinek kuşlarının çoğu yuva kurmada eşlerine yardımcı olmazlar. Çoğu sinek kuşu türü, ağaç dallarında özenle dokunmuş bir kap görünümünde yuvalar yaparlar. Bu yuvalarda iki adet beyaz yumurta bulunur. Bunlar tüm kuş yumurtalarının en küçüğü olsalar da yetişkin bir sinek kuşunun boyuna oranla büyük sayılırlar. Kuluçka dönemi 14 ile 19 gün arasında sürer.

Kuş dünyasında en parıltılı tüyler ve en gösterişli süslerin bazıları sinek kuşlarında görülür. Erkek sinek kuşları genelde parlak renklidir, dişi sinek kuşları ise çoğunlukla daha soluk renklere sahiptir. Bu kuşlara hayran olan doğacıların taktığı adlar, perilere has bir zarafet ve mücevherimsi bir parıltı çağrıştırır. Brezilya yakutu, yakut-safir sinek kuşu gibi adlar bu gruptaki kuşlara verilen adlar arasındadır.
Gagaları ince ve uzundur, bu da derin çiçeklerden rahatlıkla besinlerini alabilmelerine yardımcı olur. Göğüsleri ve vücutlarının altları genelde beyaz renkte, kanatları, kanatlarının altları ve kafalarının üstü de sinek kuşu hangi renk ise o rengin tonlarındadır. Bütün türlerin vücutlarının bir ya da birkaç yerinde yeşil renk bulunur.

Sinek kuşlarının uçuş şekilleri aerodinamik açıdan ayrıntılı bir şekilde incelenmiştir. Havada duran sinek kuşlarını sadece çok hızlı video kameralar çekebilir. Nature dergisinden Douglas Warrick ve iş arkadaşları kızıl sinek kuşunun bir rüzgâr tünelindeki uçuşunu incelemişler, kuşun aşağı ve yukarı kanat darbelerinin kaldırma gücünü araştırmışlardır.
Bu deneyler sonucunda sinek kuşunun ağırlığının %75'ini kanatların aşağı darbelerinde, %25'ini de yukarı darbelerinde kaldırıldığını gözlemlemişlerdir. Daha önceden iki tip darbenin de eşit kaldırma gücüne sahip olduğu varsayılırdı. Bu bulgular sinek kuşlarının havada asılı durma yeteneklerinin Sphingidae gibi böceklerinkine benzer, ama farklı olduğunu göstermiştir.

Böcekleri saymazsak, uçarken en yüksek metabolizmaya sahip hayvanlar sinek kuşlarıdır. Çok hızlı hareket eden kanatlarını destekleyebilmek için buna zorunludurlar. Kalp atışları dakikada 1260 defaya kadar yükselebilir (mavi boğazlı sinek kuşlarına ait bir ölçüm). Genelde toplam ağırlıklarından daha fazla miktarda besin tüketirler, bunun için her gün yüzlerce çiçeği ziyaret ederler. Herhangi bir anda, açlıktan ölmeye sadece birkaç saat uzaktadırlar. Ancak, geceleri ve yemek az olduğunda metabolizmalarını yavaşlatabilir, kış uykusu gibi bir uyuşukluk içerisine girebilirler. Bu uyuşukluk içinde kalp atışları dakikada 50-180 arasına kadar düşebilir, bu da besin gereksinimini düşürür.
Yakut Boğazlı Sinek Kuşu'nun göç ederken 800 km uzunluğundaki Meksika Körfezi'ni hiç durmadan geçebildiği gözlemlenmiştir. Sinek kuşlarının metabolizmasının incelenmesi sayesinde bunun nasıl mümkün olabildiği anlaşılmaktadır. Sinek kuşları, diğer göçebe kuşlar gibi, göç dönemleri öncesinde, yakıt olarak kullanmak üzere vücutlarında yağ depolar, ağırlıklarını %45-50 oranında artırır ve potansiyel uçuş süresini uzatmış olurlar.

Sinek kuşları sadece Amerika kıtasında bulunur. Alaska'nın güneyi ve Kanada'dan; Güney Amerika'da Tierra del Fuego'ya kadar yaklaşık 1.200.000 km²'lik bir alanda bu kuşları görebilmek mümkündür. Birçoğu Orta ve Güney Amerika'daki tropikal iklimlerde yaşar; ancak bazı türleri ılıman iklimlerde de bulunur. Kimi zaman Küba ve Bahama'dan gelen gelip geçici türler sayılmazsa, Kuzey Amerika'nın doğusunda sadece göçmen yakut boğazlı sinek kuşları bulunur. Onun yakın akrabası olan siyah çeneli sinek kuşu da bir göçebe kuş olup; Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada'nın batısında en yaygın olan sinek kuşu türüdür.
ABD ve Kanada'daki çoğu sinek kuşu, kışları daha sıcak iklimlere göç eder, bazıları ise sıcak kıyı bölgelerinde kalırlar. Güney Amerika'nın güneyindeki bazı sinek kuşları da tropik bölgelere giderler.
Kızıl sinek kuşu, Güney Amerika yerine ABD'nin doğusuna göç etmeye başlamıştır. Bunun nedeni bahçelerdeki suni yemliklerin bu kuşların hayatta kalma şansını artırmasıdır. Geçmişte, doğuya göç eden kuşlar genelde ölüyordu ama artık birçoğu yaşamaktadır. Değişen göç yolları yavrular tarafından da sürdürülmektedir. Yeterli yemek ve barınağa sahip olmaları halinde bu kuşlar oldukça dayanıklıdır, en az -20 °C sıcaklığa dayanabilirler.

Geleneksel olarak sinek kuşları, içinde kırlangıçların da bulunduğu Apodiformes takımına ait sayılmışlardır. Sibley-Ahlquist sınıflandırmasına göre, sinek kuşları Trochiliformes adlı yeni bir takıma ayrılmıştır ama bu ayrım sonradan ortaya çıkan yeni bulgularla desteklenmemektedir. Sinek kuşlarının kanatlarının içi boş ve dolayısıyla kırılgandır, ender olarak fosilleşirler, bu yüzden evrimsel geçmişleri gizemli kalmıştır. Ancak çoğu bilim insanı sinek kuşunun yakın zamanlarda evrimleştiğine inanmaktadır, geçmişlerinin belirgin olmamasını buna bağlarlar. Uzmanlar, sinek kuşu türlerinin en çeşitli olduğu yer olması nedeniyle Güney Amerika'nın onların kaynağı olduğunu ileri sürerler. Bilinen türlerin yarıdan fazlası Brezilya ve Ekvador'da bulunur.
Farklı sınıflandırma bakış açılarına göre sinek kuşu türlerinin sayısı 325 ila 340 arasındadır. Bunlar iki alt familyaya bölünürler: Hermitler (Phaethornithinae alt familyası, 6 cins içinde yer alan 34 tür) ve tipik sinek kuşları (Trochilinae alt familyası, geri kalanlar).
Sinek kuşlarının modern farklılıkları evrimsel biyologların Güney Amerika'daki araştırmaları sonucunda gerçekleşmiştir, lakin bu canlıların büyük çoğunluğu da buralarda bulunmaktadır. Ancak, mevcut sinek kuşlarının ataları Avrupa'da, günümüz Güney Rusya'sında daha önceleri yaşamış olabilir.
Genetik analizler sinek kuşlarının 35 milyon yıl önce Eosen devrinde en yakın akrabalarından ayrışmış olduğunu göstermektedir; ancak bu yöndeki fosil kanıtlar sınırlıdır. Pleistosen devrinden kalma fosiller Brezilya ve Bahamalarda bulunmuş, ama bilimsel olarak betimlenmemiştir. Hâlen var olan birkaç türün fosilleri bulunmuştur; ancak yakın zamana kadar, daha eski fosillerin sinek kuşlarına ait olduğu kesin olarak kanıtlanamamıştı.
Ardından 2004'te, Frankfurt'taki Senckenberg Müzesi'nden Dr. Gerald Mayr 30 milyon yıllık bir sinek kuşu fosilini tanımladı ve Nature dergisinde yayımladı. Eurotrochilus inexpectatus (beklenmeyen Avrupalı sinek kuşu) olarak adlandırılan bu ilkel sinek kuşunun fosili yıllardır Stuttgart'ta bir müze çekmecesinde durmaktaydı. Sinek kuşlarının Amerika kıtası dışında hiç bulunmadığı varsayıldığından, Almanya'da Heidelberg'in güneyinde Wiesloch-Frauenweiler'da bir kil yatağında keşfedilen bu fosilin bir sinek kuşu olabileceği Mayr tarafından incelenene dek kimsenin aklına gelmemişti.
Sinek kuşuna mı, yoksa ilişkili olan soyu bitmiş Jungorninthidae familyasına mı ait olduğu belli olmayan kuş fosilleri Almanya'daki Messel taş ocağında ve Kafkasya'da bulunmuştur. Bu fosillerin 35-40 milyon yıl öncesine dayandığı belirlendiğinden bu iki familyanın bu tarihte ayrıştığı anlaşılmıştır. Fosillerin bulunduğu yerler o dönemlerde günümüzde kuzey Karaipler veya güney Çindekine benzer bir iklime sahipti. Hâlen bilinmeyen ise, ilkel Eurotrochilus ve modern fosiller arasında geçen 25 milyon yıl zarfında sinek kuşlarına ne olduğudur. Bu tarihlerde sinek kuşlarının boyları küçülmüş, Amerika'ya yayılmışlar ve Avrupa'da soyları tükenmiştir. DNA-DNA hibridizasyon sonuçlarına göre Güney Amerika'daki sinek kuşlarının başlıca yayılması Miyosen devrinde, 12-13 milyon yıl önce, And Dağları yükselirken gerçekleşmiştir.

Sinek kuşları bazen garajların içine uçarlar ve burada hapis kalırlar. Bunun sebebi, garaj kapısının genelde kırmızı renkli olan emniyet kolunu bir çiçeğe benzetmeleridir. Ancak, sinek kuşları kırmızı bir nesnenin olmadığı kapalı mekânlarda da hapsolabilirler. İçeri girdikten sonra dışarı çıkamazlar; çünkü bir yerde hapsoldukları veya kendilerini tehdit altında hissettiklerinde içgüdüsel olarak yukarı doğru uçarlar. Bu, sinek kuşunun ölmesine neden olabilecek bir durumdur, kuş yorgun düşer ve kısa sürede (bazen 1 saatte) ölür. Eğer bir sinek kuşu erişilebilir bir noktadaysa, nazikçe yakalanıp dışarı bırakılmalıdır. Sinek kuşu salınana kadar avuç içinde sessizce yatar.

Sinek kuşları enerji sağlamak için bir enerji kaynağına (tipik olarak nektar) ve proteine (genelde küçük böcekler) ihtiyaç duyarlar. Nektar yerine insan yapımı yemliklerden suni nektar yiyebilirler. Bu yemlikler hem sinek kuşlarının insanlarca yakından izlenmesini sağlar, hem de açmış çiçeklerin seyrek olduğu zamanlarda onlara güvenilir bir yiyecek kaynağı oluşturur. Evde yapılan nektar için bir ölçek toz şeker, dört ölçek su içinde kaynatılır. Soğumuş nektar daha sonra yem kabının içine koyulur. Renklendirici, vitamin ya da bal kullanılmamalıdır, çünkü içinde, sinek kuşları için zararlı bir bakteri çoğalabilir. Diyet tatlandırıcıları da kullanılmamalıdır; çünkü sinek kuşları bunu içseler de, metabolizmaları için gereken yeterli kaloriyi alamadıkları için 

Kordalılar (Latince: Chordata), sırt iplikliler veya kordatlar olarak da bilinir, tulumlularda (Tunicata) yaşamın belirli bir evresinde, omurgalılar (Vertebrata) ve kafatassızlarda (Cephalochordata) ise bütün yaşam süresince vücuda desteklik yapan bir notokordaya (sırt ipliği), yutağa, solungaç yarıklarına, sırt tarafında ortası boş sinir şeridine ve kuyruğa sahip hayvan şubesidir.
Hayvanların en iyi bilinen grubudur.Yaşayan yaklaşık 50.000'den fazla türü bulunmaktadır.

Şube Chordata
Alt şube Cephalochordata — Kafatassızlar
Klad Olfactores
Alt şube Urochordata — Tulumlular
Alt şube Vertebrata — Omurgalılar
İnfra şube Agnatha — Çenesiz balıklar
Sınıf Myxini veya Hyperotreti
Sınıf Conodonta — Konodontlar
Sınıf Hyperoartia
Sınıf Cephalaspidomorphi — Yuvarlak ağızlılar
Sınıf Pteraspidomorphi
İnfra şube Gnathostomata — Gerçek çeneliler
Sınıf Placodermi — Zırhlı balıklar
Sınıf Chondrichthyes — Kıkırdaklı balıklar
Sınıf Acanthodii — Dikenli yüzgeçliler
Üst sınıf Osteichthyes — Kemikli balıklar
Sınıf Actinopterygii — Işınsal yüzgeçliler
Sınıf Sarcopterygii — Et yüzgeçliler
Üst sınıf Tetrapoda — Dört üyeliler ya da Dört bacaklı omurgalılar
Sınıf Amphibia — amfibyumlar
Seri Amniota — Amniyotik yumurtalılar
Sınıf Sauropsida — Sürüngenler
Sınıf Aves — Kuşlar
Sınıf Synapsida — Memelimsi sürüngenler
Sınıf Mammalia — Memeliler

Kordalıların evrimi

 Wikimedia Commons'ta Kordalılar ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
 Vikitür'de Chordata ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Abalone, iki kişi ile oynanan bir zeka oyunudur. 1989 yılında Michel Lalet ve Laurent Lévi tarafından geliştirilmiştir.

Abalone altı köşeli ve altmış bir delikten oluşan bir yüzeyde, küre şeklinde olan on dört adet beyaz ve on dört adet siyah taşla oynanır. Mermer taşlarla yapılan sumo güreşi diye de özetleyebileceğimiz oyunda amaç rakibin altı taşını oyun alanının dışına atmaktır. Sınırsız kombinasyona sahip bir zeka oyunu olmasının yanında öğrenilmesi de çok kolaydır. Ayrıca mermer taşlar oyuncuları fiziksel olarak da rahatlatır. Rakibin taşlarını iterken çıkan tık-tık-tık sesini müziksel bulanlar bile vardır.

Oyunu her zaman siyahlar başlatır. Aşağıda görülen standart açılış dizilimidir. Beş taş arkada altı ortada üç taş ise öndedir. Oyunda taşlar üç şekilde hareket ettirilebilir:

Tek bir taşı en yakınındaki bir deliğe
İki veya üç taşı çizgisel bir yöne
İki veya üç taşı kendilerinin yan taraflarına (taşlar aynı yönde hareket ettirilmelidir)
Hamle yapılırken taşlar bir delikten fazla hareket ettirilimezler. Hamle sırasında her oyuncunun sadece bir adet(rakip oyuncunun taşını oyun alanının dışına itse dahi) hamle hakkı vardır.ilk önce 6 taşı oyun dışına atan kazanır.

Eğer aynı çizgi üzerinde bir oyuncunun taşları diğer oyucunun taşları bitişikse ve rakip oyuncunun taşından bir veya iki fazla taşı var ise bu durumda taşı fazla olan oyuncu rakibinin taşlarını bir deliği geçmeyecek şekilde itebilir; bu hamleye Sumito denir. Sumitonun olması için rakip oyuncunun taşlarının arkasında bir adet boş delik bulunması lazımdır. Sumito sadece çizgisel yönde olabilir yatay şekilde olmaz. 3 adet Sumito vardır:

2-1 Sumito: Kendi iki taşınızla rakibin bir taşını itersiniz
3-1 Sumito: Kendi üç taşınızla rakibin bir taşını itersiniz
3-2 Sumito: Kendi üç taşınızla rakibin iki taşını itersiniz
Eğer rakip çizgisel yönde üç veya daha fazla taş dizmişse bu taşları rakibin dizdiği yönde itemezsiniz. Abalone'de aynı anda en fazla üç taş hareket ettirilebilir.

Curlie'de Abalone (DMOZ tabanlı)
Aba-Pro 21 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. 2003'te Graz'da düzenlenen 8. ICGA oyunlarını kazanan ücretsiz Abalone programı
i-abalone - Haberler, online turnuvalar, sonuçlar, forum (İngilizce/Fransızca)
Forum - Çözümler üzerine bir forum (İngilizce/Fransızca)
AbaloneTheory-Forum - Oyun üzerine teoriler (İngilizce/Fransızca/Almanca)
abalone_prog 24 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Abalona programlaması hakkında Yahoo grubu
PlayAbalone.com - Yapay zeka rakiplere sahip ücretsiz tarayıcı tabanlı sürüm

Actinobacteria bir Gram-pozitif bakteri şubesi. Toprakta ve suda bulanabilirler. Toprak sistemine yaptıkları katkıdan ötürü insanlar için tarım ve orman yönünden önem ifade eder. Toprakta, daha çok mantar gibi davranıp organik maddenin bir bitkinin alımı için parçalanmasını sağlarlar. Bu rolde koloniler mantarlarında yaptığı gibi genişçe miselyumlar oluştururlar. İçerdiği Actinomycetales takımının yıllarca bir mantar grubu olduğu düşünülmekteydi ve bu yüzden isminde miselyum anlamını barındıran "mycetales" vardır. Bazı toprak actinobacteria üyeleri(Frankia gibi) bitkilerle simbiyotik ilişki içinde yaşarlar. Bitki kökleri ile bakterinin bulunduğu toprağı işgal eder, bakteri nitrojeni tutar ve kullanabileceği bitkinin kullanabileceği biçimde bitkiye sunar. Bunun yanında bitki bakteriye bazı sakkaritler sağlar. Mycobacterium'un birçok üyesi gibi diğer türleri önemli patojenlerdir.
Topraktaki görevinden dolayı Actinobacteria' ya duyulan ilgiye karşın şu anda hakkında pek bir bilgi mevcut değildir. Şu ana kadar bu gruptaki canlılar başlıca toprak canlıları olarak bilinselerde, taze sulardaki miktarları daha çok olabilir. Actinobacteria baskın şubelerden biridir ve en büyük cinslerden biri olan Streptomyces'ı içerir. Streptomyces ve diğer actinobacteria üyeleri toprağı tamponlamakta doğanın ana işçileridir. Aynı zamanda birçok antibiyotiğin eldesine olanak sağlarlar.
Actinobacteria en büyük ve en karmaşık hücreleri içeresi ile bilinse de bir grup suda barınan Actinomarinales üyeleri en küçük- bağımsız prokaryotik hücre olarak açıklandı.

Pandey, B.; Ghimire, P.; Agrawal, V.P. (Ocak 12–15, 2004). Studies on the antibacterial activity of the Actinomycetes isolated from the Khumbu Region of Nepal (PDF). International Conference on the Great Himalayas: Climate, Health, Ecology, Management and Conservation. Kathmandu. 10 Ağustos 2013 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi. 
Baltz, R.H. (2005). "Antibiotic discovery from actinomycetes: Will a renaissance follow the decline and fall?". SIM News. Cilt 55. ss. 186-196. 
Baltz, R.H. (2007). "Antimicrobials from Actinomycetes: Back to the Future". Microbe. 2 (3). ss. 125-131. 31 Aralık 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi23 Haziran 2018. 

Actinomycetes genome database23 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Aflatoksinler, Aspergillus flavus ve Aspergillus parasiticus tarafından üretilen zehirli ve kanserojen maddelerdir. Karaciğer tarafından M1 tipine ve epoksite metabolize olur.

Aflatoksin B1 en toksik olanı olarak kabul edilir ve hem Aspergillus flavus hem de Aspergillus parasiticus tarafından üretilir. Aflatoksin M1, Aspergillus parasiticus'un fermantasyon sıvısında bulunur ancak enfekte olmuş bir karaciğer aflatoksin B1 ve B2'yi metabolize ettiğinde aflatoksin M1 ve M2 de üretilir.

A. flavus ve A. parasiticus tarafından üretilen aflatoksin B1 ve B2 (AFB)
Bazı Grup II A. flavus ve Aspergillus parasiticus tarafından üretilen aflatoksin G1 ve G2 (AFG)[1]
Aflatoksin M1 (AFM1), insanlarda ve hayvanlarda aflatoksin B1'in metaboliti (ng düzeylerinde maruz kalma anne sütünden kaynaklanabilir)
Aflatoksin M2, kontamine gıdalarla beslenen sığırların sütünde aflatoksin B2'nin metaboliti[2]
Aflatoksikol (AFL): lakton halkasının parçalanmasıyla üretilen metabolit
Aflatoksin Q1 (AFQ1), diğer yüksek omurgalıların in vitro karaciğer preparatlarında AFB1'in ana metaboliti[3]
AFM, AFQ ve AFL, epoksit olma olasılığını korur. Bununla birlikte, metabolize edilmemiş ABM'ye göre mutajenezise neden olma olasılıkları çok daha düşüktür.[4]

Aflatoksinler, doğada yaygın olarak bulunan ‘yabani ot’ küflerinin yaygın türleri olan Aspergillus flavus ve Aspergillus parasiticus tarafından üretilir. Bu küflerin varlığı her zaman zararlı düzeyde aflatoksin bulunduğunu göstermez ancak önemli bir risk olduğunu gösterir. Küfler, hasat öncesinde veya depolama sırasında özellikle uzun süre yüksek nemli ortamlara veya kuraklık gibi stresli koşullara maruz kaldıktan sonra gıdaları kolonize edebilir ve kontamine edebilir. İklim değişikliğinin bir sonucu olarak mısır gibi mahsullerde aflatoksin kontaminasyonu artmakta ve bu küfler için daha uygun koşullar yaratılmaktadır.[5][6]
Aspergillus'un doğal yaşam alanı toprak, çürüyen bitki örtüsü, saman ve mikrobiyolojik bozulmaya uğrayan tahıllardır. Ancak büyümesine elverişli koşullar oluştuğunda her türlü organik maddeyi istila eder. Aflatoksin oluşumu için uygun koşullar arasında yüksek nem (en az %7) ve (13 ila 40°C) [optimum 27 ila 30°C] sıcaklıklar bulunur.[7][8] Aflatoksinler, tüm önemli tahıl ürünlerinden ve fıstık ezmesi ve kenevir gibi çok çeşitli kaynaklardan izole edilmiştir. Aflatoksinlerle düzenli olarak kontamine olan temel gıda maddeleri arasında manyok, biber, mısır, pamuk tohumu, fıstık, pirinç, antep fıstığı, badem, sorgum, ayçiçeği tohumu, ağaç yemişleri, buğday ve insan veya hayvan tüketimi için üretilen çeşitli baharatlar bulunur. Aflatoksin dönüşüm ürünleri, hayvanlara kontamine tahıllar verildiğinde bazen yumurtalarda, süt ürünlerinde ve ette bulunur.[9]

Gıda tedarikinde aflatoksin riskini sınırlamanın birincil yolu, ticari ürün tedarik zincirinde gıda hijyenidir. Örneğin, gıda işleme tesislerinde küflü tahılların kullanılmaması ve karışımlara eklenmeden önce bileşenlerin aflatoksin seviyelerinin test edilmesi gibi. FDA gibi düzenleyici kurumlar kabul edilebilir seviyeler için sınırlar belirler. Birçok bölgede hasat için gerekli olan tahıl kurutma işlemi, depolanan tahılın aşırı nemli olmasını önleyerek bu çabaların temelini oluşturur.
Düşük ve orta gelirli ülkelerde tarım ve beslenme eğitiminin aflatoksin maruziyetini azaltabileceğini gösteren çok sınırlı kanıt vardır.[10]

Yüksek doza maruz kalma nedeniyle HCC tipi Karaciğer kanseri yapabilir. Hiçbir canlı türünün bu zehre direnci yoktur; ama insanda ani zehirlenmeler nadirdir. Uzun vadede zehre maruz kalmak ani zehirlenmeye göre daha iyi tabloya sahiptir.

İnsanlarda aflatoksin düzeylerini tespit etmek için en sık kullanılan iki temel teknik vardır:

B1 tipi zehrin Albümin ile birleştiğini kanda saptamakla son 2 aydaki zehirlenme tespit edilebilir. Uzun vade zehirlenmede kullanılır. Diğer yönteme göre daha başarılıdır.
M1 tipi zehrin(Zehrin yıkım ürünü) Guanin ile birleştiğini idrarda saptamakla son 24 saatteki zehirlenme tespit edilebilir. Ani zehirlenmelerde kullanılır.

2006 başlarında Diamond kuru köpek mamasında rastlandı. 23 köpek karaciğer yetmezliğinden öldü. Normalde zehir düzeyi 20 ppb nin altında olması gerekirken 90 ile 1851 ppb arasında düzeylere rastlandı.

Hepatit B virüsü ile B1 zehri parçalanması yavaşlar. Bu da B1 zehrinin azalmasına mani olur; ve aynı zamanda M1 zehri oluşumunun yavaşlaması nedeniyle M1'e de maruz kalma uzun sürecektir. Hepatit B aşısı zehrin etkinliğinin böyle artmasına karşı koruyuculuk oluşturacaktır. Aşılama özellikle batı Afrika ve Çin için lazımdır.

Bu zehrin üretimi iki yerde yapılmaktadır: Sigma-Aldrich, Fermentek. Fermentek'te M2 tipi de üretilmektedir.

Detailed information on mycotoxins
Pure Aflatoxin standards12 Temmuz 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Aflatoksin

Birçok farklı kültürden insanlar ahtapot yerler. Kollar ve bazen diğer vücut parçaları çeşitli şekillerde hazırlanırbu durum genellikle türlere ve/veya coğrafyaya göre değişkenlik gösterir.
Ahtapotlar bazen canlı olarak yenmekte ya da hazırlanmaktadır, ahtapotların bu esnada acı çekip çekmediği bilimsel kanıtlar nedeniyle tartışmalıdır.

Ahtapot suşi, takoyaki ve akashiyaki gibi Japon mutfağında yaygın bir bileşendir.
Takoyaki, buğday unu bazlı bir hamurdan yapılmış top şeklinde bir atıştırmalıktır ve özel bir takoyaki tavasında pişirilir. Genellikle kıyılmış veya doğranmış ahtapot, tempura artıkları (tenkasu), zencefil turşusu ve yeşil soğan ile doldurulur. Takoyaki, Worcestershire sosu ve mayoneze benzer bir çeşit takoyaki sosu ile fırçalanır.

Giant octopus, uzun kol ahtapot ve ağ ayaklı ahtapot Kore mutfağında yaygın olarak kullanılan gıda maddesidir.
Kore'de, bazı küçük türler bazen tuhaf olarak çiğ yenir. Ham bir ahtapot, genellikle dilimlenir, tuz ve susam tohumları ile hızlı bir şekilde baharatlanır ve ölümünden sonra hala kıvranırken yenir.
Nakji bokkeum Kore'de bir başka popüler kıyılmış ahtapottan yapılan bir çeşit tavada kızartılmış yiyecektir.

 Wikimedia Commons'ta ahtapot ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Hava soluyan omurgalılardaki temel solunum organıdır. Soluk alındığında burun ve ağızdan giren hava nefes borusu ve sonrasında bronşlardan geçerek akciğerlere ulaşır. Toplardamarlarla gelen karbondioksitce fazla olan (kirli) kan burada yenilenir. Ayrıca sesin oluşumunda da görevlidir.
Yeni doğanda akciğer, ilk başta parlak pembe renktedir. Zamanla grileşmeye ve yaş geçtikçe koyulaşarak en sonunda neredeyse siyah rengine bürünür. Bu koyulaşmaya solunumla alınan havadaki toz ve öteki maddeler neden olmaktadır. Ayrıca sigara içenlerin akciğerleri içmeyenlere göre daha siyahtır.
Akciğer ile ilgili tıbbi terimler genellikle pulmo- ile başlar. Bu, Latincede "akciğerlerin" anlamına gelen pulmonarius sözcüğünden gelmektedir ki bu sözcük de Yunancada "akciğer" anlamına gelen pleumon ile akrabadır.

Göğüs boşluğunda bulunmakta olup, göğüs kafesi sayesinde korunan akciğerler, koruyucu bir zar olan plevra ile sarılmışlardır. Diyafram kasından birinci kaburganın üstüne, köprücük kemiğinin biraz üzerine kadar yer alır. Yaklaşık olarak koni şekline sahip olan akciğerlerin basis pulmonis adı verilen içbükey alt yüzeyi diyaframın üstüne yerleşiktir; köprücük kemiğinin üstüne kadar uzanan üst yüzeyineyse apex pulmonis adı verilir.
Akciğerlerin esnek ve süngerimsi bir yapıları vardır. Biri sağ ve diğeri solda olmak üzere 2 adettir. Sağ akciğer 3 lobdan (parçadan), sol akciğer ise 2 lobdan oluşmuştur. Sol akciğerin bir parçası yerine kalp bulunmaktadır. Bu nedenle sağ akciğer sol akciğerden daha büyük, sağ akciğerin ağırlığı yaklaşık 700 gr. ağırlığındayken, sol akciğer 600 gr. ağırlığındadır.

Pulmoner Hipertansiyon (Akciğer yüksek tansiyonu)
Akciğerin evrimi

Akciğerli balıklar (Dipnoi), Sarcopterygii sınıfından solungaç solunumu yapmakla beraber ihtiyaç duyulduğunda hava solunumu da yapabilen tatlı sularda yaşayan balıklar takımı.

Vücutları uzunca yapılı ve yuvarlakçadır. Sırt ve anal yüzgeçleri bulunmaz. Göğüs ve karın yüzgeçleri zeminde sürünmeye yarayacak biçimdedir. Bazılarının vücudu büyük yuvarlak pullarla örtülüdür. Pulsuz gözükenlerinde de deri altında küçük yuvarlak pullar mevcuttur. İskeletleri yeşil renkli olup, kısmen kıkırdak, kısmen kemiklidir. İki metre boyunda ve 15 kilogramdan ağır olanları vardır.
Akciğerli balıkların burun delikleri ağız boşluğuna açılır. Solungaçlarından başka, kısa bir tüple yemek borusunun alt bölgesine bağlı bir veya iki adet akciğerleri vardır. Bunlar gerçek akciğer değildir. Etrafları bol miktarda kılcal damarlarla örülmüş hava keseleridir. İstenildiği zaman akciğer görevi yaparlar. Yaşadıkları çevrenin suyu kuruduğu zaman balçığa gömülerek akciğer solunumu sayesinde kurak mevsimi atlatırlar. Hem solungaç, hem de akciğer solunumu yaptıklarından çift solunumlu anlamına gelen Dipnoi ismiyle de anılırlar.
Çoğunun nesli tükenmiş olmasına rağmen; bugün Avustralya, Güney Amerika ile Güney ve Batı Afrika'nın tatlı sularında yaşayan akciğerli balıklar vardır. Gündüzleri çoğunlukla su diplerinde göğüs ve karın yüzgeçlerine dayanarak dinlenir veya yavaş yavaş sürünerek yer değiştirirler. Balık, kurbağa ve sümüklü böcek gibi su hayvanlarını avlayarak beslenirler. Zaman zaman su yüzeyine çıkarak hava solumak suretiyle oksijen ikmali yaparlar. Akciğerlerini hava ile doldururken, geceleri çok uzaktan duyulan horultulu sesler çıkarırlar. Kendilerine yaklaşılınca yılan gibi tıslar ve ısırırlar.
Kurak mevsimlerde sular çekilmeye başlayınca, akciğerli balıkların her biri kendine balçık içinde bir tünel kazarak içine yerleşir. Tünelin üzerinde havanın girişine yarayan gözenekli bir kapak bulunur. Balık, çamurdan koza içinde mukuslu bir sıvı ifraz eder. Bunun sayesinde derisinin kuruması önlenmiş olur. Balık, kozasında derin bir uykuya dalar. Vücut fonksiyonlarını da yavaşlatır. Akciğerli balıklar gerekli oksijeni yuvanın üstündeki delikten almaya devam ederler. Yaz uykusu süresince gerekli enerji için kendi kas dokularının bir kısmını eriterek harcarlar. Bu suretle yağmurların tekrar başlayıp, akarsuların canlanmasına kadar hayatlarını sürdürürler. Kas dokusunun besin olarak harcanması sonucu bir mevsim içinde 3 santimlik bir boy kaybı olur. Bazen uzun süren kuraklık dönemlerinde vücutlarının yarısını eritirler. Afrika akciğer balıklarının, çamur kozalarında dört yıldan fazla yaşadığı tespit edilmiştir.
Dişiler yumurtlamak için su dibinde bazen bir metreden daha derin delikler açarlar. Yumurtalarını buraya bırakırlar. Erkekleri yumurtalara bekçilik yapar ve onları yüzgeçleriyle yelpazeleyerek su akımı meydana getirmek suretiyle havalandırırlar. Yumurtalar 10 gün içinde açılarak yavrular çıkar.
Yerliler bu balığı avlayıp yerler. Bilhassa yaz uykusunda iken kozalarını bularak onları rahatça yakalarlar. Bazen de toprağı kenarlardan oyarak kozayı toprak tabakayla beraber uzaklara naklederler. Koza içinde uyuyan balık bunun farkına varmaz.

Yaklaşık 420 milyon yıl önce, Devonian döneminde, iki ayaklı balıkların ve kuaternivorların son ortak atasıiki ayrı evrimsel soy hattına ayrılmış, mevcut latakantların atası Sarcopterygians'ın atasından biraz daha önce ayrılmıştır. Youngolepis ve Diabolepis, 419-417 milyon yaşında, Erken Devoniyen'de (Lochkovian), şu anda bilinen en eski çift kabuklu balıklardır ve göstermektedir, çift nefesli balıkların evrimlerinin çok erken dönemlerinde sert kabuklu avları (durofaji) içeren bir diyete uyum sağladıklarını göstermektedir.
En eski iki ayaklı balıklardan biri olan Dipterus, modern Avustralya iki ayaklı balıklarınkine benzer yaprak şeklinde göğüs ve pelvik yüzgeçlere sahipti ve ilk formların da bugün yaşayan türlerinkine benzer işlevsel akciğerlere sahip olduğunu varsaymak mantıklı görünüyor.
En eski çift kabuklu balıklar denizeldi. Karbonifer sonrası çift kabuklu balıkların neredeyse tamamı tatlı su ortamlarında yaşar. Muhtemelen çift nefesli balıkların denizden tatlı su habitatlarına en az iki geçişi olmuştur. Yaşayan tüm iki ayaklı balıkların son ortak atası muhtemelen geç Karboniferdönemde, yaklaşık 300 milyon yıl önce yaşamıştır ve corona grubunun en eski üyeleri Permiyendönemden bilinmektedir.

Takım: Ceratodontiformes
Neoceratodontidae
Neoceratodus forsteri (Avustralya akciğerli balığı)
Takım: Lepidosireniformes
Lepidosirenidae
Lepidosiren paradoxa (Güney Amerika akciğerli balığı)
Protopteridae
Protopterus (Afrika akciğerli balığı)
Protopterus aethiopicus (Mermer Afrika akciğerli balığı)
Protopterus aethiopicus aethiopicus (Habeş akciğerli balığı)
Protopterus aethiopicus congicus (Kongo akciğerli balığı)
Protopterus aethiopicus mesmaekersi
Protopterus amphibius (Doğu Afrika akciğerli balığı)
Protopterus annectens (Batı Afrika akciğerli balığı)
Protopterus annectens annectens
Protopterus annectens brieni
Protopterus dolloi (Benekli Afrika akciğerli balığı)

Akciğerli balıklar (İngilizce)

Scorpiones (Akrep), Arachnida (örümceğimsiler) sınıfına bağlı bir eklembacaklı takımıdır. Genellikle sıcak ve nemli bölgelerde yaşayan, vücutları sert kitin bir tabaka ile örtülü, kıvrık ve kalkık kuyruğunda zehir iğnesi bulunan, örümceklerle ilişkili hayvanlardır.
Scorpiones takımına bağlı olan 16 familya, 5 cins ve 6 tür bulunur. Türkiye'de 11 cinste toplanan 23 türü bulunur. Dünyanın en uzun birinci akrebi 23 cm boyuyla Gigantometrus swammerdami, ikincisi ise 20 cm boyuyla Pandinus imperator türleridir. Teraryumda bakılan bazı akrepler 8 yıla kadar yaşasa da, doğada ömürleri bundan daha kısadır.
Akrepler, araknoloji bilim dalı içerisinde araknologlar tarafından incelenir.

Karakteristik yapıları ile çok kolay tanınan ve uzunlukları 13–220 mm arasında
değişen eklembacaklılardır. Yaşadıkları ortama göre saman renginden sarıya, açık kahverenginden siyaha kadar değişen tonlarda renklere sahiptir. Sırttan ve karından (dorso-ventral) basık olup vücutları, başlıgöğüs ve karın olmak üzere iki bölümden oluşur.

Başlıgöğüs (cephalothorax ya da prosoma), "gövde" olarak da nitelendirilir. Baş ile göğsün kaynaşmasıyla oluşmuş tek parça segmentsiz yapıdır. Nispeten kısa, sırt taraftan da tek parça bir zırh ya da baş kalkanı (karapaks) denilen kabukla örtülüdür. Bir çift pedipalp, bir çift zehir çengeli ya da keliser (chelicera) ve dört çift bacak bulunur. Erkek akreplerin pedipalpleri daha ince yapılı olmasıyla dişilerden ayrılırlar.

'Pedipalp : Başlıgöğsün önünden iki yana doğru uzanan ve bacak (= kol) gibi görünen bir çift pedipalpleri vardır. Bütün ektsremitelerin en büyüğü ve en kalınıdır. Bunlar, makas formunda adeta eğitilmiş organellerdir. Avlarını yaralamak, yakalamak ve ezmek için bu organelleri kullanırlar. Ayrıca dokunum organı görevi de görürler. Pedipalplerin üzerinde havadaki titreşimleri algılayan ve trichobothrium olarak adlandırılan küçük duyu tüyleri bulunur. Trichobotrium'un alt kısmı fincan gibi ve ince uzun tek bir tüy bulunmaktadır. Pedipalpler, coxa, trochanter, femur, patella, tibia ve tarsus olmak üzere beş bölümden oluşur. Kalça (coxa), başlıgöğse eklenmiş pedipalpin ilk proksimal segmentidir. Uyluk bileziği (trochanter), coxa ile femur arasında ikinci segment olup kısadır. Uyluk (femur), trochanter ile patella arasında uzun ve silindirik üçüncü segmenttir. Baldır (tibia) kısmında dikenlere benzer oluşumlar bulunur. Pedipalplerin kıskaçlı dördüncü ve beşinci segmentine kıskaç ya da makas (chela) denir. Chela yı oluşturan bu kıskaçların üst bölümü sabit, alt kısmı ise hareketlidir. Hareketli veya eklemli parmağı olan dördüncü segment tarsus olup büyük ve çok net bir şekilde görülür. Kıskaçların şekli türlere göre değişiklik gösterir. Buthidae familyasında tarsuslar tipik sıralı dişlerle doludurlar. Akreplere özgü olarak tarsusda abduksiyon kas bulunmaz. Tarsusun açılması, başlıgöğsün dorso-ventral yönde kontraksiyonu ve buna bağlı olarak hidrostatik basıncın artmasıyla gerçekleşir. Tibia, beşinci ve son segment olup sabit, hareketsiz kalın kısımdır.

Keliser (chelicera) : Pedipalplerin hemen ventralinde yer alan ve onlara oranla çok daha küçük olan başlıgöğsün ilk çift ekstremitesidir. Coxa, tibia ve tarsus olmak üzere üç segmentten oluşmuştur. Genelde pençe tırnaklı çeneler halindedirler. Familyasına bağlı olarak değişkenlik gösterir. Son iki segment (tarsus ve tibia) hareketli parmak (tarsus) ve sabit parmak (tibia) tarzında kıskaçlı bir makas oluşturacak şekilde birbirlerine eklemlidir. Bunlardan birinin çevresi sarılmış gibidir ve karapaks sınırı ile örtülüdür. İkinci segment biraz daha uzun olup üst kısmı dışa doğru konvekstir (dışbükey). İç yüzünde ise ince dikenimsi kıllarla (setea) kaplı yakalama işlemine yarayan dişe benzer oluşumlar vardır. Üçüncü segment hareket edebilen parçadır. Bu parça yakalama işlemi için ikinci makası taşıyan segment (coxa) olarak ifade edilir. Bu kısım eğilip bükülür ve avını emmeden önce yakalamaya yarar. Fakat iki nokta arasındaki uzaklık nedeniyle dinlenme esnasında sabittirler. Bu parçalardaki dişler sınıflandırmada dikkate alınır. Zehir çengelleri, avlarını tutmaya ve bazen de birbirlerine sürtülmek suretiyle ses çıkarmaya yararlar.

Bacak: Her göğüs halkasında bir çift olmak üzere dört çift bacak vardır. Geniş bir coxa ile başlayan bacaklar yedi eklemlidir: coxa, trochanter, femur, patella, tibia, basitarsus ve telotarsus. Bacakların en uçtaki tarsal segmentinde tırnaklar (vantuz) bulunur. segmentler ince membranla birbirlerine bağlanırlar. Bacaklar, birbirlerine yakın olarak başlıgöğsün alt kısmından çıkarlar. En küçük olan birinci coxa, ikinci coxa ’ nın köşeleri arasında yer alır. En uzun coxa, dördüncü coxa’dır. Başlıgöğsün ventral yüzeyinde birinci ve ikinci coxa’ da kitinli plaklar ve salgı bezleri vardır. Bu oluşumların sindirim olayında önemli görev yaptıkları düşünülmektedir. Akrep yürüdüğünde tarsus ile son iki segment ağırlığı çeker. Bacakları, hareket ve kazma organı olarak kullanırlar. Dişi akrepler bacaklarını yavruların hareket etmesinde kullanırlar. Bacaklar üzerinde yerdeki titreşimleri algılamaya yarayan ince tüyler bulunmaktadır.

Gözler: Akrepler, karapaks üzerinde bir çift basit median göz ve her biri lateralde bulunan iki ile beş çift arası bir grup küçük göz taşırlar. Median gözler, genellikle aynı yönde alttaki oküler tümsek üzerinde karapaksın anterior sınırından sonra, birlikte yerleşim gösterirler. Median gözler, iki tabakadan oluşmuştur. Lateral gözler, karapaksın ön kısmında köşelerde bulunur. Eşit büyüklükte beş, dört, üç ve iki küçük osellerin grup halinde birleşmesi sonucu oluşmuştur. Bazı türlerde bu gözler körelmiştir. Bazı mağara ve mesken türleri (Sotanochactas elliotti) gözsüz de olabilir. Göz sayısı ve dağılımı tür ayrımında değerlendirilir.

Karın (abdomen ya da opisthosoma) : preabdomen (ya da mesosoma) ve postabdomen (ya da metasoma) olarak iki bölüme ayrılır. Ovaryum içinde gelişmenin ilk döneminde, sekiz segmetli olan preabdomen ilk yedi segmentinde, sonradan kaybolan ekstremite taslaklarına sahiptir. Küçük taslaklar halinde beliren abdomen ekstremiteleri sonradan kaybolduklarından yetişkin hayvanlarda preabdomen ve postabdomen tamamen ekstremitesizdir.

Preabdomen : Genelde "karın" kelimesi daha çok bu bölüm için kullanılır. Başlıgöğse bütün genişliğiyle bağlanan preabdomen yedi geniş halka segmentten oluşur. Bu segmentlerin sırt taraflarında tergit, karın taraflarında sternit adı verilen kitin plak bulunur. Preabdomenin birinci segmenti dar sternitlidir. Bu sternitin ortasında, serbest kenarı yuvarlak ve ortası yarık olan eşey kapağı (genital operculum) bulunur. İkinci sternit üzerinde dokunum ve iz bulma görevi yapan bir çift tarak (pecten) organı, 3, 4, 5 ve 6. halkalarda "kitap trakeleri" adını alan solunum organına ait birer çift olmak üzere toplam dört çift solunum deliği (stigma) vardır.

Kuyruk ya da postabdomen : Halka biçiminde 6 segmentten oluşur. İlk beş segmentin her biri tek parça kitin zırhla örtülüdür. Birçoğunda ince olan bu 5 segment, Androctonus cinsinde belirgin biçimde kalındır. Postabdomen halkaları, preabdomen halkalarına oranla daha incedir. Kuyruk halkaları (postabdomen) zehir kesesi hariç aynı kalınlıktadır. Postabdomen, dinlenme sırasında yana doğru kıvrık durur. Yürüme sırasında arkaya uzanır. Sokma anında ise, herkesçe bilinen klasik akrep görüntüsüne uygun olarak, kuyruk tamamen yay biçiminde ve üstten olmak üzere başlıgöğse doğru kıvrıktır. Postabdomenin en son halkasında armuda benzeyen zehir kesesi (telson) ve zehir kesesinin ucunda kıvrık duran bir de zehir iğnesi vardır. Kesenin içinde ayrıca iki tane zehir bezi bulunur. Zehir bezleri birbirinden bağımsız olarak ve birer kanalla iğneye açılırlar. Zehir kesesi aşağı yön hariç her yöne hareket edebilir. Zehir kesesinin ucundaki iğnenin çıkış yeri (terminal, subterminal gibi) türlere göre değişebilmektedir. İçinden bağırsak geçmekte olan telsonun sondan bir önceki halkasında dışkılık son bulmaktadır.

'Eşey kapağı (genital operculum) : Dördüncü çift coxaya yakın ve birinci mesosomal segmentin (genital segment) ventral yüzeyinde sternum ile taraklar arasında akreplerin üreme organlarını örten yarık bir kapaktır. Bu kapağın altında, dışarı açılan tek bir genital delik (dişilerde) bulunur. Eşey kapağı farklı ve çeşitli şekildedir. Sadece farklı türde değil aynı türün erkek ve dişisinde de farklılık gösterir. Dişilerde her iki operculum orta çizgi boyunca birleşir. Erkeklerde eşey kapağı genellikle kısmen veya tamamen ayrılmıştır. Erkeklerde konik çiftleşme aygıtı (papillae genitale) sternitin altındaki eşey açıklığında bulunur.
Eşey organları : Abdomenin birinci mesosomal segmenti üzerinde bulunur.
Erkeklerde bir çift testis vardır. Testislerin şekilleri değişkenlik gösterebilir. Her iki testis bir çapraz bağ ile birleşir. Testislere ait sperm kanalları birleştiğinden bir tek eşey deliği bulunur. Spermaları iplik şeklindedir.
Dişi üreme organları ağ şeklinde ve parçalanmamıştır. Preabdomende ortabağırsak bezleri arasına gömülmüş bir tek ovaryum bulunur. Ovaryumun biri ortada ikisi de yanlarda uzanan üç boru ile bu boruları bir ip merdiveni gibi birbirlerine bağlayan beş çift enine borucuktan oluşmuştur. Boru ve borucukların alt taraflarında küçük küreler şeklinde olgun yumurta fölikülleri görülür. Yumurtaların yapısı ve gelişmeleri, folikülleri ve yumurta kanalları gruplara göre değişkenlik gösterir. Birçok akrepte yumurtaların gelişimi ve büyümesi over duvarlarında olur. Yumurtalar özel uzama keselerinde döllenirler. Oviduktlar, sperm hazinesi meydana getirmek üzere genişledikten sonra birleşerek, genital operkülün altında bulunan bir tek delikle dışarı açılır. Akrepler canlı olarak yavruladıkları (vivipar) için gelişme ovaryumun içinde geçer.

Tarak (pektines) : İkinci sternitin üzerinde ekstremitelerin değişmesiyle meydana gelmiş genital deliğin ön tarafında bir çift tarak yer alır. Bu tarağımsı yapı akreplere özgü morfolojik bir özelliktir. Her bir tarak bir sap kısmı ile bu sapın üzerine sıra ile dizilmiş dişlerden oluşmuştur. 

Akvaryum, çoğunlukla cam ya da yüksek dirençli plastik gibi saydam malzemelerden yapılan, genellikle balık olmak üzere, bazen de omurgasızlar ve ayrıca amfibyumlar, deniz memelileri ve sürüngenler gibi suda yaşayan bitki ve hayvanların tutulduğu ve daha çok bu canlıların sergilenmesi amacıyla kullanılan içi su dolu, küçük bir cam kavanozdan büyük su tanklarına kadar geniş bir yelpazede yer alan kap ve yapılar. Akvaryum sahibi olmak dünya çapında yaklaşık 60 milyon kişi tarafından paylaşılan popüler bir hobidir. Çağdaş akvaryumların öncülerinin ilk çıktığı 1850'li yıllardan beri, özellikle akvaryum balıklarını sağlıklı tutabilmek için daha karmaşık ışıklandırma ve filtreleme sistemleri de geliştirildikçe akvaryum ile ilgilenenlerin sayısı artmıştır. Halka açık akvaryum'lar, evdeki akvaryumların büyük ölçekteki kopyalarıdır. Osaka Akvaryum, 5.400 m3'lük su tankı ve 580 türden oluşan su canlısı koleksiyonuna sahiptir ve Birleşik Krallık'ta yapılması planlanan National institute for research into aquatic habitats (Su yaşam alanlarını araştırmak için ulusal enstitü) 40 hektarlık büyüklüğüyle dünyanın en büyük akvaryumu olacaktır.
İçinde tek bir balık barındıran cam kavanozlardan, dikkatle tasarlanmış destek sistemlerine sahip ve karmaşık ekosistemleri taklit etmeye çalışan büyük boyutlardaki akvaryumlara kadar çeşitli boyutlarda akvaryum bulunur. Akvaryumlar genellikle tatlı su akvaryumu, tuzlu su akvaryumu, hafif tuzlu su akvaryumu, acı su akvaryumu, karma akvaryum, biyotop akvaryum resif akvaryumu ve bitkili akvaryum'lar olarak sınıflandırılır ve su sıcaklığı tropikal ya da soğuk ortamlara göre farklılık gösterir. Bu iki özellik ve diğerleri akvaryumda hangi balıkların ve diğer canlıların yaşayabileceğini belirler. Akvaryumda yaşayan canlılar sıklıkla doğadan toplansa da akvaryum ticareti için özel olarak yetiştirilen canlıların sayısı da gün geçtikçe artmaktadır.
Dikkatli bir akvarist, akvaryumunda bulunan canlıların doğal yaşam alanlarının koşullarını taklit eden ekolojik dengeyi sağlayabilmek için önemli derecede çaba sarf eder. Su kalitesini sağlamak için besin maddelerinin giriş ve çıkışlarını, özellikle de akvaryumdaki canlıların ürettiği atıkları kontrol altında tutmak gereklidir. Azot çevrimi besin yoluyla azot girişini, canlılar tarafından toksik azot içeren atıkların üretilmesini ve yararlı bakteri popülasyonları tarafından bunların daha az toksik bileşiklere dönüştürülmesini tanımlar. Uygun bir akvaryum ortamı sağlamak için diğer önemli noktalar arasında uygun tür seçimi, biyolojik yüklemenin yönetimi ile iyi bir fiziksel yapı tasarımı bulunur. Bu koşulların sağlanamaması balık hastalıklarına davetiye çıkarır.

Dipteki çakılların içerisinde yaşayan bakterilerle birlikte bitkiler güçlü bir arıtma sistemi oluşturur. Bitkiler, balıkların dışkılarından meydana gelen amonyumu ve nitratı alır. Fotosentez sırasında bitkiler besin olarak karbondioksiti kullanır. Ayrıca balıklar için hayati önem taşıyan, sudaki erimiş oksijen miktarını arttırır.
Bitkiler, balıklar için barınak oluşturur ve balıkların stresini azaltır. Yavru balıkların saklanabilmesini sağlayan bir ortam oluşturur. İçinde bitkilerin yoğun olarak bulunduğu bir akvaryum egzotik su altı dünyasının tadını çıkarmanızı sağlayacaktır.

Akvaryum kelimesinin kökeni Latince su anlamına gelen aqua sözcüğü ile yer, bina anlamına gelen -rium son ekinin birleştirilmesiyle oluşan aquarium kelimesidir.

Kapalı ve yapay ortamlarda balık bakılması, tarihi çok eskilere dayanan bir uygulamadır. Antik uygarlıklardan Sümerlerin, yakaladıkları balıkları yemek için hazırlamadan önce havuzlarda tuttukları bilinir. Koi ve japon balığının sazan balığından türetilmesine yaklaşık 2000 yıl önce başlandığı sanılmaktadır. Mısır’da Oxyrhynchus kazı alanında bulunan kalıntılarda Eski Mısır sanatına ait, dikdörtgen tapınak havuzları içinde kutsal balıkların beslenmesine dair çizimlere rastlanmıştır. Birçok kültürün tarihinde hem işlevsel hem de dekoratif nedenlerle balık beslendiğine rastlanır. Çinliler, Song hanedanı döneminde büyük seramik kaplar kullanarak Japon balıklarını iç ortama taşımıştır.

İçinde bulunan balıkların gözlemlenebileceği, saydam ve kapalı bir su tankından oluşan, içeride tutulabilecek bir akvaryum fikri, görece yakın geçmişte ortaya çıkmıştır ancak bu gelişmenin tam tarihini bulmak oldukça güçtür. 1665 yılında günceleriyle tanınan Samuel Pepys, Londra’da "bir su kabında tutulan ve orada yaşayabilen, üzerinde yurtdışından getirildiği yazan oldukça ender rastlanan bir güzelliğe" rastladığını yazar. Peppys'in gördüğü balık büyük olasılıkla o zamanlar Doğu Hint Şirketi tarafından ticareti yapılan, Çin'in Kanton bölgesinde Guangzhou'da bulunan bir bahçe balığı olan cennet balığıydı (Macropodus opercularis). 18. yüzyılda biyolog Abraham Trembley, Hollanda'da bulunan hidraları incelemek amacıyla büyük camdan silindirlerde tutmuştur. Suda yaşayan canlıların cam kaplarda beslenmesi kavramı bu döneme dayanmaktadır.

1851 yılında Büyük Fuar'da dökme demirden çerçeveler içinde süslü akvaryumların yer almasından sonra Birleşik Krallık'ta akvaryumda balık beslemek yaygın bir hobi hâline gelmiştir. Çerçeveli camdan yapılan akvaryumlar 1830'larda uzun deniz yolculukları sırasında egzotik bitkileri korumak için Britanyalı bahçıvanlar için geliştirilen sırlı Ward kasasının özel bir çeşidiydi. 19. yüzyıl akvaryumlarının metal alt paneli sayesinde içindeki su altında yakılan ateş ile ısıtılabiliyordu. Akvaryuma ilgi konusunda Büyük Britanya ile yarışan Almanya'da yüzyılın başında Hamburg, Avrupa'ya birçok yeni akvaryum balık türünün giriş noktası olmuştur. I. Dünya Savaşı'ndan sonra yerleşim yerlerine elektrik verilmesinden sonra akvaryumlar daha da yaygınlaştı. Elektrik ile birlikte yapay ılıtma, havalandırma, filtreleme ve ısıtma gibi akvaryum teknolojisi büyük ilerleme kaydetti. Hava taşımacılığı ile birlikte birçok uzak bölgeden yeni türlerin getirilmesi akvaryumda balık beslemeye ilgi duyanların sayısının artmasını sağlamıştır.
Dünya çapında yaklaşık 60 milyon kişinin akvaryumda balık beslediği ve daha fazla sayıda akvaryum bulunduğu tahmin edilmektedir. Özellikle Avrupa, Asya ve Kuzey Amerika'da akvaryum hobisi yaygındır. ABD'de akvaryum sahiplerinin %40 gibi önemli çoğunluğunun iki ya da daha çok akvaryumu bulunmaktadır.

Türkiye'de akvaryum hobisi görece yeni olup kırk ile elli yıllık bir geçmişe dayanır. Özellikle 1980'lerde yurtdışından yabancı ve egzotik balık türlerinin ithal edilmesiyle birlikte ilgilenen sayısının artması ile günümüzde akvaryum ile uğraşanların 200.000 civarında olduğu tahmin edilmektedir.

Akvaryumlar antik çağlardaki bahçe havuzları ve cam kavanozlardan, çağdaş uzmanlaşmış sistemlere kadar geniş bir yelpazeye yayılır. Akvaryumun boyutları tek bir balığın bulunduğu küçük bir cam kavanozdan deniz ekosistemini tümüyle taklit edebilen devâsa halka açık akvaryumlara kadar değişir. İçinde yaşayan canlıların uzun süre hayatta kalabilmesinde en başarılı olan akvaryumlar, içindeki canlıların doğal yaşam alanlarındaki koşulları oldukça dikkatli bir şekilde tekrarlamaya çalışanlardır.
Tatlısu akvaryumları, düşük maliyet ve bakım kolaylığı nedeniyle hâlâ en yaygın akvaryum tipi olsa da, kendini adamış kişilerin, çok zor olan ortamları deniz suyu akvaryumlarında tekrarlamayı başarmaları sonucu bu tür de yaygınlık kazanmaktadır.

Evde bulunan sıradan bir tatlısu akvaryumunda filtre sistemi, yapay ışık sistemi, hava pompası ve ısıtıcı bulunur. Bunlara ek olarak bazı tatlı su tanklarında ve tuzlu su tanklarının çoğunda su dolaşımını artırmak için elektrikli karıştırıcılar kullanılır.
Katı madde parçacıkları olduğu kadar potansiyel tehlikesi olan azotlu atıkları ve suda çözünmüş fosfatları ayırmak için tasarlanmış olan birleşik biyolojik ve mekanik filtre sistemleri de artık yaygın olarak kullanılmaktadır. Ev akvaryumlarının en karmaşık yapıya sahip olan parçaları filtreleme sistemleridir ve bu konuda çeşitli tasarımlar kullanılır. Sistemlerin çoğunda tankın suyunun az bir kısmı pompa yardımıyla çekilerek filtrelemenin yapıldığı su dışındaki bölüme gönderilir ve filtrelenen su tekrar akvaryuma verilir.
Suya yeteri kadar oksijen taşımak için ya da yoğun olarak bitki barındıran akvaryumlara karbondioksit sağlamak için hava pompaları kullanılır. Bir zamanlar her akvaryumda kullanılan bu araçlar, yeni filtreleme sistemleri yüzeyde yeteri kadar su çalkantısına sebep olup gaz değiştokuşuna neden olduğu için giderek daha az kullanılmaktadır. Akvaryum ısıtıcıları, etraftaki hava soğuduğunda akvaryum içindeki suyu istenen sıcaklıkta tutabilmek için termostat olarak çalışır. Soğuk su akvaryumlarında ya da ortam sıcaklığının istenen sıcaklığın üstünde olduğu yerlerde soğutucular da kullanılır.
Bir akvaryumun fiziksel özellikleri tasarımın ayrı bir yönünü oluşturur. Boyut, ışıklandırma koşulları, yüzen ve köklü bitkilerin yoğunluğu, kütüklerin ve taşların yerleşimi, mağara oluşumu, akvaryum dibindeki karışım, akvaryumun oda içindeki konumu gibi birçok faktör akvaryum içindeki canlıların davranışını ve yaşam sürelerini etkiler.
Bu ögeleri bir araya getirerek yapılmaya çalışılan, su kalitesini artırmak ve koşullarını akvaryum içinde yaşayan canlılar için uygun duruma getirmektir.

Akvaryumlar, içinde barındırdıkları su hayatının tipine göre farklı şekillerde sınıflandırılabilir. Akvaryum içindeki suyun durumu ve özellikleri en önemli sınıflandırma kriteridir, çünkü suda yaşayan canlıların çoğu uygun olmayan su koşullarına maruz kaldıklarında yaşamlarını sürdüremez. Akvaryumun boyutu da ne tür ekosistemin oluşturulacağı ve hangi türlerin besleneceği konusunda sınırlandırıcıdır.

Tamamen çözünmüş katıların ve diğer maddelerin temel su kimyasını, dolayısıyla da organizmaların çevreleriyle nasıl etkileşime girebileceğini etkilediği için su içindeki çözünmüş madde içeriği su koşullarının en önemli yönüdür. Tuz içeriği ya da tuzluluk su koşullarının en temel sınıflandırmasını oluşturur. Bir akvaryumda göl ya da ırmak ortamını oluşturmak için tatlı su (tuz oranı < 0,5 PPT), ırmak 

Alabalık (Trout), Oncorhynchus, Salmo ve Salvelinus cinslerine ait çok sayıda etçil tatlı su ışın yüzgeçli balık türü için kullanılan genel bir addır. Yaşamlarını yalnızca tatlı su göllerinde, nehirlerde ve sulak alanlarda geçirir ve daha küçük kaynak sularının sığ çakıl yataklarında yumurtlamak için yukarı doğru göç ederler. Gökkuşağı alabalığının kıyı alt türü olan çelikbaş ve kahverengi alabalığın denizde yaşayan alt türü olan deniz alabalığı gibi bazı anadrom alabalık türleri, yumurtlamak için tatlı su akarsularına dönmeden önce yetişkin yaşamlarının üç yılına kadarını denizde geçirebilirler. Alabalıklar yağlı balıklar olarak sınıflandırılır  ve insanlar için önemli besin balıkları olmuştur. Orta düzey yırtıcılar olarak alabalıklar, kabuklular, böcekler, solucanlar, yem balıkları ve kurbağa yavruları gibi daha küçük su hayvanlarını avlar ve kendileri de boz ayılar, su samurları, rakunlar, yırtıcı kuşlar (örneğin deniz kartalları, balık kartalları, balık baykuşları ), martılar, karabataklar ve balıkçıllar ve diğer büyük su yırtıcıları dahil olmak üzere birçok yaban hayatı için önemli temel av maddeleridir. Alabalıkların atılan kalıntıları ayrıca leş yiyiciler, detrivorlar ve kıyı florası için bir besin kaynağı sağlar ve alabalığı su ve kara ekosistemleri boyunca temel tür haline getirir.

Genellikle serin (50–60 °F veya 10–16 °C), berrak akarsularda, sulak alanlarda ve göllerde bulunan soğuk su balıklarıdır. Birkaç alabalık türü, 19. yüzyılda amatör balıkçılık meraklıları tarafından Avustralya ve Yeni Zelanda'ya getirilmiş ve etkili bir şekilde birkaç yüksek kesimdeki yerel balık türünü yerinden etmiş ve tehlikeye atmıştır.

Norveç Somonu hariç Salmo türleri ve Çelikbaş alabalık olarak adlandırılır.

Türkiye 185 bin tonluk üretimle Avrupa birincisi konumundadır. Su ürünlerinde ise dünya beşincisidir.

Alg veya yosun patlaması (İngilizce: Algal bloom), tatlı veya tuzlu su sistemlerinde alg (su yosunu) popülasyonunda hızlı bir artış veya birikmedir. Patlamalar kendini çoğu zaman etkiledikleri su kaynağındaki renk değişikliği ile belli eder. Alg terimi, makroskopik su yosunları, çok hücreli organizmalar veya siyanobakteriler gibi mikroskobik, tek hücreli organizmalar gibi pek çok suda yaşayan fotosentetik organizmayı kapsar. Buna rağmen alg patlaması terimi genel olarak makroskopik alglerin değil, mikroskopik, tek hücreli alglerin hızlı büyümesini belirtir.
Patlamalar gübrelerin suya karışması sonucu azot veya fosfor gibi besin maddelerinin su sistemine girerek aşırı alg büyümesine yol açması ile oluşur. Fazla miktarda besinin su kaynağına girerek yosun büyümesine ve oksijenin tükenmesine yol açmasına ötrofikasyon denir. Bu patlamalar güneş ışığının diğer canlılara ulaşmasını engelleme, sudaki oksijen seviyelerinin tükenmesine neden olma ve yosun türüne bağlı olarak, suya toksin bırakma gibi zararlı etkilere neden olabilir ve su kaynağında yer alan tüm ekosistemi etkiler. Bunun sonucunda balık ölümleri, şehirlerin su kaynaklarının kesilmesi veya balık çiftliklerinin kapatılması gibi sonuçlar doğabilir.

Ama (海人, kadınlar 海女; erkekler 海士;), uminchu (Okinawacada) veya kaito (Izu Yarımadası'nda) inci toplamalarıyla ünlenmiş Japon dalgıçlardır. Amaların büyük çoğunluğu kadındır.
Ama, "deniz kadını" anlamına gelmektedir.

Japon geleneği, ama uygulamasının 2.000 yıllık tarihi olabileceğini savunuyor. Geleneksel olarak ve hatta 1960'lı yıllarda, amalar sadece peştamal giyer. Modern zamanlarda bile, amalar, skuba donanımı veya hava tankları olmadan dalar.
Kadın inci dalgıçlarıyla ilgili kayıtlar, Japonya'daki Heian dönemi (MS 927) kadar eski bir tarihe aittir. Eski zamanlarda amaların deniz yemeklerini yakalamak için daldıkları biliniyordu. Bu yüzden imparatorlar ve tapınaklar için denizkulağı alma görevi ile onurlandırıldılar. Amalar geleneksel olarak köpek balıklarından koruduğuna inanıldığı için beyaz renkli giyinirler. Eski zamanlarda dalgıçlar sadece ince bir bez giyerlerdi, ancak 20. yüzyılda dalgıçlar, dalış sırasında daha esnek olabilmeleri için tamamen beyaz bir dalış üniforması giymeyi kabul ettiler. İnci dalışı, dalışın ilk yıllarında nadir olarak görülürdü. Bununla birlikte, Mikimoto Kokichi'nin 1893'te kültür incisini keşfetmesi ve üretmesi inci dalışına büyük bir talep yaratmıştır. Günümüzde inci dalışı, Mikimoto İnci adasında turistleri kendine çekiyor. Dalış yapan kadınlara olan talebin azalması ve yeni nesil kadınların ilgisizliği nedeniyle bu eski tekniğin yaygınlığı her geçen gün azalmaktadır. 1940'larda 6000 "ama"nın Japonya kıyılarında aktif olarak çalıştığı rapor edilmişti, ancak günümüzde nesil başı 60-70 dalgıç bu işi yapmaktadır.

Kadınlar, bir ama gibi dalmayı 12 veya 13 yaşlarında yaşlı bir "ama"dan öğrenirler. Mesleklerine erken yaşta başlamalarına rağmen, dalgıçların 70'lerinde hala çalıştıkları bilinmektedir. Ayrıca dalış eğitimleri ve disiplinleri nedeniyle daha uzun yaşadıkları söylenir. Japonya'da, kadınların yağlarının vücuttaki dağılımı ve nefeslerini tutma kabiliyetleri nedeniyle üstün dalgıçlar olduğu kabul edilir. Yukarıda açıklandığı gibi, ama'ların ıyafetleri, orijinal peştamalden beyaz saf giysiye ve nihayetinde modern dalış kıyafetine kadar değişmiştir. Amaların dünyası görev ve batıl inançlarıyla dikkat çeker. Eski zamanlara dayanan geleneksel kıyafetlerden birisi başörtüsüdür. Başörtüsü, “seiman” ve “douman” gibi sembollerle süslüdür ve dalıcıya şans getirme ve kötülüklerden koruma amacıyla giyilir. Amaların aynı zamanda, dalışlarını yaptıkları bölgeye yakın yerlere, tanrılara güvenli dönüşleri için teşekkür etmek üzere ziyaret edecekleri küçük tapınaklar yaptıkları bilinmektedir.
Amaların dalış sırasında donma sıcaklığına ve denizin derinliklerindeki kuvvetli basınca dayanması bekleniyordu. Bu uygulama sayesinde, birçok amanın dalış mevsimi boyunca kilo verdiğine dikkat çekilmiştir. Amaların, bir dalıştan sonra yeniden su yüzüne çıktıklarında uzun bir düdükle havayı serbest bırakacakları bir nefes tekniği uyguladıkları bilinir. Bu ıslık, amaları tanımlayıcı bir özellik haline gelmiştir, çünkü bu teknik kendilerine özgüdür.

Haenyeo

Amigdalin (Yunanca: ἀμυγδαλή, Grekçe: amygdálē, "acı badem"), C20H27NO11 kimyasal formüllü, ilk olarak Pierre-Jean Robiquet ve Antoine Boutron-Charlard tarafından 1830 yılında, acı badem olarak da bilinen Prunus Dulcis ağacının tohumlarından izole edilen bir glikozittir. Daha sonra 1830'da Justus von Liebig ve Friedrich Wöhler tarafından incelenmiştir. Kayısı (Prunus armeniaca) ve siyah kiraz (Prunus serotina) dahil, Prunus türünün diğer birçok ilgili türü de amigdalin içerir.
1950'li yılların başından beri, amigdalinin değiştirilmiş bir formu olan laetril, Vitamin B17 adı altında kanserin çaresi olarak lanse edilmiştir. Gerçekte ne amigdalin ne de laetril gibi türevleri hiçbir anlamda vitamin değildir. Yapılan çalışmalar bu tür bileşiklerin kanser tedavisinde klinik olarak etkisiz olduğu gibi, tehlikeli bir şekilde toksik bulmuştur. Ağız yoluyla alındığında potansiyel olarak öldürücüdür çünkü bazı enzimler (özellikle bağırsakta ve yenilebilir veya yenilemez çeşitli tohumların içinde var olan glukozidas) siyanür etkisi yaratır. Laetrilin kanseri tedavi ettiğine dair reklamlar, tıp literatüründe, şarlatanlığın klasik bir örneği ve tıp tarihinde "en kurnaz, en sofistike ve kesinlikle en kazançlı kanser şarlatanlığı promosyonu" olarak tanımlanmıştır.

Amigdalinin kimyasal yapısı, leatrilin kimyasal yapısından farklıdır. Leatril Amerika Birleşik Devletleri tarafından patentlenmiştir. Meksika bunu amigdalin adıyla acı bademden elde edilen doğal bir ürün olarak satmaktadır. Bazen B17 vitamini adıyla da satılmaktadır.

AaHIT olarak da bilinen Androctonus australis hector böcek toksini, voltaj kapılı sodyum kanallarını etkileyen bir akrep toksinidir. AaHIT1, AaHIT2, AaHIT4 ve AaHIT5 olmak üzere dört farklı böcek toksini saptanmıştır. Kabuklular ve memeliler için de toksik olan AaHIT4 dışındaki diğer toksinler öncelikle böcekleri etkiler.

Androctonus australis hector böcek toksininin Yunanca Androctonus ve Hector kelimelerinden ve Latince australis kelimesinden gelmektedir. Androctonus "insan öldüren" anlamına gelirken, Hector "tutmak veya sahip olmak" anlamına gelir ve australis "güney" anlamına gelir. Birlikte değerlendirildiğinde "güneyli insan öldürücü" anlamındadır.

AaHIT, Sahra akrebi olarak da bilinen Kuzey Afrika akrebi Androctonus australis hector'un zehirinde bulunabilir.

AaH böcek toksinlerinin dört farklı formu vardır: AaHIT1, AaHIT2, AaHIT4 ve AaHIT5.
AaHIT1 ve AaHIT2'nin amino asit dizisi yalnızca 17 ve 41. pozisyonlarda farklılık gösterir. AaHIT4 ve AaHIT5 arasındaki homoloji, AaHIT1 veya AaHIT2'nin birincil yapılarından daha fazladır.

Anisatin, Japon anasonu bitkisinin son derece zehirli, böcek öldürücü olarak aktif bir bileşenidir. Ölümcül doz farelerde 1 mg/kg'dır. Semptomlar, alındıktan yaklaşık 1-6 saat sonra, ishal, kusma ve mide ağrısı gibi mide-bağırsak rahatsızlıkları ile başlayarak ardından sinir sistemi uyarılması, nöbetler, bilinç kaybı ve nihai ölüm nedeni olan solunum felci ile karakterizedir.

GABA sistemi; alkoller, ağır metaller ve böcek öldürücüler dahil olmak üzere çeşitli kimyasalların önemli bir etki alanıdır. Kurbağa omurilikleri ve sıçan beyinleri üzerinde yapılan bir araştırma anisatinin güçlü, rekabetçi olmayan bir GABA antagonisti olduğunu gösterdi. Anisatin'in GABA kaynaklı sinyalleri baskıladığı gösterildi ancak anisatin GABA olmadan eklendiğinde sinyalde herhangi bir değişiklik olmadığı görüldü. Anisatin'in ayrıca pikrotoksin ile aynı bağlanma bölgesini paylaştığı ve yüksek konsantrasyonlarda pikrotoksinin varlığında GABA kaynaklı sinyallerin ek baskılanmasına neden olmadığı saptandı.
Anisatin zehirlenmesinin epilepsi, halüsinasyonlar, mide bulantısı ve kasılmalara neden olduğu gösterilmiştir. Diazepam, GABA sistemi üzerinde bir anti-konvülsif olarak çalışılmış ve anizatinin neden olduğu konvülsiyonlar için etkili bir tedavi olduğu gösterilmiştir.

(-)-anisatin'in tam sentezi 1990'da rapor edilmiştir.

 Wikimedia Commons'ta Anisatin ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Aslan balığı (Pterois), Hint Okyanusu ve Büyük Okyanus'un batı kısımlarında, Kızıldenizde, mercan kayalıklarda yaşayan zehirli deniz balıklarından oluşan bir cinstir. Aslan balığı, kırmızı veya siyah çizgilerle belirgin uyarıcı renkleri ve zehirli dikenlerle biten gösterişli sırt yüzgeçleri ile karakterize edilir. İnsanlar için tehlike teşkil ederler. Kıyıya yakın yerler ile 50 metre derinlik arasındaki kısımlarda yaşarlar. Pterois akvaryumda beslenen popüler bir cinstir. P. volitans ve P. miles kuzey Atlantik, Karayip Denizi ve Akdenizde son zamanlarda dikkate alınması gereken istilacı türlerdendir.

Pterois, 1817 yılında Alman doğa bilimci, botanikçi, biyolog ve ornitolog Lorenz Oken tarafından bir cins olarak tanımlanmıştır. 1856 yılında Fransız doğa bilimci Eugéne Anselme Sébastien Léon Desmarest Scorpaena volitans tanımlanmıştır, sonrasında Bloch tarafından 1878 yılında isimlendirilmiştir ve Linnaeus'un 1758'de tanımladığı Gasterosteus volitans ile aynı olan bu türü, cinsin tip türü olarak belirlemiştir. Bu cins, Scropaenidae ailesi içinde Scropaeninae alt familyasında Pteroini oymağına sınıflandırılmıştır. Pterois cinsinin adı, Georges Cuvier'in 1816'da koyduğu Fransızca "Les Pterois" isminden türetilmiştir ve "yüzgeçler" anlamına gelir; bu isim, yüksek sırt yüzgeçleri ile uzun göğüs yüzgeçlerine bir göndermedir.

Uluslararası Okyanus ve Atmosfer Dairesi'ne göre, "Aslan balıkları, baş ve vücutlarında belirgin kahverengi veya bordo ve beyaz çizgilere veya çizgilere sahiptir. Gözlerinin üzerinde ve ağızlarının altında etli dokunaçlar; yelpaze şeklinde göğüs yüzgeçleri; uzun, ayrık dorsal dikenler; 13 dorsal diken; 10-11 yumuşak dorsal kanat kılçığı; 3 anal diken; ve 6-7 yumuşak anal kanat kılçığına sahiptir. Yetişkin bir aslan balığı 45 cm uzunluğa kadar büyüyebilir.
Genç aslan balıklarının türler arasında fenotipe göre değişiklik gösteren, göz yuvalarının üzerinde bulunan benzersiz bir dokunaçları vardır. Bu dokunacın evrimsel olarak yeni avları sürekli cezbetmeye hizmet ettiği düşünülmektedir; ayrıca çalışmalar bunun cinsel seçilimde de rol oynadığını öne sürmektedir.

Aslan balığı'nın doğal yaşam alanı Hint okyanusu ve Kuzey Pasifik Okyanusu'dur. Sığ mercan resiflerinin açık denize bakan kenarlarında, lagünlerde, kayalık alanlarda ve mezofotik resiflerde bulunabilirler ve farklı tuzluluk, sıcaklık ve derinlik seviyelerinde yaşayabilirler, bu özellikleri sayesinde Karayip denizi ve Akdeniz gibi farklı denizlerde yaşayabilir. Ayrıca bulanık kıyı bölgelerinde ve limanlarda sıkça bulunurlar, genellike düşmanca bir tavır sergileyerek diğer resif balıklarına karşı bögleci tavır sergilerler.
Türkiye sularına 2014 yılı civarında girdiği düşünülüyor. Türkiye sularına Süveyş Kanalı vasıtası ile giriş yapmıştır. Dolayısıyla lesepsiyon türdür.

Yüzgeç pektoral (Göğüs) dikenleri zehirli bir türdür, doğal düşmanı pek yoktur ve küçük balıkları ustalıkla avlarlar bu sebeple ekosisteme fazlasıyla zararları vardır. Dolayısıyla ekonomik değeri olan balıkları da avlamasından ötürü ekonomiyi de etkiler. Türkiye ve diğer Akdeniz ülkelerinde İstilacı tür olarak tanımlanır ve avcılığı teşvik edilir. Bazı ülkelerde balığın ekonomiye kazandırılması(örneğin aslan balıklı yenebilir yemeklerin hazırlanması) için çalışmalar yapılmaktadır. Küresel ısınmayla deniz suyu sıcaklığının artmasına bağlı olarak Akdeniz ve Ege'nin Aslan balığının yaşamasına uygun yerler haline gelmesiyle balığın ilerleyen zamanlarda Kuzey Ege'ye, hatta Marmara'ya, oradan da Karadeniz'e geçme riski vardır.

Aşırı ağrı, kusma, baş dönmesi, etkilenen bölgede kızarık, nefes darlığı, terleme gibi patolojilere neden olduğu saptanmıştır. Alerjisi olanlarda ölüme bile yol açabilir.

Bu cinste şu an 11 tanımlanmış tür vardır:

Pterois andover G. R. Allen & Erdmann, 2008
Antenli aslan balığı Bloch, 1787 (Pterois antennata)
Pterois brevipectoralis Mandritsa, 2002
Pterois lunulata Temminck & Schlegel, 1843
Pterois miles J. W. Bennett, 1828 (Şeytan aslan balığı)
Pterois mombasae J. L. B. Smith, 1957 (Mombasa aslan balığı)
Pterois paucispinula Matsunuma & Motomura, 2014 
Pterois radiata G. Cuvier, 1829 (Radiata aslan balığı)
Pterois russelii E. T. Bennett, 1831
Pterois sphex D. S. Jordan & Evermann, 1903
Pterois volitans Linnaeus, 1758 (Volitan aslan balığı)

Balık eti, deniz, nehir, göl ve diğer tatlı sularda yakalanan soğuk kanlı solungaçları ile solunum yapan hayvanların besin olarak kullanılan etleridir. Midye, yengeç, karides, ıstakoz gibi etleri yenen birçok kabuklu deniz ürünleri mevcuttur ancak bunlar balık eti sayılmaz. Bunlar balık etiyle birlikte deniz ürünleri olarak sınıflandırılır. Birçok balık türü insanlar tarafından yakalanır ve dünyanın hemen her yerinde gıda olarak tüketilir. Balık ürünleri, insanlık tarihi boyunca önemli bir protein ve diğer besin kaynağı olmuştur.
Balık eti, tavuk eti ve hindi eti gibi kümes hayvanlarının etleriyle birlikte beyaz et olarak tanınır. Balık etinde doymuş yağ veya kolesterol oranı çok düşük olduğu gibi balık yağı, protein ve Omega-3 yağ asidi oranı çok yüksektir. Balıkçılık endüstrisi'nde deniz ürünleri yetiştiriciliği, balık işleme, balık konserveleme işlemleri büyük öneme sahiptir. Balık etinin tek kötü tarafı kirlenen denizlerde yakalanan balıklarda sağlığa zararlı bazı maddelerin bulunabilmesidir. Çok miktarda tüketildiği zaman bazı balıklarda bulunan cıva oranı sağlığa zararlı boyutlara ulaşabilmektedir.

Balıkçılık denizlerde, göllerde ve akarsularda balıkların çeşitli yöntemlerle avlanmasıdır. Gölet, havuz ya da denizlerde balık ve öbür deniz hayvanlarının üretilmesi de balıkçılığın bir parçasıdır. İnsanların en eski çağlardan bu yana balık avladıkları bilinmektedir. Günümüzden 5 bin yıl öncesinden kalma, kemikten yapılmış ve bugün kullanılan örneklerine benzeyen iğneler bulunmuştur.

Balık eti kızartma, ızgara, buğulama, fırında veya yahni olarak yenebilir. Bazen balık eti bol olduğu mevsimlerde çiroz halinde kurutularak saklanır ve sonradan yenir. Sardalya ve ton balığı gibi bazı balıklar konserve yapılarak satılırlar.
Balık eti pirinç veya ekmek içiyle doldurularak dolma halinde de hazırlanabilir. Uskumru dolması Türk mutfağının ilginç yemeklerinden biridir. Balık etini pirinçle sararak yapılan suşi de Japon mutfağının en tanınmış yemeklerindendir. Hazar denizinde yaşayan Mersin balığının yumurtasından yapılan havyar çok sevilen ama çok pahalı bir balık ürünüdür.
Balık eti genelde bütün büyük dünya dinleri tarafından helal kabul edilir ve tüketilebilir. Vejetaryanların çoğu diğer etler gibi balık etinden de sakınırlar. Katoliklik ve Ortodoksluk'ta Paskalya civarındaki Büyük Perhiz döneminde et yemek haramdır ama balık etinin tüketilmesi serbesttir.
Tuzlanmış balık, kurutulmuş balık, kürlenmiş balık, tütsülenmiş balık, fermente balık, haşlanmış balık da en yaygın kullanılan balık gıdalarındandır.

Bu, bilimsel adlarına göre alfabetik olarak sıralanmış balık familyalarının bir listesidir.

Ab-Am - An-Ap - Ar-Au

Abyssocottidae
Acanthuridae
Acestrorhynchidae
Achiridae
Achiropsettidae
Acipenseridae
Acropomatidae
Adrianichthyidae
Agonidae
Akysidae
Albulidae
Alepisauridae
Alepocephalidae
Alestiidae
Alopiidae
Amarsipidae
Ambassidae
Amblycipitidae
Amblyopsidae
Amiidae
Ammodytidae
Amphiliidae

Anabantidae
Anablepidae
Anacanthobatidae
Anarhichadidae
Anguillidae
Anomalopidae
Anoplogastridae
Anoplopomatidae
Anostomidae
Anotopterus
Antennariidae
Aphaniidae
Aphredoderidae
Aphyonidae
Apistidae
Aploactinidae
Aplocheilidae
Aplodactylidae
Apogonidae
Apteronotidae

Aracanidae
Arapaimidae
Argentinidae
Ariidae
Ariommatidae
Arripidae
Artedidraconidae
Aspredinidae
Astroblepidae
Ateleopodidae
Atherinidae
Atherinopsidae
Auchenipteridae
Aulopidae
Aulorhynchidae
Aulostomidae

Bagridae
Balistidae
Balitoridae
Banjosidae
Barbourisiidae
Bathyclupeidae
Bathydraconidae
Bathylagidae
Bathylutichthyidae
Bathymasteridae
Batrachoididae
Bedotiidae
Belonidae
Bembridae
Berycidae
Blenniidae
Bothidae
Bovichtidae
Brachaeluridae
Brachionichthyidae
Bramidae
Bregmacerotidae
Bythitidae

Ca - Ce - Ch - Ci-Cu - Cy

Caesionidae
Callanthiidae
Callichthyidae
Callionymidae
Callorhinchidae
Caproidae
Caracanthidae
Carangidae
Carapidae
Carcharhinidae
Caristiidae
Catostomidae
Caulophrynidae

Centracanthidae
Centrarchidae
Centriscidae
Centrogenyidae
Centrolophidae
Centrophoridae
Centrophrynidae
Centropomidae
Cepolidae
Ceratiidae
Ceratodontidae
Cetomimidae
Cetopsidae
Cetorhinidae

Chacidae
Chaenopsidae
Chaetodontidae
Champsodontidae
Chanidae
Channichthyidae
Channidae
Characidae
Chaudhuriidae
Chaunacidae
Cheilodactylidae
Chiasmodontidae
Chilodidae
Chimaeridae
Chirocentridae
Chironemidae
Chlamydoselachidae
Chlopsidae
Chlorophthalmidae

Cichlidae
Cirrhitidae
Citharidae
Citharinidae
Clariidae
Clinidae
Clupeidae
Cobitidae
Coiidae
Colocongridae
Comephoridae
Congiopodidae
Congridae
Coryphaenidae
Cottidae
Cottocomephoridae
Cranoglanididae
Creediidae
Crenuchidae
Cryptacanthodidae
Ctenoluciidae
Curimatidae

Cyclopteridae
Cyematidae
Cynodontidae
Cynoglossidae
Cyprinidae
Cyprinodontidae

Dactylopteridae
Dactyloscopidae
Dalatiidae
Dasyatidae
Dentatherininae
Denticipitidae
Derichthyidae
Diceratiidae
Dichistiidae
Dinolestidae
Dinopercidae
Diodontidae
Diplomystidae
Diretmidae
Doradidae
Draconettidae
Drepaneidae
Dussumieriidae

Echeneidae
Echinorhinidae
Elassomatidae
Electrophoridae
Eleginopidae
Eleotridae
Elopidae
Embiotocidae
Emmelichthyidae
Engraulidae
Enoplosidae
Ephippidae
Epigonidae
Erethistidae
Ereuniidae
Erythrinidae
Esocidae
Euclichthyidae
Eurypharyngidae
Evermannellidae
Exocoetidae

Fistulariidae
Fundulidae

Gadidae
Galaxiidae
Gasteropelecidae
Gasterosteidae
Gastromyzontidae
Gempylidae
Geotriidae
Gerreidae
Gibberichthyidae
Gigantactinidae
Giganturidae
Ginglymostomatidae
Glaucosomatidae
Gnathanacanthidae
Gobiesocidae
Gobiidae
Gonorynchidae
Gonostomatidae
Goodeidae
Grammatidae
Grammicolepididae
Gymnarchidae
Gymnotidae
Gymnuridae
Gyrinocheilidae

Haemulidae
Halosauridae
Harpagiferidae
Helogeneidae
Helostomatidae
Hemigaleidae
Hemiodontidae
Hemiramphidae
Hemiscylliidae
Hemitripteridae
Hepsetidae
Heptapteridae
Heterenchelyidae
Heterodontidae
Heteropneustidae
Hexagrammidae
Hexanchidae
Hexatrygonidae
Himantolophidae
Hiodontidae
Hispidoberycidae
Holocentridae
Hoplichthyidae
Hypopomidae
Hypoptychidae

Icosteidae
Ictaluridae
Indostomidae
Inermiidae
Ipnopidae
Istiophoridae

Kneriidae
Kraemeriidae
Kuhliidae
Kurtidae
Kyphosidae

La-Li - Lo-Lu

Labridae
Labrisomidae
Lactariidae
Lamnidae
Lampridae
Latimeriidae
Latridae
Lebiasinidae
Leiognathidae
Lepidogalaxiidae
Lepidosirenidae
Lepisosteidae
Leptobramidae
Leptochariidae
Leptochilichthyidae
Leptoscopidae
Lethrinidae
Linophrynidae
Liparidae

Lobotidae
Lophichthyidae
Lophiidae
Lophotidae
Loricariidae
Lotidae
Luciocephalidae
Lutjanidae
Luvaridae

Ma-Mi - Mo-My

Macrouridae
Malacanthidae
Malapteruridae
Mastacembelidae
Megachasmidae
Megalomycteridae
Megalopidae
Melamphaidae
Melanocetidae
Melanonidae
Melanotaeniidae
Menidae
Merlucciidae
Microdesmidae
Microstomatidae
Mirapinnidae
Mitsukurinidae

Mochokidae
Molidae
Monacanthidae
Monocentridae
Monodactylidae
Monognathidae
Moridae
Moringuidae
Mormyridae
Moronidae
Mugilidae
Mullidae
Muraenesocidae
Muraenidae
Muraenolepididae
Myctophidae
Myliobatidae
Myrocongridae
Myxinidae

Nandidae
Narcinidae
Nematistiidae
Nematogenyidae
Nemichthyidae
Nemipteridae
Neoceratiidae
Neoceratodontidae
Neoscopelidae
Neosebastidae
Nettastomatidae
Nomeidae
Normanichthyidae
Notacanthidae
Notocheiridae
Notograptidae
Notopteridae
Notosudidae
Nototheniidae

Odacidae
Odontaspididae
Odontobutidae
Ogcocephalidae
Olyridae
Omosudidae
Oneirodidae
Ophichthidae
Ophidiidae
Opisthoproctidae
Opistognathidae
Oplegnathidae
Orectolobidae
Oreosomatidae
Osmeridae
Osphronemidae
Osteoglossidae
Ostraciidae
Ostracoberycidae
Oxynotidae

Pa-Pe - Ph-Pl - Po-Pr - Ps-Pt

Pangasiidae
Pantodontidae
Parabembras
Parabembridae
Parabrotulidae
Parakysidae moved to Akysidae
Paralepididae
Paralichthyidae
Parascorpididae
Parascorpis
Parascylliidae
Paraulopidae
Parazenidae
Parodontidae
Pataecidae
Pegasidae
Pempheridae
Pentacerotidae
Percichthyidae
Percidae
Perciliidae
Percilia
Percophidae
Percopsidae
Peristediidae
Petromyzontidae

Phallostethidae
Pholidae
Pholidichthyidae
Phosichthyidae
Phractolaemidae
Phycidae
Pimelodidae
Pinguipedidae
Platycephalidae
Platytroctidae
Plecoglossidae
Plectrogenidae
Plectrogenium
Plesiobatidae
Plesiopidae
Pleuronectidae
Plotosidae

Poeciliidae
Polycentridae
Polymixiidae
Polynemidae
Polyodontidae
Polyprionidae
Polypteridae
Pomacanthidae
Pomacentridae
Pomatomidae
Potamotrygonidae
Priacanthidae
Pristidae
Pristiophoridae
Prochilodontidae
Profundulidae
Proscylliidae
Protopteridae

Psettodidae
Pseudaphritidae
Pseudocarchariidae
Pseudochromidae
Pseudomugilidae
Pseudopimelodidae
Pseudotriakidae
Pseudotrichonotidae
Psilorhynchidae
Psychrolutidae
Ptereleotrinae
Ptilichthyidae

Rachycentridae
Radiicephalidae
Rajidae
Regalecidae
Retropinnidae
Rhamphichthyidae
Rhamphocottidae
Rhincodontidae
Rhinobatidae
Rhinochimaeridae
Rhyacichthyidae
Rivulidae
Rondeletiidae

Sa-Sc - Se-St - Su-Sy

Saccopharyngidae
Salangidae
Salmonidae
Samaridae
Scaridae
Scatophagidae
Schilbeidae
Schindleriidae
Sciaenidae
Scoloplacidae
Scomberesocidae
Scombridae
Scombrolabracidae
Scombropidae
Scopelarchidae
Scophthalmidae
Scorpaenidae
Scyliorhinidae
Scytalinidae

Sebastidae
Serranidae
Serrasalmidae
Serrivomeridae
Setarchidae
Siganidae
Sillaginidae
Siluridae
Sisoridae
Soleidae
Solenostomidae
Sparidae
Sphyraenidae
Sphyrnidae
Squalidae
Squatinidae
Stegostomatidae
Stephanoberycidae
Sternoptychidae
Sternopygidae
Stichaeidae
Stomiidae
Stromateidae
Stylephoridae

Sundasalangidae
Symphysanodontidae
Synanceiidae
Synaphobranchidae
Synbranchidae
Syngnathidae
Synodontidae

Telmatherinidae
Terapontidae
Tetrabrachiidae
Tetragonuridae
Tetraodontidae
Tetrarogidae
Thaumatichthyidae
Torpedinidae
Toxotidae
Trachichthyidae
Trachinidae
Trachipteridae
Triacanthidae
Triacanthodidae
Triakidae
Trichiuridae
Trichodontidae
Trichomycteridae
Trichonotidae
Triglidae
Triodontidae
Tripterygiidae

Umbridae
Uranoscopidae
Urolophidae

Valenciidae
Veliferidae

Xenisthmidae
Xiphiidae

Zanclidae
Zaniolepididae
Zaproridae
Zeidae
Zenionidae
Zeniontidae
Zoarcidae

Bilimsel adları ile akvaryum balıkları listesi
Acı su akvaryum balık türleri listesi
Tatlı su akvaryumu balık türleri listesi
Kıkırdaklı balıklar listesi
Afrika'nın çiklit balıkları listesi
Güney Amerika'nın çiklit balıkları listesi
Ticari açıdan önemli balık türleri listesi
Corydoras türleri listesi
Kritik derecede tehlike altında olan balıklar listesi
Veri eksikliği olan balıklar listesi
Tehlike altındaki balıklar listesi
Son zamanlarda nesli tükenen balıklar listesi
Batı İç Denizi'ndeki balık türleri
Tatlı su av balıkları listesi
Deniz av balıkları listesi
Japon balığı çeşitleri listesi
Houtman Abrolhos balıkları listesi
Kore tatlı su balıkları listesi
En büyük balıklar listesi
En az endişe verici balıklar listesi
En az endişe verici perciform balıklar listesi
Balıkların genel adları listesi
En uzun balıklar listesi
Maharashtra'nın tatlı su balıkları listesi
Deniz akvaryumu balık türleri listesi
Hayvanların adını taşıyan balıklar listesi
Tehdit altındaki balıklar listesi
Tehdit altındaki vatozlar listesi
Tehdit altındaki köpekbalıkları listesi
En küçük balıklar listesi
Yavrularını koruyan balık türlerin listesi
Tehdit altındaki balıklar listesi
Tarih öncesi balık listeleri
Gobiidae cinsleri listesi
Acanthodian cinsleri listesi
Avusturya balıkları listesi
Karadeniz balıkları listesi
Danimarka balıkları listesi
Estonya balıkları listesi
Almanya balıkları listesi
Büyük Britanya balıkları listesi
Yunanistan tatlı su balıkları listesi
İrlanda balıkları listesi
Man Adası balıkları listesi
Lihtenştayn balıkları listesi
Neretva havzasının balık türleri
Kuzey Denizi balıkları listesi
Trent Nehri balıkları listesi
Rusya tatlı su balıkları listesi
İsveç balıkları listesi
Ukrayna balıkları listesi
Amerika Birleşik Devletleri balıkları listesi
Türkiye'deki balıklar listesi
Türkiye'deki kıkırdaklı balıklar listesi
Türkiye'deki kemikli balıklar listesi
Avustralya'ya getirilen balıklar listesi
Avusturya balıkları listesi
Brezilya balıkları listesi
Bangladeş balıkları listesi
Kanada balıkları listesi
Danimarka balıkları listesi
Estonya balıkları listesi
Etiyopya balıkları listesi
Almanya balıkları listesi
Yunanistan tatlı su balıkları listesi
İzlanda tatlı su balıkları listesi
Hindistan balıkları listesi
Endonezya endemik tatlı su balıkları listesi
İrlanda balıkları listesi
Lihtenştayn balıkları listesi
Mauritius deniz balıkları listesi
Nepal balıkları listesi
Pakistan balıkları listesi
Papua Yeni Gine endemik balıkları listesi
Rusya tatlı su balıkları listesi
Güney Afrika deniz kemikli balıkları listesi
Güney Afrika deniz balıkları listesi
Güney Afrika deniz Perciform balıkları listesi
Güney Afrika deniz dikenli yüzgeçli balıkları listesi
Sri Lanka kıkırdaklı balık

Balık kepçesi ya da akvaryum kepçesi, akvaryum, havuz ya da balık çiftliği gibi istihsal yerlerinde balıkları zarar vermeden canlı tutmak ya da sombalığı, turna balığı gibi balıkları avlayabilmek için kullanılan ağlı kepçe biçimli alet.

Küçük çaplı geleneksel balıkçılık yapanların ya da avcı ve toplayıcı halkların eskiden beri kullanımındadır. Lagün gibi sığ sularda en kolay balık avlama aracıdır. Genelde tek kişilik ve tek kolluk olsa da birkaç balıkçı tarafından kullanılan büyük tipleri de bulunur.
Amerika'da Kaliforniya'da Karuk Kızılderilileri Klamath Nehrinde kepçeyle balık avlardı.
İngiltere'de River Parrett ile River Severn mehirlerinde yasal olarak yılan balığı avlama işi binlerce yıldır kepçeyle yapılmaktadır.

Daldırma ağ (İngilizce dip net ya da dipnet), uzun saplı balık kepçesidir. Daha çok Amerika Birleşik Devletlerine bağlı Alaska eyaletinde Ahtnaların topraklarındaki Chitina ile Denağinaların toprağındaki Kenai ve Kasilof nehirlerinde genelde iki üç hafta süren yumurtlama göçünde Oncorhynchus nerka türünden Pasifik sombalığını avlamak için kullanılır. Alaska Balıkçılık ve Avcılık Departmanı yasal olarak satma ya da takas etme amacı olmayan kişisel kullanım (kendisi ya da ailesi veya arkadaşları tarafından tüketilmek) için çapı ya da genişliği 5 fitten büyük olmayan ve İngilizcede dip net (ya da dipnet «daldırma ağ») denilen uzun saplı balık kepçelerinin kullanımını serbest bırakmıştır.

Kuş kepçesi: Fratercula arctica avlamada kullanılır
Atrap ya da böcek kepçesi (butterfly net, sweep net)

Konserve balıklar bir balık işleme ürünüdür. İşlenmiş, kapağı mühürlenmiş konserve kutusu ve teneke kutu gibi hava geçirmez bir kapta ısıya maruz kalmış balık etidir.
Konserve bir gıda koruma ürünüdür ve bir ila beş yıl arasında değişen raf ömrü bulunuyor.
Balıklar mikropların gelişebildiği seviyelerde düşük asit oranına sahiptir. Kamu güvenliği açısından düşük asitli (pH 4,6'dan büyük) gıdalar yüksek sıcaklıkta (116-130 °C) sterilizasyona ihtiyaç duyarlar. Kaynama noktasının üstündeki sıcaklıklara ulaşmak için basınçlı pişirme gerekir. Sterilizasyondan sonra içerik mikroorganizmaların içeri girmesini ve çoğalmasını önleyebilir. Sterilizasyon dışında koruyucu olarak başka hiçbir yöntem güvenilir değildir. Örneğin Clostridium botulinum (botulizme neden olur) mikroorganizması sadece kaynama noktasının üzerindeki sıcaklıklarda yok edilebilir.
Balıkların bozulmasını önlemek ve raf ömrünü uzatmak için koruma teknikleri gerekir. Bozulma bakterilerinin aktivitesini ve balık kalitesi kaybına neden olan metabolik değişiklikleri engellemek için tasarlanmıştır. Bozulma bakterileri bozulmuş balıklarla ilişkili hoş olmayan kokuları ve tatları üreten özel bakterilerdir.

Somon balığı konserve fabrikası ticari olarak somon konservesi yapan bir fabrikadır. Genelde balık konservesi uygulamasına öncülük eden bir balık işleme endüstrisidir. On dokuzuncu yüzyılda Kuzey Amerika'nın Pasifik kıyısında kuruldu ve daha sonra dünyanın somon balığına kolay erişimi olan diğer bölgelerine yayıldı.
Konserve öncesinde balıkları korumak için balıklar tuzlandı. Cobb, 19. yüzyılın başında Rusların St Petersburg'da yakalanan tuzlanmış somon pazarladığını söylüyordu. Kısa süre sonra Northwest Fur Company Kolumbiya Nehri'nden tuzlu somon pazarlamaya başladı. Daha sonra Hudson's Bay Company ile birleşti ve somon Avustralya, Çin, Havai, Japonya ve Doğu Amerika'da pazarlandı. Daha sonra bazı somon salterleri somon avcılığına çevrildi.
Kuzey Amerika'daki ilk endüstriyel ölçekli somon konservesi 1864 yılında Andrew S. Hapgood ile birlikte dört Hume kardeşi tarafından Sacramento Nehri'ndeki bir mavnada kurulmuştur. 1866'da Hume kardeşleri işi Kolumbiya Nehri'nin 50 mil içerisindeki bir alana taşıdılar. Kuzey Amerika somon konservelerinin tarihi Kolumbiya nehri üzerindeki tarihleriyle örneklenmiştir. Birkaç yıl içinde Hume kardeşlerin her birinin kendi konserve fabrikası vardı. 1872'de Robert Hume bir dizi konserve imalathanesi işletiyordu. Tesis konserve işlerini yapmak için düşük ücretlerle çalışmaya istekli Çinliler getirdi ve yerel Amerikan yerlilerinin balık tutmasını sağladı. 1883 yılına kadar somon konserveciliği Kolumbiya Nehri'ndeki en büyük endüstri haline geldi ve 1,700 gillnet teknesi ile başta Chinook olmak üzere toplam 39 konserve fabrikasına yılda 15,000 ton somon veriyordu.

Sardalya (veya pilchards) birçok farklı şekilde konserve edilir. Konserve fabrikasında, balıklar yıkanır, kafaları çıkarılır. Daha sonra balıklar, kızartılarak veya buharda pişirilerek pişirilir, daha sonra kurutulur. Bunlar daha sonra zeytin, ayçiçeği veya soya fasulyesi yağı, su veya bir domates, biber veya hardal sosunda paketlenir.
Süpermarketlerdeki konserve sardalyalar aslında sprattus (örneğin "çaça" balığı) veya yuvarlak ringa balığı olabilir. Balık boyutları türlere göre değişmektedir. Kaliteli sardalye, ambalajdan önce kafa ve solungaçları çıkarmalıdır. Değilse, sindirilmemiş veya kısmen sindirilmiş yiyecek veya dışkıdan arındırılmalıdır.
Sardalya tipik olarak, kolay açılmak üzere çektiği küçük bir teneke kutuya sıkıca paketlenir, bir çekme tırnağı (bir içeceğin nasıl açıldığına benzer şekilde) ya da kutunun altına tutturulmuş bir anahtarla açılır. Bu nedenle, kolay taşınabilir, bozulmayan, kendi kendine yeten bir yiyecek olma erdemine sahiptir.

Ton balığı yemeklik bitkisel yağlarda, salamurada, suda veya çeşitli soslarda konserve edilir. Amerika Birleşik Devletleri'nde konserve ton balığı bazen ton balığı olarak adlandırılır ve sadece uzunkanat orkinos (albacore) olarak satılabilir. 1980'lerin başında, Avustralya'da konserve ton balığı büyük olasılıkla "thunnus maccoyii"; 2003'ten itibaren genellikle sarifin, yazılı orkinos veya tongol orkinos gibi pazarlandı.
Tunalar genellikle konserve için işlendikleri yerden uzak dururlar, bu nedenle düşük ara koruma bozulmasına yol açabilir. Ton balığı tipik olarak elle tutulur ve daha sonra 45 dakika ile üç saat arasında öngörülen süreler için önceden pişirilir. Balıklar daha sonra temizlenir ve filetolanır, konserve edilir ve mühürlenir, koyu lateral kan eti genellikle evcil hayvan maması (kedi veya köpek) için ayrı ayrı konserve edilir. Mühürlenmiş kutunun kendisi daha sonra 2-4 saat ısıtılır ("tekrar pişirme" olarak adlandırılır).
Uluslararası standart maksimum histamin seviyesini kilogram başına 200 miligram olarak belirler. 53 çeşit tatlandırılmamış konserve ton balığı ile yapılan Avustralyalı bir araştırmada, bazılarının "kapalı" lezzetleri olmasına rağmen, güvenli histamin seviyesini geçemedi. Konserve ton balıklarında bulunan omega-3 yağ asitleri seviyesi oldukça değişken olabilir, çünkü bazı yaygın üretim yöntemleri omega-3 yağlarını yok eder.
Bir zamanlar Avustralya standartlarında, ton balığı kutularının en az% 51 oranında ton balığı eti içermesini gerektiriyordu, ancak bu düzenlemeler 2003 yılında iptal edildi. Kalan ağırlık genellikle yağ veya sudur. Amerika Birleşik Devletleri'nde, Gıda ve İlaç İdaresi (FDA) bir kutudaki ton balığı miktarını düzenler. 2008 yılında, bazı ton balığı kutuları, "daha yüksek ton balığı maliyeti" nedeniyle 6 onstan (170 g) 5 onsa (140 g) düştü. Amerika Birleşik Devletleri'nde konserve ton balıklarının% 52'si sandviçlerde,% 22'si salatalarda,% 15'i güveçlerde ve kurutulmuş, paketlenmiş öğün karışımlarında kullanılmaktadır.

Pul, balıkların bazı diğer canlıların derisini kaplayan kemik veya mine benzeri yapıdaki küçük plaka. Dış etkenlerden ve diğer canlılardan korunmaya yardımcı olur.

Yuvarlak şekilli, yumuşak yapılı, genellikle birbiri üzerine binmiş şekilde dizilen, esnek pullardır. Balığın büyümesine paralel olarak, sikloid pullarda da büyüme görülür. Her seneye ait olan halkaların sayılması yöntemiyle, balıklarda yaş tayini yapılabilir.

Yuvarlak şeklini kaybetmiş ve uç kısmında dişli bir yapı kazanmış olan, modifiye sikloid pullardır. Dişli uç kısım, yüzme esnasında hidrodinamik sürüklenmeyi azaltmaya yardımcıdır.

Sert yapılı ve birbiri üzerine binmeden dizilme gösteren, kemiksi yapılı pullardır. Dış yüzeyleri mine tabakasıyla örtülüdür.

Dokunulduğu zaman sert bir his veren bu tip pullar, aslında yüzme esnasında hidrodinamik sürüklenmeyi oldukça azaltır. Arkaya doğru yönelimde dizilmişlerdir. Mine yapıdaki bu pullar, diğer omurgalıların dişlerine homolog kabul edilmektedir.

Balık sosu, balık veya krilden elde edilen, tuzla kaplanmış ve iki yıl boyunca fermente edilerek yapılan sıvı bir sostur. Güneydoğu ve Doğu Asya mutfaklarında temel bir çeşni olarak kullanılır. Yüksek oranda glutamat içerdiğinden ötürü eklendiği yemeğe umami tadını verir. Balık ezmesi ile de sunulur.
Tarihi açıdan Antik Yunanistan ve Roma İmparatorluğu'nda da garum adlı bir balık sosu kullanılmıştır. Britanya menşeli Worcestershire sosu, Avrupa mutfağında kullanılan balık sosu ile yakından ilişkili bir sostur.

Ançuez
Colatura di alici
Budu
Cincalok
Garum
Jeotgal
Mehyava
Patis
Pla ra
Shottsuru
Kamaboko

Phu Quoc fish sauce guide25 Ağustos 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. from PhuQuocIslandGuide.com
Making Vietnamese prepared fish sauce dipping sauce (nước chấm)15 Aralık 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. from HungryHuy.com

Balık yetiştiriciliği, binlerce yıldan beri bilinen, bir tarım koludur. Dünyada en çok sazan ve alabalık yetiştiriciliği yapılmaktadır. Türkiye'de son 10 yılda Balık yetiştiriciliği 2 kat artmıştır.

Dünyada balık yetiştiriciliğinin ilk defa M.Ö. 2000 yılında Çin'de başladığı düşünülmektedir. Türkiye'de ise ilk balık yetiştirme tesisi 1960'lı yılların sonunda Bilecik (Bozöyük)'te kurulan alabalık işletmesi, Papila Alabalık Üretim Tesisi'dir. 2020 yılında dünyada iç ve dış sularda toplam 54 milyon 279 bin ton balık üretimi yapılmıştır.

Dünya genelinde yapılan balık yetiştiriciliği üretimini büyük kısmı iç sularda gerçekleştirilmektedir. Dünyanın en çok balık yetiştiren ve ihraç eden ülkesi yıllık 14,1 milyar USD ihracat hacmi ile Çin Halk Cumhuriyeti'dir. Dünyadaki en önemli balık yetiştiricisi ülkelerden biri olarak gösterilen Çin; toplam su ürünleri üretimin % 36'lık kısmını ve kültür balıkçılığı üretiminin % 71'lik kısmını tek başına sağlamaktadır. 2017 yılı itibarı ile su ürünlerinin toplam üretim değerinin neredeyse % 40 kadarı kültür balıkçılığı yöntemi ile yapılan yetiştiricilikten elde edilmektedir. Dünyada su ürünleri alanında yapılan üretimin % 61' Pasifik ülkelerinden, % 28.3'ü Atlantik ülkelerinden, % 6'lık kısmı Hint Okyanusu ülkelerinden ve % 2.5'luk bölümü ise Karadeniz ve Akdeniz'den elde edilmektedir 

Üretim rakamlarına su bitkileri ve deniz memelileri dahil değildir.

2018 yılı verilerine göre dünyadaki su ürünleri üretimin 179 milyon ton civarında olduğu düşünülmektedir. Bahse konu üretimin 156 milyon ton kadarı insanların gıda ihtiyacı için kullanılmıştır. Arda kalan 23 milyon tonluk üretim ise yan mamul olarak (balık yağı, balık unu v.b.) nitelendirilebilecek ürünlerin üretimini gerçekleştirmek amacı ile değerlendirilmiştir. 2017 yılında dünyadaki hayvansal protein gereksiniminin %17 kadarının su ürünlerinden karşılandığı tahmin edilmektedir. Kişi başına düşen balık tüketimi oranı her geçen yıl artmaktadır. 1961 senesinde 9,0 kg olan kişi başı balık tüketimi, 2018 yılında 20,5 kg düzeyine ulaşmıştır. Ülkelerin çeşitli nedenlerden ileri gelen tüketim alışkanlıkları sebebi ile kişi başına balık tüketimi oranında değişiklik görülse de, tüketim miktarı sürekli artış göstermiştir. Yine 2017 yılı verileri incelediğinde gelişmiş ülke statüsündeki ülkelerin kişi başına balık tüketimi 24,4 kg seviyesindedir. Bu tüketim miktarı gelişmekte olan ülkelerde 19,4 kg'dır. Kıtlık ve yoksulluk ile mücadele eden düşük gelir grubundaki ülkelerde ise bu oran 9,3 kg'dır.

Su ürünleri dış ticarete konu olan gıda ürünlerinden biridir. 2018 yılı verilerine göre dünyada üretilen su ürünlerinin yaklaşık %38'lik kısmı dış ticaret yolu ile alıcısına ulaştırılmıştır. Çin, uzun yıllardır su ürünleri üretimi konusunda dünyanın en önemli ülkesi konumundadır. 2002 yılından beri en çok su ürünleri ihracatı yapan ülke konumunda olan Çin; en çok su ürünleri ithalatı yapan ülke sıralamasında da 2011 senesinden bu yana ilk üç sıradadır.

OECD verilerine göre OECD üyesi ülkelerin 2008-2018 yılları arasındaki yıllık su ürünleri ihracat hacimlerini aşağıdaki tablodan inceleyebilirsiniz.

Dünya üzerinde su ürünleri piyasası ülkeden ülkeye değişiklik gösteren yapıya sahiptir. Su ürünlerinin ithal edilip edilmemiş olması, yetiştirilme yapılan coğrafya, yetiştirilme yöntemi gibi etkenler fiyata doğrudan etki etmektedir.

FAO (Gıda ve Tarım Örgütü) tarafından 2013 yılında açıklanan bir çalışmanın sonucuna göre dünya üzerinde en çok yetiştirilen 15 kültür balığı türü aşağıdaki tabloda sıralanmıştır.

*Sazangiller: Çim sazanı (ot sazanı), gümüş sazan, sazan (ortak sazan), kocabaş sazan, Hint sazanı,kara sazan, rohu balığı türlerinin toplam üretim miktarı ve ticari değerini ifade eder.

Tarım ve Orman Bakanlığı verilerine göre Türkiye'de 2036 adet  izinli su ürünleri yetiştirme tesisi bulunmaktadır. Türkiye'de 2019 tarihi itibarı ile 373 bin ton balık üretimi gerçekleştirilmiştir. Üretilen balıkların 138 bin tonu levrek, 100 bin tonu çipura ve geri kalan kısmı ise alabalık türevleri olarak üretilmiştir.

Türkiye'de su ürünleri yetiştiriciliği yapmak isteyen müteşebbis ve hayvancılar günümüzde aşağıdaki sorunları yaşamaya devam etmektedir.

Su ürünleri yetiştiriciliği için işletme kuruluşu başvurusu yapmak ve ruhsat almak oldukça zordur. Bu sebeple girişimciler su ürünleri yetiştiriciliğine yeteri kadar ilgi göstermemektedir.

Su ürünleri yetiştiriciliği yapmak için kafeslerin yerleştirildiği iç sulardaki alanların kiraya verilmesi il özel idaresi'nin sorumluluğu ve inisiyatifi altındadır. Kiraya verme talebinde ise Orman ve Tarım Bakanlığı'ndan yalnızca üretim kapasitesi ve yeterliliği konusunda görüş alınmaktadır. Yapılacak olan üretimin ya da kapasitenin önemi olmaksızın kiralama işlemlerinde birim alan fiyatlarında bölgeden bölgeye değişen önemli fiyat dalgalanmaları gözlemlenmektedir. Girişimcinin kiralama taleplerinde yapılacak üretimin kar/zarar dengesi ve bölgesel gereklilik kriterleri unsurlarından ziyade, ilgili alanın rayiç bedelleri hesaplanmaktadır. Bu sebeple girişimci tarafından kârlılığı imkansız olan kiralama bedelleri talep edilmektedir.

Ülkedeki yem üretiminin yetersiz olması ve su ürünleri üreticilerinin yem tedarik etmede ithalata bağımlı olması, küçük yatırımcıyı ve aile işletmelerini zora sokmaktadır.

Su ürünleri yetiştiricileri her ilde tam anlamı ile mesleki sivil topluk örgütleri ve meslek odaları kuramadıkları için yetkili organlar tarafından çıkarılan kanun ve yönetmeliklerde sektörün ihtiyaçlarını dile getirememektedir.

Su ürünleri üretim tesisi içi alınması zorunlu olan ÇED raporu düzenlenmesi için ayrılması gereken bütçenin ve beklenilen sürenin; küçük ölçekli girişimciler tarafından hayata geçirilmesi oldukça zordur.

Türkiye'de yaşanılan kuraklık sorunlarından dolayı içilebilir su kaynaklarının büyük bir kısmı içme suyu rezervlerine ayrılmaktadır. Su Kirliliği Kontrolü Yönetmeliği uyarınca, içme suyu için tahsis edilen kaynaklarda su ürünleri yetiştiriciliği yapılamamaktadır.

Yetiştiricilik yöntemi ile üretilen balıkların büyük bir kısmı gıda olarak tüketilmektedir. Ayrıca kozmetik ve ilaç sanayisi için de alternatif iç su ürünleri türleri alanında üretim gerçekleştirilmektedir.

Balıkların, insanlara benzer bir şekilde mi yoksa insanlardan farklı bir şekilde mi acı çektiği tartışmalı bir konudur. Ağrı, karmaşık bir zihinsel durum olup farklı bir algısal niteliğe sahiptir ancak aynı zamanda bir duygusal durum olan acı ile de ilişkilidir. Bu karmaşıklık nedeniyle hayvanlarda acı, insanlar tarafından gözlemsel yöntemler kullanılarak açık bir şekilde belirlenemez ancak hayvanların ağrı yaşadıkları, genellikle karşılaştırmalı beyin fizyolojisine ve bunun yanı sıra hayvanların fiziksel ve davranışsal tepkilerine bakılarak gözlenen hayvansal bilincin, muhtemel varlığına dayanılarak çıkarılır.
Balıklar, insan olmayan hayvanların acı çekebileceğini gösteren çeşitli kriterleri karşılarlar. Karşılanan bu kriterler arasında; uygun bir sinir sistemi ve duyu reseptörleri ile opioid reseptörlerin varlığı, analjezik ve lokal anestezik maddeler verildiğinde zararlı uyaranlara verilen yanıtların azalması, zararlı uyaranlara bağlı fizyolojik değişiklikler, koruyucu motor reaksiyonlar sergileme, öğrenmeden kaçınma ve zararlı uyaranlardan kaçınma arasında değiş tokuş yapma ve diğer motivasyon gereksinimleri bulunur.
Eğer balıklar acı çekiyorsa; ticari ve eğlence amaçlı balıkçılık, kültür balıkçılığı, süs balıkları, genetiği değiştirilmiş balıklar ve bilimsel araştırmalarda kullanılan balıklar ile balıkların kirletici maddelere maruz kalması da dahil olmak üzere çeşitli konularda etik açıdan ve hayvan refahı açısından çeşitli çıkarımlar vardır.

Fish pain 6 Ağustos 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Science Shows Fish Feel Pain". Marc Bekoff. Huffington Post. 29 Aralık 2015. 30 Aralık 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Do Fish Feel Pain? The Debate Continues". Marc Lallanilla. LiveScience. 3 Temmuz 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
What is the most humane way to kill crustaceans for human consumption? 24 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. RSPCA knowledgebase. RSPCA Australia 31 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Balıkların evrimi, yaklaşık 530 milyon yıl önce Kambriyen patlaması sırasında başladı. Bu süre zarfında erken kordalılar kafatasını ve omur sütununu geliştirerek ilk kranatlara ve omurgalılara yol açtı. İlk balık soyları ya da çenesiz balıklara aitti. İlk örnekler; Haikouichthys adlı bir kraniat cinsini de içeriyordu. Geç Kambriyen Dönemi'nde yılan balığı gibi çenesiz olan balık Konodontlar ve küçük, zırhlı balıklar (ostracodermler), ilk defa ortaya çıktı. Çoğu çenesiz balık yok oldu; ancak taşemenler eski çeneli balıklara yaklaşabildi. Taşemenler yılan balığını da içeren Yuvarlak ağızlılar grubuna aitti ve bu grup diğer agnathanlardan erken bölünmüş olabilir.
En eski çeneli omurgalılar muhtemelen geç Ordovisiyen döneminde gelişti. İlk olarak Siluryan'dan gelen fosil kaydında iki balık grubu ile temsil edilirler: zırhlı balıklar ve dikenli yüzgeçliler Modern zamanda hala mevcut olan çeneli balıklarsa, Silurian'ın sonlarında da ortaya çıktı. Bunlar Kıkırdaklı balıklar  ve Kemikli balıklardı. Kemikli balıklar ise iki ayrı gruba evrildi: Işınsal yüzgeçliler ve Et yüzgeçliler.
Devoniyen döneminde, özellikle ostracodermler ve zırhlı balıklar arasında ve ayrıca loblu balıklar ve erken köpekbalıkları arasında balık çeşitliliğinde büyük bir artış meydana geldi. Bu Devoniyenlerin balıkların çağı olarak bilinmesine yol açtı. Tetrapodların evrimleştiği loblu balıklardan, bugünkü amfibiler, sürüngenler, memeliler ve kuşlar tarafından temsil edilen dört ayaklı omurgalılar gelişti. Geçişli dört üyeliler ilk önce Devoniyen başlarında ortaya çıktı ve geç Devoniyen tarafından ilk dört üyeliler ortaya çıktı. Çene omurgalılarının çeşitliliği, çeneli ağzın evrimsel bir avantajını gösterebilir; ancak oynaklı bir çenenin avantajının daha büyük ısırma kuvveti mi, yoksa gelişmiş solunum veya bir faktör kombinasyonunu mu olduğu  belirsizdir. Balıklar ise bir monofil  grubunda değildir, parafitik bir grubu temsil ederler.
Balıklar, diğer birçok organizma gibi, doğal tarih boyunca yok olma olaylarından büyük ölçüde etkilenmiştir. En eski  yok olma olaylarından olan Ordovisiyen-Silüriyen nesli tükenme olayları birçok türün kaybına yol açtı. Geç Devoniyen nesli, diğer balıkların yanı sıra Devoniyen'in sonunda zırhlı balıkların yok olmasına sebep oldu. Dikenli köpekbalıkları Permiyen-Triyas yok olma olayında  yok oldu; Trias-Jura yok olma olayında ise konodontlar yok oldu . Kretase-Paleojen yok olma olayı ve günümüz Holosen yok oluşu da balık çeşitliliğini ve balık stoklarını etkilemiştir. 

Balıklar, larvaları erken balıklara önemli şekillerde benzeyen mercan benzeri bir hayvandan evrimleşmiş olabilirler. Balıkların ilk ataları neoteni yapmış olabilir, ancak bu yol kanıtlanamamıştır.
Omurgalılar ise; yaklaşık 530 milyon yıl önce, Kambriyen patlaması sırasında ortaya çıktı.

Balıkların ataları veya muhtemelen balıkla yakından ilişkili olan hayvanlar; Pikaia, Myllokunmingia ve Haikouichthys adlı üç canlıydı. Bu üç cinsin hepsi 530 Ma civarında göründü. Pikaia, daha sonra bir omurgaya dönüşebilecek bir yapı olan ilkel bir notokordaya sahipti. Kambriyen'e egemen olan diğer bölge hayvanlarının aksine, bu gruplar temel omurgalı vücut planına sahipti: bir notokorda, ilkel omurlar ve iyi tanımlanmış bir baş ve kuyruk. Bu erken omurgalıların hepsi  çeneleri yoktu ve deniz tabanına yakın beslenerek yaşıyorlardı.
Bunları Ordovisyen Dönemi'ne ait kayalarda keşfedilen zırhlı balıklar izledi.
İlk çeneli omurgalılar Geç Ordovisyen Dönemi'nde  ortaya çıktı ve "Balıkların Çağı" olarak da bilinen Devoniyen Dönemi'nde çoğaldı.İki kemikli balık grubu olan Işınsal yüzgeçliler ve Et yüzgeçliler de gelişti ve çoğaldı.Devoniyen Dönemi  ayrıca neredeyse tüm çenesiz balıkların ölümünü gördü, lampreyler, Myxiniler ve ayrıca geç Silüryen Dönemi'nin çoğuna hakim olan zırhlı balıklar ise yaşamaya devam etti.
Yeni nişlerin kolonizasyonu, vücutların çeşitlendirilmesine ve bazen de vücut boyutlarının artmasına sebep oldu. Devoniyen Dönemi'nde (395-345 Ma), yedi metreye kadar uzayabilen zırhlı balıklar, Dunkleosteuslar  ve uzun süre karada kalabilen  balıklar gibi canlılar oluştu. Bu  grup arasında amfibiler de vardı.
Sürüngenler sonraki Karbonifer dönemde ortaya çıktı. Anapsid ve sinapsid sürüngenlerse geç Paleozoyik dönemde yaygındı. Diyapidler Mezozoik dönemde baskın hale geldi. Denizlerde ise kemikli balıklar baskın hale geldi.
Kuru zemine ilk giren hayvanlar ise eklem bacaklılardı. Bazı balıkların akciğerleri ve güçlü, kemikli yüzgeçleri vardı ve karaya da sürünebiliyorlardı.

Çenesiz balıklar kordalıların, omurgalıların alt sınıfından  Agnatha sınıfına aittir. "Agnatha" kelimesi Yunanlardan gelir ve "çenesiz" anlamındadır. Çeneliler hariç tüm canlıları kapsar. Çenesiz balıklar erken Paleozoik zamandaki ilk balıklar arasında belirgindi. Görünüşe göre yüzgeçleri, omurgalı kasları ve solungaçları olan iki tür Erken Kambriyen hayvanı, Çin'in Maotianshan şeyllerinden bilinmektedir: Aynı bölgeden  agnatha sınıfına mensup olması  olası olan diğer bir canlı ise Haikouella'dır.

Kordalıların evrimi
Omurgalıların evrimi

Balık tutma teknikleri balık yakalamak için kullanılan yöntemlerdir. Bu teknikler yumuşakçalar (kabuklu deniz hayvanları, kalamar, ahtapot) ve yenilebilir deniz omurgasızları gibi diğer su hayvanlarını yakalamak amacı ile de kullanılabilir.
Balıkçılık teknikleri arasında elle yakalama, zıpkınla avlanma, ağla avlanma, olta balıkçılığı ve tuzakla avlanma yer almaktadır. spor, ticari veya eğlence amaçlı balıkçılar bu tekniklerden kendilerine en uygun olanı belirleyip kullanmaktadır. Eğlence amaçlı balıkçılar hobi ya da spor amaçlı avlanırken, ticari balıkçılar kâr amacıyla avlanmaktadır. Geleneksel balıkçılar, gelişmekte olan ülkelerde hayatta kalmak için, diğer ülkelerde ise kültürel bir miras olarak daha ilkel, düşük teknolojili yöntemler kullanmaktadır. Çoğunlukla, eğlence amaçlı balıkçılar olta yöntemlerini, ticari balıkçılar ise ağ yöntemlerini kullanmaktadır.
Çeşitli balıkçılık teknikleri ile balıklar ve göç, yiyecek arama ve yaşadıkları habitat hakkındaki bilgiler arasında karmaşık bir bağlantı vardır. Balıkçılık tekniklerinin etkin kullanımı genellikle bu ek bilgiye bağlıdır. Hangi tekniklerin uygun olduğu esas olarak hedef tür ve habitatı tarafından belirlenir.

Ellerinizi kullanarak birçok deniz ürününü minimum ekipmanla yakalamak veya toplamak mümkündür. Deniz ürünlerini elle toplamak, kabuklu deniz hayvanlarını veya yosunları sahilden toplamak ya da istiridye veya yengeç yakalamak deniz tabanındaki kumu ya da kayalığı kazarak kolayca uygulanabilir. Kabuklu deniz hayvanlarının toplanmasına ilişkin en eski buluntular Fransa'da "Terra Amata" adı verilen 300.000 yıllık bir bölgeye dayanmaktadır. Modern Homo sapiens Avrupa'da yaklaşık 50.000 yıl öncesine kadar ortaya çıkmadığı için bu bir hominid alanıdır.

Batrak ya da eski adıyla amfiyoksüs, Amphioxiformes takımındaki canlıların genel adıdır. Takım balık benzeri bentik filtre ile beslenen kordalıların yaklaşık 30 ila 35 türünden oluşur. Dış görünümü ince, uzun yapılı, küçük balıkları andıran batraklar, zamanlarının büyük bir bölümünü, okyanus diplerindeki kum ya da çamur yığınlarının arasına gömülerek geçirir, yalnız geceleri dibe yakın olarak yüzerler. Batrakların, gövdeden ayrılan belirgin bir baş bölümü ve gözleri yoktur. Sinir kordonunun ön ucunda hafif bir şişkinlik görülmekle birlikte, beyinleri yoktur. Kan, sırtta önden arkaya, karında; arkadan öne doğru akar, ama bu kapalı dolaşım sisteminde, kalp olarak tanımlanabilecek, belirgin bir yapı da yoktur.

Familya Asymmetronidae
Cins Asymmetron
Tür Asymmetron lucayanum
Tür Asymmetron maldivense
Cins Epigonichthys
Tür Epigonichthys australis
Tür Epigonichthys bassanus
Tür Epigonichthys cingalense
Tür Epigonichthys cultellus
Tür Epigonichthys hectori
Tür Epigonichthys lucayanum
Tür Epigonichthys maldivensis
Familya Branchiostomidae
Cins Branchiostoma
Tür Branchiostoma belcheri
Tür Branchiostoma californiense
Tür Branchiostoma capense
Tür Branchiostoma caribaeum
Tür Branchiostoma clonaseum
Tür Branchiostoma floridae
Tür Branchiostoma lanceolatum
Tür Branchiostoma minucauda
Tür Branchiostoma moretonensis
Tür Branchiostoma valdiviae
Tür Branchiostoma virginiae

Biyolüminesans, bazı canlı organizmaların gerçekleştirdiği, kimyasal reaksiyonlar sırasında kimyasal enerjinin ışık enerjisine dönüştürülmesi ile ışık üretilmesi ve yayılması olayına verilen isimdir.
Biyolüminesans terimi, etimolojik olarak Yunanca "bios" (yaşam) ve Latince "lumen" (ışık) kelimelerinin birleşiminden meydana gelmektedir.
Bu kimyasal reaksiyon, büyük organizmalar üzerinde yaşayan ortak yaşar organizmalar tarafından da gerçekleştirilebilir. Reaksiyonun temelindeki kimyasal bileşiğe verilen isim ise Lüsiferin'dir. Lüsiferin, Lüsiferaz enzimi tarafından oksitlendiğinde ışık üretilir ve yayılır. Bu kimyasal reaksiyon hücre içinde veya dışında meydana gelebilir. Bakterilerde ise, biyolüminesansın meydana gelmesini sağlayan genler Lux Operon isimli operon tarafından kontrol edilir.

Biyolüminesans, soğuk ışık yayılımı olarak da adlandırılan bir çeşit lüminesanstır. Işığın %20'den azı termal radyasyona neden olur. Bu doğa olayı floresans, fosforesans veya ışıgın geri yansıtılması ile karıştırılmamalıdır.
Büyük oranda derin deniz canlıları biyolüminesans özelliğine sahiptir. Bu deniz canlıları genellikle suda en kolay yayılan dalga boyları olan mavi ve yeşil dalga boylarında ışık yayar. Daha nadir rastlanmakla beraber, kırmızı ve kızılötesi dalga boylarında ışık yayabilen deniz canlıları da gözlemlenmiştir.
Deniz canlıları dışında biyolüminesans olayı nadir bulunmakla beraber daha çeşitli renk yelpazesinde gerçekleşir. Kara biyolüminesansının en bilinen örnekleri Ateşböceği ve Yeni Zelanda parlak kurtlarıdır. Çeşitli diğer böcekler, larvalar, kurtlar, eklem bacaklılar ve mantarlarda da biyolüminesans olayı gözlemlenmiştir.

Biyolüminesans olayının dört ana evrim teorisi olduğu kabul edilir:

Bazı balık türleri ve Euprymna scolopes cinsi kalamar, biyolüminesansı kamuflaj amacıyla kullanır. Orta derinlikteki sularda predatörler, avlarının gölgelerini suyun derinliklerinden bakarak tespit ederler. Bazı balıklar ise, karın bölgelerinde biyolüminesans olayı oluşturarak gölgelerini kamufle ederler.

Kimi derin deniz balıkları, avlarının dikkatini çekmek için biyolüminesans kullanırlar. Örneğin Fener balığı, başından sarkan uzantı ile küçük balıkları saldırabileceği yakınlığa çeker.
Bazı canlılar ise üreme süreci için biyolüminesans kullanır. Örneğin Saint-Malo, Korsikaveya Porquerolles bölgelerinde bulunan bir çeşit plankton, balıklar tarafından daha kolay görünür hale gelmek için ışık yayar. Bu ışığı tespit eden avcı balıklar tarafından yutulan planktonlar daha kolay üreyebilecekleri bir ortam olan karın bölgesine ulaşmış olurlar.
Çifleşme döneminde ateş böcekleri, karınlarından periyodik olarak yaydıkları ışık sayesinde eş bulurlar.

Mürekkep püskürterek kendilerini avcılardan koruyan kalamar çeşitlerine benzer bir şekilde bazı mürekkep balıkları ve kabuklular biyolüminesansı bir savunma mekanizması olarak kullanırlar. Bu canlılar tehdit altında oldukları zaman yaydıkları kimyasal bir biyolüminesans karışımı sayesinde avcıları uzaklaştırarak güvenli bir şekilde kaçmayı başarırlar.

Biyolüminesans bakteriler arası iletişimde (quorum algılama) önemli role sahiptir. Bakteriler ve simbiyoz gerçekleştirdikleri diğer canlılar arasında iletişim sağlamak için kullanılmakla beraber, bakteri kolonilerinde de kullanıldığı düşünülmektedir.

Özellikle abisal bölgelerde yaşayan deniz canlıları tarafından kullanılır. Güneş ışığının neredeyse hiç erişemediği derinliklerde görüş alanının genişletilmesi çok önemlidir. Bu canlılar biyolüminesans olayını hem alıcı hem de verici niteliğinde kullanırlar.

Edith Widder: Biyoluminesansın tuhaf ve harika dünyası 19 Kasım 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - TED
Biyolüminesans: Işıldayan Canlılar, Biyolojik Işıldama 3 Eylül 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Bilim ve Teknik
Yaşayan, Biyolojik Işık: Biyolüminesans 19 Kasım 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Açık Bilim

Botulinum toksini, Clostridium botulinum bakterisinin oluşturduğu nörotoksik bir proteindir ve kimyasal literatürde bilinen en ölümcül maddedir.
Akson uçlarından asetilkolin nörotransmiterinin salınımını önleyerek yumuşak felce (flask paralizi) yol açar. Bu bakterinin enfeksiyonu botulizm hastalığına sebep olur. Tıbbi ve kozmetik amaçlarla da kullanılan bir toksindir.
Ticari olarak Botox (onabotulinumtoxinA), Dysport/Azzalure (abobotulinumtoxinA), Xeomin/Bocouture (incobotulinumtoxinA) ve Jeuveau (prabotulinumtoxinA) adlarıyla piyasada bulunur; ancak bu ürünlerin tamamına botoks denilmesi de yaygındır.
Botolinum toksinin yedi temel türü A'dan G'ye harflerle anılır. Yeni türler bulunmaya devam edilmektedir. A ve B türleri insanlarda hastalığa yol açabilmekle birlikte ticari ve tıbbi kullanım alanları da vardır.

Tıpta kullanımı çok yaygın olup, strabismus, blefarospazm, tortikoliz, inme, beyin hasarı ve serebral palsi hastalarindaki spastisite ve tetanos tedavisinde ve plastik cerrahi ile kozmetik alanında da 2002 yılından beri özellikle yüzdeki kırışıklıkların giderilmesinde kullanılmaktadır. Bunun haricinde aşırı terleme hastalarında ve reyno fenomeni tedavisindede kullanılmaktadır.
Bir botulinum toksini biyobenzeri olan DaxibotulinumtoxinA, kaşlar arasında bulunan kırışıklıkların görünümünü geçici olarak iyileştirmek için endikedir. Eylül 2022'de FDA tarafında ABD'de kullanımı onaylanmıştır. Kas içine enjeksiyon yoluyla verilen ilacın etkisi 6 aya kadar sürebilmektedir. Yaygın yan etkileri arasında baş ağrısı, göz kapağı düşmesi ve yüzü hareket ettirmede zorluk yer almaktadır.

1817 ve 1822 arasında Alman fizikçi ve şair Justinus Kerner tarafından "sausage poison" ve "fatty poison" olarak tanımlanmıştır.
1870'te başka bir Alman fizikçi Muller latinceden botulus = "sausage" isimlendirmesini yaptı. 1895'te Emile van Ermengem ilk defa Clostridium botulinum bakterisini ayrıştırmayı başardı. 1944'te Edward Schantz Clostridium botulinum bakterisini terbite etti ve toksinini ayrıştırdı. 1949 yılında ise Burgen ve arkadaşları botulinum toksinini nöromüsküler faaliyetleri azaltıcı etkisini keşfettiler.
1973 yılında Smith-Kettlewell Institute'den  Alan B Scott A Tipi botoksu (BTX-A) maymunlarda denedi. 1980 yılında ise botoksu resmî olarak ilk defa insanlar üzerinde şaşılığı giderme amaçlı kullandı.
1989 Kasım ayında BTX-A (BOTOX) US Food and Drug Administration (FDA) tarafından gözde şaşılık tedavisi için blepharospasm yüzün yarısında görünen kasılmalarda 12 yaş üzeri hastalar için onaylandı.
BTX-A'nın ilk kozmetik etkisi göz doktoru Jean Carruthers ve cildiyeci Alastair Carruthers isimli çift tarafından Vancouver'da tanımlandı. 15 Nisan 2002'de FDA type A (BOTOX Cosmetic) kaş arasındaki kırışıkları yumuşattığını geçici olarak onayladı. BTX-A'nın ayrıca koltuk altı terlemelerini azaltıcı etkisi de onaylandı. BTX-A'nın migren, astım, obezite gibi birçok hastalık üzerindeki etkisi birçok AB ülkesinde onay beklemektedir.
Botulinium Toxin Type B (BTX-B)2nin cervical dystonia tedavisine uygunluğu ise 21 kasım 2000 yılında onaylanmıştır. Ticari ismi ABD'de Myobloc, AB'de ise Neurobloc'tur.

A Poison that can Heal 20 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. from the FDA
How Stuff Works - Botox 6 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Pros and Cons of using Botox for Vagininsmus 20 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Does Botox get into the brain? Troubling research contradicts earlier findings about the treatment 1 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Patient Reported Benefit and Satisfaction with Botulinum Toxin Type A Treatment of moderate to severe Glabellar

Brankial kemerler ya da solungaç kemerleri, balıklarda solungaçları destekleyen bir dizi kemikli "ilmek"dir. Solungaçlar omurgalıların ilkel bir haline ait olduğundan, tüm omurgalı embriyoları faringeal kemerler geliştirir, ancak bu kemerlerin nihai kaderi taksonlar arasında değişir. Çeneli balıklarda, ilk kemer çeneye, ikincisi hyomandibular komplekse dönüşür, arka kemerler de solungaçları destekler. Amfibiler ve sürüngenlerde, solungaç kemerleri de dahil olmak üzere birçok yapı kaybolur, bu da sadece oral çeneler ile hyoid düzeneğin kalmasına neden olur. Memelilerde ve kuşlarda, hyoid düzenek daha da yalın hale gelmiştir.
Tüm bazal omurgalılar solungaçlarla nefes alır. Solungaçlar kafanın hemen arkasında bulunur ve yemek borusundan dışarı açılan bir dizi açıklığın arka kenarına komşuluk yaparlar. Her solungaç, kıkırdaklı veya kemikli solungaç kemeri ile desteklenir. Kemikli balıklarda üç çift kemer, kıkırdaklı balıklarda beş ila yedi çift kemer ve ilkel çenesiz balıklarda yedi çift kemer vardır. Kordalı akrabalarının 50 çiftten fazla solungaca sahip olduğu göz önüne alınırsa, omurgalıların atalarının çok daha fazla brankial kemere sahip olduğu sonucuna varılacağı açıktır.
Amfibilerde ve bazı ilkel kemikli balıklarda, larvalar solungaç kemerlerinden dallanan dış solungaçlara sahiptir. Bunlar yetişkinlikte küçük kalır ve işlevleri balıklarda gerçek solungaçlar ve çoğu amfibiyende akciğerler tarafından gerçekleştirilir. Bazı amfibiler, yetişkinlikte dış larva solungaçlarını korurlar, balıklarda görülen karmaşık iç solungaç sistemi, tetrapodların evriminin çok erken bir evresinde geri dönülmez bir şekilde kaybolmuştur.

Brankial sistem tipik olarak solunum ve/veya beslenme için kullanılır. Birçok balık türünde ön solungaç kemerifaringeal çenelere farklılaşmıştır, genellikle av öğelerine uygun(etobur siyah sazanda geniş, ezici dişlere kıyasla etobur mürenlerde uzun, keskin dişler) özel faringeal dişleri vardır. Amfibi ve sürüngenlerde, hyoid kemer benzer nedenlerle farklılaşmıştır. Genellikle yanakla pompalama için kullanılır. Ayrıca av yakalama için dil çıkarmada görev alır. Bukalemunlar veya solungaçsız semenderlerin bazıları gibi son derece özelleşmiş balistik dil hareketlerine sahip türlerde, hyoid sistemi bu amaç için oldukça farklılaşmıştır. Ayrıca genellikle emerek beslemenme mekanizmasını kullanan  türlerde hipertrofiktir. Yılan ve monitör kertenkeleleri gibi, dili tamamen duyusal bir organa dönüşmüş türler genellikle çok kısıtlı bir hyoid sistemine sahiptir.

İlkel düzende brankial kemerler sağ ve solda birer tane olmak üzere olarak 7 (bazen 8) çifttir, dorsalden ventrale doğru sırasıyla: Faringobrankial, epibrankial, keratobrankial, hipobrankial ve bazibrankial. Faringobrankial kemerler nörokranyum ile eklem yaparken, sol ve sağ bazibrankial kemerler birbirine bağlanır (genelde tek kemik olacak şekilde kaynaşırlar). Hyoid sistemin bir parçası olduklarında, kemiklerin isimleri "brankial" yerine "hyal" olacak şekilde değiştirilir, böylece "keratobrankial" "keratohyal" olur.

Amniyotların solungaçları yoktur. Solungaç kemerleri, embriyonik gelişim sırasında faringeal kemerler olarak oluşur ve çene, tiroid bezi, larinks, columella (memelilerde stapes'e karşılık gelir) ve memelilerde malleus ve incus gibi temel yapıların gelişmesine öncü olur.

Gill Arches: Overview, Palaeos . Erişim tarihi: 30 Kasım 2014.

Bungarotoksinler, yılanların ve kraitlerin zehirlerinde bulunan toksinlerdir. Bu hayvanların ısırıkları, uzuv kaybıyla sonuçlanabilecek kanama veya felç ve doku hasarı gibi ciddi durumlara neden olabilir. Zehrin felç edici etkileri, nefes almayı zorlaştırabilecekleri için özellikle tehlikelidir. Bu semptomlar zehirdeki bungarotoksinin varlığının bir sonucudur. Gerçekte zehir, her biri hangi reseptörler üzerinde etki ettikleri ve ne kadar güçlü olduklarına göre değişen birkaç farklı bungarotoksin türü içerir.

Bungarotoksinler, Bungarus multicinctus (çok bantlı krait) dahil olmak üzere kraitlerin zehirinde bulunan üç parmaklı toksin süper ailesinin yakından ilişkili nörotoksik proteinlerinin bir grubudur. Bu toksinler, iskelet kası üzerinde güçlü paralitik etkiler oluşturmak amacıyla nörotransmisyonu değiştirir. Çok bantlı kraitin zehiri 1950'lerde Ulusal Tayvan Üniversitesi'nden Chuan-Chiung Chang ve Chen-Yuan Lee tarafından incelenmeye başlandı ancak bileşenlerinin ayrıştırılması ve izole edilmesi 1963 yılına kadar mümkün olmadı. Araştırmacılar zehrin, nörotransmisyonu modüle etmek için farklı bölgelerde ve reseptörlerde hareket eden bireysel toksinlerin bir karışımından oluştuğunu keşfettiler. Elektroforez yoluyla zehirin biri isimsiz kalan beş farklı toksinden oluştuğu bulundu.
Dört karakterize toksin:

α-Bungarotoksin
β-Bungarotoksin (üç parmak toksini değil)
γ-Bungarotoksin (Q9YGJ0 )
k-Bungarotoksin

Bugün kullanılmakta olan dört çeşit can yeleği vardır.

Mantarların bir torba içerisine düzgün olarak istif edilmesi ile yapılmışlardır. Üzerlerinde hiçbir malzeme yoktur.

Pamuk elyafların bir naylon içerisinde havası alınmış vaziyette doldurulması ile ve bu torbalarında branda kılıflar içine düzgün olarak konulması ile yapılırlar. Bu tip can yelekleri ceket şeklinde giyilir. Sıyrılmamaları için kuşakları muhakkak surette bağlanmalıdır.

İki tane lastik ciğer ile kepten teşekkül edilmiştir. Can yeleğinin üzerinde kullanılacak malzeme olarak; kepin üzerindeki lambayı yakacak bir batarya, sesimizi uzağa duyurmak için bir düdük, radar ekosu veren ciğerin ve kepin üzerindeki plakalar, denizde toplu bulunmak için 1 metre boyunca el incesi (ip), deniz boyama markeri mevcuttur. Can yeleği hava tüpleri veya nefes ile siboptan şişer.

Bir ciğeri vardır. O da hava tüpü veya nefes ile rekordan şişer. Sesimizi duyurmakta kullanılan düdük, toplu bulunmak için ince bir tane fener, can yeleğinin techizatlarındandır.

Can simidi

Afet, insanlar için fiziksel, ekonomik ve sosyal kayıplar ortaya çıkaran, insanın normal yaşantısını ve eylemlerini durduracak veya kesintiye uğratacak, imkânların yetersiz kaldığı olaylara verilen genel bir isimdir. Büyük oranda veya tamamen insanların kontrolü dışında gerçekleşen afetler, kitlesel bir can ve mal kaybına neden olur.
Bir olayın afet olarak nitelendirilebilmesi için insanları veya insanların yaşamını sürdürdüğü çevreyi etkili biçimde etkileyecek kadar büyük olmalıdır. Buradan yola çıkarsak afet bir olaydan ziyade bir olayın doğurduğu sonuçtur.
Afetlerin doğurduğu sonuçlara bakıldığında; en başta can ve mal kaybına neden oldukları görülür. Can kayıpları insan ve hayvanların ölmesi; mal kayıpları ise eşya bina ve tarım alanlarının zarar görmesidir. Kayıpların bir kısmı doğrudan hemen afetle birlikte ortaya çıkarken bir kısmı ise belirli bir süre sonra ortaya çıkabilir. Örneğin sel sırasında can ve mal kaybı meydana gelmektedir. Ancak sel baskınından sonra sellerin getirdikleri moloz, kum ve çamur tarım alanlarını verimsizleştirerek dolaylı ve uzun süreli zararlar da meydana getirebilmektedirler. Bazı afet türleri, yeryüzünün belirli yerlerinde ve belirli zamanlarda daha sık ortaya çıkarlar.

İklim değişiklikleri, küresel ısınma
Kuraklık
Kıtlık, açlık
Erozyon ve çölleşme

Depremler
Sel ve su taşkınları
Toprak kaymaları, heyelan
Çığ
Fırtına, hortum ve kasırgalar
Yanardağ patlamaları
Taşımacılık ve ulaşım kazaları

Doğanın kendi davranışlarından kaynaklanırlar; fakat doğanın davranışları karşısındaki insan unsuru da bu tür doğal afetlerin tetikleyicisi olabilmektedir. (Dere yataklarının ıslah edilmesi, çarpık kentleşme vb.)

Depremler
Sel ve su taşkınları
Toprak kaymaları, heyelan
Çığ
Fırtına, hortum ve kasırgalar
Yanardağ patlamaları
Yangınlar

Doğanın kendi gücü dolayısıyla değil de insanın doğaya olan etkileşiminin aşırılaşması sonucunda oluşan afetlerdir. Eğitimsizlik, bilgisizlik, dikkatsizlik, yeterli önlemlerin alınmaması gibi sebeplerden ötürü kaza veya kasıt sonucu ortaya çıkarlar.

Yangınlar, orman yangınları
Salgın hastalıklar
Taşımacılık ve ulaşım kazaları

Bu afet türleri bazı kaynaklarda insan kaynaklı afetlerle beraber, bazı kaynaklarda insan kaynaklı afetlerin alt başlığı, resmî kaynaklar dahil bazı kaynaklardaysa insan kaynaklı afetlerden ayrı bir başlık olarak incelenmektedir. Tıpkı insan kaynaklı afetler gibi eğitimsizlik, bilgisizlik, dikkatsizlik, yeterli önlemlerin alınmaması gibi sebeplerden ötürü kaza veya kasıt sonucu ortaya çıkarlar.

Nükleer, biyolojik ve kimyasal kazalar
Endüstriyel kazalar
Hava kirliliği
Asit yağmuru
Ozon tabakasının delinmesi
Su kirliliği
Toprak kirliliği
Taşımacılık ve ulaşım kazaları

Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD), Federal Acil Durum Yönetim Kurumu (FEMA) gibi ulusal veya Birleşmiş Milletler'e bağlı Uluslararası Arama Kurtarma Danışma Grubu (INSARAG) gibi uluslararası afet yönetim ve koordinasyon kurumları
Valilikler ve kaymakamlıklar
İlgili bakanlıklar
Silahlı kuvvetler
Kolluk kuvvetleri
İtfaiye teşkilatları
Kızılay/Kızılhaç
Sivil toplum örgütleri
Üniversite toplulukları

Afet listeleri
Arama-kurtarma
Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı
Afet ve acil durum yönetimi
Afet tıbbı
Afet çantası
Afete müdahale
Afet risk azaltma
Doğal tehlike
Felaket kurtarma
Kriz yönetimi
Mahalle Afet Gönüllüleri
Doğal Afetler Arama Kurtarma Tabur Komutanlığı
Afet sosyolojisi
Oportünizm
İnsani krizler

Akar Mite, Mayt tarihsel olarak Acari ya da Acarina, örümceğimsiler (Arachnida) alt sınıfından küçük eklembacaklıları kapsayan, parafiletik bir grup. Akarları inceleyen zooloji dalına akaroloji denir. Akarlar grubunda çok fazla türde canlı vardır ve fosil kayıtları Devoniyen dönemine kadar bilinir. Bu nedenle akarologlar akarların doğru sınıflandırılabilmeleri için karmaşık bir taksonomik sınıflandırma sistemi önermişlerdir.
Akarlar sınıfındaki organizmaların büyük bir kısmı çok küçüktür ve mikrometrelerle ölçülür. Bunun yanı sıra kene ve kırmızı kadife akarı gibi bir santimetreden daha büyük olabilen akarlar da mevcuttur. Akarların 50 binden fazla türü kayıt altına alınmıştır ve 1 milyondan fazla akar türü olduğu düşünülmektedir. Akarın boyutu 0,5 mm ila 1 mm arasında olabilir.
Akar insan vücudundan dökülen deri tozlarıyla ve parçacıklarıyla beslenirler.
Akar dışkıları, bazı insanlarda bacak diz arkası kaşıntısına sebep olabilir, alerjene sebep olabilmektedir. Nedeni evin uzun süre temizlenmemesidir, evin tozlu olmasıdır. Nemli ortamda yaşarlar, ana yaşam yerleri kumaştır, halı, yorgan gibi eşyalardır. 80 günlük hayatlarında, günde 300 yumurta bırakırlar, kendi ağırlıklarının 200 katını dışkılarlar. Çözümü akar'ların sayısının azaltılmasıdır. Bunun için normal ev temizliği yeterlidir, haftalık HEPA filtreli yüksek vakumlu elektrikli süpürge ile süpürülmeli, aylık yerler çamaşır suyu ile silinmeli, çarşaflar haftalık yıkanmalıdır, ev ara ara havalandırılmalıdır.

Kene

 Wikimedia Commons'ta Akarlar ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Akarlar ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

And-Sahra buzullaşması (Erken Paleozoyik Buzul Çağı, Geç Ordovisiyen buzullaşması, Ordovisiyen sonu buzullaşması veya Hirnasiyen buzullaşması olarak da bilinir), Paleozoyik Zaman'da, Geç Ordovisiyen ve Silüriyen Dönemi arasında, yaklaşık 460 milyon yıl öncesinden 420 milyon yıl öncesine kadar, gerçekleşen bir buzullaşmadır. Bu dönemdeki ana buzullaşmanın daha önce yalnızca Hirnasiyen buzullaşmasından ibaret olduğu düşünülüyordu, ancak şimdi Darriviliyen hatta Floyen kadar erken bir tarihte başlayan, daha uzun ve kademeli bir olay olarak bilinmektedir. Bu buzullaşmanın kanıtları, Arabistan, Kuzey Afrika, Güney Afrika, Brezilya, Peru, Bolivya, Şili, Arjantin ve Wyoming gibi yerlerde görülebilir. İzotop verilerinden elde edilen kanıtlar, Geç Ordovisiyen'de tropikal okyanus sıcaklıklarının günümüze göre yaklaşık 5 °C olduğudur. Bu durum buzullaşma sürecine katkıda bulunan dikkate değer bir faktör olabilir.
Geç Ordovisyen buzullaşması, Geç Ordovisyen kitlesel yok oluşunun önde gelen nedeni olarak kabul edilir ve deniz canlılarının yaklaşık %61'inin yok olmasıyla aynı zamana denk gelen tek buzullaşmadır. Buz örtüsünün zirveye ulaştığı andaki hacim tahminleri 50 ila 250 milyon kilometreküp arasında ve süresi de 35 milyon ila 1 milyon yıldan az arasında değişir. Hirnasiyen'de zirvesinde olan bu buzul çağının, Pleyistosen sonunda meydana gelen Son Buzul Maksimumundan kayda değer ölçüde daha  şiddetli olduğu düşünülmektedir. Kuzey Yarımküre'deki buzullaşma ise minimum düzeydeydi çünkü karasal arazinin büyük bir kısmı Güney Yarımküre'de bulunuyordu.

Buzullaşma zaman çizelgesi
Ordovisiyen-Silüriyen yok oluşu

Arboretum ya da ağaç parkı, esasen ağaçlar ile ağaççık ve çalı gibi diğer odunsu bitkilerin yetiştirilmesine adanmış botanik bahçesidir.
Böyle bahçeler bilimsel araştırma ve gözlemler için kullanılmakla birlikte, çeşitli canlı ağaç türlerinin derlemini (koleksiyonunu) barındıran birer müzedir.
Bunun dışında, bir botanik bahçesinde bulunan ve ağaç, ağaççık ve çalıların dikimine ayrılmış olan bölüm de "arboretum" olarak anılabilir.
Pinetum ise iğne yapraklı ağaçların yetiştirilmesinde özelleşmiş arboretumdur.

Arboretum teriminin kökeni, Latince'deki arboretum'dur. Bu sözcük, "ağaç" anlamına gelen arbor sözcüğü ile "belli bitkilerin yetiştirildiği alan" anlamındaki -etum son ekinin birleşmesinden oluşur.
Pinetum terimi de Latincedir ve "çam ağacı" anlamındaki pinus sözcüğü ile -etum son ekinin birleşmesinden oluşur.

Türkiye'de bulunan arboretumlar şunlardır:

Atatürk Arboretumu: Kurulumuna 1949'da başlanmış olan bir arboretumdur. Mülkiyet ve finans kaynağını T.C. Orman Genel Müdürlüğü'nün oluşturduğu bu arboretum bir danışma kurulunca işletilmektedir ve bu kuruldaki idari otorite yine T.C. Orman Genel Müdürlüğü, bilimsel otorite de İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi'dir.
Karaca Arboretum: Hayrettin Karaca tarafından Yalova'da ve 13,5 hektarlık bir alan üzerine kurulmuş olan arboretumdur. Türkiye'nin ilk özel arboretumudur ve bugün için yaklaşık 7.000 farklı bitki türü, alt türü, varyetesi ve kültür formunu barındırır.

Avrupa kayını (Fagus sylvatica), kayıngiller (Fagaceae) familyası üyelerinden belirli mevsimlerde yaprak döken bir kayın türü.

Doğal dağılım alanı güney İsveç'ten (bazı sınırlı şekildeki türler Norveç'in güneylerinde bulunur) orta İtalya, Fransa'nın batısı, kuzey Portekiz ve İspanya'nın ortaları ve daha doğuda Avrupa kayınının yerini alan doğu kayınıyla (F. orientalis) birleştiği kuzeybatı Türkiye'nin doğusuna kadardır. Balkanlarda, doğu kayınıyla oluşan bazı melez türler görülür, bu melezler Fagus x taurica şeklinde isimlendirilir. Akdeniz civarındaki dağılım alanının güney kısımlarında sadece 600-1.800 m yüksekliklerdeki dağlık ormanlarda yetişir.
İngiltere'nin güneylerinde doğal olarak sıkça dikkati çekmesine rağmen, son kanıtlar M.Ö. 4000 yıl önceye kadar ya da buz devri sırasında şekillenen İngiliz Kanalı'ndan 2.000 yıl sonrasına kadar İngiltere'de bulunmadığını öne sürmektedir, türün meyvelerini besin olarak kullanılan Taş Devri insanıyla bölgeye erken bir giriş yapmış olabilir.
Asıl yayılış alanı Bulgaristan Istrancaları olan ve orada 40 m boylanabilen Fagus sylvatica, sınır bölgesinden doğuya doğru uzaklaştıkça hem sıklığından kaybeder hem de ağaç formundan çalı formuna dönüşür. Türkiye'de Trakya'da Kırklareli ve Tekirdağ'da  Yıldız (Istranca) dağlarında  Fagus sylvatica'nın ulaştığı son sınırın, bilinenin aksine, Demirköy hattı değil, daha doğuda İstanbul'da Çatalca'da Binkılıç-Çilingoz hattı olduğu 2010 yılındaki bir araştırmayla ortaya konmuştur.

Genellikle 25–35 m uzunluğunda ve 1.5 metre çapında olsa da, 48 metre yüksekliğe ve 3 metre çapa da ulaşabilen büyük bir orman ağacıdır. Ömrü 150 ila 200 yıl arasında olabildiği gibi, 300 yıldan daha fazla da yaşayabilir. Görünümü, bulunduğu yaşam ortamına bağlı olarak değişir, ormanda yetiştiğinde dikine dallı ve dar tepeli; ince, açık gri uzun bir gövdeye sahip olurken diğer yandan ağaç tek başına yetiştiğinde veya ormanda bol ışık alan tarafta, iri ve çok uzun dallar gelişir tepe iyice yayılır (azmanlaşma) ve gövde kısalır.
Yaprakları almaşık, basit, tam ya da küçük kısmı dilimli dişli kenarlı, 5–10 cm uzunluğunda ve 3–7 cm genişliğinde, yaprağın her iki tarafı 6-7 damarlı (Fagus orientalis de 7-10 damar) dır. Dilimli dişli olduğunda, her damarın ucunda bir sivri uç vardır, damarlar arasında hiçbir zaman sivri uç bulunmaz. Tomurcuklar uzun ve incedir, 15–30 mm uzunluğunda ve 2–3 mm kalınlığında, fakat çiçek tomurcuklarıyla birlikte 4–5 mm'ye kadar kalınlaşabilir.

Avrupa kayını 30-80 yaşları arasında çiçeklenmeye başlar. Çiçekler, baharda yapraklardan kısa bir süre sonra görünen küçük kedicikler şeklindedir. Tohumlar, küçük, üç köşeli, 15–20 mm uzunluğunda ve tabanda 7–10 mm genişliğinde olan nustur, her kupulada iki nus yer alır, olgunlaşma tozlaşmadan 5-6 ay sonra sonbaharda olur.
Çiçek ve tohum üretimi özellikle sıcak, güneşli ve kurak yazları izleyen yıllarda bol, nadiren sıradaki iki yıl için dayanıklıdır.
Tohumlar, kuşların, kemiricilerin, her ne kadar artık insanlarca yenmese de geçmişte insanların yiyeceği olması açısından önemlidir. İnsanlara çok miktarda yenildiğinde hafif derecede zehirlidir, bununla beraber yemişler, 19. yüzyılda İngiltere'de pişirmede ve lambalarda kullanılan bir yağda kullanılmılştır. Yemişler ayrıca "ıslatmadan" sonra tanenleri ayrıldıktan sonra yenebilen un yapımında öğütülerek kullanılmıştır.

Çeşitli iklim ve sıcaklıklarda yetişebilmesine rağmen neme gereksinim duyar, önemsizde olsa geçirgenliği iyi olan toprakta gereklidir. Toprak tipi tercih edilmese de, Avrupa kayını bazı önemli ihtiyaçlara gereksinim duyar: nemli bir atmosfer (yıl içinde iyi dağılmış nem ve sıkça görülen sisler) ve suyu iyi çeken toprak (fazla durgun suyu iyi gelişemez).
Ilımlı olarak verimli yerleri tercih eder, kalsiyumlu ya da hafif asidik; bu yüzden tepelerin bazı taraflarında dipteki killi kısımlarından daha çok olarak bulunur. Sert kışlara dayanıklıdır, fakat bahar donlarına duyarlıdır.
Kayın ormanları güneşin yere güçbela ulaşabildiği yerlerde hayatta kalan birkaç bitki türüyle oldukça karanlık yerlerdir. Genç kayınlar yarı gölge olan yerleri tercih eder ve bol güneşli yerlerde zayıf olarak gelişirler.
Avrupa kayını çoğunluğu kesilmiş bir ormanda önce filizlenir daha sonra ise fazla kuruluk nedeniyle ölür. Meşelerin altında büyüyen kayınlar hızlıca yükselir, yoğun yapraklanarak meşenin seyrek yapraklarını baskılar ve güneş ışığını az almasından dolayı ışık isteği fazla olan meşenin ölümüne neden olur. Ormancılar meşenin yaşamını, genç dallarını yerden 10 cm'e kadar kesip bir çeşit görkemli bonsailer üreterek garantilerler. 

Kök sistemi sığdır, bütün yönlere yayılan geniş kökler yüzeyde bile olabilir. Avrupa kayının  gelişmesinde mikorizaların rolü önemlidir. Mikoriza olmadan çoğunlukla iyi gelişemez. Mikorizalar köklere bakteriler karşısında kimyasal koruma sağlar ve topraktan alınan besleyici mineralleri zenginleştirir. Avrupa kayınıyla mikoriza yapan mantar cinsleri şunlardır: Porcini, Lactarius, Amanita, Cantharellus ve Hebeloma.
İngiltere'nin güneyindeki doğal ormanlarda kayın, meşelere ve karaağaçlara baskın olarak yetişir ve Cardigan'dan Suffolk'ın kuzeyine bir hat oluşturur. Bunun ötesinde meşeler baskın orman ağaçlarıdır ve bu diğer ağaçlara Yorkshire'ın kuzeyinde yol açar. İrlanda'da da kayınlar yerli değildir. Avrupa kayının en güzel ormanlarından biri Belçika'da Brussels'in güneydoğusunda bulunan Sonian Ormanı (Forêt de Soignes/Zoniënwoud)'dır. Kayınlar, Fransa'da bulunan baskın orman ağacı türleridir ve Fransa ormanlarının %10'undan fazlasını oluşturur.

Avrupa kayının ilkbahar yaprak tomurcukları gün uzunluğu ve sıcaklığa bağlı olarak açar. Tomurcuklar her yıl Nisan'ın ortalarından Mayıs'ın başlarına kadar, sıklıkla fark edilir ve birkaç gün içerisinde çıkar. Bu, deniz seviyesinden 600 m. yukardaki kuzey dağılım alanında güneyinden daha belirgin şekildedir.

Avrupa kayını yaz ve sonbaharda gelecek ilkbahar için hazırlanır. Yazlardaki şartlar, özellikle yağış miktarı, tomurcuklardaki yaprak sayısını belirler. Sonbaharda ağaç, baharda güçlenmesini sağlayacak depolar toplar. İyi şartlar sağlandığında, bir tomurcuk on ya da daha fazla sayıda yaprak çıkarabilir. Uçtaki tomurcuk ilkbaharda bir hormonal madde salgılayarak ek tomurcukların gelişmesini durdurur. Bu eğilimle varoluşlarının başlarında güçlü ağaçlar olsalar da, yaşlandıkça daha zayıf ağaçlar haline gelirler. Tomurcuklanmanın hemen sonrasında yıllık kök gelişimi başlar. İlk kök oldukça ince olarak görülür (çapı 0.5mm'den az). Daha sonra yerdeki gelişiminin yukarısındaki bir kabartıdan sonra daha kalın kökler kalıcı şekilde gelişirler.

Avrupa kayını sadece Avrupa'da değil ayrıca Kuzey Amerika ve Yeni Zelanda'da parklar ve büyük bahçelerde oldukça revaçta olan süs ağacıdır. Avrupa kayınının 19. yüzyılın başlarından beri bahçecilikle ilgili yapılan seleksiyonlarla çok sayıda süs kültivarları elde edilmiştir; sıkça bahsedilenleri şunlardır: 

Mor kayın (Fagus sylvatica Purpurea grubu) - yaprakla mordur, bazı seleksiyonlar yaz ortalarında koyu ıspanak yeşiline dönebilir. Amerika'da Charles Sprague Sargent ilk bahçevanlık kataloglarından birinde 1820'de görünmüş 1859'da şöyle bir not düşmüştür: "en iyi mor kayın Amerika'dadır.. elli fitten daha uzun" New York'ta Thomas Ash'in alanındaki ağaç o zamanlar 45 yaşından daha fazla olmalıdır.
Eğrelti yapraklı kayın (Fagus sylvatica Heterophylla grubu) - yapraklar dilim gibi derin şekilde birbirinden ayrıdır.
Cüce kayın (Fagus sylvatica Tortuosa grubu) - bükük gövdesi ve dallarıyla ayırt edilir.
Salkım kayın (Fagus sylvatica Pendula grubu) - dallar sarkıktır.
Dawyck kayını (Fagus sylvatica 'Dawyck') - aynı düzlemde (fastigiat) gelişim
Altın kayın (Fagus sylvatica 'Zlatia') - baharda yapraklar altın rengindedir.

Avrupa kayınının odunu çok sayıda eşya ve alet edevatın yapımında kullanılır. Kısa damarlanması, kolay ıslanması, (öz odun haricinde) kolay boyanması, cilalanması ve yapışması ağacı çalışması kolay olan bir odun yapar. Odunun buharlanması daha kolay işlenmesini sağlar. Çok iyi bir perdaha sahiptir ve sıkıştırılmaya ve kırılmaya karşı dayanıklıdır. Esnediği zaman sertleştiğinden yontulması ve yarılması bazen zor olur. Özellikle küçük marangozhanelar için, bilhassa mobilyalar için uygundur. Sandalyeden yer parkelerine ve bina merdivenlerine, Avrupa kayını hemen hemen her şeyi dışarıda kullanılmadığı sürece diğer ağır yapı desteklerinden daha iyi taşıyabilir. Odununun sertliği onu, birinci sınıf ahşap çekiçleri ve tezgâhları yapmak için en uygun yapar.
Avrupa kayınının odunu kabuğu inceltilerek katranlanıp korunmamışsa (Demiryolu korkuluğunda kullanıldığı gibi) kolayca çürür.
Ağacın kâğıt hamurunda kullanılması, diğer sık yapraklı ağaçlara göre daha iyidir, bu yüzden bazen tek bu işlem için kullanılır.
Ayrıca kayınların şöminelerdeki en iyi yakacaklar olduğu da düşünülmektedir.

Biyotik faktörler veya biyotik bileşenler, başka bir organizmayı etkileyen veya ekosistemi şekillendiren herhangi bir canlı faktör olarak tanımlanabilir. Bu, hem ekosistemlerindeki diğer organizmaları tüketen hayvanları hem de tüketilen organizmaları içerir. Biyotik faktörler arasında insan etkisi, patojenler ve hastalık salgınları da yer alır. Her biyotik faktörün, her gün, yaşayabilmesi ve çalışabilmesi için uygun miktarda enerjiye ve beslenmeye ihtiyacı vardır.
Biyotik faktörler genellikle üç ana kategoriye ayrılır:

Ototroflar olarak da bilinen üreticiler, enerjiyi (fotosentez süreci yoluyla) besine dönüştürür.
Heterotroflar olarak da bilinen tüketiciler, besin üreticilerine bağlıdırlar (ve bazen de diğer tüketicilere).
Saprotroflar olarak da bilinen ayrıştırıcılar, üreticiler ve tüketicilerden (genellikle antibiyotik) gelen kimyasalları yeniden kullanılabilecek şekilde daha basit bir yapıya ayrıştırır.

Neredeyse tüm türler biyotik faktörler tarafından öyle ya da böyle etkilenir. Eğer yırtıcıların sayısı artarsa besin zincirinde yırtıcıların altında kalan canlılar av olacağından bundan tüm besin zinciri etkilenecektir. Eğer yırtıcılar, üremeleri ve popülasyonlarını arttırmaları için avlarına zaman tanımazsa bu, sadece avlar için tehlikeye ve yok olmaya neden olmakla kalmayacak, bu tehlikeler yırtıcılar için de geçerli olacaktır. Popülasyon büyüklüğündeki bir azalmaya zıt olarak, eğer belirli bir tür çok hızlı çoğalırsa bu, popülasyon büyüklüğünde bir artışa neden olur ve böylece çevrelerini etkilemiş olur.

Hastalık salgınları meydana geldiğinde ekosistem için zararlı olabilir. Bir hastalık yayılmaya başladığında, genellikle birden fazla türü etkileyerek ciddi bir salgın çıkmasına neden olur. Bu salgınların bir zincir reaksiyonu başlatma potansiyeli vardır ve bu da ekosistemdeki çeşitli türlerin tehlikeye girmesine neden olur.

İnsanlar, çevre üzerinde kirlilik ve atık artışı gibi beklenmedik ve etkileri çok uzun süren değişiklikler yapar. Bu değişiklikler ya türleri kendi yaşadıkları çevreden uzaklaştırır ya da onları yeni çevrelerine uyum sağlamaya zorlar. Bu değişiklikler, ekosistemlerin popülasyon büyüklüğü üzerinde çok büyük bir etkiye sahiptir ve bu da genellikle ciddi bir azalmaya neden olur.

Biyotik faktörler bir ekosistemi etkileyen hayvanlar, bitkiler, mantarlar ve bakteriler gibi yaşayan varlıklardır. Abiyotik faktörler ise bir ekosistemi etkileyen sıcaklık, hava akımları, su ve mineraller gibi cansız varlıklardır.
Yukarıda belirtilen faktörler, söz konusu organizmaya ve ekosisteme bağlı olarak popülasyon boyutunda bir artışa veya azalmaya neden olabilir.

Biyotik stres
Ekoloji
Ekosistem mühendisi
Mutualizm (biyoloji)
İnsanın çevre üzerindeki etkisi

Buzullaşmanın zaman çizelgesi son 3 milyar yılda Dünya tarihinde beş veya altı büyük buz çağını içermektedir. Geç Senozoyik Buz Devri en son aşama olan 34 milyon yıl önce başladı Kuvaterner buzullaşma 2580000 yıldan beri sürüyor.
Buz çağları içinde, sırasıyla buzul dönemleri ve buzullararası dönemler olarak adlandırılan daha şiddetli buzul koşulları ve daha ılıman koşulların dönemleri vardır. Dünya şu anda Kuaterner buzullaşmasının buzullararası bir dönemindedir ve Kuaterner'ın son buzul dönemi yaklaşık 11.700 yıl önce sona ermiştir. Şu anki buzullararası dönem, Holosen çağı olarak bilinir. İklim vekillerine dayanarak, paleoklimatologlar buzullaşmadan kaynaklanan farklı iklim durumlarını inceler.

Muhtemelen en ağır üçüncü buz devri ve, 720 ila 635 kadar gerçekleşmiş olduğu tahmin edilmektedir  Ma önce, (milyon yıl)  de Neoproterozoyik Era ve buna bir saniye üretilmiş öne sürülmüştür  " Kartopunun "yani Dünya'nın tamamen buzla kaplı olduğu bir dönemdir. Ayrıca, bu ikinci soğuk dönemin sonu, Kambriyen Dönemi boyunca çok hücreli yaşamın hızlı bir şekilde çeşitlendiği bir zaman olan sonraki Kambriyen Patlamasından sorumlu olduğu öne sürülmüştür. Ancak bu hipotez hala tartışmalıdır, ancak lehine kanıtlar arttıkça, araştırmacılar arasında popülerlik artıyor.
460 milyon ila 430 milyon yıl önce küçük bir dizi buzullaşma meydana geldi. 350 ila 250 milyon yıl arasında geniş buzullaşma vardı.
Geç Senozoyik Buz Devri son 34 Ma için Antarktika'da geniş buz tabakaları gördü. Son 3 milyon yıl boyunca kuzey yarımkürede de buz tabakaları gelişmiştir. Bu aşama, Kuvaterner buzullaşması olarak bilinir ve az ya da çok kapsamlı buzullaşma gördü. Bunlar ilk olarak 41.000 yıllık baskın bir dönemsellikle ortaya çıktı, ancak Orta Pleistosen Geçişinden sonra bu, ortalama 100.000 yıllık bir dönemle yüksek genlikli döngülere dönüştü.

Geç Senozoik Buz Devri'nin ilk 30 milyon yılı çoğunlukla Antarktika'yı kapsarken, Kuvaterner, şu anda nüfusun yoğun olduğu ve kolayca erişilebilen Avrupa ve Kuzey Amerika'nın bazı kısımlarına yayılan çok sayıda buz tabakası gördü. Bu nedenle ilk jeologlar, karakteristik jeolojik özelliklerden sonra Kuvaterner Buz Devri'nin buzul ve buzullararası dönemlerinin görünen dizilerini adlandırdılar ve bu isimler bölgeden bölgeye değişiyordu. Deniz kayıtları tüm geçmiş buzulları korur; Karaya dayalı kanıtlar daha az eksiksizdir çünkü birbirini izleyen buzullar seleflerinin kanıtlarını ortadan kaldırabilir. Kıtasal buz birikimlerinden elde edilen buz çekirdekleri de tam bir kayıt sağlar, ancak deniz verileri kadar zamanda geriye gitmez. Polen göller ve bataklıklardan elde edilen veriler ile lös profilleri, kara temelli önemli korelasyon verileri sağlamıştır. adları sistemi çoğunlukla uzmanları tarafından aşamalı olmuştur. Araştırmacıların dönemlere deniz izotopik aşama numaralarına göre atıfta bulunmaları artık daha yaygındır. Örneğin, son yarım milyon yıl boyunca deniz çökeltilerinde kaydedilen beş Pleistosen buzul/buzullararası döngü vardır, ancak bu dönemde karada ilk olarak yalnızca üç klasik buzullararası dönem tanınmıştır ( Mindel, Riss ve Würm).
Karaya dayalı kanıtlar, MIS 6'ya kadar kabul edilebilir derecede iyi işliyor, ancak bundan önce sadece karaya dayalı kanıtları kullanarak aşamaları koordine etmek zordu. Bu nedenle, "adlar" sistemi eksiktir ve buzul çağlarının daha önceki kara temelli tanımlamaları bir şekilde varsayımsaldır. Bununla birlikte, karaya dayalı veriler, yer şekillerinin tartışılmasında ve bilinen deniz izotopik aşamasının bunlarla ilişkilendirilmesinde esasen faydalıdır.

Biber (2.6-1.8 Ma, Gelasian)
Biber-Tuna buzullararası (kullanımda değil)
Tuna (1.8-1.0 Ma, Calabria)
Tuna-Gunz buzullararası (kullanımda değil)
Günz (1.0–0.4 Ma, MIS 21 - MIS 11?)
Günz-Haslach buzullararası (kullanımda değil)
Haslach (nadiren kullanılır)
Haslach-Mindel buzullararası (kullanımda değil)
Mindel (MIS 12 ?, MIS 10)
Mindel-Riss buzullararası (MIS 9)
Riss (MIS 8-6)
Riss-Würm buzullararası (MIS 5e)
Würm (MIS 5d-2)

Bramertonian Sahnesi
Baventiyen Evresi/Ön Pastoniyen
Paston Sahnesi
Beestonian sahne
Cromerian Aşaması (MIS 21-13?)
Anglian Stage (MIS 12, belki de MIS 10?)
Hoxnian Aşaması (MIS 11, belki de MIS 9?)
Wolstonian Aşaması (MIS 8-6, belki de MIS 10-9?)
Ipswichian buzullararası (MIS 5e)
Devensiyen buzullaşma (MIS 5d-2)
Flandrian buzullararası (MIS 1)

Tiglian öncesi
Tiglian buzullararası
Eburoniyen
Waal buzullararası
Menapian buzul evresi
Kromeriyen kompleksi (MIS 21-13?)
Elster buzullaşması (MIS 10, belki de MIS 12?)
Holstein buzullararası (MIS 9?)
Saale buzullaşması (MIS 6 ile sona erdi)
Eem buzullararası (MIS 5e)
Weichsel buzullaşması (MIS 5d-2)

Afton buzullararası (modern bilimsel literatürde Pre-Illinoian ile değiştirildi)
Kansan buzullaşması (modern bilimsel literatürde Pre-Illinoian ile değiştirildi)
Yarmouthian sahnesi (modern bilimsel literatürde Pre-Illinoian ile değiştirildi)
Illinoian aşaması (MIS 10, bazen de MIS 8?)
Sangamonian (MIS 5e, bazen ayrıca 5d-5a)
Wisconsin buzullaşması (MIS 4-2, bazen ayrıca 5d-5a)

Caracoles (Río Frío) buzullaşma
Río Llico (Colegual) buzullaşma
Santa María (Casma) buzullaşma
Valdivia buzullararası (MIS 5e)
Llanquihue buzullaşması (en az MIS 4-2)

Geleneksel bölgesel isimleri küresel deniz ve buz çekirdeği dizileriyle ilişkilendirmenin zor olduğu kanıtlandı. MIS endeksleri genellikle tek bir geleneksel bölgesel buzullaşma ile zaman içinde örtüşen birkaç farklı buzullaşmayı tanımlar. Bazı modern yazarlar, bu tür bir buzullaşma dizisini tanımlamak için geleneksel bölgesel buzul isimlerini kullanırken diğerleri, daha sıcak aşamaları da içeren sürekli bir zaman dilimini ifade etmek için "buzullaşma" kelimesini "karmaşık" ile değiştirirler. Aşağıdaki tabloda gösterildiği gibi, sadece son 200-300 bin yıl boyunca, geleneksel terminolojinin zaman çözünürlüğü MIS indeksleri ile net bir yazışmaya izin vermektedir. Özellikle Mindel buzulları MIS 10 ve MIS 12 ile ilgili Avrpa'da çok sayıda tartışma olmuştur.

Brunhes-Matuyama tersyüzümü  - En son jeomanyetik ters dönme olayı (yaklaşık 780.000 yıl önce)
Jeolojik zaman ölçeği  - jeolojik tabakaları zamanla ilişkilendiren sistem
Minnesota'nın buzul tarihi
Buzul dönemi  - Daha soğuk sıcaklıklar ve buzul ilerlemeleri ile işaretlenen bir buzul çağı içindeki zaman aralığı
Buz devri  - Dünya yüzeyi ve atmosfer sıcaklığında uzun vadeli düşüş dönemi

Büyüme faktörleri hücresel büyüme, çoğalma ve hücresel farklılaşmada uyarıcı yeteneğe sahip doğal maddelerdir. Genellikle, protein ya da steroid hormon yapısındadırlar. Büyüme faktörleri çeşitli hücresel süreçlerin düzenlenmesinde önemlidir.
Büyüme faktörleri genellikle hücreler arası sinyal molekülleri olarak hareket ederler. Örneğin sitokinler ve hormonlar hedef hücre yüzeyindeki özgül reseptörlere bağlanarak etki ederler.
Genellikle hücre farklılaşması ve olgunlaşması desteklerlerken bu özellikleri farklı büyüme faktörleri arasında değişmektedir. Örneğin, Kemik morfogenetik proteinleri, kemik hücre farklılaşması teşvik ederken fibroblast büyüme faktörü ve vasküler endotelyal büyüme faktörü kan damarı farklılaşmasını uyarır (anjiyogenez).

Aşağıda bazı büyüme faktörleri listelenmiştir:

Adrenomedullin (AM)
Anjiopoetin (Ang)
Otokrin motilite faktörü
Kemik morfogenetik protein (BMP)
Beyin-türevli nörotrofik faktör (BDNF)
Epidermal büyüme faktörü (EGF)
Eritropoietin (EPO)
Fibroblast büyüme faktörü (FGF)
Glial hücre hattı türevli nörotrofik faktör (GDNF)
Granülosit koloni uyarıcı faktör (G-CSF)
Granülosit makrofaj koloni uyarıcı faktör (GM-CSF)
Büyüme farklılaşma faktörü-9 (GDF9)
Hepatosit büyüme faktörü (HGF)
Hepatoma-kaynaklı büyüme faktörü (HDGF)
İnsülin benzeri büyüme faktörü (IGF)
Göç-uyarıcı faktör
Miyostatin (GDF-8)
Sinir büyüme faktörü (NGF) ve diğer nörotrofinler
Trombosit kökenli büyüme faktörü (PDGF)
Trombopoetin (TPO)
Transforming growth faktör alfa (TGF-α)
Transforming growth faktör beta (TGF-β)
Tümör nekroz faktör alfa (TNF-α)
Vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF)
Plasental büyüme faktörü (PlGF)

Büyüme faktörleri son yıllarda artan şekilde onkolojik hastalıklar, kardiyovasküler hastalıklar ve hematolojik hastalıkların tedavisinde kullanılmaktadır:

Nötropeni
Myelodisplastik sendrom (MDS)
Lösemiler
Aplastik anemi
Kemik iliği nakli
Anjiyogenez; kardiyovasküler hastalıklar için

Medical Subject Headings Growth+Factors

Chicago ([ʃɪˈkɑːgoʊ]) veya Türkçeleştirilmiş adı ile Şikago, ABD'nin Illinois eyaletinin ve Orta Batı Amerika Birleşik Devletleri'nin en kalabalık şehridir. Michigan Gölü'nün batı kıyısında yer alan şehir, 2020 nüfus sayımına göre 2,74 milyonluk nüfusuyla Amerika Birleşik Devletleri'nin üçüncü en kalabalık şehridir. Chicago metropol alanı 9,41 milyon sakiniyle ülkenin üçüncü en büyük metropol alanıdır. Chicago, ABD'nin ikinci en kalabalık ilçesi olan Cook County'nin merkezidir.
Chicago, 1837 yılında Büyük Göller ile Mississippi Nehri havzası arasındaki bir geçit yakınında şehir olarak kurulmuştur. Şehir 19. yüzyılın ortalarında hızla büyüdü. 1871'de Büyük Chicago Yangını birkaç mil karelik alanı yok etti ve 100.000'den fazla insanı evsiz bıraktı, ancak Chicago'nun nüfusu büyümeye devam etti. Chicago, Chicago Okulu, Şehir Güzelleştirme hareketinin gelişimi ve çelik çerçeveli gökdelen gibi kentsel planlama ve mimariye önemli katkılarda bulunmuştur. 
Chicago, finans, kültür, ticaret, sanayi, eğitim, teknoloji, telekomünikasyon ve ulaşım alanlarında uluslararası bir merkezdir. Dünyanın en büyük ve en çeşitli finansal türev piyasasına sahiptir ve yalnızca emtia ve finansal vadeli işlemlerde tüm hacmin %20'sini oluşturmaktadır. O'Hare Uluslararası Havalimanı, yolcu trafiği bakımından dünyanın en yoğun on havalimanı arasında düzenli olarak yer almaktadır ve bölge aynı zamanda ülkenin demiryolu merkezidir. Chicago bölgesi, 2024 yılında 919 milyar doların üzerinde gelir elde ederek, dünyanın en yüksek gayri safi yurtiçi hasılalarından (GSYİH) birine sahip olup, küresel olarak altıncı sırada yer almaktadır. Chicago ekonomisi çeşitlidir ve hiçbir sektör işgücünün %14'ünden fazlasını istihdam etmemektedir.
Chicago, 2024 yılında kültürel kurumları, Michigan Gölü plajları, restoranları ve daha fazlasıyla 55 milyon ziyaretçiyi ağırlayan önemli bir turizm merkezidir. Chicago kültürü, görsel sanatlar, edebiyat, film, tiyatro, komedi (özellikle doğaçlama komedi), yemek, dans ve müzik (özellikle caz, blues, soul, hip-hop, gospel, endüstriyel ve elektronik dans müziği, özellikle house müzik) alanlarına büyük katkılar sağlamıştır. Chicago, Chicago Senfoni Orkestrası ve Chicago Lirik Operası'na ev sahipliği yaparken, Chicago Sanat Enstitüsü etkili bir görsel sanatlar müzesi ve sanat okulu sunmaktadır. Chicago bölgesi ayrıca, diğer eğitim kurumlarının yanı sıra Chicago Üniversitesi, Northwestern Üniversitesi ve Illinois Üniversitesi Chicago'ya da ev sahipliği yapmaktadır. Chicago'daki profesyonel sporlar, iki Major League Baseball takımı da dahil olmak üzere tüm büyük profesyonel ligleri içermektedir. Şehir ayrıca, Dünya Maraton Büyükleri'nden biri olan Chicago Maratonu'na da ev sahipliği yapmaktadır.

Chicago, şehrin etnik ve işçi sınıfı köklerini yansıtan çok sayıda bölgesel özelliği üzerinde hak iddia eder. Bunların arasında ulusal olarak tanınan kalın hamurlu pizza; bu tarzın Pizzeria Uno'da ortaya çıktığı söylenir. Chicago tarzı ince kabuk da şehirde popülerdir.
Bazı favori Chicago pizzaları arasında Lou Malnati's ve Giordano's yer alır.
Genellikle sığır etinden yapılan bir sosisli sandviç olan Chicago tarzı sosisli sandviç, genellikle turşu çeşnisi, sarı hardal, acı biber turşusu, domates dilimleri, dereotu kokulu salatalık turşusu ve ekmeğinin üstünde haşhaş tohumu ve kereviz tuzu ile hazırlanır. Chicago tarzı sosisli sandviç meraklıları, garnitür olarak ketçap kullanımına kaşlarını çatar ancak giardiniera eklemeyi tercih edebilirler.

Şikago 1850'lerden beri ABD ve Dünya'daki en büyük eğitim merkezlerinden biri olmuştur. Şikago ve çevresinde ABD'nin en iyi üniversitelerinden olan Northwestern Üniversitesi ve Chicago Üniversitesi bulunmaktadır. Bunun yanında sadece Şikago'da 100'den fazla yüksek öğrenim merkezi bulunmaktadır.
Bunun yanında Şikago'da Fermi Ulusal Parçacık Hızlandırma Laboratuvarı ve Argonne Ulusal Laboratuvarı bulunmaktadır. Argonne ABD'nin Midwest bölgesindeki en büyük ulusal laboratuvardır.

Chicago Bulls basketbol takımı olarak oldukça popülerdir. Michael Jordan ve yeni yıldız oyuncu Derrick Rose dünyaca ünlü oyuncularıdır. Bu takımın ev sahipliği yaptığı "United Center" adlı kapalı spor salonu Chicago'nun "Yakın Batı Taraf" semtindedir ve bu spor sezonu Ekim sonundan Nisan başına kadar devam etmektedir.
"United Center" spor salonu profesyonel Buz hokeyi sporunun kurucusu "orijinal altı" takımdan biri olan Chicago Blackhawks takımı tarafından da kullanılmaktadır. Bu takım yıllarca oyun hayatında bazen iyi bazen kötü olmuştur ama 2010'da en önemli buz hokey kupalarından olan "Stanley Kupası"'nı alarak yeniden popüler olmuştur. Bu profesyonel spor sezonu da Ekim sonundan Nisan başına kadar devam etmektedir.
Profesyonel Amerikan futbolu sporunun "NFL Ligi"'nde bulunan en tanınmış takımlarından olan Chicago Bears'in ev sahipliği yaptığı stadyum "Soldier Field" Chicago'nın "Yakın Güney" semtindedir. Profesyonel Amerikan futbolu yanında bu sporda çok önemli ve popüler olan üniversiteler arası Amerikan futbolu için Chicago'da  "sözde amatör" üniversite takımları bulunmaktadır. Bunlar arasında şehir varoşlarından Evanston'da kampüsü ve "Ryan Fields" adlı 49.000 kişilik Amerikan Futbolu stadyumu bulunan Northwestern Üniversitesi (takma adı "Wildcats") çok isim yapmıştır.
ABD'de genellikle daha az önemli ve daha az popüler olduğu iddia edilen klasik futbol sporu için Chicago'da profesyonel Chicago Fire takımı ABD "Major League Soccer" liginde oynamaktadır. Bu takımın ana stadı Chicago "Güneybatı Taraf" semtinin yanındaki "Bridgeview" varoşunda konumludur. ABD'de kadın futbolu da, özellikle amatör takımlar için, çok popüler bir spor olmuştur. ABD kadın futbolu ünlü takımları arasında Chicago "Lisle" varoşunda bulunan "Benedictine Üniversitesi"'nde stadyumları bulunan "National Women's Soccer League (Ulusal Kadın Futbol Ligi)"'nde oynayan "Chicago Red Stars" takımı bulunmaktadır.
ABD'de çok popüler olan profesyonel (ve amatör) beyzbol sporu Chicago şehrinde çok önemlidir. Şehirde ünlü ulusal profesyonel beyzbol takımı olarak Chicago Cubs Chicago'nun "Kuzey Taraf" semtinde bulunan "Wrigley Field" stadyumunda; Chicago White Sox takımı ise Chicago'nun "Güney Taraf" semtindeki "Ü.S. Cellular Field (Comiskey Park)" Stadyumunda oynamaktadır. Her iki takım da profesyonel olup Chicago'da bir yüzyıldan daha uzun tarihleri bulunmaktadır. Bu spor için sezon Nisan'dan Ekim başına kadar uzanmaktadır ve her iki takım da bu uzun sezonda kendi stadyumlarında 81 tane maç yapmaktadırlar. Şehirde bu iki beyzbol takımı olması Chicago'luları birbirine gayet rakip iki kampa böldüğü iddia edilmektedir.
Dünya profesyonel eğlence güreşleri profesyonel eğlendirici güreş için 1952 yılında ABD'de kurulan güreş eğlence sporu şirketi WWE Chicago merkezlidir ve bu şirketin ürettiği televizyon programları dünya çapında yüzden fazla ülkede, değişik dillerde gösterilir.

Chicago dünya çapında 28 kardeş şehre sahiptir:

Illinois
Northwestern Üniversitesi
Chicago Üniversitesi

Chicago şehri resmi sayfası7 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
DMOZ Open Directory Projesi "Chicago" maddesi  (İngilizce)
Wiki Voyage sayfası "Chicago" maddesi  (İngilizce)
Chicago şehri veriler portali 5 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Dönence veya Tropika, yeryüzü üzerinde, güneş ışınlarının yılda her birine bir kez dik açı ile geldiği, sıcak kuşağın kuzey ve güney sınırlarını oluşturan ve Ekvator'un (eşlek) 23° 27′ kuzey ve güneyinden geçtiği varsayılan iki enlemden her birine verilen isimdir. Bu iki enlem arasındaki bölgeye tropikal kuşak denir.
Bu enlemlerden yeryüzününün Kuzey Yarım Küre'de olanına Yengeç Dönencesi, Güney Yarım Küre'de olanına Oğlak Dönencesi adı verilir.

21 Haziran'da güneş ışınları Yengeç Dönencesi'ne dik gelir. Bu tarih, Kuzey Yarımküre'de yazın, Güney Yarımküre'de kışın başlangıcı olarak sayılır, Güney Kutup Dairesi'nde (66° 33′ G - 90° G) en az 24 saat gece yaşanır. Bugünden sonra yeryüzünün kuzeyinde günler kısalmaya, güneyinde ise uzamaya başlar ve buna Yaz Gündönümü adı verilir. Benzeri biçimde, güneş ışınlarının Oğlak Dönencesine dik geldiği 21 Aralık, Kuzey Yarımküre'de kışın, Güney Yarımküre'de de yazın başlangıcıdır ve Kuzey Kutup Dairesi'nde 24 saat gece yaşanır.
Dönenceler matematik iklim kuşağı olan Tropikal kuşağın kuzey ve güney sınırlarını oluştururlar.
Dönencelerde iki meridyen arası uzaklık yaklaşık 100 kilometredir.

Astropika (Dönencealtı)
Gündönümü
Yengeç Dönencesi
Oğlak Dönencesi

Manto, yer kabuğu ile çekirdek arasında yer alan, derinliğe göre değişen ısıya sahip bir yer katmanıdır. Mantonun üst kesimi yüksek sıcaklık ve basınçtan dolayı plastikimsi özellik gösterir. Alt kesimleri ise sıvı halde bulunur. Bu nedenle mantoda sürekli olarak alçalıcı-yükselici hareketler görülür. Kalınlığı 2.860 kilometreye yakındır. Ultra bazik kayaç veya ultramafik kayaçlardan oluşur. Dünya'nın en kalın katmanıdır. Ağır olup yoğunluğu 3,5–6 g/cm³ arasında bulunur. Bazı gezegenler, bazı asteroitler ve bazı gezegen uyduları mantoya sahiptir. Sıcaklığı 1900-3700 °C arasında değişir. Yapısında silisyum, magnezyum, nikel ve demir bulunmaktadır. Okyanus ortası sırtlarında oluşan kısmi manto erimesi okyanusal kabuğu, Yitim zonlarında meydana gelen kısmi manto erimeleri ise kıtasal kabuğu oluşturmaktadır.

Dünya'nın mantosu 2 kısıma ayrılır bunlar üst manto (astenosfer) ve alt mantodur.

Litosferin altından 700 km derinliğe kadar uzanan kuşağa üst manto veya astenosfer denilir. Bu kuşağın yoğunluğu 3,3-4,3 g/cm³ arasında değişmekte olup bileşiminde ultrabazik ve ultramafik (olivinli veya piroksinli), yani fazla miktarda alkali madde ve mineral içeren magma veya ergimiş malzeme bulunur. Üst mantonun alt kısmında P dalga hızı yoğunluk artışından dolayı 10,7–11 km/s'yi bulur. Yer kabuğu parçaları veya plakalar, üst mantonun üzerinde yüzerler. Çünkü bu seviyelerde mantonun bir kısmı eriyebilir. Bunun için de belli bir sıcaklıkta mantonun bir miktar su içermesi yeterlidir. Bu durum gerçekleşince kısmen eriyen astenosfer, hemen hemen hiçbir direnç göstermeden biçim değiştirir.

700–2.900 km derinlikleri arasına uzanan kısımda ise alt manto başlar. Bu kuşakta demir ve magnezyum silikatları egemen durumdadır. Bundan dolayı alt mantonun alt kısmında yoğunluk 5,5'a kadar çıkmakta ve P dalga hızı ise 13,6 km/s'ye ulaşmaktadır.
Orta manto kısmı üst ve alt manto arasında bir geçiş zonu oluşturur. Manto, yerkürenin toplam hacminin %80'den fazlasını meydana getirir ve yer kabuğu hareketleri (deniz dibi yayılması, kıtaların kayması, epirojenez, orojenez, derin depremler) ile volkanizma için gerekli enerjiyle iç kuvvetlerin kaynağını teşkil eder.

Mantonun üstü, ilk olarak 1909'da Andrija Mohorovičić tarafından not edilen sismik hızda ani bir artış ile tanımlanır; bu sınır şimdi Mohorovičić süreksizliği veya "Moho" olarak anılmaktadır.
Üst manto baskın olarak peridotittir, öncelikle olivin, klinopiroksen, ortopiroksen ve alüminli bir fazın değişken oranlarından oluşur. Alüminli faz, en üstteki mantoda plajiyoklazdır, daha sonra spinel ve daha sonra ~ 100 km'nin altında granattır. Yavaş yavaş üst manto boyunca, piroksenler daha az stabil hale gelir ve majoritli granat haline dönüşür.
Geçiş bölgesinin üstünde olivin, wadsleyite ve ringwoodite izokimyasal faz geçişlerinden geçer. Nominal susuz olivinden farklı olarak, bu yüksek basınçlı olivin polimorfları, kristal yapılarında su depolamak için büyük bir kapasiteye sahiptir. Bu, geçiş bölgesinin büyük miktarda suya ev sahipliği yapabileceği hipotezine yol açmıştır.  geçiş bölgesinin tabanında, bridgmanite içine ringwoodite ayrıştığında (eski magnezyum silikat perovskit olarak da adlandırılır) ve ferropericlase. Garnet ayrıca geçiş bölgesinin tabanının altında veya biraz altında kararsız hale gelir.
Alt manto esas bridgmanite ve oluşan ferropericlase olarak az miktarda, kalsiyum izotop, kalsiyum-ferrit yapılandırılmış oksit ve sistovit. Mantonun en alt 200 ~ km'sinde, bridgmanit izokimyasal olarak post-perovskite dönüşür.

Mantonun kimyasal bileşimini, büyük ölçüde erişilemediğinden, yüksek bir kesinlik ile belirlemek zordur. Okyanus litosferinin bölümlerinin bir kıtaya yayıldığı ofiyolitlerde nadiren manto kayaçları ortaya çıkar. Manto kayaçları ayrıca bazaltlar veya kimberlitler içinde ksenolit olarak örneklenir.

Manto kompozisyonunun çoğu tahmini, yalnızca en üst mantoyu örnekleyen kayalara dayanmaktadır. Mantonun geri kalanının, özellikle alt mantonun aynı toplu bileşime sahip olup olmadığı konusunda tartışma vardır.  Mantonun kompozisyonu, okyanus kabuğu ve kıtasal kabuk oluşturmak için katılaşan magmanın çıkarılması nedeniyle Dünya tarihi boyunca değişmiştir.

Mantoda, sıcaklıklar kabuğun üst sınırında yaklaşık 200 °C (392 °F) ile çekirdek manto sınırında yaklaşık 4.000 °C (7.230 °F) arasında değişir.  jeotermal gradyan manto hızlı termal artışların sınır tabakalarının yavaş yavaş mantonun iç kısmı boyunca manto üst ve alt ve artar.  Her ne kadar yüksek sıcaklıklar yüzeydeki manto kayalarının erime noktalarını aşsa da (temsili peridotit için yaklaşık 1200 °C), manto neredeyse tamamen katıdır.  Muazzam litostatik basınç, manto üzerine uygulanan erimeyi önler, çünkü erimenin başladığı sıcaklık (solidus) basınçla artar.
Mantodaki basınç Moho'daki birkaç kbar'dan çekirdek manto sınırında 1390 kbar'a (139 GPa) yükselir.

Ana madde: Manto konveksiyonu
Bu şekil, manto konveksiyon modelinde bir zaman adımının bir anlık görüntüsüdür. Kırmızıya yakın renkler sıcak, maviye yakın renkler soğuktur. Bu şekilde, çekirdek-manto sınırında alınan ısı, modelin altındaki malzemenin termal genleşmesi ile sonuçlanır, yoğunluğunu azaltır ve sıcak malzeme tüylerini yukarı göndermesine neden olur. Aynı şekilde, malzemenin yüzeyde soğutulması da batmasına neden olur.
Dünya yüzeyi ve dış çekirdek arasındaki sıcaklık farkı ve yüksek basınç ve sıcaklıktaki kristal kayaların milyonlarca yıl boyunca yavaş, sürünen, viskoz benzeri deformasyona uğrama kabiliyeti nedeniyle, mantoda konvektif bir malzeme dolaşımı vardır.  Sıcak malzeme yukarı kalkar, daha soğuk (ve daha ağır) malzeme aşağı düşer. Malzemenin aşağı doğru hareketi, batma bölgeleri adı verilen yakınsak plaka sınırlarında meydana gelir. Tüylerin üzerinde yer alan yüzeydeki konumların yüksek bir yüksekliğe sahip olduğu (altındaki daha sıcak, daha az yoğun tüylerin kaldırma kuvveti nedeniyle) ve sıcak nokta volkanizması sergilediği tahmin edilmektedir.. Genellikle derin manto tüylerine atfedilen volkanizma alternatif olarak kabuğun pasif olarak genişlemesi ile magmanın yüzeye sızmasına izin verir ("Plaka" hipotezi).
Konveksiyon Dünya mantonun a, kaotik plakalarının hareketinin bir parçası olduğu düşünülmektedir (akışkan dinamiği anlamında) işlemi. Plaka hareketi, yalnızca kıtaların kabuk bileşenlerinin hareketi için geçerli olan kıta kayması ile karıştırılmamalıdır. Litosferin ve alttaki mantonun hareketleri birleştirilir, çünkü inen litosfer mantodaki konveksiyonun temel bir bileşenidir. Gözlenen kıtaların kayması, okyanus litosferinin batmasına neden olan kuvvetler ile Dünya'nın mantosundaki hareketler arasında karmaşık bir ilişkidir.
Daha büyük derinlikte daha büyük viskozite eğilimi olmasına rağmen, bu ilişki doğrusal olmaktan uzaktır ve özellikle üst mantoda ve çekirdekle sınırda viskozitesi önemli ölçüde azalmış tabakalar gösterir.  Çekirdek-manto sınırının yaklaşık 200 km (120 mil) üzerindeki manto biraz daha sığ derinliklerde mantodan belirgin şekilde farklı sismik özelliklere sahip gibi görünmektedir; çekirdeğin hemen üzerindeki bu alışılmadık manto bölgesine, 50 yıl önce jeofizikçi Keith Bullen tarafından getirilen bir isimlendirme olan D ″ ("D double-prime") denir.  D sub, işlenmiş levhalardan elde edilen malzemeden oluşabilir perovskitte post-perovskite adı verilen perovskitte bulunan çekirdek-manto sınırında ve / veya yeni bir mineral polimorftan aşağı inip dinlenmeye başladı.
Sığ derinliklerde meydana gelen depremler doğrultu atımlı faylanmanın bir sonucudur; bununla birlikte, yaklaşık 50 km'nin (31 mi) altında, sıcak, yüksek basınç koşulları daha fazla depremliliği engellemelidir. Manto viskoz ve kırılgan faylanma yapamaz. Bununla birlikte, batma bölgelerinde, 670 km'ye (420 mi) kadar depremler gözlenmektedir. Bu olguyu açıklamak için dehidrasyon, termal kaçak ve faz değişimi gibi bir dizi mekanizma önerilmiştir. Jeotermal gradyan, yüzeydeki serin malzemenin aşağıya doğru battığı, çevredeki mantonun gücünü artırdığı ve depremlerin 400 km (250 mi) ve 670 km (420 mi) derinliğe kadar düşmesine izin verdiği durumlarda azaltılabilir.
Mantonun altındaki basınç ~ 136 G Pa'dır (1,4 milyon atm ).  Derinlik arttıkça basınç artar, çünkü altındaki malzeme üstündeki tüm malzemenin ağırlığını desteklemek zorundadır. Bununla birlikte, tüm mantonun mantoyu oluşturan katı kristaller boyunca nokta, çizgi ve / veya düzlemsel kusurların hareketi ile barındırılan kalıcı plastik deformasyon ile uzun zaman aralıklarında bir sıvı gibi deforme olduğu düşünülmektedir. Üst manto viskozitesi için tahminler, derinliğe bağlı olarak, 10 19 ve 10 24 Pa · s arasındadır, sıcaklık, bileşim, stres durumu ve diğer birçok faktör. Böylece, üst manto çok yavaş akabilir. Bununla birlikte, en üst mantoya büyük kuvvetler uygulandığında, zayıflayabilir ve bu etkinin, tektonik plaka sınırlarının oluşumuna izin vermede önemli olduğu düşünülmektedir.

Mantonun keşfi, okyanus kabuğunun göreceli olarak daha kalın kıtasal kabuğa kıyasla göreceli inceliğinden dolayı genellikle karadan ziyade deniz yatağında gerçekleştirilir.
Project Mohole olarak bilinen ilk manto keşif girişimi, 1966'da tekrarlanan arızalar ve aşırı maliyetlerden sonra terk edildi. En derin penetrasyon yaklaşık 180 m'dir (590 ft). 2005 yılında bir okyanus sondajı, okyanus sondaj gemisi JOIDES Resolution'dan deniz tabanının 1.416 metre (4.646 ft) altına ulaştı.
Daha başarılı oldu Derin Deniz Sondaj Projesi 1968'den tarafından koordine 1983 için ameliyat (DSDP) Scripps Oşinografi Enstitüsü'ndeki at California, San Diego Üniversitesi, DSDP desteklemek için önemli veriler sağlamıştır deniz dibi yayılması hipotezini ve teoriyi kanıtlamak için yardımcı bir levha tektoniği. Glomar Challenger sondaj operasyonlarını gerçekleştirdi. DSDP, 40 yılı aşkın bir süredir faaliyet gösteren üç uluslararası bilimsel okyanus sondaj programından ilkiydi. Derinlemesine Örnekleme için Ortak Oşinografi Kurumlarının himayesinde bilimsel planlama yapıldı. Danışma grubu dünyanın dört bir yanından akademik kurumlardan, devlet kurumlarından ve öz

Jeologların edindiği kapsamlı ve geniş bilimsel kanıtlara dayanarak Dünya'nın yaşının yaklaşık 4,54 milyar yıl (4,54×109 yıl) olduğuna karar verilmiştir.  Bu sayı, bilinen en eski Dünya kabuğuna ait minerallerin yaşı (Batı Avustralya'nın Jack Hills bölgesinde) küçük zirkon kristalleri ve Güneş Sistemi'nin yaşı meteor parçacıkları ve Ay'dan gelen örnekler üzerinde jeologların yaptığı radyometrik yaş tayini ölçümleri sonucunda ortaya çıkartılmıştır. Bu ölçümler göktaşı malzemesinin radyometrik yaşla tarihlendirilmesine ait kanıtlara  dayanır ve bilinen en eski yeryüzü  ve Ay örneklerinin radyometrik yaşlarıyla tutarlıdır.
Zirkon kristalleri üzerinde yapılan radyometrik yaş tayini ölçümleri ise Dünya'nın yaşının 4,40 milyar yıldan daha fazla olamayacağını kanıtlamaktadır.
Dünya'nın yaşı günümüzde ortak kanıya en yakın şeklinde ilk kez 20. yüzyılın başlarında Clair Patterson tarafından Zirkon krsitallerindeki Uranyum miktarından yaklaşık "4.40" milyar olarak hesaplanmıştır.
2016'da yapılan bir hesaplama Dünya'nın merkezinin yüzeyinden 2,49 yıl daha genç olduğunu göstermektedir. Dünya'nın birikmesinin, kalsiyum alüminyum açısından zengin inklüzyonların ve göktaşlarının oluşumundan kısa bir süre sonra başladığı varsayılmaktadır. Bu birikme sürecinin henüz bilinmediği ve farklı birikim modellerinden tahminlerin birkaç milyon ila yaklaşık 100 milyon yıl arasında değiştiği için, Dünya'nın yaşı ile en eski kayaların arasındaki farkın belirlenmesi zordur. Ayrıca muhtemelen farklı yaşlardaki minerallerin agregaları oldukları için, yüzeydeki maruz kalan Dünya'daki en eski kayaların yaşını tam olarak belirlemek de zordur.
Dünya'nın yaşı ve Clair Patterson'ın hayatı, Neil deGrasse Tyson'ın sunuculuğunu yaptığı 2014 yapımı Cosmos: a Spacetime Odyssey (Bir Uzay Serüveni) belgesel serisinin "The Clean Room" adlı 7. bölümünde konu edilmiştir.

Tabakalar, kayaların ve yerin katmanlanması, yapılan çalışmalar, doğa bilimcilerine, Dünya'nın varlığı sırasında birçok değişiklik geçirmiş olabileceğine dair bir fikir verdi. Bu katmanlar bilinmeyen canlıların fosilleşmiş kalıntılarını içerir ve bazılarının organizmalarının katmandan katmana ilerlemesinin yorumlanmasına yol açar.
17. yüzyılda Nicolas Steno, fosil kalıntıları ve tabakalar arasındaki bağlantıyı tahmin eden ilk doğa bilimcilerden biriydi. Gözlemleri onu önemli stratigrafik kavramlar (yani " süperpozisyon yasası " ve " orijinal yataylık ilkesi ") formüle etmeye yöneltti. 1790'larda William Smith, çok farklı yerlerde bulunan iki kaya katmanı benzer fosiller içeriyorsa, katmanların aynı yaşta olmasının mümkün olabileceğini söyledi. William Smith'in yeğeni ve öğrencisi John Phillips, daha sonra Dünya'nın yaklaşık 96 milyon yaşında olduğunu hesapladı.
18. yüzyılın ortalarında, doğa bilimci Mikhail Lomonosov, Dünya'nın evrenin geri kalanından ayrı olarak birkaç yüz bin yıl önce varolduğunu söyledi. Lomonosov'un fikirleri çoğunlukla spekülatifti. 1779'da Comte du Buffon bir deney kullanarak Dünya'nın yaşı için bir değer elde etmeye çalıştı. Dünya' ya benzeyen küçük bir küre yarattı ve daha sonra kürenin soğutma hızını ölçtü. Bu deney Dünya'nın yaklaşık 75.000 yaşında olduğunu tahmin etmesini sağladı.
Diğer doğa bilimcileri bu hipotezleri Dünya'nın tarihini inşa etmek için kullandılar, ancak zaman çizgileri stratigrafik katmanların ne kadar sürdüğünü bilmedikleri için yeterli değildi. 1830'da, James Hutton'un eserlerinde bulunan fikirleri geliştiren jeolog Charles Lyell, Dünya'nın özelliklerinin sürekli değiştiği, sürekli aşındığı ve yeniden şekillendiği ve bu değişimin oranının kabaca sabit olduğu düşüncesini yaygınlaştırdı. Bu, Dünya tarihini aralıklı felaketlerin egemen olduğu gibi gören geleneksel görüş için bir meydan okumaydı. Birçok doğa bilimci Lyell' in değişimlerin sürekli ve tekdüze olduğuna inanan " tekdüzen " düşüncesinden etkilendi.

1862'de fizikçi William Thomson, 1. Baron Kelvin, Dünya yaşını 20 milyon ila 400 milyon yıl arasında gösteren hesaplamalar yayınladı. Dünya'nın tamamen erimiş bir nesne olarak oluştuğunu varsaydı ve yüzeye yakın sıcaklık gradyanının bugünkü değerine düşmesi için geçen süreyi belirmeye çalıştı. Fakat hesaplamalarına katmadığı şeyler vardı. Dünya'nın iç sıcaklığını eşitlediği kayanın erime sıcaklığı hakkındaki belirsizliğinden ve ısıl iletkenlikteki ve belirli kaya ısılarındaki belirsizlikten kaynaklanıyordu. Yıllar içinde argümanlarını düzenledi ve üst sınırı on kat azalttı. 1897'de şimdi Lord Kelvin Thomson, nihayetinde Dünya'nın 20-40 milyon yaşında, Güneş'in de yaklaşık 20 milyon yaşında olduğunu tahmin etmişti. Radyoaktivite keşfinin Thomson'ın Dünya yaşı  hakkındaki tahminini geçersiz kıldığına inanılıyordu. Thomson'ın kendisi bunu asla açık bir şekilde kabul etmedi çünkü Güneş'in yaşını 20 milyon yıldan fazla kısıtlamayan çok daha güçlü bir tartışmaya sahip olduğunu düşünüyordu. Güneş ışığı olmadan, Dünya yüzeyinde tortu kaydı için bir açıklama olamazdı. O zaman, güneş enerjisi çıkışı için bilinen tek kaynak yerçekimi çöküşüydü. Sadece 1930'larda termonükleer füzyon fark edildiğinde Thomson'un yaş paradoksu gerçekten çözüldü.
Charles Lyell gibi jeologlar Dünya için bu kadar kısa bir yaşı kabul etmekte zorlandılar. Biyologlar için, 100 milyon yıl bile makul olmak için çok kısa görünüyordu. Darwin'in teorisinin evrimi, kümülatif rastgele kalıtsal varyasyonun süreç seçimi zamanında büyük süreler gerektirir. Modern biyolojiye göre, yaşamın başlangıcından bugüne kadar olan toplam evrim tarihi, jeolojik tarihleme ile gösterildiği gibi, tüm canlı organizmaların son evrensel atalarından bu yana geçen zamanın 3,5 ila 3,8 milyar yıl öncesinden beri gerçekleşmiştir.
1869'daki bir konferansta, Darwin'in büyük savunucusu Thomas H. Huxley, Thomson'un hesaplamalarına saldırdı, kendi içlerinde kesin göründüklerini, ancak hatalı varsayımlara dayandıklarını ileri sürdü. Fizikçi Hermann von Helmholtz (1856'da) ve gökbilimci Simon Newcomb (1892'de) tartışmaya sırasıyla 22 ve 18 milyon yıllık kendi hesaplamalarına katkıda bulundu: Güneş'in kendi başına yoğunlaşması için gereken süreyi bağımsız olarak hesapladılar doğduğu gaz ve toz bulutsusunun mevcut çapı ve parlaklığı değerleri Thomson'ın hesaplamalarıyla tutarlıydı. Bununla birlikte, Güneş'in sadece çekimsel kasılma sıcaklığından parladığını varsaydılar.Güneş nükleer füzyon süreci, henüz bilim tarafından bilinmemektedir.
1895 yılında John Perry, Kelvin'in figürüne iletkenlik varsayımlarına dayanarak meydan okudu ve Oliver Heaviside, " operatör yönteminin şaşırtıcı karmaşıklık sorunlarını çözme yeteneğini sergileyen bir araç" olduğunu düşünüyordu.
Diğer bilim adamları Thomson'un figürlerini desteklediler. Charles Darwin'in oğlu astronom George H. Darwin, Dünya'nın ve Ay'ın her ikisinin de parçalanmış olduğu ilk günlerinde erimiş olabileceği fikrini sundu. Gelgit ivmesinin inceeleyerek Dünya'ya günün 24 saatlik dilimini vermesi için geçen süreyi hesapladı. 56 milyon yıllık çalışmalar Thomson'un doğru yolda olduğunu gösteren ek kanıtlar ekledi.
Thomson'ın 1897'de Dünya'nın yaşı hakkında verdiği son tahmin şöyleydi: "20 yaşından büyük ve 40 milyon yaşından küçük ve muhtemelen 40 yaşına çok daha yakın" olduğunu söyledi.
John Joly, okyanusların erozyon süreçlerinden tuz biriktirmesi gereken oranı hesapladı ve okyanusların yaklaşık 80 ila 100 milyon yaşında olduğunu belirledi.

Kimyasal yapıları gereği, kaya mineralleri belirli elementleri içerir; ancak radyoaktif izotop içeren kayalarda, radyoaktivite süreci zamanla egzotik elementler üretir. Çürümenin en son ürününün konsantrasyonunu ölçerek, yarılanma ömrü ve çürüyen elemanın başlangıç konsantrasyonu ile birleştirildiğinde, kayanın yaşı hesaplanır. Tipik radyoaktif son ürünleri, argon bozunmasından potasyum -40, kurşun bozunmasından uranyum ve toryum çürümesinden kaynaklanır. Kaya, Dünya'nın mantosunda olduğu gibi erimiş hale gelirse, bu tür radyoaktif olmayan ürünler tipik olarak kaçar ya da yeniden dağılır. Böylece en eski karasal kayanın yaşı, Dünya'nın kendisinden daha uzun süre bozulmamış olduğu varsayılarak Dünya'nın yaşı için bir minimum değerdir.

1892 yılında, Thomson birçok bilimsel başarıları takdir edilmiş ve Lord Kelvin unvanını almıştır. Kelvin, termal gradyanları kullanarak Dünya'nın yaşını hesapladı ve yaklaşık 100 milyon yıllık bir tahmine ulaştı. Dünya mantosunun konveksiyon yaptığını fark edemedi ve bu onun tahminini geçersiz kıldı. 1895 yılında John Perry, konvektif bir manto ve ince kabuk modelini kullanarak 2 veya 3 milyar yıllık dünya yaşı tahmini üretti, ancak çalışmaları büyük ölçüde göz ardı edildi. Kelvin, 100 milyon yıllık tahminine bağlı kaldı ve daha sonra yaklaşık 20 milyon yıla indirdi.
Radyoaktivitenin keşfi, hesaplamada başka bir faktör yaratmıştır. Henri Becquerel'in 1896'daki ilk keşfinden sonra, Marie ve Pierre Curie 1898'de radyoaktif elementler polonyum ve radyum keşfettiler; 1903'te Pierre Curie ve Albert Laborde, radyumun buzdaki kendi ağırlığını bir saatten daha kısa sürede eritmek için yeterli ısı ürettiğini açıkladı. Jeologlar, bunun Dünya çağının çoğu hesaplamasının altında yatan varsayımları bozduğunu çabucak fark ettiler. Bunlar, Dünya ve Güneş'in orijinal ısısının sürekli olarak uzaya yayıldığını varsaymışlardı, ancak radyoaktif bozunma, bu ısının sürekli olarak yenilendiği anlamına geliyordu. George Darwin ve John Joly, 1903'te bunu ilk kez belirttiler.

Eski hesaplamaları deviren radyoaktivite, radyometrik tarihleme şeklinde yeni hesaplamalar için bir temel sağlayarak bonus verdi.

Ernest Rutherford ve Frederick Soddy birlikte radyoaktif materyaller üzerindeki çalışmalarına devam etmişler ve radyoaktivitenin atom elementlerinin kendiliğinden dönüşümüne bağlı olduğu sonucuna varmışlardır. Radyoaktif bozunumda, bir element süreçte alfa, beta veya gama radyasyonu salarak başka, daha hafif bir elemente ayrılır. Ayrıca, bir radyoaktif elementin belirli bir izotopunun, başka bir elemente, ayırt edici bir hızda bozunduğunu belirlediler. Bu oran bir "yarılanma ömrü" veya o radyoaktif madde kütlesinin yarısının "bo

Edward Osborne Wilson (10 Haziran 1929 - 26 Aralık 2021) Amerikalı bir biyolog, doğa bilimci ve yazardı. Wilson, birçok kez "Yeni Darwin", "Darwin'in doğal varisi" veya "21. yüzyılın Darwin'i" lakapları verilen etkili ve ünlü bir biyolog olmuştur. Biyoloji bilimindeki uzmanlık alanı zoolojinin karıncalarla ilgili çalışma alanı olan mirmekoloji idi. Kendisi bu konuda dünyanın önde gelen uzmanlarından biri sayılmıştır ve bu çalışmalarından dolayı ona "Karınca adam" lakabı takılmıştır.
Wilson, çevre savunuculuğu, dini ve etik konulara ilişkin laik-hümanist ve deist fikirleri nedeniyle "sosyobiyolojinin babası" ve " biyoçeşitliliğin babası" olarak anılmıştır. Ekolojik teoriye katkıları arasında, matematiksel etolog Robert MacArthur ile birlikte çalıştığı ada biyocoğrafyası teorisi vardır. Bu teori koruma alanı tasarımı alanının ve Stephen Hubbell'in birleşik tarafsız biyoçeşitlilik teorisinin temelini oluşturmuştur.
Wilson, Harvard Üniversitesi Organizma ve Evrimsel Biyoloji Bölümü için Entomoloji alanında Pellegrino Üniversitesi Araştırma profesörü, Duke Üniversitesi'nde öğretim görevlisi ve Kuşkucu Soruşturma Komitesi üyesiydi. Nobel Ödüllerini veren İsveç Kraliyet Akademisi, Wilson'a Nobel Ödülleri kapsamında olmayan alanları kapsayacak biçimde tasarlanmış bir ödül olan Crafoord Ödülü'nü verdi. Uluslararası Hümanizm Akademisi'nden hümanist ödüllüydü. İki kez Kurgusal Olmayan Yazılar dalında Pulitzer Ödülü'nü kazandı (1979'da İnsan Doğası Üzerine ve 1991'de Karıncalar için) Ayrıca The Meaning of Human Existence, The Social Conquest of Earth, Letters to a Young Scientist kitapları ile New York Times'ın çok satan (bestseller) yazarıydı.
Wilson, Time ve Britannica Ansiklopedisi gibi yayınlar tarafından dünyanın en önemli bilim adamlarından ve en etkili insanlarından biri olarak kabul edildi. Dünya çapında 150'den fazla prestijli ödül ve madalya aldı ve 30'dan fazla dünyaca ünlü ve prestijli organizasyon, akademi ve kurumun onursal üyesiydi. Birçok karınca türünün yanı sıra bir kuş ve bir yarasa türü olmak üzere çeşitli hayvan türleri bilimsel olarak onun onuruna adlandırılmıştır.

Edward Osborne Wilson, 10 Haziran 1929'da Birmingham, Alabama'da Inez Linnette Freeman ve Edward Osborne Wilson'ın tek çocuğu olarak doğdu. Otobiyografisi Naturalist'e göre, Mobile, Alabama ve Pensacola, Florida dahil olmak üzere Güney Amerika'daki çeşitli kasabalarda büyüdü. Küçük yaşlardan itibaren doğa tarihi ile ilgilendi. Babası yıllar sonra intihar ederek ölen bir alkolikti. Ailesi, eve kara dul örümcekleri getirmesine ve onları verandada tutmasına izin verirdi. Wilson'un anne ve babası o daha 7 yaşındayken boşanmışlardı.
Ebeveynlerinin boşandığı aynı yıl, Wilson bir balık tutma kazasında bir gözünü kör etti. Saatlerce acı çekmesine rağmen balık tutmaya devam etti. Dışarıda kalmaktan endişe duyduğu için şikayet etmedi ve tıbbi tedavi aramadı. Birkaç ay sonra, sağ gözbebeği kataraktla bulutlandı. Lensin çıkarılması için Pensacola Hastanesine yatırıldı. Wilson, otobiyografisinde, "ameliyatın korkunç bir [19.] yüzyıl çilesi olduğunu" yazar. Wilson, 20/10'luk bir görüşle sol gözünde tam görüşü korudu. 20/10 görüşü onu "küçük şeylere" odaklanmaya teşvik etti. Kendisi bu konuda "Kelebekleri ve karıncaları diğer çocuklardan daha fazla fark ettim ve otomatik olarak onlarla ilgilenmeye başladım." demektedir.
Stereoskopik görüşünü kaybetmiş olmasına rağmen, küçük böceklerin vücutlarındaki ince izleri ve tüyleri hala görebiliyordu. Memelileri ve kuşları gözlemleme yeteneğinin azalması onu böceklere konsantre olmaya yöneltti.
Dokuz yaşında, Wilson ilk seferlerini Washington DC'deki Rock Creek Park'ta gerçekleştirdi. Böcek toplamaya başladı ve kelebekler için bir tutku kazandı. Süpürge, elbise askısı ve tülbent torbalardan yapılmış ağları kullanarak onları yakalardı. Bu keşif gezilerine devam etmek, Wilson'ın karıncalara olan hayranlığına yol açtı. Otobiyografisinde, bir gün çürüyen bir ağacın kabuğunu nasıl çekip aldığını ve altında sitronella karıncalarını keşfettiğini anlatıyor. Bulduğu işçi karıncalar "kısa, şişman, parlak sarıydı ve güçlü bir limon kokusu yaydı". Wilson, olayın "onun üzerinde canlı ve kalıcı bir izlenim bıraktığını" söyledi. Ayrıca Kartal İzci ödülünü kazandı ve İzci yaz kampının Doğa Direktörü olarak görev yaptı. Yaşta 18, entomolog olmaya niyetli, sinek toplayarak başladı, ancak Dünya Savaşı'nın neden olduğu böcek iğnesi sıkıntısı II, şişelerde saklanabilen karıncalara geçmesine neden oldu. Washington'daki Ulusal Doğa Tarihi Müzesi'nden bir myrmekolog olan Marion R. Smith'in teşvikiyle Wilson, Alabama'daki tüm karıncalar üzerinde bir araştırma başlattı. Bu çalışma, ABD'de Mobile limanı yakınında ilk ateş karıncaları kolonisini rapor etmesine yol açtı. Wilson, eğitimden sonraki 11 yıl içinde 15 veya 16 okula gittiğini söyledi.

Wilson, bir üniversiteye gitmeyi göze alamayacağından endişeliydi ve eğitimi için ABD hükûmetinin mali desteğini kazanmak amacıyla Birleşik Devletler Ordusuna katılmaya çalıştı. Görme bozukluğu nedeniyle ordu tıbbi muayenesinde başarısız oldu ve bu sebeple orduya katılamadı, ancak sonuçta Alabama Üniversitesi'ne kaydolmayı başardı ve 1950'de biyoloji alanında lisans ve yüksek lisans derecelerini aldı. 1951'de Wilson doktora amacıyla Harvard Üniversitesi'ne transfer oldu.
O, Harvard Society of Fellows'a atandığında, denizaşırı seferlere çıkabilir, Küba ve Meksika'nın karınca türlerini toplayabilir ve Avustralya, Yeni Gine, Fiji, Yeni Kaledonya ve Sri Lanka dahil olmak üzere Güney Pasifik'i gezebilirdi. 1955 yılında doktora derecesini aldı. Yine aynı yıl Irene Kelley ile evlendi.

1956'dan 1996'ya kadar Wilson, Harvard fakültesinin bir parçasıydı. Görevine karınca taksonomisti olarak başladı ve karıncaların mikroevrimlerini, çevresel dezavantajlardan kaçarak ve yeni habitatlara geçerek nasıl yeni türlere dönüştüklerini anlamaya çalıştı. Bu çalışmalarıyla birlikte " Takson döngüsü " teorisini geliştirdi.
Matematikçi William H. Bossert ile işbirliği içinde Wilson, böcek iletişim modellerine dayalı bir feromon sınıflandırması geliştirdi. 1960'larda, tür dengesi teorisini geliştirmek için matematikçi ve ekolojist Robert MacArthur ile işbirliği yaptı. 1970'lerde o ve Daniel S. Simberloff bu teoriyi Florida Keys'teki küçük mangrov adacıkları üzerinde test ettiler. Tüm böcek türlerini yok ettiler ve yeni türlerin yeniden popülasyonunu gözlemlediler. Wilson ve MacArthur'un bu konudaki The Theory of Island Biococoğrafyası kitabı standart bir ekoloji metni haline geldi.
1971'de böcek davranışlarının ve diğer hayvanların davranışlarının benzer evrimsel baskılardan etkilendiğini savunan The Insect Societies'i yayınladı. 1973'te Wilson, Harvard Karşılaştırmalı Zooloji Müzesi'nde entomoloji küratörü olarak atandı. 1975'te böcek davranışı teorilerini omurgalılara ve son bölümde insanlara uygulayan Sociobiology: The New Synthesis kitabını yayınladı. İnsanlar arasındaki hiyerarşik sosyal organizasyondan evrimleşmiş ve kalıtsal eğilimlerin sorumlu olduğunu öne sürdü. 1978'de insan kültürünün evriminde biyolojinin rolünü ele alan ve Genel Kurgu Dışı dalında Pulitzer Ödülü kazanan İnsan Doğası Üzerine adlı kitabını yayınladı.
Wilson, 1976'da Bilim Profesörü Frank B. Baird, Jr. seçildi ve 1996'da Harvard'dan emekli olduktan sonra Pellegrino Üniversitesi Fahri Profesörü oldu.
1981'de Charles Lumsden ile işbirliği yaptıktan sonra, bir gen-kültür birlikte evrim teorisi olan Genes, Mind and Culture'ı yayınladı. 1990'da, ikinci Pulitzer Genel Kurgu Dışı Ödülü olan Bert Hölldobler ile birlikte yazdığı Karıncalar'ı yayınladı.
1990'larda, doğa ve sosyal bilimlerin birliği hakkında bir otobiyografi olan The Diversity of Life (1992) ve Consilience : The Unity of Knowledge (1998) yayımladı.

1996'da Wilson, Harvard Üniversitesi'nden resmen emekli oldu ve burada Entomoloji'de Fahri Profesör ve Fahri Küratör pozisyonlarını sürdürmeye devam etti. 2002 yılında 73 yaşında Harvard'dan tamamen emekli oldu. Görevden ayrıldıktan sonra, iPad için dijital biyoloji ders kitabı da dahil olmak üzere bir düzineden fazla kitap yayınladı.
PEN/EO Wilson Edebiyat Bilimi Yazma Ödülünü finanse eden ve Duke Üniversitesi Nicholas Çevre Okulu'nda "bağımsız bir vakıf" olan EO Wilson Biyoçeşitlilik Vakfı'nı kurdu. Wilson, anlaşmanın bir parçası olarak Duke Üniversitesi'nde özel öğretim görevlisi oldu.
Wilson ve eşi Irene, Lexington, Massachusetts'te yaşıyordu. Catherine adında bir kızı vardı Karısı Irene 7 Ağustos 2021 tarihinde öldü. Eşinin ölümünden kısa bir süre sonra Wilson, 26 Aralık 2021'de 92 yaşındayken Burlington yakınlarında öldü.

Edward Wilson, bilimsel hümanizmi "bilimin gerçek dünya ve doğa yasaları hakkında artan bilgisi ile uyumlu tek dünya görüşü " olarak tanımladı. Wilson insan koşullarını iyileştirmenin en uygun görüş olduğunu savunmuştur. Ayrıca kendisi 2003 yılında Hümanist Manifesto'nun imzacılarından biridir.

Wilson din ve tanrı konusunda kendisini geçici deist olarak tanımladı Geleneksel dinlere inanmamasının yanı sıra ateizmi reddetmiş ve kendisi için -tam olarak öyle olmamasına rağmen- agnostisizmi daha makul bulmuştur. Ayrıca Wilson, Tanrı, din inancının ve dini ritüellerin insan evriminin sonucu olarak ortaya çıktığını savunmuştur. Wilson 2006 yılında yayımlanan The Creation adlı kitabında, bilim adamlarının dini liderlere "dostluk eli uzatmaları" ve onlarla bir ittifak kurmaları gerektiğini belirterek, "Bilim ve din, dünyadaki en güçlü iki güçtür ve yaratılışı kurtarmak için bir araya gelmelidirler." demiştir. Ancak 21 Ocak 2015'te yayınlanan bir New Scientist röportajında dinlerin insanlığı aşağı çektiğini ve insanlığın ilerlemesi adına dinlerin ortadan kaldırılması gerektiğini söyledi. Aynı röportajda Wilson, "Bu yüzden, insanlığın ilerlemesi adına yapabileceğimiz en iyi şeyin dini inançları ortadan kaldıracak kadar azaltmak olduğunu söyleyebilirim." demiştir.

Wilson'ın bilimsel ve koruma dereceleri şunları içerir:

Amerikan Sanat ve Bilim Akademisi üyesi, 1959'da seçildi
Ulusal Bilimler Akademisi üyesi, 1969'da seçildi
ABD 

Eşeyli üremenin evrimi, şu an güncel olan birkaç farklı bilimsel hipotez tarafından açıklanmaktadır. Eşeyli yolla üreyen tüm organizmalar tek hücreli ökaryot bir türden türemiş olup tek bir ortak atadan gelmektedir. Birçok protist, çok hücreli bitkiler, hayvanlar ve mantarlar gibi eşeyli üreme yoluyla çoğalırlar. Bdelloidea veya herhangi bir döllenme meydana gelmeden meyve oluşturabilme özelliğine sahip bazı partenokarp bitkiler gibi, ikinci derecede bu özelliği kaybetmiş olan bazı türler de bulunmaktadır. Eşeyli üremenin evrimi birbirleriyle ilişkili ama birbirlerinden farklı olan iki değişik konuyu ele alır. Bunlardan birincisi eşeyli üremenin kökeni, diğeri ise eşeyli üremenin korunarak devamlılığın sağlanmasıdır. Ancak eşeyli üremenin kökenine dair hipotezlerin deneysel olarak test edilmeleri zor olduğundan, güncel araştırmalar daha ziyade eşeyli üremenin nasıl korunduğu ve sürdürüldüğüne odaklanmıştır.
Eşeyli üreyen canlılarda cinsel döngü, gelecek kuşakların toplamdaki nüfus sayısını azaltmasına rağmen onların döl kalitesini (seçilim değeri) artırdığı için devam ettiriliyor gibi görünmektedir (eşeyli üremenin iki katlı maliyeti). Eşeyli üremenin canlılar için evrimsel bir avantaj haline gelmesi için bunun gelecek nesillerin biyolojik uyum güçlerinde görülen önemli bir artış ile ilişkilendirmiş olması gerekir. Eşeyli üremenin avantajına dair yaygın olarak kabul gören en iyi açıklama, eşeyli üremenin genetik varyasyonları artırdığıdır. Buna dair başka bir açıklama ise moleküler düzeyde görülen iki avantaja dayanır. Bunlardan birincisi, homolog kromozomların bu süreçte birbirleriyle çift oluşturdukları için mayoz bölünme esnasında teşvik edilen rekombinasyonlardaki DNA onarımının sağladığı avantaj, diğeri ise melez gücü, heterosis veya mutasyon maskelenmesi olarak da bilinen genetik tamamlamanın getirdiği avantajdır.
Eşeyli üremenin genetik çeşitliliği yaratması avantajına dair tespit edilen üç olası neden vardır. Bunlardan birincisi eşeyli üreme, aynı bireyde yararlı olabilecek iki farklı mutasyonun bir araya gelmesini sağlayabilir (eşeyli üreme avantajlı özelliklerin yayılmasını sağlar). Bunun yanında gerekli mutasyonlar, birbiri ardından tek bir soy çizgisi üzerinde meydana gelmek zorunda değillerdir. İkinci neden, eşeyli üreme ciddi bir şekilde biyolojik uyum açısından elverişli olmayan bireyleri meydana getiren mevcut zararlı mutasyonları da bir araya getirerek bu bireylerin popülasyon içinde görülmemesine veya ortadan kaldırılmasına da etki eder (eşeyli üreme zararlı genlerin ortadan kalkmasını sağlar). Ancak burada, zararlı mutasyonların sadece tek bir kromozoma sahip organizmalarda derhal ortadan kaldırıldıkları ve bu nedenle zararlı mutasyonların kaldırılmasının eşeyli üreme için başarı olasılığı pek mümkün olmayan bir avantaj olduğu da göz önünde bulundurulmalıdır. Son olarak, eşeyli üreme daha önce mevcut olanlara göre daha sağlıklı ve dayanıklı olan yeni gen kombinasyonları meydana getirebilir veya akrabalar arasındaki rekabetin azalmasına yol açabilir.
Hasarsız DNA’lara sahip gelecek kuşaklar meydana getirdiği ve bu yavru döllerin daha iyi hayatta kalmasını sağladığı için mayoz bölünme sırasında rekombinasyonlarda gerçekleşen DNA onarımı, DNA hasarlarının giderilmesi adına büyük bir fayda sağlar. Bu anlamda genetik tamamlamanın eşeyli üremede sağladığı avantaj, normal baskın genlerin maskeleme etkisiyle ortaya çıkan zararlı çekinik genlerin gelecek nesil için yaratacağı olumsuz sonuçlardan bir sakınma veya bunların neden olacağı kötü etkilerden bir kaçınmadır.
Eşeyli üremenin genetik varyasyonlar oluşturduğu için canlı türlere avantaj sağladığına dair hipotezlere aşağıdaki bölümlerde yer verilmiştir. Bu hipotezlerden herhangi birisinin herhangi bir tür için doğru olabileceği, birbirlerini dışlamadıkları gibi farklı hipotezlerin farklı türler için de geçerli olabileceğini göz önüne almak önemlidir.
Gerçi eşeyli üremenin genetik varyasyon ve çeşitlilik yarattığı için evrimsel bir avantaj sağlamış olduğuna dayalı hipotezleri birleştiren ortak bir araştırma çerçevesi henüz tam olarak bulunmamakla beraber bu çerçeve, eşeyli üremenin tüm eşeyli türler için evrensel bir neden olup olmadığı, eğer evrensel bir neden değilse her bir tür için hangi mekanizmaların işlediğinin belirlemesine izin vermesi açısından önemlidir.
Diğer taraftan, DNA onarımına ve tamamlamaya dayalı eşeyin devamlılığın sağlanması tüm eşeyli türler için geçerli olduğu ve yaygın olarak gözlemlendiği görülmektedir. Eşeyli üremenin devamlılığına dair bu açıklama Bölüm 6.2'de araştırılmıştır.

Konuya dair modern felsefi-bilimsel düşünce, Aristoteles’in yazılarında da geçen ve 18. yüzyılda yaşamış Erasmus Darwin’e kadar uzanmaktadır. Konu daha sonra, aşağıdaki açıklamaların çoğunda anlatılmış olduğu gibi eşeyli üremenin amacının genetik varyasyon sağlamak olduğunu anlayan August Weismann tarafından 1889'da ele alınmıştır. Öte yandan 1889'da Charles Darwin, melez gücünün (genetik tamamlama) etkisinin "iki cinsiyetin başlangıcını açıklamak için... fazlasıyla yeterli" olduğu sonucuna varmıştır. Bu da, aşağıdaki Diğer açıklamalar bölümünde ele alınan onarım ve tamamlama hipotezleriyle tutarlıdır.
Uzun bir yelpazedeki farklı canlı organizmaların eşeyli üremeyi nasıl sürdürdüklerine dair açıklamalar W. D. Hamilton, Alexey Kondrashov, George C. Williams, Harris Bernstein, Carol Bernstein, Michael M. Cox, Frederic A. Hopf ve Richard E. gibi biyologlar tarafından öne sürülmüştür.

Eşeyli üreyen çoğu çokhücrelilerde popülasyon, eşzamanlı olarak her iki cinsiyete de sahip olabilen hermafrodit canlı türleri hariç, yalnızca birisinin hamile kalıp yavru taşıyabildiği iki farklı cinsiyetten oluşur. Buna karşın eşeysiz bir türde ise türün her üyesi yavru taşıyabilir. Bu durum, eşeysiz türlerin her nesilde kendine özgü bir büyüme hızına sahip olduklarını gösterir. Bu tür bir maliyet bedeli, ilk kez John Manyard Smith tarafından matematik terimlerinde tanımlanmıştır. John Manyard Smith, eğer eşeyli üreyen bir popülasyonda eşeysiz üreyen bir mutant ortaya çıkarsa bu durumda popülasyonun yarısını oluşturan erkek bireylerin de kendi döllerini üretemeyeceğini farz etmiştir. Yavru döllerin sadece dişilerden oluştuğu bir durumda ise, eşeysiz üreyen soy çizgisi her nesilde iki katına çıkacak ve böylece her şey eşitlenmiş olacaktı. Bu eşeyli üremenin kendisi için teknik bir sorun olmamakla beraber, bazı eşeyli üreyen çokhücreli organizmalar için bir problem teşkil edebilir. Nitekim doğada eşey ayrımının olmadığı ama buna rağmen izogami ile eşeyli üreyebilen birçok tür mevcut olduğu gibi bu türlerin doğrudan kendi kendilerini kopyalamayan farklı rekombinasyonlara sahip bireyler oluşturma adına böyle bir problemleri de mevcut değildir. Eşeyli olmanın ortaya çıkardığı ana maliyet bedeli, çoğu kez erkek ve dişi bireylerin çiftleşmek için birbirlerini arama zorunluluğunda kalmaları ile cinsel seçilimin genelde bireylerinin yaşam olanağını azaltan özellikleri tercih etmesidir.
Bu maliyetin aşılamaz bir maliyet olmadığına dair kanıt, hem eşeyli hem de eşeysiz üreme yeteneğine sahip olan türlerin varlığını fark eden  George C. Williams'dan gelmiştir. Bu türler belirsiz ve güvenli olmayan çevre şartlarının olduğu dönemlerde eşeyli üremeyi tercih ederken, daha elverişli koşulların bulunduğu dönemlerde ise eşeysiz ürüyordu. Burada önemli olan nokta, bu türlerin seçme imkanları olmadığı zamanlarda eşeyli üremeleri, bu durumun eşeyli üreme için seçici bir avantaj olduğuna işaret etmesidir.
Eşeyli üreyen bir organizmanın, her yavrusuna sahip olduğu genlerin ancak %50'sini aktarmasının eşeyli üreme için bir dezavantaj teşkil ettiği yaygın olarak kabul edilir. Bu dezavantaj, eşeyli üreyen türlerin gametlerinin haploid, yani yarı kromozomlu olduğu gerçeğine dayanır. Ancak bu durum, iki ayrı ve farklı olgular olan cinsiyeti ve üremeyi bir araya getirerek birleştirmektedir. Eşeyli üremenin iki katlı maliyeti daha doğru bir şekilde bir anizogami maliyeti olarak tarif edilebilir (anizogami; farklı şekil, büyüklük ve yapıdaki gametlerin birleşimiyle gerçekleşen bir eşeyli üreme şekli). Eşeyli üreyen her canlı organizma anizogam değildir. Eril cinsiyete sahip yavru döller meydana getirmedikleri için bu probleme zaten sahip olmayan ama buna rağmen eşeyli üreyen birçok türler mevcuttur. Örneğin tek hücreli mantarlar olan mayalar, yarı kromozoma sahip haploid genomlarını birbirleriyle birleştiren ve rekombine edebilen iki farklı eşleşme tipinin var olduğu eşeyli üreyen izogam bir organizmadır. Her iki cinsiyet yaşam döngülerinin haploid ve diploid aşamalarında üredikleri gibi yavrularına kendi genlerini %100 aktarma şansına da sahiptirler.

August Weismann 1889'da eşeyli üremenin evrimine dair bunun kardeşler arasındaki genetik varyasyonlar yarattığı ile ilgili bir açıklama ileri sürmüştür. Daha sonra aynı düşünce Ronald Fisher ve Hermann Joseph Muller tarafından genetik terimlerde de açıklanmış olup yakın bir geçmişte 2000 yılında ise Austin Burt tarafından özetlenmiştir.
George Christopher Williams, bununla ilgili olarak bir karaağaç örneği vermiştir. Buna göre örnekte geçen ormanda ağaçlar arasında mevcut olan boş alanlar bu bireyleri destekleyerek onları teşvik edebilirler. Nitekim bir ağacın ölümüyle boş bir alan oluşup diğerleri için kullanılabilir hale geldiğinde diğer ağaçların tohumları bu boş alanı kullanabilmek ve doldurmak için birbirleriyle rekabete girecektir. Bir tohumun boşalan alanı kapatabilme şansı onun genotipine bağlı olduğundan ve ebeveyn ağaçın bunun için en başarılı tohumun hangi tür bir genotipe sahip olması gerektiğini önceden tahmin edemeyeceği için bu ebeveyn ağaçların her biri olabildiği kadar çok sayıda tohum göndererek kardeşler arasında bir rekabetin oluşmasına yol açarlar. Bu nedenle doğal seçilim çeşitli karışım ve varyeteye sahip yavrular üretebilen ebeveynleri tercih eder.
Benzer bir hipotez Charles Darwin'in Türlerin Kökeni kitabındaki bir bölüme dayanılarak karışık yığın hipotezi olarak adlandırılmıştır:

"Birçok bitki türleriyle kaplı, çeşitli kuş t

Galápagos Adaları (İspanyolca: Islas Galápagos, resmî: Archipiélago de Colón), Colón Takımadaları olarak da bilinen, Büyük Okyanusun doğusunda Ekvador'a bağlı takımadalardır. Uzak ve izole bir konumda olan adalar, Güney Amerika kıtasının yaklaşık 1000 km batısında yer alır. Galapagos takımadaları toplam 50.000 km² yüzölçüme sahiptir.
Adalar grubu 14 büyük ada, (Isabela, Santa Cruz, San Salvador (Santiago, James), Fernandina, San Cristóbal, Floreana (Santa Maria), Marchena, Española, Pinta, Santa Fe, Genovesa, Pinzón, Darwin ve Wolf), 8 daha küçük ada ve 40 minik adacıktan oluşur. Adalarda, yaklaşık 25.000 kişi (2004) yaşar.
Charles Darwin, evrim kuramı çalışmasına esin kaynağı olan gözlemlerini bu adalardan bazılarında yapmıştır. Volkanik bir yapıya sahip olan ada, içerisinde kendine özgü birçok biyolojik tür barındırmaktadır.
Üst üste binmiş lav akıntılarından oluşan Galapagos Adalarındaki bir bölümü hâlâ etkinliğini sürdüren çok sayıda yanardağ vardır. Yüksek yanardağlar, kraterler ve yarlar, adanın sarp ve engelli yapısını daha da belirginleştirir.
Galapagos Adalarını 1535'te, Peru'ya gitmekte olan Panama piskoposu Tomas de Berlanga keşfetti. Ama İnka çanak çömlekleri üzerindeki resimlerin gösterdiğine göre, İspanyol egemenliği öncesinde Güney Amerika Yerlileri bu adalara uğramıştı. Uzun yıllar boyunca korsanların sığınak olarak kullandığı adalar, ancak 1832'de Ekvador tarafından ilhak edildikten sonra yerleşime açıldı. Charles Darwin'in 1835'te bölgeyi ziyaret etmesi adalara dünya çapında ün kazandırdı.
Ayrıca adanın bir kısmının (Isabela'nın kuzey uzantısı) deniz atına benzemesi de turistlerin ilgi kaynaklarından biri olmuştur.
Kara kaplumbağalarının adada bulunması birçok turiste ilgi odağı olmuş, avcıların akınlarıyla günümüzde türleri tehlike altındadır. Günümüzde adalarda yaşam gelişmeye açıktır.

Galápagos veya Galapagos Adaları, keşifleri sırasında daha bol olan dev kaplumbağalarıyla adlandırılmıştır. İspanyolca: Galápago kelimesi, çoğu lehçede hâlâ "kaplumbağa" anlamına gelen Roma öncesi bir İber kelimesinden türemiştir. Bununla birlikte, Ekvador İspanyolları içinde hâlâ adaların büyük kaplumbağalarını tanımlamak için de kullanılmaktadır. Adaların adı, İspanyolcanın çoğu lehçesinde İspanyolca telaffuz: [ˈislas ɣaˈlapaɣos] olarak telaffuz edilir, ancak yerliler [ˈihlah ɣaˈlapaɣoh] şeklinde telaffuz ederler. (İkinci A üzerindeki aksan, adın telaffuzunu etkilemez ancak vurguyu üçüncü heceden ikinciye taşır.) Genellikle /ɡəˈlæpəɡəs/ şeklinde İngiliz İngilizcesiyle ve /ɡəˈlɑːpəɡəs/ şekliyle Amerikan İngilizcesiyle okunur. İsim ilk olarak Abraham Ortelius'un Dünya Toprakları Tiyatrosu'ndaki (Theatrum Orbis Terarum) Amerika Haritası'nda, İspanyol/Latin hibrit dilde Kaplumbağaların Adaları ("Latince: Insulae de los Galopegos") olarak, 1570'te yayımlanmıştır.
Adalar daha önce denizcilerin etraflarındaki rüzgarlar ve akımlarla olan zorluklarından dolayı büyülü adalar (İspanyolca: Islas Encantadas) olarak da biliniyordu;  1832'de Ekvador tarafından yerleşimlerin ardından Ekvador takımadaları (İspanyolca: Archipiélago de Ecuador); ve Kolomb'un ilk yolculuğunun dört yüzüncü yıldönümü üzerine 1892'de kolon veya Columbus takımadaları (İspanyolca: Archipiélago del Colón) olarak anıldılar.
Adalar 1684'te İngiliz Korsan William Ambrosia Cowley ve 1793'te İngiliz kaptanı James Colnett tarafından haritalandı ve daha küçük adacıkların birçoğu için hâlâ bu harite kullanılır. Adaların İspanyol isimleri zamanla değişime uğradı, ancak mevcut resmî isimler, büyük adaların çoğu için İngilizce olanlara yavaş yavaş evrildiler.

Adalar ekvatorda yer almasına rağmen, Humboldt Akıntısı sayesinde bu bölgelere soğuk su taşınır ve bu durum yıl boyunca sık sık çiselemelere yol açar. Hava koşulları, her 3 ila 7 yılda bir gerçekleşen El Niño olaylarından düzenli olarak etkilenmektedir. Bu olaylar, daha sıcak deniz yüzeyi sıcaklıklarına, deniz seviyesinin yükselmesine, artan dalga hareketliliğine ve denizdeki besin kaynaklarının azalmasına neden olur. Bu döngü, yıllık yağış miktarını önemli ölçüde değiştirebilir. Örneğin, Charles Darwin İstasyonu'nda Mart 1969'da toplam yağış miktarı 2.490 mm (98 in) olarak kaydedilmişken, ertesi yıl Mart 1970'te bu miktar sadece 12 mm (0,47 in) olarak ölçülmüştür.
Yağış miktarları, adaların konumuna ve iki ana mevsim arasında geniş bir yelpazeye yayılır. Takımadalar genellikle tropikal savan iklimi ile yarı kurak iklimin bir karışımını tecrube eder ve kuzeybatıya doğru tropikal yağmur ormanı iklimine dönüşür. Haziran'dan Kasım'a kadar süren ve garúa olarak adlandırılan yağışlı mevsimde, denize yakın sıcaklık yaklaşık 22 °C (72 °F) civarındadır. Bu dönemde güneyden ve güneydoğudan sürekli serin bir rüzgar eser, gün boyunca sık sık çiseleyen yağmurlar (İspanyolca: garúa) görülür ve yoğun sis adaları kaplar. Aralık'tan Mayıs'a kadar süren sıcak mevsimde ise deniz ve hava sıcaklıkları ortalama 25 °C (77 °F) kadar yükselir, neredeyse hiç rüzgâr esmez ve ancak ara sıra şiddetli sağanak yağışlar olurken güneş ışığı bolca görülür. Ayrıca, hava koşulları daha büyük adalarda yükseldikçe değişir.
Yükseklik arttıkça sıcaklık kademeli olarak düşerken, yamaçlardaki bulutlardan gelen nemin yoğunlaşması nedeniyle yağış miktarı artar. Genellikle daha ıslak yaylalar ve daha kuru ovalardan oluşan desen, büyük adalardaki bitki örtüsünü doğrudan etkiler. Yaylalarda bitki örtüsü genellikle yeşil, gür ya da yer yer tropikal ormanlıktır; ovalarda ise kurak ve yarı kurak bitki örtüsü hâkimdir; burada birçok dikenli çalı, kaktüs ve volkanik kaya alanları bulunmaktadır. Bazı adalar belirli mevsimlerde diğerlerinin yağmur gölgesi altına girebilir. Örneğin Mart 1969'da Santa Cruz'un güney kıyısındaki Charles Darwin İstasyonu'nda yağış miktarı 2.490 mm (98 in) olarak ölçülmüşken, aynı ay yakındaki Baltra Adası'nda bu oran sadece 1.376 mm (54,2 in) idi. Bunun nedeni, Baltra'nın güneyden esen hâkim rüzgârların etkisiyle Santa Cruz'un arkasında yer alması ve dolayısıyla Santa Cruz yaylalarında daha fazla nemin yoğunlaşmasıdır.

Volkanik aktivite Galápagos Adaları'nda en az 20 milyon yıldır, belki daha uzun süredir devam etmektedir. Doğuya doğru hareket eden (51 km/myr) Nazca plakası altındaki manto yükselmesi, adalar zincirinin ve deniz dağlarının altında üç kilometrelik bir platform oluşmasına yol açmıştır. Galápagos takımadaları dışında, bölgenin önemli tektonik özellikleri arasında, takımadalar ile (Nazca plakası ve Cocos plakasının sınırından 200 km (120 mi) kuzeyinde yer alan) Galápagos yayılma Merkezi (GSC) arasındaki kuzey Galápagos volkanik bölgesi yer alır. Bu yayılma merkezi, batıda Doğu Pasifik Yükselişi'ne, doğuda ise Cocos Ridge ve Carnegie Ridge tarafından sınırlanır. Ayrıca, Galápagos sıcak noktası, Doğu sıcak noktası güney, Pasifik Büyük Düşük Kesme Hızı (LLSVP) Bölgesi kuzey sınırında yer alır.
Galápagos takımadaları, bazıları manto yükselmesinden, bazıları ise astonesferden olmak üzere muhtemeldir ki ince okyanus kabuğundan kaynaklı çok sayıda volkan ile ayırt edilir. GSC, ince litosferdeki yapısal zayıflıkları tetikleyerek Galápagos platformunun oluşmasına neden olmuştur. Özellikle Fernandina ve Isabela adaları bu zayıflıklar üzerine hizalanmıştır. Yüksek deformasyon oranına sahip olan adalar, patlamalardan önce belirgin bir yarık bölgesi/rift zonları ile ayrılmazlar. Sierra Negra'nın 1992 ve 1998 yılları arasında 240 cm (94 in)'lik bir yükselme yaşadığı, Fernandina'nın ise 2009'daki patlama öncesinde son olarak 90 cm (35 in) yükseldiği kaydedilmiştir. Galápagos adalarının diğer özellikleri arasında daha sık volkanik aralıklar, daha küçük volkan boyutları ve büyük kalderalar bulunur. Örneğin, Isabela Adası altı büyük volkan içerir: Ekvador, Wolf, Darwin, Alcedo, Sierra Negra ve Cerro Azul. Genel olarak, dokuz aktif yanardağ 1961 ile 2011 yılları arasında 24 kez patlama yaşamıştır. Bu volkanlar geniş ve düz olan şekilleriyle Hawaii Adaları'ndakilere benzer. Galápagos'un şekli, radyal ve çevresel çatlak örüntüsünden kaynaklanır; yanlarda radyal olup, kaldera zirvelerine yakın alanlarda çevreseldir. Çevresel çatlaklar kısa lav akışları yığınlarına yol açar.
Takımadaların batısındaki volkanlar daha uzun ve genç olup gelişmiş kalderalara sahiptir ve genellikle Tholeiitik bazalttan oluşurlar. Doğudakiler daha kısa, daha yaşlı, kalderasız ve daha çeşitli bileşimlere sahiptir. Adaların batıdan doğuya yaşları sırasıyla: Fernandina için 0.05 milyon yıl, Isabela için 0.65 milyon yıl, Santiago için 1.10 milyon yıl, Santa Cruz için 1.7 milyon yıl, Santa Fe için 2.90 milyon yıl ve San Cristobal için 3.2 milyon yıldır. Sierra Negra ve Alcedo'daki kalderalar aktif fay hatlarına sahiptir. Sierra Negra'nın fay hattı, iki kilometre derinliğinde bir jeolojik sill/eşik ile ilişkilidir. Fernandina'daki kaldera ise 1968'de meydana gelen freatomagmatik patlama ile tarihteki en büyük bazaltik yanardağ çöküşlerinden birini yaşamıştır. Fernandina yanardağı 1790'dan beri oldukça aktif olup 1991, 1995, 2005 ve 2009 yıllarında patlamalar yaşanmış ve yüzeyi pek çok lav akışıyla kaplanmıştır. Batıdaki yanardağlarda bol sayıda tüf konisi bulunur.

Büyük Set Resifi
Komodo Ulusal Parkı
Valdés Yarımadası

Bu madde artık kamu malı olan bir yayından alınan metni içeriyor: Chisholm, Hugh, (Ed.) (1911). "Galapagos Islands". Encyclopædia Britannica (11. bas.). Cambridge University Press. 
Black, Juan (1973). Galápagos, Archipiélago del Ecuador. (Quito, Ecuador). Comprehensive monograph by a former officer of Galápagos National Park, financed by the World Wildlife Fund and the Charles Darwin Foundation for the Galápagos Islands
Grant, K. Thalia and Estes, Gregory B. (2009). Darwin in Galapagos: Footsteps to a New World. Princeton University Press, Princeton. [1] 25 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
Heyerdahl, Thor; & Skjolsvold, Arne (1956). Archaeological Evidence of Pre-Spanish Visits to the Galápagos Islands, Memoirs 12, Society for American Archaeology.
Müller, Bodo; & Stolt, Matthias (2003). Galápagos Die verwunschenen Inseln.

Geç Dönem Ağır Bombardıman, Ay üzerinde önemli sayıda çarpma kraterinin oluştuğuna, aynı şekilde Dünya, Merkür, Venüs ve Mars’ta da benzer kraterlerin meydana geldiğine inanılan ve yaklaşık olarak günümüzden 3,8 ile 4,1 milyar yıl öncesi dönem.
Bu olaya kanıt olarak gösterilen, bu çok dar zaman aralığı içinde çarpma sonucu oluşan erimiş kayaları işaret eden aya ait örneklerin yaş tayinleridir. Güneş Sistemimizin iç yörüngesine doğru asteroit veya kuyruklu yıldız hareketlerindeki bu “artışı” açıklamak için pek çok varsayım ortaya konsa da henüz bunun “nedeni” üzerinde bir fikir birliğine varılamamıştır. Bombardımana açıklık getirme anlamında en çok kabul gören açıklama ise Nice modeli'dir (Nice model). Bu modele göre; Jüpiter ve Satürn, Güneş Sisteminde daha iç yörüngedeydi ve bu iki gaz devi birbirlerine daha yakın konumdaydı. Bu yakınlaşma arttıkça Jüpiter'in kütleçekim kuvvetinin etkisine girerek daha "dış" yörüngeye itilen Satürn, Uranüs ve Neptün'ün yörüngelerinde düzensizliğe sebep oldu ve daha "dış"ta bulunan binlerce gezegenimsi cismin de yörüngesini saptırdı. Daha "iç"te bulunan Jüpiter ve Satürn'ün dev kütleçekimlerine kapılan bu cisimler, bugün Kuiper Kuşağı ve Oort bulutu olarak bilinen bölgelerden, iç güneş sistemine doğru çekilmeye başlanarak Merkür-Mars arasındaki bölgeye hareket etmeye başladı.
Günümüzde de sırrını korumaya devam eden bu dönem hakkındaki tartışmalar devam etmektedir.

Meteoroit, dış uzayda bulunan küçük bir kaya veya metal cisimdir. Meteoroitler, asteroitlerden önemli ölçüde daha küçük ve boyutları taneciklerden bir metreye kadar değişen nesneler olarak ayırt edilirler. Meteoroitlerden daha küçük nesneler, mikrometeoroit veya uzay tozu olarak sınıflandırılır. Pek çoğu kuyruklu yıldızlardan veya asteroitlerden gelen parçalardır, diğerleri ise Ay veya Mars gibi gök cisimlerinden çarpma etkisiyle fırlatılmış olan uzay enkazıdır.
Meteor veya yıldız kayması (akan yıldız), bir meteoroitin, kuyruklu yıldızın veya asteroitin Dünya'nın atmosferine girişinin görünür geçişi olarak tanımlanır. Genellikle Ayrıca bakınız üzerinde bir hızla hareket eden nesnenin aerodinamik ısınması hem parlayan cisimden, hem de ardında bıraktığı parçacıkların izinden bir ışık şeridi oluşturur. Meteorlar genellikle deniz seviyesinin yaklaşık 100 km üzerinde görünür hale gelir. Birkaç saniye veya dakika arayla ortaya çıkan ve gökyüzünde aynı sabit noktadan geliyormuş gibi görünen meteor dizisine meteor yağmuru denir.
Tahminen 25 milyon meteoroit, mikrometeoroit ve diğer uzay enkazı her gün Dünya'nın atmosferine girer, bu da her yıl atmosfere 15.000 ton malzemenin girdiği anlamına gelir.
Orijinal nesne (meteoroit) atmosfere girdiğinde, sürtünme, basınç ve atmosferik gazlarla kimyasal etkileşimler gibi çeşitli faktörler cismin ısınmasına ve enerji yaymasına neden olur. Daha sonra bu cisim bir meteor haline gelir ve kayan yıldız olarak da bilinen bir ateş topu oluşturur. Gök bilimciler en parlak meteor örneklerini "bolitler" olarak adlandırır. Yüzeye çarptığında ise cisim bir meteorit haline gelir. Meteoritlerin boyutları büyük farklılıklar göstermektedir. Jeologlar için bolit, bir çarpma krateri oluşturacak kadar büyük bir meteorittir.

Atmosferden geçerken ve Dünya'ya çarparken gözlemlendikten sonra hâlâ bütünlüğünü koruyan göktaşları meteorit düşüşü olarak adlandırılır. Kalıntıları ise meteorit buluntusu olarak bilinir.
Meteoritler;

Çoğunlukla silikat minerallerinden oluşan kayaçlar taşlı meteoritler
Büyük ölçüde ferronikelden oluşan demir meteoritler ve
Büyük miktarlarda hem metalik hem de kayaç malzeme içeren taşsı-demir meteoritler
olmak üzere üç geniş kategoriye ayrılmıştır. Modern sınıflandırma şemaları meteoritleri yapılarına, kimyasal ve izotopik bileşimlerine ve mineralojilerine göre gruplara ayırır. Çapı ~1 mm'den küçük "göktaşları" mikrometeorit olarak sınıflandırılır, ancak mikrometeoritler tipik olarak atmosferde tamamen erimeleri ve Dünya'ya söndürülmüş damlacıklar olarak düşmeleri bakımından meteoritlerden farklıdır. Dünya dışı meteoritler Ay'da ve Mars'ta da bulunmuştur.
Meteor kelimesinin kökü Yunanca meteōros'tan gelir ve "havada yüksek" anlamına gelmektedir.
Bir meteor Dünya'dan birkaç bin km uzakta gibi görünse de, meteor oluşumu tipik olarak mezosfer katmanında, 76 ila 100 km yükseklikte meydana gelmektedir.

Meteoroitler uzayda küçük boyuttaki kayaç veya metalik yapıdaki cisimlerdir.
Meteoritler küçük taneciklerden bir metre genişliğe kadar olan ve genellikle asteroitlerden daha küçük boyuttaki cisimler olarak tanımlanmaktadır. Bundan daha küçük olan nesneler ise mikrometeoritler ve kozmik toz olarak sınıflandırılmaktadır. Birçoğu asteroitlerin veya kuyruklu yıldızların parçaları olup, bazıları da Ay veya Mars gibi cisimlerden çarpma etkisiyle fırlamış parçacıklardır.
Bir göktaşı, kuyruklu yıldız veya asteroit Dünya atmosferine tipik olarak 20 km/s (72.000 km/sa) aşan bir hızla girdiğinde, o nesnenin aerodinamik ısınması, hem parıldayan nesneden hem de göktaşının ardında bıraktığı parıldayan parçacıkların izinden bir ışık huzmesi üretir. Bu fenomene meteor veya "kayan yıldız" denir. Meteorlar genellikle deniz seviyesinden yaklaşık 100 km yükseklikteyken görünür hale gelir. Birkaç saniye veya dakika arayla ve gökyüzündeki aynı sabit noktadan geliyormuş gibi görünen birçok meteor dizisine meteor yağmuru denir. Bir meteorit, bir meteor olarak atmosferden geçişi sırasında yüzey malzemesinin aşınmasından arta kalan ve yere çarpan bir meteor kalıntısıdır.
Her gün tahminen 25 milyon göktaşı, mikrometeoroit ve diğer uzay molozları Dünya atmosferine girmektedir. Bu atmosfere tahmini olarak her yıl 15.000 ton malzemenin girmesi anlamına gelmektedir.

1961'de Uluslararası Astronomi Birliği (IAU), meteoroiti "gezegenler arası uzayda hareket eden, bir asteroitten çok daha küçük ve bir atomdan çok daha büyük olan katı bir nesne" olarak tanımladı. 1995'te, Quarterly Journal of the Royal Astronomical Society'de yazan Beech and Steel, bir meteoroitin 100 µm ile 10 m arasında olacağı yeni bir tanım önerdi. 2010 yılında, 10 m'nin altındaki asteroitlerin keşfedilmesinin ardından, Rubin ve Grossman, ayrımı korumak için önceki meteoroit tanımının 10 µm ile bir metre arasındaki nesnelere yönelik bir revizyonunu önerdiler. Rubin ve Grossman'a göre, bir asteroitin minimum boyutu, Dünya'ya bağlı teleskoplardan keşfedilebileceklerle verilir, bu nedenle meteoroit ve asteroit arasındaki ayrım belirsizdir. Keşfedilen en küçük asteroitlerden bazıları (H mutlak parlaklığa göre), H = 33,57 ile 2022 WJ1(JPL) ve H = 33,2 ile 2008 TS26(JPL) olup, her ikisinin de tahmini boyutu bir metre civarındadır. Nisan 2017'de IAU, tanımının resmi bir revizyonunu kabul ederek boyutu 30 µm ile bir metre çap arasında sınırladı, ancak meteora neden olan herhangi bir nesne için bu boyutlardan sapmaya izin verdi.
Meteoroitlerden daha küçük nesneler, mikrometeoroitler ve gezegenler arası toz olarak sınıflandırılır. Küçük Gezegen Merkezi, "meteoroit" terimini kullanmamaktadır.

Hemen hemen tüm meteoroitler dünya dışı nikel ve demir içerir. Üç ana sınıflandırmaya sahiptirler: demir, taş ve taş-demir. Bazı taş meteoroitler kondrül olarak bilinen tane benzeri kapanımlar içerir ve kondrit olarak adlandırılır. Bu özelliklere sahip olmayan taşlı meteoroitlere ise "akondrit" adı verilir ve tipik olarak dünya dışı magmatik faaliyetlerden oluşurlar; bunlar çok az dünya dışı demir içerirler veya hiç içermezler. Meteoroitlerin bileşimi, Dünya atmosferinden geçerken yörüngelerinden ve ortaya çıkan meteorun ışık spektrumundan çıkarılabilir. Radyo sinyalleri üzerindeki etkileri de bilgi verir, özellikle de başka türlü gözlemlenmesi çok zor olan gündüz meteorları için yararlıdır. Bu yörünge ölçümlerinden, meteoroitlerin birçok farklı yörüngeye sahip olduğu, bazılarının genellikle bir ana kuyruklu yıldızla ilişkili akışlar halinde kümelendiği (bkz. meteor yağmurları), diğerlerinin ise görünüşte düzensiz olduğu bulunmuştur. Meteoroit akışlarından gelen enkaz sonunda başka yörüngelere dağılabilir. Işık spektrumları, yörünge ve ışık eğrisi ölçümleriyle birlikte, yoğunluğu buzun dörtte biri kadar olan kırılgan kartopu benzeri nesnelerden nikel-demir bakımından zengin yoğun kayalara kadar çeşitli bileşim ve yoğunlukları ortaya çıkarmıştır. Meteoritlerin incelenmesi, geçici olmayan meteoroitlerin bileşimi hakkında da fikir vermektedir.

Çoğu meteoroit, gezegenlerin yerçekimsel etkilerinden etkilenen asteroit kuşağından gelir, ancak bazıları meteor yağmurlarına yol açan kuyruklu yıldızlardan gelen parçacıklardır. Bazı meteoroitler ise Mars ya da Ay gibi cisimlerden gelen ve bir çarpma sonucu uzaya fırlayan parçalardır.
Meteoroitler Güneş'in etrafında çeşitli yörüngelerde ve çeşitli hızlarda hareket ederler. En hızlıları, Dünya'nın yörüngesi civarındaki uzayda yaklaşık 42 km/s (151.000 km/sa) hızla hareket eder. Bu Güneş'ten kurtulma hızıdır, Dünya'nın hızının iki katının kareköküne eşittir ve yıldızlararası uzaydan gelmedikleri sürece Dünya çevresindeki nesnelerin üst hız sınırıdır. Dünya yaklaşık 296 km/s (1.066.000 km/sa) hızla hareket eder, bu nedenle meteoroitler atmosferle kafa kafaya karşılaştığında (bu yalnızca meteorlar, retrograd Halley Kuyruklu Yıldızı ile ilişkili olan Eta Aquariids gibi retrograd bir yörüngede olduğunda meydana gelir) birleşik hız yaklaşık 71 km/s (256.000 km/sa)'ye ulaşabilir. Dünya'nın yörüngesinde hareket eden meteoroitler ortalama 20 km/s (72.000 km/sa) hızındadır.
17 Ocak 2013'te, TSİ 05:21'de, Oort bulutundan bir metre büyüklüğünde bir kuyruklu yıldız Kaliforniya ve Nevada üzerinden Dünya atmosferine girdi. Cisim, enberisi 0,98 ± 0,03 AU olan retrograd bir yörüngeye sahipti. Başak takımyıldızı yönünden (o sırada güneyde ufkun yaklaşık 50° üzerindeydi) yaklaştı ve 72 ± 6 km/s (44,7 ± 3,7 mi/s) hızla Dünya atmosferiyle kafa kafaya çarpışarak birkaç saniye içinde yerden 100 km'den fazla yükseklikte buharlaştı.

Meteoroitler geceleri Dünya atmosferiyle kesiştiklerinde, meteor olarak görünür hale gelmeleri muhtemeldir. Eğer meteorlar atmosfere girdikten sonra hayatta kalır ve Dünya yüzeyine ulaşırlarsa meteorit olarak adlandırılırlar. Meteoritler, giriş ısısı ve çarpma kuvveti ile yapı ve kimya bakımından dönüşüme uğrarlar. 2008 TC3 adlı 4 metrelik bir asteroit, 6 Ekim 2008'de Dünya ile çarpışma rotasında uzayda gözlemlenmiş ve ertesi gün Dünya'nın atmosferine girerek kuzey Sudan'ın uzak bir bölgesine düşmüştür. İlk defa bir meteoroit uzayda gözlemlenmiş ve Dünya'ya çarpmadan önce takip edilmiştir. NASA, ABD hükûmeti sensörleri tarafından toplanan verilerden 1994-2013 yılları arasında Dünya ve atmosferi ile en önemli asteroid çarpışmalarını gösteren bir harita hazırlamıştır.

Dünya atmosferinde her gün milyonlarca meteor meydana gelmektedir. Bunların çoğu yaklaşık bir kum tanesi büyüklüğündedir, yani genellikle milimetre boyutunda veya daha küçüktürler. Meteorların boyutları, cismin kütle ve yoğunluğundan hesaplanabilmektedir ki bu da üst atmosferde gözlemlenen cismin yörüngesinden tahmin edilebilir. Dünya'nın bir kuyruklu yıldızın bıraktığı enkaz akıntısının içinden geçmesiyle ortaya çıkan sağanaklar halinde (meteor yağmuru) veya belirli bir uzay enkazı akıntısıyla ilişkili olmayan "rastgele"-"düzensiz" halde meteorlar oluşabilir. Büyük ölçüde halk tarafından ve çoğunlukla tesadüfen, göktaşlarının yörüngelerinin hesaplanmasına yetecek kadar detaylı bir şekilde bir dizi spesifik meteor gözlemlenebilmiştir. Meteorların atmosferik hı

Gölet (veya gölek), genelde gölden küçük olan, doğal veya yapay, durgun su birikintisidir. Göletler, tarımsal sulama, peyzaj düzenlemesi, rekreasyon, yangın söndürme suyu temini ve habitat oluşturma gibi çeşitli amaçlarla inşa edilebilir. 
Doğal göletler, yağış, yeraltı suyu veya yüzey akışıyla beslenirken, yapay göletler genellikle bir set veya bent inşa edilerek suyun bir alanda biriktirilmesiyle oluşturulur. Göletler, ekosistem açısından önemli olup, sucul bitkiler ve çeşitli hayvan türleri için yaşam alanı sağlar. Ayrıca biyolojik göletler, doğal döngülerle kendi  kendini temizleyebilen ve ekosistemi destekleyen çevre dostu sistemler olarak öne çıkar. Bu tür göletlerde suyun temizliği, bitkiler ve mikroorganizmalar aracılığıyla doğal yollarla sağlanır ve kimyasal arıtma gerektirmez. Göletler, sürdürülebilirlik, biyolojik çeşitlilik ve görsel estetik açısından da önemli katkılar sunar.

Güney Kutbu, Dünya ekseninin alt kısmında (Güney ucunda) kalan noktayı tanımlar.
“Güneydeki efsanevi kıta”nın bulunması 200 yıllık bir arayıştan sonra ancak 1840’ta başarıyla sonuçlanmıştır. Yelkenlisiyle kıyılar boyunca yaklaşık 2.000 km yol alan Charles Wilkes, denizlerden oluşan Kuzey Kutbu’nun tersine, Güney Kutbu’nun olduğu yerde gerçekten bir kıta bulunduğunu kanıtlamıştır. 12,4 milyon km²’lik yüzölçümüyle bu kıta neredeyse Afrika’nın yarısı büyüklüğündedir. Bu bölgenin içinde Güney Shetland, Güney Georgia gibi birkaç takımada da yer alır. Güney Kutbu'nda; Kuzey Kutbu gibi Termik Yüksek Basınç görülür.
Adı, “Arktika’nın karşısındaki” anlamına gelen Antarktika’yı ortalama 2.000 m kalınlığında büyük bir buz katmanı zırh gibi örter. Bir zamanlar “ulaşılamaz” diye adlandırılan kutup noktasında buzun kalınlığı 4.335 m'yi bulur. Bu buz kütlesi 24 milyon km³’lük hacmi ile yeryüzündeki bütün buzların %92’sini oluşturmaktadır. Kıyılarından kopan 350 m – 600 m kalınlığındaki buz parçaları günde 1 m – 3 m hızla ilerler ve birbiri üstüne yığılır. Bu tür yüzen yığınlardan biri olan Ross Buzlası 540.000 km²’yi bulan alanıyla neredeyse Fransa büyüklüğündedir. Gelgit olayının buzlardan kopardığı büyük parçalar yüzerek çevreye dağılır. Bu tür buzdağları arasında 20 000 km² büyüklüğe ulaşanlar olur.
Güney Kutbu’nda yeryüzünün en soğuk ve en fırtınalı iklimi egemendir. Ortalama sıcaklık yaz aylarında -20°C’dir ve bu, güneyden fırtınalar estiğinde -70°C’ye kadar düşebilir. Coğrafi Güney Kutbu noktasında bulunan ABD gözlem istasyonunda yapılmış ölçümlerde sıcaklığın yıllık ortalamasının -50°C olduğu, en sıcak ayda ancak -29°C’ye yükseldiği belirlenmiştir. Yani yeryüzünün bu en büyük buzdolabının sıcaklığı Kuzey Kutbu’ndan ortalama 22 °C daha düşüktür. Bu durum doğal olarak yaşam koşullarını etkilemektedir. Kuzey Kutbu’nda 400’e yakın çiçek açan bitki türü sayılabilirken, Güney Kutbu’nda bir tane bile olmaması bunun bir belirtisidir. Buna karşılık kıtanın kıyılarında ve açık denizlerinde çok sayıda hayvan yaşar. Penguenler, martılar, foklar ve balinalar soğuk, ama besin maddesi açısından zengin Güney Kutbu denizlerindeki planktonları ve balıkları yiyerek yaşamlarını sürdürürler.
Anlaşmalar gereği hiçbir ülkenin toprağı olmayan Güney Kutbu bu özelliğinden dolayı "Dünyanın Parkı" olarak adlandırılmıştır.

Coğrafik Güney Kutbu, aynı zamanda Güney Karasal Kutup olarak da adlandırılır. Gökküredeki coğrafik Güney Kutbu tasarımı, Güney Küre Kutbu'nu verir. Halihazırda Antarktika Güney Kutbu üzerinde yer alır. Buz kütlesi 3 000 metre kalınlığındadır. Bu nedenle yüzey yüksek irtifadadır. Kutup buz tabakası her yıl kabaca 10 metrelik bir ölçüyle hareket eder. Kutbun kesin pozisyonu için işaretleyici kullanılır. Her yıl bu işaretleyicinin yeri değiştirilerek kutbun kesin pozisyonu saptanır.

Antarktika
Penguen

Hadeen (Hadean), dünya tarihinin dört jeolojik üst zamanının (eon) en eskisidir. Yaklaşık 4,6 milyar yıl önce gezegenin oluşumuyla başlayan Hadeen, Uluslararası Stratigrafi Komisyonu (ICS) tarafından kabul edilen ve Dünya'nın bilinen en eski kayaç oluşumlarının yaşı olan 4,031 milyar yıl öncesine kadar uzanan zaman aralığını kapsar. Yeryüzünün yeni yeni oluşmaya başladığı bu dönemde gezegen yüksek volkanizma nedeniyle çok sıcaktır ve yüzey kısmen eriyik durumdadır. Ayrıca diğer gök cisimleriyle (asteroit, meteoroit ve kuyruklu yıldızlar) çarpışmalar devam etmektedir. Ay'ın oluşumuna neden olan gezegenlerarası çarpışma bu dönemde gerçekleşmiştir. Hadeen'den sonra ikinci jeolojik üst zaman olan Arkeen başlar. Geç Dönem Ağır Bombardıman hipotezine göre, Hadeen-Arkeen sınırında çok sayıda astronomik cismin Dünya'ya çarptığı iddia edilmektedir.

Hadeen terimi, ölüleri egemenliği altında bulunduran Antik Yunan yeraltı tanrısı Hades'ten (Antik Yunanca: ᾍδης veya Ἅιδης, dorisch Ἀΐδας) gelmektedir. Yeryüzünün o zamanki cehennemvari koşulları gözetilerek bu ad verilmiştir. Jeolog Preston Cloud bu terimi bilinen en yaşlı kayalardan önceki dönemi tanımlamak için 1972'de türetti. W. B. Harland ise aynı dönem için Latince “eski, antik” gibi anlamlara gelen priscus sözcüğünden Priscoan Dönem (veya Priskoan Dönemi) terimini türetti. Bu dönem için eski eserlerde Arkeen öncesi anlamına gelen Pre-Arkean, 19. ve 20. yüzyılda ise "içinde yaşam olmayan" anlamına gelen Azoic terimi sıklıkla kullanılmaktaydı.

Hadeen'in resmî bir alt dönemi yoktur. Ancak Ay için kullanılan jeolojik zaman cetvelindeki bazı dönemler, Hadeen'deki aynı zaman dilimlerini karşılamak için gayriresmî olarak kullanılmaktadır. Bu dönemler şunlardır:

Pre-Nectarian Dönem: 4.533 milyon yıl önce Ay'ın oluşmasıyla başlayıp, 3.920 milyon yıl önce Mare Nectaris'in oluşmasıyla son bulur.
Nectarian Dönem: 3.920 milyon yıl önce Mare Nectaris'in oluşmasıyla başlayıp, 3.850 milyon yıl önce sona ermiştir.
Yakın geçmişte Hadeen öncesi dönem için Chaotian ve Prenephelean adlı dönemlerinin eklenmesi ve Hadeen dönemin Paleohadeen (4.567 - 4.300 myö), Mezohadeen (4.300 - 4.100 myö) ve Neohadeen (4.100 - 4.000 myö) olarak üçe bölünmesi önerilmiştir. Öneriye göre:

Prenephelean Dönem: Big Bang ile başlar ve Güneş Sistemi'nin oluşmasıyla son bulur. Dünya'nın oluşumundan önceki dönemi kapsar. Eoprenephelean ve Neoprenephelean olmak üzere ikiye ayrılır.
Chaotian Dönem: Dünya'nın bir gezegen olarak belirmesiyle başlayıp, Ay'ı oluşturan çarpışmayla son bulur. Eochaotian ve Neochaotian olmak üzere ikiye ayrılır.
Paleohadeen Dönem: İlk dönem Hadeen. 4.567 milyon yıl önce başlayıp, 4.300 milyon yıl önce son bulmuştur. Kendi içinde Hephaestean ve Jacobian olmak üzere ikiye ayrılır.
Mezohadeen Dönem: İkinci dönem Hadeen. 4.300 milyon yıl önce başlayıp, 4.100 milyon yıl önce sona ermiştir. Kendi içinde Canadian ve Procrustean olmak üzere ikiye ayrılır.
Neohadeen Dönem: Son dönem Hadeen. 4.100 milyon yıl önce başlayıp, 4.000 (bazı yerlerde 3.900) milyon yıl önce sona ermiştir. Kendi içinde Acastan ve Promethean olmak üzere ikiye ayrılır.
Bu öneriler henüz resmi bir nitelik taşımamaktadır. Uluslararası Stratigrafi Komisyonu tarafından da onaylanmış değildir.

20. yüzyılın sonlarına doğru jeologlar Batı Grönland, Kuzeybatı Kanada ve Batı Avustralya'da Hadeen döneminden kalma bazı kayaçlar belirledi.
Bugün bilinen en eski zirkonyum kristali 4,4 milyar yıl önceye tarihlenmektedir.

Hadeen dönemde atmosferin nasıl bir içeriğe sahip olduğu henüz büyük bir belirsizlik içinde olsa da, bazı jeologlar büyük miktarda azot içerdiğini düşünmektedir. Bazıları ise volkanik aktiviteler nedeniyle yüksek oranda karbondioksit ve su buharı içerdiğine inanmaktadır.
Ancak Dünya, oluşum evresinde hem yüksek sıcaklığı hem de yeterli büyüklüğe ulaşamamış olması nedeniyle, atmosferinde su bulundurması olası değildi. Bu konuda değişik teoriler olsa da bu teorilerin pek çoğu, Dünya'ya suyun uzaydan geldiği yönündedir.
Bilim adamlarına göre, gerek asteroit bandında yer alan asteroit ve kuyruklu yıldızlar gerekse de Kuiper kuşağı ve Oort bulutunda yer alan kuyruklu yıldızlar Dünya'da suyun oluşumunu sağladı. Teorilerdeki değişiklik ise suyun nereden geldiğinden ziyade hangisinin en çok katkıyı yaptığı yönündedir.

Geç Dönem Ağır Bombardıman
Kambriyen öncesi
Erken Dünya
Bilinen en eski yaşam formları

Harvard Üniversitesi (İngilizce: Harvard University), Amerika Birleşik Devletleri'nde Massachusetts eyaletinin Cambridge şehrinde bulunan ve alanında dünyanın en önde gelen üniversitelerinden biri olarak tanınan özel bir yükseköğretim kurumudur. 1636 yılında kurulan ve Ivy League üyesi olan Harvard Üniversitesi, ABD'de hâlâ eğitim vermekte olan en eski yükseköğretim kurumudur.
13 Mart 1639'da adı Harvard Koleji olarak değiştirilir. Bu isim değişikliği ilk yöneticisi John Harvard'ın ölümünden hemen sonraya rastlar. Resmî anlamda üniversite olarak anılmaya başlandığı dönem ise 1780'li yıllara rastlar. John Harvard vasiyetinde üniversiteye 400 adet kitap ve birkaç yüz pound bıraktığını açıklamıştır. O yıllarda, bu 400 kitapla oluşturulmaya başlanan kütüphanede bugün 15 milyondan fazla kitap bulunmaktadır. Bu sayı üniversite kütüphanesini dünyanın en büyük akademik kütüphanesi yapmakla kalmaz, tüm kütüphaneler arasında da ilk beşe sokar. Birkaç yüz poundluk bütçenin bugün geldiği nokta ise 2011 yılı verilerine göre 32 milyar dolardır.
Charles William Eliot'ın başkanlığını yaptığı 1869-1909 yılları üniversitenin yenilenme yıllarıdır ve öğrenci seçme dizgesi (sistemi), derslerin işlenişi ile kurumun fiziksel yapısı bugünkü şeklini alır. Bu model kendisinden sonra gelen tüm Amerikan üniversitelerinde uygulanır. Harvard Üniversitesinde 2400 akademisyen, 6700 lisans öğrencisi, 12400 kadar da yüksek lisans öğrencisi bulunmaktadır. 1900'den itibaren, aynı mahallede bulunan MIT ile birçok konuda ortak çalışmalarda bulunmuşlardır. İki okulun öğrencileri, eğer isterlerse ders kredileri veya ücretleri konusunda hiçbir sorun yaşamadan yatay geçişle okullarını değiştirebilmektedirler. Ama Harvard Üniversitesi genel olarak temel bilimlerle ilgilenir. 2008 yılında ABD Başkanı seçilen Barack Obama da Harvard Hukuk Fakültesi mezunudur. Her yıl dünya çapında SAT puanları en yüksek olup ders dışı aktiviteleri en fazla olan öğrenciler tercih edilmektedir.

Harvard, 1636'da kolonyal, Devrim öncesi dönemde, Massachusetts Körfezi Kolonisi Büyük ve Genel Mahkemesi'nin oyuyla kuruldu. 1638'de üniversite, İngiliz Kuzey Amerika'nın bilinen ilk matbaasını satın aldı.
1639'da, Massachusetts'e göç ettikten kısa bir süre sonra ölen bir İngiliz din adamı olan John Harvard'ın 780 sterlin ve 320 ciltlik kütüphanesini miras bırakmasından sonra Harvard Koleji adını aldı. Harvard Corporation'ı oluşturan tüzük 1650'de kabul edildi.
1643 tarihli bir yayın, üniversitenin amacını tanımladı: "Mevcut bakanlarımız toz içinde yatacakken kiliselere okuma yazma bilmeyen bir bakanlığı bırakmaktan korkarak, öğrenmeyi ilerletmek ve onu gelecek nesillere sürdürmek."  Kolej, ilk yıllarında birçok Püriten papaz yetiştirdi  ve İngiliz üniversite modeline dayalı klasik bir müfredat sundu, kolonideki birçok lider Cambridge Üniversitesine gitmişti‍‌‌ ancak aynı zamanda Püritenlik Harvard hiçbir zaman belirli bir mezhebe bağlı olmasa da, ilk mezunlarının çoğu Püriten din adamları olmaya devam etti.
Mather, 1681'den 1701'e kadar Harvard Kolejinin başkanı olarak görev yaptı. 1708'de John Leverett, aynı zamanda bir din adamı olmayan ilk başkan oldu ve kolejin Püritenlikten entelektüel bağımsızlığa doğru dönüşünü işaret etti.

19. yüzyılda, Aydınlanma'nın akıl ve özgür irade fikirleri Cemaat bakanları arasında yaygınlaştı ve bu bakanları ve onların cemaatlerini daha gelenekçi, Kalvinist partilerle aralarına soktu. Hollis İlahiyat Profesörü David Tappan 1803'te öldüğünde ve Başkan Joseph Willard bir yıl sonra öldüğünde, yerlerine geçecek isimler için bir mücadele çıktı. Henry Ware, 1805'te Hollis başkanlığına seçildi ve iki yıl sonra liberal Samuel Webber başkan olarak atandı ve bu, Harvard'daki geleneksel fikirlerden liberal, Arminian fikirlerine geçişin sinyalini verdi.
1869-1909 yılları arasında Harvard başkanı olan Charles William Eliot, Hristiyanlığın tercih edilen konumunu müfredattan çıkarırken onu öğrencinin kendi kendini yönetmesine açar. Eliot, Amerikan yükseköğreniminin sekülerleşmesinde etkili bir figür olmasına rağmen, sekülerizmden çok William Ellery Channing, Ralph Waldo Emerson ve zamanın diğerlerinden etkilenen Transandantalist Üniteryen inançları tarafından motive edildi.
1816'da Harvard, George Ticknor ile bu dil programlarının ilk profesörü olarak Fransızca ve İspanyolca çalışmalarında yeni programlar başlattı.

Harvard'ın lisansüstü okulları, 19. yüzyılın sonlarında az sayıda kadını kabul etmeye başladı. I. Dünya Savaşı sırasında, (1879'daki kuruluşundan bu yana Harvard profesörlerine derslerini kadınlar için tekrar etmeleri için para ödeyen) Radcliffe Kolejindeki öğrenciler, erkeklerle birlikte Harvard derslerine katılmaya başladılar. 1945'te tıp fakültesine ilk kez kadınlar kabul edildi. 1971'den beri Harvard, Radcliffe kadınları için lisans kabulü, eğitimi ve barınma ile ilgili tüm yönleri esasen kontrol etmişti; 1999'da Radcliffe resmî olarak Harvard ile birleştirildi.
20. yüzyılda, Harvard'ın itibarı, bağışlarının artması ve üniversiteye bağlı önde gelen entelektüeller ve profesörler olarak arttı. Üniversitenin hızlı kayıt artışı, hem yeni lisansüstü akademik programların kurulmasının hem de lisans yüksekokulunun genişletilmesinin bir ürünüydü. Radcliffe Koleji, Harvard Kolejinin kadın muadili olarak ortaya çıktı ve Amerika Birleşik Devletleri'ndeki kadınlar için en önde gelen okullardan biri hâline geldi. 1900'de Harvard, Amerikan Üniversiteleri Birliği'nin kurucu üyesi oldu.
Sosyolog ve yazar Jerome Karabel'e göre, 20. yüzyılın ilk on yıllarında öğrenci topluluğu ağırlıklı olarak "eski nesil, yüksek statülü Protestanlar, özellikle Piskoposlukçular, Cemaatçiler ve Presbiteryenler" idi. 1923'te, Harvard'daki Yahudi öğrencilerin yüzdesi %20'ye ulaştıktan bir yıl sonra, Başkan A. Lawrence Lowell, Yahudi öğrencilerin kabulünü lisans öğrencilerinin %15'iyle sınırlayacak bir politika değişikliğini destekledi. Ancak Lowell'ın fikri reddedildi. Lowell ayrıca üniversitenin birinci sınıf öğrenci yurtlarında ırk ayrımcılığının kaldırılmasını zorunlu kılmayı da reddetti, şöyle yazıyor: "Beyaz adama verdiğimiz eğitim fırsatlarının aynısını siyah adama borçluyuz, ancak onu ve beyazı karşılıklı olmayan veya olmayabilecek sosyal ilişkilere zorlamak için ona borçlu değiliz.
Başkan James B. Conant, üniversiteyi 1933'ten 1953'e kadar yönetti; Conant, Harvard'ın ülke ve dünyanın gelişmekte olan araştırma kurumları arasındaki üstünlüğünü garanti altına alma çabasıyla yaratıcı bilimi yeniden canlandırdı. Conant, yüksek öğrenimi zenginler için bir haktan ziyade yetenekliler için bir fırsat aracı olarak gördü. Bu nedenle, yetenekli gençleri belirlemek, işe almak ve desteklemek için programlar tasarladı. Harvard fakültesi tarafından 1945'te Conant'ın liderliğinde yayımlanan 268 sayfalık etkili bir rapor olan General Education in a Free Society, müfredat çalışmalarındaki en önemli çalışmalardan biri olmaya devam ediyor.
1945 ile 1960 arasında, üniversiteyi daha çeşitli bir öğrenci grubuna açmak için kabuller standartlaştırıldı; örneğin, 2. Dünya Savaşı'ndan sonra, gazilerin kabul için kabul edilebilmesi için özel sınavlar geliştirildi. Artık çoğunlukla seçkin New England hazırlık okullarından alınmayan lisans koleji, devlet okullarından çaba gösteren orta sınıf öğrencilerine erişilebilir hâle geldi; çok daha fazla Yahudi ve Katolik kabul edildi, ancak yine de bu grupların genel nüfus içindeki temsiline karşı çok az Siyah, Hispanik veya Asyalı vardı. 20. yüzyılın ikinci yarısı boyunca, Harvard kademeli olarak çok daha çeşitli hâle geldi.

Harvard Radcliffe Enstitüsü'nün dekanı olan Drew Gilpin Faust, 1 Temmuz 2007'de Harvard'ın ilk kadın başkanı oldu. Faust, 2018'de emekli oldu ve Goldman Sachs'ın yönetim kuruluna katıldı.
1 Temmuz 2018'de Lawrence Bacow, Harvard'ın 29. başkanı olarak atandı. 15 Aralık 2022'de Harvard, Harvard Üniversitesi siyaset bilimcisi ve 2018'den beri Harvard Fen-Edebiyat Fakültesi dekanı olan Claudine Gay'in onun yerine geçeceğini duyurdu.

Harvard'ın 209-akre (85 ha) ana kampüsü, Cambridge'deki Harvard Yard ("Yard") merkezinde, yaklaşık 3 mil (5 km) Boston şehir merkezinin batı-kuzeybatısında ve çevredeki Harvard Meydanı mahallesine kadar uzanır.
Yard, University Hall ve Massachusetts Hall gibi idari ofisleri; Widener, Pusey, Houghton ve Lamont gibi kütüphaneler; ve Memorial Kilisesini içerir.
Avlu ve bitişik alanlar, Sever Hall ve Harvard Hall gibi kolej de dâhil olmak üzere Fen-Edebiyat Fakültesinin ana akademik binalarını içerir.

Harvard Business School, Harvard Innovation Labs ve Harvard Stadyumu da dâhil olmak üzere birçok atletizm tesisi, Cambridge kampüsünden Charles Nehri'nin hemen karşısında bir Boston mahallesi olan Allston'da 358 dönümlük (145 hektar) bir kampüste yer almaktadır. Charles Nehri üzerindeki bir yaya köprüsü olan John W. Weeks Köprüsü, iki kampüsü birbirine bağlar.
Üniversite aktif olarak, şu anda Cambridge'dekinden daha fazla araziye sahip olduğu Allston'a doğru genişliyor. Planlar arasında Business School için yeni inşaat ve yenileme, bir otel ve konferans merkezi, lisansüstü öğrenci konutları, Harvard Stadyumu ve diğer atletizm tesisleri yer alıyor.
2021'de Harvard John A. Paulson Mühendislik ve Uygulamalı Bilimler Okulu, Allston'da 500.000 metrekareden fazla yeni bir Bilim ve Mühendislik Kompleksine (SEC) dönüşecek. SEC, teknoloji ve yaşam bilimi odaklı girişimlerin yanı sıra olgun şirketlerle iş birliklerini teşvik etmek için Kurumsal Araştırma Kampüsü, İşletme Okulu ve Harvard İnovasyon Laboratuvarlarının bitişiğinde olacak.

Tıp, Diş Hekimliği ve Halk Sağlığı okulları, Cambridge kampüsünün yaklaşık 3,3 mil (5,3 km) güneyinde, Boston'daki Longwood Tıp ve Akademik Bölgesinde 21 dönümlük (8,5 hektar) bir kampüste yer almaktadır. Beth Israel Deaconess Medical Center, Boston Children's Hospital, Brigham and Women's Hospital, Dana–Farber Cancer Institute, Joslin Diabetes Center ve Wyss Institute for Biologically Inspired Engineering dahil olmak üzere Harvard'a bağlı birkaç hastane ve araştırma enstitüsü de Longwood'da bulunm

Hawaii, Amerika Birleşik Devletleri'nin Pasifik Okyanusu'nda, ABD anakarasının yaklaşık 3200 km güneybatısında bulunan bir ada eyaletidir. (Alaska ile birlikte) ABD'nin birbirine bitişik olmayan iki eyaletinden biri olan Hawaii, Kuzey Amerika anakarasında olmayan tek eyalet, bir takımada olan tek eyalet, Yengeç Dönencesi'nin güneyinde bulunan tek eyalet, Florida ile birlikte tropikal iklime sahip bölgelere sahip iki eyaletten biri ve Teksas ile birlikte ABD eyaleti olmadan önce uluslararası alanda tanınan egemen ülkeler olan iki ABD eyaletinden biridir.
Hawaii, neredeyse tüm Hawaii takımadasını oluşturan 137 volkanik adadan oluşmaktadır (istisna Midway Atolü'dür). 2400 km'lik bir alanı kapsayan eyalet, fizyografik ve etnolojik olarak Okyanusya'nın Polinezya alt bölgesinin bir parçasıdır. Sonuç olarak, Hawaii'nin okyanus kıyı şeridi, yaklaşık 750 mil (1.210 km) ile ABD'nin dördüncü en uzun kıyı şerididir. Kuzeybatıdan güneydoğuya doğru sekiz ana ada şunlardır: Niʻihau, Kauaʻi, Oʻahu, Molokaʻi, Lānaʻi, Kahoʻolawe, Maui ve eyaletin adını aldığı Hawaiʻi; sonuncusu, eyalet veya takımada ile karıştırılmaması için genellikle "Büyük Ada" veya "Hawaiʻi Adası" olarak adlandırılır. Yerleşim yeri olmayan Kuzeybatı Hawaii Adaları, ABD'nin en büyük ve dünyanın dördüncü en büyük koruma alanı olan Papahānaumokuākea Deniz Milli Anıtı'nın büyük bir bölümünü oluşturmaktadır. 
ABD'nin 50 eyaletinden Hawaii, yüzölçümü bakımından sekizinci, nüfus bakımından ise 11. en küçük eyalettir; Ancak 1,4 milyon sakiniyle nüfus yoğunluğu bakımından 13. sırada yer almaktadır. Hawaii sakinlerinin üçte ikisi, eyaletin başkenti ve en büyük şehri Honolulu'ya ev sahipliği yapan Oʻahu'da yaşamaktadır. Hawaii, Orta Pasifik'teki konumu ve iki yüzyılı aşkın süredir devam eden göç nedeniyle, demografik olarak en çeşitli ABD eyaletlerinden biridir. Çoğunluğu azınlıklardan oluşan dokuz eyaletten biri olarak, tek Asyalı Amerikalı çoğunluğa, en büyük Budist topluluğuna ve ABD'deki en büyük çok ırklı nüfusa sahiptir. Sonuç olarak, Hawaii, yerli Hawaii mirasına ek olarak, Kuzey Amerika ve Doğu Asya kültürlerinin eşsiz bir kaynaşma noktasıdır. 
1000 ile 1200 yılları arasında Polinezyalılar tarafından yerleşilen Hawaii, çok sayıda bağımsız şefliğe ev sahipliği yapmıştır. 1778'de İngiliz kaşif James Cook, takımadalara gelen ilk bilinen Polinezyalı olmayan kişi olmuştur; erken dönem İngiliz etkisi, üzerinde Birleşik Krallık bayrağı bulunan eyalet bayrağında yansıtılmaktadır. Kısa süre sonra Avrupalı ​​ve Amerikalı kaşiflerin, tüccarların ve balina avcılarının akınıyla birlikte, sifilis, tüberküloz, çiçek hastalığı ve kızamık gibi hastalıkların yayılmasıyla bir zamanlar izole edilmiş yerli topluluk büyük ölçüde yok oldu; yerli Hawaii nüfusu 1890'da 300.000 ile bir milyon arasındayken 40.000'in altına düştü. Hawaii, 1810'da birleşik, uluslararası olarak tanınan bir krallık haline geldi ve 1893'te Amerikalı ve Avrupalı ​​iş adamlarının monarşiyi devirmesine kadar bağımsız kaldı; bu da 1898'de ABD tarafından ilhak edilmesine yol açtı. Stratejik olarak değerli bir ABD bölgesi olan Hawaii, 7 Aralık 1941'de Japonya tarafından saldırıya uğradı; bu da ona küresel ve tarihi önem kazandırdı ve Amerika'nın II. Dünya Savaşı'na girmesine katkıda bulundu. Hawaii, 21 Ağustos 1959'da birliğe katılan en son eyalettir. 1993 yılında ABD hükümeti, Hawaii hükümetinin devrilmesindeki rolü nedeniyle resmen özür diledi; bu olay, Hawaii egemenlik hareketini tetikledi ve yerli halk için tazminat elde etme çabalarının devam etmesine yol açtı. 
19. yüzyılın sonlarından 20. yüzyılın ortalarına kadar Hawaii ekonomisine plantasyon ekonomisi hakimdi; verimli toprakları ve ABD'deki eşsiz tropikal iklimi sayesinde önemli bir tarım ihracatçısı olmaya devam ediyor. Ekonomisi 20. yüzyılın ortalarından itibaren kademeli olarak çeşitlendi ve turizm ile askeri savunma en büyük iki sektör haline geldi. Eyalet, çeşitli doğal manzaraları, tropikal iklimi, bol halk plajları, okyanus çevresi, aktif volkanları ve berrak gökyüzüyle ziyaretçileri, sörfçüleri cezbetmektedir. Ancak 21. yüzyılın başından beri iklim değişikliği, artan kuraklık, su kıtlığı, deniz seviyesinin yükselmesi ve Honolulu şehir merkezindeki otellerin sular altında kalması ve orman yangını tehditleri gibi sorunlarla Hawaii ve turizm ekonomisi için varoluşsal tehditler oluşturmuştur. Bu faktörler, yaşlanan ve azalan nüfusla daha da kötüleşiyor ve ABD anakarasına göç eden bir kitle oluşuyor. Hawaii, dünyanın en büyük deniz komutanlığı olan ABD Pasifik Filosu'na ve Savunma Bakanlığı'nın 75.000 çalışanına ev sahipliği yapıyor. Hawaii'nin izolasyonu, ABD'deki en yüksek yaşam maliyetlerinden birine yol açıyor. Bununla birlikte, Hawaii üçüncü en zengin eyalettir ve sakinleri 80,7 yıl ile ABD'deki herhangi bir eyalete göre en uzun yaşam beklentisine sahiptir.

Tüm Amerikalı eyaletlerinden en güneydeki olan Hawaii, birçok açıdan diğer eyaletlere göre çok farklıdır. Tek ada eyaletidir. Volkanlardan çıkan lavdan dolayı alan olarak hep büyümektedir. Bugün bildiğimiz Hawaii, su altı volkanlarından çıkan lavların katılaşıp kayalara dönüşmesiyle oluşmuştur.
Bu takımada yaklaşık 18 küçük adacıklardan ibarettir. Fakat bunların sekizi ana adalar olarak tanımlanır. Bunlar Niihau, Kauai, Oahu, Molokai, Lanai, Kahoolawe, Maui ve Hawaii adalarıdır. Hawai'i adası en büyüğü olduğu için ona daha çok Büyük Ada (Big Island) diye hitap ederler. Bu ismi takmalarının bir diğer nedeni ise bu adanın ismi takımadanın ismiyle aynı olmasıdır.
Bu adalar yüksek ve volkanik dağlarıyla ünlüdürler. İklimi ve volkanik toprağı bitki yetişimine çok elverişlidir. Lavların içindeki minerallerle oluşan toprak, dünyanın başka yerlerinde görülmemiş bitkilerin ve hayvanların oluşmasını sağlamıştır.

Okyanusla kaplı ve kıtalardan uzak olduğundan dolayı, sıcaklık yıl genelinde fazla değişiklik göstermez. Sıcaklık genellikle 27 ve 16 °C arasıdır. Adada çok sayıda göl bulunmaz, fakat Büyük Ada'nın (Big Island'ın) Mauna Loa ve Mauna Kea dağlarının tepelerinde zaman zaman göller görülür. Hawaii'de yağışlar boldur. Ve ne zaman yağış alacağı tahmin edilememektedir. Gün içerisinde bol yağış ve sonra güneş görülebilir. Kauai Adası'ndaki Waialeale Dağı, dünyadaki en fazla yağış alan yerdir.
Her adada iki iklim bulunur. Yüksek dağlardan dolayı bulutlar adanın bir tarafında kalırken, öbür tarafta fazla bulut bulunmamaktadır. Bu nedenle her adanın bulutlu tarafı bol yağışlı ve yeşildir. Diğer taraf ise güneşli ve kuraktır. Örneğin Büyük Ada'nın (Big İsland'ın), Mauna Loa ve Mauna Kea dağları doğudan gelen bulutları bloke eder. Bundan dolayı doğudaki Hilo şehri bol yağış alırken, batıdaki Kona şehri bol güneş alır. Tüm oteller ve yüzme tesisleri güneşli Kona'dadır.

2020 verilerine göre Hawaii'nin nüfusu yaklaşık 1,4 milyon kişi olarak tahmin edilmektedir. O'ahu adası en kalabalık adadır. O'hau adasındaki Honolulu şehri Hawaii'nin başkenti ve en büyük şehridir. Burada yüksek binalar, apartmanlar ve uzun otoyollar bulunmaktadır. Bazıları bu sanayileşmenin ve kentleşmenin adanın doğallığını ve güzelliğini suistimal ettiğini düşünür. Fakat diğer şehirlere bakıldığında doğa korunmuş ve ona özen gösterilmiştir. Bu şehirlerden en önemlilerinden bazıları Hilo, Kāne'ohe, Kailua, Pearl City, Waipahu, Kahului, Kailua-Kona, Kīhei ve Līhu'e'dir.

Hawaii eyaletinin iki resmî dili vardır. İngilizce adadaki baskın resmî dildir. Standart İngilizceye ek olarak bazı Hawaii doğumlu insanlar resmî statüsü olmayan Hawaii Creole İngilizcesini de konuşurlar. Bu dil, İngilizceyi baz alan bir kreol dildir. Hawaiice adanın ikinci resmi dilidir, ancak adanın %0,1'inden azının ana dilini oluşturur ve devlet kurumlarında yaygın kullanıma sahip değildir. Adadaki yoğun Asyalı göçmen nüfus nedeniyle toplumun %21'i evde bir Asya dili konuştuğunu belirtmiştir. Bu diller arasında Tagalog, Japonca ve Ilocano en büyükleridir.

2010 verilerine göre toplumun %38,6'sı kendini Asyalı, %24,7'si Beyaz, %23,6'sı iki veya daha fazla ırka mensup, %10'u Hawaii Yerlisi ve diğer Pasifik adaları kökenli, %1,6'sı siyahi, %1,2'si başka bir ırktan, %0,3'ü ise Amerikan Yerlisi olarak tanımlamaktadır. Herhangi bir ırka mensup olabilen Hispanik ve Latino Amerikalı nüfus %8,9'dur. Eyalet ABD'nin en yüksek Asyalı ve çok ırklı Amerikalı oranına sahip olup, en düşük Hispanik olmayan Beyaz oranına da sahiptir. 2012'de eyalette 1 yaş altı çocukların sadece %14,6'sı bu gruba mensup olmuştur. Filipinli Amerikalılar (%14,6), Japon Amerikalılar (%13,6), Çinli Amerikalılar (%4,0) ve Koreli Amerikalılar (%1,8) en büyük Asya kökenli gruplardır.

2014 tarihli bir Pew araştırmasına göre Hawaii'deki yetişkinlerin %63'ü bir Hristiyan mezhebine mensuptur. Protestanlar %38 ile en büyük grup iken, Roma Katolik Kilisesi'ne bağlı birey oranı %20 olmaktadır. Geri kalan Hristiyanları Mormonlar, Yehova'nın Şahitleri, Doğu Ortodoks Kilisesi ve diğer mezhepler oluşturmaktadır. Toplam nüfusun %5'i kendilerini agnostik, %2'si ise ateist olarak tanımlamakta olup, dini olmayan grupların toplamı %26 olmaktadır. Budizm, %8 inanan oranıyla eyaletteki en büyük ikinci dini oluşturur. Hinduizm, Yahudilik ve İslam adalardaki diğer küçük dinlerdir.

Hawaii kültürü adanın sahillerinden, yeşil ormanlarından, büyük dalgalarından ortaya çıkmıştır. Herkeste bir yazlık havası, bir telaşsızlık vardır. Rahat oldukları kadar çok sıcak ve misafirperverdirler. Avrupa'nın ve diğer ülkelerin himayesi olmalarına rağmen kültürlerini koruyabilmişler, hatta kültürlerini yabancılara bile özendirmişlerdir. Fiziksel olarak aktif oldukları, stresten uzak durdukları için Amerika'nın en uzun ömürlü insanlarıdır.
Deniz bir Hawaii yerlisinin en önemli parçasıdır. Spor olarak yüzme ve sörf dallarında birçok olimpiyat madalyaları almışlardır. Dünyanın en iyi sörfçüleri Hawaii denizinin kızgın dalgalarında yetişmişlerdir. Duke Kahanamoku isimli bir Hawaiili yüzme dalında Olimpiyat Madalyası kazanmış ve sörfü yaygınlaşmıştır. Böylece sörf onun sayesinde dünyaca yapılan bir spordur. Heykeli başkent Honolulu'dadır.
Uzun otoyol

Hidrokarbon, organik kimyada tamamen karbon ve hidrojen atomlarından oluşan organik bileşiklerin genel adıdır. Hidrokarbonlar, 14. grup hidrürlerine örnek teşkil eder. Genellikle renksiz ve hidrofobiktirler; kokuları hafif olup, benzin ya da çakmak gazını andırabilir. Moleküler yapıları ve fiziksel hâlleri açısından çok sayıda çeşitli biçimlerde bulunabilirler: gaz (örneğin metan ve propan), sıvı (örneğin hekzan ve benzen), düşük erime noktalı katı (örneğin parafin mumu ve naftalin) ya da polimer (örneğin polietilen ve polistiren) hâlinde olabilirler.
Hidrokarbonlar çok çeşitlidir ve birçok üyesi endüstriyel bakımdan önemlidir. Örneğin metan doğal gazın temel maddesidir. Benzin, hidrokarbonlar karışımı olduğu gibi benzen, naftalin ve asetilen de birer hidrokarbondur. Organik bileşiklerin birçok sınıfının sistematik olarak adlandırılmasında hidrokarbonların adlandırılması esas olması nedeniyle hidrokarbonlar teorik bakımdan da önemlidir.

Hidrokarbonlar yapılarına bağlı olarak alifatik, aromatik ve alisiklik bileşikler olarak sınıflandırılır. Alifatik ve alisiklik bileşikler de doymuş ve doymamış olarak sınıfandırılır. Doymuş hidrokarbon, mümkün olan en çok hidrojen ihtiva eder ve karbonlar birbirlerine bir elektron çiftinin meydana getirdiği tek elektron bağı ile bağlıdırlar. Doymamış hidrokarbonlarda ise karbonlar birbirlerine çift veya üç bağ ile bağlanmışlardır. Alifatik hidrokarbonlar, hidrojen atomlarının bağlı olduğu düz veya dallanmış karbon zincirlerinden meydana gelmiştir.

Bunlara alkanlar veya parafinler de denir. Genel formülü CnH2n+2'dir (n: karbon sayısı). Alkanlar bir homolog seri meydana getirir ki bu seride birbirini takip eden bileşikler arasında (CH2) kadar fark vardır. Bu fark nedeniyle homolog (aynı) seri oluştururlar. Bileşikler birbirine yakın benzerlik gösterir.
Karbon sayısı birden ona kadar olan alkanlar: metan, etan, propan, bütan, pentan, hekzan, heptan, oktan, nonan ve dekan şeklinde adlandırılır. Dört karbonlu hidrokarbonlardan itibaren izomeri görülür.
Alkanlar doymuş olduklarından sadece yer değiştirmesi tepkimesi verir ve yanıcıdır. Genel yanma tepkimeleri:

CnH2n+2+3n+1/2 O2>nCO2+(n+1)H2O +enerji
Bu olay aynı zamanda alkanların yükseltgenmesi manasına da gelir.

Bu sınıfa olefinler sınıfı da denir. Bu sınıfta en az iki karbon arasında çift bağ vardır. Çift bağın hangi karbonlar arasında olduğunu belirtmek için rakam kullanılır. Bu rakam çift bağın bağlı olduğu karbonlardan ilkine aittir. SP2 hibritleşmesi yaparlar. Birbirini takip eden iki alkan molekülü arasında CH2kadar fark vardır. Homolog seri oluştururlar.
Alkenler oldukça aktiftir. Doymamış karbonlara hidrojen, halojen ve diğer bazı bileşikler katılır. Genel formülleri CnH2n'dir.

Doymamış diğer hidrokarbon grubudur. Karbonlardan bir çiftinin arasında üç bağ vardır. Karbon sayısının Latincesinin sonuna İN eki getirilerek adlandırılır:
Alkinler kimyasal olarak alkenlere göre çok daha aktiftir. Genel formülü CnH2n-2'dir.

Aromatik hidrokarbonlar bir veya daha çok benzen halkası ihtiva ederler.
Benzen halkasına çeşitli grupların girdirilmesi ile çeşitli bileşikler elde edilir. Toluen, ksilen, naftalin gibi misaller vermek mümkündür.

Homeros (Grekçe: Ὅμηρος, Grekçe telaffuz: [hómɛːros]; d. y. MÖ 8. yüzyıl), Antik Yunan edebiyatının en eski ve en önemli eserleri arasında yer alan İlyada ve Odysseia destanlarının yazarı olarak kabul edilen Yunan şairidir. Kimliği ve yaşadığı dönem hakkında kesin bilgiler bulunmamakla birlikte, Batı edebiyat geleneğinin kurucu figürlerinden biri sayılır ve tarihin en etkili yazarları arasında gösterilir.
İlyada, Truva Savaşı'nın son yılında Kral Agamemnon ile savaşçı Ahilleus arasında yaşanan çekişmeyi konu edinir. Odysseia ise İthaka Kralı Odysseus'un Truva'nın düşüşünün ardından başlayan ve on yıl süren eve dönüş yolculuğunu anlatır. Destanlar, insanın kader, savaş ve tanrılar karşısındaki mücadelesini tasvir eder. Özellikle Odysseia'da, Odysseus'un tanrıların cezalarına ve engellemelerine rağmen direnç göstermesi öne çıkar. Şiirler, Epik Yunanca olarak da adlandırılan Homeros Yunancasıyla kaleme alındı. Bu edebî dil, farklı dönemlere ait İyon ve Aiol lehçelerinin özelliklerini bir araya getirir ve baskın unsur Doğu İyoncadır. Çoğu araştırmacı, destanların başlangıçta sözlü gelenek içinde aktarıldığını kabul eder. Ağırlıklı olarak trajik ve ciddi temalarla tanınmalarına rağmen, Homeros'un şiirlerinde komik unsurlar ve kahkaha sahneleri de yer alır.
Homeros destanları, kahramanlık, şan ve onur ideallerini besleyerek Antik Yunan kültürü ile eğitiminin birçok yönünü derinden etkiledi. Platon'a göre Homeros, "Yunanistan'ı eğitmiş olan" kişidir. Dante Alighieri, İlahi Komedya'da Vergilius aracılığıyla Homeros'tan "Şairlerin hükümdarı" olarak söz eder. Alexander Pope ise İlyada çevirisinin önsözünde Homeros'un her zaman "şairlerin en büyüğü" kabul edildiğini belirtir. Antik Çağ'dan günümüze uzanan süreçte Homeros destanları, edebiyat, müzik, sanat ve sinema alanlarında pek çok önemli esere ilham kaynağı oldu.

Yaşamı hakkında çok az bilgiye ulaşılabilen Homeros'un adı Antik Yunancada “köle” anlamına geliyordu. Kendi zamanından 4 asır önce var olmuş Miken uygarlığına dair olayları olağanüstü detaylı anlatması, Klasik Çağ yazarlarınca Truva Savaşı sırasında yaşadığı rivayetine sebep olmuştur. İngiliz bilim insanı George Thomson Tarih öncesi Ege adlı eserinde yaptığı incelemeler sonucunda Homeros'un doğduğu yer olarak en yüksek olasılığın Sakız Adası olduğunu belirtir. Sonra ise diğer bir yüksek olasılık olan Smyrna'ya (bugünkü adıyla İzmir) vurgu yapar. Ancak gerçekte Homeros isimli bir şair yaşadıysa bile bu destanları yaratan veya derleyen tek bir ozan olmadığını düşünen araştırmacılar da vardır ki bu şüphenin sebebi İlyada ve Odysseia destanlarında kullanılan İyon ve Aiolik diyalektlerin üslup farklılığıdır. Çoğu araştırmacı ise bu üslup değişikliğinin Homeros'un İlyada'yı gençliğinde Odysseia'yı ise yaşlılığında yazmasından kaynaklandığına inanmaktadır. Hayatıyla ilgili bir başka rivayet ise kör olduğudur.

Yazdığı destanlar Klasik Çağ Yunan edebiyatını ve mitolojisini derinden etkilemiş ve bunların aracılığıyla da bütün Batı edebiyatına etki etmiştir. İrlandalı yazar James Joyce'un Ulysses'i, İngiliz yazar Shakespeare'in Troilus ve Cressida'sı, Romalı şair Vergilius'un Aeneis'i Homeros'un destanlarından derin izler taşıyan eserlerdendir.
Antik dönem Anadolu ve Yunanistan'ında halk İlyada ve Odysseia'yı ezbere bilir, canlı bir ansiklopedi gibi içinde taşırdı. Askerlik, tıp, teknoloji, hukuk ve din bilgilerinin tamamının kaynağı bu kitaplardı. Homeros'un eserlerinin tarihi ve edebi değeri insanları iyi ve kötü olarak birbirinden net çizgilerle ayırmadan son derece gerçekçi ve kahramanların gerçek kişiliklerini derinliğine analiz etmesinden kaynaklanmaktadır.

Günümüzde sadece İlyada ve Odysseia, 'Homeros' adıyla ilişkilendirilmektedir. Bu iki eserden ilki olan İlyada'da iki milleti ilgilendiren tarihi bir olaya, yani Troya Savaşı'na şahitlik ederiz ki bu niteliğiyle İlyada, efsane niteliği taşımaktadır. İlyada'dan sonra kaleme alındığı düşünülen Odysseia adlı eserde ise destanın baş kahramanı olan Odysseus'un 10 yıl boyunca Akdeniz'de yaşamış olduğu, gerçeküstü niteliklerin de bulunduğu maceralara ve dahasına şahitlik ederiz.
Bu iki eser dışında antik çağda, Homerik İlahiler, Homeros ve Hesiodos Yarışması, Küçük İlyada, Nostoi, Thebaid, Kypria, Epigoni, mini komedi destanı Batrachomyomachia ("Kurbağa-Fare Savaşı"), Oechalia'nın Ele Geçirilmesi ve Phokais da dâhil olmak üzere çok sayıda başka eser bazen ona atfedilirdi. Bu iddialar bugün gerçek kabul edilmez ve antik dünyada hiçbir şekilde evrensel olarak kabul edilmemişti. Homeros'un hayatını çevreleyen çok sayıda efsanede olduğu gibi, bunlar da Homeros'un Eski Yunan kültüründeki merkezî konumundan biraz daha fazlasını gösterir.

Homeros hakkında bazı eski iddialar erken ortaya atıldı ve sık sık tekrarlandı. Bu iddialar, Homeros'un kör olduğunu (kör ozan Demodokos'u tanımlayan pasajı kendine atıfta bulunarak), Sakız'da ikamet ettiğini, Meles Çayı ve su perisi Kritheis'in oğlu olduğunu, gezgin bir ozan olduğunu, diğer eserlerin ("Homerica") değişen bir listesini yaptığını, Niyoz'da veya balıkçılar tarafından belirlenen bir bilmeceyi çözemedikten ve Hómēros (Ὅμηρος) adı için çeşitli açıklamalar yaptıktan sonra öldüğünü içerir.
Homeros'un en iyi bilinen iki antik biyografisi, Sözde Herodotos'un yazdığı "Homeros'un Hayatı" ve "Homeros ve Hesiodos'un Yarışması"dır.
MÖ 4. yüzyılın başlarında Alkidamas, Khalkis'te Homeros ve Hesiodos ile yapılan şiir yarışmasının kurgusal anlatımını yazdı. Homeros'un kazanması bekleniyordu ve Hesiodos'un tüm sorularını ve bulmacalarını kolaylıkla yanıtladı. Ardından, şairlerin her biri eserlerinden en iyi pasajı okumaya davet edildi. Hesiodos "İşler ve Günler" 'in başlangıcını seçti: "Pleiades Atlas'tan doğduğunda...hepsi zamanı geldiğinde". Homeros, İlyada'dan alınmış, düşmanla yüz yüze gelen Yunan savaşçıların tanımını seçti. Kalabalık, Homeros'un galip gelmesine rağmen, yargıç ödülü Hesiodos'a verdi ve hayvancılığı öven şairin, savaş ve katliam hikâyeleri anlatandan daha büyük olduğunu söyledi.

İlyada
Odysseia
Homerik İlahiler

Homeros'un Çalışmaları: Project Gutenberg

Homo erectus (Latincede "dik insan" anlamına gelir), en eski kalıntıları 2 milyon yıl öncesine tarihlendirilen, Pleistosen'de yaşamış soyu tükenmiş bir arkaik insan türüdür. Örnekleri Homo (insan) cinsinin ilk tanınabilen üyeleri arasındadır. İnsan benzeri bir vücut yapısı ve yürüyüşe sahip olan, Afrika'dan ayrılıp Asya ve Avrupa'ya yerleşen ve ateşi kullanan ilk insan türüdür.
H. heidelbergensis ve H. antecessor gibi çeşitli insan türlerinin H. erectus'tan, Neandertaller, Denisova insanları ve modern insanların da H. heidelbergensis'ten evrimleştiği kabul ediliyor. H. erectus, İber Yarımadası'ndan Cava adasına dek uzanan kıtasal dağılımıyla Avrasya'ya yayılan ilk insan atasıydı. H. floresiensis ve Homo luzonensis türleri, H. erectus'un Asya topluluklarından türemiş olabilir. Bilinen son Homo erectus, 117.000-108.000 yıl önce yaşamış Solo insanıdır.
H. erectus, atalarından daha çağdaş olan yürüyüşü ve vücut oranlarıyla ayırt edilir. Ayrıca düz bir yüze, belirgin bir burna ve muhtemelen seyrek vücut kıllarına sahip ilk insan türüdür. Türün beyin boyutu atalarınınkinden yüksektir ancak topluluklara bağlı olarak büyük ölçüde değişir. İlk H. erectus topluluklarında beyin gelişiminin çocukluğun erken döneminde durmuş gibi görünmesi, yavruların doğumda büyük ölçüde kendi kendine yeterli olduğunu ve dolayısıyla yaşam boyunca bilişsel gelişimlerinin sınırlı olduğunu gösteriyor.
H. erectus bir tepe avcıydı: fosilleri genellikle sığırlar veya filler gibi orta ila büyük hayvanların kalıntıları ile birlikte bulunmuştur. Bunun gibi kanıtlar, insan atalarında ilk kez yırtıcı davranışın ve eşgüdümlü avlanmanın geliştiğini gösterir. Aşölyen taş alet kültürünü başlatan H. erectus'un ateş kullanma, eşgüdümlü takımlar hâlinde avcılık, toplayıcılık, yaralı veya hasta toplum üyelerine bakma ve bunların yanı sıra muhtemelen denizcilik ve sanat yapma becerisine sahip ilk insan atası olduğu tahmin edilmektedir.
H. erectus'un erkek ve dişilerinin kabaca aynı büyüklükte olduğu sanılmaktadır, yani türde eşeysel dimorfizm azalmış olabilir. Eşeysel dimorfizmin azalması, primatlarda genellikle tek eşliliğin göstergesidir. Bu azalmaya karşın ağırlıkları 40 ila 68 kg, boyları ise 146 ila 185 cm aralığında değişkenlik gösteriyordu. H. erectus'un yapısal olarak konuşma yeteneğine sahip olup olmadığı belli değildir ancak bir tür ön-dil kullanarak iletişim kurdukları varsayılır.

Charles Darwin'in 1871 tarihli İnsanın Türeyişi kitabında ifade ettiği, insanlığın Afrika'da evrimleştiği görüşünün aksine, 19. yüzyılın sonlarında yaşamış pek çok doğa bilimci, Avrupa ile Amerika'nın ortasında yer aldığı ve dünya çapında en uygun dağılım yollarını sağladığı için Afrika'nın değil Asya'nın insanlığın doğum yeri olduğunu ileri sürdü (Asya'dan çıkış kuramı). Bunlardan biri olan Ernst Haeckel, ilk insanın, şimdiki Güneydoğu Asya'da, var olmadığı kanıtlanmış efsanevi "Lemurya" kıtasında yaşamış "Pithecanthropus alalus" ("konuşamayan maymun insan" anlamına gelir) adını verdiği bir türden evrimleştiğini savunuyordu. "Lemurya"nın Hint Okyanusu'nun altına battığı sanılıyordu, dolayısıyla bunu kanıtlayacak hiçbir fosil bulunamadı. Yine de Haeckel'in varsayımı Hollandalı bilim insanı Eugène Dubois'e Hollanda Doğu Hint Adaları'na seyahat etme konusunda esin oldu. Hiçbir yönlendirilmiş keşif gezisi insan fosili bulmadığından (bilinen az sayıdaki fosilin tamamı tesadüfen keşfedilmişti) ve ekonomi Uzun Buhran nedeniyle güç durumdayken, Hollanda hükümeti Dubois'e fon sağlamayı reddetti. 1887'de Hollanda Doğu Hindistan Ordusu'na sağlık subayı olarak katıldı ve 1887'de Hint Adaları'nda boş zamanlarında insan evrimini açığa kavuşturacak "kayıp halkasını" aramak üzere bir görev almayı başardı. Cava'da, Solo Nehri kıyısındaki Trinil bölgesinde 1891'de üst bölümü korunmuş bir kafatası ve 1892'de bir uyluk kemiği buldu; bu fosile (Cava insanı) 1893'te Pithecanthropus erectus ("dik maymun insan") adını verdi. Avrupa bilim camiasını dik yürüyen bir maymun insan bulduğuna ikna etmeye çalıştı ama başarısız oldu. O zamanlar çok az sayıda insan atası fosilinin keşfedildiği göz önüne alındığında, bulgularını insan dışı, kusurlu bir maymun olarak büyük ölçüde görmezden geldiler.
Bu fosillerin önemi, 1927 yılında Kanadalı paleoantropolog Davidson Black'in Çin'in Pekin yakınlarındaki Zhoukoudian mağarasında "Sinanthropus pekinensis" (Pekin insanı) adını verdiği türün keşfine kadar anlaşılamayacaktı. Black, o zamandan bu yana dünyanın en verimli H. erectus bölgesi hâline gelmiş bölgeyi kazmaya devam etmek için finansman sağlamak üzere Kuzey Amerika ve Avrupa'da lobicilik faaliyeti yürüttü. Cava'ya olan ilginin devam etmesi, 1931'de Ngandong'da (Solo insanı), 1936'da Mojokerto'da (Cava insanı) ve 1937'de Sangiran'da (Cava insanı) daha fazla H. erectus fosili keşfine yol açtı. Sangiran bölgesinde en iyi korunmuş Cava insanı kafatasını ortaya çıkarıldı. Alman paleoantropolog Franz Weidenreich, Çin örneklerinin ayrıntılı açıklamalarını çeşitli monografilerinde yaptı. Özgün örnekler, İkinci Çin-Japon Savaşı sırasında, korunmak üzere Çin'den kaçırılma girişiminin ardından kayboldu. Günümüze kalıntıların yalnızca alçı dökümleri kaldı.

Cava insanı ile Pekin insanı arasındaki benzerlikler, Ernst Mayr'ın 1950'de her ikisini de Homo erectus olarak yeniden adlandırmasına yol açtı. 20. yüzyılın büyük bir kısmı boyunca antropologlar H. erectus'un insan evrimindeki rolünü tartıştılar. Yüzyılın başlarında, kısmen Cava ve Zhoukoudian'daki keşifler nedeniyle, modern insanın ilk olarak Asya'da evrimleştiği inancı geniş çapta kabul gördü. Ancak birkaç doğa bilimci (en önde Charles Darwin) insanların en eski atalarının Afrikalı olduğu kuramını savundular. Darwin, insanın en yakın akrabaları olan şempanze ve gorillerin yalnızca Afrika'da evrimleştiğine ve yaşadığına dikkat çekmişti. Darwin orangutanları Eski Dünya'nın büyük insansı maymunları arasına dahil etmemişti, bunun nedeni muhtemelen orangutanları insansı maymundan ziyade ilkel insanlar olarak düşünmesiydi. Darwin, Afrika'yı insanın atalarının en muhtemel doğum yeri olarak değerlendirirken, İnsanın Türeyişi ve Cinsel Seçilim adlı kitabında insanın kökeninin coğrafi konumu hakkında da şu ifadeyi kullanmıştır: "(...) bu konu üzerinde kurgu yapmanın yararı yok; iki veya üç antropomorfik [insan biçimli] insansı maymun, biri Dryopithecus (...), Miyosen devresinde Avrupa'da vardı ve bu kadar uzak bir dönemden bu yana, dünya kesinlikle pek çok büyük değişimden geçti, devrimler oldu ve [Afrika'dan] en geniş ölçekte göç için yeterli zaman oluştu." (1889, ss. 155-156).
1949'da Güney Afrika'daki Swartkrans Mağarası'nda bulunan H. erectus kalıntıları paleoantropologlar Robert Broom ve John Talbot Robinson tarafından "Telanthropus capensis" adında bir tür olarak tanımlandı. Yakındaki mağaralardan da Homo cinsine ait fosiller olduğu bildirildi ancak bunların türlerinin belirlenmesi çalkantılı bir tartışma oldu. Birkaç Kuzey Afrika bölgesinde daha H. erectus kalıntıları bulunmuş ve ilk olarak 1951'de "Atlanthropus mauritanicus" olarak sınıflandırılmıştır. 1970'li yıllardan itibaren, özellikle Richard Leakey'in öncülüğünde, Doğu Afrika'da, ağırlıklı olarak Kenya'daki Koobi Fora bölgesinde ve Tanzanya'daki Olduvai Gorge'da daha fazla fosil gün yüzüne çıkarıldı.
Avrupa genelinde ortaya çıkarılan arkaik insan fosilleri, önceleri H. erectus'a atfedilirken, İngiliz insan bilimci Chris Stringer'ın çalışmaları sonucunda H. heidelbergensis olarak ayrı bir türde sınıflandı.

H. erectus'un yaklaşık 2 milyon yıl önce H. habilis'ten evrimleştiği öne sürülüyor ancak bu görüş, en az yarım milyon yıl boyunca bir arada var olduklarından sorgulanıyor. Başka bir görüşe göre, bir grup H. habilis üreme yoluyla yalıtılmış olabilir ve yalnızca bu grup H. erectus'a (kladogenez) evrimleşmiştir.
H. erectus'un en eski kalıntıları hem Afrika'da hem de Doğu Asya'da bulunduğundan (Çin'de 2,1 milyon yıl kadar erken, Güney Afrika'da 2,04 milyon yıl önce), H. erectus'un nerede evrimleştiği tartışılmaktadır. 2011 yılında yapılan bir araştırma, H. habilis'in Afrika'dan Batı Asya'ya ulaştığını, ilk H. erectus'un burada evrimleştiğini ve erken H. erectus'un daha sonra Batı Asya'dan Doğu Asya (Pekin insanı), Güneydoğu Asya (Cava insanı) ve Avrupa'da (Tautavel insanı) dağıldığı ayrıca bir grubun Afrika'ya geri döndüğü (Homo ergaster) ve modern insanların bu göçmenlerden türediği varsayımını ortaya attı. Diğer insan bilimciler H. erectus/H. ergaster'in  Afrika'da evrimleştiği ve sonunda burada modern insanlara dönüştüğünü savunuyor.
H. erectus 1,8 milyon yıl önce Cava'nın Sangiran kentine ulaşmıştı ve H. erectus'un ikinci ve farklı bir göç dalgası yaklaşık 780 bin yıl önce Çin'in Zhoukoudian kentine yerleşmişti. Sangiran'da bulunan H. erectus'ların dişleri daha büyüktür ve Zhoukoudian'daki H. erectus'un gelişmiş dişlerinden çok ilkel (atasal) Batılı H. erectus ve H. habilis'in dişlerine daha benzerdir. Ancak sonraki dönemlerde Sangiran H. erectus'larının diş boyutlarının küçüldüğü görülüyor. Bu, Cava'ya Zhoukoudian veya onunla akraba olan bazı topluluklar tarafından yapılmış ikincil bir göç olayına işaret ediyor olabilir.

Homo erectus, neredeyse iki milyon yıl boyunca hayatta kalan, Homo'nun en uzun ömürlü türüdür. Buna karşılık modern insan (Homo sapiens) 300.000 yıl kadar önce ortaya çıktı.
Pek çok arkaik insanın, H. erectus'un veya H. sapiens'in alt türü olarak mı yoksa ayrı türler olarak mı sınıflandırılması gerektiği konusunda kesin bir fikir birliği yoktur.

Afrikalı H. erectus adayları
Homo ergaster (veya "Afrikalı H. erectus")
Homo naledi
Avrasyalı H. erectus adayları:
Homo antecessor
Homo heidelbergensis
Homo floresiensis
Homo rhodesiensis
1982 yılında Hindistan'ın Madhya Pradesh kentinde bulunan Narmada fosili ilk başta H. erectus veya Homo erectus narmadensis olarak tanımlanmıştı.
Cava'da bulunan ve 1,4 ila 0,9 milyon yıl öncesine tarihlenen fosillere dayanan Meganthropus, dev bir erken insan türü olduğu yönündeki daha önceki yorumların aksine geçici olarak H. erectus türü altında gruplandır

Huroniyen Buzul Çağı, 2.400 milyon ile 2.100 milyon yıl öncesi arasında gerçekleşmiştir. Jeolojik geçmişin en sert ve en uzun buzul çağıdır. Paleoproterozoik dönemin Siderian ve Rhyacaian alt bölümleri boyunca gerçekleşmiştir. Bu dönemlerde yeryüzünde sadece Tek hücreliler için yaşam mevcuttu. Huroniyen Buzul Çağı boyunca yeryüzü Kartopu halini aldı. Kartopu Dünya yine bir başka buzul çağına bağlı olarak 650 milyon yıl önce de yaşanmıştır. Kartopu Dünya dönemlerinde yeryüzü birkaç kilometre kalınlığında buz ile kaplanmıştır, bu nedenle Buztopu Dünya denilse daha yerinde bile olabilir.
Bu her iki buzul çağı sonrasında yeryüzünde canlı yaşamında büyük atılımlar görülmektedir
İsmin kökeni: Kuzey Amerika'nın Huron Gölü bölgesinde buzul olamayan tortul sediment tabakalarının ayırdığı ve buzul çağı ile ilişkili üç ayrı buzul depozit tabakası saptanmaktadır. Bu nedenle bu buzul çağına Huroniyen ismi verilmiştir.
Oluşma nedenleri: Yeryüzünde bir buzul çağına yol açacak düzeyde sıcaklık düşmesine neden olarak şunlar öne sürülebilir: O dönemde zaten güneş radyasyonu belirgin olarak düşüktü. Bu güçsüz radyasyon suyun donma noktasının üstünde kalmasını ancak atmosferik metanın sera etkisiyle sağlayabiliyordu. Aerobik organizmalar geliştikçe artan oksijen, Oksijen Felaketi'ne (Büyük Oksijenlenme Devrimi'ne) yol açtı. Artmış oksijen atmosferde metan ile birleşerek metan düzeyinin azalmasına, dolayısıyla metan sera etkisinin zayıflamasına yol açtı. Düşen sıcaklık da buzullaşmayı tetikledi.
Bunun yanı sıra, yine sera etkisine sahip bir gaz olan  karbondioksit de, taze bazalt kayalara kimyasal etkileşmeyle bağlanarak atmosferdeki düzeyini düşürdü ve sera etkisini zayıflattı.
Karbondioksit düzeyinin düşmesine 250 milyon yıl kadar süren bir volkanik etkinlik azalması da yol açmış olabilir.

Iguazú Şelalesi (Portekizce: Cataratas do Iguaçu [[kata'ɾatɐs du igwa'su]]; İspanyolca: Cataratas del Iguazú [[kata'ɾatas del iɣwa'su]), 1.320 km uzunluğunda Güney Amerika'da bir nehir. İsmi Yguazu kelimesinden (Guarani dilinde Büyük su) gelir.
İki farklı nehrin (Irai ve Atuba) Curitiba şehri yakınlarında birleşmesinden oluşur. Parana nehrine dökülmeden önceki son kilometrelerinde Arjantin (Misiones eyaleti) 80% ile Brezilya (Parana eyaleti) 20% arasında sınır oluşturur.
Parana Nehri'ne döküldüğü yerin yakınlarında, Brezilya tarafında Foz do Iguaçu, Arjantin tarafında ise Puerto Iguazú şehirleri bulunur. İki şehir de nehri geçen bir köprü ile birbirlerine bağlıdır.
Iguazú Şelalesi'nin en ünlü özelliği, nehrin döküldüğü yerin birkaç kilometre öncesindeki şelaleleridir. Şelaleler de aynı şekilde tam sınırda bulunur. Büyük kısmı, görkemli "Şeytan Gırtlağı"'na geçiş imkânının da bulunduğu Arjantin kısmındadır. Ama insan, şelalelerin etkisini Brezilya tarafından daha iyi hisseder. Toplam genişliği 2700 m olan Igaçu Şelaleleri'nde, ortalama 1.700 m³/s, uzun yağışlardan sonra ise 7.000 m³/s su, iki basamak halinde 75 metreden dökülür.
Bu doğa güzelliğini, İspanyol kâşif Álvar Núñez Cabeza de Vaca, 1542 yılında keşfetmiştir. ABD First Lady'si Eleanor Roosevelt, bu nefes kesici doğa mucizesine baktığında, ağzından şu iki kelime dökülmüş: "Poor Niagara" ("Zavallı Niagara").
Her iki tarafı da kapsayan milli park 1984 yılında UNESCO tarafından "Dünya mirası" listesine alınmıştır. Turizm sebebi ile lokal anlamda çok önemli bir ekonomik rol oynar.
Iguazú Şelalesi Dünyanın 7 Doğa Harikası geçici(kesin olmayan) listesine girdi. Merkezi Cenevre'de bulunan İsviçreli vakıf New7Wonders tarafından düzenlenen dünya çapındaki anket sonucunda ilk 7'de yer aldı.

 Wikimedia Commons'ta Iguazú Şelaleleri ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Brezilya park idaresi sayfası18 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. çok dilli sayfa
360° Iguazú 19 Aralık 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Arjantin park idaresi sayfası 4 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. çok dilli sayfa
Visit Iguazu falls

Isı, belirli sıcaklıktaki bir sistemin sınırlarından, daha düşük sıcaklıktaki bir sisteme, sıcaklık farkı nedeniyle geçen enerjidir. Isı, parçacıkların 40.000-400.000 hz./s titreşmesi ile oluşur. Isı da iş gibi bir enerji akışı biçimidir. Isı sistem sınırlarında ve geçiş durumunda iken belirlenebilir. Isı sistemin bir durum fonksiyonu değildir.
Kinetik kurama göre ısı, moleküllerin ve fotonların devinimleri ve etkileşimleri sonucu ortaya çıkar.
Isı, bir enerji olduğu için skalerdir ve birimi joule'dür (J). Kalorimetre ile doğrudan ölçülebilir ya da termodinamik yasalarıyla matematiksel olarak hesaplanabilir.

Isı, termodinamiğin ve istatistiksel mekaniğin temel kavramıdır. Kimya, mühendislik ve diğer alanlar için de önemlidir.

Isının, SI birim sistemindeki birimi joule'dür. Bununla birlikte çeşitli mühendislik alanlarında BTU ve kalori de sık sık kullanılmaktadır.
Isı, matematiksel denklemlerde Q harfi ile gösterilir. Isı aktarım hızı, yani birim zamanda akan ısı 
  
    
      
        
          
            
              Q
              ˙
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\dot {Q}}}
  
 ile gösterilir. Isı akısı birim yüzeydeki ısı aktarım hızı olarak tanımlanır.

Sıcaklık, bir cismin sıcaklığının ya da soğukluğunun ve sistemin ortalama moleküler kinetik enerjisinin bir ölçüsüdür.
Gazlar için kinetik enerji, mutlak sıcaklık dereceleriyle orantılıdır.
Yani ısı bir enerji, sıcaklık ise bir ölçüdür.
Isı'nın birimi joule'dir (J) ile gösterilir. Sıcaklığın birimi Celsius (°C) ile gösterilir.

Kahire (Arapça: القاهرة, romanize: el-Qāhira, "Galip", "Üstün Gelen"), Mısır'ın başkenti ve en büyük şehridir ve Kahire ilinin merkezidir. 9,8 milyondan fazla insana ev sahipliği yapmaktadır. Ayrıca Afrika, Arap dünyası ve Orta Doğu'daki en büyük kentsel yerleşim alanlarından biridir. Büyük Kahire metropol alanı, 22 milyondan fazla nüfusuyla dünyanın en büyüklerinden biridir. Kahire'nin bugünkü haline gelecek bölgeler, Gize piramitleri ve Antik Memfis ve Heliopolis şehirlerinin bugün şehir içinde yer almasıyla, yaklaşık 6000 yıl öncesine, hanedan öncesi ve erken hanedanlık dönemine kadar uzanan antik Mısır'da yerleşim görmüştür.
Nil Deltası yakınlarında bulunan şehrin öncülü, Babil'den sonra Fustat'tı. Daha sonra Kahire 969 yılında kuruldu. Daha sonra Eyyubi ve Memlük dönemlerinde (12.-16. yüzyıllar) Fustat'ın yerini alarak ana kentsel merkez oldu. Kahire o zamandan beri siyasi ve kültürel yaşamın uzun süreli bir merkezi haline gelmiş ve İslam mimarisinin ağırlığı nedeniyle "bin minareli şehir" olarak adlandırılmıştır. Kahire'nin tarihi merkezi 1979'da Dünya Mirası Alanı statüsüne layık görülmüştür. Şehir, finans ve ticaret, akademi ve sanat alanlarında bölgesel bir merkez olarak kabul edilir ve Kahire Senfoni Orkestrası ve Kahire Opera Binası'na ev sahipliği yapar, Sanat Akademisi ise görsel sanatlar eğitimi vermektedir.
Kahire, Mısır'ın en eski üniversitesi olan ve dünyanın en eski üniversitelerinden biri olan El-Azhar Üniversitesi'ne ve Afrika ve Arap dünyasının en eski ve en büyük film ve müzik endüstrisine ev sahipliği yapmaktadır. Birçok uluslararası medya kuruluşu, işletme ve organizasyonun bölgesel merkezleri Kahire'de bulunmaktadır; bunlar arasında Arap Birliği'nin genel merkezi ve Dünya Sağlık Örgütü, Gıda ve Tarım Örgütü, Uluslararası Sivil Havacılık Örgütü ve Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı'nın bölgesel ofisleri yer almaktadır.
Kahire, önemli bir küresel şehirdir ve diğer birçok mega şehir gibi yüksek düzeyde kirlilik ve trafik sorunlarından muzdariptir. 1987'de açılan Kahire Metrosu, Afrika'nın en eski metro sistemidir ve yılda 1 milyardan fazla yolcu taşımasıyla dünyanın en yoğun on beş metrosu arasında yer almaktadır. Kahire ekonomisi, Foreign Policy'nin Küresel Şehirler Endeksi'ne göre 2005 yılında Orta Doğu'da birinci sırada yer aldı ve Uluslararası Para Fonu'na göre 2025 yılında Afrika'da birinci sırada yer aldı ve büyük tüketici pazarı ve stratejik konumu nedeniyle yabancı doğrudan yatırım (FDI) için önemli bir destinasyon olmaya devam ediyor.

Kahire kenti Kahire iliyle (muhafaza) hemen hemen aynı alanı kaplar. Çöl yükseltileri arasında sıkışmış olan güneydeki dar kesimi ve ırmak deltasına doğru genişleyen kuzey kesimiyle bir yelpazeyi andırır. Arazi yapısı ve sulama giderlerinin fazlalığı çöle doğru genişlemesini engellediğinden, yüzyıllar boyunca önce ırmağa doğru, daha sonra da kuzey ve güney yönünde büyümüştür.
Tipik bir çöl ikliminin egemen olduğu kentte gece-gündüz sıcaklık farkı çok yüksektir. Yazın gündüzleri ortalama 33 °C-34 °C'yi bulan sıcaklık, geceleri Nil'den gelen esintilerin etkisiyle 20 °C-22 °C'ye kadar iner. Kısa süren kış aylarında Yengeç Dönencesi'nde bulunan Güneş gündüzlerin ılık geçmesini sağlar, ama geceler oldukça serin ve nemlidir. Kentin yağış aldığı tek mevsim kıştır.

Geçmişte yörede Memfis ve Babil gibi antik yerleşmelerin bulunmasına karşın, bugünkü kentin gelişmesi Mısır'a İslamı yayan Arapların 641'de eski Babil sitesinin karşısında kurduğu el-Fustat (askeri kamp anlamına gelen Latince fossatum'dan) kasabasıyla başladı (bugün Mısr ül-Kadime (Eski Kahire)). Sonraki yüzyıllarda el-Fustat çevresinde bir dizi yeni yerleşim alanı açıldı; Abbasiler 751'de el Asker'i, Tolunoğulları 870'te Ktai'yi kurdular.
969'da kenti ele geçiren Fatımilerin komutanı Cevher, var olan yerleşimin kuzeydoğusunda surlarla çevrili dikdörtgen planlı bir kent kurdu. Başlangıçta el-Mansuriye olarak anılan kente, Fatımilerin merkezi olmasından (973-974) sonra Kahire adı verildi.
Eyyubilerin kurucusu Selahaddin Eyyubi, Kahire ve Fustat'ı tek bir sur içine alarak, Kahire'yi büyük bir kent durumuna getirdi ve geniş bir alanı kaplayan topraklarını buradan yönetti. Memlûk sultanı Baybars zamanında Memlûklerin merkezi olan kent, Orta Çağ boyunca en parlak dönemini Memlûk yönetimi altında yaşadı. 1340'larda 500 bine ulaşan nüfusuyla Afrika, Avrupa ve Ortadoğu'nun en büyük kenti durumuna gelmenin yanı sıra Doğu ile Batı arasındaki ticarette kilit bir bağlantı noktası niteliğini kazandı. El-Ezher Üniversitesi kentin aynı zamanda İslam bilimlerinin merkezi olmasını sağladı. Memlûklere bağlı zengin topraklardan gelen vergiler önemli bir gelir kaynağıydı. Kentteki en önemli mimari yapılar bu dönemde inşa edildi.
Kentin veba salgını (1348) ve Timur'un doğu sınırlarındaki istilasıyla (1400) başlayan gerilemesi, keşiflerin baharat yolunun önemini azaltmasıyla daha da hızlandı. Osmanlıların Mısır'ı ele geçirmesiyle (1517) siyasal özerkliğini yitiren Kahire, yalnızca bir eyalet merkezi durumuna geldi.
Napoléon Bonaparte'ın 1798'deki Mısır seferiyle Kahire'de kurduğu yönetim Temmuz 1801'e değin sürdü. 1805'te valiliğe atanan Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın kurduğu hanedan Kral I. Faruk'un iktidardan devrilmesine (1952) değin Mısır'ı yönetti. Mehmed Ali ve ardıllarının saltanatı ve onu izleyen Britanya yönetimi dönemlerinde ve en sonra da bağımsızlıktan bu yana, kent işlevlerine göre çeşitli bölgelere ayrılmıştır (bakanlıklar, ticarethaneler, lüks konutlar).

Kentin bugünkü yapısı tarihiyle yakından ilgilidir. Kalabalık bir nüfusu barındıran ve Batı tipinde kurulmuş kesimi çevreleyen gecekondu görünümündeki üç eski mahallenin en büyüğü Fatımilerce kurulan yerleşim alanıdır. Burada Baybars Camisi ve Salaheddin Kalesi gibi çok sayıda tarihsel yapı vardır. Öteki eski mahalleler geçmişte kentin banliyöleri olan Bulak ve Mısrü'l-Kadime'dir (el-Fustat).
Kentin modern merkezi olan el-Azbakiye ile yakınındaki büyük ticaret merkezileri ve konut alanları yoksul eski mahallelerle çarpıcı bir karşıtlık oluşturur. Kentin ana caddesi Nil'e koşut uzanan ve televizyon binası, katedral, belediye binası ve lüks otellerin çevrelediği el-Kurniş Caddesi'dir. Nil kıyısındaki modern kesimler ile eski mahalleler arasında bulunan kesimde alt orta sınıflar yaşar. Ulusal Kitaplık ve İslam Sanatları Müzesi burada yer alır.
Metropoliten alanın doğusunda din büyüklerine ve Memlûk sultanlarına ait mezarlar bulunur. Ölüler Kenti adı verilen ve dünyada başka örneği bulunmayan bu yörede nüfusun en yoksul kesiminin bir bölümü (250 bin kişi kadar) yaşar. Belediye hizmetlerinden yoksun olan yörede, II. Dünya Savaşı sırasında yaşanan hızlı nüfus artışının etkisiyle yapılmış olan görece modern, yeni yapılara da rastlanır.
Son yıllarda kentin batı ve kuzey kesimleri konut alanları olarak hızla büyümektedir. Tarımsal topraklardan ya da sulama yoluyla çölden elde edilen alanlarda Heliopolis ve Nasr kenti gibi çeşitli yerleşmeler kurulmuştur.

Kahire Mısır, Roma, Orta Çağ Arap ve Osmanlı mimarisinden zengin örnekler barındırır. Kentin tescil edilmiş olan 400'den fazla tarihsel anıtı MS 130 ile 19. yüzyıl başları arasındaki dönemden kalmadır. En eski kesimlerde üstü sıvalı ve iki-dört katlı tuğladan evler egemendir. Bazı eski evlerde yöreye özgü ahşap pencere kafesleri (müşrefiye) bulunur. Geleneksel konutlar çeşmeli bir avluya açılır; erkek ve kadınların yaşadığı bölümler ayrıdır. Kentin 19. yüzyılda inşa edilen kesimindeki binaların taştan yapılmış zengin bezemeli dış yüzeylerinde, kubbeciklerinde ve romanesk eşiklerinde abartılı Avrupa etkisi görülür. 20. yüzyıl başlarında kurulan Batı etkisindeki kesimlerin fazla yüksek olmayan taş ya da betonarme binaları Paris'teki yapılar örnek alınarak yapılmıştır. Nil kıyısındaki Akdeniz tipi binalarda eski Mısır mimarisinin bazı özellikleri korunmuştur.

Geçmişte dinsel ve etnik açıdan karmaşık olan kent nüfusu giderek türdeş bir yapı kazanmaktadır. Günümüzde nüfusun yüzde 90'ını Müslümanlar oluşturur; geri kalanların çoğunu Kıptî Kilisesi'ne bağlı Mısırlı Hıristiyanlardır. Ayrıca az sayıda Katolik ve Protestan (çoğu Avrupa kökenli) ile küçük bir Yahudi topluluğu vardır. Kentin çok yüksek olan nüfus artış hızı ciddi sorunlar doğurmaktadır.

Kahire'nin ekonomisi başlangıcından bu yana yönetsel işlevlerine, iç ve dış ticarete ve sanayi üretimine dayanmıştır. Büyük ölçekli sanayileri dokumacılık (genellikle pamuklular), demir-çelik, gıda ve tütün işlemenin yanı sıra tüketim mallardır. El emeğine dayanan geleneksel sanayiler de önemli bir yer tutar. Mısır'ın en önemli banka ve finans kuruluşları ile ulaşım şirketlerinin merkezleri Kahire'dedir.

Kahire Üniversitesi, Ayn Şems, El-Ezher Üniversitesi ve Kahire Amerikan Üniversitesi gibi kurumlarıyla yükseköğretim merkezi olan Kahire'ye öteki Arap ülkelerinden çok sayıda öğrenci gelir.

Kentteki başlıca müzelerden biri Tutanhamon'a ait hazinelerin sergilendiği Mısır Müzesi'dir. 1900 yılında Fransız mimar Marcel Dourgnon tarafından neo-klasik tarzda inşa edilen müze, dünyadaki en geniş Antik Mısır koleksiyonuna sahip. Giriş katında 42 odada, üst katta ise 47 odada eserler sergileniyor.
Diğer müzeler İslam öncesi döneme ait ikon, dokuma ve taşların sergilendiği Kopt Müzesi, Memlûk Kuran'ları ile ahşap, pirinç ve cam eşyaların sergilendiği İslam Sanatları Müzesi'dir.

Han el-Halili Çarşısı Ortadoğu'da kurulan en büyük pazarlardan, Kahire'nin ve Mısır'ın en çok turist çeken noktalarından biridir. Tahrir Meydanı'nın doğusunda yer alır ve sokakları İslami mimarinin birçok örneğine ev sahipliği yapar. Gümüş, bakır, altın ve kaymaktaşı gibi madenlerden yapılmış çeşit çeşit hediyelik eşya ve takılar, deri ve daha birçok kumaşın kullanıldığı rengârenk kıyafetler, ruhu canlandıran, bedeni dinçleştiren kokularıyla Doğu'nun egzotik baharatları ve ara sokaklara serpiştirilmiş kahveciler hem hediyelik eşyalar almak hem de Kahire'nin oryantal yüzüne ışık tutan bir tur yapmak isteyen ziyaretçilerin uğrak noktasıdır.

Nil'in Kahire'den geçen bölümündeki adalardan en büyüğü seçki

Karadağ (Karadağca:  Црна Гора), Avrupa'nın güneydoğusunda Balkanların Adriyatik kıyısında bir ülkedir. Kuzeyde Bosna-Hersek, kuzeydoğuda Sırbistan, doğuda Kosova, güneydoğuda Arnavutluk, batıda ise Hırvatistan ve Adriyatik Denizi ile çevrilidir. Başkenti ve en büyük şehri Podgorica ülke topraklarının %10,4'ünü ve nüfusun %29,9'unu kapsamaktadır, Çetine kenti eski krallık başkenti statüsündedir. Ülkenin büyük çoğunluğunu Karadağlılar oluşturur, Sırplar %33 ile en büyük azınlıktır. Ayrıca Boşnaklar, Arnavutlar,Türkler ve Hırvatlar da bulunur.
Erken Orta Çağ döneminde günümüz Karadağ topraklarında güneyde Duklja, batıda Travunia ve kuzeyde Rascia olmak üzere üç prenslik bulunuyordu. 14 ve 15. yüzyıllarda Zeta Prensliği ortaya çıktı. Karadağ ismi ilk kez 15. yüzyıl sonlarında kullanıldı. Osmanlı hükmü altındaki ülke 1696'da bağımsızlığını tekrar kazandı. Petrović-Njegoš hanedanı altında önce teokratik, sonraları ise seküler prenslikler kuruldu. Karadağ'ın bağımsızlığı 1878'deki Berlin Kongresi'nde Avrupa güçlerince tanındı. 1910'da ülke krallığa dönüştü. I. Dünya Savaşı'nın ardından Yugoslavya'nın parçası olan Karadağ, dağılmanın ardından Sırbistan'la bir federasyon kurdu. Mayıs 2006'daki bağımsızlık referandumuyla bağımsızlık ilan edildi ve konfederasyon barışçıl bir şekilde dağıldı.
Dünya Bankası tarafından üst-orta gelir seviyesinde gösterilen Karadağ; BM, NATO, Dünya Ticaret Örgütü, Avrupa Güvenlik ve İş Birliği Teşkilatı, Avrupa Konseyi ve Orta Avrupa Serbest Ticaret Anlaşması ve Akdeniz için Birlik'in üyesidir. Ayrıca Avrupa Birliği'ne üyelik sürecindedir.

Karadağ, yüzölçümü bakımından küçük olmasına rağmen son derece çeşitli bir coğrafyaya sahiptir; ülkenin yaklaşık üçte ikisi dağlarla kaplıdır ve Durmitor, Bjelasica ile Prokletije dağları ülkenin en yüksek zirvelerini barındırır. UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alan Durmitor Milli Parkı, Tara Nehri Kanyonu'yla birlikte Avrupa'nın en derin vadilerinden birine sahiptir. Adriyatik kıyısındaki Kotor Körfezi, tarihi surları ve Venedik döneminden kalma mimarisiyle ülkenin turizm merkezidir. Karadağ, 2002 yılında Sırbistan ile para birliği yaparak euroyu resmi para birimi olarak benimsemiş olmasına rağmen Avrupa Birliği üyesi değildir. Ülkede turizm, enerji üretimi ve deniz taşımacılığı ekonominin temelini oluşturur. Nüfusun büyük bir kısmı Ortodoks Hristiyan'dır, ancak Müslüman ve Katolik azınlıklar da önemli bir toplumsal çeşitlilik sağlar. Karadağ, çevre koruma politikalarına önem vermekte olup 1991 yılında kendisini “ekolojik devlet” ilan eden ilk ülkelerden biri olmuştur.

Günümüz Karadağ'ı İlirya'nın bir parçasıydı ve Hint-Avrupa dilini konuşan İliryalılar yaşıyordu. İlirya krallığı, İliryo-Roma Savaşlarında Roma Cumhuriyeti tarafından fethedildi ve bölgeyi İlirya eyaletine (daha sonra Dalmaçya ve Praevalitana'ya) dahil etti.

Bölgede üç Sırp prensliği bulunuyordu: kabaca güney yarısına karşılık gelen Duklja, batıda Travunia ve kuzeyde Raška. Duklja, 1042'de Bizans İmparatorluğu'ndan bağımsızlığını kazandı. Önümüzdeki birkaç on yıl içinde topraklarını komşu Raška ve Bosna'ya kadar genişletti ve ayrıca bir krallık olarak tanındı. Gücü 12. yüzyılın başlarında azalmaya başladı. Kral Bodin'in ölümünden sonra (1101 veya 1108'de), iç savaşlar başladı. Duklja, Vojislav'ın oğlu Mihailo (1046–1081) ve torunu Constantine Bodin (1081–1101) döneminde doruk noktasına ulaştı.
Soylular taht için savaştıkça krallık zayıfladı ve 1186'da günümüz Karadağ toprakları Stefan Nemanja tarafından yönetilen devletin bir parçası oldu ve sonraki iki yıl boyunca Nemanjić hanedanı tarafından yönetilen çeşitli devlet oluşumlarının bir parçası oldu. 14. yüzyılın ikinci yarısında Sırp İmparatorluğu çöktükten sonra, en güçlü Zetan ailesi olan Balšić'ler Zeta'nın hükümdarları oldu.
13. yüzyılda Zeta, Duklja'nın yerini almıştı. 14. yüzyılın sonlarında, güney Karadağ (Zeta) Balšić soylu ailesinin, ardından Crnojević soylu ailesinin yönetimi altına girdi ve 15. yüzyılda Zeta'ya Crna Gora adı verildi.
1421'de Zeta, Sırp Despotluğu'nca ilhak edildi, ancak 1455'ten sonra Zeta'dan bir başka soylu aile olan Crnojević'ler, ülkenin egemen hükümdarları oldu ve 1496'da Osmanlılar'ın eline geçmeden önce Balkanlar'ın son özgür monarşisi oldu. Osmanlı Burayı fethedince İşkodra Sancağı'na katıldı. -Kısa bir süre için Karadağ, 1514-1528'de (Karadağ Sancağı) olarak ayrı bir özerk sancak olarak var oldu-. Ayrıca Eski Hersek bölgesi de Hersek Sancağı'na bağlıydı.

1392'den itibaren, o zamanlar "Budua" olarak bilinen Budva şehri de dahil olmak üzere, bölgenin birçok bölümü Venedik Cumhuriyeti tarafından kontrol ediliyordu. Venedik topraklarının merkezi Kotor Körfezi idi ve Cumhuriyeti, Karadağ siyasetine karışan valiler getirdi. Venedik, 1797'deki düşüşüne kadar bugünkü Karadağ'daki bölgeleri kontrol ediyordu. Büyük kısımlar 1496'dan 1878'e kadar Osmanlı İmparatorluğu'nun kontrolü altına girdi. 16. yüzyılda Karadağ, Osmanlı İmparatorluğu içinde Karadağ klanlarının belirli kısıtlamalardan kurtulmasına izin veren benzersiz bir özerklik biçimi geliştirdi. Yine de, Karadağlılar Osmanlı yönetiminden hoşnutsuzdu ve 17. yüzyılda tekrar tekrar isyan ettiler, bu da o yüzyılın sonunda Osmanlıların İkinci Viyana Kuşatması'nda yenilmesinde etkili olmasıyla sonuçlandı.
Karadağ toprakları savaşçı klanlar tarafından kontrol ediliyordu. Çoğu klanın, selefi kadar değerli bir lider olduğunu kanıtlamadıkça unvanı almasına izin verilmeyen bir reisi (knez ) vardı. Her yıl 12 Temmuz'da Cetinje'de Karadağlı klanların (Zbor) bir toplantısı düzenlenir ve herhangi bir yetişkin klan üyesi katılabilir.

1858'de, Karadağ'ın Osmanlılara karşı en büyük zaferlerinden biri Grahovac Muharebesi'nde meydana geldi. Knjaz Danilo'nun ağabeyi Büyük Dük Mirko Petrović 7.500 kişilik bir orduya liderlik etti ve 1 Mayıs 1858'de Grahovac'ta 15.000 askere karşı sayısal olarak üstün Osmanlıları mağlup etti. Bu savaş Karadağ ile Osmanlı İmparatorluğu arasındaki sınırları fiilen resmi olarak çizmeye zorladı.

Karadağlılar, Sadrazam Ahmed Muhtar Paşa komutasındaki Osmanlı Ordusu'nu büyük bir yenilgiye uğrattı. 1877-1878 Rus-Türk Savaşı'nda Rusya'nın Osmanlı İmparatorluğu'na karşı kazandığı zaferin ardından, büyük güçler Balkan bölgesinin haritasını yeniden yapılandırdı. Osmanlı Devleti, 1878 Berlin Antlaşması ile Karadağ'ın bağımsızlığını tanıdı.
İlk Karadağ anayasası (Danilo Yasası olarak da bilinir) 1855'te ilan edildi. I. Nikola (h. 1860-1918) döneminde, beylik Karadağ-Türk Savaşları'nda birkaç kez genişletildi ve 1878'de bağımsız olarak tanındı. 

1910'da Karadağ bir krallık oldu ve 1912-1913 Balkan Savaşları'nın bir sonucu olarak Sırbistan ile ortak bir sınır kuruldu ve İşkodra Arnavutluk'a verildi, ancak Karadağ'ın şu anki başkenti Podgorica eski sınırdaydı. Arnavutluk ve Yugoslavya sınırı. Karadağ, I. Dünya Savaşı (1914–18) sırasında Müttefik Kuvvetlerden biri oldu. Ocak 1916'da Avusturya-Macaristan ile Karadağ Krallığı arasında yapılan Mojkovac Muharebesi'nde, Karadağlılar sayıca beşe bir üstün olmalarına rağmen kesin bir zafer elde ettiler.  Ocak 1916'da askeri teslim olmayı kabul ettiler.1916'dan Ekim 1918'e kadar Avusturya-Macaristan Karadağ'ı işgal etti. İşgal sırasında Kral Nikola ülkeden kaçtı ve Bordeaux'da sürgünde bir hükûmet kurdu.

Kral Nicholas'ın torunu Sırp Kralı I. Aleksandr, Yugoslav hükûmetine hakim oldu. Zeta Banovina, krallığı oluşturan dokuz banovinadan biriydi; bugünkü Karadağ ile Sırbistan, Hırvatistan ve Bosna'nın bazı kısımlarından oluşuyordu.

Nisan 1941'de Nazi Almanyası, İtalya Krallığı ve diğer Mihver müttefikleri Yugoslavya Krallığı'na saldırdı ve işgal etti. İtalyan kuvvetleri Karadağ'ı işgal etti ve kukla bir Karadağ Krallığı kurdu.

Mayıs ayında Yugoslavya Komünist Partisi'nin Karadağ şubesi, Temmuz ayı ortasında yapılması planlanan bir ayaklanma için hazırlıklara başladı. Komünist Parti ve Gençlik Birliği, 6.000 üyesini gerilla savaşı için hazırlanan müfrezeler halinde örgütledi. Bazı tarihçilere göre Nazi işgali altındaki Avrupa'da ilk silahlı ayaklanma 13 Temmuz 1941'de Karadağ'da gerçekleşti.
Ayaklanma beklenmedik bir şekilde gerçekleşti ve 20 Temmuz'a kadar 32.000 erkek ve kadın mücadeleye katıldı. Kuşatılan sahil ve büyük şehirler (Podgorica, Cetinje, Pljevlja ve Nikšić) dışında, Karadağ büyük ölçüde kurtarıldı. Bir aylık çatışmada İtalyan ordusu 5.000 kişi öldü, yaralandı ve esir alındı. Ayaklanma, Arnavutluk'tan getirilen 67.000 İtalyan askerinin karşı saldırısıyla bastırıldığı Ağustos ortasına kadar sürdü. Yeni ve ezici İtalyan kuvvetleriyle karşı karşıya kalan savaşçıların çoğu silahlarını bıraktı ve evlerine döndü. Yine de yoğun gerilla mücadelesi Aralık ayına kadar sürdü.
Mayıs ve Haziran 1943'te Partizanlara karşı Alman Schwartz operasyonu sırasında Almanlar, Müttefiklerin Balkanlar'ı işgal etmesi durumunda kendilerine karşı döneceklerinden korktukları için birçok Çetnik'i savaşmadan silahsızlandırdı. Eylül 1943'te İtalya'nın teslim olmasının ardından, Partizanlar kısa bir süre için Karadağ'ın çoğunu ele geçirmeyi başardılar, ancak Karadağ kısa süre sonra Alman kuvvetleri tarafından işgal edildi ve 1943'ün sonlarında ve 1944'te şiddetli çatışmalar devam etti. Karadağ, Partizanlar tarafından Aralık ayında kurtarıldı.
Karadağ, komünist Sosyalist Federal Yugoslavya Cumhuriyeti'nin altı kurucu cumhuriyetinden biri oldu. Başkenti Podgorica oldu ve Başkan Josip Biroz Tito'nun onuruna Titograd olarak yeniden adlandırıldı. Savaştan sonra Yugoslavya'nın altyapısı yeniden inşa edildi, sanayileşme başladı ve Karadağ Üniversitesi kuruldu. Karadağ Sosyalist Cumhuriyeti 1974'te yeni bir anayasayı onaylayana kadar daha fazla özerklik sağlandı.

1992'de Yugolsavya'nın dağılmasından sonra Karadağ, Sırbistan ile birlikte daha küçük bir Yugoslavya Federal Cumhuriyeti'nin parçası olarak kaldı. 1992'de Yugoslavya'da kalma referandumunda katılım %66 olmuş, oyların %96'sı Sırbistan ile federasyon lehine kullanılmıştır. Referandum Müslüman, Arnavut ve Katolik azınlıkların yanı sıra bağımsızlık yanlısı Karadağlılar tarafından b

Karbon, doğada yaygın bulunan ametal kimyasal elementtir. Evrende bolluk bakımından altıncı sırada yer alan karbon, kızgın yıldızlarda hidrojenin termonükleer yanmasında temel rol oynar. Dünyada hem doğal halde, hem de başka elementlerle bileşik halinde bulunan karbon, ağırlık olarak Dünya'nın yerkabuğunun yaklaşık %0,2'sini oluşturur. En arı (katışıksız) biçimleri elmas ve grafittir; daha düşük arılık derecelerinde maden kömürünün, kok kömürünün ve odun kömürünün bileşeni olarak bulunur. Atmosferin yaklaşık % 0,05'ini oluşturan ve bütün doğal sularda erimiş olarak bulunan karbon dioksit, kireç taşı ve mermer gibi karbonat mineralleri, kömürün, petrolün ve doğalgazın başlıca yapıtaşları olan hidrokarbonlar, en bol bulunan bileşikleridir.
Karbon, bilinen elementlerin en çok yönlü olanıdır. Bileşiklerin %94'ü (4 milyondan çoğu) karbon içerir. Yaşamın dayandığı temel işlevleri yerine getirmek için yeterli çeşitlilikte ve karmaşıklıkta düzenlemeler oluşturarak başka elementlerle birleşme yeteneği, yalnızca karbonda vardır. Belirli karbon bileşikleri, canlılardaki maddenin yaklaşık %18'ini oluşturur (geri kalanı çoğunlukla sudur). Bu bileşikler, canlı hücrelerin planı olarak, hücre yapımında kullanılan yapıtaşları olarak işlev görürler.
Yakıt işlevi gören başka karbon bileşikleri de, yeşil bitkilerde ışıl birleşimle sürekli olarak yenilenir. Organizma öldüğü zaman, çevreyle karbon alışverişi durur ve geriye kalan radyoaktif karbon-14 izotopu miktarı, biyolojik kökenli maddelerin yaşını belirlemekte kullanılabilir.
Kalkınmış ülkelerin ekonomilerinin büyük bir bölümü, karbon içeren yakıtların, plastiklerin, kimyasal maddelerin, dokumaların ve ilaçların işlenmesine ve üretimine dayanır. Karbon temelli sentetik bileşiklerin üretilmesi ve kullanılması, birçok ülkede yaşama düzeyini derinlemesine etkilemiştir.

Simgesi C, atom numarası 6, atom ağırlığı 12,011 olan karbon, periyodik tablonun 14. grubunda silisyum, germanyum, kalay ve kurşun elementleriyle birlikte yer alır. Bu elementlerin en hafifi ve en az metalik olanıdır. Periyodik çizelgedeki başka birçok grubun tersine, 14. grup elementleri, kimyasal bakımdan birbirinden çok farklıdır; grubu temsil edici davranışı en fazla gösteren de karbondur.
Karbonun en bol bulunan izotopu, doğal karbonun % 98,89'unu oluşturan karbon-12'dir. Tam olarak 12 dalton (atom kütlesi birimi) değerinde olan bu izotop, atom ağırlığı konusunda uluslararası standart olarak kullanılır. Doğal karbonun % 1,11'ini oluşturan karbon-13, ikinci kararlı izotoptur. Karbonun beş radyoaktif izotopu bilinmektedir; bunlardan karbon-14 (yarılanma süresi 5 730 yıl) en kararlı ve en yararlı olanıdır. Bağlar. Serbest karbon atomunun 1s kabuğunda iki elektron, 2s ve 2p kabuklarındaysa bağ oluşturmaya hazır dört değerlik elektronu bulunur. Metallerden ve ametallerin birçoğundan farklı olarak, karbonda bağ oluşumu genellikle iyonik değil, kovalent (ortaklaşa) niteliktedir. Bunun nedenlerinden biri, karbonun atom sayısının küçük olması, bu nedenle de, atom çekirdeğine yakın olan değerlik elektronlarını çok sıkı tutmasıdır. Ayrıca, bir karbon atomunun kararlı bir iyon haline gelmesi için dört elektron alması ya da yitirmesi gerekir: Bu da oldukça büyük enerji isteyen bir olaydır.
Ortaklaşa bağlanmada, her karbon atomu, değerlik elektronlarını karşılıklı olarak başka atomlarla paylaşır. Karbon bileşiklerinin çoğunda, bitişik bir atom, 1-3 arasında elektron verir; buna karşılık karbon da eşit sayıda elektron katkısı yapar ve tek, çift ya da üçlü bağ oluşur.

Ana başlık: Odun kömürü
Odun kömürü hafif, gözenekli siyah ya da koyu gri renkli bir maddedir; odunun havasız ortamda yakılmasıyla elde edilir. (Karbonun bir başka allotropu olan odun kömürüne ilişkin ayrıntılı bilgi kömür maddesinde verilmiştir.)

Odun kömürünün katışıklı bir türü de, yalnızca yüzde 10 oranında karbon içeren kemik kömürüdür. Kemik kömürü, hayvan kemiklerinin iyice kırılıp havasız ortamda yakılmasıyla elde edilir. Kemik kömürü herhangi bir sıvı ile ısıtıldığında, sıvını rengini yok eder, bu nedenle sanayide renk giderici olarak kullanılır. Örneğin, şeker bu yolla arıtılır. Çay kemik kömürü ile kaynatıldığında tamamen renksiz hale gelir.

Karbon karası ise gazyağı, terebentin, benzen ya da mum gibi maddelerin havasız az ortamlarda yandıklarında çıkardıkları istir. Karbon karası katışıksız, yumuşak, siyah renkli bir tozdur; yağla karıştırılarak matbaa mürekkebi, boya ve ayakkabı cilasında kullanılır. Ayrıca otomobil ve bisiklet lastiklerinin yapımında, aşınmaya karşı daha dayanıklı kılmak amacıyla karbon karasından yararlanılır.

Ana başlık: Kok kömürü
Kok kömürü, kömürün havasız ortamda, yüksek sıcaklıklarda yakılmasıyla elde edilir. Kok kömüründeki karbon oranı yaklaşık %90'dır. Karbon elementi gerek kömür, antrasit ve kok kömürü olarak, gerek bileşik halde bulunduğu selüloz ve petrol olarak çok önemli bir yakıttır. Karbon ve oksijen bileşikleri birbirleriyle çok kolay birleşir. Çinko, demir, kalay ya da kurşun oksitler gibi metal oksitleri karbon ile birlikte ısıtıldığında, karbon metal oksitteki oksijenle birleşir ve geriye katışıksız metal kalır. Bu indirgenme tepkimesinden sanayide yararlanılır.

Ana madde: Karbon allotropları

Aynı maddenin değişik kristal biçimlerine allotrop denir; allotrop sözcüğü değişik biçim anlamında Yunanca iki sözcükten gelir. Elmas ve grafit, karbonun allotroplarıdır. Elmasta her karbon atomu, dört başka karbon atomuna bağlanarak üç boyutlu katı bir yapı oluşturur; grafitte ise karbon atomları, üst üste yığılmış geniş, yassı levhalar oluşturacak biçimde, iki boyutlu düzlemde birbirlerine bağlanmıştır. Bu levhalar birbirlerinin üzerinden kolayca kayar; grafitin iyi bir yağlayıcı olma özelliği de bundan kaynaklanır. Grafitin kâğıt üzerinde iz bırakmasının nedeni de, bu ince atom levhalarının grafitten ayrılarak kağıdın üzerinde birikmesidir. Elmas ve grafit dışında karbonun ayrıca altıgen elmas gibi doğal, camsı karbon, fullerenler kümelenmiş elmas nanoçubukları, karbon nanoköpüğü, doğrusal asetilenik karbon (LAC) gibi yapay allotropları da vardır. Karbonun belirgin, kendilerine özgü bir yapısı ya da biçimi olmayan allotropuna amorf karbon denir. Kömür bu biçimdedir.

Ana başlık: Elmas

Arı elmas, bilinen en sert doğal maddedir. Renksiz ve saydam olmasına karşın, başka minerallerle arılığı bozulduğu zaman, pastel renklerden mat siyaha kadar uzanan çeşitli renklerde bulunabilir. Elmas, kimyasal bakımdan eylemsizdir; ama yüksek sıcaklıklarda havada yanması sağlanabilir. Bilinen ısıyı ileten en iyi malzemedir ve elektrik yalıtkanıdır. 1955'e kadar, yanardağ kökenli doğal yataklar tek elmas kaynağıyken, o tarihten bu yana aletlerde ve pikap iğnelerinde kullanılan elmaslar, grafitin yüksek basınçlara ve sıcaklıklara uğratılmasıyla yapay olarak üretilmektedir (mücevher niteliğinde elmaslar bu yolla elde edilemez).
Elmasın özellikleri, bütünüyle birbirine kenetlenmiş dörtyüzlü karbon atomlarının oluşturduğu kristal yapısından kaynaklanır; bu atomların her biri, en yakın dört komşusuna ortaklaşa bağlanmıştır. Karbon-karbon bağının olağanüstü dayanıklılığı ve ortaklaşa bağlarla kenetlenmiş yapısı, elmasın sert ve eylemsiz olmasını sağlayan nedenlerdir.

Ana başlık: Grafit

Grafit, karbonun yaygın bir allotropudur. Yumuşak, yağlı, kâğıtta iz bırakan, siyah renkli bir katı maddedir. Grafitte her bir karbon atomu aynı düzlemde bulunan diğer üç atoma altıgen halkalar oluşturacak şekilde bağlanır. Oluşan ağ iki boyutludur ve bu şekilde meydana gelen tabakalar birbirine zayıf Van der Waals kuvveti ile bağlanır. Bu yüzden, tabakala birbirlerinin üzerinde kolayca kayar. Grafit, yağ haline getirilip makinelerde, çalışan parçaların birbirine sürtünürken aşınmasını azaltmak ya da engellemek amacıyla yağlayıcı olarak kullanılır. Kurşun kalemlerin içindeki uç da, içine kil katılarak biraz sertleştirilmiş grafittir. Grafitin elde edildiği başlıca yerler Sri Lanka, Sibirya, Kuzey Amerika ve Meksika'dır. Grafit, kok kömürünün çok yüksek sıcaklıklarda işlenmesiyle yapay olarak da üretilebilir. Grafit çok yüksek sıcaklıklara dayanabilir, ayrıca çok iyi bir elektrik iletkenidir. Bu nedenle, çamaşır makinesi ve elektrikli süpürge gibi aygıtlardaki elektrik motorlarının fırçaları grafitten yapılır. Son dönemlerde, uzay kapsüllerinin ısı kalkanlarının yapımında da grafitten yararlanılmaya başlanmıştır.

Ana başlık: Fulleren

Karbonun yapay allotropları olan Fullerenler, grafit benzeri yapılara sahiptir fakat grafit gibi saf altıgen değil, aynı zamanda beşgen ve hatta bazen yedigen kristaller de içerir. Bu yapı, altıgen kristallerden oluşan ana düzlemin kıvrılarak küreler, elipsoidler ve silindirler oluşturmasına yol açar. Fullerenlerin yapıları ve özellikleri nanomalzemeler alanında dev bir araştırma konusudur. "Fullerene" adı, bazı fullerenlerin benzediği jeodezik kubbeler tasarlayan Amerikalı mimar Richard Buckminster Fuller'e ithafen verilmiştir. Buckyball denen yapılar, üçgen karbon yapılarının küresel biçimlerde kapanmasından oluşan oldukça büyük moleküllerdir. En çok bilinen en basit buckyball molekülü, futbol topu benzeri yapısıyla C60 buckminsterfullerendir. Karbon nanotüpler boş silindir şeklinde bir yapıya sahiptir. Nanotomurcuklar ise, buckyball yapıların nanotüplerin dış duvarına kovalent bağla bağlanmasından oluşan nanotüp/buckyball melez yapısında malzemelerdir.

Karbonun oluşturduğu sayılamayacak kadar çok bileşik vardır. Karbon; karbon dioksit, kalsiyum karbonat (kireç taşı) gibi inorganik bileşiklerin yapısına katılabildiği gibi asıl olarak organik bileşiklerde bulunur. Hidrokarbonlar, alkoller, eterler, karboksilli asitler, aminler bunlardan yalnızca birkaçıdır.

En basit hidrokarbon, bataklık gazı da denilen metan gazıdır; bu maddenin temel yapısı, ortadaki bir karbon atomunu çevreleyen dört hidrojen atomundan oluşur. Sibirya'da ya da Kuzey Denizi'nde yer altından çıkarılan doğal gazın başlıca bileşiği metan gazıdır. Metanın kimyasal formülü CH4 biçimindedir. Eğer dört karbon atomu birbirine bağlanırsa bütan gazı oluşur. Büt

Kasırga ya da tropikal siklon, büyük çaplı ve çok şiddetli, Beaufort ölçeğine göre saatte 118 km'den fazla hızla ve dönerek esen tropik rüzgârdır.
Doğu Büyük Okyanus ve Güney Atlantik hariç subtropikal ve tropikal iklim kuşağındaki bütün sıcak denizlerde sık sık meydana gelir. Ağustos, eylül aylarında Antiller'de görülür. Batı Büyük Okyanus'unda tayfun adını alır. Başlangıç ve mevsim sonu kasırgaları, Karayipler'in batısında görülür. Orta Amerika kıyılarının biraz açıklarında Büyük Okyanus'ta ve Meksika Körfezi'nde de sık sık rastlanır.

Kasırga kelimesi, Eski Türkçedeki "kasırku" sözünün günümüze ulaşmış biçimidir. Kasırku ise "titretmek, sallamak" anlamına gelen "kasmak" fiilinden türemiş "fırtına" anlamına gelen bir sözdür.
Kasırga kelimesinin İngilizcedeki karşılığı "Hurricane"dir. Bu kelimenin Orta Amerika'da yaşamış olan Mayaların kullandığı "Huracan" kelimesinden geldiği söylenir. Mayaların dilinde "Huracan", büyük rüzgârların (fırtınaların) ve kötü ruhların tanrısı anlamına gelirdi. "Hurricane", İspanyolca "Huracán" kelimesi üzerinden türetilmiştir.

 ve Kasırga isimleri listesi
Kasırgalara adları, Dünya Meteoroloji Örgütü'nün daha önceden belirlediği listelere göre belirlenir. Bu amaçla Atlas Okyanusu'yla ilgili kasırgaları adlandırmak üzere erkek ve kadın adlarından hazırlanmış altı liste vardır. Her altı yılda bir tekrar ilk listeye dönülür. Listedeki her adın ilk harfi alfabetik sıraya göre belirlenir. Q, U, X, Y ve Z harfleriyle başlayan adlar kullanılmaz. Bir fırtınanın hızı, saatte 200 km'yi geçerse kasırgaya dönüşmüş olarak kabul edilir ve bu listelerde sırada bulunan ad, o kasırgaya verilir.

Tropikal siklonlar yaz aylarında oluşma eğilimindedir ama çoğu tropikal siklon havzasında neredeyse her ay kaydedilir. Ekvator'un her iki tarafındaki tropikal siklonların kaynakları genellikle rüzgarların kuzeydoğu veya güneydoğudan estiği intertropik yakınsama bölgesindedir. Bu büyük alçak basınç alanındaki hava ılık tropik okyanusun üzerinde ısınır ve ayrı parçalar halinde yükselerek gök gürültülü sağanak yağışlara neden olur. Bu sağanaklar oldukça çabuk kesilir ama büyük gök gürültülü fırtına kümeleri halinde de gruplanabilir. Bu durum, dünyanın dönüşüyle etkileşime girerken siklonik olarak dönmeye başlayan sıcak, nemli ve hızla yükselen bir hava akımı yaratır.
Söz konusu gök gürültülü fırtınaların daha çok gelişmesi için 27 °C civarında deniz yüzeyi sıcaklığı, sistemi çevreleyen alçak dikey rüzgâr makası, atmosferik istikrarsızlık, troposferin altı ila orta seviyelerinde yüksek nem, alçak basınç merkezi oluşturmaya yetecek kadar Coriolis kuvveti, önceden var olan az seviyeli odaklanma veya kargaşa dahil birkaç faktör gereklidir. Tropikal siklon yoğunluğunda, yolu boyunca su sıcaklıkları ve üst düzey sapma ile güçlü bir şekilde ilişkili olan bir sınır vardır. Dünyada her yıl ortalama 86 tropikal siklon tropikal fırtına yoğunluğu olur. Bunlardan 47'si 119 km/sa üzerindeki hızlara çıkar, 20'si yoğun tropikal siklonlardır (Saffir-Simpson ölçeği'inde en azından Kategori 3 şiddetinde).
ENSO ve Madden-Jülyen salınımı gibi iklim döngüleri, tropikal siklon gelişiminin zamanlamasını ve sıklığını düzenler. Rossby dalgaları mevcut, olgun bir fırtınanın enerjisini yayarak yeni bir tropikal siklonun oluşumuna yardımcı olabilir. Kelvin dalgaları batı rüzgârları'nın gelişimini düzenleyerek tropikal siklon oluşumuna katkı yapabilir. Siklon oluşumu genellikle dalga zirvesinden 3 gün önce azalır ve sonraki 3 gün boyunca artar.
Atlantikte ortalama yılda yedi kasırga oluştuğundan Doğu Büyük Okyanus'ta da yaklaşık aynı sayıda kasırga meydana gelir. 1890-1910 arası çok, 1910-1930 arası az, 1930-1950 arası çok sık kasırga oluşmuştur. Kasırgaların ekseni kuzeybatı yönünde eser. Şu ana kadar Türkiye'de bir kere olup İzmir'in üstünden geçmiş ve 10-20 saat içinde Türkiye'yi terk etmiştir. Ayrıca İstanbul'da bazı siklonik depresyonların (45–50 km hızla eser) 4–5 m dalgalara neden olduğu, demir direkleri devirdiği, basket potalarını parçaladığı ve hatta ağaçları yerinden söküp 150 metreye kadar kaldırdıkları bilinir.
Kuzey Atlantik'teki kasırgalar genellikle hazirandan ekime kadar sürer. Bu süre içinde deniz yüzeyinde sıcak ve nem en fazladır. Mayıs ve kasım aylarında daha az, diğer aylarda ise pek seyrek meydana gelir. Kuzey Atlantik bölgesinde yılda meydana gelen ortalama tropikal siklon miktarı sekizdir. Bunun beşi ise kasırga tipindedir. Eylül ayında Atlas Okyanusu'nun güneyindeki büyük subtropikal anti-siklon bölgesinde tropik fırtınalar eser. Antisiklon bölgesinin güneyinde esen doğu rüzgârları tarafından tahrik edilerek birkaç günlüğüne batı yönüne kayar. Fırtınaların çoğu antisiklon bölgesinin batı ucundan kıvrılarak bazıları Amerika'yı kasıp kavurur. Diğerleri ise kıyıdan geçer. Diğer fırtınalar kıvrılmadan batı yönünde doğruca eserek Meksika Körfezi'ni veya Orta Amerika'yı etkisi altına alır. Mevsimin başında ve sonunda patlak veren kasırgalar meydana geldikten sonra kuzey yönünde eserler. Fırtınaların hızı ortalama 80–240 km'yi bulur.

Tropik bir siklonun kasırga olarak adlandırılabilmesi için hızının en azından 117 km/saat olması gerekir. Genellikle saate 240 km'den fazla hıza sahiptirler. Sebep oldukları doğrudan zarardan başka rüzgârlar felaketlere yol açan büyük deniz dalgalarına ve denizin kabarmasına yol açarlar. Carolis hareketleri adı verilen hareketler nedeniyle kuzey yarım kürede esen rüzgârlar saat yelkovanının tersi yönünde, güney yarım kürede ise saat yelkovanı yönündedir. Kasırgalarla birlikte yağış da gelir. Tropik bir rüzgâr kuşağının ortalama yağış miktarı 75–150 mm'dir. Daha çok yağış düştüğü de olur. Böyle yağışlar karaların iç kısımlarında ciddî sellerin oluşmasına neden olur.

Çok yüksek hıza sahip olan bulutların taşıdığı yağmur, genellikle daha sakin bir bölge olan kasırganın dönen kısmının arkasına düşer. Kasırganın çapı 50–800 km genişliğindedir. Büyük kasırgalarda havanın akımı 12.000 m'den daha üst bölgelere kadar etki eder. Hatta bazı kasırgalarda bu etki statosferde dahi görülebilir. Sağanak yağmur getiren kümülüs ve kümülinimbüs bulutları rüzgâr kuşağında sarmal bir şekil almaya meyillidirler. Şekiller radar ekranında görülebilmekte ve böylece muhtemel bir kasırganın gelişi anlaşılmaktadır. Kara istasyonları, uçaklar ve denizdeki gemiler, radarlar yardımıyla kasırgaları takip edebilmektedirler. Kasırganın merkezine (gözüne) yaklaşıldıkça rüzgârın hızı kesilirse de tamamen durmaz, yağış durur. Ortadaki bulutlar kaybolur, alçak bulutlar genellikle kalır. Aralarından güneş ışınları geçer. Kuşlar kasırga gözüne kapılır ve sürüklenir. Kasırga gözü geçtikten bir saat sonra ters yönde daha kuvvetli bir rüzgâr eser.
Kasırganın orta kısmı (otağı) sıcaklık normalden 10°-15 °C daha yüksektir. Çünkü, buradaki hava daha az hareketlidir. Yanlardaki yüksek hava basıncından merkezdeki alçak hava basıncına doğru kuvvetli bir hava akımı meydana gelir. Fakat bu iç hava akımı adı verilen oluşumun kuvveti, kısmen de olsa sürtünme ile hafifler. Kasırganın göz ve odak merkezi kısmından dış kısımlara özellikle yukarıya doğru merkezkaç kuvvetleri aracılığıyla bir hava akımı oluşur. Bu bölgede rüzgâr hızı azalır. Deniz seviyesindeki şiddetli siklonik akıma karşı antisiklonik bir akım meydana gelir. Kasırgalar, buharla çalışan basit bir motora benzetilebilir. Kasırgayı hareket ettiren güç, iç hava akımıdır. Hareketini sıcaklık değişiklikleri sağlamaktadır. Mal ve can kaybına sebep olan kasırgalar üzerinde senelerdir çalışmalar yapılmaktadır. Uydular ve diğer meteorolojik izleme aletleri kullanılarak kasırgaların doğuşu, takip ettiği yollar, büyüklüğü ve zararları hakkında yardımcı bilgiler alınmaktadır.

Bölgesel Özel Meteoroloji Merkezleri
ABD Ulusal Kasırga Merkezi24 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – Kuzey Atlantik, Doğu Pasifik (İngilizce)
Orta Pasifik Kasırga Merkezi23 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – Orta Pasifik (İngilizce)
Japan Meteoroloji Ajansı3 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – Kuzeybatı Pasifik (İngilizce)
Hindistan Meteoroloji Bölümü4 Kasım 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – Bengal Körfezi ve Umman Denizi (İngilizce)
Météo-France – La Reunion12 Temmuz 2009 tarihinde Portuguese Web Archive sitesinde arşivlendi – Güney Hint Okyanusu 30° E'den 90° E'e (Fransızca)
Kasırga Uyarı Merkezleri
Endonezya Meteoroloji Bölümü – Güney Hint Okyanusu 90° D'dan 125°D'ya, 10° G'in kuzeyi (İngilizce)
Avustralya Meteoroloji Bürosu (TCWC's Perth, Darwin & Brisbane)23 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – Güney Hint Okyanusu & Güney Pasifik Okyanusu 90° D'den 160° D'ya, 10° G'in güneyi (İngilizce)

Katı, maddenin atomları arasındaki boşluğun en az olduğu halidir. "Katı" olarak adlandırılan bu haldeki maddelerin kütlesi, hacmi ve şekli belirlidir. Bir dış etkiye maruz kalmadıkça değişmez. Sıvıların aksine katılar akışkan değildir. Fiziksel yollarla, diğer üç hal olan sıvı, gaz ve plazmaya dönüştürülebilirler. Altın, demir gibi madenler katı maddelere örnektir. Ayrıca katı maddeler, atomlarının en yavaş hareket edebildiği haldir. Doğada amorf veya kristal yapıda bulunurlar. Amorf katılar, maddenin taneciklerinin düzensiz olma durumudur. Kristal katılar ise maddenin taneciklerinin düzenli olma durumudur. Kristal katılar da aralarında 4'e ayrılır.
Maddenin dört temel hâlinden biridir. Gaz ya da sıvı hâlindeki madde katı hâle dönüşürken maddeyi oluşturan atomlar daha düzenli bir üç boyutlu yapıya geçer ve atomların enerjisi azalır. Katı durumdaki bir maddenin atomları arasındaki boşluk azalır. Bu nedenle aralarındaki çekim kuvveti de artar. Katı maddelerin biçim değiştirebilmesi için dışarıdan bir kuvvetin etki etmesi gerekir. Maddenin bu kuvvete göstereceği direniş, onun dayanıklılığını gösterir. Her maddeye göre değişen bu dayanıklılık belli katsayılarla gösterilir. Maddenin dayanıklılık özelliklerini mekanik bilimi inceler. Katıdan sıvıya, sıvıdan gaza dönüşürken ısı alır (enerji alır), tam tersi gazdan sıvıya, sıvıdan katıya dönüşürken ısı verir (enerji verir). Sıvıların sert bir görünüm almasına donma denir. Ayrıca tanecikleri sıkıştırılamaz. Katı cisimlerin hepsi belli bir kuvvete kadar dayanabilir, esnekliğini kaybetmez; yani onlara uygulanan kuvvet esnekliğini sınırlayıp aşmıyorsa kuvvet kalkınca cisim eski haline geri döner.

Bütün maddeler atom ve moleküllerin çeşitli şekillerde bir araya gelmesiyle ortaya çıkar. Katıdaki atomlar, özellikle elektriksel karakterli kuvvetlerle, belirli konumlarda bir arada tutulurlar. Katı atomları bu denge konumları etrafında ısısal etkiler nedeniyle titreşim hareketi yaparlar. Fakat düşük sıcaklıklarda bu titreşim hareketi azdır ve atomlar hemen hemen sabit gibi düşünülebilir. Maddeye ısı enerjisi verilirse bu titreşim genliğini artırır.

Her katının bir erime noktası bulunur. Bir katıya ısı verildiğinde katının yapısındaki atomlar, iyonlar ya da moleküller daha şiddetli titreşirler. Sonunda bu titreşimlerin kristal yapısını bozacağı bir sıcaklığa ulaşılır; atomlar, iyonlar ya da moleküller birbirinin üzerinden kayar; katı, belli biçimini kaybeder ve sıvıya dönüşür. Bu olaya erime ve bu olayın gerçekleştiği noktadaki sıcaklığa erime noktası denir. Erime noktası ile madde miktarının bir ilgisi yoktur.
"X" katısının erimesi ve donması için gereken sıcaklık aynıdır. Su 0 °C'de donup, 0 °C'de erir.
Erime ve donma noktası üzerine basınçın etkisi vardır. Normal erime noktasından söz edilirken, basınç atmosfer olarak kabul edilir. Erime noktası, saf maddeler için karakteristik fiziksel bir sabittir.
Bazı hallerde erimiş madde, donma noktasına kadar soğuduğu halde donmaz. İşte bu duruma aşırı soğuma ve donmada gecikme denir. Bu haldeki sıvıya kendi cinsinden küçük bir katı billur atılırsa sıvı maddenin birdenbire donduğu görülür. Buna aşı billuru (kristali) denir. Erime noktası en düşük olan metal -38,83 °C ile cıva (Hg)'dır. En yüksek erime noktasına sahip metal ise tungsten veya diğer adıyla volfram (W)'dır. Erime noktası 3412 °C'dir. Dayanıklı olmasından dolayı ampullerde kullanılır.

Katı halden gaz hale geçiş veya süblimleşme, katı maddenin sıvı hale geçmeden direkt olarak gaz hâline geçmesidir. Bu olayın tersine kırağılaşma denir. Gereken buharlaşma basıncına belli bir sıcaklıkta sahip olan bütün katılar genellikle süblimleşebilir. Karbon, arsenik gibi bazı maddelerin üçlü noktalarının yüksek olması dolayısıyla süblimleşmesi, eriyip buharlaşmasından daha kolaydır.

Katıların bazıları ısıyı ve elektriği iyi iletirken bazıları iletmez. Bu olaya maddenin iletkenlik özelliği denir. Elektriksel iletkenlik, bir iletken malzemeye uygulanan elektriksel alan etkisinde yük taşıyıcılarının uzak mesafeli hareketleri sonucu oluşur. Isı aktarımı ise; sıcaklıkları farklı iki veya daha fazla nesne arasında iletim, taşınım ya da ışınım yoluyla (veya bu yolların birbiri ile olan birleşimleri yoluyla) gerçekleşen enerji aktarımının incelenmesidir. Bu transferin matematiksel olarak modellenmesi ısı aktarımı dersinin temel konusunu oluşturur. Termodinamik, akışkanlar mekaniği ve malzeme ile ilişkilidir.

Katılar kendi arasında ikiye ayrılır. Bunlar; amorf ve kristal katılardır.

Düzensiz tanecik dizilimine sahip katılardır. Kristal katıların aksine belirli bir erime sıcaklıkları yoktur. Amorf katının erimeye başladığı sıcaklık değişkenlik gösterebilir.
Amorf katılar genellikle sıvı haldeki bir maddenin ani olarak soğutulması ile oluşturulur. Günlük hayatımızda bulunan cam, plastik, lastik, mum amorf katılara örnektir. Şekilleri de belirsizlik gösterir. Uzun süre beklemede akışkan olduğu gözlemlenmektedir. Amorf katıların belirli şekilleri yoktur.

Gördüğünüz tüm katıların en az %90'ı kristal katılar grubuna girer. Atomların, iyonların veya moleküllerin belli bir geometrik kalıba göre istiflenmesiyle oluşan katılara kristal katı denir. Kristal katıların yapı, erime noktası, yoğunluk, sertlik gibi fiziksel özellikleri bu katıları meydana getiren atom, iyon ve molekülleri bir arada tutan çekim kuvvetlerine bağlıdır.
Kristal katılar, tanecikler arası çekim kuvvetlerine göre iyonik, moleküler, kovalent, metalik olarak sınıflandırılır.

Kayaç, çeşitli minerallerin veya mineral ve taş parçacıklarının bir araya gelmesinden ya da bir mineralin çok miktarda birikmesinden meydana gelen katı birikintilerdir. Kayaç terimi eski Türkçede sahre, yeni Türkçede külte ve yabancı dillerdeki rock, roche, gestein sözcükleri karşılığı kullanılmaktadır.
Kayaçlar oluşumları sırasındaki doğal ortamı yansıtan bir çeşit belge niteliğinde görülebilir. Yer kabuğunun jeolojik gelişmesinin izleri bu çeşit kayaçlar üzerinde işlenmiştir. Bu nedenle yer tarihinin doğal belgeleri sayılırlar.
Kayaçlar, mineral yapılarına, kimyasal bileşenlerine, barındırdığı bileşenlerin dokularına ve oluşumuna neden olan etmenlere göre sınıflandırılmaktadır. Bu belirleyiciler yardımıyla yapılan sınıflandırma, üç ana kayaç türünü içerir; bunlar Magmatik kayaçlar, Tortul ve Başkalaşım kayaçlarıdır. Bu sınıflandırmada daha çok parçacıkların büyüklükleri temel alınmıştır.
Bir kayacın başka bir kayaca dönüşümü, kayaç döngüsü adı verilen bir jeolojik modelle gösterilmektedir. Kayaçlarla ilgilenen bilim dalına petrografi adı verilir.
Petrografi, Jeoloji'nin temel dallarından biridir.

Kayaçlar, düzenli kimyasal bir bileşikten oluşan homojen katılar olan mineral tanelerinden oluşur. Kayayı oluşturan taneler ve mineraller kimyasal bağlarla bir arada tutulur. Bir kayadaki minerallerin türleri ve bolluğu, oluşma şekline göre belirlenir.
Çoğu kaya, silikat mineralleri, kristal kafeslerinde silikon oksit tetrahedra içeren bileşikler içerir ve bilinen tüm mineral türlerinin yaklaşık üçte birini ve yer kabuğunun yaklaşık %95'ini oluşturur. Kayaçlar ve minerallerdeki silis oranı, isimlerini ve özelliklerini belirlemede önemli bir faktördür.
Kayaçlar mineral ve kimyasal bileşimi, geçirgenlik, bileşen parçacıklarının dokusu ve parçacık büyüklüğü gibi sınıflandırmaya göre sınıflandırılır. Bu fiziksel özellikler kayaları oluşturan süreçlerin sonucudur. Zaman içinde kayalar, Kayaç döngüsü adı verilen jeolojik bir model tarafından tarif edildiği gibi, bir kayaç türünden diğer kayaç türüne dönüşebilir. Bu dönüşümle üç kayaç sınıfı oluşturur: Magmatik, Tortul ve Metamorfik.

Erimiş halde bir silikat hamuru durumunda olan magmanın veya akkorun yer kabuğunun derinliklerinde veya yeryüzünde soğuyarak katılaşması sonucu meydana gelen kayaçlardır. Bunların genel karakterleri ise, kristallerden oluşmuş kütle halinde kayalardır. Magmanın soğuması ve katılaşması derinlerde yavaş yavaş meydana geldiği zaman, tam kristalli plütonik kayaçlar, soğuma ve katılaşma yeryüzünde veya yeryüzüne yakın derinliklerde hızlı veya çabuk oluştuğu takdirde, volkanik ve damar kayaçları meydana gelmektedir.
Magmatik kayaçlar, dünyanın mantosunda veya kabuğunda önceden var olan kayaların kısmi erimeleriyle oluşur. Kayanın erimesine üç temel işlem neden olur. Bunlar; sıcaklıkta bir artışın olması, basınçta bir azalma olması veya bileşiminde bir değişikliğin olmasıdır. Yerkabuğunun hacimce yaklaşık %65'i magmatik kayalardan oluşur ve bu da magmatik kayaçları en bol bulunan kayaçlar haline getiriyor. Bunları %66'sı bazalt ve gabrodur, %16 granittir, %17'si granodiyorit ve diyorittir. Sadece %0.6'sı siyenit ve %0.3'ü ultramafiktir. Okyanus kabuğunun önemli birleşimi olan bazalt %99'unu oluşturur. Granitoidler olarak bilinen granit ve benzeri kıta kabuğuna hakimdir.

Yükselen magmanın yeryüzüne erişmeden kabuk içinde herhangi bir derinlikte yerleşmesi ve katılaşması ile oluşan kayalara denir. Derin seviyelerde yerleşen ve katılaşan magmatik kütlelere derinlik kayaları da denir.
Bunlar genellikle iyi kristalleşmiş minerallerden oluşmuş kayaçlardır. Mineraller kayaç türüne göre bir veya birkaç çeşit olabilirler.
Plütonik kayalar yer kabuğu içinde farklı biçimlerde bulunur ve buna göre adlandırılırlar. İç kuvvetlerin niteliği, yer kabuğunu oluşturan malzemenin özellikleri, yükselen magmanın akıcılığı, yoğunluğu ve hacmi bir sahadaki plütonik kütlelerin biçimini ve bulunuş tarzını belirleyen başlıca etkenlerdir. Biçimleri ve bulunuş tarzları farklı olan ve bu nedenle ayrı isimlerle adlandırılan başlıca plütonik kütle türleri batolit, lakolit, lapolit, filon(dayk), sill(tabaka filonları) ve volkan tıkaçları(nek)dır. Bunlardan alan ve hacim olarak en büyükleri olan ilk üçü genellikle plüton terimi ile açıklanırlar. Plütonların oluşumuna yol açan magmatik olayların tümüne de plütonizma denir.

Magmanın yeryüzüne çıkarak, orada soğuması sonucunda meydana gelen katılaşım kayalarına ekstrüzif kayalar veya dar anlamda volkanik kayalar denir.
Bunlara yüzey kayaçları da denir; bunlar yarı kristalli, porfirik yapılıdır. Kayaç, çoğu kez gözle görülebilen mineral fenokristalleri ve kristal olmayan, camsı bir hamurdan oluşmaktadır. Örneğin; andezit, riyolit, bazalt gibi.

Kayaların oluşum bakımından farklı ikinci takımını sedimanter (tortul) kayalar veya öteki adıyla sedimentitler meydana getirir. Eskiden var olan kayaların akarsular, buzullar, rüzgarlar, dalgalar gibi dış etkenler tarafından aşındırılarak sürüklenen kırıntılarının ve diğer çözülme ürünlerinin ya da kimyasal yolla yerinde meydana gelen maddelerin normal basınç ve sıcaklık altında su üstünde veya su altındaki ortamlarda birikmesiyle sedimentler (çökeller) oluşur. Sedimentler zamanla çeşitli değişikliklere uğrarlar. Yığılan maddelerin ağırlığı altında sıkışırlar, içerdikleri su dışarı atılır, gözenekleri azalır ve hacimleri küçülür; kendi içlerinde meydana gelen kimyasal olaylarla yeni mineraller oluşabilir; taneler ve kırıntılar arasında bir çimento meydana gelir. Bütün bu süreçlerin sonucunda Sedimentler pekleşerek taşlaşır ve tortul kaya haline dönüşür. Yüzbinlerce, hatta belki milyonlarca yılı kapsayan ve sedimentlerin tortul kaya haline gelmesine yol açan bütün bu süreçlerin tümüne diajenez denir.
Bu kayaçlar kimyasal, fiziksel (kırıntılı) ve organik tortullar olmak üzere üçe ayrılır. Kimyasal tortullar, suların içindeki eriyik maddelerin çökmesi ile oluşmuş olup kireç taşı, traverten, jips ve kaya tuzu gibi örnekler barındırır. Bu tortullar, Dünya'daki tüm tortulların %65'ini kapsar. Fiziksel tortullar, kayaçların parçalanması ile oluşan kırıntılı malzemelerin oluşturduğu kayaçlar olup, konglomera, kum taşı ve kil taşı gibi örnekleri içinde bulundurur. Bu tortullar, tüm tortulların %20-25'ini kapsar. Son olarak organik tortullar, bitki ve hayvan kalıntılarının birikmesi sonucunda oluşan kayaçlar olup, petrol, kömür gibi örnekler barındırır. Bu tip tortullar, tüm tortullar içinde %10-15 kısmını kapsar. Tüm tortul kayaçlar Dünya'nın yüzeyinde veya yüzeyine yakın tabakalarında oluşur.

Çeşitli büyüklüklerde taş ve mineral parçalarının karalarda ve denizlerdeki tortullaşma havzalarında çökelmeleri ile meydana gelen taneli - parçacıklı kayaçlardır. Değişik boyuttaki tanelerin bir çimento-maddesi ile birleşmeleri, birbirine kenetlenmeleri sonucu katı ve sıkı halde bulunan çimentolu tortul kayaçlar oluşur. örneğin; kumtaşı, konglomera, gibi. Taneleri birbirine bağlayacak, birleştirecek bir madde bulunmadığı hallerde, taneler serbest kalır ve çimentosuz tortul kayaçlar meydana gelir. Örneğin; kum, çakıl, kil gibi. Kırıntılı tortul kayaçların sınıflandırılması ve adlandırılması tanelerin boyutlarına, türlerine, biçimlerine, yuvarlak ve boylanma derecelerine, homojen ve heterojen oluşlarına ve çimento maddesinin bileşimine göre yapılır.

Foraminiferler, radyolaryalar, algler, süngerler ve mercanlar gibi kabuklu organizmaların kalıntılarından oluşan kayaçlardır. Organizmaların katı kısımları burada taşlaşmış, fosil haline gelmişlerdir.
Organik tortul kayaçların sınıflaması ve adlandırılması eskiden beri organizmaların kavkılarını ve iskeletlerini oluşturan başlıca maddelerin kimyasal bileşimlerine göre yapılmaktadır; Örneğin, kireçli, silisli, bitümlü, fosfatlı gibi.

Doygun eriyiklerin çökelmesi ve tuzlu suların buharlaşması sonucu meydana gelen tortulardır. Mağaralardaki dikit ve sarkıtlar, deniz kıyılarındaki kireçli ve demirli olitler, kapalı göl kenarlarındaki tuz birikintileri ve kaynaklar etrafındaki taşlaşmalar (travertenler) kimyasal tortulların başlıca örnekleridir.

Tortul veya magmatik diğer kayaçların sıcaklık, basınç, gerilme ve kimyasal aktivitesi olan sıvılar etkisi ile değişmeleri, başkalaşmaları sonucu meydana gelirler. Genellikle kristallerden oluşmuş, paralel yapılı kayaçlardır. Bunlara kristalin şistler de denir. Metamorfizma: Yer kabuğunun derinliklerinde hüküm süren değişik fiziksel ve kimyasal şartların etkisi ile kayaçlardan katı halde meydana gelen mineral değişikliği veya mineral transformasyonu olayıdır.
Mineraller belirli bir sıcaklık ve basınç altında duraylı durumda bulunurlar. Her mineralin kendine öz bir duyarlılık sıcaklığı ve basıncı vardır. Eğer sıcaklık ve basınç değerinde bir artma, bir değişme olursa, mineralde de değişme başlar, mineral aynı kimyasal bileşimde başka bir duraylı minarele dönüşür, böylece bir mineral transformasyonu olur. Metamorfizmanın aslı da budur.
Metamorfizma olayı büyük ve sıcak bir magma kütlesinin çevresinde meydana geldiği zaman kontakt veya termal metamorfizmadan; büyük bir fay veya bindirme düzlemi kenarında oluştuğu takdirde dislokasyon veya kataklastik metamorfizmadan söz edilmektedir; jeosenklinallerde (dalma-batma zonlarında) dağ oluşum hareketleri (orojenez) ile birlikte meydana gelen metamorfizmaya rejiyonal termo- dinamo metamorfizma; dip kısımlarının yavaş yavaş çökmesi ile on binlerce metre kalınlıkta tortuların (sedimentlerin) biriktiği okyanus havzalarında gelişen metamorfizmaya da çökme veya gömülme metamorfizması denilir.
Metamorfik kayaçların başlıca özelliği, bunların birbirine paralel düzlemler boyunca ve kolaylıkla yaprak yaprak veya dilim dilim ayrılmaları, bölünmeleridir.

kalker → mermer
granit → gnays
kömür → elmas
kil taşı → şist
kum taşı → kuvarsit
Bu üç ana kayaç türü - magmatik, tortul ve başkalaşım - daha birçok alt dala ayrılır. Yine de bu ilintili kayaçlar arasında sert ve sıkı sınırlar yoktur. Bileşenlerinde yer alan minerallerdeki boyutların artıp azalması, bir kayacı başka bir kayaç hâline getirebilmekted

Kilogram (sembolü kg) Uluslararası Birimler Sistemi'nde (SI, Fransızca Le Système International d’Unités 'den kısaltma) kütlenin temel birimidir. Kilogram, Uluslararası Kilogram Prototipi'nin kütlesine eşit olarak tanımlanmıştır, bu da bir litre suyun kütlesine neredeyse eşittir. Adında bir SI öneki (k) içeren tek SI temel birimidir. Ayrıca, farklı laboratuvarlarda ölçülebilecek temel fiziksel bir özellik yerine, insan yapımı bir cisme dayandırılmış tek SI birimidir.
1889 yılında sabit bir etalon kütle olarak kabul edilmeden önce kg, +4 °C de 1 dm³ saf suyun kütlesi olarak tarif edilirdi. Aynı yıl Fransa'nın başkenti Paris'teki Milletlerarası Ağırlıklar ve Ölçüler Bürosu'nda bulunan iridyum ve platinden yapılmış, 39 mm çapında ve 39 mm yüksekliğinde silindir şeklindeki etalon cismin kütlesine eşit kabul edilmiştir. 2019 yılında bu tanım da değişerek insan yapımı bir maddeye değil de teorik bir sabite bağlanmıştır.
2019 yılında, kilogramın tanımı, Uluslararası Kilogram Prototipi'ne dayanmaktan ziyade, Planck sabiti kullanılarak yeniden tanımlandı. Bu tanımda, bir kilogram, Planck sabitinin belirli bir sayı değerine eşit olan bir kavramsal ölçü birimi haline geldi.
Yani, kilogram artık, Planck sabitinin tam olarak 6.62607015 × 10 ^ -34 joule saniye olduğu sabit bir sayı ile ifade edilen bir kavramsal ölçü birimi olarak tanımlanıyor. Bu, kilogramın daha önceki tanımından farklı olarak, belirli bir fiziksel nesneye dayalı olmayan ve tamamen doğal sabitlerle ilişkili olan bir tanım olduğu anlamına gelir.
Daha spesifik olarak, kilogramın yeni tanımı şu şekildedir: "Kilogram, Planck sabiti değeri h olarak belirlenmiş olan bir sabit sayıdır ve c ışık hızı sabiti tam olarak 299.792.458 m/s değerine eşittir." Bu tanım, kilogramın artık bir fiziksel nesne olan Uluslararası Kilogram Prototipi'ne dayanmadığı, doğrudan doğruya doğal sabitlere bağlı olarak tanımlandığı anlamına gelir.
Bu yeni tanımın avantajı, Planck sabiti ve ışık hızı sabiti değerlerinin, dünya genelindeki laboratuvarlarda aynı olduğu için, kilogramın tüm dünya çapında daha kesin ve tutarlı bir ölçü birimi haline gelmesidir.

1 Kilogram = 1.000 Gram
1 Kilogram = 1.000.000 Miligram
1 Kilogram = 1.000.000.000 Mikrogram
1 Kilogram = 1.000.000.000.000 Nanogram
1 Kilogram = 1.000.000.000.000.000 Pikogram
1 Kilogram = 1.000.000.000.000.000.000 Femtogram
1 Kilogram = 1.000.000.000.000.000.000.000 Attogram
1 Kilogram = 1.000.000.000.000.000.000.000.000 Zeptogram
1 Kilogram = 1.000.000.000.000.000.000.000.000.000 Yoktogram

NIST Improves Accuracy of 'Watt Balance' Method for Defining the Kilogram
The UK's National Physical Laboratory (NPL): Are any problems caused by having the kilogram defined in terms of a physical artefact? (FAQ – Mass & Density)
NPL: NPL Kibble balance
Metrology in France: Watt balance
Australian National Measurement Institute: Redefining the kilogram through the Avogadro constant
International Bureau of Weights and Measures (BIPM): Home page
NZZ Folio: What a kilogram really weighs
NPL: What are the differences between mass, weight, force and load?
BBC: Getting the measure of a kilogram
NPR: This Kilogram Has A Weight-Loss Problem, an interview with National Institute of Standards and Technology physicist Richard Steiner
Avogadro and molar Planck constants for the redefinition of the kilogram
Realization of the awaited definition of the kilogram
Sample, Ian (9 Kasım 2018). "In the balance: scientists vote on first change to kilogram in a century". The Guardian. Erişim tarihi: 9 Kasım 2018. 

The BIPM – YouTube channel
"The role of the Planck constant in physics" – presentation at 26th CGPM meeting at Versailles, France, November 2018 when voting on superseding the IPK took place on YouTube

Koru, şehir içinde ya da şehirlerin yakın çevresinde yer alan, çevresi sınırlandırılmış büyük ağaç topluluklarıdır. Tarihî kentlerde görülen korular genelde korunmuş orman parçalarıdır. Ancak bunun yanında, planlı olarak oluşturulmuş ağaçlıklar da koru olarak sınıflandırılabilir.
Korular, şehiriçi hava kirliliğini temizlemeleri açısından oldukça önemli rol oynamaktadır. Ayrıca oluşturdukları ses duvarıyla da şehir sakinleri için önemli bir dinlenme alanı durumundadırlar. Barındırdıkları canlı türleri de bulunduğu çevre için özel öneme sahiptir.
Koruların en büyük düşmanı, içinde bulunduğu şehrin iskan politikasıdır. Bilinçsizce gerçekleştirilen bir iskan politikası, şehrin nefes alma organları olan koruları yok olma noktasıyla karşı karşıya getirmeye başlamıştır.

Korumak kelimesinden türetilen koru kelimesi eski Türklerde "av yasağı"nın olduğu, korunan ve dolayısıyla "kutsal" hayvanların bulunduğu yerleri belirtmek için kullanılmıştır. Daha ilkel dönemlerde ağaçlık ve kutsal ormanlara da koru denilmiştir.

Orman
Fundalık
Çalılık
Bahçe

Kutup iklimi, Dünya'nın sürekli olarak karlar ve buzlarla kaplı olan kutup bölgelerinde görülen iklim tipidir. Kuzey Kutbu çevresinde, Grönland Adası'nın iç kısımlarında ve Antarktika'da etkilidir.
Sıcaklık ortalaması bütün yıl boyunca 0 °C'nin altındadır. Sıcaklık çoğu zaman -40 °C'ye, hatta daha altına iner. Yıllık sıcaklık farkı 30 °C dolaylarındadır. Güneşlenme süresi çok uzun olmasına rağmen sıcaklık yükselemez çünkü Güneş ışınları yıl boyunca bu bölgelere eğik açılarla gelir.
Sıcaklık düşük olduğundan buharlaşma ile atmosfere karışan nem azdır. Dolayısıyla yağışlar son derece az ve her zaman kar şeklindedir. Ortalama yağış yıllık 200 mm civarındadır. Bu sebeple, kutup iklimine soğuk çöl iklimi de denir. Zemin buzlarla kaplı olduğu için bitki örtüsü yoktur.
Eskimolar hayvan derilerinden yaptıkları kıyafetleri kat kat giyerek soğuktan korunurlar. Ulaşım, köpeklerin çektiği kızaklarla sağlanır. Halk, geçimini balıkçılıkla sağlar. Bazı balıkları buzu kırarak çıkarırlar. Bazı Eskimolar  evlerini buzdan yaparlarken ki buna igloo denir, bazıları ise soğuğa dayanıklı evler yaparlar.
Dünya üzerinde ölçülen en soğuk doğal sıcaklık −89.2 °C olarak 21 Temmuz 1983 tarihinde Rusya'nın (eski Sovyetler Birliği'nin) Antarktika'daki Vostok İstasyonunda ölçülmüştür.
Bir yıl boyunca bu araştırma istasyonunda ortalama ve rekor sıcaklıklar şöyledir:

Kuyruklu yıldız ya da kirlikartopu, Güneş’in yakınından geçerken ısınarak gaz açığa çıkarmaya başlayan, buzlu, küçük Güneş Sistemi cisimleridir. Bu gaz çıkışı, görünür bir atmosfer veya koma ve bazen de bir kuyruk oluşturur. Bu fenomenler, kuyruklu yıldızın çekirdeğine etki eden güneş radyasyonu ve güneş rüzgarı etkilerinden kaynaklanır. 
Kuyruklu yıldız çekirdek’lerinin büyüklüğü, birkaç yüz metreden ile onlarca kilometreye kadar değişir ve gevşek buz (su ve donmuş gazlar), kozmik toz ve küçük kayalık parçacıklardan oluşur. 
Kuyruk bir astronomik birim ötesine uzanabilirken, koma Dünya'nın çapının 15 katına kadar çıkabilir. 
Yeterince parlaksa, teleskop yardımı olmadan Dünya'dan kuyruklu yıldız görülebilir ve gökyüzünde 30°'lik (60 Ay) bir alt açı yayı olabilir. Kuyruklu yıldızlar eski çağlardan beri birçok kültür ve din tarafından gözlemlenmiş ve kaydedilmiştir.
İsimlerinde yer almasına rağmen yıldız değildirler.
Güneş Sistemi'nin diğer küçük cisimlerinin aksine, kuyruklu yıldızlar antik çağlardan beri bilinmektedir. Çin kayıtlarına göre Halley kuyruklu yıldızı MÖ 240 yılından beri tanınmaktadır. Temmuz 2019 itibarıyla bilinen 6,619 kuyruklu yıldız bulunmakta ve yeni keşiflerle bu sayı sürekli artmaktadır.

Kuyruklu yıldızın katı, çekirdek yapısı çekirdek olarak bilinir. Kuyruklu yıldız çekirdekleri kaya, toz, su buzu ve donmuş karbon dioksit, karbon monoksit, metan ve amonyak karışımından oluşur. Bu nedenle, Fred Whipple'ın modelinden sonra halk arasında "kirli kartopu" olarak tanımlanırlar. Daha çok tozlu kuyruklu yıldızlara "buzlu kir topları" denir. "Buzlu kir topları" terimi, Temmuz 2005'te NASA Deep Impact misyonu tarafından gönderilen "çarpıcı" sonda ile Comet 9P/Tempel 1 çarpışmasının gözlemlenmesinden sonra ortaya çıktı. 2014 yılında yapılan araştırmalar, kuyruklu yıldızların "derin yağda kızartılmış dondurma" gibi olduklarını yani yüzeylerinin organik bileşik'lerle karıştırılmış yoğun kristal buzdan oluştuğunu, iç kısmındaki buzunsa daha soğuk ve daha az yoğun olduğunu ortaya koyar.
Çekirdeğin yüzeyi genellikle kuru, tozlu veya kayalıktır, bu da buzların birkaç metre kalınlığındaki bir yüzey kabuğunun altında gizlendiğini gösterir. Daha önce bahsedilen gazlara ek olarak, çekirdekler, metanol, hidrojen siyanür, formaldehit, etanol, etan gibi ve belki de uzun zincirli hidrokarbonlar ve amino asitleri gibi daha karmaşık molekülleri olan çeşitli organik bileşikler içerir. 2009 yılında NASA'nın Stardust görevi tarafından alınmış kuyruklu yıldız tozunda amino asidin glisin bulunduğu doğrulandı. Ağustos 2011'de NASA çalışmalarına göre Dünya'daki meteoritlerin DNA ve RNA bileşenlerin (adenin, guanin ve ilgili organik moleküller) asteroid'ler ve kuyruklu yıldızlar üzerinde oluşmuş olabileceğine dair bir rapor yayınlandı.

Kuyruklu yıldız çekirdeklerinin dış yüzeylerinin çok az albedo'su vardır, bu da onları Güneş Sistemi'nde bulunan en az yansıtıcı nesnelerden biri yapar. Giotto uzay sondası, Halley Kuyruklu Yıldızı (1P/Halley) çekirdeğinin üzerine düşen ışığın yaklaşık yüzde dördünü yansıttığını buldu, ve Deep Space 1, Borrelly kuyruklu yıldızı'nın yüzeyinin %3.0'dan daha az yansıttığını keşfetti; karşılaştırıldığında, asfalt bile ışığın yüzde yedisini yansıtır. Çekirdeğin karanlık yüzey malzemesi karmaşık organik bileşiklerden oluşabilir. Güneş enerjisiyle ısıtma daha hafif uçucu bileşikleri uzaklaştırarak geride katran veya ham petrol gibi çok karanlık olma eğiliminde olan daha büyük organik bileşikler bırakır. Kuyruklu yıldız yüzeylerinin düşük yansıtıcılığı onların gaz çıkışı süreçlerini yönlendiren ısıyı emmelerine neden olur.
Yarıçapları 30 kilometreye kadar olan kuyruklu yıldız çekirdekleri gözlemlendi ancak tam boyutlarını belirlemek zordur. 322P/SOHO'nun çekirdeği muhtemelen yalnızca 100–200 m çapındadır. Aletlerin artan hassasiyetine rağmen tespit edilen daha küçük kuyruklu yıldızların olmaması, bazılarının 100 m çapından daha küçük kuyruklu yıldızların gerçek bir eksikliği olduğunu öne sürmesine neden oldu. Bilinen kuyruklu yıldızların ortalama yoğunluğunun 0,6|g/cm3 olduğu tahmin edilmektedir. Az kütleleri nedeniyle kuyruklu yıldız çekirdekleri kendi yerçekimleri nedeniyle küresel hale gelmez ve bu nedenle düzensiz şekillidirler.

Dünyaya yakın asteroit'lerin yaklaşık yüzde altısının 14827 Hypnos ve 3552 Don Kişot dahil artık gaz çıkışı yaşamayan soyu tükenmiş kuyruklu yıldız çekirdekleri olduğu düşünülür.
Rosetta ve Philae uzay araçlarında elde edilen sonuçlar 67P/Churyumov–Gerasimenko çekirdeğinin manyetik olmadığını gösterir. Bu, manyetizmanın gezegenimsi'lerin erken oluşumunda bir rol oynamamış olabileceğini düşündürür. Ayrıca Rosetta üzerindeki ALICE spektrografı, daha önce düşünüldüğü gibi Güneş'ten gelen fotonların değil, su moleküllerinin güneş radyasyonu ile fotoiyonizasyonundan üretilen elektronların (kuyruklu yıldız çekirdeğinin 1 kilometre üzerinde) suyun bozulmasından ve kuyruklu yıldızın çekirdeğinden komaya salınan karbondioksit moleküllerinden sorumlu olduğunu belirledi.
"Philae" uzay aracındaki aletler, kuyruklu yıldızın yüzeyinde en az on altı organik bileşik buldu, bunlardan dördü (asetamid, aseton, metil izosiyanat ve propionaldehit) İlk defa bir kuyruklu yıldızda belirlendi.

Bu şekilde salınan toz ve gaz akışları, kuyruklu yıldızın etrafında "koma" adı verilen devasa ve son derece ince bir atmosfer oluşturur. Güneş'in radyasyon basıncı ve güneş rüzgarı tarafından komaya uygulanan kuvvet, Güneş'ten uzağa doğru muazzam bir "kuyruk" oluşmasına neden olur.
Koma genellikle su ve tozdan ve kuyruklu yıldız Güneş'e 3 ila 4 astronomik birim (450,000,000 ila 600,000,000 km) uzaklıktayken çekirdekten dışarı akan uçucuların %90'ını oluşturan sudan oluşur. H2O kaynak molekülü esasen fotoliz ve çok daha küçük ölçüde fotoiyonizasyon yoluyla yok edilir; fotokimya ile karşılaştırıldığında güneş rüzgarı suyun yok edilmesinde küçük bir rol oynar. Daha büyük toz parçacıkları kuyruklu yıldızın yörüngesi boyunca bırakılırken daha küçük parçacıklar ışık basıncı ile Güneş'ten kuyruklu yıldızın kuyruğuna doğru itilir.
Kuyruklu yıldızların katı çekirdeği genellikle 60 kilometre çapından daha az olmasına rağmen, koma binlerce hatta milyonlarca kilometre boyunda olabilir ve bazen Güneş'ten de daha büyüktür. Örneğin, Ekim 2007'deki patlamadan yaklaşık bir ay sonra, 17P/Holmes kuyruklu yıldızı kısa süreliğine Güneş'ten daha büyük, belirsiz bir toz atmosferine sahip oldu. 1811 Büyük Kuyruklu Yıldızı da kabaca Güneş'in çapı kadar bir komaya sahipti. Koma oldukça büyük olabilse de Güneş'ten 15 astronomik birim (2,2×109 km; 1,4×109 mi) civarındaki Mars yörüngesini geçtiği zaman boyutu küçülebilir. Bu mesafede güneş rüzgarı, gaz ve tozu komadan uzaklaştıracak kadar güçlenir ve bunu yaparken kuyruğu genişletir. İyon kuyruklarının bir astronomik birimi (150 milyon km) veya daha fazla uzattığı gözlemlenmiştir.

Hem koma hem de kuyruk Güneş tarafından aydınlatılır ve kuyruklu yıldız iç Güneş Sisteminden geçtiğinde görünür hale gelebilir, gazlar iyonizasyondan parlarken toz güneş ışığını doğrudan yansıtır. Kuyruklu yıldızların çoğu teleskop yardımı olmadan görülemeyecek kadar soluktur ancak her on yılda bir birkaç tanesi çıplak gözle görülebilecek kadar parlaklaşır. Bazen bir kuyruklu yıldız büyük ve ani bir gaz ve toz patlaması yaşayabilir ve bu sırada koma boyutu bir süreliğine büyük ölçüde artar. Bu, 2007'de Holmes kuyruklu yıldızı'na oldu.
1996'da kuyruklu yıldızların X-ışın'ları yaydıkları bulundu. Bu, gök bilimcileri büyük ölçüde şaşırttı çünkü X-ışını emisyonu genellikle çok yüksek sıcaklık cisimleri ile ilişkilidir. X-ışınları kuyruklu yıldızlar ve güneş rüzgarı arasındaki etkileşim tarafından üretilir: çok yüklü güneş rüzgar iyonları kuyruklu yıldız atmosferi boyunca uçarken, "şarj değişimi" denilen işlemle atomdan bir veya daha çok elektronu "çalarak" kuyruklu yıldız atomları ve molekülleriyle çarpışırlar. Güneş rüzgar iyonuna bir elektronun bu değiş tokuşunu veya transferini, X-ışınları ve uzak ultraviyole fotonların emisyonu ile iyonun temel durumuna uyarılması izler.

Yay şok'ları, komadaki gazların iyonlaşmasıyla oluşan güneş rüzgarı ile kuyruklu yıldız iyonosferi arasındaki etkileşimin sonucunda oluşur. Kuyruklu yıldız Güneş'e yaklaştıkça artan gaz çıkışı oranları komanın genişlemesine neden olur ve güneş ışığı komadaki gazları iyonize eder. Güneş rüzgarı bu iyon komasından geçtiğinde yay şoku ortaya çıkar.
İlk gözlemler 1980'lerde ve 90'larda birkaç uzay aracı 21P/Giacobini-Zinner, 1P/Halley, ve 26P/Grigg–Skjellerup tarafından uçarken yapıldı. Daha sonra kuyruklu yıldızlardaki pruva şoklarının, örneğin Dünya'da görülen keskin gezegen pruva şoklarından daha geniş ve daha kademeli olduğu bulundu. Bu gözlemlerin tümü, yay şokları zaten tam olarak geliştirildiğinde günberi yakınında yapıldı.
Rosetta uzay aracı, kuyruklu yıldızın Güneş'e doğru yolculuğu sırasında gaz çıkışı arttığında, yay şoku gelişiminin erken bir aşamasında 67P/Churyumov–Gerasimenko kuyruklu yıldızındaki yay şokunu gözlemledi. Bu genç yay şokuna "bebek yay şoku" adı verildi. Bebek yay şoku asimetriktir ve çekirdeğe olan mesafeye göre tam gelişmiş yay şoklarından daha geniştir.

Dış Güneş Sisteminde kuyruklu yıldızlar donmuş ve hareketsiz kalır ve küçük boyutları nedeniyle Dünya'dan tespit edilmesi son derece zor veya imkansızdırlar. Kuiper kuşağı içindeki etkin olmayan kuyruklu yıldız çekirdeklerinin istatistiksel tespitleri Hubble Uzay Teleskobu tarafından yapılan gözlemlerden bildirilmiştir ancak bu tespitler sorgulanmıştır. Kuyruklu yıldız iç Güneş Sistemine yaklaştıkça güneş radyasyonu kuyruklu yıldızın içindeki uçucu maddelerin buharlaşmasına ve çekirdekten dışarı akmasına neden olarak tozu da beraberinde taşır.
Toz ve gaz akışlarının her biri biraz farklı yönlere işaret eden kendi ayrı kuyruğunu oluşturur. Toz kuyruğu, kuyruklu yıldızın yörüngesinde genellikle II. tip veya toz kuyruk adı verilen kavisli bir kuyruk oluşturacak şekilde geride bırakılır. Aynı zamanda iyon veya tip I kuyruk, gazlardan oluşur, her zaman doğrudan 

Kuzey Kutbu, Dünya'nın ekseninin üst kısmında, kuzeyde kalan noktayı tanımlar.
Güney Kutbu Antarktika kıtasında yer alırken, Kuzey Kutbu Arktik Okyanusu'nun ortasında yer almaktadır. Kuzey Kutbu'nda kara yoktur, sadece kalın bir buz kütlesi vardır. Bu da Kuzey Kutbu'nda bir istasyonun yapılmasını imkânsız kılmaktadır.
Kuzey Kutbu, dünyanın en kuzey noktasıdır. Güney Kutbu kıta büyüklüğünde bir kara parçası üzerinde yer alırken, Kuzey Kutbu deniz sularının tamamen donduğu buz kütleleriyle kaplı Arktik Okyanusu'nun tam ortasındadır.

Dünya'nın pek çok yerinde, yerel saat boylam tarafından belirlenir ki, günün saati az ya da çok güneşin konumu ile eşzamanlıdır (Örneğin, gün ortasında güneş en yüksek seviyededir). Bu durum Kuzey Kutbu için geçerli değildir. Çünkü güneş yılda sadece bir kez tüm boylam hatlarında doğup, batar ve dolayısıyla bütün zaman dilimleri birleşmiş olur. Kuzey Kutbu'nda yaşayan insan toplulukları yoktur ve herhangi bir zaman dilimine sahip değildir.

Güney Kutbu
Arktika

Kuzey yarımküre, Dünya'yı ekvator hizasından bölen hayalî bir düzlemin üstünde (kuzeyde) kalan yarısıdır. 0° paraleli ile 90° kuzey paraleli arasında yer alır. Güneyde kalan kısma ise güney yarımküre denir. Dünya'nın kuzey yarımküresi, birçok ülkeyi ve dünya nüfusunun yaklaşık %90'ını kapsamaktadır.
Kuzey yarımkürenin güney yarımküreye göre daha büyük bir oranı karalarla kaplı olup daha az su yüzölçümüne sahiptir. Kuzey Amerika ve Avrupa'nın tamamı, Afrika ve Güney Amerika kıtalarının bir kısmı, Endonezya'nın güney bölümü hariç Asya kıtasının tamamı Kuzey yarımkürededir. Grönland da bu yarımküredeki ada ülkelerindendir.
Yarımkürenin ılıman kesimlerinde kış, 21 Aralık'tan 21 Mart'a kadar sürer. Yaz mevsimi ise 21 Haziran'dan 22 Eylül'e kadar olan dönemi kapsar.
Kuzey Kutup Dairesi'nde yazın bazı günler Güneş hiç batmazken kışın bazı günlerinde Güneş hiç doğmaz. Bunun gibi dönemlerin örnekleri Kuzey Kutup Dairesi'nin yakınında kalan bölgeler için günle sınırlı olabilirken Kuzey Kutup Dairesi'nde aylarca sürer.
Kuzey yarımkürede, Dünya yüzeyinin üzerinde hareket eden nesneler Coriolis etkisi nedeniyle sağa dönme eğilimindedir. Sonuç olarak, büyük ölçekli yatay hava veya su akışları, saat yönünde dönen girdaplar oluşturma eğilimindedir. Bunlar en iyi Kuzey Atlantik ve Kuzey Pasifik okyanuslarındaki okyanus sirkülasyon modellerinde görülür. Kuzey yarımkürede, okyanus akıntıları kuzey kıyılarındaki birçok faktörü etkileyen hava düzenini değiştirebilir.
Aynı nedenden dolayı, Dünya'nın kuzey yüzeyine doğru akan hava akışları, yüzey boyunca saat yönünde yayılma eğilimindedir. Bu nedenle, saat yönünde hava sirkülasyonu, Kuzey Yarımküre'deki yüksek basınçlı hava hücrelerinin özelliğidir. Tersine, Dünya'nın kuzey yüzeyinden yükselen hava, havayı saat yönünün tersine doğru çekme eğilimindedir. Kasırgalar ve tropik fırtınalar (büyük alçak basınç sistemleri) Kuzey yarımkürede saat yönünün tersine döner.

Kuzey yarımkürede yön bulmak amacıyla Polaris yıldızı kullanılmaktadır. Bu yıldız güney yarımkürede gözlemlenemez.
Dünya'ya en yakın yıldız sistemi konumunda bulunan Alpha Centauri, kuzey yarımkürenin büyük bir kısmından (29° kuzey paralelinin kuzeyinden) gözlemlenemez.

Mevsim
Gündönümü

Kış, Dünya'nın kutup bölgeleri ile Ilıman kuşak bölgelerinde yılın en soğuk mevsimidir. Çoğunlukla tropikal kuşakta oluşmaz. Her yıl, sonbahardan sonra ve ilkbahardan önce gelir. Kış, Dünya'nın eksen eğikliği sebebiyle her bir yarım küresinin Güneş'ten uzaklaşması sayesinde oluşur. Çeşitli kültürler, farklı tarihleri kışın başlangıcı olarak tanımlar ve bazıları hava durumuna dayalı bir tanım kullanırlar. Kuzey yarımkürede kışken, Güney yarımkürede yazdır ya da tam tersidir. Çoğu bölgede, kış dondurucu soğuklar ve karla ilişkilendirilir. Kış gündönümü anı, Güneş'in Kuzey veya Güney Kutbu'na göre yüksekliğinin en negatif değerinde olduğu andır (yani Güneş, kutuptan ölçüldüğünde ufkun en altındadır). Bu durumun görüldüğü gün, en kısa gündüzü ve en uzun gecesi olan gündür ve kış gündönümünden sonraki günlerde, geceler kısalır ve gündüzler uzar. Kutup bölgelerinin dışındaki en erken gün batımı ve en geç gün doğumu tarihleri, kış gündönümü tarihinden farklıdır ve bunlar, yıl boyunca Dünya'nın eliptik yörüngesinin neden olduğu, güneş günündeki değişiklik nedeniyle enlemlere bağlıdır (inceleyin, Analemma).

Kış sözcüğü, Eski Türkçeden günümüze kadar ulaşmıştır. Göktürk Yazıtlarında da kelime aynı anlama gelecek şekilde kullanılır.

Dünya ekseninin yörünge düzlemine göre eğimi, havanın oluşumunda büyük rol oynar. Dünya yörünge düzlemine 23.44 ° 'lik bir açıyla eğilir ve Dünya yörüngesinde hareket ederken, farklı enlemlerin doğrudan Güneş'e bakmasına neden olur. Bu fark, mevsimlerin oluşmasına neden olur. Kuzey yarım kürede kışken, Güney yarım küre Güneş'e daha doğrudan bakar (yani güneş ışınları daha çok gelir) ve bu nedenle Kuzey yarım küreden daha yüksek sıcaklıklara maruz kalır. Tam tersine, Güney yarım kürede kış, Kuzey yarım kürenin Güneş'e daha eğimli olduğu zaman meydana gelir. Dünyadaki bir gözlemcinin bakış açısı ile, kış Güneşi, yaz Güneşinden daha düşük bir maksimum yüksekliğe sahiptir.
Her iki yarım kürede de kış zamanında, Güneş'in daha düşük yüksekliği, güneş ışığının Dünya'ya eğik bir açıyla çarpmasına neden olur. Bu nedenle, Dünya'nın her yüzey alanına birim başı daha düşük miktarda güneş ışığı çarpar. Ayrıca, Güneş ışığı atmosferde daha uzun bir mesafe kat etmeli ve atmosferin daha fazla ısıyı dağıtmasına izin vermelidir. Bu etkilerle karşılaştırıldığında, Dünya ile Güneş arasındaki değişken uzaklık (uzaklığın değişmesi Dünya'nın eliptik yörüngesinin sonucudur) göz ardı edilebilir. Kuzeyde kar yağışına meyilli enlemlerde meteorolojik kışın (dondurucu sıcaklıklar) görünmesi yüksekliğe bağlı olarak oldukça değişkendir, ayrıca pozisyonunun deniz rüzgarlarına ve yağış miktarına karşı olması da.

Meteorolojik hesaplama, meteorologlar tarafından kayıt tutma amacıyla "hassas hava durumu modellerine" dayalı olarak kullanılan kış mevsimini ölçme yöntemidir, bu nedenle meteorolojik kışın başlangıcı enleme göre değişir. Kış, meteorologlar tarafından genellikle en düşük ortalama sıcaklıklarına sahip üç takvim ayı olarak tanımlanır. Kuzey yarım kürede Aralık, Ocak, Şubat aylarına denk gelirken, Güney yarım kürede Haziran, Temmuz, Ağustos aylarına denk gelir. Mevsimin tipik olarak en soğuk ortalama sıcaklıkları Kuzey yarım kürede Ocak ve Şubat'ta, Güney yarım kürede Haziran, Temmuz ya da Ağustos'ta görülür. Kış mevsiminde gece hakimdir ve bazı bölgelerde kış, kalıcı kar örtüsü veya buharlaşmayı engelleyen düşük sıcaklıklarla birlikte yüksek yağış oranları nedeniyle en yüksek yağış oranının yanı sıra uzun süreli rutubete sahiptir. Kuzey yarım küredeki kar ve buz birikimleri, oradaki büyük kara kütleleri nedeniyle genellikle kışla ilişkilendirilir. Güney yarım kürede, daha deniz iklimi ve 40 ° güneydeki görece toprak eksikliği, kışları daha ılıman hale getirir; bu nedenle, Güney yarım kürenin yerleşim bölgelerinde kar ve buz daha az yaygındır. Bu bölgede, kar her yıl belirli bölgelerde oluşur, And Dağları, Avustralya'daki Büyük Bölme Sırası ve Yeni Zelanda dağları gibi. Antarktika'da kar yıl boyunca görülür.

Eski dilde Zemheri (Arapça zamharīr زمهرير  "kışın 22 Aralıkta başlayan en soğuk günleri, karakış, erbain" sözcüğünden alıntıdır.) ismiyle de anılırdı. Türkiye'de kış ilk olarak Kuzey Doğu Anadolu Bölgesi'nde başlayarak batıya doğru ilerler. Türkiye'de karlı gün en çok Doğu Anadolu Bölgesi'ndedir. Kış mevsiminde hava sıcaklığı çoğu bölgelerde sıfırın altına iner ve don olayı gerçekleşir. Türkiye'de ağır kış koşullarına en çok Doğu Anadolu Bölgesi'nde rastlanmaktadır. Örneğin Erzurum'da kar kalınlığı bazı yıllarda 1 metreye kadar ulaşmaktadır. Erzurum ve yöresinde hava sıcaklığı da - 35 °C derecelere kadar düşmektedir. Kış mevsiminde insanlar burada daha kalın ve yünlü kıyafetleri giymeyi tercih ederler. Akdeniz'de kışlar nispeten daha sakin geçer, don gibi olaylar yok denecek kadar azdır. Akdeniz ikliminde kış daha çok yağışlı geçer, en çok kış mevsiminde yağış alır. Karadeniz'de de kış daha çok yağışlı geçer, Doğu'daki gibi sert bir kış söz konusu değildir. Ayrıca kar sayesinde kış turizmi de canlılık kazanır. Kış turizmine örnek olarak Uludağ, Erciyes Dağı, Palandöken Kayak Merkezi vb. örnekler verilebilir.

Kışın ekolojik hesaplaması, sabit tarihlerin kullanılmasından kaçınılması nedeniyle takvime dayalı hesaplamalardan farklılık gösterir. Bu, yılın bu dönemi için geleneksel olarak hibernal terimini kullanan çoğu ekolojist tarafından tanınan altı mevsimden biridir (diğer ekolojik mevsimler prevernal, ilkbahar, estival, serotinal ve sonbahardır). Kış uykusu mevsimi, her yıl Dünya'nın ılıman bölgelerindeki yerel ve bölgesel iklimlere göre tarihleri değişen biyolojik uykunun ana dönemine denk gelir. Çiğdem gibi çiçekli bitkilerin ortaya çıkması, ılıman ılıman iklimlerde Ocak ayının sonlarına doğru ekolojik kış mevsiminden önceki mevsime geçişin işareti olabilir.
Kışın sert şartlarında hayatta kalabilmek için birçok canlı, kışı geçirmek üzere farklı davranışsal ve morfolojik adaptasyonlar geliştirmiştir:

Göç, kışın göçmen kuşlar gibi hayvanlar üzerinde yaygın bir etkisidir. Bazı kelebekler de mevsimsel olarak göç ederler.
Hazırda bekletme, kış aylarında metabolik aktivitenin azalması sonucu ortaya çıkan bir durumdur. Bazı hayvanlar kışın "uyur" ve ancak sıcak havalar geri geldiğinde dışarı çıkarlar. Örneğin sincaplar, kurbağalar, yılanlar ve yarasalar.
Bazı hayvanlar kış için yiyecek depolar ve tamamen kış uykusuna yatmak yerine bununla yaşarlar. Bu durum sincaplar, kunduzlar, kokarcalar, porsuklar ve rakunlar için de geçerlidir.

Bazı hayvanların renk ve kas yapısında değişiklik olduğunda direnç gözlemlenir. Kürkün veya tüylerin rengi beyaza döner (karla karıştırılması için) ve böylece yıl boyunca gizemli rengini korur. Örneğin: kaya ptarmiganı, kutup tilkisi, gelincik, beyaz kuyruklu tavşan ve dağ tavşanıdır.
Bazı kürklü memelilerin kürkleri kış aylarında daha kalınlaşır; bu, kürkün ısı tutma kalitesini artırır. Daha sonra daha iyi soğumaya izin vermek için kış mevsiminin ardından kürk dökülür.
Kar aynı zamanda hayvanların davranışlarını da etkiler. Birçoğu karın içine girerek karın yalıtım özelliklerinden yararlanır. Fareler ve tarla fareleri genellikle kar tabakasının altında yaşar.

İnsanlar soğuğa karşı hassastırlar, buna örnek olarak Hipotermi, Kar körlüğü, norovirüs, mevsimsel depresyon gibi örnekler verilebilir. Buz üzerinde kayma ve düşen buz sarkıtları, soğuk ve karlı hava ile ilişkili diğer sağlık sorunlarıdır. Ayrıca kışla ilişkili en yaygın hastalıklardan biri de griptir.

Fars kültüründe kış gündönümü, Yaldā (doğum anlamına gelir) olarak adlandırılır ve binlerce yıldır kutlanır. Dünyadaki ışığı, iyiliği ve gücü sembolize eden Mithra'nın doğumunun arifesi olarak anılır.
Yunan mitolojisinde, Hades Persephone'yi karısı olması için kaçırmıştır. Zeus, Hades'e Persephone'yi Dünya'nın tanrıçası ve Persephone'nin annesi olan Demeter'a geri getirmesini emreder. Ancak, Hades Persephone'yi ölülerin yemeğini yemesini sağlamıştı, bu yüzden Zeus, Persephone'nin Demeter ile altı ay ve Hades ile altı ay geçireceğine karar vermiştir. Kızının Hades ile olduğu zamanlarda, Demeter despresyona girmiş ve bunun sonucunda kışa sebep olmuştur.
Galler mitolojisinde Gwyn ap Nudd, Creiddylad adında bir kızı kaçırmıştır. 1 Mayıs'ta sevgilisi Gwythr ap Greidawl, Gwyn ile onu geri kazanmak için savaşmıştır. Aralarındaki savaş, yaz ve kış arasındaki mücadeleyi temsil etmiştir.

https://www.etimolojiturkce.com/kelime/zemheri 24 Ocak 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Erkek organ, stamen ya da anter, bir çiçeğin erkek üreme organıdır.
Bir çiçekte bulunan erkek organların tümüne birden "andresium" ya da "androecium" denir. Genellikle dişi organın çevresinde yer alan erkek organların her biri, ipçik olarak bilinen sap kısmı (filament) ve çiçektozlarının üretildiği başçık (anter) bölümlerinden oluşur. 

İpçik genellikle silindir biçiminde ya da yassıdır. Biçim ve renk olarak büyük çeşitlilik gösteren başçık ise çoğu kez teka adı verilen iki kısımdan (loptan) meydana gelir. Her bir tekada iki polen kesesi (lokulus) vardır. Polen keselerinde polenleri meydana getiren polen ana hücreleri vardır. Stamenlerin sayısı ve biçimi taksonomik ilişkilerin saptanmasında önemli bir etkendir. Satmenler için de haploid spor ya da polen taneciklerinin oluştuğu polen keselerini (mikrosporangiumları) içerir.
Polen keseleri içinde meydana gelen polen ana hücreleri mayoz bölünme ile her biri 4 polen (polen tetratı) meydana getirir. Başlangıçta tek haploit nukleusa sahip olan polenler mitoz bölünme ile biri generatif diğeri vejetatif olmak üzere iki nukleus meydana getirir. Vejetatif hücre polenin çimlenmesi esnasında polen tüpünü meydana getirir, generatif hücre tekrar bölünerek 2 sperma nukleusu oluşturur.
Polenler, angiospermlerde çeşitli şekillerde bulunurlar. Genellikle 2 zara sahiptirler, dıştaki eksin zar olup bu zar sert yapılı ve üzerinde porlar bulunur, içteki intin zardır, daha ince yapılıdır. Genç bir anterden enine kesit alınıp incelendiğinde dıştan içe doğru epidermis, endotesyum, aratabaka, tabetum ve polen ana hücreleri olarak sıralanırlar. Olgun anterlerde tabetum hücreleri genellikle parçalanmış ve kalıntıları kalmıştır. Polen ana hücrelerinde polen tatratları meydana gelir. Anterler olgunlaştığı zaman boyuna bir yarıkla, enine bir yarıkla, delik veya kapakla açılırlar. Yarıklar anterin iç yüzüne açılıyorsa intrors, dış yüzüne açılıyorsa ekstrors olarak adlandırılır.
Anterlerin filamente bağlanış şekilleride farklıdır. Filament anterin tabanına bileşikse bazifiks, anterin ortasına bileşikse versatil, filament anterin sırtında bir yere bileşikse dorsifiks olarak adlandırılır.
Bir çiçekte bulunan stamenlerden ikisi uzun, ikisi kısa ise didinam, 6 stamen mevcut ve bunlardan 4'ü uzun, 2'si kısa ise tetradinam adını alır. Filamentler genellikle serbesttir, bazen bileşikte olur. Filamentler bir tüp halinde birleşmisse monodelf, iki grup halinde birleşmisse dialydelf olarak adlandırılır. Filamentler serbest anterler bileşikse singenezik, filamentler ginekeumla birleşmişse ginostegyum olarak
adlandırılmaktadır. Verimsiz stamenler staminod adını alır.

Anter kültürü

Karadeniz Teknik Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi Biyoloji Bölümü, Tohumlu Bitkiler Sistematiği Ders Notları,Prof. Dr. Osman BEYAZOĞLU, TRABZON, 2007

Tek çenekliler (Liliopsida), monokotiller (ya da monokotiledon), çoğunlukla tek yıllık, palmiyeler haricindeki otsu bitkileri kapsayan çiçekli bitkiler sınıfıdır.
Tohumlarında bir çenek bulunduğu için "bir çenekliler" olarak isimlendirilen, bir çenekliler; 50.000 ve 60.000 arası (IUCN 21 Nisan 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. sistemine göre) 59,300 bitki türünü kapsarlar. Bu gruptaki en büyük familya, yaklaşık yirmi bin tür sayısıyla orkidegillerdir. Ekonomik önemleri olan buğdaygiller, bu grubun en önemli familyası konumundadır. Diğer ekonomik önemi olan familyaları ise; palmiyegiller, muzgiller, zencefilgiller ve zambakgillerdir.
Bir çeneklilerin iletim demetleri genellikle dağınıktır. Kambiyum olmadığından normal sekonder kalınlaşma (enine büyüme) görülmez. Bu yüzden boyları uzun, gövdeleri incedir. Yaprakları genellikle ince uzun, paralel damarlı, kökleri saçaklıdır. Ana kök gelişimi erken durduğu için saçak kök sistemi bulunur. Çiçek parçaları genellikle üçlü olup, çiçek örtüsü çanak yaprak ve taç yaprak şeklinde farklılaşma göstermez.
Tek çenekliler ya da monokotiller, adından da anlaşılacağı gibi tohumlarında tek bir (mono-) kotiledon veya embriyonik yaprak içerir.

Tarihte Monokotiller şöyle isimlendirilmişledir:

Monocotyledoneae -  "de Candolle" sistemi ve "Engler" sistemi.
Monocotyledonlar - "Bentham & Hooker" sistemi ve "Wettstein" sistemi
Sınıf: Liliopsida - "Takhtajan" sistemi ve Cronquist sistemi.
Alt sınıf: Liliidae - "Dahlgren" sistemi ve "Thorne" sistemi (1992).
Dal: Monokotiller - "APG sistemi", "APG II sistemi" ve "APG III sistemi"' ne göre.
Yukardaki bütün sistemler, bu grup için kendi taksonomilerini kullanırlar. Bir çenekliler, taksonomideki değişken konumuyla bilinirler.
Günümüzün moleküler çalışmaları, bir çeneklilerin akrabalık ilişkilerini açıklamaya yardımcı olmaktadır. APG III sistemi, bir çeneklileri bir takson olarak görmez, bunun yerine bu grubu monokotil dalına yerleştirir. Bu sisteme göre tek çenekliler; 11 takıma ve henüz herhangi bir takıma yerleştirilmemiş 1 familyaya ayrılırlar:

Acorales Takımı Link
Acoraceae Martinov
Alismatales Takımı R.Br. ex Bercht. & J.Presl
§Alismataceae Vent. (Limnocharitaceae Takht. ex Cronquist'yi içine alır.)
Aponogetonaceae Planch.
Araceae Juss. (Yılanyastığıgiller)
Butomaceae Mirb.
Cymodoceaceae Vines
Hydrocharitaceae Juss.
Juncaginaceae Rich.
Posidoniaceae Vines
Potamogetonaceae Bercht. & J.Presl
Ruppiaceae Horan.
Scheuchzeriaceae F.Rudolphi
Tofieldiaceae Takht.
Zosteraceae Dumort.
†Petrosaviales Takımı Takht.
Petrosaviaceae Hutch.
Dioscoreales Takımı R.Br.
Burmanniaceae Blume
Dioscoreaceae R.Br.
Nartheciaceae Fr. ex Bjurzon
Pandanales Takımı R.Br. ex Bercht. & J.Presl
Cyclanthaceae Poit. ex A.Rich.
Pandanaceae R.Br.
Stemonaceae Caruel
Triuridaceae Gardner
Velloziaceae J.Agardh
Liliales TakımıPerleb
§Alstroemeriaceae Dumort. (Luzuriagaceae Lotsy'yi içine alır.)
Campynemataceae Dumort.
Colchicaceae DC.
Corsiaceae Becc.
Liliaceae Juss. (Zambakgiller)
Melanthiaceae Batsch ex Borkh.
*Petermanniaceae Hutch.
Philesiaceae Dumort.
Ripogonaceae Conran & Clifford
Smilacaceae Vent.
Asparagales Takımı Link
$Amaryllidaceae J.St.-Hil. (Nergisgiller) (Agapanthaceae F.Voigt ve Alliaceae Borkh. (Soğangiller)'i içine alır.)
$Asparagaceae Juss. (Agavaceae Dumort. (Sabırgiller veya Agavgiller), Aphyllanthaceae Burnett, Hesperocallidaceae Traub, Hyacinthaceae Batsch ex Borkh., Laxmanniaceae Bubani, Ruscaceae M.Roem., Themidaceae Salisb.'yi içine alır.)
Asteliaceae Dumort.
Blandfordiaceae R.Dahlgren & Clifford
Boryaceae M.W.Chase, Rudall & Conran
Doryanthaceae R.Dahlgren & Clifford
Hypoxidaceae R.Br.
Iridaceae Juss. (Süsengiller)
Ixioliriaceae Nakai
Lanariaceae R.Dahlgren & A.E.van Wyk
Orchidaceae Juss. (Salepgiller veya Orkidegiller)
Tecophilaeaceae Leyb.
$Xanthorrhoeaceae Dumort. (Asphodelaceae Juss. ve Hemerocallidaceae R.Br.'yi içine alır.)
Xeronemataceae M.W.Chase, Rudall & M.F.Fay

Dasypogonaceae Familyası Dumort. (Bir takım içinde yer verilmemiştir)
Arecales Takımı Bromhead
Arecaceae Bercht. & J.Presl (Palmiyegiller)
Commelinales Takımı Mirb. ex Bercht. & J.Presl
Commelinaceae Mirb.
Haemodoraceae R.Br.
Hanguanaceae Airy Shaw
Philydraceae Link
Pontederiaceae Kunth
Poales Takımı Small
Anarthriaceae D.F.Cutler & Airy Shaw
Bromeliaceae Juss. (Ananasgiller)
Centrolepidaceae Endl.
Cyperaceae Juss. (Papirüsgiller)
Ecdeiocoleaceae D.F.Cutler & Airy Shaw
Eriocaulaceae Martinov
Flagellariaceae Dumort.
Joinvilleaceae Toml. & A.C.Sm.
Juncaceae Juss.
Mayacaceae Kunth
Poaceae Barnhart (Buğdaygiller)
Rapateaceae Dumort.
Restionaceae R.Br.
Thurniaceae Engl.
§Typhaceae Juss. (Sparganiaceae Hanin'yi içine alır.)
Xyridaceae C.Agardh
Zingiberales Takımı Griseb.
Cannaceae Juss.
Costaceae Nakai
Heliconiaceae Vines
Lowiaceae Ridl.
Marantaceae R.Br.
Musaceae Juss. (Muzgiller)
Strelitziaceae Hutch.
Zingiberaceae Martinov (Zencefilgiller)

Tek çenekliler ekonomik ve kültürel açıdan en önemli bitkiler arasındadır, tahıl taneleri ve nişastalı kök mahsulleri, palmiyeler, orkideler ve zambaklar dünyadaki temel besinlerin çoğunu oluştururken birçokları da inşaat malzemesi ve ilaç olarak kullanılır. Tek çeneklilerden olan otlar, bir hayvan ve insan gıdası kaynağı olarak çok büyük ekonomik öneme sahiptir ve üretilen biyokütle bakımından tarım türlerinin en büyük bileşenini oluşturmaktadır.

Gül, gülgiller (Rosaceae) familyasının Rosa cinsinden, odunsu çok yıllık kapalı tohumlu güzel kokulu bitki türlerine verilen ad. Genellikle kış aylarında yapraklarını döken, 2–3 m kadar boylanabilen uzun ömürlü dikenli çalılardır.
Çoğu gül türünün ana vatanı Asya'dır. Daha az sayıda türleri Avrupa, Kuzey Amerika ve Kuzeybatı Afrika'da yetişir. Güller yaygın olarak güzellikleri ve kokuları için yetiştirilir ve birçok toplumda kültürel öneme sahiptir. Park ve bahçelerin süslenmesinde kullanıldığı gibi odaları, balkon ve terasları süsler. Birçok rengi vardır. Kesme çiçekçilikte çok talep edilen bir çiçektir.

Yapraklar dalında dönüşümlüdür. Çoğu gül türünde yapraklar 5 ila 15 santimetre (2,0 ila 5,9 in) boyunda, karşılıklı (3–) 5–9 (–13) yaprakçıklı ve yaprakçıklar genellikle tırtık kenarlı ve dalın alt tarafında birkaç küçük dikeni vardır.
Güllerin çoğu yaprak dökendir ama Güneydoğu Asya'dan birkaçı yaprak dökmez.
Sadece dört yapraklı Rosa sericea hariç çoğu türde çiçeklerin beş yaprağı vardır. Her petal iki ayrı loba bölünmüştür ve birkaç türde sarı veya kırmızı olmasına rağmen genellikle beyaz veya pembedir. Yaprakların altında beş çanak yaprak vardır (veya bazı "Rosa sericea" türleri dört yapraklıdır). Bunlar, yukarıdan bakıldığında görülebilecek kadar uzun olabilir. Aken'lere dönüşen birden fazla superior yumurtalık vardır. Güller doğada böceklerle tozlaşır.

Güllerin birçok türü bulunmaktadır. Aynı zamanda dikenler de gül sınıfına aittir. Genel olarak güller, çiçek ve gövde şekillerine göre sınıflandırılırlar. Bunlar:

Çiçekleri bakımından:
Yalınkat güller
Yarım katmerli güller
Katmerli güller
Boyları bakımından:
Bodur güller
Yüksek boylu güller
Sarılıcı-sarmaşık güller
Çiçek açma zamanına göre:
Yılda bir çiçek açanlar
Yılda birden çok çiçek açanlar
Yediveren güller
Katmer çiçekleri bakımından:
Çiçekleri küçük katmerli
Çiçekleri normal katmerli
Çiçekleri büyük katmerli güller

Şairler, gül ile ilgili olarak çeşitli tasavvur ve hayallerde bulunmuşlardır.

Sosyalistler ve sosyal demokratlar için kırmızı gül genel kabul edilir bir simge olmuştur. Sosyalizmin amblemi gül tutan elken İngiliz İşçi Partisinin amblemi kırmızı güldür.

İslam dininde gül Muhammed'i temsil eder.

Kaliforniya yabani gülü (Rosa californica)
Kuşburnu (Rosa canina)
Okka gülü (Rosa × centifolia)
Çin gülü (Rosa chinensis)
Rosa dumalis
Rosa eglanteria
Kırmızı frenk gülü (Rosa gallica)
Rosa gigantea
Rosa glauca
Rosa laevigata
Misk gülü (Rosa moschata)
Rosa multiflora
Rosa omeiensis
Bataklık gülü (Rosa palustris)
Rosa persica
Rosa pimpinellifolia
Rosa pinetorum
Rosa roxburghii
Rosa rubiginosa
Japon gülü (Rosa rugosa)
Rosa sericea
Rosa stellata
Rosa virginiana

Dünya Gül Toplulukları Federasyonu 3 Mayıs 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Biyolojide ve ekolojide kaynak, bir canlının üremek, büyümek ve hayatını idame ettirmek için ihtiyaç duyduğu, çevredeki herhangi bir maddedir. Kaynaklar tek bir canlı tarafından tüketilebilir ve diğer canlılara herhangi bir şey kalmayabilir. Bitki için başlıca kaynaklar ışık, mineral, su ve büyümek için gerekli alandır. Hayvanlar için ise yiyecek, su ve bölgedir.

Kara bitkileri, fotosentez ile çimlenme, büyüme, üreme ve yayılma yaşam döngülerini tamamlamak için belirli kaynaklara gereksinim duyar:

Karbondioksit
Mikrosite (ekoloji)
Besin
Tozlaşma
Tohum dağılımı
Toprak
Su

Hayvanlar, metabolizma ile gebelik, doğum, büyüme ve üreme yaşam döngülerini tamamlamak için belirli kaynaklara gereksinim duyar:

Yiyecek arama
Bölge
Su

Kaynak mevcudiyeti ekolojik süreçlerde merkezi bir rol oynar:

Taşıma kapasitesi
Biyolojik rekabet
Liebig'in Minimum Yasası
Niş farklılaşması

Kimyasal bağ, atomların veya iyonların molekülleri, kristalleri ve diğer yapıları oluşturmak üzere birleşmesidir. Bağ, iyonik bağlar'da olduğu gibi zıt yüklü iyonlar arasındaki elektrostatik kuvvetten veya kovalent bağ'larda olduğu gibi elektronların paylaşılmasından veya bu etkilerin bazı kombinasyonlarından kaynaklanabilir. Açıklanan kimyasal bağların farklı mukavemetleri vardır: kovalent, iyonik ve metalik bağlar gibi "güçlü bağlar" veya "birincil bağlar" ve dipol-dipol etkileşimleri, London dağılım kuvveti ve hidrojen bağı gibi "zayıf bağlar" veya "ikincil bağlar" vardır.
Kimyasal bağ, atomları birbirine bağlayan ve bir arada kalmalarını sağlayan kuvvetlere verilen bilimsel ad.
Zıt elektrik yükleri birbirini çektiğinden, çekirdeği çevreleyen negatif yüklü elektronlar ile çekirdeğin içindeki pozitif yüklü protonlar birbirini çeker. İki çekirdek arasında paylaşılan elektronlar her ikisine de çekilir. "Yapıcı kuantum mekaniksel dalga fonksiyonu girişimi" eşleştirilmiş çekirdekleri dengeler (bkz. Kimyasal bağlanma teorileri).
Bağlı çekirdekler, kuantum teorisi tarafından niceliksel olarak açıklanan çekici ve itici etkileri dengeleyen optimal bir mesafeyi (bağ mesafesi) korur.
Moleküller, kristaller, metaller ve diğer madde formlarındaki atomlar, maddenin yapısını ve özelliklerini belirleyen kimyasal bağlarla bir arada tutulur.
Tüm bağlar kuantum teorisiyle açıklanabilir, ancak pratikte basitleştirilmiş kurallar ve diğer teoriler kimyagerlerin bağların gücünü, yönünü ve polaritesini tahmin etmesine olanak tanır. Oktet kuralı ve VSEPR teorisi örnektir.
Daha karmaşık teoriler, yörünge hibritleşmesi ve rezonansı  içeren değerlik bağı teorisi ve atomik yörüngeler ile ligand alan teorisinin doğrusal kombinasyonunu içeren moleküler yörünge teorisidir . Elektrostatik, bağ polaritelerini ve bunların kimyasal maddeler üzerindeki etkilerini tanımlamak için kullanılır.

Bir bağın oluşabilmesi için atomlar tek başına bulundukları zamankinden daha kararlı (az enerjiye sahip) olmalıdırlar. Genelleme yapmak gerekirse bağlar oluşurken dışarıya enerji verirler. Atomlar bağ yaparken, elektron dizilişlerini soygazlara benzetmeye çalışırlar. Bir atomun yapabileceği bağ sayısı, sahip olduğu veya az enerji ile sahip olabileceği yarı dolu yörünge sayısına eşittir.
Atomlar birleştiği zaman elektron dağılımındaki değişmelerin bir sonucu olarak kimyasal bağlar meydana gelir. Üç çeşit temel bağ vardır. Bu üç bağ çeşidi şunlardır:

İyonik bağlar, elektronlar bir atomdan diğerine aktarıldığı zaman meydana gelen bağlara verilen addır. Tepkimeye giren elementlerden birinin atomları, elektron kaybedip pozitif yüklü iyonlara dönüşürken diğer elementin atomları elektron kazanıp negatif yüklü iyon oluştururlar. Böylece zıt (artı-eksi) bir şekilde yüklenmiş iyonlar arasındaki elektrostatik çekim kuvveti, söz konusu iyonları bir kristal içinde tutar.
Kovalent bağlar, elektronların bir atomdan diğerine aktarılmaksızın ortaklaşa kullanıldığı bağlara denir. Tek kovalent bağ, iki atom tarafından bölünmüş yani ortaklaşa kullanılan bir elektron çiftinden ibarettir. Moleküller birbirlerine kovalent bağlarla bağlanmış atomlardan meydana gelir.
Metalik bağlar, metal ve alaşımlarda bulunan bağlardır. Metal atomları üç boyutlu bir yapı içinde düzenlenirler. Bu atomların  en dış elektronları, yapının her tarafında serbestçe dolaşır ve atomların birbirlerine bağlanmasını sağlarlar.

Metal ve ametal atomları arasında elektron alışverişi ile oluşan kimyasal bağ, iyonik bağdır. Bileşik oluşurken metal elektron verir, ametal de elektron alır.
Atomlardan elektron kaybıyla oluşan pozitif iyonlara katyon denir. Atomların elektron kazanarak oluşturdukları negatif iyonlar ise anyon olarak isimlendirilir. Bu iyonlar bir araya getirildiklerinde bir kristal oluşturmak üzere birbirlerini çekerler.
A gruplarındaki elementlerin bileşikleri çoğu kez elementlerin simgeleri ile birlikte değerlik elektronlarını gösteren noktalar kullanılarak ifade edilir. Değerlik elektronları baş grup (A grubu) elementlerinin kimyasal tepkimelerinde kullanılan elektronlardır.
Örneğin; bir sodyum atomu ile bir klor atomu arasındaki tepkime:

Sodyum 1A grubunda olup sadece bir değerlik elektronuna sahiptir. Klor atomu ise 7A grubunun bir üyesi olduğundan 7 değerlik elektronuna sahiptir. Bu iki atom arasındaki tepkimede sodyum atomu 1 elektron kaybeder. Sodyum atomunun kaybetmiş olduğu elektron klor atomu tarafından kazanılır.
Sodyum çekirdeği 11 proton (11+ yük) ve sodyum iyonu da yalnız 10 elektron (bir elektron kaybetmiş oluyor) içerdiğinden sodyum atomunun bir elektron kaybetmesiyle 1+ yüklü sodyum iyonu oluşur. Diğer taraftan, klor çekirdeği 17 proton (17+ yük) ve klor iyonu da 18 elektron (bir elektron kazanılmış oluyor) içerdiğinden klor atomunun bir elektron kazanmasıyla da 1- yüklü bir klorür iyonu meydana  gelir.
Sonuç: Görüldüğü gibi, bu tepkimede, sodyum tarafından kaybedilen elektronların toplam sayısı klor tarafından kazanılan elektronların toplam sayısına eşit olmalıdır. Böylece oluşan sodyum iyonlarının sayısı ile meydana gelen klorür iyonlarının sayısı aynı olduğundan NaCl formülü bileşikte bulunan iyonların en basit oranını (1:1) verir. Bu iyonlar bir kristal oluşturmak üzere birbirini çekerler.
Sodyum klorür kristalinde bir iyonun tümüyle diğer bir iyona ait olduğu söylenemez. Aksine, kristal yapıda her bir sodyum iyonu altı klorür iyonu ile her bir klorür iyonu da altı sodyum iyonu ile çevrilmiştir. Kristal içerisinde iyonların bu şekilde düzenlenmesiyle benzer yüklü iyonların birbirlerini itmeleri, zıt yüklü iyonların birbirlerini çekmeleri tarafından bastırıldığı için net çekim kristalibir arada tutar.

Elektronları bağlamak için girilen rekabet, iyonik bağda olduğu kadar kararlı değilse, atomların dış elektronları paylaşılır ve bir ortaklaşma bağı ya da kovalent bağ oluşur.
Ametal atomları etkileştiği zaman kovalent bağlarda bir arada tutulan moleküller oluşur. Bu atomlar elektron çekimi bakımından birbirlerine benzediklerinden, kovalent bağların oluşması sırasında herhangi bir elektron aktarımı olmaz. Bunun yerine elektronlar ortaklaşa kullanılırlar. Kovalent bir bağ genellikle iki atom tarafından parçalanmış ters spinli bir elektron çifti içerir. Kovalent bağlar yapısına göre ikiye ayrılır:
Apolar kovalent bağlar: Aynı cins iki ametal atomunun birleşmesiyle oluşur. Apolar kovalent bağa en iyi örneklerden biri, iki oksijen atomunun elektronlarını ortaklaşa kullanarak oluşturdukları bağdır. Bu bağda ortaklaşa kullanılan elektronlar eşit paylaşıldığından dolayı molekülün pozitif veya negatif kutbu yoktur.
Polar kovalent bağlar: İki farklı cins atomun bir araya gelmesiyle oluşur. Bu bağlarda ametallerden biri ortaklaşa kullanıldığından dolayı molekülün bir ucu pozitif (+), diğer ucu negatif (-) yüklenir. Suyu oluşturan hidrojen ve oksijen  moleküllerinin son yörüngelerindeki elektronların ortak kullanılmasıyla polar kovalent bağ oluşur.
Örnek olarak, iki hidrojen atomundan oluşan bir bağ düşünülebilir. Her bir hidrojen atomu 1s yörüngesinde atom çekirdeği etrafında simetrik bir dağılım gösteren tek bir elektrona sahiptir. İki hidrojen atomu bir kovalent bağ oluşturduğu zaman atomik yörüngeler öyle bir şekilde üst üste binerler, böylece çekirdekler arasındaki bölgede elektron bulutları birbirlerini destekleyip bu bölgedeki elektronun bulunma olasılığını arttırırlar. Pauli dışlama ilkesine göre bağı oluşturan iki elektron mutlaka ters spinli olmalıdır. Bir kovalent bağın kuvveti, pozitif yüklü çekirdek ile bağa ilişkin negatif elektron bulutu arasındaki çekimden gelir.

Metallerin iyonlaşma enerjileri ile elektro-negatiflikleri oldukça düşüktür. Bunun sonucu olarak metal atomlarının en dış elektronları nispeten gevşek tutulur. Metalik bir kristalde, en dış elektronları çıkarılmış atomlardan ibaret olan pozitif iyonlar kristal örgüde ilgili yerlerde bulunur ve en dış elektronların örgünün her tarafında serbestçe hareket etmesiyle de kristaldeki atomlar bir arada tutulur. Diğer bir deyişle örgü içerisinde dağılan ve kristalin bütününe ait olan elektron bulutu ile pozitif iyonlar arasındaki elektrostatik çekim metalik bağı oluşturmaktadır.

Bant kuramı metalik bağlanma şeklini, tüm kristalin her tarafını kapsayan moleküler yörüngeler cinsinden açıklayan kuram.
Metalik katıların çoğu hareketlidir. Bunun sonucu olan artı iyonlar, genişlemiş bir üç boyutlu diziliş içinde yer alırlar; ama elektronlar yöresizleşir. Bu maddelerin yüksek ısı, iletkenliği, dayanıklılık, yüksek kaynama noktası, yüksek yoğunluk, renk ve elektrik iletkenliği gibi özelliklerinin birçoğu, hareketli elektronlardan kaynaklanır. Yalnızca birkaç iyon yığışması şeması uygulanabilir ve X ışını çözümlemesi, metal iyonlarının genişlemiş örgülü yapı içinde kazandığı bağ uzunlukları ve geometrik şekiller konusunda ayrıntılı bilgi sağlar. Basit küp biçimi şekiller, ortada başka bir iyonun bulunduğu küp biçimi şekiller ve altıgen yığışma, en sık rastlanan şekillerdir. Metal alaşımları, erimiş haldeki metallerin karıştırıldıktan sonra dikkatlice soğutulmasıyla elde edilir. Bu yolla oluşan gereçlerin özellikleri bileşenlerinin özelliklerinden genellikle çok farklıdır.

Komünite, ekolojide iki veya daha fazla türe ait popülasyonun aynı bölgede yaşamasıdır.

Popülasyonlar doğada diğer canlılardan bağımsız olarak yaşayamaz. Sürekli birbirleri ile iletişim halindedirler. Aynı alan içerisinde birbiriyle ilişkili tüm popülasyonların oluşturduğu topluluğa komünite denir. Bitkiler, hayvanlar, bakteri ve mantar gibi birçok organizma da komünite içinde yer alabilir. Bir komünite içinde başka komüniteler de bulunabilir. Örneğin bir gölde yaşayan su bitkileri, omurgasız ve omurgalı hayvanlar ile mikroorganizmalar komüniteyi oluşturur. Bu canlıların vücutlarının içinde yaşayan parazit organizmalar da ayrı bir komünite olarak kabul edilir. Yaşama birliklerinde bulunan komünitelerin şekil ve büyüklüğü; komünitedeki canlı türlerinin çeşitliliği ve çevre şartlarının organizmalar üzerindeki etkilerine bağlıdır. Sıcaklık, nem, yağış ve besin gibi faktörler tür çeşitliliğini ve komünite büyüklüğünü etkiler. Dünyanın farklı bölgelerinde bulunan komüniteler, tür çeşitliliği yönüyle de farklılık gösterir. En az tür çeşidine sahip olan komüniteler, kutup bölgelerinde görülür. Tropikal bölgelerdeki komüniteler ise tür çeşitliliği yönüyle zengin olanlarıdır.
Komüniteler bazen çok sayıda tür içerebilir ve bu canlılar yaşamlarını sürdürebilmek için coğrafi bir alana ihtiyaç duyarlar. Bu alana biyotop denir

Kromatografi, bir karışımın bileşenlerini, bunlara seçimsel ilgi gösteren iki ya da daha çok evreden sistemler arasında farklı göçlerine bakarak tanımak, gerektiğinde niceliklerini belirlemek amacıyla yapılan ve ayırma işlemine dayanan analitik yöntemdir.
Kromatografi terimi başlangıçta, örneğin bitkisel pigmentlerde olduğu gibi cisimleri renklerine göre ayırma oluşmuş işleminden kaynaklandı, ama zamanla uygulama alanı oldukça genişledi. Kromatografi günümüzde son derece duyarlı ve etkin bir ayırma yöntemi olarak kabul edilmektedir.
Duruma göre iki temel mekanizma uygulanır;

Bileşikler ya iki sıvı evre arasında paylaşılır (bu durumda dağılım ya da paylaşım kromatografisinden söz edilir)
Hareket halindeki bileşikler durağan katı bir evre yüzeyine bağlanır (bağlar yüzeysel ve fiziksel bir nitelik taşıdığında yüzde tutma kromatografisinden[tersinir bağ, bileşiğin bütünlüğünün korunması], buna karşılık hareketli ve yüzde tutulan bileşikler arasında gerçek kimyasal bağlar oluştuğunda iyon değişimi kromatografisinden söz edilir).
Kimyasal ve fiziksel özellikleri birbirine çok yakın olan bileşiklerden oluşan karışımları damıtma ve ayrımsal kristallendirme ile birbirinden ayırmak zor olabilir. Bu tür maddeler için çeşitli kromatografi yöntemleri kullanılarak başarılı ayrımlar yapılabilir.
Kromatografi, bir karışımın gözenekli bir ortamda, hareketli bir çözücü etkisiyle, karışım bileşenlerinin farklı harkeketleri sonucu birbirinden ayrılması olgusuna dayanır. Hareket eden faza hareketli faz, bahsedilen gözenekli ortama ise adsorban veya sabit faz denir.
Kromatografi olayında adsorpsiyon, dağılma ve değiştirme kuvvetleri rol oynar. Bu kuvvetlere göre de farklı kromatografik yöntemler farklı gruplarda toplanırlar.

Adsorpsiyon Kromatografisi (Moleküllerin katı bir yüzeye yapışması, tek molekül tabakasından oluşan bir yüzey tabakasının oluşması)
Sıvı - Katı: Kolon ve İnce Tabaka Kromatografisi
Gaz - Katı: Gaz Kromatografisi (GSC)
Dağılma Kromatografisi
Sıvı - Sıvı: Kolon ve Kâğıt Kromatografisi
Gaz - Sıvı: Kolon ve Gaz Kromatografisi (GLC)
İyon Değiştirme Kromatografisi
Jel Filtrasyon (Moleküler eleme) Kromatografisi
İyon çifti Kromatografisi
Afinite Kromatografısı

https://web.archive.org/web/20161019153215/http://www.analitik.hacettepe.edu.tr/Demolar/kromatografi.pdf
http://www.bekircol.com/biyokimyalab/kromatografi.pdf 15 Haziran 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://www.ogu.edu.tr/images/birimduyuru/20091223153619.doc 15 Haziran 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.megep.meb.gov.tr/mte_program_modul/moduller_pdf/Kromatografik%20Analizler.pdf 15 Haziran 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://bys.trakya.edu.tr/file/open/20607229 18 Nisan 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://web.archive.org/web/20170110171940/http://cevre.erciyes.edu.tr/dosyalar/dokumanlar/1.D%C3%B6nem%20deney%20f%C3%B6yleri/kromotografi.pdf

Kronobiyoloji, canlı organizmaların biyolojik ritimlerini ve bu ritimlerin zamana bağlı değişimlerini inceleyen bilim dalıdır. Bu ritimler, genellikle sirkadiyen, ultradiyen veya infradiyen döngüler olarak sınıflandırılır.

Kronobiyoloji, organizmaların içsel saat mekanizmalarının dış çevresel etmenlerle (örneğin ışık, sıcaklık ve beslenme) nasıl etkileşime girdiğini araştırır. Bu bilim dalı, hem insanlar hem de diğer canlılar üzerindeki biyolojik zamanlamayı anlamayı amaçlar.

Kronobiyolojiye yönelik ilk sistematik araştırmalar 18. yüzyılda Jean-Jacques d'Ortous de Mairan tarafından yapılmıştır. Mairan, bitkilerin yaprak hareketlerinin güneş ışığı olmadan da devam ettiğini gözlemleyerek, içsel bir biyolojik saatin varlığını ortaya koymuştur. yüzyılda Franz Halberg "sirkadiyen ritim" terimini bilim dünyasına kazandırmış ve kronobiyolojiyi modern bir araştırma alanı haline getirmiştir.

Kronobiyoloji, araştırma konularına göre farklı alt dallara ayrılır: 
Sirkadiyen biyoloji: Yaklaşık 24 saatlik biyolojik döngüleri inceler. 
Kronofarmakoloji: İlaçların etkinliği ve yan etkilerinin günün saatine göre değişimini araştırır. 
Krononutrisyon: Beslenme alışkanlıklarının biyolojik ritimlerle ilişkisini inceler. 
Kronoterapi: Hastalıkların tedavisinde biyolojik saatlerin dikkate alınmasını öneren bir yaklaşımdır.

Kronobiyolojinin bulguları tıp, psikoloji, beslenme bilimi ve uyku bilimi gibi pek çok alanda kullanılmaktadır. Özellikle uyku bozuklukları, depresyon, jet lag ve vardiyalı çalışma gibi durumların anlaşılması ve tedavisinde önemli katkılar sağlar.

Biyolojik saat

Halberg, F. (1959). “Physiologic 24-hour periodicity; general and procedural considerations with reference to the adrenal cycle.” International Journal of Chronobiology. Refinetti, R. (2016). Circadian Physiology. CRC Press

Ksilem veya odun borusu, bitkilerde inorganik maddelerin (su, mineraller vb.) taşınmasını sağlayan borumsu yapılardır. Cansız hücrelerden oluşurlar. Başta bölünme yeteneğine sahip olan trake ve trakeitler canlı meristem hücreleridir. Üst üste gelerek oluşturduğu yapılar birtakım değişimlere maruz kalarak zamanla çekirdek ve sitoplazmalarını kaybeder. Hücreler arasındaki enine zarlar eriyerek kaybolur ve kalan boyuna hücre çeperleri, lignin birikimiyle giderek kalınlaşır ve sertleşir. Böylece, ince bir boru şeklindeki odun boruları oluşur. Ksilem demetler halinde bulunur. Ksilemde taşınma, aşağıdan yukarıya doğru tek yönlüdür. Ksilem, ayrıca kazandığı sertlikle bitki gövdesine mekanik destek sağlar.

Ksilem kelimesi Yunanca xúlon, yani "odun, kereste", kelimesinden türemiştir.

Ksilem su iletimine uyarlanmış ince, uzun ve içi boş hücreleri kapsar ve dört farklı hücre tipinden meydana gelen birleşik bir dokudur. Bu hücreler: trake, trakeid, ksilem parankiması, ksilem sklerankiması.

Trake: Uzunluğuna çeperlerinde lignin bulunan ve enine çeperleri kaybolmuş ölü hücrelerin üst üste gelmesinden oluşan silindir veya tüpler şeklindedir. Topraktan alınan suyu organlara hareketini sağlar.
Trakeid: Trakeler gibi su iletimini sağlarlar. Çapları genellikle daha dar olup enine çeperleri mevcuttur. Hücre uçları sivri prizma veya silindir şeklinde bağımsız ölü hücrelerdir. Yan çeperleri trakelerdeki gibi odunlaşmıştır. Geçitleri trakelere oranla büyük ve kenarlıdır. Trakeidlerin bir kısmı destek dokusunun işinide görür. Gymnosperm'lerde (Açıktohumlular) yalnız trakeidler mevcuttur.
Ksilem parankiması: Canlı hücrelerde meydana gelmiştir. Çeperleri selüloz ve lignindir. Görevleri, iletim dokusu içinde besin maddesi depo etmek ve kısa mesafelere iletim yapmaktır.
Ksilem sklerankiması: Çeperleri tamamen odunlaşmış uzun hücrelerdir. İletim dokusunda destek işini görürler.

Kuantum biyolojisi, kuantum mekaniğinin ve teorik kimyanın biyolojik nesnelere ve problemlere uygulamalarının incelenmesidir. Birçok biyolojik süreç, enerjinin kimyasal dönüşümler için kullanılabilen biçimlere dönüştürülmesini içerir ve doğası gereği kuantum mekaniktir. Bu tür süreçler, kimyasal reaksiyonları, ışık emilimini, uyarılmış elektronik durumların oluşumunu, uyarma enerjisinin aktarımını ve fotosentezi, koku almayı ve hücresel solunum gibi kimyasal süreçlerde elektron ve protonların (hidrojen iyonları) aktarımını içerir.
Kuantum biyolojisi, biyolojik etkileşimleri kuantum mekaniksel etkiler ışığında modellemek için hesaplamaları kullanabilir. Kuantum biyolojisi, biyolojik süreci temel fiziğe indirgeyerek açıklanabilen önemli kuantum fenomenlerinin etkisiyle ilgilenir, ancak bu etkilerin incelenmesi zor ve spekülatif olabilir.

Kuantum biyolojisi gelişmekte olan bir alandır; Mevcut araştırmaların çoğu teoriktir ve daha fazla deney gerektiren sorulara tabidir. Alan yakın zamanda ilgi görmüş olsa da, 20. yüzyıl boyunca fizikçiler tarafından kavramsallaştırıldı. Kuantum biyolojisinin tıp dünyasının geleceğinde kritik bir rol oynayabileceği öne sürüldü. Kuantum fiziğinin ilk öncüleri, biyolojik problemlerde kuantum mekaniğinin uygulamalarını öngördüler. Erwin Schrödinger'in 1944 tarihli kitabı Hayat Nedir? kuantum mekaniğinin biyolojideki uygulamalarını tartıştı. Schrödinger, kovalent kimyasal bağların konfigürasyonunda genetik bilgi içeren bir "periodik kristal" fikrini ortaya attı. Ayrıca mutasyonların "kuantum sıçramaları" ile ortaya çıktığını öne sürdü. Schrödinger haricindeki diğer öncüler olan Niels Bohr, Pascual Jordan ve Max Delbruck, kuantum tamamlayıcılık fikrinin yaşam bilimleri için temel olduğunu savundu. 1963'te Per-Olov Löwdin, DNA mutasyonu için başka bir mekanizma olarak proton tünellemeyi yayınladı. Makalesinde, "kuantum biyolojisi" adı verilen yeni bir çalışma alanı olduğunu belirtti. 1979'da Ukraynalı fizikçi Alexander Davydov, "Biyoloji ve Kuantum Mekaniği" başlıklı kuantum biyolojisi üzerine ilk ders kitabını yayınladı.

Fotosenteze giren organizmalar, antenlerdeki elektron uyarımı süreci yoluyla ışık enerjisini emer. Bu antenler organizmalar arasında farklılık gösterir. Örneğin, bakteriler halka benzeri antenler kullanırken bitkiler fotonları emmek için klorofil pigmentleri kullanır. Fotosentez Frenkel eksitonlarını yaratır. Frankel eksitonları bir yük ayrımına sebep olur. Bu yük ayrımı hücreler tarafından kullanılabilir kimyasal enerjiye dönüştürülür. Tepkime alanlarında toplanan enerji, floresan veya termal titreşim hareketinde kaybolmadan önce hızlı bir şekilde aktarılmalıdır.
Yeşil kükürt bakterilerindeki FMO kompleksi gibi çeşitli yapılar, enerjinin antenlerden reaksiyon bölgesine aktarılmasından sorumludur. Elektron absorpsiyonu ve transferine ilişkin FT elektron spektroskopisi çalışmaları, difüzyon modeli gibi klasik mekanik modellerle açıklanamayan, %99'un üzerinde bir verimlilik göstermektedir. Buna alternatif olarak, 1938 gibi erken bir tarihte, bilim adamları, kuantum tutarlılığının uyarma enerjisi aktarımı için mekanizma olduğunu teorileştirdiler.
Bilim adamları yakın zamanda bu önerilen enerji aktarım mekanizmasının deneysel kanıtlarını aradılar. 2007'de yayınlanan bir çalışma, elektronik kuantum tutarlılığının -196 °C (77 K) sıcaklığında tanımlandığını iddia etti. 2010'daki bir başka teorik çalışma, kuantum tutarlılığının biyolojik olarak ilgili sıcaklıklarda (4 °C veya 277 K) 300 femtosaniye kadar var olduğuna dair kanıt sağladı. Aynı yıl, iki boyutlu foton eko spektroskopisi kullanılarak fotosentetik kriptofit algler üzerinde yapılan deneyler, uzun vadeli kuantum tutarlılığı için daha fazla doğrulama sağladı. Bu çalışmalar, evrim yoluyla doğanın fotosentezin verimliliğini artırmak için kuantum tutarlılığı korumanın bir yolunu geliştirdiğini gösteriyor. Ancak, eleştirel takip çalışmaları bu sonuçların yorumlanmasını sorgulamaktadır. Tek molekül spektroskopisi artık statik düzensizliğin müdahalesi olmadan fotosentezin kuantum özelliklerini gösteriyor. Bazı çalışmalar, bu yöntemi kullanarak kromoforlarda meydana gelen nükleer dinamiklere elektronik kuantum tutarlılığının izlerini tespit etti. Beklenmedik bir şekilde uzun olan tutarlılığı açıklamak için bir takım öneriler ortaya atıldı. Bir öneriye göre, kompleksin içindeki her alanın kendi çevresel gürültüsünü hissetmesi durumunda, hem kuantum tutarlılığı hem de termal ortam nedeniyle elektron herhangi bir lokal minimumda kalmayacak, bunun yerine tepkime alanına kuantum yürüyüşleriyle ilerleyecektir. Başka bir öneriye göre ise, kuantum tutarlılığı ve elektron tünelinin hızı, elektronu tepkime bölgesine hızlı bir şekilde hareket ettiren bir enerji lavabosu oluşturur. Bir takım diğer çalışmalara göre ise, kompleksteki geometrik simetriler, reaksiyon merkezine verimli enerji transferini teşvik edebilir, kuantum ağlarında mükemmel durum transferini yansıtabilir. Ayrıca, yapay boya molekülleri ile yapılan deneyler, kuantum etkilerinin 100 femtosaniyeden daha uzun sürdüğünü yorumlama konusundaki şüpheleri göstermiştir.
2017'de, orijinal FMO proteini ile ortam koşullarında yapılan ilk kontrol deneyi, elektronik kuantum etkilerinin 60 femtosaniye içinde silindiğini, genel eksiton aktarımının ise birkaç pikosaniye kadar bir zaman aldığını doğruladı. 2020'de, bir derleme makalesi, FMO sisteminde uzun ömürlü elektronik tutarlılıkları olarak önerilen kuantum etkilerinin geçerli olmadığı sonucuna varmıştır. Taşıma dinamiklerini araştıran araştırmalar ise, FMO komplekslerinde elektronik ve titreşimsel uyarma modları arasındaki etkileşimlerin, eksiton enerjisinin transferi için yarı-klasik, yarı-kuantum bir açıklama gerektirdiğini öne sürdü. Başka bir deyişle, kısa vadede kuantum tutarlılık hakim olsa da, eksitonların uzun vadeli davranışını tanımlamak için klasik bir açıklama en doğru olanıdır.
Fotosentezde neredeyse %100 verimliliğe sahip bir başka süreç de yük transferidir, bu da yine kuantum mekaniksel fenomenlerin etkin olduğunu düşündürüyor. 1966'da fotosentetik bakteri Chromatium üzerinde yapılan bir araştırma, 100 K'nin altındaki sıcaklıklarda sitokrom oksidasyonunun sıcaklıktan bağımsız, yavaş (milisaniye düzeyinde) ve çok düşük aktivasyon enerjisindeolduğunu buldu. Yazarlar, Don DeVault ve Britton Chase, elektron transferinin bu özelliklerinin, klasik olarak gerekli olandan daha az enerjiye sahip olmalarına rağmen elektronların potansiyel bir bariyere nüfuz ettiği kuantum tünellemenin göstergesi olduğunu öne sürdüler.
Seth Lloyd, bu araştırma alanına yaptığı katkılardan dolayı dikkate değerdir.

Deoksiribonükleik asit, DNA, vücutta protein oluşması için talimat verme görevini görür. Guanin, timin, sitozin ve adenin olmak üzere 4 nükleotidden oluşur. Bu nükleotidlerin sırası, farklı proteinler için "tarifi" verir.
Bir hücre ne zaman çoğalırsa, bu DNA dizilerini kopyalaması gerekir. Ancak bazen DNA zincirinin kopyalanması sürecinde bir mutasyon veya DNA kodunda bir hata meydana gelebilir. DNA mutasyonunun arkasındaki mantık için bir teori, Lowdin DNA mutasyon modelinde açıklanmıştır. Bu modelde, bir nükleotid, bir kuantum tünelleme işlemi yoluyla formunu değiştirebilir. Bu nedenle, değişen nükleotid, orijinal baz çiftiyle eşleşme yeteneğini kaybedecek ve sonuç olarak DNA zincirinin yapısını ve sırasını değiştirecektir.
Morötesi ışıklarına ve diğer radyasyon türlerine maruz kalmak DNA mutasyonuna ve hasarına neden olabilir. Radyasyonlar ayrıca DNA zinciri boyunca pirimidinlerdeki bağları değiştirebilir ve primidinlerin birbirleri ile bağlanarak bir dimer oluşturmasına neden olabilir.
Birçok prokaryot ve bitkide, bu bağlar bir DNA onarım enzimi fotoliyaz tarafından orijinal hallerine geri döndürülür. Ön ekinden de anlaşılacağı gibi, fotoliyaz, ipliği onarmak için ışığa bağımlıdır. Fotoliyaz, DNA'yı tamir ederken kofaktörü FADH, flavin adenin dinükleotidi ile çalışır. Fotoliyaz, görünür ışık tarafından uyarılır ve bir elektronu kofaktör FADH-'ye aktarır. Artık fazladan bir elektrona sahip olan FADH, bağı kırmak ve DNA'yı onarmak için elektronu dimere verir. Elektronun bu transferi, elektronun FADH'den dimere tünellenmesi yoluyla yapılır. Tünel oluşturma aralığı bir vakumda mümkün olandan çok daha büyük olmasına rağmen, bu senaryodaki tünellemenin "süper değişim aracılı tünelleme" olduğu söylenir ve proteinin elektronun tünelleme oranlarını artırma yeteneği nedeniyle mümkündür.

Koku alma duyusu iki kısma ayrılabilir; bir kimyasalın alınması ile saptanması ve bu saptamanın beyne nasıl gönderildiği ile beyin tarafından nasıl işlendiği. Aslında kokuyu tespit etme süreci hala sorgulanmaktadır. "Koku almanın şekil teorisi" olarak adlandırılan bir teori, belirli koku alma reseptörlerinin belirli kimyasallar tarafından tetiklendiğini ve bu reseptörlerin beyne belirli bir mesaj gönderdiğini öne sürüyor. Başka bir teori (kuantum fenomenine dayanan), koku alma reseptörlerinin kendilerine ulaşan moleküllerin titreşimini algıladığını ve "koku"nun farklı titreşim frekanslarından kaynaklandığını öne sürer, bu teoriye "koku almanın titreşim teorisi" denir.
1938'de Malcolm Dyson tarafından oluşturulan ancak 1996'da Luca Turin tarafından yeniden canlandırılan koku almanın titreşim teorisi, koku alma mekanizmasını esnek olmayan elektron tünellemesi (bu tünellemede elektron, moleküller arasında enerji kaybeder) nedeniyle moleküler titreşimleri algılayan G-protein reseptörlerine dayandırır. Bu süreçte bir molekül, bir G-protein reseptörünün bağlanma bölgesini dolduracaktır. Kimyasalın reseptöre bağlanmasından sonra kimyasal, elektronun protein yoluyla aktarılmasına izin veren bir köprü görevi görecektir. Elektron, aksi takdirde bir bariyer olacak olanın üzerinden geçerken, yeni bağlanan molekülün reseptöre titreşimi nedeniyle enerji kaybeder. Bu olay, molekülü koklama yeteneği ile sonuçlanır.
Titreşim teorisi bazı deneysel kavram kanıtlara sahip olsa da, deneylerde çok sayıda tartışmalı sonuç vardır. Bazı deneylerde hayvanlar, farklı frekans ve ayn

Kır çiçeği ya da kırçiçeği, serbest bir şekilde, insanlar tarafından özellikle tohumlanmadan ya da dikilmeden doğada yetişen çiçektir. Yine de birkaç karışık türün kır çiçeği çayırları tohum paketlerinde satılmaktadır. Bu terim bitkinin, doğal olarak büyümeyeceği yerde büyüyor olsa bile doğal bir bitki olarak doğada göründüğünden herhangi bir şekilde farklı olan muhtemelen ne bir melez ne de seçilmiş bir kültür bitkisi olmadığını ifade eder. Terimle, yalnızca çiçek değil, henüz açmamış çiçeğe sahip bitkilerin tamamı da kastedilebilmektedir.
"Yaban çiçeği" kesin bir terim değildir. Yerli türler (bölgede doğal olarak oluşan, bitki örtüsüne bakın) egzotik veya daha iyisi tanıtılmış türler (bölgede doğal olarak oluşmayan) gibi terimler bunlardan bazıları istilacı türler (yerli olsun ya da olmasın diğer bitkilerden üstün olan), ithal (kasıtlı veya kazara bir bölgeye getirilmiş) ve doğallaştırılmış (bir bölgeye getirilmiş, ancak şimdi halk tarafından yerli olarak kabul edilen) çok daha doğrudur.
2002 yılında Birleşik Krallık'ta Plantlife Uluslararası örgütü kendi ilçeleri için bir yaban çiçeği amblemini kamu üyelerinin aday olarak belirlediği ve oy kullandığı  "İlçe Çiçekler düzeni" uygulamasını başlattı. Amaç yerel türlerin mirası ve bu türlerin bazıları tehlike altında olduğundan korunmaları ihtiyacı hakkında farkındalık oluşturmaktı. Örneğin Somerset, Cheddar Pink (Dianthus gratianopolitanus), Londra Rosebay Willowherb (Chamerion angustifolium) ve Galler'de Denbighshire / Sir Ddinbych, nadir bulunan Limestone Woundwort'u (Stachys alpina) benimsedi.

San Francisco Körfez Bölgesi kır çiçekleri listesi
Superbloom
Megaherbs
Yerel bitki
Doğallaştırma

 Wikimedia Commons'ta Kır çiçeği ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Wildflower Dergisi 20 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., kır çiçekleri ve yerli bitkilerin kullanımını ve korunmasını teşvik eder, Lady Bird Johnson Kır Çiçeği Merkezi. Daha önce North American Native Plant Society tarafından yayınlandı
Plantlife, İngiltere organizasyonu17 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kıbrıs'ta Kır Çiçeği 21 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Kuzey Kıbrıs'a özgü 1250 yerli bitki türü hakkında bilgiler.
Ontario Kır Çiçekleri 15 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Ontario (Kanada) ve Kuzeydoğu Kuzey Amerika'daki kır çiçekleri hakkında detaylı bilgi
Batı ABD kır çiçeği raporları 9 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NPIN: Yerel Bitki Veritabanı 13 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kuzey Amerika Yerli Bitki Topluluğu'ndan Yerli Bitki Veritabanı30 Nisan 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Lipit, tüm canlıların yapısında bulunan temel organik bileşiklerden biridir. Lipitler, doymuş ve doymamış yağlar olarak ayrılır. Doymamış yağlar, oda sıcaklığında sıvı hâlde bulunan lipitler; doymuş yağlar ise oda sıcaklığında katı hâlde bulunan lipitlerdir. Biyolojik önemi olan lipitler için yağ asitleri, nötr lipitler (trigliserit), fosfolipitler ve steroitler örnek gösterilebilir. Lipitler, insan ve hayvanların temel besinleri arasında yer alır.

Türkçedeki "lipit" kelimesi Fransızca "lipide"den gelmektedir. Bu terim 1923 yılında Fransız biyokimyager ve farmakolog Gabriel Bertrand tarafından Grekçe λῐ́πος (lípos," hayvansal yağ") ve Fransızca "-ide" sonekinin birleşimi ile oluşturulmuştur.

Lipitler kutuplu bir yapıya sahip değildir. Bunun için suda çözünmezler ya da çok az çözünürler. Eter, kloroform, benzen, aseton gibi organik çözücülerde çözünebilirler. Organik bir bileşik olduğu için temel olarak karbon, hidrojen ve oksijenden oluşurlar. Ayrıca yapılarında çeşitli farklılıkları oluşturan fosfor ve azot elementleri de bulunabilir. İçerdikleri karbon miktarı oksijen miktarına göre daha fazla olduğundan, yağlar vücutta yakıldığı zaman karbonhidrat ve proteinlere göre daha çok enerji verir. Yağların yakılması için daha çok oksijene gereksinim vardır. Genellikle enerji ve yapı maddeleri olarak kullanılan lipitlerin canlılar için önemli çeşitlerinden biri trigliseritlerdir.
Esterleşme (yağ oluşumu) sırasında, gliserol molekülü ile lipit asitlerinin arasından birer molekül su açığa çıkar. Bu tepkime sırasında gliserole üç ayrı çeşit lipit asidi bağlanabileceği gibi, aynı çeşit lipit asitler de bağlanabilir.
Lipitlerin canlı vücudunda çeşitli görevleri vardır. Lipit çeşitlerinden olan fosfolipitler, hücre zarının önemli bir bileşenini oluşturur. Lipitler glikozla birleşerek glikolipitleri, proteinlerle birleşerek lipoproteinleri oluşturur.
Lipitlerin hücrede yanması ile çok miktarda metabolik su açığa çıkar. Kış uykusuna yatan, uzun yolları kullanan hayvanların vücudunda depo ettikleri yağın yakılması sonucu enerji sağlanırken, açığa çıkan metabolik su da ihtiyaç duyulduğunda kullanılır.

Çift bağlı karbon atomları içerirler. Neredeyse tamamı sıvı haldedir. Sık karşılaşılan örnekleri linoleik asit ve oleik asittir. Çift bağlarının konumuna göre cis veya trans şeklinde bulunabilirler. Böyle yağ asitlerine doymamış yağ asitleri denir.

Yağ asitlerinin yapısında bulunan karbon atomları mümkün olan en fazla hidrojen ile bağ yapmışlarsa doymuş yağ asidi olarak adlandırılır. Doymuş yağ asitleri oda sıcaklığında katı halde bulunurlar ve hayvansal kaynaklıdırlar. Yapılarındaki hidrojen gruplarını yerine hidroksil grupları da içerebilirler. Beyin glikolipitlerinde sık rastlanan örnekleridir.

20 karbonlu çok sayıda çift bağ içeren yağ asitleridir. Tipik örneği araşidonik asittir. 4 alt sınıfı vardır.

Hormonlara benzerler ancak kanla taşınmazlar ve lokal etki gösterirler. Ayrıca dolaşıma katıldıklarında yapıları bozulur ve işlevlerini kaybederler.

Pıhtılaşmada etkin rol oynarlar.

Lökotrienler, immün tepkisini güçlü bir şekilde aktive eden kimyasal aracı maddelerdir. Bu moleküller araşidonik asidin parçalanmasından oluşur ve çeşitli enflamatuvar kimyasallar için bir öncü görevi gören hücre zarlarının bir yağ asidi bileşenidir.

Nötr yağ ya da trigliserit olarak da adlandırılır. Doğada lipitlerin en çok bulunan formudur. İçerdikleri karbon miktarı oksijene göre daha fazla olduğundan lipitler vücutta parçalandıkları zaman karbonhidrat ve proteinlere göre daha fazla enerji verir. Lipitlerin parçalanması için daha çok oksijene ihtiyaç vardır. Hayvanlarda depo edilen lipit çeşididir. Trigliseritler bir gliserol molekülü ile üç molekül yağ asidinin ester bağlarıyla bağlanması sonucu oluşur. Gliserol ile yağ asitleri arasında üç ester bağı kurulur. Doymuş, doymamış yağlar ve mumlar bu gruba girer.

Lipitlerin trigliseritlerden sonraki en önemli grubudur. Fosforik asidin (H3PO4) diesteridirler. Bunlara fosfatitler de denebilir. Hücre zarının yapısı oluşurken fosfolipitlerin yağ asidi olan kısmı birbirine dönük ve içtendir. Bir fosfolipit molekülü, hidrofobik (suyu sevmeyen) kuyruk ve hidrofilik (suyu seven) baş kısmından meydana gelir. Sadece organik çözücülerle çözünürler. Büyüme, gelişme, onarım, yenileme üreme gibi yaşamsal olayların gerçekleşmesinde rol oynarlar.

Yüksek moleküllü lipit asitlerinin, yüksek moleküllü doymuş monoalkoller ile yaptıkları esterlerdir. Yapılarında yağ asidi olarak serotin asit (CH3-(CH2)24-COOH) ve alkol olarak 16 karbonlu setil, 18 karbonlu oktandesil veya 20 karbonlu seril alkol bulunur. Mumlar ikiye ayrılır.

Gerçek mumlar: 16-20 karbonlu yağ asitleri ile 16-18 karbonlu düz zincirli yüksek alkollerin esterleridir.
Diğer mumlar: Aromatik (halkalı) alkollerin lipit asitleri ile oluşturdukları esterlerdir. Kolesterol, A ve D vitaminleri esterleri bu gruba girer.
Mumlar suda çözünmez, organik çözücülerde çözünür. Lipitler gibi kolay hidrolize olmaz ve sabunlaşmaz. Lipaz enzimleri mumları çok yavaş hidrolize edebildiğinden mumların besinsel değeri fazla değildir. Mumlar biyolojik yönden önemlidir. Bitki ve hayvan vücutlarını örten mum tabakaları su kaybını önler. Mumlar meyvelerin kurutulması sırasında suyun buharlaşmasını engelleyip kurumayı güçleştirdikleri için kırmızı erik gibi üzerinde mum tabakası bulunan meyveler kurutma öncesi NaOH, KOH, Na2CO3 gibi alkali çözeltilere batırılır. Alkali uygulaması kurumayı engelleyen mum tabakasını inceltir veya ortadan kaldırarak kuruma hızını artırır. Mumlar endüstride merhem ve kozmetik üretiminde kullanılır.

Doğada serbest halde veya lipit asitleri ile esterleşmiş halde bulunan kristalsi alkollerdir. Hayvan, bitki ve mantar streoidleri olmak üzere üç grupta toplanır. Steroidler lipit sabunlaştıktan sonra ayrılan sabunlaşmayan artık içinde bulunur. Steroidlerin fizyolojik önemi çok büyüktür. Cinsiyet hormonları, adrenalin, kortizon gibi hormonlar, safra asitleri, bazı alkoloidler, D vitaminleri steroit grubundaki bileşiklerdir. Steroidlerin en önemlileri kolesterol ve ergesteroldür. İnsanlarda bulunan bazı hormonlar, bazı vitaminler ve kolestrol streoidlere örnektir. Kolesterol hayvan hücre zarının bir bileşenidir ve diğer steroidlerin sentezinde öncül rol oynar. Kanda kolesterol oranının yükselmesiyle Arterioskleroz denilen damar sertliği meydana gelebilir.

Yağlar ısı, ışık, su, hava ve bazı metaller gibi dış etkenler ve bakteri, maya ve küf mantarları gibi mikroorganizmaların etkisine karşı çok duyarlıdır. Bekletilmeleri sırasında bu etkiler altında yağlar yağ bozulması veya acılaşma denilen, kimyasal olarak çok yönlü dönüşmelere uğrar. Bunun sonucu tat ve koku değişmesi olur ve yağ yenilmez duruma gelir. Bu olay yağların hidroliz ve atmosfer oksijeniyle yükseltgenmesi sonucu değişik maddelerin meydana gelmesinden ileri gelir. Bu maddeler serbest yağ asitleri, ketonlar ve aldehitlerdir. Bozulduğu zaman tatları acılaşır ve yenilemez.

Yağlar hücrede yapı ve enerji maddesi olarak kullanılır. Enerji kaynağı olarak önce karbonhidratlar ikinci derecede yağlar kullanılır. Yağlar fazla alındığında kolayca yağ dokusu içinde depolanır. Deri altında ve iç organların çevresinde depo yağlar, canlıyı soğuktan, darbelerden korur. Yağların diğer bir önemli görevi de hücre zarını oluşturmalarıdır. İnsan vücudunun çeşitli yerlerindeki hücre zarlarında %25 ile %75 arasında bulunabilirler. Hücre zarına akıcılık ve esneklik kazandırırlar. Hidrofobik ve anyonik karakterleri sayesinde bazı iyon ve polar maddelerin de geçişine engel olurlar. Bazı yağların bileşiminde vücut tarafından yapılamayan büyüme, gelişme ve derinin sağlığı için gerekli olan yağ asidi bulunur.
Vücutta fazla alınan karbonhidrat ve proteinler yağa dönüştürülerek depolanır. Aşırı yağlı ya da yağa dönüştürülebilen besinlerde beslenme, damarlarda tıkanmalara yol açabilir; bunun sonucunda da kalp hastalıkları ve dolaşım bozuklukları ortaya çıkabilir. Ayrıca, şişmanlığa neden olur.

Enerji sağlar. (Karbonhidratlardan sonra ikinci sırada enerji kaynağıdır. Karbonhidratların yetersiz kaldığı durumda yağlar enerji sağlamaktadır.)
Yağda çözünen A, D, E, K vitaminlerinin taşıyıcısı ve kaynağıdır.
Büyüme ve normal metabolik olaylar, gerekli yağ asitlerinin alınmasını sağlar.
Doyma duyusunun oluşmasına yardımcı olur.
Organların çevresini sararak desteklik yapar ve dış etkenlere karşı korur.
Vücuttan ısı kaybını önler.
Hücrenin yapı maddelerindendir.
Vücutta sentezlenemeyen esansiyel yağ asitleri yağlarla alınır.
Lipitlerin gebelik, laktasyon (emzirme dönemi), dış sert koşullara dayanıklılık ve protein metabolizması üzerine etkileri vardır.
Vücut derisinin esnekliğinin korumasında etkilidir.
Sinir sistemine olumlu etki yapar, sindirim metabolizmasının düzenli yürümesini sağlar.
Vücut direncinin kuvvetli tutulmasını sağlar.
Glikolipitler, lipoprotein, steroitler vitamin ve hormon olarak görev yaparlar.
Fosfolipitler hücre zarının önemli bir bileşenini oluşturur.

 Wikimedia Commons'ta Lipit ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Prof. Dr. Halit Keskin; Besin Kimyası (I-II), İ.Ü. Yayınları, (İstanbul, 1987)
H.D. Belitz, W. Grosch; Food Chemistry, Springer Verlag (Berlin, Heidelberg, New York, Paris, Londra, Tokyo, 1987)
Richard A. Larson; Naturally Occuring Antioxidants, Boca Raton (Lewis Publishers, 1997)
Fereidoon Shahidi; Natural Antioxidant: Chemistry, Health Effects and Applications, Champaigh, III (AOCS Press, 1997)
Andreas M. Papas; Antioxidant STATUS, Diet, Nutrition and Health, Boca Raton (CRC Press, 1999)
Özgür Mahmure; Türev Spektrofotometrik Yöntem ile Askorbik Asit Tayini, Yıldız T. Üniv. (İstanbul, 1992)
Association of Official Analytical Chemists, sayfa:1076 (Fifteenth edition, 1990, Arlington, Virginia 22201 ABD)

Makro evrim, ayrılmış gen havuzunun bölümlerindeki evrimdir.  
Makro evrim çalışmaları; mikro evrimin girdisiyle sadece tek bir tür içinde olmayan canlılar sınıflandırılmasında tür seviyesinin üzerindeki grup ve kategorilerde görülen tüm evrimsel değişimlerdir.

Modern tanıma göre, atalardan ilişkili türlere evrimsel geçiş mikro evrimseldir, çünkü değişken organizmalar arasında seçilimden (veya daha genel olarak ayrışmadan) kaynaklanır. Ancak, türleşme aynı zamanda makroevrimsel bir özelliğe sahiptir, çünkü tür seçiliminin üzerinde çalıştığı türler arası çeşitlilik üretir. Türleşmenin bir başka makroevrimci yönü, mikroevrimdeki üreme başarısına benzer şekilde, başarılı bir şekilde gerçekleşme oranıdır.

"Tür seçilimi, büyük ölçüde rastgele türleşme süreci tarafından sağlanan çeşitlilik üzerinde çalışır ve yüksek oranlarda spesifık olan veya uzun süre hayatta kalan ve bu nedenle birçok yavru türü bırakma türlerini tercih eder." Tür seçilimi (a) organizma seviyesindeki özelliklerin (toplam özellikler) türleşme ve yok olma oranlarını (Stanley'in orijinal konsepti) etkilediği etki-makro evrimi ve (b) tür seviyesindeki özelliklerin (örn. Coğrafi aralık) türleşme ve yok olma oranlarını etkilemesini içerir. Etki-makro evriminin mikro evrime indirgenebileceği öne sürülmüştür, çünkü her ikisi de organizma özellikleri üzerinde seçilim yoluyla çalışır, ancak Grantham etki makroevriminin organizma düzeyinde seçilime karşı çıkabileceğini ve bu nedenle indirgenebilir mikroevrim olmadığını göstermiştir. Aynı özellikteki seçilimin organizma ve tür düzeyinde zıt etkilere sahip olduğu durumlar, bireysel uygunluğu artıran ancak türlerin yok olma riskini artırabilen cinsel seçilim bağlamında yapılmıştır.

Sıçramalı evrim, evrimsel değişimin jeolojik olarak kısa bir türleşme aşamasında yoğunlaştığını ve bunu türlerin yok olana kadar devam eden evrimsel durağanlık olduğunu varsaymaktadır.  Türlerin varoluş zamanlarının çoğunda evrimsel durağanlığın yaygınlığı, türlerin evrim tarihini şekillendirmede tür seçiliminin önemi için kıymetli bir argümandır. Ancak, sıçramalı evrim ne makroevrimci bir türleşme modeli ne de tür seçilimi için bir önkoşul değildir.

Mikro evrim
Türleşme

Introduction to macroevolution1 Aralık 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Macroevolution as the common descent of all life15 Haziran 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Macroevolution in the 21st Century7 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Macroevolution as an independent discipline.
Macroevolution FAQ24 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Mayoz bölünme bir diploid hücrenin ilk hücresi bölünerek genelde gamet olarak adlandırılan haploit hücrelere bölündüğü hücresel bir süreçtir. Gamet hücresinde kromozom sayısının azalmasıyla sonuçlanan "mayoz", Yunancada "Daha da küçültmek" anlamına gelen Meioun kelimesinden gelmektedir. Mayoz bölünme eşeyli üreme için gereklidir ve bu yüzden eşeyli üreyen tek hücreli organizmalar da dâhil tüm ökaryot hücrelerde görülür. Mayoz eşeysiz mitotik bölünmeyle üreyen arkealarda ya da prokaryotlarda meydana gelmez. Genetik çeşitliliği artırır. Değişen çevre şartlarına uyumlu bireylerin ortaya çıkma şansını artırır. Arka arkaya mayoz olmaz. 1 hücre sadece 1 kez mayoz geçirebilir.
Mayoz sırasında kromozom içinde paketlenmiş olan uzun DNA segmentlerinden oluşan diploit üreme hücresinin genomu DNA replikasyonundan sonra iki bölünme geçirerek gamet olarak adlandırılan haploit hücreleri oluştururlar. Her gamet kromozomların bir setini ya da orijinal hücrenin genetik içeriğinin yarısını içerir. Oluşan bu haploit hücreler diğer cinsin haploit hücreleriyle ya da döllenme sırasında yeni bir hücre olan zigotu oluşturmak için birleşebilirler. Bu yüzden mayozun bölünme mekanizması döllenme sırasında birleşen 2 genom ile eşteş bir olaydır çünkü her ebeveynden gelen kromozomlar mayoz sırasında genetik rekombinasyona uğrarlar. Dolayısıyla her gamet ve sonuç olarak her zigot kendi DNA'sında kendine özgü bir iz/tasarım taşıyacaktır. Diğer bir deyişle, mayoz ve eşeyli üreme genetik varyasyonu oluşturur.
Mayoz, kromozomların yeniden dağılımını gerçekleştirmek için mitoz sırasında gerçekleşen aynı biyokimyasal mekanizmaları kullanır. Mayoza özgü birçok özellik bulunmaktadır. Bunlardan en önemlisi homolog kromozomlar arasında meydana gelen eşleşme ve genetik rekombinasyondur.
Mayozda da mitozda olduğu gibi profaz, metafaz, anafaz ve telofaz olarak adlandırılan dört evre vardır. Bu evreler arada interfaz olmaksızın peş peşe iki kez gerçekleşir ve sonuçta genetik özellikler bakımından 2 çeşit dört yavru hücre meydana gelir. Mayoz bölünme ile mitoz bölünme arasındaki en büyük farka profazda rastlanır.
Mayoz bölünme iki aşamada gerçekleşir. Bu aşamalar, Mayoz-1 ve Mayoz-2 olarak adlandırılır.

DNA ipliklerinin kısalıp kalınlaşmaya başlaması ile başlar. Bu evre sınırları kesin olmayan 5 evreye ayrılıp incelenir. Bu evreler;

Leptoten: Kromozomların mikroskopla seçilebildikleri andan itibaren başlar. İki eş kromatit birbirine sarılı halde bulunur. Ayrıca kromatinler üzerinde kromomer denilen ve koyu boyanan bölgeler fark edilir.
Zigoten: Biri anneden diğeri babadan gelen ve birbirlerine benzeyen homolog kromozomlar yan yana gelerek eşleşmeye başlarlar.Bu eşleşme bir uçtan diğer uca doğru devam eder. Bu evrede her biri iki kromatit taşıyan iki kromozomun yan yana durmasıyla sanki canlı n sayıda kromozom taşıyormuş gibi görülür. Görülen bu yapıya tetrat denir.
Pakiten: Homolog kromozomların eşleşmesi tamamlanır ancak kromozomlar kısalmaya devam eder. Ayrıca bu evrede mitozdan farklı olarak tetratlar arasında genetik madde alışverişi olur. Buna krossing-over denir. Bu olay homolog kromozomların birbiri üzerine çakışan (kiyazma "chiasma") kısmında gerçekleşir.
Diploten: Kromozomların sentromerleri ayrılmamıştır. Dört kromatit için iki sentromer vardır. Tetrat'taki homolog kromozomlar birbirinden ayrılmaya başlar. Ancak kiyazma bölgelerinde ayrılma olmaz ve kiyazmalar uca doğru kaymaya başlar.
Diakinez:Kromozomlar son halini alır. Çekirdekçik kaybolur. Çekirdek zarı parçalanır.

Tetratları oluşturan homolog kromozomlar karşılıklı olarak hücrenin ekvatoral düzlemine dizilir.
Homolog kromozom çiftleri hücrenin ekvator düzlemine rastgele dizilir.
Hücrenin ekvator düzleminde homolog kromozom çiftlerinin kaç farklı şekilde dizilebileceği 2n  şeklinde ifade edilir. (n haploit kromozom sayısı)

Homolog kromozomlar birbirinden ayrılarak zıt kutuplara ilerler.
Mayoz bölünme gerçekleşirken krossing-over meydana gelmeyebilir. Bu yüzden krosing-over (gen transferi) çeşitliliğin temel nedeni değildir. Profaz l evresinde birbirine yapışan homolog kromozomlar Anafaz l'de rastgele ayrılacağı için bu evrede de gen çeşitliliği sağlanmış olur.

Hücrenin iki kutbunda bulunan kromozomlar uzayıp incelmeye başlar. Etraflarında çekirdek zarı oluşur. Sitoplazmanın boğumlanmasıyla da haploid sayıda kromozoma sahip iki yavru hücre oluşur.
Hayvansal hücrelerde: Çekirdek bölünmesi tamamlandıktan sonra sitoplazma ortadan boğumlanarak ikiye bölünür ve iki ayrı hücre oluşmuş olur.
Bitkisel hücrelerde: Oluşmuş olan iki çekirdekli hücrenin ortasında bir orta lamel (ara lamel) oluşur ve hücre duvarına kadar ulaşır. Dolayısıyla birbirine bitişik iki hücre oluşur. Hücrenin iki kutbunda bulunan kromozomlar uzayıp incelmeye başlar. Etraflarında çekirdek zarı oluşur. Sitoplazmanın boğumlanmasıyla da haploid sayıda kromozoma sahip iki yavru hücre oluşur.
Buraya kadar geçen olaylar mayoz-I olarak adlandırılır. Bundan sonra mitozdakinin aksine arada interfaz evresi olmaksızın profaz-II'nin başlamasıyla mayoz-II başlar. Mayoz-II mitoz bölünmenin hemen hemen aynısıdır. Hücrelerdeki haploid kromozom sayısı korunarak profaz-II, metafaz-II, anafaz-II ve telofaz-II gerçekleşerek mayoz bölünmenin sonunda n kromozom sayısına sahip 4 yavru hücre meydana gelir.

Birinci bölünmenin telofazı ile ikinci bölünme arasında bir dinlenme devresi olmadan çekirdek zarı parçalanır. Birinci iğ iplikçiklerinin doğrultusuna dik yeni iğ iplikçikleri oluşur.

Her yavru hücrenin haploid (n) kromozomu ekvatoral düzlem üzerinde dizilir, cross over olmaz.

Mayoz bölünmenin 2. bölümü olan Mayoz 2'nin 3. evresidir. Ara evre olarak da adlandırılır. Bu evre mitozdaki anafaz evresine benzer. Ancak, mitozdaki anafazda kardeş kromatitler düzenli bulunurken bu evrede düzensiz bulunurlar. Bu da Mayoz bölünmede genetik çeşitliliği sağlar.

Kromozomların helezonları açılır, dolayısıyla görünmez olurlar. Çekirdek zarları oluşur sitoplazma bölünür. Böylece bir hücreden 4 tane haploid hücre meydana gelir.
'Sitoplazma bölünmesi'
Hayvansal hücrelerde: Çekirdek bölünmesi tamamlandıktan sonra sitoplazma ortadan boğumlanarak ikiye bölünür ve iki ayrı hücre oluşmuş olur.
Bitkisel hücrelerde: Oluşmuş olan iki çekirdekli hücrenin ortasında bir orta lamel (ara lamel) oluşur ve hücre duvarına kadar ulaşır. Dolayısıyla birbirine bitişik iki hücre oluşur.
Mayoz bölünme sonucunda n kromozomlu 4 hücre (gamet) oluşur.

1856-1863 yılları arasında, Moravya'da bir rahip olan Gregor Mendel, bezelye bitkileri üzerinde yaptığı deneylerle genetik mirasın temel yasalarını keşfetti. Mendel'in çalışmaları, bir önceki dönemde bitki ıslahı ve evrimsel süreçlerin anlaşılmasında büyük bir ilerleme kaydedilmediği bir zamanda gerçekleşti.

Mendel, bezelye bitkilerinde kalıtımın nasıl işlediğini sistemli bir şekilde gözlemledi ve bu gözlemlerini matematiksel bir yaklaşımla analiz etti. Mendel'in ortaya koyduğu temel prensipler, dominant ve resesif genler, homozigot ve heterozigot terimleri gibi kavramları içeriyordu. Bu çalışmaları, her bir özellik için ayrı genlerin bulunduğunu ve bu genlerin bağımsız olarak miras alındığını gösterdi.

Alellerin ayrışım prensibi = Bağımsız ayrışım prensibi
P: SS (anne) X ss (baba) kromozom sayısı:2n
Bu karakterler çaprazlanır
Muhtemel aleller:
G: S (anneden) ve s (babadan) kromozom sayısı: n
F1: Ss
Çaprazlama sonucu oluşan karakter sarı renk tohumdur.
Birbirlerinden belli bir karakterin farklı iki çeşidiyle ayırt edilen (iki allel) iki saf soyun aralarında çaprazlanması sonucu F1 dölünde, ana ve babadan yalnız birine benzeyen homojen bireyler ortaya çıkar.
Mendel bu bulgulara göre şu açıklamaları yapmıştır:

Belli bir karakteri belirleyen kalıtsal belirleyiciler vardır (günümüzde gen adı verilen birimler).
Her ergin bireyin hücrelerinde bir karaktere ait 2 belirleyici (2 allel) bulunmaktadır. F1 de bunlardan biri dominant diğeri resesiftir.
Kalıtsal belirleyiciler gamet hücreleri aracılığı ile dölden döle nakledilir. Eşey hücreleri oluşumu sırasında, ayrılan allellerin taksimi tamamen bağımsız ve eşit şekilde gerçekleşir. Örneğin Ss allel çifti taşıyan bir annenin allelleri S ve s 'dir. Oluşacak eşey hücresine, bu karakter belirliyicisinin S alleli iletilir, diğer hücreye de s alleli iletir. Her eşey hücresi her bir karaktere ait sadece bir allel taşıyabilir. İşte bu Mendel'in birinci yasasının temelidir.

Bireylerin ilk hücresini (zigotu) oluşturmak üzere eşey hücrelerinin birleşmesi tamamen rastlantıya bağlıdır. F1 döllerin kendi aralarında çaprazlanmasıyla elde edilen döl F2 dölüdür. Belli bir karakterin her iki çeşidini gösteren bireyler her zaman belirli ve sabit oranda çıkarlar.

P: Ss X Ss
F1 döller kendi aralarında çaprazlanır .
G: SS Ss Ss ss
Eşey hücrelerine taksim edilen muhtemel aleller.
F2: G S s
S SS Ss
s Ss ss
%25 SS
%50 Ss
%25 ss
Oranları hiçbir zaman değişmez --> 3:1
Sarı renkli tohumların yeşil renklilere oranıdır.
Bu deney ve çaprazlamaları yapması ona genetiğin babası unvanını kazandırmıştır. Ayrıca köpekleri çok sevmesine rağmen bu çaprazlamaları bezelyelerle yapması da onun başarısına büyük katkı sağlamıştır.

Klasik genetik

Özel

Genel
Rehber Ansiklopedisi

Meristem doku (bölünür, sürekli, sürgen, değişken doku) bitkilerin büyüme bölgelerinde bulunan ve sürekli bölünebilme yeteneğine sahip hücrelerden oluşan bir bitkisel dokudur.
Meristem dokuda hücreler arası boşluklar yoktur. Çekirdekleri büyük, sitoplazmaları fazla, kofulları küçük, çeperleri ince ve metabolizmaları hızlı olan hücrelerdir. Meristem doku hücrelerinin temel özelliği sık sık bölünerek (mitoz) yeni hücreler meydana getirmesidir. Meydana gelen hücreler farklılaşarak sürekli doku hücrelerine dönüşür.

Meristem doku bulunduğu yere ve kökenine göre sınıflandırılır.

Uç (apikal) meristem: Kök, gövde veya bunların yan organlarının uçlarında bulunan ve bu organların boyca büyümesini sağlayan meristem dokudur.
Ara (interkalar) meristem: Sürekli dokular arasında kalan ve bulunduğu organın boyca büyümesini sağlayan meristem dokuya denir.
Yanal (lateral) meristem: Çevreye paralel bölünerek organların enine büyümesini sağlayan meristem dokuya ise lateral meristem denir.

Primer meristem: Embriyonik dönemden beri sürekli bölünen, bölünme yeteneğini kaybetmemiş meristemdir. Kök ve gövdenin uçlarında bulunur.
Sekonder meristem: Uzun zamandır bölünmeyen parankima hücrelerinin tekrar bölünme yeteneği kazanmasıyla meydana gelir. Kambiyum, bir sekonder meristemdir.

"Meristem Doku". 6 Temmuz 2014 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 11 Mart 2015. 
"Bitkisel Dokular". 21 Mart 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 11 Mart 2015. 
"Bitki Morfolojisi" (PDF). Anadolu Üniversitesi. 11 Mart 2015 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi. Erişim tarihi: 11 Mart 2015. 
"11.Sınıf Biyoloji Ders Kitabı" (PDF). 11 Mart 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 11 Mart 2015.

Metabolizma (yapım-yıkım) veya istiklâp, canlıda yaşamın sürdürülmesi sırasında gerçekleşen tüm kimyasal tepkimelerdir. Canlı organizmada ya da canlı hücrede meydana gelen yapıcı ve yıkıcı nitelikteki kimyasal olayların tümünü içerir.
Her organizma; büyüme, gelişme, ısı, hareket, üreme gibi yaşamsal etkinlikleri sürdürebilmek için dış çevreden bazı maddeler ve enerji almak zorundadır. Bu maddeler ve enerji, yaşamsal etkinliklerin sürdürülebilmesi için gereken organik moleküllerin sentezlenmesinde kullanılacaktır. Dış çevreden alınan organik ya da inorganik moleküller, ya önce parçalanarak, yıkıma uğratılarak ya da yıkıma gerek kalmadan gerekli moleküllerin sentezlenmesinde kullanılır.
Daha karmaşık yapıdaki moleküllerden oluşan maddelerin organizmada, daha basit yapılı moleküllere yıkımı süreçlerine metabolizmanın katabolizma süreçleri denilir. Daha basit yapıdaki molleküllerin, daha karmaşık yapıdaki molleküllerin sentezinde kullanılması ise anabolizma tepkimeleridir. Organizmada bir reaksiyonun başlangıç maddesinden ürüne dönüşmesi süresince meydana gelen kimyasal değişikliklere ara metabolizma, bu değişiklikler sırasında meydana gelen ara ürünlere metabolitler adı verilir.
Başlıca metabolizma reaksiyonları:

Hidroliz reaksiyonları
Kondensasyon reaksiyonları
Oksidoredüksiyon (redoks) reaksiyonları
Fosforilasyon reaksiyonları
Transaminasyon reaksiyonları
Transaçilasyon reaksiyonları
Transmetilasyon reaksiyonları
Transpeptidasyon reaksiyonları
Karboksilasyon/dekarboksilasyon reaksiyonları

Katabolizma
Anabolizma

Metabolizma nedir

Mikoloji, taksonomileri, genetikleri, biyokimyasal özellikleri ve insanlar tarafından kullanımları da dahil olmak üzere mantarların incelenmesiyle ilgilenen biyoloji dalıdır. Mantarlar çıra, gıda, geleneksel ilaç kaynağı olabileceği gibi entojen, zehir ve enfeksiyon kaynağı da olabilir. Mikoloji, bitki hastalıklarının incelenmesi olan fitopatoloji alanına girer. İki disiplin birbiriyle yakından ilişkilidir, çünkü bitki patojenlerinin büyük çoğunluğu mantardır. Mikoloji alanında uzmanlaşmış bir biyoloğa mikolog denir.

Mikoloji tarihsel olarak botaniğin bir dalı olarak kabul edilse de, 1969 yılında mantarların hayvanlarla yakın evrimsel ilişkisinin keşfedilmesi, çalışmanın bağımsız bir alan olarak yeniden sınıflandırılmasıyla sonuçlanmıştır. Öncü mikologlar arasında Elias Magnus Fries, Christiaan Hendrik Persoon, Heinrich Anton de Bary, Elizabeth Eaton Morse ve Lewis David de Schweinitz yer almaktadır. Tavşan Peter’in Masalı'nın yazarı Beatrix Potter da bu alana önemli katkılarda bulunmuştur.
Pier Andrea Saccardo, kusurlu mantarları spor rengi ve biçimine göre sınıflandırmak için bir sistem geliştirmiş ve bu sistem DNA analizi ile sınıflandırmadan önce kullanılan birincil sistem haline gelmiştir. En çok, şapkalı mantarlar için kullanılan tüm isimlerin kapsamlı bir listesi olan Sylloge Fungorum adlı eseriyle ünlüdür. Sylloge hala bu türden hem botanik Fungi alemi için kapsamlı hem de makul derecede modern olan tek çalışmadır.
Birçok mantar toksinler, antibiyotikler ve diğer ikincil metabolitler üretir. Örneğin, kozmopolit Fusarium cinsi ve bunların insanlarda ölümcül toksik aleukia salgınlarıyla ilişkili toksinleri Abraham Z. Joffe tarafından kapsamlı bir şekilde incelenmiştir.
Mantarlar, mikorizalar, böcek simbiyontları ve likenler gibi simbiyont rolleriyle yeryüzündeki yaşam için temel öneme sahiptir. Birçok mantar, ahşabın daha dayanıklı bileşeni olan lignin gibi karmaşık organik biyomolekülleri ve ksenobiyotikler, petrol ve polisiklik aromatik hidrokarbonlar gibi kirleticileri parçalayabilmektedir. Mantarlar bu molekülleri ayrıştırarak küresel karbon döngüsünde kritik bir rol oynarlar.
Mantarlar ve oomisetler ve miksomisetler (cıvık mantar) gibi geleneksel olarak mantar olarak tanınan diğer organizmalar, bazıları hayvanlarda (insanlar dahil) ve bitkilerde hastalıklara neden olduğu için genellikle ekonomik ve sosyal açıdan önemlidir.
Patojenik mantarların yanı sıra, birçok mantar türü farklı patojenlerin neden olduğu bitki hastalıklarının kontrolünde çok önemlidir. Örneğin, filamentli mantar cinsi Trichoderma türleri, etkili bitki hastalıkları yönetimi için kimyasal bazlı ürünlere alternatif olarak en önemli biyolojik kontrol ajanlarından biri olarak kabul edilmektedir.
İlginç mantar türlerini bulmak için yapılan saha toplantıları, Woolhope Doğa Bilimcileri Saha Kulübü tarafından 1868 yılında düzenlenen ve "Mantarlar arasında bir gezinti [sic]" başlığını taşıyan bu tür ilk toplantıdan sonra "gezinti" olarak bilinir.
Bazı mantarlar insanlarda ve diğer hayvanlarda hastalığa neden olabilir; hayvanları enfekte eden patojenik mantarların incelenmesi "tıbbi mikoloji" olarak adlandırılır.

İnsanların tarih öncesi çağlarda yiyecek olarak mantar toplamaya başladığına inanılmaktadır. Mantarlar hakkında ilk kez Euripides'in (MÖ 480-406) eserlerinde yazılmıştır. Yunan filozof Eresoslu Theofrastos (MÖ 371-288) belki de bitkileri sistematik olarak sınıflandırmaya çalışan ilk kişiydi; mantarlar belirli organları eksik bitkiler olarak kabul ediliyordu. Daha sonra Gaius Plinius Secundus (MS 23-79) Doğa Tarihi ansiklopedisinde yer mantarları hakkında yazmıştır. Mikoloji kelimesi Antik Yunancadan gelmektedir: μύκης (mukēs), "mantar" anlamına gelir ve -λογία (-logia) eki "çalışma" anlamına gelir.

Orta Çağ, mantarlar hakkındaki bilgi birikiminde çok az ilerlemeye sahne olmuştur. Ancak matbaanın icadı, yazarların mantarlar hakkında klasik yazarlar tarafından sürdürülen batıl inançları ve yanlış kanıları ortadan kaldırmasına olanak sağlamıştır.

Modern mikoloji çağının başlangıcı Pier Antonio Micheli'nin 1737 yılında yayınladığı Nova plantarum genera ile başlar. Floransa'da yayınlanan bu ufuk açıcı çalışma, otların, yosunların ve mantarların sistematik sınıflandırmasının temellerini atmıştır. Her ikisi de 1729 tarihli olan ve halen geçerli olan Polyporus ve Tuber cins isimlerini ortaya atmıştır (ancak bu tanımlar daha sonra modern kurallara göre geçersiz olduğu için değiştirilmiştir).
Kurucu isimlendirme uzmanı Carl Linnaeus, 1753 yılında her organizma türünün bir cins ve türden oluşan iki kelimelik bir isme sahip olduğu (o zamana kadar organizmalar genellikle birçok kelime içeren Latince ifadelerle tanımlanırken) binomial isimlendirme sistemine mantarları da dahil etmiştir. Bugün hala kullanılan Boletus ve Agaricus gibi çok sayıda tanınmış mantar taksonunun bilimsel isimlerini oluşturmuştur. Bu dönemde mantarlar hala bitkiler alemine ait olarak görülüyordu, bu nedenle Species Plantarum'da kategorize edildiler. Linnaeus'un mantar taksonomisi bitki taksonomisi kadar kapsamlı değildi, ancak sapı olan tüm lamelli mantarları Agaricus cinsi altında topladı. Daha sonra düzinelerce farklı cinse ayrılan binlerce lamelli tür mevcuttur; modern kullanımında Agaricus yalnızca yaygın dükkan mantarı Agaricus bisporus ile yakından ilişkili mantarları ifade eder. Örneğin, Linnaeus Kanlıca mantarına Agaricus deliciosus adını vermiştir, ancak günümüzdeki tür adı Lactarius deliciosus'tur. Öte yandan, çayır mantarı Agaricus campestris, Linnaeus'un yayınından bu yana aynı adı korumuştur. İngilizce "agaric" kelimesi hala Linnaeus'un kelimeyi kullanımına karşılık gelen herhangi bir lamelli mantar için kullanılmaktadır.
Mikoloji terimi ve onu tamamlayan mikolog terimi geleneksel olarak 1836 yılında M.J. Berkeley'e atfedilir. Ancak mikolog, İngiliz botanikçi Robert Kaye Greville'in yazılarında Schweinitz'e atfen 1823 gibi erken bir tarihte ortaya çıkmıştır.

Yüzyıllar boyunca bazı mantarların Çin, Japonya ve Rusya'da halk ilacı olarak kullanıldığı belgelenmiştir. Mantarların halk tıbbında kullanımı büyük ölçüde Asya kıtasında yoğunlaşmış olsa da, Orta Doğu, Polonya ve Belarus gibi dünyanın diğer bölgelerindeki insanların da mantarları tıbbi amaçlarla kullandığı belgelenmiştir.
Mantarlar ultraviyole (UV) ışığa maruz kaldıklarında büyük miktarlarda D vitamini üretirler. Penisilin, siklosporin, griseofulvin, sefalosporin ve psilosibin, küflerden veya diğer mantarlardan izole edilmiş ilaçlara örnektir.

Mikologların listesi

Ainsworth GC (1976). Introduction to the History of Mycology. Cambridge University Press. ISBN 978-0-521-21013-3.

Mikro evrim, tek bir canlı türü ve bu türün popülasyonları içinde çeşitli seleksiyonlar sonucu oluşan tüm küçük değişimler ve evrimleşme olayları. Bu anlamda mikro evrim, bir popülasyonun gen sıklığında küçük ölçekte oluşan değişimlerin evrimidir.
Mikro evrimi incelerken canlı türlerin soy ağacının tek bir dalına odaklanılır. Bakterilerin aşı veya antibiyotik ilaçlara, böceklerin böcek ilaçlarına, bitkilerin otkıran tarım ilaçlarına dayanıklılığı, kelebeklerde ve güvelerde endüstriye bağlı olarak renk bileşimlerinde değişiklikler olması (endüstri melanizmi), küçük vücutlu serçelerin soğuk havalarda büyük olan serçelere kıyasla daha çabuk donmaları ve bu yüzden soğuk iklimlerde büyük serçelerin, sıcak iklimlerde ise küçük serçelerin yaşaması, mikro evrimin, yani küçük ölçekteki evrimin örnekleridir.

Mikro evrim terimi ilk kez botanikçi Robert Greenleaf Leavitt tarafından 1909'da Botanical Gazette dergisinde kullanıldı ve formsuzluğun nasıl oluştuğunun "gizemi" olarak adlandırdığı şeyi ele aldı.

...Yumurtadan türetilen bireyde biçimsizlikten formun üretilmesi, parçaların çoğalması ve aralarında çeşitliliğin düzenli olarak yaratılması, gerçek bir evrimde, herkesin gerçekleri tespit edebileceği, ancak kimsenin gizemi önemli bir ölçüde dağıtmadığı. Bu mikro evrim, büyük evrim sorununun ayrılmaz bir parçasını ve temelini oluşturur, böylece daha genel olanı iyice kavrayabilmemiz için küçük süreci anlamamız gerekir...
Bununla birlikte, Leavitt terimi şimdi gelişim biyolojisi dediğimiz şeyi tanımlamak için kullanıyordu; Rus Entomolog Yuri Filipchenko 1927'de Alman dili çalışmaları olan Variabilität und Variation'da "makro evrim" ve "mikro evrim" terimlerini modern kullanımına ulaştırdı. Bu terim daha sonra Filipchenko'nun öğrencisi Theodosius Dobzhansky tarafından Genetik ve Türlerin Kökeni (Genetics and the Origin of Species, 1937) adlı kitabında İngilizce konuşulan dünyaya getirildi.

Makro evrim, mikro evrimdeki türler arası çeşitliliğin aksine, türler arası çeşitliliğin tasnifi ile yönlendirilir. Tür seçilimi iki şekilde ortaya çıkar; ilki organizma seviyesindeki özelliklerin (toplam özellikler) türleşme ve yok olma oranlarını etkilediği etki-makro evrim ve ikincisi tür düzeyi özelliklerin (ör. coğrafi aralık) türleşme ve yok olma oranlarını etkilediği katı duyu tür seçimi. Makro evrim, evrimsel yenilikler üretmez, ancak geliştikleri tür içinde çoğalmalarını belirler ve bu seviyeye organizma dışı tasnif faktörleri olarak tür düzeyinde özellikler ekler.

Mutasyonlar, bir hücrenin genomunun DNA dizisindeki değişikliklerdir ve radyasyon, virüsler, transpozonlar ve mutajenik kimyasalların yanı sıra mayoz veya DNA replikasyonu sırasında oluşan hatalardan kaynaklanır. Hatalar özellikle DNA replikasyonu sürecinde, ikinci ipliğin polimerizasyonunda ortaya çıkar. Bu hatalar ayrıca organizmanın kendisi tarafından, hipermutasyon gibi hücresel süreçlerle de indüklenebilir. Mutasyonlar, bir organizmanın fenotipini, özellikle de bir genin protein kodlama sekansı içinde meydana gelirse, etkileyebilir. Hata oranları, DNA polimerazların redaksiyon kabiliyeti nedeniyle genellikle çok düşüktür -her 10-100 milyon bazda bir hata- (Düzeltme olmadan hata oranları bin kat daha yüksektir; birçok virüs, redaksiyon kabiliyeti olmayan DNA ve RNA polimerazlarına güvendiğinden, daha yüksek mutasyon oranları yaşarlar.) DNA'daki değişiklik oranını arttıran işlemlere mutajen denir: mutajenik kimyasallar, genellikle baz eşleştirme yapısına müdahale ederek DNA replikasyonunda hataları teşvik ederken, UV radyasyonu DNA yapısına zarar vererek mutasyonlara neden olur. DNA'da kimyasal hasar da doğal olarak meydana gelir ve hücreler DNA'daki uyumsuzlukları ve kopmaları onarmak için DNA onarım mekanizmaları kullanırlar; ancak onarım bazen DNA'yı orijinal dizimine geri döndürmez.
DNA değişimi ve genleri yeniden birleştirmek için parça değişimi yapan organizmalarda mayoz bölünme sırasındaki hizalama hataları da mutasyonlara neden olabilir.. Parça değişimindeki hatalar, özellikle benzer diziler, ortak kromozomların, genomlardaki bazı bölgeleri bu şekilde mutasyona daha yatkın hale getiren yanlış bir hizalama benimsemelerine neden olduğunda olasıdır. Bu hatalar DNA dizisinde büyük yapısal değişiklikler yaratır - tüm bölgelerin kopyalanması, ters çevrilmesi veya delesyonu veya farklı parçaların farklı kromozomlar arasında yanlışlıkla yer değiştirmesi (translokasyon olarak adlandırılır).

Seçilim, bir organizmanın hayatta kalma ve başarılı bir şekilde çoğalma olasılığını arttıran kalıtsal özelliklerin, art arda nesiller boyunca bir popülasyonda daha yaygın hale gelme sürecidir.
Doğal olarak oluşan seçilim, doğal seçilim ve insanlar tarafından yapılan seçilimlerin tezahürü olan seçilim, yapay seçilim arasında ayrım yapmak bazen değerlidir. Bu ayrım oldukça yaygındır. Doğal seçilim yine de seçilimlerin baskın kısmıdır.

Bir organizma popülasyonundaki doğal genetik çeşitlilik, bazı bireylerin mevcut ortamlarındaki diğer bireylerden daha başarılı bir şekilde hayatta kalacağı anlamına gelir. Charles Darwin'in cinsel seçilim hakkındaki düşüncelerinde geliştirdiği bir konu olan üreme başarısını etkileyen faktörler de önemlidir.
Doğal seçilim, bir organizmanın fenotipine veya gözlemlenebilir özelliklerine etki eder, ancak üreme avantajı sağlayan herhangi bir fenotipin genetik (kalıtsal) temeli bir popülasyonda daha yaygın hale gelecektir (bakınız alel frekansı). Zamanla, bu süreç organizmaları belirli ekolojik nişler için uzmanlaşmış ve sonuçta türleşmeye (yeni türlerin ortaya çıkması) neden olabilecek uyarlamalarla sonuçlanabilir.

Genetik sürüklenme, rastgele seçilim nedeniyle bir popülasyonda bir gen varyantının (alel) meydana geldiği bağıl frekanstaki değişikliktir. Yani, popülasyondaki yavrulardaki aleller, ebeveynlerde bulunanların rastgele bir örneğidir. Ve şansın, belirli bir bireyin hayatta kalıp kalmayacağını ve üreyip üreyemeyeceğini belirlemede rolü vardır. Bir popülasyonun alel frekansı, belirli bir formu paylaşan toplam gen alel sayısına kıyasla gen kopyalarının kesiti veya yüzdesidir.
Genetik sürüklenme, zaman içinde alel frekanslarında değişikliklere yol açan evrimsel bir süreçtir. Gen varyantlarının tamamen yok olmasına neden olabilir ve böylece genetik çeşitliliği azaltabilir. Gen varyantlarını üreme başarılarına bağlı olarak daha yaygın veya daha az yaygın hale getiren doğal seçilimin aksine,  genetik sürüklenmeye bağlı değişiklikler çevresel veya uyarlanabilir baskılar tarafından yönlendirilmez ve üreme açısından faydalı, nötr veya zararlı olabilir.
Genetik sürüklenmenin etkisi küçük popülasyonlarda daha büyük, büyük popülasyonlarda daha küçüktür. Bilim adamları arasında doğal seçilimle karşılaştırıldığında genetik sürüklenmenin göreceli önemi üzerinde tartışmalar vardır. Ronald Fisher, genetik sürüklenmenin evrimde en küçük bir rol oynadığı görüşündeydi ve bu, birkaç on yıl boyunca baskın görüş olarak kaldı. 1968'de Motoo Kimura, genetik materyaldeki değişikliklerin çoğunun genetik sürüklenmeden kaynaklandığını iddia eden nötr moleküler evrim teorisi ile tartışmayı yeniden canlandırdı. Genetik sürüklenmeye dayanan nötr teorinin tahminleri, tüm genomlar hakkındaki son verilere iyi uymuyor: bu veriler, nötr allellerin frekanslarının, seçilim hatası yoluyla genetik sürüklenme nedeniyle değil, esas olarak bağlantılı bölgelerdeki seçilim nedeniyle değiştiğini göstermektedir.

Gen akışı, genellikle aynı türden olan popülasyonlar arasındaki gen değişimidir. Bir tür içindeki gen akışının örnekleri arasında organizmaların göçü ve daha sonra üremesi veya polen değişimi bulunur. Türler arasında gen transferi, melez organizmaların oluşumunu ve yatay gen transferini içerir.

Makro evrim
Evrim
Sıçramalı evrim

(İngilizce) Mikro evrim (UC Berkeley) 26 Kasım 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(İngilizce) Mikro evrim versus Makro evrim18 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Mitoz ya da mitoz bölünme, ana hücrenin sitoplazmasının eşlendikten sonra bölünerek ana hücreyle aynı genetik yapıya sahip iki yeni hücrenin oluştuğu bölünme çeşidine denir. Çok hücreli canlılarda büyüme, gelişme ve yaraların onarılmasını; tek hücreli canlılarda üremeyi sağlar.
Genellikle ardından sitoplazma ve hücre zarının bölünmesi olan sitokinez gelir. Bunun sonucu olarak organelleri ve diğer hücre elemanları eş olan iki kardeş hücre oluşur. Mitoz ve sitokinez hücre döngüsünde M harfiyle gösterilen kısım mitozu tanımlar. Çok hücrelilerde somatik hücrelerin oluşumu mitozla olurken, eşey hücrelerinin oluşumu mayoz denilen bölünme çeşidiyle olur. Çekirdeği olmayan prokaryotlarda hücreler, fisyon denilen bölünme yöntemiyle bölünürler.
Zigot oluştuktan sonra başlayan mitoz bölünme, organizma belli bir büyüklüğe erişinceye kadar tüm soma hücrelerinde ve bazı hücrelerde (kemik iliği vb.) hayat boyu devam eder. Mitozda her hücrenin çekirdeğinde kromozomlar kendini eşler. Bu eşler, ana hücrenin bölünmesiyle oluşan iki yavru hücreye verilir. Böylece ana hücreye benzeyen, diploid sayıda (2n) kromozomlu iki yavru hücre meydana gelir. Mitozda çekirdek bölünmesi karyokinez, sitoplazma bölünmesi sitokinez olarak tanımlanır. Karyokinez başlangıçta interfaz ve sonrasında gerçek bölünme evreleri olan profaz, metafaz, anafaz ve telofaz olarak görülür.

Mitoz, hücre döngüsünün bir parçasıdır. Hücre döngüsü oldukça uzun olan interfaz evresi ile kısa bir bölünme evresinden oluşur. Mitotik evre (M) evresi çekirdek bölünmesi ve sitoplazma bölünmesinden meydana gelir.

Mitoz evresi hücre döngüsünün çok kısa bir parçasıdır. Döngünün büyük kısmını oluşturan evre, hücrenin kendisini bölünmeye hazırladığı interfaz evresidir.
İnterfaz G1, S ve G2 olmak üzere üç evreye ayrılır. G1 evresinde ATP sentezi, organel sayısı ve protein sentezi artar. S evresinde DNA eşlenmesi tamamlanır. G2 evresinde hücre, bölünme hazırlığını tamamlar.
Hızlı çoğalan bir insan hücresinde hücre döngüsü 24 saatte tamamlanırken embriyo hücresinde 30 dakikadan az, maya hücresinde 90 dakika, bakteri hücresinde 20 dakika gibi kısa sürede tamamlanabilir.

Profaz
İnterfazda eşlenmiş durumdaki kromatinler kısalıp kalınlaşarak kromozoma dönüşürler. Çekirdek zarı, çekirdekçik ve organeller eriyerek tamamen kaybolur. Kromozomlar ekvatoral bölgeye hareket etmeye başlarlar.

Metafaz
Kardeş kromotitler bir çember gibi, bazen de karışık olarak ekvatoral düzlemde dizilirler (Kromozomların bu şekilde sergilenmesine karyotip denir.) ve sentrozomlar interfazda oluşturmuş olduğu iğ ipliklerini kromozomlara doğru uzatmaya başlar. Hücrenin ortasında hafif boğumlanma olur. İğ iplikleri kardeş kromatitlere tutunur. Kromozomların en net görüldüğü safhadır.

Anafaz
Kromozomlardaki sentromerlerin aynı anda ikiye bölünmesiyle kardeş kromatitler tam olarak birbirinden ayrılır. Kardeş kromatitler sentromerleriyle iğ ipliklerine tutunarak zıt kutuplara doğru çekilir. Anafaz evresi kardeş kromatitlerin zıt kutuplara ulaşmasıyla tamamlanır.

Telofaz
Profaz evresinde eriyen çekirdek zarı, çekirdekçik ve organeller yeniden oluşmaya başlar. Kutuplara çekilen kromatitler çekirdek zarının içine girerler. Kısaca bu evrede Profazda olan her şeyin tam tersi olur. Bu evreden sonra sitoplazma bölünmesi gerçekleşir.

Çekirdek bölünmesi (karyokinez) gerçekleştikten sonra hayvan hücreleri ortadan boğumlanarak, bitki ve diğer çeperli ökaryotik hücreler ise orta lamel (ara lamel) ile bölünerek iki yeni hücre oluşturur.
Hayvan hücresindeki sitoplazma bölünmesi: Hücrenin ekvator bölgesinde dıştan içe doğru meydana gelen 1 boğumlanma ile başlar. Bu boğumlanma sitoplazmayı ikiye ayırıncaya kadar devam eder. Yeni hücreler eşit veya eşit olmayan büyüklüktedir. Fakat genetik materyal bakımından her iki hücre de aynı genetik yapıya sahip, kromozom sayıları eşittir.
Bitki hücresinde hücre çeperi bulunduğundan boğumlanma görülmez. Hücrenin ortasında orta lamel (ara lamel) denilen ara plak oluşumu başlar. Orta lamel hücrenin çeperine ulaşıncaya kadar büyür ve kalınlaşır. Böylece sitoplazma içindeki yapılar hemen hemen eşit olacak şekilde ikiye ayrılır. Zamanla orta lamel iki yavru hücrenin faaliyeti sonunda normal hücre çeperi halini alır. Sitoplazmanın da bölünmesiyle aynı genetik bilgiye sahip iki yavru hücre oluşur.

Hayvan hücrelerinde sitoplazma boğumlanarak bölündüğü halde bitki hücresinde orta lamel (ara lamel) oluşumuyla gerçekleşir.
Bitki hücresinde iğ ipliklerini sitoplazmada bulunan mikrotübüller hazırlarken hayvan hücrelerinde bunu sentriyoller yapar.

Tek hücrelilerde üreme
Çok hücrelilerde üreme
Amitoz
Endomitoz
Mayoz bölünme

Animasyon 6 Kasım 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Mitoz ve Mayozun karşılaştırılması
How Cells Divide: Mitosis vs. Meiosis 17 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Science aid: Mitosis and meiosis 8 Kasım 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.:

Monomer (mono-, "bir" + -mer, "kısım"), diğer monomer molekülleri ile birlikte reaksiyona girerek daha büyük bir polimer zinciri veya üç boyutlu bir ağ oluşturabilen bir moleküldür, bu sürece polimerizasyon adı verilir.

Monomerler birçok şekilde sınıflandırılabilir. Oluşturdukları polimerin türüne bağlı olarak iki geniş sınıfa ayrılabilirler. Kondenzasyon polimerizasyonuna katılan monomerler, katılma polimerizasyonuna katılan monomerlerden farklı bir stokiyometriye sahiptir:

Diğer sınıflandırmalar şunları içerir:

doğal veya sentetik monomerler, ör. sırasıyla glisin ve kaprolaktam
polar veya polar olmayan monomerler, ör. sırasıyla vinil asetat ve etilen
halkasal veya doğrusal monomerler, ör. sırasıyla etilen oksit ve etilen glikol
Tek tür monomerin polimerizasyonu bir homopolimer verir. Çoğu polimer kopolimerlerdir, yani iki farklı monomerden türetilmiştirler. Kondenzasyon polimerizasyonları durumunda, komonomerlerin oranı genellikle 1:1'dir. Örneğin, birçok naylon oluşumu eşit miktarda dikarboksilik asit ve diamin gerektirir. Katılma polimerizasyonları durumunda, komonomer içeriği genellikle sadece yüzde birkaçtır. Örneğin, küçük miktarlarda 1-okten monomerleri, özel polietilen vermek üzere etilen ile kopolimerize edilir.

Etilen gazı (H2C=CH2) polietilen için monomerdir.
Diğer modifiye etilen türevleri şunları içerir:
Teflon (PTFE) oluşturan  tetrafloroetilen (F2C=CF2)
PVC oluşturan vinil klorür (H2C=CHCl)
polistiren oluşturan stiren (C6H5CH=CH2)
Epoksit monomerleri, epoksi oluşturmak için kendileriyle veya bir ortak reaktan ilavesiyle çapraz bağlanabilir.
BPA, polikarbonatın monomer öncülüdür
Tereftalik asit, etilen glikol ile polietilen tereftalat oluşturan bir komonomerdir.
Dimetilsilikon diklorür, hidroliz üzerine polidimetilsiloksan veren bir monomerdir.
Etil metakrilat, bir akrilik polimer ile birleştirildiğinde, yapay tırnak oluşturmak için kullanılan bir akrilat plastiği katalize eden ve oluşturan bir akrilik monomerdir.

"Monomerik protein" terimi ayrıca bir multiprotein kompleksi oluşturan proteinlerden birini tarif etmek için de kullanılabilir.

Ana biyopolimerlerden bazıları aşağıda listelenmiştir:

Proteinler için monomerler amino asitlerdir. Polimerizasyon ribozomlarda meydana gelir. Protein üretmek için genellikle yaklaşık 20 tip amino asit monomeri kullanılır. Dolayısıyla proteinler homopolimer değildir.

Polinükleik asitler (DNA/RNA) için monomerler, her biri bir pentoz şekerinden, nitrojenli bir bazdan ve bir fosfat grubundan oluşan nükleotidlerdir. Nükleotid monomerleri hücre çekirdeğinde bulunur. Dört tür nükleotid monomeri, DNA'nın öncüleridir ve dört farklı nükleotid monomeri, RNA'nın öncüleridir.

Karbonhidratlar için monomerler, monosakkaritlerdir. En bol bulunan doğal monomer, glikozidik bağlarla selüloz, nişasta ve glikojen polimerlerine bağlanan glikozdur.

İzopren, doğal kauçuk oluşturmak için polimerize olan doğal bir monomerdir, çoğunlukla cis-1,4-poliizopren, ancak aynı zamanda trans-1,4-polimer. Sentetik kauçuklar genellikle yapısal olarak izopren ile ilişkili olan bütadiene dayanır.

Polymer Structure

Mutasyon ya da değişinim, bir canlının genomu içindeki DNA ya da RNA diziliminde meydana gelen kalıcı değişmelerdir. Mutasyona sahip bir organizma ise mutant olarak adlandırılır.
Mutasyonlar, genel olarak germ hattı mutasyonları ve somatik mutasyonlar olmak üzere ikiye ayrılır. Doku hücreleri içinde gerçekleşen bir mutasyon, kalıtsal olamayacağı için kuşaktan kuşağa aktarılmaz. Bedensel (somatik) mutasyonlar bu anlamda kalıtsal değildir. Eşey (üreme) hücresi mutasyonları, diğer ismiyle germ hattı mutasyonları ise kalıtsaldır ve bir sonraki nesillere aktarılır.
Bireyin kalıtsal özelliklerinin ortaya çıkmasını sağlayan genetik şifre, herhangi bir nedenden dolayı (DNA onarımı, mayoz bölünme veya DNA replikasyonu sırasında meydana gelen hatalar, transpozonlar, virüsler, X ışını, radyasyon, ultraviyole, bazı ilaç ve mutajen kimyasallar, ani sıcaklık değişimleri vb. etkenlerle) bozulabilir. Bunun yanında hipermutasyon gibi hücresel süreçlerde organizmanın kendisi tarafından da tetiklenebilir. Bu durumda DNA'nın sentezlediği protein veya enzim bozulur. Böylece canlının, proteinden dolayı yapısı, enzimlerinden dolayı metabolizması değişebilir. Mutasyon ters evrimin temelini oluşturur.
Mutasyonlar, kalıtsal materyalin normal kombinasyonunu değiştirmeyen, kalıtsal yapıda meydana gelen bütün değişikliklerdir. Mutasyon terimi genel olarak,

Kromozom yapısının değişmesini,
Kromozom sayısının değişmesini,
Genlerdeki değişiklikleri kapsar.
Bu anlamda mutasyonlar, sitogenetikte, değişimlerin kapsamlarına göre, Genom mutasyonu, Kromozom mutasyonu ve Gen mutasyonu olarak adlandırılıp üçe ayrılırlar. Genom mutasyonları kromozom sayısındaki değişmeler olup kromozom mutasyonları ise ışık mikroskobu altında incelenebilen ve kromozomun iç yapısında oluşan değişimlerdir. Gen mutasyonları ise ışık mikroskobu altında görünmeyen ve tek bir geni kapsayan mutasyonlardır.
Mutasyonlar, dizilimlerde farklı türde değişimlere yol açabilirler; bu anlamda bir mutasyon, canlı organizmanın fenotipik özelliklerinde negatif veya pozitif etkilere sahip olabileceği gibi nötr mutasyonlar hiçbir etkiye sahip olmayabilirler (durağan veya sessiz mutasyonlar). Bu tür değişimler, bir gen ürününün değişmesinde veya genin doğru ya da tamamen işlemesini engellemede herhangi bir etkileri olmayabilir. Drosophila melanogaster sineği üzerinde yapılan çalışmalar, gen tarafından oluşturulan bir proteinin mutasyonunda, bu mutasyonun yaklaşık %70'inin zararlı etkilere sahip olduğunu, geri kalanının ise ya nötr ya da zayıf faydalı etki gösterdiğini ortaya koymaktadır. Mutasyonların genler üzerindeki zararlı etkileri nedeniyle, organizmalar mutasyonları gidermek için DNA onarımı gibi mekanizmalara sahiptir.
Genetik materyal olarak RNA kullanan virüsler, sürekli ve hızlı bir şekilde çoğalıp geliştikleri için onlara avantaj sağlayan hızlı mutasyon oranlarına sahiptir, ve bu şekilde insan bağışıklık sistemi gibi savunma mekanizmalarını atlatabilir ve reaksiyonlardan kaçabilirler.

Tarihsel olarak "mutasyon" terimi ilk kez 1901 yılında Hugo de Vries tarafından akşamsefası bitkisiyle yaptığı çaprazlamalarda gözlemlediği varyasyonu tanımlamak için kullanılmıştır. Varyasyonların çoğu çoklu translokasyonlar nedeniyle oluşmuştur. Daha sonra iki vakanın, DNA'nın kimyasal kompozisyonunda gerçek değişiklikler olan gen mutasyonları sonucunda olduğu gösterilmiştir. Mutasyon çalışmaları ilerledikçe, meydana gelen değişikliklerin nötr, yararlı ya da zararlı olduğu, evrim süreciyle test edilerek anlaşılır.

Mutasyonlar genetik çalışmaların temelini oluştururlar. Mutasyonun en önemli sonuçlarından biri, bir sonraki kuşağa farklı genetik özellikler aktarılmasına neden olmasıdır. Bu ise, farklı fiziksel özelliklere sahip bireylerin meydana gelmesidir.
Bu değişimler sonucu ortaya çıkarılan fenotipik çeşitlilik, genetikçilerin değişikliğe uğramış olan özelliği kontrol eden genleri çalışmalarına olanak sağlar. Genetik araştırmalarda mutasyonlar, nesilden nesile geçişlerde takip edilebilen, "marker"lar olarak kullanılırlar. Tarihte mutasyonların sunduğu fenotipik çeşitlilik olmasaydı, örneğin Mendel'in araştırmalarını yaptığı bezelye bitkisinin fenotipi tek olsaydı, bu deneyler hiçbir zaman sonuç bulamayacaktı.
Bazı canlıların kısa olan hayatlarından yararlanılarak, kolayca tanınabilecek ve çalışılabilecek mutasyonlar bu canlılarda elde edilirler. Mutasyon ve mutagenez çalışmalarında özellikle virüsler, bakteriler, mantarlar, meyve sinekleri, bazı bitkiler ve fareler kullanılmaktadır. Bu canlılar, genetik hakkında bilgilerin elde edilmesinde çok yararlı olmuşlardır.

Mayoz bölünmenin ilk evrelerinde crossing-over ile kromozomlardan kopan parçalar yer değiştirip tekrar kromozomlara bağlanabilirler. Crossing-over, homolog kromatitler arasındaki alışılagelmiş parça değişimidir; ancak genlerin rekombinasyonlarına neden olur; fakat kromozomlarda yapı değişikliklerine neden olmaz. Bazen kromatitler, crossing-over olmadan parça değişimine, yitirilmesine ya da kazanılmasına neden olur.

Kromozomlar mitoz ve mayoz bölünme sırasında bazen düzenli olarak ayrılmazlar. Sonuçta kromozom sayısı bakımından farklı hücreler meydana gelir ve kalıtsal açıdan bazı sorunlar oluşturur. Birçok bitki doğadaki diploit kökenli diğer bitkilerden türemiştir. Aynı gen lokusunda meydana gelecek öldürücü bir mutasyon, bu şekilde, diğer normal genleri taşıyan poliploit kromozomlar tarafından korunabilir. Başlangıçta öldürücü ya da engelleyici görünen bu genler bir zaman sonra canlının ayakta kalmasını sağlamak bakımından önemli bir duruma geçebilir. Bu tip bitkiler belli bir süre sonra kısır olarak kalırlar ve çelikleme ya da yumru ile çoğaltılırlar. Hayvanlar, vücutlarının belli bir parçasından üretilemedikleri için, triploidi ve tetraploidi bunlarda bir önem arz etmez. İnsanlardaki kromozom sayısı değişimleri;

Down sendromu,
Edward sendromu,
Patau sendromu,
Cri du Chat sendromu,
Kronik miyelojenik lösemi gibi hastalıklara neden olur ve bu insanlarda değiştirilemeyen sorunlara neden olarak kalırlar.

Kromozomların yapısında ya da sayısında herhangi bir değişiklik olmadan, doğal ya da deneysel olarak meydana gelen ve mikroskopta görülmeyen mutasyonlardır. Mutasyonu meydana getiren aracılara "mutajenik faktör" denir. Mutasyona uğramış bir gen nadir olarak eski haline dönebilir.
Gen mutasyonları, hücredeki kalıtsal bilgiyi taşıyan, çift nükleotid zincirinden oluşan, DNA (deoksiribonükleikasit) molekülündeki gen denilen ve belirli bir özelliği kodlayan bölümündeki değişiklikten kaynaklanır. Mutasyonlar, bir DNA zincirindeki bazın (A, T, G, C) başka bir bazla yer değiştirmesi sonucunda ortaya çıkabileceği gibi, zincire bir ya da daha çok bazın eklenmesi veya zincirdeki bazların eksilmesi sonucunda da ortaya çıkabilir.

Germ hattı mutasyonları
Yumurta veya sperm ya da bunların öncüleri ile ilişkili olan ve germ hattı üzerinden gelecek nesillere aktarılan mutasyonlardır. Bu mutasyonlar bir nesilden gelecek nesile aktarıldıklarından evrim için önemlidir. Genellikle germ hattı mutasyonları, onların yer aldığı organizmalar üzerinde doğrudan etkilere sahip olmazlar.
Somatik mutasyonlar
Üreme hücreleri dışındaki diğer somatik hücrelerde meydana gelen mutasyonlardır. Ortaya çıktığı organizmalar üzerinde etkilere sahip olmakla birlikte bunlar gelecek nesile aktarılmazlar. Bu şekilde normal hücreler kontrolsüz çoğalan kanser hücrelerine dönüşürler. Bunun yanında somatik mutasyonlar bir organizmanın yaşlanma sürecinde de rol oynadıklarından tıp için önem taşırlar.

Kendiliğinden mutasyonlar
dış etkenler olmadan meydana gelen mutasyonlardır. Bu anlamda bir nükleotitin kimyasal bozulumu (örneğin sitozinin oksidatif deaminasyonu sonucu kendiliğinden urasil meydana gelmesi) veya tünel etkisi (DNA'daki proton tünelleri) gibi nedenler kendiliğinden meydana gelen mutasyonlara yol açabilirler.
Uyarılmış mutasyonlar
mutajenler (mutasyona neden olan maddeler ya da radyasyon) tarafından oluşturulan mutasyonlardır.

DNA replikasyonundaki hatalar
DNA polimerazları farklı hata oranlarına sahiptir.
Yetersiz bilgi okuma ve düzeltme etkinliği
Bazı DNA polimerazları hatalı yapıları bağımsız olarak tanıma ve düzeltme olanaklarına sahiptir. Ancak, ökaryotlardaki A ailesi DNA polimerazları okuma ve düzeltme etkinliğine sahip değildirler.
Pre- ve postreplikatif onarım hataları
Mesela urasil gibi olağan dışı bir nükleotit DNA'ya gelip yerleştiğinde çıkartılarak uzaklaştırılır. Onarımdan sorumlu enzimler, iki tipik DNA nükleotiti arasında oluşan olası bir hatalı eşleşmede ise yüzde 50 oranında bir hata olasılığıyla ikisi arasında bir karar vermek zorunda kalırlar.
Dengesiz Krosover
Bir DNA dizisi üzerinde birbirlerinin yakınlarında yer alan satelit DNA veya transpozonlar gibi benzer veya özdeş sekansların mayoz bölünme sırasında hatalı çiftleşmesi sonucu oluşan bir mutasyon türüdür.
Hücre bölünmesi sırasında eş kromozomların bölünmemesi
kromozomların yanlış dağılımına ve aynı zamanda böylece trizomi ve monozomi oluşumuna yol açar.
Transpozonların veya retrovirüslerin bütünleşmesi ya da dışarı çıkması
Bu öğeler genlere veya gen düzenleyici bölgelere entegre olup onlarla bütünleşirler.

Gen mutasyonu
Sadece bir geni etkileyen kalıtımsal değişimlerdir. Nokta mutasyonları ve çerçeve kayması mutasyonları buna örnektir. Nokta mutasyonunda sadece bir organik baz mutasyona uğrar. Çerçeve kayması mutasyonu, tek bir bazın insersiyonu (eklenmesi) veya delesyonu (silinmesi) olup genetik kod içinde var olan üçlü şifreleme nedeniyle bir genin tüm yapısını değiştirir ve bu nedenle genelde çok daha büyük etkilere sahiptir. Gen mutasyonun başka bir olası sonucu alternatif bağlamadır. Uzun dizilerin delesyonu (silinmesi) ve kromozomların belirli bölümlerinin iki veya daha fazla bir kata çıktığı gen duplikasyonları da bahsedilen Gen mutasyonlarına dahildir.
Kromozomal veya yapısal Kromozom anomalileri
Tek bir kromozomun yapısında oluşan kalıtımsal değişimlerdir. Bu durumda kromozomun sadece ışık mikroskobunda görünebilir olan bölümleri değişime uğrar. Bu şekilde, kromozom parçalar

Nörobilim (diğer adıyla sinirbilim veya nörobiyoloji), sinir sistemini inceleyen disiplinlerarası bir bilim dalıdır. Nöronların ve nöral devrelerin temel özelliklerini anlamayı hedefleyen bu bilim dalı, bu amaçla fizyoloji, anatomi, moleküler biyoloji, gelişim biyolojisi, sitoloji, matematiksel modelleme ve psikolojiyi birleştirir. Öğrenme, bellek, davranış, algı ve bilincin biyolojik temelinin anlaşılması Eric Kandel tarafından biyolojik bilimlerin "nihai zorluğu" olarak tanımlanmıştır.
Nörobilimin kapsamı, zaman içinde sinir sistemini farklı ölçeklerde incelemek için kullanılan farklı yaklaşımları içerecek şekilde genişlemiştir. Nörobilimcilerin kullandığı teknikler, nöronların moleküler ve hücresel çalışmalarından beyindeki duyusal, motor ve bilişsel görevlerin sinirsel görüntülenmesine kadar büyük ölçüde genişlemiştir.

Sinir sisteminin en eski çalışması eski Mısır'a aittir. Kafa yaralanmalarını veya zihinsel bozuklukları tedavi etmek veya kafa basıncını hafifletmek için kafatasına bir delik açmak veya kazmak için cerrahi uygulama olan Trepanasyon ilk olarak Neolitik dönemde kaydedildi. M.Ö. 1700 yıllarına ait el yazmaları Mısırlıların beyin hasarı belirtileri hakkında bilgi sahibi olduklarını göstermektedir.
Beynin işlevine ilişkin erken görüşler, onu bir tür "kraniyal doldurma" olarak kabul etti. Mısır'da, Orta Krallık'ın sonlarından itibaren, mumyalama için hazırlıkta beyin çoğunlukla çıkarılırdı. O zamanlar kalbin zekanın merkezi olduğuna inanılıyordu. Herodotus'a göre, mumyalamanın ilk adımı "çarpık bir demir parçası almak ve onunla beyni burun deliklerinden çıkarmak, böylece bir kısımdan kurtulmaktı, kafatası ise ilaçlarla durulamadan geri kalan kısımdan temizlendi. " 
Kalbin bilincin kaynağı olduğu görüşü, Yunan doktor Hipokrat'ın zamanına kadar sorgulanmadı. Beynin sadece duyumla ilgili olmadığına inanıyordu - çoğu uzmanlaşmış organ (ör. gözler, kulaklar, dil) kafanın beyninin yanında bulunur - ama aynı zamanda zekanın da merkezi idi. Platon ayrıca beynin ruhun rasyonel kısmının oturduğu yer olduğunu tahmin etti. Ancak Aristoteles, kalbin zekanın merkezi olduğuna ve beynin kalpten gelen ısı miktarını düzenlediğine inanıyordu. Bu görüş genellikle, Hipokrat'ın takipçisi ve Roma gladyatörlerine hekim olan Roma doktoru Galen, beyinlerine zarar verdikleri zaman hastalarının zihinsel yeteneklerini kaybettiğini gözlemleyene kadar kabul edildi.
Orta Çağ Müslüman dünyasında aktif olan Abulcasis, Averroes, Avicenna, Avenzoar ve Maimonides, beyinle ilgili bir dizi tıbbi sorunu tanımladı. Rönesans Avrupa'sında Vesalius (1514–1564), René Descartes (1596-1650), Thomas Willis (1621-1675) ve Jan Swammerdam (1637-1680) de nörobilime birçok katkı yaptı. 

Luigi Galvani'nin 1700'lerin sonlarındaki öncü çalışmaları, kasların ve nöronların elektriksel uyarılabilirliğini incelemek için zemin hazırladı. 19. yüzyılın ilk yarısında, Jean Pierre Flourens canlı hayvanlarda beynin lokalize lezyonlarını gerçekleştirmenin deneysel yöntemine öncülük ederek motriklik, duyarlılık ve davranış üzerindeki etkilerini açıkladı. 1843'te Emil du Bois-Reymond sinir sinyalinin elektriksel doğasını gösterdi, hızı Hermann von Helmholtz ölçmeye devam etti, ve 1875'te Richard Caton tavşan ve maymunların serebral yarım kürelerinde elektrik fenomenleri buldu. Adolf Beck, 1890'da tavşan ve köpeklerin beyninin kendiliğinden elektriksel aktivitesini gözlemledi. Beyin çalışmaları, mikroskopun icat edilmesinden ve 1890'ların sonunda Camillo Golgi tarafından bir boyama prosedürünün geliştirilmesinden sonra daha karmaşık hale geldi. Prosedür, tek tek nöronların karmaşık yapılarını ortaya çıkarmak için gümüş bir kromat tuzu kullandı. Tekniği Santiago Ramón y Cajal tarafından kullanıldı ve beynin fonksiyonel biriminin nöron olduğu hipotezi olan nöron doktrininin oluşumuna yol açtı. Golgi ve Ramón y Cajal, 1906'da nöronların beyindeki kapsamlı gözlemleri, tanımları ve kategorizasyonları için Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü'nü paylaştı.
Bu araştırmaya paralel olarak, Paul Broca'nın beyin hasarı olan hastalarla çalışması, beynin belirli bölgelerinin belirli işlevlerden sorumlu olduğunu öne sürdü. O zamanlar Broca'nın bulguları Franz Joseph Gall'un dilin yerelleştirildiğini ve bazı psikolojik fonksiyonların serebral korteksin belirli bölgelerinde lokalize olduğunu teorisinin bir teyidi olarak görülüyordu. Fonksiyon hipotezinin lokalizasyonu, nöbetlerin vücuttan ilerlemesini izleyerek motor korteksin organizasyonunu doğru bir şekilde ortaya çıkaran John Hughlings Jackson tarafından yürütülen epileptik hastaların gözlemleri ile desteklenmiştir. Carl Wernicke, dil anlama ve üretiminde belirli beyin yapılarının uzmanlaşma teorisini daha da geliştirdi. Nörogörüntüleme teknikleri ile yapılan modern araştırmalar, belirli görevlerin yerine getirilmesinde korteksin farklı alanlarının aktive olduğunu göstermeye devam eden bu dönemdeki anatomik tanımları (hücre yapısının incelenmesine atıfta bulunarak) hala Brodmann serebral sitoarşektonik haritasını kullanmaktadır.
20. yüzyıl boyunca nörobilim, diğer disiplinlerdeki sinir sistemi çalışmaları yerine kendi başına ayrı bir akademik disiplin olarak tanınmaya başladı. Eric Kandel ve ortak çalışanlar, David Rioch, Francis O. Schmitt ve Stephen Kuffler'i sahayı kurarken kritik roller oynadıklarını belirtmişlerdir. Rioch, 1950'lerden başlayarak Walter Reed Ordu Araştırma Enstitüsü'nde temel anatomik ve fizyolojik araştırmaların klinik psikiyatri ile bütünleşmesini sağlamıştır. Aynı dönemde Schmitt, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nün Biyoloji Bölümü'nde biyoloji, kimya, fizik ve matematiği bir araya getiren bir nörobilim araştırma programı oluşturdu. İlk bağımsız nörobilim bölümü (daha sonra Psikobiyoloji olarak adlandırılır) 1964 yılında James L. McGaugh tarafından Kaliforniya Üniversitesi, Irvine'de kuruldu. Bunu 1966 yılında Stephen Kuffler tarafından kurulan Harvard Tıp Okulu Nörobiyoloji Bölümü izledi.
Nöronlar ve sinir sistemi fonksiyonlarının anlaşılması, 20. yüzyılda giderek daha kesin ve moleküler hale geldi. Örneğin, 1952'de Alan Lloyd Hodgkin ve Andrew Huxley, kalamarın dev aksonunun nöronlarında aksiyon potansiyelleri adını verdikleri elektrik sinyallerinin oluşumu ve iletimini Hodgkin-Huxley modeli ile modelledi. 1961–1962'de Richard FitzHugh ve J. Nagumo, FitzHugh – Nagumo modeli ile Hodgkin-Huxley modelini basitleştirdi. 1962'de Bernard Katz, sinapslar olarak bilinen nöronlar arasındaki boşlukta nörotransmisyonu modelledi. 1966'dan itibaren, Eric Kandel ve işbirlikçileri Aplysia'da öğrenme ve hafıza depolamaya bağlı nöronlardaki biyokimyasal değişiklikleri incelediler. 1981'de Catherine Morris ve Harold Lecar bu modelleri Morris-Lecar modelinde birleştirdiler. Giderek artan niceliksel çalışmalar sayısız biyolojik nöron modeline ve nöral hesaplama modellerine yol açtı.
Sinir sistemine olan ilginin artmasının bir sonucu olarak, 20. yüzyılda tüm nörobilimcilere bir forum sağlamak için birkaç önemli nörobilim organizasyonu oluşturulmuştur. Örneğin, Uluslararası Beyin Araştırmaları Örgütü 1961'de, 1963'te Uluslararası Nörokimya Derneği, 1968'de Avrupa Beyin ve Davranış Derneği, ve 1969'da Nörobilim Derneği olarak kuruldu. Son zamanlarda, nörolojik araştırma sonuçlarının uygulanması sonucunda nöroekonomi, nöroeğitim, nöroetik, ve nörohukuk  gibi uygulamalı disiplinler de ortaya çıkmıştır.
Beyin araştırmaları zamanla felsefi, deneysel ve teorik aşamalardan geçerek beyin simülasyonu üzerinde çalışmanın gelecekte önemli olacağı öngörülmektedir.

Sinir sisteminin bilimsel çalışması, esas olarak moleküler biyoloji, elektrofizyoloji ve hesaplamalı nörobilimdeki ilerlemeler nedeniyle yirminci yüzyılın ikinci yarısında önemli ölçüde artmıştır. Bu, nörobilimcilerin sinir sistemini tüm yönleriyle incelemesine izin verdi: nasıl yapılandırıldığı, nasıl çalıştığı, nasıl geliştiği, nasıl arızalandığı ve nasıl değiştirilebileceği gibi.
Örneğin, tek bir nöron içinde meydana gelen karmaşık süreçleri daha ayrıntılı olarak anlamak mümkün hale gelmiştir. Nöronlar iletişim için uzmanlaşmış hücrelerdir. Nöronlar ve diğer hücre tipleri ile, elektrik veya elektrokimyasal sinyallerin bir hücreden diğerine iletilebildiği sinapslar adı verilen özel kavşaklar aracılığıyla iletişim kurabilirler. Birçok nöron, akson adı verilen ve vücudun uzak bölgelerine uzanabilen ve elektrik sinyallerini hızla taşıyabilen ve diğer nöronların, kasların veya bezlerin sonlandırma noktalarında aktivitesini etkileyebilen uzun ince bir aksoplazma filamenti oluşturur. Bir sinir sistemi, birbirine bağlı nöronların toplanmasından ortaya çıkar.
Omurgalı sinir sistemi iki kısma ayrılabilir: merkezi sinir sistemi (beyin ve omurilik olarak tanımlanır) ve periferik sinir sistemi . Tüm omurgalılar da dahil olmak üzere birçok türde sinir sistemi, vücuttaki en karmaşık organ sistemidir ve karmaşıklığın çoğu beyinde bulunur. Yalnızca insan beyninde yaklaşık yüz milyar nöron ve yüz trilyon sinaps bulunur; karmaşıklıkları henüz çözülmeye başlanan sinaptik ağlarda birbirine bağlı binlerce ayırt edilebilir alt yapıdan oluşur. İnsan genomuna ait yaklaşık 20.000 genin üçünden en az biri esas olarak beyinde ifade edilir.
İnsan beyninin yüksek derecede plastisitesi nedeniyle, sinapslarının yapısı ve ortaya çıkan işlevleri yaşam boyunca değişir.
Sinir sisteminin dinamik karmaşıklığını anlamak, zorlu bir araştırma sorunudur. Nihayetinde, nörobilimciler sinir sisteminin nasıl çalıştığı, nasıl geliştiği, nasıl arızalandığı ve nasıl değiştirilebileceği veya onarılabileceği dahil olmak üzere her yönünü anlamak isterler. Sinir sisteminin analizi bu nedenle moleküler ve hücresel seviyelerden sistemlere ve bilişsel seviyelere kadar birçok seviyede gerçekleştirilir. Araştırmanın ana odaklarını oluşturan belirli konular, sürekli genişleyen bir bilgi tabanı ve giderek karmaşıklaşan teknik yöntemlerin mevcudiyeti sayesinde zamanla değişir. Teknolojideki gelişmeler, ilerlemenin temel itici güçleri olmuştur. Elektron mikroskopisi, bilgisayar bilimi, elektronik, fonksiyonel nörogörüntüleme ve geneti

Nükleik asitler, bütün canlı hücrelerde ve virüslerde bulunan, nükleotid birimlerden oluşmuş polimerlerdir. En yaygın nükleik asitler deoksiribonükleik asit (DNA) ve ribonükleik asit (RNA)'dır. İnsan kromozomlarını oluşturan DNA milyonlarca nükleotitten oluşur. Nükleik asitlerin başlıca işlevi genetik bilgi aktarımını sağlamaktır.

Nükleik asitler başlıca hücre çekirdeğinde bulunmalarından dolayı keşfedildiklerinde bu şekilde adlandırılmışlardır. Bu polimerleri oluşturan nükleotid birimlerin her biri üç bölümden oluşur: 1) Azotlu heterosiklik bir baz, 2) beş karbonlu (pentoz) bir şeker ve 3) bir fosfat grubu. RNA'da bulunan şeker riboz, DNA'da ise deoksiribozdur. DNA ve RNA içerdikleri azotlu bazlarda da farklılık gösterirler: adenin, guanin ve sitozin her ikisinde, timin yalnızca DNA'da, urasil ise yalnızca RNA'da bulunur.
RNA molekülleri ilk sentezlendiklerinde bu dört temel bazdan oluşmalarına rağmen bazı RNA türleri sonradan enzimler tarafından modifikasyona uğrarlar ve başka tür bazlar da içerebilirler. RNA moleküllerinde bulunan, değişime uğramış (modifiye) baz türlerinin sayısı yüze yakındır.
Nükleik asitlerin dizinlerini oluşturan nükleotitler birer harflik kısaltmalarla yazılırlar. Adenin, sitozin, guanin, timin ve urasilin kısaltmaları sırasıyla, A, C, G, T ve U'dur. Dizinin yazılış yönü şekerlerin 5' ve 3' karbonlarının zincir üzerindeki sırasına göredir, bilimsel konvansiyonda dizinler şekerlerin 5'-3' karbonlarının doğrultusunda okunurlar.
Nükleik asitler tek bir zincirden oluşabildikleri gibi birbirine sarılmış iki zincirden de oluşabilirler. Spiral merdiven görünümlü bu yapıya çift sarmal denir. Çift sarmallı bir nükleik asitteki iki zincir, aralarında oluşmuş hidrojen bağları ile birbirlerine bağlıdırlar. Bazı tek zincirli nükleik asitler de kendi üzerlerine katlanıp iki sarmallı bölgeler oluşturabilir. DNA genelde çift sarmallı olmakla beraber bazı virüslerin içerdikleri DNA tek zincirlidir. RNA molekülleri de genelde tek zincirden oluşmakla beraber bazı virüslerin içinde çift sarmallı RNA bulunur.
Nükleik asit zincirindeki şeker ve fosfat grupları değişimli olarak birbirine bağlıdır, oksijen atomlarının paylaşılmasıyla oluşan bu bağlara fosfodiester grubu denir. Fosfat grupları şeker molekülünün 3' ve 5' karbon atomlarına bağlıdır. Azotlu bazlar pentoz halkasının 1' karbonuna bağlıdır.
Çift sarmallı nükleik asitlerde şeker-fosfatlı zincirler silindirik yapının dışında yer alır, azotlu bazlar ise bu yapının ortasına doğru uzanarak birbirleriyle hidrojen bağları oluştururlar. Hidrojen bağı kurmuş her bir baz çiftindeki bazlardan biri pürin sınıfından, öbürü pirimidin sınıfındandır, bunların toplam uzunluğu sabittir. Genelde çift sarmalın genişliği onu oluşturan baz dizininden bağımsız ve sabittir. DNA'da adenin her zaman timin ile, guanin de her zaman sitozin ile eşlidir. Bu baz çiftlerine tümleyici bazlar denir.
Bu eşlenmenin gerçekleşmesi için iki zincir birbirlerine göre ters yönde akarlar. Yani iki sarmalın dizini iki satır olarak yazıldıklarında bir satırdaki dizin 5'-3' yönünde, öbür satırdaki ise 3'-5' yönündedir. Bu iki dizinden biri öbürünün tümleyici dizinidir.
Baz eşlenmesinin bir diğer sonucu da iki zincirin birbirlerine sarılarak spiral merdiven gibi bir yapı oluşturmalarıdır. Bu çift sarmal genelde sağ el kuralına göre döner, bir dönmesinde 10 baz çifti vardır. James Watson ve Francis Crick DNA'nın bu üç boyutlu yapısını keşfedip 1962'de Nobel Tıp veya Fizyoloji ödülünü kazandılar.

Nükleik asitler hücrede, bilgi depolama ve aktarımında önemli bir rol oynarlar. Dört temel taştan uzun polimerler oluşturabilmeleri, ayrıca bazların birbiriyle hidrojen bağı kurma özelliği, DNA'nın kendini ikilemesi, DNA'daki bilginin RNA'ya kopyalanması (transkripsiyon) ve diğer önemli hücresel süreçlerde kullanılır.

Baz eşlenmesi, genetikte bilginin kopyalanması ve korunumunda çok önemli bir rol oynar. Hidrojen bağları, eşlenmiş bazları bir arada tutacak kadar güçlüdür, ancak iki nükleik asit zinciri ona etki eden çeşitli enzimler tarafından birbirinden kolaylıkla ayrılabilecek kadar zayıftır. Örneğin, DNA polimeraz enzimi tarafından katalizlenen DNA'nın kopyalanmasında iki zincir birbinden ayrılır ve her bir bazın karşısına onu tamamlayıcı bazı içeren nükleotid yerleştirilerek yeni bir zincir oluşturulur. DNA'daki bilginin RNA'ya kopyalanması da benzer bir mekanizmayla gerçekleşir.
Baz eşlenmesinin hücreye sağladığı bir diğer fayda, çift sarmalda bilginin iki kopya olarak saklı olmasıdır. DNA kopyalamasında meydana gelebilen hatalar bu sayede hücredeki hata kontrol mekanizmaları tarafından algılanıp tamir edilir.

DNA molekülünün çift sarmal yapısının aksine RNA, tek zincirli olmasından dolayı çok çeşitli şekiller alabilir. Bunları belirleyen, nükleotitlerinin diziliş sıralaması, yani dizinidir. Molekülün farklı bölgeleri tümleyici dizinlere sahipse, oralardaki bazlar birbirleriyle hidrojen bağları oluşturabilirler. Bu bölgelerdeki nükleotitler yapısal bir görev görürler, molekülün diğer kısımlarının ilmik veya saç firketesi gibi şekillere girmelerini sağlarlar. Karmaşık üç boyutlu şekiller oluşturabilmek RNA'nın başka moleküllerle etkileşiminde ve katalitik işlevlerinde önemlidir.
Bazı RNA molekülleri bir iskelet görevine sahiptir, çok sayıda proteinden oluşmuş komplekslerin bir araya gelmesi ve beraber kalmalarını sağlar. Bir örnek, protein sentezinde görev alan taşıyıcı RNA (tRNA) molekülleridir, bunların kendilerine has şekilleri hem ribozomdaki enzimler ve rRNA tarafından tanınmalarını sağlar hem de taşıdıkları aminoasitin ribozom üzerinde doğru noktaya yanaşmasını sağlarlar.

RNA molekülleri enzim gibi çalışabilirler. Bu moleküllerin üç boyutlu yapıları, içerdikleri bazların reaktif grupları bir kimyasal reaksiyonu katalizleyebilecek bir konumdadır. Bazı mRNA molekülleri bu şekilde kendi kendilerini kesme özelliğine sahiptirler. Ribozomlardaki ribozomal RNA (rRNA) molekülü de aminotransferaz reaksiyonunu katalizleyerek protein sentezinin gerçekleşmesini sağlar.

DNA ve RNA'nın içerdiği bazı dizinler DNA ve RNA'yı okuyan enzimlerin işleyişine etki edebilirler. Bu dizinleri tanıyan bir protein doğrudan oraya bağlanabilir. Bunun gen ifadesine etkisi duruma göre olumlu veya olumsuz olabilir. Mesajcı RNA (mRNA) durumunda, kendisiyle baz eşleşmesi yaparak oluşabilen çift sarmallı bir yapı ya bir proteinin ona bağlanmasına neden olabilir, ya da, aksine, üzerinde ilerlemekte olan bir ribozomun ondan ayrışmasına neden olabilir. MikroRNA (miRNA) adı verilen kısa RNA'lar ise mRNA ile eşleşerek çift sarmallı bir yapı oluşturur, bu da o mRNA'nın proteine çevirisini engeller.

NCBI Books17 Kasım 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. üzerinden Biochemistry, 5th ed. Berg, Jeremy M.; Tymoczko, John L.; and Stryer, Lubert nükleik asitlerle ilgili bölümler.

Deoksiribonükleik asit (DNA)
Ribonükleik asit (RNA)

Oksijenli solunum, (aerobik solunum) organik besinlerden oksijen yoluyla ATP elde etme işidir. 
Hücrelerdeki bazı kimyasal tepkimelerde kullanılan enerjinin oksijen kullanılarak açığa çıkarılması demektir. Biyoloji ders kitapları sık sık hücresel solunum sırasında glikoz molekülü başına 38 ATP molekülü (2 glikolizden, 2 Krebs döngüsünden, 34 kadar elektron taşıma sisteminden) üretildiğini söylese de sızıntılı zarların yanı sıra mitokondriyal matrikse pirüvat ve ADP hareketinin maliyetinden dolayı %100 verim olamayacağından bu sayıya asla ulaşılmaz, mevcut tahminler glikoz başına 29 ilâ 30 ATP dolayındadır.
C6H12O6 (s) + 6 O2 (g) → 6 CO2 (g) + 6 H2O + 40 ATP(kullanılan 2 ATP ortaya çıkan 40 ATP TOPLAM 38 ATP)
Üç şekilde incelenir:

Glikoliz (sitoplazmada)
Krebs devri [Karbon (C) yolu tepkimeleri] (mitokondrinin matriksinde)
Elektron taşıma sistemi [Hidrojen (H) yolu tepkimeleri] (mitokondrinin kristasında)

Canlıların çoğu oksijenli solunum yapar.
İnsanlar, hayvanlar, bakteriler ve mantarlar oksijenli solunum yaparlar. Memeli canlılar, sürüngenler, kuşlar, kurbağalar, balıklar, kabuklu deniz canlıları, eklem bacaklılar, yılanlar ve solucanlar oksijenli solunum yapan canlı örnekleridir.
Akciğerler, solungaçlar, trake ve deri gibi organların aracılığı ile oksijenli solunum yapılır.

Glikoz, pirüvik asite kadar parçalanır. 
Glikoliz şeker parçalanması anlamına gelir ve bu metabolik yolda gerçekleşen olay da budur.
Altı karbonlu bir şeker olan glikoz, önce 1 ATP harcanarak aktifleştirilir ve Glukoz-6-fosfat (glukozmonofosfat) bileşiğine çevrilir. Daha sonra ATP harcanmadan glikoz monofosfat, fruktoz monofosfata çevrilir. ATP harcanmaz çünkü glukoz ve fruktoz birbirlerinin izomerleridir. Daha sonra eldeki fruktoz monofosfata 1 ATP daha harcanarak ikinci fosfat grubu bağlanır. Bu ara ürüne fruktoz difosfat adı verilir. Fruktoz difosfat ikiye ayrılır ve bundan sonra glikoliz olayı 2 kolda aynı şekilde gerçekleşmeye devam eder. İkiye ayrıldıktan sonra oluşan ara ürün, 3 karbonlu ve bir fosfat içerir. Adı ise fosfogliseraldehit (PGAL) tir. NAD koenzimi PGAL'den 2 hidrojen alarak indirgenir. Ortamdan bir tane fosfat bağlanır. Bu yeni ara ürüne ise difosfogliserik asit (DPGA) adı verilir. DPGA'dan bir fosfat bağı koparılarak substrat düzeyinde fosforilasyonla 1 ATP üretilir. Yeni ara ürüne fosfogliserik asit (PGA) denir. PGA'dan da kalan diğer fosfat bağı koparılarak substrat düzeyde 1 ATP daha üretilir. Glikolizdeki son ürün ise pirüvik asittir.
Glikoliz yolu her biri özgül bir enzim tarafından katalizlenen on basamak içerir. Bu on basamağı iki evreye ayırabiliriz. Enerji harcaması yapılan evre ilk beş basamağı, enerjinin geri ödendiği ikinci evre ise diğer beş basamağı içerir. Enerji harcanan evrede hücre, yakıt moleküllerini fosforile etmek için ATP harcar. Bu harcama, enerjinin geri ödendiği evrede, substrat seviyesinde fosforilasyon ve NAD+'ın NADH'ye indirgenmesiyle üretilen ATP aracılığı ile yeniden kazanılır. Glikolizin net enerji verimi, glikoz başına 2 ATP ve 2 NADH2'dır.

Hekzokinaz (karaciğerde glukokinaz, diğer organlarda hekzokinaz)
Fosfoglikoizomeraz
Fosfofruktokinaz
Aldolaz
İzomeraz
Triozfosfat dehidrogenaz
Gliserat kinaz
Gliserat mutaz
Enolaz
Pirüvat Kinaz

Glikolizde oluşan 2 pirüvik asitten, oksijen varlığında, NAD indirgenmesi ve iki molekül karbondioksit çıkmasıyla oluşan 2 karbonlu asetil CoA (aktif asetik asit) oluşumudur.

Krebs çemberindeki (sitrik asit döngüsü) olayların başlaması için ortamda 4 karbonlu okzala asetik asit bulunması gerekir. 2 karbonlu asetil CoA, okzalo asetik asit ile birleşerek 6 karbonlu sitrik asit oluşur. Sitrik asitten NAD indirgenmesi ve bir molekül karbondioksit çıkması sonrasında 5 karbonlu farklı bir yapı oluşur. 5 karbonlu yapıdan da NAD indirgenmesi ve bir molekül karbondioksit çıkmasıyla 4 karbonlu farklı bir yapı oluşur. Bu 4 karbonlu yapıdan substrat düzdeyde fosforilasyonla 2 ATP üretilir. Daha sonra FAD (koenzim çeşidi) ve NAD indirgenir ve okzalo asetik asit oluşur.Bir krebste; 4 karbondioksit, 6 NADH2, 2 FADH2, 2 ATP (Substrat Düzeyinde Fosforilasyon)  çıkar. Bir glikoliz sonrasında iki mol pirüvik asit oluşur, bu pirüvik asitlerin ikisi de krebs döngüsüne girer.

Elektron Taşıma Sistemi (ETS) Prokaryot canlıların hücre zarında, ökaryot canlılarda ise Mitokondri iç zarlarında (krista) gerçekleşir. Glikolizde ve krebste açığa çıkan hidrojenlerin ETS'den geçerek yine ETS elemanı olan oksijen ile birleşerek suyun oluştuğu evredir.
NAD ve FAD yükseltgenmesiyle hidrojenler ortama bırakılır. Hidrojen 1 elektron ve 1 protondan oluşur. Hidrojen elektron ve proton olarak ayrılır ve elektronu ETS'ye aktarır. Burada elektronlar sırasıyla, ETS elemanları olan, NADH-Q redüktaz, Ubikinon redüktaz, Sitokrom redüktaz, Sitokrom C, Sitokrom oksidaz ve son olarak oksijene doğru ilerlerken, açığa çıkardıkları  enerjilerin önemli bir kısmı matrixteki protonların mitokondrinin iç ve dış zarı arasındaki boşluğa pompalanmasında kullanılır. (mitokondrinin iç zarı protonlara geçirgen değildir.) Bir kısmı da ortama ısı olarak verilir. (ETS elemanları elektron alma isteklerine göre dizilmişlerdir. Oksijen en çok elektron alma isteğine sahiptir. ETS elemanlarından sadece Ubikinon redüktaz yağ yapılı bir koenzimdir diğerleri ise protein yapılıdırlar.) Mitokondrinin 2 zarı arasındaki boşlukta protonların fazla olmasıyla elektrik yük farkı ortaya çıkar. Bu durumda ATP sentaz enzimi protonların iç zarından geçmesini sağlayarak oksidatif fosforilasyonla ATP oluşumunu sağlar. Daha sonra protonlar, ETS'deki son ETS elemanı oksijene gelmiş olan elektronlarla birleşir ve H2O oluşur.
NADH2'nin elektronları ETS'den geçerken 2 hidrojen için 3 ATP,
FADH2'nin elektronları ETS'den geçerken 2 hidrojen için 2 ATP üretilir.

1948 yılında keneedy ve Albert Lehninger tarafından ökaryotlarda oksidatif fosforilasyonun yerinin mitokondri olduğu keşfedildi.
E.T.S ile ATP üretimi hakkında bildiklerimiz 'Kemiosmotik Hipotez'e dayanmaktadır. Hipotezi Lehninger bulmuştur.

Doktor Goncagül Haklar, Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi
Doktor Süha Yalçın, Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi

Akademik topluluk, akademik disiplini, mesleği veya sanat ve bilim gibi bir grup ilgili disiplini tanıtmak için var olan bir organizasyondur. Üyelik herkese açık olabilir, bazı niteliklere sahip olmayı gerektirebilir veya seçim tarafından verilen bir onur olabilir.
Akademik toplulukların çoğu, kâr amacı gütmeyen kuruluşlardır ve çoğu meslek örgütüdür. Faaliyetleri tipik olarak yeni araştırma sonuçlarının sunumu ve tartışılması için düzenli sempozyum ve konferanslar düzenlemek ve disiplinlerinde akademik dergileri yayınlamak veya sponsorluk yapmaktır. Bazıları, üyelerinin kamu yararına veya üyeliğin ortak çıkarına yönelik faaliyetlerini düzenleyen profesyonel organlar olarak da hareket eder.
Bilinen en eski ulusal akademi topluluklardan bazıları Consistori del Gay Saber Académie des Jeux floraux (1323'te kuruldu), Sodalitas Litterarum Vistulana (1488'de kuruldu), Accademia della Crusca (1585'te kuruldu), Accademia dei Lincei (1603'te kuruldu), Académie française (1635'te kuruldu), Leopoldina Bilimler Akademisi (1652'de kuruldu), Londra Kraliyet Topluluğu Royal Society (1660'ta kuruldu) ve Fransız Bilimler Akademisidir (1666'da kuruldu).

Akademik topluluklar, Modern Dil Derneği gibi belirli bir disipline özgü veya Kraliyet Entomoloji Topluluğu gibi belirli bir çalışma alanına özgü Amerikan Bilimi Geliştirme Derneği gibi doğada çok genel olabilir.
Çoğu, belirli bir ülkeye özgüdür (örneğin, İsrail Entomoloji Derneği), genellikle başka ülkelerden de, yerel şubelere sahip bazı üyeler içerirler veya Uluslararası Kütüphane Dernekleri ve Kurumları Federasyonu (IFLA gibi) uluslararasıdırlar veya Bölgesel Çalışmalar Derneği, bu durumda genellikle ulusal şubeleri vardır. Fakat birçoğu, uluslararası bilinen New England Tıp Dergisi'nin yayıncıları olan Massachusetts Medical Society gibi yereldir.
Bazı akademik topluluklar (örneğin Royal Society Te Apārangi), özerk sivil toplum örgütlerini oluşturmak için yasalarla yeniden doldurulmuştur.

Bu makale, akademik bir ortamda akademik dergi, kurumsal depolar, arşivler veya diğer bilimsel ve diğer makale koleksiyonlarındaki makaleleri bulmak ve bunlara erişmek için yararlı olan önemli veri tabanlarının ve arama motorlarının temsili bir listesini içerir. Veri tabanları ve arama motorları, kapsam ve erişim nitelikleri açısından önemli ölçüde farklılık gösterir. Kullanıcıların, özellikle sistematik incelemeler veya meta-analizlerde olduğu gibi sistematik olarak kayıt arayanlar olmak üzere, veri tabanlarının ve arama motorlarının niteliklerini ve sınırlamalarını dikkate almaları gerekir. Bu karmaşık belge erişim sistemleri için veri tabanı ve arama motoru arasındaki ayrım belirsiz olduğundan, ayrıca aşağıdaki makalelere bakılabilir:

Akademik amaçlarla kullanılabilecek çok amaçlı arama motorları için genel arama motorları listesi
Kitap ve dergi makalelerini bulma konusunda bibliyografik bilgi veren veritabanları hakkında bilgi için bibliyografik veritabanları hakkındaki makale.
"Ücretsiz (İngilizce: free)", "abonelik (İngilizce: subscription)" ve "ücretsiz ve abonelik" terimleri, kullanılan dergi makalelerinin yanı sıra web sitesinin kullanılabilirliğine de atıfta bulunacaktır. Ayrıca, bazı programlar sadece kısmen ücretsizdir (örneğin, özetlere veya az sayıda öğeye erişim gibi), oysa tam erişim yasaktır (oturum açma veya kurumsal abonelik gereklidir).
"Boyut" sütunu, alıntı veya referans sayısından ziyade belge sayısını (makaleler, yayınlar, veri setleri, ön baskılar) ifade eder. Veritabanının kendisi istatistiklerin birincil kaynağı olmalıdır ve eğer erişilebilir değilse, dergi makaleleri olarak yayınlanan bağımsız tahminler olmalıdır. Özellikle Google Scholar böyle bir ayrıntı sunmamaktadır, ancak veritabanının büyüklüğü hesaplanmıştır.

Başlıca akademik tam metin veritabanları açık arşivler veya bağlantı-çözümleme hizmetleridir, ancak diğerleri aynalama veya hibrid yayıncılar gibi farklı modeller altında çalışır. Bu tür hizmetler tipik olarak tam metne erişim ve tam metin arama sağlamanın yanı sıra tam metni bulunmayan öğeler hakkında meta veri de sağlar.
Bu liste genel amaçlı hizmetlere odaklanmaktadır; OpenDOAR binlerce açık erişim deposu bulmak için kullanılabilir. Tablo, tam metnine ulaşılabilen eser sayısına göre sıralanmıştır.

Bir milyondan az aranabilir kayıt içeren hizmetler.

Çoğu akademik yayıncının içeriği CrossRef, DOAJ ve/veya DataCite tarafından indekslenmektedir. Bazı yayıncılar aşağıdaki tabloda ayrıca listelenmiştir. 

Aşağıdaki hizmetler artık çalışmamaktadır; bunun nedeni güncellenmemeleri, tamamen terk edilmeleri, yerlerine başkalarının geçmesi vb. olabilir.

Akademik yayıncılıkta geri çekme, akademik bir dergide yayımlanmış bir makalenin, sonuçlarına ve çıkarımlarına artık güvenilemeyecek ölçüde ciddi kusurlu olduğunun işaretlendiği bir mekanizmadır. Geri çekilen makaleler yayınlanmış literatürden kaldırılmaz, ancak geri çekilmiş olarak işaretlenir. Bazı durumlarda, örneğin makalenin açıkça karalayıcı olması, kişisel gizliliği ihlal etmesi, bir mahkeme kararına konu olması veya genel halk için ciddi bir sağlık riski oluşturması gibi durumlarda, bir makalenin yayından kaldırılması gerekebilir.

Bir geri çekme, bir derginin editörleri veya makalelerin yazar(lar)ı (veya kurumları) tarafından başlatılabilir. Geri çekmeler genellikle editörler veya yazarlar tarafından yazılan ve geri çekmenin nedenini açıklayan bir geri çekme bildirimi ile birlikte yapılır. Bu tür bildirimler, yazarlardan önceki hata için özür dileyen bir not ve/veya hatayı yazara bildiren kişilere teşekkür ifadelerini de içerebilir. Geri çekmeler, yayınlanmış makalelerdeki küçük düzeltmelerle karıştırılmamalıdır.
Bilimsel yayınların geri çekilmesine ilişkin çok sayıda örnek bulunmaktadır. Retraction Watch, yeni geri çekmelerle ilgili güncellemeler sağlar ve geri çekmelerle ilgili genel konuları tartışır.

Journal of Medical Ethics'te 2011 yılında yayınlanan bir makale, PubMed'deki geri çekme oranlarını zaman içinde ölçmeye çalışarak, her yıl meydana gelen toplam yayın sayısındaki artışı hesaba katarken bile oranın artıp artmadığını belirlemeye çalışmıştır. Yazar, geri çekmelerdeki artış oranının yayınlardaki artış oranından daha fazla olduğunu bulmuştur. Ayrıca, yazar aşağıdakilere dikkat çekmektedir:"Sahtekarlık nedeniyle geri çekilen makalelerin sayısının 2004 ve 2009 yılları arasındaki 6 yılda yedi kattan fazla artması özellikle dikkat çekicidir. Aynı dönemde, bilimsel bir hata nedeniyle geri çekilen makale sayısı iki katına bile çıkmamıştır..." (p. 251).Yazar, bulgularının gerçekten de bilimsel sahtekârlıkta son zamanlarda bir artışa işaret edebileceğini öne sürse de diğer olasılıkları da kabul etmektedir. Örneğin, son yıllarda artan sahtekarlık oranları, dergilerin bilimsel literatürü denetleme konusunda geçmişe kıyasla daha iyi bir iş çıkardığını gösteriyor olabilir. Ayrıca, geri çekmeler toplam yayınların çok küçük bir yüzdesi için gerçekleştiğinden (1.000 makalede 1'den az), büyük miktarlarda sahtekarlık yapmaya istekli birkaç bilim insanı geri çekme oranlarını büyük ölçüde etkileyebilir. Örneğin yazar, Jan Hendrik Schön'ün incelediği veri kümesinde, tamamı 2002 ve 2003 yıllarında geri çekilen 15 makalede sonuç uydurduğuna dikkat çekmektedir; "yani 2002-2003 yıllarında sahtekarlık nedeniyle geri çekilen makalelerin %56'sından tek başına o sorumludur" (s 252).
COVID-19 pandemisi sırasında akademi dünyasında SARS-CoV-2 sorunlarını ele alan hızlı hakem incelemesi makalelerinde hızlı bir artış görüldü. Sonuç olarak, kalite ve/veya veri sorunları nedeniyle "Retraction Tsunami" adı verilen bir dizi makalenin geri çekilmesi, birçok uzmanın sadece hakem değerlendirmesinin kalitesini değil, aynı zamanda geri çekme uygulamalarının standartlarını da düşünmesine yol açtı.
Geri çekilen çalışmalara atıfta bulunulmaya devam edilebilir. Bu durum, akademisyenlerin geri çekmeden haberdar olmadığı durumlarda, özellikle de geri çekmenin orijinal yayından uzun süre sonra gerçekleştiği durumlarda ortaya çıkabilir.

2013 - New England Journal of Medicine'de yayınlanan ve medyada geniş yer bulan Akdeniz diyetine ilişkin çalışma, rapor edilmeyen rastgele olmayan atamalar nedeniyle geri çekildi. Bu, anestezist John Carlisle tarafından binlerce çalışmada uygun randomizasyonu doğrulayan ve analiz edilenlerin yaklaşık %2'sinde sorun bulan daha büyük bir çabanın parçasıydı.
2012 - Séralini olayı - Genetiği değiştirilmiş mısır ve RoundUp herbisitiyle beslenen sıçanlarda tümörlerin arttığını öne süren makale, deneysel tasarımın eleştirilmesi nedeniyle geri çekildi. Derginin editörüne göre, "ham verilere daha derinlemesine bakıldığında, bu küçük örneklem büyüklüğü ile kesin sonuçlara ulaşılamayacağı ortaya çıkmıştır".
2003 - Ekstazi ile ilgili geri çekilen Science makalesi. Ekstazinin nörotoksisitesi hakkında geri çekilen makaleye bakınız.

2021 - Minnesota Üniversitesinden Qiushi Wu ve Kangjie Lu tarafından açık kaynak topluluğunu inceleyen bir makale, Linux Vakfının araştırmacıların uygun izinleri almadan Linux çekirdeği için kasıtlı hatalar içeren yamalar sunduğunu ortaya çıkarmasının ardından geri çekildi.
2020 - 8 Ocak 2020 tarihinde Science dergisinde Dalmeet Singh Chawla tarafından kaleme alınan bir makalede, Rus Bilimler Akademisi (RAS) tarafından etik dışı yayın iddiaları üzerine yürütülen geniş çaplı bir soruşturmanın ilk sonuçlarında Rus dergilerinin 800'den fazla makaleyi geri çektiği belirtildi.
2018 - 11 Nisan 2019 tarihinde, Bristol Üniversitesinden Abderrahmane Kaidi'nin DNA hasarı üzerine biri 2010 yılında Science dergisinde, diğeri 2013 yılında Nature dergisinde yayımlanan iki makalesi, veri uydurulduğuna dair kanıtların ardından eş zamanlı olarak geri çekildi.
2017 - Cornell Üniversitesinden Brian Wansink'in 5 makalesi, Wansink'in bir yüksek lisans öğrencisinden sonuçları "kurtarmasını" istediğine dair bir blog yazısı yazmasının ardından meslektaşlarının makalelerdeki verilerdeki tutarsızlıklara dikkat çekmesi üzerine tüketici davranışı ve pazarlama araştırmaları alanında inceleme altına alındı. Cornell Üniversitesi o zamandan beri bu konuları araştırdı ve 2018'de bir Üniversite soruşturma komitesi tarafından akademik suistimalde bulunduğu tespit edildi ve istifa etti. Wansink'in 18 araştırma makalesi, başka yayınlarda da benzer sorunlar tespit edildiği için geri çekildi.
2014 - Haruko Obokata ve arkadaşlarının, bir hücrenin kök hücreye dönüşmesini sağlayan bir yöntem olan STAP hücrelerine ilişkin bir makalesinin yanlış olduğu kanıtlandı. İlk olarak Nature dergisinde yayınlanan makale, aynı yıl içinde geri çekildi. Çok fazla tartışma yarattı ve kurumsal bir soruşturmanın ardından yazarlardan biri intihar etti.
2011 - Geri Çekme: IL-2-IgG2b Füzyon Proteini ile Tümör Büyümesi ve Metastazının Geliştirilmiş İnhibisyonu ve Antitümör Bağışıklığın İndüklenmesi. Scandinavian Journal of Immunology, 73: 266. Budagian V, Nanni P, Lollini PL, Musiani P, Di Carlo E, Bulanova E, Paus R, Bulfone-Paus S. tarafından 2002*
2011 - Anil Potti, eskiden Duke Üniversitesinde kanser araştırmacısıydı. Anil Potti ve diğerleri tarafından yazılan ve kanser prognozunun genomik imzalarını ve kanser tedavisine yanıtın öngörücülerini tanımlayan sekiz dergi makalesi 2011 ve 2012 yıllarında geri çekilmiştir. Geri çekme bildirimlerinde genel olarak makalelerde açıklanan analizlerin sonuçlarının yeniden üretilemediği belirtilmiştir. Kasım 2015'te Araştırma Dürüstlüğü Ofisi (ORI) Potti'nin araştırmayı suistimal ettiğini tespit etti.
2010 - Andrew Wakefield'ın 1998 yılında KKK aşısının otizme yol açabileceğini öne sürdüğü ve KKK aşısı tartışmalarına neden olan makalesi, "orijinal makalede yer alan çocukların 'ardışık olarak sevk edildiği' ve araştırmaların yerel etik kurul tarafından 'onaylandığı' iddialarının yanlış olduğunun kanıtlanması" nedeniyle geri çekilmiştir.
2009 - Scott Reuben tarafından 1996-2009 yılları arasında yazılan çok sayıda makale, Reuben'in yürüttüğünü iddia ettiği deneylerin hiçbirini gerçekte yürütmediğinin ortaya çıkmasının ardından geri çekilmiştir.
2007 - Sosyal psikolog Jennifer Lerner ve meslektaşları tarafından Personality and Social Psychology Bulletin ve Biological Psychiatry gibi dergilerde kaleme alınan çeşitli makalelerin geri çekilmesi.
2006 - Hwang Woo-Suk tarafından yazılan İnsan SCNT blastosistlerinden türetilen hastaya özgü embriyonik kök hücrelerin geri çekilmesi. Kök hücre araştırmaları alanındaki uydurmalar, 'sahte kök hücre araştırmalarıyla bağlantılı zimmete para geçirme ve biyoetik yasası ihlalleri iddianamesine' yol açtı.
2003 - Fizikçi Jan Hendrik Schön'ün Science ve Nature dergileri de dahil olmak üzere pek çok dergide yayınlanan ve şüpheli veriler içeren çok sayıda makalesi geri çekildi.
2002 - İlan edilen 116 ve 118 numaralı elementlerin keşfinin geri çekilmesi. Bakınız livermoryum, Victor Ninov.
1991 - David Baltimore ile birlikte çalışan Thereza Imanishi-Kari, 1986 yılında Cell dergisinde bir makale yayınladı. Imanishi-Kari'nin doktora sonrası araştırmacısı olan Margot O'Toole, Imanishi-Kari'nin bilimsel suiistimalini kamuoyuna duyurdu. Büyük bir soruşturmanın ardından, Ulusal Sağlık Enstitüleri 1986 Imanishi-Kari makalesindeki verilerin tahrif edildiği sonucuna varınca, Baltimore nihayet 1991 yılında bir geri çekme yayınlamak zorunda kaldı. 1996 yılında, federal hükûmet tarafından atanan bir uzman paneli, bilimsel sahtekarlığa dair hiçbir kanıt bulamayarak Imanishi-Kari'yi görevi kötüye kullanmaktan akladı.
1982 - John Darsee. 1980'lerin başında Harvard'da Eugene Braunwald'ın Kardiyak Araştırma Laboratuvarında uydurma sonuçlar. Başlangıçta patronu tarafından çok zeki olduğu düşünüldü. Aynı laboratuvardaki diğer araştırmacılar tarafından yakalandı.

2019 - Wendy Rogers (Macquarie Üniversitesi, Avustralya) ve meslektaşları tarafından BMJ Open'da yayımlanan bir makalede, organların Çinli mahkûmlardan etik olmayan yollarla elde edildiği endişesiyle, organ nakliyle ilgili 400'den fazla bilimsel makalenin topluca geri çekilmesi çağrısında bulunuldu. Wendy Rogers, bu çalışmaları kullanan dergilerin, araştırmacıların ve klinisyenlerin bu organ kaçakçılığı yöntemlerinde suç ortağı olduklarını söyledi. Çalışmaya göre, organ nakli araştırma topluluğu, halen yayınlanmakta olan idam mahkûmlarının organlarının kullanılmasına ilişkin etik standartları yerine getirmekte başarısız olmuştur. Araştırmalardaki bu yaygın etik dışı ihlaller, bilim için öngörülemeyen birçok sonuca neden olacaktır. PLOS One 2019 yılında bu olayla ilgili 21 makaleyi de geri çekmiştir.
2017 - Liver International dergisi, Çin'de karaciğer nakli üzerine yapılan bir araştırmayı, araştırma sırasında 4 yıl boyunca aşılanan 564 karaciğerin

Alkalinler ya da Toprak Alkali Metaller, periyodik tablonun baştan ikinci (2A) grubunda yer alan elementlerdir.
Sıklıkla beyaz renkli olup, yumuşak ve işlenebilir yapıdadırlar. Alkali metallerden daha az tepkimelere girmeye eğilimli karakterde olmalarının yanında, erime ve kaynama sıcaklıkları daha yüksektir. İyonlaşma enerjileri de alkali metallerden daha yüksektir. Toprak elementleri ismi, bu gruptaki elementlerin toprakta bulunan oksitlerinin, eski kimya bilimciler tarafından ayrı birer element olarak düşünülmesinden gelir.
Hepsi metaldir ve oda koşullarında katıdır. Son katmanlarında iki elektron bulunur. Bileşik oluştururken son katmandaki iki elektronu verir yani +2 değerliğini alır. Oksitlerinin sulu çözeltisi bazik özellik gösterir. Değerlik elektron sayısı 2'dir.
Bu grup 6 element içerir:

Berilyum
Magnezyum
Kalsiyum
Stronsiyum
Baryum
Radyum

Amazon.com, Inc. Seattle, Washington merkezli, e-ticaret, bulut bilişim, dijital akış ve yapay zekâya odaklanan çok uluslu bir Amerikan teknoloji şirketidir. Google, Apple, Microsoft ve Facebook ile birlikte B.D. bilgi teknolojisi endüstrisindeki "En Büyük Beş Şirket" listesinde bulunmaktadır. Şirket, "dünyanın en etkili ekonomik ve kültürel güçlerinden biri" ve "dünyanın en değerli markalarından biri" olarak anılmaktadır.
Amazon, 5 Temmuz 1994'te Bellevue, Washington'da Jeff Bezos tarafından kuruldu. Şirket ilk olarak kitapların satıldığı bir çevrimiçi pazar yeri olarak ortaya çıktı, ancak zamanla elektronik araçlar, video oyunları, giyim, mobilya, yiyecek, oyuncak ve mücevher satacak kadar genişledi. 2015'te, piyasa değeri açısından Amerika Birleşik Devletleri'ndeki en değerli perakendeci şirket olarak Walmart'ı geride bıraktı. Amazon, 2017'de Whole Foods Market'i $13,4 milyar karşılığında satın aldı ve bu da fiziksel bir perakendeci olarak sektördeki büyüklüğünü önemli ölçüde artırdı. 2018'de Bezos, iki günlük teslimat hizmeti şirketi olan Amazon Prime'ın dünya çapında 100 milyon aboneyi aştığını duyurdu.

Amazon, 19 Eylül 2018'de Türkiye pazarına tam anlamıyla girdi. 2020'nin Ağustos ayına kadar pasif bir durumda da olsa 15 Eylül 2020'de açıldıktan tam iki yıl sonra Amazon Prime ve Prime Video gibi üyeliklerini yerel fiyatlarla tam olarak başlattığını duyurdu.

Amazon, aralarında A9.com, BookFinder.com, Goodreads, Amazon Lab126 ve Twitch'in de bulunduğu çok sayıda fazla kuruluşun sahibidir.

amazon.com alan adı 2019 itibarıyla yıllık 2.4 milyar ziyaretçi çekti.
Amazon'un çeşitli ülkelerdeki yerel sürümleri şu şekildedir:

GAFAM

Amazon.com.tr 15 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Anastilosis (Eski Yunancadan : Grekçe: αναστήλωσις, -εως ; Grekçe: ανα, Grekçe: ana  = "tekrar" ve Grekçe: στηλόω  = "dikmek [stela ya da bina]"), yeniden yapılanma tekniği için arkeolojik bir terimdir. Bazen kırık çömlekleri ve diğer küçük nesneleri restore etmek için de benzer bir tekniğe başvurmak için de kullanılır.

Anastilosis'in amacı, belli bir süre zarfı içerisinde zarara uğramış tarihi mimari anıtların, kalan orijinal malzemeleri ile bu anıtları yeniden inşa etmektir. Bu, yapı taşlarını ve malzemeleri orijinal konumlarına geri yerleştirerek yapılır. Binaların çökme riski altında olduğu durumlarda, yöntem, yapısal bütünlük için gereken yeni malzemelerle birlikte çizim ve ölçümlerin hazırlanmasını, parça parça sökülmesini ve dikkatli bir şekilde yeniden birleştirilmesini gerektirebilir; bu safhada vakıflar gerekli katkıyı sağlayabilir. Elemanlar veya parçalar eksik olduğunda, sıva, çimento ve sentetik reçineler gibi modern malzemeler (restorasyon için) değiştirilebilir.
1964 tarihli Uluslararası Venedik Tüzüğü, anastilosis kriterlerini detaylandırmıştır. İlk olarak, yapının orijinal durumu bilimsel olarak doğrulanmalıdır. İkinci olarak, geri kazanılan her bir bileşen ve yapı biriminin doğru yerleşimi belirlenmelidir. Üçüncüsü, tamamlayıcı yapı birimleri stabilite için gerekli olanlarla sınırlı olmalıdır (yani yedek bileşenler asla en üstte yer almamalıdır) ve ancak yedek malzemeler olarak tanınabilir olmalıdır.

Anastilosis, bilim camiasında bir takım görüş ayrılıklarına ve eleştirilere de konu olmaktadır. Bu yöntem birkaç sorun ortaya çıkarabileceği öne sürülür:

Hazırlık çalışmaları ne kadar titiz olursa olsun, herhangi bir yorumlama hatası, yeniden yapılanmada genellikle tespit edilemeyen veya düzeltilemeyen hatalara yol açacaktır.
Orijinal bileşenlerin zarar görmesi neredeyse kaçınılmazdır.
Bir eleman farklı dönemlerde farklı binalarda veya anıtlarda kullanılmış olabilir veya kullanılmış olabilir veya bunlardan kaynaklanmış olabilir. Bir rekonstrüksiyonda kullanmak diğerlerinde kullanımını ortadan kaldırır.

1836'da Atina'daki Akropolis'te başlangıçsal bir anastilosis gerçekleştirildi, burada Athena Nike Tapınağı kalan parçaları ile yeniden inşa edildi. 1902'den tarihinden başlayarak, Yunan mimar Nikolas Balanos, Parthenon'un çökmüş bir bölümü için, Erechtheion için ve Nike Tapınağı'nı ikinci kez yeniden inşa etmek için anastilosis yöntemini kullandı. Bu yapıları ayakta tutmak için daha önce kullanılan demir kelepçeler ve tapalar paslanmaya başlamış ve orijinal yapıya da hasar vermişlerdi. Bu eskimiş unsurlar çıkarıldı ve bunlar, değerli ve daha dayanıklı metal kelepçelerle değiştirildi. Günümüzde Parthenon'a anastilosis yöntemi uygulanmaktadır.

Hindistan Arkeoloji Araştırması ile korunan Shekhavati havelis, Humayun'un Mezarı vb. anıtlar bu yöntem ile restore edilmiştir.

Afrodisias'ın anastilosise imkan verebilecek kadar iyi korunmuş birkaç yapısı bulunmaktadır: Tetrapylon (1983-90); Sebasteion Güney Binasının doğu ucu (2000-2012); Tiyatronun Dor logeion'u (2011-2012); ve Sebasteion kompleksinin Propylon'u (2012-).

Heracles Tapınağı Agrigento, İtalya
Debod Tapınağı Madrid, İspanya
Cartagena Roma Tiyatrosu, İspanya
Theatre at Sabratha, Libya
Stari Most, Mostar, Bosna Hersek
Odeion - Troy, Türkiye
Trajan Tapınağı, Bergama, Türkiye
Al Khazneh, Petra, Ürdün
King'in Djoser, Mısır'daki mezar kompleksi, Jean-Philippe Lauer (1926–2001)
Karnak, Mısır, kırmızı Şapel
Arkeolog Arthur John Evans tarafından Knossos, Girit'teki Girit Sarayı
Vat Phu, Laos, Güney Sarayı
Mỹ Sơn, Vietnam
Garni Tapınağı, Ermenistan

2001 yılında Taliban tarafından tahrip edilen Afganistan'daki Bamyan Budaları, anastilosis yöntemiyle ayağa kaldırılması düşünülmektedir. Arkeologlar, heykel malzemelerinin %50'sinin geri kazanılabilir olduğunu tahmin etmektedirler.
Palmyra Antik Kenti'nin Suriye Ordusu tarafından Mart 2016'da yeniden ele geçirilmesinin ardından, eski eserler müdürü Maamoun Abdelkarim, 2015 yılında Irak İslam Devleti ve Levant tarafından 2015 yılında yok edilen Bel Tapınağı, Baalshamin Tapınağı ve Anıtsal Kemer'in, anastilosis kullanılarak yeniden inşa edilmesi planlanmıştır.

İmar (mimari)

(Almanca) Adolf Borbein, Tonio Hölscher, Paul Zanker (Hrsg.): Klassische Archäologie. Eine Einführung. Reimer, Berlin 2000, 3-496-02645-6    (darin: Hans-Joachim Schalles: Archäologie und Denkmpalpflege . S. 52 ff. Gottfried Gruben: Klassische Bauforschung . S. 251 ff.)
(Almanca) Gruben, Gottfried: Griechenland'daki Anastilosis In: Anita Rieche ua (Hrsg.): Grabung - Forschung - Präsentation. Festschrift Gundolf Precht. Zabern, Mainz 2002. S. 327-338. (Xantener Berichte, Bant 12) 3-8053-2960-1
(Almanca) Klaus Nohlen: Anastilosis und Entwurf. İçinde: İstanbuler Mitteilungen, Bd. 54 (2004), S. 35-54'te açıklanmaktadır. 3-8030-1645-2 ISBN   3-8030-1645-2 .
(Almanca) Hartwig Schmidt: Wiederaufbau. Denkmalpflege a archäologischen Stätten, Bd. 2, saat. vom Architekturreferat des Deutschen Takımadaları Enstitüsü. Theiss, Stuttgart 1993. 3-8062-0588-4 ISBN   3-8062-0588-4
(Almanca) Michael Petzet, Gert Mader: Praktische Denkmalpflege . Kohlhammer Verlag, Stuttgart 1993. 3-17-009007-0 ISBN   3-17-009007-0 ; va S. 86 ff. ve 98 ff.

Bamyan Budaları ile ilgili Makale25 Ocak 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (ICOMOS )
Fransızca dil makalesi ve Almanca dil makalesi 10'dan çevrilmiştir.   Mayıs 2006.

Arkeolojik alanların korunması ve restorasyonu, arkeologlar, konservatörler (tarihî eser korunması işlerini yürüten kişiler) ve ziyaretçiler arasında bir arkeolojik siti korumak ve uygun görüldüğü takdirde eski haline getirmek için yapılan ortak çalışmadır. Koruma yöntemlerine veya restorasyon ihtiyaçlarına karar vermeden önce estetik, tarihi, bilimsel, dini, sembolik, eğitsel, ekonomik ve ekolojik değerlerle ilgili hususların değerlendirilmesi gerekir. Arkeoloji süreci esasen yıkıcıdır, çünkü kazılar sitin ve ilgili bilgilerin doğasını ve bağlamını kalıcı olarak değiştirir. Bu nedenle, arkeologlar ve konservatörler, riske attıkları alanların bakımı ve korunması konusunda etik ve kültürel bir sorumluluğa sahiptir.

Arkeolojik alanlar birçok aşamadan geçer.

Sit Alanının Oluşturulması (Creation of Site): Sit inşa edilmiştir ve kültür içinde bir işleve hizmet etmektedir.
İlk Bozulma (Initial Deterioration): Sit kullanım dışı kalmış veya terk edilmiştir. Rüzgar ve su gibi doğa güçleri siti kaydırabilir ve dengesizliğe neden olabilir. Toz ve kir sit alanının üzerine çökebilir. Hayvanlar ve böcekler sit alanına yerleşerek organik maddelerle beslenebilir ve/veya onları tahrip edebilir.
Tanımlama (Identification): Sit, arkeologlar veya yerel halk ya da profesyonel olmayan diğer kişiler tarafından tespit edilir.
Kazı (Excavation):  Sit arkeologlar tarafından kazılır ve bulgular belgelenir. Alanlar öncelikle profesyonel olmayan kişiler tarafından araştırılabilir. Bu, bozulma resmi kazıdan önce sitin bütünlüğünü bozabilir. Bu durumda, önemli kültürel ve arkeolojik kanıtlar kaybolabilir.
Kazı Sonrası Bozulma (Post-Excavation Deterioration): Bir kez daha dış etkenlere maruz kalan alanlar bozulmaya karşı savunmasızdır. Arkeologlar ve konservatörler, çatı gibi barınaklar inşa ederek ve hassas organik malzemeleri kaldırarak bu ikincil bozulmayı önlemek için adımlar atmalıdır.
Bilgisizce Onarım (Ignorant Repair): Bir sitin profesyonel olmayan kişiler veya profesyoneller tarafından uygun olmayan yöntemler kullanılarak yeniden inşa edilmeye çalışılması. Bu durum sit alanının daha fazla zarar görmesine neden olabilir. Yanlış malzemelerin kullanılması veya sitin önceki durumunun anlaşılmaması bozulmaya yol açabilir.
Doğru Koruma (Correct Conservation): Eğitimli profesyoneller, siti korumak için kapsamlı analizler yaparak en iyi koruma yöntemini değerlendirir. Bu aşamadaki kararlar, koruma müdahalesinden önce sit alanının kültürel ve tarihi değeri göz önünde bulundurularak verilmelidir.
Tekrar Gömme (Reburial): Bir sitin açıkta bırakılmasının daha fazla zarara yol açabileceği durumlarda, sit alanının yeniden gömülmesine karar verilir.
Bu aşamalar tekrarlanabilir ve farklı bir sırada gerçekleşebilir.

Ayrışma, arkeolojik alanlardaki bozulmaların çoğunun kaynağıdır. Rüzgar, yağmur, donma-çözülme ve buharlaşma son derece yaygındır ve erozyona neden olabilir. Seller, yangınlar, depremler ve volkanik patlamalar gibi doğal afetler bir sit alanının tamamen yok olmasına neden olabilir. Arkeolojik alanları bu büyük olaylardan korumanın en etkili yolu bir risk yönetimi planı oluşturmaktır. Arkeologlar ve konservatörler alana yönelik tehditleri değerlendirmeli ve malzeme duyarlılığını belirlemelidir.

İklim tahminleri ayrıca yağışlardaki (yoğunluk ve sıklık) değişikliklerin, sıcaklıktaki ve sıcak hava dalgalarının sıklığındaki artışların, yükselen deniz seviyelerinin ve yeraltı suyu dalgalanmalarının, daha sıcak denizlerin ve okyanus asitlenmesinin de flora ve faunada değişikliklere yol açacağını, zemin koşullarının (yüzeyde ve yüzey altında) arkeolojik birikintileri ve yapıları etkileyeceğini göstermektedir. İnsanların iklim krizine verdiği tepkiler arkeolojik alanları da etkilemektedir.

Modern yapılaşma arkeolojik sit alanları için büyük bir risk oluşturmaktadır. İnşaattan kaynaklanan titreşimler yapıların dengesizleşmesine ve çatlamasına neden olabilir.
Modern gelişimin etkilerine bir örnek, Arizona'da MS 900-1350 yıllarına tarihlenen eski bir Puebloan bölgesinde bulunabilir. Yeni bir yol açılırken inşaat faaliyetleri nedeniyle zarar görmüştür. Hasarın değerlendirilmesinin ardından, alanın Ulusal Tarihi Yerler Sicili (National Register of Historic Places) için uygun olmadığı belirlenmiştir. Bu tespit, inşaat faaliyetlerinin alanda kalan tarih öncesi veya tarih açısından önemli her türlü bilgiyi yok etmesi nedeniyle yapılmıştır.
Sadece arkeolojik sit alanlarını korumak için yapılaşma durdurulamasa da, yapılaşma gerçekleşmeden önce nelerin etkilenebileceğine dair temel bir anlayışa sahip olmak, alanların ve en azından sağlayabilecekleri bilgilerin korunmasına yardımcı olabilir. Arizona Eski Eserler Yasası (Arizona Antiquities Act) 1960, arkeolojik alanların korunabileceği bazı yollara bir örnektir.

Vandalizm de arkeolojik alanlara zarar veren önemli bir sorundur. Grafiti, oyma, yapı bozma ve yakma dahil olmak üzere bir dizi eylem düşünülebilir. Bunlar kasıtlı ya da kasıtsız olabilir. Kasıtlı vandalizm, ziyaretçiler bir arkeolojik sit olduğunu bildikleri halde bir şekilde tahrip etmeyi tercih ettiklerinde ortaya çıkar. Kasıtsız vandalizm ise ziyaretçinin bir arkeolojik sitte olduğunun farkında olmadan, örneğin kaza sonucu, tahribat yapmasıdır.
Bir arkeolojik sit alanını vandalizmden korumak için çeşitli tekniklerin bir arada kullanılması gerekir. En etkili hareket tarzı halkı eğitmektir. Bu sadece vandalizmin zararlarını anlatmayı değil, bu alanların önemi ve vandalizme uğraması halinde nelerin kaybedilebileceği konusunda halkı eğitmeyi de gerektirir. Ziyaretçileri uyarmak için alana tabelalar asılmalıdır. Vandalizmi önlemek için alınabilecek bir diğer önlem de bariyerler, devriyeler, elektronik güvenlik önlemleri ve hatta tam zamanlı gözlem ve güvenlik görevlileridir.

Yağma, arkeolojik sit alanlarından eserlerin çalınmasıdır. Yağmalama genellikle eski eser pazarına giren eserlerin ana kaynağıdır; bu pazarda nesneler yurt içinde satılır veya uluslararası olarak ihraç edilir. Amerika Birleşik Devletleri'nde, arkeolojik alanların korunmasına yönelik, yağmalamayı seçen veya rahatsızlık verenler için cezalar içeren yasalar vardır. Yağmalama eylemi hem çalınan nesnelere hem de sit alanlarının kendilerine zarar vermektedir; zira nesneler tarihsel bağlamlarını kaybetmekte ve sit alanları da o nesneye sahip olduklarına dair kayıtları kaybetmektedir. Arkeolog Arthur G. Miller şöyle demektedir:

Arkeolojik kalıntıların yağmalanması, bırakın eserlerin çıkarıldığı bağlamın kaydını, bu alanların herhangi bir kayıt olmaksızın yok edilmesine yol açtığı için büyük endişe duyuyoruz. Bu, bir kütüphanedeki kitaplardan özellikle çekici birkaç sayfanın koparılıp geri kalanının yakılması gibidir. Kısacası, bağlam kayıt altına alınmadan yok edilir, böylece geçmişin tam olarak incelenmesi ve yeniden inşası için hayati önem taşıyan bilgilerin çoğu dünya için geri dönülemez bir şekilde kaybolur.

Tarih boyunca savaş, birçok arkeolojik ve tarihi alanın tahrip edilmesine neden olmuştur. İkinci Dünya Savaşı sırasında Naziler, Varşova'nın planlı yıkımı sırasında, 13. yüzyıl öncesine dayanan birkaç saray ve diğer binalar da dahil olmak üzere birçok binayı yok etmiştir. Büyük ölçekli stratejiler olmadan savaş nedeniyle yıkımın önlenmesi neredeyse imkansızdır. İkinci Dünya Savaşı sırasında Anıt Adamlar tarafından yürütülen çalışmalar, Avrupa'nın sanatını ve tarihini Nazilerin elindeki yıkımdan korumaya yönelik organize bir plan örneğidir. Anıt Adamlar, İkinci Dünya Savaşı sırasında çalınan sanat eserlerini geri getirme girişimlerinde önemli bir rol oynamıştır. The Rape of Europa, Nazilerin savaş sırasında sistematik olarak sanat eserlerini çalıp yok etmesini ve bunun uluslararası müzeler ve sanat koleksiyoncuları üzerindeki etkilerini anlatan, belgesele dönüştürülmüş bir kitaptır.
Benzer bir olay ne yazık ki IŞİD ile Palmira antik kentinde de yaşanmıştır.
Yakın zamanda Taliban Afganistan'da kutsal bir Buda heykelini yok etti.

Kazı alanlarının korunmasında arkeologların amacı, "geçmişimizin fiziksel kalıntılarını korumak ve bunları tarihi mirasımızın sürdürülmesinde kullanmaktır". Bu hedefe, arkeolojik sit alanlarının, alanın fiziksel özelliklerinin ve geçirdiği kazıların ayrıntılarının yazılı hale getirildiği kapsamlı bir şekilde belgelenmesini sağlayarak ulaşılabilir. Bir sit alanının tahrip edilmesi durumunda, kapsamlı belgeleme bir zamanlar nasıl var olduğuna dair hafızayı koruyabilir. Arkeologlar, sit alanlarını korumak için başka yöntemlere yöneliyor ve sit alanlarını mümkün olduğunca az etkileyen ve doğal özelliklerini koruyan kazı teknikleri kullanıyorlar. Şu anda tam kazılar yerine kısmi kazılar yapılmakta ve böylece sit alanlarında gereksiz bozulmalara yol açmadan araştırma sorularına yanıt aranmaktadır. Daha önceki bir teknik, duvarların ve diğer alan özelliklerinin orijinal yapılarına benzeyecek şekilde yeniden inşa edilmesini içeriyordu. Ancak bu yöntem büyük ölçüde kullanımdan kalkmıştır ve arkeologlar ve konservatörler artık sit alanını mevcut haliyle korumaya odaklanmışlardır.

Konservatörler, arkeolojik sit alanlarının korunmasının savunulması ve yönlendirilmesinde önde gelen diğer unsurlardır. Alanların başarılı bir şekilde korunması için en sürdürülebilir ve etkili planı geliştirtmeleri gerekenler bu uzmanlardır ve bunu, alanları kendi kazılarından yakından ve kişisel olarak tanıyan arkeologların uzmanlığının yanı sıra kendi deneyim ve bilgilerinin yardımıyla yaparlar. Martha Demas (2004), konservatörlerin en etkili planı oluşturmak için güvenebilecekleri bir taslak oluşturmuştur:
Tanımlama ve açıklama (Identification and description)
Amaçlar: Planlama sürecinin amaçları ve beklentileri/muhtemel çıktıları nedir?

Paydaşlar ve lider kuruluşlar arasında ortak bir zemin oluşturulması önemlidir.
Paydaşlar: Planlama sürecine kimler dahil olmalı?
Paydaşlar şunları içerebilir: "Devlet kurumları, sit alanlarıyla atadan kalma ilişkileri olan gruplar, yerel topluluk üyeleri, turist grupları."
Belgeleme ve Tanımlama: Sit hakkında ne biliniyor ve neyin anlaşılmas

Arkeometri, insanlığın kültür tarihini anlamada arkeologlara yardımcı olabilmek için antik eserlerin ve materyallerin pozitif bilim yöntemleriyle incelenmesidir.
Arkeometri, geçmiş yaşamı anlamaya ve yeniden kurmaya çalışan arkeolojiye doğru bilgi almasında yardım eden ve önemi giderek artan bir bilim dalıdır. Arkeometri genel bir tanım olarak, arkeolojinin, doğa bilimleriyle bağlantısını kuran bir yöntemdir ve gelişimi de arkeolojiden çok doğa bilimlerinin gelişmesine bağlıdır.
Antik eserlerin nasıl, ne zaman, nerede, kimler tarafından ve niçin yaratıldığını anlayabilmek amacıyla arkeologlar çok çeşitli alanlardan uzman kişilerin yardımını istemektedirler. Arkeometri, fen bilimleriyle arkeolojinin ilişkisine de denebilir. Arkeolojiyi tarihten uzaklaştırıp doğa bilimlerine yaklaştıran da arkeometridir. Örneğin arkeologlar kazılarda buldukları organik maddelerin yaşını belirlemek için karbon-14 yöntemiyle tarihleme yaparlar. Bu yöntem doğrudan doğruya arkeologların kendi başlarına yapabileceğinden daha karmaşıktır.
Arkeometrinin işlevi ise, genel olarak, optik (hava fotoğrafı, fotogrametri vb.) ve jeofiziksel (rezistivite, elektrik sondası vb.) yöntemlerle ören yerlerinin saptanması; radyoaktif (karbon-14, potasyum-argon, termolüminesans, elektron spin rezonans vb.) ve radyoaktif olmayan (arkeomanyetizma, obsidiyen hidrasyonu, dendrokronoloji, palinoloji vb.) yöntemlerle yaş tayini ve mutlak tarihlendirme yapılması; radyoaktif (nötron aktivasyonu, atomik soğurma spektrometresi vb.) ve bazı fiziksel yöntemlerle (optik mikroskobi, x ışını floresansı, kızılötesi soğurma vb.) hammadde saptanması; paleoantropoloji, arkeobotanik, arkeozooloji, toprak analizleri, jeomorfolojik ve jeokronolojik yöntemlerle doğal çevre, biyolojik ortam ve nüfus gibi koşulların belirlenmesi; çeşitli kimyasal ve fiziksel analizlerle restorasyon ve konzervasyon yapılmasında yardımcı olunması; matematiksel kümeleme ve serileme yöntemleriyle tipolojik sınıflandırmanın ve teknolojik düzeyin belirlenmesidir.
Ayrıca, teknolojik gelişimin doğrultusunda geliştirilen manyetometreler ile mikro seviyeli arkeolojik kalıntılar yüzey araştırmalarıyla belirlenebilmektedir.

Arkeoloji ve Arkeometri Sayfaları

Açık erişim (AE), online araştırma çıktılarının erişiminde hiçbir kısıtlama olmamasına ve kullanımda da birçok kısıtlamadan serbest olmasına denir. Açık Erişim, akran denetimli olan veya olmayan akademik dergi makaleleri, konferans yazıları tezler, kitap bölümleri, ve monografilere uygulanabilir.
Açık erişim için iki türden bahsedilebilir: "gratis" açık erişim, ücretsiz olarak online erişim anlamına gelirken, "libre" açık erişim, ücretsiz online erişimin yanı sıra bazı kullanım haklarının da olması anlamındadır. Bu ek kullanım hakları genellikle Creative Commons lisansı tarafından sağlanmaktadır.Libre açık erişim Budapeşte Açık Erişim Girişimindeki ve[1] Berlin Fen Bilimleri ve İnsani Bilimlerde Bilgiye Açık Erişim Bildirgesindeki açık erişim tanımına uymaktadır.
Yazarların kendi çalışmalarına açık erişim sağlayabilmesinin birden çok yolu vardır. Bir yolu yazarın yayını yaptıktan sonra kendi arşivine alması ve dijitalleştirmesiyle ücretsiz olarak ulaşılabilir hale getirmesidir, bu 'yeşil' açık erişim olarak da bilinmektedir.
İkinci bir yol ise, araştırma çıktısının yayıncıdan çıktığı anda ulaşılabilir olacak şekilde yayınlanmasıdır. Bu da altın açık erişim olarak bilinmektedir, ve bu genellikle bir makalenin bir açık erişim dergisi, ya da Hibrid Açık Erişim Dergisinde yayınlanması ile gerçekleşir. Saf açık erişim dergileri kayıt ücreti talep etmez ve farklı iş modellerine sahip olabilir ancak birçoğu makale işlem ücreti talep etmektedir. 

"Açık erişim" terimi, 2000'lerdeki 3 basın açıklaması ile formüle edilmiştir. Budapest Açık Erişim Girişimi Şubat 2002'de, Bethesda Statement on Open Access Publishing Haziran 2003'te ve Berlin Fen Bilimleri ve İnsani Bilimlerde Bilgiye Açık Erişim Bildirgesi Ekim 2003'te yayınlanmıştır.

Açık erişim, İnternet ve World Wide Web'in başlamasından sonra aranılmaya ve dünya çapında araştırmacılar tarafından sağlanmaya başladı. Bu ivme akademic dergi yayınlama reformunun ardından daha da artarak devam etti. Elektronik yayınlama, kâğıt yayınlamaya göre yeni yararlar sağladı ve geleneksel yayınlama metotlarındaki problemlere de katkı sağladı.

Yazarların makalelerini açık erişilebilir yapmasının ana sebeplerinden biri makalelerin etki faktörünü maksimum düzeye çıkarmaktır. 2001'deki bir çalışma, açık erişimin alıntı etki avantajı getirdiğini gösterirken, sayısı artan başka çalışmalar da açık erişimin abonelik bariyerlerini kaldırmasından dolayı, açık erişim makalelerinin daha çok kullanıldığı ve alıntılandığını göstermiştir. 

Açık Erişim sağlanması için birçok farklı yöntem vardır, bunlardan ikisi yeşil ya da altın açık erişim olarak tabir edilen yöntemlerdir. Yeşil yol açık erişimde yazar hakemli yayınının elektronik bir kopyasını kurumsal bir arşivde ya da konu arşivinde arşivler. Bundan sonra bu yayına herkes ücretsiz erişebilir. Altın yıl açık erişimde ise yazarlar bilimsel eserlerini açık erişim dergilerde ya da monografi dizilerinde yayımlar ve son kullanıcılar bu yayımlara internet üzerinden ücretsiz olarak erişir.

2010'da yapılan bir çalışmaya göre kabaca 2008'de çıkarılan akran denetimli makalellerin yüzde 20'si açık olarak erişilebilir durumdaydı. Diğer bir çalışma ise, 2010 yılında etki faktörü olan tüm akademik dergilerin %7.9 u altın açık erişim dergileriydi ve akademik disiplinler arası geniş bir yayılım göstermişti. Dergi literatürlerinin 8.5%'i yayıncıların sitelerinde bulunabilir (altın açık erişim), 62%'isi tam açık erişim dergileri, 14% ü gecikmiş erişim abonelik dergileri ve 24% ü de bireysel olarak açık olan makalelerdir. Ek olarak makalelerin 11.9%'i, yeşil açık erişim olarak ve tüm metin açık ve ulaşabilir olacak şekildeydi. 

Açık Erişim Haftası
FUTON bias
Access to knowledge movement
Digital rights
List of open-access projects
Open access monograph
Open Access Week
Open publishing (different from "open access" publishing)
Open Access Scholarly Publishers Association
Right to Internet access
Altmetrics

Suber, Peter (2012). Open access (The MIT Press Essential Knowledge Series bas.). Cambridge, Mass.: MIT Press. ISBN 978-0-262-51763-8. 4 Eylül 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 20 Ekim 2015. 
Willinsky, John. The Access Principle: The Case for Open Access to Research and Scholarship (MIT Press, 2006)
Kirsop, Barbara, and Leslie Chan. (2005) Transforming access to research literature for developing countries. 18 Ekim 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Serials Reviews, 31(4): 246–255.
Laakso, Mikael; Welling, Patrik; Bukvova, Helena; Nyman, Linus; Björk, Bo-Christer; Hedlund, Turid (2011). "The Development of Open Access Journal Publishing from 1993 to 2009". PLoS ONE. 6 (6). s. e20961. doi:10.1371/journal.pone.0020961. 27 Eylül 2014 tarihinde kaynağından arşivlendi26 Ekim 2015. 
Davis, P.M.; Fromerth, M.J. (2007). "Does the arXiv lead to higher citations and reduced publisher downloads for mathematics articles?". Scientometrics. 71 (2). ss. 203-215.  (The results of this study do not confirm the Open Access postulate. The most plausible explanation of a citation advantage was self-selection, which has led to higher quality articles being deposited in the arXiv.)
Hajjem, C.; Harnad, S; Gingras, Y. (2005). "Ten-Year Cross-Disciplinary Comparison of the Growth of Open Access and How It Increases Research Citation Impact". IEEE Data Engineering Bulletin. 28 (4). ss. 39-47. 4 Şubat 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi26 Ekim 2015.  Analyzed 1,307,038 articles published across 12 years (1992–2003) in 10 disciplines; OA articles have consistently more citations (25%–250% varying with discipline and year).
Lawrence, S (2001). "Online or Invisible?". Nature. 411 (6837). 9 Haziran 2010 tarihinde kaynağından arşivlendi26 Ekim 2015.  (paper first showing the Open Access citation advantage over non-Open Access papers in computer science.)
Okerson A. & O'Donnell J. (1995) (Eds.) Scholarly Journals at the Crossroads; A Subversive Proposal for Electronic Publishing. Washington, DC: Association of Research Libraries.
Tötösy; de Zepetnek, S.; Joshua, Jia (2014). "Electronic Journals, Prestige, and the Economics of Academic Journal Publishing". CLCWeb: Comparative Literature and Culture. 16 (1). s. 2014. doi:10.7771/1481-4374.2426. 
"Open and Shut?" 18 Ekim 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Blog on open access by Richard Poynder, a freelance journalist, who has done a series of interviews 27 Ekim 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. with a few of the leaders of the open access movement.
Mietchen, Daniel (15 Ocak 2014). "Wikimedia and Open Access — a rich history of interactions". Wikimedia Blog. Wikimedia Foundation. 9 Aralık 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 10 Ocak 2015. 
Armato III, Samuel G.; Baldock, Clive; Orton, Colin G. (2015). ""Hybrid gold" is the most appropriate open-access modality for journals like Medical Physics". Medical Physics. 42 (1). ss. 1-4. 29 Temmuz 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi17 Ağustos 2015. 

OAD 11 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.: Open Access Directory, an "open-access, wiki-based, community-updated encyclopedia of OA factual lists" (started by Peter Suber)
GOAP 6 Mart 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.: UNESCO's Global Open Access Portal, providing "status of open access to scientific information around the world"
OAA: openaccessarticles.com, is an online directory that indexes and provides access to quality open access, peer-reviewed articles information."

Açık erişim (AE) dergileri, internetin kendisine erişim dışında finansal, yasal veya teknik bariyer olmaksızın okuyucuya çevrimiçi ulaşılabilir olan bilimsel dergilerdir. 
Bu dergilere erişim için okuyuculardan abonelik bedeli, lisans ücreti ya da görülme-başına-ödeme gibi herhangi bir ücret alınmaz; telif hakkı ve lisans verme kıstılamalarının çoğu kaldırılır. Dergilerin yapım ve yayımına ilişkin masrafların karşılanması için farklı modeller mevcuttur.
Açık erişim dergilerinin kimileri bir akademik kurum, bir topluluk veya bir devlet bilgilendirme merkezi tarafından finanse edilmektedir. Diğerleri ise dergide makale yayımlamak için yazı sunan yazarların ödediği ücretle finanse edilir; bu ücretler için gerekli para, genellikle araştırmacıların bağlı oldukları kurum veya fonlama ajansları tarafından sağlanmaktadır. 
Bazen ayırımlarını vurgulamak amacıyla bunlardan sırasıyla "altın" ve "platin" modeller olarak bahsedilir. Anc ak bunun dışında da "altın", AE hem finanse edilen hem de edilmeyen AE'den bahsetmek amacıyla kullanılan bir tabirdir.
2009 yılında, ortalama 190,000 makale yayınlayan yaklaşık 4,800 aktif açık erişim dergisi vardı. Ekim 2015'ten itibaren, Directory of Open Access Journals'te listelenmiş açık erişim dergilerinin sayısı 10,000'in üzerine yükseldi. 2013'te atıf indeksleri AHSCI (The Advanced Host Controller Interface), SCI (Science Citation Index) ve SSCI (Social Sciences Citation Index)'daki rastgele dergilerde yapılan çalışmayla, dergilerin %88'inin erişime kapalı, %12'sininse erişime açık olduğu sonucuna varıldı.

Açık erişim dergilerinin; tüm içeriği erişilebilir olan "tam açık erişim dergileri", içeriğin bir kısmı erişilebilir olan "melez açık erişim dergileri" ve içeriği belirli bir sürenin ardından (örn. 12 veya 24 ay) erişilebilir hale getirilmiş "gecikmeli açık erişim dergileri" dahil olmak üzere birçok çeşidi vardır. "Açık erişim dergileri" açık erişim sağlamanın iki genel metodundan biridir. Diğer metot ise bir veri havuzunda kendi kendine arşivlemedir (yukarıda bahsedilen "altın yol"a karşıt olarak, bazen "açık erişime giden yeşil yol" olarak da anılır). Bir açık erişim dergisinin yayınlayıcısı "açık erişim editörü" olarak bilinir ve bu sürece "açık erişim yayınlama" denir.

Bilimsel dergilerin ortaya çıkışından beri birçok dergi finanse edilmektedir.Gelişmekte olan üst düzey eğitim ve araştırma tesislerine sahip ülkelerde, ülkenin bilimsel ve akademik araştırmacılarının yayım masraflarının karşılanması, hatta insanların bu dergilerde yayın yapmasının sağlanması, bu dergilere saygınlık ve görünürlük kazandırılması oldukça yaygındır. Bu tür maddi yardımlar günümüzde genellikle evrensel olmakla birlikte; aynı zamanda bazen abonelik ücretini azaltmak adına kısmi olmakta, bazen de kendi ülkelerindeki okuyucular için tamamını karşılar nitelikte olmaktaydı.
İlk "sadece-dijital", ücretsiz dergiler 1980'lerin sonu, 1990'ların başında internette yayınlandı.Bu dergiler halihazırda var olan altyapıları (e-posta ve haber grupları gibi) ve gönüllü iş gücünü kullandılar ve hiçbir kazanç sağlama amacı olmadan geliştirildiler. Bryn Mawr Classical Review, Postmodern Culture, Psycoloquy ve The Public-Access Computer Systems Review bu dergilere verilebilecek örnekler arasındadır.
İlk çevrimiçi dergilerden, GeoLogic, Terra NOVA, Paul Browning tarafından 1989'da yayınlandı. Ayrı bir dergi değil, TerraNova'nın elektronik bir bölümüydü. Dergi, erişime açık olmayı, 1997'de editörlerin (EUG) ve yayınevinin (Blackwell) izlediği politikadaki değişiklik sebebiyle durdurdu.
Bunu tamamen açık bilimsel dergiler takip etti.1998'de, Journal of Medical Internet Research adıyla tıp alanındaki ilk açık erişim dergilerinden biri oluşturuldu. 1999'da ise ilk sayısını yayınladı. Journal of Surgical Radiology dergisi tarafından daha alışılmadık metodlardan biri değerlendirilerek harici gelirlerin net kazancını editörlerin çabalarına karşılık kullandılar.
Biyolojik ve jeolojik bilimler arasında paleontoloji 1998'de Palaentologia Electronica ile ön plana çıktı. İlk sayıları basılı dergilerine olan aboneliklere eş sayılabilir, tahmini 3,000 okuyucu tarafından 100,000 görülmeye ulaştı. Sadece dijital formdaki biyoloji dergilerinin karşılaştığı zorluklardan biri ise; kağıt formatı dışında yayınlanan bilimsel terimlereInternational Code of Zoological Nomenclature (uluslararası Zoolojik Terimlendirme Yasası) tarafından sağlanan himayenin sağlanmamasıydı. Ancak bu sorunun üstesinden 1999'da yasanın revize edilmesiyle (1 Ocak 2000'den itibaren geçerli) gelindi.
2000-2009on yılı içinde açık erişim dergilerinin sayısı tahmini %500 gibi bir oranla arttı. Ayrıca, yılda açık erişim dergilerinde yayınlanan ortalama makale sayısı da aynuı dönemde 20'den yaklaşık 40'a yükseldi. Bu durumun sonucu olarak açık erişimli makale sayısı o dönemde %900 oranında artmış oldu.

Açık erişim dergileri yayım ücreti alanlar ve almayanlar olarak ayrılır.

Ücrete dayalı açık erişim dergileri yazar adına ödeme gerektirir. Gerekli para yazar tarafından da karşılanabilmekle birlikte genellikle yazarın araştırma hibesinden veya işvereni tarafından karşılanır. Ekonomik zorluk durumlarında (yazarın daha az gelişmiş bir ekonomiden olduğu örnekler de dahil) çoğu dergi ücretin tamamından ya da bir kısmından feragat etmektedir. Yayım ücreti alan dergiler rutin olarak, eş teftiş yürüten editörlerin, yazarların ücret muafiyetini talep edip etmediklerini ya da ücret muafiyetlerine izin verilip verilmediğini bilmemesinden ve her belgenin dergide herhangi bir mali hissesi olmayan, bağımsız bir editör tarafından onaylandığından emin olmak adına çeşitli uygulamalarda bulunurlar. Ödemeler genellikle yayınlanan makale başına iken (örn. BMC dergileri veya  PLOS ONE), ödemeleri gönderilen taslak metin başına (örn. Atmospheric Chemistry and Physics) veya yazar başına (PeerJ) uygulayan dergiler de vardır. 2013'te yapılan bir çalışmaya göre Directory of Open Access Journals'teki (DOAJ) dergilerin yalnızca %28'i yazarlardan ödeme yapmasını şart koşmaktadır, ancak bu rakam bilimsel ve tıbbi odaklı dergilerde daha yüksek (sırasıyla %43 ve %47), sanatsal ve beşeri yayın yapan dergilerde en düşüktür (sırasıyla %0 ve %4).

Ücretsiz açık erişim dergileri çeşitli iş modelleri kullanır. Peter Suber demiştir ki: "Bazı ücretsiz açık erişim dergileri üniversiteler, laboratuvarlar, araştırma merkezleri, kütüphaneler, hastahaneler, müzeler, bilinen topluluklar, vakıflar veya devlet ajanslarından direkt veya indirekt yardım alırlar. Bazıları açık erişimli olmayan yayımlar serisinden gelen geliri alırlar. Bazıları ise reklamcılık, yedek servisler, üyelik ödemeleri, bağışlar, yeniden baskılar, premium nüshasının bir baskısından gelen geliri alır. Birçoğu gönüllülük esasına dayanır. Bazıları ise şüphesiz ki bu yöntemlerin bir birleşimini kullanır."

Açık erişim dergilerinin avantajları ve dezavantajları bilim adamları ve yayıncılar arasındaki birçok tartışmanın konusudur. Mevcut yayın kuruluşlarının açık erişim dergilerinin yayınlanmasına tepkileri yeni bir açık erişim iş modeline şevkle yaklaşmak, mümkün olan ücretsiz ve açık erişimi sağlamaya yönelik deneyler yapmakla; açık erişim önerilerine karşı etkin lobi çalışmaları arasında değişmektedir. BioMed Central ve Public Library of Science gibi birçok yayın kuruluşu açık erişim yayıncıları olarak başlamışlardır.
Açık erişim dergilerinin, özellikle gelişmekte olan ülkelerde geçerli olmak üzere, bariz avantajlarından biri abonelik gerektiren bir kütüphaneyle bağlantısına bakmaksızın bilimsel yayınlara ücretsiz erişim ve kamuya geliştirilmiş erişim sağlamasıdır. Budapeşte Açık Erişim Girişimi'nde   akademik çevrede ve endüstride yapılan araştırmaların daha az masraflı olacağı iddia edilse de, geri kalan kesim AE'nin yayımcılığın toplam masrafını artıracağını öne sürdü.
Açık erişime karşı geliştirilen temel argüman "emsal değerlendirme" sistemine gelebilecek zarardır, bu bağlamda bilimsel dergi yayıncılığının genel kalitesinin eksileceği öne sürülür. Örneğin 2009'da bir bilgisayar programı tarafından meydana getirilen aldatmaca bir derginin yayımı "yazar yayım için ödeme yapar" modeliyle büyük bir yayın kuruluşu tarafından kabul edilmiştir. Benzer bir vakada, 2013'te, Science dergisi ve popüler bilim yayımlarında çalışan bir yazar bazı dergilere bir liken bileşeninin sözde etkileri ile ilgili oldukça hatalı bir belgeyi sunarak açık erişim sistemini hedef almıştır. Bu dergilerin, Journal of Natural Pharmaceuticals dahil olmak üzere, %60'ı bu sahte tıbbi yazıyı kabul etmiş ancak en köklüleri olan PLOS ONE bu yazıyı reddetmiştir. Sonuç olarak, bu deney kendisi "emsal değerlendirme"ye uygun olmadığı, kusurlu bir metodolojiye sahip olması ve bir kontrol grubunun olmayışı açısından eleştirilmiştir. Bunun yanı sıra birçok daha yeni açık erişim dergisi on yıllardır piyasada olan aboneli kopyalarının ününün eksikliğini çekmektedir Bu etki 2001'den beri azaldığı halde PLOS ONE ve BioMedCentral gibi yüksek kalite, profesyonel açık erişim yayınevlerinin aciliyetini yansıtmaktadır.
Açık erişim modelinin muhalifleri "erişim için ödeme" modelinin yayın kuruluşlarının çalışmalarının karşılığının layıkıyla verildiğinden emin olmak adına gerekli olduğunu iddia etmektedirler. "Erişim için ödeme"yi destekleyen bilimsel dergi yayıncıları; bilimsel bir adı sürdürme, emsal değerlendirmeyi ayarlama, makaleleri düzenleme ve indekslemedeki "bekçi" rollerinin bir açık erişim modeliyle tedarik edilmeyen ekonomik kaynaklar gerektirdiğini öne sürmektedirler. Muhalifleri açık erişimin gelişmekte olan ülkeler için adil erişimi garanti etmek adına gerekli olmadığını; farklılaştırılmış ücretlendirmenin veya gelişmiş ülkeler veya kuruluşlar tarafından yapılacak maddi yardımın mal sahibi dergilere erişimi makul fiyatlı yapabileceğini savunurlar. Bazı eleştirmenler ayrıca yazar masraflarının finanse edilmesindeki eksikliğe de dikkat çekerler.

Zaman içinde açık erişim yazarlarına yapılan atıf oranlarının daha yüksek olduğuna dair iddialar öne sürülmüştür. Fakat yakın zamanda yapılan 

Banknot ya da kâğıt para; taşıyana üzerinde yazan miktarın ödenmesi basan kurum tarafından garanti edilen, faiz taşımayan, yasal bir ödeme aracı. İngilizcedeki bank ve note yani banka ve not kavramlarının birleşiminden gelir. Banknotun, altın, gümüş, döviz gibi menkul kıymetlerden teşekkül eden bir karşılığı bulunmayabilir. Eskiyen para tedavülden çekilerek imha edilir.

Banknot, 17. yüzyıldan başlamak üzere bilhassa tarihte I. Dünya Savaşına kadar geniş bir tatbik sahası bulmuştur. Emtia (mal), arazi gibi servet unsurlarının karşılık olarak kullanıldığı görülmüşse de, altın ve gümüş gibi kıymetli madenler, en ziyade kullanım sahası bulan karşılıklar olmuştur. Banknotlar, bankalar tarafından ihraç edilebildiği gibi devlet tarafından da çıkartıldığı görülmüştür. Banknotlar, yüzde yüz bir karşılık gösterilerek ihraç edilirse, bu kâğıttan paraya temsili kâğıttan para adı verilmektedir (altın ve gümüş sertifikaları). Kısmi bir karşılığı olan kâğıttan paraya ise itimada dayanan kâğıttan para veya banknot denilmektedir. Banknotlar itibar görmeleri için döviz ve/veya kıymetli madenlere dayalı çıkartılarak hayatlarına başlamış olsalar da gönümüzde bunlar için tutulması gereken bir zorunluluk bulunmamakta ve dolayısıyla büyük kısmı itibari olarak basılmaktadır.
Banknot, para birimi yasasından sonra yetkili bankalar tarafından tedavüle çıkarılmış, tutarı para değeri birimlerinin ortalaması üzerinden belirlenen kâğıt paradır. Banknot bir ödeme aracıdır. Para birimi yasasından sonra tedavüle çıkan banknotların bedelini ödeme yükümlülüğü olmadığı için, bu para birimi mal ya da hizmet takasına ilişkin herhangi bir kanuna bağlı değildir. Banknotlar bu yüzden talep hakkı sağlamaz. Aksine tedavüle çıkaran merkez bankasına karşı bir güvene dayanan yasal bir değer ortaya koyar. Ayrıca karşılık olarak borç durumdaki şahıs veya kuruluşlar, talepleri banknotlarla karşılama (ödeme) hakkına sahiptirler. Buna karşın hisse senediyle (değerli kâğıt) borç silme (kapama/ödeme) hakkı bulunmamaktadır.
Banknotlar kâğıt olma özelliklerinden dolayı halk dilinde kâğıt para olarak da tanımlanırlar. Banknotlar ve sikkeler (metal para) nakit para kabul edilir.

Banknotun ortaya çıkışında ise tarihsel olarak bankalar etkin olmuştur. Değerli madenler (altın para, gümüş para) güvenlik açısından bankalara emanet edilmiş ve karşılığında bu durumu ispatlamak için bankadan bir belge alınmıştır. Alışveriş sonrasında tacir paranın kendisini karşı tarafa vermek yerine bu belgeyi vermiştir. Belgeyi elinde bulunduran kişi artık bankadaki paranın sahibi olmuştur. Ya da tacir müşterisinin paranın bir kısmını çekebilmesine olanak sağlamak üzere bankaya bir ödeme emri içeren imzalı bir kâğıt göndermiştir (günümüzdeki “Çek” benzeri bir uygulamadır, ancak çağdaş bankacılık sisteminde elbette ki aralarında belirgin farklar vardır). Böylece değerli madeni taşıma güçlüğünden ve risklerden kurtulma olanağı sağlanmıştır. İşte bankaların kendi ellerinde müşterilerinin değerli madenlerinin bulunduğuna dair verdikleri bu güvence belgesine Bank-Note (Banka Notu) adı verilmiştir.
Ticaretin ve mali işlemlerin öneminin artmasıyla sikkelere duyulan ihtiyaç gitgide artmıştır. Sahtecilikten duyulan endişe sebebiyle sikkeler istenilen kadar yüksek bir nominal değere sahip olamamıştır. Büyük miktardaki paralarda çok sayıda ihtiyaç duyulan sikkeler oldukça kullanışsızdı. Bu yüzden kullanışlı bir ödeme aracının ne kadar gerekli olduğu meydana çıkmıştır. Hem bu gereklilik hem de yönetimin finansal problemleri nedeniyle, günümüzde yerini elektronik cari hesap, bankamatik ve kredi kartlarının aldığı, yeni ödeme şekli olan kâğıt paralar hazırlanmıştır.

Tahıl, meyve, sebze, tavuk, midye, gümüş, inek ve altın gibi geçerli mallar, takas aracı olarak kullanılarak para işlevi kazanmışlardır. Para sınırlı; fakat yeterli miktarda mevcut olan ve genel takas ve ödeme aracı olarak kullanıma giren dayanıklı doğal gereçler olarak ortaya çıkmıştır (mal şeklindeki para). Bunlar bazen doğal araç gereçler, bazen de takılardan (ziynet para) oluşmaktaydı ya da çiftlik hayvanları gibi genel olarak kullanılan yararlı mallardı. Orta Çağ'da özellikle metal, gümüş çubuk, takılar ve değerli sikkelerin ödeme aracı olarak kullanıldığı Slav ve İskandinav doğu denizi bölgelerinde ağırlık ve tartma üzerine kurulu ekonomi anlayışı söz konusuydu. Burada metal, özellikle de gümüş çubuklar, takı malzemeleri ve yabancı sikkeler ödeme aracı olarak belirleyici nitelikteydi. Ayrıca sikkelerde ağırlık tek başına, çift yönlü tartma yöntemiyle alıcıyı satıcıyı belirlemekteydi.

Her ulusun, ülkenin merkez bankası tarafından tedavüle çıkarılan kendi banknotları vardır. Avro banknotlarının yanı sıra Güney Karayipler bölgesinin banknotları, Batı Afrika ve Orta Afrika ülkelerinin banknotları gibi birden fazla devlet tarafından basılan ve kullanılan banknotlar da istisnai olarak bulunmaktadır. Günümüzde banknotlar sadece İskoçya, Kuzey İrlanda, Hongkong ve Makao'da özel bankalar tarafından basılmaktadır. Bir devlet bankasının özel ya da resmi olup olmadığının kesin ayrımı birçok ülkede ne eski dönemlerde ne de günümüzde yapılmıştır. Çünkü birçok devlet bankası, şahısların sahip olabileceği hisse senetleri ve bonolar çıkartmıştır. Örneğin, 1923 yılından önceki İmparatorluk Bankası.

Banknotlar genellikle kâğıttan yapılır -bazen ham maddeden- ve birçok ülkede hala kâğıt şeklinde basılır; fakat farklı maddeler de kullanılabilir (Örn. sentetik madde, polimer). Avro banknotların kâğıtları saf pamuktan yapılmaktadır. Polimer banknotlar Avrupa'da Romanya'da tedavüle çıkmıştır. Ayrıca Kuzey İrlanda'da Northern Bankası'nda da çıkarılmaktadır. Polimer banknotlara Avrupa dışında dönence ve dönencealtı bölgelerindeki ülkelerde rastlanabilir: Avustralya, Bangladeş, Brezilya, Brunei, Şili, Birleşik Çin Cumhuriyeti, Endonezya, Kuveyt, Malezya, Meksika, Nepal, Yeni Zelanda, Papua Yeni Gine, Sambia, Samoa, Singapur, Solomon Adaları, Sri Lanka, Tayvan, Tayland ve Vietnam.
Polimerden yapılan banknotların avantajı dayanıklı olmasıdır. Üretiminde kâğıt banknotlara göre daha masraflıdır ve bazı durumlarda hâlihazırdaki banknotlar tarafından işlenememektedir. Sıcaklık bu banknotlara zarar verebilir ve kuru bir hal aldıkları için bu banknotlar kolayca yırtılabilir ve çabuk eskiyebilir.
Banknotların ve güvenlik kâğıtlarının daha önceki imalatçılarından biri, Gmund am Tegernsee'de ve Königstein (Saksonya İsviçresi)'da üretim yerleri olan, Giesecke & Devrien'in şubesi olan Louisenthal kâğıt fabrikasıdır.

Kâğıt paraların eskime süreleri Türkiye'de 3, ABD'de 18, Almanya'da 55, İngiltere'de ise 10 yıldır.

Kâğıt parayı nominal olarak değerli kılan şey devletin verdiği güvencedir. Yani kâğıt paranın imal edildiği maddenin (kâğıt, keten, pamuk vs.) gerçek değeri ihmal edilecek kadar azdır. Devlet otoritesi ortadan kalktığında para değersizleşir ve kağıda dönüşür. Tarihte bunun pek çok örneği vardır. (Buna karşın altının kendisinin gerçek ve süreklilik arz eden değeri vardır ve para olarak kullanıldığında üzerine yazılan değer farklı olabilse de ayrıca gerçek bir değere de sahiptir. Bu durum tarihte de örnekleri görülen yasadışı işlemlerin yapılmasına da imkân vermiştir.)
Nominal (İtibari) Değer: İktisadi bir varlığın üzerinde yazılı olan değerdir. Örneğin: para (kâğıt para, altın para, gümüş para, madeni para), çek, hisse senedi vs. üzerinde nominal değer bulunur. İktisadi varlıklar her zaman nominal değerleri ile alınıp satılmayabilir. Örneğin döviz, hisse senedi farklı değerlerden işlem görebilir. Bu durumda piyasa değeri yani gerçek değeri nominal değerden farklı olacaktır.

Banknotları imal edenler, paraları kopyalamaya ve sahteciliğe karşı mümkün olduğunca güvenli yapmaya çalışmışlardır. Sahtekârlar her seferinde banknotları kopyalamayı ve piyasaya çıkarmayı denemişlerdir. Modern banknotların, taklidi zorlaştıran ve gerçek banknotların kontrol edilebilmesini sağlayan kademeli olarak düzenlenmiş güvenlik işaretleri bulunmaktadır.
İlk güvenlik kademesi, banknotun herhangi bir alet kullanmaksızın bakıldığında ya da dokunulduğunda tanınabilmesini sağlayan özelliktedir. Ayrıca bir alt katman, su işareti, damga-baskısı, şeffaf tabaka, gömülü güvenlik katmanları, gözle görülebilen baskı rengi (gözle görülür değişken mürekkep) ve renkli fotokopi materyalleri ile üretilemeyen hologram da vardır. 1988/1989 yıllarında 5000 Avusturya şilin banknotu ile banknot, basım tarihinde ilk kez, bir kâğıt para üzerinde ince kâğıt (Kinegramm) kullanılmıştır. Bu durum gözle görülebilen işaretlerin kullanımı yönünde ayar değişimine sebep olmuştur, çünkü dünya çapında bu yöntem kullanılmaya başlanmıştır (Örn. Euro).
İkinci güvenlik katmanı, kopyalanması zor olan, ama bazı basit materyallerle saptanabilen bir yöntemden oluşmaktadır. Bunun yanında mikro yazı (bir büyüteçle saptanabilen) ve ışıltılı veya fosforlu bir desen de bulunmaktadır.
Para ayırma makinesiyle yapılan makineli incelemeler için ya da para yatırma aracı için (Örn. ATM) ayrıca görünmeyen güvenlik katmanları vardır. Bunlar alt katmanın (Kâğıt ya da polimer) ya da baskı renklerinin bir parçası olarak temin edilebilirler. Bunlara, güvenlik katmanının ya da baskı renklerinin fiziksel olarak ölçülebilen özellikleri de dâhildir. En yüksek güvenlik katmanı, bileşimi ve saptama ölçütleri sadece üreticiler ve merkez bankaları tarafından bilinen materyallerin kullanıldığı banknotlardadır. İsviçre frangı dünyada güvenlik seviyesi en yüksek olan banknottur.

"Osmanlı Bankası Banknotları" - Edhem Eldem, Osmanlı Bankası Yayınları, İstanbul, 1998.
"Osmanlı Bankası Arşivinde Tarihten İzler" - Edhem Eldem, Osmanlı Bankası Yayınları, İstanbul, 1997.
"50 Yılın Türk Kâğıt Paraları" - Cüneyt Ölçer, İş Bankası Kültür Yayınları, 1973.
"Cumhuriyet Dönemi Türk Kâğıt Paraları" - Cüneyt Ölçer, İş Bankası Kültür Yayınları, 1983 (Yukarıdaki kitabın genişletilmiş baskısı)

Banka
Merkez bankası
İtibari para
Kripto para
Merkez bankası dijital para birimi

İtibari Paranın Kullanımdan Kaldırılmasına Yönelik Teorik Bir Değerlendirme 19 Mayıs 2022 tari

Beyaz kitap, bir çeşit yönergedir. Asıl olarak devletler tarafından resmi olarak yayımlanırlar. Son zamanlarda, iş dünyasında da müşterileri eğitmek, piyasa eğilimlerini belirtmek ya da alış kararlarına yardımcı olmak için de kullanılmaya başlanmıştır.

Kurum ve kuruluşların oluşturacakları resmi belgeler için bir taslak olan, hızla boş beyaz sayfalara yazılan dokümanlara "Beyaz Kitaplar" ismi verilmiştir. Modern İngiliz ve İrlanda terminolojisinde de resmi doküman olarak yerini alır. İngiliz Milletler Topluluğu Ülkeleri ve Avrupa Birliği'nin de terminilojisine geçmesiyle birlikte "Beyaz Kitaplar" terimi dünya haritasında yaygın bir şekilde kullanılmaya başlanmıştır.

Yeni olan bir teknoloji ya da ürünün piyasada oluşturabileceği olumsuz görüşleri en aza etmek amacıyla şirketler tarafından yazdırılan dokümanlardır. Şirketler beyaz kâğıtları, tüketicilerin ve sektörün diğer üyelerinin daha kolay algılaması için pazarlama, satış teknikleri gibi konularda uzman olan kişilere yazdırırlar. Bu da ürünü kamuoyuna sunarken yaşanacak tüm gelişmelere kontrollü bir zemin hazırlamaktadır.

Bibliyografya veya bibliyografi, bir konu hakkındaki yayınların bir kısmını ve tamamını sunan liste. Bibliyografya kelimesi "kitap" anlamındaki βιβλίον (biblion) ve "yazı, yazma" anlamındaki -γραφία, (-graphía) kelimelerinden birleşiminden oluşan Eski Yunanca βιβλιογραφία (bibliographía) kelimesinden gelmektedir. "Kitaplar hakkında yazı" anlamında kullanılmıştır. Kelimenin iki manası vardır:

Belli bir konuda veya çeşitli konulardaki yayınların (kitap, broşür, makale vb.) listesi. Genellikle bu listede yazar (müellif) ile eserin; tercüme ise mütercimin adı, cilt ve baskı kaydı, basıldığı yer, yıl ve yayıncı ile sayfa adedi hakkında bilgi verilir.
Matbu veya yazma eserlerin listelerinin nasıl yapılacağından, nasıl tanımlanacağı ve sınıflandırılacağı, ayrıca bu işi yaparken uyulması gereken kurallardan bahseden bilimin adı.
Kısaca bibliyografya; Bilim, sanat gibi fikir ürünleri ve kayıtlarla ilgili yayınları bir düzen içerisinde toplayan listedir. Fakat genellikle anlattıkları eserlerin nerede bulunduklarını göstermezler. Bu özellikleriyle kataloglardan ayrılırlar.
Türkiye'de, bibliyografya sahasında yapılmış en zengin ve büyük çalışma; Katib Çelebi'nin 17. yüzyılda meydana getirdiği Keşfü'z-Zunûn adlı eseridir. Başlı başına bir kıymet ifade eden ve asırlarca elden düşmeyen bu önemli eser, 300 kadar bilimin özelliklerini anlatmakta, 10.000 kadar yazar ve alfabetik olarak 15.000'e yakın kitap hakkında bilgi vermektedir. Daha sonra Bağdatlı İsmail Paşanın bu esere yazdığı iki ciltlik zeyl ile iki ciltlik Esma-ül-Müellifin de çok meşhurdur.
1935 senesinden beri yayınlanmakta olan Türkiye Bibliyografyası Türkiye'de basılan bütün kitapların, broşürlerin, harita ve atlasların gazete ve dergilerin, diğer yayınların bibliyografik künyelerini bildiren milli bir bibliyografyadır. Ayrıca Türkiye'de seçilmiş dergilerde yayımlanan makaleleri bildiren bir de Türkiye Makaleler Bibliyografyası vardır. Bu da Türkiye Bibliyografyası gibi üç ayda bir yayımlanmakta bazen yayınını aksatmaktadır.
Bibliyografyalar çeşitli açılardan ele alınır:

Mahiyetleri bakımından: Basit, tahlilî (çözümlemeli) ve tenkidî (eleştirel) olmak üzere üçe ayrılırlar:
Basit bibliyografyalar: Ele aldıkları eserlerin, belirli kaidelere göre sadece künyelerini verirler.
Tahlilî bibliyografyalar: Eserlerin künyeleri yanında ayrıca muhtevaları hakkında bilgi verirler.
Tenkidî bibliyografyalar: Bu bibliyografyalarda eserlerin münderecatı ve tertipleri tenkit edilir.
Ayrıca mahiyetleri bakımından bibliyografyalar esas (primaire) ve kopya (secondaire) olmak üzere iki gruba ayrılırlar:

Esas bibliyografyalar: Bu tip bibliyografyalar, eserler bizzat görülerek ve tetkik edilerek hazırlanırlar.
Kopya bibliyografyalar: Esas bibliyografyalardan faydalanmak suretiyle hazırlanan bibliyografyalardır. Bu tip bibliyografyalarda eserlere doğrudan müracaat yoktur.
Zaman bakımından: Tamamlanmış ve periyodik olmak üzere iki çeşittir.
Tamamlanmış bibliyografyalar: Belli iki tarih arasında veya belli bir tarihe kadar çıkmış olan eserleri ele alırlar.
Periyodik bibliyografyalar: Belli bir konu veya konulara dair yayımlanan eserleri muntazam veya gayri muntazam fasılalarla bildirirler.
Tertip edilişleri bakımından: Alfabetik, sistematik, kronolojik, vurgu ve başlık kelimelerine göre düzenlenen bibliyografyalardır.
Alfabetik bibliyografyalar: Eserleri müelliflerin adlarına göre; müellifi yoksa veya anonim eserse, kitap adlarına göre veren bibliyografyalardır.
Sistematik bibliyografyalar: Bu bibliyografyalarda eserler konularına göre tanzim edilmişlerdir.
Kronolojik bibliyografyalar: Bu bibliyografyalarda ele alınan eserler, yayın tarihlerine veya bahis konusu, hadiselerin vuku buluş tarihlerine göre sıralanırlar.
Vurgu ve başlık kelimelerine göre tertip edici bibliyografyalarda tanzim işi, bu eserlerden çıkarılan vurgu ve başlık kelimelerine göre, alfabetik olarak yapılır.
Kapsamları bakımından: Milli ve milletlerarası olmak üzere ikiye ayrılır:
Milli bibliyografyalar: Bir tek memleketin hudutları içinde veya aynı dilde yayımlanmış bütün eserleri ele alırlar.
Milletlerarası bibliyografyalar: Her konuya veya muhtelif konulara dair, muhtelif memleketlerde, muhtelif dillerde yapılmış yayımları ele alırlar.
Ayrıca kapsamları bakımından bibliyografyalar genel ve özel olmak üzere ikiye ayrılırlar:

Genel bibliyografyalar: Muhtelif veya bütün konulara ait eserleri ele alırlar.
Özel bibliyografyalar: Bir tek konuda veya birbiriyle yakın ilgisi olan konularda yayımlanmış eserleri ele alırlar. Bu bibliyografyalara ihtisas bibliyografyaları da denir.
Yine özel bibliyografyalar grubunda mütalaa edilen iki çeşit bibliyografya daha vardır:

Şahıs bibliyografyaları: Bir veya birkaç şahsa dair bibliyografyalardır. Bu bibliyografyalarda o şahsın eserleri veya o şahsa dair yazılan kitap ve makaleler yer alır.
Yer bibliyografyaları: Muayyen bir yerin veya bir mıntıkanın tarihine, coğrafyasına, kültürüne vs. dair yazılan eserleri bildirirler.
Bibliyografyaların hemen her konuda yapılması ve çok çeşitli olması, son zamanlarda bu bibliyografyaları tanıtan bibliyografyaların hazırlanması ihtiyacını doğurmuştur. Bu tip bibliyografyalara "bibliyografyaların bibliyografyası" adı verilir.

Bibliyoterapi (kitap terapisi), bireylerin psikolojik, duygusal ve sosyal sorunlarını çözme, anlamlandırma ve iyileştirme sürecinde kitaplardan ve yazılı materyallerden faydalanma yöntemidir. Bu terapi biçimi, okumanın iyileştirici gücünden yararlanarak insanlara duygusal destek sunmayı amaçlar. Bibliyoterapi, edebi eserlerin yanı sıra kişisel gelişim kitapları, şiirler ve bilimsel metinler gibi birçok yazılı kaynağın tedavi amacıyla kullanıldığı bir süreçtir. Bu yöntemde, bireyler kendi yaşantılarına benzer durumlarla karşılaşabilecekleri, kendilerini keşfetme yolunda yol gösterici olabilecek ya da düşünce dünyalarını derinleştirebilecek kitaplarla buluşturulurlar.

Bibliyoterapinin kökenleri, insanoğlunun yazılı kültürle tanışmasına kadar uzanır. Kitapların ve yazılı metinlerin insanlar üzerindeki iyileştirici etkisinin farkına varılması, tarihin çok eski dönemlerinde başlamıştır. İnsanlar, kitapları sadece bilgi edinme aracı olarak değil, aynı zamanda ruhsal ve duygusal sıkıntılarını hafifletme aracı olarak da kullanmışlardır. Bu fikir, yazının doğuşuyla beraber şekillenmiş ve insanlık tarihinin farklı dönemlerinde kendine yer bulmuştur.
Bibliyoterapinin modern bir terapi yöntemi olarak adlandırılması 20. yüzyılın başlarına dayanmakla birlikte, kitapların iyileştirici gücüne olan inanç Antik Yunan’dan itibaren var olmuştur. Örneğin, Antik Yunan’da kitaplar ve yazılar ruhsal iyileştirici olarak kabul ediliyordu. Yunan mitolojisinde şifa tanrısı Asklepios’un şifa tapınaklarında (Asklepion) hastaların kitaplar aracılığıyla zihinsel ve ruhsal iyileşme sürecine dahil edildikleri bilinmektedir. Bu tapınakların kapısında yer alan "Ruhun Şifa Bulduğu Yer" yazılı tabela, o dönemde kitapların insan ruhuna ne denli iyi geldiğine olan inancı simgeler. Antik çağ filozofları, özellikle Platon ve Aristoteles, edebiyatın ve felsefenin insan ruhu üzerindeki arındırıcı etkisini savunmuşlardır. Platon, insanların edebi eserler aracılığıyla kendilerini tanıyabileceğini ve ruhsal olarak arınabileceğini öne sürerken, Aristoteles, "katarsis" kavramını geliştirmiş ve tragedya gibi dramatik eserlerin izleyicide duygusal bir boşalma sağlayarak ruhu arındırabileceğini savunmuştur.
Bu inanç, yalnızca Yunan dünyasında değil, diğer kadim uygarlıklarda da yaygındı. Antik Mısır ve Mezopotamya'da kutsal metinlerin ve yazılı bilgilerin ruhsal ve zihinsel iyileştirici olduğu düşünülüyordu. Kitaplar, bilgelik ve ruhsal rehberlik sunan araçlar olarak kabul edilirken, dini ve mistik yazılar insanlara ahlaki ve ruhsal bir rehber sunuyordu. Orta Çağ'da ise bu inanç, özellikle Hristiyanlık ve İslam dünyasında dini metinlerle devam etti. İncil ve Kur’an gibi kutsal kitaplar, insanların ruhsal huzur ve arınma arayışında başvurdukları en önemli kaynaklar haline geldi. Orta Çağ manastırlarında, rahipler kitapları kopyalayarak ve okuyarak sadece bilgiye değil, aynı zamanda ruhsal bir iyileşmeye de ulaşmayı hedefliyorlardı. Özellikle rahipler, yazmanın ve okumanın manevi bir disiplin olduğu ve bireyi ruhsal açıdan iyileştirdiği inancındaydı.
Rönesans döneminde ise bibliyoterapinin temelleri daha güçlü bir şekilde atıldı. Bu dönemde edebi eserler, bireylerin zihinsel ve ruhsal gelişimini destekleyen önemli araçlar olarak kabul görmeye başladı. Düşünürler, kitapların bireylerin ruh sağlığı üzerindeki olumlu etkilerini savunarak, kitap okumanın ve yazının bir tür kişisel gelişim aracı olduğuna dikkat çektiler. Örneğin, Fransız deneme yazarı Michel de Montaigne, kitap okumanın bireyin iç dünyasını keşfetmesine ve ruhsal sorunlarla başa çıkmasına nasıl yardımcı olduğunu kendi deneyimlerinden yola çıkarak dile getirdi. Montaigne, yazılarında okumanın insan zihnini ve ruhunu nasıl rahatlattığını, duygusal karmaşayı nasıl yatıştırdığını anlatırken, kitabın birey üzerinde iyileştirici bir etki yarattığını savunmuştur.
Aydınlanma çağına gelindiğinde, bireyin zihinsel ve duygusal gelişimi için okuma eyleminin önemine dair daha sistematik düşünceler ortaya çıkmaya başladı. 17. ve 18. yüzyıllarda filozoflar ve düşünürler, bireyin kendini eğitmesinin, okuma yoluyla zihnini ve ruhunu geliştirmesinin önemini vurguladılar. John Locke, insan zihninin boş bir levha (tabula rasa) olduğunu ve deneyimler yoluyla şekillendiğini savunarak, okumanın bireyin ruhsal ve zihinsel dünyasını inşa eden önemli bir araç olduğunu öne sürdü. Bu dönemde kitaplar, sadece entelektüel gelişimi destekleyen kaynaklar değil, aynı zamanda bireylerin duygusal olarak gelişmesine katkı sunan araçlar olarak görülmeye başlandı.
Modern anlamda bibliyoterapi teriminin kullanılmaya başlanması ise 20. yüzyılın başlarına denk gelir. 1916 yılında, Amerikalı yazar ve din adamı Samuel McChord Crothers, “bibliyoterapi” terimini ilk kez literatüre sokarak, kitapların tedavi edici gücüne dair sistematik bir yaklaşım önerdi. Crothers, kitapların insanların ruhsal sorunlarıyla başa çıkmasında nasıl yardımcı olabileceğine dair düşüncelerini ortaya koyarak bu terapi biçimini şekillendirdi. Bu kavram, psikoloji ve edebiyat dünyasında giderek daha fazla ilgi gördü. Crothers'ın bu alandaki görüşleri, hastanelerde ve psikiyatri kliniklerinde kitapların tedavi amacıyla kullanılmasının önünü açtı.
İkinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında bibliyoterapi, savaş travmalarının tedavisinde önemli bir araç haline geldi. Özellikle savaş gazileri için hastanelerde ve rehabilitasyon merkezlerinde bibliyoterapi uygulamaları yapılmaya başlandı. Savaş sonrası travmatik stres bozukluğu yaşayan askerler, bu dönemde duygusal sorunlarıyla başa çıkabilmek için kitaplardan faydalandılar. Bu dönemde kitaplar, hem askerlerin yaşadıkları travmatik deneyimlerle yüzleşmelerine yardımcı olmak hem de savaş sonrası sivil hayata yeniden uyum sağlamalarına destek olmak amacıyla kullanıldı. Kitaplar, travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) yaşayan bireylerin kendi duygularını anlamalarını ve iyileşme sürecini hızlandırmalarını sağlayan önemli bir terapi aracı olarak kabul edildi.
1950'lerden itibaren, bibliyoterapi alanında daha sistematik araştırmalar yapılmaya başlandı. Özellikle psikoloji ve edebiyat alanındaki çalışmalar, kitapların ve yazılı metinlerin bireylerin psikolojik sorunlarına nasıl yardımcı olabileceğini incelemeye başladı. Bu dönemde, edebiyatın birey üzerindeki etkisi, kitapların tedavi edici gücüyle ilişkilendirilerek daha bilimsel bir temele oturtuldu. Psikologlar, kitap okuma alışkanlığının bireyin zihinsel ve duygusal sağlığı üzerindeki olumlu etkilerini keşfetmeye başladı. Bu süreçte, kitapların sadece psikolojik rahatsızlıkları olan bireyler için değil, aynı zamanda genel halk için de bir tür iyileştirici araç olarak kullanılabileceği görüşü yaygınlaştı.
1970'lerden itibaren, bibliyoterapi, daha geniş bir kabul görerek klinik psikoloji, eğitim ve kütüphanecilik gibi çeşitli alanlarda yaygın bir şekilde kullanılmaya başlandı. Kütüphaneler, hastaneler ve okullar, bireylerin duygusal sağlığını desteklemek amacıyla bibliyoterapi programları geliştirdiler. Özellikle çocukların duygusal ve sosyal gelişimlerine katkıda bulunmak amacıyla çocuk kitaplarının terapi süreçlerinde kullanılması bu dönemde yaygınlaştı.

Bibliyoterapi, pek çok farklı alanda ve bireyler üzerinde uygulanabilir. Psikolojik rahatsızlıklar, kişisel gelişim, eğitim, kriz yönetimi gibi alanlarda kendine geniş bir kullanım alanı bulur. Hem yetişkinler hem de çocuklar için uygulanabilir bir yöntem olan bibliyoterapi, bireyin yaşına, yaşadığı sorunlara ve terapi hedeflerine göre farklı şekilde uyarlanabilir.
Psikolojik Tedavi Amaçlı Kullanım: Psikolojik rahatsızlıklar yaşayan bireyler için kitaplar, hem bilgi sağlayıcı hem de terapötik bir kaynak olarak kullanılabilir. Depresyon, anksiyete, stres bozuklukları gibi rahatsızlıklarda bireylere, yaşadıkları durumu anlamalarına yardımcı olacak kitaplar önerilebilir. Bu süreçte bireyler, kitaplardan elde ettikleri bilgilerle kendi yaşamlarını gözden geçirir ve iyileşme süreçlerine katkı sağlarlar. Ayrıca bu yöntem, bireylerin içsel diyaloglarını yönlendirme, duygularını daha iyi anlama ve sorunlarına farklı açılardan bakmalarını sağlar. Kitapların içerdiği karakterlerin yaşadığı olaylar, bireyin kendi yaşamıyla bağdaştırılarak çözüm yolları geliştirmesine yardımcı olur.
Eğitimde Kullanımı: Bibliyoterapi, eğitimde de geniş bir uygulama alanına sahiptir. Özellikle çocukların duygusal ve sosyal gelişimlerine katkı sunmak amacıyla kullanılabilir. Öğretmenler ve eğitimciler, öğrencilerin duygusal zekalarını geliştirmek, empati kurmalarını sağlamak ve sosyal becerilerini artırmak için belirli kitaplar önerebilirler. Özellikle okul çağındaki çocukların karşılaştığı sosyal zorluklar, zorbalık, ailevi sorunlar veya benlik saygısı gibi konularda bibliyoterapi yararlı olabilir. Edebiyat aracılığıyla çocuklar, başkalarının deneyimlerini öğrenir, farklı bakış açıları geliştirir ve kendi sorunlarıyla başa çıkma stratejileri oluştururlar.
Travma ve Kriz Yönetimi: Bibliyoterapi, kriz durumlarında veya travma sonrası stres bozukluğu yaşayan bireylerde etkili bir yöntem olarak kullanılabilir. Doğal afetler, savaş, aile içi şiddet veya kişisel kayıplar gibi travmatik olaylar yaşayan bireyler, bu yöntemle duygusal iyileşme sürecine katkıda bulunabilirler. Travmatik deneyimler sonrasında, bireylere benzer durumları yaşamış karakterlerin anlatıldığı kitaplar önerilerek, bireylerin yalnız olmadıkları hissini pekiştirmek ve kendi travmalarını daha iyi anlamalarına yardımcı olmak amaçlanır. Bibliyoterapi bu süreçte bir baş etme mekanizması olarak kullanılabilir.
Kütüphaneler ve Bibliyoterapi: Modern kütüphaneler, bibliyoterapinin önemli uygulama alanlarından biridir. Pek çok kütüphane, bireylerin ruhsal ve zihinsel sağlığını desteklemek amacıyla bibliyoterapi programları sunar. Kütüphane çalışanları, bireylerin ihtiyaçlarına uygun kitaplar önererek, onların kişisel gelişim süreçlerine destek sağlarlar. Kütüphanelerde oluşturulan bu tür programlar, toplumsal refahı artırmayı ve bireylerin daha iyi bir ruhsal dengeye ulaşmalarını hedefler.

Bibliyoter

Bilimsel dergi, akademik yayıncılıkta genellikle yeni araştırmalar yayınlayarak bilimin gelişimine destek vermeyi hedefleyen bir süreli yayın.
Dergilerin büyük çoğunluğu Nature gibi farklı bilimsel alanlara ait makale ve yazıları yayınlar. Bilimsel dergiler makalelerin dergi kalitesini düşürmemesi ve bilimsel anlamda değerli olması açısından hakemlidirler. Bilimsel dergiler profesyonel dergilere benzeseler de gerçekte çok farklıdırlar. Bilimsel dergilerdeki makaleler nadiren günlük olarak, bir piyasa dergisi gibi okunur. Araştırma sonuçlarının yayımlanması bilimsel yöntemin gerekli bir aşamasıdır. Eğer deneyleri ve hesaplamaları içeriyorlarsa bunlar mutlaka başka bir araştırmacının da varılan sonuçları teyit etmek için aynı deney ya da hesaplamayı tekrarlamasına imkân verecek şekilde yeterli bilgiyi içermelidir. Her bir dergi makalesi bilimsel kayıtların sürekli bir ögesi haline gelir.
Bilimsel dergilerin tarihi, 1665 yılında Fransızca Journal des sçavans ve İngilizce Philosophical Transactions of the Royal Society'in ilk kez düzenli olarak araştırma sonuçlarını yayınlamasıyla başlar.

Shaping Written Knowledge: The Genre and Activity of the Experimental Article in Science 13 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (online book) by Charles Bazerman
'Free at Last: The Future of Peer-Reviewed Journals' 14 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. by Stevan Harnad
Bibliography of Findings on the Open Access Impact Advantage29 Ocak 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Links to the world's electronic journals 5 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ekoloji konusunda makaleler yayınlayan bilimsel dergiler
Electronic publishing in science: changes and risks 18 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. by Otto Kinne
The scientific communication life-cycle model by Bo-Christer Björk

Bilimsel yazı veya akademik yazım, öncelikle belirli bir akademik konu veya disiplinin standartlarına uygun olarak akademik çalışmanın bir parçası olarak üretilen kurgusal olmayan yazı anlamına gelir:

Doğa bilimleri veya sosyal bilimler tesislerinde ampirik saha çalışması veya araştırma raporları,
Akademisyenlerin kültürü analiz ettiği, yeni teoriler önerdiği veya arşivlerden yorumlar geliştirdiği monografiler
ve tüm bunların lisans versiyonları.
Akademik yazım, tipik olarak daha resmi bir ton kullanır ve belirli gelenekleri takip eder. Akademik yazının merkezinde metinlerarasılık ya da yazarın daha geniş bir söylem topluluğuna katılımının altını çizen diğer akademik çalışmalara titizlikle atıfta bulunma veya referans verme yoluyla mevcut akademik konuşmalarla etkileşim yer alır. Bununla birlikte, akademik yazının kesin tarzı, içeriği ve organizasyonu, belirli türe ve yayın yöntemine bağlı olarak değişebilir. Bu çeşitliliğe rağmen, tüm akademik yazılar, entelektüel bütünlüğe bağlılık, bilginin ilerletilmesi ve disipliner metodolojilerin titizlikle uygulanması gibi bazı ortak özellikleri paylaşır.
Bilimsel yazı, bilgiyi öğretme, doğruluk ve yenilik için yazılan yazı türüdür. Kendine özgü bir anlatım tarzıdır. Yazı, dile dayanır. Dil ortak anlaşma aracıdır. Belli kural ve tekniklere dayanarak yazılan bir yazı amacına ulaşabilir. Bu tür, deneme veya edebiyat değildir ancak dile dayandığı için sıkıcı veya anlaşılamaz olmamalıdır. Görüşler sağlam kaynaklara dayandırılmalı ve atıf gösterilmelidir.

Bilimsel yazı birkaç sayfalık bir makale olabileceği gibi birkaç yüz sayfalık kitap da olabilir. Esas itibarıyla teknik aynıdır.
Yazının metinle uyumlu bir ismi olmalıdır. Çoğu zaman okuyucu kitabın ismine bakar. İsim metinle aynı değil veya iddialı ise aradığını bulamaz. Mesela "Osmanlı'da Tıp" araştırması yapan yazarın kitabına Osmanlı'da İlimler başlığını koyması uygunsuzdur.
Uzun yazıları burada kitap diye belirteceğiz. Yazar, kitabını bir otoritenin sunuşu ile açabilir. Buna takdim, takriz, sunuş denir. Sonra önsöz yahut mukaddime bölümü gelir. Burada yazar eserinin yapısını, amacını tanıtır. Buna söze başlarken de denebilir.
Önsözün ardından kısa veya uzun bir Giriş bölümü gelir. Giriş'te kitabın iskeleti anlatılır. Konular açıklanır, bilgi verilir. Buna methal de denir.
Girişten sonra gövde bölümü gelir. Burada numaralandırma esası şöyledir:
I, A, 1, a, (1), (a), i, ii...
Ana bölümlendirme Kısımlar ve Bölümler şeklindedir.
Gövde metni bittikten sonra Sonuç eklenir, konu özetlenir, neyin savunulduğu ve neyin ortaya çıktığı kısaca açıklanır.
Kitap Sonuç'tan sonra Ekler, Kronoloji, Bibliyografya, İndeks ile biter.
Kitabın başında yazarın biyografisi, künyesi, teşekkür, kısaltmalar, resim ve şekil cetveli yer alır ki bunların çoğunu yayıncı yapar.

En çok kullanılan üç yazı tekniği vardır: APA, MLA, Chicago.
Türkiye'de kullanılan karma usuldeki standart şudur:
Yazar adı, Eser adı, (çeviriyse çevirmeni), Yayınevi, Yer ve tarih. Mesela Vikipedi hakkında Ahmet Sezer adlı yazarın kitabı şöyle gösterilir: Ahmet Sezer, Vikipedi, İstanbul 2006. Burada araya giren ve en çok karıştırılan cilt, sayfa ve basımdır. Bunlar şöyle gösterilmelidir:
Ahmet Sezer, Vikipedi, Viki Yayınları, C.1, İstanbul 2006, s.1. Eser çeviriyse eser adından sonra çevirmeni yazılır. Parantez kullanılmaz. Araştırma bir dergide çıkmışsa format şudur:
Ahmet Sezer, "Vikipedi", Viki dergisi, Sayı:1, s.1.
Yazının kaynakları metinde nasıl gösterilir? Bunun yaygın iki metodu vardır. Birincisi, açıklanan görüş daha önce söylenmişse yeni bir cümleyle anlatılsa dahi üzerine gönderme numarası konulmalıdır. Yahut kaynağı doğrudan alıntılamak ve üzerini numaralandırmaktır. Buna sayfa altı dipnotu metodu denir. Numaralar sayfa altında sıralanıp kaynaklar yazılır. Burada yazar ismi soyadından önce gelir, kitabın sonundaki soyadı sırasıyla karıştırılmamalıdır.
İkinci gönderme metodu yaslanan görüşün veya alıntının yanına parantez açarak yazarın adı ve yayının tarihi verilir. (Sezer:2006) gibi. Bunun yukarıdakinden farkı dipnotlarının bölüm sonlarında verilmesidir, ancak sayfa altı dipnotu yaygın olduğu üzere bu metot kullanılmasa, doğrudan metinde göndermeler numaralandırılsa da olur.

Girişte belirtildiği gibi bir yazar daha önce başkalarının söylediklerini belirtmek zorundadır. Bu bilimsel namustur. Eğer başkasının görüşlerini alır ve gönderme yapmazsa bilimsel hırsız durumuna düşer. Buna intihal denir. Tesadüfen iki yazar aynı görüşü söylemiş olabilir mi? Eskiler buna tevarüd derdi. Olabilir ancak bilerek başkasının görüşlerini kendine mal etme zaten bilimsel ağda belli olur.

Bir yazarı olduran yahut öldüren dilidir. Mükemmel bir düşünce berbat bir dil yüzünden anlaşılmaz, okunmaz. Tersi de mümkündür, çok parlak, cafcaflı bir dille yazılmış ve bilimsel diye sunulmuş boş eserler görmek mümkündür.
Yazar ulusal dili okulda öğrenir, ama bilimsel dili öğrenmesi yıllarını alır. O yüzden bilimsel yazı yazmak kolay değildir. Yazarın anadiline hakim olması ön şarttır. Dilbilgisi ve yazım yanlışları düzeltilebilir ama mantık hataları düzeltilemez.
Bilimsel yazı, konu alanında uzman olmayanların da anlamasını sağlamak amacıyla jargondan kaçınmalıdır.
Türkçede yazı dilinde -di'li geçmiş zaman kullanılır. -miş'li geçmiş zaman bürokratik bir dil olduğundan artık pek az araştırmada yer almaktadır. Görüşler ifade edilirken eskiden biz'li anlatım yaygındı, bugün kimse "biz bu hususta şöyle düşünüyoruz" gibi çoğul bir ifade kullanmaz.

Kaynakça, alıntı yapılan yahut özet halinde yararlanılan kaynakların dökümüdür. Metinde gönderme yapılan bütün kaynaklar sıralanmalıdır. MLA sistemi yaygındır olmakla birlikte hangi kaynağın nasıl kullanıldığı yazarın inisiyatifindedir ancak metinde bahsi geçmeyen kaynakların gösterilmesi lüzumsuzdur ve okunduğu zannını vermek itibarıyla ahlaki değildir.
Bibliyografya yazar soyadına göre, alfabetik yapılır.

Hüseyin Bal, Bilimsel Araştırma Yöntem ve Teknikleri, Süleyman Demirel Üniversitesi Y. Isparta, 2001.
Niyazi Karasar, Bilimsel Araştırma Yöntemi, Ankara 1994.

Boyama, kitap ya da kontur (Resimde nesneyi belirgin gösteren çevre, kenar çizgisi, Dış Hat) resimli sayfaların farklı kompozisyosyonlar kullanılarak; kara kalem, keçe kalem ve  diğer sanatsal araçlarla süslenmesidir. Kitapta betimlenen nesnelerin tüm dış çizgileri basılı olur, ancak tamamı genelde siyah veya renkli olur

İlk boyama kitabı 1880 yılında “The Little Folks' Painting Book” adıyla McLoughlin Brothers şirketi tarafından ABD'de basıldı. 1907 yılında Richard F. Outcault tarafından yazılan ve çizgi roman karakterlerinden oluşan “Buster’s Paint Book” adlı boyama kitabınının basılmasının ardından, bu tür kitapların ünü artmaya başladı.
1960'lı  yıllar boyma kitaplarının “Altın Yılları” oldu ve çocuk ürünleri satan mağazaların en popüler malları arasında yer aldı. Süpürgeden arabaya kadar hemen hemen tüm nesneler ve farklı çizgi roman karakterleri bu dönemdeki Boyama kitaplarında yerini aldı.
1980'li yıllardan itibaren ise bazı yayın evleri yetişkinler için  eğitime yönelik boyama kitapları basmaya başladı. Bu kitaplarda Anatomi ve Fizyoloji üzerine yapılan ayrıntılı çizimler eğitimin bir parçası olarak sunuluyordu. Buna örnek olarak; Wynn Kapit ve Lawrence Elson'un HarperCollins (1990'lı yıllar) ve Benjamin Cummings (2000'li yıllar) yayın evlerinde basılan “Anatomi boyama kitabı” (Orijinal ismi “The Anatomy Coloring Book”) kitap serisi verilebilir.

Boyama kitapları, özellikle okul öncesi ve ilkokul çağındaki çocuklar için yaygın bir öğrenme aracı olarak kullanılmaktadır. Çocukların ilgisini çektiği için öğrenme sürecine katılımlarını artırır; resimler sadece kelimelerden daha akılda kalıcı olabilir. Ayrıca boyama, çocuklara renkleri, şekilleri ve nesneleri tanıtmanın yanı sıra ince motor becerilerini ve el–göz koordinasyonunu geliştirmelerine yardımcı olur.
Boyama kitapları aynı zamanda çocukların yaratıcılıklarını geliştirmelerine de imkân tanır. Bir nesneyi farklı renklerde hayal etme ve uygulama, özgün düşünmeyi teşvik eder. Örneğin, bir çocuğun timsahı mor ya da pembe renge boyaması, onun dünyayı algılama biçiminin bir parçasıdır.
Dil engelinin olduğu ortamlarda da boyama kitapları etkili bir araçtır. Guatemala'da çocuklara Maya hiyerogliflerini ve desenlerini öğretmek için kullanılmış, tarım işçilerinin çocuklarına ise pestisitlerin eve taşınma yollarını göstermek amacıyla boyama kitapları hazırlanmıştır.
1980'lerden itibaren, boyama kitapları sadece çocuklar için değil, aynı zamanda lisans ve lisansüstü eğitim için de geliştirilmiştir. Özellikle anatomi ve fizyoloji alanında renk kodlu diyagramlar öğrencilerin karmaşık bilgileri öğrenmesine yardımcı olmuştur. Wynn Kapit ve Lawrence Elson'un The Anatomy Coloring Book adlı eseri bu türün en bilinen örneklerinden biridir.
Son yıllarda, öğretmenler boyama kitaplarını programlama gibi soyut ve teknik konuların kavratılmasında da denemeye başlamışlardır. Renk kodlama yöntemi, soyut kavramların görselleştirilmesine destek olur.
Bazı yayınevleri ise doğrudan eğitsel amaçlı boyama kitapları üretmeye odaklanmıştır. Bu kitaplarda çizimlerin yanında açıklayıcı metinler de bulunur. Dover Books, Really Big Coloring Books, Running Press ve Troubador Press bu alanda öne çıkan yayınevleridir.

Boyama, ameliyat öncesi kaygının azaltılması, kaza sonrası ince motor becerilerin rehabilitasyonu ve otizmli çocuklarla yatıştırıcı/odaklayıcı etkinlikler gibi bağlamlarda tamamlayıcı bir araç olarak kullanılır. Yetişkinlerde ise dikkat odağını artırma, stres ve anksiyetenin azaltılmasına yardımcı olma gibi rahatlatıcı etkileri nedeniyle sıklıkla tercih edilir.

Boyama kitabı biçimi zaman zaman satirik ya da politik içeriklerin aktarımında da kullanılmıştır. 20. yüzyılın ikinci yarısında farklı toplumsal ve siyasal bağlamlarda yayımlanan örnekler, türün yalnızca çocuklara yönelik bir eğlence aracı olmadığını göstermiştir.

Boyama içerikleri e-kitap, mobil uygulama ve çevrim-içi renklendirilebilir sayfa biçimlerinde sunulur. Kullanıcılar sayfaları indirip yazdırabilir veya tarayıcı/uygulama içinde renklendirebilir, çalışmalarını kaydedip paylaşabilir. “İndir-yazdır” seçeneğiyle tekrar kullanım kolaylaşır; bu sayede eğitim, terapi ve hobi amaçlı kullanım geniş bir kitleye ulaşır.

Aşağı yukarı 2015 yılından itibaren yetişkinler için boyama kitapları popüler olmaya başlamıştır.
Yetişkinler için boyama kitapları da çocuklar için olan versiyonları gibi basılı olarak raflarda yerini almaktadır: Diğer yandan bu kitaplar dijital platformda da yer almaktadır. Ayrıca ücretsiz olarak yetişkinler için boyamalar dağıtan bazı uygulamalar/web siteleri de bulunmaktadır.
Bu tür boyama kitaplarını sadece indirip yazıcıda basmak değil, aynı zamanda elektronik ortamda farklı grafik araçlarıyla renklendirmekte mümkün. Washington Post'ta yer alan yazısında Dominic Bulsuto; yetişkinlere yönelik dijital ortamda yer alan boyama kitaplarının yaygınlaştığını öne sürdü. Bulsuto ayrıca, sürecin anonim doğası insanların kendilerine daha fazla güvenmelerini sağlayarak, gerçek hayatta satın alma sürecindeki mahcubiyet veya utanma hissini yaşamalarını engeller.

Defter, üzerinde yazı veya çizim yapılması amacıyla boş kâğıtların birleştirilmesiyle meydana getirilen bir nesnedir. 1920 yılında kâğıtları birleştirip, kartondan kapak ekleyen J.A. Birchall tarafından icat edilmiştir. Pek çok insan günlük hayatta defter kullanır fakat genelde defter kelimesi, bu nesneyi çeşitli derslerde not almak amacıyla kullanan öğrencileri çağrıştırır.
Çizerler ve ressamlar büyük boş alana sahip defterler kullanırlar. Gazeteciler ve muhabirler ise genelde ufak boylu defterleri tercih ederler.
Defter kullanımı dijitalleşme ile kullanımı azalan nesneler arasındadır. Defter yerine bilgisayarlarda ve mobil cihazlardaki Not Defteri uygulamaları kullanılır ya da Word ve Excel gibi buna benzer yazılımlar kullanılır ve nesne olan defterden çok daha fazla kullanım seçeneği sunarlar.

Ders kitabı, herhangi bir eğitim dalında, okul, lise ve üniversitelerde kullanılan bir kılavuzdur. Ders kitapları, eğitim kurumlarının taleplerine göre üretilmektedir. Okul kitapları, okullarda kullanılan ders kitapları ve diğer kitaplardır.
İlk ders kitapları, ulusal eğitim sistemlerinin kurulması ve devletlerin egemenlikleri altındaki kitleleri eğitme konusunda sorumluluklarını resmen ilan etmelerinin ardından ortaya çıkmıştır. Tarihte bu konudaki ilk adımlar 1753 yılında Danimarka'da, 1763'te Prusya'da, 1775'te Avusturya'da ve 1802 yılında Fransa'da atılmıştır.
Türkiye Cumhuriyeti'nin öncül devleti olarak kabul edilen Osmanlı İmparatorluğu da 1869 yılında Maarif-i Umumiye Nizamnamesi'nin yayınlanmasıyla Sultan Abdülaziz döneminde eğitim alanındaki sorumluluklarını kabul edip Osmanlı tebasına kitlesel eğitim sunmaya başlamıştır. Kuşkusuz bu noktada Osmanlı'daki ilk ders kitabı olan Fezleke-i Târih-i Osmânî (Modern Türkçesiyle: Osmanlı Tarihinin Özeti), adlı tarih alanında yazılmış olan ilk ders kitabına da değinmek gerekir.  Kitap, Ahmet Vefik Paşa tarafından 1869 yılında kaleme alınmıştır. Bahsi geçen bu eser Osman Gazi’den başlayarak Osmanlı padişahlarını kronolojik bir sırayla ele alır; devletin kuruluşundan gelişimine kadar temel olayları kısa ve öz biçimde aktarır. Fezleke-i Târih-i Osmânî, hem tarihî bilinç kazandırmayı hedefleyen hem de resmî tarih anlatısını genç nesillere aktaran öncü bir ders kitabı olarak Osmanlı eğitim tarihinde önemli bir yere sahiptir.
Günümüzde çoğu ders kitabı sadece basılı formatta yayınlanmamıştır; pek çoğu artık çevrimiçi dijital ders kitabı ve e-kitap olarak mevcuttur.

Ders kitaplarındaki son trend kitap türleri "açık ders kitapları" dır. Açık ders kitabı, yazarları tarafından çevrimiçi olarak sunulan ücretsiz, açık lisanslı bir ders kitabıdır. PIRG'ye göre, çok sayıda ders kitabı bulunmaktadır ve Massachusetts Teknoloji Enstitüsü ve Harvard Üniversitesi gibi okullarda kullanılıyor.
CK-12 FlexBook, Amerika Birleşik Devletleri merkezli K-12 kursları için tasarlanmış açık ders kitaplarıdır. CK-12 FlexBooks, ulusal, Amerika Birleşik Devletleri ve bireysel devlet ders kitabı standartlarına uygun olacak şekilde tasarlanmıştır. CK-12 FlexBooks, Creative Commons BY-NC-SA Creative Commons lisansı kapsamında lisanslıdır. CK-12 FlexBooks çevrimiçi, kişisel ve çevrimdışı kullanım için formatları sunmak için ücretsizdir. Hem iPad, hem de Amazon Kindle için formatlar sunulmaktadır. Okul bölgeleri, yerel öğretim standartlarını karşılamak için açık bir kitap olarak bir başlık seçebilir veya özelleştirebilir.
Curriki kâr amacı gütmeyen, "müfredatı dağıtmak ve paylaşmak için eğitimcileri güçlendirmek" amaçlı başka bir modüler K-12 içeriğidir. Seçilen Curriki malzemeleri de devlet eğitim standartlarıdır. Bazı Curriki içerikleri açık ders kitaplarında toplanmıştır, bazıları modüler dersler veya özel konular için kullanılabilir.

Ders kitabı 14 Eylül 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Alfabe kitabı
Jan Amos Comenius
Ziyaretçi defteri
Orbis Pictus
Dava kitapı
Bilim kitabı
Problem kitabı
Çalışma kitabı
Kaynak kitabı
Okuma kitabı
Test kitabı
Sınav kitabı

Dijitalleştirme, özellikle eski yazılı kaynakların OCR ve benzeri uygulamalarla dijital ortama aktarılma işlemidir. Dijitalleştirme görsel veya işitsel ögelerin bilgisayara tanımlanabilmesi, işlenebilmesi ve saklanabilmesi amacıyla sayısal kodlara dönüştürülmesidir. 
Bu işlemin amacı belgenin bütünlüğünü, içeriğini ve fiziksel özelliklerini koruyarak gelecek nesillere aktarmaktır.

Ulusal kültürel mirasın kayıt altına alınması ve korunması;
Basılı ortamda tek kopya olarak üretilen bilgi kaynaklarının yedeklenmesi;
Tek kopya kaynaklara çoklu erişiminin sağlanması;
Kağıt belge ve depolama maliyetinin azaltılması;
Kurumsal İçerik Yönetimi çözümlerinin uygulanması;
Arşivsel koruma sağlanması;
Dijital nesnenin bütünlüğünün korunması ve değişen teknoloji karşısında kaynakların gösterim, erişim ve kullanımının sağlanması;
Eski bilgisayar sistemlerinin gelecekte kullanılacak olan bilgisayar sistemleri üzerinde çalıştırılmasının sağlanması;
Kütüphane, arşiv ve müzelerin raflarında veya depolarında kullanıcıya ulaşamayan milyonlarca kitabın kullanıma sunulması.

Belgenin aslının korunması; kaynakların orijinal kopyalarının elden ele dolaşarak zarar görmesini engellemektir.
Bilginin yaygınlaştırılması; kaynaklar dijitalleştirilirken genellikle nadir ya da tek kopya oluşları fiziksel olarak bir yerden bir yere nakledilemiyor olmaları dikkate alınmaktadır. Bu nedenle sınırlı erişim söz konusu olduğu bu tip değerli kaynaklar dijitalleştirilmektedir. Burada amaç dünyanın neresinde olursa olsun bilgiye erişmek ve materyali bilgisayar ekranı aracılığıyla da olsa görüntüleyebilmektir. Bunun yanı sıra çok talep edilen bir materyalin aynı anda birden fazla kullanıcı tarafından kullanılmasına olanak sağlaması açısından da dijitalleştirme önem göstermektedir.
Bilgi kaynağının yıpranmasını önleme; çok kullanılan koleksiyonların yıpranmasını önlemeye yönelik koruma amacıdır. (Alaman, 2004,s.87)

Dijitalleştirme işine başlamadan önce, bu işlemle ilgili ihtiyaçların belirlenmesi büyük önem taşımaktadır. Bu konuda ortaya çıkabilecek en kötü durum, sayısallaştırma işlemleri sonucunda ortaya çıkacak ürünlerin, projenin amacına uygun olmamasıdır. Bunu önlemek için projeye başlamadan önce aşağıdaki soruların sorulması gerekmektedir.

Elde edilecek materyallerin ne amaçla kullanılacağı,
Projenin amacına uygun kaliteye karar verilmesi,
Bu sayısal ortamın kimler tarafından kullanılacağı,
Bu ortama ulaşacak kişilere dijitalleştirmenin ne gibi olasılıklar sunulacağı,
Sayısal ortamı saklama çeşitleri,
Sayısal ortamın telif haklarının kime ait olacağı.
Ayrıca dijitalleştirmeye başlamadan önce olumlu, ölçülebilir ve ulaşılabilir amaçlar, nedenler, kullanıcı grubu, dijitalleştirilecek malzemenin kalitesi, erişimde uygulanacak sınırlamalar, dağıtım, çoğaltma ve kullanım haklarının neler olacağı belirlenmelidir. Projelendirmede ilk adım planlama olmalıdır. Bir projenin başarılı olması aşağıdaki konuların açıklığa kavuşturulması gerekmektedir:

Hangi çalışmanın yapılması gerektiği,
Nasıl tamamlanacağı, (hangi standartlar, özellikler ve uygulamalar kullanılacak)
Çalışmayı kim/kimlerin yürüteceği,
Projenin süresi,
Maliyetinin ne olacağı
Projenin tamamlanabilmesi için projenin konu uzmanları, koruma uzmanları (conservation experts), dijital ve analog fotoğrafçılar, katalogcular, bilgi teknolojileri uzmanları, yöneticiler gibi çeşitli uzmanların elinden geçmesi de gerekmektedir.
Dijitalleştirme projesinin aşamaları ayrıntılı bir biçimde şu şekilde incelenebilir:

Seçme, Dönüştürme/ Oluşturma,
Kalite kontrol,
Metadata,
Teknik altyapı sistemi,
Dağıtım/ Sunum,
Saklama/ Sayısal koruma.
Seçme: Dijitalleştirme işlemine uygun malzemeleri ya da koleksiyonu seçme ile belirleyebiliriz. Seçme de konu uzmanları, arşiv yöneticileri, koruma elemanları  ve kurumun karar verici yöneticilerinden bulunmalıdır.
Dönüştürme/Oluşturma: Belirlenmiş olan amaç ve hedeflere uygun olan kültürel miras ögelerine karar verildikten sonra, materyalin durumuna göre en uygun tarama yöntemi belirlenmelidir. Dönüştürme ve oluşturma standartları, her bir materyalin kullanım amaçları doğrultusunda belirlenmektedir.
Kalite Kontrol: Dijitalleştirmenin en önemli aşamasıdır. Kalite kontrol, kalitenin denetlenmesi, kontrolü, doğruluğu ve sayısal ürünlerin devamlılığının sağlanmasını kapsar.
Metadata :İnternet sınıflaması olmayan, büyük hacimli bir bilgi kaynağı olarak nitelemektedir. Sınıflama yapmadan büyük hacimli bir bilgi yığınlarıyla başa çıkmanın kolay olmadığının belirtildiği aynı çalışmada sınıflama olgusunun, internet üzerinde bulunan bilginin dizinlenmesinde metadata kavramı olarak karşımıza çıktığı belirtilmektedir.'Metadata, bir bilgi kaynağını tanımlayan, açıklayan(hakkında bilgi veren),yerini belirten ya da yönetimini kolaylaştıran bilgiye verilen isimdir. Metadata, bilgiyi yaratan kişi arasında bir köprü gibidir. Metadata, Web'in çöpçatanıdır.'(Neil, 1998, s.87)
Teknik Altyapı Sistemi: Dijitalleştirmenin teknik alt yapısı planlanırken çok dikkatli davranmak gerekmektedir. Çünkü teknoloji çok hızlı değişmektedir ve dijitalleştirmenin maliyeti oldukça fazladır. Teknik donamım gereksiniminin kullanıcıların eğilimlerini, beklentilerini göz önünde tutarak, gerçekçi zamanlama tablolarını belirleyerek en iyi seçimi yapmaya yardımcı olur. Sayısallaştırma projelerinin teknik alt yapısında; donanım, yazılım ve ağlar bulunmaktadır.
Dağıtım/Sunum: Dijitalleştirme, kaynakların korunması, keşfini, dağıtımını, okunmasını, araştırılmasını ve son olarak da kaynakları bozulmadan sayıları üzerinde oynama olanağı sağlamak amacı ile yapılmaktadır. Çevrimiçi erişimi olan kullanıcılar için erişim alanlarında tutulabilir, e-posta ya da faks ile kendilerine iletilme olanağı vardır.
Saklama/Dijital Koruma: Saklama sırasında dosya isimlendirme, karşılıklı işlerlik ve dijital kaynakların sahipliğini göstermesi bakımından önemlidir. Her bir dosya için taranan her bir objenin karakteristik özellikleri taşıyan tek bir isme sahip olması ve üst veri kaydıyla uyumlu olması gerekir. (Reerink, 2003,s.159)
“Dijital koruma üç temel işlevi içermektedir:
- Dijital bilginin depolandığı taşıyıcının doğru çevrede depolanması, depolama ve elde etme konusunda prosedürlerin uygulanması,
-Dijital bilginin üzerinde bulunduğu taşıyıcı eskimeden yeni taşıyıcılara aktarılması (medya dönüştürümü ya da göçü),
-Kopyalama süreci boyunca bilginin bütünlüğünün korunması”.

Dijitalleştirme uygulamalarının temel olarak üç nedenden yapıldığı dile getirilmektedir:
Kâğıt, belge ve depolama maliyetinin azaltılması: Seçilmiş dijital belgelerin dijital ortamda depolanması kâğıt ve depolama alanı maliyetinde azaltma yarattığı gibi hayati belgelerin (vital records) korunması açısından önemlidir.
Kurumsal İçerik Yönetimi (Enterprise Content Management) Çözümlerinin Uygulanması: Belgelerin dijitalleştirilmesi ve elektronik belgelerin kullanımının artması, kurumsal süreçlerde farklı bilgi kaynaklarının paylaşımını kolaylaştıracağı için kurumsal içerik yönetimi faaliyetleri etkin biçimde gerçekleştirilebilmektedir.
Arşivsel Koruma: Dijitalleştirme orijinal kopyaların kullanımını azaltacağı için arşiv belgelerinin uzun süre korunmasında önemli avantajlar sağlayacağı gibi çoklu kullanım olanakları da yaratabilmektedir. Dijitalleştirme kurumsal bilgi ve belge yönetimi programlarının bir parçası olarak uygulanmak durumundadır.

Dijital kütüphane kaynaklarının önemli bir kısmına bilgisayar ortamında ulaşılabilen ve yazılı veya mikrofilm dışında bilgisayar ortamındaki formatlara sahip verilerin bulunduğu kütüphane türüdür. Bazı büyük kütüphaneler kitaplarının daha geniş bir kitle ile buluşmasını ve ulaşılırlığını kolaylaştırmak için kitaplarını dijital ortama aktarmaktadır.
Geleneksel kütüphaneler sınırlı bir alana sahip olmalarına karşın dijital kütüphaneler dijital enformasyonun çok daha küçük fiziksel alan işgal etmesinden dolayı çok daha fazla enformasyonu bulundurabilme potansiyeline sahiplerdir. Aynı zamanda dijital bir kütüphanenin açık bulundurulma masrafı geleneksel kütüphaneden çok daha düşüktür. Dijital kütüphaneler küçük bir ücret karşılığı geleneksel kütüphanelerden çok daha kolaylıkla verileri saklayabilmekte, kiralayabilmektedirler.
Dijital kütüphanelerin oluşmasının nedeni, bilginin yayılmasının eskiye göre daha iyi olacağına duyulan inanç olarak belirtilmektedir. Geleneksel kütüphaneler toplumun önemli bir parçası olmakla birlikte, bilgi erişim açısından mükemmel değillerdir. Bilgisayar ve bilgi ağları, insanların iletişim kurma yollarını ve bilgi erişim yöntemlerini değiştirmiş ve dijital kütüphanelere karşı duyulan ilgiyi arttırmıştır.
Dijital kütüphaneler, bilgi kaynaklarıyla bağlantı kurabilmek için teknolojiye gereksinim duyar, teknolojiye dayalıdır. Dijital kütüphanelerde amaç, evrensel erişimdir.

Fiziksel sınırların kalkışı. Dijital kütüphane kullanıcıları kütüphaneye gitmek zorunda değildirler. Dünyanın hemen her bölgesinden ilgili kullanıcı internet bağlantısıyla veriye ulaşabilmektedir.
İstenilen zamanda ulaşılabilme. İnsanlar enformasyonu gece veya gündüz istedikleri zaman diliminde ulaşabilmektedirler.
Çoklu erişim. Aynı kaynaktan aynı zaman diliminde pek çok kullanıcı yararlanabilmektedir.
Yapısal yaklaşım. Dijital kütüphaneler çok daha zengin bir içeriğe ulaşabilme imkânı verirler. Örneğin belirli bir katalogdan belirli bir kitaba ve ilgili bölüme daha kolayca ulaşılabilir.
Enformasyona erişim. Kullanıcı herhangi bir terim veya ifadeyi kullanarak ve tek bir tuşla tüm bir koleksiyona ulaşabilir.
Saklama ve koruma. Orijinal kopya pek çok kullanımla niteliğini yitirebilir. Dijital kütüphanelerde ise bilgi dijitalleştirildiğinden bu tip bir sorunla karşı karşıya gelinmez.
Mekan. Geleneksel kütüphaneler bilgi kaynakları için ne kadar geniş bir alana sahip olursa olsunlar sınırlı bir mekana sahipken dijital kütüphaneler dijital ortamın avantajıyla çok daha fazla enformasyonu bulundurabilirler.
Network. Belirli bir dijital kütüphane diğer dijital kütüphanelerle kolaylıkla iletişim ağı kurabilir.
Masraf. Teoride dijital bir kütüphaney

Dil canlandırma (dili diriltme ya da dil değişimini tersine çevirme olarak da adlandırılır), bir dilin ölümünü durdurma veya tersine çevirme ya da yok olmuş bir dili diriltme girişimidir. Bu sürece dilbilimciler, kültür veya toplum grupları veya hükümetler müdahil olabilir. Bazı araştırmacılar, dili diriltme (ana dili konuşanı olmayan yok olmuş bir dilin yeniden canlandırılması/diriltilmesi) ile dili canlandırma ("ölmekte olan" bir dilin kurtarılması) arasında bir ayrım yapılması gerektiğini savunmaktadır.

Grenoble, L. A. and Whaley, L. J. (1998). Endangered Languages: Language Loss and Community Response. Cambridge University Press. (0-521-59712-9)
Nettle, D. and Romaine, S. (2000). Vanishing Voices. Oxford University Press. (0-19-515246-8)
Reyhner, J. (ed.) (1999). Revitalizing indigenous languages. Flagstaff, AZ: Northern Arizona University, Center for Excellence in Education. (0-9670554-0-7)
Bastardas-Boada, A. (2019). From language shift to language revitalization and sustainability. A complexity approach to linguistic ecology. Barcelona: Edicions de la Universitat de Barcelona. (978-84-9168-316-2)
James Griffiths (2021). Speak Not: Empire, Identity and the Politics of Language. Bloomsbury. (9781786999665)

First Languages Australia
Documenting Endangered Languages, Documenting Endangered Languages (DEL) (Archived program) National Science Foundation
Advocates for Indigenous California Language Survival

Dilbilimde dil ölümü, bir dilin son ana dili konuşucusu yitirildiğinde meydana gelir. Buna ek olarak, dilin yok olması, ikinci dil konuşucuları da içinde olmak üzere dilin artık bilinmemesidir. Dil ayrımcılığı (Dilin öldürülmesi), bir dilin doğal veya politik nedenlerden dolayı ölümü; seyrek olarak da glottofaji, küçük bir dilin büyük bir dil tarafından özümsenmesi, eritilmesi veya değiştirilmesi başka benzer terimler arasında yer almaktadır.
Dil ölümü, bir konuşucu topluluğunun kendi dil çeşitliliği içinde dilsel yeterlilik düzeyinin azaldığı ve bunun sonrasında da çeşitliliğin ana dili veya akıcı konuşucularının ortaya çıkmadığı bir süreçtir. Dil ölümü, lehçeler de içinde olmak üzere herhangi bir dil biçimini kapsayabilir. Dil ölümü, bireyin ana dilinde yeterlilik kaybını tanımlayan dil yozlaşması (dil yıpranması, dil yitimi) ile karıştırılmamalıdır.
Modern dönemde (MÖ 1500 - günümüz; sömürgeciliğin yükselişinin ardından) dil ölümü; dil değişimine neden olan kültürel asimilasyon sürecinin ve bir ana dilin yabancı bir lingua franca lehine (büyük çoğunluğu Avrupa ülkelerinin dillerinden oluşmaktadır) aşamalı olarak terk edilmesinin bir sonucudur.
2000'li yıllardan itibaren, dünya çapında kabaca 7.000 doğal konuşma dili bulunmaktadır. Bunların çoğu yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olan küçük dillerdir; 2004 yılında yayınlanan bir öngörüde şu anda konuşulan dillerin yaklaşık %90'ının 2050 yılına değin yok olması beklenmektedir.

Dil ölümü, genel olarak dil değişiminin kaçınılmaz bir sonucudur ve kendini aşağıdaki yollardan biriyle gösterebilir:

Aşamalı dil ölümü: Yavaşça, bir dönem içerisinde
Aşağıdan yukarıya dil ölümü: Özel durumlar dışında dil kullanımının kesilmesi (örn. Edebi dil)
Yukarıdan aşağıya dil ölümü: Hükûmet gibi üst düzey bir çevreden dil değişiminin başlaması.
Radikal dil ölümü: Dilin bütün konuşucuları dili konuşmayı bıraktığında dilin ortadan kalkması.
Dilin öldürülmesi (ani ölüm, dil soykırımı, fiziksel dil ölümü, biyolojik dil ölümü olarak da bilinir).
Dil yozlaşması: Bir dilde bireysel düzeyde yeterlilik yitimi
Dil ölümüne ilerleyen süreçlerin büyük çoğunluğu, bir dilin konuşucu topluluğunun, başka bir dille birlikte iki dilli olması ve kendilerine miras kalmış öz dillerini kullanmayı bırakana dek bağlılıklarının aşamalı olarak ikinci dile kayması biçimindedir. Bu, bir dil topluluğunun gönüllü olabildiği veya bir dil topluluğuna güç kullanılabildiği bir asimilasyon sürecidir. Kimi dillerin konuşucuları, özellikle de yerel dillerin veya azınlık dillerinin konuşucuları, daha fazla yararlılığa veya saygınlığa sahip olduğunu kabul ettikleri diller lehine ekonomik zeminde veya yararcı temeller üzerinde kendi dillerini terk etmek yönünde karar kılabilirler.
Coğrafi olarak yalıtılmış, küçük bir konuşucu nüfusuna sahip diller; soykırım, hastalık veya doğal afet gibi nedenlerle konuşucularının kalmamasıyla da ölebilir.

Çoğu kez bir dilin, son ana dili konuşucusunun ölmesinden öncesinde bile ölmüş olduğu bildirilmektedir. Bir dilin yalnızca birkaç yaşlı konuşucusu varsa ve artık bu dili iletişim için kullanmıyorlarsa o zaman bu dil işlevsel yönden ölmüş olur. Böylesine düşük bir kullanım aşamasına geçmiş bir dilin genellikle ölmek üzere olduğu düşünülür. Dünyadaki konuşulan dillerinin yarısı yeni kuşak çocuklara öğretilmemektedir. Bir dil ana dil olmaktan çıktığında, yani bu dilde ilk dil olarak sosyalleşen hiçbir çocuk kalmamışsa aktarım süreci sona ermiştir ve dilin kendisi yaşayan kuşaklardan sonraki kuşaklarda yaşamını sürdüremez.
Dil ölümü nadiren ani bir olaydır, ancak bir dilin kullanımı şiir ve şarkı gibi geleneksel kullanım alanlarına daralana dek her bir kuşağın söz konusu dili daha da az öğrenmesi yavaş bir süreçtir. Tipik olarak, dilin yetişkinlerden çocuklara geçişi; yetişkinlerin, dili akıcı olarak konuşamayacağı çocuklar yetiştirdiği son düzeye doğru gittikçe kısıtlı hale gelir. Dalmaçya dili, bu tür bir sonuca ulaşılmış sürecin bir örneğidir.

Dil kaybı süresince (bazen dilbilim literatüründe eskime olarak da adlandırılmaktadır) konuşucular, dillerini değiştirdikleri dile daha benzer hale getirdikçe genellikle kaybolan dil değişime uğrar. Bu değişim süreci Appel (1983) tarafından karşılıklı biçimde özel olmasa da iki kategori içerisinde tanımlanmıştır. Genellikle konuşucular, kendi dillerindeki ögeleri, değiştirdikleri dilden bir şeyle değiştirirler. Ayrıca, miras kalmış dilleri yeni dilin sahip olmadığı bir ögeye sahipse konuşucular bu ögenin varlığını dillerinden düşürebilirler.

Aşırı genelleme;
Yetersiz genelleme;
Sesbilimsel aykırılıkların yitimi;
Değişkenlik;
Söz sırasındaki değişiklikler;
Biçimbilimsel kayıplar; İskoçya, Doğu Sutherland'daki (Dorian: 1978) Kelt dilini akıcı biçimde konuşanlar hala tarihi çoğul yapılarını kullanmaktaydılar, oysa yarı konuşucular basit son ek kullanmaktaydılar ya da çoğul yapıya hiç yer vermemekteydiler.
Yapay biçim sözdizimi giderek çözümleyici hale gelebilir;
Söz dizimsel kayıp (yani sözcük kategorileri, karmaşık yapılar);
Yeniden sözcükleşme;
Sözcük oluşumu verimliliğinin kaybı;
Törensel konuşma kaybı gibi biçem kaybı;
Biçimbilimsel düzeylenme;
Analog düzeylenme.

Dilin diriltilmesi, dil ölümünü yavaşlatma veya tersine çevirme girişimidir. Diriltme programları, birçok dilde sürmekte ve çeşitli düzeylerde başarıya ulaşmıştır.
İsrail'de İbranicenin diriltilmesi; bir dilin, uzun bir süre boyunca günlük kullanımda yok olmasının ardından yalnızca edebi bir dil olarak kullanılmasının ardından yeni bir ana dil konuşucusu edinmesinin tek örneğidir. İbranicenin durumunda bile "Saf İbranice konuşmak isteyen İbranice dirilişçileri başarısız olmuşlardır. Sonuç, yalnızca çok katmanlı değil, aynı zamanda çok kaynaklı olan büyüleyici ve çok yönlü bir İsrail dilidir. Klinik olarak ölü bir dilin diriltilişi, canlandırıcıların ana dillerinden çapraz döllenme olmaksızın olanaklı değildir." biçiminde ileri sürülmüş bir kuram vardır.
Bir dereceye dek başarı gösteren başka dil diriltme olguları şunlardır: İrlandaca, Galce, Hawai dili, Çerokice ve Navaho dilidir.
İngiliz dilinin hakimiyetine bir yanıt olarak İngilizceleşme karşıtlığı, bazı yerlerde ve özellikle de bir zamanlar sömürge egemenliği altındaki bölgelerde, sömürge egemenliğinin izlerinin hassas bir konu olduğu yerlerde ulusal bir gurur meselesi haline gelmiştir. İrlanda'da yüzyıllarca süren İngiliz yönetiminin ve İngilizlerin İngilizceyi dayatmasının ardından, 25 Kasım 1892'de Dublin'deki İrlanda Ulusal Edebiyat Derneği huzurunda İngilizceleşme karşıtlığına ilişkin bir savunma sunuldu: "İrlanda Ulusunun İngilizleşmeden Arınma Gereksinimi"nden söz ettiğimizde biz, İngiliz halkının en iyisini örnek almaya karşı bir duruşu değil, böyle bir şey saçma olurdu, İrlandalı olanı ihmal etme ahmaklığını göstermekten ziyade sırf İngilizce olduğu için İngilizce olan her şeyi apar topar ve ayrım gözetmeksizin benimsemede acele etmeyi kastetmekteyiz.". İrlanda'daki İngilizleşme niteliklerinden biri dildi: Bağımsızlıktan sonra hiç ortadan kalkmamış olmasına ve resmi dil haline gelmesine karşın İrlandaca, İngiliz yönetimi dönemi boyunca bir azınlık dili olmak için adanın ana yerel dili konumunu yitirmişti; benzer bir biçimde Kuzey Amerika'nın yerli dillerinin yerini sömürgecilerin dilleri almıştır.
Ghil'ad Zuckermann'a göre, "Dil ıslahı, insanların kültürel özerkliklerini iyileştirmeye, ruhsal ve entelektüel egemenliğini güçlendirmeye ve refahını arttırmaya çalışmayla gitgide artarak ilgili olmaya başlayacaktır. Dilin diriltilişinin çeşitli etik, estetik ve yararcı çıkarları vardır; örneğin, sırasıyla tarihsel adalet, çeşitlilik ve istihdam edilebilirlik.".

Google, yok olma riski olan dillerin korunmasına yardımcı olmak amacıyla Tehlike Altındaki Diller Projesi'ni başlattı. Amacı, yok olmakta olan dillere ilişkin güncel bilgileri derlemek ve bu dillerle ilgili en son araştırmaları paylaşmaktır.
Antropolog Akira Yamamoto, dil ölümünü önlemeye yardımcı olacağına inandığı dokuz etken tanımlamıştır:

Dilsel çeşitliliği destekleyen baskın bir kültür olmalı
Tehlike altında olan toplum, dilin korunmasını teşvik edecek denli güçlü bir etnik kimliğe sahip olmalıdır
Tehlikeye girmiş dil ve kültür konularında öğrencilerin yetiştirildiği programların oluşturulması ve tanıtılması
Hem iki dilli hem de iki kültürlü okul programlarının oluşturulması
Yerel dil konuşucularının öğretmenden eğitim alması
Tehlike altındaki konuşucu topluluğu tamamen dahil olmalı
Kullanımı kolay dil malzemeleri oluşturulmalıdır
Dil, yeni ve geleneksel içeriği kapsayan yazılı ögelere sahip olmalıdır
Dil yeni ortamlarda kullanılmalı ve dilin kullanıldığı alanlar (hem eski hem de yeni) güçlendirilmelidir

Dilbilimciler, dil "ölümü" ile yalancı yok oluşa benzer dilbilimsel bir fenomen olan normal dil değişimi yoluyla bir dilin "ölü dil" haline gelme sürecini birbirinden ayırırlar. Bu, olağan gelişimi sırasında bir dil aşamalı biçimde ayrı olarak tanımlandığı farklı bir dil olarak bilinen bir şeye dönüştüğünde, ana dili konuşucusu kalmamış eski biçimin terk edilmesiyle gerçekleşir. Bu nedenle örneğin, Eski İngilizce; Orta İngilizce, Erken Çağdaş İngilizce ve Çağdaş İngilizce olarak değişmesine ve gelişmesine karşın "ölü dil" olarak kabul edilebilir. Bir dilin lehçeleri de ölebilir ve genel dil ölümüne katkıda bulunabilir. Örneğin, Ainu dili yavaşça ölmektedir, UNESCO Tehlike Altındaki Dünya Dilleri Atlası, Hokkaido Ainu dilinin 15 konuşucusuyla ciddi bir tehlike altında olduğunu ... ve Sahalin Ainu dili ile Kuril Ainu dilinin yok olduğunu kaydetmiştir.

Dil değişim süreci, ölü ortak ata dili bırakıp birtakım yavru dilin bulunduğu ailedeki bir dilin ayrılmasını da kapsayabilir. Bu süreç, Latince için Halk Latincesi aracılığıyla zamanla Roman dillerine gelişerek ve Prakrit dili için Yeni Hint-Aryan dillerine gelişerek gerçekleşmiştir. Böyle bir işlem normalde "dil ölümü" olarak tanımlanmaz, çünkü dilin bir kuşaktan diğerine olağan iletiminin kesintisiz bir zincirini kapsar, zincirdeki her bir noktada yalnızca küçük değişiklikler vardır. Dolayısıyla, Latince ile

Dipnot, bir kitap veya belgede sayfanın altına veya bir bölümün, cildin veya tüm metnin sonuna yerleştirilen bir metin dizisidir. Bu notlar bir yazarın ana metin hakkındaki yorumlarını veya metni desteklemek için kullanılacak bir kaynaktan alıntıları içerebilir.

Notlar genellikle okuyucuların dikkatini dağıtabilecek uzun açıklamalara, alıntılara, yorumlara veya notlara alternatif olarak kullanılır. Çoğu biçem yönergesi, dipnotların ve ölçülü kullanımını önerir. Bununla birlikte, yayıncılar genellikle parantez içinde kaynak göstermek yerine dipnotlarda kaynak göstermeyi teşvik eder. Kaynaklandırmaya dair bir unsur olarak kullanılmasının yanı sıra, bu notlar, ana metin için çok fazla konu dışı olabilecek ek bilgi, nitelendirme veya açıklama için kullanılır. Dipnotlar, akademik kurumlarda, akademik makalelerde ileri sürülen sayısız konuyu kapsayan iddiaları desteklemek için yoğun bir şekilde kullanılmaktadır.

Londralı matbaacı Richard Jugge, 1568'de Piskoposlar İncilindeki kullanııyla dipnotun mucidi olarak kabul edilir.

Alıntı
hiperkino
Ibid.
a.g.e.
nota bene

Dizgicilik; metin malzemesinin, matbaada basılmak üzere, harfler (Ar. hurufat) ve boşluk (espas) gibi özel işaretleri temsil eden ayrık birimlerin (karakter) kullanılmasıyla, düzenlenmesidir. Yazının bütün olarak bir yüzeye kazındığı taş baskı gibi tekniklerde geçerli olmayan bu işlem, Gutenberg tarafından hareketli harflerin icadı ve modern anlamda matbaacılığın başlangıcıyla 15. yüzyılda doğmuştur.

Metal harflerin el ile kumpasta dizildiği uzunca bir dönemin ardından, 19. yüzyıl sonlarında, matris diye adlandırılan metal harf kalıpları kullanarak erimiş metal alaşımlar halinde döküm yapan sıcak dizgi makinaları ortaya çıkmıştır. Bu makinalar, dökümleri ayrık harfler ya da satırlar halinde yapan iki gruba ayrılır ve kendilerini geliştiren firmaların adlarıyla Monotype (Lanston Monotype Machine Company) ve Linotype (The Mergenthaler Linotype Company) diye anılır.

Ofset baskı teknolojisi 20. yüzyıl başlarından beri kullanılsa ve özellikle gazete basımında hakim duruma gelse de, dizgi konusunda 1970'lere kadar tipo teknikleri kullanıldı; bu teknikle hazırlanan prova baskıların filmleri çekilerek ya da özel baskı teknikleriyle dizgiden kalıp çıkararak ofset ve web kalıpları hazırlandı. Ancak 1970'lerden itibaren, harf şablonları kullanarak kimyasal emülsiyonlu yüzeylerin pozlanmasına, fotodizgiye geçildi. Ancak, hızlı teknolojik değişimler çağında bu yenilik de çok uzun süre hakim kalamayacak, karakterlerin fotofiziksel tanımlaması yerini tamamen sayısal ortamdaki tanımlamalara terkedecekti.

Tarayıcı (ve optik karakter okuyucu yazılım, lazer yazıcı, Masaüstü Yayıncılık paket programları (Corel Draw, Photoshop, Illustrator, Photo Impact, Quark Express, FreeHand, InDesign, Scribus 13 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Gimp 21 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Inkscape 4 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. vs.)

Dizin, fihrist veya indeks; kitap, dergi gibi bilgi kaynaklarının içindeki bilgi parçacıklarına ulaşmak için konu başlık, yer adları, kişi adları gibi erişim uçlarına ulaşmak için kullanılan ayrıntılı alfabetik listedir. Dizin genellikle yayımlanan eserin sonuna konulur. Dizinin amacı eserin içinde bulunan kavramların kolay bir şekilde bulunmasına yardımcı olmaktır. Dizin basılı kaynak olan kitaplarda kullanılması dışında bilgisayarlarda da kullanılmaktadır. Dizin 4'e ayrılır; 

Yazar adı dizini
Makale adı dizini
Konu dizini
Yayın tanıtım dizini
Bir kitabın sonunda yer alan Dizin kitabın standart bölümlerinden biridir. Kitapta geçen bütün kelimeler ve kavramlar dizinde yer alır. İki şekilde yazılabilir: Genel Dizin şeklinde tek veya Ad dizini ile Konu Dizini ayrılmış şekilde. Dizinin biçimi alfabetiktir ve her kelimenin karşısında bulunduğu sayfanın numarası yer alır. Eğer kelime dipnottaysa, dn. kısaltmasıyla gösterilir. Dizin, bir kitabın baskıya hazır son çıkışı üzerinden hazırlanır. Genel kural olarak bir dizine bütün kelimeler alınır. Sosyal bilimlerde yapılan dizinlerde kelimeler tek tek sıralandığı gibi, hiyerarşik olarak sıralanabilir. Dizinin hazırlanmasında artık bütün kitabı okuyup elle tek tek kelimeleri çizerek bunları dizgi yoluyla biçimlendirmek yerine otomatik dizin programları, dizin yazılımları kullanılmaktadır. Concordance türü yazılımlarda metin text olarak açılıp taratıldığında bütün kelimeler sıralanmaktadır. Sadece bunların ayıklanması, düzenlenmesi yazara kalmaktadır. Bazı yazılımlar, metni verdikten sonra küçük büyük harf ayrımına göre sıralamakta, türe göre bulmaktadır. Aslında dizin işini KÖ ve KS, yani kelime işlemcilerden önce, kelime işlemcilerden sonra diye ikiye bile ayırmak mümkündür. Microsoft Word gelişmiş özellikleriyle bütün basit masaüstü yayıncılık işleri için komutlar sunmaktadır. Özel olarak yayın işinde kullanılan QuarkXPress ve Indesign da en çok kullanılan yazılımlardır. Bir kelime işlemcide veya text editöründe öncelikle aranacak komut Sort (Sırala) komutudur. Bir kitapta dizin bölümü sağ sayfadan başlar. Sayfa düzeni iki sütunludur. Maddeler bir satır arayla yazılır. Punto, küçüktür, 8-10 punto. Numaralar sağa bloktur. Maddeler özel isim değilse küçük harfle başlar. Maddeler hiyerarşikse 0,63'lük tab yapılır. Maddeden sonra virgül konulur ama kullanmayanlar da vardır. Bkz. ve ayr.bkz. kısaltmaları italik yazılır. Alfabetik sıralamada bazı programlarda Türkçe ı ve i harflerinin yeri değişik olabilir. Dizinin uzunluğu yazara, yayıncıya bağlıdır, basit olarak iki formalık bir kitap için bir sayfa yeterlidir.
Türkiye'de Türkoloji çalışmaları için geliştirilmiş bazı yazılımlar da bulunmaktadır. Prof. Dr. Ceval Kaya tarafından geliştirilen Cibakaya, Mehmet Bozuyla tarafından geliştirilen TürkSözDiz ve Günsel Barış tarafından geliştirilen DizinLex gibi programlar tarihî ve günümüz Türk dilleri metin neşir çalışmalarında kullanılmak üzere tasarlanmış yazılımlardır.

Dizin kartı, bir kitaplık ya da kütüphanede yer alan kitap, cd, süreli yayınlar vb. lerin tasnif edilmelerine ve kolay bulunabilmelerine yarayan, sınıflandırma kriterlerine ilişkin bilgilerin yer aldığı eşit boyutlardaki sert kâğıt ya da kartondan mamul kartlara verilen isimdir. Carl Linnaeus tarafından icat edilmiştir. Her yayının bir anlamda künyesi bu kartlarda yer almaktadır. Alfabetik ya da numaralandırma sistemi kullanılabilmektedir. Örneğin kütüphanecilikte genellikle Melvil Dewey tarafından icat edilen Dewey Onlu Sınıflama Sistemi kullanılmaktadır ve dizin kartları da buna göre hazırlanmaktadır.
Çok sayıda kartın bir arada yer alabilmesi için tasarlanmış küçük çekmeceli dolaplarda muhafaza edilebilirler ve aynı zamanda bu sayede kolaylıkla taranabilirler. 19. ve 20. yüzyılda, büyük koleksiyonların tasnifi, taranması, korunması için yoğun olarak kullanılmışlardır. Günümüzde bilgisayarlar, katalog ve dizin kartlarının içerdiği bilgilerin dijital ortamda depolandığı teknolojiler haline de gelmiştir.

Arşiv
Delikli kart
Dizin

Duvar kağıdı kapalı duvarlara ve tavanlara bakan bir çeşit bina kaplama malzemesi. Bir rulo halinde toplanırlar. Ana boyutları: genişlik - 0,53, 0,75, 1,06 m, uzunluk - 10 ve 25 m'dir. Duvar kağıdının ana türleri kâğıt, vinil ve dokunmamış tabandır.
18. yüzyıla kadar, Avrupa'da, duvar kağıdı kumaştan değil, kağıttan oluşuyordu. Barok döneminde, üretim geleneği Arap dünyasından İspanya'ya Avrupa'ya gelen deri duvar kağıtları yaygın olarak popülerdi. Kâğıt duvar kağıdı uzun zamandır geleneksel olarak Doğu Asya'da (Çin, Japonya) kullanılmaktadır.
Duvar kağıdı esas olarak dekoratif fonksiyonlar gerçekleştirir, aynı zamanda duvarlarda gözenekleri ve çatlakları kapatır, bu da temizliğe katkıda bulunur. Duvar kağıdı duvarların tüm yüzeyini kapladığından, renkleri odanın aydınlatmasını etkiler.
Ayrıca, duvar kağıdı, sesi geciktiren malzemeler (özellikle tekstil atıkları) kullanarak ses emici fonksiyonlar gerçekleştirebilir. Bu duvar kağıdı, ses ile çalışmanın yapıldığı odalarda kullanılır.

Duvar kağıdı böyle sınıflanır:

kâğıt
vinil
tekstil
Türü:

pürüzsüz
kabartmalı
Görünüm:

kazınmış
kabartmalı boyalı
Tekrar kabartmalı
kabartmalı dubleks - bir yapışkan ile bağlanmış iki kâğıt tabakasından oluşan kabartmalı duvar kağıdı.
profilli
köpüren profili
kimyasal olarak kabartmalı profil
velur
Metalize
metalik bir tabaka ile
metalik etkisi ile
Işlenmemiş kâğıt bez
Doğal madde ile dekoratif duvar kağıdı
Panoramik (fotoğraf kağıdı)

Kâğıt duvar kağıdı - farklı türde kağıtlardan yapılmış bir duvar kağıdı sınıfıdır. Kâğıt duvar kağıdı tamamen bir veya iki kat kağıttan oluşur. Doğu Asya'da kâğıt duvar kağıdı uzun zamandır duvarları yapıştırmak için geleneksel bir malzeme olmuştur. Avrupa'da, duvar kağıdı, XVIII. yüzyılda, ilk kırtasiye makinesinin icadından sonra yaygınlaşmıştır. Bu güne kadar korunan en eski kâğıt duvar kağıdı 1509'a dayanıyor. Modern dünyada, kâğıt duvar kağıtları en popüler olanıdır.
Tüm kâğıt duvar kağıtları için ortak bir özellik onların yapısıdır. Yani, duvar kağıdı tek ve çift yönlüdür. Tek katmanlı duvar kağıdı ve iki veya daha fazla katmanda bir dubleks yapılır. Dubleks duvar kağıtları genellikle dış faktörlerden koruyucu bir rol oynayan ek kaplamalara sahiptir. Örneğin, bu duvar kağıdı, yüksek derecede ışık veya nem direnciyle karakterize edilebilir.
Geleneksel düz kâğıt duvar kağıdı, bir tarafa baskı (çizimler, desenler) uygulandığı bir kâğıt tabanından yapılır. Resmin basılması baskı ile yapılır. El baskısı ile yapılan ekstra duvar kağıdı şeklinde istisnalar vardır. Ucuz seçenekler hızla soluyor ve solmadan kaçınmak için daha sağlam olanlar bir astarla kaplanıyor. Döküm faturasının etkisi, kağıda özel baskıların, serigrafi baskı yöntemi ile uygulanması sayesinde elde edilir. Bu kâğıt duvar kağıdı, çoğunlukla beyaz, yani boyama için üretilir. Boyama sonrası yüzey, dokulu bir sıva ile kompozisyona çok benzer.
Yapısında daha az ilginç olan, kabartmalı dubleks kâğıt duvar kağıdıdır. Eşitliği maskelemede mükemmel yetenekleri nedeniyle popülerliklerini kazandılar. Malzeme iki tabakadan oluşur, kabartma üst tabaka üzerinde yapılır. Koleksiyonlarda da oluklu kâğıt dubleks duvar kağıdı vardır. Fleksografik baskı ile üretilirler.
Vinil duvar kağıdı- polivinil klorür (vinil) ya da diğer polimerik malzemeden bir katman kağıdıdır. Vinil duvar iki tipdedir: kâğıt ve dokumasız olarak. Vinil duvar kağıdının ticari kullanım başlangıcı 10 Ekim 1933'te, Amerikan kimyager Waldo Simon koydu. 1947'de United Wallpaper şirketi dünyanın ilk vinil duvar kağıdını tanıttı.
Vinil duvar kağıdı iki katmandan oluşur: Alttan bir kâğıt veya dokunmamış üst kısmı, polivinil klorürden yapılmış, mekanik etkilere ve kirliliğe direnç gösterebilir. Üst tabaka, kural olarak, kabartma veya illüstrasyonlarla süslenmiştir. Yenilikçi bileşenlerin ve ileri tekniklerin üretiminde kullanılmaya başlanmasıyla, bu sınıfın son malzemeleri çok dayanıklı, güvenilir ve dayanıklıdır.
Dokunmamış duvar kağıdı (tela), doğal (selüloz, vb.) Ve kimyasal (örneğin, polyester) liflerin bir karışımından oluşan ve dokunmamış kumaşa dayanan bir duvar kağıdı sınıfıdır. Bu duvar kağıdı yapısı sıcak damgalama ile eklenmiştir. Dokunmamış duvar kağıdı, çevresel ve anti-vandal duvar kağıdı sınıflarını ifade eder.
Fiberglas (cam elyafı) duvar kağıdı, ofis binalarının duvarlarını bitirmek için kullanılır. Bunlar, kuvars kumu, soda (sodyum karbonat), kireç taşı ve dolomitten elde edilerek özel dokuma tezgâhında yapılır. Cam bezin form stabilitesi için nişasta bazlı bir çözelti ile muamele edilir.
Şu anda, çoğu duvar kağıdı yapıştırıcıları modifiye nişasta (onun çeşitleri: karboksimetilselüloz, karbometil nişasta veya hidroksipropil nişasta) dayalı bir kuru karışım olarak yapılır. Son yapışmayı (adezyon) güçlendirmek için, metilselüloz yapıştırıcıya eklenebilir. Bazı tip yapıştırıcılar metilselüloz bazında yapılır.
Yapıştırıcının küf ve diğer mikroorganizmaların oluşumuna karşı direnci, bakterisidal ve fungusital (antifungal) katkı maddeleri ile sağlanır.

Dünya Kitap Başkenti, '90'lardan itibaren UNESCO tarafından seçilen her şehrin dünya çapında kitap başkenti olması ve çeşitli organizasyonlara ev sahipliği yapmasını ifade eder. 1996 senesinde başlatılan Dünya Kitap ve Telif Hakkı Günü'nün başarısı, UNESCO'yu 2001'in Başkenti olarak Madrid'i seçmesi ile 'Dünya Kitap Başkenti' kavramını geliştirmeye teşvik etmiştir. Bu bir başarı olarak görülmüştür ve bu nedenle UNESCO Genel Konferansı, bir Dünya Kitap Başkenti tayin etmeyi, yıllık bir etkinlik haline dönüştürmeye doğru karar vermiştir. UNESCO, kitap endüstrisinin üç esas dalının karara katılmasını sağlamak için Uluslararası Yayıncılar Birliği, Uluslararası Kütüphane Dernekleri ve Kurumları Federasyonu ve Uluslararası Kitapçılar Federasyonunu adaylık sürecine katılmaya davet etti. Adaylık herhangi bir mali ödül içermez; daha çok kitaplara ve okumaya değer görülen en iyi programları kabul eder.

Aday belirleme komitesi, okumaya teşvik eden (başvuruyu yapan belediye başkanı tarafından sunulan veya onaylanan) programları memnuniyetle karşılar. Programlar Dünya Kitap ve Telif Hakkı Günü'nden ve bir sonrakinden başlar. Aday gösterme komitesi dikkatini aşağıda belirtilen belirli kriterlere çevirecektir:

Tüm düzeylerin katılım derecesi,
Programın potansiyel etkisi,
Adaylar tarafından önerilen etkinliklerin kapsamı ve kalitesi ile yazarları, yayıncıları, kitapçıları ve kütüphaneleri ne ölçüde kapsadığı,
Kitap ve okumayı teşvik eden diğer projeler,
Programın, UNESCO Anayasası'nın yanı sıra İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin 19. ve 27. Maddeleri ile Eğitim, Bilimsel ve Kültürel Materyallerin İthalatı Anlaşması'nda belirtildiği gibi ifade özgürlüğü ilkelerine ne ölçüde saygı duyduğu.

Aşağıda yıl yıl belirtilen şehirler, Dünya Kitap Başkenti olarak belirlenmiştir:

UNESCO: Dünya Kitap Başkenti 8 Haziran 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Amsterdam Dünya Kitap Başkenti 2008, Resmi site 14 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Beyrut Dünya Kitap Başkenti 2009; Resmi site 17 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ljubljana Dünya Kitap Başkenti 2010; Resmi site 25 Mart 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Buenos Aires Dünya Kitap Başkenti 2011; Resmi site 28 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Erivan Dünya Kitap Başkenti 2012; Resmi site 15 Nisan 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bangkok Dünya Kitap Başkenti 2013; Resmi site 21 Nisan 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Port Harcourt Dünya Kitap Başkenti 2014; Resmi site 25 Ocak 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Incheon Dünya Kitap Başkenti 2015; Resmi site 24 Temmuz 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Dünya Kitap ve Telif Hakkı Günü veya Uluslararası Kitap Günü olarak da bilinen Dünya Kitap Günü, Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) tarafından okuma, yayınlama ve telif hakkını teşvik etmek amacıyla düzenlenen yıllık bir etkinliktir. Dünya Kitap Günü ilk olarak 23 Nisan 1995'te kutlanmaya başlandı ve o günden beri uluslararası düzeyde kullanılmaya devam ediyor. Birleşik Krallık ve İrlanda'da bugün ile ilgili bir olay mart ayında gözlenmektedir.

Dünya Kitap Gününe dair fikir, 1922 yılında Valensiyalı yazar Vicente Clavel Andrés'in Miguel de Cervantes'i onurlandırmanın bir yolu olarak, önce doğum tarihi olan 7 Ekim 1926'da kutlandı. Daha sonra ise 1930 yılında ölüm tarihi olan 23 Nisan ile değiştirildi. 1995 yılında UNESCO, Dünya Kitabı ve Telif Hakkı Gününün 23 Nisan'da kutlanmasına karar verdi, çünkü bu tarih aynı zamanda William Shakespeare ve Inca Garcilaso de la Vega'nın ölümünün yanı sıra bazı önde gelen yazarların doğumunun veya ölümünün yıldönümü olmasıydı.

Katalonya'da, İspanya'da, Aziz George Günü(Diada de Sant Jordi) olarak kutlanır. Aziz George, bu tarihi bölgenin Korucuyu azizi olarak 1436 yılından bu yana anıldı ve sevilen ve saygın insanlar arasındaki hediye alışverişini kapsamıştır. Katalonya'daki Aziz George Günü, sevilen insanlara Kitaplar ve Güller vermekle kutlanır ve Katalanlar için bugün koruyucu azizlerini onurlandırma ve kültürlerinin sevgilerini gösterme fırsatıdır

İsveç'te, bugün Världsbokdagen ("Dünya Kitap Günü") olarak bilinir ve telif hakkı yönünden nadiren bahsedilir. Normalde 23 Nisan'da kutlanırken, Paskalya ile çatışmadan kaçınmak için 2000 ve 2011 yıllarında 13 Nisan'a taşındı.

Birleşik Krallık ve İrlanda'da, Dünya Kitap Günü, Mart ayında, her yıl ilk Perşembe günü düzenlenen ve özel basımların yayınlanmasına denk gelen bir yardım etkinliğidir. 23 Nisan'daki yıllık kutlama, bağımsız yardım kuruluşu The Reading Agency tarafından düzenlenen Dünya Kitap Gecesi'dir.

Kensington, Maryland'da Uluslararası Kitap Günü 26 Nisan'a en yakın Pazar günü bir sokak festivali ile kutlanır. 

Uluslararası Çocuk Kitapları Günü
Dünya Fikri Mülkiyet Günü
Mucitler Günü
BM İngiliz Dili Günü

Dünya Kitabı ve Telif Hakkı Günü 29 Nisan 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Birleşmiş Milletler: 23 Nisan
2019 Dünya Kitabı ve Telif Hakkı Günü vesilesiyle UNESCO Genel Müdürü Bayan Audrey Azoulay'ın mesajı 23 Nisan 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kitabın Uluslararası Günü 8 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Kensington, Maryland'de kutlama, ABD

Dünya Kitap Ödülleri, Dünya Kitap Dergisi tarafından 1993 yılından bu yana her yıl verilen edebiyat ödülleridir.

2010
Yılın Telif Kitabı Ödülü: Hayatın En Mutlu An'ı (Yazar: Erendiz Atasü, Yayınevi: Everest Yayınları)
Yılın Çeviri Kitabı Ödülü: Çevengur (Yazar: Andrey Platonov, Çevirmen: Günay Çetao Kızılırmak, Yayınevi: Metis Yayınları) ve Oblomov (Yazar: İvan Aleksandroviç Gonçarov, Çevirmen: Sabri Gürses, Yayınevi: Everest Yayınları)
Yılın Yayınevi Ödülü: Altın Kitaplar Yayınevi
Yılın Gastronomi Kitabı Ödülü: Artun Ünsal
Gastronomi Kültürü Emek Ödülü: Musa Dağdeviren
Altın Sayfa Edebiyat Ödülü: Türk Sinema Tarihi (Yazar: Fikret Hakan, Yayınevi: İnkılap Kitabevi)
Onur Ödülü: Işıkla Karanlık Arasında (Yazar: Lütfi Akad, Yayınevi: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları)
2011
Yılın Telif Kitabı Ödülü: Az (Yazar: Hakan Günday, Yayınevi: Doğan Kitap)
Yılın Çeviri Kitabı Ödülü: Sunset Park (Yazar: Paul Auster, Çevirmen: Seçkin Selvi, Yayınevi: Can Yayınları)
Yılın Yayınevi Ödülü: Günışığı Kitaplığı
Yılın Telif Polisiye Kitabı Ödülü: İstanbul Hatırası (Yazar: Ahmet Ümit, Yayınevi: Everest Yayınları)
Yılın Gastronomi Kitabı Ödülü: Türk Kahvesi Kitabı (Editör: Emine Gürsoy Naskali
Gastronomi Kültürü Emek Ödülü: Baylan Pastaneleri'nin sahibi Harry Lenas
2012
Yılın Telif Kitabı Ödülü: Sultanı Öldürmek (Yazar: Ahmet Ümit, Yayınevi: Everest Yayınları)
Yılın Çeviri Kitabı Ödülü: Almanca Dersi (Yazar: Siegfried Lenz, Çevirmen: Ayşe Sarısayın, Yayınevi: Everest Yayınları)
Yılın Yayınevi Ödülü: Kırmızı Kedi Yayınları
Yılın Telif Polisiye Kitabı Ödülü: Kadıköy Cinayetleri: Bir Başkomiser Galip Polisiyesi, (Yazar: Çağatay Yaşmut, Yayınevi: Oğlak Yayınları)
Yılın Gastronomi Kitabı Ödülü: Evliya Çelebi Seyahatnâmesi'nde Yemek Kültürü – Yorumlar ve Sistematik Dizin (Yazar: Marianna Yerasimos, Yayınevi: Kitap Yayınevi)
Türk Mutfağı Emek Ödülü: Kâmil Toygar ve Nimet Berkok Toygar
2013
Yılın Telif Kitabı Ödülü: Çıplak ve Yalnız (Yazar: Hamdi Koç, Yayınevi: Doğan Kitap)
Yılın Çeviri Kitabı Ödülü: Maya'nın Günlüğü (Yazar: Isabel Allende, Çevirmen: İnci Kut, Yayınevi: Can Yayınları)
Yılın Yayınevi Ödülü: Doğan Kitap
Yılın Telif Polisiye Kitabı Ödülü: Ateş Etme İstanbul (Yazar: Celil Oker, Yayınevi: Altın Kitaplar)
Polisiye Edebiyat Özel Ödülü: Labirent Yayınları
Yılın Gastronomi Kitabı Ödülü: Açıklamalı Yemek ve Mutfak Terimleri Sözlüğü (Yazar: Nevin Halıcı, Yayınevi: Oğlak Yayınları)
2014
Yılın Telif Kitabı Ödülü: Köpekler İçin Gece Müziği (Yazar: Faruk Duman, Yayınevi: Can Yayınları)
Yılın Çeviri Kitabı Ödülü: Dorian Gray'in Portresi (Yazar: Oscar Wilde, Çevirmen: Ülker İnce, Yayınevi: Everest Yayınları)
Yılın Yayınevi Ödülü: Sel Yayıncılık
Yılın Telif Polisiye Kitabı Ödülü: Maktulün Şansı (Yazar: Algan Sezgin Türedi, Yayınevi: April Yayıncılık) ve Karanlıkta İki Ceset (Yazar: Suphi Varım, Yayınevi: Labirent Yayınları)
Polisiye Edebiyat Onur Ödülü: Osman Aysu
Yılın Gastronomi Kitabı Ödülü: Çukulata: Çikolatanın Yerli Tarihi (Yazar: Saadet Özen, Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları)
Gastronomi Kültürü Emek Ödülü: Mehmet Yaşin
2015
Yılın Telif Kitabı Ödülü: Sosyal Ayrıntılar Ansiklopedisi: İnsan Kendine de İyi Gelir (Yazar: Ahmet Büke, Yayınevi: on8 Yayınları)
Yılın Çeviri Kitabı Ödülü: Hadula: Bir Ada Öyküsü (Yazar: Aleksandros Papadiamantis, Çevirmen: Yasemin Aydın, Yayınevi: Jaguar Kitap)
Yılın Yayınevi Ödülü: Alakarga Sanat Yayınları
Saygı Ödülü: Sennur Sezer
Yılın Telif Polisiye Kitabı Ödülü: Bir Ceset, Bir Söz (Yazar: Gülce Başer, Yayınevi: Remzi Kitabevi)
Polisiye Edebiyat Emek Ödülü: Sevil Atasoy
Yılın Gastronomi Kitabı Ödülü: İstanbulum, Tadım–Tuzum: Bir Varmış Bir Yokmuş (Yazer: Meri Çevik Simyonidis, Yayınevi: İstos Yayınları)
Gastronomi Kültürü Emek Ödülü: Marianna Yerasimos
2016
Yılın Telif Kitabı Ödülü: 100 Şarkıda Memleket Tarihi (Yazar: Murat Meriç, Yayınevi: Ağaçkakan Yayınları)
Yılın Çeviri Kitabı Ödülü: Mary Stuart (Yazar: Stefan Zweig, Çevirmenler: Kasım Eğit ve Yadigar Eğit, Yayınevi: Can Yayınları)
Yılın Yayınevi Ödülü: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Yılın Telif Polisiye Kitabı Ödülü: Karakol Cinayetleri (Yazar: Armağan Tunaboylu, Yayınevi: Oğlak Yayınları)
Polisiye Edebiyat Teşvik Ödülü: Yağmur Dinecek Kimse Bilmeyecek (Yazar: Harun Candan, Yayınevi: İletişim Yayınları)
Yılın Gastronomi Kitabı Ödülü: verilmedi
Gastronomi Kültürü Emek Ödülü: Feyzi Halıcı
Gastronomi Kültürüne Katkı Özel Ödülü: Sofra Dergisi
2017
Yılın Telif Kitabı Ödülü: Dokunmadan (Yazar: Nermin Yıldırım, Yayınevi: hep kitap)
Yılın Çeviri Kitabı Ödülü: Finnegan Uyanması (Yazar: James Joyce, Çevirmen: Fuat Sevimay, Yayınevi: Sel Yayıncılık)
Yılın Yayınevi Ödülü: Siren Yayınları
Elli Yılın Emeği Ödülü: Selim İleri
Yılın Telif Polisiye Kitabı Ödülü: Kan ve Gül: Bir Kara Dejavu (Yazar: Alper Canıgüz, Yayınevi: April Yayıncılık)
Polisiye Edebiyat Teşvik Ödülü: Leopold’un Sabunu (Yazar: Berkan M. Şimşek, Yayınevi: Koç Üniversitesi Yayınları)
Polisiye Edebiyata Katkı Ödülü: Kara Hafta İstanbul Festivali
Yılın Gastronomi Kitabı Ödülü: 1880 Yeni Yemek Kitabı (Yazar: Özge Samancı, Yayınevi: Çiya Yayınları)
Gastronomi Kültürü Emek Ödülü: Prof. Dr. Günay Kut ve Turgut Kut
2022
Yılın Telif Kitabı Ödülü: Ülker Abla (Yazar: Nermin Yıldırım, Yayınevi: Everest)
Yılın Çeviri Kitabı Ödülü: Küçük Bir Ayrıntı (Yazar: Adania Shibli, Çevirmen: Mehmet Hakkı Suçin, Yayınevi: Can Yayınları)
Yılın Yayınevi Ödülü: Kronik Kitap
Yılın Telif Polisiye Kitabı Ödülü: Ecel Çiçekleri (Yazar: Elçin Poyrazlar)
Yılın Gastronomi Kitabı Ödülü: Topraktan Sofraya Sakarya Mutfağı Bir Yemek Antropolojisi (Yazarlar: Kübra Sultan Yüzüncüyıl, Aynülhayat Uybadin, Arif Bilgin, Suavi Aydın)
Gastronomi Kültürü Emek Ödülü: Ebru Baybara Demir
Gastronomi Jürisi Özel Ödülü: Ali Ekber Yıldırım

Bu maddede, bugüne kadar herhangi bir dilde yazılmış olan en çok satan kitapların ve kitap serilerinin listeleri sunulmaktadır. İngilizcede "best-seller" olarak popülerleşen "çok satan" ifadesi, her kitabın satılan tahmini kopya sayısını ifade etmektedir. Çizgi romanlar ve ders kitapları bu listeye dahil değildir. Kitaplar güvenilir ve bağımsız kaynaklarda bildirilen en yüksek satış tahminlerine göre listelenmiştir. Bu sayfada yer alan liste eksiktir, çünkü pek çok kitap kapsamlı satış rakamlarına sahip değildir; Alexandre Dumas'ın yazdığı Monte Kristo Kontu, Miguel de Cervantes'in yazdığı Don Kişot, Wu Cheng'in yazdığı Batıya Yolculuk ve J. R. R. Tolkien tarafından kaleme alınmış Yüzüklerin Efendisi bu kitaplara örnek verilebilir. Yüzüklerin Efendisi, hem bir üçleme olarak (Yüzük Kardeşliği, İki Kule ve Kralın Dönüşü) hem de tek cilt olarak satılmıştır.
1995 yılı Guinness Dünya Rekorları verilerine göre İncil, tahmini 5 milyarlık satış rakamıyla tüm zamanların en çok satan kitabıdır. Diğer basılı dinî metinlere ilişkin satış tahminleri, Kur'an'ın en az 800 milyon, Mormon Kitabı'nın ise 190 milyon kopya olacağını öngörmektedir. Ayrıca tek bir yayıncı, Hindu kutsal kitabı Bhagavat Gita'nın 140 milyondan fazla kopyasını üretti. Toplam sayı çok daha fazla olabilir. Dinî olmayan metinler arasında, Küçük Kırmızı Kitap olarak da bilinen, Çin Kömünist Partisi lideri Mao Zedong'un konuşmalarından ve yazılarından oluşan Başkan Mao Tse–tung'dan Alıntılar kitabı, 800 milyon ile 6,5 milyardan fazla baskı arasında değişen tahminlerle çok çeşitli satış ve dağıtım rakamları üretti.

Bu kısımda sadece tek cilt hâlinde satılan kitaplar listelenmiştir. Seri hâlinde satılan kitaplar için aşağıya bakınız.

Not: Bu kitapların güvenilir satış verileri yok; ancak, en az 10 milyon kopya sattı ve bu nedenle bu listede ait olduğuna dair kanıtlar vardır.

Prry Rhodan serisi 1 milyar satmıştır, ancak sadece dergiyle birlikte satış miktarı vardır ve kitaplara özel sayımı yoktur. Aynı Şekilde, Jerry Cotton seriside 300 milyonun üzerinde satmasına rağmen, bu kopyalardan çoğu dergi formatındadır.
Yüzüklerin efendisi tek kitap olarak listelendi çünkü J. R. R. Tolkien tek kitap halinde yazmıştır.

EPUB ya da tam adıyla Electronic Publication, Uluslararası Sayısal Yayıncılık Forumu (IDPF) tarafından e-kitap standardı olarak ilan edilen, gömülü cihazlarda ve bilgisayarlarda kullanılmak üzere geliştirilmiş bir dosya biçimidir.

Gün geçtikçe yaygınlaşan bir e-kitap standardı olan EPUB, sayısal okuyucu ve e-mürekkep teknolojileri pazarının öncü firmaları tarafından artan bir şekilde destekleniyor. 2009 yılının ağustos ayında Sony, sahibi olduğu eBook yayınlama biçimini kullanmayı durdurup, açık kaynak kodlu olan ePub'a geçeceğini duyurdu [1]. Sony'nin hemen ardından Google Books da telif hakları kamuya ait (public domain) 1.000.0000'dan fazla kitabı, özgür EPUB biçimine çevirdiğini ilan etti [2].

Adobe Digital Editions - MS Windows, Apple Mac OS X
Aldiko - Google Android
Sumatra PDF - MS Windows
STDU Viewer - MS Windows
AZARDI - MS Windows, Apple Mac OS X, Linux, Google Android
Bluefire Reader - Google Android, Apple iOS, MS Windows
Sigil - Windows, macOS and Linux
Calibre - MS Windows, Apple Mac OS X, Linux
FBReader - Google Android, Windows Phone, Jolla/SailfishOS, MS Windows, Apple Mac OS X, Linux, BlackBerry 10
Google Play Kitaplar - Web uygulaması, Google Android, Apple iOS
Kitaplar - Apple macOS, Apple iOS
Lucifox - MS Windows, Apple Mac OS X, Linux
Mobipocket Reader - MS Windows, Windows Mobile, PalmOS, Symbian, Blackberry
Okular - MS Windows, Apple Mac OS X, Linux
Snapplify - Google Android, Apple iOS
Kitabu - Apple Mac OS X
Publiwide Reader - MS Windows, Apple Mac OS X, Google Android
Albite Reader - Java destekleyen telefonlar
Moon+ Reader - Google Android

Uluslararası Sayısal Yayıncılık Forumu (İngilizce)
epubBooks Yüzlerce özgür ve kamu malı e-kitabı indirebileceğiniz bir kütüphane

Editio princeps (Latince: ilk baskı; çoğulu: Editiones principes), metinsel ve klasik araştırmalarda, bir eserin daha önce yalnızca el yazmaları halinde var olan (dolaşıma girebilmek için elle kopyalanması gereken) bir eserin ilk basılı baskısıdır.
Örneğin, Homeros'un edition princeps'i, günümüzde 1488'den kalma olduğu düşünülen Demetrius Chalcondyles'e aittir. Klasik Yunan ve Roma yazarlarının en önemli metinleri, matbaanın 1440 civarında icadından sonra, 1465'ten 1525'e kadar olan yıllarda editiones principales olarak büyük ölçüde üretilmiştir.
Bazı durumlarda kısmi yayınlama, önce çeviri olarak yayınlama (örneğin Yunanca'dan Latince'ye) ve yalnızca ilk baskıyla eşdeğer bir kullanım olasılığı vardı. Piers Plowman gibi, el yazması geleneğinin farklı kollarından gelen birkaç unsura sahip bir eser için, "editio princeps" daha az anlamlı bir kavramdır.
Bu terim, uzun zamandır bilim insanları tarafından Antik Yunan ve Latin edebiyatının bir parçası olmayan eserleri de kapsayacak şekilde genişletilmiştir. Ayrıca hukuk eserleri ve diğer önemli belgeler için de kullanılmaktadır.

Matbaanın icadı
Gutenberg Kutsal Kitabı

Ek, dilbilimde bir köke veya gövdeye eklenerek yeni bir kelime veya kelime biçimi oluşturmak için kullanılan biçimbirimdir. Ekler, yapım eki ve çekim eki olmak üzere ikiye ayrılabilir. Konumları göz önünde bulundurulduğunda ön ek, son ek, sirkumfiks ve iç ek başlıca ek türlerini oluşturur.

Ön ekler, bir kökün önüne gelen; "ön ek-kök" yapısına sahip eklerdir. Türkçede ön ek olmamakla birlikte, bihaber ve namert gibi alıntılanmış yabancı kökenli kelimelerin yanı sıra, masmavi, pespembe gibi oluşumlar da ön ek olarak ele alınmıştır. submit, predetermine ve unwilling İngilizcedeki ön eklere örnektir.

Son ekler, bir kökün sonuna gelen; "kök-son ek" yapısına sahip eklerdir. Türkçe sondan eklemeli bir dil olduğundan ötürü dildeki ekler son ek olarak kategorize edilmektedir. demirci (-ci yapım eki), evden (-den ayrılma eki), evler (-ler çoğul eki) Türkçedeki son eklere örnektir. İngilizcede asked geçmiş zamanı belirten, cats ise çoğulluk belirten son eklere örnek teşkil eder. Fransızcadaki De beaux jours da çoğulluk son ekidir.

Sirkumfiksler, kökün iki tarafına da eklenen, yani "sirkumfiks)kök(sirkumfiks" yapısına sahip eklerdir. İngilizcedeki enlighten, Almancadaki geleitet (leiten fiilinin perfekt hali) veya Guaranicede gidiyorum anlamına gelen aguata fiilinin sirkumfiks eklenmesiyle ndaguatái halini alarak olumsuzluk anlamı kazanması sirkumfikslere örnektir.

İç ek veya infiks, kökün içerisine eklenen eklenen, "k-(iç ek)-ök" yapısına sahip eklerdir. İç ekler Avustronezya dillerinde yaygındır. Endonezcede gembung kökü şişkin manasına gelirken, gelembung kelimesinde olduğu gibi -el iç ekini alarak baloncuk anlamı kazanması iç ek örneğidir.

İnterfiks; iki kök kelimenin arasına gelerek yeni bir kelime oluşturan, "köka-ara ek-kökb şeklinde kullanılan eklerdir. Almancada Arbeitszimmer, İngilizcede speedometer, İsveççede familjefar interfikslere örnek verilebilir.

Dublifiks, kökün herhangi bir yerine gelerek bir ikileme oluşturan veya tek başına anlamı pekiştiren eklerdir. Türkçede para mara, ev mev; Rapa dilinde kinikini, ngaruru, kokomo, maitataki; İngilizcede money shmoney örnek gösterilebilir.

Elyazması ya da el yazması, elle yazılan ve çizimleri yapılan; genellikle edebî, sanatsal ya da tarihî önemi haiz kitap.
Elyazmalarının yapısı zahriye (içkapak), serlevha, temellük kaydı, sima kaydı, mukabele kaydı, besmele ile başlayan hamdele ile süren, salveleyle devam eden metin, dibace, fihrist, hatime, istinsah kaydı, ketebe kaydı bölümlerinden ibarettir.
Tipleri tek nüsha, nadir nüsha, eski tarihliler, müellif hattı, müellif nüshası, sima nüshası, temiz nüsha, mukabele nüshası, istinsah, canlı nüsha, tamam nüsha, sanat nüshası, ithaf nüshası diye ayrılır.
Elyazması yazarına müellif denir. Kopya edene hattat, müstensih denir. Yazarın el yazısıyla olanına müellif hattı denir, yazarın söyleyerek yazdırdığına müellif diktesi denilmektedir. Enine olana cönk, sayfa kenarı notlarına fevaid, ilavelere hamiş, sayfa kenarındaki açıklama notlarına haşiye, yazarın tüm eserlerine bir cilt halinde külliyat, bir ciltteki çeşitli yazmalara mecmuatül resail, kısaltılmış olana muhtasar, değişik yazı tiplerindekine murakka, karalamalara müsvedde, kırkambar yazılarına sefine, derleme kopyalara sevad, şerhedilmişlere şerh, bağımsız notlu olanlara şukka, talikacının yorumlarına talika, açıklamaya tefsir denir. Kur'an yazmaları 30 cüzdür, her cüz 20 sayfadır, her cüz 4 hizibtir, cüzler cüz gülüyle, hizipler hizip gülüyle ayrılır. Telhiscinin özetine telhis, çeviriye tercüme, tamamlayıcı olana zeyl denir. Matbaanın yerleşmesinden sonra yazmalar ortadan kalkmıştır.
Konular, dil, hat, edebiyat, tarih, coğrafya, felsefe, mantık, riyaziyat, fizik, kimya, tıp, zooloji, botanik, sihir, rüya, ansiklopedi, fıkıh ve dinbilimlerini içerir. Bir yazma eserin en önemli kayıtlarından biri ferağdır Çünkü bu kayıt nüshanın kim tarafından nerede nasıl yazıldığını gösterir. Buna istinsah kaydı da denir ve hicrî takvim kullanılır.
Elyazmaları, aklamı sitte denilen sülüs, nesih, muhakkak, reyhani, tevkii, rika, talik yazı tipleriyle yazılmışlardır. Diğer yazı tipleri makili, hicazi, kufi, divani, siyakat, nestalik, mağribi, müsenna, celî, gubari diye adlandırılır. Yazmaların incelenmesinde kuyudat (kayıtlar) çok önemlidir. Kayıtlar telif, rivayet, sema, kıraat, münavele, kitabet, mütalaa, nazar, muaraza, tashih, temellük başlıklarını taşımaktadır.

İslam ilimleri yazmalarla günümüze gelmiştir. Elyazmaları hat, tezhip, ebru, minyatür, cilt sanatlarıyla iç içedir. Çin, Kahire Üniversitesi, British Museum, Paris Bibliotheque Nationale, Vatikan, Berlin, Leningrad, Budapeşte, İngiltere, Malezya, Hollanda, Rusya, Endonezya elyazması merkezleridir. Bütün ülkelerde 6 milyon Arapça ve 4 milyon öteki dilde yazma vardır.
Dünyada elyazması koleksiyonu en özgün ülkelerden biri Türkiye'dir.  35 merkez ve kütüphanede 500.000 civarında yazma eser vardır. Süleymaniye Camii külliyesinde 106 koleksiyonda 200 bin civarında elyazması vardır.
Dünyada elyazmaları çeşitli kataloglarda toplanmaktadır. Bunların başlıcaları şunlardır:

Fihrist (İbnü'n Nedîm).
Keşfüzzünun (Katip Çelebi).
Türk Dil Kurumu Kütüphanesi Yazma Eserler Kataloğu (Müjgan Cumbur vd.-1999)
Geschichte der arabischen litteratur (Carl Brockelmann).
Geschichte des Arabischen schrifttums (Fuad Sezgin).
Diyanet İşleri Başkanlığı Elyazması Eserler Kataloğu (Abdullah Ceylan-1988), TÜYATOK, Millî Kütüphane katalogları.
Türkiye'de elyazmalarının tamiri Kütüphaneler Genel Müdürlüğünce yapılır. İstanbul Yazma ve Nadir Eserler Patoloji ve Restorasyon Araştırma Merkezi'nde eserlerin kaydı, sunumu, korunması, depolanması sağlanır.

Codex Sinaiticus
Codex Fuldensis
Codex Sinopensis
Chester Beatty Papirüsleri
Bodmer Papirüsleri
Nag Hammadi kütüphanesi

Geç antik minyatür sanatı eserleri

Peter Burke, Kültür Tarihi, 2006.
A.Adnan Adıvar, Osmanlı Türklerinde İlim, 2000 (6.bas.).
Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, 1998, cilt 8.

Elektronik mürekkep (e-mürekkep) veya akıllı kağıt olarak da bilinen elektronik kağıt, kağıt üzerindeki sıradan mürekkebin görünümünü taklit eden bir görüntüleme cihazıdır. Işık yayan geleneksel düz panel ekranların aksine, elektronik kağıt ekran, kağıt gibi ortam ışığını yansıtır. Bu, onların okunmasını daha rahat hale getirebilir ve çoğu ışık yayan ekrandan daha geniş bir izleme açısı sağlayabilir. 2008 yılından itibaren mevcut olan elektronik ekranlardaki kontrast oranı gazetelere yaklaşmaktadır ve yeni geliştirilen ekranlar biraz daha iyidir. İdeal bir e-kağıt ekranı, görüntü solmadan, doğrudan güneş ışığında okunabilir.

Elektronik kâğıt ve e-kâğıt, kâğıda sıradan mürekkebin görünümünü taklit eden görüntü aygıtılarıdır. Işık yayan geleneksel arkadan aydınlatmalı düz panel ekranların aksine, elektronik kâğıt ışığı bir kağıt gibi yansıtmaktadır. Bu, okumak için daha rahat olmasını ve çoğu ışık yayıcı ekrandan daha geniş bir görüş açısı sağlanmasını sağlayabilir. İdeal bir e-kâğıt ekranı, görüntü solmadan görünmeksizin doğrudan güneş ışığı altında okunabilir.
Teknolojiler arasında Gyricon, elektroforetik, elektroıslatma, interferometri ve plazmonik bulunur. Birçok elektronik kağıt teknolojisi, statik metin ve görüntüleri elektrik olmadan süresiz olarak tutar. Esnek elektronik kağıt, ekranın arka paneli için plastik alt tabakalar ve plastik elektronik devrelerler kullanır. E-kağıt uygulamaları arasında elektronik raf etiketleri ve dijital tabelalar, otobüs terminali zaman çizelgeleri, elektronik reklam panoları, akıllı telefon ekranları ve kitap ve dergilerin dijital versiyonlarını görüntüleyebilen e-okuyucular yer alır.

Wired article on E Ink-Philips partnership, and background 21 Ağustos 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
MIT ePaper Project 27 Kasım 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tanaka, Naoki (6 Aralık 2007). "Fuji Xerox Exhibits Color Electronic Paper w/ Optical Writing System". Japonya: Tech-On. 1 Temmuz 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 5 Kasım 2017. 
Fujitsu Develops World's First Film Substrate-based Bendable Color Electronic Paper featuring Image Memory Function 10 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

E-mürekkep (İngilize:Electronic ink (E-ink)), E-Ink şirketi tarafından üretilen, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü tarafından başlatılan araştırmalara binaen 1997 yılında bulunan bir e-kâğıt türü. Elektronik görünüm sağlamak için özel maddesi bir film tabakasına sıkıştırılmıştır ve Sony Reader, iLiad, Cybook Gen3, Amazon Kindle, Barnes & Noble nook gibi firmaların ürettiği e-okuyucularda kullanılmaktadır. Motorola F3 cep telefonu e-mürekkep teknolojisinin kullanıldığı ve bu teknolojinin sağladığı çok düşük güç tüketimi avantajını kullanan ilk cep telefonudur. Samsung Alias 2 de bu teknolojiyi düğme değişimlerinde kullanmaktadır. 2008 Ekim ayında sınırlı sayıda yayımlanan Kuzey Amerika basımı Esquire dergisi kapağı e-mürekkep ve yanıp sönen metinler ile bütünleşen ilk dergidir. Dergi kapağı Şangay, Çin'de üretilmiş, dondurulmuş şekilde Amerika'da ciltlenmek üzere gemilerle nakliyesi sağlanmış ve 90 gün yetecek bir güç kaynağı ile desteklenmiştir.
Üretici firmaya göre: "E-mürekkebin en önemli bileşeni, çapı yaklaşık bir insan saçı kadar olan milyon sayıdaki mikrokapsüllerdir. Bir aşamada, her mikrokapsül pozitif yüklenmiş beyaz parçaları içerir ve negatif yüklü siyah parçacıklar akışkan içinde dururlar. Eğer negatif elektrik bölgesi uygulanırsa, beyaz parçaçıklar mikrokapsüllerin üst tarafına gelirler ve okuyucuya görünür olurlar. Bu olay gerçekleştiği bölgenin beyaz olarak görünmesini sağlar. Aynı zamanda siyah parçacıkları mikrokapsüllerin alt tarafına çeken ve görünmemesini sağlayan bir ters elektrik yükü uygulanır. Bu işlemin tersi ile siyah parçacıklar mikrokapsüllerin üst tarafına çekilip o bölgenin siyah görünmesi sağlanır."
1 Haziran 2009'da E-Ink şirketi önde gelen iş ortaklarından Prime View International şirketi ile 215 milyon dolarlık bir satın alma anlaşmasına varıldığını açıkladı. Böylece renkli e-mürekkebin gelişiminin hızlanacağı tahmin ediliyor.
Elektronik mürekkep kısa adıyla e-mürekkep, e-okuyucuların ekranında kâğıt baskı görünümü sağlamak için bir film tabakası olarak uygulanan teknolojidir. Tarihte ilk olarak 1996 yılında MIT'de (MIT; Massachusetts Institute of Technology, Amerika'da bir üniversite) başlayan ve geniş görüş açısı ve parlak gün ışığında dahi okunabilmesi gibi mevcut olan özellikleri ile kâğıt üzerine yapılan baskıya fazlasıyla benzeyen bir ekran teknolojisidir. Electronic Ink olarak da adlandırılan elektronik mürekkep teknolojisi, E-Ink firması tarafından, fiziksel bir kağıttaki mürekkep baskısını kopyalayarak çoğaltan ve bunu dijital ortamda kullanılabilir hale getiren teknolojidir. Elektronik mürekkep, e-kitap okuyucularında görüntünün gözleri yormaması ve okuyucuların daha iyi bir okuma deneyimi gerçekleştirebilmesi için geliştirilmiştir. Ayrıca e-mürekkep teknolojisinin oluşturulmasında e-okuyucuda sanki bir kitaptan veya kâğıttan okuyormuş gibi bir his yaratması amaçlanmıştır.

Elektronik mürekkep teknolojisine sahip ilk cihaz 2004 yılında Japonya'da piyasaya çıkan Librie 'adlı kitap okuyucudur. Bu cihaz yüksek bir fiyat etiketine sahip olduğu ve bazı lisans sorunlarıyla karşı karşıya geldiği için pek fazla rağbet görmedi. 2007 yılında Amazon'un Kindle adında yeni bir elektronik mürekkep cihazı duyurdu. Bu cihaza kadar pek fazla hareketin yaşanmadığı sektör Amazon Kindle ile hareketlendi. Libre gibi grinin 4 farklı tonunu gösterebilen bu cihaz ayrıca 800 x 600 piksellik bir ekrana sahipti. Cihaz okuyucunun kitaplarını gittiği her yere yanında götürebilmesini sağladığından ilgi gördü ve kullanıcılar tarafından beğenildi. Amazon'un piyasaya sürdüğü  "Paperwhite" ve "Voyage" gibi farklı cihazlar da mevcuttur
Sony, Noble, Kobo ve Booken gibi teknoloji markaları da elektronik mürekkep teknolojisine sahip cihazlar üretmektedir. Amazon'un Kindle bu sektörde başı çekmektedir.. Bununla birlikte Sony, Noble, Kobo, e-kitaplar ve tüketici elektroniği ile uğraşan bir Fransız şirketi olan Booken gibi teknoloji markaları da elektronik mürekkep teknolojisine sahip cihazlar üretmektedir. Ayrıca cep telefonları ve tabletlerde de kullanılabilen elektronik mürekkep teknolojisi günümüzde piyasada varlığını sürdürmektedir. E-kitap okuyucu serileriyle bağlantılı olarak e-mürekkep ticareti de buna bağlı olarak hızla gelişti. Genel kullanıcı kitlesinin yorumlarına göre e-mürekkebin albenisi aslında göz rahatlığı sağlamasıdır. Çok fonksiyonlu kullanımından dolayı çoğu teknoloji ilgililerinin görüşüne göre bu yeni teknoloji ileride defterin, kitabın yerini alması beklenmektedir.

Amazon Kindle
Kobo eReader

E Ink Şirketinin resmi sitesi 13 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Howstuffworks'ün elektronik mürekkep incelemesi 17 Temmuz 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
E Mürekkep için ZDNet Tanımı 24 Ocak 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (resim ve grafikler de mevcut)

Elektronik yayıncılık, belgelerin elektronik ortamlar ve/ya da ağlar aracılığıyla dağıtımı, arşivlenmesi ve bu belgelere erişilmesi olarak tanımlanabilir. Aynı zamanda dijital yayıncılık ve çevrimiçi yayıncılık olarak da adlandırılır. Elektronik yayıncılık ayrıca bilgisayar, tablet ya da akıllı telefon ekranlarından okunmak üzere tasarlanmış kitapları veya dergileri de kapsar.

Yayıncılık; kitap, dergi, gazete gibi yazılı ürünleri basım yöntemiyle çoğaltarak okuyucuya sunmaktır. Elektronik yayıncılık (e-yayıncılık) ise yazılı, basılı bilginin veya yazılımın internet ya da diğer elektronik araçlar vasıtasıyla elektronik ortama aktarılması ve kullanıcıya ulaştırılmasıdır. Ayrıca elektronik yayıncılık bilginin alınması, işlenmesi, depolanması ve dağıtımı gibi tüm bilgi hizmetlerinin bilgisayarın bilgi teknolojisiyle yapılan tüm işlemleri kapsadığı bir bütün olarak da algılanabilir.
E-yayıncılıkta ilk aşama, bir kelime işlemcisi sayesinde herhangi bir yazının metin haline getirilmesidir. Sonraki aşamada ise bu metin bir ağ ortamında hakem ve editörlük denetimi gibi birçok işlemin yapıldığı yayıncılık sürecinden geçer ve okuyuculara sunulur. E-yayıncılık çalışmayı üreten kişiler ile kullanıcılar arasında elektronik bir iletişim kurularak yapılan yayıncılık olarak da tanımlanabilir. Kısaca e-yayıncılık, bilginin bilgisayar ve ağları aracılığıyla üretilip yayılması süreci olarak adlandırılır. Bu sürecin ilk aşaması yayının hazırlanış aşaması, bir diğer aşaması ise kullanıcılara ulaştırılması aşamasıdır. Bir yazarın çalışmasını kelime işlemcide oluşturması birinci aşamaya, yazarın çalışmasının tamamını bir veri tabanında hizmete sunulması ise ikinci aşamaya örnek olarak gösterilebilir.

Oxford Learner's Dictionary' de "elektronik yayıncılık" bilgisayar gibi makinelerde okunabilen kitapların ve diğer materyallerin yayımlanması şeklinde tanımlanmıştır. UNESCO tarafından elektronik yayıncılık, halka açık enformasyon yaymak için iletişimin elektronik araçlarının kullanımı olarak tanım yapılmıştır. Cambridge Dictionary tanımına göre elektronik yayıncılık, bilgisayar kullanarak okunabilen bilgileri yayımlama işi olarak tanımlanmıştır.

İlk dijitalleştirme girişimi, 1971'de Amerika Birleşik Devletleri' nde Michael S.Hart tarafından gerçekleştirilmiştir. Hart basılı eserlerin elektronik sürümlerini herkesin kullanabilmesi için Gutenberg Projesi' ni başlatmıştır. Gutenberg Projesinde dijital ortama aktarılan belgeler posta listeleri aracılığıyla e-posta adresi olanlara topluca gönderiliyordu.
Bilgisayara erişimin çok sınırlı ve pahalı olduğu o dönemlerde Illinois Üniversitesi' nde öğrenci olan Michael S. Hart'a Xerox Sigma V bilgisayarının işleticisi olan arkadaşları tarafından erişim imkânı sağlanmıştır ve bu bilgisayarın  İnternet'in öncülü olan ARPANET'in bir parçası olduğunun bilincinde olan Hart, kendisine verilen değerli bilgisayar zamanını hangi amaç uğruna kullanacağı konusunda bir süre kafa yorduktan sonra,Bağımsızlık Günü (Amerika Birleşik Devletleri) nedeniyle o gün (4 Temmuz 1971) yerel markette kopyaları dağıtılan Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi' ni yazmaya karar vermiştir. Hart' ın tamamını teleprinter ile yazdığı Bağımsızlık Bildirgesi' ni Haklar Bildirisi, ABD Anayasası, İncil ve Shakespeare' in eserleri, "Alice Harikalar Diyarında", "Peter Pan" gibi edebi yapıtlar takip etmiştir. Hart ve gönüllü arkadaşları tarayıcı yazılımının geliştiği 1989 yılına kadar metinleri bilgisayara elle girdi. 1990'larda ise internet kullanımının yaygınlaşmasıyla proje hızlanmıştır. Hart öncülüğünde yapılan Gutenberg Projesi ve ilk e-kitabın üretilmesi yayıncılığın gelişmesinde ve dijitalleştirilmesinde temel ve önemli gelişmelerdir.
Bununla beraber, 1969 yılında ARPANET, 1989 yılında World Wide Web'in ve 1993 yılında ilk internet tarayıcısının icadı ile insanların ağa erişiminin sağlanması dijital bilgi çağı gibi isimlerle adlandırılan bir devrin başlamasının en önemli nedenleridir.
İlk dijitalleştirme projeleri, fiziksel ortamdaki içeriği dijital içeriğe aktarıyordu. Elektronik yayıncılık ise tüm düzenleme ve yayınlama sürecini (üretim, düzen, yayın) dijital dünyaya entegre etmeyi amaçlamaktadır.

E-Posta
E-Kitap
E-Dergi
Elektronik gazete
E-Radyo
E-Televizyon
Elektronik Kütüphane
Elektronik Tezler
Elektronik Veri Tabanları
Elektronik Başvuru Kaynakları: Ansiklopediler, Sözlükler, Gömüler, Biyografiler
Elektronik Teknik Raporlar, Gri Yayınlar, Patentler ve Standartlar
Elektronik Ayrı Basımlar (E-Prints)
Elektronik Rehberler ve Ticari Kataloglar

Epilog (Grekçe ἐπίλογος epílogos, ἐπί epi yani "son" ile λόγος logos yani "söz"), bir edebî eserin sonunda yer alan ve genellikle eseri kapatmak için kullanılan bir yazı parçasıdır. Hikâye içi bakış açısıyla sunulur. Yazar devreye girdiğinde ve doğrudan okuyucuyla konuştuğunda bu daha doğru bir son söz olarak kabul edilir. Epiloğun tam tersi ise bir edebiyat veya tiyatro eserinin başında yer alan, genellikle hikâyeyi açmak ve ilgi çekmek için kullanılan yazı parçası olan prologdur. Televizyon programları ve video oyunları gibi bazı türler, son sözü "introduction" (giriş) için "intro" kullanımına dayanarak "outro" (final, çıkış) olarak adlandırır.
Epiloglar genellikle hikâye bittikten sonra gelecek bir zaman diliminde geçer. Seri hâlinde yayımlanan bazı çalışmalarda bir sonraki çalışmaya dair ipuçları içerebilir. Aynı zamanda okuyucunun merakını tatmin etmek ve hikâyenin yarım kalan kısımlarını kapatmak için de kullanılır.

Epilog kelimesinin bilinen ilk kullanımı 15. yüzyılda olmuştur ve edebi eserlerin sonuç bölümü olarak kullanılmıştır. Orta İngilizce ile Orta Fransızcada "epilogue" terimi kullanılırken Latincede ise Grekçe epilogos'tan "epilogus" ve ardından "epilegein" kullanılmıştır. 1564 yılındaki Oxford English Dictionary'de "epilogue" kelimesine ilk atıf şöyledir: "Artık nihayet epiloğa (deyim yerindeyse) ya da çalışmanızın tam sonuna geldiniz."
Epilog kelimesi, Orta Çağ oyunlarındaki konuşmaların sonunu tanımlamak için benimsenmiş ve bu dönemde, sonraki eser için bir ipucu içermiştir. Yunan oyunlarının çoğu korodan gelen dizelerle biterken bu oyunlar, erken modern oyun yazarlarının epiloglarından ve Antik Roma oyunlarından farklıydı.

Etki Faktörü (İngilizce Impact Factor, IF) bir akademik derginin o dergide yayınlanan güncel makalelere bulunulan ortalama atıf sayısını yansıtan bir ölçütüdür. Sıklıkla bir derginin kendi alanındaki önemi açısından görece bir gösterge olarak kullanılır. Yüksek etki faktörlü dergiler düşük olanlara göre daha önemli olarak görülür. Etki faktörü aynı zamanda Bilimsel Bilgi Enstitüsü'nün de kurucusu olan Eugene Garfield tarafından bulunmuştur. 1975'ten başlayarak, etki faktörleri her yıl Dergi Atıf Raporlarında yer alan dergiler için hesaplanır.

Bir derginin etki faktörü, o dergide son 2 yıl içerisinde yayınlanmış makalelere yapılmış bir yıl içerisindeki ortalama atıf sayısı ile belirlenir. Örneğin, bir dergi 2008 yılında 3 etki faktörüne sahipse, 2006 ve 2007 yılında yayınlanan makaleleri 2008 yılı içerisinde ortalama 3 atıf almış demektir. Formül ise şu şekildedir.

2008 etki faktörü = A/B.
A = 2006 ve 2007'de yazılmış makalelerin 2008 yılı boyunca diğer dergiler tarafından atıfta bulunulma sayısı.
B = 2006 ve 2007 yıllarında çıkan makalelerden, Atıf yapılabilecek olan makalelerin toplam sayısı.
Not: 2008'in sonuna kadar hesaplama bitmeyeceğinden dolayı, 2008 etki faktörü 2009 yılında yayınlanmaktadır.

Etki faktörü belli alandaki farklı dergileri karşılaştırmak amacıyla kullanılır. ISI Web of Knowledge 11,000'den fazla fen ve sosyal bilim dergisini tanımaktadır.

Garfield, E. (2006). "The History and Meaning of the Journal Impact Factor". JAMA 295: 90–3. doi:10.1001/jama.295.1.90. PMID 16391221. 
Garfield, E (1999). "Journal impact factor: a brief review". Canadian Medical Association Journal 161: 979–980. 
McVeigh, M. E.; Mann, S. J. (2009). "The Journal Impact Factor Denominator". JAMA 302 (10): 1107. doi:10.1001/jama.2009.1301. PMID 19738096. 
Hubbard, S. C.; McVeigh, M. E. (2011). "Casting a wide net: The Journal Impact Factor numerator". Learned Publishing 24 (2): 133. doi:10.1087/20110208. 
Gilbert, Natasha (2010). "UK science will be judged on impact". Nature 468 (7322): 357. Bibcode:2010Natur.468..357G 23 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. doi:10.1038/468357a. PMID 21085146. 
Groesser, Stefan N. (2012). "Dynamics of Journal Impact Factors". Systems Research and Behavioral Science 29 (6): 624. doi:10.1002/sres.2142. 
Marcus, Adam and Ivan Oransky, "What's Behind Big Science Frauds?," The New York Times, May 22, 2015. [1] 1 Ekim 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

List of ranking (by field) and impact factor by Science Watch 24 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Journal Citation Reports". Retrieved 2009-07-18. 
Does the 'Impact Factor' Impact Decisions on Where to Publish? 29 Ekim 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., American Physical Society. Accessed: 2010-07=10.

Etkileşimli e-kitap, dijital kitap türleri arasında etkileşim düzeyi yüksek ve zengin içerik sunan olanaklarına sahip e-kitap uzantılarıdır. Bozkurt ve Bozkaya isimli etkileşimli e-kitaplar, "Kullanıcı ile dijital kitabın karşılıklı olarak üst düzey etkileşime geçebildikleri, birçok iletişim kanalının bir arada kullanılabildiği dijital kitaplardır” şeklinde tanımlamıştır.
Etkileşimli e-kitapların öne çıkaran en belirgin özellik; sadece kullanıcı tarafından oluşturulan tek yönlü ve sınırlı bir etkileşimi değil, kullanıcı ya da başka unsurlar arasındaki çok yönlü ve zengin bir etkileşimi sağlıyor olmasıdır.

Dijital kitaplar özellikle 2000'li yıllardan sonra artan bir şekilde kullanılmaya başlamıştır. Dijital kitaplar farklı boyutlarda birçok avantaj ve dezavantaja sahiptir. Dijital kitapların avantajlı durumları kullanıcı, yazar, yayıncı ve kurumlar açısından şu şekilde sıralanabilir:
Kullanıcı açısından:

Taşınabilirdir: Dijital araçlar, bellekler veya bulut teknolojisi ile her yere taşınabilir; istenilen yerde ve zamanda kullanılabilir.
Çoklu ortam desteği vardır: İçerik imaj, video, ses ve üç boyutlu (3D) nesnelerle zenginleştirilebilir. Daha zengin içerik ise öğrenmeyi kolaylaştırmaya yardımcı olur. Böylece farklı öğrenen ve okuyucu tiplerine hitap edilebilir.
Ekonomiktir: Üretimi, dağıtımı ve satın alması geleneksel kitaplara göre daha ekonomiktir.
Yüksek depolama kapasitesine sahiptir: Binlerce sayfalık yazılı, görüntülü ve sesli içeriği bünyesinde barındırabilir. Aynı şekilde binlerce dijital kitap basit bir depolama aracında veya e-kitap okuyucuda depolanabilir.
Araştırılabilirlik özelliği vardır: Kitabın içindeki bilgiye veya kitabın belirli bir sayfasına çok çabuk ulaşılabilir ya da belirli bir bilgiyi arayabilir.
Yazdırılabilirdir/dönüştürülebilirdir: Herhangi bir yazıcı aracılığıyla yazdırılabilir, çok kısa sürede geleneksel kitap gibi kullanılabilir.
Kalıcıdır: Fiziksel tahribata karşı koyabilirler.
Paylaşımı kolaydır: Dijital hak yönetimine (DRM) tabi olmayan içerikleri paylaşması çok kolaydır.
Güncellenebilirdir: İçerik güncellenebilir, düzeltmeler yapılabilir ve bu değişiklikler çok kısa sürede uygulanabilir.
Tekrar kullanılabilirlik: Orijinal yapısına zarar vermeden aktif şekilde kullanılabilir, üzerine notlar alınabilir, alıntı yapılabilir ve istenilen kısımlar vurgulanabilir. Yapılan tüm değişiklikler kaldırılabilir veya üzerinde yeniden değişiklik yapılabilir.
Okumaya teşvik eder: Dijital yerliler (digital natives) için uygun bir teknolojidir. İnsanlar ekranların karşısında basılı kitapların karşısında durduklarından daha fazla vakit geçirirler.
Özel gereksinimi olan bireyler için erişebilirdir: Dezavantajlı grupların erişimi ve kullanması kolaydır. Evrensel tasarım ilkelerine uygun olarak üretilen bir içerik sesli komut sistemiyle kullanılabilir (voice command), sesli okunabilir (voice over), fontları büyütülüp küçültülebilir.
Yazarlar açısından:

Geri bildirim almak kolaydır: Dijital kitaplar ile ilgili kısa zamanda geri bildirim alınabilir ve dijital kitap üzerinde gerekli değişiklikler yapılabilir.
Yayınlaması kolaydır: Yazarların ve diğer içerik sağlayıcıların dijital kitapları üretip yayınlaması herhangi bir aracıya ihtiyaç duyulmadığından daha kolaydır.
Yayıncılar açısından:

Çevre dostudur: Yeni kitaplar için ağaç kesmenize gerek kalmaz; tam anlamıyla çevre dostudur.
Üretimi daha hızlıdır: Yayına hazırlanması ve dağıtma sürecindeki lojistiği hızlı ve de maliyeti azdır.
Zaman maliyeti düşüktür: Kullanıcılar tarafından erişimi ve son kullanıcılara ulaştırılması kısa zaman alır.
Hızlı ve kolay temin edilebilir: İhtiyaç duyulduğunda hemen temin edilebilir.
Kütüphaneler ve diğer kurumlar açısından:

Ücretsiz bilgi ve erişim sağlar: Birçok çevrimiçi kaynak ve kütüphane, e-kitaplar aracılığıyla ücretsiz bilgiye erişim şansı tanır. Hypertext yapısı ve meta data aracılığıyla yeni kaynaklara veya atıfta bulunulan farklı içeriklere çok çabuk bir şekilde ulaşılabilir.
Erişimi ve dağıtımı kolaydır: İhtiyaç duyulan kitabı edinmesi kolaydır ve İnternet aracılığıyla isteyen okuyuculara çabuk ulaştırılır.
Lojistiği kolay ve ekonomiktir: Özellikle kütüphanelerin bünyelerinde barındırdıkları kitapları saklamak için fiziksel alana ihtiyaç yoktur ve basılı kitaplar gibi edinmesi ve taşınması maliyet ve enerji gerektirmez.
Tekrar kullanılabilirdir: Basılı kitaplar gibi eskimezler. Sayısız kullanıcı tarafından sonsuz bir döngüde kullanılabilirler.

Dijital kitaplar avantajlarının yanında dezavantajlara da sahiptir. Ancak dezavantajlı durumların çoğu dijital kitabın kendisinden değil, kullandığı teknoloji veya okuma aracının sınırlılıklarından kaynaklanan dezavantajlardır. Dijital kitapların dezavantajları ise şu şekildedir.
Okuma aracı açısından:

Çözünürlük: Düşük çözünürlüğe sahip ekranlar gözü yormaktadır. Geleneksel kitaplardaki gibi uzun süre okuma yapmak ekran çözünürlüğü düşük araçlar ile güç ve yorucu olabilmektedir.
Uyumluluk: Etkileşimli e-kitaplar değişik formatlarda üretilmektedir. Bazı donanımlar sadece belirli formatlarla çalışmakta, bu da kullanıcılar için sorun olabilmektedir.
Güç tüketimi: Geleneksel kitapları kullanmak için herhangi bir enerji kaynağına ihtiyaç duyulmamaktadır. Ancak etkileşimli e-kitaplara erişmek için kullanılan donanımı çalıştıracak harici bir güç kaynağına ihtiyaç duyulmaktadır.
Telif hakları açısından:

Lisans hakları ve dijital hak yönetimi: Etkileşimli e-kitaplar geleneksel e-kitaplar gibi somut bir yapıya sahip olmadıkları için lisans ve izin gerektiren durumlarda yasadışı şekilde kullanılıp, çoğaltılabilir. Birçok ülkede telif hakkı konusunda yeterli yasal düzenleme yoktur. Bazı durumlarda ise hızlı gelişen teknolojiyi mevcut yasal düzenlemeler takip edememekte ve yasal boşluklar oluşmaktadır. Bu nedenle özellikle etkileşimli e-kitap üreticileri sayısal hakların yönetimi konusunda çalışmalar yapmakta ve kendi platformları çerçevesinde seçenekler ve standartlar oluşturmaya yönelik çözümler üretmektedirler.

Basılı kitaplar 16. yy.'da Gutenberg'in matbaayı bulmasıyla ortaya çıkmıştır. Yüzyıllar boyunca basılı kitaplar geleneksel ve uzaktan öğrenme sistemlerinde birincil kaynak olarak kullanılmıştır. E-kitap kavramı ilk olarak 1968 yılında Alan Kay tarafından mobil öğrenme platformu olan Dynabook'un tanıtımında kullanılmıştır.  1971 yılında Michael Hart isimli başarılı bir girişimcinin önemli basılı eserlerin elektronik sürümlerini herkesin kullanabilmesi için başlattığı Gutenberg Projesi (Project Gutenberg) elektronik kitaplar için bir dönüm noktasıdır. Gutenberg projesi ile ilk e-kitap ortaya çıkmış ve bir anlamda dijital kütüphanecilikte başlamıştır. 1987 yılında ilk hypertext formatında ortaya çıkan Afternoon isimli e-kitap dijital kitapların gelişiminde bir diğer önemli gelişmedir.1992 yılında İsveçlilerin yürüttüğü Runeberg Projesi ve 1994 yılında Almanların başlattığı Gutenberg-DE Projesi ile dijital kütüphanecilik çalışmaları hız kazanmıştır. 1995 yılında Amazon şirketi ilk büyük online kitapçı olarak ortaya çıkmış ve bunu 1997 yılında Barnes & Nobles şirketi takip etmiştir. 1998 yılında akademik içeriğe sahip kütüphaneler ve halk kütüphaneleri İnternet teknolojisini kütüphanecilik sistemine uyarlamış ve Web üzerinden okuyuculara ulaşmaya başlamıştır. Acrobat eBook Reader 2001 yılında geliştirilmiş yeni versiyonu ile yayınlanmış ve kendisine uygun bir platform bulan e-kitaplar hızla kullanılmaya başlanmıştır.  Özellikle 2000'li yıllardan sonra hızla gelişmeye başlayan e-kitaplar ve e-kitap sektörü gelişim ve büyüme hızından ivme kaybetmeden günümüze kadar gelmeyi başarmıştır.2001 yılında telif hakları konusundaki çalışmalar; 2007 yılında ePub formatının uluslararası standart olarak kabul edilmesi; 2010 yılında Google Books, iPad ile gelen iBooks yazılımı, Adobe firmasının etkileşimli e-kitap hazırlamaya olanak sağlayan CS5 standartları ile gelen Adobe Digital Publishing Suite; 2012 yılında ortaya çıkan PDF 2.0 formatı ve Apple iBooks Author ve Adobe Digital Publishing Suite yazılımları dijital kitapların evriminin diğer önemli halkaları ve sıçrama noktalarıdır.

Öğrenme malzemesi olarak tasarımlanan etkileşimli e-kitap hazırlama süreci farklı alanlardan uzmanlardan oluşan bir ekibin kontrolünde gerçekleşmekte ve titizlikle yürütülmesi gereken, birbiriyle bağlantılı farklı aşamaları içermektedir. Bir etkileşimli e-kitap hazırlama tüm süreç düşünüldüğünde planlama, analiz, uygulama, koruma ve yayınlama aşamaları olmak üzere toplam beş adımdan oluşmaktadır.

Ex libris, kitabın kime ait olduğunu bildiren, sembol ve işaretlerden oluşan, sanat ve tasarım ilkeleri doğrultusunda sanatsal öğelerin buluştuğu, belirli sayıda, farklı teknikler ile çoğaltılan, kitapların iç kapağına yapıştırılacak kadar küçük boyutlara sahip, daha çok batı ülkelerinde yaygın, geleneksel bir sanatsal çalışmadır. ...'nın kitabı, ...'nın kitaplığına ait veya...'nın kütüphanesinden anlamına gelen ekslibris İngilizcede ‘bookplate’ olarak adlandırılır.
Ekslibris, kitapseverlerin kitaplarının iç kapağına yapıştırdıkları üzerinde adlarının ve değişik konularda resimlerin yer aldığı küçük boyutlu grafik çalışmalardır. Kitabın kartviziti ya da tapusudur. İngilizce “Bookplate” olarak da bilinen Ekslibris, kitap sahibini tanıtır, onu yüceltir ve kitabı ödünç alan kişiyi geri getirmesi konusunda uyarır. Bir mülkiyet işareti, sahiplenme göstergesi olmanın yanında kitabın hırsızlığa karşı korunmasını sağlama işlevinin de olduğu söylenebilir. Sözcük olarak ...’nın kitabı, ...’nın kitaplığına ait veya ...’nın kütüphanesinden anlamına gelir.
Ekslibris önemli bir iletişim aracıdır. Bir ihtiyaç grafiği olarak doğmasına karşın, estetik kaygılarla yapılan özgün yapıtlardır. Sanatı, insanın elleri arasına, kitapların içine kadar getirir, onun büyüleyici sıcaklığını hissettirir. Çok uzun bir geçmişe sahip bu sanat dalı, yapıldığı döneme ait kültürel, tarihsel özellikleri günümüze taşıması nedeniyle de ilgi çekmekte, sanatçılar ve koleksiyoncular arasında önemli bir değiş tokuş objesi olarak kullanılmaktadır.
Ekslibrisin ilk ve en eski örneğinin MÖ 1400 yıllarında açık mavi renk bir fayans üzerine yapıldığı, bunun da III. Amenofis'in kitaplığına ait olduğu ve bu levhaların papirüs rulolarını korumak için kullanılan ağaç sandıklara takıldığı tahmin edilmektedir.
Gerçek anlamda Ekslibris'ler matbaanın icadıyla birlikte yapılmıştır. Önceleri sadece kilisenin ve prenslerin ellerinde bulunan çok değerli el yazması kitaplar, matbaa sayesinde alt düzeydeki soylular ve eğitim görmüş burjuva sınıfı tarafından da elde edilmiştir. Böylece tek sayı olma durumunu kaybeden bu kitapların, hırsızlıktan ve kaybolmalardan korunması için özel bir mülkiyet işareti gerekliliği doğmuştur.
İlk Ekslibris'in 15. yüzyılda Güney Almanya'da kullanıldığı bilinmektedir. Bunlardan biri, 1450 yıllarında "Igler - kirpi” takma adıyla bilinen Alman papaz Johannes Knabenberg için yapılan ve çayırda bir çiçeği ısıran kirpinin resimlendiği 19 cm. boyutundaki Ekslibris'tir. 16. yüzyılda, kitapların çoğalmasıyla yaygınlaşan Ekslibris'ler, sadece Almanya'da değil diğer Avrupa ülkelerinde de görülmeye başlanmıştır. Albrecht Dürer (1471-1528), Lucas Cranach (1472-1553), Edvard Munch (1863-1944), Kaethe Kolwitz (1867-1945), Emil Nolde (1867-1956), Paul Klee (1879-1940), Pablo Picasso (1881-1973), Oscar Kokoschka (1888-1980) gibi ünlü sanatçılar, zamanın önemli devlet ve bilim adamlarıyla yakınlarına Ekslibris yapmışlardır. 

"Ex Libris", Hasip Pektaş, Yapı Kredi Yayınları, İst. 1996 (ISBN 975-363-502-8) 1000 adet basılmıştır
"1. Uluslaraarsı Exlibris Yarışması Sergisi" kitabı, Kolektif, Ankara Ekslibris Derneği yay. - Ankara 2003
"2. Uluslararası Ekslibris Yarışması" kitabı, Kolektif, Ankara Ekslibris Derneği yay. Ankara 2007.

Emre Şengün - Exlibris Sanatçısı 1 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İstanbul Ekslibris Derneği 24 Nisan 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Türkçe)
Moleschino - "Verba volat, libri quoque volat"
Moleschino - "Bibliokleptomaniden korunma yolu olarak ex-libris"
bookplates - ex libris design & art (İngilizce)

FBReader, Linux, Microsoft Windows, Android ve diğer platformlar için tasarlanmış bir e-kitap okuyucudur .
Orijinal olarak Sharp Zaurus için yazılmıştır ve şu anda masaüstü bilgisayarların yanı sıra Nokia İnternet Tabletleri gibi birçok başka mobil cihazda da çalışmaktadır. Google Android için FBReaderJ'in (Java sürümü) bir önizlemesi 13 Nisan 2008'de yayımlandı.
Desteklenen biçimler arasında EPUB, FictionBook, HTML, plucker, PalmDoc, zTxt, TCR, CHM, RTF, OEB, DRM'siz mobi ve düz metin bulunur.

Eskiden GPL kapsamında ücretsiz bir yazılımdı, ancak 2015'ten beri (v2.7) tescilli bir yazılımdır.

Nikolay Pultsin ilk FBReader'ı yazdı; araç Sharp Zaurus için Ocak 2005'te piyasaya sürüldü, bir Aralık 2005'te Nokia 770 için Maemo portu eklendi. FBReader o zamandan beri birçok mobil cihaz platformu ve çoğu büyük kişisel bilgisayar işletim sistemi için ikili paketler yayınladı. FB ön ekine sahip FBReader adı, FBReader'ın yazarının ülkesi olan Rusya'da popüler olan bir e-kitap formatı olan FictionBook'tan gelir.
Orijinal FBReader, C++ ile yazılmıştır; ancak, 2007'de  FBReaderJ adlı Java ile yazılmış bir çatal oluşturuldu. Sonraki yıllarda Android platformu kullanıma sunulduğunda, bu çatal Android yazılım uygulamasının kod tabanı haline gelirken, C++ kod tabanı diğer platformlar için kullanımda kaldı.
2015'te tüm platformlar için yazılım kapalı kaynak oldu: eski açık kaynak kodu o zamandan beri güncellenmedi. Android uygulaması, her ikisi de kapalı kaynak olan Ücretsiz ve Premium sürümlere bölündü ve Premium sürüm, PDF ve makine çevirisi için entegre destek ekledi.

Platformlar arası kolay derleme için FBReader, platformlar arası bir arayüz kitaplığı olan zlibrary'yi kullanır. Kullanılan GUI araç setini göz ardı ederek birçok platform için yeniden derlemeye olanak sağlar.

Çoklu kitap tar, ZIP, GZIP ve BZIP2 arşivlerini destekler.
kodlama algılama
içindekiler tablosunu oluşturma
Gömülü resimler
köprüler
Konum göstergesi (sayfa numarası yerine geçer).
kütüphane binası
En Yeni Kitap
önceden açılmış tüm kitaplar için son okunan konumlar
Son açılan kitapların listesi.
Otomatik tirelemeler
Metin arama.
Tam ekran modu.
90, 180 ve 270 derece ekran döndürme.
Konuşma metni
Android platformunda metni konuşmaya etkinleştirmek için bir TTS eklentisi yükleyin

FBReader aşağıdaki dosya biçimlerini destekler:

EPUB : tablolar hariç tüm ana özellikler. CSS desteği tamamlanmadı.
EPUB3 : ePub 3'e özgü özelliklerin çoğunu desteklemez
Mobipocket: şifrelenmemiş *.mobi dosyalarını açar. DRM korumalı dosyalar desteklenmez.
Facebook 2.0: tam destekli
FB 2.1: tablo desteğinden yoksun
HTML : sınırlı, yeterli destek
düz metin: desteklenir, metni paragraflara doğru şekilde bölmeyebilir.
RTF : RTF'nin alt kümesi
DOC (Microsoft Word): DOC'nin alt kümesi
PDF :
Android: üçüncü taraf kitaplığı olan ayrı bir eklenti aracılığıyla
Diğer platformlar: desteklenmiyor
DjVu :
Android: ayrı bir eklenti aracılığıyla
Diğer platformlar: desteklenmiyor
Plucker:
Android: şu anda desteklenmiyor
Diğer platformlar: “mutlak konumlandırma” komutları yorumlanabilir veya yok sayılabilir
DAISY 3: Google Play'de Kitap Paylaşımı için Go Read'e eklendi (Benetech'ten FBReaderJ çatalı)

Tizen
Microsoft Windows
BlackBerry 10
Mac OS X
FreeBSD
Linux
mobil Linux cihazları:
Qtopia tabanlı ROM'lar, pdaXrom veya OpenZaurus ROM ile Sharp Zaurus.
Archos PMA430.
Opensimpad 0.9.0/Opie ROM'lu Siemens Simpad.
Nokia 770 21 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. / N800 27 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. / N810 17 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Nokia İnternet tabletleri (maemo 23 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ).
Pepper Pad 3.
Motorola E680i/A780 akıllı telefonlar.
iLiad
Digital Reader 1000 ve Digital Reader DR800SG
Hanlin e-Reader
Openinkpot - Hanlin eReader ve Hanvon N516 için işletim sistemi değişimi
Pocketbook - E-Ink e-kitap okuyucuları
SmartQ 5 ve SmartQ 7

Resmî site

Fal yazıtları (Çince: 甲骨; pinyin: jiǎgǔ), başta geç Shang Hanedanı dönemi olmak üzere, antik Çin'de yazı için kullanılan öküz kürek kemiği ya da kaplumbağa plastron parçalarıdır.
Fal yazıtları, eski Çin yazıtlarının bilinen en önemli kısmını taşır ve Shang Hanedanı'nın kraliyet soyağacı gibi önemli tarihi bilgileri içermektedir. 20. yüzyılın başında keşfedildiklerinde, bu kayıtlar bazı bilim adamlarının şüphe duyduğu Shang Hanedanı'nın varlığını doğrulamıştır.

Oracle bones, United College Library, Chinese University of Hong Kong. Includes 45 inscribed fragments.
Oracle Bone Collection23 Haziran 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Institute of History and Philology, Taipei City.
High-resolution digital images of oracle bones5 Ağustos 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Cambridge Digital Library.
四方风 or Winds of the Four Directions2 Aralık 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. World Digital Library. National Library of China.

Adli dilbilim, bir suç veya hukuki uyuşmazlık konusunda maddi gerçeğe ulaşılması amacıyla dilsel verilerin incelenmesini içeren, uygulamalı dilbilimin disiplinlerarası bir sahası.
Ağız yapısı, konuşma bozuklukları, lehçe, ağız, şive, kavşak, durak, diş yitimi sonucu sesletimde oluşan hatalar, konuşma stili, jargon ya da argo, kekeleme, afazi gibi hastalıklar, patolojik rahatsızlıklar, protez kullanımı, konuşma hataları, duraksamalar gibi dilsel özellikler ile perde istatistikleri, kısa zaman enerjisi, sözcüğün uzun dönem güç spektrumu, konuşma oranı, sesbirim ve susma (sessizlik) süreçleri, formant oranları ve glottal (gırtlaksal) dalga formlarının şeklinin incelenmesi için adli fonetik uzmanları, ayrıca söylem ve metin çözümlemesi, dilbilgisi, sözdizim, anlambilim, ruhdilbilim, toplumdilbilim ve bunun gibi incelemelerle yazar veya konuşmacı tespiti için adli dilbilim uzmanlarının yaptıkları çalışmalar bu alanın konusudur.

Dilin kullanım biçimi, delil oluşturmak amacıyla incelenir. İncelemelerin, gerçeğin anlaşılmasına katkıda bulunması amaçlanır. Bir metnin yazarının sanıklar arasında olup olmadığı, eğer aralarındaysa hangi sanık tarafından yazıldığı soruşturmacı adli dilbilimin konusudur. Metnin yazarının nasıl tespit edileceğini sorgulayan bir araştırmacının faaliyetleri eğer dilbilim odaklıysa bu kapsamdadır.

Betimlemeli adli dilbilim, ilgililerin yasal süreçlerdeki dil kullanımlarını inceler. Bir başvuru üzerine veya re'sen başlatılan hukuki işlemlerde bu kapsamda yer alan ilgililerin sözlü ve dilsel ifadeleri analiz edilir. Bu durumlara kovuşturma, tahkikat ve infaz süreçleri örnek verilebilir. Sanıkların savunmaları üzerinde yapılan incelemelerle savunmanın genel özelliklerinin ortaya çıkartılması betimlemeli adli dilbilim konusudur. Ancak, savunmalar incelenirken beyanların doğru olup olmadığı soruşturmacı adli dilbilim kapsamındadır.

Hukukdilbilim hukuki metinlerdeki dili inceler. Bunlara yasalar, yönetmelikler, karar metinleri, duruşma zabıtları ve iddianameler örnek verilebilir. Hukukdilbilim betimlemeli adli dilbilim ile karıştırılmaktadır.

International Association for Forensic and Legal Linguistics
International Association for Forensic Phonetics and Acoustics
Società Italiana di Linguistica Forense

Theodor W. Adorno (Theodor Ludwig Wiesengrund-Adorno), (11 Eylül 1903, Frankfurt - 6 Ağustos 1969, Visp, Valais, İsviçre), Alman felsefeci, toplumbilimci, bestekâr ve müzikbilimci.

Adorno, sosyoloji ve felsefe profesörüydü. Aynı zamanda kompozitörlük de yapan bir müzikolog ve eleştirmendi. Düşüncelerinin ağırlık noktası toplumsal kritiğin bütününü oluşturduğundan bir toplum bilimci olarak da anılır. Nesnel olanın özdeşleşmesindeki "düşüncenin ilk ortaya çıkış formu" onun ideoloji kritiğinin diyalektini temsil ederken aracı olmaya çalışarak paylaştığı görünen dolaysızlığın ki bütün aşamalarında yine kendine dağılan değişkenliği, doğru düzleminde aracısız olarak varlığını kabullenmeliydi. Sanki kendi içinde, mantık sınırlarını aşmadan gelinen felsefi bir kritik noktada istençle yoğrulmuş, geriye bakmadan objektif verilerle beslenerek sakinleştirici özellik taşıyan bir denemeyi, düşüncenin asıl çıktığı yerin dışına taşırmak gibi.
Bir filozof ve toplum bilimci olarak Adorno'nun, Institut für Sozialforschung (Sosyal Araştırmalar Enstitüsü Frankfurt Okulu) 1950'lerdeki totaliter antisemitizm ve üniversite öğrenci hareketinin kültürel kimliği ve kritiği bağlamında bütün nesnelliğinde objektifleştrmeye çalıştığı "Vatandaşlığın körleşen birlikteliği"ndeki değerlendirmesi günümüzde önemini hâlâ yitirmemiş olması açısından önemlidir.
Diyalektik der Aufklärung: Philosophische Fragmente (Aydınlanmanın Diyalektiği: Felsefi Fragmanlar), 1947, Max Horkheimer ile beraber yapılmış, kültür endüstrisi üzerine başlık taşır, Minima Moralia Reflexionen aus dem beschädigten Leben 1951 (Asgari Etik, hasar görmüş yaşamdan yansımalar), Ästhetische Theorie (Estetik Teorisi) 1970 posthum, Modern Müziğin Felsefesi 1949, Otoriter Kişilik, (Adorno yönetiminde bir çalışma grubu tarafından 1950'de hazırlanmıştır), Negative Dialektik (Negatif Diyalektik) 1966'da yayınlanmış başlıca eserleridir.

Ailenin tek çocuğu olarak Adorno, şarap ticaretiyle uğraşan babası (Oscar Alexander Wiesengrund, 1870-1946) ve bir subay kızı olan annesi (Maria Barbara Calvelli-Adorno, 1865-1952) tarafından "Teddie" diye anılıyordu. Annesi Korsikalı bir İtalyan ailenin soyundan geliyordu ve Viyana Krallığı çatısı altında müzik uğraşısı vermiş bir şarkıcıydı. Babası daha sonra Protestan olan bir Yahudi soyundandı ve nihayetinde de Katolik olan Maria Barbara ile evlenmişti. 
Theodor Wiesengrund Adorno, Arthur Schopenhauer'in uzun yıllar yaşadığı aynı güzel manzaraya sahip olan caddede büyüdü, 9 numaralı evde dünyaya gelmişti, babası da 7 numaralı yerde şarap ticaretiyle uğraşıyordu.
Adorno, Katolik olarak vaftiz edilmişti. Ama din dersi eğitmeninin entelektüel etkileşimiyle Protestan oldu. Babasının Yahudi soyundan gelmesinden kaynaklı daha sonra Gershom Scholem ile olan dostluğu sonraki yıllarda düşünsel rahatsızlıklarını ortaya çıkaracaktı. Annesi ve babasından aldığı çifte soyadını 1933'te "Wiesengrund-Adorno" şeklinde benimseyen Theodor Wiesengrund Adorno; aynı evde yaşayan piyanist, şarkıcı teyzesi Agathe Calvelli-Adorno'dan aldığı müzik dersleriyle piyano çalmayı öğrendi. Müzik, onların kültürel vatandaşlık kozmopolitliğinin senfonisine eşlik etti. Böylece annesi onu Richard Wagner'in Avrupa'da ses getiren Siegfried Operası'na dahil etmeyi başardı. Ve senfonik oda müziği literatüründe güvenilir bir şahsiyet olmasına olanak sağladı. Bu başarının arkasında yatan asıl neden elbette ki Theodor Wiesengrund Adorno'nun erken tespit edilen müzikal yeteneği idi.
Günümüzde Freiherr-vom-Stein Gymnasium olarak anılan Kaiser-Wilhelm-Gymnasium (Kaiser-Wilhelm Lisesi - Frankfurt) okulunu 17 yaşında iki sınıf atlayıp en başarılı öğrenci sıfatını alarak bitirmiştir.
Okulla birlikte Bernhard Sekles'ten kompozisyon üzerine dersler alan Adorno, 1923 yılında 14 yıllık arkadaşı Siegfried Kracauer ile beraber nihayet Kant'ın "Salt Anlayışın Kritiği"ni geride bırakarak artık kendi olmakla şunu söylüyordu: "En sessiz olanında bile değil, abartmıyorum, her şeyi okutmanlarıma borçlu olduğumu söylesem Kant'ın yazdıklarında eksik kalacaktır."
Adorno'nun, bir toplum bilimci olarak geçmişindekilerinden farklı, yüksek bir yeteneğe sahip olduğu gerçekti. Kant'ın deneyimselliği ki müthiş bir hafızaya sahipti, Adorno'nun bütün bu mevcudiyette kitapları okumasına servet teşkil ediyordu. Çok hızlı bir şekilde Yunanca, Fransızca, göçmen İngilizcesi gibi yabancı dilleri öğreniyor, çatışkıları bu yeteneği sayesinde yeniyor, gerçekten yetenekleri olanlara da cesaret veriyor, biraz yeteneği olanlarınsa sabırsız olmalarına neden oluyor, başkalarının kıskançlığına maruz kalıyor ve yaptığı işin zorluğunu da kendisini anlamak isteyenlerin kapasitelerinin yetersiz kalmasında görebiliyordu.
Bu yüksek yetenekleriyle okulda göz dolduran Adorno, okul öğrencilerinin kıskançlığı yüzünden antisemizm meselesine varır. Lisede olduğu zamanda bir grup öğrenci tarafından yapılan kışkırtıcı: "...baban Abraham'a benden selam söyle Theodor!.." şeklindeki söylemler giderek bir ölüm tehdidine değin uzar. Yaş itibarıyla belki de ne söylediklerini bile tam olarak kavrayamayan bu öğrenciler, Adorno'nun okula artık yalnız başına gidip gelmesine engel teşkil ediyordu ve ondan sonra da annesi veya teyzesi Adorno'ya okul yolunda eşlik etmeye başladılar. Adorno, bu yaşadıkları olumsuz hatıraları Minima Moralia adlı eserinde işlemiştir.
1921'de Frankfurt Üniversitesi'nde felsefe, müzikoloji, psikoloji ve sosyoloji öğrenimine başladı ve kendisinden beklenildiği gibi 1924 yılında Edmund Husserl üzerine çalıştığı tezini en üstün derecede verdi. İçeriğinde eğitmeni Hans Cornelius'un eğitmenlik ruhunu da işleyen bu tez, aynı zamanda öğrenim kurumlarının felsefesini de kapsıyordu. Ve bu daha sonraki yıllarda Adorno'nun asli düşüncelerinden uzaklaşacaktı. İtinasıyla hayatındaki en önemli düşünsel yoldaşları Max Horkheimer ve Walter Benjamin olacaktı.

Adorno, henüz Frankfurt'ta üniversite öğrencisi olduğu zamanda bir müzik eleştirmeni olarak birçok konuda yazıyı kaleme almıştır. 1924'te Alban Berg'in Wozzeck adlı operasını tanırken 1925'te Viyana'da bunun bir kompozisyon hâliyle tesirini irdeleyen tartışma atölyesini kuruyordu. Bir yandan da Eduard Steuermann ile piyanodaki kendi eksikliğini gidermeye uğraşıyordu. Steuermann üzerinden Arnold Schönberg ve Anton von Webern isimli ustalarla ile de diyaloğa girmeyi başarmıştı. Schönberg'in yenilikçi ahengi ve "on iki ton dizgesi" Adorno'nun müzik felsefesindeki belirleyici, asli  unsurlar olmuştu. Aslında Schönberg, sosyal-felsefi anlamda müziğiyle kendine fazla yer edinememişti. Alman komponist Otto Klemperer'in Krolloper kültür kompleksindeki (Berlin) Opern-Pläne'siyle (Opera Planları) Adorno kendi tasarımsalını realize ediyordu.
Nihayetinde önceleri dönemin önemli sanatçıları ve orkestralarınca icra edilen ve beğenilen ancak daha sonrasında giderek azalan şekilde yankı bulan müzik eserleri Adorno'da kısmen de olsa hâyâl kırıklığı yaratmıştır. Bu, onun akademik dünyaya, felsefe ve sosyoloji alanlarında yazmaya geri dönmesini bir anlamda tetiklemiştir. Fransız milli marşı için de çalışmalar yapan Adorno'nun eserleri sonraki yıllarda piyanist Maria Luisa Lopez-Vito tarafından 1981'den itibaren Palermo, Bozen, Berlin, Hamburg ve diğer bazı başka şehirlerde icra ediliyordu.
1945'ten önceki müzikle uğraşılarına rağmen Viyana'daki yaşantısı sırasında kayda aldığı kompozisyonlar, onun en derinlemesine çalıştığı zamana denk gelir. 1933'lerde ender olarak ama 1950'li yıllarda ise sıkça dinlenen bir komponist olarak tarihe geçer.
Viyana yıllarında okumalarını Alban Berg ile ortaklaşa ziyaret ettiği Karl Kraus'tan etkilenmişti. Ayrıca "Theorie des Romans" (Romanın Teorisi) eseri üzerinden zaten öğrencilerinin gözüyle hayran bakılan Georg Lukács ve yazar-müzisyen Hermann Grab ile bu kısa zamanda iyi bir dostluk edinmişti.

Viyana'dan döndüğünde yeni bir başarısızlığın moral bozukluğunu yaşayacaktı. Şöyle ki; Adorno, doktorasına katkı sunmakta olan Hans Cornelius ve onun asistanı Max Horkheimer'in de üzerinde takılıp tatmin olamadıkları "İdealist Felsefedeki Bilinçsiz Ruh Öğretisinin Anlamı Üzerine" adlı bilimsel çalışmasını (Immanuel Kant'ın "Saf aklın Eleştirisi"ne göndermeler yapar), gelen bu tepki ve eleştiriler üzerine 1928'in ilk aylarında geri çekmiştir.
Walter Benjamin'den etkilenerek devrimci nihilizm ve materyalizmin kuramları üzerinde yoğunlaşarak vitalizmin ve gerçeküstü öğretinin kendince kritiğini oluşturmaya başlar. Üç yıl sonra da ağırlıkla varoluşçuluk teoremindeki somutlaştırma arzusunun eleştirisini içeren Søren Kierkegaard - Konstruktion des Ästhetischen (Estetiğin Kuramı) adlı çalışmasıyla Protestan teolog Paul Tillich yanında doktorasını yaparken bu çalışmasını kitap hâlinde arkadaşı sosyolog Siegfried Kracauer'e atfediyordu.
Daha sonraki yıllarda giderek önem kazanacak olan bir başka şehir Berlin idi. Burada 1923 yılında Frankfurt'ta tanışacağı eş adayı olacak kimyacı Margarete Karplus (Gretel), yaşıyordu ve 1937'de Londra'da onunla evlenecekti. Berlin'de Adorno için önem ve anlam arzeden diğer şahıslar tanıştığı Walter Benjamin, Ernst Bloch, Kurt Weill, Hanns Eisler ve Bertolt Brecht gibi felsefeci, yazar, müzik teorisyeni, şair, tiyatrocu ve edebiyatçılardı.
Adorno, 1928'den 1931'e kadar Avantgarde-Zeitschrift "Anbruch" (Avantgarde dergisi "Kırılma") adlı müziğe dair eleştiri ve kritiklerin ele alındığı dergide redaksiyon işini üstlendi. 1933'e kadar konser ve operalara değindiği eleştirileri başlangıçtan beridir aslında felsefi bir içerik taşıyordu.
Doktor unvanıyla ilk okumasını nihayetinde dersini Mayıs 1931'de "Aktualität der Philosophie" (Felsefenin Aktuelliği) adlı başlıkla yapıyordu. Bu konuşmaya daha sonraki yıllarda kendini ilişkilendiremeyen Adorno, ileriki yıllarda bu metni asli eserlerinde zenginleştirerek kullandı, işledi. Diyalektik bütünlüğü Hegel ile taşırarak söylemini "Das Ganze ist das Unwahre" (Bütün olan biten gerçek olmayandır) iddiasıyla harmanladı ki bu ilerleyen zamanla Adorno'nun felsefesinin çözümleyici şifresi olmalıydı; böylece Adorno, Heidegger ve poz

Afro-Asyatik, Afrasya veya eski adıyla Hami-Sami dil ailesi, yaklaşık olarak 300 dilden oluşan bir dil ailesi. Afroasya dilleri coğrafi açıdan Kuzey Afrika, Afrika Boynuzu, Sahel ve Güneybatı Asya'ya yayılmış olup 500 milyondan fazla insan tarafından anadil olarak konuşulmaktadır. Ailedeki en büyük ve baskın dil grubu, 313 milyon anadil konuşuruyla Sami diller kolunda yer alan Arapça değişkeleridir.
Afroasya dilleri sınıflandırılırken genellikle Sami, Mısır, Berberi, Çad ve Kuşitik olmak üzere 5 farklı ana kola ayrılır ve bazen Omotik diller de ayrı bir kol olarak aileye dâhil edilir. Tüm bu diller varsayımsal Afro-Asya anadilinden evrilmiştir. Bu dilin aslen Afrika Boynuzu, Kuzey Afrika, Doğu Sahra veya Levant'ta konuşulmuş olduğu öne sürülmüş olmakla birlikte dilin urheimat'ı hakkında kesin bir fikir birliği yoktur.
Antik Çağ'da Afroasya dillerine ait bazı diller önemli yazılı eserler üretmiştir. Ailede kendine ait bir kol oluşturan Antik Mısırca ile Sami dillerinden Akadca, Fenikece, İbranice ve Eski Aramice bu dillere örnek teşkil etmektedir.

"Afro-Asyatik" terimi, Joseph Greenberg tarafından, daha önce kullanılan "Hami-Sami" terimi yerine Hami dillerinin geçerli bir dil ailesi olmadığının gösterilmesinden sonra üretilmiş bir terimdir (Greenberg 1950, 1966:42-65).

Afroasya dilleri sınıflandırılırken genellikle Sami, Mısır, Berberi ve Kuşitik olmak üzere 5 farklı ana kola ayrılmaktadır. Bu ana kolların birbirleriyle ilişkileri hususunda genel kabul gören bir teori bulunmamaktadır. Buna ek olarak Omotik adı verilen kolun Afroasya dillerine ait olduğu bazı dilbilimcilerce kabul edilmekle birlikte konu hakkında genel bir fikir birliği yoktur.

Afroasya dilleri coğrafi açıdan Kuzey Afrika, Afrika Boynuzu, kuzey Batı Afrika, kuzey Orta Afrika ve Güneybatı Asya'ya yayılmıştır. Sami dilleri başta Arapça ile Orta Doğu ve Kuzey Afrika'da yer alan en baskın dil konumunda olup Kuzey Afrika'nın kuzeybatısı ve Güneybatı Sahra'da Berberi diller de konuşulmaktadır. Kuşitik diller Afrika Boynuzu'nda yayılım gösterir, ancak bu bölgede Amharca gibi Güney Sami dilleri de yer almaktadır. Çad dilleri Sahel bölgesinde konuşulur. Varlığı tartışmalı Omotik kolu güneybatı Etiyopya'da yer almaktadır.

Bu dil ailesine üye olan diller aşağıdaki şekildedir;

Sami dilleri
Arapça
İbranice
Aramice
Maltaca
Habeşçe (Amhara)
Tigrece
Tigrinyaca
Ayrıca ölü diller olan Akadca, Amorice, Asurca.
Mısır dilleri
Eski Mısır dili
Kıptî dili
Berber dilleri
Zenet
Kabiliya
Şloh
Şavya
Tuareg (Tamaşek)
Çad dilleri
Hausaca
Kuşitik diller
Somalice
Afarca,
Bece
Oromca
Sidamo

Aleutça ya da Unanganca, Aleut dili (kendilerince Unangam Tunuu), Amerika Birleşik Devletlerinde Alaska'ya bağlı Aleut Adaları ile Pribilof Adalarında ve Rusya'da Kamçatka Krayına bağlı Komandor Adalarında Aleutlar ya da Unanganlar tarafından konuşulan ve Eskimo - Aleut dilleri ailesinin tek başına iki kolundan birini oluşturan dil. Alaska'daki 2.300 kişilik nüfustan 150 kadarı, Rusyadaki 200 kişilik nüfustan ise ancak 5 tanesi anadillerini konuşabiliyor

Diyalekt ve kabileleri:

Uzak Batı Unangancası
Sasignan Unangancası [kendilerince Sasignan; Doğu lehçesinde Sasxinan; Batı lehçesinde Sasxinas; İngilizce Attuan]. Attu, Agattu, Semichi adalarında konuşulur.
Rus Unangancası [kendilerince Kasakam Unangangis 'Rus Aleutları'; İngilizce Copper Island Aleut; Rusça медновский язык]. Rusça temelli Sasignan kreolü olup Rusya Federasyonuna bağlı Komandorskiy adalarında (Остров Беринга и Медный Остров) konuşulur.
Orta Batı Unangancası [kendilerince Niiĝuĝim Tunuu, Aliguutax̂; İngilizce Atkan, Western Aleut]
Naahmiĝus. Delarof (Amatignak, Tanaga) adalarında konuşulur.
Niiĝuĝis. Andreanof (Kanaga, Adak, Atka, Amlia, Seguam) adalarında konuşulur.
Doğu Unangancası [İngilizce Eastern Unangan, Eastern Aleut]
Akuuĝun ya da Uniiĝun. Four Mountains (Amukta, Kagamil) adalarında konuşulur.
Qawalangin. Fox (Umnak, Samalga, Unalaska'nın batısı) adalarında konuşulur.
Qigiiĝun. Krenitzin (Unalaska'nın doğusu, Akutan, Akun, Tigalda) adalarında konuşulur.
Qagaan Tayaĝungin. Sanak (Unimak, Sanak) adalarında konuşulur.
Taxtamam Tunuu. Belkofski'de konuşulur.
Qaĝiiĝun. Shumagin adalarında konuşulur.

Kiril

Latin

Aleut Fontu kullanan web sitelerindeki gerçek harfli görünüm font yüklenmemiş bilgisayarlarda şöyle görünür:
x̂ = {  
ĝ = }  
X̂ = |  
Ĝ = ^ 

1987-1988 döneminde Alaska okul bölgelerinde Aleut öğrencilerin sayısı :

Aleut ve Pribilof Adalarındaki okullarda Aleutça bilen öğrencilerin 10 Ekim 2000 itibarıyla yüzdesi:

Atka %100
Akutan %100
St. Paul %97
St. George %100
King Cove %91
Sand Point %86
False Pass %83
Nelson Lagoon %81
Adak %73
Nikolski %44
Unalaska %19
Cold Bay %17

Aleutça, Eskimo - Aleut dillerinin tipik görünümünü sergiler:

Kelimelerde üç sayı vardır: tekil, ikil, çoğul

Kelimeler yalın halde çoğu zaman nominatif (ya da ABS) eki alırlar: daha çok -x̂ (tekil) -x (ikil) -n (Doğu şivesinde çoğul) -s (Batı şivesinde çoğul)
Kelimeler (ya da cümleler) 4 bölümden oluşur: kök (stem), yapım eki (postbase), çekim eki (ending), bağlaç (enclitic)
Tamlama (isim ya da sıfat) bulunmaz
Türkçede iyelik tamlaması (genitive + possessive) ile ifade edilen (örn: adamın evi) yapılar, Aleutçada iyelik tamlaması olmadığı için ona yakın başka bir yapıyla kurulur: relative + absolutive:
Unangam Tunuu : Aleut(un) dili
tayaĝum adaa : adamın babası
tayaĝum ulaa : adamın evi
tayaĝus hlangis : adamın oğulları
Fiiller de sayı ile uyumludur:
qax̂ akux̂ : balıkdır
qax akux : iki balıkdır
qan akun : balıkdırlar (en az üç balıkdır)

www.alaskool.org 27 Ağustos 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Aleut Kabile ve Şivelerinin Haritası)
Alice Taff and all. (2001), Phonetic structures of Aleut, Journal of Phonetics (2001) 29, 231-271

Algonkin–Yurok dilleri (İngilizce: Algic, Algonquian–Wiyot–Yurok, Algonquian–Ritwan), Kuzey Amerika'da çoğu Kanada'da, birazı da Amerika Birleşik Devletlerinde konuşulan Kızılderili dilleri ailesi. Üç gruptur ve ana grubu Atlas Okyanusu kıyılarına ulaşan Algonkin dilleri oluşturur. Diğer iki grup ise birer dilden (Yurokça ile Viyotça) oluşur ve Algonkin dillerinin bulunduğu coğrafyadan oldukça uzak kuzeybatı Kaliforniya'da Pasifik Okyanusu kıyılarına ulaşan adacıklar hâlindedir.

İngilizcede kullanılan "Algic" terimi ilk kez Henry Rowe Schoolcraft (1793 – 1864) tarafından 1839 yılında basılan Algic Researches adlı çalışmada kullanılmış olup ata coğrafyası olarak düşünülen Alleghany ve Atlantic kelimelerinden (Alleghany + Atlantic) oluşturulan bir kısaltmadır.

Viyotça
Yurokça
Algonkin dilleri

Algonkin dilleri (İngilizce: Algonquian, Algonkian), Kuzey Amerika'da çoğu Kanada'da, birazı da Amerika Birleşik Devletleri'nde konuşulan Algonkin–Yurok dil ailesinden Amerika yerli dilleri alt grubu. Kanada'da konuşanı en fazla yerli dil olan Krice bu ailedendir ve 117.400 kişi tarafından konuşulmaktadır.
Algonkin dillerinden İngilizce ile Fransızcaya geçen ve bu dillerden de diğer dillere yayılan kozmopolit kelimelerden en çok bilinenleri arasında Eskimo, haski, karibu, Manitu, mokasen, opossum, rakun, totem sayılabilir.

Algonkin adı en dar (İng. Algonquin, Algonkin) anlamıyla Algonkinleri ve dillerini; en geniş (İng. Algonquian, Algonkian) anlamıyla da Algonkin halkları ve dillerini belirtir. Algonkin teriminin Malisetçe elakómkwik ([ɛlæˈɡomoɡwik] «they are our relatives/allies») kelimesinden geldiği iddia edilir.

A — Ova Algonkin dilleri
1. Karaayakça
Arapaho dilleri
2. Arapahoca
3. Atsinaca
4. Şayence
B — Merkezî Algonkin dilleri
5. Krice
6. Menominice
Anişinabe dilleri (Ojibwe–Potawatomi)
7. Ojibva
Anişininice
Algonkince
8. Potawatomi
9. Sauk–Meskvaki–Kikapu
10. Şavnice
11. Miami–Illinois (tükendi)
C — Doğu Algonkin dilleri
12. Mikmakça
Abenaki
13. Batı Abenakicesi
14. Doğu Abenakicesi (tükendi)
15. Malecite–Passamaquoddy
16. Massachusett (tükendi)
17. Narragansett (tükendi)
18. Mohegan–Pequot (tükendi)
19. Quiripi-Naugatuck-Unquachog (tükendi)
20. Mahican (tükendi)
Lenapece
21. Munsice
22. Unamice (tükendi)
23. Nanticoke–Piscataway (tükendi)
24. Carolina Algonquian (tükendi)
25. Powhatan (Virjinya Algonkincesi) (tükendi)
26. Etchemin (tükendi) (belirsiz)
27. Loup A (tükendi) (muhtemelen Nipmuck) (belirsiz)
28. Loup B (tükendi) (belirsiz)
29. Shinnecock (tükendi) (belirsiz)

Altay dilleri ilk olarak 18. yüzyılda ortak atadan geldiği ileri sürülmüş, Avrasya'da yaygınca konuşulan Türk dilleri, Moğolca, Tunguzca ve bazen Japonca, Korece ve Aynu dillerini içeren bir sprachbund'dur.
Türkçe ve Moğolca gibi Altay dil ailesinde sınıflandırılmış dillerin arasındaki sondan eklemelilik, cümlede özne-nesne-yüklem sıralaması ve dillerin dilbilgisel olarak cinsiyetsiz olması gibi tipolojik benzerliklerin aynı atadan gelmelerinden değil, yoğun ödünçlemeler ve uzun temaslar sonucu oluştuğu birçok dilbilimci tarafından iddia edilmekte ve savunulmaktadır.

Orijinal hipotez yalnızca Türk, Moğol ve Tunguz gruplarını birleştirmiştir. Daha sonra Kore ve Japon dillerini bir "Makro-Altay" ailesine dahil etme önerileri her zaman tartışmalı olmuştur. Orijinal öneri bazen eski adla "Mikro-Altay" olarak adlandırılıyordu. Altayik taraftarlarının çoğu Korecenin dahil edilmesini desteklemeye devam etmektedir ancak çok azı Japoncanın da dahil edilmesini desteklemektedir. Bazı teklifler Ainu dillerini de içeriyordu, ancak bu, Altayistlerin kendi aralarında bile geniş çapta kabul görmemiştir. "Makro" ailesi için ortak bir atadan kalma Proto-Altay dili, Sergei Starostin ve diğerleri tarafından tereddütlü bir şekilde rekonstrükte edilmiştir.
Mikro-Altayik, yaklaşık 66 yaşayan dili içerir; Makro-Altay, Korece, Jeju, Japonca ve Ryukyuan dillerini de ekleyerek toplamda sayıyı yaklaşık 74'e çıkarmaktadır (neyin dil olarak kabul edildiğine ve neyin lehçe olarak kabul edildiğine bağlı olarak). Bu sayılar, Orta Moğolca, Eski Korece veya Eski Japonca gibi daha önceki dil durumlarını içermemektedir.

Proto-Türkçede kanıtlanmış en eski ifadeler çeşitli Çin kaynaklarında kaydedilmiştir. Anna Dybo, Shizi'de (MÖ 330) ve Han Kitabı'nda (MS 111) Çince Han transkripsiyonlarında birkaç düzine Proto-Türk ekzotizmi tanımlamaktadır. Lanhai Wei ve Hui Li, Xiōngnú yönetici hanedanının adını PT *Alayundluğ /alajuntˈluγ/ 'alaca at klanı' şeklinde rekonstrükte etmektedir.
Bir Türk dilinde bilinen en eski metinler Orhun yazıtlarıdır, MS 720-735 arasında tarihlendirilmektedir. 1893'te rakibi Alman-Rus dilbilimci Wilhelm Radloff ile bilimsel bir rekabete giren Danimarkalı dilbilimci Vilhelm Thomsen tarafından deşifre edilmişlerdir. Ancak, yazıtları ilk yayınlayan Radloff olmuştur.
Kanıtlanmış ilk Tungus dili, Mançuların atalarının dili olan Jurchen'dir. Bunun için MS 1119'da bir yazı sistemi tasarlanmıştır ve bu sistemi kullanan bir yazıt 1185'ten tarihlidir.
Yazılı kanıtlarına sahip olduğumuz en eski Moğol dili Orta Moğolca olarak bilinir. Orta Moğolca ilk olarak MS 1224 veya 1225 tarihli bir yazıt olan Yisüngge Steli ve 1228'de yazılan Moğolların Gizli Tarihi tarafından tasdik edilmiştir (bkz. Moğol dilleri). En eski Para-Moğol metni, büyük Kitan alfabesiyle yazılmış ve MS 986'ya tarihlenen Yelü Yanning Anıtı'dır. Ancak 1975 yılında keşfedilen ve Moğolcanın erken bir formu olduğu analiz edilen Hüis Tolgoi Yazıtı, MS 604-620 yıllarına tarihlenmektedir. Bugut yazıtı MS 584 yılına kadar uzanmaktadır.
Japonca ilk olarak, Inariyama Kılıcı'nda bulunanlar gibi, MS 5. yüzyıldan kalma Klasik Çince'de birkaç kısa yazıtta yer alan isimler biçiminde tasdik edilmiştir. Bununla birlikte, Japoncadaki ilk önemli metin, MS 712'den kalma Kojiki'dir. Bunu 720'de tamamlanan Nihon shoki ve ardından MÖ 771–785 yıllarına tarihlenen Man'yōshū takip eder ancak yaklaşık 400 yıl öncesine ait materyalleri içerir.
Erken Kore dili çalışmaları için en önemli metin, bazıları Üç Krallık dönemine (MÖ 57-MS 668) kadar uzanan 25 şiirden oluşan bir koleksiyon olan Hyangga'dır, ancak yalnızca MS 9.yüzyıla kadar uzanan bir imla ile korunmuştur. Korece 15. yüzyılın ortalarından itibaren fonetik olarak kesin bir Hangul yazma sistemiyle tasdik edilmektedir.

İncelenen dillerin fonetik yapısından ve yeni yapılan çalışmalardan yola çıkılarak, Altay Dilleri kuramını destekleyecek önemli deliller ortaya çıktığına yönelik iddialar ve Altay Dilleri kuramının geçerliliğini koruduğuna yönelik iddialar mevcuttur.
"Mikro-Altay" dillerini bir Ural-Altay ailesi içinde gruplandırmaya yönelik orijinal argümanlar, sesli harf uyumu ve bitişiklik gibi ortak özelliklere dayanıyordu. Roy Miller'a göre, teori için en kuvvetli kanıt, sözel morfolojideki benzerliklerdir. Starostin ve diğerleri (2003) tarafından yazılan Etimolojik Sözlük, Proto-Altay dilinden soyundan gelen dillere evrimi açıklayacak bir dizi sağlam değişim yasası önermektedir. Örneğin, günümüz Altay dillerinin çoğu sesli harf uyumuna sahip olsa da, onlar tarafından yeniden yapılandırıldığı şekliyle Proto-Altayda bundan yoksundu; bunun yerine Türkçe, Moğolca, Tunguzca, Korece ve Japoncada kelimelerin birinci ve ikinci heceleri arasında çeşitli ünlü benzetmeleri meydana geldi. Ayrıca bu araştırmacılar diller arasında bir dizi gramer denkliklerini de önermişlerdir.

Günümüzde Türk dillerinin Moğolca ve Tunguzca ile köken olarak bağı olmadığı görüşü sunulmakta ve dilbilimi çevrelerinde Altay dilleri teorisi kabul görmediği iddia edilmektedir.
1960'lı yıllara kadar kimi dilbilimcilerce Estonca, Fince ve Macarca gibi Ural dillerinin de bir Ural-Altay dil ailesinin parçası olarak bahsi geçen Altay dillerinin uzaktan akrabaları olduğu savunulmaktaysa da, Avrupalı dilbilimciler tarafından genellikle kabul edilmediği iddia edilmektedir.

Türk, Moğol ve Tunguz dillerinin birbiriyle ilişkili olduğu düşüncesi, ilk olarak 1730 Philip Johan von Strahlenberg tarafından iddia edilmiştir. Strahlenberg'i bu görüşe sevk eden durum, İsveçli bir subay olarak Büyük Kuzey Savaşı'ndan sonra bir savaş tutsağı olarak Rus İmparatorluğu'nun doğusuna yaptığı seyahatlerdeki edindiği izlenimlerdir. Bununla birlikte, Alexis Manaster Ramer ve Paul Sidwell (1997) tarafından belirtildiği gibi Strahlenberg, daha sonra "Altay dilleri" olarak bilinen bu diller arasında bir bağlantı olduğu savına karşı çıkmıştır. Strahlenberg'in tasnifi, Altay dili olarak vasıflandırılan dillerin birçoğu için ilk sınıflama girişimiydi.
"Altay dili" ya da "Altayistik" teriminin, bir dil ailesine tatbiki 1844'te Matthias Castrén tarafından gerçekleştirilmiştir. Bir öncü olarak Fin filolog Castrén, dönemindeki Ural dilleri çalışmalarına en çok katkı sağlayan araştırmacılardandır. Başlangıçta Castrén tarafından ortaya koyulduğu gibi, Altay dilleri yalnızca Türk, Moğol, Mançu ve Tunguz dillerini kapsamaz. Fin-Ugor ve Samoyed dilleri de bu kapsam içerisine alınmalıdır.
Başlangıçta Altay dil ailesi olarak adlandırılan bu yapı Castrén'den sonra Ural-Altay dil ailesi olarak adlandırılmaya başlamıştır. Ural-Altay terminolojisinde, tıpkı Türk, Moğol ve Tunguz dillerinin "Altay dilleri" olarak sınıflandırılması gibi, Fin-Ugor ve Samoyed dilleri Ural kolu olarak nitelendirildi. Korece bazen Altay dillerinden kabul edilmekle birlikte, Japonca da bazı araştırmacılar tarafından bu aileye dâhil edildi.
20. yüzyılın ilk yarısı ve 19. yüzyılın büyük bölümünde, Ural-Altay dil ailesi bilimsel çevrelerde yaygın bir kabul görmüştür. Bu görüş, Altay dili olduğu varsayılan dillerdeki ünlü uyumu ve sözcük çekim ve yapımının eklemeli olmasına dayandırılmıştır. Dilbilimciler tarafından birçok yönden eleştirilerek, doğrulanmasının imkânsız olduğu kanısı oluşsa da, Ural-Altay dil ailesi varsayımı, bugün hâlâ birçok saygın ansiklopedi, dil atlası, ortaöğretim ders kitapları ve benzer genele hitap eden kaynaklarda varlığını devam ettirmektedir. Son dönemin önemli Altayistik araştırmacılarından Sergey Starostin, Ural-Altay dil ailesi fikrinin artık hiçbir geçerliliğinin kalmadığını savunmaktadır.
1857'de, Avusturyalı bilgin Anton Boller, Japoncanın da Ural-Altay dil ailesinin mensubu olduğunu iddia etmiştir. 1920'de G.J. Ramstedt ve E.D. Polivanov, Korecenin de bu dil ailesine mensup olduğunu savunmuştur. Bununla birlikte, Ramstedt, 1952–1966 arasında kaleme aldığı Einführung in die altaische Sprachwissenschaft adlı kitabının 3. cildinde Ural-Altay varsayımını reddetmiş ve Koreceyi Altay dil ailesine dâhil etmiştir. O, eserinin 1. cildinde Lautlehre yani sesbilim bölümünde, Altay diline mensup olduğu düşünülen diller arasındaki ses denkliklerini ilk kez ortaya koymaya çalışarak, Altayistik'teki karşılaştırmalı metodun önemli öncülerinden biri hâline gelmiştir.
1960'ta Nicholas Poppe Ramstedt'in sesbilim üzerine yazdığı bu cildi önemli ölçüde revize ederek yayımlamıştır. Bu kitap daha sonrasında yapılan Altayistik çalışmaları için standart bir eser hâline gelmiştir. Poppe, Türk, Moğol, Tunguz dilleri ile Kore dilleri arasındaki bağlantının net çizgilerle ayrılamayacağını düşünmüştür. Onun bu görüşü, üç olasılığı içermektedir. 1. olasılığa göre, Korece diğer Altay dilleri ile kalıtsal bir ilişkiye sahip değildir. 2. olasılığa göre, Korece bu dillerle, diğer dillerin birbiriyle ilişkisi nispetinde bağlantılıdır. Son olasılık ise, Korece diğer Altay dillerinden bu dillerdeki temel karakteristik özellikler belirginleşmeden kopmuştur.

Altay hipotezinin devam eden en büyük destekçilerinden biri, 1991'de Altay dillerinin karşılaştırmalı bir sözlük analizini yayınlayan Sergei Starostin olmuştur. Hint-Avrupa ve Fin-Ugor gibi Avrasya'daki diğer dil ailelerinin çoğundan daha eski olmasına rağmen, analizin Altay gruplamasını desteklediği sonucuna varmıştır. Modern Altay dillerinin çok az ortak unsuru muhafaza etmesinin nedeni ona göre budur.
1991'de ve yine 1996'da Roy Miller, Altay hipotezini savundu ve Clauson ve Doerfer'in eleştirilerinin yalnızca sözcüksel karşılıklara uygulandığını, oysa teorinin en itici kanıtının sözel morfolojideki benzerlikler olduğunu iddia etti.
2003 yılında Claus Schönig, Clauson, Doerfer ve Shcherbak'ın daha önceki eleştirilerinin yanında yer alarak Altay hipotezinin o zamana kadarki tarihine eleştirel bir genel bakış yayınladı.
2003 yılında, Starostin, Anna Dybo ve Oleg Mudrak, 1991 sözcük listelerini genişleten ve diğer fonolojik ve gramer argümanlarını ekleyen Etymological Dictionary of the Altaic Languages'i yayınladılar. Starostin'in kitabı 2004 ve 2005'te Stefan Georg ve 2005'te Alexander Vovin tarafı

Dilbilimde anadil veya proto dil, genellikle varsayımsal veya yeniden yapılandırılmış (rekonstrükte edilmiş) ve genellikle yazılı olarak tespit edilmemiş bir dildir. Bu dillerden zaman için farklı diller türeyebilir. 
Tarihsel dilbilimin ağaç modelinde yer alan bir proto dil, soy ağacı metaforunda ana dil olarak adlandırılabilir. Bir diğer tanımla kendisinden başka dil veya lehçelerin türediği dil.
Başka bir ifadeyle ses yapısı, mânâsı ve şekli bakımından birbirinden az ya da çok farklılaşmış olan dil veya lehçelerin kök bakımından birleştikleri ortak diller bu kavram altında toplanır. Örneğin Ön Hint-Avrupa dili, Ana Altayca, Ana Moğolca, Ana Türkçe, Latince gibi diller, anadillerdendir. Latince, Yunanca Farsça, Rusça, Hintçe gibi diller Ön Hint-Avrupa dilinden türemiştir fakat Ön Hint Avrupa dili yazı ile yazılmış bir dil değildir. Fransızca, Portekizce, İspanyolca ve İtalyanca da Latinceden türemiştir ve bu sebeple Latince de bir anadildir, fakat diğer birçok anadilin aksine Latince geniş bir yazılı külliyat bırakmış bir anadildir. Proto dil, mevcut veriler birleştirilerek 'yeniden yapılandırılmış' (rekonstrükte edilmiş) bir dildir. Proto- ön eki "ilk, en eski, daha önce olan" anlamlarına gelir. Proto dil, belirli bir dönemdeki konuşma dili ile birebir aynı olmayabilir. Belirli hipotezlere dayanarak oluşturulmuş bir model olup bir dilin sonraki dönemlerdeki varyasyonları arasındaki farklılıkların daha iyi anlaşılması için formüller sunar. Tüm insan dillerinin atası olan bir ön insan dilinin var olup olmadığı konusunda tartışmalar devam etmektedir.
Yazıyla kayda geçirilmemiş bir proto-dilin sistematik rekonstrüksiyonunu sunan ilk kişi August Schleicher'di. Schleicher 1861'de Proto-Hint-Avrupa dili için bir rekonstrüksiyon yapmıştır.

Anadili, ilk dil, birinci dil, arter-dili veya kısaca L1, bir kişinin doğumundan itibaren maruz kaldığı ilk dil. Kişinin sosyolojik kimliğinin oluşmasında temel rolü oynar. Bazı ülkelerde 'anadili' kavramı, kişinin ilk dilinden ziyade etnik grubunun dilini ifade eder.
Anadili terimi tartışmalı bir terimdir. Bu terim, her zaman bir kişinin annesinin de konuştuğu dil anlamına gelmez. Dışarıdan yapılan evliliklerde başka bir topluluktan gelen ve farklı bir dili olan kişi, evlendiği kişinin mensup olduğu topluluğun dilini öğrenir ve çocuğu da anne ve babasının dilini öğrenir. Günümüzde siyasi temeller üzerinde gerçekleşen dil tartışmaları da uzmanların bildirdiği üzere anadil ve etnik dilin karıştırılmasından kaynaklanmaktadır.

Öte yandan anadili ile anadil de iki farklı kavramdır ve genellikle bu iki kavram karıştırılır. Anadil, bir veya birden çok dilin kaynaklandığı dile denir. Örneğin Türk dilleri sınıflaması, bir zamanlar bir tek Türk dilinin olduğu ve bugün mevcut bütün Türk dillerinin bu anadilden geliştiği varsayımına dayanır.

İnternet Ortamında Anadili ve İkinci Dil Eğitimi Kaynakları 13 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Analoji ya da andırışma; iki farklı şey arasındaki benzerlik veya benzerliklerden hareket edilerek birincisi için dile getirilenlerin diğeri için de söz konusu olduğunu ifade etmektir (çıkarım). Astronomi, antropoloji, psikoloji gibi daha çok benzetmeler yoluyla sonuca gitmek zorunda kalınan bilgi dallarında kullanılan bir problem çözme/sonuca ulaşma ve akıl yürütme yöntemidir. Ulaşılan sonuçlar, gözlem ve deneyle kanıtlanmadıkça olasılık düzeyinde kalır.
Analojide benzetme ilişkinin muhakeme edilmesini gerektiren analoji türüdür. Basit bir dille açıklamak gerekirse "a:b=c:d" ifadesinde belirtilen (kuş:tüy=köpek:?) ilişkinin kurulmasını gerektirir. Yapısal teoride benzerliğin kurulması benzerliğin anlaşılmasını sağlayan kurallarla ilgilidir. Temsil edilen bilginin sözdizimi kuralları bu kurallara bağlıdır. Soyutlanmış yüklemler yerine, üst düzey ilişkilerin kullanılarak yapıldığı planlamalar tercih edilir. Pragmatik teori ise analojiyi, amacı doğrultusunda ele alır. Amaç bilinmeyenin bilinenler ile benzeştirme yoluyla anlaşılır kılınmasıdır.
Pragmatik teoride ana etken bir kaynaktan hedefe doğru planlanırken bilginin amacı anlaşılır olmasıdır. Analoji farklı planlamalar gerektirebilir. Bu nedenle kaynak analogtan hedef analoga transfer edilen şeyin ne olduğu çeşitli faktörlerle belirlenir.
Örneğin deprem oluşumu yaydaki gerilimin boşalması ile şu şekilde anlatılır;

Hedef kavramının tanıtılması (deprem)
Benzer kavramın incelenmesi (ok ve yay)
Hedef ve benzer kavram ile ilgili açıklayıcı tanımlamanın yapılması (toprak ve ip)
Benzerliğin ayrıntısının çıkarılması (enerji)
Sonucun çıkarılması (toprakta oluşan gerilim enerjisi
Analoji yapılırken benzerliğin uymayan yönünün belirtilmesi gereklidir.

Deprem - Ok/Yay
Fay hattı - Yay
Toprak - Yayın İpi
Gerilim Enerjisi - Ok

Analojik argüman
Yanlış analoji

Anlambilim, anlam bilimi, anlam bilgisi ya da semantik, anlamları inceleyen bilimdir. Anlambilim felsefî ya da mantıksal ve dilbilimsel olmak üzere iki farklı açıdan ele alınabilir. Felsefî ya da mantıksal yaklaşım, göstergeler ya da kelimeler ile bunların göndergeleri arasındaki bağlantıya ağırlık verir ve adlandırma, düz anlam, yan anlam, doğruluk gibi özellikleri inceler. Dilbilimsel yaklaşım ise zaman içinde anlam değişiklikleri ile dilin yapısı, düşünce ve anlam arasındaki karşılıklı bağlantı vb. konular üstünde durur.
Bir başka deyişle göstergelerin anlamlarının ilişkin olduğu bilim veya teoriye anlambilim veya semantik denir. Bu anlamda gösterge denilince; görülebilen, duyulabilen ve iletişim halinde olan herkes için belli bir anlamı olan birimler anlaşılır. Bu koşulu, trafik levhaları ya da körler alfabesinde var olan kelimeler de yerine getirir. Semantik, her çeşit gösterge ile ilgilenirse göstergebilimin alt alanına girer; yalnızca dilsel göstergelerle ilgilenirse dilbilimin alt alanına girer.
Dilsel birim olan göstergeler: Anlamı olan bütün dilsel ifadeler “gösterge” olarak tanımlanır. Örneğin; “hedefliyorsun” kelimesi iki parçadan oluşmaktadır. Sözcüğün kökü olan “hedeflemek”, “belli bir amaca ulaşmayı istemek” anlamındadır; kelimenin sonundaki “–yorsun” eki ise dilbilgisel olarak 2. tekil şahıs olduğunu belirtir. Bu durumda da semantik, Dilbilimin alt alanı olarak dilsel birimlerin anlamlarının açıklanması ile tanımlanması ve karmaşık ifadeleri bir araya getiren durumlar ile uğraşır. Böylelikle cümleler ya da daha büyük birimler oluşur ve bu birimler iletişim sırasında etkili bir şekilde kullanılır. Tarihsel semantik ise zaman içerisinde değişen dilsel birimlerin anlamlarını araştırır.
Göstergenin, yukarıda belirttiğimiz anlamıyla kelimelerin bütün ögelerini kapsamadığına dikkat edilmelidir: Sayı kelimesi sa-yı şeklinde iki heceden oluşur ve her iki hecenin de hiçbir anlamı yoktur. Yalnızca bu heceler bir araya getirildiğinde bir anlam oluşur. Bu, tek ses ya da harfler için de geçerlidir. Tek başlarına hiçbir anlam taşımazlar.
İlk olarak, aşağıdaki bölümde semantik, göstergebilimin içinde kabul edilir. Çoğu dilbilimci, dilbilimi göstergebilimin uzmanlık alanı olarak görür.
Dilbilim, 2000'den fazla yıldır dilsel olguların açıklanması ve tanımlanması ile uğraşır; böylece semantiği de ilgilendiren yeni kuramsal bilgiler geliştirmiştir. Ayrıca ana dil dersleri, dil eğitimi ve yabancı dil dersleri gibi alanlarda bir sorunun tam doğru olarak ifade edilmesinde dilbilimsel bilgilerin uygulamalı kullanımına yönelik düşünceler de etkinleştirilir. Semantik, bilişim, mantık, felsefe ve sistem kuramı bakış açılarından sonuç çıkarır. 

Fransa'da gelişen bu bilim sahasının adı olan sémantique kelimesi 19. yüzyıl sonunda kullanılmaya başlamıştır. Bu kelime Türkçeye semantik, İngilizceye semantics olarak geçmiştir ve kökü Antik Yunancadır. Yunanca σημαντικός (sēmantikós) kelimesi "anlamlı, anlamı olan, işaret eden" anlamındadır. Bu kelime "işaret, ima" anlamındaki σῆμᾰ (sêmă) kelimesine dayanır. "Göstergebilim" anlamındaki semiyotik (sémiotique, semiotics) kelimeleri de bu σῆμᾰ (sêmă) kelimesine dayanır (σημειωτῐκός [sēmeiōtĭkós]).

Semantik, genel gösterge bilimsel olarak göstergesel anlam kuramıdır. Semantik bakış açısı ya da kavramı, içerdiği esas anlama göre değişir. Göstergebilimsel anlamda göstergeler yalnızca dilsel değildir; böylelikle gösterge bilimsel semantik, göstergelerin etkileşimindeki doğal ve teknik süreçleri inceler.
Charles W. Morris, gösterge bilimindeki semantik terimini bulan kişi olarak bilinir. Morris, semantik adı altında göstergelerin birbirleriyle olan ilişkisini anlar. Morris'e göre semantik kavramı bugünkü anlamından farklıdır.
Gösterge biliminde pragmatik ve sentaks Morris'den bu yana birbirinden ayrı olarak ele alınırlar.

Yukarıda da değinildiği gibi semantik göstergelerle uğraşır. Örneğin; “şapka” kelimesinin konuşulan, yazılan şekli ve bunun bağlantılı olduğu, kenarları olan başı sıkıca kavrayarak koruyan anlamı vardır. Bu iki konunun (biçim ve anlam) birbirleriyle olan ilgisi iki şekilde açıklanır:

Kavram bilimi; isimlerle, yani kelimeler, göstergeler ve metaforlar gibi dilsel birimlerle ilgilenir ve bunların ne anlama geldiğini araştırır.
Adbilim ise nesnelerden yola çıkar ve bu nesnelerin nasıl adlandırıldığını araştırır.
Semantik bu her iki alanın üst kavramıdır ve gösterge ile anlam ilişkisinin ifadesidir.

Dilbilimin alt alanı olan semantik, dilsel göstergelerin anlamını araştırır.
Dilsel göstergeler ise sözlü ve yazılı biçimlerle ilgili olan bütün ifadelerdir. Bu bağlamda morfemler en küçük göstergelerdir. Daha büyük göstergeler kelimelerdir, bunu ise cümleler, cümleler ve metinler takip eder. Bütün bu birimler “gösterge” görevini yerine getirir. Aslında dilbilimsel semantiğin araştırma nesnesi morfem ve kelimelerdir.
Göstergebilimde olduğu gibi modern dilbilimde de sentaks, semantik ve pragmatik'ten yararlanılır, ama Pragmatik, göstergelerin anlamı ile uğraştığı için açık bir farklılık vardır.
Semantik farklı perspektiflerden de yararlanır.
Kelime, cümle, metin ve iletişim düzleminde semantik

Leksikografik semantik kelimelerin ve morfemlerin anlamlarıyla uğraşır.
Cümle semantik, daha büyük sentaktik birimlerin anlamlarının tek tek kelimelerin anlamlarından nasıl oluştuğunu araştırır. Bir cümlenin yorumu bu cümlenin sentaktik yapısının çözümlemesine dayalı olarak yapılmalıdır.
Metin semantik gerçek ya da varsayımsal olarak cümlelerin birleşiminin çözümlenmesi üzerinde yoğunlaşır.
Söylem semantik birbiriyle ilişkisi olan farklı kişilerin metinlerdeki düzeyi üzerine çalışmalar yapar.
Kelime ve morfem semantiğin, dilbilimsel semantiğin araştırma nesnesi olduğuna dikkat edilmelidir. Bunlardan sonraki araştırma nesnesi cümle semantiğidir.
Frege İlkesinin (“bireşimsel bir dil biriminin anlamı, ögelerinin anlamlarının işlevidir”) doğal dillerde ne denli geçerli olabileceği tartışılmaktadır. Birleştirici işlevlerin tanımı olumlayıcı bir durumda semantiğin ana görevleri arasında sayılmaktadır.

Kelimelerin anlamlarının araştırılması dilbilimsel semantiğin konusudur. Bununla ilgili konular aşağıda verilmiştir:

Temel ögelerden oluşan kelimelerin anlam yapısı: Bir kelimenin anlamı kelimenin kökünün belli bir şekilde düzenlenmesi olarak tanımlanır. Semem kelimenin kökünden oluşan hiyerarşik olarak düzenlenmiş bir yapıdır.
Morfemlerin karmaşık bir kelimenin anlamına katkısı: Bir kelimenin, türevin ya da birleşik kelimelerin bükün şekillerinin anlamı bu birimlerin morfolojik ögelerinin anlamlarından ileri gelir. Özellikle eski yapılarda leksikografi büyük bir rol oynar.
Bir kelimenin durumu: Burada, belli bir kelimenin anlam benzerliği olan diğer kelimelerden nasıl bir farkı olduğu söz konusudur.
Kelimeler arasındaki anlam ilişkileri: karşıt anlamlı, eşsesli, eşanlamlı ve çok anlam

Semantik, eşzamanlı (senkronik) ve ard zamanlı (diyakronik) olarak çalışır. Ferdinand de Saussure’ye kadar dilbilim çalışmalarında artzamanlılık hakimdi.
Tarihsel (ard zamanlı) semantik; anlam genişlemesi, anlam daralması, anlam iyileşmesi, anlam kötüleşmesi ve anlam kayması gibi zaman içinde meydana gelen olayları ard zamanlı olarak inceler. Etimoloji (kökenbilim), klâsik semantiğin alt alanıdır. 
Eşzamanlı semantik, dildeki göstergelerin belli bir zaman diliminde belli gruplar tarafından bir iletişim aracı olarak nasıl kullanıldığını araştırır.
Eşzamanlı semantik ve ard zamanlı semantik birbiriyle hiçbir zaman çelişmez, hatta birbirlerini tam anlamıyla tamamlar. Bundan dolayı ard zamanlı yapısal semantik hem eşzamanlı yönteme yönelik, hem de dil tarihini araştırmak için dildeki söz varlığının yapısallık ilkesini kullanır.

Tarihsel semantik anlam değişmesini kapsar. Bir kelimenin anlamının zaman içerisinde değişmesini gözlemler. Anlam genişlemesi ile anlam daralması ve anlam iyileşmesi ile anlam kötüleşmesi anlam değişikliğine dahildir. Tarihsel semantiğe yönelik başlıca araştırmalar, morfem ve kelimelerin anlam gelişmelerini kapsayan Etimoloji’ye aittir.
İlk tarihsel semantik araştırmaları Antonie Meillet, Wilhelm Wundt, Leonce Roudet, Jost Trier ve Herman Paul’a aittir. 1950’lerden beri Stephan Ullmann’ın çalışmaları belirleyici rol oynamaktadır. 1960’lardan beri felsefe ve tarih biliminde Tarihsel semantiğe yönelik araştırmaların “Kavram Tarihi” adı altında toplandığı kapsamlı araştırmalar vardır. 1990'ların sonundan ve 21. yüzyılın başlarından itibaren tarihsel semantiği bilişsel dilbilim açısından ele alma denemeleri vardır. Türkiye'de ise, anlambilim konusundaki ilk kapsamlı çalışma, Doğan Aksan'a aittir. Doğan Aksan 1971'deki “Anlambilim ve Türk Anlambilimi” adlı eserinde dilbilimsel anlambilim konularını ele almakta ve Türkçeyi kelime ve cümle semantiği açısından incelemektedir.

Kültürlerarası iletişim birçok alan için söz konusudur. Dilbilim alanında da kültürlerarası iletişimi terminolojik ve bilimsel olarak kavramak vardır. Bunun yanı sıra kendisine yakın olan bilim dallarının taslağına başvurur. Kültürlerarası belli iletişim durumlarının çözümlenmesi için kültürel etkileşimin tanımlanmasına yönelik çözümleme kategorileri geçerlidir. Böyle iletişimlerin temelinde kelimelerin anlamlarının anlaşılması vardır. İletişim halinde olan kişilerin yaşadıkları kültür bağlamında ve sözlüklerde yazıldığı biçimde kelime kullandıkları için semantikte yanlış anlaşılma potansiyeli vardır. Bundan dolayı da semantik bozukluklar, yanlış anlamalar ya da anlaşmazlıklar ortaya çıkmaktadır.

Salt semantik olarak da adlandırılan mantıksal semantiğin görevi; önermeler mantığı, yüklem mantığı gibi biçimsel dilleri açıklamaktır. Fakat anlamlar araştırılmaz, aksine açık kurallar aracılığıyla kesin olarak belirlenir. Bu noktada mantıksal dillerdeki biçimsel semantikten de bahsedilebilir.

Bir dilsel ifadenin kapsamı ile içeriği arasındaki fark şudur: semantik, içerimsel semantikte daha çok içerik ile uğraşırken kapsamlı semantikte de daha çok kapsam ile uğraşmaktadır.
İçerik ve kapsamın farklılığı içerik ve kapsam arasın

Arnavutça (gjuha shqipe, 'gûha şçîpe' veya 'cuha şçipe' şeklinde okunur), başta Balkanlar'daki Arnavutlar olmak üzere Avrupa, Türkiye, Amerika ve Okyanusya'daki Arnavut diasporası tarafından konuşulan bir Hint-Avrupa dilidir. Dünyada yaklaşık 7.5 milyon insan tarafından konuşulan Arnavutça, Hint-Avrupa dil ailesinin özgün bir koludur ve hemen hemen hiçbir dille yakından akraba değildir.
Roma'nın 5. yüzyılda Gotlarca yıkılması sonrasındaki İllirya bölgesindeki Slav işgali sonucu Slav dilleri ile yakınlaşan Arnavutçaya 1000 yıldan fazla Doğu Roma (Bizans) yönetimi sonucu Yunanca ve ayrıca 432 yıl süren Osmanlı yönetimi sonucu Türkçe ve Arapça kelimeler de girmiştir. Ancak en çok etkilendiği dil Orta Çağ boyunca yönetiminde bulunduğu Venedik sebebiyle Latincedir. Arnavutçanın fonetik yapısı, Almanca, İtalyanca, Rusça, Fransızca ve Yunanca'nın karışımından oluşan bir yapıya sahiptir.
Günümüz modern Arnavutçasında Latince kökenli sözcüklerin sayısı giderek artmaktadır. Modern Arnavutça, ulusal Arnavut eğitim politikası gereğince Osmanlı döneminde Türkçe ve Arapçadan geçen sözcüklerden neredeyse tamamen arındırılmıştır.

Fortson IV, Benjamin W. (2011). Indo-European Language and Culture: An Introduction (İngilizce) (2. bas.). Blackwell Publishing. ISBN 978-1-4443-5968-8. 3 Şubat 2014 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 28 Nisan 2021. 

Arnavutça-Türkçe Sözlük6 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Arnavutça'nın kolları28 Ocak 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Aynuca (Aynu: アイヌ・イタㇰ, Aynu itak), Japonya'nın kuzeyindeki Hokkaidō adasında ve geçmişte Kuril Adaları ile Sahalin Adası'nda konuşulmuş izole bir dildir. Aynuca, Japonya'daki Aynu halkının ana dili olup, günümüzde tehlike altındaki diller arasında yer almaktadır. Bu dilin kökeni diğer dillerle net bir şekilde ilişkilendirilememiştir ve izole bir dil olarak kabul edilmektedir.

Aynuca, izole bir dil olarak sınıflandırılmaktadır ve bilinen hiçbir dil ailesine doğrudan bağlanmamıştır. Dil bilimciler, Aynuca'nın diğer dillerle ortak kökene sahip olmadığını belirtmişlerdir, ancak bazı hipotezler, Aynuca'nın Japonca ile olası etkileşimler yaşamış olabileceğini öne sürmektedir. Bu tür hipotezler geniş çapta kabul görmemektedir ve dilin izole olduğu düşünülmektedir.

Geçmişte Aynuca, Japonya'nın kuzeydoğusundaki Hokkaidō Adası'nın yanı sıra Sahalin Adası ve Kuril Adaları'nda da konuşuluyordu. Ancak, Japon hükûmetinin asimilasyon politikaları ve Japoncanın yaygınlaşması nedeniyle Aynuca'nın konuşulma oranı büyük ölçüde azalmıştır. Günümüzde sadece birkaç yaşlı kişi tarafından konuşulmaktadır ve dil, kritik derecede tehlikede olarak sınıflandırılmaktadır.

Aynuca'nın kökeni hakkında çok az şey bilinmektedir. Tarihi belgeler, Ainu halkının Japonya'daki varlığının M.Ö. 1000 yılına kadar dayandığını göstermektedir. Dilin, Japonca ile uzun süreli temas halinde olduğu ve Japonca'dan bazı kelime ödünçlemeleri aldığı bilinmektedir. Ancak, Aynuca'nın dil yapısı Japonca'dan tamamen farklıdır ve dil ailesi bağlamında izole bir dil olarak kabul edilir.

Aynuca, ilginç bir ses yapısına sahiptir. Ünsüzlerin kelime başında veya sonunda yer alabilmesi, Aynuca'nın Japonca'dan farklılaşan bir özelliğidir. Aynuca'nın ses sistemi, birkaç özel ses ve hece yapısı içerir, ancak bu yapılar Japon dilleri ile kıyaslandığında belirgin şekilde farklıdır.

Aynuca'nın gramer yapısı, özne-fiil-nesne (ÖFN) sıralamasını izler. Dil, Japonca'ya benzer şekilde, eklemeli (aglutinatif) bir dil olup, ekler aracılığıyla anlam oluşturur. Aynuca'da isimler, zamirler ve fiiller arasında belirgin farklar vardır ve cinsiyet veya sayı belirtmek için özel ekler kullanılmaz.

Aynuca'nın söz varlığı, doğa ve çevreye dair zengin bir kelime hazinesine sahiptir. Bu, Ainu halkının geleneksel yaşam tarzıyla uyumludur. Dil, avcılık, balıkçılık ve doğa olaylarını tanımlayan pek çok kelime içermektedir.

Aynuca, neredeyse tükenmiş bir dil olarak kabul edilmesine rağmen, dili canlandırma çabaları mevcuttur. Japon hükûmeti, 1997'de Ainu halkının tanınması ve kültürel haklarının korunması için ilk adımı atarak bir yasa çıkarmıştır. Bu yasa, 2008 yılında Ainu halkının Japonya'nın yerli halkı olarak tanınmasıyla sonuçlanmıştır. Aynuca'nın canlandırılmasına yönelik somut adımlar da bu süreçte atılmıştır.
Canlandırma çalışmaları arasında dil dersleri, kültürel etkinlikler ve dil öğretimi programları yer almaktadır. Örneğin, Hokkaidō Üniversitesi'nde ve diğer bazı üniversitelerde Aynuca dersleri verilmektedir. Ayrıca, Ainu halkının yoğun olarak yaşadığı bölgelerde kültürel merkezler kurulmuş ve bu merkezlerde dil kursları düzenlenmiştir. Ainu Müzesi, Aynuca'nın tanıtımında önemli bir rol oynamaktadır.
Bununla birlikte, Aynuca'nın yeniden canlandırılması zorluklarla karşı karşıyadır. Çünkü dili ana dili olarak konuşan çok az kişi kalmıştır. Genç nesiller arasında dili öğrenme isteği olsa da, yeterli öğretim materyali ve dil eğitmeni eksikliği bu süreci zorlaştırmaktadır. Ancak son yıllarda dijital teknoloji ve sosyal medyanın kullanılmasıyla, dili öğrenme ve öğretme yöntemlerinde yenilikler görülmektedir.
Bazı Aynu toplulukları, geleneksel şarkılar ve hikayeler aracılığıyla dili canlandırmaya çalışmaktadır. Bu yöntemler, dilin sadece bir iletişim aracı değil, aynı zamanda kültürel kimliğin bir parçası olarak da yaşatılmasını amaçlamaktadır.

Azınlık ya da azınlık grupları, sosyolojik olarak bir devlette sayısal bakımdan az olan, başat olmayan ve çoğunluktan farklı niteliklere sahip olan gruplar olarak tanımlanmaktadır. Ne var ki hukuki olarak azınlıklar hakkında üzerinde anlaşılmış ortak bir resmi tanım yoktur. Azınlıklar hukukunda genel olarak kabul edilen tanım ise BM Ayrımcılığın Önlenmesi ve Azınlıkların Korunması Alt Komisyonu Raportörü Francesco Capatorti'nin Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi'nin 27. maddesine dair hazırladığı rapordaki ölçütlere dayanır. Capotorti tanımına göre azınlık “sayıca bir devletin nüfusunun geri kalanından az olan, hakim olmayan durumda bulunan, bu devletin vatandaşı olan üyeleri nüfusun geri kalanından farklı etnik, dinsel ya da dilsel özelliklere sahip, üstü örtülü bir biçimde de olsa kültürlerini, geleneklerini, dinlerini ya da dillerini korumaya yönelik bir dayanışma gösteren bir grup” şeklinde açıklanmaktadır.

Lozan Barış Antlaşması'na göre Türkiye'de azınlık haklarından yararlanma statüsü yalnızca gayrimüslim vatandaşlara tanınmıştır. Antlaşma'nın 37. ve 45. maddeleri hakları ayrıntılandırmaktadır. Antlaşma metninde azınlıklar "Müslüman olmayan azınlıklar" şeklinde belirtilmiş, Ermeniler, Rumlar veya Yahudiler gibi belirli topluluk isimleri yazılmamıştır. Ancak, Türkiye Cumhuriyeti'nin tarihsel ve hukuki uygulamalarında azınlık statüsü bu üç grupla sınırlandırılmıştır. 2013 yılında verilen bir mahkeme kararı sonucunda Süryaniler de azınlık haklarından yararlanmaya başlamıştır.  Bu kısıtlayıcı yorum ve uygulama, etnik, dinsel ve dilsel grupları kapsamaması nedeniyle modern uluslararası insan hakları hukuku ve evrensel azınlık hakları standartlarının gerisinde kaldığı için çeşitli hukukçular ve uluslararası kurumlar tarafından eleştirilmektedir.

Gayrimüslim

Cumhuriyet'in Yüzüncü Yılında Azınlık Hakları. Hrant Dink Vakfı Yayınları, 2025.
"Podcast: Azınlık Hâlleri." Hrant Dink Vakfı.

Ağız, sindirim sisteminin giriş boşluğudur. Bu boşlukta, diş arkları ve dil bulunur.

Ağız boşluğunun sınırları:
Üstte: Damak (Paltum) bulunur. Paltum, iki kısımdır; Önde Sert damak (paltum durum) arkada yumuşak damak (paltum molle) bulunur. Sert damak, maksilla nın alt parçası olup ağız boşluğunu burun boşluğundan ayırır. Yumuşak damak, os palatini (palatinal kemik) tarafından oluşturulan gevşek ağız mukozasıdır. Küçük dil (uvula palatina) yumuşak damağın submandibular ve sublingual tükürük bezlerini içerir. Mandibula nın corpusu ise ağız tabanını çevreler.
Ağız Boşluğunun Bölümleri:
1-Vestibulum oris: Diş dizisi (dental ark) ile dudaklar ya da yanaklar arasındaki bölüm.
2-Cavitas oris proprium: Asıl ağız boşluğu. Önde ve yanlarda dişlerle sınırlanmış olarak boğaz geçidine (Isthmus faucium) kadar uzanan boşluk.

1-Sindirim sisteminin ilk açıklığı olup besinlerin alınarak dişlerle mekanik, tükürükteki amilaz ile kimyasal olarak ilk sindiriminin başlatılması. Ağızda bulunan dil organı, ayrıca tükürükle ıslanarak çözünmeye başlayan gıdaların tat duyusunu alır.
2-Konuşma esnasında ses çıkartmak için akciğerlerden gelen havaya, dil, dudaklar ve dişler yardımıyla son şeklini verir ve konuşma sesleri oluşur.
3-Solunum temel olarak solunum sisteminin giriş açıklığı olan burun boşluğunun (cavum nasi) görevidir. Ancak burun boşluğu tıkanıklıkları veya hava açlığı duyulan durumlarda ağız yardımcı bir solunum aygıtıdır.
4-Ağız ve ağzı oluşturan ya da çevreleyen yapılar yüz estetiğinin temel elemanlarıdır.

BASIC (İngilizce: Beginner's All-Purpose Symbolic Instruction Code Türkçe: Yeni başlayanların çok amaçlı simgesel öğretim kodu) 1964'te John George Kemeny ve Thomas Eugene Kurtz tarafından New Hampshire, ABD'de icat edilmiş, günümüzde de çeşitli türevleri kullanılmakta olan yüksek düzey bir programlama dili. Farklı türevleri birçok işletim sisteminin parçası olarak sunulmuştur.
BASIC öğrenmesi ve yazılımları kolay olan bir dildir. Genelde amatörce ve hobi uğraşıları için kullanılmıştır. Microsoft daha sonra Kişisel bilgisayarlar için Quick Basic derleyicisi piyasaya sürmüştür. Bununla yazılan BASIC metinlerini makine koduna çevirilebilmiş böylece sürat kazanmıştır. Bugün hâlen geniş bir kullanım alanına sahip olan Visual Basic dili var olup bununla hatta Windows'un belirli bölümleri yazılmıştır. Her Microsoft Office paketinde bir BASIC türevi var olup makro programlamada büyük kolaylıklar getirmektedir. Ayrıca BASIC kodunu C veya C++ koduna çevirip makine kodu derlemesi yapabilen bazı açık kaynak kodlu uygulamalar bulunmaktadır. Bunlardan BaCon Linux, MacOS ve bazı unix tabanlı işletim sistemlerinde HUG kütüphanesi ile pencere, buton, vb. arayüz oluşturmak için kullanılabilirken BCX sadece Windows'ta WinAPI ile arayüz oluşturmak için kullanılabilmektedir. QB64 adlı derleyici ise Windows, MacOS, Linux ve bazı başka işletim sistemlerinde arayüz oluşturmaya imkân sağlamaktadır.
Basic programlama dili algoritma'ya çok yakın bir yapıya sahiptir. Bu yüzden öğrenilmesi ve uygulanması kolaydır.

Değişken isimleri aşağıdaki kurallara uyan her şey olabilirler:

Değişken ismi en fazla 255 karakterden oluşmalıdır.
Değişkenler arasında : ;, . / ' # [ ] ! " $ % ^ & * ( ) { } karakterleri kullanılamaz. Ancak _ kullanılabilir.
Değişken isminin ilk karakteri mutlaka harf olmalıdır. Yani değişkenler rakamla başlamaz.
Değişken isimlerinde büyük küçük harf ayrımı yoktur. "AbCdE" ile "Abcde" veya "ABCDE" aynı değişkenleri belirlerler.
Belirli bir prosedürde aynı değişken birden fazla tanımlanamaz.
En önemlisi de herhangi bir BASIC komutu olamayacaklarıdır.

Bir değişken "Dim degisken_ismi as tür" seklinde tanımlanır.

 
Görüldüğü gibi VB'de de değişkenler arası virgül ile ayrılıp birden çok aynı türde değişken aynı anda tanımlanabilir.

Merhaba Dünya çıktısı

Amstrad (Locomotive) Basic,
Atari Basic,
BaCon
BasicA,
GWBasic,
Commodore,
Basic V2,
Mallard Basic,
QBASIC (Quickbasic),
TurboBasic,
Power Basic,
Visual Basic,
Visual Basic .NET

Balkan Gagavuzcası, Balkanlar'da yaşayan Gagavuzlar tarafından konuşulan Gagavuzca ağızlarıdır. Bulgaristan, Romanya, Kuzey Makedonya, Türkiye ve Yunanistan'da az sayıda konuşucusu olan ağızlar, Türkçenin Rumeli ağızlarıyla olan büyük benzerlikten dolayı Rumeli Türkçesi adıyla da adlandırılmaktadır. UNESCO tarafından ciddi derecede tehlike altında olan diller arasında gösterilmektedir.
Bulgaristan'ın kuzeydoğusunda yoğun olarak yaşayan Gagavuzlar, 1770 yılından itibaren kitleler halinde Besarabya'ya göç etmeye başlamıştır, göç dalgası aralıklarla 1811'e değin sürmüştür.
Valentin Moşkov, 1903 yılında Bulgaristan'ın kuzeydoğusundaki Yenipazar'ın (Novi Pazar) yakınında bulunan Pamukçu adlı Türk köyünde çalışmalar yapmıştır. Köyde yaşayan Türklerin diliyle Besarabya'daki Beșalma köyünde yaşayan Gagavuzların dili arasında bir fark bulunmadığı sonucuna varmıştır.
Balkan Türk ağızları üzerinde karşılaştırmalı çalışmalar yapan Tadeusz Kowalski, Deliorman Türkçesi adını verdiği Gacal ağzıyla Besarabya Gagavuz ağzını tek bir diyalektolojik grup içinde değerlendirilecek kadar birbirine yakın kabul etmiştir. Bu bölgedeki Türklerin ve Gagavuzların konuştukları dile Tuna Türkçesi adını vermiştir. Paul Wittek ise, Gacalların konuştuğu Türkçenin, Osmanlı Türkçesine Gagavuzcadan daha yakın olduğunu düşünerek Gagavuzcanın Oğuz öncesi özelliklerine işaret etmektedir.
Romanya Gagavuz ağzı, Moldova'nın Sovyetler Birliği'ne katılmasıyla birlikte, Romanya'nın geri kalan bölgelerinde yaşayan Gagavuzlar ayrı bir sosyal grup olma özelliğini büyük ölçüde yitirmiştir. Romanya Gagavuz ağız özelliklerini yansıtan örneklere sadece Mehmet Ali Ekrem'in Dobruca Türklerinin kültüründen örnekler sunmak için yayımladığı Bülbül Sesi adlı eserinde yer alan "Tudorka", "Stuian" adlı türkülerde rastlanmaktadır.
Yunanistan Gagavuz ağzı, Kesriye şehrinde ve Makedonya'nın güneydoğusunda küçük gruplar hâlinde Gagavuzların yaşadığı bilinmektedir. Ancak bugüne kadar Gagavuzca herhangi bir yayın yapılmamıştır.

Baltık-Fin dilleri veya Fin dilleri, Baltık Denizi ve çevresinde yedi milyondan fazla insan tarafından konuşulan, Ural dillerine mensup bir dil topluluğudur.
Bu dil topluluğu içinde en çok konuşulan iki dil Fince ve Estonca olup, her ikisi de konuşuldukları ülkede resmî dildir. Aynı dil topluluğuna mensup diğer diller ise, Finlandiya Körfezi ve çevresinde konuşulan İngrice, Karelce, Ludikçe, Vepsçe, Votça ile Güney Estonya ve Livonya bölgelerinde konuşulan Võro, Seto dilleridir.
Dil topluluğuna mensup birçok dil yok olma tehlikesi altında olup, 20. yüzyılda Livonca ve Votçanın konuşan sayısının yüzün altına düştüğü bilinmektedir. Yine gruptaki çoğu dilin ölmüş olduğu düşünülmektedir. Yine Fincenin lehçeleri olarak kabul edilen Meänkieli İsveç'te, Kvence ise Kuzey Norveç'te konuşulmaktadır. Her iki ülke de bu dilleri azınlık dili olarak kabul etmiş olup, Fince bilen herhangi biri bu dilleri anlayabilmektedir.

Baltık-Fin dillerinde herhangi bir cinsiyet veya artikel yoktur. Tüm Fin dilleri yapı olarak karmaşık olup, her birinde ünsüz değişmeleriyle sıklıkla karşılaşılmaktadır. Bu ünsüz değişmeleri sözcük kökünde olabileceği gibi, eklerde de görülebilir. Yine ünsüzler, Türkçede olduğu gibi patlamalı ünsüzler olan /k/, /t/ ve /p/ sesleriyle değişebilir. Bu işleme ünsüz gevşemesi adı verilir. Örnekle:

kuppia + -n → kupin (Fince: "fincan")
haka +-n → haan (Fince: "çayır")
kyky + -n → kyvyn (Fince: "yetenek")
järki + -n → järjen (Fince: "akıl")
Yine bir diğer belirgin özellik, Estonca dışındaki tüm Fin dillerinde ünlü uyumuna rastlanmasıdır. Ayrıca başta Livonca, Võro dili ve Estoncada da sözcüklerin son sesi aşınır. Bunun yanında, tüm Ural dilleri'nde bulunan damaksıllaşma özelliğinin, Fin-Baltık dillerinin ayrıştığı dönemde kaybolduğu ve sonradan bazı Fin dilleri tarafından tekrar geri kazanıldığı düşünülmektedir.
Bunların yanında Baltık-Fin dillerinde oldukça fazla ikili ünlü yer almaktadır. Fincede 15 tane olan ikili ünlü sayısı, Estoncada 25 kadardır. Ancak Fincede, ikili ünlülerin az olmalarına karşın bu ünlülerle daha sık karşılaşılmaktadır. Aynı şekilde Estoncada 14 adet olan isim durum ekleri, Fincede 15 adettir.

Aşağıda Baltık-Fin dillerini, diğer Ural dilleri'nden ayıran özellikler yer almaktadır:

Ünsüz gevşemesi.
Aynı ekin, bir sıfat tamlamasında hem sıfata, hem de isme gelmesi. Örnekle:
vanho·i·lle mieh·i·lle "yaşlı adama" (aynı ek her iki sözcüğe de eklenmiştir)
Koşaç kullanımı. Örnekle:
mies on vanha "adam yaşlıdır"
Zamanlarda Cermen dilleri'nin etkisi görülür.

Huş kabuğu mektubu no. 292

Tapani Salminen. Ural dillerinin sınıflandırılmasında ortaya çıkan sorunlar.12 Ekim 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Finceye Hint-Avrupa dillerinden geçen sözcükler sözlüğü

Baltık-Slav dilleri, Hint-Avrupa dil ailesinin bir dalıdır. Geleneksel olarak Baltık ve Slav dillerini içerir. Baltık ve Slav dilleri, başka Hint-Avrupa dil ailelerinde bulunmayan ve ortak bir gelişim dönemine işaret eden birçok dil özelliğini paylaşmaktadır.
Günümüzde Baltık ve Slav dillerini tek bir dalda sınıflandırmak, dilbilimciler arasında genel bir fikir birliğine varmasına rağmen, ilişkilerinin niteliği ile ilgili bazı ayrıntılar genellikle siyasi nedenlerden ötürü bazı çevrelerde tartışmalı bir konu olmaktadır.
Bazı dilbilimciler (Kortlandt, Derksen), Baltık-Slav dillerinin Doğu Baltık, Batı Baltık (soyu tükenmiş) ve Slav olmak üzere üç gruba ayrılmasını önermiştir.

Baltık ve Slav dillerinin ilişki derecesi, diğer Hint-Avrupa dilleriyle paylaşılmayan bir dizi ortak özellikle ve bu özelliklerin görece kronolojisi ile belirtilebilir. Baltık ve Slav dilleri aynı zamanda bazı ortak kökenli kelimeleri paylaşmaktadır. Bu kelimeler diğer Hint-Avrupa dillerinde bulunmamaktadır. Eğer bulunuyorsa bile kelimelerin Proto-Hint-Avrupa dilinden miras alındığı ve diğer Hint-Avrupa dilleriyle karşılaştırıldığında anlamlarında kendi içlerinde benzer değişiklikler meydana geldiği gözlemlenmektedir. Bu ortak özellikler Baltık ve Slav dillerinin kökensel açıdan Proto-Baltık-Slav dilinden türediğini göstermektedir.

Balto-Slavic Accentuation, by Kortlandt; a very idiosyncratic approach to Balto-Slavic accentuation
Трубачев О.; Бернштейн С. (2005), "Отрывки о балто-южнославянских изоглосах", Сравнительная грамматика славянских языков (in Russian), Moscow: Наука (Bernstein and Trubachev on the Balto-South-Slavic isoglosses)
Biennial International Workshop on Balto-Slavic Natural Language Processing6 Mayıs 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Baltık dilleri, Kuzey Avrupa'da konuşulan Hint-Avrupa dil ailesinin Baltık-Slav dilleri koluna bağlı bir dil grubudur. Bu dil grubu bazen doğu batı olarak bazen de ölü veya hala konuşulan bir dil olarak ayrılmaktadır. Eski Baltık dilleriyle yeni Baltık Dillerinin karşılıklı birbirini anlaması mümkün değildir. Çünkü yeni Baltık slav<<<dillerine çok fazla Slavca sözcük girmiştir. Alfabe olarak Latin alfabesini kullanırlar.

Batı Baltık dilleri 

Galindian
Eski Prusça
Sudovian (Yotvingian)
Skalvian
Doğu Baltık Dilleri
En fazla konuşulan Baltık Dili Litvanca'dır.
Doğu Baltık Dilleri

Letonca (2.5 milyon kişi tarafından konuşulur.)
Latgalian (150.000 kişi tarafından konuşulur. Letoncanın bir diyalektidir.)
Litvanca (3.9 milyon kişi tarafından konuşulur.)
Samogitçe (0.5 milyon kişi tarafından konuşulur. Litvancanın bir diyalektidir.)
Eski Curonian
Yeni Curonian (Yok olmak üzere bir dildir. Çok az kişi tarafından konuşulur.)
Selonian
Semigallian

Baltık dilleri, Letonya'da Litvanya'da Kanada'da Avustralya'da Amerika Birleşik Devletleri'nde Polonya'da Almanya'da Belarus'ta ve Ukrayna'da ve ağırlıklı olarak da İskandinav ülkelerinde konuşulur. Ama giderek konuşan sayısı azalmaktadır.

Baltık dillerinin ayrı bir grup olmasına karşın kanıtlar 1350'de bulunmuştur. Bu çalışmalardan sonra ilk kez Prusça ve Almanca çeviriler yapıldı. Ve 1545'te ilk kez Litvanca İncil basıldı. Sonra Prusya döneminde de Prusça Alman etkisiyle asimile oldu. Rus İmparatorluğu yerel dilleri yasaklandığında çoğu lehçe yok oldu. Baltık halkı aşırı dirense de dillerinin birçoğunu koruyamadılar.

Baltık dillerinin hepsinde antik Hint-Avrupa'nın etkilerini görmek mümkündür ve diğer dillerle aynı sözcükler veya fonetik farklılıklar vardır. Bunun en belirginlerinden biri, Slav dilleriyle Baltık dilleri arasındaki ilişkidir. Bu yüzden bulunduğu sınıf Baltık-Slav dilleri olarak adlandırılır. Benzerliğin iki büyük sebebi var, ilki Rus İmparatorluğu'nun getirdiği baskı, diğeri de Slavlarla Baltık halklarının birbirlerine yakın yaşamalarıdır. Bunun dışında Almancanın etkileri de görülür.

Baskça (euskara), Baskların konuştuğu izole dil. Baskça, dil bilimcileri tarafından Hint-Avrupa dilleri Avrupa'ya yayılmadan önce Avrupa'da konuşulan dillerden arta kalan biri olarak kabul edilir. Bu sebepten bu dilin dünyada konuşulan başka hiçbir dille yakından akraba olmayan çok eski bir dil olduğu düşünülür. Hint-Avrupalılar buraya gelmeden önce çok geniş bir bölgede, tüm İber yarımadasında (İspanya ve Fransa) ve Gaskonya/Akitanya bölgesinde (Güneybatı Fransa), konuşulmakta idi.

Baskça ile dünya üzerinde konuşulan bazı diller arasındaki fonetik ilişkinin ve yakınlığın belirlenmesi üzerine araştırma sonucunda Baskçanın fonetik olarak Avrupa kıtasında yaygın Hint-Avrupa dil ailesinden daha çok diğer dillere benzediği sonucuna ulaşılmıştır.
Fonetik açıdan Baskça "0" ise diğer dillerin ona uzaklığı şu şekildedir.

Baskça, tek heceli diller grubunda yer alır.

Swadesh listesinden örnek Baskça sözcükler:

Bask Dili Sözlük Maddesi
Erromintxela dili

Bask Dili Sözlük Maddesi
Dil Mukayeselerine Göre Basklarla Türklerin Temasları Göç Yolları ve Zamanı Hakkında

Batı Cermen dilleri, Cermen dillerinin üç kolundan en büyüğüdür ve Almanca, İngilizce, Felemenkçe, Afrikaanca, Frizce ve Yidiş gibi dilleri içerir. Cermen dillerinin diğer iki kolu ise Kuzey Cermen dilleri ve Doğu Cermen dilleridir.

Anglo-Friz dilleri
İngiliz dilleri
İngilizce
İskoçça
Yolaca (ölü)
Fingalca (ölü)
Friz dilleri
Batı Frizce
Doğu Frizce
Kuzey Frizce
Aşağı Cermen dilleri / Aşağı Sakson dilleri
Kuzey Aşağı Saksonca
Vestfalce
Doğu Aşağı Almanca (ölmek üzere)
Aşağı Prusça (ölmek üzere)
Hollanda Aşağı Saksoncası
Aşağı Frankonya dilleri
Felemenkçe
Batı Flamanca
Doğu Flamanca
Zelandaca
Hollandaca
Brabantça
Afrikaanca
Limburgca
Yüksek Cermen dilleri
Almanca
Alemannik (İsviçre Almancası ve Alsasça'yı da içerir.)
Svabca
Bavyeraca
Doğu Frankça
Güney Frankça
Renanya Frankçası(Hessen lehçeleri, Pensilvanya Almancası ve Lorraine Frankçası'nı da içerir.)
Ripuarca
Türingce
Yukarı Saksonca
Silezya Almancası (ölmek üzere)
Langobartça (ölü, Cimbrice ve Mòcheno bu dilin kalıntıları sayılmazsa.)
Yüksek Prusça
Lüksemburgca
Yidiş
Vilamovyaca

Berber dilleri (yerel adı: Tamazight) Fas, Cezayir, Tunus, Libya, Mısır (Siwa) ile Mali ve Nijer'deki küçük Berber toplulukları tarafından konuşulan birbiri ile yakın akraba olan bir diller grubudur. Nispeten seyrek bir toplulukta Sahara ve Sahel'in kuzeyine doğru uzanır. Afro-Asyatik diller ailesindendir. Birbiri ile çok yakın olan kuzey Berber dillerini konuşanlar arasında bunları tek bir standard altında birleştirmek için bir hareket vardır. Geleneksel olarak Orta Fas Tamazigti'ni işaret eden Tamazigt adı da bu standard Berberce dilini veya tüm Berberce için kullanılır ancak kullanım ceşitlilik gösterir ve pek çok Berberi kendini Tamazigt olarak tanımlamaz.
Berber dilleri arasında Orta Fas Tamazigti, Tarifit Berbericesi (kuzey Fas), Kabili dili(Cezayir) ve Taşelit (orta Fas) sayılabilir. Berber dilleri ceşitli işgallerle kesintiye uğramasına rağmen, 2000 yıldan fazla bir süredir bir yazı diline de sahiptirler. İlk olarak Tuaregler tarafından hala kullanılmakta olan Tifinag alfabesiyle yazılmıştır. En eski yazılı metin ise M.Ö 200 yılına aittir. Daha sonra 11. ve 16.yy yılları arasında Arap alfabesi (özellikle Fastaki Şilha). 20.yy dan sonra da özellikle Kabililer tarafından Latin alfabesi ile yazılmaya başlamıştır. Fas'ta Tifinag alfabesinin bir türü yakınlarda resmîleştirilmiştir. Latin alfabesi Cezayir'de yarı-resmî ve Mali ve Nijer'de resmî durumdadır. Yine de Mali ve Nijer'de hâlen yaygın olarak Arapça ve Tifinag kullanılmasına karşın Fas'ta ve Cezayir'in çeşitli bölgelerinde Latin alfabesi giderek daha fazla kullanılmaktadır.
Mağripin tamamen hürriyetine kavuşmasından sonra çoğu ülke temel olarak Fransızcanın eğitimde ve okuma yazmada baskın dil olmasını kaldırmak için değişen derecelerde bir Araplaşma politikası sürdürmüşlerdir. Fakat bu politikalar Amazig/Berber dillerini yasaklamış ve bastırmıştır. Bu çabalara Fas ve Cezayir'de yaşayan Berberler özellikle Kabililer tarafından karşı çıkılmıştır ve her iki ülkede de bazı okullarda bu dille eğitime yer verilmesi ve Berber dilini resmî dil olmasa da milli dil olarak tanınması ile çözüme ulaştırılmaya çalışılmaktadır. Berber nüfusunun az olduğu Magrip ülkelerinde bu tür önlemler alınmamıştır. Mali ve Nijer'de kısmen Tamaşık dili ile eğitim veren birkaç okul bulunmaktadır.

Biçimbilim, yapıbilim, biçim bilgisi,  şekil bilgisi,  morfoloji veya yapı bilgisi dilbilimde sözcüklerin içyapısını inceleyen alt dalıdır. Temel inceleme nesnesi, dilin anlam taşıyan en küçük parçaları olan biçimbirimlerdir. Biçimbilim, sözcükleri, nasıl oluşturulduklarını ve diğer sözcüklerle ilişkilerini inceler ve sözcüklerin kök, gövde ve ek gibi bileşenlerinin yapısını çözümler.
Modern dilbilimin alt alanı olan biçim bilimi, bir dilin anlam taşıyan en küçük parçalarının (biçim birimi, morfem) araştırmasını yapar. Biçim birimleri farklı biçimlerde kullanılır, anlam ayırıcı en küçük birimlerden (fonem) oluşur ve bunların kelimelerini oluşturur. Biçim birimi kelimelerin iç yapısındaki dil olgularına ilişkin kurallarla ilgilenir.

Morfoloji geleneksel dil bilgisinde, bükün biçimlerinin ve kelime türlerinin çözümlemesini kapsayan ve söz yapısını da dikkate alan biçim bilgisidir.
Morfoloji kavramı, tipik sözcük yapılarını tanımlamak için dil bilimciler tarafından 19. yüzyılda ele alınmıştır. Bu kavram köken olarak, özellikle Botanik'teki biçim bilgisini başlatan Goethe'den gelmektedir. August Schleicher bu kavramı, dilbilim için 1860 yılında sadece başlık olarak benimsedi. Morfemleri ise ilk olarak Leonard Bloomfield konulaştırdı. Bloomfield (1933) ve Harris (1951) bu konuya ayrı birer bölüm ayırarak eserlerinde yer vermiştir. Morfoloji, konum açısından sürekli bir değişime uğrarken hem hangi dil betimsel alanların ona dahil edilip edilmeyeceği sorusu, hem de değişik gramer sınıflarının düzenleyici sistemlerine nasıl dahil edileceği konusu farklı yaklaşımlarla ele alınmıştır.

Söz türetme temelbirim ve eklerin birleştirilmesiyle oluşturulan kelime yapılarıdır. Misalen; iyi-lik, güzel-lik gibi... İyi sözüne –lik eki getirilerek sıfattan isim türetilmiştir.

Birleşik kelimeler en az iki sözün bir araya getirilmesiyle oluşur, ama bu sözler istenildiği kadar öğe içerebilir. Mesela; dil-bilim sözü dil sözü ile türemiş isim olan bil-im sözü bir araya getirilerek 'dilbilim' şeklinde birleşik kelime yapılmıştır.

Kısaltmalar şu şekilde ayrılabilir: 

Birleşik kelimelerin sadece baş harflerini kullanarak yapılan kısaltmalar,
Yeni bir sesbilgisel sözcük oluşturacak şekilde yapılan kısaltmalar: Türk Dil Kurumu→ TDK
Uzun sözlerdeki kimi birimlerin atılmasıyla yapılan kısaltmalar: Üniversite→ Üni

Kimi dil bilimcilere göre evrişim konusu biçim bilgisi içerisinde ele alınır. Evrişim, bir kelimenin biçim değişikliği olmadan kelime türünün değişmesidir. Örneğin; “Adam güzel konuştu” ile "güzel çiçeklerden bir demet aldı" cümlelerinde "güzel" sözü biçimsel bir değişikliğe uğramadan ilk cümlede zarf, ikinci cümlede sıfat görevindedir.
Almancada kimi isimlerin tekil ve çoğul halleri aynıdır. Das Kissen (tekil), die Kissen (çoğul), bu sözcükte de hiçbir biçimsel değişiklik yoktur ve evrişime uğramış bir sözcüktür.
Evrişimin başka bir tanımı ise, morfemde hafif bir değişiklik olabileceği yönündedir, böyle sözler de bükün konusuna dahil edilebilir. Bu bağlamda evrişimin ilk belirttiğimiz tanımı Sıfır-türetme olarak adlandırılır.
Sözlerdeki biçimsel olaylar, başka hiçbir değişiklik olmadan sadece önek ve soneklerden oluşuyorsa kurallara uygun olan ifadelerle betimlenir. Arapçadaki bazı sözcük türetme kurallarında olduğu gibi bazı durumlar kurallara uygun olan dillerle anlaşılmaz.

Söz bilgisi ve bükünün bölümlenebilirliğine dair tartışmalar hala sürmektedir. Kimi okullarda sözcük bilgisi kendine özgü bir alan olarak, kimi okullarda ise biçim bilgisinin alt alanı olarak öğretilmektedir. Ama biçim bilgisi sözcük bilgisinin alt alanı olarak alınırsa söz bilgisini biçim bilgisinden ayırmanın hiçbir mantığı yoktur. Bir basit ve belirleyici kurala göre söz bilgisi ile bükün arasındaki fark şudur: Sözcük bilgisinde yeni kelimeler türetilir, bükünde ise sözcüklerin anlamlarına katkı yapılarak kelimelerin cümledeki işlevleri dile getirilir. Mesela; Söz bilgisi, hareket sözüne –siz eki getirilerek yeni bir kelime oluşturulan alandır. Bükünde ise yeni bir kelime türetilmez, sadece uyumluluk aranır, mesela; özne-yüklem uyumu, çoğul isimlerde yüklem de çoğul olur ya da yazmak fiilinin özneye göre (yazıyorum, yazıyorsun) çekimi gibi durumlar bükünün ilgilendiği konulardır.
Bükün ve cümle bilgisinde aynı dilbilgisel ve anlambilimsel işlevler söz konusu ise sınırlandırmalarda sorunlar ortaya çıkabilir. Örneğin; bükünlü diller grubunda olan Almancada şöyle bir kategori vardır: Almancada bütün isimlerin tanımlığı (Artikel) vardır. Bu tanımlıklar adların cinsini, çekimlerini, tekil ya da çoğul biçimlerini, belirli ya da belirsiz olduklarını ve aynı zamanda adla birlikte çekilen sıfat ve zamirlerin çekimini belirtir. Bu tanımlıklar “der, die, das”tır. Mesela; Löwe (arslan) sözü söz bilgisindeki –in ekini alarak Löwin (dişi arslan) olur. Bir cümlede kullanılan Artikeller her zaman çekimlenir, ama Almancadaki çok az isim cinse göre değişir.
Bir dilin anlam taşıyan en küçük birimi olarak tanımlanan morfem, biçim bilgisi dahilinde parçalara ayırma imkânları sunar ve bilimsel tartışmalara yol açar.

Dilin anlam taşıyan en küçük yapı birimi olan biçim birimi, bir kelimenin henüz sınıflandırılmamış öğesidir. Morflara kelimeleri parçalara ayırarak ulaşılır. Mesela; "O her gün okula gider" ve "Giderayak işlerim var bitirilecek" cümlelerinde gitmek fiiline –er morfemi getirilerek farklı anlamlar oluşturulmuştur.
Farklı morflar farklı şekillerde aynı işlevi görüyorsa, bunlara da biçimbirimlerin allomorfları denir. Türkçede bu duruma şu şekilde örnek verilebilir:
Örnek 1: “Annemler geldi.” ve “Annemgil geldi.” Bu cümlelerdeki “anne” sözcüğüne eklenen “-ler” ve “-gil” sözcükleri aynı anlamı vermektedir.
Örnek 2: “Öğrenciler yarın gelecekler.” ve “Arkadaşlarım bu sınavı başaracaklar.” Bu cümlelerde “öğrenciler” ve “arkadaşlarım” sözcüklerinde “-ler” ve “-lar” ekleri aynı çoğul anlamını vermektedirler. Aynı zamanda “gelecekler” ve “başaracaklar” sözcüklerindeki “-ecek” ve “-acak” ekleri aynı gelecek zaman kipini belirtmektedirler. Bu durum başka dillerde de meydana gelmektedir. Örneğin; Kinder kelimesindeki –er, Hunde kelimesindeki –e, Fragen kelimelerindeki –n, CDs kelimeleri –s, çoğul biçimi değişmeyen Wagen kelimesi çoğul biçimbirimlerin Allomorfemidir. Bu biçimde farklı biçimbirimler Senkretizm adı verilir.

Bükün, kelime yapısında gözlemlenen farklı yöntem ve kurallara göre gruplara ayrılır.
Sıfat, isim ve fiil çekimi bükün sınıfına girer. Birçok yazar, sıfatlarda karşılaştırma ve bu karşılaştırma derecesini de bükün sınıfına koyarlar. Örneğin; “ Çay içiyorum” cümlesinde birinci tekil şahıs ve şimdiki zaman olarak kullanılan “-yor” ve “um” çekim morfemi vardır.
Son zamanlarda yapılan çözümlemelerde bükün, sözdizimsel düzeyde bir role sahip olduğu için biçim birimi sınıfından sayılmamaktadır, ama bu görüşle, anlambilimsel düzeyde çoğul yapı ve Genus (cins durumu) çelişmektedir.

Cümle veya tümce; bir ifade, soru, ünlem veya emiri dile getiren; kendi başına anlamlı sözcükler dizisi. Çoğunlukla özne, tümleç ve yüklemden meydana gelir. Bazen yan cümleciklerle anlamı pekiştirilir veya genişletilir.
Cümle; düşünce, duygu, oluş ve isteklerin bildirildiği söz dizisidir. Tek bir fiil kipinden ibaret olduğu gibi, birbirine dilbilgisel bağlarla bağlı birçok sözcükten de meydana gelmiş olabilir. "Gidiyorum.", "Çekil.", "Yürüyelim." gibi tek bir sözcükten ibaret olan cümleye bir deyilikli; "Ben gidiyorum.", "Sen çekil.", "Haydi yürüyelim." gibilerine ise iki deyilikli denir.

Cümle sözcüğü Türkçeye, Arapça cumle (جملة) sözcüğünden geçmiştir. Türkçe kökenli tümce sözcüğü ise cümle ile eşanlamlı olarak kullanılmasının yanı sıra bazen basit cümle veya karmaşık cümleyi meydana getiren cümleciklerden her biri anlamında da kullanılır.
Bir cümlede tümleç her zaman bulunmayabilir ancak özne ve yüklem, ünlemler hariç tüm cümlelerde bulunur:

"Cemal okula gitti." (okula tümleçtir)
"Ben yapacağım." (sadece özne ve yüklem vardır)
Özne her zaman cümlede görünmeyebilir:
"Erken gelmişsin" (Sen öznesi gizlidir)

Burada yüklemin taşıdığı kip ekine bakılmaksızın hangi anlamı taşıdığına bakılır.
Olumlu-olumsuz cümle, istek cümlesi, ünlem cümlesi, şart cümlesi, soru cümlesi, emir cümlesi gibi çeşitleri vardır.

Olumlu cümle, yüklemi olumlu olan cümledir:

"Bugün eve erken geldim." (geldim yüklemi olumludur)
"Bir çalışma yapılmadığı anlaşılıyor." (anlaşılıyor yüklemi olumludur)
Olumsuz cümle, yüklemi olumsuz olan cümledir. Olumsuzluk ekleri -me, -ma kullanılarak oluşturulur:

"Bugün kütüphane açılmayacak."
Bazı cümlelerin yüklemi olumlu olduğu hâlde anlamca olumsuzdur. Örnek:

Ne sert ol asıl, ne yumuşak ol basıl
Soru-cevap cümlelerinde de anlam olumsuz olabilir:

-Bu madde neden böyle?
-Ben mi yazdım? (Ben yazmadım)
Bir cümlede iki olumsuzluk varsa, anlam olumluya döner: 

Araştırmadan yazma.
Ancak, iki olumsuzluğun ikisi de bağımsız yargı bildirirse anlam olumsuz kalır. Örnek: 

Yazıyı o yazmış değildi, yazanı da görmemişti.

İçinde soru eki (mi, mu) veya soru sözcüğü (kim, neden, nereden, nasıl) olan cümledir. Kural olarak soru cümlesi sonunda (?) kullanılır, ancak bazı cümlelerde soru eki temel önermeye yönelik değilse (?) işareti kullanılmaz: Her şeyi bu maddeye yazamayız; yazdık mı uzar gider, cümlesindeki gibi.
Bir de sorulu olumsuz cümle vardır. Bu cümlenin yüklemi olumsuzdur ve soru eki almıştır: Bu madde özgün değil mi? gibi.
Soru cümlelerine karşı mutlaka cevap cümleleri ortaya çıkar. Cevap cümleleri tam kurulmayabilir: -Sen mi yazdın? -Evet ben... gibi. Bazı soru cümleleri cevapsız kalabilir: -Bu nasıl yazı?; Hangi dağda kurt öldü?; Yumuşak başlı isem kim dedi uysal koyunum?; Bakalım, seçim sonuçlarının anlamı nedir?; gibi.
Soru cümlelerine cevap iki türlüdür: -mi ekiyle kurulmuş soru cümleleri genellikle -evet ya da -hayır diye cevaplanır. Olumsuz soru cümlesine cevap ise iki yolla olur, ya hayır denir, yahut -mi soru ekine karşı olumlu cevap verilir: -Bu maddeyi onlar hâlâ yazmadılar mı? cümlesine -Hayır veya -Yazdılar cevabı verilir. (Ayrıca soru cümlesi maddesine bakınız).

İçinde ünlem ve ünleme benzer sözcükler (komutlar) olan cümlelerdir. Ünlem Cümlesi bir duyguyu ifade eder. Seslenme, heyecan, sevinç, şaşma, sıkılma vb. ifadelerden oluşan ünlem sözcüklerinin kullanıldığı cümlelerdir. Örnekler:

Hey, orada durma!
Eyvah, o da burada!
Çok güzel bir araba!
Göreyim sizi arkadaşlar!
Hah, işte geldi

Burada yüklemin çeşiti önemlidir. İki çeşiti vardır.

İsim Cümlesi: Yüklemi isim soylu sözcüklerden oluşan cümlelere "İsim Cümlesi" denir.
Fiil Cümlesi: Yüklemi fiil soylu sözcüklerden oluşan cümlelere "Fiil Cümlesi" denir.

Burada yüklemin cümle içindeki yeri önemlidir.

Kurallı cümle: Yüklemi sonda olan cümlelere "Kurallı Cümle" denir.
Devrik cümle: Yüklemi sonda olmayan cümlelere "Devrik Cümle" denir.
Eksiltili cümle: Yüklemi cümleye yazılmamış olan cümlelere "Eksiltili cümle" denir.

Geleneksel dilbilgisi içerisinde elipsler tamamlanmamış, eksik cümleleri ifade eder. Çünkü sözlü iletişim, ortak bir sözdiziminden ve ortak bir dünya görüşünden ileri gelir. Fakat bütünleyici bir ortak alan-durumsal tecrübe ortaya çıkar. Dil ekonomisi artık bilgilerden kaçınmaya müsait olarak bilgilerden kaçınmayı gerektirir. Söz konusu klasik bir elips genellikle cevap elipsinde bulunur. Bu durumu aşağıdaki örnekte görebiliriz.
A: Bu yaz yine tatile gideceğim.
B: Nereye?
A: Bodrum'a veya Antalya'ya.
B: Yalnız mı?
A: Hayır, eşim ve çocuklarımla birlikte.
B: Peki ne zaman?
A: Büyük olasılıkla Temmuz veya Ağustosta.
Bu örnekte görüldüğü üzere ilk cümle dışındaki cümlelerin yüklemleri yok. Böyle, yüklemi eksik olan cümleler birer eksiltili cümledir.
Burada bir yapının kabulü söz konusu. Bir defa elde edilen sözdizimsel bir “temel”, “konu değişikliği” vasıtasıyla bir yenisi oluşturuluncaya kadar geçerlidir. Böyle bir yapı dâhilinde dinleyici için tamamen yeni ve bilgilendirici olan şey konuşulur. Buna rağmen gereksiz zannedilen bilgiler verilir, konuşmacı eksiksiz cümleler kullanır. Konuşmacı anlaşılamamasına rağmen, fikirlerine özel bir anlam içerisinde önem verir. Bu, dinleyici tarafından algılanan bir anlamdır. Böylece kendi dilsel yetisinin doğruluğunu sınama çabası söz konusu olabilir. Elipsler anlaşılabilirdir, çünkü elipsler; mimik, jest veya ortak fikirlerle oluşan işaretlerle konuşmaya katılanların sözdizimini senkronize edebilmesini sağlar.

Cümle, bir sözcük dizisidir, ancak en az bir sözcüklü ifadeler de cümle sayılmaktadır. "Yazıyorum", gibi. Maksimum sözcük sayısı ise sonsuzdur, ne var ki, hiçbir dilde hiçbir cümlenin sözcükleri en fazla bir paragraf uzunluğunu geçmez, çünkü konuşma dilinde sesin yettiği yere kadar sözcük sarf edilerek cümle kurulur ve anlambilim açısından, bir cümlenin ögeleri ne kadar çoğalırsa o cümle anlaşılmaz olabilir. Geleneksel olarak konuşulan dilde cümlelerin çoğu kalıplaşmış olarak kültürde mevcut olabilir. Mesela bir şaşkınlık cümlesi olarak "Amma da yaptın ha" dizesi, Türkçe coğrafyasının her yerinde aynıyla kullanılır. Bu kalıplaşma, sözdiziminin zaman içinde bütün ulusun ortak ve aynı anlamla üretilmesindendir yoksa teorik olarak aynı cümlenin ifade ettiği anlamı çok değişik sayıda sözcük kullanarak sonsuzca çeşitlendirmek de mümkündür, ama bir anadilin ana meselesi ortak dil olarak en hızlı iletişimi kurmak olduğundan, cümle tarzları kalıplaşmıştır. Örnek:
Bu sözcük genişletmesi sonsuza kadar sürer. O hâlde, en iyi cümle nedir? Dilbilimi açısından en iyi cümle, bir düşünceyi içinde gereksiz hiçbir sözcük olmaksızın anlatan duru cümledir. Eskiden buna "efradını cami ağyarını mani" denilmiştir. Cümle vardır, çok uzundur fakat hâlâ istenileni anlatamaz; cümle vardır, iki sözcüktür ama ifade yerindedir. Konuşma ve yazı dilinde hiçbir anlam ifade etmeden, sözcüklerin yan yana gelmiş olması itibarıyla yapılmış cümlelere her yerde rastlanmaktadır. Bu, düşüncesiz dil, dilsiz düşünce olamayacağına dair bir dilbilim ilkesine aykırıdır. Sesbilgisi yönünden de anlamsız ve art arda sıralanmış yama cümleleri hemen belli olur, çünkü kulağı tırmalar ve giderek konuşan ve yazan dinlenmez, okunmaz olur.

Biçim bilgisinde fiil denilen yüklem kural olarak cümlenin sonundadır. İş, oluş, düşünüş, duyuş, yargılayış belirtir. Bu görevdeki her sözcük yüklemdir ve cümlenin her yerinde yer alabilir. Bunlar yerlerine göre cümlecik yüklemi ve temel önerme yüklemi olur. Temel önerme yüklemleri yalın, türemiş, bileşik olarak bütün fiillerden ve ek eylemlerle biçimlenen sözcüklerden (sıfatlar, adıl, ad, belirteç, ilgeç, mastar) ve durum takılarıyla (-de, -den, -e) çekimlenen ad soylu sözcüklerden olur. Ayrıca şunlar ekeylem alarak yüklem olur: var, yok, değil sözcükleri; ulaçlar, ekler, takılar, söz öbekleri, dizeler, harfler.
Yükleme göre cümle ikiye ayrılır: Fiil cümlesi, ad cümlesi. Bazı yüklemlerde ek eylemi düşmüş yahut kullanılmamış sözcükler olabilir. Sonu, kesin yargı bildirmek için -dir ile biten cümlelerde yüklem kişilere göre çekilmişse fiil cümlesi olur.
Cümle, yüz tane sözcükle de kurulsa, temel ögesi olan özne ve yüklem bellidir, bütün tümleçler bu iki ögeyi tamamlar. Kurallı cümlede özne önce gelir ancak devrik cümlede yüklem önce gelir.

Yüklemin anlamını arayan sözcük öznedir. Ad, ad takımı, sıfat takımı, adlaşmış sıfat, adıl, harf, ek ve takı, belirteç, ilgeç, bağlaç, ünlem, ikileme, yan önerme, tek cümle hâllerinde olur. Bazen özneye -di, -dir eklenir: -Bakkala gidiyorum ne alayım? -Al işte, ekmekti reçeldi, peynirdi ne varsa al. cümlesindeki gibi. Bunun dışında özneler yalın olur, -i, -e, -de, -den durum takıları almazlar.
Cümlede özneyi bulmak için kim ve ne soruları sorulur.
Bir cümlede bir yüklemin bir öznesi olur. Bağlaçla, virgülle ayrılmış ikiden fazla ögelerin hepsi bir özne sayılır: Cümle nedir? Özneler, yüklemler, tümleçler, ünlemler hepsi cümledir. Adlar da cümledir, zarflar da... örneğindeki gibi.

Türkçede en fazla karıştırılan konulardan biri özne ile yüklemin uygunluğudur. Özne/yüklem uyğunluğu iki bakımdan olur: Tekillik-çoğulluk ve kişiler. 
Tekillik-çoğulluk uygunluğu:
1. Tekil kişi, bir topluluk adına konuşursa yüklemi çoğul kullanır: Bildiri hakkında ne düşündüğü sorulan genelkurmay başkanı "sözümüzün arkasındayız" dedi. cümlesindeki gibi.
2. Böbürlenmelerde çoğul olur: -Biz bu lafları çok duyduk. gibi.
3. Mütevazılık için: -O zaman şu şu maddeleri de ekleyelim, cümlesindeki gibi.
4. İkinci tekil şahıslar, saygı ve nezaket bildirirken çoğul olur: -Buyrun o zaman siz yazın, gibi.
5. Üçüncü şahıslarda saygı, anlatımı güçlendirme için çoğul olur: -Kurucumuz burayı onurlandırdılar; -Sayın başbakan gelecekler mi?, gibi.
6. Çoğul öznelerin yüklemleri şu durumlarda hep tekil olur: 
-Beden organları ve bunlardan çıkan ses ve yaşlar için: -Sesler kesildi.; -Gözlerinden yaşlar aktı.
-Fiil adlarında: -İşlerimiz iyi gidiyor.
-Tamlamalarda: -Kanatlı kapının demir sürgüleri gıcırdıyordu.
-Cansız varlıklar: -Sular kesildi.gibi. Ancak, cansız varlıklar tek tek ifade edilecekse, yüklem çoğul

Daktilo ya da yazı makinesi, bir klavye aracılığıyla harekete getirilen harfleri mürekkepli bir sistem yardımıyla kağıda basarak yazı yazan makine.
1829'da ABD'de William Austin Burt(William Austin Burt) tarafından ilk kez patenti almıştır. Tipograf adı verilen bu makine elle yazmaktan daha yavaş yazıyordu. 1801 yılında ise İtalya'da Pellegrino Turri tarafından bir daktilo yapılmıştır. Başka bir kaynakta ise 1801 yılı 1808 olarak belirtilmektedir. Pellegrino, gözleri görmeyen sevgilisi Kontes Caroline Fantoni da Fivizzano için bunu yapmıştır. 1868'de ise Sholes ilk pratik daktiloyu yaptı. Remington'un 1878'de yaptığı daktilo ise bir dikiş makinesinin üzerine yerleştirilmişti. Şaryo, dikiş makinesinin pedalına benzeyen bir pedalla döndürülüyordu. Makine ise silik ve büyük harf yazabiliyordu. Bu mahsurlarının yanında büyük ve pahalı olması piyasaya sürülmesine engel oldu. Remington, Royal Smith gibi Amerikan firmaları yanında İtalyan Underwood-Olivetti, Alman Olympia, Adler ve Triumph ve İsveç Facit firmaları da daktiloların yapımında görülen çeşitli kusurları yavaş yavaş düzelterek bugün kullanılan daktilolara benzeyen makineler yaptılar.
Sholes'in yaptığı makineyi inceleyen Thomas Edison, elektrikle çalışabileceğini söyleyerek üzerinde çalışmaya başladı. Edison, çubuğun elektromıknatısla hareket ettiği elektrikli daktilo makinesi yaparak 1872'de patentini aldı.
Çeşitli deneme ve üzerinde yapılan çalışmalardan sonra 1930 yılında seri halde elektrikli makinelerin satışına başlandı. Piyasada tutulması, seri iş yapması bunun üzerinde firmaların çalışmasını sağladı.

Mekanik daktilo
Elektriksiz olup, mekanik olarak çalışırlar. Parmakla kuvvetle tuşa vurulunca, kaldıraç tertibatıyla tuşun bağlı olduğu harf kalkar ve şeride vurur. Şerit de sarılı olan kâğıt üzerinde o harfin izini bırakır. Harfler vuruldukça şaryo otomatik olarak ilerler. Yazının düzgün çıkması; şeride, vuruşun kuvvetine ve tuşlara iyi basılıp basılmamasına bağlıdır.
Elektrikli daktilo
İşleme prensibi mekanik ile aynıdır. Tuşa basıldığında harfin şeride, dolayısıyla kağıda vurma işlemi elektrikli olarak gerçekleştirilir. Ancak sdnr 1961'de Selectric ismini verdiği modelle harflerin çubukları yerine, harflerin bulunduğu yazı topunu getirdi. Seçilen harfe göre bu yazı topu dönerek, kâğıt tarafına ilgili harfi getirebilmektedir. Yazı topunun değiştirilmesiyle, değişik türde harfleri kullanmak mümkündür. Elektrikli daktiloların (yazıcıların); kaset şeritli ve silicili, çubuklu elektrikli daktilo, küreli elektrikli daktilo, papatya tipi elektrikli daktilo gibi çeşitleri de vardır.
Elektronik Daktilo
Sistem olarak mekanik ve elektrikli mekanik daktilolardan değişik olarak harfler kollar veya yazı topu üzerinde değil papatya şeklindeki disk üzerine dizilmiştir mekanik ve mekanik elektrikli makinelere nazaran çok sessiz ve daha fonksiyoneldir ve günümüzde kullanılan daktilo tipidir. Hafızalı modelleri de vardır. Yazılan sayfayı hafızaya alarak istenildiği zaman gerekli düzeltmeleri yapıp kağıda dökmek mümkündür. Klavyedeki bazı tuşlara birden fazla fonksiyon kazandırılmıştır. Ekranlı ve ekransız modelleri vardır. Ekranlı modellerde, yazılan metin önce ekranda gerekli düzeltmeler yapıldıktan sonra kağıda aktarıldığı için çok kullanışlıdır. Türkçe karakter ÖÜİŞÇĞ "F klavye" cihazlarda bulunmaktadır. "Q klavye" cihazlarda ÖÜİŞÇĞ gibi Türkçe karakterler yoktur. F klavye cihazlarda 10 parmak yazma tekniği ile çok süratli yazılabilmektedir. Elektronik daktilolarda silme özelliği olduğundan kâğıt üzerindeki yanlış yazılan harf, kelime veya satırı iz bırakmadan siler. F klavye satışı yapılan markalar Olivetti, Triumph Adler, Brother, Olympia gibi markalardır. Şaryo genişliği 29 cm, 34.5 cm, 44 cm ve 54 cm gibi değişik genişliktedir.

Kullanırken elektriğe ihtiyaç duyulmadığı için günümüzde Latin Amerika, Hindistan ve Afrika'da yaygın olarak mekanik daktilolar hâlen kullanılmaktadır. Nisan 2011'de Hindistan Mumbai'de kurulu son daktilo üreticisi olan "Godrej and Boyce"un kapandığı, böylelikle dünyada son daktiloların da üretildiği yolundaki haberler derhal yalanlanmıştır. Dünyada hâlen daktilo üreten fabrikalar faaliyetlerini sürdürmektedirler.

Denesey ya da Dene-Yenisey dilleri, yeni oluşturulan bir dil ailesidir. Yupik-Aleut-Inuitlarını saymazsak, Asya ile Amerika arasındaki ilk gerçek dil bağlantısı 2008 yılında Denesey dillerinin oluşturulmasıyla uzmanlarınca teyid edildi. Grubun Sibirya kolu Yenisey dilleri, Amerika kolu ise Kızılderili Na-Dene dilleridir.

Yenisey dilleri
Kuzey Yenisey dilleri
Ketçe
† Yuğca
Güney Yenisey dilleri
† Kotça
† Asanca
† Arince
† Pumpokolca
Na-Dene dilleri
Tlingitçe
Eyak-Atabask dilleri
† Eyakça
Atabask dilleri
Ahtnaca
Denağinaca
Değinakça
Holikaçukça
Koyukonca
Kuskokvimce
Aşağı Tananaca
Tanakrosça
Yukarı Tananaca
Kuzey Tuçoncası
Güney Tuçoncası
Guçince
Hanca
Tagişçe
Tahltanca
Kaskaca
Danezaca
Sekanice
Denetaca
Satuca
Tlınçonca
Denesulinece
Tsetsautça
Tsutinaca
Nadoten-Vetsuvetence
Dakelce
Çilkotince
Nikolaca
Oregon ve Kaliforniya Atabask dilleri
Hupaca
Ova Apaçicesi
Hikarilaca
Lipanca
Meskalero-Çirikavaca
Batı Apaçicesi
Navahoca

Sibirya'dan Ketçe ile Amerika'dan Navahoca kelime karşılaştırması:

"Dene-Yeniseic in past and future perspective" by Edward J. Vajda (2008)
"The origin of the Na-Dene"25 Nisan 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. by Merritt Ruhlen (1998)

Dil ailesi, birbiriyle aynı kökten gelen ve soysal açıdan akraba dil topluluğuna verilen ad. Aynı dil ailesine mensup dillerin, ortak bir proto dilden türediği kabul edilir. Ethnologue'a göre dünyada 7.000'i aşkın yaşayan dili kapsayan 142 farklı dil ailesi bulunmaktadır.
Dil aileleri, bir filogenetik ağaç şeması olarak gösterildikleri için kendilerine dil ağacı da denir. Bu sebeple alt bölümlerine de dil kolları denir. Bazı diller bulundukları aile içindeki bir alt grubun tek temsilcisi olarak soyutlanmış (izole) olabilirler. Örneğin Yunanca, Hint-Avrupa dil ailesi içerisinde soyutlanmış bir dildir. Bazı dillerin ise bilinen hiçbir yaşayan akrabası bulunmamaktadır ve bu yüzden bütün dünya dilleri içinde soyutlanmışlardır. Örneğin bir izole dil olan Baskça, çağdaşı diğer dillerden tamamen soyutlanmıştır.
Çoğu dilin yazılı tarihi çok kısa olduğu için, çok az dilin kesin kökeni bilinmektedir. Dil ailelerinin belirlenmesi, karşılaştırmalı dilbilimin ele aldığı bir konudur.

Proto dil
İzole dil
Lehçe sürekliliği
Dil birliği
Kreol
Ön insan dili
Dilin kökeni

Dil gelişimi; ses, sembol ya da sözcüklerin o dile ait kural ve kullanımlar çerçevesinde gelişmesi süreci. Kültürel açıdan bakıldığında, çocukların genellikle 4-5 yaşına kadar olan dil gelişimi sürecinde seslerin nasıl sözcükler haline geldiğini ve bu oluşan sözcükleri kendi düşüncelerini ifade etmek için nasıl bir araya getirerek kullanabileceklerini öğrenebildikleri görülmektedir. Bu öğrenme sürecinde en çok kendi aile ortamları ve yaşadıkları sosyal çevrenin etkili olduğu bilinmektedir.

Literatürde dil kazanımı, alıcı dil ve ifade edici dil olmak üzere başlıca iki kategoride incelenmektedir:
Alıcı Dil: Sözel uyaranların duyu sinir ağı ve işitsel algısal süreçler aracılığı ile alınması ve anlaşılmasını ifade eder.
İfade Edici Dil: Duyu-sinir ve motor sinir işlevler (örn. nefes alma, ses çıkarma, rezonans, artikülasyon mekanizmaları gibi) ile zihinsel kavramın bir ses imgesi aracılığıyla ifadesidir.
Bebekler dil öğrenmeye ilk etapta kullanılan dildeki sesleri öğrenerek başlarlar. Bebekler ve çocuklar üzerinde yapılan araştırmalar, ifade edici dil becerilerinden önce alıcı dil becerilerinde ustalaştıklarını ortaya koymaktadır.

Dil edinimi konusunda farklı görüşler ortaya konmaktadır:

Başta B.F. Skinner olmak üzere davranışçı bakış açısında olan teorisyenler dil öğreniminde; pekiştirmenin, taklit etmenin ve yetişkinlerin verdikleri tepkilerin izlenilmesinin önemine vurgu yapmaktadırlar. Dolayısı ile davranışçı görüşte çevresel faktörler dil gelişiminde ilk sırada yer almaktadır. Bu süreçte özellikle  aile üyeleri ve diğer erişkinlerin vermiş olduğu gülümseme, sarılma gibi tepkilerle çocukların dili kullanma becerisi konusunda  şartlandırıldığı ve iletişimlerinin pekiştirildiği fikrine odaklanılmıştır. Yine bu yaklaşıma göre  aile üyelerinden başlayarak çocuğun yakın çevresindeki bireylerin değer yargıları, çocukla kurdukları ilişkilerinde çocuğun dil gelişimi üzerinde oldukça etkili olduğu belirtilmektedir.  

Bu yaklaşıma göre dil öğreniminde sosyal ve kültürel ortam önemlidir. Çocuklar dili etkileşim ve iletişim bağlamında  öğrenirler.  

Bu yaklaşıma göre ise dil öğrenim becerisi doğuştan gelmekte ve genetik olarak da nesilden nesile aktarılmaktadır.

Dil gelişiminin biyolojik temellere dayandırıldığı bir yaklaşımdır. Bu yaklaşımın öncülerinden  Noam Chomsky, dil öğreniminde doğuştan sahip olduğumuz mekanizmaların kolaylaştırıcı etkisinden söz eder. Bu bağlamda insan beyninin, bireyin dilin yapısını anlamasına ve belirli dillere özgü kural ve özellikleri öğrenmek için stratejiler ve teknikler geliştirmesine olanak tanıyan bir dil edinim cihazına (Language Acquisition Device-LAD) sahip olduğunu savunur.

Konuşma gecikmesi olup olmadığının tespiti için öncelikle dil öğrenimindeki  basamakların bilinmesi önemlidir. Normal konuşma gelişiminde sırasıyla; agulama, babıldama, ekolali, jargon (anlaşılmaz konuşma), sözcükler, sözcüklerin bir araya getirilmesi ve cümle kurma  aşamaları birbirini izler. Aylara göre bakıldığında bebeklerde  1 ay-1 yaş arası "söz öncesi iletişim evresi"dir. Bu evrenin 2. ve 3. aylarında anne-babaların agucuklar olarak tanımladığı seslemelere sık rastlanır. 4. ve 6. aylarda [ba], [da] gibi ünsüz-ünlü sıralı mırıldanmalar (babıldama) başlar. 7. ve 9.  aylarda, [bababab], [adada] gibi evrensel özellikler taşıyan heceler üretilir. Çıkarılan [dada], [bababa], [mamam] gibi tekrarlı sesler ailelerin bebeklerinin gerçek sözcükler söylediklerini sanmalarına neden olur. "Söz düzeyi ilk sözcük evresi" olarak adlandırılan 12. ve 18. ay arasında çocuklar genellikle yaklaşık 10-50 arası kelime dağarcığına  ulaşırlar. Ekolalinin olduğu ve jargon sözcük kullanımının yoğun olduğu bu dönemde çocuğun konuşmasının  %20-25'i başkalarınca anlaşılabilir düzeydedir.  2 yaşına geldiklerinde en az 50 sözcük dağarcığına sahiptirler, iki kelimeli cümle kurabilirler, jargonlar büyük oranda azalmaya başlamıştır ve konuşmasının %60-70'i başkaları tarafından anlaşılır. 2-2.5 yaşları arasında çocukların konuşabildiği sözcük sayısı 400'e kadar çıkabilir, 2-3 sözcüklü cümleler kurabilir, isimleri ve zamirleri uygun şekillerde kullanabilir düzeye gelmiştir ve bununla birlikte ekolali azalmıştır. 2.5-3 yaş arasında çoğulları ve geçmiş zamanı kullanır, 3 nesneyi doğru sayabilir, 3-5 sözcüklü cümleler kurabilir ve konuşmasının %80-90'ı başkaları tarafından anlaşılır. 3-4 yaşlarda 3-6 sözcüklü cümleler kurabilir, sorular sorabilir, öykü anlatabilir ve konuşmasının tamamına yakını anlaşılır. 4-5 yaşlarında ise 6-8 sözcüklü cümleler kurabilir.
Konuşma Gecikmesinin Nedenleri
Konuşma gecikmesinin olası nedenleri arasında zihinsel yeti eksikliği, işitme kaybı, maturasyonel dil gecikmesi, sözel anlatım bozukluğu, karışık dili algılama, sözel anlatım bozukluğu, bilingualizm, psikososyal yoksunluk, otizm, seçici konuşmazlık, serebral palsi sayılabilir.

Boylamsal nitelikteki çalışmalarında farklı sosyoekonomik düzeydeki çocukların 0-3 yaş dönemindeki kelime edinimlerini  araştırmışlardır ve  çocuğun yetiştiği ev ortamındaki düşük, orta ve yüksek sosyoekonomik düzeyin çocukların duydukları kelime sayısını etkilediğini göstermişlerdir (Örn. Düşük SED 616 kelime, orta SED 1.252 kelime, yüksek SED 2.153 kelime). Çocukların yaşadıkları sosyoekonomik düzeye göre üç yaşına geldiklerinde karşılaştıkları kelime sayıları arasındaki farkın, yaklaşık 30 milyona kadar çıkabildiği belirtilmektedir. Literatürde yer alan diğer araştırma sonuçları da ailelerin sosyoekonomik düzeylerinin, eğitim seviyelerinin ve ev-içi okuryazarlık ortamlarının çocukların kelime bilgileri ile ilişkili olduğunu göstermektedir. Erken çocukluk döneminde çocukların dil gelişimi daha hızlıdır ve bu dönemde ailelerin çocuklarıyla birlikte kitap okuma, oyun oynama, şarkı söyleme ve sohbet etme gibi kelime açısından zengin etkileşim ve deneyimler sunmaları çocuklarının kelime hazinelerini artırmalarına katkı sağladı görülmüştür.

Çocuklarda hem alıcı hem de ifade edici dil becerilerinde anne eğitim durumunun kilit rolde olduğu ve bu becerilerin kazanımında anlamlı farklılıklara yol açtığı bulunmuştur. Anne ve babanın eğitim durumunun karşılaştırıldığı çalışmalarda annenin  eğitim durumu ile çocuğun alıcı ve ifade edici dil kelime testinden aldığı puanlar arasında pozitif bir ilişki olduğu belirtilirken babanın eğitim durumu  dikkate alındığında ise çocuğun sadece ifade edici dil kelime testinden aldığı puanların  anlamlı farklılık gösterdiği bildirilmiştir.

Dilbilgisi, dil bilgisi ya da gramer (Grekçe: γραμματική, grammatikḗ), bir dilin ses, biçim ve cümle yapısını inceleyip kurallarını saptayan bilim dalı. Bir dili seslerinden cümlelere kadar, içerdiği bütün dil birliklerini, geniş bir şekilde anlam ve görevlerini kapsayacak şekilde inceler ve sözcüklerden anlam üretmeyi sağlar. Dilbilgisi kuralları, bir grup tarafından hazırlanmayıp o dili kullanan insanların zaman içinde gerekli kuralları yaratmaları veya var olan kuralları dilin gelişimine göre değiştirmeleri sonucu oluşur. Bir dili veya bir dilin değişkesini akıcı olarak konuşanlar bu kuralları içselleştirmişlerdir.
Dilbilgisi incelediği dil unsurlarına göre kendi içinde bölümlere ayrılır. Dilin seslerini inceleyen kısmına ses bilgisi (fonetik), yapı yönünden kelime ve şekilleri konu edinen kısmına şekil bilgisi (morfoloji veya sarf), kelime ve şekillerin kökenleri, türemeleri ve tarihsel gelişimlerini inceleyen kısmına etimoloji ve kökenbilgisi, kelime ve şekillerin aralarındaki münasebetler ile cümleleri inceleyen dalına ise cümle bilgisi veya sözdizim, sentaks veya nahiv, dilin anlam oluşturma mekanizmalarını inceleyen kısmına semantik veya anlambilgisi denmektedir. Dil ancak bu saydığı unsurlarla tamamlandığı gibi, dilbilgisi de bu unsurlardan oluşmaktadır. Bu bölümlerin hemen hepsi dilbilgisi içinde ayrı ayrı incelenmelerine rağmen, birbirlerinden kesin çizgilerle ayrılmazlar ve her zaman birbirlerine karışırlar. Bu yüzden dilbilgisi, bir dili bütün cepheleriyle bir bütün olarak ele alıp inceler.
İnsanoğlu tarihî akış içinde, zamanla biriken bilgiler sayesinde hemen her şeyi inceleme ve araştırma konusu yapmış, dillerin sırrını çözmeye çalışmış ve böylece yeni bir bilim dalı ortaya çıkarmıştır. Dillerin incelenmesi, Eski Yunan ve Hintlerden başlayarak dillerin bağlı olduğu kurallar saptanmaya çalışılmış ve bu kuralların ortaya çıkardığı bilgiye de gramer bilgisi denmiştir. Buna paralel olarak her dilin sözcük dağarcığı toplanarak sözlükler ortaya çıkmıştır. Gramer sayesinde dillerin doğru okunup yazılması gerçekleşmiştir.

Dilbilgisi çok eski bilimlerdendir. Grekçeden, Latinceye, oradan diğer dillere yayılmıştır. En eski gramercilerin Hintler olduğu bilinir. MÖ 4. yüzyılda Batı'da dilbilgisinin kurucusu Aristoteles olarak kabul edilir. Aristoteles, grameri mantığın aynası haline getirmiştir. Günümüze ulaşan en eski ve bütün gramer metni, Dionysios Thraks'ın MÖ 1. yüzyılda yazdığı düşünülen Gramer Sanatı (Τέχνη Γραμματική) adlı metindir. MS 4. asırda Romalı Donatus'un yazdığı dilbilgisi kitabı, Batı'da yıllarca okutulmuştur. Bunların dışında İskenderiye dil ekolünün gramer ve sözlük konularında önemli yer tuttuğu görülür. İslami devirde görülen dilbilgisi çalışmaları daha çok bu ekolü örnek almıştır. Emevilerden itibaren İslam dünyasında pek çok gramer kitabı ve sözlük yazılmıştır.Türkiye'de 1858 yılında rüşdiyelerin açılması ile dilbilgisi okutulmaya başlar.
18. yüzyıla kadar filozofların elinde kalan dil, onlar tarafından şekilci mantığın sözdeki şekli olarak yorumlandığı gibi, düşüncenin de değişmez kanunlarına bağlılığı şeklinde değerlendirilmiştir. Böylece dilbilgisi yalnız gramerin değil, aklın da temsilcisi olmuştur. Fakat 19. yüzyıldan sonra dilin apayrı bir kurum olduğu, kendi kanunlarına bağlı, canlılığa sahip bulunduğu fikri ortaya çıkmıştır. Yine bu dönemde diller arasındaki akrabalıklar saptanırken, dillerin ayrı aileler oluşturduğu keşfedilmiştir. Böylece dilleri inceleyen, karşılaştırmalı dilbilgisi ortaya çıkmıştır. Ayrıca dilbilgisinin; bir dilin tarihini ve zaman içindeki değişme ve gelişmesini inceleyen tarihi dilbilgisinin yanında, bir dilin veya lehçenin belirli bir zamandaki durumunu konu edinen tasviri dilbilgisi gibi çeşitleri vardır. Bunun yanında bütün dilleri karşılaştırarak, sınıflara ayıran, onların iç ve dış kanunlarını araştıran bilim dalına da genel dilbilimi denmektedir. Ayrıca dillerle uğraşan ve dil üzerinde araştırmalar yapan uzmana da dilbilimci adı verilmektedir.
Türkçe ilk dilbilgisi kitabı, bugün elde bulunmayan Kaşgarlı Mahmud'un 11. asırda yazdığı Kitâbü Cevâhiri'n-Nahv fî Lugâti't-Türk adlı eseridir. Ebu Hayyan'ın Arap diliyle, Arapça dilbilgisi yöntemine göre düzenlenmiş eseri Kitâbü'l-İdrâk li-Lisâni'l-Etrâk (yazılışı 1312, baskı 1931) ilk Türk dilbilgisidir. Osmanlı Türkçesinde yazılmış ilk dilbilgisi kitabı ise Bergamalı Kadri'nin Müyessiretü'l-Ulûm (1530) adlı eseridir.
19. yüzyıla kadar bütün dilbilgisi kitaplarında Arap dilbilgisi yöntemi izlenmiştir. Türk dilinin yapısı, kaideleri bu usule göre tespit edilmiştir. Kimisinde Arap, kimisinde Fransız dilbilgisi yöntemine uyularak yazılan, Osmanlıcanın yapısını anlatan eserler şunlardır:

Ahmed Cevdet ve Fuad paşaların Medhal-i Kavâ’id (1851),
Kavâ'id-i Osmâniyye (1865),
Kavâ’id-i Türkiyye (1875),
Abdullah Ramiz Paşa'nın Lisan-ı Osmani'nin Kavaidini Havi Emsile-i Türki (1866),
Ali Nazmi'nin Lisan-ı Osmani (1880),
Selim Sabit'in Nahv-ı Osmani (1881),
Abdurrahman Fevzi'nin Mikyasül-Lisan Kırtasü'l-Beyan (1881),
Manastırlı Rıfat'ın Külliyât-ı Kavâid-i Osmâniye (1885),
Şemseddin Sami'nin Nev-Usûl Sarf-ı Türkî (1892),
Necib Asım'ın Osmanlı Sarfı (1894).
Fransız dilinin yöntemini uygulayan yazarlar ve eserleri: 

Şeyh Vasfi, Mufassal Yeni Sarf-ı Osmani (1901),
Mufassal Nahv-ı Osmani (1901);
Hüseyin Cahid, Türkçe Sarf u Nahv (1908);
Ahmed Cevad, Lisân-ı Osmânî (1912);
Anton Tıngır, Türk Dilinin Sarf-ı Tahlisi.
Meşrutiyet döneminde Tedkikat-ı Lisaniye Encümeni tarafından Maarif Nezaretince Sarf ve Nahv-ı Türki (1930) yayınlanmıştır.
Cumhuriyet döneminde kurulan Dil Encümeni (1928) alfabe ve dilbilgisi hakkında da iki rapor hazırlamış; 1928'de Latin harfleri TBMM'de kabul edilmiş, bir süre sonra da 1932'de Türk Dili Tedkik Cemiyeti kurulmuştur. Daha sonra ortaöğretimde kullanılacak dilbilgisi kitabını Tahsin Banguoğlu hazırlamıştır (1940). Bu tarihten sonra dilbilgisi çalışmaları iki kolda gelişir. İlk ve ortaöğretimde kullanılmak üzere yazılan dilbilgisi kitapları ile Türkçenin ana grameri vasfında bilimsel gramerler ve monografiler (Tahir Nihat Gencan, K. Demiray, Ahmet Cevat Emre ve Prof. Dr. Muharrem Ergin gibi...) Ayrıca Prof. Dr. Faruk K. Timurtaş, tarihî Türkiye Türkçesi ile ilgili olarak Eski Türkiye Türkçesi ile Osmanlı Türkçesi Grameri III adlı eserlerini bu dönemde vermiştir.
Avrupa'da Türk dili ve dilbilgisi üzerindeki çalışmaların tarihi çok eskidir. Alman H. Megiser'in (1612) eseri, yazarı bilinmeyen İbrahim Müteferrika baskısı eser (1732) gibi Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Türklere karşı duyulan ilgiyle Avrupa üniversitelerinde doğu dilleri ve Türk dili bölümleri açıldı ve pek çok Türkçe dilbilgisi kitabı yazıldı. Örneğin J. W. Redhouse (1884), J. Deny (1912), G. Németh (1916), Ettore Rossi (1939), S. Topalina (1940), A. N. Koronov (1941), A. Tietze, S. G. Lisse (1943), Harbert Jansky (1943), Robert Godel (1945), N. Nitek (1945), Normon A. Mcquown (1946), Heinz Appenzeller (1948), P. H. Rühl (1949), L. Rosony (1960), G. L. Lewis (1967).
Türk dillerinin karşılaştırmalı dilbilgisi yazılmamış olmakla beraber bu alanda yerli ve yabancı birçok bilim insanı çalışmıştır. W. Radloff (1882-1883), A. Cevad Emre (Türk Lehçeleri Mukayeseli Grameri, 1949), N. K. Dimitriev (1956-1959, 1961, 1962) gibi.

Dilbilim
Dilbilgisellik

Dil derneği 17 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TDK25 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Dravid dil ailesi, yoğunlukla Güney Hindistan'da ve Sri Lanka'da konuşulan 73 dili içerir. Pakistan, Nepal ve Bangladeş'teki bölgelerde, bunlardan daha az olarak da Afganistan ve İran'da konuşulur. Ayrıca, ABD, Birleşik Krallık, Kanada, Malezya ve Singapur'da Dravid'li göçmenler tarafından konuşulur.
Aileye ait dilleri 200 milyon insan konuşur. Dravid dillerinin, hiçbir dil ailesiyle akrabalık bağına sahip olmadığı düşünülür ve kendisi ayrı bir dil ailesi olarak sınıflandırılır. İran'da konuşulmuş olan Antik Elam dilleriyle ilgisi olduğu iddia edilmiştir, ancak bu teori geniş bir şekilde kabul görmez.
Hint-Avrupa dillerinden çok farklı olmasına rağmen, binyıllar içinde bu dillere Hint-Aryan dillerinden %30 veya %70 oranında kelime transferi olmuştur. Ayrıca, dil yapısı açısından Dravid dilleri Hint-Avrupa dillerini etkilemiştir ve bu etki ters istikamette olan etkiye göre daha fazla olmuştur.
En önemli Dravid dilleri, Hindistan anayasasında da resmiyet verilmiş olan Tamilce, Telugu, Malayalam ve Kannada ile Pakistan'da konuşulan Brahui dilleridir. Bunların dışında Hindistan'ın Aryan kuşağı içerisinde izole kalmış Dravid dilleri de bu ailenin Hint-Aryan akınından önce Hint yarımadasında çok daha geniş bir alanda konuşulduğuna işaret eder. Tamilce, Dravid dilleri arasında en eski edebi geçmişi bulunan ve dolayısıyla da Hindistan'ın dört klasik diline dahil edilen tek Dravid dilidir.

Manipravalam'ın bir dilbilgisi olan 14. yüzyıl Sanskritçe metni Lilatilakam, günümüz Kerala ve Tamil Nadu'nun konuşulan dillerinin benzer olduğunu ifade eder ve onları "Dramiḍa" olarak adlandırır. Yazar, "Karṇṇāṭa" (Kannada) ve "Āndhra" (Telugu) dillerini "Tamil Veda" (Tiruvaymoli) dilinden çok farklı oldukları için "Dramiḍa" olarak görmez, ancak bazı insanların bunu böyle gördüğünü belirtir.
1816'da Alexander D. Campbell ve Francis W. Ellis, Tamil, Telugu, Kannada, Malayalam, Tulu ve Kodava dillerinin Hint-Avrupalı olmayan ortak bir atadan geldiğini savundu. 1856'da Robert Caldwell, Dravidce kapsamını önemli ölçüde genişleten ve Dravidyanı dünyanın en büyük dil gruplarından biri haline getiren Comparative Grammar of the Dravidian or South-Indian Family of Languages eserini yayınladı.1961'de T. Burrow ve M. B. Emeneau, 1984'te büyük bir revizyonla Dravidian Etymological Dictionary'yi yayınladılar.

Dravid dillerinin en karakteristik özellikleri şu şekildedir:

Dravid dilleri eklemeli dillerdir.
Söz dizimi özne-nesne-fiil şeklindedir.
Çoğu Dravid dilinde kapsayıcılık (clusivity) ayrımı vardır.
En büyük sözcük sınıfları isimler(sayılar, zamirler, isim-fiiller) sıfatlar, filler ve çekimleyen sözcüklerdir (zarflar, ünlemler, yansıma sözcükler, enklitikler, edatlar)
Proto-Dravid dili çekimli şekillerde sadece son ekleri kullanıyordu, iç ve ön ekleri kullanmıyordu. Bu yüzden sözcük kökleri her zaman baştaydı. İsimler, fiiller ve çekimlenemeyen sözcükler asıl sözcük sınıflarını oluşturuyordu.
İki sayı ve dört cinsiyet sistemi vardır, ata dil muhtemelen tekil biçimde eril-eril olmayan; çoğul biçimde insan-insan olmayan şeklinde bir yapıya sahipti.
Karmaşık olmadığı sürece bir cümlede, sadece bir mastarlı fiil şekli vardır ve normal olarak cümlenin sonundadır ve zarflar fiilden önce gelir.
Söz dizimi belirli temel kurallara tabidir fakat görece serbesttir.
Zaman çekiminde ana (belki de asıl) ikilik geçmiş-geçmiş olmayan şeklindedir. Geniş zaman her dilde ve alt dil grubunda bağımsız olarak sonradan gelişmiştir.
Fiiller geçişsiz, geçişli, ettirgen şeklindedir, ayrıca etken ve edilgen şekiller vardır.
Olumlu fiil şekillerinin karşılığı olan olumsuz eşdeğerleri yani olumsuz şekilleri vardır.

Dört Dravid dili, yani. Tamil, Kannada, Telugu ve Malayalam, uzun edebi geleneklere sahiptir. Tulu ve Kodava'daki yazılı gelenek daha yenidir. Son zamanlarda Gondice eski edebiyat da keşfedilmiştir.
Bilinen en eski Dravid yazıtları, Tamil Nadu'daki Madurai ve Tirunelveli bölgelerindeki mağara duvarlarında MÖ 2. yüzyıldan kalma 76 Eski Tamilce yazıttır. Bu yazıtlar, Brahmi yazısının Tamil Brahmi adlı bir varyantında yazılmıştır. 2019'da Tamil Nadu Arkeoloji Departmanı, Tamil-Brahmi alfabesiyle kişisel isimlerle yazılmış MÖ 6. yüzyıla tarihlenen çanak çömlek parçalarının bir tanımını da içeren, Tamil Nadu, Madurai yakınlarındaki Keeladi'deki kazılar hakkında bir rapor yayınladı. Bununla birlikte, rapor tam bir arkeolojik çalışmanın ayrıntılarından yoksundur ve diğer arkeologlar, site için elde edilen en eski tarihlerin bu çanak çömlek parçalarına atanıp atanamayacağına itiraz etmişlerdir. Eski Tamilcedeki en eski uzun metin, Tamil dilbilgisi ve şiirleri üzerine MS 5. yüzyıldan kalma bir redaksiyonda korunan ve en eski katmanları MÖ 2. yüzyılın sonlarına veya 1. yüzyıla tarihlenebilen Tolkāppiyam'dır.
Kannada'nın bilinen en eski yazıtı, Shivamogga bölgesinin Shiralakoppa yakınlarındaki Talagunda'daki Pranaveshwara tapınak kompleksinde kazılan ve MS 370'e tarihlenen ve Hassan bölgesindeki Halmidi yazıtının yerini alan (MS 450) aslan korkuluk (Simhakatanjana) yazıtıdır.[122] Poetika üzerine 9. yüzyıldan kalma bir eser olan Kavirajamarga, bilinen ilk edebi eserdir. Kadapa bölgesindeki Erragudipadu'dan gelen en eski Telugu yazıtı 575 tarihlidir. İlk edebi eser, Mahābhārata'nın bir kısmının 11. yüzyıldan kalma bir çevirisidir. En eski Malayalam metni Vazhappally bakır levhasıdır (9. yüzyıl). İlk edebi eser Rāmacaritam'dır (12. yüzyıl).

Dudak, çenelere bağlı yatay bir çift yumuşak uzantılardır ve insanlar da dahil olmak üzere birçok hayvanın ağzının en görünür kısmıdır. Omurgalılarda dudaklar yumuşak hareket eden bir yapıya sahiptir. Yemek yeme, konuşma, öpme gibi fonksiyonları sağlar. İnsan dudakları da somatosensoriyel bir organdır ve öpüşme ve diğer samimiyet eylemlerinde kullanıldığında erojen bir bölge olabilir.

Üst ve alt dudaklara sırasıyla "Labium Superius Oris" ve "Labium inferius oris" denir. Dudakların ağız alanının çevredeki derisiyle buluştuğu noktaya vermilion sınırıdır ve sınırlardaki tipik olarak kırmızımsı bölgeye vermilion bölgesi denir. Üst dudağın vermilion sınırı, Cupid'in pruvası olarak bilinir. Üst dudağın ortasında bulunan etli çıkıntı, Procheilon, "tüberkülum labii superioris" ve "labial tüberkül" dahil olmak üzere çeşitli terimlerle bilinen bir tüberküldür. Procheilon'dan burun bölmesine uzanan dikey oluğa Philtrum denir.
Üç ila beş hücresel tabakaya sahip dudağın derisi, 16 katmana kadar tipik yüz ciltine kıyasla çok incedir. Açık ten rengi ile dudak derisi daha az melanosit içerir. Bu nedenle, kan damarları dudakların derisinden görünür, bu da kayda değer kırmızı renklerine yol açar. Daha koyu ten rengi ile bu etki daha az belirgindir, çünkü bu durumda dudakların derisi daha fazla melanin içerir ve bu nedenle görsel olarak daha koyudur. Dudağın derisi, yüzün dış derisi ile ağzın iç kısmının iç mukoza zarını oluşturur.
Dudak cildi kıllı değildir ve ter bezleri yoktur. Bu nedenle, cildi pürüzsüz tutan, patojenleri inhibe eden ve sıcaklığı düzenleyen her zamanki ter ve vücut yağları koruma katmanına sahip değildir. Bu nedenlerden dolayı, dudaklar daha hızlı kurur ve daha kolay çatışır.

Dudak-damak yarığı
Dudak büyütme
Dudak germe
Dudak kremi

Edimbilim (''Pragmatics''), dilbilimin bir dalıdır ve dilin anlamını, bağlam içinde ve kullanıcıların niyetleri doğrultusunda inceler. Edimbilim, dilsel ifadelerin anlamını yalnızca dilbilgisel yapılarına ve sözlük anlamlarına göre değil, aynı zamanda sosyal, kültürel, bilişsel ve fiziksel bağlamların etkisiyle değerlendirir.
Stephen C. Levinson, edimbilimi "ifadenin bağlama dayalı anlamını inceleyen bilim dalı" olarak tanımlamıştır. Bu bağlamda edimbilim, dilbilimin şu iki ana alanıyla yakından ilişkilidir:
Sentaks (sözdizim): Cümlelerin yapısal kuralları.
Semantik (anlambilim): Sözcük ve cümlelerin anlamları.
Edimbilimin üzerinde durduğu temel kavramlar şunlardır: Bağlam (Context), Söz Edimleri Teorisi, Dolaylılık ve İma, Deiksis (Deixis), Dil Fonksiyonları.

Edimbilim terimi İngilizce pragmatics teriminin çevirisidir. İngilizce pragmatics terimi ise Grekçe πραγματικός'tan (pragmatikós) gelir. "Yapmak, etmek" anlamındaki πράσσω (prássō) fiilinden türeyen olarak πρᾶγμα (prâgma) kelimesi (çoğulu πράγματα) "yapılan şey, eylem, olan şey, olgu" anlamındadır. Dolayısıyla πραγματικός (pragmatikós) kelimesi "eylemlere, olgulara dair" anlamında sıfat olup zamanla isimleşmiştir.

Edimbilim (Pragmatics), Ferdinand de Saussure tarafından ana hatları çizilen yapısalcı dilbilime bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Edimbilim, çoğu durumda Saussure'ün dilin, birbirleriyle ilişkili parçalardan oluşan analiz edilebilir bir yapıya sahip olduğu fikrini genişletmiştir. Ancak, bazı temel yapısalcı kavramlara meydan okumuştur. İlk başlarda, edimbilim yalnızca dilin belirli bir zamandaki durumunu inceleyen eşzamanlı analiz ile ilgilenmiş, dilin tarihsel gelişimine odaklanmamıştır.
Bununla birlikte, edimbilim, anlamın yalnızca dilin soyut bir alanında var olan göstergelerden kaynaklandığı fikrini reddetmiştir. Bunun yerine, anlamın bağlam ve kullanımdan kaynaklandığını vurgulamıştır. Zamanla, dilin kullanımının ve anlamının zaman içinde nasıl değiştiğini inceleyen bir alt alan olarak tarihsel edimbilim de ortaya çıkmıştır.
Erken temellerine rağmen, edimbilim, dilbilimcilerin dikkatini ancak ilk 1940 ve 1970 yılları arasında çekebilmişti.

Edimbilim, dilin nasıl kullanıldığı ve bir konuşmacının ne tür dilsel fiiller yerine getirdiğini araştırır. John Langshaw Austin, edimbilimde “Kelimelerle nasıl bir şeyler yapılabilir?” sorusunun cevabını araştırmıştır. Dilsel ifadelerle bir şeylerin sözü verilebilir, birileri tehdit edilebilir, birisi uyarılabilir ve bir şeyler iddia edilebilir. Edimbilim 20. yüzyılın ürünüdür, felsefi olarak da Aristoteles, John Locke, Ludwig Wittgenstein gibi düşünürlerden esin ve etkiyle John L. Austin ve John Searle’den geliştirilmiştir.
Farklı yaklaşım ve yöntemler ortak bir paydada birleşir. En çok bilinen akım ve araştırma nesneleri John L. Austin ve John R. Searle’ün “sözeylem teorisi”, Paul Grice’in “Konuşma İlkeleri”, Jürgen Habermans'ın "Evrensel Edimbilim”idir.
Stephen C. Levinson (1983-2000), pragmatiğin alt alanlarını şu şekilde adlandırır:

İçerik (kapsam)
Söz-fiil
Diyalog yapısı
Politik dilbilim

Tarihsel edimbilim, 1980'li yıllardan itibaren konu edilmiştir. Buna ilişkin bir kaynakça yöneten Andreas Jucker ve Irma Taavitsainen önemli bir yayın organı olan Journal of Historical Pragmatics yayınlamıştır. Tarih boyunca söz fiilin nasıl gerçekleştirildiği sorusu aynı zamanda adbilimin de araştırma alanına girer. Joachim Grzega, Alfred Bammesberger ve Marien Schöner tarafından çıkarılan Onomasiology Online dergisi yayına başlamıştır.

Edimbilim, anlambilimin tam tersi olarak sözcüklerin bir metinden bağımsız anlamları ve tümcelerin gerçekliği ile ilgilenmek yerine dilin kullanımıyla ilgilenir; ama her iki alana yönelik problemlerin açıkça belirtilmesi genellikle mümkün olmamaktadır. Bundan dolayı, bazı dilbilimcilere göre anlambilim, edimbilimin alt alanıdır: Wittgenstein'ın yaklaşımına göre anlam, kullanım kuralıdır.
Ayrıca edimbilim; toplumdilbilim ve dil kullanımının toplumsal, sosyal ve kültürel etkenlerle ilişkili olduğunu savunan dil sosyolojisinin sorunlarıyla da ilgilenir.
Edimbilim, antropologların dilin unsurlarını daha geniş sosyal olgularla ilişkilendirmelerine yardımcı olur; bu nedenle, dilsel antropoloji alanını derinlemesine etkiler. Edimbilim, belirli bir sözcenin etkileşimde olduğu güçleri genel olarak tanımladığı için, güç, cinsiyet, ırk, kimlik ve bunların bireysel söz eylemleriyle olan etkileşimlerini incelemeyi de kapsar.

2. Grünberg, Teo (1999). Anlama, Belirsizlik ve Çok-Anlamlılık (2. bas.). Ankara: Gündoğan Yayınları. ISBN 975-520-171-8.

Edward Sapir (d. 26 Ocak 1884, Lauenburg - ö. 4 Şubat 1939, New Haven), Amerikalı dilbilimci ve etnologtur. Öncelikli unvanıysa, Amerikan yapısal dilbilimcisidir ve Sapir-Whorf Hipotezi'nin kurucularından biridir.
1889'da Amerika'ya gelmiştir. Franz Boas'ın öğrencisi ve Benjamin Whorf'un öğretmenidir. Hayatı boyunca Kaliforniya ve Pennsylvania Üniversitelerinde profesörlük yapmış, Kanada Doğa Müzesi Antropoloji Bölümü'nde çalışmış ve ölmeden önce de Yale Üniversitesi'nde antropoloji ve dilbilimi profesörü olmuştur. Dil ve antropoloji üzerindeki bağlantıyı araştıran ilk insandır. 1921'de insan düşüncesinin dille olan etkileşimini ortaya koyan düşüncesi, daha sonra öğrencisi Whorf tarafından geliştirilmiş ve Sapir-Whorf Hipotezi meydana gelmiştir.Amerikan yapısalcılığının bir temsilcisidir.
Sapir 1889 yılında ABD'ye göç eden Litvanya kökenli bir Yahudi ailenin oğludur. 1901 yılından itibaren New York'ta Columbia Üniversitesi'nde Alman Dili ve Hint Avrupa Dili eğitimi almış ve 1904 yılında tez çalışmasıyla eğitimini sonlandırmıştır. Bundan sonra Johann Herder'in dilin kökeni üzerine olan kuramı hakkında master çalışmasını tamamlamıştır. Bu süre içerisinde bundan sonraki öğretmeniyle, yani ona Kuzey Amerika'nın yerli dillerini tanıtan Antropolog Franz Boas ile tanışmıştır. Sapir bu tanışmadan sonra Chinook dili üzerine sayısız alan araştırması yapmak üzere Takelma ve Chasta Costa'da bir süreliğine ikamet etmiştir.
Boas'ın bir antropolog olmasından ötürü Sapir oradaki dil toplumunun yaşam biçimi ve kültürü hakkındaki gözlemleriyle dilbilimsel çalışmalar arasında yakın bir bağ oluşturmuştur. Aldığı dilsel eğitim sonucu Sapir 1907 yılından itibaren California Üniversitesi'nin Antropoloji Fakültesi'nde Antropolog Alfred Kroeber'in yanında asistan olarak görev yapma şansını bulmuştur. Bundan iki yıl sonra, yani 1909 yılında Sapir Takelma grameri üzerine yaptığı çalışmasıyla doktorasını tamamlamıştır.
Sapir 1910 yılından 1925 yılına kadar Ottawa'daki Kanada Ulusal Müzesi'nin antropoloji bölümünün müdürlüğünü yapmıştır ve bu sırada Kuzey Amerika dilleri ve aynı zamanda Wakash dilleri üzerine alan araştırmalarına devam etmiştir. 1925 yılından 1931 yılına kadar Chicago Üniversitesi'nde antropoloji alanında profesörlük yapmıştır. Bundan sonra Yale Üniversitesi’nde antropoloji ve dilbilim alanında en üstün profesörlük makamını elde etmiştir. 1937 yılında geçirdiği kalp krizi sonrasında bir daha eski sağlığına kavuşamamıştır.

Leonard Bloomfield’in yanı sıra Edward Sapir de yapısalcılığın bir türevi olarak modern Amerikan dilbiliminin kurucusu olarak görülmektedir. Sapir dil çalışmasıyla, özellikle Amerika’nın yerlilerinin dili üzerine çalışmayla antropoloji arasındaki ilişkiyi araştıran ilk bilim adamlarındandır. Sapir 1921 yılında dil üzerine alternatif bir bakış, dilbilimsel bağıntı ilkesi önermiştir. Sapir'in önerisi kabul edildikten sonra dil biçim ve içerik olarak insanların düşüncelerini etkilemiştir. Sapir'in dilbilime etkisi yayımladığı sayısız yazı ve öğrencileri sayesinde daha belirgin olarak ortaya çıkmıştır. Sapir'in öğrencilerinden birkaçının ismi şöyledir:

Benjamin Whorf
Mary Haas
Morris Swadesh.
Sapir’in öğrencileri sonraki yıllarda disiplinin gelişmesini bir ölçüde sağlamışlardır. Hepsinden daha çok Whorf Sapir’in fikirlerini benimsemiş ve onları daha da geliştirmiştir. Bu fikirler Sapir-Whorf hipotezi olarak bilinmektedir.

Sapir, Edward (1907). Herder's "Ursprung der Sprache". Chicago: University of Chicago Press. ASIN: B0006CWB2W.
Sapir, Edward (1908), "On the etymology of Sanskrit asru, Avestan asru, Greek dakru", in Modi, Jivanji Jamshedji, Spiegel memorial volume. Papers on Iranian subjects written by various scholars in honour of the late Dr. Frederic Spiegel, Bombay: British India Press, pp. 156–159
Sapir, Edward; Curtin, Jeremiah (1909). Wishram texts, together with Wasco tales and myths. E.J. Brill. ASIN: B000855RIW.
Sapir, Edward (1910). Yana Texts. Berkeley University Press.
Sapir, Edward (1915). A sketch of the social organization of the Nass River Indians. Ottawa: Government Printing Office.
Sapir, Edward (1915). Noun reduplication in Comox, a Salish language of Vancouver island. Ottawa: Government Printing Office.
Sapir, Edward (1916). Time Perspective in Aboriginal American Culture, A Study in Method. Ottawa: Government Printing Bureau.
Sapir, Edward (1917). Dreams and Gibes. Boston: The Gorham Press. http://www.archive.org/details/dreamsgibes00sapirich.
Sapir, Edward (1921). Language: An introduction to the study of speech. New York: Harcourt, Brace and company. ASIN: B000NGWX8I.24 Eylül 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sapir, Edward; Swadesh, Morris (1939). Nootka Texts: Tales and ethnological narratives, with grammatical notes and lexical materials. Philadelphia: Linguistic Society of America. ASIN: B000EB54JC.
Sapir, Edward (1949), Mandelbaum, David, ed., Selected writings in language, culture and personality, Berkeley: University of California Press, ASIN: B000PX25CS
Sapir, Edward; Irvine, Judith (2002). The psychology of culture: A course of lectures. Berlin: Walter de Gruyter. ISBN 978-3-11-017282-9.

Sapir, Edward (1907). "Preliminary report on the language and mythology of the Upper Chinook". American Anthropologist (9): 533-544.
Sapir, Edward (1910). "Some fundamental characteristics of the Ute language". Science (31): 350-352.
Sapir, Edward (1911). "Some aspects of Nootka language and culture". American Anthropologist (13): 15-28.
Sapir, Edward (1911). "The problem of noun incorporation in American languages". American Anthropologist (13): 250-282.
Sapir, Edward (1915). "The Na-dene languages: a preliminary report". American Anthropologist (17): 765-773.
Sapir, Edward (1917). "Do we need a superorganic?". American Anthropologist (19): 441-447.
Sapir, Edward (1924). "The grammarian and his language". The American Mercury (1): 149-155.
Sapir, Edward (1924). "Culture, Genuine and Spurious". The American Journal of Sociology 29 (4): 401-429. doi:10.1086/213616.
Sapir, Edward (1925). "Memorandum on the problem of an international auxiliary language". The Romanic Review (16): 244-256.
Sapir, Edward (1925). "Sound patterns in language". Language (1): 37-51.
Sapir, Edward (1931). "The function of an international auxiliary language". Psyche (11): 4-15.
Sapir, Edward (1936). "Internal linguistic evidence suggestive of the Northern origin of the Navaho". American Anthropologist (38): 224-235.
Sapir, Edward (1944). "Grading: a study in semantics". Philosophy of Science (11): 93-116.
Sapir, Edward (1947). "The relation of American Indian linguistics to general linguistics". Southwestern Journal of Anthropology (1): 1-4.

Herder's "Ursprung der Sprache". Chicago: University of Chicago Press. ASIN: B0006CWB2W.
Wishram Texts, together with Wasco Tales and Myths. In: American Ethnological Society, Franz Boas tarafından yayınlanmıştır. Brill, 1909.
Notes on Chasta Costa Phonology and Morphology. University Museum Publications 1914.
Language. An Introduction to the Study of Speech. Harcourt Brace, New York, 1921.
Leslie Spier und E. S. Wishram Ethnography, University of Washington Publications in Anthropology, 1930.
The Function of an International Auxiliary Language, in: Psyche, Band 11, 1931.
Nootka Textes, 1939.
Notes on the Culture of the Yana. Mit Leslie Spier. University of California Press 1943.
Selected Writings on Language, Culture, and Personality. David G. Mandelbaum (Hrsg.), Berkeley, 1949. 2. Aufl…1963.
Anthropology, 1967
The Psychology of Culture. A Course of Lectures. Judith T. Irvine (Hrsg.), de Gruyter 2002 ISBN 978-3-11-017282-9
Kaynak 20 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Koerner, E. F. K.; Koerner, Konrad (1985). Edward Sapir: Appraisals of his life and work. Amsterdam: John Benjamins. ISBN 978-90-272-4518-2.
Cowan, William; Foster, Michael K.; Koerner, Konrad (1986). New perspectives in language, culture, and personality: Proceedings of the Edward Sapir Centenary Conference (Ottawa, 1-3 October 1984). Amsterdam: John Benjamins.
Darnell, Regna (1989). Edward Sapir: linguist, anthropologist, humanist. Berkeley: University of California Press. ISBN 978-0-520-06678-6.
Sapir, Edward; Bright, William (1992). Southern Paiute and Ute: linguistics and ethnography. Berlin: Walter de Gruyter. ISBN 978-3-11-013543-5.
Sapir, Edward; Darnell, Regna; Irvine, Judith T.; Handler, Richard (1999). The collected works of Edward Sapir: culture. Berlin: Walter de Gruyter. ISBN 978-3-11-012639-6.

National Academy of Sciences Edward Sapir Biyografisi26 Ocak 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Edward Sapir Collection at Bartleby.com30 Kasım 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Robert Throop and Lloyd Gordon Ward: Mead Project 2.0
Edward Sapir
Interlingua: Communication Sin Frontiera. Biographia, Edward Sapir7 Temmuz 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Edward Sapir çalışmaları – Gutenberg Projesi

Eklemeli diller veya bitişken diller sözcük köklerinin değişmeyip sonlarına veya başlarına ekler konarak farklı sözcük türetilebildiği dillerdir.
Bu tür dillerde her bir hece, sözcük anlamını değiştiren bir görev görebilmektedir. Türkçe, Fince, Japonca, Korece, Macarca gibi diller biçimbilimsel olarak bu gruba dahildir. Dillerin biçimbilimsel bakımdan sınıflandırılmasında bu terim, 1836 yılında Wilhelm von Humboldt tarafından tanıtılmıştır.
Eklemeli dillerde sözcük köklerinin çekimi olmadığı için düzensiz fiiller ve sözcüklerde kuraldışılıklar çok nadirdir.
Türkçede göz-gözlük-gözlükçü-gözlükçülük farklı anlamdadırlar ancak sözcük yapısında değişim olmaz.

Amerika'nın yerel dilleri
Algonkin dilleri
Krice (Polisentetik olarak da sınıflandırılır)
Karaayakça (kısmen kaynaşmalı)
Siyu dilleri
Lakotaca
Yuçice
Atabask dilleri
Maskoke dilleri
Keçuva dilleri
Aymara dilleri
Tupi dilleri
Araukanya dilleri
Saliş dilleri
Mezoamerikan dilleri
Nahuatl
Vastekçe
Avustronezya dilleri
Tagalogca
Malayca
Endonezce
Cava dili
Nijer-Kongo dilleri
Bantu dilleri
İgbo dilleri
Ganda
Berberi dilleri
Dravid dilleri
Tamilce
Kannada
Teluguca
Malayalamca
Tulu
Eskimo - Aleut dilleri
Aleutça
İnuitçe
Yupik
Güney Kafkas dilleri
Türk dilleri
Türkçe
Azerice
Özbekçe
Kazakça
Uygurca
Türkmence
Kırgızca
Tatarca
Yakutça
Başkurtça
Çuvaşça
Tunguz dilleri
Japonca
Korece
Moğolca
Kafkas dilleri
Kuzeybatı Kafkas dilleri
Kuzeydoğu Kafkas dilleri
Tibet-Birman dilleri
Tibetçe
Mizoca
Lai
Ural dilleri
Laponca
Macarca
Fince
Estonca
Munda dilleri
Santali
Antik Yakın Doğu halkları tarafından konuşulan birçok dil eklemeliydi:

Elamca
Hattice
Hurrice
Sümerce
Urartuca
Kimi yaygın bilinen yapma diller eklemelidir:

Esperanto
Klingon dili
Quenya
Kara Lisan

Elamca, Elamlılar tarafından Antik İran'da MÖ 2600 ile 330 yılları arasında konuşulmuş eklemeli bir izole dildir. Dil ve edebiyatı, Elam Kralı Şilhak-İnşuşinak'ın gayretleriyle çok gelişmiştir. Elamca, MÖ 522-486 döneminde Ahameniş İmparatorluğu'nun hakimiyeti altında önemli bir gelişme göstermiş ve Ahameniş krallarının yazıtlarında kullanılan üç dilden biri olmuştur. Elamcanın ölü bir dil haline gelmesi, İskender'in Ahamenişleri fethettiği devre tekabül eder.
I. Darius'dan I. Artaserhas'a kadar dönemi içeren Persepolis İdari Arşivleri'nde bulunan iki grup kil idari arşivinde Elam dilinde birkaç bin tablet bulunmuştur. Bu belgelerin okunmasıyla ve hatta nerede olduğuyla ilgili bugüne kadar hiçbir haber yoktur. Chicago Üniversitesinde bulunan 10.000'den fazla yazıt, bugüne kadar okunamamıştır.

Transliterasyon
(01) dna-ap ir-šá-ir-ra du-ra-mas-da ak-ka4 AŠmu-ru-un
(02) hi pè-iš-tá ak-ka4 dki-ik hu-ip-pè pè-iš-tá ak-ka4 DIŠ
(03) LÚ.MEŠ-ir-ra ir pè-iš-tá ak-ka4 ši-ia-ti-iš pè-iš-tá DIŠ
(04) LÚ.MEŠ-ra-na ak-ka4 DIŠik-še-ir-iš-šá DIŠEŠŠANA ir hu-ut-taš-
(05) tá ki-ir ir-še-ki-ip-in-na DIŠEŠŠANA ki-ir ir-še-ki-ip-
(06) in-na pír-ra-ma-ut-tá-ra-na-um
Transkripsiyon
Nap irša-rra Uramasda, akka muru-n hi pe-š-ta, akka kik hupe pe-š-ta, akka ruh(?)-irra ir pe-š-ta, akka šiatiš pe-š-ta ruh(?)-ra-na, akka Ikšerša sunki(?) ir hutta-š-ta kir iršeki-pi-na sunki(?), kir iršeki-pi-na piramataram.
Çeviri
Ahura Mazda büyük bir tanrıdır, o ki dünyayı yaratan, o ki gökyüzünü yaratan, o ki insanı yaratan, o ki insanın mutluluğunu yaratan, o ki Serhas'ı kral yapan, pek çokların tek kralı, pek çokların tek efendisi.

Ermenice (Ermenice: հայերեն - Hayeren), Ermeniler tarafından kullanılan, Hint-Avrupa dil ailesinden bir dildir. Kendi alfabesi ile yazılan dilin Doğu Ermenicesi ve Batı Ermenicesi olarak iki lehçesi vardır. Doğu Ermenicesi, Ermenistan'ın resmî dilidir. Türkiye'de ve Ermeni diasporasında çoğunlukla Batı Ermenicesi kullanılır. Hint-Avrupa dil ailesinin bağımsız bir alt grubudur.
Türkiye'deki Ermeni toplumunun yüzde 18'i Ermenice konuşmaktadır. Bu oran gençler arasında yüzde 8'dir. Batı Ermeni lehçesi, UNESCO'nun Dünya yıllık Tehlikede olan Dünya Dilleri Atlası'nda "kesinlikle tehlikede bir dil" olarak yer alır.

Hint-Avrupa dil ailesine mensup olan Ermenice ilk kez Doğu Anadolu bölgesinde ortaya çıkmıştır. Ermeniler gelmeden önce bu bölgede Hint-Avrupalı olmayan, Hurri-Urartu dil ailesine mensup bir dili konuşan Urartular yaşamaktaydı. Ermenistan kelimesi her ne kadar ilk kez M.Ö. 6. yüzyılda bir Fars yazıtında geçse de, bu tarihten sonra neredeyse bin yıllık bir süre boyunca kayıt altına alınmış Ermenice bir yazı bulunmamaktadır. En eski Ermenice kayıtlar M.S. 5. yüzyıla tarihlenmektedir.
Ermeni alfabesi, 405 yılında Aziz Mesrop Maştots tarafından bulunmuştur. Mesrop Maştots, Ermeni harflerini yaratmak niyetiyle öğrencileri ile birlikte Diyarbakır (Amed), Şanlıurfa (Yedesia) ve Samosat şehirlerine gidererek yabancı dillerde yazılmış olan bazı elyazmalarını incelemesiyle 405 yılında Ermeni harflerini ortaya çıkarır. Alfabenin oluşturulması edebiyatın canlanmasını da sağlar ve Ermenice edebiyatta bir altın çağın başlamasının zemini oluşturur.
Maştots'un bu girişiminin sonunda Ermeni halkı tarafından Maştots ve öğrencilerinin dönünüşü, Vağarşapat'ta halk ve asillerin eşliğindeki kral Vramşabuh tarafından büyük törenlerle karşılanır.
19. yüzyılda Ermeni edebiyat dilinin de gelişmesiyle Doğu Ermenicesi (Erivan) ve Batı Ermenicesi (İstanbul) lehçeleri arasındaki ayrım iyice ortaya çıkmış, o dönemler Farsçanın bir lehçesi sanılan bu dilin özgün bir Hint-Avrupa dili olduğu da anlaşılmıştır. 
En eski eserlerin yazıldığı Eski Ermenice; yani Kırapar günümüzde sadece bazı din alimleri tarafından anlaşılabilmektedir.
Bill Bryson'e göre Ermenicedeki sözcüklerin %23'ü Ermenice kökenlidir.

Bu listeye argodaki sözler [bızdık, keş, kodoş, madik, moruk, oskor vs.], çok lokal halk dili ve kuşkulu olan spekülatif kelimeler [örnek <?> orinak] dahil değildir. Türkçe ile Ermenice arasındaki söz alışverişinde uzman olan akademisyenler içinde Prof. Dr. Hasan Eren ile Prof. Dr. Robert Dankoff sayılabilir.  Aşağıda verilen kelimelere ve kökenlerine Türk Dil Kurumunun sözlüğünden veya etimoloji sözlüklerinden ulaşılabilir.

Ernst Cassirer (28 Temmuz 1874 - 13 Nisan 1945), Alman filozoftur.
1936 yılında İstanbul Üniversitesi'nde çalışmak için davet edilmesi düşünülmüş ancak İsveç'te çalışmaya başlaması üzerine yerine  Ernst von Aster davet edilmiştir. Kant felsefesinden hareket eden ve Kant'ın insan zihnindeki a priori kavramların doğal dünyaya şekil verme yollarıyla ilgili temel ilkelerini genişleten Cassirer, bir kavramın çok sayıda tekil örnekten, bireysel varlıktan soyutlama yoluyla elde edildiği görüşüne şiddetle karşı çıkmış ve tıpkı Platon gibi, kavramın, bilgiyi düzenleyen bir araç olarak, tikellerin, bireysel nesnelerin sınıflandırılabilmesi için daha önceden var olduğunu belirtmiştir.

"Sembolik Formlar Felsefesi" olarak tanımladığı felsefesinde insanı, hem öznel olarak dünyayı anlamlandırmada sembolik düşünceyi kullandığından, hem de nesnel üretimlerini semboller üzerinden yaptığından ve insanı Aristoteles'çi sadece akıllı bir canlı (animal rational) olarak tanımlamak insanın diğer alanlarındaki üretimini görmezden gelmek olacağından, insanı sembol yaratan canlı (animal symbolicum) olarak tanımlar. Ona göre dil, tarihte üç ifade aşamasından geçerek oluşmuştur. "Mimik" aşamasında çıkarılan sesler, duyguları yansıtmakta­dır. “Analojik ifade" evresinde, önceki evrede ortaya çıkmış seslere benzetilerek yeni göstergeler üretilir. Kavramsal düşüncenin geliştiği "sembolik ifade” evresindeyse artık kavram­lar, semboller aracılığıyla ifade edilmektedir. Cassirer dilin bu aşamada eriştiği soyutluk ve simgesellik sayesinde mitos, bilim, felsefe gibi sembolik formların, insan başarıları olarak ta­rih sahnesine çıktığını kaydetmektedir. Semboller olmaksızın ne kendi kendimizi, ne de çevremizi saran dünyayı anlayabileceğimizi ya da tanımlayabileceğimizi ileri süren Cassirer'in kuramı modern kültür felsefesinin en önemli temel taşlarından birini oluşturmuştur.

Philosophie der symbolischen Formen
Hacim 1: Die Sprache, 1923
Hacim 2: Das mythische Denken, 1925
Hacim 3: Phänomenologie der Erkenntnis, 1929

Felsefe - Felsefe Tarihi Üzerine
Kant'ın Yaşamı ve Öğretisi
Rönesans Felsefesinde Birey
Jean-Jacques Rousseau Meselesi
Felsefi Antropoloji Üstüne;
İnsan Üstüne Bir Deneme
Devlet Efsanesi
Sembolik Formlar Üstüne;
Sembolik Formlar Felsefesi I - Dil
Sembolik Formlar Felsefesi II- Mitik Düşünme
Sembolik Formlar Felsefesi III - Bilginin Fenomenolojisi
Dil ve Mit
Kültür Bilimlerinin Mantığı Üzerine
Sembol Kavramının Doğası
Bilim felsefesi Üstüne;
Rölativite Teorisi üzerine

(Almanca) Bibliographie22 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. der Werke Cassirers auf uni-hamburg.de
(Almanca) Patrick Conley: Die vergessene Tradition. Eine Erinnerung an den Philosophen Ernst Cassirer. Hessischer Rundfunk (Abendstudio), 9 Nisan, 1995.

Eski Mısır dili ya da Eski Mısırca, Mısır dilinin bir gelişim evresini yansıtan, Eski Krallık (MÖ 2707-2216) dönemi yazıtları ve tabut metinleri yahut geç döneme ait metinlerde karşılaşılan bir antik dildir. Eski Mısır dili, antik Mısır dilinin günümüze ulaşan en eski gelişim evresini ve en eski Afro-Asyatik dili oluşturmaktadır. Bu dilde günümüze ulaşan metinler, o dönemde Mısır'da konuşulan dilden ziyade, o dönemin yazılı kültürünü yansıtmaktadır ve muhtemelen konuşulan dil ile arasında ciddi farklar bulunmaktadır. Eski Mısır dili, Mısırca'nın ilk evrimsel devresini oluşturmakla birlikte, zamanla yerini Orta Mısırca'ya bırakmıştır.

Eski Mısır diline yönelik bilimsel araştırmalar 19. yüzyılın sonlarına doğru başlamıştır. Bu konuda yapılan ilk yayınlar Gaston Maspero ve Kurt Sethe tarafından hazırlanan Piramit metinlerinin ele alındığı ve yine Kurh Sethe tarafından hazırlanan Eski Krallık dönemine ait dini içerikten uzak bir takım metinlerin ele alındığı eserlerdir.

Eskimo - Aleut dil ailesi, Grönland, Kanada, Alaska ve Sibirya'nın belli bölgelerinde konuşulan dillerdir. Eskimo - Aleut halklarının ana dilleridir.
Günümüzde Rusya'ya bağlı Çukçi Yarımadası'nda birkaç ufak adacık halinde Yupik dilleri, Amerika Birleşik Devletlerine bağlı Alaska eyaletinde Yupik dilleri, Aleut ve İnuit dilleri, Kanada ve Grönland'da yalnızca İnuit dilleri bulunmaktadır. Eskimo - Aleut dilli halkların nüfusu 102.000 kişidir.

Aleut dilleri [ale]
Eskimo dilleri
Yupik dilleri
Sirenik Yupikçesi [ysr]
Öz Yupik dilleri
Sibirya Yupikçesi [ess]
Naukan Yupikçesi [ynk]
Alaska Yupikçesi  (Yupikçe & Çupikçe) (Yup'ik) [esu]
Supikçe (Sugpiaq ya da Alutiiq) [ems]
İnuit dilleri
İnyupikçe (Iñupiaq) [esi] & [esk]
Batı Kanada İnuitçesi (Inuvialuktun) [ikt]
Doğu Kanada İnuitçesi (Inuktitut) [ike]
Grönland İnuitçesi (Kalaallisut) [kal]

Asya (= Sibirya) kökenli  Eskimo-Aleut dillerinin  herhangi bir dil grubuyla akrabalığı yoktur.
Eskimolog (Eskimoloji uzmanı) Michael Fortescue’nün 1998’de ortaya attığı farazî Ural - Sibirya dilleri  (= Ural, Yukağır, Çukçi - Kamçatka, Eskimo - Aleut) grubuna dilciler ikna edicilikten uzak olduğu için temkinli yaklaşmaktadır.
Joseph Greenberg tarafından 2000-2002 'de ortaya atılan Avrasyatik dil grubuna Yenisey dilleri hariç, kuzey Avrasya'daki dil aileleri ile birlikte Eskimo - Aleut dilleri de dahil edilse de tartışmalar sürmektedir.

Dil verileri ve arkeolojik kalıntılar Eskimo halklarının Bering Boğazı'nın buzlarla kaplanıp kara köprüsü olduğu zamanlarda günümüzden 10.000 yıl önce iki ayrı etnik grup (Eskimo ve Aleut) olarak Alaska'dan Kamçatka'ya kadar olan bölgede bulunduklarını göstermektedir. Eskimo ve Aleutların denizde avlanma tekniklerinin geliştirilmesinden önce bölündüklerini gösteren dil verileri arasında ok ve yay için ortak kelimelerin bulunması, bunun yanında deniz avcılığı terimlerinin Eskimo ve Aleutlarda farklı olması gösterilebilir. Eskimo ve Aleutlar deniz avcılığını birbirlerinden bağımsız olarak geliştirmişlerdir.

Alaska Yerli Dil Merkezine göre Eskimo-Aleut halklarının nüfusu ve anadillerini konuşabilen kişi sayısı:

Eskimo kabile adları -miut ('halk') yapım ekiyle kurulur. Şivelerini belirtmek için de -miutun eki getirilir.

Unanganca (Aleutça) [kendilerince Unangam Tunuu (dil), Unangax̂ (sg), Unangax (dual), Unangan (pl/Doğu lehçesinde), Unangas (pl/Batı lehçesinde)]. Alaska'yı Aleut adalarından keşfe başlayan öncü Rusların yerli halk için kullandığı Алеуты adı Aleutlar (=Unangan/Supikçe: Taya'uq) ile Supikleri (=Alutiiq алютик язык/Supikçe: Sugpiaq; Unanganca: Kanaaĝin) kapsıyordu. Günümüz Alaska İngilizcesinde new usage terimi olarak Aleut adı Alutiiq biçiminde Supikler ve Supikçe [bazıları Alutiiq adını Batı Supikleri için, Sugpiaq adını da Doğu Supikleri için daraltır] için kullanılırken Aleutlar ve Aleutça için Unangan adı tercih edilmektedir.
Uzak Batı Unangancası
Sasignan Unangancası [kendilerince Sasignan; Doğu lehçesinde Sasxinan; Batı lehçesinde Sasxinas; İngilizce Attuan]. Attu, Agattu, Semichi adalarında konuşulur.
Rus Unangancası [kendilerince Kasakam Unangangis 'Rus Aleutları'; İngilizce Copper Island Aleut; Rusça медновский язык]. Rusça temelli Sasignan kreolü olup Rusya Federasyonuna bağlı Commander adalarında (Остров Беринга и Медный Остров) konuşulur.
Orta Batı Unangancası [kendilerince Niiĝuĝim Tunuu, Aliguutax̂; İngilizce Atkan, Western Aleut]
Naahmiĝus. Delarof (Amatignak, Tanaga) adalarında konuşulur.
Niiĝuĝis. Andreanof (Kanaga, Adak, Atka, Amlia, Seguam) adalarında konuşulur.
Doğu Unangancası [kendilerince Qagaaadan Tunuu; İngilizce Eastern Unangan, Eastern Aleut]
Akuuĝun ya da Uniiĝun. Four Mountains (Amukta, Kagamil) adalarında konuşulur.
Qawalangin. Fox (Umnak, Samalga, Unalaska'nın batısı) adalarında konuşulur.
Qigiiĝun. Krenitzen (Unalaska'nın doğusu, Akutan, Akun, Tigalda) adalarında konuşulur.
Qagaan Tayaĝungin. Sanak Adaları (Unimak, Sanak Adası) adalarında konuşulur.
Taxtamam Tunuu. Belkofski'de konuşulur.
Qaĝiiĝun. Shumigan adalarında konuşulur.

Sirenik Yupikçesi [kendilerince сиӷы́ныгмы̄́ӷа (sg) сиӷы́ныгмы̄́ӷий (pl]; İngilizce Sireniki Yupik; Rusça сиреникский язык]. Rusya Federasyonuna bağlı Sireniki (Посёлок Сиреники) köyünde konuşulan bu dil 1997 yılında yok oldu.
Öz Yupik dilleri [İngilizce Yupik proper]
Sibirya Yupikçesi [İngilizce Siberian Yupik, Central Siberian Yupik]
Ungazik Yupikçesi [kendilerince Уңазиӷмӣ (sg) Уңазиӷмӣт (pl); İngilizce Chaplino dialect; Rusça Уназикский говор]. Rusya Federasyonuna bağlı Ungazik (Посёлок Унгазик ya da Чаплино) köyünde konuşulur.
Avan Yupikçesi [Rusça Аванский говор]. Rusya Federasyonuna bağlı Avan (Посёлок Аван) köyünde konuşulur.
İmtuk Yupikçesi [Rusça Имтукский говор]. Rusya Federasyonuna bağlı İmtuk (Посёлок Имтук) köyünde konuşulur.
Sivuqaq Yupikçesi [kendilerince Yupigestun; İngilizce St. Lawrence Island Yupik; Rusça диалект острова Св. Лаврентия]. ABD'ye bağlı Sivuqaq (St. Lawarence) adasında konuşulur ve İngilizcede "Siberian Yupik" adı gündelik dilde daha çok bu lehçe için kullanılır.
Sivuqarmiit
Pauvuilagmiit
Kukuligmiit
Sikuuvugmiit
Kialigagmiit
Naukan Yupikçesi [kendilerince нывуӄаӷмит; İngilizce Naukan Yupik, Naukanski Yupik; Rusça науканский язык]. Rusya federasyonuna bağlı Naukan (Посёлок Наукан) ile Dejnyov (Посёлок Дежнёв) köylerinde konuşulur.
Alaska Yupikçesi [İngilizce Alaskan Yup'ik, Central Alaskan Yup'ik]. İngilizcede apostrofsuz Yupik biçimi Sibirya Yupikçesi için kullanılırken, Alaska Yupikçesi için apostroflu Yup'ik biçimi tercih edilir.
Unaliq-Pastuliq Yupikçesi [İngilizce Norton Sound Yup’ik]
Unaliq Yupikçesi [kendilerince Unalirmiut; İngilizce Unaliq subdialect]
Atnegmiut
Kuuyuŋmiut
Eŋlutaleġmiut
Caxtulegmiut
Uŋallaqłiŋmiut
Tacirmiut
Pastuliq Yupikçesi [kendilerince Pastulirmiut; İngilizce Kotlik subdialect]
Yupikçe [kendilerince Yugtun ya da Yugcetun (dil), Yupiaq (sg), Yupiik (dual), Yupiit (pl); İngilizce General Central Yup’ik]
Qerauranermiut
Kuigularmiut
Qip'ngayarmiut
Qaluyaarmiut
Marayaarmiut
Chnagmiut
Kuigpagmiut
Akulmiut
Caninermiut
Kusquqvagmiut
Unegkumiut
Kiatagmiut
Egegik Yupikçesi [kendilerince Aglurmiut; İngilizce Egegik Yup’ik, Bristol Bay Yup’ik]
Çupikçe [kendilerince Cugtun ya da Cugcestun (dil), Cup’ik (sg) Cupiik (dual) Cupiit (pl); İngilizce Cup’ik, Hooper Bay-Chevak Cup’ik]. Yupik alfabesinde c harfi ç (ch) sesine tekabül eder.
Hooper Bay Çupikçesi [kendilerince Askinarmiut; İngilizce Hooper Bay subdialect]
Chevak Çupikçesi [kendilerince Qissunamiut; İngilizce Chevak subdialect]
Nunivak Çupikçesi [kendilerince Cugtun (dil), Cup’ig (sg), Cupiik (dual), Cupiit (pl), Nuniwarmiut; İngilizce Cup’ig, Nunivak Cup’ig or Cup’ik]. Nunivak adasında konuşulur
Supikçe [kendilerince Sugcestun, Sugt'stun, Sugtestun (dil), Sugpiaq (sg), Sugpiak (dual), Sugpiat (pl) ya da Alutiitstun (dil), Alutiiq (sg), Alutiik (dual), Alutiit (pl); İngilizce Alutiiq, Sugpiaq, Pacific Yupik]
Batı Supikçesi [kendilerince Kaniagmiut; İngilizce Koniag Alutiiq, Koniag dialect, Alutiiq (sensu stricto)]
Anakara Batı Supikçesi [İngilizce Koniag Alutiiq of Alaska Peninsula]
Ugaassarmiut [İngilizce Ugashik subdialect]
Katmai şivesi [İngilizce Katmai subdialect]
Ada Batı Supikçesi [İngilizce Koniag Alutiiq of Kodiak Island]
Qik'rtarmiut Sugpiat ya da Qik'rtarmiut Alutiit
Güney şivesi [İngilizce Southern subdialect]. Kodiak adasındaki Akhiok ve Old Harbor şehirlerinde konuşulur.
Kuzey şivesi [İngilizce Northern subdialect]. Kodiak adasındaki Karluk, Larsen Bay, Port lions, Ouzinkie ve Kodiak şehirlerinde konuşulur.
Tangirnarmiut. Tangirnaq (Woody Island) adasında konuşulur.
Doğu Supikçesi [İngilizce Chugach Alutiiq, Chugach dialect, Chugach Eskimo, Sugpiaq (sensu stricto)]
Anakara Doğu Supikçesi [İngilizce Chugach Alutiiq of Kenai Peninsula]
Unegkurmiut
Yalegmiut
Ada Doğu Supikçesi [kendilerince Chugachigmiut; İngilizce Chugach Alutiiq of Prince William Sound, Chugach proper]
Tyanirmiut
Shuqlurmiut
Nutyirmiut
Palugvirmiut
Alukarmiut
Atyarmiut
Talitlarmiut
Kangirtlurmiut
Ugalakmiut

İnyupikçe [İngilizce Inupiaq, Iñupiaq]
Seward Yarımadası İnyupikçesi [İngilizce Seward Peninsula Inupiaq] 
Bering Boğazı İnyupikçesi [İngilizce Bering Strait Inupiaq]
Diomede şivesi [İngilizce Diomede subdialect]
İngalik İnyupikçesi [kendilerince Ingalikmiut; İngilizce Ingalikmiut Eskimo]. ABD'ye bağlı Küçük Diomede (Little Diomede) adasında az sayıda konuşanı vardır.
İmaqliq İnyupikçesi [kendilerince Imaqłit; Rusça имакликский диалект]. Rusya Federasyonuna bağlı Büyük Diomede (Остров Ратманова, Большой Диомид) adasında konuşulan bu dil 1948 yılında yok oldu.
Wales İnyupikçesi [İngilizce Wales subdialect]
Kiŋikmiut
Tapqaġmiut
Ukiuvaŋmiut [İngilizce King Island subdialect]
Qawiaraq İnyupikçesi [İngilizce Qawiaraq, Kawerak]
Batı Qawiaraq İnyupikçesi [İngilizce Teller subdialect, Qawiaraq proper]
Siñġaġmiut
Qaviaraġmiut
Ayaqsaaġiaaġmiut
Aziagmiut. Sledge (Aziak, Ayak) adasında konuşulur.
Doğu Qawiaraq İnyupikçesi [kendilerince Iġałuiŋmiut; İngilizce Fish River subdialect]
İnyupikçe [İngilizce Northern Alaskan Iñupiaq]
Malimiut İnyupikçesi [İngilizce Malimiutun]. Malimiut adı komşuları olan Yupikler tarafından verilmiştir.
Kotzebue şivesi [İngilizce Kotzebue subdialect, Southern Malimiut Inupiatun]
Pittaġmiut
Kaŋiġmiut
Qikiqtaġruŋmiut
Kobuk şivesi [İngilizce Kobuk subdialect, Northern Malimiut Inupiatun]
Kuuŋmiut
Kiitaaŋmiut ya da Kiitaaġmiut
Siiḷviim Kaŋianiġmiut
Nuurvinmiut
Kuuvaum Kaŋiaġmiut
Akuniġmiut
Nuataaġmiut
Napaaqtuġmiut
Kivalliñiġmiut
Kuzey Alaska İnyupikçesi [kendilerince Iñupiatun (dil), Iñupiaq (sg), Iñupiak (dual), Iñupiat (pl); İngilizce North Alaskan Inupiatun]
Tikiğaq İnyupikçesi [kendilerince Tikiġaġmiut; İngilizce Point Hope Inupiatun]
North Slope İnyupikçesi [İngilizce North Slope Inupiatun]
Utuqqaġmiut
Siḷaliñaġmiut
Kukparungmiut
Kunmiut
Kakligmiut
Sidarumiut
Utkiavinmuit
Nuwukmiut
Kuulugruaġmiut
Ikpikpagmiut
Kuukpigmiut
Kañianermiut
Killinermiut
Kagmalirmiut
Nunataağmiut İnyupikçesi [kendilerince Nunataaġmiut; İngilizce Anaktuvik Pass Inupiatun, Nunamiut]
Uummarmiut İnyup

Eskimo dilleri, Rusya'da Çukçi Yarımadasının birbirinden ayrı iki kıyısında, Amerika Birleşik Devletlerine bağlı Alaska eyaletinde, Kanada'da ve Danimarka'ya bağlı Grönland'da Eskimo-Aleut dilleri ailesinden Eskimo halkları tarafından konuşulan dil ailesi. Yupik dilleri ile İnuit dilleri olmak üzere İki ana kolu vardır. Fakat, Sirenik Yupiklerinin günümüzde konuşanı kalmayan dilleri diğer Yupik dillerinden belirgin biçimde farklıdır ve bu farklılığa dayanarak Menovşçikov (Меновщиков) gibi kimi uzmanlar Sirenik Yupikçesini Yupik dilleri dışında tutarak Sirenik Eskimocası adı altında Eskimo dillerinin üçüncü ana kolu olarak sınıflandırır. Sirenik Yupikçesi 1997 yılında tükenmiştir. Alaska Yerli Dil Merkezindeki son rakamlara göre 124.000 kişilik nüfusa sahip Eskimo halklarından 85.544 kadarı anadillerini konuşabiliyor.

Sirenik Eskimocası ?
Yupik dilleri
Sirenik Yupikçesi
Öz Yupik dilleri
Sibirya Yupikçesi
Naukan Yupikçesi
Alaska Yupikçesi
Yupikçe
Çupikçe
Nunivak Çupikçesi
Supikçe
İnuit dilleri
İnyupikçe
Batı Kanada İnuitçesi
Doğu Kanada İnuitçesi
Grönland İnuitçesi

Alaska Yerli Dil Merkezine göre Yupik halklarının nüfusu ve anadillerini konuşabilen kişi sayısı:

Esperanto (Kendini Dr. Esperanto olarak tanıtan Zamenhof, farklı dilleri konuşan kişiler arasındaki iletişim zorluklarının, öğrenilmesi kolay bir ortak dil ile aşılabileceğini düşünerek Esperanto'yu oluşturmuştur. Günümüzde en çok tanınan ve en çok konuşanı bulunan yapay dil olmakla birlikte uluslararası iletişim dili olma amacına ulaşamamıştır.

Esperanto kelimesinin kökeni Fransızcadaki -umut etmek anlamına gelen- "espérer" kelimesine dayanmaktadır. Bu kelime, Esperanto'ya esperi olarak geçmiştir.
Ek ve köklerine ayrılışı esper¹-ant²-o³ şeklindedir.
¹ Umut eden anlamındaki esperi fiilinden gelir.
² Bir işi yapan, bir şeyin yolundan giden anlamındaki -ant sonekidir.
³ Kelimeye isim anlamı katan -o sonekidir.
Esperanto dilinin özgün adı aslında Lingvo Internacia'dır; ancak L. L. Zamenhof Esperanto'yu tanıttığı 1887 tarihli Unua Libro isimli kitabında kendisinden Doktoro Esperanto (Dr. Umutlu) takma adıyla bahsetmiş ve zamanla dilin kendisi de daha çok bu isimle anılır hâle gelmiştir.

Esperanto yapay dili 1870'ler ve 1880'ler civarında Polonyalı göz doktoru Ludwik Lejzer Zamenhof tarafından geliştirilip 1887 yılında yayımlanmıştır.
Dr. Zamenhof'un bulunduğu bölgedeki insanlar Lehçe, Rusça, Yidiş gibi farklı diller konuşuyorlardı. Zamenhof bu insanların birbirleriyle anlaşmalarını kolaylaştırmak için hiç değişmeyen ve istisnası olmayan 16 ana kurala dayalı ve kelimelerinin köklerini genellikle bu Avrupa dillerinden alan Esperanto dilini icat etmiştir.
Zamenhof, çocukluğundan beri farklı dilleri konuşan insanların daha kolay anlaşabilmesi için uluslararası kolaylaştırılmış bir yapay dil oluşturma fikrinde olmuştur. İlk zamanlarda Latince veya Yunanca dillerinden birini basitleştirmeyi düşünmüşse de Latince öğrenmeye başladıktan sonra bu dilin yapısının çok karmaşık olduğunu düşünerek tamamen yeni bir dil üretmenin daha isabetli olacağına karar vermiştir. Onlu yaşlarının başından itibaren böyle bir dili oluşturmak için çalışmıştır.
İngilizceyi öğrendiği sıralarda Zamenhof, fiilin şahıslara göre farklı olarak çekimlenmesinin gereksiz olduğunu ve gramatik sistemin hayal edilebileceğinden çok daha basit olabileceğini düşünmekteydi; ancak kelime ezberlemekte hâlâ zorlanmaktaydı. Rusça öğrenmeye başladığında ise bu sorunu son ekler vasıtasıyla en aza indirebileceğini fark etti ve dilini bu yönde geliştirmeye başladı. Dilinin kelime hazinesini dünya çapında öğretilme ve bilinme oranının yüksek olduğunu düşündüğü Romen ve Cermen dillerinden yararlanarak oluşturdu.

Zamenhof 17 Aralık 1878'de birkaç arkadaşı ile birlikte 19. doğum gününün yanı sıra Lingwe Uniwersala (Dünya Dili) adlı dilinin doğuşunu da kutlamıştır. Dilin bu aşamasıyla ilgili çok fazla bir bilgi yoktur ve bugüne yalnızca bir dörtlük kalmıştır.
1881'e gelindiğinde dilde görülen en önemli değişiklikler dil adının Lingvo Universala olarak değişmesi, w harfinin v harfiyle değiştirilmesi, çoğul isim takısının -es yerine -oj şekline dönüştürülmesi, dile belirtme hâl eki -l'nin eklenmesidir. Dilin bu aşamasında hâlâ bazı fiillerin vurgusu son hecededir, dilde bugün bulunmayan á, ć, é, ħ, -ó, ś, ź harfleri vardır, şimdiki ve geniş zaman eki -é, geçmiş zaman eki -u, gelecek zaman eki -uj, şart kipi eki -á, emir kipi eki -ó, mastar eki -e veya -i'dir ve şahıs zamirleri bugünkünden farklıdır.
Sonraki yıllarda Zamenhof, özellikle yabancı dillerde yazılmış edebî yazıların ve şiirlerin Esperanto'ya çevrilmesi sırasında diliyle ilgili fikirlerini en son aşamaya ulaştırmıştır. Fiillerdeki son hece vurgusunu kaldırıp vurgunun her zaman sondan ikinci hecede olması kuralını getirmiştir. ć, ħ, ś, ź sembolleri sırasıyla ĉ, ĥ, ŝ, ĵ sembolleriyle değiştirilmiş, dź ikilisiyle verilen sesi karşılamak için de dile ĝ harfi eklenmiştir.
1887'de Zamenhof'un bugünkü hâliyle Esperanto dilini Lingvo Internacia adıyla içeren Unua Libro (İlk Kitap) isimli kitabını tamamlamasıyla dilin ilk yapım aşaması resmen tamamlanmıştır. 1887 yılı, herkesçe Esperanto'nun gerçek ortaya çıkış tarihi olarak kabul edilir.
Esperanto ilk yılında Rus İmparatorluğu'nda ve Doğu Avrupa'da tanınmaya başladı; ancak hemen sonra dilin bilinirliği Batı Avrupa'ya ve 1889'da Arjantin'e, 1901'de Kanada'ya, 1903'te Cezayir, Şili, Japonya, Meksika ve Peru'ya, 1904'te Tunus'a, 1905'te ABD, Gine, Çinhindi, Yeni Zelanda, Tonkin ve Uruguay'a kadar ulaştı.
I. ve II. Dünya Savaşı yılları haricinde 1905 yılından beri her yıl Esperanto temalı dünya kongreleri yapılmış ve bu kongreler, dilin prestij ve resmiyet kazanma sürecinde etkili olmuştur.

Dilde kararlılığı ve dile olan güveni artırmak amacıyla 1905'teki Bolonya Deklarasyonu'yla Esperanto üzerinde yapılabilecek değişiklikler kesin bir dille büyük oranda sınırlandırılmış ve Fundamento de Esperanto isimli kitapta geçen kuralların ebediyen kimse tarafından değiştirilemeyeceği bildirilmiştir.
1920'lerin başında Milletler Cemiyeti'nin çalışma dilinin Esperanto olmasıyla ilgili bir öneri verilmiştir ve oylamada diğer 10 delegenin tamamı bu öneriyi desteklerken yalnızca Fransız delege Gabriel Hanotaux, Fransızcanın dünya dili statüsünü kaybedebileceği endişesiyle öneriyi reddetmiştir. Ancak iki yıl sonra Milletler Cemiyeti, bütün ülkelerine eğitim müfredatlarına Esperanto'yu dâhil etmelerini tavsiye etmiştir.
1930'lardan sonra Adolf Hitler birçok Esperanto konuşanını milliyetçilik karşıtı oldukları gerekçesiyle öldürtmüştür. Hitler, Zamenhof'un Yahudi olmasından dolayı Esperanto kullanımını yasaklamıştı ve Esperanto'nun dünyanın farklı yerlerine dağılmış, farklı dilleri konuşan Yahudileri bir araya getirmek için üretilmiş olduğunu düşünüyordu. Bununla birlikte aynı yılların Faşist İtalya'sında Esperanto'ya karşı herhangi bir önemli müdahale bulunmadığı gibi, hazırlanan bazı millî tanıtım broşürlerinde Esperanto dilinin kullanıldığı da olmuştur.
II. Dünya Savaşı'ndan sonra Soğuk Savaş yıllarında her iki taraf da Esperanto'nun diğer taraf tarafından propaganda dili olarak kullanmasından çekinmiş; ancak 1954 yılında UNESCO, Universala Esperanto-Asocio (Dünya Esperanto Birliği) ile danışmanlık ilişkisi kurmuştur. Dil, 1970'lerde dünyanın yeni bölgelerine yayılmayı başarmıştır.
1975 yılında Esperanto hareketinde, özellikle İran'da bir canlanma gözlenmiş, Tahran'da 3000 kişilik bir grup Esperanto öğrenmeye başlamış, 1985 yılında UNESCO, BM üyesi ülkelerin, eğitim müfredatlarına Esperanto öğrenimini dâhil etmelerini teşvik etmiştir. Afrika'daki Esperanto konuşanlar, 1991 yılında Esperanto Panafrika Kongresi düzenlenebilecek derecede artmıştır.
Son yıllarda internet kullanımının yaygınlaşması ve bireyler-arası uluslararası temasın üst düzeye çıkmasıyla Esperanto hareketi yeniden canlanmaya başlamışsa da henüz dikkat çekecek seviyelere ulaşamamıştır.

Bir yapay dil olarak Esperanto, hiçbir tek dile birebir bağlı değildir. Kelime hazinesi bakımından Latin dilleri grubuna dâhil edilebilir; ancak yapıbilim bakımından mevcut hiçbir dil grubuna yakın değildir. Esperanto yapısal olarak genellikle sondan, yer yer önden eklemeli ve tek heceli dillerin özelliklerini yansıtmaktadır. Fonetik açıdan Slav Dilleri'ne yakındır. Anlambilimce Hint-Avrupa Dil Ailesi'nin karakteristiklerini taşır. Esperanto serbest cümle dizimine sahiptir, cümledeki ögelerin yerleri değiştirildiğinde cümlenin anlamı değişmez.

Esperanto hiçbir zaman başka ülkelerce resmen tanınan bir ülkenin resmî dili olmamıştır ancak dilin buna benzer tecrübeleri bulunmaktadır.
Esperanto, Almanya ve Belçika arasında özerk bölge olan çok dilli Moresnet'te yüksek konuşulma oranlarına ulaşmış ve ülkenin son zamanlarında Esperanto'nun resmî dil yapılması gündeme gelmişse de 1920 yılında Belçika bu bölgeyi kendisine bağlayınca bu düşüncenin gerçekleşmesi mümkün olmamıştır.
1968 yılında Adriyatik Denizi'nin ortasında inşa edilen küçük bir platforma kurulan Rose Adası isimli mikro devlet Esperanto'yu resmî dili olarak seçmiş, ancak hiçbir ülke bu devleti resmen tanımamıştır.
Esperanto topluluğu arasında dilin tarafsızlık ilkesini zedeleyeceği endişesiyle, Esperanto'nun bir ülke tarafından resmî dil olarak tanınmasına sıcak bakmayanlar bulunmaktadır.

Esperanto dilini kullanan ve Esperanto ile ilgili çalışmalar yürüten çok sayıda uluslararası ve yerel organizasyonlar bulunmaktadır. Doğrudan veya dolaylı olarak dünyadaki Esperanto hareketinin büyük bölümünü yürüten, Türkiye'nin aralarında bulunmadığı ülkelerde 95 yerel şubesi bulunan, Birleşmiş Milletler ve UNESCO ile resmî, UNICEF ile danışmanlığa dayalı iletişim içerisinde olan Universala Esperanto-Asocio (UAE) - Dünya Esperanto Örgütü; Bu örgütçe parasal destek sağlanan, Esperanto dilini düzenleme yetkisindeki kurum Akademio de Esperanto ve yine UEA bünyesinde bulunan TEJO (Tutmonda Esperantista Junulara Organizo - Dünya Esperantocu Gençlik Örgütü bu kuruluşların bazı önemli örnekleridir.

Esperanto günümüzde temel olarak seyahat veya internet üzerinden haberleşme amacıyla kullanılmaktadır.

Yıllık olarak yayımlanan Pasporta Servo adlı kitapçık, Esperanto konuşanlardan kendisine başvuranların ev adreslerini içermektedir. Bu kitapçığa kayıt yaptıran kişi ve aileler, kendi şehirlerine gelecek Esperantocu misafirlerine konaklama imkânı sağlarlar, buna karşılık yapacakları gezilerde kendileri de diğer Pasporta Servo kayıtlılarının evlerine konuk olup buralarda ücretsiz konaklayabilirler.
Esperanto topluluğu arasında her yıl düzenli olarak bir takım toplantılar yapılır. Internacia Junulara Kongreso (Uluslararası Gençlik Kongresi) Esperanto bilen gençlerin buluştuğu bir yıllık kongredir. Bu kongreye yaklaşık 400 kişilik katılım sağlanmaktadır. Esperanto@Interreto-seminarioj (Internet'te-Esperanto seminerleri), genelde 1500'ün üzerinde katılımcısı bulunan Universala Kongreso (Evrensel Kongre) ve Almanya'daki yeni yıl şenliği Internacia Seminario (Uluslararası Seminer) bu toplantıların en bilinen örnekleridir.
Esperanto konuşan kitle genelde birbirlerinden uzak bölgelerde yaşayan kişilerden oluştuğundan Esperanto'nun İnternet üzerindeki kullanımı, günlük kullanımından daha yaygındır ve bu kullanımlar

Etnoloji ya da ırk bilimi (Yunanca ἔθνος, ethnos insanlar, millet, ırk) insanların etnik gruplara ayrılışını, bu grupların kökenini, oluşumunu, yeryüzüne yayılışını, aralarındaki bağıntıları ve bunların töre, dil ve kültür niteliklerini, genel kanunlar çıkarmak amacıyla inceleyip karşılaştıran, geçmişte yaşamış ve hâlen yaşamakta olan değişik kültürleri karşılaştırmalı olarak inceleyen bilim dalına verilen isimdir.

Maddî manevî kültürleri etnolojinin malzemelerine dayanarak açıklar. Genel anlamda insanlığın kültür tarihini aydınlatmaya çalışmaktadır. Folklor karşılığı olarak da halkıyat kullanılmaktadır. Düğün, bayram, cenaze, doğum, isim koyma, bazı batıl inanışlar, türkü, masal, ninni halk hikâyeleri, menkibe, bilmece, oyun, atasözü, deyimler, tekerlemeler, halkıyatın içine girer. Tarih, dil, din, arkeoloji, ruhiyat, içtimaiyat, sanat tarihi, hekimlik, bitkiler ve hayvanlarla ilgili ilimler de etnolojinin içinde yer almaktadır.

Özellikle 19. yüzyılda etnolojiyi bir bilim dalı olarak kurma çalışmaları başlamıştır. Etnografya ve etnoloji (Völkerkunde) gibi kavramlar 1770'li yıllardan itibaren özellikle Göttingen Üniversitesi'nde kullanım bulmaktaydı. Üniversite düzeyinde ilk kürsü sahibi olan etnolog Alman profesör Adolf Bastian'dır. Bastian 1864 yılında Berlin'de profesörlüğünü almıştır. Onu izleyen yıllarda Sir Edward B. Taylor (1896 - Oxford), Franz Boas (1899 - New York) ve daha sonra Sir James G. Frazier (1906 - Liverpool) bu alanda kürsü sahibi olan isimler arasındadır. Modern etnolojinin doğuşu esas olarak sömürgecilik ve emperyalizm ile yakından ilişkilidir. Thomas Achelis'e göre etnolojinin amacı kültürün ortaya çıktığı evrimsel gelişimin takip edilmesidir.
Achelis'in döneminde 19. yüzyılda etnologlar sahip oldukları verileri bölgeyi gezenlerin raporlarından, tacirlerden kısacası ikinci el kaynaklardan edinmekteydi. Ancak günümüzde etnologlar yabancı kültürün içinde yaşamayı ve kişisel olarak gözlem yapmayı etnolojik araştırmanın şartlarından biri olarak kabul etmektedirler.

Anatolian Turkish Genetics: Abstracts and Summaries 23 Eylül 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
etnoloji.kl7.org / insanlık ve dünya hakkında
European Y-cromosome DNA (Y-DNA)5 Ekim 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Ferdinand de Saussure (26 Kasım 1857, Cenevre – 22 Şubat 1913, Vufflens-le-Château, Vaud), 20. yüzyılda dilbilimde kayda değer gelişiminin birçoğu için fikirleriyle temel hazırlamış, İsviçreli dilbilimci. Genellikle 20. yüzyılın dilbiliminin ‘babası’ olarak düşünülmektedir. Özellikle yapısalcılık ve göstergebilim alanında adını duyurmuştur. Charles Sanders Peirce ile birlikte semiyotiğin, Saussure'in adlandırdığı biçimiyle semiyolojinin kurucularından birisi sayılmaktadır.
Ferdinand, doğabilimci Henri de Saussure ve Louise Elisabeth de Pourtalès'in oğlu ve Nicolas Theodore de Saussure'ün torunudur. Ferdinand Almanya’nın Leipzig şehrinde üniversite eğitimi almıştır ve Berlin'de bir dönem Heinrich Zimmer'in yanında Hint-Avrupa Dilleri üzerine çalışmıştır. Leipzig'de doktorasını yazdıktan sonra 1881 yılından 1891 yılına kadar Paris'te École pratique des hautes études okulunda ders vermiştir. 1891 yılından ölümüne kadar Cenova Üniversitesi'nde tarih ve Hint Avrupa dillerinin karşılaştırılması alanında profesörlük yapmıştır. Ferdinand de Saussure, Cenova Üniversitesi’nde 1906 yılından 1911 yılına kadar Genel dilbilim üzerine dersler vermiştir.
Saussure’ün şöhreti yaşamı boyunca Slav dilleri araştırmacısı olarak yaptığı çalışmalarında mevcuttur. “Mémoire sur le système primitif des voyelles dans les langues indo-européennes“ (Memory auf dem primitiven System der Vokale im Indo-Europäischen Sprachen/Hint Avrupa dillerindeki Seslerin İlkel Sisteminin Hafızası-1879) isimli eserinde Saussure daha 21 yaşında bir öğrenciyken dilbilgisel yöntemleri uygulayarak "Laringeal" kuramını geliştirmiştir. Hint Avrupa ses sisteminin yeniden yapılandırılması sürecinde Saussure kaybolan ses katsayılarının (coefficients sonantiques) varlığını kuramsal olarak talep etmektedir. Bu ses katsayılarını daha sonraları Danimarkalı dil araştırmacısı Hermann Møller de 19. yüzyılda "Laringeal" olarak tanımlamıştır. Saussure'ün ölümünden sonra 1914 yılında Bedřich Hrozný bu noktada Hint Avrupa dili olarak belirtilen Hititçeyi çözümlemiştir. Sausure'ün kendi ses katsayılarını yeniden yapılandırdığı bazı durumlarda Polonyalı dilbilimci ve Slav dilleri araştırmacısı Jerzy Kuryłowicz Hititçedeki "Laringeal"i bulmuştur. Önemli kısıtlamaların hesaba katılmasına rağmen Hititçedeki "Laringeal" genel anlamda Saussure'ün yeniden yapılandırmasının onaylanması olarak kabul edilmektedir.

1857'de Cenevre'de, Sigmund Freud'dan bir yıl sonra, Emile Durkheim'dan ise bir yıl önce doğan Saussure, tanınmış bir doğabilimcinin oğluydu. Ailenin doğabilimleri konusunda güçlü bir başarı geleneği vardı. Saussure'ü erken yaşlarda dilbilim çalışmalarına bir filolog ve aile dostu, Adolphe Pictet yöneltti. On beşinde, Fransızca, Almanca, İngilizce ve Latince dillerine Yunancayı da ekledikten sonra, Saussure genel bir dil dizgesi oluşturmaya çalıştı. Ve Pictet için, tüm dillerin kökünde iki ya da üç temel ünsüzden oluşan bir dizgenin olduğunu öne süren 'Diller Üstüne Deneme'yi yazdı. Pictet bu gencecik çabanın aşırı indirgemeci özelliğine gülümsemekten kendini alamamış olabilir ama daha okuldayken Sanskrit öğrenmeye başlayan, himayesi altındaki bu öğrencinin cesaretini kırmadı.
1875'te Saussure, Cenevre Üniversitesi'ne girdi. Aile geleneğini izleyerek fizik ve kimya öğrencisi olarak kayıt yaptırmakla birlikte Yunanca ve Latince gramer derslerine girmeyi sürdürdü. Bu deneyim onu, mesleğinin dil incelemesi konusunda olacağına inandırdı. Çünkü yalnızca profesyonel bir dil derneğine, Paris Dilbilim Derneği'ne katılmakla kalmayıp Cenevre'de ilk yılının büyük ölçüde boşa gittiğini düşünerek onu Hint-Avrupa dillerini incelemek için Leipzig Üniversitesi'ne yollamalarının gerekliliğine ana babasını inandırdı.
Leipzig şanslı bir seçim oldu, çünkü genç dil tarihçileri okulunun Junggrammatiker ya da 'Yeni Dil Bilgiciler'in merkeziydi; Saussure, ilk kez kendi zekâsını gününün en yaratıcı dilcileri ile karşılaştırabiliyordu. Leipzig'deki öğretmenlerinden biri, Brugmann, Saussure'ün birkaç yıl önce öne sürdüğü fakat ünlü dilcilerin varsayımlarına karşıt düştüğünden vazgeçtiği "genizsil selenliler" (nasal sonans) yasası denen şeyi bulduğunda, kendi yeteneklerine inancı kuşkusuz onaylandı.
Saussure, Berlin'deki on sekiz aylık bir ara dışında dört yıl boyunca Leipzig'de kaldı ve 1878 Aralık ayında yirmi bir yaşındayken, bir dilcinin 'şimdiye dek yazılımş en yetkin karşılaştırmalı filoloji yapıtı' dediği Mémoire sur le sytème primitif des voyelles dans le langues indo-européennes (Hint-Avrupa Dillerindeki Ünlülerin İlk Dizgesi Üstüne İnceleme)sini yayımladı. Bu yapıtın en etkileyici yanı genç dilcinin tarihsel dilbilimdeki en büyük ve en temel soruna el atmış ve yöntemsel sorunların önemini vurgulamış olmasıdır. Önsözünde, 'anlaşılmaz kuramsal sorunlar üstüne düşünceler kurmuyorum; konunun temelini, yokluğunda her şeyin başıboş, nedensiz ve belirsiz kalacağı temeli sorguluyorum' diyordu.
İnceleme, birçok çevrede iyi karşılandı. Saussure, Berlin Leipzig'e döndüğünde, bir profesör ona İnceleme'nin yazarı, İsviçreli büyük dilbilimci Saussure ile uzak yakın bir akrabalığı olup olmadığını sordu. Bununlu birlikte, Saussure, Almanya'yı kendine yakın bulmamış olmalı ki, Sanskrit'te tamlayan durumunun kullanımı üstüne yazdığı (Summa cum laude ile ödüllendirilen) doktora tezinin savunmasından hemen sonra Paris'e döndü.
Fransa'da oldukça başarılıydı. Hemen École pratique des hautes études'de Sanskrit, Gotik ile Eski Yüksek Almanca öğretmeye başlayıp, 1887'den sonra öğrettiklerini de genel olarak Hint-Avrupa filolojisini kapsayacak biçimde genişletti. Paris'tesi Société linguistique'de etkin olduğu gibi genç Fransız dilbilimci kuşağının biçimlenişini de önemli katkılarda bulundu. Ama 1891'de Cenevre'de bir profesörlük önerilince, İsviçre'ye dönmeye karar verdi ve kendinden yaşlı meslektaşlarının ona Légion d'Honneur Nişanı'nı sunmalarının onuru bile onu Paris'te tutamadı.
Cenevre'de öğrencileri sayıca daha az ve daha geriydiler. Genel olarak Sanskrit ve tarihsel dilbilim öğretiyordu. Evlendi, iki oğlu oldu; çok az yolculuğa çıktı; besbelli aklı başında bir taşralı belirsizliğe yerleşmeye başlıyordu. Git gide daha az, daha acıyla ve isteksiz yazmaya başladı. Elimizdeki birkaç açıklayıcı kişisel belgeden biri olan, 1894'te yazılmış bir mektupta, sonunda bir yayımcının eline bıraktığı bir yazısına değinir ve sürdürür:
...ama bütün bunlar ve dilbilim konusunda aklı başında on satırcık bile yazmanın güçlüğü canıma yetti. Uzun süredir kafam her şey bir yana dilbilim olgularının ve onlara bakış açılarımızın sınıflandırılması düşüncesiyle dopdolu; dilbilimciye ne yaptığını göstermek için göze alınması gereken işin ölçülemeyecek denli çok olduğunu git gide daha iyi fark ediyorum... Kullanılan terimlerin kesin yetersizliği, bunların yeniden gözden geçirilmesinin gerekliliği ve bunu başarabilmek için dilin ne tür bir nesne olduğunu göstermek, (genelde, dilin niteliğini düşünmek zorunda bırakılmamak en büyük isteğim olmakla birlikte) filolojiden aldığım tadı sürekli bozuyor. Bu beni kendi istemim dışında, dilbilimde neden benim için bir anlam taşıyan bir tek terim bile olmadığını açıklayacağım bir kitap yazmaya itiyor. Açık söyleyeyim, ancak bundan sonra, işimi bırakacağım yerden sürdürebileceğim. (4 Ocak 1894 tarihli mektup, 'Letter de F. de Saussure a Antoine Meillet', Cahiers Ferdinand de Saussure 21 (1964)
Kitabı yazamadı. Litvanya dili, Orta Çağ Alman destanları ve Latin ozanların şiirlerinde gizlenmiş özel isim çevriklemeleri üstüni bir kuramla uğraştı. Ama 1906'da, bir profesörün emekli olmasıyla, üniversite ona genel dilbilim öğretme görevi verdi; böylece sırasıyla 1907, 1908-1909, 1910-1911 yıllarında, sonunda Course de Linguistique Génerale olacak dersleri verdi. 1912 yazında yatağa düştü; 1913 Şubat'ında 56 yaşında öldü.
Kaynak: (Jonathan Culler, Saussure, (Çeviren: Nihal Akbulut), Afa Çağdaş Ustalar Dizisi 8, İstanbul, 1985, s.13-16.)

Saussure'ün görüşlerine göre dilin bakış açısı üç farklı biçimde sınıflandırılmaktadır: İnsanların konuşmasını ifade eden “Language” kavramı, soyut kurallar sistemini ifade eden “langue” kavramı ve konuşmayı ifade eden “parole” kavramıdır. İnsanların konuşma yetisine Saussure de Noam Chomsky gibi insanlarda biyolojik olarak var olan bir yeti olarak bakmaktadır.
“Langage” kavramı insan dilini konuşanların konuşma yetkinliği içerisinde karşılaştığı kuram öncesi olgusal bir alan olarak tanımlamaktadır. Buna karşılık “langue” kavramı kuramsal bir dil kavramı olarak anlaşılmaktadır. Bu kavram bilgi-mantıksal bir düzeni “langage” kavramının ve insan konuşmasının kuram öncesi olgusal alanında bulunmaktadır. “Langue” kavramı aynı zamanda dilbilimsel bakış açısı altında “langage” olarak kabul edilerek tanımlanabilmektedir.
Bu kavram sosyal ve bireysel bir boyut da ortaya koymaktadır. Bu kavramın sosyal boyutunda “langue” kavramı özneler arası kabul edilen toplumsal bir kurum ve dilsel alışkanlıkların sosyal olarak oluşturulduğu, konuşanın kafasındaki geleneksel bir sistemdir. Bu kavram bireysel boyutunda öznel olarak içselleştirilmiş tekil bir dildir (bu duruma “langue” kavramının öznel olarak ifade edilmesi de denilebilmektedir.).
Ayrıca “parole” kavramının da sosyal ve bireysel bir tarafı bulunmaktadır. Bu kavram bir yandan somut bir söz eylem kuramını (konuşma yetisini) ifade ederken diğer taraftan da her bir konuşan aracılığıyla “langue” kavramının bireysel olarak gerçekleştirilmesini ifade etmektedir. Aynı zamanda "parole" kavramı bulunduğu yerdeki sosyal boyutunda ele alındığında yeni dilsel anlamların diyaloglu olarak oluşturulmasını ve “langue” kavramının değişimini ifade etmektedir.
“Langue” ve “parole” kavramları karşılıklı bağımlılıklarının karmaşık ilişkisi içerisinde de bulunmaktadır. Bir yandan “langue” kavramı içerisinde “parole” kavramına dair hiçbir şey bulunmazken diğer yandan da “parole” kavramının her bir sosyal üretim sayesinde “langue” olarak adlandırılması mümkündür.
Ayrıca “parole” kavramı aracısız gözlemlere ait "langue" kavramından uzaklaşmaktadır. “Parole” 

Yüzgeçayaklılar (Pinnipedia), etçiller (Carnivora) takımının köpeğimsiler alt takımına ait, üyelerinin ayakları yüzgeç şeklinde evrimleşerek suda yaşama adapte olmuş deniz memelileridir. Yaşayan tek üyesi mors olan Odobenidae, deniz aslanlarından oluşan Otariidae ve gerçek foklardan oluşan Phocidae familyalarını barındırır. Yüzgeçayaklıların yaşayan 33 türü bulunur ve fosillerden 50'den fazla türü tanımlanmıştır. Yüzgeçayaklıların iki ayrı atadan evrimleştiği düşünülmüş olsa da, moleküler kanıtlar yüzgeçayaklıların monofiletik olduğunu yani tek bir atadan evrimleştiğini gösterir. En yakın yaşayan akrabaları ayıgiller, sansargiller, rakungiller, kokarcagiller ve kızıl pandalardır. Soylarının, en yakın akrabaları ile yaklaşık 50 milyon yıl önce (alt Eosen) ayrıldığı düşünülür.
Yüzgeçayaklıların boyutları boyu 1 m ile ağırlığı 45 kg olan Baykal foku ile aynı zamanda etçiller takımının en iri üyesi olan 5 m boyunda ve 3200 kg ağırlığındaki Güney deniz fili arasında değişir. Bazı türlerinde eşeysel dimorfizm görülür. İnce, uzun ve yüzmeyi kolaylaştıran gövdeleri ile birlikte ayakları, yüzgeç veya kürek biçimini almıştır. Su içinde yunuslar kadar hızlı hareket edemeseler de daha esnek ve çeviktirler. Deniz aslanları ön yüzgeçlerini kullanarak kendilerini su içinde ileri iterek hareket ederken mors ve foklar arka yüzgeçlerini kullanırlar. Deniz aslanları ve morslar, arka yüzgeçlerini gövdelerinin altına çekerek karada yürümek için kullanırlar. Buna karşın fokların karada hareket etmesi daha zahmetlidir. Deniz aslanlarının kulakları dışarıdan görülebilirken fok ve morsların dış kulakları yoktur. Yüzgeçayaklıların duyuları oldukça gelişmiştir; görme ve işitme duyuları hem hava hem de su için uyum sağlamıştır. Yüzlerindeki kıllarda ileri derecede gelişmiş dokunsal duyu sistemi bulunur. Bazı türler oldukça derine dalabilmektedir (400 m). Derilerinin altında soğuk suda kendilerini sıcak tutacak bir yağ tabakası vardır ve mors dışında tüm türleri kürk ile kaplıdır.
Her ne kadar yüzgeçayaklılar dünya üzerine yayılmışsa da türlerin çoğu Kuzey ve Güney yarımkürenin soğuk sularını tercih eder. Yaşamlarının çoğunu su içinde geçirir; karaya yalnızca çiftleşmek, doğum yapmak ve köpekbalıkları ile katil balinalar gibi avcılardan kaçmak için çıkar. Çoğunluğu balık ve deniz omurgasızları ile beslenir; ancak pars foku gibi çok az türü, penguenler ve diğer foklar gibi büyük omurgalılarla da beslenir. Morslar, dipte yaşayan yumuşakçalarla beslenme konusunda uzmanlaşmıştır. Erkek yüzgeçayaklılar tipik olarak birden fazla dişi ile çiftleşir ancak bu durum türden türe farklılık gösterir. Karada çiftleşen türler genellikle buzda ya da suda çiftleşen türlere göre daha fazla sayıda eş ile çiftleşir. Erkek yüzgeçayaklıların üreme başarısı üzerine olan stratejileri dişileri savunma, dişilerin tercih ettiği bölgeyi savunma, ritüel kur davranışları ya da toplu hâlde kur davranışı gibi çeşitlilik gösterir. Yavrular genellikle ilkbahar ve yaz aylarında doğar ve yavruları büyütme sorumluluğu tamamen dişilere aittir. Bazı türlerin dişileri anne olduklarında görece kısa bir süre için yemek yemeden yavrularını büyütürlerken diğerleri yavrularına bakarken denizde besin aramak için yanlarından ayrılırlar. Morsların yavrularını denizde büyüttükleri bilinmektedir. Yüzgeçayaklılar iletişim için oldukça çeşitli sesler çıkarırlar, bunların arasında Kaliforniya deniz aslanının köpek havlamasına benzer sesi, morsların gong sesine benzer çağrıları ve Weddell foklarının karmaşık şarkıları sayılabilir.
Yüzgeçayaklıların eti, yağı ve kürkü geleneksel olarak Arktika'da yaşayan yerli halklar tarafından kullanılmıştır. Dünya üzerinde farklı kültürlerde fok tasvirlerine rastlanır. Yaygın olarak esâret altında tutulurlar ve hatta bazıları çeşitli oyunlar yapmaları için eğitilirler. Bir zamanlar ticari olarak ürünlerinden faydalanmak için acımasızca avlanan bu hayvanlar artık uluslararası yasalarla korunmaktadırlar. Japon deniz aslanı ile Karayip keşiş fokunun soyu geçen yüzyılda tükenmiş, Akdeniz foku ile Hawaii foku da Dünya Doğa ve Doğal Kaynakları Koruma Birliği tarafından kritik tehlikedeki türler listesine alınmıştır. Avlanmanın yanı sıra yüzgeçayaklıların karşılaştıkları tehditler arasında balıkçı ağlarına takılma, deniz kirliliği ve yerli halklarla yaşanan çatışmalar sayılabilir.

Alman doğa bilimci Johann Karl Wilhelm Illiger yüzgeçayaklıları ayrı bir taksonomik birim olarak tanımlayan ilk biliminsanıdır ve 1811 yılında Pinnipedia adını hem bir familyaya hem de bir takıma vermiştir. Amerikalı zoolog Joel Asaph Allen dünya üzerinde bilinen yüzgeçayaklıların sınıflandırmasını 1880 tarihli monografisinde gözden geçirmiştir. Bu eserinde isimlerin tarihçesini belirtmiş, familya ve cinslerin ayırtedilebilmesi için gereken özellikleri vermiş, Kuzey Amerika'da yaşayan türleri tanımlamış ve dünyanın diğer bölgelerinde yaşayan türler hakkında özet bilgiler sağlamıştır. 1989 yılında Annalisa Berta ve çalışma arkadaşları sınıflandırılmamış klâd Pinnipedimorpha'nın fosil cins Enaliarctos ile modern yüzgeçayaklıların kardeş grup olarak içermesini önermişlerdir. Yüzgeçayaklılar Etçiller takımında ve Köpeğimsiler alt takımında yer alırlar. Günümüzde yaşayan üç familyadan Otariidae ve Odobenidae, Otarioidea üst familyasında yer alırken Phocidae familyası ise Phocoidea üst familyasında sınıflandırılır.
Otariidae familyasının üyelerinin dış kulaklarının varlığı diğer yüzgeçayaklılardan ayırıcı bir özelliktir. Bu hayvanlar su içinde gelişmiş ön üyelerini kullanarak ilerlerler. Ayrıca arka üyelerini öne doğru kıvırarak karada görece daha rahat hareket edebilirler. Alın kemiklerinin ön ucu burun kemiklerinin arasından geçerek aşağı uzanır ve supraorbital foramen geniş ve düzdür. Fossa supraspinata ikincil bir tepecik ile ikiye ayrılmıştır ve bronşlar önden ayrılır. Otariidae familyasında yedi cins ve birinin soyu tükenmiş olan on altı türü sınıflandırılmaktadır.

Göz çukurları büyük, vücutları silindirik şekildedir. El ve ayak parmakları arasındaki yüzme derisi palet şeklini alır. Vücudun arka kısmının hareketi ile kıpırdarlar. Derinin altında kalın bir yağ tabakası vardır. Yüzde dokunma kılları vardır. Dış kulakları körelmiş ya da tümüyle yok olmuştur. Burun delikleri yüzerken kapanır. Bazı üyelerde köpekdişleri, fildişi gibi uzamıştır. Diğer deniz memelilerinden farklı olarak postlarını değiştirmek ve üremek için karaya çıkarlar. Fokların kürk değişimi için karaya çıkış dönemleri, kimi primitif kabilelerce mit konusu olmaktadır. Faroe Adalarında, fokların post değişimi yaptıkları süreçte metamorfoza uğrayıp, insanlar gibi içki içip, eğlendiklerine; değişimin ertesi günü yeniden kıyıya indiklerine inanılır.

Sesbirim ya da fonem, herhangi bir dilde, bir kelimeyi diğer bir kelimeden ayıran bir ses birimidir. Fonetik alfabesindeki her simge bir sesbirimi işaret etmektedir. Fonolojide (sesbilimde) en çok kullanılan kavramdır. Uluslararası Fonetik Alfabe, sesbirimleri göstermek için hazırlanmış oldukça bilinen bir transkripsiyon sistemidir. Sesbirimler yazı dilinde, iki eğik çizgi arasında gösterilir: /a/.
Sesbirimlerin kelimeler arasındaki fark olmasına örnek olarak, Batı Midlands ve Kuzeybatı İngiltere istisna olmak üzere, İngiliz İngilizcesinde "sin" /sɪn/ ve "sing" /sɪŋ/ sözcüklerinin sadece bir tane sesbirim ile birbirinden farklı telaffuza sahip oldukları gösterilebilir, bu farklılık "sin" sözcüğünün telaffuzunda /n/ sesbirimi ile "sing" sözcüğünün telaffuzunda /ŋ/ sesbirimidir. Anlamlarının farklılığı bu şekilde birbirinden sadece tek bir sesbirim farklılığı ile meydana gelen iki sözcüğe en küçük çift denir. Eğer bir dilde, iki sözcüğün en son sesleri [n] ve [ŋ], sözcüğün anlamında bir değişiklik meydana getirmiyor ise bu iki farklı ses, aynı tek sesbirimin varyasyonları olarak kabul edilir.

Sesbilim veya fonoloji, konuşma seslerini (fonemleri) inceleyen bir bilim dalıdır. Sesbilim dil içindeki seslerin işlevlerini inceler. Konuşma seslerinin eklemlenmesi (articulatory), nakli (transport), alınması (receival) ile ilgili bir bilim dalıdır. Fonetiğin bu üç çalışma alanına karşılık gelen üç branşı vardır: boğumlama (articulatory), akustik ve işitim fonetiği (auditory phonetics). Fonolojiye zıt olarak, fonetik konuşma seslerinin fiziki yönüyle ilgilenir. Konuşma seslerinin tam bir transkripsiyonunu vermek için, birkaç özel alfabe vardır. Bu alfabelerden en çok kullanılanı bu metinde bulacağınız alfabe olan IPA'dır.
Ses bilgisinin alanı olan fonoloji modern dilbiliminin alt alanıdır ve hangi şartlar altında hangi sesler ile kelimelerin birbirinden ayrılabileceğini araştırır. Dil bilgisel (işletimsel) ses değişmeleri de fonolojinin konularından biridir. Bir kelime veya sesin ilk hecesini belirlemeye çalışır. Böyle sesler farklı fonemlerin temsilcisidir. Bu fonemler de bir dildeki anlam ayırt eden en küçük birimlerdir.
Fonoloji; fonemlerin farklı sistemlerini, -bir dildeki anlam ayırt eden en küçük birimleri- kapsar. (Bir dildeki anlam taşıyan en küçük birimlere morfem denir ve morfolojinin araştırma alanına girer.) Fonetik, fonolojik bağlamdan bağımsız olarak seslerin detaylı tanımıyla ilgilenirken; fonoloji, her bir dildeki sesbirimlerle uğraşır.
Sesbilim, dilin seslerini, dilsel iletişim dizgesindeki işlevleri açısından inceleyen bilim dalıdır. Sesbirim ve bürünbilim gibi soyut birimlerin incelenmesi üzerine kuruludur. Ferdinand de Saussure, J. Baudouin de Courtenay gibi araştırmacılardan esinlenen Prag Dilbilim Çevresi'nde oluşmuştur.

Sesbilimde, ses bilgisi gibi, kendi içinde birçok alana ayrılır. Bu alanları aşağıdaki biçimde gösterebiliriz:

Bu bilimin inceleme alanı oldukça geniştir. Sadece bir dilin sesbilimsel dizgesini değil, bütün dillerin sesbilimsel dizgelerini ve bunların işleyiş kurallarını incelemeyi amaç edinir.

Bir ya da birçok dilin sesbilimsel dizgelerini birbiriyle karşılaştırarak bunlar arasındaki farklılıkları ve benzerlikleri ortaya koymayı amaçlar. Bu bilimin elde etmiş olduğu bulgular çeşitli amaçlar için uygulanabilir.

Kısaca tanımlamak gerekirse, bir dilin sesbilimsel dizgesindeki evrimi göz önünde bulundurmadan, sadece bu dilin belli bir döneminde yer alan sesbilimsel dizgesini bir bütün olarak alır.

Eş süremli sesbilimin aksine, sesbilimsel dizgelerin evrimini, bir dil durumundan öbürüne geçişte ortaya çıkan değişimleri ortaya çıkarmaya çalışır.

Fonolojinin bir başka önemli alanı ise ayırt edici özelliklerle ilgilenir. Bu bağlamda örneğin “sessiz” veya “seslendirici” gibi “üst sınıf özellikleri”nden bahsetmek mümkündür. Anılan bu özellikler yine “laryngal” özelliklerden ayrı tutulur (örneğin seslilik veya nefes vurgusu gibi); bunun yanı sıra seslendirmenin biçimine göre özellikler taşıyabilir (örneğin “burun sesi”); ya da seslendirmenin yerine göre özellikler belirlenebilir (örneğin dudaklı, gırtlaktan seslendirme vs.) Bu anlamda sesler farklı özelliklerin birer “matrix”i olarak da betimlenebilmektedir.

Fonolojinin diğer araştırma alanı ise, Türkçe ve Fincede var olan ünlü uyumu gibi ses ile ilgili olan olguları açıklamaya çalışan fonolojik kuralların nasıl oluştuğudur. Sesbilimsel süreçler şu şekilde açıklanabilir: 

Benzeşme (İki sesin benzeşmesi)
Ayrışma
Ses Türemesi (Telaffuz kolaylığı için bir sesin eklenmesi)
Ses (ünlü) Düşmesi (Genellikle kelime sonundaki sesin düşmesi)
Bir kelimenin vurgusuz bir ünlüsünün kaldırılması
Zıtlığın kaldırılması Kaynak 15 Nisan 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ses ve söz uyumsal fonoloji, Çincede olduğu gibi tonlamaya göre anlamı değişen sözcüklerin özelliklerini açıklar ve uygun olarak tanımlamaya çalışır.

"Okunduğu gibi yazılan diller" kavramı ile "fonetik dil" kavramı arasında fark vardır zira her dil kendi yazım stilini ve kurallarını üretmiştir ve o dilde yazılmış bir yazı o dilin okunuş kurallarına göre okunduğunda gayet yazıldığı gibi okunan (ya da tersi) bir dil olur. Dolayısıyla yazıya aktarılmış her dil okunduğu gibi yazılan dillerdir ama bu onların fonetik dil oldukları anlamına gelmez.
Her dil ilk yazıya geçirildiğinde fonetik kurallara olabildiğince saygılı olduğu kabul edilir. Dilin yazımını fonetik olmaktan uzaklaştıran ise zamanla konuşulan dilde (spoken language) görülen değişikliklerdir. Konuşmada ortaya çıkan değişikliklerin anında yazıya yansıması hiçbir zaman söz konusu olamayacağından dolayı, yazım konuşulan dilin evrim hızına yetişemez, bu da zamanla yazıyla konuşulan dilin kopmasına, yazımın fonetik olmaktan uzaklaşmasına neden olur. Kimi dillerde bu evrim süreci çok dramatik yazım farklılıklarına yol açmışken (İngilizce, Fransızca) kimi dillerde daha az farklılık gözlenir (İspanyolca, Almanca vs).
Türkçe yazımı daha yeni adapte edilmiştir (1928). dolayısıyla her hâlde günümüzde Türkçe dünya üzerindeki en fonetik dillerden birisidir. Dil evriminde 80 yıllık bir süre bir nefes alıp verme kadar olduğundan Türkçe yazımı ile okunuşu arasında farklılıklar çok ama çok nadirdir. Öte yandan süreç içerisinde her dil gibi Türkçenin de yazımı ile okunuşları arasında farklar oluşacaktır, bu kaçınılmazdır. Hatta şimdiden birkaç belirgin örnek ortaya çıkmıştır. Örneğin "değil mi" yerine "diğ mi", "geleceğim" yerine "gelcem", peki, abi gibi... Bu sayılan örnekler her ne kadar gözümüze yanlış kullanım gibi gelse de zaman içerisinde oluşan okunuş kaymaları (pronunciation shift) böyle oluşmaktadır.

IPA kısaltmasının açılımı "International Phonetic Association"dır. Harf IPA özellikleri (çene, dudak biçimi, dilin devinimi)
Örnek: 
a [ɑ] geniş, düz, arkadil: anı [ɑnɯ]
[a] geniş, düz, öndil: laf [laf]
e [e] geniş, düz, öndil (kapalı): elma [elˈmɑ]
[ɛ] geniş, düz, öndil (açık): dere [deˈrɛ]
[æ] geniş, düz, önortadil: terk [tæɾc]
ı [ɯ] dar, düz, arkadil ısı: [ɯˈsɯ]
i [i] dar, düz, öndil (açık): iğde [iːˈdɛ]
[ɪ] dar, düz, öndil (kapalı): simit [sɪˈmɪt]
o [ɔ] geniş, yuvarlak, arkadil (açık): soru [sɔˈɾu]
[o] geniş, yuvarlak, arkadil (kapalı): oğlak [oːˈlɑk]
ö [œ] geniş, yuvarlak, öndil (açık): örtü [ˈœɾtʏ]
[ø] geniş, yuvarlak, öndil (kapalı): öğren [øˈɾæn]
u [ʊ] dar, yuvarlak, arkadil (açık): kulak [kʊˈlɑk]
[u] dar, yuvarlak, arkadil (kapalı): uğur [uːˈð]
ü [y] dar, yuvarlak, öndil (açık): ümit [yˈmɪt]
[ʏ] dar, yuvarlak, öndil (kapalı): düğme [ˈdʏːmɛ]

Harf IPA özellikleri (titreşim, çıkış biçimi, yeri) 
Örnek: 
b [b] ötümlü, patlamalı, çiftdudak: balık [bɑˈɫɯk]
c [dʒ] ötümlü, sürtünücü, dil-öndamak: cam [dʒɑm]
ç [tʃ] ötümsüz, sürtünücü, dil-öndamak: seçim [seˈtʃɪm]
d [d] ötümlü, patlamalı, dilucu-dişardı: dede[deˈdɛ]
f [f] ötümsüz, sürtünücü, dudak-diş: firma[ˈfɪɾmɑ]
g [ɡ] ötümlü, patlamalı, dil-artdamak: karga [ˈkɑɾɡɑ]
[ɟ] ötümlü, patlamalı, dil-artdamak (ön): genç [ɟɛntʃ]
h [h] ötümsüz, sürtünücü, gırtlak: hasta [ˈhɑstɑ]
j [ʒ] ötümlü, sürtünücü, dil-öndamak: müjde [ˈmʏʒdɛ]
k [k] ötümsüz, patlamalı, dil-artdamak: akıl [ɑˈkɯɫ]
[c] ötümsüz, patlamalı, dil-artdamak (ön): kedi [ceˈdɪ]
l [l] ötümlü, yandaralma, dilucu-öndamak: kul [kʊɫ]
[l] ötümlü, yandaralma, dilu.-öndamak (ön): lale [lɑːˈlɛ]
m [m] ötümlü, genizsi, çiftdudak: dam[dɑm]
n [n] ötümlü, genizsi, dilucu-dişeti: anı [ɑnɯ]
[ŋ] ötümlü, genizsi, dil-artdamak: süngü [ˈsʏŋɟʏ]
p [p] ötümsüz, patlamalı, çiftdudak: ip [ɪp]
r [r] ötümlü, çokçarpmalı, dilucu-dişeti: raf [rɑf]
[ɾ] ötümlü, tekçarpmalı, dilucu-dişeti: ırmak [ɯɾˈmɑk]
[ð] ötümlü, sürtünücü, dilucu-dişeti: bir [bɪð]
s [s] ötümsüz, sürtünücü, dilucu-dişeti: ses [sɛs]
ş [ʃ] ötümsüz, sürtünücü, dil-öndamak: aşı [ɑˈʃɯ]
t [t] ötümsüz, patlamalı, dilucu-dişardı: ütü [ʏˈtʏ]
v [ʋ] ötümlü, sürtünücü, dudak-diş: var [ʋɑð]
[w] ötümlü, sürtünücü [yarı ünlü]: tavuk [tɑˈwʊk]
y [j] ötümlü, dil-öndamak [yarı ünlü]: yat [jɑt]
z [z] ötümlü, sürtünücü, dilucu-dişeti: azık [ɑˈzɯk]
[θ] ötümsüz, sürtünücü, dilucu-dişeti: yoz [jɔθ]

Frig dili ya da Frigce, klasik antik çağda (MÖ 8. yüzyıldan MS 5. yüzyıla kadar) Anadolu'da (günümüz Türkiyesinde) konuşulan ve Frig Uygarlığı'nın ana dili olan bir Hint-Avrupa diliydi.
Antik Yunan yazarları, "Frig" kelimesini, tek bir "kabile" veya "halk" adından ziyade, esas olarak Anadolu'nun orta bölgelerinde yer alan geniş bir etno-kültürel kompleksi tanımlamak için bir şemsiye terim olarak kullanmışlardır. Platon, bazı Frigce kelimelerin Yunanca kelimelere benzediğini gözlemlemiş ve bunu "Diyaloglar" eserinde yazmıştır.

Herodotus ve Hesychius gibi eski yazarlar, bize Frigce olduğu varsayılan birkaç düzine kelime, sözde tefsirler sağlamışlardı. Modern zamanlarda, Ortaköy'de bulunan Frig metinli ilk anıt, 1752'de tanımlanmıştır. 1800'de Yazılıkaya'da (klasik Nakoleia) iki yazıt daha keşfedilmiştir. Bir tanesinin üzerinde ΜΙΔΑΙ, 'Midas'a' yazısı okunabiliyordu, bu da onların efsanevi Frigya kralı Midas'ın bir binasının, muhtemelen mezarının parçası olduğu fikrini uyandırdı. Daha sonra Batılı arkeologlar, tarihçiler ve diğer akademisyenler, Homeros'un dünyasının coğrafi arka planını ve Yeni Ahit'in bahsettiği eski dünyadan unutulmuş medeniyetleri bulmak için Anadolu'yu dolaşmaya başladıklarında, daha fazla anıt keşfedildi. 1862'ye gelindiğinde, aralarında birkaç Yunanca-Frig dili iki dilli olan on altı Frig yazıtı biliniyordu. Bu, Alman bilim adamı Andreas David Mordtmann'ın yazıyı deşifre etmek için ilk ciddi girişimi üstlenmesine imkân verdi, ancak Frigce ile Ermenice arasındaki paralellikleri aşırı vurguladı ve bu da bazı yanlış sonuçlara yol açtı. 1880'den sonra İskoç Mukaddes Kitap bilgini William Mitchell Ramsay, daha birçok yazıt keşfetti. 20. yüzyılda, sürekli yeni metin akışı, daha güvenilir transkripsiyonlar ve Hint-Avrupa ses değiştirme yasalarının daha iyi bilinmesi nedeniyle Frigce anlayışı arttı. Alfabe artık iyi biliniyor, ancak alfabenin daha nadir işaretlerinin küçük revizyonları hala mümkün olsa da, bir işaret (= /j/, transkripsiyonu y) görece daha yakın bir tarih olan 1969'da güvenli bir şekilde tanımlandı.

Frig epigrafik materyali, Eski Frig ve Yeni Frig olmak üzere iki ayrı alt gruba bölünmüştür. Bunlar, Frig dilinin farklı aşamalarını gösterir, farklı alfabelerle ve farklı malzemeler üzerine yazılır ve farklı coğrafi dağılımlara sahiptir. Eski Frig dili, Anadolu ve ötesindeki 395 yazıtta tasdik edilmektedir. MÖ 800 ile 330 yılları arasında Frig alfabesiyle yazılmıştır. Corpus des inscriptions paléo-phrygiennes (CIPPh) ve ekleri, birkaç grafiti dahil edilmemekle birlikte, bilinen Eski Frig yazıtlarının çoğunu içerir. MÖ 8. yüzyılın ortalarından kalma en eski yazıtlar, Gordion'daki (Yassıhöyük ya da " Midas Höyüğü ") ve Bayındır'daki (Doğu Likya) tümülüslerde (mezar höyükleri) gümüş, bronz ve kaymaktaşı nesneler üzerinde bulunmuştur.
Yeni Frigce dili ise, 117 cenaze yazıtında tasdik edilmiştir, çoğunlukla bir Yunan kitabesinden sonra eklenen saygısızlık yapanlara karşı lanetler eklenmiştir. Yeni Frigce MS 1. ve 3. yüzyıllar arasında Yunan alfabesiyle yazılmıştır ve Orta Anadolu'daki eski Frigya'nın batı kısmı ile sınırlıdır. Yeni Frig yazıtlarının çoğu kaybolmuştur, bu nedenle bunlar yalnızca ilk derleyicilerin tanıklıklarıyla bilinmektedir. Yeni Frig yazıtları William M. Ramsay (yaklaşık 1900) ve Obrador-Cursach (2018) tarafından kataloglanmıştır.
Bazı uzmanlar, Dokimeion'dan tek bir yazıtla temsil edilen üçüncü bir bölümü, Orta Frig dilini tanımlarlar. Makedonya fethinden sonra MÖ 4. yüzyılın sonlarına tarihlenen, sekiz satırda yazılmış altı hekzametrik mısradan oluşan bir Frig kitabesidir. Yunan alfabesiyle yazılmış ilk Frig metni olarak kabul edilir. Deyiş biçimi, Bithynia'daki Eski Frig kitabesinin bazı yankılarını taşır, ancak Yeni Frigce'de bulunan fonetik ve imla özelliklerini önceden tahmin eder. Gordion'dan MÖ 4. yüzyıldan 2. yüzyıla kadar uzanan üç grafiti, hem kullanılan alfabe hem de dilsel aşama açısından belirsizdir ve Orta Frigce olarak da kabul edilebilir.

Frigce diğer Anadolu dilleri gibi ilgi görmeye ve araştırılmaya devam etmektedir ve farklı kesimden farklı kişiler bu kadim dilleri öğrenmeye ve araştırmaya merak sarmıştır. Bu dildeki kelimeler diğer Anadolu dillerinden çok Latin ve Yunan dilleri ile daha çok benzerlik göstermektedir.

Burada Frigçe cümle ve Türkçe anlamlarını bir arada verilmiştir :
Frigçe : Βας ιοι βεκος μεβερετ (Yazım)
Frigçe : Bas ioi bekos meberet (Okunuş)
Türkçe : Bas ekmeğini elinden alacak.
Frigçe : ...Aυτος κε ουα κ' οροκα γεγαριτμενος ας Βαταν τευτους (Yazım)
Frigçe : ...Autos ke oua k' oroka gegaritmenos as Batan teutos (Okunuş)
Türkçe : ...Ve kendisi ve soyu Bas tarafından lanetlensin.

Paleo-Balkan dilleri
Yunanca
Hititçe
Ermenice
Traklar
Frigler

Woodhouse, Robert. "An overview of research on Phrygian from the nineteenth century to the present day". Studia Linguistica Universitatis Iagellonicae Cracoviensis, Volume 126 (2009), 167-188, DOI 10.2478/v10148-010-0013-x.

Corpus of Phrygian Inscriptions 28 Mart 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Lubotsky's Phrygian Etymological Database (Incomplete) (İngilizce)
Encyclopædia Britannica - Phrygian Language (İngilizce)
Linguistic Bibliography Online (İngilizce)
Palaeolexicon - Dictionary, History and Translations of the Phrygian Language3 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Midas and the Mushki, by Miltiades E. Bolaris (2010)6 Şubat 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Anatolianscripts.com - Frig Alfabesi 17 Nisan 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.palaeolexicon.com/ölü/kırık bağlantı] Phrygian
The Sound of the Phrygian language (Vocabulary & Sample Text) 25 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Frigçe, İngilizce)
Eski Anadolu Dillerine Giriş (Türkçe)
Anadolu Dillerine Yazım Örnekleri (Hititçe, İngilizce)
Anadolu Dillerine Yazım Örnekleri (Hititçe, İngilizce)
Frigler (Adım Adım Tarih) 23 Ocak 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Türkçe)

Gösterge; kendisinden başka bir şey işaret eden, temsilî olan ve yorumlanabilen her türlü cisim, durum veya olay.

Ferdinand de Saussure'ye göre göstergeler, birbiriyle karşılıklı ilişki içerisinde olan görüngü (gösteren, ifade) ve imge (gösterilen, içerik) olmak üzere iki boyutludur. Özetle harfler (okunan, yazılan) ve sesler (duyulan, söylenen) görüngü boyutuyken; imâ edilen ve zihinde canlanan ise imge boyutudur.

Görüngü, göstergenin işaret eden olgusudur. Dilsel olarak bütün kelimeler birer görüngüdür ve iletişimde bir imgeyi aktarmak için kullanılan görüngü, içeriği (anlamı) taşıyan unsurdur. Eş anlamlı kelimelerden ayrı olarak birbirinden farklı görüngüler aynı içeriği taşıyabilirler. Örneğin ifade olarak "Ankara" ile "Türkiye'nin başkenti" görüngüleri, aynı içeriğe sahiplerdir; ancak vurguları farklıdır.

İmge; göstergeye ait olan anlam, diğer bir deyişle gösterilendir. Göstergenin içeriği ve değeri de bu boyuttadır.  Tıpkı görüngülerde olduğu gibi, birden fazla imge de tek bir görüngüye ait olabilir. Bu durumda görüngü çokanlamlıdır. İmgeler zaman içerisinde anlam değişiklikleri geçirebilirler.

Charles Sanders Peirce'ye göre göstergeler, her birinde gösteren ve gösterilen arasında farklı bir ilişkinin bulunduğu üç gruba ayrılır.

Belirti (Lat.: Index), gösteren ve gösterilen boyutlar arasında fiziksel bir ilişkinin var olması durumunda göstergenin dahil olduğu gruptur.

Benzeşke veya diğer adıyla ikonlarda (Yun.: Eikṓn), göstergenin iki boyutu arasında benzerlik ilişkisi vardır. Bir kişi veya nesnenin tasviridir. Charles Morris, bir nesnenin niteliklerini ortaya koyan göstergeleri "ikonik gösterge" olarak tanımlar. Bu tanıma göre fotoğraf ve çizimler, ikon grubuna girerler.
Ayrıca dilsel göstergeler özellikle görüngü boyutundan dolayı sembol olsalar da, doğadaki seslerin taklit edilmesi ile meydana gelen yansımalar, görüngü ve imgelem boyutları arasındaki benzerlik ilişkisi nedeniyle ikon grubuna girer.

Sembol (Yun.: Sỳmbolon) veya simge, gösteren ve gösterilen boyutlarında nedensellik veya benzerlik ilişkisi olmamakla birlikte, keyfî ve uzlaşımsaldır. Algılanabilenin dışında ve gerisinde anlama sahiptir.

Atıflar

Genel
Best, Otto F. (1984). Handbuch literarischer Fachbegriffe (Almanca). Frankfurt am Main: Fischer Handbücher. 
Busch, Albert (2008). Germanistische Linguistik (Almanca). Tübingen: Gunter Narr. 
Eco, Umberto (1972). Einführung in die Semiotik. Autorisierte deutsche Ausgabe von Jürgen Trabant (Almanca). München: Wilhelm Fink. 
Erckenbrecht, Ulrich (1975). Politische Sprache (Almanca). Wetzlar: Andreas Achenbach. 
Ernst, Peter (2002). Pragmalinguistik. Grundlagen, Anwendungen, Probleme (Almanca). Berlin: Walter de Gruyter. 
Kocsány, Piroska (2010). Grundkurs Linguistik. Ein Arbeitsbuch für Anfänger (Almanca). Paderborn: Fink. 
Saussure, Ferdinand de (2001). Grundfragen der allgemeinen Sprachwissenschaft (Almanca). Berlin: Walter de Gruyter. 
Schmidt, Wilhelm (2007). Geschichte der deutschen Sprache. Ein Lehrbuch für das germanistische Studium (Almanca). Stuttgart: S. Hirzel.

Güney Kafkas dilleri veya Kartveli dilleri (Gürcüce: ქართველური ენები / "Kartveluri enebi"), Kafkas dillerine bağlı ve Kafkas Dağları'nın güneyinde konuşulan Gürcüce, Megrelce, Lazca ve Svancadan oluşan dil ailesidir. Dünya çapında yaklaşık 5.2 milyon konuşanı vardır. Diğer hiçbir dil ailesi ile ilişkisi tespit edilemeyen Güney Kafkas dilleri, dünyanın birincil dil ailelerinden biridir. Güney Kafkas dillerinde yazılmış en eski edebi kaynak, Asomtavruli harfleriyle yazılmış Eski Gürcüce Bir el Qutt yazıtlarıdır. MS 430 yılına tarihlenen yazıt, Beytüllahim yakınlarındaki bir Gürcü manastırında bulunmuştur. Gürcücenin yanı sıra, yazı dili gelişmemiş olan diğer Güney Kafkas dilleri de Gürcü alfabesiyle yazılır. Bunun yanında Türkiye ve Avrupa'daki Lazlar için Latin alfabesinden geliştirilmiş Laz alfabesi kullanılır.

Svanca (Svanca'da Luşnu), Gürcüstan'ın Svaneti bölgesinde yaklaşık 35-40 bin kişinin anadilidir.
Gürcüce-Zan (Karto-Zan)
Gürcüce (Gürcücede Kartuli), 4,1 milyon kişinin anadilidir. 3.9 milyon kişi Gürcistan'da, kalanı Türkiye, İran ve Azerbaycan gibi ülkelerde yaşayan Gürcülerin anadili olarak konuştuğu tahmin edilir.
Gruzinik (Yahudi Gürcücesi; Gürcücede Kivruli) yaklaşık olarak 80 bin kişi tarafından konuşulur. Bunların 60 bini İsrail’de, yaklaşık 20 bini ise Gürcistan’da yaşar.
Zan dilleri (Kolhisce)
Megrelce (Megrelcede Margaluri), 1989 verilerine göre yaklaşık 500 bin kişinin anadilidir, asıl olarak Batı Gürcistan’da Megrelya’da ve Abhazya’nın doğu kesimindeki Gali bölgesinde konuşulur. Abhazya'yı terk etmek zorunda kalan çok sayıda Megrel mülteci bugün Tiflis’te anadili olarak bu dili konuşmaktadır.
Lazca (Lazcada Lazuri), tahminî verilere göre çoğunluğu Türkiye'de, Karadeniz kıyısında yaşayan 250 bin kişinin anadilidir. Gürcistan’da yaklaşık 30 bin kişinin anadili de Lazcadır.

Bu diller arasındaki bağlantı ilk kez 1773'te Johann Anton Güldenstädt'ın Kafkas dilleri sınıflandırmasında rapor edilmiş, daha sonra Georg Rosen, Marie-Félicité Brosset ve Franz Bopp gibi dilbilimciler tarafından kanıtlanmıştır.
Georgi Klimov, Glottokronolojik analiz sonuçlarına göre Proto Güney Kafkasya dilinin MÖ 19. yüzyılda Svanca ve Proto-Karto-Zan olarak ayrıldığını, Proto-Karto-Zan dilinin ise MÖ 8. yüzyılda Zan dili ve Gürcüce olarak ayrıldığını iddia etmektedir.

Laz - Megrel - Svan ve Gürcü dilleri arasındaki benzerlik kaçınılmaz düzeyde yakındır. Bu benzerlik ve yakınlık ortak sözcük dağarcığı karşılıklı anlaşmayı sağlamaya yetmemektedir. Yalnızca Zan dili'nin ya da Kolhis dilinin birbirinden ayrılmış iki lehçesi olarak kabul edilen Lazca ve Megrelce hâriç. Lazca ve Megrelce karşılıklı anlaşılır dillerdir.
Tablo üzerinden Kartveli dillerinin benzerliklerini karşılaştırırsak:

Gürcüce, Gürcistan'ın resmi dili (nüfusun %90'ı tarafından konuşulmaktadır) ve Gürcistan'da yazım ve ticarette kullanılan ana dildir. Kendine özgün, ayırt edici bir alfabe ile yazılır. Günümüze ulaşan en eski Gürcüce edebi metin MS 5. yüzyıla tarihlenmektedir. Eski Gürcü alfabesi Yunan alfabesinden türetilmiş gibi görünüyor. Ancak bu sadece bir varsayımdır ve eski Gürcü alfabesinin Yunan alfabesinden türetildiğine dair hiçbir kanıt yoktur.
Megrelce, 1864'ten beri, özellikle Megrellerin kültürel özerkliğe sahip olduğu 1930'dan 1938'e kadar olan dönemde ve 1989'dan sonra Gürcü alfabesi ile yazılmıştır.
Lazca, esas olarak 1927 ve 1937 yılları arasında ve günümüzde de Türkiye'de Latin alfabesinden geliştirilen Laz alfabesi kullanılarak yazılmıştır. Ancak Lazca, dili konuşanların ana akım Türk toplumuyla entegre olmasıyla birlikte kaybolmaya başlamış ve günümüzde tehlike altında olan diller arasında yer almaktadır.

Proto Güney Kafkasya dili

Klimov, G. (1964). Etymological Dictionary of the Kartvelian Languages (Rusça). Moskova. 
Klimov, G. (1994). Einführung in die kaukasische Sprachwissenschaft. Hamburg: Buske. 
Klimov, G. (1998). Etymological Dictionary of the Kartvelian Languages. Berlin: Mouton de Gruyter. 
Klimov, G. (1998). Languages of the World: Caucasian languages (Rusça). Moskova: Academia. 
Dalby, A. (2002). Language in Danger; The Loss of Linguistic Diversity and the Threat to Our Future. Columbia University Press. 
Lang, D.M. (1966). The Georgians. New York: Praeger. 
Hewitt, B.G. (1995). Georgian: A Structural Reference Grammar. John Benjamins Publishing. ISBN 978-90-272-3802-3. 

Vanilişi, M./ Tandilava, A., Lazların Tarihi, Gürcüceden Çev. Hayri Hayrioğlu, S. 10, Baskı 3., Ant Yayınları, İstanbul 1992
BUCAKLİŞİ, A. İsmail: “Japon Dilbilimci Kojima Goişi ile Söyleşi”, Kafkasya Yazıları, Çiviyazıları Yayınevi, İstanbul, 1997, sayı 7.
Karşılaştırmalı Güney Kafkas dilleri 11 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hans Georg Gadamer (11 Şubat 1900, Marburg - 13 Mart 2002, Heidelberg), Alman felsefecidir.

Hakikat ve Metot (Truth and Method) adlı kitabını altmışlı yaşlarında yazmıştır. Onun yorumsama anlayışı, anlamı, yorumcunun noktasında arayan bir duruşa dayanır. Maksatçıların tersine o anlamın aktörün (agent) bağlamında sabit olmadığını tam tersine yorumcunun durduğu noktadan çıkarılacağını belirtir. Örneğin Fatih'in kardeş katlini uygun gören yaklaşımının anlamı Fatih'in zihninde değil yorumcunun verdiği anlamda aranmalıdır. Dolayısı ile aslında eylem ile yorumcu arasında dinamik bir süreç söz konusu. Anlam sabit değildir, nitekim her yorumcunun belli bir eyleme farklı anlamlar vermesi bundandır. Kutsal metinlerin yorumunda bunu görmek kolaydır. Bilindiği gibi Katolik görüş daha sonra Protestan anlayışını doğurmuştur. Bu anlayışta bile Kalvinizm ve Luther'in farklı yorumları söz konusu. Gadamer'in yorum bilgisi için Brian Fay'in Çağdaş Sosyal Bilimler Felsefesi kitabına bakılabilir.

(2003), Edebiyat Nedir?, Babil Yayınları, Frida Kahlo ve Helmut Kuhn ile birlikte
(2005), Güzelin Güncelliği, Çizgi Kitabevi. ISBN 975-8867-20-2 (Die Aktualität des Schönen)
(2008), Hakikat ve Yöntem-1, Paradigma Yayınları.
(2009), Hakikat ve Yöntem 2. Cilt, Paradigma Yayınları.

Harf, yazı yazmak için kullanılan semboldür. Harfler, Seslerin yazı sistemlerindeki karşılığıdır. Harflerin hepsi birleşerek alfabeyi oluştururlar. Yazı harfler dışında rakam, noktalama işaretleri ya da başka semboller içerebilir ama harfler yazının en temel öğesidir.

Saf fonetik bir alfabede, her bir fonem bir harfle ifade edilir. Fakat geçmişte ve pratikte, harflerin birden çok fonemi bir temsil ettiği görülür. Bazen tek bir sesi birden fazla harf ile göstermek gerekebilir. Örneğin "ş" sesini vermek için İngilizcede "sh", Almancada "sch" kullanılmaktadır. Aynı şekilde "x" sesini vermek için, Türkçede "iks" kullanılır.
Harfler alfabe içerisinde belli bir sıraya sahiptirler. Buna alfabetik sıra denir. Aynı harfin alfabedeki yeri değişik dillerde farklı yerlerde olabilir. Harflerin alfabedeki yerleri bilimsel çalışmalar ile saptanır.
Harfler; seslerin iki boyutlu cisimleri ve ses tonlarının isimleridirler. Sesler insan çerçevesinde adette sınırlı bir sayıda olabilir. Harfler ise insan sayısıyla sınırlı olmayıp, herkes kendisine göre aynı iki boyut içinde (örnek: kâğıt kalem boyutu) istediği gibi şekledebilir. Harf bir şekil, bir biçim ise ses onu kapsayan bir şeydir. İkisi de bir tarif/üslup yöntemi olup, kör/sağır ihtilafında mağluptur. Sesler için bir tanımlama biçimi olan harfler, esasında bir kanıtlama aleti olduğu için de dünyanın kayda değer yerlerinde bir şekilde kullanılmıştır.
Harfler sayısal değerlere de sahip olabilir. Roma rakamları buna en iyi örnektir.

Harflerin kullanımı Bronz Çağı'na kadar uzanır. Antik Mısır'da dildeki sesi veren 23 hiyeroglif kullanıldığı görülür. Çivi yazıları MÖ 2700 yıllarında kullanılmıştır.
Harflerin ilk gerçek anlamda kullanımı Sami dilleri alfabelerinde, MÖ 2000 yıllarında Antik Mısır bölgesinde görülür. Daha sonra bu sistem ilk Kanaan dil yapısına evrimleşti. MÖ 9. yüzyılda, ilk sesli harf Yunan alfabesinde görüldü.

Bazı alfabelerdeki harfler:

Fonetik işaret
Glif
Grafem
Ligatür
Harf karakteri
Ortografi
Tipografi

Hawaii dili (Hawaii dilinde: ʻŌlelo Hawaiʻi) veya Hawaiice, Hawaii Adaları'nın yerli halkı olan Kānaka Maoli tarafından konuşulan Polinezya dilleri ailesine ait bir dildir. İngilizce ile birlikte Hawaii eyaletinin iki resmi dilinden biridir.

Hawaii dili, 19. yüzyılın başlarına kadar yalnızca sözlü olarak kullanılıyordu. 1820'lerde Amerikan misyonerleri tarafından Latin alfabesine dayalı bir yazı sistemi geliştirildi. Bu dönemde dil, hükûmet işleri, mahkemeler ve okullarda yaygın olarak kullanıldı. Ancak 1896'da çıkarılan bir yasa ile okullarda İngilizce dışındaki dillerin kullanımı yasaklandı ve Hawaii dili kamusal alanlardan büyük ölçüde silindi.

1978'de Hawaii dili, eyaletin resmi dili olarak yeniden tanındı. Bu tarihten itibaren dilin canlandırılması için çeşitli programlar başlatıldı. Hawaii Üniversitesi'nde dil eğitimi programları oluşturuldu ve bazı okullarda Hawaii diliyle eğitim veren sınıflar açıldı. Bu çabalar sayesinde dilin kullanımı artmaya başladı. 2000'li yıllarda yapılan sayımlara göre, Hawaii dilini evde konuşan kişi sayısı 24.000'in üzerindedir.

Hawaii alfabesi, 12 harf ve bir glottal durak (ʻokina) olmak üzere toplam 13 karakterden oluşur: A, E, H, I, K, L, M, N, O, P, U, W ve ʻ. Vokal uzunlukları, kahakō adı verilen makronlarla belirtilir. Bu yazı sistemi, dilin doğru telaffuzunu ve anlamını korumak açısından önemlidir.

Günümüzde Hawaii dili, özellikle Niʻihau Adası'nda ve bazı eğitim kurumlarında aktif olarak kullanılmaktadır. Ayrıca, dilin öğretilmesi ve kullanımı için çeşitli çevrimiçi kaynaklar ve mobil uygulamalar geliştirilmiştir. Hawaii dilinin canlandırılması, yerli kültürün korunması ve gelecek nesillere aktarılması açısından büyük önem taşımaktadır.

Haydaca ya da Hayda dili (kendilerince X̲aat Kíl, X̲aadas Kíl, X̲aayda Kil; İngilizce Haida; Rusça хайда), Kanada'nın Britanya Kolombiyası eyaletinin Haida Gwaii adasında (eski adı: Queen Charlotte Adası) ve Amerika Birleşik Devletlerine bağlı Alaska eyaletinin Galler Prensi adasında Haydalar tarafından konuşulan izole dillerden ya da Na-Dene dillerinden tehlike altındaki Kızılderili dilidir. Na-Dene grubu içinde tek başına alt grupta toplanır. Diğer alt grubu Tlingitçe ile Eyak-Atabask dilleri oluşturur. Alaska Yerli Dil Merkezine göre Alaska'daki 650 kişilik nüfustan 10 kadarı, Kanada'daki 1.100 kişilik nüfustan ise ancak 30 tanesi anadillerini konuşabiliyor. 1774 yılında Avrupalılarca ilk karşılaşmada nüfusları 15.000 olan Haydalar yeni getirilen salgın hastalıklardan kırılmış ve bugün ancak Masset, Skidegate ve Hydaburg köylerinde yaşamaktadırlar.

2 lehçesi vardır ve her ikisi de ayrı diller olarak da sınıflandırılır. Dil bilgisi açısından çoğunlukla aynı olan lehçeler ancak fonolojik ve leksikolojik farklılıklar sergiler.

Kuzey Haydacası
Alaska (ya da Kaigani) Haydacası
Masset (ya da North Graham Adası) Haydacası
Güney Haydacası
Skidegate Haydacası
Ninstints Haydacası (tükendi)

Haydacanın Tlingitçe ile genetik benzerliği olduğu ilk kez 1894 yılında Franz Boas tarafından öne sürülmüş, dil bilimci Edward Sapir de 1915 yılında Na-Dene dillerine dahil etmiştir. Bu sınıflandırma daha sonra aralarında Swanton, Pinnow, Greenberg ve Ruhlen'in bulunduğu dil bilimcilerce de kabul görmüştür. Bugün ise daha çok izole dil olarak sınıflandırılmaktadır. Dene-Yenisey dilleri ailesinin kurucusu olan Edward Vajda'ya göre Haydaca ile Na-Dene (Tlingit-Eyak-Atabask) dilleri arasında genetik bağ yoktur. Haydaca hariç Na-Dene dilleri ile Sibirya'daki Yenisey dilleri arasında benzerliğe dayanarak 2006-2010 yılları arasında Dene-Yenisey hipotezini geliştirmiştir. Bugün bu hipotez Alaska Yerli Dil Merkezi tarafından da desteklenmektedir.

Alaska Yerli Dil Merkezi

Hece veya seslem, kelimeleri oluşturan, en küçük birimi harf olan ve ağzın tek hareketinde sarf edilebilen ses modelidir. Türkçede en az bir harf, en çok dört harften oluşur ve içinde en fazla bir tek sesli harf bulunur.

Türkçede heceyi oluşturan seslerin sayısına ve bu seslerin hecedeki yerine göre altı çeşit hece vardır:
1. Bir sesli harften oluşan hece : o - da
2. Bir sesli, bir sessiz harften oluşan hece : eb - ru, ay - va, im - la
3. Bir sesli, iki sessiz harften oluşan hece : ilk, üst, aşk,
4. Bir sessiz, bir sesli harften oluşan hece: el - ma, ka - fa
5. Bir sessiz, bir sesli, bir sessiz harften oluşan hece: mu- rat, ya-tak
6. Bir sessiz, bir sesli, iki sessiz harften oluşan hece : Türk, kalp, şark
Yabancı dilden gelen kelimelerde ise farklı tip heceler bulunabilir:

iki sessiz, bir sesli, bir sessiz harften oluşan hece : tren, tram-vay
iki sessiz, bir sesli, iki sessiz harften oluşan hece : prens, kramp

Bürünbirimcik
Hece ölçüsü
Hece yazısı
Kaynaşma
Ünlü düşmesi
Vurgu

Bernd Heinrich Wilhelm von Kleist, (18 Ekim 1777, Frankfurt Oder, Brandenburg, Prusya - 21 Kasım 1811, Berlin) Alman şair, tiyatro oyunu, hikâye yazarı, yayıncı.
Heinrich von Kleist, yaşadığı dönemin edebî coğrafyasında var olan edebî anlayışa ve edebî eğilimlere aykırı bir kişi olarak görüldü. Aynı şekilde Weimar dönemi klasik edebiyatına ve romantizm akımından da uzak durdu. Von Kleist, şövalyelik hakkındaki tarihî bir tiyatro oyunu Das Käthchen von Heilbronn, Der zerbrochne Krug ve Amphitryon başlıklı komediler, Penthesilea başlıklı trajedi ve Michael Kohlhaas ve The Marquise von O... başlıklı romanları ile en önemli eserleri arasında sayılır.

Heinrich von Kleist, Prusya'da önemli makamlara gelmiş, Pomeranya sülâlesine mensup bir aileden geliyordu. Ailenin beşinci çocuğu ve ilk oğlu olarak doğdu. Von Kleist sülâlesi, çok sayıda general ve mareşal, birçok toprak sahibi ile bir dizi âlim, yüksek diplomat ve memur yetiştirdi. Kleist'in babası Joachim Friedrich von Kleist (d. 1728 - ö. 1788), o zamanlar bir garnizon kasabası olan Frankfurt (Oder)'de Prens Leopold von Braunschweig'ın ordusunun süvari komutanı olarak görev yaptı. Babasının ilk evliliğinden Minette ve Wilhelmine adlarında iki üvey kız kardeşi ve Kleist'e çok yakın olan Ulrike Philippine isimli üçüncü bir kız kardeşi vardı. Joachim Friedrich 1775 yılında Juliane Ulrike Pannwitz ile evlendi. Bu evlilikten de Heinrich'in öz kardeşleri Friederike, Auguste Katharina, Leopold Friedrich ve Juliane dünyaya geldi.
Kleist, babasının 1788'de ölümünden sonra, Berlin'de reform taraftarı bir vâiz olan Samuel Heinrich Catel'in yetimhanesinde büyüdü. Catel, aynı zamanda Fransızca dilbilgisi öğretmeniydi. Kleist muhtemelen, Catel sayesinde Aydınlanma döneminin Fransız şair ve filozofları ile tanıştı. Askerî hayatına öncelik vermek mecburiyetinde olduğu için, Brandenburg Üniversitesi'nde başladığı akademik hayatına ara vermek zorunda kaldı ve Prusya Kraliyet Ordusu'na katıldı. Genç Kleist, ailesinin geleneklerine sadık kalarak 1792 yılının Haziran ayında, Potsdam'daki Prusya Ordusu'nun 3. Muhafız Alayı Taburu'nda kıdemli onbaşı oldu. Müfettiş General Ernst von Rüchel idaresinde, Fransa'ya karşı Birinci Kolaisyon Savaşı'na katıldı. Aynı tabur ile Mainz'de Alman topraklarında kurulan ilk burjuva cumhuriyetinin askerî güçlerinin kuşatmasında da yer aldı.
Yetersiz ve kısa bir eğitim hayatından sonra 1792 yılında Prusya ordusuna girdi ve 1799 yılında teğmen rütbesiyle ordudan ayrıldı. Ardından Viadrina Üniversitesi'nde hukuk ve felsefe eğitimi aldı. 1800 yılında Berlin'de Maliye Bakanlığı bünyesinde çalışmaya başladı. Ertesi yıl Kleist'ın düzensiz umursamaz ruh hali onu Paris'e ziyaret etmeye sürükledi ve sonrasında İsviçre'ye yerleşti. Orada yakın arkadaşlar edinen Kleist, onlara ilk tragedyası olan Schroffenstein Ailesi adlı eserini okudu. 1802 yılının sonunda Almanya'ya dönen Kleist; Goethe, Schiller ve Wieland'ı Weimar'da ziyaret etti. Leipzig ve Dresden'de kısa bir süre kaldıktan sonra Paris'e geri dönen Kleist ardından Berlin'deki görev yerini Königsberg'teki bir devlet dairesi olarak değiştirdi. 1807 yılında Dresden'e giderken Fransız askerleri tarafından ajan suçlamasıyla tutuklandı. Cezaevinden çıktıktan sonra Dresden’e giden Kleist'ın yolu Heinrich Müller ile kesişti ve birlikte 1808 yılında Phöbus gazetesini çıkardılar.

Kleist 1809 yılında Prag’a gitti ve en sonunda Berlin'e yerleşti. Orada Berliner Abendblätter gazetesini çıkardı. Tahminlere göre o yıllarda, tıpkı kendisi gibi herhangi bir yaşam amacı kalmamış Henrietti Vogel adındaki Alman bir kadın müzisyen ile birlikte olmaya başlar. Aralarındaki ilişki tutkulu bir aşka dönüşür. Vogel, 1808 yılında önemsiz boyutta olan rahmindeki kanserin Kasım 1811'de ciddi bir boyuta ulaştığını öğrenir. Durumu Heinrich'e anlatır ve Heinrich'den kendisi korktuğu için kendisini öldürmesini ister. Heinrich ise Vogel'e birlikte intihar etmeyi teklif eder. İkisi de yaşamak için bir amaç görmez ve anlaşırlar. Zira Vogel'e, doktorları tarafından çok fazla yaşayamayacağı söylenmiştir. Heinrich ve Henriette, 1811 yılının 21 Kasım sabahında Berlin'de bulunan Kleiner Wannsee gölü kıyısında birlikte kahvaltı ederler. Ardından Heinrich, önce Henriette'yi tabanca ile kalbinden vurur, ardından silahı kendi ağzına dayar ve tetiği çekip kendisini de öldürür. Heinrich'in ardında bıraktığı bir sayfalık intihar mektubunda şu sözü dikkat çekmiştir:

...Asıl mesele şu ki: Bana bu gezegende hiçbir zaman bir yardım eli uzanmadı.[1] 12 Kasım 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kleist’ın bütün hayatı ideal ve hayalî mutluluğu bulmaya çabalamakla geçti ve bu, onun çoğu eserine yansıdı. Kleist kuzey Almanya’nın şu ana kadar gelmiş geçmiş en önemli Romantik dönem dramacısı olarak sayılmaktadır. Kleist, Alman Edebiyatı'nda önemli bir yere sahiptir.
Kleist'in intihar sürece 2015 yapımlı Fou D'amour filminde anlatılmıştır.

Schroffenstein Ailesi (Die Familie Schroffenstein), (trajedi) (1803)
Şili'de Deprem (Das Erdbeben in Chili), (novella) (1807)
Amphitryon, (trajikomedi) (1807) (Moliere'in komedisinden adapte)
Kırık Testi (Der zerbrochne Krug), (komedi) (1808)
Penthesilea, (trajedi) (1808) (Goethe bu oyunu "oynanamaz" olarak nitelendirerek oynatmayı reddetmiştir.)
Die Marquise von O, (novella) (1808)
Die Hermannsschlacht, (dram) (1809)
Locarno Dilencisi (Das Bettelweib von Locarno), (öykü) (1810)
Homburg Prensi (Prinz Friedrich von Homburg), (dram) (1810)
Küçük Katherine (La Petite Catherine de Heilbronn), (tarihî oyun) (1810)
Michael Kohlhaas, (novella) (1811)
Düello (Der Zweikampf), (novella) (1811)
Sokak Çocuğu (Der Findling), (novella) (1811)

Kendileri İle Savaşanlar, Stefan Zweig (Kleist ile ilgili bölüm)
Dramcı Yönüyle Heinrich Von Kleist, Arif Ünal
Yeni Bir Yüzyıl İçin Gençlere Dünya Edebiyatından Öyküler 1. Cilt, İshak Reyna (Kleist ile ilgili bölüm)
Aşk ve Ölüm Üzerine, Patrick Süskind (Kleist ile ilgili bölüm, s. 33-46.)

Kleist'den Mutluluk Üzerine bir mektup
(Almanca),(İngilizce) Dirk de Pol: Das Erhabene bei Kleist. 8 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. In: Dirk de Pol: Epochensplitterbruch. Pandavia, Berlin 2021, S. 24-52. 978-3-7531-5486-2
Guttenberg Projesi'nde Heinrich von Kleist'ın hayatı ve eserleri (Almanca) 14 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hmong-Mien dilleri (Miao-Yao olarak da bilinir), Güney Çin ve Güneydoğu Asya'nın kuzeyinde konuşulan tonlamalı bir dil ailesi. Guizhou, Hunan, Yunnan, Siçuan, Guangşi ve Hubei eyaletleri dahil olmak üzere Güney Çin'in dağlık bölgelerinde konuşulur.

Hmong (Miao) ve Mien (Yao) dilleri yakından ilişkilidir ve ortak bir proto dilden türemiştir. İki grup arasındaki en büyük farklılıklar fonolojideki farklı gelişmelerden kaynaklanmaktadır. Hmong dilleri, proto dilde yer almış başlangıç ünsüzlerini korumuştur, ancak tüm ortanca yarı ünlülerin ve son sessizlerin kaybolması gibi hece sonu ayrımlarında azalma meydana gelmiştir. Öte yandan, Mien dilleri hece sonlarını büyük ölçüde korumuş, ancak ilk ünsüzlerin sayısını azaltmıştır.
İlk dilbilimsel sınıflandırmalar Hmong-Mien dillerini Çin-Tibet ailesine yerleştirmiştir. Bu sınıflandırma hala birçok Çin kaynaklı yayımda kabul edilmekle birlikte, Batılı dilbilimciler arasındaki mevcut fikir birliği grubun kendi başına bağımsız bir aile oluşturmasıdır. Ailenin kökenlerinin orta-güney Çin'den geldiğine inanılmaktadır. Mevcut olarak en yaygın kabul edilen görüş, dillerin Yangtze ve Mekong nehirleri arasındaki bölgede ortaya çıktığıdır, ancak konuşmacıların Han Çinlilerinin genişlemesi ile daha kuzeyden göç ettiğine inanmak için bir nedenler de vardır. Proto Hmong-Mien dili, Sagart, Blench ve Sanchez-Mazas tarafından geleneksel araştırma yöntemleri kullanılarak MÖ 500'e tarihlenmiştir. Proto dil, fonolojiyi temel alan filogenilerin otomatik olarak üreten deneysel bir algoritma olan Otomatik Benzerlik Yargı Programı (ASJP) tarafından ise yaklaşık MÖ 2200'e konumlandırılmıştır.

Hmong-Mien dillerinin temel kelime listeleri

Hoffmann ve Hofmann Alman isimler.

Abbie Hoffman (1936-1989), 1960'larda ve 1970'lerde Amerikalı sosyal ve politik aktivist
Al Hoffman (1902-1960),
Alice Hoffman (d. 1952),
Andreas Hoffman,
Barbara Hoffman (d. 1931),
Bill Hoffman (1918-2004),
Calvin Hoffman (ö. 1987),
Charles E. Hoffman (d. 1949),
Carl von Hoffman (1889-1982),
Charles Fenno Hoffman (1806-1884),
David Zvi Hoffman (1843-1921),
Doug Hoffman (d. 1953),
Dustin Hoffman (d. 1937), Amerikalı sinema oyuncusu.
Edward J. Hoffman (1942-2004),
Elaine Hoffman-Watts,
Glenn Hoffman (d. 1958),
Guy Hoffman (d. 1954),
H. Lawrence Hoffman,
Harold G. Hoffman (1896-1954),
Jackie Hoffman (d. 1960),
Jay Hoffman (rugby league) (d. 1958),
Jeffrey A. Hoffman (d. 1944),
Jerzy Hoffman (d. 1932),
John Thompson Hoffman (1828-1888),
Josh Hoffman (d. 1988),
Joshua Hoffman,
Josiah Ogden Hoffman, Sr. (1766-1837),
Julius Hoffman (1895-1983),
Lauren Hoffman (d. 1977),
Lyman Hoffman (d. 1950),
Malvina Hoffman (1887-1966),
Mark González Hoffman (d. 1984),
Mat Hoffman (d. 1972),
Max Hoffman (1904-1981),
Melchior Hoffman (c. 1490-1543),
Michael Hoffman (Amerikalı film yönetmeni) (d. 1956), Amerikalı film yönetmeni
Michael A. Hoffman (1944-1990),
Michael A. Hoffman II (d. 1954),
Nicholas von Hoffman (d. 1929),
Nina Kiriki Hoffman (d. 1955),
Ogden Hoffman (1794-1856),
Philip Seymour Hoffman (d. 1967), Amerikalı oyuncu
Rachel Hoffman (1984-2008),
Reid Hoffman (born 1967),
Richard A. Hoffman (d. 1971),
Robert Hoffman:
Robert Hoffman (d. 1980),
Robert Hoffman (businessman),
Robert Hoffman (musician),
Bob Hoffman,
Bobby Hoffman,
Steve Hoffman:
Steve Hoffman (audio engineer)
Steve Hoffman (American football) (d. 1958),
Steve Hoffman (businessman)
Steven Hoffmann,
Toni Hoffman,
Trevor Hoffman (d. 1967),
Wilhelm Hoffman,
William Hoffman (general) (1807-1884), Amerikalı general

Adam Hofman (d. 1980),
Bobby Hofman (1925-1994),
David Hofman (1908-2003),
Jan Cornelis Hofman (1889-1966) veya Jean Hofman,
René Hofman (d. 1961),
Robin Hofman (d. 1986),
Solly Hofman (1882-1956),
Wlastimil Hofman (1881-1970),

David Hofmans (d. 1943),
Greet Hofmans (1894-1968),

Arthur Hoffmann (politician) (1857-1927),
August Heinrich Hoffmann von Fallersleben (1798-1874),
Banesh Hoffmann (1906-1986),
Bruno Hoffmann (1913-1991),
E. T. A. Hoffmann (Ernst Theodor Amadeus Hoffmann; 1776-1822), Alman romantizm döneminde fantezi ve korku hikâyeleri yazarı, jüri üyesi, besteci, müzik eleştirmeni, çizer ve karikatürist. Ayrıca bakınız Hoffmann'ın masalları.
Ernst Hoffmann (orkestra şefi) (1899-1956), Amerikalı orkestra şefi
Falk Hoffmann (d. 1952),
Felix Hoffmann (1868-1949), Alman kimyager (aspirin)
Felix Hoffmann (sanatçı) (1911-1975) (Felix Hoffmann (Künstler)), İsviçreli sanatçı
François Benoît Hoffmann (1760-1828),
Frank Hoffmann (d. 1944),
Frederic de Hoffmann (1924-1989),
Friedrich Hoffmann (1660-1742),
Fritz Hoffmann-La Roche (1868-1920),
Gaby Hoffmann (d. 1982),
Gleisi Hoffmann,
Heinrich Hoffmann (1885-1957), Alman fotoğrafçı.
Heinrich Hoffmann (yazar) (1809-1894),
Heinz Hoffmann (1910-1985),
Ingo Hoffmann (d. 1953),
Jan Hoffmann (d. 1955),
Jens Hoffmann (d. 1974),
Joachim Hoffmann (1930-2002),
Johann Joseph Hoffmann (1805-1878),
John-Baptist Hoffmann (1857-1928),
Jörg Hoffmann (yüzücü) (d. 1970), Alman yüzücü
Josef Hoffmann (1870-1956),
Jules A. Hoffmann (d. 1941),
Karel Hoffmann (1872-1936),
Leonard Hoffmann, Baron Hoffmann (d. 1934),
Max Hoffmann (1869-1927),
Melanie Hoffmann (d. 1974),
Ralph Hoffmann (1870-1932),
Roald Hoffmann (d. 1937),
Roy Hoffmann,
Zdzisław Hoffmann (d. 1959),

Albert Hofmann (1906-2008), İsviçreli Lysergic Acid Diethylamide (LSD)'nin mucidi bilim adamı.
Andreas Joseph Hofmann (1752-1849),
Armin Hofmann (d. 1920),
August Wilhelm von Hofmann (1818-1892),
Fritz Hofmann (kimyager) (1866-1956), Alman kimyager
Fritz Hofmann (atlet) (1871-1927), Alman atlet
Gert Hofmann (1931-1993),
Gunther O. Hofmann (d. 1957),
Hans Hofmann (1880-1966),
Heinrich Hofmann (1824-1911),
Henner Hofmann (d. 1950),
Hofmann von Hofmannsthal
Hugo Laurenz Ağustos Hofmann von Hofmannsthal (1874-1929), Avusturyalı roman yazarı, librettist, şair, oyun yazarı, anlatıcı ve deneme yazarı.
Isaak Löw Hofmann, Edler von Hofmannsthal (1759-1849),
John Beck Hofmann (d. 1969),
Józef Hofmann (1876-1957),
Leopold Hofmann (1738-1793),
Ludwig von Hofmann (1861-1945),
Mark Hofmann (d. 1954),
Markus Hofmann (d. 1975),
Michael Hofmann (d. 1957),
Murad Wilfried Hofmann (1931-2020),
Otto Hofmann (1896-1982),
Peter Hofmann (1944-2010),
William Hofmann,

Hoffman, Illinois (köy)
Hoffman Estates, Illinois (köy)
Hoffman, Minnesota
Hoffman, Kuzey Karolina
Hoffman, Oklahoma
Hoffman Adası (Hoffman Island).

Hoffmann'ın masalları,
"Lost Keys" (Blame Hofmann), bkn. 10,000 Days

Hoffmann-La Roche, bkn. Roche (firma), İsviçre kökenli çokuluslu ilaç firması.
Hoffmann Electronics, bir elektronik şirketi

Horasan Türkçesi ya da Horasanca (kendi dilinde: Xorasan Türkçesi, Farsça: تركي خراساني Torki Horasani), İran'ın kuzeydoğusunda ve komşu Türkmenistan'ın Amu Derya ötesine kadar yaşayan Horasan Türkleri tarafından konuşulan Oğuz öbeğine ait yazı dili olmayan bir Türk dilidir. Anadili olarak konuşanların sayısı 2014 yılında 886 bin olarak tespit edilmiştir.
Horasan Türkçesi, Türkmence ve Azerice arasında olup Türkmenceye daha çok yakınlık göstermektedir.
Henüz bir yazı dili olmayan Horasan Türkçesi; Kuzey Horasan, Razavi Horasan ve Güney Horasan olarak üçe bölünmüş olan eski Horasan bölgesinde konuşulmaktadır.
Horasan Türkçesi Batı Türk yazı dillerinin ortak özelliklerini, aynı zamanda ana Oğuz dili (asli uzun ünlülerin korunması, /b/ sesinin korunması gibi) şekilleri koruduğu için Türk dilleri açısından önemlidir.

Gerhard Doerfer 5 Mart 1969 tarihinde İran'ın Horasan bölgesinde araştırmalar yapmış ve yeni bir Türk dilinin varlığını göstermiştir. Yaptığı derlemeleri “Chorasantürkische Materialen” adlı kitapta toplayarak bu yeni Türk dil değişkesini Horasanî olarak adlandırıp bir dil olarak nitelendirmiş, fakat lehçe olarak da değerlendirilebileceği görüşünü ileri sürmüştür.

Horasan Türkçesinin lehçelerini Gerhard Doerfer, (özellikle şimdiki zaman ve bildirme ekleri esasında) şimdiye dek bilinen değişkeleri göz önüne alarak şöyle sınıflandırır:

Kuzey-Batı = Şeyh-Teymur, Bocnurd, Asadlı, Kalat
Kuzey = Zeyarat, Şirvan, Zourom, Kuçan, Şurak, Douga’ı, Nohur, Anau, Manış, Hasar
Kuzey-Doğu = Mareşk, Conk, Gucgı, Langar
Güney-Doğu = Harve ‘Olya, Ruhabad, Çaram-Sarcam
Güney-Batı = Cogatay, Hokmabad, Soltanabad, Kara-Bag, Pır-Komac, Bam-Safıabad, Esferayen
Heyet Cevat ise dört lehçeye ayırır:

1. Güney lehçesi (Cüveyn, Ribat, Mişkan, Bam ve Safiabat)
2. Merkez lehçesi (Servilayet)
3. Kuzeydoğu lehçesi (Deregez, Kelat ve Kocan)
4. Kuzeybatı lehçesi (Şirvan ve Bocnurt)

Horasan Türkçesinde 9 kısa (a, ä, ı, e, u, ü, i, ö, o), 9 uzun (ā, ē, ō, ū, ī, ǖ, ö, i, ä) ünlü vardır.

Tulu, Sultan (1989). Chorasantürkische Materialien aus Kalāt bei Esfarāyen. Berlin: Klaus Schwarz Verlag. ISBN 3-922968-88-0.
Doerfer, Gerhard; Hesche, Wolfram (1993). Chorasantürkisch: Wörterlisten, Kurzgrammatiken, Indices. Wiesbaden: Harrassowitz. ISBN 3-447-03320-7.

Alles über Chorasan – in arabischer und lateinischer Schrift9 Mayıs 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Homepage der Chorasan-Türken18 Mayıs 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Horasan Türkçesi

Uluslararası Standardizasyon Örgütü (İngilizce: International Organization for Standardization; ISO), Uluslararası Elektroteknik Komisyonu'nun çalışma sahasına giren elektrik ve elektronik mühendisliği konuları dışında, bütün teknik ve teknik dışı dallardaki standartların belirlenmesi çalışmalarını yürütmek gayesiyle resmî olarak 23 Şubat 1947 tarihinde Cenevre'de kurulan uluslararası kuruluştur.
Uluslararası Standartlar Örgütüne üye ülkelerin sayısı 162'dir. Teşkilat üyesi olan milli birimler kendi ülkelerinde standartlar konusunda en yetkili kuruluşlardır. Her ülke teşkilatta yetkili bir organ tarafından temsil edilir.
Standartlaştırma, ölçme, adlandırma ve yabancı adları çeşitli dillere çevirmeyle, makinelerin, deney idarecilerinin, aletlerin, işlemlerin, yüzeylerin, malzemelerin ve parçaların taşıması gereken özelliklerin ve bu özelliklerin arz edilme biçiminin tespiti gibi konular Uluslararası Standartlar Teşkilatının faaliyet sahasına girer. Bu teşkilat talep üzerine özel bir ilmi standart konusunu çözüme bağlamak üzere uluslararası teknik komiteler kurarak bu komitelerin çalışmalarının neticelerini Uluslararası Standart (IS) olarak yayımlar. Teknolojik ihtiyaçlardan dolayı ISO standartları, her beş yılda bir gözden geçirilir ve gerekli değişiklikler yapılır.

ISO kalite belgesi, aşağıda yer alan tüm ISO kalite belgelerinin her birini tanımlamak amacıyla üretilmiş bir ifadedir. ISO belgesiyle bahsedilen standart çoğu zaman ISO 9001 olmakla birlikte çok karıştırılan husus, standart ve belgenin farklı anlamlar taşımakta olmasıdır.
ISO ile başlayan yanında bir takım sayılar bulunan ifadeler ilgili yönetim sistemine ait ISO'nun geliştirdiği standart kodlarını göstermektedirler. Örnek: ISO 9001, ISO 22000 vb.
ISO (International Organization for Standardization) kısaltmasının yanında yer alan rakam standardın kodu ve sondaki yıl bilgisi içeren diğer rakamsa, ilgili standardın son revizyonuna ait yılı göstermektedir. Örnek: ISO 9001:2015, ISO 22000:2016 vb.
ISO Belgesiyse, herhangi bir ISO kalite standardının kurumda hazırlanıp, uygulanmaya başlamasını takiben işletmede Akredite belgelendirme kuruluşlarının onaylanmış "Baş Denetçileri" tarafından gerçekleştirilen denetimler neticesinde, uygulanan standardın gerekliliklerini karşılaması durumunda verilmekte olan ISO Sertifikasıdır. Çoğu zaman ISO standart kodlarıyla ISO kalite belgesi anlamsal olarak karıştırılmakta ve anlam karmaşasına neden olabilmektedir.

ISO 9001 Kalite yönetim standardıISO 9000; ISO 9001 standardı ilk yayınlanan standart olmakla birlikte en çok tercih edilen ISO kalite standardıdır. ISO 9001 kök standart olup diğer pek çok standart bu merkezi standardın üzerine kurulmaktadır.
ISO 22000 Gıda güvenliği yönetim standardıGıda Güvenliği; ISO 22000 standardı, gıda güvenliği için artan uluslararası ihtiyaçların belirlenmesi ve giderilmesi amacıyla toplanan ISO komitesinin uzun yıllar süren çalışmaları sonucunda geliştirilmiş bir gıda güvenliği standardı olarak yayınlanmıştır,
ISO 14001 Çevre yönetim standardı; işletmelerin çevresel etkilerinin kontrol altına alınması, olası çevresel risklerin belirlenmesi ve değerlendirilmesi sonucunda yapılacakları belirleyen risk yaklaşımlı yönetim standartlarından biridir. Öncelikle çevresel riskler belirlenmekte sonrasında bu risklere bağlı tedbirler bir planlama yapısıyla standart alt yapısına oturtulmaktadır. Kurum ve kuruluşların çevre ile olan ilişkileri bu standart içerisinde tanımlanır ve yönetilir.
OHSAS 18001 İş güvenliği standardıOHSAS 18001; İngiliz BSI (2) (İngiltere Standart Kurumu) tarafından geliştirilmiş ve bu yönüyle ISO'dan ayrılan iş ve işçi güvenliği yönetim sistemidir. ISO'nun halen yayınlamak için üzerinde geliştirmelere devam ettiği iş güvenliği standardı ISO 45001'dir.
ISO 27001 Bilgi güvenliği yönetim standardıBilgi Güvenliği; ISO 27001 kurum ve kuruluşlarda bulunan ticari ve ticari olmayan tüm bilgilerin saklanması, dağıtılması ve korunmasına yönelik hazırlanıp yayımlanmış ISO standardıdır. ISO'nun geliştirdiği popüler standartlar arasında yer almaktadır.
ISO 10002 Müşteri memnuniyet yönetim standardı, kurum ve kuruluşların müşterileriyle olan tüm ilişkilerini kontrol altına almak, değerlendirmek ve gereklerini yerine getirip ölçülebilirliğini sağlamak amacıyla üretilmiş ISO standardıdır. Daha önce ISO 9001 içerisinde prosedür düzeyinde ele alınmakta bulunan bu standart geliştirilmiş ve giderek artan önemine binaen bağımsız yayımlanmaya uygun görülmüş müşteri memnuniyet yönetim sistemidir. Müşteri şikayet yönetimi olarak da adlandırılmaktadır.
ISO 45001 İş güvenliği yönetim standardıISO 45001, kalite belgeleri de bulunmakta ve ISO standart ailesi (17 Ağustos 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.) giderek genişlemektedir.

Uluslararası standartlar organizasyonu ISO 9001 ve ISO 14001 gibi Uluslararası Standartları geliştirmekte, ancak belgelendirme yapmamakta ve ISO kalite belgesi vermemektedir. Belgelendirme işlemleri, akredite belgelendirme kuruluşları tarafından gerçekleştirilmekte ve bu sebeple ISO (International Organization for Standardization) bir şirket veya kuruluşa ISO belgesi vermemektedir.
Bununla birlikte ISO, belgelendirme kuruluşlarının akredite olma süreçleriyle ilgili sertifikasyon standardı geliştirmiştir.
Özet olarak, ISO (International Organization for Standardization); standartları üretir, bu standartları uygulayan işletmelerin ISO sertifikasyon süreçlerine dahil olmaz,
IAF (Uluslararası Akreditasyon Forumu) belgelendirme kuruluşlarını akredite eden kurumdur,
ISO kalite belgelendirme süreçleri IAF ve IAF üyesi kurumlar tarafından gerçekleştirilip onaylanan kurum ve kuruluşlarca yürütülmektedir. (Bakınız TURKAK ve TSE vb.)

Uluslararası mal ve hizmet değişimini hızlandırmak,
Entelektüel, bilimsel, teknolojik ve ekonomik faaliyetler alanında iş birliğini geliştirmektir.

ISO'nun pazar ilgisini artırmak,
ISO sistemi ve standartlarını geliştirmek,
Kaynakları en iyi şekilde kullanmak,
Yeni teknik programları teşvik etmek,
Gelişmekte olan ülkelerde alt yapıyı oluşturmaktır.

Avrupa Standartlar Komitesi
ECMA Standartlar Birliği
İnternet Mühendisliği Görev Gücü
Uluslararası Telekomünikasyon Birliği

ISO7 Ağustos 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
ISO Certification 12 Nisan 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
IAF20 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
ISO Belgesi 16 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
ISO Tarihçe 1 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

ISO 639, dil adlarının iki ya da üç harften oluşan kısaltmalarla gösterilebilmesi amacıyla ISO tarafından belirlenmiş uluslararası kod sistemi.
ISO 639 değişik bölümlerden oluşur. ISO 639-1 ve ISO 639-2 diye adlandırılan ilk iki bölüm ISO tarafından resmen kabul edilen standartlardandır. ISO 639-3 ise henüz hazırlık aşamasında bulunmasına rağmen Etnologue gibi bazı kuruluşlarca kullanılmaya başlanmıştır.

ISO 639-1: 2002 Dil Adlarını Gösteren Kısaltmalar—Bölüm 1: Alpha-2 kodu: ISO 639-1 Kod Listesi
ISO 639-2: 1998 Dil Adlarını Gösteren Kısaltmalar—Bölüm 2: Alpha-3 kodu: ISO 639-2 Kod Listesi
ISO/FDIS 639-3: 2006? Dil Adlarını Gösteren Kısaltmalar—Bölüm 3: Alpha-3 kodu: Genişletilmiş ISO 639-3 Kod Listesi
ISO/CD 639-4: 2007? Dil Adlarını Gösteren Kısaltmalar—Bölüm 4: Dil Adlarını Kodlama İlkeleri ve Uygulama Kılavuzu
ISO/DIS 639-5: 2007? Dil Adlarını Gösteren Kısaltmalar—Bölüm 5: Alpha-3 kodu: Dil Aileleri ve Grupları
ISO/CD 639-6: 2007? Dil Adlarını Gösteren Kısaltmalar—Bölüm 6: Alpha-4 kodu: Alt Diller

Java; Sun Microsystems mühendislerinden James Gosling tarafından geliştirilmeye başlanmış açık kaynak kodlu, nesneye yönelik, platform bağımsız, yüksek verimli, çok işlevli, yüksek seviye, hem yorumlanan hem de derlenen bir dildir.
Java, Sun Microsystems'den James Gosling tarafından geliştirilen bir programlama dilidir ve 1995 yılında Sun Microsystems'in çekirdek bileşeni olarak piyasaya sürülmüştür. Bu dil C ve C++'dan birçok sözdizim türetmesine rağmen bu türevler daha basit nesne modeli ve daha az düşük seviye olanaklar içerir. Java uygulamaları bilgisayar mimarisine bağlı olmadan herhangi bir Java Sanal Makinesi (Java Virtual Machine - JVM) üzerinde çalışabilen tipik bytecode'dur (sınıf dosyası).
Java'nın sık kullanılan sloganlarından biri olan, çevirisi "bir defa yaz, her yerde çalıştır" olan "write once, run anywhere - WORA", Java'nın; derlenmiş Java kodunun, Java'yı destekleyen bütün platformlarda tekrar derlenmeye ihtiyacı olmadan çalışabileceğini ima eder (Platform Independent). 2016 yılında bildirilen 9 milyon geliştiricisi ile, özellikle istemci sunucu web uygulamaları için olmak üzere, kullanımda olan en popüler programlama dillerinden birisidir.
Java ilk çıktığında daha çok küçük cihazlarda kullanılmak için tasarlanmış ortak bir düzlem dili olarak düşünülmüştü. Ancak düzlem bağımsızlığı özelliği ve tekbiçim kütüphane desteği C ve C++'tan çok daha üstün ve güvenli bir yazılım geliştirme ve işletme ortamı sunduğundan, hemen her yerde kullanılmaya başlanmıştır. Özellikle kurumsal alanda ve mobil cihazlarda son derece popüler olan Java özellikle J2SE 1.4 ve 5 sürümü ile masaüstü uygulamalarda da yaygınlaşmaya başlamıştır.
Java'nın ilk sürümü olan Java 1.0 (1995) Java Platform 1 olarak adlandırıldı ve tasarlama amacına uygun olarak küçük boyutlu ve kısıtlı özelliklere sahipti. Daha sonra düzlemin gücü gözlendi ve tasarımında büyük değişiklikler ve eklemeler yapıldı. Bu büyük değişikliklerden dolayı geliştirilen yeni düzleme Java Platform 2 adı verildi ama sürüm numarası 2 yapılmadı, 1.2 olarak devam etti. 2004 sonbaharında çıkan Java 5, geçmiş 1.2, 1.3 ve 1.4 sürümlerinin ardından en çok gelişme ve değişikliği barındıran sürüm oldu. Java SE 8 ise Java teknolojisinin günümüz sürümüdür. 13 Kasım 2006'da Java düzlemi GPL ruhsatıyla açık kodlu hale gelmiştir.

James Gosling ve Patrick Naughton Java projesini Haziran 1991'de başlattı. Java ilk olarak interaktif televizyonlar için tasarlandı ancak dijital kablo televizyon endüstrisi için o zamanlar çok gelişmişti. Java'nın ilk hali Oak ismini taşıyordu ve bu ismi Gosling'in ofisinin hemen yanında bulunan bir meşe ağacından almıştı. Daha sonra projenin ismi Green oldu ve en son Java adını aldı. Gosling, Java'yı C/C++'a benzer bir sözdizimi ile tasarladı ve böylece programcılar için kolaylıkla öğrenilebilen bir dil oldu.

Mayıs 2022 itibarıyla resmî olarak Java SE 8, Java SE 11 ve Java SE 17 sürümleri uzun vadeli (LTS) olarak, Java SE 18 ise süreli bir şekilde desteklenmektedir. Java'nın ana sürümleri aşağıdaki gibidir:

** Çalışmaları devam etmektedir.
LTS (Long-Term Support), "Uzun Vadeli Destek" anlamına gelir. Bir programın veya yazılımın dağıtıcısı tarafından uzun vade de desteklenecek olan sürümüdür.

Bir Java yazılımı şu şekilde geliştirilir:

Yazılımcı Java kodunu yazar.
Bu kod bir Java derleyicisi ile derlenir. Derleme sonucunda "bytecode" adı verilen bir tür sanal makine kodu ortaya çıkar. Platform bağımsızlığını sağlayan bytecode'dur. Çünkü bir kere bytecode oluştuktan sonra yazılım, sanal makine içeren tüm işletim sistemlerinde çalışabilmektedir.
Bu bytecode Java Sanal Makinesi (Java Virtual Machine - JVM) tarafından işletilir. Bu aşama, her bir bytecode komutunun teker teker yorumlanması ile icra edilebileceği gibi, anında derleme (Just-in-time compilation - JIT) kullanılarak da gerçekleştirilebilir.

Nesneye yönelik yazılımlama mantığı:

Java ilk çıktığında bytecode işletme hızı çok iyi değildi. Yerine göre sistemin öz yazılımlarından 5-10 kat yavaş çalışıyordu. Bu nedenle bazı yazılım geliştirme şirketleri JIT yani "Just-in-time compilation", "anında derleme" araçları üretmeye başladılar. Yapılan şey bytecode'u sanal makinenin kurulu olduğu gerçek sistemin diline anında derleme yaparak dönüştürmesiydi. Bu sayede verimde ciddi artışlar sağlandı. Ama 2000 yılından sonra geliştirilen sanal makinelerde (HotSpot gibi) JIT'in işlevi VM içinde yer almaya başlamış, işlemci hızı ve bellek miktarının dramatik biçimde artması ile dış JIT yazılımları popülerliğini kaybetmiştir. Bugün hâlen birkaç ürün (Excelsior JET gibi) pazarda bulunsa da genellikle bu yöndeki ihtiyaç azalmıştır.

Java API, Java yazılımlarında kullanılan yazılım kütüphanelerine genel olarak verilen isimdir. Java API ile disk, grafik, ağ, veritabanı, güvenlik gibi yüzlerce konuda kullanıcılara erişim imkânı sunulur. Java API J2SDK'nın bir parçasıdır.

Atık veri toplama teknolojisi (Garbage Collection) Java'dan önce de var olan ama Java ile adını duyurmuş ve yaygın olarak kullanılmaya başlanmış bir kavramdır. C++, C gibi dillerin en büyük engellerinden birisi dinamik bellek yönetimidir. Yazılımda gösterici (işaretçi - pointer) kullanarak dinamik olarak bellek ayırdıktan sonra o bellek ile işiniz bittiğinde mutlaka ayrılan belleği bellek yöneticiye özel alt yordamlar yardımıyla (delete, free...) iade etmeniz gerekir. Yoksa bellek sızıntısı (memory leak) oluşur ve bu bir süre sonra yazılımın ve işletim sisteminin beklenenden farklı davranmasına yol açabilir. Sızıntıların saptanması oldukça güçtür ve bulunması zor hatalara yol açar. Bu nedenle bugünün tüm büyük C ve C++ yazılımları az da olsa bellek sızıntısı içerir (işletim sistemleri dahil).
Atık veri toplayıcı sayesinde Java'da bir nesne oluşturulduktan sonra o nesne ile işiniz bittiğinde hiçbir şey yapmanız gerekmez: Sanal makine akıllı bir biçimde kullanılmayan bellek bölümlerini belirli aralıklarla ya da uyarlamalı yöntemlerle otomatik olarak temizler ve sisteme iade eder. Bu işleme çöp toplama (atık toplama - garbage collection) adı verilir. Çöp toplama sistemlerinin yapısı oldukça karmaşıktır ve geçen yıllar içinde büyük gelişmeler kaydedilmiştir. Çöp toplayıcının varlığı Java'da bellek sızıntısı olmayacağı anlamına gelmez, ama bellek sızıntıları daha ender olarak ve farklı şekillerde karşınıza çıkar ve genellikle tedavi edilmesi daha kolaydır.

Jar (Java Arşivi - Java Archive), aslında bir tür sıkıştırma formatıdır. Jar ile derlenen Java kodları ile oluşan yazılımın paketlenip taşınması kolay bir hale getirilir. Jar dosyaları temelde bytecode blokları içerir. Jar dosyaları genellikle kütüphane oluşturmada ya da uygun biçimde hazırlanırsa işletim sisteminden doğrudan çalıştırılabilecek bir şekilde kullanılabilir (çalıştırılabilir jar - executable jar). Jar dosyalarının içeriğini sıkıştırma yazılımları ya da Java yazılım geliştirme araçları ile inceleyebilirsiniz. Java 1.5 ile yeni bir tür jar oluşturma metodu da kullanıma girdi. Pack200 adı verilen hiper-sıkıştırma (hyper-compression) algoritması ile jar dosyaları daha küçük boyutlara indirgenebiliyor. Ancak bu teknoloji daha çok ağ üzerinden yapılan transferlerde kullanılıyor. Daha fazla ayrıntı için: buraya bakınız 24 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

AWT, ilk Java ile birlikte geliştirilen temel grafik arayüz oluşturma kütüphanesine verilen isimdir. AWT işletim sisteminin doğal grafik yapılarına erişimi sağlar. Ancak Java 2 platformu ile birlikte AWT yetersiz görülmüş ve çok daha geniş ve gelişmiş özelliklere sahip Swing kütüphanesi sisteme eklenmiştir. Özellikle çok platform destekleyen yazılımlarda kullanıcı arayüzü geliştirme aracı olarak swing hâlen önemini korumaktadır. Swing önceleri işletim sisteminin kullandığı donanım grafik hızlandırma araçlarını kullanmadığından yavaşlığı ile eleştirilere hedef olmuştu. Özellikle Java 1.4 ile Swing, hem genel olarak sanal makinenin hızlanması ve kısmen donanım hızlandırmayı kullanması ile bu kötü şöhretinden sıyrılmaya başladı. AWT hâlen Swing'in bir alt katmanında, temel iki boyutlu grafik işlemlerinde kullanılmaya devam ediyor.

SWT Swing'e bir alternatif olarak IBM tarafından geliştirilen bir gösterim sistemidir. Swing'den en büyük farkı çalıştığı işletim sisteminin grafik kütüphanesi ve komutlarını kullanmasıdır. Bu nedenle SWT uygulamaları Swing'e göre çoğu yerde daha hızlı ve işletim sistemindeki diğer uygulamaları andıran bir şekilde çalışmasını sağlar. Swing'in Java 1.5 ile performans açığını kapattığı iddia edilse de SWT'nin de artık Java camiasında kabul görmüş bir sistem olduğu açıktır. SWT'nin dezavantajı ise Java'nin bir parçası olmamasıdır. Yani SWT uygulamaları SWT kütüphanesi ile birlikte dağıtılmaktadır. Ayrıca SWT farklı işletim sistemlerinde farklı olgunluk ve performansta işlemektedir ve özellikle Windows dışı sistemlerde henüz yeterince olgunlaşamamıştır. En bilinen SWT uygulamaları, ünlü Java yazılım geliştirme aracı (IDE) Eclipse ve BitTorrent uygulaması Azureus'tur.

Sun Microsystems tarafından geliştirilen Java sanal makinesi, HotSpot adı verilen özel bir teknolojiyi içinde barındırır. HotSpot, yani "sıcak nokta", bir yazılımda sürekli olarak tekrarlanan ve üzerinden geçilen kod bölümlerine verilen bir isimdir. HotSpot sanal makinesi şu anda iki ayrı modda sanal makinenin çalışmasını sağlamaktadır: İstemci (Client) ve Sunucu (Server) modları. İstemci modunda bytecode büyük ölçüde daha başlangıçta JIT ile sistemin öz makine koduna dönüştürülerek işletilir ama çalışma anında daha fazla iyileştirme işlemi gerçekleştirilmez. Bir uygulamanın hızı istemci modunda zaman içinde bu nedenle değişmez. Sunucu modunda ise sanal makine başlangıçta bytecode'unu sistemin öz koduna dönüştürmekte acele etmez. Bu nedenle sunucu modu başlangıçta istemci modundan oldukça yavaştır. Yazılım çalışmaya devam ettikçe sanal makine yazılımdaki sıcak noktaları tespit edip bytecode'u sadece JIT ile makine koduna dönüştürmekle kalmaz, ayrıca oldukça yoğun bir iyileştirmeye de tabi tutar. Sonuçta sunucu modunda uygulama

Kado dilleri ya da Kaddo dilleri (İngilizce Caddoan), Amerika Birleşik Devletlerinde Kuzey Dakota'dan Oklahoma'nın güneyine ve Teksas'a kadar Büyük Ovalar'da  konuşulan Amerind Kızılderili dil ailesi. 3.000 yıl önce Kuzey ve Güney olarak iki ana gruba ayrıldıkları tahmin eiliyor. Toplam 5 dilden oluşur ve birinin soyu tükenmiş, diğer dördünü konuşanlar ise ancak 50 kişidir ve soyu tehlike altında olan dil ailesidir.

Güney Kado dilleri
Kadoca (akıcı konuşan 25 kişi)
Kadohadacho
Hasinai
Hainai
Natchitoches
Yatasi
Kuzey Kado dilleri
Viçitaca (akıcı konuşan 1 kişi)
KirikirɁi:s (Wichita proper)
Waco
Tawakoni
Pavni–Kitsay dilleri
Kitsayca (konuşanı kalmamıştır)
Pavni dilleri
Arikaraca (akıcı konuşan 3 kişi)
Pavnice (akıcı konuşan 20 kişi)
Güney Pavnicesi
Skiri Pavnicesi

Kado dillerinin akrabaları yoktur. Louisiana'daki izole dillerden Adaicenin 1804 yılında toplanmış yalnızca 275 kelimesi bilinmektedir ve buna göre de  Kado dillerinden olma olasılığı vardır. Florida'daki Aislerin dillerinin de Kado dillerinden olabileceği sanılıyor. Bazı dilciler Kado dilleri ile İrokua dillerini hipotetik Makro-Siyu dilleri adıyla bir üst grupta birleştirilmesini öne sürerler. Benzer biçimde Makro-Algonkin/İrokua dilleri de diğer bir hipotezdir.

Campbell, Lyle. (1997). American Indian languages: The historical linguistics of Native America. New York: Oxford University Press. ISBN 0-19-509427-1.
Chafe, Wallace L. (1973). Siouan, Iroquoian, and Caddoan. In T. Sebeok (Ed.), Current trends in linguistics (Vol. 10, pp. 1164–1209). The Hague: Mouton. (Reprinted as Chafe 1976).
Chafe, Wallace L. (1976). Siouan, Iroquoian, and Caddoan. In T. Sebeok (Ed.), Native languages in the Americas (pp. 527–572). New York: Plenum. (Originally published as Chafe 1973).
Chafe, Wallace L. (1976). The Caddoan, Iroquioan, and Siouan languages. Trends in linguistics; State-of-the-art report (No. 3). The Hague: Mouton. ISBN 90-279-3443-6.
Chafe, Wallace L. (1979). Caddoan. In L. Campbell & M. Mithun (Eds.), The languages of Native America: Historical and comparative assessment (pp. 213–235). Austin: University of Texas Press. ISBN 0-292-74624-5.
Chafe, Wallace L. (1993). Indian languages: Siouan–Caddoan. Encyclopedia of the North American colonies (Vol. 3). New York: C. Scribner's Sons ISBN 0-684-19611-5.
Lesser, Alexander; & Weltfish, Gene. (1932). Composition of the Caddoan linguistic stock. Smithsonian Miscellaneous Collections, 87 (6), 1-15.
Melnar, Lynette R. Caddo Verb Morphology(2004) University of Nebraska Press, ISBN 978-0-8032-2088-1
Mithun, Marianne. (1999). The languages of Native North America. Cambridge: Cambridge University Press. ISBN 0-521-23228-7 (hbk); ISBN 0-521-29875-X.
Taylor, Allan. (1963). Comparative Caddoan. International Journal of American Linguistics, 29, 113-131.

Karşılaştırmalı dilbilim veya karşılaştırmalı-tarihsel dilbilim (eski adıyla karşılaştırmalı filoloji), dillerin tarihsel ilişkilerini kurmak için karşılaştırılmasıyla ilgilenen tarihsel dilbilimin dalıdır.
Genetik akrabalık, ortak bir köken veya proto-dil anlamına gelir. Karşılaştırmalı dilbilim, dil aileleri oluşturmayı, proto-dilleri yeniden inşa etmeyi ve dillerle görülen değişiklikleri belirlemeyi amaçlamaktadır. Kanıtlanmış ve yeniden yapılandırılmış biçimler arasında net bir ayrım sağlamak için karşılaştırmalı dilbilimciler metinlerde bulunmayan herhangi bir formun önüne bir yıldız eklerler. Basit incelemeden bilgisayarlı hipotez testine kadar değişen şekillerde, dil sınıflandırmasını yapmak için bir dizi yöntem geliştirilmiştir. Bu tür yöntemler uzun bir geliştirme sürecinden geçmiştir.

Karşılaştırmalı dilbilimin temel tekniği; karşılaştırmalı yöntem gibi teknikleri kullanarak iki veya daha fazla dilin fonolojik sistemlerini, morfolojik sistemlerini, sözdizimini ve sözlüğünü karşılaştırmaktır. Prensip olarak iki ilgili dil arasındaki her fark makul bir şekilde açıklanabilir olmalıdır; örneğin fonolojik veya morfolojik sistemlerdeki sistematik değişikliklerin tutarlı olması beklenir. Bazı yöntemlerde eski bir proto-dili yeniden oluşturmak mümkün olabilir. Karşılaştırmalı yöntemle yeniden oluşturulan proto-diller varsayımsal olsa da, yeniden yapılandırmanın bir tahmin gücü olabilir. Bunun en dikkate değer örneği, Ferdinand de Saussure'ün Hint-Avrupa ünsüz sisteminin, o zamanlar bilinen hiçbir Hint-Avrupa dilinde onaylanmamış bir tür ünsüz olan gırtlak ünsüzleri içerdiği yönündeki önerisidir. Hipotez, Saussure'ün tahmin ettiği ortamlarda tam olarak varsaydığı ünsüzlere sahip olduğunu kanıtlayan Hitit dilinin keşfiyle doğrulanmıştır.
Dillerin çok uzak bir atadan türediği ve bu nedenle daha uzak akraba olduğu yerlerde, karşılaştırmalı yöntem çok daha az uygulanabilir hale gelir. Özellikle yeniden yapılandırılmış iki proto-dili karşılaştırma yöntemiyle ilişkilendirmeye çalışmak, geniş kabul gören sonuçlar üretmez. Yöntem ayrıca alt aileleri net şekilde tanımlamada çok iyi sonuçlar vermemiştir. Böylece farklı bilim insanları, örneğin Hint-Avrupa dil ailesinde çelişkili sonuçlar bulmuşlardır. Sözcük dağarcığının istatistiksel analizine dayalı sözlük istatistikleri ve toplu karşılaştırma gibi bir dizi yöntem bu sınırlamayı aşmak için geliştirilmiştir. İlki, karşılaştırmalı yöntem gibi aynı kökenli sözcükleri kullanırken, ikincisi yalnızca sözcüksel benzerliği kullanır. Bu tür yöntemlerin teorik temeli, ayrıntılı dil yeniden yapılandırması olmadan sözcük öğelerinin eşleştirilebilmesidir. Bu nedenle akrabalığı belirlemek için kullanılabilirler, ancak proto-dili belirlemek için kullanılamazlar.

Karşılaştırmalı yöntem
Karşılaştırmalı Edebiyat
Kontrast analizi
Kontrastif dilbilim
Glottokronoloji
Tarihsel dilbilim
Kıtalararası Sözlük Serisi
Sözlük istatistiği
Toplu karşılaştırma
Moskova Karşılaştırmalı Dilbilim Okulu
Sözde bilimsel dil karşılaştırması
Nicel karşılaştırmalı dilbilim
Ses yasası

August Schleicher : Compendium der vergleichenden Grammatik der indogermanischen Sprachen. (Kurzer Abriss der indogermanischen Ursprache, des Altindischen, Altiranischen, Altgriechischen, Altitalischen, Altkeltischen, Altslawischen, Litauischen und Altdeutschen.) (2 cilt.) Weimar, H. Boehlau (1861/62); Minerva GmbH, Wissenschaftlicher Verlag tarafından yeniden basılmıştır,3-8102-1071-4
Karl Brugmann, Berthold Delbrück, Grundriss der vergleichenden Grammatik der indogermanischen Sprachen (1886–1916).
Raimo Antila, Tarihsel ve Karşılaştırmalı Dilbilim (Benjamins, 1989)90-272-3557-0
Theodora Bynon, Tarihsel Dilbilim (Cambridge University Press, 1977)0-521-29188-7
Richard D. Janda ve Brian D. Joseph (Eds), The Handbook of Historical Linguistics (Blackwell, 2004)1-4051-2747-3
Roger Lass, Tarihsel dilbilim ve dil değişimi . (Cambridge University Press, 1997)0-521-45924-9
Winfred P. Lehmann, Tarihsel Dilbilim: Giriş (Holt, 1962)0-03-011430-6
Joseph Salmons, tarihsel-karşılaştırmalı dilbilim bibliyografyası 23 Kasım 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. . Oxford Bibliyografyaları Çevrimiçi.
RL Trak (ed.), Tarihsel ve Karşılaştırmalı Dilbilim Sözlüğü (Fitzroy Dearborn, 2001)1-57958-218-4

Kelime veya sözcük, tek başına anlamlı, bir ya da birbirine bağlı birden fazla biçimbirimden (morfem) oluşan, ses değeri taşıyan dil birimidir.

Kelime sözcüğü Arapça "söylenen şey, söz" manasına gelen كلمة (kalima(t)) sözcüğünden ödünçlenmiştir. Arapça sözcük yine aynı dilde bulunan كَلَمَ (kalama) "söyledi" fiilinin faˁila(t) vezninde türevidir. Kelime'nin Türkçede tespit edildiği ilk kaynak 1300 civarına tarihlenen Mukaddimetü'l-Edeb adlı eserin tercümesinde görülmektedir.
Sözcük kelimesi, Türkçede yer alan söz sözcüğüne Yeni Türkçe +çUk eklenmesi sonucunda türetilmiştir. Sözcük'ün tespit edildiği ilk kaynak Meninski'nin 1680'e tarihlenen Thesaurus'u olup; burada sözcik kelimesinin karşılığı olarak "kelimecik" manasındaki vocula, verbulum verilmiştir. Sözcük, "kelimecik" anlamında marjinal bir tabir iken, Dil Devrimi'nin ikinci evresinde, muhtemelen Fransızca vocable "söz-cük" > "kelime" bağıntısından esinlenerek "kelime" anlamı yüklenmiştir. "Kelime" anlamında kullanımına dair ilk kayıt 1959'da görülmektedir. Sözcük kelimesi TDK sözlüğünün 1969 basımından öncesindeki sözlüklerde yer almamıştır.

Yazı dilinde her iki tarafında birer boşluk verilerek gösterilirler. Sözcükler, bir kök ve ona bağlı bir ya da daha fazla ekten oluşabilir.
Yazında sözcükler hecelerden, heceler ise harflerden meydana gelir. Bir sözcük en az bir harften ve en az bir heceden meydana gelir: can, at, mal, o vb. Sözcükler bir araya gelerek sözcük öbeklerini, cümlecik ve cümleleri meydana getirirler.
Günümüzdeki her milletin bir geçmişi olduğu ve o milletin birçok asır içinde şekillenerek günümüze ulaşması gibi, diller ve dilin birimi olan kelimeler de bir geçmişe sahiptir ve çeşitli şekillenmeler sonucu günümüz şekilleri ortaya çıkmıştır.
Nurullah Ataç eserlerinde sözcük kelimesi yerine tilcik kelimesini kullanmıştır.
Kelimelerin kökenlerini (sözköklerini) inceleyen bilim dalına etimoloji (kökenbilim) adı verilir.

Ad ya da isim
Adıl ya da zamir
Bağlaç ya da rabıt
Belirteç ya da zarf
Eylem ya da fiil
İlgeç ya da edat
Önad ya da sıfat
Ünlem ya da nida
Bu sözcük türlerinden ilk yedisi isim soyludur. Yani isimlerden türetilmiş ya da isimlerin farklı görevlerde kullanılmaya başlamasıyla oluşturulmuştur. Eylemler (fiiller) ise kendi içinde önemli bir sözcük türünü oluşturur.
Sözcük türleri içinde en önemlileri ad ve eylemlerdir. Jean Deny, Türkçedeki sözcük türlerini ad, eylem ve ilgeç olmak üzere üçe ayırır. Bu temel ayrım Türkçe için genelde kabul gören bir anlayışı gösterir. Çünkü, dilin anlatım yapısının temelinde yapılan bir iş vardır, bir de işi yapan kişi bulunur. Ad işi yapanı, eylem işin yapılışını bildirir. Öteki sözcük türleri ise yalnızca ad ve eylemin anlamlarını tamamlar.
Türkçede sözcük türleri birbirinden kesin çizgilerle ayrılmaz. Aynı sözcük ad, ön ad, belirteç, ünlem gibi görevleri üstlendiği için sözcük türlerini sınıflandırmak zordur. Bu konuda en geçerli ve kolay çözüm, sözcüklerin cümle içerisindeki anlam ve işlevlerine bakmaktır. Bu nedenle, bir sözcük belirli bir sözcük türü ile etiketlenmemeli, cümle içerisindeki anlam ve işleyişine göre değerlendirmelidir.

Türk Dil Kurumu, Sözcük & Kelime

Kenan dilleri, Kenan ve Levant bölgesinin eski sakinleri tarafından konuşulan Sami dillerinin bir alt grubudur. Kenan dillerinin çoğu milattan önce 1. binyılın sonunda çoktan yok olmuştur; bunların yerini çoğunlukla Aramice almıştır. Sadece İbranice, Yahudiliğin dinî metinleri aracılığıyla modern zamanlara aktarılmış ve 20. yüzyılda İsrail'de günlük dil ve yerel deyim olarak yeniden kurulmuştur.
Bu yakın akraba diller Levant ve Mezopotamya kökenlidir ve bugün İsrail, Ürdün, Sina Yarımadası, Lübnan, Suriye, Filistin'in yanı sıra güneybatı Anadolu'nun güney batısı, batı ve güney Irak (Mezopotamya) ve Suudi Arabistan'ın kuzeybatı köşesini kapsayan bir alanda eski Sami dillerini konuşan halklar tarafından konuşulmuştur.
Kenanlılar genel olarak İbraniler (İsrailliler, Yahudiler ve Samirîler dahil), Amalekliler, Ammonitler, Amoriler, Edomitler, Ekronitler, Hiksoslar, Fenikeliler (Kartacalılar dahil), Mozabitler, Sutealılar ve bazen de Ugaritleri içerecek şekilde tanımlanır.

Roman dillerine benzer şekilde, Kenan dilleri birbirleriyle karşılıklı anlaşılabilirlik spektrumunda çalışır ve sözdizimi, morfoloji, fonetik ve semantikte önemli örtüşmeler meydana gelir. Bu dil ailesi aynı zamanda, Mezopotamya'da ortaya çıkan ve Sümerce, Akadca, Eblaitçe, Elamca, Hurrice ve Hititçe'yi kaydetmek için kullanılan bölgenin çok daha eski Çivi Yazısı logografik / hece yazısının aksine, yazılarını kaydetmek için Proto-Kanaanit alfabesinden türetilen bir alfabe kullanan, tarihsel olarak kanıtlanmış ilk dil grubu olma özelliğine sahiptir.
Levant, Mezopotamya, Anadolu ve Doğu Akdeniz'deki Kenan yazıtlarında ve Fenikeli kolonistler tarafından Kartaca'nın kurulmasından sonra Kuzey Afrika'nın kıyı bölgelerinde ve İber Yarımadası'nda da yoğun olarak görülmektedir. Lehçeler öncelikle İncil coğrafyası referans alınarak etiketlenmiştir: İbranice (İsrail, Yahudi/Kutsal Kitap, Samaritan), Fenike/Punik, Amorit, Ammonit, Moabit, Sutean ve Edomit; lehçelerin hepsi karşılıklı olarak anlaşılabilirdi ve Modern İngilizce'nin coğrafi çeşitlerinden daha farklı değildi.
Kenan dilleri ya da lehçeleri aşağıdakilere ayrılabilir;
Kuzey Kenan dilleri

Fenikece
Pönce
Güney Kenan dilleri

Ammon dili - Ammonitlerin dili
Moav dili
Edom dili
İbranice - Çoğunlukla Yahudiler'in konuştuğu dil.
Kitâb-ı Mukaddes İbranicesi - İsrailoğulları tarafından kullanılan dil. Farklı diasporalarda farklı telaffuzları vardı
Sâmirî İbranicesi
Taberiye İbranicesi
Mizrahi İbranicesi
Yemen İbranicesi
Sefarad İbranicesi
Aşkenaz İbranicesi
Mişnahik İbranice
Orta Çağ İbranicesi
Haskala İbranicesi
Modern İbranice - Haskala İbranicesi'nden türemiştir ve bugün İsrail'de konuşulan dildir.

Keres dilleri (İngilizce keresan, Keres), Amerika Birleşik Devletlerinde New Mexico eyaletinde Keresler tarafından konuşulan Amerind Kızılderili dil ailesi ve lehçe birliği.

Doğu Keresçesi: konuşanı 4.580 kişi (1990)
Cochiti Pueblo: konuşanı 384 kişi (1990)
San Felipe – Santo Domingo:
San Felipe Pueblo: konuşanı 1.560 kişi (1990)
Santo Domingo Pueblo: konuşanı 1.880 kişi (1990)
Zia–Santa Ana:
Zia Pueblo: konuşanı 463 kişi (1990)
Santa Ana Pueblo: konuşanı 229 kişi (1990)
Batı Keresçesi: konuşanı 3.391 kişi (1990)
Acoma Pueblo: konuşanı 1.696 kişi (1980)
Laguna Pueblo: konuşanı 1.695 kişi (1990)

Boas, Franz. (1923). "A Keresan text", International Journal of American Linguistics, 2 (3/4), 171-180.
Campbell, Lyle. (1997). American Indian languages: The Historical Linguistics of Native America. New York: Oxford University Press. ISBN 0-19-509427-1.
Davis, Irvine. (1963). "Bibliography of Keresan linguistic sources", International Journal of American Linguistics, 29 (3), 289-293.
Davis, Irvine. (1964). The Language of Santa Ana Pueblo. Smithsonian Institution, Bureau of American Ethnology bulletin (No. 191); Anthropological papers (No. 69). Washington, D.C.: U.S. Govt. Print. Off.
Davis, Irvine. (1966). ["Review of Acoma grammar and texts by W. R. Miller"], American Anthropologist, 68 (3), 810-811.
Davis, Irvine. (1968). ["Review of Acoma grammar and texts by W. R. Miller"], Language, 44 (1), 185-189.
Davis, Irvine. (1974). "Keresan-Caddoan comparisons", International Journal of American Linguistics, 40 (3), 265-267.
Hawley, Florence. (1950). "Keresan patterns of kinship and social organization", American Anthropologist, 52 (4), 499-512.
Kroskrity, Paul V. (1983). "On male and female speech in the Pueblo Southwest", International Journal of American Linguistics, 49, 88-91.
Maring, Joel. (1975). "Speech variation in Acoma Keresan", In D. Kinkade, K. L. Hale, & O. Werner (Eds.), Linguistics and anthropology in honor of C. F. Voegelin (pp. 473–485). Lisse: Peter de Ridder.
Mickey, Barbara H. (1947). "Acoma kinship terms", Southwestern Journal of Anthropology, 12 (2), 249-256.
Miller, Wick R. (1959). "Spanish loanwords in Acoma: I", International Journal of American Linguistics, 25 (3), 147-153.
Miller, Wick R. (1959). "Some notes on Acoma kinship terminology", Southwestern Journal of Anthropology, 15 (2), 179-184.
Miller, Wick R. (1960). "Spanish loanwords in Acoma: II", International Journal of American Linguistics, 26 (1), 41-49.
Miller, Wick R. (1965). Acoma Grammar and Texts, University of California publications in linguistics (Vol. 40). Berkeley, CA: University of California Press.
Miller, Wick R.; & Davis, Irvine. (1963). "Proto-Keresan phonology", International Journal of American Linguistics, 29 (4), 310-330.
Mithun, Marianne. (1999). The Languages of Native North America. Cambridge: Cambridge University Press. ISBN 0-521-23228-7 (hbk); ISBN 0-521-29875-X.
Sims, Christine P.; & Valiquette, Hilaire. (1990). "More on male and female speech in (Acoma and Laguna) Keresan", International Journal of American Linguistics, 56 (1), 162-166.
Spencer, Robert F. (1946). "The phonemes of Keresan", International Journal of American Linguistics, 12 (4), 229-236.
Spencer, Robert F. (1947). "Spanish loanwords in Keresan", Southwestern Journal of Anthropology, 3 (2), 130-146.
Walker, Willard. (1967). ["Review of Acoma grammar and texts by W. R. Miller"], International Journal of American Linguistics, 33 (3), 254-257.
White, Leslie A. (1928). "Summary report of field work at Acoma", American Anthropologist, 30 (4), 559-568.

Keçuva dilleri (Ketschua, Quichua, Keshwa veya Keçua, İspanyolca ve İngilizce: Quechua) veya İnka dilleri veya topluca Keçuvaca, Güney Amerika'nın And Dağları'nın ortalarındaki bölgelerde konuşulan bir dil ailesi veya lehçe sürekliliğidir. Keçuvaca dil ailesinin bilinen bir akrabası yoktur ve Amerikan yerli  dilleri içinde en çok konuşulan dil ailesidir. Dil aile içinde en çok konuşulan lehçe Güney Keçuvacadadır ve yaklaşık 7 milyon kişi tarafından konuşulmaktadır.Güney Keçuva dili Peru'da ve Bolivya'da resmi dil, Arjantin ve Brazilya'da ise bölgesel dil statüsündedir.
Keçuvalar genellikle kendi dillerine "İnsan dili" anlamına gelen Runa Simi der (runa "insan" ve simi "dil" yani "insan dili").

Keçuvaca, İnka Devletinin genişlemesinden önce de bölgede yaygın bir şekilde konuşuluyordu ve İnkalar, Keçuvaca konuşan kavimlerden sadece biriydi. Başkent Cusco bölgesinde, dil Aymaraca gibi komşu dillerin etkisi altında kaldı ve farklı bir şekilde gelişti. Aynı şekilde, İnka İmparatorluğunun Peru'yu birleştirmesiyle İmparatorluğun farklı bölgelerinde yerel dillerle etkileşime girerek birbirinden farklı Keçuva lehçeleri ortaya çıktı.
İspanyollar İnka İmparatorluğunu işgal ettikten sonra, Keçuvaca yaygın bir şekilde konuşulmaya devam etti. İspanyol yönetimi tarafından tanındı ve evanjelizm dili olarak kullanıldı. Katolik misyonerler sayesinde dil bazı bölgelere İspanyol yönetimi altında yayıldı.
18. yüzyılda, İspanyol yönetimi Keçuvacanın resmî kullanımını sonlandırdı. II. Túpac Amaru İsyanı'ndan sonra İspanyollar Keçuvacanın kullanımını tamamen yasaklayıp dilde İspanyol yanlısı yazıları bile sansürlese bile bu yasakları uygulayacak imkânlar olmadığından yasak kısa süre içinde unutuldu.
Peru'nun bağımsızlığını kazanmasından sonra Keçuvaca bir canlanma yaşasa bile eski prestijini kaybetmiştir.

Keçuva dillerinin konuşulduğu bölge, Kolombiya'nın güneyinden başlayarak, Ekvador'un büyük kısmını da kapsayarak, Peru ve Bolivya üzerinden Şili ve Arjantin'in kuzeyine kadar uzanır. Konuşanların büyük bölümü Peru'da olup burasını Bolivya ve Ekvador takip eder. Komşu ülkelerde de küçük azınlıklar bu dile hakimdir.
Bugün Keçuva dilleri, tahminen 8 milyon civarında kişi tarafından konuşulur ve bu dillerin en büyüğü düz "Keçuvaca" olarak da bilinen da Güney Keçuvacası yani Keçuvaca II-C'dir. Amerika kıtalarının en çok konuşulan yerli dilidir. Güney Amerika'da, İspanyolca ve Portekizceden sonra konuşan sayısı bakımından üçüncü en çok konuşulan dildir.
Dilin en çok konuşulduğu bölge olan Peru ve Bolivya'da nüfus sayımı (Peru 1993, Bolivya 2001) esnasında konuşan kişi verilerine ulaşılmıştır. Ekvador, Kolombiya, Arjantin ve Şili için bu veriler tamamen eksiktir ve sadece, yukarıda da belirtildiği gibi kuvvetli sapma gösteren tahminler yapılır. Diğer iki ülkedeki nüfus sayımı sonuçlarında fark edilen ise, kullanılan ana dili sorulu nüfus sayımının, okul öncesi çocukları kapsamadığıdır. Kısacası gerçek rakamlar, resmî rakamların bariz olarak üstünde yer alır. Çok uzun zamandır gözlemlenen eğilim ise, aşağılanan bir dilin bilinmesini insanların anketlerde bildirmemeleridir. Diğer bir unsur da iki ve daha fazla dil bilgisinin son nüfus sayımlarında uygun bir tarzda derlenmemesidir. Şüphesiz göz ardı edilmemelidir ki, dili bilenlerin büyük bir bölümünün, çeşitli nedenlerden dolayı günlük hayatta ihtiyaçlarını İspanyolca olarak görmeleridir. Özellikle büyük şehirlerde Keçuvaca konuşmaya neredeyse izin yok gibidir.
Dilin ülkelere göre dağılımı

Bolivya: 1.576.846 (Nüfus sayımı 2001)
Peru: 3.177.938 (Nüfus sayımı 1993)
Ekvador: 750.000 - 2.000.000 (tahmini)
Arjantin: 50.000 - 120.000 (tahmini)
Kolombiya: 5.000 (tahmini)
Şili: Az sayıda
Keçuvaca İspanyolca ve Aymaraca'nın yanında Peru ve Bolivya'nın resmî devlet dilidir. İspanyolca konuşulan Güney Amerika'nın bazı büyük üniversitelerinde bu dil öğretilir.

Keçuvaca lehçeleri bir sıra şive farklılıkları oluşturur. Bunlar iki büyük gruba ayrılıp Perulu dil araştırmacısı Alfredo Torero'ya göre Keçuva I ve Keçuva II olarak tanımlanır.
Keçuva I, Merkezî Peru Andları'nda konuşulur. Bu grubun kendi içinde çeşitliliği oldukça fazladır.
Keçuva II, Peru'nun bütün güneyinde, Bolivya, Ekvador, Arjantin, Kolombiya, Şili'de konuşulan lehçeler iie Peru'nun geri kalan küçük bir kısmında konuşulan lehçeleri kapsar. Bu da yine kendi içinde 3 gruba ayrılır. Keçuva II-A (Yunkay) grubu kuzey Peru'daki küçük lehçelerin bazılarını içerirken, Keçuva II-B (Kuzey Keçuvacas) Ekvador ve Kolombiya lehçelerini içerir. Keçuva II-C (Güney Keçuvacası) ise Güney Peru, Bolivya, Arjantin ve Şili'nin bütün lehçelerini kapsar ve 5-6 milyon civarı konuşan ile Keçuva dilleri ve Amerikan yerli dilleri arasında en çok konuşulan dildir.
Bu iki grup arasındaki fark, gramerin birçok parçası ve sözcük hazinelerinden kaynaklanır. Böylece anadili Keçuva I ile Keçuva II 'nin farklı lehçelerine olan kişilerin, diğerini bilmeksizin anlaşabilmeleri çok zordur. Keçuva I lehçeleri, daha dar bir alanda konuşuluyor olmalarına rağmen epeyce farklılaşırlar. Buna mukayesen, Keçuva II lehçeleri birbirleriyle daha bütündür. Peru ve Bolivya'daki Güney Keçuvaca'nın sayısal olarak en büyük grubu kapsayan lehçeleri, görece daha az farklılık gösterir ve bu daha çok fonetik alandadır.
İnka İmparatorluğunun dili, günümüze gelmiş eski yazılı örnekler ve Peru ve Bolivya'daki modern Keçuva halkının kullandığı çoğunluk dili, Keçuva II'nin güney dialekti Keçuva II-C'ye dayanır. İngilizce ve İspanyolcada kullanılan Quechua terimi günlük hayatta genellikle Güney Keçuvaca lehçesi (Keçuva II-C) için kullanılır.

Keçuvaca, Türkçe ve Fince gibi sondan eklemeli dillerdendir. Yani, sözcüklerin anlamları, sonlarına gelen hece ekleriyle sözcük kökü değişmeden yeni formlarına uyarlar.
Tamlamadaki hece ekleri sırası sıkı olarak kurala bağlanmıştır. Örnek verecek olursak

chakra Keçuva dilinde "Tarla" demektir.
Küçültme anlamı -cha eki ile verilir. (Türkçedeki -cık)
Birinci kişi genitif (tamlayan) anlamı -y eki ilavesi ile verilir. (Türkçedeki -(ı)m)
Çoğul anlamı -kuna eki ilavesi ile verilir. (Türkçedeki -lar)
Bu şekilde "tarlacıklarım" ifadesi Keçuvacada "chakrachaykuna" olur.

Keçuva dilleri İspanyolların Peru'yu fethinden beri latin alfabesini kullanmaktadır. Ancak, yazılı Keçuvacadan Keçuvaca konuşan insanlar çoğunlukla yararlanmaz, çünkü onlar okumamış çoğunluğu oluştururlar veya İspanyolca onlar için daha kullanışlıdır ve Keçuvacada yazılmış basılı metin eksikliği de önemli bir nedendir.
20. yüzyılda kadar, Keçuvaca İspanyolca temelli yazım kuralı ile yazılmaktaydı. Örneğin: Inca, Huayna Cápac, Collasuyo, Mama Ocllo, Viracocha, quipu, tambo, condor. Bu yazının imla ve yazım yapısı en çok İspanyolca konuşanlara yakındır ve doğal olarak İngilizceye geçen birçok sözcük bu yazımda geçmiştir.
1975'te, Juan Velasco'nın Peru hükûmeti Keçuvaca için yeni bir yazım kuralı benimsemiştir. Bu Academia Mayor de la Lengua Quechua tarafından tercih edilmiş bir yazı sistemiydi. Örneğin: Inka, Wayna Qapaq, Qollasuyu, Mama Oqllo, Wiraqocha, khipu, tampu, kuntur. Bu yazım kuralı:

/w/ sesi için hu yerine w harfini kullanmaktadır.
Damaksıl k ile küçükdil ünsüzü q sesini birbirinden ayırmaktadır, geleneksel sistemde ise ikisi de c veya qu olarak yazılmaktadır.
Lehçelerin basit, çıkarma eğiliminde olan ve içine çekme gibi duraklamaları ("h" sesi ve "h" harfi; "h", gibi ses çıkarma) gibi ayırt eder. (örneğin Cuzco)
İspanyolcanın beş ünlü harf sistemini kullanmaya devam eder.
1985'te, bu sistemin bir çeşidi Peru hükûmeti tarafından benimsenmiştir ve Keçuvada olan üç sesli harf (a, i, u) sistemini kullanmaktadırlar. Örneğin: Inka, Wayna Qapaq, Qullasuyu, Mama Uqllu, Wiraqucha, khipu, tampu, kuntur.
Farkı yazım şekilleri Peru'da hâlâ yüksek derecede tartışmalı durumdadır. Gelenesel yazı sisteminin taraftarları yeni yazım şeklinin çok yabancı olduğunu düşünmektedirler ve Keçuvaca'nın İspanyolca konuşan çoğunluk tarafından öğrenilmesinin zorlaştığını düşünmektedirler. Yeni sistemi tercih edenler ise Keçuvaca sesbilimi ile daha çok uyuştuğunu düşünmektedirler ve çocuklara beş sesli harf sisteminin öğretilmesinin ileride İspanyolca okumayı zorlaştırdığını gösteren araştırmaları örnek göstermektedirler.
Yazarlar İspanyolcadan alınan sözcüklere farklı yaklaşımlar gösterirler. Bazen modern yazım şeklinde kullanılırlar, bazen ise İspanyolcada olduğu gibi kullanılır. Örneğin, "Ben Romert'im", Robertom kani veya Ruwirtum kani şekillerinde yazılabilir. (-m ismin bir parçası değildir, bir çeşit sonektir)
Perulu dilbilimci Rodolfo Cerrón-Palomino tüm Keçuva dilleri için Güney Keçuvaca isminde imlâya ait bir standart fikri öne sürmüştür. Bu standart, Peru'daki birçok kurum tarafından benimsenmiştir, her iki lehçenin önemli özelliklerini korumuştur. Ayacucho Keçuvacası ve Cusco Keçuvacası, örneğin:

Keçuvaca'da isimlere gelen çekim ekleri şu şekildedir.

Information,Serafín M. Coronel-Molina
http://runasimi.de 26 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://web.archive.org/web/20060212175421/http://www.quechuanetwork.org/dictionary.cfm
http://www.ullanta.com/quechua/ 12 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Konuşma dili, bölgelere göre farklı sesletim özellikleri gösteren, günlük yaşayışta kullanılan ve yazı dilinden az farklarla ayrılmış bulunan doğal dil, günlük konuşmadır. Dünya üzerindeki hemen her dilde "konuşma dili - yazı dili" özellikleri bulunur. Bir dilde yazılış ile okunuş birbirinden az ya da çok farklı olabilir.
Konuşma dili sese dayalıdır; ses telleri ve vokal organlar kullanılır; yazılı ve somut bir esasa dayanmaz, dolayısıyla konuşma dilinin geçmişini ve gelişim sürecini tarihlendirmek ve takip etmek imkansızdır.

Türkçede bulunan konuşma dili ve yazı dili farklılıkları; birincisi yazılış (yazı dili), ikincisi okunuş (konuşma dili).

Duyduğum   →    Duyduum
Eğer       →    Eyer
Aşağı      →    Aşaa
Hakikaten  →    Hakkaten
Değil mi ? →  Di mi ?
Yine  / Gene →  Gine
Gideceğim →  Gidiceem

Türkçe konuşma dili bakımından çeşitli özelliklere sahiptir:

Genellikle tamamlanmamış cümleler (bağımsız hükümler ya da bağlama göre değer kazanan hükümler ya da dinleyicinin algısına bırakılan hükümler, eksiltili cümleler, boşluk / ara / soluk gösteren üç noktalı yapılar veya işaretleyiciler vb.);
Cümle yapılarının karıştırılması (kesin sınırları bulunmadan basit ya da birleşik cümle dizilimleri vb.);
Tipik olmayan sözdizimsel yapıların sık kullanımı (konu vb.); (1) a. Ömer okula gitti. (Konu: Ömer, odak: okula) b. Okula Ömer gitti. (Konu: Okula, odak: Ömer) (İşsever 2000, s. 8). Örnek bağlamında (b) cümlesi (a) cümlesinden daha sık kullanılır.
Bilgi, keyfi parçalar halinde sunulmaz. Yeni ve eski bilgi, konu ve yorum, odak veya ayrıntı dağılımında kullanıcıya bağlı (pragmatik) bir temel bulunur. Türkçe konuşma dilinde, cümlede yüklem sonrası konum daha sık kullanılır (Schröeder, 2002, s. 82).
Yan yana yerleştirmenin hiyerarşik cümle düzenine göre daha sık kullanımı Parataksisin hipotaksise karşı baskınlığı. Sözdizimsel düzlemde konuşma dili unsurlarını süreç içinde toplayarak ilerler, yazılı dilde ise sözdiziminde sıralayarak ilerler ve daha iyi bir cümle için sürecin sonunda başa dönülebilir.);
Söylem belirteçlerinin daha sık kullanımı (Söylem işaretleyicisi; işte, şey, yani, haydi, evet, yok vb.); (Yılmaz & Yılmaz (2006), kipsel belirteçler (görüş bildirenler: ben, bence, bana göre vb. gerçeklik bildirenler: gerçekten, aslında, belki, tabi vb. nitelik bildirenler: büyük, iyi, güzel, yanlış vb. (s. 206 - 208).
Konuşma dilinin tipik iletişimsel işlevi (Sözdizimi dışında kalan unsurları göstermek veya bağlantı sağlayıcı araçlar olarak örneğin [[parçalarüstü unsurlar [[tonlama; Demircan (2015), 12 maddede özetlemiştir: Yüksek perdeden alçak perdeye sekerek düşme ve alçak perdede uzatma: Yükseeel! Umuuut! Özgee!
Zamirlerin daha sık kullanıldığı görülür. Sözdizimindeki unsurlar arasındaki bağlantıyı sağlayan bağlaçlar yerine konuşmanın gerçekleştiği bağlamın algısal unsurları, dinleyicinin dünya bilgisi, sözün ezgisi (bürün, ton, durak, vurgu vb.) bağlantıyı sağlayan unsurlar arasında sayılabilir.

Yazı dili
Beden dili
Islık dili
Ağız
Dil edinimi
Sesmerkezcilik
Günlük dil

Konuşmanın kökeni, yazılı dil ve işaret dili ile de ifade edilen dilin kökeninden farklı olarak sesten meydana gelen konuşma eyleminin kökenidir.
Konuşma, insan iletişiminin temel bir yönüdür ve insanların günlük yaşamlarında hayati bir rol oynar. Konuşma kişilerin, düşünceleri, duyguları ve fikirleri aktarmalarına olanak tanır ve başkalarıyla bağlantı kurma ve kolektif gerçekliği şekillendirme becerisi sağlar.
Konuşmanın insanlarda nasıl ortaya çıktığını bilimsel olarak açıklamak için birçok girişimde bulunulmuştur, ancak bugüne kadar hiçbir teori üzerinde uzlaşma sağlanamamıştır.
İnsan olmayan primatlar, diğer birçok hayvan gibi, sosyal iletişim amacıyla ses üretmek için özel mekanizmalar geliştirmiştir. Öte yandan, hiçbir maymun "dilini" konuşma amacı ile kullanmaz. İnsan türünün dili, dudakları ve diğer hareketli parçaları daha önce görülmemiş bir şekilde kullanması, konuşmayı oldukça ayrı bir kategoriye yerleştiriyor gibi görünmektedir ve evrimsel olarak ortaya çıkışı birçok akademisyenin gözünde ilgi çekici teorik bir tartışma konusu haline gelmiştir.

Konuşma yeteneğinin bir grup içinde ortaya çıkıp diğer topluluklara mı yayıldığı yoksa farklı dönemlerde farklı topluluklarda ortaya çıkıp aşamalı olarak mı yayıldığı belli olmamakla birlikte ilerleyen birkaç bin yıl içinde birbirinden farklı dillerin geliştiği bilinmektedir.
Canlıların konuşmayı öğrenebilmesi için ilk önce ses organlarına, ardından da bu organlar ile anlamlı sesler oluşturmayı ve cümleler kurabilmeyi sağlamak için beyne sahip olmaları gerekir.
İnsanın evriminde konuşma olayı en son gelişen özelliktir. Konuşmanın kökeni MÖ yaklaşık 300.000'e kadar uzansa da insanın anlamlı konuşmaya benzer sesler çıkarmaya başlaması MÖ yaklaşık 100.000'i bulmuştur. Çeşitli bölgelerde bulunmuş ve MÖ 8000'li yıllara ait olan yazılı işaretler insanların konuşma ve dile ilişkin becerilerinin kesin kanıtıdır; dolayısıyla konuşma edimi MÖ 8000'den önce ortaya çıkmıştır.

Kuzeybatı Kafkas dilleri ya da Abhaz-Adige dilleri, Kafkasya'ya özgü bir dil ailesidir ve asıl olarak Kafkasya'nın kuzeybatı bölümünde ve dünyanın birçok ülkesine dağılmış diaspora ülkelerinde konuşulur. Kuzey Kafkas dillerini oluşturan iki gruptan biridir. Kafkasya'ya özgü iki dil ailesi daha bulunmaktadır ve bunlar Kuzeydoğu Kafkas dilleri ve Güney Kafkas dilleridir. Bu üç dil ailesi arasında kanıtlanmış bir köken bağı bulunmamaktadır.
Kuzeybatı Kafkas dilleri içinde Abazaca, Abhazca, Adigece, Kabardeyce ve şu an ölü dil statüsünde olan Ubıhça yer alır. Bu dillerin özelliklerinden biri, çok sayıda ünsüze karşın az sayıda ünlü içermesidir.

Kuzeybatı Kafkas dilleri esasen üç kola ayrılır:

Abhaz-Abaza
Abhazca
Abazaca
Ubıh
Ubıhça
Çerkes
Adigece (Batı Çerkesçesi)
Kabardeyce (Doğu Çerkesçesi)

Kök, dil bilgisinde bir sözcüğün ön ve son ekleri çıkarıldıktan sonra kalan anlamlı kısmıdır. Bir sözcüğün kökü isim ya da eylem olabilir. İsimler varlıkları fiiller de hareketleri karşılayan sözcüklerdir. İsimlerin anlamlı halleri kök olarak kullanılabilirken, eylem kökleri mastar eklerinden (-mak, -mek) uygun olanıyla kullanılır. Dil bilgisinde eylemlerden sonra gelen mastar ekleri - (kısa çizgi) ile gösterilir.

İsim ve fiil köklerine yapım ekleri getirilerek oluşturulmuş yeni sözcüklere "gövde" denir.

Ev + li > evli (kökü isim)
inan + ç > inanç (kökü fiil)

Hareket anlamı taşıyan sözcüklerdir. Fiil kökleri ad kökleri gibi tek başlarına kullanılamaz. Fiil köklerinin sonuna ya kısa çizgi (–) konur ya da “–mak, –mek” mastar eki getirilir. Fiilin sonuna konan kısa çizgi (–), “mak, mek” diye okunur.
ÖRNEK:
sev– > sev–mek
Vur- > Vur-mak

Varlıkların dildeki karşılıkları olan kelimelerdir. Tek başlarına kullanılabilirler: ev, taş, el, su vb.
Örnek:
Boya < boya kelimesine "-mak" ekini getirebiliyoruz. (Boyamak) Bu durumda isim kökü değildir.
ev kelimesine "-mak" ekini getiremiyoruz. (Evmek) Bu durumda ev isim köküdür.

Kıpçak dilleri (Kuzeybatı Türk dilleri olarak da bilinir), Ukrayna'dan Çin'e kadar uzanan Orta Asya ve Doğu Avrupa'nın çoğunda yaklaşık 28 milyon kişi tarafından konuşulan Türk dil ailesinin bir alt koludur. Bu grupta en çok konuşulan dillerden bazıları Kazakça, Kırgızca ve Tatarcadır.

13-17 yüzyıllarda üç kolda ilerleyen Eski Kıpçakça geriye dönük Kıpçak dilleri sınıflandırmasında Kıpçak-Kuman kolunda ele alınır:

1. Kumanca ya da Altın Orda Kıpçakçası veya Bozkır Kıpçakçası
2. Memlûk Kıpçakçası ya da Arap harfli Kıpçak Türkçesi
3. Ermeni Kıpçakçası ya da Ermeni harfli Kıpçak Türkçesi

Yeni Kıpçakça dönemi çağdaş Kıpçak dilleri üç ana kolda sınıflandırılır:

Kıpçak–Bulgar (Kuzey Kıpçak, Ural-Hazar): Başkurtça, Tatarca
Kıpçak–Kuman (Batı Kıpçak, Karadeniz-Hazar): Karaçay-Balkarca, Kumukça, Karaimce, Kırımçakça; Oğuz dilleri ile karışık: Urumca, Kırım Tatarcası
Kıpçak–Nogay (Doğu Kıpçak, Aral-Hazar): Kazakça, Karakalpakça, Nogayca, Sibirce
Kırgız–Kıpçak: Kırgızca, Altayca

Türk dillerinin sınıflandırması (tasnifi) henüz tam olarak yerine oturmuş değildir. Çok çeşitli lehçe ve şivelere ayrılan, yeryüzünde yaklaşık 200 milyondan fazla bir nüfusa sahip Türk boyları tarafından konuşulmakta olan Türkçenin ses bilgisel ve biçimbilimsel özelliklere göre tam bir sınıflandırmasının yapılabilmesi için karşılaştırmalı dil araştırmalarının derinleştirilmesi, her lehçe ve şivenin özelliklerinin tam olarak ortaya konulması gerekmektedir.
Türk dili araştırmaları tarihinde Kıpçak dillerinin sınıflandırılması:

Wilhelm Radloff (1882), Kırgız, Kazak, Karakalpak, Tatar, Başkurt dillerini Batı diyalektleri; Karaçay, Balkar, Kumuk, Karaim dilleri ise Oğuz dilleri ile birlikte Güney diyalektleri adı altında sınıflandırır.
Aleksandr Samoyloviç (1922), Tav grubu (Kıpçak-Kuzeybatı) adı altında ele alır.
Lajos Ligeti, Kıpçak dilleri olarak sınıflandırır.
Nikolay Baskakov, Batı Hun kolunun Kıpçak grubu içinde Tatar, Başkurt, Kuman, Karaim, Kumuk, Nogay, Kazak, Karakalpak dillerini, Doğu Hun kolunun Kırgız-Kıpçak grubu içinde ise Kırgız ve Altay dillerini ele alır.
Reşid Rahmeti Arat, tav-grubu içinde sınıflandırır.
Johannes Benzing ve Karl Heinrich Menges, Batı Türkçesi (Kıpçak-Kuman dilleri) olarak sınıflandırır.

Kıpçak Türkçesinin karakteristik özelliklerinden biri de ünlüler arasında bulunan /-t-/ seslerinin tonlulaşmamasıdır. (yani tonlulaşıp /-d-/ sesine dönüşmemesidir). Kıpçak Türkçesinin başlıca dil özellikleri şöylece sıralanabilir: 1. Bilinen sekiz ünlünün yanında bérmek / birmek “vermek”, éşitmek / işitmek, béy / biy “bey” gibi sözcüklerde görülen ikili şekiller kapalı “e”nin varlığına işaret eder. 2. İç ve son sesteki “ġ / g”ler v olur: aġır > avur, baġlamak > bavlamak, tögmek > tövmek “dövmek”. 3. İç ve son sesteki “d / ḏ”ler y olur: aḏak > ayak, keḏmek > kéymek (kiymek) “giymek”. 4. Birden çok heceli sözcüklerin sonundaki “ġ / g”ler çoğunlukla düşer: bitig > biti “kitap, yazı”, katıġ > katı. 5. Olumsuzluk için “ermez / ermes” yerine daha çok “degül” kullanılır. 6. İlgi hali eki daima -nın͡g / -nin͡g (zamirlerde -ın͡g / -in͡g) şeklindedir.

Sinan, Ahmet Turan (2000). "Kıpçak Türkçesi Bibliyoğrafyası", F.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi Prof. Dr. Şaban Kuzgun Armağanı, S. 5, Elazığ, sayfa: 421-435.

Gırtlak (larinks veya larenks), boynun ön soluk borusunun üst kısmında yer alan bir solunum ve ses organıdır. Boynun ön tarafında; yetişkinlerde 3. ve 6., bebeklerde ise 2. ve 4. boyun omurları hizasında bulunur. Basit bir kutu görünüşünde olan gırtlak; kıkırdak, zar ve bağlardan yapılmış önemli vazifeleri bulunan bir organdır. Solunum yolunun üst kısmını teşkil eder ve aynı zamanda ses organıdır. Bu sebeple gırtlağın yapısı solunum borusunun diğer kısımlarından daha farklı ve karışıktır.
Gırtlağın üst deliği solunum yolunu daraltabilecek ve hatta icabında tamamıyla kapatabilecek bir mekanizmaya sahiptir. Bilhassa sesin meydana gelmesi ile ilgili olan bu mekanizma, icabında solunum yolunu kapatmak suretiyle yabancı maddelerin daha içerilere girmesine mani olur. Bu suretle organizma kendini ölüme bile götürebilecek olan bir hadiseden kurtulma imkânına sahip bulunmaktadır.
Büluğ çağında erkek çocukların gırtlağı hızla büyümeye başlar. Bütün kıkırdaklarda ve her yönde cereyan eden bu büyüme sonucunda bir sene zarfında mizmar aralığının uzunluğu hemen hemen iki misline çıkar. Ses kıvrımlarının (ses tellerinin) uzaması neticesinde bu çağda erkek çocuklarının sesi değişir ve kalınlaşır. Kız çocuklarında gırtlağın büyümesi büluğ çağında da yavaştır. Bu yüzden gırtlak erkeklerde hem genişlik hem de uzunluk bakımından kadınlardan daha büyüktür. Gırtlağın çevresi erkeklerde ortalama 136, kadınlarda 112 milimetre kadardır. Cins ve yaş durumlarından başka, çeşitli şahıslarda da gırtlak büyüklük ve şeklinde çeşitli farklılıklar görülebilr. Bundan dolayı insanların sesleri de birbirinden çok farklıdır. 20 yaşından itibaren gırtlak kıkırdakları kemikleşmeye başlar ve elastiki kıkırdaktan yapılmış olan epiglot ve ses tellerinin bağlandığı çıkıntılar hariç diğer kıkırdakların büyük kısmı yaşlılarda kemikleşmiş olur.
Gırtlağın iskeletini meydana getiren kıkırdaklar dokuz tanedir. Bunların üçü çift, üçü tektir. Tek olanlar tiroit kıkırdak (kalkansı kıkırdak), krikoit kıkırdak (yüzüksü kıkırdak) ve epiglot (gırtlak kapağı kıkırdağı)tur. Çift olanları ise aritenoit, corniculat ve cuneiform kıkırdaklarıdır. Tiroit kıkırdağın boynun ön tarafında yaptığı çıkıntıya halk arasında adem elması ismi verilir. Gırtlağın kasları da beş tanedir. Bunlardan dört tanesi çift, bir tanesi de tektir. Bunların kimisi ses tellerini uzatır, kimisi de kısaltır. Yine kasların bazıları mizmar aralığını daraltırken, bazıları da genişletir. Gırtlak kaslarının vazifelerinden ikincisi ise, yabancı cisim ve zararlı maddelerin alt solunum yollarına geçmesini önlemek için gırtlağı kapatmaktır. Bu kasları harekete geçiren uyarı, yabancı zararlı maddelerin gırtlak iç yüzeyine teması neticesinde meydana gelen reflekstir.
Gırtlağın iç yüzü, bütün solunum yollarında olduğu gibi, çok katlı titrek tüylü epitel ile örtülmüştür. Yalnızca fazla mekanik tesirler altında kalan ses tellerinin üzeri boynuzsu (çok katlı yassı) epitel ile örtülmüştür. Gırtlak mukozasının altında her tarafta çeşitli salgı bezleri bulunur. Bunların vazifeleri gırtlak iç yüzünün daima nemli kalmasını sağlamaktır. Bu durum, burun boşluğunda olduğu gibi buradan geçen havanın temizlenmesi ve neminin arttırılmasında önemli rol oynar. Larinks aynası denilen bir alet ile gırtlağın üst ve orta bölümleri görülebilir. Gırtlağın sinirleri vagus sinirinin iki dalından gelir. Bunların dallarının kesilmesi veya kanser hücreleri tarafından buraların istila edilmesi neticesinde ses kısıklığı meydana gelir.
Gırtlağın kendi özel isimleriyle anılan çeşitli hastalıkları vardır. Gırtlak difterisi, gırtlak veremi, larenjit (gırtlak iltihabı), gırtlak felci en önemlileridir.

Bütün organlarda olduğu gibi, gırtlak tümörleri de iyi huylu (selim) ve kötü huylu (habis) olmak üzere ikiye ayrılır.
Gırtlağın iyi huylu tümörleri sıklık sırasına göre papillomlar, fibromlar, anjiomlar ve poliplerdir. Papillomlar virüslerle meydana gelirken, ses teli nodülleri sesin kötü kullanılmasından ileri gelir. Bir kısmı da doğuştan beri mevcuttur.
Selim gırtlak tümörlerinin en sık rastlanılan belirtisi ses kısıklığıdır. Gelip geçici veya daimi ses kısıklığı olabildiği gibi bir kısmı ses kısıklığı husule getirmeyebilir. Ağrı çok nadir görülür. Çok büyük tümörler nefes darlığına sebep olabilirler. Tedavileri tümörlerin cerrahi olarak çıkarılmalarından ibarettir. Çıkarılmasalar bile ses kısıklığı ve nefes darlığından başka zararları olmaz.

Gırtlağın habis tümörleri denilince gırtlak kanserleri akla gelir. Kanser dışında habis tümörü varsa da bunların oranı % 1'i geçmez. Gırtlak kanserleri bütün vücud kanserlerinin % 2'sini teşkil eder. Daha ziyade 45-50 yaşları arasında görülür. 20 yaşın altında görülmesi çok nadirdir. Erkeklerde sık görülür. Yaklaşık on erkeğe karşı bir kadında görülür. Hazırlayıcı sebepler arasında ilk sırayı tütün alır. Müzmin iltihaplar, aşırı ses tahrişi, tahriş edici gazlar ve alkolizm diğer sebepler arasında yer alırlar.
Gırtlak kanserlerinin belirtileri erken ve geç belirtiler olarak ikiye ayrılır.

Erken belirtiler
Kanserin yerleşim yerine bağlı olarak meydana gelen ses kısıklığı, nefes güçlüğü, yutkunurken takılma hissi ve kulağa doğru vuran ağrı. Bunların dışında gırtlakta rahatsızlık hissi, balgam çıkarmada artma, seste ton değişiklikleri, bazen bir gıcık öksürüğü ilk belirtiler olarak karşımıza çıkabilir.
Geç belirtiler
Nefes darlığı, yutma güçlüğü, iştahsızlık, aşırı zayıflama, öksürük, kanlı balgam, boyun lenf bezlerinin büyümesi, şiddetli ağrılar.
Tedavisi
Cerrahi tedavi ve şua tedavisi en önemli iki tedavi usulüdür. Gırtlağın cerrahi olarak çıkarıldığı durumlarda hasta ses tellerini de kaybettiğinden, ses rehabilitasyonuyla yuttuğu havayı yemek borusu vasıtasıyla sese çevirerek konuşur. Bunu beceremeyen hastalara tek tonda ses çıkaran elektronik bir aletle yardım edilir. Şahıs bu aleti çene altına dayar ve aletin çıkardığı sesi ağız içinde harflere çevirip konuşur. Son yıllarda teknolojinin ilerlemesi ile bu cihaz korkutucu, rahatsız edici olduğu için ve psikolojik problemler gibi sebeplere neden olduğu için genellikle önerilmemekte ve kullanılmamaktadır. Bunun yerine konuşma kanülü adında valf olan Nefes ve Yemek borusu arasına bir aparat yerleştirilir. Bu aparat hava geçişine izin verir hasta deliği kapatarak konuşur çıkardığı ses ise gırtlak alınmadan önce olan konuşma sesiyle ses tellerinden çıkan doğal insan sesi ile oldukça yakındır.
Erken teşhis edilen gırtlak kanserinde tedavi oldukça başarılıdır. İki haftayı geçmiş her ses kısıklığı vakası veya yukardaki belirtileri gösteren her şahıs hele sigara içiyor ve yaşı 45'in üzerindeyse, muhakkak bir kulak-burun-boğaz doktoruna muayene olmalıdır.

Latin-Faliskan veya Latin-Falisk dilleri, Hint-Avrupa dil ailesinin İtalik koluna ait bir dil grubudur. MÖ 1. milenyumun başlarında İtalya'da yaşayan Latin-Falisk halkları tarafından konuşulmuştur.
Latince, Faliskçe ve sıklıkla Eski Latincenin lehçeleri olarak görülen Lanuvyanca ve Prenestince bu gruba dahildir.
Antik Roma'nın gücü arttıkça Latince, diğer dillerden unsurları özümsedi ve Faliskçenin yerini aldı. Latince baskın halde geldikçe diğer iki dil de yok oldu. Latince ise Halk Latincesi aracılığıyla - çoğunlukla İspanyol, Fransız ve Portekiz İmparatorluklarının etkilerinin bir sonucu olarak - bugün 800 milyondan fazla insanın konuştuğu Romen (Latin) dillerine dönüştü.

Lanuvca veya Lanuvyanca eski bir Latin-Falisk diliydi. Roma'nın yakınında yaşayan Latinler tarafından konuşulmuştu be muhtemelen Latincenin bir lehçesiydi.

Prenestince veya Praenestinyanca eski bir Latin-Falisk diliydi. Günümüzde Lazio olan Eski Latium'un doğusunda konuşulmuştu.

Latince ve Faliskçenin diğer İtalik dillerle bazı ortak özellikleri vardır:

Geç Hint-Avrupaca /*ə, *eu/ dizileri a, ou şekline evrildi.
Hint-Avrupa hecesel akıcılarından önce o türedi: /*l̥, *r̥/ > ol, or.
Hint-Avrupa hecesel genizsillerinden önce e türedi: /*m̥, *n̥/ > em, en.
Hint-Avrupa kelime başı soluklu ötümlü patlamalılar sürtünmelileşti: /*bʰ, *dʰ, *gʰ/ > f, f, h.
/*p...kʷ/ dizileri benzeşme yoluyla kʷ...kʷ dizilerine dönüştü (Ön-Hint-Avrupaca *penkʷe 'beş' > Latince quinque 'beş').
Latince ve Faliskçenin bazı özellikleri de diğer İtalik dillerle ortak değildir. Hint-Avrupa /*kʷ, *gʷ/ dudaksıl patlamalıları, Osko-Umbriya'da dudaksıl  p, b olurken Latin-Falisk'te qu-, gu- olarak korundular (daha sonradan artdamaksıl ve yarı-ünlü oldular). Latin-Falisk -d ayrılma ekini kullanırken (ör. med 'benden') bu ek Osko-Umbriya'da görülmez. Ek olarak Latincede ou > ū evrimi görülür ancak bu Latin-Falisk döneminden sonra, yaklaşık MÖ 2. yy.'da yaşanmaktadır (ÖHA *lówksneh₂ 'ay' > Ön-İtalik *louksnā > Latince lūna).

Ön-Latin-Faliskçenin ünsüz envanterinin basitçe Eski Latinceninkiyle aynı olması muhtemel görünüyor. Praeneste fibulasında (Praeneste fibula) olmayan ünsüzler yıldızla gösterildi.

/kʷ/ sesi Latin alfabesi oluşturulduğunda Eski Latincede hala vardı çünkü minimum çiftlere sebep oluyordu: quī /kʷī/ (kim) > cuī /ku.ī/ (kime). Diğer konumlarda ikili ünlüler ve ünlü boşlukları arasında bir ayrım yoktur, örneğin persuādere (ikna etmek) kelimesinde ikili ünlü ama sua (onun) kelimesinde ünlü boşluğu vardır. Simetri gereği Eski Latincedeki gu dizelerinin birçoğunun aslında ötümlü dudaksıllaşmış artdamaksıl /gʷ/ sesini göstermesi oldukça olasıdır.

İtalikler

Villar, Francisco (1997). Gli Indoeuropei e le origini dell'Europa [Indo-Europeans and the origins of Europe] (İtalyanca). Bologna, Il Mulino. ISBN 88-15-05708-0. 
Vineis, Edoardo (1995). "X. Latin".  Giacolone Ramat, Anna; Ramat, Paolo (Ed.). Las lenguas indoeuropeas [The Indo-European languages] (İspanyolca). Madrid: Cátedra. ss. 349-421. ISBN 84-376-1348-5. 
Bakkum, Gabriël C. L. M. 2009. The Latin Dialect of the Ager Faliscus: 150 Years of Scholarship. Part 1. Amsterdam: Amsterdam University Press.
Baldi, Philip. 2002. The foundations of Latin. Berlin: de Gruyter.
Clackson, James, and Geoffrey Horrocks. 2007. The Blackwell history of the Latin language. Malden, MA: Blackwell.
Giacomelli, Roberto. 1979. "Written and spoken language in latin-faliscan and greek-messapic." Journal of Indo-European Studies 7 no. 3–4: 149–75.
Mercado, Angelo. 2012. Italic Verse: A Study of the Poetic Remains of Old Latin, Faliscan, and Sabellic. Innsbruck: Institut für Sprachen und Literaturen der Universität Innsbruck.
Palmer, Leonard R. 1961. The Latin language. London: Faber and Faber.
Joseph, Brian D., and Rex E. Wallace. 1991. "Is faliscan a local latin patois?" Diachronica: International Journal for Historical Linguistics/Revue Internationale Pour La Linguistique Historiqu 8, no. 2: 159–86.
Rigobianco, Luca. 2019. Faliscan. Language, Writing, Epigraphy. Aelaw Booklet 7. Zaragoza.
Rigobianco, Luca. 2020. «Falisco», Palaeohispanica 20: 299–333.

"Languages and Cultures of Ancient Italy. Historical Linguistics and Digital Models", Project fund by the Italian Ministry of University and Research (P.R.I.N. 2017)

Latin veya Romen dilleri, kökeni Roma İmparatorluğu'nda konuşulmuş Latince lehçelerine dayanan, Hint-Avrupa dil ailesinin İtalik koluna mensup bir dil grubudur. Dünya çapında Latin dillerini anadil olarak konuşan 600 milyondan fazladır. Dil grubunun modern dağılımı Amerika, Avrupa ve Afrika kıtalarında yoğunlaşmakla birlikte, genel olarak dünyada geniş bir yayılıma sahiptir.
Günümüzde en çok konuşulan 5 Latin dilini, İspanyolca (470 milyon), Portekizce (250 milyon), Fransızca (150 milyon), İtalyanca (90 milyon) ve Rumence (25 milyon) oluşturmaktadır. Latin dilleri çoğu zaman bir lehçe sürekliliği oluşturduğu için içerisinde kaç dil barındırdığı tartışmalı bir konu olmakla birlikte, karşılıklı anlaşılabilirlik göz önünde bulundurulduğunda grubun 23 ila 35 farklı yaşayan dile sahip olduğu düşünülmektedir. Grup aynı zamanda eskiden Kuzey Afrika, Britanya ve Panonya'da konuşulmuş Halk Latincesi lehçelerinin yanı sıra, Mozarapça ve Dalmaçyaca gibi ölü dilleri de içerir.
Bütün Latin dilleri Roma İmparatorluğu'nun tebaasında olan askerler, seyyahlar ve köleler tarafında kullanılmış Halk Latincesinden gelir. Roma edebiyatında kullanılan Klasik Latinceden farklı olan Halk Latincesi, MÖ 200 ve MS 100 yılları arasında, imparatorluğun genişlemesi, devletin eğitim ve yönetim politikalarıyla birlikte, İber Yarımadası'ndan başlayarak Karadeniz'in doğu kıyılarına kadar uzanan geniş bir alanda ilk dil olarak kullanılır hale gelmiştir. İmparatorluğun beşinci yüzyıldaki gerilemesi ve çöküşüyle birlikte Halk Latincesi yerelleşmiş, bu dilden onlarca farklı yerel dil ve lehçe oluşmuştur. Fransız, Portekiz ve İspanyol denizaşırı sömürge imparatorlukları 15. yüzyıldan sonra bu dilleri başka kıtalara yaymaya başlaması ile, Latin dillerini konuşurlarının 2/3'ü Avrupa dışında yaşar hale gelmiştir.
Roma öncesi diller ve sonraki işgallere rağmen, Latin dillerinin fonetik, morfolojik özellikleri, sözcükleri ve sözdizim aslen Halk Latincesine dayanmaktadır. Bu dillerin, grup olarak, bunun gibi dilbilgisi özellikleri, onları Hint-Avrupa dillerinin diğer alt birimlerinden ayırır. Genel olarak, bir iki istisna hariç, Latin dilleri Klasik Latincenin çekim yapısını kaybetmiştir. Bunun sonucunda Latin dilleri ÖFN (Özne-Fiil-Nesne) cümle yapısını ve edatların geniş anlamda kullanımını zorunlu hale getiren bir yapı geliştirmişlerdir.

Halk Latincesi ile ilgili bugüne kadar kalan çok az belge vardır ve bu az belgenin bir çevirisini yapmak ve çevirilerin arasında uyum sağlayarak bir dil yakalamak çok zordur. Her halükarda, bu dili kullananların birçoğu askerler, köleler ve zorla göç ettirilmiş kimselerdi - bu kişilerin Roma'nın ana yurdundan çok işgal edilen yerlerin yerlileri olması daha muhtemeldir. Tahminlere göre, Halk Latincesi bütün Latin dillerinin ortak özelliklerini bulundurmaktaydı ve onları Klasik Latinceden ayıran özellikleri vardı - bu özelliklerin başlıcaları edatların çekim sisteminin yerini alması, nötr cinsiyetin ve birçok eylemsel zamanın yok olması, tanımlıkların kullanımı ve /k/ ve /ɡ/ lerin telaffuzudur.

Roma İmparatorluğu'nun siyasi çöküşü ve Kavimler Göçü, özellikle de Cermen kökenli toplulukların akınları, Latince konuşan dünyanın birçok bağımsız kesimlere bölünmesine yol açmıştır. Orta Avrupa ve Balkanlar, Cermen ve Slav toplulukları, (Hunların baskıları sonucu kaçmaları ile) tarafından alınmıştır, bu da Romanya'yı geri kalan Latin Avrupası'ndan ayırmıştır. Latince, bir süreliğine Roma toprağı olan İngiltere'de de yok olmuştur. Öte yandan, İtalya, Fransa ve İber Yarımadası'na gelen Cermen toplulukları Latinceyi ve Roma kültüründen kalanları benimsemişler ve bunun sonucunda da bu bölgelerde Latincenin hakimiyeti sürmüştür.

Beşinci ve onuncu yüzyıllar arasında, Halk Latincesi yerel bazda eşzamanlı olarak evrimler geçirmiştir. Bu evrimler onlarca farklı yerel dil ve lehçe ortaya çıkarmıştır. Bu evrim süreci çok az belgelenebilmiştir, bunun sebebi de bütün amaçlar için yazı dilinin hala Klasik Latince olmasıdır.

Onuncu ve on üçüncü yüzyıllar arasında, kimi yerel diller yazıya dökülmeye ve Latincenin birçok alanda yerini almaya başladı. Portekiz gibi kimi ülkelerde bu değişim yasal yollardan hızlandırılmıştır. İtalya gibi bazı ülkelerde ise yerel dillerin yükselişi birçok iyi şairin ve yazarın bu dilleri kabul edip kullanmalarına yol açmıştır.

16. yüzyıldan itibaren, matbaanın icadı Latin dillerindeki evrimi büyük ölçüde yavaşlatmıştır ve bu sayede siyasi sınırlar içerisinde aynı dilin kullanımına yönelik bir eğilim oluşmuştur. Örneğin Fransa'da Paris ve civarında konuşulan "Fransiyen" zamanla bütün ülkeye yayılmıştır, bununla birlikte güneyde kullanılan "Langue d'Oc ve "Franko-Provençal dili" büyük güç kaybetmiştir.

Orbis Latinus

Lehçe (język polski, polszczyzna), Polonyalıların konuştuğu dildir. Polonya'nın resmî dilidir ve dünyada 45,3 milyon kişi tarafından konuşulduğu tahmin edilir. Hint-Avrupa dilleri ailesinin Slav dilleri öbeğine bağlı bir dildir. Bu dil esas olarak Polonya sakinleri ve sözde kişilerin temsilcileri tarafından konuşulmaktadır.
Dilsel tipoloji açısından, morfoloji alanında geniş bir çekim ile çalışan çekimsel bir dildir. Lehçe vurgu genellikle sondan itibaren ikinci heceye düşer ve cümle içinde SVO (tamamlayıcı kararın konusu) hüküm sürer. Lehçe şu anda Batı Slav temsilcileri arasında en fazla kullanıcıya sahiptir ve ortak kullanım açısından ikinci Slav dilidir. Günümüzde, kötü işaretlenmiş ve kaybolan diyalektik çeşitliliğin yanı sıra standart dil iletişim pratiğinde hakimiyet ile karakterizedir. Danışma görevini yerine getiren Polonya Dil Konseyi tarafından düzenlenir. Latin alfabesi ek aksan işaretleri ile zenginleştirilmiştir.

Lehçe, Hint-Avrupa dil ailesine ait Slav dillerinin batı şubesine aittir. Batı Slav lehçesi sürekliliğini oluşturduğu Slovakça ve Çek dili ile yakından ilgilidir. Bu dil varlıkları Ausbau tipi dillerdir, yani sınırları, sosyo-politik ve kültürel faktörler kadar dilbilimsel konulara dayandırılmamıştır. Bu etnolektler ayrı dil standartlarına sahip olduklarından ve edebi gelenekler geliştirdiklerinden ve bağımsız devletlerde resmi dillerin işlevlerini yerine getirdiklerinden, bağımsız, özerk diller olarak adlandırılırlar. Bununla birlikte, diyalektik süreklilik olgusu, dilbilimde katı diller arası sınırlar koymayı imkansız kılmaktadır. Polonya lehçeleri ile Çek-Slovak lehçeleri arasındaki ayrım, dil standardizasyonunun kapsamına karşılık gelen ulusal sınırlara dayanmaktadır.
Modern Polonya dili, öncelikle kitle eğitimi ve iletişiminin ve insanların kitlesel göçünün etkisiyle yüksek derecede homojenlik ile ayırt edilir. Polonya genelinde yaygın olan standart (ülke çapında) dilin yaygınlaşması, kırsal alanlarda bir ölçüde korunmuş olan mevcut diyalektik farklılıkların önemli ölçüde bulanıklaşmasına neden olmuştur. Buna ek olarak, normatifist eğilimler, dil farklılıklarını düzeltmeye odaklanan Polonya dilbiliminde evde bulunmaktadır. Lehçe dil alanında kullanılan Kashubian etnikolekt, kabul edilen sınıflandırma kavramlarına bağlı olarak Lehçe dilinin lehçelerine dahil edilir veya ayrı bir dil olarak kabul edilir. Dilsel bakış açısından, Polonya dilinden ayrıdır, ancak sosyo-dilbilimsel koşullar onu Lehçe lehçesi olarak algılamaktadır - çünkü sosyal olarak gelişmiş bir dil olarak çeşitli iletişim alanlarında hakimdir.

Lehçe metin örneği:
Język polski należy wraz z językiem czeskim, słowackim, pomorskim (którego dialekt kaszubski przez część polskich uczonych jest jeszcze często traktowany jako dialekt języka polskiego), dolnołużyckim, górnołużyckim oraz wymarłym połabskim do grupy języków zachodniosłowiańskich, stanowiących część rodziny języków indoeuropejskich. Ocenia się, że jest on językiem ojczystym około 46 milionów ludzi na świecie, w tym głównie w Polsce oraz wśród Polaków za granicą
Harflerin okunuşunun yaklaşık açıklaması:

Ą - Yaklaşık Fransızca "on" gibi (nazal O)
C - Türkçe "ts"
Ć - Hafif bir Ç gibi (T ve Y aynı anda konuşulur gibi.)
Ę - Fransızca "in" gibi (nazal E)
CH / H - sert bir H sesi. Azerice "X" harfine karşılık gelir.
J - Türkçe "y"
Ł - İngilizce "water"ın w harfi gibi, ue (sessiz L); takribî W Tatarçada
Ń - Türkçe "ny"'e benzer
Ó - "u"
O - hafif geriden bir o
Ś - Hafif bir Ş gibi (H ile Ş arasında bir harf.)
W - Türkçe "v"
Y - Türkçe "ı" ile "e" arası gibi
Ź - Hafif bir J gibi (H ile J arasında bir harf.)
Ż - Türkçe "j"
NI - "ny(i)"
ÓW - UF
SI - Hafif Ş(İ)
SZ - "ş"
CI - Hafif Ç(İ)
CZ - ince "ç"
DŹ - Hafif bir C (D ve Y aynı anda konuşulur gibi.)
DŻ - ince "c"
DZI - Hafif C(İ)
ZI - Hafif J(İ)

Posta Kartı - Kartka pocztowa
Pul - Znaczki pocztowe
Biraz - Trochę
Kahvaltı - Śniadanie
Öğle yemeği - Drugie śniadanie, Obiad
Akşam yemeği - Kolacja
Vejetaryen - Wegetarianin
Ekmek - Chleb
İçecek - Napój
Kahve - Kawa
• Çay - Herbata
• Meyve suyu - Sok
• Su - Woda
• Şarap - Wino
• Tuz - Sól
• Biber - Pieprz
• Et - Mięso
• Dana eti - Wołowina
• Domuz eti - Wieprzowina
• Balık - Ryby
• Kümes hayvanı - Drób
• Tatlı - Deser
• Dondurma - Lody
• Bu ne? - Co to jest?
• ... var mı? - Czy jest... ?

• Tren - Pociąg
• Otobüs - Autobus
• Metro - Metro
• Hava limanı - Lotnisko
• Otogar - Dworzec autobusowy
• Kule - Wieża
• Köprü - Most
• Tuvalet - Toalety
• Banka - Bank
• Postane - Poczta
• Müze - Muzeum
• Polis karakolu - Posterunek policji
• Hastane - Szpital
• Eczane - Apteka
• Dükkân - Sklep
• Lokanta - Restauracja
• Okul - Szkoła
• Kilise - Kościół
• Cadde - Ulica
• Meydan - Plac
• Dağ - Góra
• Tepe - Wzgórze
• Göl - Jezioro
• Okyanus - Ocean
• Nehir - Rzeka
• Yüzme Havuzu - Basen
• ... nerede? - Gdzie jest...?

• Gün - Dzień
• Hafta - Tydzień
• Ay - Miesiąc
• Yıl - Rok
• Pazartesi - Poniedziałek
• Salı - Wtorek
• Çarşamba - Środa
• Perşembe - Czwartek
• Cuma - Piątek
• Cumartesi - Sobota
• Pazar - Niedziela
• Bugün - Dziś; Dzisiaj

Dün - Wczoraj
Yarın - Jutro
Saat kaç? - Która godzina?
1.45, Bir kırk beş - 1.45, Pierwsza czterdzieści pięć
1.45, İkiye çeyrek var - 1.45, Za kwadrans druga

İlkbahar - Wiosna
Yaz - Lato
Sonbahar - Jesień
Kış - Zima
Ocak - styczeń
Şubat - luty
Mart - marzec
Nisan - kwiecień
Mayıs - maj
Haziran - czerwiec
Temmuz - lipiec
Ağustos - sierpień
Eylül - wrzesień
Ekim - październik
Kasım - listopad
Aralık - grudzień

Bisko, Wacław (1966). Mówimy po polsku. A beginner's course of Polish (DTBook). translated and adapted by Stanisław Kryński. Varşova: Wiedza Powszechna (Wiedza Powszechna). 
Sadowska, Iwona (2012). Polish: A Comprehensive Grammar. Oxford; New York: Routledge. ISBN 978-0-415-47541-9. 
Swan, Oscar E. (2002). A Grammar of Contemporary Polish. Bloomington, IN: Slavica. ISBN 0-89357-296-9. 
Gussmann, Edmund (2007). The Phonology of Polish. Oxford: Oxford University Press. ISBN 978-0-19-926747-7. OCLC 320907619.

Lehçe ya da diyalekt, bir dilin belli bir coğrafi bölgedeki insanlar tarafından konuşulan çeşididir. Lehçe sözcüğü Türkçeye Arapçadan geçmiştir. Lehçe anlamında bazı sözlüklerde diyelek ve ağgan sözcükleri de bulunmaktadır.

Lehçe, kendi kelime dağarcığı ve grameri olan sözel (sözlü veya işaretli olan ama mutlaka yazılı olmayabilen) bir iletişim sistemidir. Diyalektle uğraşan bilim kolu ise diyalektoloji olarak adlandırılır. Lehçeyi konuşan kişilerin sayısı ve bölgenin büyüklüğü değişkenlik gösterir. Bu yüzden geniş bir bölgede pek çok lehçe olabileceği gibi o lehçelerin konuşulduğu daha küçük bölgelerde de başka lehçeler olabilir.
Lehçe kavramı aşağıdaki ilgili kavramlardan ayrı tutulur:

Sosyal grup dilleri (sosyolekt), bir dilin belirli bir sosyal grup tarafından konuşulan çeşididir,
Standart diller, genel kullanım için standartlaştırılmış dillerdir (örneğin yazım standartları),
Jargon, belli bir meslek veya uzmanlık dalının özelleşmiş kelime hazinesi içeren dilidir,
Argo, bir grup üyelerinin yabancılar tarafından anlaşılmamak için geliştirdiği, kendi ana dilleri veya lehçelerindeki standartlara uymayan kullanımlardır,
Pidgin ve melez diller (creole) birbirinin dilini bilmeyen toplulukların anlaşabilmek için oluşturdukları karma dillerdir.
Bir dilin çeşitleri sadece gramer ve kelime hazineleri ile birbirinden ayrılmaz, ritim ve ahenk de dâhil olmak üzere telaffuz ile de farklılık gösterebilir. Eğer farklılıklar telaffuz ve seslendirmeden ibaretse "lehçe" veya "çeşit" terimlerinden ziyade "şive" terimi kullanılır.
Sınırlı olmasından dolayı, tarihte yüzyıllarca dar bir bölgede konuşulan ağzın, mensup olduğu yazı dilinden ayrılıklar göstermesi olağandır. Çünkü yazı dili bir milletin kültürünün muhafazası için gelişmiş, başka dillerle münasebette bulunmuş, kendi kaideleri içinde yeni dil unsurları yaratmış, başka dillerden aldığı yabancı kelimeleri kanunlarına uydurmuş ve kendisine mensup ağızlarda hâkim olarak varlığını sürdürmüştür. Ağızların mensubu bulunduğu dille ayrıldığı noktaları takip etmek, yazılı mahallî metinler varsa mümkün olur. Ağızdaki gelişme, hep sözde kalması sebebiyle yazı diline nispetle daha hızlıdır. Bu yüzden bazen bir ağız ile mensubu bulunduğu kültür yani yazı dili arasında büyük ayrılıklar ortaya çıkabilir. Günümüzde Rusya ve Türki cumhuriyetlerde her bölgede ayrı bir alfabe kullanılmaktadır. Böyle durumlarda aradaki ufak farklardan hareket edilerek zamanla aynı dilin başka iki şekli ortaya çıkar.
Ağzın zamana ve tekniğe tahammülü yoktur. Teknik, bir ağzın tespitinde ne kadar fayda sağlarsa girdiği bölgenin ağzını da kaçınılmaz biçimde değiştirir. Bilhassa radyo, televizyon ve videonun girdiği yerlerde konuşma değişikliğe uğrar ve kültür yani yazı dilinin bu vasıtalarla ağza tesiri bölge diyalektine hâkim olur. Böylece ağız, mensubu bulunduğu yazı diline katılmış olur. Bunun yanında bölgenin dışarıyla temas eden insanlarıyla, dar coğrafyada hayat süren insanları arasında da ağız yönünden farklar görülür. Dışarı gidenler bölge ağzına yabancı dil unsurları getirirler. Aynı durum, okuma yazma bilen ve bilmeyen insanlar için de söz konusudur. Okumuş yazmış insanların ağızlarında yazı dilinin tesiri çok fazladır. Okuma yazma bilmeyen kişiler ise ağızlarını muhafaza ederler.
Ağız, mensubu bulunduğu kültür dili ile aynı dile bağlı lehçe ve şiveler konusunda ipuçlarına sahiptir. Ayrıca bir dilin tarihteki gelişimi, diğer lehçe ve şivelerle mukayese imkânı da verir. Bunun yanında yazı dilinin beslenmesi ve geliştirilmesinde diyalektlerin yani ağızların oynadığı rol büyüktür. Türkçenin diyalektleri henüz yeterince tespit edilmiş değildir, yaşayan ağızlar için bir arşivden de mahrumdur. Bazı Batı dillerinde bu ağızları takip etmek amacıyla dil atlasları hazırlanmıştır.

Almanya'da diyalekt çalışmaları 19. asırda başlamış olmasına rağmen temeli daha eskilere dayanır. Örneğin Luther halk dili kullanmıştır. Ama ülkedeki asıl diyalekt çalışmaları Jacob Grimm ile başlamıştır. J. Grimm tarihi dil araştırmalarıyla Alman diyalekt araştırmalarını sağlam bir yola sokmuştur. Almanya'da diyalekt araştırmalarına daha çok romantizmin dayandığı millî ve tarihi varlığa duyulan arzu sebep olmuştur. Böylece millî düşüncenin temeli sayılan dil üzerine Jacob Grimm, Franz Bopp ve Wilhelm von Humboldt çalışmalara başlamışlardır. Bavyeralı Johann Andreas Schmeller (1785-1852) de bölgesinin ağızlarını gramer bakımından incelemiş ve diyalektoloji (ağız çalışmaları)nin kurucusu olmuştur. Schmeller ağızları fonetik ve morfolojik (ses ve yapı) bakımından dilin eski çağlarını aydınlatan bir vasıta olarak kabul etmiştir. Bu bilginden sonra Almanya'da ağız incelemeleri ve araştırmalarının önde gelen hedefi ağızların tasnifini yapmak olmuştur. 1876 yılından sonra sesi esas alan gramerciler ortaya çıkmıştır. Bütün bu çalışmalar mahalli ağızların ses ve yapısı ile kelime servetini ve cümle yapısını ihtiva eden tasvirî gramerlerin yazılmasını sağlarken ağızlara has fonograf arşivlerinin meydana getirilmesi ve neticede Georg Wenker'in gayretleri ile Alman Devleti Dil Atlası'nın yapılması ile sonuçlanmıştır.

Buna paralel olarak Fransa'da da diyalekt çalışmaları yapılmış ve Fransa Dil Atlası ortaya konmuştur. Fransa'da bu işi başlatanlar Tourtoulon ve Bringuier olmuş; Jules Gilliéron ile öğrencisi E. Edmond da kurumsal hale getirmişlerdir. Son iki bilgin işe başlarken Almanya'daki çalışma ve tecrübelerden faydalanmış, ama vasıtasız bir metot takip etmiştir. Fransa'da 639 yer seçerek dil malzemesi derlemiş, ayrıca ağızlardaki kelime servetini toplamayı da ihmal etmemişlerdir. Neticede 1903 yılında Gilliéron ve Edmond Fransız Dil Atlası'nın elli ciltlik haritasını yayına muvaffak oldular. Eser milyondan fazla dil şeklini ihtiva ediyor ve 1920 haritadan meydana geliyordu.

Türkçe için bu araştırmalar, daha 11. asırda büyük Türk dilcisi ve Türkçe müdafii Kaşgarlı Mahmud'la başlamıştır. Kaşgarlı külliyatı, devrine göre bütün Türk lehçe ve şivelerini içine alır mahiyettedir. Türk diyalekti çalışmaları, Kaşgarlı'dan bu yana ele geçmemiş eserler hariç tutulursa Türkolog Wilhelm Radloff'a kadar durmuştur. Kaşgarlı Mahmud'un yolundan giden Radloff bilhassa Türkiye dışı Türklerinin ağız malzemelerini toplayarak bu alanda Türkolojinin önde gelen hadimi olmuştur. 10 cilt tutan Proben çeşitli Türk şivelerine ait diyalekt malzemesini ihtiva eder. Proben'in Türkiye ağızlarına ayrılan 7. cildinin toplamasını Macar Kunoş yapmıştır.
Dil Kurumunun kurulmasıyla halk ağzına açılış başlamış, bir yandan bu kurum diğer yandan da üniversiteler olmak üzere diyalekt malzemeleri toplanmış, bu malzemelerin bir kısmı incelenerek Derleme dergisi adı altında on iki cilt olarak neşredilmiştir. Ancak Türk dilindeki uydurmacılık ve tasfiyecilik akımları, ağızlardan gelen kelime servetinin kültür dilinin içinde yeterince yer alamaması, girenlerin de çoğunlukla yanlış kullanılmasıyla sonuçlanmıştır. 
Anadolu ağızlarıyla ilgili Prof. Dr. Ahmet Caferoğlu'nun 8 ciltlik bir derlemesi vardır. Çeşitli üniversitelerde ağızlar üzerine doktora tezleri hazırlanmaktadır. Prof. Dr. Zeynep Korkmaz, Prof. Dr. Sadettin Buluç ve Anadolu ve Rumeli Ağızları Bibliyografyası ile Prof. Dr. Tuncer Gülensoy, Prof. Dr. Ali Akar bu konuda çalışmalar yapan bilim insanlarıdır. Anadolu ağızlarının sınıflandırılması ise kapsamlı biçimde ilk defa Prof. Dr. Leyla Karahan tarafından yapılmıştır.

Standart lehçe (veya standartlaştırılmış lehçe veya "standart dil") kurumlar tarafından desteklenen bir lehçedir. Devlet tarafından tanınmak veya seçilmiş olmak, okullarda bir dilin "doğru" biçimi olarak sunulmak, "doğru" yazım ve telaffuzu belirten basılı dilbilgisi kitapları, sözlükler ve okul kitaplarının varlığı ve bu lehçeyi kullanan yaygın bir edebiyatın bulunması, standart lehçenin gördüğü desteğin örnekleri olarak sayılabilir. Örneğin Standart Amerikan İngilizcesi, Standart Britanya İngilizcesi ve Standart Hint İngilizcesi İngilizce dilinin standart lehçelerinden sayılabilir.
Standart olmayan bir lehçe tam bir kelime hazinesi, gramer yapısı ve sentaksa sahip olsa da kurumsal desteğe sahip değildir.

Dilleri lehçelerden ayırt edici herkesçe kabul görmüş kıstaslar olmamakla beraber bu yönde kullanılan bazı düşünce sistemleri (paradigmalar) oluşmuştur. Bunlar bazen birbiriyle uyumsuz sonuçlar da doğurabilirler, kullanıcının bakış açısına bağlı olarak bu konuda tam bir ayrım yapmak subjektif olabilir.
Farklı diller çoğu zaman bazı nedenlerle dil değil lehçe olarak sınıflandırılır:

Edebi dil değillerdir (veya öyle oldukları kabul görmüyordur) veya
O dilin kullanıcılarının kendi devletleri yoktur veya
O dilin prestiji yoktur.
Bazı dilbilimciler bu ayrım konusunda bir seçime bağlanmak istemedikleri zaman "idiom" terimini kullanırlar.
Antropolog dilbilimciler lehçeyi bir dilin belli bir 'dil topluluğu tarafından kullanılan şekli olur tanımlarlar. Bir başka deyişle, dil ile lehçe arasındaki fark, genel ve soyut ile, özel ve somut arasındaki farktır. Bu bakış açısına göre o dili kimse konuşmaz, herkes o dilin bir lehçesini konuşur. Belli bir lehçeyi "standart" veya "doğru" olarak kabul edenler aslında bu terimleri kullanarak sosyal bir ayrımı ifade ederler.
Çoğu zaman standart dil bir toplumun seçkin sınıfının dilidir.
Prestijin o kadar önemli olmadığı toplumlarda "lehçe", bölgesel dil kullanım farklılıklarına işaret ederek yabancı birisinin geldiği yeri anlamaya yarar. Dilbilimciler bu anlamıyla lehçeden bahsederken genelde birbirini anlayabilen, "aynı şekilde" konuştuğunu düşünen geniş bir topluluk içinde ufak çeşitlilikleri kastederler.
Günümüz dilbilimcileri, bir dilin sosyal statüsünün sadece dilbilim kıstaslarıyla benimsenmediğini, tarihsel ve siyasi gelişmelerden de etkilendiğini bilirler. İsviçre'de konuşulan Romanç dili yazılı bir dil olmasına ve dolayısıyla lehçe değil dil olarak sayılmasına rağmen, İtalyancanın Alp dağlarındaki Lombardik lehçelerine çok benzer. Bunun zıddı bir örnek ise Çince için verilebilir, bu dilin çeşitlerini kullananlar konuşarak birbirlerini anlayamasalar da ortak bir edebi

Ludwig Josef Johann Wittgenstein (26 Nisan 1889 - 29 Nisan 1951), Avusturya doğumlu filozof, matematikçi.
Mantık ve dil felsefesi konularında yaptığı çalışmalarla modern felsefeye önemli katkılarda bulunmuştur. 20. yüzyılın en önemli filozoflarından sayılır.

Asıl adı Ludwig Josef Johann Wittgenstein olan Avusturya asıllı filozof, 26 Nisan 1889'da Viyana'da dünyaya gelmiştir. Wittgenstein, çok önceleri asimile olmuş, Avusturyalı Yahudi fabrikatör Karl Wittgenstein ve onun eşi Leopaldine'nin sekiz çocuğundan en küçüğüdür. Karl Wittgenstein, Avusturya-Macaristan monarşisinin başarılı, çelik sanayicilerinden sayılırdı. Bununla beraber, Wittgenstein çifti, o asır içerisinde Viyana'da bulunan en zengin ailelerden biriydi. Wittgenstein'ın babası, çağdaş sanat ve sanatçının hoşgörülü destekçisi iken annesi de harika bir piyanistti.
Wittgenstein'ın büyükanne ve büyükbabalarından sadece biri dışında hepsinin Yahudi kökenli olmasına rağmen Wittgenstein, Katolik gelenek ve göreneklerine göre eğitilmiştir. Tıpkı diğer kardeşleri gibi (Örneğin Paul ünlü bir piyanisttir.) Wittgenstein da entelektüel yaşam ve müzik dalındaki yetenekleriyle kendini göstermiştir. Bu yeteneklere sahip olmanın yanı sıra, Wittgenstein'ın kardeşlerinden üçü Hans, Rudolf ve Kurt psikolojik sorunlarından dolayı intihar etmişlerdir. Yaşamı boyunca, özellikle I. Dünya Savaşı esnasında yaşadığı olumsuzluklar, depresif davranışlar sergilemesine neden olmuşsa da Wittgenstein, insan ilişkilerinde otoriter ve inatçı olduğu kadar; aynı zamanda duyarlı ve şüpheli bir yaklaşım sergilemiştir.
14 yaşına kadar eğitimine özel derslerle devam eden Wittgenstein, ortaokulu Linz’de okuduktan sonra 1906 yılında Berlin-Charlottenburg’da bulunan teknik lisenin makine mühendisliği bölümüne girmiştir. Aslında Wittgenstein, Viyana’da Ludwig Boltzmann’ın yanında okumak istemiş; ancak ortaokul karnesi tahsilini aynı yerde, yani Berlin’de devam ettirmesi gerektiğini göstermiştir. Burada Wittgenstein, kız kardeşi Hermine gibi uçağın teknik sorun ve çözümleriyle uğraşmıştır. Bundan sonra aynı dönem içerisinde ya da çok az bir zaman sonra felsefe ilgisini çekmeye başlamıştır. Bu durum, yani felsefi sorunlar üzerine düşünmek, Wittgenstein’ın arzularına o kadar zıttır ki, içinde yaşadığı bu çelişkiler ona çok acı vermiştir.
1908 yılında mühendis diplomasını aldıktan sonra uçak motoru yapımı denemelerinin yapıldığı Manchester mühendislik bilimi bölümüne gitmiştir. Kısa bir süre sonra bu kararından vazgeçen Wittgenstein, 17 Ağustos 1911 yılında patent aldığı “Uçak pervanesini geliştirme önerileri” projesi üzerinde çalışmıştır.
Burada Wittgenstein, kendini derinden etkileyen İngiliz matematikçi ve filozof Lord Bertrand Russell'in kendisiyle ve eserleriyle tanışmıştır. 1912 yılında matematik ve mantık alanında, Russell'in yanında okumak için Cambridge Üniversitesi'ne gitmiştir. Kısa sürede Russell, Wittgenstein'ın bir dahi olduğunu anlamış ve Wittgenstein da donanımlarıyla etkilendiği Russell'in seviyesine ulaşmıştır. Zaten Russell de Wittgenstein'ın mantık ve felsefi eserler verme konusunda kendinden sonra en uygun kişi olduğu kanısına varmıştır.
1911 yılının kasım ayında Wittgenstein Russell'in de yardımlarıyla Cambridge’de gizli bir topluluk olan seçkin Apostles’e üye seçilmiştir. Bu esnada ilk sevgilisi David Pinsent’le karşılaşmıştır. Kısa zamanda aralarında sarsılmaz bir dostluk oluşmuş ve birlikte Norveç’in Skjolden şehrinde, ahşap bir ev satın almışlardır. Wittgenstein, mantığın sistemleri konusu üzerindeki çalışmalarına birkaç ay burada devam etmiştir. Wittgenstein’ın homoseksüel olduğu, ilk olarak 1973’te William Warren Barley’in biyografisinde bahsettiği ancak adını zikretmediği bir erkek arkadaşı olmasından, ikinci olarak ise tuttuğu günlüklerindeki gizli yazılarından anlaşılmaktadır.
1912’de başlayıp 1917 yılına kadar tuttuğu günlüğündeki mantıksal ve felsefi denemeleri Wittgenstein’ın ilk felsefi eserini oluşturmuştur. I. Dünya Savaşı sırasında gönüllü olarak çalışırken bu eserini yazmaya devam etmiş ve nihayet 1918 yılının yazında eserini tamamlamayı başarmıştır. Eserin tamamlanmamış hali ilk olarak 1921’de Almanya’nın Doğa Felsefesi Dergisi Annalen’da yayımlandıktan sonra 1922 yılında bugün de daha çok İngilizce adıyla bilinen, orijinal adı Tractatus Logico-Philosophicus’un iki dilde baskısı yayımlanmıştır. Bu eserinin yanı sıra iki küçük felsefi denemesi, halk okulları için oluşturduğu bir sözlüğü ve mantıksal felsefi denemeleri, Wittgenstein hayatta iken yayımlanmıştır.

Wittgenstein, Tractatus’da birden çok anlamlı sözcükler gibi dilin doğal eksikliğini, dilin yapay ve mantıksal olduğu fikrini geliştirmiştir. Onun yeni dili, tıpkı mantık dilinde kullandığı gibi sembollerden oluşmuştur. Eserinin önsözünde tüm felsefi problemlerin dilin araştırılmasıyla çözülebileceğini belirtmiştir. Felsefi analizlerinin hedefi, işlevselliğin açıklanması yoluyla anlamlı ve anlamsız önermelerin farkını ortaya koymaktır. “Felsefenin tamamı dil eleştirisidir.” Tractatus'un temel görüşleri Russell'in aşıladığı fikirlerden oluşmuş ve mantıksal atomculuğun felsefesi olarak sayılmıştır.
Wittgenstein'ın erken dönem felsefesinin temelinde dilin resmedilmesi vardır. Daha sonra ise gerçeklikte bir olan şeylerin ayrılması konusu vardır. Her “Şey”in dilde bir adı vardır. Cümlede adların yan yana durması, anlamı oluşturur. Şeylerdeki gerçeklik gibi önermeler de adlarına ayrılırlar. Gerçeklikteki konu ve olguların adlarının resmedilmesi gibi, bir önermedeki göstergelerin adlarının düzeni ya da yapısı, o cümlenin doğru olduğunu gösterir. Örneğin “aRb”, “bRa”dan farklıdır; çünkü “b” göstergesi birinde “R” nin solunda, diğerinde ise sağındadır. Bu nedenle “a” ve “b”nin gösterge adları ayrılmış önermelerin her birinde farklı bir yapıya sahiptir. “bRa”nın resmedilmesiyle, resmedilen olgular arasında nasıl bir gösterge olduğu “aRb” önerme göstergesiyle görülür. Önerme göstergelerinde, gerçeklikteki şeylerin başka bir olgu olarak adlandırılmasıyla oluşturulan önerme yanlış bir önermedir.
“Anlamsızlık”, gerçeklikteki olguların bağımsızlığı doğru ya da yanlış olan önermelere, örneğin totoloji ve çelişkiye karşıdır. Buna karşın şu örnekteki gibi, gerçeklikte, aslında şeyle bağlantısı resmedilmeyen göstergeler anlamsız önerme olarak adlandırılır: “Burada söylediğim önerme yanlıştır.” Bu önerme olası şey ve gerçeklikle bağlantı sağlamakla kalmıyor, aynı zamanda anlamsızlığın ne olduğunu da açıklıyor. Aynı şey, bir şeyler isteyerek ya da tasvir edilen şeyleri iyi ya da kötü adlandırarak, dünyadaki şeylerin saf düzenini aşmak üzerine söylenen önermeler için de geçerlidir. Çünkü önerme göstergelerinde resmedilen gerçeklik, sadece yapısını güçlendirmekle kalmayan, aynı zamanda ad topluluğunun ortaya çıkmasından dolayı anlam ifade etmeyen bir değere sahip olmalıdır. Wittgenstein'a göre bir değer, içini olduğu gibi dökmez. Konuşulamayan ve üzerinde mantık yürütülemeyen şeyler hakkında susulmalıdır.
Wittgenstein mantıksal felsefi denemesinde (Tractatus logico-philosophicus) kendisi şöyle belirtmektedir: Önermelerim, beni anlayan şeyin anlamsız olduğunu açıklıyor. Böylelikle Wittgenstein'ın felsefesi, şeyle ilişkisi olmayan ve gerçek olmayanın araştırılmasının gerekli olduğunu belirtir. Mantıksal felsefi denemesinin tamamı, anlamsız form, gerçeğin olanaklı olup olmadığı ya da düşünülebilen anlam açısından, mantıksal bir çerçeve içerisinde incelenmektedir. Wittgenstein, anlamın sadece kendi başına olamayacağını, anlamı, nelerin mümkün kıldığını açıklamaya çalışmıştır. Daha sonra bunu, öz metre (ideal/soyut ölçüm birimi) kadar uzun olduklarını varsayarak, uzunluğu olan nesnelerle karşılaştırıldığında uzunluğu olmayan öz metrelerin resmedilmesiyle açıklamıştır. Wittgenstein, Gottlob Frege’nin yolunda, Charles S. Peirce’den bağımsız olarak eseri Tractatus’ta bugün okullarda okutulan mantık kitaplarının hiçbirinde bulunmayan, “hakikatin tablosu”nu geliştirmiştir. Bu tablo, bir sistemin betimlemesini konu alır.
Wittgenstein: “Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır.” görüşüyle yola çıkarak, bilginin temelinde mantığın olduğunu ve bilginin sınırlarını da yine mantığın belirlediğini söyler. Bu bağlamda Wittgenstein, mantıksal felsefi denemesinin önsözünde şunları dile getirir: Bu kitabın mantığı şunun üzerine kurulmuştur: Söylenmek istenen şey açıkça söylenir, üzerine konuşulmayan konular hakkında ise susulmalıdır. Bu cümle, felsefe camiası içerisinde tepkiyle karşılanmıştır. Wittgenstein'ın bu cümlesi aynı zamanda, Friedrich Nietzsche'nin dünyanın metafiziğini açıklamasına, anlam ve ardıllık açısından karşı çıktığını göstermiştir.

Wittgenstein, mantıksal felsefi denemesinin yayımlanmasıyla felsefeye yeterince katkıda bulunduğu kanısına varmış ve daha başka alanlara yönelmiştir. İtalya'daki savaş esiri iken Leo Tolstoy'un eserlerini okumuş ve büyük ihtimalle, onun düşüncelerinden etkilenerek öğretmenlik yapmaya karar vermiştir. Servetini kardeşleriyle paylaşmıştır, bir bölümünü dönemin genç sanatçılarından Adolf Loos, Georg Trakl ve Rainer Maria Rilke'ye bağışlamıştır.
Daha sonra Wittgenstein, 1919/1920 yıllarında Viyana’daki öğretmen eğitim kurumuna gittikten sonra, Viyana’ya 4 saat uzaklıkta, güneyde Trattenbach adında küçük bir kasabada, birkaç yıl ilkokul öğretmenliği yapmıştır. İki yıl sonra Wittgenstein, yeni işini değiştirerek, ilkokul için sözlük yazıp yayınladığı yere, yani Otterthal’a öğretmenlik yapmaya gitmiştir. 1926 yılının Nisan ayında 11 yaşındaki bir çocuğa tokat atmıştır ve bu düşüncesizce hareketinden dolayı, resmi makamlara gitmeden önce, okul müfettişinin zoruyla Wittgenstein, istifa dilekçesini vermiştir. Bunun ardından birkaç ay, Viyana’nın Hüttendorf kasabasındaki bir manastırda bahçıvan yardımcısı olarak çalışmıştır. Bu süre içerisinde, manastırın bahçesindeki alet hırdavat deposunda kalmıştır. Wittgenstein, başrahibin, rahip olarak tarikata katılma çağrısına cevap verme konusunda kararsızlık yaşamıştır.
1926 yılında Wittgenstein Viyana’ya taşınmış ve burada filozof Moritz Schlick’le tanışmıştır. Mo

Ludwik Lejzer Zamenhof (Yidiş: אליעזר לודוויג זאַמענהאָף‎; Esperanto: Ludoviko Lazaro Zamenhof, doğum ismiyle Eliezer Levi Zamenhof); 15 Aralık [E.U. 3 Aralık] 1859 – 14 Nisan [E.U. 1 Nisan] 1917), Polonya doğumlu Aşkenazi Yahudisi göz doktoru ve dilbilimciydi. Dünya'da en yaygın kullanılan ve yapılandırılmış uluslararası yardımcı dil olan Esperanto'nun yaratıcısıdır.
Zamenhof, Esperanto dilini ilk olarak 1873'te, okuldayken geliştirmeye başladı. Savaşsız bir dünya fikrinden büyülenerek büyüdü. Yeni yaratacağı dilin yeni uluslararası yardımcı bir dil olabileceğine inanıyordu. Anadili, ailesinin içinde konuştukları Yidiş'ti; Rusça ve Lehçeyi ise neredeyse anadili gibi konuşuyordu. Zamanla çok iyi İbranice konuşur oldu; Latince, Almanca, Fransızca, İngilizce, Yunanca, İtalyanca ve İspanyolca da öğrendi.
Dilbilimle alakalı çalışmalarının yanı sıra Zamenhof, Homaranismo diye adlandırdığı bir dinî felsefe de yayımladı. Bu felsefeye ithafen "Şüphesiz o bütün hayatımın nesnesidir, onun uğruna her şeyimi veririm." demiştir.

Malayca (Malayca: Cavi: بهاس ملايو, Latin: Bahasa Melayu), Güneydoğu Asya ve Okyanusya üzerinde yaygın olarak konuşulan bir Avustronezya dili. Yaklaşık 300 milyon kişi tarafından (Endonezce dahil) konuşulmakta olup Brunei, Endonezya (Endonezce olarak), Malezya ve Singapur'un resmi dilidir. Malayca aynı zamanda Cocos Adaları, Doğu Timor, Tayland, Papua Yeni Gine ve Filipinler'in bazı bölgelerinde konuşulmaktadır.
Malayca çok merkezli bir dil olup çeşitli ülkelerde çeşitli adlarla adlandırılıp standartlaştırılmıştır. Malezya'da Bahasa Malaysia (Malezya dili) veya Bahasa Melayu (Malay dili) olarak; Singapur ve Brunei'de Bahasa Melayu (Malay dili) olarak; Endonezya'da ise Bahasa Indonesia (Endonezya dili) olarak adlandırılmaktadır.
Uzun yıllar Güneydoğu Asya adaları üzerinde lingua franca olarak kullanılan dil Latin ve Arap harfleri temelli Cavi alfabeleriyle yazılmaktadır.

Malgaşça (malagasy), Avustronezya dillerindendir. Madagaskar adasına mahsus olup Malgaş halkının millî dilidir. Fransızca ve İngilizce ile birlikte Madagaskar Cumhuriyeti'nin resmî dillerindendir. Yaklaşık 20 milyon kişi tarafından konuşulur. Madagaskar'ın dışında Komorlar ve Mayotte'ta Malgaşça konuşanlar vardır.

Malgaşça, Avustronezya dilleri Malayo-Polinezya dalına ait en batıdaki üyesidir. Yakınındaki Afrika dillerinden farklılığı, 1708'de Hollandalı bilgin Adriaan Reland tarafından tespit edilmiştir. Filipinler, İndonezya ve Malezya'da konuşulan Malayo-Polinezya dillerine ve daha fazla Borneo'da konuşulan Doğu Barito dillerine benzerse de Polinezyaca morfofonetikleri açısından farklıdır. Roger Blench (2010)'e göre, Madagaskar'da konuşulan en eski dil, Avustronezya dil ailesi haricinde olan bir dil tabakasına ait olabilirdi.

Martin Heidegger (26 Eylül 1889 - 26 Mayıs 1976), çalışmaları fenomenoloji, hermenötik ve varoluşçuluğun gelişiminde merkezi bir öneme sahip olan Alman filozoftur. Kendisinden sonraki felsefe, sosyal ve beşeri bilimler ile teoloji üzerinde önemli bir etki bırakmıştır.
Heidegger'ın başyapıtı Varlık ve Zaman (1927), yaygın olarak modern felsefenin en önemli eserlerinden biri olarak kabul edilir. Yazar bu eserde, insan varoluşunun ayırt edici niteliğini tanımlamak için Dasein ("orada-olmak, varoluş") kavramını ortaya atmış; insanların, yaşamlarını ve eylemlerini şekillendiren ontoloji öncesi bir varlık kavrayışına sahip olduklarını öne sürmüş ve bu durumu "dünyada-olmak"ın bütüncül yapısı bağlamında incelemiştir. Heidegger, Dasein analizi aracılığıyla kendi adlandırmasıyla varlık sorusunu, yani var olanları oldukları varlıklar olarak anlaşılır kılan şeyin ne olduğuna dair temel sorgulamayı yeniden canlandırmaya çalışmıştır. Başka bir deyişle, Heidegger'ın temel varlık sorusu, var olanları var olanlar olarak neyin anlaşılır kıldığı ile ilgilidir. Ona göre bu soru, Antik Yunan'dan bu yana Batı felsefesi tarihi boyunca ihmal edilmiş veya üstü örtülmüştür.

26 Eylül 1889'da Baden eyaletinde doğdu. Çocukluğundan itibaren dine ve felsefeye eğilimli biri olarak yetişti. Felsefi çalışmalarıyla olduğu kadar, yaşamı ve çeşitli dönemlerde sergilediği politik tutumlarıyla da tartışma konusu oldu. Felsefi yetkinliği ve önemi yadsınamazken politik konumları dolayısıyla sürekli sorunlu bir ilişkinin taşıyıcısı oldu ve bu durum çoğu zaman felsefi çalışmalarının tam olarak değerlendirilmesini gölgeledi.
Freiburg Üniversitesi'nde Katolik ilahiyatı ve Hristiyan felsefesi okudu ve 1914 yılında ilk çalışması ve doktora tezi, "Psikolojide Yargı Kuramı" ile dikkat çekmeye başladı. 
1923'te Marburg Üniversitesi'nde profesör oldu. 1927 yılında "Varlık ve Zaman" yayımlandı ve yayımlanışından itibaren yalnızca varoluşçu felsefe açısından değil, 20.yüzyıldaki bir bütün felsefe tartışmaları bağlamında bir şekilde etkili oldu. Heidegger burada, bütün bir Batı Felsefesi geleneğini metafizik olmakla eleştirdi ki sonrasında postmodern felsefe bu argümanı başka düzlemelerde yeniden değerlendirecektir.
1933 yılından itibaren Nazilerin iktidara gelmesiyle birlikte Heidegger Nazi Partisi'ne katıldı. Bu dönemde Freiburg Üniversitesi'nde rektör oldu. Heidegger'in bu dönem boyunca izlediği politika her zaman tartışma konusu olmuş ve onun çalışmalarının değerlendirilmesine gölgeler düşürmüştür. Nazilere katıldığı gerekçesiyle 1945'te üniversiteden uzaklaştırıldı ama sonra 1952'de yeniden üniversiteye dönebildi. Daha sonra yanlış yaptığını söylemesi de üzerine düşen gölgelerin sona ermesini sağlamamıştır, ancak bununla birlikte onun teorik çalışmalarının değeri her zaman kendini buna rağmen korumuş ve felsefe açısından önemli yerini muhafaza etmiştir.

Heidegger'in felsefi çalışmalarında hocası Edmund Husserl'in ve fenomenoloji felsefesinin etkileri açıkça görülür. Buna bağlı olarak felsefe-dışı sayılan pek çok kavramı felsefeye taşıdı ve varoluşçu felsefecilerde (örneğin Kierkegaard'ın korku, umutsuzluk, kaygı vb. kavramlarla yaptığı gibi) görülen tarzda analizlere yöneldi ve bunları derinleştirdi. Kaygı, sıkıntı, merak, ölüm, korku gibi terimleri felsefe düzlemine taşıdı. Fenomenolojiyi Varlık sorunu bağlamında yeniden yorumladı ve kullandı. Heidegger'in Husserl etkisi ile kendine özgü bir egzistansiyel analitik oluşturduğunu söylemek mümkündür. Diğer taraftan Heidegger, kendi felsefesinin  Sartre tarafından yanlış anlaşıldığını ve varoluşçuluğun düşüncesini açıklamak için doğru bir terim olmadığını belirtmiştir, bundan dolayı onun felsefesini tanımlamak için varoluşçuluk yetersizdir.
Heidegger'ın düşüncesine göre, dasein, kendisini anlamlandıran ve mesele eden bir varlıktır, buna, hep benimkilik der. Dasein bu dünyaya fırlatılmıştır. Fırlatılmış olması şundandır: insan, dünyada olmayı kendisi seçmez, kendisini bulunduğu şartların içinde bulur, o, kendisini hergünkülükte kaybetmiştir ve bulmak zorundadır, buna düşmüşlük der., aynı zamanda, kendisini anlamlandırması, onun faktisitesidir.

Ona göre, Dasein, bir fırlatılmış olarak kendisini, başkalarından hareketle, hep belirli bir dünyada ve bir çevrede anlayabilir, buna dünya-içinde-varolma demiştir, Dasein ismi (orada-varlık) buradan gelir: o hep bir bağlamda varolan olarak oradadır. O, kendini öncelikle ve çoğunlukla ilgilendiklerinden hareketle anlar.
Ona göre, Dasein'in başka bir karakteristiği de ölüme doğru varlık olmasıdır. Ona göre, Dasein'a, var olduğu müddetçe hep bir henüz-olmamışlık aittir ve bu bütün-olmama, ölümle birlikte sonlanır. Ölüm, Dasein'ın kendi varoluşuna dair en uç olanağıdır ve bu, Dasein'ın kendi öz varoluşunu sahih olarak açımlar, işte buna, ön koşma demiştir. Yani, ölüm olanağı, bizi kendi öz varoluşumuzla yüzleştirir ve hergünkülükten çıkarır.
Heidegger ayrıca, genel anlamda söylenecek olursa, teknik'in gelişimiyle birlikte şekillenen dünyanın eleştirisini yapmaya yönelmiştir ve modern dünyada buna karşı düşüncenin görevlerini belirlemeye çalışmıştır. "Varlık sorusu", onun tüm felsefi çalışmalarının özü ve özetidir. Bu çalışma varlık'ın unutulmuşluğuna yapılan bir itirazla başlar ve devam eder. Kant, Hegel ve Husserl'den etkilendiğini belirtmenin yanı sıra, Nietzsche ile girdiği eleştirel ilişkinin de belirtilmesi gerekir. Heidegger, yapısalcılığa benzer ama başka bağlamlarda Dil konusunu felsefeye temel bir kategori olarak sokmuştur. Onun bütün felsefi kategorileri dil dolayımıyla işlerlik kazanır. 

"Dil Varlık'ın evidir", der Heidegger.
Sartre ve Camus başta olmak üzere varoluşçu felsefeciler ve ayrıca yapısalcılık ve varlık felsefesi gibi diğer felsefe akımları da  çalışmalarında onunla açık ya da örtük diyalog halinde olmuşlardır. Daha sonra çalışmaları, özellikle dil dolayımlı analizleri ve felsefenin metafizik olarak  eleştirisi mantığı, postmodern felsefenin gelişiminde önemli  köşe taşları olacaktır.

Varlık ve Zaman, M. Heidegger, çev. Kaan H. Ökten, Agora Kitaplığı.
Zaman ve Varlık Üzerine, M. Heidegger, A Yayınları.
Nedir Bu Felsefe?, M. Heidegger, Sosyal Yayınları.
Hümanizmin Özü, M. Heidegger, İz Yayınları.
Metafizik Nedir?, M.heidegger, Kaknüs Yayınları
Tekniğe İlişkin Soruşturma, M. Heidegger, Paradigma Yayınları
Bilim Üzerine Iki Ders, M. Heidegger, Paradigma Yayınları
Zaman Kavramı, Der Begriff der Zeit, M. Heidegger, (Çev.,S.Babür), İmge Kitabevi Yayınları.
Nietzsche'nin Tanrı Öldü Sözü ve Dünya Resimleri Çağı, M. Heidegger, Asa Kitabevi.
Sanat Eserinin Kökeni, M. Heidegger, (Çev: Fatih Tepebaşlı), DeKi Basım Yayım Ltd. Şti.
Teknik ve Dönüş-Özdeşlik ve Ayrım, Çevirmen: Necati Aça, Pharmakon Kitap Yayınları
Olmaya Bırakılmış, Çevirmen: Mesut Keskin, Avesta Yayınları
Metafiziğe Giriş, Çevirmen: Mesut Keskin, Avesta Yayınları
Hümanizm Üzerine, Çevirmen: Yusuf Örnek, Türkiye Felsefe Kurumu
Hegel'in Tinin Fenomenolojisi, Çevirmen: Kaan H. Ökten, Alfa Yayınları
Kant ve Metafizik Problemi, Çevirmen: Kaan H. Ökten, Alfa Yayınları

Heidegger'e Giriş, Kaan H. Ökten, Agora Kitaplığı.
Varlık ve Zaman Kılavuzu, Kaan H. Ökten, Agora Kitaplığı.
Heidegger Kitabı, Kaan H. Ökten, Agora Kitaplığı.
Martin Heidegger, Anılar ve Günlükler, Frederic De Towarnicki, YKY.
Heidegger Bir Filozof Bir Alman, Paul Hünnerfeld, İnkılap Kitabevi.
Heidegger ve Naziler, Jeff Collins, çev. Kaan H. Ökten, Everest Yayınları.
Felsefe Sözlüğü, Serkan Uzun / Ü.Hüsrev Yolsal, Bilim ve Sanat Kitapları.
Eigentlichkeit bei Heidegger - Der Begriff der Eigentlichkeit in Sein und Zeit 29 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Dirk de Pol, Bibliothek der Philosophie, FU Berlin, Berlin, 1992.

Heidegger ve Nazizm

 Wikimedia Commons'ta Martin Heidegger ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
Heidegger ve Hiç 9 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Maya dilleri, Kolomb öncesi Mezoamerika uygarlıklarından birini oluşturan Mayalar'ın vaktiyle kullanmış oldukları Klasik Mayaca dahil hepsi ana Proto-Mayacadan türemiş olan dillerdir. SIL International (Ethnologue) verilerine göre 68 dilden oluşur ve 6.038.172 kişi tarafından konuşulur.

Maya dillerini oluşturan ana dil (Proto-Mayaca) ve ondan türemiş diller 4 kol (branch) olarak ayrılır. Türkçe ve yan tablodaki İngilizce karşılıklarıyla şöyledir:

Proto-Mayaca (Proto-Mayan)
Vastek dilleri (Huastecan Branch)
Vastekçe (Wastek)
Çikomuseltekçe (Chicomuceltec)
Asıl Maya dilleri
Yukatek dilleri (Yucatecan Branch)
Yukatek-Lakandon dilleri
Yukatek Mayacası (Yucatec (Maya))
Lakandonca (Lakantun)
Mopan-İtza dilleri
İtzaca (Itza' )
Mopanca (Mopan)
Batı Maya dilleri (Western Branch)
Çol dilleri (Ch'olan): Atası Kolomb öncesi Maya uygarlığının dili olan Klasik Mayacadır.
Asıl Çol dilleri (Ch'ol Proper)
Çol-Çontal dilleri
Çontalca (Chontal)
Çolca (Ch'ol)
Çorti-Çolti dilleri
Çortice (Ch’orti’)
Çoltice (Ch’olti’)
Tzeltal dilleri (Tzeltalan)
Tzeltalca (Tzeltal)
Tzotzil (Tzotzil)
Kanhobal dilleri (Q'anjobalan)
Çuh dilleri (Chujean)
Çuhça (Chuj)
Toholabalca (Tojolab'al)
Asıl Kanhobal dilleri (Q'anjobalan Proper)
Kanhobalca (Q'anjob'al)
Akatekçe (Akatek)
Hakaltekçe (Jakaltek (Popti'))
Moçoca (Mocho' )
Doğu Maya dilleri (Eastern Branch)
Mam dilleri (Mamean)
Asıl Mam dilleri (Mamean Proper)
Mamca (Mam)
Tektitekçe (Tektiteko)
İşil dilleri (Ixilean)
İşilce (Ixil)
Avakatekçe (Awakatek)
Kiçe dilleri (Quichean)
Uspantekçe (Uspantek)
adısz
adısz
Asıl Kiçe dilleri (Quichean Proper)
Kakçikel-Tzutuhil dilleri
Kakçikelce (Kaqchikel)
Tzutuhilce (Tz'utujil)
Kiçe-Açi dilleri
Kiçece (K'iche)
Açice (Achi)
adısz
Sakapultekçe (Sakapultek)
Sipakapaca (Sipakapense)
Pokom dilleri (Poqom)
Pokomçice (Poqomchi)
Pokomamca (Poqomam)
Kekçice (Q'eqchi' )

Uto-Aztek dil ailesine sokulan bu dil, Orta Amerika'da, özellikle Meksika'nın Yucatan, Campeche ve Quintana Roo bölgelerinde hâlen Mayalar'ın torunları sayılan 6,5 milyon kişi tarafından konuşulmaktadır. Maya dili aslında 21-44 dilden oluşan bir dil ailesi olduğundan, lenguas mayenses (Maya dilleri) olarak da ifade edilir. Bu dillerin ortak kökü en az 5.000 yıl önce proto-Mayalar'ın kullandığı asli Maya dilidir. Maya dilleri gramatikal yapı ve tipolojik özellikleriyle diğer Orta-Amerika dillerinden farklılık gösterir. Bu farklılık, örneğin fiillerin,özne ve nesnelerin gramatikal çekiminde ve çekilemez fiiller kategorisinde kendini gösterir. Maya dillerinden bazıları Kolomb-öncesi dönemlerde Maya hiyeroglifik yazısıyla yazıya geçirilmiştir. Bu yazıların hatırı sayılır bir kısmı M.Ö. 900-250 dönemine aittir. Günümüzde yaklaşık 10.000 Maya yazıtı ve korteza kağıdı üzerine yazılmış birkaç kodeks (elyazması) bilinmektedir. İspanyol işgali sonrasında bu dil kayıtlara Latin alfabesiyle geçirilmiştir.
Maya dillerinin kökeni olan, Proto-Maya (Ön-Maya) dili de denilen asli Maya dili, Kişe-maya ya da Kişey-Maya (maya quiché) dilinde "eski Maya dili" anlamındaki Nab'ee Maya' Tzij terimiyle ifade edilir.
Bu dildeki ilk bölünme Meksika Körfezi kıyılarına yapılan göçle ortaya çıkmıştır. Maya dillerinin gramer yapısı diğer Orta Amerika dillerine kıyasla daha kolaydır. Türkçe gibi eklemlemeli bir dildir. (Diğer eklemlemeli dillerden bazıları Quechua dili, Etrüskçe, Moğolca, Fince, Macarca, birçok Kafkas (Abhazca vs.) ve Ural dilleri, Hatti dili, Pelasg dili, Lidya dili, Kızılderili dilleri, Sümerce, Bask dili, Eskimo dili'dir.) Meksika'da 2003'te yürürlüğe giren bir yasayla Yukatek Mayacası asli Kızılderili dilleri gibi, ulusal dil ilan edilmiştir.
Günümüzde Maya dillerinin konuşulduğu ülkeler, başta Meksika ve Guatemala olmak üzere, Honduras, Belize (Britanya Honduras'ı) ve El Salvador'dur.
Türkçe ile Maya dili arasında birçok alanda benzerlikler göze çarpmaktadır. İlk kez Mustafa Kemal Atatürk tarafından başlatılan bu benzerlikleri saptama çalışmasına son zamanlarda dilbilimciler de katılmaya başlamıştır. Maya dili ile Türkçedeki benzerlikler konusunda araştırma yapan Stig Wikander “Mayaca ve Altayca, Maya dilleri ailesinin Altay dilleri ailesiyle akrabalığı var mıdır?” adlı makalesinde saptadığı bazı benzerlikleri sunmuştur. Nitekim son bilimsel araştırmalar Maya dilinin de dahil olduğu Amerindiyen dil ailesinin yaklaşık 16.000 yıl öncesine dek Sibirya’da yaşayanların diliyle ortak bir kökene sahip olduğu yönündedir.
1845 yılında Meksika’ya yerleşip buradaki yerel ağızları öğrenerek “Mayalar” ve “Mu” hakkında çok önemli araştırmalara imza atan Charles Étienne Brasseur de Bourbourg, hayatını Orta Amerika tarihine, felsefe ve din konularına adamış bir bilim insanıdır. Brasseur, Mayalar konusundaki ilk araştırmaları yerinde araştırmış döneminin birkaç uzmanından biridir. Atatürk, Brasseur ’un “Maya Dili” adlı bu çok önemli kitabını sayfa kenarlarına notlar alarak ve önemli gördüğü yerlerin altını çizerek büyük bir dikkatle okumuş ve Maya diliyle Türkçe arasındaki benzerlikleri ortaya koymaya çalışmıştır.

Bulgular M.Ö. 3. ve 4.yy.’larda bile Mayalar’ın yazı sistemini kullandıklarını göstermektedir. Maya yazısından önce de Orta-Amerika’da çeşitli yazı sistemlerinin kullanıldıkları (Zapotek yazısı, Olmek yazısı vs.) bilinmektedir. Bunlardan biri Olmec ile Maya yazısı arasında bir "geçiş yazısı" denilebilecek Epi-Olmec yazısıdır. Bununla birlikte 5 Ocak 2006'da National Geographic tarafından yayımlanan Maya yazısı inceleme sonuçları Maya yazı sisteminin hemen hemen en eski Orta Amerika yazı sistemleri kadar eski olduğunu göstermektedir. Kısa kısa da olsa, çoğu anıtlar, tabletler, steller (dikiltaşlar ve tahta levhalar) ve çömlekçilik ürünleri üzerine yazılmış olmak üzere günümüzde yaklaşık 10.000 Maya yazıtının ya da metninin varlığı bilinmektedir. Bunlardan başka Mayalar'ın, özellikle çeşitli incir ağacı türlerinin ağaç kabuklarından elde ettikleri kâğıtlara kaydettikleri boyalı metinler mevcuttur.

İspanyol işgalinin olduğu 16.yy.'dan itibaren Maya dillerinin fonetik yazımı için bir sürü sistem geliştirilmiştir. Fakat bu sistemlerdeki sorun tekbimli olmayışlarıydı. Son yıllarda Mayalar'ın torunlarının kendileri de Latin alfabesi kullanarak bir fonetik sistem geliştirdiler. Maya uzmanlarınca gitgide kullanılmaya başlanan bu sistem sonunda, 1989'da Guatemala Kültür ve Spor bakanı tarafından da kabul edilmiş ve bakan bu sistemi esas alan Margarita López Raquec'in "Guatemala'nın Maya dillerini yazmak için alfabeler" adlı kitabını yayımlayarak bunu resmî bir referans belgesi olarak kabul ettiğini göstermiştir.
Bu sistemdeki özelliklerden bazıları şunlardır:

Bir sessiz harfin arkasındaki apostrof (') o harfin gırtlaktan telaffuz edileceğini gösterir.
[u] harfi Türkçedeki [u] gibi okunur.
[x] harfi Türkçedeki [ş] gibi okunur.
[ch] harfi Türkçedeki [ç] gibi okunur.
[j] harfi Türkçedeki [h] gibi okunur.
Tek sesli kısa olarak okunur, aynı sesli iki kez yazıldığında o sesli uzun olarak okunur.Bir ortografi makalesi9 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Maya el yazmaları
Guatemala Maya Dilleri Akademisi
Mayalar
Quechua
Mu kıtası

James Churchward'un Maya,Mısır ve Mu alfabelerini karşılaştırma tablosu3 Nisan 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Olmek glifleri11 Kasım 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Akademi, (Eski Yunanca Ἀκαδήμεια [Akadḗmeia] veya Antik Yunan kahramanı  nispeten daha eski hali "Eκαδήμεια"[Hekadḗmeia]’dan gelir), bilimsel bir cemiyeti ifade eder ve ayrıca en geniş anlamıyla kamu kaynaklarıyla ve/veya özel sermayeyle desteklenen araştırma, eğitim ve öğretim kurumlarının tümünü  kapsar. 
“Akademi” isminin yerine daha yaygın olarak kullanılan "akademik" sıfatı, yükseköğretim kurumlarıyla ilgili her şeyi ifade eder; ayrıca bu sıfattan türetilen ve "yükseköğretim mezunu" yan anlamında kullanılan "akademisyen” tâbiri de vardır.

Çoğu zaman köklü bir geleneğe sahip olan akademilerin çekirdeğinde, düzenli olarak bilimsel paylaşım amacıyla bir araya gelen üst düzey akademisyenlerden oluşan bir cemiyet yer alır. Akademiler, Antik Yunan filozof Platon tarafından kurulan ve tarihteki ilk akademilerden biri olan Atina’daki Platon Akademisi’nden adını almıştır. Rivâyete göre; Platon, akademisi için satın aldığı zeytinlikte gömülü olan Antik Yunan kahramanı Akademos'un onuruna, buraya “Akademi” adını vermiştir.
Platon'un akademi geleneğini, onun ölümünden sonra öğrencileri ve felsefesini benimseyenler sürdürdüler. Akademiye devam eden öğretmen ve öğrencilerin en çok ilgi gösterdikleri konular bilim, sanat, edebiyat ve müzikti. MS 529'da, Bizans İmparatoru I. Justinianus, akademinin çalışmalarına son verdi.
Bilim akademileri ya özel (bir başka deyişle “bağımsız akademiler”) ya da devlet tarafından desteklenen kurumlardır. Üniversitelerden, genellikle bilimsel öğretim yapmamalarıyla ayrılırlar. Bunun bir istisnası, örneğin, 2013 yılında Salzburg'da Avrupa Bilim ve Sanat Akademisi'nin bilimsel kurumu olarak faaliyete geçen Alma mater Europae (Türkçe: Avrupa Liderlik Üniversitesi)'dir.

Bugün birçok ülkede akademi adını taşıyan kurum vardır. Paris'teki Fransız Akademisi (Académie Française) bunların en ünlüsüdür. Günümüzde de Fransız dili konusunda tek yetkili kurum sayılan Fransız Akademisi, 1635'te Kardinal Richelieu tarafından kurulmuştur. Bu akademinin üye sayısı tarihi boyunca hep 40 olarak kalmıştır.
ABD'deki Sinema Sanat ve Bilimleri Akademisi de dünyanın ünlü akademilerinden biridir. Bu kurum 1929'dan bu yana her yıl “Akademi Ödülleri” adı altında, sanat değeri taşıyan sinema filmlerinin yönetmen, oyuncu, görüntü yönetmeni ve öbür yaratıcılarına ödüller verir. Ödül, “Oscar” adlı bir heykelcikle simgelendiği için Akademi Ödülü'ne Oscar Ödülü de denir.
Londra'daki Kraliyet Sanat Akademisi (1768) ile Kraliyet Müzik Akademisi (1822), İngiltere'nin en ünlü akademileridir. Gene Londra'daki Kraliyet Tiyatro Sanatı Akademisi (1904) ile bilimsel çalışmalar yapmak üzere 1662'de kurulmuş olan Kraliyet Derneği (Royal Society) de ünlü akademiler arasında sayılır.
Rusya'daki Bilimler Akademisi de yeryüzündeki saygın akademilerden biri sayılır. 1725'te Rus Çarı I. Petro tarafından Petersburg Bilimler Akademisi adıyla kurulan bu kurum, Sovyet döneminde SSCB Bilimler Akademisi adını taşıyordu.
Türkiye'de yakın zamana kadar akademi adını taşıyan birçok yükseköğretim kurumu vardı. Bunların en ünlüsü olan ve pek çok ünlü sanatçının yetiştiği İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi, sonradan Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'ne dönüştü. Günümüzde akademi adını koruyan eğitim kurumları olarak yalnızca Harp Akademileri ile Gülhane Askeri Tıp Akademisi ve Polis Akademisi kalmıştır. Ayrıca akademi adını taşıyan özel öğretim kurumları vardır. Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) ise 1993'te kurulmuştur.

Akademik veritabanları ve arama motorları listesi
Akademik disiplinler listesi
Akademik sahtekarlık
Yayımla ya da yok ol
Bilimler akademisi
Akademisyen
Araştırma

Albert Samuel Anker (1 Nisan 1831 - 16 Temmuz 1910), özellikle çocuk portreleriyle tanınmış İsviçreli bir ressam ve çizerdir.
1845 ve 1848 yılları arasında Louis Wallinger'den ilk çizim derslerini aldıktan sonra, 1851'de Bern'de teoloji öğrenimine başladı ve Almanya Halle Üniversitesi'nde eğitimini sürdürdü. Fakat Almanya'da büyük sanat koleksiyonlarından ilham aldı ve 1854'te babasını sanat kariyeri hususunda ikna edip Paris'e yerleşti ve Charles Gleyre stüdyosuna üye oldu.
1864'te Anna Rüfli'yle evlendi ve bu evlilikten dört çocukları oldu: Louise, Marie, Maurice and Cécile. Çocukları, sanatçının bazı resimlerinde görünürler.
Birçok İsviçre posta pulunda Anker'in çalışmaları yer alır, özellikle geliri gençlere yardımda bulunan hayır kuruluşlarına gidenlerinde.

H.A. Lüthy, S. Kuthy, Albert Anker (1980) (Almanca)
S. Kuthy, T. Bhattacharya-Stettler, Albert Anker, Ölgemälde und Ölstudien (1995) (Almanca)

albert-anker.ch Kişisel sitesi
Albert Anker tabloları

ABD yerli yatılı okulları /Alaska'daki Eskimolar dahil/ ya da ABD Kızılderili yatılı okulları /Eskimo hariç Kıta ABD'si/ (İngilizce Native American boarding schools, Indian boarding schools), Amerika Birleşik Devletleri'nde ABD Kızılderilileri ile Alaska yerlilerine 19. yy sonu ile 20. yy başlarında eğitim-öğretim verilen okullardır. Değişik Hristiyan misyonerleri tarafından özellikle Batı (Vahşi Batı) ABD'deki nüfusu az olan bölgelerdeki Kızılderili rezervasyonlarında başlatılmışlardır. Bunun karşılığı olarak ABD hükûmeti tarafından bu dinî kurumlara ödeme yapılmıştır.
Carlisle Indian Industrial School meslek lisesinin asimilasyon modeli esas alınarak Kızılderili İşleri Bürosu (BIA) tarafından ek yatılı okullar kurulmuştur.
ABD Kızılderililerinin kültürel asimilasyonu için en büyük ve en önemli odak noktasıdır. ABD Kızılderili ve Alaska yerli çocuklarının saçları bu okullarda standart batı tarzı kısa kesimli ve giyim kuşamı da Batılılar gibidir. Ayrıca çocukların anadillerini konuşmaları yasaklandığı gibi kendi öz adları Avrupalı-Amerikalı adlarla değiştirilmiş, sıkı bir asimilasyon uygulanmıştır. Okul deneyimi özellikle ailelerinden ayrılmış ufak çocuklarda genelde sert olmuştur. Yapılan teşvikler ve eğitim sistemi sonucu kendi kültürlerinden uzaklaşıp yabancılaşan Kızılderililer ve Eskimolar, öz kültürlerine reddedip Batılı kültürü kabul etmek zorunda kaldılar. Bu yatılı okullardaki öğrenci sayısı 1970 li yıllarda zirve yapmış, 1973 yılında 60.000 sayıya ulaşmıştır. Özellikle yirminci yüzyılın sonunda yapılan araştırmalara göre birçok fiziksel, ruhsal ve cinsel istismar vakası belgelenmiştir. 1970 lerden sonra Kızılderili ve diğer yerli halklar kendi toplumlarına uygun okulların kurulmasında ısrar ettiler ve çok sayıda kabile kontrolünde kolej kurulmuştur. Topluluk okulları da BIA ve dolaylı olarak da federal hükûmet tarafından desteklenmiştir. Büyük yatılı okullar kanmıştır. 2007 yılı rakamlarına göre yatılı okullarda okuyan Kızılderili öğrenci sayısı 9.500 rakamına inmiştir. Alaska yerlileri bu yatılı okullarda zorla Hristiyanlaştırılmışlardır.
ABD yerli yatılı okulları, 2008 yapımı Our Spirits Don't Speak English adlı belgesel filme de konu olmuştur.

ABD yerli yatılı okulları listesi:

Albuquerque Indian School, Albuquerque, New Mexico
Bacone College, Muscogee, Oklahoma, 1881–present
Bloomfield Seminary, Hendrix/Ardmore, Oklahoma
Bond's Mission School or Montana Industrial School for Indians, run by Unitarians, Crow Indian Reservation near Custer Station, Montana 1886-1897
Carlisle Indian School, Carlisle, Pennsylvania, open 1879-1918
Chamberlain Indian School, Chamberlain, Güney Dakota
Chemawa Indian School, Salem, Oregon
Cheyenne-Arapaho Boarding School, Concho, Oklahoma
Chilocco Indian Agricultural School, Chilocco, Oklahoma, open 1884-1980
Chinle Boarding School, Many Farms, Arizona
Dwight Mission, Marble City, Oklahoma
El Meta Bond College, Minco, Oklahoma
Euchee Boarding School, Sapulpa, Oklahoma
Eufaula Indian School, Eufaula, Oklahoma
Flandreau Indian School, Güney Dakota
Fort Bidwell School, Kaliforniya
Fort Shaw Indian School, Fort Shaw, Montana
Genoa Indian Industrial School, Genoa, Nebraska
Greenville School, Kaliforniya
Hampton Institute, began accepting Native students in 1878
Haskell Indian Industrial Training School, Lawrence, Kansas, 1884–present
Hayward Indian School, Hayward, Wisconsin
Holbrook Indian School, Holbrook, Arizona
Ignacio Boarding School, Colorado
Intermountain Indian School, Utah
Jones Male Academy, Hartshorne, Oklahoma
Mekosukey Academy, Oklahoma
Morris Industrial School for Indians, Morris, Minnesota, open 1887-1909
Murray State School of Agriculture, Tishomingo, Oklahoma, est. 1908
Nenannezed Boarding School, New Mexico
Nuyaka School and Orphanage (Nuyaka Mission, Presbyterian), Okmulgee, Oklahoma, 1884–1933
Oklahoma Presbyterian College for Girls, Durant, Oklahoma
Oklahoma School for the Blind, Muskogee, Oklahoma
Oklahoma School for the Deaf, Sulphur, Oklahoma
Old Goodland Indian Orphanage, Hugo, Oklahoma
Oneida Indian School, Wisconsin
Osage Boarding School, Pawhuska, Oklahoma
Pawnee Boarding School, Pawnee, Oklahoma, opened 1878
Phoenix Indian School, Phoenix, Arizona
Pierre Indian School, Pierre, South Dakota
Pine Ridge Boarding School, Pine Ridge, South Dakota
Pinon Boarding School, Pinon, Arizona
Pipestone Indian School, Pipestone, Minnesota
Rapid City Indian School, Rapid City, South Dakota
Red Moon School, Oklahoma
Riverside Indian School, Anadarko, Oklahoma
St. Agnes Academy, Ardmore, Oklahoma
St. Agnes Mission, Antlers, Oklahoma
St. Boniface Indian School, Banning, California
St. Elizabeth's Boarding School, Purcell, Oklahoma
St. Josephs Boarding School, Chickasha, Oklahoma
San Juan Boarding School, New Mexico
Santa Fe Indian School, Santa Fe, New Mexico
Seger School, Oklahoma
Sherman Indian High School, Riverside, California
Shiprock Boarding School, Shiprock, New Mexico
Seneca Indian School, Wyandotte, Oklahoma
Sequoyah High School, Tahlequah, Oklahoma
Southwestern Indian Polytechnic Institute, Albuquerque, New Mexico
Springfield Indian School, Springfield, Güney Dakota
Stewart Indian School, Carson City, Nevada
Tomah Indian School, Wisconsin
Thomas Indian School, near Irvington, New York
Wahpeton Indian School, Kuzey Dakota
Tuskahoma Female Academy, Muskogee, Oklahoma
Wheelock Academy, Millerton, Oklahoma
Wittenberg Indian School, Wittenberg, Wisconsin
Mount Pleasant Indian Industrial Boarding School, Mount Pleasant, Michigan 1893-1934

Kanada yerli yatılı okulları
ABD Kızılderililerinin kültürel asimilasyonu
Kızılderili Soykırımı

Anaokulu, 36-72 aylık çocukları, hayata ve ilkokula hazırlamak için, yarım gün veya tam gün eğitim veren okul öncesi eğitim kurumu. Resmi ya da özel olarak kurulabilirler. Orman anaokulu türü de bulunur. Ana sınıfı ile anaokulunu birbirine karıştırmamak gerekir. Bu bağlamda anaokulu; tamamen 36-72 aylık çocukların eğitimine göre tasarlanmış ve yapılmış kurumlardır. Bu kurumlarda her şey çocuklara göre düzenlenir. Öğretmenler bu alanda eğitim almış kişilerden ya da geçerli yerlerden sertifika almış eğitimcilerden seçilir. Tam gün ya da yarım gün eğitim verilebilir. Ana sınıfları ise ilkokul bünyesinde açılır ve 48-72 aylık çocuklara yarım gün eğitim verilir. Binanın yapılmasında okul öncesi çocuklarından çok, ilkokul öğrencileri baz alınır. Anaokulunda çocukların sağlıklı beslenmesi için onlara kahvaltı, öğle yemekleri ve atıştırmalıklar verilir.
Anaokulu öncesi'nde çocuklar için oyun özellikle önemlidir, çünkü onlar için oyun hem çalışma hem de çalışma, dünyayı tanımanın bir yolu ve bir eğitim biçimidir.

Dünyanın ilk anaokulu programını, 1837 yılında Alman eğitimci Friedrich Froebel başlatmıştır. 1900'lü yılların başlarında da İtalyan eğitimci Maria Montessori okul öncesi eğitim programını bir adım daha öteye taşımıştır. Öyle ki günümüzde birçok ülkede hala uygulanmaktadır.Genelde her ülke kendi tasarladığı okul öncesi eğitim programını kullanır. Bazı programlar özgünlükleri ve yaratıcılıkları ile diğerlerinden ayrılır ve birden çok ülkede kullanılabilir. Okul öncesi eğitim programlarından başlıcaları; Reggio Emilia eğitim yaklaşımı, Montessori eğitimi, Forest School (Orman Okulu), High Scope, Waldorf eğitim'dir. Türkiye'de 2012 okul öncesi eğitim programı uygulanmaktadır.Anaokulu programları çocukların genel olarak; bilişsel, motor, özbakım, sosyal, dil alanlarını geliştirmek üzere hazırlanır. Birçok programda çocuklara kazandırılmak istenen; kazanım ve göstergeler, kavramlar, kelimeler önceden planlanır. Bu planlamalar günlük, aylık ve yıllık olarak yapılabilir.

Küçük çocuklar için okullar ilk kez 18. yüzyılda Fransa’da, 19. yüzyılın başlarında da İngiltere ve İtalya'da açıldı. Ancak bu okullar, okul çağındaki çocukların eğitildiği öbür okullardan pek farklı değildi. Bu okullarda dinsel eğitime, alfabenin ve gündelik ev işlerinin öğretilmesine ağırlık veriliyor, oyuna çok az zaman ayrılıyordu.
İngiltere'de küçük çocuklar için okullar açma düşüncesini ilk kez, bir sosyal reformcu olan Robert Owen hayata geçirdi. 1816'da İskoçya'nın New Lanark kentinde açtığı okulda, çocuklara ilginç etkinliklerde bulunabilecekleri, sağlıklı bir ortam sağlamayı amaçlamıştı. Alman eğitimci Friedrich Froebel 1841'de, “çocuk bahçesi” anlamına gelen ilk kindergarten'i kurdu. Froebel, bu okulun çocukların oyun aracılığıyla kendilerini geliştirebilecekleri ve dış dünyayı öğrenebilecekleri bir yer olacağını düşünmüştü.
Okulöncesi eğitimin önemi üzerinde duran ünlü adlardan biri de, 1907'de İtalya'da ilk çocuk evini açan doktor Maria Montessori'dir. Montessori, çocukları öğretim adına sıkı disiplin kuralları içine hapsetmek yerine, neyi ne zaman öğreneceklerini çocukların kendi kararına bırakmanın daha doğru olduğunu savundu.
ABD'de anaokulları ilk kez yükseköğretim kurumları ve araştırma merkezleri tarafından çocuk gelişimi konusunda araştırmalar yapmak amacıyla kuruldu. 1930'daki ekonomik bunalım sırasında ise federal hükûmetler işsiz öğretmenlere iş olanağı yaratmak üzere yeni anaokulları açtılar.

Günümüzde pek çok ülkede yoksul ailelerin çocukları ya da zihinsel ve bedensel engelli çocuklar için devlet desteğiyle açılmış anaokulları vardır. Normal okulöncesi eğitim için kurulmuş anaokulları da pek çok ülkede yaygındır. Ama okulöncesi eğitim değişik ülkelerde farklı biçimlerde uygulanır. İsveç'te 3 ay – 5 yaş arası çocuklar kreşe alınır. Türkiye'de 0-3 yaş arası çocuklar kreşlere, 3-6 yaş arasındaki çocuklar anaokuluna kabul edilir. ABD'de çocuk yuvalarına 2-5 yaş arası çocuklar gider. ABD'de beş yaşındaki çocukların yüzde 60'ı, dört yaşındakilerin ise yüzde 40'ı anaokuluna gitmektedir.

İlkokul
Ortaokul
Lise
Üniversite

Askerî öğretim ve eğitim, ordu, askerî kuruluş ya da çeşitli örgütlerin kendi mensuplarına yetenek ve becerileri geliştirmek amacıyla verdiği eğitim ve öğretim süreci.
Askerî eğitim gönüllü veya zorunlu olabilir. Bu eğitim süreci genellikle teknik ekipman kullanımı, egzersiz ve eğitim aldığı kuruluğun doktrinlerini öğrenme gibi temel eğitimlerden başlar. Bu sürece "acemi eğitimi" adı da verilir. Temel eğitim bittikten sonra, uzmanlaştığına karar verilen kişiler ileri bir eğitime tabi tutulurlar. Bu eğitimde genel olarak askerî teknoloji ve ekipmanların detayları öğretilir.
Birçok büyük ülke diğer harp akademisi nezdinde bu eğitimleri vermektedir. Eğitim sonucunda çeşitli rütbeler verilir. Bu rütbeye sahip kişiler silahlı kuvvetler içinde çalışabildiği gibi sivil çalışma alanlarında da görev alabilirler.

Psikolojik savaş
Askerlik hizmeti

Beden eğitimi, eğitimin, insanın beden sağlığını ve becerilerini geliştirmeye yönelik dalına denir. Beden eğitimi, insanın zihinsel eğitim kadar bedensel eğitime gereksinmesi olduğu düşüncesine dayanır. Beden eğitiminin geçmişi, uygarlıklar tarihi kadar eskidir. Günümüzden yaklaşık 2.400 yıl önce yaşamış olan Yunan filozof Platon’un "Gerçek müzisyen ve sanatçı, müzikle cimnastiği en doğru oranlarda birleştirebilen kişidir" sözleri, Eski Yunan'da beden eğitimine verilen önemi gösterir.
Eski çağlarda beden eğitime verilen bu önem, sonraki yüzyıllarda unutuldu. Zihinsel eğitimin beden eğitimiyle ilişkisi göz ardı edildi. Beden eğitimine yeniden dikkat çeken kişi, 18. yüzyılda Fransız düşünür Jean-Jacques Rousseau oldu. Rousseau, Emil (Émile ou, de l'éducation; 1762) adlı yapıtında beden eğitiminin okul dersleri arasına girmesi gerektiği görüşünü savundu. Okullarda beden eğitimi derslerini koyan ilk ülke ise 1814'te Danimarka oldu. Daha sonra Danimarka'yı başka ülkeler izledi. Bugün, ilköğretimin zorunlu olduğu hemen bütün ülkelerde beden eğitimi ders programında yer alır.
Beden eğitimi dersleri yaş gruplarına göre uygulanır. Çok küçük çocukların beden eğitiminde öncelikle koşmak, tırmanmak, zıplamak ve oynamak gibi doğal hareketlerini geliştirmesi amaçlanır. Daha büyük çocuklara ise, özel eğitim görmüş öğretmenlerce temel beden eğitimi dersleri ve yarışmaya yönelik spor etkinlikleri öğretilir. Yüzme, cimnastik, atletizm ve tüm takım sporları bu tür etkinlikler arasında sayılır.
Beden eğitimi derslerinde öğrencilere bedenlerini geliştirme ve formda tutmanın yanı sıra, başkalarıyla iş birliği yapma, kendi güçlü ve zayıf yönlerini tanıma da öğretilir. Öğrencilik yıllarını geride bırakan yetişkinler de, bu tür etkinliklere katılabilirler.
Türkiye'de modern beden eğitiminin öncüsü Selim Sırrı Tarcan'dır. 1919 yılında beden eğitimini geliştirmek amacıyla İzmir'de bir salon açmıştır.

Demokratik eğitim, öğrencilerin kendi öğrenmelerini yönetebilmeleri ve okullarının yönetimine katılabilmeleri için demokratik olarak düzenlenen bir örgün eğitim türüdür. Demokratik eğitim, öğrencilerin söz hakkı öğretmeninkine eşit olduğundan genellikle özgürleştiricidir.
Demokratik eğitimin tarihi en az 1600'lü yıllara kadar uzanır. Birtakım bireylerle ilişkilendirilse de, demokratik eğitimi savunan merkezi bir figür, kuruluş veya ulus olmamıştır. Demokratik eğitim terimi, 1987 yılında İsrail'de kurulan Demokratik Hadera Okulu ile birlikte ortaya çıkmıştır.

1693'te John Locke, Eğitim Üzerine Bazı Düşünceler'i yayınladı.
Jean-Jacques Rousseau'nun eğitim üzerine tavsiye kitabı Émile, ilk olarak 1762'de yayınlandı. Örnekleme için kullandığı hayali öğrenci Émile, yalnızca yararlı olarak takdir edebileceği şeyleri öğrenmek içindi. Derslerinden zevk alacak ve kendi yargısına ve deneyimine güvenmeyi öğrenecekti. Rousseau, "Öğretmen kuralları ortaya koymamalı, onların keşfedilmesine izin vermelidir" diye yazmış ve onu Émile'e bilimi öğretmesini değil, onu keşfetmesini sağlamıştır.

Locke ve Rousseau sadece zenginlerin çocuklarının eğitimi ile ilgilenirken, 19. yüzyılda Leo Tolstoy köylü çocukları için bir okul kurdu. Bu, 19. yüzyılın sonlarında Rusya'da Yasnaya Polyana'daki kendi mülkündeydi. Tolstoy, bu okulun öğretmenler ve öğrenciler tarafından getirilen ilkelerden özgürce geliştiğini söylüyor; öğretmenin baskın etkisine rağmen, öğrencinin her zaman okula gelmeme veya geldiğinde öğretmeni dinlememe hakkına sahip olduğunu ve öğretmenin bir öğrenciyi kabul etmeme hakkına sahip olduğunu ve çocukların her zaman çoğunlukta olduğu toplumu kazanmak için toplayabildiği tüm nüfuzu kullanabiliyordu.

1912'de Janusz Korczak, Varşova'da demokratik çizgilerle yönetilen Yahudi yetimhanesi Dom Sierot'u kurdu. 1940'ta Dom Sierot Varşova Gettosu'na taşınmak zorunda kaldı ve 1942'de Korczak Treblinka imha kampının gaz odalarına gönderildi.

Demokratik bir okul, öğrencilerin demokrasisine ve öğrenme özgürlüğüne radikal bir vurgu yapan belirli bir tür alternatif özgür okuldur.

İlk ve en eski demokratik okul, 1921'de İngiltere'nin Suffolk kentinde kurulan Summerhill'dir. Gönüllü sınıf katılımı ve geniş yetkilere sahip bir Okul Toplantısı içerir.

Alternatif eğitim
Anarşizm ve eğitim
Oluşturmacılık (eğitim felsefesi)
Avrupa Demokrasi Eğitim Topluluğu
Gizli müfredat
İlerlemeci eğitim

Devlet okulu, genel olarak kısmen veya tamamen vergilendirme ile finanse edilen, tüm öğrencilere ücret ödemeden eğitim sunulan ilköğretim ve ortaöğretim kurumlarıdır. Terim ayrıca, ortaöğretim sonrası eğitim kurumlarını da kapsayabilmektedir. Devlet okulları ortaokul, gymnasium, seminer, lise türlerinde de olabilir.
Bu tür okullar dünyanın hemen hemen her ülkesinde bulunsa da, yapılarında ve eğitim programlarında önemli farklılıklar vardır. Devlet eğitimi genellikle ilk ve orta öğretimi (4 ila 18 yaş arası) kapsar. Yüksek öğrenim bağlamında (18 yaş sonrası) devlet okullarını, özel kuruluşlar veya dini gruplar yerine hükûmetler tarafından finanse edilen ve denetlenen üniversiteler, kolejler ve teknik okullar gibi diğer eğitim kurumlarından ayırmak için kullanılabilir.

Explanatory article at the Good Schools Guide
Public Education Network
Center on Reinventing Public Education 19 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Story of American Public Education 4 Ağustos 2001 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Public Education in the United States 25 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
History of Public Education in the United States

Okul listeleri
Özel okul
Alternatif eğitim

Dil eğitimi, ikinci veya yabancı bir dil edinme sürecini ve uygulamasını ifade eder. Öncelikle uygulamalı dilbilimin bir dalıdır, ancak disiplinlerarası bir alan olarak düşünülebilir. Dil eğitimi yabancı dil, anadili, evrensel dil, edebî dil, yazı dili, günlük dil, izole dil, eski dil, yapay dil, tehlike altındaki dil, ölü dil üzerine yapılabilir. Dil eğitimi için dört ana öğrenme kategori vardır: ustalık, iletişimsel yeterlilikler, kültürler arası deneyimler ve çoklu okuryazarlıklar.
Artan küreselleşme, işgücünde birden çok dilde iletişim kurabilen insanlar için büyük bir ihtiyaç yaratır. Ticaret, turizm, uluslararası ilişkiler, teknoloji, medya ve bilim gibi alanlarda ortak diller kullanılmaktadır. Kore, Japonya ve Çin gibi birçok ülke, ilk ve ortaokul düzeyinde en az bir yabancı dil öğretmek için eğitim politikalarını çerçevelemektedir. Bununla birlikte, Hindistan, Singapur, Malezya, Pakistan ve Filipinler gibi bazı ülkeler hükûmetlerinde ikinci bir resmi dil kullanmaktadır. GAO'ya göre, Çin son zamanlarda yabancı dil öğrenimine, özellikle de İngilizceye büyük önem vermektedir.

Dil okulu, yabancı dil ve dilbilgisi öğretilen bir okuldur. Bir dil okulundaki sınıflar genellikle yabancı dilde iletişimsel yeterliliğe yöneliktir. Bu tür okullarda dil öğrenimi tipik olarak örgün eğitimi veya yabancı dil bilgisini destekler.
Öğrenciler yaş, eğitim durumu ve iş deneyimine göre büyük farklılıklar gösterir. Ayrıca, dil okulunda öğrenciler genellikle dil yeterliliklerine göre belirli bir ders seçme olanağına sahiptir. CEFR'ye (Avrupa Dilleri Ortak Çerçeve Programı) göre, öğrencilerin dil yeterliliklerini konuşma, yazma ve okuma becerilerine göre tanımlayan altı dil seviyesi vardır.
Çoğu dil okulu özel ve kar amaçlıdır. Ücretler, yerel yaşam maliyeti, döviz kurları ve okulun bulunduğu bölgedeki dile olan talep dahil olmak üzere birçok faktöre bağlı olarak değişir. Dil okulları ya bağımsız kurumlar ya da kurumsal bayiliklerdir. Burada yabancı dillerden başka, TOEFL, IELTS, TOEIC, SAT gibi sınavlar da öğretilir.

Dil pedagojisi
Okul listeleri
Duolingo

Evokulluluk, daha çok gelişmiş ülkelerde görülen bir eğitim sistemidir.
Evokulluluk; evde resmî eğitim şekli olarak alternatif bir eğitim biçimi halinde uygulanır. Dini inanışlar ve akademik nedenler gibi durumlar yüzünden aileler tarafından çocuklarının okula gönderilmesi yerine bir seçenek olarak var olan bu yöntem, ilk olarak 1977 yılında John Caldwell Holt tarafından büyüme süreci için önemli bir girişim olarak başlatılmıştır.
8 ve 12 yaş arası çocukların eğitimi kapsamında ele alınan evokulluluk; çocuğun suça yatkınlığı, miyopluk, çocukluk sorunları çerçevesinde ele alınmıştır. Evokullulaşma ile %45 daha fazla bilgi tutulacağı öne sürülmektedir. Uygulamada çoklu zeka kuramı, Waldorf eğitimi ve bu gibi yöntemler denenmektedir.
Evokulluluk, okulsuzlaşma eğitim biçimiyle karıştırılmamalıdır.

"Ev Okulu Uygulaması" (.doc) 1 Aralık 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Hasan Hüseyin Aksoy, Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü
"Ivan Illich: Deschooling, Conviviality and the Possibilities for Informal Education and Lifelong Learning"18 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., The Encyclopaedia of Informal Education (İngilizce)
"Homeschooling: Back to the Future?"14 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Isabel Lyman, CATO Institute (İngilizce)

Eğitim hakkı, bireylerin  öğrenme, öğretme, eğitim alma, kendini geliştirme gibi yetkilere hukuksal olarak sahip olması ve bu yetkilerden istediği gibi yararlanmasına denir. Bireyin dili, dini, mezhebi, ırkı, cinsiyeti, etnik kökeni ve siyasi görüşü ne olursa olsun temel eğitimden yararlanması engellenemez. Eğitim hakkı hem ulusal hem de uluslararası sözleşme ve bildirgelerle güvence altına alınmıştır. Eğitim hakkı kavramı ilk olarak 1789 Fransız Devrimi sonrası özgürlük, eşitlik ve kardeşlik düşüncesi gibi kavramların ortaya çıkmasıyla gündeme gelmeye başlamıştır. Daha sonraları ortaya çıkan sosyal devlet anlayışı da eğitim ve öğretimi devletin başta gelen ödevlerinden saymıştır. Milletin eşit şartlarda, bilimsel, faydalı, yaratıcı, laik, demokratik bir eğitim görmesi sosyal devletin görevlerindendir.

Eğitim psikolojisi Eğitim süreci içinde insanların nasıl gelişimsel süreçler geçirdiğini ve nasıl öğrendiğini, eğitsel müdahalelerin etkinliğini, öğretimin psikolojisini ve sosyal psikolojiyi araştıran ve konu edinen psikoloji içindeki bir alandır. Eğitim psikolojisi, öğretim tasarımı, eğitim teknolojisi, müfredat geliştirme, organizasyonel öğrenme, özel eğitim, sınıf yönetimi ve öğrenci motivasyonu dahil olmak üzere eğitim çalışmaları içindeki çok çeşitli uzmanlıkları bilgilendirir. Eğitim psikolojisi, bilişsel bilimden ve öğrenme bilimlerinden hem yararlanır hem de onlara katkıda bulunur.
Eğitim psikolojisi ve okul psikolojisi çoğunlukla birbirleri yerine kullanılan terimler olmakla birlikte araştırmacı ve teorisyenler daha çok eğitsel psikolog olarak tanımlanmakla beraber okullardaki uygulayıcılar veya okulla ilişkili alanlardaki uzmanlar ise okul psikologları olarak tanımlanmaktadırlar. Eğitim psikolojisinde temel amaç elde edilen psikolojik verilerden yola çıkarak eğitimin daha iyi yapılabilmesi için uygulanması gereken şeyleri saptamaktır.

Okul psikolojisi
Çocuk psikolojisi

Üniversite Reformu, modern tarzda yükseköğretim ihtiyacını karşılamayan Darülfünun'un yerine, bu ihtiyacı karşılayacak okulların kurulmasını amaçlayan 2252 sayılı ve 1933 tarihli kanuna dayanan reform hareketidir.

Cumhuriyetin ilanı ile birçok alanda reform yapıldı. Modern eğitim anlayışı Tevfik Fikret, Ziya Gökalp gibi düşünürlerce öngörülmüştü. Düşünce, vicdan ve bilim etkinliği özgür bireyler yetiştirmek amacıyla üniversite reformu yapıldı. Bireylerin insanî çerçevede etnik, kültürel veya dinî kimliğe bakmaksızın bilim yapabileceği üniversiteler kurulması gerekmişti. Daha önceden resmi yapıyı temsil eden ve sınırlanmış bir yükseköğretim sistemi varken, özerk yapılı objektif kurumlar olmalıydı. Ankara Hukuk Mektebi (1924), Gazi Eğitim Enstitüsü (1926) ve Ziraat Enstitüsü'nün (1930) cumhuriyetin hedefleri doğrultusunda kurulan yükseköğretim kurumlarıydı. İsviçreli Profesör Albert Malche Türkiye'ye davet edilerek çağdaş eğitim kurumlarının tasarlanmasında yardım istendi.

Albert Malche'nin verdiği rapor doğrultusunda 1933 tarih ve 2252 sayılı kanun çıkarıldı. 1933'te İstanbul Dârülfünunu kapatılarak yerine İstanbul Üniversitesi kuruldu. Hocaların yarıdan fazlasının görevine son verilerek yerlerine yenileri görevlendirildi. Almanya'dan göç ederek Türkiye'ye gelen hocalar üniversite anlayışının yerleşmesinde yardımcı oldu. Üniversite, fakülte, rektör kavramları 1933'teki reform hareketiyle oluştu. Yüksek Mühendis Mektebi 1944'te İstanbul Teknik Üniversitesi olarak yapılandı. Ankara'da daha önce açılan yüksek mektep, fakülte ve enstitülerin bir araya getirilmesiyle 1946'da Ankara Üniversitesi oluşturuldu. II. Dünya Savaşı'ndan sonra üniversite düzenlemesi yürürlükten kaldırılarak 4936 sayılı yeni kanunla üniversitelere özerklik verildi. 1955-1957 arasında Karadeniz Teknik Üniversitesi, Ege Üniversitesi, Ortadoğu Teknik Üniversitesi ve Atatürk Üniversitesi kuruldu. 1967'de Hacettepe Üniversitesi ve 1971'de Boğaziçi Üniversitesi kuruldu. 1973-1981 arasında Diyarbakır, Eskişehir, Adana, Sivas, Malatya, Elazığ, Samsun, Konya, Bursa ve Kayseri'de on yeni üniversite inşa edildi.

http://higheredu-sci.beun.edu.tr/pdf/pdf_HIG_1519.pdf21 Şubat 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://higheredu-sci.beun.edu.tr/text.php3?id=151921 Şubat 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://web.deu.edu.tr/ataturkilkeleri/pdf/1.ciltsayi2/c1_s2_saadet_tekin.pdf25 Şubat 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://sbe.erciyes.edu.tr/dergi/sayi_5/Atat%C3%BCrk'%C3%BCn%20%C3%96nderli%C4%9Finde%201933%20%C3%9Cniversite%20Reformu%20-%20Yrd.Do%C3%A7.Dr.%20Ersoy%20TA%C5%9EDEM%C4%B0RC%C4%B0.pdf21 Şubat 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://web.archive.org/web/20140222030300/http://sablon.sdu.edu.tr/fakulteler/iibf/dergi/files/2007-1-5.pdf
http://sbe.erciyes.edu.tr/dergi/sayi_18/03_arslan.pdf16 Haziran 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Eğitimsel toplum bilimi (ya da eğitim sosyolojisi), eğitim kurumlarını ve okullaşma ile modern endüstri toplumlarında okullaşma sistemlerini, ‘okul ile toplumsal yapı arasındaki ilişkileri konu alan, eğitim kurumunun toplumun diğer büyük kurumsal düzenleriyle, yani iktisat, politika, din vb. ile olan ilişkilerini sosyolojinin yöntemleri ve bakış açısıyla araştıran sosyoloji dalı.

Eğitim sosyolojisinin günümüzdeki araş­tırmaları, eğitimin öncelikle, yeniden üreti­lecek bir kültürü, bir bilgi ve beceriyi aktar­mak, sonra da ekonomik ve toplumsal kalkınmaya katkıda bulunmak gibi iki ayrı ve birbiriyle çelişen işlevi olduğunu ortaya koyar. Son zamanlarda, özellikle eğitimin söz konusu iki işlevi bağlamında yapılan eleştirel çalışmaların temel tezi, okul eğiti­minin egemen sınıflar tarafından saptanmış olan toplumsal ve kültürel koşulların yeni­den üretilmesine yardımcı olduğu ve yine eğitimin hakim kültürün kurumsallaşmasına ve toplumsal tabakalaşmanın pekişmesinde önemli bir rol oynadığıdır.
Klasik sosyolojik kavram ve yaklaşımların karşılıklarının eğitim alanında aranmasının yanında eğitim sosyolojisi, alanda çeşitleri süreçleri, rejimleri, teorileri kendi içerisinde inceler ve analiz eder. Yapısalcı model gibi. Bir eğitim bilimcinin işi uygulamaya yönelik bir sistem ve proje ortaya koymaktır. Eğitim sosyolojisinin verileri eğitim bilimciye kaynak sağlarken aynı eğitimcinin ortaya koyduğu çalışmayı da inceleyen eğitim sosyolojisi bu çalışmanın sonuçlarını eğitimbilim tecrübesi içerisindeki konumunu ortaya koyar. Eğitimbilim'in öncesinde de analizinde de eğitim sosyolojisi vardır.

Eğitim
Alternatif eğitim
Eğitim psikolojisi

Eğitim tarihi, eğitimin dünyada zaman içinde izlediği yolu inceleyen bir bilim dalıdır. eğitim bilimlerinin bir dalı olarak eğitim fakültelerinde araştırılmaktadır. Ancak tüm bilim dalları da kendi akademik geçmişlerini belgelemektedir. Sonuçta her bilim dalının katkıda bulunduğu bir paradigma olarak varlığını sürdürmektedir.

Sümerler, şüphesiz, MÖ 3200 yılında tüm insan toplulukları içinde yazıyı ilk geliştiren toplum olarak kurumsal ve sistemli eğitim geleneğini ilk oluşturan ulusturlar. Öyle ki onların oluşturdukları kurumsal yapılar ve süreçler bölgede sonra ortaya çıkan uygarlıklar tarafından miras alınmıştır. İlk kez yazıyı geliştirmenin yanında, takvim, ölçüm, matematik, geometri, edebiyat gibi dallarda ilk olarak tarihte yerlerini alırken bu entelektüel bilgi ve becerileri sistemli eğitim kurumları ile nesilden nesile taşımışlardır.
Bölgede daha sonra varlık göstermeye başlayan Akadlar, Yahudiler, Asurlular ve Fenikeliler Sümerler'in kurdukları sistemleri devam ettirmişler, Fenikeliler'den öğrendikleriyle Yunanlar batı eğitim tarihi'ni başlatırken Antik Mısır ve Persler de dünyanın diğer bölgelerine Mezopotamya geleneğini taşımışlardır. Elbette Mezopotamya'dan bağımsız gelişen gelenekler de olmuştur. Bunlara yazıyı Sümerler'den bağımsız olarak keşfeden Amerika ve Çin toplumları örnek gösterilebilir.
Sümerler'in dışında Yahudiler de eğitim tarihinde anlamlı fark yaratmışlardır. Kutsal kitapları olan Tevrat'ta geçen öğrenmek, öğretmek, eğitmek gibi eğitim bilimlerince incelenen fenomenlerin isimleri eğitimin kültürün bir parçası olmasında kaydettiği gelişmeyi göstermektedir. Bununla birlikte Ezra'nın tarihin ilk halka açık kurumsal okullardan birisini Kudüs'te açtığı bilinmektedir.

Hindistan bilinen en eski okul sistemlerinden birisi olan Gurukul sistemiyle eğitim tarihinde önemli bir yere sahiptir. Gurukul'lar zengin kastlardan gelen çocukların ücretsiz devam ettiği okullardı. Bu okullarda edebiyat, tarih, tıp, astronomi, felsefe ve kamu yönetimi alanlarında eğitim veriliyordu. Daha sonra ortaya çıkan Budizm ve Janizm dinleri ile birlikte eğitim hızla gelişmiş ve bugün dünyanın en eski üniversiteleri arasında değerlendirilen Nalanda, Takshashila, Ujjain ve Vikramshila üniversiteleri milattan önce 7. yüzyıldan itibaren kurulmuştur. Hindistan eğitim geleneği daha sonra İslam dünyasında da büyük etki bırakmıştır. Selçuklu veziri Nizam ül Mülk, Nizamiye Medreseleri'ni Hint geleneğinden esinlenerek kurmuştur.

Eğitim teknolojisi "eğitim bilimleri" ailesinde yer almakla birlikte bilgisayar bilimleri, dizge kuramı, bilişsel bilimler, psikoloji, toplumbilim ve diğer bazı bilim dallarından beslenen, kendine has özellikleri olan, çoklu disiplin bir bilim dalıdır. Daha çok bir toplum bilim paradigması içerisinde yer bulsa da doğa bilimleri ile de ilişki içerisindedir. Hem araştırma yöntemleri hem de oluşturulan bilginin uygulanması bağlamında doğa bilimleri ile kesişir.
Eğitim teknolojisi bilim dalını tanımlamak için birçok kurum ve örgüt tarafından birçok ifade ortaya atılmış ve/veya ilgili kurullarda ve toplantılarda kabul edilmiştir. Yukarıdaki ifade, eğitim teknolojisi bilim dalının uluslararası örgütü olan Association for Educational Communications and Technology'nin (AECT) son eğitim teknolojisi tanımıdır.
Eğitim teknolojisi bir bilim dalının adı olmakla birlikte hem bu bilim dalı çerçevesinde geliştirilen tek bir uygulamanın ifadesi olarak hem de uygulayıcıların meslek adı olarak da kullanılır. Bu bağlamda "eğitim teknolojisi" bilim dalının ortaya koyduğu bilgi ve ilkeler doğrultusunda çalışan bireylere Eğitim teknoloğu denir. Ortaya çıkarılan teknolojilerin tamamına birden eğitim teknolojileri denir.
Eğitim Teknolojisi bilim dalını ifade etmek için öğretim teknolojisi ifadesi de kullanılabilmektedir. Ancak, öğretim teknolojisi eğitim teknolojisinin kapsadığı başka bir bilim dalıdır. Bizatihi kendisi değildir. Eğitim teknolojisi tüm öğrenmeleri hedef almakta iken öğretim teknolojisi kurumsal, tasarlanmış, müfredatlandırılmış ve istendik öğrenmeleri hedef almaktadır.
Eğitim teknolojilerine örnek vermek gerekirse kalem, kâğıt ve kitap gibi en eski teknolojiler sıralanabilir. Günümüzde elektronik donanımlar ve bu donanımlar üzerinde çalışan yazılımlar biçiminde de eğitim teknolojileri geliştirilmektedir.
Türkiye'de Eğitim Fakülteleri'nin, Bilgisayar ve Öğretim Teknolojileri Eğitimi Bölümü'nü (Computer Education and Instructional Technology) tamamlamış ve Milli Eğitim Bakanlığı tarafından Bilişim Teknolojileri Öğretmeni olarak adlandırılmış kişilerdir.

Eğitim
Alternatif eğitim
Eğitim psikolojisi

Gambiya (İngilizce: The Gambia), resmî adı ile Gambiya Cumhuriyeti, Batı Afrika'da bir ülkedir. Coğrafi olarak Gambiya, kıta Afrika'sının en küçük ülkesidir; batı kısmı hariç her tarafı Senegal ile çevrilidir; batı kısmı ise Atlantik Okyanusu ile sınırlıdır.
Ülke toprakları, ülkenin merkezinden geçen ve Atlantik Okyanusu'na dökülen Gambiya Nehri'nin alt kısımlarının her iki tarafında yer almaktadır. Ülkenin ulusal adını taşıyan nehir, 11.300 kilometrekare (4.400 mil kare) alana ve 1 Mayıs 2024 Nüfus Sayımı'na göre 2.422.712 kişiye sahip olan ülkenin uzunlamasına şeklini belirler. Bu, 2013'e göre %30,45'lik bir nüfus artışıdır. Başkent, sömürge döneminde Bathurst olarak adlandırılan Banjul adasıdır ve ülkenin en geniş metropol alanıdır. İkinci ve üçüncü büyük şehirler Serekunda ve Brikama'dır. Diğer önemli şehirler arasında kuzey kıyısındaki Kanifing ve Farafenni, Yukarı Nehir Bölgesi'ndeki Basse ve Aşağı Nehir Bölgesi'ndeki Soma bulunmaktadır.
Arap Müslüman tüccarlar, takas sistemi kullanarak, Sahra ötesi ticaret olarak bilinen bir düzenleme kapsamında Gambiya'daki yerli Batı Afrikalılarla ticaret yapmışlardır. 9. ve 10. yüzyıllar boyunca İslam, Arap tüccarlar tarafından Batı Sudan'a tanıtılmıştır. 1455'te Portekizliler, Gambiya'ya giren ilk Avrupalılar olmuşlardır, ancak orada hiçbir zaman önemli bir ticaret kuramamışlardır. Britanya İmparatorluğu 1765'te bir koloni kurmuştur. 1965'te, 200 yıl sonra, Gambiya, Dawda Jawara'nın liderliğinde bağımsızlığını kazanmıştır. Jawara, 22 Temmuz 1994'te Yahya Jammeh tarafından kansız bir darbeyle devrilene kadar başkanlık görevini sürdürdü ve birkaç seçim kazandı. 
Adama Barrow, Aralık 2016'da Gambiya'nın üçüncü başkanı seçildi; diğer muhalif siyasi partilerin koalisyonunun yardımıyla Yahya Jammeh'i yendi. Jammeh başlangıçta sonuçları kabul etti, ancak daha sonra hile yapıldığını iddia ederek görevi bırakmayı reddetti ve bu da anayasal bir krize yol açtı. Batı Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu (ECOWAS) askeri müdahalede bulundu ve Jammeh'in görev süresinin başlangıçta planlanan bitiş tarihinden iki gün sonra görevden alınmasını sağladı. 19 Ocak 2017'de Senegal'in Dakar kentindeki Gambiya büyükelçiliğinde düzenlenen yemin töreninde Adama Barrow resmen Gambiya başkanı oldu. 
Gambiya ekonomisi tarım, balıkçılık ve özellikle turizm tarafından domine edilmektedir. 2022 yılında nüfusun %17,2'si, günde 2,15 ABD dolarından (2017 PPP) daha az bir gelirle yaşamak olarak tanımlanan aşırı yoksulluk içinde yaşıyordu. Gambiya, ECOWAS'ın kurucu üyesidir. 2013'te ayrıldıktan sonra 2018'de Milletler Topluluğu'na yeniden katıldı. İngilizce, ülkenin tek resmi dilidir; İngiliz yönetimi sırasında yaygın olarak kullanılmaya başlandı.

Gambiya Nehri'nin verimli toprakları uzun yıllardır yerleşim bölgesi olarak kullanılmaktadır. Milattan önceye dayanan ve gezgin Hanno'ya ait olduğu belirlenen yazılı belgelerde, Hanno'nun özellikle Batı Afrika bölgelerinde gezerken Gambiya bölgesindeki durumdan bahsetmektedir. Milattan sonraki dönemlerde ise bölge ile ilgili ilk kayıtlar 9. yüzyıl ve 10. yüzyılda Arap tüccarına aittir. 10. yüzyıl boyunca Müslüman tüccarlar ve öğretmenler birçok Batı Afrika ülkesinde çeşitli yerleşimler kurmuştur. Bu iki grup altın ve fildişi karşılığında değiş tokuş sağlayan ve Sahra'yı aşan ticaret rotaları oluşturmuşlardır. Bölgenin Mali Krallığı'na bağlı olduğu dönemlerde bu bölgeye seferler düzenleyen Portekiz tüccarlar bölgede de hakimiyet kurmaya başlamışlardır. 17. yüzyılda İngiliz kralının da yetki vermesi ile Gambiya ve Altın Sahili bölgelerinin kullanım hakkını alan topluluk, bölge ticaretinde söz sahibi konuma gelmiştir. 17. yüzyıl sonu ile 18. yüzyıl başlarında İngiltere ve Fransa bölgede bulunan su kaynaklarının paylaşımında siyasi ve ticari sebeplerden dolayı ihtilaflar yaşamış, bu sorunlar Paris Antlaşması (1763) ile sona erdirilebilmiş ve Gambiya üzerindeki tüm hakimiyet Birleşik Krallık'a devredilmiştir. Bu süreçten sonra da Fransa, Gambiya üzerinde hakimiyeti ele alabilmek adına Afrika kıtasında bulunan başka sömürge bölgelerini bu bölgeye karşılık Büyük Britanya'ya teklif etmiş ama başarı elde edememiştir. Özellikle 18. yüzyıl ile 19. yüzyıl arasında yaşanan ve merkezi James Adası üzerinde bulunan kale olan köle ticareti döneminde üç milyona yakın kişi bu bölgelerden Amerika kıtasına köle olarak götürülmüştür. Büyük Britanya hakimiyetinin ilk dönemlerinde Sierra Leone Valisi'nin hakimiyeti altındaki topraklara dahil edilen Gambiya, 1888 yılında başlı başına bir sömürge düzeni olarak kurulmuştur. Bu oluşum ile Fransa himayesindeki Senegal ile kesin sınır çizgileri 1889 yılında belirlenmiştir.

Gambiya, meşrutiyet sistemi ile 18 Şubat 1965 tarihinde Büyük Britanya'dan bağımsızlığını kazanarak İngiliz Milletler Topluluğu üyesi olmuştur. 1967 yılında dönemin Senegal devlet başkanı Léopold Sédar Senghor'un ziyaretinde iki ülke arasında yakın işbirliği konusunda anlaşma sağlanmıştır. 24 Nisan 1970 tarihinde yönetim şeklini cumhuriyet olarak değiştiren ülke, ülkenin ilk devlet başkanı olarak da o güne kadar başbakan olarak görev alan ve bu süreçten sonra 1994 yılına kadar beş defa daha aynı göreve getirilen Sir David Dawda Kairaba Jawara üstlenmiştir. 1981 tarihinde Jawara'nın ülke dışında bulunduğu bir zamanda ülkede gerçekleştirilmeye çalışılan darbe Senegal ordusunun da yardımı ile beş günlük bir süre sonunda sonlandırılmış, ülkesine geri dönen Jawara, dört yıllık olağanüstü hâl ilan etmiştir. Özellikle gerçekleştirilen darbenin de etkisi ile Gambiya ve Senegal 12 Aralık 1981 tarihinde imzaladıkları anlaşma ile askeri alanda, para biriminde ve ekonomi alanında birlikte hareket etme iradelerini ortaya koymuşlardır. Senegambiya Konfederasyonu olarak adlandırılan bu yeni oluşum, 1 Şubat 1982 ile 30 Eylül 1989 tarihleri arasında varlığını sürdürmüş, bu süreçte Senegal'in sık bir şekilde dile getirdiği Senegal altında birleşme talepleri nedeniyle Gambiya'nın birlikten çekilmesi ile sonlandırılmıştır.

Ülke kendi içerisinde beş bölgeye ve Büyük Banjul bölgesinde bulunan iki şehir belediyesi olan Banjul ve Kanifing belediyelerine ayrılmış durumdadır.

Ülkenin başkenti Banjul, bir ada üzerine kurulu olduğu için daha fazla genişleme imkânı bulunmamaktadır. Bu sebepten dolayı ülkenin ticari ve kültür açısından en önemli ve aynı zamanda nüfus bakımından da en kalabalık şehri Serekunda'dır.
Ülke genelinde 2012 nüfus verilerine göre en yoğun nüfusa sahip altı şehir şu şekilde sıralanmaktadır:
Serekunda (415.962), Brikama (101.119), Bakau (72.039), Lamin (39.112), Nema Kunku (36.069) ve Banjul (31.834)

Ülke cumhuriyet rejimi ile yönetilmektedir. Ülkeyi devlet başkanı sıfatı ile yöneten kişiler halk tarafından beş yıllık görev süresi ile bu makama seçilmektedir. 1970 yılından bu yana ülkede başbakanlık makamı bulunmamaktadır. Ülkede çok partili bir siyaset sistemi olsa da Alliance for Patriotic Reorientation and Construction ülke yönetiminin başında bulunmaktadır. Muhalefet partilerinin hemen hemen hiçbir hakimiyeti olmadığı Gambiya'da bu sebeplerden dolayı Haziran 2005 tarihinde tüm muhalefet partileri National Alliance for Democracy and Development (NADD) partisi çatısı altında toplanarak güçlerini birleştirmişlerdir. 1981 ve 1994 yıllarında gerçekleştirilen askerî darbeler fazla can kaybı olmadan atlatılmış, Yahya Jammeh 1994 yılında gerçekleştirilen darbenin başında bulunan kişi olarak yönetimi ele almış ve 2017'ye kadar görevde kalmıştır.
Devlet başkanı Jammeh, Aralık 2015'te yaptığı açıklama ile ülkesinin bundan sonra İslam Devleti olduğunu açıklamıştır. 4 Ocak 2016 tarihinde Başkan Yahya Jammeh, işyerlerinde çalışan kadınların saçının açık olmasını yasaklayarak "kadınlar saçlarını toplamalı ve düzgünce örtmeli" ifadesinin yer aldığı bir kararname imzaladı. Jammeh daha önce de kadınların iç çamaşırı ve dar kot pantolon giymelerine karşı savaş açmıştı. Yeni devlet başkanı Adama Barrow ise, 2017'nin başında ülkenin adından "İslam" ifadesini kaldırdı.

Gambiya konum olarak Afrika kıtasının batı yakasında, Atlantik Okyanusu kıyısında yer almaktadır. Ülke 11.295 km² yüzey alanı ile Afrika kıtasının anakara kısmında yer alan en küçük devleti konumundadır. Ülkenin toplamda var olan 740 km'lik sınırının uzunluğu 480 km, genişliği ise Gambiya Nehri'ne bağlı olarak 10 ila 50 km arasında değişmektedir. Atlantik Okyanusu kıyısı hariç ülke tamamen kendisinden yüzölçümü olarak yirmi kat daha büyük olan Senegal tarafından çevrilidir. Ülke yanlış bir düşünce olarak Enclave, tamamı yabancı topraklarla çevrilmiş bir bölge olarak tanımlanmaktadır ancak bu terimin anlamını bire bir vermektedir. Ülkenin dünya üzerindeki devletler arasında bakıldığında ilginç bir sınır hattı vardır. Bu sınırın oluşmasının gerçek sebebi, İngilizlerin bu bölgeye işgal nedeni ile geldiklerinde, Gambiya Nehri'nin gemi ile ilerleyebildikleri bölgelerde, gemilerinden attıkları topların gittiği en son mesafesine göre sınır hattının belirlenmiş olmasıdır.
Gambiya 80 km'lik bir kıyı kesimine sahiptir. Ülke genelinin %11,5'lik bir alanına denk gelen 1.300 km² bir alanı sulak alan konumundadır. Ülkenin tam ortasında geçen ve ülkeye ismini veren Gambiya Nehri'de tüm kolları ile birlikte sulak alanlar içerisinde çoğunluğu oluşturmaktadır.

Ülke genelinde tropikal iklim hakim olup, belirgin yağmur ve kuraklık zamanları mevcuttur. Kuraklık dönemi kuzeydoğu bölgesinden, Sahra Çölü'nden esen kuru Harmattan rüzgarlarının da etkisi ile Kasım ayı ile Mayıs ayı arasında yaşamakta olup, hava sıcaklıkları bu dönemlerde belli günlerde 40 °C ile en yüksek sıcaklık değerlerine ulaşsada, ortalama olarak 21 ila 27 °C arası ölçülmektedir.

Ülke genelinde özellikle Portekizlilerin gelmesi ile birlikte deniz ulaşımı önemli bir yer edinmiştir. İlk dönemlerinde tüccarların ürünlerini taşımasında kullanılan nehir, 20. yüzyıl sonlarından itibaren insan taşımacılığında da önem kazanmış ve kullanılmıştır. Ancak ülkenin iç kesimlerine ulaşmakta etkin bir rol oynayan deniz ulaşımı günümüzde neredeyse tamamen önemini yitirmiştir. Gambiya nehrini

Gramer okulu, Birleşik Krallık'ta ve İngilizce konuşulan diğer ülkelerde eğitim tarihindeki birkaç farklı okul türünden biridir. Başlangıçta Latince öğreten okullar iken daha yakın zamanda akademik odaklı bir liseler haline geldiler.
Ortaçağ gramer okullarının asıl amacı Latince öğretmekti. Zamanla müfredat, önce Grekçe, daha sonra İngilizce ve diğer Avrupa dilleri, doğa bilimleri, matematik, tarih, coğrafya, sanat ve diğer konuları içerecek şekilde genişletildi. Viktorya Dönemi'nin sonlarında gramer okulları İngiltere ve Galler'de orta öğretim sağlayacak şekilde yeniden düzenlenirken İskoçya'da ise farklı bir sistem geliştirildi. Bu tür dilbilgisi okulları, farklı şekillerde geliştikleri Britanya'nın denizaşırı topraklarında da kuruldu.
Dilbilgisi okulları, 1940'ların ortalarından 1960'ların sonlarına kadar İngiltere ve Galler'de faaliyet gösteren, devlet tarafından finanse edilen orta öğretimin Üçlü Sistemi'nin üç kademesinden biri haline geldi ve Kuzey İrlanda'da da bu şekilde devam ediyor. 1960'larda ve 1970'lerde Yerel Eğitim Otoriteleri'nin çoğunun seçmeli olmayan kapsamlı okullara geçmesinden sonra, bazı gramer okulları tamamen bağımsız okullar haline geldi ve ücret talep ederken diğerlerinin çoğu kaldırıldı veya kapsamlı hale geldi. Her iki durumda da bu okullardan bazılarının adlarında "gramer okulu" vardı. Daha yakın zamanlarda, hâlâ seçmeli alımlarını sürdüren bazı devlet gramer okulları akademi statüsü kazanmış, dolayısıyla Yerel Eğitim Otoritesi'nden (LEA) bağımsızdır. Bazı LEA'lar üçlü sistemin biçimlerini korur ve birkaç gramer okulu, diğer kapsamlı alanlarda varlığını sürdürür. Geriye kalan bazı gramer okullarının geçmişi 15. yüzyıl öncesine kadar uzanabilmektedir.

A general timeline of English education
The situation of grammar schools today
Support Kent Schools
Q and A: Advanced schools, BBC News
Grammar schools, The Guardian

Gymnasium veya jimnazyum ya da eski dildeki kullanımıyla jimnaz, İsviçre, Hollanda, İsveç, Avusturya ve Almanya ile bazı diğer ülkelerde bulunan, öğrencileri üniversiteye hazırlayan okul türü. Türkiye'de lise seviyesinin üstündedir. Gymnasium'a girebilmek için ders notlarının iyi olması şartı vardır.

Almanya'da Gymnasium (Almanca: t. das Gymnasium, ç. Gymnasien), 4 okullu eğitim sisteminin en yüksek okulu olup, gidilebilecek en yüksek dereceli lisedir. Gymnasium akademik öğrenmeyi güçlü bir şekilde vurgular. Bu tür okullara giden öğrencilere "Gymnasiast" (ç. Gymnasiasten) denir. 2009-2010 dönemine göre Almanya'da 3 bin 94 gymnasium varken yaklaşık 2 milyon 475 bin öğrenci bu okullara gitmiştir ve böylece okul başına ortalama öğrenci sayısı 800'dür. Bu okullar genellikle halka açıktır ve devlet tarafından desteklenmektedir fakat bu okulların bir dizi sınırlı ve özel olanları da mevcuttur. 2009-2010 dönemine göre bu okullara giden öğrencilerin %11,1'i özel gymnasium'lara gitmiştir.
13. sınıfın (bazı eyaletlerde 12. sınıfın) sonunda Abitur denilen bitirme sınavını başaran kişi mezun olur ve üniversiteye gitmeye hak kazanır.

Türkiye'de İstanbul Lisesi, Alman Lisesi ve Sankt Georg Avusturya Lisesi Gymnasium unvanı sahibidir. Bu okullarda Almanca eğitim verilmekte olup İstanbul Lisesi ve Alman Lisesi'nden Abitur, Avusturya Lisesi'nden ise eşdeğeri olan Matura diploması almak mümkündür.

Seminer (okul)
Gymnasium (Antik Yunanistan)
Okul listeleri
Likeion

Hukuk fakültesi, hukuk biliminin öğretildiği ve bu bilim içindeki çeşitli dallarda araştırmalar yapılan fakülte. Mezunları, avukatlık, hâkimlik, savcılık, hukuk danışmanlığı, noterlik, kaymakamlık ile diğer pek çok alakalı mesleği yapabilmektedir.

Osmanlı İmparatorluğu'nda uzun bir dönem kadı olabilmek için medreselerde eğitimi başarıyla tamamlamak gerekiyordu. Tanzimat sonrası başlayan modernleşme hareketinin etkisiyle 1839 yılında Mekteb-i Maarif-i Adliye kuruldu. Sonrasında kurulan diğer modern okullarda da hukuk eğitimine geniş yer verildi. İlk hukuk okulu, şeyhülislamlık tarafından Muallimhane-i Nüvvâb adıyla 1855'te kuruldu. Bu okullarla beraber farklı eğitimler de verilse de dönemin şartları gereği fazla devam edemedileri. Türkiye'deki ilk tam nitelikli hukuk fakültesi Mekteb-i Hukuk-ı Şâhâne ise 1880'de kendi binasında kurularak eğitim öğretime başladı. Bu okul bugün İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi olarak devam etmektedir. Türkiye'de hukuk fakültesi eğitim süreleri 4 yıldır. Cumhuriyet Döneminde yeni açılan ilk fakülte 1925'te kurulan Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'dir. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi, 5 Kasım 1925 tarihinde Ankara Adliye Hukuk Mektebi adıyla, Atatürk tarafından kurulmuştur. Konya Hukuk Mektebi ise 1907 yılında alınan bir kararla kurulmuş, 1908 yılında da eğitime başlamıştır. Ege Üniversitesi Hukuk Fakültesi ise 1978 yılında kurulmuştur, 1982 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi kurulması ile hukuk eğitimi bu üniversiteye geçmiştir.

Kanada yerli yatılı okulları ya da Kanada Kızılderili yatılı okulları (İngilizce Canadian Indian residential schools, Indian residential schools, Fransızca pensionnats indiens), Kanada'da Kanada İnuitleri, Kanada Kızılderilileri ve Métisler'den oluşan Kanada yerlilerine yakın zamana kadar eğitim verilen yatılı okullar ağı. Finansmanı Kanada hükûmeti'ne bağlı Aboriginal Affairs and Northern Development Canada tarafından sağlanan bu okullar, Hristiyan kiliseleri, özellikle de Kanada Katolik Kilisesi ile Kanada Anglikan Kilisesi tarafından yönetilir. Kökeni Kanada Konfederasyonu öncesine dayansa da, 1876'da Indian Act yasasının kabul edilmesinden sonra etkinleşmiştir ve yirminci yüzyıla kadar açık kalan bu okulların sonuncusu ancak 1996 yılında kapatılmıştır.
Kanada yerlilerinin asırlarca tek öğrenim imkânı bulduğu bu yatılı okullar, ırkçı asimilasyon yapısıyla Kanada'da insan hakları ihlâlleri olarak görülmektedir. Kanada yerli yatılı okulları üzerine oldukça uzun tarih yazıları ve öğrencilerin yaşadıkları koşulların irdelendiği popüler tartışmalar bulunmaktadır. Kanada yerlilerinin diline ve kültürüne onarılmaz zararlar verdiği ancak yirminci yüzyıl başlarında anlaşılmıştır. Anadillerinden mahrum büyüyen çocuklar ayrıca öğretmenlerin ve diğer öğrencilerin fiziksel ve cinsel istismarına maruz kalmışlardır. Çoğu Katolik Kilisesi tarafından işletilen bu okullarda işlenen cinsel istismar ve şiddeti 1990 yılında kendisi de Kanada yerlisi olan Manitoba lideri Phil Fontaine ortaya koymuştur. Fontaine'e göre yatılı okullarda erkek ya da kız çocuklarına uygulanan cinsel istismarın (taciz ve tecavüz) oldukça yaygın olduğunu belirtmiştir Asırlardır Kanada yerlilerine uygulanan bu ırkçı asimilasyon amaçlı yatılı okul politikaları, bir uzlaşmayla, 11 Haziran 2008 tarihinde Kanada hükûmeti adına başbakan Stephen Harper ve diğer partilerin liderleri ile Kanada Avam Kamarası üyelerinin katılımıyla yerlilerden ve kamuoyundan özür dilenmiştir. Bunun yanı sıra, özürden dokuz gün önce de Indian Residential Schools Truth and Reconciliation Commission adını taşıyan resmî bir komisyon, bu okullar hakkındaki gerçeklerin ortaya çıkarılması için kurulmuştur. Komisyon 2012 yılında da hâlâ çalışmalarını sürdürmektedir.

ABD yerli yatılı okulları
Where the Spirit Lives, Kanada yerli yatılı okulları hakkında 1989 yapımı dramatik film
We Were Children, Kanada yerli yatılı okulları hakkında 2012 yapımı film
Kızılderili Soykırımı

Katolik okulları, Katolik Kilisesi ile birlikte yönetilen okul öncesi, ilk ve orta eğitim kurumlarıdır. 2011 itibarıyla Katolik Kilisesi dünyanın en büyük dini, sivil toplum okul sistemini işletmektedir. Kilise, 2016 yılında 43.800 ortaöğretim okulunu ve 95.200 ilkokulu destekledi. Okulların müfredatlarında seküler konuların yanı sıra dini eğitime de yer veriliyor.

Avrupa, Kuzey Amerika, Avustralya ve Yeni Zelanda'da Katolik okullarının kurulmasındaki ana tarihsel etken İrlandalı göçüydü. Tarihsel olarak, Avrupa'da Katolik okullarının kuruluşu, 1558-63'teki Elizabeth Dönemi Dini yerleşimlerinde İngiltere Kilisesi'nin kurulmasının ardından çeşitli mücadelelerle karşılaştı. Bu dönemde Katolik karşıtlığı, Katolikleri geleneklerini korumak için modern Katolik eğitim sistemleri oluşturmaya teşvik etti. Daha sonra 1782 tarihli Yardım Yasaları ve 1829 tarihli Katolik Kurtuluş Yasası, İngiltere'de Katoliklere açıkça ibadet etme olanağı verdi ve Kilise tarafından hayır kurumları oluşturma olanağını artırdı. Bu; okullar, hastaneler, yetimhaneler, ıslahevleri ve çalışma evleri kuran çok sayıda yerli dini cemaatin gelişmesine yol açtı.

Katolik okulları, Hristiyanların gelişimine odaklanmaları bakımından devlet okullarından farklıdır. Liderler, öğretmenler ve öğrenciler Kilise ve okul tarafından koyulan dört temel kurala odaklanmalıdır. Buna okulun Katolik kimliği, yaşam ve inançla ilgili eğitim, yaşam ve inancın kutlanması, eylem ve toplumsal eşitlik dahildir.
Hristiyanlığa bağlı diğer kurumlar gibi Katolik okulları da genellikle mezhebe bağlı değildir; din veya mezhep mensubiyeti, cinsiyet, ırk, etnik köken veya milliyet ne olursa olsun, kabul veya kayıt gereklilikleri ve yasal belgeler ile kurallar ve yönetmeliklerin sunulması koşuluyla herkesi kabul ederler. Verimli bir okul hayatı için kurallara uyulur. Bununla birlikte, Katolik olmayanların (Hristiyan olsun ya da olmasın), özellikle dini nitelikteki zorunlu faaliyetlere katılmaları veya bunlardan muaf tutulmaları gerekebilir. Bunlar sosyal kapsayıcılık ruhuna uygundur.

Ana ders olarak din eğitimi bireylerin kendilerini "entelektüel, fiziksel, sosyal, duygusal ve tabii ki ruhsal olarak" geliştirecekleri müfredatın hayati bir unsurudur. Eğitim aynı zamanda şunları da içerir: "Okul topluluğunun ayin ve ibadet yaşamının okulun dini boyutunun farklı fakat tamamlayıcı yönü." Katolik okullarında öğretmenler, Episkopos ve Müfettiş tarafından sağlanan bir Din Eğitimi Programı uygulamaktadır. Öğretmen Papaz ve dolayısıyla Episkopos, Din Eğitimi Derslerinin planlanmasına ve öğretilmesine katkıda bulunur.
Katolik eğitimi pozitif bir doğurganlık faktörü olarak tanımlanmıştır; üniversite düzeyinde ve daha az ölçüde ortaokul düzeyinde Katolik eğitimi, daha yüksek dindarlığın din eğitimine devam etme olasılığının daha yüksek olmasına yol açtığı kafa karıştırıcı etkiyi hesaba katarken bile, daha fazla sayıda çocukla ilişkilidir.

Bazı ülkelerde Katolik okulları devlet tarafından finanse edilmektedir. Bunlar devletin yardımına ihtiyaç duyan kurumlardır. Bu, okulları görevlendiren hükûmetin okulların ihtiyaçlarını tamamen veya kısmen nüfustan alınan vergilerle ödediği devlet okullarında da aynıdır. Avustralya Katolik okulları, Avustralya hükûmetinin devlet okullarının yanı sıra Katolik okullarına da destek sağladığı bu kategoriye girmektedir. İskoçya'daki bağımsız olmayan Katolik okulları, kurumların tamamen İskoç Hükûmeti tarafından finanse edildiği bir başka örnektir.

Bağımsız okullar olarak da bilinen özel okullar yerel, eyalet veya ulusal hükûmetler tarafından yönetilmez. Bunun yerine öğrencilerini seçebilirler ve devlet okullarının yaptığı gibi hükûmete bel bağlamak yerine, tamamen veya kısmen öğrencilerden alınan öğrenim ücretleri ile finanse edilirler. Öğrenciler ayrıca yeteneklerine bağlı olarak özel okula girmek için burs da alabilirler.

Gönüllü destekli okullar işletme maliyetlerinin büyük bir kısmını yerel yönetim aracılığıyla merkezi hükûmetten alırlar ve öğrencilerden ücret talep etmezler. Diğer okul türlerinin aksine, gönüllü destekli bir okulun sermaye maliyetlerinin yalnızca %90'ı hükûmet tarafından karşılanır. Vakıf, sermaye masraflarının geri kalanını karşılar, okulun arazi ve binalarının sahibidir ve okul yöneticilerinin çoğunluğunu atar. Yönetim organı, merkezi hükûmetin dayattığı kurallara tabi olarak okulu yönetir, personeli istihdam eder ve okula kabul kurallarını koyar. Öğrenciler, dini okullarının kendi inançlarına göre din eğitimi öğretebilmesi dışında ulusal müfredatı takip ederler. İngiltere'de sürdürülen sektör içinde, tüm Katolik okulları ve Hristiyan olmayan inançlara sahip okullar da dahil olmak üzere, ilkokulların yaklaşık %22'si ve ortaokulların %17'si gönüllü olarak desteklenmektedir.

Katolik okullar, İkinci Vatikan Konsili tarafından yoksulları önceleyen Katolik sosyal öğretimi konusunda müjdelenen değişiklikler yaşamıştır: "Kilise, eğitim hizmetlerini her şeyden önce yoksullara, aile yardımı ve şefkatinden yoksun olanlara, inançtan uzak olanlara ya da yoksullara sunmaktadır. Bu değişiklikler Brezilya, Peru ve Şili'de, katkıların dezavantajlıları ve yoksul bölgelerdeki insanları eğitime dahil ederek "okulda yeni bir yaşama biçimine" yol açtığı örneklere yol açmıştır.

Avustralya ve Amerika Birleşik Devletleri'ndeki deneysel kanıtlar, kamu okullarına kıyasla Katolik okullarında eğitim performansının ve katılımın daha yüksek olduğunu gösteriyor. Evans and Schwab (1998) yaptıkları deneyde Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Katolik okullarına devamın liseyi bitirme veya üniversiteye başlama oranını %13 artırdığını bulmuşlardır. Benzer şekilde, Avustralya'da Williams and Carpenter (1990) tarafından özel ve devlet okulları tarafından yapılan önceki sınavları karşılaştırarak gerçekleştirilen bir deney, özel eğitimdeki öğrencilerin tüm eğitimsel, sosyal ve ekonomik göstergelerde devlet okullarındaki öğrencilerden daha iyi performans gösterdiği sonucuna varmıştır.

Katolik eğitimi, Malta ve Japonya gibi ülkelerde kadınların değişen rollerinde büyük bir etkiye sahip olduğunu göstermiştir. Örneğin, Malta'da kızların Katolik okullarında eğitim görmesi şunları gösteriyor: "...küresel bir toplumda kızların tam gelişimine yönelik kayda değer bağlılığın kanıtı."

Kolej, Fransızca collège sözcüğünden Türkçeye geçmiş olan bir sözcüktür. Öğretim uygulamasında yabancı bir dil öğretimine ağırlık veren okullara, bazı meslek okullarına (Polis Koleji, sağlık koleji gibi) veya ilköğretim ve lise eğitimini kapsayan özel okullara kolej denir. Mesleki eğitim veya ortaöğretim sunmaktadır.
Batı ülkelerinde kolej kelimesi (collège) çok değişik anlamlarda kullanılır. Kelimenin kökeni Latincede kol (kolektif/birlikte anlamında) ve lege (lego: "kendim seçiyorum" ya da legal:kanuni/kurallı anlamında) sözcüklerinin kökünün birleşiminden gelir. Aynı kurallara uyma konusunda anlaşmış bir topluluk anlamı taşımasından, aynı özellileri taşıyan gönüllüce bir araya gelmiş ve bilim meslek beceri ortaklığı içinde olan çok değişik gruplar için kullanılır. Birçok lise, yüksek okul, öğrenci yurdu, üniversite ve hatta mesleki birlikler; adında kolej kelimesini taşımaktadır. İrlanda ve ABD'de kolej, günlük konuşmada genel anlamda lise üstü yüksek eğitim olarak kullanılır. ABD'de kurum ismi olarak kolej genellikle lisans seviyesinde derece veren yüksek okul demektir. Avustralya'da üniversite öncesi iki yıla da kolej denir.
Dünyanın çoğunda, kolej bir lise veya ortaokul, bir ileri eğitim koleji olabilir. Amerika Birleşik Devletleri'nde, kolejler undergraduate ve postgraduate programları sunabilir. Bu kelime genellikle ABD'de üniversitenin eş anlamlısı olarak da kullanılır.  Fransa, Belçika ve İsviçre gibi bazı ülkelerdeki bir kolej orta öğretim sağlar.

İncil koleji
Toplum koleji
İki senelik kolej
Dört senelik kolej
Liberal sanatlar koleji
Kadın koleji
Erkek koleji
Kız okulu
Askerî kolej
Konut koleji
Yasal kolej
İş koleji

Büyük Kolej
Maarif Bakanlığı Kolejleri
Türk Maarif Koleji
TED Ankara Koleji
TED Malatya Koleji
TED İzmir Koleji
Tarsus Amerikan Koleji
Robert Lisesi
Özel İzmir Amerikan Koleji
Mehmet Âkif Koleji
Kasımoğlu Coşkun Fen Lisesi
İzmir Özel Türk Koleji
Fenerbahçe Koleji
Fatih Koleji
Çamlaraltı Koleji
Choueifat Uluslararası İngiliz Koleji
Bursa Amerikan Kız Koleji
Beykent Eğitim Kurumları
Adana Koleji

Ülkelere göre üniversite ve kolej listeleri
Kolej giriş sınavı
Üniversite koleji
Kolej üniversitesi

Lykeion (Grekçe: Λύκειον, Lykeion; Latince: Lyceum) Atina'nın kuzeydoğusunda, Lykavitos Tepesi ile İlissos Deresi arasında, bugün Yunanistan parlamentosunun bulunduğu bina ile Enthnikos Kipos'un (Milli Bahçe) tam arkasında yer alan bir Apollon tapınağıydı. Sağlı sollu ağaçlar dikilmiş ara yolları ile antikitenin popüler gezinti yeriydi. Daha sonraki tarihlerde, Aristoteles derslerini burada vermeye başladı ve bu yüzden kurduğu felsefe ekolü Peripatetik (Yürüyüş Yapanlar) adıyla tanındı.
Kutsal orman anlamına gelen Lykeion aynı zamanda Tanrı Apollon'un sıfatlarından biridir ve "kurtlardan koruyan" manasına gelir. Lykeion, bilinen ilk lise olarak kabul edildiği gibi bugünkü lise kelimesinin kökenidir. Türkçe lise kelimesi Fransızca lycée kelimesinden gelir, lycée kelimesi ise Latince Lyceum'dan gelir.

Aristo, MÖ 343-MÖ 322
Theophrastos, MÖ 322-MÖ 287 (Rodoslu Eudemos, Messinalı Dikaiarchos, Pontuslu Herakleides, Tarantolu Aristoksenos, Phaleronlu Demetrius
Straton (Lampsakoslu, MÖ 287-MÖ 269 (Samoslu Aristarchos)
Lykon (Truvalı), MÖ 269-MÖ 226
Ariston (Kealı), MÖ 226 (İskenderiyeli Sotion)
Kritolaos, MÖ 156
Diodoros (Tirli, MÖ 110 (Rodoslu Hieronymus), Phormion??)
Erymneus, MÖ 110
Rodoslu Andronikos, MÖ 70
Pergamonlu Kratippos, MÖ 45 (Napolili Staseas)

Lise, başta Avrupa olmak üzere birçok ülkenin eğitim sistemi içinde tanımlanan bir eğitim kurumu kategorisidir. Genellikle bir tür orta dereceli okul olarak kabul edilir. Türk eğitim sistemine göre, sekiz yıllık ilkokul ve ortaokulu bitirmiş olan 14-18 yaşlarındaki öğrencileri, en az dört yıllık bir eğitimle yükseköğretime hazırlayan ortaöğretim kurumudur. Türkiye'de lise eğitimi, 2012-2013 eğitim öğretim döneminden beri zorunludur.
Lise sözcüğü, Türkçeye Fransızca olan lycée sözcüğünden geçmiştir.

Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi
Çok programlı Anadolu lisesi
Anadolu lisesi
Sosyal bilimler lisesi
Fen lisesi
İmam hatip lisesi
Akşam Lisesi
Güzel sanatlar lisesi
Spor lisesi
Açık Öğretim Lisesi
Mesleki Açık Öğretim Lisesi
Mesleki Eğitim Merkezi
Eğitime devam etmeyen Liseler

Teknik lise
Genel lise
Askerî lise

Liselere Geçiş Sistemi
Liselerarası Müzik Yarışması
Lykeion
Anaokulu
İlkokul
Ortaokul
Üniversite
Gymnasium (okul)

Matematik, bilimde olduğu kadar günlük hayatımızda karşılaştığımız sorunların çözümünde kullandığımız önemli bir araçtır. Bundan dolayı matematikle ilgili davranışlar ilköğretimden yükseköğretim programına kadar her alanda yer alır. İlköğretimde ortaöğretime hazırlık olarak, ortaöğretimde yükseköğretime hazırlık olarak matematik öğretimi yapılır. Matematik öğretiminin temel amacı; kişiye günlük hayatın gerektirdiği matematik bilgi ve becerileri kazandırmak, problem çözmeyi öğretmektir. Matematik insan tarafından yaratılan zihinsel bir sistemdir. Bu matematiği soyut hale getirir. Görece, zor öğrenilmesinin sebebi budur. Öğretim sırasında somut araçlar kullanılarak kolaylaştırılabilir.
Matematiğin yapısında tanımlı veya tanımsız elemanlar ve önermeler vardır. Örneğin üçgen tanımlı bir eleman, nokta ise tanımsız bir elemandır. Tanımsız elemanlar öğretilirken tanımlanmaya çalışınılmaz, ne işe yaradıkları açıklanabilir. Önermelerin ise ifade ettiği hükümler doğru ya da yanlış olabilir. Matematik doğru hükümler veren önermelerle uğraşır.
Matematiğin soyutluluğu, elemanları, önermeleri öğretimin başından beri sezdirilerek matematik davranışları geliştirilebilir.

Doğal sayılar
Tam sayılar
Rasyonel sayılar
Problemler
Düzlem geometri
Oran orantı
Cebir
Dönüşüm geometrisi
Üslü sayılar
Kareköklü ifadeler
Eşitsizlikler
İstatistik

Her sayı bir rakam olmayabilir; fakat her rakam bir sayıdır.
Hem rasyonel hem de irrasyonel olan bir sayı yoktur.
Çarpımları sabit olan iki doğal sayı; birbirine en uzak seçildiğinde toplamları en büyük değerini alır, birbirine en yakın seçildiğinde toplamları en küçük değerini alır.
Toplamları sabit olan iki doğal sayı birbirine en uzak seçildiğinde çarpımları en küçük değerini alırken birbirine en yakın seçildiğinde çarpımları en büyük değerini alır.
İki tek sayının toplamı ve farkı çift sayı, çarpımı tek sayıdır.
İki çift sayının toplamı farkı ve çarpımı çift sayıdır.
Tek sayı ile çift sayının toplamı ve farkı tek sayı, çarpımı çift sayıdır.
Çift sayıların tüm pozitif tam kuvvetleri yine bir çift sayıdır.
Tek sayıların tüm pozitif tam kuvvetleri yine bir tek sayıdır.
Pozitif sayıların bütün kuvvetleri pozitiftir.
Negatif sayılarda çift kuvvetler pozitif, tek kuvvetler negatiftir.
Aynı işaretli iki sayının çarpım veya bölümleri pozitiftir.
Zıt işaretli iki sayının çarpım veya bölümü negatiftir.
Negatif sayının negatif sayıya bölümü pozitiftir
İki ardışık sayı, aralarında asaldır.
Bir'in sonsuz kuvveti sonsuz değildir.

Kümeler
Reel sayılar
Eşitsizlikler
Üslü sayılar
Köklü sayılar
Oran orantı
Problemler
Fonksiyonlar
Düzlem geometri
Analitik geometri
Olasılık ve istatistik
Kombinasyon ve permütasyon
Paraboller
Polinomlar
Trigonometri
Katı cisimler
Karmaşık sayılar
Logaritma
Matris, determinant ve lineer denklem sistemleri
Limit
Türev
İntegral

Matematik eğitim siteleri listesi

Medrese, Müslüman ülkelerde orta ve yükseköğretimin yapıldığı eğitim kurumlarının genel adıdır. Medrese kelimesi Arapça ders (درس) kökünden gelir.  Medreselerde ders verenlere "müderris", onların yardımcılarına "muid", okuyanlara "danışmend", "softa" veya "talebe" adı verilir.

Türk İslam devletlerinde medrese geleneği Karahanlılarla başlar. Ayrıca Karahanlılar medrese geleneği ile birlikte burslu öğrencilik sistemini başlatmışlardır. F. Reşit Ünat'a göre ise İslam'da ilk medrese Büyük Selçuklu Devleti zamanında Alparslan'ın veziri Nizamülmülk tarafından açılan ve yine onun ismiyle anılan Nizamiye Medreseleri'dir. Necdet Sakaoğlu ise ilk medresenin kurucusu olarak, Nişabur hâkimi Emir Nasır bin Sebüktekin'i göstermektedir.
Medreseler, Selçuklular'la zirve yapar. En kapsamlı, çok yönlü medreseleri Büyük Selçuklular açmıştır. En büyük Nizamiye Medresesi, Selçuklu veziri Nizamülmülk tarafından Bağdat'a kurulmuştur . Budizmdeki dinsel eğitim kurumu Viharalardan etkilenilerek medreseler açılmıştır.İlk medreselerde ağırlıklı olarak Kuran, kıyas, icma, fıkıh, kelam gibi dini dersler okutulurken, Nizamiye medreselerinde hem pozitif bilimler hem de dini bilimler birlikte okutulmuştur. Bu eğitim sisteminde Batinilik ve Şiilik arasında fikri mücadele amaçlanmıştır.
Selçuklular Anadolu'ya geldikten sonra çeşitli şehirlerde çok sayıda medreseler inşa etmişlerdir. Anadolu'da açılan ilk medrese Danişmentliler tarafından Tokat Niksar'da açılan Yağbasan Medresesi'dir.
Osmanlı Devleti'nin devrinde ilk medrese Orhan Bey zamanında 1330 yılında Orhan Gazi Medresesi adıyla İznik'te kurulmuştur. Daha sonra Osmanlı Devleti'nin sınırları genişlemesiyle beraber Bursa ve Edirne başta olmak üzere pek çok şehirde medreseler açıldı. İstanbul'un fethinden sonra üst seviyedeki eğitim kurumları başkentte yoğunlaştı.
1331-1451 yılları arasında 82 adet medrese kurulmuştur.
1463-1471 yılları arasında kurulanlara Fatih medreseleri ya da Sahn-ı Seman medreseleri denilir (Bu medreselerle birlikte süreye dayalı eğitim, ders geçme sistemine dayalı eğitime dönüştürülmüştür.).
1550-1557 yılları arasında kurulanlara ise Süleymaniye medreseleri denir. Osmanlı Devleti'nin ilk tıp okulu Darültıp Süleymaniye medreselerinde yer almıştır. Tıbbi bilgilerin uygulamalarının yapıldığı Darüşşifa ve diğer bazı bölümler olan Darülakakir (Eczane), Darüzziyafe, Tabhane ve İmarethane ilk kez Süleymaniye medreselerinde yer almıştır.
Başlangıçta bütün eğitim faaliyetlerinin yapıldığı kurum olan medreseler, Tanzimat Döneminde yeni mesleki okulların açılması ile sadece din eğitimi verilen okullar haline getirildi. Osmanlı devletinin son döneminde medreselerin ders programında ve teşkilat yapısında yeni düzenlemeler yapıldı. 1914 yılında Darü-l hilafeti-l Aliyye adı altında birleştirilen medreseler, Millî Mücadeleden sonra 03.03.1924 tarih ve 430 sayılı Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun birinci maddesi olan "Türkiye dahilindeki bütün müessesat-ı ilmiye ve tedrisiye Maarif Vekaleti’ne merbuttur" ifadesi ile Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitim Bakanlığı'na bağlanmış ve zamanın Millî Eğitim Bakanı Vasıf Bey de 13.03.1924 tarihli genelgesiyle medreseler üzerindeki tasarruf hakkını kullanarak medreseleri kapatmıştır.

16. yüzyıla kadar medreseler arasında en yüksek konum Ayasofya Medresesi'nde idi. 60 akçe ücretli müderrisler burada görev yapıyordu. Bunlara altmışlı deniyordu. Sahn-ı Semân medreselerinde 50 akçe ücretli müderrisler çalışyordu. XVI. yüzyılda Süleymaniye medreseleriyle bu tasnif değişip genişledi. 16. yüzyılında Süleymaniye'nin inşası sırasıyla şu hiyerarşik düzeni oluşturdu: Dar'ulhadis-i Süleymaniye, Süleymaniye, Hamis-i Süleymaniye, Musile-i Süleymaniye, Hareket-i Altmıslı, İbtida-i Altmışlı, Sahn-ı Seman, Musile-i Sahn, Hareket-i Dahil, Ibtida-i Dahil, Hareket-i Haric, Ibtida-i Haric.

Kur'an
Sarf, Nahv (Morfoloji)
Mantık
Hadis
Tefsir (Kuran yorumu)
Adab-ı bahis (Tartışma adabı)
Vaaz
Belagat (Güzel konuşma, retorik)
Kelam
Hikmet
Fıkıh (İslam Hukuku)
Faraiz (Miras hukuku)
Akaid (İnanç esasları)
Usul-ü fıkıh
İlm-i heyet (Astronomi)
Tıb
İlm-i hesap (Matematik ve geometri)
Medreselerde ağırlıklı olarak Kuran, kıyas, icma, fıkıh, kelam gibi dini dersler okutulurken, Nizamiye medreselerinde hem pozitif bilimler hem de dini bilimler birlikte okutulmuştur. Bu eğitim sisteminde batinilik ve şiilik arasında fikri mücadele amaçlanmıştır.

Anadolu'da bulunan medrese yapıları kubbeli ve eyvanlı olmak üzere iki tip gelişim göstermiştir. Bu süreç içinde sürekli bir yenilik ve gelişim arayışı izlenebilmektedir. Esasları değişmeyen bir plan şemasından hareketle bu denli varsıl bir mimarinin çeşitliliğinin ortaya konulması, Türk sanatının büyük dinamizmini göstermektedir.

Derslerin görüldüğü yer büyükçe bir oda hacminde ve genellikle kubbelidir. Zemin hasır veya kilimle kaplıdır. Öğrenciler minderler üzerine oturur, müderris büyükçe bir rahle arkasından ders anlatırdı. Süleymaniye ve Fatih medreselerinin her birinde merkezi konumda birer dershane bulunmakta idi. Genelde ise her medresede bir dershane mevcuttu. Medrese avlusunda çoğunlukla bir kuyu, müstakil suyu olan medreselerde ortada bir şadırvan veya sebil yer alırdı. Bunun dışında çamaşırhane. gusülhane. abdesthane vardı. Medreselerde haftanın beş günü ders verilir, salı ve cuma günleri tatil olurdu. Molla Fenari talebenin ders kitaplarını. özellikle o sırada eserleri meş­hur olan Teftazan'i'nin kitaplarını istinsah edebilmeleri için pazartesiyi de ekleyerek tatil günlerini üçe çıkarmıştı. 16. yüzyılında Süleymaniye'nin inşası sırasıyla şu hiyerarşik düzeni oluşturdu: Dar'ulhadis-i Süleymaniye, Süleymaniye, Hamis-i Süleymaniye, Musile-i Süleymaniye, Hareket-i Altmıslı, İbtida-i Altmışlı, Sahn-ı Seman, Musile-i Sahn, Hareket-i Dahil, Ibtida-i Dahil, Hareket-i Haric, Ibtida-i Haric.
Medresede dersler sabah ve ikindi namazı sonrası olmak üzere iki aşamada işlenirdi. Esas dersler sabah işlenirdi. Hücre denilen medrese odaları genellikle icazet alma seviyesine gelmiş kıdemli, yetenekli danişmend denilen öğrencilere verilirdi.Bu tarihte Süleymaniye Medreseleri'nde toplam 131 hücrede on bir müderris, iki bevvab ve bir naib dışında 223 kişi oturmakta olup bunların 128'i hücre sahibi talebe, doksan ikisi refik ve çömezdi. Üç kişi de geçici olarak kalıyordu. Aynı tarihte İstanbul'daki medrese odalarında kalan 2947 talebeden 1193'ünün tek başına, 10 97'sinin ikişer kişi, 403 talebenin üçer kişi, altmış dokuz kişinin ise dört beş kişi olarak bir odayı paylaştığı tespit edilmiştir.

Medreselerde avlunun üzeri büyük bir kubbe ile örtülünce, kubbeli medrese planı ortaya çıkmıştır. Anadolu'da başlayan kubbeli medreseler devamlı bir gelişme göstererek, toplu mekân anlayışıyla Osmanlı'nın büyük camileri mimarisine bir hazırlık olmuştur.

Caca Bey Medresesi-Kırşehir
Ertokuş Medresesi-Isparta Atabey
Karatay Medresesi-Konya
İnce Minareli Medrese-Konya

Çifte Minareli Medrese- Erzurum
Sırçalı Medrese-Konya
Taş Medrese-Akşehir
Avgunu Medresesi-Kayseri
Gök Medrese-Sivas

Genel medrese
Özel medrese
Dini medrese
İslami medrese

Aslanapa, O., 1973, Türk Sanatı II Anadolu Selçuklularından Beylikler Devrinin Sonlarına Kadar, Başbakanlık Müsteşarlığı Kültür Yayınları, İstanbul.

Mektep (Arapça: مكتبة، مكتب) ya da mektephane (Farsça: مكتب، مکتبخانه) (Diğer harf çevirileri: makteb, mekteb, maktab), el-küttab olarak da anılır (Arapça: الكتَّاب al-Kottāb ). İlkokul anlamına gelen Arapça sözcüktür. Çocuklara İslami konuları, okuma, yazma ve grameri öğretme önceliği olan bir kurum olsa da diğer pratik ve teorik konularda da eğitim vermiştir. 20. yüzyıla kadar mektepler İslam dünyasında kitlesel eğitimin yegane adresi olmuştur.
Arapçada sadece ilkokul anlamına gelse de, Afganistan'da kullanılan Daricede okul anlamına da gelir. İbn-i Sina da mektep sözcüğünü okul anlamında kullanmıştır. Mektep ya da el- küttab Mısır ve diğer müslüman çoğunluklu ülkelerde eski moda eğitim yeri olarak da bilinir. Bir şeyh yerde oturan bir grup öğrenciyi eğitir. İslam ve Kur'an Arapçası öğretilir. Kur'an'ı ezberlemeye odaklanmıştır. Çağdaş okulların gelişimiyle mekteplerin sayısı azalmıştır.
Çağdaş Arapçada ofis veya kütüphane anlamına da gelmektedir.

Medrese
Şeyh
Osmanlı'da eğitim
İlmiye sınıfı

Meslekî eğitim (Meslekî eğitim ve öğretim ya da Meslekî ve Teknik eğitim), bireye iş hayatında belirli bir meslekle ilgili bilgi, beceri ve iş alışkanlıkları kazandıran iş dünyasına entegrasyonunu ve kişiliğini geliştirmeyi mümkün kılan eğitim

Tüm kıta Avrupası'nda olduğu gibi Almanya'da da meslek eğitimi yüzyıllar boyu lonca teşkilatı içinde usta-çırak ilişkisi çerçevesinde gerçekleştirilmiş; fabrika üretiminin yaygınlaşmasından sonra çıraklık eğitimi krize girmiş ve yeni düzenlemelere ihtiyaç duyulmuştur. Özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısında çıkarılan yönetmelik ve tüzüklerle Almanya'da  çırakların bir öğretim kurumuna devam etmeleri, okula devam zorunluluğuna paralel olarak düzenlenmişti. Böylece Almanya'da meslek eğitiminde; uygulamanın işletmelerde, teorik eğitimin okullarda birbirine paralel yürümesini esas alan "ikili sistem"in temeli atılmıştır. Günümüzde  Almanya'da  mesleki eğitim, ikili sistemin temel ilkelerini ve ruhunu koruyan 1969 tarihli Çıraklık Kanunu (Berufsbildungsgesetz) ile düzenlenmektedir.
Günümüzde Almanya'da zorunlu eğitim, 18 yaşın tamamlanmasıyla sona erer. Ortaöğretimin ilk devresindeki bir okulu tamamlayan ve lise üst devreye devam etmeyen öğrenciler, zorunlu eğitimlerinin kalan kısmını ortaöğretim II. devrede yer alan mesleki eğitim okullarından birinde tamamlamak zorundadır.
Mesleki eğitim okullarındaki eğitim, işletmelerde uygulamalı eğitimi de içeren "ikili sistem içinde yapılır. İşletmelerdeki uygulamalı eğitim yetkisi Federal hükûmete aittir ve bunun esasları Mesleki Eğitim Yasası ile belirlenmiştir. Uygulamalardan ise eyaletler sorumludur. İkili sistemde öğrenciler aynı zamanda işçidir; asgari ücretin altında da olsa belli bir ücret alırlar ve bir iş sözleşmesinin sağladığı yasal avantajlardan yararlanırlar. Eğitim, 375 meslek alanında ve ulusal müfredata dayalı bir programla yürütülür. Gençler, haftanın 1-2 gününü okulda, diğer günlerini işyerinde geçirirler.
Bazı mesleklerde ise okuldaki eğitim ile işyerindeki eğitimle aynı zamanda değil, art arda gerçekleşir. İşverenin genci istihdam etme zorunluluğu olmamasına rağmen mezun olanların dörtte üçü eğitim gördükleri işyerinde istihdam olanağı bulmaktadır. Sistemin maliyeti işverenler, yerel hükûmetler ve çıraklar tarafından karşılanır.

Japonya'da ilk mesleki eğitim yasası 1849 yılında çıkmış; 6 yıllık temel okullardan sonra devam edilen orta okullarda 1899 yılından itibaren tarım, balıkçılık, ormancılık, endüstri alanlarında meslekî eğitime başlanmıştır. Ülkede gençlerin çok küçük bir bölümü ortaokul eğitiminden sonra çalışma hayatına veya orta öğrenim düzeyindeki meslek eğitim kurumlarına devam eder; 9 yıllık zorunlu eğitimi tamamlayanların çok büyük oranı genel liseye devam eder.
Okuldan ayrılan gençleri işe yerleştirme sorumluluğunun, 1960'larda Çalışma Bakanlığı'nın kamu istihdam servislerinden alınıp liselere verilmesi ile okul-işveren ilişkileri (Jissei-kankei) adı verilen bir sistem kurulmuştur. "Yarı-formal sözleşmeler" ya da "zımnî sözleşmeler" olarak da çevrilen bu sistemde işverenler, okulla yapılan işbirliği sonucunda eğitimlerinin son yılında kendilerine yönlendirilen gençlere bir kariyer fırsatı sunar. Japon modelinde işverenlerin meslekî eğitimdeki rolü büyüktür, devlet yardımcı rol oynar.
Endüstrinin hızla gelişmesi sonucu 1960'larda Japonya'da teknik uzmanlar yetiştirmek üzere 5 yıllık teknoloji kolejleri (kōtō-senmon-gakkō, genellikle kısaca kōsen (高専 denir) açılmıştır. Teknoloji kolejleri, ortaokul mezunlarının alındığı ve 3 yıllık lise öğrenimin de kapsayan meslek yüksek okullarıdır. Makine mühendisliği ile ilgili, elektronik/elektronik, bilişim, kimya, inşaat ile ilgili bölümleri vardır. Mezunları ön-lisans derecesi alır ve üniversiteye başvurma hakları mevcuttur. 1991'deki bir düzenleme ile lise seviyesi üzerine 2 yıllık ileri dersler sunan meslek yüksek okulları da açılmıştır.

Türkiye'de mesleki eğitimin bir sistem içinde başlamasının 13. yüzyılda Ahilik örgütünün yaygınlaşması ile gerçekleştiği kabul edilir. Ahilik teşkilatında mesleki eğitim on yaşında ve altında bireyler için işyerinde yamaklıkla başlamakta, iki yıl sonra çıraklığa, genelde 1001 gün olan çıraklıktan sonra kalfalığa ve 3 yıl süren kalfalık döneminden sonra sınav niteliğinde bir törenle ustalığa terfi edilmekteydi. Ahilik teşkilatı İstanbul'un fethinden sonra zaman içinde gayrimüslim halkın da katılabildiği bir esnaf örgütü olan lonca teşkilatına dönüştü ve mesleki eğitim, 1860 yılına kadar loncalar eliyle gerçekleştirildi. 1860 yılından sonra mesleki eğitim, örgün eğitim kurumlarıyla birlikte  yürüdü. 1912 yılında lonca teşkilatına son verildi.
Türkiye'de ahi birlikleri ve lonca devirlerinden sonra mesleki eğitim faaliyetlerin neredeyse tamamı, devlet tarafından gerçekleştirildi. Osmanlı Devleti'nin Tanzimat döneminde Mithat Paşa'nın valilik yaptığı yerlerde Avrupa'daki mesleki eğitime benzer tarzda çalışmalar yapıldı. Cumhuriyet'in ilanına kadar mesleki eğitim, devletin resmi eğitim politikası içinde yer almıyordu. Cumhuriyet döneminde ise mesleki eğitim okula dayalı bir hal aldı; bu alandaki eğitim faaliyetlerinin neredeyse tamamı, bizzat devlet eliyle gerçekleşti.
Cumhuriyetin ilk yıllarında kamu kaynakları ile sanayi oluşturulmuş ve çırak gereksinimi artmıştı. 1927 yılında eğitim kuramcısı John Dewey'in raporu doğrultusunda Mesleki ve Teknik Eğitim Genel Müdürlüğü oluşturuldu. Mesleki eğitim, Erkek Sanat Okulları, Kız Sanat Okulları, Ticaret Okulları tarafından sürdürüldü.   1940-1950 dönemi, mesleki eğitimin en fazla geliştiği dönem oldu. 1980'lere kadar devlet  ihtiyaç duyduğu ara elemanları kendi okullarında yetiştirirken 1980'lerde sanayinin özelleşmesi ile birlikte  özel sektörün gereksinim duyduğu ara elemanı yetiştirme zorunluluğu ortaya çıktı; mesleki ve teknik eğitim yeniden düzenlendi. 18 Haziran 1986 yılında yürürlüğe giren 3308 sayılı kanun ile eğitim merkezlerinde yapılan uygulamalı  eğitim ile işyerlerinde yapılan eğitimin paralelliği sağlandı. Bu kanun kimilerince Almanya'daki ikili meslek eğitim sisteminin uyarlanması olarak değerlendirilmiş, kimilerince ise Ahi birliklerinin ve uygulamalarını yaşatan bir kanun olarak düşünülmüştür.
Günümüzde Türkiye'de mesleki ve teknik eğitim örgün ve yaygın eğitim programlarıyla sürdürülür. Örgün meslek eğitimi için ilköğretim öğrencileri, sekizinci sınıfın sonunda yapılan merkezi sınav sonuçlarına göre yöneldikleri Mesleki ve Teknik Eğitim Liselerinde meslek eğitimi alır. Tüm liselerde 9. sınıf programları ortaktır. Meslek ve Teknik Liselerde öğrenciler 10. sınıfta alan seçimi yapar, 11 ve 12. sınıfta seçtikleri alana bağlı dal eğitimi alırlar. Açık öğretim yoluyla da meslek eğitimine devam etmek mümkündür. Mesleki açık öğretimde öğrenciler, meslek derslerini mesleki ve teknik liselerde yüz yüze eğitimle alırlar.  Çıraklık, ustalık ve kalfalık eğitimleri yaygın eğitim kurumu olan mesleki eğitim merkezlerinde yapılır. Meslek lisesi 12. sınıf öğrencileri haftanın iki günü okulda, üç günü işletmelerde meslek eğitimi alır. Ayrıca otelcilik ile ilgili alanlarda okuyan meslek lisesi öğrencileri eğitim-öğretim yılının ekim- nisan aylarında okulda teorik eğitimi alır; yaz aylarında 10. sınıf ve 11. sınıf bitimindeki staj yaparlar. Teknik liseler yaz tatilleri ve hafta sonları 300 saat staj yapmak zorundadır.

Montessori metodu, İtalyan doktor Maria Montessori tarafından geliştirilmiş bir eğitim yöntemidir.
Çocukların bağımsız olmasına büyük önem veren bu yöntem, çocukların doğası gereği öğrenmeye istekli; ayrıca yeterince destekleyici  ve iyi hazırlanmış bir öğrenme ortamı sağlandığında kendi kendine öğrenmeye başlama becerisine sahip olduklarını öngörür. Maria Montessori teorilerini 1900'lerin başında öğrencileriyle bilimsel deneyler yaparak geliştirmiştir. Bu yöntem o zamandan beri dünyanın birçok yerinde, hem devlet okullarında hem de özel okullarda kullanılmaktadır.

Maria Montessori tıp eğitiminin ardından, 1897'de Roma Üniversitesi'nde pedagoji derslerine katılıp eğitim teorisini öğrenerek eğitim felsefesini ve yöntemlerini geliştirmeye başladı.  1907'de Roma'da tuttuğu bir kiralık dairede Casa dei Bambini (Çocuk Evi) adlı ilk sınıfını açtı. Montessori, çalışmalarını başından beri çocuk gözlemlerine ve onlara sunulan çevre, malzemeler ve derslerle ilgili deneylerine dayandırdı. Kendi çalışmalarını  genellikle "bilimsel pedagoji" olarak niteledi.

Maria Montessori  Città di Castello'dan Alice ve Leopoldo Franchetti (Barones & Baron) ile  1901'de tanıştı. Çalışmalarındaki birçok teori arasında benzerlikler buldular. Maria Montessori, ilk defa  öğretmenler için ders vermek ve bir "Casa dei Bambini" kurmak üzere  Franchetti'lerin Città di Castello'daki evi olan Villa Montesca'ya davet edildi. Maria Montessori, Città di Castello'da iki yıl yaşadığı ve metodolojisini Alice Franchetti ile birlikte geliştirdi. O dönemde bir kitap yayınladı ve Franchetti Baronları kitabın yayınlanmasını finanse etti. 1913'te Narcissa Cox Vanderlip ve Frank A. Vanderlip, ABD'deki ilk Montessori okulu olan Scarborough Okulu'nu kurmuştur. Ancak, Montessori ile Amerikan eğitim kurumu arasında çatışma çıkmıştır. Etkili eğitim öğretmeni William Heard Kilpatrick tarafından incelenen 1914 tarihli ''Montessori Sistemi'' eleştirel kitapçığı Montessori'nin fikirlerinin yayılmasını sınırlamak ile birlikte 1914'ten sonra ortadan kaldırmıştır. Montessori eğitimi,  29 Eylül 1958'de Nancy McCormick Rambusch ve Georgeann Skakel Dowdle'ın Connecticut, Greenwich'teki Whitby Okulu'nu açması ile  Amerika Birleşik Devletleri'ne geri dönmüştür. Okula olan ilgi arttığı için Rambusch, Amerikan Montessori Topluluğu'nu (AMS) kurmuştur bununla birlikte Whitby Okulu, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki ilk sertifikalı Montessori öğretmen eğitimi programı olmuştur. Amerikan Montessori Topluluğu, 1.300'den fazla bağlı okul ve yaklaşık 100 öğretmen eğitimi programı ile Montessori yöntemine adanmış dünyanın en büyük organizasyonudur.
Montessori eğitimi, Maria Montessori'nin II. Dünya Savaşı sırasında staj yaptığı Güneydoğu Asya ve Hindistan da dahil olmak üzere tüm dünyaya yayılmıştır.

Montessori eğitimi, insani bir gelişme modeline dayanmaktadır. Eğitimin iki temel prensibi vardır.

Birincisi, çocuklar ve gelişmekte olan yetişkinler, çevreleriyle etkileşim yoluyla psikolojik olarak kendi kendini inşa etmeye çalışmaktadırlar. İkincisi, çocukların (özellikle altı yaşın altındaki) doğuştan gelen bir psikolojik gelişim yolu vardır. Maria Montessori, kendi modeline göre hazırlanmış bir ortamda özgürce seçim yapma ve hareket etme özgürlüğüne sahip çocukların, ideal gelişim için kendiliğinden hareket edeceklerine inanmıştır.
"Montessori" adı altında bir dizi uygulama bulunmasına rağmen, Uluslararası Montessori Derneği (Association Montessori Internationale 15 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (AMI)) ve Amerikan Montessori Topluluğu (American Montessori Society 22 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (AMS)) aşağıdaki unsurları gerekli görmektedir:

Karma yaş sınıfları: 2 + 1⁄2 veya 3 ila 6 yaş arası çocuklar için sınıflar en yaygın olanıdır, ancak 0–3, 6–9, 9–12, 12–15 ve 15–18 yaş aralığındaki sınıflar da mevcuttur.
Önceden belirlenmiş seçenekler arasından faaliyetleri öğrencilerin seçmesi
İdeal olarak üç saat uzunluğunda kesintisiz çalışma süresi blokları
Öğrencilerin kavramları doğrudan öğrenmeleri yerine materyallerle çalışarak öğrendikleri yapılandırmacı ya da "keşif" model
Genellikle plastik yerine ahşap gibi doğal, estetik malzemelerden yapılmış özel eğitim materyalleri
Materyallerin konu alanına göre düzenlendiği, çocukların erişebileceği ve uygun boyutta olduğu, özenle hazırlanmış bir ortam
Sınırlar dahilinde özgürlük
Bir çocuğun özelliklerini, eğilimlerini, doğuştan gelen yeteneklerini ve sonradan edindiği yeteneklerini gözlemleme konusunda deneyimli aynı zamanda eğitimli bir öğretmen.
Montessori eğitimi, temel insan özelliklerine, farklı yaşlardaki çocukların belirli özelliklerine ve her çocuğun bireysel kişiliğine göre uyarlanmış bir eğitim ortamındaki ücretsiz etkinlikleri içermektedir. Çevrenin işlevi, çocuğun iç psikolojik direktiflerine göre her alanda bağımsızlık geliştirmesine yardımcı olmak ve izin vermektir. Çocukların yaşına uygun Montessori materyallerine erişim sağlamanın yanı sıra, ortam aşağıdaki özellikleri de sergilemektedir:

Hareket ve aktiviteyi kolaylaştıran bir düzenleme
Güzellik ve uyum, çevrenin temizliği
Çocuk ve ihtiyaçları ile orantılı bir yapı
Materyallerin sınırlandırılması, böylece sadece çocuğun gelişimini destekleyen materyaller dahil edilmektedir.
Düzen
Sınıfta ve sınıf dışında doğa

Üç yaşın altındaki çocuklar için Montessori sınıfları, birkaç terimin kullanıldığı birkaç kategoriye ayrılmaktadır. İtalyanca "yuva" anlamına gelen A nido, az sayıda çocuğa yaklaşık iki aydan on dört aya kadar veya çocuk güvenle yürüyene kadar hizmet etmektedir. Bir "Genç Çocuk Topluluğu", yaklaşık bir yaşından 2 + 1⁄2 veya 3 yaşına kadar daha fazla sayıda çocuğa hizmet vermektedir. Her iki ortam da çocukların bedenlerine ve yeteneklerine göre ölçeklendirilmiş materyalleri ve etkinlikleri, hareket geliştirme fırsatlarını ve bağımsızlığı geliştirmeye yönelik etkinlikleri vurgulamaktadır. Ayrıca tuvalette bağımsızlık gelişimi de tipik olarak vurgulanmaktadır. Bazı okullar, ebeveynlerin küçük çocuklarıyla birlikte katıldıkları "ebeveyn-bebek" sınıfları da sunmaktadır.

2 + 1⁄2 veya 3 ila 6 yaş arası çocuklar için Montessori sınıfları, Montessori'nin 1906'da Roma'daki ilk okulu olan Casa dei Bambini'den sonra genellikle ''çocuk evleri'' olarak adlandırılmaktadır. Bu düzey aynı zamanda "birincil" olarak da adlandırılmaktadır. Tipik bir sınıf, tam eğitimli bir baş öğretmen ve asistanlardan oluşan, karışık yaş gruplarında 20 ila 30 çocuğa hizmet etmektedir. Sınıflar genellikle tek tek veya küçük kümeler halinde düzenlenmiş bir çocuğun boyu yüksekliğindeki masalar ve sandalyelerle donatılmıştır. Sınıf malzemeleri, oda boyunca çocuk boyundaki raflarda yer almaktadır. Etkinlikler başlangıçta çoğunlukla öğretmen tarafından sunulmaktadır. Etkinlikler bundan sonra çocuklar tarafından az veya çok ilginin gerektirdiği şekilde özgürce seçilebilmektedir. Montessori sınıfındaki öğretmenin rolü, her çocuğun kendi öğrenme yolunu oluşturmasına izin vererek öğrencilere bireysel olarak rehberlik etmek ve onlara danışmaktır. Sınıf malzemeleri genellikle çocukların dökmesi, yıkaması, masaları fırçalaması ve süpürmesi gibi becerilerle meşgul olmalarına yönelik etkinlikleri içermektedir. Bunlara duyuların, matematiksel materyallerin, dil materyallerinin, müziğin, sanatın ve kültürel materyallerin geliştirilmesine yönelik materyaller ayrıca  manyetik ya da manyetik olmayan, mum ve hava gibi birçok bilime dayalı faaliyetler dahil edilmektedir.

Çocuk Evleri'ndeki faaliyetler, kavramları öğretmek için tipik olarak uygulamalı, dokunsal malzemelerden oluşmaktadır. Örneğin, yazmayı öğretmek için öğrenciler zımpara kağıdı harfleri kullanmaktadırlar. Bunlar zımpara kağıdından harfler kesilerek tahta bloklar üzerine yerleştirilerek oluşturulan harflerdir. Çocuklar daha sonra her harfin şeklini ve sesini öğrenmek için bu harfleri parmaklarıyla izlemektedirler. Çocuklar ayrıca matematik kavramlarını, özellikle çarpmayı öğrenmek için boncuk zincirlerinin kullanmaktadırlar. Bu materyaller, sonraki yıllarda pek çok şeyin üzerine inşa edildiği temel kavramların somut bir şekilde anlaşılmasına yardımcı olmaktadır.

İlkokul sınıfları genellikle 6 ila 9 yaşındaki karma yaş gruplarına ve 9 ila 12 yaşındaki gruplara hizmet etmektedir. Ek olarak 6-12 yaş grupları da kullanılmaktadır. Dersler tipik olarak küçük gruplara sunulmaktadır. Daha sonra çocuklar ilgi ve kişisel sorumluluğun gerektirdiği şekilde kendi bağımsız çalışmalarını takip etmekte özgür bırakılmaktadırlar. Montessori eğitmenleri, biyoloji ve tarihten teolojiye kadar uzanan ve "harika dersler" olarak adlandırdıkları konuları inceleyen disiplinler arası dersler vermektedirler. Bunlar genellikle okul döneminin başlangıcında verilmektedir. Ayrıca yıl boyunca öğrenmenin temelini oluşturmaktadırlar. Harika dersler ilham vermektedir ve yeni araştırma alanlarına kapı açmaktadır. Dersler, dil, matematik, tarih, fen bilimleri, sanat vb. alanlardaki çalışmaları içermektedir. Sınıf dışındaki kaynakların öğrenciler tarafından yönlendirilmesi eğitimin ayrılmaz bir parçası olmaktadır. Maria Montessori, hem sunulacak derslerin evrensel kapsamını hem de eğitimin çocukların evrenin birbirine bağlı işleyişindeki insan rolünü fark etmelerine yardımcı olması gerektiği fikrini belirtmek için "kozmik eğitim" terimini kullanmıştır.

Bu seviye için Montessori eğitimi, küçük çocuklara yönelik programlardan daha az gelişmiştir. Montessori, yaşamı boyunca ergenler için bir öğretmen yetiştirme programı veya ayrıntılı bir eğitim planı oluşturmamıştır. Bununla birlikte, bazı okullar küçük çocuklara yönelik programlarını ortaokul ve lise düzeylerine kadar genişletmiştir. Ek olarak, birkaç Montessori organizasyonu öğretmen eğitimi veya oryantasyon kursları geliştirmiştir. Bununla birlikte çalışma planı üzerinde gevşek bir fikir birliği ortaya çıkmıştır. Montessori, "Bu bakış açısıyla planımızın temel reformu şu şekilde tanımlanabilir: ergenlik döneminin zor döneminde, ailenin alışılagelmiş ortamını şehirde bırakıp, kırsal

New York, genellikle New York City (NYC) olarak anılır, Amerika Birleşik Devletleri'nin en kalabalık şehridir. Dünyanın en büyük doğal limanlarından biri olan New York Limanı'nda, New York eyaletinin güney ucunda yer almaktadır. Şehir; Manhattan, Brooklyn, Queens, Bronx ve Staten Island olmak üzere beş bölgeden oluşur ve bu bölgelerin her biri kendi ilçesiyle aynı sınırları paylaşır. Hem kuzeydoğu mega kentinin hem de nüfus ve kentsel alan bakımından Amerika Birleşik Devletleri'nin en büyük metropol alanı olan New York metropol alanının coğrafi ve demografik merkezidir. New York; finans ve ticaret, kültür, teknoloji, eğlence ve medya, akademik ve bilimsel çıktı, sanat ve moda alanlarında küresel bir merkezdir ve Birleşmiş Milletler'in genel merkezine ev sahipliği yaparak uluslararası diplomasiye de ev sahipliği yapmaktadır. New York City, hızlı temposu ve sürekli kentsel enerjisiyle bilinir.
Temmuz 2025'te tahmini 8.584.629 nüfusuyla 300,46 mil kare (778,2km²) alana yayılmış olan New York, Amerika Birleşik Devletleri'nin en yoğun nüfuslu büyük şehridir. New York Şehri, ülkenin ikinci en kalabalık şehri olan Los Angeles'ın nüfusunun iki katından fazla nüfusa sahiptir. 2020 itibarıyla New York Şehri'nin metropol istatistik alanında ve birleşik istatistik alanında 23,5 milyon kişi yaşamaktadır; her ikisi de ABD'nin en büyükleridir. New York Şehri, dünyanın en kalabalık mega şehirlerinden biridir. Şehir ve metropol alanı, Amerika Birleşik Devletleri'ne yasal göç için en önemli geçiş noktası olarak hizmet vermektedir. New York Şehrinde tahmini 800 dil konuşulmaktadır, bu da onu dünyanın en dilsel çeşitliliğe sahip şehri yapmaktadır. New York metropol bölgesi, 2023 yılı itibarıyla yaklaşık 5,9 milyon kişiyle, dünyanın en büyük yabancı doğumlu nüfusuna sahip metropol bölgesidir.
Manhattan Adası, 1624 civarında Munsee dilini konuşan Lenape halkı tarafından iskan edilmişti. O zamana kadar Hollandalı kolonistler, adada ticaret merkezi olarak Fort Amsterdam'ı kurmuşlardı. Bu, New York şehrinin kurulacağı yerdeki ilk Avrupa yerleşimiydi. Yerleşim 1626'da New Amsterdam olarak adlandırıldı ve 1653'te şehir statüsü kazandı. Şehir 1664'te İngiliz kontrolüne geçti ve II. Charles'ın toprakları kardeşi York Dükü'ne vermesinden sonra geçici olarak New York olarak yeniden adlandırıldı, bu isim 1674'te kalıcı olarak benimsendi. Büyük Britanya Krallığı'ndan bağımsızlığını kazandıktan sonra, şehir 1785'ten 1790'a kadar Amerika Birleşik Devletleri'nin başkentiydi. Modern şehir, 1898'de beş ilçesinin birleştirilmesiyle oluştu.
Manhattan'ın Finans Bölgesi'ndeki Wall Street'in merkezinde yer alan New York Şehri, hem dünyanın önde gelen finans ve fintech merkezi hem de dünyanın en ekonomik olarak güçlü şehri olarak adlandırılmıştır. 2024 yılı itibarıyla, New York metropol alanı, 2,44 trilyon ABD dolarının üzerinde gayri safi metropol ürünüyle dünyanın en büyük metropol ekonomisidir. New York metropol alanının ekonomisi, dokuz ülke hariç tüm ülkelerden daha büyüktür. 7/24 hızlı transit sistemine sahip olmasına rağmen, New York aynı zamanda kentsel otomobil trafiği yoğunluğunda da dünyada lider konumdadır. Şehir, listelenen şirketlerinin piyasa değerine göre dünyanın en büyük iki borsasına ev sahipliği yapmaktadır: New York Menkul Kıymetler Borsası ve Nasdaq. New York Şehri, küresel yatırımcılar için yerleşik bir sığınaktır.
2025 yılı itibarıyla New York City, gurbetçiler için dünyanın en pahalı şehridir ve herhangi bir Amerikan şehrine kıyasla açık ara en yüksek konut kiralarına sahiptir; New York County (Manhattan) ise metrekare başına ortalama ev fiyatı açısından önemli bir farkla ABD'nin en pahalı ilçesidir ve hem mutlak hem de kişi başına düşen ölçütlere göre ABD'nin en yüksek ilçe GSYİH'sini üretmektedir. Beşinci Cadde, ek altyapı yatırımları geçiren ultra lüks bir uluslararası alışveriş koridorudur. New York City, önemli bir farkla dünyanın herhangi bir şehrine kıyasla en yüksek sayıda milyardere, ultra yüksek net değere sahip (30 milyon ABD dolarından fazla) ve milyonerlere ev sahipliği yapmaktadır.

Şehir, daha sonra tahta çıkarak İngiltere Kralı olacak York dükü II. James'in onuruna 1664'te New York ismini almıştır. James'in ağabeyi Kral II. Charles, dükü Hollandalılardan almış oldukları Yeni Hollanda (ve Yeni Amsterdam) kolonisine atamıştır. Şehir özellikle Doğu ABD'de New York'a yakın bölgelerde sıklıkla sadece "The City" olarak bahsedilmektedir. Takma ad olarak "Big Apple" ismi ile de bilinmektedir.

New York kenti 1615 yılında Hollandalılar tarafından New Amsterdam adı altında kuruldu. Kent 1664 yılında Birleşik Krallık'a geçti ve New York adını aldı. 1778 yılında kent 2 yıl süreyle yeni kurulan Amerika Birleşik Devletleri'nin başkenti oldu. Başkent Washington'a taşınmasına rağmen kentin önemi büyümeye devam etti.
New York'un bulunduğu yere Avrupalılar tarafından gerçekleştirilen ilk ziyaret 1524'teydi. Bu tarihte Fransız Kraliyeti donanmasında bulunan İtalyan kâşif Giovanni Verrazzano şehre Nouvelle Angoulême ("Yeni Angoulême", Angoulême Fransa'da bir şehirdir) adını verdi. Daha sonra kürk ticaretine başlayan Hollandalılar tarafından Nieuw Amsterdam adı verilen şehrin Manhattan adası Amerika yerlilerinden 1626 yılında bugünün tutarıyla 1000 dolara satın alındı. 1664 yılında İngilizler tarafından fethedilen şehre York ve Albany İngiliz Dükü'ne ithafen New York adı verildi.
Şehir 19. yüzyılda göç ve açılım hareketi ile dönüşüm geçirdi. Central Park 1857 yılında Amerika şehirleri arasında peyzaj mimarlığı ile yapılan ilk park olma özelliği taşıyor. 1827 yılında köleler New York'ta tutulurdu fakat 1830'lu yıllardan sonra New York köleliğin kaldırılması eylemlerinin kuzeyde merkezi oldu.

1904 yılında New York şehir metrosunun açılması yeni şehrin bir araya gelmesini sağladı. New York şehri 20. yüzyılın ilk yarısında dünyanın ticaret, sanayi ve iletişim merkezi haline geldi. Elbette bu gelişmenin bir bedeli vardı. General Slocum adlı buharlı gemide çıkan yangında 1.021 yolcu, 1911 yılında meydana gelen New York şehrinin en büyük sanayi felaketi Triangle Shirtwaist fabrikası yangınında ise 146 konfeksiyon işçisi  hayatını kaybetti. 
New York şehri 1920'li yıllardaki Büyük Göç sırasında Güney Amerika'daki Afrikalı Amerikalılar için başlıca istikametlerden biriydi. 1916 yılında New York şehri Kuzey Amerika'nın en büyük kentsel Afrikalı diasporasına sahip şehriydi. New York şehri 1920'lerde Londra'yı geride bırakarak en kalabalık şehir konumuna geldi ve Metropolitan Bölgesi 1930'ların başında nüfusu 10 milyon rakamını aşarak insanlık tarihindeki  ilk mega şehir oldu.
Büyük Buhran'ın zor yıllarında reformcu Fiorello La Guardia'nın New York Belediye Başkanlığına seçilmesi Tammany Hall'un 80 yıl boyunca kurduğu siyasi hakimiyete son verdi. II. Dünya Savaşı'ndan dönen gaziler ve Avrupa'dan gelen göçmenler doğu Queens'te geniş yerleşim yerleri oluşturdular. New York savaştan burnu kanamamış bir şekilde çıktı ve Amerika Birleşik Devletleri'nın dünya üzerindeki hakim ekonomik gücünün yükselmekte olan Wall Street'i ile dünyaya yön veren bir şehir haline geldi. 1950 yılında tamamlanan Birleşmiş Milletler Genel Merkezi New York'un politika üzerindeki etkisini açık bir şekilde simgelemektedir. New York 1960'lı yıllarda ekonomik problemler, artan suç oranları ve ırklar arası gerginlik 1970'lerde zirveye ulaştı. 1980 yılında finans sektöründe meydana gelen yeniden güçlenme ile şehrin kamu maliyesi düzeldi. 1990'lı yıllarda şehirde görülen ırkçı gerginlik duruldu, suç oranları önemli ölçüde azaldı ve Asya ile Latin Amerika'dan akın akın insan New York'a göç etti.
11 Eylül 2001 tarihinde kent Amerika tarihinin en büyük terör olayına tanık oldu. 11 Eylül saldırıları olarak bilinen bu olay sırasında El-Kaide tarafından kaçırılan uçaklarla New York'un o zamanlar en yüksek gökdelenleri olan Dünya Ticaret Merkezi binalarına (İkiz Kuleler) çarpan El-Kaideli teröristler 3000'e yakın insanın ölümüne neden olmuştur. İkiz Kulelerin olduğu bölgede Özgürlük Kulesi ve anıt ile üç ofis kulesi inşa edildi ve bu binaların tamamlanması 2013 yılını buldu.
COVID-19 pandemisi sırasında ABD'deki ilk vaka Mart 2020'de şehirde tespit edildi ve kısa bir süre sonra, pandeminin erken dönemlerinde şehir hem Amerika Birleşik Devletleri'nde hem de küresel açıdan pandemiden en yoğun etkilenen alanlardan biri haline geldi ve 30.000'ü aşkın ölüm ile sonuçlandı.

75.000 ila 11.000 yıl önceki Wisconsin buzullaşması sırasında, New York Şehir bölgesi derinliği 610 metre olan büyük bir buz örtüsünün kenarındaydı. Buzun aşındırıcı ileri geri hareketi, Long Island ve Staten Island'ın ayrılmasını etkiledi. Bu hareket aynı zamanda ana kayayı nispeten sığ derinlikte bırakıp Manhattan gökdelenlerinin çoğuna sağlam bir temel oluşturdu.
New York Şehri, ABD'nin kuzeydoğusunda, güneydoğu New York Eyaletindedir ve Washington, D.C. ve Boston arasında yaklaşık olarak yarı yoldadır. Doğal korunaklı limanı ve Atlantik Okyanusu'na dökülen Hudson Nehri'nin ağzındaki konumu, şehrin ticaret limanı olarak öneminin artmasına yardım etti. New York şehrinin çoğu, Long Island, Manhattan ve Staten Island'ın üç adası üzerine inşa edilmiştir.
New York eyaleti toplam 141,300 km² alanı kaplar ve boyutuna göre 27. en büyük eyalet olarak yer alır.
Şehrin en yüksek noktası, deniz seviyesinden 409,8 fit (124,9 m) yükseklikteki, Maine'in güneyindeki doğu sahilindeki en yüksek nokta olan Staten Adası'ndaki Todt Tepesidir.

New York City bazen toplu olarak Beş İlçe olarak anılır. Her ilçe, New York Eyaleti'nin ilgili ilçesiyle birlikte değerlendirilir ve bu da New York City'yi ABD'nin birden çok ilçedeki belediyelerinden biri yapar.

Köppen iklim sınıflandırması altında, 0 °C izotermini kullanan New York City, nemli bir Ilıman dönencealtı iklimine (Cfa) sahiptir. Hemen kuzey ve batıdaki banliyöler, nemli subtropikal ve nemli karasal iklim (Dfa) arasındaki geçiş bölgesinde yer alır. Trewartha sınıflandırmasına göre, şehir okyanus iklimine (Do) sahip olarak tanımlanır. Şehir, USDA 7b bitki dayanıklılık bölgesinde yer alma

Bu farklı okul türleri listesidir.

Okul öncesi eğitim
Anaokulu öncesi
Anaokulu
İlkokul
Üç aşamalı eğitim
Bebek okulu
Rüştiye
Yetişkin lisesi
Subay koleji
Üniversite enstitüsü
Kapsamlı lise
Kapsamlı okul
Devam lisesi
Gramer okulu
Gymnasium (okul)
Üst ortaokul
Lise
Ortaokul
Altıncı form koleji
Stüdyo okulu
Üniversite hazırlık okulu
Üniversite teknik koleji
Yüksek okul
Öğrenme alanı
Öğrenme ortamı
Ek okul
Okul web sitesi
Okul organizasyon modelleri
Okul bağış toplama
Okul markası
Okul hemşireliği
Okulun ilk günü
Müzayede okulu
Mavi önlük okulu
Sözleşmeli okul
Topluluk okulu
Laboratuvar okulu
Dil okulu
Harp okulu
Dini okul
Rosenwald okulu
Ayrı okul
Sosyal okul
Seçici okul
Spor okulu
Dönem okulu
Aşçılık okulu
Abendgymnasium
Abendhauptschule
Abendrealschule
Onaylı okul
Bölge okulu
Merkez okul
Hayır okulu
Genel okul
Dershane
Özel kız okulu
Dans stüdyosu
Dâr ül- Ulum
Diş okulu
Çift vardiyalı okul
Fabrika modeli okul
İnanç okulu
Film okulu
Hālau
Hastane okulu
Hedge okulu
Han okulu
İmam hatip lisesi
Yahudi gün okulu
Mektep
Latin okulu
Lutheran okulu
Tıp okulu
Orta Çağ üniversitesi
Harp akademisi
Çeşitli okul
Misyon okulu
Karma eğitim
Çok mezhepli okul
Hamilelik okulu
Hazır okul
Reform okulu
Eğitim gemisi
Mağaza okulu
Abonelik okulu
Sudbury okulu
Yaz okulu
Öğretim okulu
Technikon
Tekhnikum
Terakoya
Terapötik yatılı okul
Eğitim okulu
İki odalı okul
Derecelendirilmemiş okul
Köy koleji
Vokal okulu
Profesyonel teknik okul
Gönüllü destekli okul
Gönüllü kontrollü okul
Gönüllü ortaokul
Yobikō
Profesyonel okul
Teknik okul
Meslek okulu
Akademi
Kolej
Topluluk koleji
Lisansüstü eğitim birimi
Teknik üniversite
Junior kolej
Liberal sanatlar koleji
Araştırma üniversitesi
Seminer
Üniversite
Üst bölüm koleji
Meslek üniversitesi
Orta okul
Tek odalı okul
Ranço okulu
Akademi (İngiliz okulu)
Tüzük okulu
Topluluk günü okulu
Kapsamlı okul (İngiltere ve Galler)
Kar amaçlı eğitim
Ücretsiz eğitim
Ücretsiz okul
Özel okul
Özel okul (Birleşik Krallık)
Hazırlık okulu (Birleşik Krallık)
Devlet okulu (Birleşik Krallık)
Seçici okul
Ayrı okul
Devlet okulu
Devletle entegre okul
Alternatif okul
Yatılı okul
Katolik okulu
Hristiyan okulu
Gunduz Okulu
Demokratik eğitim
Halk lisesi
Ücretsiz okul
Evokulluluk
Uluslararası Okul
Medrese
Mıknatıs okulu
Müzik okulu
Parochial okulu
Progressivizm
Özgür okul hareketi
Laboratuvar okulu
Montessori okulu
Waldorf okulu
Sudbury okulu
Sanal okul
Vokal okulu
Yeşiva
Manastır okulu
Katedral okulu
Ortaçağ üniversiteleri
Kanada yerli yatılı okulları
Yeni Zelanda yerel okulları
Amerika Birleşik Devletleri Kızılderililerinin yatılı okulları
Bantu Eğitim Departmanı
Çit okulu
Krifo okulu
Katakombenschule

Ülkeye göre okullar listesi
Sanat okulları listesi
Yatılı okulları listesi
Koro okulları listesi
Hristiyan Kardeşler okulları listesi
Demokratik okulları listesi
Ekonomik düşünce okulları listesi
Kurgusal okulları listesi
Ormancılık teknik okullarının listesi
Birden fazla Olimpiyat altın madalyası kazanan liseleri listesi
hoshū jugyō kō listesi (ek hafta sonu Japon okulları)
Bilgi okulları listesi
Kütüphane bilimi okulları listesi
Tıp okullarının listesi
Rusya Dışişleri Bakanlığı denizaşırı okulları listesi
Mofet okulları listesi
Montessori okulları listesi
Müzik okulları listesi
Eski okullar listesi
Eczacılık okulları listesi
Felsefe okulları listesi
Siyasi okullar listesi
Psikolojik okullar listesi
Sağırlar için okullar listesi
Niteliksel psikoloji okullarının listesi
Uluslararası ilişkiler okullarının listesi
Felsefe okullarının listesi
Sudbury okullarının listesi
Dilbilim yaz okulları listesi
Doğa bilimleri yaz okulları listesi
Üniversite ve kolej listeleri
Sanal okulları listesi

Okul öncesi eğitim veya kreş, çocuğun doğumundan başlayarak ilköğretim'e başladığı döneme kadar geçirdiği süreç olarak tanımlanabilir. İlköğretime başlama yaşı da ülkeden ülkeye değişiklik gösterir.
Türkiye'de yuva, anaokulu ve kreş gibi adlarla anılır. Okul öncesi eğitimi şu an Türkiye'de zorunlu olmamakla birlikte, 2019 yılı itibarıyla eğitim öğretimin ilk aşaması okul öncesinden başlayacaktır. Bazı ülkelerde (örneğin ABD) okul öncesi eğitimin ikinci aşaması (genellikle 3-6 ya da 4-6 yaş arası) İlköğrenimin parçası sayılırken, bazısında (örn. Almanya) İlkokul çağına gelmekle birlikte yeterince olgunlamamış çocuklar için bir ara aşamayla (Schulkindergarten) yer verilir.
Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Bildirgesi'nin 7. maddesinde “Çocuk, eğitimle aynı amaçlara yönelik oyun ve eğlenme konusunda tüm olanaklarla donatılır, toplum ve kamu mekânları çocuğun bu haktan yararlanma olanaklarını arttırmaya çaba gösterir.” ibaresi yer almaktadır.
Dünyada okul öncesi dönemde uygulanan farklı eğitim yaklaşım türleri bulunmaktadır. Bunlar Montessori, Reggio Emilia, Waldorf ve High Scope'tur.

Erken çocukluk eğitimi
Anaokulu öncesi
Öğrenim çağı
Çocuk bakımı
Evokulluluk
Yetimhane

Okulda şiddet, eğitimde ve özellikle okulda karşılaşılan şiddete işaret eder. Öğretmenlerin, okul idarecilerinin kullandığı şiddet, ayrıca öğrencilerin birbirleri arasında ve okul görevlilerine karşı uyguladığı şiddet bu kapsamda ele alınır.
Okul içi şiddet, erişkinlerin tepkisel yaşamının en açık bir şekilde görünen şekillerinden biridir. Okul içi şiddet bireysel olabileceği gibi, çeteleşme olarak bilinen grup davranışı şeklindeki boyutu da vardır. Çocuklar hem şiddetin uygulayıcısı, hem de şiddetin mağdurudurlar. Şiddet hem psikolojik, hem de sosyolojik bir sorun olarak ele alınmalıdır.
Okulda şiddet Sosyoloji disiplini ve Psikoloji disiplini içinde ele alınan önemli konulardandır. Son dönemde Türkiye'de yaygınlık kazanan okulda şiddet ile toplumsal değişim arasındaki ilişki çarpıcıdır.
Okulda şiddet son yıllarda Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitim Bakanlığı'nın da gündemine girmiş, bu çerçevede Millî Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, 'Öğrencilerimizin Zararlı Madde Kullanımı ve Şiddet Gibi Risklerden Korunması' konulu bir genelge yayımlamıştır. ancak mücadelenin yetersiz kaldığı eleştirileri sıkça yapılmıştır.
Okuldaki şiddetin altında daha çok şiddet yoğunluklu filmlerin olduğu da bir başka iddiadır.
Okulda şiddet sadece Türkiye'de değil, diğer ülkelerde de önemli bir sorundur. Özellikle ABD'de sorun başa çıkılması güç bir hal almıştır.

"Okulda Şiddeti Önleme Projesi"
"Şiddete Hayır!"
"Okulda Şiddete Hayır!"
http://www.edipbeki.com/index.php?option=com_content&task=view&id=20&Itemid=41 7 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Okulda şiddet her yerde var"
Liseli: Okulda şiddet engellenemez, Radikal Gazetesi 30 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Gaziantep'te okulda şiddet"
Okulda Şiddet Anketi
‘'Okulda şiddet olaylarını büyütmeyin’', NTV 24 Aralık 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Okulda şiddet bakanlıktan takip edilecek", Zaman

Ortaokul, ilkokulu takip eden eğitim dönemine verilen isimdir.

Türkiye'de ortaokullar ikiye ayrılır: Ortaokullar ve din eğitimi ağırlıklı "İmam-Hatip Ortaokulları".
Ortaokul son sınıf (8. sınıf) öğrencileri Liselere Geçiş Sistemi sınavı veya yerel yerleştirme ile liselere geçerler.

1997 yılı öncesinde 5 yıllık ilköğretim eğitimi sonrasında öğrencinin eğitim gördüğü 3 yıllık eğitim kurumuydu. Bu öğretimden sonra ise öğrenci bir başka eğitim kurumu olan liseye devam ediyordu.
1997'de çıkarılan bir yasayla Türkiye'de ortaokul, ilkokulla birleştirilerek ilköğretim adını aldı.
2012 yılında yapılan düzenlemelerden sonra; öğrencilerin öğrenim gördüğü birinci 4 yıl (1, 2, 3, 4. sınıflar) ilkokul, ikinci 4 yıl (5, 6, 7, 8. sınıflar) ortaokul ve üçüncü 4 yıl (9, 10, 11, 12. sınıflar) ise lise şeklinde isimlendirilmiştir.

Anaokulu öncesi
Anaokulu
İlkokul
Ortaokul
Yüksekokul
Lise
Üniversite

Orta öğretim, ulusal eğitim sisteminde belirlediği müfredata ve süreçlere göre 14-18 yaşları arasındaki öğrencilerin genel, mesleki ve teknik alanlarda  eğitimlerini sürdürebilmesini sağlayan kurum. Temel eğitimin ikinci ve son aşaması olarak kabul edilir. İlköğretim'den sonraki, yükseköğretim, lisansüstü, meslekî eğitim'den önceki aşamadır.
Orta öğretim; Öğrencileri bedenî, zihnî, ahlâkî, manevî, sosyal ve kültürel nitelikler yönünden geliştirilerek, demokrasi ve insan haklarına saygılı bireyler olarak yetiştirilmesini, çağın gerektirdiği bilgi ve becerilerle donatıp geleceğe hazırlamayı, orta öğretim düzeyinde ortak bir genel kültür vererek, öğrencilerin öz güven, öz denetim ve sorumluluk duygularını da taşıyabilmesine katkı sunarak yüksek öğretime, hayata ve iş alanlarına hazırlanabilmesini amaçlar.

Fen Lisesi
Sosyal Bilimler Lisesi
Anadolu Lisesi
Anadolu İmam-Hatip Lisesi
Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi
Akşam Lisesi
İmam-Hatip Lisesi
Güzel Sanatlar Lisesi
Spor Lisesi

Matematik-Fen (MF)
Türkçe-Matematik (TM)
Türkçe-Sosyal (TS)
Yabancı Dil

Anadolu Teknik Programı
Anadolu Meslek Programı

Takdir Belgesi
Birinci dönem sonunda ve ikinci dönem sonunda dönem sonu başarı puanı 85 ve daha üstü olan öğrenciler almaya hak kazanır. Her iki dönemde ayrı ayrı ödüllendirme yapılır. 1 dersten zayıf ve 5 günden fazla özürsüz devamsızlık halinde puanı yetse dahi öğrenciye takdir belgesi verilmez.

Teşekkür Belgesi
Birinci dönem sonunda ve ikinci dönem sonunda dönem sonu başarı puanı 70 ve 84,99 arasında olan öğrenciler almaya hak kazanır. Her iki dönemde ayrı ayrı ödüllendirme yapılır. 1 dersten zayıf ve 5 günden fazla özürsüz devamsızlık halinde puanı yetse dahi öğrenciye teşekkür belgesi verilmez.

Onur Belgesi
Puan şartına bakılmaksızın MEB Ortaöğretim Kurumları Ödül ve Disiplin Yönetmeliği'nin 9. Maddesinde belirtilen şartları taşıyan öğrencilere ders yılının sonunda verilir.

Üstün başarı belgesi
Ortaöğretim süresince en az üç öğretim yılının bütün dönemlerinde takdir belgesi alanlara üstün başarı belgesi verilir.

Başarı belgesi
Ortaöğretim süresince en az üç öğretim yılının bütün dönemlerinde Teşekkür Belgesi ya da kimi dönem Takdir Belgesi kimi dönem Teşekkür Belgesi alan öğrenci Başarı Belgesi ile ödülledirilir.

Ortaöğretim Genel Müdürlüğü
MEB 100 temel eser listesi (ortaöğretim)
Ortaöğretime Geçiş Sistemi
Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Sistemi
Temel Eğitimden Ortaöğretime Geçiş Sistemi
Ortaokul

Oxford Üniversitesi (İngilizce: University of Oxford), Birleşik Krallık'ta İngiltere'nin Oxford kentinde bulunan bir üniversitedir. Kurulduğu tarih bilinmemesine rağmen, 1096 tarihinde bu kentte eğitim olduğuna dair belgeler üniversiteyi İngilizce konuşulan dünyanın en eski üniversitesi, kuruluşundan itibaren var olmaya devam eden en eski ikinci üniversite yapmaktadır. Üniversite 1167 yılında II. Henry'nin, İngiliz öğrencilerin Paris Üniversitesinde okumasını yasaklamasıyla hızla büyümüştür. 1209 yılında Oxford halkıyla yaşanan anlaşmazlıklar sonucu bazı akademisyenler kuzeydoğudaki Cambridge kasabasına gitmiş ve burada Cambridge Üniversitesi'ni kurmuşlardır. Bugün bu iki eski üniversite Oxbridge adıyla anılır.
Oxford, toplam 39 kolejden ve kendi içinde dörde ayrılan akademik bölümlerden oluşmaktadır. Tüm kolejler üniversite içinde özerktir; kendi öğrencilerini seçer, yapısı ve faaliyetlerini kendileri belirler. Bir kent üniversitesi olan Oxford'un ana yerleşkesi yoktur; tüm binaları ve tesisleri şehir merkezi içinde yer almaktadır. Oxford'da lisans öğrenimi kolejlerde "tutorial" adı verilen haftalık dersler ile üniversite fakülteleri ve bölümlerinin sağladığı dersler ve laboratuvar çalışmalarıyla yapılır.
Oxford, dünyanın en eski ve en prestijli burslarından olan, bir yüzyılı aşkın zamandır yüksek lisans öğrencilerini üniversiteyle buluşturan Rhodes Bursu'nun merkezidir. Üniversite, dünyanın eski üniversite müzesi olan Ashmolean Müzesi'ne, dünyanın en büyük üniversite yayıncısı olan Oxford University Press'e ve Birleşik Krallık'ın en büyük kütüphane sistemine ev sahipliği yapmaktadır. Oxford'un önemli mezunları arasında pek çok Nobel Ödülü sahibi, 27 Birleşik Krallık başbakanı ve pek çok yabancı devlet başkanı bulunmaktadır. QS Dünya Üniversite Sıralamaları'nın 2022 yılı verilerine göre dünyanın en iyi ikinci, Avrupa'nın ise en iyi üniversitesi seçilmiştir.

Oxford Üniversitesinin kuruluş tarihi bilinmemektedir. Oxford'da öğretim 1096 tarihinde mevcut olsa da, üniversitenin ne zaman kurulmuş olduğu kesin değildir. İngiliz öğrencilerin Paris Üniversitesinden dönmesinin ertesinde üniversite hızla genişlemiştir. Tarihçi Gerald of Wales 1188 yılında burada eğitim vermiş, ilk bilinen yabancı âlimlerden Frizyalı Emo da 1190'da Oxford'a ayak basmıştır. Rektör, 13. yüzyıldan beri "chancellor" (şansölye) unvanıyla anılır. Üniversiteye Kral III. Henry döneminde bir kraliyet imtiyaznamesi verilmiştir.
1209 yılında öğrencilerin Oxford halkıyla yaşadıkları anlaşmazlığın boyutu şiddete varınca bazı öğrenciler Cambridge kasabasına kaçmış, zaman içinde burada Cambridge Üniversitesini kurmuşlardır.
Öğrenciler erken dönemlerden itibaren kökenleri üzerinden iki "ulus"a ayrılmaktaydı: bunlardan biri Kuzey (Kuzeyliler ya da Boreales, Trent Nehri'nin kuzeyinde yaşayan İngilizler ile İskoç halkı), diğeriyse Güney (Güneyliler veya Australes, Trent Nehri'nin güneyinde yaşayan İngilizler, İrlandalılar ve Gallerliler) idi. Kolej yapısının Oxford'a yerleşmesiyle, coğrafi köken de önemini sürdürmüştür. Bununla birlikte Dominikanlar, Fransiskanlar, Karmelitler ve Augustinusçular gibi pek çok manastır tarikatı da 13. yüzyılın ortasında Oxford'a gelmiş, söz sahibi olmuş ve öğrenciler için binalar yaptırmışlardı. Aşağı yukarı aynı zamanda, hayırsever kimseler kendi kendini yöneten kolejler kurmaya başlamıştı. 1249 yılında William of Durham tarafından kurulan University Kolej, bir İskoç kralının babası olacak John Balliol'un kurduğu Balliol Kolej bunlardan sayılabilir. Lordlar Kamarası başkanı ve Rochester Piskoposu Walter de Merton, üniversite hayatına dair bir yönetmelik kaleme almış, kurduğu Merton Kolej bu anlamda Oxford'daki benzer kurumlar ve Cambridge Üniversitesine örnek oluşturmuştur. Bu tarihten itibaren öğrenciler giderek manastır yönetimindeki binalardan ayrılıp kolejlerde yaşamayı tercih etmeye başlamışlardır.
1333-34 yıllarında, Oxford'dan memnun olmayan bir grup akademisyenin Stamford, Lincolnshire'da bir üniversite kurma teşebbüsü, Kral III. Edward'a bir dilekçe sunan Oxford ve Cambridge üniversitelerince engellenmişti. Bu tarihten itibaren, İngiltere'de, Londra da dâhil olmak üzere yeni üniversite kurulması 1820 yılına kadar yasaklanmıştı; bu nedenledir ki, Oxford ve Cambridge ülkede eğitim konusunda batı Avrupa ülkelerinde pek görülmeyen türden bir tahakküm sahibi olmuştur.

Rönesans döneminin getirdiği yeni bilgiler, 15. yüzyıldan sonra Oxford'u oldukça etkilemişti. Dönemin akademisyenleri arasında Grekçe çalışmalarının yeniden rağbet görmesini sağlayan William Grocyn ve meşhur teolog John Colet bulunuyordu.
İngiliz Reformasyonu sonrası Katolik Kilisesi ile yollar ayrıldıktan sonra, mezhep değiştirmeyen Oxfordlular kıta Avrupası'na kaçarak özellikle Douai Üniversitesi'ne gitmişlerdir. Oxford, Orta Çağ'ın skolastik yöntemini terk ederek Rönesans eğitimini benimsemişse de üniversiteye bağlı kurumlar toprak ve gelir kaybına uğramıştır. Aydınlanma Çağı'na gelindiğinde Oxford bir hayli itibar kaybetmişti; yeni öğrenciler gelmiyor, eğitim ihmal ediliyordu.
1637 yılında okulun rektörü ve Canterbury Başpiskoposu olan William Laud üniversitenin mevzuatını kaleme aldı. Okulun 19. yüzyıl ortasına kadar başvurduğu yönetmelik büyük ölçüde bu olmuştur. Laud aynı zamanda üniversite yayınevi için imtiyazname çıkartılmasını sağlamış ve okulun ana kütüphanesi olan Bodleian Kütüphanesi'ne önemli bağışlarda bulunmuştur. İngiltere Kilisesi'nin kurulduğu yıllardan başlayarak 1866 yılına kadar, lisans derecesi olmak için kilise mensubu olmak zorunluydu; kilise mensubu olmayanların yüksek lisans almasına ise 1871 yılında izin verildi.
İngiliz İç Savaşı sırasında (1642-1649) üniversite Kralcı partinin merkeziyken, kasaba meşruti sistemi destekliyordu. 18. yüzyılın ortasından itibaren Oxford Üniversitesi'nin siyasi anlaşmazlıklarda taraf olduğu pek görülmemiştir.
1610 yılında kurulan Wadham Kolej, Sir Christopher Wren'in lisans eğitimi aldığı yerdi. 1650'lerde Wren, aralarında Robert Boyle ve Robert Hooke'un da olduğu bir grup parlak empirist bilimcinin yer aldığı Oxford Philosophical Club'a (Oxford Felsefe Kulübü) dahildi. Grup, Wadham'ın müdürü John Wilkins'in desteğiyle haftada bir toplanmış, günümüzdeki Royal Society'nin kurulmasına ön ayak olmuştur.

19. yüzyıl ortasında, Kardinal Newman adıyla bilinen John Henry Newman'ın başını çektiği Oxford Hareketi (1833-1845) üniversitede çok etkili olmuştur. Edward Bouverie Pusey, Benjamin Jowett ve Max Müller gibi önemli akademisyenler yardımıyla Alman üniversitelerindeki yenilikçi model Oxford'a ulaşmıştır.
1800'lerde yapılan idari reformlar arasında sözlü sınavların yerine yazılı sınavların getirilmesi; dini ayrılıklara tahammülün artması ve kadınların okuyacağı dört kolejin kurulması sayılabilir. 20. yüzyılda Kraliyet özel meclisinin kararlarıyla (örn. zorunlu günlük ibadetin kaldırılması, Regius İbranice Profesörlüğü'nün ruhbanlık mesleğinden ayrılması, kolejlerin bıraktığı mirasların ilahiyat dışında kaynaklara aktarılması) geleneksel inanç ve ibadet arasındaki bağlantıyı gevşetme vazifesi gördü. Dahası, üniversite geleneksel olarak sadece klasik ilmi kapsıyorken, müfredat 19. yüzyıl içinde genişleyerek bilim ve tıp alanlarını da içine aldı. Üniversiteye girmek için Grekçe bilmek 1920, Latince bilmek ise 1960 yılına kadar zorunluydu.

Oxford Üniversitesi, 20. yüzyıl başında doktora vermeye başladı. Matematik alanındaki ilk Oxford DPhil derecesi 1921 tarihinde verilmiştir.
1914 yılının başında üniversitede yaklaşık üç bin lisans öğrencisi ve yaklaşık yüz lisans üstü öğrenci bulunuyordu. I. Dünya Savaşı sırasında pek çok lisans öğrencisi ve kolej mensubu savaşa katıldı. 1918 yılında neredeyse tüm kolej mensupları üniformalıydı; okulun öğrenci nüfusu %12'ye düşmüştü. Kayıtlara göre toplamda 14.792 üniversite üyesi savaşta yer almış, 2.716 kişi (%18,36) ölmüştür. Savaş yıllarında boş kalan üniversite binaları hastane, yedek subay okulu ve askeri eğitim kampı olarak hizmet vermiştir.
Yüzyıl ortasında Nazizm ve Komünizm nedeniyle ülkesini terk etmek zorunda kalan pek çok seçkin akademisyen Oxford'a gelmiştir.
Oxford Üniversitesi'nin tarih boyunca sahip olduğu seçkin mezunlar ve akademisyenlerin listesi hayli uzundur; Britanya'nın ve ülkelerinin siyaset, bilim, tıp ve edebiyatında etkili isimler olmuşlardır. 50'nin üzerinde Nobel Ödülü sahibinin ve ellinin üzerinde dünya liderinin yolu Oxford Üniversitesi'nden geçmiştir.

Üniversite 1875 yılında çıkardığı bir kararname ile delegelerin kadınlara lisans seviyesinde sınavlar düzenlemesini mümkün kılmıştır; yüzyıl sonunda bir süre devam eden bu uygulama sayesinde "istimbot hanımları" diye adlandırılan kadınlar, Dublin Üniversitesi'nden ad eundem (bir üniversitenin başka bir üniversitenin mezununa verdiği fahri paye) dereceleri almıştır. İlk dört kadın koleji, Kadınlar için Yükseköğrenimi Yayma Derneği'nin (AEW) çalışmaları sonucu açılmıştır. Lady Margaret Hall'un (1878) arkasından 1879'da Somerville Kolej kurulmuştur; Somerville ve Lady Margaret Hall'un ilk 21 öğrencisi derslere, Oxford'da bir fırıncı dükkânının üst katındaki odalarda girmiştir. İlk iki kolejin ardından St. Hugh's (1886), St. Hilda's (1893) ve St. Anne's Kolej (1952) gelmiştir. 20. yüzyıl başında Oxford ve Cambridge erkeklerin ayrıcalık sahibi olduğu kurumlar olsa da, I. Dünya Savaşı sırasında kadınların Oxford'a entegrasyonu hızlanmıştır. 1916 yılında erkeklerle eşit sayıda kadın tıp öğrencisi kabul edilmiş, 1917 yılında üniversite kadınların sınavları için maddi sorumluluğu üstlenmiştir. 7 Ekim 1920 günü kadınların üniversitenin asli üyeleri olarak kabul edilmesi ve derece alabilmesi sağlanmıştır. 1927 yılında "don"ların kota uygulamasıyla kadın öğrenci sayısı erkek sayısının çeyreğine düşürülmüş, bu uygulama 1957 yılına kadar kaldırılmamıştır. Ancak 1970'lere kadar Oxford kolejleri yalnız erkekleri veya kadınları kabul ettiği için, kadın öğrencilerin sayısı kolejlerin öğrenci alma kapasitesine göre belirlenmiştir. Kadın kolejlerine resmiyet 1959 yılında tanınmıştır.
1974 yılında Brasenose

Platon Akademisi veya Akademia (Grekçe: Ἀκαδημία, Akadēmía), Antik Yunanistan'da Atina'da Platon tarafından kurulan bir felsefe okuluydu. Akademi, Helenistik dönem boyunca, MÖ 83 yılında Philon'un ölümünden sonra sona erene kadar şüpheci bir okul olarak kalmıştır. Platon Akademisi'nin büyük olasılıkla MÖ 86 yılında Roma diktatörü Sulla tarafından yıkıldığı düşünülmektedir.

Akademia, eski Atina şehir surlarının dışında bir okuldu. Tanrıça Athena'ya adanmış zeytin ağaçlarının içinde veya yanında yer alıyordu; Akademi, Kimon çevreyi bir duvarla kapatmadan önce bile sitedeydi ve adı, orijinal sahibi olan Attika kahramanı Akademos'un (Ἀκάδημος) adından gelmektedir.
Yunan mitolojisinde Akademos'un Atina'yı Sparta'nın saldırısından kurtardığı söylendi ve Truvalı Helen'in daha sonraki Truva Savaşı olaylarından yıllar önce Kral Theseus tarafından kaçırıldığında nerede saklandığını ortaya çıkardı. Böylece Atina'yı bir savaştan kurtaran (veya en azından geciktiren) Akademos, Atina'nın kurtarıcısı olarak görülüyordu. Atina'nın kuzeyindeki altı stadyum (toplam yaklaşık bir kilometre veya yarım mil) olan arazisi, birçok yerel savaş sırasında yıkımdan kaçarak komşu şehir devletleri tarafından bile saygı gördü. Akademinin yeri Athena için kutsaldı; Tunç Çağı'ndan beri dini kültünü korumuştu. Site, belki de ikiz kahraman tanrılar Kastor ve Polydeukes (Dioscuri) ile ilişkilendirilmiştir, çünkü siteyle ilişkilendirilen kahraman Akademos, kaçırılan Theseus'un kız kardeşi Helen'in saklanıldığı yeri kardeşlere ifşa ettiği için itibar görmüştür.
Sparta ordusu, uzun geleneğine ve Sparta'nın koruyucu tanrıları olan Dioscuri ile olan ilişkisine saygısından ötürü, Attika'yı işgal ettiklerinde bu orijinal "Akademe bahçelerini" harap etmeyecekti. MÖ 86'da Athena'nın kutsal zeytin ağaçlarını kuşatma düzenekleri yapmak için kestiren Roman Sulla onların dindarlığını paylaşmıyordu. Akademeia'da gerçekleştirilen dini törenler arasında, şehir içindeki sunaklardan Akademeia'daki Prometheus'un sunağına meşale ışığında bir gece yarışı vardı. Akademeia'ya giden yol Atinalıların mezar taşları ile kaplıydı ve bölgede cenaze oyunları ve Atina'dan Hekademeia'ya ve ardından şehre geri dönen bir Dionysos alayı da düzenlendi.

Daha sonra Platon'un okulu olarak bilinecek olan şey, Akademia'nın bir parçası gibi görünüyor. Platon mülkü otuz yaşında Suniumlu Theaitetos, Tarentumlu Arkhytas, Thasoslu Leodamas ve Neoclides'in dahil olduğu gayrı resmi toplantılarla miras aldı. Debra Nails'e göre Speusippos "gruba MÖ 390 civarında katıldı". "Eudemus'un resmi bir Akademiyi tanıması, MÖ 380'lerin ortalarında Knidoslu Eudoksos gelene kadar değil" diyor.
Okulun resmi olarak ne zaman kurulduğuna dair kesin bir kayıt yoktur, ancak modern bilim adamları genellikle zamanın 380'lerin ortaları, muhtemelen MÖ 387'den sonra, Platon'un Sicilya'ya ilk ziyaretinden döndüğü düşünüldüğünde hemfikirdir. Başlangıçta toplantılar, Platon'un mülkünde, yakındaki Akademi spor salonunda olduğu kadar sık düzenlendi; bu dördüncü yüzyıl boyunca böyle kaldı. Akademi halka açık olmasına rağmen, ana katılımcılar üst sınıf erkeklerdi. En azından Platon'un zamanında üyelik için ücret talep edilmedi. Bu nedenle, muhtemelen o zamanlar öğretmenler ve öğrenciler arasında net bir ayrım anlamında bir "okul", hatta resmi bir müfredat bile yoktu. Bununla birlikte, kıdemli ve küçük üyeler arasında bir ayrım vardı. Akademi'de iki kadının Platon ile eğitim gördüğü bilinmektedir, Phlius'lu Aksiothea ve Mantinea'lı Lasthenia. Diogenes Laertios, Akademi tarihini üçe ayırdı: Eski, Orta ve Yeni. Eski'nin başına Platon'u, Orta Akademi'nin başına Arcesilaus'u ve Yeni'nin başına Lacydes'i koydu. Sextus Empiricus, Platon'un takipçilerinin beş bölümünü sıraladı. Platon'u ilk Akademi'nin kurucusu yaptı; ikinci Arcesilaus; Üçüncünün Carneades'i; Dördüncüden Philon ve Kharmadas; ve beşinci Antiochus. Cicero, Eski ve Yeni olmak üzere yalnızca iki Akademiyi tanıdı ve ikincisini Arcesilaus ile başlattı.

Akademi'nin "Scholarch" olarak Platon'un hemen halefleri Speusippps (MÖ 347–339), Ksenokrates (MÖ 339–314), Polemon (MÖ 314–269) ve Krates (MÖ 269–266) idi. Akademinin diğer önemli üyeleri arasında Aristoteles, Heraclides, Eudoxus, Philip of Opus ve Crantor bulunmaktadır. En azından Platon'un zamanında, okulun öğretecek belirli bir doktrini yoktu; daha ziyade, Platon (ve muhtemelen onun diğer ortakları), diğerleri tarafından incelenecek ve çözülecek problemler ortaya koydu. Verilen derslere dair kanıtlar var, en önemlisi Platon'un "On the Good" dersi; ama muhtemelen diyalektik kullanımı daha yaygındı.
Okulun kuruluşundan yaklaşık 700 yıl sonrasına tarihlenen doğrulanamayan bir hikâyeye göre, Akademi'nin girişinin üzerinde "Geometri bilmeyenler buraya girmesin" ifadesi yazılıydı. Birçoğu, Akademik müfredatın Platon'un Devlet'inde anlatılana çok benzeyeceğini hayal etti. Ancak diğerleri, böyle bir resmin, bu diyalogda tasavvur edilen ideal toplumun bariz kendine özgü düzenlemelerini göz ardı ettiğini savundu. Çalışma konuları neredeyse kesin olarak Platonik diyalogların ele aldığı felsefi konuların yanı sıra matematiği de içeriyordu, ancak çok az güvenilir kanıt var. Bugün tam anlamıyla bilimsel araştırma olarak kabul edilebilecek bazı kanıtlar vardır: Simplicius, Platon'un diğer üyelere gök cisimlerinin gözlemlenebilir, düzensiz hareketinin en basit açıklamasını keşfetmeleri talimatını verdiğini bildirir: "Hangi tekdüze ve düzenli hareketlerin mümkün olduğunu varsayarak. gezegen hareketleriyle ilgili görünüşleri kaydedin."
Platon'un Akademisi'nin genellikle antik dünyada müstakbel politikacılar için bir okul olduğu ve birçok ünlü mezunu olduğu söylenir. Bununla birlikte, yakın tarihli bir kanıt araştırmasında, Malcolm Schofield, Akademi'nin pratik (yani teorik olmayan) siyasetle ne ölçüde ilgilendiğini bilmenin zor olduğunu, çünkü kanıtlarımızın çoğunun "lehte veya aleyhte eski polemiği yansıttığını" savundu.

MÖ 266 civarında Arcesilaus Scholarch oldu. Arcesilaus döneminde (yaklaşık MÖ 266-241), Akademi, Akademik şüpheciliğin Pyrrhonculuk'a çok benzeyen bir versiyonunu güçlü bir şekilde vurguladı.[28] Arcesilaus'u Lacydes of Cyrene (MÖ 241–215), Evander ve Telecles (ortaklaşa) (205 - y. 165 BC) ve Hegesinus (yaklaşık MÖ 160) izledi.

Yeni veya Üçüncü Akademi, MÖ 155'te Arcesilaus'tan sonra gelen dördüncü Scholarch olan Carneades ile başlar. Hala büyük ölçüde şüpheciydi, mutlak bir gerçeği bilme olasılığını reddediyordu. Carneades'i Clitomachus (MÖ 129 – y. 110) ve Larissalı Philon ("Akademi'nin tartışmasız son başkanı", MÖ 110-84) izledi. Jonathan Barnes'a göre, "Philon'un coğrafi olarak Akademi'ye bağlı son Platoncu olması muhtemel görünüyor." MÖ 90 civarında, Philon'un öğrencisi Ascalon'lu Antiochus, Şüpheciliği reddeden ve Orta Platonizm olarak bilinen yeni bir aşamayı başlatan Stoacılığı savunan kendi rakip Platonizm versiyonunu öğretmeye başladı.

MÖ 88'de Birinci Mithridates Savaşı başladığında, Larissalı Philon Atina'yı terk etti ve görünüşe göre ölümüne kadar kaldığı Roma'ya sığındı. MÖ 86'da Lucius Cornelius Sulla, Atina'yı kuşattı ve şehri fethederek çok fazla yıkıma neden oldu. Plutarkhos'un anlattığı gibi, kuşatma sırasında Akademi'yi yerle bir etti: "Kutsal korulara el koydu ve şehrin banliyölerinin en ormanlık yeri olan Akademi'yi ve Lyceum'u harap etti." Akademi'nin yıkımı, Akademi'nin yeniden inşasını ve yeniden açılmasını imkansız kılacak kadar şiddetli görünüyordu. Antiochus İskenderiye'den Atina'ya döndüğünde, MÖ 84'te öğretimine devam etti ama Akademi'de değil. MÖ 79/8'de onun altında eğitim gören Cicero, Antiochus'un Ptolemy adlı bir spor salonunda ders verdiğine atıfta bulunur. Cicero, bir öğleden sonra "günün o saatinde sessiz ve ıssız" olan Akademi alanına yaptığı bir ziyareti anlatır.

Greko-Romen çoktanrıcılığının düşüşü: Platon Akademisi'nin MÖ 1. yüzyılda yıkılmasına rağmen, filozoflar Roma döneminde Atina'da Platonculuğu öğretmeye devam ettiler, ancak 5. yüzyılın başlarına (y. 410) kadar yeniden canlanan bir akademi (ki hiçbir bağlantısı yoktu) bazı önde gelen neoplatonistler tarafından kurulmuştur. Atina'daki neoplatonist öğretinin kökenleri belirsizdir, ancak Proklos 430'ların başında Atina'ya vardığında, Atinalı Plutarkhos'u ve meslektaşı Sryenius'u oradaki bir Akademide ders verirken buldu. Atina'daki neoplatonistler kendilerini "halefler" (diadochoi, ancak Platon'un) olarak adlandırdılar ve kendilerini Platon'a kadar uzanan kesintisiz bir gelenek olarak sundular, ancak orijinal akademi ile fiilen herhangi bir coğrafi, kurumsal, ekonomik veya kişisel süreklilik olamaz. Okul, Proklos'un sonunda Plutarkhos ve Suriyeli'den miras aldığı büyük bir evde yürütülen özel bir vakıf gibi görünüyor.
Neoplatonik Akademi'nin başkanları, Atinalı Plutarkhos, Syrianus, Proklos, Marinus, Isidore ve son olarak Damascius idi. Neoplatonik Akademi, Proklos döneminde zirvesine ulaştı (485'te öldü). Severianus onun yanında çalıştı. 6. yüzyılda yeniden canlanan Neoplatonik Akademi'nin son Yunan filozofları, Helenistik kültür dünyasının çeşitli yerlerinden alınmıştır ve ortak kültürün geniş senkretizmini öne sürerler, Gazzeli Isidorus, Suriyeli Damascius, Coele-Suriyeli Iamblichus ve hatta belki de Kilikyalı Simplicius. 529'da imparator Justinian, yeniden canlanan Neoplatonik Akademi'nin finansmanını sona erdirdi. Bununla birlikte, Justinian imparatorluğunun merkezleri olan Konstantinopolis, Antakya ve İskenderiye'de başka felsefi okullar devam etti.
Neoplatonik Akademi'nin son bilgini Damascius'du (ö. 540). Agathias'a göre, geri kalan üyeleri, Sasani kralı I. Hüsrev'in başkenti Ktesiphon'daki yönetimi altında, yanlarında değerli edebiyat ve felsefe parşömenleri ve daha az derecede bilim taşıyarak koruma aradılar. 532'de Pers ve Bizans İmparatorluğu arasında yapılan barış antlaşmasının ardından, kişisel güvenlikleri (din özgürlüğü tarihinde erken bir belge) garanti altına alındı. Neoplatonik Akademi'nin tamamen ortadan kalkmadığı tahmin ediliyor. Sürgünden sonra Simplicius (ve belki başkaları) Edessa yakınlarında

İlerlemecilik, ilericilik ya da progressivizm (Osmanlıca: ترقى پرور, romanize: Terrakiperver), insanlık durumunu toplumsal reform yoluyla geliştirmeyi amaçlayan, sola eğilimli bir siyasî felsefe ve reform hareketidir. Bu düşünceye bağlı olanlar, ilerlemeciliğin evrensel bir geçerliliğe sahip olduğunu savunurlar ve bu anlayışı tüm insan toplumlarına yaymaya çalışırlar. İlerlemecilik, Avrupa'da medeniyetin yeni ampirik bilgilerin uygulanması sayesinde gelişmekte olduğuna dair inançla, Aydınlanma Çağı sırasında ortaya çıktı.
Modern siyasi söylemde ilerlemecilik, genellikle sol eğilimli bir liberalizm türü olan sosyal liberalizm ve sosyal demokrasi ile ilişkilendirilir. Ekonomik ilerlemecilik kapsamında ise sosyal liberalizm ile sosyal demokrasi arasında ideolojik bir çeşitlilik bulunur; ayrıca kimi zaman kültürel konularda da farklılıklar görülebilir. Buna, bazı Hristiyan demokratlar ve muhafazakâr eğilimli toplumcu hareketler örnek olarak gösterilebilir. İlerlemecilik çatısı altında pek çok farklı ideoloji yer alsa da, hem günümüzdeki hem de tarihsel ilerlemeci hareketin ortak noktası, denetimsiz kapitalizme yönelik eleştirilerde birleşmeleri oldu. Bu hareketler, daha etkin bir demokratik hükûmetin insan haklarını koruma, kültürel gelişimi destekleme ve şirket tekellerine karşı denetim ve denge unsuru olma görevini üstlenmesi gerektiğini savundular. Fakat bu görüş birliği, tüm fraksiyonlar arasında mutlak değildir; örneğin kapitalizme daha sıcak bakan sosyal liberaller ve sosyal demokratlarla, anti-kapitalist duruş sergileyen demokratik sosyalistler arasında yaklaşım farklılıkları vardır.

Avrupa'nın, toplumun temeli olarak gördüğü deneysel bilgiyi güçlendirerek bir toplumun barbar koşullardan medeniyete ulaşabileceğini gösterdiğini düşünen ilerlemecilik, Aydınlanma Çağında Avrupa'da büyük önem kazanmıştır. Aydınlanma Çağı figürleri ilerlemenin bütün toplumlara yönelik evrensel bir uygulamasının olduğunu, bu fikirlerin Avrupa'dan dünyaya yayılacağına inanmışlardır.
Immanuel Kant ilerlemeyi barbarlıktan uzaklaşarak medeniyete ulaşan bir hareket olarak tanımlar. 18. yüzyılda, filozof ve politik bilimci Marquis de Condorcet politik ilerlemeciliğin köleliği yok edeceğini, okur-yazarlığı artıracağını, cinsiyetler arası eşitsizlikleri azaltacağını, sert hapis koşullarının değiştireceğini ve yoksulluğu ortadan kaldıracağını öngörmüştür. Sosyolog Robert Nisbet, ilerleme fikrinin çok önemli beş öncülünü geçmişin değeri; Batı medeniyetinin üstünlüğü; ekonomik/teknolojik büyümenin değeri; nedensellik ve nedenselliğe dayalı edinilmiş bilgiye olan güven; dünyevi hayatın değerinin içsel önemi olarak tanımlar.
Modernite veya modernleşme, 19. ve 20. yüzyıllarda ekonominin ve toplumun hızlı modernleşmesini, serbest piyasaların ve insanların serbest dolaşımının önündeki geleneksel engelleri kaldırmak için çağrıda bulunan klasik liberaller tarafından desteklenen ilerleme fikrinin kilit bir biçimiydi.

19. yüzyılın sonlarında varsıllar ve yoksullar arasındaki büyük ekonomik eşitsizlik, minimal düzeyde düzenlenmiş laissez-faire kapitalizm, kontrol dışı tekelci şirketler, yoğun ve sıklıkla kapitalistler ve işçiler arasındaki şiddetli çatışmaların ilerlemeyi bastırdığı ve bu sorunların çözümü için önlemlere gereksinildiği görüşünün Batı dünyasında popülerlik kazanmasına yol açtı.
İlerlemecilik çeşitli siyasi hareketleri etkilemiştir. Sosyal liberalizm, İngiliz liberal filozof John Stuart Mill'in insanları "ilerici varlıklar" olarak görmesinden etkilenmiştir. İngiltere Başbakanı Benjamin Disraeli, tek uluslu Toryizm altında ilerici muhafazakarlığı geliştirmiştir.
Fransa'da sosyal devrim ile sosyal muhafazakar laissez-faire merkez sağ arasındaki boşluk, sosyal ilerlemenin ruhbanlık karşıtlığı, hümanizm ve cumhuriyetçiliği gerektirdiğini düşünen radikalizmin ortaya çıkmasıyla doldu. Özellikle ruhbanlık karşıtlığı, 20. yüzyılın ortalarına kadar Fransızca ve Romanca konuşulan birçok ülkede merkez sol üzerinde baskın etkiydi. İmparatorluk Almanya'sında Şansölye Otto von Bismarck, işçileri zamanın sosyalist hareketinden uzaklaştırmak ve Sanayi Devrimi'ni sürdürmeye yardımcı olmak için insancıl yollar olarak ataerkil muhafazakar motivasyonlardan yola çıkarak çeşitli ilerici sosyal refah önlemlerini yürürlüğe koydu.
1891'de, Papa Leo XIII tarafından yayınlanan Roma Katolik Kilisesi ansiklopedisi Rerum novarum, emeğin sömürülmesini kınadı ve mülkiyet hakkını korurken ve sosyalizmi eleştirirken, işçi sendikalarına ve sosyal adaletin çıkarları doğrultusunda işletmelerin hükûmet tarafından düzenlenmesine destek çağrısında bulundu. Kuzey Amerika'da, ekonomik sömürü ve yoksulluğa meydan okumaya odaklanan ve 1890'ların ortalarında Amerika Birleşik Devletleri'ndeki birçok Protestan ilahiyat fakültesinde yaygın olan Sosyal İncil adı verilen Protestan ilerici bir bakış açısı ortaya çıktı.

Amerika Birleşik Devletleri'nde ilerlemecilik, Anayasacılığın politik felsefesine karşı entelektüel bir isyan olarak başladı. 1890'larda bir toplumsal hareket olarak başlayan şey, İlerici dönem olarak adlandırılan zaman dilimde popüler bir siyasi harekete dönüştü; 1912 ABD başkanlık seçimlerinde, üç ABD başkan adayının tümü ilerici olduklarını savladı. İlerlemecilik terimi, her zaman birleşmiş olmayan bir dizi farklı siyasi baskı grubunu temsil ederken, ilericiler, sınıf savaşı, açgözlülük, yoksulluk, ırkçılık ve şiddet gibi toplumun karşılaştığı sorunların iyi eğitim, güvenli bir ortam ve verimli bir iş yeri yoluyla çözülebileceğine inanarak sosyal Darwinizm'i reddettiler. İlericiler esas olarak şehirlerde yaşadılar, kolej eğitimi aldılar ve hükûmetin değişim için bir araç olabileceğine inanıyorlardı. Cumhuriyetçi Parti'nin ve daha sonra İlerici Parti'nin Başkanı Theodore Roosevelt, "akıllı ilerlemecilik ve bilge muhafazakarlığın her zaman el ele gittiğine inandığını" açıkladı.

Başkan Woodrow Wilson aynı zamanda Demokrat Parti içindeki Amerikan ilerici hareketinin bir üyesiydi. İlerici duruşlar zamanla evrildi. Emperyalizm, 19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında, özellikle bazı ilericilerin Amerikan emperyalizmini desteklerken diğerlerinin karşı çıktığı ABD'de, ilerlemecilik içinde tartışmalı bir konuydu. Birinci Dünya Savaşı'na yanıt olarak, Başkan Woodrow Wilson'ın On Dört Noktası, ulusal kendi kaderini tayin etme kavramını oluşturdu ve emperyalist rekabeti ve sömürge adaletsizliklerini eleştirdi. Bu görüşler, dünyanın emperyal yönetime direnen bölgelerindeki anti-emperyalistler tarafından desteklendi.
Ekonomik Keynesçiliğin kabul edildiği dönemde (1930'lar – 1970'ler), birçok ulusta ekonomiye devlet müdahalesinin büyük bir rolü olduğu yaygın olarak kabul edildi. 1970'lerde ve 1980'lerde neoliberalizmin yükselişi ve devlet müdahaleci politikalara yönelik meydan okumalara, merkez sol ilerici hareketler, piyasa ekonomisi için önemli bir rolü vurgulayan Üçüncü Yolu benimseyerek karşılık verdi. Sosyal demokrat hareketin Üçüncü Yola geçmesi için çağrıda bulunan sosyal demokratlar olmuştur. İngiliz Muhafazakar Partisi'ndeki önde gelen ilerici muhafazakar unsurlar neoliberalizmi eleştirdi.
21. yüzyılda ilericiler, kurumsal ırkçılık gibi sistematik ayrımcılığın yanı sıra ekonomik eşitsizliğin zararlı etkilerini azaltan veya iyileştiren kamu politikasını desteklemeye; çevreye duyarlı politikaların yanı sıra sosyal güvenlik ağlarını ve işçi haklarını savunmak ve tekellerin veya şirketlerin demokratik süreç üzerindeki etkisinin çevreye ve topluma verdiği olumsuz dışsallıklara karşı çıkmaya devam ediyor. Birleştirici tema, mevcut kurumların veya iş yapma biçimlerinin olumsuz etkilerine dikkat çekmek ve sosyal ilerlemeyi, yani demokrasinin genişlemesi, ekonomik formda artan eşitlikçilik, sosyal eşitliğin yanı sıra nüfusun refahının artması gibi çeşitli standartlardan herhangi biri tarafından tanımlanan olumlu değişimi savunmaktır. Sosyal demokrasinin savunucuları kendilerini ilerici davayı destekleyen kişiler olarak tanımladılar.

Genel anlamda ilerlemecilik, esasen sosyal ve kültürel ilerlemecilik anlamına gelir. Benzer bir terimle büyük ölçüde benzer bir anlamda kullanılan kültürel liberalizm kavramı vardır. Bununla birlikte, kültürel liberaller ve kültürel ilerlemeciler azınlık hakları, sosyal adalet ve politik doğruluk gibi çeşitli kültürel konularda farklı konumlarda bulunabilirler.

Ekonomik ilerlemecilik, kültürel alanlardaki ilerlemecilikten ayırt etmek için kullanılan bir terimdir. Ekonomik ilerlemeci görüşlerin kökleri genellikle sosyal adalet kavramına dayanır ve hükûmet düzenlemeleri, sosyal korumalar ve kamu mallarının bakımı yoluyla insanlık durumunu iyileştirme hedefine sahiptir.
Hükûmet kararnamesinin sosyal değişimin en iyi aracı olduğunu ilan eder. İlerlemeciliğin merkezi teorisi, ulusun en yüksek otoritesi olarak hükûmetin, kapitalizmin kâr amacını toplumsal önceliklere yönlendiren parametreleri belirleyebilmesi ve bu kâr güdüsünün kontrolden çıkmasını önleyebilmesidir.

Transhümanizm
Devletin sönümlenmesi

Rüştiye veya tam adıyla Mekteb-i Rüşdî (Osmanlıca: مكتب رشدي; çoğulu Mekâtib-i Rüşdiye), Tanzimat döneminde Osmanlı İmparatorluğu'nun eğitim modernleşmesi kapsamında açılan ve günümüzdeki ortaokul seviyesine denk gelen eğitim kurumudur.
Arapça "doğru yolu bulmak, ergin ve olgun olmak" anlamına gelen rüşd kökünden türetilen rüştiye; geleneksel Sıbyan mektebi (ilkokul) ile Dârülfünûn (üniversite) veya yüksek meslek okulları arasında köprü vazifesi görmesi amacıyla kurulmuştur. İlk rüştiye 1847 yılında İstanbul'da Davutpaşa'da açılmıştır.
Başlangıçta sadece erkek öğrenciler ve sivil memuriyet için tasarlanan bu okullar, zamanla çeşitlenerek "Mülkiye" (sivil), "Askerî" ve "İnas" (kız) rüştiyeleri olarak sınıflandırılmıştır. Özellikle 1869 Maarif-i Umûmiye Nizamnâmesi ile imparatorluk geneline yayılması hedeflenmiş, II. Abdülhamid döneminde ise en yaygın halini almıştır.
Rüştiyeler, Cumhuriyet'in ilanı ve eğitimde birliğin sağlanması (Tevhîd-i Tedrîsât Kanunu) sürecinde "Orta Mektep" (Ortaokul) adını alarak Türk millî eğitim sisteminin temel basamaklarından birine dönüşmüştür.

II. Mahmud (1808-1839) döneminde Osmanlı bürokrasisinde yapılan köklü reformlar, devlet dairelerinde çalışacak, okuma-yazma bilen ve modern usullere aşina memur (kâtip) ihtiyacını artırmıştı. O dönemde var olan sıbyan mektepleri, eğitim yöntemlerinin eskiliği ve sadece dini temel eğitimi vermeleri nedeniyle bu ihtiyacı karşılamaktan uzaktı. Öte yandan, yeni kurulan Tıbbiye ve Harbiye gibi yüksekokullara öğrenci hazırlayacak bir orta kademe bulunmuyordu.
Bu boşluğu doldurmak amacıyla ilk girişim, 1838 yılında "Mekteb-i Maarif-i Adliye" ve "Mekteb-i Ulûm-ı Edebiyye" adıyla memur yetiştiren okulların açılmasıyla yapıldı. Ancak bu okullar tam anlamıyla bir ortaokul sistemi oluşturamadı, daha ziyade kurum içi eğitim veren kurslar niteliğindeydi.

Sistematik rüştiyelerin temeli, Sultan Abdülmecid'in 1845 yılında yayınladığı bir irade ile atıldı. Meclis-i Vâlâ'yı ziyaretinde eğitimin önemini vurgulayan padişahın emriyle "Meclis-i Maârif-i Muvakkat" (Geçici Eğitim Meclisi) toplandı. Bu meclis, Osmanlı eğitim sistemini sıbyan-rüştiye-dârülfünun şeklinde üç kademeli olarak yeniden tasarladı. "Rüştiye" terimi ilk kez bu meclisin mazbatalarında kullanıldı.
Planlanan ilk rüştiye, 1847 yılında İstanbul'da Davutpaşa semtinde açıldı. Okulun ilk öğrencileri, sıbyan mekteplerinden seçilen ve Kur'an'ı hatmetmiş çocuklardı. Davutpaşa'yı kısa süre sonra Bâbıâlî, Tophane, Fatih ve Üsküdar rüştiyeleri izledi. 1852 yılına gelindiğinde İstanbul'daki rüştiye sayısı 12'ye ulaşmıştı. Taşradaki (İstanbul dışı) ilk rüştiyeler ise 1855'ten itibaren sırasıyla Edirne, Şam, Bursa, İzmir ve Girit'te açıldı.

Rüştiyelerin ülke genelinde yaygınlaşması ve standart bir yapıya kavuşması, Saffet Paşa'nın nazırlığı döneminde hazırlanan Maarif-i Umûmiye Nizamnâmesi (1869) ile sağlandı. Bu nizamnâme rüştiyeler için şu kuralları getirdi:

500 haneyi geçen her kasabada bir rüştiye açılması zorunlu kılındı.
Okul binasının inşası ve giderleri için halktan toplanacak "İane-i Maarif" (Eğitim Vergisi) veya vakıf gelirleri kaynak gösterildi.
Müfredat ve eğitim süresi (4 yıl) yasal standarda bağlandı.
Müslüman ve gayrimüslim nüfusun karışık olduğu yerlerde, eğer azınlık hane sayısı 500'ü geçiyorsa onlar için de ayrı bir rüştiye açılmasına izin verildi.

II. Abdülhamid dönemi (1876-1909), rüştiyelerin sayıca en çok arttığı ve sistemin oturduğu dönemdir. Padişahın eğitim alanındaki politikaları sayesinde rüştiyeler sadece vilayet merkezlerinde değil, kaza (ilçe) ve nahiyelere kadar yayıldı. 1875 yılında tüm imparatorlukta 350 civarında olan rüştiye sayısı, 20. yüzyılın başında 619'a ulaştı. Bu dönemde rüştiyeler, taşradaki halkın modern eğitimle tanıştığı en yaygın kurumlar haline geldi.

Rüştiyeler, merkezi yönetimde Maârif-i Umûmiye Nezâreti'ne (Eğitim Bakanlığı) bağlıydı. Nezaret bünyesinde kurulan "Mekâtib-i Rüşdiye Nezareti" (Rüştiyeler Dairesi), bu okulların idaresinden, öğretmen atamalarından ve müfredatın takibinden sorumluydu. Taşrada ise yönetim, vilayetlerdeki "Maarif Müdürleri" ve yerel eğitim meclisleri tarafından yürütülmekteydi.
Bir rüştiye mektebinin standart kadrosu genellikle şu görevlilerden oluşmaktaydı:

Muallim-i Evvel (Başöğretmen): Okulun müdürü ve idari sorumlusu. Aynı zamanda üst sınıfların derslerine girerdi.
Muallim-i Sânî (İkinci Öğretmen): Başöğretmenin yardımcısı ve alt sınıfların ders hocası.
Rika Muallimi: Yazı (hüsn-i hat) derslerini veren, genellikle güzel yazı sanatında icazet sahibi hoca.
Bevvab (Kapıcı): Okulun temizliği, güvenliği ve öğrencilerin giriş-çıkış kontrolünden sorumlu görevli.
Büyük şehirlerdeki rüştiyelerde bu kadroya coğrafya veya dil (Fransızca) hocaları gibi branş öğretmenleri de eklenmekteydi.

Rüştiyelerin en büyük sorunu kuruluş ve işletme giderlerinin karşılanmasıydı. 1869 Nizamnâmesi öncesinde giderler düzensiz olarak devlet hazinesinden veya yerel vakıflardan karşılanmaya çalışılıyordu. Nizamnâme ile birlikte finansman sorunu "Maarif Sandığı" (Eğitim Fonu) kurularak çözülmeye çalışıldı. Buna göre halktan toplanan eğitim vergileri ve bağışlar bu sandıkta toplanır, rüştiye binalarının inşası ve öğretmen maaşları buradan ödenirdi. Ancak taşrada sandık gelirlerinin yetersiz kaldığı durumlarda öğretmen maaşlarının aksadığı sıkça görülmüştür.

Rüştiye binaları, Osmanlı kent dokusunda modernleşmenin simgesi olarak inşa edilmiştir. Geleneksel mahalle mekteplerinin aksine, rüştiyeler genellikle aydınlık, havadar ve planlı yapılar olarak tasarlanmıştır.
Tipik bir rüştiye binası şu özelliklere sahipti:

Genellikle iki katlı ve kâgir (taş/tuğla) malzeme ile inşa edilirdi.
Giriş katında idare odası ve geniş bir hol, üst katta ise sınıflar (dershaneler) bulunurdu.
Sınıflarda öğrencilerin yerde oturması (mindere çökme) usulü terk edilmiş, sıra ve masa düzenine geçilmiştir.
Duvarlarda karatahta, haritalar ve ders araç gereçleri için dolaplar yer alırdı.
Özellikle II. Abdülhamid döneminde inşa edilen rüştiyeler, kasabaların Hükümet Konağı ile birlikte en gösterişli kamu binaları arasında yer almıştır.

Rüştiyelere giriş, sıbyan mektebini bitirmiş olma şartına bağlıydı. Başlangıçta öğrenci alımı için kesin bir yaş sınırı konulmamış olsa da, 1869 Nizamnâmesi ile okula giriş yaşı 10-11, mezuniyet yaşı ise en geç 15-16 olarak belirlenmişti. Rüştiyeye girmek isteyen bir öğrenci, "okuma-yazma bildiğini" ve "Kur'an-ı Kerim'i yüzünden okuyabildiğini" ispat etmek zorundaydı.
Eğitim süresi 4 yıldı. Sınıf geçme usulü, günümüzdeki gibi yıl sonu ortalamasıyla değil, her ders için ayrı ayrı yapılan "genel imtihanlar" ile belirlenirdi. Yıl sonunda yapılan bu halka açık imtihanlarda başarılı olanlar bir üst sınıfa geçer, başarısız olanlar sınıf tekrarı yapardı. Mezun olanlara "Rüştiye Şahadetnamesi" (Diploması) verilirdi.

Rüştiyelerin ders programı, Tanzimat'ın ikili yapısını (geleneksel ve modern) yansıtmaktaydı. Dini derslerin yanı sıra, öğrencilere dünyevi işlerde lazım olacak pratik bilgiler (hesap, coğrafya, tarih) ağırlıktaydı.
Dönemlere göre değişiklik göstermekle birlikte temel ders programı şöyledir:

Ulûm-ı Diniyye: Kur'an-ı Kerim, Tecvid, İlmihal (Temel dini bilgiler).
Lisan Dersleri:
Arapça ve Farsça: Gramer kuralları (Kavâid).
Osmanlı Türkçesi: İmla, inşâ (kompozisyon/dilekçe yazımı) ve güzel yazı (Hüsn-i hat; Sülüs, Rika).
Fransızca: 19. yüzyılın sonlarında, özellikle ticaret şehirlerindeki rüştiyelerin son sınıflarına seçmeli olarak konulmuştur.
Müsbet İlimler:
Hesap (Matematik): Dört işlem, kesirler ve oran-orantı.
Mebâdi-i Hendese: Geometriye giriş.
Coğrafya: Osmanlı ve dünya coğrafyası.
Tarih: Muhtasar (Özet) Osmanlı Tarihi ve İslam Tarihi.
Diğer: Resim (bazı dönemlerde), Jimnastik (Riyazet-i Bedeniye).

Geleneksel mahalle mekteplerindeki falaka gibi bedensel cezalar, rüştiye nizamnameleriyle resmen yasaklanmıştır. Bunun yerine "tahkir" (azarlama), "izole etme" (ayakta bekletme, sınıfta tutma) veya okuldan uzaklaştırma gibi modern disiplin cezaları getirilmiştir. Ancak pratikte, özellikle taşradaki okullarda eski usul dayak cezalarının tamamen kalkması zaman almıştır.

Osmanlı eğitim sisteminde rüştiyeler, hitap ettikleri kitleye ve bağlı oldukları nezarete (bakanlığa) göre üç ana kategoride gelişmiştir.

Doğrudan Maârif-i Umûmiye Nezâreti'ne bağlı olan sivil ortaokullardır. 1847'de açılan ilk rüştiyeler bu kategoridedir. Temel amaçları devlet bürokrasisine (Bâbıâlî ve diğer nezaretlere) okur-yazar memur yetiştirmek ve öğrencileri sivil yüksekokullara hazırlamaktı. Ülke genelinde en yaygın olan rüştiye türüdür.

Orduya nitelikli subay yetiştirmek amacıyla kurulan ve Seraskerlik makamına (Harbiye Nezareti) bağlı olan okullardır. İlk askerî rüştiye, 1875 yılında İstanbul'da açılmıştır. Bu okulların amacı, Askerî İdadîlere ve Mekteb-i Harbiye'ye altyapısı sağlam öğrenci hazırlamaktı.
Askerî rüştiyeler, eğitim disiplini, üniformalı öğrencileri ve görece daha yüksek eğitim kalitesiyle mülkiye rüştiyelerinden ayrılırdı. Müfredatlarında ek olarak askeri talim dersleri bulunurdu. Mezunları askerî liselere sınavsız geçiş hakkına sahipti. Mustafa Kemal Atatürk de eğitim hayatına Selânik Mülkiye Rüştiyesi'nde başlamış, ancak kısa bir süre sonra kendi isteğiyle sınavı kazanarak Selânik Askerî Rüştiyesi'ne geçiş yapmıştır.

Tanzimat dönemine kadar kız çocuklarının eğitimi sıbyan mektepleriyle sınırlıydı. Kadınların eğitim seviyesini yükseltmek amacıyla ilk kız rüştiyesi (Cevri Kalfa Rüştiyesi), 1859 yılında İstanbul Sultanahmet'te açılmıştır.
Kız rüştiyelerinin müfredatı erkek rüştiyeleriyle büyük oranda benzerlik gösterse de, bazı dersler kız öğrencilerin o dönemdeki toplumsal rollerine uygun olarak farklılaştırılmıştı. "Hesap" veya "Coğrafya" gibi derslerin yanı sıra "biçki-dikiş", "nakış" ve "ev idaresi" derslerine ağırlık verilmiştir. Bu okullar, daha sonra açılan Dârülmuallimât (Kız Öğretmen Okulu) için kaynak oluşturmuş ve Osmanlı kadınlarının meslek hayatına (özellikle öğretmenliğe) atılmasında öncü rol oynamıştır.

19. yüzyılın ortalarında İstanbul'da yo

Serbest çağrışım, danışanın, terapi amacını, uygunluğunu ve bağlantısını düşünmeden, aklına gelen düşünceleri, imgeleri ve düşünümleri, paylaşarak terapiste veri sağlayan ve terapi için taban oluşturan, temelde bilinçdışı çağrışımlarla yürüyen bir psikanalitik yöntemdir. Serbest çağrışım yöntemi Sigmund Freud tarafından hamisi ve meslektaşı Josef Breuer'in hipnoz tekniğinden esinlenilerek oluşturulmuştur.
Freud'un tanımına göre "Serbest çağrışımın önemi, hastaların terapistin fikirlerini taklit etmesinden ziyade kendileri adına konuşmasını sağlamaktır; başkasının önerilerini papağan gibi tekrarlamak yerine kendi malzemeleri üzerinde kendileri çalışırlar."

Freud, tekniğini hipnoza bir alternatif olarak geliştirmiştir, çünkü ona göre hipnozda yanılma payı daha fazlaydı ve hastalar bilinçlerini geri kazanır kazanmaz önemli anıları yeniden hatırlıyabiliyor ve anlayabiliyordu. Ancak Freud, subjenin hatırlama çabasına rağmen en acılı anılarına karşı direnç gösterdiğini hissediyordu. Sonunda bazı şeylerin tamamen baskılanarak kuşatıldığı ve bilinçdışının dünyasına hapsedildiği görüşünde olmaya başladı. Yeni teknik, düşünce akışının durdurulmasına karşı çıkan ilk hastalarından "Frau Elisabeth" ile olan tecrüblelerinin teşvikiyle ortaya çıkmıştı ki Freud'un resmi biyografı Ernest Jones, bu durumu "hastanın hekimin işini ileriye taşıdığı sayısız örnekten biri" olarak tanımlamıştır.
"'Serbest çağrışım' yönteminin keşfinin kesin bir tarihi olamaz... 1892 ve 1895 arasında çok kademeli bir şekilde gelişti, düzenli bir şekilde başlangıcında yanında olan -hipnoz, telkin, baskı ve sorgulama gibi- yardımcılarından arındırıldı ve saflaştırıldı".
Hemen ardında, Düşlerin Yorumu'nda Freud, serbest çağrışıma bir öncü olarak Schiller'in bir mektubunda yazdığı şu sözleri gösterir; "Yaratıcı aklın olduğu yerde, Mantık - bana göre - kapılar üzerindeki nöbetini gevşetir ve fikirler bir heyula içerisinde koşuşturur". Freud daha sonra Ludwig Börne'nin yazdığı, yaratıcılığı artırmak için "hiçbir yanlışlama ya da ikiyüzlülük olmadan, kafanıza geleni yazın." teklifinde bulunduğu bir makalenin olası etkisinden bahsedecekti.
Yöntemin diğer olası etkileri arasında Husserl'in epoche'si ve Sir Francis Galton'ın eserleri de sayılabilir. Galton'ın serbest çağrışımın atası olduğu ve Freud'un tekniği Galton'un Brain dergisinde yayımladığı raporlardan uyarladığı da öne sürülmektedir. Serbest çağrışım, Virginia Woolf, James Joyce ve Marcel Proust gibi modernist yazarların kullandığı bilinç akışıyla da ortak özellikler taşır: "her bir bilinç akışı kurgusu, serbest çağrışım ilkelerine fazlasıyla bağlıdır".
Freud, serbest çağrışımı "bu temel teknik terapi kuralı... Hastaya kendisini bir sükunet hâline bırakma, derin düşünmeden kendini gözlemleme ve yapabildiği her bir gözlemi rapor etme talimatlarını veririz, diyerek anlatmış, "fazla uyumsuz ya da fazla patavatsız, fazla önemsiz ya da fazla alakasız, ya da saçma ve söylenmesi gereksiz olmaları gerekçeleriyle de olsa bunların hiçbirini göz ardı etmemeye" dikkat etmek gerektiğini de eklemiştir.
Psikanalist James Strachey (1887-1967) serbest çağrışımı 'insan aklının bilimsel incelemesi için ilk araç' saymıştır.

Serbest çağrışımda, psikanaliz hastaları terapi seansı boyunca akıllarına ne gelirse söylemeye ve düşüncelerini sansürlememeye davet edilirler. Bu teknikle hastanın, yargısız bir merak ve kabullenilme ortamında düşündükleri ve hissettikleri hakkında daha çok şey öğrenmesine yardım etmek amaçlanır. Psikanaliz, insanların genellikle kendileri hakkında öğrenme ihtiyaçlarıyla değişimden ve kendini ifşadan (bilinçli ya da bilinçdışı) korkmaları ve bu ikisine karşı savunma mekanizmaları arasında çatışma hâlinde olduklarını varsayar. Serbest çağrışım yönteminin doğrusal ya da tasarlanmış bir gündemi yoktur, ancak yeni kişisel içgörü ve anlamlara yol açabilecek sezgisel atlayışlar ve bağlantılar sayesinde işler: "çağrışımın mantığı bir çeşit bilinçdışı düşüncedir".
Bu ruhla kullanıldığında serbest çağrışım, terapistin de hastanın da sohbetin nereye yönlendireceğini önceden bilemediği, ancak hasta için çok büyük önemi olan konulara ulaştıran bir tekniktir. "Görünüşteki kafa karışıklığı ve bağlantı noksanlığına rağmen...anlamlar ve bağlantılar düzensiz düşünce yumağının içinden belirmeye başlar".
Serbest çağrışımın hedefi belirli cevapları ya da anıları açığa çıkarmak değil, hastanın düşünce, his, eylemlilik ve bireyselliğinin bütünleşmesini arttırabilecek bir karşılıklı keşif yolculuğu başlatmaktır
Serbest çağrışım, Freud'un psikanalizin "Temel Kuralı" ile tezattadır. Serbest çağrışım (rüya tabiri ve dil sürçmesinin analiziyle beraber) çok sayıda teknikten biri olmakla beraber, temel kural hasta tarafından edilen bir yemindir. Freud, serbest çağrışımı şu analojiyle hastalarına anlatmıştır: "Mesela bir demir yolu vasıtasında cam kenarına oturan bir gezginmişsiniz de içeride oturan birine camdan dışarı bakınca gördüğünüz değişen manzaraları anlatıyormuşsunuz gibi davranın." Temel kural, hastanın terapinin başında anlaştığı bir şeydir ve bu da terapi boyunca sürmesi amaçlanan esas bir yemindir: Hasta, her konuda dürüst olmaya söz vermelidir. Temel kurala yemin Freud tarafından şöyle vurgulanmıştır: "En nihayetinde, sonuna dek dürüst olmaya ve bir sebepten ötürü anlatması hoş değil diye hiçbir şeyi atlamayacağınıza söz verdiğinizi asla unutmayın."

Freud'un nihai psikanaliz uygulaması anıları hatırlamaktan ziyade aklın derinlerinde gömülü tutulan içsel ve akli çatışmaları hatırlamaya odaklıdır. Bununla birlikte, serbest çağrışım tekniği günümüzdeki terapi uygulamalarında ve akıl araştırmalarında da önemli yer tutar.
Serbest çağrışımın kullanımıyla hastanın geliştirdiği düşünceleri, başta bilinçdışı bir seviyede açığa çıkarmaya yardım etmek amaçlanır. Şöyle ki:

Nakil - bir insan hakkındaki hisleri başka bir insana uygulamak üzere bilinçsizce nakletme;
Yansıtma - içsel hisleri ya da niyetleri yasıtarak onları başka şeylere ya da insanlara isnat etme;
Direnme - bazı olaylar veya fikirleri hatırlamaya veya kabul etmeye karşı akli bir engel koyma;
Akli çatışmalar, hastaların böyle hislerin nasıl olup da bilinçdışında, akıllarının içinde gizli olarak ortaya çıktığını başta anlamadığı bir perspektiften analiz edilir. "Bilinçdışı, aktif hafızaya ulaşmada, dilin içindeki serbest çağrışım, yasaklı ve engellenmiş arzuyu yansıtmada anahtardır."

Carl Jung ve Zürihli meslektaşları "Freud'un, duygusal etmenlerin hatıraya müdahale etme şekli hakkındaki kanılarını destekleyen bazı dâhiyane çağrışım testleri geliştirdi." bunlar da 1906'da yayımlandı. Freud'un kendisine göre "bu şekilde Bleuler ve Jung, deneysel psikolojiyle psikoanaliz arasındaki ilk köprüyü inşa etti".

Freud, en azından başlarda, serbest çağrışımı hastalar için görece anlaşılır bir yöntem olarak görmüştür. Sándor Ferenczi şu meşhur sözüyle karşı çıkmıştır: "Hasta, serbest çağrışımla iyileşmez, serbest çağrışım yapabildiğinde iyileşir".

Jacques Lacan meseleyle ilgilenmeye devam eder. "Serbest çağrışım aslında bir zahmettir - o kadar ki bazıları stajyerliği olması gerektiğini savunacak kadar ileri gitmiştir, hatta işi böyle bir stajyerliğin gerçek biçimlendirici değerini görecek kadar ileri götürmüştür".

Yirminci yüzyılın sonlarında, "günümüzdeki terapistler serbest çağrışım sürecinin terapinin ilerleyen aşamalarına kadar tutunmasını beklemez; aslında bazıları gerçek serbest çağrışımı terapiyi bitirmek için bir işaret olarak görür".
Zaman ilerledikçe diğer psikologlar da Freud'un serbest çağrışım fikrine misal oluşturan testler oluşturdu: Rorschach testi ve tematik değerlendirme testi (TDT) gibi. Rorschach testi günümüzde önemli eleştirilerle karşılaşmıştır, ancak tematik değerlendirme testi günümüzde özellikle çocuklar için hâlen kullanılmaktadır.
2016'da "serbest çağrışımla kişinin özü ve dünyasıyla ilgili kavramları aynalamak" üzerine yapılan gözlemsel bir çalışma, kişisel çağrışımların birbiriyle alakalı ve "öz" ve "dünya" kavramlarının doğrudan ve dolaylı tabiiyetlerle içten bağlantılı olduğunu, bunun da insan aklında özü ve dünyayı anlama ve algılama yapılandırasını yansıttığını gösterdi.

Nesne ilişkisi teorisinin hasta/terapist ilişkisini daha çok, geçmişin canlandırılmasını ise daha az vurgulamaya başlamasından sonra Freud'un biraz baskı kullanmaktan asla kurtulamamış olduğu eleştirisi ortaya çıkmıştır. Örneğin, 'O hâlâ serbest çağrışımın "temel kuralı"nı savunuyordu...[ki bu] "Eğer serbest çağrışım yapmazsan - sana yaptırmasını biliriz" dermişçesine hastayı tehdit etme etkisi olabilir'.
Daha ileri bir sorun da, 'aşırı üretim sebebiyle, [serbest çağrışımın] sunduğu özgürlü[ğün] herhangi bir yorum şekline direnmenin bir şekline' dönüşebilmesidir.
Psikolog Adam Phillips'e göre "Freud'un projesinin radikal doğası, herkesin serbest çağrışım yapabildiği -böyle bir kabiliyeti olduğu- ve aklından her geçeni herhangi bir zamanda bir kolaj misali söyleyebildikleri bir dünyada yaşamak hayal edilirse bariz olacaktır'.

Bilinç akışı (anlatım yöntemi)
İç monolog

Serbest çağrışım örneği. 6 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Sosyal hizmet, belirli bir disiplin içerisinde birey, aile, grup ve toplum için genel refah düzeyini ve sosyal işlevselliği artırma çabalarına denir. Sosyal işlevsellik, insanların sosyal ilişkilerini sürdürebilmesi için sağlanan olanaklar anlamında kullanılır. Sosyal hizmet; sosyoloji, psikoloji, siyaset bilimi, kamu sağlığı, toplumsal kalkınma, hukuk ve ekonomi gibi sosyal bilimler ile sıkı bir ilişki içerisindedir ve toplumsal değişim sosyal ve kişisel sorunları çözmeye odaklanır. İnsan hakları ve sosyal adalet, sosyal hizmet uygulamasının felsefi temelleridir. Sosyal hizmet uygulamaları genelde doğrudan bireyler ya da küçük gruplar ile çalışma gerektirir.
Sosyal işlevsellik 19. yüzyıldaki gönüllü hayırseverlik ve halk örgütlenmesinde kökleri olan sosyal çalışmaları kapsar. Bununla birlikte daha önceki tarihsel dönemlerde toplumsal ihtiyaçlara cevap verme eylemi özellikle özel hayır kurumlarından ve dini örgütlerden çok önce var olmuştur. Sanayi Devrimi'nin ve 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı'nın etkileri, sosyal hizmet üzerine daha sıkı bir disiplin uygulanmasına neden oldu.

Sosyal güvenlik
Toplum hizmeti
Sosyal girişimcilik
E-devlet

Bir agrégasion, Fransız kamu eğitim sisteminde devlet okulu kamu hizmeti için rekabetçi bir sınavdır. Muayene veya agrégatifler için adaylar, professeur agrégé'nin pozisyonuna kabul edildikten sonra agrégé haline gelirler. Fransa'da professeurs agrégés, CAPES eğitimi ile işe alınan professeurs sertifikalarından ayrılmaktadır. Akitlerin genellikle yüksek okullarda (lise) ve üniversitelerde öğretilmesi beklenirken, belgelendirmeler genellikle ortaokullarda (kolejler) öğretilir.
Sınav bir yıldan fazla hazırlık gerektirebilir. Zorluk ve seçicilik (kota) bir disiplinden diğerine farklılık gösterir: her yıl matematik için her yıl açık olan yaklaşık 300 civarında pozisyon vardır, ancak genellikle beşeri ve sosyal bilimler için daha az konum mevcuttur (örneğin, felsefe için 61 pozisyon 2018'de sunulmuştur).
Liselelerde agrégés öğretiminin büyük çoğunluğuna ek olarak, bazı agrégésler, hazırlık sınıflarında grandes écoles veya üniversite düzeyinde öğretmenlik yapmaktadır. Bazı agrégeler normal üniversitelerde ders verir, ancak diğer üniversite akademisyenlerinin yaptığı gibi, bilimsel yöntemler yapmazlar; pozisyonlar PRAG olarak bilinir. Araştırma dahil olmak üzere bazı pozisyonlar (agrégé préparateur, AGPR), écoles normales supérieures'larında mevcuttur, fakat bunlar çok azdır.
Çoğu disiplinde, beklenen dersler orta öğretim seviyesinin oldukça üzerindedir; Aslında, aday üniversite düzeyinde ikinci, üçüncü ve hatta dördüncü yıl özel derslere uygun bir ders bile sunabilir. Bunun bir nedeni, agrégé'lerin liselerin özel lisans bölümlerinde, ilköğretim okulu olarak bilinen ve doğada çok benzer olan dilbilgisi okullarına öğretebilmeleri olmalıdır.

Fakülte
Yardımcı doçent
Üye profesör
Profesör (akademik kadro)
okutman
Reader
Kıdemli okutman
Araştırma görevlisi
Araştırma üyesi
Doktora sonrası araştırmacı
Privatdozent
Öğretim asistanı

Bir akademik bölüm, akademik departman, katedra veya kafedra, belirli bir akademik disipline ayrılmış üniversite veya okul fakültesinin bir bölümüdür. Bu, Amerika Birleşik Devletleri'nin üniversite düzeyinde kullanımını kapsar. İngiltere ve diğer Commonwealth ülkelerinde, üniversiteler fakülte terimini kullanma eğilimindedir; fakülteler genellikle okullara veya bölümlere ayrılır.
Bölümlerde fakültelerin organizasyonu standardize edilmemiştir, ancak ABD üniversitelerinin çoğunda en azından Tarih, Fizik, İngilizce (dil ve edebiyat), psikoloji vb. bölümler daha kabadır. Örneğin, bir liberal sanatlar koleji'nde bilimleri vurgulayan tek bir Bilim bölümü olabilir; veya mühendislik üniversitesinin bir dil ve edebiyat bölümü olabilir. Bazen bölümler daha ince olabilir: örneğin, Harvard Üniversitesi bölüm olarak Organismik ve Evrimsel Biyoloji, Moleküler ve Hücresel Biyoloji, Kimya ve Kimyasal Biyoloji gibi departman'lara sahiptir. Bazı disiplinler farklı kurumlarda farklı bölümlerde bulunur: biyokimya biyolojide, kimyada veya kendi bölümünde olabilir; bilgisayar bilimleri matematikte, uygulamalı matematik, elektrik mühendisliği veya kendi bölümlerinde olabilir.
Profesyonel yüksek lisans okullarındaki bölümler okulun kendisi gibi uzmanlaşacaktır, bu nedenle bir tıp üniversitesinin büyük olasılıkla Anatomi, Patoloji, Dermatoloji vb. bölümleri bulunmaktadır.
Bölümlere genellikle bir bölüm üyesi başkanlık eder. Üye bölüm öğretim üyeleri tarafından seçilebilir, fakülte dekanı tarafından atanabilir veya kadrolu öğretim üyeleri arasından basit rotasyonla atanabilir. Bölüm başkanının görevleri, önemi ve gücü kurumlar arasında ve hatta kurum içindeki bölümler arasında büyük farklılıklar gösterir. Kurslar ve dersler genellikle bir bölüm içinde verilir ve genellikle bölüme göre adlandırılır.
Lisans eğitimi, akademik majör veya lisans programları genellikle bölümler tarafından yönetilir. Bununla birlikte, birden fazla bölüme ait olan konular için disiplinlerarası komiteler de olabilir.
Akademik lisansüstü öğrenciler, lisans programlarına göre bölümlerine çok daha yakındır. Onlar üniversite yerine bölüm, üniversite ve koleje giriş ve ders çalışmalarından neredeyse tamamen sorumludur.

Akademik disiplinler listesi

Akademik ünvan, kişinin eğitim görerek ve belli sınavları başarıyla geçerek bir bilimsel tezi başarıyla savunarak o konudaki bilgi ve becerilerini ispatladıktan sonra taşımaya hak kazandığı, genellikle kısa hali adının önüne (bazı dillerde sonuna) eklenen bir ek isim ya da sıfattır. Örneğin "Dr." doktora eğitimi bitirmiş, doktor ünvanı sahibi olmuş kişilerin adının önüne koyulur.
Bazen bir akademik ünvan, ödevleri ve bütçesi olan bir akademik makama getirilmekle, o makama getirilmiş olmakla alakalıdır; örneğin profesör, dekan.
Akademik ünvanların tam ve kısaltılmış isimleri, ediniliş süreçleri, bu süreçlerin süreleri, süreç-adları, belgeleri, birbirlerine göre hangi kriterlerle sıralandıkları, bu süreçlere katılanlara verilen ünvan ve sıfatlar, sosyal hayatta bu ünvanların ne durumlarda özellikle kullanılıp, ne durumlarda arka planda bırakıldıkları çok değişiklikler gösterir.
İlk akademik kurumların bundan bin yıl kadar önce orta doğuda kuruldukları (El-Ezher Üniversitesi M.S.975), batıda ilk üniversitelerin haçlı seferleri ertesinde ortaya çıktıkları (Oxford Üniversitesi 1096, ama 1167'de Kral 2. Henry'nin Paris Üniversitesinde okumayı yasaklamasından sonra önem kazanmış), akademik bilgi akımının devlet, dil, ekonomi, coğrafya gibi sebeplerle bugünlere kadar bölgesel kalmasının böyle bir çeşitliliğe sebep olduğu düşünülebilir.
Endüstri ve bilişim devrimleri sonucu tüm dünyada iletişim, ulaşım ve uluslararası ilişkilerin artmasıyla akademik ünvanları ve bunların ediniliş süreçlerini benzeştirme gereksinimi de artmış ve Bologna Süreci gibi standardlaştırma çabaları oluşmaya başlamıştır.
Genelde bu ünvanlar latince Latince: magister-usta, Latince: candidatus-usta adayı(çırak), Latince: baccalaureus-şövalye çırağı (ya da akademik baş süsü Latince: bacca lauri-defne taneleri taşıyan) ve Latince: doctor-öğreten kelimelerinden üretilmiş kelimelerden oluşur.
Ara ünvanlar Latincede (ustalığa giden merdivende) basamak anlamına gelen Latince: gradus kelimesi kökenlidir.
Ayrıca, akademik yetkinlik belegeleri için diploma, lisans, şeheda, icazet gibi isimler kullanılagelmiştir.

Don (akademik)
Tez

Akademisyen, bir sanat, edebiyat, mühendislik veya bilim akademisinin asil üyesi olan kişilere denir. Akademi üyeleri (eskiden akademisyenler olarak da adlandırılırdı), bir bilim veya sanat akademisine seçilmiş, olağanüstü başarıları olan bilim insanları ve sanatçılar olarak tanımlanır. Bu, bilimsel alanda en yüksek onurlardan biri olarak kabul edilir. Birçok ülkede bu, ulusal bilim hayatında güçlü bir etkiye sahip bir akademinin asil üyesini belirtmek için kullanılan onursal bir ünvandır.
Buna bağlı olarak, SSCB Bilimler Akademisi gibi kuruluşlarda bu ünvan, fon tahsisi ve araştırma öncelikleri konusunda ayrıcalıklar ve idarî sorumluluklar sağlar.
Tarihî bakımdan, akademisyen ünvânının anlamı, en başarılı ve en köklü iki ilim ve bilim cemiyetinin erkân ve geleneklerini takip eder: bunlarda ilki bağımsız bir değerlendirme kurulu tarafından verilen ve bir kişiyi öne çıkarmayı amaçlayan, ancak nispeten az resmî yetki veren bir onur unvanı olan İngiliz Royal Society (Türkçe: Kraliyet Cemiyeti); diğeri ise, devletle çok daha yakından ilişkide olan, bir kuruluş olarak daha fazla devlet fonu alan ve akademisyen ünvânının karar alma konusunda çok daha fazla hak anlamına geldiği Fransız Bilimler Akademisi'dir. 
Bir akademi, öğretim faaliyeti yürütmez, ancak genellikle özel araştırma kuruluşları, enstitüleri işletir. Faaliyetleri ve çalışmaları, üyelerin diğer üyelere araştırma sonuçlarını sunduğu toplantılardan oluşur. Bu sunumlar, düzenli aralıklarla toplantı tutanakları veya makaleler halinde yayınlanır.
Çin'de akademisyen olmak, yalnızca ülkenin en önde gelen bilim insanlarına ve mühendislerine verilen en büyük onur ve ünvândır. Akademisyenler, Çin Bilimler Akademisi veya Çin Mühendislik Akademisi tarafından seçilir.

Aspiranturo Sovyetler Birliği ve onun halefi devletlerinde (Rusya, Ukrayna, Kazakistan ve diğerleri) ve ayrıca Doğu Bloku ülkelerinde daha fazla bilimsel bir derece kazanmak amacıyla çalışmaların sürdürülmesini ifade eden eğitim derecesidir. Doktoranturo eğitiminin öncülüdür. Tıbbi alanda tıbbi staj ve tıp asistanı yaygındır.
Aspiranturo üniversite diplomasına (diplom) odaklanmaktadır. Genelde iki doktora tezinin birincisi olan adaylık tezinin savunmasıyla tamamlanır.
Aspiranturo çalışması 1925'te SSCB'de düzenlendi. 1 Eylül 2013'e kadar lisansüstü mesleki eğitim sisteminde, yüksekokul, bilimsel ve pedagojik personelin ana eğitim biçimlerinden biriydi. 1 Eylül 2013'ten beri (29 Aralık 2012 tarihli Federal Yasanın yürürlüğe girmesinden bu yana), yüksek lisans eğitiminin üçüncü seviyesi olarak sınıflandırılmıştır. Burs, kuruluşun idari işlemiyle atanır ve ayda bir kez ödenir.

Başvuru sahibi
Yönetici eğitimi

Bologna veya Türkçe Bolonya (Bologna lehçesi: Bulåggna), Kuzey İtalya'daki Emilia-Romagna bölgesinin başkenti ve en büyük şehridir. 390.734 nüfusu ve 150 farklı milliyetiyle İtalya'nın yedinci en kalabalık şehridir. Metropol bölgesi 2025 yılı itibarıyla 1 milyondan fazla kişiye ev sahipliği yapmaktadır. Bologna, MS 1088'de kurulan, sürekli faaliyet gösteren ve en eski üniversitesi olan Bologna Üniversitesi'ne ev sahipliği yapmasıyla ünlüdür.
Şehir, yüzyıllar boyunca önemli bir kentsel merkez olmuştur; önce Etrüskler (Felsina olarak adlandırmışlardır), sonra Keltler (Bona), daha sonra Romalılar (Bonōnia) ve Orta Çağ'da, özgür bir belediye ve daha sonra signoria olarak, nüfus bakımından Avrupa'nın en büyük şehirlerinden biri olmuştur. Kuleleri, kiliseleri ve uzun revaklarıyla ünlü Bologna, 1970'lerin sonunda başlayan dikkatli bir restorasyon ve koruma politikası sayesinde iyi korunmuş bir tarihi merkeze sahiptir. 2000 yılında Avrupa Kültür Başkenti ilan edildi ve 2006 yılında UNESCO "Müzik Şehri" ve Yaratıcı Şehirler Ağı'nın bir parçası oldu. 2021 yılında UNESCO, şehrin uzun revaklarını Dünya Mirası Alanı olarak tanıdı.
Bologna, birçok büyük mekanik, elektronik ve gıda şirketinin genel merkezlerinin bulunduğu önemli bir tarım, sanayi, finans ve ulaşım merkezidir ve aynı zamanda Avrupa'nın en büyük kalıcı ticaret fuarlarından birine ev sahipliği yapmaktadır. 2022 yılında Il Sole 24 Ore, Bologna'yı genel yaşam kalitesi açısından İtalya'nın en iyi şehri olarak adlandırdı, ancak 2025 yılında 4. sıraya geriledi. Bologna, sürdürülebilir ve eşitlikçi kentsel kalkınmaya odaklanarak 2040 yılına kadar karbon nötr olmayı hedefliyor. Şehir ayrıca, sürdürülebilir ulaşım, kamu altyapısı ve yeşil alanlara vurgu yaparak, 2022-2024 programının bir parçası olarak sürdürülebilirliğe yaptığı yatırımı da artırıyor.

Bologna komününün belediye sınırları içinde nüfusu (30.6.2010 itibarıyla) 379.778 kişidir. Bu belediye sınırları içindeki nüfusun 19. ve 20. yüzyıllarda gelişmesi resmi nüfus sayımı sonuçlarına göre şu gösterimde özetlenmiştir:
Kişi

Bologna komünü şu komünlerle sınır komşusudur: Anzola dell'Emilia, Calderara di Reno, Casalecchio di Reno, Castel Maggiore, Castenaso, Granarolo dell'Emilia, Pianoro, San Lazzaro di Savena, Sasso Marconi, Zola Predosa

Bologna şu kentlerle kardeş şehir bağlantısı kurmuştur:

Emilia-Romagna
Bologna (il) (BO)
İtalya'daki şehirler listesi

Bologna Belediyesi resmi websitesi3 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)

Bologna Süreci, tüm Avrupa'da yükseköğretim ve akademik konularda standartlar geliştirmek ve ayrılıkları en aza indirgeyerek eğitim sistemlerini bağdaştırmak ve Avrupa'da birbiriyle tam uyumlu bir yükseköğrenim alanı yaratmak amacıyla oluşturulmuş bir programdır. İtalya'nın Bologna kentinde bulunan Bologna Üniversitesi'nde yürütülen bir dizi görüşmenin ardından ortaya atıldığı için bu adla anılmaktadır. 1999 yılında yirmi dokuz Avrupa ülkesinin eğitim bakanlarınca görüşülerek imzalanmıştır.

1999'dan beri: Avusturya, Belçika, Bulgaristan, Çekya, Danimarka, Estonya, Finlandiya, Fransa, Almanya, Yunanistan, Macaristan, İzlanda, İrlanda, İtalya, Letonya, Litvanya, Lüksemburg, Malta, Hollanda, Norveç, Polonya, Portekiz, Romanya, Slovakya, Slovenya, İspanya, İsveç, İsviçre, Birleşik Krallık
2001'den beri: Hırvatistan, Kıbrıs, Lihtenştayn, Türkiye
2003'ten beri: Arnavutluk, Andorra, Bosna-Hersek, Vatikan, Rusya, Sırbistan, Kuzey Makedonya
2005'ten beri: Ermenistan, Azerbaycan, Gürcistan, Moldova ve Ukrayna
2007'den beri: Karadağ
2010'dan beri: Kazakistan
2015'ten beri: Belarus
Monako ve San Marino bu sürece katılmayan Avrupa Konseyi üyeleridir. Avrupa Birliği üyelerinin tümü sürece dâhildir.

Bologna Üniversitesi (İtalyanca: Alma Mater Studiorum - Università di Bologna, İngilizce: University of Bologna, UNIBO) İtalya'nın Bologna şehrinde bulunan bir araştırma üniversitesidir. 1088 yılında organize bir öğrenci loncası (dolayısıyla studiorum) tarafından kurulan, dünyada sürekli faaliyet gösteren en eski üniversitedir. Universitas kelimesinin kullanıldığı, temelinde yükseköğrenim ve derece veren bir enstitü olmak amacıyla kurulan ilk kurumdur.
En prestijli İtalyan üniversitelerinden birisidir ve hem bir bütün olarak hem de özel çapta bölümleriyle ulusal, Avrupa içi ve uluslararası sıralamalarda ilk sıralarda yer alır. Kuruluşundan bu yana, İtalya'nın ve dünyanın her yerinden çok sayıda akademisyeni, bilim insanını ve öğrenciyi kendine çekerek önemli uluslararası öğrenim merkezlerinden biri haline gelmiştir.
Üniversitenin amblemi Alma Mater Studiorum ("Eğitimin Besleyici Annesi") sloganını ve MS 1088 tarihini taşır ve 11 okulunda yaklaşık 86.500 öğrencisi vardır. Cesena, Forli, Ravenna ve Rimini'de kampüsleri ve yurt dışında Buenos Aires, Arjantin'de bir merkezi vardır. Brüksel, New York ve Shanghai'da üniversitenin üye olduğu organizasyonlar sayesinde ofisleri bulunmaktadır. Ayrıca Collegio Superiore di Bologna adında bir mükemmellik okulu vardır. Bologna Üniversitesi'nin yayınlarından biri Bologna University Press 18 Ocak 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.'tir.
Bologna Üniversitesi, üniversite diploması alan ve bir üniversitede öğretmenlik yapan ilk kadın olan Bettisia Gozzadini ile hem bilimde doktora yapan hem de üniversite profesörü olarak maaşlı bir pozisyon alan ilk kadın olan Laura Bassi'nin üniversitesidir.

Bologna Üniversitesi'nin kuruluş tarihi belirsizdir, ancak çoğu kişi tarafından 1088 olduğuna inanılmaktadır. Üniversiteye Kutsal Roma İmparatoru Frederick I Barbarossa tarafından 1158'de bir tüzük (Authentica habita) verilmiştir ancak 19. yüzyılda Giosuè Carducci liderliğindeki bir tarihçi komitesi üniversitenin kuruluşunu 1088'e kadar takip etmiştir ve bu da Bologna Üniversitesi'ni dünyanın sürekli faaliyet gösteren en eski üniversitesi yapmıştır.
Üniversite, kanon hukuku ve medeni hukuk öğretimi ile tarihsel olarak dikkate değerdir; üniversite büyük ölçüde 1070'te İtalya'da yeniden keşfedilen Roma hukukunun merkezi bir metni olan Corpus Iuris Civilis'i incelemek amacıyla kurulmuştur. Bu odağı, üniversiteyi Orta Çağ Roma hukukunun gelişim merkezi yapmıştır. Modern zamana kadar, bu üniversitede verilen tek derece doktora olmuştur.
Bologna Üniversitesi Orta Çağ döneminde Avrupa'nın geri kalanının tersine özgür ve bilimsel düşüncenin İtalya'daki merkezlerinden biri olmuştur. Üniversitenin Rönesans dönemindeki merkezi olan Bologna Archiginnasio'su bugün tıp tarihinin dönüm noktalarından biri olan Anatomi Tiyatrosu'na ve büyük bir araştırma kütüphanesine ev sahipliği yapmaktadır.

Eğitim kadrosunda ilk olarak hukukçular yer almış, 14. yüzyıldan itibaren ise mantık, astronomi, tıp, felsefe, aritmetik, retorik, dil bilgisi, teoloji, Yunanca ve İbranice gibi dersler vermek üzere yeni eğitimciler eklenmiştir. Böylelikle Bologna Üniversitesi seçkin akademisyenlerin eğitim verdiği oldukça ünlü bir okul olmuştur. Bugün bir üniversite şehri olarak bölümleri Bologna'nın farklı yerlerine yayılmış durumdadır.
15. yüzyılda aralarında Andrea Alciato'nun da bulunduğu önemli hukukçular, 16. yüzyılda Pietro Pomponazzi, Gerolamo Cardano, Scipione del Ferro gibi isimler doğa bilimleri konusunda ders vermiştir.
17. yüzyılda Carracci, Guido Reni ve Guercino tarafından resim, Ferdinando Bibbiena ve oğlu Antonio tarafından da mimarlık bölümleri kurulmuştur.
18. yüzyılda ise, Papa Lambertini Benedict XIV Bilimler Enstitüsü'nün kütüphanesine birçok bilimsel malzeme bağışlamış, hediyeleri ile sanat ve bilimi teşvik etmiştir. Bu dönemde matematik kürsüsü kurulmuş; fizik, cebir, optik, kimya dersleri başlanmıştır. Domenico Guglielmini, Eustachio, Gabriele Manfredi gibi matematikçi ve astronomlar, Iacopo Bartolomeo Beccari, Pier Paolo Molinelli gibi doktor ve doğa bilimcileri ders vermeye başlamıştır. Bilim ve teknoloji konusunda Luigi Galvani'nin öncü çalışmaları, Ercole Francesco, Giampietro Canotti, Giovanni Grisostomo Trombelli, Ludovico Ravioli, Francesco Albergati isimler sayesinde ise tarih çalışmaları yapılmıştır. Carlo Francesco Dotti, Alfonso Torreggiani, Donato Creti, Giuseppe Maria Crispi, Vittorio Bigari gibi birçok yetenekli sanatçı sayesinde ise mimarlık ve resim konusunda önemli ilerlemeler sağlanmıştır.
İlerleyen yüzyılda ise Giovanni Capellini, Giosuè Carducci, Giovanni Pascoli, Augusto Righi, Federigo Enriques, Giacomo Ciamician, Augusto Murri gibi önemli isimler öne çıkmıştır.

Okullar, departmanları birbirine bağlayan ve koordine eden organizasyon birimleridir.
5 okul şunlardır:

Sanat, Beşeri Bilimler ve Kültürel Miras
Ekonomi ve Yönetim
Mühendislik
Tıp
Bilim

Departmanlar, üniversitenin araştırma, eğitim faaliyetlerini yürüten organizasyon birimleridir.
32 departman şunlardır:

Tarım ve Gıda Bilimleri - DISTAL
Mimarlık - DA
Biyolojik, Jeolojik ve Çevresel Bilimler - BiGeA
Biyomedikal ve Nöromotor Bilimler - DIBINEM
Kimya "Giacomo Ciamician" - CHIM
İnşaat, Kimya, Çevre ve Malzeme Mühendisliği - DICAM
Klasik Filoloji ve İtalyan Çalışmaları - FICLIT
Bilgisayar Bilimi ve Mühendisliği - DİSİ
Kültürel Miras - DBC
Ekonomi - DSE
Eğitim Çalışmaları "Giovanni Maria Bertin" - EDU
Elektrik, Elektronik ve Bilgi Mühendisliği "Guglielmo Marconi" - DEI
Deneysel Tıp, Teşhis Tıbbı ve Özel Tıp - DIMES
Yaşam Kalitesi Çalışmaları - QUVI
Tarih ve Kültürler - DiSCi
Endüstriyel Kimya "Toso Montanari" - CHIMIND
Endüstri Mühendisliği - DIN
Mütercim Tercümanlık ve Çeviri - DIT
Hukuk Çalışmaları - DSG
Yönetim - DiSA
Matematik - MAT
Tıbbi ve Cerrahi Bilimler - DİMEC
Modern Diller, Edebiyatlar ve Kültürler - LILEC
Eczacılık ve Biyoteknoloji - FaBiT
Felsefe ve İletişim Çalışmaları - FILCOM
Fizik ve Astronomi “Augusto Righi” - DIFA
Siyaset ve Sosyal Bilimler - SPS
Psikoloji "Renzo Canestrari" - PSI
Sosyoloji ve İş Hukuku - SDE
İstatistik Bilimleri "Paolo Fortunati" - STAT
Sanat - DAR
Veterinerlik Tıbbı Bilimleri - DİMEVET

1950'lerin başında, Bologna Üniversitesi'nin bazı öğrencileri "Il Mulino" incelemesinin kurucuları arasındaydı. 25 Nisan 1951'de incelemenin ilk sayısı Bologna'da yayınlanmıştır. Kısa sürede "Il Mulino" siyasi ve kültürel tartışmalar için İtalya'daki en ilginç referans noktalarından biri haline gelmiştir ve İtalya'da ve yurt dışında önemli editoryal ilişkiler kurmuştur. Editoryal faaliyetler inceleme ile birlikte gelişmiştir. 1954'te, bugün en önemli İtalyan yayıncılarından birini temsil eden Il Mulino Yayınevi (Società editrice il Mulino) kurulmuştur. Buna ek olarak, 1964'te Istituto Carlo Cattaneo'nun kurulmasına yol açan (çoğunlukla İtalya'daki eğitim kurumları ve siyasi sisteme odaklanan) araştırma projeleri başlatılmıştır.

Collegio Superiore, Bologna Üniversitesi bünyesinde özel öğrenim programları aracılığıyla öğrencilerin liyakatini artırmayı amaçlayan bir mükemmellik kurumudur. Kurum, 1998 yılında Collegio d'Eccellenza olarak kurulmuştur. İleri Araştırma Enstitüsü ile birlikte Yüksek Araştırma Enstitüsü'nün bir parçasıdır.
Collegio Superiore, Bologna Üniversitesi'ndeki bir lisans programına kayıtlı öğrencilere disiplinler arası bir çerçevenin parçası olarak özel kurslar sağlayan ek bir eğitim yolu sunmaktadır.
Collegio Superiore'nin tüm öğrencilerine tam burs, kişisel öğretmen yardımı ve ücretsiz yurt gibi ek avantajlar sağlanır. Collegio Superiore'un üyesi olarak kalabilmek için öğrencilerin hem lisans programlarında hem de ek derslerinde yüksek notlar almaları gerekmektedir.
Madde Fiziği profesörü Beatrice Fraboni, 2019'dan beri Collegio Superiore'un başkanıdır.

Bologna İşletme Okulu (İngilizce: Bologna Business School) Bologna Üniversitesi'nin lisansüstü işletme okuludur.

Kardinal Alberto Bolognetti
Albrecht Dürer
Papa Alexander VI
Anna M. Borghi, İtalyan bilişsel psikolog
Augusto Righi, elektromanyetizma çalışmasında öncü
Carlo Goldoni, İtalyan oyun yazarı
Carlo Rovelli, İtalyan teorik fizikçi
Carlo Severini
Aziz Charles Borromeo, Milano Başpiskoposu
Dante Alighieri, İtalyan şair, yazar ve filozof
Diego Della Valle, İtalyan deri ürünleri şirketi Tod's'un başkanı
Enzo Ferrari, İtalyan yarış pilotu, mühendis ve girişimci
Desiderius Erasmus
Gabriele Paleotti
Gasparo Tagliacozzi, plastik ve rekonstrüktif cerrahinin öncüsü
Giacomo Matteotti
Giovanni Pascoli
Papa Gregory XIII Ugo Boncompagni
Papa Gregory XV
Guglielmo Marconi, İtalyan mucit ve radyo öncüsü
Susa Henry (Hostiensis)
Papa Innocent IX
Irnerius, Glossators Okulu'nun kurucusu
Laura Bassi, bilimsel bir çalışma alanında üniversite diploması alan ilk kadın
Lazzaro Spallanzani, İtalyan rahip, biyolog ve fizyolog
Leon Battista Alberti
Luigi Galvani
Manuel Olivencia, avukat ve akademisyen
Marcello Malpighi
Michelangelo Antonioni
Nicolaus Copernicus, Güneş merkezli evrensel modelin formüle edicisi
Kardinal Paolo Burali d'Arezzo
Paracelsus, Toksikoloji disiplininin kurucusu
Patrizio Bianchi, Draghi Kabinesinde Eğitim Bakanı
Petrarca
Pico della Mirandola
Pier Paolo Pasolini
Pietro Mengoli
Başpiskopos Thomas Becket
Tommaso Perelli, İtalyan astronom
Torquato Tasso
Ulisse Aldrovandi
Umberto Eco, İtalyan göstergebilimci, filozof ve yazar

11. yüzyıl
Irnerius

12. yüzyıl
Bulgarus
Decretum Gratiani
Martinus Gosia
Kudüs Patriği Herakleios
Surlu William

13. yüzyıl
Benvenutus Scotivoli
Bettisia Gozzadini
Guido Guinizelli
Susalı Henry (Hostiensis)
Paul, Dominik şehit
Sylvester Gozzolini
Salicetolu William

14. yüzyıl
Manuel Chrysoloras
Giovanni de' Marignolli
Francesco Petrarca
Coluccio Salutati

15. yüzyıl
Albrecht Dürer
Leon Battista Alberti
Nicolaus Copernicus
Lippo Bartolomeo Dardi
Yuriy Drohobych (Georgius de Drohobycz olarak da bilinir)
Giovanni Pico della Mirandola

16. yüzyıl
Ulisse Aldrovandi
Giovanni Antonio Magini
Camillo Baldi
Girolamo Cardano
Ignazio Danti
Giovanni Della Casa
Girolamo Maggi
Virgilio Malvezzi
Paracelsus

17. yüzy

Cambridge Üniversitesi (İngilizce: University of Cambridge veya resmî adıyla The Chancellor, Masters, and Scholars of the University of Cambridge), Birleşik Krallık'a bağlı Cambridge kentinde bulunan, devlete bağlı bir araştırma üniversitesi. 1209'da kurulan üniversite İngilizce konuşulan ülkelerde mevcudiyetini sürdüren ikinci, tüm dünyanın dördüncü en eski üniversitesidir. yerel halk ile aralarındaki anlaşmazlık sonucunda Oxford Üniversitesi'nden ayrılan akademisyenler tarafından kurulan üniversitenin Oxford ile arasında büyük benzerlikler bulunur ve her ikisini birden kastetmek için zaman zaman Oxbridge tabiri kullanılır.
Cambridge 31 bağlı kolej ve 100'ü aşkın akademik departmanın altı okulda organize olmasıyla oluşturulmuştur. Üniversitenin binaları kentin birçok yerine dağılmıştır ve bunlardan birçoğu tarihi öneme sahiptir. Bünyesindeki kolejler kendi kendilerini yönetir ve üniversite bünyesinin ayrılmaz birer parçasıdır. 31 Temmuz 2015 rakamlarına göre üniversitenin toplam geliri 1.638 milyar £ olup bunun 397 milyon £'lik kısmı araştırma bağışları ve sözleşmelerdir. Merkezi üniversite ve bünyesindeki kolejlerin toplam geliri 5.89 milyar £'i bulur ve bu rakam Amerika Birleşik Devletleri dışında bulunan üniversiteler içinde en yüksek bağış anlamına gelmektedir. Altın üçgen olarak adlandırılan Britanya'nın en iyi üniversitelerinden olan Cambridge "Silicon Fen" adı verilen yüksek teknoloji alanının gelişmesine oldukça katkı sağlamıştır.

Üniversite Fitzwilliam Müzesi ve botanik bahçesinin de aralarında olduğu sekiz sanat, kültür ve bilim müzesine sahiptir.

Cambridge Üniversitesi kütüphaneleri 8 milyonu bir legal depozit kütüphanesi olan Cambridge Üniversitesi Kütüphanesi'nde olmak üzere yaklaşık 15 milyon kitaba sahiptir.
Üniversiteye bağlı Cambridge University Press dünyanın en eski yayınevi ve en eski ikinci üniversite basımhanesidir. Cambridge dünyanın çoğunlukla en iyi ve en saygın üniversiteleri arasında sayılır. Akademik hayatın yanında öğrenci hayatının merkezi kolejler ve bunların sanatsal aktiviteleri, öğrenci toplulukları ve kulüpleridir.
Cambridge seçkin matematikçiler, bilim insanları, ekonomistler, yazarlar, felsefeciler, oyuncular ve politikacıların da arasında olduğu birçok önemli mezuna sahiptir ve bünyesinde barındırdığı 92 kişi Nobel Ödülüne layık görülmüştür.

Cambridge Üniversitesi, 2006 yılında uluslararası derecelendirmelerden The Times Higher Education Supplement (THES) ve 'Şanghay Jiao Tong University' listelerinde Dünya sıralamasında en iyi 2. üniversite olarak değerlendirildi.

Cambridge Üniversitesi'nin şu an 31 tane koleji bulunmaktadır. Bunlardan 3 tanesi (New Hall, Newnham, Lucy Cavendish) sadece kız öğrenci kabul etmektedir. Kalan 28 tanesinde karma eğitim verilmektedir. En son Magdalene, 1988 yılında sadece erkek öğrenci eğitiminden, karma eğitime geçmiştir. Bu kolejlerden ikisi ise (Clare Hall ve Darwin) yalnızca lisansüstü öğrenci kabul eder. Şu an eğitim vermeyen kolejleri de bulunmaktadır. Üniversitenin kolejleri şunlardır:

Nick Patterson, matematikçi

Cambridge kuralları

Cami, İslâm dininin ibadet mekanıdır. Genellikle minaresiz küçük camilere veya bazı kurum ve kuruluşlarda ibadet için ayrılmış ufak mekanlara ise mescid denir.
Kur'an'da ibadethane adı olarak cami terimi geçmez, ancak "secde yapılan yer" anlamındaki mescit kavramı kullanılır. Ayet  Cemaatle namazı ve hayratı öven hadislerini temel alan İslâm dini mimarisi, ilk mabet Kâbe ve ilk mescit Mescid-i Kubâ ile başlamış, Mescid-i Nebevî ve benzerleriyle devam ederek yayılmış ve günümüze kadar gelmiştir.
Alevîlik'te ise ibadethane (mescit) olarak cemevi kullanılmaktadır.

"Cami" Türkçeye Arapçadan geçen bir sözcüktür. Cem, "Toplanma, bir araya gelme" kökünden gelen cami, "Toplayan, bir araya getiren" demektir. Sözcük önceleri "cuma namazı mescidi" anlamında kullanılıyordu. Sözcüğün eş anlamlısı Toplak sözcüğüdür. Cami sözcüğü, tamlamalarda cami kelimesi "i" halindeyken camii veya camisi şeklinde kullanılır. Eğer başındaki kelime sıfatsa cami (Kurşunlu Cami, Eski Cami), başındaki kelime isimse camii veya camisi (Süleymaniye Camii, Hisar Camii, Kocatepe Camii) şeklinde kullanılır. Talat Tekin'in belirttiği üzere, cami kullanımı Arapçadaki ayn harfinin sessiz olması sebebiyle Türkçe ekle kullanım şeklidir; camisi kullanımı ise yanlış kullanım olmakla birlikte galat-ı meşhur haline gelmiştir. Tartışmanın sebebi Dil Devrimi sonrası ayn harfini ayrıca belirtecek harfin bulunmaması ve yazı dilinde farkının gösterilememesidir.
Osmanlıda sultanlar adına yaptırılan büyük camilere selatin camileri denir. Ayrıca herhangi bir alanda ibadet etmeye yarayan, boş ve imarsız mekanlara namazgâh denir. Şehirlerde yapılan ve özellikle cuma namazları için büyük cemaatlerin toplanmasını sağlayan şehrin en büyük ve abidevi camilerine ise Ulucami denilmektedir.
Mescid Arapçada secde edilen yer demektir. Orta Çağ İspanya'sında yaşayan Endülüslülerden miras kalan ve İspanyolcada cami demek olan ‘mezquita’ sözcüğü Arapça ‘mescid’den gelişmiştir. Türkçe dini mimari terminolojisinde bu ibadethanenin küçüklerine mescit, daha büyüklerine ise cami denilmektedir.
Cami sözcüğü, aynı zamanda İslam'da Allah'ın 99 isminden biri olup, Cami "istediğini istediği şekilde, istediği zaman, istediği yerde toplayan" anlamına gelmektedir. 

İslam'ın ilk döneminde Allah'a ibadet için Muhammed'in Medine'deki evini hatırlatan basit binalar dikilirdi. O dönemlerde camiler olmadığından Allah'a ibadet ve namaz kılınması açık arazide kenarları hatla çekilmiş yerlerde yapılırdı. Muhammed peygamber Medine'ye hicreti sırasında Medine yakınlarında Kuba denilen yerde birkaç gün kalmıştır. Peygamber Kuba'da olduğu zaman için bir cami yaptırmıştır ki, bu günümüze kadar Mescid-i Kubâ olarak bilinir. Hicretin ilk zamanlarında Müslümanların kıblesi Kudüs idi. Sonraları ayet olarak kıblenin Kâbe olduğu beyan oldu. Bu nedenle Kur'an'ın ikinci suresinde bildirilir. Kıblenin değiştirilmesi hakkında ayetin Peygamber'e nazil olduğu cami hazırda Medine yakınında bulunan İki kıbleli camidir.
Cami hakkında Kuran'da şöyle buyurulur: "Şüphesiz, insanlar için kurulan ilk ibadet evi elbette Mekke'de, âlemlere rahmet ve hidayet kaynağı olarak kurulan Kâbe'dir.". Muhammed peygamber ikinci kıblenin ise Mescid-i Aksâ olduğunu söyledi.
İslâm ülkelerinde camiler sadece ibadet için, dini törenler geçirmek için inşa edilmiyordu. Cami çok fonksiyonlu bir yardımseverlik binası olarak kabul edilir ve onun içerisinde yapılan güzel işler hem de Müslümanlar arasında iletişimi, birliği güçlendirir. Nasîrüddin Tûsî insanların ibadete ve iletişime olan ihtiyacını şöyle anlatıyordu:

Sonradan alim cemaat namazının tek başına kılınan namazdan üstünlüğünü insanlararası iletişimi güçlendirmekle bağlıyor. Mahalle ve köy camileri cemaati günde beş kez, cam cami ise köy ve mahalledekileri birlikte haftada bir kez ibadete toplar, onlar arasında anlaşmayı, iletişimi artırır. Alime göre: Ayrıca tüm cemaatin görüşmesi için yılda iki kez ibadet saptamışlardır. Bunun için cemaati tutabilecek büyük meydan seçmeyi ve Ham'ın oraya davet etmeyi buyurmuşlardır. Dünya Müslümanlarının ömürlerinde bir defa kendi hemdinleri ile toplantı ve görüşme yeri için ortam sahibinin evinden (Kabe) iyi yer olamaz. Tüm kavimlerin ve meslek sahiplerinin böylece bir yere toplanması, alimin göre hem karşılıklı yarar almak, hem de havasını değişim sağlık için yararlı tedbirdir.

İslâm'da caminin tarihi İslâm Peygamberi'nin İslâm dinini insanlara ulaştırmaya başladığı zaman başlar. O dönemde Mekke yönetimi İslâm Peygamberi'ne Kâbe'de ibadet etmeye engel oluyor, o ise "Allah'ın evi"'nde namaz kılmak için ibadetlerini câmide kılmaya çalışıyordu. Diğer Müslümanlar baskılardan kurtulmak için çeşitli evlerde, arazilerde ibadetlerini yerine getiriyorlardı. İslâm Peygamberi 622 yılında Medine'ye hicret ettiğinde orada inşa edilecek olan mescit arazisinin belirledi. Bununla da Mescid-i Nebevî adlandırılan ibadet mekânının temelleri atıldı ve kısa süre içinde inşa edildi. Caminin arka bölümünde İslâm'ın ilk üniversitesi diyebileceğimiz Suffe (Medine'de bulunan Mescid-i Nebî etrafındaki odalar) için yer ayrıldı. Medine'deki Müslümanların sayısı arttıkça günlük namazların kılınacağı câmilerin sayısı arttı.
Cuma namazı Mescid-i Nebevî'de kılınıyordu. Mescid-i Nebevî'den sonra birçok câmi inşa edildi ve cuma namazları kılınmaya başlandı. Bütün bunlar gösteriyor ki, İslâm Peygamberi'nin sağlığında da çeşitli bölgelerde yaşayan Müslümanların ibadet etmeleri için mescitleri vardı. Müslüman olan bazı aşiretler de (Tâif'te) önceki mabetlerin yerine cami inşa etmişlerdir[8]. İslâm Peygamberi'nin vefatından sonra daha geniş bir coğrafyada İslâm dininin kabul edilmesi, cami yapımını zorunlu kılıyordu.
Kur'an'da bu konu şöyle geçmektedir: Allah'ın mescidlerini, ancak Allah'a ve Ahiret Günü'ne inanan, namazı kılan, zekâtı veren ve Allah'tan başkasından korkmayan kimseler imar eder. İşte hidayet üzere oldukları umulanlar bunlardır.. İslâm Peygamberi ise Mescidleri bina edin, onların toz toprağını temizleyin. Her kim Allah için mescid bina ederse Allah da ona cennette bir mescid hazırlar demiştir.

Kıble - Başta namaz olmak üzere bazı ibadet ve davranışlarda yönelinen taraf, Kâbe.
Mihrap - İslâm sanatında cami, mescit ve namazgâhlarda kıbleyi ve imamın namaz kıldırırken duracağı yeri gösteren mimari eleman.
Minber - Camilerde cuma ve bayram namazlarında hatibin üzerine çıkarak hutbe okuduğu basamaklı mimari unsur.
Vaaz Kürsüsü - Mihrabın minberin bulunmadığı sol tarafında bulunan, minberin kullanımı dışında namaz öncesi vaazların verildiği yerdir.
Mahfil - İslâm mimarisinin dinî yapılarında özel kullanımları olan mekân birimlerine verilen ad.
Rahle - Kuran'ın konularak rahat okunması için özel tahta sıra.
Kubbe - Mimaride örtü olarak kullanılan yarım küre biçiminde unsur.
Minare - Camilerde namaza çağrıyı bildirmek ve salâ okumak için inşa edilmiş ana yapıdan yüksek tasarlanan yapılardır.

Camilerin esas cami ve avlu gibi iki bölümü vardır. Esas cami; mihrap, minber, vaaz kürsüsü ve dikdörtgen oylumun üzerini örten kubbe ve yan kubbelerden meydana gelir. Minareler esas caminin dış duvarlarına ya da iç avlu duvarlarına bağlanmıştır. Son cemaat yeri esas caminin giriş kapısı olan yüzünde bulunur.
Emevîler döneminde Şam Emeviyye Camii, Sidi Ukba Ulu Camii; Abbâsîler döneminde Samarra Camii; Tolunoğulları döneminde İbn Tolun Camii; Fâtımîler döneminde Ezher; Endülüs'te Kurtuba Ulucamii; Selçuklular zamanında Ulu camiler; Osmanlılarda selatin camileri dikkat çeken yapılardır. Büyük camiler, etrafında medrese, mektep, aşhane, hastane gibi yapılarla birer imaret (külliye)dir.
“Çok sayıda küçük kubbe içeren Osmanlı camilerinin merkezcil yerleşim düzeni ve piramit biçimli kütlesi, en azından form olarak, bir Uygur resminde tasvir edilen gök tapınağından yola çıkılarak oluşturulmuş ve 8.-10. yüzyıllarda Kökşibagan’da cami mimarisine uygulanmış gibi görünmektedir. Ayasofya örneğinin önemli teknik özellikler ortaya koyduğuna hiç şüphe yoktur. Ancak çok kubbeli Osmanlı camilerinde estetik özellik olarak, her biri yüksek bir ayak üzerinde duran dört kubbeli Bizans kilisesinin çoğul görüntüsüne değil, Kökşibagan’da erişilen ahenge öykünme vardır. Gerçekten de merkezcil haçvari eksenli plan, Osmanlı dervişlerinin felekleri, belki de vahdet-i vücud anlayışla evrensel ahengin grafik simgesi haline gelmiş ve derviş taçlarının üst kısmında resmedilmiştir.” (Esin, sy.114)
“8. yüzyılda, İslâm'ın zaferinin ardından bu Türk meliki kentini (Buharayı) terk etti, kent sakinleri İslam dinine geçti ve bir mescit inşa ettiler. 8. ya da 11. yüzyıla tarihlendirilen bu mescit, hem Uygur kozmogrofik resim sanatına hem de piramit biçiminde düzenlenmiş dokuz kubbeli Oğuz hükümdar ikametgâhına benzemesi nedeniyle, inşasında daha eski gök tapınaklarından esinlenilmiş olabilir. Ne var ki, Müslümanlıkta cemaatle birlikte yapılan ibadette geniş bir alana ihtiyaç duyulması yüzünden hücreler arasındaki duvarlar kaldırıldı ve sütunlar kubbelerin ağırlığını taşıyacak biçimde yapıldı. Böylece piramit düzenindeki çok kubbeli Türk kapalı mescitlerinin ilk örneği geliştirilmiş gibi görünüyor.” (Esin, 122) Selçuklu Hanedanında sahın kâgir ayaklar ve sütunlarla, çok kubbeli örtülüydü. Osmanlılarda ise dört kalın fil ayağına oturan ana kubbeli camiye geçilmiştir. Türkler bir yeri fethettikten sonra önce toplumun bütün ihtiyaçlarını karşılayacak bütüncül binalar yaparlardı. İmaret kültürü denilen bu olgu, İslam kültürünün temelidir.

Camilerde kullanılan ana malzeme taş, tuğla, demir, ağaç, toprak, mozaik, kiremit, somaki, kum, kireç, alçı, horasan, kereste, çivi, pirinç, bakır, kurşun, çinko, mermer, cam, çini, altın, gümüştür. Topraktan yapılana kerpiç, taş-tuğla olana kâgir, ağaçtan olana ahşap, yarı ahşap yarı kâgir olana nimkâgir denir. kâgir yapılarda yontma, kesme küfeki taşı kullanılmıştır. Yapı ustalarının her biri ayrı bölümlerde çalışır: Rençber, lağımcı, hamamcı, doğramacı, sıvacı, camcı, tüfenkçi, çilingir, hamal, kâtip, haseki, harbeci, mutemed, kapıcı, yeniçeri katibi, duvarcı, kemerci, kubbeci, minareci, necca

Córdoba ya da Kurtuba, İspanya'nın Endülüs eyaletinde bir şehir ve il. Tüm ilin nüfusu 2003 itibarıyla 320.000 kişi civarındadır.
Uzun süre Endülüs Emevileri'nin egemenliğinde kalan şehirde en önemli mimari eser, İspanyollar tarafından "Mezquita" olarak adlandırılan Kurtuba Camisi'dir. Katolik İspanyollar'ın şehri yeniden ele geçirmesinden sonra kiliseye çevrilen ve günümüzde hâlâ katedral olarak kullanılmakta olan yapı, yapılan bir miktar tahribata karşın hâlâ pek çok özelliğini korumaktadır.
Córdoba'nın bu tarihi merkezi 1984'te UNESCO "İnsanlık Mirasları" listesine alınmıştır.

Córdoba "Guadalquivir Nehri" sahillerinde vadinin ortasında konumlanmıştır. Şehrin kuzeyinde şehrin tam sınırında Sierra Morena silsilesi bulunur. Sierra Morena silsilesinde kömür, kursu ve çinko yatakları bulunmaktadır. Bu maden yatakları yüzyıllarca kullanılmış ve yöre halkının maden ihtiyaçlarını karşılamıştır.

Cordoba'nin diğer bazı önemli İspanya şehirlerine uzaklıkları şu listede verilir:

Almería: 310 km
Barselona: 880 km
Bilbao: 797 km
Cádiz: 262 km
Granada: 232 km
Madrid: 401 km
Málaga: 163 km
Sevilla: 143 km
Valensiya: 582 km

Córdoba belediye sınırları içinde nüfus (2010 INA tahmini itibarıyla) 325,453 kişi olup nüfus yoğunluğu 259.3 kişi/km² olur.
1.000 Kişi

Kaynak: INE - Instituto Nacional de Estadística, İspanya

 Adana Türkiye
 Hatay Türkiye
 Bourg-en-Bresse Fransa
 Buhara Özbekistan
 Fas Fas
 Kayravan Tunus
 Konya Türkiye
 Manchester Birleşik Krallık
 Şam Suriye

Endülüs (özerk topluluk)
Córdoba ili

Córdoba7 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Dekan, bir üniversiteye bağlı olarak eğitim ve öğretim faaliyetlerinde bulunan herhangi bir fakültenin yönetiminden sorumlu olan en üst düzey kişiye denir.

Türk yükseköğretim sisteminde dekan fakültenin ve birimlerinin temsilcisidir. Rektörün önereceği üniversite içinden veya dışından üç profesör arasından Yükseköğretim Kurulunca 3 yıl için atanır. Süresi biten dekan tekrar atanabilir.
Dekanın görev, yetki ve sorumlulukları:

Fakülte kurullarına başkanlık etmek, fakülte kurullarının kararlarını uygulamak ve fakülte birimleri arasında düzenli çalışmayı sağlamak,
Her öğretim yılı sonunda ve istendiğinde fakültenin genel durumu ve işleyişi hakkında rektöre rapor vermek,
Fakültenin ödenek ve kadro ihtiyaçlarını gerekçesi ile birlikte rektörlüğe bildirmek, fakülte bütçesi ile ilgili öneriyi fakülte yönetim kurulunun da görüşünü aldıktan sonra rektörlüğe sunmak,
Fakültenin birimleri ve her düzeydeki personeli üzerinde genel gözetim ve denetim görevini yapmak,
Yükseköğretim Kanunu ile kendisine verilen diğer görevleri yapmaktır.
Dekan, fakültenin ve bağlı birimlerinin öğretim kapasitesinin rasyonel bir şekilde kullanılmasında ve geliştirilmesinde gerektiği zaman güvenlik önlemlerinin alınmasında, öğrencilere gerekli sosyal hizmetlerin sağlanmasında, eğitim - öğretim, bilimsel araştırma ve yayını faaliyetlerinin düzenli bir şekilde yürütülmesinde, bütün faaliyetlerin gözetim ve denetiminin yapılmasında, takip ve kontrol edilmesinde ve sonuçlarının alınmasında rektöre karşı birinci derecede sorumludur.

Akademik disiplin
Akademik ünvan
Akademik bölüm

Devlet üniversitesi veya kamu üniversitesi, vakıf üniversitelerinden farklı olarak kamuya ait olan üniversite. Bu nedenle bazı ülkelerde kamu üniversitesi olarak adlandırılırlar. Bazı ülkelerde millî üniversite kavramı da aynı anlamda kullanılır.
Cambridge Üniversitesi, Kaliforniya Üniversitesi gibi sürekli dünyanın en iyi üniversiteleri arasında gösterilen devlet üniversiteleri vardır. Türkiye'de toplam 131 devlet üniversitesi bulunmakta olup; bunlar içinde 11 teknik üniversite, 2 güzel sanatlar üniversitesi ve 1 yüksek teknoloji enstitüsünün yanı sıra Polis Akademisi ve Millî Savunma Üniversitesi vardır.

Vakıf üniversitesi
Türkiye'deki üniversiteler listesi
KKTC'deki üniversiteler listesi

Türkiye'deki devlet üniversiteleri 6 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Yükseköğretim Kurumu resmî sitesi.

Diplom Almanca konuşulan ülkelerde, Almanya, Avusturya ve İsviçre'de akademik unvan, diğer bazı Avrupa ülkelerinden Bulgaristan, Belarus, Bosna Hersek, Hırvatistan, Estonya, Finlandiya, Polonya, Rusya, Ukrayna ve Fransa, Yunanistan, Macaristan, Kuzey Makedonya, Romanya, Sırbistan, Slovenya ve ek olarak Brezilya'daki mühendisler için de aynı derecededir.
Diplom, İkinci Fransız İmparatorluğu’nda seçkin Fransız ordusunun vatandaşlar ve askerlerini terif etmek ve onur vermek için verdikleri bir sertifikayı tanımlayarak Fransız Diploması’ndan (Diplome de l'ordre impérial de la légion d'honneur) kaynaklanmaktadır. Magister derecesi, Almanca konuşulan üniversitelerin asıl lisans derecesiydi. Almanya'da Diplom Alman İmparatorluğu dönemine kadar uzanıyor. Ekim 1899'da, mühendislik derecesi diplomu Berlin Teknik Üniversitesi'nın asrına geldiğinde Prusya Kralı olarak görev yapan Alman imparatoru II. Wilhelm'in yüksek kararıyla ilan edildi. Diplom daha sonra bu Prusya kararnamesinin ardından üniversite statüsünü almış olan Technische Hochschulen (Teknoloji Enstitüleri) tarafından kabul edildi. Daha sonra, tüm Alman üniversiteleri diplomu Bilim veya Mühendislik derecesi olarak kabul etmişlerdir. Doğu Almanya'da, Diplom ilk derece idi ve aynı zamanda Batı Alman üniversitelerinde Staatsexamen ile tamamlanan tıp, ya da hukuk gibi disiplinlerde de verildi. Günümüzde, bu tür diplomlar hala bu disiplinlerin öğrencilerine verilmektedir, ancak çoğu üniversite talep üzerine sadece diploma statüsü vermektedir. Bazı üniversiteler, talep üzerine bu öğrencilere yüksek lisans derecesi (örneğin "Magister iuris") de vermektedir. Bologna Sürecinin uygulanmasıyla, yeni Diplom ve Magister dereceleri verilmesi, bunların yerine lisans veya yüksek lisans derecesi verilmesi nedeniyle nadir hale gelmiştir. Zaten verilen dereceler geçerli kalır.

Uzmanlık derecesi
DEA derecesi
Alman Akademik Değişim Servisi

Diploma birinin belirli bir dersi başarıyla tamamladığını gösteren, kolej veya üniversite gibi bir eğitim kurumu tarafından verilen bir sertifika veya belgedir. Şu an lisans derecesi ve yüksek lisans derecesini bitirenlere verilir. Diploma kelimesi ayrıca, yükseköğretimde diploma, mezuniyet öncesi diploma veya mezuniyet sonrası diploma gibi farklı derslerde çalışmanın tamamlanmasından sonra verilen akademik bir ödülü ifade eder. Tarihsel olarak, bir tüzük veya resmi belgeye de atıfta bulunabilir. Böylece diplomatik, diplomat ve diplomasi terimleri ile ilişkilidir.
Diploma bir yeterliliği belgeleyen bir belge olarak, Latince "tanıklık ediyoruz" anlamına gelecek şekilde "sertifikalandırmak" olarak da adlandırılabilir, bu nedenle sertifikanın başlaması olarak da düşünülebilir. Alternatif olarak, bu belge basitçe bir derece sertifikası, mezuniyet sertifikası veya bir parşömen olarak adlandırılabilir. Nobel Ödülü de bir sertifika ve diploma olarak da adlandırılır.
Diploma terimi aynı zamanda bazı tarihsel bağlamlarda, bir kral tarafından belirtilen arazinin ve koşullarının ödenmesini veya görev süresini onaylayan belgelere atıfta bulunmak için de kullanılır.

Mektepteki tahsilini tamamlayan talebeye verilen; tahsilin tamamlandığına şahitlik eden vesikadır. Osmanlı İmparatorluğu'ndan, Türkiye Cumhuriyeti tek partili devri boyunca şehadetname olarak verilmiştir.
Osmanlı İmparatorluğu'nda üniversite seviyesinde eğitim veren Dârü'l Hilâfeti'l-Aliyye Medresesi Tâliye kısmını bitirenlere şehâdetnâme ve Âlî kısmını bitirenlere icâzetnâme vermekmeteydi. Şehâdetnâmenin günümüzdeki sertifikaya denk geldiği icâzetnâmenin ise diplomaya tekabül ettiği kabul edilebilir.

Bologna Süreci

Doktor öğretim üyesi (kısaca Dr. Öğr. Üyesi), ilgili bilim dalında doktora (PhD) derecesini, tıpta uzmanlık derecesini veya sanatta yeterlik statüsünü başarıyla tamamladıktan sonra üniversitelerde öğretim üyesi kadrosunda görev yapan akademisyendir.
Akademik hiyerarşide Öğretim görevlisi veya Araştırma görevlisi ile Doçent arasında yer alır. Kuzey Amerika akademik sistemindeki karşılığı "Assistant Professor" ünvanıdır. Türkiye'de 6 Mart 2018 tarihli düzenleme ile "Yardımcı Doçent" ünvanı kaldırılarak yerine bu ünvan getirilmiştir.

Türkiye'de doktor öğretim üyesi kadrosuna atanabilmek için Yükseköğretim Kurulu (YÖK) tarafından belirlenen 2547 Sayılı Yükseköğretim Kanunu'nun 23. maddesindeki asgari şartların sağlanması gerekmektedir. Ayrıca bu atamalar "Öğretim Üyeliğine Yükseltilme ve Atanma Yönetmeliği" esaslarına göre yapılır.
Buna göre adaylarda aranan temel şartlar şunlardır:

İlgili alanda doktora, tıpta uzmanlık veya sanatta yeterlik derecesine sahip olmak.
Yükseköğretim Kurulunun belirlediği merkezi bir yabancı dil sınavından (YÖKDİL veya YDS) belirli bir puan barajını (genellikle 55 ve üzeri, ancak üniversiteler senato kararıyla bunu yükseltebilir) geçmiş olmak.
Üniversitelerin senatoları tarafından belirlenen bilimsel yayın ve akademik yetkinlik kriterlerini karşılamak.
Atama süreci, rektörlüğün kadro ilanıyla başlar. Başvuran adayların durumunu incelemek üzere dekanlık tarafından, en az biri başka üniversiteden olmak üzere üç profesör veya doçentten oluşan bir jüri kurulur. Jüri üyeleri, adayın akademik çalışmalarını inceleyerek yazılı mütalaalarını dekanlığa sunar. Dekanın önerisi ve rektörün onayı ile atama işlemi tamamlanır.

Doktor öğretim üyeliği, Doçentlik ve Profesörlük gibi "sürekli" (daimi) statüde bir kadro değildir. 2547 sayılı kanun gereği atamalar belirli süreler için (en az 1 yıl, genellikle 2 veya 3 yıl) yapılır.
Görev süresi sona eren öğretim üyesinin yeniden atanabilmesi için, bulunduğu üniversitenin "Akademik Yükseltme ve Atama Kriterleri"ni (yayın, proje, atıf, ders yükü vb.) tekrar sağlaması gerekir. Her üniversite, YÖK'ün belirlediği asgari standartların altında olmamak kaydıyla kendi ek kriterlerini belirleme özerkliğine sahiptir. Bu kriterleri periyodik olarak sağlayamayan öğretim üyelerinin görev süreleri uzatılmayabilir ve kadrolarıyla ilişikleri kesilebilir.
Bu uygulama, akademik performansı dinamik tutmayı amaçlasa da iş güvencesi açısından eleştirilere konu olmaktadır. Eski yönetmeliklerde yer alan "toplam 12 yıl çalışabilme" sınırı fiilen kaldırılmış olup, kriterleri sağlayan akademisyenler emekliliğe veya üst ünvana geçene kadar bu kadroda kalabilmektedir.

Doktor öğretim üyelerinin görev ve sorumlulukları, 2547 sayılı kanunun 22. maddesi çerçevesinde tanımlanmıştır:

Eğitim-Öğretim: Önlisans, lisans ve lisansüstü düzeyde dersler vermek, laboratuvar ve klinik uygulamaları yönetmek, tez danışmanlığı yapmak.
Bilimsel Araştırma: Alanıyla ilgili bilimsel araştırmalar yürütmek, sonuçlarını ulusal ve uluslararası kongrelerde sunmak, makale veya kitap olarak yayımlamak.
İdari Görevler: Fakülte kurulu veya yönetim kurulu üyeliği, bölüm başkan yardımcılığı, anabilim dalı başkanlığı gibi idari görevleri üstlenmek. Komisyonlarda görev almak.
Toplumsal Hizmet: Alanındaki uzmanlık bilgisini toplum yararına sunmak (örneğin tıp doktorları için hasta bakımı, hukukçular için bilirkişilik vb.).

Doktor öğretim üyelerinin çalışma esasları, görev yaptıkları üniversitenin türüne göre (Devlet veya Vakıf) farklılık gösterir.

Devlet üniversitelerindeki doktor öğretim üyeleri, 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu ile 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu'na tabidirler. Akademik personel statüsündedirler ve özlük hakları bakımından kamu görevlisidirler. Mali hakları 2914 Sayılı Yükseköğretim Personel Kanunu ile düzenlenir.

Mesai ve Kısıtlamalar: Kural olarak tam zamanlı çalışırlar. Yasada belirtilen istisnalar (teknokentlerde şirket kurma, telif hakları, ders saati ücreti karşılığı başka üniversitede ders verme, bilirkişilik vb.) dışında ticari kazanç getirici başka bir işte çalışamazlar (Madde 36).

Vakıf üniversitelerinde görev yapan doktor öğretim üyeleri, kamu görevlisi sayılmakla birlikte, iş hukuku açısından 4857 Sayılı İş Kanunu hükümlerine göre yapılan sözleşmelerle istihdam edilirler. Ücret ve çalışma koşulları, üniversite mütevelli heyeti ile yapılan sözleşmeye göre belirlenir, ancak YÖK kanununa eklenen madde gereği aldıkları ücret emsali devlet üniversitesi hocasından düşük olamaz.

Doktor öğretim üyesi ünvanı aşağıdaki durumlarda sona erer veya değişir:

Doçentliğe Geçiş: Kişi, Üniversitelerarası Kurul (ÜAK) tarafından düzenlenen süreci başarıyla tamamlayıp "Doçent" ünvanını aldığında, akademik ünvanı değişir. Ancak "Doçentlik Kadrosu"na atanana kadar, statü ve maaş olarak "Doktor Öğretim Üyesi" kadrosunda çalışmaya devam edebilir.
Görev Süresinin Bitimi: Yeniden atanma kriterlerini sağlayamayan veya sözleşmesi yenilenmeyen öğretim üyesinin kadrosuyla ilişiği kesilir.
Disiplin Cezası: Yükseköğretim Kurumları Yönetici, Öğretim Elemanı ve Memurları Disiplin Yönetmeliği gereği, "kamu görevinden çıkarma" veya "öğretim mesleğinden çıkarma" cezası alanların ünvan ve kadroları geri alınır.

Türkiye'de 1981 yılında YÖK'ün kurulmasıyla birlikte akademik sisteme giren "Yardımcı Doçent" ünvanı, 2018 yılına kadar kullanılmıştır. Yardımcı doçentlik, doçentlik öncesi bir ara kademe olarak kurgulanmıştı. Ancak "yardımcı" ifadesinin akademisyenin bağımsızlığını zedelediği yönündeki eleştiriler ve doçentlik sürecindeki tıkanıklıklar nedeniyle 6 Mart 2018 tarihinde yapılan yasal değişiklikle bu kadro kaldırılmış, mevcut yardımcı doçentler hak kaybı olmaksızın "Doktor Öğretim Üyesi" kadrolarına aktarılmıştır.

Doktora, bir lisans ve yüksek lisans programını bitirdikten sonra o bilim dalında sınav ve bilimsel bir eserle erişilen bir derece veya basamaktır. Bu dereceyle "bilim doktoru" veya uluslararası kısaltmayla "PhD" ünvanı alınır.
Üniversiteyi bitirdikten sonra akademik kariyer yapmak isteyenler yüksek lisansını da tamamladıktan sonra doktora programına başvururlar. Ancak sadece lisans programını tamamlayanlar da başvuru yapabilirler. Buna, bütünleşik doktora programı denir.

Doktora, en yüksek seviyeli akademik derecedir. Doçentlik ve profesörlük sadece akademik ünvanlardır. Doktora uluslararası itibar taşıyan bir bilimsel ünvan olmasına rağmen, doçentlik ve profesörlük bazı durumlarda başka üniversiteler ve/veya ülkelerce tanınmayabilir, ancak bunlar da genelde tanınırlar.
Doktoranın amacı, öğrenciye bağımsız bir şekilde araştırma yapabilme, bilimsel konuları derin bir şekilde inceleyip yorum yapabilme ve yeni sonuçlar elde edebilmek için yöntemler belirleyebilme yeteneği kazandırmasıdır. Bu programı tamamlayarak "doktor" ünvanı alınır.

Fahri Doktora, akademik olarak doktora çalışması yapmasa da, bir konuda yaptığı çalışmalarla yeterliliğini kanıtlamış şahıslara verilen ve amacı yapılan çalışmaları takdir etmek olan bir ünvandır. Zaman zaman devletler, başka devletlerin yetkililerini onore etmek amacıyla da bu ünvanı verirler.

Lisansüstü
Kandidat
Juris Doctor

Doçent (kısaca Doç. veya Doç. Dr.), yükseköğretim sisteminde Doktor öğretim üyesi ile Profesör arasında yer alan; akademik yetkinliği, özgün eserleri ve bilimsel birikimi merkezi bir jüri tarafından tescil edilmiş öğretim üyesidir.
Dünya genelindeki akademik sistemlerde "Associate Professor" (ABD) veya "Privatdozent" (Almanya/Habilitasyon) ünvanlarına karşılık gelir. Türkiye'de doçentlik, sadece bir kadro ünvanı değil, aynı zamanda devlet tarafından verilen ve kişinin akademik rüştünü ispatladığını gösteren ömür boyu geçerli bir meslek ünvanıdır.

Kelime, Latince "öğretmek" anlamına gelen docere fiilinden türetilen ve "öğreten" anlamına gelen docent sözcüğünden dilimize geçmiştir. Batı dillerinde (özellikle Almanca) kullanımı, bir üniversitede ders verme yetkisine (venia legendi) sahip kişiyi tanımlar.

Türk akademik tarihinde doçentlik kavramının kökleri Darülfünun dönemindeki "Muallim" ünvanına dayanır. Ancak modern anlamda doçentlik, 1933 Üniversite Reformu ile birlikte Alman üniversite modelinin (Humboldt modeli) Türkiye'ye adaptasyonu sırasında literatüre girmiştir. O dönemde profesör yardımcısı statüsünde olan bu ünvan, zamanla bağımsız bir akademik statü kazanmıştır.

1981 yılında yürürlüğe giren 2547 Sayılı Yükseköğretim Kanunu, doçentliği "daimi statüde" bir akademik ünvan olarak tanımlamıştır.
Doçentlik tarihindeki en radikal değişiklik 2018 yılında yapılmıştır. Bu tarihe kadar doçent olabilmek için "Eser İncelemesi" ve "Sözlü Sınav" olmak üzere iki aşamalı bir süreç uygulanırken; 6 Mart 2018 tarihli düzenleme ile "Doçentlik Ünvanı" için merkezi sözlü sınav şartı kaldırılmıştır. Ancak üniversitelere, doçentlik kadrosuna atama yaparken sözlü sınav yapma yetkisi verilmiştir.

Türkiye'de doçentlik süreci, üniversitelerden bağımsız olarak, YÖK'e bağlı Üniversitelerarası Kurul (ÜAK) tarafından merkezi olarak yürütülür. Bu yönüyle Dr. Öğr. Üyesi atamasından (üniversite içi süreç) tamamen ayrılır.

Doçentlik başvurusunda bulunacak adayların aşağıdaki temel şartları sağlaması gerekir:

Doktora/Uzmanlık: İlgili bilim dalında Doktora (PhD), Tıpta uzmanlık veya Sanatta yeterlik derecesini almış olmak.
Yabancı Dil: YÖK tarafından kabul edilen merkezi yabancı dil sınavlarından (YÖKDİL, YDS) en az 55 puan (veya eşdeğeri) almış olmak.
Bilimsel Yayın ve Puanlama: ÜAK tarafından belirlenen "Temel Alanlar" (Örn: Sağlık Bilimleri, Mühendislik, Sosyal Bilimler) bazında asgari yayın ve atıf şartlarını sağlamak. Adaylar, makale, kitap, bildiri ve atıflarından oluşan dosyalarından asgari 100 puanı toplamak zorundadır.

Başvurusu kabul edilen aday için ÜAK, adayın alanındaki 5 asil ve 2 yedek profesörden oluşan bir jüri belirler.

Bilimsel Değerlendirme: Jüri üyeleri, adayın bilimsel eserlerini inceleyerek "Başarılı" veya "Başarısız" yönünde rapor hazırlar. 5 jüri üyesinden en az 3'ünün "Başarılı" görüşü bildirmesi durumunda aday "Doçentlik Ünvanı"nı almaya hak kazanır.
Etik İnceleme: Jüri üyeleri, bilimsel değerlendirme öncesinde veya sırasında adayın eserlerinde intihal, dilimleme veya uydurma gibi akademik sahtekarlık şüphesi görürse süreci durdurarak dosyayı Etik Komisyon'a sevk eder. Etik ihlal tespit edilen adayların başvurusu iptal edilir ve belirli bir süre yeniden başvurmaları engellenir.
Doçentlik Belgesi: Başarılı olan adayların doçentlik belgeleri e-Devlet üzerinden elektronik imzalı olarak düzenlenir.

2018 öncesinde ÜAK tarafından merkezi olarak yapılan "Doçentlik Sözlü Sınavı" (Colloquium), günümüzde ünvan aşamasında kaldırılmıştır. Ancak, aday ünvanı aldıktan sonra bir üniversitedeki "Doçentlik Kadrosu"na başvurduğunda; ilgili üniversite kendi yönetmeliği gereği adayı bir deneme dersine veya sözlü sınava tabi tutabilir.

Türkiye'de doçentlikle ilgili en çok karıştırılan husus "Ünvan" ve "Kadro" ayrımıdır:

Doçentlik ünvanı: ÜAK tarafından verilen, kişinin akademik yetkinliğini belgeleyen ve ömür boyu geçerli olan bir ehliyettir. Kişi üniversitede çalışmasa bile (örneğin özel hastanede çalışan bir hekim veya bir şirketteki mühendis) şartları sağlıyorsa doçentlik ünvanını alabilir ve kartvizitinde kullanabilir.
Doçentlik kadrosu: Bir üniversitenin, ilgili bölümünde ihtiyaç duyduğu öğretim üyesi pozisyonudur. Ünvanı alan kişi, kadro ilanına başvurup ataması yapılana kadar üniversitedeki özlük hakları bakımından eski statüsünde (örn: Dr. Öğr. Üyesi veya Arş. Gör.) kalmaya devam eder.

Doçentler, akademik hiyerarşide üst düzey öğretim üyesi statüsündedir ve şu yetkilere sahiptir:

Daimi Statü: 2547 sayılı kanuna göre doçentlik kadrosuna atananlar "daimi statü"dedir. Yani Dr. Öğr. Üyeleri gibi belirli sürelerle (2-3 yılda bir) yeniden atanma/sözleşme yenileme işlemine tabi tutulmazlar.
Tez Yönetimi: Yüksek lisans ve doktora tez danışmanlığı yapabilirler.
Ders Verme: Lisans ve lisansüstü düzeyde her türlü dersi verebilirler.
İdari Görevler: Enstitü müdürü, yüksekokul müdürü, bölüm başkanı veya anabilim dalı başkanı olabilirler. Fakülte kurulu ve yönetim kuruluna seçilebilirler (Dekan olamazlar).

Doçentlik ünvanının küresel karşılığı eğitim sistemlerine göre farklılık gösterir:

Kuzey Amerika (ABD/Kanada):
Associate Professor: Türkiye'deki doçentliğin tam karşılığıdır. Genellikle "Tenure" (iş güvencesi) alındıktan sonra geçilen aşamadır.
Almanya ve Kıta Avrupası (Habilitasyon sistemi):
Privatdozent (PD): Almanya, Avusturya ve İsviçre'de doktora sonrası ikinci bir tez (Habilitasyon) yazılarak elde edilen ünvandır. Türk akademik sistemindeki doçentlik süreci, tarihsel olarak bu "Habilitasyon" sisteminden kurgulanmıştır.
Fransa:
Maître de conférences (MCF): Kıdemli öğretim üyesi statüsündedir. Profesörlüğe geçiş için "Habilitation à diriger des recherches" (HDR) yetkinliği gerekir.

Türkiye'de doçent sayısı, yükseköğretimdeki büyüme ile paralel olarak artmaktadır. YÖK istatistiklerine göre 2022 yılı itibarıyla Türkiye'de yaklaşık 20.000 ile 25.000 arasında doçent ünvanlı öğretim üyesi görev yapmaktadır.

Türkiye'de tıp fakülteleri ve sağlık eğitimi sisteminde doçentlik süreci, diğer akademik disiplinlerden (sosyal veya fen bilimleri) bazı yapısal farklılıklar gösterir.

Diğer bilim dallarında doçentlik başvurusu için Doktora (PhD) derecesi şart koşulurken; tıp doktorları için Tıpta uzmanlık eğitimi, 2547 sayılı kanun ve Tıpta Uzmanlık Tüzüğü gereği doktora derecesine eşdeğer kabul edilir. Bu nedenle uzman hekimlerin ayrıca doktora yapmasına gerek kalmadan, gerekli bilimsel kriterleri (yayın, atıf, puan) sağlamaları halinde doğrudan doçentlik başvuru hakları doğar.

Tıp alanında "üniversite dışı doçentlik" (dışarıdan doçentlik) uygulaması oldukça yaygındır. Kamu hastanelerinde, eğitim ve araştırma hastanelerinde (EAH), özel hastanelerde veya serbest (muayenehane) çalışan uzman doktorlar; bir üniversite kadrosunda bulunmasalar dahi Üniversitelerarası Kurul'a (ÜAK) başvurarak "Doçent" unvanını alabilirler.
Bu unvanı alan hekimler; akademik unvanı kullanma hakkına sahip olur, mesleki kıdem elde eder ve özel sağlık sektöründe "Doçent Doktor" unvanıyla çalışabilirler. Ancak bir üniversite kadrosuna atanana kadar "Öğretim Üyesi" statüsünün getirdiği yasal haklardan (örneğin yeşil pasaport süresi, akademik ödenek vb.) yararlanamazlar.

Sağlık Bakanlığı'na bağlı Eğitim ve Araştırma Hastanelerinde akademik yapılanma üniversitelerden farklıdır. Bu hastanelerde doçentlik unvanını alan hekimler, otomatik olarak asistan eğitimi yetkisi kazanmazlar. Eğitim kadrosuna dahil olabilmek için ayrıca "Başasistan" veya "Eğitim Görevlisi" kadrolarına başvurmaları ve ilgili sınav/mülakat süreçlerini geçmeleri gerekir.

Sağlık Bilimleri temel alanındaki başvurularda puanlama sistemi özelleşmiştir. Tıbbi literatürde sıkça rastlanan vaka sunumu (case report) türündeki yayınların puan değeri, özgün araştırma makalelerine göre daha düşüktür veya sınırlıdır. Adayın "Başlıca Eser" olarak sunduğu çalışmada birinci isim olması ve çalışmanın hipoteze dayalı, istatistiksel veriler içeren bir araştırma olması beklenir.

Profesör
Doktor öğretim üyesi
Doktora
Habilitasyon
Üniversitelerarası Kurul Başkanlığı

Darülfünun (Osmanlıca: دار الفنون), Arapça dar (yer, yurt) ve fünun (fenler) sözcüklerinden türetilmiş, "üniversite" anlamında kullanılan bir sözcüktür. Aynı zamanda 1863 yılında İstanbul'da kurulmuş yükseköğretim kurumunu olan Darülfünun'u ifade eder. Bu kurum 1933 reformuyla İstanbul Üniversitesi'ne dönüştürülmüştür.

Osmanlı İmparatorluğu'nda medrese dışında bir yüksekokul açılması fikri ilk defa Sultan Abdülmecid zamanında Meclis-i Muvakkat-i Maarif (Geçici Eğitim Meclisi) tarafından 1845'te düzenlenen  eğitim programında yer almıştı. Meclis-i Vala tarafından onaylanan rapora göre sıbyan ve rüşdiye okullarının üstünde bir “darülfünun” kurulacaktı.

Meclis-i Maarif, Darülfünun için Sultanahmet ile Ayasofya arasında üç katlı bir bina yapımını başlattı. Binanın yapım işi, Ayasofya'nın restorasyonunu gerçekleştiren mimar Gaspare Fossati'ye verildi. Bina, ancak 18 yılda (1845-1863) tamamlanabildi. Çünkü Kırım Savaşı'nın başlaması üzerine henüz tamamlanmamış bina askerî hastane olarak kullanıma sokulmuştu.
Darülfünun binasının inşaatı sürerken ders kitaplarının seçilmesi ve hazırlanması için bir danışma meclisi oluşturuldu; öğretim üyesi yetiştirmek amacıyla Avrupa'ya öğrenci gönderildi.

Darülfünun ile ilgili her türlü iş için "Cemiyet-i  İlmiye-i Osmaniye" adıyla bir cemiyet kuruldu. Maarif Nazırlarından Münif Paşa tarafından kurulan cemiyet, "Mecmua-i Fünun" adlı bir dergi çıkardı. Dergide felsefe, tarih, coğrafya, siyaset, edebiyat (gramer ve cümle yapısı), kimya (madenler ilmî olarak) jeoloji, eğitim, fotoğrafya, ekonomi, astronomi ve tıp alanlarıyla ilgili yazılar yer almaktaydı ve çok geniş bir yazar kadrosu vardı.

Darülfünun'daki eğitimi takip edebilecek seviyede öğrenci yetiştirmek düşüncesiyle 1849'da "Dârülmaarif" adlı okul kuruldu. Okulun masraflarını, tutucu çevrelerin tepki göstermemesi için Sultan Abdülmecid'in annesi Bezmiâlem Valide Sultan karşılamış ve bir de vakıf kurmuştu. Bu nedenle II. Mahmud Türbesi bitişiğinde yapılan abidevi yapı "Valide Mektebi" olarak anılır (bugünkü adıyla Cağaloğlu Anadolu Lisesi). Osmanlı Devleti'nde planı mektep olarak çizilen ilk büyük binadır. 28 Nisan 1850'de padişahın da katıldığı, açılış nutkunu sadrazam Mustafa Reşid Paşa'nın yaptığı bir törenle açılan okul, Osmanlı Devleti'nin ilk sivil lisesi olma özelliğini taşır.

1857 yılında Maarif Nezareti (Eğitim Bakanlığı) tarafından eğitim için Paris’e Hoca Tahsin Efendi ile Selim Sabit Efendi gönderildi. Bu iki kişi, Osmanlı eğitim sistemine büyük katkı sağladı.

Kırım Savaşı sırasında hastane olarak kullanılmış olan Darülfünun’un binası 1863 yılında içinde ders vermeye hazır hale gelince, bu binadaki ilk ders, 13 Ocak 1863 (22 Receb 1279) tarihinde Kimyager Derviş Paşa'nın verdiği herkese açık fizik dersi idi. Bu dönemde Hekimbaşı Salih Efendi biyoloji, Ahmet Vefik Paşa tarih dersi verdi. Ders verenlerin büyük bölümü kültür sahibi yüksek devlet memurları idi. Ancak konferansları takip edenlerin bilgi düzeyi dersleri almaya yeterli değildi. Bu ilk deneme, bir yıl devam ettikten sonra muhafazakâr çevrelerden gelen baskılar ve devlet işlerinin aksadığı gerekçesiyle sonlandı. Darülfünun binası, 1864'te Maliye Nezaretine tahsis edildi.
Halka açık toplantılar 1864 yılından sonra Çemberlitaş'taki Nuri Efendi Konağı'nda yeniden başlatıldı. Konakta, mükemmel fizik ve kimya laboratuvarları ve büyük bir kütüphane oluşturulmuştu. Eylül 1865’teki yangında konak ile beraber laboratuvarlar ve kütüphane de yok oldu. Bu olaydan sonra derslere devam edilmedi.

1869 yılında yayımlanan "Maarif-i Umumiye Nizamnamesi" ile İstanbul'da "Darülfünun-u Osmanî" kurulacağı, üç yıl eğitim süreli olacağı belirlendi ve öğretim biçimi hakkında geniş bilgi verildi. Okulun eğitim dili Türkçe idi. Öğrenciler üç yıl sonunda bitirme tezi hazırlamakla yükümlü idi.
Darülfünun, 1869 yılında, Divanyolu'da yaptırılan binada (bugünkü Basın Müzesi binası) yeniden açıldı. Hoca Tahsin Efendi kurumun ilk müdürü oldu. Binden fazla istekli arasından 450 öğrenci okula kabul edildi. Kabul edilen öğrencilerin çoğu medrese tatili olan üç aylar (Recep, Şaban, Ramazan) boyunca köylerde harçlık karışılığı dini hizmet  vermekte olduğundan eğitime  hemen başlanamadı. Ramazan boyunca geceleri halka açık konferanslar verildi.
Resmi açılış, 20 Şubat 1870'te hükûmet üyelerinin katıldığı bir törenle gerçekleşti. Eğitim, askeri okullardan sağlanan eğitim kadrosu ile bir yıl devam ettirilebildi. Ertesi sene Ramazan ayında yine geceleri halka açık konferanslar verildi. O sırada İstanbul'da bulunan ve bu konferanslardan birisinde konuşmacı olan Cemaleddin Afgani’nin peygamberliğin bir sanat olduğunu söylemesi olaylara neden oldu. Afgani İstanbul'dan uzaklaştırıldı ve Hoca Tahsin görevden alındı. Bir yıl daha eğitim devam etti ancak 1872'de okul tatil edildi.

Darülfünun üçüncü defa 1874 yılında “Darülfünun-u Sultani” adıyla, Galatasaray Sultanisi'nin içinde açıldı. Sultani'yi kurmuş olan Mehmed Esad Saffet Paşa, Darülfünun'un yeniden açılması için büyük gayret sarf etmişti. Türkçe ders verecek kimse bulunamadığından öğrenim dili Fransızca oldu ve bu nedenle okul yalnız Galatasaray Sultanisi mezunlarının devam edebileceği bir yer hâline geldi. Okul üç defa mezun vermeyi başardı ancak 1877’den önce tasarruf gerekçeleri ve fen kısmına öğrenci bulma sorunu nedeniyle önce Hukuk ve Mühendislik şubesi; son olarak 1880-81 yılında Edebiyat bölümü kapatıldı.

1896'da Sadrazam Mehmed Said Paşa'nın hazırladığı bir layiha üzerine Darülfünunu yeniden açmak için bir çalışma yapıldıysa da 1897 Osmanlı-Yunan Savaşı nedeniyle ertelendi.
Darülfünun, II. Abdülhamid'in isteğiyle Maarif Nazırı Ahmed Zühdü Paşa tarafından “Darülfünun-u Şahane” adıyla  1900 yılında Mekteb-i Mülkiye binasında  yeniden açıldı. Bu yeni dönemde her şey hükûmetin kontrolünde idi ve tüm dersleri müfettişler dinlemekte idi.
II. Meşrutiyet döneminde okul, Vezneciler'deki Zeynep Hanım Konağı'na taşındı; program yeniden düzenlendi; çeşitli öğrenci dernekleri kuruldu. 1909’da ismi “Darülfünun-u Osmanî” olarak değiştirildi, eğitim ücretsiz hale getirildi. 1912'de çıkarılan bir düzenleme ile kuruma bir miktar mali ve idari özerklik verildi; adı “İstanbul Darülfünunu” olarak değişti. Beyrut ve Bağdat ve Konya Hukuk mektepleri, İstanbul’daki Dişçilik ve Eczacılık okulları Darülfünun bünyesine katıldı. Zeynep Hanım Konağı'nın yetersiz gelmesi üzerine Yerebatan'da kimya, Feyzullah Efendi Konağı'nda jeoloji, İbrahimpaşa Konağı'nda Doğu dilleri ve Saffetpaşa Konağı'nda coğrafya enstitüleri kuruldu.
Öğrencilerin tamamı erkek olan Darülfünun'da Balkan Savaşları'ndan sonra kız öğrenciler için konferanslar verildi. Kız öğrencilerin yükseköğrenim görme talebine yanıt vermek için 12 Eylül 1914'te ayrı bir bina içinde “İnâs Darülfünunu” hizmete girdi. 1917'de kız öğrenciler Tıp Fakültesi'ne de kabul edilmeye başlandı ve dersleri peçesiz olarak izleyebilme hakkına sahip oldular. 1918 yılında üniversitede kız ve erkek öğrencilerin birlikte takip edebildiği konferanslar verildi.
I. Dünya Savaşı sırasında Alman profesörlerin katılımı ile kadrosu güçlenen üniversiteye savaştan sonra Beyazıt'taki "Harbiye Nezareti binası" verildi. Yapılan yeni düzenleme ile dört fakültenin temsilcisinin bir emin (rektör) başkanlığında toplanması ile oluşturulan bir divan (senato) tarafından üniversitenin yönetilmesi kararlaştırıldı. İlk emin İsmail Hakkı Bey oldu.
1924 yılında tüzel bir kişilik verilen Darülfünun, 31 Mayıs 1933 ayında çıkarılan 2252 sayılı yasa ile kapatıldı. Yerine İstanbul'da Maarif Vekâletine bağlı yeni bir üniversite kurulması öngörüldü. 1 Ağustos 1933'te yeni bir kadro ve yapı ile İstanbul Üniversitesi açıldı.

Osmanlı'da eğitim
İstanbul Üniversitesi
Eski Darülfünun binası

Universiade, FISU tarafından iki yılda bir düzenlenen, üniversite öğrencisi sporcuların katıldığı, uluslararası ve çok sporlu bir etkinliktir. Türkçede Dünya Üniversite Oyunları (İng. World University Games) olarak da anılır. Universiade adı "üniversite" (university) ve olimpiyat (olympiad) kelimelerinin birleşmesinden oluşur. Olimpiyat Oyunları'ndan sonraki en büyük çok sporlu etkinliktir.

Her iki yılda bir farklı kentte düzenlenen bu oyunlar Yaz ve Kış Oyunları olmak üzere ikiye ayrılır.

Yaz Oyunları'nda müsabakalar; on zorunlu dal ile ev sahibi kentin seçeceği en fazla üç isteğe bağlı spor dalında yapılmaktadır. Zorunlu dallar:
Atletizm
Basketbol
Durgun Su Sürat Yarışı (Flatwater)
Eskrim
Futbol
Jimnastik
Yüzme
Atlama
Sutopu
Tenis
Voleybol
Kış Oyunları'nda ise altı zorunlu ve ev sahibi ülkenin seçeceği bir veya iki isteğe bağlı spor dalında müsabakalar gerçekleştirilmektedir. Zorunlu dallar:
Alp disiplini
Kuzey disiplini
Buz hokeyi
Sürat pateni
Biatlon
Artistik patinaj
Kış oyunlarında kayakla atlama (Ski Jumping) branşı zorunlu branşdır. Ayrıca Tekler ve Çiftler figür pateni de zorunlu branşlardandır.

Kış Üniversite Oyunları'nda Artistik patinaj

2007 Bangkok Üniversite Oyunlarında mücadele eden Türk atletler ve elde ettikleri dereceler28 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Erzurum Universiade4 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Summer Universiade Kazan 20133 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
23. Universiade 2005 Hatıra Parası18 Kasım 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Eksper; işin uzmanı, işi bilen, değerlendiren, yorumlayan, değer biçen, karar veren kişidir. İngilizce "expert" sözcüğünden Türkçeye geçmiştir. Eksper, mesleği bir şeyin değerini saptamak, zararın toplamını belirlemek gibi ya da sanat yapıtlarının özgünlüğünü kanıtlayan kimsenin, bilirkişinin adıdır.

Bir ticaret gemisinin yapımını izlemekle ya da çeşitli anlaşmazlıkları çözmekle görevli, belli bir deneyime sahip gemi inşa mühendisi ya da ticaret gemisi subayıdır. Gemi sınıflandırma şirketlerinin eksperleri gemi inşa mühendisleri, uzak yol kaptanları ve çarkçıbaşılar arasından seçilir. Avrupa'nın önemli ticaret limanlarında yük avaryalarıyla ilgili anlaşmazlıkları çözen eskper kaptanlar vardır. Ticaret mahkemesi önünde yemin eden bu eksperlerin görevi yükte meydana gelen avaryanın nedeni hakkında bir karara varmaktır. Deniz rizikosu, kötü istifleme ya da malın kendi bozukluğu gibi nedenleri saptamakla görevlidirler. 

Bir davada yargıç tarafından bilinemeyen teknik konuların, uzman kişilere incelettirilmesi, bilirkişi incelemesi. Sigortacılıkta hasarın saptanması ve değerlendirilmesi. Eksper raporlarının (ekspertiz) kuşkulu ya da yetersiz olduğu durumlarda veya oluşabilecek itirazlar halinde kesin ekspertiz uygulaması gerçekleşir; üçüncü bir eksper tarafından ekspertiz yapılır. Ekspertiz işlemi gayrimenkul değerleme uzmanları açısından, değerleme çerçevesinde yapılan tüm tetkiklere denir. Resmi kurum, gayrimenkulü görme, piyasa araştırması yapma ve rapor oluşturma aşamalarıdır. 

Bilirkişi
Profesyonel

El-Ezher Üniversitesi (Arapça: جامعة الأزهر, Camiat'ül-Ezheri), 975 yılından itibaren Kahire, Mısır'da İslam İlimleri ve fen bilimleri üzerine eğitim veren üniversite. Mısır'ın en eski lisans veren üniversitesidir ve "Sünni İslam'ın en prestijli üniversitesi" olarak ünlenmiştir.
Bir "İslam üniversitesi" olması nedeniyle üniversitenin yöneticisi "Şeyh" olarak anılır. Yüksek öğrenimin yanı sıra, El-Ezher yaklaşık iki milyon öğrencisi olan ulusal bir okul ağını da yönetmektedir. 1996 yılında Mısır'da 4000'den fazla öğretim enstitüsü üniversiteye bağlıydı.
970 veya 972'de Fatımîler tarafından İslami eğitim verilmesi amacıyla kuruldu. Dünyadaki ilk üniversitelerden biridir ve Arap dünyasında müfredatı dini ilimlerin yanı sıra pozitif ilimlerden de oluşan dersler de dahil olmak üzere modern bir üniversite olarak ayakta kalabilen tek kurumdur. Bugün dünyadaki Arap edebiyatının ve İslami öğrenmenin ana merkezidir. 1961'de müfredatına ilave olarak dini olmayan konular da eklenmiştir.

Endülüs Emevî Devleti, Abbâsî İhtilâli sonrasında 10. Emevî halifesi Hişam bin Abdülmelik'in torunu Abdurrahman'ın 756 yılında İber yarımadasında kurduğu devlettir.
Emevîler, yarımadada tam bir İslam egemenliği kurmuşlardı. Ancak zamanla, başa geçen hükümdarlar cihadı bıraktı ve saraylarda sefa sürmeye başladılar. Taht kavgaları ve sevdaları, kardeş kanının dökülmesi sebebiyle yıkım dönemi başladı. Ülke çevresinde gelişen Hristiyan birlikler zamanla daha fazla güçlendi. Aragon kralı Ferdinand ile Kastilya kraliçesi I. İsabel'in evlenmesi ve ordularını birleştirmesi ile Hristiyanlar daha da güçlenmiş ve Yahudiler ile Müslümanları yarımadadan çıkarmışlardır. Kemal Reis komutasında bir donanma ile kurtulan Yahudiler ile Müslümanlar gemilerle doğuya getirilmişlerdir.
Endülüs Emevîleri'nin en parlak dönemi III. Abdurrahman (912-961) ve II. Hakem (961-976) zamanlarıdır. III. Abdurrahman, halife unvanını da kullanınca İslam tarihinde aynı anda Abbâsîler, Endülüs Emevîleri ve Fâtımîlerde olmak üzere ilk kez üç halife çıktı.

III. Abdurrahman, birlik ve barışın sağlanmasının ardından Fatimilere ve kuzeydeki İspanyol krallıklarına karşı mücadele etti. Léon ve Pamplona krallıkları, vergi ödemeyi kabul ederek onun himayesine girdi. Ayrıca, Kuzey Afrika'daki bazı Berberi kabileleriyle ittifak kurarak nüfuzunu genişletti. Bu başarılar, halifenin ününü artırdı ve Bizans ve Germen imparatorlarıyla siyasi ilişkiler kurulmasını sağladı. III. Abdurrahman, farklı ırklardan insanları devletin kapıları açarak "tek bir ümmet" oluşturmayı hedefledi ve eğitimin yaygınlaşmasını destekledi. Ayrıca Kurtuba'yı mimari eserlerle donattı ve Beytülmâl'in gelirlerini artırdı. III. Abdurrahman'ün ölümünün ardından oğlu II. Hakem yönetimi devraldı ve iç istikrarın yanı sıra dış ilişkilerde üstünlük sürdürüldü. II. Hakem döneminde başta bilim ve sanat olmak üzere birçok gelişme yaşandı ve Endülüs, İslam medeniyetinin merkezi haline geldi.

Endülüs, fetihten sonra Müslümanlar ve gayrimüslimler olmak üzere iki gruba ayrıldı. Müslümanlar ise Araplar, Berberîler, mevâlî, müvelledûn ve sakâlibe gibi farklı unsurlardan oluşuyordu. Araplar, fetihten yıkılışa kadar Endülüs'ün idari, sosyal ve ekonomik hayatını yönlendiren güç oldu. Bununla birlikte, Kayslar ve Yemenliler arasında asabiyet duygusu nedeniyle sürekli kabile çatışmaları yaşandı ve bu durum devletin otoritesini zayıflattı. Berberiler, fetihlerde önemli bir rol oynamalarına rağmen Araplar gibi idari hayatta etkili bir yer elde edemediler. Berberi kökenli askerlerin ağırlıklı olarak yer aldığı ordunun etkisi ise Gırnata'nın düşüşüne kadar devam etti. Araplar ve Berberiler arasında zaman zaman çatışmalar olsa da bu, kültürel bir alışverişe engel olmadı.
IX. yüzyılda Endülüs'te çoğunlukla müvelledûn adı verilen yerli Müslümanlar yaşıyordu. Arap toplulukları, müvelledûn gruplarından üstünlük iddiasıyla ilişkilerini bozmuş ve bu durum Arap-Müvelled düşmanlığına yol açmıştır. Müvelledler, kendi kültürel özelliklerini ve farklılıklarını uzun süre korumuşlardır. Ancak III. Abdurrahman döneminde, siyasi olayların etkisiyle müvelledlerin toplum içindeki konumu değişmiş ve dağılma sürecine girmişlerdir. Araplarla müvelledûn arasındaki düşmanlık, bazı edebi eserlerde de kendini göstermiştir. Müvelledülerden biri olan İbn Garsiyye, Arapları küçümseyen ve kendisini yücelten bir risale yazmıştır. Müslüman nüfusun bir başka unsuru da sacâlibe adı verilen kölelerdi ve bunlar Fransız, Alman, İtalyan gibi kökene sahip insanlardır.
Fetih döneminde, Hristiyan ve Yahudi olan gayrimüslim toplum, Hıristiyanlar için "muâhidûn", "ehl-i zimme" veya "acem", Yahudiler için ise "muâhidûn" veya "seyahat" olarak adlandırılırdı. Bu topluluk, fetihler sonucunda yapılan antlaşmalar gereği, dinlerini, kiliselerini, geleneklerini ve can ve mal güvenliklerini koruma hakkına sahipti. Bunun karşılığında devlete cizye vergisi ödüyorlardı. Hıristiyan nüfus zamanla İslam kültüründen etkilendi ve Arapçayı da kullanmaya başladı. Günlük yaşamlarında Müslümanları taklit ettiler ve "musta'rib" olarak adlandırıldılar. Hıristiyanlar, devletin çeşitli kurumlarında görevler üstlendiler ve idari, sosyal ve kültürel hayata katkıda bulundular. Evli olan Hıristiyan kadınlar dinlerini özgürce yaşayabildi. Hıristiyan ve Yahudi topluluklar, Arapça ve Latince bilmeleri ve İslam kültürünü tanımaları sayesinde Endülüs ile Hristiyan İspanya ve diğer Avrupa ülkeleri arasında kültürel bir köprü görevi gördüler. Yahudi cemaatinin de bu süreçte önemli bir rolü vardı. Vizigotlar dönemi sona erdiğinde bu dönüşüm hızlandı.
Endülüs toplumunda, kişinin hanedan başkanlığı dışında, herhangi bir kesimden olmasına rağmen üst makamlara yükselme imkanı vardı. Bununla birlikte, toplumda "hassa, âmme, abîd, a'yân" gibi farklı grupların olduğu bilinmektedir. Hassa, Arap, Berberi veya Mevali kökenli aristokrat ailelerdi ve genellikle vezirlik, valilik, komutanlık gibi yüksek görevler onlara verilirdi. A'yân ise zengin tüccarlar ve çiftlik sahiplerinden oluşuyor, âmmeler ise çoğunlukla Berberî, müvelledûn ve musta'riblerden oluşan küçük ticaret, çiftçilik, hayvancılık, balıkçılık gibi işler ile uğraşan kişilerdi.
Endülüs toplumunda zenginler, lüks ve ihtişam içinde yaşarlardı. Evleri genellikle iki katlı ve bahçeli olup içme suyu da bulunuyordu. Hükümdarlar ve devlet adamlarının sarayları, valilerin ve diğer idarecilerin kaldığı büyük konaklar büyük bir şehir merkezi gibi görev yapıyordu. Edebi ve bilimsel tartışmalar, av partileri ve oyunlar gibi etkinlikler hükümdarların ve zenginlerin evlerinde düzenlenirdi. Şehirlerde erkekler ve kadınlar için ayrı hamamlar bulunuyordu ve kadınlar genellikle sokaklarda serbestçe dolaşır, sohbet eder ve camilerde ibadetlerini gerçekleştirirlerdi.

Halifenin Medinetü'z-Zehra'dakiler gibi resmi atölyeleri, sarayda kullanılmak veya misafirlere, müttefiklere ve diplomatlara hediye olarak kullanılmak üzere sanatsal üretimi teşvik eden lüks ürünler üretti. Halifenin atölyelerinde üretilen birçok obje daha sonra Avrupa'daki müzelerin ve Hristiyan katedrallerinin koleksiyonlarına girdi. Bu dönemin en ünlü objeleri arasında bitkisel, figüratif ve epigrafik motiflerle oyulmuş fildişi kutular vardır. Hayatta kalan kayda değer örnekler arasında al-Mughira'nın Pyxis'i, Zamora'nın Pyxis'i ve Leyre Sandığı yer alır. Metal işi objeler de üretildi, bunlardan günümüze ulaşan en ünlü parçası, Madinat al'da yapılmış bir geyik şeklinde oyulmuş bronz bir çeşme musluğu olan "Cordoba Geyik". -Zahra ve Cordoba Arkeoloji Müzesi tarafından korunmaktadır. Benzer işçiliğin geyik şeklindeki diğer iki bronz örneği, Madrid'deki Ulusal Arkeoloji Müzesi'nde ve Doha'daki İslam Sanatları Müzesi'nde muhafaza edilmektedir. Hilafet'in yıkılmasından sonra fildişi ve ipek eşyaların üretimi büyük ölçüde dururken, daha sonraki dönemlerde deri ve seramik gibi diğer ortamlarda üretim devam etti.

I. Abdurrahman, 756-788
I. Hişam, 788–796
I. Hakem, 796–822
II. Abdurrahman, 822–852
I. Muhammed, 852–886
Münzir, 886–888
Abdullah, 888–912
III. Abdurrahman, 912–929

III. Abdurrahman, halife olarak, 929–961
II. Hakem, 961–976
II. Hişam, 976–1008
II. Muhammed, 1008–1009
II. Süleyman, 1009–1010
II. Hişam, (ikinci kez), 1010–1012
II. Süleyman, (ikinci kez) 1012–1016
IV. Abdurrahman, 1017
Emevî hanedanı yerine Hammûdiler'in gelmesi:

Ali bin Hammud-el-Nasır, 1016–1018
Kasım bin Hammud-el-Ma'mu, 1018–1021
Yahya bin Ali bin Hammud-el-Mu'tali, 1021–1023
Kasım bin Hammud-el-Ma'mu, 1023 (ikinci defa)
Emevîler'in tekrar hükümdarlığa geçmesi:

V. Abdurrahman, 1023–1024
III. Muhammed, 1024–1025
Ara hükümdar Yahya bin Ali bin Hammud el-Mu'tali, 1025-1026
III. Hişam, 1026–1031

Emevîler
Tavaif-i Mülûk
Cevheriler

Eğitim yönetimi; bir grubun, bir eğitim sistemini yürütmek için yapıları denetlemek, planlamak, strateji oluşturmak ve uygulamak için, insan ve malzeme kaynaklarını birleştirdiği eğitim sisteminin yönetimini ifade etmektedir. Eğitim; bilgi, beceri, değer, inanç, alışkanlık ve tutumların, öğrenme deneyimleriyle bireylere kazandırılması durumudur. Eğitim sistemi; bakanlıklar, sendikalar, yasal kurullar, kurumlar ve okullar gibi eğitim kurumlarındaki profesyonellerden oluşan büyük bir sistemdir. Eğitim sistemi, zenginleştirmek ve geliştirmek için birlikte çalışan siyasi başkanlar, müdürler, öğretim personeli, öğretim dışı personel, idari personel ve diğer eğitim profesyonellerinden oluşur. Eğitim sisteminin tüm seviyelerinde ise yönetim gerekmektedir. Yönetim; bir kurumun planlanması, organize edilmesi, uygulanması, gözden geçirilmesi, değerlendirilmesi ve bütünleştirilmesi konularını içermektedir.

Müfredat dışı etkinliklerin amacı, öğrencilerin ilgi alanlarını ve yeteneklerini ifade ederek, bütünsel bir eğitim sürdürmelerine yardımcı olmaktır. Etkinlikler, sosyal bütünleşme duygusunu geliştirmeye yardımcı olmaktadır. Ayrıca kişinin milletine ve ülkesine bağlılığı ve aidiyet duygusunu artırmaktadır. Müfredat dışı etkinlikler arasında; bilim odaklı yetenek geliştirme programları, kulüpler ve topluluklar, sporlar, üniformalı gruplar, görsel ve performans sanatları gibi gruplar yer almaktadır. Ayrıca müfredat dışı etkinlikler; savunuculuk, botanik, kişisel bakım, yenilikçilik, araştırma metodolojisi ve güncel olaylar gruplarını da içerebilmektedir.

Müfredat planlama ve geliştirme, "öğrenme için gerekli planların tasarlanması ve geliştirilmesini, planların değerlendirilmesini, uygulanmasını ve öğrenme deneyiminin sonuçlarını" içermektedir. Öncelikle müfredat tasarlanır ve gözden geçirilir. Müfredatla uyumlu, öğretim ve değerlendirme stratejileri teşvik edilir. Özel müfredat programları, açık gözlemlenebilir hedefler ve yararlı değerlendirme listeleri oluşturulur.
Müfredat geliştirme; planlanan, uygulanan ve deneyimlenen müfredatı kapsayan üç aşamalı bir süreç olarak tanımlanabilir. Ayrıca; John Dewey, Lev Vygotsky, Jean Piaget, Jerome Bruner ve Albert Bandura gibi teorisyenlerin ve araştırmacıların, katkı sağladığı pedagojik yaklaşımlarla da şekillendirilebilir.

Okul öncesi düzeydeki müfredat geliştirme birkaç düşünce okuluna dayanmaktadır. Anaokulu, ilk olarak 1837'de Almanya'da Friedrich Fröbel tarafından kurulmuştur. Froebel, tüm öğrenim için, gerekli gördüğü üç bilgi biçimini şu şekilde tanımlamıştır: bahçecilik, hayvanlar ve ev işlerini içeren yaşam bilgisi; geometri gibi matematik bilgisi; renk, şekil, uyum ve hareket içeren güzellik bilgisidir. Froebel'in, anaokulundaki hedefi; bir çocuğun fiziksel duyularını, öğrenme deneyimleriyle uyandırmak ve bireylerin ilerlemesi için ortak bir zemin oluşturulmasını sağlamak olmuştur.
Margaret ve Rachel McMillan de Londra'da, "Açık Hava Ana Okulu ve Eğitim Merkezi" kurmuşlardır. Bu okulda çocuklara; sevgi dolu bakım, sağlık desteği, beslenme ve fiziksel refah olanakları sağlamayı amaçlamışlardır. Ayrıca ebeveynlere, çocuklarının bakımı ve bunun yanı sıra doğru etkileşim kurmaları konusunda pedagojik modeller sağlamışlardır. Anaokulunun pedagojik ilkeleri, öğretmenlerin;estetiği, müziği, dünyayı ve okuryazarlığı kapsayan bir müfredatı ve öğretmesini gerektiren eğitimsel çerçeveleri içerecek şekilde hazırlanabilmektedir.
John Dewey ise aşamalı eğitim teorisini öne sürmüştür. Aşamalı eğitim felsefesi, çocuklara nasıl düşüneceklerinin öğretilmesi gerektiği fikrini savunmaktadır. Dewey'in teorisine göre okul topluluğu, ilginç ve anlamlı öğrenme fırsatları sunmalı ve bireyleri demokratik bir toplumda yaşamaya hazırlamalıdır. Çocuklar, kendilerine rehberlik eden öğretmen ile işbirliği yaparak öğrenmelidirler. Dewey'in müfredatındaki projeler, bütünsel bir yaklaşım sağlayan, çocukların ilgi alanlarına odaklanan ve gelişimsel olarak uygun olan; çocukların kendilerini keşfetmeleri ve duyusal deneyimler kazanmalarını teşvik etmektedir.
Montessori eğitimi de, çocukların "fırsat pencereleri" olarak bilinen hassas dönemlerden geçtiğine inanan, Maria Montessori tarafından geliştirilmiştir. Montessori sınıfındaki her şey, bir çocuğun büyümesine ve gelişmesine katkı sağlayacak şekilde tasarlanmıştır. Materyaller; doğal çevreye ve çocukların ilgi alanlarına hitap edecek şekildedir. Öğrenme ortamı, çocuğa odaklanmıştır. Müfredat, çocukları duyarlı olmaları için eğitmektedir. Ayrıca, becerilere sahip olma arzularını da teşvik etmektedir.
Avusturyalı filozof Rudolf Steiner tarafından oluşturulan Waldorf eğitimi ise çocuğa bir bütün olarak odaklanmaktadır: beden, zihin ve ruh. Müfredat; düşünce süreçlerini tetiklemek, duyarlılığı geliştirmek ve sanatsal akıcılığı geliştirmek için tasarlanmıştır. Waldorf müfredatı; hikâye anlatımı, estetik (sanat), pratik çalışma  ve doğanın keşfinden oluşur. Waldorf eğitimini benimseyen modern okullar bağımsızdır ve kendi kendilerini yönetmektedirler. 

Reggio Emilia yaklaşımı ise Kuzey İtalya'nın küçük bir şehri olan Reggio Emilia'da geliştirilmiştir. Yapılandırmacı teorilerden ve aşamalı eğitim hareketinden etkilenmiş ve bireylerin haklarını korumaya yönelik karar almıştır. Reggio Emilia okulundaki anahtar kavramlar arasında; çocuğun eğitim hakkı, çocuklar, öğretmenler ve ebeveynler arasındaki kişiler arası ilişkilerin önemi ve çocukların, iş ve oyundaki etkileşimleri yer almaktadır. Müfredatı; çocukların ilgisinden doğar ve projeler ve sorgulama yoluyla geliştirilir. Her birey, okulda önemli bir rol oynar ve ebeveyn katılımı da çocuğun öğrenmesi ve gelişimi için önemli bir etken niteliğinde kabul edilmektedir.

İlköğretim düzeyinde müfredat geliştirme; konu disiplinlerini, bilgi becerilerini ve karakter gelişimini kapsayan konuların temellerine odaklanmaktadır. Konu disiplinleri; dil, bilim, beşeri bilimler, sanat, teknoloji ve sosyal bilimlerin çekirdekleri ve temelleridir. Bilgi becerileri; okulun pedagojik uygulamalarına dayalı öğrenme deneyimleri yoluyla geliştirilen iletişim, eleştirel düşünme, takım çalışması ve yargılama gibi kişisel beceriler ve niteliklerdir. Elliot Eisner'a göre karakter gelişimi örtük müfredattır: yani okulun  gizil kazanımlarındandır. Karakter özellikleri ve nitelikleri, her öğrencinin sosyal ve duygusal gelişimine odaklanan; esneklik, öz disiplin, empati ve merhameti içermektedir. Müfredat geliştirme; kişisel ve sosyal kapasiteye, etik ve kültürlerarası anlayışa ve sağlam ahlaki yargıya yönelik bir gelişim demektir.

Müfredat geliştirme, öğrencinin kayıtlı olduğu derse (veya akışa) göre ortaöğretim düzeyinde değişmektedir. Müfredat; dil, matematik, fen ve beşeri bilimler gibi temel konulara odaklanmaktadır. Müfredat geliştirmede; öğrenme deneyimleri, stratejik hedefler, ulusal çerçeveler ve benimsenmiş olan eğitim felsefeleri de dikkate alınmaktadır. Ayrıca okullar, bütünsel bir müfredatın geliştirilmesi için, değerleri ve ilerleme becerilerini de dikkate almalıdır. Sosyal bilgiler, sanat ve müzik, teknoloji ve tasarım ve bunun yanı sıra bilgisayar çalışmalarını içeren, seçmeli ve mesleki programlar sunulmaktadır. Uzmanlaşmış okullar, bilgi ve iletişim teknolojisi, girişimcilik, sanat, tasarım, medya ve Da Vinci Learning alanlarında kurumsal ortaklarla, programları bütünleştirirler. Ayrıca spor, sanat ve dil alanlarında gelişmiş programlar da sunmaktadırlar.

Yükseköğretim düzeyindeki müfredat, özel ders tasarımı ve geliştirilmesi konularını içermektedir. Griffith Üniversitesi; planlamayı, önceden toplanmış kanıtlara dayalı olarak tanımlamaktadır. Süreç ayrıca; değerlendirme, teknolojik olarak bilgilendirilmiş öğrenme ve disipline dayalı yetenekleri de içermektedir. Süreç, öğrencilerin bir konuyu anlamalarını geliştirirken, iş gücüne hazırlamayı da amaçlamaktadır. Griffith Üniversitesi, müfredat geliştirmede dört temel unsuru göz önünde bulundurmaktadır. Bunlar; öğrenme analitiği, harici akran değerlendirmesi, akran tabanlı profesyonel öğrenme ve profesyonel öğrenme atölyeleridir.

Eğitim teknolojisi, etkili öğrenme ve öğretme için bilgi ve iletişim teknolojisi (BİT) ile entegrasyonunu, planlanmasını, uygulanmasını ve yönetilmesini içermektedir. Bir eğitim sisteminin eğitim teknolojisi dalı, eğitimde bilgi ve iletişim teknolojisini kavramsallaştırır ve geliştirir. Onu; müfredat çerçeveleri, personel gelişimi ve yönetimi ile bütünleştirir.

Eğitim teknolojisinin odak noktası; çevrimiçi ve web tabanlı uygulamalara, öğrenme portallarına, ters çevrilmiş sınıflara ve öğretme ve öğrenme için çeşitli sosyal ağlara yönelmiştir. Eğitim teknolojisi; bilgi ve iletişim teknolojisini içermekle birlikte, donanım ve eğitim teorileri ile sınırlı değildir. İşbirlikçi öğrenme, öğrenme teorisi, doğrusal öğrenme, çevrimiçi portal öğrenme ve (mobil teknolojilerin kullanıldığı yerlerde) m-öğrenme dahil olmak üzere çeşitli alanları kapsamaktadır. Bu alanlar, kişiselleştirilmiş bir öğrenme modeline de katkıda bulunmaktadır. Ve öğrenciler, eğitimlerinin sorumluluğunu üstlendiklerinden dolayı, kendi kendine öğrenmeyi de teşvik etmektedir.

Bu alt birim, okullara idari destek sağlayan eğitim kurumlarının, mali politikalarını denetler. Denetlediği bu politikalar; mali yardım, gelir işlemleri ve okul fonlarıdır. Mali yardım; gelir düzeylerine ve yaş veya kurum gibi diğer faktörlere göre uygulanan devlet desteleri, ödenekleri ve hibeleri içermektedir. Burslar ve ödüller, öğrenci kategorilerine veya başarılarına  göre dağıtılmaktadır.

Öğrencileri; sağlıklı yaşam ve beden eğitimi konusunda eğitmek için, güvenli ve etkili programlar geliştirmek olan bu bölümün birincil görevi, bir spora hakimiyet ve temel hareket becerilerinin kazandırılmasını içermektedir. Bu alt birim, sıralı sonuçlara ve öğrencilerin fiziksel yeteneklerine dayalı bir müfredat geliştirmektedir. Öğretim modeli; teorik bir temel, öğrenme çıktıları, sıralı etkinlikler ve görev yapılarını içeren bir plan olarak kullanılabilir. Ayrıca bu alt birim, aileler ve topluluklarla ortaklıklar yoluyl

Eğitimsel ölçme, genel anlamda ölçme, bir olguya anlamlı sayı ya da semboller atama işlemidir. Eğitsel ölçme ise bu olguların öğrenme ürün ya da sürecine göre kazanımları kapsar. Eğitimsel ölçmelerin amacı ölçülmesi amaçlanan öğrenme yapılarının görgül kestirimlerini (gözleme dayalı tahmin) sağlamaktır. Bu amaca yönelik olarak değişik ölçme modelleri geliştirilmiştir.

Bireyden bireye, zamandan zamana, durumdan duruma farklılık gösteren özelliklere değişken denir. En az iki değer alabilen özelliklerdir. Boy, kilo, başarı, tutum, cinsiyet, yaş, zeka düzeyi gibi özellikler değişkenlere örnek olarak verilebilir.
Not: En az iki değer alamayan yani değişkeni olmayan özelliklere sabit özellik denmektedir. Örneğin; pi sayısı, avagadro sayısı ve planck sabiti değişken değil; sabittir.

Değişkenler yapılarına göre nitel değişkenler ve nicel değişkenler olarak ikiye ayrılır:

Sayılamazlar, matematiksel olarak ifade edilemezler ve sayılar anlamsızdır. Sembollerle veya sıfatlarla ifade edilirler. Örneğin, "Ali uzun boyludur." cümlesinde sayı kullanılmamış ve boyunun ne kadar uzun olduğu belirtilmemiştir. Aynı şekilde "Zeynep resim dersinde başarılıdır" cümlesinde Zeynep'in başarısının sayısal bir karşılığı (notu) verilmemiştir. Bu yüzden her iki cümle de nitel değişkene örnektir. Nitel değişkenlere verilebilecek başka örnekler ise şunlardır: göz rengi, saç rengi, kan grubu, cinsiyet, memleket...
Önemli Not: Otobüs numarası, plaka kodu, forma numarası gibi sayılar da nitel değişkenlerdir. Çünkü bu sayılar anlamlı sayılar değillerdir. Sembollerdir.

Nitelin tersine sayılabilen, matematiksel olarak ifade edilebilen ve sayıların anlamlı olduğu değişkenlere nicel değişken denir. Örneğin; boy, kilo, puan, yaş, hacim, alan nicel değişkenlerdir.

Değişkenler aldıkları değerlere göre sürekli (kesiksiz) değişkenler ve süreksiz (kesikli) değişkenler olarak ikiye ayrılırlar:

İki değeri arasına sonsuz sayıda başka değer alabilen değişkenlere sürekli değişken denir. Kesiksiz değişken olarak da isimlendirilmektedir. Buçuklu değer alamazlar. Örneğin kilo ve boy sürekli değişkenlerdir: 80.3 cm, 4.5 kg, 6.2m... Çünkü bu tür değişkenler; 1 metre ile 2 metre arasında, 1 gram ile 2 gram arasında birçok değer alabilirler.

iki değeri arasına sonsuz sayıda başka değer alamayan değişkenlere süreksiz değişken denir. Kesikli değişken olarak da isimlendirilmektedir. Buçuklu değer alamazlar. Örneğin; beden ölçüleri (X, M, L...), ayakkabı numarası, soru sayısı, kardeş sayısı, soru tipi, memleket vb. süreksiz değişkenlerdir.
Önemli Not: Ayakkabı numarasının buçuğu vardır fakat iki numara arasında sonsuz değer yoktur. Bu yüzden ayakkabı numarası süreksiz değişkendir.

Değişkenler deneysel sonuçlarına (neden-sonuç) göre üçe ayrılırlar:

Başka değişkene göre değişen değişkenlere bağımlı değişken denir. Bir deneyde etkilenendir. Genellikle sonuçtur. Örneğin; "Konu tekrarının başarı üzerindeki etkisi nedir?" sorusunda, konu tekrarına bağlı olarak değişen özellik başarı olduğu için bağımlı değişken başarıdır.

Başka değişkenin değişmesiyle değişmeyen, başka değişkenlerin değişmesine sebep olan değişkenlere bağımsız değişken denir. Genellikle nedendir. Örneğin; "Konu tekrarının başarı üzerindeki etkisi nedir?" sorusunda, başarının değişmesine sebep olan özellik konu tekrarı yapmak olduğu için konu tekrarı yapmak bağımsız değişkendir.

Değiştirilmeyen ve değişmeyen, sabit bırakılan değişkenlerdir. Bir deneyde gözlenen özellikler dışında kalan tüm özellikler sabit tutulmalıdır. Böylece sonuç daha güvenilir olmaktadır. Örneğin; "Konu tekrarının başarı üzerindeki etkisi nedir?" sorusunun cevabı için yapılan deneyde, konu tekrarı yapan ve konu tekrarı yapmayan iki grup oluşturulur. Deneyin kontrollü olabilmesi için; her iki grubun da aynı şartlar altında olması gerekmektedir. Yani verilen öğretim konusu, öğretim yöntem ve teknikleri, öğretime ayrılan süre aynı olmalıdır. Bu durumda sayılan özellikler sabit (kontrollü) değişkenlerdir.

Bir durumda değişkenlik varsa, değişim varsa, ölçme vardır. Farklılıklar ölçmeyi gerektirir. Ölçme; herhangi bir bireyin veya bir nesnenin; belli bir özelliğe ne derece sahip olduğunu belirlemek amacıyla yapılan tüm işlemlerdir. Kısaca; herhangi bir büyüklüğün gözlenerek gözlem sonuçlarının sayı veya sembollerle ifade edilmesidir. Örneğin; sınıfın sıcaklığı 30॰C, Ayşe'nin boyu 160 cm, otobüste 20 kişi var gibi ifadeler ölçmedir.
Eğitim sisteminde ölçme dönüt niteliğindedir. Hem girdi (öğrenci, öğretmen, veli...), hem süreç (Öğretim ve öğrenme teknikleri), hem de çıktının (bilişsel, duyuşsal, devinişsel) iyi işleyip işlemediği hakkında dönütler verir. Bu yüzden ölçme eğitimde farklı zamanlarda kullanılabilmektedir: Öğretimin planlanmasında, öğretim süreci başında, öğretim süreci sırasında ve öğretim sürecinin sonucunda.

Ölçme; ölçülen özelliğe ve ölçülen özelliğin gözlenme şekline göre yani ölçümün elde ediliş biçimine göre üçe ayrılmaktadır: Doğrudan, dolaylı ve türetilmiş.

Bir değişkenin başka değişkenler araya konulmadan ölçülmesine, doğrudan ölçme denir. Doğrudan ölçmede özelliğin bizzat kendisi ölçülür. Araç kullanılarak veya kullanılmadan doğrudan ölçme yapılabilir. Araç kullanılmadan yapılan ölçümlere; sınıf sıcak, tahta sert, gömlek mavi veya otobüste 2 kişi var gibi ölçümler örnek olarak verilebilir. Hatta sayma işlemlerinin tümü doğrudan ölçümlerdir. Araç kullanılarak yapılan ölçümlerde ise ölçüm sonucu verilen bir cümleye "Ne ölçülmüş?" ve "Ne ile ölçülmüş?" soruları sorulmalıdır. Eğer bu iki sorunun cevabı aynı ise ölçme türü doğrudan ölçmedir. Örneğin; eşit kollu terazi ile ölçülen domatesin kilosu bulunurken başka kütlelerden faydalanıldığı için doğrudan ölçmedir. Başka bir örnek olarak kitabın boyunun cetvel ile ölçülmesi verilebilir. Burada da kitabın boyu cetveli boyu ile ölçülmektedir.

Bir değişkenin başka değişkenlerden faydalanılarak ölçülmesine dolaylı ölçme denir. Araç kullanılarak veya kullanılmadan dolaylı ölçüm yapılabilir. Örneğin; doktor hastanın gözlerinin altına bakarak böbrek taşının olduğunu söylerse burada araç kullanmadan dolaylı ölçme yapmış olur. Araç kullanarak yapılan dolaylı ölçümlere ise; ağırlığın dinamometre ile ölçülmesi, kütlenin elektrikli baskülle ölçülmesi veya sıcaklığın termometre ile ölçülmesi örnektir.
Eğitimde ve psikolojide doğrudan ölçme mümkün değildir. Çünkü ilgi, başarı, tutum, kaygı, zeka ve beceriler gibi özellikler doğrudan gözlemlenemez. Puan ve testlerden yararlanılır. Bu yüzden eğitimde ve psikolojide dolaylı ölçme yapılır.

Sosyal bilimlerde de fen bilimlerinde de türetilmiş ölçme yapılır. Bazı değişkenler, İki veya daha fazla değişkenin bir araya gelmesiyle ve aralarında kurulan bağıntılar yardımı ile ölçülür. Bu tür değişkenler başka değişkenler ve bu değişkenler arasındaki ilişkiyi yansıtan aritmetik işlemlerle tanımlanmasına türetilmiş ölçme denir. Örneğin; yoğunluk, hız ve nüfus yoğunluğu türetilmiş ölçmedir.

Ölçme aracını oluşturan en küçük parçaya birim denir. Örneğin; 30 cm cetvelin birimi cm'dir, her sorunun 5 puan olduğu bir sınavın birimi 5'tir. Ölçmede birim kavramı, ölçme sonucunu aktarmada ve yorumlamada yardımcı olur. Ayrıca birim, ölçmede standart oluşturur ve ölçme sonucunun objektif olmasını sağlar. Birimin genellik, kullanışlık ve eşitlik gibi özellikleri vardır. Genellik, birimin herkes için ve her zaman için aynı anlama gelmesi demektir. Genellik özelliği olmadığında ölçme sonucunun yorumlanmasında ortak kotaya varmak güç olur. Kullanışlık, birimin ölçülen özelliğe uygun olası ve kullanılabilir olmasıdır. Örneğin yol uzunluğu santimetre ile ölçüldüğünde, kantarda bir insanın tartıldığında, ölçme sonucunun anlaşılması zorlaşır ve karmaşıklaşır. Eşitlik; ise kullanılan ölçme aracının birimlerinin birbirine eşit olması demektir. Örneğin, uzunluk ölçümünde karış veya kulaç kullanılacaksa aynı bireyin aynı zaman içerisinde (çocuksa boyu uzamadan) yapılması gerekir. En güveniliri metre ile ölçmedir. Çünkü her karış ve her kulaç eşit değildir.

Finlandiya (Fince: Suomi, İsveççe: Finland), resmî adıyla Finlandiya Cumhuriyeti, Kuzey Avrupa'daki bir Nordik ülkesi. Doğuda Rusya, kuzeyde Norveç ve batıda İsveç'le komşudur. Batıda Botniya ve güneyde Finlandiya körfezlerine kıyısı vardır. Yüzölçümü 338.455 km² ve nüfusu 5,5 milyondur. Helsinki ülkenin başkenti ve en büyük şehridir. Finlerin ana dili olan Fince, yeryüzündeki az sayıda Baltık-Fin dilinden biridir. Finlandiya'nın iklim özellikleri enleme göre değişkenlik gösterir: Güneyde nemli karasal iklim, kuzeyde kutup altı iklimi görülür. Ülke genel olarak tayga biyomuna dahildir. Ayrıca Finlandiya'da 180 binden fazla göl bulunmaktadır.
Finlandiya'da insan yaşamı MÖ 9000'de Son Buzul Dönemi'nin ardından başladı. Taş Devri'nde çeşitli seramik kültürleri ortaya çıktı. Tunç ve Demir çağlarında diğer Fennoskandiya ve Baltık kültürleriyle ilişkiler güçlendi. 13. yüzyıl sonlarından itibaren Kuzey Haçlı Seferleri'nin bir sonucu olarak İsveç'in egemenliği altına girdi. 1809'daki Finlandiya Savaşı'nın ardından ülke Finlandiya Büyük Dükalığı adı altında Rusya'ya bağlı özerk bir yönetim hâline geldi. Bu dönemde Fin ulusal sanatı büyük bir atılım gerçekleştirdi ve bağımsızlık fikri yayıldı. 1906'da Finlandiya genel oy hakkını tanıyan ilk Avrupa ülkesi, dünyada ise tüm yetişkinlere seçilme hakkı veren ilk ülke oldu. Son Rus çarı olan II. Nikolay, ülkeyi Ruslaştırmak ve özerkliğini sonlandırmak istediyse de, 1917 Rus Devrimi'nin ardından Finlandiya bağımsızlığını ilan etti. 1918'de yeni kurulmuş olan ülke Fin İç Savaşı'nı yaşadı. II. Dünya Savaşı sırasında Kış Savaşı ve Devam Savaşı'nda Sovyetler Birliği'ne karşı, Laponya Savaşı'nda ise Nazi Almanyası'na karşı savaştı. Savaşların ardından topraklarının bir bölümünü kaybetti ancak bağımsızlığını korumayı başardı.
1950'lere kadar bir tarım ülkesi olarak kalan Finlandiya; II. Dünya Savaşı'nın ardından bir yandan hızla sanayileşerek gelişmiş, bir yandan da İsveç modelini örnek alan bir refah devleti inşa etmiştir. Sonuç olarak refah tabana yayılmış ve ülke yüksek bir kişi başına gelire sahip olmuştur. 1955'te Birleşmiş Milletler'e katılmış ve tarafsızlık politikası ilan etmiştir. 1969'da OECD'ye, 1994'te NATO'nun Barış İçin Ortaklık programına, 1995'te Avrupa Birliği'ne, 1997'de Avrupa-Atlantik Ortaklık Konseyi'ne ve 1999'da Euro bölgesine, 2023 yılında ise NATO'ya katılmıştır.
Finlandiya eğitim, ekonomik rekabet, sivil özgürlükler, yaşam kalitesi ve insani gelişme gibi birçok uluslararası değerlendirmede lider konumundadır. 2015'te ülke Beşeri Sermaye Raporu ve Basın Özgürlüğü Endeksi'nde birinci sırada yer almış, Kırılgan Ülkeler Endeksi'nde 2011-2016 yılları arasında art arda en sağlam ülke, Küresel Cinsiyet Eşitsizliği Raporu'nda da en eşit ikinci ülke olmuştur. Ayrıca 2018, 2019 ve 2020 yıllarında Dünya Mutluluk Raporu'nda zirvede yer almıştır.

Finlandiya'yı “bin göller ülkesi” diye adlandıranlar, aslında haksızlık etmişlerdir; çünkü 1.000 değil, yaklaşık irili ufaklı 55.000 civarı göl mevcuttur. Yüzyıllar boyunca komşuları İsveç ve Rusya'nın etkisinde kalmış olmalarına rağmen Finler, dillerinin ve kültürlerinin İskandinav ve İslav halklarından farklı olmasının da önemli katkısıyla, ulusal kimliklerini korumayı başarmışlardır. Günümüzde Finlandiya, Rusya'yla iyi ilişkilerini sürdürmesinin yanı sıra, İskandinavya'daki komşuları ve Orta Avrupa'yla da sıkı iktisadi ve kültürel ilişkiler kurmuştur.
Finlandiya'nın günümüzdeki halkının atalarının ne zaman Finlandiya'ya geldikleri tam olarak aydınlatılamamakla birlikte, MÖ 1. yüzyılda Baltık denizi kıyılarında yerleştikleri ve MS 2.-3. yüzyıllarda Finlandiya'nın güney kesimine göçtükleri sanılmaktadır. 11. yüzyıldan başlayarak, İsveç'ten gelen Hristiyan misyonerleri aracılığıyla batı dünyasıyla sıkı ilişkiler kurulmuş, kısa süre sonra da Novgorod'dan gelen Ortodoks misyonerler, Finlandiya'nın doğu kesiminde mezheplerini yaymaya başlamışlardır. Günümüzde Finlerin büyük bölümü protestandır ama ülkede Ortodoks kilisesine bağlı küçük bir azınlık da vardır.
Din aracılığıyla İsveç'le kurulan sıkı ilişkileri, 13. yüzyılda Finlandiya'nın büyük bölümünün İsveç egemenlik bölgesine katılması izlemiş. Finlandiya 600 yıldan uzun bir süre, Orta Çağ'dan 19. yüzyılın başına kadar İsveç'in bir parçasıydı. Bu dönem içerisinde, Rusya ve İsveç, Finlandiya'da egemen olmak için birçok kez savaşmışlardır. Sonunda 1809 yılında, Rusya savaş içinde olduğu İsveç'i yenmiş ve bütün Finlandiya, Rusya'nın egemenliğine geçmiştir. Napolyon savaşlarından sonra İsveç, Finlandiya üstündeki egemenliğini yitirmişse de, çar Aleksandr döneminde Rus birlikleri tarafından işgal edilen ülke, Rus egemenliği altında özerk bir büyük prensliğe dönüştürülmüştür. 1809-1917 yılları arasında Finlandiya, Rusya'nın bir parçası olmuştu. Bu dönem içerisinde, Finlandiya özerkti; diğer bir deyişle, Finler birçok konu hakkında bağımsız olarak karar verebilmişlerdi ancak, Finlandiya'nın hükümdarı, Rusya İmparatoruydu.
Finlandiya, Rusya'nın bir parçası olduğu dönemde, Fince, Finlandiya kültürü ve ekonomisi büyük bir gelişim gösterdi. 1865 tarihinde Finlandiya kendi para birimi olan Markka'yı çıkarmıştır. 1863'te Fince idari işlerde yerini almış ve 1892 tarihinde eşit resmî dil olmuştur. Rusya'nın 1905 yılında Japonya'ya yenilmesinin ardından, 1906'da tek meclisli parlamento kurulmuştur. Böylece bağımsız Finlandiya yolunda önemli bir adım daha atılmıştır. Finlandiya, ayrıca 1906 yılında kadınlara oy hakkı veren ilk ülke olmuştur. Buna rağmen, 20. yüzyılın başında Rusya, Finlandiya'nın özerkliğini kısıtlamaya başladı ve Finlandiyalılar buna razı olmadılar.
Finlandiya, Rusya'dan ayrılmayı ancak 1917 Rus devriminin karmaşası içinde başarabilmiş, hemen ardından patlak veren kısa ama kanlı iç savaşta, Carl Gustaf Freiherr von Mannerheim'ın yönettiği, Alman birliklerinin de desteğini alan “Beyaz Muhafızlar”, Sovyet birliklerinden yardım gören ve Fin toplumunu Sovyet örneğine göre yeniden örgütlemek isteyen ”Kızıl Muhafızları” yenmişlerdir. Birinci Dünya Savaşı'nın sonlarında, Finlandiya Parlamentosu 6 Aralık 1917 tarihinde bağımsızlık bildirgesini onayladı ve Finlandiya Rusya'dan ayrıldı. Bu tarihte, Finlandiya bağımsız bir ülke oldu ve bu gün hâlen Finlandiya'nın Bağımsızlık Günü olarak kutlanmaktadır.
1919'da cumhuriyetçi bir anayasanın oylanarak demokratik bir devletin temellerinin atıldığı ülkenin bağımsızlığı, Dorpat barışıyla 1920'de yeni Sovyet yönetimi tarafından da tanınmıştır. Ne var ki S.S.C.B'nin Finlandiya üstündeki etkisini artırma ve bazı bölgeleri kendi topraklarına katma girişimleri, 1939 kışında Fin-Sovyet savaşına yol açmış, yalnızca kendi gücüne dayanan Finlandiya, güçlü komşusuna ancak kısa bir süre direnebilmiştir. 1939 Kasım ayının sonunda, Sovyetler Birliği, Finlandiya'ya saldırdı. İkinci Dünya Savaşı sırasında Finlandiya Sovyetler Birliği'ne karşı iki kez savaş vermiştir: önce 1939-1940 yıllarında Kış Savaşı ve sonra 1941-1944 yılları arasında Devam Savaşı. 1940 barışıyla Savaşlarda Finlandiya, Sovyetler Birliği'ne toprak kaybetti. 400.000'den fazla Finlandiyalı, kaybedilmiş bölgelerden Finlandiya'nın geride kalmış topraklarına mülteci olarak geldiler. 1944 Eylül ayında yapılan ateşkes ile Finlandiya, Karelya'nın yanı sıra, ülkenin kuzeydoğusundaki bir kısım topraklarını da Sovyetler Birliği'ne kaybetmiştir. Bu durum, 1947 Paris Antlaşması ile teyit edilmiş, 1948 yılında ise Finlandiya ile Sovyetler Birliği arasında Dostluk, İşbirliği ve Karşılıklı Yardımlaşma Antlaşması imzalanmıştır.
Sovyetler Birliği ile imzalanan söz konusu Antlaşma, Soğuk Savaş döneminde Finlandiya dış politikasının temelini oluşturmuştur. Bu dönemde Sovyetlerin tepkisinden çekinen Finlandiya, Doğu ve Batı bloklarına katılmayarak bağlantısızlık politikası izlemiş ve Batı ile ilişkilerini sınırlı tutmuştur. Bununla birlikte, Finlandiya bu dönemde Birleşmiş Milletler ve Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı gibi platformlarda aktif rol almaya çalışmış, ayrıca Nordik Konseyi çerçevesinde diğer Nordik ülkelerle ilişkilerini geliştirmiştir. Soğuk Savaşın son dönemlerinden başlayarak, Batı dünyası ile ilişkileri geliştirmeye hız veren Finlandiya bu çerçevede, 1986'da EFTA'ya (Avrupa Serbest Ticaret Birliği) ve 1989'da Avrupa Konseyi'ne üye olmuştur. Soğuk Savaşın ardından 1995 yılında AB'ye katılan Finlandiya, askeri tarafsızlık politikasını devam ettirmekle birlikte, Birliğin Güvenlik ve Savunma Politikasının dışında kalmamaya çalışarak, NATO ile de Barış için Ortaklık Programı çerçevesinde işbirliğini geliştirmeye gayret etmektedir. 1947 Paris Antlaşması çerçevesinde Sovyetler Birliği'ne yüklü oranda savaş tazminatı ödemek durumda kalması, Fin sanayisinin gelişiminde tetikleyici bir rol oynamıştır. Finlandiya, teknolojiye ve eğitime yaptığı yatırım ile, bugün dünyanın en gelişmiş ülkeleri arasında yerini almıştır. Buna rağmen Finlandiyalılar için en önemli olan, Finlandiya'nın bağımsız bir ülke konumunu korumasıdır.
Yitirdiği bu bölgeleri geri almak amacıyla İkinci Dünya Savaşı'nda 1941'den başlayarak Almanya'nın yanında yer alan Finlandiya, durumun umutsuzlaştığını görünce, 1944'te S.S.C.B'yle ateşkes imzalamak zorunda kalmış, bunun üstüne ülkenin kuzey kesimindeki hareket hâlinde Alman birlikleri, geri çekilirken çok sayıda yol, köprü, demiryolu ve yerleşme yerini yakıp yıkmışlardır. Bu arada, kuzey kutup çemberinde yer alan Rovaniemi kenti aşağı yukarı bütünüyle yıkılmıştır. Daha sonra imzalanan barış anlaşmasının getirdiği yükümlükler, Finlandiya'yı o tarihten sonra iktisadi ve siyasal açılardan S.S.C.B çizgisine yaklaştırmış, Fin hükûmetleri, ülkenin bağımsızlığını koruyabilmek kaygısıyla, Rus çıkarlarıyla ilgili anlaşmazlıklardan kaçınmışlardır. Sovyetler Birliği birçok Avrupalı komşu ülkesine sosyalist rejimi getirdiğinden; savaşlardan sonra birçok Finlandiyalı, Sovyetler Birliği'nin Finlandiya'yı da sosyalist bir ülke yapmasından korktu. Buna rağmen, Finlandiya, Sovyetler Birliği ile ilişkiler kurmayı, demokrasi rejimini korumayı ve batı ülkeleriyle ticareti geliştirmeyi başardı. Uzun b

Gırnata veya Granada, İspanya'nın Endülüs bölgesinde bulunan Granada ilinin baş şehridir. Endülüs Emevileri'nden kalan El Hamra Sarayı ile ünlüdür.

Granada belediye sınırları içinde nüfusu (1 Ocak 2017 itibarıyla) 232.770 kişidir ve nüfus yoğunluğu 2663 kişi/km2 olur. Granada ve varoşlarından oluşan şehirleşmiş metropoliten Granda bölgesi nüfusunun 472.638 olduğu tahmin edilmektedir ve bu metropoliten Granda'yı İspanya içindeki şehirleşmiş metropoliten alanlar arasında 15. sıraya koymaktadır.
Granada belediye sınırları içinde kaydedilen nüfusun değişiklikleri aşağıdaki istatistikte belirtilmiştir:
1.000 Kişi

Kaynak: INE - Instituto Nacional de Estadística, İspanya

Granada'nın şu kardeş şehirleri bulunmaktadır:

 Aix-en-Provence, Fransa
 Belo Horizonte, Brezilya
 Coral Gables, Florida, Amerika Birleşik Devletleri
 Agrigento, İtalya
 Freiburg im Breisgau, Almanya
 Marakeş, Fas
 Tetuan (Fas), Fas
 Tilimsan, Cezayir

Granada ili
Endülüs

 Wikimedia Commons'ta Granada ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Habilitasyon, bazı Avrupa ve Asya ülkelerinde en yüksek seviyeli akademik sınavdır. Bir ilim dalında, doktora derecesinden sonra, habilitasyon bir daha bilimsel bir eser verilerek kazanılır. Bazen bir kitabın yayını gerekli olan uygulamada, profesörlüğe atanmak için, uygulamanın tanındığı ülkelerde bir habilitasyon bulunması gerekir. Ancak akademik bir derece değildir.
Almanya'da habilitasyon yazan kişi "Privatdozent(in)" veya "Dr. Habil." unvanına eklemek hakkını kazanır.
Habilitasiyon Almanya, Avusturya, İsviçre, Bulgaristan, Polonya, Portekiz, Çekya, Slovakya, Macaristan, Slovenya ve eski Sovyetler Birliği ülkelerinde; Ermenistan, Azerbaycan, Belarus, Letonya, Litvanya, Moldova, Kırgızistan, Kazakistan, Rusya, Özbekistan ve Ukrayna'da vardır.
Habilitasyon, ayrıca, engellinin bireysel ve toplumsal ihtiyaçlarını karşılayabilmesini ve yaşamını bağımsız bir şekilde sürdürebilmesini sağlamayı amaçlayan fiziksel, sosyal, zihinsel ve mesleki beceriler kazandırmaya yönelik hizmetlere verilen ad olarak da bilinir.

Yerleşke ya da yabancı dil kökenli karşılığıyla kampüs ya da kampus, bir üniversitenin genellikle kent dışında derslik, öğrenci yurdu gibi her türlü yapı ve etkinlik alanlarıyla toplu bir biçimde bulunduğu yer. Genellikle bir üniversite kampüsünde kütüphaneler, konferans odası, yurtlar, eğlence merkezleri, yemekhaneler ve park benzeri ortamlar bulunur.
Kampüs sözcüğü Türkçeye Fransızcadan girmiştir.
"Kampüs" sözcüğü, 19. yüzyılda İtalyanca’daki "campo" sözcüğünün değişimi ile ortaya çıkmıştır. Sözcük, üniversitenin merkezini ve alanını gösteren bir kelime olarak şekillenmiş, – "piazza" sözcüğü gibi – açık, kamu alanını tanımlamaktadır.
Kortan'a göre ise "kampüs" sözcüğü, özgün ilk olarak ABD'de 18. yüzyılın ikinci yarısında Princeton'da kullanılmış olup kolej veya üniversite binaları arasındaki açıklık olarak tanımlanmaktadır.
Artık yerleşke sözcüğü yalnız üniversitenin alanları olarak değil geniş alana sahip tüm kurumlar için kullanılmaktadır.

Üniversite şehri
Kampüs üniversitesi
Kampüs ağı
Uydu yerleşke
Yatakhane

Karaviyyin Üniversitesi (Arapça: جامعة القرويين), günümüzde Fas sınırlarındaki Fes şehrinde bulunan üniversitedir. Fâtıma el-Fihrî tarafından 857-859 yıllarında bir cami olarak kurulmuş ve daha sonra İslam Altın Çağı'nın önde gelen ruhani ve eğitim merkezlerinden biri haline gelmiştir. Fas'ın modern devlet üniversitesi sistemine 1963 yılında dahil edilmiş ve iki yıl sonra resmi olarak "Karaviyyin Üniversitesi" olarak yeniden adlandırılmıştır. Cami binasının kendisi de Fas tarihinin birçok farklı döneminden unsurlar içeren tarihi Fas ve İslam mimarisinin önemli bir kompleksidir.
Akademisyenler, Karaviyyin'in İkinci Dünya Savaşı sonrasına kadar etkin bir şekilde medrese olarak yönetildiğini düşünmektedir. Birçok akademisyen bu statüyü, belirgin bir şekilde Avrupa icadı olarak gördükleri "üniversite" statüsünden ayırmaktadır. Karaviyyin'in medreseden üniversiteye dönüşümünü 1963'teki modern yeniden yapılanmasına dayandırmaktadırlar. UNESCO ve Guinness Dünya Rekorları gibi bazı kaynaklar, Karaviyyin'i dünyanın en eski üniversitesi veya sürekli faaliyet gösteren en eski yüksek öğrenim kurumu olarak göstermektedir.
Karaviyyin Üniversitesi'nde eğitim, İslami dini ve hukuki bilimler üzerinde yoğunlaşmakta, Klasik Arapça dilbilgisi/dilbilimi ve Maliki Şeriatı üzerinde durulmakta, ancak öğrencilere İslami olmayan konularda da dersler verilmektedir. Öğretim hala geleneksel yöntemlerle yapılmaktadır. Üniversiteye Fas'ın her yerinden ve Müslüman Batı Afrika'dan öğrenciler katılmakta, bazıları da yurtdışından gelmektedir. Kadınlar ilk kez 1940'larda kuruma kabul edilmiştir.

UNESCO'nun Dünya Mirası listesine göre Karaviyyin Üniversitesi dünyanın en eski üniversitesidir. Kütüphanesi son dönemde restore edilmiştir ve Mayıs 2016'da tekrar açılmıştır. Kütüphanenin koleksiyonunda 4000'in üzerinde el yazması bulunmaktadır. Bunların içinde 9. yüzyıldan kalma Kuran ve daha öncesi yıllarda yazılmış hadisler koleksiyonu da bulunmaktadır. Cami de faal haldedir ve Kuzey Afrika'nın en büyük camilerinden birisidir. Aynı zamanda üniversitenin Marakeş, Tıtvân ve Agadir şehirlerinde çeşitli fakülteleri bulunmaktadır ve üniversite İslâmî öğretime devam etmektedir.
Karaviyyin Üniversitesi tarihte önemli alimlere de ev sahipliği yapmıştır. Filozoflardan İbn Haldun, İbn Rüşd ve İbn Bace, tıp alimlerinden İbn Meymun, coğrafyacı Muhammed İdrisi, mutasavvıflardan İbn Hazm ve Abdüsselâm bin Meşîş gibi birçok isim üniversitenin mezunları, yahut hocaları arasındadır.

Kolej giriş sınavı herhangi bir standart teste atıfta bulunabilen bir sınavdır. Birinin ortaöğretim sonrası başvurusu zamanı bir kurum tarafından uygun sayılabilmesi için gereklidir. Bu testlerden bazıları şunlardır:

Scholastic Aptitude Test-  Amerika Birleşik Devletleri
ACT, Amerika Birleşik Devletleri
Hong Kong Orta Öğretim Diploması, Hong Kong
UCAS - Birleşik Krallık
Leaving Certificate, İrlanda'daki üniversite bitirme sınavı.
Baccalauréat, Fransa'daki akademik yeterlilik sınavı
ATAR, Avustralya'daki akademik yeterlilik sınavı
Abitur, Almanya'daki akademik yeterlilik sınavı
GCSE (Ortaöğretim Genel Sertifikası), İngiltere, Galler ve Kuzey İrlanda'da
Cambridge Assessment International Education tarafından yönetilen International General Certificate of Secondary Education (IGCSE)
ÖSYS (Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Sistemi), Türkiye'de her yıl 1,7 milyondan fazla öğrencinin girdiği akademik yeterlilik ve sıralama sınavı
Matura, Arnavutluk, Avusturya, Bosna-Hersek, Bulgaristan, Hırvatistan, Çek Cumhuriyeti, Macaristan, İtalya, Lihtenştayn, Litvanya, Makedonya, Karadağ, Polonya, Sırbistan, Slovakya, Slovenya ve İsviçre'de yapılan akademik yeterlilik sınavı
Tuyển sinh đại học và cao đẳng (TS ĐH-CĐ), Vietnam
Selectividad, İspanya
İran'da yaygın olarak Konkour olarak bilinen İran Üniversitesi Giriş Sınavı
CSAT(수능), Güney Kore.
Çin'de Gaokao gibi bilinen Ulusal Üniversite Giriş Sınavı.
Üniversite Kabulleri için Ulusal Merkez Testi ve Japon Üniversitelerine Giriş Sınavı, Japonya
SBMPTN, Endonezya'daki devlet üniversitelerine kaydolmak için gerekli olan rekabetçi bir sınav.
PSU Prueba de Selección Universitaria, Şili
ENEM Exame Nacional do Ensino Médio, Brezilya
ICFES Examen ICFES Prueba Sabre 11, Kolombiya
Riigieksamid — Estonya.
Birleşik Devlet Sınavı – Rusya.
Harici bağımsız testler - Ukrayna.
Birleşik Ulusal Test - Kazakistan.
Genel Cumhuriyet Testi - Kırgızistan.
Merkezi Test - Belarus, Letonya ve Tacikistan
Birleşik Devlet/Ulusal Sınavlar - Ermenistan ve Gürcistan
Bakalorya - Moldova ve Romanya
Genel Akademik Yetenek Testi - Tayvan

Üniversite ve kolejlere giriş
Üniversite ve kolejlere giriş sınavları listesi
Eğitim giriş sınavı
Orta Öğretim Kurumları Seçme ve Yerleştirme Sınavı
Matrikülasyon sınavı

Akrabalık, bireyleri, kan bağları, evlilik ya da evlat edinme yoluyla birbirine bağlayan bir ilişkidir.
Akrabalık ilişkilerinde, tanım gereği evlilik ve aile söz konusu olsa da, bu kurumlardan çok daha geniş kapsamlıdır. Çağcıl toplumların büyük bölümünde dolaysız ailenin kapsamını aşan pek az toplumsal yükümlülük olsa da, öteki pek çok kültürde akrabalık, toplum yaşamının çoğu yönü için esastır.
Akrabalık sistemleri, soy ve evlilik yoluyla kurulmuş ve kültürel olarak kabul edilmiş temel bir toplumsal ilişkiler ağıdır. Dünyada çeşitli akrabalık sistemleri vardır. Bu sistemler akrabaların birbirlerine karşı konumlarını, rol ve statülerini ve bunlara bağlı olarak karşılıklı sorumluluk ve beklentilerini belirler. Antroploglar altı farklı akrabalık sisteminin var olduğunu öne sürerler.
Bunlar;
Hawai Sistemi, Eskimo Sistemi, Sudan Sistemi, Omaha Sistemi, Crow Sistemi, Iroquis Sistemi.

Akraba kelimesi Arapça olup karip (yakın) kelimesiyle aynı kökten türemiştir. 'Yakınlar' demektir.

Aile
Türkçede akrabalık terimleri

Anne ya da ana, bir çocuğu doğuran, bakımını üstlenen veya kendi doğurmadığı bir çocuğu evlat edinen ve bakımını üstlenen kadın. Genlerin yarısı anneden gelir. Bir çocuğu evlat edinen veya eşinin kendinden olmayan çocuklarına annelik yapan kadınlara üvey anne denir. Tanımlama amacıyla kullanılan bu terim çocuklar veya ebeveynler tarafından tercih edilmeyebilir. Bu durumda üvey olsun ya da olmasın ilgili şahıs, anne olarak adlandırılır. Bir çocuğun dünyaya gelmesinde yumurta hücresi kullanılan ve genellikle çocuğu dünyaya getiren anneye öz anne, tıbbi olarak da fizyolojik anne denir. Yumurta hücresini sağlamayan ve başka bir annenin çocuğunu dünyaya getiren kişiye de taşıyıcı anne denir. Taşıyıcı anneler, genellikle annelik haklarından feragat ederler ve bu işlemi, ya çocuk sahibi olamayan bir yakınlarına yardımcı olmak ya da maddi kazanç elde etmek için uygularlar.

Annenin çocuklarına karşı ilk görevi onları dünyaya getirmek, emzirmek ve hayata güçlü ve sağlıklı bir başlangıç yapabilmelerini sağlamaktır. Sadece anne tarafından yapılabilecek görevler sona erdiğinde, çocuğun gelişimi ve yetiştirilmesi görevi ailedeki diğer yetişkinlerle anne arasında paylaşılır.
Geleneksel ailede baba para kazanma, anne ise ev işleri ve çocukların bakımı sorumluluklarını üstlenirdi. Günümüzde de bu tür aileler hâlen yaygın olsa da, geleneksel rollere bağlı kalmayan ebeveynler de vardır. Kadınların da iş hayatında etkin olmaya başlaması ve ekonomik özgürlüklerini kazanmaları sonucu baba ve annenin sorumlulukları paylaşılmaya başlanmıştır. Bazı örneklerde annenin çalışıp evi geçindirdiği, babanın ise çocuklar ve ev ile ilgilendiği görülmektedir.

Anne kavramı birçok dinde ve kültürde kutsal sayılmıştır. İbrahimi dinlerde ilk insan kabul edilen Adem'in eşi Havva, "Havva Ana" olarak bilinir ve tüm insanlığın annesi kabul edilir. Annenin doğurganlığı, almadan verişi, doğanın üretkenliğinde sembolize edilir ve doğaya sıklıkla "tabiat ana" yakıştırması yapılır.

Annelik, dişi canlının yavrusuna karşı gösterdiği şefkat, ilgi ve koruma duygularının bütününe verilen addır. Memeli canlılarda daha yoğun olmakla beraber bir şekilde yavrusuyla fiziksel iletişime geçen bütün canlılarda gözlemlenir.
20. yüzyılda yapılan bir çalışma, canlıların gelişmişlik düzeyinin artmasıyla, yavrunun bakıma muhtaçlığın doğru orantılı olduğunu gözler önüne sermiştir. Bu noktada canlıların en gelişmişi olan insan, aslında bakıma en muhtaç olan canlı yavrusudur. Bebeğin en fazla bakıma ihtiyacı oluşu, aslında anneyi de bir noktada en fazla ilgi gösteren canlı konumuna getirir. Hormonal, duygusal ve ilahi açıdan açıklanabilecek bu süreç sonunda anne, yaşaması için gayret gösterdiği varlığa kaç yaşında olursa olsun her zaman ilk günkü gibi şefkat ve korumacı duygularla yaklaşır.
Annelik duygusunun yaşanması için bebek ve birey arasında kan bağı olmasına ihtiyaç yoktur. Birey yine bir başka bireyin bakımını üstlenip ona koruyucu annelik yaparken de bu duyguyu hissedebilir.

Baba
Çocuk
Aile
En genç anneler listesi
Annelik bağı

Biyolojik olarak baba, anneye sperm vererek bir çocuğun dünyaya gelmesinde rol alan erkek. Genlerin yarısı babadan gelir. Bununla birlikte "baba" tanımı sosyolojiden hukuka, farklı alanlarda farklı şekillerde açıklanır.
Biyolojik babası tarafından terkedilen insanların genellikle kendilerini yetiştirenleri baba olarak kabul ettiği gözlenir. Anne ve baba boşandıktan sonra annenin yeni eşini baba olarak kabul edenler de olabilir. Dolayısıyla her birey kendi görüşleri yönünde insanları baba olarak kabul edebilir.
Pek çok ülkenin yasalarında çocuk babasını hiç tanımamış olsa bile, evlatlık verme gibi istisnalar dışında, biyolojik babanın sorumlulukları tanımlanmıştır. Ülkeden ülkeye değişecek şekilde her ay anneye nafaka ödeme, çocuğun bakımını üstlenme gibi sorumluluklar biyolojik babaya mahkeme kararı ile verilebilir. Korunmadan tek gecelik cinsel ilişkiye giren insanlar da bu tür sorumlulukları yasalar çerçevesinde almak zorundadır.

Babalık, erkeklerin çocuk sahibi olması durumunu ifade eden 'baba olmak' ile, erkeklerin somut ebeveynlik davranışlarını içeren 'babalık yapmak' olgusuna karşılık gelen şemsiye bir kavramdır. Türk Dil Kurumu (TDK) ise babalığı "baba olma durumu" biçiminde tanımlamaktadır.
Babaların babalık yapma biçimlerini etkileyen, yeniden üreten ve değişmesine sebep olan toplumsal, kültürel ve ekonomik birçok faktör bulunmaktadır. Sosyologlar geçmişten günümüze babalığı anlamak için yerleşik yaşama geçişten itibaren üç tarihsel durağa bakılması gerektiğini vurgulamaktadır: Tarım toplumlarında yer alan ve oldukça otoriter babalık pratikleri sergileyen babalığa geleneksel babalık, sanayi devriminden sonra babaların zamanların çoğunu ev dışında geçirmesiyle meydana gelen mesafeli babalığa modern babalık, son olarak toplumsal cinsiyet eşitliği fikrinin benimsenmesiyle birlikte eşitlikçi ve katılımcı rolleri benimseyen babalığa ilgili babalık denmektedir. Özellikle günümüz modern toplumlarında kadının iş hayatında aktif yer alması gibi değişen sosyolojik bağlamlar erkeklerin eşitlikçi ebeveynlik pratiklerine sahip olmasına ve ilgili babalık örüntülerini sergilemesine neden olmuştur.
İnsan türünde görülen pek çok babalık biçimi diğer hayvan türlerinde de gözlemlemek mümkündür. Özellikle imparator penguenleri, denizatları, Rhinoderma darwinii ve Jakana kuşları hayvanlar aleminde ilgili babalık örüntüleri gösteren başlıca önemli türlerdendir. Örneğin erkek imparator penguenler kuluçkaya yatar, erkek Rhinoderma darwinii ise yumurtaları ses keselerinde taşır veya baba kurtlar yavrularını besleme, koruma ve onlarla oynama görevlerini üstlenir. Tıpkı insan türünde olduğu gibi insan dışı hayvanların da evlat edinerek babalık yapması mümkündür. Örneğin bir grup antropoloğun Batı Afrika'nın Taï Millî Parkı'nda yapmış olduğu çalışmalar sonucu 18 ailesiz kalmış genç şempanzenin evlat edinilmesinin yarısını erkek şempanzeler tarafından gerçekleştirildiği tespit edilmiştir.
Anne Çocuk Eğitim Vakfı'nın (AÇEV) öncülüğünde 2015-2017 yılları arasında yürütülen nitel ve nicel araştırmalar sonucu Türkiye'de Babalığı Anlamak Serisi oluşturulmuştur. Türkiye'de babalığın kapitalizm ve ataerkillikle ilişkisini incelemek amacıyla 40 babayla derinlemesine görüşmeler sonucu oluşturulan ikinci seride, kapitalist ekonomik sistemin doğurduğu çalışma koşulları özellikle erkeklerin ilgili babalık pratiklerini gerçekleştirmesini olumsuz yönde etkilediği bulgulanmıştır. Son zamanlarda meydana gelen sosyal haklarda gerileme, sendikasız işçi olma, güvencesiz iş veya esnek çalışma gibi zorlu iş koşulları babaların ebeveynlik biçimlerini dramatik biçimde etkilemektedir. Türkiye'de Babalığı Anlamak Serisi'nin 3235 babaya ulaşarak elde ettiği nicel bulgulara göre katılımcı babalar haftanın 6 ile 7 gününü çalışarak geçirmekte, günlerinin 9 saat 20 dakikasını işte, 1 saat 10 dakikasını yolda ve ancak 2 saat 20 dakikasını çocuklarıyla birlikte geçirmektedir. Nitekim OECD ülkeleri içerisinde haftada 60 saatin üstünde çalışanların oranının en yüksek olduğu ülke Türkiye olarak belirlenmiştir. Bu durum Türkiye'deki babaların çocuklarıyla verimli ilgilenmesini ve ev içi rollerin her iki cinsiyete eşit biçimde dağılmasını engellemektedir. Bu konu hakkında Ebeveynlik, Erkeklik ve Çalışma Hayatı Arasında Türkiye'de Babalık başlıklı ikinci seride ifade edilen nitel bulgulardan biri şu şekildedir.
"...Artık sorumlulukları hep anneye bıraktık. Dersti, okuldu, ihtiyaçtı, daha ziyade hep anne ilgilendi. ...Çünkü işimiz gereği, sabah 6.30-7.00’de buraya geliyorduk, dükkanımıza, [akşam] 9:30’lara kadar dükkandaydık. ... Çocuklarımızla oynayabilecek 8-10 dakika, 20 dakika bir süre, o da oyun oynamak. Yani şu dersini yapamadın, yardımcı olayım, şunu yapalım, bunu yapalım gibi bir şey olmadı." (G.39, Trabzon, Lise mezunu, 52 yaşında, Tüp gaz bayii sahibi)
'Babalar çocuklarına anneler kadar iyi bakım verebilir mi?' sorusu modern toplumlarında cevabı aranan önemli sorulardandır. Babalar ve çocukları üzerine yapılan görgül araştırmalara göre babaların da anneler kadar ilgili, sorumlu ve duyarlı biçimde ebeveyn pratikleri sergileyebileceği bulgulamıştır. Örneğin Orta Afrika'da yaşayan Aka pigme kültüründeki babalar zamanlarının %47'sinde bebeklerinin yanında durup onlarla meşgul oldukları ve diğer toplumlardaki babalara kıyasla çocuklarıyla günde beş kat daha sık fiziksel temas kurdukları gözlenmiştir. Nitekim Aka babaları çocuklarına annelerinden daha çok sarıldıkları, kucakladıkları ve öptükleri bulgulanmıştır. Aristoteles'den Charles Darwin'e ve günümüze kadar varlığını sürdüren 'erkek meme uçları tam olarak ne içindir?' sorusuna Aka pigme babalarını tarafından cevaplandığı görülmektedir. Dünyanın en iyi babaları olarak nitelenen Aka babaları, eşleri yiyecek bulmaya gittiklerinde çocuklarını emzirdikleri bulgulanmıştır. Ayrıca Amerikalı antropolog profesör Barry Hewlett, bu toplulukla yaptığı alan araştırmaları neticesinde kadın ve erkek rollerinin neredeyse iç içe geçtiğini saptamıştır. Sonuç olarak erkeklerin oldukça şefkatli, ilgili ve aktif babalar olabileceği literatürde pek çok disiplinin yaptığı araştırmalarda bulgulanmasına rağmen birçok kültürden erkeklerin çeşitli nedenlerle (toplumsal cinsiyet rolleri, kapitalizm vb.) böyle bir seçim yap(a)madığı düşünülmektedir.

Babalık izni, erkelerin evlat edinmesi veya eşlerinin doğum yapması sonucu iş yerlerinden bebeklerini desteklemek için edindiği izindir. 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu çerçevesinde çocuğu dünyaya gelen babalara 10 gün izin verilmekle birlikte özel sektörde çalışan babalar için bu süre 5 gün olarak sınırlı kalmaktadır. Babalık izni, OECD ülkeleri içerisinde en yüksek Güney Kore ve Japonya'da (52-53 hafta), ardından Batı Avrupa ülkelerinde (10-28 hafta) görülmektedir.
Annelik izniyle karşılaştırıldığında Türkiye'de babalık izninin kullanım sıklığı oldukça düşüktür. Türkiye'de Babalığı Anlamak Serisi'nin verilerine göre katılımcı babaların %28'i babalık izni gibi bir hakları olduğunu bilmediğini ve %21'i iş yerlerinin izin vermemesinden dolayı bu izinden faydalanmadığını bildirmiştir. Türkiye’de İlgili Babalık ve Belirleyicileri Ana Raporu’nun bulgularına göre babalık iznini kullanan babalar ilgili babalık örüntüleri sergilemekte, ev içi iş paylaşımı ve çocuk bakımında sorumluluk alma konularında istekli olmakta ve çocuklarıyla erken dönemde olumlu bağ ve ilişki geliştirmektedir. Tüm bu olumlu etkilerine karşın Türkiye'de babalar babalık iznini çeşitli sebeplerden dolayı verimli kullanamamaktan yakınmaktadır. Bu konuda Ebeveynlik, Erkeklik ve Çalışma Hayatı Arasında Türkiye'de Babalık çalışması aracılıyla katılımcılardan babalık izni hakkında edinilen nitel bulgulardan biri şu şekildedir:
"Zannedersem iki veya üç gün Ayşe’de kullandım. Vallahi birkaç gün daha olabilirdi aslında. Çünkü zaten iki gün çocuğun kimliğini, şunu bunu, evrakını filan gezdirmekle geçti, başka bir şey yapamadık. İlk gün evrakları filan, ikinci gün kimliğini filan çıkarttım. Sigortaya gittim işte, bu hani sigortadan iş yeri için çocuk bildirge kâğıdı filan alıyorsunuz ya, ilk gün onunla uğraştım, ikinci gün de çocuğun kimliğini çıkarttım zaten. O iki gün de bana, işteki şeyimden daha yorucuydu, çünkü sürekli koşturuyorsun şuraya buraya." (G. 26, Gaziantep, Ortaokul mezunu, 36 yaşında, Tekstilde usta)

Türk Medeni Kanunu'nda çocuğun yasal babasının kim olacağı madde olarak tanımlanmıştır. Medeni Kanuna göre bir babanın çocuğuyla soybağı olması için biyolojik baba olmak zorunda değildir, evlatlık edinme gibi durumlarda yasal olarak baba ve çocuk arasında soy bağı olduğu kabul edebilir. Türk Medeni Hukuku'nda evlatlıktan reddetme hükmü yoktur. Hiçbir koşulda ebeveynler, çocuklarının anne ve babası olmaktan vazgeçemezler ve mahkeme kararı olmadıkça miraslarından mahrum edemezler.

Bağlanma teorisi veya bağlanma kuramı (İngilizce: attachment theory), psikolojide bireyin, başka bir kişiden yakınlık bekleme eğilimi ve bu kişi yanında olduğunda bireyin kendisini güvende hissetmesidir.
Bağlanma, genelde çocuk ile yetişkin bir birey (çoğu zaman anne) arasındaki olumlu bağı ifade etmek için kullanılan bir terimdir. Bağlanma kuramı hayvan gözlemleri ve deneyleri sonucunda gelişmiş bir kuramdır. Bağlanma ile ilgili ilk araştırmaları John Bowlby ve arkadaşları yapmışlardır.
Bağlanma kuramı insanların sosyal varlıklar olduklarını, diğer insanları yalnızca temel ihtiyaçlarını karşılayacak araçlar olarak algılamadıklarını kabul eder. Bu yönüyle Nesne İlişkileri Kuramı'na benzemektedir.
Bazı bağlanma kuramcılarına göre, bir kişinin erişkinlikte başka insanlarla kuracağı ilişkinin niteliği ve insanlardan beklentileri, bu kişinin küçüklüğünde annesiyle kuracağı bağlanma ilişkisi ile belirlenir. Anne ve çocuk arasındaki sıcak duygular, özellikle korku ve stres anlarında birbirlerine sağladıkları rahatlık ve destek bağlanmayı oluşturur. Bağlanma iki taraflı bir ilişkidir ve her iki tarafın da birbirinin ihtiyaçlarını karşılaması ile gelişir. Yeni doğan bir bebek beslenmek, temizlenmek, ısınmak, korunmak, kısaca yaşayabilmek için anneye ya da başka bir bakıcıya muhtaçtır. Ancak anneler, babalar ya da çocuğa bakmakla yükümlü diğer yetişkinler çocuğun bakımını sadece bir görev olarak algılamazlar, bundan mutluluk ve tatmin de sağlarlar. Çocukla yaşadıkları etkileşimin sonucunda onunla aralarında hissettikleri bağ giderek güçlenir. Bu bağlanmanın oluşmasında bebeklerin bir takım davranış özellikleri etkili olur. Bebeğin, ana-babasıyla iletişiminde kullandığı ve hayatının ilk dokuz ayında geliştirdiği davranışlarına bağlanma davranışları denir. Emme, sokulma/uzanma, bakış, gülümseme, ağlama bebeğin başlıca bağlanma davranışlarıdır.

Çocuklar yalnızca süt emmek için annelerini emmezler, aç olmadıklarında da stresten uzaklaşmak için sürekli annelerini emmek isterler. Modern toplumlarda bu isteği yerine getirmek mümkün olmadığından bebekler parmaklarını ya da emziklerini, emilebilecek her türlü nesneyi emmeye alışırlar.

Bütün memeli türlerinde yavruların anneyle yüz yüze gelmeye ve ona dokunmaya yönelik refleksleri vardır. Örneğin maymunlar, doğar doğmaz annelerinin üzerine tırmanırlar. İnsan yavruları doğduklarında kendi kendilerine ayakta duramaz ve yetişkinlerin ellerinde taşınmak zorundadırlar. Ancak onlar da kaskatı durmak yerine vücutlarını kendilerini taşımakta olan yetişkine kolaylık sağlayacak bir biçimde gevşek ve şekillendirebilir bir biçimde tutarlar. Bazı kalıtımsal beyin hasarları nedeniyle bu özelliği gösteremeyen bebekler, kendilerini ellerinde tutan yetişkinler tarafından pek sevecen olmayan bebekler olarak tanımlanmışlardır.

Çok küçük bebekler bile anne ile göz kontağı ararlar ve bu arayışa anneden bir karşılık gelmezse ağlayıp huysuzlanarak tepki gösterirler. Bir araştırmada öncelikle annelerin bebekleriyle yüz yüze iletişimi gözlenmiş ve şöyle bir iki yönlü etkileşim saptamışlardır: Annelerin bebeklerine yaklaştıklarında genellikle gülümseyip yumuşak ve yüksek perdeden seslerle konuşmaya başlarlar, Bebekler buna karşılık olarak gülümseyip el ve ayaklarını çırparlar. Anneler çocuklarını yumuşak dokunuşlarla sever. Bebekler de kendilerine has sesler ile yanıt verirler. Gerçekten de bu tarz iki- taraflı etkileşim olup olmadığını anlamak için araştırmacılar annelerden bebeklerinin yanında ifadesiz bir yüzle durmalarını istemişler ve bebeklerin anneye olan tepkilerinde bir farklılık olup olmadığını gözlemişlerdir. Bu durumda bebekler, önce annelerini her zamanki gibi karşılamış fakat anneden hiçbir tepki (gülümseme, değişik bir yüz ifadesi) gelmeyince artık anneye bakmaz olmuşlardır. Arada bir küçük bir gülümsemeyle anneye bakıp onun halen ifadesiz olan yüzünü görünce başlarını yeniden başka taraflara çevirmişlerdir. Annelerin çoğunluğu çocuğun iletişim davetine karşılık vermeden durmanın çok zor olduğunu söylemiş, 3 dakika boyunca bebekleri yanında ifadesiz bir yüzle durmaya dayanamamışlardır. Dayanabilenler ise 3 dakikanın sonunda bebeklerinden özür dileyip ‘Ben tekrar eski benim, her şey yolunda, bana yeniden güvenebilirsin...” gibi sözler sarf etmişlerdir. Bu deney bebeklerin anneye bakışının ondan bir tepki almaya yönelik bir davranış olduğunu, anne tepki vermezse çocuğun rahatsız olduğunu ve anneye bakmaktan vazgeçtiğini ortaya koymuştur.

Bebek gülümsemesi, insanlar için genellikle mutluluk vericidir ve pek çok insan bebekleri güldürmeye çalışır. Doğumlarından itibaren ilk 1 ay içinde bebekler yüksek seslere gülümseyerek karşılı verirler. Bunu keşfeden yetişkinler, bebeklerle yüksek sesle konuşur. 5 haftalıktan itibaren sesler değil, görüntüler önem kazanmaya başlar. Bebekler yüzlere, özellikle de hareket halindeki yüzlere gülümserler. Hareket eden bir maske bile bebekte gülümseme davranışını doğurur. 3 aylıktan itibaren bebekler aralarında özel bir bağ kurdukları anne, baba gibi kişiler kendilerine yaklaşırken gülümsemeye başlarlar ve bunun bağlanma açısından önemi çok büyüktür. Bu gülümseyişler anne, baba ve çocukla ilgilenen diğer kişiler için büyük birer ödüldür ve çocukla daha çok zaman geçirme arzusu yaratır.

Çocuklar acıktıklarında, üşüdüklerinde, acı duyduklarında ağlarlar ve bu ağlama sesi yetişkinleri çok rahatsız eder. Ağlama, bebeklerin yetişkin ilgisine ve yardımına ihtiyaç duyduklarında kullandıkları bir sinyaldir. Bir iddiaya göre bebeklerin acıktıklarında, üşüdüklerinde, acı duyduklarında kullandıkları ağlama sesleri niteliksel farklılık gösterir. Bir Afrika kabilesinde gözlem yapan bir araştırmacı, bir bebek acı ifade eden ağlama sesini kullanırsa bütün kabile üyelerinin bebeğe koştuğunu, ama acıkmayı ifade eden ağlama sesini kullanırsa sadece annesinin ona koştuğunu iddia etmiştir. Sonraki çalışmalar, bebeklerin ağlama seslerini birbirinden ayıran şeyin niteliksel farklılıklar değil, şiddet farklılığı ve aniden ya da yavaş yavaş artarak ortaya çıkmasının getirdiği bir fark olduğunu göstermişlerdir. Eğer çocuk aniden ve şiddetli ağlarsa yetişkinler ağlamanın acıdan kaynaklandığını düşünürler. Yavaş başlayıp giderek yükselen bir ağlama sesi ise açlıktan, altını değiştirmek gerekmesinden, uykudan kaynaklanıyor olarak algılanır.

1958'de Bowlby'nin İngiltere'deki çalışmalarından henüz haberdar olmayan Harry Harlow tarafından yavru rhesus makakları üzerinde gerçekleştirilen bir dizi deney, bağlanmanın açlık ve benzeri temel gereksinimleri karşılamaya yönelik basit bir tepkiden ibaret olmadığını göstermiştir. Bu deneylerde, doğumdan hemen sonra anne maymun ayrılan yavru maymunlara her biri gerçek annenin farklı özelliklerinden bir tanesini sunan yapay anne maymun modelleri sunulmuştur: Yumuşak ve tüylü bir oyuncak maymun (süt verme ve hareket etme kabiliyeti yok), metal tellerden yapılmış, bir süt şişesi bağlanmış yapay maymun (süt, yumuşaklık, sıcaklık sunma kabiliyeti yok) ve hareket edebilen fakat süt ve yumuşaklık-sıcaklık sağlayamayan maymun modeli. Yavru maymunların sadece besin sağlayan anne maymun modeline değil, hareket ve yumuşaklık sunan anne maymun modellerine de ilgi gösterip zamanlarını onlarla geçirdikleri görülmüştür. Besin sağlasa da, pasif olan anne maymun modeli yavrularda güven hissi uyandırmamış, gerçek anneyi modellemede tek başına yeterli olamamıştır. Gerçek maymunlarla iletişim kurmadan yetişen yavru maymunlar anormal davranışlar göstermiştir: Başka maymunlarla ilk karşılaşmalarında korkmuş ya da saldırganca davranmışlardır. Cinsel davranışlarında da anormallik görülmüştür. Bütün bunlar, erken yaşlarda anne ile kurulan bağın yavruların sosyal gelişimi için önemini göstermektedir.

Mary Ainsworth adlı gelişim psikoloğu, bir çocuk ile temel bakıcısı arasındaki bağlanma ilişkisini gözlemlemek üzere Yabancı Durum Testi denilen gözlem prosedürünü geliştirmiştir. Bu prosedüre göre 11-17 aylık bir çocuk, yirmi dakika boyunca bir oyun odasında gözlemlenir. Bu arada çocuğun bakıcısı (genelde annesi) ile bir yabancı (araştırmacının bir yardımcısı) belirli aralıklarla odaya girip çıkarlar. Odada yaşanan durumlara (yabancının varlığı, annenin yokluğu...) çocuğun verdiği tepkiler videoya kaydedilir. Oyun odasında çocuğa yaşatılan deneyim şu şekilde gelişir:

Anne ve çocuk gözlem odasına alınır.
Anne ve çocuk odada yalnız bırakılır. Çocuk odayı keşfederken anne ona katılmaz.
Yabancı girer, anneyle selamlaşır, çocuğa yaklaşır.
İlk ayrılık: Anne sessizce odadan çıkar, çocuk ve yabancı odada kalır.
İlk birleşme: Anne gelip çocuğu rahatlatır, sonra yine çıkar.
İkinci ayrılık: Çocuk odada tek başınadır.
İkinci ayrılığın devamı: Yabancı içeri girer, anne ise halen yoktur.
İkinci birleşme: Anne girer, çocukla ilgilenir, yabancı sessizce çıkar.
Bu olaylar sırasında çocuğun iki davranışı gözlenir: a.	Çocuğun keşif davranışı (yeni oyuncaklarla oynaması..vb.) b.Çocuğun, annesinin gidiş ve dönüşlerine verdiği tepki.
Mary Ainsworth'in geliştirdiği Yabancı Durum Testi'nin ardından, 18 aylıktan daha büyük bireylerde bağlanma değerlendirmesi yapmak üzere çeşitli ölçüm araçları geliştirilmiştir.

Yabancı Durum Testleri'ndeki davranışlarına göre çocuklar üç sınıfa ayrılırlar. Çocuğun yabancıya tepkileri, anneye bağlanma düzeyine göre değişir. Anneye güvenli bağlanan 1 yaşındaki çocuklar, etrafta bağımsızca dolaşır, ara sıra annelerinin yanına dönerler. Anne odadan ayrılınca üzülürler, geri gelince sevinirler. kaygılı bağlanan 1 yaşındaki çocuklar anne içerideyken bile huzursuzdurlar. Anne gidince ağlarlar, gelince annenin yanına koşarlar fakat anneye vurma ve tekmeleme gibi davranışlar gösterirler. Kaçıngan bağlanan 1 yaşındaki çocuklar anne yokken ağlamaz, anne gelince kaçınır ve anneye öfkeli görünürler. Kaçıngan bağlanmaya "A tipi bağlanma", güvenli bağlanmaya "B tipi bağlanma", kaygılı bağlanmaya "C tipi bağlanma" da denilmektedir.
Çocukların 1 yaşında iken ne tür bir bağlanma gösterdikleri, ilerideki yaşamlarını önemli ölçüde etkiliyor olabilir. Örneğin bir çalışma, 1 yaşında i

Bebek, bir insanın en küçük hali olan doğum anından itibaren yürüme dönemine kadar olan zaman diliminde aldığı isimdir.
Yeni doğmuş olan bir bebek her açıdan anne ve babasına muhtaçtır. Sağlıklı bir bebeğin ağırlığı ortalama 3.2 kg boyu ise 35–50 cm arası olabilir. Erkek bebeklerin ağırlığı kız bebeklere oranla biraz daha fazla olabilir.
İlk aylarda bebeğin gelişimini yakından takip etmek ve bu süreç içerisinde bebekle yakından ilgilenmek çok önemlidir. İlk aylarda bebek, el ve ayaklarını refleks olarak oynatabilir. Yüzüstü yatarken başını çok kısa bir süre için bile olsa yukarı kaldırabilir. Havada ayaküstü tutulunca yürüme hareketleri yapmaya çalışır. Parlak ve hareket eden nesneleri özellikle de etrafında hareket eden insanları izler. Kendisiyle konuşulmasından çok hoşlanır. İşitme duyusu zamanla daha da güçlenir ve seslere karşı tepki vermeye başlar. Yakınlarının özellikle annesinin göz ve ten temasından hoşlanır. 

Doğumdan itibaren ilk 6 ay için bebeğin anne sütüyle beslenmesi gerekli ve yeterlidir. Çünkü anne sütü bebeklerin gelişebilmeleri için gerekli olan tüm besinleri içerir, bulaşıcı hastalıklara karşı ona bağışıklık kazandırır. Emzirme, aynı zamanda, anne ile çocuk arasında, çocuğun ruhsal açıdan sağlıklı gelişmesini etkileyen yakın bir ilişkinin doğmasına yardımcı olur.

Yeni doğan bebekler ilk haftalarda günde 17-18 saat uyur. 3. ayda ise uykusu günde 15 saate düşer. Ancak bu uyku hiçbir zaman gece olsun gündüz olsun aralıksız olarak 2-3 saati geçmez. 3- 6 ay arasında gündüz uykuları ortalama 4- 5 saattir. 9. ayla birlikte gündüz uykusu bir saat kısalır. Bebeklerin bu dönemde gündüz ortalama 3 saat öğle uykusu olur. Gece uykusu ise ortalama 11 saate uzamıştır. Yaklaşık 18. aya kadar bu düzen bu şekilde devam eder. 18. aydan sonra bebeğin günlük uyku sürelerinde azalma görülmeye başlar.

Bebeğin hastalıklara karşı korunması, sağlıklı bir şekilde gelişip büyümesi için gerekli olan aşılarının zamanında yapılması hayati önem taşır.

Doğumdan hemen sonra Hepatit B
1 ay sonra Hepatit B
2 ay sonra BCG (Bacille-Calmette-Guerin): Verem
2 ay sonra DTP + TOPV
3 ay sonra DTP + TOPV
4 ay sonra DTP + TOPV
6 ay sonra Hepatit B
9 ay sonra Kızamık
16 ay sonra DTP + TOPV
4-6 yaş sonra DTP + TOPV 

Cinsel ilişki
Bebek uyku eğitimi
Bebek ağlaması
Bebek ölümü
Bebek kıyafeti
Bebek maması
Bebek bezi
Bebek formülü
Tüp bebek
Bebek telsizi
Bebek patlaması
Bez bebek
Çocukluk
Ergenlik
Yaşlılık

Boşanma, evliliğin yasal olarak sona ermesidir. Günümüzde daha yaygın olmakla birlikte, eski çağlardan beri bütün toplumlarda boşanmaya rastlanmaktadır.
Resmi olarak, nikah memuru önünde yapılan evlilik, yasal boşanma sebepleri varsa anlaşmalı veya çekişmeli boşanma davası açılarak mahkeme kararı ile sona erdirilebilir. Avukatlar boşanma davalarıyla ilgilenebilir.
Boşanma, karşılıklı sevgiye, güvene ve mutluluk beklentisine dayalı olan evlilik ilişkisini sona erdirdiği için acı verebilecek bir durumdur. Ana babanın mutsuzluğundan etkilenen çocuklar, boşanma sırasında anne ile baba arasında bir seçim yapmak zorunda kalırlar. Güven verici aile ortamını yitirdikleri duygusuna kapılırlar. Bundan dolayı boşanma çocuklar için özellikle zordur. Boşanmayla gelen değişiklikler, çoğu zaman çocukların davranış bozukluklarına yol açar. Dersleri aksar, arkadaşları ile olan ilişkileri etkilenir.
Ne var ki çocuklar, eşler arasındaki uyumun bozulduğu, karşılıklı suçlamaların ve saygısız davranışların yer aldığı bir ortamda da mutlu olamazlar. Bu türden etkilerin de davranış bozukluklarına yol açtığı bir gerçektir. Gerçeklerin çocuğa ya da çocuklara onların anlayacağı bir biçimde anlatılması, durumu kabullenmelerini kolaylaştırabilir. Evlilik kadar eski olan boşanma, toplumların tarihsel gelişimine göre değişen özellikler gösterir. İlkel bir yaşam süren Pueblo Yerli kabilelerinde kadın, kocasının ayakkabılarını evin eşiğine bıraktığında onu boşamış sayılır. Birçok eski toplumda erkek çocuğun dünyaya gelmesi evliliği kalıcı kılardı. Kadının kısırlığı ise erkek için haklı bir boşanma nedeni sayılırdı.

Eskiçağın Asur, Babil gibi Mezopotamya toplumlarında boşanma kurallara bağlanmıştı. Asur toplumunda, kocanın karısına karşı görevlerini yerine getirmemesi durumunda kadının boşanma hakkı vardı. Boşanan kadın, koca evine getirdiği çeyiz denilen eşyayı geri alabilir ve boşandığı eşinin mirası üstündeki haklarını da korurdu. Tutsak düşmüş bir savaşçının karısı iki yıl bekledikten sonra boşanmış sayılırdı ve yeniden evlenebilirdi.
İslam hukukunun geçerli olduğu Osmanlı toplumunda, boşanma hakkı ilke olarak kocaya tanınmıştı. Koca karısını tek yanlı olarak boşayabilir, üç kez yinelenen "boş ol" sözleriyle boşanma kesinlik kazanırdı. Buna rağmen boşanma, gelenekçi bir toplum olan Osmanlılarda hoş karşılanmadığı için yaygın değildi.
Hristiyan dünyasında ise Katolik Kilisesi boşanmaya izin vermez. Bazı Katolik ülkelerde boşanma bugün bile olanaksızdır. Reform'dan sonra Protestan Kilisesi boşanmanın hukuk mahkemelerinin ilgi alanına giren "dünyasal bir şey" olduğu görüşünü benimsedi ve boşanmaya karşı çıkmadı.
Günümüzde, Katolik ilkelere sıkıca bağlı olan ve yasaları boşanmaya izin vermeyen az sayıda ülke dışında, boşanma yasalarla düzenlenmiştir. Türk Medeni Kanunu'nda sayılan boşanma nedenlerinden birinin varlığı durumunda, mahkemeler boşanma kararı verebilir. Günümüzde boşanmayı kolaylaştırma yönündeki bir eğilim güçlenmektedir. Eşlerin karşılıklı isteği durumunda, yargıçlar kolayca boşanma kararı verebilir.

4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'na göre boşanma gerçekleştirilebilmesi için açılacak olan dava, eşlerin son altı ay içerisinde birlikte yaşadıkları yerde bulunan Aile Mahkemesine açılır. Aile Mahkemelerinin bulunmadığı yerlerde davanın açılacağı görevli mahkemeler Asliye Hukuk Mahkemeleridir. Boşanma sürecinde hukuki anlamda şekil ve usul yönünden iki farklı dava türü bulunur. Bunlar; anlaşmalı boşanma ve çekişmeli boşanma olarak ifade edilir. Anlaşmalı boşanmalarda eşler boşanmanın maddi ve manevi tüm sonuçlarında uzlaşma içerisinde olarak boşanmaktadır. Çekişmeli boşanmalarda ise, taraflardan birisi boşanma yönünde irade sergilemeyebileceği gibi her iki eş boşanmak istese de boşanmanın hukuki sonuçları üzerinde ihtilaf olabilmektedir. Evlilik birliğini temelinden sarsan durumlar kanunda gösterilmediğinden Yargıtay İçtihatları ile bazı durumların evlilik birliğini temelden sarstığı kabul edilmiştir.
22 Kasım 2011'de kabul edilen 4721 Sayılı Türk Medeni Kanunu ile birlikte boşanma sebepleri Türk hukukunda yeniden düzenlenmiştir. İlgili düzenlemeye göre eşlerin boşanması ancak ve ancak bir mahkeme kararıyla mümkün olup; kanunda sayılan sebepler haricindeki bir sebebe dayanarak eşlerin boşanması mümkün değildir. Doktrinde bu sebepler mutlak ve nispi, genel ve özel sebepler olarak iki ayrı sınıflandırmaya tabi tutulmuştur. Düzenlemeye göre boşanma sebepleri yalnızca şunlar olabilir:

Zina,
İhanet
Şiddet
Hayata kast, pek kötü veya onur kırıcı davranış,
Suç işleme ve haysiyetsiz hayat sürme,
Terk,
Akıl hastalığı,
Evlilik birliğinin sarsılması.

Boşanmanın özel ve mutlak sebeplerindendir. Bir eylemin zina sayılabilmesi için eşlerden birinin üçüncü bir kişiyle cinsel organlar dahil olacak şekilde ilişkiye girmesi gerekir. Sarılma, öpüşme gibi fiiller zina kapsamında değerlendirilmezler. Ayrıca eşcinsel ilişkiler de Türkiye uygulamasında zina kapsamına girmemektedir.
Zina nedeniyle boşanma davasını açmak isteyen eş, olayı öğrendiği tarihten itibaren altı ay ve zina olayının gerçekleştiği beş yıl içinde davayı açmalıdır. Aksi halde beş yılın sonunda hak düşürücü süre nedeniyle, davayı açmayan eş hakkını kaybedecektir.

Özel boşanma sebepleri arasındadır. Kimi durumlarda intihara yönlendirmenin de hayata kast kapsamında değerlendirilir. Fakat boşanmak için bu sebebe dayanmak isteyen eş, karşı tarafın kendisini başkaları önünde küçük düşürmesi gibi daha küçük bir olaya dayanarak da boşanabilir.

Boşanmanın nisbi sebeplerindendir. Suç işleme sebebi için ayrıca davalı eşin işlediği suçun yüz kızartıcı olması şartı aranır. Haysiyetsiz hayat sürme halinin ise devamlılık göstermesi gerekmektedir. Örneğin sürekli sarhoş olan eşin haysiyetsiz hayat sürdüğü kabul edilebilirken, arada sırada içki içen eşin haysiyetsiz hayat sürdüğü söylenemeyecektir.

Terk durumu eşlerden birinin evi terk etmesi ya da diğer eşi evden kovması ve geri kabul etmemesi halinde söz konusu olur.

Akıl hastalığının boşanmaya sebep olarak gösterilmesi için evlilikten önce davalı eşin bundan muzdarip olmaması şartı aranır. Zira evlilikten önceki akıl hastalığı evliliğin kesin hükümsüzlüğünü gerektirebilir ki, bu durumda boşanmaya gerek kalmadan evlilik birliği sona erer.

En az bir yıldır evli olan eşlerin başvurabileceği yoldur. Eşlerin bu yolu seçebilmeleri için nafaka, tazminat, velayet gibi boşanmanın fer'i sonuçlarında anlaşmış olması gerekmektedir. Anlaşmalı Boşanma davalarında taraflar mahkemeye bizzat katılarak boşanma iradelerini açıklamaları ve boşanma protokolündeki imzalarını ikrar etmeleri gereklidir.

Anlaşmalı boşanma yapan eşlerin kendi aralarında tazminat, nafaka, velayet ve boşanma isteklerini barındıran sözleşmedir. Bu protokol aile mahkemesine sunulur ve hakim tarafından kabul edilirse boşanma, protokol çerçevesinde gerçekleşir.

Herhangi bir nedene dayanarak açılmış bir boşanma davası reddedildikten sonra üç yıl geçmişse ve bu süre boyunca eşler hala bir araya gelememişse, fiili ayrılık sebebiyle boşanma gerçekleşebilir.

Taraflar boşanma hususunda anlaşamıyorlar ve de eşler arasında fiili ayrılık koşulu da gerçekleşmemişse, evlilik birliğinin temelinden sarsıldığını ileri sürerek boşanmayı isteyebileceklerdir. Kıskançlık, dedikodu, hakaret, suçlama gibi birçok neden bu sebep kapsamında ileri sürülebilir. Kanun koyucu bir sınırlama getirmemiştir. Kural olarak daha kusurlu eşin davası itiraz durumunda reddedilebilmekle birlikte, dürüstlük kuralının gerektirdiği hallerde az kusurlu eşin itirazına rağmen eşlerin boşanmasına karar verilebilmektedir.

Boşanmanın etkileri
İslam'da boşanma
İddet müddeti
Boşanma partisi
Arabuluculuk
Ayrılmak

Cenevre Sözleşmeleri ya da Cenevre Konvansiyonları, uluslararası insancıl hukukun temelini oluşturan ve silahlı çatışmalar sırasında savaş dışı kalan kişilere yönelik muameleyi düzenleyen hukukî standartları belirleyen, 1949 tarihli dört Cenevre Sözleşmesi ile bunlara eklenen iki isteğe bağlı protokolü, Ek Protokoller I ve II'yi, topluca ifade eden bir terimdir. II. Dünya Savaşı'nın ardından müzakere edilen 1949 tarihli sözleşmeler, 1906 ve 1929 yıllarında kabul edilen önceki insancıl hukuk anlaşmalarının yerini aldı ve mevcut düzenlemeleri genişleterek iki yeni sözleşme ekledi. Birinci Cenevre Sözleşmesi, kara savaşlarında hasta ve yaralı askerlerin, İkinci Cenevre Sözleşmesi deniz savaşlarında hasta ve yaralı denizcilerin, Üçüncü Cenevre Sözleşmesi savaş esirlerinin, Dördüncü Cenevre Sözleşmesi ise silahlı çatışmalar sırasında sivillerin korunmasına ilişkin hükümleri düzenlemektedir.
Birleşmiş Milletler Antlaşması'nın ardından Cenevre Sözleşmeleri, en yaygın biçimde onaylanan uluslararası antlaşmalar arasında yer almaktadır. 1949 tarihli sözleşmeler, 196 devlet tarafından tamamen ya da çekincelerle kabul edildi. Cenevre Sözleşmeleri'nde düzenlenen uluslararası insancıl hukukun büyük bir bölümü zamanla uluslararası teamül hukuku niteliği kazandı. Bu nedenle söz konusu kurallar, Cenevre Sözleşmeleri'ne taraf olmayanlar dâhil olmak üzere tüm devletler ve devlet dışı silahlı gruplar için bağlayıcı kabul edilmektedir. Cenevre Sözleşmeleri çerçevesinde doğan hukukî yükümlülükler, bir tarafın sözleşmeleri ihlal etmesi hâlinde karşı tarafa yükümlülüklerini askıya alma imkânı tanımaması bakımından, birçok diğer uluslararası antlaşmadan ayrılmaktadır.
Cenevre Sözleşmeleri, korunan kişi statüsünü taşıyan savaş dışı kişilere tanınan temel hakları ve sağlanan korumaları tanımlamaktadır. Bu sözleşmeler, silahlı çatışmalarda koruma altına alınan siviller, savaş esirleri ve askerî personelin hak ve yükümlülüklerini düzenlemekte; yaralılar, hastalar ve deniz kazazedeleri için özel hükümler öngörmekte ve savaş bölgelerinde veya bu bölgelerin yakınında bulunan sivillere insancıl koruma sağlamaktadır. Savaş zamanında konvansiyonel silahların kullanımına ilişkin düzenlemeler 1899 ve 1907 Lahey Sözleşmeleri ile 1980 tarihli Belirli Konvansiyonel Silahlar Sözleşmesi'nde ele alınırken, uluslararası silahlı çatışmalarda biyolojik ve kimyasal silahların yasaklanması 1925 Cenevre Protokolü kapsamında düzenlendi.

Sözleşmeler ve konuları şu şekildedir:
Birinci Cenevre Sözleşmesi harp hâlindeki silahlı kuvvetlerin hasta ve yaralılarının vaziyetlerinin ıslahına ilişkin sözleşme.
İkinci Cenevre Sözleşmesi silahlı kuvvetlerin denizdeki hasta, yaralı ve kazazedelerinin vaziyetlerinin ıslahına ilişkin sözleşme.
Üçüncü Cenevre Sözleşmesi harp esirlerine yapılacak muameleye ilişkin sözleşme.
Dördüncü Cenevre Sözleşmesi harp zamanında sivillerin korunmasına ilişkin sözleşme.
Ayrıca 8 Haziran 1977 tarihli, 1949 Cenevre Sözleşmelerine ek; I sayılı Uluslararası Silahlı Çatışmalarda Mağdurların Korunması Protokolü ve II Sayılı Uluslararası Olmayan Silahlı Çatışmalarda Mağdurların Korunması Protokollerini de bu sözleşmelerin bir parçası olarak görmek gerekir.

Uluslararası insan hakları hukukuna ilişkin tam metin sözleşmelerin bulunduğu bir veritabanı 1 Eylül 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Cenevre Sözleşmeleri için referans rehberi9 Şubat 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
1949 Cenevre Savaş Hukuku sözleşmesi-Türkçe 10 Ocak 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Doğum öncesi gelişim ya da prenatal gelişim, vivipar hayvanların gebeliği sırasında görülen embriyo ve fetüs gelişimidir. Doğum öncesi gelişim döllenme ile başlar. Döllenme embriyonik gelişimin germinal evresinde görülür. Embriyonik gelişimi fetal gelişim takip eder ve nihayetinde doğum gerçekleşir.Embriyonik gelişimin erken safhaları tüm memelilerde aynıdır. Gebelik süresi ve gelişimin geç aşamaları tüm hayvanlar arasında çeşitlilik gösterir.
İnsan gebeliğinde, prenatal gelişime antenatal gelişim de denir. doğum öncesi gelişim, embriyo ve fetusların anne karnındaki gelişim süreçlerini kapsar. Bu süreç, döllenmeden başlayıp doğuma kadar devam eder ve 3 ana döneme ayrılır: zigot dönemi, embriyonik dönem ve fetal dönem.

Zigot dönemi, döllenme ile başlar. 2.Haftaya kadar geçen süreyi kapsar. Sperm ve yumurtanın birleşmesi sonucu zigot adı verilen tek hücreli bir organizma oluşur. Döllenme, fallop tüpünde gerçekleşir. Zigot, bölünerek hızla gelişir ve bu hücrelerin bir kısmı daha sonra farklı organ ve dokuları oluşturacak şekilde farklılaşır.

Döllenme: Sperm ve yumurtanın birleşmesi sonucu, genetik bilgi içeren 46 kromozomlu bir zigot oluşur.
Bölünme: Zigot, mitoz yoluyla hızla bölünerek 2 hücreli, 4 hücreli, 8 hücreli gibi aşamalardan geçer.
Morula: Hücreler bölünerek, "morula" adı verilen bir kümeye dönüşür.
Blastosist: Morula, rahme doğru hareket ederken "blastosist" aşamasına gelir. Blastosist, iç kısmında hücrelerin farklılaşmaya başlayacağı bir yapıdır.

Embriyonik dönem 2.hafta ile 8.hafta arasını kapsar. Organların gelişmeye başladığı, temel yapısal düzenin şekillendiği dönemdir. Bu dönemde embriyo, organogenez adı verilen süreçle tüm ana organlarını oluşturmaya başlar.

Fertilized egg: Blastosist, rahme yerleşir ve "implantasyon" adı verilen süreç gerçekleşir.
Plasenta gelişimi: Plasenta, embriyonun rahim duvarına yerleşmesinden sonra gelişir ve embriyo ile anne arasındaki besin, oksijen ve atık maddelerinin alışverişini sağlar.
Embriyonik tabakalar: Üç ana hücresel tabaka oluşur:
Ektoderm: Sinir sistemi, deri ve tırnaklar gibi yapıları oluşturur.
Mezoderm: Kaslar, kemikler, dolaşım sistemi gibi yapıları oluşturur.
Endoderm: Sindirim sistemi, akciğerler ve üreme organları gibi yapıları oluşturur.
Organ gelişimi: Bu dönemde kalp atmaya başlar, omurga ve beyin gelişir. Embriyo, yaklaşık 2.5 cm uzunluğa ulaşır ve fiziksel özellikler (baş, vücut, kollar ve bacaklar) belirginleşmeye başlar.

Fetal dönem 8.haftadan doğuma kadar geçen süreyi kapsar. Organların olgunlaşmaya ve işlevsel hale gelmeye başladığı, gebeliğin son aşamasıdır. Bu dönemde embriyo "fetus" olarak adlandırılır. Gestasyonel yaşın onuncu haftasının sonunda embriyo ana formunu alır. Fetal gelişimin bir sonraki döneminde organlar tamamen gelişir ve bu fetal dönem hem topikal olarak (organlara bakarak) hem de kronolojik olarak (zamana bakarak) meydana gelen birçok olay ile tanımlanır.

Organ olgunlaşması: Bu dönemde kalp, akciğerler, böbrekler gibi organlar gelişir ve işlevsel hale gelir. Özellikle akciğerlerin gelişimi doğum için kritik bir rol oynar.
Fetus büyümesi: Fetus hızla büyür ve vücut yapısı daha belirgin hale gelir. 12. haftada parmak izleri, 16. haftada cilt, 20. haftada saçlar gelişir. 24. haftada fetüs, anne karnında duyusal gelişimini tamamlamaya başlar.
Hareketler: Fetus, 7-8. haftadan itibaren hareket etmeye başlar. Ancak annenin bunları hissedebilmesi genellikle 16-20. hafta arasında olur.
Duyu gelişimi: 24. haftada fetüs dış dünyadaki sesleri duymaya başlar. Görme ve tat duyusu da gelişmeye başlar.
12. Hafta: Cinsiyet belirginleşir, parmak izleri oluşur, bağırsaklar gelişir.
16. Hafta: Vücut oranı daha dengeli hale gelir, beyin büyür.
20. Hafta: Saçlar ve tüyler oluşur, cilt altı yağ dokusu gelişir.
24. Hafta: Fetüs, dış dünyadaki seslere tepki verir. Akciğerler gelişir, ancak doğum için hala erken bir dönemdir.
28. Hafta: Fetüs, çevresel değişimlere daha duyarlı hale gelir ve fiziksel gelişim hızlanır.

Dünya Çocuk Günü, farklı ülkelerde farklı tarihlerde kutlanan gün.
Dünya Çocuk Günü, 1954 yılında Birleşmiş Milletler tarafından çocukların refahını, eğitim hakkını ve korunmasını uluslararası ölçekte teşvik etmek amacıyla oluşturulmuştur. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 20 Kasım tarihini özellikle seçmiştir; çünkü bu tarih hem 1959 Çocuk Hakları Bildirgesi'nin hem de 1989 Çocuk Haklarına Dair Sözleşme'nin kabul edildiği gündür.
Pedagoji ve çocuk gelişimi alanındaki araştırmalar, çocuk haklarının yalnızca yasal çerçevelerle değil, aynı zamanda sosyal politikalar, eğitim programları ve toplumsal farkındalık kampanyalarıyla güçlendirildiğini göstermektedir. Dünya Çocuk Günü, bu çerçevede çocukların iyi olma hâlinin izlenmesi, korunması ve iyileştirilmesi için hükûmetlere ve uluslararası kuruluşlara politika önerileri geliştirilmesine olanak sağlamaktadır.
UNICEF tarafından yürütülen küresel izleme çalışmaları, özellikle düşük ve orta gelirli ülkelerde çocuk sağlığı, beslenme ve eğitim eşitsizliklerinin sürdüğünü göstermektedir. Dünya Çocuk Günü bu nedenle yalnızca sembolik bir kutlama değil; çocuk koruma sistemlerinin güçlendirilmesi, yoksulluğun azaltılması ve çocuklara karşı şiddetin önlenmesi gibi alanlarda uluslararası işbirliğinin artırılmasını hedefleyen bir farkındalık platformu olarak değerlendirilmektedir.
Bazı ülkeler, tarihi kendi ulusal geleneklerine göre belirlemektedir. Sovyetler Birliği ve devam eden bazı ülkelerde 1 Haziran'da kutlanan Çocuk Günü, sosyalist dönemin çocuk refahı politikalarının mirası olarak ortaya çıkmış ve zamanla geniş halk etkinliklerine dönüşmüştür.

Uluslararası Çocuk Günü fikri, 1925 yılında Cenevre'de yapılan Çocukların Refahı için Dünya Konferansı'ndan sonra doğmuştur. 54 ülke katılımıyla gerçekleşen Konferans’ta Çocukların Korunmasına Dair Cenevre Bildirgesi kabul edilmiştir. Dünya Çocuk Günü adıyla çocuklar arasında ortak duygular oluşmasını, ulusların barış içinde yaşama özlemlerinin pekişmesini amaçlar.
Bildirge esas olarak yoksulluk, çocuk işçiliği, eğitim gibi dünya çocuklarının refahını ilgilendiren konulara odaklanmaktadır. Konferanstan sonra pek çok ülke, çocukların sorunlarına ilişkin olarak kamuoyunun dikkatini çekmek, çocuklara mutluluk getirmek ve çocuk konusunda teşvik etmek üzere bir günü çocuk günü olarak belirlemiştir. 1 Haziran tarihi, 21 ülkede olmak üzere, en yaygın Çocuk Günü'dür. Türkiye'de her yıl 23 Nisan'da kutlanmaktadır. 20 Kasım tarihinde ise Çocuk Hakları günü olarak kutlanmaktadır. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 14 Aralık 1954'te aldığı kararla, Dünya Çocuk Günü'nü BM'nin İlan Ettiği Uluslararası Günler listesine eklemiştir.

Ebeveyn kavramı, temel anlamda çocuğa bakım vermekle sorumlu olan biyolojik ya da evlat edinen anne ve/veya babayı kapsamaktadır.

Uzun yıllar aile kavramı geleneksel bakış açısıyla, evli heteroseksüel bir çift ve onların biyolojik çocuklarını ifade etmek için kullanılmıştır fakat toplumsal ve kültürel düzeyde yaşanan değişiklikler hem aile yapısını değiştirmiş hem de ebeveynlik tanımlarını farklılaştırmıştır. Evli, hiç evlenmemiş veya boşanmış biyolojik ya da evlat edinen anneler ve babalar temel bakım verenler olarak nitelendirilmektedir ancak kardeşler, büyükanneler, büyükbabalar ya da aile içinden olmayan diğer bakım verenler çocuğun bakımını sorumluluk edindiklerinde onların da ebeveynlikleri çok önemli hale gelmektedir.

Ebeveyn tutumları ile ilgili de birçok çalışma yapılmış ve bu çalışmalar ebeveynlik davranışlarının etkilerini anlamlandırmada oldukça etkili olmuştur. Ebeveyn tutum çalışmalarının öncü isimlerinden biri olan Baumrind (1971), ebeveynlik stilleri modelini üç ebeveyn tutumuyla tanımlamıştır: Otoriter, izin verici ve demokratik tutum.
Maccoby ve Martin 1983 yılında Baumrind'in çalışmalarından yola çıkarak yaptıkları sınıflamada bu üç tutuma ek olarak izin verici ebeveynliğin bir alt tipi olan ihmalkâr tutumu ortaya koymuşlardır. Yapılan araştırma sonuçlarına göre demokratik tutum çocuğun gelişiminde olumlu bilişsel, duygusal ve sosyal sonuçlar doğurmaktadır. Ebeveynin çocuğuna karşı sıcak ve destekleyici davranışlarının, çocuğun saldırgan davranışlarını kontrol etmesini sağladığı saptanmıştır. Sosyal yaşamda ve okulda uyum ile pozitif ilişkili olduğu görülmüştür. Otoriter ebeveynlik, düşük girişkenlik düzeyi ve saldırgan davranış ile pozitif; akran kabulü, sosyallik yeteneği ve okulda akademik başarı ile negatif ilişkili bulunmuştur. Otoriter tutumunun çocukta yüksek kaygı düzeyi ve davranış problemleriyle sonuçlandığı görülmüştür. Tanımlanan dört ebeveynlik tutumu ise şu şekilde sınıflandırılmaktadır:

Baumrind tarafından tanımlanan ikinci bir ana-baba tutumu, demokratik tutumdur. Otoriter ebeveynler gibi, demokratik ebeveynlik tarzına sahip ebeveynler, çocuklarının izlemesi beklenen kurallar ve yönergeler oluşturur. Ancak, bu ebeveynlik tarzı çok daha demokratiktir. Demokratik tutum yol göstermekle birlikte bireyselliği destekler. Aileler sorun odaklı ve mantıklı bir şekilde çocuğun etkinliklerine rehberlik etmektedirler. Demokratik ebeveynler çocuklarına duyarlıdır ve soruları dinlemeye isteklidir. Bu ebeveynler de çocuklarından çok şey beklerler ancak çocuklar beklentileri karşılamada başarısız olurlarsa, ebeveynler ceza vermek yerine daha ilgili ve bağışlayıcı olmaktadır. Bu ebeveynler sıcaklık, geri bildirim ve yeterli destek sağlayarak çocuklarının bağımsızlık, öz kontrol ve öz düzenleme gibi beceriler geliştirmelerine yardımcı olmaktadırlar.

Baumrind tarafından tanıtılan üç ana stile ek olarak, psikolog Eleanor Maccoby ve John Martin, ihmalkâr ebeveynlik olarak bilinen dördüncü bir tarz önermiştir. İhmalkar tutumda çocuğa hiç kontrol uygulanmadığı gibi sevgi ve ilgi de gösterilmez. Bu gruba giren ebeveynler genellikle hoşgörü ile boş vermeyi birbirine karıştırır, çocuklarına hiç karışmaz, onlardan hiçbir şey istemez, onların istek ve gereklerine ise çok az yanıt verirler. Bu ebeveynler çocuklarını hiçbir şekilde denetlemez, davranışlarına sınırlama getirmezler. Bu tutum çocuğun sağlık hizmetlerini aksatarak çocuğun aslında istenmediğini hissettirmek ve çocuğa karşı düşmanca tutumlar beslemek olarak tarif edilebilir. Bu tip ailelerde yetişen çocuklarda kendisinden daha zayıf olanı ezme, tüm çevresine karşı nefret besleme, kimseye güvenememe, çevresindekilere düşmanca tutum sergileme düşüncelerine sahip olabilmektedirler.

Baumrind tarafından tanımlanan son tarz, müsamahakar ebeveynlik tarzı olarak bilinen ebeveynlik tutumudur. Bu ebeveyn tutumunda çocuk sıcak bir ilgi ve kabul görmesine rağmen, çocuğa sınırlama getirme veya çocuğun kontrolü konularında bir eksiklik söz konusudur ve bu durum çocuğa sınırsız özgürlük verilmesine olanak tanımaktadır. Bazen hoşgörülü ebeveynler olarak adlandırılan müsamahakar ebeveynler, çocuklarından çok az talepte bulunurlar. Müsamahakar ebeveynler genellikle çocuklarıyla daha çok anne ya da baba rolünde değil kendilerini arkadaş olarak tanımlarlar. Bu gevşek veya tutarsız bir disiplin yaklaşımıyla çocuğun genelde istenmeyen davranışları görmezden gelinmektedir. Cezadan kesinlikle kaçınmakta ve zaman zaman da hoşgörü adı altında çocukları ihmal edilmektedirler. İhmal edilen bu çocuklar eleştiriye açık olmadıkları için kendilerini geliştirememekte ve sosyal iletişimde gecikmeler yaşayabilmektedirler.

Baumrind tarafından tanımlanan üç ana-baba tutumundan biri, otoriter tutumdur. Bu ebeveynlik tutumunda, çocukların ebeveynler tarafından belirlenen katı kurallara uyması beklenir. Bu tür kurallara uymamak, genellikle ceza ile sonuçlanır. Otoriter ebeveynler bu kuralların arkasındaki mantığı açıklamamaktadır. Ebeveyn-çocuk ilişkisi zayıftır ve sadece disiplin üzerinedir. Çocuklarının olağanüstü davranmasını ve hata yapmamasını beklerler, hatalar genellikle oldukça sert bir şekilde cezalandırılır ve çocukların genellikle neyi yanlış yaptıklarını açıklamazlar. Baumrind bu ebeveynleri “itaat ve statü odaklı; emirlerinin açıklama yapılmadan uyulmasını bekliyorlar” şeklinde tanımlamaktadır. Otoriter tutum, Türkiye'de birçok ailede gözlenebilen bir tutumdur. Çocuklar uymak zorunda oldukları bu kuralların baskısı sebebiyle içe dönük bir kişilik sergilemektedirler.

Y kuşağı jenarasyonunun üniversite ve iş yaşamında görülmeye başlanmasıyla helikopter ebeveynlik kavramına yönelik ilgi bilim insanları çevrelerinde oluşmaya başlamıştır. İlk olarak psikolog Foster Cline ve eğitimci Jim Fay tarafından tanımlanan helikopter ebeveynlik kavramı, çocuklarıyla durmaksızın iletişim kuran, onlar adına kararlar alan, çocukların karşılaştıkları her türlü problemin çözümünde destek olmaktan çok problemi çözen ebeveyn özelliklerine ve önceki kuşaklara göre ebeveynlerinin rehberliğine ve desteğine çok daha fazla bağımlı olan çocukların özelliklerine işaret etmektedir.
Özellikle gelişmiş, refah düzeyi yüksek, sanayileşmiş Batı toplumlarında değişen toplumsal yaşam gereklilikleri doğrultusunda, çocukların mükemmel yetişkinler olarak yetişmesini amaçlayan ebeveynlik hedeflerinin Türkiye bağlamında da sanayileşme, kırdan kente göç, eğitim düzeylerinin artması gibi toplumsal değişimler ile görülmeye başlandığı ifade edilmektedir (). Kağıtçıbaşı ve Ataca, söz konusu değişim ile birlikte ebeveynler için çocuğun ifade ettiği değerin değişim gösterdiğini savunmaktadır. Sosyoekonomik gelişme ile birlikte çocuğun, ailenin geçimine katkı sağlaması ya da yaşlılık dönemleri için ebeveynlere bir güvence sağlaması gibi maddi değerlerinin düştüğü; çocukların ana babalarına hissettirdiği gurur, başarı duygusu, neşe gibi psikolojik değerlerinin ise yükseldiği ortaya koyulmuştur. Kırdan kente göç ve çocuğun psikolojik değerinin yükselmesi ile birlikte çocuğun değişen toplumsal yapının gerekliliklerine uygun bireyler olarak yetiştirilmesini gerektirecek ana-babalık hedefleri şekillenmiştir.
Sosyalleşen, içine doğduğu kültürü edinen çocuğun bu süreci yaşamasında ona en büyük desteği ve rehberliği sağlayan kişiler anne-babasıdır. Çocuğun sosyalleştirilme sürecinde etkin bir katılım sağlayan ebeveynler çocuğun gelişimi için birçok olumlu sonucun ortaya çıkmasını sağlayabilmektedir. Ancak ebeveyn katılımı ile görülen birçok olumlu sonucun karşısında, katılım ve denetim ile çocuğun özerkliği arasında bir dengenin kurulamaması çocuk için olumsuz sonuçlar doğurabilmektedir. Yukarıda belirtildiği üzere, çocukların içinde yaşanılan toplumun gerekliliklerine sahip olarak yetişmeleri için şekillenen hedefler, anne-babanın müdahaleci katılımı sebebiyle olumsuz sonuçlar doğurabilmektedir. Ebeveynlerin, çocuklarının yaşamlarına aşırı müdahalesine işaret eden helikopter ebeveynlik hedefleri, çocukları potansiyel olumsuz sonuçlardan korumak ve başarıyı garantilemek için tasarlanmaktadır. Bu doğrultuda hareket eden helikopter ebeveynlerin en fazla öne çıkan nitelikleri, çocuklarına dair başarı beklentilerinin çok yüksek olması ve abartılı olarak çocuklarını hayatlarının tek ilgi odağı yapmaları, çocuklarının genç yetişkinlik dönemlerinde dahi bireysel yaşantılarına müdahil olmaları, sıklıkla çocuklarından söz etmeleri, çocuklarının her ânını etkinliklerle doldurmaya çalışmaları, çocuğun yapabileceği işleri ve sorumlulukları onun yerine yapmaları, karşılaşılan problemleri çocuğunun yerine çözmeye çalışmaları, çocuğun okul hayatı ve problemleri ile öğretmene rahatsızlık verecek ölçüde ilgilenmeleri olarak ifade edilmektedir. Helikopter ebeveynlerin yukarıda sıralanan özellikleri itibarıyla çocuklarında, özellikle üniversite ve iş yaşamı boyunca bir takım olumsuz sonuçların görüldüğü belirtilmektedir.
Terri LeMoyne ve Tom Buchanan tarafından üniversite öğrencileri ile yürütülen bir çalışmada, helikopter ebeveynliğe maruz kalma ile öznel iyi oluş arasında olumsuz yönde; helikopter ebeveynliğe maruz kalma ile eğlence amaçlı ağrı kesici tüketimi arasında ise olumlu yönde anlamlı bir ilişki olduğu görülmüştür. Helikopter ebeveynlerin çocuklarının problemlerine kendi problemleri gibi yaklaşarak çözme çabası, hayatlarına sıklıkla müdahale etmesi, üniversite öğrencilerinin iyi oluşlarını olumsuz yönde etkilemekte ve depresyon, kaygı gibi psikopatolojilere daha kolay yakalanmalarına neden olmaktadır. Benzer şekilde Schiffrin ve ark. tarafından üniversite öğrencileri ile yürütülen bir çalışmada, ebeveynlerinin yüksek katılımını ve müdahalesini bildiren öğrencilerin daha yüksek düzeyde depresif belirtiler ve daha düşük düzeyde yaşam doyumu bildirdikleri görülmüştür. Bununla birlikte öğrencilerin öznel iyi oluşları ile algılanan helikopter ebeveynlik arasında olumsuz bir ilişki olduğu ortaya konulmuş ve öznel iyi oluşun olumsuz etkilenmesinin nedeni, öğrencilerin özerklik ve yeterlilik hislerinin helikopter ebeveynler tarafından z

Ekolojik sistemler teorisi, Urie Bronfenbrenner'in (1917-2005) 1940'lı yıllar boyunca çocukluk ve arkadaşlık örüntülerine dayanan çalışmalarından ortaya çıkmıştır. Ekolojik sistemler kuramı üzerinde, Sovyet gelişim psikoloğu Lev Vygotsky ve Alman doğumlu psikolog Kurt Lewin'in önemli etkileri bulunmaktadır. Kuram; hem gelişim psikolojisinde hem de kültür ve insan gelişiminin incelenmesinde ileri sürülen ekolojik-ortamsal yaklaşımlara temel olmuştur. Aktif bireyin; fiziksel, toplumsal ve kültürel çevre içerisinde karşılıklı etkileşimini temel alan dinamik bir modeldir. Çocuğun sosyalizasyonunu şekillendiren ekolojik bağlam; kişiler arası ilişkilere ve bu ilişkilerin bağlam ile ilişkisine vurgu yapmaktadır. Her bağlam, başarılı uyuma engel olan veya başarıyı sağlayan belirli riskler ve koruyucu faktörler içermektedir. Çocuk geliştikçe ortamındaki etkileşimler daha karmaşık hale gelmektedir. Bu karmaşıklık, çocuğun fiziksel ve bilişsel yapıları büyüdükçe ve olgunlaştıkça ortaya çıkabilir.

Bireyin sosyal ilişkilerine çok yönlü ve farklı bağlamları göz önüne alacak şekilde odaklanma, bireyin gelişimi ve uyumunun anlaşılmasını sağlayacaktır. Bu anlayış aynı zamanda kültür gibi daha geniş katmanları içeren bir sisteme de dikkat çekmektedir. Gelişimsel bakış açısıyla iç içe geçmiş sistemler kapsamında ele alınan insan gelişimine dair en etkili açıklama Bronfenbrenner ve Morris (2006) tarafından yapılmaktadır. Ekolojik  Model'e göre gelişme bireylerin içinde bulunduğu bağlamlar ve bireyler arasındaki ilişkilerin bir fonksiyonudur. Bu fonksiyonları kavramak için değişimi ele almak gerekir çünkü; bireyler, bağlamlar ve kültür zamanla değişmektedir. Her bir sistemdeki değişim kaçınılmaz olarak diğerlerini de etkiler. Bu özellik sistem modellerinin en temel özelliğidir. İnsan gelişiminin bağlamı çok fazla etkiyi içine almaktadır. Bunlar iç içe geçmiş ve etkileşim halindedir. Anne baba değer sistemleri, toplumun çocuğa bakışı ve çocuğun değeri farklı sistemlerde yer alan bağlama ilişkin özelliklerdir. Gelişen insanın uyumu ve yetkinliği ile makro düzeydeki etkiler arasında aracı faktörlere değinmek gereklidir. Sistemik bakış ile aile, kişinin yetkinliği için aracı faktör olarak ortaya çıkmaktadır.

İnsan gelişimi bağlam içerisinde bir dizi iç içe geçmiş yapılardan oluşmaktadır. Bu yapılar en yakından en uzağa doğru düzenlenmiş beş katmandan oluşur: mikrosistem, mezosistem, ekosistem, makrosistem ve kronosistem. Bireyin gelişimini sürekli olarak etkileyen bu yapılar anlık ve yüz yüze etkileşimlerden genel kültürel inanç sistemlerine kadar genişlemektedir. Buna göre bir çocuk hiyerarşik olarak iç içe geçmiş çok boyutlu, sürekli açılan ve değişen bağlamlar içinde bulunmaktadır. Bu katmanlar birbiriyle etkileşir ve çocuğun gelişimini etkiler. 

En temel ve bireye en yakın sistemdir. Belirli fiziksel, sosyal ve sembolik özelliklerle yüz yüze bir ortamda gelişmekte olan bireyin yaşadığı faaliyetlerin, sosyal rollerin ve kişilerarası ilişkilerin örüntüsüdür. Gelişen bireyin içinde bulunduğu ev, akran grubu ve okul gibi yakın çevreler ve bu çevrelerde geliştirdiği doğrudan etkileşimler önemli mikrosistemlerdir.

İki ya da daha fazla mikro sistem arasında gerçekleşen bağlantı ve süreçlerdir. Gelişen bireyin yaşamında farklı mikro sistemler arasındaki etkileşimini içermektedir. Araştırmacılar tarafından iki mikro sistemi köprüleyen bir ilişki olarak da tanımlanmaktadır. Okul- aile, akran grubu-aile bu sistem içerisinde yer alır.

Bireyi doğrudan ilgilendirmeyen fakat halihazırda gelişimlerini etkileyebilecek çevresel etkilere atıfta bulunmaktadır. Birey bunlardan sadece birinde yer alır. Ebeveynin sosyal ilişki ağı ve komşuluk ilişkileri arasındaki bağlantı ve süreçleri bu katmanı oluşturmaktadır. Örneğin stresli bir çalışma ortamı anne babanın evdeki ilişkilerini etkileyebilir ve bu durum çocuğun istismarı ile sonuçlanabilir. Bu sistem; ekonomik sistem, ulaşım sistemi, yerel hükûmetler ve kitle iletişim araçları gibi toplumun temel kurumlarını kapsamaktadır. 

“Makrosistem” ise toplumsal, kültürel ve kurumsal düzeydeki etkileri içeren daha geniş ve daha uzak sosyal ve tarihsel bağlamı ifade eden tasarımları ifade etmektedir. Toplumun inanç sistemleri, kaynakları, tehlike ve fırsatları, yaşam biçimleri bu sistemin önemli yapılarına örnek verilebilir. Bu doğrultuda bireyin gelişimini destekleyecek yapılar, toplum tarafından paylaşılan bilgi ve kültürel örüntüler bu sistemde içerisinde değerlendirilmektedir. 

Son olarak Bronfenbrenner'in modeline eklediği en geniş sistem olan “kronosistem” ise bireyin yaşamı boyunca değişim ve tutarlılık gösterebilecek etmenlerin etkilerini ifade etmektedir. Bireyin gelişimi üzerinde etkili olabilecek anne baba ayrılığı, ülkede yaşanan savaşlar ve ekonomik sıkıntılar gibi bir takım yaşamsal olaylar bu son sisteme örnektir. Odak konumdaki gelişen çocuğun zaman içindeki sosyal etkileşim kalıplarındaki değişimleri yansıtmaktadır. Çocuğun sosyal etkileşiminin yapısı değiştikçe kendisini çevreleyen ekolojik sistemlerin konumu da değişmektedir. Örneğin şu anda gelişen çocuğun kardeşi yeni yürümeye başlayan bir çocuk ve henüz yürümeye başlamadığı düşünebilir. Ancak önümüzdeki birkaç yıl içinde, kardeşi ile birlikte okula başlayacak ve bu durum yeni mezosistemik etkileşimlere yol açacaktır.
Tanımlanan bu sistemler arasındaki karşılıklı ilişkiler durağan değildir. Bir düzeyde meydana gelen olay ve durum diğer düzeyleri de etkiler. İfade edilen beş sistem yapısı hem teorik olarak birbirleriyle hem de bireyin gelişimsel sonuçları ile ilişkilidir. Bronfernbrenner (1989) çocukların sosyal bağlamlarını aktif olarak şekillendirdiğini belirtmektedir. Bronferbrenner ‘ın yakın zaman açıklamalarında kuramın gelişimsel ve etkileşimci yönü vurgulanmaktadır.

Bronfenbrenner 1970'lerde insan gelişimi için öne sürdüğü ekolojik çerçeveyi ilk olarak kavramsal bir model olarak tanıttı. 1980'lere gelindiğinde ise bu görüşler teorik model haline geldi. İlk dönem çalışmalarında bağlamın önemine değinirken sonraki aşamalarda kişinin kendi gelişimi üzerindeki rolünü gözden kaçırdığını kabul etmiş ve modelde değişimlere gitmiştir. Bronfenbrenner'ın orijinal teorisinden en belirgin ayrılığı, insanı gelişim süreçlerine dahil etmek olmuştur. Kişinin kendi biyolojisi ve özellikleri, mikrosistemin bir parçası olarak düşünülebilir.   Böylece teori, son zamanlarda biyoekolojik model (bioecological model) olarak da adlandırılmıştır.
Modelin gelişimine katkıda bulunan ana yapılar Süreç-Kişi-Bağlam-Zaman olmuştur. Bu dört kavram arasındaki etkileşimler biyoekolojik kuramın temelini oluşturur. Dahası, orijinal modelin aksine, Süreç-Kişi-Bağlam-Zaman modeli bilimsel araştırma için daha uygun görülmektedir. Süreç-Kişi-Bağlam-Zaman modeli (PPCT) olarak etiketlenir.
Bronfenbrenner, proksimal süreçleri, gelişim için birincil mekanizma olarak görmüştür. Süreçler gelişimde çok önemli rol oynamaktadır. Proksimal süreçler teori için temeldir. Çünkü bireylerin kendi dünyalarını anlamlandırmaya ve mevcut düzenin değişimine imkân sağlamaktadır. Dolayısıyla proksimal süreçlerin etkileri, içinde bulundukları çevresel bağlamlardan daha güçlüdür.
Bronfenbrenner, kişinin biyolojik ve genetik özelliklerinin gelişimi üzerindeki etkisini kabul eder. Gelişimin özel doğası, gelişen kişinin özelliklerine bağlıdır. Bireyin kişisel özellikleri ve mizaç farklılıkları, diğer insanların psikolojik gelişimi destekleme ya da engelleme davranışlarını şekillendirir. Örneğin huysuz bir bebek ya da oldukça hareketli bir okul çocuğu yetişkinlere itici gelebilecekken; mutlu ve gülümseyen bir bebek veya sakin bir okul çocuğu ise kendisi için farklı bir çevre yaratabilecektir. Dolayısıyla ikinci çocuk için sıcak ve karşılıklı iletişim içerisinde farklı gelişim akışının harekete geçirilme olasılığı yüksektir.
Bir diğer yapı olan bağlam veya çevre, orijinal teorinin birbiriyle ilişkili beş sisteminden dördünü kapsamaktadır: mikrosistem, mezosistem, ekosistem ve makrosistem. Zaman içinde yapılan revizyonlara rağmen teorinin kalbini bağlam oluşturmaktadır.
PPCT modelinin son unsuru zamandır. Bronfernbrenner ‘zaman'ı ekolojik sistemin önemli bir parçası olarak görmüş ve son sistem olarak modele dahil etmiştir . Ekonomik kriz ve politik değişimler gibi makro düzeydeki bağlamsal faktörlerin bireyi zamanla nasıl etkilediğine odaklanmaktadır.

Ergen veya adolesan (Latince "büyümek" anlamındaki adolescere sözcüğünden), çocukluk ile yetişkinlik dönemi arasındaki fiziksel, cinsel, toplumsal ve psikososyal geçiş dönemindeki kişidir. Bu dönemde görülen fiziksel ve cinsel gelişim ergenlik dönemi olarak adlandırılır.
Ergenlik genellikle ergenlik yıllarıyla ilişkilendirilir ancak fiziksel, psikolojik veya kültürel ifadeleri daha erken başlayabilir veya daha sonra bitebilir. Ergenlik genellikle ergenlik öncesi dönemde, özellikle kadınlarda başlar. Fiziksel büyüme (özellikle erkeklerde) ve bilişsel gelişim ergenlik dönemini de aşabilir. Yaş, ergenliğin yalnızca kaba bir göstergesidir ve bilim adamları kesin bir tanım üzerinde anlaşamamıştır. Bazı tanımlar 10 yaşında başlayıp 26, ve muhtemelen 30 yaşında bitmektedir. Dünya Sağlık Örgütü tanımı resmi olarak ergeni 10 ile 19 yaş arasındaki kişi olarak tanımlar.

Ergenlik, hızlı fiziksel büyümenin ve psikolojik değişikliklerin meydana geldiği ve cinsel olgunluğa ulaşan birkaç yıllık bir dönemdir. Ergenliğe girme yaşı kızlarda 11, erkeklerde ise 12'dir. Her kişinin bireysel ergenlik takvimi öncelikle kalıtım'dan etkilenir ancak diyet ve egzersiz gibi çevresel faktörlerin de bazı etkileri vardır. Bu faktörler aynı zamanda erken ve gecikmiş ergenliğe de katkı yapabilir.
Ergenlik gelişiminin en önemli kısımlarından bazıları bireylerin boy, kilo, vücut kompozisyonu, dolaşım ve solunum sistemlerinde belirgin fizyolojik değişiklikleri kapsar. Bu değişiklikler büyük ölçüde hormonal faaliyetten etkilenir. Hormonlar, ergenlik başladıktan sonra vücudu belirli bir şekilde davranmaya hazırlayan organizasyonel bir rol oynar, ve ergenlikte davranışsal ve fiziksel değişiklikleri tetikleyen hormonlardaki değişikliklere başvurarak aktif rol yapar.
Ergenlik uzun bir süreçle gerçekleşir ve hormon üretimindeki artışla başlar, bu ise birçok fiziksel değişikliğe neden olur. İkincil cinsiyet özelliklerinin (örneğin erkeklerde daha kalın ses ve daha büyük Âdem elması, kızlarda ise göğüs'lerin gelişimi ve daha kavisli ve belirgin kalçalar) ortaya çıkması ve gelişmesi ve hormonal dengede yetişkinliğe doğru güçlü bir değişim ile nitelenen yaşam evresidir. Bu, kan dolaşımına hormonal ajanların salınmasını sağlayan ve zincirleme bir reaksiyon başlatan hipofiz bezi tarafından tetiklenir. Böylece erkek ve dişi üreme organları etkinleştirilir ve bu ise onları hızlı bir büyüme ve gelişme durumuna sokar; tetiklenen gonadlar seri hormon üretimine başlar. Testisler öncelikle testosteron salgılar ve yumurtalıklar ağırlıklı olarak östrojen dağıtır. Bu hormonların üretimi cinsel olgunlaşma sağlanana kadar giderek artar. Bazı erkek çocuklarda cinsiyet hormonlarının dengesizliği, doku duyarlılığı veya obezite nedeniyle jinekomasti gelişebilir.
Erkeklerde yüz kılları normalde ergenlik döneminde belirli bir sırada görünür: Yüzdeki ilk kıllar genellikle 14 ila 17 yaşları arasında üst dudağın köşelerinde uzar. Daha sonra üst dudağın tamamına bıyık oluşturacak şekilde yayılır. Bunu yanakların üst kısmında ve alt dudağın altındaki bölgede kılların ortaya çıkması izler. Kıllar sonunda çenenin yanlarına ve alt kenarına, yüzün geri kalan kısmına da yayılarak tam sakal oluşturur. Çoğu insan biyolojik sürecinde olduğu gibi, bu özel düzen de bazı bireyler arasında farklılık gösterebilir. Yüzdeki kıllar genellikle ergenlik dönemi sonunda yani 17 ve 18 yaş civarında bulunur ancak önemli ölçüde daha geç bir döneme kadar ortaya çıkmayabilir. Bazı erkeklerde ergenlikten sonraki 10 yıl boyunca yüzdeki kıllar tam olarak gelişmez. Ergenlikten sonraki 2-4 yıl boyunca yüzdeki kıllar daha kaba, daha koyu ve daha kalın olmaya devam eder.
Erkekler için ergenliğin en önemli dönüm noktası, ortalama 13 yaşında oluşan ilk boşalma olan spermarche'dir. Kadınlarda bu, ortalama olarak 12 ila 13 yaşları arasında meydana gelen menstruasyonun başlangıcı olan menarş'tır. Menarş yaşı kalıtımdan etkilenir, ancak kızın diyeti ve yaşam tarzı da bunu etkiler. Genlerden bağımsız olarak, bir kızın menarş alabilmesi için belirli bir oranda vücut yağına sahip olması gerekir. Sonuçta, yüksek yağlı diyet uygulayan ve fiziksel olarak aktif olmayan kızlar, diyetleri daha az yağ içeren ve aktiviteleri yağ azaltıcı egzersiz (örneğin bale ve jimnastik) içeren kızlara göre ortalama olarak daha erken menstruasyona başlarlar. Yetersiz beslenen ya da çocukların fiziksel iş yapmasının beklendiği toplumlarda yaşayan kız çocukları da daha geç yaşlarda adet görmeye başlar.
Ergenliğin zamanlamasının önemli psikolojik ve sosyal sonuçları olabilir. Erken olgunlaşan erkek çocuklar genellikle arkadaşlarından daha uzun ve daha güçlüdür. Olası eşlerin dikkatini çekme ve sporda ilk seçilme avantajları vardır. Ergenlik çağındaki erkek çocuklar genellikle iyi bir vücut imajına sahip olma eğilimindedir, daha kendinden emin, emniyette ve daha bağımsızdır. Geç olgunlaşan erkek çocuklar, kendilerini zaten gelişmiş arkadaşları ve akranlarıyla karşılaştırırken zayıf vücut imajı nedeniyle kendilerine daha az güvenebilirler. Ancak erken ergenlik erkekler için her zaman olumlu değildir; Erkek çocuklarda erken cinsel olgunlaşmaya, onları etkileyen hormonların artması nedeniyle artan saldırganlık eşlik edebilir. Ergen erkek çocuklar akranlarından daha yaşlı göründükleri için yetişkin normlarına uyma konusunda artan sosyal baskıyla karşı karşıya kalabilirler; bilişsel ve sosyal gelişim'leri görünüşlerinin gerisinde kalsa da toplum onları duygusal açıdan daha gelişmiş olarak görebilir. Araştırmalar, erken olgunlaşan erkek çocukların cinsel açıdan aktif olma ve riskli davranışlara katılma olasılıklarının daha yüksek olduğunu göstermiştir.
Kızlar için erken olgunlaşma, bazen olgunlaşan kadınlarda tipik bir durum olan öz farkındalığın artmasına yol açabilir. Ergen kızlar vücutlarının önceden gelişmesi nedeniyle daha güvensiz ve bağımlı hale gelebilir. Sonuçta, cinsel olgunluğa erken ulaşan kızların yeme bozuklukları (anoreksiya nervoza gibi) geliştirme olasılığı akranlarına göre daha fazladır. Amerikalı liseli kızların diyetlerinin neredeyse yarısı kilo vermeye yöneliktir. Ayrıca kızlar, duygusal ve zihinsel olarak olgunlaşmadan önce kendinden büyük erkek çocukların cinsel teklifleriyle uğraşmak zorunda kalabilirler. Geç olgunlaşan kızlara göre daha erken cinsel deneyimler yaşamanın ve daha fazla istenmeyen gebelik yaşamanın yanı sıra, erken olgunlaşan kızlar alkol ve uyuşturucu kullanımına daha fazla maruz kalmaktadır. Bu tür deneyimlere sahip olanlar okulda "deneyimsiz" akranları kadar iyi performans göstermeme eğilimindedir.
Kızlar genellikle 15-17 yaşları civarında tam fiziksel gelişime ulaşırken, erkekler genellikle 16-17 yaşları civarında ergenlik dönemini tamamlarlar. Ergenlik sonrası yaştan sonra boyda herhangi bir artış nadirdir. Kızlar, ergenliğin ilk fiziksel değişikliklerinin ortaya çıkmasından yaklaşık dört yıl sonra üreme olgunluğuna ulaşırlar. Bunun tersine, erkek çocuklar daha yavaş gelişir ancak ilk gözle görülür ergenlik değişikliklerinden sonra yaklaşık altı yıl boyunca büyümeye devam ederler.

Ergenlikte eşcinsellik
Ergenlikte hamilelik
Efebofili
Hebefili

Ergenlik, adolesans veya puberte, insanlarda meydana gelen çocukluk çağı ile yetişkinlik çağı arasındaki geçiş dönemidir. Ergenlik, bireyde çocuksu tutum ve davranışların yerini yetişkince tutum ve davranışların aldığı, cinsiyet karakterlerinin kazanıldığı, bireyin yetişkin rolüne psikolojik ve bedensel olarak hazırlandığı dönemdir. Ergenliğe giriş için kesin bir zaman olmasa da genel olarak kızlar 10-14 yaş arasında ve erkekler 12-16 yaş arasında yaşlarında ergenliğe girebilirler.
Çocukluk çağı olarak adlandırılan yaşlarda, sosyal toplum bilinci (süperego) gelişmemişken, ergenlik dönemine giren gençlerde toplumsal kabullenilme, bir grubun parçası olma (süperego ve ego) kavramları gelişir. Vücut hormonlarından cinsiyet ile ilgili olan (İkincil cinsiyet hormonları) östrojen veya androjenlerin üretimi bu dönemde en yüksek seviyeye çıktığından ergen adayının psikolojisi sebepsiz yere değişimler gösterir. Ergenlik dönemi insanlardaki 5 dönemden biridir. Ergenlik dönemindeki bireyler, bu dönem boyunca yetişkinlik niteliklerine yönelik gelişimlerini henüz tamamlama süreci içinde olduklarından hak ve sorumlulukları açısından çocuk olarak kabul edilirler.
Ergenliğe giriş yaşı; genetik, ırkî, sosyoekonomik şartlar (çocuk yaşta evlendirme, ağır bedensel yük altında çalıştırılan çocuklar) ve iklim gibi faktörlerden etkilenir. Bazı siyahi kabileler ve eski Araplarda ergenlik iklimin etkisiyle daha erken başlarken Kuzey yarım küredeki Norveç, Finlandiya gibi az güneş alan soğuk bölgelerde ergenlik yaşı daha geçtir.

Bu dönemde kızlarda göğüs, kalça gibi bazı bölgeler genişler. Ergenin vücudu yetişkin bir kadın vücudunun formunu almaya başlar. Ergenin yumurtalıklarında yumurta üretimi ve dolayısıyla da âdet döngüsü başlar. Ağırlıklı olarak kasık bölgesinde ve koltuk altında olmak üzere bedenin diğer bölgelerinde kıllanma meydana gelir. Saç ve derilerinde yağlanma artabilir. Bunun sonucu olarak sivilceler ve siyah noktalar oluşabilir.

Vücut ağırlığı 10–20 kg artar. Boyları 10–30 cm uzar. Ses çatallaşmaya başlayarak erkeğe has biçimde kalınlaşır ve bunun beraberinde gırtlak gelişir. Deri yağlanır ve sivilce çıkar. Pubertal atılım adı verilen boyca uzama, hacimce irileşme başlar. Kas dokusu artarak vücuda iri erkeksi görünüm verir. Penis haricindeki genital alan, göğüs ve bacaklar erkeğe has biçimde kıllanır ve yüzde bıyık ve sakal çıkmaya başlar. Penis ve çevresi de kıllanır. Androjen salgısının doruğa çıkması nedeniyle penis ve testisler olgunlaşmaya başlar. Bununla da peniste erektilite ve uyarılabilme kabiliyeti artar, testisler erkek gamet olan spermleri üretmeye başlar. Karşı cinse büyük ilgi duyar ve bu ilgisini onlara yansıtır.

Ergenlik dönemine giren bireylerin bazıları çocukluk dönemi alışkanlıklarını bırakma zorunluluğu, yeni bir bedene alışma gibi sebeplerden dolayı ergenlikten korkabilir veya kaçmak isteyebilir. Özellikle kızlarda, erkeklere nispetle ergenliğe daha erken girmeleri, bu konuda daha az bilgi ve güven sahibi olmaları ve ergenlik sürecinin kadın cinselliğiyle bağdaştırılması sebebiyle ergenliğin zor bir süreç olarak görülmesi daha yaygın gözlemlenmektedir.
Ergen bireylerin bilinç ve sorumluluk düzeyi ve beraberinde hayata bakış açıları büyük değişimler gösterir. Bunu istikrarsızca değişen duygu ve düşüncelerin takip etmesi bu yüzdendir. Bunun yanı sıra ergenler, yaşanan olayları, duyguları ve düşünceleri anlayabilme ve hissedebilme kabiliyeti ile bunları daha açık bir şekilde ifade etme kabiliyeti artar; doğru-yanlış ve iyi-kötü benzeri zıtlıkları ve sınıflandırmaları daha iyi anlayabilme yetenekleri gelişir. Ergenler, bu süreçte hayatı sorgulamak, yeni bir şeyler denemek isteyebilir.
Ergen bireyler genellikle yoğun ve karışık duygular ve düşünceler içerisindedir. İçinde bulundukları duygu ve düşünceler, ne ile ilgili oldukları ve ne zamana denk geldikleri bakımından günlük hatta anlık değişim gösterebilmektedir. Genelde duygularında bir istikrarsızlık söz konusu iken, düşünce ve hayalleri ise büyük oranda gelecek hakkındaki planlar, karşı cins, bireyin yaşadığı hayat ve yaşamış olduğu bazı anların muhasebesi veya tamamen gerçek dışı hayâller gibi konulara ilişkin düşünceler olmaktadır. Böyle bir durum karşısında ergenin ebeveynlerinin, akrabalarının ve diğer tanıdık kişilerin bunu kabullenmesi ve sıkça “Sana neler oluyor? Geçen sefer çok iyiydin, şimdi ne oldu?” tarzında sorgulayıcı ve baskılayıcı yaklaşımlarda bulunmaması; tam tersine ergenin aile fertleri ve tanıdık insanlar kitlesi tarafından desteklenmesi ve bu insanların ergen bireyin yaşadıkları konusunda duyarlı, dikkatli ve hassas davranması ergenin ruh sağlığını olumlu yönde etkiler.
Ergenler bazen gerçekten büyük karışıklık ve kararsızlıklar içinde kalabilir ve buna bir son vermek isteyebilir. Bu nedenle zaman zaman odalarında yalnız kalmayı ve bir yere kapanmayı arzulamaları, ani öfke patlayışları yaşamaları, zihinsel anlamda aşırı bitkin ve isteksiz olmaları, ergenlikte yaşadıkları değişimlerden veya başka sebeplerden dolayı her şey ve herkesten çekinme/kaçınma ihtiyacı duymaları normaldir. Bunun yanı sıra, ergenin kişisel çöküşünün sebebi öz güven problemiyle, karşı cinsle, okul ve aile hayatıyla ilgili başka sorunlar da olabilmektedir. Fakat ergenin yaşadığı bu zihinsel çöküşün ileri seviyesini oluşturan depresyon; ergeni madde kullanımına, zorbalığa maruz kalmasına veya kalınmış gibi hissetmesine, yemek bozukluklarına, kendisini, tanıdıklarını ve hayatı ciddi anlamda yargılamasına, anksiyete gibi ciddi duygusal çöküşlere ve depresyonun son raddesi olan intihar girişimine sürükleyebilmektedir. Böyle durumlarda ise söz konusu aile ve tanıdık insan kitlesi, ergene fazla baskı uygulamadan, doğru bir şekilde yardım etmelidir.
Bu dönemde arkadaş çok önemli bir noktadadır. Bu nedenle arkadaş seçimi konusunda ergenin dikkatli olması ve ailenin hassas davranması gerekir. Bu dönemde ergenin fark edilmeye ve takdir edilmeye ihtiyacı vardır. Bu ihtiyacını aile içinde gideremeyen ergen, farklı arkadaş gruplarında bu ihtiyacını gidermeye çalışacaktır.

Büyüme ağrıları
Ergen

Evlilik, hemen hemen tüm kültürlerde evrensel olarak yer edinmiş, evli çift ile sahip olabilecekleri çocuklar arasında haklar ve yükümlülükler içeren; ve yasalar, kurallar, gelenekler, inançlar ve tutumlarla düzenlenen, yasal ve sosyal olarak onaylanmış cinsel ve ekonomik bir birliktelik olarak tanımlanır.

10. yüzyıla kadar Roma'da evlenme işlerinde yasama ve yargılama yetkileri devlete aitti. Bununla birlikte, Hristiyan Kilisesi, kuruluşundan itibaren, kendi mensuplarının evlenmelerinde uyulması gerekli bazı özel emirler ve yasaklar getirmişti; bunlara karşı gelen dini cezalara çarptırılır, en önemlisi de aforoz edilirdi. Batı Roma İmparatorluğu'nun yıkılışından sonra siyasi otoritesinin ortadan kalkması, Kilise'nin bu yasama ve yargılama yetkilerini yavaş yavaş benimsemesine yol açtı. 10. yüzyıldan itibaren birçok Avrupa krallığı Şarlman'ı örnek alarak kilise-devlet ikilisinin yan yana simbiyoz gelişmesini tercih etmiş ve kayıtları zaten her yerde bulunan ve zaten eğitimli kilise rahipleri tutmuştur. Kilisenin özellikle akraba evliliğine aşırı dini kısıtlamalar koyması sebebiyle bölünerek miras kalan küçük tarlaların genellikle kiliseye hibe edilmesi, kilisenin aşırı zenginleşmesine sebep olmuş, bu da devleti rahatsız etmeye başlamıştı. Kilise reformu ertesi yeniden güçlenen krallıklar, mülk işinde olduğu gibi evlenme konusunda da kilisenin yetkilerini kısıtladı. Bu süreç Batı'da 16. yüzyıldan 18. yüzyıla kadar sürdü. Günümüzde de din ve devlet işlerinin genelde birbirinden ayrılması ile evlenme töreninin hala kilisede yapılması revaçta olsa bile, akitlerinin belediyelere bırakılmasıyla son buldu.
Evlenmenin hukuki ve dini esasları zamanla çok değişmiştir: kan akrabalığıyla ilgili yasaklar her yerde geçerli olmadığı gibi bazı halkların egzogamik (aile veya kabile dışından evlenme) kanunları son derece karmaşıktır; bir kural haline gelen tek kişiyle evliliğin, çok kişiyle evliliği ortadan kaldırması uzun sürdü. Bazı toplumlarda nişanlı, karısını, ailesinden başlık parası ile ister, bazı yerlerde ise kocaya bir hediye veya drahoma verilir. Nişanlı, damat olarak kabulünden önce müstakbel kayınbaba ve kayınvalidesinin evinde bir süre hizmet etmek zorunda kalabilir.

1980 basımı Ethnographic Atlas kitabının listelediği 1,231 toplumdan, 186'sının tek eşli, 453'ünün nadiren polijinik, 588'inin sıkça polijinik ve 4'ünün poliandrik toplumlar olduğunu ortaya koymuştur.  Poliandri sadece Himalayalarda bulunan dağ toplumlarında gözlemlenmiştir.

Monogami olarak da bilinen tek eşlilik, bir kişinin hayatı boyunca ya da belirli bir zaman süresince tek bir eşe sahip olması durumudur.
Antropolog Jack Goody'nin araştırmalarına göre monogami ve çeyiz hazırlama, pulluk ile tarım yapma ile yüksek oranda bağlantılıdır ve bu bağlantı İrlanda'dan Japonya'ya kadar Avrasya'daki pek çok toplumda gözlemlenir. Buna karşın çapa ile tarım yapan Sahra Altı Afrika toplumlarında başlık parası ve poligami yaygındır. Ayrıca bir toplumun büyüklüğü, o toplumda insan ahlakının tanrılara atfedilmesi ve toplumdaki monogami yaygınlığı arasında da istatistiksel bağlantı bulunmaktadır

Çok eşlilik veya poligami, bir kimsenin aynı esnada birden fazla kişiyle evli ya da birlikte olmasıdır. Terim çok karılılık (polijini), çok kocalılık (poliandri) ve grup evliliği durumlarını kapsamaktadır.

Küresel insan genetik çeşitliliği üzerine yürütülmüş bir moleküler genetik çalışmaya göre, insanlar yerleşik hayata ve tarıma geçmeden önce çok karılı olarak yaşamaktaydı. Bu geçiş Avrasya'da 10.000 ile 5.000 yıl önce, Amerikalar ve Afrika'da ise daha sonra meydana gelmiştir. Yukarıda belirtildiği üzere antropolog Jack Goody'nin araştırmaları, çapa ile tarım yapan Sahra Altı Afrika toplumlarında başlık parası ve poligaminin yaygın olduğunu ortaya koymuştur. Daha sonraki karşılaştırmalı araştırmalar, bir toplumda pulluk kullanımının çok veya tek eşliliği belirleyen en önemli faktörü oluşturduğunu, savaşlarda yüksek erkek ölüm oranı (devletsiz toplumlarda) ve hastalıklar (devletli toplumlarda) da az miktarda etki gösterdiğini bulmuştur.

Poliandri, nadir görülen bir evlilik yapısıdır. En sık görüldüğü Himalaya Dağları'nda poliandri arazi azlığı ile bağdaşlaştırılmıştır. Bu bölgede gözlemlenen evliliklerde bir ailede yer alan tüm erkek kardeşler bir kadın ile evlendirilmektedir. Bu sayede arazinin paylaştırılmasından kaçınılmaktadır. Himalayalar dışında da poliandriye izin veren toplumlar keşfedilmiş, bu bölgelerde gelenek bir çocuğun birden fazla babaya sahip olabileceği inancı ile ilişkilendirilmiştir.

Hemen hemen her toplum, iki kişinin evlenebilmesi için şartlar belirlemiştir. Evlilik kurumu için de aynı şekilde kurallar konulmuştur. Bu şartlar ve kurallar zaman içinde de değişikliklere uğrasalar da genel olarak cinsiyetleri, ait oldukları toplumsal gruplar, sağlık ve kısırlık durumu, akrabalık derecesi, ayrı/ortak mülkiyet, birbirlerini ve ortak çocuklarını temsil edebilme, onların sorumluluklarına ortaklık, soyadı, miras, sadakat (-sizlik), ayrılma, boşanma, nafaka, çocukların veya eşin söz konusu olduğu hukuki davalar veya toplumsal meselelerde karar verme veya şahitlik etme/etmeme yetkisi/hakkı gibi konuları içerir.
Örneğin günümüzde birçok ülkede hemcins bireyler eşcinsel evlilik yapabilir. Buna karşılık aynı bu ülkelerde belli bir süre önce, eşcinsellik çok ağır cezalara layık görülürdü. Bazı ülkelerde ise hâlen eşcinsellik yasaktır. Pek çok toplum, kişinin aynı anda birkaç eşle birden evlendiği çok eşliliğe izin vermemektedir. Yakın akrabalık sınırı Orta Çağ Hristiyanları için Latin hesabıyla 6 derece, alman hesabıyla 3 derece idi; Bugünlerde akrabalık sınırlamaları en azlara yakındır. Eskiden dinler veya etnik gruplar arası evlilikler yasak olabiliyordu. 
Toplumlar arasında evlilikle ilgili derin farklar bazı gurbetçilerin oralı bir eş yerine memleketten, belki hiç tanımadığı, ama kendi evlilik anlayışına uyan bir "mektuplu gelin" ile evlenmeyi seçmelerine bile sebep olabilmiştir.
Evlilik olağan olarak, ailenin çoğalmasının temelini oluşturur. Yani, evli çiftin çocuk yaparak onları yetiştirmeleri beklenir. Nitekim, insan topluluklarının çoğunda, evlenme vardır ve dünyaya çocuk getirilmesi, bunların korunması, eğitilmesi, düzgün bir hayat için donandırılması gibi uzun soluklu amaçları gerçekleştirmek için eşlerin bir araya gelmesi, bunun gereği olan sorumlulukları toplum gözetiminde üstlenmesi olarak kabul edilir. Bununla beraber, bazı evlenmelerin böyle bir amacı bulunmadığı da bir gerçektir, örneğin geç yaşta yapılan evlilikler, eşcinsel evlilikler veya ölüm halindeyken yapılan evlenmeler gibi.
Medeni hukuk ve tarihte evlenme akdinin amacı, müstakbel eşlerin birbirlerine yaptıkları karşılıklı taahhütlere ve toplumun koyduğu kuralların muhasebesi ve kontrolüne resmî bir nitelik kazandırmak ve bu işlemler için gerekli kayıttır. Bazı ülkelerde ispatlanmış uzun süre birliktelik özellikle ortak çocuk varsa birçok konuda evlilik akdi ile eşdeğerli sayılabilmektedir.

Evliliğin çok temel ve evrensel bir toplumsal oluşum olması, her yönünün her dilde farkındalık ve dikkat konusu olmasını ve adlarının konulmasını getirmiştir. Aşağıdaki liste evlilik ve aile olmakla ilgili sözcük ve kavramlardan bazılarını içerir.

Türkiye'de evlilik gelenekleri
En uzun evlilikler listesi
Evlilik öncesi cinsel ilişki
Evlilik içi tecavüz
Evlilik hukuku
Evlilik cüzdanı
Evlilik ruhsatı
Evlilik danışmanı
Evlilik terapisi
Evlilik teklifi
Evlenme yaşı
Zorla evlendirme
Evlilik yıldönümü
İki eşlilik

Gelişim psikolojisi, bireyin kronolojik yaşıyla onun davranışının türü arasındaki ilişkiyi inceler. Duyu organlarının yaşın ilerlemesine paralel olarak nasıl geliştiği, konuşma gibi oldukça karmaşık önemli bir davranışın, hangi yaş aşamalarında ne gibi gelişim basamakları gösterdiği gelişim psikologlarının üzerinde çalıştığı sorunlara birkaç örnek oluşturur. Gelişimsel psikolojinin diğer bir konusu da çocukların içinde büyüdüğü çevre özellikleriyle onun geliştirdiği davranış türleri arasındaki ilişkiyi incelemektir. Günümüzde gelişim psikolojisi; çocuğun gelişimi ile ilgilendiği kadar, yaşlılık konusuyla da ilgilenir.

Gelişim düzeyi kavramını Jean Piaget e borçluyuz. Piaget Teorisi olarak bilinen teori, herkesin değişmez bazı düzeylerden geçtiğini ve bunların birbirinden ölçülebilir olarak ayrıldığını ortaya koymuştur.
Teoriye göre, öğrenme nicel değil, niteldir. Yani, küçük bir çocukla büyük bir insana aynı soru sorulduğunda çocuğun farklı cevap vermesinin nedeni bilgi miktarının az olması değil, dünyaya farklı şemalarla baktığından kaynaklanmaktadır. Burada "şema" kelimesi ile organizmaların içinde yaşadıkları dünyayı kurgulamak ve davranış belirlemek için kullandıkları zihinsel organizasyonlar kastedilmektedir.
Piaget, her organizmanın doğduğunda "refleks" olarak adlandırılan temel şemalarla dünyaya geldiğini, diğer yaratıkların aksine insanoğlunun bu şemaları bırakıp yeni şemalar oluşturabildiğini söyler. Piaget teorisinin temeli de "denge prensibi" olarak adlandırılan bu temele dayanır. Yerleşik bir şema üzerine yeni bilgiler edinildiğinde (asimilizasyon) uyumsuzluk ve bir çatışma, dengesizlik oluşuyorsa, mevcut şema değiştirilir (accomodation) ve yeniden düzenlenir. Örneğin Latin harfleriyle okuyup yazmaya alışık birinin aynı karakterlerle okunup yazılan bir dili öğrenmesi Kiril alfabesiyle okuyup yazan birinden daha kolay olacaktır. Ancak yeni dili öğrenebilmek için mevcut şemalarını değiştirmesi gerekecektir.
Piaget, çocukların gelişimlerinde 4 ana aşama olduğunu ortaya koyar:

Genelde gelişimin ilk iki yılında gerçekleşir. İçgüdüsel hareketlerin ağırlıkta olduğu bu dönemde önce kendini çevresindeki objelerden ayırır. Daha sonra hareket edebildiğini ve objeleri hareketlendirebildiğini anlar. İpleri, giysileri çekiştirme gibi. En son olarak obje sürekliliğini (Object Permanence) sağlar ve nesneleri algılamadığı zaman onların var olmaya devam ettiklerini kavrar. Bu dönemde bebeklerde görülen en yaygın özellik nesnenin sürekliliğini kavrayamaması nesnelerin büyüklük ve hacimlerinin farkında olmamasıdır.
Reflekslerden şemalara geçilir, doğadan ayrışım gerçekleşir, ertelenmiş taklit, monolog, hedefe yönelik davranışlar gerçekleştirilir, nesne sürekliliği, bu dönem gelişim özellikleridir

Genelde 2-7 yaşları arasında yaşanır. Objeleri kelime ve resimlerle simgeleyebilmeyi öğrenir ve "dil" kullanmaya başlar. Benmerkezcidir, kendinden başkalarının bakış açılarını algılamakta zorlanır. Objeleri sadece tek bir özelliklerine göre sınıflandırabilir. 2 dönemden oluşur. 2-4 yaş sembolik ve 4-7 yaş sezgisel dönem.
Paralel oyun, oyunun simgeleşmesi, toplu monolog, kişilerin sürekliliği, animizm, tek yönlü düşünce bu dönemde görülen gelişimsel özelliklerdir.

Genelde 7-11 yaş arası yaşanır. Olaylar ve nesneler hakkında mantık yürütebilir. Sayıların korunmasını genelde 6 yaşında, kütlenin korunmasını genelde 7 ve ağırlığın korunmasını genelde 9 yaşında kavrar. Nesneleri birkaç özelliklerine göre gruplayabilir ve organize edebilir (büyükten küçüğe, hafiften ağıra doğru gibi) 
somut işlemler yapılır, çok yönlü sınıflama yapılır, korunum kavramı kazanılır, ben merkezci düşünce tarzından kurtulur göreli düşünmeye başlar.

Soyut hipotezler üzerine mantık yürütebilir, varsayıma dayanan, geleceğe yönelik, ideolojik problemlerle ilgilenmeye başlar. Bu da demektir ki çocuklar geç algıdan erken algıya ilerlerler. Böylece ergen egosantrizmi başlamış olur.

Geniş aile, anne-baba ve onlara bağımlı çocuklardan oluşan çekirdek ailenin genellikle tek yanlı (ana ya da baba yanlı) bir soy grubu çevresinde örgütlenmiş, büyükbaba, büyükanne, amca, hala, teyze gibi kan bağı olan yakın akrabalardan oluşan geniş biçimi.
Kural olarak değilse de çoğunlukla ekonomik koşulların çekirdek ailenin kendine yeterli olmasını engellediği durumlarda ortaya çıkar. Gerekli iş birliği baba ya da ana soyundan akrabalarla sağlanır. Geniş aile daha uzak akrabaları da içerebilir, ama çoğunlukla bu amcalar, halalar ya da kuzenler de çekirdek soyun üyeleri ile aynı klandandır.
Geniş ailede çekirdek aile üyelerinin birbirleri için kullandıkları akrabalık terimleri klan içindeki daha geniş akraba grupları için kullanılır. Örneğin, anayanlı bir geniş ailede birey dayısını "baba", dayı çocuklarını "abla" ve "ağabey" diye çağırabilir. Geniş ailenin aynı çatı altında barınması şart değildir, ama genellikle üyeler birbirlerinin yakınında yaşar ve gruplar halinde çalışırlar. Aynı çatı altında yaşayan geniş aileye birleşik aile denir. Birleşik aile, evlenen bütün oğulların eş ve çocuklarıyla baba evinde birlikte yaşamaları ile şekillenir. Aile bütünlüğü kapsamında birden fazla çekirdek aile bulunur. Aile üyeleri yiyecek toplama, alışveriş, yemek hazırlama ve çocuk bakımı gibi işlerin tümünü ortaklaşa yaparlar.
Genel kullanımda, geniş aile kavramına birçok değişik anlam yüklenmiştir. Örneğin, sözcük bir hane halkının çekirdek aile dışında akrabalar içermesi durumunda ya da yaşayan tüm kan akrabalarını belirtmek amacıyla kullanılabilmektedir.

Tıpta ve sosyal bilimlerde, yasal "yetişkin" tanımından bağımsız olarak, genç yetişkin genellikle ergenliği takip eden yıllardaki kişileri tanımlar. Erik Erikson'un insani gelişme aşamalarına göre terim genellikle yaklaşık 18 ila 39 yaş aralığındaki yetişkinlere atıfta bulunmak için kullanılır. Bazı daha kapsayıcı tanımlar, dönemi 40'ların ortalarına kadar genişletir.  İnsan gelişimindeki genç yetişkin aşaması, orta yetişkinlikten önce gelir.
Edebiyatta, genç yetişkin terimi genellikle gayri resmi olarak 12 veya 13 yaşından itibaren olan çocukları hedefleyen genç yetişkin edebiyatı okuyucuları için pazarlama anlamında kullanılır. Genç yetişkinlerin reşit olmayanları da kapsayan bu geniş kapsamı, dinin dışında (Yahudilikte Bar veya Bat Mitzvah gibi) yasa tarafından veya çoğu kültürde yetişkin olarak kabul edilmedikleri ve ergenlik döneminde başlayan biyolojik yetişkinlik geleneği nedeniyle tartışmalıdır.

Genç yetişkinlik, yaşamın en sağlıklı dönemi olarak kabul edilebilir  ve genç yetişkinler genellikle sağlıklıdır ve ne hastalığa ne de yaşlanma sorunlarına maruz kalırlar. Güç ve fiziksel performans, 18 ila 39 yaşları arasında zirveye ulaşır. Esneklik yetişkinlik boyunca yaşla birlikte azalabilir.
Dişi üreme sistemi 20'li yaşların başında en yüksek doğurganlığına ulaşır.

Gençlik, bebeklikten yetişkinliğe kadar olan dönemi anlatmak için kullanılan terim. Bu terimin fizyolojik, demografik, sosyolojik durumu yansıtmada bir altkültür olarak kullanılmasında ergenlik, teenager, grup etkileşimi üzerinde durulur. Eğitim ve toplumsal hareketler araştırmalarında belirtilen bir toplumsal adlandırmadır. 
Türkiye nüfusunun 1/3'ü 15-24 yaş arasındadır ve yaklaşık 20 milyondur. Okullaşma, kültür, spor ve işsizlik bakımından veriler düşüktür. Ulusal düzeyde gençlik için üç fon bulunmaktadır: Gençlik Programı, Hayata Artı, Gençlik Hizmetleri Dairesi fonudur. Araştırmalarda gençlik sorunları aile, iletişimsizlik, şiddet, bağımlılıklar, eğitimsizlik, işsizlik, cinsellik, nihilizm, bireycilik, rekabet, tüketim kültürü gibi faktörlerde ortaya çıkmaktadır.
Devletle gençlik arasında Millî Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor bakanlıkları bağlantı kurar. 12 yaş gençliğin  alt sınırıdır. Üst sınır 24'tür (BM'ye göre). Bu yaşlarda eğitim dışında kalan gençliğin çalışma yaşamında iş güvencesi de yoktur. Aile içinde kuşak çatışması, çevre ile uyumsuzluk, kötü alışkanlıklar, sistemin yetersizliklerinin gençliğin önünü kesmesiyle oluşan umutsuzluk genel sorunlardır.
Gençliğin taşıdığı özdeşleşme ve bağımlılık, bilişsel ve ahlaki düzeylerde gerçekleşir. Arkadaşlık ve evliliklerin büyük bölümü bu yaştadır. Fizyolojik gelişim süreci 30'lu yaşlara kadar artarak devam etmektedir. Akıl ve beden gücünün, üreticiliğin dorukta olduğu yaşlardır. Cinsiyet açısından, kızlarda erken yaşta annelik ve erken yaşta doğum sorunları görülür. Kişilik ve benlik kuramlarında kişinin kendini nasıl gerçekleştirdiği araştırılır. Gençlik, ataerkil kültürle, şiddetle, namus formasyonlarıyla ve yaşlı kuşakla çatışma içindedir.
Siyasal hareketlerde Yeni Osmanlılar, İttihat ve Terakki gençlerden oluşmakta, bunlara Genç Türk (Jön Türk) denilmekteydi. Mitingler ve protesto gösterileri, öğrenci hareketleriyle paraleldir. 1980'e kadar olan gençlik hareketleri sağ ve sol kutuplaşmayla zirveye çıkmış, terör olayları artmıştı. Bu tarihten sonra ise antipolitik gençlik ortaya çıkmıştır.  1960'lara damgasını vuran gençlik, 1968 hareketi diye adlandırılır ve FKF'nin etkisi büyüktür.

Gençlik hakları
Gençlik dili
Gençlik kültürü
Gençlik altkültürü

Umut Sarp Zeylan (der), Eğitimin Değeri ve Gençlik, İstanbul 2007.
Gülten Kazgan (der), İstanbul Gençliği, İstanbul 2006.
Durul Türkmen, "Gençlik ve Siyaset"", Ankara 2009
Doğan Cüceloğlu, İnsan ve Davranışı, İstanbul 1994.
Durul Türkmen, "Üç Erg Üzerine bİR Deneme" Ankara 2008
Anonim, "Gençler Hakkında Bilgiler

Hamilelik veya gebelik, erkekten gelen sperm ile kadının yumurtalıklarından atılmış olan yumurtanın döllenmesi ile meydana gelen fetusun kadın organ ve dokularında değişiklikler meydana getirdiği, doğuma kadar geçen yaklaşık 9 aylık (266-270 günlük) dönem.
Döllenmenin oluştuğu andan 8. haftanın sonuna kadar geçen döneme embriyotik dönem denirken bundan sonrasına ve doğuma kadar olan döneme de fetal dönem denmektedir.
Hamilelik genç yaştaki kadınlarda döllenme sonrası ilk gün içinde belirlenebilir. Çünkü adet düzensizliği tamamlana kadar vücudun ürettiği her yumurta döllenmeye daha uygundur. Yaş ilerledikçe doğurganlığın azalması bununla ilgili bir durumdur. Döllenme sonrası 8-10 saat içerisinde ilk kusma gerçekleşir. Yaşı ilerlemiş kadınlarda ise belirtiler 1 hafta ile 2 ay arasında gözlemlenir. Ergenlik döneminde hamilelik ise ilk 12 saat içinde belirlenebilir. Ergenlik döneminde yumurtalar henüz olgunlaşmamıştır ve bu yüzden spermin yumurtayı döllemesi 5 ile 20 dakika arasındadır. 16 yaşını doldurmamış bir bireyin döllenme gerçekleştikten 10 gün sonrasında embiriyonun vücuttan alınmamısı durumunda bireyde ciddi şekilde fiziksel ve ruhsal sorunlara yol açabilir. Çünkü 16 yaş altı ergenlerde duygu dünyasının yapım aşamasıdır. Lakin kişi yaşıtlarından bu denli farklı bir olayla karşılaştığı için ileriki dönemlerde kendine güvensizlik gibi psikolojik eksiklikler yaşayabilir. Halk arasında yanlış bilinen bazı inanışlar ("âdet döneminde gebe kalınmaz" gibi) kişide ciddi ruhsal sorunlara yol açabilir.
Hamilelikte beslenme, hem gebelik öncesini hem de gebelik sürecini içermektedir. Çünkü bir kadının gebe kalabilmesi, bebeğini zamanında ve sağlıklı doğurabilmesi için gebe kalmadan önce sağlıklı olması, yeterli ve dengeli beslenmesi gereklidir.
Hamilelikte tüketilmesi tavsiye edilmeyen gıdalardan biri de kahvedir. Fetüs üzerinde olumsuz etkileri olabilir.

En önemli bulgu kadındaki adet gecikmesidir. Ancak her adet gecikmesi, kadının gebe olduğu anlamına gelmez. Kadının yaşamındaki değişiklikler, bazı rahatsızlıklar, psikolojik durumu ve stres gibi birçok etken kadının adet düzeninin bozulmasına ve gecikmelere neden olabilir.
Gebelik belirtileri aşağıda listelendiği gibidir:

Adet kanamasının gelmemesi (amenore)
Mide bulantısı ve kusma
İdrar ile ilgili şikayetleri
Yorgunluk ve bitkinlik hali
Fetal hareketlerin hissedilmesi
Göğüslerde beliren değişiklikler
Vajinal mukoza renk değişikliği
Artmış deri pigmentasyonu ve abdominal striaların görülmesi.
Kokulara karşı aşırı hassasiyet
İştah artması ve bazı gıdalardan tiksinme
Duygusal anlamda değişimler
Vücut ısısının artması

Hamilelik dişi gamet olan oositin erkek gamet spermatozoon ile birleşmesi yani döllenme sonucu oluşur. Döllenme ile birlikte yumurta meydana gelir. Bu pratikte en çok cinsel birleşme yolu ile olur. Ancak günümüzde yapay inseminasyon ve in vitro fertilizasyonla da gebelik oluşturulmaktadır.

Perinatal kelimesi gebeliğin 22. haftasıyla (bu dönemde doğum ağırlığı 500 gramdır) doğumdan sonraki 7. gün arasında kalan zamanı tanımlar.

Bu dönem doğumla başlar ve yaklaşık 6 hafta sürer.

Beklenen doğum tarihi son adet kanamasının ilk gününden 40 hafta sonradır ve doğum genellikle 37 ve 42. haftalar arasında olur. Gerçek gebelik süresi döllenmeden sonra 38 haftadır. 40 hafta, 9 ay 6 gün demektir; bu da doğum gününün tahmininde kullanılan Naegele kuralının temelini oluşturur. 
Gebelik 37 ile 42. haftalar arasında (252 ile 294. günler) ise miadında olarak tanımlanır. 37 haftanın tamamlanmasından önceki eylemler preterm, 42 haftadan sonrakiler ise postterm adını alır. Gebelik 42 haftayı aşarsa anne ve bebekte komplikasyon gelişme riski belirgin şekilde artar. Bu nedenle genellikle uzmanlar bu döneme ulaşmış ama başlamamış doğum eylemini tıbbi yöntemlerle uyarırlar.
Doğumların %5'ten azı, tam gününde gerçekleşir. %50'si, tahmini güne göre 1 hafta farkla; %90'ı ise 2 hafta farkla olur.

Düzenli uterus kasılmalarıyla birlikte serviksinde silinme ve dilatasyon olan bir kadın doğum eylemine girmiş kabul edilir. Doğumların çoğu başarılı vajinal doğumlardır, ama bazen komplikasyonlar gelişir ve sezaryen yapılması gerekebilir.

Hamilelik başlangıcı, birkaç değişik yolla saptanabilir. Bu hamilenin kendisi tarafından tıbbi test kullanmadan ya da bir tıbbi test yardımıyla olabilir.
Hamilelerin çoğu bu duruma işaret eden belirtiler yaşar. Bunlar bulantı ve kusma, aşırı yorgunluk ve bitkinlik, normalde aranmayan yiyeceklere karşı istek duyma, geceleri sık idrara kalkma olabilir.
Bazı erken tıbbi bulgular da gebelikle ilişkilidir. Bunlar döllenmeden sonraki ilk birkaç haftada ortaya çıkar. Bu belirtiler tüm gebeliklerde olmadığı gibi tek başlarına tanı da koydurmaz. Kan ve idrarda insan koryonik gonadotropini (hCG) saptanması, adet kanamasının olmaması, son adet kanamasından sonraki 3. veya 4. haftada embriyonun uterusa yerleşmesine bağlı implantasyon kanaması, ovulasyondan sonra iki hafta ya da daha uzun süre ile bazal vücut sıcaklığında artış saptanması bu belirtiler arasındadır.
Gebelik testleri yeni oluşan plasentanın salgıladığı hormonları saptama esasına dayanır. Klinikte kan ve idrar testleri embriyonun yerleşmesinden 12 gün sonra gebeliği gösterebilir. Kan testleri daha güvenilirdir. Evde yapılan testler idrar testleridir ve döllenmeden sonra 12-15 gün geçmeden gebeliği saptayamazlar.
Embriyonun yerleşmesinden sonra blastosist hücreleri yumurtalıktaki corpus luteumun progesteron üretmeye devam etmesini sağlamak üzere insan koryonik gonadotropini (hCG) salgılarlar. Böylece uterusun iç yüzeyinin korunması ve embriyonun beslenmesi sağlanmış olur.
Erken dönemde yapılan ultrason gebelik yaşını oldukça doğru biçimde saptar. Pratikte doktorlar gebelik yaşını son adetin ilk gününü başlangıç noktası alarak belirtirler.

Hamilelik testleri kanda (Beta-HCG) veya idrarda bakılan gebelik testlerinden oluşur. HCG, hamilelik araştırması, testis ve kadın genital tümörlerinin araştırılması vb. amaçlarla kullanılabilen bir testtir.
Testler immünolojik metotlu HCG ölçüm testleridir. Çok erken dönemde antijen yetersizliği, geç dönemde antijen fazlalığı negatif teste yol açabilir. Negatif sonuçlar kişinin hamile olma olasılığını yok etmediği gibi pozitif sonuçlar da kesin hamilelik anlamına gelmez.

Hamilelik, her biri üç ay süren üç dönemde incelenir. Bu dönemlerin her birine trimester adı verilir.

Döllenme sonrası embriyo uterusun endometrium tabakasına implante olur. Ama bazen de işler yolunda gitmez ve yerleşim fallop tüplerine ya da servikse olur ve dış gebelik meydana gelir. Kadınların çoğu implantasyon döneminde herhangi bir belirti hissetmez ama bu dönemde minimal bir kanama olması da çok nadir değildir. Bazı kadınlarda 1. trimestırda kramplar olur. Bu durum birlikte kanama da yoksa genellikle önemli değildir. İmplantasyon sonrası endometrium desidua adını alır. Plasenta kısmen desiduadan kısmen de embriyonun dış tabakalarından oluşur ve fetusa besin maddeleriyle oksijen taşınmasından ve atıkların uzaklaştırılmasından sorumludur. Umblikal kord yani göbek bağı embriyo ya da fetusu plasentaya bağlar. Bu dönemde gebelerin %70'inde sabah rahatsızlıkları olur ve bunların da çoğu ilk 3 aydan sonra düzelir. Hormonlardaki geçici artışa bağlı olarak meme başları ve etrafındaki renkli halka (areola) koyulaşır. Düşüklerin çoğu, bu dönemde gerçekleşir.
İlk üç ay hormon değişimlerin en yoğun olarak gerçekleştiği dönem olması nedeniyle hamile kadınlarda sıklıkla besin hassasiyetleri görülmektedir. Araştırmalar, hamile kadınların %66-%90'ının en az bir yiyecek için aşırı istek duyduğunu (aşerme), %50-%85'inin ise en az bir yiyecekten tiksindiğini göstermektedir.

4-6. ayları kapsayan dönemdir. Kadınların çoğu, kendilerini daha enerjik hisseder ve sabah rahatsızlıkları azalırken kilo alımı başlar. Bu dönemin ikinci, gebeliğin beşinci ayının son haftasında yani 20. haftada uterus, normal büyüklüğünün 20 katına ulaşır. 1. üç aylık dönemde fetus hareketleri başlasa da bunların anne tarafından hissedilmesi, ancak 2. üç aylık dönemde olur. Bu, tipik olarak 5. ayın sonu - 6. ayın başı olan 20-21. haftalarda, anne daha önce hamile kaldıysa da 19. haftada olur. Ancak bazı kadınlarda hareketin çok daha sonraları hissedilmeye başlaması da nadir değildir. Plasenta, bu dönemde tamamen çalışmaya başlar. Fetus insülin üretir ve idrar oluşturur. Cinsiyet tayini de mümkündür.

Hamileliğin en çok kilo alınan evresidir. Fetus günde 28 gram kadar büyür. Fetus doğuma hazır olacak şekilde başaşağı döner ve gebenin göbek şekli buna göre değişir. Fetus düzenli olarak hareket eder ve gebe bunu hisseder. Bu hareketler kadını rahatsız edecek kadar şiddetli olabilir. İdrar kaçırma ve bel ağrısı görülebilir.

Hamile olan annelerin en büyük problemlerinden birisi hamilelikte kansızlıktır. Anne adaylarının en çok merak ettiği konulardan birisi, gebelikte kansızlık vakasının bebeği ne derecede etkilediğidir. Peki hamilelikteki kansızlığın belirtileri ve bebeğe etkileri nelerdir?
Hamilelik, anne vücudunda ikinci bir canlının oluştuğu dönemdir. Yetersiz ve dengesiz beslenme hamile anne üzerinde çeşitli bozukluklara neden olur.
Hamilelik süresince bebek, anne zayıf olsa bile kendisi için gerekli olan enerjiyi, protein, demir, kalsiyum gibi minaralleri ve vitaminleri anneden alarak gelişimini sürdürür. Böylece annenin bu besin öğelerine olan gereksinimi artar. Artan gereksinimlerin karşılanmaması halinde; beslenme yetersizliğinin belirtileri olan kansızlık, diş çürümesi kemik bozuklukları meydana gelir. Anne halsiz ve yorgun düşer, bebeğini de yeterince besleyemez. Bu kez bebeğin büyüme ve gelişmesi tam olmaz ve sağlıksız doğar.
Kansızlık (anemi) Nedir?  
Dünya Sağlık Örgütü, kana rengini veren hemoglobin maddesinin düzeyinin 11 gr/dl altında olduğu durumları
anemi olarak tanımlamaktadır. Bununla beraber, gebeliğin 6. ayından (2.trimester) sonra, kan plazma hacminin
artmasına bağlı olarak 10,5 gr/dl sınır değeri olarak kabul edilmektedir.
Hamilelilkte Anemi Nedenleri Nelerdir?  
Gebelerde anemi genellikle birden fazla sebebe bağlı

Kan hısımlığı (Latince consanguinitas 'kan bağı') ortak bir atadan gelen bir akraba ile akrabalık ilişkisine sahip olma özelliğidir.
Birçok hukuk sistemi, kan bağı yakın olan kişilerin evlenmesini veya cinsel ilişkiye girmesini yasaklayan kanunlara sahiptir. Kan hısımlığının derecesi, bu yasağın kapsamını belirler ve yerel yasalara göre değişiklik gösterir. Öte yandan, dünya nüfusunun yaklaşık %20'si, belirli kan hısımlığına dayalı evliliklerin tercih edildiği bölgelerde yaşamaktadır.
Kan hısımlık dereceleri, aynı zamanda mirasçıların belirlenmesinde de kullanılır. Miras hukukuna göre vasiyetsiz miras paylaşımı yasal düzenlemelere göre farklılık gösterebilir.
Bazı toplumlarda ve tarihsel dönemlerde kuzen evliliği serbest veya teşvik edilirken, bazı yerlerde tabu sayılmakta ve ensest olarak görülmektedir.
Kan hısımlığının derecesi, her bir nesil veya mayoz bölünmesi için ayrı bir sıra içeren bir kan hısımlığı tablosu ile gösterilebilir. Aynı nesilde bulunan ve ortak bir ataya sahip kişiler, tabloda aynı sırada yer alır.
Knot Sistemi, kan hısımlığını Ahnentafel numaralarını kullanarak tanımlayan sayısal bir gösterim sistemidir.

Genetik olarak kan hısımlığı, mayoz nedeniyle genetik çeşitliliğin azalmasından kaynaklanır. Tüm insanlar genetik materyallerinin %99.6 ile %99.9'unu paylaştığından, kan hısımlığı sadece küçük bir genetik bölümü etkiler. İki kardeşin çocuk sahibi olması durumunda, çocuğun dört yerine sadece iki büyükanne ve büyükbabası olur. Bu durumda, çocuğun zararlı bir çekinik geni (alel) iki kopya halinde alma olasılığı artar.
Genetik kan hısımlığı, 1922'de Wright tarafından tanımlanan akrabalık katsayısı r ile ifade edilir. Burada r, kan hısımlığı nedeniyle homozigotluk oranını gösterir. Örneğin, ebeveyn-çocuk ilişkisi r=0.5 (DNA'nın %50'sini paylaşır), kardeşler r=0.5, ebeveynin kardeşi r=0.25 (%25 DNA), birinci derece kuzenler r=0.125 (%12.5 DNA) olarak hesaplanır.
Genetik olarak, ikinci derece kuzen veya daha yakın akrabalar arasında kurulan evlilikler (r ≥ 0.03125) kan hısımlığına dayalı evlilikler olarak sınıflandırılır. Bu keyfi sınır, daha uzak akrabalar arasındaki evliliklerin genetik etkilerinin genel popülasyonla karşılaştırıldığında anlamlı bir fark yaratmayacağı düşüncesiyle belirlenmiştir. Küresel ölçekte, çocukların en az %8.5'inin kan hısımlığına dayalı bir evlilikten doğduğu tahmin edilmektedir.
Klinik genetikte, kan hısımlığı ikinci derece kuzen veya daha yakın akrabalar arasındaki evlilik olarak tanımlanır ve soy içi üreme katsayısı (F) 0.0156 veya daha büyük olur. Burada (F), bir çocuğun her iki ebeveynden de aynı gen kopyalarını alma olasılığını ifade eder.
Genellikle birinci ve ikinci derece kuzenler tanımlanabilirken, üçüncü derece kuzenler bazen belirlenebilir. Ancak dördüncü derece kuzenlerin belirlenmesi nadirdir çünkü çoğu insan aile soy ağacını dört kuşaktan öteye takip edemez. Ayrıca, dördüncü kuzenler genetik olarak bölgesel popülasyondaki diğer bireylerden anlamlı şekilde farklı değildir.

Soy içi üreme, otozomal genetik bozukluklar için homozigotluk seviyesini artırır ve genellikle bir popülasyonun biyolojik uygunluk seviyesinin düşmesine neden olur. Bu durum, soy içi üreme depresyonu olarak bilinir ve klinik araştırmaların önemli bir konusudur.
Soy içi üremenin riskleri iyi bilinmesine rağmen, endogami geleneği olan azınlık gruplarına mensup aileleri bilgilendirmek ve davranışlarını değiştirmek, genetik danışmanlık hizmetleri açısından zorlu bir süreçtir.
Kan hısımlığına dayalı ilişkilerden doğan çocuklar belirli genetik hastalıklar açısından daha yüksek risk taşır. Otozomal çekinik hastalıklar, belirli bir çekinik gen mutasyonu için homozigot olan bireylerde ortaya çıkar. Bu, bireyin aynı genin iki kopyasına (alel) sahip olduğu anlamına gelir.
Belirli nadir durumlar (yeni mutasyonlar veya uniparental dizomi) dışında, böyle bir hastalığa sahip bireyin her iki ebeveyni de genin taşıyıcısıdır. Taşıyıcı bireyler genellikle etkilenmez ve taşıyıcı olduklarını gösteren herhangi bir belirti göstermezler. Dolayısıyla, mutasyonlu geni taşıdıklarının farkında olmayabilirler. Akrabalar belirli bir oranda genetik materyali paylaştıkları için, akraba ebeveynlerin otozomal çekinik bir genin taşıyıcısı olma ihtimali daha yüksektir ve bu nedenle çocukları da otozomal çekinik bir hastalığa yakalanma açısından daha büyük bir risk altındadır.
Bu riskin artış derecesi, ebeveynlerin genetik yakınlık seviyesine bağlıdır. Ebeveynlerin yakın akraba olduğu durumlarda risk daha yüksektir, ancak ikinci derece kuzenler gibi daha uzak akrabalar arasında bu risk daha düşüktür (ancak yine de genel popülasyona kıyasla daha fazladır).
Kan hısımlığı, bir popülasyonun tüberküloz ve hepatit gibi birçok enfeksiyöz patojene karşı duyarlılığını artırabilir. Ancak, sıtma ve bazı diğer patojenlere karşı duyarlılığı azaltabilir.

Kardeş, anne veya babadan en az birinin ortak olduğu kişilerin birbirlerine göre durumuna verilen addır. Kardeşler erkek ya da kız olabilirler. Birçok toplumda kardeşler anne babalarıyla birlikte aynı ortamda oynayarak ve eğlenerek çocukluklarını birlikte geçirerek büyürler. Bu kalıtsal ve fiziksel yakınlık birbirlerine karşı sevgi ya da düşmanlık gibi duygusal hisler beslemelerine neden olur.
Doğum sırasına göre büyük kardeş erkek olduğu zaman ağabey, kız olduğu zaman ise abla olarak adlandırılırlar.

Türkçe kardeş (< Anadolu ağızlarında kardaş > gardaş) kelimesi etimolojik olarak karın kelimesine -daş isimden isim yapım eki getirilerek oluşturulan karındaş kelimesinden gelen bir kaynaşma örneğidir ve işlek olan bu ekin türevleri arasında ayaktaş, arkadaş, boydaş, yoldaş, yurttaş, dildaş, dindaş, gönüldaş, denktaş gibi örnekler de bulunmaktadır. Orta Türkçe dönemine ait Divânu Lügati't-Türk'te «karındaş» (قَرِنْدَشْ) biçiminde geçer ve Kâşgarlı Mahmud -daş ekini belirterek kelimeyi "bir karında beraber bulunmuş" olarak açıklar. Eski Kıpçakçada da karındaş biçiminde geçer. Çağdaş Türk dillerinde de yaygın biçimde kullanılır; Azerice qardaş (гардаш), Türkmence gardaş (гардаш), Özbekçe qarindoş (қариндош), Tatarca kardeş (кардәш), Kırgızca karındaş (карындаш), Nogayca karındas (къарындас), Kazakça karındas (қарындас), Karakalpakça karındas (қарындас), Hakasça harındas (харындас), Hakasçanın Sagay, Koy, Kaç ve Belt ağızlarında karındas (карындас) biçiminde yer alır.

Yazı dilinde -daş ekinin ince sıralı biçimi olan kardeş yaygın iken, Anadolu'da halk arasında daha çok kalın sıralı gardaş ~ kardaş biçimi geçer ve yaşça denk ya da yaklaşık olanlar arasında hitap sözü olarak da kullanılır.
Birçok Anadolu şiirinde Gardaş kelimesi etki bırakmış Âşık Veysel Şatıroğlu, Ozan Arif, Abdürrahim Karakoç gibi Anadolu şairlerince kullanılmıştır. Popüler şarkılar, Türk halk ve sanat müziği ve türkülerde de sıkça kullanılır. Cem Karaca'nın "Namus Belasına Gardaş" şarkısı buna örnektir.

Aynı anababadan olanlara öz kardeş denir. Kısmen aynı kısmen farklı anababadan olanlar, ana bir kardeş (anaları aynı, babaları farklı) ya da baba bir kardeş (babaları aynı, anaları farklı) olarak adlandırılır. Farklı anababadan olanlara ise üvey kardeş denir. Biyolojik olarak kardeş olmasalar da aynı anadan süt emişen kişilere süt kardeş (emikdaş) denir.

Kuzen veya böle, bir kimsenin ebeveynlerinin kardeşlerinin evlatlarından her biri. Kız kuzenler için kullanılan kuzin sözcüğü günümüzde yavaş yavaş kullanımdan kalkmaktadır.
Bir kimsenin teyze, hala, amca ve dayı çocukları o kimsenin kuzenleridir. Aynı şekilde bahsi geçen kimse de kendi kuzenlerinin kuzenidir. Bazı yörelerde, özellikle küçük yaştaki kuzenler yeğen olarak da tanımlanırlar.
Bir kimsenin ebeveynlerinin kuzenlerinin çocukları, o kimsenin 2. dereceden kuzenleridir. Aynı şekilde bir kimsenin ebeveynlerinin 2. dereceden kuzenleri, o kimsenin 3. dereceden kuzenleridir.
Geniş manasıyla kuzen bir kimsenin geniş ailesindeki akrabalarından biridir. Bir kimsenin herhangi bir dereceden kuzenleri ile en az bir ortak atası olması gerekir. Biyolojide zaman zaman canlıların ortak atalardan olan uzak akrabaları için de kuzen tanımlaması kullanılır.

Aslında kuzen Türkçe bir kelime değildir. Kuzen Fransızca kökenlidir, sonradan Türkçe 'ye geçmiştir.

Medeni birliktelik ya da sivil birliktelik (İngilizcede "civil union", "civil partnership" ya da "registered partnership" isimleri ile bilinir), evliliğe benzeyen ve bazı ülkelerde resmî olarak tanınan bir birliktelik türü. Medeni birliktelikler, eşcinsel çiftlere evliliğe benzeyen (bazı ülkelerde evli çiftlerle aynı olan) haklar ve mesuliyetler vermektedir. 1989 yılında Danimarka, medeni birliktelikleri yasallaştıran dünyanın ilk ülkesi oldu ve o tarihten bu yana birkaç ülke daha bu birliktelikleri yasallaştırdı. Québec, Yeni Zelanda ve Uruguay gibi bazı bölgeler veya ülkelerde ise medeni birliktelikler heteroseksüel çiftler için de mümkündür.
Medeni birliktelikler çeşitli kesimlerce evlilikle tam olarak aynı olmayan bir statüye sahip ("evlilik aparthaydı") oldukları için  eleştirilmektedir.

Günümüze dek medeni birliktelikler Almanya, Andorra, Avusturya, Birleşik Krallık, Çekya, Danimarka (Grönland dahil olmak üzere), Ekvador, Finlandiya, Fransa (Wallis ve Futuna Adaları ile Yeni Kaledonya dahil olmak üzere), İrlanda, İsviçre, İspanya, Kolombiya, Lüksemburg, Macaristan, Slovenya, Uruguay ve Yeni Zelanda'da bütün ülke çapında yasallaştırılmıştır. Medeni birliktelikler ayrıca ABD'nin Hawaii, Kaliforniya, Kolorado, Maine, Nevada, New Jersey, Oregon, Washington ve Wisconsin eyâletlerinde; Avustralya'nın Avustralya Başkent Bölgesi, Tazmanya, Victoria ve Yeni Güney Galler eyâletlerinde; Kolombiya'nın Mérida eyâletinde ve Meksika'nın Coahuila eyâletinde mevcuttur.

(İngilizce) Avrupa Evlilik ve Birliktelik laboratuvarı
(İngilizce) Vermont medeni birliktelikler rehberi
Civil Union Fact Sheet, Australian Capital Territory web site

Menopoz, kadınlarda âdet kanamalarının (menstrüasyon) ve dolayısıyla üremenin sona ermesi. Menopoz zaman zaman "hayatın değişimi" olarak algılansa da bu tarif, negatif bir anlam taşır ve yerinde değildir. Zira menopoz esnasında fiziksel, zihinsel ve cinsel değişiklikler olduğu doğrudur ancak bunlar "kötüye gidiş" olarak nitelenemezler.
Çoğu kadında menopoz 45-55 yaşları arasında başlar. Ortalama menopoz yaşı 50 olarak kabul edilse de bazı durumlarda 40 yaşından önce bile başladığı ya da 50'li yaşların sonlarına sarktığı görülebilir. Menopozun kişide erken ya da geç başlaması muhtemelen kalıtımsal olmakla birlikte iyi beslenme ve sağlıklı bir hayat menopozu geciktirebilir. Kadınların sadece yüzde %1'inde menopoz 40 yaşından önce başlar. Bu duruma prematüre (erken) menopoz denir. Yumurtalıkların cerrahi operasyon ile alınması veya X ışınları ya da radyum ile yokedilmesi ile sunî menopoz başlatılabilir.

Türkçeye Fransızcadan geçen menopoz sözcüğü 19. yüzyılın sonlarında modern Latince menopausis sözcüğünden türetilmiştir. Meno- öneki, Yunanca men (ay) kelimesinden gelir ve 'menstrüasyon (âdet kanaması) ile ilgili' anlamında kullanılır. Poz kelimesi ise yine Yunanca pausein (durmak) sözcüğünden gelir.

Âdet (menstrüasyon), kadınlarda rahimin iç yüzeyini kaplayan ince mukus zarının, salgıların, sekresyonun ve bir miktar kanın periyodik olarak vajinadan boşalmasıdır.
Kadınlarda normal âdet görme döngüsü (menstrüel siklus) her 28 günde birdir. Ancak hiçbir kadın düzenli olarak 28 günde bir âdet görmez. 21 ila 35 gün arası normal kabul edilir. Âdet kanamaları azalarak üç ilâ yedi gün devam eder. Bu süre zarfında yaklaşık 35-40 ml. kan kaybedilir. Bu miktar çoğu kadında 50 ml'nin altındadır.

Menopoz, yumurtalıkların görevlerini yerine getirememeye başlaması sonucu ortaya çıkar. Yumurtalıkların tabii ömrü yaklaşık olarak 35 yıldır ve çalışamaz hâle gelmeleri yaşlanmanın tabii bir sonucudur.
Kadınların üretken yılları boyunca yumurtalıklarındaki foliküller olgunlaşır ve hipotalamik-hipofizer aks stimülasyonu sayesinde yumurtalarını düzenli olarak bırakırlar. Menopoz yaklaştıkça foliküllerin önce bir kısmı, zamanla tamamı yumurta bırakamaz hâle gelirler. Bu durum âdet düzenini bozar. Âdet kanamaları gecikmeye veya sıra atlamaya başlar. Belirtiler bazen hamilelik ile karıştırılabilir. Âdet araları iyice uzar. Bazı kişilerde kanamanın miktarı azalırken, bazı kişilerde aşırı kanama görülebilir. Şanslı bir azınlıkta ise âdet kanamaları menopoza girince birden kesilir.
Yumurtalıklar çalışamaz hâle gelince giderek daha az östrojen hormonu üretmeye başlarlar. Östrojen azalması, üreme faaliyetlerini kontrol eden bezlerdeki hormonel aktivitelerde belli belirsiz değişikliklere ve yeniden düzenlemelere neden olur. Östrojen seviyelerinin düşmesi, hypothalamusun nörovasküler mekanizmasını bozar ve menopozun tipik özelliklerinden olan "ânî ateş basmasını" (İng.: İngilizce: hot flash veya İngilizce: hot flush) tetikleyen vasomotor değişiklikleri başlatabilir. Hipofiz bezelerinin metabolizması değişir ve kan ile idrarda yüksek miktarlarda folikül stümilasyonuna yardımcı olan hormonlara (FSH) rastlanılır. Adrenal ve tiroid bezlerinin hormonel dengesi de bozulur. Tüm bu değişiklikler birçok kadında fiziksel veya zihinsel rahatsızlıklara neden olmazlar.

Menopozun en önemli belirtisi âdet düzeninde meydana gelen değişmelerdir. Diğer belirtiler şöyle sıralanabilir:

Ânî ateş basması genellikle göğüste bir ısınma hissiyle ortaya çıkar. Oradan boyuna, yüze ve bazen de tüm vücuda yayılır. Bazen ateş hissiyle birlikte iğnelenme de görülür. Yüzde ateş basması sonucu ortaya çıkan kızarıklık başkaları tarafından rahatlıkla fark edilebilir. Geceleri ateş basması uyku düzenini bozabilir. Bazen de aşırı terleme veya üşüme uykuyu bölebilir.
Ânî ateş basması menopozdan hemen önce başlar ve yaklaşık 2-3 yıl devam eder. Yumurtalıkları ameliyatla alınmış genç kadınlarda da, operasyondan yaklaşık bir hafta sonra ânî ateş basması görülür.

Menopozun birçok belirtisi vardır ancak bu belirtilerin kaynağı menopoz ile alakası olmayan rahatsızlıklar da olabilir: Gerginlik, baş ağrısı ve baş dönmesi bunlardan birkaçıdır. Ayrıca menopoz nedeniyle sıklıkla karşılaşılan "yaşlanma endişesi" de bir takım rahatsızlıklara yol açabilir.

Birçok kadın menopoz esnasında kilo aldığından yakınmaktadır. Bunun nedeni bazen tiroid faaliyetlerindeki azalma olabilir. Ancak menopoz esnasında kilo almanın nedeni genellikle azalan fiziksel faaliyetler ve aşırı yemedir. Menopozun dış görünüşü ya da zindeliği etkilediği yönünde net bir bilgi yoktur.

Yakın zamanlara kadar östrojen hormonu alımının menopoz belirtilerini azalttığına ve ateroskleroz (damar tıkanıklığı) ile osteoporozu yavaşlattığı düşünülmekte, hastalara ve menopozdaki kadınlara yaygın olarak verilmekteydi. Ancak günümüzde östrojenin endometriyal (rahim mukozası) ve bazı meme kanserleri ile ilgili olabileceği, düşünülmektedir. Östrojen hormon tedavisi alanlarda kalp krizi ve inme riskinde artış olduğuna ilişkin veriler nedeniyle östrojen tedavisi (postmenapozal hormon yerine koyma tedavisi) tekrar gözden geçirilmektedir.

Menopoz dönemi genellikle 45-50 yaş arasında kabul edilen bir olgudur. Bu yaşlarda oluşan menopoz dönemi doğurganlık özelliğinin bitişi olarak kabul edilmektedir. Menopoza giren bir kadın artık çocuk doğurma özelliğini kaybetmiş demektir. Ancak 35-40 yaş altı kadınlarda kesilen âdet kanamaları erken menopoz olarak adlandırılmaktadır. Bu durum ile karşı karşıya kalan kadınların bazıları kendiliğinden gebe kalabilirken bazıları ise yardımcı üreme tedavileri ile gebe kalmaktadır.
Kadının âdet döngüsü bir yılı geçmiş ve bu süre içinde kanama olmamış ise menopoz tanısı konabilir. Erken menopoz hariç normal menopozun geri dönüşü gibi bir ihtimali söz konusu değildir. Artık doğurganlık özelliği kaybedilmiştir ve kadının gebe kalma gibi şansı yoktur.
40 yaş altında bir kadında erken menopozun tanısını koymak önemlidir.
Küçük ovarian yetmezliği erken menopozdan daha farklı gelişen bir durumdur. Bu sorun ile karşı karşıya kalan bir kadında âdet kanaması kendiliğinden tekrar oluşabilir ve hiçbir yardımcı üreme tedavisine gerek kalmadan gebe kalabilir. Bu hasta gruplarında yumurtalıklarda bulunan folliküller tamamen tükenmiştir ya da herhangi bir bozukluğa uğramıştır. Bu hastalığın genetik olduğu da düşünülmektedir. Ailesinde bu tür bir sorun olan kadınların %20'sinde bu hastalık görülmektedir.

Özel

Genel
"Menopause." Encyclopædia Britannica Ultimate Reference Suite. Chicago: Encyclopædia Britannica, 2010.
"Menopause." Oxford Dictionary of English 2e, Oxford University Press, 2003.

Herbert J. Buchsbaum (ed.), The Menopause (1983).
Linda R. Gannon, Menstrual Disorders and Menopause: Biological, Psychological, and Cultural Research (1985)

Orta yaş, bir insanın hayatının genç yetişkinliğin ötesinde, ancak yaşlılığın başlangıcından önceki dönemidir. Kesin aralık akademik olarak tartışılmaktadır ancak terim genellikle yaklaşık 40-45 ile yaklaşık 60-65 yaş aralığını belirtmek için kullanılır  ancak daha erken başlayıp daha geç de bitebilir. Yaşamın bu aşaması, bireylerde yaşlandıkça kademeli olarak fiziksel, bilişsel ve sosyal gerileme ile birliktedir.

Bu zaman aralığı genellikle "orta yaş" olarak adlandırılır ve cinsiyete de bağlı olarak yaklaşık 40+ ile yaklaşık 60+ yaş arasındaki süre olarak tanımlanabilir. Genç yetişkinlik ile bu aşama arasında birçok değişiklik olabilir. Merriam-Webster ve Oxford English Dictionary gibi bazı sözlüklerde tanımlama yaklaşık 45 yaşında başlar. Bazılarında 50 yaşına kadar geç başlayabilir. Orta yaşın tam tanımının ne olduğu konusunda evrensel bir fikir birliği yoktur ancak genel özellikler arasında doğurganlığın hızlı düşüşü, saçların beyazlaması ve fırsatların azalması yer alır. Amerikan Psikoloji Derneği, "orta yetişkinliği" 35 veya 36 yaşta başlar olarak tanımlar ve aralık 60 veya 65'e kadardır. Lancet orta yaşı 40 yaşından itibaren kabul eder. Modern sosyal bilimciler genellikle orta yaşın 35 ila 40 yaşlarında başlayıp 55 ila 60 yaşlarında sona erdiği konusunda hemfikirdirler.
Bu dönemde vücut yavaşlayabilir ve orta yaşlılar yemeye, kötü madde kullanımına, strese ve dinlenmeye karşı daha duyarlı hale gelebilirler. Kronik sağlık sorunları, engellilik veya hastalıklarla birlikte görülmeye başlar. Duygusal tepkiler ve geçmişe bakış kişiden kişiye değişir; örneğin ölümlülük, üzüntü ya da kayıp duyguları bu yaşta sık görülen duygulardır.
Orta yetişkinlik veya orta yaştakiler, ilişkiler geliştirmeye ve ilişkilerdeki değişikliklere uyum sağlamaya devam ederler. Bu tür değişiklikler, büyümekte olan veya yetişkin çocuklar ile yaşlanan ebeveynler arasındaki olgunlaşan ilişkilerde oldukça belirgindir. Topluluk katılımı, devam eden kariyer gelişimi gibi yetişkinliğin bu aşaması için oldukça tipiktir.

Ortak ata, evrimsel süreçte, birden fazla canlı türünün ortak genetik öncülü olan canlı. Modern biyolojide, Dünya üzerinde yaşayan ya da soyu tükenmiş birçok canlının, diğer alt canlı türlerinin ortak atası olduğu kabul edilir. Ayrıca tüm canlıların "evrensel bir ortak ata"dan ya da "ortak gen havuzu"ndan geldiği kabul edilir. Evrensel ortak ata kavramı, ilk kez 1859'da Charles Darwin'in Türlerin Kökeni kitabında ortaya atılmıştır.

Bilinen tüm yaşam formları aynı temel biyokimyasal organizasyona dayanmaktadır: DNA'da kodlanan genetik bilgi, protein ve RNA enzimlerinin etkisiyle RNA'ya kopyalanır, daha sonra ATP, NADPH ve diğerleri enerji kaynağı olarak ribozomlar tarafından proteinlere çevrilir. Sitokrom c gibi yaygın olarak paylaşılan maddelerdeki küçük dizi farklılıklarının analizi ayrıca evrensel ortak kökeni destekler. Tüm organizmalarda, DNA replikasyonu gibi temel işlevleri yerine getiren enzimler olarak görev yapan 23 protein bulunur. Bu tür enzimlerden yalnızca bir tanesinin var olduğu gerçeği, tek bir ataya ait olduğuna dair ikna edici bir kanıttır. Tüm canlı hayvanlarda ortak olan 6.331 gen tanımlanmıştır; bunlar 650 milyon yıl önce Prekambriyen'de yaşayan tek bir ortak atadan gelmiş olabilir.

Hayatın ilk kez ortaya çıkışı, biyolojik evrim için temel bir ön şarttır, ancak evrimin işleyişini anlamak için hayatın kökeninin bulunması gerekli değildir, çünkü bir kez canlı organizmalar ortaya çıktığında evrim kurallarının işleyeceği düşünülür. Evrim için ilk organizma sorunu henüz tam anlamıyla çözülememiştir. Ortaya çıkan ilk canlı organizma hakkında çeşitli teoriler bulunmaktadır.
Şu anki bilimsel konsensüs karmaşık biyokimyanın, basit kimyasal reaksiyonlar ile hayatı oluşturduğu yönündedir, ancak bunun nasıl olduğu henüz tam anlamıyla çözülememiştir. Hayatın ilk kez ortaya çıkışı, yaşayan ilk şeylerin yapısı veya evrensel ortak atanın genetik yapısı ile ilgili bilgiler henüz eksiktir. Dolayısıyla, hayatın tam olarak nasıl başladığı konusunda bir konsensüs bulunmamaktadır, ancak RNA gibi kendini kopyalayan moleküller ve basit hücre yapıları ile ilgili teoriler mevcuttur.

İnsan, bonobo, şempanze, goril, gibon ve orangutanla birlikte Hominoidea (İnsansılar) süperfamilyasına dahildir. Bunlardan şempanze ve bonobo %99'luk gen ikizi olarak insanın yaşayan en yakın akrabalarıdır. İnsan ile şempanzenin ortak atası yaklaşık 6 milyon yıl önce yaşamıştır.

Evrim

Piaget'nin bilişsel gelişim kuramı ya da Piaget teorisi, İsviçreli gelişim psikoloğu Jean Piaget tarafından 20. yüzyılın ilk yarısında geliştirilen bir teoridir. Bu kurama göre çocuklar, doğuştan gelen biyolojik eğilimler ve çevreyle etkileşimleri yoluyla bilgi edinir. Bu süreç ise aşamalı ve evrensel bilişsel gelişim evrelerinden geçerek gerçekleşir. Kuram, eğitim bilimleri, gelişim psikolojisi ve pedagojik uygulamalarda derin etkiler yaratmış; modern yapılandırmacı öğrenme kuramlarının temel taşlarından biri olmuştur.

Jean Piaget, gelişimsel biyoloji ve klinik psikoloji alanlarından yararlanarak, çocukların bilgiyi nasıl yapılandırdığını anlamaya çalışmıştır. Ona göre bilişsel gelişim, çevreden edinilen deneyimlerle zihinsel yapıların (şemaların) sürekli olarak yeniden düzenlenmesiyle gerçekleşir.
Kuram, üç temel psikolojik sürece dayanır:

Şema: Bilişsel yapı birimleri, deneyimlerin zihinsel temsilleridir.
Özümleme: Yeni bilgilerin mevcut şemalara göre yorumlanması.
Uyum sağlama: Yeni bilgiye uygun biçimde şemaların değiştirilmesi.
Bu iki süreç, bilişsel dengenin (equilibration) korunmasını sağlar. Bilişsel denge bozulduğunda çocuk yeni uyum yolları arar ve bu da gelişimi tetikler.

Piaget, bireylerin bilişsel gelişimlerinin evrensel ve yaşa bağlı dört ana evreden oluştuğunu öne sürmüştür. Her evre, belirli bilişsel yapılar ve düşünme biçimleriyle karakterize edilir. Bu evreler sabit bir sırada ortaya çıkar, ancak bireylerin bu evrelerden geçme yaşı çevresel faktörler ve bireysel farklılıklar nedeniyle değişkenlik gösterebilir.

Bu evre, doğumdan yaklaşık iki yaşına kadar süren ve bilişsel gelişimin en temel yapı taşlarının atıldığı dönemdir. Bebekler bu dönemde çevrelerini yalnızca duyusal deneyimler (görme, işitme, dokunma) ve motor etkinliklerle algılarlar. Piaget'ye göre bu evredeki en önemli gelişim, nesne kalıcılığı kavramının kazanılmasıdır: yani bir nesne göz önünden kaybolduğunda da var olmaya devam ettiğini anlayabilme.
Ayrıca bu dönemde şu yetiler gelişir:

Amaçlı davranış: Bebekler rastgele hareketlerden amaca yönelik hareketlere geçer.
Nedensellik anlayışı: Eylemlerinin sonuç doğurduğunu öğrenir.
Taklit: Başkalarının davranışlarını taklit etmeye başlarlar (gecikmeli taklit dahil).
Bu süreçte bebekler altı alt evreden geçer. En basit reflekslerden (emme, yakalama) başlayarak, sonunda basit problem çözme ve zihinsel temsil (imgeleme) becerilerine ulaşırlar.

İki yaşından itibaren çocuklar artık semboller kullanarak düşünmeye başlarlar. Dil gelişimi hızlanır, hayal gücü güçlenir. Ancak mantıksal düşünme becerileri henüz gelişmemiştir. Düşünce biçimleri sezgiseldir ve çoğu zaman gerçeklikten kopuktur.
Bu evrenin temel özellikleri şunlardır:

Benmerkezcilik: Çocuklar başkalarının bakış açılarını anlamakta zorlanır. Ünlü deney: Üç dağ problemi.
Animizm: Cansız nesnelere canlılık özellikleri atfetme.
Yapaycılık: Doğal olayların insanlar tarafından yapıldığına inanma (örneğin yağmurun birinin ağlaması sonucu oluştuğunu sanma).
Merkezileşme: Bir nesnenin sadece tek bir özelliğine odaklanma (örneğin sadece yüksekliğe bakarak daha fazla su olduğunu sanma).
Bu evredeki çocuklar, korunum kavramlarını (sıvı, sayı, uzunluk, alan vs.) henüz kazanmazlar.

Somut işlemler evresi, çocuğun mantıksal düşünmeye adım attığı, ancak bu düşünmenin hâlâ somut olay ve nesnelerle sınırlı olduğu dönemdir. Çocuklar artık bazı bilişsel becerileri sistematik biçimde kullanabilir.
Başlıca gelişimler şunlardır:

Korunum: Nesnelerin fiziksel özelliklerinin (miktar, hacim) yüzeysel değişikliklerden etkilenmediğini anlama.
Sıralama: Nesneleri uzunluk, ağırlık gibi ölçütlere göre sıralama yetisi.
Sınıflama: Nesneleri kategorilere ayırma ve alt sınıfları anlama (örneğin çiçekler – papatyalar).
Tersine çevirebilirlik: Bir işlemi zihinde tersine çevirebilme yetisi.
Bu dönemde çocuklar, problem çözme becerilerinde daha tutarlı hale gelir, ancak soyut kavramları hâlâ yeterince anlayamazlar.

Ergenlikle birlikte bireyler soyut düşünme kapasitesine ulaşır. Piaget'ye göre bu evre, insan zihninin en karmaşık düşünme biçimlerine eriştiği dönemdir.
Bu dönemin temel kazanımları:

Hipotetik-dedüktif düşünme: Varsayımlar kurup bunları sistematik olarak test etme (örneğin bilimsel yöntem).
Mantıksal önermelerle düşünme: Eğer ... ise biçimindeki soyut çıkarımlar.
İdealizm ve ahlaki muhakeme: Gençler toplumsal yapılar, etik ilkeler ve kişisel değerler üzerine düşünmeye başlarlar.
Bu evre aynı zamanda bilişsel esneklik, çok değişkenli düşünme, ileri düzey problem çözme ve eleştirel düşünme becerilerinin geliştiği aşamadır.
Bazı araştırmacılar, soyut işlemler evresine her bireyin ulaşamayabileceğini öne sürmüş ve bu düzeyin eğitimsel ve kültürel etkilere açık olduğunu belirtmişlerdir.

Piaget'ye göre dil, bireyin bilişsel gelişiminin bir sonucu olarak ortaya çıkar. Çocuklar çevrelerini anlamlandırmaya başladıkça, düşüncelerini semboller aracılığıyla ifade etme ihtiyacı duyarlar ve bu da dil gelişimini beraberinde getirir. Bu yaklaşım, dilin düşünceyi yönlendirdiğini savunan Lev Vygotsky'nin görüşüyle çelişir. Piaget, dilin sembolik işlevin bir parçası olduğunu ve özellikle işlem öncesi evrede hızlı geliştiğini belirtmiştir.
Bilişsel gelişimin evreleriyle birlikte, dilin işlevi de değişir. Duyusal-motor evrede iletişim, jest ve seslere dayanırken; işlem öncesi evrede çocuklar sembolik temsil yoluyla dili kullanmaya başlar. Somut işlemler evresinde dil, daha mantıklı ve kurallı biçimde kullanılmaya başlanır. Soyut işlemler evresine gelindiğinde ise, dil aracılığıyla varsayımsal düşünce, sorgulama ve soyut kavramlar üzerine konuşma becerileri gelişir.
Piaget'ye göre dil, çocukların kavramsal düşünmeye geçişinde önemli bir araçtır, ancak bu araç, düşünmenin ön koşulu değil sonucudur. Bu nedenle dil, bilişsel gelişimi doğrudan yönlendiren değil, daha çok yansıtan bir unsurdur. Örneğin, bir çocuk henüz nesne kalıcılığı geliştirmemişse, bu kavrama karşılık gelen kelimeyi de anlamlı şekilde kullanamaz.
Anadilinin rolü, bu kuramsal çerçevede önemli bir yere sahiptir. Kavramlarla öğrenme, zihinsel soyutlama ve sınıflama yetilerinin gelişmesine bağlıdır. Dil, kavramların sembolleştirilmesini ve bellekte düzenli şekilde depolanmasını sağlar. Ayrıca bireyin içinde bulunduğu kültürel ortamın değerlerini, düşünce kalıplarını ve toplumsal deneyimlerini aktarmada bir araçtır.
Bu bakımdan, anadili öğretimi ortamları yalnızca iletişimsel becerilerin değil, aynı zamanda kavramsal gelişimin de desteklendiği pedagojik alanlardır. Piaget'nin görüşüne göre bu ortamlarda hedef yalnızca kelime öğretimi değil, çocukların kavramları anlayarak düşünme becerilerini geliştirmektir. Bu yaklaşım, bilişsel yapılandırmacı eğitim anlayışına da temel oluşturur.

Piaget'nin bilişsel gelişim kuramı, çocukların zihinsel süreçlerini aşamalı olarak anlamaya yönelik önemli bir çerçeve sunmuş ve gelişim psikolojisi literatüründe çığır açıcı bir rol oynamıştır. Ancak kuram, sonraki araştırmalar ışığında bazı yönlerden eleştirilmiştir. Bu eleştiriler genel olarak kuramın evresel yapısı, sosyal ve kültürel bağlamı yeterince göz önünde bulundurmaması ve araştırma yöntemleri gibi alanlarda yoğunlaşmaktadır.

Piaget'nin kuramı, bilişsel gelişimi belirli yaş aralıklarına karşılık gelen evrelerle açıklar. Ancak sonraki çalışmalar, çocukların bazı bilişsel becerilere öngörülen yaştan daha erken sahip olabileceğini ortaya koymuştur. Özellikle Renee Baillargeon gibi araştırmacıların bebeklerle yaptığı çalışmalar, nesne kalıcılığı gibi kavramların Piaget'nin öngördüğünden çok daha erken gelişebildiğini göstermiştir. Bu durum, evrelerin katılığının sorgulanmasına yol açmıştır.

Kuram, bilişsel gelişimi bireysel bir yapılandırma süreci olarak ele alırken, Lev Vygotsky gibi kuramcıların vurguladığı sosyal etkileşim, dil ve kültürel araçların rolünü arka planda bırakmıştır. Vygotsky'nin geliştirdiği yakınsak gelişim bölgesi (ZPD) kavramı, bireyin potansiyel gelişim düzeyine erişebilmesinde yetişkin rehberliğinin ve akran etkileşiminin kritik rol oynadığını savunur. Piaget'nin kuramı ise çocukları çoğunlukla bireysel problem çözücüler olarak konumlandırmıştır.

Piaget'nin çalışmaları, çoğunlukla İsviçre'deki orta sınıf çocukları temel alarak yürütülmüştür. Bu durum, kuramın evrensel olarak geçerli olup olmadığı konusunda soru işaretleri doğurmuştur. Michael Cole ve Barbara Rogoff gibi kültürlerarası gelişim psikologları, farklı topluluklardaki çocukların bilişsel gelişim örüntülerinin Piaget'nin öngördüğünden sapabildiğini göstermiştir. Bu bulgular, bilişsel gelişimin yalnızca bireyin yaşa bağlı bilişsel yapılarıyla değil, içinde bulunduğu sosyal ve kültürel bağlamla da şekillendiğini ortaya koymuştur.

Piaget'nin deneysel yöntemleri genellikle doğal gözlemlere ve niteliksel yorumlara dayanmıştır. Ancak günümüz psikolojisinde yaygın olan deneysel tasarımlar, nörogelişimsel ölçümler ve daha sistematik test protokolleri ile karşılaştırıldığında, Piaget'nin yöntemleri bazı yönleriyle yetersiz görülmüştür. Örneğin çocukların başarısız olduğu bazı testlerin, kullanılan materyallerin karmaşıklığı veya soruların yönlendirme biçiminden kaynaklandığı ileri sürülmüştür.

Tüm eleştirilere rağmen Piaget'nin kuramı, bilişsel gelişim alanında öncü bir yapı sunmuş ve sonraki teorilerin şekillenmesinde temel rol oynamıştır. Eğitimden psikoterapiye, oyun kuramlarından yapay zekâya kadar pek çok alanda kuramın etkisi devam etmektedir. Ayrıca neo-Piagetci kuramlar, bilişsel evre modelini çağdaş nöropsikolojik ve bilişsel bilimsel bulgularla yeniden yorumlamaya çalışmıştır.

Jean Piaget
Bilişsel gelişim
Yapılandırmacılık
Lev Vygotsky
Problem temelli öğrenme (PBL)
Eğitim psikolojisi

Psikoseksüel gelişim (psikoseksüel gelişme), psikanalizin kurucusu Sigmund Freud (Sigismund Schlomo Freud)'un öncülük ettiği psikodinamik akımın kişilik gelişim kuramıdır.
Tıp açısından, insan, üç boyutlu bir varlıktır: biyolojik, psikolojik, sosyal (biyo-psiko-sosyal yapı). Biyolojik-psikolojik yapının gelişmesi psikomotor gelişme olarak nitelendirilir. Biyolojik ve psikolojik yapı, insanın içinde yaşadığı ve sürekli bir karşılıklı etkileşimde bulunduğu toplumdan “sosyal” bileşenini de alarak biyo-psiko-sosyal üniteyi oluşturur. Bireyin ve kişiliğinin oluşması ve olgunlaşması, bu üç bileşenin ortaklaşa ve karşılıklı etkileşimlerinin sonucudur. Psikomotor gelişme prenatal dönemde izlenebilse de psikoseksüel (ruhsal-cinsel) gelişme doğumdan sonra gözlenen ve belirli aşamalardan geçen bir evrimdir. Bu aşamalar kişiliğin kuruluş ve olgunlaşmasının temelini oluşturan birtakım evreleri içerir; kişinin, her evreyi zamanında ve tüm gereği ile yaşadıktan sonra, yine zamanında, bir sonrakine geçmesi koşulu vardır. İlkel benlik (id), “almak, elde etmek, zevk almak” temeli üzerine oturmuştur ve tek amacı bunları elde etmektir (acıdan hazza ulaşma). Bu amaca ulaşmak için hiçbir kural, ahlak ve vicdan kısıtlayıcı ya da cezalandırıcı izi görülmez. “İd” sürekli olarak ister, arzular ve amacına ulaşmak için en küçük bir kısıtlama ya da duraksama tanımaz. Bir süre sonra çevrenin etkisi başlar; eğitim, yasalar, gelenekler, ahlak, vb etkenler id'in ölçü tanımaz isteklerine gem vurarak ve törpüleyerek, toplum içinde ve toplum kurallarına uyan kişiliğe dönüşür; “ego” oluşmuştur. Ego, isteklerini, haklarını ve sınırlarını bilen bir kişilik bileşenidir. Daha sonra da “süperego (ahlaki benlik)” olarak nitelendirilen en üst benlik gelişir; böylece, gerektiğinde başkalarının yararına olacak her türlü özveriyi göstermek, paylaşmak, bağışlamak gibi yüksek ahlak göstergelerini içeren bir benlik türü ortaya çıkar.
Dinçmen'e göre, normal kişi, gerek ruhsal-cinsel (psikoseksüel) evrelerin tümünü zamanında ve doğru biçimde yaşayarak, her bir evreden bir sonrakine zamanında geçerek, aile dışındaki karşı cinse yönelmiş bir cinsellik gösteren, gerekse id'inin gereksinimlerini yeterli bir süperego ögesiyle yoğurarak mutlu, isteklerini elde etme yetisinde; aynı zamanda başkalarının haklarına, isteklerine ve bireyselliğine saygılı bir egoya sahip kişidir.
Ego, id'in arzularını süperego'nun emirleriyle yoğurup çevresel gerçeklere uyabilecek bir biçime sokan kişilik bileşenidir. Bilinçaltındaki Oedipius, Elektra veya kastrasyon gibi çeşitli kompleksler vardır. Bu kompleksler süperegonun yönetimi altında olan egonun, id'i susturucu ve sindirici etkisiyle denetlenir; Freud'a göre “ id’in bulunduğu yer ego geçecektir”. Psikodinamik kurama göre, kişi doğumda hazzıyla birlikte doğar. Psikoseksüel (cinsel-ruhsal) gelişmenin evreleri, kişiliğin ortaya çıkmasında büyük önem taşır; haz alımının yolunda gitmemesi kişiliğin oluşumunda izler bırakır. Psikoseksüel gelişimin sistemli bir biçimde gerçekleşebilmesi psikomotor gelişimin düzenli olmasıyla olanaklıdır.
Psikoseksüel gelişim kuramına göre insanın cinsel yönden gelişimi beş evrede tamamlanır.

Oral dönem (0-1 yaş)
Anal dönem (1-3 yaş)
Fallik dönem (4-6 yaş)
Latent dönem (7-11 yaş)
Genital dönem (12-18 yaş)

"Psikoseksüel gelişim - İngilizce"

Ruhlandırma, din ve antik felsefede, bir insanın veya başka bir canlının ruha sahip olma ve ruhlandığı andır. Bazı inanç sistemleri, ruhun gelişmekte olan bir çocukta yeniden yaratıldığını savunur; diğerleri, özellikle reenkarnasyona inanan dinlerde ve öğretilerde, ruhun önceden var olduğuna ve bedene gelişimin belirli bir aşamasında girdiğine inanır.
Aristoteles zamanında, insan ruhunun 40. günde (erkek embriyolar) veya 90. günde (dişi embriyolar) oluşan bedene girdiğine ve canlanmanın bir ruhun varlığının göstergesi olduğuna yaygın olarak inanılıyordu. Diğer dini görüşler ise, ruhlanmanın gebe kalma anında; veya çocuk doğduktan sonra ilk nefesini aldığında; sinir sistemi ve beynin oluşumunda; beyin aktivitesinin ilk tespit edilebilir belirtisinde; veya fetüsün rahimden bağımsız olarak hayatta kalabildiğinde (canlılık) gerçekleştiğini ileri sürer.

Kavram, kürtajın ahlakı ve doğum kontrolünün ahlakı üzerine tartışmalarla yakından ilişkilidir. İnsan yaşamının doğuştan kutsal olduğuna dair dini inançlar, yıllar boyunca çeşitli geleneklerin ruhani liderlerinin birçok açıklamasına ilham kaynağı olmuştur; ancak, çeşitli figürlerin, çeşitli bağlamlarda ruhsuz bir yaşamın bile dikkate alınması gereken ahlaki bir değere sahip olduğunu savundukları göz önüne alındığında, bu üç konu tam olarak paralel değildir.

Varoluş öncesi
Reenkarnasyon
Yaratılışçılık (ruh)

Noonan, John T. (1970). "An Almost Absolute Value in History".  Noonan, John T. (Ed.). The Morality of Abortion. ss. 1-59. doi:10.4159/harvard.9780674183032.c2. ISBN 978-0-674-18303-2.  Review: Pilarczyk, Daniel (1971). "Whose Life? Whose Liberty? Whose Happiness?: A Review of The Morality of Abortion: Legal and Historical Perspectives by John T. Noonan". Kentucky Law Journal. 59 (3). 

 Vikisöz'de Ruhlandırma ile ilgili sözler mevcuttur.
Collection of quotations from Christian writers of first four centuries

Senesens (/sɪˈnɛsəns/) veya biyolojik yaşlanma, canlı organizmalarda fonksiyonel özelliklerin kademeli olarak bozulmasıdır. Senesens kelimesi hücresel senesensi ya da tüm organizmanın senesensini ifade edebilir. Organizmal yaşlanma, en azından bir organizmanın yaşam döngüsünün sonraki kısmında, artan yaşla birlikte ölüm oranlarında bir artış ve/veya fekonditede bir azalma içerir, ancak geciktirilebilir. 1934 yılında kalori kısıtlamasının sıçanlarda yaşam süresini %50 oranında uzatabileceğinin keşfedilmesi, ihmal edilebilir yaşlanmaya sahip türlerin varlığı ve Hidra cinsi üyeleri gibi potansiyel olarak ölümsüz organizmaların varlığı, yaşlanmayı ve dolayısıyla yaşa bağlı hastalıkları geciktirmeye yönelik araştırmaları motive etmiştir. Nadir görülen insan mutasyonları yaşlanmayı hızlandıran hastalıklara neden olabilir.
Çevresel faktörler yaşlanmayı etkileyebilir - örneğin, ultraviyole radyasyona aşırı maruz kalmak cildin yaşlanmasını hızlandırır. Beyin, kardiyovasküler sistem ve kaslar da dahil olmak üzere vücudun farklı bölümleri farklı oranlarda ve belirgin bir şekilde yaşlanabilir. Benzer şekilde, hareket kontrolü ve hafıza gibi işlevler de yaşlanmayla birlikte belirgin bir şekilde azalabilir. Aynı türden iki organizma da farklı oranlarda yaşlanabilir, bu da biyolojik yaşlanma ve kronolojik yaşlanmayı farklı kavramlar haline getirir.

Organizmal senesens, tüm organizmaların yaşlanmasıdır. Aktüeryal senesens, yaşla birlikte ölüm oranında artış ve/veya fekonditede azalma olarak tanımlanabilir. Gompertz-Makeham ölümlülük yasası, ölüm oranının yaşa bağlı bileşeninin yaşla birlikte üstel olarak arttığını söyler.
Yaşlanma, strese yanıt verme yeteneğinin azalması, homeostatik dengesizliğin artması ve kanser ve kalp hastalığı da dahil olmak üzere yaşlanmayla ilişkili hastalık riskinin artması ile karakterize edilir. Yaşlanma, "fizyolojik işlevin ilerleyici bir şekilde bozulması, yaşa bağlı canlılık kaybı ve kırılganlığın artması süreci" olarak tanımlanmıştır.
2013 yılında bir grup bilim insanı, memelilere vurgu yaparak organizmalar arasında ortak olan yaşlanmanın dokuz ayırt edici özelliğini tanımladı:

genomik istikrarsızlık
telomer yıpranması
epigenetik değişiklikler
proteostaz kaybı
düzensiz besin algılama
mitokondriyal disfonksiyon
hücresel yaşlanma
kök hücre tükenmesi
değişmiş hücreler arası iletişim
On yıllık güncellemede üç ayırt edici özellik eklenmiş ve toplamda 12 ayırt edici özellik önerilmiştir:

devre dışı makrootofaji
kronik inflamasyon
disbiyoz
Çevre, DNA hasarı ve oksijen radikallerinin (yaygın olarak serbest radikaller olarak bilinir) doku ve hücrelere verdiği hasar gibi çeşitli seviyelerde hasara neden olur ve bu hasarın bir kısmı onarılmaz ve dolayısıyla zamanla birikir. Eşey hücreleri yerine somatik hücrelerden klonlama, hayata daha yüksek bir başlangıç hasar yüküyle başlayabilir. Koyun Dolly bulaşıcı bir akciğer hastalığı nedeniyle genç yaşta ölmüştür, ancak ölüm oranlarını ölçmek ve yaşlanmayı ölçmek için klonlanmış bireylerden oluşan bir popülasyonun tamamına ilişkin veriler gerekli olacaktır.
Evrim teorisyeni George Williams şöyle yazmıştır: "Görünüşte mucizevi bir morfogenez başarısından sonra, karmaşık bir metazoanın çok daha basit bir görev olan sadece oluşmuş olanı muhafaza etme görevini yerine getirememesi dikkat çekicidir."

Ölüm oranının yaşla birlikte arttığı farklı hızlar, türler arasında farklı maksimum yaşam sürelerine karşılık gelir. Örneğin, bir fare 3 yaşında, bir insan 80 yaşında yaşlıdır ve ginkgo ağaçları 667 yaşında bile yaşın çok az etkisini gösterir.
Hücre bölünmesi sırasında "ana" ve "yavru" hücreler arasında asimetri olan bakteriler de dahil olmak üzere neredeyse tüm organizmalar yaşlanır; ana hücre yaşlanırken yavru hücre gençleşir. Hidra cinsi gibi bazı gruplarda ihmal edilebilir bir yaşlanma vardır. Planaryan yassı solucanları "yüksek oranda çoğalan yetişkin kök hücre popülasyonu tarafından beslenen görünüşte sınırsız telomer rejeneratif kapasitesine" sahiptir. Bu planaryanlar biyolojik olarak ölümsüz değildir, aksine ölüm oranları yaşla birlikte yavaşça artar. Biyolojik olarak ölümsüz olduğu düşünülen organizmaların bir örneği, yetişkinlik döneminde strese maruz kaldığında gençliğine geri dönme yeteneği nedeniyle "ölümsüz denizanası" olarak da bilinen Turritopsis dohrnii'dir. Üreme sisteminin bozulmadan kaldığı ve Turritopsis dohrnii'nin gonadlarının bile mevcut olduğu gözlemlenmiştir.
Bazı türler, üreme kapasitesinin arttığı veya sabit kaldığı ve yaşlanma sırasında artan vücut büyüklüğünün avantajlarından kaynaklanan ölüm oranının yaşla birlikte düştüğü "negatif senesens" sergiler.

Yaşlanmanın doğasını (mekanizmalarını) ve nedenlerini (doğal ortaya çıkış nedenleri veya faktörleri) açıklamak için 300'den fazla farklı teori ortaya atılmıştır. İyi teoriler hem geçmiş gözlemleri açıklar hem de gelecekteki deneylerin sonuçlarını tahmin eder. Bazı teoriler birbirini tamamlayabilir, örtüşebilir, çelişebilir veya diğer çeşitli teorileri engellemeyebilir.
Yaşlanma teorileri, evrimsel yaşlanma teorileri ve mekanistik yaşlanma teorileri olmak üzere iki geniş kategoriye ayrılır. Evrimsel yaşlanma teorileri öncelikle yaşlanmanın neden gerçekleştiğini açıklar, ancak süreci yönlendiren moleküler mekanizma(lar) ile ilgilenmez. Tüm evrimsel yaşlanma teorileri, doğal seçilim gücünün yaşla birlikte azaldığı temel mekanizmalarına dayanır. Mekanistik yaşlanma teorileri, yaşlanmanın programlanmış olduğunu öne süren teoriler ve hasar birikimi teorileri, yani yaşlanmanın zaman içinde meydana gelen belirli moleküler değişikliklerden kaynaklandığını öne sürenler olarak ikiye ayrılabilir.
Yaşlanma süreci farklı teorilerle açıklanabilmektedir. Bunlar evrimsel teoriler, moleküler teoriler, sistem teorileri ve hücresel teorilerdir. Yaşlanmanın evrimsel teorisi ilk olarak 1940'ların sonunda ortaya atılmıştır ve kısaca mutasyonların birikimi (yaşlanmanın evrimi), tek kullanımlık soma ve antagonistik pleiotropi hipotezi ile açıklanabilir. Yaşlanmanın moleküler teorileri gen regülasyonu (gen ifadesi), kodon kısıtlaması, hata felaketi, somatik mutasyon, genetik materyal (DNA) hasarı birikimi (yaşlanmanın DNA hasarı teorisi) ve farklılaşma bozukluğu gibi olguları içerir. Sistem teorileri yaşlanmaya immünolojik yaklaşımı, yaşam hızını ve nöroendokrinal kontrol mekanizmalarındaki değişiklikleri içerir. (Bkz. homeostaz). Yaşlanmanın hücresel teorisi telomer teorisi, serbest radikal teorisi (yaşlanmanın serbest radikal teorisi) ve apoptozis olarak kategorize edilebilir. Yaşlanmanın kök hücre teorisi de hücresel teorilerin bir alt kategorisidir.

Bir teori George C. Williams tarafından önerilmiştir ve antagonistik pleiotropiyi içerir. Tek bir gen birden fazla özelliği etkileyebilir. Yaşamın erken dönemlerinde uygunluğu artıran bazı özelliklerin yaşamın ilerleyen dönemlerinde olumsuz etkileri de olabilir. Ancak, genç yaşlarda yaşlı yaşlardan çok daha fazla birey hayatta olduğu için, erken yaşlardaki küçük olumlu etkiler bile güçlü bir şekilde seçilebilir ve daha sonraki büyük olumsuz etkiler çok zayıf bir şekilde seçilebilir. Williams aşağıdaki örneği önermiştir: Belki de bir gen kemiklerde kalsiyum birikimini kodlar, bu da gençlerin hayatta kalmasını teşvik eder ve bu nedenle doğal seçilim tarafından tercih edilir; ancak aynı gen arterlerde kalsiyum birikimini teşvik ederek yaşlılıkta olumsuz aterosklerotik etkilere neden olur. Dolayısıyla, yaşlılıktaki zararlı biyolojik değişiklikler, yaşamın erken dönemlerinde faydalı olan ancak daha sonra zararlı olan pleiotropik genler için seçilimden kaynaklanabilir. Bu durumda, Fisher'ın üreme değeri yüksek olduğunda seçilim baskısı nispeten yüksek, Fisher'ın üreme değeri düşük olduğunda ise nispeten düşüktür.

Çok hücreli bir organizma içindeki yaşlanan hücreler, hücreler arasındaki rekabetle temizlenebilir, ancak bu kanser riskini artırır. Bu durum, her ikisi de yaşla birlikte artan ölüm oranlarına yol açan iki olasılık (fizyolojik olarak yararsız yaşlanan hücrelerin birikmesi ve kanser) arasında kaçınılmaz bir ikileme yol açmaktadır.

Yaşlanmaya ilişkin tek kullanımlık soma teorisi 1977 yılında Thomas Kirkwood tarafından ortaya atılmıştır. Teori, yaşlanmanın, bir bireyin sadece gerçekçi bir hayatta kalma şansı olduğu sürece somanın bakımına yatırım yaptığı bir strateji nedeniyle meydana geldiğini öne sürmektedir. Kaynakları daha verimli kullanan bir tür daha uzun yaşayacak ve dolayısıyla genetik bilgiyi bir sonraki nesle aktarabilecektir. Üreme talepleri yüksektir, bu nedenle üreme ve türlerin hayatta kalmasına odaklanmak için germ hattı hücrelerine kıyasla somatik hücrelerin onarımı ve bakımı için daha az çaba harcanır.
Programlanmış yaşlanma teorileri, yaşlanmanın adaptif olduğunu öne sürer ve normalde evrimleşebilirlik için seçilim veya grup seçilimine başvurur.
Üreme-hücre döngüsü teorisi, yaşlanmanın yaşam süresi boyunca hormonal sinyalizasyondaki değişikliklerle düzenlendiğini öne sürmektedir.

Yaşlanmaya ilişkin en önemli teorilerden biri ilk olarak 1956 yılında Harman tarafından ortaya atılmıştır. Çözünmüş oksijen, radyasyon, hücresel solunum ve diğer kaynaklar tarafından üretilen serbest radikallerin hücredeki moleküler makinelere zarar verdiğini ve onları yavaş yavaş yıprattığını öne sürer. Bu aynı zamanda oksidatif stres olarak da bilinir.
Bu teoriyi destekleyen önemli kanıtlar vardır. Yaşlı hayvanlarda gençlere kıyasla daha fazla miktarda oksitlenmiş protein, DNA ve lipit bulunmaktadır.

En eski yaşlanma teorilerinden biri, Raymond Pearl tarafından 1928 yılında (Max Rubner'in daha önceki çalışmalarına dayanarak) tanımlanan ve hızlı bazal metabolizma hızının kısa maksimum yaşam süresine karşılık geldiğini belirten yaşam oranı teorisiydi.
Aşağıda ayrıntıları verilen ve metabolizmanın yan ürünleri olan çeşitli spesifik hasar türleri için, diğer her şey eşit olduğunda, hızlı bir metabolizmanın yaşam süresini azaltabileceği fikrinin bir miktar geçerliliği olsa da, genel olarak bu teori, türler içinde veya türler arasındaki yaşam süresi farklılıklarını yeter

Vikiveri (İngilizce özgün adıyla: Wikidata), Vikipedi gibi Wikimedia projelerini desteklemek üzere iş birliği içinde düzenlenebilir veritabanı sağlamak amacıyla başlatılmış bir projedir. Vikiveri projesi, 29 Ekim 2012 tarihinde Wikimedia Almanya tarafından Wikimedia Commons ve benzeri sistemlerde ortak belirli veri türlerini, örneğin doğum tarihleri ve geçerli diğer sınıfları bir araya toplamak üzere başlatılmıştır. Proje Wikimedia Vakfı'nın 2006 yılından bu yana başlattığı ilk yeni proje olmuştur.
Projenin oluşturulmasında Yapay Zekaya Yönelik Allen Enstitüsü ve Gordon ve Betty Moore Vakfı ile Google, Inc.'in toplamda yaptığı 1,3 milyon € bağış ile finanse edilmiştir.

Vikiveri, her türlü konu, kavram veya nesneyi temsil eden öğelere odaklanan belge odaklı bir veritabanıdır. Her bir ögeye benzersiz, kalıcı bir tanımlayıcı tahsis edilir; bu tanımlayıcı "QID" olarak bilinen, büyük harf Q ile ön eklenmiş pozitif bir tam sayıdır. Q, Vikiveri ortak geliştiricisi Denny Vrandečić ile evli bir Özbek Wikimedia Gönüllüsü olan Qamarniso Vrandečić'in (doğumdaki soyadı Ismoilova) ilk adının baş harfidir. Bu kod, ögenin kapsadığı konuyu tanımlamak için gereken temel bilgilerin herhangi bir dili tercih etmeden çevrilmesini sağlar.

Arun Ganesh tarafından oluşturulan ve topluluk kararıyla seçilen logodaki çubuklar, Mors alfabesiyle kodlanmış "WIKI" kelimesini içermektedir.

Vikiveri'nin içerik koleksiyonları biyografiler, tıp, dijital beşeri bilimler, WikiCite projesi aracılığıyla bilimsel meta veriler için verileri içerir.

Vikipedi:Vikiveri
Vikipedi:Kardeş projeler
Yeni başlayanlar için Vikiveri sunumu (video), 2017

X'te Vikiveri
meta:Wikidata - Meta-Wiki'de Almanya Wikimedia tarafından koordinasyon için oluşturulan sayfa
Demo sistemi - mevcut gelişmelerin denenebileceği alan

Her canlının belirli bir yaşam süresi vardır. Döllenen hücre, gelişimi tamamlayıp yeni döller verdikten sonra yaşlanmaya başlar. Yaşlanma sonucu ölüm meydana gelir. Yaşam uzunluğu türlere göre değişkenlik gösterir. Ömür ile vücut büyüklüğü arasında herhangi bir bağlantı bulunamamıştır. Yapıları benzer olan hayvanların hayat süreleri arasında büyük farklılıklar olabilir. Bazı hayvanların yaşam süreleri şöyledir:

Eklembacaklılarda ömür gün olarak ölçülürken, birgün sinekleri denilen sinekler birkaç saat, en fazla bir gün yaşabilmektedir. Çoğu hayvanın ergini, beslenme yapmadan sadece üremek için meydana gelir.
Yaşlanmanın nedenini araştıran bilim dalı gerontolojidir. Yaşlanan bireylerde meydana gelen yapısal ve ruhsal bozuklukları, yaşlanmanın belirtilerini inceleyen bilim dalına simptomatoloji denir. Yaşlanma, doğumdan önce başlar ve belli bir süre sonra hızlanır.

Canlıların yaşlanma sürecini endojen ya da ekzojen faktörler belirler. Olguya insanlar açısından bakıldığında, endojen faktörler arasında en önemlisi serbest radikallerdir. Çevresel (ekzojen) ya da yapısal (endojen) faktörler akut ve güçlü olduklarında ölüme, küçük miktarlarda ve kronik etkilerini birikerek gösterdiklerinde ise yaşlanmaya neden olurlar. İnsanların yaşlandıkça çok sayıda dejeneratif hastalıklarla karşılaşmalarının temelinde bu faktörlerin etkisi vardır.
Yaşlanma hızı bireysel farklılıklar gösterir. Bireysel farklılıklara neden olan çok sayıda faktör vardır. Bunlara arasındaki en önemli faktör "genetik eğilim"dir. Anne ve baba ile onların atalarındaki yaşam süresi çocuklarının yaşam süresini önemli düzeyde etkiler. Kalıtsal olabilen hastalıklar (metabolizma hastalıkları; örneğin diyabet), kanser oluşumunda etkili gen mutasyonları mutasyonları, vb yaşam süresini kısaltırlar. Çevresel (ekzojen) faktörler başlıcaları şunlardır;

Beslenme bozuklukları: aşırı kalori yüklenme ya da açlık
Sosyal çevre: hareketsizlik, stres
Toksik maddeler: alkol, sigara, eroin, kokain, amfetamin gibi toksik maddelere bağımlılık; toksik madde içeren laboratuvarlar
Meslek: madencilik, radyasyonlu işler, iş kazaları

Model sistemler üzerinde yalpan çalışmalar, yaşlanmanın bir gen grubu tarafından kontrol edildiğini göstermektedir. Bu kapsam içinde;

Hücre yaşlanması: insanlar yaşlandıkça hücrelerinin yenilenme hızı da düşmektedir. Çocuklardaki hücre yenilenmesi yaşlı bireylere oranla çok hızlı ve sağlıklıdır. Yaşlılardaki hücre yenilenmesi ise “yaşlanma olgusunun aşırı ivme kazandığı” hastalardan daha yavaştır; örneğin, DNA mutasyonu sonucu ortaya çıkan Werner sendromunda yaşlanma belirtileri çok erken yıllarda ortaya çıkar.
Metabolik ve Genetik zararların birikmesi: organizma tarafından onarılamayan ve etkileri birikerek artan faktörlerden oluşan zararlardır. En iyi örnek “serbest oksijen radikalleri (ROS)”dir. Aşırı ROS oluşumu (radyasyon etkisi) ya da antioksidan madde (glutathione peroxidase, superoxide dismutase) yetersizliği yaşlanma sürecini aşırı biçimde hızlandırır.
DNA zararlarının algılanmasındaki ve onarılmasındaki aksamalar: hızlı bir yaşlanma sürecinin önemli nedenlerinden biridir (Werner sendromu, ataxia-telangiectasia hastalığı),
Organellerin işlevlerinde aksamalar: hücre yaşlanmasını hızlandırmaktadır.

Deri epiteli: 10-30 gün
Ağız epiteli 2-3 gün
Mide epiteli: 2-9 gün
İnce bağırsak epiteli: 1-4 gün
Kalın bağırsak epiteli: 6 gün
Alyuvarlar: 120 gün (maks)
Trombositler: 10 gün
Nötrofiller: 1-5 gün
Eozinofiller 2-5 gün
Kemik iliği kök hücreleri: 2 ay
Akciğer alveol hücreleri: 8 gün
Vajina epiteli: 6 gün
Sperm: 2 ay
Karaciğer epitel hücreleri: 180-400 gün
Düz kas hücresi: yıllar
Çizgili kas hücresi: yenilenmez
Kalp kası hücresi: yenilenmez
Nöronlar: yenilenmez

Ölüm
Progeria hastalığı (erken yaşlanma)
Gerontoloji
Simptomatoloji
Geriatri
Dünya Yaşlılık Derneği

Yürümeye yeni başlayan veya tıpış tıpış yürüyen çocuk, ya da kısaca küçük çocuk, yaklaşık 1-3 yaş aralığındaki ve geçiş dönemindeki çocuktur. Bu dönemdeki bireyler, büyük bir bilişsel, duygusal ve sosyal gelişim dönemindedir. Tıpış tıpış yürüme eylemi, bu yaştaki çocuklar gibi dengesiz yürümeyi ifade etmektedir. Bu ifadenin tek kelimelik bir Türkçe karşılığı yoktur.

Bu yaştaki çocukların fiziksel ve zihinsel becerileri aşağıdaki gibi sıralanabilir:

Enlem ve boylam artışı, vücut oranlarının ölçüye girmesi
Yürümeyi, koşmayı, zıplamayı ve tırmanmayı sağlayan kasların kontrolü
Yürümeye başlayan çocuğun kendi kendine beslenebilmesi
Nesneleri çizmeye ve değiştirmeye yatkınlaşmak
Yakını ve uzağı görmek, görüleni yorumlayabilmek
Bilgiyi duyup anlamak, yorumlayabilmek, yani işitsel idrak
Başkalarıyla ve kendi başlarına oyunlar oynayarak dünya ile etkileşim kurmak
İnsan dillerini anlamak, öğrenmek ve onunla etkili bir iletişim kurmak
Gelişim dönemlerinin grafiğini çizmek faydalı olsa da, gelişimin çocuklar arasında önemli bireysel farklılıklarla gerçekleştiği de hatırlanmalıdır. Yine de, uzmanlara göre doğru şekilde büyümek ve gelişmek için yaşamın belirli yaşları ve aşamalarında ulaşılması gereken belirli kilometre taşları vardır.

Geniş tabanlı yürüyüşle tek başına yürür
Üst katta sürünür
Bloklarla inşa eder
Bardaktaki içecekler kaşıkla tüketilir
Nesneleri fırlatmayı ve onları toplamayı sever

Yanlara ve geriye doğru yürür, koşar, düşer, kalkar
Merdiven veya mobilyaların üzerine tırmanır
Düz bir çizgi çekmeye çalışır
Fincandan bir şey içilebilir

Kaba motor becerileri oldukça iyi düzenlenmiştir, merdivenlerden tek adımda yukarı ve aşağı yürüyebilir.
Beş küplük kule oluşturur
Gelişmiş kaşık kontrolü
Gündüz tuvalet eğitimi

Zigot, biri anneden (oosit), biri babadan (sperm) gelen iki eşey hücresinin birleşmesi (fertilizasyon) sonucu oluşan diploit hücre. Zigot, gelişiminin devamında bölünerek canlıyı oluşturur. Hayvan zigotları mitoz bölünmeyle; embriyoyu oluştururken diğer canlılarda bu dönemde mayoz bölünme gerçekleşebilir. Çoklu doğumlar, örneğin ikizler, tek zigottan (monozigotik) veya farklı zigotlardan kaynaklanabilir (dizigotik).
İnsan neslinde oluşan normal zigot 44XX veya 44XY kromozom yapısındadır. Zigot mitotik aktivite ile çoğalır ama hacmi değişmez. Oluşan 12-16 hücreli yapı blastomer adını alır. Bu yapı uterus kavitesine gelir. Bu yapının uterus kavitesine yerleşmesine implantasyon denilir. İmplantasyon, fertilizasyondan yaklaşık 6-7 gün sonra olur.

Biri anneden biri babadan gelen gen çiftlerinin (Alel) genotipi farklılık göstermiyorsa bu durumda bu gen çiftlerini taşıyan canlı homozigot olarak adlandırılır. Örneğin otozom çift için homozigotluk (A harfi ile) "AA" veya "aa" şeklinde olabilir.

Biri anneden biri babadan gelen gen çiftlerinin (Alel) genotipi farklılık gösteriyorsa bu durumda bu gen çiftlerini taşıyan canlı heterozigot olarak adlandırılır. Örneğin otozom çift için heterozigotluk (B harfi ile) "Bb" şeklindedir.

Embriyonik gelişim
Homolog kromozom

Çekirdek aile, ebeveynlerden ve çocuklardan oluşan ve tipik olarak bir evde yaşayan bir aile grubudur. Bazı sosyologlar ve antropologlar çekirdek aileyi en temel toplumsal örgütlenme biçimi olarak görürler. Diğerleri ise geniş aile yapısının çoğu kültürde ve çoğu zaman en yaygın aile yapısı olduğunu düşünüyor.
Çekirdek aile terimi 20. yüzyılda popüler hale geldi. Amerika Birleşik Devletleri'nde 1950'ler, 1960'lar ve 1970'lerde en yaygın aile yapısı biçimi haline geldi. O zamandan beri, Kuzey Amerika'da çekirdek ailelerinin sayısı giderek azalırken, geniş aile oluşumlarının sayısı arttı.

Çekirdek aile terimi ilk olarak 20. yüzyılın başlarında ortaya çıktı. Merriam-Webster terimi 1924'e dayandırır, Oxford İngilizce Sözlüğü ise 1925'teki terime atıfta bulunur; bu nedenle nispeten yenidir.

Geniş aile 
Aile

Buzzle.com'dan Çekirdek Aile
Erken İnsan Akrabalığı, Chris Knight tarafından Matrilineal idi 14 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. . (çekirdek ailenin doğal ve evrensel olup olmadığına dair antropolojik tartışmalar).

Pedagoji veya çocuk bilimi, çocuklarda davranış bozuklukları ve kökenini araştıran bilim dalıdır.
Bununla birlikte modern pedagoji, yalnızca davranış sorunlarını değil, genel anlamda öğrenme süreçlerini, öğretim yöntemlerini ve çocuk eğitiminin teorik temellerini kapsayan geniş bir disiplindir.
Kelimenin aslı, Yunanca παιδαγωγέω "Paidagogeo"'dur. (Paid=çocuk, ago=bilim). Buna göre yalın anlamı ile pedagoji; çocuk bilimi demektir. Anaokulu, okul, üniversite, eğitim merkezi, eğitim kurumu ve diğer kurumlarda yapılmakdadır.
Pedagojinin ilgi sahası, yenidoğan ile yetişkin arasındaki çocuktur.
Pedagoji bilimi Batı ülkelerinde uzun yıllar psikoloji bilimi altında devam etmiş, 19. yüzyıl sonlarında ayrı bir alan haline gelmiştir.

Pedagoji bilimi kendi altında farklı alanlara ayrılmaktadır, bunlardan bazıları;

Eğitim pedagojisi = Eğitimde doğru stratejilerin uygulanması ile ilgilenir. (Pek çok ülkede pedagojinin ana branşıdır.)
Okul pedagojisi - okullarda yapılan pedagoji.
Spor pedagojisi - spor eğitim'leri ile ilgili bir pedagoji altdalıdır.
Dil pedagojisi - dil öğretimi teorileri ve teknikleri ile ilgili disiplindir.
Orthopedagoji = Problemli çocuklar ve onların davranışları ile ilgilenir.
Transkültürelpedagoji = Kültürel etkenlerin çocuk davranışları üzerinde yansımaları ile ilgilenir.
Antropedagoji = (Güneş -2005) Pedagojik açıdan dikkate değer, tarihteki örnek şahsiyetlerin durumlarını inceler ve günümüz ile karşılaştırmalı veri alışverişi yapar.
Yaratıcı pedagoji, yaratıcı öğretimin bilimi.
Dijital pedagoji, öğretme ve öğrenmede çağdaş dijital teknolojilerin incelenmesi ve kullanılması.
Feminist pedagoji, feminist teoriye dayanan pedagojik bir çerçeve.
Geragoji - yaşlılar için pedagoji türü.
Andragoji - yetişkin eğitiminde kullanılan yöntem
Psikopedagoji, iki ana çalışma dalının, pedagoji ve psikolojinin birleşimi.
Bunun yanı sıra pedagoji, medya pedagojisi, engelli çocuklar pedagojisi gibi alt başlıklara da ayırılmaktadır.

Pedagogların hizmet sahaları genelde şu başlıklar altında toparlanabilir,

Eğitim
Okullarda eğitim süreçlerini çocukların maksimum öğrenmesine göre programlamak
Eğitim sürecinde yapılan yanlışlıkları gidermek
Öğretmenlik, eğitmenlik ve rehberlik hizmetleri
Okul başarısızlığı ve uyumsuzluğu olan çocuklara yardımcı olmak
Okullarda disiplin kurulu danışmanlığı
Öğrenme ve dikkat eksikliği
Aktif öğrenme ve pasif öğrenme programları.
Ruhsal bozukluk, zekâ geriliği ve/veya üstün zeka sonucu uyum problemleri
Düşük ve yüksek IQ üzeri çalışmalar
Zeka engelli çocuklar rehabilitasyonu
Pediatrik psikoloji
Çocuk ve ergen psikiyatrisi
Aile danışmanlığı
Anne-çocuk ilişkileri
Eğitim ve geliştirme, kişisel gelişim, çocuk gelişimi ve çocuk terbiyesi'ne yönelik destek programları
Bunların yanı sıra pedagoglar, çocuk mahkemelerinde bilirkişi, çocuk ıslahevlerinde gözlemci ve uzman kişi, her dereceli kreş ve çocuk yuvalarının açılmasında bilirkişi, sağlık kurumları, hastane ve çocuk kliniklerinde uzman olarak da görev yapmaktadırlar.

Eğitim yan hatları
Eğitimsel araştırma
Sosyal öğrenme (sosyal pedagoji)
Eğitim bilimleri
Eğitim felsefesi
Eğitim psikolojisi
Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik PDR
Özel ders
Pediatri
Öğrenme teorisi

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 20 Kasım 1989 tarihinde benimsenen Çocuk Hakları Sözleşmesi, 2 Eylül 1990 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Türkiye de dahil olmak üzere 196 ülkenin taraf olduğu sözleşme en fazla ülkenin onayladığı insan hakları belgesidir. Amerika Birleşik Devletleri hariç bütün Birleşmiş Milletler üyeleriyle Filistin, Vatikan, Nieu ve Cook Adaları sözleşmeye taraftır. Türkiye, sözleşmeyi 14 Ekim 1990'da imzaladı ve sözleşme 27 Ocak 1995'te Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girdi.
Sözleşmeyle çocuk haklarının korunması amaçlanmış ve taraf devletlerin bu hakların yaşama geçirilmesi için yükümlülüklere uymaları gerektiği hükme bağlanmıştır.
ÇHS'nin dört temel ilkesi şunlardır:

Ayrım gözetmeme (Madde 2)
Çocuğun yüksek yararı (Madde 3)
Yaşama ve gelişme hakkı (Madde 6)
Katılım hakkı (Madde 12)
Taraf devletlerin bu sözleşme ile üstlendikleri yükümlülükleri yerine getirme konusunda kaydettikleri ilerlemeleri incelemek amacıyla Çocuk Hakları Komitesi (ÇHK) kurulmuştur. Devletler ÇHS'ye taraf olduktan iki yıl sonra başlangıç raporunu ve bundan sonra da her beş yılda bir raporlarını ÇHK'ye sunmak zorundadırlar.

Çocuk Haklarına Dair Sözleşme (Türkçe)
Çocuk Haklarına Dair Sözleşme (İngilizce)4 Mart 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TBMM Çocuk Haklarını İzleme Komitesi17 Kasım 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Çocuk Hakları İzleme Raporlama Projesi6 Nisan 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Türkçe)

Çocuk doğurma, bir veya birden fazla bebeğin gebeliğin sonunda anne rahminden vajinal yoldan veya sezaryen ile dışarıya çıkmasıdır. 2015 yılında dünyada 135 milyon doğum gerçekleşmiş olup gelişmiş ülkelerde doğumlar genellikle doğumevi, hastanelerde ve doktor kontrolünde gerçekleşirken gelişmekte olan ülkelerde ise evlerde geleneksel yöntemlerle gerçekleşmektedir. Doğumun en yaygın yolu vajinal doğumdur. Çocuk doğurma 4 aşamanı içerir: İlk aşamada rahim ağzının kısalması ve açılması, ikinci aşamada bebeğin inmesi ve doğumu, üçüncü aşamada plasentanın çıkması ve dördüncü aşamada anne ve bebeğin iyileşmesi.
Her yıl hamilelik ve doğumdan kaynaklanan komplikasyonlar yaklaşık 500.000 anne ölümü ve bebek ölümü ile sonuçlanıyor, yedi milyon kadın uzun vadeli ciddi sorunlarla karşılaşıyor ve doğum yapan 50 milyon kadın doğum sonrasında olumsuz sağlık sonuçlarıyla karşı karşıya kalıyor.

Doğum öncesi gelişim
Doğum travması (fiziksel)
İnsan gelişimi (biyoloji)
Doğum kontrolü
Doğum oranı
Vajinal doğum
Üreme sağlığı
Lohusalık
Erken doğum
Sezaryen

Şablon:Vikipedi maddesi
Çocuk edebiyatı, çocuklara yönelik olarak yazılmış, onların gelişim düzeylerine uygun temalar, karakterler ve anlatım dili içeren edebî eserlerin oluşturduğu bir edebiyat alt dalıdır. Bu eserler; hikâye, roman, masal, fabl, şiir, tiyatro oyunu, çizgi roman ve benzeri türlerde olabilir. Çocukların hayal gücünü geliştirme, ahlaki değerleri aktarma ve dil becerilerini destekleme gibi amaçları da bulunabilir.
Her ne kadar bazı eleştirmenler çocuk edebiyatının “hafifletilmiş edebiyat” olduğunu ileri sürse de, modern yaklaşımlarda çocuklara özgü estetik ve anlam dünyası yaratmanın ayrı bir uzmanlık gerektirdiği görüşü ağırlık kazanmıştır. Anton Çehov, çocuk edebiyatının "dozu hafifletilmiş edebiyat" olduğu görüşünü savunmuş; Türk edebiyatında bu görüşe paralel şekilde Ömer Seyfettin, Kemalettin Tuğcu gibi yazarların eserleri örnek gösterilmiştir.
Çocuk edebiyatı, çocuklara yönelik yazılmış ya da onların gelişim düzeylerine uygun olarak üretilmiş edebi eserleri kapsayan bir türdür. Erken dönem örnekleri genellikle didaktik amaçlar taşıyarak ahlaki ve davranışsal normları öğretmeyi hedeflemiş, bu nedenle içerik bakımından günümüz örneklerine kıyasla daha katı ve öğretici bir nitelik göstermiştir. Örneğin, Struwwelpeter gibi eserlerde, çocuklara doğru davranışları öğretmek amacıyla sert ve cezalandırıcı anlatılar kullanılmıştır. Zamanla pedagojik yaklaşımların değişmesiyle birlikte çocuk edebiyatı daha çok eğlence, hayal gücü ve bireysel gelişimi destekleyen bir yapıya evrilmiştir.

Antik çağda çocuklara özel yazılmış edebî metinler bulunmamaktadır. Ezop fablları gibi anlatılar zamanla çocuklara da anlatılmıştır. Orta Çağ'da çocukluk ayrı bir dönem olarak görülmediğinden çocuk edebiyatı kavramı gelişmemiştir.
John Locke'un Some Thoughts Concerning Education (1693) adlı eseri, çocuklara yönelik yayınların önemine dikkat çekmiştir. Charles Perrault'nun 1697 yılında yayımladığı Contes de ma mère l'Oye (Annemin Masalları) adlı eseri, çocuk edebiyatının erken örneklerinden kabul edilir.
Bu dönemde Grimm Kardeşler, Hans Christian Andersen, Lewis Carroll ve Mark Twain gibi yazarların eserleriyle çocuk edebiyatı ayrı bir tür hâlini aldı. Alice Harikalar Diyarında (1865), Tom Sawyer (1876) gibi eserler klasikleşti.
Enid Blyton, Astrid Lindgren, Roald Dahl, Dr. Seuss gibi yazarlar uluslararası alanda büyük ün kazandı. J. K. Rowling'in 1997'de başlayan Harry Potter serisi, çocuk edebiyatını küresel bir fenomen hâline getirdi.

Kayserili Doktor Rüştü tarafından 1859'da yazılan Nuhbetü’l-Etfal, Türk çocuk edebiyatının ilk özgün eseridir. Mümeyyiz gazetesi ise 1869'da yayımlanmış ve 49 hafta boyunca çıkmıştır.

Harf İnkılabı sonrası çocuklara yönelik kitap sayısında artış olmuştur. Kemalettin Tuğcu, dramatik ve duygu yüklü öyküleriyle öne çıkmıştır. Aziz Nesin ve Yaşar Kemal gibi yazarlar da çocuklara yönelik eserler kaleme almıştır.

2000'li yıllardan itibaren Türkiye'de çocuk edebiyatı, yalnızca nicel değil nitel anlamda da büyük bir gelişim göstermiştir. Yeni yazarlar, çoğalan yayınevleri, artan çeviri eser sayısı ve çocuk hakları temelli pedagojik yaklaşımlar bu dönüşümün temel dinamikleri olmuştur.
Bu dönemde Mavisel Yener, Behiç Ak, Aytül Akal gibi yazarlar, çocuklara yönelik eğlenceli ve düşündürücü metinleriyle ön plana çıkmıştır. Fatih Erdoğan, çocuklar için hazırladığı bilimsel ve eğitici içeriklerle dikkat çekerken; Yalvaç Ural, Mehmet Atilla, Nur İçözü, Sevim Ak, Ayşegül Dede, Zeynep Cemali, Tülin Kozikoğlu, Ayşe Yamaç, İrem Uşar, Koray Avcı Çakman, Gülsevin Kıral gibi pek çok yazar da farklı yaş gruplarına hitap eden öykü ve romanlarıyla türün gelişimine katkı sunmuştur.

Masal türü geleneksel anlatı biçimi olup, halk edebiyatı içinde yer alır.
Fabl, hayvan karakterler yoluyla ahlaki dersler verir. Ezop, La Fontaine bu türün öncülerindendir.
Macera Romanları, çocukların ilgisini çeken, keşif ve tehlike temalarını işleyen romanlardır. Örnek: Define Adası, Harry Potter.
Fantastik edebiyat ve bilimkurgu türleri, çocukların hayal gücünü destekler. Narnia Günlükleri, Star Wars evrenine ait romanlar bu türdendir.

Enid Blyton – Gizli Yediler, Afacan Beşler
Astrid Lindgren – Pippi Uzunçorap
Lewis Carroll – Alice Harikalar Diyarında
Mark Twain – Tom Sawyer
Dr. Seuss – Green Eggs and Ham
Roald Dahl – Matilda, Charlie'nin Çikolata Fabrikası
Tove Jansson – Mumi Serisi
J. K. Rowling – Harry Potter serisi

Ömer Seyfettin – Kaşağı, Falaka
Kemalettin Tuğcu – Yetim Ali, Küçük Besleme
Mavisel Yener – Çiçek Serisi
Behiç Ak – Tombiş Kitapları
Aytül Akal – Geceyi Sevmeyen Çocuk

İdeolojik içerik: Kitapların toplumsal cinsiyet, din, milliyetçilik gibi temaları nasıl ele aldığı önemlidir.
Çift ereklilik: Eserin hem çocuklara hem yetişkinlere hitap etmesi. Örnek: Küçük Prens, Alice Harikalar Diyarında.
Çocuk imgesinin dönüşümü: Geleneksel edilgen çocuk karakter, yerini aktif, sorgulayan bireylere bırakmıştır.

Alemdar Yalçın, Gıyasettin Aytaş. Çocuk Edebiyatı. Akçağ Yayınları, Ankara, 2005.
Eylül İdemen, M. S. (2019). Çift Erek Kitleli Değişken Bir Metin Olarak Alice Harikalar Diyarında Çevirilerinde Yayınevi İdeolojilerinin Varlığının Sorgulanması. İstanbul Üniversitesi.
Peter Hunt (Ed.), Understanding Children's Literature, Routledge, 2005.
Jack Zipes, Sticks and Stones: The Troublesome Success of Children’s Literature, Routledge, 2001.

Uluslararası Çocuk ve Gençlik Kitapları Kurulu (IBBY)
UNICEF – Çocuk Hakları ve Yayınlar

Şablon:Çocuk Şablon:Çocuk kitapları

Çocuk evliliği, 18 yaş altı bir birey veya çiftin evliliğidir. Küçük yaşta evlendirilme erkek çocuklar için de geçerlidir fakat bu durum kız çocuklarında daha çok görülür. Çocuk evliliğinde, özellikle yaş, statü farkı ve zorlama faktörü birlikte ele alındığında çocuğun cinsel istismarı göz ardı edilemez. Bununla beraber fiziksel ve zihinsel istismar da çocuk evliliklerinde görülen en temel sorunlardandır. Çocukların evlendirilmesi insan hakları ihlali olarak değerlendirilmektedir.
Bazı durumlarda partnerlerden birisi (çoğunlukla kız) çocuktur. Bu durum aile veya toplumun bekarete verdiği önemle ilişkilidir. Çocuk evliliğinin diğer sebepleri arasında fakirlik, başlık parası, çocuk evliliğine izin veren yasalar, dini ve sosyal baskılar, bölgesel alışkanlıklar, kadınların para kazanma ve çalışma hayatına katılmada yaşadığı güçlükler gösterilebilir.
Çocuk evliliği, yetişkinlerin çocuklara yönelen, yetişkinlerden cinsel haz almayan bir psikoseksüel bozukluğu olan pedofiliden ayrı bir normdur.

UNICEF'in 2007 tarihli Çocuklar için Gelişim: Çocukların Korunması Hakkında Bir Tarama Raporu başlıklı raporunda bildirilen 1987-2006 yıllarına ilişkin erken evlilik istatistiklerine göre, dünya genelinde 20-24 yaş grubundaki kadınların 60 milyondan fazlası 18 yaşından önce evlendirilmişlerdir. İngiltere merkezli çocuklara yardım örgütü Save the Children tarafından 2016'da açıklanan rapora göre, dünyada 18 yaşın altında evlendirilen 700 milyon kız çocuğu bulunmaktadır. Rapora göre Afganistan, Yemen, Hindistan, Somali gibi ülkelerde kız çocukları 10 yaşında evlendirilmekte ve bu evlilikler  eğitim seviyesinin düşmesi, cinsel hastalıkların artması, erken hamileliğe bağlı ölümlerin yükselmesi gibi sorunlar getirmektedir.
Çocuk gelin oranları Güney Asya, Sahra-altı Afrika ve Güneydoğu Asya ülkelerinde diğer bölgelerden daha yüksektir.  Uluslararası karşılaştırmaya dayalı çalışmalar, erken evliliğin kırsal alanlarda ve az gelişmiş bölgelerde yoğunlaştığını göstermekte, ülkelerin refah düzeyi ile ilişkisine dikkat çekmektedir. ABD'de 15-19 yaş grubundaki kız çocuklarının %4'ünün, İngiltere'de %2'sinin evli olmasına karşılık, Nijer'de %62'sinin, Bangladeş'te ise %51'inin evli olması ülkelerin refah düzeyleri ile evlenme yaşı arasındaki ilişkiyi ortaya koyan bir örnek olarak gösterilir.

Kızların erken yaşta evlendirilmesinin nedenleri arasında ekonomik problemler, evlilik öncesi cinsel ilişki ihtimalinin azaltılması, kadınların kontrolü ve daha çok çocuk doğurabilmelerinin sağlanması sayılmaktadır ve ataerkil toplumlarda daha yaygın gözlemlenir. Türkiye'de toplumun bazı kesimlerinde sürdürülen başlık parası, berdel, beşik kertmesi ve kan bedeli evliliği gibi geleneksel uygulamalar ile "Geç evlenen kızlar evde kalır." "Kızların erken evlenmesi onun eşine ve gelin olarak gittiği eve uyumunu/ itaatini kolaylaştırır." şeklindeki kalıp yargılar, kızların erken evlendirilmesinin nedenleri arasında görülür.

Çocuk gelinler, yaptıkları evlilik nedeniyle okulu terk etmek zorunda kalmakta; evli kadınların maruz olduğu toplumsal kısıtlamalara maruz kalmakta (örneğin "evli kadınlar sokakta gezmez") ve sosyal çevrelerinden kopmaları nedeniyle ergenlik döneminde kazanmaları gereken sosyal becerileri edinmekte zorlanmaktadır. Bangladeş'in kırsal bölgesinde yapılan bir çalışma evliliğin bir yıl ertelenmesinin, kız çocuklarının okulda geçirecekleri süreyi 0,22 yıl artırdığını ve okur-yazarlığı yüzde 5,6 yükselttiğini göstermektedir. 27 sahra altı Afrika ülkesinden elde edilen verilere dayalı bir çalışma da benzer sonucu vermiştir. Türkiye'de 2009 yılı e-okul verisine göre evlilik ve nişanlılık nedeniyle ilköğretim düzeyinde okula gelmeyenlerin neredeyse tamamı kız öğrencidir. Okulun terk edilmesine yönelik bir araştırmanın sonuçları erkek çocukların %73'ünün, kız
çocuklarının ise %49'unun okulu terk etme kararını kendilerinin verdiklerini göstermektedir.
Evlilikleri nedeniyle çocuk gelinlerin kamusal alanda yer almalarını sınırlanırken, özel yaşamlarında da daha az söz sahibi oldukları görülür. UNICEF'in 2005 yılında yaptığı bir araştırmada çocuk gelinlerin evlilikleri ve kendi hayatları ile ilgili kararlarda daha az etkin oldukları ortaya konmuştur. Çocuk gelinlerin, diğer yaş dönemlerinde evlenen kadınlara göre daha fazla aile içi şiddete maruz kaldıkları, uğradıkları fiziksel şiddetten dolayı eşlerini haklı görme olasılıklarının yüksek olduğu, depresif belirtilerin çocuk gelinlerde on sekiz yaş üstü gelinlere göre daha  yaygın olduğu çeşitli araştırmalarda ortaya konmuştur.

Çocuk gelinler ile kurulan cinsel ilişki, çocukların cinsel olarak istismar edilmesidir. Bu evliliklerde yaşanan cinsel ilişkiler genellikle kız çocuklarının istekleri dışında gerçekleşmektedir. Birçok ülkede çocuk yaştaki bireylerle cinsel ilişki kurulması yasaktır.
Ancak erken yaşta evliliklerin toplumsal olarak meşru kabul edilmesi nedeniyle, çocukların cinsel istismarı cezalandırılmadığı ve görmezden gelindiği görülür.

Orta Çağ'da Aşkenaz Yahudi cemaatlerinde kızlar genç yaşta evlendirilirdi. Talmud'daki bazı hahamlar bir oğlanın ergenlik çağına girmesinin ardından hemen evlendirilmesine sıcak bakmaktaydı. Yirmi yaşını geçmiş fakat hala evlenmemiş kişilere Tanrı tarafından lanetlenmiş gözüyle bakılmaktaydı. Evliliği ertelemenin tek geçerli yolu Tevrat çalışmaktı fakat ne pahasına olursa olsun ömür boyu romantik ilişkiden uzak kalmak teşvik edilmemekteydi. Kişilerin genç yaşta evlenmelerinde sorun görülmezken yüksek yaş farkına karşı çıkılmaktaydı. Modern zamanda Yahudi cemaatlerinde küçük yaşta evlilik çok ender görülen bir hadise olup çoğu ülke tarafından yasaklanmıştır.

Osmanlılar, 1917'de çıkardıkları Hukuk-ı Aile Kararnamesi'nde erkeklerin 12, kızların da 9 yaşını bitirmiş olmaları şartını getirmişlerdir.
Fakat bazı İslam toplumlarında sivil yasaya göre çocuk evlilikleri yasaktır. 2011'den itibaren Orta Doğu'da çocuk yaşta evlilik yaygınlaşmıştır. Mısır'da 6 evlilikten 1'i, Yemen'de 3 evlilikten 1'i çocuk yaşta evliliktir. Tecavüz ise suç olarak değerlendirilir ve zina üzerinden cezalandırılabilir. Bazı durumlarda tecavüz suçlusu kurbanla evlendirilerek ceza düşürülür.
İslam fıkhında bir kız buluğa erince kendisiyle evlilik yapılması caizdir.

Humeyni nin Tahrir-el Vesile adlı kitabında yazılanlar Şii toplumunda konuya bakış açısını vermesi bakımından dikkat çekicidir;
"Daimi veya gayri-daimi nikâh ile 9 yaşından önce eş ile cima (cinsel ilişkide bulunmak) caiz değildir. Lakin diğer faydalanmalar şehvetle el atmak, sarılmak veya tefhiz etmenin sakıncası yoktur. Hatta emzikteki olsa bile."
Edip Yüksel, bu ifadelerin aslında çok daha ağır ifadeler içerdiğini, bu ifadelerin sonraki basımlarda yukarıda verilen ifadelerle değiştirildiği notunu düşer.

Bugün en fazla Afrika, Asya, Okyanusya ve Güney Amerika gibi bölgelerde yaygındır. Bugün için en yaygın olduğu ülkeler Çad, Nijer, Gine, Mali ve Bangladeş'tir.

Pedofili
Türkiye'de çocuk evliliği

Çocuk gelişimi, doğumdan ergenliğin sona ermesine kadar insanlarda meydana gelen biyolojik, psikolojik ve duygusal değişiklikleri içerir. Çocukluk, yaşamın erken çocukluk, orta çocukluk ve geç çocukluk (preadolesans) olmak üzere 3 aşamasına ayrılır. Erken çocukluk tipik olarak bebeklikten 6 yaşına kadar uzanır. Bu dönemde, ilk kelimeler, emeklemeyi öğrenme ve yürümeyi öğrenme gibi yaşamın dönüm noktalarının çoğu bu dönemde gerçekleştiğinden, gelişim önemlidir. Orta çocukluk/ergenlik öncesi ya da 6-12  yaşlarının bir çocuğun hayatındaki en önemli yıllar olduğuna dair spekülasyonlar vardır. Ergenlik, tipik olarak 12-13 yaşlarında ortaya çıkan menarş ve spermarş gibi belirteçlerle tipik olarak ergenliğin ana başlangıcı civarında başlayan yaşam aşamasıdır. Dünya Sağlık Örgütü tarafından 10-19 yaş olarak tanımlanmıştır. Gelişim sürecinde, bireysel insan bağımlılıktan artan özerkliğe doğru ilerler. Öngörülebilir bir sekansa sahip sürekli bir süreçtir, ancak her çocuk için benzersiz bir seyri vardır. Aynı hızda ilerlemez ve her aşama bir önceki gelişimsel deneyimlerden etkilenir. Doğum öncesi yaşam sırasındaki genetik faktörler ve olaylar gelişimsel değişiklikleri güçlü bir şekilde etkileyebileceğinden, genetik ve doğum öncesi gelişim genellikle çocuk gelişimi çalışmasının bir parçasını oluşturur. İlgili terimler, yaşam boyu gelişime atıfta bulunan gelişim psikolojisini ve çocukların bakımıyla ilgili tıp dalı olan pediatriyi içerir.
Gelişimsel değişiklik, olgunlaşma olarak bilinen genetik olarak kontrol edilen süreçlerin bir sonucu olarak veya çevresel faktörler ve öğrenmenin bir sonucu olarak ortaya çıkabilir, ancak çoğunlukla ikisi arasındaki bir etkileşimi içerir. Ayrıca insan doğasının ve insanın çevreden öğrenme yeteneğinin bir sonucu olarak da ortaya çıkabilir.
Bir çocuğun gelişiminde dönemlerin çeşitli tanımları vardır, çünkü her dönem başlangıç ve bitiş açısından bireysel farklılıklar içeren bir sürekliliktir. Yaşa bağlı bazı gelişim dönemleri ve tanımlanmış aralık örnekleri şunları içerir: yenidoğan (0-4 haftalık); bebek (1 ay-1 yaş arası); yürümeye başlayan çocuk (1-2 yaş); okul öncesi (2-6 yaş); okul çağındaki çocuk (6-12 yaş); ergen (12-18 yaş arası).
Ebeveyn eğitimi yoluyla çocuk gelişimini teşvik etmek, diğer faktörlerin yanı sıra, mükemmel çocuk gelişimi oranlarını destekler. Ebeveynler, çocuğun aktivitelerinde, sosyalleşmesinde ve gelişiminde büyük rol oynar. Birden fazla ebeveyne sahip olmak, çocuğun yaşamına istikrar katabilir ve bu nedenle sağlıklı gelişimi teşvik edebilir. Çocukların gelişiminde etkili olan bir diğer faktör de bakımlarının kalitesidir. Çocuk bakım programları, öğrenme yetenekleri ve sosyal beceriler gibi çocukluk gelişimi için faydalı olabilir.
Çocukların optimal gelişimi toplum için hayati kabul edilir ve çocukların sosyal, bilişsel, duygusal ve eğitimsel gelişimlerini anlamak önemlidir. Bu alanda artan araştırma ve ilgi, okul sistemi içinde gelişimi teşvik eden uygulamaya özel önem veren yeni teoriler ve stratejiler ile sonuçlanmıştır. Bazı teoriler, çocuk gelişimini oluşturan bir dizi durumu tanımlamaya çalışır.

Bağlanma teorisi
Harika çocuk

Çocuk hakları, kanunen veya ahlaki olarak dünya üzerindeki tüm çocukların doğuştan sahip olduğu; eğitim, sağlık, yaşama, barınma; fiziksel, psikolojik veya cinsel sömürüye karşı korunma gibi haklarının hepsini birden tanımlamakta kullanılan evrensel kavramdır.
Çocuk hakları, insan hakları kavramının içinde ele alınması gereken bir konudur. Bugün, dünyanın birçok yerinde var olan insan hakları ihlalleri, çocuk boyutunda daha geniş kapsamlı ve büyüyerek, müdahale edilmesi daha zor bir şekilde yer almaktadır. Uluslararası Af Örgütü'nün belirttiğine göre; az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde, emek sömürüsü, pornografi, şiddet, yasa dışılık gibi olumsuz etkenlerin dahilinde, çocuk hakları ihlalleri daha büyük boyutlarda olmaktadır.
Çocukların erişkinlerden farklı fiziksel, fizyolojik, davranış ve psikolojik özellikleri olduğu, sürekli büyüme ve gelişme gösterdiği bilincinin yerleşmesi, çocukların bakımının bir toplum sorunu olduğu ve bilimsel yaklaşımlarla herkesin bu sorumluluğu yüklenmesi gerektiği düşüncesi, Cenevre Çocuk Hakları Bildirisi ile şekillenmiştir. Günümüzde çocuk hakları ile ilgili olan uluslararası belge 20 Kasım 1989 tarihinde Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilen ve 193 ülke tarafından onaylanmış olan Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşmedir.

Yirminci yüzyılın başlarında çocukların erişkinlerden farklı haklara sahip olduğu, dolayısıyla da bu hakların ayrıca tanınması gerektiği konusunda, değişik ülkelerde farklı hareketler ortaya çıkmaya başlamıştır. Leh eğitimci Janusz Korczak'ın 1919 yılında yayınlanan How to Love a Child (Bir Çocuğu Nasıl Sevmeli) adlı kitabında çocuk haklarından söz etmiştir. 1917 yılında, Ekim Devriminin ardından Proletkult örgütünün Moskova şubesi bir Çocuk Hakları Bildirgesi üretti. Ancak çocuk haklarını savunma konusunda ilk etkili girişim 1923 yılında Eglantyne Jebb tarafından taslağı hazırlanan ve 1924 yılında Milletler Cemiyeti tarafından kabul edilen Cenevre Çocuk Hakları Bildirisidir. Bu bildirge Birleşmiş Milletler tarafından kuruluşunda kabul edilmiş, 20 Kasım 1959 tarihinde Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Bildirisi olarak güncellenmiş ve 20 Kasım 1989 tarihinde daha geniş olan Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme ile değiştirilmiştir. Bu sözleşme, BM üyesi ülkelerin ikisi hariç tamamı yani 193 ülke tarafından kabul edilmiştir.Amerika Birleşik Devletleri ve Somali hariç en fazla sayıda ülke tarafından onaylanan insan hakları belgesidir. Birleşmiş Milletler'in 1940'larda kuruluşundan bu yana çocuk hakları hareketi dünya üzerinde her zaman ilgi görmüştür. 20 Kasım günü günümüzde Evrensel Çocuk Günü (Universal Children's Day) veya Çocuk Hakları Günü olarak kabul edilmiştir. Bunun dışında çeşitli ülkelerde farklı günlerde çocuk günü kutlanmaktadır. 
Türkiye'de 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı ilk olarak Nisan 1929'da kutlanmaya başlandı ve bu tarihte örgütlenen 4 bin çocuk ilk kez TBMM'den haklarını talep etti.
İlk olarak 1924'te çocukların korunmasına yönelik çalışma yürürlüğe girmiştir.

Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme'nin çok sayıda maddesi çocukların sağlıklı bir yaşam sürdürmelerini desteklemektedir. Sözleşme'nin 6. maddesine göre her çocuk esas olarak yaşama hakkına sahiptir. İlaveten, 24. madde gereğince her çocuk ulaşılabilir en yüksek sağlık standartlarından yararlanabilmelidir; gerekli tedavi ve iyileştirme hizmetlerinden faydalanabilmelidir. İhmal edilen, terk edilen, istismara uğrayan ya da işkenceye tâbi tutulan çocukların iyileştirilmesi ve yeniden topluma kazandırmasından devletler sorumludur.

Eğitim hakkı, çocukların en önemli haklarından biridir. UNICEF'in 1999 tarihli raporunda da belirttiği gibi okuma-yazma bilmeme çok ciddi sorunlara neden olmaktadır. Anne ve çocuk ölümlerinin önde gelen etkenlerinden biri, annenin eğitim düzeyinin düşüklüğü veya okuma-yazma bilmemesidir. Kız çocuklarının okullaşma oranındaki 10 puanlık bir artış sonunda bebek ölüm hızı binde 4.1 azalmaktadır.Bu halde çocuğun en temel hakkı olan yaşama hakkı ile eğitim hakkı arasında yakın bir ilişki bulunmaktadır. =
Yaşama hakkının yanı sıra, çocuğun bedensel, zihinsel, duygusal, sosyal ve ahlak gelişimi için eğitime gereksinimi vardır. İnsanın doğuştan getirdiği yeteneklerini geliştiren en önemli araç eğitimdir. Eğitimsizlik sonucu ortaya çıkan sorunlar şunlardır:

İnsanlar üretken biçimde çalışamazlar.
Sağlıklarına özen gösteremezler.
Kendilerini ve ailelerini gereği gibi koruyamazlar.
Kültürel açıdan zengin bir yaşam sürdüremezler.
Kız çocukların da gereksinimlerini karşılayacak ve kendilerine yaşam becerisi kazandıracak nitelikli eğitim görmeye hakkı vardır. Oysa tüm Dünya'da okula gitmeyen 6-11 yaşlarındaki 130 milyon çocuğun 73 milyonunu kız çocukları oluşturmaktadır.Kız çocukların eğitiminin önemi 1990'lar boyunca her fırsatta vurgulanmıştır.

Sözleşmeye göre, her çocuğun, temel yaşam hakkının yanında, nüfus kütüğüne kaydolma, isim, vatandaşlık ve mümkün olduğu ölçüde anne-babasını bilme ve onlar tarafından bakılma hakkı vardır. Buna paralel olarak, taraf devletlerin, çocuğun kimliği, tabiiyeti, isim ve aile bağları dahil olmak üzere her türlü koruma hakkına saygı gösterme ve bu konularda yasa dışı müdahalelerde bulunmama yükümlülüğü bulunur.

İsveç, Finlandiya ve Ukrayna başta olmak üzere pek çok ülke, çocuk haklarını korumaya yönelik şikayet merciileri oluşturmuştur. Çocuk hakları ihlallerinin değerlendirilmesine yönelik ilk şikayet mercii, 1981 yılında Barneombudet adı altında Norveç'te kuruldu. Başlıca görevleri arasında tehlike altında olan çocukların güvenliğini sağlamak, çocukların toplum içinde söz sahibi olmalarını teşvik etmek ve eğitim, sağlık, kültür gibi konuları esas alarak çocukların içinde yetiştikleri koşulları denetlemek olan ombudsman, yasalar çerçevesinde bağımsız ve tarafsız olarak hareket etmektedir. Ukrayna, dünyada çocukları bu merciiye atayan ilk ülkedir. 2005 yılı sonlarında göreve başlayan Ivan Cherevko ve Julia Kruk, bu ülkede hizmet veren ilk çocuk hakları ombudsmanları olmuştur.

Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Bildirisi'nin 9. maddesi, çocukların her türlü istismar, ihmal ve sömürüye karşı korunmasını ve hiçbir şekilde ticaret konusu olmamasını beyan etmektedir. Ayrıca, çocukların uygun bir asgari yaştan önce çalıştırılmamasını; sağlığını ve eğitimini tehlikeye sokacak; fiziksel, zihinsel ve ahlaki gelişmesini engelleyecek bir işe girmeye zorlanmamasını gerektirmektedir.
Uluslararası Çalışma Örgütü'nün verilerine göre dünya genelinde 200 milyondan fazla çocuk işçi bulunuyor. Bu ülkelerin başında Hindistan bulunuyor. Çocuk işçiler için en tehlikeli sektörler arasında tarım, inşaat ve madencilik yer alıyor. Uluslararası Çalışma Örgütü, yaşları 5 ila 14 olan 132 milyon çocuğun tarım sektöründe çalışmaya zorlandığına ve bu nedenle eğitim ve sağlık olanaklarından yoksun kaldığına dikkat çekiyor. Ayrıca çocukların mafya ve çetelerin elinde; zorla gasp ve yankesicilik  suçlarına yönlendirilmesi, duygusal istismarı göz önünde bulundurarak dilenciliğe teşvik ettirilmeleri verilecek örneklerden bazılarıdır.

2003'ten bu yana, çocukken işledikleri suçlar nedeniyle Çin, İran ve ABD’de altı kişi idam edildi. Pakistan, Filipinler ve Sudan’da da çocuk suçlular infazı bekliyor. İran'da hâlen çocuk idamları sürmektedir. Uluslararası Af Örgütü yetkilileri, "Bir dizi insan hakları ihlalinden kurtulan kaçırılmış kadınlar ve kız çocuklar, kaçakçıların ellerinde ikinci bir dizi ihlale maruz kalmaktalar. Bundan da kurtulmayı  başarsalar bile bu kez de, çoğu zaman üçüncü bir dizi ihlale maruz kalmaktalar. " açıklamasını yapmışlardır.
Savaş milyonlarca çocuk için gündelik hayatın bir parçasıdır. Bazıları başka bir yaşam tarzı tanımamış, bazılarının dünyası da savaşların ortaya çıkışıyla altüst olmuştur. Bu etkilerin sonucunda sayısız çocuk ölmüş, birçoğu da sakat veya öksüz kalmıştır. Birçokları aç kalmış veya açlıktan ölmüştür. Milyonlarcası sevdiklerinden ayrılarak mülteci ya da yerinden-yurdundan edilmiş olarak, yollara dökülmeye zorlanmıştır. Çoğu; şiddet, korku ve zorluk dolu ortamda travma içinde yaşamaktadır.
Binlerce çocuk cinayetlerde rol oynamaktadır. Eğitim hakkından yoksun kalan çocukların, topluma genel olumsuz etkisinin yanı sıra, suça eğilimli bireyler olma oranı yüksektir. Çoğu güvenlik güçleri ve silahlı muhalif güçler tarafından işe alınmış, diğerleri ise başka seçenekleri olmadığını düşündüklerinden gönüllü olmuşlardır. Deneyimsiz, korkusuz oluşları ve özellikle zor görevlerde kullanılmaları dolayısıyla çocuk askerler arasındaki ölü ve yaralı oranı çok yüksektir.
Kuzey Afrika ülkelerinde, açlık, salgın hastalıklar ve susuzluk nedeniyle ölenlerin başında çocuklar gelmektedir.
Yine UNICEF'in hazırladığı bir rapora göre çocuk ölümleri yapılan çalışmalar sonucunda giderek azalmaktadır. Buna göre dünyada 5 yaşından küçük ölen çocukların sayısı 2006'da, yılda 10 milyon barajının altına inerek 9,7 milyona düştü. Rapora göre Fas, Vietnam ve Dominik Cumhuriyeti'nde 5 yaşından küçük çocukların ölüm oranının üçte birin üzerinde, Madagaskar'da yüzde 41, Sao Tome ve Principe Demokratik Cumhuriyeti'ndeyse yüzde 48  azaldı. Bütün bu gelişmelere rağmen Orta ve Batı Afrika'nınsa çocuk ölümlerinin en fazla görüldüğü bölgeler olmaya devam etmektedir. BM Nüfus Fonu'na göre Afrika kıtasında 5 yaşın altındaki her 1000 çocuktan 155'inin öldüğü belirtilirken bu çocukların büyük çoğunluğu kızamık, tetanos ve çocuk felci gibi, aşısı olan hastalıklar yüzünden ölüyor.
Türkiye'de bazı kültürel anlayışların benimsediği töre kavramlarından ötürü, çocuklar töre kurbanı olmaktadır. Ayrıca ailelerin çocukları arasında kız-erkek ayrımı yapması, çocuk hakları ihlallerine verilebilecek örneklerden birisidir. Kız çocukların okutulmaması, onların başlık parası adı verilen ücret karşılığında evlendirilmesi, çocuk hakları ihlallerine çarpıcı bir örnektir.

Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu'nun belirlediği verilere göre, 2006 yılı içinde yaklaşık 250 bin çocuk silahlı çatışmalara sokuldu ya da bu amaçla silahlı grup

Çocuk istismarı bir çocuğa bir yetişkin tarafından fiziksel ya da psikolojik olarak kötü davranılmasıdır. Ayrıca çocuklara kötü muamele, çocuk istismarı ve ihmali ile çoğu zaman aynı anlama gelir. Dünya Sağlık Örgütü çocuk istismarını şöyle tanımlar: "Çocuğun sağlığını, fiziksel ve psikososyal gelişimini olumsuz etkileyen, bir yetişkin, toplum ya da devlet tarafından bilerek ya da bilmeyerek uygulanan tüm davranışlar çocuğa kötü muameledir."
Bu istismar ve ihmalin açıklanması konusunda birçok ülke yönetimi kendi yasal tanımını yapmıştır, nelerin çocuklara kötü davranma olarak tanımlanacağına kendi yasa ve ceza kanunlarında değinilir. 2 Eylül 1990 tarihinde yürürlüğe giren Çocuk Hakları Sözleşmesi'ne göre; "Ulusal yasalarca daha genç bir yaşta reşit sayılma hariç, 18 yaşın altındaki her insan çocuk sayılır".
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası 41. maddesinde “Devlet, her türlü istismara ve şiddete karşı çocukları koruyucu tedbirleri alır” hükmüyle bir çerçeve çizmiştir. Türk Ceza Kanunu 77. maddesinde çocukların cinsel istismarını "İnsanlığa Karşı İşlenen Suçlar" kapsamında değerlendirmiştir.
Cinsel istismara maruz kalan çocukların yaşa göre dağılımları incelendiğinde; %30'unun 2-5, %40'ının 6-10, %30'unun 11-17 yaş grubunda olduğu görülmektedir. Bir başka deyişle olguların %70'ini küçük yaş grubu oluşturmaktadır. İstismara maruz kalan çocuklarda kız/erkek oranı 3'tür. Yurt içi yayınlarda ise kız/erkek oranı birbirine yakın bulunmuştur. İstismarcıların %96'sı erkek, %80'i de çocuğun tanıdığı birisidir.
Çocuk İstismarında, istismar sonrası yapılacak iyileştirme ve rehabilitasyon çalışmalarından daha önemlisi, çocukların istismarını önleyici tedbirlerin alınmasıdır. Bu konuda multi-disipliner çalışmalar önem kazanmaktadır. Sarı (2010) çalışmasında, öfke kontrolüne vurgu yapmış, anne ve babaların stres, depresyon, zaman yönetimi, kriz yönetimi konularında psiko-sosyal açıdan desteklenmesi gerektiğini belirtmiştir.

Amerika Birleşik Devletleri'nde, federal yönetim çocuk istismarı ve ihmalini bir tutar, bunun 2005 kanunlarında da detaylı bir açıklaması bulunur. Bunun yanı sıra herhangi bir fiziksel istismar yasalara göre suçtur.
Amerika gibi, Avustralya, İngiltere ve Kanada gibi ülkelerde de çocuklar için yardım kurumları bulunmaktadır ve bu kurumlara ulaşım olanağı eğitim hayatına başlayan her çocuğa öğretilir. Bu kurumlar, çocukların bireysel bildirimleri veya herhangi bir kişiden aldıkları ihbar doğrultusunda çocukları koruma altına alırlar; çocuk da reşit yaşa gelinceye dek, eski ailesinin maddi hâli uygun ise, onlardan maddi tazminat alır.

Türkiye'de istismara uğrayan çocuklar için aile bireyleri, istismarı işleyen aile reisi hakkında vasi tayini davası açabilir veya Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı kontrolünde çocuk yeni bir aileye teslim edilinceye dek korunur. Dünyada çocuk istismarı %1 ila %10 arasında değişirken, Türkiye'de bu oran %10 ila %53 arasındadır.

Fiziksel istismar çocuğun fiziksel zarar görmesiyle ortaya çıkar. Genelde ebeveynden zarar gören çocuğun tıbbi yardıma geç başvurulması ve eski yaraların çokluğu ile anlaşılabilir. Fiziksel istismarın yinelenme oranı %20'dir.
Türkiye'de yapılan bir araştırma sonucuna göre fiziksel istismar en sık 4-6 yaş arasında olmakta ve erkek çocuklar kız çocuklara göre daha fazla istismara maruz kalmaktadırlar.

Çocukların cinsel yollarla istismar edilmesidir. İntihar girişimi, okuldan kaçma, asosyal davranış bozuklukları en önemli belirtilerdir. Çocuk cinsel istismarı en sık 6-10 yaş arasında görülmektedir. İstismara uğramada kız çocukların oranı erkek çocukların oranına göre daha yüksektir.

Çocuğun psikolojik olarak sözel yolla istismar edilmesidir. Azarlama, hakaret etme, küçümseme, tehdit etme, suçlama, çocuğa küsme, yokmuş gibi davranma, çocukla alay etme duygusal istismarlardan bazılarıdır. İstismar tiplerinden biri tek başına olabileceği gibi, birden fazlası aynı çocukta var olabilir. Özellikle duygusal istismar hemen hemen her zaman diğer istismar tipleriyle beraber görülür.
Duygusal istismar sonucunda çocuk davranışlarında fazla saldırganlıktan edilgenliğe kadar aşırılıklar sergiler. Çocuk gecikmiş fiziksel, duygusal veya entelektüel gelişim gösterir.

Tipik olarak ebeveynler sorumludur. Anne ya da babanın çocuğa bilerek isteyerek zarar vermesidir. Bu davranıştan sonra genellikle tıbbi yardım alırlar.

Ekolojik modele göre istismar riskini oluşturan faktörler göz önünde bulundurulduğunda aşağıdaki faktörler önplana çıkar.
Özellikle prematüre doğmuş, tedavi sürecinde uzun süre hastanede kalmış çocukların daha fazla istismara maruz kaldıkları bilinmektedir. Bu gibi durumlarda, kritik dönemde anne emzirmesi yapılmadığı için anne-çocuk arasında duygusal bağlar -güven bağı- oluşmamakta, iki taraflı bağlanma gerçekleşememektedir. Annenin çocuğu reddetmesi, bakımını aksatması gibi durumlar ortaya çıkabilmektedir. Bu sebeple özellikle fiziksel istismar vakalarında prematüre doğum ve anne-çocuk bağının oluşmaması en önemli risk faktörlerinden birisidir.

Yüksek suç oranı
Sosyal servislerin yokluğu veya azlığı
Yüksek fakirlik oranı
Yüksek işsizlik oranı

Çocuklukta fiziksel veya seksüel istismar öyküsü
Ebeveynlerin genç yaşta evlenmesi
Tek ebeveyn
Üvey ebeveyn
Duygusal yetersizlik
Zayıf iletişim yeteneği
Kendine saygı azlığı
Alkol-uyuşturucu bağımlısı ebeveyn
Sosyal destek eksikliği
Aile içi şiddet
Yeni bebeğe sahip olmanın aşırı stresine hazırlanma eksikliği
Çok çocuklu aile
Ailede ruhsal hastalık
İstenmeyen gebelik
Benimsenmeyen çocuk

Prematüre doğum veya düşük doğum ağırlığı
Fiziksel veya zihinsel engelli çocuk
Hiperaktif veya huysuz çocuk
Doğumdan sonra çeşitli sebeplerle uzun süre anneden ayrı kalan bebekler

İstismarı yaşayan çocuğun ailesinde çatışma, mutsuz evlilik ve sözlü şiddetin varlığı.
Üvey anne veya baba.
Aile içerisinde eşit karar alma dağılımının olmaması.
Ailenin yaşadığı ekonomik ve ani değişimler etrafında doğan sıkıntılar.
Ailelerin toplumsal organizasyonlara karşı kayıtsız kalması.
Geleneksel aile yapısı ve fiziksel cezalandırmalar.

Çocuk istismarını önleme yöntemi başlıca üç başlık altında toplanabilir:

İlk yöntem, topluma yönelik geniş çaplı eğitim sağlamaktır. Bu tür aktiviteler gelecekte çocuklarına istismar ve ihmalde bulunacak aileleri değiştirmeye yöneliktir. Bu seviyede, halk eğitim aktiviteleri, toplumda aile eğitim sınıfları ve aile destek programları yer alır. İlk seviyedeki bu çalışmaların, daha var olmadan önce engelleme amaçlı olduğundan ötürü etkisi belirsizdir.
İkinci yöntem, daha önceden çocuklarına karşı istismar ve ihmalde bulunmuş ailelere, genç ailelere, çocuklarının ilgi gereksinimi olan ailelere, çocuk sahibi olan bireylere (annesiz veya babasız) ve düşük gelirli ailelere yöneliktir. İkinci yöntem, aile ve çocuk eğitiminin yüksek riskteki ailelere verilmesini öngörür ve çocuklarının engelli veya üvey evlat olmalarını göz ardı eder.
Üçüncü yöntem ise, resmi olarak tespit edilmiş ve devamlı bir şekilde çocuklarına karşı şiddet ve ihmal uygulayan ailelere yöneliktir. Bu ailelerin daha önceden yasalar ve mahkemeler doğrultusunda engellenmeleri öngörülmüştür.

Kendilerine inanılmayacağını düşünebilirler.
Başlarının belaya gireceğinden korkabilirler.
İstismarcının tehdidinden korkabilirler.
İstismarcıyı korumak isteyebilirler, istismarcıyı sevebilir ama yaptıklarını sevmezler.
Nasıl anlatılacağını bilmeyebilirler.
Cinsel şiddet içeren davranışların yanlış olduğunu bilmeyebilirler.
Arkadaşları tarafından dışlanmaktan korkabilirler.
Homofobik bir çevrede yetişti iseler, homoseksüel olarak adlandırılmaktan korkabilirler.
Büyükleriyle (otorite ifade edenlerle) cinsel konuları konuşmaktan utanabilirler.
Gammaz olarak adlandırılmak istemeyebilirler.
İyi çocukların cinsellikle ilgili sözcükleri kullanmamaları gerektiği kendilerine söylenmiş olabilir.
Cinsellik ve/veya cinsel taciz/istismar hakkındaki bilgisizlikleri sebebiyle yapılanı kavrayamayabilirler, nasıl adlandırıp anlatacaklarını bilemezler, bocalarlar.
Kendilerine yapılanı engellemeye çalışmadıklarından suçluluk duygusuna kapılıp sessizleşebilirler.
İstismarcının yaşı ve/veya aile içinde iktidar konumunda bulunuşu sebebiyle ona mutlak güven duyup itaat etmeleri gerektiğine inanıyor olabilirler.
Çocuk olduklarından cinsel istismarı merak etmelerinin, oyunlaştırarak öğrenmeyi denemelerinin doğal olduğunu, bunun kendilerinin suçlu olduğu anlamına gelmediğini düşünemeyebilirler.
Eğer istismar sırasında cinsel olarak uyarıldılar, zevk aldılar ise istismarcının yaptıklarının kendi rızaları ile gerçekleştiğine inanabilirler.
Bir dönem bahsetmiş ve kendilerini suçlayan, dışlayan, yaşadıklarına istismarcı açısından bakıp çocukla empati kurmayı reddeden, küçümseyici, aşağılayıcı, acıyan vb. tepkilerle karşılaşmış olabilirler, yanlış tepkiler anlatma korkularını katlayabilir.
Cinsel istismarı anlattıkları kişiler tarafından, tekrar istismara uğramaktan korkabilirler.
Cinsel istismar anında kilitlenip kendilerini dış-iç tepkilere kapamış iseler, istismarın sözünü etmeyi denerken de aynı şekilde bir tepkilenme yaşayarak engellenebilirler.
Şiddet, cinsel şiddet, cinsellik hakkında yeterli bilgiye sahip olsalar dahi yaşadıklarını cinsel istismar olarak adlandırmaktan korkabilir, özellikle istismarcıları bir yakınları ise yaşadıklarından emin olmakta zorlanabilirler.
Yapılan eylemin aşağılayıcı, baskılayıcı niteliğinden dolayı utandıklarından saklanabilir/saklayabilirler.

Çocuk hakları
Cenevre Çocuk Hakları Bildirisi
Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Bildirisi
Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme
Türkiye'de çocuk hakları
Çocuk pornografisi

Turkpdr.com Rehberlik Çocuk İstismarı Türleri
TTB Çocuk İstismarı ve İhmali Duyarlılık Grubu30 Nisan 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sünnet
Şiddetin Kökenleri
Küresel ölçekte çocuk istismarı ve hukuki yetersizlik

Çocuk işçi yasalar veya gelenekler açısından belirlenmiş bir yaşın altında olan ve çalıştırılan çocukları ifade eder. Bu uygulama birçok ülke ve uluslararası yapı tarafından insani sömürü olarak kabul edilmektedir.Tarih boyunca çocuk işçiler değişik sınırlar içerisinde kullanılmıştır ancak evrensel okullaşmanın başlaması, sanayileşme döneminde çalışma koşullarındaki değişiklikler, işçi kavramının ve çocuk haklarının ortaya çıkması ile kamuoyunun tepkisini çekmiştir. Çocuk işçiler bazı yerlerde hala yoğun bir şekilde çalıştırılmaktadır.
Çocuk işçi olgusu, üretimin emek yoğun biçimde gerçekleştiği sektörlerde kayıt dışı istihdam ve fason üretimin parça başı emek karşılığı ücret biçiminde gerçekleşmesi ile bir bütündür. Bunda çalışabilecek çağda olan nüfus yerine çocuk işçi kullanımı, işgücü maliyetlerinin en düşük seviyeye indirilmesinin bir aracısıdır. Bunlarla beraber ekonomik anlamda elde edilmesi beklenen karın çoğaltılması için sektörün esnek iç gücü talebi göstermesi de çalışamayacak yaştaki nüfusun işgücü olarak kullanılması tercihini tetiklemektedir.
Çocuk işçi kullanımına; sanayi, tarım, madencilik, küçük aile işletmeleri, çıraklık gibi alanlarda sıkça rastlanmaktadır.

Curlie'de Çocuk işçi (DMOZ tabanlı)
Concerned for Working Children (CWC)
Teaching about Child Labor and International Human Rights13 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Child Labor in USA Agriculture13 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Lightening the load of child miners - BBC11 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Child labour challenge toughens - BBC28 Mayıs 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Child Labor or Prostitution?13 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Essay from 'The Fraser Institute'
What Do The World and People Deserve? Len Bernstein on the Life and Work of Jacob Riis
The State of the World's Children - a UNICEF study3 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Child labor and the division of labor in the early English cotton mills9 Ocak 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Child Marriage Film www.childmarriage.org - (A film by Neeraj Kumar)
Visayan Forum22 Nisan 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - an NGO helping migrant working children in the Philippines
Lewis Hine Project: Nationally known project to locate and interview descendants of child laborers photographed by Hine
Documentary about Child miners in Tanzania mining Tanzanite
Youtube Video: "United States Child Labor, 1908-1920: As Seen Through the Lens of Sociologist and Photographer Lewis W. Hine"10 Nisan 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Çocuk oyuncu, (çocuk aktör ya da çocuk aktris); sinema veya televizyonda oyunculuk amaçlı sahne alan çocuk.

Çocuk oyuncu, sinema, tiyatro veya televizyon yapımlarında rol alan, genellikle 18 yaş altındaki bireyleri tanımlayan terimdir. Bu oyuncular, yetişkinlerden farklı olarak, yasal düzenlemelerle korunan özel çalışma koşullarına tabidir. Çocuk oyuncuların maruz kaldığı stresli ortamı nedeniyle yetişkin yaşamlarında sorunlar yaşadığına dair pek çok örnek vardır. Nadiren ileriki kariyerleri boyunca oyunculuktan farklı bir mesleğe yönelirler.
Sinema ve televizyon sektörü, popülerliğe göre zaman zaman  çocukları oyuncu olarak sahne alması için tercih eder. Samantha Smith buna bir örnek teşkil eder.
Türk sinemasında "ilk çocuk oyuncu" kavramı, Bedia Muvahhit ve Neyyire Neyir gibi isimlerle başlayan erken dönem sinema tarihinde kadar uzanır. Ancak kayıtlara geçen ilk çocuk oyuncu, 1923 yapımı "Ateşten Gömlek" filminde rol alan Küçük Ayşecan (Ayşe Esen) olarak kabul edilir.

Çocuk işçiler
Harika çocuk

Çocuk oyunları, genellikle çocukların oynadığı ancak bazen yetişkinlerin de eşlik ettiği veya kendi aralarında oynadığı oyunlardır. Bazı oyunlar için açık alan gerekirken diğerleri bina içerisinde oynanabilir. Tek kişilik çocuk oyunları olduğu gibi onlarca kişi ile oynanan oyunlar da mevcuttur.

Bazı çocuk oyunları evrenseldir ve aşağı yukarı aynı kurallarla birçok ülkede oynanır. Pek çok oyun yüzyıllar öncesinden günümüze ulaşmıştır. Günümüzdeki seksek, körebe, ip çekme gibi oyunların Eski Roma döneminde de çocukların sevdiği oyunlar olduğu bilinmektedir. Bazı çocuk oyunları yüzlerce yıldır aynı kalmışken diğerleri zaman içerisinde evrim geçirmiş, farklı kurallarla oynanmaya başlamıştır.
Çocuk oyunları, "açık hava oyunları" ve "ev oyunları" şeklinde başlıca iki grupta toplanabilir. Kağıt-kalemle oynanan oyunlar, sportif oyunlar, müzikal oyunlar gibi pek çok oyun grubu vardır.

Birdirbir, oyunculardan bir kısmının eğildiği, diğerlerinin eğilenlerin üzerinden atladığı bir oyundur. Eğilen oyuncular genellikle ellerini dizlerine koyarak (rükû pozisyonunda) beklerler. Atlayıcılar, arkadan öne (kalçadan başa doğru) veya sırtın bir yanından diğer yanına olacak şekilde yanlamasına atlarlar. Özellikle daha büyük yaştaki gençlerin oynadığı versiyonlarda, eğilen oyuncular arka arkaya dizilerek daha uzun veya ellerini enselerine koyarak ve neredeyse ayakta dikilerek daha yüksek engeller oluşturabilirler.
Birdirbir oynarken yaralanmaların önüne geçmek için mümkünse çimlik bir alan seçilmeli, oyun alanındaki taşlar temizlenmelidir. Kapalı mekanlarda oynarken düşüşü yumuşatacak minderler kullanılmalıdır. Eğilen oyuncular kafalarını iyice içeri çekerek muhafaza etmeli, atlayan oyuncular eğilenlerin kafasına tekme atmamak için azamî özen göstermelidir. Oyun alanı müsaitse ayakkabısız oynanabilir.
Bazı yörelerde oyun esnasında atlarken aşağıdakine benzer tekerlemeler söylenir:

Birdir bir
İkidir iki, [ebe olan kişinin adı] tilki
Üçtür üç, ebelik pek güç
Dörttür dört, kuş gibi öt
Beştir beş, aldım bir eş
Altıdır altı, yaptım kahvaltı
Yedim yedi, elim sırtına değdi
Sekizim seksek
Dokuzum durak

En az 2'şer kişilik 2 grupla oynanır. Biri kalın biri ince iki sopaya ihtiyaç vardır. Düz bir yere çizgi biçiminde küçük bir çukur açılır. Çukurdan 20 adım geride bir çizgi çizilir. Gruplardan biri ilk başlar. Karşı gruptan bir kişi elindeki uzun sopayı önceden açılan çukurun üzerine yatay olarak koyar. Oyuna ilk başlayan kişi önceden çizilen çizgiden elindeki küçük sopayı çukur üzerindeki sopaya atar. Vurur ise oyuna başlar. Elindeki büyük sopa ile küçük sopayı havaya kaldırır ve vurur. Küçük sopanın düştüğü yere kadar oyunu kaybeden gurubun oyuncuları sekerek gider. Oyun bu şekilde devam eder.

Oyun genellikle 5-6 kişiyle oynanır ancak oyuncu sayısının yetersiz olması durumunda daha az kişiyle de oynanabilir. Oyun için uzunca, esnek bir ip gerekir. İpin iki ucu birbirine düğüm atılarak bağlanır ve ipten geniş bir halka elde edilmiş olur. Üç kişi ipten halkanın iç kısmına girerek ipi bacakları ile gerer. Üçgenin her köşesinde bir kişi bulunur.
1. olan kişi ipin üstüne düz olarak atlar. 2. ve 3. kişi aynını yapar ve 1. kişi ipe bastıktan sonra yana döner 2 ve 3. kişi de yapar ve herkes kenarlarda kendi kenarına gelene kadar döner ve 1. kişi kendi kenarına gelince atlayarak arkasına döner herkes bunu yapar ve bir daha dönüldükten sonra 1. kişi 3 kez düz sonra da çapraz olarak geriye atlar ya da çapraz atlama yapmazsa 6 defa geriye atlar diğerleri de bunu yapar. 6 defa atladıktan sonra ipin içine girilir ve dışarı çıkılır.
2. bölümde ip diz kapağının arkasına konulur. Burada çatapat olduğu için zıplama yapılmaz bir ayak ipe basılır ve sonra öbür ayak yanına koyulur.
3. bölüme leylek adı verilir. Bu bölümde ipten dönerken atlama hareketi yapılmaz ipin ortasına oturulur ve sağ ayak sol tarafa sol ayak sağ tarafa atılır ve arkaya dönülür.
4. bölümde ip koltuk altına 3. bölümde bel hizasına 5. bölümde ise boyun hizasında tutulur. 5. bölümden sonra tekrar birlerden başlanır ama bu sefer ters atlanır yani Ters-birler yapılır.

Seksek, tek başına ya da grup hâlinde oynanabilecek bir denge ve yetenek oyunudur. Oyun için yaklaşık bir A4 büyüklüğünde düz bir taş ve yere çizgi çizmek için tebeşir gerekir. Oyuncular seksek şemasını sert bir yüzeye (asfalt, kaldırım taşı vs.) çizdikten sonra 1' den 8e kadar sırasıyla sayıları. Yazarlar sonra taşlarını kutucukların içine atmaya çalışırlar. Eğer taş bir çizginin üzerinde durursa veya hedeflenen kutunun dışına çıkarsa sıra diğer oyuncuya geçer. Taş kutucuğun içine girdiği zaman o kutuya kadar tek ayak üzerinde sekilerek bölümler geçilir. Sekerek ilerleyen oyuncu çizgilere basarsa sıra yine diğer oyuncuya geçer.
Oyunun daha zor varyantlarında seken oyuncu taşı yerdeki ayağıyla iterek sıradaki kutucuğa sokmaya çalışır.

İp atlama, tek başına ya da grupça oynanabilecek bir oyundur. Oyun için gereken tek araç uzunca ve ağır bir iptir. Grupla ip atlama oyunlarında iki kişi karşı karşıya geçerek ipin her bir ucundan tutarlar ve aynı yöne doğru, büyükçe bir çember oluşturacak şekilde çevirirler. Diğer oyuncular ise, teker teker veya ikişer ikişer orta kısıma (çevirenlerin arasına) geçerek, ip ayaklarına yaklaştıkça üzerinden atlarlar. İpe takılan oyuncular "yanarlar" ve ipi çeviren oyuncularla yer değiştirirler.
İki iple ip atlama oyununda aynı uzunlukta iki ip kullanılır veya uzunca bir ip ikiye katlanarak iki ip gibi kullanılır. İp çeviricilerin her biri iki ipin ucunu da tutar ve birbirinin aksi istikametlerde aynı anda çevirir. Örneğin sağ eli saat yönünde çeviriyorlarsa, sol eli saat yönünün tersine çevirirler. Böylece oyun alanında iki ip yaklaşık yarım tur farklı olarak döner. Bu durum zıplamalar arasındaki bekleme süresini yarıya indirir ve oyunu zorlaştırır.

Hulahup, genellikle plastikten yapılan ve vücudun çeşitli yerleriyle (genellikle bel etrafında) çevrilen halka şeklinde bir oyuncaktır. Kökeni tam olarak bilinmese bile dünyanın çeşitli bölgelerinde antik çağlardan beri oynanır. Özellikle 1950'lerde ve 1980'lerde moda olmuştur.

Çivi oyunu, herkesin eve kapandığı, bu nedenle kalabalık oyunlar için yeterince oyuncu bulunamayan kış günlerinin favorilerinden olan bir yetenek oyunudur. İki kişi arasında ıslak ancak donmamış ve çamura dönüşmemiş yumuşak bir zeminde 2 büyük çivi ile oynanır. Oyunun amacı rakibinin çivisini, etrafını çembere alarak hapsetmektir.
Oyuna kimin başlayacağını tespit etmek için çivi ile yere orta uzunlukta bir çizgi çizilir. Her iki oyuncu da çivisini bıçak gibi yere atarak çizgiye en yakın konumda yere saplamaya çalışır. Çizgiye en yakın saplayan kişi oyuna önce başlar.
Sıralama oyununu kaybeden kişi çivisini dik şekilde yere eliyle (atmadan) saplar ve bırakır. Diğer oyuncu çivisini yere "atarak" yerdeki çiviye yakın bir yere saplar. Daha sonra çivisini sökerek tekrar atar ve iki nokta arasını dik bir çizgiyle birleştirir. Bu şekilde tekrar tekrar yere atarak (saplayarak) rakibin çivisi etrafında dar, spiral labirentler oluşturmaya çalışır. Çivi yere saplanmadığı ya da çizgiler kesiştiği zaman sıra diğer oyuncuya geçer. Çizgilerin kesişeceği anlaşıldığında oyun alanına zarar vermemek için hatalı çizgi (son çizgi) yere çizilmez.
Sıra kendisine geçen oyuncu hapsedildiği konumdan kurtulmaya çalışır. Dar labirentlerden çizgilerini birleştirerek çıkmayı başardığında rakip oyuncunun son deliği etrafında yeni bir labirent örmeye çalışır. Oyun bu şekilde taraflardan biri kımıldayamaz hale gelene (pes edene) kadar devam eder.
Çivi oyununun passız, temiz bir çivi ile oynanması gerekir. Yaralanma riskine karşı küçük çocuklar tarafından oynanmaması ve çivi yere atılırken elden kaçmaması için çok dikkatli olunması gerekir. Sırası geçen oyuncu ve izleyiciler, çivi atan oyuncudan uzakta durmalıdır.

Topaç oyunu tek başına oynanılabileceği gibi birkaç oyuncu arasında yarışma şeklinde de oynanabilir. Oyuncu adedi kadar topaç ile genişçe, sert ve düz bir yüzey gerekir. Oyuncular aynı anda topaçlarını döndürürler. Topacı en uzun süre dönen oyuncu kazanır.
Oyuncular önceden topaçların çarpışması durumunda ne olacağını kararlaştırmalıdırlar. Genellikle ayakta kalan topaç yarışmaya devam eder.

Misket oyunlarında cam veya mermerden yapılmış misketler kullanılır. En az iki kişi ile oynanan bu tür oyunlarda kişi sayısında herhangi bir üst sınır yoktur. Oyunların amacı genellikle eldeki bir misketle diğer misketleri vurmaktır.
Türleri: 

Kuyu
Dizmece
Kovalamaca
Dizmecede amaç yan yana (bir çizgi oluşturacak şekilde) dizilmiş misketleri vurmaktır. Genellikle seçilen baştaki misketi (başı) vuran oyuncu tüm misketleri kazanır.
Kuyu türü oyunlarda yere küçük bir kuyu kazılır. Oyunun amacı genellikle bu kuyunun içindeki misketleri eldeki misketle vurarak kuyudan çıkartmaktır.

Saklambaç en az iki kişiyle oynanır ancak kalabalık bir grupla oynandığında daha zevklidir. Öncelikle bir ebe belirlenir. Ebe duvara yasladığı ön kolu üzerine yüzünü ve gözünü kapatarak önceden belirlenen bir rakama kadar yüksek sesle sayar. Bu sırada diğer oyuncular saklanırlar. Ebe saymayı bitirince "Önüm, arkam, sağım, solum sobe; saklanmayan ebe!" diye bağırır ve diğer oyuncuları bulmaya çalışır. Diğer oyuncular ise ebenin korunaksız bıraktığı ebe duvarına "Sobe!" diye bağırarak dokunmaya çalışırlar. Dokunabilen kişiler sıradaki elde ebe olmaz. Ebe birini bulduğunda (gördüğünde) o kişinin adını yüksek sesle söyler ve o kişi ebelenmiş olur.
Eğer ebe bir kişi görüp de onun adını yanlış telaffuz ederse diğer oyuncular saklandığı yerden çıkar ve "Çanak çömlek patladı!" diye bağırırlar. El iptal edilir ve ebe olan kişi yeniden ebe olur.

Köşe kapmaca genellikle sokakta oynanır. Avlu gibi duvarları (dolayısıyla köşeleri) olan alanlar idealdir. Köşelerin yetersiz olduğu durumlarda bina girişleri, iki ağaç ya da pencere arası gibi yerler de köşe kabul edilebilir. Oyun genellikle az sayıda kişiyle oynanır. Ebe alanın ortasında durur ve her oyuncu bir köşeye geçer. Oyuncular ebeye yakalanmadan, birbirleriyle köşeleri sürekli değiştirmeye ç

Çocuk yemeği, çocuklara göre hazırlanmış ve çocuklara pazarlanan bir fast food gıda kombinasyonu yemeğidir. Çoğu çocuk yemeği renkli torbalarda veya karton kutularda sunulur. Çanta veya kutu üzerinde aktivite tasvirleri ve içinde plastik bir oyuncak bulunur. Çoğu standart çocuk yemeği, bir burger veya tavuk kanadı, bir garnitür ve bir meşrubattan oluşur.

İlk çocuk yemeği olan Funmeal, 1973'te Burger Chef'de ortaya çıktı ve başarılı oldu. Çocuk yemeğinin popülaritesini fark eden McDonald's, 1978'de Happy Meal'i tanıttı ve Burger King de dahil olmak üzere diğer fast food şirketleri de kendi çocuk yemeklerini oluşturdu.
Bazı fast food şirketleri, çocuk yemeklerinin başarısı nedeniyle gençleri "en önemli" müşterileri olarak görüyorlardı. 2006 Yılında fast food şirketlerinin harcamalarının 360 milyon doları çocuk yemeklerindeki oyuncaklar içindi ve bu rakam 1,2 milyardan fazlaydı.
Son yıllarda, çocuk yemeklerinin popülaritesi azaldı ve NPD Group tarafından yapılan bir araştırma, 2011 yılında çocuk yemek satışlarında %6'lık bir düşüş olduğunu gösterdi. Açıklamalar, ebeveynlerin çocukların yemeklerinin sağlıksız olduğunu fark etmelerini, ebeveynlerin para biriktirme isteklerini (bunun yerine kombinasyon menüsünden sipariş vermeyi tercih etmeyi) içeriyor. Çocuk yemek oyuncakları da artık video oyunlarını tercih eden teknoloji odaklı gençlere hitap etmiyor.
Çocuk yemekleri, eleştirmenlere yanıt olarak daha sağlıklı seçimler ve daha fazla çeşitlilik sunarak gelişti. 2011'de Kids Live Well girişimine katılan - Burger King, Denny's, IHOP, Chili's, Friendly's, Chevy's ve El Pollo Loco - dahil olmak üzere on dokuz gıda zinciri 600'den az kalori içeren en az bir çocuk yemeği sunma sözü verdi, gazsız içecekler ve aşağıdaki gıda gruplarından en az iki ürün olacaktı: meyveler, sebzeler, tam tahıllar, yağsız proteinler veya az yağlı süt ürünleri.

Gıda eleştirmenlerinden çocukların yemeğinin besin değeri konusunda endişeler gelmiştir. Rudd Gıda Politikası ve Obezite Merkezi tarafından on iki ABD gıda zincirinin çocuk yemeklerini inceleyen 2010 yılında yapılan bir araştırma, 3.039 ana yemekten on ikisinin okul öncesi çocuklar için önerilen yağ, sodyum ve kalori seviyelerini karşıladığı sonucuna varmıştır.

Burger King, 1998 yapımı Küçük Askerleri, 2005 yapımı Star Wars: Bölüm III – Sith'in İntikamı, ve 2007 yapımı Simpsonlar: Sinema Filmi dahil olmak üzere, PG-13 dereceli birçok filmin tanıtımını yaptı. McDonald's 2015 yapımı Minyonlarını tanıtımını yaptığında bir tartışma yaşandı çünkü ebeveynler oyuncaklardan birinin küfür kullandığını düşünüyordu.

Amerika Birleşik Devletleri'nde, çocuk yemekleri, gençlerde sağlıksız beslenme alışkanlıklarını köklendirmek ve çocuk obezitesini artırmakla suçlanıyor. 2010 yılında, Santa Clara County, California'da çocukların yemeklerine eşlik eden ve beslenme standartlarını karşılamayan oyuncaklara yasak getirdi; Etkilenen restoranlar, etkilenmeyen restoranlarda minimum değişikliklerle, Kararname öncesinden sonrasına kadar Çocuk Menüsü Değerlendirme puanlarında 2,8 ila 3,4 kat iyileşme gösterdi (yerinde beslenme rehberliğinde iyileştirmeler; sağlıklı yemeklerin, içeceklerin ve garnitürlerin tanıtımı; ve oyuncak pazarlama ve dağıtım faaliyetleri). San Francisco İlçesi aynı yasağı yürürlüğe koydu, ve benzerleri ülke genelinde diğer şehirlerde veya eyaletlerde önerildi veya kabul edildi. San Francisco yasağının etkisini inceleyen araştırmalar, etkilenen her iki restoran zincirinin de çocuk yemeklerinden ayrı olarak oyuncak satarak kararnameye yanıt verdiğini, ancak menülerini yönetmelikle belirtilen beslenme kriterlerini karşılayacak şekilde değiştirmediğini belirtti. Buna karşılık, Arizona'daki millet vekilleri bu tür kısıtlamaları yasakladı ve Florida eyalet senatörleri de aynı şeyi önerdi.
Amerika Birleşik Devletleri dışında İspanya ve Brezilya da bu tür önlemleri dikkate almıştır. Şili, çocuk yemeklerinde oyuncakları tamamen yasakladı.

Çocuksuzluk, çocuk sahibi olmama ya da olamama durumudur. Gönülsüz ve gönüllü olarak ayrılabilir. Gönülsüz çocuksuzluk, genellikle biyolojik bir sorun olarak ortaya çıkar ve tanı/tedavi bakımından klinik bilimlerin alanına girmektedir. Gönüllü çocuksuzluk ise özellikle gelişmiş sanayi toplumlarında artan bir eğilim olduğundan, daha çok sosyal bilimlerin araştırma konusu haline gelmiştir.

Anne kaynaklı problemlerin ilki kısırlıktır. Eğer annenin östrojen hormon miktarı yetersizse veya hiç yoksa ya da annenin herhangi bir kalıtsal vs. problemi varsa, kadın mensturasyon döngüsünü, yani adet dönemini yaşayamaz. Yumurtlama olmayacağından da hamilelik imkânsızdır.
Bazı kadınlar yumurtalıklarında yumurta olmasına rağmen adet göremezler. Bu durumda tüp bebek yöntemiyle yumurta dışarıda döllenerek döl yatağına bırakılabilir ve annenin hamile kalması sağlanabilir.
Bazen ise kadının döl yatağında yumurta döllense de tutunamaz ve düşük olur. Bu genellikle çok hareketli, heyecanlı ve ağır durumlarda görülür. Çok kere art arda kürtaj yaptıran kadınların da düşük olasılığı artar.

Erkeklerde sperm üretimi ölene veya herhangi engelleyici bir olay olana kadar devam eder. Fakat eğer bir erkeğin sperm sayısı düşükse, çocuğu olmaz. Yine suni döllenme yöntemiyle çocuk sahibi olunabilir.
Erkeğin iktidar problemi varsa veya testisleri yok veya az gelişmişse de çocuk olmaz.

Evli ve/veya evli olmayan çiftlerin kendi isteklerine bağlı olarak çocuk sahibi olmamayı tercih etmelerini anlatan gönüllü çocuksuzluk, başta Kuzey Amerika, Batı Avrupa ve Japonya olmak üzere, gelişmiş ülkelerde özellikle orta sınıfa mensup çiftler arasında hızla artmaktadır. Bu durum, bazı kesimlerce yeni bir fenomen olarak değerlendirilip bilimsel çalışmalara konu edinilirken, bazı kesimler tarafından ise bireysel-toplumsal ve hatta ahlaki bir sorun olarak görülür. Diğer yandan gönüllü çocuksuzluk, özellikle kendileri çocuk sahibi olmamayı tercih etmiş kişiler tarafında tamamen bireysel bir seçim olarak değerlendirilmekte olduğundan, İngilizce konuşulan ülkelerde kavramın değer yargılarından bağımsız sadece özgür bir seçimi ve yaşam tarzını ifade edebilecek şekilde "childfree" ya da "childless by choice" olarak kullanımı da özellikle bu çevrelerde yaygınlık kazanmakta ve bu zeminde bilinç artırıcı faaliyetler yürütülmektedir. Bu durumun toplumsal ve kişisel açıdan bir sorun teşkil edip etmediği ise ayrı bir sorunsaldır.

Ölüm, bir organizmayı ayakta tutan tüm biyolojik işlevlerin geri döndürülemez bir şekilde sona ermesidir. Beyni olan organizmalar için ölüm, beyinsapı da dahil olmak üzere tüm beynin işlevinin geri döndürülemez bir şekilde sona ermesi olarak da tanımlanabilir ve beyin ölümü bazen ölümün yasal tanımı olarak kullanılır. Eski bir organizmanın kalıntıları normalde ölümden kısa bir süre sonra çürümeye başlar. Ölüm, eninde sonunda tüm organizmalarda meydana gelen kaçınılmaz bir süreçtir. Turritopsis dohrnii gibi bazı organizmalar biyolojik olarak ölümsüzdür. Ancak yine de yaşlanma dışında başka nedenlerle de ölebilirler.
Birinin ne zaman öldüğünü anlamak bir sorun olmuştur. Başlangıçta, nefes alma ve kalp atışı durduğunda ölüm tanımı vardı. Ancak, kalp masajının yaygınlaşması artık bunun geri döndürülebilir olduğu anlamına geliyordu. Beyin ölümü, farklı tanımlar arasında bölünen bir sonraki seçenekti. Bazı insanlar tüm beyin fonksiyonlarının durması gerektiğine inanıyor. Bazıları ise beyin sapı hala canlı olsa bile, kişilik ve kimliklerinin öldüğüne, dolayısıyla tamamen ölü olmaları gerektiğine inanıyor.
Ölüm genellikle tüm organizmalara uygulanır; hücreler veya dokular gibi bir organizmanın bireysel bileşenlerinde görülen benzer süreç nekrozdur. Virüs gibi bir organizma olarak kabul edilmeyen bir şey fiziksel olarak yok edilebilir, ancak bir virüs ilk etapta canlı olarak kabul edilmediğinden öldüğü söylenmez. 21. yüzyılın başları itibarıyla yılda 56 milyon insan ölmektedir. Bunun en yaygın nedeni kalbi etkileyen bir hastalık olan kardiyovasküler hastalıklardır.
Birçok kültür ve dinde ölümden sonra yaşam fikri vardır ve ayrıca kişinin yaşamındaki iyi ve kötü eylemlerin yargılanması fikri de olabilir. Cenaze töreni, kremasyon veya gökyüzüne gömme gibi bedeni onurlandırmak için farklı gelenekler de olabilir.
Ölüm, biyogerontologlar olarak bilinen bir grup bilim insanı tarafından, biyolojik olarak ölümsüz organizmaların yaptığının aynısını yapmaya çalışarak ve benzer bir yöntemi insanlara uygulayarak aktif bir şekilde tedavi edilmeye çalışılmaktadır. Ancak, insanlar bunu kendilerine uygulayacak araçlara sahip olmadıkları için, bir insan için maksimum yaşam süresine ulaşmak için kalori azaltma, diyet ve egzersiz gibi başka yollar kullanmak zorundadırlar.
2022 itibarıyla, toplam 109 milyar insan ölmüştür; bu da şimdiye kadar yaşamış tüm insanların yaklaşık %93,8'ine tekabül etmektedir.

Ölüm kavramı, insanoğlunun bu olguyu anlamasının anahtarıdır. Bu kavrama ilişkin birçok bilimsel yaklaşım ve çeşitli yorumlar bulunmaktadır. Buna ek olarak, yaşamı idame ettiren tedavinin ortaya çıkışı ve ölümün hem tıbbi hem de yasal açıdan tanımlanmasına yönelik çok sayıda kriter, tek bir birleştirici tanımın oluşturulmasını zorlaştırmıştır.

Ölümü tanımlarken karşılaşılan zorluklardan biri de onu yaşamdan ayırmaktır. Zaman içinde bir nokta olarak ölüm, yaşamın sona erdiği anı ifade ediyor gibi görünmektedir. Yaşam fonksiyonlarının sona ermesi genellikle organ sistemleri arasında eşzamanlı olmadığından, ölümün ne zaman gerçekleştiğini belirlemek zordur. Dolayısıyla böyle bir belirleme, yaşam ve ölüm arasında kesin kavramsal sınırların çizilmesini gerektirir. Bu da yaşamın nasıl tanımlanacağı konusunda çok az fikir birliği olması nedeniyle zordur.
Yaşamı bilinç açısından tanımlamak mümkündür. Bilinç sona erdiğinde, bir organizmanın öldüğü söylenebilir. Bu yaklaşımdaki kusurlardan biri, canlı olan ancak muhtemelen bilinçli olmayan birçok organizmanın bulunmasıdır. Bir başka sorun da modern bilim insanları, psikologlar ve filozoflar tarafından bilincin pek çok farklı tanımının yapılmasıdır. Buna ek olarak, İbrahimi ve Dharmik gelenekler de dahil olmak üzere birçok dini gelenek, ölümün bilincin sona ermesini gerektirmediğini (veya gerektirmeyebileceğini) savunmaktadır. Bazı kültürlerde ölüm tek bir olaydan ziyade bir süreçtir. Bir ruhsal durumdan diğerine yavaş bir geçiş anlamına gelir.
Ölümle ilgili diğer tanımlar, organizmik işlevin sona ermesi ve kişiliğin geri döndürülemez kaybını ifade eden insan ölümü karakterine odaklanmaktadır. Daha spesifik olarak ölüm, yaşayan bir varlığın tüm işlevlerinin geri döndürülemez bir şekilde sona ermesi durumunda gerçekleşir. İnsan yaşamıyla ilgili olarak ölüm, bir kişinin bir kişi olarak varlığını kaybettiği geri döndürülemez bir süreçtir.

Tarihsel olarak, bir insanın ölüm anını tam olarak tanımlama girişimleri öznel veya kesin olmamıştır. Ölüm, kalp atışının (kalp durması) ve solunumun durması olarak tanımlanmıştır, ancak kalp masajı ve hızlı defibrilasyonun geliştirilmesi bu tanımı yetersiz kılmıştır çünkü solunum ve kalp atışı bazen yeniden başlatılabilir. Dolaşım ve solunumun durduğu bu ölüm türü, ölümün dolaşım tanımı (ÖDT) olarak bilinmektedir. ÖDT'nin savunucuları bu tanımın makul olduğuna inanmaktadırlar çünkü dolaşım ve solunum fonksiyonlarını kalıcı olarak kaybetmiş bir kişi ölü olarak kabul edilmelidir. Bu tanımı eleştirenler ise bu fonksiyonların durması kalıcı olabilse da durumun geri döndürülemez olduğu anlamına gelmediğini, çünkü kalp masajının yeterince hızlı uygulanması halinde kişinin yeniden hayata döndürülebileceğini belirtmektedirler. Dolayısıyla, ÖDT'nin lehinde ve aleyhindeki argümanlar "kalıcı" ve "geri döndürülemez" kelimelerinin tanımlanmasına indirgenmekte, bu da ölümün tanımlanmasındaki güçlüğü daha da karmaşık hale getirmektedir. Ayrıca, geçmişte ölümle nedensel olarak ilişkilendirilen olaylar artık her koşulda öldürmüyor; çalışan bir kalp veya akciğer olmadan, yaşam destek cihazları, organ nakilleri ve yapay kalp pillerinin bir kombinasyonu ile bazen yaşam sürdürülebiliyor.

Günümüzde, ölüm anının tanımlanmasının gerekli olduğu durumlarda, doktorlar ve adli tabipler bir kişinin öldüğünü tanımlamak için genellikle "beyin ölümü" veya "biyolojik ölüm" kavramlarına başvurmaktadırlar; insanlar beyinlerindeki elektriksel aktivite sona erdiğinde ölü olarak kabul edilmektedirler. Elektriksel aktivitenin sona ermesinin bilincin sona erdiğini gösterdiği varsayılır. Bilincin askıya alınması, belirli uyku aşamalarında ve özellikle komada olduğu gibi geçici değil kalıcı olmalıdır. Uyku durumunda, aradaki farkı anlamak için EEG kullanılır.
"Beyin ölümü" kategorisi bazı akademisyenler tarafından sorunlu olarak görülmektedir. Örneğin, Ulusal Sağlık Enstitüleri Biyoetik Bölümünde kıdemli bir öğretim üyesi olan Dr. Franklin Miller şunları belirtmektedir: "1990'ların sonlarına doğru... beyin ölümü ile insanın ölümü arasındaki denkleme, bu duruma sahip olduğu doğru bir şekilde teşhis edilen ve önemli süreler boyunca mekanik ventilasyonda tutulan hastaların sergilediği biyolojik işlevler dizisine ilişkin kanıtlara dayanarak akademisyenler tarafından giderek daha fazla meydan okundu. Bu hastalar dolaşım ve solunumu sürdürme, ısıyı kontrol etme, atıkları dışarı atma, yaraları iyileştirme, enfeksiyonlarla mücadele etme ve en dramatik olanı da (hamile "beyin ölümü gerçekleşmiş" kadınlar söz konusu olduğunda) fetüslere gebe kalma becerilerini korumuşlardır."

"Beyin ölümü" bazı akademisyenler tarafından sorunlu olarak görülse de bu, ölüm tanımının yaşamı ölümden ayırmak için en makul tanım olduğuna inanan savunucuları da vardır. Bu tanımın desteklenmesinin ardındaki mantık, beyin ölümünün güvenilir ve tekrarlanabilir bir dizi kritere sahip olmasıdır. Ayrıca beyin, kimliğimizi ya da insan olarak kim olduğumuzu belirlemede çok önemlidir. "Beyin ölümü"nün bitkisel hayattaki ya da komadaki bir kişiyle bir tutulamayacağı, zira ilk durumun iyileşmenin mümkün olmadığı bir durumu tanımladığı belirtilmelidir.
EEG'ler sahte elektriksel uyarıları tespit edebilirken, bazı ilaçlar, hipoglisemi, hipoksi veya hipotermi beyin aktivitesini geçici olarak baskılayabilir veya hatta durdurabilir; bu nedenle hastanelerin, tanımlanmış koşullar altında geniş aralıklarla EEG'leri içeren beyin ölümünü belirleme protokolleri vardır.

Bilinç için sadece beynin neokorteksinin gerekli olduğunu savunan kişiler bazen ölümü tanımlarken sadece elektriksel aktivitenin dikkate alınması gerektiğini savunmaktadırlar. Nihayetinde, ölüm kriteri, serebral korteksin ölümüyle kanıtlandığı üzere, bilişsel işlevin kalıcı ve geri döndürülemez kaybı olabilir. Mevcut ve öngörülebilir tıbbi teknoloji göz önüne alındığında, insan düşüncesi ve kişiliğinin geri kazanılmasına dair tüm umutlar ortadan kalkmış olacaktır. Tüm beyin kriterlerine göre bile beyin ölümünün tespiti karmaşık olabilir.

Günümüzde çoğu yerde, ölümün daha muhafazakar bir tanımı - sadece neokorteksin aksine tüm beyindeki elektriksel aktivitenin geri döndürülemez şekilde durması - benimsenmiştir. Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Tek Tip Ölüm Belirleme Yasası buna bir örnektir. Geçmişte, bu tüm beyin tanımının benimsenmesi, 1980 yılında Başkan'ın Tıp ve Biyomedikal ve Davranışsal Araştırmalarda Etik Sorunları İnceleme Komisyonunun bir sonucuydu. Komisyon, ölümün tanımlanmasına yönelik bu yaklaşımın ülke çapında tek tip bir tanıma ulaşmak için yeterli olduğu sonucuna varmıştır. Bu tanımı desteklemek için, ölümün tespiti için yasal standartların yeknesaklığı, yapay yaşam desteği için ailenin mali kaynaklarının tüketilmesi ve organ bağışına devam etmek için beyin ölümünün ölümle eşdeğer tutulmasının yasal olarak tesis edilmesi gibi çok sayıda neden sunulmuştur.

Beyin ölümünü destekleme ya da karşı çıkma meselesinin yanı sıra, bu kategorik tanımın doğasında var olan bir başka sorun daha vardır: tıbbi uygulamadaki değişkenlik. 1995 yılında Amerikan Nöroloji Akademisi (AAN) nörolojik ölüm teşhisi için tıbbi standart haline gelen kriterleri oluşturmuştur. O dönemde, total beynin "geri dönüşü olmayan durmasını" belirlemek için üç klinik özelliğin karşılanması gerekiyordu: açık etiyolojili koma, solunumun durması ve beyin sapı reflekslerinin olmaması. Bu kriterler en son 2010 yılında tekrar güncellenmiştir, ancak hastaneler ve tıbbi uzmanlıklar arasında önemli farklılıklar devam etmektedir.

Ölümün tanımlanması sorunu, özellikle ölü donör kuralıyla ilgili olduğu için zorunludur ve bu ku

Üvey aile, en az bir ebeveynin eşiyle biyolojik olarak akraba olmayan çocukları olan ailedir. Ebeveynlerden en az birinin önceki ilişkilerden veya evliliklerden çocukları olabilir. Üvey aileler için yapılan iki sınıflandırma; çiftin yalnızca bir üyesinin daha önce en az bir çocuğu olduğu ve çiftin birlikte çocuğu olmadığı "basit" üvey aileleri ve her iki üyenin de önceden var olan en az bir çocuğu olan "karmaşık" veya "karma" aileleri içerir.

Bir çocuk, biyolojik veya evlat edinen ebeveynin yeni eşinin üvey kızı veya üvey oğlu olarak anılır ve eş ise çocuğun üvey ebeveyni (üvey baba veya üvey annesi) olarak anılır.
Bir üvey ebeveyn çocuğun ebeveyninin eşidir ve biyolojik ebeveyni değildir, üvey baba erkek eş ve üvey anne kadın eştir. Bir üvey büyükbaba, birinin ebeveyninin üvey ebeveynidir ve birinin biyolojik büyükbabası değildir. Çiftin bir üyesinin önceki çocukları varsa ancak çiftin birlikte başka bir çocuğu daha varsa, yeni çocuğun doğumunda "karmaşık" / "karma" tanımı "basit" tanımının yerini alır. Çiftten doğan herhangi bir sonraki çocuk, ilgili üyelerin önceki çocuklarının üvey kardeşidir.

Warner, Marina . Canavardan Sarışına: Peri Masalları ve Anlatıcıları Üzerine,0-374-15901-7
Tatar, Maria. Grimm Masallarının Zor Gerçekleri,0-691-06722-8
Tatar, Maria. Açıklamalı Klasik Masallar,0-393-05163-3

Curlie'de Step Parents (DMOZ tabanlı)

İnsan vücudunun gelişimi, döllenmeden olgunluğa kadar olan büyüme sürecidir. Süreç, bir dişinin yumurtalığından salınan bir yumurtanın, bir erkekten gelen bir sperm hücresinin döllemesi ile başlar. Ortaya çıkan zigot, mitoz ve hücre farklılaşması yoluyla gelişir ve ortaya çıkan embriyo daha sonra rahim içinde implante olur. Doğumdan sonra büyüme ve gelişme devam eder ve genetik, hormonal, çevresel ve diğer faktörlerden etkilenerek hem fiziksel hem de psikolojik bir gelişme gözlenir. Bu, yaşam boyunca devam eder: çocuklukta ve ergenlikten yetişkinliğe.
İnsan vücudunun gelişimi aşamaları gamet, zigot, insan embriyonik gelişimi, fetüs, bebek, yeni yürüyen, çocuk, ergenlik öncesi, ergen, genç erişkin, orta yaş, ileri yaş aşamalarıdır.

Doğum öncesi gelişim, gebelik sırasında bir zigotun daha sonra bir embriyonun ve ardından bir fetüsün geliştiği süreçtir. Doğum öncesi gelişim, döllenme ve zigot oluşumu ile başlar; embriyonik gelişimin ilk aşamasıdır ve doğuma kadar devam eder.

Döllenme, sperm yumurta zarına başarılı bir şekilde girdiğinde gerçekleşir. Spermin kromozomları, benzersiz bir genom oluşturmak için yumurtaya geçirilir. Yumurta bir zigot haline gelir ve embriyonik gelişimin germinal aşaması başlar. Germinal aşama, döllenmeden erken embriyonun gelişimine ve implantasyona kadar geçen süreyi ifade eder. Germinal evre, gebeliğin yaklaşık 10. gününde sona erer.
Embriyonik gelişimin dört aşaması vardır: morula aşaması, blastula aşaması, gastrula aşaması ve neurula aşaması. İmplantasyondan önce embriyo, zona pellucida adı verilen bir protein kabuğunda kalır ve bölünme adı verilen bir dizi hızlı mitotik hücre bölünmesinden geçer. Döllenmeden bir hafta sonra embriyo hala büyümemiştir, ancak zona pellucidadan çıkar ve annenin rahmine yapışır. İnsanlarda embriyo, doğum öncesi gelişimin sonraki aşamalarında fetüs olarak adlandırılır. Embriyodan fetüse geçiş, döllenmeden 8 hafta sonra meydana gelir. Embriyo ile karşılaştırıldığında, fetüs daha tanınabilir dış özelliklere ve giderek gelişen bir dizi iç organa sahiptir.

Çocukluk, doğumdan ergenliğe kadar uzanan yaş aralığıdır. Çeşitli çocukluk faktörleri bir kişinin davranışlarını etkileyebilir. 

Tanner aşamaları, bir çocuğun yaşını fiziksel gelişime dayalı olarak yaklaşık olarak değerlendirmek için kullanılabilir.

Ergenlik, bir çocuğun vücudunun olgunlaşarak cinsel üreme yeteneğine sahip yetişkin bir vücuda dönüştüğü fiziksel ve psikolojik değişiklikler sürecidir. Beyinden gonadlara (kızlarda yumurtalıklara, bir erkekte ise testislere) giden hormonal sinyallerle başlatılır. Sinyallere yanıt olarak gonadlar; beynin, kemiklerin, kasların, kanın, cildin, saçın, göğüslerin ve cinsel organların büyümesini, işlevini ve dönüşümünü uyaran hormonlar üretir. Fiziksel büyüme (boy ve kilo) ergenliğin ilk dönemlerinde hızlanır. Bu dönemde mitoz bölünme de yüksek hızdadır.
Ortalama olarak, kızlar 10-11 yaşlarında ergenliğe başlar ve 15-17 yaşlarında ergenliğe son verir; erkekler 11-12 yaşlarında başlar ve 16-17 yaşlarında biter. Kızlar için ergenliğin erişme noktası menarş, yani ortalama olarak 12-13 yaşları arasında ilk kez meydana gelen menstrüasyonun başlangıcıdır. Erkeklerde ise ortalama 13 yaşında gerçekleşen ilk boşalmadır. 21. yüzyılda çocukların, özellikle kızların ergenliğe erişme yaşı, 19. yüzyıla göre daha düşüktür. Bu, hızlı vücut büyümesi, artan ağırlık ve yağ birikimi ile sonuçlanan gelişmiş beslenme veya zaman zaman gıda tüketimine veya diğer çevresel faktörlere bağlı olabilen ksenoöstrojenler gibi endokrin bozuculara maruz kalma  dahil olmak üzere herhangi bir sayıda faktöre bağlı olabilir. Normalden daha erken başlayan ergenliğe erken ergenlik, normalden daha geç başlayan ergenliğe ise gecikmiş ergenlik denir.

Gelişen yetişkinlik ve erken yetişkinlik
Doğum öncesi ve sonrası psikoloji
İnsan döllenmesi
Hamilelik
Çocuk doğurma
Yürümeyi öğrenme
Dil edinimi
İnsanın evrimi
Çocuk gelişimi
İnsan üremesi
Ergenlik dönemi
Menopoz
Yaşlanma
Ölüm
Bağlanma teorisi
Psikoseksüel gelişim
Üreme sağlığı
Piaget teorisi
Kültürel-tarihsel psikoloji
Evrimsel gelişim psikolojisi

İslam (Arapça: اَلْإِسْلَامُ, romanize: Allah'ın resulü ve son peygamber olduğuna inanılan Muhammed tarafından 610 yılında, Arabistan'ın Mekke şehrinde kurulmuş ve yayılmıştır. Takipçilerine, "iman etmiş" veya "inanan" anlamlarına gelen mümin veya "Allah'a teslimiyet gösteren" anlamına gelen Müslüman denir. Günümüzde İslam, 2 milyarı aşkın takipçi sayısıyla yeryüzünün Hristiyanlıktan sonraki en kalabalık dinidir.
İslam inancına göre İslam'ın kutsal kitabı olan Kur'an'ı oluşturan ayetler ve sureler, Cebrâil adlı melek aracılığıyla, ilki 610 yılında olmak üzere sözlü olarak Muhammed'e vahyedilmiştir. İslam'ın temelinde, "tek ilah olarak Allah'a, O'nun eşi ve benzerinin olmadığına inanmak" anlamına gelen tevhit inancı yatmaktadır. İslam'ın ana kaynağı olan Kur'an'ın dışında Muhammed'in hayatı, davranış tarzı (sünnet) ve sözleri (hadis) de çoğu Müslüman için bağlayıcı bir öneme sahiptir.
Müslümanlar, İslam'ın Âdem, İbrahim, Musa ve İsa gibi peygamberler aracılığıyla daha önce de birçok kez vahyedilmiş olan eksiksiz ve evrensel bir din olduğuna inanırlar. Müslümanlar, dili Arapça olan Kur'an'ı Allah'ın değiştirilmemiş son vahyi olarak kabul ederler. Diğer İbrahimî dinlerde olduğu gibi, İslam'da da doğruların cennette ödüllendirileceği ve haksızların cehennemde cezalandırılacağı inancı vardır. Namaz, oruç ve maddi duruma göre zekat ve hac, İslam dininin başlıca ibadetleri arasında yer alır. İslam, Tanrı'nın (Allah) bir ve tek olduğunu, her şeye gücünün yettiğini, merhametli olduğunu, doğmayıp doğurmadığını ve eşi ile benzerinin olmadığını öğretir. Mekke, Medine ve Kudüs şehirleri, İslam'ın en kutsal mekanlarına ev sahipliği yapmaktadır.
İslam dini, yaklaşık 610 yılında Mekke'de ortaya çıktı. Muhammed, İslam dinini yaymasının yanı sıra, siyasi ve askeri bir yapılanmaya da gitti ve Medine'de İslam Devleti'ni kurdu. Muhammed'in ölümünden sonra, halife denilen hükümdarlar bu devletin ardılı olma iddiasıyla egemenlik sürdüler ve hanedanlarca yönetilen imparatorluklar kurdular; Emevî ve Abbâsî hanedan topraklarının zamanla bölünmesiyle yeni ve farklı Müslüman devletler ortaya çıktı. 8. yüzyıla gelindiğinde İslam inancı, batıda İber Yarımadası'ndan doğuda İndus Nehri'ne kadar uzanıyordu. Daha sonraları İslam'ın Altın Çağı, yani 8. yüzyıl ortalarında başlayan ve 13. yüzyıl sonlarına kadar devam eden, Müslüman dünyasının çoğunun bilimsel, ekonomik ve kültürel yönden zirvede olduğu tarihsel dönem yaşandı. 18. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar sömürgeleştirilen Müslüman çoğunluklu çeşitli bölgeler, II. Dünya Savaşı'ndan sonra bağımsızlıklarını kazandılar. İslam, Orta Çağ'daki Haçlı Seferleri'nden ve Batı'nın sömürgeci egemenliğinden sonra hem ideolojik hem de siyasal olarak Hristiyan dünyasıyla çatışmaya girdi. Yakın zamanda yaşanan bazı gerilimler, bazı köktendinci Müslümanların cihadı köktenci bir biçimde yorumlayıp inançlarını çatışmayla savunmayı dini bir görev saymasına yol açtı ve bunun sonucunda İslamofobi adı verilen kavram dünyaya yayıldı.
Siyasî ve teolojik kavramlarla birbirinden ayrılan Sünnilik ve Şiilik, İslam mezheplerinin başlıcalarıdır. Fakat İslam toplumlarında, kelâm ve fıkıh konuları ile ilgili olarak çok sayıda mezhep bulunur. Günümüzde geleneksel mezheplerin dışında modernist, Kur'ancı veya tarihselci olarak adlandırılan çeşitli görüşler ve yaklaşımlar da mevcuttur.

Dünya nüfusunun yaklaşık %25'ini (yani dörtte birini) kapsayan İslam dini, en büyük dinlerden biri olarak varlığını sürdürüyor. Müslümanların %80-90'ı Sünni, %10-20'si de Şii'dir. Yaklaşık 50 ülkenin nüfusunun çoğunluğu Müslüman'dır. Müslümanların çoğunluk nüfusta bulunduğu ülkelerin bir kısmı dine dayalı şeriat yönetimlerini benimsemekte, bir kısmı şeriatı belirli alanlarda uygulamakta, bir kısmı şeriatı esas almayıp İslam'ı sadece resmî devlet dini kabul etmekte, geriye kalan diğer ülkeler ise şeriatı devre dışı bırakan laik sistemlerle yönetilmektedir. Endonezya, en büyük Müslüman nüfusa sahip ülkedir; Müslümanların yaklaşık %13'ü (231 milyon) orada yaşamaktadır. Onu sırayla Pakistan, Hindistan ve Bangladeş izlemektedir. Hindistan, sayısal açıdan dünyanın en büyük Müslüman azınlık nüfusunun (195 milyon) yaşadığı ülkedir. Genel olarak Müslümanların yarısından fazlası Asya'da, %25'i Orta Doğu ve Kuzey Afrika'da yaşar; ama dünyanın neredeyse her ülkesinde Müslüman topluluklar vardır.

İslam, Arapçada "س ل م (sin, lam, mim)" kökünden oluşup bu kökten türeyen "teslimiyet" anlamına gelmektedir. Sonuç olarak İslam, "teslimiyet" anlamına gelirken, Müslüman da "teslim olan" anlamına gelir. Burada teslim olunan, tek Tanrı olduğu kabul edilen Allah'tır. Sözlükte "kurtuluşa ermek, boyun eğmek, teslim olmak, barış yapmak" anlamlarındaki selm kökünden türemiştir. İbn Kuteybe, kelimeyi "boyun eğmek ve itaat etmek" anlamında açıklar. Sonraki kaynaklarda genellikle bu açıklamalar tekrar edilmiş ve "sulh, selâmet, boyun eğmek, tâbî ve teslim olmak" manaları öne çıkarılmıştır.
''Müslüman'' kelimesi, Arapça müslim kelimesine Farsça çoğul eki takılarak elde edilmiş bir kelimedir. Ancak Türkçede tekil gibi kullanılır ve çoğul için Müslümanlar denir.

Sünnilikte inanç esasları, amentü (İmanın Şartları) olarak adlandırılır. Klasik kelâm mezhepleri, imanın şartlarından birini kabul etmeyen kişiyi kâfir veya mürted olarak sayarlar. Kur'an'dan alınarak özetlenen iman esasları şunlardan oluşur:
Allah'a, meleklere, kutsal kitaplara, peygamberlere, kıyamete, ölümden sonra dirilmeye ve ahiret hayatına iman etmek, kaza ve kadere iman etmek

İslam'daki iman esaslarının birincisi ve temeli Allah'a, onun varlığına, yaratıcı olarak ibadet edilmeyi hak eden tek Tanrı olduğuna, onun dışında tapınılan her şeyin batıl olduğuna inanmak, yani tevhiddir. İslam'a göre içerisindeki her şeyle birlikte evrenin yaratıcısı, doğma ve doğurma sıfatlarından münezzeh ve tek Tanrı olan Allah'tır. Onun varlığı ezeli ve ebedidir. Her şeye gücü yeter.
''Allah'' kelimesi, İslam öncesi dönemde çok tanrılı inanca sahip olan Arap toplumunda Tanrı anlamına gelen bir sıfat veya baş Tanrı kabul edilen Hubal için kullanılan bir isimdi. El-Lât, El-Uzzâ ve El-Menât gibi putlar, baş Tanrı olan Hubal'in şefaatçileri ve kızları olarak inanılırdı. İslam ile birlikte, Arap toplumundaki çok tanrılı inanç tek bir Tanrıya indirgenmiş ve ilahların sembolü olan putlar kaldırılmıştır.
İslam toplumunda Allah ismi, Tanrı'nın özel adı olarak kullanılmakla birlikte, Allah için kullanılan birçok başka isimler de vardır. Bu isimlerden derlenen 99 tanesi özel bir şekilde ele alınır ve birçoğu Kur'an'da Allah için kullanılan ifadelerden köken alan bu isimlere topluca "güzel isimler" anlamına gelen Esma'ül Hüsna denir.

Öte yandan Allah'ın birliğini ifade eden tevhid öğretisi, İslam'daki en büyük günahın, yani tevhidin ihlali olan bağışlanamaz şirk koşma günahının temelini de oluşturur. Allah'a ortak koşmak, ya birden çok Tanrı'ya inanmaya ya da Allah'ın tam olarak kusursuz olmadığına ve bir ortağa ihtiyaç duyduğuna inanmaya işaret eder.
İslam, Allah'ın insan idrakının ötesinde olduğunu öğretir. Bu durum, Müslümanların Allah'ı düşünmelerine; kim olduğu, ne olduğu ve nasıl olduğu konularına kafa yormalarına herhangi bir engel teşkil etmez; ama asla Allah'ın niteliklerini ya da işlerini anlama beklentisiyle bunu yapmamalılar. Çünkü İslam'a göre insan aklı ve bilinci sınırlı olduğu için, Allah'ı idrak etmeleri de mümkün değildir.
Kelam, İslam inanç felsefesini oluşturan bilim dalının adıdır. Tanrı benzetmesi hakkında antropomorfik bir dil kullanılıp kullanılamayacağı konusunda Yahudi, Hristiyan ve İslam düşünce tarihinde oldukça yoğun tartışmalar olmuştur. Kutsal kitaplarda Tanrı'yı hem teşbih eden hem de tenzih denilen olumsuzlama örneklerine rastlanmaktadır. Üç İbrahimi dinin de bu konuya yaklaşımını incelediğimizde, hem Kur'an’ın hem de Kitab-ı Mukaddes’in olumsuz nitelemeler yanında olumlu nitelemeleri çok daha fazla kullanıldığı görülecektir; yani vahiyde tenzihten çok teşbih vardır.
Allah inancı ve diğer inanç sorunları üzerinde kelamcılar ve imamlar tarafından yürütülen tartışmalar sonucunda birçok kelam ekol ve mezheplerinin ortaya çıktığı görülür:

Şii - Sufi ekol: Sembolik ifadelerle Allah'ın anlatılmasını onaylar.
Mücessime, müşebbihe, Selefi, Vehhabî: Kur'an ve hadislerde geçen "antropomorfik" anlatımları gerçek olarak değerlendirmiş ve Tanrı'nın bazı ad veya fiillerine insansı etkiler atfetmişlerdir. Kur'an'da da kullanılan ifadelerle Allah'ı teşbihlerle anlatır, ona el-yüz atfeder ve arşta oturduğunu kabul ederler.
Mâtürîdî - Eş'ari: Sınırlı bir insan-Tanrı benzerliğini kabul eder: görme ve işitme gibi. Allah'ın eli, yüzü gibi ifadeler ise müteşabih kabul ediliyor.
Mutezile - Cehmiyye: Tevhide aykırı bularak Allah'ın herhangi bir şekilde insana benzetilmesine karşı çıkar ve mutlak soyutlama yapar.

İslam inancında melekler, Allah'ın kendine ibadet ve emirlerini yerine getirsinler diye nurdan yarattığı üstün, ruhanî varlıklardır. Fatır Suresi'ne göre melekler iki, üç veya dört kanatlı elçilerdir.
Baş melek Cebrail, Allah'tan peygamberlere vahiy getirir; Mikâil, doğa olaylarıyla; İsrafil, Kıyamet ve yeniden diriliş günü Sûr üflemekle; Azrail ise canlıların hayatını sona erdirmekle görevlidir. Bunların dışında, insanların sevap ve günahlarını yazan Kirâmen Kâtibîn, insanları kabirde sorguya çeken Münker ve Nekir ve Allah'ın tahtını taşıyan Hamele-i Arş melekleri de vardır.
İslam kültüründe melekler dışında, iyi ve kötülerinin bulunduğuna ve değişik kılıklara girebildiklerine inanılan cinler bulunur. Kur'an'ın 72. suresi Cin Suresi'dir ve birçok Kur'an ayetinde de onlardan bahsedilir. Buna göre cinler, tıpkı insanlar gibi akıl sahibidirler, iyi (müslüman) ve kötü karakterli olanları vardır, yerler, içerler ve çoğalırlar. Cinci ekoller ve Mitolojik anlatımlarda onlar insanlarla ilişkiye girer.
Şeytanlar ve İblis değişik ayetlerde geçer. Müslümanlar, Kur'an okumaya başlarken Euzü Besmele çekerek kovulmuş ve lanetli şeytanın şerrinden Allah'a sığınırlar. İnanca göre Allah Adem'i topraktan yarattığında İblis, diğer meleklerin 

İslâm ve çocuklar konusu, İslam'daki çocukların haklarını, çocukların ebeveynlerine karşı görevlerini ve ebeveynlerin hem biyolojik hem de evlâtlık çocukları üzerindeki haklarını içerir. Ayrıca farklı düşünce okullarına ilişkin haklar konusundaki görüş ayrılıklarından bazıları da tartışılmıştır.

Muhammed, ümmetinin uyması gereken kanun ve örnekleri (bkz. sünnet) koymuştur.
Muhammed'in üç erkek ve dört kızı olmak üzere yedi çocuğu vardı. İbrahim bin Muhammed de dahil olmak üzere bütün oğulları bebeklik döneminde öldü. Bu nedenle, bir baba olarak onun deneyimi bazen "üzücü" olarak tanımlanır.  Muhammed'in çocuk sevgisinin bir göstergesi olduğu söylenen Zeyd b. Hârise adında evlatlık bir oğlu da vardır. Ayrıca beşi erkek üçü kız olmak üzere 5 torunu vardı; Hasan, Hüseyin, Abdullah bint Rukıyye, Muhsin Ümmü Külsûm bint Ali, Zeyneb bint Ali ve Ümame bint Zeynep. Bir rivayette Muhammed, onu yakalayana kadar bir oyunda Hüseyin'in peşinden koştu. Muhammed namaz kılarken Ümame'nin omuzlarına oturmasına izin verirdi. Peygamber torununu öptüğünde  yanındakilerden biri Peygamber'e şaşkınlık duyduğunu ifade ettiğinde, "Allah kalbini tüm insani duygulardan mahrum bıraktıysa ne yapabilirim?"
Muhammed genel olarak çocukları çok seven biri olarak anlatılmaktadır. Watt, kendi çocuklarının çoğu ondan önce öldüğü için bunu Muhammed'in çocuk özlemine bağlar. Kuşu ölmüş bir çocuğu teselli etmiştir. Muhammed çocuklarla birçok oyun oynadı, onlarla şakalaştı ve onlarla arkadaş oldu. Muhammed ayrıca diğer dinlerin çocuklarına da sevgi gösterdi. Bir keresinde hasta olan Yahudi komşusunun oğlunu ziyaret etti.
Bir keresinde Muhammed kucağında bir çocukla oturuyordu ve çocuk Muhammed'in üzerine işedi. Bundan utanan babası çocuğu azarladı. Muhammed babayı uyardı ve ona şunu tavsiye etti: "Bu büyük bir sorun değil. Kıyafetlerim yıkanabilir. Ama çocuğa nasıl davrandığına dikkat et. Onunla toplum içinde bu şekilde başa çıktıktan sonra kendine olan güvenini ne düzeltebilir?"

Çocukların yetişkinliğe ulaşana kadar beslenme, giydirilme ve korunma hakları vardır.
Çocuklar, ebeveynlerinin sevgisini ve şefkatini almak için saygı duymalıdır.
Hediyeler konusunda çocukların kardeşleri karşısında eşit muamele görme hakları vardır.
Ahmed b. Hanbel, bir çocuğa ayrıcalıklı muameleyi, engelli ise başkalarına izin verilmediğini söyledi. (el-Muğni, 5. cilt, s. 605)

Çocuğun üvey ebeveyni veya öz ailesi tarafından zorlanmama hakkı vardır.
Çocukların eğitim hakkı vardır.
Ebeveynlerin, miras kalan çocuklara yeterince sağlamaları önerilir.
Bir hadis, "Anne babalar, çocuklarını yoksulluk içinde bırakmaktansa, çocuklarını iyi durumda (maddi olarak) bırakmak daha iyidir" der.
Bir çocuğu diğerine tercih eden ebeveynler, bir evdeki çocuklar arasında bir nefret, öfke ve dehşet atmosferine yol açabileceğinden, bir adaletsizlik eylemi olarak kabul edilir. Ancak, bir ebeveyn çocuklarından birine tıbbi tedavi teminatı gibi bir gerekliliği yerine getirmesi için maddi yardım sağladıysa, böyle bir hibe adaletsizlik eylemi olarak kategorize edilmeyecektir. Böyle bir hibe, bir ebeveynin yerine getirmesi gereken bir gereklilik olan çocukların temel ihtiyaçlarını harcama hakkı içerine dahil edilir.

Bir baba, çocuklarını İslam'ı ve İslam'a göre öğretmekten sorumludur:
İnanç ve ibadet hakkında temel bilgiler
Ahlâki nitelikler hakkında temel bilgiler
Diğer insanlarla ilişkilerde nelere dikkat edilmesi gerektiğine dair bilgiler
Mesleki Eğitim
Muhammed dedi ki: "Her biriniz bir koruyucusunuz ve sizin korumanızdaki evlerinizden ve eşyalarınızdan sorumlusunuz. Bir adam aile üyelerinin koruyucusudur ve onun sorumluluğu altındakilerden sorumludur." (Muhammed b. İsmâil Buhârî ve Müslim b. Haccâc)

Evlenecek yaşa geldiklerinde evlendirmek
Çocukların ebeveynleri üzerinde sahip oldukları haklardan biri de, yeterince büyüdüklerinde, geciktirilmeksizin evliliğin sağlanmasıdır. Hem Kur'an hem hadisler gençlerin ve yetimlerin yeterince büyüdüklerinde evlenmelerini emretmektedir.

Ebeveynlerin ilk ve en önemli hakkı çocukları tarafından itaat ve saygı görmektir. Bir hadis, Muhammed'in "en büyük günahı" şirk olarak tanımladığını ve ana babaya itaat etmeyi reddettiğini kaydeder.
Ana, diğer herhangi bir kişiye tanınandan en iyi saygıyı görme hakkına sahiptir, ayrıca anne, genel koşullarda, en azından yeniden evlenene kadar, çocuğu velâyet hakkına sahiptir.
<< Ebû Hüreyre rivayet etti: "Bir adam Allah resulüne geldi ve ona sordu:
'Ey Allah Resulü! en çok saygı göstermem gereken kişi kimdir?'
Peygamber: 'Annendir' dedi.
Adam tekrar sordu.
Peygamber: 'Annendir' dedi.
Adam tekrar sordu ve Peygamber yine 'annendir' dedi. Adam 4. kez sorduğunda bu kez Peygamber: 'Babandır' dedi." >>
- Muhammed b. İsmâil Buhârî, Edeb 2; Müslim b. Haccâc, Birr l.

Ebeveynler, çocukları tarafından bakılma ve özellikle yaşlılıklarında gerektiğinde fiziksel veya maddi yardım alma hakkına sahiptir, ancak ebeveynler de şeriat olduğu için çocuklarını / çocuğunu zorlamamalıdır.

Tüm Sünni / Şii mezhepleri, İslâmi evliliklerin icmâ olarak adlandırılan iki rıza gösteren taraf arasındaki sözleşmeler olduğu için, İslam'da zorla evliliklerin kesinlikle yasak olduğu konusunda hemfikirdir. Muhammed'e atfedilen bir hadis, bir kadının evlilikte bir erkeğe, önce danışılmadan verilemeyeceğini, rızasının ya evlenmeyi kabul etmesiyle ya da sessiz kalmasıyla elde edildiğini belirtir.
Ayrıca Muhammed, rızaları dışında evli oldukları anlaşılırsa kadınlara evliliklerini iptal etme yetkisi verdi.
<< Bir adam kızını evlendirdiğinde ve kızın bunda izni yok ise evlilik iptal edilebilir. Bir kız Peygamberimizin yanına gelip babasının onu bir erkekle kendi isteği dışında evlendirdiğini söyleyince, Peygamberimiz ona evliliği reddetmek hakkını verdi. >>
İslam'da evlilik esasen bir sözleşmedir. Bununla birlikte, kutsal ve seküler arasındaki ayrım İslam'da asla açık değildi, bu yüzden bu sadece seküler bir sözleşme değil.
Geçerli bir evlilik için, başlıca fıkhi mezheplere göre aşağıdaki koşullar yerine getirilmelidir:

Net bir teklif olmalı.
Açık bir kabul olmalı, ancak sessizlik de kabul olarak kabul ediliyor.
Yalnızca Sünni İslam'da, en az iki şahit olmalıdır. Evliliğin geniş çapta duyurulması tavsiye edilir.
Damad tarafından geline az ya da çok bir mehir  verilmelidir (Bunu gelin yani kız belirleyecektir).
Mâlikî mezhebi, ebeveyne evlilikte icbar hakkını verir. İcbar, babanın itirazı nedeniyle evliliğin iptalidir. Mâlik b. Enes'e göre çocuklar, olgunlaşmamış olmaları nedeniyle kendileri için uygun olmayan bir eş seçebilirler, dolayısıyla ebeveynin bu yetkisi, çocuğu kendisine uygun olmadığını düşündüğü biriyle evlenmeyi hükümsüz kılması için verilmiştir. Bu, Maliki mezhebi tarafından ebeveyne verilen bir haktır. Ayrıca İslam, ebeveynlerin hemen hemen her koşulda çocuklarını gözetmesini ister, bu nedenle ebeveynler çocuklarından belirli bir kişiden boşanmalarını isteyebilir, ancak bu İslam hukukunda desteklenemez ve ebeveynin meşru bir hakkı değildir.

Reuben Levy'ye göre evlilik için İslam'da yaş sınırı belirlenmemiştir ve "oldukça küçük çocuklar yasal olarak evlenebilir". Ancak kız, evlilik içi cinsel ilişkiye uygun hale gelene kadar kocasıyla birlikte yaşamayabilir. Hanefî mezhebi cinsel ilişkiler için uygunluk durumunu ulaşıncaya kadar bir kadın kocasının evine alınmaması gerektiğini söyler. Levy ekliyor:
<< Karı koca ile veli (en yakın erkek akrabası ve vasisi) arasında bir ihtilaf olması halinde, kadı bilgilendirilecek ve iki başhemşire atayacaktır. Kızı muayene edin ve evliliğe fiziksel olarak hazır olduğunu bildirin. Çok genç olduğuna karar verirlerse, uygun olduğuna karar verene kadar babasının evine dönmesi gerekir. Nişanlılık her yaşta gerçekleşebilir. Gerçek evlilik daha sonradır, ancak yaşı farklı ülkelerde değişiklik gösterir. >>
- Reuben Levy, The Social Structure of Islam (İslam'ın Sosyal Yapısı)
İslami hukuk terminolojisinde Buluğ, olgunluğa, ergenliğe veya yetişkinliğe ulaşmış ve İslâm hukukuna göre tam sorumluluk sahibi bir kişiyi ifade eder. Fıkıhçılar, hem erkekler hem de kadınlar için bu duruma ulaşmak için farklı yaş ve kriterler belirler. Evlilikte buluğ, Arapça meşru ifade ile ilgilidir, hatta kız fiziksel olarak cinsel ilişkiye girmeye uygun olana kadar düğünün gerçekleşmeyebileceği anlamına gelir. Bazı Hanefi âlimleri, cinsel ilişkinin, kişinin sağlığına zarar vermediği sürece ergenlik çağından önce gerçekleşebileceği görüşündedir. Buna karşılık, buluğ  âdetlerle kendini gösteren cinsel olgunluğa ulaşılmasıyla ilgilidir. Bu iki kavramla ilgili yaşlar net değildir. Sadece rüşt denen ayrı bir duruma veya kişinin kendi mülkiyetini idare etmek için entelektüel olgunluğa ulaşıldıktan sonra evlenilebilir.

İslam, "biyolojik ebeveynlerin yerine bir çocuğun kısmen veya tamamen sorumluluğunu üstlenme" olarak tanımlanan çocukların "bakıma alınmasını" şiddetle tavsiye eder. Ancak İslam, çocuğa kendi adını vermeyi veya herhangi bir "kurgusal ilişki" kurmayı yasaklar. İslami evlat edinme bazen "teşvik etme" veya "kısmi evlat edinme" olarak adlandırılır ve " açık evlat edinme" ye benzer. Geleneksel olarak İslam, yasal evlat edinmeyi, birinin yanlışlıkla kardeşiyle evlenmesi veya mirasın dağıtılması gibi potansiyel sorunların kaynağı olarak görmüştür.
Bir çocuk evlat edinilirse, oğlu veya kızı değil, daha çok evlat edinen bakıcı (lar) ın vesayeti olur. Çocuğun soyadı, evlat edinen ebeveynin adı ile değiştirilmez ve velileri bu şekilde herkesçe bilinir. Yasal olarak bu, diğer ülkelerin koruyucu aile sistemlerine yakındır. İslam kültüründe evlat edinmeyi düzenleyen diğer ortak kurallar, miras, evlilik düzenlemeleri ve evlat edinen ebeveynlerin, çocuğun yeni ebeveynleri yerine başka bir bireyin çocuğunun vekili olarak görülmesi gerçeğini ele almaktadır. Genellikle evlat edinilen bir çocuk, otomatik olarak evlat edinen ebeveynlerden değil, biyolojik ebeveynlerinden miras alır. Çocuk miras sırasında (biyolojik aileden) rıza yaşının altındaysa, evlat edinen ebeveynleri çocuğun serveti üzerinde kayyım olarak hizmet eder, ancak ona karışmaz.
İslâm ö

Akıllı şehir, veri toplamak için farklı türde elektronik nesnelerin interneti sensörlerini kullanan ve daha sonra varlıkları, kaynakları ve hizmetleri verimli bir şekilde yönetmek için bu verilerden elde edilen bilgileri kullanan bir kentsel bir alandır. Bu, trafik ve ulaşım sistemlerini, enerji santrallerini, kamu hizmetlerini, su şebekelerini, atık yönetimini, suç tespitini, bilgi sistemlerini, okulları, kütüphaneleri, hastaneleri ve diğer topluluk hizmetleri izlemek ve yönetmek için vatandaşlardan, cihazlardan ve varlıklardan toplanan verileri ve analizler içermektedir.
Akıllı şehir konsepti, şehir operasyonlarının ve hizmetlerinin verimliliğini optimize etmek ve vatandaşlarla bağlantı kurmak için bilgi ve iletişim teknolojisini ve nesnelerin interneti ağına bağlı çeşitli fiziksel cihazları entegre etmektedir. Akıllı şehir teknolojisi, şehir yetkililerinin hem topluluk hem de şehir altyapısıyla doğrudan etkileşime girmesine ve şehirde neler olduğunu ve şehrin nasıl geliştiğini izlemesine olanak tanır. BİT, kentsel hizmetlerin kalitesini, performansını ve etkileşimini artırmak, maliyetleri ve kaynak tüketimini azaltmak ve vatandaşlar ile hükûmet arasındaki teması artırmak için kullanılır. Akıllı şehir uygulamaları, kentsel akışları yönetmek ve gerçek zamanlı yanıtlara izin vermek için geliştirilmiştir.

Konuyla ilgili akademik yayınlar ve tezler 23 Aralık 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Konuyla ilgili kurumsal yayınlar ve raporlar 23 Aralık 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Alışveriş merkezi (AVM), büyük ve orta büyüklükteki kentlerde çeşitli ürünlerin ve yaygın markaların satışı için genelde bir firma bünyesinde bazen de kooperatif olarak faaliyet gösteren büyük satış mağazası, çarşı kompleksi. Modern anlamda alışveriş merkezleri, şehirlerin hızla büyümesi ve kent merkezlerinin alışveriş için uzak kalması nedeniyle ortaya çıkmıştır.
Mağaza, büyüklüğüne göre reyonlardan oluşabileceği gibi bir mağazalar topluluğu şeklinde de olabilir. Küçük alışveriş merkezinden boyut ve işlevsellikleri ile farklıdır. Alışveriş merkezleri mimari açıdan önemli yapılardı ve varlıklı müşterilerin hava koşullarından korunan alanlarda alışveriş yapmalarını sağladı.

Halka açık alışveriş alanlarının en eski örneklerinden biri, alışveriş pazarlarının bulunduğu antik Roma'dan geliyor. En eski halk alışveriş merkezlerinden biri, Roma'daki Trajan Pazarı idi. Trajan Pazarı muhtemelen Şamlı Apollodorus tarafından MS 100-110 civarında inşa edilmiştir ve dünyanın en eski alışveriş merkezi olduğu düşünülmektedir. İstanbul şehrindeki Kapalıçarşı 15. yüzyılda inşa edilmiş olup hâlen 58'den fazla caddesi ve 4.000 mağazasıyla dünyanın en büyük kapalı alışveriş merkezlerinden biridir. Suriye'nin Şam kentinde 19. yüzyıldan kalma Hamidiye Çarşısı gibi çok sayıda diğer kapalı çarşı da günümüz alışveriş merkezlerinin öncüsü olarak düşünülebilir. Büyük ölçüde kapalı olan İsfahan Kapalıçarşısı 10. yüzyıldan kalmadır. 10 kilometre uzunluğundaki Tahran Kapalı Çarşısı'nın da uzun bir tarihi var. Dünyanın en eski sürekli çalışan alışveriş merkezi Chester Rows sayılır.
1785 yılında açılan St. Petersburg'daki Gostiny Dvor merkezi, modern inşa edilen ilk alışveriş merkezi tipi alışveriş komplekslerinden biri olarak kabul edilebilir. Paris'teki Marché des Enfants Rouges 1628'de açıldı ve bugün hâlâ çalışıyor. İngiltere'nin Oxford kentindeki Oxford Pazarı 1774 yılında açıldı ve bugün de faaliyetlerini sürdürüyor. Passage des Panoramas 1798'de Paris'te açıldı. Londra'daki Burlington Arcade, 1819'da açıldı. Providence, Rhode Island'daki Westminster Arcade, 1828'de Amerika Birleşik Devletleri'nde perakende konseptini tanıttı ve ülkenin en eski "alışveriş merkezi"dir. İtalya'nın Milano kentindeki Galleria Vittorio Emanuele II merkezi, 1870'leri takip etti. Viktorya mimarisi tarzında Cleveland Arcade, Sidney kentinde Queen Victoria Building ve 1890'da Moskova'da açılan GUM dâhil olmak üzere 19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında eğlence ve alışveriş merkezleri oluşturdu.

En büyük alışveriş merkezi 1986'dan bu yana faaliyette olan ve dünyanın en büyük alışveriş merkezi olarak Guinness Rekorlar Kitabı'na giren Kanada Edmonton, Alberta'daki West Edmonton Mall idi. Şu an toplam alan bakımından dünyanın en büyük alışveriş merkezi, Dubai'de (Birleşik Arap Emirlikleri) Burc Halife gökdelenin yanında bulunan Dubai Mall'dur. Türkiye'nin İstanbul şehrinde yer alan Forum İstanbul Avm Türkiye'nin en büyük alışveriş merkezidir.
Son yıllarda insanlarda gelişen alışveriş kültürü farklılık göstererek sokak mağazalarından şehir alışveriş merkezlerine ilgi artmıştır. Alışveriş merkezleri insanlara alışverişin yanı sıra eğlence, sinema, etkinlik ve çeşitlilik gibi imkânlar da sunduğu için insanların odak noktası hâline gelmiştir. Ve büyük bir hızla tüm dünyada yeni AVM'ler açılmaktadır.
Modern bir alışveriş merkezi büyük bir alışveriş ve eğlence kompleksi olabilir. Mağazalara ek olarak giyim mağazası, alışveriş merkezi kiosku, food court, kahvehane, restoran, kafe, bar, kumarhane, sinema salonu, bowling salonu da dâhil olmak üzere çok katlı bir binadir. Kural olarak, kompleks yürüyen merdivenler, asansörler ile, alıcıların kişisel taşınması için park etme yeri ile donatılmıştır. AVM'ler metro istasyonları ve toplu taşıma duraklarının yakınında veya şehrin yerleşim bölgelerinde bulunur. Böyle bir alışveriş ve eğlence kompleksi, büyük ekonomik ve kültürel katkı sağlar ve modern kitle kültürünün yoğunlaşmasına bir örnek olabilir.

Çok katlı mağazacılık
Anchor kiracı

Amerika Birleşik Devletleri'nin ada bölgeleri (İngilizce: Insular area), Amerika Birleşik Devletleri'nin herhangi bir eyalet veya federal bölgeye (Washington) bağlı olmayan topraklarıdır. Bu bölgeler çoğunlukla Karayipler veya Büyük Okyanus'ta yer almaktadır.

Bütünleşmiş: Bu bölgeler hukuken doğrudan ve kalıcı olarak ABD'nin parçası kabul edilir. Burada ABD Anayasası'nın tamamı eksiksiz olarak uygulanır. Ayrıca bu statüdeki yerler tarihsel olarak ABD'nin bir eyaleti olma yolunda olduğunu göstermekteydi.
Örgütlenmemiş: ABD Kongresi'nin bu bölgelerin kendi yerel hükûmetini kurması için Organik Yasa (İngilizce: Organic Act) çıkarmadığı bölgelerdir. Bu bölgeler federal hükûmet tarafından doğrudan veya özel yetkilendirmeye yönetilen bölgelerdir.

Bütünleşmemiş: Bu bölgeler ABD toprağı olmasına rağmen ABD Anayasası'nın tamamı bu bölgelerde uygulanmaz. Burada sadece temel haklar geçerlidir. Ayrıca bu statüdeki yerlerin gelecekte ABD'nin bir eyaleti  olması (bütünleşmesi) hedeflenmemiştir.
Örgütlenmiş: ABD Kongresi'nin bu bölgelerin kendi yerel hükûmetini kurması için Organik Yasa (İngilizce: Organic Act) çıkardığı bölgelerdir. Söz konusu yasa bölgeye kendi yerel hükûmetini kurma hakkı tanımaktadır. Bu bölgelerin kendi seçilmiş valileri, yerel meclisleri ve yargı sistemleri bulunmaktadır. Bu bölgeler iç işlerinde büyük ölçüde özerk olup, dış ilişkilerde ve savunmada tamamen ABD'ye bağlı bölgelerdir.
Bu listede yer alan Porto Riko ve Kuzey Mariana Adaları hukuken bütünleşmemiş ve örgütlenmiş topraklar olarak listelenmesine rağmen ABD Kongresi ile yaptıkları özel anlaşmalar kapsamında kendi anayasalarını yazdıkları için kendilerini Commonwealth (Bağımsız Topluluk) olarak adlandırmaktadır.

Bütünleşmemiş: Bu bölgeler ABD toprağı olmasına rağmen ABD Anayasası'nın tamamı bu bölgelerde uygulanmaz. Burada sadece temel haklar geçerlidir. Ayrıca bu statüdeki yerlerin gelecekte ABD'nin bir eyaleti  olması (bütünleşmesi) hedeflenmemiştir.
Örgütlenmemiş: ABD Kongresi'nin bu bölgelerin kendi yerel hükûmetini kurması için Organik Yasa (İngilizce: Organic Act) çıkarmadığı bölgelerdir. Bu bölgeler federal hükûmet tarafından doğrudan veya özel yetkilendirmeye yönetilen bölgelerdir.

Burada belirtilen her bir ülke Birleşmiş Milletler üyesi olup, kendi bayrağı, anayasası ve yönetimi olan tam bağımsız ve egemen devletlerdir. Bu ülkeler ABD ile imzaladıkları Serbest Birlik Sözleşmesi ile yürütülen çok sıkı bir ortaklığa sahiptirler.

 Marshall Adaları (1986'dan beri)
 Mikronezya Federal Devletleri (1986'dan beri)
 Palau (1994'ten beri)

Amerika Birleşik Devletleri'nin idari bölümleri
Amerika Birleşik Devletleri'nin toprakları
Amerika Birleşik Devletleri'nin küçük dış adaları
Amerika Birleşik Devletleri Çeşitli Karayip Adaları
Amerika Birleşik Devletleri Çeşitli Pasifik Adaları

Office of Insular Affairs
Department of the Interior Definitions of Insular Area Political Types

Amerika Birleşik Devletleri'nin eyaletleri veya Amerika Birleşik Devletleri'nin devletleri, 50 tane olup birbirleriyle politik bir birlik oluştururlar. Her bir eyalet, bir coğrafi bölgede idari yetkiye sahiptir ve egemenliğini federal hükûmetle paylaşır. Egemenliğin her bir eyalet ile federal hükûmet arasında paylaşılmasından dolayı Amerikalılar hem federal cumhuriyetin, hem ikamet ettikleri eyaletin vatandaşıdır. Eyalet vatandaşlığı ve ikamet esnektir ve bir eyaletten diğerine taşınmak için herhangi bir hükûmet iznine gerek yoktur. Şartlı tahliyeyle serbest kalmış hükümlüler ve velayeti paylaşan boşanmış ebeveynlerin çocukları gibi belirli bir mahkeme kararıyla bu hakkı sınırlandırılmış kişiler, anılan kuralın istisnasını oluşturur.
Eyalatlerin nüfusu 600.000'in biraz altından (Wyoming), 39 milyonun üzerine (Kaliforniya) ve yüzölçümü 3.140 km²'den (Rhode Island) 1.717.860 km²'ye (Alaska) değişiklik gösterir. Dört eyalet tam resmî adlarında commonwealth ifadesini kullanır.
Eyaletler countylere ya da countylere eş değer birimlere ayrılmıştır. Bunlara belli ölçüde yerel idari yetki tanınmıştır, ancak egemenlikleri bulunmaz. İller ve illere eş değer birimlerin yapıları eyaletten eyalete farklılık gösterir. Eyalet yönetimleri, yetkilerini (her bir eyaletin) halkından, kendi ayrı anayasaları dolayısıyla alır. Bu anayasaların her birinin temelini cumhuriyetçi ilkeler oluşturur ve her biri üç kuvvetten oluşan bir yönetim öngörür: Yürütme, yasama ve yargı.
Birleşik Devletler Anayasası'na göre eyaletler, aralarında anayasa değişikliklerinin onanmasının da bulunduğu çeşitli yetki ve haklara sahiptir. Tarihsel olarak bakıldığında, yerel kolluk kuvvetleri, devlet okullarında eğitim, sağlık hizmetleri, eyalet içi ticaretin düzenlenmesi ve yerel ulaşım ile altyapı genel olarak öncelikle eyaletlerin sorumluluk alanındadır. Öte yandan, günümüzde bunların tamamı önemli ölçüde federal kaynaklarca karşılanmakta ve federal düzeyde yasal düzenlemelere tabi tutulmaktadır. Zaman içinde ABD Anayasası değişikliklere uğradı ve uygulanışı ile hükümleri değişti. Merkezîleşmeye ve incorporation'a (Mahkelemerin U.S. Bill of Rights'ı eyaletlere uygulaması) doğru genel bir eğilim oluştu ve federal hükûmetin rolü arttı. Eyaletlerin yetki ve egemenliğinin federal hükûmet ile bireylerin hakları karşısında sınırları ve içeriğine ilişkin bir kavram olan eyaletlerin haklarına ilişkin tartışmalar sürmektedir.
Eyaletler ve buralarda ikamet edenler çift meclisli bir yasama organı olup Senato ile Temsilciler Meclisi'nden oluşan federal Kongre'de temsil edilir. Her eyalet Senatoda iki senatörle temsil edilir ve Mecliste en az bir temsilci ile temsil edilme hakkına sahiptir. Temsilciler Meclisi üyeleri tek üyeli bölgelerden seçilir. Temsilciler eyaletler arasında, en son on yıllık anayasal nüfus sayımına göre belirlenecek oranlarla paylaştırılır. Her eyalet ayrıca devlet başkanını seçen Seçiciler Kurulu'na belirli sayıda seçici gönderme hakkına sahiptir. Her eyaletin seçici sayısı, o eyaletin temsilci sayısı ile senatör sayısının toplamına eşittir.
Anayasa Kongre'ye, Birliğe yeni eyaletleri kabul etme yetkisi tanımıştır. ABD'nin 1776'da kuruluşundan bu yana, eyalet sayısı en baştaki 13'ten 50'ye yükselmiştir. En yeni eyaletler, ikisi de 1959'da eyalet olan Alaska ve Hawaii'dir.
Anayasa, eyaletlerin Birlik'ten ayrılma yetkilerinin olup olmadığı konusunda sessiz kalmıştır. Amerikan İç Savaşı'ndan kısa süre sonra ABD Yüksek Mahkemesi, Texas v. White davasında bir eyaletin tek taraflı olarak bunu yapamayacağını hükme bağlamıştır.

Haritada yer alan eyaletlerin üzerine tıklayarak ilgili maddeye gidebilirsiniz.

ABD anayasa hukuku uyarınca, 50 ayrı eyalet ve bir bütün olarak Birleşik Devletler egemen yargı yetkilisidir. Eyaletler, ülkenin idari bölümleri değildir; Amerika Birleşik Devletleri Anayasası Onuncu Değişikliği federal hükûmete devredilmemiş tüm hükûmet yetkilerini eyaletlere veya halka saklı tutar.
Sonuçta 50 eyaletten her biri, halkının uygun göreceği herhangi bir şekilde (ABD Anayasası tarafından belirlenen geniş parametreler ve Kongre tarafından uygulanan Cumhuriyet Garantisinde) kendi bireysel hükûmetini düzenleme ve Anayasa ile federal hükûmete verilmeyen tüm hükûmet yetkilerini kullanma hakkını saklı tutar. Federal hükûmetten farklı olarak bir eyalet, halkının refahı için gerekli tüm yasaları genel olarak yapma hakkı olan polis gücü olarak sayılmamıştır. Sonuç olarak, çeşitli eyaletlerin hükûmetleri pek çok benzer özelliği paylaşırken, genellikle biçim ve içerik açısından büyük farklılıklar gösterirler. İki eyalet hükûmeti hiçbir zaman tamamen aynı değildir.

Amerika Birleşik Devletleri'nin toprakları (İngilizce: Territories of the United States), Amerika Birleşik Devletleri federal hükûmetinin doğrudan denetimi altında bulunan dış idari bölümlerdir.
Amerika Birleşik Devletleri'nin günümüzde 16 adet toprağı bulunmaktadır. Bu bölümler yerel olarak seçilen valiler ve bölgesel yasama organlarıyla birlikte kendi kendini yöneten topraklardır. Her biri aynı zamanda Temsilciler Meclisi'ne oy vermeyen bir üyeyi seçmektedir.

Bütünleşmiş: Bu bölgeler hukuken doğrudan ve kalıcı olarak ABD'nin parçası kabul edilir. Burada ABD Anayasası'nın tamamı eksiksiz olarak uygulanır. Ayrıca bu statüdeki yerler tarihsel olarak ABD'nin bir eyaleti olma yolunda olduğunu göstermekteydi.
Örgütlenmemiş: ABD Kongresi'nin bu bölgelerin kendi yerel hükûmetini kurması için Organik Yasa (İngilizce: Organic Act) çıkarmadığı bölgelerdir. Bu bölgeler federal hükûmet tarafından doğrudan veya özel yetkilendirmeye yönetilen bölgelerdir.

Bütünleşmemiş: Bu bölgeler ABD toprağı olmasına rağmen ABD Anayasası'nın tamamı bu bölgelerde uygulanmaz. Burada sadece temel haklar geçerlidir. Ayrıca bu statüdeki yerlerin gelecekte ABD'nin bir eyaleti  olması (bütünleşmesi) hedeflenmemiştir.
Örgütlenmiş: ABD Kongresi'nin bu bölgelerin kendi yerel hükûmetini kurması için Organik Yasa (İngilizce: Organic Act) çıkardığı bölgelerdir. Söz konusu yasa bölgeye kendi yerel hükûmetini kurma hakkı tanımaktadır. Bu bölgelerin kendi seçilmiş valileri, yerel meclisleri ve yargı sistemleri bulunmaktadır. Bu bölgeler iç işlerinde büyük ölçüde özerk olup, dış ilişkilerde ve savunmada tamamen ABD'ye bağlı bölgelerdir.
Bu listede yer alan Porto Riko ve Kuzey Mariana Adaları hukuken bütünleşmemiş ve örgütlenmiş topraklar olarak listelenmesine rağmen ABD Kongresi ile yaptıkları özel anlaşmalar kapsamında kendi anayasalarını yazdıkları için kendilerini Commonwealth (Bağımsız Topluluk) olarak adlandırmaktadır.

Bütünleşmemiş: Bu bölgeler ABD toprağı olmasına rağmen ABD Anayasası'nın tamamı bu bölgelerde uygulanmaz. Burada sadece temel haklar geçerlidir. Ayrıca bu statüdeki yerlerin gelecekte ABD'nin bir eyaleti  olması (bütünleşmesi) hedeflenmemiştir.
Örgütlenmemiş: ABD Kongresi'nin bu bölgelerin kendi yerel hükûmetini kurması için Organik Yasa (İngilizce: Organic Act) çıkarmadığı bölgelerdir. Bu bölgeler federal hükûmet tarafından doğrudan veya özel yetkilendirmeye yönetilen bölgelerdir.

Burada belirtilen her bir ülke Birleşmiş Milletler üyesi olup, kendi bayrağı, anayasası ve yönetimi olan tam bağımsız ve egemen devletlerdir. Bu ülkeler ABD ile imzaladıkları Serbest Birlik Sözleşmesi ile yürütülen çok sıkı bir ortaklığa sahiptirler.

 Marshall Adaları (1986'dan beri)
 Mikronezya Federal Devletleri (1986'dan beri)
 Palau (1994'ten beri)

Amerika Birleşik Devletleri'nin idari bölümleri
Amerika Birleşik Devletleri'nin ada bölgeleri
Amerika Birleşik Devletleri'nin küçük dış adaları

FindLaw: Downes v. Bidwell, 182 U.S. 244 (1901)19 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. regarding the distinction between incorporated and unincorporated territories
FindLaw: People of Puerto Rico v. Shell Co., 302 U.S. 253 (1937)20 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. regarding application of U.S. law to organized but unincorporated territories
FindLaw: United States v. Standard Oil Company, 404 U.S. 558 (1972)11 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. regarding application of U.S. law to unorganized unincorporated territories

Arabasız şehir, motorlu araçların bulunmadığı bir kentsel alandır. Arabasız şehirler, motorlu taşıtların aksine toplu taşımayı, yürümeyi ve bisiklete binmeyi tercih etmektedir. Motorlu taşıtların yasak olduğu ilçelere yaya bölgesi adı verilmektedir. Arabasız şehir modelleri, trafik sıkışıklığı ve altyapı ile ilgili sorunlar ve önerilen çevresel ve yaşam kalitesine ilişkin faydalar nedeniyle 20. yüzyılın ikinci yarısında ilgi görmeye başlamış bulunmaktadır. Asya, Avrupa ve Afrika'daki pek çok şehir, motorlu taşıtların icadından önce kuruldukları için arabasız alanlara sahipken, Asya'daki pek çok gelişmekte olan şehir altyapılarını modernize etmek için arabasız modeli kullanmaktadır.

Bir şehir tamamen veya kısmen otomobilsiz olabilir. Tam olarak otomobilsiz olan şehirler, şehir sınırları içinde tüm özel araç kullanımını yasaklarken, kısmen otomobilsiz olan şehirlerde otomobilsiz bölgeler bulunur ancak diğer alanlarda bazı özel araç kullanımına izin verilir. Bu bölgeler genellikle şehir merkezi çevresinde yoğunlaşır. Arabasız şehir projeleri, yaya hareketliliğini ve verimli yapısal yerleşimi artıran dikkatli bölgeleme ile arabalardan ziyade insanların ihtiyaçları etrafında tasarlanmıştır.
Arabasız bir şehir tasarlamak için belirli bir plan olmasa da, dünya çapında birçok şehir aşağıdaki modelin varyantlarıyla başarıya ulaşmıştır.
Arabasız bir şehir iki bölgeden oluşur: konut ağırlıklı bir merkez ve hizmet ağırlıklı bir çevre. Merkezde kamusal bir alan içerisinde yer alan konutlar ve yaşam alanlarından oluşmaktadır. Bu alandaki motorlu araç trafiğini azaltmak için, yürüyüş birincil ulaşım şekli olarak hizmet vermekte ve bisiklet rotaları ek olarak açılmaktadır. Sonuç olarak, motorlu trafik ile konutlar arasında daha az uyuşmazlık yaşanmaktadır. Şehrin çeşitli bölgelerini birleştiren bir yaya ve bisiklet ağı da yavaş yavaş ortaya çıkmaktadır.
Konut merkezini çevreleyen çevre, süpermarketler ve spor salonları gibi hizmet ve tesislerden oluşmaktadır. Bu tesisler ile merkez arasındaki mesafeler, kullanım sıklığına göre belirlenir ve daha sık kullanılanlar şehir merkezine en yakın konumda yer almaktadır. Bu tesisler, yürüme mesafelerini azaltmak, konutlara erişimi iyileştirmek ve yeni yol altyapısı ihtiyacını en aza indirmek amacıyla şehir genelinde dağıtılacaktır. Merkezi olmayan bir yapılandırmaya alternatif olarak, yürümeden halka kolay erişim sağlayan yoğun mağaza ve hizmetlerle çevrelenmiş merkezi bir toplu taşıma durağı düşünülebilir.
Arabasız kentin dışında, kent sakinleri tarafından kullanılacak ulaşım bölgeleri ve otoparklar yer almaktadır. Kent meydanının dışındaki otoparklar kentin çevresine erişim sağlar, ancak merkeze erişimi engeller. Genellikle, insanların araçlarını buraya park etmelerine ve/veya şehre alternatif bir ulaşım aracı kullanmalarına olanak sağlamak için şehrin dış mahallelerinde park alanları oluşturulur. Bu ağlar, merkezi ithalat/ihracat ve atık toplama gibi lojistik bileşenlere olanak sağlar.

Venedik şehri, modern bir şehrin arabalar olmadan nasıl işleyebileceğinin bir örneğidir. Şehir 1.500 yıl önce, arabanın icadından çok önce kurulduğu için bu tasarım kasıtlı olarak yapılmamıştır. Şehre arabayla gelen ziyaretçiler ya da arabası olan sakinler arabalarını şehir dışındaki bir otoparka park etmeli ve daha sonra yürüyerek ya da trenle şehre girmelidir. Şehirde en yaygın ulaşım yöntemi yürüyerek ulaşım olmakla birlikte, şehrin kanallarında dolaşan motorlu su otobüsleri de mevcuttur.

Belediye meclisinin 2014 Kentsel Hareketlilik Planının bir parçası olarak, İspanya'nın Barselona kentinde, " süper bloklar " olarak bilinen, dokuz şehir bloğu genişliğinde yalnızca yayalara açık alanlar hayata geçirilmiştir. Kent yönetimi bu plan için daha sürdürülebilir hareketlilik ve kamusal alanların yeniden canlandırılması gibi çeşitli hedeflerden söz etmektedir. Kent hükûmeti bu plan için daha sürdürülebilir hareketlilik ve kamusal alanların yeniden canlandırılması da dahil olmak üzere çeşitli hedefler öne sürmektedir. COVID-19 salgını, Barselona'da yayınlanan ve 160 akademisyen ve 300 mimar tarafından imzalanan COVID-19 Sonrası Şehrin Yeniden Düzenlenmesi Manifestosu gibi Barselona'nın organizasyonunda radikal değişiklik önerilerinin ortaya çıkmasına yol açmıştır.

1970'lerden bu yana, Almanya'nın Nürnberg kenti, büyük araç trafiği koridorlarını aşamalı olarak kapatarak büyük ölçüde araçsız bir şehir merkezi oluşturmuştur. 1988 yılında şehir, şehrin merkezinden geçen son araç yolunu deneme amaçlı olarak kapatmıştır. Bu dönüşüm bir yıl içinde toplam araç trafiği akışını %25 oranında azalttı ve hava kalitesini önemli ölçüde yükseltti. Otomobillerin şehir merkezinden çıkarılmasına binaların yenilenmesi ve yeni sanat eserlerinin yerleştirilmesi eşlik etmiş ve ortaya çekici bir yaya bölgesi çıkmıştır.

New York Times'a göre, Almanya'nın Heidelberg kenti 2021 itibarıyla "hidrojenle çalışan otobüslerden oluşan bir filo satın alacak, banliyölere bisiklet 'otoyolları' ağı kuracak ve mahalleleri tüm araçları caydıracak ve yürümeyi teşvik edecek şekilde tasarlayacak." Arabasından vazgeçen her araç sahibine bir yıllık ücretsiz toplu taşıma teşviği verilmektedir.

Belçika'nın Gent kentinde bir sirkülasyon planı başlatıldı ve artık şehrin kalbinin tamamı (35 hektar) kısmen araçsız hale getirildi. Arabaların girebildiği bölümlerin yanı sıra arabaların giremediği bölümler de bulunmaktadır. Bazı bölümlere toplu taşıma araçları, taksiler ve ruhsat sahipleri girebilir fakat saatte 20 km'yi geçemezler. Şehir merkezinin etrafında, şehrin tüm bölümlerine ve yeraltı otoparklarına erişimi sağlamak üzere bir park yönlendirme sistemi kullanan bir park rotası mevcuttur. Arabasız ulaşıma geçiş, trafik sıkışıklığını önemli ölçüde azaltmış ve bisiklet ve toplu taşıma gibi diğer ulaşım türlerinin kullanımını artırmıştır.

Arabasız yerlere diğer örnekler, arabaların yasak olduğu ve ana ulaşımın atlar, bisikletler ve tekneler aracılığıyla sağlandığı Mackinac Adası ve Paquetá Adası'dır.

Birleşik Arap Emirlikleri'nin Masdar Şehri, çevre dostu ilkeler göz önünde bulundurularak tasarlanmış bir fütüristik şehirdir. Masdar Şehri, eko-kent olma temelinin özü olarak arabasız şehir felsefesini benimsemiştir. Yürünebilir bir şehir tasarımı ve daha uzak mesafelerde toplu taşıma için otonom kişisel hızlı transit ağının kullanılması lehine kişisel arabalar sokak alanlarından çıkarılmıştır.

Çin'deki Çengdu, arabasız şehrin temelleri göz önünde bulundurularak tasarlanan, yeni geliştirilen bir başka şehir örneğidir.

The Line, Suudi Arabistan'ın Tebük Eyaleti Neom'da inşa edilmekte olan, araba, sokak veya karbon emisyonu olmayacak şekilde tasarlanmış doğrusal bir akıllı şehirdir .

Araçsız günler
Arabasız hareket
Bisiklet altyapısı

Bir av sahası (yaban hayatı koruma sahası veya avlak olarak da bilinir) vahşi hayvanların güvenli bir şekilde yaşadığı veya spor için kontrollü bir şekilde avlandığı geniş bir arazi alanıdır. Avcılık yasaklanmışsa bir av sahası doğa koruma alanı olarak kabul edilebilir; bununla birlikte, bir av sahasının odağı özellikle hayvanlar (fauna) iken, bir doğa koruma alanı bölgenin doğal biyotasının (bitkiler, hayvanlar, mantarlar vb.) tüm yönleriyle ilgilidir.
Birçok av sahası Afrika'da bulunmaktadır. Çoğu halka açıktır ve turistler genellikle safarilere katılırlar. Tarihsel olarak, en bilinen av hedefleri arasında Afrika'daki sözde Big Five oyunu vardı: gergedan, fil, Afrika mandası, leopar ve aslan. Avcılığın zorluğu ve tehlikesi nedeniyle bu adı almıştır.
Bir av sahasında, ekosistemler korunur ve koruma genellikle önemlidir. Doğal yaşam alanındaki yerli yaban hayatı, doğal bir oranda popülasyonun artmasına uygun ortamın sağlanmasına yardımcı olur.

Varoş ya da banliyö; bir kentin, şehir merkezinden uzak, genellikle il veya ilçe sınırına yakın dış bölgelerine verilen ad. Genellikle nüfus yoğunluğunun daha düşük olduğu banliyölerde yaşayan halkın çoğu şehrin merkezi bölgelerine gitgel yaparlar. Varoşlar, genellikle anayollar veya demiryolları üzerinde kurulur ve şehir merkezine toplu taşımacılıkla ulaşım sağlarlar. Kenar mahalleler, tüm dünyada şehirlerin etrafında çoğalma eğilimindedir.

Varoş sözcüğü, Macarca város sözcüğünden gelir. Türkçede 16. yüzyılın başından beri kullanımı tespit edilen sözcüğün orijinal anlamı "sur dışı mahalle" olmakla birlikte, 1994 dolaylarında dar gelirli kişilerin yaşadığı mahalle anlamı kazanmıştır.
Banliyö sözcüğü ise Fransızca banlieue sözcüğünden gelir ve kökü Orta Çağ avam Latincesindeki "banleuca" sözcüğüne dayanır. Ban (ferman) ve leuca (3 millik mesafe) sözcüklerinden oluşan bu kavram, şehir merkezinden uzak ancak yine de bir efendinin otoritesine bağlı anlamına gelir. Türkçe kaynaklarda ilk kullanımı 1930'da tespit edilmiştir.
Türkçede bu sözcüklere karşılık olarak yörekent ve dolaylık sözcükleri oluşturulmuştur.

Gelişmiş ülkelerde varoşlar çoğunlukla durumu orta hâlli olan, orta ve üst katmanlardan kişilerin yaşadığı yerlerdir. Şehrin gürültü ve kirliliğinden kaçan insanların büyük ve rahat bahçeli evlerde yaşadıkları nezih yerleşim birimleridir. 20 ve 21. yüzyılda ulaşım alanında meydana gelen gelişmeler, demiryolu ağlarının gelişmesi, daha fazla kişinin taşıt sahibi olması, şehirlerdeki arazi kısıtlılığı, yeşil alanların yetersizliği gibi nedenler varoşları cazip hâle getirmiştir.
Türkiye'de varoşların durumu ülkenin ekonomik durumuna bağlı olarak çoğunlukla, çoğu gelişmiş devletin tam tersi şekilde gerçekleşmiştir. Şehre oranla kiraların ve diğer giderlerin düşük olduğu, gecekonduların yaygın olduğu varoşlar, alt sosyo-ekonomik düzeyden insanların yaşadığı yerler hâline gelmiştir. Bu nedenle varoş ve banliyö sözcükleri zaman zaman hatalı olarak gecekondu mahallesi anlamında kullanılır.
Fransa'da da banliyöler genellik düşük sosyo-ekonomik düzeyden insanların yaşadığı yerlerdir ancak üst tabaka banliyölere de rastlanır.
ABD'de banliyöler tipik olarak II. Dünya Savaşı sonrası dönemde yapılmıştır ve genellikle:

Düşük nüfus yoğunluğuna sahiptir.
Tesis ve kolaylıklar (alışveriş ve ticaret gibi), yürüme mesafesinde değildir.
Toplu taşıma imkânları gelişmemiştir.
Genellikle daha düşük suç oranına sahiptir.
Alışveriş merkezleri, şehir içindeki alışveriş merkezlerine göre daha geniş alanlara ve otomobil parklarına sahiptir.

Uydu kent
Gecekondu

Banliyöleşme (suburbanizasyon), kent merkezlerindeki faaliyetlerin ve nüfusun, çeşitli nedenlerle kentin dış alanlarına doğru yayılması ve bu alanlarda yeni konut bölgeleri ile küçük ticari merkezlerin gelişmesi sürecidir. Bu olgu, özellikle sanayi devrimi sonrası hızlanan kentleşme ve ulaşım olanaklarındaki gelişmelerle birlikte, kentlerin mekânsal olarak genişlemesine yol açmıştır.
Banliyöleşme, modern anlamda 20. yüzyılın ortalarında, özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nde kent merkezlerinin dışında, düşük yoğunluklu ve otomobile bağımlı yerleşim alanlarının inşasıyla belirginleşmiştir. Bu süreç, kent merkezlerinin karmaşasından uzaklaşma ve daha güvenli, konforlu yaşam arayışının bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Avrupa’da ise banliyöleşme, II. Dünya Savaşı sonrasında hızlanan ekonomik büyüme ve kentleşme ile birlikte, kentlerin çeperlerinde yeni yerleşim alanlarının oluşumunu beraberinde getirmiştir.
Banliyöleşmenin ortaya çıkmasında etkili olan başlıca unsurlar şunlardır:

Ulaşım araçlarının yaygınlaşması, bireysel otomobil sahipliğinin artması.
Kent merkezlerinde artan nüfus baskısı ve yaşam maliyetleri.
Kent merkezlerindeki çevre sorunları, gürültü, hava kirliliği ve güvenlik endişeleri.
Konut fiyatlarının kent merkezine göre daha uygun olması, geniş yaşam alanı arayışı.
Banliyöleşme, kentlerin sosyal ve ekonomik yapısında önemli değişikliklere yol açmıştır:

Orta ve üst gelir gruplarının kent merkezlerinden banliyölere taşınması, kent merkezinde düşük gelirli grupların yoğunlaşmasına neden olmuştur.
Banliyölerde homojen nüfus yapısı ve bireyselleşme eğilimleri, toplumsal yalnızlaşmayı artırmıştır.
Banliyöleşme, otomobil kullanımının artmasına ve çevresel bozulmaya yol açmıştır6.
Kent merkezlerinde çöküntü alanlarının oluşması ve bu alanlarda kentsel dönüşüm projelerinin gündeme gelmesi, banliyöleşme ile paralel ilerlemiştir.
Türkiye’de banliyöleşme eğilimi, özellikle 1980’li yıllardan itibaren hız kazanmıştır. Büyük kentlerin çeperlerinde, müstakil konutların ve korunaklı sitelerin yaygınlaşması, orta ve üst gelir gruplarının kent dışına yönelmesine neden olmuştur. Bu süreç, kent merkezlerinde gecekondu bölgelerinin ve yoksullaşan apartmanların artmasına yol açmıştır.
Banliyöleşme, başlangıçta kent yaşamının olumsuzluklarından uzaklaşma arayışının bir sonucu olarak olumlu görülse de, zamanla sosyal ayrışma, çevresel sürdürülemezlik ve ekonomik iflas gibi sorunlara yol açtığı gerekçesiyle eleştirilmiştir. Bu eleştiriler, yeni şehircilik akımı gibi hareketlerin doğmasına ve kentlerin insani değerlerini öne çıkaran yeni yaklaşımların geliştirilmesine zemin hazırlamıştır.

Barangay (Tagalog: baranggay, [ˈbaraŋgaj]), önceki barrio adıyla da bilinen Filipinler'de en küçük yerel hükûmet biriminde köy, mahalle, semt kelimeleri için kullanılan yerel Filipin terimidir. Belediye ve şehir'ler barangay'lardan oluşmuştur. Barangay yer isimlerinde bazen 'Brgy' veya 'Bgy' kısaltmaları kullanılır. 31 Aralık 2006 itibarıyla bütün Filipinler'de toplam 41.995 barangay vardır.
Barangay terimi devlet başkanı Ferdinand Marcos'un başkanlığı zamanında eski İspanyolca barrios varoş (kenar mahalle) terimi yerine kullanılmaya başlanmıştır.

Tarihsel olarak, bir barangay 50 ile 100 civarında küçük aile toplulukları için kullanılan bir terimdir. Çoğu köyde sadece otuz ile yüz arasında ev vardır ve yüz ile beş yüz arasında kişi yaşar. Visayas bölgesindeki birçok sahilsel köyde sekiz veya ondan fazla ev yoktur. Malona-Polynesian dilinde eskiden kayıklar bir parangay olarak sınıflandırılırdı.

Belediye, kurumsal bir yapısı ile bölgesel ya da ulusal kanunlar tarafından kendisini yönetme hakkı tanınan idari bölünüştür. Belediye ifadesi aynı zamanda; bir şehir veya ilçenin temizlik, veterinerlik, itfaiye, aydınlatma, su ve elektrik gibi ortak ihtiyaçlarını ve hizmetlerini gören örgüt anlamında da kullanılır.
Belediyeler köy, kasaba, ilçe, büyük şehirlerde bulunur. Kamu hizmetleri ve temel kamu hizmetleri verir.

Belediyelerin yetkileri sanal özerklikten devlete tamamen bağlı olmaya kadar değişmektedir. Belediyeler bireyleri ve şirketleri gelir vergisi, emlak vergisi ve kurumlar vergisi ile vergilendirme hakkına sahip olabilir, ancak aynı zamanda devletten önemli miktarda fon da alabilir. Almanya gibi bazı Avrupa ülkelerinde belediyeler, kamu hizmetlerini belediyeye ait kamu hizmeti şirketleri aracılığıyla sağlama konusunda anayasal haklara sahiptir.

Ülkelere göre idari bölümler listesi
Türkiye'nin belediyeleri listesi
Türkiye'de büyükşehir belediyeleri
Belediye veya şehir mühendisliği
Belediye başkanı
Belediye zabıtası
Belediye meclisi

Brugge, Belçika'nın Batı Flandre ilinin başkenti ve ülkenin en büyük altıncı şehridir. Yaklaşık 138.4 kilometrekarelik bir yerleşim alanı üzerine kurulu olan şehir; 2024 verilerine göre 119.636 kişilik bir nüfusa ev sahipliği yapar. 2000 yılında UNESCO tarafından koruma altına alınarak Dünya Mirası ilan edilen eski şehir merkezine ek olarak; Koolkerke, Sint-Andries, Sint-Michiels, Assebroek, Sint-Kruis, Dudzele, Lissewege ve Zeebrugge ilçelerini de kapsayan bir idare yönetime sahiptir.
Amsterdam ve Saint Petersburg gibi diğer önemli kanal şehirleriyle birlikte Kuzeyin Venedik'i unvanını paylaşan Brugge, bir liman kenti olması sebebiyle geçmiş yüzyıllardan beridir önemli bir ticari merkezdir. Yılda yaklaşık 8 milyon ziyaretçiye ev sahipliği yapmasıyla da hem ülke hem de uluslararası çapta tanınmış bir turizm destinasyonudur.

Brugge isminin etimolojisine dair eldeki en eski dilbilgisel buluntular, Vikingler döneminde konuşulmakta olan Eski Norsça dilindeki Bryggja kelimesini işaret etmektedir. Küçük rıhtım, sandal bağlanan iskele gibi anlamlara gelen bu sözcüğün daha eski köke sahip olup olmadığı ise tartışmalıdır. Dokuzuncu yüzyıldan başlayarak zaman içinde Brvggas, Bruciam, Brutgis, Bruggensi, Bruggis, Bricge, Brugias, Brugis ve Bruges gibi farklı şekillerde isimlendirilen şehir; on ikinci yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren günümüzde kullanılagelen haliyle anılmaya başlanmıştır.
Eski Hollandacada köprü anlamına gelen brugga kelimesinden türetilerek farklı lehçelerde brucge, brugge veya brug şeklinde kullanılmış olan kelimelerin ise günümüzdeki Brugge ismiyle bir bağlantısı olmadığı düşünülmektedir. Zira hem Hollandaca versiyonları hem de modern İngilizcede aynı anlama gelen bridge sözcüğünün proto-Cermenik brugjō kelimesinden türetildiği kanıtlanmıştır. Ayrıca onuncu ve on birinci yüzyıllarda kullanılan isimlerin bu kelime köküne uzak olması da bu iddiayı güçlendirmektedir.
Batı Flandre ve Frizya gibi denize kıyısı olan bölgelerde konuşulan Hollandaca lehçelerinde sekizinci yüzyıldan itibaren "i" sesinin "u" sesine dönüştüğü gözlemlenmiş; dolayısıyla da geçmişte kullanılan isimlerden birinin bu yolla evrimleşerek günümüzdeki Brugge halini almış olabileceği tezi üzerinde durulmaktadır. Ayrıca; Flandre bölgesinde kaleme alınmış olan 12. yüzyıla kadarki bütün metinlerde şehrin adı "u" harfini içerek şekilde yazılmış, yalnızca Anglo-Sakson kökenli kaynaklarda "i" harfinin kullanılmış olması dikkate değer başka bir konudur.

Brugge Belediye idaresine bağlı şu yerleşimler bulunmaktadır:

www.brugge.be 23 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Felemenkçe), (Fransızca), (İngilizce), (Almanca)
Uzaydan Brügge 10 Ağustos 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bir  burgh /ˈbʌrə/ İskoçya ve Kuzey İngiltere'de özerk bir belediye şirketi, genellikle İskoççada bir şehir, kasaba veya toun anlamına gelmektedir. Bu tür bir idari bölünme, Kral David'in ilk kraliyet burgh'larını kurduğu 12. yüzyıldan beri vardı. Burgh statüsü, Birleşik Krallık'ın geri kalanında bulunan ilçe statüsüne genel olarak benziyordu. 1975'te yerel yönetimin yeniden yapılanmasının ardından, "kraliyet burgh" unvanı birçok kasabada kullanılmaya devam etmekte olmasına rağmen, günümüzde törensel değerden biraz daha fazlasını ifade etmektedir.

Hall, Alaric, 'Eski MacDonald'ın bir Fyrm, eo, eo, y: Eski ve Orta İngilizcede <eo>' nun İki Marjinal Gelişmesi vardı ' 3 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Quaestio: Anglo-Sakson, İskandinav ve Keltçe Cambridge Colloquium'un Seçilmiş Bildirileri, 2 (2001), 60-90.
 Smith, William Charles (1878). "Borough".  Baynes, T.S. (Ed.). Encyclopædia Britannica. 4 (9. bas.). New York: Charles Scribner's Sons. ss. 62–64. 
 Smith, William Charles (1911). "Borough".  Chisholm, Hugh (Ed.). Encyclopædia Britannica. 4 (11. bas.). Cambridge University Press. ss. 268–273. 
Stewart, George R. (1967) Topraklarda İsimler. Boston: Houghton Mifflin Şirketi.

Şikago okulu ya da Chicago okulu, Ekoloji okulu ya da Ekolojik okul olarak da bilinen, temeli 1892'de Chicago Üniversitesi'nde Sosyal Bilimler ve Antropoloji adıyla atılmış, 1920 ve 1930'lu yıllarda kent sosyolojisi araştırmalarına ve bunlara dayanılarak geliştirilmiş öğretilere verilen isimdir.

Pozitivist, ekolojist, organizmacı bir okuldur. Çeşitli bireyleri ve toplumsal olguları açıklamak üzere veriler toplarken ve bu verilerin tümden gelimci analizini yaparken doğa bilimlerinin tekniklerini kullanır. İnsan davranışlarını toplumsal yapıların ve fiziksel çevre etmenlerinin belirlediği olgulara dayandırmıştır. Kentin insan doğasının tüm özelliklerine sahip olduğuna inanır.
Ortaya konulan kuramlar ile okul kapsamlı bir kent tanımı ve yöntemi geliştirmekten öte Chicago'daki etnik ve kitlesel ayaklanmaların sebeplerinin araştırılması için, Park tarafından kurulmuş olmakla birlikte, yaptığı çalışmalar sonucunda niteliksel sosyolojinin ortaya çıkışı sağlanmış, kentlerin sosyoloji bilimi içerisinde önemi ilk kez vurgulanmış, dolayısı ile kent, sosyoloji biliminin odak noktasına yerleşmiştir.
Bu okul içinde kent araştırmaları yapan en önemli isimler Robert Park, Roderick D. McKenzie, Ernest Burgess, Louis Wirth olarak sayılabilir.

County, Birleşik Krallık, Amerika Birleşik Devletleri ve diğer İngilizce konuşulan ülkelerde kullanılan idari birim ismidir. County kelimesi, köken olarak kont sözcüğünden türemiştir, ancak bugün idarî bir birim olan county'nin kontluk ile herhangi bir hukukî ilişkisi kalmamıştır.

Tarihî olarak; bir vilayetteki toprak sahipleri arasından bir kontun hem idârî, hem de hukukî hâkim olarak idare ettiği idârî bölgelerdi. Bu bölgeler, kontun imparator ya da kral adına yetkilerini kullandığı fakat imparatorluğun mülkiyetindeki topraklardı. County, Fransa'da ise Comté adı verilen idari bölgelere denktir. Günümüzde Büyük Britanya'da, İrlanda Cumhuriyeti'nde, Kanada'da ve Amerika Birleşik Devletleri'nde county taşra idaresinde müstakil idari bölgelerdir.

Birleşik Krallık'ta county veya shire, tarihî olarak İngiltere, İskoçya, Kuzey İrlanda ve Galler ülkelerinin kendi içlerinde bölündüğü en büyük siyasî, idarî, hukukî birimlerdi. Günümüzde bu yapı neredeyse tamamen resmî kullanımdan kalkmıştır, ancak kontluklar kültürel kimliği yansıtan bölgeler olarak var olmaya devam ederler. Yargı gücü, krallığın bazı bölümlerinde resmî idari birimlerden ziyade hâlâ kontluk sınırlarına göre faaliyet gösterir. Bunun yanı sıra kriket gibi bazı spor dallarının turnuvaları da kontluk sınırlarına göre düzenlenir.

Amerika Birleşik Devletleri'nde bir county, bir eyaletin (veya federal toprağın) coğrafi bir alt bölümüdür, genelde belli bir idari otoriteye sahiptir. "County" terimi, 50 eyaletin 48'inde kullanılır; Louisiana, "parish"lere bölünmüştür, Alaska da boroughlara bölünmüştür. Parish ve boroughlar, ayrıca bir county'ye dâhil olmayan bağımsız şehirler, ABD Federal Hükûmeti tarafından county dengi olarak nitelendirilir. Hâlen ABD'de 3.143 county ve county dengi idarî bölüm bulunmaktadır.
County'lerin yetkileri eyalet hukukundan kaynaklanır ve eyaletten eyalete büyük çeşitlilik gösterir. Connecticut ve Rhode Island gibi bazı eyaletlerde county, sadece coğrafî birimdir ama yönetimsel bir işlevleri yoktur. Bunun aksine, Maryland ve Baltimore örneklerinde olduğu gibi, county eğitim ve diğer kamu hizmetlerini üstlenmiştir.
Eyalet başına düşen ortalama county sayısı 62'dir. En fazla countysi olan eyalet Teksas'tır (245 tane); en az sayılı olan ise Delaware'dir (sadece üç tane, 2000 yılı Nüfus Sayımı itibarıyla). Ortalama county nüfusu 100.000 kadardır. Kaliforniya eyaletinde Los Angeles County, en kalabalık county'dir ve nüfusu 9.880.000'dir. (2009 Sayım tahminî) Bu rakam 8 tanesi haricindeki diğer tüm eyaletlerin toplam nüfusundan daha fazladır. En düşük nüfuslu county olan Loving County, Texas'ta, 2010 itibarıyla 82 kişi yaşamaktaydı.

En büyük county Alaska'dır, 850,000 km²den fazla bir alana sahiptir. Alaska dışında en büyük olan county, 52.000 km² ile San Bernardino County, Kaliforniya'dır. En küçük county olan Kalawao County, Hawaii 34 km²ye sahiptir. 3.143 county ve 3.794.101 mil2 toplam yüzölçümü ile ortalama Amerikan county büyüklüğü 3.127 km²dir. 2011 ortası itibarıyla toplam 311,8 milyon nüfuslu ABD'de, 3.143 county'nin ortalama nüfusu 99.205 kişidir, bu rakam km² başına 31,7 kişiye karşılık gelir.

Baltimore gibi bağımsız şehirler, herhangi bir countyye ait değildir. Bu şehirler, Indianapolis, gibi Konsolide şehir-county'lerden farklıdır çünkü bunlarda bir şehir ve county kaynaşıp tek bir kurum meydana getirmiştir. Konsolide şehir-county hem belediye işletmesi olan bir şehirdir (yani bir belediyedir) hem de bir eyaletin idari alt birimidir ve her iki varlığın da yetki ve sorumluluklarına sahiptir.

Bir county idaresinin (ve genelde county mahkemesinin) bulunduğu yerleşim, county merkezi (İngilizce county seat) olarak adlandırılır; Louisiana ve Alaska'da ise idare merkezine "parish merkezi" ve "borough merkezi" denir. Bazı Kuzeydoğu eyaletleri county merkezi için resmen "shire town" terimini kullanırr.

ABD'yi oluşturan On Üç Koloni'de oluşan ilk yerel yönetim bölümleri arasında county de bulunur. İlk county'ler, Jamestown'un idarî yükünü hafifletmek ve idareyi taşraya yaymak amacıyla Virginia'da oluşturuldu. 1617'de House of Burgesses, Virginia kolonisini önce dört işletme'ye (İngilizce: incorporation), 1634'te ise nihayet sekiz county'ye ayırdı: James City County, Henrico County, Charles City, Charles River, Warrosquyoake, Accomack County, Elizabeth City ve Warwick River.
Amerika'nın en eski county kayıtları, Northampton County'ye bağlı East Village'da 1632 tarihlidir. Maryland'in ilk countysi olan St. Mary's, 1637'de oluşturuldu ve 1643'te onu Massachusetts izledi. Pensilvanya ve New York eyalet yönetiminden county yönetimine önemli güç ve sorumluluklar devrettiler ve ABD'nin diğer eyaletlerindeki benzeri uygulamalara yol açtılar. Ancak, New England bölgesindeki countylerin idari gücü ülke genelindeki countylere kıyasla nispeten zayıftır.

County isimleri için yaygın kaynaklar, kişiler, coğrafi şekiller, başka eyalet veya ülkelerde yerler, Yerli Amerikalı kabileler ve hayvanlardır. Bazı countyler Fransız veya İspanyol kökenli isim taşır.
County adlarının kaynağı genelde kişilerdir, çoğunlukla politik kişiler veya oranın ilk yerleşenleridir (3.140 county'nin 2100'den fazlası bu şekilde adlandırılmıştır). En sık rastlanan county adı, 31 örneği olan Washington County'dir, ABD'nin ilk başkanı George Washington'a atfen. 1871'e kadar Columbia Bölgesi içinde bir Washington County vardı ama Columbia Bölgesi Organik Yasası ile feshedilmiştir. Thomas Jefferson'a atfen adlandırılan Jefferson County, 27 örneği ile kinci en sık rastlanan county adıdır. New Mexico ve Arizona'nın 1912'de eyalet olmalarından sonra county oluşumunda yavaşlamıştır, bunun bir yansıması olarak kendisine atfen adlandırılmış bir countysi olan en son başkan, Warren Harding olmuştur. Kişilerden sonra en yaygın county adı kaynağı, coğrafi şekiller ve yerler olmuştur ve hatta bazı countyler başka eyaletlerdeki veya ülkelerdeki countylere atfen adlandırılmıştır. En yaygın coğrafi county adı Lake'dir ("göl" anlamına gelir). Yerli Amerikan kabileleri ve yerel hayvanlar da countylere adlarını vermiştir. Pek çok county Fransız veya İspanyol kökenli isim taşır, Fransız misyoner Jacques Marquette'nin anısına adlandırılan Marquette County gibi.

Çoğu Ortabatı ve Kuzeydoğu eyalette, countyler township veya town olarak adlandırılan daha küçük idari bölümlere ayrılır ve ayrıca başka bağımsız, otonom belediyeler de içerebilir.
Countyler genelde seçimle başa gelen bir denetmenler kurulu (board of supervisors), county komsiyonu, county freeholders, county konseyi veya county yasama organı tarafından yönetilir. Bazı countylerde bir county idarecisi (county executive) bulunur.
Çoğu eyalette countyden sorumlu olan kurul, yönetimin her üç erkine birden sahiptir. Kurulun, yönetmelik hazırlamasını sağlayan yasama gücü vardır; county hükûmetinin yönetim işlemlerini denetleyecek yönetsel gücü vardır ve bazı sınırlı konularda (örneğin bir planlama komisyonunun itiraz duruşmalarına bakması gibi) yargı benzeri bir gücü vardır.
County hükûmetinin gündelik işleyişi bazen county idarecisi (county manager) veya idari işler amiri tarafından denetlenir ve bu kişi kurula (veya bazı durumlarda, belediye başkanına veya her ikisine birden) rapor verir.
Bazı eyaletlerde, county yönetim amiri birden fazla kişiden oluşur. Komisyoncular veya denetmenler kurulu üyeleri arasından birkaç önemli yetkili seçilir. Bu şekilde seçilen amirler komisyon tarafından işten atılamaz. Eğer yetkililer kendi işlerini nasıl yerine getirecekleri konusunda anlaşmazlığa düşerlerse bu gerginliklere yol açabilir.

County yönetiminin gücü eyaletten eyalete çok farklılık gösterir. Countylerle tüzelleşmiş (enkorpore olmuş) şehirler arasındaki ilişkinin mahiyeti de çok değişkendir. County yönetimi genelde county merkezi olarak adlandırılan bir belediyenin içinde yer alır. Ancak, bazı countylerin birden çok idare merkezi olabilir, bazılarının ise hiç merkezi olmayabilir. Tüzelleşmiş belediyesi olmayan küçük countylerde büyük bir yerleşim yeri, county merkezi olarak işlev görebilir.

New England'da countyler, en fazla mahkeme veya şerif (karakol) yetki alanlarını tanımlamaya yararlar. Hâlen Connecticut'ta countyler sadece mahkeme yetki alanlarını tanımlamaya yarar, Rhode Island'da ise countyler tüm işlevlerini kaybetmiştir. New England bölgesinde eyalet düzeyinin altındaki çoğu yönetim yetkileri kasaba ve şehirlerin elindedir. Maine'deki seyrek nüfuslu bazı countylerdeki bazı küçük kasabalar, kanunları uygulatmak için countyye dayanırlar, New Hampshire'da ise bazı sosyal hizmet programları eyalet düzeyinde idare edilir. Bazı New England eyaletlerinde (Connecticut, Massachusetts'in bazı kısımları ve Rhode Island'da) countyler sadece coğrafi birer tanımlamadır ve herhangi bir yönetsel güce sahip değildir. Tüm yönetim işlevleri ya eyalet düzeyinde ya da belediye düzeyinde yürütülür. Connecticut ve Massachusetts'in bazı kısımlarında, feshedilmiş county yönetimlerinden arta kalan boşluğu doldurmak için bölgesel konseyler oluşturulmuştur. Bölgesel konseylerin otoritesi county yönetiminkinden çok daha sınırlıdır — bölgesel konseylerin vergilendirme veya ruhsat verme yetkisi yoktur; bu güçler kasaba yönetimine verilmiştir. Ancak, bölgesel konseylerin altyapı ve arsa kullanım planlamasında, altyapı projeleri için eyalet ve federal fonlarının dağıtılmasında, felakete hazırlıklılık (sınırlı derecede) ve sınırlı derecede yasa uygulatma (kolluk kuveti) otoriteleri vardır.

Orta Atlantik ve Ortabatı'daki countyler, en azından mahkeme, kamu tesisleri, kütüphane, hastane, halk sağlığı hizmetleri, parklar, yollar, kolluk kuvvetleri ve hapishaneler temin eder. Genelde nüfus bilgilerini toplayan, seçimleri yürüten (bazen ayrı bir seçim dairesi veya kurulu ile ortaklaşa olarak) ve doğum, ölüm, evlilik ve boşanma belgelerini hazırlayan bir sicil memuru veya zabıt katibi (İngilizce registrar, recorder veya clerk gibi unvanlar kullanılır). County recorder normalde tüm emlak alışverişlerinin kayıtlarını tutar. Diğer önemli county görevlileri arasında adli ta

David Harvey (d. 31 Ekim 1935, Gillingham, Kent, İngiltere), Graduate Center of the City University of New York'ta (CUNY) Coğrafya ve Antropoloji profesörüdür. Dünyanın önde gelen sosyal kuramcılarından olan Harvey, doktora derecesini coğrafya alanında 1961 yılında Cambridge Üniversitesi'den almıştır. Beşeri Bilimler alanında en çok atıf yapılan 20 yazar arasında yer almaktadır. Dünyada en çok atıf yapılan coğrafyacı olmasının yanı sıra (Andrew Bodman'a göre, bakınız Transactions of the IBG, 1991, 1992) ve modern coğrafyanın akademik bir disiplin olarak gelişiminde önemli olan birçok kitap ve makalenin yazarıdır. Çalışmaları sosyal ve politik tartışmalara büyük katkıda bulunmuştur. Küresel kapitalizmin, özellikle de neoliberal biçiminin, eleştirisine sosyal sınıfın ve Marksist metotların ciddi metodolojik araçlar olarak geri getirilmesine yardımcı olması ile anılmaktadır.

Harvey, lisans ve lisansüstü eğitimlerini Gillingham Grammar School for Boys ve St John's College, Cambridge okullarında almıştır. Harvey'in doktorası ile başlayan, erken dönem çalışmaları doğasında tarihseldir ve o dönemde Cambridge ve Birleşik Krallık'ta kullanılan bölgesel-tarihsel sorgulama geleneğinden etkilenmiştir. Tarihsel sorgulama sonraki çalışmalarında da hakimdir.
1960'ların ortalarında, sosyal bilimlerdeki eğilimleri takip ederek sayısal metotları uygulamış ve mekânsal bilim ile pozitivist teoriye katkıda bulunmuştur. Bilim felsefesinden türetilen prensiplerin coğrafya bilgisine uygulandığı Explanation in Geography (1969) (Coğrafyada Açıklama) isimli kitabı coğrafya metodolojisi ve felsefesinde bir temel taşıdır. Fakat kitabın  basımından sonra Harvey yine sosyal adaletsizlik ve kapitalist sistemin doğası ile ilgili konularla ilgilenmeye başlamıştır. Açıklamasında öne sürdüğü argümanları benimsemekten vazgeçmiş fakat hala mutlak mekanın ve Kantçı sentetik a priori bilginin sonucu olarak gördüğü bölgesel-tarihsel geleneğin coğrafyasındaki ayrıcalıklılığın eleştirisini benimsemektedir.
Bristol Üniversitesinden Baltimore'daki Johns Hopkins Üniversitesi'ne geçtiğinde kendisini yeni ortaya çıkmış olan radikal ve Marksist coğrafyanın merkezine yerleştirmiştir. Adaletsizlik, ırkçılık ve sömürü Baltimore'da gözle görülür bir biçimdedir ve bu konular etrafındaki aktivizm 1970'lerin başında somut bir olgudur. Antipode dergisi Clark Üniversitesi'nde kurulmuş ve Harvey ilk katkı yapanlardan olmuştur. Harvey ve arkadaşlarının meslektaşlarının yaklaşımlarını eleştirdikleri 1971'deki Boston Amerikan Coğrafyacılar Birliği toplantıları bir dönüm noktası olmuştur. 1972'de getto oluşumuyla ilgili ünlü makalesinde, “devrimci teori”nin, “devrimci pratik vasıtasıyla meşru kılınan” teorinin, yaratılışını tartışmıştır.
Social Justice and the City (1973) (Sosyal Adalet ve Şehir), Harvey'in kentsel yoksulluk ve ilişkili sorunlara rağmen coğrafyanın objektif kalamayacağı düşüncesini açıkça ifade eder. Çalışmaya yaygın olarak atıfta bulunulmuş (50 atfın bile nadir  görüldüğü bir disiplinde 2005 itibarıyla 1000'den fazla) ve çalışma kapitalizmin kendi yeniden üretimini garantiye almak için mekanı yok ettiğini tartışarak Marksist teoriye önemli katkılarda bulunmuştur. 
Diyalektik materyalizm sonraki çalışmalarına, özellikle de teorik olarak karmaşık olan Limits to Capital'a (Sermayenin Sınırları) (1982), yol gösterici olmuştur. Sermayenin Sınırları kapitalizmin radikal coğrafi analizini daha da ileriye götürmüştür ve bunu kentsel süreçler ve kent yaşamına dair birçok kitap izlemiştir. Oxford Üniversitesi'nde profesör iken yazdığı The Condition of Postmodernity (Postmodernliğin Durumu) (1989) en çok satan hâline gelmiştir (Independent kitabı 1945'ten beri basılan en önemli elli edebiyat dışı eser arasında göstermiştir). Postmodernliğin Durumu, postmodern fikir ve argümanlara materyalist bir saldırıdır ve bunların aslında kapitalizmin kendi içerisindeki çelişkilerden ortaya çıktığını öne sürmektedir. Justice, Nature and the Geography of Difference (Adalet, Doğa ve Farklılıkların Coğrafyası) (1996) sosyal ve çevresel adalet üzerine odaklanmaktadır. Spaces of Hope (Umut Mekânları)(2000), ütopyacı bir temaya sahiptir ve alternatif bir dünyanın nasıl olabileceği konusunda kurgusal düşünceler içerir. İkinci İmparatorluk'u ve Paris Komününü çevreleyen olayları ele aldığı Paris, Capital of Modernity (Paris, Çağdaşlığın Sermayesi) tartışmasız en özen gösterilmiş tarihi-coğrafi çalışmasıdır. 2001'de başlayan Amerikan askeri saldırıları birçok eleştiriye yol açmıştır ve The New Imperialism (Yeni Emperyalizm) (2003) kitabında Harvey neo-muhafazakârların ilgiyi 'evdeki' kapitalizmin başarısızlıklarından Irak'taki savaşa çektiklerini dile getirmektedir. A Brief History of Neoliberalism (Noeliberalizmin Kısa Tarihi) (2005) adlı son eserinde 1970'lerin ortalarından beri neoliberal teori ve pratiklerin tarihsel incelemesini yapmaktadır. Bu çalışma neoliberalleşmiş küresel politik iktisadı, "mülksüzleştiren birikim (accumulation by dispossession)" vasıtasıyla sınıf ayrımının tekrar yaratılması sonucunda oluşan bir sistem olarak kavramsallaştırmaktadır.
Harvey Ocak 1990'da kızı Delfina'nın doğumunun ardından, 1993'te Oxford Üniversitesi'nden tekrar Johns Hopkins Üniversitesi'ne dönmüştür fakat zamanının çoğunu konuşmacı ve misafir olarak başka yerlerde, özellikle de ücretli akademi üyesi olduğu Londra Ekonomi Okulu'de, geçirmiştir. 2001 yılında, City University of New York Antropoloji Bölümü'ne geçmiştir. Akademik kariyerinin büyük bölümünü, kısa Fransa ve Şangay ziyaretleri dışında, Anglo-Amerika'da geçirmiştir. Neil Smith, Richard Walker, Erik Swyngedouw, Michael Johns, Maarten Hajer, Patrick Bond, Melissa Wright ve Greg Ruiters gibi birçok doktora öğrencisine danışmanlık yapmıştır. Harvey'in hayatı boyunca sürekli olarak yapageldiği iki şey vardır. Bunlardan ilki Marx'ın Kapital'i üzerine verdiği ders, ikincisi ise öğrenci aktivizmi ile işçi hareketlerine verdiği sürekli destektir.
Harvey'nin kitapları Korece, İspanyolca, Japonca, İtalyanca, Arapça, Türkçe, Norveççe, Portekizce, Rusça, Almanca, Çince, Lehçe ve Romence gibi birçok dile çevrilmiştir. Aynı zaman da Harvey, Roskilde (Danimarka), Buenos Aires (Arjantin), Uppsala (İsveç), Ohio State Üniversitesi(ABD), Lund Üniversitesi(İsveç) ve University of Kent (Birleşik Krallık) üniversitelerinden fahri doktora unvanına sahiptir. Aldığı diğer ödüller arasında İsveç Antropoloji ve Coğrafya Topluluğu Anders Retzius Altın Madalyası, Royal Geographical Society Patron Madalyası ve Vautrin Lud International Prize in Geography (Fransa) bulunmaktadır. 2007 yılında American Academy of Arts and Sciences üyeliğine seçilmiştir.
Harvey, Türkiye'nin güneydoğu illerinde süregelen sokağa çıkma yasaklarının ve şiddetin bir an önce son bulmasını talep eden akademisyen ve araştırmacılardan oluşan bir inisiyatif olan Barış İçin Akademisyenler inisiyatifinin bildirisine imza atan 1128 akademisyen arasındadır.

Lisans (Hons) St Johns College, Cambridge, 1957
Doktora St Johns College, Cambridge, 1961.
Doktora Sonrası Araştırma, Uppsala Üniversitesi, İsveç 1960-1961
Öğretim Görevlisi, Geography, University of Bristol, Birleşik Krallık (1961-1969)
Doçent, Coğrafya ve Çevre Mühendisliği Bölümü, Johns Hopkins Üniversitesi, (1969-1973)
Profesör, Department of Geography and Environmental Engineering, Johns Hopkins Üniversitesi(1973-1987, and 1993-2001)
Halford Mackinder Professor of Geography, Oxford Üniversitesi(1987-1993)
Distinguished Professor, Antropoloji Bölümü, City University of New York (2001-present)

Explanation in Geography (1969)
Social Justice and the City (1973)
The Limits to Capital (1982)
The Urbanization of Capital (1985)
Consciousness and the Urban Experience (1985)
The Condition of Postmodernity (1989)
The Urban Experience (1989)
Teresa Hayter, David Harvey (eds.) (1994) The Factory and the City: The Story of the Cowley Automobile Workers in Oxford. Thomson Learning
Justice, Nature and the Geography of Difference (1996)
Megacities Lecture 4: Possible Urban Worlds, Twynstra Gudde Management Consultants, Amersfoort, The Netherlands, (2000)
Spaces of Hope (2000)
Spaces of Capital: Towards a Critical Geography (2001)
The New Imperialism (2003)
Paris, Capital of Modernity (2003)
A Brief History of Neoliberalism (2005)
Spaces of Global Capitalism: Towards a Theory of Uneven Geographical Development (2006)
The Limits to Capital New Edition (2006)
The Communist Manifesto- New Introduction Pluto Press (2008)
Cosmopolitanism and the Geographies of Freedom (2009)
Social Justice and the City: Revised Edition (2009)
Introduction to Marx's Capital (2009 Verso)
The Enigma of Capital (2010 Profile Books)

Postmodernliğin Durumu, Metis Yayınları, 1997
Sosyal Adalet ve Şehir, Metis Yayınları, 2003
Umut Mekânları, Metis Yayınları, 2008
Paris, Modernitenin Başkenti, Sel Yayıncılık, Şubat 2012
Sermaye Muamması, Sel Yayıncılık, Nisan 2012
Sermayenin Mekanları, Sel Yayıncılık,Haziran 2012
Asi Şehirler, Metis Yayınları, 2013
On Yedi Çelişki ve Kapitalizmin Sonu, Sel Yayınları, 2014
Sermayenin Sınırları, Yazılama Yayınevi, 2015

Harvey, D. 2000. Possible Urban Worlds. The Fourth Megacities Lecture. The Hague.
Merrifield, A. 2002. David Harvey: The Geopolitics of Urbanization. In Metromarxism: A Marxist Tale of the City. New York: Routledge.
Harvey, D. 2002. Chapter in Geographical Voices: Fourteen Autobiographical Essays. Ed. p Gould and FR Pitts. Syracuse University Press.
Harvey, D. and Kreisler, H. 2004. A Geographer's Perspective on the New American Imperialism 27 Mayıs 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. Conversations with History. Institute of International Studies, UC Berkeley. audio video
Castree, N. 2004. David Harvey. In Key Thinkers on Space and Place, eds. Hubbard, Kitchin, Valentine. Sage Pubs.
Castree, N., Essletzbichler, J., Brenner, N. 2004. "Symposium: David Harvey's 'The Limits to Capital': Two Decades On." Antipode 36(3):400-549.
Harvey, D. 2005. A Brief History of Neoliberalism25 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine site

Denizaşırı İl ya da Denizaşırı Bölge (Fransızca:Département d'outre-mer et région d'outre-mer - DOM-ROM), Avrupa kıtasında bulunan Fransa'nın Avrupa kıtasının dışında, denizaşırı yerlerde bulunan illerini ifade etmektedir. Bu bölgeler daha önce Fransa sömürge bölgelerinden olup, II. Dünya Savaşı sonrasında denizaşırı il konumuna gelmiştir. Avrupa kıtasında Fransa'ya bağlı bir ada olan Korsika bu kapsamda değerlendirilmemekte olup, Fransa anakarasına (France métropolitaine) bağlı bir il konumundadır.

Bu denizaşırı iller, aynı zamanda Avrupa Birliği'nin bir parçasıdır, para birimi Euro'dur. Ancak bu illerde Schengen Antlaşması geçmez. Avrupa Parlamentosu'nda üç milletvekili ile temsil edilirler.

Fransa Denizaşırı Bölgeler Topluluğu

Fransa Denizaşırı Bölgeler Bakanlığı resmi sitesi12 Mayıs 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Emlak veya gayrimenkul, arsa ve üzerinde bulunan gayrimenkuldan, binadan, fabrikadan, işletme tesisinden, konutdan, evden, villadan, apartmandan, bahçeden veya su yolu gibi doğal kaynaklardan oluşan, taşınamaz mülktür. Arsa mülkiyeti, toprağın hava sahanlığı hariç hem yerin altı hem de yerin zemini için geçerlidir. Serbest piyasada emlak, kur hareketliliğinden veya ekonomik krizlerden pek etkilenmediği için en güvenilir yatırım tiplerinden biri olarak görülür.
Emlak alışverişinde kullanılan mortgage yöntemi, emlak değerlerinin uluslararası kriterlere göre belirlenmesini sağlar; böylece değeri belirlenmiş olan bir emlak, emlak borsasında alışveriş yapılabilir hale gelir. Emlak sektörünün gelişmesiyle daha önce değeri bilinmeyen emlaklar piyasada arz-talebe göre değer bulmaya başlar.
Çoğu dünya ülkesinde devletler, mineral gibi doğal kaynakların bulunduğu arazilerin haklarını saklı tutarlar, ancak uygun olan diğer arazileri kamulaştırma yetkisine sahiptir. Gayrimenkul mülkiyetlerin devredilmesi satışla yapılır. Bazense devretmeksizin, belli bir süre gayrimenkulün elde tutulması koşuluyla, kiralıyarak kullanma hakkı sunan seçenek de kullanılır.

Gayrimenkuller bir rant aracı olarak kullanılabilirler. İleride değerleneceği düşünülen arsa veya gayrimenkul, alınarak bekletilmeye başlamaktadır. Hızla gelişen şehir yaşamı, şehrin sınırlarını da büyütmektedir. Hiçbir değeri olmayan boş araziler ise bir anda değerlenmektedir. Toprak değeri çok az olan gayrimenkuller bu sayede çok yüksek bir fiyata satılabilmektedir. Günümüzde hızla gelişen internet sayesinde emlak sektörü internet piyasasına da girmiştir. Özellikle farklı şehre taşınmak zorunda kalan insanlar, internet sayesinde o bölgedeki emlak komisyoncuları ile rahatça iletişime geçerek ev veya iş bulma süreçlerini hızlandırmaktadır.

Fikrî mülkiyet hukuku
Emlak vergisi
Tapu sicili
Ortak mülkiyet
Mülkiyet sigortası
Emlakçı
Kadastro
Kiralama
Kişisel mülkiyet
Aynî hak
Arabuluculuk
Broker
Eşya hukuku
İntifa hakkı
Noter

Notlar

Alıntılar

Federal bölge, federasyonlarda bulunan bir idari bölünüş şeklidir. Federal hükûmetin doğrudan kontrolü altındadır. Federal bölge genellikle başkenttir, ancak başka yerleri de içerebilir.

Federal Bölge, Brezilya'nın başkenti olan Brasília'yı içermektedir.

Hindistan'da, "Birlik Bölgesi" terimi, Birlik hükûmeti (aynı zamanda merkezi hükûmet olarak da bilinir) tarafından doğrudan yönetilen sekiz bölge için kullanılmaktadır. Bu bölgeler, bir Vali veya Bir Yönetici tarafından idare edilmektedir: Andaman ve Nicobar Adaları, Chandigarh, Dadra, Nagar Haveli, Daman, Diu, Delhi, Cammu ve Keşmir ve Ladakh. Bunların arasındaki Delhi, kısmi eyalet statüsüne sahip olup kendi seçilmiş başbakanları bulunmaktadır.

Malezya'da, "Federal Bölge" (Wilayah Persekutuan) terimi, federal hükûmet tarafından doğrudan yönetilen üç bölge için kullanılmaktadır: Kuala Lumpur (ulusal başkent), Putrajaya (federal hükûmetin idari merkezi) ve Labuan (uluslararası offshore finans merkezi).

Federal Başkent Bölgesi, Nijerya'nın merkezinde bulunan bir federal bölgedir. Nijerya'nın başkenti Abuja, bu bölgede yer almaktadır. Federal Başkent Bölgesi, 1976 yılında Nasarawa, Niger ve Kogi eyaletlerinin bazı bölgelerinden oluşturulmuştur. Ülkenin Orta Kuşak bölgesi içinde yer almaktadır. Bölge, Başkan tarafından atanan bir bakan tarafından yönetilen Federal Başkent Bölgesi İdaresi tarafından yönetilmektedir.

Pakistan'da Federal Bölge terimi, İslamabad'ın beş bölge ve 12 birlik konseyinden oluşan İslamabad Başkent Bölgesi olarak doğrudan devlet hükûmeti tarafından yönetilen alanlar için kullanılmaktadır.

Rusya'da, Anayasa tarafından belirlenen üç federal öneme sahip şehir bulunmaktadır: Moskova, Sankt-Peterburg ve Sivastopol (uluslararası olarak Ukrayna'nın bir parçası olarak kabul edilmekte ve Rusya tarafından yönetilmektedir). Her şehir ayrı bir federal birim olarak kabul edilir ve kendi yasama organına sahiptir. Rusya'nın federal bölgeleri de bulunmaktadır, ancak bunlar federasyon hükûmeti ile federal birimler arasında ek bir idari düzlem oluşturmakta olup ayrı bir yargı alanı değillerdir.

Amerika Birleşik Devletleri'nin federal hükûmetinin merkezi olan Washington'daki federal bölgeye Columbia Bölgesi (D.C.) denir. Bir eyaletin sınırları içinde bulunan ancak eyaletin yargı yetkisi altında olmayan diğer federal idari bölgelere ise federal enklavlar denir.
Ayrıca, Amerika Birleşik Devletleri federal mahkeme sistemi her bir eyaleti, Columbia Bölgesi'ni ve Puerto Rico'yu bir veya daha fazla federal yargı bölgesine ayırır. Her birinde bir Amerika Birleşik Devletleri bölge mahkemesi ve bir iflas mahkemesi bulunur. Ayrıca, eyaletleri içeren bölgesel federal yargı çevreleri de vardır (Coğrafya yerine belirli konu alanına dayalı olan Federal Devre ile Columbia Devresi'nden oluşanlar hariç); Puerto Rico ve Amerika Birleşik Devletleri'ne bağlı bölgeler de çevrelere atanmıştır. Her bir çevrede bir Amerika Birleşik Devletleri Temyiz Mahkemesi bulunur.

Venezuela'nın başkenti Caracas'ın bulunduğu başkent bölgesine Venezuela'nın başkenti olan Başkent Bölgesi denir.

Arjantin'de Federal Bölge, 1994 yılında Bağımsız Buenos Aires Şehri'ne dönüştürülmüştür.

Jervis Bay Bölgesi, Avustralya Topluluğu'nun iç bölgesidir ve 1915 yılında kara içerisinde kalan Avustralya Başkent Bölgesi'nin deniz erişimine sahip olması için Yeni Güney Galler eyaleti tarafından Avustralya Hükûmeti'ne devredilmiştir. Jervis Bay Bölgesi Kabul Yasası'nın hükümleri gereği, Avustralya Başkent Bölgesi'nin yasaları Jervis Bay Bölgesi'ne uygulanmakta ve bu bölge her zaman ayrı bir Avustralya İç Bölgesi olmasına rağmen İçişleri Bakanlığı (daha sonra Başkent Bölgesi Bakanlığı) tarafından Avustralya Başkent Bölgesi'nin bir parçası gibi idare edilmiştir. 1989 yılında ACT öz yönetim kazandığında, Sanat, Spor, Çevre, Turizm ve Bölgeler Bakanlığı Jervis Bay Bölgesi'nin idaresini üstlenmiş ve o zamandan beri Bakanlar Kuruluna bağlı çeşitli federal bakanlıklar tarafından idare edilmektedir.

Eski Federal Bölge (Meksika), Ocak 2016'da Meksiko şehrine dönüştürüldü.

Federasyon veya federal devlet, coğrafi yapılarına göre oluşmuş birden fazla devletin kendi istekleriyle bir araya gelerek dışarıya karşı tek bir siyasal güç olarak görülmeleri ve bu amaçla kurdukları örgütün, kendisini oluşturan devletlerin üzerinde olması; iç işlerinde ise, yine aralarındaki anlaşmaya göre geniş veya dar ölçüde özerk olmaları ile oluşan topluluk.
Federal devlet; bu anlamda iç yapıları itibarıyla özerk olan devletlerin (federe devlet) oluşturduğu siyasi bir birliktir. Federe devletlerin her biri kendi anayasasına sahip iken diğer devletlerle olan ilişkilerin düzenlenmesinde yetki federal devlete aittir. Bununla birlikte federe devletlerin içinde kendi yasama, yürütme ve yargı organları da vardır. Fakat yasalar üst devlet (federal devlet) kimliğine ait anayasaya aykırı olmama koşulu taşır. Federe devletler iç güvenliklerini sağlamak amacı ile kendi polis teşkilatını kurabilir ve farklı yargılama hususları belirleyebilir. Bir federe devlet için suç teşkil eden bir yasa diğer devlet için suç teşkil etmeyebilir. Farklı federe devlet yasalarının uygulanmasında çoğunlukla bulunulan yer göz önüne alınır fakat uygulamada kişilerin hangi federe yapıya bağlı bulunduğu hususuna göre de hareket edildiği görülmektedir. Bu durum ülkeden ülkeye ve özerklik genişliğine göre farklılık taşımaktadır. Yine uygulamada görülen başka bir durumda dolaşım esnasında olan vatandaşın çelişen yasalara muhatap kalması durumunda üst anayasa kanunlarının geçerli olabileceğidir.

Birbirlerinden bağımsız olan üniter devletler, bir araya gelerek federal devlet oluştururlar. Bu geçiş aşamasında devletler, ilk önce konfederasyon meydana getirirler. Oluşturulan konfederasyon daha sonra federasyona dönüşür. Örneğin, Amerika Birleşik Devletleri ve İsviçre Federal Devletleri birleşme yoluyla kurulmuştur.

Üniter nitelikte olan bir devletin il gibi birimleri ayrılmak isteyebilir. Ayrılmak isteyen birimler bağımsız devletler kurmak yerine, federe devlet haline gelmeyi tercih ederler. Bunun sonucunda federe devlet haline gelirler. Örneğin, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun 1918 tarihinde dağılmasından sonra Avusturya, federal devlet haline gelmiştir. Rusya 1924 tarihinde Sovyetler Birliğine dönüşmüştür.

Federal Cumhuriyet: Almanya, Somali, Nijerya.
Federasyon: Rusya, Saint Kitts ve Nevis
Cumhuriyet: Arjantin, Avusturya, Hindistan (Hindistan Egemenliği olarak da adlandırılır), Irak, Güney Afrika, Sudan.
Diğerleri:
Bolivar Cumhuriyeti (Venezuela)
Konfederasyon (İsviçre)
Milletler Topluluğu (Avustralya)
Dominyon (1982 öncesi Kanada)
Federal Demokratik Cumhuriyet (Etiyopya, Nepal)
Federe Devlet (Mikronezya Federal Devletleri)
Federatif Cumhuriyet (Brezilya)
İslam Cumhuriyeti (Pakistan)
Krallık (Belçika)
Birlik (Komorlarlar)
Birleşik Emirlik (Birleşik Arap Emirlikleri)
Birleşik Meksika Devleti (Meksika)
Amerika Birleşik Devletleri (Birleşik Devletler)
Yok:
Bosna-Hersek (1997'den bu yana)
Kanada (1982'den bu yana)
Malezya

Amerika Konfedere Devletleri (1861-1865)
Kamerun Federal Cumhuriyeti (1961-1972)
Orta Amerika Birleşik İlleri (1823 - yaklaşık 1838)
Kolombiya Birleşik Devletleri (1863-1886)
Çekoslovakya (1969-1992)
Birleşik Hollanda Cumhuriyeti (1581-1795)
Fransız Ekvatoral Afrikası (1910-1958)
Fransız Batı Afrikası (1895-1958)
İnka İmparatorluğu (1197-1572)
Endonezya Birleşik Devletleri (1949-1950)
Libya Krallığı (1951-1963)
Federe Malay Devleti (1896-1946)
Malaya Federasyonu (1948-1963)
Mali Federasyonu (1959-1960)
New Granada (1858-1863)
Lehistan-Litvanya Birliği (1569-1795)
Rodezya ve Nyasaland Federasyonu (1953-1963)
Güney Arabistan Federasyonu (1962-1967)
Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (1922-1991)
Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti (1917-1993)
İspanya Federal Cumhuriyeti (1873-1874)
Uganda (1962-1967)
Batı Hint Adaları Federasyonu (1958-1962)
Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti (1943-1992)
Yugoslavya Federal Cumhuriyeti (1992-2003)
Arjantin Konfederasyonu (1831-1861)
Bazı Arap konfederasyonlar ve de facto durumda olan federasyonlar da bulunmaktadır.

Anti-Federalizm, Amerika Birleşik Devletleri'nde bir 18. yüzyıl hareketi
Avrupa Birliği

Festival, genellikle yerel bir topluluk tarafından belirlenmiş ve geleneksel olmuş gün ve tarihlerde kutlanan, yapıldığı yörenin imgesi hâline gelmiş etkinlikler bütünüdür. Festival kelimesi Latince festa kelimesinden gelir. İlk kez 1200'lü yılların başında kullanıma girmiş ve yerleşmiştir. Festivaller genelde doyasıya yemeklerin yendiği, çevrenin en güzel şekilde süslenip, temizlendiği olgulardır.

Birçok kültürde festivaller tanrı veya tanrıların huzurunda duruştur. Festivallerin insanlara Tanrı tarafından verildiğine inanılır ve kutsal kabul edilir.

Hristiyanlığın özünde;

Noel
Paskalya Yortusu
olmak üzere iki ana festival vardır. Bunun yanında Katolik, Doğu Ortodoks ve Angelikan mezheplerinde sayısız küçük festival vardır.

Birçok Mısır festivali dinî kökenlidir ve şaşaası ile dikkat çeker. Her yıl Firavun'un herhangi özel bir gününü anmak için büyük festivaller düzenlenir ve özellikle eğer Firavun hükümdarlığının otuzuncu yılına ulaşırsa halka hiçbir masraftan kaçınılmaz, her türlü ikram yapılırdı.

İslâm dininde festival adı altında kutlamalar yapılmaz. İslâm kültüründe festivaller bayram adı ile anılır. İslâm inancında;

Ramazan Bayramı
Kurban Bayramı
olmak üzere iki dinî kutlama düzenlenir. Bu dinî bayramlar insanların en güzel ibadet, kulluk ettiği zamanlardır.

Hinduizm, çeşitli festivallerle dolu zengin bir dini geleneğe sahiptir. Bu festivaller, dini, mevsimsel ve kültürel öneme sahip olayları kutlamak için düzenlenir. İşte Hinduizmde önemli bazı festivaller ve kısa açıklamaları:
1. Diwali: Hindu toplumunda en önemli festivallerden biri olan Diwali, ışığın zaferini ve iyiliğin kötülüğe karşı kazanmasını simgeler. Evler ve sokaklar çeşitli ışıklarla süslenir, aileler bir araya gelir, özel yemekler hazırlanır ve havai fişekler atılır.
2. Holi: Renkler festivali olarak da bilinen Holi, baharın gelişini kutlar. Bu festivalde insanlar renkli toz ve suyla birbirlerini serbestçe boyarlar, dans ederler ve geleneksel şarkılar söylerler.
3. Navaratri/Durga Puja: Bu festival, Tanrıça Durga'nın zaferini ve gücünü kutlar. Dokuz gün boyunca, insanlar Durga'nın heykellerini taparlar, dans ederler ve geleneksel müzikler çalarlar.
4. Raksha Bandhan: Bu festival, kardeşlik bağlarını kutlamak için kardeşler arasında bağ kurulmasını içerir. Kız kardeşler, erkek kardeşlerine özel bir bilezik bağlar ve erkek kardeşleri de kız kardeşlerine hediye verirler.
5. Janmashtami: Bu festival, Lord Krishna'nın doğum gününü kutlar. Hindu toplumunda geniş çapta kutlanır ve tapınaklarda, özellikle Mathura ve Vrindavan'da büyük bir coşkuyla kutlanır.
Bu festivaller, Hindu toplumunda birlik ve dayanışmayı, gelenekleri yaşatmayı ve manevi bağları güçlendirmeyi amaçlar.

Festivaller dinî yönlerinin yanı sıra, dinden tamamen ayrı insanların eğlence için kendilerinin oluşturduğu eğlenceler de olabilir. Dünyada en yaygın olarak kutlanan festivallerden birisi de mevsim festivalleridir. Özellikle Nevruz'da olduğu gibi ilkbaharın kutlanmasına benzer olarak birçok kültürde kışın gelişi, beklenen yağmurun yağması gibi etmenlerle de festivaller düzenlenmektedir.

Festival 18 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Türkiye'deki Festivaller 2013 23 Mart 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Türkiye'de Gerçekleşen Müzik Festivalleri 25 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Finlandiya'nın belediyeleri (Fince: kunta; İsveççe: kommun), Finlandiya'nın en küçük idari bölümleridir. Belediyeler, Finlandiya'daki yerel yönetim düzeyini temsil eder ve ülkenin kendi kendini yöneten temel idari birimleridir. Nüfusu yüksek olan bazı belediyeler şehir (kaupunki, stad) olarak adlandırılmakta olup tüm belediyeler eşit statüdedir.
Belediyeler, kamu hizmetlerinin üçte ikisini sağlamaktadır ve %16 ila 22 arasında değişen oranda düz bir yüzde gelir vergisi tahsil etme hakkı bulunmaktadır. Belediyeler, eğitim, sağlık, su temini ve yerel altyapı gibi birçok kamu hizmetini yürütmekte olup karayolların bakımı, yasalar ve polislik gibi hizmetler ise merkezi hükûmetin sorumluluğundadır.
2017 yılı itibarıyla Finlandiya'da 325 belediye bulunmaktadır.

Finlandiya'nın idari bölümleri
Finlandiya'daki şehirler listesi

Finlandiya'nın illeri (Fince: läänit, İsveççe: län), 1634-2009 yılları arasında Finlandiya'nın birinci düzey idari bölümleriydi.
Finlandiya, tarihsel olarak İsveç'in bir parçası olduğu dönemde birkaç vilayete ayrılmaktaydı. Bu bölümler 1634 yılında resmi olarak biçimlendirildiler. Son yeniden yapılanma 1997'de gerçekleşti ve 12 olan sayıları altıya indirildi. 2009 yılında iller lağvedildi ve yerlerini bölgesel yönetim ajansları (aluehallintovirasto, regionförvaltningsverk) aldı.
Her il, bakanlar kurulunun önerisi üzerine cumhurbaşkanı tarafından atanan bir vali (maaherra, landshövding) tarafından idare edilmekteydi. İl idareleri (lääninhallitus, länsstyrelse), merkezi yönetimin sağlık ve sosyal hizmetler, kültür ve eğitim, polislik, acil yardım, ulaşım, rekabet ve tüketici işleri ile hukuk işlerinden sorumluydu.

1634'te idari iller İsveç'te ve İsveç'in bir parçası olan Finlandiya'da kuruldu. Beş il günümüz Finlandiya'yı kapsamaktaydı. Bunların bazıları günümüzde Rusya sınırları içerisinde yer alan kısımları da kapsıyor. İllerin sınırları ve sayısı zamanla değişmiştir.

Finlandiya'nın idari bölümleri
Finlandiya'nın tarihi vilayetleri
ISO 3166-2:FI

İl idareleri 30 Eylül 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Flandre (veya Flandr veya Flandra, Fransızca: Flandre, Felemenkçe: Vlaanderen), Kuzey Denizi kıyısında eski Flandra Kontluğu ve etrafındaki topraklardan oluşan tarihi bölgedir.
Günümüzdeki Hollanda'nın Zelanda Eyaletinin güney kesimi, Belçika'nın batısında Batı Flandre ve Doğu Flandre Eyaletleri ile Fransa'nın Nord ve Pas-de-Calais departmanlarını içine almaktaydı.

Franklar tarafından "sel altında kalan bölge" anlamında Polderler bölgesinin adı olarak kullanıldığı düşünülmektedir.

843 Verdun Antlaşması ile Orta Frank Krallğına verilmiş ve 870 Meerssen Antlaşması ile Batı Frank Krallığına verilmiştir. 862'de Batı Frank kralı II. Charles'a (Kel Karl) şeklen bağlanan kontluk durumunda olmuştur. İlk Flandre kontu I. Baudouin idi.
1056'da V. Baudouin döneminde Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu tarafından Land der vier Ambachten ve Aalst bölgeleri tımar olarak kontluğa verilmiştir. Böylece Fransa Krallığına bağlı "Kraliyet Flandresi" ile "İmparatorluk Flandresi" olmak üzere iki bölgeye ayrılmıştır.
1214'ten sonra Fransa Krallığı Flandre'yi doğrudan kendisine bağlamaya çalışmıştır. IV. Philippe 1300'de Gui de Dampierre (1225 - 1305)'yi tutsak alarak Flandre'ye Jacques de Châtillon'u vali olarak atamıştır. Fransa yönetimi 18 Mayıs 1302'de Brugge'da isyan çıkmış ve IV. Philippe isyanı bastırmak için orduyu yolladıysa da 11 Temmuz 1302'de Kortrijk (Courtrai) Muharebesi'nde yenilmiştir. Bu yenilgisinin sonucu Fransa Krallığı Flandra'nın güney kesimini almakla yetinmiştir.

Flandre Kontluğu, Yüz Yıl Savaşı'nda (1337 - 1453) İngiltere'nin tarafında yer alarak Fransa Krallığı'na karşı savaşmıştır. 1384'te Flandre Kontesi III. Marguerite (Marguerite de Dampierre)'nın Valois Hanedanı'ndan Burgonya Dükü Charles de Valois-Bourgogne ile evlenmesiyle Burgonya Dükalığı'na verilmiştir.
1477'de Charles'ın kızı Marie de Bourgogne'nın Arşidük Maximilian (sonraki İmparator I. Maximilian) ile evlenmesiyle Flandre toprakları, Brabant, Artois, Hainaut, Luxemburg, Limburg, Holland ve Zelanda ile birlikte Habsburg Hanedanı'na geçmiş ve I. Felipe'ye miras bırakılmıştır.
1547'de V. Karl; Utrecht, Gelderland, Overijssel, Friesland ve Drente'nin Habsburg Hanedanı'nın mülkü olduğunu ilan etmiş ve 1555'te İspanya Habsburg Hanedanı'na (II. Felipe) verilmiştir.

İspanya Habsburg Hanedanı, 1648 Westphalia Barışı ile Kuzey Brabant ve Limburg'un bir kısmını Felemenk Birleşik Provenslerine, 1659 Pirene Barışı ile Artois ve Luxemberg'un bir kısmı Fransa'ya bırakmıştır. 1668 Aix-la-Chapelle Antlaşması ve 1678-1679 Nijimegen Antlaşmasıyla Dunkerque ve Lille başta olmak üzere Flandre'nin bir kısmı ile Hainaut'nun geri kalan kısmı Fransa'ya bırakmıştır. 1713 Utrecht Barışı ile geri kalan topraklarını Habsburg Hanedanının Avusturya koluna bırakmıştır.

Belçika Birleşik Devletleri (Ocak 1790 - Aralık 1790)

Furandāsu no Inu (Flandrelı köpek, Japonya, 1975)
Furandāsu no Inu, Boku no Patrasche (Japonya, 1992)
Gekijō-ban Furandāsu (Japonya, 1997)

Felemenk
Flaman Bölgesi
İlk Dönem Flaman Resmi
Fransa'nın tarihi bölgeleri

Freguesia ("mahalle"), Portekiz'in üçüncü düzey idari bölümleridir. Belediyelerin alt bölümleri olup 1976 Anayasası'nda tanımlanmışlardır.
1976'da demokratik bir yerel idarenin kurulmasından bu yana, mahalleler bir yürütme organı olan mahalle yönetimi (junta de freguesia) ve bir müzakere organı olan mahalle meclisi (assembleia de freguesia) tarafından oluşturulan bir sistem tarafından yönetilmektedir. Mahalle meclisinin üyeleri her dört yılda bir halk tarafından seçilir. Mahalle muhtarları aynı zamanda belediye meclisinin üyeleridir.
Freguesia tanımı Portekiz'in yanı sıra Yeşil Burun Adaları ve 2001 yılına kadar Makao'da da kullanılmaktaydı.
2021 yılı itibarı ile Portekiz'de 3.091 mahalle bulunmaktadır.

Portekiz'in idari bölümleri
Portekiz'deki şehirler listesi

Francisco Cardoso de Azevedo (1901). Lista alphabetica das freguezias do continente do Reino e ilhas adjacentes (Portekizce). Lizbon: Impresna Lucas. 25 Aralık 2018 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 2 Haziran 2021.

Friedrich Engels (28 Kasım 1820, Barmen (şimdiki Wuppertal) - 5 Ağustos 1895, Londra), Alman sosyalist, filozof, tarihçi ve siyaset bilimcidir. Aynı zamanda, iş insanı olan Engels'in babasının Salford, Birleşik Krallık, Prusya'nın Barmen şehrinde (şimdiki Wuppertal) büyük tekstil fabrikaları vardı. Karl Marx ile birlikte marksizm'in kurucusu sayılan Engels "ilk marksist" olarak tanımlanmıştır. 1845 yılında kendi gözlem ve araştırmalarına dayanan "1844 Yılında İngiltere'de İşçi Sınıfının Koşulları" isimli yapıtı yayınlanmıştır. Karl Marx ile beraber "Komünist Manifesto"'yu (1848) yazarak komünist kuramın geliştirilmesinde önemli bir rol oynamıştır, sonrasında Karl Marx'a maddi destek sağlayarak "Das Kapital" için yaptığı araştırmalara yardımcı olan Engels, Karl Marx öldükten sonra onun önemli sayılan eserlerinden Das Kapital'in son iki cildini tamamlamıştır. Daha sonra Artı-Değer Teorileri ve Kapital'in 4. cildi olarak Karl Kautsky tarafından basılan Marx'ın notlarını düzenlemiştir. 1884 yılında, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni isimli kitabı yayınlanmıştır.

Engels, 28 Kasım 1820 tarihinde Prusya'nın Barmen şehrinde (şimdiki Wuppertal) doğmuştur. Babası fabrikatör Friedrich Engels Sr. (1796-1860), annesi Elisabeth Franciska Maurita (1797-1873) idi. Ebeveynleri pietist protestanlardı. Saygın bir aileden gelen Engels, ilk eğitimine Barmen'de başladı. 1834 yılında Elberfeld'deki daha ileri durumdaki bir okula başladı. Bu sırada babasıyla ilk fikir ayrılıkları başladı. 1837 yılında liseyi bitirmesine bir yıl kala babası tarafından okuldan alınınca Barmen'deki aile şirketinde muhasebecilik yapmak zorunda kaldı. 1838 yılında Bremen'e giderek burada ünlü sanayici Heinrich Leopold'un yanında çalıştı ve 1841 yılına kadar eğitimine devam etti. Bremen'in kozmopolit ortamında yeni düşüncelerle karşılaşan Engels, hem mesleğinde başarılı oldu hem de edebiyat ve sanat çevrelerine girmeye başladı. Bu dönemde çeşitli gazetelerde değerlendirme yazıları yazdı ve makale, şiir, drama gibi alanlarda eserler verdi. Der Telegraph für Deutschland gazetesinde Friedrich Oswald mahlasıyla yazılar yazdı. 1841 yılında bir yıllık gönüllü askerî görevini yapmak için Berlin'e gitti. Topçu birliğinde askerken Berlin Üniversitesi'ndeki felsefe derslerini takip etti. Buradaki ilk Genç Hegelciler arasında yer aldı. 1842 yılında, o dönem önde gelen muhalif burjuva gazetelerinden olan Rheinische Zeitung'da Prusya devletinin gidişatını eleştiren bir yazı dizisi kaleme aldı. 1842 yılında babası tarafından İngiltere'nin Manchester şehrine gönderildi. Yol üzerinde Köln kentinde Rheinische Zeitung bürosunu ziyaretinde ilk kez Karl Marx ile karşılaştı.
1845 yılında İngiltere'de Emekçi Sınıfların Durumu konulu bir makale yayımladı. Aynı yıl, editörlüğünü Paris'teki Karl Marx'ın editörlüğünü yaptığı Franco-German Annals adlı dergiye yardım etmeye başladı. Marx, Engels ile kişisel olarak tanışmasının ardından onunla kapitalizm üzerine aynı bakış açısına sahip olduklarını fark etti. Marx, Engels'e ve fikirlerine büyük hayranlık duyarak onunla birlikte çalışmaya karar verdi. Marx'ın Ocak 1845'te Fransa'dan sürülmesinden sonra, diğer Avrupa ülkelerine kıyasla daha fazla ifade özgürlüğü sunan Belçika'ya gitmeye karar verdiler.
1845 Temmuz'unda Engels, Marx'ı İngiltere'ye götürdü. Burada Engels, İrlandalı emekçi bir kadın olan Mary Burns ile tanıştı. İkisi de o dönem radikal olarak nitelendirilen fikirleri benimsediklerinden dolayı burjuvazi evliliğine karşı oldukları için birlikte olmalarına rağmen hiç evlenmediler. Beraberlikleri 1863 yılında Mary Burns ölünceye dek devam etti. Engels, Mary Burns'ün ölümünden sonra 11 Eylül 1878'de kardeşi Lizzie Burns ile evlendi.
Engels içlerinde George Harney'in de olduğu Çartist hareketin liderleriyle tanıştı. 1846 Ocak'ında Engels, Marx'ı da yanına alarak Brüksel'e döndü. Burada Komünist Yazışma Komitesi'ni kurdu. Tasarısı Avrupa'nın çeşitli bölgelerindeki sosyalist liderleri birleştirmekti. İngiltere'deki sosyalistler, Engels'in fikirlerinden etkilenerek Londra’da bir toplantı düzenlediler ve Komünist Birlik adı verilen yeni bir organizasyon oluşturdular. Engels buraya delege olarak katıldı ve eylem stratejisinin geliştirilmesine öncülük etti.
1847 yılında Engels ve Marx birlikte bir broşür yazmaya başladılar. Temelini Engels'in Komünizmin İlkeleri adlı kitabının oluşturduğu bu 12.000 kelimelik broşür altı haftada bitirildi. Engels'in amacı komünizmi kitleler için anlaşılabilir kılmaktı. Komünist Manifesto adı verilen bu broşür 1848 Şubat'ında yayınlandı. Ama yayınlandıktan sadece 1 ay sonra, Mart ayında Engels ve Marx Belçika'dan kovuldular. Köln’e taşındılar ve Marx radikal bir gazete olan Yeni Ren Gazetesi'ni Engels'in desteğini alarak çıkarmaya başladı.
Engels, 1848 devriminin önderiydi ve bu ayaklanma ilk ciddi sosyalist ayaklanmaydı. Bu ayaklanma sonraki komünist ayaklanmaların en büyük ilham kaynağı oldu. Engels Elberfeld’deki ayaklanmada aktif olarak bulundu, Prusyalılara karşı düzenlenen Baden Seferi’nde, Baden-Palatinate ayaklanmasındaki serbest güçlerin komutanı olan August Willich’in yaveri olarak savaştı. Aslında bu yaverlik bir aldatmacaydı. Çünkü August Willich tüm emirleri Engels'ten alıyordu.
1849 yılında İngiliz hükûmetine başta Engels olmak üzere birçok sosyalist liderin sürülmesi için baskı yapıldıysa da Başbakan Lord John Russell bunu reddetti. Marx, Engels'in kendisine sağladığı gelirle yaşamını devam ettirdi.
Engels, Marx’ın ailesi kendi ailesi olmasa dahi, sonuçta hem bir aile geçindiriyor, hem fikri mücadele veriyor, hem de serbest güçlerin fikrî ve askerî sahadaki stratejik önderliğini yapıyordu.
1870’te Londra’ya taşınmadan evvel Engels, Marx’a yeterli geliri sağlayabilmek için Manchester’daki fabrikasında çalışmaya gitti. Marx'ın 1883'teki ölümünden sonra Komünist kitle Engels'i artık o ölene dek fikrî ve askerî alanda önder kabul ettiler. Bununla birlikte Engels, tek eşli evliliğin "erkeklerin, kadınlar üzerinde baskı kurmak için ortaya attığı tek taraflı bir yalan" olduğunu ifade etti. Bu bağlamda komünist kuramı, aileyle ilişkilendirerek erkeklerin kadınlar üzerindeki hâkimiyetinin tıpkı kapitalist toplumlarda burjuvazinin işçi sınıfı üzerindeki hâkimiyetine benzediğini iddia etti. Bu söylemleriyle Engels, Feminist kuramın kurucularından sayılmaktadır.

Engels, 1895 yılında Londra'da bir otel odasında tek başınayken çalışma masasında makalesini yarım bırakmış bir hâlde ölü bulundu. Ölüm sebebi boğaz kanseriydi. Öldüğünde hiç çocuğu yoktu.
Engels paranın var olmadığı bir dünya istiyordu. Tüm fikirleri, Marx'ı çok büyük bir etki altında bıraktığı gibi onun bu fikri de Marx üzerinde derin bir etki bıraktı.
Engels bu fikrini ölmeden birkaç saat önce yaşadığı olayı, yine ölmeden önce yazdığı son makalesinde şöyle bir örnekle açıklamıştır:

Kaldığım otelin resepsiyonunda bir kadın ve yanında da kısa-şişman bir adam gördüm. Uzaktan izlemeye başladım. Adam kadını bir köşeye çekti ve yüzüne iki yumruk attı. Ve yüksek sesle bağırdı: "Bana bak lanet fahişe! Şimdi odaya çık ve o adamı memnun et." Ben bunu duyunca kadının odaya çıkmasını engelledim. Polis çağırarak adamı tutuklattım. Kadına bir bilet parası verdim. Ona Manchester'daki fabrikama gidip çalışmasını ve fabrikaya gittiğinde benim adımı vermesini söyledim, bir de kartımı verdim. İnanmadıkları takdirde kartımı göstermesini ve kendisini işe mutlaka alacaklarını söyledim. Ama kadın hızlı adımlarla odaya çıktı. Ben biraz bekledim. Kadın odadan inince ona şunları söyledim: "Para her kapıyı açar ama kilitleyemez."
Friedrich Engels, bu durumda olanları burjuvazinin ve kapitalizmin ağına yakalanmış kişiler olarak görmektedir; insanoğlunun bu kadar aciz durumda olmasından yakınmaktadır.

Engels 1884 tarihinde yayınladığı Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni adlı eserinde doğu toplumlarında kapitalist birikimin neden gelişmediğini aşağıdaki sözleriyle açıklamaya çalışmıştır:

...Gerçekten de tıpkı bütün öteki doğu egemenlikleri gibi Türk egemenliği de kapitalist bir toplumla uzlaşamayacak bir şeydir. Çünkü elde edilen artı değeri zorba valilerin ve gözü doymaz paşaların pençesinden kurtarmak imkansızdır. Burjuva mülkiyetinin temel şartını yani tüccarın malının emniyet altında bulunması halini bu toplumlarda görmüyoruz.

Karl Marx
Marksizm
Kapital
Komünizm
Sosyalizm
Leninizm
Maoculuk

Bilim ve Aydınlanma Akademisi tarafından 200. Doğum günü anısına hazırlanan Engels ve Bilimde Diyalektik belgeseli 8 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bu kişinin Marxists Internet Archive'deki mevcut eserleri için: Friedrich Engels.

Gecekondu, bir barınak türü. Bayındırlık ve yapı kurallarına aykırı olarak, gerçek ya da tüzel, kamusal ve özel kişilerin toprakları üzerine, toprak iyesinin istenç ve bilgisi dışında, onamsız olarak yapılır. Gecekondularda, yoksul aileler yaşar. Gecekondular işsizlik vb. sıkıntılardan dolayı büyük şehirlere göç etmek zorunda kalan yoksul halkın barınma gibi önemli bir sorununu ortadan kaldırmak için kendileri tarafından yapılan yasadışı yapılardır (ev). Gecekonduların yayılımı iş imkânı olan büyük şehirlerde (İstanbul, İzmir, Ankara, Adana gibi) yoğunlaşmıştır.

Bilinen en temel hizmetlerden biri asfalt hizmetidir. Dahası kaçak yapı olarak yapılan yapı bölge muhtarlığı tarafından kayda geçirilmektedir.

Birçok belediyenin orman vasfındaki alanlara kaçak yapılaşma yapılışı sürecinde engel olmadığı,
dahası bu yapılaşma sürecinde bölgenin orman vasfını kaybetmesi sayesinde daha sonra belediye tarafından kaçak yapının yıkılması ve bölgenin 2B alanı olarak belediyeler tarafından parsellenmesi sonrası belediyenin alanının genişlemesine sebep olmakla birlikte günden güne doğal yeşil alanların azalmasıyla sonuçlanan ve devam eden bir süreçtir.

Çarpık kentleşme
Gecekondulaşma
Favela

Georg Simmel (Almanca telaffuz: [ˈzɪməl]; 1 Mart 1858 - 26 Eylül 1918), Ferdinand Tönnies ile birlikte Alman Sosyolojisi'nin kurucularından biri olan sosyolog, filozof ve eleştirmen.
Simmel, Alman sosyologların ilklerinden biriydi. Neo-Kantçı yaklaşımı ile sosyolojik antipositivizmin temellerini attı ve sordu, Toplum nedir? — doğrudan Kant'ın, doğa nedir?'ine atıfta bulundu ve sosyal bireysellik ve parçalanma konusunda öncü analizler sundu.

Simmel, 1858'de Berlin'de, Yahudi bir ailenin oğlu olarak dünyaya geldi. Başarılı bir iş insanı olan ve Roma Katolik Kilisesine geçen babası Eduard Simmel, gelecekte bir çikolata üreticisi tarafından satın alınacak olan "Felix & Sarotti" adında bir şekerleme dükkânı kurmuştu. Annesi, Yahudi bir ailede dünyaya geldi ancak Luteryanizm inancına sahipti.
Modern şehirleri coğrafi bir yerleşme mekanı ve yaşama alanı olmaktan çok, toplumsal sosyal ilişkiler ve bu ilişkiler doğrultusunda alışverişin yaşandığı sosyolojik bir olgu olarak ele alır. En çok "birey kent yaşamında kendisini nasıl üretmekte?" ve "kentsel yaşamın çelişkilerini aşmak için hangi tür stratejilere başvurmaktadır?" sorularına cevap aramıştır.
Çalışmaları toplumsal form kavramının sosyoloji literatürüne kazandırılmasını sağlamıştır. Bu yüzden uluslararası litaratürde formların sosyoloğu olarak bilinir. Daha çok toplumsal etkileşimcilik kavramı üzerinde durmuştur. Türkçeye tercüme edilmiş eserleri arasında en bilineni Paranın Felsefesi'dir (Philosophie des Geldes). Simmel'in 20. yüzyıl boyunca, kent ve modernite sosyolojisi, kültürel kuram ve eleştirel düşünce üzerindeki etkisi, 21. yüzyılda da özellikle "kültürel çalışmalar" alanında ve Zygmunt Bauman'ınki gibi "postmodernite kuramları" aracılığıyla sürmektedir. Kendisi aynı zamanda mikro sosyoloji kavramını da litaratüre kazandırmıştır. Bireyin ve toplumun incelenmesi sırasında daha küçük olguların da incelenmesi gerektiğini savunmuştur. Modanın da sosyolojisini yapmıştır. Ona göre moda bireyi hem ayrıştıran hem de diğerlerine benzeten bir olgu olarak modern insana hitap etmektedir.

Toplumsal Farklılaşma Üzerine (1890)
Tarih Felsefesinin Problemleri (1892)
Sosyolojik Estetik (1896)
Para Felsefesi (1900)
Kadın Kültürü (1902)
Metropol ve Tinsel Hayat (1903)
Moda Felsefesi (1905)
Sosyoloji (1908)
Felsefi Kültür (1911)
Kültür Kavramı ve Trajedisi Üzerine (1911)
Goethe (1913)
L'art pour l'art (1914)
Kültürel Formların Değişimi (1916)
Rembrandt: Sanat Üzerine Felsefi Bir Deneme (1917)
Hayat Üzerine Görüşler (1918)
Modern Kültürde Çatışma (1918)

Toplum bilimi

Jung, Werner (1995) [ilk olarak 1990'da yayınlanmıştır]. Georg Simmel: yaşamı, sosyolojisi, felsefesi. Doğan Özlem (çev.). Ankara: Ark Yayınevi. ISBN 975-7260-18-5. 

Toplum Nasıl Mümkündür?

Getto, bir kentin herhangi bir azınlıkça yerleşilen bölümüne genel olarak verilen ad. Orta Çağ'da şehirlerde yabancılar gözlem altında ve hususi mahallerde yaşamak zorundaydılar. Yahudiler gibi gruplar kamusal haklardan mahrum olarak şehrin periferisinde (kenar mahallesinde) yaşıyordu. Esasen Venedik'te baruthanenin bulunduğu Venedik Gettosu Yahudilere ayrılan mecburi ikâmet mahallesi olduğundan, bu isim zamanla bütün Avrupa şehirlerinde Musevi mahalleleri için yaygınlaşan bir deyim oldu. Özelde Almanya ve Doğu Avrupa şehirlerinde eskiden Yahudilere ayrılan, sonra da Yahudi semtlerine verilen bir addır. Genelde kötü koşulların hakim olduğu bölgeler için kullanılır. Etimolojik kökeni açısından Venedikçe, İbranice, Yidiş, Almanca, Latince, İtalyanca ve Fransızca gibi kökenler önerilmesine rağmen kesin kabul gören bir sav yoktur.
Getto, amacı ne olursa olsun, her azınlığın sığınma veya sürülme (örneğin Varşova gettosu) yeridir.
Ayrıca II. Dünya Savaşı sırasında Adolf Hitler önderliğinde üstün kabul edilen Aryan ırkını, alt ırk diye tabir edilen Yahudi ırkından ayırmak için tüm Yahudileri ayrı bir küçük mahalleye yerleştirme işidir.
Göçmen işçilerin Batı Avrupa ülkesinin bazı şehirlerinde oluşturdukları nispeten kapalı mahalleler de getto olarak nitelendirilmiştir. Yasalarda gettolar resmen kaldırılmış olmakla birlikte sanayi toplumunun getirdiği iktisadi ve sosyal şartlar, gettoların oluşmasına ve yaşamasına imkân vermiştir. Üçüncü dünya ülkelerinin pek çoğunda kırsal kesimden şehir merkezlerine olan hızlı nüfus göçü ve plansız kentleşme, bazı şehirlerin kenarlarında gettolara benzer bir gecekondu olayını ortaya çıkarmıştır. Bu sadece bir mekan farklılığını değil, kültür ve ideoloji farklılığını da ifade etmektedir.
Ayrıca getto sözcüğü genelde kavga mekanları, polis olmayan yerleri tanımlar.

Nazi gettoları

Azerbaycan (Farsça: آذربایجان Āzarbāijān), Güney Azerbaycan (Azerice: Güney Azərbaycan گۆنئی آزربایجان, Cənubi Azərbaycan جنوبی آذربایجان) veya İran Azerbaycanı, İran'ın kuzeybatısında yer alan tarihi ve coğrafi bölge. Güney Azerbaycan bölgesinin belirli sınırları yoktur. Ancak günümüzde İran'ın Doğu Azerbaycan, Batı Azerbaycan, Erdebil ve Zencan eyaletleri Güney Azerbaycan bölgesinin parçaları olarak kabul edilmektedir. Bölgede yaşayan nüfusun çoğunluğu Azerbaycan Türklerinden oluşmaktadır ancak azınlık olarak Kürtler, Ermeniler, Tatlar, Talışlar, Süryaniler ve Farslar da bulunmaktadır.
Azerbaycan ismi tarihsel olarak Kafkas dağlarından Zağros dağlarına kadar olan geniş bir bölgeye hitaben kullanılmaktadır. Kesin sınırları belli olmayan Azerbaycan coğrafyası genel olarak iki parça şeklinde kabul edilmektedir. Azerbaycan coğrafyasının iki parçaya bölünmesi 1828 tarihli Türkmençay Antlaşması sebebiyle gerçekleşmiştir. Bu anlaşmaya göre Aras Nehrinin kuzeyinde yer alan topraklar Rusya işgali altına girmiş,Aras nehri'nin güney kısımlarında yer alan topraklar ise Kaçar Hanedanı'nın hakimiyeti altında kalmıştı. Bugün ise Aras Nehrinin kuzeyinde yer alan ve Ermenistan, Gürcistan ve Azerbaycan Cumhuriyeti'nin hakim olduğu topraklara Kuzey Azerbaycan, Aras nehri'nin güney kısımlarında İran'ın yönetimi altında yer alan topraklara ise Güney Azerbaycan denilmektedir.
İran, Ahameniş İmparatorluğu'dan Kaçarlar'a kadar eyaletler ile yönetile gelen federatif bir devlet yapısına sahip olmuştur. Bu politikayı uygulayan son iktidar olan Kaçar Hanedanı ülkenin resmi ismi olarak Memâleke Mahruseye İran yani İran'ın Korunmuş Ülkeleri tabirini kullanmaktaydı. Bu ülkelerin tam sınırları belli olmasa da geleneksel olarak bunlar; Farsistan, Azerbaycan, Belucistan, Luristan, Kürdistan, Arabistan, Laristan, Lekistan, Türkmenistan, Gilan, Mazenderan ülkeleridir. Her birisi birbirinden farklı veya akraba etnik grupların yaşadıkları coğrafyalara göre şekillenen bu ülkeler İran'ın aslında federatif bir devlet yapısına mecbur olmasının en temel sebebini ortaya koymaktadır. 8. yüzyıldan itibaren Oğuz Türkleri tarafından yerleşilmeye başlanan Azerbaycan bölgesi bu tarihten itibaren Türkleşmiş ve bu durum günümüze kadar devam etmiştir. Farklı dönemlerde genellikle Türklerin kurduğu devletler tarafından yönetilen Azerbaycan bölgesi Türkmençay Antlaşması ile parçalanmasından sonra siyasi ve kültürel bir ayrışma yaşamıştır. Kuzey Azerbaycan Rus kültür etki ve baskısı altında kalırken Güney Azerbaycan Fars kültür etki ve baskısı altında kalmıştır. 1906 yılında Tiflis'te yayınlanmaya başlanan ve hem kuzey hem de güneyde dağıtılan bir Türkçe dergi olan Molla Nasreddin bu durumu bir defasında şu şekilde ifade edecekti; Bir zamanlar Çar Hükümeti Kafkasya Azerbaycan'ının başına getirdiği bakkal oyununu, şimdi de İran mutlakıyeti Güney Azerbaycan'ın başına getirmektedir. 20. yüzyılı bu iki kültürün etkisi altında yaşayan Azerbaycan için bu durum 18 Ekim 1991'de kuzey bölgesinin, Sovyetler Birliği'nden bağımsızlığını ilan edip Azerbaycan Cumhuriyeti'ni kurmasıyla son bulmuştur. Kuzeyin seçilen ilk cumhurbaşkanı olan Ebulfez Elçibey, güney topraklarının İran hakimiyetinde olmasına karşı çıkmış, güneyin bağımsız olmasını ve birleşmiş tek Bir Azerbaycan devleti olması gerektiğini savunmuştur. Elçibey, Birleşik Azerbaycan ile Türkiye'nin bir federasyon çatısı altında birleşmesini de hedefliyordu. 1828 tarihli Türkmençay Antlaşması'ndan itibaren ikiye bölünmüş olan Azerbaycan bölgesinin güney kısmı olan Güney Azerbaycan bugün İran devletinin hakimiyeti altında varlığını devam ettirmektedir.

Güney Azerbaycan'ın adı konusunda değişik görüşler bulunmaktadır. 

Medya döneminde bugün İran'ın Doğu ve Batı Azerbaycan eyaletlerinin bulunduğu bölgede Atropates (Yunanca: Ατροπατης/Atropatēs) adlı savaşçı isyan çıkardıktan sonra Aturpatene (Ατροπατηνη/Atropatēnē) olarak hitap edildiği söylenmektedir. Pehlevice ve Partça'da Atropatenes, "Ādur (Ateş, Alev) koruyucusu" anlamına gelen "Ādur-pād", "Aturpatene" ise "Āturpādakān" ya da "Ādurbādagān" olarak telaffuz edilmiştir.
Sasani döneminde bölgede ateşgahlar bulunmuş ve Şiz ve "Ādur Gushāsp"ın Taht-ı Süleyman arkeolojik sitesi olduğu düşünülmektedir. İslam dininin bölgeye girişinden sonra Farsça "آذربيجان Ādharbayjān" ve Pehlevice "آذرباذكان Ādhurbādhakān" olmak üzere iki ad kullanılmıştır.

Bölgeye büyük çaplı ilk Türk göçleri Selçuklular devrinde gerçekleşmiş ve günümüz Bakü ile Zencan arasında kalan bölge Türkleşmeye başlamıştır.

Safeviler, İran coğrafyasında 1501-1736 yılları arasında hüküm sürmüş ve isimlerini günümüzde Güney Azerbaycan sınırları içerisinde yer alan Erdebil'de bulunan Safeviyye tarikatının pîri Şeyh Safiyyüddin'den almıştır. Safevilerin yükselişi Şah İsmâil devrinde gerçekleşmiş ve İran coğrafyasının tamamını kontrolleri altına almışlardır.

Afşarlılar 1736-1804 yılları arasında İran coğrafyasını kontrolleri altına almış bir Türk hanedanıdır. Devletin ilk hükümdarı olan Nadir Şah, Oğuz Türkmenlerinin Avşar (Afşar) boyuna mensup olduğu için bu hanedana Afşariyye (Afşarlılar) denilmiştir. Nadir Şah, başarılı bir asker ve komutandı. Batıda ve doğuda çeşitli muharebeler kazandı. Şah, Osmanlı ile barış yapmak ve iki taraf arasında yüzyıllardır süregelen sonu gelmez savaşlara son vermek istiyordu. Safevilerin katı şii anlayışını terk etti ve Caferilik mezhebine geçti. Bu doğrultuda Osmanlı ile bazı anlaşmalar yaptı. Nadir Şah'ın Caferiliğin beşinci hak mezhep olarak kabul edilmesi talebi Osmanlılar tarafından kabul edilmedi ancak Osmanlılar, Caferileri ve İran coğrafyasını Müslüman topluluğunun bir parçası olarak görmeyi kabul ettiler. Afşarlılar da Osmanlıların talebi doğrultusunda ilk dört halifeyi hayır ve dua ile anacaklarını belirttiler. Afşarlılar ile Osmanlılar arasındaki bu yakınlaşma İran'daki bazı koyu şii çevreler tarafından Nadir Şah'ın sünnileşmesi olarak değerlendirilmiş ve eleştirilmiştir.

15. yüzyılın sonlarına doğru Anadolu'nun Bozok (Yozgat) bölgesinden Kuzey Azerbaycan'a göçerek Gence yöresinde yurt tutan oymak, Akça (Ağça) Koyunlu, Akçalu (Ağçalu) ve Şam Bayatı Türkmen obalarından meydana gelmiştir. Kaçarlar daha sonra yükselerek 1796-1925 tarihleri arasında İran'ı yöneten Kaçar Hanedanını kurdular.

Osmanlı ve Kaçar arasındaki savaşlarda Kafkasya bölgesi önemli çatışma ve rekabet bölgelerinden birisiydi. Bu çatışmalar esnasında bölgede yaşanan kaostan faydalanan bazı yerli unsurlar kendi yönetimlerini kurdular. Bu küçük hanlıklar genel olarak bölgenin ileri gelen Azerbaycanlı Türk ailelerinden oluşuyordu.

Rusya, 1826-1828 İran-Rus Savaşı ve 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı ile Güney Kafkasya'nın kontrolünü ele geçirdi. Kaçar Hanedanlığı ile imzaladığı Türkmençay Antlaşması ile Aras nehri Rusya ile İran arasında yeni sınır kabul edildi. Bu anlaşma sonucunda Azerbaycan ikiye bölünecek ve Aras'ın kuzeyinde kalan Azerbaycan toprakları bir daha İran hakimiyeti altına girmeyecekti. Anlaşma sonucunda Azerbaycan Hanlıklarının Rusya hakimiyetinde kalan topraklarında olanlar varlıklarını bir süre daha devam ettirdiler. Ancak daha sonra Rusya tarafından varlıklarına son verildi.

İran'da aydınlar ve toplumun ileri gelenleri, çeşitli siyasi ve gizli komiteler kurarak monarşinin gücünü sınırlandırmak ve halkın temsil edildiği bir meclis kurmak için uzun zamandır faaliyet halindeydiler. Muhalif güçler 1906 yılında Şah'ın gücünü sınırlandırmak için harekete geçtiler. İlk başta şah bir meclisin açılmasını ve seçimlerin düzenlenmesini kabul etti. Lakin zamanla bu tavrında değişikliğe gitti ve Muhammed Ali Şah Haziran 1908'de meclisi bombalatıp feshetti. Şah'a bağlı kuvvetler Tahran'ı ele geçirdiler. Meşrutiyet yanlıları bu dönemde Tebriz'de toplanmaya başladılar. Bunun üzerine Şah, Sadrazam Abdülmecîd Mirza Aynüddevle komutasında bir orduyu Tebriz üzerine gönderdi. Güney Azerbaycanlı iki Türk olan Settar Han ve Bakır Han kardeşler, meclisin açılması için çalışmış ve meşrutiyeti en başından itibaren desteklemişlerdi. Tebriz'de bunun için halkı organize etmiş ve meşrutiyet propagandası yapmışlardı. Tebriz halkı tarafından sevilen bu iki figür, Şah'ın ordusu şehrin üzerine yürümeye başladığında bir milis gücü oluşturarak Tebriz etrafında savunma tahkimatları oluşturmaya başladılar. Sadrazama bağlı kuvvetler bunun üzerine şehre saldırdılar ancak Settar Han ve Bakır Hanın milis güçleri bu saldırıları püskürttü. Şehri alamayan ve bu sebeple de meşrutiyet yanlılarını mağlup edemeyen Şah, Rusya'nın yardımına başvurdu. Ruslar da bunun üzerine şehirde yaşanan kıtlığı bahane ederek 29 Nisan 1909'da Tebriz'i işgal ettiler. Settar Han ve Bakır Han Rusları engellemekte başarılı olamadılar. Şehrin düştüğünü gören iki Türk kardeş, 25 Mayıs 1909'da Tebriz'deki Osmanlı konsolosluğuna sığındı. Meşrutiyetçilerin artık liderliğine yükselmiş bu iki kardeşi hala yakalayamamış olan Şah, Osmanlı'dan bu iki kardeşi teslim etmesini istedi ancak ret cevabı aldı. Şah'a yardım etmek için araya giren İngiltere ve Rusya, Osmanlı'ya baskı yaparak kardeşlerin teslimini istedi ancak onlar da reddedildiler. Settar Han ve Bakır Han, Muhammed Ali Şah'ın 16 Temmuz 1909'da tahttan indirilişine kadar Osmanlı elçiliğinde kalmaya devam etti. Şah'ın tahttan indirilmesinden sonra Tahran'a gittiler ve burada devrimin kahramanı olarak karşılandılar. Bakır Han'a sâlâr-ı millî, Settar Han'a da serdâr-ı millî unvanları verildi. Ancak meclisteki gruplar arasında yaşanan siyasi entrikalarla itibarları zedelendi ve gözden düştüler. Liderleri olduğu Tebrizli milis güçlerinin silahlarını hükûmet kuvvetlerine teslim etmesi istendi, ortaya çıkan problemler çatışmaya dönüştü ve her iki kardeş hükûmet güçleri tarafından yakalandılar ve Tahran'da gözetim altına alındılar. Settar Han 16 Kasım 1914 tarihinde öldü. Bakır Han ise 1915'e kadar Tahran'da kalıp savaş başladığında Ruslar'a karşı savaştı, daha sonra Ruslara karşı savaşan Osmanlı kuvvetlerine destek olmak için Irak'a geçti. Tekrar İran'a dönmek üzereyken Türkiye sınırına yakın Kasrışîrin köyünde, Kasım 19

Halka açık alan veya Kamusal alan, genellikle herkese açık ve erişilebilir bir yerdir. Yollar (yaya kaldırımı dahil), kent meydanı, parklar ve plajlar genellikle kamusal alan olarak kabul edilir. Sınırlı ölçüde, halk kütüphanesi gibi halka açık hükûmet binaları kamusal alanlardır, ancak kullanım alanları kısıtlı alanlara ve daha büyük sınırlara sahip olma eğilimindedirler. Kamusal alan olarak kabul edilmemesine rağmen, kaldırımlardan ve kamu mahallelerinden görülebilen özel mülkiyete sahip binalar veya mülkler, örneğin açık hava reklamcılığı ile kamusal görsel manzarayı etkileyebilir. Son zamanlarda "paylaşılan alan" kavramı, otomobiller ve diğer araçlar tarafından ortak olarak kullanılan kamusal alandaki yayaların deneyimini geliştirmek için geliştirilmiştir.
Kamusal alan da felsefe, kentsel coğrafya, görsel sanatlar, kültürel çalışmalar, sosyal bilgiler ve kentsel tasarım ile ilgili eleştirel teori için bir mihenk taşı haline gelmiştir. 'Kamusal alan' terimi, daha büyük sosyal alan kavramının bir unsuru olan 'toplanma yeri' gibi başka şeyler anlamına da gelir. Kamusal alanlar genellikle grupların haklarını seslendirebilecekleri demokratik cemaat ve siyasi katılım alanları olarak değerlendirilmektedir.
Kamusal alanların ilk örneklerinden biri ortak arazidir. Örneğin, giriş için herhangi bir ücret veya ücretli bilet gerekmez. Devlete ait olmayan alışveriş merkezleri, 'kamusal alan' gibi görünen 'özel alan' örnekleridir.

Devlet hastanesi
Halk bankası
Kentsel tasarım
Devlet okulu
Devlet üniversitesi
Agora
Sokak performansı
Çitleme
Kamu sanatı
Sokak fotoğrafçılığı

Hayalet kasaba, çoğunlukla başarısız ekonomik yapı veya insan – doğa kaynaklı felaketler, savaş gibi sebepler yüzünden terk edilmiş olan kasaba veya şehirlere verilen isimdir. Deyim, nüfusları çok ciddi şekilde azalmış yerleşim yerleri için de kullanılır. Ayrıca özellikle belli zaman dilimlerinde nüfusunun arttığı örneğin Mısır'daki bazı harabe ören yerleri gibi normal şartlarda turizm dışında ayakta kalamayacak olan yerler için de kullanılır.
Gerçek hayalet kasabalar yerel sakinler tarafından tamamen terk edilmiş olan yerlerdir. Bazı örnekler Kaliforniya'daki Bodie ve İtalya'daki Craco kasabasıdır. Ayrıca halen bünyesinde bazı sanat ve mimari yapı özellikleri bulunan ama artık kimsenin yaşamadığı ören yerleri de olabilir. Bazı hayalet kasabalar turistler için ziyaret mekanları olarak kullanılırken bazı hayalet kasabalarına girmek tehlikeli hatta kanunlara aykırı olabilmektedir.

Kasabaların veya kentlerin terk edilmesinin ardındaki sebepler arasında azalan doğal kaynaklar, su gibi temel ihtiyacın artık sağlanamaması, demiryolu veya karayolunun güzergâh değişikliği, yerel ekonominin başka bir bölgeye kayması, doğal kaynakların yerlerinin değiştirilmesi (Aral Gölü) veya felaketler (Çernobil) olabilmektedir. Bazı salgın hastalıklar da belirli yerleşim yerlerinin terk edilmesinde etkendir. Arkansas'da bazı kasabalarda neredeyse kasaba nüfusunun tamamı (7000 kişi) 1918-19 İspanyol gribi salgınında ölünce geride kalan insanlar kasabaları terk etmiştir. Özellikle Ortadoğu'da yenilgiye uğrayan veya çöken devletler, imparatorluklara ait başkentler iktidarın yeni eğilimine göre değişir ve geride hayalet kasabalar bırakırdı. Doğal felaketler de hayalet kasaba oluşumunda etkilidir. Pattonsburg Missouri 1845 yılında kurulduğundan beri 30 kere sel felaketi geçirdiği için 1993 yılında 3 km uzakta yeni yerinde New Pattonsburg adı altında tekrar kurulmuştur. Bilimsel alandaki gelişmelerin de hayalet kasaba oluşumuna etkisi vardır. 1991 yılında Lemieux Ontario Kanada'da yer zemininde yapılan testlerde kentin dayanıksız kum üzerine kurulduğu anlaşılmış, kent başka yere taşınmış ve 2 yıl sonra güçlü bir sel eski şehri yutmuştur. Devlet bazı arazileri kamulaştırdığı zaman da hayalet kasabalar oluşabilmektedir. NASA füze testlerini gerçekleştirmek için Mississippi'de bazı geniş arazileri kamulaştırınca kasabalar kaderlerine terk edilmiş şekilde bırakılmıştır. Barajların inşa edilmesi de hayalet kasaba yaratmaktadır. Su altında kalacak kasabalar kıyıda kalacak yerde yeniden inşa edilmekte ve eski yerleşim yerleri suların altında kalmaktadır. Türkiye'de bunun en güzel örneği Hasankeyf'dir.

Hayalet kasabaların çok azı tekrar hayata gelebilmektedir. Çoğunlukla bunun sebebi tarihî eser statüsündeki yerleşim yerine yönelik turist ilgisinin artmasıdır. Avustralya'daki Walhalla, altına hücum zamanının önemli kasabalarından olup sonradan hayalet kasaba olmuş, diğer turistik alanlara yakınlığından ötürü yeniden kalkınmaya başlamıştır. Antik Mısır'daki İskenderiye şehri çok önemli bir kentken modern zamanlarda nüfusu çok azalmış ancak bugün 3.5 milyon insanın yaşadığı bir şehir haline gelmiştir.

Çeşitli ülkelerde farklı nedenlerle oluşmuş hayalet kasabaların yanı sıra Antarktika'da bulunan ve terk edilmiş bilimsel istasyonlar da bu kapsamda değerlendirilebilir. Özellikle Avrupa'da Ortaçağda terk edilmiş birçok hayalet kasaba bulunmaktadır. Özellikle Viking istilasından sonra birçok köyde tekrar yerleşim olmamıştır. Ayrıca Vezüv yanardağının MS 79 yılında patlamasının ardından İtalya'daki Pompey ve Herkulaneum şehirleri de hayalet şehirler olmuştur. Ukrayna ve Belarus'daki bazı kasabalar Çernobil nükleer kazasından sonra yüksek derecede radyasyon nedeniyle boşaltılmıştır ve bugün de buralara giriş yasaktır. Bu kasabalar artık dağılmış olan Sovyetler Birliğini canlı olarak muhafaza eden müzeler gibidir. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ve Kıbrıs Cumhuriyeti arasındaki Maraş kenti barış antlaşması imzalanana dek boşaltılmıştır. Yakın zamanda kısmen yeniden aktif olmuştur.

Belchite
Oradour-sur-Glane

Çernobil felaketi yüzünden hayalet kasaba haline gelen Pripyat'dan resimler
ABD'deki hayalet kasaba listesi 17 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Henri Lefebvre (16 Haziran 1901 – 29 Haziran 1991), Fransız sosyolog, entelektüel ve felsefecidir. Daha çok Neo-Marksist olarak bilinir.

Lefebvre, Hagetmau, Landes, Fransa'da doğdu. Paris Üniversitesi (Sorbonne)'nde felsefe okudu ve 1920 yılında mezun oldu.
1924 yılında beraber çalıştığı Paul Nizan, Norbert Guterman, Georges Friedmann, Georges Politzer ve Pierre Morhange ile "Philosophies" adlı felsefe grubunda bir "felsefi devrim" arayışındaydı. Bu çaba, Fransız Komünist Partisi (FKP)'ne doğru kaymadan önce, Gerçeküstücüler ve diğer gruplarla temasa geçmelerini sağladı. Lefebvre 1928'de FKP'ye katıldı.
1930 - 1940 yılları arasında Lefebvre, felsefe profesörü olarak çalıştı ve 1940'ta Fransız Direnişine katıldı. 1944 - 1949 yıllarında  Radiodiffusion Française'de yönetici oldu ve Toulouse'da Fransızca radyo yayıncılığı yaptı.
Gündelik hayat eleştirileri ilk olarak 1947 yılında basıldığında, COBRA ve Durumcular arasında entelektüel bir etki oluşturdu.
1958'de Lefebvre FKP'den ayrıldı. Daha sonraki yıllarda Arguments ve New Left dergisinde yayın kuruluna katıldı.
1965 yılında Nanterre'deki üniversiteye geçmeden önce, 1961 yılında başladığı Strasbourg Üniversitesi'nde sosyoloji dersleri verdi. Fransızca, İngilizce ve Almanca yazdı. 
Lefebvre 1991 yılında öldü.

Diyalektik Materyalizm, 1940
Gündelik Hayatın Eleştirisi I, 1947
Marksizm, 1948
Gündelik Hayatın Eleştirisi II: Gündelik Hayat Sosyolojisinin Temelleri, 1961
Marx'ın Sosyolojisi, 1966
Şehir Hakkı, 1968
Kentsel Devrim, 1970
Modern Dünyada Gündelik Hayat, 1972
Gündelik Hayatın Eleştirisi III - Moderniteden Modernizme, 1981
Mekânın Üretimi, 1991
Ritimanaliz - Mekân, Zaman ve Gündelik Hayat, 1992
Yaşamla Söyleşi, 1995

Hindistan yirmi sekiz eyalet ve yedi birlik bölgesinden oluşan bir federal cumhuriyettir. Eyaletler ve birlik toprakları da daha küçük idari birimlere bölünür.

Hindistan, tarih boyunca, bölgede her birinin kendi idari bölümlenmesini kabul ettirdiği birçok farklı etnik grup tarafından yönetilmiştir. Günümüz Hindistan'ının idari bölümleri Britanya İmparatorluğu'nun sömürge yönetimi sırasında oluşmaya başlamış olan görece yeni bir bölümlenmedir. Britanya Hindistan İmparatorluğu bünyesinde günümüz Hindistan, Pakistan ve Bangladeş'i barındırıyordu. Bu imparatorluğa bağlı olan diğer bölgeler de günümüz Nepal, Afganistan ve Myanmar (Burma) ülkeleridir. Bu dönemde Hindistan'ın bölgeleri ya doğrudan Britanya tarafından ya da yerel rajalar tarafından yönetilmiştir. 1947 yılında Hindistan'ın bağımsızlığını kazanmasıyla bu bölgeler büyük oranda korunmuş, yalnızca Pencab ve Bengal Hindistan ile Pakistan arasında paylaştırılmıştır. Yeni ulusun önündeki zor görevlerden biri soylular tarafından yönetilen birçok eyaleti birliğe katmak olmuştur.
Bağımsızlığın ardından istikrarsızlık baş gösterdi. Britanyalılar tarafından sömürgecilik nedeniyle gelişigüzel yaratılmış olan eyaletler ne bölgede bulunan geniş etnik çeşitliliği yansıtıyordu ne de Hindistan yurttaşlarının iradesiyle oluşmuştu. Ortaya çıkan etnik gerginlikler Hindistan Parlamentosu’nun 1956 yılında ülkeyi etnik ve dil sınırlarına göre yeniden düzenlemesine neden oldu.

Hindistan’da bulunan eski Fransız ve Portekiz sömürgeleri Hindistan Cumhuriyeti’ne 1962 yılında Puducherry, Dadra, Nagar Haveli, Goa, Daman ve Diu birlik bölgeleri olarak katıldılar.
1956 yılından beri var olan eyaletlerden ayrılan yeni eyalet ve birlik bölgeleri yaratıldı. Bombay eyaleti kullanılan dil farklılığı nedeniyle Bombay Yeniden Örgütlenme Yasası ile 1 Mayıs 1960'ta Gücerat ve Maharaştra eyaletlerine bölündü. 1966’daki Pencab Yeniden Örgütlenme Yasası Pencab eyaletini dil ve din sınırlarına göre bölerek yeni bir Hindu ve Hindi dili konuşan Haryana eyaleti oluşturdu, Pencab’ın kuzey illeri Himaçal Pradeş eyaletine bağlandı ve Pencap ile Haryana’nın ortak başkenti olan Çandigarh’ı birlik bölgesi yaptı. Nagaland 1962’de, Meghalaya ve Himaçal Pradeş 1971’de, Tripura ve Manipur 1972’de eyalet yapıldı. Arunaçal Pradeş 1972’de birlik bölgesi yapıldı. Sikkim Krallığı 1975'te Hindistan’a ilhak edilerek eyalet yapılmıştır. Mizoram 1986’da, Goa ve Arunaçal Pradeş 1987’de eyalet yapılırken Goa'nın kuzey yerleşim bölgeleri Daman ve Diu ayrı birer birlik bölgesi olmuştur. 2000 yılında üç yeni eyalet yaratılmıştır: Bihar’ın güney illerinden Jharkhand, doğu Madhya Pradeş’ten Çhattisgarh ve kuzeybatı Uttar Pradeş’ten Uttarançal. Delhi ve Puducherry birlik bölgelerine kendi meclslerini seçme hakkı verilmiştir ve tam eyalet olma yolunda ilerlemektedirler.

 Andaman ve Nikobar adaları
 Çandigarh
 Dadra ve Nagar Haveli
 Daman ve Diu
 Lakşadvip
 Delhi Ulusal Başkent Bölgesi
  Puduçeri

Hindistan'daki şehirler listesi

Hindistan Hükümeti resmî web sitesi: Eyaletler ve Birlik Bölgeleri27 Ocak 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Hindistan’da ulusal düzey altındaki yönetim şekli üzerine makale2 Ocak 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
İnteraktif Hindistan haritası (İngilizce)

Hollanda'nın belediyeleri (Felemenkçe: gemeenten), Hollanda'nın en küçük idari bölümleridir. Belediyeler, illerin alt bölümleri olup görevleri merkezi hükûmet tarafından belirlenir ve dört yılda bir seçilen bir belediye meclisi tarafından yönetilirler. 19. yüzyılın ortalarında ilk resmi sınırların oluşturulmasından bu yana, belediye birleşmeleri toplam belediye sayısını üçte iki oranında azaltmıştır. Belediyeler, idari ve istatistiki amaçlarla gayri resmi olarak mahallelere ve mahallelere bölünmüştür.
Belediyeler, arazi kullanım planlaması, toplu konut, yerel yolların yönetimi ve bakımı, atık yönetimi ve sosyal güvenliği içeren çok çeşitli kamu hizmetlerinden sorumludur. 2010'da Hollanda Antilleri'nin lağvedilmesinden sonra üç özel belediye (bijzondere gemeenten) kuruldu. Bu belediyeler, diğer belediyelerle aynı şekilde çalışmakta olup Karayip Hollandası olarak gruplandırılırlar ve herhangi bir ilin parçası değildirler.
1 Ocak 2021 tarihi itibarıyla Hollanda'da 352 belediye bulunmaktadır.

Hollanda belediyeleri listesi
Hollanda'daki şehirler listesi

Hollanda'nın belediyeleri listesi

Izgara planı, caddelerin birbirine dik açıyla geçerek bir ızgara şeklini oluşturduğu bir şehir planı türüdür. Izgara planı için altyapı maliyeti, genellikle kesintili caddelere sahip modellerden daha yüksektir.
Cadde maliyetleri, büyük ölçüde cadde genişliği, cadde uzunluğu, blok genişliği ve kaldırım genişliği olmak üzere dört değişkene bağlıdır. Izgara planının iki doğal özelliği, sık kavşaklar ve ortogonal geometri, yaya hareketini kolaylaştırır. Geometri, yönlendirme ve yol bulmaya ve bunların sık kesişme noktalarına, istenen varış noktalarına rota seçimi ve doğrudanlığı ile yardımcı olur.
Antik Roma'da, arazi ölçümünün ızgara planı yöntemine yüzdürme adı verildi. Izgara planı antik çağlardan kalmadır ve birçok kültürde ortaya çıkmıştır. En erken planlanan şehirlerden bazıları ızgara planları kullanılarak inşa edildi.

Superblocks, Barcelona Answer to Car-Centric City
Historical Society of Pennsylvania 18 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Great American Grid
City Street Orientations around the World 13 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kadastro, bir bölgedeki özel arsaların kaydıdır; bu arsalar sistematik şekilde numaralandırılır, her birinin çevresi ve parsel tanımlayıcısı büyük ölçekli haritalarda gösterilir, hem haritada hem de kayıt defterinde bu arsanın niteliği, büyüklüğü, değeri ve onunla ilgili hukukî haklar belirtilir. Gündelik dilde kadastronun birkaç anlamı vardır: Birincisi, özel arsaların bir kamu kuruluşunda tutulan kayıtlarıdır. İkinci anlamı bu kayıtları tutan ve onları idare eden kuruluşun adıdır. Üçüncü anlamı bu kuruluşun yaptığı işlerdir. Türk Dil Kurumu kadastroyu "bir ülkedeki her çeşit arazi ve mülk yerinin, alanının, sınırlarının ve değerlerinin devlet eliyle belirlenip plana bağlanması işi" olarak tanımlar. Türk Kadastro Kanunu'nda kadastro "taşınmaz malların sınırlarının arazi ve harita üzerinde belirtilerek hukuki durumlarının ve üzerindeki hakların tespit edilmesi işlemi" olarak tanımlanmıştır. Sıfat hali "kadastral"dir. Kadastral haritalara güncel dilde tapu haritası veya kadastro paftası da denir. Kadastrolar dünyada çoğu ülkede, tapu sicili gibi başka belgelerin eşliğinde kullanılır.

Kadastro, Fransızca "Cadastre", o dile de İtalyanca "catastro" sözcüğünden gelmiştir. Catastro sözcüğünün kaynağı Yunanca κατάστιχον ([katastikhon], defter veya kayıt) ve ondan önce κατά στίχον ([kata stikhon] "çizgi üzerinden") sözcükleridir; yani kadastro arsa sınırlarını belirleyen köşe taşları arasındaki düz çizgiler ve mesafeler boyunca ilerlemek kavramından türetilmiştir. Bizans İmparatorluğunda toprak vergisinin adı katastikon olmuş, Venedik Cumhuriyeti kendi vergi sistemi için Bizans sistemini uygulamış ve bu adı catasticon olarak yeniden İtalyancalaştırmıştır.

Kadastro kayıtlarının üç amacı vardır: 1) ödenecek emlak vergisi miktarını belirlemek için bir toprağın değerini kaydetmek, 2) mülkiyet haklarının korunması için toprağın boyutlarını ve sınırlarını belirlemek, 3) imar planlaması ve kırsal kalkınma için bir temel oluşturmak. Farklı ülkelerde bu amaçların hangisinin önde geldiğine bağlı olarak kadastronun farklı anlamları, farklı kurumlaşmaları olabilir. Örneğin eski Doğu Bloğu ülkelerinde özel mülkiyet olmamasına rağmen kadastro daireleri vardı, bunların amacı beş yıllık kalkınma planlarına destek olmaktı; bu ülkelerin kadastro kayıtlarında toprak kalitesi, su kaynakları ve yollara yakınlık, iklim şartları gibi bilgiler bulunurdu. Batı Avrupa'da kadastronun amacı toprak vergisinin toplanmasını sağlamakken, Büyük Britanya'da esas amaç mülkiyet haklarının korunmasıdır.
Bu amaçlara hizmet eden üç tip kadastro bilgisi olabilir: 1) malî kadastro: toprağın değeri, 2) hukuki kadastro: toprak üzerindeki haklar. 3) geometrik kadastro: toprağın ölçümleri, parçaları, gösterimi ve konumu hakkında bilgiler. Çoğu ülkede bu bilgilerin üçü de kaydedilir.
Toprak değeri genelde alım-satım bilgilerine dayalıdır ama ihtiyaca göre bazen toprağın değeri yeniden belirlenebilir.
Hukuki kadastro bilgilerinde örneğin ipotekli bir arsada hem arsanın sahibi hem de ipotek sahibi belirtilebilir, bir derebeylik sisteminde hem toprağın sahibi hem de üzerinde çalışan çiftçi belirtilebilir, başka durumlarda geçiş veya kullanım hakları, mülkiyetten ayrı olarak kaydedilebilir. Geometrik kadastro bilgilerini elde etmek için haritacılık ve yazılı metinlerdeki arazi tariflerine dayanılır. Yazılı kayıtların olmaması halinde yerel yetkililerin sözlü ifadesine de dayanılabilir.

Kişilerin topraklarının sınırlarının bilinmesi gereği çok eskilere dayanır. MÖ 3000 yıllarında Nil vadisindeki tarım haklarının düzenlenmesi için kayıtlar mevcuttur.
Girsu'da (Mezopotamya'da) M.Ö. 2300 yıllarına ait bir kil tablette bir grup toprak parselinin planları, yüzölçümleri ve tasvirleri bulunmuştur. Etrüsk medeniyeti hakkındaki Etrusca disciplina belgelerinde, şehirlerin kurulmasında kadastro işlemlerinin dinî ve töresel bir bağlam içinde yapıldığı yazılıdır.
Sümer kralı Şulgi, Ur şehri için bir toprak kayıt sistemi kurmuştur.
Roma eyaletlerinde toprak vergisi capitatio terreno nun toplanmasında vergi amaçlı toprak birimlerine "capitatio" (veya capist) denirdi. Bu toprak birimlerin kaydına (bir başka görüşe göre, bir bölgedeki toprak sahiplerinin kaydına) Capitastrum denirdi. Orta Çağlarda bu kayıtlar capitastrum olarak adlandırılırdı ve bu sözcük sonra catastrum olarak değişmiştir.
Orta Çağlarda Avrupa'da kadastronun amacı, vergi toplamak amacıyla kilise topraklarının, derebeylerinin, çiftçilerin toprakların büyüklüğünü belirlemekti. Bu kayıtlar mülkü tasvir edip yaklaşık büyüklüğünü belirtmenin yanı sıra, bazen basit planlar da içerirdi. Derebeyi için çalışan vasallar durumunda toprağın sahibi olan derebeyi ve onu çalıştıran çiftçinin adları da kaydedilirdi. İngiltere'de Domesday Book bunun ilk örneklerindendir. I. William emriyle 1086'da İngiltere'nin her tarafında toprak sahiplerinin ne kadar toprak ve hayvan sahibi olduğu belirlenmişti. Bu kitaba dayanarak kimin ne kadar vergi ödeyeceği belirlenmişti.
Araplar'ın 10. yüzyılda Sicilya'yı istilasında defter adı verilen basit bir toprak kayıt sistemi başlatılmıştır. Bu sistem Güney İtalya'nın Normanlar tarafından istilasından sonra Catalogus baronum olarak geliştirilmiştir.
Fransız ihtilaline kadar Fransa'daki kadastro çalışmaları yerel amaçlar (derebeyi için) için kullanılırdı. VII. Charles, XIV. Louis ve XV. Louis, merkezî bir kadastro oluşturmaya gayret etmelerine rağmen politik direnme, ekonomik imkasızlıklar ve ölçüm araçlarının yetersizliği nedeniyle bunu gerçekleştirememişlerdir. Yerel kadastro kayitlari vardi ama her biri farklı esaslara göre çalışırdı. İlk defa Napolyon, Fransa'daki 100 milyon toprağın her birini kaydettirmiştir. Avrupa'daki millî kadastro sistemleri Napolyon'un girişimiyle ilk defa Avrupa'da 15 Eylül 1807'de başlamıştır. İlk haritalı kadastro kayıtları 18. yüzyılda Savoya Dükalığı'nda hazırlanmıştır.
Osmanlılarda toprak kayıtları tahrir defterlerinde tutulurdu. Bu defterlerde vergi mükellefleri ve onların mülkleri hakkında bilgiler tutulurdu.

Kadastral harita, bir bölgedeki tüm emlağın (arsa ve binaların) haritasıdır ve kadastro kayıtlarının parçasıdır. Tapu dairesindeki kayıtlı mülklerin konumu ve sınırların resmî kanıtı sayılır. Haritada arsaların sınırları ve kayıt numaraları, belediye sınırları, binalar ve arazinin kullanım amacı kaydedilebilir.
Türkiye'de kadastral haritalar parsel, ada gibi parçalara bölünebilir. Kadastro parseli, sınırları belli bir mülkiyet arazisidir. Kadastral ada çevresi doğal kadastral ada ve yapay sınırlarla çevrili olan yere kadastral ada denir. İmar uygulaması yapılınca kadastro parsellerinin yerine imar parselleri gelir. Kadastral yollar, imar planı olmayan bölgelerde kadastro haritalarındaki kimsenin mülkiyetinde olmayan alanlardır. İmar planı yapıldığında imar planları genelde bu yollara göre oluşur.
Kadastro haritaları altyapı yatırımlarının belirlenmesinde, uzun vadeli jeolojik ve ekolojik çalışmalarda da gözününe alınır, eğer toprak mülkiyeti, incelenen olguda bir rol oynuyorsa. Kadastro haritalarında bölge isimleri, parsel ve tapu numaraları, mevcut yapıların yerleri bitişik yol ve sokak isimleri, belli sınırları uzunlukları ve daha eski haritalara referenslar bulunur.
Standart topoğrafik kadastral haritalar, planimetre ayrıntıları ve özellikle mülkiyet sınırlarını ayrı, yükseklik bilgilerini (eşyükseklik eğrisi) ayrı, göstermek üzere iki kalıp halinde ve birbirleri ile çakıştırılabilir nitelikte üretilen paftalardır. Haritada doğal sınırlar (yol, kıyı, nehir gibi) ve binalar da belirtilebilir. Modern kadastro haritalarında ise coğrafi bilgi sistemleri kullanılmaktadır. Kadastral harita yapmak için arazide saha ölçüm yapan kişilere mesahacı denir.
Kadastral haritalarin üretilmesi için arazi ölçümleri yapıldığı gibi havadan fotoğraf alımı da kullanılır. Bu ölçümler geodezik ve fotogrametrik bilgisayar programlarla haritalara dönüştürülür.

Tapu, bir emlağın mülkiyetinin kime ait olduğunu gösteren belgedir. Kadastro ise o emlağın büyüklüğünü ve konumunu tanımlar. Çeşitli ülkelerde tapu ve kadastro idaresi arasındaki ilişkiler farklıdır. 

Alman sisteminde tapu, kadastral sisteme bağlıdır. Her arsanın sahibi merkezi bir kurumda kayıtlıdır, devlet o arsanın sahibinin kim olduğunu kayıtlarında tutar. Kadastronun amacı toprak ve parselleri tespit etmektir, bu yüzden kadstro dairesi çevre bakanlığı (veya benzeri) bir bakanlığa bağlı olur.
Fransız/Latin/ABD sisteminde arsanın özellikleri tapu belgesi üzerinde kaytılıdır. Alım satım yapıldıktan sonra yeni mal sahibi tapusunu kaydettirir. Tapuda belirtilen arsa özellikleri kadastrodakini tutmayabilir. Kadastro kaydı toprak kaydından ayrı olarak yapılan bir işlemdir. Arazi ölçümlerinin esas amacı vergilendirmedir, bu yüzden kadastro dairesi maliye bakanlığına bağlıdır.
İngiliz sisteminde tapu ve kadastro kayıt sistemi bütünleşmiştir. Arsanın tespiti tapu işleminin parçasıdır.

T.C. Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü Resmî Sitesi 1 Nisan 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Çeşitli ülkelerde kadastro kavramlarının farklılıkları

Kampong, Brunei, Endonezya, Malezya, Filipinler ve Singapur'da bir köy türü ve Kamboçya'da bir 'iskele'dir. Bu terim, özellikle yerli halkların geleneksel köyleri için geçerlidir.
Bu terim, Brunei, Endonezya, Malezya, Singapur, Filipinler, Kamboçya, Sri Lanka ve Christmas Adası'ndaki kasaba ve şehirlerdeki kentsel gecekondu bölgeleri veya kapalı yerleşim alanları ve mahalleleri ifade etmek için de kullanılmıştır. Geleneksel kampong köylerinin tasarımı ve mimarisi, şehirciler ve modernistler tarafından yeniden ele alınmayı hedeflemiştir. Bu köyler, çağdaş mimarlar tarafından çeşitli projeler için de uyarlanmıştır.
Kampung veya kampong kelimesi Malaycadan türetilmiştir ve Türkçeye genellikle "köy" olarak çevrilir. Singapur'da geleneksel "kampong" yazımı kullanılmaya devam ederken, Malezya ve Endonezya'da standart olarak "kampung" yazımı kullanılmaktadır. Brunei'de ise her iki yazım da birbirinin yerine kullanılabilir.

Kamu hizmeti, bir hükûmet tarafından kamu kurumu aracılığı ile yetki alanlarında yaşayan kişilere doğrudan sağlanabilen (kamu sektörü aracılığıyla) veya hizmet sunumunun finansmanıyla sağlanan bir hizmettir. Kamu politikası halkın ilgisine ve motivasyonuna yapıldığında kamu hizmeti sağlayabilir. Kamu hizmeti aynı zamanda bir kolejde veya üniversitede okunan bir derstir. Kamu hizmetlerine örnek olarak itfaiye örgütü, polis, hava kuvvetleri ve paramedik sağlık görevlileri verilebilir.

Modern gelişmiş ülkelerde, “kamu hizmetleri” (veya “genel ilgi alanına giren hizmetler”) terimi genellikle şunları içerir:

Public Services International 24 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Public Services International Research Unit 17 Mart 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kamusal alan, modern toplum kuramlarında, toplumun ortak yararını belirlemeye ve gerçekleştirmeye yönelik düşünce, söylem ve eylemlerin üretildiği ve geliştirildiği ortak toplumsal etkinlik alanına işaret etmek için kullanılan kavramdır.
Paradigmatik biçimine Alman felsefeci, sosyolog ve siyaset bilimci Jürgen Habermas’ın "Kamusallığın Yapısal Dönüşümü" (Strukturwandel der Öffentlichkeit, 1962) kitabında kavuşan ‘kamusal alan’, en basite indirgenmiş anlamıyla “toplumsal yaşamımız içinde, kamuoyuna benzer bir şeyin oluşturulabildiği bir alanı” ifade eder.
Kamusal alanlar hangi kültürden, dilden ve sosyal statüden olursa olsun, her bireye sunulmuş veya açılmış alanlardır. 1950-1960'lı yıllarda "ortak" alanlar veya "yurttaşlara" ait alanlar şeklinde ortaya çıkan nitelendirmeler, 1970'li yıllarda 'kamusal alan' kavramına dönüşmüştür. Kamusal alanı kısaca;

Ev dışındaki alanlar bütünü,
Halkın karşılaştığı alan,
Ekonomik yönüyle, ortaklaşa ekonominin merkezi öğesi,
Sosyal yönüyle ortak bir dünyanın arabulucusu,
Demokrasinin meşrulaştığı alan olarak tanımlamak mümkündür.

Kamusal Alan, ed. Meral Özbek, Hil Yayın, 2015 (Aralık 2004), İstanbul
Kentsel Mekanda Kamusal Alanın Yeri, Pelin Gökgür, Bağlam Yayıncılık, Ocak 2008, İstanbul

Kanada'nın eyaletleri ve bölgeleri, Kanada'nın birinci düzey idari bölümleridir. Kanada resmî olarak province denen 10 eyalet ile resmî olarak territory denen 3 bölgeye ayrılmıştır. Eyaletlerin federal yönetimden geniş oranda özerkliği varsa da bölgelerin bağımsızlığı daha azdır.
Eyaletler, Kanada'nin sosyal programlarının çoğundan (örneğin sağlık sistemi, eğitim ve refah) sorumludur; ve toplamda federal hükûmetten daha fazla gelir toplarlar. Federal hükûmetin politikalarından muaf tutulabilirler, ancak bu federal gelirlerden alınan payın kaybı riskini de taşır. Ceza kanunları kesinlikle federal hükûmetin sorumluluğu altında olan az sayıdaki alanlardan biridir ve suç ve ceza Kanada'nın çoğunda tek biçimlidir.

On eyaletin eyalet başbakanı tarafından yönetilen seçilmiş yasama kolu vardır, eyalet başbakanları federal başbakanla aynı şekilde seçilirler. Ayrıca her eyaletin federal başbakan tarafından atanan ve Kral'ı temsil eden ve yalnızca sembolik yetkilerle donatılmış birer vali yardımcısı vardır.
Çoğu eyalette federal düzeydeki partilerin karşılığı olan eyalet duzeyinde partiler vardır. Ancak NDP dışında eyalet düzeyi partiler ile federal düzeydekilerin arasında resmi bir bağ yoktur (Örneğin Britanya Kolumbiyası'nın Liberalleri, federal Liberaller'e oranla sağ çizgiye daha yakındır). Bazı eyaletlerde Saskatchewan Partisi ve Labrador Partisi gibi yerel politik partiler de bulunur.
Quebec'deki politik durum diğerlerinden çok farklıdır, partiler arasındaki en belirgin fark, Québécois Partisi (Parti Québecois) tarafından temsil edilen ayrılıkçılık ile Quebec Liberal Partisi tarafından temsil edilen federalciliktir. Bu iki parti haricinde sağ görüşlü Quebec Demokratik Eylem Partisi (ADQ) ve sol görüşlü İlerici Güçler Birliği (UFP) adlı küçük partiler de Quebec'de faaliyet göstermektedir. Ancak bunlardan sadece ADQ şimdiye kadar Quebec meclisine üye sokabilmiştir.

Anayasa yerine Parlamento tarafından kuruldukları için bölgeler eyaletlerden daha az siyasi güce sahiptirler. Bunun sonucu olarak bölgeler Parlamento'da eyaletlere eşit temsil edilmezler.
Bölgelerin devlet başkanlarına komisyoner denir. Her ne kadar eyaletlerdeki yardımcı valilere eşit düzeydelerse de Kraliçe'nin temsilcisi değillerdir. Federal hükûmet tarafından atanırlar.
Yukon'un eyalet meclisleriyle aynı şekilde çalışan kendi bir meclisi vardır, fakat diğer iki bölge siyasal partisiz uzlaşma yönetimi sistemi kullanırlar. Bu yöntemde her aday seçimlerde bağımsız olarak yarışır ve bölge başbakanı adaylar arasından ve adaylar tarafından seçilir.
Federal hükûmet ve bölgesel hükûmetler arası ilişkiler her zaman gergin olmuştur. Hükûmetler arası uzlaşmazlıkların çoğu kaynakların kullanımı ve finansman hakkında olmuştur. Kişi başına gelire göre bölgeler Kanada'da en yüksek oranda olsa da, bölgelerdeki yoksulluk oranı sosyal yalıtım, mal sağlamadaki aşırı zorluk ve maliyet, işlerin yıpratıcılığı ve sosyal problemlerden dolayı devamlı yüksek olmuştur.

Kanada'nın idari bölümleri
ISO 3166-2:CA

Provincial and territorial government web sites – Service Canada
Difference between provinces and territories – Intergovernmental Affairs
Provincial and territorial statistics 25 Nisan 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – Statistics Canada
Provincial and territorial immigration information  – Citizenship and Immigration Canada

Kanton; bir ülkenin, idari ya da sınırsal alt birimlerinden her birine verilen addır. Örneğin bu bir coğrafi bölge ya da bir eyalet olabilir. Kelimenin etimolojik kökeni "ülke birimi" anlamına gelen Latince canto kelimesidir.
Kantonal yapı aşağıdaki ülkelerde bulunur:

İsviçre kantonları, İsviçre Konfederasyonu'nu oluşturan her bir eyalettir.
Bosna-Hersek kantonları, Bosna-Hersek Federasyonu'nu oluşturan alt birimlerdir.
Fransa kantonları, Fransa departmanlarının idari alt birimleridir.
Lüksemburg'un kantonları, Lüksemburg bölgelerinin idari alt birimleridir.
Kosta Rika kantonları, Kosta Rika bölgelerinin alt birimleridir.
Ekvador kantonları, Ekvador bölgelerinin alt birimleridir.
Kanada kantonları (township), Kanada topraklarının 10 mil2lik kadastro ayrımlarıdır. Québec ve Ontario'da terim idari alt birimleri belirtmek için de kullanılır.
Belçika kantonları, adli ve seçim kantonları olmak üzere 2 çeşittir. Yerel yönetimlerdeki adli işlerde ve seçimlerde kolaylık sağlamak amacıyla yapılmış ayrımlardır.
Kanton, Çin'in eyalet ve kenti Guangdong'un Türkiye Türkçesindeki kullanımıdır.

Kapalı şehir, seyahat veya ikamet kısıtlamalarının uygulandığı, ziyaret edilmesi veya burada kalınması için belirli bir izin alınması gereken bir yerleşimdir.
Bu tür yerleşimler geleneksel bir askerî üsten çok daha fazla alan veya özgürlüğe ihtiyaç duyan hassas askeri tesisler veya gizli araştırma enstitüleri olabilmektedirler. Kapalı şehirlerde genellikle bu tesislerde çalışanlar ikamet etmektedir.
Kapalı şehirler ağır askerileşmiş ülkeler ile gizli rejimlerin bir özelliğidir ve hâlihazırdaki Sovyetler Birliği'nin halefi olan bazı ülkelerde hâlâ var olmaktadırlar. Günümüzde Rusya'da bu tür yerler resmî olarak "kapalı idari bölge oluşumları" (закрытые административно-территориальные образования zakrıtıye administrativno-territorialniye obrazovaniya veya kısaca ЗАТО ZATO) adı verilir.

(Rusça) Kapalı şehirler listesi.
"Secret Cities" 24 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (article), from www.globalsecurity.org 22 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..

Kardeş şehir, coğrafi olarak uzakta olan yerleşim yerlerinin kültürel ve ticari alışveriş amacıyla oluşturdukları birlikteliktir. 1947'de İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra tasarlanan modern anlamdaki şehir eşleştirme kavramı, bir barış simgesi ve uzlaşma eylemi olarak görülmekte ve farklı kültürler arasında ve/veya eski düşmanlar arasında ticaret ve turizm alanlarında dostluğu geliştirmeyi amaçlamaktaydı. 2000'li yıllarda ise şehir eşleştirme uygulaması, şehirler arasında stratejik uluslararası ticari bağlantılar oluşturmak için giderek daha fazla kullanılmaya başladı.
Kayıtlara geçen ilk çağdaş kardeş şehir uygulaması, I. Dünya Savaşı sonrasında, Birleşik Krallık'ın Keighley şehri ile Fransa'nın Poix-du Nord şehirleri arasında 1920 yılında imzalanmıştır.

Avrupa Belediyeler ve Bölgeler Konseyi (CEMR) - Kardeş şehir ilişkilerini artırmaya yönelik kurum (İngilizce) ve diğer çeşitli Avrupa dilleri
Twinning.org - Avrupa Belediyeler ve Bölgeler Konseyi (CEMR) katkısıyla Avrupa'da ve Dünya'da kardeş şehirler17 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce) ve diğer çeşitli Avrupa dilleri
Marmara Belediyeler Birliği (Marmara.gov.tr) - "CEMR, "Avrupa Kardeş Şehir Sitesi" Kuruyor"

.
Karnaval, Lent'in litürji mevsiminden önce gerçekleşen Batı Hristiyanlığı bayram mevsimidir. Ana olaylar tipik olarak Şubat veya Mart ayının başında, tarihsel olarak Shrovetide (veya Pre-Lent) olarak bilinen dönemde gerçekleşir. Karnaval, tipik olarak, sirkteki bazı unsurları birleştiren geçit töreni, halk sokak partisi ve diğer eğlenceler gibi olayları içeren halk kutlamalarını içerir. Ayrıntılı kostümler ve maskeler, insanların günlük bireyselliklerini bir kenara koymalarını ve yüksek bir sosyal birlik duygusu yaşamalarını sağlar. Katılımcılar genellikle yaklaşmakta olan Oruç sırasında affedilecek aşırı alkol, et ve diğer yiyecek tüketimine katılırlar. Geleneksel olarak, tereyağı, süt ve diğer hayvansal ürünler "aşırı" tüketilmemekteydi, stokları israfı azaltmak için tamamen tüketildi. Krep, donut ve diğer tatlılar hazırlandı ve son bir kez yenildi. Lent sırasında, hayvansal ürünler artık tüketilmemektedir ve bireyler belirli bir nesneyi veya arzu faaliyetini bırakma yeteneğine sahiptir.
Karnavalın diğer yaygın özellikleri arasında yiyecek savaşları gibi alay savaşları; sosyal hiciv ifadeleri; yetkililerin alay; Büyük burunları, göbekleri, ağızları, phalli veya hayvan bedenlerinin elementleri gibi abartılı özellikler sergileyen grotesk beden kostümleri; kötü niyetli dil ve aşağılayıcı davranışlar; hastalık tasvirleri ve neşeli ölüm; ve günlük kural ve normların genel bir tersine çevrilmesi gibi unsurlar bulunmaktadır.
Karnaval terimi, geleneksel olarak, aynı zamanda Yunanistan'da olduğu gibi geniş bir Katolik varlığı bulunan alanlarda da kullanılmaktadır. Tarihsel olarak Evanjelizm Lütercilik ülkelerinde, kutlama Fastelavn olarak bilinir ve yüksek konsantrasyonda Anglikanizm (İngiltere Kilisesi / Episkopal Kilise (ABD)), Metodizm ve diğer Protestanlık olan bölgelerde Büyük Perhiz, Tövbe Salısı ve Mardi Gras ile beraber bilinir. Almanca konuşulan Avrupa ve Hollanda'da Karnaval mevsimi geleneksel olarak 11 / 11'de (genellikle sabah 11: 11'de) başlar. Bu, Advent sezonundan önceki kutlamalara veya St. Martin Günü'nün hasat kutlamalarına dayanmaktadır.

Kavşak, farklı istikametlerdeki yolların birbiri ile aynı düzlemde kesiştiği, farklı yönlerden gelen araçların emniyetle birbirlerinin güzergâhlarından geçtiği veya yön değiştirdiği nokta. Hem karayollarında hem de demiryollarında kavşaklara sıklıkla rastlanır.

Farklı türden araç yollarının aynı düzlemde kesiştiği kavşaklara hemzemin geçit denir. Araç trafiğinin dairesel biçimde hareket ederek çeşitli istikametlere dağılmasına imkân veren düzenlemelere dönel kavşak denir. Farklı seviyeli kavşak iki veya daha fazla karayolunun farklı düzlemlerde kesişmesi ile oluşan kavşakdır.

Resim1'de detaylı bir korunaklı kavşak örneği vardır. Burada bir takım özellikler verilmiştir. Bunlar şu şekilde daha uzun sıralanabilir:

Bisiklet güzergahının, dönen araçların daha iyi görünebilmesi adına geride bulunması.
Düz güzergahın dışında kalan, dönen arabanın bekleyebileceği alana sahip olma.
Motorlu araç trafiğini yavaşlatmak için, bisikletin dönüş  güzergahında olan korumalı adaların, kısa dönme yarıçapına sahip olması.
Motorlu araç trafiğini yavaşlatmak için limitlendirilmiş şerit genişliği.
Koruyucu adalara sahip olma.
Bisiklet için sağa dönüşler, bisiklet parkuru/yolu niteliği taşır.
Kırmızı şeritler bisiklet önceliği gösterir.
Bisiklet önceliğini vurgulamak için keskin zemin işaretleri vardır.
Yaya geçidi geri çekilmiş ve korunaksız kısım uzunluğu daha kısa hale getirilmiştir.
Yaya ve bisiklet geçidinden önce, dönen yaya ve bisikletleri görmeyi engelleyecek hiçbir obje (araba, reklam panosu, levha, ağaç, dekorasyon, vb.) olmaması.
Korunaklı adaların arasında, bisikletli ve yayanın çarpışabileceği hiçbir unsurun olmaması.

Üst geçit
Üç kollu kavşak
Papyon
Kutu kavşak
Sürekli akış kesişimi
iki aşamalı dönüş
Jughandle
Michigan dönüşü
Kayma T-kavşağı
Korumalı kavşak
Çeyrek yol kavşağı
RIRO
Martı kavşağı
Bölünmüş kavşak
Teksas U dönüşü

Kayıp şehir, son derece gerileyen ve büyük ölçüde ya da tamamen ıssızlaşan, bunun sonucunda da eski önemi artık daha geniş bir dünya tarafından bilinmeyen bir şehir yerleşimidir. Birçok kayıp şehrin yeri unutulmuştur, ancak bazıları yeniden keşfedilmiş ve bilim insanları tarafından kapsamlı bir şekilde incelenmiştir. Yakın zamanda terk edilmiş ya da yerleri hiçbir zaman sorgulanmamış şehirler harabe ya da hayalet kasaba olarak adlandırılabilmektedir. Daha küçük yerleşim yerleri ise terk edilmiş köyler olarak adlandırılabilir. Avrupalı kaşiflerin ve maceraperestlerin 15. yüzyıldan itibaren Afrika, Amerika ve Güneydoğu Asya'da bu tür kayıp şehirleri araması, sonunda arkeolojinin gelişmesine yol açmıştır.
Kayıp şehirler genellikle iki geniş kategoriye ayrılmaktadır: yeniden keşfedilmeden önce şehrin varlığına dair tüm bilgilerin unutulduğu şehirler ve anısı efsane, mit ya da tarihi kayıtlarda muhafaza edilen ancak konumu kaybolmuş ya da en azından artık yaygın olarak tanınmayan şehirlerdir.

Şehirler doğal afetler, ekonomik ya da sosyal kargaşa veya savaş gibi çeşitli nedenlerle yok olabilmektedir.
İnka başkenti Vilcabamba, 1572'de İspanyolların Peru'yu fethi sırasında yıkıldı ve nüfusu azaldı. İspanyolların kenti yeniden inşa etmemesi üzerine, dönemin mektup ve belgelerinin detaylı bir şekilde incelenmesiyle yeniden keşfedilene kadar bu yer kayıtlara geçmemiş ve unutulmuştur.
Troya, Kuzeybatı Anadolu'da, Türkiye'de yer alan bir şehirdi. Yunan destanlarında ve özellikle Homeros'a atfedilen iki destandan biri olan İlyada'da anlatılan Truva Savaşı'nın odak noktası olmasıyla tanınmıştır. Defalarca yıkılan ve yeniden inşa edilen şehir yavaş yavaş gerilemiş ve Bizans döneminde terk edilmiştir. Zamanla gömülen şehir, 1860'larda yeri ilk kez kazılana kadar efsaneler diyarına teslim edilmiştir.
Diğer yerleşimler ise terk edildiklerine dair çok az ipucu bırakarak ya da hiç ipucu bırakmadan kaybolmuştur. Örneğin, Orta Pasifik'teki Malden Adası 1825 yılında Avrupalılar tarafından ilk kez ziyaret edildiğinde terk edilmiş durumdaydı, ancak adadaki tapınak ve diğer yapı kalıntıları geçmişte belki de birkaç nesil boyunca burada Polinezyalı bir nüfusun yaşadığını göstermektedir. Tipik olarak bu bilgi eksikliği, uzak ve oldukça bilinmeyen Malden Adası örneğinde olduğu gibi, hayatta kalan yazılı veya sözlü tarihlerin ve arkeolojik verilerin eksikliğinden kaynaklanmaktadır.

Arkeolojinin gelişmesi ve modern tekniklerin uygulanmasıyla, daha önce kayıp olan birçok şehir yeniden keşfedilmiştir.
Machu Picchu, Peru'daki Urubamba Vadisi'nin üzerinde bir dağ sırtında yer alan Kolomb öncesi bir İnka bölgesidir. Genellikle "İnkaların Kayıp Şehri" olarak anılan bu yer, belki de İnka Dünyası'nın en bilinen simgelerinden biridir. Machu Picchu, İnka İmparatorluğu'nun zirvede olduğu 1450 yılı civarında inşa edilmiştir. Amerika'nın İspanya tarafından sömürgeleştirilmesinin gecikmiş bir sonucu olarak 100 yıldan biraz fazla bir süre sonra, 1572'de terk edilmiştir. Sakinlerinin çoğunun, İspanyol istilacılar bölgeye gelmeden önce gezginler tarafından getirilen çiçek hastalığından ölmüş olması muhtemeldir. 1911 yılında Melchor Arteaga, kaşif Hiram Bingham'ı, yakın vadide yaşayan az sayıda insan dışında herkes tarafından büyük ölçüde unutulmuş olan Machu Picchu'ya götürmüştür. Bununla birlikte, Perulu kaşif ve çiftçi Agustín Lizárraga bu keşiften 9 yıl önce, 14 Temmuz 1902'de İnka bölgesini keşfetmiştir. "A. Lizárraga 1902" yazılı kömür bir yazıt bırakmıştır.
Helike, MÖ 373 kışında gece batan antik bir Yunan şehriydi. Şehir Ahaya, Kuzey Mora Yarımadasından, Korint Körfezi'nden iki kilometre (12 stadia) uzaklıkta yer almaktaydı. Kentin, Helike Deltası'nda yeniden keşfedildiği 2001 yılına kadar efsane olduğu düşünülüyordu. 1988 yılında Yunan arkeolog Dora Katsonopoulou kayıp şehrin yerini tespit etmek amacıyla Helike Projesi'ni başlattı. 1994 yılında Patras Üniversitesi ile işbirliği içinde deltanın orta düzlüğünde bir manyetometre araştırması gerçekleştirilmiş ve gömülü bir yapının ana hatları ortaya çıkarılmıştır. 1995 yılında bu hedef kazıldı (şimdi Klonis alanı olarak biliniyor) ve ayakta duran duvarları olan büyük bir Roma binası gün ışığına çıkarıldı.

Akhetaten – 18. Hanedan firavunu Akhenaten dönemindeki başkenttir. Daha sonra terk edilmiş ve neredeyse tamamen yıkılmıştır. Günümüzde Amarna'dır.
Avaris - Nil Deltası'ndaki Hiksos'un başkenti.
Canopus - İskenderiye'nin doğusunda, Nil'in artık kuru olan Canopic kolunda yer almaktadır.
Memfis - eski Mısır'ın idari başkentidir. Çok az kalmıştır. Artık UNESCO Dünya Mirası Alanıdır.
Pi-Ramesses - Büyük Ramses'in imparatorluk şehridir, artık Qantir'in altında var olduğu düşünülüyor
Tanis - Delta bölgesindeki 21. ve 22. Hanedanlıklar döneminde başkenttir.

Kartaca - Başlangıçta Tunus'ta bir Fenike şehridir, Roma tarafından yıkıldı ve sonra yeniden inşa edildi. Daha sonra Kuzey Afrika'daki Vandal Krallığı'nın başkenti olarak hizmet vermiş, ardından MS 697'de ele geçirildikten sonra Araplar tarafından yok edilmiştir. Artık UNESCO Dünya Mirası Alanı.
Thugga, Tunus – Günümüz Tunus'unda bulunan bir Roma şehridir. Artık UNESCO Dünya Mirası Alanı.
Leptis Magna – günümüz Libya'sında bulunan Roma şehridir. Burası, yakındaki bir nehrin yönünün değiştirilmesi de dahil olmak üzere şehre kapsamlı bir bayındırlık programı uygulayan İmparator Septimius Severus'un doğum yeriydi. Nehir daha sonra orijinal rotasına geri dönerek şehrin büyük bir kısmını alüvyon ve kuma gömdü. Artık UNESCO Dünya Mirası Alanı.
Timgad, Cezayir – İmparator Trajan tarafından MS 100 civarında kurulan, 7. yüzyılda kumlarla kaplı Roma şehri. Artık UNESCO Dünya Mirası Alanı.
Aoudaghost, Moritanya – Orta Çağ Gana'sındaki zengin Berberi şehri.

Adulis, Eritre - Aksumite krallığının MÖ 500 ile 300 yılları arasında inşa edilmiş bir liman şehri.
Qohaito, Eritre – MÖ 1000'de Aksum Krallığı'nın şehri.
Matara, Eritre – MÖ 800'de kayıp şehir.
Keskese, Eritre – MÖ 700 yılındaki kayıp şehir.
Hubat, Etiyopya – Harla Krallığının başkenti

Büyük Zimbabve – 11. ve 14. yüzyıllar arasında inşa edilen bu şehir, günümüzün Zimbabve'sinin adını taşıyor. Artık UNESCO Dünya Mirası Alanı.
Niani, Gine – Mali İmparatorluğunun kayıp başkenti

Kayıp Şehir Kalahari – muhtemelen icat edildi

Itjtawy, Mısır – 12. Hanedanlık döneminin başkenti. Kesin konumu hala bilinmiyor, ancak modern el-Lisht kasabasının yakınında olduğuna inanılıyor.
Thinis, Mısır - lideri Menes'in Yukarı ve Aşağı Mısır'ı birleştiren ve ilk firavun olduğu Thinite Konfederasyonunun keşfedilmemiş şehri ve merkezi.
Kubar, Etiyopya – Aksum Krallığı'nın kayıp büyük şehri
Dakkar, Etiyopya – Adal Sultanlığı'nın başkenti

Ai-Khanoum
Karakurum – Cengiz Han zamanı Moğol İmparatorluğu başkenti.
Hara-Hoto — Batı Şia Hanedanının ticaret merkezidir. Marco Polo'nun Gezilerinde bahsedilmektedir
Loulan – Taklamakan Çölü'nde, antik İpek Yolu güzergâhı üzerinde yer almaktadır.
Mangazeya, Siberia
Niya – Taklamakan Çölü'nde, antik İpek Yolu güzergâhı üzerinde yer almaktadır.
Köhne Ürgenç – Harezm başkentidir. Artık UNESCO Dünya Mirası Alanı.
Otrar – Orta Asya tarihinde önemli olan İpek Yolu üzerinde bulunan şehir.
Poykent
Subaşı Tapınağı – Taklamakan Çölü'nde, antik İpek Yolu güzergâhı üzerinde yer almaktadır.

Abaskun - ortaçağ Hazar Denizi ticaret limanı
Margiana'daki İskenderiye

Shangdu, Çin – artık UNESCO Dünya Mirası Alanı.

Wanggeom-seong, Gojoseon'un tarihi başkenti

Yamatai, Japonya

Dholavira - Gücerât'ta bulunuyor. İndus Vadisi uygarlığının şehri.
Dvārakā – Mahabharata'nın kahramanı Krişna'nın antik şehri. Şimdi büyük ölçüde kazıldı. Hindistan'ın Gücerât' eyaletinin kıyısı açıklarında.
Kalibangan - Hindistan'ın Racastan şehrinde bulunur - İndus Vadisi Medeniyeti'nin ilk şehri.
Lothal - Hindistan'ın Gücerât kentinde bulunur - İndus Vadisi Medeniyeti'nin ilk şehri.
Pattadakal – Karnataka, Güney Hindistan'da bulunuyor. Artık UNESCO Dünya Mirası Alanı.
Puhar, Mayiladuthurai – Güney Hindistan'ın Tamil Nadu şehrinde bulunuyor.
Rakhigarhi – İndus Vadisi Uygarlığının en büyük bölgesi olan Haryana'da bulunur ve geçmişi MÖ 4600'e kadar uzanır.
Surkotada - Hindistan'ın Gücerât kentinde bulunur - İndus Vadisi Medeniyeti'nin ilk şehri.
Vasai - Hindistan'da bulunur, Portekiz Hindistan'ın Kuzey Eyaletlerinin eski başkenti (1533–1740)
Vijayanagara - Karnataka, Hindistan'da bulunmaktadır. Artık UNESCO Dünya Mirası Alanı.

Kumari Kandam - Hindistan'ın güneyinde kurgusal bir kayıp kıta.

Muziris - Güney Hindistan'ın Cranganore, Kerala yakınında bulunur

Lumbini – Gotama Buda'nın doğum yeri olan Rupandehi bölgesinde yer almaktadır. Artık UNESCO Dünya Mirası Alanı.
Sinja Vadisi – Orta Çağ Khasa Krallığının başkenti ve Khas (Nepal) dilinin kökeni olan Jumla bölgesinde yer almaktadır. Artık UNESCO Dünya Mirası Alanı.

Chanhudaro - İndus Vadisi uygarlık şehri olan Pakistan'ın Sind eyaletinde yer almaktadır.
Pakistan'ın Pencap şehrindeki Cholistan Çölü'nde yer alan Ganweriwal, İndus Vadisi Medeniyeti'nin henüz kazılmamış büyük bir kasabasıydı.
Harappa - Pakistan'ın Pencap şehrinde bulunur - İndus Vadisi Medeniyeti'nin ilk şehri
Kot Diji - Pakistan'ın Sind eyaleti İndus Vadisi uygarlık şehrinde bulunur
Mehrgarh - Pakistan'ın Belucistan eyaleti İndus Vadisi uygarlık şehrinde bulunur
Mohenco-daro - Pakistan'ın Sind şehrinde bulunan - İndus Vadisi uygarlığının ilk şehri. Şehir dünyadaki ilk kentsel yerleşimlerden biriydi.
Ser-i Bahlol - Hayber Pahtunhva eyaletinde yer alan - antik bir kasaba, şu anda harabelerin bulunduğu yer.
Sokhta Koh - İndus Vadisi'nin bir başka antik yerleşim yeri olan Pasni şehrinin yakınında yer almaktadır.
Dasht Nehri yakınında bulunan Sutkagan Dor, İndus Vadisi'nde şu anda harabe halinde olan küçük bir yerleşim yeriydi.
Takht-i-Bahi - Hayber Pahtunhva eyaletinde yer alan eski bir Hint-Part Budist manastırı alanı.
Taxila - Pakistan'ın Pencap eyaletinde bulunmaktadır.

Naga Puram - İndus Vadisi uygarlığının bir şehri olan Pakistan'ın Sindh eyaletinde yer almaktadır. Şehir Karnali Nehri'nin kıyısındaydı.

Anuradhapura – artık

Kent, tarımsal olmayan büyük yerleşim birimi anlamına gelir. Kent sözcüğü ile şunlardan biri kastedilmiş olabilir.

Kent, yerleşim birimi

Kent, İngiltere: Güneydoğu İngiltere'de metropoliten olmayan bir kontluk.

Kent, British Columbia
Kentville, Nova Scotia
Chatham-Kent, Ontario

Kent County, Delaware
Kent County, Maryland
Kent County, Michigan
Kent County, New Brunswick
Kent County, Rhode Island
Kent County, Texas
New Kent County, Virginia

Kent, Connecticut
South Kent, Connecticut
Kent, Florida
Kent, Iowa
Kent, Illinois
Kent, Jefferson County, Indiana
Kent, Minnesota
Kent, New York
Kent, Ohio
Kent, Oregon
Kent, Texas
Kent, Washington
Kent Acres, Delaware
Kent City, Michigan
Kent Narrows, Maryland
Kentland, Indiana
Fort Kent, Maine

Kent Group adalar (Bass Strait, Avustralya)
Kent Island, Maryland, ABD
Kent Narrows, Maryland, ABD
Kent Nehri, Cumbria, England

HMS Kent, bir Ingiliz harp gemisi
Ford Kent engine, used in for instance Ford Anglia
Old Kent Road ve New Kent Road  Londra'da sokak isimleri
Kent Street (Ottawa), Ottawa merkezinde onemli bir sokak
Kent Station (OC Transpo), Ottawa merkezi kitle tasima koridoru uzerinde bir otobus duragi

Kent Üniversitesi: Canterbury, Kent, İngiltere'de kurulu bir devlet üniversitesi.
Kent State Üniversitesi: Kent, Ohio, ABD'de en büyük kampüsü olan bir araştırma üniversitesi.

Kent mango
Kent (sigara), bir Amerikan yapımı sigara markası. 1952'de piyasaya sürülen ilk filtreli sigara markası.
Kent (grup), İsvecli müzik grubu
KENT, bir radyo istasyonu
Kent (oyun), bir iskambil oyunu
Kent Gıda, şekerleme üreten bir şirket

Kent sosyolojisi, tanım olarak Batı'da 19. yüzyıl sonlarında ortaya çıkmış olan disiplinin adıdır. Sosyoloji disiplinleriyle aynı zemini paylaşmakla birlikte büyük ölçüde bu disiplinlerden ayrılan yönlere sahip olarak şekillendi. Kent sosyolojisinin ana sorunu ya da meselesi, modern kent toplumlarının yapısal özelliklerini ve sorunlarını anlamaya çalışmak olarak şekillenmiştir. Buna göre, kent sosyolojisi alanı içinde, belirli bir yöntemsel tercihle araştırmacılar, kentte meydana gelen sosyal gruplaşmaları, bu grupların birbirleriyle olan ilişkilerini, etkileşim ve çatışmalarını, kentsel kurumlaşmaları ve örgütlenme biçimlerini, demografik dağılımın sosyal bağlantılarını ve söz konusu grupların kent sosyal yaşamına uyum problemlerini vb. ele alıp irdeleyebilirler.
Toplumbilimsel düşünce tarihi içinde kent, geleneksel toplumdan modern topluma geçişin bir parçası olarak ele alınmıştır. Marx, Weber, Durkheim Simmel gibi düşünürlerin endüstriyel toplum analizleri daha sonra gelişen kent teorilerini etkilemiştir. Kentin ayrı bir çalışma konusu olarak ele alınması 1920'li yıllarda Chicago okulu ile birlikte başlamıştır. 1960'lı yıllardan sonra ise kent, ekonomi politik bir yaklaşımla analiz edilmiştir.

1920'li yıllarda hızla göç alan Chicago kenti, ticaret, finans ve taşımacılık olarak önemli bir kentleşme deneyimi yaşadı. Chicago'nun kentleşme deneyimi üzerine yapılan araştırmalardan oluşan yaklaşım "sosyal ekolojik yaklaşım" olarak nitelendirilmektedir. Bu okul içinde kent araştırmaları yapan en önemli isimler Robert Park, Roderick D. McKenzie, Ernest Burgess, Louis Wirth olarak sayılabilir.

Sosyal ekolojik yaklaşımın kurucusu Robert Park'tır. Chicago'nun kentsel büyüme şekli ve şehrin farklı bölgelerinde farklı Altkültür'lerin oluşması Park'ın ilgisini çekmiştir. Park kentte oluşan mekânsal yapılarla sosyal yapılar arasında nasıl bir bağlantı olabileceğini düşünmüş ve Darwin'in türlerin gelişimi ile ilgili geliştirdiği yaklaşımı kentlerin gelişimine uyarlamaya çalışmıştır. Buna göre, doğadaki canlılar nasıl kendi yaşamları için en uygun çevre koşullarını seçiyor ve varlıklarını sürdürmek için rekabet ve mücadele içine giriyorlarsa, kentlerde de benzer bir süreç yaşanmaktadır. Doğadaki bitki ve hayvan türleri için geçerli olan istila, yerine geçme ve egemenlik kurma biçimleri kentlerde de yaşanır.
Park'a göre kent hayatı biyotik ve kültürel olmak üzere iki düzeyde örgütlenir. Biyotik düzey, yaşamak için gerekli olan kentin kıt kaynaklarını ve bu kaynaklara ulaşmak için yaşayanların en uygun çevresel koşulları seçmek için verdikleri mücadeleyi içerir. Örneğin kente yeni gelen bir aile için en temel ihtiyaç bir konuta ulaşmaktır. Kentlerde konut ve toprağın kıt olması beraberinde rekabeti de getirir. İş merkezlerine yakın yerlere yerleşmeye çalışmak ya da ucuz konut ve arsaları ele geçirmek biyotik örgütlenme düzeyinde gerçekleşir. Konut, iş ve ticaret alanları insanların kıt kaynaklar için yaptıkları rekabet ve çatışma ile oluşur. Kentsel yerleşimde oluşan bu bölgelere doğal alan adı verilir. Bu alanlar temelinde kentin bir haritası çıkartılabilir. İş bölgelerinin genişlemesi sonucunda, konutlarda yaşayan insanlar alanlarını koruyamaz hale gelir ve yerlerini ticaret alanlarına bırakırlar. Biyotik alan sert bir rekabet alanıdır. Konut, mahalle, alışveriş merkezleri, iş ve ticaret alanları gibi biyotik düzeyler oluştuktan sonra bunun üzerine kentin kültürel düzeyi inşa edilir. Kültürel düzey, o biyotik alanda yerleşen insanların değer yargılarını, okullarını, cami ve kiliselerini, aile ve akrabalık ilişki ve örgütlerini belirtir. Kültürel düzey kent yaşamının ortak duygulara göre düzenlenmesini ve sembolik/psikolojik uyum süreçlerini ifade eder. Kültürel düzey biyotik alanın tersine bir iş birliği alanıdır.

Park'ın öğrencilerinden McKenzie ve Burgess, sosyal ekolojik yaklaşımı kentin merkezden dış bölgeleri doğru genişleme sürecini açıklamak için kullandılar ve büyümeyi ortak merkezleri olan ve dışa doğru halkalar şeklinde oluşan bir şey kabul ettiler. McKenzie'ye göre bireyler, gruplar, firmalar kentte yer edinmek için rekabet ederler. Bu rekabette başarılı olanlar kentin en iyi yerlerini tutarken diğerleri istenmeyen, daha kötü bölgelerle yetinmek zorunda kalırlar. Örneğin bir firma kendisi için gereken mekânı elde etmeye çalışır ve o bölgede bulunan konutları kentin dışına atmayı başarır. Kentin büyümesi istila ve yerinden etme süreçlerinden oluşur.

Burgess, kentler için halkalardan oluşan bir büyüme modeli oluşturdu. Buna göre birinci dairede iş ve ticaret bölgeleri yer alır. İş merkezleri, satış mağazaları, bankalar, oteller, tiyatro ve müzeler bu bölgeyi kuşatır. Nüfus gün içinde artar, geceleri azalır. İkinci daire nüfus ve arazi kullanımının kaygan ve değişken olduğu geçiş bölgesidir. Bu bölge daha kötü oturma bölgelerini içerir. Amerikaya gelen göçmenlerin ilk yerleştikleri yer bu bölgedir ve iş gücü pazarını oluşturur. Ticaret bölgesi geliştikçe bu bölgelere kayarak burada yaşayanları başka bölgelere taşınmak zorunda bırakır. Üçüncü daire işçilerin oturduğu bölgedir. Özellikle daha iyi durumdaki sanayi işçilerini ve ikinci kuşak göçmenleri barındırır. Dördüncü daire üst sınıfların yaşadığı bölgedir. Zenginlerin mülkleri ve orta sınıf konutlar burada bulunur. Beşinci bölgede ise banliyöler yer alır.
Burgess'in modeli günümüzdeki kentlerin ekolojik büyümesini açıklamakta sınırlı kaldığı için Birden Fazla Merkez Modeli (Multiple nuclei model) ve Dilimler Yaklaşımı (Sector model) ile aşılmaya çalışılmıştır.

Park ve öğrencileri McKenzie ve Burgess, kentin oluşumuna yoğunlaşırken, Wirth kentli insanın davranış özelliklerini ve bir kent kültürünün nasıl oluştuğunu analiz etmeye çalışır. Bunun için 3 bağımsız değişken kullanır. Bunlar şunlardır:

nüfusun büyüklüğü
nüfusun yoğunluğu
nüfusun çeşitliliği
Bu 3 değişken, kent kültürünü, kente özgü davranış ve yaşam biçimini belirler.

Kentte yaşayan insan sayısı arttıkça kişisel farklılıklar da artar. Kentte yaşayan insanların meslekleri, düşünceleri, yaşam biçimleri kırsal bölgelerde yaşayanlara göre daha çok kutuplaşmaktadır. Nüfusun büyüklüğü komşuluk ilişkilerini, akrabalık bağlarını, etnik kökene dayalı ilişkileri ve bunlardan doğan paylaşım duygularını zayıflatır. Kırsal yaşamda görülen dayanışma yerini rekabet ve resmi denetim mekanizmalarına bırakır. Her gün daha çok insanla etkileşimde olunsa bile bu insanlar hakkında daha az bilgiye sahip olunur. İnsan ilişkileri yapay, geçici ve parçalıdır. Çıkara dayalı ilişkiler kurma eğilimi artar. Bireyler parçası olduğu grubun denetiminden uzaklaşarak daha fazla özgürlük ortamı içine girseler de, toplumla bütünleşmeleri zayıfladığı için ortaklık duygusundan mahrum kalmaya ve yalnızlaşmaya başlarlar. Çıkarlar temsil yoluyla sağlanır ve bireylere temsil ettikleri insanların sayısına orantılı şekilde değer verilir.

Kentte nüfusun yoğun olması fiziksel ilişkilerin daha yakın olmasını sağlar, ancak buna karşın toplumsal ilişkiler daha mesafeli hale gelir. Kent insanı görsel algılamaya eğilimlidir. Örneğin bir görevliyi üzerindeki üniforma ile değerlendirir, arkasındaki nasıl bir kişi olduğundan haberi olmaz. Kentli birey; düzen ve karmaşa, zenginlik ve yoksulluk, entelektüellik ve cehalet arasındaki karşıtlıkların etkisinde kalır. Kentsel mekân üzerinde rekabet büyüktür ve sanayi, ticaret, alışveriş ve dinlenme yerleri birbirinden ayrılmıştır. Aynı konumda ve benzer ihtiyaçları olan insanlar aynı bölgelerde yaşamayı tercih ederler ve kentin farklı bölgeleri uzmanlaşmış işlevler kazanır. Saat ve trafik ışıkları toplumsal düzenin simgeleri haline gelir. Kent yaşamının temposu ve karmaşık teknoloji anlaşmazlıklara, gerilimlere yol açar ve kişisel öfkeleri arttırır.

Kentte nüfusun çeşitliliğinin ve etkileşimin artması sınıf yapıların etkiler. Katı sınıf yapılarını kırar ve toplumsal tabakalaşma içinde hareketliliği artırır. Aile ve komşuluk ilişkileri zayıflar ancak yeni grup bağlılıkları ortaya çıkar. Bireyler kent yaşamı içinde ortaya çıkan farklı ilgi alanlarına göre kendilerini farklı gruplarda tanımlarlar. Bireylerin grup üyeliği içinde aldığı roller birbirinden farklı ve ilişkisiz, hatta çatışmalı ve çelişik olabilir. Kentlilik, insanların kendini sürekli yeniden tanımladığı bir süreçtir. Kentin kişilik yapısı, toplumsal yapılar arasındaki hareketlilik ve grup aidiyetlerinin sürekli değişmesi yüzünden, parçalı, bütünleşmemiş ve dışlanmış bir özelliktedir.

1960'lı yıllarda kenti ekonomi politik bir bakış açısıyla analiz eden yaklaşımın içinde yer alan Henri Lefebvre, Manuel Castells ve David Harvey, Marx'ın toplum teorisinden etkilenmişlerdir. Marx, kentleri sınıf mücadelesinin yaşandığı alanlar olarak kabul eder ancak kentler için özel bir analiz çabasına girmez. Marx'ın kapitalist toplum teorisi, bu düşünürler tarafından kentleşme dinamiklerini açıklayabilmek için yeniden yorumlanmıştır. Bu yaklaşım, kentleşme olgusunu sanayi birikim süreçleri çerçevesinde analiz eder.

Henri Lefebvre sermaye yatırımı, kar, rant, ücret, sınıf sömürüsü ve eşitsiz gelişim gibi kavramları kent analizinde kullanır. Kentleşmeyi beş boyutta ele alır.

Kentsel gelişim kapitalist sistemin oluşum ve gelişimi ile ilgili bir süreçtir.
Marx, Sermaye birikim yasası'nı açıklamıştır. Sermayenin bu birikimi direkt üretim sürecinin içinde ve Artı değer yoluyla gerçekleşir. Otomobil üretimi sermayenin birikim sürecine bir örnektir. Lefebvre buna sermayenin birincil birikim aşaması adını verir. Kentsel mekân analizinde ise asıl olarak sermayenin ikincil birikim aşaması üzerinde durur. İkinci aşamada kentsel mekân ve toprak, fabrikada üretilen mallar gibi alınıp satılan bir mala dönüşür. Özellikle kriz dönemlerinde kentsel mekânlar kâr etmek için çekici hale gelirler. Yatırım yapılan topraklar sermayenin büyümesini sağladığı gibi, kentlerin de özel bir şekilde gelişmesine yol açar.
Bir kentin inşa süreci bir mekânın yaratılmasıdır. Toplumsal faaliyetlerimiz ve ilişkilerimiz mekân üzerinde gerçekleşir. Mekân toplumsal örgütlenmenin bir parçasıdır. İns

Kentleşme, kentsel yaşam biçimlerinin gelişimi olarak tarif edilmektedir. Başka bir deyişle, dar bir alana yerleşen büyük nüfus birikimi, yeni fiziksel ve sosyal oluşum, karmaşık ilişkiler ağı, iş dallarının farklılaşması ve kendine özgü bir kültürel sistemin ortaya çıkması olarak tanımlanmaktadır. Kentleşme, kente göç eden bireyin ya da kentte ikamet eden nüfusun değişim sürecini oluşturur ve sosyal, kültürel, ekonomik özellikleri ile ele alınır. Kentlileşme sosyal bakımdan, kente özgü tavır ve davranış biçimlerinin benimsenmesi ile gerçekleşirken kırsal alanlarda yaşayanlar daha farklı ekonomik ve sosyo-kültürel yaşam biçimine sahiptir.
Kentsel yaşam biçimleri ikiye ayrılır: Fiziksel kentleşme, işlevsel kentleşme.
Fiziksel kentleşme; şehirlerin büyümesiyle ilgilidir.
İşlevsel kentleşme; insanların değişen davranışlarını kapsar..
Yüzyıllardır görülen fiziksel kentleşme süreci, (özellikle 19. yüzyılda Avrupa'da) gelişmekte ve gelişmiş olan ülkelerde son yıllarda büyük oranda hızlanmıştır. Sanayileşmiş ülkelerde, kırsal alanlardaki kentsel yaşam biçimleriyle birlikte fiziksel kentleşme de gelişmeye başlamıştır. Tarihsel inceleme sonucunda kentsel nüfus oranında artış görülmüş, 2008 yılında dünyada ilk defa şehir nüfusunun, kırsal alanlara göre daha fazla olduğu tespit edilmiştir. Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu’na göre ise 2030 yılında, 5 milyar insanın şehirde yaşayacağı tahmin edilmektedir.
Kentleşme olgusu nüfusun yer değiştirmesinin ötesinde ekonomik, toplumsal, kültürel ve siyasal büyük çaplı dönüşümleri de gerektirir.
Türkiye'de, kentleşme hareketlerinin gelişimi 1950 öncesi ve sonrası olmak üzere iki farklı dönemden oluşmaktadır. Kent nüfusu 1950’ye kadar çok yavaş artış gösterirken bu tarihten sonra özellikle kırsal alanlarda çok hızlı bir gelişme sürecine girilmiştir. Bunun nedeni ise, yapısal dönüşümlerin çözülmesi ve günümüzde hala devam eden kentlere yönelik yoğun göçlerdir.
Kentleşme süreci 1980’lerden sonra çeşitli toplumsal sorunlara bağlı olarak büyük kentlere göçü gerektirmiştir. Bunun sebebi ise hedeflenen ekonomik büyümenin sağlanamaması, yüksek oranda seyreden enflasyon ve milli gelirin artmamasıdır. Bu göçler özellikle gecekondulaşma olmak üzere önemli maddi ve kültürel sorunlar doğurmuştur.

Kentlerin ortaya çıkışının ilk öncülleri, Neolitik Dönem’de Torosların Güneydoğu eteklerinde bulunan “Bereketli Hilal” adı verilen bölgede görülmüştür. Diyarbakır- Çayönü, Körtik Tepe, Batman- Hallan Çemi, Urfa- Nevali Çori, Göbekli Tepe ilk Neolitik yerleşkelerdir ve insanoğlunun toprağa yerleşip üretici duruma geçtiği dönemde kurulmuştur. İkinci öncülleri ise; Orta Anadolu’da MÖ 7000’lerde Konya- Çatalhöyük ve Kuzey Irak- Jarmo yerleşkeleridir. MÖ 4000’li yılların sonlarında ise, Güney Mezopotamya’da Sümerler tarafından Ur, Uruk, Eridu Site'leri kurulmuştur. Daha sonraları Nil Havzası’nda da buna benzer kentler kurulmuştur.

Tarımdaki “artı ürün” ile bundan doğan kentler arası ticari ilişki, kentlerin surlarla çevrilmesi, insanların kutsal değerler etrafında birleşmesi, yazı ve hukuk'un ortaya çıkması ve bununla birlikte toplumsal sınıfların oluşmaya başlaması kentleşme sürecindeki öncel faktörler olmuştur.
Ege Kıyılarında ise, tarıma elverişli arazilerin yokluğu nedeniyle maden çıkarma, çıkarılan madenlerden çeşitli aletlerin üretimi, denizcilik ve ticaretin gelişmesi kentlerin yapısını etkileyen etmenleri oluşturmuştur.
MÖ 2000'lerde kentleşme hızı artmıştır ancak MÖ 1200'lerde “Deniz Kavimleri Göçü” Ege'de Miken, Anadolu'da Hitit Uygarlığı'nın yıkılmasına neden olmuştur. Bu yıkım kentlere göçle gelen topluluklara ve dolayısıyla kentleşme olgusuna da büyük bir darbe olarak kabul edilmiştir.
MÖ 1000'li yıllarda, yeniden gelişmeye başlayan kentler önce Batı Anadolu Kıyılarında, 9. yüzyıl başlarından itibaren ise Anadolu'nun doğusu ve iç kısımlarında varlığını göstermiştir.
Orta Çağ'ın ilk dönemlerinde, üretici iş gücü olarak toprağa bağlı bulunan serfler nedeniyle, toplumsal yapı kırsal alanda örgütlenmiştir. Onuncu yüzyıla gelindiğinde ise, ticaretin canlanmasıyla birlikte eski site devletleri ortadan kalkmış, “komün yönetimleri” ortaya çıkmıştır. Tüccar ve zanaatkarlardan oluşan komün yönetimleri, kırsal kesimden net bir şekilde ayrılmış ve büyümeye başlamıştır. On beşinci yüzyılda ticari rekabetler, aralarındaki anlaşmazlıklar nedeniyle iç düzenlerinin bozulması ve sınıf çatışmaları komünlerin özerkliklerini kaybetmelerine yol açmıştır.
16. yüzyılda sanayileşme ile büyüyen kentlerin demokratik ve toplumsal hareketliliğin odağı olmaya başlaması, bu kentlerde hızlı nüfus artışı ve çağdaş anlamda kentleşmenin ortaya çıkmasına neden olmuştur.

Sanayi Devrimi ile ulaşılan yeni teknik buluşlar, makineler ve beraberinde getirdiği toplumsal değişmelerin sonucu olarak “işçi” sınıfı ortaya çıkmış, iş bölümü ve uzmanlaşma ile birlikte daha çok sayıda işçi ihtiyacı doğmuştur. Bunun sonucu olarak da, çalışmak için kente gelen insanların barınma ihtiyacını karşılayacak alanlar yetersiz kalmış, kent dışında kurulmuş olan fabrikalar çevresinde işçi mahalleleri oluşmuştur. Böylece, sanayi devrimi ile gelişen kent yaşamındaki değişimler; hem ekonomik alanda hem de sosyal, siyasi ve kültürel alanlarda meydana gelmiştir.
Başta İngiltere olmak üzere, 19. asır başlarına kadar dünya genelinde sanayi imalatının üretim biçimi ve örgütlenme yapısı büyük ölçüde benzer özellikler sergilemiştir. Ancak 19. yüzyılın başlarından itibaren Sanayi Devrimi bütün geleneksel üretim merkezlerini dar boğaza sokmuştur.
19. yüzyılda batıdaki sanayileşme hareketi, kentleşme sürecini başlatmıştır. Günümüzde, dünya üzerindeki ülkelerin çoğunda, kentlerde yaşayanların, kırlarda yaşayanlara oranla sayısı daha da artmaktadır. Kentlerin asıl gelişmesi sanayi devriminden sonra olmuştur. Sanayi devrimi, kentleşme sürecinde gelişmeyi etkileyen önemli bir aşamadır. Sanayi devrimi, kentlerin gelişmesinde, büyümesinde, büyük endüstri merkezleri halini almasında önemli bir yere sahiptir.
İngiltere'de endüstri alanındaki yeni buluşların ortaya çıkması tarım alanındaki ilerlemeler ve mülkiyetle ilgili yeni gelişmeler, köylülerin endüstri bölgelerine göç etmelerine neden olmuştur. İngiltere'de başlayan endüstrileşme hareketleri kısa zaman sonra Almanya, Fransa, İsviçre ve Belçika gibi diğer Avrupa ülkelerine de yayılmıştır.
Endüstri devriminin kentte yarattığı değişim, kentin fiziki planlamasını da etkilemiş olup kentin dışında veya uzağında yeni yerleşim alanlarını oluşturmuştur.

Bugün kentleşme süreci, özellikle endüstri alanında gelişmişlik seviyesine yakın ya da gelişmiş devletlerde gerçekleşmektedir. Aynı zaman da bu durumu, kırsal bölgelerde neredeyse hiç iş imkanının olmayışı ya da savaşlar nedeniyle ekonominin kötüleşmesi hızlandırmaktadır. Bu nedenler özellikle bu tür ülkelerde hızla büyüyen çok sayıda yeni şehrin oluşmasına sebep olur. Burada en büyük sorun, bu şehirlerin derme çatma ya da vergilendirilemeyen imar alanlarına sahip olmalarıdır. Bununla birlikte yeni oluşan bu şehirlerde şartlar birçok yönden beklenildiği gibi değildir (bknz. Gecekondulaşma/ çarpık kentleşme). Buna rağmen yine de köyden şehre göç edenler için “şehir” geldikleri yerden çok daha iyi imkanlara sahiptir. Bu kentleşme yöntemi kırsal göç ya da ’’köyden şehre göç” olarak adlandırılabilir. Bu kavram bir ülke içindeki geleneksel göç kavramını ifade etmekle birlikte, gelişen göç nedenlerine ve ülkenin kırsal bölgesinden şehre göç anlamına denk düşmektedir.
İlk olarak kente bir kişi göç eder ve sonrasında ise onu diğer kişiler takip eder. Bu tür göç olayına ise “Zincirleme Göç” denir.
Fakat her ne kadar köyden şehre göç, endüstride gelişme gösteren ülkelerde ilk akla geliyor gibi dursa da; aynı zamanda endüstri uluslarında da söz konusudur. Bu durum, yani köyden şehre göç, tarım arazilerinde çalışacak iş gücünün azalmasına neden olur. Bu durumdan özellikle kentsel yığışım içerisinde olan kadınlar etkilenmektedir. Bunun da sebebi hizmet sektörü içerisinde kendilerine çalışma alanı bulma eğilimidir. Böylelikle kırsal bölgelerde nüfus anlamında eşit dağılım gerçekleşmez.
Böyle bölgelerde yüksek maliyetler ve az kar marjı nedeniyle alt yapı çalışmaları şehirlerde olduğu gibi hızlı ilerleme kaydedemez.
Köyden şehre göçün aksine bir de şehirden köye ya da kırsala yerleşim söz konusudur. Bu tür göçte, iyi kazanan orta gelire mensup aileler banliyö ya da çevresine yerleşmek adına şehri terk eder.

Kentleşmenin oranı ülkeden ülkeye, ülkenin az gelişmişlik veya gelişmişliğine göre farklılık göstermesine rağmen, yukarıdaki göç nedenine bağlı olarak; kentleşmeye etki eden itici, çekici ve siyasi faktör olmak üzere evrensel nedenleri de vardır. Bu çerçevede bu nedenlerin açıklanması, kentleşmenin sebeplerini ortaya çıkaracaktır.

İtici faktörler, kentleşme nedenleri arasında ekonomik durum ile ilişkilendirilir. Ekonomik nedenler, kentleşme ile ilgili gelişmelerde en üstte duran temel nedendir. Bu sebepler ise sanayileşme ve makineleşmeyle birlikte geçimini tarım ile sağlayan insanların kente yönelmelerine neden olur. Ayrıca özellikle az gelişmiş ülkeler de tarımsal verimlilikte yaşanan kaos ve kırsal bölgelerde kişi başına düşen gelirin az olması; ekilebilen toprakların dengesiz dağılımı, iklim koşulları ve yaşanan erozyonlar bu bölge yaşayanlarının kente yönelmelerini güçlendiren nedenlerdendir.
Ayrıca itici faktörlerin bir diğer nedeni de kentlerin sunduğu ekonomik üstünlüklerin fazla oluşudur. B. Goodall “The Economics of Urban Areas” adlı kitabında ekonomik üstünlükleri beş noktada toplamaktadır.

Uzmanlaşma: Hem üretim maliyetinde bir azalmaya, hem de gelirlerde bir artışa yol açmaktadır.
Dışsal biriktirimler (tasarruflar): Birbirinin tamamlayıcısı olan, birbirinin ürettiği mal ve hizmetlere gereksinme duyan üretim birimlerinin, aynı yerleşme yerini yeğ tutmaları halinde sağladıkları ekonomik yararlardır.
Kentleşme biriktirimleri: Çeşitli ekonomik faaliyetlerin belli bir merkezde yığılma sonucunda sağladığı üstünlüklerdir.
Ucuz ve kalifiye işgücü bulmanın kolaylığı.
Kentte yaşayan 

Kentsel alan, kentsel yığışım, kentsel yığılma, kent-bölge, kent aglomerasyonu, toplu yerleşim bölgesi, toplu yerleşim alanı veya metropoliten alan, yüksek nüfus yoğunluğuna ve yapılı bir altyapıya sahip bir yerleşimdir. Kentsel alanlar kentleşmeyle oluşturulur ve kent morfolojisi tarafından şehir, kasaba, konürbasyon veya banliyöler olarak kategorize edilir.
Nisan 2011 itibarıyla 10 büyük kentsel yığışım nüfusları:

United Nations Statistics Division (UNSTAT): Definition of "urban" 10 Eylül 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
World Urban Areas 3 Mayıs 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. All identified world urbanized areas 500,000+ and others: Population & Density.
City Mayors – The World's Largest Urban Areas in 2006 26 Aralık 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
City Mayors – The World's Largest Urban Areas Projected for 2020 30 Kasım 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
PopulationData - World's largest urban areas 1,000,000+ population 3 Ocak 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kentsel bozulma (aynı zamanda kentsel çürüme ve kentsel yanıklık olarak da bilinir), daha önce işleyen bir kentin veya kentin bir kısmının itibarsızlık ve aldatma haline geldiği sosyolojik süreçtir. Endüstrileşme, nüfus azalması veya şehirsizleştirme, ekonomik yeniden yapılandırma, terk edilmiş binalar ve altyapı, yüksek yerel işsizlik, artan yoksulluk, parçalanmış aileler, düşük genel yaşam standartları ve yaşam kalitesi, siyasi yoksunluk, suç, yüksek kirlilik seviyeleri ve ıssız bir şehir manzarası gösterebilir. 1970'lerden ve 1980'lerden bu yana kentsel bozulma, özellikle Kuzey Amerika ve Avrupa'nın bazı bölgelerinde (çoğunlukla İngiltere ve Fransa) Batı şehirleriyle ilişkilendirilmiştir. O zamandan beri, küresel ekonomilerdeki, ulaştırmadaki ve hükûmet politikasındaki önemli yapısal değişiklikler ekonomik ve sonra da kentsel bozulmalarla sonuçlanan sosyal koşulları yarattı.

Kentsel dönüşüm
Konut yapı serisi
Sosyal konutlar
Hayalet kasaba
Kırsal göç
Gri alan arazisi
Kahverengi alan arazisi
Karanlık Çağ
Sosyal dışlanma

Kentsel dönüşüm, bir kentte çökme ve bozulma olan mekanların  fiziksel, ekonomik, toplumsal ve çevresel koşullarını kapsamlı ve bütünleşik yaklaşımlarla iyileştirmek üzere hayata geçirilen strateji ve eylemlerin bütününü ifade eder.
Kentlerde, sanayileşmenin beraberinde getirdiği hızlı değişim çöküntüye sebep olduğu gibi I. ve II. Dünya savaşları da kentlerin çöküntüye uğramasına sebep olmuştur. Savaşlarda yıkılan şehirlerin inşası için bir çözüm olarak kentsel dönüşüm kavramı ortaya çıkmıştır. Yeniden inşa sürecinde kültürel ve tarihsel değerleri koruma ön plana alınmıştır. Dünyada  kentsel dönüşümde kent halkının katılımcı olduğu politikalar 1970'lerin sonuna doğru benimsenmeye başlamış; 1990'lardan sonra, kentsel dönüşümün sosyal boyutu vurgulanmıştır.

Türkiye'de "kentsel dönüşüm" kavramı, 2012 yılında AK Parti hükûmetinin deprem tehlikesine yönelik olarak hazırladığı 6306 sayılı "Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun" ile birlikte gündeme gelmiştir. Bu kanunda 'Riskli Yapı' ve 'Riskli Alan' diye iki çeşit tanım yapılmıştır. Halkın, riskli yapıların depremlere dayanıklı hale getirilmesi sürecini de “Kentsel Dönüşüm” kavramı ile ifade etmeye başlaması sonucu 6306 sayılı kanun Kentsel Dönüşüm Kanunu olarak telaffuz edilegelmiştir.
Türkiye'de gerçekleştireln kentsel dönüşüm uygulamalarınına yöneli eleştiriler arasında; hak sahiplerine önerilecek konutların genelde hak sahibinin tapulu alanı dışında olan bölge ve yerlerin gösterilmesi nedeniyle sosyolojik açıdan çevre ve komşuluk ilişkilerinin zarar görmesi; daha sonradan yapılacak yapıların emlak değerinin daha çabuk yükseleceği için bırakılan alanın tam değerine denk gelmeyecek yerlerin önerilmesi; kentsel dönüşüm süreçlerine mobbing davranışının ve kent suçu örneklerinin eşlik etmesi sayılabilir.

Kent sosyolojisi

Şehir planlaması, bir şehrin ve insan ihtiyaçlarını karşılayan alt alanlarının gelecekte arzu edilen koşullarda geliştirilmesi ve bu istikamette uygulanmasıyla ilgilenen bilimsel disiplindir. Özellikle ekonomik, ekolojik, sosyal, yaratıcı ve teknik yönleri dikkate alarak mekâna yönelik kavramlar ve süreçler geliştirir. Kural olarak, devlet tarafından kurumsallaştırılır ve belediyede arazi kullanımını bağlayıcı bir şekilde düzenler. Bu, çatışmayı en aza indirmek amacıyla ideal olarak kamunun çıkarları ile özel çıkarları hesaba katarak, hem kamunun, hem de özel inşaatın yanı sıra mekânsal altyapı geliştirmeyi de içerir.
Üniversitelerde müstakil bir program olarak sunulan şehir ve bölge planlama, kentsel ve bölgesel bir planlama tasarlama esnasında, daha büyük ölçekli (bölge veya ülke) vaziyet ve planlamayı da dikkate almak durumundadır. Şehir ve bölge planlama, aynı zamanda kavramsal olarak kırsal toplulukların veya köylerin gelişimini de içerir. Daha mimarî yönelimli kentsel gelişim, özellikle kentsel planlamanın görünür ve tasarım yönleriyle ilgilenir.

Şehir planlamasında yer alan uzmanlar (çoğunlukla şehir plancıları, aynı zamanda mimarlar, inşaat mühendisleri, coğrafyacılar, peyzaj mimarları ve trafik mühendisleri) şehir plancıları olarak adlandırılır. Şehir planlama, bazı üniversitelerde bağımsız bir alan olarak veya mimarlık, inşaat mühendisliği, coğrafya, mekânsal planlama veya ulaşım gibi ilgili eğitimlerde uzmanlık olarak öğretilen bir disiplindir. Şehir ve bölge planlamanın asıl görevi, şehirlerde, belediyelerde ve bunların alt alanlarında sürdürülebilir kentsel kalkınmayı idâme ettirmektir.

1930'da çıkarılan 1580 sayılı Belediyeler Kanunu ve 1593 sayılı Umumî Hıfzıssıhhâ Kanunu ile belediyelere imar planı yaptır­ma yükümlülüğü getirildi. Cumhuriyet'in ilk yıllarında ise yabancı uzmanlara sipariş edilen kentsel tasarım ve şehir planlama tasarıları, II. Dünya Savaşı'ndan sonra tamamen Türkiye'de yetişmiş uzmanlar tarafından yapılmaya başladı. 1961'de Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nde (ODTÜ) kurulan şehir ve bölge planlama bölümü, mimar ve mühendislerden bağımsız olarak faaliyet gösterecek, uzman şehir planlamacıları yetiştirilmesini hedefliyordu.
II. Dünya Savaşı sonrasında değişen ekonomi politikaları, savaş sonrası değişen uluslararası denteknoloji ile birlikte ulaşım imkanlarının artması, gitgide hızlanan köyden şehre göçler, konut ve işyeri talebinin artmasına neden olmuş; bu olgu da şehirlerin kontrol edilemez bir şekilde değişmesini beraberinde getirmiştir.
2021 yılı itibarıyla Türkiye'de 33 üniversitede şehir ve bölge planlama bölümü yer almaktadır. Bu üniversitelerin tam listesi aşağıdaki gibidir:

Orta Doğu Teknik Üniversitesi
İstanbul Teknik Üniversitesi
Ted Üniversitesi
Yıldız Teknik Üniversitesi
Çankaya Üniversitesi
Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi
İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü
Gazi Üniversitesi
Dokuz Eylül Üniversitesi
Gebze Üniversitesi
Akdeniz Üniversitesi
Bursa Teknik Üniversitesi
Karadeniz Teknik Üniversitesi
İzmir Demokrasi Üniversitesi
Ondokuz Mayıs Üniversitesi
Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi
Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi
Pamukkale Üniversitesi
Konya Teknik Üniversitesi
Süleyman Demirel Üniversitesi
Mersin Üniversitesi
Erciyes Üniversitesi
Necmettin Erbakan Üniversitesi
Uşak Üniversitesi
Amasya Üniversitesi
Atatürk Üniversitesi
Kırklareli Üniversitesi
İskenderun Teknik Üniversitesi
Gaziantep Üniversitesi
Sivas Cumhuriyet Üniversitesi
Yozgat Bozok Üniversitesi
Van Yüzüncüyıl Üniversitesi
Siirt Üniversitesi

Kentleşme
Şehir plancısı
Kentsel tasarım
Gecekondulaşma
Varoş
Kent sosyolojisi
Kamusal alan

Kentsel tasarım ya da kentsel planlama, kentlerin fiziksel tasarımı ve bunun sosyal, ekonomik, siyasal, psikolojik boyutları ile ele alan üniversitelerin kentsel tasarım/planlama bölümlerinde eğitimi verilen çok sayıda akademik disiplinden beslenerek oluşan akademik disiplin ve meslek alanıdır. Türkiye'de bu alanda  üniversitelerin mimarlık, peyzaj mimarlığı, şehir ve bölge planlama bölümlerinde eğitim verilmektedir.
İlk modern teorisyen 1898 yılında Bahçe Şehir Hareketi'ni başlatan Ebenezer Howard'dır. Howard, 1898 yılında Looking Backward isimli ütopik roman ve Henry George'un Progress and Poverty çalışmalarından etkilendiği Geleceğin Bahçe Şehirleri (Garden Cities of To-morrow) adlı çalışmasını yayımladı.
İlk akademik kentsel planlama bölümü 1899 yılında Liverpool Üniversitesi'nde Town and Country Planning Association olarak kuruldu ve 1909 yılında ilk ders açıldı.
20. yüzyılda otomobil kullanımının yaygınlaşarak kentlerin planlanması üzerinde etkili olması ile birlikte kentsel tasarım disiplini, otomobil merkezli tasarım anlayışına tepki olarak yükselmeye başladı. Jane Jacobs, Kevin Lynch, Gordon Cullen ve Christopher Alexander kentsel tasarım alanında otorite sayılan çalışmalar ile ön plana çıkan bilim adamlarıdır.

Şehir ve bölge planlama
Peyzaj mimarlığı

Kentsel ısı adası (KIA) insan faaliyetleri nedeniyle çevresindeki kırsal alanlardan önemli ölçüde daha sıcak olan metropol alanlardır. Bu metropolitan alanlarla çevresindeki daha az yoğun bölgeler arasındaki sıcaklık farkı 5 °C'ye kadar çıkabilir.
Bu tanım ilk olarak Luke Howard tarafından 1810'larda kullanılmıştır. Kentsel ısı adası olarak tanımlanan bölgelerde sıcaklık farkı geceleri gün içinde olduğundan daha fazladır ve bu farklar en çok rüzgâr zayıf olduğunda hissedilir. Hem yaz hem de kış mevsimlerinde görülür.

Kentsel ısı adasının ana nedenleri kentsel gelişimle birlikte değişen toprak yapısı, şehirleşme ile birlikte azalan yeşil alanlar ve binalarda kullanılan ısı tutucu malzemelerdir. Enerji kullanımından açığa çıkan ısı ikinci büyük sebeptir. Nüfus çoğaldıkça, kullanılan alan artar ve bu ısıyı arttırır. Artan sıcaklıkla birlikte hava kalitesi azalır.

Kentsel Isı Adalarının kent sakinlerinin sağlığı ve refahı üzerinde direkt etkileri vardır. Sadece ABD içinde yılda yaklaşık 1.000 kişi aşırı sıcaklık nedeniyle ölmektedir. Araştırmalar ölüm oranlarının, artan sıcaklıkla birlikte üssel bir artış gösterdiğini kanıtlamaktadır.

Ada Oyunları, Uluslararası Ada Oyunları Federasyonu tarafından düzenlenen bir uluslararası çok sporlu etkinliktir.

Ada Oyunları ilk olarak 1985 yılında Adalar-Arası Oyunlar adıyla Man Adası Uluslararası Spor Yılı kapsamında düzenlendi. İlk oyun direktörü olan Geoffrey Corlett sadece Birleşik Krallık civarındaki adalara değil İzlanda ve Malta'ya, Faroe Adaları, Grönland, Saint Helena ve Manş Adaları bölgelerine ve diğer bazı adalara da çağrıda bulundu. Organizasyona 15 adadan 600 katılımcı ve temsilci katıldı ve yedi spor dalında mücadele ettiler. Etkinlik 70.000 £'e maloldu. Organizasyon başarılı olunca iki yıl sonra tekrarlanmasına karar verildi.

Ev sahibi ülke aşağıdaki listeden 12-14 arasında sporu seçer.

Kazandıkları madalya sayılarına göre IGA üyelerinin listesi.

Islands marked in grey are no longer members of the IIGA and so cannot compete at the Island Games.
2001'den itibaren nüfusu 100.000'den az olan adalar (Alderney, Falklands, Frøya, Hitra, St. Helena ve Sark), altın, gümüş ve bronz 'Küçük Ada Sertifikası' için yarışmaktadır.

IslandGames.net20 Nisan 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Rodos'ta düzenlenen 2007 Ada Oyunları

“Afro-Asya Oyunları”, Asya ve Afrika’dan atletlerin katılımıyla gerçekleşen çok sporlu etkinliktir. Olimpiyatlar dışında bu iki kıtayı bir etkinlikte birbiriyle yarıştıran bir başka spor organizasyonu yoktur. Oyunlar 4 senede bir gerçekleşmesi kararı alınmıştır. Ayrıca Asya Olimpiyat Konseyi (OCA) ve Ulusal Afrika Olimpiyat Komitesi (ANOCA) tarafından denetlenmektedir.
Afro-Asya Oyunları Asya ve Afrika Ulusal Olimpiyat Komiteleri‘nin beraber katılımına ve birkaç Ulus Oyunları Federasyonu ülkesinin katılımına ev sahipliği yapmaktadır. Afro-Asya Oyunları açılışı 2003 yılında Hyderabad, Hindistan’da yapıldı. İkinci Oyunlar 2007 yılında Cezayir’de yapılması planlanmıştı. Ancak Oyunlar “Asyalılar altın madalya sahibi sporcuları belirlemekte başarısız olduğu için” süresiz olarak ertelendi. Bir başka deyişle Oyunlar feshedildi.

Akdeniz Oyunları, Akdeniz'e kıyısı olan ülkeler arasında, dört yılda bir düzenlenen spor yarışmalarıdır. Bu yarışmalar, Akdeniz ülkeleri arasında toplumsal ve kültürel yakınlaşmayı sağlamak amacıyla düzenlenmektedir. Akdeniz Oyunları'nda Olimpiyat kuralları geçerlidir ve yarışmalar 15 günde tamamlanır.
Akdeniz Oyunları ilk kez, 1948 Londra Olimpiyatları sırasında, Uluslararası Olimpiyat Komitesi asbaşkanı ve Mısır Olimpiyat Komitesi başkanı Muhammed Tahir Paşa'nın önerisiyle gündeme geldi. Türkiye ile birlikte dokuz Akdeniz ülkesi Olimpiyat komiteleri bu öneriyi olumlu karşılayınca, Uluslararası Akdeniz Oyunları Komitesi kuruldu. Merkezi Atina'da bulunan bu komite, oyunların dört yılda bir, Akdeniz'e kıyısı olan ülkelerin amatör sporcuları arasında ve yine Akdeniz kıyısındaki bir kentte yapılmasına karar verdi.
Akdeniz Oyunları'nın ilki, 5-12 Ekim 1951 tarihleri arasında Mısır'ın İskenderiye kentinde düzenlendi. 1967'den itibaren kadın sporcular da turnuvalara katılmaya başladı. Akdeniz Oyunları'nın tamamına katılım sağlayan Türkiye, 1971'de düzenlenen 6. Akdeniz Oyunları'na İzmir'de ve 17. Akdeniz Oyunları'na Mersin'de ev sahipliği yaptı. Eylül 2005'te İspanya'nın Almería kentinde Akdeniz Oyunları'nın on beşincisi yapıldı. Atletizm, basketbol, boks, jimnastik, futbol, güreş, eskrim, sutopu ve yüzme, bütün Akdeniz Oyunları'nın programında yer alan değişmez spor dallarıdır. Bugüne kadar düzenlenen Akdeniz Oyunları'nın en başarılı ülkesi, kazandığı toplam madalya sayısıyla İtalya'dır.

Şu anda Akdeniz Oyunları'na üye olan 26 ülke bulunmaktadır:

Afrika: Cezayir, Mısır, Libya, Fas, Tunus
Asya: Lübnan ve Suriye
Avrupa: Andorra, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Fransa, Hırvatistan, İspanya, İtalya, Karadağ, Kıbrıs Cumhuriyeti, Kosova, Kuzey Makedonya, Malta, Monako, Portekiz, San Marino, Sırbistan, Slovenya, Türkiye, Yunanistan
Akdeniz'e kıyısı olup oyunlara katılmayan ülkeler İsrail ve Filistin'dir. Ayrıca Akdeniz kıyısında yer alan Cebelitarık ve Kıbrıs'taki üs bölgeleri, Birleşik Krallık'a bağlı olmasına rağmen oyunlara üye değildir. Akdeniz'e kıyısı olmayıp oyunlara katılan ülkeler Andorra, Sırbistan, Kosova, Kuzey Makedonya, Portekiz ve San Marino'dur. 25 Haziran 2009'da yapılan toplantıda üyeliği kabul edilen Kuzey Makedonya, 2013 Akdeniz Oyunları'nda ilk defa katılmıştır.
Daha önceki oyunlara katılmış olup da şimdi mevcut olmayan ülkeler Yugoslavya ve Birleşik Arap Cumhuriyeti'dir.

Akdeniz Oyunları'nın sembolü oyunlara katılan ülkelerin yer aldığı üç kıtayı, Asya, Afrika ve Avrupa'yı temsil eden 3 halkadan oluşmaktadır. Halkaların aşağı kısmı Akdeniz'e gömülüyormuşcasına dalgalı bir yansıma oluşturmaktadır. Oyunların kapanış töreninde bayrak bir sonraki Akdeniz Oyunları'na ev sahipliği yapacak ülkeye teslim edilmektedir.

Atlantik kıyısında yer alan Kazablanka dışında, şu ana dek ev sahipliği yapan tüm şehirler Akdeniz kıyısındadır.

Yugoslavya 1997 ve 2001'de Yugoslavya FR olarak yarıştı.
Sırbistan 2005'te Sırbistan Karadağ olarak tamamlandı.

Akdeniz Oyunları tarihi boyunca 33 farklı spor yarışması düzenlendi.

Uluslararası Akdeniz Oyunları Komitesi
Akdeniz ülkeleri listesi

Uluslararası Akdeniz Oyunları Komitesi

Antik Yunanistan'da Olimpiyat Oyunları ya da kısaca Antik Olimpiyat Oyunları (Yunanca: Ολυμπιακοί Αγώνες; Olimpiakoí Agónes), dönemin şehir devletleri arasında düzenlenen, atletizm ile ilgili yarışmaların yapıldığı spor oyunlardır. Yapılmaya MÖ 776 yılında Yunanistan'ın Olimpiya şehrinde başlanmış ve 393 yılına kadar yapılmaya devam etmiştir.

Antik olimpiyat oyunlarının ilk olarak nerede ve ne zaman başladığına ilişkin kesin bir bilgi yoktur ancak sayısız söylence ve mit vardır. Bunlardan birine göre oyunlar, Olimpiya kralı ve Peloponnisos'a (Yunanca: Πελοπόννησος, bugünkü Mora Yarımadası) adını veren kahraman olan Pelops'a kurbanların sunulduğu süre boyunca doğmuştur. Hristiyan Yunan düşünürü Titus Flavius Clemens'e göre ise bu oyunlar Pelops'un ruhuna sunulan armağanlardan başka bir şey değildir.
Bir başka söylenceye göre ise mitolojik kahraman Herakles'in Olimpiya'da bu tip bir oyuna katılarak kazanmasının sonucunda bu oyunların her dört yılda bir geleneksel olarak yinelenmesi istediği yönündedir. Bir başka mit bunun Zeus tarafından Titan Kronos'a karşı aldığı yenilgi sonrasında koyulduğunu söyler. Değişik kaynaklarda bunun Elis Kralı İfitos'un MÖ 9. yüzyılda halkını büyük bir savaşın içine düşmekten kurtarması için Pythia'ya giderek ona danıştığını, kâhinin ise ona tanrılar onuruna oyunlar düzenleyerek tanrıların memnuniyetini kazanmasını önerdiği geçer. Bunun sonucunda İfitos bu oyunları düzenlemeye başlar ve Spartalı düşmanları bu oyunlar süresince onlara saldırmayı durdurur. Oyunlar tanrıların yaşıyor olduğuna inanılan Olimpiya Dağı'nda düzenlenir ve adını da bu dağda düzenlenmesinden ötürü alır. Ancak kökeni ne olursa olsun olimpiyat oyunlarının Antik Yunanistan'da Eleusis Gizemleri'nin yanında düzenlenen en büyük iki dinsel törenden biri olduğu kesindir.

Oyunların ilk olarak Yunanistan'da, Yunan tanrılarının kutsal yaşam alanı olan Olimpiya Dağı'nda başladığı kabul edilirse bu oyunların ilk düzenlendiği yerler Mora Yarımadası üzerindeki Elis ve Pisa kentleridir. On iki metre yüksekliğindeki altın ve fildişinden yapılma tüm Yunan tanrılarının babası olan Zeus'un heykeli de bu dağda bulunmaktadır ve Antik Yunan heykeltıraşı Phidias tarafından yapılmıştır. Bu heykel dünyanın yedi harikasından biridir.
Olimpiyat oyunları dört yıllık aralarla düzenlenirdi ve Yunanların yılları sayma yöntemleri bile bu oyunlar üzerine kuruldu. İki oyun arasına bir "Olimpiad" denirdi ve buna göre tarih atanırdı. Bugün İsa'dan önce ve İsa'dan sonra terimlerinin kullanılıyor olması gibi olimpiyat oyunlarını kullanarak tarih söylemenin ilk buluşçusunun MÖ 4. yüzyılda yaşamış olan Antik Yunan tarihçi Ephorus olduğuna inanılmaktadır. Bu tarihleme yönteminin öncesinde her Yunan kenti kendi özel takvimini kullanırdı ve bu ortak iş yapımlarında sorunlara neden olurdu. Diodorus'un belirttiğine göre 117'nci olimpiyatın 3. yılında bir güneş tutulması meydana gelmiştir. Bu büyük olasılıkla MÖ 310'daki güneş tutulmasıdır. Bu da, 117'nci olimpiyatların 310 yılında düzenlediyse ilkinin MÖ 776'da bir yaz ortasında başladığını söyler. Ancak yine de oyunların gerçekten bu tarihte mi başladığı pek çok tarihçi tarafından tartışılmakta ve kabul görmemektedir.

Yunan gezgin ve coğrafyacı Pausanias kitaplarında belirttiklerine göre bu dönemde gerçekleştirilen tek yarış stadiondu. Herakles'in adımlarına göre ölçülerek belirlenen koşu pisti bugünün ölçüsüyle yaklaşık 190 metre uzunluğunda oluyordu. Bugün kullanılan, içinde spor karşılaşmalarının düzenlendiği yer olan stadyum sözcüğü Antik Yunanistan'da ayak yarışı demek olan Stadiondan gelmektedir.
Olimpiyat oyunları, ev sahipliği yapan şehre büyük bir saygınlık ve diğer şehir devletlerine karşı büyük bir politik avantaj sağladığından bu dönemde şehir devletleri bu organizasyonlara ev sahipliği yapmak için pek çok savaş ve mücadele yapmışlardır. Pausanias'a göre MÖ 668 yılında Argoslu Pheidon, Elis kentinde düzenlenmekte olan bu oyunları Pisa'ya taşımak için görevlendirilmişti. Pheidon bunu başardı ve o yıl organizasyonlar Pisa'da yapıldı ve Pheidon tarafından yönetildi. Ertesi yıl Elis, yeniden üstünlüğü ele geçirerek olimpiyat oyunlarını kendi şehirlerine taşıdı.
Atinalı yazar Ksenofon'un eserlerinde belirttiklerine göre Pisa şehrinin yine olimpiyat oyunlarını kendilerine taşıdığı bir dönemde Elis şehri büyük bir orduyla MÖ 364 yılında saldırıya geçmiştir. Kendilerine açılan büyük çaplı ateşlerden dolayı geri çekilmelerinden önce düşmanlarını köşeye sıkıştırmalarına karşın, gece boyunca kazıklı çitler inşa ederek üstünlük sağlayan rakiplerine daha fazla karşı koyamamışlar ve geri çekildiler.
MÖ 12 yılında Kral Herod oyunların sürekliliğini sağlamak için finansal destek verdi.
Olimpiyat oyunları tüm Yunan halklarının katıldığı, panhellenik oyunlar adı verilen karşılaşmalardı. Bu oyunlar dört türlüydü ve her yıl en az biri yapılacak biçimde düzenlenirdi. Olimpiyat oyunları da bu tip oyunlardan biri olmasına karşın içlerinde en çok katılımın olduğu, en saygınıydı.
Olimpiyat oyunlarının düzenlenmesinin durdurulması MS 393'te II. Theodosius tarafından ya da MS 435 yılında onun torunu tarafından gerçekleştirilmiştir. Bunun nedeni olimpiyat oyunlarının Yunan tanrılarının onuruna düzenleniyor olmasıdır. Hristiyanlığı bölgedeki en yaygın ve en güçlü inanç hâline getirmek isteyen bu krallar olimpiyatların merkezi Olimpiya'daki spor tesislerine dokunmamışlar, ancak bu yapılar 500'lü yıllarda olan büyük ve yıkıcı bir depremle yok olmuşlardır.

Modern Olimpiyat oyunlarının aksine, bu antik olimpiyat oyunlarına yalnızca Yunanca konuşan özgür kişiler katılabiliyordu. Ayrıca deniz aşırı yerlere kurulmuş koloni şehirlerinden de katılım kabul ediliyordu. Olimpiyatların tarihinde Akdeniz ya da Karadeniz kıyılarından katılıp da yarışma kazanan pek çok kişi olmuştur.
Herhangi bir oyun içinde yer alabilmek için bir kişi öncelikle seçmelere katılmak, ardından adını yetkili kişiye yazdırmak zorundaydı. Plutarkhos bir kişinin çok yetişkin göründüğü gerekçesiyle seçmelerden elendiğini ancak Spartalı erkek sevgilisinin araya girmesi ve genç olduğuna kefil olmasıyla yarışmalara kabul edildiğini söylemesine bakılırsa bu yarışmalara yalnızca gençler katılıyordu. Yarışmalara katılmadan önce her bir yarışmacının Zeus heykeli önüne geçerek en azından 10 ay boyunca eğitim görmüş olduğuna ve hiçbir hile yapmayacağına dair ant içmesi gerekiyordu.

Yıllar geçtikçe olimpiyatlarda gerçekleştirilen spor oyunlarına yenileri eklenmeye başladı. Boks, güreş, kariot yarışları ve pek çok değişik dövüş ve koşu yarışları bunlardan bazılarıdır. Bunların yanında uzun atlama, disk fırlatma ve cirit atma da bu dönemlerden beri olimpiyat oyunları içinde yer almaktadır. Boks, ilk önceleri normal bir biçimde yapılmaktayken yüzyıllar geçtikçe çok daha sert bir spor hâlini almaya başladı. Önceleri boksörler ellerinin üzerini yumuşak deri parçalarıyla örterlerken daha sonraki yıllarda içlerine metal bile koyulan sert deriler ile dövüşmeye başladılar.
Kariot yarışlarında (bir atın çektiği iki tekerlekli araba), karşılaşmanın sonucunda kazanan arabayı kullanan kişi değil, arabanın adına yarıştığı soylu kişi olurdu. Festivallerle aynı dönemde düzenlenen olimpiyat ve bunun yanı sıra diğer spor müsabakaları, genelde 5 gün süren bu festivallerin 3 gününü alır diğer iki gün dinsel görevlerin yerine getirilmesinde harcanırdı. Festivallerin en son gününe gelindiğinde tüm olimpiyat yarışmacılarının katıldığı bir ziyafet verilir ve bunlarda Zeus'un onuruna kurban edilmiş 100 öküzün eti yenirdi.

Olimpiyat oyunlarının herhangi bir dalında bir yarışmayı kazanan atlet zeytin yapraklarından yapılmış bir taç ile onurlandırılırdı. Yarışma kazanan her atlet kendi kenti başta olmak üzere bütün Yunanistan'da ün sahibi olurdu. Buna kendisine armağan edilen yüklü bir orandaki para ödülü eşlik ederdi. Atina'da böyle bir olay sonucunda 500 drahmi verilirdi ve bu da hemen hemen küçük bir servete eşit düşerdi. Heykeltıraşlar önemli olimpik zaferleri ölümsüzleştirmek için heykeller yaparlardı. Şairler bazen para karşılığında kahramanlar adına övgü dolu şiirler yazarlardı.
Arkeologlar olimpiyat oyunlarının düzenlendiği süreler boyunca atletlerin ve çok uzak yerlerden yalnızca bu oyunları izlemeye gelen izleyicilerin güvenliğinin sağlanması amacıyla Yunan şehir devletleri arasındaki savaşların geçici olarak da olsa durdurulduğunu düşünmektedir. Bu görüşe karşı bazı arkeologlar ise savaşların durdurulmadığına ancak olimpiyatlara katılmak isteyen yarışçıların ordudan ayrılarak gitmesini izin verildiğini söyler.
Olimpiyat oyunları da dahil Antik Yunanistan'da düzenlenen tüm karşılaşmalara katılım yalnızca erkek atletlere açıktı. Sadece daha sonraki dönemlerde kadınların atlı binicilik yarışmalarına katılmalarına müsaade edilmeye başlandı. MÖ 396 ve 392'de Spartalı bir prenses olan Cynisca'nın atları ona zafer getirdi.
Atletler genellikle çıplak olarak yarışmalarda boy gösterirlerdi. Bunun nedeni hem uygunsuz hava koşulları hem de olimpiyatların amacının insan vücudunun başarılarını göstermek olmasıdır. Bu dönemde yarışmacıların vücutları zeytinyağı ile de yağlanmıştır. Bu hem katılımcıların hoş bir görüntüye bürünmesini sağlamış hem de cilde yumuşaklık sağlamıştır. Ayrıca atletler cinsel organlarını koruyabilmek için kinodesmi adı verilen bir bağ yöntemi de kullanmışlardır.

İstmiya Oyunları

History of the Games
Kotynski, Edward J. "The Athletics of the Ancient Olympics: A Summary and Research Tool". 2006.25 Ekim 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Mallowitz, Alfred. "Cult and Competition Locations at Olympia". Raschke 79-109.
Miller, Stephen. “The Date of Olympic Festivals”. Mitteilungen: Des Deutschen Archäologischen Instituts, Athenische Abteilung. Vol. 90 (1975): 215-237.
Raschke, Wendy J., ed. The Archaeology of the Olympics: the Olympics and Other Festivals in Antiquity. Madison, Wisconsin: Wisconsin University Press, 1987.
Tufts - "Women and the Games." 2 Şubat 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Asya Gençlik Oyunları ya da kısaltılmış haliyle AYG, Asya'daki atletlerin katıldığı her dört yılda bir düzenlenen çok sporlu bir etkinliktir. Oyunlar OCA tarafından organize edilir. Oyunlar, Asya Oyunlarından sonra en büyük ikinci çok sporlu etkinlik olarak tanımlanmaktadır.
Tarihte üç ülke Asya Gençlik Oyunları'na ev sahipliği yapmıştır. Oyunlara kırk beş ülke katılmıştır.
Asya Gençlik Oyunları en son Çin'in Nanjing 16-24 Ağustos 2013 tarihlerinde yapılmıştır, 2021 Asya Gençlik Oyunları ise Endonezya'nın Surabaya şehrinde yapılacaktır.

Ulusal Olimpiyat Komitesi'ne bağlı Asya Olimpiyat Konseyi tarafından tanınan 45 ülke aşağıdaki gibidir.

Resmi olarak, Asya Gençlik Oyunlarında bugüne kadar yapılmış toplam 19 spor vardır.

Asya Oyunları
Orta Asya Oyunları
Batı Asya Oyunları
Asya Gençliği Para Oyunları

“Asya Kış Oyunları”, 4 senede bir Asya Olimpiyat Konseyi ülkeleri tarafından yapılan, kış sporlarını içeren uluslararası çok sporlu bir etkinliktir. İlk defa 1982 senesinde Japonya Olimpiyat Komitesi tarafından Asya Oyunları’nın kış oyunları sürümünü yapmayı önerdi. Çalışmalar meyvesini verdi ve Sapporo 1972 Kış Olimpiyatları’na ev sahipliği yapması sebebiyle altyapı ve uzmanlık sahibi olduğundan ilk Asya Kış Oyunları’na ev sahipliği yapma şansına sahip oldu.
İlk Oyunlar’da sadece Asya Olimpiyat Konseyi üyesi 7 üye katılsa da yıllar geçtikçe popülaritesi arttı ve katılımcı ülke sayısı hızla arttı. Changchun’da yapılan 2007 Asya Kış Oyunları’nda 45 üyeden 27’si katılımcı sayısında rekor kırdı. Aynı zamanda 45 Ulusal Olimpiyat Komitesi üyesi 45 ülke Asya Kış Oyunları tarihinde ilk defa delegelerini gönderdi.

2017 Oyunları için Asya Olimpiyat Konseyi Okyanusya bölgesinden atletleri de organizasyona davet etmiştir. Avustralya ve Yeni Zelanda 30 Asya Olimpiyat Konseyi ile beraber katılmıştır.

2011 Asian Winter Games official website
Olympic Council of Asia6 Eylül 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Asya Oyunları ya da bilinen adıyla Asiad, dört yılda bir Asya'daki sporcular için düzenlenen kıtasal çok sporlu etkinliktir. Oyunlar, 1951 yılında Hindistan'ın Yeni Delhi kentinde düzenlenen ilk oyunlardan 1978 oyunlarına kadar Asya Oyunları Federasyonu tarafından organize edilmiştir. 1982 oyunlarından itibaren ise Asya Oyunları Federasyonu'nun dağılmasının ardından organizasyon sorumluluğunu Asya Olimpiyat Konseyi üstlenmiştir. Oyunlar, Uluslararası Olimpiyat Komitesi tarafından tanınmakta olup Olimpiyat Oyunları'ndan sonra dünyanın en büyük ikinci çok sporlu organizasyonudur.
Dokuz ülke şimdiye kadar Asya Oyunları'na ev sahipliği yapmıştır. Kırk altı ülke organizasyona katılmıştır. Bunlar arasında İsrail de yer almakta olup, son olarak 1974 Asya Oyunları'na katıldıktan sonra oyunlardan çıkarılmıştır. Son olarak Hangzhou, Çin'de 23 Eylül - 8 Ekim 2023 tarihleri arasında düzenlenmiştir. Bir sonraki organizasyon ise Aichi ve Nagoya, Japonya'da 19 Eylül - 4 Ekim 2026 tarihleri arasında yapılacaktır.
2010 yılından bu yana, Asya Oyunları'na ev sahipliği yapan şehirler, oyunların hemen ardından Asya Paralimpik Oyunları'na da ev sahipliği yapmaktadır. Bu etkinlik, Paralimpik Oyunlar'da olduğu gibi yalnızca engelli sporculara yöneliktir. Ancak Paralimpik Oyunları'nda olduğu gibi ev sahibi şehir sözleşmesinde her iki organizasyonun düzenlenmesi zorunlu kılınmamaktadır. Bu durum, Asya'da iki organizasyonun bağımsız olarak düzenlenmesine ve gelecekte farklı şehirlerde ya da ülkelerde yapılmasına olanak tanımaktadır.

Uzak Doğu Şampiyonluk Oyunları (Far Eastern Championship Games), Asya Oyunları'ndan önce var olan bir organizasyondu. İlk olarak 1912'de Japonya, Filipinler ve Çin arasında düzenlenmesi düşünüldü. İlk Uzak Doğu Oyunları 1913'te Manila'da 6 ülkenin katılımıyla yapıldı. 1934 yılına kadar on kez düzenlendi. Ancak İkinci Çin-Japon Savaşı ve Japonya'nın Mançukuo İmparatorluğu'nu oyunlara katmakta ısrar etmesi üzerine Çin, organizasyondan çekildiğini açıkladı. 1938 Uzak Doğu Oyunları için planlanan oyunlar iptal edildi ve organizasyon tamamen sona erdi.

II. Dünya Savaşı'ndan sonra Asya'daki birçok bölge egemen devlet haline geldi. Bu ülkelerin birçoğu, Asya'nın gücünü şiddet olmadan sergilemek istiyordu. 1948 Yaz Olimpiyatları sırasında Londra'da, Çin ve Filipinler arasında Uzak Doğu Oyunları fikrini yeniden canlandırma yönünde görüşmeler başladı. Guru Dutt Sondhi, Hindistan'ın Uluslararası Olimpiyat Komitesi temsilcisi olarak, bu oyunların yeniden düzenlenmesinin Asya sporlarındaki birlik ruhunu ve gelişim seviyesini göstereceğine inanıyordu. Sondhi, yeni bir yarışma fikrini ortaya attı ve bu organizasyon daha sonra Asya Oyunları'na dönüştü. Asya Atletizm Federasyonu kuruldu ve yeni yapının tüzüğünü hazırlamak için bir hazırlık komitesi oluşturuldu. 13 Şubat 1949'da Asya Atletizm Federasyonu resmen Yeni Delhi’de kuruldu ve 1950’de ilk oyunlara ev sahipliği yapacağı açıklandı.

1962 Asya Oyunları’nda oyunlar ciddi krizlerle karşılaştı. Ev sahibi Endonezya, İsrail ve Tayvan’ın katılımına Endonezya–İsrail ilişkileri ve Endonezya–Tayvan ilişkileri sorunları nedeniyle izin vermedi. Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC), oyunlara olan desteğini kesti ve Endonezya’nın IOC üyeliğini askıya aldı. Asya Futbol Konfederasyonu (AFC), Uluslararası Atletizm Federasyonları Birliği (IAAF) ve Uluslararası Halter Federasyonu (IWF) da oyunları tanımadıklarını açıkladı.
1970 Asya Oyunları’na ev sahipliği yapması planlanan Güney Kore, ulusal güvenlik ve ekonomik kriz gerekçeleriyle organizasyondan çekildi. Bir önceki ev sahibi Tayland, Bangkok’ta Güney Kore’den aktarılan bütçe ile oyunları düzenledi. Japonya’ya ev sahipliği teklifi götürüldü ancak Expo '70’e ev sahipliği yapacağından dolayı reddetti. Bu oyunlar, Asya Oyunları’nın dünya genelinde ilk kez televizyon yayınına geçtiği organizasyon oldu.
1974 Asya Oyunları’nda Tahran’da Çin, Kuzey Kore ve Moğolistan’ın katılımı resmen tanındı. İsrail, Arap dünyasının itirazına rağmen kabul edildi; Tayvan ise “Çin Taipei” adıyla katıldı. Ancak 16 Kasım 1973'teki genel kurulda Tayvan'ın statüsü kaldırıldı.
1978 Asya Oyunları öncesinde Pakistan, 1975 oyunlarını ev sahipliği yapma planını ekonomik kriz ve Hindistan-Pakistan savaşları ve çatışmaları nedeniyle iptal etti. Tayland, oyunları Bangkok'ta düzenlemeyi teklif etti. 1962'de olduğu gibi Tayvan ve İsrail, siyasi sorunlar ve güvenlik endişeleri nedeniyle organizasyondan men edildi. Birçok uluslararası federasyon bu yasağı protesto etti. Uluslararası Olimpiyat Komitesi, sporcuların 1980 Yaz Olimpiyatları'na katılmalarını engelleme tehdidinde bulundu. Birkaç ülke, açılış töreninden önce oyunlardan çekildi.

Bu gelişmeler, Asya'daki Ulusal Olimpiyat Komitelerinin Asya Oyunları Federasyonu'nun tüzüğünü yeniden gözden geçirmesine yol açtı. Kasım 1981'de İsrail ve Tayvan’ın hariç tutulduğu Asya Olimpiyat Konseyi (OCA) kuruldu. 1982’nde Hindistan’ın ev sahipliği yapması planlandığından, OCA eski Asya Oyunları Federasyonu takvimini koruma kararı aldı. OCA, resmen denetimine 1986 Asya Oyunları ile başladı; bu oyunlar Seul, Güney Kore’de gerçekleştirildi. 1990 Asya Oyunları Pekin’de düzenlendi ve Tayvan (Çin Cumhuriyeti), Çin Halk Cumhuriyeti’nin baskısıyla Çin Taipei adıyla yeniden kabul edildi.
1994 Oyunları Hiroşima’da yapıldı ve Orta Asya’daki eski beş Sovyetler Birliği cumhuriyeti (Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Türkmenistan ve Özbekistan) ilk kez katıldı. Bu oyunlar, ev sahibi ülkenin başkenti dışında düzenlenen ilk Asya Oyunları oldu. Ancak Irak, 1990’daki Birinci Körfez Savaşı nedeniyle oyunlardan men edildi. Kuzey Kore ise ev sahibi ülke ile yaşanan siyasi sorunlar nedeniyle oyunları boykot etti. Açılış töreni sırasında Nepal kafilesi başkanı Nareshkumar Adhikari kalp krizi geçirerek hayatını kaybetti ve bu durum oyunların başlamasına gölge düşürdü.
1998 Oyunları, Bangkok, Tayland’da dördüncü kez düzenlendi. Ancak bu kez şehir ev sahipliği için resmi bir adaylık sürecine katıldı. Açılış töreni 6 Aralık’ta, önceki üç organizasyondan farklı olarak (9 Aralık) gerçekleştirildi. Oyunları Kral Bhumibol Adulyadej açtı; kapanış töreni ise önceki Tayland oyunlarında olduğu gibi 20 Aralık’ta yapıldı.

Asya Oyunları Hareketi, Asya Oyunları tüzüğü|Asya Oyunları tüzüğünde yer alan idealleri temsil eden semboller kullanır. Asya Oyunları sloganı, 1949’da Asya Oyunları Federasyonu’nun kurulmasıyla Guru Dutt Sondhi tarafından tasarlanıp önerilen "Ever Onward" ifadesidir. Asya Oyunları sembolü, ortasında beyaz bir daire bulunan kırmızı renkte 16 ışınlı parlak bir güneştir ve bu, Asya halklarının her zaman parlayan ve sıcak ruhunu temsil eder.

Asya Olimpiyat Konseyi'ne (OCA) üye olan tüm 45 ülke oyunlara katılma hakkına sahiptir.
OCA üyeliğine göre, Kazakistan kıtalararası bir ülke olmasına rağmen Asya Oyunları'na katılabilir. Ancak topraklarının %6'sı Sina Yarımadası'nda bulunan Mısır Asya Oyunları'na değil, Afrika Oyunları’na katılmaktadır. Türkiye ve Rusya/Sovyetler Birliği gibi topraklarının büyük kısmı Asya kıtasında bulunan ülkeler, Asya Oyunları yerine Avrupa Oyunları’na katılır. Benzer şekilde, Azerbaycan, Gürcistan, Kıbrıs ve Ermenistan da coğrafi olarak Asya’da yer alsa da Asya Oyunları yerine Avrupa Oyunları’nda yarışmaktadır.
Tarih boyunca 46 Ulusal Olimpiyat Komitesi (UOK) oyunlara sporcu göndermiştir. İsrail, 1976’dan bu yana güvenlik gerekçeleriyle oyunlardan men edilmiştir. İsrail, 1982 Oyunları’na katılmak istemiş ancak bu talep, Münih Katliamı nedeniyle organizatörlerce reddedilmiştir. Günümüzde İsrail, Avrupa Olimpiyat Komiteleri (EOC) üyesidir ve Avrupa Oyunları’nda yarışmaktadır.
Tayvan, Filistin, Hong Kong ve Makao OCA üyelikleri kapsamında Asya Oyunları’na katılmaktadır. Siyasi statüsü belirsizliğini koruduğu için Tayvan, 1990’dan bu yana oyunlara Çin Taipei adı altında katılmaktadır. Makao Spor ve Olimpiyat Komitesi, Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC) tarafından Olimpiyat Oyunları’na katılım için tanınmasa da, 1990’dan beri Asya Oyunları’nda yarışmasına izin verilmiştir.
2007’de OCA Başkanı Şeyh Ahmed Al-Fahad Al-Ahmed Al-Sabah, Avustralya’nın Asya Oyunları’na katılma önerisini reddetti. Avustralya’nın oyunlara değer katacağını belirtse de bunun Okyanusya Ulusal Olimpiyat Komiteleri’ne (ONOC) haksızlık olacağını söyledi. ONOC üyesi olan Avustralya ve Yeni Zelanda, 2015’ten bu yana Pasifik Oyunları’na katılmaktadır. Bu konu, Avustralya’nın 2017 Asya Kış Oyunları’na katılmasının ardından 2017’de yeniden gündeme gelmiş ve Asya Oyunları’na tam üye olarak katılım için görüşmeler başlamıştır. Ancak Avustralya Olimpiyat Komitesi, 2022 Oyunları’nda yalnızca basketbol ve voleybol gibi Asya-Pasifik bölgesi üzerinden Olimpiyat kotası veren branşlarda küçük bir sporcu grubunun yarışabileceğini duyurdu. Kasım 2021’de, Okyanusya’dan atletizm, triatlon, paten, halter ve wushu branşlarında sporcuların davet edileceği ve "onursal madalya" verileceği açıklandı, ancak bu madalyalar resmi madalya sıralamasına eklenmeyecekti. Plan, Avustralya ve Yeni Zelanda'daki ilgili federasyonların ilgisizliği nedeniyle rafa kaldırıldı.
Asya Oyunları'nın tüm edisyonlarında yarışan yalnızca yedi ülke vardır: Hindistan, Endonezya, Japonya, Filipinler, Sri Lanka, Singapur ve Tayland.

Asya Olimpiyat Konseyi'ne (OCA) bağlı 45 ülkenin Milli Olimpiyat Komitesi (NOK) Asya Oyunları'na katılma hakkına sahiptir.

2026 Asya Yaz Oyunları resmi sitesi
Asya Olimpiyat Konseyi: Oyunlar 30 Nisan 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

“Asya Plaj Oyunları”, (İngilizce: Asian Beach Games ABG), 4 senede bir bütün Asya’dan sporcuların katılımıyla gerçekleşen çok sporlu etkinlik. Oyunlar Asya Olimpik Konseyi tarafından organize edilmektedir. Oyunlar, Asya Oyunları’ndan sonra en büyük etkinlik olarak gösterilmektedir. Oyunlar ucuz tesis gereksinimi, sahillerin yoğunlukta olması ve turistik bölgeler olduğu için popülerliği hızla artmaktadır. İlk Oyunlar Bali Adası’nda yapılmıştır.
Oyunlar tarihi boyunca 6 ulus Asya Plaj Oyunları’na ev sahipliği yaptı. 45 farklı ulus katılımcı olmuştur.
En son Oyunlar 2016 senesinde 24 Eylül’den 3 Ekim tarihleri arasında Danang, Vietnam’da yapılmıştır. Bir sonraki Asya Plaj Oyunları 2020 senesinde yapılacaktır. Kamboçya, Hindistan, Kazakistan ve Türkmenistan ev sahipliği yapmak için istekte bulunmuştur.

Ulusal Olimpiyat Komitesi’a üye olup Asya Olimpik Konseyi tarafından tanınan 45 ülke:

Avrupa'da spor, birçok profesyonel spor organizasyonu sayesinde birçok spor dalında gerçekleştirilmektedir. Günümüzde yaygın olan birçok spor ve spor kurallarının kökeni Avrupa'dan gelmektedir.

Avrupa kıtasındaki en popüler spor futboldur. Avrupa'da yer alan futbol takımları ve oyuncuları dünyaca ünlüdür. Ayrıca en prestijli futbol turnuvalarından birisi olan UEFA Şampiyonlar Ligi de Avrupa'da gerçekleşmektedir.
Avrupa'daki en popüler futbol ligleri Premier League, La Liga, Bundesliga, Ligue 1, Serie A, Eredivisie ligleridir.

Ana vatanı Büyük Britanya'nın güneydoğusu olan Kriket sporu sadece Büyük Britanya, Hollanda'nın bazı bölgeleri ve Büyük Britanya'nın sömürgelerinde popüler bir spor olup Avrupa genelinde pek yaygın değildir.
Basketbol Avrupa genelinde en popüler sporların başında gelmekte olup Avrupa'da en çok Akdeniz ve Doğu Avrupa'da yaygındır. Basketbol en çok Sırbistan, Slovenya, Hırvatistan, Letonya, Rusya, İtalya, Yunanistan ve İspanya'da oldukça popülerdir. Bu ülkelere nazaran daha az popüler de olsa yaygın olduğu diğer iki Avrupa ülkesi Fransa ve Türkiye'dir.
Voleybol sporu Akdeniz ve Doğu Avrupa'da oldukça yaygın olarak oynanan bir spordur. Bisiklet yarışları da özellikle Belçika, Fransa, Almanya, İtalya, Lüksemburg, Hollanda, İspanya ve İsviçre'de oldukça popülerdir. Avrupa'da yaygın oynanan diğer sporların başında rugby, golf, atletizm ve araba yarışları gelir.

Avrupa Birliği'nde spor

Avrupa Küçük Devletler Oyunları (GSSE), (İngilizce: Games of the Small States of Europe), ilk olarak San Marino tarafından başlatılan, iki yılda bir olarak düzenlenen, çok sporlu etkinlik. İlk olarak 1985 yılında, 8 Avrupa mikrodevletlerinin Ulusal Olimpiyat Komitesi tarafından düzenlenmekte ve organize edilmektedir. Günümüzde oyunlar, Haziran ayının başlarında düzenlenmekte olup 9 adet olimpik sporu içermektedir.

Oyunlar, Avrupa Olimpiyat Komiteleri (EOC) üyesi ülkeler tarafından organize edilmektedir. 1984 Olimpiyat Oyunları'ndan sonraki ilk oyunlardan 2009 yılındaki oyunlara kadar 8 üye ülke vardı. Grubun 9. üyesi daha sonradan eklendi. Üye ülkelerin hepsinin nüfusu 1 milyonun altındadır. (Kıbrıs tek istisnadır ancak 1984 yılında ülke nüfusu 1 milyonun altındaydı.)
Oyunlarda yer alan ülkeler;

(*) Karadağ 1 Haziran 2009 tarihinde GSSE'nin 9. ülkesi oldu.

2013 Oyunları'nda 11 disiplinde yarışmalar yapıldı. (hem erkekler hem de bayanlarda):

2019 Oyunlarından sonra güncellenmiştir..

Athletic Association of the Small States of Europe 18 Ekim 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Monaco 2007
Cyprus 2009 25 Haziran 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Liechtenstein 2011
Luxembourg 2013 21 Temmuz 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
European Olympic Committees: Games of the Small States of Europe
Medal results for Monaco 2007
Remo, Raimondi (2003). "Statistics on GSSE Participation 1985–2003" (PDF). 11 Nisan 2008 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi. Erişim tarihi: 12 Haziran 2007. 
"Games of the Small States of Europe – History of athletics results". Athletics Weekly (İngilizce). 5 Aralık 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 12 Haziran 2007.

Avrupa Oyunları, Avrupa Olimpiyat Komiteleri'ne (EOC) bağlı ulusal olimpiyat komitelerinin hizmet ettiği ülkelerden sporcuların, Olimpiyat geleneğinde düzenlenen çok sporlu etkinlik formatında yarıştığı kıta düzeyinde bir organizasyondur. EOC, Avrupa ülkelerini ve birkaç transkıtasal ülkeyi temsil eder. Ayrıca bir EOC Mülteci Takımı da oyunlara dâhil edilir. Oyunlar, EOC tarafından tasarlanmış ve yönetilmekte olup, ilk kez 8 Aralık 2012'de Roma'da düzenlenen 41. Genel Kurul'da duyurulmuştur.
Avrupa Oyunları, Olimpiyat geleneğinde başlatılan beşinci kıta oyunudur. Daha önce Asya Oyunları, Panamerikan Oyunları, Pasifik Oyunları ve Afrika Oyunları düzenlenmiştir. Böylece 2015 itibarıyla her spor kıtasının olimpiyat geleneğinde bir kıta oyunları bulunmaktadır.
Avrupa Oyunları, Avrupa Şampiyonaları ile karıştırılmamalıdır. Avrupa Şampiyonaları, bireysel Avrupa spor federasyonları tarafından organize edilen ve atletizm, yüzme, artistik jimnastik, bisiklet, kürek, golf ve triatlon gibi branşların Avrupa şampiyonalarını tek bir marka altında toplayan ayrı bir çok sporlu etkinliktir. 2018'den itibaren dört yılda bir yapılmaya başlanmıştır ve EBU ile yapılan anlaşma gereği yayınlanmaktadır.
Avrupa Oyunları, EOC tarafından oluşturulan ve düzenlenen üçüncü organizasyondur. Avrupa Gençlik Olimpiyat Festivali, kış ve yaz olmak üzere, Gençlik Olimpiyat Oyunları’nı andıran formatta iki yılda bir düzenlenir. Dört yılda bir yapılan Avrupa Küçük Devletler Oyunları (ayrı bir Ada Oyunları ile karıştırılmamalıdır) ise Avrupa kıtasındaki mikro devletler için rekabet fırsatları sunar. 2024 itibarıyla EOC onaylı bir Avrupa Kış Oyunları bulunmamaktadır.

İlk Avrupa Oyunları, 2015 Avrupa Oyunları adıyla Haziran 2015’te Bakü, Azerbaycan’da düzenlendi ve bundan sonraki oyunların dört yılda bir yapılması planlandı. 2019 Avrupa Oyunları Minsk, Belarus’ta 21-30 Haziran 2019 tarihleri arasında, ilk ev sahibi olarak planlanan Hollanda’nın çekilmesi üzerine daha küçük ölçekte gerçekleştirildi. 2023 Avrupa Oyunları ise 21 Haziran-2 Temmuz 2023 tarihlerinde Kraków, Polonya’da düzenlendi. 2027 Avrupa Oyunları ise İstanbul, Türkiye’de yapılacaktır.

2023 itibarıyla, Avrupa Olimpiyat Komiteleri tarafından tanınan 50 ülkenin Ulusal Olimpiyat Komitesi Avrupa Oyunları'na katılmıştır. 2023 itibarıyla bu ülkelerden Rusya ve Belarus askıya alınmıştır. Ayrıca Avrupa Olimpiyat Komiteleri Mülteci Takımı da oluşturulmuştur.

Avrupa Olimpiyat Komiteleri üyesi dört ülke henüz madalya kazanamamıştır: Andorra, İzlanda, Lihtenştayn ve Malta. Bu ülkeler, küçük NOC'ler için düzenlenen Avrupa Küçük Devletler Oyunları'nda yarışmaktadır.

Resmî site

Avrupa Para Şampiyonası, Avrupa ülkelerinden para sporcuların katıldığı çok branşlı bir spor organizasyonudur. Etkinlik, Avrupa Paralimpik Komitesi tarafından desteklenmekte olup dört yılda bir, Paralimpik Oyunlar'dan bir yıl önce düzenlenir. Şampiyona, farklı para spor branşlarındaki Avrupa şampiyonalarını tek bir şehirde bir araya getiren bir yapıdadır ve bazı branşlarda Paralimpik Oyunları için kota ya da doğrudan eleme imkânı da sağlar.

Avrupa Para Şampiyonası fikri, Hollandalı spor organizatörü Eric Kersten tarafından geliştirildi. Kersten, para spor şampiyonalarının daha görünür ve daha güçlü bir uluslararası platformda birleştirilmesi düşüncesini, daha önce düzenledikleri para spor organizasyonlarının ardından geliştirdi. Bu yaklaşım doğrultusunda farklı branşlardaki Avrupa şampiyonalarının tek bir kentte ve ortak bir takvim içinde yapılması hedeflendi.
Organizasyon, Avrupa Paralimpik Komitesi tarafından kıtasal oyun niteliğinde desteklendi. Etkinliğin kavram hakları ve ticari hakları BV Avrupa Para Şampiyonası tarafından yürütülmektedir.
İlk Avrupa Para Şampiyonası, 8-20 Ağustos 2023 tarihleri arasında Hollanda'nın Rotterdam kentinde düzenlendi. Organizasyon, 10 branşta 1.500'den fazla sporcuyu ve 45 Avrupa ülkesini bir araya getirdi.
İkinci edisyonun ev sahibi olarak Cenevre seçildi. 2027 Avrupa Para Şampiyonası'nın 2-15 Ağustos 2027 tarihleri arasında İsviçre'de yapılması planlanmaktadır.

İlk turnuvada şu branşlarda yarışmalar düzenlendi:

Para okçuluk
Para badminton
Boccia
Para bisiklet
Golbol
Para judo
Para atıcılık
Para tekvando
Tekerlekli sandalye basketbolu
Tekerlekli sandalye tenisi

Avrupa Oyunları
Paralimpik Oyunlar

European Para Championships resmî sitesi
Avrupa Paralimpik Komitesi sayfasında Avrupa Para Şampiyonası

Basketbol ya da sepettopu, elle idare edilen bir topla oynanan popüler bir takım oyunu ve spor dalıdır. Profesyonel basketbolda beşer kişilik iki takım, yerden yüksekliği Avrupa standartlarına göre 3,05 metre olan ve pota adı verilen, yere paralel konumdaki bir çemberden topu geçirerek, rakibinden daha fazla sayı yapmak suretiyle, on ikişer, onar veya sekizer dakikalık dört periyottan oluşan maçı kazanmaya çalışır.

Basketbol, ABD'nin Massachusetts eyaletinde, Springfield Genç Hristiyan Erkekler Birliği (YMCA) Eğitim Okulunda beden eğitimi öğretmeni olan Kanadalı Dr. James Naismith tarafından 1891'de icat edilmiştir. Atlet ve beyzbolculara kış antrenmanı yaptırmak amacıyla geliştirilen bu oyunda amaç, tahtadan yapılmış altı kapalı şeftali sepetlerine futbol topunun sokulmasıydı. Basketbol sepeti yaklaşık 3 metre yükseklikte duvara monte ediliyordu ve her sayıdan sonra basketbol topu sepetten elle çıkarılıyordu. Zamanla sepetin altı çıkarıldı ve sayı olan ancak sepete takılan toplar bir değnekle itilerek çıkarılmaya başlandı.
Orta Amerika'da yerleşik Mayalarla ilgili günümüze gelen kalıntılardan edinilen bilgilere göre, basketbolun biraz daha farklı tarzda veya daha çok fiziki güce dayalı oynandığı söylenebilir. Bugünkü basketbol oyun alanının en az 5 misli büyüklükte bir sahada mermerden yapılmış duvarlar üzerine yerden yaklaşık 4 metre yüksekliğe yere paralel değil, dik olarak sabitlenmiş ve yarım metre çapındaki çemberlerle oynanan Tlahiotenieé oyunu bugünkü basketbol sporundan daha zor şartları içinde barındırıyordu. James Naismith'in basketbolu Tlahiotenieé oyunundan esinlenerek yaptığı düşünülmektedir.
Basketbol ilk olarak 7 kişilik iki takım arasında yirmişer dakikalık üç devre üzerinden oynanmıştır. Dr. Naismitih bu oyuna "sepet topu" anlamına gelen "Basket Ball" adını verdi.
Basketbolun ünü, bulunmasından kısa bir süre sonra ortaya çıktığı okulu aşarak bütün okullara, üniversitelere ve hatta semtlerde bulunan jimnastik salonlarına kadar yayılmıştır. Gençlerde bu spora karşı uyanan istek ve heyecan da kulüpleri basketbol şubeleri açıp takımlar kurmaya zorlamış ve böylece basketbol, Amerika'nın en popüler ulusal oyunu haline gelmiştir.
Basketbolun Avrupa'daki ilk denemesi, 1893 yılında Paris'in Trevise sokağındaki eski bir jimnastik salonunda yapılmıştır. Daha sonraları, özellikle I. Dünya Savaşı sırasında, basketbolun Avrupa'da yayılmasında Amerikalı askerlerin büyük etkisi olmuştur. Hızla gelişme gösteren basketbol böylece Avrupa'da en gözde sporlar arasında yerini almıştır. Amerika, 1897 yılında erkeklerde, ardından 1900 yılında kadınlar arasında ilk milli basketbol şampiyonalarını düzenleyerek, bu sporu ülke çapında popüler hale getirmiştir. Amerikalılar milli spor olarak benimsedikleri basketbolu, 1904 Yaz Olimpiyatları'nda kulüp takımları arasında maçlar düzenleyerek, Olimpiyat Oyunları'na katılan tüm ülkelere tanıtmışlardır. 1905 yılında dünyanın en büyük spor salonlarından Madison Square Garden, kapılarını basketbola açmıştır.
Uzak Doğu'da da 1913 yılından itibaren karşılaşmalar yapılmaya başlanmıştır. Böylece bu oyun birkaç yıl içinde Kanada, Fransa, Birleşik Krallık, Avustralya, Çin ve Hindistan başta olmak üzere, tüm dünya ülkelerine hızla yayılmış, özellikle büyük kentlerdeki geniş spor alanlarında yapılan üniversiteler arası karşılaşmalar, basketbolun seyirlik spor olarak yayılmasında önemli katkılar sağlamıştır. FIBA, uluslararası karşılaşmaları yönetmek amacıyla, 18 Haziran 1932'de İsviçre'nin Cenevre şehrinde İsviçre, Yunanistan, İtalya, Portekiz, Arjantin, Romanya ve Çekoslovakya basketbol federasyonlarının iş birliği ile oluşturulmuştur. İlk FİBA başkanlığına İsviçreli Leon Bouffard getirilmiştir. FIBA her dört yılda bir, Olimpiyat Oyunları'nın düzenlendiği şehirde toplanarak, basketbolu daha çekici hale getirmek için gerekli kural değişikliklerini yapmaktadır.
Avrupa Basketbol Şampiyonası, 1935 yılında başlamış olup, 2 yılda bir düzenlenmektedir. Amatör bir spor dalı olarak basketbol, ilk kez 1936'da Berlin'de düzenlenen Olimpiyat Oyunları'na dahil edilmiştir. 1951 yılında başlayan Erkekler Dünya Şampiyonası'nı 1953'te Kadınlar Dünya Şampiyonası izlemiş, Olimpiyat Oyunları'na basketbol dalında kadınlar ilk kez 1976'da katılmışlardır. Avrupa Ligi ise 1995-96 sezonunda başlamıştır.
Türkiye'de ilk basketbol maçı 1904 yılında Amerikan Lisesi öğrencileri tarafından yapıldı. Galatasaray Lisesi'nde beden egitimi öğretmeni olan Ahmet Robenson bir dergide gördüğü bu sporu öğrencilerine yaptırmaya çalışmıştır (1911). Onar kişilik takımlar halinde yapılan ilk maçta tüm oyuncuların sakatlandığı söylenmektedir. İlk basketbol şubesi 1913 yılında Fenerbahçe tarafından açıldı.

Basketbol genellikle kapalı salonda oynanır. Dikdörtgen biçimindeki basketbol alanının tabanı sert tahtadan yapılır. Alanın boyutları değişiklik göstermekle birlikte, FIBA standartlarına göre 28 m x 15 m'dir. Oyun alanı bir orta çizgiyle ikiye ayrılır. Bu çizginin tam ortasında, orta yuvarlak denen bir daire çizilidir. Ayrıca hava atışı buradan yapılır. Basketbol alanının karşılıklı olarak kısa kenar çizgilerinde birer pota bulunur. Basketbol potası, kenar çizgisinden 1,2 metre içeridedir ve 1,8 m x 1,2 m boyutlarındadır ve çoğunlukla panyalarda cam beyazı plastik kullanılır. Pota üzerinde, yerden 3,05 metre yükseklikte bir çember bulunur. Çember, 45 cm çapında demirden yapılı, alt kısmı açık, beyaz bir fileden oluşur. Basketbol elle oynanır ve atılan top yukarıdan çembere girip fileden geçerek aşağıya düşünce sayı olur.
Basketbol topunun boyutları da düzenlenmiştir. Erkekler için basketbol topunun resmî boyutları 74.93 cm. (çevresi 29.5 inç) (Ayrıca buna 7 boyutunda ya da "295 top" adı da verilmiştir.) ve ağırlığı ise 22 oz (623.69 gram) ağırlığındadır. Kadınlar basketbolu için basketbol topunun çevresi 72.39 cm. (28.5 inç) olup ağırlığı ise 20 oz (567 gram)'dur (Ayrıca buna 6 boyutunda ya da "285 top" adı da verilmiştir.). 3x3 olarak bilinen sokak basketbolunda ise boyutları 6 olan fakat ağırlığı 7 boyutundaki topun ağırlığı ile aynı olan özel yapım bir top kullanılır. Sokak basketbolundaki bu özel top erkek, kadın ve karma tüm basketbol oyunlarında kullanılır.

Basketbol müsabakaları üç hakem tarafından yönetilir. Misafir takım yarı sahayı seçme hakkına sahiptir. 2. devreden sonra saha değişimi yapılır. Oyun, orta basketbol sahası çizgisinde her takımdan birer oyuncu arasında yapılan hava atışı ile başlar. Hava atışına çıkan oyuncular, topu tek elleri ile takım arkadaşlarına kazandırma hedefini taşır.
Oyun, onar dakikalık dört periyottan oluşur. Beraberlik durumunda uzatma periyodu oynanır. Her takım ilk üç periyotta ve uzatma periyodunda birer dakikalık bir, dördüncü periyotta iki mola hakkına sahiptir. İkinci ile üçüncü periyot arasında 15 dakikalık devre arası verilir. Diğer periyotlar arası 2 dakika ara verilir.
Hücum eden takım, kendi sahasını 8 saniye içinde terk etmek, 24 saniye içinde de hücumunu tamamlamak zorundadır, aksi halde top kullanma hakkı rakip takıma geçer.
Oyuncu topla birlikte, top sürme, pas atma, şut atma aktivitelerini yapma hakkına sahiptir. Bir oyuncu top sürerken, topu eline alarak durdurursa, tekrar top sürme şansına sahip değildir; topu istediği yöne ve kişiye pas ya da şut atmak zorundadır.
Her takım 5 kişiden oluşur ve takımların sınırsız oyuncu değişikliği hakkı vardır. Eğer faul hakkını doldurmamışsa, her çıkan oyuncu tekrar oyuna dahil olabilir.
Eğer bir oyuncu normal faul veya iki tane sportmenlik veya teknik faulle oyun dışında kalırsa, tekrar o maç için oyuna dahil olamaz. Her oyuncunun bireysel olarak yaptığı faul sayısının toplamı, takım faullerini de belirler. Bir periyotta toplamda dört takım faulüne ulaşan takımın daha sonra yaptığı her faul, karşı takıma bir tane serbest atış kullanma hakkı kazandırır. Avrupa'da faul hakkı 5, NBA'de 6'dır. Çeşitli kuruluşların kendi kuralları ile faul hakkı değişebilir (Örneğin Türkiye minikler kategorisinde oyuncuların faul hakkı 4'tür).
Hakem tarafından durdurulmadıkça, top potadan veya çemberden dönerse oyun devam eder. Ayrıca, oyuncu sahayı belirleyen çizgilerin dışına temas etmedikçe, top oyun çizgilerinin dışına değmeden havadan saha çizgisinin dışına çıksa dahi, oyuncu topu içeri çevirebilirse de oyun devam eder.
Her sayı atışından sonra veya hakemin düdüğü çalmasının ardından, oyun ve oyun zamanı durur. Sayı yiyen takımın pota gerisindeki çizgi arkasından topu oyuna sokması ile hem zaman hem de oyun tekrar başlar. Oyun içindeki diğer durumlara göre, hakemin gösterdiği yerlerden, top oyuna sokulur.
Üç sayı çizgisi içinden yapılan her başarılı atış iki sayı, üç sayı çizgisi gerisinden yapılan her başarılı atış üç sayı olarak değerlendirilir. Faullerden veya kural ihlallerinden dolayı kazanılan başarılı serbest atışlar bir sayı olarak değerlendirilir.
Oyuncular iki durumda cezalandırılır:
Bireysel kural ihlalleri,
Faul yapılan durumlar.
Kural ihlali veya hatası (hatalı yürüme, topun çizgi dışına çıkması, hücum oyuncusunun üç saniyeden fazla potanın dibindeki bölüm içinde durması v.b) top kullanma hakkını karşı takıma verir. Yapılan bireysel fauller (itme, çekme, vurma, tutma v.b) ise oyuncunun faul cezası almasını sağladığı gibi faulün yapıldığı yer göz önünde bulundurularak, rakip topu yandan oyuna sokar ya da serbest atış yapma hakkı kazanır. 

Serbest atış hakkı adedi, faulün yapıldığı zaman, yer ve çeşidine göre değişir. İki sayılık şut atışı sırasında faul yapılmış ve atış sayı olmamışsa atışı yapan takıma iki serbest atış hakkı verilir. Üç sayılık şut atışı sırasında faul yapılmış ve atış sayı olmamışsa atışı yapan takıma üç serbest atış hakkı verilir. Eğer atış sayı olmuşsa, bir serbest atış hakkı verilir ve atılan basket geçerli olur. Bir takım, bir devredeki "takım faul" sınırını geçmiş ve atış sahası dışında faul yapmışsa, faul yapılan oyuncuya iki serbest atış hakkı verilir. Teknik faullerde (oyunu geciktirme, centilmenlik dışı davranışlar, hakeme itiraz, izinsiz oyuna girme vb.) iki serbest atış hakkı verilir. Faul eğer sert bir mü

“Batı Asya Oyunları” (İngilizce: West Asian Gmaes, WAG), 4 yılda bir Batı Asyalı atletlerin katılımıyla gerçekleştirilmektedir. Günümüzde Bahreyn, Irak, İran, Ürdün, Kuveyt, Lübnan, Umman, Filistin, Katar, Suudi Arabistan, Suriye, Birleşik Arap Emirlikleri ve Yemen’den oluşan 13 üyeye sahiptir.
Batı Asya Oyunları ilk defa Tahran, İran’da gerçekleştirildi ve kendi türünün ilk örneğidir. Oyunların başarısı Batı Asya Oyunları Federasyonu (WAGF)’nun kurulmasına yol açtı. Her 4 senede bir yapılmaktadır.
Batı Asya Oyunları Asya Olimpiyat Konseyi’nin (OCA) 5 bölgesel oyununun en yenisidir. Diğerleri Orta Asya Oyunları, Doğu Asya Oyunları, Güney Asya Oyunları ve Güneydoğu Asya Oyunları’dır.

West Asian Games Federation
3rd West Asian Games Doha 200519 Nisan 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Doping, sportif performansı artırmak amacıyla yasaklanmış ve vücuda yabancı maddelerin kullanılması ya da herhangi bir maddenin anormal miktarlarda tüketilmesi veya vücuda normal dışı  yollardan alınması olarak tanımlanır.
Dopingin ilk resmi tanımı 1963 yılında yapılmıştır. Buna göre doping; sporcu ya da oyuncuların yarışma sırasında veya oyuna hazırlanırken spor ahlâkına yakışmayacak şekilde performanslarını yapay olarak artıracak ve sporcunun fiziksel ve psikolojik sağlığına zarar verecek madde veya başka olası yöntemleri kullanmasıdır.

Dopingin kullanımı çok eski dönemlere kadar uzanmaktadır. İlk doping izlerine M.Ö. 3. yüzyılda yapılan olimpiyat oyunlarında rastlanmaktadır. Bu dönemde sporcuların hızlı koşabilmek için mantar yedikleri bilinmektedir.
Romalılar döneminde savaş araba yarışlarında atların daha hızlı koşabilmeleri için atlara su ve bal karışımı hydromel adı verilen bir sıvı içirilirdi. Tarihi kayıtlarda Güney Amerika yerlilerinin koka filizlerini çiğnedikleri görülmektedir.
Modern çağdaki ilk dopinglere 19. yüzyılda yüzücü ve bisikletçilere rastlanmaktadır. Modern olimpiyat oyunlarının başlamasıyla beraber sporcular arasında madde kullanımı hızla yaygınlaşmış ve günümüze kadar olimpiyat oyunlarında çok sayıda bu zararlı madde tespit edilmiştir.

Dopingin çarpıntı, yüksek tansiyon, sinirlilik, aşırı ter, saç dökülmesi, kalp krizi sonucu ölüm gibi zararları bulunmaktadır.

“Doğu Asya Oyunları” Doğu Asya Oyunları Topluluğu (EAGA) tarafından organize edilen, 1993'ten 2013'e kadar her 4 senede bir yapılmış olan; Doğu Asya ülkeleri, Asya Olimpiyat Konseyi ülkeleri ve Okyanusya Ulusal Olimpiyat Komiteleri'ne üye olan Guam ‘dan sporcuların katılımıyla gerçekleştirilmiş çok sporlu etkinliktir.
Doğu Asya Oyunları Asya Olimpiyat Konseyi’nin (OCA) 5 bölgesel oyunlarından birisidir. Diğerleri Orta Asya Oyunları,Batı Asya Oyunları, Güney Asya Oyunları ve Güneydoğu Asya Oyunları’dır.
2013 Doğu Asya Oyunları ile bitmiştir. Doğu Asya Gençlik Oyunları adı altında 2019’da başlayacaktır.

Ulusal Olimpiyat Komitesi’nden 8 ülke Doğu Asya Oyunları Topluluğu tarafından tanınmış ve Ulusal Olimpiyat Komitesi’nden 1 ülke Okyanusya Ulusal Olimpiyat Komiteleri tarafından tanınmıştır.

1Associate member
Kazakistan eski bir EAGA (Doğu Asya Oyunları Topluluğu), şimdiyse Orta Asya Oyunları’na katılmaktadır.

1Eski üye.

30 spor dalı Doğu Asya Oyunları tarihinde oynanmıştır.

East Asian Games Information 5 Aralık 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
2009 East Asian Games Official Website (Link rot)
2013 East Asian Games Official Website 23 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
East Asian Games Schedules

Dünya Askerî Oyunları, askerlerin katılması için başlatılmış, Uluslararası Askerî Sporlar Konseyi tarafından işletilen bir çok sporlu etkinliktir. Oyunlar 1995 yılından beri yapılmaktadır, ancak ayrı sporlar için şampiyonalar birkaç yıldır yapılmaktadır. Oyunların kış versiyonu ise yeni başlamıştır. İlk organizasyon İtalya'nın bir bölgesi olan Aosta Vadisi'nde 20-25 Mart tarihleri arasında 2010 yılında yapılmıştır.

Askeri sporlar
 Havacılık pentatlonu  (ayrıntılar)
 Askeri pentatlon  (ayrıntılar)
 Deniz pentatlon  (ayrıntılar)

Dünya Ordulararası Futbol Şampiyonası

International military sports council27 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Madalya listesi25 Temmuz 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kış Dünya Askeri Oyunları 2010 - Aosta Valley (Italy)16 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Dünya Göçebe Oyunları (İngilizce: World Nomad Games, Rusça: Всемирные игры кочевников), Orta Asya'daki geleneksel sporların ve Türk kültürü'nün yaşatılması amacıyla düzenlenen uluslararası yarışmadır. Dünya Etnospor Konfederasyonu'nun ana paydaş olarak katkıda bulunduğu organizasyon; 2012'de Bişkek'te gerçekleşen 2. Türk Keneşi Zirvesi'nde Kırgızistan'ın önerisiyle ilk kez 2014'te gerçekleşmiştir. Katılan ülkeler: Kazakistan, Kırgızistan, Azerbaycan, Özbekistan, Türkiye, Türkmenistan, Tacikistan ve Rusya (Yakutistan, Buryatya, Altay, Kalmukya, Başkurdistan vb.), Afganistan, Filipinler ve Amerika Birleşik Devletleri.
Dünyanın en önemli spor ve kültür festivallerinden biri olan ve daha önce üç kez Kırgızistan'da düzenlenen ve dördüncüsünün 2020'de Bursa'da yapılması planlanan etkinlik COVID-19 pandemisi nedeniyle 2021'e ertelenmiştir. Ancak pandeminin devam etmesi nedeniyle etkinlik 29 Eylül 2022 tarihinde başlamıştır. Etkinliklere 102 ülkeden 3000'in üzerinde sporcu katılmıştır.

Alysh (bir tür güreş),
Salburun,
Shagai,
At Sürme (At Chabysh),
Er Enish,
Toguz korgool,
Kurash,
Gökbörü (Kok-boru)

Kaynak:

9-14 Eylül 2014, Çolpon-Ata oyunların düzenlendiği ilk yıldır. Kırgız hükûmeti oyunlar için 3 milyon dolar harcamıştır.
2020 yılındaki organizasyon COVID-19 pandemisi nedeniyle 2022'e ertelendi. 29 Eylül-2 Ekim 2022 tarihlerinde İznik'te düzenlendi.
2022 yılı için başlangıçta 40 spor dalında planlandı ancak 13 spor + 8 gösteri sporunda yarışıldı.

Dünya Oyunları, ilk defa 1981 yılında gerçekleşen, Olimpiyat Oyunlarına dahil olmayan spor ve branşların yer aldığı uluslararası bir spor organizasyonudur. Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC) tarafından tanınan Uluslararası Dünya Oyunları Birliği (IWGA) tarafından organize edilmekte ve yönetilmektedir.
Dünya Oyunları programında yer alan bazı sporlar Olimpiyat Oyunlarına dahil edildiği için durduruldu. Badminton, plaj voleybolu, trambolin, ragbi, tekwondo, triatlon ve kadınlarda halter gibi sporlar artık programda yer almamaktadır. Programda yer alan bazı sporlar, geçmişte Olimpiyat Oyunlarında yer alan ama artık yer almayan sporlardır. (Halat çekme gibi)
Dünya Oyunlarında yer alan bazı sporlar akrobatik jimnastik, ultimate, oryantiring, vücut geliştirme, ağırlık kaldırma, paletle yüzme, squash, korfbol, bilardo, su kayağı ve dans sporudur. Dünya Oyunlarında yer alan sporlar, ev sahibi şehirde bulunan imkânlarla sınırlıdır; Oyunlar için yeni tesisler kurulamaz. Dünya Oyunlarının resmi programına 25 ila 30 spor arasında yer verilmiştir. Buna ek olarak IWGA, ev sahibi şehrin imkânlarına bağlı olarak ekstradan seçmeli sporları programa dahil edebilir. Seçmeli sporlar için Dünya Oyunları madalya vermez.
Dünya Oyunları programının bir parçası olmak için, sporun dünyada yaygın olması ve özel uluslararası spor federasyonunun IWGA'ya üye olması gerekir. Her spor dalında, sadece uluslararası spor federasyonları tarafından belirlenen en iyi sporcular veya takımlar katılabilir. Çoğu durumda, katılabilmek için dünya şampiyonasında iyi bir dereceye sahip olmak veya bir yeterlik turnuvası derecesine sahip olmak gerekir.

Bunlar Dünya Oyunlarında yer alan resmi sporlar ya da disiplinlerdir.

Powerlifting
Halat çekme (Erkekler açık alanda, kadınlar kapalı alanda)

Toplam madalya sayısına göre sıralanmıştır:

Olimpiyat Oyunları
İngiliz Milletler Topluluğu Oyunları
Dünya Üniversite Oyunları
Afrika Oyunları
Asya Oyunları
Avrupa Oyunları
Panamerikan Oyunları

IWGA resmi websitesi
World Games all results at Hickoksports.com
2017 Wrocław Dünya Oyunları
2013 Cali Dünya Oyunları
2009 Kaohsiung Dünya Oyunları17 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
2005 Duisburg Dünya Oyunları
TWG2009'nun sonuçları
Dünya Oyunları tüm zamanlar madalya sıralaması

"Dünya Polis ve İtfaiye Oyunları", World Police and Fire Games (WPFG), dünya genelinde aktif ve emekli olmuş bütün polis ve itfaiye güçlerine açık olan, iki yılda bir gerçekleştirilen bir atletizm etkinliğidir. Dünya Polis ve İtfaiye Oyunları (WPFG) Federasyonu Kaliforniya Polis Departmanı'nın bir kolu olan; herhangi bir kazanç amacı gütmeyen bir organizasyondur.
Oyunlar 10.000'e varan katılımcısıyla Yaz Oyunları’ndan biraz daha az ancak en çok katılımcıya sahip 3. İngiliz Milletler Topluluğu Oyunları organizasyonudur. 2010’lu yılların başında Birleşik Krallık 3 ekinliğe ev sahipliği yaptı: 2012 Yaz Oyunları, Londra, İngiltere; 2013 Dünya Polis ve İtfaiye Oyunları, Belfast, Kuzey İrlanda; 2014 İngiliz Milletler Topluluğu Oyunları Glasgow, İskoçya. (Bir ulus tarafından 3 etkinliğin ilk defa yapılması)
2015 Dünya Polis ve İtfaiye Oyunları ev sahibi şehir Fairfax County, Virginia’dı.

Kaliforniya Polis Olimpiyatları ilk defa 1967’de yapıldı. Organizasyon yıllar boyunca gelişti ve 1983'te hiçbir kazanç amacı gütmeyen; Kaliforniya Polis Departmanı tarafından yürütülen bir kuruluş olan Dünya Polis ve İtfaiye Oyunları Federasyonu haline geldi. 2 sene sonra 1985'te, ilk Dünya Polis ve İtfaiye Oyunları San Jose, Kaliforniya’da 5000 kadar katılımcıyla yapıldı.
En büyük Dünya Polis ve İtfaiye Oyunları New York'ta 59 ulustan 16.000 atletin katılımıyla gerçekleştirildi. En başarılı ve orgabize edilmiş olanı ise 2013 senesinde Belfast, Kuzey İrlanda’da idi. Dünya Polis ve İtfaiye Oyunları Federasyonu Başkanı Mike Graham tarafından “Dünyanın en dost canlısı ve en iyi oyunları” olarak tasvir edilmiştir.
Montreal İtfaiye Kuruluşu 2017  yılında kendi şehirlerinde yapılacak etkinlik için Montreal ve Quebec  Eyalet Hükûmetleri tarafından yapılan anlaşmalar ve giderler hakkındaki zorlanmış değişiklikler nedeniyle boykot çağrısı yaptı. 100.000'den fazla itfaiyeci ve sivil memurun temsil ettiği işçi sendikaları boykota katıldı.

WPFG 2017 Official Website. Los Angeles 2017 World Police and Fire Games official website
WPFG 2015 official website10 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. Fairfax 2015 World Police and Fire Games official website
WPFG 2013 official website13 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. World Police and Fire Games 2013 Belfast official website
WPFG 2009 Photo Galleries. California Police Athletic Federation (CPAF) official website
California Police Athletic Federation(CPAF) official website
5 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. CPAF official website

"Dünya Tekerlekli Sandalye ve Ampüte Oyunları" (IWAS- The International Wheelchair and Amputee Sports), engelli atletlerin yarıştığı bir çoklu oyundur. 1948 yılında Aylesbury, İngiltere'deki Stoke Mandeville Hastanesi rehabilitasyon bölümünde çalışan nöroloji doktoru Sir Ludwig Guttmann omurilik yaralanmalarına sahip olan 2. Dünya Savaşı gazilerini içeren organizasyonu oluşturmuş ve Londra’daki ilk savaş sonrası Yaz Oyunları’nda yer almıştır. 1952’de Hollanda etkinliğe katılarak tarihteki ilk “fiziksel engelliler” için uluslararası yarışmayı oluşturmuştur. 1960 yılında 9. Dünya Tekerlekli Sandalye ve Ampüte Oyunları, o zamanki ismiyle Stoke Mandeville oyunları, o yılın Olimpik Oyunlar'ından sonra Roma'da yapılmıştır. Bu oyunlar ilk Paralimpik Oyunlar sayılmaktadır. 2012 Paralimpik Oyunları maskotu Mandeville, Stoke Mandeville Hastanesi'ne ithafen isimlendirilmiştir.
Paralimpik Oyunlar bütün fiziksel engelli atletleri kabul ederken Stoke Mandeville Oyunları yalnızca tekerlekli sandalye kullanan yarışmacıları içeren bir organizasyon olmaya devam etti. Oyunlar Aylesbury'de, Uluslararası Stoke Mandeville Oyunları Federasyonu, orijinali International Stoke Mandeville Games Federation (ISMGF), tarafından her yıl yapıldı. (Sonradan Uluslararası Stoke Mandeville Tekerlekli Sandalye Oyunları, ISMWSF).
Organizasyon 1999'da Christchurch, Yeni Zelanda'da yapıldı. 2003'te yine Christchurch'de Engelli Atletler Uluslararası Spor Organizasyonu tarafından ampute atletler de dahil edilerek yapılmıştır.
2004'te ISMWSF ve ISOD  Uluslararası Tekerlekli Sandalye ve Ampute Spor Federasyonu'nu kurmak için birleşti. Uluslararası Tekerlekli Sandalye ve Ampute Oyunları adı altında ilk defa 2005'te Rio de Janeiro, Breziya'da yapıldı. İkinci oyunlar 2007'de Tayvan'da; üçüncüsü 2009 yılında Bangalore, Hindistan'da yapıldı.

1948: Stoke Mandeville Oyunları, 28 Temmuz 1948, okçuluk yarışması, 16yarışmacı  (14 erkek, 2 kadın))
1949-1951: Stoke Mandeville Oyunları
1952: Stoke Mandeville, İngiltere -1. Uluslararası Stoke Mandeville Oyunları
1953-1959: Uluslararası Stoke Mandeville Oyunları(2.-8.)
1960: 9. Stoke Mandeville Oyunları, Roma, İtalya -1. Paralimpik Oyunlar
1961-1963: Uluslararası Stoke Mandeville Oyunları(10.-12.)
1964: 13. Uluslararası Stoke Mandeville Oyunları, Tokyo, Japonya - 2. Paralimpik Oyunlar
1965-1967: Uluslararası Stoke Mandeville Oyunları(14.-16.)
1968: 17. Uluslararası Stoke Mandeville Oyunları, Tel Aviv, Israil -3. Paralimpik Oyunlar
1969-1972: Uluslararası Stoke Mandeville Oyunları (18.-20.)
1972: 21. Uluslararası Stoke Mandeville Oyunları, Heidelberg, Almanya -4. Paralimpik Oyunlar
1973-1975: Uluslararası Stoke Mandeville Oyunları
1976: Yok (5. Paralimpik Year)
1977-1979: Uluslararası Stoke Mandeville Oyunları
1980: Yok (6. Paralimpik Year)
1981-1983: Uluslararası Stoke Mandeville Oyunları
1984: Yok (7. Paralimpik Year)
1985-1987: Uluslararası Stoke Mandeville Oyunları
1988: Yok (8. Paralimpik Year)
1989-1991: Uluslararası Stoke Mandeville Oyunları
1992: Yok (9. Paralimpik Year)
1993-1995: Uluslararası Stoke Mandeville Oyunları
1996: Yok (10. Paralimpik Year)
1997-2000 - Dünya Tekerlekli Sandalye Oyunları
2000: Yok (11. Paralimpik Oyunlar)
2001-2003: Dünya Tekerlekli Sandalye Oyunları
2004: Yok (12. Paralimpik Oyunlar)
2005: Dünya Tekerlekli Sandalye ve Ampüte Oyunları - Rio de Janeiro, Brezilya. 44 ulustan 700dn fazla atlet. Beş etkinlik: atletizm, masa tenisi, okçuluk, atış ve bilardo.
2006: Dünya Tekerlekli Sandalye ve Ampüte Oyunları, Bangalore, Hindistan
2007: Dünya Tekerlekli Sandalye ve Ampüte Oyunları  Tayvan
2008: Yok (13. Paralimpik Oyunlar)
2009: Dünya Tekerlekli Sandalye ve Ampüte Oyunları - Bangalore, Hindistan,
2011: Dünya Tekerlekli Sandalye ve Ampüte Oyunları - Şarika, Birleşik Arap Emirlikleri - 1-10 Ekim  2011
2012: Yok (14. Paralimpik Oyunlar)
2013: Dünya Tekerlekli Sandalye ve Ampüte Oyunları, Stadskanaal, Hollanda
2015: Dünya Tekerlekli Sandalye ve Ampüte Oyunları, Soçi, Rusya

http://www.iwasf.com/iwasf/index.cfm/games/iwas-world-junior-games1111/past-games111/24 Mayıs 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

İsimler :

1-Uluslararası  Stoke Mandeville Oyunları (1948-1995)
2- Dünya Tekerlekli Sandalye Oyunları (1997-2003)
3- Dünya Tekerlekli Sandalye ve Ampüte Oyunları (2005-2007)
4- Dünya Tekerlekli Sandalye ve Ampüte Oyunları (2009-2017)

International Stoke Mandeville Wheelchair Sports Federation (ISMWSF)21 Eylül 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

“Dünya Ustalar Oyunları”  4 yılda bir gerçekleştirilen ve kendi alanında en geniş yayılıma sahip çok sporlu etkinlik.
Uluslararası Ustalar Oyunları Federasyonu tarafından idare edilmekte olan  Dünya Ustalar Oyunları, bütün bireylere, minumum yaş sınırı 25-35 yaş arasında dala göre değişmektedir, açıktır. Auckland, Yeni Zelanda 9. Oyunlar'a 21-30 Nisan arasında ev sahipliği yapmıştır.
35 yaş üstü, bazı sporlar için daha genç, olan herkes oyunlara katılabilmektedir. Yarışmacılar ülkeleri için dedğil, kendileri için yarışmaktadır. Yaş sınırı dışında herhangi bir kategoriye sahiplik aranmamaktadır.

1. Dünya Ustalar Oyunları 1985 yılında Toronto’un ev sahipliğinde yapıldı. O günden beri Toronto dışında Aalborg, Aarhus ve Herning (1989), Brisbane (1994), Portland, Oregon (1998), Melbourne (2002), Edmonton (2005) ve Sydney (2009)’de yapıldı. 2009 Dünya Ustalar Oyunları 28,676 katılımcıyla rekor kırdı. Bu sayı 2000 yılındaki Sydney Olimpik Oyunları’nın iki katı kadardı.
Oyunlar, emekli profesyonel atletler ve eski Olimpik atletler arasında popülerdir. 2009 yılında 230’dan fazla eski olimpiyatçı yer aldı. .

Uluslararası Usta Oyunları Federasyonu dünya genelinde Dünya Ustalar Oyunları ‘nı düzenlemektedir. Uluslararası Olimpiyat Komitesi’tarafından tanınmakla birlikte; Uluslararası Ustalar Oyunları Federasyonu geç yaştakilere tanıtarak Olimpik hareketi deteklemeyi; Ustalar Oyunlarını tüm  dünyada tanıtarak bireylere yaşamı boyunca fit ve sağlıklı kalması farkındalığını aşılamayı ana hedefleri olarak görmektedir.
Genel Kurul 6 üyeden, 4 yıllık periyotlarla, oluşmaktadır:

Bir başkan
Bir onursal başkan yardımcısı
Uluslararası Spor Federasyonu’ndan 10 üye, ikisi Kış Oyunlaı Federasyonu’ndan
Çokdisiplinli Spor Organizasyonu’ndan bir üye.
Uluslararası Ustalar Oyunları Federasyonu üyeleri Mayıs 2010:

International Masters Games Association official website
2010 Bled World Winter Masters Games official website
2013 Turin World Summer Masters Games official website
2017 Auckland World Summer Masters Games official website
2021 Kansai World Summer Masters Games official website

Dünya Zeka Sporları Oyunları, Uluslararası Zeka Sporları Derrneği (IMSA) tarafından "Yaz ve Kış Olimpiyatları'ndan sonra üçüncü bir Olimpiyat Oyunları getirme yolunda atılan bir taş" olarak nitelendirilen çok sporlu etkinlik.
İlk kez 3-18 Ekim arasında Pekin'de; Yaz Olimpiyatları'ndan iki ay sonra, Paralimpik Oyunları'ndan bir ay sonra 2008 Dünya Zeka Sporları Oyunları gerçekleştirilmiştir. Oyunlarda briç, satranç, dama, go ve Xiang qi (Cin satrancı) olmak üzere beş zeka sporu yer almıştır. 143 ülkeden katılan 2763 sporcunun katıldığı oyunlardan otuz beş altın madalya çıkmıştır.
Oyunların ikincisi 9-23 Ağustos 2012 tarihleri arasında Lille, Fransa'da gerçekleştirilmiştir. Oyunlar, 2012 Yaz Olimpiyatları esnasında başlamış ve 2012 Yaz Paralimpik Oyunları'ndan önce sona ermiştir.
Eylül 2016'da oyunlarla ilgili olarak Wrocław, Polonya'da Dünya Briç Oyunları düzenlenmiştir.

Dört yılda bir gerçekleştirilen Dünya Zeka Sporları Oyunları'na ek olarak IMSA, ayrıca ilki Aralık 2011'de Pekin'de gerçekleştirilen SportAccord Dünya Zeka Oyunları'nı organize etmiştir. SportAccord Oyunları'nda daha az etkinlik vardır ve nakit para ödülü daha düşüktür.
Tüm OR2 sınavlarına katılanlar otomatik olarak altın madalya kazanmaktadır.

İlk iki etkinlikte madalyalar beş farklı zeka sporunda verilmiştir: briç, satranç, dama, go ve xiang qi (Çin satrancı).
IMSA'nın gözlemci üyesi olan Uluslararası Poker Federasyonu (IFP), gelecekte oyunlarda pokerin de yer alabileceğini söylemiştir.
2017 yılında Mahjong International League, IMSA'nın altıncı üyesi olarak kabul edilmiştir.

Oyunlar, ilk olarak Yaz Olimpiyatları ve Paralimpik Oyunları'nın yapıldığı şehirde veya en azından aynı ülkede Olimpiyatlardan sonra yapılacaktı. İlk yapılan etkinlikte bu plana uyuldu ve oyunlar Pekin'deki Olympic Village'de Olimpiyatlardan iki ay, Paralimpik Oyunlarından bir ay sonra gerçekleştirildi. Ancak 2012 yılında yapılan etkinlik, Londra, Büyük Britanya'daki Yaz Olimpiyatları'ndan farklı olarak Fransa'nın Lille şehrinde gerçekleştirildi.
2016 yılındaki oyunlar için, Brezilya üçüncü DZSO ev sahipliği için ilgili olduğunu belirtmişti. 2012 oyunlarının kapanış töreninde, 2016 etkinliğinin Rio de Janeiro'da yapılacağı söylenmişti.

Dünya Takım Olimpiyatı

Uluslararası Zeka Sporlar Derneği6 Temmuz 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. resmî sitesi

“Dünya Üniversitelerarası Oyunları”, Uluslararası Üniversitelerarası Oyunları Federasyonu (IFIUS) tarafından her kasımda organize edilen uluslararası bir spor etkinliğidir.
IFIUS'un Uluslararası Panathlon Kurulu tarafından 2011 yılında feshedilmesinin ardından şu anda Üniversiteler Panathlon Kulüpleri Komitesi tarafından organize edilmektedir

1999 : Anvers (Belçika)
2000 : Paris (Fransa)
2001 : Amsterdam (Hollanda)
2002 : Barselona (İspanya)
2003 : Roma (İtalya)
2004 : Anvers (Belçika)
2005 : Rotterdam (Hollanda)
2006 : Dublin (İrlanda)
2007 : Viyana (Avustralya)
2008 : Budapeşte (Macaristan)
2009 : Milano (İtalya)
2010 : Valensiya (İspanya)
2011 : Amsterdam (Hollanda)
2012 : Belgrad (Sırbistan)
2013 : Anvers (Belçika)

Futbol Erkekler :  Institute of Physical Education and Sport (Tahran, İran)
Futbol Kadınlar :  Faculty of Sport, University of Belgrad (Belgrad, Sırbistan)
Futsal Erkekler :  University Ovidius Constanta (Constanta, Romanya)
Basketbol Erkekler :  Institute of Physical Education and Sport (Tahran, İran)
Basketbol Kadınlar :  Institute of Physical Education and Sport (Tahran, İran)
Voleybol Erkekler :  Antwerp University Association (Anvers, Belçika)
Voleybol Kadınlar :  Faculty of Sport, University of Belgrad (Belgrad, Sırbistan)

Futbol Erkekler :  University of Applied Sciences Wiener Neustadt (Wiener Neustadt, Avustralya)
Futbol Kadınlar :  University Abderrahmane Mira de Bejaia (Cezayir) (Bicâye, Cezayir)
Futsal Erkekler :  Islamic Azad University, Karaj Branch (Karaj, İran)
Basketbol Erkekler :  Islamic Azad University, Karaj Branch (Karaj, İran)
Basketbol Kadınlar :  Università Cattolica del Sacro Cuore (Milano, Roma, İtalya)
Voleybol Erkekler :  Antwerp University Association (Anvers, Belçika)
Voleybol Kadınlar :  University of Bacău (Bacău, Romanya)
Golf and Pitch & Putt :  Erkeklerdeleyev University of Chemical Technology (Moskova, Rusya)
Individual golf :  Volkov Roman, Erkeklerdeleyev University of Chemical Technology (Moskova, Rusya)
Individual pitch & putt :  Grajdianu Ilia, Erkeklerdeleyev University of Chemical Technology (Moskova, Rusya)

Futbol Erkekler :  Karlsruhe Institute of Technology (Karlsruhe, Almanya)
Futbol Kadınlar :  Università Cattolica del Sacro Cuore (Milano, Roma, İtalya)
Futsal Erkekler :  University Ovidius Constanta (Constanta, Romanya)
Basketbol Erkekler :  Pushkin Leningrad State University (Sankt-Peterburg, Rusya)
Basketbol Kadınlar :  Moskova Agricultural Academy named after K.A. Timiryazev (Moskova, Rusya)
Voleybol Erkekler :  Antwerp University Association (Anvers, Belçika)
Voleybol Kadınlar :  University of Bacău (Bacău, Romanya)
Golf and Pitch & Putt :  Universidad CEU Cardenal Herrera (Valensiya, İspanya)

Futbol Erkekler :  University of Nancy (Nancy, Fransa)
Futbol Kadınlar :  Università Cattolica del Sacro Cuore (Milano, Roma, İtalya)
Futsal Erkekler :  University Ovidius Constanta (Constanta, Romanya)
Basketbol Erkekler :  University of Belgrad (Belgrad, Sırbistan)
Basketbol Kadınlar :  Università Cattolica del Sacro Cuore (Milano, Roma, İtalya)
Voleybol Erkekler :  Islamic Azad University, Karaj Branch (Karaj, İran)
Voleybol Kadınlar :  University of Bacău (Bacău, Romanya)
Golf and Pitch & Putt :  Universidad CEU Cardenal Herrera (Valensiya, İspanya)

Futbol Erkekler :  University of Nancy (Nancy, Fransa)
Futbol Kadınlar :  Catholic University Santa Maria La Antigua (Panama City, Panama)
Futsal Erkekler :  Islamic Azad University, Karaj Branch (Karaj, İran)
Basketbol Erkekler :  Pushkin Leningrad State University (Sankt-Peterburg, Rusya)
Basketbol Kadınlar :  Budapeşte University (Budapeşte, Macaristan)
Voleybol Erkekler :  Islamic Azad University, Karaj Branch (Karaj, İran)
Voleybol Kadınlar :  University of Bacău (Bacău, Romanya)

Futbol Erkekler :  Islamic Azad University (Tahran, İran)
Futbol Kadınlar :  The Hague University (Lahey, Hollanda)
Futsal Erkekler :  Mirny Polytechnic Institute (Mirny, Rusya)
Basketbol Erkekler :  Pushkin Leningrad State University (Sankt-Peterburg, Rusya)
Voleybol Erkekler :  Islamic Azad University (Tahran, İran)
Voleybol Kadınlar :  University of Bacău (Bacău, Romanya)

Futbol Erkekler :  MESI (Moskova, Rusya)
Futbol Kadınlar :  The Hague University (Lahey, Hollanda)
Futsal Erkekler :  Erkeklerdeleyev University of Chemical Technology (Moskova, Rusya)
Basketbol Erkekler :  Pushkin Leningrad State University (Sankt-Peterburg, Rusya)
Voleybol Erkekler :  Islamic Azad University (Tahran, İran)
Voleybol Kadınlar :  University of Sannio (Benevento, İtalya)

Futbol Erkekler :  University of Karlsruhe (Karlsruhe, Almanya)
Futbol Kadınlar :  Technical University Munich (Münih, Almanya)
Futsal Erkekler :  Ukhta State Technical University (Ukhta, Rusya)
Basketbol Erkekler :  Pushkin Leningrad State University (Sankt-Peterburg, Rusya)

Futbol Erkekler :  University of Erlangen-Nürnberg (Erlangen/Nürnberg, Almanya)
Futbol Kadınlar :  University of Erlangen-Nürnberg (Erlangen/Nürnberg, Almanya)
Futsal Erkekler :  North-West Academy of Public Administration (Sankt-Peterburg, Rusya)

Futbol Erkekler :  University of Erlangen-Nürnberg (Erlangen/Nürnberg, Almanya)
Futbol Kadınlar :  Catholic University of Leuven (Leuven, Belçika)
Futsal Erkekler :  University of Sevilla (Sevilla, İspanya)

Futbol Erkekler :  University of Erlangen-Nürnberg (Erlangen/Nürnberg, Almanya)
Futbol Kadınlar :  University of Barcelona (Barselona, İspanya)

Futbol Erkekler :  The Hague University (Lahey, Hollanda)
Futbol Kadınlar :  University of the Basque Country (Bilbao/San Sébastian, Vitoria-Gasteiz İspanya)

Futbol Erkekler :  University La Laguna Tenerife (San Cristóbal de La Laguna, İspanya)
Futbol Kadınlar :  University of the Basque Country (Bilbao/San Sébastian/Vitoria-Gasteiz, İspanya)

Futbol Erkekler :  Trondheim NTNU University (Trondheim, Norveç)

2005'ten itibaren verilen madalyalar bulunmaktadır. 2008 Oyunları'nda güncellendi.

IFIUS official site15 Ağustos 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Egzersiz fizyolojisi fiziksel aktivite altında yatan fizyolojik mekanizmanın incelendiği bilim dalı. Egzersiz fizyolojisi atletlerde, spor antrenmanlarında kronik rahatsızlıkların giderilmesi, fiziksel uyumun korunması gibi alanlarla da ilgilidir. 
Egzersiz fizyoloji insan bedenindeki 

Sinir sistemi
Kardiovasküler sistem
Dolaşım sistemi
Endokrin sistemi
Kas-iskelet sistemi
Hormonlar
Fizyoloji üzerindeki çevresel etkenler gibi alanları da içermektedir.

Elit Sporcularda Vücut Kompozisyonu İle Maksimal Oksijen Kapasitesi Arasındaki İlişki

vücut geliştirme 30 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Gebelikte Egzersiz Fizyolojisi
Journal of Exercise Physiology
American College of Sports Medicine (ACSM) 26 Nisan 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Professionalization of Exercise Physiology online
The Center for Exercise Physiology
Journal of Professional Exercise Physiology
College of St. Scholastica: Department of Exercise Physiology
Australian Association for Exercise and Sports Science 25 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Necati Akgün, Egzersiz Fizyolojisi. 2 Baskı, Ege Üniversitesi. Basımevi, İzmir, 1994.
SEVİM, Y Antrenman Bilgisi
Egzersiz fizyolojisi, Ed. Emin Ergen, Yazarlar: Sevil Başoğlu, Haydar Demirel, Rüştü Güner, Hüsrev Turnagöl, Ali Murat Zergeroğlu, Bülent Ülkar, Nobel Yayınları, 2002

Esneklik, bir cismin üzerine kuvvet uygulandığında cismin şeklinin değişmesi; kuvvet kaldırıldığında cismin ilk haline gelmesidir. Esnek nesnelere örnek olarak yay, sünger, lastik  verilebilir. Oyun hamuru, cam macunu gibi cisimler ise esnek değillerdir çünkü kuvvet kaldırıldığında eski hallerine dönmezler.

Yaylara kuvvet uygulandığında yayın boyu uzar, bırakıldığında yay ilk haline gelene dek sıkışır. Uzama miktarı sıkışma miktarına eşittir.
Yaylara uygulanan kuvvet arttıkça, yayın uzama miktarı da orantılı bir şekilde artar.
Yayın esnemesinin uygulanan kuvvetle ilişkisi Hooke yasasına göre hesaplanabilir:

  
    
      
        F
        =
        k
        x
      
    
    {\displaystyle F=kx}
  

F: Yaya uygulanan kuvvet (Newton)
k: Yay sabiti (N/m)
x: Uzama miktarı (m)
Yay sabiti, her yay için farklı, sayısal bir değerdir.

Örneğin, yay sabiti 200 N/m olan yaya 5 kg'lık kütle asılırsa,

  
    
      
        F
        =
        (
        m
        .
        g
        )
        =
        k
        .
        x
      
    
    {\displaystyle F=(m.g)=k.x}
  

  
    
      
        x
        =
        m
        .
        g
        
          /
        
        k
        =
        5.10
        
          /
        
        200
      
    
    {\displaystyle x=m.g/k=5.10/200}
  
 Yani, yay 25 cm uzar.

Fitness ([ˈfɪtnəs]), fiziksel uygunluk anlamına gelen, günlük hayatta daha çok zindelik ve fiziksel uygunluk için yapılan egzersizlerin bütünü için kullanılan terim.
Fitness ile vücut geliştirme (İngilizce: body building) farklı kavramlardır. Vücut geliştirme profesyonel olarak müsabakalarda yarışmak için kas geliştirme iken fitness, zinde olmak ya da uğraşılan spora özgü fiziksel gereksinimleri sağlamak için vücudu fiziksel olarak hazırlamaktır.
Unutulmaması gereken şey fiziksel uygunluğun genel yanılgının aksine sadece kas gruplarını geliştirmekten ibaret olmadığıdır. Farklı sporlar ya da amaçlara göre fiziksel uygunluk kavramı da farklı anlamlara gelebilir. Örneğin bir futbolcunun fiziksel uygunluk, yani fitness düzeyi yaptığı iş gereği çeviklik, çabukluk, aerobik ve anaerobik enerji sistemlerinin gelişmiş olmasıyla meydana gelir. Bunun yanı sıra bir sumo güreşçisinin de fiziksel uygunluk düzeyi, onun yaptığı iş gereği bir futbolcuya göre daha yağlı bir vücut gerektirir. Yani ilgilenilmek istenilen alana bağlı olarak fitness farklı anlamlar ifade edebilmektedir.

Her kişiye ve belirlenen amaca göre antrenman programları farklılık arz eder. Fitness sporunda kesin bir antrenman standardından söz edilemez. Yani her yaşın, her hayat tarzının ve vücut tipinin birbirinden farklı olarak; bir uzman tarafından takip edilen çalışma programı olmalıdır. Bu spor belirli kalıp ve hedefleri olmadığından dolayı her yaşta yapılabilir. Örneğin 16 yaşında ya da 55 yaşında bu spora başlanabilir.

Kardiyovasküler egzersizler ya da kısaca kardiyo, yüksek kalp ritminde tekrarlayan hareketlerle yapılan egzersizlerdir. Bu tip egzersizlerde  kas liflerini geliştirme ana hedef değil dolaylı şekilde ve sınırlı erişilen bir sonuçtur. Kardiyo egzersizlerinin temel hedefi kalp-damar sisteminin (kardiyovasküler sistem) performansını artırmak, aerobik ve anaerobik egzersizlerle kasların dayanıklılığını ve kondisyonunu artırmaktır. Kardiyo egzersizlerine örnek olarak yüzme, koşu, yürüyüş, bisiklet, ip atlama vb. verilebilir.
Yüksek oksijene ihtiyaç duyulan zamanlarda kardiyovasküler sistem çalışma hızını artırarak kaslara daha fazla oksijen taşımak ve kaslarda biriken karbondioksidi daha hızlı şekilde vücuttan uzaklaştırmaya çalışır. Bazen (örneğin koşu yaparken) metabolizmadaki bu artış oksijen ihtiyacını karşılamaya yetmez ve kaslar yüksek oranda oksijensiz solunum yapmaya başlarlar. Bu aşamadan sonra kaslarda yorgunluk ve oksijensiz kalma gibi rahatsız edici durumlar gözlenmeye başlar. Kardiyo egzersizlerinin temel amacı kasları ve kardiyovasküler sistemin çalışma temposunu artırarak kas kondisyonunu ve dayanıklılığı artırmaktır.

Ağırlık egzersizleri ile, belirli kas gruplarının ya da bütün kasların, tek tek ya da kas gruplarıyla beraber, aletli ya da aletsiz çalıştırılmasıyla sıkılaştırılması ve güçlendirilmesi amaçlanır. Esasen bütün sporlar dallarında fitnessta kullanılan egzersizler yer alır yahut bir spor dalına özel bir egzersiz fitnessta yer alabilir. Çünkü her spor dalında vücutta ağırlıklı kullanılan kas grupları vardır. Bu kas gruplarına kondisyon kazandırılması için yapılan egzersizlerin pek çoğu fitness egzersizleri olarak da kullanılmaktadır.
Squat, bench press ve deadlift temel üç ağırlık egzersizleridir. Ağırlık idmanları bu üç ana egzersiz üzerine kurulmuştur. Bu üç ana egzersiz vücudumuzun en büyük 3 kas grubunu çalıştırmaktadır: Bacak, sırt, göğüs..
Ağırlık idmanlarında önemli olan noktalar tekrar sayısı ve setler arasındaki dinlenme süresidir. Tekrar sayısı ve dinlenme süresi doğru kas gelişimini sağlar. Kasın büyümesi, sabit kalması veya yağ yakımı bu tekrar sayısı ve dinlenme süresine de bağlıdır. Ağırlık idmanları, beslenme ile desteklenerek istenilen sonuca ulaşır.
Ağırlık antrenmanları için pek çok farklı yöntem kullanılmaktadır. Bazı yöntemler ve eğitmenler vücudun kendi ağırlığını kullanırken bazıları salonlarda kullanılan makinelerle, daha izole bir çalışmayı tercih etmektedirler. Bu yöntemler arasında belirgin bir performans farkı bulunmamaktadır, seçim yapmak tamamen sporcunun kendi inisiyatifine ve imkanlarına kalmıştır.

Antrenmana başlamadan önce risklerini öğrenmek gerekir. Uygun kıyafet giyilmeli ve özellikle spor ayakkabı seçimine dikkat edilmelidir. Uzman eğitmenlerin vereceği antrenman programına uyulmalıdır. Sakatlanmamak için antrenman öncesi hafif hareketler veya fonksiyonel hareketlerle adalenin ısınması gerekmektedir. Ağırlık egzersizinde hareketlerin nizami yapılması önemlidir. Yeni başlanıyorsa hafif bir antrenman uygulanmalı zamanla ağırlıklar arttırılmalıdır. Ayrıca fitness sadece antrenmana dayanmaz, düzenli bir yaşamı ve kontrollü bir beslenmeyi de gerekli kılar. Beslenme konusu fitness yapanlar için çok önemlidir ve bu sporda başarının temel ayaklarından biridir.

Uluslararası Vücut Geliştirme ve Fitness Federasyonu
Türkiye Vücut Geliştirme, Fitness ve Bilek Güreşi Federasyonu
Fitness modası
Egzersiz fizyolojisi
Egzersiz ekipmanı
Spor ekipmanı
Pilates
Besin takviyesi

Fiziksel egzersiz fiziksel durumu geliştirmek veya sürdürmek ve sağlık amacıyla yapılan bazı aktivitelerin icrasıdır. Düzenli fiziksel egzersiz kalp krizi, kalp ve damar rahatsızlıkları, tip 2 diyabet, bazı kanser türleri ve şişmanlığın önlenmesinde önemli bir etkendir.
Fiziksel egzersizler insan bedeni üzerindeki etkisine göre üç gruba ayrılırlar:

Germe egzersizleri
Yürüme, koşma gibi kardiyovasküler dayanıklılığı arttıran Aerobik egzersizler
Ağırlık kaldırma gibi kısa vadeli kas gücünü arttırmaya yönelik Anaerobik egzersizler

Aerobik egzersiz : Aerobik egzersiz tipi kasların uzatılmış zaman aralıklarıyla orta düzeyli zorlanmasından başlayan ve yüksek kalp atım oranının korunduğu egzersizleri içermektedir.
Anaerobik egzersiz : Anaerobik egzersiz, hücrenin enerji ihtiyacını oksijenden bağımsız olarak gördüğü egzersiz çeşitlerine işaret etmekte kullanılır. Anaerobik egzersizler kısa, yüksek yoğunlukta olurlar.
Esneme: Kasların esnekliğini ve/veya eklemlerin hareket aralığını artırmak amacıyla kasların uzatılması eylemi olarak tanımlanmaktadır. Gerilme hem insanlar hem de diğer canlılar tarafından bilinçli olmadan yapılan gündelik, doğal bir eylemdir. Genellikle uykudan uyandıktan sonra yapılan esnemeler, gerinmeler bu gruba girer. Hatha Yoga'da uygulanan duruşlar bir tür gerilme egzersizleridir.

Çin Sağlık Egzersizleri (Çigong,) gerilme, esneme egzersizlerini andıran ve kaslara herhangi bir artı direnç uygulanmaksızın ve kalp atım hızını yükseltmeksizin yapılan, ağırlıklı olarak Çin kökenli egzersiz biçimleridir. Salt esneme veya gerilme egzersizlerinden farkı nefes, imajinasyon, çi denilen enerji akışı ve bedendeki akupunktur meridyenlerinin kullanılmasıyla ayrılmaktadır. Çigong veya Dao Yin üst başlığı altında yapılan bu tip egzersizler genellikle her yaş grubundan insan tarafından yapılabildiği için özellikle yaşlılara, diğer sporları uygulayamayacak kadar sağlık sorunu yaşayan kişiler yaptırılabilmektedir.

Bob Flaws (Exercise and Stretching 6 Kasım 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Frizbi, genellikle plastikten yapılan ve çapı yaklaşık 20–25 cm olan disk. 13 Ocak 1957'de Wham-O tarafından ilk kez üretilmeye başlanan frizbiyi her yaştan insanın yanında köpekler gibi hayvanlar da oyun amaçlı kullanmaktadır.

1950'li yıllarda Walter Frederick Morrison adlı bir girişimci, halkın UFO'lara olan ilgisinden dolayı bir oyuncak yaptı. Bu oyuncak küçük Uçan dairelere benzemekteydi. Morrison bu oyuncağa ilk başta "Plüton Tabağı" adını verdi ve bu oyuncak kısa sürede tanındı. Oyuncağı Wham-O adlı bir firma üretiyordu ve satışlarını artırmak isteyen firma, Richard Knerr'i ülkenin doğusuna gönderdi. Knerr, yaptığı uzun yolculuklar sırasında üniversite öğrencilerinin birbirlerine teneke kutu kapağı atarak oynadıkları bir oyun gördü. Öğrenciler bu oyuna "freesbee" diyorlardı. Bu adın kullanılmasının sebebi; öğrencilerin oynadıkları teneke kapağı 1870'li yıllarda kurulmuş ve evlere teneke kutularda kek ve bisküvi servisi yapan bir firmaya aitti. Firmanın kurucusu William Russell Frisbie'nin resmi, kutu kapaklarını süslemekteydi ve öğrenciler onun adını oyuna vermişlerdi. Knerr, 1959 yılında Freesbee adını tescil ettirdi. Bundan sonra oyunun adı böyle anılmaya başlanmıştır. Bu sözcük, 1980'lerde "frizbi" olarak Türkçeye de girdi. Önceleri çocukların severek oynadığı bir oyuncak olan frizbi, sonraları büyüklerin de pikniklerde ve sahillerde oynadığı bir oyun oldu.
Frizbiler yalnızca oyuncak olarak olarak kullanılmadı. 1960'lı yıllarda ABD Deniz Kuvvetleri havada süzülerek ilerleyen işaret fişekleri tasarlamaya karar vermişti. Bunun için frizbiler model alındı. Yaklaşık 400.000 dolar harcanan bir proje başlatıldı. Frizbilerin uçuşu rüzgâr tünellerinde incelendi. Frizbiler, gelişmiş kameralar tarafından kaydedildi ve etkili frizbiler tasarlandı. Bu frizbiler, gece karanlığında aydınlatma fişeği olarak da kullanıldı.

Bumerang
Ultimate (spor)

Stancil. E. D., and Johnson, M. D.; Frisbee, A Practitioner's Manual and Definitive Treatise, Workman Publishing Company, New York (Haziran 1975); ISBN 978-0-911104-53-0
Norton, Gary; The Official Frisbee Handbook, Bantam Books, Toronto/New York/London (Haziran 1972); no ISBN
Danna, Mark, and Poynter, Dan; Frisbee Players' Handbook, Parachuting Publications, Santa Barbara, Kaliforniya (1978); ISBN 0-915516-19-5
Tips, Charles, and Roddick, Dan; Frisbee Sports & Games, Celestial Arts, Millbrae, Kaliforniya (Mart 1979); ISBN 978-0-89087-233-8
Tips, Charles; Frisbee by the Masters, Celestial Arts, Millbrae, Kaliforniya (Mart 1977); ISBN 978-0-89087-142-3
Lorenz, Ralph; Spinning Flight: Dynamics of Frisbees, Boomerangs, Samaras and Skipping Stones, Copernicus, New York (Eylül 2006); ISBN 978-0-387-30779-4

Frisbee Collective Dünyadan 200 frizbi çeşidi
World Flying Disc Federation 30 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Frizbi oyunları için
Resmi frizbi sitesi21 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Futbol, on birer oyuncudan oluşan iki takım arasında, kendine özgü bir topla oynanan takım sporudur. 21. yüzyıl itibarıyla 200'ün üzerinde ülkede 250 milyonu aşkın oyuncu tarafından oynanmakta olup dünyadaki en popüler spordur.
Her iki kısa kenarında birer kalenin yer aldığı, dikdörtgen şeklindeki bir sahada oynanır. Oyuncuların amacı, temelde ayak olmak üzere, eller ve kollar hariç vücudun kısımlarını kullanarak topu karşı takımın kalesine sokarak gol atmaktır. İstisnai olarak her iki takımın kalesini koruyan kaleciler, ceza alanı olarak adlandırılan, kendileri için belirlenmiş alanların sınırları dâhilinde topa elle müdahale edebilmektedir. Topun, sahanın uzun kenarlarından saha dışına çıkması durumunda taç atışı (topa son olarak hangi takım oyuncusu temas etmişse karşı takım kullanır), kısa kenarlarından dışarı çıkması durumunda ise köşe (bir oyuncunun, topu kendi kale çizgisi dışına çıkarması durumunda karşı taraf lehine kale çizgisi ile yan çizgisinin kesiştiği noktadan kullanılır) veya aut vuruşu (topun, hücum oyuncuları tarafından kale çizgisi dışına vurulması sonucunda ceza sahası içindeki kale sahasından vuruşu yapılarak top oyuna sokulur) ile oyun yeniden başlar. Kırk beşer dakikalık iki devreye ayrılan 90 dakikadan oluşan bir maçta karşı takımdan daha fazla gol atmayı başaran takım galip gelirken atılan gol sayılarının eşit olması durumunda maç berabere tamamlanır. Bazı müsabakalardaki kurallara göre normal süresi berabere tamamlanan maçlarda on beşer dakikalık iki devre hâlinde oynanan uzatma dakikaları, eşitliğin bu sürede de bozulmaması durumunda penaltı vuruşları sonucunda galip gelen taraf belirlenir.
MÖ 300-200 yıllarında Çin'de ortaya çıkan ve günümüzdeki futbolla benzerlikler taşıyan cuju, oynanış bakımından futbola benzeyen ilk oyun olarak kabul edilmektedir. Yıllar boyunca dünyanın farklı yerlerinde futbola benzeyen oyunlar oynansa da modern futbol kuralları ilk olarak 1863 yılında Futbol Birliği tarafından sistemleştirilmiş olup günümüze kadar birçok değişikliğe uğramıştır. Futbolun uluslararası alandaki yönetim teşkilatı Uluslararası Futbol Federasyonları Birliğidir (FIFA).

"Futbol" kelimesi Türkçeye, İngilizcedeki foot ("ayak") ve ball ("top") kelimelerinin birleştirilmesiyle oluşturulan football kelimesinden geçmiştir. İngilizcede football adını taşıyan diğer futbol sporlarından ayırmak amacıyla, modern futbolun ilk kurallarını belirleyen kurumun adı olan Futbol Birliğinden (İngilizce: The Football Association) yola çıkılarak association football ("birlik futbolu") ifadesi kullanılmaktadır. Football association ifadesindeki soc hecesine -er eki getirilerek oluşturulan ve İngilizce konuşan bazı ülkelerde futbolu tanımlamak için kullanılan soccer kelimesinin çıkışı 1880'lere denk gelir. Günümüzde, İngilizce konuşan ülkelerin bazıları futbolu tanımlamak için yalnızca football ifadesini kullanırken bu kelime diğer bazı dillere değişerek girmiş ve bu şekilde kullanılmaya başlanmıştır. Bazı dillerde futbolu tanımlamak için özgün kelimeler kullanırken bazılarında ise foot ve ball kelimelerinin o dillerdeki karşılıkları kullanılarak bu kelimeler birleştirilmiş ve futbol ifadesi bu şekilde yer edinmiştir.
Türkçede sporu tanımlamak için "ayak topu" da kullanılır ve bu kullanım, "futbol" kelimesini oluşturan foot ile ball kelimelerinin Türkçe karşılıklarıyla oluşturulmuştur.

FIFA, futbola benzeyen ve bilimsel kanıtlara sahip olan ilk oyunu, MÖ 300-200 yıllarında Çin'de askerî eğitim amacıyla oynanan cuju olarak göstermektedir. Kıl ve tüyle doldurulmuş deriden yapılan bir topun, iki bambu kamışıyla sabitlenen 30–40 cm yüksekliğindeki bir kaleye sokulmasını amaçlayan bu oyunda, topa el ve kollar dışındaki her yerle temas etmek mümkündü. Birkaç yüzyıl sonra Japonya'da, cuju'dan izler taşıyan ve varlığına ilk kez 644 yılında rastlanan kemari adlı oyun ortaya çıktı. Cuju'nun aksine rekabete dayalı olmayan kemari'de amaç, dairesel bir alan içerisinde yer alan oyuncuların topa ayaklarıyla vurarak topu yere düşürmeden birbirine göndermeleriydi.
Avrupa'da ise futbola benzer bilinen ilk oyun, Antik Yunanistan'da oynanan episkiros adlı oyundur. Vücudun her yeriyle temasın serbest olduğu oyunda oyuncular iki takıma ayrılmakta ve her takım oyuncuları, topu paslaşarak veya atarak rakip takıma ait alanın sonunda yer alan çizgiden geçirmeye çalışmaktaydı. Bu oyunun bir benzeri daha sonraları Roma İmparatorluğu döneminde harpastum adıyla oynandı.

Orta Çağ Avrupa'sında topla oynanan bir oyuna dair ilk ifadelere, 9. yüzyıla ait Nennius'un Historia Brittonum adlı eserinde rastlanmaktadır. Galler'in kuzey kısımlarında yazılan eserde, bir grup çocuğun top oynadığından bahsedilmektedir. İngiltere'de, komşu kasaba veya köyler arasında oynanan ve güruh futbolu adı verilen oyunda amaç, topu rakip takımın kasaba veya köyünde belirlenen bölgeye göndermekti. Hemen hemen hiçbir kuralın olmadığı bu oyunda oyuncu sınırlaması yoktu ve yüzlerce kişi mücadele edebilmekteydi. Bu etkinlikler sırasında meydana gelen karmaşayı ve yaşanan olayları gerekçe gösteren Kral II. Edward tarafından 13 Nisan 1314'te ülkede futbol oynanması yasaklanmış, bu yasak, sonrasındaki hükümdarlar tarafından da sürdürülmüş ve ülkede futbol oynanması 300 yıl kadar yasaklı kalmıştı.
İngiltere'deki güruh futboluna benzer bir oyunun varlığına Fransa'da da rastlanmaktadır. Soule, cholle veya choule adıyla anılan bu oyun hakkındaki bilinen ilk veriler 1147 yılına aittir. 1319 yılında Kral V. Philippe, 1369 yılında ise Kral V. Charles tarafından ülkede bu tip oyunların oynanması yasaklanmıştı. İtalya'da ortaya çıkan ve kökenleri daha eskiye dayansa da kuralları 16. yüzyılda oluşturulan calcio fiorentino adlı sporda ise amaç, topu karşı takımın kalesine göndermekti. Topu kontrol etmek, takım arkadaşına pas atmak ve kaleye göndermek için el ve ayak kullanmak serbestti. FIFA, futbola benzeyen tüm bu sporların günümüzdeki futbol ile doğrudan bir bağlantısı olmadığını belirtmektedir.

Modern futbolun kuralları 19. yüzyıl ortalarında, İngiltere'deki özel okullarda farklı kurallarla oynanan futbol biçimlerine dayanmaktadır. Eton, Harrow, Rugby, Winchester ve Shrewsbury adlı eğitim kurumları temsilcilerinin katılımıyla 1848 yılında Cambridge Üniversitesinde oluşturulan ve ilk yazılı futbol kuralları olma niteliği taşıyan Cambridge kuralları, futbol ve benzeri sporların gelişiminde etkili oldu. Bu kurallar kullanılarak bazı maçlar yapılsa da kurallar, büyük bir topluluk tarafından kabul görmedi. 1850'lerde, İngilizce konuşan ülkelerdeki çeşitli kulüpler, bağlı oldukları okul veya üniversitelerden ayrılarak bağımsız bir kuruluş olarak faaliyet göstermeye başladı. Bunların bazıları kendi kurallarını oluşturarak bu kurallara göre futbol oynamaktaydı. 1857 yılında, eski öğrenciler tarafından kurulan Sheffield Football Club, 1867 yılında Sheffield Futbol Derneğinin kurulmasına önayak oldu. Uppingham School öğrencisi John Charles Thring de 1862'de bazı kurallar hazırlamıştı.
26 Ekim 1863 günü gerçekleştirilen bir toplantı sonrasında kurulan Futbol Birliği (İngilizcesi "The Football Association", kısaca "FA") tarafından aynı yılın Ekim ve Kasım ayları arasında düzenlenen beş toplantı sonucunda futbol için ilk kapsamlı kurallar hazırlandı. Gerçekleştirilen son toplantıda, bir önceki toplantıdan çıkan topun ele alınarak koşulması ve koşuların rakibin bacağına vurularak engellenmesini öngören taslak hâlindeki iki kuralın kaldırılması kararının kabul görmemesi üzerine Blackheath'i temsil eden kurumun ilk hazinedarı, kulübünün birlikten ayrıldığını belirtti. Kalan on bir kulüp, Ebenezer Cobb Morley başkanlığında futbolun ilk on dört kuralını oluşturdu. Bu kuralların kullanıldığı ilk maç, 18 Aralık 1863 tarihinde Mortlake'te, Barnes ile birlik üyesi olmayan Richmond arasında oynandı ve golsüz beraberlikle sona erdi.

İngiliz kulüplerinin mücadele ettiği, ilk futbol turnuvası niteliğindeki FA Cup, 1872 yılında C. W. Alcock tarafından kuruldu. İlk resmî uluslararası futbol maçı 30 Kasım 1872 günü, İngiltere ile İskoçya arasında Glasgow'da gerçekleştirildi ve 0-0 sona erdi. 1884 yılında, ilk uluslararası futbol turnuvası olan British Home Championship düzenlendi. Aston Villa yöneticisi William McGregor, 1888 yılında Birmingham'da kurduğu English Football League ile ilk futbol ligini kuran isim oldu. Kurulan bu ligde 12 takım mücadele etmekteydi. 1870'lerde futbolda profesyonelleşmenin temelleri atılırken profesyonel futbolculuk 20 Temmuz 1885 tarihinde Futbol Birliği tarafından tanındı.

Futbol Birliğinin kurulması sonrasında futbol, Britanyalılar tarafından tüm dünyaya yayılmaya başladı. Güney Amerika'da bilinen ilk futbol maçı 1867 yılında, Arjantin'deki Britanyalı işçiler tarafından oynandı. Aynı yıl Buenos Aires'te, Güney Amerika'daki ilk futbol kulübü olan Buenos Aires Football Club kuruldu. 1891 yılında ise Arjantin'de düzenlenen ulusal ligle birlikte kıtadaki ilk futbol turnuvası organize edildi. Güney Afrika'da yaşayan Britanyalılar ülkedeki ilk futbol hareketlerini 1869 yılında başlatırken 1884 yılında ülkedeki ilk futbol turnuvası düzenlendi. 1884 yılında oluşturulan American Football Association tarafından aynı yıl gerçekleştirilen lig, Amerika Birleşik Devletleri'nde Futbol Birliği kurallarıyla gerçekleştirilen ilk futbol yarışması oldu. Japonya'da futbol oynandığına dair ilk bilinen veriler 1870'lere ait olup Britanyalı denizcilerin Yokohama'da futbol oynadığından bahsetmektedir. Futbolun yayılmaya başlamasının ardından, futbol kurallarını belirleyen kuruluş olan Uluslararası Futbol Birliği Kurulu (kısaca IFAB); Futbol Birliği, İskoçya Futbol Birliği, Galler Futbol Birliği ve İrlanda Futbol Birliğinin 1886 yılında Manchester'da gerçekleştirdiği bir toplantı sonrasında kuruldu. Futbolun uluslararası alandaki en üst yönetim kuruluşu olan Uluslararası Futbol Federasyonları Birliği (kısaca FIFA) ise, 1904 yılında Paris'te kuruldu ve Futbol Birliğinin belirlediği kurallara sadık kalacağını belirtti. 1913 yılında FIFA temsilcileri de IFAB'a temsilci göndermeye başladı. Futbol

Gay Games ("Gey Oyunları"), LGBT atletler, oyuncular, müzisyenler ve diğer LGBT bireylerince düzenlenen çok sporlu etkinliktir. San Francisco’da 1982 yılında başladığında "Gay Olympics" ("Gey Olimpiyatları") olarak geçmekte olan oyunların fikir babası Tom Waddell olmuştur. Gay Games, cinsel yönelim gözetmeksizin herkesin katılımına açıktır. Oyunlarda herhangi bir sınıflandırma veya değerlendirme standardı yoktur. Bu organizasyon birçok glbt bireyi (özellikle eşcinselliğin yasadışı olduğu veya ancak gizli yaşanabildiği ülkelerden) bir araya getirmektedir. 4 yılda bir tekrarlanan oyunların amacı, dünya çapında eşcinsel bireylerin kendilerine saygı duymalarını ve kendilerine olan bu saygılarını geliştirebilmelerini, pekiştirebilmelerini sağlamak olmuştur.

Gey Oyunları Federasyonu1 Mart 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

“Güney Asya Oyunları”, Güney Asyalı sporcuların katılımmıyla her iki senede bir gerçekleşen çok sporlu etkinlik. Organize eden kurum 1983'te kurulmuş olan Güney Asya Spor Konseyi'dir. Günümüzde 8 üyeye sahiptir: Afganistan, Bangladeş, Bhutan, Hindistan, Maldivler, Nepal, Pakistan, Sri Lanka.
İlk Güney Asya Oyunları 1984 senesinde Katmandu, Nepal’de yapılmıştır ve bazı durumlar dışında her iki senede bir yapılmaktadır. 2004'te “Federasyon” sözcüğü oyunların verdiği etkiyi azalttığı ve toplumun ilgisini çekmediği  gerekçesiyle Güney Asya Federasyonu Oyunları ismi Güney Asya Spor Konseyi'nin 32. Buluşmasında Güney Asya Oyunları'na çevrildi. . Bu oyunlar Olimpiyat’ların Güney Asya versiyonu olarak tanıtılmaktadır. 12. Güney Asya Oyunları  16 Şubat 2016’da Guwahati ve Shillong’da yapıldı.

Aşağıdaki spor dalları ilk senesinden son senesine kadar oynanmıştır.

Official Site

“Güneydoğu Asya Oyunları”, (İngilizce: Southeast Asian Games-SEA), 11 Güneydoğu Asya ülkesinin katılımıyla iki senede bir gerçekleşen çok sporlu etkinlik. Oyun Güneydoğu Asya Oyunları Federasyonu tarafından yapılmakta ve Uluslararası Olimpiyat Komitesi ve Asya Olimpiyat Konseyi tarafından denetlenmektedir.

Güneydoğu Asya Oyunları orijinalde Güneydoğu Asya Yarımadası Oyunları'ndan (SEAP) gelmektedir. 22 Mayıs 1958'de Güneydoğu Asya Yarımadası ülkelerinden delegeler Tokyo, Japonya’daki Asya Oyunları için toplandıklarında bir spor organizasyonu kurmaya karar verdiler. Güneydoğu Asya Yarımadası Oyunları  Tayland Olimpiyat Komitesi başkan yardımcısı Luang Sukhum Nayaoradit tarafından kavramsallaştırılmıştı. Teklif edilen kurum Güneydoğu Asya ülkelerinin spor aracılığıyla iletişiminin geliştirilmesiydi.
Burma (Myanmar), Kampuchea (Kamboçya), Laos, Malaya ( Malezya), Tayland veVietnam kurucu ülkelerdir. Bu ülkeler iki senede bir Oyunları yapmak üzere anlaştı ve daha sonrasında Güneydoğu Asya Yarımadası Oyunları Federasyonu Komitesi kuruldu.
İlk Güneydoğu Asya Yarımadası Oyunları 12–17 Aralık 1959 tarihlerinde Bangkok’da Tayland, Burma, Malaya (Malezya), Singapur, Güney Vietnam ve Laos’tan 527 atletin katılımıyla 12 spor dalında gerçekleşti.
1971’de gerçekleştirilen 8. Güneydoğu Asya Yarımadası Oyunları’nda Brunei, Endonezya ve Filipinler’i organizasyona dahil etti. Bu ülkeler resmi olarak 1977’de dahil edildi. Aynı sene Güneydoğu Asya Yarımadası Oyunları Federasyonu ismini Güneydoğu Asya Oyunları Federasyonu’na dönüştürdü ve oyunlar Güneydoğu Asya Oyunları olarak anılmaya başlandı. Doğu Timor, 2003'te Vietnam’da yapılan 22. Güneydoğu Asya Oyunları’nda organizasyona dahil oldu.
2009 Güneydoğu Asya Oyunları ilk defa Laos’da yapıldı. (Laos 1965 oyunlarını finansal problemler nedeniyle reddetmişti.)Ayrıca  9-18 Aralık tarihleri arasında gerçekleşen bu oyunlarda Vientiane, Laos’da Güneydoğu Asya Oyunları’nın 50. senesi kutlandı.

List of Southeast Asian Games host cities
Şablon:List of Southeast Asian Games host nations and cities

Ev sahibi ülke en az 22 spor dalını sağlamalıdır. Her dalda en az 4 Güneydoğu Asya ülkesi yarışmalıdır. Yarışılan sporlarda, atletizm, atıcılık ve su sporları dışında %5'ten fazlaya madalya verilmemelidir. İki zorunlu spor dalı (1.Kategori); atletizm ve su sporları bütün Güneydoğu Asya Oyunları'nda yapılmalıdır. Bunun dışında 2.Kategori'den minimum  14 ve 3.Kategori'den maksimum 8 spor dalı yarışılmalıdır. SEAGF kural kitapçığına göre Olimpik Sporlar ve Asya Oyunları sporlarına öncelik verilmelidir.

Asya Olimpiyat Konseyi kaynak olarak alınmıştır.

1 – Competed as Malaya in the inaugural games until 1961.
2 – The Republic of Vietnam was dissolved in July 1976 when it merged with the Democratic Republic of Vietnam (North Vietnam) to become the Socialist Republic of Vietnam also known as Vietnam. Therefore, the medal counts for this country are considered to be as until 1975. The Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC) is not using codes for South Vietnam any more after unifying with North Vietnam.
3 – Competed as Cambodia, Kampuchea, and Khmer Republic.
4 – In the 1989 edition, a unified Vietnam rejoined the games with new name and new flag. Medals made by South Vietnam are already combined here. See table tally above for South Vietnam.
5 – Competed as Burma until 1987.

Olympic Council of Asia Regional Hosting List
SEAP Games Federation

Halter, iki tarafında ağırlıklar olan bir demir çubuğun (barbell) koparma ve silkme hareketleri ile havaya kaldırılıp başının üstünde dirseklerini kırmadan tutarak yapılan bir spor dalıdır. Farklı ağırlık sınıfları (sıklet) bulunuyor. Ayrıca bench press, deadlift, ağırlık antrenmanı, squat, powerlifting de halter ile ilgili dallardır.
Halter sporu müsabakaları koparma ve silkme olarak iki hareketten oluşur. Koparma'da sporcu halteri tek seferde kaldırır, hakem işaretine kadar başının üstünde dirseklerini kırmadan tutar. Silkme'de ise omuzları üzerinde ağırlığı kısa süre tartar ve daha sonra yukarı kaldırır. Halter de tekniğin yanı sıra özellikle hız, güç, koordinasyon ve hareketlilik başarıyı getirir. Olimpik halter bir kenar spor dalı olarak sınıflandırılabilse bile, kısa mesafe koşucuları ve gülle atıcıları gibi birçok yüksek performans sporcusu, hızlı güç yönleri sebebiyle antrenman programlarında buradaki egzersiz hareketlerini kullanmaktadırlar.

Halter, 19. Yüzyılın sonlarında bir spor dalı olarak ortaya çıkmıştır. 1880'den itibaren birçok şehirde ağır atletizm spor kulüpleri açılmaya başlanmıştır. Bunun üzerine 1891'de Alman Atletizm Spor Federasyonu (AASF) kurulmuştur. 1891'den beri Dünya şampiyonaları düzenlenmektedir. O zamanlar altı ulustan yedi katılımcı ile. 1896'dan beri halter, aralar olsa da Olimpiyat oyunlarının bir parçası. 1896 ve 1904 yıllarında tek ve çift kollu silkme hareketi programa dahildi fakat herhangi bir sıklet dağılımı olmadan. 1920'de tek kollu koparma hareketi ikisi hareket ile birlikte 5 farklı sıklet kategorisinden oluşan bir üçlü yarışa(müsabaka) tamamlamıştır. 1924 olimpiyatlarında bu çift kollu baskılama, koparma, silkmeden ve tek kollu koparma ve silkmeden oluşan beşli yarışla(müsabaka) değiştirilmiştir.
1928'den itibaren tek kollu disiplinler bırakılıp 1972'ye kadar koparma ve silkmeden oluşan çift kollu üçlü yarışmalar yapıldı fakat ulusal şampiyonalarda tek kollu disiplinlerde beşli yarışmalarda bu bir süre daha sürdürülmüştür.
2000 yılında Sidney de ilk kez kadınlarda halter olimpiyat programına dahil edilmiştir ve 1987'den bu yana kadınlar kategorisinde dünya şampiyonaları düzenlenmektedir.

Tek kollu koparma ve silkme aslında çift kollu ile kıyaslandığında es değerdir. Tek kollu koparmada bar tek harekette başının üstüne kaldırılmalıdır tek kollu silkmede ise bar ilk önce omuza alınır ve ikinci hareketinde ise başının üzerine kaldırmalıdır.
Baskılama ve üçlü yarış
1928'den 1972 Olimpiyat oyunlarına kadar atletler üçlü yarış adı verilen yarışmalarda karşılaşıyorlardı. Bu, bugün de olduğu gibi koparma, silkme dahil olmak üzere ayrıca bir de baskılamayı(pres) da içine alıyordu. Burada, kaldıran kişi ilk önce ağırlığı kavramalı ve sonrasında bacaklarından destek almadan kaldırmalıdır. Hakem kararları bacakların kırılma şeklinden dolayı genellikle tartışmalıydı.
Normalde omuz ve kol gücünü denemek için düşünülen baskılama, zamanla bir savurma halini almıştır ve atlet ağırlığı kaldırırken ona hız kazandırmak için sırtını geriye doğru atar ve sonra üst vücudunu tekrar doğrultup normal pozisyona getirir. Yapılan bu açı değişikliği ile göğüs kaslarından güç kazanılıyordu ve bu şekilde daha fazla ağırlık kaldırılabiliyordu.
Baskılamadaki rekorlar gitgide silkmedekilere yaklaşıyordu bu yüzden de bu iki disiplinden birisini gereksiz kılıyordu. Atletlerin baskılama sırasındaki geriye doğru aşırı derecede eğilmeleri sağlık açısından tehlikeli gözüküyordu ve bunun üzerine adaletli bir karar vermekte zorlanmalarına rağmen baskılamayı kaldırmışlardır.

Kopartma ve silkme disiplinlerinin şimdiki yarışmalarında ikili müsabaka(düello) şeklinde yapılmaktadır. Burada tekli disiplinler ve düellolar da değerlendirilip ikisinin puanları toplanmaktadır. Olimpiyat oyunlarında tekli disiplinler değerlendirilmemektedir.

Tartıdan sonra, büyük uluslararası müsabakalarda atletler iki disiplinde de hangi kilolarla müsabakalara katılacaklarını belirtmek zorundadırlar. Atletin, iki disiplinde de üç deneme hakkı vardır.
Müsabaka koparmayla, atletin belirttiği en düşük ağırlık ile başlar. Ağırlığı bir dakika içerisinde kurallara uygun bir şekilde tek sefer kaldırma hakkı vardır. Deneme bar dizleri geçtiği anda başlanmış olarak sayılır. Atlet üç hakem tarafından izlenir, üçünün de görüşü alınır ve aralarında oylama yapılıp denemenin sayılıp sayılmayacağına karar verirler fakat bu hakem kararı daha sonrasında çok başlı bir jüri tarafından bozulabilir.
Atlet ağırlığı kaldırmakta başarılı olursa ve daha fazla ağırlık istemezse diğer denemeye ağırlığı otomatik olarak en az(azami) 2 kilo daha arttırılır ama eğer denemesi başarısız olursa atlet ağırlığı tekrar kaldırmayı deneye bilir ya da ağırlığı arttıra da bilir. Bu taktiksel olarak birçok kez daha mantıklı olabilir. Atletin kaldırdığı ağırlıkların sırası yazdırmış olduğu sıraya göre yapılmasından dolayı eğer iki ağırlığın arasında başka bir tane belirtilmemiş ise atlet iki kaldırışı art arda yapmak zorunda kalabilir. Bu durumda atletin normalde diğer ağırlığı kaldırmak için verilen süre bir dakika iken ikiye çıkarılır. Bütün halterciler koparmayı bitirdikten kısa bir aradan sonra aynı şema üzerinden ilerleyen silkmeye geçilir.

Bar, haltercinin bacaklarının önünde yatay bir şekilde durur. Avuç içi ile tutulur, kollar gergin makaslama ya da çömelerek dik bir şekilde tek bir hamlede kaldırılır. Bar, durmaksızın vücut boyunca sürülerek kaldırılır. Deneme sırasında ayaklar hariç hiçbir vücut uzvu yere temas etmemelidir.
Kaldırılan ağırlık, son pozisyonda hakemin bırak işaretini verene kadar bacaklar ve kollar gergin olup ayaklar da aynı hizada hareketsiz bir şekilde sabit tutulmalıdır. El bileğinin döndürülmesi ancak haltercinin barı, başının üstüne kaldırdıktan sonra gerçekleştirilebilir. Bir haltercinin makaslamada ya da çömelerek kalkması kendi takdirine kalmıştır. Hakem, barı bırak işaretini haltercinin vücudu hareketsiz konuma geçince verir.
Silkme
Silkme, Almanca kurallarına göre resmi olarak ‘’ clean and jerk’’ İngilizce kullanımından gelen şiddetli(temiz) ve ani çekiş(silkme) kullanılmaktadır. Silkme, iki aşamadan oluşmaktadır birincisi barı omuzlamak ikincisi barı yukarı doğru iterek ağırlığın altına girmek bu da silkmeyi koparmadan ayıran asıl özelliktir.

Bar, haltercinin ayakları önünde yatay bir şekilde durur. Avuç içi ile tutulur, makaslama ya da çömelerek tek bir hamlede yerden omuzlara kaldırılır. Bar, son pozisyona girmeden önce göğüsse değmeden önce ya köprücük kemiği üzerinde ya da tam anlamıyla bükülmüş olan kolların üzerinde dinlendirilir. Bu pozisyonda halterci nasıl davranacağı kendi takdirine kalmıştır. Dirsekler, çömelmede iken hiçbir şekilde baldırlara değmemelidir yoksa deneme geçersiz sayılır.

Bükülmüş ve gergin bacaklar ve kollar ile barı vertikal bir şekilde tamamıyla uzatılmış kollar ile kaldırılır (durmaksızın yukarı kaldırılır) sonrasında asıl pozisyon alınır kollar ve bacaklar gergindir, hakemin, barı bırak işaretini verene kadar bekler. İşaret, halterci tamamıyla hareketsiz konuma geçince verilir.
İteleme, den önce bar hareketsiz olmalıdır ‘’sallamak’' denemeyi başarısız kılar. Bir de iteleme de tek bir seferde tek bir harekette kaldırılmalıdır. Sonrasında yeniden itelerseniz(baskılarsanız), deneme yine başarısız sayılır.

Belirli bir sıklette rekor sahibi olanlar, o sıklette ilk en yüksek ağırlığı kaldıran kişidir. Daha sonrasında daha az kiloda olan birisi müsabakada aynı ağırlığı kaldırınca normalde rekor ona geçmeli çünkü kilosu daha az fakat geçmemektedir. Rekorlar o kulüplerin (federasyonun) onayını almak zorundadırlar.

Tekli şampiyonalarda, dünya şampiyonası ve olimpiyat oyunlarında olduğu gibi atletler sıkletlere ayrılırlar.
Bir sıklette en yüksek ağırlığı kaldıran kişi kazanır fakat her disiplin denemesinde sadece kaldırılan ve başarılı olunan en yüksek ağırlık sayılmaktadır. İkili müsabakalarda her tekli disiplinde en yüksek kaldırılan ağırlık değerlendirilmektedir. Bir disiplindeki üç deneme hakkı da geçersiz sayılmış ise ikili müsabaka değerlendirmesinden puan getiremez. Eğer birden fazla atlet aynı maksimum ağırlığı kaldırmışlarsa, aralarında en hafif olan atlet kazanır.
Olimpiyat oyunlarında sıralamalar sadece ikili mücadele değerlendirmesinde yapılmaktadır.

Alt liglerde ve daha küçük müsabakalarda tüm sıkletler tam anlamıyla doldurulamadığından göreceli puanlamayla farklı sıkletlerdeki atletler ve erkekler ile kadınlar arasındaki karşılaştırma yapılabilmiş. Bu puanlama sayesinde takım karşılaşmaları yapılabiliyor. Böylece her atlet, cinsiyete ve kiloya bakılarak özel göreceli puanlar müsabakalardan sonra tekli başarılarından eksiltilir sonra bu puanlar toplanır.
Göreceli puanlama uluslararası belirlenmemiştir, yukarıda yazanlar Almanya için geçerlidir.

Örnek 1

100 kilo ağırlığındaki bir erkek halterci 135 kg koparır ve 165 kg silkme. Göreceli puanlama tabelasına göre kendisinden eksiltilecek olan 97,5'tir. Yani (135 kg – 97,5) + (165 kg – 97,5) = 105 göreceli puan aldı.

Örnek 2

50 kilodaki bir kadın halterci 16,0'lık göreceli puanlamasında örneğin 62 kg koparma ve 75 kg silkmeli ki aynı (62 kg-16,0)+(75 kg-16,0)=105) göreceli puana gelebilsin.

Göreceli puanlamanın sıklet karşılaştırması yapılmayan ve kadın erkekler için ayrı ayrı olan değişik bir şeklini Kanadalı Roy Sinclair geliştirmiştir. Burada IWF ‘’ sinclair-katsayıları’' denilen her olimpik yılın baharında dünya rekorları göze alınarak altı basamaklı ondalık işaretten sonra her sıklette ayrı ayrı istatistik değerlendirme yapılır. Bu da gelecekteki dört takvim yılı için geçerlidir.
Göreceli değerlendirmeye nazaran Sinclair değerlendirmesi prensip olarak her zaman pozitif bir puanlama çıkartır. Böylece daha güçsüz halterciler için motive edicidir.

Örnek 3

80 kiloluk bir halterci bir ikili müsabakada, koparmada 90 kilo ve silkmede 110 kilo yani toplamda 200 kiloluk bir performans gösterir. Kendisi için geçerli olan Sinclair-katsayısı 1,224433(2004'e göre, 2005'ten 2008'e kadar geçerli) buradan da şu puanlama ortaya çıkar:
(90 kg*1,224433)+(110 

Hamakabiya Oyunları (diğer adıyla the Dünya Hamakabiya Oyunları; İbranice: משחקי המכביה veya İbranice: משחקי המכביה העולמית; çoğu olarak Maccabiot) 1932 yılından beri her dört yılda bir İsrail'de yapılan, Yahudi ve İsrailli atletlerin katılımına açık bir çoklu spor etkinliğidir. Dünyadaki en büyük üçüncü spor etkinliğidir, 78 farklı ülkeden 9,000 atlet yarışır. Maccabi World Union tarafından organize edilen Hamakabiya, 1960'ta Uluslararası Olimpiyat Komitesi'nin ve uluslararası spor federasyonlarının himayesinde "Bölgesel Spor Etkinliği" ilan edilmiştir. Hamakabiya genellikle "Yahudi Olimpiyatları" olarak da adlandırılır.
Hamakabiya Oyunları Yahudi atletlere ve dine bakılmaksızın İsrailli atletlere açıktır. İsrailli Araplarda oyunlarda yarışabilirler. Hamakabiya, Yahudi sporcuların toplanması ve tanışması için bir forumdur. Aynı zamanda bu etkinlik sporculara İsrail ve Yahudi tarihini keşfetme fırsatı sunar.

Hamakabiya seremonisi, Hamakabiya oyunlarının ilk ve son günlerinde gerçekleşen iki tören olayıdır. Törenler, İsrail'deki Yahudi kültürünün ve Siyonist hareketin önemli bir parçasıdır. Maccabianın törenleri, 20. yüzyılın ilk Olimpiyat Oyunlarıyla benzerlik gösterir.
Açılış seremonisi İngilizce, İspanyolca ve İbranice dillerinde olur.

Her Hamakabiya oyunu sonuçlandırıldıktan sonra bir madalya töreni düzenlenir. Kazanan, ikinci ve üçüncü sıradaki rakipler veya takımlar, kendi madalyalarından ödül almak üzere üç kademeli bir kürsü üzerinde dururlar. Madalyalar resmi bir Maccabi üyesi tarafından verilir.

Hamakabiya Oyunları olimpiyatlardaki tüm 28 sporu kapsar, aynı zamanda netbol, satranç ve kriket sporuda vardır. Olimpiyat oyunları ve diğer büyük uluslararası spor karşılaşmalarının aksine, Hamakabiya'ın yeni sporları kabul etme kuralları konusunda çok yumuşaktır. Sonuç olarak, Hamakabiya Oyunlarında, çiftli köprü gibi çeşitli benzeri olmayan yarışmalar düzenledi. Olimpiyat programında henüz bulunmayan Karate, 1977'de 10. Maccabiah Oyunlarında ilk kez büyük birçok oyun organizasyonunda yer aldı. 1977'den beri karate kesintisiz olarak oyunlarda yer aldı. Başlangıçta karate, yalnızca dövüş veya kumite kategorisinde itiraz edilmiş olsa da, 1981'de formlar veya kata da dahil edildi. 1985'te kadın karatesi de eklendi. Gençlik kategorileri ilk kez 2009'da hazırlandı. Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC) üyesi olan Dünya Karate Federasyonu, Maccabiah'daki karate yarışmasının kurallarını denetler ve yönetir.
Hamakabiya Oyunları 4 farklı gruptan oluşur: Açık, Çocuk, Üstad ve Paralimpik.

Çocuk oyunları – Çocuk Hamakabiya Oyunları 15-18 yaş arasındaki çocukların katılımına açıktır.
Üstad Oyunları – Ustad oyunları eski oyuncuları ağırlamak üzere tasarlanmıştır; Bu oyunlar farklı yaş kategorilerine ayrılmıştır
Açık oyunlar – Açık oyunlar genellikle her türlü yaştan insanının katılımına açıktır ve her bir heyetin en iyi sporcuları için tasarlanmıştır, her spor için uluslararası kurallar geçerlidir
Paralimpik oyunları – Paralimpik oyunlar, genellikle çeşitli fiziksel ve zihinsel engelli sporcuların katılımına açıktır.

Oyunlara katılan bazı ünlü atletler: Mark Spitz, Lenny Krayzelburg, Jason Lezak ve Marilyn Ramenofsky (yüzme); Mitch Gaylord, Abie Grossfeld, Ágnes Keleti, Valery Belenky, Aaron Meland ve Kerri Strug (jimnastik); Ernie Grunfeld, Danny Schayes, (çalıştırıcılar); Larry Brown, Michel Serfaty, Jordan Freed, Nat Holman ve Dolph Schayes (basketbol); Carina Benninga (çim hokeyi); Lillian Copeland, Jessica Goodkin, Gerry Ashworth ve Gary Gubner (atletizm); Angela Buxton, Brad Gilbert, Julie Heldman, Allen Fox, Nicolás Massú ve Dick Savitt (tenis); Dave Blackburn (softball); Jason Taban (badminton); Angelica Rozeanu (masa tenisi); Sergey Sharikov, Vadim Gutzeit ve Mariya Mazina (eskrim); Isaac Berger ve Frank Spellman (halter); ve Lindsey Durlacher, Jason Goldman, Fred Oberlander ve Henry Wittenberg (güreş); Madison Gordon-Lavaee (voleybol); Donald Spero (kürek); Bruce Fleisher (golf); and Adam Bacher (kriket); Boris Gelfand ve Judith Polgar (satranç); Elizabeth Foody (dans); Aaron R. Schwid (bovling); Irwin Cotler (ping pong); Marcelo Lipatin, Jeff Agoos ve Jonathan Bornstein (futbol), Shawn Lipman (Ragbi), Dov Sternberg (karate), Ilyse Sternberg (karate).

Son Hamakabiya Oyunlarına 76 ülkenin katılmasıyla organizasyon en büyük spor etkinliklerinden birine dönüştü. En son oyunlara katılan ülkelerin listesi aşağıdadır.

İlk oyunlara çoğu Arap ülkesi katıldı. İran Devrimi sonrasında İran katılmayı bıraktı. Daha önce oyunlara katılan ama artık katılmayan ülkeler:

Mendelsohn, Ezra (31 Mart 2009). Jews and the Sporting Life : Studies in Contemporary Jewry XXIII. Oxford University Press. ISBN 978-0195382914. KB1 bakım: Birden fazla ad: yazar listesi (link) 
Simri, Uriel (Temmuz 1981). Physical education and sport in the Jewish history and culture : proceedings of an international seminar. Netanya, Israel: Conference publication. LCCN 83112598. OCLC 25200212. OL 3206919M. 
Hanak, Arthur. The Maccabi—Maccabiah Winter Games in 1933 and 1936. 
Nauright, John.  John Nauright, Charles Parrish (Ed.). Sports Around the World: History, Culture, and Practice (illustrated bas.). ABC-CLIO. ISBN 9781598843002. OCLC 814221941. 
Mitchell Geoffrey Bard; Moshe Schwartz (2005). One Thousand and One Facts Everyone Should Know about Israel. Rowman & Littlefield. s. 84. ISBN 9780742543584. LCCN 2005-012466. OCLC 60188587. 

Resmî site
TV report on the Maccabiah Games in Vienna28 Aralık 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Almanca)
European Maccabi Games 2015 Official Website19 Haziran 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Summaries of each of the games10 Haziran 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at Jewish Sports24 Haziran 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Jewish swimmer to skip world championship for Maccabiah15 Temmuz 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Invictus Oyunları, ilk kez 2014 yılında düzenlenen, yaralanmış ve hasta eski askerler için uluslararası çoklu spor etkinliğidir. "Invictus" kelimesi, Latincede "yenilmez" anlamına gelir ve yaralanmış hasta hizmet personelinin savaşçı ruhunu ve sakatlık sonrası neler başarabileceklerini yansıtır.
Invictus Oyunları, Cambridge Dükü ve Düşesi ile Prens Harry'nin Kraliyet Vakfı'nın patronu olan Prens Harry tarafından, Sir Keith Mills ve Savunma Bakanlığı işbirliği ile kurulmuştur. Oyunların ilham kaynağı, Prens Harry'nin 2013 yılında Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Warrior Games'e yaptığı ziyaretten gelmektedir. Bu ziyarette Prens Harry, sporun hem psikolojik hem de fiziksel olarak yardımcı olma yeteneğini gözlemlemiştir.

Invictus Oyunları, 6 Mart 2014 tarihinde Prens Harry tarafından Londra'daki Copper Box Arena'da başlatılmıştır; bu arena 2012 Olimpiyatları sırasında da kullanılmıştır. Prens Harry, 2013 yılında Colorado'da düzenlenen ABD Warrior Games'de yarışan bir İngiliz takımını gördükten sonra, benzer bir uluslararası spor etkinliğini Birleşik Krallık'a getirmek istedi. Londra Belediye Başkanı Boris Johnson, Londra Olimpiyat ve Paralimpik Oyunları Düzenleme Komitesi ve Savunma Bakanlığı'nın desteğiyle etkinlik on ay içinde düzenlendi.

Proje için 500.000 £ fon, Prens Harry tarafından özellikle gazilerin iyileşmesi için oluşturulan Kraliyet Vakfı'nın Endeavour Fonu'ndan sağlandı. Maliye Bakanı George Osborne, Libor skandalı sonucunda bankalara uygulanan cezalarla toplanan Hazine fonlarından eşit miktarda katkıda bulundu. Oyunlar ayrıca Jaguar Land Rover tarafından da desteklendi. 2018'de Boeing, sponsor olarak ilan edildi ve 2023'te sunum ortağı oldu. Lansmanda konuşan Prens Harry, Oyunların "sporun ilham verme gücünü, rehabilitasyonu desteklemeyi ve engelliliğin ötesindeki yaşamı göstermeyi" amaçladığını belirtti. Ayrıca, uzun vadeli hedeflerinin, İngiltere'nin Afganistan Savaşı'ndaki rolünün sona ermesiyle birlikte yaralı askerlerin unutulmamasını sağlamak olduğunu söyledi.

Invictus Oyunları Vakfı, markanın sahibi ve gelecekteki ev sahibi şehirlerin belirleyicisidir. Spor ve yarışma yönetimi, kurallar, sınıflandırmalar ve marka yönetiminden sorumludur.

Vakfı yöneten kişiler şunlardır:

Kurucu: Prens Harry
Başkan: Charles Allen, Kensington Baronu Allen
Mütevelli Heyeti:
Edward Lane Fox
Melanie Richards
Paddy Nicoll
Karen Briggs
JJ Chalmers
Conny Wenting
Jonathan Edwards
Personel:
Genel Müdür: Dominic Reid
İşletme Müdürü: Richard Smith
Finans Direktörü: Carolyn Liddard
İletişim Direktörü: Sam Newell
Ticaret ve Fon Sağlama Direktörü: Matt Collis
Hibe ve Program Direktörü: Mickaela Richards
Uluslararası Gelişim Direktörü: David Wiseman
Dijital İletişim Yöneticisi: Paul Saunders
Operasyon Yöneticisi: Caroline Davis
Invictus Topluluk İlişkileri Yöneticisi: Josh Boggi
Hibe ve Operasyon Destek Yöneticisi: Helen Bridle
Invictus Çabaları İdari Görevlisi: Angelo Anderson
Elçi
Yedi kez Formula 1 Dünya Şampiyonu olan Lewis Hamilton, ilk elçi olarak atandı; duyurudan önce Tedworth House'u ziyaret etti. Temmuz 2015'te Lewis, bazı Invictus Oyunları sporcularını İngiliz Grand Prix'ine davet etti.

İlk Invictus Oyunları, 10-14 Eylül 2014 tarihlerinde Londra'da düzenlendi. Birleşik Krallık'ın yakın zamanda gerçekleştirdiği askeri operasyonlara katılmış olan 13 ülkeden yaklaşık 300 yarışmacı katıldı. Yarışma etkinlikleri, 2012 Olimpiyatları sırasında kullanılan Copper Box ve Lee Valley Atletizm Merkezi de dahil olmak üzere birçok mekânda gerçekleştirildi. Oyunlar BBC tarafından yayınlandı.

2014 oyunlarına 14 ülke davet edildi: Avrupa'dan 8, Asya'dan 2, Kuzey Amerika'dan 2 ve Okyanusya'dan 2 ülke. Afrika'dan hiçbir ülke davet edilmedi. Davet edilen ülkelerin tümünden, Irak dışında, takımlar katıldı.
Kapanış konseri, Clare Balding ve Greg James'in sunuculuğunda BBC Two'da yayınlandı. Konseri, Nick Grimshaw ve Fearne Cotton sundu ve Foo Fighters, Kaiser Chiefs, James Blunt, Rizzle Kicks, Bryan Adams ve Ellie Goulding gibi sanatçılar canlı performans sergiledi.

14 Temmuz 2015'te Prens Harry, 2016 Invictus Oyunları'nın 8–12 Mayıs 2016 tarihleri arasında Orlando, Florida'daki ESPN Wide World of Sports Kompleksi'nde düzenleneceğini duyurdu.
28 Ekim 2015'te Prens Harry, ABD'nin First Lady'si Michelle Obama ve İkinci Lady'si Jill Biden, Invictus Games 2016'yı Fort Belvoir'da başlattı.

Invictus Oyunları'nın ABD'ye getirilmesi için Askeri Uyarlanabilir Sporlar A.Ş. (MASI) oluşturuldu ve Invictus Oyunları 2014'ün başarısına dayanarak çalışıldı. Ken Fisher, Invictus Games Orlando 2016 için başkan ve CEO olarak görev yaptı.
2014 Oyunlarından tüm 14 ülke tekrar davet edildi ve Ürdün tek yeni davetli oldu.

Toronto, Kanada'nın 150. yıldönümü sırasında Eylül 2017'de 2017 Invictus Oyunları'na ev sahipliği yaptı. 2015'te Pan Amerikan ve Parapan Amerikan Oyunları'na ev sahipliği yapmanın ardından Toronto'nun organizatörleri, daha önce hiç olmadığı kadar daha fazla yarışmacı, ülke ve sporun yer aldığı bir etkinlik planladı.

Önceki oyunların aksine, bu oyunlar tek bir yerde değil, Greater Toronto Area'daki birçok mekânda düzenlendi. Air Canada Centre törenlere ev sahipliği yaptı. Fort York Ulusal Tarihi Sit alanı okçuluk yarışmalarına ev sahipliği yaptı; Nathan Phillips Square tekerlekli sandalye tenisini ağırladı; Ryerson Üniversitesi'nin Mattamy Athletic Centre kapalı kürek, güç kaldırma, oturarak voleybol, tekerlekli sandalye basketbolu ve tekerlekli sandalye ragbisine ev sahipliği yaptı; St. George's Golf ve Country Club golf yarışmalarına ev sahipliği yaptı; The Distillery District Jaguar Land Rover sürüş mücadelesine ev sahipliği yaptı; High Park bisiklet yarışmalarına ev sahipliği yaptı; Toronto Pan Am Sports Centre yüzme, oturarak voleybol ve tekerlekli sandalye basketboluna ev sahipliği yaptı; York Lions Stadyumu ise atletizme ev sahipliği yaptı.
Michael Burns, 2017 Oyunlarının CEO'suydu ve oyunların resmi maskotu, Vimy adında bir Labrador'du.

2018 Invictus Oyunlarına ev sahipliği yapmak için teklif verme süreci Aralık 2015'te sona erdi. Avustralya'daki Gold Coast, 2018 Commonwealth Games için inşa edilen tesisleri kullanma niyetiyle teklif verme niyetini açıkladı. Kasım 2016'da Sidney, Avustralya, ev sahibi şehir olarak duyuruldu.
Patrick Kidd, CEO'ydu. Royal Australian Mint, oyunların öncesinde Braille metin içeren bir hatıra $1 madeni para çıkardı.
2017 Oyunlarından tüm 17 ülke tekrar davet edildi ve Polonya'ya da davet gönderildi.

Oyunlar, Hollanda'nın Zuiderpark Stadyumu'nda 9-16 Mayıs 2020'de yapılacaktı, ancak COVID-19 pandemisi nedeniyle 2021'e ertelendi. Ardından tekrar 2022 baharına ertelendi. Yeni tarihler 16 Nisan - 22 Nisan 2022 olarak belirlendi.
Nisan 2021'de, Invictus Oyunları ve Archewell ile ortaklaşa bir Netflix belgesel dizisi olan Heart of Invictus'ın, 2022 Invictus Oyunları yarışmacılarını konu alacağı açıklandı. Prens Harry, dizinin yapımcılığını üstlenecek ve kamera önünde yer alacak. Belgesel serisinden elde edilen finansman, Invictus Oyunları Vakfı ve uluslararası yaralı, sakat ve hasta hizmet personeli ile gazilere destek sağlama çalışmalarına gidecektir.

Düsseldorf, Almanya'da 2022'de düzenlenmesi planlanan oyunlar, 2020 Oyunlarının 2022'ye ertelenmesi nedeniyle 2023'e ertelendi.

22 Nisan 2022'de Sussex Dükü, 2025 oyunlarının Kanada'nın Vancouver ve Whistler şehirlerinde düzenleneceğini duyurdu. Kış uyarlanabilir sporlarını, alp kayağı, Kuzey kayağı, iskelet ve tekerlekli sandalye curling de dahil olmak üzere ilk kez bu oyunlarda sunmayı planlıyorlar. Oyunlara ev sahipliği yapma teklifi, Kanada Hükûmeti, British Columbia eyaleti, iki Kanada belediyesi ve yerel Lil'wat, Musqueam, Squamish ve Tsleil-Waututh yerli uluslarıyla işbirliği içinde True Patriot Love Foundation tarafından sunuldu.

Temmuz 2024'te Birmingham'ın 2027 Invictus Oyunlarına ev sahipliği yapacağı ve oyunların National Exhibition Centre'da düzenleneceği açıklandı.

Judo (柔道, Jūdō, çev. 'nezaket yolu') silahsız bir modern Japon dövüş sanatı ve 1964'ten beri Olimpiyat sporudur. Judo 1882'de Kanō Jigorō (嘉納 治五郎) tarafından melez bir dövüş sanatı olarak geliştirilmiştir. "Kata" (önceden düzenlenmiş hareketler) yerine "randori"ye (乱取り, serbest stil) önem vermesi, saldırı ve silahlı dövüş öğelerinden arındırılması yönleriyle öncülerinden (özellikle Tenjin Shinyo-ryu jujutsu ve Kitō-ryū jujutsu) ayrılır. Judo, Tokyo Metropoliten Polis Teşkilatının (警視庁武術大会, Keishicho Bujutsu Taikai) ev sahipliği yaptığı turnuvalarda ünlü jujutsu okullarını alt etmesi sayesinde bilinirlik kazandı ve böylece teşkilatın öncelikli dövüş sanatı haline geldi. Judo dövüşçülerine "judoka" (柔道家, jūdōka) ve judo üniformasında "judogi" (柔道着, jūdōgi) denir.

Judonun ilk dönemlerinin ve onun temellerini atmış olan matematik öğretmeni Jigoro Kano (1860-1938) (Japoncada soyadı önce gelir) tarihçesi birbirinden ayrı düşünülemez. Kano nispeten varlıklı bir ailede doğmuştu. Dedesi Japonya merkezindeki Shinto Bölgesinde kendi geçimini sağlayan bir sake üreticisiydi. Kano'nun babası en büyük evlat olmağı için işi devralmadı ve bir Shiton Rahibi ve Devlet Memuru olup, oğlunun Japonya İmparatorluk Üniversitesindeki ikinci senesine devam etmesini sağlayacak yeterli feyzi oğluna verdi.

Kano 17 yaşında iken Jujutsu ile başladı, o zamanlarda bayındır bir sanattı, ama kendisini ciddiye alacak bir hoca bulmanın da zorluğu ile az bir ilerleme gösterdi. 18 yaşında edebiyat öğrenmek için gittiği üniversitede, dövüş sanatı çalışmalarını sürdürdü, sonunda yaşayan en yaşlı Kano öğrencisi ve sayılı bir Japon/Amerikalı Judoka olan Keiko Fukuda'nın Atası ve Tenjin Shinyo Ryu ustası Hachinosuke Fukuda'nın öğretilerini benimsedi. Fukuda Judo'da biçimsel idmanların üzerine önemli bir tekniğe sahip olmanın, Kano'nun vurguladığı randori veya serbest judo çalışmanın tohumlarını ektiğini söylemiştir.
Kano, Fukuda'nın Okuluna katıldıktan bir yılı aşkın bir süre sonra Fukuda hastalandı ve öldü. Sonrasında Kano, biçimsel katalara Fukuda'dan daha çok önem veren Masatomo Iso'nun Tenjin Shinyo okuluna katıldı. Kano kendisini adayıp kısa zamanda shihan yani usta unvanını alıp Iso'nun yardımcısı olduğunda 21 yaşında idi. Iso'nun da hastalanması üzerine daha öğrenmesi gereken çok şey olduğunu düşünen Kano, başka bir stil daha edindi, Kito Ryu hocası Tsunetoshi Iikubo'nun öğrencisi oldu. Fukuda gibi likubo da serbest çalışmadan daha önemli olduğuna inanıyordu ve diğer yandan Kito Ryu fırlatma tekniklerine Tenjin Shinyo Ryu dan çok daha üst derecede önem veriyordu.
Bu zaman içinde, Kano, kata guruma, uki goshi gibi teknikler geliştiriyordu. Fikirleri çoktan Kito ve Tenjin Shinyo Ryu' nun ilkelerini genişletmenin ötesine geçmişti, yeni gayeler ile doluydu, kısmen eğitiminin bir sonucu olarak, sağlam bilimsel ilkelere dayanan tekniklerle ve dövüş sanatlarındaki ilerlemeye ilaveten genç insanların kafa, karakter, vücut gelişimine önem vererek, kafasında jujutsuyu yeniden biçimlendirmişti. Kano 22 yaşında üniversiteyi bitirdikten hemen sonra, Eishoji Tapınağı'nda kendi himayesinden jujutsu çalışmak için Iikubo'nun okulundan 9 öğrenciyi yanına aldı. Yerleri bu isimle anılmadan önce iki yıl geçti, Kano henüz Kito ryu da usta unvanını almamıştı, Iikubo öğretime yardım için haftada üç gün tapınağa geldi. Kodokan veya "yolu öğrenmek için mekân" böyle kuruldu.
Judo kelimesi, nazik olmak veya yol vermek anlamına gelen "ju" ve yaşamın yolu anlamına gelen "do", kanjilerinden türetilmiştir. Kelime karşılığı "nezaket yolu" veya "yol verme yolu" dur, "esneklik yolu", "uyum yolu", "bükülme yolu" şeklinde isimlendirildiği de olur.

Judokaları teşvik etmek amacıyla her 6 ayda bir sınav yapılarak bir üst kuşağa geçmeye imkân verilir. Kyu(öğrencilik) devresi 6 kemer renginden oluşur.

Bu devreleri geçiren sporcu zor ve meşakkatli bir imtihandan geçerek Dan ustalık derecesi olan "Siyah" Kemeri almaya çalışır. Dan alacak kişinin tüm teknikleri sağlı ve sollu olarak yapması, kombine ve kontraatakları bilmesi gerekir. Ustalık dereceleri 10 adettir:

Judo sporu, mücadelenin iki safhadan oluştuğunu varsayar. Bunlar ayakta Tachi-waza ve yerde Ne-waza safhasıdır. İlgilerine göre bazı Judoka'lar bir safhada diğerine göre daha üstünken, birçok Judoka (Judocu) her iki safhaya da eşit ağırlık verir.
Ayaktaki safha başlangıç safhası olarak kabul edilen safhadır, rakipler birbirlerini yere atmaya çalışırlar. Rakibi, ayaktayken sırt üstü düşürmek maçı İppon yani tam puan ile kazanmaktır. Rakibini tam sırt üstü olarak değil, yan tarafı üzerine düşürmek ise Judokaya Wazari puanı kazandırır. İki Wazari puanı alan Judoka müsabakayı Wazari Awasate İppon ile kazanır. İki Wazari, bir İppon değerindedir.
Yer safhasında ise rakibini belirlenen süre içerisinde, yerden kalkamayacak şekilde sabit tutarak (Osaeokomi-Waza) puan alma safhasıdır. Yere atış sonrasında ise 20 saniye tutuş yapılırsa, İppon ile maç kazanılır. Eğer daha önce bir Wazari puanı kazanılmış ve rakibine yerde Oseakomi yani tutuş yapılmışsa bunun süresi 10 saniyedir. Ayakta rakibini yere atarak puan alma şekilleri, İppon ve Wazari terimleriyle ifade edilir.
Shido, ceza puanı anlamına gelir. Üç Shido alan judoku Hansoku Make yani diskalifye ile müsabakayı kaybeder.

Judoda üç temel teknik (waza) kategorisi vardır: nage-waza (fırlatma teknikleri), katame-waza (yakalama teknikleri) ve atemi-waza (vurma teknikleri). Judo çoğunlukla nage-waza ve katame-waza ile bilinir.

Te-waza (El ile yapılan teknikler)
Koshi-waza (Kalça ile yapılan teknikler)
Ashi-waza (Ayak ile yapılan teknikler)

Ma-sutemi-waza (Sırt üstü yatarak yapılan teknikler)
Yoko-sutemi-waza (Yana yatarak yapılan teknikler)

Türkiye'de Judo
Türkiye Judo Federasyonu
Dünya Judo Şampiyonası
Avrupa Judo Şampiyonası
Akdeniz Oyunları'nda judo

Uluslararası Judo Federasyonu (IJF) 11 Mayıs 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Judoinside.com judoka profilleri 26 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kodokan Judo Enstütüsü 27 Eylül 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kadın İslam Oyunları, 1993 yılında başlayıp 2005 yılında sonlanan uluslararası çok sporlu etkinlik. Etkinlik, Islamic Federation of Women's Sport (IFWS) tarafından organize edilmiştir. Tüm ülkelerdeki Müslüman kadınlar, oyunlarda yer alabilmekteydi. 1993, 1997, 2001 ve 2005 yıllarında olmak üzere dört etkinlik de İran'da gerçekleştirilmişti.

Spor ve uluslararası turnuvalarda, Müslüman kadınların İslam'a uygun kıyafetler giymeden rekabet etmemesi.
Müslüman kadınların bölgesel, kıtasal, dünya ve olimpik ölçekte küresel rekabet kazanmalarına teşvik edilmesi.
Kadınlar İslam Oyunları'nın uluslararası bir etkinlik olması ve atletlerin performanslarının kaydının tutulması.

Kadınlar İslam Oyunları'nda 25 ülke en az bir madalya kazanmıştır. 23 ülke en az bir altın madalya kazanmıştır. En çok madalya kazanan İran, amdalya sıralamasında lider konumdadır.

İslami Dayanışma Oyunları

Resmî site

Karadeniz Oyunları Karadeniz'e kıyısı olan ve Karadeniz Ekonomik İşbirliği (KEİ) üyesi olan ülkelerin katıldığı Karadeniz Olimpiyat Oyunları'dır. Oyunlara Türkiye, Azerbaycan, Sırbistan, Ukrayna, Rusya, Gürcistan, Arnavutluk, Moldova, Bulgaristan, Romanya, Ermenistan, Yunanistan olmak üzere toplam 12 ülke katılmaktadır. Oyunlarda olan spor branşları Futbol, Basketbol, Voleybol, Tekvando, Okçuluk, Yüzme, Atletizm, Bisiklet, Ritmik jimnastik, Güreş, Bedensel Engelli Yüzme, Bedensel Engelli Atletizm ve Bedensel Engelli Okçuluk'tur.
4 yılda bir yapılan oyunların birincisi 2-8 Temmuz 2007 tarihinde Trabzon ve çevresinde (Türkiye) yapılmıştır. 2. Karadeniz Oyunları 3 yıl sonra 2010 yılında Romanya'da, diğer oyunlar ise her 4 yılda bir düzenlenecektir.

Karadeniz'e kıyısı bulunan ülkelerin (Türkiye, Rusya, Bulgaristan, Romanya, Moldova, Gürcistan, Ukrayna) gençliği ve sporcuları arasında kardeşlik ve arkadaşlık duygularını geliştirmek, Olimpizm ruhunu aşılamak ve özellikle Karadeniz Bölgesi'nin tanıtımına katkıda bulunmak amacıyla, Türkiye'nin önderliğinde, 7-12 Eylül 1999 tarihleri arasında başta Trabzon olmak üzere, Samsun, Sinop, Ordu, Giresun, Rize ve Artvin illerini kapsayacak olan 1. Karadeniz Oyunları düzenlenmesi kararlaştırılmıştı. İlk uzmanlar toplantısı, katılacak olan ülkelerin uzmanlarıyla 17-18 Şubat 1997 tarihlerinde İstanbul'da yapıldı ve bu toplantıda Oyunların Statüsü hazırlandı. Daha sonra, katılacak olan ülkelerin Spordan Sorumlu Bakanlarının katılımıyla 8 Mayıs 1998 tarihinde İstanbul'da yapılan toplantıda, Spordan Sorumlu Eski Bakanı, Yücel Seçkiner, Karadeniz Spor Oyunları Yönetim Kurulu Başkanlığına getirildi ve Daimi Genel Sekreterlik görevi ise Türkiye'ye verildi. 2 Ekim 1998 tarihinde ise üye ülkelerin Bakanlarının katılımı ile Trabzon'da yapılan Karadeniz Oyunları Genel Kurul toplantısında, statüde bazı düzeltmeler yapıldı ve statünün son hâli yürürlüğe girdi.
Gençlik İl Spor Genel Müdürlüğü ile Türkiye Millî Olimpiyat Komitesi'nin ortak çalışmaları sonucunda her türlü hazırlıkları tamamlanan 1. Karadeniz Spor Oyunları, 1999 yılında Türkiye'de meydana Büyük Marmara depremi nedeniyle yapılamamış, ileriki bir tarihte yapılmak üzere ertelenmiştir.
Son yıllarda Gençlik ve Spor Bakanlığı tarafından iştirak edilen çeşitli uluslararası toplantılarda, Karadeniz Spor Oyunlarının yeniden canlandırılması konusunda sorulara muhatap olunmuş, bu nedenle 1999 yılında yapılamayan 1. Karadeniz Spor Oyunlarının yeniden düzenlenmesi düşünülmüştür. Bu Oyunların daha popüler bir hâle gelebilmesi ve daha çok sporcunun katılımının sağlanması amacıyla Oyunlara daha önce olduğu gibi yalnız Karadeniz de kıyısı olan ülkeler nezdinde değil, Karadeniz Ekonomik İşbirliği'ne üye ülkelerin tümünün katılımı da planlandı. Bu amaçla Karadeniz Oyunlarına katılacak ülkelere bu konu ile ilgili görüşleri sorulmuş, tüm ülkelerden alınan cevaplar olumlu ve Türkiye'nin bu fikrini destekleyici yönde oldu. Ayrıca Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütüne de konu yazılı olarak iletilmiş ve olumlu olarak mütalaa edilmiştir. Bu nedenle Gençlik ve Spor Bakanlığı, ilk önce Karadeniz Ekonomik İşbirliği'ne üye ülkelerin yetkili uzmanlarının katılacağı bir toplantı düzenlemeyi uygun görmüştür.
26-27 Ocak 2006 tarihlerinde İstanbul'da yapılan toplantıda, Oyunların Statüsü ile ilgili olarak ülke temsilcileri genel görüşlerini belirttiler, hazırlanan yeni statüyü ülkelerine götürüp, yetkililerle inceleyeceklerini belirttiler. Toplantıya çeşitli nedenlerle katılamayan ülkelere de hazırlanan statü gönderilmiştir. Bu toplantı sonucunda, ülkelerin statüyü inceleyerek son şeklini vermek ve statünün Ülke Bakanlarınca imzalanmak üzere Türkiye'de Spordan Sorumlu Bakanlar ve Spor Uzmanları Toplantısının 8-10 Haziran 2006 tarihlerinde İstanbul da düzenlenmesi kararlaştırıldı.
8-10 Haziran 2006 tarihlerinde İstanbul da düzenlenen ve üye ülkelerin Spordan Sorumlu Bakanlarının statüyü imzalaması sonucunda, statü resmi hale gelmiştir ve ilk Karadeniz Oyunları 2-8 Temmuz arasında Trabzon'da düzenleşmiştir.

1. Karadeniz Oyunları, 2-8 Temmuz 2007 tarihleri arasında merkezi Trabzon olmak üzere Rize ve Giresun'da düzenlenen Karadeniz'e kıyısı olan ve Karadeniz Ekonomik İşbirliği (KEİ) üyesi olan ülkelerin katıldığı Karadeniz Olimpiyat Oyunları'dır. Oyunlara Türkiye, Azerbaycan, Sırbistan (çekildi), Ukrayna, Rusya, Gürcistan, Arnavutluk, Moldova, Bulgaristan, Romanya, Ermenistan ve Yunanistan olmak üzere toplam 12 ülkeden yaklaşık 2500 sporcu katılmıştır. Oyunlardaki spor branşları Futbol, Basketbol, Voleybol, Tekvando, Okçuluk, Yüzme, Atletizm, Bisiklet, Ritmik jimnastik, Güreş, Bedensel Engelli Yüzme, Bedensel Engelli Atletizm ve Bedensel Engelli Okçuluk'tur.
İlk olarak Türkiye'nin yapmış olduğu çalışmalarla 1999 yılında yapılması düşünülen bu organizasyon oyunlardan kısa bir süre önce gerçekleşen Marmara Depremi nedeniyle iptal edildi. Ardından yine Türkiye'nin girişimleri ile başlatılan çalışmalarla oyunlar Trabzon'a alındı.
Organizasyon Komitesi Başkanlığını Yunus Akgül'ün yürüttüğü 1. Karadeniz Oyunları Trabzon ve çevresine önemli spor tesisleri kazandırıldı.
18 yaş altı genç sporcuların katıladığı oyunlara 1277 sporcu, 259 antrenör, 402 hakem, 90 takım menajeri ve 142 yönetici yer aldı. Oyunlar süresince yaklaşık 600 gönüllü yardımcı personel olarak görev yaptı. Oyunlar Köyü olarak Karadeniz Teknik Üniversitesi'nde Yurt-Kur'a ait yurtlar ve çevresi düzenlenmiştir. Normalde 6 kişilik olan odalar 3 kişiye düşürüldü. 
Oyunların açılış töreni 2 Temmuz, kapanış töreni ise 7 Temmuz tarihlerinde Trabzon Hüseyin Avni Aker Stadyumu'nda yapıldı.

Organizasyonun futbol, basketbol ve voleybol branşlarındaki gruplar şöyledir:

Öte yandan, her 3 kategoride de yarı final karşılaşmaları 6 Temmuz, final karşılaşmaları ise 7 Temmuzda yapıldı.

Gümüş

Türkiye (takım)

Bronz

Türkiye (takım)

Altın

Türkiye (takım)

Altın

Duygucan Demirdelen (42 kilo kadınlar)
Fatih Dalkılıç (55 kilo erkekler)
Nur Tatar (59 kilo kadınlar)
Yunus Emre Aydın (68 kilo erkekler)
Gümüş

Nergiz Gencay (49 kilo kadınlar)
Bronz

Emre Aslan Erdem (73 kilo erkekler)

Altın

Türkiye (Erkekler)
Gümüş

Türkiye (Kadınlar)

Altın

Gizem Bozkurt  (400 Metre Karışık Kızlar)
Gümüş

Yeşim Giresunlu (94 Doğumlu 800 Metre Serbest Stil Kızlar)
Yeşim Giresunlu (94 Doğumlu 400 Metre Serbest Stil Kızlar)
Emre Altınok (92 Doğumlu 200 Metre Karışık Erkekler)
Timur Dellaloğlu (92 Doğumlu 200 metre Kurbağalama Erkekler
Bronz

Timur Delleoğlu (92 Doğumlu 400 Metre Karışık Erkekler)
İlayda Damar (94 Doğumlu 50 Metre Serbest Stil Kızlar)
Merve Eroğlu (94 Doğumlu 800 Metre Serbest Stil Kızlar)
Merve Eroğlu (94 Doğumlu 400 Metre Serbest Stil Kızlar)
Emir Atılgan (94 Doğumlu 1500 Metre Serbest Stil Erkekler)
Melisa Akarsu (94 Doğumlu 200 Metre Karışık Kızlar)

Altın

Tuğba Karakaya (Kadınlar 3000 metre)
Resul Çevik (Erkekler 3000 metre)
Cihat Ulus (Erkekler 1500 metre)
Sait Özdemir (Erkekler 2000 metre engelli)
Türkiye (Bayrak yarışı-takım erkekler)
Merve Aydın (Kadınlar 800 metre)
Melike Aslan (Kadınlar 400 metre engelli)
Kıvılcım Kaya (Kadınlar çekiç atma)
Burcu Ayhan (Kadınlar yüksek atlama)
Ulus Cihat (Erkekler 800 metre)
Mustafa Tan (Erkekler cirit atma)
Gümüş

Batuhan Buğra Eruygun (110 metre engelli)
İzzet Safer (100 metre)
Zeynep Uzun (Kadınlar gülle atma)
Volkan Karakaş (Erkekler gülle atma)
Cemalettin Balcı (Erkekler çekiç atma)
Resul Çevik (Erkekler 1500 metre)
Aşkın Karaca (Erkekler 3 adım atlama)
Cemal Kütahya (Oktatlon)
Demet Dinç (Kadınlar 400 metre)
Merve Aydın (Kadınlar 1500 metre)
Berrin Palabıyıkgil (Kadınlar 3 adım atlama)
Türkiye (Bayrak yarışı-takım kadınlar)
Hande Yazıcıoğlu (Kadınlar 400 metre engelli)
Elif Yıldırım (Kadınlar heptatlon)
Gülsüm Güneş (Kadınlar cirit atma)
Neslihan İşcan (Kadınlar yüksek atlama)
Cihan Güç (Erkekler sırıkla yüksek atlama)
Bronz

Anıl Uğurdil (Erkekler disk atma)
Tuğba Karakaya (Kadınlar 1500 metre)
Elif Tozlu (Kadınlar 2000 metre engelli)
Nagihan buyrukçu (Kadınlar yüksek atlama)
Meliha Erdoğan (Kadınlar 800 metre)
Serhat Birinci (Erkekler yüksek atlama)1

Altın

Mustafa Sayar

Gümüş

Türkiye (gençler-takım)
Pınar Akılveren (Gençler-kurdele)
Bronz

Burçin Neziroğlu (Gençler toplam)
Burçin Neziroğlu (Gençler-ip)
Burçin Neziroğlu (Gençler-top)
Görkem Yalçıntan (Gençler-çember)

Altın

Murat Batmaz (Erkekler 50 kilo grekoromen)
Sümeyya Sezer (Kadınlar 46 kilo serbest stil)
Atem Aslan (Erkekler 76 kilo grekoromen)
Gümüş

Semih Yiğit (Erkekler 69 Kilo Grekoromen)
Metehan Başar (Erkekler 85 kilo Grekoromen)
Bronz

Ali Sevinç (Erkekler 100 kilo Grekoromen)
Hafize Şahin (Kadınlar 40 kilo serbest stil)
Burcu Kebiç (Kadınlar 52 kilo Serbest Stil)
Beytullah Yılmaz(Erkekler 46 kilo grekoromen)

Altın

Ömer Cantay (1500 metre tekerlekli sandalye)
Ömer Cantay (800 metre tekerlekli sandalye)
Ömer Cantay (400 metre tekerlekli sandalye)
Gümüş

Ramazan Çuğlan (1500 metre tekerlekli sandalye)
Ramazan Çuğlan (800 metre tekerlekli sandalye)
Birol Kamar (400 metre tekerlekli sandalye)
Bronz

Birol Kamar (1500 metre tekerlekli sandalye)
Birol Kamar (800 metre tekerlekli sandalye)
Ramazan Çuğlan (400 metre tekerlekli sandalye)

Altın

Türkiye (takım)
Doğan Hancı

https://web.archive.org/web/20110611032108/http://www.karadenizoyunlari.gov.tr/haber/16.htm

Krallık Oyunları (Felemenkçe: Koninkrijksspelen, Papiamento: Weganan di Reino) Hollanda Krallığı'nın bir parçası olan ülkelerdeki gençlerin katılabildiği ve her iki yılda bir düzenlenen bir çok sporlu etkinliktir. 2009'da yapılan etkinliklerde, bu ülkeler Hollanda, Hollanda Antilleri ve Aruba olmuştur. 2010 Hollanda Antilleri'nin Dağıtılması olayı, 2011 ve 2013 Oyunlarının iptal edilmesine yol açmıştır ve nihayetinde 2014 yılında Oyunlar durdurulmuştur.
Sportif bir atmosfer yaratmaya ek olarak, saygı ve kardeşlik de ayrıca Oyunlar'ın merkezinde olan temalardandı. Ülkeler ve kültürleri arasındaki iletişim asıl işlenilen temaydı.

Krallık Oyunları'nın ilki 1965 yılında organize edilmiştir. Hedeflenen şey ise Krallık'ın birkaç kısmını bir araya getirip daha yakın hale getirmekti. O zamanlarda etkinliğe dahil edilen kısımlar arasında Hollanda, Surinam ve Hollanda Antilleri vardı. 1975 yılında, Surinam halkı bağımsız olmuştur ve o seneden sonra Oyunlar'a katılamamıştır. 1979 ve 1983 yılları arasında, Oyunlar yalnızca Hollanda ve Antiller arasında gerçekleşmiş ve daha sonra iptal edilmiştir. 1995 yılında, eski yüzücü ve politikacı Erica Terpstra, Oyunlar'ı birkaç ülkenin gençlerini bir araya getirebilmek amacıyla tekrar kurmuştur.

1995: Aruba
1997: Curaçao (Hollanda Antilleri)
1999: Sint Maarten (Hollanda Antilleri)
2001: Rotterdam (Hollanda)
2003: Aruba
2005: Willemstad (Hollanda Antilleri)
2007: Lahey (Hollanda)
2009: Aruba
2011: Curaçao – iptal edildi

Hollanda Antilleri ve Aruba'da, Oyunlar popülerdi. 2005 yılında, Curaçao'da bulunan Ergilio Hato Stadyumu'nda geçekleşen Oyunlar'ın açılış seremonisinde çok büyük bir kalabalık bulunuyordu. Hollanda'da ise daha az popülerdi. 2007'de, açılış seremonisi Spuiplein'deki stadyumda yapılmıştır. Buna rağmen yalnızca birkaç bin insan gelmiştir ve diğer günlerde etkinlikleri ziyaret eden kişi sayısı günlük birkaç yüzdü.

Oyunlar'da gerçekleştirilen sporlar:

Beyzbol
Bovling
Futbol
Judo
Softbol
Yüzme
Tenis
Hollanda takımının gücü diğer eskiden takımların güçlerine göre ayarlanırdı, Çünkü Hollandalı takımın gücü normalde diğer katılımcılara kıyasla çok daha yüksek olurdu. Hollandalı katılımcılar genelde, boşluğu doldurmak için bölgesel takımlar veya daha genç atletler ile katılırdı.

 Aruba
 Hollanda Antilleri
 Hollanda
 Surinam – 1965 ve 1975 yılları arasında bağımsızlıklarına kadar katılmışlardır.

Çok sporlu etkinlikler listesi

NOC-NSF sitesi NOC*NSF'den oyunlar hakkında genel bilgi.

Kış Olimpiyatları, Uluslararası Olimpiyat Komitesi (UOK) tarafından organize edilen ve 4 yılda bir önceden seçilen bir şehirde yapılan spor oyunları organizasyonudur. Yaz oyunlarının aksine kayak ve buz hokeyi gibi kar ve buz üzerinde yapılmaya müsait sporları içerir.
Oyunlar 2002 yılında Salt Lake City'de (ABD) yapılmıştır. 2006 Torino (İtalya) Oyunları ise 10 Şubat 2006 tarihinde yapılan açılış töreni ile başlamış ve 17 gün boyunca süren müsabakalar sonunda sonuçlanmıştır.
Oyunları 2014 yılında yapma hakkı UOK tarafından Rusya'nın Soçi şehrine verilmiştir. 2018 yılında ise Kış Olimpiyatları Güney Kore'de Pyeongchang şehrinde düzenlenmiştir.

Olimpiyat Oyunları
Uluslararası Olimpiyat Komitesi

IOC resmî site5 Temmuz 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Olympic.org1 Ağustos 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - IOC overview of the Olympic Games
Vancouver 2010.com25 Ekim 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - resmî site
2006.org - resmî site
Torino 2006 Winter Olympics News
Salt Lake 2002.com8 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - resmî site
Janecky.com22 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - a history of the Olympics
Winter Games Newspaper Archive5 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Skiing History.org - skiing at the first 4 Winter Olympics - 1924-36
Resmi olmayan Kış Olimpiyatları sitesi

Madalya veya diğer adıyla madalyon, savaşta yararlık gösterenlere, yarışlarda derece alanlara ödül, bazen de önemli bir olay dolayısıyla ilgililere hatıra olarak verilen metal nişan. Ödülleri inceleyen bilime faleristik denir.

İtalyanca medaglia "özel amaçla basılan metal para, metal para şeklinde süs" sözcüğünden alıntıdır. İtalyanca sözcük Geç Latince metallea "metal para" sözcüğünden evrilmiştir.

Bir madalyayı ödüllendirmek için kullanmanın ilk örneği, MÖ dördüncü yüzyılda Baş Rahip Jonathan'ın Büyük İskender'in yardımıyla İbranileri yönettiğini ve bunun karşılığında, İskender, Jonathan'a kralın akrabalarına onur olarak verme geleneği olan altın düğmeler gönderdi. Roma imparatorları hem askeri madalya ödülleri, hem de çok büyük madeni paralar gibi, genellikle altın veya gümüş madalyonlardan oluşan siyasi hediyeler kullandılar.
Osmanlı Devleti'nde, genellikle askeri alanda üstün başarı gösteren kişilerin madalya ile taltif edilmesi 18. yüzyılın ikinci çeyreğinden itibaren görülmektedir. II. Abdülhamid döneminde ise İmtiyaz, İftihar, Maarif, Hamidiye Demiryolu, Kanun-ı Esasi, Yunan Muharebesi, Hicaz Demiryolu, Galatasaray Futbol Kulübü, Sanayi, Tahlisiye gibi çok çeşitli madalyalar verilmekteydi.

Ödül listeleri
Türkiye madalya ve nişanları
Nişan (onur)
Kordon (şerit)
Omuz işareti
Fahri unvan
Madalyon

Masa oyunu ya da kutu oyunu ya da tahta oyunu, genellikle düz bir zemin ya da karton, tahta, plastik gibi malzemelerden yapılmış düzlemler üzerinde, oyun taşlarını veya pullarını belirli kurallar çerçevesinde hareket ettirmek suretiyle oynanan oyunlara verilen genel ad. Oyunun oynandığı düzlem genellikle önceden resim, geometrik şekiller veya yazılarla hazırlanmış olur. Senet, Ur Kraliyet Oyunu, Go, Liubo, Patolli bilinen en eski tahta oyunlarından bazılarıdır.
Masa oyunları dama ve satranç gibi sadece stratejiye veya tavla ve Monopoly gibi şans ve stratejinin bileşimine dayalı olabilir. Şansa dayalı masa oyunlarında zar veya yazı tura gibi rastgele sonuç üreten araçlar veya düzenekler kullanılabilir. Modern masa oyunlarında düzlem ve taşların yanı sıra sahte paralar, kartlar, sayaçlar vb. araç gereçler de oyuna eşlik edebilir.
Antik masa oyunları genellikle iki ordunun savaşını temsil eder. Modern oyunların birçoğu da benzer bir mantık (rakibini alt etme) izlemesine rağmen kimi oyunlarda oyunun sonucu kazanılan puanlarla ya da gerçek veya sahte paraların miktarıyla belirlenir.
Masa oyunları aile, strateji ve parti olmak üzere 3 farklı kategoriye ayrılabilir.
Aile kutu oyunları: Her yaşa uygun, kuralları pek karmaşık olmayan, 15 ila 60 dakika kadar süre içerisinde biten oyunlar. Aile oyunları arkadaş ve aile ile oynamaya uygundur.
Strateji kutu oyunları: Öğrenmesi yine kolay olan ancak oyun süresi uzun ve uzmanlaşması süre alan oyunlara denir. Arkadaşlarla oynamak için ideal.
Parti kutu oyunları: Hızlı, basit ve kalabalık gruplara uygun oyunlara denir. Parti kutu oyunlarının öne çıkan en önemli özelliği oyuncular arası etkileşimin yüksek olmasıdır.

İskambil oyunu
Kart koleksiyonu oyunu
Rol yapma oyunu
Savaş oyunu
Strateji oyunu

Maskot; okul, askeri birlik, marka, takım veya şirket gibi genel kimliği olan bir topluluğu simgelemek için kullanılan Hayvan, çizgi film karakteri gibi varlıkların çizimleri ve 3 boyutlu modelleri. Genellikle tanıtım ve seyircileri coşturmak amacıyla kullanılır ve uğur getirdiğine inanılır. Maskot şeklindeki anahtarlıklara binaen Türkçede zaman zaman "anahtarlık" anlamında da kullanılır.
Maskotlar sıklıkla spor kulüplerinin lakaplarıyla karıştırılır. Örneğin, Tennessee Üniversitesi'nin lakabı "volunteers" (gönüllüler) olmakla beraber maskotu "Smokey" adındaki bir köpektir.

Ponpon kız
FIFA Dünya Kupası maskotları
Totem

Mascot oluşturma yöntemleri 1 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
List of Free and Open Source software mascots (İngilizce)
500'den fazla spor maskotunun listesi 11 Şubat 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Maç, insanların veya takımların birbirleriyle yarıştığı bir spor etkinliği veya oyundur. Maç bu anlamlara gelebilir:

Üçüncülük maçı - takımların üçüncü, hangisinin dördüncü olacağını belirlemek için gerçekleştirilen müsabaka.
Hazırlık maçı - ödülsüz spor karşılaşması.
TLC maçı, - profesyonel güreşin maç tiplerinden biri.
Merdiven maçı, merdivenlerin olduğu bir profesyonel güreş maç türü
NBA All-Star Maçı -  her yılın Şubat ayında National Basketball Association (NBA) tarafından düzenlenen ve ligin 24 yıldız oyuncusunu bir araya getiren gösteri maçı.
Battle Royal maçı - bir profesyonel güreş elemeli maç türü.
Royal Rumble maçı, bir profesyonel güreş maç türü.
Jübile maçı, bir spor dalında kulüp adına uzun süre çalışanların onuruna düzenlenen bir karşılaşma.
Maçın oyuncusu - sahada en çok göze çarpan ve izleyicilerde bir veya birden fazla maçta beğeni uyandıran sporcuya verilen ödül.

Maç Sayısı - Woody Allen tarafından yazılan ve yönetilen sinema filmi

Meridian Match - Bulgaristan'da yayınlanan günlük spor gazetesi.
Paris Match - Fransa'da yayınlanan haftalık dergi.
Match of the Day - Premier League sezonunda genellikle Cumartesi akşamları BBC One'da yayınlanan bir futbol programı.

Yarışma
Yarış
Şampiyona
Kura
Eleme
Raunt
Tur

Naadam (Moğolca:Наадам), Naɣadum, Moğolistan'da geleneksel bir festivaldir. Festival aynı zamanda yerel olarak "eriin gurvan naadam" (эрийн гурван наадам), "erkeklerin üç oyunu" olarak da adlandırılır. Oyunlar Moğol güreşi, at yarışı ve okçuluktur ve yaz boyunca ülke çapında yapılır. Kadınlar okçuluğa ve kızları at yarışı oyunlarına katılır, ancak Moğol güreşine katılmazlar.
2010 yılında Naadam, UNESCO İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirasının Temsilci Listesine yazılmıştır.

Naadam, Moğollar arasında en çok izlenen festivaldir ve yüzyıllardır bir şekilde var olduğuna inanılmaktadır. Askeri geçit törenleri ve okçuluk, binicilik ve güreş gibi spor müsabakaları, düğünler veya manevi toplantılar da dahil olmak üzere çeşitli vesilelerle kutlanan aktivitelerden kaynaklanmaktadır. Daha sonra askerleri savaş için eğitmenin bir yolu olarak hizmet etti ve Moğolların göçebe yaşam tarzıyla da bağlantılıydı. Moğollar, tatile başlamak için uzun bir şarkı ve ardından bir Biyelgee dansı içeren yazılı olmayan tatil kurallarını uygularlar. Spor Stadyumu çevresinde at sütünden (airag) yapılmış özel bir içecekle birlikte geleneksel yemekler veya Khuushuur servis edilmektedir. Üç güreş, at yarışı ve okçuluk oyunu 13. yüzyıl Moğollarının Gizli Tarihi kitabında da bulunmaktadır. Qing hanedanının yönetimi sırasında, Naadam resmi olarak düzenlenen bir festival haline geldi. Günümüzde, Moğolistan'ın Qing hanedanından bağımsızlığını ilan ettiği ve Moğol Devlet Bayrak Günü ile çakıştığı 1921 Devrimi'ni resmi olarak anmaktadır. Naadam ayrıca yeni devletin başarılarını da kutlamaktadır. Sovyetler Birliği]]'nin Komünist etkisi altında 1930'larda laikleşene kadar Budist / şaman tatili olarak kutlanmıştır.
En büyük festival (Ulusal Naadam), Moğolistan'ın başkenti Ulan Batur'da 11-13 Temmuz tarihleri arasında Ulusal Spor Stadyumu'nda düzenlenen Ulusal Tatil sırasında gerçekleşir. Dansçılar, sporcular, at binicileri ve müzisyenlerin yer aldığı ayrıntılı bir tanıtım töreni ile başlar. Törenden sonra yarışmalar başlar. Yarışmacılar çoğunlukla ata biner. Naadam ayrıca Temmuz ve Ağustos aylarında Moğolistan ve İç Moğolistan'ın farklı bölgelerinde kutlanmaktadır. Naadam Tuva Cumhuriyeti'nde 15 Ağustos'ta kutlanır.
Cengiz Han'ın Moğolların dokuz kabilesini temsil eden dokuz at kuyruğu, Naadam şenliklerini açmak için Sukhbaatar Meydanı'ndan Stadyuma halen törenle taşınmaktadır. Açılış ve kapanış törenlerinde, monte edilmiş süvari, atletler ve keşişlerin etkileyici geçitleri vardır.

Chinggis Khaan's Mongolia. S. Uranbileg and E. Amarbilig. Ulaanbaatar, 2006, 156 p. 99929-65-08-8. In English.
Naadam Festival15 Temmuz 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., The Center for the Study of Eurasian Nomads
Naadam Festival Blog 27 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.- Mongolia Naadam Festival
Mongolia Naadam Festival and Events 3 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.- Mongolia Naadam Festival and Events
Naadam Festival in Mongolia 10 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.- Naadam Festival in Mongolia
Audio coverage 3 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. of horse racing

I. Türkiye Hükûmeti veya I. İnönü Hükûmeti (30 Ekim 1923 - 6 Mart 1924), Türkiye Cumhuriyeti'nde kurulan ilk hükûmettir. I. Türkiye Hükûmeti kurulmadan önce de 23 Nisan 1920 - 29 Ekim 1923 arasında başka hükûmetler de vardı, ancak 29 Ekim 1923'te cumhuriyet ilan edildi ve bundan ötürü hükûmet sıralaması tekrar 1'den başladı.

Kurulan ilk hükûmetin ilk başbakanı Cumhuriyet Halk Partisi üyesi İsmet İnönü'ydü. İnönü, Türk Kurtuluş Savaşı'nda başarılı bir general olmasının yanı sıra, Mudanya Mütarekesi ve Lozan Antlaşması görüşmelerinde de yetenekli bir politikacı olduğunu kanıtlamıştı.

1935 yılına kadar Türkiye'de soyadları kullanılmamaktaydı, bu durum Soyadı Kanunu'na kadar geçerli olmuştur. Listede yer alan soyadlar, kabine üyelerinin daha sonra aldıkları soyadlardır.

Şeriyye Vekâleti Osmanlı İmparatorluğu'ndan devralınan, Erkân-ı Harbiye-i Umumiye ise Kurtuluş Savaşı sırasında faaliyet gösteren geçici bir bakanlıktı. Her iki bakanlık da 3 Mart 1924 tarihinde kaldırılmış ve İsmet İnönü yeni hükûmeti kurmak üzere istifa etmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetleri Başbakanlık.gov.tr
Hükûmetler ve Programları - Türkiye Büyük Millet Meclisi10 Temmuz 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Türk Hükûmetleri Kronolojisi19 Temmuz 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. MFA.gov.tr

10 Kasım Atatürk'ü Anma Günü, 10 Kasım 1938 günü saat 09.05'te yaşamını yitiren, Türkiye'nin kurucusu ve ilk Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk anısına her yıl tutulan ulusal yastır. 10 Kasım gününü kapsayan Atatürk Haftası ise Atatürk'ün yurt genelinde anıldığı, ilke ve devrimlerinin anlatıldığı, radyo ve televizyonda konuşmalarının kendi sesinden yayımlandığı, Atatürk'le ilgili filmlerin gösterildiği; 10-16 Kasım tarihleri arasına karşılık gelen haftaya denir.
10 Kasım günleri saat 09.05'te çalan siren sesleriyle birlikte Türkiye genelinde 2 dakika süreyle Atatürk anısına saygı duruşuna geçilmektedir. Ardından Türkiye Büyük Millet Meclisi binası önündeki bayraklar hariç, Türkiye'deki tüm resmi binalarda ve ülkenin dış temsilciliklerde bayraklar, yas göstergesi olarak yarıya indirilir. Anıtkabir'de bulunan bayraklar diğer günlerde hiçbir sebeple yarıya indirilmez. Bayrağın sürekli çekili bulunmadığı yerlerde, bayrak önce göndere çekilir; daha sonra da yarıya indirilir.

Başkent Ankara'daki törenler Cumhurbaşkanı, Cumhurbaşkanı Yardımcısı, Meclis Başkanı, Meclis'te grubu bulunan siyasi partilerin genel başkanları, Genelkurmay Başkanı, Kuvvet Komutanları ve diğer devlet erkânın katılımıyla Anıtkabir'de gerçekleştirilir. Tören, Aslanlı Yol'da yürüyüşle başlar. Yürüyüşün ardından Cumhurbaşkanı, Atatürk'ün mozolesine çelenk koyar. Saat 09.05'te devlet erkânı iki dakikalık saygı duruşunda bulunur ve İstiklâl Marşı okunur. Törenin ardından Anıtkabir Özel Defteri imzalanır.

İstanbul'da, resmî ve askerî erkân ile sivil toplum örgütlerinin, öğrencilerin ve halkın katıldığı Atatürk'ü anma törenleri bazı yıllar Atatürk'ün vefat ettiği İstanbul'un Beşiktaş ilçesinde bulunan Dolmabahçe Sarayı'nın 71 numaralı odasında düzenlenir. Törenin, valilikçe Taksim Meydanı'ndaki Cumhuriyet Anıtı'nda düzenlendiği yıllarda bile Dolmabahçe Sarayı'nda halkın katılımıyla Atatürk'ü anma töreni yapılır. Saat 09.05'te başlayan siren sesi eşliğindeki iki dakikalık saygı duruşunun ardından İstiklâl Marşı okunur. Törenden sonra Saray ziyaretçilere açılır.

Okullarda düzenlenen bayrak törenleri, bayrağı yarıya indirecek öğrenci ile gönderin sağında ve solunda bayrağa dönük olarak duran iki diğer öğrencinin, "hazır ol"da bayrağı selamlamasıyla başlar. Saat 09.05'te gelen siren veya boru sesi eşliğinde meşaleler yakılır ve katılımcılar iki dakikalık saygı duruşunda bulunur. 10 Kasım haricindeki saygı duruşlarında bu süre bir dakikadır. Saygı duruşunun ardından gönderde çekili duran bayrak, İstiklâl Marşı eşliğinde ağır ağır yarıya indirilir. Marşın bitimi ve görevli öğretmenin "rahat" komutu ile bayrak töreni tamamlanır. Tören boyunca Atatürk Büstü'nün sağ ve sol yanında biri kız, diğeri erkek iki öğrenci tarafından saygı nöbeti tutulur. Yarıya indirilen bayrak, ders günün sonunda yeniden tören yapılması gerekiyorsa tekrar tepeye çekilmez. Yeni tören seyyar direkli bir bayrakla yapılır. Bayrak, gün batımında görevli kişi tarafından törensiz olarak tepeye çekilir.

Pek çok il ve ilçede kaymakamlık ve valilik tarafından düzenlenen Atatürk'ü anma törenleri kapsamında, kamu görevlileri ve yerel halkın katılımıyla Atatürk anıtına çelenk bırakılır. Saat 09.05'te gelen siren sesiyle iki dakikalık saygı duruşunda bulunulur. Ardından İstiklâl Marşı eşliğinde bayraklar yarıya indirilir. Törenden sonra sıklıkla bölgede bulunan okul veya kültür merkezi gibi yerlerde günün anlam ve önemine uygun konuşmalar yapılır ve Atatürk ile ilgili sergi açılışları, oratoryolar, şiir ve müzik dinletileri gibi etkinlikler düzenlenir.

Pek çok büyük devlet kurumu ve üniversite de kendi Atatürk'ü anma törenlerini düzenler. Kurumda çalışanların katıldığı bu törenlerde, Atatürk büstüne çelenk konulur; iki dakikalık saygı duruşunda bulunulur ve İstiklâl Marşı eşliğinde bayraklar yarıya indirilir. Törenin ardından, günün anlam ve önemini vurgulayıcı konuşmalar ve sunumlar yapılır; sergi, dinleti gibi etkinlikler düzenlenir.

Her yıl 10 Kasım günü saat 09.05'te sirenlerin çalmasıyla birlikte ülke genelinde pek çok kişi, o sırada törende olmasa bile, bulundukları noktada saygı duruşuna geçmektedir. O anda trafikte olan insanlar arabalarından inerek saygı duruşuna katılmakta ya da korna çalarak sirene eşlik etmektedir. Devlet kurumlarının düzenlediği anma törenlerinin yanı sıra sivil toplum örgütleri de tören, gösteri veya yürüyüş gibi etkinlikler düzenlemekte ya da resmî kurumların düzenledikleri etkinliklere katılmaktadırlar. Dolmabahçe Sarayı'nda Atatürk'ün hayatını kaybettiği odada düzenlenen anma törenine katılmak isteyenler uzun kuyruklar oluşturmakta, törenin ardından Atatürk'ün yatağına karanfiller bırakıp Saray'ı ziyaret etmektedir.
Ayrıca Türkiye'nin pek çok yerinden yüz binlerce insan, her yıl Atatürk'ü mezarı başında anmak için Anıtkabir'i ziyaret etmektedir. Genelkurmay Başkanlığının açıkladığı verilere göre 2013 yılında yani Atatürk'ün ölümünün 75. yıldönümünde bu sayı 1 milyon 89 bin 615'e ulaşmıştır. 2014 yılındaki ziyaretçi sayısının da 850 bin kişi civarında olduğu tahmin edilmektedir. Bu sayı 2024 yılı 10 Kasımı'nda yeniden 1 milyonu geçmiştir. 2025 yılında yeni bir rekorla, ziyaretçi sayısı 1 milyon 200 bin'i geçmiştir.

Mustafa Kemal Atatürk'ün ölümü
Mustafa Kemal Atatürk'ün hatırası
Türkiye'de belirli günler ve haftalar

16. Kolordu Osmanlı İmparatorluğu'nun I. Dünya Savaşı dönemi askerî birimlerinden biridir.

Ağustos 1916, Aralık 1916'da kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

16. Kolordu (Kafkasya)
5. Tümen, 8. Tümen

Ağustos 1917'de kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

16. Kolordu (Kafkasya)
5. Tümen, 8. Tümen

5. Piyade Tümeni 13., 14. ve 15. Piyade Alaylarından oluşmaktaydı. 2000–3000 arasında Şeyh Muhammed Diyauddin, Mutki Aşireti Reisi Hacı Musa Bey ve diğer milis birlikler bulunmaktaydı. 7 Kasım 1916 tarihinde Mustafa Kemal Paşa Bitlis bölgesinde 5. Tümen komutanlığındaki görev değişikliğini, arazi üzerindeki tertibatını, ihtiyaçlarını ve genel durumunu görmek ve Van Harekât Müfrezesinin hareketini temin etmekle görevliydi. Mustafa Kemal 10 Kasım - 21 Kasım tarihleri arasında Bitlis merkezinde Milis Komutanlarla görüşmüş, hastane, askerî birlikler, bazı türbe ve camileri gezmiştir. Ayrıca 15 Kasım 1916 tarihinde Rahva Ovası'nda bulunan Yarbay Ali Çetinkaya komutasındaki Türk Birliğine bir tatbikat yaptırmıştır.

19. Piyade Tümeni, Osmanlı Ordusu'nun tümenlerinden biridir.

Ağustos - Ekim 1914'te Tekfurdağı (Rodosto)'da kuruldu. 1 Ocak 1915'te etkinleştirildi. Önceleri 57, 58 ve 59 alaylardan ibaretti. 20 Ocak 1915'te komutanlığına Yarbay Mustafa Kemal (Atatürk) atandı ve kurmay başkanlığına Binbaşı Mehmet Hulusi (Conk) getirildi. 58. ve 59. alayların 6. Kolordu'ya sevk edildikten sonra 9 Şubat 1915'te 72. ve 77. alaylarıyla takviye edilmesiyle yeniden organize edildi.

6 Nisan 1915'te Çanakkale'de 7. Piyade Tümeni ve 9. Piyade Tümeni'dan oluşan Mirliva Esat (Bülkat) komutasındaki 3. Kolordu'ya verildi ve Mareşal Liman von Sanders komutasındaki 5. Ordu'nun ihtiyatı olarak Maydos'ta konuşlandırıldı.
25 Nisan 1915 sabahı ANZAK'ın çıkarmasıyla Arıburnu Cephesi açıldığında ilk olarak fırkaya bağlı Binbaşı Hüseyin Avni komutasındaki 57. Alay gönderildi. 8 Ağustos 1915'te Mustafa Kemal Anafartalar Grubu Komutanlığına atanınca yerine 27. Alay Komutanı Kaymakam Şefik (Aker) getirildi.

19 Ocak 1916'da Keşan ve Şarköy'e sevk edildikten sonra 20. Fırka ile birlikte Miralay Yakup Şevki (Subaşı) komutasında yeniden oluşturulan 15. Kolordu'ya verildi. (10 Kasım 1916'da 15. Kolordu'nun komutanlığına Cevat getirildi.)
Liman von Sanders'in karşı çıkmasına rağmen Enver Paşa'nın emriyle Cevat (Çobanlı) komutasındaki 15. Kolordu'ya bağlı olarak Galiçya'ya yollandı ve 1916 yılının Temmuz ayı sonlarında cepheye ulaştı. 16 Ekim 1916'da komutanlığına Kaymakam Sedat (Doğruer) getirildi. Çetin çatışmalardan sonra 11 Haziran 1917'de cepheden çekilmeye başladı ve 7 Temmuz 1917'de tamamen çekildi.

Ağustos'ta Sina ve Filistin Cephesi'ne sevk edildi. Yıldırım Ordular Grubu'na bağlı olarak Mirliva Ali Rıza (Sedes) komutasındaki 15. Kolordu'ya verildi. Komutanı Kaymakam Sedat (Doğruer) ve Kurmay Başkanı Binbaşı Ömer Lütfi (Argeşo) olduğu halde Üçüncü Gazze Muharebesi'ne katıldı.

Megiddo Muharebesi (Nablus Hezimeti) sırasında Miralay Sami Sabit komutasında, Miralay Rüştü (Sakarya) komutasındaki 16. Tümen ile birlikte Gustav von Oppen'in Alman Asya Kolordusu'na bağlı olarak savaştı ve imha edildi.

Kaymakam Mustafa Kemal (Atatürk), 20 Ocak 1915 - 8 Ağustos 1915
Kaymakam Şefik (Aker), 8 Ağustos 1915 - 16 Ekim 1916
Kaymakam Sedat (Doğruer), 16 Ekim 1916 -
Kaymakam Sami Sabit (Karaman)

Dörder taburdan oluşan üç alaydan ibaretti.

57. Piyade Alayı
72. Piyade Alayı
77. Piyade Alayı
2. Makineli Tüfek Müfrezesi
Süvari bölüğü: 4. Süvari Alayı'nın 5. Bölüğü
Topçu Alayı (25. Topçu Alayı 2. Taburu ve 9. Topçu Alayı 1. Taburu)
İstihkam Bölüğü (3. İstihkam Taburu 4. Bölüğü)
19. Sıhhiye Bölüğü
Muhabere Grubu

Edward J. Erickson, Ordered to die: a history of the Ottoman army in the First World War, Greenwood Publishing Group, 2001, ISBN 0-313-31516-7, 9780313315169.

1923 Türkiye genel seçimleri, 28 Haziran 1923 tarihinde 2. dönem milletvekillerini belirlemek için yapılmış, Türkiye'nin ilk genel seçimleridir.
Seçimde mebusların büyük kısmını Birinci Grup olarak adlandırılan Müdafaa-i Hukuk Grubu elde etti. 1919'dan beri mecliste önemli bir ağırlığı oluşturan İkinci Grup ise meclisin o dönemin anayasası sayılan Kanun-i Esasi'ye uygun olarak feshedilmediği gerekçesiyle seçimleri protesto etti. Bağımsız olarak seçilen birkaç milletvekilinin dışında tüm milletvekilleri Birinci Grup'tandı. Muhalif olarak seçilmeyi başaran tek aday Gümüşhane mebusu Zeki Bey (Kadirbeyoğlu) oldu.

Seçim kararı 1 Nisan 1923 tarihinde alındı. Meclisin feshedilmesi ve yeni bir meclis oluşturulması düşüncesinin temel nedeni Lozan Barış Görüşmeleri idi. Muhalefetin Lozan Konferansı'nda büyük bir taviz verildiğini savunacağı ve Lozan Antlaşması'nı kabul etmeyeceği düşünülüyordu. Bu yüzden Mustafa Kemal, Batı Anadolu gezisinde kamuoyunu hazırlamaya çalıştı ve gezi dönüşü 20 Şubat'ta Vekiller Heyeti Başkanı Rauf Bey'in çalışma yerinde vekiller heyeti ile bir gece toplantısı yapıldı. Toplantıya Meclis ikinci başkanı Ali Fuat Paşa da katıldı. Bu toplantıda meclisin feshedilmesi ve seçimin yenilenmesi kararlaştırıldı.
1 Nisan 1923 tarihinde Müdafaa-i Hukuk Grubu'na mensup 120 mebus tarafından seçim kanunu tasarısı meclise sunuldu. Ancak Teşkilat-ı Esasiye'ye göre meclisin yeniden seçime gidebilmesi için 2/3 çoğunluk gerekiyordu. Muhalafetin meclise gelmeyerek 2/3 çoğunluğun sağlamasını engelleyebileceğini düşünen Mustafa Kemal Paşa İstanbul gazetecileriyle yaptığı İstanbul Kasrı Mülakatında şöyle dedi:
Üç yüz küsur kişiyi bir araya toplayarak ekseriyet-i sülüsanla karar almak müşküldür. Fakat meclis gayesine vasıl olduktan sonra, vazifesini ikmal etmiştir. Ve yeni intihabata (seçime) karar vermeye ve dağılmağa mecburdur. Şu veya bu bahane ile idame-i hayata çalışması istibdada başlaması demektir. Bunun için de çare bulunur. Hariçtekileri bir defa davet ederiz, gelmezler. Bir daha davet ederiz, gelmezler. Bir daha davet ederiz gelmezler ve binaenaleyh davete icabet etmeyenleri mebusluktan müstafi olduğuna dair bir karar alırız, mesele hallolunur.
Seçimden önce seçim yasasında bazı değişiklikler yapıldı. 3 Nisan 1923 tarihinde yapılan bu değişiklik şunlardı: Eskiden her 50.000 erkek başına bir mebus seçilirken, bu rakam 20.000 olarak değiştirildi. Seçmen yaşı ise 18'e indirildi. Seçmek ve seçilebilmek için vergi vermek zorunluluğu kaldırıldı. Bu seçimin ilklerinden biri de Tunalı Hilmi Bey'in kadınlara seçilme hakkı için öneri vermiş olmasıdır. Hicri takvime göre 4 Nisan 1339 (1923) tarihli Vakit gazetesinde "Tunalı Hilmi Bey kadınlara hakk-ı intihab verilmesini teklif etmiştir." adlı haberde şöyle denilmektedir: "Yeni intihab kanununun Mecliste müzakeresi esnasında Bolu Mebusu Tunalı Hilmi Bey bu münasebetle kadınlara hakkı-ı intihab verilmesini teklif etmiş, bu teklif bilhassa ilmiyeye mensup mebuslar tarafından şiddetli bir münakaşaya mucib olmuştur."
Muhalif İkinci Grup, seçimlerden önce seçim yasasında değişiklik yaparak Meclis üyeliği için "o zamanki sınırlar içerisindeki yerlerde doğmak ya da en az 5 yıl ikâmet etmek" gerekliliğini okutmadan komisyona getirerek Mustafa Kemal Paşa'nın seçilmesini olanaksız kılmak istedi ama başarılı olamadı. Bazı kişiler, örneğin Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Mardin'den aday olduğunu gazetelerden öğrenmişti.

Seçimler 28 Haziran 1923 tarihinde yapıldı. 72 seçim çevresinden 286 milletvekili seçildi (Mustafa Kemal Paşa'nın hem İzmir hem de Ankara'dan aday olup kazanması sebebiyle kimi belgelerde 287 olarak da geçer.) Müdafaa-i Hukuk Grubu adaylarının tümü milletvekili seçildi. 23 Temmuz 1923 tarihinde de Lozan Antlaşması imzalandı.
2. dönem boyunca 20 vekil istifa etti, 2 vekilin vekilliği düşürüldü, 25 vekil öldü (6'sı idam). Toplamda boşalan 47 koltuk için ara seçimler yapıldı. Böylece 2. dönem boyunca görev yapan milletvekili sayısı 333 oldu.

1927 Tevkifatı, Türkiye'de gizli faaliyet gösteren Türkiye Komünist Partisi (TKP) üyelerine karşı 1927 sonbaharında yapılan yaygın tutuklamalardır. Dönemin TKP Merkez Komitesi Genel Sekreteri Vedat Nedim Tör'ün gizli parti belgelerini ve üye listelerini polise teslim etmesi üzerine o sırada Türkiye'de Komintern sorumlusu olarak bulunan Şefik Hüsnü'yü ve TKP Merkez Komitesi üyelerini de içine alan büyük bir tutuklama yapılarak 1928 TKP Davası açılmıştır. Bu tutuklamalarda Merkez Komitesi üyelerinden Şevket Süreyya Aydemir de Vedat Nedim Tör'le birlikte hareket ederek daha sonra Kadro dergisi hareketini başlatmışlardır.

Bu dönemde TKP Ocak 1921'de parti başkanı Mustafa Suphi ile birlikte çok sayıda Merkez Komitesi üyesinin Bakü'deki kuruluş kongresinden Ankara'ya gelirken Trabzon'da öldürülmelerinin yaralarını sarmaya çalışmıştır. İstanbul, Ankara ve diğer illerde örgütlenmiş, 1927 Adana Demiryolu Grevi başta olmak üzere çeşitli eylemlerde yer almıştır. Fakat gerek Sovyetler Birliği Komünist Partisinin belirleyici rol oynadığı Komintern yönetiminin Kemalizme karşı tutum konusunda değişen kararları, gerek kısmen buna da bağlı olarak parti içinde baş gösteren ayrılıklar, gerekse Takrir-i Sükun ilan edilmesinin ardından ülkede her türlü muhalif harekete karşı artan baskılardan dolayı parti zor durumda kalmıştır.

Tutuklamalarda aralarında üst düzey parti yöneticilerinin de olduğu çok sayıda komünist yakalanmıştır:

Şefik Hüsnü, 3 ay hapse mahkûm oldu
Vedat Nedim Tör, beraat
Şevket Süreyya Aydemir, beraat
Nâzım Hikmet, yurt dışında olduğu için gıyabında 3 ay hapse mahkûm oldu
Hikmet Kıvılcımlı, 3 ay hapse mahkûm oldu

1927 Türkiye genel seçimleri, üçüncü dönem Büyük Millet Meclisi için aşamalı seçim sistemi ile yapılan seçim. İkinci seçmenlerin seçimi 20 Temmuz 1927'de, vekil seçimleri ise 1 Eylül'de yapıldı. Katılımın %20 civarında olmasından dolayı bir sonraki seçimde katılımı artırmak için propaganda çalışması yapılmıştır.

1923 yılında Mustafa Kemal Halk Fırkası'nı kurdu. Hemen ardından 1924 yılında Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kuruldu. TCF, Şubat 1925'te patlayan Şeyh Sait Ayaklanması gerekçe gösterilerek kapatıldı. Böylece 1927 seçimlerine tek parti ile gidildi.

Seçimden önce, 16 Haziran 1927'de bir yasa değişikliği ile ordu mensuplarının aday olabilmek için ordudan istifa etmeleri ya da emekliliklerini istemeleri şart koşuldu. Mustafa Kemal, İsmet Paşa ve Kâzım Karabekir emekliliklerini istediler. Mustafa Kemal, zaferden 5 yıl sonra ilk olarak İstanbul'a gelerek seçim çalışmalarını yürüttü. Mustafa Kemal oyunu Beşiktaş'ta, İsmet Paşa ise Heybeliada'da kullandı. Halkın seçime katılmasını teşvik etmek için davul zurnayla, bazı yerlerde bando ile davetler yapıldı. Seçimlere katılım oranı %20 civarında oldu.

1931 Türkiye genel seçimleri, 25 Nisan 1931 tarihinde, TBMM 4. Dönem milletvekillerinin belirlenmesi için yapılan seçimler. Katılımın bir önceki seçimde düşük olmasından dolayı bu seçimde katılımı artırmak için propaganda çalışması yapılmıştır.

1930 yılında kurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası (SCF), aynı yıl içinde meydana gelen Menemen Olayı'nda kısa süre önce kendi kendini kapattı. SCF'nin kapanmasından sonra Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa, geniş bir yurt gezisine çıktı. Bu gezi sonrasında Çankaya Köşkü'nde Mustafa Kemal Paşa başkanlığında TBMM Başkanı Kazım Özalp ve Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak'ın da katıldığı bir toplantı neticesinde seçimlerin yenilenmesine karar verdi. Ancak SCF'nin kapanması üzerine farklı bir taktik geliştirilerek, mecliste parti yerine bağımsız milletvekillerinin bulunması yöntemine geçildi.
Mustafa Kemal Paşa bu seçimlerde Cumhuriyet Halk Fırkası'nı (CHF) denetime tabi tutmak için CHF'nin 22 ilde 30 milletvekilliği için aday göstermeyerek, buralarda bağımsızların seçilmesi için onlara bir fırsat tanımıştı. Ancak bu adayların laik, cumhuriyetçi ve milliyetçi olmaları istenmişti.

CHF 63 olan seçim çevresinde 287 aday gösterip, 22 seçim çevresinde (Adana, Afyonkarahisar, Aksaray, Antalya, Aydın, Balıkesir, Bolu, Burdur, Bursa, Isparta, Kastamonu, Konya, Manisa, Niğde, Sinop, Tekirdağ illerinde birer, İzmir, Kayseri, Kocaeli, Kütahya, Samsun'da ikişer, İstanbul'da ise 4 olmak üzere) toplam 30 adaylığı bağımsızlara bıraktı.
25 Nisan 1931 tarihinde yapılan seçimlerde, CHF'nin ilan ettiği 287 aday seçilirken, 30 bağımsız milletvekilliği için 194 adayın mücadele ettiği seçimlerde İstanbul'da 3, Samsun ve Tekirdağ'da da birer bağımsız aday seçilemedi. Seçilen 3 bağımsız aday da, iki yerden birden seçildiği için 10 bağımsız adaya ayrılan milletvekilliği boş kaldı. Bağımsız olarak seçilen 20 milletvekilinden 10'u dönem içinde CHF'ye katıldı Kütahya'dan seçilen 2 bağımsız milletvekilinin milletvekillikleri görevlerinden zamanında ayrılmadıkları gerekçesiyle onaylanmadı.
63 seçim çevresinden toplam 317 milletvekili seçildi. 3 milletvekili iki ilden birden seçildi. Bunlardan İstanbul ve Bolu'dan kazanan Salâh Cimcoz İstanbul'u, Kütahya ve Burdur'dan kazanan Recep Peker Kütahya'yı, Malatya ve Manisa'dan kazanan İsmet İnönü ise Malatya'yı tercih etti.

1935 Türkiye genel seçimleri, 8 Şubat 1935 tarihinde 5. dönem milletvekillerini belirlemek için yapılmış genel seçimlerdir.
5 Aralık 1934'te yapılan ve kadınlara milletvekili seçilme hakkı veren anayasa değişikliği sonrasında yapılan ilk milletvekili seçimleri olup 383 erkek, 18 kadın milletvekili seçilmiştir. Bu, %4,8'lik oran, Cumhuriyet tarihinde kadınların meclise en yüksek orandaki katılımı olma özelliğini %17.8 oranına çıkan 2015 Haziran genel seçimlerine dek korudu. Ayrıca seçim öncesinde seçmen yaşı 18'den 22'ye çıkarılmış, seçimde bu şekilde uygulanmıştır. Seçim, tek parti dönemindeki diğer seçimler gibi iki dereceli yapılmış ve seçime sadece CHF listesi katılmıştır. CHF'nin 1927 tüzüğü uyarınca aday listeleri partinin "değişmez genel başkanı" sıfatıyla Cumhurbaşkanı Atatürk tarafından belirlenmiş ve ilan edilmiştir. Ayrıca Cumhuriyet Halk Fırkası'nın bu isimle katıldığı son seçimlerdir, 1935 yılının mayıs ayında 384 milletvekili ve 160 il delegesi ile toplanan Dördüncü Kurultay'da partinin adı, Dil Devrimi'nin getirdiği yeni anlayış uyarınca Cumhuriyet Halk Partisi olarak değiştirilmiştir. Seçimden hemen sonra yapılan cumhurbaşkanlığı seçiminde Atatürk 4. kez cumhurbaşkanı seçilmiştir.

Seçim sonuçlarına göre, Meclis'e 17 kadın milletvekili girmiştir. 1936'da boşalan milletvekillikleri için yapılan ara seçimde Hatice Özgener Çankırı'dan milletvekili seçilmiş, böylece TBMM'nin 5. döneminde 18 kadın parlamenter Meclis'te bulunmuştur.

Türk siyasetinde kadınların yeri

Köln, Almanya merkezli Hilâfet Devleti adlı örgütün lideri Metin Kaplan'a bağlı kişiler, 1998'deki 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlamaları sırasında, Ankara'daki Anıtkabir ile İstanbul'daki Fatih Camii'ne bir dizi saldırı düzenlemeyi planladıkları gerekçesiyle, Türk emniyet birimlerinin 28 Ekim'de düzenlediği harekâtlarla birlikte yakalanmaya başlandı. Soruşturmaya göre, iki gruba ayrılan ve birbirlerinden habersiz bir şekilde hareket eden 15 kişi, 29 Ekim sabahı Fatih Camii'ne girerek caminin minaresi ile kubbesine pankart asıp gerekirse polisle çatışmayı planlamıştı. İkinci grup ise kiraladığı uçakla Anıtkabir'e bir intihar saldırısı gerçekleştirecekti. Hazırlanan iddianame doğrultusunda 29 kişi hakkında Aralık 1998'de, İstanbul 2 No'lu Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde bir dava açıldı. 25 Mayıs 1999'da ilk duruşması gerçekleştirilen dava 11 Nisan 2000'de, 14 sanığın çeşitli hapis cezasına çarptırılması ve 15 sanığın beraat etmesiyle sonuçlandı.
Kaplan ise "cinayete azmettirme" suçundan 25 Mart 1999'da Almanya'da tutuklanmış, 15 Kasım 2000'de ise dört yıl hapis cezasına çarptırılmıştı. Ağustos 2002'de Türkiye hükûmetinden iadesi talep edilen Kaplan, işkenceye maruz kalabileceğine yönelik endişelerden ötürü, mahkeme kararıyla sınır dışı edilmemek üzere 27 Mayıs 2003'te serbest kaldı. Yaşanan hukuki süreçlerin ardından 12 Ekim 2004'te Türkiye'ye iade edildi. Ertesi gün çıkarıldığı mahkemede, daha önce gıyabında çıkan tutuklama kararının vicahiye çevrilmesi sonucunda tutuklandı. 20 Aralık 2004'teki duruşmayla başlayan davası, 25 Haziran 2005'teki duruşmada "anayasal düzeni silah zoruyla değiştirmeye teşebbüs" suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılmasıyla hükme bağlandı. Yargıtay'da görülen temyiz davası, 30 Kasım 2005'te kararın bozulmasıyla sonuçlandı. İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi'nde tekrar görülen dava, 15 Ekim 2008'de Kaplan'ın müebbet hapis cezası almasıyla karara bağlansa da bu karar Yargıtay tarafından 12 Şubat 2010'da bozuldu. Tekrar görülen dava, 2 Temmuz 2010'da Kaplan'ın 17,5 yıl ceza almasıyla sona erdi. 15 Kasım 2016'da aynı mahkemede yeniden yargılamaya karar verilirken Kaplan tahliye edildi. Yeniden yargılama ise 16 Şubat 2021'deki duruşmada Kaplan'ın beraatiyle sonuçlandı.

Köln merkezli İslamcı örgüt Hilâfet Devleti'nin lideri Metin Kaplan, hem Hicrî takvime göre yılbaşı haftasına hem de Hilâfet Devleti'nin kuruluşunun 5. yıldönümüne denk gelen 3 Mayıs 1998'de, Köln'de gerçekleştirilen bir toplantıda, "Mustafa Kemal'in [Atatürk] ve Kemal'e uyanların sadece halifeye değil, dine karşı asi olduklarından onlarla harb etmenin caiz olduğu, harb edip ölenlerin 'şehid', kalanların da 'gazi' olacağına" dair verdiği fetvada "Türkiye'de Müslüman halka yapılan baskılar nedeniyle cihat seferberliği" başlattığını açıkladı. Örgütün gazetesi Ümmet-i Muhammed'in 7 Mayıs 1998 tarihli sayısında bu toplantının haberi "İnşallah seneye Ayasofya'dayız" manşetiyle verildi. 17 Eylül 1998 tarihli bildirilerinde ise "Mustafa Kemal'in kurduğu CHP bir numaralı İslam düşmanıdır. Kokuşmuş ve yıkılmaya yüz tutmuş Cumhuriyet'le birlikte CHP de tarihin çöplüğüne atılacaktır." ifadeleri yer alıyordu. "Zulüm ve karanlık devri olan Cumhuriyet'in 75. yılını protesto edelim!" manşetiyle çıkan Ümmet-i Muhammed'in 15 Ekim 1998 tarihli sayısında "'Müslümanım' diyen herkes[in], 75 senedir halka yapılan bu zulmü ... kalben ve fiilen protesto etmesi" belirtilirken fiili protestonun biçimi şu şekilde açıklanmıştı:

İslam fedaileri ortaya çıkarak, protestolarını yapmaları ve aynı zamanda kendilerini ortaya koymaları lazımdır ... ve nihayet ter damlası yere düşüp toprağı yeşertecek, şehadetin kan damlasını akıtacaklardır.
Ümmet-i Muhammed'in 13 Şubat 1997 tarihli sayısında; bazı örgüt mensuplarının Ocak ayında Afganistan'a giderek Taliban yönetimi ve Usame bin Ladin'i ziyaret ettikleri, Kaplan'ın kitap ve mektuplarının iletildiği belirtiliyordu. Türkiye İçişleri Bakanı Rüştü Kazım Yücelen, The New York Times'tan Douglas Frantz ile yaptığı ve 5 Şubat 2002'de yayımlanan röportajında, derginin daha sonraki sayılarında örgüt mensuplarının Afganistan'daki eğitim kamplarına gittiğinden bahsedilmesi üzerine, bin Ladin ile Kaplan'a bağlı kişiler arasında bir ilişki olduğunu öğrendiklerini ifade etti. Bunun ardından gruba bağlı kişilerin Almanya'dan Afganistan'a gitmeye devam ettiğini belirten Yücelen, bu bilgilerin Alman yetkililerle paylaşıldığını, ancak herhangi bir şey yapılmadığını ekledi. İki grup, Türkiye ile çeşitli Avrupa ülkelerinde ortak eylem yapma kararı almıştı.

3 Mayıs'taki cihat çağrısı sonrasında örgüt üyesi 21 kişi, Türkiye'ye giriş yaparak örgütün buradaki mensuplarıyla buluştu. Toplam 23 kişiye ulaşan grup, örgütün Sivas kanadı sorumlusu Mehmet Demir'in liderliğinde Sivas, Konya, Bursa, İstanbul ve Sivrihisar'a dağıldı. 30 Ekim 1998 tarihli bir Kanal D haberine göre yapılan ilk sorgulamalarda, Almanya'dan gelen örgüt üyeleri Türkiye'dekilerle buluşup 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı'nda gerçekleştirilmesi için bir eylem planlayacak, "duruma göre" Ayasofya veya Fatih Camii'ni işgal edecek ve "kendilerini şehit etmeye ant içtikleri" için polisle çatışmaya girerek öleceklerdi. 1 Kasım tarihli Milliyet gazetesinde, gözaltındaki kişilerin sorgularındaki ifadelere göre intihar saldırısı yapmayı planladıkları, hedef aldıkları yerler arasında ise Ayasofya, Fatih Camii, Vatan Caddesi'ndeki bayram geçit töreni ile Ali Sami Yen Stadyumu ve Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu Stadyumu'ndaki bayram kutlamalarının yer aldığı belirtiliyordu. Ancak soruşturma sonucunda, hedeflerin Anıtkabir ile Fatih Camii olduğu netleşti.
Soruşturmaya göre iki gruba ayrılan saldırganların birinci grubu, Anıtkabir'e uçakla bir intihar saldırısı gerçekleştirecekti. Saldırıyı gerçekleştirmesi için belirlenen Kuddusi Armağan, Cessna tipi bir uçakla Dillenburg yakınlarında deneme uçuşları yapmıştı. 17 Ekim'de Sivas'a gelen Armağan, burada Ahmet Coşman, Mehmet Demir ve Kenan Bingöl'den yardım aldı. Erkan Kuşkaya'nın kayınpederinden ise, balıkçılıkta kullanılan patlayıcı maddeleri temin ettiler. 19 Ekim'de Ankara'ya giden Armağan ile Coşman, burada uçak kiralayamayınca İstanbul'a hareket etti. Yolculuk esnasında Coşman, Türk Hava Kuvvetlerinde askerlik yaptığı için pilotun kendisi olması gerektiği konusunda Armağan'ı ikna etti. İstanbul'da da uçak kiralayamamalarının ardından Bursa'ya gittiler. 21 Ekim'de Şafak Havacılık ile gerçekleştirdikleri telefon görüşmesinin ardından ertesi gün şirketin havalimanındaki ofisine gidip bilgi aldılar. 22 Ekim'de ise şirketin bir pilotuyla bir saatlik tanıtım uçuşu gerçekleştirdiler. 28 Ekim'de, uçağı kaçırma hedefiyle tekrar şirketle bağlantıya geçilse de uygunsuz hava şartları nedeniyle bu olay gerçekleşmedi. Bunun üzerine, Atatürk'ün ölüm yıldönümü olan 10 Kasım'ı yeni tarih olarak hedeflenirken kaçırılan uçak Sivrihisar'a götürülüp burada saklanacak ve uçağa yüklenecek 200 kilogramlık patlayıcıyla ertesi gün Anıtkabir'e saldırılacaktı. Daha çok zarar vermesi adına tüplerin içerisine yerleştirilen patlayıcıların, Sivrihisar Hava Üssü ile Alibey Çiftliği'nin karşısındaki tepede uçağa yüklenmesi planlanmıştı.
Tuncay Göğ'ün liderliğindeki 15 kişilik grup ise 28 Ekim'de Sivas'tan İstanbul'a gelerek Fatih Camii'nde gerçekleştirecekleri eylemin plan ve keşif çalışmalarını yaptı. 29 Ekim sabahı Fatih Camii'ne girerek caminin minaresi ile kubbesine pankart asıp gerekirse polisle çatışmayı planlayan grup, kullanacakları patlayıcıların bir kısmını Otoyol 4'ün Bolu mevkiinde yol kenarına, bir kısmını ise Fatih Camii'nin bahçesine gömmüştü.

İstanbul Valisi Erol Çakır, olayla ilgili olarak "vatana, devlete ve cumhuriyete ihanetin ne boyutlarda planlandığını, insan hayatına saygısızlığın ne düzeye ulaştığını ve yüce dinimize saygısızlığın da ne ölçüde sergilendiğini göstermesi açısından önemlidir" ifadelerini kullandı. Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz, yaşananlarla ilgili olarak "Metin Kaplan ve adamlarının yaptıklarının İslam'la bağdaşır yanı yok. Bunların yaptığı delilik." dedi. Doğru Yol Partisi Başkan Yardımcısı Nahit Menteşe, örgütün PKK ile ortak hareket ettiğini belirtti. Emniyet Genel Müdürü Necati Bilican, saldırıların amacının "dünyayı sarsmak" ve "Türkiye'nin imajını zedelemek" olarak gösterdi. Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Deniz Baykal, saldırı girişimini gerçekleştirenlere yönelik "Var mı Müslümanlıkta böyle katliam? Yunus Emre'ye, Anadolu kültürüne ve Mevlana'ya kulak versinler ... Kendi tarihlerine dönsünler." ifadelerini kullandı.
4 Kasım 1998'de Show TV'deki bir canlı yayına telefonla bağlanan Metin Kaplan, "İslam'ın fedaisi" olarak tanımladığı saldırganları kendisinin göndermediğini; Anıtkabir'in "puthane", ziyaretçilerinin ise "putperest ve müşrik" olduğunu söyledi. 23 Kasım'da Milliyet'te yayımlanan ifadesinde Kaplan, bu saldırı girişimlerini "cumhuriyeti protesto yolunda meşru bir hak" olarak tanımlarken bu saldırıların emrini kendisinin vermediğini belirtti.

Türk istihbarat ve emniyet birimlerinin İstanbul'da yakaladığı örgüt mensubu bir kuryeden elde edilen bilgiler doğrultusunda, 28 Ekim 1998'de İstanbul'un Fatih, Gaziosmanpaşa ve Kadıköy ilçelerinde düzenlenen harekâtlarda yakalanan 17 kişi, örgüt mensubu olduğu gerekçesiyle gözaltına alındı. 31 Ekim itibarıyla gözaltına alınan kişi sayısı 23'e yükselirken bu kişilerin bir kısmının Sivaslı olduğunun belirlenmesiyle birlikte kendilerinin Sivas'taki evlerine emniyet birimlerince yapılan baskınlarda, saldırılarda kullanılacak araç gereçler ele geçirildi. Bu kişiler arasında örgütün Sivas ve Ağrı sorumlularının yanı sıra Frankfurt ve Hannover gençlik yapılanması sorumluları da yer alıyordu. Emniyet Genel Müdürü Necati Bilican, harekâtın "bir anda" olmadığını ve Avrupa'dan beri takipte olduklarını söyledi. İstanbul Valisi Erol Çakır 2 Kasım'da, Metin Kaplan'ın Türkiye'ye iadesi için gerekli prosedürlerin tamamlandığını açıkladı. Gözaltındaki kişilere yapılan sorgulamalara göre örgüt, yılbaşı kutlamalarının yapıldığı eğlence mekânlarına saldırılar düze

Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı, her yıl 19 Mayıs tarihinde kutlanan, Türkiye Cumhuriyeti ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin resmî bayramıdır. 19 Mayıs 1919'da Mustafa Kemal Atatürk Bandırma Vapuru ile Samsun'a çıkmıştır ve bu gün, İtilaf Devletleri'nin işgaline karşı Türk Kurtuluş Savaşı'nın başladığı gün kabul edilir. Atatürk bu bayramı Türk gençliğine armağan etmiştir. Uzun yıllar "Gençlik ve Spor Bayramı" adıyla kutlanan bayram, Atatürk Yılı kabul ve ilan edilen 1981'de dönemin Devlet Başkanı Kenan Evren tarafından yapılan değişiklikle "Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı" adını almıştır.

Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı ilk defa 1926 yılında Gazi Günü adı altında Samsun'da kutlanmış, 24 Mayıs 1935'te Atatürk Günü adı altında resmiyet kazanmıştır. Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün girişimleriyle Fenerbahçe Stadı'nda kutlanan bu ilk 19 Mayıs, Galatasaray ve Fenerbahçeli yüzlerce sporcunun da katılımıyla bir spor günü hâline gelmiştir. 
Bu organizasyondan bir süre sonra gerçekleşen Spor Kongresi'nde söz alan Beşiktaş Kurucu Üyesi Ahmet Fetgeri Aşeni, kutlanan Atatürk Günü'nün tüm gençliğe mal edilebilmesi için "19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı" adı altında her yıl yapılmasını teklif etmiştir. Kongrede oylanan bu öneri kabul edilmiş ve Atatürk'ün de onayıyla yasalaşmıştır. 19 Mayıs, 20 Haziran 1938 tarihli kanunla "Gençlik ve Spor Bayramı" adını almıştır.
12 Eylül Darbesi ile yönetime gelen Kenan Evren başkanlığındaki Millî Güvenlik Konseyi, Atatürk'ün doğumunun yüzüncü yılı olan 1981 yılını kanun çıkararak Atatürk Yılı kabul ve ilan etti. Kutlamalar kapsamında "Gençlik ve Spor Bayramı"nın adı da "Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı" olarak değiştirildi.
19 Mayıs 2012'de TRT'nin bünyesinde yayın yapan kanalı TRT 1'in logosu bu bayrama ithafen değişmiştir.

Her yıl 19 Mayıs günü Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı Türkiye'nin dört bir yanında spor gösterileri ve törenlerle kutlanır. Üzerinde "Gençlikten Atatürk Sevgisiyle Cumhurbaşkanına" yazan ve "Sevgi Bayrağı" olarak adlandırılan dev bir bayrak Kurtuluş Yolu'ndaki Tütün İskelesi'nden karaya çıkarılarak Samsun valisine verilir. Daha sonra bayrak, cumhurbaşkanına sunulmak üzere genç atletlere teslim edilir. Samsun'dan yola çıkarılarak Amasya, Tokat, Sivas, Erzincan, Erzurum, Kayseri, Nevşehir, Kırşehir ve Kırıkkale'den sonra 19 Mayıs törenlerinde Ankara'da cumhurbaşkanına sunulur.
Cumhuriyet'le yaşıt olan bu kutlamalar sadece cumhurbaşkanının katılımıyla Ankara'da gerçekleşmekle sınırlı kalmaz, ülke genelinde stadyumlarda kutlanırdı ama 2012'de, mayıs ayında havanın soğuk olacağı ve bu açıdan öğrencilere ve vatandaşlara yük olmaması gerekçesiyle başkent Ankara dışındaki illerde, stadyumlarda kutlanması Millî Eğitim Bakanlığı Ortaöğretim Genel Müdürlüğünce okullara gönderilen bir yazıyla engellenmiştir. Bu karar cumhuriyetçi kesimin büyük tepkisiyle karşılaşmıştır. Bu konuda Alper Ayhan tarafından bir dava açılmış ve kazanılmıştır.

1938 tarihli kutlamalar 3 Haziran 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., NTV
1947 tarihli kutlamalar 3 Haziran 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., NTV

2. Ordu Osmanlı İmparatorluğu'nda yapılan askeri reformlar sırasında 19. yüzyılın sonlarında kuruldu.

2. Ordu (İkinci Orduyu Hümayun) (Kumandan: Birinci Ferik Nasır Paşa)
3. Tümen (Üçüncü Fırka-i Hümayun) (Kumandan: Ferik Hasan Kamil Paşa)
5nci Nizamiye Livası (Kumandan: Mirliva Ahmed Cevdet Paşa)
6ncı Nizamiye Livası
4. Tümen (Dördüncü Fırka-i Hümayun) (Kumandan: Ferik Ali Rıza Paşa)
7nci Nizamiye Livası (Kumandan: Mirliva Mehmed Said Paşa)
8nci Nizamiye Livası (Kumandan: Mirliva Ahmed Paşa)
20. Tümen (Yirminci Fırka-i Hümayun) (Kumandan: Ferik Hüseyin Hüsnü Paşa)
39ncu Nizamiye Livası
40ncı Nizamiye Livası
21. Tümen (Yirmi Birinci Fırka-i Hümayun) (Kumandan: Ferik Şakir Paşa)
41nci Nizamiye Livası
42nci Nizamiye Livası
2. Süvari Tümeni (İkinci Süvari Nizamiye-i Fırka-i Hümayun) (Kumandan: Ferik Akil Paşa)
4ncü Süvari Nizamiye Livası
5nci Süvari Nizamiye Livası
6ncı Süvari Nizamiye Livası
2. Topçu Tümeni (Topçu İkinci Fırka-i Hümayun) (Orduyu Hümayun Esliha-i Harbiye ve Mühimmat-ı Nariye Müfettişliği)
4ncü Topçu Livası (Kumandan: Mirliva İsmail Hakkı Paşa)
5nci Topçu Livası (Kumandan: Mirliva Şevket Paşa)
6ncı Topçu Livası (Kumandan: Mirliva İbrahim Ethem Paşa)
2. Ordu Redif Tümenleri (tümen adı yerini gösterir)
35. Çanakkale Redif Tümeni
6. Bandırma Redif Tümeni
7. Afyonkarahisar Redif Tümeni
8. Konya Redif Tümeni
25. Edirne Redif Tümeni
26. Kırcaali Redif Tümeni
53. Kırklareli Redif Tugayı
Ordunun ayrıca, 34 makineli tüfek müfrezesi bulunmaktaydı.

2. Ordu Karargâhı: Selanik
5. Kolordu, Selanik
13. Piyade Tümeni, Selanik
14. Piyade Tümeni, Serez
15. Piyade Tümeni, Usturumca
6. Süvari Tugayı, Gevgili
6. Kolordu, Manastır
16. Piyade Tümeni, İştip
17. Piyade Tümeni, Manastır
18. Piyade Tümeni, Debre
7. Süvari Tugayı, Manastır
7. Kolordu, Üsküp
19. Piyade Tümeni, Üsküp
20. Piyade Tümeni, Metroviçe
21. Piyade Tümeni, Yakova
8. Süvari Tugayı, Üsküp
Bağımsız tümenler:
22. Piyade Tümeni, Kozan
23. Piyade Tümeni, Yanya
24. Piyade Tümeni, İşkodra
8. Kolordu, Şam, Suriye
25. Piyade Tümeni, Dera
26. Piyade Tümeni, Halep
27. Piyade Tümeni, Beyrut
9. Piyade Tümeni, Şam

İkinci Ordu

6. Kolordu
16. Tümen, 26. Tümen
8. Kolordu
25. Tümen, 27. Tümen

İkinci Ordu

5. Kolordu
13. Tümen, 14. Tümen, 15. Tümen
6. Kolordu
16. Tümen, 24. Tümen, 26. Tümen

3. Kolordu
1. Tümen, 7. Tümen, 14. Tümen, 53. Tümen
2. Kolordu
11. Tümen, 12. Tümen
4. Kolordu
47. Tümen, 48. Tümen
16. Kolordu, Mustafa Kemal Paşa komutasında
5. Tümen, 8. Tümen

Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, Türkiye Büyük Millet Meclisinin açılış yıldönümü olan 23 Nisan'da Türkiye Cumhuriyeti ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde kutlanan ulusal ve resmî bir bayramdır.
Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk ulusal bayramı olma özelliğini taşıyan bu bayram, Türkiye'de 1921'den itibaren "23 Nisan Millî Bayramı" adıyla kutlanmaya başlanmıştır. İlk başta yasal adı "Çocuk Bayramı" olmasa da, daha sonra çocuklara neşeli bir gün geçirtme ve Himaye-i Etfal Cemiyeti'ne gelir yaratma amacıyla 1927'den itibaren çocuk bayramı olarak kutlanmıştır. Bayramın adı 1935'te "Hâkimiyet-i Milliye Bayramı", 1981 yılında ise "Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı" olmuştur. UNESCO'nun 1979'u "Çocuk Yılı" olarak duyurmasının ardından, devlet kanalı Türkiye Radyo Televizyon Kurumu'nun TRT Uluslararası 23 Nisan Çocuk Şenliği'ni başlatması ile bu bayram uluslararası düzeye taşınmıştır.
Devrin cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk'ün 1933 yılında başlattığı, 23 Nisan'da çocukları makamına kabul edip onlarla sohbet etme âdeti bu bayramın bir parçası olarak yaygınlaşıp gelenekselleşmiş; devlet adamlarının makam koltuklarına çocukları oturtma geleneği 2013 yılına kadar devam etmiştir. Yine 1933'te stadyumlarda beden hareketleri gösterileri ile kutlama geleneği başlamış; bayramın stadyumlarda binlerce öğrenci ve devlet protokolünün katıldığı gösterilerin yerini 2013'ten itibaren, sokaklarda karnaval havasında kutlamalar almıştır.

23 Nisan günü, Türkiye'de ve KKTC'de Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı olarak kutlanır.
Kosova Cumhuriyeti'nde ise Kosova Türkleri, Türkiye Cumhuriyeti'nde Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı olarak kutlanan 23 Nisan gününü, "Kosova Türkleri Bayramı" olarak benimsemiştir. 2008'de Kosova'nın bağımsızlığını ilan etmesinden sonra ülkede yaşayan bütün topluluklara kendi millî bayramlarının tarihini seçme ve kutlama hakkı tanınmış ve Kosova Türkleri 23 Nisan gününü seçmiştir. 23 Nisan 2009 tarihinden itibaren 23 Nisan günü, ülkede Kosova Türkleri Bayramı kutlanır.

23 Nisan'ın Türkiye'de ulusal bayram olarak kabul edilmesinin nedeni, 1920'de o gün Türkiye Büyük Millet Meclisinin açılmış olmasıdır. İstanbul'un işgal edilerek Meclis-i Mebusan'ın kapatıldığı dönemde Anadolu'da bir direniş başlamış ve bu direnişin bir sonucu olarak Mustafa Kemal Paşa'nın çağrısı ile Ankara'da bir meclis toplanmıştı.

Milletvekili seçimleri Mustafa Kemal Paşa'nın Ankara'da bir meclisin toplanacağını ve neden toplanması gerektiğini açıklayan 19 Mart 1920 tarihli bildirisiyle başladı, yine Mustafa Kemal Paşa'nın 21 Nisan'daki genelgesiyle meclisin açılacağı tarih duyuruldu ve seçilen milletvekillerinin Ankara'ya gelmesi istendi. Meclis, 23 Nisan 1920'de Ankara'da belirlenen 337 milletvekilinden 115'inin katılabildiği ilk toplantısını gerçekleştirdi.

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı'nın ortaya çıkışında 3 ayrı bayramın payı vardır:
TBMM'nin kuruluşunun 1921'den itibaren 23 Nisan'ın "23 Nisan Millî Bayramı" adıyla
ülkenin ilk millî bayramı olarak kutlanışı, 1922 yılının 1 Kasım günü saltanatın kaldırılışı nedeniyle 1 Kasım'ın "Milli Hakimiyet Bayramı" olarak kutlanışı; Himaye-i Etfal Cemiyeti'nin 
herhangi bir yasa olmaksızın, 1927'dan itibaren "Çocuk Bayramı" düzenleyip kutlaması.

1921'de çıkarılan 23 Nisan'ın Milli Bayram Addine Dair Kanun ile, Türkiye'nin ilk ulusal bayramı olmuştur. Bayram, kanunen halen Osmanlı saltanatının hüküm sürdüğü bir dönemde ortaya çıktı. Adında ne ulusal egemenlikten ne de çocuklardan söz edilmekteydi. Ancak 23 Nisan 1922'de Ankara'da yapılan ilk kutlamalarından itibaren çocukların ön plana çıktığı bir bayram oldu.

1 Kasım 1922'de Türkiye'de saltanat kaldırıldı. 1 Kasım, "Hâkimiyet-i Milliye Bayramı" (Ulusal Egemenlik Bayramı) olarak kabul edildi. Ancak daha sonraki yıllarda, 1 Kasım değil, TBMM'nin açılış tarihi olan 23 Nisan "Millî Hakimiyet Bayramı" olarak kutlandı.
23 Nisan 1922'de ilk Hâkimiyet-i Milliye Bayramı kutlamaları için meclis önünde askerî birlikler ve okulların katıldığı büyük bir geçit merasimi düzenlendi. Mustafa Kemal, şu sözlerle günün önemini dile getirdi:

Vatanın düşman işgalinden kurtarılmasının da etkisiyle 23 Nisan 1923 yılı Hâkimiyet-i Milliye Bayramı daha coşkulu kutlandı. İlk kez İstanbul'da da bayram kutlandı; İstanbul'daki kutlamalar Gülhane Parkı'nda gerçekleşti; Muhtelif mevkilerden 21 pare top atılmış ve vilayette tebrik merasimi ve gece fener alayları ile devam etti.
1935'te bayramlar ve tatil günleriyle ilgili kanun değiştirilmiş ve "23 Nisan Millî Bayramı"nın adı "Millî Hakimiyet Bayramı" haline getirilmiş, böylece 1 Kasım Hakimiyet-i Millîye Bayramı ile 23 Nisan Millî Bayramı birleştirilmiştir.

23 Nisan'ın Çocuk Bayramı oluşu yine TBMM'nin açılışıyla ilişkili olmasına rağmen, tamamen ayrı bir bayram olarak gelişmiş ve 1981 yılına kadar da öyle devam etmiştir. 23 Nisan gününün çocuklarla ilişkilendirilmesi, 23 Nisan 1927'de Himaye-i Etfal Cemiyeti'nin o günü "Çocuk Bayramı" olarak duyurmasıyla başlamış kabul edilir. Aslında Himaye-i Etfal Cemiyeti'nin 23 Nisan'la ilgili çalışmaları daha önceki yıllarda vardır.
23 Nisan Hâkimiyet-i Milliye Bayramı'nın 1922 yılında Ankara'da yapılan ilk kutlamalarında geçit töreni yapan askerler ve talebeler ön plana çıkmıştı. Himaye-i Etfal Cemiyeti yöneticileri Mustafa Kemal'in de desteğini alarak 23 Nisan 1923'teki millî bayram için pullar bastırdı ve sattı. 23 Nisan 1924'te Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde "Bugün Yavruların Rozet Bayramıdır" ibaresi yer aldı. Himaye-i Etfal'i, Cumhurbaşkanının eşi Latife Hanım'ın temsil etmesi, 23 Nisan kutlamalarında çocukların öne çıkmasında etkili oldu. 1925 yılı kutlamalarında gazetelere ve yorumlarda 23 Nisan'ın aynı zamanda bir Himaye-i Etfal Günü olduğu belirtildi, basında çocuk meselesi gündeme geldi; böylece "Çocuk Bayramı"nın temelleri atıldı.

23 Nisan; 1925 yılında "Çocuk Günü", 1926'dan itibaren "Çocuk Bayramı" olarak görülmeye başladı. Nihayet 23 Nisan 1927'de Himaye-i Etfal Cemiyeti o günü Çocuk Bayramı olarak şöyle duyurmuştur:
"Millet Meclisimizle millî devletimizin Ankara'da ilk teşkile günü olan millî bayram Cemiyetimizce çocuk günü olarak tesbii edilmiştir. Bize yeni bir vatan ve yeni bir tarih yaratıp bırakan mübarek şehitlerle fedakâr gazilerin yavruları fakir ve ıstırabın evladları ve nihayet alelıtlak bütün muhtac-ı himaye-i vatan çocukları namına milletin şevkatli ve alicenab hissiyatına müracaat ediyoruz. Kadın, erkek, genç, ihtiyar hatta vakti ve hali müsait çocuklardan mini mini vatandaşlar için yardım bekliyoruz. Her sayfası başka bir şan ve muvaffakiyetle temevvüç eden milletimizin, yarın azami derecede muavenet göstermekle beraber, çocuk gününün layıkı veçhiyle neşeli ve parlak geçirilmesi için aynı derecede alaka ve müzaheret göstereceğinden emin olan Himaye-i Etfal Cemiyeti, şimdiden arz-ı şükran eder."

Bu tarihten itibaren bu üç kavram, aynı gün üzerinde birleşecek ve çocuk bayramı olma konusunda bir kanunla belirlenmişlik olmaksızın kutlanmaya başlanacaktır. Çocuk bayramı adı daha resmiyet kazanmamış olsa da, bundan sonra 23 Nisan "Millî Hâkimiyet Bayramı"nın yanı sıra "Çocuk Bayramı" olarak da kutlandı.

Kapsamlı olarak ilk kez 1927'de kutlanan çocuk bayramı, başta kaynak oluşturma olmak üzere, çocuklara neşeli bir gün geçirtmeyi hedeflerinde bulunduruyordu. 23 Nisan 1927'deki ilk bayram Türkiye Cumhuriyeti devletinin kurucusu ve dönemin cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa himayesinde gerçekleştirilmiş, etkinlikler için Atatürk arabalarından birini çocuklara tahsis etmiş ve Cumhurbaşkanlığı Bandosu'nun konser vermesini sağlamıştır. O yıl cemiyetin Ankara'daki binalarından birine Çocuk Sarayı adı verilmiş ve burada düzenlenen çocuk balosuna İsmet (İnönü) Bey'in çocukları da katılmıştır.
1929'dan itibaren 23-30 Nisan haftası "Çocuk Haftası" olarak kutlanmıştır. 70'li yıllara kadar ulusal boyutta yaygınlaşıp ve katılımı artırarak ilerleyen 23 Nisan Çocuk Bayramı kutlamalarına, 1975'te Türkiye Radyo Televizyon Kurumu da katıldı ve bir hafta çocuk programları yayımladı.
1978'de Meclis Başkanlığının izniyle meclisteki törenlere çocukların da katılması sağlandı. 1979'da bu uygulama Ankara ilkokullarından gelen çocuklarla düzenli olarak başlatıldı, 1980'de de bütün illerden gelen çocuklarla "Çocuk Parlamentosu" oluşturuldu. 1979 yılının UNESCO tarafından Dünya Çocuk Yılı olarak duyurulması üzerine, TRT tarafından dünyanın bütün çocuklarını kucaklamayı amaçlayan bir proje hazırlandı ve 1979 yılından itibaren TRT Uluslararası 23 Nisan Çocuk Şenliği adıyla uygulamaya kondu.

Bayramın en son şeklini alışı 1981'de gerçekleşti. 1980 darbesi döneminde Millî Güvenlik Konseyi bayramlar ve tatillerle ilgili kanunda yaptığı değişiklikle o güne kadar kanunen adı konmamış bir şekilde kutlanan bayrama "Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı" adını vermiştir.
2013'te ulusal bayramlar ve anma günlerine ilişkin yönetmelikteki düzenlenme ile 23 Nisan'daki kutlamaların ”Ulusal Egemenlik” ile ”Çocuk Bayramı” olmak üzere iki ayrı programla yapılmaya başladı. Yönetmeliğe göre 23 Nisan'da bayram, Milli Eğitim Bakanlığı tarafından düzenlenir. Devlet koltuklarına çocukların oturtulması uygulaması ve stadyum kutlaması kaldırılmıştır.

23 Nisan, Türkiye Cumhuriyeti'nde 23 Nisan 1921'de resmî bayram olarak kabul edilmesinden bu yana, değişik adlarla da olsa resmî törenlerle kutlanmıştır. En yalın haliyle bu törenlerde İstiklâl Marşı okunur ve saygı duruşunda bulunulur.Yeni uygulamaya konulan yönetmeliğe göre, önceki yıllarda uygulanan koltuk devri uygulamasına son verildi. Ulusal ve Resmi Bayramlarda Yapılacak Törenler Yönetmeliği'nde yapılan değişiklikle, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı'nda çocuklara koltuk devretme uygulaması kaldırıldı.
23 Nisan'ın Çocuk Bayramı olarak kutlanışı 23 Nisan 1927'de Atatürk'ün himayesinde başlamış, Cumhurbaşkanlığı Bandosu çocuklar için konser vermiş ve Ankara'da çocuk balosu düzenlenmiştir. 1928'de Dr. Fuat (Umay) Bey'in teklifiyle daha geniş içerikli bir program hazırlanmış, ilanlar verilmiş, halk davet edilmiş, çocuk alayları oluşturulmuş, yarışm

Cumhuriyet Bayramı, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 29 Ekim 1923'te Cumhuriyet yönetimi ilan etmesi anısına her yıl 29 Ekim günü Türkiye'de ve Kuzey Kıbrıs'ta kutlanan bir millî bayramdır. 1925 yılında çıkarılan bir yasa ile ulusal (millî) bayram olarak kutlanmaya başlanmıştır.
Cumhuriyet Bayramı'nın kutlandığı ülkeler olan Türkiye ve Kuzey Kıbrıs'ta 28 Ekim öğleden sonra ve 29 Ekim tam gün olmak üzere bir buçuk gün resmî tatildir. 29 Ekimlerde stadyumlarda şenlikler yapılır, akşam ise geleneksel olarak fener alayları düzenlenir.
Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, cumhuriyetin onuncu yılı kutlamalarının yapıldığı 29 Ekim 1933 tarihinde verdiği Onuncu Yıl Nutku'nda, bu günü "en büyük bayram" olarak nitelendirmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu, 1876 yılına kadar mutlak monarşi, 1876-1878 ve 1908-1918 arasında meşruti monarşi ile yönetilmişti. I. Dünya Savaşı'nda yenilgiye uğramasının ardından işgale uğrayan Anadolu'da halkın işgalcilere karşı Mustafa Kemal Paşa önderliğinde verdiği Millî Mücadele, Ekim 1922 tarihinde millî güçlerin zaferi ile sonuçlandı. Bu süreçte, "Büyük Millet Meclisi" adıyla 23 Nisan 1920'de Ankara'da toplanan halkın temsilcileri, 20 Ocak 1921'de Teşkilat-ı Esasiye Kanunu adlı yasayı kabul ederek egemenliğin Türk ulusuna ait olduğunu ilan etmiş ve 1 Kasım 1922'de aldığı kararla saltanatı kaldırmıştı. Ülke, meclis hükûmeti tarafından yönetilmekteydi.
27 Ekim 1923'te İcra Vekilleri Heyeti'nin istifası ve yerine meclisin güvenini kazanacak yeni bir kabinenin kurulamaması üzerine Mustafa Kemal Paşa, yönetim biçiminin Cumhuriyet olması için İsmet İnönü ile birlikte bir yasa değişikliği tasarısı hazırlayarak 29 Ekim 1923'te Meclis'e sundu. Teşkilat-ı Esasiye Kanunu'nda yapılan değişikliklerin kabulü ile Cumhuriyet, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından ilan edilmiş oldu.
Cumhuriyetin ilanı, Ankara'da 101 pare top atışı ile duyuruldu ve 29 Ekim gecesi ile 30 Ekim 1923 tarihinde başta Ankara olmak üzere tüm ülkede bir bayram havasında kutlandı.

Cumhuriyet ilan edildiği sırada henüz 29 Ekim günü bayram ilan edilmemiş, kutlamalar konusunda bir düzenleme yapılmamıştı; 29 Ekim gecesi ve 30 Ekim günündeki şenlikleri halk kendiliğinden organize etti. Ertesi yıl, 26 Ekim 1924 tarihli 986 numaralı kararname ile Cumhuriyet'in ilanının 101 pare top atılarak ve planlanacak özel bir programla kutlanmasına karar verildi. 1924 yılında yapılan kutlamalar, daha sonra yapılacak olan Cumhuriyet'in ilanı kutlamalarının başlangıcı oldu.
2 Şubat 1925'te Hariciye Vekaletince (Dışişleri Bakanlığı) düzenlenen bir yasa teklifinde 29 Ekim'in bayram olması önerildi. Bu teklif Meclis Anayasa Komisyonu tarafından incelendi ve 18 Nisan'da karara bağlandı, 19 Nisan'da ise teklif TBMM tarafından kabul edildi. "Cumhuriyetin İlanına Müsadif 29 Teşrinievvel Gününün Milli Bayram Addi Hakkında Kanun" ile 29 Ekim'de Cumhuriyet Bayramı'nın millî bayram olarak kutlanması resmi bir hüküm şekline geldi. Cumhuriyetin ilan edildiği gün, 1925'ten itibaren ülke içinde ve dış temsilciliklerde resmî bir bayram olarak kutlanmaya başladı.
Hükûmet 27 Mayıs 1935'te milli bayramlar hakkında yeni bir düzenleme yaparak ülkede kutlanan bayramları ve içeriklerini yeniden belirledi. Daha evvel Meşrutiyet'in ilan günü olan Hürriyet Bayramı ile Saltanatın kaldırılış günü olan Hâkimiyet Bayramı millî bayramlar arasından kaldırılarak kutlanmasına son verildi. Cumhuriyet'in ilan edildiği 29 Ekim günü "ulusal bayram" olarak ilan edildi ve devlet adına yalnız o gün tören yapılması karara bağlandı.

Cumhuriyet'in ilk yıllarında, Cumhuriyet Bayramı kutlamalarında yıkılan bir devletin enkazından genç Türkiye Cumhuriyeti'nin doğduğu vurgusu yapılmıştır. Bu ilk zamanlarda kutlamalar, günübirlik yapılan törenler şeklindeydi. Aynı gün içinde törenler, sabah resmikabul ile başlar daha sonra devlet erkanı önünde resmî geçit düzenlenir ve akşamda fener alayı gerçekleştirilerek program üç kısımda tamamlanmış olurdu. Ayrıca bayram akşamları şehrin idarecileri ve ileri gelenlerinin katıldığı "Cumhuriyet Baloları" düzenlendi. Törenlerin bu yapısı 1933 yılına kadar devam etti.
Cumhuriyet Bayramı kutlamalarında 1933 yılında gerçekleşen onuncu yıl kutlamalarının ayrı bir yeri ve önemi vardır. 1923'te kurulan Cumhuriyet'in on yıl gibi kısa bir süre içinde gerçekleştirdiği reformların ve ekonomik kalkınmanın halka ve tüm dış dünyaya gösterilmek istenmesi Cumhuriyet Bayramı kutlamalarına farklı bir anlam yüklenmesine sebep oldu. Onuncu yılda kutlamalar daha önce yapılan bayram kutlamalarından çok daha geniş bir şekilde organize edildi. Hazırlıklar için 11 Haziran 1933 tarihinde TBMM'de görüşülen ve 12 maddeden oluşan 2305 sayılı "Cumhuriyet’in İlanının Onuncu Yıl Dönümü Kutlama Kanunu" kabul edildi. Bu yasa ile 10. yıl kutlamalarının üç gün sürmesi ve bu günlerin resmi tatil olması kararlaştırıldı.
Tüm yurtta, 10. yıl bayram kutlama törenlerinin yapıldığı yerlere "Cumhuriyet Meydanı" adı verildi ve isim koyma törenleri yapıldı. İsim konma törenleri sırasında hatıra olarak "Cumhuriyet Anıtı" veya "Cumhuriyet Taşı" denilen mütevazı anıtlar yapıldı. Kutlamalar, çok renkli geçti. Mustafa Kemal, Ankara Cumhuriyet Meydanı'nda Onuncu Yıl Nutku'nu okudu. Onuncu Yıl Marşı bestelendi ve marş her yerde okunur oldu. 1934 yılından 1945 yılına kadar yapılan Cumhuriyet Bayramı kutlamaları bazı değişiklikler dışında 1933 yılında yapılan Cumhuriyet Bayramı kutlamaları örnek alınarak düzenlendi.
Yüzüncü yıl kutlamaları tüm ülkede, "Türkiye Yüzyılı" temasıyla gerçekleştirilmiştir. İletişim Başkanlığı tarafından yüzüncü yıla özel logo tasarlanmıştır. Ayrıca 400 eser arasından seçilen Yüzüncü Yıl Marşı ilk kez 30 Ağustos 2023 tarihinde Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'ndeki Zafer Bayramı etkinlikleri sırasında çalınmıştır.
Şehirlerde ise belediyeler çeşitli şekillerde kutlamalar gerçekleştirmiştir; İstanbul Büyükşehir Belediyesi "Demokrasi Yüzyılı" temasıyla etkinliklerini düzenledi. İstanbul'daki Vatan Caddesi'nde yapılan geçit törenine İstanbul valisi Davut Gül, İstanbul Büyükşehir Belediye başkanı Ekrem İmamoğlu ve 1. Ordu Komutanı Ali Sivri katılmıştır. İstanbul Havalimanı da yüzüncü yıl logosu ve Türk bayrakları ile süslendi.

 Vikisöz'de Mustafa Kemal Atatürk'ün Cumhuriyet, Devlet ve Demokrasi hakkındaki sözleri
 Vikikaynak'ta Mustafa Kemal Atatürk'ün Onuncu Yıl Nutku

3. Ordu Osmanlı Ordusu komutasındaki ordulardan biridir. Başlangıçta Balkanlar'da kurulmuş ve daha sonra Osmanlı Devleti'nin Kuzey ve Doğu kısımlarını savunmuştur. Balkanlar'da olduğu sürede İkinci Meşrutiyet'i desteklemiş ve bu hareketin askeri kuvvetlerinin çekirdeğini oluşturmuştur. Başlangıçta Ordu merkezi Selanik'ti. I. Dünya Savaşı ile Erzurum Kalesi'ne taşındı. Karargahı önce Erzurum sonra Suşehri ve en sonunda Sivas yakınlarına taşındı. Ünlü subaylarının arasında Enver Paşa ve Mustafa Kemal Atatürk vardır.
Birinci Dünya Savaşı sırasında Rus Kafkasya Ordusu, Ermeni Gönüllü Tugayları ve kendi sorumluluğu altında Ermeni milisleri ile savaştı. Bu dönemde Sarıkamış Savaşı ile ezici bir yenilgi aldı ayrıca Köprüköy ve Erzurum muharebelerinde toprak kaybetti. 1916 yılında artık saldırgan bir güç olarak etkisi yoktur. 1917 Rus Devrimi ile Rus Kafkasya Ordusu parçalandı ve bu ordunun talihi değişti. 1917-1918 Ermeni ulusal kurtuluş hareketi sonucu kurulan Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti ile Sardarapat'ta, Abaran'da ve Karakilise'de de savaşmıştır.

3. Ordu (Üçüncü Orduyu Hümayun) (Kumandan vekili: Ferik Mehmed Esad Paşa, (Bülkat))
5. Tümen (Beşinci Fırka-i Hümayun) (Kumandan: Ferik Şevki Paşa)
9ncu Nizamiye Livası (Kumandan: Mirliva Hasan Sabri Paşa)
10ncu Nizamiye Livası (Mirliva İbrahim Ethem Paşa)
6. Tümen (Altıncı Fırka-i Hümayun) (Kumandan: Mirliva Osman Hidayet Paşa)
11nci Nizamiye Livası (Erkan-ı Harbiye Reisi Kolağası Osman Lütfi Efendi)
12nci Nizamiye Livası
17. Tümen (On Yedinci Fırka-i Hümayun) (Kumandan: Ferik Ahmed Rüştü Paşa)
33ncü Nizamiye Livası
34ncü Nizamiye Livası (Kumandan: Mirliva Esad Paşa)
18. Tümen (On Sekizinci Fırka-i Hümayun) (Kumandan: Ferik Şemseddin Paşa)
35nci Nizamiye Livası (Kumandan: Mirliva İsmail Şevki Paşa)
36ncı Nizamiye Livası
22. Tümen (Yirmi İkinci Fırka-i Hümayun) (Kumandan: Ferik Ali Rıfat Paşa)
43ncü Nizamiye Livası
44ncü Nizamiye Livası (Kumandan: Mirliva Salih Sadık Paşa)
23. Tümen (Yirmi Üçüncü Fırka-i Hümayun) (Kumandan: Mirliva Osman Rıfat Paşa)
45nci Nizamiye Livası (Kumandan: Mirliva Abdülkadir Paşa)
46ncı Nizamiye Livası (Kumandan: Mirliva Hüseyin Mazlum Paşa)
47nci Nizamiye Livası (Kumandan: Mirliva Bahtiyar Paşa)
3. Süvari Tümeni (Üçüncü Süvari Fırka-i Hümayunu) (Kumandan: Ferik İsmail Hakkı Paşa)
7nci Süvari Livası (Kumandan: Mirliva Ali Rıza Paşa)
8nci Süvari Livası (Kumandan: Mirliva Mustafa Subhi Paşa)
9ncu Süvari Livası (Kumandan: Mirliva Ahmed Paşa)
3. Topçu Tümeni (Topçu Üçüncü Fırka-i Hümayun) (Kumandan: Birinci Ferik Mehmed Şükrü Paşa)
7nci Topçu Livası (Kumandan: Mirliva Şükrü Paşa)
8nci Topçu Livası (Kumandan: Mirliva Fuad Paşa)
9ncu Topçu Livası (Kumandan: Mirliva Fuad Paşa)
Üçüncü Ordu Redif Tümenleri (Tümen adı yerini gösterir)
9. Manastır Yedek Piyade Tümeni (Dokuzuncu Manastır Redif Fırkası)
10. Köprülü Yedek Piyade Tümeni (Onuncu Köprülü Redif Fırkası)
11. Selanik Yedek Piyade Tümeni (On Birinci Selânik Redif Fırkası)
12. Aydın Yedek Piyade Tümeni (On İkinci Aydın Redif Fırkası)
28. Üsküp Yedek Piyade Tümeni (Yirmi Sekizinci Üsküp Redif Fırkası)
29. Priştine Yedek Piyade Tümeni (Yirmi Dokuzuncu Pirştine Redif Fırkası)
30. Prizren Yedek Piyade Tümeni (Otuzuncu Pirzerin Redif Fırkası)
31. Serez Yedek Piyade Tümeni (Otuz Birinci Serez Redif Fırkası)
32. Berat Yedek Piyade Tümeni (Otuz İkinci Berat Redif Fırkası)
33. Görüce Yedek Piyade Tümeni (Otuz Üçüncü Görüce Redif Fırkası)
34. Debre-i Bala Yedek Piyade Tümeni (Otuz Dördüncü Debre-i Bala Redif Fırkası)
54. Gevgili Yedek Piyade Tümeni (Elli Dördüncü Gevgili Redif Fırkası)

Ordu Karargâhı, Erzincan
9. Kolordu, Erzurum
28. Piyade Tümeni, Erzurum
29. Piyade Tümeni, Bayburt
10. Kolordu, Erzincan
30. Piyade Tümeni, Erzincan
31. Piyade Tümeni, Erzincan
32. Piyade Tümeni, Mamuret'ül Aziz
11. Kolordu, Van
33. Piyade Tümeni, Van
34. Piyade Tümeni, Muş
1. Aşiret Süvari Tümeni, Erzurum
39. Süvari Alayı, Erzurum
1. Aşiret Süvari Alayı, Erzurum
2. Aşiret Süvari Alayı, Kiğı
3. Aşiret Süvari Alayı, Varto
4. Aşiret Süvari Alayı, Hınıs
5. Aşiret Süvari Alayı, Hasankale
6. Aşiret Süvari Alayı, Sivas
2. Aşiret Süvari Tümeni, Kara Kilise
24. Süvari Alayı, Kara Kilise
7. Aşiret Süvari Alayı, Eleşkirt
8. Aşiret Süvari Alayı, Kara Kilise
9. Aşiret Süvari Alayı, Kara Kilise
10. Aşiret Süvari Alayı, Kara Kilise
11. Aşiret Süvari Alayı, Kara Kilise
12. Aşiret Süvari Alayı, Tutak
13. Aşiret Süvari Alayı, Diyadin
14. Aşiret Süvari Alayı, Beyazıt
3. Aşiret Süvari Tümeni, Erdiş
25. Süvari Alayı, Erdiş
15. Aşiret Süvari Alayı, Kop
16. Aşiret Süvari Alayı, Erdiş
17. Aşiret Süvari Alayı, Erdiş
18. Aşiret Süvari Alayı, Saray
19. Aşiret Süvari Alayı, Başkale
4. Aşiret Süvari Tümeni, Mardin
20. Süvari Alayı, Mardin
20. Aşiret Süvari Alayı, Cezire-i İbn-i Ömer
21. Aşiret Süvari Alayı, Mardin
22. Aşiret Süvari Alayı, Mardin
23. Aşiret Süvari Alayı, Viranşehir
24. Aşiret Süvari Alayı, Siverek

Komutanı Hasan İzzet Paşa (Ekim-Aralık 1914) ve Enver Paşa (Aralık 1914-Ocak 1915). Sarıkamış öncesi 118.660 asker aşağıdaki birimleri ve komutanlar altında oluşmuş.

9. Kolordu - Mustafa Fevzi Paşa
17. Piyade Tümeni
28. Piyade Tümeni
29. Piyade Tümeni
10. Kolordu - Hafız Hakkı Paşa
30. Piyade Tümeni
31. Piyade Tümeni
32. Piyade Tümeni
11. Kolordu - Abdülkerim Paşa
18. Piyade Tümeni
33. Piyade Tümeni
34. Piyade Tümeni
2. Süvari Tugayı
Van Süvari Tugayı
Sarıkamış öncesi: Bütün sahasında mevcut Jandarma kuvvetleriyle geri hizmetliler ve gayri muharip teşkilat dahil 190 bin asker 53.794 hayvandı. Bu mevcut içinde Nizamiye Birlikleri 83.000. asker, Yedek Birlikler 13.177 asker, Erzurum kalesi 13.383 asker, Nakliye Kolları 11.168 asker, Menzil Örgütü 5531 asker, depolar 10.081 asker, Jandarma sınır birlikleri 28.588 asker, ordu Karargahı 295 askerdi. Sarıkamış savaşı sonrasında, tüm silah ve ağır ekipman ve yaklaşık 20.000 asker kayıp.

Komutanı Hafız Hakkı Paşa (12 Ocak - Şubat 1915) 1915 Erzurum'da tifüsten öldü. Mahmut Kamil Paşa (Şubat 1915 - Şubat 1916) komutayı devraldı.
1915 yılında 3. Ordu gücü yavaş yavaş geri getirildi. Temmuz ayında Malazgirt'te Ruslara karşı bir zafer kazanmaya yetecek güce erişti. Osmanlı Çanakkale yüzünden 3. Ordu'ya yeterli insan gücü aktaramadı. Sarıkamış'tan sonra normal gücüne asla ulaşamadı. 1915 yılının sonbaharında 60.000 askeri vardı.

Komutan Vehib Paşa (Şubat 1916-Haziran 1918).

9. Kolordu
17. Piyade Tümeni
28. Piyade Tümeni
29. Piyade Tümeni
10. Kolordu
30. Piyade Tümeni
31. Piyade Tümeni
32. Piyade Tümeni
11. Kolordu
18. Piyade Tümeni
33. Piyade Tümeni
34. Piyade Tümeni
36. Piyade Tümeni
37. Piyade Tümeni

Komutanı Vehib Paşa (Şubat 1916-Haziran 1918).
Orduda 1916 kışında büyük bir yeniden yapılanma oldu. 1917 başından, aşağıdaki gibi yeniden organize edildi

1. Kafkas Kolordusu
9. Kafkas Tümeni
10. Kafkas Tümeni
36. Kafkas Tümeni
2. Kafkas Kolordusu
5. Kafkas Tümeni
11. Kafkas Tümeni
37. Kafkas Tümeni

31 Mart Vakası (Kalkışması, İsyanı, Darbesi, Ayaklanması, Olayı yahut Hadisesi), II. Meşrutiyet'in ilanından sonra İstanbul'da yönetime karşı yapılmış büyük bir ayaklanma ve darbe teşebbüsüdür. Rumi takvime göre 31 Mart 1325'te (13 Nisan 1909) başladığı için bu adla anılmıştır.
On üç gün süren ayaklanma, II. Meşrutiyet döneminin en önemli olaylarından biri olarak kabul edilir. Askerî bir isyan olarak ortaya çıkmasına rağmen isyana dâhil olan softaların propagandaları sonucu sonradan dinî bir hâl almıştır. Sebepleri tam olarak belirlenemeyen bu olayın planlı ve bilinçli bir hareket olup olmadığı kesinlik kazanmamıştır. İsyanın ilk günü hükûmet istifa etmiş, isyancı askerler yedi gün süre ile İstanbul'a hâkim olmuştur.
Bir milletvekili, bir nazır ve tespit edilemeyen sayıda asker ve sivilin hayatını kaybettiği isyan, Selânik'te bulunan Üçüncü ve Edirne'de bulunan İkinci Ordulara mensup askerlerin oluşturdukları, Rumeli halkının gönüllü katıldığı “Hareket Ordusu”nun İstanbul'a gelmesi ile bastırıldı. Üç gün süren çarpışmaların ardından sıkıyönetim ilan edildi, Padişah II. Abdülhamit tahttan indirilip yerine V. Mehmed Reşad tahta çıktı. İsyana katılanlar ve destekleyenler yargılanarak 70 kişi idam edildi, 420 kişi ise çeşitli hapis cezalarına çarptırıldı.
Olay kimi arşiv belgelerinde “hareket-i irtica”, “hadise-i irtica”, kimi belgelerde de “hadise-i ihtilaliye”, “hareket-i ihtilaliye”, “harekât-ı iğtişaşiye” ve “vakıa-i ihtilaliye” tabirleri ile ifade edilmektedir. Türk siyasi tarihine irtica kavramının, bu olay ile birlikte girdiği kabul edilir. Ancak kimi araştırmacılar olayı bir irtica ayaklanmasından ziyade amacına ulaşamayan bir askerî darbe girişimi olarak değerlendirir.
31 Mart Vakası'nda ölenlerin anısına İstanbul'da Abide-i Hürriyet adıyla bir ulusal anıt inşa edilmiştir.

1908 yılında II. Meşrutiyet'in ilanı ile birlikte Osmanlı Devleti'nde yeni bir siyasal yapılanma ve yeni bir zihniyet yapısının yanı sıra, bu yeni zihniyetten rahatsızlık duyan bir kesim ortaya çıkmış, gerek sivil toplumda gerekse ordu içinde artan kutuplaşma ve gerginlikler isyan ortamı doğurmuştur.
Meşrutiyeti ilan etmiş olmasına rağmen iktidarı tam olarak ele geçirememiş olan ve hükûmet üzerinde dolaylı bir denetim kuran İttihat ve Terakki Cemiyetinin devlet kademelerinde kadrolaşması politik istikrarsızlığa yol açmıştı. Cemiyet ile ters düşen memurların görevlerinden uzaklaştırılmaları, cemiyete girdiğini ispat için yemin etmeyenlerin tutuklanması, farklı siyasi oluşumlara hayat tanınmaması huzursuzluk nedeniydi. İttihat Terakki ve hükûmeti eleştiren gazetelere hatta bu gazeteleri satan bayilere baskı uygulanması isyan ortamını doğuran uygulamalardandı.
Bu ortamda Meşrutiyetin İlanı'ndan birkaç ay sonra İstanbul'da irtica yanlısı bir takım küçük ayaklanmalar meydana geldi, ancak kısa sürede bastırıldı. 7 Ekim 1908'de Fatih Camisi'nde Kör Ali ve İsmail Hakkı adlarında iki hocanın arkasına takılan halkın Yıldız Sarayı'na kadar gidip Meşrutiyet aleyhine gösteri yapmaları bu isyanlardandır.
Henüz tam egemen olamadıkları Kâmil Paşa kabinesine karşı ellerini güçlendirmek isteyen İttihatçıların eylül ayı sonlarında Selânik'te 3. Ordu'dan getirilip Taşkışla'ya yerleştirdikleri üç Avcı Taburu, bir gerginlik konusu idi. Bu taburlara o günlerde cemiyetin destekçisi olarak bakılıyordu. Cemiyet, Bulgar tehdidini öne sürerek İstanbul'daki Avcı Taburlarının sayısını artırmak isterken Kâmil Paşa hükûmeti kendisine karşı bir ihtilalde kullanılacakları endişesi ile taburların bir an önce gitmesini istiyordu.
Ekim 1908'de ordu içinde “alaylı” ve “mektepli” subaylar meselesinden doğan hoşnutsuzluklar arttı. Eski sisteme göre yetişmiş alaylı subayların kısa süre içinde ordudan tasfiye edileceği söylentileri, alaylı subayların mekteplilerle ilişkilerini her geçen gün biraz daha bozdu. Ordudaki disiplinsizliğin en önemli sebebini ibadet bahanesiyle talimden kaçmak olarak gören Cemiyetin ibadete karşı politikaları ise askeri, din propagandasına açık hâle getirdi.
Bu dönemde Volkan ve Mizan gibi gazetelerin yayınlarında kullandıkları kışkırtıcı üslup, İttihat ve Terakki'nin uygulamalarından zarar görenler üzerinde etkili oldu. Özellikle Derviş Vahdeti'nin çıkardığı Volkan gazetesi 31 Mart Olayı'nda önemli rol üstlendi. İngilizler tarafından finanse ve himaye edilen ve yer yer Prens Sabahattin'in ademimerkeziyetçi görüşlerine de yer veren Volkan gazetesi, alaylı subaylar ve asker kesimi arasında taraftar kazanmış İttihad-ı Muhammedi Cemiyetinin yayın organı hâline gelmişti.
Askerlerin hoşnutsuzlukları ordu içinde çeşitli isyan hareketlerine yol açtı. 31 Mart öncesindeki en önemli askeri isyan, Taşkışla Olayı idi. Askerlik sürelerini doldurarak terhis olmayı bekleyen 87 eratın, askerlik sürelerinin tekrar uzatılması üzerine Ekim 1908'de Taşkışla'da ayaklanması, kanlı bir şekilde bastırıldı. Aralık 1908'de bir tiyatro oyununda oyunun erlere yasak edilmesi ikinci bir ayaklanmaya sebep oldu. Erlerin "bize yasaksa subaylara da yasak olmalıdır" diyerek tiyatroyu basması sonucu şiddetli çarpışmalar gerçekleşti. Askeri kesimdeki ayaklanmalar, 23 Ocak 1909'da Harp Okulu öğrencilerinin ayaklanması ile devam etti. Öğrenciler, Okul Nizamnamesi'nin aşırı sertliği ve yabancı dil öğrenmekte güçlük çekmekten şikayetçi idi; olay, 60 öğrencinin okuldan kovulması ile sonuçlandı. Mart 1909'da ise Abdülhamit'in özel muhafız alayının bir bölümünü oluşturan Arnavut ve Arap asıllılardan oluşan Zuhaf Alayı'na, geleneklere aykırı şekilde, Türk askerlerinin katılmak istenmesi sırasında olaylar yaşandı. Bütün bu olaylarda hep Selânik'ten getirilmiş olan avcı taburlarının ayaklanan birliklere karşı kullanılmış olması Birinci Ordu içerisinde avcı taburlarına karşı genel bir düşmanlık duygusunun doğmasına yol açtı.
Toplumdaki bir başka çatışma konusu, “asker-medreseliler” çatışması idi. Medreselilerin askerlik hizmetinden muaf tutulmasını haksızlık olarak değerlendiren Harbiyeliler, muaflığın devamı için medrese mensuplarının hiç olmazsa basit bir okuma yazma sınavına tabi tutulmalarını istiyordu. Şeyhülislamlık ile Harbiye Nezareti arasındaki pazarlık sonucu medreselilerin birkaç satır yazı yazmalarını, birkaç basit cümle okumalarını, namaz ve oruç bahislerinden sorular içeren bir sınava tabi tutulmaları kabul edildi. Bu karar, medreselilerde Harbiye Nazırı'na karşı büyük öfke doğurdu.
İttihat ve Terakki ile çatışan Kâmil Paşa Hükûmetinin 4 Şubat 1909'da Meclis'in vermiş olduğu “âdem-i itimad” oyları ile düşürülmesinden sonra sadarete Hüseyin Hilmi Paşa'nın getirilmesi ile İttihat ve Terakki Cemiyeti, hükûmeti resmen ele geçirmiş oldu.
Toplumda artan kutuplaşmalar ve tahammülsüzlüklerin sonucu olarak çeşitli siyasi cinayetler işlendi. 7 Nisan 1908 Çarşamba günü Serbesti gazetesi başmuharriri Hasan Fehmi'nin bir köprü üzerinde arkadaşı Ertuğrul Şakir'le yürürken öldürülmesi bu cinayetlerdendi. Hasan Fehmi'nin öldürülmesinde İttihat ve Terakki'nin parmağının olduğu iddia edilmiş, bu cinayetten sonra Cemiyete karşı oluşan olumsuz hava, kimi İttihatçıların partiden istifasına yol açmıştır. Oldukça hareketli fikir ve eylem ortamı Serbesti gazetesi başyazarı Hasan Fehmi'nin öldürülmesi ile şiddete dönüştü.

Rumeli'den İstanbul'a getirilip Taşkışla'ya yerleştirilmiş olan 4. Avcı Taburu, 12-13 Nisan 1909 gece yarısı (Rumi takvimle 30 Mart'ı 31 Mart'a bağlayan gece) başlarında çavuşları olmak üzere ayaklanmış ve kışladaki komutayı ellerine geçirerek bazı subayları hapsetmiştir. Sabaha doğru askerle kışladan çıkıp Ayasofya Meydanı'na ilerlerken isyan diğer kışlalara da yayıldı. Sayıları 5-6 bini bulan askerler, "Şeriat isteriz! Padişahım, çok yaşa!" sözleriyle meydanda toplandılar. Onlara katılan yüzlerce hoca ve medrese öğrencisi de gelerek mektepli subayların orduyu Frenkleştirmeye çalıştıkları, bütün bunların İttihat ve Terakki Cemiyetinin başı altından çıktığı, din hükümlerinin ayaklar altına alındığını ifade eden konuşmalar yaptılar.
Ayaklanmacılar, kalabalığın artmasından sonra meydana yakın bir mesafedeki Meclis binasını kuşattılar. Hükûmetten Harbiye Nazırının ve Mahmut Muhtar Paşa'nın görevlerinden alınmasını, eski Harbiye Nazırı Nâzım Paşa'nın yeniden göreve getirilmesini istediler. Şeyhülislam Ziyaettin Efendi'yi aracı kıldılar. Kısa bir süre içinde İstanbul'un tüm semtleri isyancı erler tarafından kontrol altına alındı. İsyancıların isteklerinin kabul edildiği kararını alan Osmanlı kabinesi bunu isyancılara ulaştırmaya çalışırken isyancılar kuşattıkları Meclis binasını işgal ettiler. Adliye Nazırı Nâzım Paşa, Ahmed Rıza Bey'e; Lâzkiye Milletvekili Emir Arslan Bey de Hüseyin Cahit Bey'e benzediği için öldürülürken Bahriye Nazırı Rıza Paşa ağır yaralandı. Milletvekillerinin öldürülmesi, Şura-yı Ümmet ve Tanin basımevlerinin yağma edilmesi üzerine Padişah'ın isteği ile kabine istifa etti. İsyancıların görüşleri doğrultusunda 14 Nisan 1909'da Tevfik Paşa Kabinesi kuruldu ve göreve başladı.
İsyancılar tarafından “Aff-ı Şahâne" adı verilen genel af ilan edildi ancak umulduğu gibi isyancıların zorbalığı sona ermedi. Aralarında Şerif Sadık Paşa ve Katibi Esat Bey, Süvari Teğmeni Selâhattin Mümtaz ve Üsteğmen Yusuf Nurettin'in bulunduğu bazı subaylar öldürüldü. İsyancıların İstanbul içerisinde küçük gruplar hâlinde dolaşarak silah atmaya, Türk kadınlarının Beyoğlu'na çıkmasına engel olmaya, Frenk gömleği giyen kimseleri tartaklamaya başladıkları görüldü. Asâr-ı Tevfik Zırhlısı Kaptanı Deniz Binbaşılarından Ali Kabuli Bey'in, kendi gemisinin erleri tarafından sokaklarda sürüklenip Yıldız Sarayı'na kadar götürülerek Abdülhamit'in gözleri önünde öldürülmesi, isyancıların en vahşi eylemlerindendi.

31 Mart İsyanı sırasında Selânik'ten gelen Hareket Ordusu'nun (Selânik Ordusu) Yıldız Sarayı'nı yağmalamasına Yıldız Yağması denmiştir. Meşhur 31 Mart ayaklanmasını bastırmak üzere İstanbul'a yürüyen Hareket Ordusu'ndaki askerler Yıldız Sarayı'nı basıp giyecek ve yiyecek çalmışlar, sarayda tahribata yol açmışlardır.

Tahsin Demiray "Yıldız yağması" başlıklı yazısında şu bilgiyi vermektedir:

İttihatçıl

4. Ordu, Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde teşkil edilmiş bir saha ordusudur. 19. yüzyılın sonlarında yapılan askerî reformlar sırasında kurulan bu ordu, kuruluşundan itibaren özellikle Anadolu, Suriye ve Irak bölgelerinde faaliyet göstermiştir. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nda (93 Harbi) Kafkas Cephesi’nin belkemiğini oluşturmuş; 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanı sonrasında Osmanlı ordusunun yeniden yapılandırılmasıyla Doğu Anadolu’da yeniden teşkilatlanmıştır. 1911’de Trablusgarp Savaşı öncesinde Bağdat merkezli olarak yeniden düzenlenen 4. Ordu, I. Dünya Savaşı’nda Sina-Filistin ve kısmen Irak cephelerinde kritik rol oynamıştır. I. Dünya Savaşı yıllarında Ordu Komutanı Cemal Paşa’nın liderliğinde Süveyş Kanalı’na yönelik harekâtlar ve Filistin’in savunulması gibi stratejik girişimlerde bulunmuş; ancak savaşın sonlarına doğru Yıldırım Orduları Grubu’na dahil edilerek Suriye-Filistin Cephesi’ndeki yenilgilere bağlı olarak dağıtılmıştır. Aşağıda, 4. Ordu’nun farklı dönemlerdeki teşkilatı ve faaliyetleri kronolojik olarak ele alınmaktadır.

4. Ordu, Osmanlı Ordusu'nun doğu ve kuzeydoğu sınırlarının savunulması maksadıyla en geç 1875 yılı ortasında aktif olarak faaliyete geçmiştir. Bu tarihte Hersek İsyanı dolayısıyla birlik sevkleri yapılmakta, redif taburları silah altına alınmakta ve karargâh yazışmaları yürütülmekteydi.
1877 yılında ise Osmanlı Devleti’nin doğu vilayetlerinde, Anadolu’da konuşlanmış durumdaydı. Ian Drury’nin aktardığına göre bu dönemde 4. Ordu’nun teşkilatı piyade sınıfında beş nizamiye alayı ve altı tüfek taburundan, süvari sınıfında üç alaydan, topçu sınıfında 12 bataryalı bir alaydan ve ayrıca bir istihkâm birliğinden oluşmaktaydı. Ordu’nun merkezi Erzurum olup daha sonra Erzincan’a taşınmıştır. 93 Harbi öncesinde Osmanlı genel seferberlik planına göre 4. Ordu temelinde “Kafkas (Doğu) Cephesi” teşkil edilmiştir. Nitekim savaş başladığında Erzincan merkezli 4. Ordu temel alınarak oluşturulan Kafkas Cephesi'nin komutanlığı Müşir Ahmed Muhtar Paşa’ya verilmiştir. Bu cephe, Rus İmparatorluğu’na karşı Osmanlı’nın doğu savunmasını üstlenmiştir.

1877 baharında Rus orduları Doğu Anadolu’ya taarruza geçerken, Ahmed Muhtar Paşa komutasındaki 4. Ordu Kafkas Cephesi’nde savunma pozisyonu aldı. Rus kuvvetleri 17 Mayıs 1877’de Ardahan’ı işgal edip Erzurum istikametinde ilerlerken, Ahmed Muhtar Paşa Erzurum’u korumak için Erzurum-Kars hattında savunma tertipledi. Osmanlı kuvvetleri Haziran 1877’de Süngütaşı’nda savunma hattı kurarak Rus ilerleyişini yavaşlattı. Yaz aylarında Kafkas Cephesi’nde gerçekleşen muharebelerde Osmanlı 4. Ordu’su kısıtlı imkânlarla başarılı savunma ve karşı taarruzlar yapmıştır. Özellikle 25 Ağustos 1877’de Gedikler Muharebesi ile 24 Ekim 1877’de Yahniler Muharebesi Osmanlı birliklerinin zaferiyle sonuçlanmış, Ahmed Muhtar Paşa bu başarıları dolayısıyla “Gazi” unvanını almıştır. Ancak Kasım 1877'de Alacadağ Muharebesi'nde Osmanlı kuvvetleri yenilgiye uğradı; takiben stratejik Kars Kalesi 18 Kasım 1877'de Rusların eline geçti. Kars'ın düşmesiyle Osmanlı ordusu Erzurum yönünde çekilmek zorunda kalmış, cephede inisiyatif Ruslara geçmiştir. 1878 başlarında Erzurum da tehdit altına girmiş ancak Berlin Anlaşması'nın imzalanmasıyla çatışmalar son bulmuştur. Sonuç olarak, 93 Harbi'nde 4. Ordu Kafkas Cephesi'nde başlangıçta kısıtlı kaynaklarına rağmen başarılı savunma muharebeleri verse de, savaşın genel gidişatı Osmanlı aleyhine gelişmiş ve Doğu Anadolu'da önemli toprak kayıpları yaşanmıştır.

Kafkas Cephesi'nde mücadele eden 4. Ordu'nun ikmalini sağlamak üzere kapsamlı lojistik tedbirler alınmıştır. Ordu'nun ikmal üssü Erzurum olup, burada cephane, yiyecek ve giyecek maddelerinin depolandığı büyük ambarlar oluşturulmuştur. 4. Ordu Askerî İdare Meclisi, cephedeki ikmal işlerini organize eden merciiydi. Trabzon ve Diyarbakır gibi vilayetlerden deniz ve kara yoluyla Erzurum'a ulaştırılan erzak ve mühimmat, Erzurum depo merkezinde toplandıktan sonra ileri cephe yönüne sevk edilmekteydi. Erzurum'dan cepheye yakın Köprüköy, Süngütaşı ve Velibaba (Aras) gibi mevkilere, ihtiyaç malzemeleri müstahfaz (koruma) taburları vasıtasıyla taşınmıştır. İkmal hattının İstanbul-Trabzon arasını kapsayan denizyolu ve Trabzon-Erzurum arasındaki karayolu üzerinden işlemesi, nakliyede yük hayvanlarının kullanılmasını gerektiriyordu; hayvan sıkıntısı ve uzun mesafeler ikmalin hızını düşürüp zaman zaman aksamaya yol açsa da, savaşın başında yapılan stoklama sayesinde cephede iaşe yönünden ciddi bir kriz yaşanmamıştır. 93 Harbi'nde 4. Ordu'nun lojistik planlaması, cephe genişliğinin ve zorlu coğrafyanın getirdiği engellere rağmen Erzurum-Trabzon hattında kurulmuş ve büyük ölçüde işler halde tutulmuştur.

Piyade: Beş alay ve altı tüfek taburu
Süvari: Üç alay
Topçu: Bir alay (12 batarya)
İstihkâm: Bir istihkâm birliği

II. Meşrutiyet ve Ordu Reformu: 1908 yılında II. Meşrutiyet'in ilanıyla birlikte Osmanlı İmparatorluğu'nda askerî teşkilatta önemli reformlar gerçekleştirilmiştir. İttihat ve Terakki yönetimi, ordunun modernleştirilmesi ve bölgesel savunma kapasitesinin artırılması amacıyla Osmanlı kara kuvvetlerini yeniden organize etmiştir. Bu kapsamda daha önce mevcut ordu sayısı artırılarak toplam dokuz ordu komutanlığı tesis edilmiştir. Ancak yeni kurulan orduların birçoğu kadro ve mevcud bakımından zayıf kalmıştır; nitekim her bir ordunun barış dönemindeki mevcudu, yaklaşık bir kolordu gücünü bile bulmamaktaydı. Bu dönemde çıkarılan 1909 ve 1910 tarihli nizamnâmeler ile nizamiye (aktif) ve redif (yedek) teşkilatında düzenlemeler yapıldı. Ordu komutanlıkları kaldırılarak Ordu Müfettişlikleri ihdas edilmesi planlandıysa da (1910 Teşkilât-ı Esasiye Nizamnamesi) bu değişiklikler tam olarak uygulanamadı; 1911 yılında klasik ordu düzenine geri dönüldü. II. Meşrutiyet'in ilk yıllarında Osmanlı ordusunun toplam mevcudu kağıt üzerinde 500 bini aşkın görünmekle birlikte, bu rakam cephelere ve tümenlere dağıldığında ciddi eğitim ve teçhizat eksikleri olduğu anlaşılmıştır.
4. Ordu'nun 1908 Teşkilatı: Osmanlı ordusunun 1908 sonrası yeniden teşkilatlanmasında 4. Ordu, Doğu Anadolu bölgesinin savunmasından sorumlu olacak şekilde yapılandırıldı. 1908-1909 dönemine ait Salnâme-i Askeriye (1326) verilerine göre;

4.Ordu Kumandanı Müşir Mehmed Zeki Paşa
7. Piyade Tümeni (Yedinci Fırka-i Hümayun) (Kumandan: Ferik Ahmed Hamdi Paşa)
13ncü Nizamiye Livası (Kumandan: Mirliva Salih Paşa)
14ncü Nizamiye Livası (Kumandan: Mirliva Said Paşa)
8. Piyade Tümeni (Sekizinci Fırka-i Hümayun) (Kumandan: Ferik Mahmud Paşa)
15nci Nizamiye Livası (Kumandan: Mirliva Ahmed Süreyya Paşa)
16nci Nizamiye Livası (Kumandan: Ferik Salih Paşa)
19. Piyade Tümeni (On Dokuzuncu Fırka-i Hümayun) (Kumandan: Ferik Emin Paşa)
17nci Nizamiye Livası (Kumandan: Mirliva Mustafa Naim Paşa)
18nci Nizamiye Livası (Kumandan: Asaf Paşa)
4. Süvari Fırka-i Hümayun (Kumandan: Ferik Ahmed Sıdkı Paşa - Umum Hamidiye ve Hafif Süvari Alayları Kumandanı)
4. Topçu Tümeni (Dördüncü Topçu Fırkası)
Erzurum Kalesi Topçu Alayı
Yedek Kuvvetler: II. Meşrutiyet reformları çerçevesinde, Osmanlı ordusunda redif (yedek) birlikler de yeniden düzenlendi. 4. Ordu bölgesinde dört adet redif tümeni kurulmuştu:
4. Ordu'da dört Redif (rezerv) tümeni vardı:

13. Erzincan Yedek Piyade Tümeni (On Üçüncü Erzincan Redif Fırkası)
14. Trabzon Yedek Piyade Tümeni (On Dördüncü Trabzon Redif Fırkası)
15. Diyarbekir Yedek Piyade Tümeni (On Beşinci Diyarbekir Redif Fırkası)
16. Sivas Yedek Piyade Tümeni (On Altıncı Sivas Redif Fırkası)
Bu redif tümenleri, isimlerinden de anlaşılacağı üzere ilgili vilayetlerin eğitimli yedek askerlerinden oluşturulmuş ve ihtiyaç halinde 4. Ordu emrine girecek şekilde yapılandırılmıştı. 4. Ordu'nun 1908 yılı savaş düzeni, genel olarak doğu vilayetlerindeki asayişi sağlamak ve olası bir Rus tehdidine karşı İran ve Kafkas sınırını korumak maksadıyla teşkil edilmiştir. Nitekim 1908-1912 arasında Osmanlı Doğu Anadolu'sunda ciddi bir dış tehditle karşılaşılmadığı gibi, 4. Ordu birlikleri bu dönemde daha çok bölgedeki iç güvenlik, aşiret isyanlarının bastırılması ve kolordu seviyesinde tatbikatlarla meşgul olmuştur.

1911 yılına gelindiğinde, Osmanlı Erkan-ı Harbiyesi Trablusgarp Savaşı öncesinde ordunun bazı kısımlarını yeniden organize etme kararı aldı. Bu kapsamda Anadolu ve Arap coğrafyasındaki kuvvetlerin düzenlenmesi gözden geçirildi. Özellikle Basra Körfezi ve Irak bölgesinin savunması için daha güçlü bir komuta yapısı oluşturulması planlandı. 1911'de çıkarılan bir karar ile, daha önce bir kolordu seviyesinde idare edilen Bağdat merkezli kuvvetlerin, ordu seviyesinde teşkilatlandırılması uygun görüldü. Bu yeniden yapılanma sonucunda, Dördüncü Ordu'nun karargâhı Bağdat'ta kurulmuş ve bu orduya bağlı olarak 12. ve 13. Kolordular teşkil edilmiştir.
1911 Savaş Düzeni: Birinci Balkan Savaşı'ndan hemen önce, 1911 yılı itibarıyla 4. Ordu'nun teşkilatı şu şekilde yapılandırılmıştı:

Ordu Karargâhı: Bağdat (Ordu Kumandanı o dönemde büyük ihtimalle Müşir Mehmed Zeki Paşa veya Ferik terfi almış bir kumandandı).
12. Kolordu: Musul merkezli bu kolordu, 35. Tümen (Musul'da) ve 36. Tümen (karargâhı Kerkük'te) birliklerinden oluşuyordu. 35 ve 36. Tümenler, Osmanlı'nın Musul vilayeti ve civarının savunmasını üstlenen piyade tümenleriydi.
13. Kolordu: Bağdat merkezli bu kolordu ise 37. Tümen (Bağdat'ta) ve 38. Tümen (karargâhı Basra'da) birliklerini barındırmaktaydı. 37. Tümen Bağdat ve havalisini, 38. Tümen ise Basra Körfezi çevresini kontrol etmek üzere teşkil edilmişti.
Bu düzenleme ile 4. Ordu, Osmanlı Devleti'nin güneydoğu topraklarında (bugünkü Irak topraklarında) iç güvenlik ve sınır savunmasından sorumlu hale geldi. Trablusgarp Savaşı (1911-12) sırasında İtalyanların Libya’ya çıkmasıyla Osmanlı Devleti Afrika'daki topraklarını savunmaya çalışırken, 4. Ordu doğrudan bu savaşa müdahil olamadı. Zira Trablusgarp bölgesine düzenli birlik gönderilmesi, Osmanlı'nın deniz yoluyla bölgeye ulaşamaması nedeniyle mümkün değildi. Bununla birlikte, Basra Körfezi ve Orta Doğu'daki İngiliz tehdidi 

4. Türkiye Hükûmeti veya III. İnönü Hükûmeti, 3 Mart 1925 - 1 Kasım 1927 tarihleri arasında görev yaptı.

Hükûmet, Fethi Okyar liderliğindeki bir önceki hükûmetin Şeyh Said İsyanı sebebiyle düşmesi üzerine kuruldu. Yeni başbakan, Türkiye'nin ilk iki hükûmetinin de başbakanı olan Cumhuriyet Halk Fırkasından (CHF) İsmet İnönü oldu.

1935 yılına kadar Türkiye'de soyadları kullanılmamaktaydı, bu durum Soyadı Kanunu'na kadar geçerli olmuştur. Listede yer alan soyadlar, kabine üyelerinin daha sonra aldıkları soyadlardır.

1 Kasım 1927'de Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk üçüncü kez seçildi ve teamüllere göre İsmet İnönü istifa ederek hükûmetini yeniden kurdu.

Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetleri Başbakanlık.gov.tr
Hükûmetler ve Programları - Türkiye Büyük Millet Meclisi10 Temmuz 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

5. Kolordu, Osmanlı Devleti'nin I. Dünya Savaşı dönemi askerî birimlerinden biridir.

Osmanlı Ordusu'na bağlı olarak 1911 yılında Selanik merkezli olarak kuruldu. Kolordu seviyesine çıkarılması için yeniden yapılandı. Kolordu, 1911 Birinci Balkan Savaşı'nda aşağıdaki gibi yapılandırıldı:

5. Kolordu, Selanik
13. Piyade Tümeni, Selanik
37. Piyade Alayı, Selanik
38. Piyade Alayı, Selanik
39. Piyade Alayı, Selanik
13. Tüfek Taburu, Selanik
13. Topçu Alayı, Selanik
13. Tümen Grubu, Selanik
14. Piyade Tümeni, Serez
40. Piyade Alayı, Serez
41. Piyade Alayı, Nevrekop
42. Piyade Alayı, Cuma-i Bala
14. Tüfek Taburu, Yemen
14. Topçu Alayı, Serez
14. Tümen Grubu, Serez
15. Piyade Tümeni, Usturumca
43. Piyade Alayı, Usturumca
44. Piyade Alayı, Petriç
45. Piyade Alayı, Petriç
15. Tüfek Taburu, Gevgili
15. Topçu Alayı, Selanik
15. Usturumca Tümen Grubu
5. Kolordu birimleri
5. Tüfek Alayı, Selanik
6. Süvari Tugayı, Gevgili
14. Süvari Alayı, Gevgili
25. Süvari Alayı, Serez
26. Süvari Alayı, Selanik
5. Dağ Topçu Taburu, Katerin
6. Dağ Topçu Taburu, Katerin
4. Alan Obüs Taburu, Demir Hisar
5. Mühendisi Taburu, Gevgili
5. Ulaştırma Taburu, Selanik
Selanik Liman Komutanlığı, Selanik
Ağır Topçu Taburu, Selanik
Torpido Müfrezesi, Selanik
Hafif Arama Müfrezesi, Selanik
Sınır Müfrezesi

19 Ekim 1912'de kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

5. Kolordu (Vardar Ordusu Batı Ordusu komutası altında)
13. Tümen, 15. Tümen, 16. Tümen
İştip Redif Tümeni

12 Kasım 1912'de kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

5. Kolordu (Vardar Ordusu Kuzey Grubu komutasında)
13. Tümen, 15. Tümen
5. Tüfek Alayı, 26. Süvari Alayı, 19. Topçu Alayı

16 Kasım 1912'de kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

5 Kolordu (Vardar Ordusu Sağ Kanat Defansif Kolordusu komutası altında)
13. Tümen, 15. Tümen, 18. Tümen

Ağustos 1914'te kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

V. Kolordu (Anadolu)
13. Tümen, 14. Tümen, 15. Tümen

Kasım 1914, Nisan Sonu 1915'te kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

5. Kolordu (Trakya)
13. Tümen, 14. Tümen, 15. Tümen

Yaz Sonu 1915, Ocak 1916'da kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

5. Kolordu (Gelibolu)
13. Tümen, 14. Tümen, 15. Tümen

Ağustos 1916'da kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

5. Kolordu (Kafkasya)
9. Tümen, 10. Tümen, 13. Tümen

Aralık 1916, Ağustos 1917'de kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

5. Kolordu (Kafkasya)
Kıyı Müfrezeleri

5. Ordu, Osmanlı İmparatorluğu tarafından 24 Mart 1915 tarihinde kuruldu ve 21 Kasım 1918 tarihinde lağvedildi. Bu orduya I. Dünya Savaşı sırasında Çanakkale Boğazı'nı ve Gelibolu Yarımadası'nı savunma görevi verildi. Almanya'dan gelen askerî danışman General Otto Liman von Sanders bu ordunun ilk komutanı oldu.

5. Orduyu Hümayun (Kumandan: Birinci Ferik Mustafa Nuri Paşa)
9ncu Fırka-i Hümayun (Kumandan: Müşir İbrahim Ethem Paşa)
17nci Nizamiye Livası (Kumandan: Mirliva Halil Agah Paşa)
18nci Nizamiye Livası (Kumandan: Mirliva Ahmed Paşa)
19ncu Nizamiye Fırkası
10ncu Fırka-i Hümayun ve Haleb ve Adana Fevkalade Kumandan Vekili (Kumandan: Birinci Ferik Bekir Paşa)
19ncu Nizamiye Livası (Kumandan: Mirliva İsmet Paşa)
20nci Nizamiye Livası (Kumandan: Mirliva Ahmed Rıfat Paşa)
5. Süvari Fırka-i Hümayunu (Kumandan: Ferik Mustafa Nuri Paşa)
5. Topçu Fırka-i Hümayun ve Orduyu Hümayun Esliha-i Harbiye ve Mühimmat-ı Nariye Müfettişliği (Kumandan: Ferik Mehmed Tevfik Paşa)

Nisan sonu 1915'te ordu, aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

3. Kolordu (Esat Paşa komutasında)
7. Tümen, 9. Tümen, 19. Tümen (Mustafa Kemal komutasında)
15. Kolordu (Albay Hans Kannengiesser komutasında)
3. Tümen, 11. Tümen
Çanakkale Müstahkem Mevkii Komutanlığı
Bir uçak filosu

5. Ordu Komutanı Mareşal Liman von Sanders, karargâhıyla Gelibolu'daydı.

1. Kolordu
2. Tümen, 3. Tümen
2. Kolordu
4. Tümen, 5. Tümen, 6. Tümen
3. Kolordu
7. Tümen, 8. Tümen, 9. Tümen, 19. Tümen
4. Kolordu
10. Tümen, 11. Tümen, 12. Tümen
5. Kolordu
13. Tümen, 14. Tümen, 15. Tümen
Çanakkale Müstahkem Mevkii Komutanlığı
Bir uçak filosu
Ayrıca doğrudan doğruya 5. Ordu Komutanlığına bağlı bir tümen (19. Fırka), bir süvari tugayı (1. Tugay), bir piyade alayı ve dört jandarma taburu vardı. 19. Fırka, Yarbay Mustafa Kemal emrinde ve Eceabat'ta 5. Ordu'nun ihtiyatını oluşturuyordu. Süvari Tugayı ise yine ordu emrinde olarak Saros Körfezi batısında Bulgar hududuna kadar olan geniş kıyı kesimini gözetlemekteydi. Jandarma taburları da, düşmanın fazla beklenmediği kıyılarda gözetleme görevi yapmaktaydılar. 5. Ordu'nun asker sayısı 84.000 (Müttefiklerin 75.000), top sayısı 72 (Müttefiklerin donanma hariç 140) idi. Osmanlı asker sayısı düşmana nazaran 9.000 kişi daha fazla idi ama bu bir sayısal görüntüden ibaretti. Aslında tarafların savaş gücünü belirleyen, (eğitim ve moral başta olmak üzere) silahların kalitesi, silah, cephane, araç, gereç bütünlemesi ve özellikle ağır makineli tüfek ve topun miktarı idi ve bunlar da düşmandan yana idi.

Ağustos 1916'da ordu, aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

1. Kolordu
14. Tümen, 16. Tümen
Çanakkale Müstahkem Mevkii Komutanlığı

Aralık 1916'da ordu, aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

14. Kolordu
57. Tümen, 59. Tümen
Çanakkale Müstahkem Mevkii Komutanlığı

Ağustos 1917, Ocak 1918'de ordu, aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

14. Kolordu
57. Tümen
19. Kolordu
59. Tümen
21. Kolordu
49. Tümen
Çanakkale Müstahkem Mevkii Komutanlığı

Haziran, Eylül 1918'de ordu, aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

14. Kolordu
57. Tümen
19. Kolordu
Yok
21. Kolordu
49. Tümen
Çanakkale Müstahkem Mevkii Komutanlığı

Kasım 1918'de ordu, aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

1. Kolordu
55. Tümen
14. Kolordu
49. Tümen, 60. Tümen, 61. Tümen

5. Türkiye Hükûmeti veya IV. İnönü Hükûmeti, 1 Kasım 1927 - 27 Eylül 1930 tarihleri arasında görev yaptı. Dördüncü İnönü Hükûmeti olarak bilinir.

Hükûmet, Kemal Atatürk'ün ikinci kez Türkiye cumhurbaşkanı seçilmesinin ardından kurulmuştur. Başbakan, bir önceki hükûmetin de başbakanı olan Cumhuriyet Halk Fırkasından (CHF) İsmet İnönü'ydü.

1935 yılına kadar Türkiye'de soyadları kullanılmamaktaydı, bu durum Soyadı Kanunu'na kadar geçerli olmuştur. Listede yer alan soyadlar, kabine üyelerinin daha sonra aldıkları soyadlardır.

12 Ağustos 1930'da Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk, eski başbakanlardan Fethi Okyar'dan Türkiye'de çok partili demokrasiyi ikinci kez başlatmak amacıyla bir muhalefet partisi olan Serbest Cumhuriyet Fırkasını kurmasını istedi. Büyük Buhran nedeniyle hükûmet, halk desteğini yeni partiye doğru kaybediyordu ve İnönü yeni bir hükûmet kurarak yeniden güç kazanmaya çalıştı.

Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetleri Başbakanlık.gov.tr
Hükûmetler ve Programları - Türkiye Büyük Millet Meclisi10 Temmuz 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

57. Piyade Alayı, Osmanlı İmparatorluğu ordusuna mensup alay. Çanakkale Kara Muharebeleri'nin başlangıcı kabul edilen Anzak Çıkarması ve sonrasında gerçekleşen muharebelerdeki başarısıyla bilinir. Alay, 30 Kasım 1915 tarihinde Osmanlı Padişahı V. Mehmed tarafından Altın ve Gümüş İmtiyaz Madalyaları ve Harp Madalyası ile ödüllendirilmiştir.

Kuruluş tarihi 1891 olarak kabul edilen 57. Piyade alayı, bazı arşiv kayıtlarına göre 1880 yılında, 15. Tümene bağlı 29. Tugayın bünyesinde bulunmaktaydı. Bir dönem 3. Redif İzmit Alayı adını alan alayın 1880 tarihindeki komutanı Albay Mehmet Rıza Bey, 1891 tarihindeki komutanı da Albay Mehmet İzzet Bey idi.

Alay, 1911 yılında 2. Taburu 42. Nişancı Taburu olarak yeniden adlandırılarak, 5. Trablusgarp Tümeni bünyesinde Trablusgarp Savaşı'na katıldı. Savaşın Ekim 1912 tarihinde Osmanlı aleyhine barış antlaşmasıyla sona ermesinin ardından 57. Piyade Alayı, önce Akka'ya sevk edildi ve 8. Kolordu emrine verildi. Balkan Harbi başladığında, bu kez Vardar Ordusu komutasındaki 19. Piyade Tümeni'ne emrine verildi ve Elbasanlı Albay Şemi Bey komutasında, 35 subay, 2223 er ve erbaş ve 40 hayvan mevcuduyla Balkan Savaşı'na katıldı. Sırp cephesinde 20 Ekim 1912'de Bilaç Muharebesi'ne, 22-24 Ekim 1912'de Komanova Muharebesi'ne, 3-4 Kasım 1912'de Kırçova Muharebesi'ne ve 17 Kasım 1912'de Manastır Muharebesi'ne katıldı. Alay, Balkan Savaşı'nda alınan ağır yenilginin ardından İstanbul'a döndü.

Balkan Savaşı'ndan sonra 19. Tümen kuruluşundan çıkarılan 57. Alay, 1 Şubat 1915 tarihinde Tekirdağ, Yerçeşme'de yeniden kurularak, tekrar 3. Kolordu bünyesindeki 19. Fırka'ya bağlandı. 22 Şubat 1915 tarihinde törenle sancağı verildikten sonra Çanakkale'ye doğru yola çıktı ve 25 Şubat 1915'te Maydos'a (Eceabat) geldi. Mart ayında 5. Ordu Komutanlığının kurulmasından sonra, bağlı bulunduğu 19. Tümen ile birlikte 5. Ordu'nun genel ihtiyatı (yedek) olarak 26 Mart 1915'te Bigalı Köyü'ne konuşlandırıldı. Bu tarihten 24 Nisan 1915'e kadar Yarbay Mustafa Kemal ve Binbaşı Hüseyin Avni tarafından eğitime tabi tutulan 57. Alay, Bigalı Köyü ve Turşun bölgesinde tatbikatlar yaptı. Bigalı Köyü'nde eğitim ve tatbikat faaliyetlerini yürüttüğü sırada 57. Alay'ın bağlı bulunduğu 5. Ordu tarafından birkaç kez yeri değiştirilmek istenmişse de Yarbay Mustafa Kemal, çıkartmanın beklendiği yere en yakın noktalardan biri olmasından ötürü, alayın Bigalı Köyü'nde kalması yönünde ısrarcı oldu. Bu ısrarlar sonuç verdi ve 57. Alay Bigalı Köyü'nde kalmaya devam etti.
Çanakkale Kara Muharebelerinin başladığı gün olan 25 Nisan 1915 sabahı, 19. Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal, kendisine bu yönde bir emir gelmemiş olmasına rağmen düşman çıkartmasını haber alır almaz yanına 57. Alay'ı ve bir dağ bataryasını alarak, kişisel inisiyatifiyle stratejik açıdan önemli olan Conkbayırı'na doğru hareket etti. 57. Alayın Conkbayırı'na hareket eden 3 taburu ve bir dağ bataryasını oluşturan 3.600 subay ve asker, Conkbayırı'na varıldığı anda bizzat Yarbay Mustafa Kemal'in emriyle, kendisinden yaklaşık 2-3 kat daha büyük olan Anzak birliklerine karşı taarruza geçerek, sabah 4:30'dan beri düşmanla çatışma halinde bulunan Yarbay Mehmet Şefik Bey komutasındaki 27. Alay'ın yardımına yetişmiş oldu. 25 Nisan-3 Mayıs tarihleri arasındaki Arıburnu Muharebeleri'nde ciddi zayiat veren alay, savaş ortalarında takviye edildi. Alay, savaşın siper harbine dönüşmesiyle, Merkeztepe-Bombasırtı civarında konuşlandı ve savaş sonuna kadar bu bölgeyi başarıyla savundu. Arıburnu Muharebelerindeki başarısı nedeniyle yarbaylığa terfi ettirilen alay komutanı Hüseyin Avni Bey, 13 Ağustos 1915 Cuma günü, Ramazan Bayramı'nın ikinci gününde, Kesikdere'deki alay karargahı yakınlarına düşen bir top mermisiyle öldü. Yerine 24 Ağustos tarihinde 3. Tabur Komutanı Ali Hayri (Arıburun) Bey atandı.

Ölen 57. Alay'a bağlı 628 asker için Gelibolu Yarımadası'nda, Bombasırtı üzerinde 12 Aralık 1992 tarihinde sembolik bir şehitlik açılmıştır. 57. Alay'ın ve komşu birliği 27. Alay'ın siperleri üzerine 2003 yılında bir otopark inşa edilmiştir. Alayın hatırasını yaşatmak için Adana'da 57. Alay Şehitleri Camii yapılmıştır.

Arıburnu Cephesi
57. Alay Şehitleri Camii

7. Ordu, I. Dünya Savaşı sırasında Sina ve Filistin Cephesi'nde savaşan bir Osmanlı ordusuydu.
19. yüzyılın sonlarında veya 20. yüzyılın başlarında Osmanlı İmparatorluğu'nun bir ordusu olarak kuruldu. Bir ordu olarak belirlenmiş olsa da, 1918 yılında en fazla kolordu gücünde olmuştur. 7. Ordu Arabistan ve Yemen'de görev yapması için 1877 yılında kuruldu. 1908 yılında 13. ve 14. piyade tümeni, bir süvari alayı ve bir topçu alayından oluşan birlik, Yemen'deki isyancı aşiretlerle mücadeleye dahil edildi.

7. Orduyu Hümayun (Kumandan: Müşir Ahmed Feyzi Paşa, Kuvva-yı Umumiye Kumandanı)
13. Tümen (On Üçüncü Fırka-i Hümayun
25nci Nizamiye Livası
26ncı Nizamiye Livası
14. Tümen (On Dördüncü Fırka-i Hümayun)
27nci Nizamiye Livası
28nci Nizamiye Livası (Kumandan: Mirliva Yusuf Cemil Paşa)
15. Tümen (On Beşinci Nizamiye Fırka-i Hümayunu) (Kumandan: Müşir Recep Paşa)
29ncu Nizamiye Livası (Kumandan: Mirliva Münir Paşa)
30ncu Nizamiye Livası (Kumandan: Mirliva İbrahim Ethem Paşa)
16. Tümen (On Altıncı Nizamiye Fırka-i Hümayunu) (Kumandan: Müşir Ahmed Ratıb Paşa)
31nci Nizamiye Livası (Kumandan: Ferik Ahmed Hikmet Paşa)
32nci Nizamiye Livası

Ağustos 1917'de ordu, aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

7. Ordu, Suriye (Mirliva Mustafa Kemal Paşa)
3. Kolordu
24. Tümen, 50. Tümen
20. Kolordu
19. Tümen, 20. Tümen
Alman Asya Kolordusu

Ocak 1918'de ordu, aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

7. Ordu (Mirliva Mustafa Fevzi Paşa)
3. Kolordu
1. Tümen, 19. Tümen, 24. Tümen
20. Kolordu
26. Tümen, 53. Tümen
3. Süvari Tümeni
Alman Asya Kolordusu

Haziran 1918'de ordu, aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

7. Ordu (Mirliva Mustafa Fevzi Paşa)
3. Kolordu
1. Tümen, 24. Tümen, 3. Süvari Tümeni
20. Kolordu
26. Tümen, 53. Tümen, 19. Tümen
Alman Asya Kolordusu

Eylül 1918'de ordu, aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

7. Ordu (Mirliva Mustafa Kemal Paşa)
3. Kolordu (Miralay İsmet Bey)
1. Tümen, 11. Tümen
20. Kolordu (Miralay Ali Fuat Bey)
26. Tümen, 53. Tümen

Kasım 1918'de ordu, aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

7. Ordu (Mirliva Ali Fuad Paşa, vekil)
3. Kolordu
11. Tümen, 24. Tümen
20. Kolordu
1. Tümen, 43. Tümen

8. Türkiye Hükûmeti veya VII. İnönü Hükûmeti, 1 Mart 1935 - 1 Kasım 1937 tarihleri arasında görev yaptı. Yedinci İnönü Hükûmeti olarak bilinir.

Cumhuriyet Halk Partisinden (CHP) İsmet İnönü, 8 Şubat 1935'te yapılan seçimlerin ardından kabinesini kurdu.

1937 yılında Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk ile Başbakan İsmet İnönü'nün anlaşamadığı bazı konular vardı. Şevket Süreyya Aydemir'e göre, Türkiye'nin de katıldığı Nyon Konferansı (10-14 Eylül 1937) sırasında dış politika konusundaki anlaşmazlık belirginleşti. 25 Ekim'de İsmet İnönü istifa etti ve İnönü hükûmetinde Ekonomi Bakanı olan Celal Bayar, Cumhurbaşkanı Atatürk tarafından yeni başbakan olarak atandı.

Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetleri Başbakanlık.gov.tr
Hükûmetler ve Programları - Türkiye Büyük Millet Meclisi10 Temmuz 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

9. Ordu, Osmanlı İmparatorluğu tarafından 7 Haziran 1918 tarihinde kuruldu ve 3 Nisan 1919 tarihinde lağvedildi.

Haziran 1918'de ordu, aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

9. Ordu, (Mirliva Yakup Şevki Paşa)
1. Kafkas Kolordusu (Mirliva Kâzım Karabekir Paşa)
9. Kafkas Piyade Tümeni, 10. Kafkas Piyade Tümeni, 15. Tümen
4. Kolordu (Mirliva Ali İhsan Paşa)
5. Tümen, 11. Tümen, 12. Tümen
Bağımsız Süvari Tugayı

Eylül 1918'de ordu, aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

9. Ordu, (Mirliva Yakup Şevki Paşa)
9. Kafkas Tümeni, 11. Kafkas Tümeni, 12. Tümen, Bağımsız Süvari Tugayı

Kasım 1918'de ordu, aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

9. Ordu, (Mirliva Yakup Şevki Paşa)
3. Kafkas Tümeni (Ahıska)
9. Kafkas Tümeni (Erzincan iliniin güneyinde)
10. Kafkas Tümeni (Batum'dan İstanbul'a hareket etti.)
11. Kafkas Tümeni (Hoy)
36. Kafkas Tümeni (3. Ordu tarafından, Gümrü)
12. Tümen (Serdarabad)
Bağımsız Süvari Tugayı

Nisan 1919 tarihinde Şevket Turgut Paşa, Cevat Paşa ve Kavaklı Mustafa Fevzi Paşa İstanbul'da gizli bir toplantı düzenledi. Bu toplantıda "Üçlü Yemin" adlı bir rapor hazırlandı (Üçler Mısakı) ve vatan savunması için ordu müfettişliği kurulmasına için karar verildi. Nisan ayı sonunda, Kavaklı Mustafa Fevzi Paşa, Harbiye Hazırı Şakir Paşa'ya bu raporu sundu. 30 Nisan 1919 tarihinde, Harbiye Nezareti ve Sultan VI. Mehmed Genelkurmay Başkanı tarafından önerilen ordu müfettişlikleri kurulması hakkındaki kararı onayladı. Müfettişlikler kuruldu ve başlarına şu komutanlar getirildi; 1. Ordu Askeri Müfettişliği (İstanbul'da konuşlu, Kavaklı Mustafa Fevzi Paşa), Yıldırım Ordusu Askeri Müfettişliği (Konya'da konuşlu, Mersinli Cemal Paşa, daha sonra 2. Ordu Askeri Müfettişliği), 9. Ordu Askeri Müfettişliği (Erzurum konuşlu, Mustafa Kemal Paşa, daha sonra 3. Ordu Askeri Müfettişliği). Ayrıca, Rumeli Askeri Müfettişliği (Nurettin Paşa) kurulacak, 13. Kolordu Harbiye Nazırlığı'nın idaresi altında olacaktı. Mayıs 1919'da, ordu müfettişliği aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

9. Ordu Müfettişliği (Dokuzuncu Ordu Kıt'aatı Müfettişliği, Erzurum, Müfettiş: Mirliva Mustafa Kemal Paşa, 15 Haziran 1919 tarihinde, 3. Ordu Müfettişliği olarak değiştirildi)
3. Kolordu (Sivas, Miralay Refet Bey)
5. Kafkas Tümeni
15. Tümen
15. Kolordu (Erzurum, Mirliva Kâzım Karabekir Paşa)
3. Kafkas Tümeni
9. Kafkas Tümeni
11. Kafkas Tümeni
12. Tümen

Abdullah Gül (d. 29 Ekim 1950, Kayseri), 2007'den 2014'e kadar 11. Türkiye cumhurbaşkanı olarak görev yapan Türk ekonomist, akademisyen ve siyasetçidir. Adalet ve Kalkınma Partisinin (AKP) kurucularından olan Gül, daha önce 2002-2003 yıllarında başbakanlık ve 2003-2007 yıllarında dışişleri bakanlığı da yaptı.
Gül 1991, 1995, 1999, 2002 ve 2007 Türkiye genel seçimlerinde Kayseri milletvekili olarak meclise girdi. Başlangıçta Refah Partisine katılmıştır fakat bu parti 1998 yılında laik cumhuriyet ilkesine aykırı eylemlerinden dolayı kapatılınca Fazilet Partisine katıldı. Fazilet Partisi 1. Olağan Kongresi'nde Genel Başkanlık için Recai Kutan ile yarıştı. 521 oy alarak 2. sırada kaldı ve Genel Başkan seçilemedi. Gül 2001 yılında kurulan Adalet ve Kalkınma Partisinin kurucular kurulu üyesi olarak partinin kuruluşunda önemli rol oynadı.
AK Parti'nin 2002 Türkiye genel seçimlerini kazanmasıyla başbakan oldu ve 58. Türkiye Hükûmetini kurdu. Recep Tayyip Erdoğan'ın siyasal yasağı Gül Hükûmeti tarafından kaldırılınca Erdoğan 2003 Türkiye milletvekili ara seçimleri ile meclise girdi ve başbakan olarak 59. Türkiye Hükûmetini kurdu. I. Erdoğan Hükûmetinin kabinesinde başbakan yardımcısı ve dışişleri bakanı olarak görev yapan Gül, 2007 Türkiye cumhurbaşkanlığı seçiminde cumhurbaşkanı seçildi ve 2014 yılına kadar bu görevi sürdürdü.

Abdullah Gül 29 Ekim 1950 tarihinde Kayseri'de doğmuştur. Babası Ahmet Hamdi Gül, annesi Adviye Gül'dür. Kayseri Gazi Paşa İlkokulu, Nazmi Toker Ortaokulu ve Orta öğrenimini Kayseri Lisesinde tamamladıktan sonra İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesine girdi. 1974 yılında mezuniyet sonrası aynı fakültede başladığı doktora çalışmaları için iki yıl İngiltere'de kaldı ve 1983'te İstanbul Üniversitesinden "doktor" unvanı aldı. O dönem İTÜ Sakarya Mühendislik Fakültesinde (1992'de İTÜ'den ayrılarak Sakarya Üniversitesine dönüştü) Endüstri Mühendisliği Bölümünün kuruluşunda çalıştı ve aynı bölümde ekonomi dersleri verdi. 1989'da uluslararası ekonomi dalında doçent oldu.
Öğrencilik yıllarında Gençlik Örgütü Millî Türk Talebe Birliği bünyesinde yer aldı. Memleketi Kayseri'de, Necip Fazıl ekolünden Söğüt Fikir Kulübünde çalıştı ve bu ekolün ileri gelenlerinden Ali Biraderoğlu'nun fikrî çevresinde bulundu.

1983-1991 yılları arasında İslam Kalkınma Bankasında ekonomi uzmanı olarak çalışan Gül, 1991 yılında yapılan seçimlerde Refah Partisi'nden 19. Dönem Kayseri Milletvekili olarak TBMM'ye girdi. 1993'te Refah Partisi'nde Genel Başkan Yardımcılığı görevine getirilen Abdullah Gül, 1995'te yapılan genel seçimlerde, ikinci kez Refah Partisi 20. Dönem Kayseri Milletvekili seçildi. 1993 yılında Refah Partisinin dışişlerinden sorumlu genel başkan yardımcılığı görevine seçildi. Bu süre içinde Avrupa ve Amerika'daki birçok kuruluşlarda yaptığı konuşmalarla parti görüşünü anlattı.
TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu ve Dışişleri Komisyonu üyelikleri de yapan Abdullah Gül, 28 Haziran 1996'da kurulan RP-DYP koalisyon hükûmetinde Devlet Bakanlığı ve Hükûmet Sözcülüğü görevlerinde bulundu.
Refah Partisi'nin 16 Ocak 1998'de Anayasa Mahkemesince kapatılmasından önce kurulan Fazilet Partisi'ne geçen Abdullah Gül, 18 Nisan 1999 genel seçimlerinde Fazilet Partisi'nden 21. Dönem Kayseri Milletvekili seçilerek tekrar parlamentoya girdi.

1992 yılında Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi üyesi oldu ve Konseyin kültür, tüzük, siyasi ve ekonomik kalkınma komitelerinde çalıştı. 2001 yılına kadar yürüttüğü Avrupa Konseyindeki çalışmalarından dolayı kendisine “Pro merito“ madalyası ve Konseyin sürekli “Onursal üyesi” unvanı verildi. NATO Parlamenter Asamblesi üyeliği de yaptı. 8 Mart 2000 tarihinde, Parti'de "yenilikçi kanat" olarak adlandırılan milletvekillerinin desteğini alarak, genel başkanlığa adaylığını koydu. 14 Mayıs 2000 tarihinde yapılan Fazilet Partisi 1. Olağan Kongresi'nde 521 oy alarak, 633 oy alan Recai Kutan'ın gerisinde kaldı. Kongre sonuçları, siyasi çevrelerce, "parti tabanının Yenilikçi olarak adlandırılan kanadı geniş ölçüde desteklediği, ancak Parti'nin henüz bir yönetim değişikliğine hazır olmadığı" şeklinde yorumlandı. Fazilet Partisi'nin 22 Haziran 2001'de Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmasından sonra bir süre bağımsız kalan Gül, 14 Ağustos 2001'de kurulan Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AK Parti) Kurucular Kurulu üyesi olarak üyesi olarak partileşme sürecindeki etkin rolünü sürdürdü ve Siyasi ve hukuki işlerden sorumlu genel başkan yardımcısı olarak görev yaptı. Hakkında kayıp trilyon davasında fezleke hazırlandı. Milletvekili dokunulmazlığı nedeniyle yargılanamadı. Gül hakkındaki fezleke dosyasına 2010 yılında takipsizlik kararı verildi.
AK Parti Kayseri Milletvekili ve Siyasi ve Hukuki İşlerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı olarak görev yaptı. Gül, 3 Kasım 2002 genel seçimlerinde Kayseri Milletvekili olarak yeniden seçildi. AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın siyasi yasaklı olması nedeniyle 16 Kasım 2002'de 58. Hükûmeti kurmakla görevlendirildi. Türkiye'nin 58. Hükûmeti, Başbakan Abdullah Gül tarafından, 18 Kasım 2002'de kuruldu. Recep Tayyip Erdoğan'ın, 9 Mart 2003 Siirt Milletvekili Yenileme Seçimi'nde meclise girmesinden sonra, Abdullah Gül başkanlığındaki 58. Hükûmet, 11 Mart'ta istifa etti. Recep Tayyip Erdoğan başkanlığında, 14 Mart 2003'te kurulan 59. Hükûmette (2. AK Parti Hükûmeti), Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı olarak görev aldı. 3 Ekim 2005'te başlayan Avrupa Birliği müzakereleri için birçok yetkisini Baş Müzakereci Ali Babacan'a devretti.

24 Nisan 2007 tarihinde yapılan AK Parti Grup toplantısında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından 11. Cumhurbaşkanı adayı olduğu açıklandı. 27 Nisan tarihinde yapılan Cumhurbaşkanlığı birinci tur seçimlerinde 357 kabul oyu çıkmasına karşın 367 sayısına ulaşılamadığı için, seçim ikinci tura kalmış; Anayasa'nın ilgili hükmü gereği, ilk oturumun açılabilmesi için 367 üyenin Mecliste hazır bulunması gerektiği gerekçesi ile Cumhuriyet Halk Partisi tarafından oturumun iptali için Anayasa Mahkemesine açılan dava sonucu Meclisin bu birinci oturumu, Anayasa Mahkemesinin 1 Mayıs 2007 tarihli kararı ile iptal edildi. 6 Mayıs 2007 tarihinde Mecliste yapılan iki yoklamada da toplantı yeter sayısının bulunamayışı yüzünden 11. Cumhurbaşkanı seçilememiştir.
22 Temmuz 2007 seçimlerinin ardından AK Parti'nin tek başına iktidara gelmesinde Gül'ün Cumhurbaşkanı seçilememesinin etkili olduğu görüşü öne çıktı. Bunun sonucu olarak da Abdullah Gül tarafından "bunun cumhurbaşkanlığı adaylığına ilişkin açık bir mesaj olduğu" yorumu benimsendi.
13 Ağustos tarihinde kulislerde konuşulan 11. Cumhurbaşkanı adaylığı kesinleşti. 20 Ağustos 2007 tarihinde yapılan cumhurbaşkanlığı seçimi birinci turunda 341 oy aldı. 24 Ağustos 2007 tarihinde yapılan cumhurbaşkanlığı seçimi ikinci turunda 337 oy aldı.
Abdullah Gül 28 Ağustos 2007 tarihinde yapılan cumhurbaşkanlığı seçiminin üçüncü turunda 339 oy alarak Türkiye Cumhuriyetinin 11. cumhurbaşkanı seçildi. Böylece Nisan 2007'de başlayan Türkiye'nin 11. Cumhurbaşkanını seçim süreci sona erdi.

Abdullah Gül 28 Ağustos 2007'den 28 Ağustos 2014'e kadar Türkiye cumhurbaşkanlığı görevini sürdürmüştür. 26.01.2012 tarihli Resmî Gazete'de yayınlanan 6271 sayılı Cumhurbaşkanı Seçimi Kanunu ile görev süresi 7 yıl olarak netlik kazanmış oldu. Anayasa Mahkemesi kanunun ikinci kere aday olmasını engelleyen hükmünü iptal etti, ancak tekrar aday olmadı. Görevini 28 Ağustos 2014'te Recep Tayyip Erdoğan'a devretti.

2008 Ağustos'unda, kayıp trilyon davasında Necmettin Erbakan'ın "sahtecilik" sebebiyle aldığı ev hapsi cezası, Abdullah Gül tarafından Anayasa'da geçen ‘sürekli hastalık' kapsamında affedildi. Kayıp trilyon davası sanıklarından biri olan Gül, milletvekili olmasından ötürü yargılanamamış daha sonra Cumhurbaşkanı seçildiğinde Başsavcılık tarafından kovuşturmaya gerek olmadığına karar verilmişti.

Abdullah Gül 29 Ekim 1950'de Kayseri'de dünyaya gelmiştir. Annesi Adeviye Hanım ve babası Ahmet Hamdi Gül'dür.
21 Ağustos 1980'de Hayrünnisa Gül (Özyurt) ile evlenen Gül'ün Ahmet Münir, Kübra ve Mehmet Emre adlarında üç çocuğu dünyaya geldi. Gül, İngilizce ve Arapça biliyor. Ayrıca Beşiktaş takımını tutmaktadır.
Gül'ün kızı Kübra'dan 2010 ve 2014 doğumlu iki torunu vardır.

Abdullah Gül'ün yayımlanmış olan kitapları:

Demokrasi ve Hukuk Yolunda
Global Perspektif
Gelecek Yakın
Diplomaside Erdemli Güç
Türkiye'yi ve Dünyayı Yeniden Düşünmek

X'te Abdullah Gül
Facebook'ta Abdullah Gül
Instagram'da Abdullah Gül

Abdurrahim Tuncak (1908 - 10 Ağustos 1998), Mustafa Kemal Atatürk'ün manevi oğlu. Mustafa Kemal ve ailesinin Akaretler ve Şişli'deki evlerinde  Zübeyde Hanım tarafından büyütülüp yetiştirilmiştir.

Mustafa Kemal Paşa'nın I. Dünya Savaşı'nda Kafkas cephesinde  görev yaptığı sırada tanıdığı ve yanında İstanbul'a getirdiği Vanlı bir çocuktur. Nüfus kağıdında doğum yeri Diyarbakır yazar, ancak Diyarbakır'da doğduğu kesin değildir.
Kendi anlatımına göre Mustafa Kemal, onu İstanbul'da Akaretler'deki evlerinde yaşayan Zübeyde Hanım'a teslim etmiştir. Kendisi, ilk çocukluk anılarını şu şekilde anlatır: "Ben kendimi bildiğimde üç yaşındaydım ve Akaret'lerdeki evimizde Zübeyde Anne'min kucağındaydım. Bana, Mustafa Kemal Paşa'nın bir gün eve getirdiği ve 'Bu çocuğu biz yetiştireceğiz' diyerek beni Zübeyde Anne'me teslim ettiği söylendi. Bu konuda, bunun dışında hiçbir bilgim yoktur." 
Gerçek anne ve babasını hiçbir zaman öğrenememiş, röportajlarında şu bilgiyi aktarmıştır: "Rivayete göre babam bir memurmuş. Tayin edildiği Diyarbakır’da annemi akrep sokmuş. Annem ölmüş. Babam beni İstanbul’a getirmiş ve hemen arkasından askere alınmış, cepheye gönderilmiş. Bir daha dönmemiş. Haberi de gelmemiş".
İlk çocukluk yılları Zübeyde Hanım ve Makbule Hanım'ın yaşadıkları Akaretler ve Şişli'deki evlerinde geçti. Mustafa Kemal'in Filistin cephesinde olduğu sırada Zübeyde Hanım ile birlikte onu görmeye gitti. 16 Mayıs 1919'da İstanbul'dan ayrılan ve Anadolu'ya geçerek Milli Mücadele'yi başlatan Mustafa Kemal'i diğer aile fertleri ile birlikte Akaretler'deki evden uğurladı.
Kurtuluş Savaşı devam ederken Mustafa Kemal'in başyaveri Salih Bey'in oğlu ile birlikte Ankara'ya giderek; Çankaya Köşkü'nde yaşadı; Köşk'e yakın bir ilkokulda ve ardından Sanayi Mektebi'nde öğrenim gördü. Mustafa Kemal'in Latife Hanım'la evlenmesinden sonra iki yıl Latife Hanım'ın babası Muammer Bey'in İzmir'in Göztepe semtindeki köşkünde yaşadı ve okula devam etti. Yaz tatillerinde Ankara'ya giderek Çankaya Köşkü'nde kaldı. Latife Hanım ile Mustafa Kemal'in ayrılmasından sonra Ankara'ya giderek lise öğrenimini tamamladı.
Liseden sonra  öğrenimine Fransa'da Grenoble Üniversitesi'nde devam etmeye hazırlanmak üzere İstanbul'a gönderildi; Fransızca ve matematik dersleri aldı. Silahtarağa Elektrik Fabrikası'nda staj yaptı. Bir süre sonra Mustafa Kemal'in isteği ile Fransızca derslerini bırakarak Almanca öğrendi ve 1929'da mühendislik eğitimi için Berlin Teknik Üniversitesi'ne gönderildi. Masrafları Mustafa Kemal Atatürk tarafından karşılandı. 1934 yılında Türkiye'de Soyadı Kanunu çıktığında Türk komutanlarından Tuncak'ın adını, soyadı olarak aldı. Elektrik mühendisliği eğitimini tamamladıktan sonra AEG firmasında staj yaptı. 1937'de, Türkiye'ye dönüşünden kısa bir süre önce, Savarona yatının Mustafa Kemal Atatürk'e hediye edilmek üzere Türk hükûmeti tarafından satın alınması görüşmelerinde tercümanlık yaptı.
Türkiye'ye döndükten sonra AEG firması tarafından işletilen Ankara Elektrik, Gaz ve Otobüs İşletmesi (EGO)'nde elektrik mühendisi olarak çalışmaya başladı; emekli olana kadar aynı işyerinde görev yaptı.  Gazeteci Mete Akyol'la beş aylık görüşme sonucunda hazırlanan ve UNESCO'nun Atatürk Yılı ilan ettiği 1981 yılında Milliyet gazetesinde 15 günlük bir dizi olarak yayımlanan röportajı ile Atatürk ile ilgili anılarını kamuoyu ile paylaştı. 10 Ağustos 1998'de öldü. Cenazesi 13 Ağustos 1998'de Bebek Camii'nde kılınan öğle namazından sonra Ortaköy Mezarlığı'na defnedildi.

Tuncak, 10 Kasım 1986'da Başkent Üniversitesi Bağlıca Kampüsü'nde, Rektörlük Binası'nın bir salonunda üniversiteye hediye ettiği Atatürk fotoğrafları koleksiyonunu sergiledi. Üniversiteye daha sonra Mustafa Kemal Paşa'nın bavul, bornoz gibi bazı özel eşyalarını bağışladı. Üniversite yönetimi, bu bağışları sergilemek üzere, 1998 yılında kampüse, Atatürk'ün ailesinin İstanbul'da yaşadığı Akaretler'deki evin bir benzerini yaptırmış "Abdurrahim Tuncak Atatürk Evi Müzesi" adıyla müze açmıştır.

Orhan Karaveli, Hürriyet pazar eki, 17 Ekim 1998, Sabiha Gökçen:O'nun erkek varisi yok15 Nisan 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bir anı idi o Atatürk'ten 6 Aralık 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Mete Akyol, Abdürrahim Tuncak'ı Nasıl ‘Keşfettiğini’ Anlatıyor

Abdurrahman Şeref Efendi (1853 - 18 Şubat 1925), son Osmanlı vakanüvis ve devlet adamı.
Asıl adının Abdurrahmân Şerafeddîn olduğu Sicill-i Ahvâl kayıtlarında yazmaktadır. "Efendi" lâkabı kendisinin hitap için seçtiği ve arzu ettiği bir kelimeydi. İstanbul'da doğan Abdurrahman Şeref 1873'te Mekteb-i Sultani'den mezun oldu. İlk önceleri tarih ve coğrafya öğretmenliği yaptı. Daha sonra Mektebi Mülkiye'de ve Galatasaray Lisesi'nde müdürlük yaptı. 2 defa Maarif Nazırlığı görevinde bulundu. 1909 tarihinde vakanüvislik görevine getirildi. Osmanlı Devleti'nin resmi tarihçiliği olan vakanüvislik görevini 1 Kasım 1922 tarihinde saltanatın kaldırılışına kadar sürdürdü. Abdurrahman Şeref bu görevi sırasında bir ara 1918'de Evkaf Nazırlığı da yaptı.
Kurtuluş Savaşı'ndan sonra 11 Kasım 1922'de (1. dönem) TBMM Genel Kurulunu ziyaretinde, farklı görüşlere mensup pek çok milletvekilinin ortak önergesiyle selamlanmış olması (beyanı hoşamedi) ve bunun Meclis zabıtlarında gösterilmesi popülerliğinin bir göstergesi olarak görülebilir. 1923 tarihinde 2. dönem meclisine İstanbul milletvekili olarak girdi. En yaşlı üye olduğu için 2. dönem meclisini başkan olarak açtı. 1925 tarihinde ölen Abdurrahman Şeref'in cenazesi Edirnekapı dışındaki aile mezarlığına defnedildi.

Abdurrahman Şeref, resmî görevleri yanında çeşitli ilmi faaliyetlerde de bulunmuş, çoğu ders kitabı özelliğinde birçok eser kaleme almıştır. Tarih- Osmânî Encümeni'nin başkanlığını da yapmış, bu kurumun yayın organı olan Tarih-i Osmânî Encümeni Mecmuası'nda çeşitli makaleler yazmıştır.
Bunlar dışında bazı gazetelerde çıkan yazılarını Tarih Musâhabeleri adı altında toplamıştır. Dönemin politikasına uygun olarak yazılan ve müellifin vakanüvisliği sırasında ve İkinci Meşrutiyet'in olaylarını içeren Vekayinâme adlı eserini ise yayınlamamıştır. Abdurrahman Şeref, kendinden önce vakanüvis görevinde bulunan Lütfî Efendi'nin eserinin 8. cildini çeşitli ilavelerle yayınlamıştır. Diğer eserleri şunlardır:

Coğrafya-i Umumi (2 cilt, 1313: 1. cilt, 3. baskı, 1303, 2. cilt, 1. baskı)
Fezleke-i Tarih-i Devlet-i Osmaniyye,
Fezleke-i Tarih-i Düvel-i İslâmiyye,
Tarih-i Devlet-i Osmaniyye,
Tarih-i Asr-ı Hâzır;
Harb-i Hâzırın Menşei.

Özel

Genel
Tekiner, Mehmet Efdalettin; Günay, Vehbi (hazırlayan) (Temmuz 2009). "Abdurrahman Şeref Efendi (Biyografisi, Resmi ve Özel Hayatı)". Tarih İncelemeleri Dergisi. 24 (1). Ege Üniversitesi. ISSN 0257-4152. 31 Mayıs 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi31 Mayıs 2017. 
Demiryürek, Mehmet (2003). "Ölümünün 78. Yılında Son Vak'anüvis Abdurrahman Şeref Efendi ve Cumhuriyet 18 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.". Milli Eğitim Dergisi, sayı 158

Abdülhak Adnan Adıvar (1882, Gelibolu – 1 Temmuz 1955, İstanbul), Türk siyasetçi, yazar, tarihçi, akademisyen ve hekim.
Cumhuriyet tarihinin ilk bilim tarihçisi, 1. Meclis döneminin ilk sağlık bakanıdır. (Cumhuriyet döneminin ilk sağlık bakanı, Adnan Adıvar'dan sonra gelen Refik Saydam'dır). I. TBMM'de milletvekili olarak görev yapmış ve meclis ikinci başkanı olmuştur. Türkiye'nin ilk muhalefet partisi olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın kurucularındandır.
Romancı Halide Edip Adıvar'ın eşidir.

1882'de Gelibolu'da doğdu. Kadı Ahmet Bahaî Efendi ve Sabiha Hanımın oğludur. Okul hayatı İstanbul'da geçti. İlk öğrenimini Numune-i Terakki Mektebi'nde, lise öğrenimini Mülki İdadî'de tamamladı. Tıp öğrenimine de 1899 yılında İstanbul'da başladı. 1905 yılında Tıbbiye Mektebi'ni bitirdikten sonra Berlin Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde asistanlık yaptı, iç hastalıkları kürsüsünde uzmanlık diploması aldı.
II. Meşrutiyet'in ilanından sonra yurda döndü ve 1910'da Tıbbiye Mektebi'nde müderris muavini oldu. 1911 yılında Hilâl-i Ahmer Cemiyeti müfettişi ve doktor olarak Trablusgarp Savaşı'na katıldı. 2 yıl kadar Tıp Fakültesi müdürlüğü yaptı. I. Dünya Savaşı boyunca Sıhhiye Umum Müdürü olarak görev yaptı ayrıca tabip binbaşı rütbesiyle cephede yer aldı, Genel Karargâh Sağlık Müfettiş Yardımcısı olarak görev yaptı. Savaşın sonunda Tıp Fakültesi'ndeki görevine döndü.
1917 yılında o sırada Lübnan'da eğitimci olarak görevli bulunan yazar Halide Edip ile evlendi. Halide Hanım'ın babasına verdiği vekâlet ile nikâhları Bursa'da kıyıldı. Adnan Bey'in 1955'te ölümüne kadar süren bu evlilikten çiftin çocukları olmadı.
Abdülhak Adnan, Mondros Mütarekesi imzalandıktan sonra düşman işgallerine karşı İstanbul'da kurulan ilk gizli direniş örgütü olan Karakol Cemiyeti'nin kurucularından birisi oldu. Milliyetçi düşünceleri savunan Milli Türk Fırkası'nın da kurucuları arasında yer aldı. 1919'da yapılan Osmanlı Mebusan seçimlerine Milli Türk Fırkası'nın adayı olarak katıldı ve İstanbul mebusu oldu.
İngilizlerin, 16 Mart 1920'de İstanbul'u işgal ettikten sonra Meclisi Mebusan kapatılmıştı; haklarında idam kararı çıkardığı ve padişahın 24 Mayıs 1920'de idamlarını onayladığı ilk altı kişi arasında Mustafa Kemal ile birlikte Adnan Bey ve eşi Halide Hanım da vardı. Ancak Adnan Bey, eşi ile birlikte 19 Mart 1920 günü at sırtında İstanbul’u terk etmiş ve milli mücadeleye katılmak üzere 2 Nisan 1920 günü Ankara’ya varmıştı. Böylece, 23 Nisan 1920 günü TBMM’nin açılışında hazır bulundu.
Adnan Bey, Ankara'da Birinci Dönem Büyük Millet Meclisi katıldı; oluşturulan ilk TBMM hükûmetinde Sıhhiye ve İçtimai Muavenet Vekili oldu. 2 Mart 1921'de meclis ikinci başkanı seçilince bakanlıktan ayrıldı. Dahiliye Vekili Refet Bey'in cepheye gittiği dönemlerde (28 Eylül 1920 Konya cephesi, 9 Kasım 1920 Güney cephesi) vekâleten dahiliye bakanlığı görevini yürüttü. Savaş yıllarında Çocuk Esirgeme Kurumu'nun kurucuları arasında yer aldı. Türk Kurtuluş Savaşı'nın Türk ordusunun zaferiyle sonuçlanmasından sonra Hamid Bey'in yerine TBMM İstanbul Temsilcisi olarak atandı.
Çeşitli görüş ayrılıkları sebebiyle 9 Kasım 1924'te Halk Fırkası'ndan ayrıldı, ikinci grup milletvekillerinin arasına dahil oldu. 17 Kasım'da çok partili hayata geçiş denemesi sırasında kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’na katıldı. Partinin 1925 Haziran’ında kapatılmasından sonra bir süre bağımsız milletvekili olarak mecliste yer aldı. 30 Ocak 1926'da milletvekilliğinden çekildi ve Birleşik Krallık'a gitti. 14 yıl boyunca Birleşik Krallık ve Fransa’da yaşadı.
17 Haziran 1926'da Mustafa Kemal Atatürk'e karşı planlanan İzmir'deki suikast girişiminin sorumlularından biri olarak gıyaben İstiklal Mahkemesi'nde yargılanıp beraat etti.
Adnan Adıvar, Paris Doğu Dilleri Okulunda sekiz yıl boyunca Türkçe hocası olarak görev yaptı. Yurt Dışına yaşadığı dönemde Bertrand Russell'ın The Problems of Philosophy (Londra 1911) adlı eserini Felsefe Meseleleri adıyla Türkçeye tercüme ederek 1935 yılında İstanbul’da yayımladı. Bu çalışma ile İngilizlerin kullandığı felsefe diline aşina olmaya çalışmıştır
Yine yurt dışında bulunduğu sırada "La Science chez les Turcs Ottomans" (1939) isimli ünlü eserini yayınladı; Birleşik Krallık'ta, Encyclopedia Britanica'nın "Türkiye'nin Yeni Zaman Tarihi" bölümünü yazdı; 1939’da yurda döndü.
Yurda döndükten sonra Maarif Vekaleti tarafından İslam Ansiklopedisi yazı kurulu başkanlığına getirildi. İslam Ansiklopedisi’nin Yayın Kurulu Başkanı olarak Türk kültür hayatına büyük katkıda bulunmuş olan Adıvar’ın yazdığı ansiklopedi maddelerinden bazıları Ali Kuşçu, Ebu'l-Kâsım Zehrâvî, Fârâbî, Hârizmî, İbn Bâcce, İbn Haldûn ve Kınalızâde maddeleridir.
1944 yılında bilim tarihimiz açısından önemli bir başka eserini İstanbul'da yayımladı: Tarih Boyunca İlim ve Din. Bu eserde din ve bilim ilişkilerini tarihi gelişimi içinde incelemiştir.
1946'daki VIII. dönem seçimlerinde bağımsız İstanbul milletvekili olarak tekrar meclise girdi. 1947’de kurucularından olduğu “Doğu Araştırmaları Derneği”’ne başkan seçildi. 1950 yılında meclisten ayrıldı ve ilim alanındaki çalışmalarına döndü.

Adnan Adıvar, bilim tarihi alanında ilk çalışmanın yapıldığı çalışmaya katılmıştır. Bu çalışmada, Molla Lütfi ait Sunak Taşının İki Katının Alınması Hakkında isimli kısa bir risalesi elde mevcut olan üç nüshayı karşılaştırarak Fransızcaya çevrilmiştir. Çeviriyi Abdülhak Adnan Adıvar ile Henry Corbin gerçekleştirmiştir; çalışmayı Şerafettin Yaltkaya yürütmüştür.

Les Siciences Chez le Turcs Ottomans (Osmanlı Türklerinde İlim), Fransızca: Paris 1939; Türkçe 1943.
Tarih Boyunca İlim ve Din (1944) ISBN 975-14-0315-4
Denemeler: Bilimin Sarp Yolunda Cüretkâr Adımlar

Faust’a Dair Bir Tahlil Tecrübesi, İstanbul, (1939),
Bilgi Cumhuriyet Haberleri (1945)
Dur Düşün (1950)
Hakikat Peşinde Emeklemeler (1954)

Felsefe Meseleleri (1935), Bertrand Russell

Adıvar, 1 Temmuz 1955'te İstanbul’da hayatını kaybetti. Merkezefendi Mezarlığı'na eşi Halide Edib Adıvar ile gömülmüştür.

A. Adnan Adıvar, Osmanlı Türklerinde İlim, Remzi K., İstanbul 2000, 6.bs.
Nuran Yıldırım: “Hekim Kimliği İle Abdülhak Adnan Adıvar ve Tıp Tarihi ve Deontoloji Müderrisliği”, Osmanlı Bilimi Araştırmaları, C.VII, Nr.2 (2006), 55-86.

Abdülhak Hâmit Tarhan (Osmanlıca: عبد الحق حامد; 2 Ocak 1852, Beşiktaş - 12 Nisan 1937, İstanbul), Türk şair, oyun yazarı ve diplomat.
Osmanlı İmparatorluğu'nun son döneminde ve Cumhuriyet Türkiye'sinin ilk yıllarında eserler vermiş, modern edebiyatın doğuşunda etkin bir isimdir.
Köklü ve eski bir ulema ailesinin ferdi olarak 2 Ocak 1852 tarihinde İstanbul'da dünyaya geldi. Hayatının her döneminde yüksek mevkilerde bulunarak, dünyanın birçok yerini görme fırsatı yakaladı ve çağının büyük ve güçlü bir sanatçısı sayılmıştır. Tanzimatı, Birinci ve İkinci Meşrutiyetleri ve Cumhuriyeti gören; bu devirlerdeki Tanzimat, Edebiyat-ı Cedide, Millî Edebiyat ve Cumhuriyet devri edebiyatlarını yakından tanıyan sanatçı, Türk edebiyatında "Şair-i Azam" (Büyük Şair) sıfatı ile anılır (Bu sıfatı ilk kez Süleyman Nazif kullandı). Uzun seneler diplomat olarak hem doğu hem de batı ülkelerinde bulunması nedeniyle iki edebiyatı da tanımış; Türk şiirine batıdan yeni konular, serbest düşünce ve şekiller getirirken; batı yazarlarından etkilenerek yazdığı oyunlarla Türk tiyatrosuna felsefi düşünceyi sokmuştur. Türk edebiyatının en büyük eserlerinden birisi kabul edilen Makber'in şairidir. TBMM III., IV. ve V. dönemlerde İstanbul Milletvekili olarak görev yapmıştır.

2 Ocak 1852'de İstanbul’da Bebek'teki Hekimbaşı Yalısı’nda köklü ve eski bir ulema ailesinin ferdi olarak dünyaya geldi. Babası, tarihçi ve diplomat Müverrih Hayrullah Efendi, annesi Kafkasya’dan kaçırılmış bir cariye olan Münteha Hanım’dır. Ailenin dört çocuğundan üçüncüsüdür (Diğerleri sırasıyla Fatma Fahrünnisâ Hanım, Abdülhâlik Nasuhi Bey ve Mihrinnisâ Hanım’dır).
Bebek Köşk Kapısı’ndaki Mahalle Mektebi’nin ardından bir süre Rumelihisarı Rüştiyesi’ne devam etti, daha sonra evde özel dersler alarak yetişti. Kendisine özel ders veren hocalardan Hoca Tahsin Efendi'nin üzerinde büyük etkisi oldu. 10 yaşındayken ağabeyi Nasuhi ile birlikte Paris’e Millî Eğitim Müsteşarı olarak eğitim sistemini inceleyen babasının yanına gönderildi ve eğitimine orada devam etti. 1864 yılında Paris'ten İstanbul'a döndü. Gördüğü tek düzenli tahsil, Paris’teki bir buçuk senelik tahsilidir. Yurda döndükten sonra Robert Kolej’e girdiyse de asıl öğrenimini evde özel hocalardan aldı. Henüz çocuk yaşta iken usul-adap öğrenmek için bir okul vazifesi gören Bab-ı Ali Tercüme Odası’nda kâtip olarak çalıştı. Bir yıl sonra babasının Tahran Büyükelçisi olarak atanması üzerine onunla birlikte Tahran’a gitti. Farsça öğrendi ve İran edebiyatını tanıma fırsatı buldu.

Babasının ölümü üzerine 1867’de İstanbul’a dönen Abdülhak Hâmit, memuriyet hayatına Maliye ile Şûrâ-yı Devlet Mektubî Kalemleri'nde devam etti. Mektubî Kalemi'nde Ebüzziya Tevfik, Samipaşazade Sezai ve Baha Bey gibi devrin edebiyatçılarıyla arkadaşlık etme fırsatı buldu. 1873’te Recaizade Ekrem ile tanıştı ve yazarı "ikinci üstadı" olarak kabul etti (Birinci üstadı, dönemin genç yazarlarını etkisi altına alan Namık Kemal’dir). Bu arada Tahran hatıralarını anlatan Maceray-ı Aşk adlı ilk eserini yazdı.
1874 yılında Edirne'de ağabeyi Nasuhi Bey'in konağında Pirizade ailesinden on üç yaşındaki Fatma Hanım ile evlendi ve onunla beraber İstanbul’a döndü. Çiftin Abdülhak Hüseyin ve Hamide adında iki çocuğu oldu. Abdülhak Hâmit, evliliğinin ilk yıllarında ilk şiirlerini yazdı. Ahmet Vefik Paşa, içinde atasözleri bulunan bir oyun yazmasını önermişti. Düğünden birkaç ay sonra onun öğüdüne uygun olarak Edirne'de Sabr ü Sebat adlı oyunu yazdı. İçli Kız, Duhter-i Hindu, Garam, Sardanapal ve Nazife gibi eserleri bu dönemde verdi. Büyük bir üretkenlikle birbiri ardına çıkardığı kitapları geniş yankı buldu, ünü Osmanlı ülkesine yayıldı.

Hariciye mesleğini seçen ve 1876’da Paris Büyükelçiliği İkinci Kâtibi olarak Fransa’da görevlendirilen Abdülhak Hâmit, eşini ve çocuğunu Edirne’de ağabeyinin evinde bırakıp görev yerine gitti. 2 yıl süre ile Paris’in eğlence dünyasında yaşadıklarını “Divaneliklerim yahut Belde” adıyla kitaplaştırdı. On yedi şiir içeren bu kitapta hayat ve gerçek dünyayı anlatması, Hâmit’in şiire getirdiği yeniliktir. Paris yıllarında daha sonra Damat Ferit Paşa olarak tarih sahnesinde yerini alacak Ferit Bey ile arkadaşlık etmiştir.
Abdülhak Hâmit Paris’te iken gezip tozmanın yanı sıra; Jean Racine, Pierre Corneille, Victor Hugo, Alphonse de Lamartine ve Alfred de Musset gibi Fransız yazarlarını okudu, “Nesteren” ve “Tarık” oyunlarını yazdı. Corneille’in bir oyununa nazire olarak yazdığı “Nesteren”’in 1878’de Fransa’da yayınlanması sarayda kuşku uyandırdı. Biri halk tarafından sevilen diğeri sevilmeyen iki kardeş hükümdarın kavgasını anlatan bu eserin konusu, V. Murat ve II. Abdülhamit’in durumuna benzerlik gösterdiği için görevden alındı. Yeni bir göreve atanıncaya kadar geçen iki sene içinde Edirne’de yaşadı ve kendini edebiyata verdi. "Sahra”, “Tezer”, “Eşber” ve “Bir Sefilenin Hasbıhâli” adlı eserleri bu dönemde tamamlandı.

Bütün arzusu Paris’e gitmek olan Hâmit, Berlin Sefareti'ne atandığından bundan memnun olmasa da Paris yoluyla Berlin’e gitmeye karar verdi; ancak bu arada ağabeyinin Rize’ye tayin olduğunu öğrenince karısının ve çocuklarının durumunu öğrenmek için İstanbul’a döndü. Bütün ailenin Nasuhi Bey ile Rize’ye gitmesine karar verilince onlarla birlikte gidip Batum, Kırım yolu ile Berlin’e gitmeyi düşündü. Yolda Kırım Savaşı’nın yapıldığı yerleri görme fırsatı buldu ve şehit Türk askerlerinin bir mezarı olmadığını görünce “Sivastapol Manzumesi”’ni kaleme aldı (Şiir, sonradan "İlham-ı Vatan" adını aldı).
Odesa'da iken Berlin'e gitmekten vazgeçen Hâmit, cinnet geçirdiğine dair Hariciye Nazırı'na bir telgraf çekip Rize'ye geri döndü; ardından ailesinden ayrılmak istemediği için görevinden istifa etti ve Poti Şehbenderliği'ni istedi. Rize'de iken en verimli dönemlerinden birini geçiren şair “İbn-i Musa” adlı eserini tamamladı.
1881'de Poti Şehbenderliği'ne (konsolosluğuna) atanan ama beğenmeyen Hamid, birkaç ay sonra Yunanistan’ın Golos şehrine atandı, burada karısı Fatma Hanım ile beraber üç yıl kaldı. 1883’te Bombay Konsolosluğu'na atandı. Hasta olan karısına havasının yarayacağını düşünerek bu görevi kabul etti. 3 yıl kaldığı Bombay’da doğanın güzellikleri coşkun şiirler için ilham verdi. Ancak Fatma Hanım’ın durumu iyileşmeyip verem teşhisi konulunca ailesi ile İstanbul’a doğru dönüş yoluna çıktı. Fatma Hanım, İstanbul’a varamadan Beyrut’ta vali olan Nasuhi Bey’in konağında hayatını kaybetti (1885). Şair, Beyrut’ta kaldığı kırk gün boyunca her gün Fatma Hanım’ın mezarını ziyaret etti ve ünlü şiiri “Makber”i yazdı. Makber’in yayımlanması ile ünü birden arttı, imparatorluk sınırlarını aştı. O güne kadar düz yazı alanındaki eserleriyle tanınan Hâmit, eşinin ölümünden sonra şairliği ile anılır oldu.
İstanbul'a döndüğünde kendisini edebiyata verdi; karısıyla ilgili “Ölü”, “Bunlar O'dur” ve “Hacle” eserlerini yayımladı ve Hindistan izlenimlerini kaleme aldı.

1886 sonunda yeni görev yeri olan Londra'ya giden Hâmit, bu kenti çok sevdi ve Gayret dergisine birbiri ardına şiirler gönderdi. Yeniden evlenmeye karar veren ancak âşık olduğu İngiliz kızı ile Hâmit'in gelirini düşük bulan asil ailesinin itirazı nedeniyle evlenemeyen şair, Elçilik'te çalışan İrlandalı bir hizmetçiye evlilik teklifi ettiğinde de sınıf farkı gerekçesiyle reddedilir. Bu dönemde kaleme aldığı "Finten" ve "Cünun-ı Aşk" adlı tiyatro eserlerinde para ve sınıf farkı meselelerini işledi.
“Finten” adlı eseri ile birlikte basılma izni almak üzere İstanbul’a gönderdiği “Zeynep” adlı oyununda, “devlet ve hanedanla eğlendiği” sonucuna varıldığı için görevinden alınan Hâmit, İstanbul'a döndü. Bir süre boşta kaldıktan sonra II. Abdülhamit’e bir dilekçe yazıp edebiyatla uğraşmayacağına söz vermesi üzerine tekrar Londra’daki eski görevine dönebildi. Çok uzun süre kaldığı İngiltere’yi yarı vatan edindi. Memleketten uzakta bulunduğu yıllarda aile fertlerine ve dostlarına yazdığı mektupların bir kısmını kitap olarak yayımladı.

1890’da Bayan Nelly adlı İngiliz hanımla evlenen Hâmit, 1895’te Lahey Elçiliği'ne atandı. 2 yıl sonra Londra Elçiliği Müsteşarı olarak yeniden Londra’ya döndü. Eşinin rahatsızlığı üzerine İstanbul’a döndü. 1900-1906 yıllarını İstanbul’da geçirdi. 1906’da Brüksel Büyükelçiliği'ne atandı, eşini İskoçya’daki ailesinin yanında bırakarak Brüksel’e gitti.
Vereme yakalanan eşini çok sevmesine rağmen başka kadınlarla birlikte olmaktan kendini alamayan Abdülhak Hamid, Florence Ashly ile birlikte yaşamaya başladı ve onu İstanbul’a getirdi. Eşinin durumu öğrenmesi üzerine onun yanına dönmek zorunda kaldı. Bayan Nelly’nin, 1911’de veremden ölmesinden sonra İstanbul’a döndü. Ölen eşi için “Medfen” adını vereceği “Makber”e benzer bir eser yazmayı düşündüyse de bu tasarısını gerçekleştiremedi. Ailesinin önerisiyle üçüncü evliliğini 1911 yazında Cemile Hanım ile yaptı. Bu evlilik, 20 gün sürdü. Cemile Hanım’dan ayrılan Hamid, Brüksel’e döndü. 4 Ocak 1914 günü Meclis-i Âyan Üyeliği'ne atandı.

1912’de ağabeyi Nasuhi Bey’in ölümünün ardından Abdülhak Hamid’in işine son verildi. Hamid, aynı yıl 18 yaşındaki Belçikalı Bayan Lüsyen (Lucienne) ile evlendi ve onunla İstanbul’a döndü. Kendisine önerilen Maarif Nazırlığı görevini kabul etmedi. “Validem”, “İlhan” ve “Liberte” adlı eserlerini bastırdı. Meclis Ayan Üyeliği'ne getirilen ve bir süre sonra Meclis Başkanı olan Hamid, I. Dünya Savaşı sonunda eşi ile birlikte Viyana’ya gitti. Burada sıkıntılı, parasız günler geçirdi. Türkiye’de geniş yankılara yol açan “Şair-i Azam” adlı şiirini Tanin gazetesinde yayımladı.

Hâmit, Şairi-i Azam şiirinin yayımlanmasının ardından Ankara Hükûmeti'nin devreye girmesiyle İstanbul'a geldi. Kendisine Ankara Hükûmeti tarafından maaş bağlandı ve Belediye tarafından İstanbul’da Maçka Palas’ta bir daire sağlandı. Bu dönemde Atatürk, düzenlediği yemeklerde, Tarih Kurumu ve Dil Kurumu toplantılarında kendisini ayağa kalkarak üstad olarak selamlamış, yer vermiş ve hürmet göstermiştir.
Bu arada 1920’de eşi Lüsyen Hanım’dan dostça ayrılmıştı. Bir İtalyan kontu ile evlenen Lüsyen Hanım ile yazışmayı sürdürdü. 1

Mustafa Abdülhalik Renda (29 Kasım 1881, Yanya - 1 Ekim 1957, İstanbul), Osmanlı İmparatorluğu'nun son döneminde ve Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarında bürokrasinin ve siyasetin çeşitli kademelerinde görev yapan Türk siyasetçidir.

29 Kasım 1881 tarihinde Yanya'da Yanya eşrafından Rendazade Aslan Efendi'nin oğlu olarak doğdu. Yanya İdadisi Rüştiyesi ve İstanbul İdadisinde orta öğrenimini tamamlayarak 25 Temmuz 1903 tarihinde Mülkiye Mektebi'nin yüksek bölümünden diploma aldı.
27 Temmuz 1903 tarihinde Ziraat Bankası Muhasebe Kalemi Mukayyit Refiki unvanı ile göreve başladı. 27 Ekim 1903 tarihinde Rodos İdadisi matematik, geometri, tarım, sağlık ve Fransızca öğretmenliğine atandı. 11 Ağustos 1904 tarihinde Cezayir-i Bahr-i Sefid Vilayeti (Ege Adaları) Maiyet Memurluğuna görevlendirildi.
11 Mart 1906 tarihinde Tepedelen, 14 Kasım 1908 tarihinde Pogon, 18 Ocak 1909 tarihinde Delvine Kaymakamlıklarında bulundu. İki kez Berat Mutasarrıflığına, 4 Şubat 1911'de Kavala Kaymakamı iken Çamlık Mutasarrıflığına, 18 Haziran 1911 tarihinde Ergir Mutasarrıflığına vekaleten görevlendirildi ve aynı tarihte açığa alındı. 8 Mayıs 1913 tarihinde Siirt Mutasarrıflığına, 20 Aralık 1914 tarihinde Bitlis Valiliğine, 14 Ekim 1915'te Halep Valiliğine atandı. Buradaki görevini yürütürken hayatta kalan Ermenileri Mezopotamya'ya tehcire zorladı. 29 Nisan 1917 tarihinde Dahiliye Vekaleti Müsteşarlığına, 6 Mayıs 1918 tarihinde yeniden Halep Vilayeti Valiliğine atandı.
Halep'in işgali üzerine 12 Kasım 1918 tarihinde Bursa Valiliğine getirildi. Bu göreve gitmeden Damad Ferid Paşa Hükûmetince azledildi ve tutuklandı, altı ay sonra Malta'ya sürüldü. Malta dönüşünde 4 Ocak 1922 tarihinde İktisat Vekaleti Müsteşarlığına, 20 Ocak 1922 tarihinde Dahiliye Vekaleti Müsteşarlığına, 29 Nisan 1922 tarihinde Konya Valiliğine atandı. 19 Eylül 1922 tarihinde düşman işgalinden kurtarılan İzmir'in yeni Türkiye Cumhuriyeti Devleti adına ilk valisi oldu.
30 Temmuz 1923 tarihinde Çankırı'dan milletvekili seçildi. 2 Ocak 1924 tarihinde I. İsmet İnönü Hükûmetinde 2. kez Maliye Bakanlığına getirildi. II. İsmet İnönü Hükûmeti'nde de 21 Mayıs 1924 tarihine kadar aynı görevini sürdürdü. III. İsmet İnönü Hükûmeti'nde 3. kez Maliye Bakanlığını üstlendi. IV. İsmet İnönü Hükûmeti'nde Millî Savunma Bakanlığına getirildi, V. İsmet İnönü Hükûmeti'nde de aynı bakanlığını korudu. 25 Aralık 1930 tarihinde 4. kez Maliye Bakanlığı'na atandı.
TBMM 2., 3., 4., 5., 6., 7. ve 8. Dönemlerde de Çankırı'dan milletvekili seçildi. 1 Mart 1935 ile 5 Ağustos 1946 tarihleri arasında TBMM Başkanlığı yaptı. En uzun süre görevde kalan TBMM başkanıdır.
10 Kasım 1938 tarihinde ölen Atatürk'ten boşalan Cumhurbaşkanlığı makamına bir gün süreyle vekâlet etti. 1 Ekim 1957 tarihinde İstanbul Erenköy'deki evinde saat 20'de öldü. İki gün sonra saat 11'de köşkünden alınan cenazesi, Haydarpaşa köprüsünün başında top arabasına konularak, askerî törenle Haydarpaşa Garı'na getirilmiş ve 12.35'te kalkan Ankara trenine teslim edilmiştir. Törene, vali ve belediye reis vekili Kemal Hadımlı, mesai arkadaşlarından Şükrü Kaya, Kâzım Özalp ve diğer dostlarıyla kalabalık bir halk topluluğu katılmıştır. Cenazesi Cebeci Asri Mezarlığı'nda toprağa verildi.

Millî Savunma Bakanlığı

Abdülkerim Paşa (1872, Selanik - 16 Ocak 1923, İstanbul), Osmanlı askeridir.

Selanikli Mehmet Bey'in oğlu olarak 1872 yılında doğdu. 29 Nisan 1893 tarihinde girdiği Harp Okulundan 1895 yılında teğmen, devam ettiği Harp Akademisinden 25 Aralık 1898'de kurmay yüzbaşı olarak mezun oldu ve Genelkurmay Dairesi birinci şubeye atandı. 11 Mart 1899'da 3. Ordu'ya bağlı Mitroviça Tümeni Kurmaylığına atandı. 6 Şubat 1901'de kurmay kıdemli yüzbaşı, 20 Haziran 1907'de kurmay binbaşı rütbesine yükseldi ve 5. Ordu 35'inci Alay 2'nci Tabur Komutanı olarak atandı. 22 Haziran 1908'de 3. Ordu Kurmaylığına, 27 Nisan 1911'de kurmay yarbay rütbesine yükselmiş ve 29 Eylül 1912'de 1. Kolordu Kurmaylığına, 8 Ekim 1913'te Edirne Divanıharp Başkanı olarak atanmış, 29 Kasım 1914'te de kurmay albay rütbesine yükselmiştir. 27 Mart 1915 tarihinde ise 11. Kolordu Komutanı olarak atanmıştır. 1915 yılında Malazgirt'in batı yamaçlarına doğru saldırıya geçen Rus ordusuna karşı mücadele verdi ve bu savaş, Abdülkerim Paşa'nın ilk savaşı oldu. Rus kuvvetlerini durduktan sonra karşı saldırıya geçti. Malazgirt Savaşı'nda general Oganovski'yi yendi ve Malazgirt'i ele geçirdi. General Oganovski'nin yerine atanan Nikolay Yudeniç, Malazgirt'i karşı taarruzla yeniden ele geçirdi. Ancak Yudeniç, birliklerine geri çekilme emri verince Abdülkerim Paşa komutasındaki birlikler yeniden taarruza kalktı. Malazgirt'i geçen Türk kuvvetleri Karakilise (Ağrı)'ya kadar ilerledi. Karakilise Muharebesi'nde sayıca üstün Rus kuvvetlerine karşı mağlup oldu ve Malazgirt'e geri çekildi. 30 Eylül 1915'te 3. Ordu Sağ Cenah Grup Komutanı, (Doğu Cephesi'nde) Ocak 1916 3. Ordu Komutan Vekili, Şubat 1916'da Genel Artçılar Komutanı, 20 Kasım 1916'da 20. Kolordu Komutanı, (Sina-Filistin-Suriye Cephesi'nde, Makedonya Cephesi'nde) 1 Mayıs 1917'de 3. Ordu Komutanı, 17 Temmuz 1918'de Tiflis'te Gürcistan Murahhaslığına, 8 Şubat 1919'da Askerî Temyiz Divanı Birinci Meclis Temyiz Üyesi, 27 Ekim 1920'de Birinci Divan-ı Harb-i Örfi Üyesi, 26 Mart 1922'de Birinci Divan-ı Harb-i Örfi Başkanı olarak tayin edildi.
16 Ocak 1923 tarihinde İstanbul'da öldü.

Ali Adnan Ertekin Menderes (1899, Aydın - 17 Eylül 1961, Bursa), Türk siyasetçi, devlet adamı ve hukukçu. 1950-60 yılları arasında Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı olarak görev aldı. Ayrıca, aynı tarihler arasında kurucuları arasında yer aldığı Demokrat Parti (DP) Genel Başkanlığını yürüttü. Menderes, Türkiye siyasi tarihinde idam edilen ilk ve tek başbakan oldu. 1990'da Türkiye Büyük Millet Meclisi çıkardığı yasayla, Menderes ve onunla beraber idam edilen Maliye Bakanı Hasan Polatkan ve Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu'ya itibarlarını iade edildi.
Türk Kurtuluş Savaşı'na katıldı ve sonrasında İstiklâl Madalyası aldı. Siyasi kariyerine Serbest Cumhuriyet Fırkasında başlayan Menderes, partinin kendini feshetmesinin ardından Cumhuriyet Halk Partisine (CHP) katıldı ve ilk defa 1931 Türkiye genel seçimlerinde Aydın milletvekili olarak meclise girdi. Ayrıca 1935, 1939 ve 1943 Türkiye genel seçimlerinde de CHP Aydın milletvekili olarak tekrar mecliste görev aldı. Mustafa Kemal Atatürk'ün ölümünün ardından CHP'nin başına geçen İsmet İnönü'nün bütün üretim araçlarını devletleştirme faaliyetlerine karşı çıktı. Dörtlü Takrir olayı ve parti içi muhalefetten dolayı 1945 yılında Cumhuriyet Halk Partisinden ihraç edildi.
1945'te, CHP'den birlikte ihraç edildikleri arkadaşları Celâl Bayar, Mehmet Fuad Köprülü ve Refik Koraltan ile Demokrat Parti'yi kurdu. Parti, katıldığı ilk seçimde Türkiye Büyük Millet Meclisinde 61 sandalye kazandı. 1950 Türkiye genel seçimlerinde DP %52,7, CHP ise %39,4 oy aldı. DP 13 puan farkla kazanmasına rağmen seçimde kullanılan çoğunluk sistemi nedeniyle DP 420, CHP ise sadece 63 milletvekili çıkardı. Menderes 19. Türkiye Hükûmetini kurarak başbakanlık görevine başladı. Bu görevini 1960 yılına kadar on yıl boyunca sürdürdü. Başbakanlığı döneminde Türkiye ekonomisi ortalama yıllık %7,8 oranında büyüdü ve Türkiye'nin gayrisafi millî hasılası dünya toplamının binde 6,43'ünden, binde 7,52'sine yükseldi. 27 Mayıs Darbesi'nden sonra Yassıada Yargılamaları sonucu 9 ay 27 gün süren duruşmalar sonunda idam cezasına çarptırıldı ve 17 Eylül 1961 tarihinde Bursa'nın İmralı adasında idam edildi.

Ali Adnan Menderes, 1899'da Osmanlı İmparatorluğu'na bağlı Aydın Vilayeti'nin Koçarlı ilçesinin Çakırbeyli köyünde toprak ağası varlıklı bir çiftçinin oğlu olarak doğdu. Kırım Tatarı asıllı olan büyük babası Hacı Ali Paşa, Konya'dan Tire tarafına göç etmiştir. İbrahim Ethem Bey ile Tevhide Hanım'ın oğludur. Kız kardeşi Melike küçük yaşta ölmüştür. I. Dünya Savaşı öncesinde önce Karşıyaka'da forvet, daha sonra Altay'da kalecilik olmak üzere futbol oynadı. İlkokulu doğduğu köyde bitirdikten sonra, Şirinyer Amerikan Koleji'nden mezun oldu. I. Dünya Savaşı'nda yedek subay eğitimi gördü. Fakat zehirli sıtma hastalığına yakalandığı için cepheye gidemedi. Türk Kurtuluş Savaşı'na katıldı ve İstiklal Madalyası aldı. Evliyazade ailesinden Fatma Berin Hanım (1905 - 22 Nisan 1994) ile evlenmiş ve Yüksel, Mutlu, Aydın olmak üzere üç oğlu olmuştur.
Milletvekili seçildikten sonra Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesine devam etti ve 1935 yılında mezun oldu.

Aydın'da, 1930'da, Serbest Cumhuriyet Fırkasının bir kolunu kısa süreli olarak organize etti. Partinin kendini feshetmesinden sonra Cumhuriyet Halk Fırkasına geçti. Daha sonra Mustafa Kemal Atatürk tarafından 1931 genel seçimlerinde Aydın vilayetinden milletvekili adayı gösterildi ve seçimlerin ardından Cumhuriyet Halk Fırkasından Aydın milletvekili seçildi. Atatürk'ün ölümünden sonra İnönü CHP'nin başına geçince İnönü'nün bütün üretim araçlarını devletleştirme faaliyetlerine karşı çıktı. Menderes en sert çıkışını ise "çiftçiyi topraklandırma yasası" görüşülürken yaptı. Mevcut tasarının 6. maddesi devlet elindeki topraklarla birlikte o bölgedeki toprak ağalarının elindeki toprakların tarıma elverişli yerlerde 5.000 dekardan, elverişsiz yerlerde ise 2.000 dekardan fazlasının kamulaştırılıp köylüye dağıtılmasını öngörüyordu. Menderes ve diğer bazı milletvekilleri, özel mülkiyete tecavüz edilmek istendiğini belirterek bu tasarıya karşı çıktılar. Bu tasarı üzerine Menderes, Türkiye'de zaten tüm arazilerin %70'ten fazlasının devletin mülkiyetinde olduğunu ve İsmet Paşa'nın geriye kalan özel mülkleri de devletleştirerek Sovyetler Birliği'ndeki gibi tarımı kolhozlaştırmak istediğini açıklayarak üç arkadaşıyla birlikte Dörtlü Takrir'i verdi. Dörtlü Takrir olayı ve parti içi muhalefetten dolayı 1945 yılında CHP'den ihraç edildi.

7 Aralık 1945'te, CHP'den birlikte ihraç edildikleri arkadaşları Celâl Bayar, Fuat Köprülü ve Refik Koraltan ile parti kurma çalışmalarına başladı ve 30 günün ardından 7 Ocak 1946 tarihinde Demokrat Partiyi kurdu. 1947'de yapılması gereken seçimler CHP tarafından bir yıl öne alındı. Bu seçimleri CHP %85 oy oranı ile kazandığını ilan etti ancak seçimlerde "açık oy - gizli tasnif" usulü uygulandığı için seçimlerin şaibeli olduğu iddia edildi. 1946 seçimlerinde seçim sisteminin izin vermesi sayesinde Aydın iliyle birlikte Kütahya ilinden de milletvekili adayı oldu. Aydın'daki seçimlerde milletvekili seçilemeyen Menderes, Kütahya'dan seçilerek milletvekili olabildi. 1946 seçimlerinden sonra muhalefet ve iktidarın arasında şiddetli kavgalar görülmeye başladı. DP ve CHP'nin arası günden güne açılıyordu. Ancak Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, 12 Temmuz 1947'de yayımladığı 12 Temmuz Beyannamesi ile CHP içindeki sertlik yanlılarını durdurdu. Muhalefete karşı sert bir tutum takınan başbakan Recep Peker istifa etti. Demokrat Parti Genel Başkanı Celâl Bayar da, dönemin "Millî Şef"i İsmet İnönü'nün demokratik seçimlere izin vermesini sağlamak için "Devr-i Sabık yaratmayacağız" dedi (yani iktidara geldikten sonra yapılan yanlışların ve yolsuzlukların hesabını sormayacağız). Bunun üzerine bazı DP'liler partilerinden istifa ederek 19 Temmuz 1948'de Mareşal Fevzi Çakmak önderliğinde, Osman Bölükbaşı ile birlikte Millet Partisi'ni kurdular.
1950 yılında seçimlerden önce seçim yasası da değiştirilerek seçimlerde yargı güvencesi ve "gizli oy - açık tasnif" sistemi getirildi. 14 Mayıs 1950'de yapılan seçimlerde DP %52,7, CHP ise %39,4 oy aldı. DP 13 puan farkla kazanmıştı ancak seçimde kullanılan çoğunluk sistemi nedeniyle DP 420, CHP ise sadece 63 milletvekili çıkardı. TBMM başkanlığına Refik Koraltan, cumhurbaşkanlığına DP genel başkanı Celâl Bayar seçildi. Yeni cumhurbaşkanı Celâl Bayar, Menderes'i başbakan olarak görevlendirdi. Aslında pek çok kişi bu görev için Fuad Köprülü'nün getirilmesini bekliyordu. Yeni hükûmet 22 Mayıs'ta göreve başladı. Köprülü bu kabinede dışişleri bakanı oldu. Adnan Menderes'in 10 yıllık başbakanlık döneminde Türk iç ve dış politikasında büyük değişimler oldu. 1. Menderes Hükûmetinin ilk icraatı fazla masraf olduğu gerekçesiyle devlete ait otomobilleri satmak oldu. Menderes döneminde, paralara mevcut cumhurbaşkanının resminin basılması uygulamasını kaldırılmış, tekrar ilk cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk'ün resimleri basılmaya başlanmıştır.
Daha sonra, o döneme kadar Türkçe okunan ezanın Arapça okunması serbest bırakıldı. Yeni kurulan DP hükûmeti, 6 Haziran 1950'de, askerî darbe planladıkları gerekçesiyle başta Genelkurmay Başkanı Nafiz Gürman olmak üzere bütün üst komuta kademesi dâhil olmak üzere 15 general ve 150 albayı resen emekliye sevk etti.
1951 yılında Menderes hükûmeti Türkiye'nin Kore Savaşı'nda Birleşmiş Milletler kuvvetlerine Türk Tugayı ile katılmasına karar vererek CHP'liler tarafından çok tartışılan bir karara imza attı. Bu, aslında Türkiye'nin Soğuk Savaş'ta Batı Bloku tarafında yer aldığını göstermek için yaptığı bir siyasi manevraydı. Bunun neticesinde, Türkiye 1952'de NATO'ya tam üye olarak kabul edildi. Aynı yıl NATO'nun isteği üzerine komünizme karşı gayrinizami harp yapacak Seferberlik Tetkik Kurulu, daha sonraki adıyla Özel Harp Dairesi kuruldu.
1953 yılında CHP'nin tek parti iktidarı sırasında edindiği malları haczedildi ve hazineye aktarıldı. Halkevleri kapatıldı ve CHP döneminde çoğu kapatılan köy enstitüleri öğretmen okullarına dönüştürüldü.
1950-1954 yıllarında Türkiye ekonomide kalkınma dönemine girdi. Bu dönemde serbest piyasa ekonomisine geçişe hız verildi. Yabancılara petrol arama ve çıkarma izni verildi. Yabancı sermayeyi teşvik yasası çıkarıldı. Gelen krediler özellikle tarım alanında kullanılmaya başladı. Tarımda makineleşme çalışmaları yoğunlaştırıldı. Marshall Planı'nın da katkısıyla ülkede yeni sanayi tesisleri kuruldu. 1954 yılında Türkiye Vakıflar Bankası kuruldu. Bu dönemde Türkiye'nin Gayri safi millî hasılası yılda ortalama %9 oranında büyüdü.
2 Mayıs 1954 tarihinde yapılan seçimlerde DP büyük bir zafer kazandı. Oyların %57'sini alarak iktidarını tek başına devam ettirdi. Bu oy oranı, 150 yıldan beri fasılalarla batılılaşmaya, modernleşmeye ve demokrasiyi uygulamaya çalışan Türkiye tarihinde demokratik bir seçimde bir siyasi parti tarafından ulaşılan en yüksek orandı ve bir daha da bu orana ulaşılamadı. DP 502, CHP %35,9 oy oranı ile 31, CMP %4 oy oranı ile 5, bağımsızlar 3 milletvekili çıkardı. 17 Mayıs'ta Menderes 3. kabinesini açıkladı. Bu kez kendisine daha yakın isimleri bakan olarak seçmişti çünkü önceki 4 yıl içinde İçişleri Bakanı 5, İşletmeler Bakanı 5, Çalışma Bakanı 5, Ulaştırma Bakanı 4, Gümrük ve Tekel Bakanı 4 kez değişmişti.
1955 yılında ekonomide tıkanmalar başlamıştı. Dış borçlar giderek artıyordu, ödeme dengesi bozulmuştu, döviz girişi yeterli değildi. Bu durum ülkede çeşitli sıkıntılara neden olmaya başladı. DP meclis grubunda ekonomik gelişmeler nedeniyle huzursuzluk giderek artıyordu. Yine bu dönemde Birleşik Krallık'ın, egemenliği altında bulunan Kıbrıs'tan yeni düzenlemeler yaparak çekilmek istemesi üzerine 29 Ağustos 1955'te Londra'da Yunanistan, Birleşik Krallık ve Türkiye arasında üçlü görüşmeler başladı. Görüşmelerin ilk turunda hiçbir sonuç alınamadı. Yunanistan adanın kendi kaderini kendisinin belirlemesi gerektiğini, Birleşik Krallık üçlü bir askerî yönetimi, Türkiye ise statüko bozulacaksa adanın kendisine verilmesini istiyordu.
Bu arada Kıbrıs'ta 1 Nisan 1955'te faaliyete geçen ve Kı

Adolf Hitler (20 Nisan 1889 - 30 Nisan 1945), Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi'nin lideri ve Nazi Almanyası'nın diktatörü olan Avusturya doğumlu Alman politikacıdır. 1933'te partisinin Weimar Cumhuriyeti'nde iktidara gelmesiyle Almanya şansölyesi oldu. 1934 yılında ise Führer und Reichskanzler ünvanını aldı. Onun liderliği altında Almanya'nın 1 Eylül 1939'da Polonya'yı işgal etmesi, II. Dünya Savaşı'nın başlamasına yol açtı. Hitler'in saldırgan dış politikası, Avrupa'da II. Dünya Savaşı'nın patlak vermesinin ana nedeni olarak kabul edilir. Yahudi karşıtı politikaları ve ırkçı ideolojisi, aşağı ırk mensubu olarak gördüğü  5,5 milyonu Yahudi olan milyonlarca insanın ölümüne yol açtı.
1919'da Alman İşçi Partisine (Deutsche Arbeiterpartei; DAP) üye olmasıyla başlayan politik yaşamı, bu partinin 1920'de Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisine (Nationalsozialistische Deutsche Arbeiterpartei; NSDAP) dönüşmesiyle devam etti ve 1921'de parti başkanlığına yükseldi. Hitler'in Şansölye seçilmesi için önündeki engel 1925'ten 1932'ye kadar vatansız statüde olmasıydı. Bu engeli kaldırmak adına, dönemin İçişleri Bakanı ve aynı zamanda Thule Cemiyetinin üyelerinden olan Bakan Dietrich Klagges'in yaptığı atamayla, Berlin'de bulunan Brunswick temsilciliğine atanarak devlet memuru statüsü kazandı ve Alman vatandaşlığına geçti. 1933'te, ülkede kurulan yeni koalisyon hükûmetinin başkanlığına atanmasıyla Şansölye (Reichskanzler) oldu. 1934'te, Cumhurbaşkanı'nın (Reichspräsident) makamını devraldı ve Führer (Önder) adında bir devlet başkanlığı makamı yarattı, devlet ve hükûmet başkanlıklarını Führer und Reichskanzler ünvanını kullanarak birlikte yürüttü. Diktatörlüğü 30 Nisan 1945'te intihar etmesiyle son buldu. 1 Eylül 1939'da Polonya Seferi ile Avrupa'da II. Dünya Savaşı'nı başlattı. Savaş boyunca askerî operasyonlarla yakından ilgilendi ve Holokost'un sürdürülmesinin merkezinde yer aldı.
Hitler, Almanya'da I. Dünya Savaşı sonrasında yaşanan Büyük Buhran'dan güç kazandı. Propaganda ve etkileyici bir dille, alt ve orta tabakanın ekonomik istemlerine ümit veriyordu, ideolojisi ırkçı milliyetçilik, milliyetçi kolektivizm anlamında Nazilerce yeniden tanımlanan "sosyalizm", antisemitizm ve anti-komünizm içeriyordu. Ekonominin tekrar kurulması, yeniden silahlandırılmış bir ordu, totaliter ve faşist bir rejimle; Hitler Almanya içerisindeki düzeni yeniden tesis etti ve güçlü bir ülke yarattıktan sonra, saldırgan bir dış politika izleyerek Alman "yaşam alanı"nı (Lebensraum) genişletmek amacıyla Polonya'ya saldırdı. Yıldırım savaşı (Blitzkrieg) taktikleri ve Mihver Devletleri ittifakı ile birlikte Avrupa'nın büyük bölümünü, Asya'nın ve Afrika'nın bir bölümünü işgal etti.
ABD'nin II. Dünya Savaşı'na Müttefikler'in tarafında katılması ve Kızıl Ordu'nun ilerlemesi ile Alman ordusu gerilemeye başladı. Sovyet güçlerinin 23 Nisan 1945'te Berlin'e girmesi ile Almanya'nın yenilgisi kesinleşmişti. Hitler; işgal altındaki Berlin'de, eşi Eva Hitler (Eva Braun) ile yer altı sığınağında (Führerbunker) 30 Nisan 1945 günü intihar etti. Cesedi, vasiyeti üzerine takipçileri tarafından yakıldı. Alfred Jodl'ın 7 Mayıs 1945'te imzalayıp ertesi gün yürürlüğe giren teslim belgesiyle Büyük Alman İmparatorluğu son buldu.

Hitler'in babası Alois Hitler (1837-1903), Maria Anna Schicklgruber'in gayri meşru çocuğuydu. Vaftiz kaydı babasının adını göstermiyordu ve Alois başlangıçta annesinin soyadı olan 'Schicklgruber'ı taşıyordu.
1842'de Johann Georg Hiedler, Alois'in annesiyle evlendi. Alois, Hiedler'in erkek kardeşi Johann Nepomuk Hiedler'in ailesinde büyüdü. 1876'da Alois'in vaftiz kaydı bir rahip tarafından Johann Georg Hiedler'i Alois'in babası olarak kaydetmek üzere şerh edildi ("Georg Hitler" olarak kaydedildi). Alois daha sonra "Hitler" soyadını aldı ('Hiedler', 'Hüttler' veya 'Huettler' olarak da yazılır). Bu isim muhtemelen Almanca hütte ("kulübe") kelimesine dayanmaktadır ve muhtemelen "kulübede yaşayan kişi" anlamına gelmektedir.
Nazi yetkilisi Hans Frank, Alois'in annesinin Steiermark eyaletinin başkenti Graz'da Yahudi bir aile tarafından temizlikçi olarak işe alındığını ve ailenin 19 yaşındaki oğlu Leopold Frankenberger'in Alois'in babası olduğunu öne sürdü. O dönemde Graz'da Frankenberger soyadına sahip biri yoktu ve Leopold Frankenberger'in varlığına dair hiçbir kayıt bulunmadı. Ayrıca, Steiermark'ta Yahudilerin ikamet etmesi yaklaşık 400 yıldır yasa dışıydı ve Alois'in doğumundan on yıllar sonrasına kadar yeniden yasal hâle gelmedi. Bu nedenle tarihçiler, Alois'in babasının Yahudi olduğu iddiasını reddederler.

Adolf Hitler, 20 Nisan 1889 tarihinde Almanların yoğunlukta olduğu Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'na bağlı Yukarı Avusturya'nın Braunau am Inn kasabasında o sıralarda gümrük memuru olan Alois Hitler (1837-1903) ve Alois'in üçüncü eşi (aynı zamanda ikinci dereceden kuzenidir ve evlenmek için kiliseden izin alınmıştır.) Klara Pölzl'ün (1860-1907) oğlu olarak doğmuştur. Alois'in altı çocuğundan dördüncüsüdür. Avusturya vatandaşı olarak doğdu.
İsmi Eski Almancada ‘asil kurt' (Adolf = Adel + wolf) anlamına gelen Adolf, akrabaları arasında kısaca ‘Adi' ismiyle biliniyordu. (Adolf Hitler, yakın çevresiyle arasında, 1920'lerin başlarından itibaren ‘Wolf' takma adını kullandı. Hatta bu durum Avrupa kıtasındaki çeşitli merkezlerin isimlerinde de etkili oldu. Doğu Prusya'da Wolfsschanze, Fransa'da Wolfsschlucht, Ukrayna'da Werwolf gibi.)

Yasal olarak Hitler soyadı ile dünyaya gelen Adolf'un baba tarafından gelen atalarının erkek bireyleri ‘Hiedler' soyadına sahiplerdi. Amerikalı gazeteci William L. Shirer, Nazi İmparatorluğu adlı kitabında, Hitler'in soyağacı ve soyadı konusunda şunları yazmaktadır: “Hitler'in büyükbabası, Johann Georg Hiedler, gezici bir değirmenciydi. Aşağı Avusturya'da köy köy gezerdi. 1824'te ilk evlenmesinden beş ay sonra bir oğlu oldu. Ama ne çocuk ne annesi yaşadı. On sekiz yıl sonra Duerrenthal'da çalışırken, Strones köyünden kırk yedi yaşında bir köylü kadın olan Maria Anna Schicklgruber ile evlendi. Bu evlenmeden beş yıl önce, 7 Haziran 1837'de Maria'nın gayrimeşru bir çocuğu olmuş, adını Alois koymuştu. Bu çocuk sonradan Adolf Hitler'in babası oldu. Alois'in babasının, her ne kadar kesin kanıtlar yoksa da Johann Hiedler olması ihtimali çoktu. Ne olursa olsun, Johann kadınla evlenmiş, ama bunun gibi olaylara uygulanan geleneğe aykırı olarak, çocuğu meşrulaştırmak zahmetine katlanmamıştı. Çocuk, Alois Schicklgruber olarak büyüdü. Anna 1847'de öldü, Johann Hiedler bu ölümden sonra otuz yıl ortalıktan yok oldu. Seksen dört yaşında Waldviertel'de Weitra kasabasında yeniden ortaya çıktı. Bu sefer adını Hitler diye yazıyordu. Bir noterle üç şahit huzurunda kendisini Alois Schicklgruber'in babası olarak kaydettirdi.”
Aile, 1892 yazında babalarının gümrük idaresinin başına getirilmesi nedeniyle Almanya sınırındaki Passau kasabasına taşındı. 1895 baharında aile Avusturya'ya döndü ve Hafeld'deki Rauschergut'a taşındı, böylece Hitler mayıstan itibaren Fischlham'daki tek sınıflı ilkokula devam etti. Temmuz 1897'de Lambach'a taşınmasıyla, Leonding'e taşınarak ikinci ve üçüncü sınıfı ve son olarak dördüncü sınıfı tamamladı. İyi ve zeki bir öğrenci olarak kabul edildi. 1900'den itibaren K. k. State Realschule Linz, öğrenmeye isteksiz olduğunu gösterdi ve iki kez performans hedefini kaçırdığı için bir sonraki sınıfa geçemedi. Franz Sales Schwarz'ın dinî eğitimini hor gördü, sadece Leopold Pötsch'ten coğrafya ve tarih dersleri ilgisini çekti. Mein Kampf'ta (1925) Pötsch'ün olumlu etkisini vurguladı. Hitler, lise günlerinde hayatı boyunca hayranlık duyduğu Karl May'ın kitaplarını okumayı severdi. Babası onu bir devlet memuru kariyeri için seçmişti ve öğrenme konusundaki isteksizliğini sık, başarısız dayaklarla cezalandırmıştı. 1904'te annesi Hitler'i Steyr'deki ortaokula gönderdi. Orada düşük okul notlarından dolayı dokuzuncu sınıfa terfi etmedi. Geçici bir rahatsızlıktan dolayı ortaokuldan herhangi bir vasıf olmadan ayrıldı ve Linz'deki annesinin yanına dönebildi.

Hitler ilk tahsilini doğduğu kasabada yaptı. Orta tahsiline Linz şehrinde başladı. Linz'de başladığı lisede ise 1. sınıfı tekrarlamak zorunda kaldı. O sıralarda, ileride memur olmasını isteyen babasıyla zıtlaşıyor, ressam olmak istediğini söylüyordu. Sevmediği dersleri asıyor, hiç ilgilenmiyordu. İleride öğretmenlerini çok sert biçimde eleştirmiş, sadece tarih öğretmenini çok sevdiğini ve ona çok şey borçlu olduğunu belirtmiştir. Çizimlerine ve resimlerine çok güvenen Adolf, bu konudaki direnişine hiç ara vermiyordu. (I. Dünya Savaşı'na katılmasından önce, Hitler'in 2000'den fazla çizimi ve resmi vardı.)
Hitler, Kavgam'da şöyle anlatır:

En çok tarih ve coğrafya derslerinde başarı gösteriyordum. İşte bu sıralarda “milliyetçi” oldum ve tarihin gerçek anlamını anlamayı, idrak etmeyi ve bu konuya nüfuz edebilmeyi öğrendim. Zevklerim, beni babamın hayatına benzer bir hayata itmiyordu. Konuşma yeteneğim, çocukluk arkadaşlarıma verdiğim, ikna edici ve daha doğrusu kandırıcı söylevlerle oluşmaya başladı. Kendi kendimi zor idare edebilen küçük bir lider olmuştum. Bu arada iyi bir öğrenci olduğumu da söyleyebilirim. Çalışmak bana kolay geliyordu. Boş zamanlarımda “Lambach Chanoine”lerin yanında şan dersleri takip ediyordum.
Hitler, ressam olma konusunda inat ediyor, bir sanatçı olma hayallerinde kendisine çok güveniyordu. Sanatçılık onun için tam anlamıyla bir idealdi. Buna rağmen babasının “yaşam mücadelesi” konusundaki öğütlerinde haklı olduğunu düşünüyordu. Oğlunun güvenle para kazanabileceği iyi bir mesleğe sahip olması gerektiğine inanan babasına hak veriyordu:

Bir vakitler kendi hayatının en büyük halkalarını oluşturan şeyin, benim tarafımdan kabul edilmemesine bir türlü akıl erdiremiyordu, işte bu yüzden babamın kararı basit, emin ve çok doğaldı. Hayat kavgasının kazandırdığı çelik gibi bir karaktere sahip olan babam, benim, daha doğrusu tecrübesiz bir delikanlının geleceği hakkında karar vermesine izin vermiyordu. Fakat sonunda iş bambaşka oldu.
On üç yaşındayken babası akci

Afet İnan (30 Ekim 1908, Selanik - 8 Haziran 1985, Ankara), Türk sosyolog, tarihçi ve akademisyendir. Mustafa Kemal Atatürk'ün manevi kızıdır.
Cumhuriyetin ilk tarih profesörlerinden olan Afet İnan, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde Türk devrim tarihi kürsüsünü kurmuştur. Türk medeniyeti ve devrim tarihine ait 50 kadar kitabı ile çok sayıda makalesi bulunur. Türk Tarih Tezi'ni ortaya koyan tarihçilerdendir.
Cumhuriyet döneminin yeni tarih anlayışının temellerinin atılması ve kadın kimliğinin kurgulanmasında bir ideolog gibi hizmet etmiş bir cumhuriyet kadınıdır.

30 Ekim 1908 günü Makedonya'da Doyran kasabasında doğdu. Babası orman memuru İsmail Hakkı Uzmay, annesi Doyran Müderrisi Emrullah Efendi'nin torunu olan Şehzane Hanım'dır. Ailesi Balkan Savaşları'ndan sonra Anadolu'ya göçtü.
Afet İnan, ilköğrenimine Eskişehir'in Mihalıççık ilçesinde başladı. Annesini 1915 yılında verem hastalığı sonucu yitirdi. Öğrenimini Ankara ve Biga'da sürdürdü, 1920'de altı yıllık ilkokul diplomasını aldı. Aile, 1921'de Alanya'ya taşındı. Afet Hanım, 1922'de Elmalı'da öğretmenlik ehliyeti aldı ve Elmalı Kızokulu'na başöğretmen olarak atandı. Babasının görevi nedeniyle sürekli yer değiştirdi; 1925 yılında Bursa Kız Muallim Mektebi'ni bitirerek İzmir'de Redd-i İlhak İlkokulu'nda göreve başladı. Atatürk ile tanışması sonucu ileriki yıllarda öğrenimine devam etme fırsatı buldu.

Afet Hanım, 1925 yılında Redd-i İlhak İlkokulu'nda yeni göreve başladığı sırada bir çay ziyaretinde Cumhurbaşkanı Atatürk ile tanışma fırsatı buldu. Ailesinin Selanik Doyranlı olması nedeniyle cumhurbaşkanının ilgisini çekti ve Atatürk ertesi gün ailesiyle tanıştı. Atatürk'e öğrenimini sürdürmek ve yabancı dil öğrenmek istediğini açıklayan Âfet Hanım, kısa bir süre sonra Ankara'ya tayin oldu. Bakanlığın izniyle İsviçre'nin Lozan şehrine Fransızca öğrenmek için gönderildi.
1927'de yurda döndüğünde bir süre Notre Dame de Sion Fransız Lisesi'nde öğrenim gördü. Bu arada ortaöğrenim tarih öğretmenliği sınavına girerek öğretmenlik ehliyeti aldı ve Ankara Musiki Muallim Mektebi'ne tarih ve yurt bilgisi öğretmeni olarak atandı. (1929-1930) Göreve başladığı zaman, yurt bilgisi için okutacağı kitabı Atatürk yetersiz bulmuştu. Bunun üzerine Fransız lisesinde okuduğu Instruction Civique başlıklı kitaptan çeviriler yaptı. Afet Hanım'ın çevirileri, Tevfik Bıyıklıoğlu'nun Almanca eserlerden yaptığı çeviriler ve bizzat Atatürk'ün bazı konularda yazıları birleştirilerek Vatandaş için medenî bilgiler kitabı oluşturuldu. Kitap, ortaokullarda ders kitabı olarak okutuldu ve 1935 yılına kadar çeşitli defalar basıldı. 1932'den sonra öğretmenliğe Ankara Kız Lisesi'nde devam etti.

Kadın hakları üzerinde çalışmaya ilgi duyan Âfet Hanım, Atatürk'ün isteği üzerine 3 Nisan 1930'da Türk Ocağı'nda Türk kadınlarının seçim haklarına ilişkin bir konferans verdi. Bu, Âfet İnan'ın verdiği ilk konferanstı. Bu konferans için zamanın en ünlü hatibi Hamdullah Suphi Bey'den dersler alan Afet Hanım'ın giyeceği elbiseyi bizzat Atatürk çizmiş ve gömleği için kendi pırlanta kol düğmelerini hediye etmişti.

Atatürk, kendisinden Türk Ocakları Yasası'nın 2'nci ve 3'üncü maddelerinin açıklanması konusunda çalışma yapmasını isteyince Afet Hanım, 27 - 28 Nisan 1930 tarihlerinde gerçekleşen Türk Ocakları Kongresi'nde Aksaray delegesi olarak söz aldı. Türk Ocaklarının amacını, işlevini açıklayan bir nutuk okudu ve sonradan Türk Tarih Tezi olarak nitelenecek bir tezi dile getirdi ve Türk tarih ve medeniyetini bilimsel olarak incelemek üzere bir heyet kurulması için önerge verdi. Bu önerge üzerine kongreden sonra oluşturulan Türk Tarih Heyeti'nin 16 kişilik kurucu üyeleri arasında yer aldı.
Türk Ocakları, Atatürk'ün emriyle 10 Nisan 1931'de kapatıldıktan sonra heyet, aynı kurucularla dernek olma kararı alarak ve "Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti" adını almış, 3 Ekim 1935'te ise adı Türk Tarih Kurumu olmuştur. Âfet Hanım, 1935-1952 ve 1957-1958 yılları boyunca kurumun başkanlığını yaptı.

Afet Hanım, heyetin kurulmasından sonra Türk Tarih Heyeti'nin bilimsel çalışmalarına katıldı. Heyet, Türk Tarih Tezi'nin temelini oluşturacak Türk Tarihinin Ana Hatları adlı kitabı kaleme aldı. 1931-1941 yılları arasında liselerde okutulan kitabın yazımında Âfet Hanım da yer aldı.

1929'da Topkapı Sarayı'nı müzeye dönüştürme çalışmaları sırasında bulunan Pîrî Reis haritasını inceleyen Türk Tarih Cemiyeti heyetinin içinde yer aldı ve haritanın dünyada tanıtılmasına çalıştı.

1930'lu yılların başlarında "Türk ırkının kafatasını tespit etme" çalışmaları yürüttü. Bu çalışmalar doğrultusunda Türkiye'nin pek çok yerinde mezarlar açıldı ve kafatasları ölçüldü. Tarihçiler arasında Mimar Sinan'ın Türk mü yoksa Ermeni veya Rum asıllı mı olduğu konusunda tartışma çıkınca Afet Hanım, Türk olduğunu iddia etti ve mezarının açılarak kafatasının ölçülmesini, sonucun Atatürk'e sunulmasını önerdi. Tartışmaları izleyen Atatürk ise bir kâğıt üstüne Sinan'ın bir heykelinin yaptırılmasını istediği notunu düşerek Mimar Sinan'a sahip çıkmıştı. (2 Temmuz 1935) (Bakınız: Mimar Sinan Anıtı).
1 Ağustos 1935 günü bu ölçüm yapıldı ve sonuç Mimar Sinan'ın brakisefal kafatasına sahip olduğunu gösterdi.

Afet Hanım, 9 Ocak 1936 günü Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nin açılışında Türk Tarih Kurumu asbaşkanı sıfatıyla ilk dersi verdi. Kendisine yeni kurulan Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi'nde öğretim görevliliği teklif edilince bu görevin ancak yüksek lisans ve doktora öğreniminden sonra kabul edebileceğini bildirdi.

14 Ekim 1935 tarihinde 40390 sayılı yazı ile Cenevre'de öğrenim görmek üzere görevlendirilen Afet Hanım, Cenevre Üniversitesi Sosyal ve Ekonomik Bilimler Fakültesi'nin yakın çağ ve modern tarih bölümünde İsviçreli antropolog Eugene Pittard’ın öğrencisi oldu; "Türk Osmanlı devrinin ekonomik tarihi" başlıklı tezini sunarak Temmuz 1938'de lisans öğrenimini, Temmuz 1939'da ise "Türk halkının ve Türk tarihinin antropolojik karakteri üzerine" başlıklı tezi ile doktorasını tamamlayarak sosyoloji doktoru unvanını aldı. Doktora çalışması için Anadolu'da 64 bin iskelet kalıntısı üzerinde inceleme yapan Afet Hanım, öğrenim yılları boyunca Cenevre ve Bükreş'te konferanslar vermiş; Türk Tarih Kurumu kongrelerine bildiriler sunarak katılmıştır.
Yurda döndükten sonra Ankara Kız Lisesi'nde derslerine devam etmesinin yanı sıra Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'ne doçent vekili olarak atandı. 1942'de doçent, 1950'de profesör oldu.
1940 yılında kadın hastalıkları ve doğum uzmanı olan Rıfat İnan ile evlenip İnan soyadını alan Afet Hanım, Arı ve Demir adında iki çocuk sahibi oldu.
Afet İnan, 1950'den sonra Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Devrimi konularında Ankara Fen Fakültesi'nde, Hacettepe Üniversitesi'nde, Ege Üniversitesi Eczacılık Fakültesi'nde, Ankara Harp Okulu'nda dersler verdi.
1961-1962 yıllarında Birleşik Krallık'ta incelemeler yaptı. 1955-1979 arasında da UNESCO Türkiye Milli Komisyonu'nda Türk Tarih Kurumunu temsil etti. Ankara Üniversitesi Türkiye Cumhuriyeti ve Türk devrim tarihi kürsüsü başkanlığını yaptı, 1977 yılında bu görevde iken kendi isteğiyle emekli oldu. Emekliliğinde anılarını kaleme almaya başladı.

Afet İnan 8 Haziran 1985 tarihinde, 76 yaşında Ankara'daki evinde geçirdiği kalp krizi sonucu öldü. Cenazesi Ankara'da defnedildi.

Türk Tarihinin Ana Hatları (1930), Medeni Bilgiler ve M.Kemal Atatürk'ün El Yazıları (1968), Türkiye Halkının Antropolojik Karakterleri ve Türkiye Tarihi (1947), Eski Mısır Tarih ve Medeniyeti (1956) gibi tarih ve sosyoloji çalışmaları yanında Atatürk'e ilişkin araştırmalar da yapan İnan, bunları Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler (1950) gibi yapıtlarla yayımladı.

Türk Tarih Kurumu (kurucu ve yönetici)
Çocuk Haklarını Koruma Derneği (kurucu)
Türk Kadının Sosyal Hayatı Tetkik Kurumu
Milli Kütüphane'ye Yardım Derneği

Afet İnan'ın konuk olduğu Atatürk'ten Anılar programı, 45. bölüm, TRT Arşivi, 1981

Afganistan Krallığı (Peştuca: د افغانستان واکمنان, Dǝ Afġānistān wākmanān; Darice: پادشاهی افغانستان, Pādešāhī-ye Afghanistān), Güney ve Orta Asya'da 1926'da Afganistan Emirliği'nin halefi olarak kurulan bir anayasal monarşiydi. Tahta çıktıktan yedi yıl sonra ilk kralı Emanullah Han tarafından emirliğin krallığa dönüşümü ilan edildi. Monarşi, 1973 Afganistan Darbesi'yle birlikte sona erdi.

Emanullah Han, ülkeyi modernleştirmeye hevesliydi fakat bu çabası muhafazakar güçlerin birkaç kez toplumsal kargaşasına sebep oldu. Emanullah Han, 1927'de Avrupa'yı ziyaret ederken yeniden isyan patlak verdi. Emanullah Han, isyanın lideri Habibullah Kalakani'nin iktidarı ele geçirmesinden ve emirliği yeniden kurmasından önce sadece üç gün hüküm süren kardeşi İnayetullah Han'ın lehine tahttan çekildi.
10 ay sonra, Emanullah Han'ın Savaş Bakanı Muhammed Nadir, Hindistan'daki sürgünden döndü. Muhammed Nadir'in İngiliz destekli ordusu Kabil'i yağmalayarak Habibullah Kalakani'yi bir ateşkes görüşmesi yapmaya zorladı. Fakat Muhammed Nadir'in kuvvetleri daha sonra ateşkes yerine, Kalakani'yi yakaladı ve ardından idam etti. Muhammed Nadir krallığı yeniden kurdu, Ekim 1929'da Afganistan Kralı ilan edildi ve son kral Emanullah Han'ın reformist yolunu geri almaya devam etti. Muhammed Nadir'in 1933'teki ölümünün ardından yerine 39 yıl saltanat süren oğlu Muhammed Zahir Şah geçti. Afganistan'ın son kralı Muhammed Zahir Şah, sonunda asırlarca süren monarşiyi başarıyla sona erdiren ve cumhuriyetçi bir Afgan hükümeti kuran, kuzeni Muhammed Davud Han tarafından devrildi. Afgan hükümeti dış dünyayla, özellikle de Sovyetler Birliği, Fransa, Büyük Britanya ve Amerika Birleşik Devletleri ile ilişkiler kurmaya Zahir Şah'ın önderliğinde başladı.
27 Eylül 1934'te Zahir Şah döneminde Afganistan Krallığı Milletler Cemiyeti'ne katıldı. İkinci Dünya Savaşı sırasında Afganistan tarafsız kaldı ve diplomatik bir bağlantısızlık politikası izledi. Afganistan, II. Dünya Savaşı'nda tarafsız olmasına rağmen, Nazi Almanyası ile iyi ilişkilere sahipti, ancak bu ilişkiler İran'ın İngiliz-Sovyet işgalinden sonra koptu.
Afganistan, 29 Ağustos 1946'da Birleşmiş Milletler'e üye oldu. 1947'de Afganistan, Pakistan'ın Birleşmiş Milletler'e kabul edilmesine karşı oy kullanan tek Birleşmiş Milletler üyesiydi. Bunun sebebi daha çok Afganistan'ın Peştunistan'a yaptığı çağrı nedeniyleydi. Nikita Kruşçev, Kabil'in başkentini ziyaret etti ve 1955'te Afganların Peştunistan'a ilişkin iddialarını onayladı. Afganistan da 1961'de Bağlantısızlar Hareketi'ne üye oldu. Dönemin Afganistan Başbakanı Muhammed Davud Han, ülkede modern endüstrilerin ve eğitimin gelişmesi için çok çalıştı. Temmuz 1973'te Davud Han, Zahir Şah ülkede değilken kansız bir darbe düzenledi. Ertesi ay, Zahir Şah iç savaştan kaçınmayı umarak resmen tahttan çekildi. Bu, Afganistan Krallığı'nın sonunu ve cumhuriyetin başlangıcını belirledi.

Afganistan Krallığı batıda İran, kuzeyde Sovyetler Birliği, doğuda Çin ve güneyde Pakistan ile sınır komşusuydu. Dağlık ve çoğunlukla kurak olan ülke 652,24 kilometrekaredir. Garip şekli ve sınırları, Afganistan'ın Rusya ve İngiltere arasında bir tampon haline getirilmesinin sonucuydu. Vahan Koridoru, tampona bir örnektir. Kış aylarında çoğu bölgede kar yağışı yaygındı ve yağmur yağışı azdı.

Ülke, Peştunlar, Tacikler, Hazaralar, Özbekler ve diğerleri gibi çeşitli etnik gruplardan oluşuyordu.
Afganların çoğunluğu Müslümandı, yani nüfusun yaklaşık %99'u. Müslüman nüfusun yaklaşık %90'ı Sünni, geri kalanı Şii'ydi.
Dari (Farsça) ve Peştuca ulusun resmi dilleriydi. Birçok Afgan iki dili de biliyordu ve her iki dili de kendi aralarında konuşabiliyorlardı.

Geçmiş ve günümüz Afganistan'ı gibi, ekonomi büyük ölçüde tarım ve madenciliğe dayanıyordu.
Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği, Soğuk Savaş sırasında nüfuz kazanmaya çalışmak için tarafsız Afganistan ekonomisine yatırım yaptı. Bu yatırım, 1951'de Afganistan ve ABD'nin ekonomideki ekonomik kalkınmaya yardımcı olmak için Kabil'de bir anlaşma imzaladığı Dört Nokta Programı'nı ve Sovyet teknisyenlerinin 1954'te başladığı Tirmiz'den Mezar-ı Şerif'e 100 km'lik bir boru hattının inşasını içeriyordu. Afganistan, Helmend Nehri vadisi geliştirme projesi için ABD'den malzeme, ekipman ve hizmet satın almasına yardımcı olmak için Birleşik Devletler İhracat-İthalat Bankası'ndan 18.500.000 $ aldı.
Ağustos 1961'de Pakistan, Başbakan Davud Han'ın Peştunistan'a yönelik güçlü duruşu nedeniyle Afganistan sınırını kapattı, ancak Han'ın istifasının ardından sınır mayıs ayında yeniden açıldı.
Ülke talk, mika, gümüş, kurşun, beril, kromit, bakır, lapis lazuli ve demir cevheri yataklarına sahiptir.

Kral Zahir Şah'ın kuzeni Muhammed Davud Han, 1956'da Çekoslovakya Sosyalist Cumhuriyeti ile 3 milyon dolarlık bir silah anlaşması ve Sovyetler Birliği ile 32,5 milyon dolarlık bir silah anlaşması imzaladı. Anlaşma, Afgan ordusuna ihraç edilen T-34 tankları ve MiG-17 jet avcı uçaklarını verdi. 1973 yılına kadar tüm Afgan subaylarının dörtte biri ila üçte biri Sovyetler Birliği'nde eğitim görmüştü.

Barakzay hanedanı
Sünni Müslüman hanedanlarının listesi
Afganistan İç Savaşı (1928-1929)

Sakızlı Ahmed Esad Paşa (1828, Sakız - 1875, İzmir), Osmanlı devlet adamı. Abdülaziz'in saltanatında iki dönem sadrazamlık yapmıştır. Darüşşafaka'nın kurucularındandır. Sanat tarihçi Celal Esad Arseven'in babasıdır.

1828 yılında Sakız Adasında doğdu. Sakız Müftüsü Süleyman Bey'in oğlu olup, Müşir Kâzım Paşa'nın ağabeyidir. 1852 yılında Işıklar Askerî Lisesi'nden, 1858 yılında ise kurmay yüzbaşı olarak Harp Akademisi'nden mezun oldu. Harp Akademisi'nde iken Fuat Paşa'nın dikkatini çekti. Fuat Paşa'nın sadrazam olmasından sonra Esat Bey Paris Ataşemiliterliğine ve Mekteb-i Osmanî Müdürlüğüne tayin edildi. Sultan Abdülaziz'in Fransa seyahatinde Padişaha takdim edildi ve tuğgeneralliğe yükseltildi. Paris sefaretinde çalıştı. Paris dönüşünde Cemiyet-i Tedrisiyye-i İslâmiye'ye (şimdiki adıyla Darüşşafaka Cemiyeti) katıldı. Cemiyet kurucuların büyük bir okul kurma düşüncelerine katılarak, bu okulun Paris civarında görüp incelediği kız ve erkek yetimlerine özgü yatılı bir okul olan Pritanée Militaire de la Flèche benzeri bir okul olmasını önerdi. Yanında okulun planını, öğrencilerin kılık kıyafetiyle ilgili çizimleri ve öğretim programını da getirmişti. Önerisi kurucularca kabul gördü ve Darüşşafaka kuruldu.
Ahmed Esad Paşa 1868 yılının Aralık ayında İşkodra valiliğine atandı. Bu görevi 1870 yılının Ağustos ayına kadar sürdürdükten sonra Hassa ordusu komutanı oldu. 1871 yılında Serasker oldu. Bu görevi 1872 yılında Sivas valiliği, Bahriye Nazırlığı ve ikinci bir defa seraskerlik izledi. 1873 yılının Şubat ayında Tophane müşiri oldu.
1873'te Konya valiliği görevini sürdürürken, 1290 kıtlığı olarak bilinen büyük kuraklık döneminde, Konya Mevlevi Dergâhı Postnişini Mahmut Sadrettin Çelebi ile birlikte aç ve çaresiz kalan halka yardım amaçlı çabalarıyla Sultan Abdülaziz'in dikkatini çekti.
Bu çalışmalarının sonucu olarak Abdülaziz'in saltanat döneminde 15 Şubat 1873 - 15 Nisan 1873 ve 26 Nisan 1875 - 26 Ağustos 1875 tarihleri arasında iki dönem -toplam beş ay yirmisekiz gün- sadrazamlık yaptı. Bu iki sadrazamlık görevi arasında Tophane müşirliği, Konya ve Suriye valilikleri ve ikinci bir defa Bahriye Nazırlığı görevlerini yürüttü.
Sadrazamlık da yaptığı 1875 yılı içerisinde yine kısa bir süre için önce Nafia Nazırlığı'na sonra da İzmir (Aydın) Valiliğine tayin edildi. Resmi bir ziyarete gittiği Denizli'de yorgunluk kahvesi içtikten sonra, kahveye konan zehirden hastalanarak öldü. Suçlu olarak kahveyi pişiren zenci köle hemen asıldı.

Buz, Ayhan (2009) "Osmanlı Sadrazamları", İstanbul: Neden Kitap, ISBN 978-975-254-278-5
Danişmend, İsmail Hâmi (1971),Osmanlı Devlet Erkânı, İstanbul: Türkiye Yayınevi
Kuneralp, Sinan (1999) Son Dönem Osmanlı Erkan ve Ricali (1839 - 1922) Prosopografik Rehber, İstanbul:ISIS Press, ISBN 9784281181.
İnal, İbnülemin Mehmet Kemal, (1964) Son Sadrazamlar 4 cilt, Ankara: Millî Eğitim Basimevi, (Dergah Yayinevi 2002) (Google books [1]12 Mayıs 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.,
Tektaş, Nazim (2002), Sadrâzamlar Osmanlı'da İkinci Adam Saltanatı, İstanbul:Çatı Yayınevi (Google books: [2]7 Aralık 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ahmed Eyüb Paşa (Osmanlı Türkçesi: احمد ايوب پاشا; d. 1833 - ö. 1893) Osmanlı askeri. 93 Harbi'nde Tuna Cephesindeki üç ordudan biri olan Doğu Ordusu'nun komutanıydı.
Mekteb-i Harbiye'den mezun oldu. 1873 yılında Yemen Valiliği yaptı. 93 Harbi'nde Tuna cephesindeki Doğu Ordusu Komutanlığı'na atandı. Kara Lom Operasyonuna katılmıştır ve Karahasanköy Muharebesi'nin galibi. Savaştan sonra Yanya, Manastır ve Kosova Valilikleri yaptı. II. Abdülhamid'in yaveri oldu.
28 Mayıs 1893 tarihinde İstanbul'da öldü. II. Mahmud Türbesi haziresine defnedildi. Mezar taşında aşağıdaki ifade yer almaktadır:

Hüve'l Hayyü'l Bâkî 
Efahim-i müşiran-ı Askeriyyeden olub
tedbir ve fazilet ve besalet ve şecaat
bulunduğu muharebatın kâfesinde
galibiyyet ile temeyyüz olmuş iken pençe-i
ecele teslim-i gerden-i itaat eylemiş
olan kumandan-ı meşhur Ahmed Eyüb
Paşanın ruhiyçün el-Fatiha
sene 1310

Ahmed Muhtar (Osmanlıca: احمد مختار پاشا) (Gazi Ahmet Muhtar Paşa adıyla da tanınır; 1 Kasım 1839; Bursa - 21 Ocak 1919; İstanbul), 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'nın Kafkasya cephesi komutanı, asker, gök bilimci, yazar, eğitimci ve devlet adamıydı. 1912 yılında kısa bir süreyle Osmanlı Devleti'nin sadrazamlığını da yapmıştır. Darüşşafaka Cemiyeti'nin kurucularındandır.

1839 yılında Bursa'da doğdu. Babası İpekçi Halil Efendi'ydi. Babası 6 yaşında ölünce dedesi tarafından büyütülen Ahmet Muhtar, ilk ve orta eğitimini Bursa'da tamamladı. Bursa Işıklar Askerî İdadisi'ni bitirdikten sonra İstanbul'a giderek öğrenimini Harbiye Mektebi'nde sürdürdü. 1860 yılında Harbiye'yi birincilikle bitirerek kurmay yüzbaşı oldu.
Ahmet Muhtar Harbiye'den mezun olduktan sonraki ilk görevi Serdar-ı Ekrem Ömer Paşa'nın yanında Karadağ Savaşlarına katılmak oldu. Savaş sırasında küçük bir süvari birliğiyle Ustruck Geçidi'ni ele geçirmeyi ve iki yerinden yaralanmasına rağmen destek kuvvetler gelene kadar geçidi elinde tutmayı başardı. Bu başarısından dolayı binbaşılığa yükseltildi. Harbiye Mektebi'ne dönerek bir süre eğitim subayı olarak görev yaptı. 1863 yılında, sonradan Darüşşafaka Cemiyeti'ne dönüşecek olan Cemiyet-i Tedrisiyye-i İslamiye'nin kurucuları arasında yer aldı. 1864 yılında Abdülaziz'in oğlu şehzade Yusuf İzzeddin Efendi'nin öğretmeni oldu. Şehzadeye 1864-1867 yılları arasında İngiltere, Fransa, Almanya ve Avusturya gezilerinde refakat etti.
Ahmet Muhtar 1867 yılında tekrar Karadağ'a döndü ve Karadağlı isyancılara karşı büyük başarılar kazandı. 1869 yılında Yemen'e tayin edildi. Yemen'deki Arap isyanlarına karşı kazandığı başarılardan dolayı 1871 yılında 33 yaşında Müşir (Mareşal) rütbesini kazandı ve Yemen'e vali oldu. Daha sonra Şumnu, Erzurum, Bosna-Hersek ve Karadağ'da görev yaptı. 93 Harbi'nin arifesinde padişah II. Abdülhamit tarafından Kafkas cephesinin başkomutanlığına getirildi.

Ahmet Muhtar Paşa başkomutanlık görevini üstlenmek üzere 16 Mart 1877 tarihinde deniz yoluyla Trabzon'a, oradan da 30 Mart 1877'de Erzurum'a ulaştı. 27 Nisan'da Rus birlikleri Doğubeyazıt'ı işgal etti. 17 Mayıs'ta Ardahan Rusların eline geçti. Ahmed Muhtar Paşa Erzurum'u savunmak için Zivin'de bir savunma hattı oluşturdu. Komuta ettiği ordu Rus Ordusu'na karşı 25 Ağustos'ta Gedikler Muharebesi, 24 Ekim'de ise Yahniler Muharebesi'ni kazandı. Bu savaşlar sonrası Gazi unvanını kazandı.
Ancak Alacadağ Muharebesi'nde komuta ettiği Osmanlı ordusu yenilince, Ahmed Muhtar Paşa ordusuyla Erzurum'a çekildi. Ruslara karşı çok daha az bir asker gücüyle savaşmasına rağmen Aziziye Tabyası'nda Rusları defalarca geri püskürtmeyi başardı. İstanbul'dan asker desteği istemesine rağmen asker yardımı alamayınca Kafkas ordusunu Bayburt'a çekmeye karar verdi.
Bu sırada Tuna Cephesindeki Rus ordularının İstanbul'a yaklaşması üzerine İstanbul'a çağrıldı ve Çatalca'da Ruslara karşı bir savunma hattı kurmakla görevlendirildi. Ruslarla Ayastefanos Antlaşması görüşmeleri başlayınca savunma hattını Bakırköy'e kadar çekti. Savaşın son günlerinde Erkan-ı Harbiye başkanlığına getirildi.

Ahmed Muhtar Paşa 93 Harbi sonrasında Tophane-i Amire yöneticiliği, Manastır Valiliği ve Üçüncü Ordu müfettişliği gibi görevlerde bulundu. 1882-1908 yılları arasında Fevkalade Komiser görevine atanarak 26 yıl Mısır'da yaşadı.
1912'de Halâskâr Zâbitân’ın  İttihat ve Terakki Cemiyeti çoğunluklu meclisin aleyhinde Askerî Şura'ya muhtıra vermesinin üzerine Sultan V. Mehmet Reşad, görece tarafsız sayılan Gazi Ahmet Muhtar Paşa’yı 22 Temmuz 1912’de sadrazam ilan etti. Sadrazamlığı sırasında kabine yönetimine gelen muhalif baskılar sebebiyle ve Balkan Savaşları'nın başlamış olması üzerine, Gazi Ahmed Muhtar Paşa'nın önerisiyle 5 Ağustos 1912'de 4. Meclis-i Mebusan dağıtıldı. Sıkıyönetim ilan edildi. 29 Ekim 1912'de de Gazi Ahmed Muhtar Paşa sadrazamlık görevinden istifa etti. Sadrazamlığı, Sultan V. Mehmet Reşat saltanatında 22 Temmuz 1912 - 29 Ekim 1912 tarihleri arasında üç ay sekiz gün sürmüştü.
93 Harbi'ndeki anılarını savaşın ardından Sergüzeşt-i Hayatım'ın Cild-i Sanisi adlı bir eserde toplamıştır. Ahmed Muhtar Paşa askerlik yeteneğinin yanı sıra gökbilim ve matematiğe ilgi duymaktaydı. Uluslararası saat sistemi ve Miladi takvim sisteminin kullanılmasını Osmanlı Devleti'nde ilk defa ileri sürdü. Bu konuda Islahat-ül Takvim adlı bir kitap yazmıştır. Ayrıca İstanbul'daki Darüşşafaka Lisesi'ni kurucusudur. 1890 yılında açılışını yaptığı İstanbul'un Avrupa tren terminali olan Sirkeci Garı'na ilk önce Ahmet Muhtar Paşa'nın adı verilmişti, sonradan sadece "Sirkeci Garı" olarak anılmaya başladı.

21 Ocak 1919 tarihinde 80 yaşındayken İstanbul'da ölmüş ve Fatih Camii avlusuna defnedilmiştir.
İsmi, Erzurum'da bulunan 109. Topçu alayının kışlasına verilmiştir.

Ahmed Muhtar Paşa'nın oğlu Mahmud Muhtar Paşa (Soyadı Kanunu sonrasında Mahmud Muhtar Katırcıoğlu) Osmanlı Devleti'nde Bahriye Nazırlığı yapmıştır.
Kars valiliği ve Kars Tugay Komutanlığı, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Ahmet Muhtar Paşa'nın karargâh olarak kullandığı 19. yüzyılda yapılmış olan konağı restore ederek bir müze haline getirmişlerdir. Müze içerisinde Osmanlı-Rus Savaşları ile ilgili askeri malzemeler, savaş planları, haritalar ve fotoğraflar bulunmaktadır. Bu müzenin girişine Ahmet Muhtar Paşa'nın bir büstü yapılmıştır.

Güzide-i Tarih-i Osmani‎, Mekteb-i Sanayi-i Şahane Matbaası, 1883.
Riyazü'l-Muhtar: Miratü'l-Mikat ve'l-Edvar, Bulak Matbaası, 1885
İstimdad, Matbaa-ı Ceride-i Askeriye, 1887.
Islah-ül Takvim, Matbaat Muhammed Afnadi Mustafa, 1891.
La Réforme du Calendrier, E. J. Brill, 1893.
Muhteriat-ı Cediden Çapı Büyük Seri Ateşli Toplar, Mekteb-i Fünun-ı Harbiye Matbaası, 1893.
Dumansız Barutlar, Matbaa-yı Askeriye, 1894.
Tedris-i Lisan-i Ermeni, Matbaa-i Tigran Civelekyan, 1897.
Deniz ve Sahil Muharebelerinin, Karabet Matbaası, 1898.
Ahvalname-i Müellefat-i Askeriye-i Osmaniye, Tahir Matbaası, 1898.
Rehber-i Umran, Tahir Bey Matbaası, 1900.
Rehber-i Muzafferiyat-i Bahriye: yahut Deniz ve Sahil Muharebelerinin Vesait ve Kavaid Esasiyesi, Karabet Matbaası, 1900.
Hikmet-i Tefekkür, Mensur: Mecal-i Fikret, Manzum‎, Mahmut Bey matbaası, 1902
Sen Gotardda Osmanlı Ordusu: 1073-75 Seferinin Vakayi-i Esasiyesi, Esfar-ı Osmaniye hatıraları, Kütüphane-i İslam ve Askeri, 1908.
Atabe-i Bülend Mertebe-i Hazret-i Hilafet Penahiye bir Arıza, Teşil-i Tıbaat Matbaa ve İdaresi, 1910.
Sergüzeşt-i Hayatımın Cild-i Evveli, Mekteb-i Harbiye Matbaası, 1912, Yeni Baskısı: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1996, ISBN 979-975-333-046-5.
Sergüzeşt-i Hayatımın Cild-i Sanisi, Mekteb-i Harbiye Matbaası, 1912, Yeni Baskısı: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1996, ISBN 975-333-047-2.
Sene-i Maliyenin Hicri Sene-i Şemsiye ile İstibdaline Dair, Matbaa-i Ebüzziya, 1912.
Takvimü's-sinin, 1915, Yeni Baskısı: Genelkurmay Başkanlığı, Ankara, 1993.
İstimali Tekerrür Eden Takvim-i malı, Matbaa-i Ahmet İhsan ve Şürekası, 1916.
Serair ül-Kur'an fi tekvin ve ifna ve iadet il-ekvan, Evkaf-ı İslâmiye Matbaası, 1920
Serair ül-Kuran, Darülhilâfet ül-Aliye Evkaf-i Islamiye Matbaasi, 1920.

Ahmed eş-Şerîf es-Senûssî (1873, Cağbub – 10 Mart 1933, Medine), Libyalı Arap asıllı Osmanlı askeridir. 1902-1933 yılları arasında Senûsî tarikatının lideridir.

Senusiyenin kurucusu Sidi Muhammed bin Ali es-Senussi'nin torunudur. 1873 yılında Cağbub'daki Senusi zaviyesinde dünyaya geldi. 1902 yılında hareketin başına gelip Afrika'da sömürgeci İngiliz, Fransız ve İtalyan güçlerine karşı direnen dinsel hareket Senusiye tarikatının lideri oldu.
Trablusgarp Savaşı esnasında İtalya'nın Osmanlı Devleti'ne bağlı olan Libya topraklarını işgale başlaması üzerine bölgeye gelen Ahmed eş-Şerif, Enver Bey, Mustafa Kemal Bey gibi Osmanlı subayları ile birlikte İtalyanlara karşı direnişi örgütledi. 1. Dünya Savaşının başlangıcıyla birlikte Teşkilat-ı Mahsusa'yla koordineli bir şekilde Mısır'ın batısındaki İngiliz güçlerine saldırılar düzenledi.

Kuzey Afrika'da gerek İtalyan gerek de Fransız ve İngiliz güçleriyle mücadele eden Ahmed Şerif'in bu itibarı başta Enver Paşa olmak üzere Osmanlı Hükûmetince kullanılmak istendi. Teşkilatı Mahsusa aracılığıyla İstanbul'a davet edilen Şerif 21 Ağustos 1918'de  Ukayle Limanından bir Alman denizaltısıyla Avusturya-Macaristan'ın Pula Limanına oradan da Balkan treniyle 30 Ağustos 1918'de İstanbul'a geldi. Varışının 2. günü Vahdeddin'in kılıç kuşanma merasimine denk geldiğininden yeni padişaha kılıç kuşattı. Osmanlı'nın Hükûmetinin Şerif'in itibarını çeşitli yolculuklarla kullanma planları olsa da Mondros Mütarekesi sonucu bu gerçekleşmedi. Mütareke sonrası Vahdeddin'in İngiliz yanlısı politikaları sonucu arası açılan Şerif 5 Kasım 1918'de Bursa'ya geçti ve burada 2 yıl ikamet etti. Ahaliden de büyük ilgi gören ve baştan Ali Fuat Paşa olmak üzere Milli Mücadele'nin önemli isimleriyle temas kuran Şerif şehrin 8 Temmuz 1920'de Yunan işgaline uğraması üzerine Bursa'dan ayrılarak Konya üzerinden 15 Kasım 1920'de Ankara'ya ulaşan Şerif burada yetkililerce özel olarak karşılandı. Atatürkle de özel bir muhabbeti ve hediyeleşmesi olan Şerif Kurtuluş Savaşı yıllarında hükûmetinin İslam dünyasındaki propaganda aracı olarak gerek doğu illerinde gerek de İslam dünyasının kalanında Milli Mücadelenin haklılığını kongreleri, hutbeleri, vaazları ve yazılarıyla anlatmaya çalıştı. Musul meselesinde de aktif olarak çalışan Şerif için Irak'ta Türkiye yanlısı bir hükûmet kurma planı olduysa da bu gerçekleşmedi. Musul'a geçmek için Ocak 1923'te Diyarbakır'a gitmesine rağmen İngiliz müdahalesi sonucu faaliyetleri güneydoğu ve doğu illerinde Türk hükûmetinin haklılığını anlatmakla sınırlı kaldı. Cumhuriyet'in ilanının ardından Mersin, Tarsus ve Adana yörelerinde pasif bir yaşama çekilen Şerif azalmış da olsa hükûmetle ve de Atatürkle iletişimi sürdü. Memleketine dönmek istediyse de bu İtalyan baskısı yüzünden gerçekleşmedi. Atatürk tarafından ikameti Türkiye dışında olmak şartıyla hilafet teklifi aldıysa da teklifi hilafetin Osmanoğullarında kalması gerektiği düşüncesiyle reddetti. Çeşitli ikamet ve sosyal sorunlar yaşayan Şerif hükûmet tarafından yarı rica yarı emir bir şekilde yurt dışındaki Osmanlı Hanedan mensuplarıyla temas halinde olduğu gerekçesiyle Türkiye'den ayrılması istendi, 30 Ekim 1924'te Suriye'ye geçti.

Gerek Şam'da gerek de Filistin'de antiemperyalist politikalarına devam eden Şerif'in ikameti İngiliz ve Fransızlarca tehlikeli görüldü. Son olarak Arabistan'a geçen Şerif Asir bölgesindeki ikametinin ardından 10 Mart 1933'te Medine'de öldü.

Türkiye'de 2023-2024 yılları arasında tabii'de yayımlanan Mahsusa: Trablusgarb adlı dizide Kenan Çoban tarafından canlandırılmıştır.

Ançok Anzavur Ahmed Paşa (Batı Çerkesce: Анцокъу Ахьмэд Анзаур; 1885 - 15 Nisan 1921, Adliye), Kuvâ-yi Milliye hareketine karşı ayaklanma başlatmış Çerkes asıllı eski Osmanlı jandarma subayı ve Kuvâ-yi İnzibâtiye kumandanıdır.
Anzavur Ahmed, İstanbul Hükûmeti tarafından sivil paşalık verilerek Anadolu'ya gönderilmiştir. İngiliz gizli servisinin adamı olan Papaz Fru namıyla bilinen Robert Frew tarafından maddi olarak desteklenen Anzavur Ahmed, çok sayıda kişiyi etrafında toplayarak bir isyan hazırlığına girişmiştir.

1885 doğumlu olup Çerkes asıllıdır. Okuma yazma bilmediği halde, kız kardeşinin II. Abdülhamit'in sarayında cariye olmasından dolayı jandarma zabitliğine tayin edilerek Makriköy Jandarma Karakolu Kumandanlığı'na getirildi. II. Meşrutiyet’in ilk yıllarında kendini bir hürriyetperver ve istibdat rejiminin mazlumları arasında göstererek iki sene içerisinde jandarma binbaşılığına terfi etmiştir.

Birinci Anzavur Ayaklanması, 1 Ekim 1919'da Manyas, Susurluk, Gönen ve Ulubat dolaylarında başlamış olup, Kuvâ-yi Milliye birliklerinin mücadelesi sonucu 25 Kasım 1919'da bastırılmıştır. Anzavur Ahmed'in 16 Şubat 1920'de, Biga merkezli çıkarmış olduğu ikinci isyanını ise, 16 Nisan 1920'de Çerkez Ethem bastırmıştır.

Süleyman Şefik Paşa kendisine sonradan katılan Anzavur Ahmed ile anlaşmazlığa düşünce İstanbul'a dönmüş ve Kuvâ-yi İnzibâtiye'nin başına Yarbay Senai geçmiştir. Kuvâ-yi İnzibâtiye 10 Mayıs 1920'de Adapazarı'nı işgal etti. Ali Fuad Paşa komutasındaki 20. Kolordu Adapazarı'nı geri aldı. 25 Haziran 1920'de Kuvâ-yi İnzibâtiye kaldırıldı.
15 Nisan 1921 tarihinde Çanakkale'nin Biga ilçesine bağlı Adliye köyü civarında, Yeniçiftlik köyünden Mehmet Efe tarafından öldürüldü. Mezarı Biga'nın Cihadiye köyündedir.

https://www.academia.edu/105897459/I_Ahmed_Anzavur_Ayaklanmas%C4%B1_n%C4%B1n_G%C3%B6nen_deki_Yans%C4%B1malar%C4%B1

Ahmet Davutoğlu (d. 26 Şubat 1959, Konya), Türk siyasetçi, siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler profesörü, akademisyen ve büyükelçi, Gelecek Partisi'nin kurucu genel başkanı, eski dışişleri bakanı, eski başbakan vekili, Adalet ve Kalkınma Partisinin 2. genel başkanı ve 26. Türkiye başbakanıdır. 2014–2016 yılları arasında AK Parti Genel Başkanlığı ve Başbakanlık görevini sürdürmüştür. Bu görevinden önce 2009–2014 yılları arasında Recep Tayyip Erdoğan tarafından kurulan 60. Türkiye Hükûmeti ve 61. Türkiye Hükûmeti'nde Dışişleri Bakanı olarak yer almıştır. 2003–2009 yılları arasında o dönem başbakanlık yapan Erdoğan'ın ve Abdullah Gül'ün dış politika danışmanlığını yapmıştır. 2011, Haziran 2015 ve Kasım 2015 Türkiye genel seçimlerinde AK Parti Konya milletvekili olarak meclise girmiştir. Başbakanlık ve AK Parti Genel Başkanlığı görevinden 22 Mayıs 2016 tarihinde istifa etmiştir.
27 Ağustos 2014'te, Adalet ve Kalkınma Partisi 1. Olağanüstü Büyük Kongresi'nde genel başkan seçildi ve 28 Ağustos 2014'te Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'dan başbakanlık vekaletini aldı ve 62. hükûmeti kurmakla görevlendirildi. 6 Eylül 2014'te 62. hükûmet Davutoğlu başbakanlığında güven oyu alarak resmen göreve başladı.
Ahmet Davutoğlu, 7 Haziran seçimleri sonrasında 45 gün içinde hükûmetin kurulamamış olması üzerine cumhurbaşkanının TBMM seçimlerinin yenilenmesine karar vermesi üzerine ülkeyi 1 Kasım 2015'te yapılacak seçime kadar yönetmek üzere seçim hükûmeti başbakanı olmuştur. Kasım 2015 Türkiye genel seçimleri lideri olduğu AK Parti tarihindeki en yüksek oy sayısı ile %49,5'lik oy oranını alarak tek başına iktidar olmak için gereken çoğunluğa ulaştı. Sonrasında Davutoğlu 64. hükûmeti kurarak başbakanlık görevine devam etti.
Başbakan Davutoğlu, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile yaşadığı ihtilafın sonucu olarak, 5 Mayıs 2016'da 1 Kasım seçiminden sonra sadece 6 ay görev yapmasını hatırlatarak "4 yıllık sürenin daha kısa sürmesi benim tercihim değildir. Zarûrettir." şeklinde bir açıklama yaptı ve AK Parti'yi 22 Mayıs'ta yeni genel başkan seçimi yapması için olağanüstü kongreye çağırdı. Kamuoyunda, bu karar sürecinde Pelikan adlı bir grubun etkin olduğu ve kararın bir gün önce Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile gerçekleşen toplantı sırasında alındığı ifade edildi. 22 Mayıs 2016 tarihinde cumhurbaşkanlığı tarafından yapılan basın açıklamasıyla başbakanlık görevinden istifa ettiği açıklandı.
12 Aralık 2019'da Gelecek Partisini kurdu. 19 Aralık 2019 tarihinde bu partinin genel başkanlığına seçildi.

Ahmet Davutoğlu, 26 Şubat 1959 tarihinde Konya'nın Taşkent ilçesinde doğdu. Babasının adı Duran, annesinin adı Memnune'dir.

İstanbul Erkek Lisesi'ni bitirdikten sonra, 1983-84 eğitim öğretim yılında Boğaziçi Üniversitesi'nin ekonomi ile siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler bölümlerini çift anadal programıyla bitirdi. Aynı üniversitenin kamu yönetimi bölümünde yüksek lisans, siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler bölümünde de doktora yaptı.

1990 yılında, Malezya Uluslararası İslam Üniversitesi’nde yardımcı doçent olarak çalışmaya başladı. Üniversitenin siyaset bilimi bölümünü kurdu ve 1993 yılına kadar bu bölümün yöneticiliğini yürüttü. 1993 yılında doçent oldu ve 1995–1999 yılları arasında Marmara Üniversitesi uluslararası ilişkiler bölümünde çalıştı. 1995-1999 yılları arasında Yeni Şafak gazetesinde köşe yazarlığı yaptı. Davutoğlu, bu sürede 200'den fazla yazı kaleme almıştı. 1998–2002 yıllarında, Silahlı Kuvvetler Akademisi ve Harp Akademileri'nde misafir öğretim üyesi olarak ders verdi.
1999–2004 yılları arasında profesör oldu ve Beykent Üniversitesi'nde, üniversite yönetim kurulu üyeliği, senato üyeliği ve uluslararası ilişkiler bölümü başkanlığı, Marmara Üniversitesi uluslararası ilişkiler bölümünde de misafir öğretim üyeliği yaptı.

Ahmet Davutoğlu'na, dönemin cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ve dönemin başbakanı Abdullah Gül'ün 17 Ocak 2003'te birlikte aldıkları ve 18 Ocak 2003'te Resmî Gazete'de yayımlanan kararla büyükelçi unvanı verildi.

Davutoğlu, Gazze Savaşı'na çözüm getirmek için Türk Hükûmeti'nin uyguladığı mekik diplomasisinin önde gelen aktörlerindendi. 1 Mayıs 2009'da parlamento üyesi olmamasına rağmen dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından dışişleri bakanlığına atandı. 2011 genel seçimlerinde Konya milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne girdi ve Recep Tayyip Erdoğan'ın üçüncü kabinesinde dışişleri bakanı olarak görevine devam etti. Türkiye'nin küresel olarak yeniden uyanışının arkasındaki beyinlerden biri olması sebebiyle, Foreign Policy dergisinin, 2010 yılındaki "İlk 100 Küresel Düşünür" listesinde yer aldı.

Akademisyenler ve politikacılar onun Yeni Şafak'taki makaleleri ve Stratejik Derinlik kitabından yola çıkarak, Ahmet Davutoğlu'nun dış politika vizyonunu; Yeni Osmanlıcılık politikasıyla, Osmanlı Devleti'nin topraklarıyla yakın ilişkiler kurma temeline dayandığını ileri sürerler. Davutoğlu'nun eski bir öğrencisi Behlül Özkan ise Davutoğlu'nun Orta Doğu'da İslam'ın birleştirici güç olarak görmesine bağlı olarak, Pan-İslamizm'e dayalı bir dış politika hayali olduğunu ifade eder. Bu iki görüşe zıt olarak da geçmişte Avrupa Birliği üyeliğini savunduğunu ifade eden bir NATO üyesi olarak, batı yanlısı bir politikayı savunmuştur.
Bir röportajında "Sıfır Sorun Politikası"ndan bahsetti ve bu politikasıyla ilgili olarak "Diğer aktörler bizim değerlerimize saygılı olurlarsa, sorunsuz bir politika mümkündür fakat bu demek değildir ki diğer partilerle iyi ilişkilerimiz olması adına sessiz kalacağız." dedi. Recep Tayyip Erdoğan ile birlikte "Türkiye için dünyada yeni bir rol hayal etmek ve bunu gerçekleştirmek" başlığıyla Foreign Policy dergisinin 2011 yılındaki "İlk 100 Küresel Düşünür" listesine girmişlerdir.
Ahmet Davutoğlu dış politikasını dört ana sütun üzerine inşa etmiştir. Bunlardan ilki "güvenlik bölünmezliği", ikincisi "diyalog", üçüncüsü "ekonomik dayanışma" ve dördüncüsü ise "kültürel uyum ve karşılıklı saygı"dır. Davutoğlu, politikasının hedefinin "Farklı ulusların entegresi ile farklı inanç ve ırklar arasındaki kültürel anlayışın geliştirilmesinin yanı sıra, ortaya çıkan krizleri çözmek için işbirliği ilişkileri ve barışçıl diyalog sağlanması" olduğunu ifade etmiştir.

Davutoğlu, Recep Tayyip Erdoğan ile birlikte 2014 Nisan ayının 24'ünde, Ermeni tehcirinde yaşanan olayların acı verici olduğunu içeren bir bildiriyi dokuz dilde yayınladı. Bununla beraber bu tehcirin Türk, Ermeni ve yabancı tarihçiler tarafından ortak bir çalışmayla araştırılması gerektiği belirtildi.

Pan-İslamist bir politika hayali olduğu iddia edilmesine rağmen Ahmet Davutoğlu, Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliğini desteklediğini dile getirdi. Türk-AB ilişkilerinin tamamı 2013 yılına kadar Egemen Bağış, 2013-2014 yılları arasında Mevlüt Çavuşoğlu'nun bakanlıklarıyla Avrupa Birliği Bakanlığı tarafından yürütülmüş ve yürütülmektedir.
Davutoğlu, 2013 yılının mayıs ayında Brüksel'de gerçekleştirilen 51. Ortaklık Konseyi Toplantısı'nda, Türkiye'nin 50 yıldır AB üyeliği için gayret gösterdiğini ve bu gayretlerin de devam edeceğini ifade etmiştir. Bunlara ek olarak da Türk vatandaşlarının Avrupa'da vizesiz dolaşamamasının kabul edilemez olduğunu dile getirmiştir.

2012 yılı haziran ayında Davutoğlu, Yunan hükûmetini, özellikle Batı Trakya'daki Türk azınlıklarının, haklarına saygı göstermemekle suçladı. Aynı zamanda Türk kökenli azınlık durumundaki vatandaşların sözde Yunan vatandaşlığının iptalinin Lozan Antlaşması'na aykırı olduğunu da vurgulamıştır. Davutoğlu 2013'te, kıyı ötesi petrol rezerverlerinin (offshore oil reserves) mülkiyeti üzerine patlak veren tartışmalar üzerine Yunanistan Dışişleri Bakanı Dimitris Avramopulos'a iki devlet arası olası bir çözüm götürdü fakat öneri Yunan dışişleri bakanlığı tarafından göz ardı edildi. Aynı zamanda Davutoğlu aradaki sorunları çözmek adına, Nikos Anastasiadis öncülüğünde müzakere talebinde bulundu.

30 Haziran 2010 tarihinde Davutoğlu ile İsrail Ticaret Bakanı Ben Eliezer, Brüksel’de gizli bir toplantı yapmış, TBMM'de gizli görüşmeyi ayrıntılandıran Davutoğlu, toplantının gizli olmasını İsrailliler'in istediğini belirterek, “İsrailliler'e temel taleplerimizi yüzlerine doğrudan ve net şekilde söylemek için bu görüşmeyi yaptık” demiştir.

27 Ağustos 2014'te, Adalet ve Kalkınma Partisi 1. Olağanüstü Büyük Kongresi'nde genel başkan seçildi. 28 Ağustos 2014'te Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'dan başbakanlık vekaletini aldı ve 62. hükûmeti kurmakla görevlendirildi. Ahmet Davutoğlu başbakanlığında kurulan 62. hükûmet, bakanlar kurulu listesini 29 Ağustos 2014 tarihinde açıkladı. 6 Eylül 2014 cumartesi günü Türkiye Büyük Millet Meclisinde yapılan güven oylaması sonucunda 133 ret oyuna karşılık alınan 306 kabul oyuyla 62. hükûmet, Davutoğlu başbakanlığında güven oyu alarak resmen göreve başlamıştır.

Ahmet Davutoğlu, 2015 genel seçimleri sonrasında 45 gün içinde hükûmetin kurulamamış olması üzerine cumhurbaşkanının TBMM seçimlerinin yenilenmesine karar vermesi üzerine ülkeyi 1 Kasım 2015'te yapılacak seçime kadar yönetmek üzere seçim hükûmeti başbakanı oldu. Lideri olduğu Adalet ve Kalkınma Partisi, 1 Kasım seçimi'nde tarihindeki en büyük oy sayısı ve %49,5 ile en büyük oy oranına sahip olarak TBMM'de tek başına iktidar olabilecek çoğunluğa ulaştı. Sonrasında 64. hükûmeti kurması için görevlendirildi.

Kamuoyunda ilk olarak, Ocak 2015'te Başbakan Ahmet Davutoğlu tarafından açıklanan ancak hayata geçirilemeyen "şeffaflık paketi" ve 17 Aralık Yolsuzluk soruşturması'nda adı geçen 4 bakanın yüce divana gönderilmesi hususlarında Davutoğlu-Erdoğan arasında gerginlik çıktığı iddia edilmişti.
29 Nisan 2016 tarihinde yapılan AK Parti MKYK'sında alınan kararla, genel başkanın “il ve il başkanı atama yetkisi” MKYK'ya verildi. Bu toplantıda alınan kararın toplantıdan önce Erdoğan'a yakın üyeler tarafından alındığı ve toplantı sırasında Davutoğlu'na imzalatıldığı iddia edildi.
1 Mayıs 2016'da 'Pelikan dosyası' adı altında yayınlanan anonim bir internet sitesinde Davutoğlu'nun Erdoğan'a ihanet et

Ahmet Emin Yalman (14 Mayıs 1888, Selanik - 19 Aralık 1972, İstanbul), Türk liberal gazeteci ve yazar.

Babası Osman Tevfik Bey Selanik Askeri Rüştiyesinde Atatürk'ün yazı ve tarih hocasıydı. Kendisi de 1897'de aynı Askeri Rüştiyeye yazıldı. Diploma almasına iki ay kala Rüştiyeden 1899'da ayrılıp Selânik Alman Mektebine yazıldı. Daha sonra ailesiyle beraber İstanbul'a göç ederek öğrenimi 1903'ten itibaren İstanbul Alman Mektebinde devam etti.

1907 yılının Temmuz ayında Alman Mektebini bitirince Sabah gazetesinde İngilizce mütercimliğe başlayarak gazeteciliğe ilk adımını attı. Aynı yıl Bâb-ı Âli Tercüme Odası hülefalığına tayin edildi. 1908'de İstanbul Hukuk Fakültesine girdi. Meşrutiyetin ilk günlerinde kurulmuş olan Yeni Gazete'nin yazı heyetine katıldı. Yeni Gazete o sıralarda Kâmil Paşa'nın yayın organı olarak tanınmış olup hususi bir siyasi sütununda İngiliz, bazen de Avusturya menfaatlerine uygun yazılar çıkıyordu. Lakin Ahmet Emin Bey kendisini gazetenin memleket menfaatlerinin ölçüleriyle çalışan diğer cephesine mensup görüyordu. Gazeteye tercüme işleri için girdiği halde aradan bir yıl geçmeden her gün baş yazıyı, ayrıca da haftada birkaç kez Yeni Gazete imzalı ikinci makaleyi yazmaya başladı.
Bu arada Bâb-ı Âli Tercüme Kalemindeki vazifesini de bırakmamıştı. Ayan Reisi Said Paşa birtakım tercümeler yapmak üzere Bâb-ı Âli Tercüme Kaleminden İngilizce bilen bir genç isteyince oraya gönderildi. Aynı zamanda Viyana'da çıkan Neue Freie Presse gazetesinin yardımcı muhabiriydi. Haftalık Servet-i Fünun dergisine de tercümeler yapıyordu. Berlin'de çıkan Vossische Zeitung'a da ara sıra yazılar gönderiyordu. İttihat ve Terakki Kadıköy Kulübüne de üye oldu.

Yüz seksen kişinin katıldığı bir imtihandan geçerek ABD'ye ilk defa olarak gidecek Türk öğrenci grubuna dahil olup Şubat 1911'de New York'taki Columbia Üniversitesinin Siyasi İlimler Fakültesi sosyoloji ana dalında okumaya başladı. Türk basının tarihi, gelişme tarzı, hal ve şartları hakkında teziyle 1912 yaz sömestri sonunda yüksek lisans diplomasını aldı. Aynı yıl açılan Columbia Üniversitesi Pulitzer Gazetecilik Mektebinde staj görenlerin ilk doktora adaylarında biri oldu. Burada The Development of Modern Turkey as Measured by Its Press (Modern Türkiye'nin Gelişmesinin Basınıyla Ölçülmesi) başlıklı tezini  1914'te bitirip sosyoloji ve tarih doktorası bitirdi. Doktora tezi Columbia Üniversitesi Siyasi İlimler Fakültesinin yayınları arasında kitap olarak yayımlandı.
Öğrenciyken ABD'de çıkan Almanca Staatszaitung haftalık gazetesi için Türkiye'ye dair yazılar da yazıyordu. Ayrıca Alman Basın Kulübüne ve diğer Alman cemiyetlerine üye olmuş, ABD'deki Alman cemiyetine karışmıştı. Yeni Gazete'ye ve İkdam'a ise haftada bir "Amerika Mektupları" başlığı altında yazılar gönderiyordu. Balkan Harbi başlayınca ABD'deki birçok gazete sütunlarını Ahmet Emin Bey'e açtı. ABD'den New York Evening Post gazetesinin Türkiye muhabiri görevini üstlenerek ayrıldı.

1914 Ağustos ayında İstanbul'a döndüğünde Darülfünunda felsefe tarihi muallim muavinliğine tayin edildi. Ziya Gökalp'in sosyoloji asistanlığının yanı sıra Mülkiye Mektebinde Hasan Saka'nın istatistik asistanlığını da yaptı. Ayrıca Tanin gazetesinin yazı işleri müdürlüğünü de yapıyordu. Almanya hükûmetinin Alman cephelerine bir Türk harp muhabiri gönderilmesinde ısrar etmesinden dolayı, Enver Paşanın kararıyla 1915 baharında Almanya'ya tek Türk harp muhabiri olarak gidip bütün batı ve doğu cephelerini dolaşmaya ve harbin bütün safhalarını görmeye imkan buldu.

Beş ay süren harp muhabirliğini bitirip  İstanbul'a dönünce, Darülfünunun istatistik kürsüsüne sahip olmakla beraber Mülkiye'de istatistik profesörlüğüne geçti. Aynı zamanda esaslı maarif reformu için Almanya'dan getirilen ve "Has Müşavir" unvanını taşıyan Prof. Schmidt'in yanında tercüman olarak görevlendirildi. 1916 yazında tekrar harp muhabiri olarak Almanlara ve Avusturyalılara yardım etmek üzere Galiçya'ya gönderilen Türk kolordusuna katıldı. Galiçya'dan döndüğü zaman Sabah gazetesinin başına geçme teklifini kabul etti. 1916-1920 yılları arasında Mekteb-i Mülkiyede ders verdi. 1917 yılında Gördesli Mehmet Asım ile birlikte Vakit gazetesinin imtiyaz sahipliğini devralıp gazetelerinin ilk sayısını 22 Ekim 1917'de çıkardılar. Vakit, İttihat ve Terakki idaresiyle tek başına mücadele eden bir gazete oldu.
Bu arada Almanya'nın Gotha şehrinde bulunan Perthes Basımevinin siparişi üzerine Almanca Die Türkei (Türkiye) kitabını yazdı. Almanya'nın Volkssische Zeitung gazetesinde de yazıları çıkıyordu. Osmanlı Matbuat Cemiyetinin umumi katipliğine de seçildi. Sadrazam İzzet Paşa ve kabinesine yakın ilgi duydu. Mondros Mütarekesi ardından ABD ile iş birliği fikrini ortaya atması üzerine şiddetli telkinler ve itirazlar ile karşı karşıya kaldı. 1919 Mart ayında tevkif edildi. 17 Nisan'da üç ay Kütahya'ya sürgüne gönderildi. Bu dönemde Prens Sabahaddin ile sıkı bir dostluk kurdu. Veliahd Abdülmecid Efendi ile ve ikinci Veliaht Selim Efendi ile de aynı derecede sıkı bir temas halinde idi. İstanbul'un işgal edilmesi ve İngilizler tarafından aranması üzerine teslim olup 26 Mart 1920 tarihinde Malta'ya bir buçuk yıl sürgün edildi.
Kasım 1921'de sürgünden dönüp İstanbul'da iki üç günden fazla durmadan Ankara'ya gitti. Ankara'da TBMM hükûmeti tarafından teklif edilen Matbuat Umum Müdürlüğü vazifesini reddederek serbest bir gazeteci olarak Milli Mücadelenin halini İstanbul'a aksettirmeyi tercih etti. Atatürk ile ve milli hükûmetin diğer önde gelen simalarıyla görüşmeler yapıp cepheleri dolaştıktan sonra İstanbul'a döndü.

Saltanatın kaldırılmasından yaklaşık üç ay sonra Halk Fırkasının kurulmasına karşı çıktı, tenkitler yazdı. Vakit'in çok başarılı bir iş çıkararak öncü ve akıncı rol oynamasına rağmen, ortağı Mehmet Asım'ın kardeşi Hakkı Tarık Bey'le gazete işlerinde bazı ihtilaflar yaşanması üzerine ve gazetenin yazı işleri müdürü Enis Tahsin'in gazetenin siyasi yazarı Ahmed Şükrü ile beraber Vakit'ten ayrılmaları dolaylarında Ahmet Emin hissesini 12.000 liraya Mehmet Asım'a satarak 26 Mart 1923'te Vatan gazetesini çıkardı. Aynı yıl Türkiye'nin ilk İş Aracılığı Merkezini Vatan matbaasında kurdu.
1923 seçimlerinde İstanbul'dan aday olmasına karar verildi fakat adayları kesinleştirme aşamasında, Yakup Kadri ve Falih Rıfkı'nın güceneceği düşünülerek İstanbul Vilayet Meclisine girmesi kararlaştırıldı. Rauf Bey ile Dr. Adnan Bey'in Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kuruluşuna iştirak etme teklifini reddetti fakat yazılarıyla ve gazetesiyle fırkayı destekledi. Halk Partisinin kurulmasını ve Mustafa Kemal Paşa'nın bu partinin başında bulunmasını tenkit etmesi ve Terakkiperver Fırkayı desteklemesi nedeniyle Vatan gazetesi o dönemde Atatürk'ün çevresinde bulunanların tepkilerine maruz kaldı.
13 Şubat 1925'te çıkan Şeyh Said İsyanı sonrasında İsmet Paşa (İnönü) önderliğinde kurulan yeni hükûmet Takrir-i Sükun kanununu çıkarmıştı. Takrir-i Sükun kanunuyla kurulan İstiklal Mahkemesi tarafından birçok İstanbul gazetesinin "hükümetin manevi nüfuzunu yıpratarak isyana imkan hazırlamak" isnadıyla 11 Temmuz 1925'te kapatılması sonucu Vatan gazetesi beş aydan fazla bir müddet tek müstakil gazete kaldı. Bunun sonucunda gazetenin satışı bir anda yedi binden on beş bin gibi o zaman için çok yüksek sayılan bir rakama ulaştı ve ilanlar da ona göre arttı. Fakat hükûmetin Terakkiperver Fırkasını kapatmasına gerekçe oluşturabilecek bir yazı yayınlanmaması için Ankara'da Vatan gazetesini destekleyenler gazeteden el çektiler. Bazı tevkife uğramış gazetecilerin Vatan'ın "istisna yollu muamele görmesinden" şikâyetçi olmaları ile bir İstiklal Mahkemesi üyesinin Ahmet Emin'e düşmanlığı bir araya gelince, 12 Ağustos 1925'te Vatan gazetesi mahkeme tarafından süresiz kapatılıp Ahmet Emin ile Ahmet Şükrü tutuklu olarak o zaman Elazığ'da bulunan İstiklal Mahkemesine sevk edildi. Mahkemenin verdiği beraat hükmüne rağmen, gazetenin açılmasına izin verilmedi.

Gazetesinin kapatılması üzerine Ahmet Emin geçim imkanı için türlü işler denedi. Vatan gazetesinin taksim edilen sermayesinden on beş bin liralık payının büyük bir bölümünü borsa işlemlerinde kaybetti. Marie Stoeps'un Married Love romanını İzdivaçta Aşk başlığı ile takma bir isim altında tercüme etti. Bir ara Kemal Salih Sel, Ahmet Şükrü ve Enis Tahsin ile birlikte bir resimli haftalık dergi çıkardı. Bu dergi için iki ciltlik bir Alman macera eserini Selim Bey'in Amerika Hatıraları adıyla adapte etti. ABD'deki tarih profesörünün teklifi ile Carnegie Barış Vakfı tarafından neşredilecek serinin Türkiye hakkındaki cildini Turkey in the World War (Cihan Harbinde Türkiye) başlığı ile yazdı.
ABD Sefareti Ticaret Ataşesi Julien E. Guillespie vasıtasıyla Goodyear lastikleri, Dodge otomobilleri, Caterpillar traktörleri, Sullivan kompresörleri, Harnischfeger ekskavatörleri mümessilliğini alarak ticaretle meşgul oldu. 1929'da Amerikalı Curtiss-Wright uçak üretim şirketinin mümessilliğini yaparak Türk Hava Kuvvetleri için uçak satın alınmasına aracılık yaptı. Bu dönemde gazetecilikten ve siyasetten kendisini tamamen uzak tuttu. Yunus Nadi'nin Cumhuriyet gazetesinin yazı heyetine katılması ve Fethi Bey'in Serbest Fırkasının yayın organı olarak gazetenin başına geçmesi, partinin adayı olarak meclise girmesi yönündeki teklifleri reddetti.

1936 yılında Atatürk tarafından affı ve gazeteciliğe geri dönmesine izin verilmesi üzerine Kaynak adlı bir haftalık gazete çıkardı. Fakat haftalık gazete tutmadı. Zekeriya Sertel ve Halil Lütfü Dördüncü ile birlikte Tan gazetesini İş Bankasından satın alarak 1 Ağustos 1936'dan çıkarmaya başladılar. Atatürk Tan gazetesi tesislerinin Ahmet Emin Yalman'ın eline geçmesini, böylece gazetecilikten uzak geçirdiği yılları için bir teselli olmasını istemiş, ona göre emirler vermişti.
Siyasi program bakımından Tan'ın sevk ve idaresi tamamıyla Yalman'ın elindeydi. O sırada başında Falih Rıfkı Atay bulunan Balkan Basın Birliğinin umumi katipliğine de seçildi. 1937'de İstanbul'un çok nüfuzlu valisi ve belediye başkanı Mühittin Üstündağ'la tartışmalara girdi.

Ahmet Ferit Tek (7 Mart 1878, Bursa - 25 Kasım 1971, İstanbul), Türk siyasetçi, diplomat, fikir adamı.
Türk Ocağı'nın kurucularından ve derneğin resmî kuruluşundan sonraki ilk genel başkanıdır. Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk İçişleri Bakanı'dır. Son Osmanlı Meclisi Mebusanı'nda, TBMM 1. Dönem ve 2. Dönem'de milletvekilliği, I. ve II. İcra Vekilleri Heyeti'nde ve 1. Hükûmet ve 2. Hükûmet'te bakanlık, sonrasında diplomatlık yaptı. Fecr-i Ati döneminin kadın yazarlarından Müfide Ferit Tek'in eşi, sanat tarihçisi Emel Esin'in babasıdır.

7 Mart 1878 tarihinde Bursa'da doğdu. İstanbullu bir aileye mensuptur. Babası Maliye muhasebecilerinden Mustafa Reşit Bey, büyük babası kadı Asım Efendi'dir. Annesi Bursalı İbrahim Ağa'nın kızı Hanife Leyla Hanım'dır.
Öğrenimine Darü'l-Feyz Mektebi'nde başladı. Gülhane Rüştiyesi'ni bitirdikten sonra asker olma isteği ile Kuleli Askeri İdadisi'ne girdi. Askeri eğitime 1894 yılında girdiği Harbiye Mektebi'nde devam etti. 1896 yılında piyade asteğmen rütbesi ile mezun oldu.
Bir sene Erkan-ı Harbiye sınıfında çalıştı. 1897 ve 1898 yıllarında meşrutiyetçi öğrencilere karşı soruşturma başlatılmıştı. Arkadaşı Yusuf Akçura'yı korumak istemesi sonucu tutuklandı. 102 gün Taşkışla'da mahkûm olduktan sonra İstanbul'dan Fizan'a sürüldü. 8 Eylül 1897'de İstanbul'dan ayrıldı, sürgün edilen diğer mahkûmlarla Şeref isimli vapurla yaptıkları bir haftalık yolculuktan sonra Trablusgarp'a vardı; onları Fizan'a götürecek yol parası temin edilemediğinden Trablusgarp'ta hapsedildiler. Bir yıl boyunca Trabulusgarp'ta zindanda kaldı. 1898 yılında affedildi ve rütbesi iade edildi. Trablusgarp Fırkası Erkan-ı Harbiye'sinde memuriyete başladı. Eşi Müfide Ferit Hanım ile Trablusgarp'ta bulunduğu sırada tanıştı.
Yusuf Akçura ile birlikte 1900 yılında Trablusgarp kıyılarından bir kayığa binerek Tunus'a ve oradan Paris'e kaçtılar. Fransa’da bir taraftan siyasi faaliyetlere devam ederken diğer taraftan Paris Siyasi İlimler Mektebi'ne (Ecole Libre des Sciences Politiques) devam ederek, 29 Haziran 1903 tarihinde okulu yedinci olarak ve onur ödülü alarak bitirdi.
Öğrenci iken, 4 Şubat 1902 tarihinde toplanan I. Jön Türk Kongresi'ne katıldı. Paris'e gelerek Versailles Lisesi'nde öğrenime başlamış olan Müfide Ferit ile 1907’de evlendi. Bu evlilikten 1914 yılında bir kızı (Emel Esin) dünyaya geldi.

1903-1908 yılları arasında kesin olarak belli olmayan bir tarihte Kazan'a gitti ve arkadaşı Yusuf Akçura'yı ziyaret etti. Ziyaretinin ardından, Türkiye’ye dönemediği için Mısır'a yerleşti. Kahire'de yayınlanan Türk gazetesinde yazılar yazdı.
II. Meşrutiyet'in ilanı üzerine 1908 yılında İstanbul'a döndü. Şura-yı Ümmet Gazetesi'nde yazılar yazdı. Mekteb-i Mülkiye'de "18. Asır Siyasi Tarihi" dersleri verdi. 1913 yılında İstanbul'dan uzaklaştırılıncaya kadar bu görevini sürdürdü. Ayrıca 1909 yılında Ahmet Rıza Bey'in teklif ettiği Meclis-i Mebusan başkatipliği görevine atandı.

Kütahya mebusu Saffet Paşa'nın istifası üzerine Kütahya mebusu seçilerek 18 Kasım 1909 tarihinde itibaren Meclis-i Mebusan'da mebus olarak yer aldı. Mecliste İttihat ve Terakki Fırkası’nı açıkça eleştirmesi, 1909 yılında partiden ihraç edilmesine neden oldu. 1912 seçimlerinde meclis dışında kaldı.

5 Temmuz 1912 tarihinde Millî Meşrutiyet Fırkası’nı kurdu. Parti kuruluşunda yer alan diğer arkadaşları Yusuf Akçura, Müderris Zühdü Bey, Mehmed Ali ve Cami Beyler idi. Partinin programında şu fikirler yer alıyordu: Türkler yüzyıllardır İmparatorluğun hudutlarında çarpıştı. Kendi illerini ihmal etmek durumunda kaldılar. Türk illerinin kalbi olan Anadolu bakımsızdır. Türklerin de kendi millî kaderlerini düşünmesi saati çalmıştır.
22 Eylül 1912 tarihinde partinin yayın organı olan İfham gazetesini yayına çıkarmaya ve "İfham Kütüphanesi" adı altında bir dizi kitap basmaya başladı. Gazetede ateşli yazılar yazdı. Yazılarında Türklük ve İslamiyet dayanışmasına büyük önem verdi. Milliyet fikri ve milliyetçilik ülküsünü gerçeklik şuuru ile dengelemeye, her türlü siyasi düşüncenin üstünde değişmez prensip olarak yerleşmesine büyük önem vermiştir.

Türk Ocağı adlı derneğin Askeri Tıbbiyeliler arasında 1911 yılında başlayan kuruluş çalışmaları sırasında Mehmet Emin Bey (Yurdakul) başkanlığında geçici bir idare heyeti kurulmuştu. Resmî olarak 25 Mart 1912 tarihinde kurulan Türk Ocağı'nın ilk Genel Başkanı Mehmet Emin Bey oldu.

Balkan Savaşı sırasında Çatalca'daki genel karargâhta yüzbaşı rütbesiyle bir süre görev yaptı ancak Londra Antlaşması'nın imzalanması üzerine yeniden gazetesinin başına döndü. Gazete, Mahmud Şevket Paşa'nın katli hakkındaki bir haber nedeniyle 13 Haziran 1913 günü kapatıldı. Mehmet Emin, önce Sinop'a iki yıl sonra Bilecik'e sürgün edildi. Bu yıllarda en yakın arkadaşı Refik Halit (Karay) oldu. I. Dünya Savaşı, o sürgünde bulunduğu sırada patlak verdi.

Savaş sırasında bağımsızlığını kazanan Ukrayna'nın merkezi Kiev'e 1918 yılında başkonsolos tayin edildi. Bir yıl sonra ülke Bolşevik işgaline uğrayınca İstanbul'a döndü.
Bir süre Damat Ferit Paşa kabinesinde Nafia Nazırı (Bayındırlık Bakanı) olarak görev yaptı ve Maliye Nezareti'ne vekalet etti. Millî Meşrutiyet Fırkası'ndaki arkadaşlarıyla Millî Türk Fırkası adında yeni bir milliyetçi siyasi parti kurdu. 12 Ocak 1920 tarihinde toplanacak Son Osmanlı Meclis-i Mebusanı'na tekrar Kütahya mebusu olarak girmek üzere seçimlerde aday oldu, İstanbul mebusu seçildi. Birkaç ay sonra meclis, işgal güçlerinin baskısıyla kapatılınca millî mücadelenin yürütüldüğü Ankara'ya geçti.

30 Mayıs 1920 tarihinde Ankara'ya geldi ve İstanbul mebusu olarak 1. TBMM'de yerini aldı. Birkaç ay sonra Maliye Bakanı oldu ancak bütçe görüşmelerinde çıkan bir anlaşmazlık sonucu diğer bakanlarla birlikte 16 Mayıs 1921 tarihinde istifa etti. 26 Ekim 1921 tarihinde Bakanlar Kurulu tarafından TBMM Paris temsilcisi olarak atandı, milletvekilliğinden izinli sayıldı. 1923 yılında Lozan görüşmelerine katıldı.

30 Ekim 1923 tarihinde İsmet Paşa tarafından kurulan ilk cumhuriyet kabinesinde yeni kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk Dahiliye Vekili (İçişleri Bakanı) olarak yer aldı. Görevini, ikinci kabinede de sürdürdü. Bakanlığı sırasında Cumhuriyet tarihinin ilk Köy Kanununu oluşturdu. O devir Anadolu'da yaygın olan eşkıyaya karşı mücadeleye girerek asayişi temin edebildi. Dâhiliye Vekilliği sırasında gerçekleştirdiği diğer önemli icraatı ise Yüzellilikler listesini hazırlamış olmasıdır.
1924'te üç Ermeni zengininin kanun dışı bir şekilde ülkeye girmesine izin vermekten şüpheli bulundu ve tahkikata uğradı. Bu arada 28 Nisan 1924 tarihli gazetelerde, Ferit Bey'in Damat Ferid Paşa kabinesinde Nafia Naziri bulunduğu sırada Milli Hareket aleyhine 8 Temmüz 1919'da Refet Paşa'ya Vekiller Heyti adına çektiği bir şifreli telgrafa dair ifşaat çıktı. Ferit Bey çektiği telgrafın bir parola olduğunu iddia etti. Refet Paşa, Ferit Bey'in Samsun'un İngilizler tarafından işgaline imkan vermeye uğraştığını ve Milli Hareket'i kötülediğini gazetecilere etraflı bir şekilde anlattı. Bu ifşaat neticesinde Ferit Bey 21 Mayıs 1924'te istifa etti.

1925 yılından sonra tamamen Hariciye'nin hizmetine girdi. 6 Mayıs 1925 tarihinde Londra’ya büyükelçi olarak atandı. İngiltere'nin Ankara Büyükelcisi Sir Percy Loraine'e göre, Bolşevik yanlısıydı. Ayrıca frsatçı ve prensipsiz biri olarak tanımladığı Tek'in eşinin Londra Büyükelçiliği'ndeki başarısında büyük bir etken olduğunu söylemektedir. Yedi yıl bu görevi sürdürdükten sonra 1932’de Varşova büyükelçiliğine atandı. Bu görevine de aralıksız yedi yıl devam etti. Bu arada 1934 yılında Soyadı Kanunu'nun çıkması ile "Tek" soyadını aldı. 1939'da merkezde görevlendirildi. Son olarak 5 Aralık 1939 tarihinde Tokyo Büyükelçiliği görevinde bulundu. Yaş haddi gelince, görev süresi bir yıl uzatıldı. 1943 yılında emekliye ayrıldı. 25 Kasım 1971 tarihinde öldü.

Ahmet Ferit Tek, Fransızca ve İngilizce bilmekteydi. İstiklal Madalyası ile Lehistan Devleti Beyaz Kartal Nişanının Büyük Kordonu'na sahipti.

Mekteb-i Mülkiye'de ders verirken okuttuğu takrirleri “Tarih-i Siyasi” (Mekteb-i Mülkiye 1. sınıf için, 1327/1911, 276 s. taşbaskı), “Tarih-i Medeniyet” (Mekteb-i Mülkiye 3. sınıf için, 856 s. taşbaskı) adı altında basılmıştır. Her ikisi de sahalarında yazılmış ilk kitaplar arasındadır ve ders teksiri olduklarından çok az sayıda basılmışlardır.
Sinop’ta sürgün olarak bulunduğu sırada yazıp İstanbul’da yayımlattığı “Turan” (1330/1914) isimli bir de kitabı vardır.
Bunların dışında 1912 tarihinde “Kuvvet ve Siyaset Muharebesi” ile “Kanun-u Esasi-yi Vilayet” isimli iki önemli makalesi, Türk Ocakları yayın organı olan Türk Yurdu Dergisinde çıkmıştır. “Türk Ocağı” adlı makalesi 1914 tarihli Nevsal-i Milli’de yayımlanmıştır. Türk Edebiyatı Dergisinin 1973 Ekim sayısında ise “1972 Başında Dünya Umumi Siyaseti ve Türkiye” isimli yarım kalmış bir makalesi kızı Emel Esin tarafından yayımlanmıştır.

Yenal Ünal, “Ahmet Ferit Tek”, Bilgeoğuz Yayınları, İstanbul, 2009.
Necati Akder, "Seçkin Vatansever, Büyük Milliyetçi, Değerli Fikir ve Mefkûre Adamı Ahmet Ferit Üful Etti, Türk Kültürü, sayı: 110, 1971, s. 116–128.
BAŞBAKANLIK, Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi (BCA), Bakanlar Kurulu Kararlar Kataloğu (BKKK).
Ali Birinci, Tarihin Gölgesinde Meşahir-i Meçhuleden Birkaç Zat, Dergâh Yayınları, İstanbul, 2001.

Ahmet Fevzi Baysoy (d. 1861, Erzincan - ö. 1924, Erzincan), Türk din adamı ve siyasetçi.
Hususi eğitim aldı. 1882 yılında babasının vefatından, sonra Nakşibendi tarikatı postnişini ve Erzincan temsilcisidir. I. Dünya Savaşı'nda Ruslar tarafından esir alınarak Tiflis'e götürüldü, 9 ay sonra serbest bırakıldı. Erzurum Kongresi Erzincan temsilciliği, Kongreye iştirak eden 63 delegeden 40'ının oyunu alarak, "Heyet-i Temsiliye" azalığına seçilmiştir. Sivas Kongresi Delegeliği ve Heyet-i Temsiliye üyeliği yapmıştır. TBMM I. Dönem Erzincan milletvekilliği yapmış ve Şeriyye, Evkâf, İrşat ile Tapu Kadastro komisyonlarında çalışmıştır. İstiklal Madalyası sahibidir. 1923 senesi ilkbaharında Ankara'da hastalanınca Meclisten izin alarak Erzincan'a gelmiş ve bir müddet hasta yattıktan sonra burada ölmüştür. Evli ve iki çocuk babasıdır.

Ahmet Naşit Mengü  (1903, Erzurum - 29 Ekim 1964), Türk asker. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk'ün yaveri.
1 Kasım 1920 tarihinde talimgahtan asteğmen olarak mezun oldu. TBMM Muhafız Taburu 8. Bölük komutanlığına atandı. Bu görevdeyken 1 Mart 1921 tarihinde teğmen rütbesine terfi etti. 31 Mart-1 Nisan 1921 tarihlerinde birliğiyle İkinci İnönü Muharebesi'ne katıldı. Daha sonra Kütahya-Eskişehir Muharebeleri ve Sakarya Meydan Muharebesi'ne katıldı. Sakarya Meydan Muharebesi sırasında 10 Eylül 1921 tarihinde sağ kolundan yaralandı. Büyük Taarruz'a katıldıktan sonra Mudanya Mütarekesi (3-11 Ekim 1922) katılan heyet içinde bulundu. 12 Nisan 1923 tarihinde Ankara'da TBMM Muhafız Taburu 2. Takım komutanlığına atandı.
Harp Okulunda eğitimini tamamladıktan sonra 30 Ağustos 1930 tarihinde Cumhurbaşkanlığı yaverliğine atandı. 1935 yılında yüzbaşı rütbesine terfi etti. Mustafa Kemal Atatürk'ün vefatı sonrasında da yaverliğe devam etti ve 28 Mart 1939 tarihinde emekli oldu. Emekli olduktan sonra Ankara Hukuk Fakültesi'ne devam etti. II. Dünya Savaşı sırasında tekrar görevlendirildi ve 1946 yılında tekrar emekli oldu. 29 Ekim 1964'te ölmüştür. Kabri Ankara'daki Cebeci Asri Mezarlığındadır.

Ahmet Necdet Sezer (d. 13 Eylül 1941, Afyonkarahisar), 2000'den 2007'ye kadar 10. Türkiye cumhurbaşkanı olarak görev yapan Türk hukukçu ve devlet adamıdır. Daha önce 14. Anayasa Mahkemesi başkanı olan Sezer, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde hem cumhurbaşkanlığı görevini hem de bir yüksek yargı organının başkanlığını yapmış tek kişidir. Cumhurbaşkanlığı döneminde 2001 ekonomik krizinin etkilerini önlemeye ve anayasal süreçleri korumaya yönelik politikalar izledi.
1983-1988 yılları arasında Yargıtay üyeliği yapan Sezer, 1988-1998 yılları arasında Anayasa Mahkemesi üyeliği, 1998 yılında da Anayasa Mahkemesi başkanlığı yaptı. 2000 Türkiye cumhurbaşkanlığı seçimi ile cumhurbaşkanlığı görevine seçildi. 2007 yılında cumhurbaşkanlığını Abdullah Gül'e devretti.

13 Eylül 1941 tarihinde Afyonkarahisar'da doğdu, öğretmen Ahmet Hamdi Sezer (ö. 1979) ile ev hanımı Hatice Sezer'in (1918-2004) dört çocuğunun tek erkek olanıdır.
1958'de Afyon Lisesinden, 1962'de Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu. Aynı yıl Ankara'da hakim adayı olarak göreve başladı. Askerliğini Kara Harp Okulunda yedek subay olarak yaptı.
Dicle ve Yerköy'de hakim ve Yargıtay tetkik hakimi olarak görev yaptı. Dicle Asliye Hukuk Mahkemesinde hakim olarak, 27 Mayıs Darbesi sonrasında, Demokrat Partiye yakın olduğu bahanesiyle Türkiye'nin batısına sürgüne gönderilen 55 kanaat önderinden biri olan (Bkz: 55'ler Olayı) Ensarioğlu Ailesi'nin lideri Şeyh Abdurrezzak Ensarioğlu'nun el konulan ev ve arsalarının iade edilmesine karar verdi. Sivil yönetime yeni geçildiği ve Ensarioğlu Ailesi'nin bölgede dışlandığı bir dönemde verdiği bu kararla bölgede kan dökülmesini önlerken, Dicle'de toplumsal barışı da tesis etti.
Medeni hukuk alanında 1977 ve 1978'de Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde yüksek lisans öğrenimi yaptı.

7 Mart 1983'te Yargıtay üyeliğine seçildi. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi üyesi olarak görev yaparken dönemin cumhurbaşkanı Kenan Evren tarafından 28 Eylül 1988'de o güne kadar atanmış en genç üye olarak Anayasa Mahkemesi üyeliğine atandı. 6 Ocak 1998'de Anayasa Mahkemesi başkanı seçildi. Görevinin 10. gününde Refah Partisinin kapatma kararını açıkladı. 28 Eylül 1998 tarihinde emekli oldu. Emekli Anayasa Mahkemesi başkanı olarak Nisan 1999'da yaptığı bir konuşma, bazı kesimlerce 28 Şubat Süreci'ne de bir eleştiri olarak algılanmış ve bazı gazetelerde manşete taşınmıştı. Bu konuşmada Sezer şunları belirtmişti:

"Düşünce özgürlüğü, demokrasinin temeli ve ayrılmaz parçasıdır. Düşünce, suç sayılırsa demokrasi olmaz. Eyleme dönüşmeyen düşünce açıklamaları cezalandırılamaz. Anayasa ve yasalardaki düşünce özgürlüğünü kısıtlayan hükümler, altına imza koyulan uluslararası anlaşmalar çerçevesinde değiştirilmelidir. Türkiye insan hakları alanında evrensel normlara uyum sağlamak için yasalarında gerekli değişiklikleri yapmak zorundadır. Düşünceyi açıklama özgürlüğü ile bağdaşmayan yasa kuralları değiştirilmelidir. Anayasa ve yasalar, özgürlüğü engelleyen öğelerden arındırılmalı, özgürlük alanı genişletilmelidir. Düşünce özgürlüğü alanında demokratik değerlere yer verilmelidir."

Sezer, cumhurbaşkanı seçilmeden önce kamuoyu tarafından tanınan bir isimdi. ANASOL-M koalisyon hükûmeti ortaklarının (Bülent Ecevit, Devlet Bahçeli, Mesut Yılmaz) kendileri veya partilerinden birinin adaylığında ortak karara varamamaları sonucu, hepsinin dışında bir aday olan, dönemin emekli Anayasa Mahkemesi Başkanı Sezer, Ecevit'in önerisiyle cumhurbaşkanı adayı olarak ön plana çıkmıştır. 25 Nisan 2000'de, koalisyon liderlerinin yanı sıra muhalefet liderleri Recai Kutan ve Tansu Çiller de dahil 131 milletvekilinin ortak önergesiyle Sezer cumhurbaşkanlığına aday gösterildi. Sezer, beş partinin ortak adayı olmasına karşın 367 oy gereken ilk iki turda önce 281, sonra da 314 oy aldı. 276 oyun yeterli olduğu son tur, 5 Mayıs'ta yapıldı ve Sezer, oylamaya katılan 533 milletvekilinden 330'unun oyunu alarak Türkiye'nin 10. cumhurbaşkanı seçildi. Sezer, cumhurbaşkanlığı görevini 16 Mayıs 2000'de Süleyman Demirel'den devralmıştır.
Sezer, 2000 yılı Haziran ayında ANASOL-M koalisyonu hükûmetinin 28 Şubat Kararları içinde yer alan irticâî faaliyetlere katıldığı saptananların memuriyetten çıkarılmasını kolaylaştıran kanun hükmünde kararnameyi önce uzun süre bekletti. Hükûmetin iki kez yazılı açıklama yapıp "Anayasa'ya uygun" dediği kararnameyi, 8 Ağustos'ta "hukuk devleti ilkesine aykırı" olduğu gerekçesiyle iade etti. Ecevit'in 'İmzalamak zorunda' dediği ve 'yetkisini aşmakla' suçladığı Sezer, kararname, 14 Ağustos'ta 14 sayfalık bir gerekçeyle ikinci kez kendisine gönderilince İstanbul programını kesip Ankara'ya döndü. Ecevit ile yaptıkları görüşmeye rağmen ikna olmayınca kararnameyi 21 Ağustos'ta ikinci kez Hükûmete iade etti. Ecevit de kararnameyi yasa tasarısı olarak TBMM'ye sevk etmek zorunda kaldı. Daha sonra Sezer, üç kamu bankasının özelleştirilmesini öngören kararnameyi de iade etti. Bu iadeler ANASOL-M koalisyon hükûmeti arasında krize sebep olmuş ve koalisyon lideri Ecevit "Cumhurbaşkanı kendisini Anayasa Mahkemesinin yerine koyuyor. Bakanlar kurulu ile diyaloğa kapalı olması, kurulumuzda kaygıyla karşılanmıştır. Ekonomik istikrar tehlikededir" açıklaması yapmıştır.
Sezer, önce veto ettiği Rahşan Affı'nın aynı hâliyle Meclis'te kabul edilerek tekrar önüne gelmesi sonrası 21 Aralık 2000'de yasayı onayladı.
19 Şubat 2001'deki MGK toplantısında dönemin başbakanı Bülent Ecevit'e anayasa kitapçığını fırlatmasıyla başlayan anayasa kitapçığı krizi kamuoyunda "Kara Çarşamba" olarak adlandırıldı. Bu kriz 2001 Türkiye ekonomik krizine dönüştü.
3 Kasım 2002 seçimlerinden sonra anayasayı değiştirerek o dönem siyasi yasaklı olan Recep Tayyip Erdoğan'a milletvekili olma yolunu açma tartışmalarında Sezer "Demokrasi ve hukuk devleti ilkeleriyle bağdaşmayacak kişiye özgü düzenlemelerden kaçınarak, hukuku siyasallaştırmak yerine, siyaseti hukuk kurallarına uygun yapmaya özen gösterilmesi gerektiği" uyarısı yaptı. Ancak Erdoğan'ın milletvekili olabilmesini sağlayacak anayasa değişikliği 13 Aralık 2002'de parlamentodan geçti. Sezer ise 18 Aralık'ta veto etti. Ancak Sezer, ikinci kez önüne gelen anayasa değişikliğini onayladı ve referanduma gitme hakkını da kullanmadı.
2002 yılında Adalet ve Kalkınma Partisi hükûmeti seçilene kadar türbanlı milletvekilleri eşlerini resepsiyonlara davet etmesine rağmen bu seçimden itibaren Çankaya Köşkü'nün bir kamusal alan olduğunu belirterek başbakanın eşi de dahil hiçbir türbanlı kadını Çankaya Köşkü'ne davet etmemesi ve türbanlı bir eşin ev sahipliğinde yapılan resepsiyonlara katılmaması tartışmalara sebep olmuştur.
Veto hakkını en çok kullanan cumhurbaşkanı olan Sezer, görev süresi boyunca toplam 67 yasa, 22 bakanlar kurulu kararı ve 729 müşterek kararnameyi iade etmiştir.
16 Mayıs 2007'de görev süresi dolmasına rağmen, Eski Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu'nun toplantı yeter sayısı 367 olduğu tezi ve Anayasa Mahkemesinin benzer bir karar alması sonucu parlamento yeni bir cumhurbaşkanı seçememiş ve erken seçime gitmiştir. Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanı seçildiği 28 Ağustos 2007 tarihine kadar Türkiye'nin onuncu cumhurbaşkanı olarak görev yaptı.
Cumhurbaşkanlığı boyunca Adalet Bakanlığının önerisiyle kendisine gönderilen 270 kişiden 260'ının affını onaylamıştır. Affedilenler arasında; 40 DHKP-C, 6 PKK, 28 TKP/ML-TİKKO, 28 TİKB, 19 Dev-Sol, 17 MLKP, 15 THKP-C, 3 TDP, 2 TKİP, 2 TKEP, 1 DHP ve 1 Dev-Yol üyesi bulunmaktaydı. Sezer'in bu mahkûmları af gerekçesinin büyük bölümünü, açlık grevine bağlı olarak oluşan Wernicke Korsakoff sendromu adlı bir tür hafıza kaybı hastalığı olarak belirtilmiştir. Sezer ayrıca 20 adi suçlu mahkûmu da affetmiştir. Sezer tarafından affedilen 13 terör mahkûmu daha sonra bazı eylemlerde tekrar yakalanmışlardır. Affedilen mahkûmlardan Ecevit Şanlı, 1 Şubat 2013 tarihinde Ankara ABD büyükelçiliğinde intihar saldırısı sırasında ölmüştür.

Cumhurbaşkanlığı görevinden ayrılmasının ardından Sezer, kamuoyunda sınırlı şekilde yer aldı; bu dönemde yaptığı açıklamalar ise oldukça az oldu. Cumhurbaşkanlığı görevinden sonra yapılan tüm seçimlerde oy kullandığı bilinen Sezer, 2014 cumhurbaşkanlığı seçiminde oy kullanmamıştır. Bu tutumun, Ekmeleddin İhsanoğlu'nun adaylığına ya da Kemal Kılıçdaroğlu'nun seçim sürecindeki "tıpış tıpış oyunuzu vereceksiniz" ifadesine tepki olduğu yönünde iddialar bulunmaktadır. Bazı aktarımlarda ise Sezer'in, Anayasa'nın 67. maddesine atıfla oy kullanmanın bir hak olduğunu belirterek "Bu hakkı isteyen kullanır, isteyen kullanmaz" dediği iddia edilmiştir. 
5 Kasım 2017 tarihinde Sözcü gazetesinde yayımlanan bir habere göre, Ankara'da katıldığı bir tiyatro ödül töreninde konuşan Sezer'e dayandırılan haberde; Sezer, 19 Şubat 2001'de yaşanan bu krizin sebebinin aslında, Fazilet Partisi'nin kapatılma davası devam ederken Ecevit'in iki kez kendisine gelerek Fazilet Partisi'nin kapatılmaması gerektiğini söylediğini ve bunun için kendisinden Anayasa Mahkemesi'ne telkinde bulunmasını istediğini söyledi: O olayda da herkes bizim aramızdaki gerginliğin ve ekonomik krizin başlangıcının, Anayasa kitapçığı olayından kaynaklandığını zanneder. Ancak gerginlik, Fazilet Partisi'nin kapatılması davası nedeniyle başladı. Ecevit 2 kez bana gelip Fazilet'in kapatılmamasını, bunun için arkadaşlarım olan Anayasa Mahkemesi üyelerine telkinde bulunmamı istedi. Hukukun üstünlüğüne inanan ve yıllarca AYM'de görev yapan bir kişiye söylediği bu sözlere kırıldım ve reddettim. Bir süre sonra yeniden gelip aynı istekte bulundu. Yine reddettim ve o görüşmede aramızdaki gerginlik arttı. Bu durum sürerken, 19 Şubat'taki Anayasa kitapçığı olayı yaşandı. Gerginliğin asıl nedeni, Ecevit'in Fazilet konusundaki isteğiydi. MGK'da yaşananlar da, bu gerginlikten kaynaklandı.
15 Ekim 2020'de Sezer, Anayasa Mahkemesi üyesi Engin Yıldırım'ın sosyal medya hesabından AYM binasının fotoğrafını "Işıklar yanıyor" notuyla paylaşması sonucu Sezer, "13 Ekim Ankara'nın başkent oluşunun 97. yılıydı, bu yüzden Ankara'da tüm kamu kurum ve kuruluşlarının ışıkları açık

Ahmed Tevfik Paşa veya soyadı kanunundan sonra Ahmet Tevfik Okday (11 Şubat 1843, İstanbul – 6 Ekim 1936, İstanbul), Kırım Tatarı asıllı Osmanlı devlet adamı ve son Osmanlı sadrazamıdır.
II. Abdülhamid döneminin Hariciye Nazırı olarak 14 yıl görev yaptıktan sonra II. Abdülhamid ve devamla V. Mehmed saltanatında, 13 Nisan 1909 - 5 Mayıs 1909 tarihleri arasında, VI. Mehmed saltanatında ve İstanbul'un işgal altında bulunduğu dönemde 11 Kasım 1918 - 3 Mart 1919 ve 21 Ekim 1920 - 4 Kasım 1922 tarihleri arasında, üç dönemde (esasen beş dönem) toplam iki yıl dört ay yirmi dokuz gün sadrazamlık yaptı.

Soyu Giray Hanedanı'na dayanan Kırım Tatarı Ferik İsmail Hakkı Paşa'nın oğludur. Doğumundan kısa bir süre sonra annesini kaybetti. Eğitimi ile teyzesi ilgilendi ve onun Farsça, Arapça ve Fransızca dillerini akıcı bir şekilde konuşmasını sağladı.  Askeri eğitimin aldı ve bir süre orduda subay olarak görev yaptı.
22 yaşında iken askeriyeden ayrılarak Babıali Tercüme Odası'na girdi. 1872'den sonra çeşitli dış görevlerde bulundu, Roma, Viyana, Petersburg, Atina'daki görevlerinden sonra 1885 yılından itibaren on yıl süreyle Berlin'de maslahatgüzar ve büyükelçilik yaptı.
1879 yılında Atina'da Maslahatgüzar olarak görev yaparken bir diplomat ailesinin çocuklarına mürebbiyelik yapan İsviçreli bir köy polisinin kızı Elisabeth Tschumi ile evlendi. Bu evlilikten beş çocuğu oldu.
1895 yılında Berlin Sefiri olarak görev yaparken II. Abdülhamid tarafından İstanbul'a çağrılarak Hariciye Nazırlığı görevine atandı. Bu görevini aralıksız olarak 1909 yılına kadar sürdürdü. Osmanlı-Yunan Savaşı'nı sonlandıran  barış anlaşmasını imzaladığında II. Abdülhamid ona Hariciye Konağı olarak ikamet etmekte olduğu, bizzat padişahın tapulu malı olan Ayaspaşa'daki konağı hediye etti.
Ahmet Tevfik Bey, II. Meşrutiyet'in ilanından sonra Ayan Meclisi üyeliğine atandı.

31 Mart İsyanı sırasında istifa eden Hüseyin Hilmi Paşa'nın yerine 13 Nisan'ı 14 Nisan'a bağlayan gece sadrazamlığa getirildi. Hüseyin Hilmi Paşa'nın sadaretten çekilmesini ayaklanmacılar talep etmişti. Yerine gelmesini istedikleri kişi Tevfik Paşa değildi ancak bu değişiklik ile en azından Hilmi Paşa'nın azledilmesi talebi yerine getirilmiş oluyordu. Padişahın ısrarı ile görevi kabul etti.
Ilımlı ve tarafsız kişilerden oluşan bir hükûmet kurdu. İstanbul ve Adana'da başlayan şiddet olaylarının büyümesini engelleyecek tedbirler aldı. Hareket Ordusu'nun İstanbul'a girerek denetimi ele geçirmesi ve II. Abdülhamid'i tahttan indirmesi üzerine 5 Mayıs 1909 tarihinde istifa ederek yerini tekrar Hüseyin Hilmi Paşa'ya bıraktı.
İstifasından sonra Londra Sefirliğine atandı. Bu görevini 1911-1914 yılları arasında sürdürdü. Osmanlı İmparatorluğu'nun Birleşik Krallık'a savaş ilan etmesi üzerine geri çağrıldı. 1914-1918 yılları arasında Meclis-i Ayan Reisi olarak görev yaptı.

I. Dünya Savaşı'ndan sonra Mondros Mütarekesi'ni imzalayan Ahmed İzzet Paşa'nın istifası üzerine Ahmet Tevfik Paşa 11 Kasım 1918 tarihinde ikinci kez sadrazamlığa getirildi. Sadrazam oluşunun ikinci günü İtilaf devletleri donanması İstanbul'a girerek şehri işgal etti.
Padişah Vahdettin, müttefiklerin baskısı ile 21 Aralık 1918 tarihinde meclisi feshetti ve ardından kısa bir süre için Tevfik Paşa hükûmeti dağıldı. Tevfik Paşa, 12 Ocak 1919 tarihinde yeniden hükûmet kurdu ancak işgalcilerin zorlamasıyla 3 Mart 1919 tarihinde istifa etti.

Osmanlı Devleti'nin 22 Nisan 1920 tarihinde I. Dünya Savaşı sonrası barış görüşmelerinin yapıldığı Paris Barış Konferansı'na davet edilmesi üzerine, konferansa gönderilen Osmanlı heyetine başkanlık yaptı. Başkanlığındaki heyet, bildirilen şartları çok ağır bulup hafifletilmesini istedi. Bunun kabul edilmemesi üzerine 11 Temmuz 1920 tarihinde bildirilen şartları reddederek İstanbul'a geri döndü. Daha sonra Paris'e Damat Ferit Paşa başkanlığında gönderilen bir başka heyet, şartları kabul edip Sevr Antlaşması'nı imzaladı.

21 Ekim 1920 tarihinde Damat Ferit Paşa'nın yerine sadrazamlığa getirildi, iki yıl bu makamda kaldı. Görevi sırasında TBMM Hükûmeti'ne, Londra Konferansı'na birlikte katılmayı önerdi, ama Mustafa Kemal Paşa'nın bunu reddetmesi üzerine konferansta Ankara Hükûmeti'ni Bekir Sami Bey, İstanbul Hükûmeti'ni ise Tevfik Paşa temsil etti. Konferans sırasında Türkiye'nin tek temsilcisinin Ankara Hükûmeti olduğunu belirterek sözü Bekir Sami Bey'e bıraktı.
Saltanatın kaldırılmasından sonra 4 Kasım 1922 tarihinde istifa etti. Saltanatın kaldırılması nedeniyle sadaret mührünü iade edemedi. Bu mühür ailesi tarafından saklanmaktadır.

Tevfik Paşa, Türkiye'de Cumhuriyetin ilanından sonra hiçbir resmî görev almadı. Ayaspaşa'daki konağı 1930'larda  eşinin isteği doğrultusunda bir otele çevirdi. Otel, lokantacı Aram Hıdır yönetiminde "Park Otel" adıyla üne kavuştu. Gözleri iyi görmemeye başlayınca otele yerleşti. 1934 yılında gerçekleşen soyadı kanunundan sonra "Okday" soyadını aldı.

8 Ekim 1936 tarihinde İstanbul'da 93 yaşında öldü. Beşiktaş'taki Yahya Efendi Tekkesi'ne defnedilen naaşı, daha sonra Oğlu Ali Nuri Okday tarafından Edirnekapı Şehitliği'ndeki aile mezarlığına nakledildi. Hatıratı, torunu Şefik Okday tarafından, "Büyükbabam Son Sadrazam Ahmet Tevfik Paşa" (1986) adıyla yayınlandı.

Ahmed İzzet Paşa ya da Soyadı Yasası sonrası Ahmet İzzet Furgaç (Nasliç, Manastır Vilayeti, 1864 – İstanbul, 31 Mart 1937), I. Dünya Savaşı'nın son günlerinde sadrazamlık yapmış, Arnavut asıllı Osmanlı asker ve devlet adamıdır.

Arnavutluk'un en köklü ayan ailelerinden birinin üyesi olan Naslic ayanı Timur Bey'in torunu ve eski mutasarrıflardan Haydar Bey'in oğlu olarak 1864 yılında Manastır'a bağlı Görice sancağının Naslic kasabasında doğdu. 1881'de Kuleli Askeri Lisesi'ni, 1884'te Harbiye Mektebi'ni, ertesi yıl Erkân-ı Harb okulunu bitirdi. 1889'da Kolağası rütbesine yükseldi, iki yıl sonra staj için Almanya'ya gönderildi. Buradaki başarısından dolayı Alman imparatorunun övgülerini kazandı. 1894'te yurda dönmesinin ardından İstanbul, Suriye, Filistin ve Sofya'da çeşitli görevlerde bulundu. 1897 Osmanlı-Yunan Harbi sırasında Dömeke ve Çatalca muharebeleri planlarının hazırlanmasında büyük emeği geçti. Başarılı hizmetlerine rağmen II. Abdülhamid'in iltifatına mazhar olamadı. Hatta padişaha jurnal edildi, sorgulamasında suçsuzluğu anlaşılarak serbest bırakıldığı halde bir süre sonra Şam'da görev verilerek İstanbul'dan uzaklaştırıldı. 1901'de Suriye'ye yaptığı seyahat sırasında kendini gören ve henüz Yarbay rütbesinde kalmasına üzülen Alman İmparatoru II. Wilhelm'in padişah nezdindeki teşebbüsü neticesinde terfi ettirildi ve nişanlarla ödüllendirildi. Suriye'de, Lübnan'da ve Hicaz'da önemli hizmetlerde bulundu. Ocak 1904'te Osmanlı orduları kurmay başkanı olarak Yemen isyanını bastırmakla görevlendirildi. Üç buçuk yıl Yemen'de kaldı; Mart 1905'te Mirlivâlığa ve 1907'de Ferikliğe yükseltildi.
1908 Devrimi sonrası 1 Ağustos 1908'de erkân-ı harbiye-umumiye riyasetine (genelkurmay başkanlığına) atandı, ancak Sadrazam Mahmud Şevket Paşa ve Goltz Paşalarla aralarındaki görüş ayrılığı yüzünden Şubat 1911'de tekrar Yemen'e gönderildi ve Yemen isyanını bastırdı. İmam Yahyâ ve Şeyh İdrîsî ile yaptığı anlaşma sayesinde Yemen, Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Devleti'ne sadık kaldı. Bu görevi sırasında kurmay başkanı olan binbaşı İsmet (İnönü)'ye, yaşamı boyunca sürecek olan klasik batı müziği sevgisini aşıladığı, İnönü'nün anılarında geçmektedir. Yararlı hizmetlerinden dolayı Erkân-ı Harbiyye-i Umûmiyye reisliği görevine ek olarak 6 Temmuz 1911'de Meclis-i Ayân üyeliğine getirildi. Balkan Harbi sonlarına doğru İstanbul'a döndü ve Trakya ordusunda görev aldı. Mahmud Şevket Paşa'nın öldürülmesinin ardından kurulan kabinede Harbiye Nazırı oldu. Balkan Harbi'nden sonra birinci ferikliğe terfi ettiği gibi yâver-i ekremlik rütbesi ve Birinci Osmaniye nişanıyla ödüllendirildi. Yarbay Enver Bey'in, Harbiye Nezâreti'ne getirilmek istenmesine karşı çıkarak görevinden istifa etti. Arnavutlar, ülkelerinin krallık tacını Ahmed İzzet Paşa'ya sundular. Fakat İzzet Paşa, hem Arnavutluk'a hem de memleketine bir kötülük getirebilir endişesiyle bunu kabul etmedi. Osmanlı ordusunun, Alman askeri danışmanları nezaretinde modernize edilmesinde baş rolü oynadı. Alman askeri danışmanlığından Colmar von der Goltz ile birlikte Osmanlı İmparatorluğu'nun, Balkanlarda ve Rusya'da bir savaşa girmesi halinde harekete muhtemel olası savaş planlarının hazırlanmasını Edirne, Yanya gibi olası direniş noktalarının güçlendirilmesini sağladı. Hazırlanan savaş senaryo ve savunma planları ordunun mevcut durumuna göre olası bir savaşta Osmanlı'nın özellikle öncelikle düşmanlarını yıpratmaya yönelik savunma muharebeleri yapması onun ardından saldırı gücü düşen düşman üstüne gidilmesi yönünde planlanmıştı. Ancak yokluğunda Birinci Balkan Savaşı'nda bu planlara uyulmaması, Osmanlı İmparatorluğu'nun ağır bedeller ödemesine sebep olmuştur.
Balkan Savaşı'nın son günlerinde Yemen'den dönerek birinci ferik rütbesiyle başkumandan vekili olarak atandı. Kendisi Yemen'de iken; Birinci Balkan Savaşının çoğunda Balkanlardaki ordu harbiye nazırı Nâzım Paşa  tarafından yönetilmişti. Kendisinin Alman askeri danışmanlığından Colmar von der Goltz  ile birlikte hazırladığı savunma planlarına özellikle 5 numaralı plana Nazım Paşa'ca uyulmaması, Fransız Mareşal Foch'un görüşlerinden etkilenen Nazım Paşa'ca ordunun kötü durumda olmasına büyük ölçüde redif denen tecrübesiz askerlere sahip olmasına ve pek çok yerde sayıca Balkan Devletlerinden az askere sahip olunmasına karşın savunma değil, saldırı muharebelerine yönlendirilmesi 1.Balkan Savaşı'nın Osmanlı İmparatorluğu aleyhine sonuçlanmasının ve ağır toprak kayıplarının nedenlerinden biri olmuştur.
Haziran 1913'te Mahmut Şevket Paşa'nın öldürülmesi üzerine Harbiye Nezareti de kendine verildi. Ancak orduda İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin talep ettiği esaslı kadro değişikliğini yerine getirmekten kaçındığı için Ocak 1914'te görevlerinden istifa etmek zorunda kaldı.
1913'ün ilk aylarında Ahmet İzzet Paşa'nın yeni kurulan Arnavut devletinin prensliğine atanması gündeme geldi. ("Arnavutluk prensliğine tayini ... Hükümeti Osmaniye ile Dersaadet'deki Arnavut ekâbiri tarafından teklif ve İsmail Kemal Bey ile şarta talikan Tiranlı Esad Paşa [Toptani] tarafından dahi kabul ve hatta Drac'da ahali tarafından ihtilafat ile ilan olundu.") Ancak Avrupa devletlerinin müdahalesiyle İsveçli Wilhelm von Wied Arnavutluk Prensi oldu.
I. Dünya Savaşı'na girilmesine şiddetle karşı olduğu için savaşta bir süre görev almadı. 1916'da Doğu Anadolu cephesinde bulunan 2. Ordu komutanlığına atandı. İlerleyen Rus ordusu karşısında ağır bir yenilgiye uğradı.

7 Ekim 1918'de Talat Paşa önderliğindeki İttihat ve Terakki hükûmetinin istifası üzerine sadrazamlığa atandı ve Müşirliğe terfi ettirildi. Bu olaydan birkaç gün önce Osmanlı Ordusu Filistin-Suriye cephesinde hezimete uğramış, Şam kaybedilmiş ve Bulgaristan İtilaf Devletleri'ne teslim olmuştu. Savaşın kısa bir süre içinde yenilgi ile sonuçlanacağı anlaşılmıştı. Savaşın sorumlusu olarak görülen İttihat ve Terakki Cemiyeti iktidardan çekilerek parti olarak kendini tasfiye etti. Güvenilir bir asker olan İzzet Paşa önderliğinde kurulan yeni hükûmette İttihat ve Terakki ileri gelenlerinden oldukları halde, savaş sorumluluğuna katılmayan ve savaş yıllarındaki yolsuzluk ve cinayetlere bulaşmamış olan Rauf (Orbay), Fethi (Okyar) ve Cavit Bey gibi kişiler yer aldılar.
İzzet Paşa sadrazamlığın yanı sıra Harbiye Nezareti'ni de üstüne aldı. Ancak bu göreve, cepheden döner dönmez Mustafa Kemal Paşa'nın atanacağına gerek dönemin basınında gerek sonradan yazılan anılarda kesin gözüyle bakılmaktaydı. Mustafa Kemal Paşa da cepheden padişaha yazdığı mektuplarda, İzzet Paşa başkanlığında kendi, Rauf, Fethi, Vasıf ve Cavit Beyleri içeren bir kabine önerdi.
İzzet Paşa kabinesinin en önemli icraatı 30 Ekim 1918'de Mondros Mütarekesi ile savaşa son vermek oldu. Mütarekeyi hükûmet adına Bahriye Nazırı Rauf Bey imzaladı.
2/3 Kasım gecesi Talat, Enver ve Cemal Paşa'ların gizlice yurt dışına çıkmaları iç siyasette büyük bir galeyana neden oldu. İttihatçı şeflerin yurt dışına çıkmalarına göz yummakla suçlanan İzzet Paşa kabinesi, 25 gün süren iktidardan sonra 8 Kasım 1918'de istifa etti. 25 günlük sürenin büyük bir kısmını İzzet Paşa, o günlerde salgın halinde olan İspanyol Gribi'nden hasta olarak yatakta geçirdi.

Ahmet İzzet Paşa 19 Mayıs 1919'da padişah Vahidettin'in özel emri ile Harbiye Nazırı olarak Damat Ferit Paşa kabinesine katıldı. Bu görevdeyken, kendi ifadesine göre, mütarekeden beri atıl halde olan Osmanlı ordularının yeniden düzenlenerek direnişe hazırlanması için bazı önemli adımlar attı. Damat Ferit'in istifasından sonra kurulan Ali Rıza Paşa kabinesi döneminde (Eylül 1919 - Şubat 1920) Sivas Kongresi Heyet-i Temsiliyesi ile ilişkileri yürüttü.
5 Aralık 1920'de eski sadrazam Salih Paşa ile birlikte, Mustafa Kemal'le görüşmek üzere Bilecik'e geldi. Görüşmenin amacı, Ankara'daki yeni hükûmetle İngiltere arasında diplomatik bir temasla Yunan işgaline son vermek ve Sevr Antlaşması'nın tadilini sağlamaktı. Ancak Mustafa Kemal Bilecik görüşmesinden sonra iki paşanın İstanbul'a dönmesine izin vermeyerek onları üç ay süreyle Ankara'da alıkoydu.
İzzet Paşa Mart 1921'de İstanbul'a döndükten sonra Tevfik Paşa kabinesinde Hariciye Nazırı oldu. 4 Kasım 1922'de Osmanlı devlet teşkilatının lağvına kadar bu görevde kaldı. Ankara'da iken İstanbul Hükûmetlerinde görev almayacağına dair söz vermesine rağmen bu görevi kabul etmesi, Atatürk tarafından Nutuk'ta ağır kelimelerle eleştirilir ve İzzet Paşa "halife taraftarlığını hayatının sonuna kadar korumakla" itham edilir.
Cumhuriyetten sonra emekli maaşıyla geçindi. 1934'te İstanbul Elektrik Şirketi yönetim kurulu üyeliğine atanarak "bir miktar hakkı huzur alması" sağlandı. 1937'de Moda'daki evinde öldü. Karacaahmet Mezarlığına gömüldü.

Ali Fuat Cebesoy'a göre, "İzzet Paşa, askeri, felsefi, edebi yüksek kültür sahibi idi. Arnavutça, Almanca, Fransızca, Arapça ve Farsça bilirdi. Türkçesi de çok güzeldi. Tevazu içinde derin bir gururu vardı. Askerlik fenninde mahirdi. Bilhassa sevkülceyşçi (stratejist) idi."
İbnülemin'e göre "İsmet Paşa kendini pek takdir ederdi. Hatta "ziyaretine gidilip de bir şey konuşulmasa da onun alnını temaşa etmek bile zevktir" demişti."

Akaretler, İstanbul'un Beşiktaş ilçesinde bulunur. Semt ismini Akaretler Sıraevleri'nden alır.

Beşiktaş ve Maçka arasındaki Akaretler Sıraevleri, Şair Nedim ve Süleyman Seba Caddelerinin çatalağzı biçiminde birleştikleri bölgede ve eğimli arazide kurulmuştur. Akaretler, sıra evler olarak adlandırılan toplu konut tipinin İstanbul'daki en önemli örneğidir. Yapımına Ocak 1875'te irade-i hümayunla başlanan evlerin mimarı Sarkis Balyan'dır. Bu evler kira konutu olarak tasarlanmış ve bunlardan elde edilecek gelirle Maçka'da Aziziye Camii'nin (Padişah Abdülaziz tahtan indirildiği için inşaat yarım kalmış, yapının yalnız temelleri yapılabilmiştir) yapılması planlanmıştır.

133 konut birimini ihtiva eden Akaretler, önceleri Vakıflar Genel Müdürlüğü'ne aitken, 15 Ekim 1987 tarihinde Net Holding tarafından 49 yıllığına kiralandı. Yenileme çalışmalarının finansal sorunlar nedeniyle yarım kalması üzerine Akaretler Sıraevleri'nin mülkiyeti önce Garanti Bankası'na, 2005'te ise Bilgili Holding'e geçti. Yenileme çalışmalarının tamamlanmasıyla birlikte Akaretler, 56 müstakil konut, 34 dükkân, 6 kafe-restoran ve bir otelden oluşan bir kompleks olarak 2008'de hizmete açıldı.

Akif, Kirli Kedi tarafından yapımı, Selahattin Sancaklı tarafından yönetmenliği üstlenilen, senaryosunu Uğur Uzunok, Nurullah Sevimli, Tacettin Girgin'in kaleme aldığı, başrollerini Fikret Kuşkan ve Özge Borak'ın paylaştığı tarihî türdeki Türk yapımı mini internet dizisidir. Dizi, 7 Mayıs 2023 tarihinde 13 bölüm olarak tabii platformunda yayınlanmıştır.

Dizinin çekimleri Ekim 2021'de başlamış olup Kasım 2021'de sona ermiştir. Çekimler, İzmit'te yapılmıştır.

Fikret Kuşkan - Mehmet Âkif Ersoy
Özge Borak - İsmet Hanım (İsmet Ersoy)
Adnan Biricik - Tevfik Fikret
Ertan Saban - Robert Frew
Okday Korunan - Neyzen
Erdem Akakçe - Eşref Edip
Gökçe Akyıldız - Cemile
Sümeyye Aydoğan - Neriman
Taner Ertürkler - Mithat Cemal
Taha Baran Özbek - Cevdet
Emre Bey - Haluk
Şifanur Gül - Feride
Sevgi Temel - Süheyla
Merve Ateş - Bedia
Arben Akış
Belinay Dursun
Yusuf Aytekin - Cezmi
Yusuf Eker - Ömer Rıza
Murat Karak - Hüseyin Cahit
Ercüment Fidan
Eda Özel
Tayfun Şengöz - Rıza Tevfik
Dilara Gül Demiral

tabii'de Akif
IMDb'de Akif

Akşam, Türkiye'de yayımlanan bir günlük gazeteydi. 1918'de kuruldu ve 1982'ye kadar yayın hayatını sürdürdü.

20 Eylül 1918'de Necmettin Sadak tarafından kurulmuştur. 200'er lira sermaye koyarak kurdukları gazetenin Yazı İşleri Müdürleri; Muammer Senihi, Enis Tahsin Til idi. İlk sayısı küçük boy ve tek yapraktı. Millî Mücadele'yi destekledi.
Uzun yıllar Başyazarlığı Necmettin Sadak (Sivas Milletvekili, Dışişleri Bakanı) yaptı. Falih Rıfkı Atay, Millî Mücadele'ye karşı çıkanları eleştirdi, 1923'te Hâkimiyet-i Milliye'ye geçti. İkinci Dünya Savaşı sırasında Akşam gazetesinin Editörü Necmettin Sadak, Nazi Almanyası'na yakınlığıyla biliniyordu. Almanlar, Sadak'a bir Mercedes hediye etti ve Türkiye'deki Alman Büyükelçiliği çoğu kez kumar borçlarını karşıladı. 1965'e kadar CHP'yi tuttu. 1957 tarihinde Malik Yolaç tarafından satın alındı ve Osman N. Karacan'ın yayın yönetmenliğinde Çetin Altan ve İlhami Soysal'ın yazılarıyla sola kaydı.
Akşam gazetesi, 1920 yılında sadece akşam çıkan bir gazete oldu. Gazete, 1957 yılında Malik Yolaç tarafından satın alındıktan sonra, 1971'den itibaren birkaç defa el değiştirdi ve sonra TÜRK-İŞ (Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu) yönetimine geçti. Aynı yıl TÜRK-İŞ gazetenin yönetimini Türkiye Gazeteciler Sendikası'na vermiş, 10 Şubat 1972'de Basın İş Sendikası'na on ay sonra 28 Aralık 1972'de Fehmi Anlaroğlu tarafından satın aldı. 1975'te Rıdvan Seyhan-Şekip Altay ikilisine devretti. 9 Ocak 1982 tarihinde yayın hayatını sonlandırdı.

Alaturka Saat (Osmanlı Türkçesi: آلاتورقه ساعت ), Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarında kullanılan ve eşit saatlere (yani eşit uzunluktaki saatlere) dayanan yerel bir zaman ölçüm yöntemiydi.
Alaturka saat, güneşin batışına göre düzenlenirdi. Bir mahallin en yüksek noktasından güneşin batışı esas alınarak her gün saatlerin 12:00'a (yani takvimlerde gösterilen akşam namazı vaktine) ayarlandığı bir saat sistemi olup mevsimlere göre değişiklik gösterirdi.

Saat, güneşin alt kenarının ufukla birleştiği anda, yani güneşin batışı sırasında, 12'ye ayarlanırdı. Gün, güneşin batışıyla başlar ve iki kez on iki eşit saate bölünürdü. Güneş 18:00'de batarsa, gece yarısı ve öğlen her biri saat 6'ya denk gelirdi. Mekanik saatler her gün yeniden ayarlanırdı.

İslam dünyasında uzun bir süre güneş saatleri, kum saatleri ve su saatleri zaman ölçümünde kullanıldı. Cami, Medrese ve rasathanelerde güneş saatleri tercih edilirdi. Osmanlı İmparatorluğu'nda ilk mekanik saatler 16. yüzyılın sonlarında üretilmeye başlandı. Osmanlı âlimi Takiyyüddin 1565 yılında kaleme aldığı Arapça eseri el-Kevâkibü'd-dürriyye fî vazʿi'l-benkâmâtü'd-devriyye ("Mekanik Saatlerin Yapımında En Parlak Yıldız") adlı kitabında mekanik bir saati tanımlamış ve astronom olarak kullandığı çeşitli mekanik saatler tasarlamıştır.
Osmanlı İmparatorluğu'ndan günümüze kalan en eski örnekler 17. yüzyılın ortalarına aittir ve Topkapı Sarayı Müzesi saat koleksiyonunun bir parçasıdır. Bunlar saat ustaları Abdurrahman ve Galatalı Şahin Usta'nın eserleridir. O dönemde saatlere sık sık usturlap formu verilirdi. 18. yüzyılda İngiliz etkisi artmaya başladı. Fransız etkisinin hâkim olduğu 19. yüzyıl, Osmanlı saat yapım sanatının en önemli dönemi olarak kabul edilir. Çoğunlukla masa ve dolaplar için sarkaçlı saatler üretilirdi. İskelet saatler ise özellikle III. Selim döneminde moda oldu. Bu dönemde özellikle Mevlevi tarikatından "Saatçi Dede" lakaplı Ahmed Eflâkî gibi ustalar isim yaptı.
19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'nda çok sayıda saat kulesi inşa edildi. Dolmabahçe Saat Kulesi, İzmir Saat Kulesi ve Adana'daki Büyük Saat gibi örnekler bunlardandır. Geç Osmanlı döneminde altın cep saatleri bir statü sembolü olarak görülüyordu.
Osmanlı saray saatçisi Johann Meyer, II. Abdülhamid döneminde hem Alaturka saati hem de uluslararası saati gösteren bir saat geliştirdi. Sultan'a bir örnek hediye etti ve karşılığında bir nişan aldı.

Osmanlı İmparatorluğu'nda ekonomik, askeri ve siyasi ilişkiler nedeniyle Alaturka saat ile uluslararası standart saat bir arada kullanıldı. Nisan 1912'de Osmanlı Dahiliye Nezareti (İçişleri Bakanlığı), tüm resmi dairelerde ve orduda Avrupa saatinin kullanılmasını emretti.
Türkiye'de Alaturka saat, 2 Ocak 1926'da 697 sayılı Günün 24 Saate Taksimine Dair Kanun (Günün 24 Saate Bölünmesine İlişkin Kanun) ile avrupai saat sistemine dönüştürüldü. Kanun, aynı gün Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Kanuna göre, gün gece yarısı başlayacak ve 0'dan 24'e kadar saatlerle bölünecekti (Madde 1). Ülkenin saati 30. doğu meridyenine göre belirlendi (Madde 2).
Bir gün önce, Rumi takvim kaldırılarak Gregoryen takvimi de yürürlüğe girmişti.

Kemalist reformların bir parçası olan bu dönüşüm, "Saat Devrimi" (ya da saat inkılabı) olarak adlandırılır. Alaturka saat için diğer adlandırmalar ezanî saat (yani ezana göre saat) veya gurûbî saat (güneş batımına göre saat) idi. Uluslararası sistemde gece yarısı ve öğle vakti 12:00'yi gösteren saat düzenine ise zevalî saat (öğleden itibaren hesaplanan saat) ya da Alafranga saat (Avrupa usulü saat) denirdi.

Albay, birçok ülkenin kara ve hava kuvvetlerinde kıt'a görevi alay komutanlığı olan, yarbay ve tuğgeneral arasındaki askerî rütbe. NATO kodu OF-5'tir.

Türk Silahlı Kuvvetleri'nde en yüksek üstsubay rütbesidir. Kıt'a görevi alay komutanı ya da daha büyük askerî birliklerde (tugay, tümen, kolordu) kurmay başkanlığı veya şube müdürlüğüdür. Genelkurmay ya da kuvvet komutanlıkları bünyesinde de şube müdürlüğü veya daire başkanlığı gibi görevleri deruhte edebilirler.
Rütbe bekleme süreleri 5 yıldır. 2 yılını tamamlayan ve liyakatleri en üst makamlarca onaylanan albaylara kıdemli albay denir. Tuğgeneralliğe terfi için Yüksek Askeri Şura kararının beklenmesi gerekir.

Alay komutanlarına Osmanlı ordusunun klasik döneminde alaybeyi, 19. ve 20. yüzyıllarda ise miralay denirdi. Miralay rütbesi, 26 Kasım 1934 tarihli 2590 sayılı Lâkap ve Unvanların Kaldırılması Hakkındaki Kanun'un üçüncü maddesi gereğince iptal edildi. 9 Nisan 1935 tarihli 2295 sayılı Kararname ile miralay rütbesinin karşılığı albay olarak belirlenmiştir.

Türk Silahlı Kuvvetleri subay rütbe dereceleri ve işaretleri

Ali Hüsrev Bozer (28 Temmuz 1925, Ankara - 30 Eylül 2020, Ankara), Türk hukukçu ve siyasetçi.

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. İsviçre Neuchâtel Hukuk Fakültesi'nde doktora yaptı. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ticaret Hukuku Kürsüsü Öğretim Üyeliği ve Başkanlığı, Ordu Yardımlaşma Kurumu Yönetim Kurulu Üyeliği, Türkiye Öğretmenler Bankası Yönetim Kurulu Üyeliği, Oyak - Renault Otomobil Fabrikaları Başkanlığı, Türkiye Radyo Televizyon Kurumu Yönetim Kurulu Başkan Yardımcılığı ve Üyeliği, Avrupa Konseyi İnsan Hakları Mahkemesi Hâkimliği, Lahey Adalet Divanı Üyeliği, Banka ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsü Müdürlüğü, Dünya Sigorta Hukuku Derneği Türk Grubu Başkanlığı, Ankara Türk Eğitim Derneği Vakfı Başkanlığı yapmıştır.
Milliyetçi Demokrasi Partisi kurucu üyesi oldu ve TBMM 17. Dönem Ankara, 18. Dönem İçel milletvekili olarak görev yaptı. 44. Hükûmet Gümrük ve Tekel, 45.ve 46. Hükûmet Devlet Bakanı, 46. ve 47. Hükûmet Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı, 47. Hükûmet Dışişleri Bakanı görevlerinde bulundu.
30 Eylül 2020 günü COVID-19 nedeniyle tedavi gördüğü hastanede 95 yaşında öldü. Cenazesi, 2 Ekim günü Karşıyaka Mezarlığı'na defnedildi.

Evli ve 3 çocuk babasıydı. Légion d'honneur nişanı sahibiydi.
1950-1952 yılları arasında Yargıtay başkanı olarak görev yapmış olan Mustafa Fevzi Bozer'in oğludur.
Ticaret Hukuku alanında yayımlanan birçok kitabı bulunmakla birlikte, anılarını kaleme aldığı 2018 yılında yayımlanan ''Yaşamım'' adlı kitabı da bulunmaktadır.

 Wikimedia Commons'ta Ali Bozer ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Mehmet Ali Cenani (1872, İstanbul - 5 Aralık 1934), Osmanlı Meclis-i Mebûsanı'nda 3., 4., 5. ve 6. dönem, TBMM'de 1.,2. ve 3.dönem milletvekilliği, ayrıca iki hükûmette Ticaret Bakanlığı yapmış, Türk Kurtuluş Savaşı'nda Güney Cephesinin örgütlenmesinde rol almış bir siyasetçidir.

1872'de İstanbul'da doğdu. Sadrazam Cenanizade Mehmet Kadri Paşa, yazar Cenanizade Asım da dahil olmak üzere, pek çok tanınmış isim çıkarmış, isimleri Kanlıca'daki yalılarıyla yaşayan Cenanizadeler ailesine mensuptur. Rüştiye'yi bitirdi, özel eğitim gördü. Osmanlı Meclis-i Mebûsanı 1. ve 2. Dönem Halep, 3. ve 4. Dönem Antep mebusu oldu. I. Dünya Savaşı sonunda Malta'ya sürgün edildi. Dönüşünde Antep ve Adana bölgelerinde işgale direnişin örgütlenmesinde yararlıklar gösterdi. TBMM 1. Dönem, 2. Dönem ve 3. Dönem'de Gaziantep Milletvekilliği yaptı. Ali Fethi Okyar Hükümetinde ve 3. İnönü Hükümeti'nin başlangıcında Ticaret Bakanlığı yaptı (22 Kasım 1924 - 17 Mayıs 1926).
Türkiye Cumhuriyeti tarihinde Yüce Divan'a sevk edilen ikinci bakandır. 10 Mart 1928 tarihinde un ve zahire fiyatlarının yükselmesini önlemek için Ticaret Bakanlığı emrine verilen 500 bin liranın harcanmasında usulsüzlük yapıldığı gerekçesiyle Mecliste hakkında Soruşturma Komisyonu oluşturuldu. 14 Nisan 1928'de dokunulmazlığı kaldırılarak Yüce Divan'a sevk edildi. Yüce Divan, Ali Cenani'ye 14 Mayıs 1928 tarihinde 1 ay hapis ve 170 bin lirayı tazmin etme cezası verdi.
5 Aralık 1934 tarihinde öldü. Evli ve 5 çocuk babasıydı.

Ali Fuat Cebesoy (23 Eylül 1882, Salacak, Üsküdar, İstanbul – 10 Ocak 1968, İstanbul), Türk asker ve siyasetçidir.
Türkiye'nin ilk cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk ile Harp Okulu yıllarında sınıf arkadaşı idi. Türkiye'nin işgali sırasında İzmit'ten Ankara'ya ilerleyen İngiliz birliklerine ateş açma emrini vererek şimdiki adı Alifuatpaşa tren istasyonu olan mahalde durdurması nedeniyle Türk Kurtuluş Savaşı'nı fiilen başlatan ilk komutan oldu ve savaş boyunca önemli görevler üstlendi. Yine Kurtuluş Savaşı yıllarında üstlendiği Moskova Büyükelçiliği görevini başarıyla yürüttü ve Türkiye'nin kuzeydoğu sınırlarını belirleyen Moskova Antlaşması'nı imzaladı. Milletvekili olarak başladığı siyasi yaşamında Türkiye'nin ilk muhalefet partisi olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın kurucularından birisi olup sonrasında İzmir Suikastı sanığı olarak İstiklâl Mahkemeleri tarafından yargılandı.
1931'de siyasete dönerek TBMM başkanlığı, bayındırlık bakanlığı ve ulaştırma bakanlığı yaptı. 1948'den itibaren siyasete Demokrat Parti'de devam etti. 27 Mayıs Darbesi'nden sonra Yassıada Mahkemeleri'nde yargılandı.

23 Eylül 1882 tarihinde Salacak, İstanbul'da doğdu. Babası, sonradan Türkiye'nin ilk bayındırlık bakanı olan Sökeli İsmail Fâzıl Paşa idi. Annesi Zekiye Hanım ise 93 Harbi'nde Tuna Orduları Umum Kumandanı olan Müşir Mehmed Ali Paşa'nın kızıdır. Ali Fuat Cebesoy aynı zamanda şair Nâzım Hikmet'in akrabasıdır. İlk öğrenimini Erzincan Askeri Rüştiyesinde, orta öğrenimini İstanbul, Kadıköy'deki Saint Joseph Lisesi'nde gördü. Babasının gönülsüzlüğüne rağmen 13 Mart 1899'da Harp Okulu'na girdi, orada Mustafa Kemal ile aynı sınıfta öğrenim gördü. Selanikli olan Mustafa Kemal, İstanbul'da Ali Fuat'ın ailesinin yanında kalıyordu. 1902 yılında Harp Okulu'nu bitirdi; 11 Ocak 1905 tarihinde Harp Akademisi'nden sekizinci olarak mezun oldu.

Ali Fuat Bey, askerlik yaşamına Beyrut'ta süvari alayında başlamış, 20 Haziran 1907'de ise topçu eğitimini tamamlamıştır. Bu tarihte kıdemli yüzbaşı olduktan sonra, Sisam adasının Karaferye bölgesinde ortaya çıkan bir isyanı bastırmakla görevlendirilmiştir. Ali Fuat Bey'in askerlik yaşamı; 1908'deki Roma Askerî Ataşeliği dışında çok hareketli geçti. İtalyanların, Osmanlı toprağı olan Trablusgarp'ı işgal ettiği tarih olan 1911 yılına dek Roma Askeri Ataşeliği görevini yürütmüştür. Hatta, 1910 Ağustos ayında İtalyan ordusunun düzenlediği manevraları takip eden Ali Fuat Bey, bu durumu Genelkurmaylığa rapor etmiştir. Ardından Rumeli'de görevine devam etti ve burada İttihat-Terakkî Cemiyeti mensuplarıyla bağlantı kurdu ve bu cemiyete üye oldu.
1912'de Birinci Balkan Savaşı başladığı sırada Binbaşı Ali Fuat, önce Karadağ'a karşı konuşlanan kolordunun, 29 Eylül 1912'de ise Yanya kolordusunun kurmay başkanlığına getirildi. 23. Tümen'e de vekâleten komuta etmekteydi. Balkan Savaşları sırasında Pisani tepesini korumakla görevlendirilmiş, muharebe esnasında kalçasından ağır yaralanmıştır. Lojistik ve yiyecek sıkıntısı içindeki Yanya Kalesi'nin, 6 Mart 1913'te Esad Paşa tarafından Yunanlara teslim edilmesi üzerine savunmanın devam ettiği Pisani tepesi de teslim alınmıştır. Bir anlamda esir düşen ve tedavisi Atina'nın Kifisya bölgesinde yapılan Ali Fuat Bey, bu sebeple İkinci Balkan Savaşı'na katılamamıştır. 1 Mart 1914'te ise Birinci Balkan Savaşı'na katkıları sebebiyle rütbesi Kaymakamlık (Yarbay)'a yükseltildi. I. Dünya Savaşı'nın başında tümen komutanı olarak katıldığı Kanal Harekâtı'nda büyük başarılar gösterdi. Cemal Paşa komutasında gerçekleşen Kanal Harekatı da İngiliz askerlerini Mısır'da bağlayarak, batı cephesine yardım etmelerine engel olmak amacıyla yapılmıştır. Bu harekâtta görev alması istenilen Yarbay Ali Fuat Bey, 25. Tümenin başına getirilmiştir. Daha sonrasında ise görevi genişletilerek; 8. Kolordu kurmay başkanlığı görevinde bulundu. Birinci Kanal Harekâtı'nda 30.000 kadar Osmanlı askeri görev almıştır. Bu askerler Fuat Bey'in önceden yaptığı keşfe uygun olarak, Sille'ye kadar demiryolu ile taşınmış, buradan 300 km'si çöl olan 450 km'lik yol yürünerek Süveyş Kanalı önlerine ulaşılmıştır. 3 Şubat 1915 gece yarısı Süveyş Kanalı'na taarruz edilmiştir ancak, İngiliz tahkimatı karşısında Türk birlikleri başarılı olamadılar. Doğu Anadolu cephesinde Mustafa Kemal Paşa'nın emrindeki 16. Kolordu'da 5. Tümen komutanlığı yaptı.
Savaşın Bolayır Cephesi'nde geçeceğini öngören ve Ali Fuat Bey'in 25. Tümeni'ni de 29 Ağustos 1915'te Saros - Bolayır bölgesine göndertip, tüm yığınağı da buna göre düzenleyen Liman von Sanders komutasındaki Yıldırım Orduları Grubu'nun, Edmund Allenby komutasındaki İngiliz ordusu karşısında hezimete uğramasından sonra Yıldırım Orduları, Halep'in kuzeyine kadar çekilmek zorunda kaldı. Bulgaristan'ın 29 Eylül'de savaştan çekilmesi sonucu Osmanlı Devleti'nin müttefikleriyle karayolu bağlantısı kopmuş, İtilaf Devletleri'ne Balkanlar'dan İstanbul'a yürüme imkanı doğmuştu. Bunun üzerine Osmanlı İmparatorluğu 30 Ekim 1918 tarihinde Mondros Mütarekesi'ni imzalamak zorunda kaldı. Mondros Mütarekesi gereği Osmanlı Ordusu'ndaki Alman subaylarının ülkelerine dönmeleri gerekiyordu. 31 Ekim'de Yıldırım Ordular Grubu Komutanı Liman von Sanders, görevini Mustafa Kemal Paşa'ya devretti. Mustafa Kemal Paşa İstanbul'a dönmeden önce Ali Fuat Paşa'nın komutasındaki 20. Kolordu'yu terhis etmedi. Ali Fuat Paşa, teçhizatlı 20. Kolordu'yu Mustafa Kemal Paşa'nın emriyle önce Konya'ya, sonra da Ankara'ya getirdi.
1919 yılında Türkiye işgal edilirken Anadolu'da bağımsız olan iki kolordudan biri Ankara'da Ali Fuat Paşa komutasında, diğeri ise Erzurum'da Kâzım Karabekir komutasındaydı. Ali Fuat Paşa'nın emriyle 20. Kolordu birlikleri İzmit ve Adapazarı üzerinden Bilecik ve Eskişehir istikametine ilerleyen İngiliz kuvvetlerine Geyve yakınlarında, hâlen adı Alifuatpaşa, Geyve istasyonu olan mevkide ateş açarak onları durdurup geri püskürttü ve Türk Kurtuluş Savaşı'nı fiilen başlatan ilk komutan oldu. Daha sonra Mustafa Kemal Paşa Samsun'a çıktıktan sonra Erzurum Kongresi'ne gitmeden Amasya'da Ali Fuat Paşa ile görüşerek Amasya Tamimi'ni birlikte imzalayıp ilan ettiler.
Kurtuluş Savaşı'nın ilk döneminde 20. Kolordu ve Garp Cephesi komutanlığı yaptı. İzmit ve çevresinde Yunan ve İngilizlere karşı savaştı. İstanbul Hükûmeti'nin dahiliye nazırı Ali Kemal, Mustafa Kemal Paşa'nın yetkisiz olduğunu bir genelgeyle açıklayınca Ali Fuat Paşa da kendi bölgesindeki valilere ve mutasarrıflara kendisinden gelecek emirlere göre hareket edilmesini bildirdi. Ayrıca her tarafta Müdafaa-i Hukuk ve Reddi İlhak Cemiyetlerinin kurulacağını ilgililere hatırlattı. Bu çabaları takdirle karşılandığı için Sivas Kongresi sonrasında Umum Kuvâ-yi Milliye komutanı olarak görevlendirildi.

"Umum Kuvâ-yi Milliye Komutanı" olarak Kuvâ-yi Seyyare Komutanı Çerkez Ethem ile birlikte Yunan işgaline karşı 1920 Ekim ayı sonunda Gediz harekâtını yaptı. Taarruz planını Genelkurmay Başkanı Miralay İsmet Bey kabul etmese de TBMM kuvvetleri ağır zayiatlar verdikten sonra Gediz'i geri alarak İzmir'in İşgali'nden sonra ilk defa Yunanların işgal ettikleri bir bölgeden geri çekilmelerini sağladı. Harekâtın bitiminde Kuvâ-yi Milliye Komutanlığı lağvedildi ve Umum Kuvâ-yi Milliye Komutanı olan Mirliva Ali Fuat Paşa, Moskova Büyükelçiliği'ne tayin edildi. Yerine kurulan iki komutanlıktan "Batı Cephesi Komutanlığı"na Albay İsmet Bey, "Güney Cephesi Komutanlığı"na ise Mirliva Refet Paşa tayin edildi.

Mustafa Kemal Paşa'nın talimatını yerine getirmek ve hâlen gizli tutulan ve onun Lenin'e yazdığı mektubu vererek Sovyetler Birliği ile sınır tespit etmekle yükümlü olduğu bu görevi sırasında Kâzım Karabekir komutasındaki TBMM orduları Eylül 1920'de Sarıkamış, Kars, Ardahan, Artvin ve Batum'u geri alırken Moskova'da Lenin ve Stalin'e, Türk Ordusu'nun Menşeviklere karşı savaşarak aslında Bolşeviklere de yardımcı olduğunu söyleyip teskin ediyordu. 16 Mart 1921 tarihinde TBMM sefiri olarak Sovyetler Birliği ile Moskova Antlaşması'nı imzaladı; böylece hem TBMM ilk defa bir yabancı devlet tarafından tanınmış oldu, hem de Türkiye'nin kuzeydoğu sınırları tespit edildi.

10 Mayıs 1921 tarihinde Ankara'ya dönerek BMM'de siyasi çalışmalarına başladı. Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti başkanlığını yaptı. 1923 yılında Konya'da 2. Ordu müfettişliği görevine getirildi, bu dönemde meclisteki görevinden süresiz izinli sayıldı. Bir yıl sonra ordu müfettişliği görevinden istifa ederek meclisteki görevine Ankara milletvekili olarak devam etti.
1925 yılında Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk muhalefet partisi olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın kurucuları arasında yer aldı. 1926 yılında İzmir Suikastı dolayısıyla İstiklal Savaşı'nı birlikte başlattıkları Kâzım Karabekir, Rauf Orbay ve Refet Bele paşalarla birlikte tutuklandı, yargılandı ve beraat etti. 1 Ekim 1927 tarihinde TBMM'nin ikinci dönemi sona erince milletvekilliği de sona erdi. Ayrıca ordu açığında iken 5 Aralık 1927 tarihinde askerlikten de emekliye sevk edildi.
İkinci dönem siyasi hayatı Mustafa Kemal ile barışmasından sonra 1931 yılında Konya milletvekili seçilmesiyle başladı. İsmet İnönü cumhurbaşkanı olduktan sonra 1939-1943 yılları arasında bayındırlık bakanlığı, 1943-1946 yılları arasında ulaştırma bakanlığı ve 1948 yılında TBMM başkanlığı yaptı.
Aynı yıl TBMM başkanlığından ve Cumhuriyet Halk Partisi'nden istifa ederek Demokrat Parti'ye geçti. 1950 seçimlerinde Demokrat Parti'nin eline büyük zafer geçti. Ali Fuad Eskişehir'den milletvekili seçilmiş ve Cumhurbaşkanı adayı olduğuna karar kılınmıştır. Fakat karar değişince ve Celal Bayar'ın Cumhurbaşkanı olması münasip görülünce, Cebesoy'un Savunma Bakanı sıfatıyla Kabineye alınması arzu edildi. Ama Cebesoy kararın değişmesinden dolayı çok küskün oldu, Savunma Bakanlığı'nın lakırdısını bile ettirmedi.
1954 ve 1957 seçimlerinde İstanbul'dan milletvekili seçildi. 27 Mayıs Darbesi sırasında tutuklanarak Yassıada mahkemelerinde yargılandı. Serbest kaldı.
I., II. Dönem Ankara, IV., V., VI., VII., VIII. Dönem Konya, IX. Dönem Eskişehir, X., XI. Dönem İstanbul milletvekilliği yaptı.



Ali Galip Olayı, Sadrazam Damat Ferit Paşa hükûmetinin, Elazığ Valisi Ali Galip Bey'in önderliğinde Sivas Kongresi'nin yapılmasını engellemeye ve Mustafa Kemal Paşa'yı ortadan kaldırmaya, Heyet-i Temsiliye ve Millî Mücadeleyi durdurmaya çalıştığı girişim.
Bu olaya Elazığ Valisi Ali Galip Bey'in yanı sıra Malatya Mutasarrıfı Halil Bey, İngiliz istihbarat Binbaşısı Covbertin Noel ve Kürt Teali Cemiyeti'nin kurucularından olan Kürt aşiret reislerinin oğulları da katılmıştır.

Damat Ferit Sadrazamlığındaki Hürriyet ve İtilaf Fırkası Hükûmeti, İngiltere ile iyi ilişkiler kurularak saltanatın sürdürülebileceğini düşünüyordu. Ferit Paşa 5 Nisan 1920 tarihinde Sadrazam olur olmaz İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Robbeck ile millî kuvvetlerin durdurulması hususunu konuştu. İngiliz'lerin desteği ve onayı ile millî direnişi kırmak için Hilafet Ordusu'nu kurdurdu, Kuvâ-yi Milliye'cilerin öldürülmelerinin farz olduğunu belirten fetva çıkarttırdı.
9. Ordu Müfettişi, Mustafa Kemal Paşa, 22 Haziran 1919 tarihinde imzaladığı Amasya Tamimi'nde İstanbul Hükûmetinin düşman devletlerinin baskısı altında ve acz içinde olduğu; milleti, yine kendisinin azim ve kararlılığının kurtaracağı belirtilmekteydi. Gizlice yayınlanan fakat muhtemelen sızdırılan Amasya Tamiminden sonra Hükûmet, idari bir tasarruf görüntüsü altında Mustafa Kemal Paşa'nın görevini bırakarak derhal İstanbul'a dönmesini istedi. Ancak Mustafa Kemal bu çağrıyı dinlemedi. Amasya Tamimi'nde alınan kararlardan birisi de Sivas'ta bir kongre toplanmasıydı. Mustafa Kemal Paşa, arkadaşları ile birlikte yazdığı Amasya Genelgesi'ni 15. Kolordu Komutanı Kazım'a (Karabekir) gönderip onun da onayını aldıktan sonra 22 Haziran 1919 tarihinde Anadolu'daki bütün askerî birlik komutanlıklarına ve valilere göndermişlerdi. Amasya Genelgesi, İstanbul Hükûmeti ile iyi ilişkiler kurma ihtimalini de ortadan kaldırmıştı. Amasya genelgesinin ardından iplerin koptuğunu anlayan Mustafa Kemal Paşa, hükûmet onu azletmeden askerlikten ve 9. Ordu müfettişliğinden istifa etti. 8 Temmuz 1919 gecesi Harbiye Nazırı ile telgraflaşan Mustafa Kemal, 9. Ordu Müfettişliğinden ve askerlikten istifa etmiş, kendi deyimiyle Sine-i Millet'e dönmüştü.
Sade bir delege olarak katıldığı Erzurum Kongresi'nde başkan seçildi. Erzurum Kongresi'nde kararları Heyet-i Temsiliye başkanı olarak askerlikten ve geniş yetkilerle donatılmış 9. Ordu Müfettişliğinden istifa etmiş bir eski subay olarak imzaladı. Kararlarının yazılmasında etkili oldu, manda ve himayeyi çözüm olarak gören, büyük devletlerin işgaline karşı koymanın imkânsız olduğunu düşünen delegeleri düşüncelerinden vazgeçirdi, İstanbul hükûmetinin otoritesine meydan okuyan Heyet-i Temsiliye'nin (Temsilciler heyetinin) seçilmesine ve Karadeniz ve Doğu Anadoluda kurulmuş Müdafaa-i Hukuk derneklerinin Doğu Anadolu Müdafaa-i hukuk Cemiyetleri adı altında birleştirilme kararına imza attı.
İngiliz Yüksek Komiserliği İngiliz Dışişleri'ne Anadolu'da işgale karşı oluşan milliyetçi halk hareketi hakkındaki endişelerini rapor etmekteydi.
Müdafayi Hukuk ve Reddi İlhak Cemiyetleri ile bunların bir araya getiren ve örgütleyen Mustafa Kemal'in engellenmesi hem İngiliz hem de İstanbul Hükûmetinin ortak çıkarına uygun düşüyordu.
İngiltere, millî kuvvetlerin Bolşevikler ile birleşip boğazları, Musul ve Kerkük'ü tehdit edeceğinden endişe ediyordu.

Olay İstanbul'da Damat Ferit hükûmeti, İngiliz Yüksek Komiserliği ve Kürt Teali Cemiyeti'nin kurucusu da olan bazı Kürt ileri gelenleri arasında bir komplo olarak planlanmıştı. Dahiliye Nazırı Adil Bey, 1 Eylülde Ali Galip ile Sivas'a vali olarak gitmesi konusunda pazarlık yaptı. Ali Galip'in oradaki görevi Doğu vilayetlerinde gaile çıkarmaya çalışanların kışkırtmalarını engellemek ve karşı koyanları yakalamaktı. 3 Eylül 1919 tarihinde Dahiliye Nazırı Adil Bey ve Harbiye Nazırı Süleyman Şefik Paşa Ali Galip Bey'e bir emirname verdiler. Bu emirname 7 Eylülde Mustafa Kemal Paşa'nın eline geçti. Emirde Ali Galip'in bölgedeki Kürt aşiretlerinden güvenilir 100-150 silahlı süvari toplayıp Sivas'a gitmesi ve toplantıya meydan vermemesi isteniyordu. Ali Galip görevi kendisini Mirlivalığa yükseltilmesi sözünü alarak kabul etti. 1911 yılında askerliği bırakmıştı, o tarihten itibarenki kıdemini alacaktı. Plana göre sözde postayı soyan ve öldürenleri takip etmek maksadıyla galeyana gelmiş silahlı Kürt ahali, önce Malatya'da toplanacak sonra da Sivas üzerine yürüyecek ve Mustafa Kemal Paşa'nın etkisizleştirilmesinde Ali Galip Bey'e yardımcı olacaklar ve Sivas Kongresi'nin yapılmasını önleyeceklerdi. Ne İstanbul Hükûmeti ne de İngilizler gayri meşru bir iş yapmış olacaklar, bölgesel bir ayaklanma sonucu zaten görevinden istifa etmiş olan bir Osmanlı paşası tutuklanacak (veya öldürülecek) ve Sevr anlaşması şartlarına hükûmetten izinsiz direnen halktan seçilmiş temsil heyeti de bundan nasibini alacak ve dağılacaktı.

Mustafa Kemal'in olayın tertipçileri hakkındaki çok sert ifadeleri yazışmalarında açıkça görülmekteydi. 7 Eylülde teşebbüsün yapılacağının anlaşılması üzerine Kemah eski mebusu Sağırzadelerden Hâlet Bey'e gönderdiği 9 Eylül 1919 tarihli telgraftaki ifadelerinden Mustafa Kemal'in kızgınlığı anlaşılmaktaydı.

Kürdistan Teali Cemiyeti ileri gelenlerinden bazıları, İstanbul'da İngiliz Yüksek Komiser Müşaviri Tom Hohler'in gözetiminde İngiliz İstihbarat subayı Covbertin Noel'in de katılımıyla 1919 Temmuzunda bir toplantı yaptılar. Bu toplantıda İngiliz görüşü, İstanbul Hükûmeti'nin onayı olmadan Kürt aşiretlerin kendi başlarına bir harekete girişmemeleri şeklindeydi. Ayrıca gizliliği ortadan kalkan İngiliz belgelerine göre bu toplantıda Yüzbaşı Noel ve Kürt cemiyeti ileri gelenlerinin dikkat çekmemek için birbirlerinden ayrı olarak bölgeye gitmeleri kararı alındı. Buna göre bölgeye gizlice gidecekler ve Halep'te buluşacaklardı.

Sivas Kongresi'nin dağıtılması ve Mustafa Kemal Paşa'nın ortadan kaldırılmasını amaçlayan girişimi başlatanların İngiliz Hükûmeti'nin bilgisi ve desteği dahilinde Kürdistan Teali Cemiyeti üyeleri ve İstanbul Hükûmeti olduğu görülmektedir.

22 Aralık 1918 tarihinde Kürdistan Teali Cemiyeti Başkanı Seyyit Abdülkadir ve Mevlanzade Rıfat gibi cemiyet üyeleri ile Hürriyet ve İtilaf Fırkası mebuslarından Konya mebusu Zeynelabidin, Karesi mebusu Vasıf ve Mustafa Sabri Efendi'nin katıldığı bir toplantı yapılmıştı. Bu toplantıda saltanata ve halifeye bağlı kalmaları koşuluyla Hürriyet ve İtilaf Partisi Hükûmeti tarafından kendilerine bağımsız Kürdistan sözü verilen bir anlaşma imzalanmıştı. İngiliz Yüksek Komiser Müşaviri Tom Hohler, raporunda Kürtlerin özerklik sözü karşılığında Mustafa Kemal'i yok etme vazifelerini yerine getirmek mecburiyetinde olduklarını bildirir.

Covbertin Noel, İngiliz istihbarat Yüzbaşısı
Tom Hohler, İngiltere İstanbul Yüksek komiser Müşaviri. Noel ve Kürt Teali Cemiyeti üyeleri ile birlikte İngiliz Yüksek Komiserliğinde teşebbüsü planlanmasına katıldı.
Cemil Paşa oğlu Ekrem, Diyarbakır'da ayrılıkçı faaliyetleri neticesinde Halep'e iltica etmiş sonra Yüzbaşı Noel ile birlikte Malatya'ya gelmişti.
Bedirhanlılardan Celâdet ve Kâmuran, Teşebbüsün İngiliz Yüksek Komiserliğinde planlanmasında hazır bulundular.

8 Haziran 1919 tarihinde Diyarbakır Vali Vekili Mustafa Bey, 9. Ordu Müfettişi Mustafa Kemal Paşa'ya telgraf çeker. Telgrafında bazı gençlerden oluşan Kürt Cemiyeti'nin İngiliz koruyuculuğunda bir Kürdistan kurma düşüncelerini yanlarında bulunan Süleymaniye Hâkimi (İngiliz subay) Mister Noel ile birlikte propaganda etmeleri üzerine halk arasında tepkiler oluştuğunu, bu durumun cemiyetler kanununa aykırı bulunduğunu ve cemiyetin kapatılarak haklarında yasal kovuşturma başlatıldığını yazar.
Diyarbekir 13. Kolordu Kurmay başkanı Halit, Sivas'ta bulunan Mustafa Kemal Paşa'ya şifreli bir telgraf çeker. Telgrafında Osmanlı subayları arasında şifreli telgraflaşmanın yasak edildiği bir dönemde İngiliz binbaşısı Noel'in İstanbul Hükûmeti tarafından kendisine verilen izin belgesi sayesinde istediği kimselerle şifreli telgraflaşma yaptığından bahseder. Cemilpaşazade Ekrem ve Bedirhan aşiretinden Kâmuran ve Celadet ile birlikte Diyarbakır'da İngiliz himayesinde ayrı bir Kürdistan kurmak isteyen faaliyetler içinde olduklarını bildirir. Cemil Paşa oğlu Ekrem'in bu faaliyetleri nedeniyle takibata uğradığı için Halep'e kaçtığını bildirir. Bu tarihlerde Kürt cemiyeti doğu illerinde örgütlenmeye çalışmaktadır.
15 Haziran 1919 tarihinde 9. Ordu Müfettişi Mustafa Kemal Paşa, bu telgrafa bir şifreli telgrafla cevap verir. Bütün milletin bekası ve bağımsızlığını kurtarmak için herkesin birleştiği bir dönemde yabancı bir devletin koruyuculuğuna sığınarak horlanmış ve tutsak yaşamayı seçen her türlü görüşlerin, ülkeyi bölücülüğe götürecek her türlü derneklerin dağıtılmasının pek yurtseverce ve zorunlu bir görev olduğunu yazar ve Kürt cemiyeti hakkındaki davranışın isabetli bulduğunu belirtir.

6 Eylül 1919 tarihinde, Kürt Teali Cemiyeti kurucularından Bedirhanlı aşiretinden Celadet ve Kâmuran ile Cemil Paşa ailesinden Ekrem yanlarına İngiliz Yüzbaşı Covbertin Noel ve silahlı kürtler koruyuculuğunda Malatya'ya gelirler. 15. Kolordu kumandanı Kâzım (Karabekir) Sivas'a Mustafa Kemal Paşa'ya telgraf çeker. Telgrafında daha evvel Diyarbakır'da aleyhte propagandalar yapan İngiliz subay Noel yanlarındakilerin sayılarının fazla silahlı korumalarla geldiğini bu nedenle Malatya'daki 12. süvari alayının sayılarının az olması nedeniyle bu gruba müdahale etmeye yeltenmediğini ve bu şahısların tutuklanması için İstanbul'dan yardım istediklerini bildirdiğini yazar.
7-8 Eylül 1919 gecesi Sivas'ta bulunan Mustafa Kemal paşa ile Malatya 12. Süvari Alayı Komutanı Cemal Bey arasında telgraflaşmalar sürer. Mustafa Kemal Paşa kimlerin olayın içinde olduğunu ve vaziyeti iyice kavrar. Mustafa Kemal Paşa Kumandan Cemal Bey'e ve telgraf müdürüne telgraflaşmayı hiç kimseye söylemeyeceklerine dair yemin ettirir. Malatya 12. Süvari Alayının 10-15 tane silahlı eri vardır, Noel ve grubu 20-25 silahlı Kürt ve bir İngiliz er ve Onbaşı ile gelmiştir.

Mustafa Kem

Ali Kemal (Osmanlıca: على كمال; 1867 - Kasım 1922), Osmanlı yazarı, gazetecisi ve siyaset adamıdır. İkinci Meşrutiyet ve Mütareke döneminde İttihat ve Terakki karşıtı görüşleriyle tanınmıştır.
Damat Ferit Paşa hükûmetlerinde kısa bir süre Maarif ve Dâhiliye Nazırlığı yaptı, bu esnada Millî Mücadele aleyhine sert tutumlar gösterdi. Türk Kurtuluş Savaşı'nın zaferinden sonra İstanbul'da tutuklanarak İzmit'te Nureddin Paşa'ya bağlı askerî birliklerce linç edildi. Ermeni yanlısı olarak görülen bazı yazılarından dolayı düşmanlarınca "Artin Kemal" şeklinde adlandırılır. Mustafa Kemal'e ve Millî Mücadele'ye muhalifliği nedeniyle pek çok insan tarafından “hain” olarak adlandırılmıştır.

1867 yılında İstanbul'un Süleymaniye semtinde doğdu. Asıl adı Ali Rıza'dır. Ali Kemal ismini Vatan şairi Namık Kemal'i çok sevdiği için almıştır. Babası, Çankırı'nın Orta ilçesine bağlı Kalfat beldesinde doğmuş, İstanbul'da mumculuk işine girerek mumcular esnafı Kethüdası olmuş Hacı Ahmed Rıza idi. Annesi ise Çerkes asıllı Hanife Hanım'dır.
Ali Kemal, İstanbul'da Mülkiye Mektebi'ne girdi. Dört yıllık dönemin son yılında buradan ayrılarak Fransızcasını ilerletmek amacıyla 1886'da Paris'e gitti. Ertesi yıl Fransa'dan Cenevre'ye geçti ve 1888'de İstanbul'a döndü. Yeniden Mülkiye Mektebi'ne başladı ve Avrupa'da gördüklerinden etkilenip bir öğrenci derneği kurdu. Kurduğu dernek kapatıldıktan sonra yeniden bir dernek kurma taşebbüsünde bulununca dokuz ay hapis yattı. Hapisten çıktıktan sonra Temmuz 1889'da Halep'e sürgün edildi.

Halep'te kaldığı yıllarda Halep İdadisinde Türk dili ve Osmanlı edebiyatı hocalığı yaptı. Halep'teki durgun hayata fazla dayanamadı ve 1895'te izinsiz İstanbul'a döndü. Bunun üzerine hakkında tekrar sürgün kararı çıkınca Jön Türklerin bir çeşit karargahı hâline gelmiş bulunan Paris'e tekrar gitti (1894). Paris'te bulunduğu sırada Jön Türkler ile II. Abdülhamid arasında ara bulucu bir çizgi izlemeye çalıştı. Bu ara buluculuk rolünü hafiyelik noktasına vardırdığı sonradan ortaya çıkmıştır. Mizancı Murad'ın Jön Türk hareketinden ayrılmasından sonra Ali Kemal de bu hareketten ayrıldı.
Ali Kemal, Paris'te bir yandan siyasal bilgiler okuyor, bir yandan da gazetecilik yapıyor, İstanbul'daki İkdam gazetesine Paris izlenimlerini anlatan batı kültürüne hayranlık ile yoğrulmuş yazılar ve çeviriler gönderiyordu. İkdam'da kendi röportajlarıymış gibi kaleme alınmış pek çok yazının Fransız basınından çeviriden ibaret olduğunu sonradan Hüseyin Cahit tarafından ortaya çıkarılmış ve bu hadise ikisi arasında Ali Kemal'in ömrünün sonuna kadar sürecek bir polemiğin başlamasına neden olmuştur.

1897'de Brüksel Elçiliğinde ikinci kâtipliğe atandı. İttihatçılardan çekindiği için İstanbul'a dönemiyordu. 1899'da Siyasal Bilgiler diplomasını alması sonrasında, II. Meşrutiyet'in ilanına kadar Mısır'da yaşadı. Kahire'de Mısırlı bir prense ait bir çiftliği idare ediyordu. 1903 yılında yaz tatili için gittiği Londra'da Winifred Brun adlı bir İngiliz hanımla evlendi. Bu evliliğinden Selma adında bir kız, Osman adında bir erkek çocuğu dünyaya geldi. Oğlunun doğumunun hemen ardından eşini kaybetti. II. Meşrutiyet'in ilanından bir gün önce İstanbul'a döndü.

İstanbul'da İkdam gazetesinin başyazarlığının üstlenen Ali Kemal, bir yandan da Dârülfünûn'da Edebiyat Fakültesi'nde siyasi tarih dersleri veriyordu. İlk siyasi partilerden birisi olan Osmanlı Ahrar Fırkası'na girdi. Ali Kemal'in İstanbul'a döner dönmez padişahın huzuruna çıkmış, padişahın iltifatlarını ve verdiği paraları kabul etmişti; bu durum İttihatçıların tepkisine neden oldu. O da yeni eleştiri hedefini İttihat ve Terakki Cemiyeti olarak belirledi ve İkdam gazetesinde Cemiyet'e karşı ağır eleştiriler içeren başyazılar yazmaya başladı. Hemen bütün çevresiyle sürekli kavga hâlindeydi. Sınıfta öğrencilere Fransa'daki siyasal liberalizmi hararetle övüyor, kendisiyle aynı fikirde olmayan kişilere şiddetle saldırıyor, gençlerin öfkesini bunlara yöneltmeye çalışıyordu. Ali Kemal'in tahrikleri 31 Mart Olayı'nın çıkmasında etkili oldu. Serbesti gazetesi başyazarı Hasan Fehmi Bey'in öldürülmesinin ertesi günü olan 7 Nisan 1909'da Darülfünun'da kalabalık bir topluluğa yaptığı konuşmadan sonra bu konuşmanın etkisinde kalan Darülfünun hocaları ve öğrencileri katillerin yakalanmasını istemek üzere Bâb-ı Âli'ye yürümüşler; sayıları onbinlere ulaşan kalabalığın üstüne ateş açılması sonucu birkaç yüz kişi yaralanmıştı. Ertesi günkü cenaze sırasında da devam eden olayların ve 31 Mart ayaklanmasına dönüşmesi üzerine Selanik'ten gönderilen Hareket Ordusu İstanbul'a gireceği sırada Ali Kemal yeniden Paris'e kaçmak zorunda kaldı (1909). Bu arada Mülkiye'deki görevine son verilmişti.

İttihat ve Teraki Yönetiminin iktidardan uzaklaşmasının ardından 1912 affıyla İstanbul'a geri gelen Ali Kemal İkdam gazetesinde başyazar olarak yazılarına devam etti ancak altı ay sonra hükûmet Bâb-ı Âli Baskını ile devrilince Viyana'ya sürüldü. Üç ay sonra İstanbul'a döndü. 14 Kasım 1913'te Peyam gazetesini yayınlamaya başladı, başyazarlığını üstlendi. İlk başyazısı “Peyamımız, Meramımız” başlığını taşıyordu. Mülkiyedeki hocalığı da geri verilmişti. Mektepler Nazırı Zeki Paşa'nın kızı Sabiha Hanım ile evlendi. Bu evliliğinden Zeki adında bir oğlu dünyaya geldi. Ocak 1913'te İttihat ve Terakki'nin gerçekleştirdiği askerî darbe olan Bâb-ı Âli Baskını'ndan sonra tutuklandı.

Ali Kemal, 22 Temmuz 1914'te, I. Dünya Savaşı'nın başladığı sıralarda, İttihat ve Terakki'nin baskısıyla gazetesini kapatmak zorunda kaldı. Siyasetle ilgilenmeyip öğretmenlik ve tüccarlıkla geçinmeye çalıştı. Bu tutumu 1918'de İttihat ve Terakki liderlerinin bir Alman denizaltısına binip Türkiye'den ayrılışına kadar sürdü.

Ali Kemal, Mondros Ateşkes Antlaşması'nın imzalanmasından sonra 14 Ocak 1919'da yeniden faaliyete geçen Hürriyet ve İtilâf Fırkası'nin genel sekreteri oldu. 4 Mart 1919'da kurulan Birinci Damad Ferit Paşa hükûmetinde Maarif Nazırlığı (Eğitim Bakanlığı), bu hükûmetin Mayıs'ta istifasının hemen ardından kurulan ikinci Damad Ferit Paşa hükûmetinde ise Dahiliye Nazırlığı (İçişleri Bakanlığı) görevine getirildi. Bu görevde iken Kuvâ-yi Milliye ve Mustafa Kemal Paşa aleyhine emirler yayımladı. İngiliz Muhipleri Cemiyeti'nin kurucularından birisi oldu. Hükûmet içinde çıkan bir anlaşmazlık yüzünden 26 Haziran 1919'da bakanlıktan istifa etti.
Dârülfünûn'da ders vermeye devam eden Ali Kemal, 1922 Mart ayında Darülfünun öğrencilerinin istifaya davet ettiği dört öğretim elemanı arasındaydı. Öğrencilerin verdiği kararın gerekçesi, hocaların, bağımsızlık, kutsiyet, milliyet hislerine yabancı oluşları, saldırgan şahsiyetleri ile kamu vicdanında mahkûm edilmiş olmalarıdır. Öğrencilerin tepkileri üzerine Ali Kemal ve Cenap Şahabettin 3 Eylül 1922'de Meclis-i Vükela kararıyla görevlerinden azledildi.
Ali Kemal, bakanlığı sırasında başyazarlığını Refik Halit ile Yahya Kemal'in üstlendiği Peyâm-ı Sabah gazetesinin başyazarlığına bakanlıktan ayrıldıktan sonra döndü. Bu gazete, Peyam gazetesi ile ve Mihran Efendi'nin sahibi olduğu Sabah gazetesinin birleştirilmesiyle 1920'de kurulmuştu. Yazılarında acımasız eleştirilerini İttihat ve Terakki'nin devamı olarak gördüğü Anadolu hareketine yöneltti. Ancak Büyük Taarruz'un başarılı olup, İzmir'in kurtulmasından sonra 10 Eylül 1922'de "Gayelerimiz Bir İdi ve Birdir" başlıklı bir yazı yazarak yanıldığını söyledi.

Kurtuluş Savaşı'nın kazanılmasının ardından Ankara Hükûmeti, İstanbul polisinden Ali Kemal'in tutuklanıp yargılanmak üzere Ankara'ya gönderilmesini istedi.
4 Kasım 1922 günü, Teşkilat-ı Mahsusa mensubu birkaç kişi Ali Kemal'i Tokatlıyan Oteli'nde gittiği berber dükkânından kaçırarak İstiklâl Mahkemesi'ne çıkarılmak üzere Ankara'ya götüreceklerini bildirdiler. Ancak Ali Kemal, İzmit'te bölge kumandanı Sakallı Nureddin Paşa'ya teslim edildi. Nurettin Paşa ile görüştükten sonra dışarı çıkarken kumandanlık karargahı önünde toplanan ahali tarafından linç edildi (6 Kasım 1922). Kafası çekiçlerle ve taşlarla kırılarak öldürüldü. Çıplak vücudu ayaklarına ip bağlanarak sokaklarda dolaştırıldı. Asılan cesedi, İsmet Paşa'ya gösterildi. Lozan'a gitmekte olan İsmet İnönü'nün bu durum karşısında sinirlenmesi üzerine Ali Kemal'in ölü bedeni apar topar kaldırıldı. İzmit'te defnedilen Ali Kemal'in mezarı, başına bir mezar taşı veya herhangi bir işaret konulmaması sebebiyle zamanla ortadan kayboldu; uzun araştırmalar sonunda 1950'lerde yeri tespit edilebildi. Falih Rıfkı Atay'a göre Atatürk, Ali Kemal'in öldürülüş şeklinden tiksinerek bahsederdi.

Defin yerini Ocak 1950'de Vatan gazetesinin İzmit muhabiri Cevdet Yakup Baykal buldu. Bunun üzerine "Ali Kemal'in bir mezarı olabilir mi?" diye ateşli bir münakaşa açıldı. Vatan eski bir yazarın vatan haini hâline düştüğünü, linç neticesinde işkenceler çektiğini ve ceza borcunu ödediğini, kendisini ve ailesini bir mezardan mahrum bırakmanın doğru olmadığını ileri sürdü. Nihayet Ali Kemal bir mezar sahibi oldu.

Ali Kemal gazeteciliğinin yanı sıra çeviriler de yapmış, "Ömrüm" adıyla yazdığı anılarını 1914'te Peyam-ı Edebi'de (22 tefrika olarak), sonra da Peyâm-ı Sabah'ta (32 tefrika) yayınlamıştır. Ömrüm, 1985 yılında Ali Kemal'in ikinci eşinden oğlu olan ve Türkiye'nin Bern, Londra ve Madrid büyükelçiliklerini yapmış (ve karısı 1978'de Madrid'de ASALA tarafından öldürülen) Zeki Kuneralp tarafından kitap hâlinde yayınlandı. Bu kitapta, "Ömrüm Sonrası" başlıklı bir bölüm ve bazı ekler de bulunmaktadır. (Ali Kemal: Ömrüm (Yayına hazırlayan Zeki Kuneralp), İsis Yayıncılık, İstanbul, 1985)
Dışişleri Bakanlığı'nda AB genel müdür yardımcılığı yapan (ve o dönemde AB Komisyonu Türkiye temsilcisi olan Karen Fogg ile ilginç yazışmaları ile gündeme gelen) Selim Kuneralp, Ali Kemal'in torunudur. Selim Kuneralp, Stockholm büyükelçiliği ve Seul büyükelçiliğinden sonra dışişleri bakanlığı müsteşar yardımcılığı görevini yürütmüş, AB daimi temsilciliği görevinde bulunduktan sonra bakanlık müşavirliğine getirilmiştir.
Ali Kemal'in ilk eşi olan İngiliz hanımından olan öz torunu Stanley Johnson'ın oğlu olan 

Ali Kılıç ya da bilinen adıyla Kılıç Ali (1885, Beşiktaş - 14 Temmuz 1971, İstanbul), Türk asker ve siyasetçi. Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün kurucuları arasındadır.

Baba tarafı Rodos'tan gelme "Hüsrevoğulları" sülalesine mensup olup sülalenin diğer bir adı da "Yeşilimamoğulları"dır. Babasının anne tarafı ise Kafkasya'dan 1800'lü yılların sonunda Hendek'e göçen Abhazlardandır. Babası Tevfik Bey askerdir ve Saray Muhafız Kıtasında miralaylığa kadar yükselmiştir. Annesi Demsaz Hanım ise genç yaşta Osmanlı Sarayına verilmiş, orada yetişmiş, daha sonra da "çırağ" edilerek Tevfik Bey'le evlendirilmiştir. Asaf bu ailenin tek erkek ve en büyük çocuğudur. Vesiret, Naime ve Nedime isminde üç tane de kız kardeşi vardır.
3 Mart 1906 tarihinde İstanbul Gedikli Küçük Zabit Mektebi'ni (Astsubay Okulu) bitirir. Harp okulu öğrencisi olmamasına rağmen başarılı hizmetleri nedeniyle 1909'da teğmenliğe, 1915'te üsteğmenliğe yükseldi. Balkan Savaşı sırasında Çanakkale Cephesi'nde görev aldı ve bu sırada bacağından yaralandı. Asaf Üsteğmen İstanbul'da görev yaparken karargah çadırının hemen yanında bulunan bir konaktaki Hümeyra adındaki bir kıza uzaktan aşık olur. Bacağındaki yaranın tedavisi için Almanya'ya giden Asaf 1916 yılında dönüşünde Bakırköy'de yaşayan güzel kızı bulup evlenmiş. 1918 yılında yüzbaşılığa terfi eder. Bu sırada "Birinci Sınıf Harp Nişanı" ile taltif edilir. Ardından Genelkurmay Başkanı Enver Paşa'nın kardeşi Nuri Paşa'nın yaveri olarak Kafkas İslam Ordusu'na katılarak Bakü'ye gitti.
Birinci Dünya Savaşı'nda Osmanlı Devleti'nin yenilgiye uğraması üzerine İstanbul'a döndü.
Birinci Dünya Savaşından sonra İstanbul'dadır. Bu sırada eski komutanlarından Nuri Paşa'nın kendilerine haber yollamasıyla Orta Asya'da bulunan Enver Paşa'nın yanına gitmek için arkadaşları Yüzbaşı Selim (Yörük) ve Yüzbaşı Osman (Tufan) ile birlikte Orta Asya'ya gitmek için çareler ararlar. Ancak ellerinde para yoktur ve bu sorunu halletmek için geçmiş yıllardan tanıdıkları İttihat Terakki'nin eski mesul muhasibi Celal Bey'e (Bayar) (Galip Hoca adıyla da bilinir) başvururlar. Celal Bey onlara "İstediğiniz parayı vereyim, Orta Asya'ya gidin. Enver Paşa'nın ordusuna katılın, ama iyi düşünün; geri döndüğünüzde acaba Anadolu'yu yerinde bulabilecek misiniz? Bana kalırsa Sivas'a gidip Mustafa Kemal'e katılın." der. Bunun üzerine arkadaşları ile birlikte Anadolu'ya geçerek 1 Eylül 1919'da Mustafa Kemal'in Sivas'taki karargahına ulaşır. Ancak Mustafa Kemal, Enver Paşa'nın adamları olarak bildiği bu üç genci önce kabul etmek istemez, onları "Enver Paşa'nın casusları olarak görür. Yine de Asaf Bey Mustafa Kemal'in verdiği her görevi yerine getirir, sonra da bir sınavdan geçer. Mustafa Kemal nedense Asaf ismini beğenmediğinden nereli olduğunu sorar. "İstanbulluyum. Beşiktaş Valideçeşme Kılıç Ali Mahallesi'ndenim" cevabını alınca Asaf Bey'e Kılıç Ali ismini verip arkadaşları ile birlikte Güney Cephesinde Ayıntab (Antep) ve Maraş'ta görevlendirir.
28 Ekim 1919 tarihinde Mustafa Kemal Paşa tarafından Maraş, Antep yöresinde Ayıntab-Maraş ve Havalisi Kuvâ-yi Milliye Komutanı olarak Kuvâ-yi Milliye'yi kurmakla görevlendirildi. Fransız ve Ermenilere karşı Milli Direnişi örgütler. Bölgede bulunan Fransız İşgal Kuvvetlerinin komutanına meydan okuyan mektuplar yazmaktan da geri durmaz. Bu göreve giderken de Mustafa Kemal Paşa'nın önerisiyle, Beşiktaş'ta oturduğu mahalleden hareketle, sonradan adı yerine geçecek olan kod adını (Kılıç Ali) aldı. Karayılan ve Şahin Bey ile birlikte çıkan ayaklanmaları ve Kırşehir İsyanı'nı bastırdı. Keferdiz (Sakçagözü) ağası Hurşit Ağa'nın konağını karargâh olarak kullandı ve Hurşit Ağa'nın 200'den fazla silahlı adamının askeri taktiklerini koordine etti. Yine Hurşit Ağa'nın kişisel servetiyle aldığı silahların ve cephanenin bölgedeki direnişçilere ulaşmasını sağladı. Ağrı İsyanı sırasında kurulan İstiklal Mahkemeleri'nde üyelik yaptı. Başarılarından ötürü 21 Ekim 1923 tarihinde Kırmızı-Yeşil şeritli İstiklâl Madalyası ile taltif edildi. II. Dönem Ankara İstiklâl Mahkemesi Üyeliği yapmıştır.
Kılıç Ali 1919 yılından 1938 yılına kadar Atatürk'ün yanından hiç ayrılmamıştır. Tarihi Park Otel'in sahibi olan Ermeni asıllı bir Türk vatandaşının zamanında anlattığına göre "Atatürk, otelde arkadaşlarıyla yemek yerken, birden elektrikler söndü. Birkaç dakika sonra yine geldi. Ortalık aydınlandığında görünen manzara şu idi: Atatürk'ün yanında bulunan Kılıç Ali ve diğer kişiler, ellerinde tabancaları, Gazi'nin üzerine vücutlarını siper etmiş bekliyorlardı."
1920-1938 yılları arasında Antep milletvekilli olarak TBMM'de bulundu. Atatürk'ün 1938 yılında ölümünden sonra Cumhurbaşkanı İnönü tarafından 1939 seçimlerinde aday gösterilmemiştir. 7 Haziran 1934 tarihinde Milis Albay rütbesiyle ordudan emekli oldu. Hurşid Ağa'nın Hatay'ın anavatana katılması için Hatay Cumhurbaşkanı Tayfur Sökmen'e verdiği desteğin devletle koordinasyonunu sağladı. Kılıç Ali İş Bankası'nın da kurucu üyelerindendir ve banka yönetim kurulunda 1960 yılına kadar görev yapmıştır. 1961'de Yeni Türkiye Partisi'nin kurucuları arasında yer aldı.
Cumhuriyet tarihinin ilk kadın seramikçisi Füreya Koral ile evlendi. Yalın Kılıç, futbolcu ve teknik direktör Gündüz Kılıç, Keskin Kılıç ve yazar Altemur Kılıç'ın babasıdır.
14 Temmuz 1971 tarihinde İstanbul'da öldü. Zincirlikuyu Mezarlığı'nda defnedildi.

Hatıralarını Anlatıyor (1955)
Atatürk'ün Hususiyetleri (1955)
İstiklal Mahkemesi Hatıraları (1955)

Ali Münif Yeğenağa (d. 1874, Adana - 4 Ocak 1951, Adana), Türk devlet ve siyaset adamı.
Mülkiye Mektebi'ni bitirdikten sonra (1896) çeşitli yerlerde kaymakamlık ve valilik yaptı. II. Meşrutiyet 'in ilanından sonra Görice mutasarrıfı iken 8 Kasım 1908'de 49 oy alarak Adana mebusu seçilmiştir. Ancak 1910 yılı Eylül'ünde bu görevinden ayrılarak Ankara Valiliğine atanmıştır. Meclis-i Mebusan'da bulunduğu süre içinde kâtiplik yapmış, Dahiliye Encümeni Reisliğinde bulunmuştur. Nafıa Nazırlığı da yapan Ali Münif Bey, Beşir Efendinin ölümü üzerine 3 Şubat 1918'de Halep'te yapılan ara seçime katılmış ve 241 oy alarak mebus seçilmiştir. 1915-1917 yılları arasında Cebel-i Lübnan Sancağı'nın mutasarrıflığı yapmıştır. Talat Paşa Hükûmeti'nde Nafıa Nazırlığı (Bayındırlık Bakanlığı) yaptı (1917-1918). I. Dünya Savaşı sonrası Anadolu'nun işgaline tepki göstermek ve işgali protesto etmek amacı ile çalışmalara başladı. 1 Aralık 1918 tarihinde işgallere karşı kurulan Kilikyalılar Cemiyeti 'nin kurucuları içinde yer aldı. Mondros Ateşkes Antlaşması'dan sonra İngilizler tarafından tutuklanıp Malta'ya sürgüne gönderildi. Serbest kaldıktan sonra Adana belediye başkanlığı yaptı (1922-1926). TBMM III. Dönem Mersin, IV. Dönem Adana, V., VI., VII. ve VIII. Dönem Seyhan Milletvekilliği ile III. Dönem Dâhiliye Encümeni Reisliği yapmıştır. Ali Münif Yeğenağa 4 Ocak 1951 tarihinde Adana'da öldü.

Ali Rıza (1839/1841, Selanik - ?, Selanik), Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün babasıdır.
Selanik yerlilerinden Ali Rıza Efendi, evkaf memurluğu, gümrük memurluğu ve ticaretle uğraştı. Zübeyde Hanım ile evliliğinden altı çocuk sahibi oldu, dördünü salgın hastalıklardan kaybetti. Oğlu Mustafa'yı okumaya teşvik etmesi, modern bir eğitimi alması için çabaları ile hatırlanır.

1839 yılı civarında Selanik'te doğduğu bilinir. Babası Kızıl Hafız Ahmet Efendi, annesi Ayşe Hanım'dır. Ailenin Hatice, Nimeti, Ali Rıza ve Mustafa adlı dört çocuğundan birisidir. Kardeşi Mustafa, bebekken beşikten düşerek ölmüş ve Ali Rıza Efendi kendi oğluna "Mustafa" ismini, kardeşi Mustafa'nın anısını yaşatmak üzere vermiştir.

Isaac Frederick Marcosson, Ernst Jaeckh, Andrew Mango ve diğer bazı kaynaklar Ali Rıza Efendi'nin Slav veya Arnavut kökenli olduğunu iddia etmiştir. Falih Rıfkı Atay, Vamık Volkan, Norman Itzkowitz, Müjgân Cunbur, Numan Kartal ve Hasan İzzettin Dinamo'ya göre, babasının ailesi 14-15. yüzyılda Karaman'dan veya Aydın/Söke'den gelerek Makedonya'nın Manastır Vilayeti'nin Debre-i Bala Sancağı'na bağlı Kocacık köyüne yerleşen, oradan da 1830'larda Selanik'e göç etmiş olan Kocacık Yörüklerindendir. Falih Rıfkı Atay, Ali Rıza Efendi'nin ailesinin Selanik'e Söke'den göç ettiğini ifade etmiştir.
Sözlü geleneğe göre Ali Rıza Efendi'nin babası Hafız Ahmet'in doğum yeri, Kocacık köyüdür. Ali Güler'e göre Kızıl Hafız Ahmet ile amcası Hafız Mehmet'in taşıdığı "Kızıl" lakabı, ailenin "Kızıl Oğuz Türkmenleri" de denilen Kocacık Yörüklerinden olması ile açıklanır.
Kızıl Hafız Ahmet Efendi, erişkin yaşta iken Selanik'e göç etmiştir. Doğup büyüdüğü Kocacık köyü günümüzde Kuzey Makedonya'da, Merkez Jupa Belediyesi'ne bağlı bir köydür. 2014 yılında köyde tarihî fotoğraflardan esinlenerek iki bina inşa edilmiş ve Ali Rıza Efendi Anı Evi adıyla ziyaret açılmıştır.

Ali Rıza Efendi, ilkokulu Selanik'teki Abdi Hafız Mahalle Mektebi'nde okudu. Bir süre Evkaf İdaresinde ikinci kâtip olarak memurluk yaptıktan sonra Rüsumat (Gümrük) İdaresi'nde gümrük memurluğu yaptı.
Langaza'dan gelip Selanik'e yerleşen Sofuzadeler ailesinden Zübeyde Hanım ile 1870 veya 1871 yılında evlendi. Çocukları Fatma 1872'de, Ahmet 1874'te, Ömer 1875'te Ali Rıza Efendi'nin Yenikapı mahallesindeki baba evinde doğdu. Ömer'in doğduğu sene, ilk çocukları Fatma vereme yakalanıp öldü.
Ali Rıza Efendi, 1876 yılında Osmanlı-Sırp Savaşı'nın başladığı günlerde üsteğmen rütbesiyle Selanik Askerî Milliye Taburu'nda gönüllü askerlik yaptı. Selanik'in Islahane Mahallesi'nde, Emir Bostan'da ve Numan Paşa Camii avlusunda askeri talimler yaptırdı. Bu görevi sırasında taburu ile İstanbul'a gitti. Tabur, 93 Harbi'nin sonucu alınmadan padişah tarafından lağvedilmiştir.
Aynı yıl, diplomatik bir krize yola açan Selanik Vakası'nın elebaşlarından olduğu iddiasıyla babası Kızıl Hafız Ahmet Efendi hakkında yakalama kararı çıktı. Ahmet Efendi kaçarak dağa çıktı ve artık "Firari Ahmet Efendi" olarak anılmaya başladı. Ailesine yedi yıl sonra Ahmet Efendi'nin ölüm haberi gelmiştir.

Ali Rıza Efendi, gümrük memurluğu görevini Selanik yakınlarında Olimpos Dağı eteklerinde, Çayağzı veya Papazköprüsü denilen dağlık, ıssız, tehlikeli bir sınır geçidinde yaptı. Görev icabı ailesi ile gelip yerleştiği bu yerde birkaç yıl çalıştıktan sonra gümrük memurluğunu bıraktı. Bölgede asayişin bozulması ve Rum çetelerinin sürekli baskınlar yapması üzerine ailesinin güvenliğini sağlama endişesi görevi bırakmasında rol oynadı.
Gümrük memurluğu sırasında tanıştığı tüccarların etkisi ile kereste ticaretine başladı. Başlangıçta bu işte başarılar elde etti ancak yöredeki Rum eşkiyaların saldırıları yüzünden büyük zarar gördü. Ticaretten kazandığı para ile Islahane semtindeki pembe boyalı ahşap evi yaptırdı. Dördüncü çocuğu Mustafa, 1881'de bu evde doğdu. Diğer iki oğlu Ömer ve Ahmet, 1883'te Papazköprüsü'nde difteriden öldü. Zübeyde Hanım ile Ali Rıza Efendi'nin iki çocukları daha oldu. Makbule 1885'te, Naciye 1889'da doğdu.
Rum eşkiyalara haraç vermeyi reddeden ve eşkiyaların faaliyetleri sonucu işleri bozulan Ali Rıza Efendi, yaşamını Selanik'te sürdürdü ve kereste işinden sonra tuz ticareti yaptı. Satışlar iyi gitmeyip tuzlar depoda eriyince dükkanını kapadı. Memurluğa tekrar girme girişimi başarısız oldu.

Ticari hayatındaki başarsızlıklar nedeniyle büyük bir moral çöküntüsü yaşayan Ali Rıza Efendi, ağır bir hastalık geçirdi. Bu dönemde okul çağına gelen oğlu Mustafa ile yakından ilgilendi. Onun modern bir eğitim alması için uğraştı. Oğlunu mahalle mektebinde değil, yenilikçi bir okul olan Şemsi Efendi Mektebi'nde okutmak için ısrarcı olması, Mustafa Kemal'in hayatında olumlu bir etki olmuştur. Oğlunu daima, “adam olmak için okumak, öğrenmek şarttır. Başka çaresi yoktur” sözleriyle okumaya teşvik ettiği bilinir.
Ali Rıza Bey kimi kaynaklara göre 1888'de, kimine göre 28 Kasım 1893 tarihinde bağırsak veremi nedeniyle öldü. Selanik'teki Hortacı Süleyman Camisi haziresine defnedilmiştir. Bu cami 1912'de kiliseye çevrilmiş, mezarlar tahrip edilmiştir.

Şevket Süreyya Aydemir'in Tek Adam adlı kitabında Ali Rıza'nın tek fotoğrafının, 1877 sonları veya 1878'de Asakir-i Milliye Taburu'nda üsteğmen rütbesiyle görev yaparken çekilen bir fotoğraf olduğu belirtilir.
Falih Rıfkı Atay ise "Çankaya" adlı eserinde Atatürk'ün bu fotoğraf için "Bu adam bizim peder değildir" dediğini aktarmaktadır. Falih Rıfkı'ya göre Ali Rıza'nın bilinen bir fotoğrafı yoktur.

İhsan Sungu, Atatürk'ün Babası Ali Efendi, Belleten Cilt 3 Sayı 10, 1939
Mustafa Kemal Atatürk'ün Ailesi ve Hayatı21 Ağustos 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ali Rıza Paşa ya da Düztaban Ali Rıza Paşa (1860 - 31 Ekim 1932), Osmanlı Devleti'nin son yıllarında Harbiye Nazırı ve Bahriye Nazırı, Ayan Meclisi üyesi ve 2 Ekim 1919 - 3 Mart 1920 tarihlerinde VI. Mehmed saltanatında ve İstanbul'un işgal altında bulunduğu dönemde Sadrazamlık görevlerinde bulunmuş bir devlet adamı, Osmanlı müşiri.
1860 yılında İstanbul'da doğdu. Jandarma Binbaşısı Tahir Efendi'nin oğludur. 1886 yılında Mekteb-i Harbiye'den mezun oldu. 1897 Osmanlı-Yunan Savaşı sırasında Askerî Harekât Dairesi Müdürlüğü görevini yaptı. 1903 yılında Manastır Valiliği görevini yaparken Manastır'daki Rus Konsolosunun öldürülmesi konusunda sorumlu olduğu gerekçesiyle Rusya'nın ısrarı üzerine Trablusgarp'a sürüldü.
14 Ağustos 1908'de Harbiye Nazırı oldu ama İttihat ve Terakki Partisi'nin itirazı üzerine 41 gün sonra görevden alındı. 1909 ve 1918 yıllarında iki kez Bahriye Nazırı oldu. 1912-1913 yılları arasında Balkan Savaşı'nda Garp Ordusu Başkomutanlığı yaptı. Daha sonra İstanbul'un işgal altında bulunduğu yıllarda 2 Ekim 1919 - 3 Mart 1920 tarihleri arasında sadrazamlık yaptı. Anadolu'da teşkilatlanan Kuvâ-yi Milliyeci'lerle anlaşmanın kaçınılmaz olduğunu görerek, Heyet-i Temsiliye ile ilişki kurdu ve Salih Paşa'yı, Mustafa Kemal Paşa ile görüşmek için, Amasya'ya gönderdi. Kuracağı kabinede Heyet-i Temsiliye'nin isteklerini dikkate alacağına söz verdi. Fakat Kuvâ-yi Milliye'nin yönetim gücünü ele geçirmeye ve Heyet-i Temsiliye'yi kaldırma çabalarına girişti. 1920 yılında Müttefik Devletlerin baskısı karşısında istifa etmek zorunda kaldı. 1922 yılındaki Son Osmanlı kabinesinde Nafıa ve Dahiliye Nazırıydı.
31 Ekim 1932 tarihinde İstanbul Erenköy'de öldü ve İçerenköy Mezarlığı'na defnedildi.

Ali Rıza Septioğlu (1913; Palu, Elazığ - 5 Eylül 2001, Ankara), Türk siyasetçi ve eski Devlet Bakanıdır.

1913 yılının Temmuz ayında Palu'da dünyaya geldi. Babası Şeyh Sadin Septioğlu, annesi Halime hanımdır. İlk ve ortaokulu doğum yeri Palu'da bitirdi.

Septioğlu siyasete, 1945-1946 yıllarında Palu'da teşkilatlanmaya başlayan Demokrat Parti'de idare heyeti üyesi olarak başladı. 1957 yılında ise Demokrat Parti Palu ilçe başkanı olmuştur. Septioğlu'nun siyasete atıldığı dönemlerde Palu, nüfus bakımından ve toprak arazisi olarak Elâzığ’ın en büyük ilçesidir. Bu sebepten mütevellit devamlı Elazığ siyasetinde belirleyici unsur olmuştur. Ali Septi’nin manevi mirası da eklenince Septioğlu’nun siyasi hayatı devamlı büyüyüp gelişmiş ve bu manevi iklim kendisine büyük avantaj sağlamıştır.1960 ihtilalinde tutuklanmış ve sonra serbest bırakılarak devamlı gözetim altında bulundurulmuştur. Adana'da ticaretle uğraşırken, babasının “memlekete dön ve belediye başkanlığına aday ol!" demesi üzerine Palu'ya dönerek 17 Kasım 1963 yılında yapılan belediye başkanlığı seçimini bağımsız olarak kazanıp Palu Belediye Başkanı olmuştur. 1964 yılında Adalet Partisi'ne girmiş ve 1968 yılında yapılan belediye başkanlığı seçimini kazanmıştır. 12 Ekim 1969 yılında yapılan milletvekili seçimlerine katılmak amacıyla belediye başkanlığından istifa etmiş ve milletvekili seçimini bağımsız olarak kazanarak milletvekili olmuştur. Ferrokrom tesislerinin Elazığ'a kurulması karşılığında, Elazığ ilinde bağımsız olarak seçilen, Elazığ ve Palu belediye başkanlarıyla birlikte yeniden Adalet Partisi'ne katılmıştır. 1973 yılında yapılan milletvekili seçimlerinde ikinci sıradan aday gösterilince milletvekili seçilememiştir. 1977 seçimlerinde ise Septioğlu ön seçim istemesine rağmen AP genel merkez bu isteğini kabul etmemiştir. 1977 seçimlerinde yine ikinci sıradan aday gösterilmiş ve yerini beğenmediğinden dolayı istifa ederek yeniden bağımsız milletvekili adayı olarak seçimlere girip milletvekili seçilmiştir. Türk siyasetinin önemli kilometre taşlarından olan ve çokça tartışılan ve 11'ler olayı olarak, aynı zamanda Güneş Motel olarak anılan milletvekili transferleriyle birlikte bakan olmak karşılığında, 5 Ocak 1978 günü kurulan dışarıdan destekli ve bağımsızlardan oluşan Ecevit hükûmetine bakan olmak şartıyla destek vermiştir. Kurulan bu hükûmette 18.06.1979 tarihine kadar devlet bakanı olarak görev yapmış ve bakanlık görevi 18 aya yakın sürmüştür. Sonra hükûmetin gidişatını ve Türkiye'nin içinde bulunduğu şartların düzelemeyeceğini varsayarak bazı arkadaşlarıyla bakanlıktan istifa etmiş ve yeniden bağımsız milletvekili olmuştur. Demirel’in çağrısı üzerine yeniden Adalet Partisi'ne geçmiştir. 12 Eylül ihtilalinden önceki son Demirel hükûmetine evet oyu vermiştir. 19. ve 21. Dönem meclislerini en yaşlı üye sıfatıyla açtı.

Evli ve altı çocuk babasıydı. Oğlu Faruk Septioğlu XXIII. Dönem Elazığ milletvekili olmuştur.

Gürcü Ali Sâib Paşa (1836, Talas – 1891, İstanbul), Gürcü asıllı Osmanlı seraskeri, müşîri ve devlet adamıdır.
Vaktiyle Talas'a yerleşen Gürcü bir âilenin oğludur. 1851'de Mekteb-i Harbiye'den Kurmay Yüzbaşı rütbesiyle mezun oldu. Kırım Savaşı'nda bulundu. 1876-1877 Osmanlı-Sırp Savaşı'nda gösterdiği üstün başarılarından dolayı Müşîr rütbesine terfî etti.
Ekim-Kasım 1872'de Zaptiye müşîri, Mart-Mayıs 1873'te İşkodra vâlisi, Mayıs-Ağustos 1873'te Tophâne müşîri, Ağustos 1873-Eylül 1874 târihlerinde 3. Ordu Komutanı, Temmuz 1874-Ocak 1875 târihlerinde Manastır vâlisi, Ocak-Ağustos 1875'te Serasker, Haziran-Eylül 1875'te ilâveten Tophâne müşîri, Eylül 1875-Mayıs 1876 târihlerinde Manastır vâlisi, Nisan 1877-Mayıs 1878 târihlerinde 3. Ordu komutanı, Şubat 1879-Ağustos 1891 târihlerinde Tophâne müşîri ve Eylül 1885-Ağustos 1891 târihlerinde Serasker olarak görev yaptı.
Manastır ve İşkodra vâlilikleriyle Tophâne Nâzırlığı ve iki kez de Seraskerlik görevinde bulundu.
Doğum yeri olan Talas'ta ilkokul, cami ve hamam gibi eserler de yaptırdı. 1891 yılında İstanbul'da öldü. Mezarı Sultan II. Mahmud Türbesi'nin bahçesindedir.

Ali Şevket Öndersev ya da Ali Şevket Önder (1884, Selanik - 26 Ağustos 1951, İstanbul), 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıkıp ve Türk Kurtuluş Savaşı'nı başlatan heyet içinde Mustafa Kemal Paşa'nın emir subayı olarak yer almıştır. 1935 yılında 5. dönem TBMM Gümüşhane milletvekili olarak TBMM'ye giren Öndersev, yazar Duygu Asena'nın dedesidir.

1884 yılında Selanik'te doğdu. Harp Okulu'nda öğrenim gördü. Askerî öğrenimini tamamladıktan sonra katıldığı I. Dünya Savaşı'nda Mustafa Kemal Paşa'nın karargâhında görev yaptı.
9. Ordu Müfettişi Mustafa Kemal Paşa'nın emir subayı olarak 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıkan heyet içinde yer aldı. Türk Kurtuluş Savaşı'ndan sonra Bilecik'e yerleşerek çiftçilik ve ticaretle uğraştı. 1935 yılında 5. dönem TBMM Gümüşhane milletvekili olarak görev yaptı. Evli ve dört çocuk babası olan Ali Şevket Öndersev, Duygu Asena'nın dedesidir.

Allah (Arapça: الله, romanize: İbrahimî dinlerin kitaplarında Tanrı kişileştirilmiş bir yaratıcıdır. Birincil kişi olarak konuşur ve bazen insanların karşısına "insan görüntüsü" ile çıkar. İslam'da Allah Müntakim (intikam alan), Mütekebbir (büyüklenen)dir. Ayrıca Sabur (çok sabırlı), celil (Celalet; 1/azamet, 2/hiddetlilik, hışım), rahim (çok merhametli), halim (yumuşak huylu), vedud (sevecen) gibi insani duygular ifade eden isimlerle de anılır ve insana ait özelliklerin de aslında Allah'a ait olduğu ifade edilir. Hristiyanlıkta Tanrı baba gibi, Sufîlikte arkadaş gibidir. Tanah'ta da Yahve'nin sık sık kişileştirildiği görülür.
Tanrı hakkında teşbihi antropomorfik bir dil kullanılıp kullanılamayacağı Yahudi, Hristiyan ve İslam düşünce tarihinde oldukça yoğun tartışmaların konusu olmuştur. İbrahimî dinlerin kutsal kitaplarında Tanrı'yı teşbih eden, antropomorfik örneklere rastlanabileceği gibi O'nu yaratıklara benzemekten tenzih eden ifadelere de rastlanmaktadır. Genel bir bakışla Kur'an ve Kitâb-ı Mukaddes'te tenzihten çok teşbihin var olduğu söylenebilir.

Allah, aslen Arapça bir kelimedir. 
Bazıları İbranicedeki “İyl” veya Süryanice ve Kildancadaki “İlaha” kelimelerinden türediğini ileri sürmüşlerdir. Elbette sırf benzerlik, kelimenin Arapça olmadığına ve başka dillerden alındığına delalet etmez.

İsmail Hakkı Altuntaş "Allah kelimesinin 'ilah'dan türetilmiş olduğu bunun da Sami dinlerin ortak kullanımı olan El/İl den türetilmiş olduğu daha kabul edilebilir bir görüştür. Pagan baş Tanrısı ölümsüz El'in isminin geçirdiği linguistik değişmelerin Hem Yahudilere hem Müslümanların hem de diğer birçok dinin Tanrı isimlerinin oluşumunda katkıda bulunmuş olacağı ihtimali kesinlikle göz ardı edilmemelidir. Bütün dinler bir önceki dinlerin inanç, dil, kültür, yaşam, dünya görüşü gibi birçok ögelerinden beslenerek gelişmişlerdir. Aramice konuşan İsa da Tanrı'ya son nefesinde şöyle diyordu: 'Eli, Eli, lama şevaktani', ‘Tanrım, Tanrım beni neden terk ettin?” demiştir.
Arapçadaki “ilah” adının, Süryanice olduğu, “Laha” veya Aramice “alâha” kelimesiyle ilgili olacağı üzerinde duranlar da olmuştur.
Diyanet İşleri Başkanlığına göre İslamda Allah'ın tek, karşıtı, benzeri ve ortağı olmayan yaratıcının "özel adı" olduğuna, ayrıca bu ismin kemal, cemal ve celal sıfatlarının ifade ettiği anlamların tamamını kapsadığına, ismin Türkçe "Tanrı", Arapça "ilah", İngilizce "god", Almanca "gott", Farsça "hüda" gibi Tanrı için ad olarak kullanılan bütün kelimelerden farklı olduğuna inanılır.
Buna göre İlah, tanrı, rab gibi kelimeler cins adı sayılır, çoğul olarak kullanılabilirler.
Diyanet İşleri Başkanlığınca Allah isminin "el-ilah" kelimesinden türediği görüşü tercih edilmiştir.

İslam öncesi değişimler: İbrani dini metinlerindeki Tanrı ile ilgili insanbiçimci anlatımlar zaman içerisinde hafifletilir veya yok edilirler. Örneğin Kitab-ı Mukaddes'teki Yunus kitabının, Midraş türü, tarihi bir gerçekliğe dayanmayan, eğitim veya öğüt amaçlı Tevrat kıssasında Yahudi tercümanlar, antik metindeki insanbiçimci betimlemeleri kaldırmıştır.
Yunus 1:6'da Masoretik Metin'de (MT) "... Tanrı belki halimizi görür de yok olmayız..." diye yazarken Yunus Targum'unda bu pasaj "...belki Tanrı'dan üzerimize rahmet gelir..." yazmaktadır. Gemi kaptanının teklifi tanrısal geleceği değiştirmekten çok tanrısal acımayı elde etmeye yöneliktir. MT'de Yunus 3:9'da "Belki o zaman Tanrı düşüncesini değiştirip bize acır, kızgın öfkesinden döner de yok olmayız" derken Targum'da "Her kimin anlayışında günah varsa tövbe etsin ve Tanrı tarafından bize acınacak" yazar. Tanrı düşüncesini değiştirmemektedir, acımaktadır.
Muazzez İlmiye Çığ'a göre İbrahimi dinlerde tanrı tarih içerisinde insanbiçimci tanımlamalardan arındırılarak daha soyut kavramlarla ifade edilen, değişerek gelişen bir figürdür. Başlangıçta gökte bir saray içerisinde, etrafında bir sürü yaratıkla yaşayan, göğe merdivenle inip çıkan, diğer tanrıları da tanıyan insan biçiminde bir aile veya klan tanrısı iken, zaman içerisinde seks yaşamları ve insani özellikleri yok edilerek sadece melekler ve şeytanlar üzerinden konuşan ulusal ve son aşamada evrensel tanrı figürüne dönüşür. Bu aşamada evrenin yaratıcısı olan Tanrı; sonsuz, her şeye gücü yeten ve her şeyi bilen bir tanrıdır. Günümüzde İbrahimî dinler Tanrı'nın zamandan ve mekandan bağımsız olduğuna inanır, bu yüzden Tanrı somut evrenden bağımsızdır ancak yine de yakarışları duyar ve tepki verir.

Tek ve benzersiz Allah inancı İslami tevhid inancının temelidir. "Allah" sözcüğü Kur'ân'da 2699 kez tekrarlanır. İhlas Suresi, İslâm'ın Allah inancını özetler: "De ki; O Allah bir tektir. Allah Samed'dir. Doğurmamıştır ve doğurulmamıştır. Ve O'na hiçbir şey denk olmamıştır."
Bunun yanında; "Allah, Âdem'i kendi biçiminde yarattı", "Resulullah buyurdular ki: "Biriniz sırtüstü uzanıp, sonra da ayak ayak üstüne atmasın.", Resulullah'ı dinledim, "O gün bacak açılır ve secdeye çağrılırlar ama güç yetiremezler" (Kalem 42) mealindeki ayetle ilgili olarak şöyle diyordu: "Rabbimiz baldırını açar, her mü'min erkek ve her mü'min kadın O'na secde eder. Dünyada iken kendisine ikiyüzlülük ve gösteriş olarak secde edenler geri kalırlar. Onlar da secde etmeye kalkarlar, ancak sırtları bükülmeyen yekpare bir tabakaya dönüşür ve benzeri anlatımlar dini kaynaklarda yer alır.
Din bilginleri yaratıklara benzemeyen ve her türlü eksik sıfatın dışında tutulduğunu, Allah anlatımıyla çelişen insan biçimci anlatımları müteşâbih (kapalı anlamlı) olarak nitelendirip gerçek anlamının bilinemeyeceğini söylerler.
Kur'an ve hadis anlatımlarında Allah kızar ve öfkelenir, "öç alma" yoluna gider, yatışır, düşünür, acır (Rahim), bağışlar; "efendi (Rabb) ve "kral" (Melik) olur, evi ve tahtı vardır. "Zorba" (Cebbar), "sevecen, "(Vedûd), öfkelidir (Celil). Kur'an'da insansı bir dil ile Muğire Oğlu Velid'e zenim (soysuz) şeklinde hakaret edilir. Kur'an'da Allah'ın 99 ismi arasında verilen intikam alan, sabırlı olan gibi isimler ile (ant içme, beddua etme, hikâyeler anlatma, kendisine dostlar ve düşmanlar edinme gibi) eylemler kişisel tanrı olarak tanımlanan ve Tanrı'ya insanî sıfatlar atfeden diğer örneklerdir.
İslamda selef devri olarak adlandırılan, başlangıçta sorgulanmayan ve inanç açısından sorun olarak görülmeyen Allah'ın zatı, sıfatları ve eylemleriyle ilgili inancın teşbih-tenzih tartışmaları üzerinden belirli değişimler geçirdiği, gökyüzünde arşta (koltuk) oturan, iki eli, yüzü, "gözler"i, karnı, bacağı gibi insani sıfatlarla tanımlanan yaratıcı inancının kelamcılar tarafından sorgulandığı, bu kapsamda farklı görüş ve mezheplerin ortaya çıktığı görülür.

Maturidi-Eşari: Görme ve duyma gibi sınırlı bir insan-tanrı benzetmesini kabul eder. Kur'an'da geçen Allah'ın eli, yüzü vb. ifadeler müteşabih kavramı ile açıklanır.
Şiî: Sembolik ifadelerle Allah'ın anlatılmasını onaylar.
Sufî: Allah'ın şeklinin olmadığına, sonsuz olduğuna, şimdiki halimizin onu görmeye gücünün yetmediğine ve Allah'ın "her yerde" olduğuna inanır.
Mutezile-Cehmiyye: Cehmiyye ve İslamda akılcı mezhep olarak bilinen Mutezile Tevhide aykırı bularak Allah'ın herhangi bir şekilde insana benzetilmesine karşı çıkar ve soyutlama yapar.
Mücessime, Müşebbihe, Selefi, Vahhabi: Allah'ı teşbihlerle anlatır, ona gerçek anlamda el-yüz atfeder ve arşta oturduğunu kabul eder. Selefiliğin teorisyeni kabul edilen İbni Teymiyye "Allah, arş kadardır, ne ondan büyük ne de ondan küçüktür." ifadelerini kullanmıştır.
Tefvizcilik: Müteşâbih ayetleri sorgulamaz ve olduğu gibi kabul eder. Tamamen zahirî ispat etmeye çalışmaz veya te'vil etmez. Onun yerine ayeti olduğu gibi kabul edip bu soruları sormaz ve dile getirmez. Selef-i Salihîn'de bunun yapıldığı görülmektedir.
İslam din felsefesinin geleneksel adı olan Kelâmcılıkta Allah'a zaman ve mekan izafe edilmesi onun cismanileştirilmesi olarak değerlendirilir. Ayrıca Allah'ın insana benzetilmesi müşebbihe olarak tanımlanır, İslâmdışı ve küfür kabul edilerek reddedilir. Tevrat'taki "Yakup ile güreşe tutuşan Tanrı" (Hoşea 12:3) ve Hristiyanlık üçlemesindeki "Baba Tanrı" figürü eleştirilir. Kelâmcılar Kur'ân ve kudsi hadisler gibi İslâmî kaynaklarda kullanılan Allah'a mekân (gök, arş (taht) izafe eden (Taha-5 ve Araf 54)) ve “Allah'ın eli” Allah'ın yüzü”, "insanın Rahmân suretinde yaratılması" gibi ifadelerle Allah'ın işitmesi, görmesi gibi ifadeleri mecazi ifadeler olarak tanımlarlar.

Allah melekler tarafından taşınan ve kendisine övgüler sunularak etrafında dönülen arş adı verilen bir tahtta oturur. Âlemin idaresi de buradan yapılmaktadır. Arş koç veya insan, arslan, öküz, kartal yüzlü meleklerce taşınır. Bazı rivayetlerde sayıları dört olan taşıyıcıların sayısının ahirette bazı peygamberlerin de katılmasıyla sekize ulaşacağı, Allah'ı tespih ederken Arapça, diğer zamanlarda ise Farsça konuştukları rivayet edilir. Malzeme ve ebad: Rivayetlere göre arş nurdan, nur suyundan veya yakuttan yaratılmış büyük sütunları bulunan bir tahttır. Arş altı, üstü, sağı, solu, ağırlığı, gölgesi, köşeleri, sütunları olan, kubbe şeklinde büyük bir nesnedir. Yedi gök ile yer, kürsüye göre çölün ortasına atılmış bir yüzük halkası, Arşın kürsüye göre büyüklüğü ise, çölün halkaya olan büyüklüğü kadardır. Yeri: Arş yedinci göğün üzerindeki firdevs/ adn cennetinin üstünde, Allah da arşın üzerinde bulunmaktadır. Güneşin yörüngesi arşın altındadır ve güneş ışığını arşın nurundan alır.

Allah'ın sıfatları İslam akait mezheplerini oluşturan ve kendilerine kelamcı denilen İslâm felsefecileri tarafından tanımlanan sıfatları ifade eder. Tartışmalar İslam entelektüelizminde zamanla daha soyut (müteal, varlıküstü) bir tanrı tanımlamasını da beraberinde getirmiştir. Kelamda Allah'ın vücudu veya varlığı, şuunat olarak ifade edilen fiilleri, isimleri ve sıfatları ile ele alınmıştır.
Kelamcılara göre Allah'ın kendisi bilinmez, Allah'ı bilmek, sıfatlarını bilmekle olur. Mezheplere göre farklılık arz etmekle beraber, Allah'ın sıfatları uluhiyetin ayrılmaz gereği olarak kabul edilen zatî ve subûtî sıfatlardan oluşur;

Zatî sıfatlar
Sadece Allah'ta mevcut 

Alman İmparatorluğu ya da İkinci Reich (Almanca: resmen Deutsches Reich, Alman tarih yazımında Deutsches Kaiserreich), 1871'de Almanya'nın birleşmesinden 1918'deki Kasım Devrimi'ne kadar olan Alman İmparatorluğu dönemiydi. Bu dönemde Almanya, yönetim biçimini cumhuriyete dönüştürdü. Alman İmparatorluğu, her birinin kendi soyluları olan 25 devletten oluşuyordu: dört kurucu krallık, altı büyük dükalık, beş dükalık (1876'dan önce altı), yedi prenslik, üç özgür Hansa şehri ve bir imparatorluk bölgesi. Prusya, imparatorluktaki dört krallıktan sadece biri olmasına rağmen, İmparatorluğun nüfusunun ve topraklarının yaklaşık üçte ikisini içeriyordu ve Prusya Kralı aynı zamanda Alman İmparatoru (Deutscher Kaiser) olduğu için Prusya'nın egemenliği anayasal olarak da kurulmuştu.
İmparatorluk, Avusturya, İsviçre ve Lihtenştayn hariç güney Alman devletlerinin Kuzey Alman Konfederasyonu'na katıldığı 18 Ocak 1871'de kuruldu. Yeni anayasa 16 Nisan'da yürürlüğe girdi ve federal devletin adını Alman İmparatorluğu olarak değiştirdi ve Hohenzollern Hanedanı'ndan Prusya Kralı I. Wilhelm'e Alman İmparatoru unvanını getirdi. Berlin başkent olarak kaldı ve Prusya Başbakanı Otto von Bismarck, hükûmetin başı olan şansölye oldu. 47 yıllık varlığı boyunca Alman İmparatorluğu, Avrupa'da endüstriyel, teknolojik ve bilimsel bir güç haline geldi ve 1913'te Almanya, kıta Avrupası'nın en büyük ve dünyanın üçüncü büyük ekonomisi oldu. Alman İmparatorluğu'nun doğa bilimlerindeki başarısı o kadar büyüktü ki, tüm Nobel Ödüllerinin üçte biri Alman mucit ve araştırmacılara gitti. Almanya ayrıca, Avrupa'nın en uzun demiryolu ağını, dünyanın en güçlü ordusunu ve hızla büyüyen bir sanayi tabanını kurarak büyük bir güç haline geldi. 1871'de çok küçük bir şekilde başlayan donanma, on yıl içinde İngiliz Kraliyet Donanması'ndan sonra ikinci sıraya yükseldi. 
Otto von Bismarck, 1871'den 1890'a kadar Alman İmparatorluğu'nun ilk ve en uzun süre görev yapan başbakanı olarak görev yaptı. Görev süresi nispeten liberal önlemler ve geniş kapsamlı reformlarla başladı, ancak Katolik Kilisesi'ne karşı Kültürkampf ile işaretlenen muhafazakarlığa doğru kademeli olarak kaydı. Dış ilişkilerde Bismarck, 1879'da Avusturya-Macaristan ile İkili İttifak'ı imzaladı, 1882'de İtalya ile Üçlü İttifak'a genişletti ve aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu ile yakın ilişkiler geliştirdi. Liberalleri ve sosyalistleri "Reich'ın düşmanları" olarak kınamasına rağmen, modern Avrupa refah devletinin temellerini atan öncü sosyal programlar başlattı. 1880'lerde, Bismarck'ın daha önceki isteksizliğine rağmen Almanya sömürge yarışına girdi, Afrika, Pasifik ve Çin'de topraklar edindi ve İngiliz ve Fransızlardan sonra dünyanın üçüncü büyük sömürge imparatorluğunu kurdu. 1890'da görevden alınmasının ardından II. Wilhelm, Bismarck'ın karmaşık ittifak sistemini terk eden ve Almanya'yı giderek daha fazla izole eden daha agresif ve yayılmacı bir politika olan Weltpolitik'i ("dünya politikası") izledi. 1914 Temmuz Krizi Birinci Dünya Savaşı'na dönüştüğünde, İtalya Üçlü İttifak'tan uzaklaşırken Osmanlı İmparatorluğu Almanya ile ittifak kurdu. İmparatorun tutarsız ve çoğu zaman tahmin edilemez kararları, savaşın patlak vermesine yol açan gerilimlere katkıda bulundu. 
Birinci Dünya Savaşı'nda, Almanya'nın 1914 sonbaharında Paris'i hızla ele geçirme planları başarısız oldu ve Batı Cephesi'ndeki savaş çıkmaza girdi. Müttefiklerin deniz ablukası, yiyecek ve takviye maddelerinde ciddi kıtlıklara neden oldu. Bununla birlikte, İmparatorluk Almanyası Doğu Cephesi'nde başarı elde etti; Brest-Litovsk Antlaşması'nın ardından doğusunda geniş bir alanı işgal etti. Almanya'nın 1917 başlarında sınırsız denizaltı savaşı ilan etmesi, Amerika Birleşik Devletleri'nin savaşa girmesine katkıda bulundu. Ekim 1918'de, başarısız Bahar Taarruzu'nun ardından Alman orduları geri çekiliyordu, müttefikleri Avusturya-Macaristan ve Osmanlı İmparatorluğu çökmüş, Bulgaristan ise teslim olmuştu. İmparatorluk, Kasım 1918 Devrimi'nde II. Wilhelm'in tahttan çekilmesiyle çöktü ve savaş sonrası federal cumhuriyet, harap olmuş bir halkı yönetmek zorunda kaldı. Versay Antlaşması, savaş sonrası tazminat maliyetlerini 132 milyar altın mark (2019'da yaklaşık 269 milyar ABD doları veya 240 milyar avro, 1921'de ise yaklaşık 32 milyar ABD doları) olarak belirledi ve orduyu 100.000 kişiyle sınırlandırdı, zorunlu askerliği, zırhlı araçları, denizaltıları, uçakları ve altıdan fazla savaş gemisini yasakladı. Bunun sonucunda ortaya çıkan ekonomik yıkım, daha sonra Büyük Buhran ile daha da kötüleşti; Alman halkının yaşadığı aşağılanma ve öfke, Adolf Hitler ve Nazizmin yükselişinde önde gelen faktörler olarak kabul ediliyor.

Napoléon Savaşları'nın ardından düzenlenen Viyana Kongresi'nin (1814-15) sonuçlarından biri de, Alman Konfederasyonu'nun kurulmasıydı. 1815 Viyana Kongresi'nde ortaya çıkan Almanya büyüklü küçüklü 39 siyasal birimden oluşuyordu. İçlerindeki iki büyük devlet Avusturya ve Prusya'ydı. Bavyera, Württemberg, Saksonya ve Hannover'in küçük krallıkları, Baden, Nassau, Oldenburg ve Hessen-Darmstadt gibi daha küçük düklükler, Schaumburg-Lippe, Schwarzburg-Sondershausen ve Reuss-Schleiz-Gera gibi çok küçük prenslikler ve Hamburg, Bremen, Lübeck, Frankfurt gibi özgür kentler bunların ardından geliyordu.
Almanya, İtalya ile birlikte 19. yüzyılın ortalarına gelindiğinde, Batı ve Orta Avrupa'da ulusal birliğini kuramamış ve merkezi bir hükûmet biçimine sahip olmayan iki ülkeden biriydi. Alman birliğinin kuruluşu, bir devletin (Prusya Krallığı) ve bir devlet adamının (Otto von Bismarck) eseri gibi görünürse de, birliğin kuruluşunu yalnız askeri ve diplomatik olaylar olarak görmek, bu başarının tarihi önemini gölgeler. Almanya ve İtalya'nın birliklerini kurması, aynı zamanda, Batı ve Orta Avrupa'da ekonomik ve toplumsal yaşamın değişen yapısının sonucudur.
Prusya, Alman ulusal birliğini kurmak için bir değil, üç devletle, Danimarka, Avusturya ve Fransa ile savaşmak zorundaydı. Asıl Avusturya'nın siyasal üstünlüğüne meydan okuması gerekiyordu. Bu meydan okumanın temelinde, Danimarka'ya bağlı iki Alman dükalığı olan Schleswig ile Holstein yatmaktaydı. 1864 yılında Avusturya ile Prusya, Alman Konfederasyonu adına Danimarka'ya savaş açtılar ve Avusturya özellikle Holstein'da ayrı bir politika izlemeye ve Prusya'yı haklarından yoksun bırakmaya kalkınca, Prusya Başbakanı Otto von Bismarck, akıllı bir diplomasi sonucu Fransa ve Rusya'nın yansızlığını sağlayıp Avusturya'ya savaş açtı. 1866'da Königgrätz Muharebesi'nde bu devleti büyük bir bozguna uğratarak, Almanya'dan attı ve 1867'de Prusya'nın denetiminde Kuzey Germen Konfederasyonu'nu kurdu.
Bismarck, Königgrätz zaferinden sonra hiçbir direnci kalmamış Avusturya'nın başkenti Viyana'ya girebilir ve çok ağır bir barış antlaşmasını zorla kabul ettirebilirdi. Büyük bir ileri görüşlülük ve ılımlılık ile bunu yapmadı ve Avusturya'nın gururunu kırıp, kalıcı düşmanlığını üzerine çekmedi. Çünkü, Bismarck, Almanya'nın Avrupa'nın ortasında hınç duyguları arasında güçlü bir biçimde kurulamayacağını ve birliğini korumak için ileride müttefiklere ihtiyacı olacağını hesaplamıştı. Özellikle Fransa'ya karşı yanına alabileceği doğal müttefik, çoğunluğunu aynı ırktan insanların oluşturduğu ve aynı dilin konuşulduğu Avusturya idi.
Bismarck, Fransa'nın Katolik Alman devletleri üzerindeki denetimini kırmak için 1870 yılında Fransa'ya savaş açtı. Yine akıllı diplomasisiyle bu kez Avusturya ve Rusya'nın yansızlığını sağlamıştı. Ünlü Sedan Muharebesi'nda İmparator III. Napoléon'u ağır bir yenilgiye uğrattı. 1871 tarihli Frankfurt Barışı ile Alsace-Lorraine endüstri bölgesini ilhak etti. Bundan sonra Main akarsuyunun güneyindeki Katolik Alman devletleri Prusya'ya katıldılar ve böylece Alman ulusal birliği kurulmuş oldu. Prusya Kralı I. Wilhelm, veraset yoluyla Alman İmparatoru oldu. Bismarck ise Alman Şansölyesi unvanını aldı. Fransa'da ise, III. Napoléon'un imparatorluğu yıkılarak yerine cumhuriyet kuruldu.
Alman ulusal birliğinin kurulmasında, Alman milliyetçiliğinin temel özellikleri, ekonomik ve toplumsal nedenlerinin yanında, Bismarck'ın usta diplomasisinin de payı olduğunu söylemek gerekir. Avrupa'daki güç dengelerini çok iyi anlayan Bismarck, bazı küçük ödünler verip güçlü devletlerin yansızlığını sağlayarak, en uygun zamanda kiminle savaşacağını çok iyi kestirmiştir. İktidardan düştüğü 1890 yılına kadar, kendini tüm Avrupa diplomasisinin kilit adamı, Almanya'yı da en önemli ve güçlü devleti hâline getirmiştir.

18 Ocak 1871'de kurulan Alman İmparatorluğu kitlelerden gelen milliyetçi duyguların değil, askeri zaferleri izleyen geleneksel diplomatik girişimlerin ürünüydü. Kuzey Alman Konfederasyonu'na üye devletlerin liderleriyle Bavyera, Baden, Hessen ve Württemberg'in hükümdarları arasında bir anlaşmaya varılmıştı. O tarihte Alman topraklarının ve nüfusunun yaklaşık beşte üçünü kapsayan Prusya, imparatorluğun I. Dünya Savaşı'nın ardından çöküşüne değin birliğin egemen gücü olarak kaldı. Reichsland statüsünü alan Alsace-Lorraine (Elsass-Lothringen) 25 Alman devletinin ortak mülküydü.
İmparatorluk oluştuğunda 540.857 km²'lik bir alanı kaplayan Almanya'nın nüfusu 1871-1914 arasında 41 milyondan 67 milyona çıktı. Nüfusun %63'ü Protestan, %36'sı Katolik, %1'i Yahudiydi. Polonyalı, Danimarkalı ve Fransızlardan oluşan küçük azınlık gruplarının dışında nüfus tümüyle Cermen kökenliydi. Kırsal nüfus %67 kadardı; gerisi kasaba ve kentlerde yaşıyordu. 1820'lerde ve 1830'larda çıkarılan zorunlu eğitim yasaları nedeniyle nüfusun neredeyse tümü okuryazardı.
Alman İmparatorluğu anayasası, Kuzey Alman Konfederasyonu'ndan devralınmıştı. Bismarck'ın 1867'de hazırladığı bu anayasa Almanya'nın kırsal ağırlıklı yapısını ve Junker kökenli Bismarck'ın otoriter eğilimlerini yansıtıyordu. Alman İmparatorluğu federal bir imparatorluktu, yani 25 devlet, kendi hanedanlarını ve meclislerini koruyorlardı. Ama askeri örgütlenme, posta örgütü ve para tüm devletlerde ortaktı.
Biri halkı, öbür 25 eyaleti temsil eden iki meclis vardı. Erkek yurttaşların tek dere

Mehmet Altan Öymen (20 Haziran 1932, İstanbul - 19 Temmuz 2025, İstanbul), Türk gazeteci, siyasetçi ve eski Cumhuriyet Halk Partisi genel başkanı. Genel başkanlık görevini 1999-2000 yılları arasında sürdüren Öymen, Bülent Ecevit tarafından kurulan 40. Türkiye Hükûmetinde turizm ve tanıtma bakanı olarak yer aldı. 1977 ve 1995 Türkiye genel seçimlerinde CHP milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisinde yer aldı.
1999 Türkiye genel seçimlerinde partisi CHP'nin meclis dışında kalması nedeniyle genel başkanlıktan istifa eden Deniz Baykal'ın istifasının ardından 1999 yılında düzenlenen 27. Olağan Kurultay'da yeni genel başkan seçildi ve bu görevi 15 ay boyunca sürdürdü. 2000 yılında yapılan kurultayda seçilen Deniz Baykal'a koltuğu devretti. Siyasal kariyerini sonlandırdıktan sonra bir süre Radikal gazetesinde köşe yazarlığı yaptı.

Altan Öymen, 20 Haziran 1932 tarihinde İstanbul'da doğdu. Babası Hıfzırrahman Raşit Öymen, annesi Fatma Nezaket Öymen'dir. Örsan adında bir erkek, Gülden adında bir kız kardeşi vardır. Onur Öymen amcasının oğludur. Bilsay Kuruç halasının oğludur. Altan Öymen'in babası Trabzonlu, annesi ise Boluludur. Ailesinin Ankara'ya taşınması nedeniyle ilk ve orta öğretimini Ankara'da tamamladı. 1955 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinin Malî Şubesi'nde lisans öğrenimini tamamladı.

1950 yılından beri gazetecilik yapan Öymen, kariyerine 1950 yılında Ulus gazetesinde parlamento muhabiri olarak başladı ve iki yıl çalıştıktan sonra Tercüman'ın Ankara temsilcisi oldu. 1957'de Yeni Gün gazetesi genel yayın müdürü oldu. 1958-60 yılları arasında Ulus ve Akis gazetelerinde yazdı. 1960-61 yılları arasında Öncü gazetesinde genel yayın müdürü oldu. Akşam, Cumhuriyet, Günaydın gazetelerinde yazılar yazdı ve Milliyet gazetesinde yıllar boyunca muhabir, röportajcı, yönetici, yazar ve başyazar olarak çalıştı. 1962-66 yılları arasında Almanya'da Bonn Büyükelçiliği basın ataşesi görevi yaptı. 1966-67 Milliyet dizi yazarı, 1967-68 Ulus genel yayın müdürü 1968-72 Akşam yazarı, WDR ve DPA muhabiri oldu. 1972 yılında Anka Haber Ajansını kurdu ve 1979 yılına kadar yönetti. Yurt içindeki ve yurt dışındaki radyo ile televizyonlara haber yayınları ve belgeseller hazırladı.
1980'li ve 90'lı yıllarda gazetecilik görevine devam eden Öymen, 1980-82 yıllarında Cumhuriyet gazetesinde yazar olarak çalıştı. 1982'de Milliyet'e yayın kurulu üyesi ve yazar olarak katıldı. 1985-95 arasında Milliyet genel yayın koordinatörü, başyazar ve idare meclisi üyeliği yaptı. Uzun yıllar Radikal gazetesinde köşe yazıları yazdı.
Hayatını kaybedene dek köşe yazarlığını devam ettiren Öymen, son yıllarda yazılarını yeniden Cumhuriyet'te yazmaktaydı.

1950 yılında üniversiteden arkadaşları ile birlikte Cumhuriyet Halk Partisine üye oldu. Aktif siyasete 1961 yılında kurucu meclis üyeliğiyle başladı. 1977 Türkiye genel seçimlerinde CHP'den Ankara milletvekili olarak meclise girdi. Aynı yıl Bülent Ecevit tarafından kurulan 40. Türkiye Hükûmetinde turizm ve tanıtma bakanı olarak yer aldı. 1978-1979 yılları arasında Cumhuriyet Halk Partisi TBMM Grup Başkanvekilliği ve Avrupa Konseyi Türk Delegasyonu üyeliği görevlerini üstlendi. 1979-1980 yılları arasında Cumhuriyet Halk Partisi genel sekreter yardımcısı olarak çalıştı.
1995 Türkiye genel seçimlerinde CHP İstanbul milletvekili olarak tekrar meclise girdi ve partisinin grup başkanvekilliğini yaptı. 1999 Türkiye genel seçimlerinin ardından partisi CHP'nin meclis dışında kalmasıyla genel başkanlıktan istifa eden Deniz Baykal'ın ardından 23 Mayıs 1999 tarihinde düzenlenen CHP 27. Olağan Kurultayı'nda yeni genel başkan olarak seçildi ve bu görevini 15 ay sürdürdü. 30 Eylül 2000 tarihinde yapılan 11. Olağanüstü Kurultay'da Öymen bir kez daha genel başkanlığa aday oldu. Bu kurultayda Öymen'in rakibi, istifa ettiği makamına yeniden aday olan eski genel başkan Deniz Baykal'dı. Öymen ve Baykal arasında çekişmeli geçen genel başkanlık yarışında, Öymen üçüncü turun sonunda kurultay seçimini karşı kaybetti ve görevini Baykal'a devretti. Türkiye siyasi tarihinde bir parti genel başkanının görevini sürdürürken aday olduğu bir kurultayda makamını kaybetmesi ender görülmüş bir durumdur. Öymen, Cumhuriyet Halk Partisi tarihinde görevi başındayken genel başkanlıktan kurultay delegelerinin kararı sonucu ayrılan ilk genel başkan olmuştur.

İyi derecede Almanca ve Fransızca bilen Altan Öymen, Aysel Öymen'in 2024'teki ölümüne kadar evli kalmıştır ve iki çocuk babasıdır. 18 Temmuz 2025'te viral enfeksiyon sebebiyle Şişli Florence Nightingale Hastanesinde yoğun bakıma alındı. 19 Temmuz 2025'te çoklu organ yetmezliğinden dolayı 93 yaşında öldü. 21 Temmuz 2025'te TBMM'de düzenlenen devlet töreni sonrasında cenazesi Cumhuriyet Halk Partisi genel merkezine getirildi ve veda töreni yapıldı. Cenazesi bir gün sonra İstanbul'a getirildi ve Teşvikiye Camii'nde kılınan cenaze namazının ardından Zincirlikuyu Mezarlığı'ndaki aile kabristanına, kısa süre önce ölen eşi Aysel Öymen'in yanına defnedildi.

1975 - Mobilya Dosyası (Uğur Mumcu'yla birlikte)
2002 - Bir Dönem Bir Çocuk
2004 - Değişim Yılları
2008 - Öfkeli Yıllar
2013 - ... Ve İhtilal
2015 - Altan Öymen'den Anılı Kitaplar Seti (dört cilt)
2016 - Kayıp Yaz 2015
2018 - Umutlar ve İdamlar (1960-1961)
2018 - 01 Adana: 80'lı Yıllarda Adana (Tan Oral'la birlikte)
2022 - Kuşaklararası: Hayat, Siyaset ve Türkiye'nin Halleri Üzerine Bir Sohbet (Söyleşi: Atahan Ünal)
2024 - Başöğretmenin Yolunda - Atatürkçü İki Eğitim Gönüllüsü: Hıfzırrahman Raşit Öymen - Münir Raşit Öymen (Onur Öymen'le birlikte)

Amasya, Amasya ilinin merkezi olan şehirdir. 2020 itibarıyla Amasya şehir merkezi 147.266 kişilik nüfusa sahiptir.
Orta Karadeniz Bölümünde yer alan Amasya Anadolu'nun eski yerleşim alanlarından biridir. Hititlerden başlayarak çeşitli uygarlıkların merkezi olmuştur. Kentin bilinen en eski adı, söylendiği biçimi ile günümüze kadar hiçbir değişikliğe uğramadan gelen Amasya'dır. Eski kayıtlarda ve buluntularda Amesseia - Amacia - Amaccia ismi okunmaktadır. Amasya isminin açık bir şekilde okunduğu, Pers, Pontos ve Roma İmparatorluğu dönemlerinde ticarette kullanılan gümüş ve bronz sikkeler (paralar) üzerinde görmek mümkündür.

Bazı sikkeler üzerinde Amaccia veya Amacia isimlerine rastlanmaktadır. Amasya'nın fethinden önce ve sonra, kentin adı Türkçe kullanımda zamanla Amasya biçimini almıştır.
MÖ 60. ve MS 19. yıllarda Amasya'da doğduğu tahmin edilen ve coğrafya ilminin mucidi olarak tanınan Strabon, yazdığı ünlü coğrafya kitabı Geographica'da Amasya'dan Amasseia olarak söz etmektedir.

Strabon'a göre kentin adı, Amazon kraliçesi Amasis'ten gelmektedir. Antik Yunan ve Roma dönemlerine ait sikkelerde kentin adının Αμάσεια (Amasseia) başta olmak üzere Amaseia, Amassia ve Amasia biçimlerinde yazıldığı görülmektedir. Kentin adı, tarihsel süreç içerisinde Türkçe kullanımda Amasya biçimini almıştır.
Amasya, konumu ve stratejik önemi nedeniyle tarih boyunca önemli bir yerleşim merkezi olmuş, farklı dönemlerde birçok devletin egemenliği altında kalmıştır.

Amasya şehrinin kuruluş tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte, yerleşimin Hitit dönemine kadar uzandığı tahmin edilmektedir. Selukoslar döneminde önemli bir konuma sahip olan şehir, MÖ 281 yılında kurulan Pontus Krallığı’na bir süre başkentlik yapmıştır. MÖ 70 yılında Roma generali Lucius Licinius Lucullus tarafından Roma topraklarına katılmıştır. Roma İmparatoru Diocletianus döneminden sonra, MS 3. yüzyılda gelişen yerleşim önemli bir dinî merkez hâline gelmiştir.
Roma İmparatorluğu'nun 4. yüzyılın ikinci yarısında ikiye ayrılmasıyla Amasya, Doğu Roma (Bizans) toprakları içinde kalmıştır. 712 yılında Arap orduları tarafından ele geçirilen şehir, kısa süre sonra Bizans İmparatoru III. Leon tarafından yeniden Bizans egemenliğine alınmıştır. Amasya, 11. yüzyılın sonlarına kadar Bizans hâkimiyetinde kalmıştır.

1071 yılındaki Malazgirt Meydan Muharebesi sonrasında Anadolu'nun birçok şehri gibi Amasya da 11. yüzyıl içinde Türklerin egemenliğine geçti. Artuk Bey tarafından ele geçirilen yerleşim daha sonra Danişmend Gazi'nin denetimine bırakıldı. 1080 yılında da yeni kurulan Danişmendliler Beyliği topraklarına katıldı. Şehir II. Kılıç Arslan tarafından 1175 yılında Anadolu Selçuklu Devleti topraklarına katıldı. Kılıçarslan tarafından oğlu Nizâmeddin Argunşah'a bırakılan yerleşim 1193 yılında Kılıçarslan'ın diğer bir oğlu olan Rükneddin Süleyman tarafından ele geçirildi. 1237 yılında başlayan Babai Ayaklanması'nda isyancıların denetimine giren yerleşim 1240 yılında Selçuklu kuvvetlerince yeniden ele geçirilmiş, isyanın ele başlarından Baba İshak da yakalanarak Amasya Kalesinde idam edilmiştir. Babai Ayaklanması ile iyice güçsüzleşen Selçuklular 1243 yılında meydana gelen Kösedağ Muharebesi ile Anadolu'da güç kaybetmeye başlamış, 14. yüzyıl başlarında da Amasya şehri Moğol valilerce yönetilmeye başlanmıştır.
Kısa süreliğine II. Gıyaseddin Mesud'un oğlu Tâceddin Altınbaş tarafından ele geçirilen yerleşim sonrasında Eretna Beyliği topraklarına katıldı. 14. yüzyılın ikinci yarısında yerleşim Emîr Hacı Şadgeldi tarafından ele geçirildi. Şadgeldi'nin ölümünden sonra oğlu Ahmed, Osmanlı hükümdarı I. Bayezid'tan destek istemiş ve şehri Kadı Burhâneddin'e karşı savunmuştur. Osmanlı ile Kadı Burhaneddin Devleti mücadelesi sonrasında Amasya 1393 yılında Osmanlı topraklarına katıldı. Şehrin idaresine de şehzade Çelebi Mehmed getirildi.

1402 yılında gerçekleşen Ankara Savaşı sonrasında Çelebi Mehmed Amasya'ya çekildi. Fetret Devri olarak adlandırılan dönemde kardeşleriyle ve diğer beyliklerle mücadelesini 1413 yılına kadar Amasya'dan sürdürdü. Osmanlı İmparatorluğu döneminde birçok padişah Amasya'da dünyaya gelmiş ve şehzadelik yapmıştır. Bu sebeple Amasya Osmanlı tarihi açısından da büyük öneme sahiptir. I. Mehmet, II. Murat, Fatih Sultan Mehmet, Yavuz Sultan Selim gibi padişahlar Amasya'da şehzadelik yapmışlardır. 15. yüzyılda bir süre Rum Eyaleti merkez şehri konumunda bulundu. Ayrıca Amasya 16. yüzyıl sonlarına kadar Osmanlılar'ın doğu sınırında stratejik bir öneme sahip olmuştur. 1520 yılı tahririnde Amasya 48'i Müslüman, 4'ü gayrimüslim olmak üzere toplam 52 mahalleden oluşan bir şehir konumundaydı. 1555 yılında Amasya Antlaşması burada imzalanmıştır. Şehir, Celali isyanları sırasında 17. yüzyıl başlarında tahribata uğradı. Bu tarihten sonra bir sancak merkezi olarak sakin bir dönem geçirdi.

19 Mayıs 1919 tarihinde Samsun'da başlayan Kurtuluş Savaşı'nın (Millî Mücadele)'nin ilk adımı, 12 Haziran 1919 tarihinde Mustafa Kemal'in Amasya'ya gelmesiyle atılmıştır.
Kurtuluş mücadelesinin planları Amasya'da hazırlanmış; Erzurum Kongresi ve Sivas Kongresi'nin toplanmasına burada karar verilmiş; 22 Haziran 1919'da yayımlanan Amasya Genelgesi ile, Mustafa Kemal Atatürk'ün “Milletin istiklâlini yine milletin azmi ve kararlılığı kurtaracaktır.” sözüyle Millî Mücadele fiilen başlatılmıştır. Bu yönüyle Amasya, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş sürecinde atılan ilk önemli adımın gerçekleştiği yer olmuştur.
1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti'nin idari yapılanması sonucunda Amasya, il statüsü kazanarak kendi adını taşıyan ilin merkezi olmuştur.

Eski evler

II. Beyazid camii

Burmalı camii

Amasya, Karadeniz Bölgesi'nin hemen iç kısmında yer alır ve vadi tabanı üzerine kurulmuştur. Anadolu'nun iç kesimlerini Samsun Limanı'na bağlayan kara yolu üzerinde bulunan şehir, 1930 yılında inşa edilen demiryolu hattıyla da Samsun'a bağlanmıştır.
Amasya merkez ilçesinin yüzölçümü 1.889 km²dir.
Şehir merkezinin rakımı (deniz seviyesinden yüksekliği) 411,69 metredir.

İlde, Türkiye'de Karadeniz iklimi ile kara iklimi arasında bir geçiş iklimi hüküm sürmektedir. Yaz aylarında kara iklimi kadar kurak, Karadeniz iklimi kadar yağışlı değildir. Kışları ise Karadeniz iklimi kadar ılıman, kara iklimi kadar sert geçmez. Ayrıca Yeşilırmak ve vadi sisteminin bölgeye sağladığı yumuşatıcı etki de göz ardı edilemez. Bu sayede, kış mevsiminde yüksek kesimlerde kar yağışı görülse bile, şehir merkezinde kar yağışı ya etkisizdir ya da kısa süreli kalır.

2006 yılında kurulan Amasya Üniversitesi 8 fakülte, 1 yüksekokul, 3 enstitü, 8 meslek yüksekokulu ile faaliyetlerini sürdürmektedir.
İlde ilk ve orta seviyede eğitim-öğretim, Millî Eğitim Müdürlüğüne bağlı okullarda yapılmaktadır. Yaygın eğitim ise Halk Eğitim Merkezi aracılığıyla yürütülmektedir.

Amasya'daki önemli tarihi yerlerden biri, Amasya Arkeoloji Müzesi bahçesinde yer alan Sultan Mesud Türbesi'dir. 12. yüzyılda yapıldığı bilinen bu türbe, Amasya Merkez ilçesinde bulunmaktadır. 2010 yılında yine merkez ilçede Minyatür Amasya Müzesi açılmıştır. Amasya'nın girişinde ise Ferhat ve Şirin Aşıklar Müzesi ve Aşıklar Müzesi yer almaktadır. Ayrıca, şehrin en dikkat çekici tarihi yapılarından biri olan Pontus Kaya Mezarları da Amasya Merkez'de bulunmaktadır.

Amasya Baklalı Dolması 17.08.2021 tarihinde, Amasya Çöreği 24.08.2021 tarihinde, Amasya Etli Çiçek Bamyası Yemeği 22.11.2021 tarihinde, Amasya toyga çorbası 01.12.2021 tarihinde, Amasya Patlıcan Pehli 05.04.2022 tarihinde, Burmalı Amasya Çöreği 07.06.2022 tarihinde, Amasya Yağlısı 16.06.2022 tarihinde, Amasya Keşkeği 28.07.2022 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almışladır.

Amasya Valiliği Web Sitesi 12 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Amasya Belediyesi Web Sitesi 31 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
1973 Amasya İl Yıllığı (Amasya Valiliği)

Amasya Valiliği 12 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Amasya Belediyesi 31 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Amasya Sultan II. Beyazıd Camii sanal fotoğraf görüntüsü 27 Aralık 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Amasya Genelgesi veya Amasya Tamimi, ulusal egemenliğe dayanan, tam bağımsız Türkiye Cumhuriyeti'nin temellerini oluşturan ilk kuruluş belgesi olması nedeniyle Türk tarihinde önemi olan metin.

İlk kez ulusal egemenlikten bahsedilmiştir. Bir ihtilal bildirisi niteliği taşımaktadır, çünkü İstanbul Hükümeti'ni hiçe saymakta; hükûmetin düşman devletlerin esiri olduğunu söylemekte ve milleti yine milletin kendisinin azmi ve kararlılığının kurtaracağını söylemektedir. Maddenin yorumu Türk Kurtuluş Savaşının amacı ve yönetim şeklinin halk tarafından yapılması ve seçilmesidir. Mustafa Kemal kendisinin hazırladığı Amasya Tamimi'ni, 9. Ordu Müfettişi sıfatı ile imzalamıştır.
Sivas'ta bir kongrenin toplanacağı, Amasya Genelgesi'nde belirtilmiştir.
Esaslar, Mustafa Kemal tarafından yaveri Cevat Abbas Bey'e 21-22 Haziran 1919 gecesi Amasya'da yazdırılmıştır.
Mustafa Kemal tarafından Cevat Abbas Bey'e yazdırılan temel esaslar şunlardır:

Vatanın bütünlüğü milletin bağımsızlığı tehlikededir.
İstanbul hükûmeti aldığı sorumluluğun gereğini yerine getirememektedir. Bu durum milletimizi yok olmuş gösteriyor.
Milletin bağımsızlığını, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.
Milletin içinde bulunduğu durum ve şartların gereğini yerine getirmek ve haklarını gür sesle cihana duyurmak için, her türlü baskı ve kontrolden uzak millî bir heyetin varlığı zaruridir.
Anadolu'nun her bakımdan en güvenilir yeri olan Sivas'ta hemen millî bir kongre toplanması kararlaştırılmıştır.
Bunun için bütün illerin her sancağından milletin güvenini kazanmış üç temsilcinin mümkün olan en kısa zamanda yetişmek üzere yola çıkılması gerekmektedir.
Her ihtimale karşı bu mesele millî bir sır olarak tutulmalı ve temsilciler gereğinde yolculuklarını kendilerini tanıtmadan yapmalıdırlar.
Doğu illeri adına 10 Temmuz'da Erzurum'da bir kongre toplanacaktır. O tarihe kadar öteki illerin temsilcileri de Sivas'a gelebilirlerse Erzurum Kongresi'nin üyeleri de Sivas genel kongresine katılmak üzere hareket ederler.
Nutuk'un aynı bölümünde ifade edilir ki aslında bu taslak, dört maddelik bir müsvedde olarak dikte edilmiştir. Amasya Genelgesi'nin sonuç bildirgesi bu taslak doğrultusunda gerçekleşmiştir. Bu taslak metnin sonunda, Mustafa Kemal'in, Kurmay Başkanı Albay Kâzım Bey'in, kurmay heyetinden tebliğ işlerinden sorumlu memur Hüsrev Bey'in, askeri makamlara şifre yayan diğer bir yaver Muzaffer Bey'in ve sivil makamlara şifreleyen fakat Nutuk'ta adı açıklanmayan bir sivil memurun imzaları vardır ve Nutuk'ta ifade edildiğine göre bunlardan başka imzalar da vardır.
Hazırlanan bildirideki bu diğer imzalar, bahsi geçen ilk imzalardan sonra müsveddede yerini almıştır. Atatürk'ün Nutuk'ta, isimlerinden bahsetmediği bu imzaların sahipleri; İstiklal Savaşı'nı başlatan diğer komutanlar olan Rauf Orbay, Refet Bele ve Ali Fuat Paşa'dır.
Bildiri, Erzurum'da 15. Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir'e ve Cemal Mersinli Paşalar'a da sunuldu. Onların onayının alınmasından sonra, bildiri, 22 Haziran 1919'da ülkenin en batısındakinden en doğusundakine kadar tüm mülki amir ve askeri komutanlara telgrafla Abdurrahman Rahmi Efendi tarafından ulaştırıldı.

Türk inkılabının ihtilâl safhası başlamıştır.
Kurtuluş Savaşı'nın gerekçesi, amacı ve yöntemi belirlenmiştir.
İlk kez millî egemenliğe dayalı bir yönetimden bahsedilmiştir.
İstanbul Hükûmeti ilk kez yok sayılmıştır.
Türk milleti, hem İstanbul'a hem de işgalci güçlere karşı mücadeleye çağrılmıştır.
Kurtarıcı olarak görülen padişah, Hilâfet, manda ve himaye düşüncesinin yerini millet ve milliyetçilik düşüncesi almıştır.
Üstü kapalı olarak Heyet-i Temsiliye'nin (Temsil Kurulu) oluşturulmasından bahsedilmiştir.
Mustafa Kemal padişah tarafından kendisine verilen 9. Ordu Müfettişliği yetkilerini aşmış, kendi sorumluluğunda olmayan batı bölgelerine de bir tamim yayınlamıştır.
Direniş esasları ilk defa Amasya'da yazılı bir ilke haline getirilmiştir.
Milletin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır oluşumu sağlamlaşmıştır.
İlk kez ulusal egemenlikten bahsedilmiş olduğundan evrensel bir maddedir.

Kültür ve Turizm Bakanlığ resmi genel ağı-Nutuk 12 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (31 Aralık 2008 tarihinde eklenmiştir.)

Amiens, Fransa'nın kuzeyinde bir şehir. Picardie bölgesinin ve Somme ilinin merkezidir. 2021 rakamlarına göre, nüfusu 135.429'dur. Fransa'nın nüfus bakımından 29. büyük kentidir. Paris'in 120 km. kuzeyinde bulunmaktadır.
Amiens şehri Somme Nehri'nin kıyısına kurulmuştur. Şehrin içinden nehre bağlı birçok küçük kanal geçmektedir.
Kentin tarihi çok eskilere gitmektedir. Roma İmparatorluğu'nun hakimiyetinden önce bölgede Kelt kökenli Ambiani halkı yaşamaktaydı. Bu dönemde şehir Samarobriva olarak isimlendirilmekteydi. Daha sonra Ambiani isminin değişime uğramasıyla Amiens adını almıştır.
Orta Çağ boyunca şehir bölgenin önemli yerleşim birimlerinden birisi olmuştur. Bu dönemden kalan Katedral kentin en önemli tarihi yapısıdır. 1288 yılında tamamlanan Amiens Katedrali, 7700 metrekarelik yerleşim alanı ve 68 metreye ulaşan kuleleriyle Avrupa'da Orta Çağ'dan kalan en büyük katedrallerden birisidir.
Amiens I. Dünya Savaşı'nda çatışma alanlarından birisi olmuştur. Bu çatışmaların en önemlisi 8-12 Ağustos tarihleri arasında gerçekleşen Amiens Muharebesi'dir. Bu muharebe Almanları I. Dünya Savaşı'nda yenilgiye götüren sürecin ilk önemli adımıdır. Amiens II. Dünya Savaşı'nda da savaş alanı olmuş ve şehrin yaklaşık %60'ı yıkılmıştır.
Amiens'in ekonomisi daha çok hizmet sektörüne ve sanayiye dayanmaktadır. Özellikle otomotiv yan sanayi kuruluşları bulunmaktadır. Otomotiv lastiği üreticisi GoodYear'ın üretim merkezi vardır. Son yıllarda Batı Avrupa ülkelerini etkileyen fabrikaların istihdam azaltma ve kapanma sorunu Amiens'de ciddi bir biçimde hissedilmektedir.

Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, Mondros Mütarekesi'nden sonra Anadolu'nun ve Rumeli'nin çeşitli şehirlerinde, işgallere karşı kurulan millî cemiyetlerin 7 Eylül 1919 tarihinde Sivas Kongresi'nde birleştirilmesinden sonra oluşan yeni cemiyete verilen isimdir. Kurucusu, ilk ve tek başkanı Mustafa Kemal Paşa'dır.
13 Ekim 1919 tarihinde Müdafaa-i Hukuk Teşkilâtına Dair Nizamname hazırlandı ve bu nizamname tüm Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerine gönderildi.
Buna nizamnameye göre Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, vatanın maruz kaldığı olaylar ile ve tamamen aynı maksatla millî vicdandan doğmuş olup her türlü fırka cereyanının dışındadır.
Cemiyetin amacı, Osmanlı vatanının bütünlüğünü, Saltanat ve Hilâfetin makamı ile Millî bağımsızlığın korunmasında Kuvâ-yi Milliye'yi etkin ve İrâde-i Milliye'yi hâkim kılmaktır.
Bütün İslâm vatandaşları cemiyetin doğal üyesidirler. Örgütlenme, köy ve mahallelerden başlayarak nahiye, kaza, liva, vilâyet, müstakil liva taksimatına bağlı olacaktır.
Müdafaa-i Hukuk hareketi, İstanbul hükûmetince İttihatçılıkla, Bolşeviklikle, Saltanata ve Hilâfete isyankârlıkla, Cumhuriyetçilikle, Asilikle suçlandı.
Sivas Kongresi'nde Fırkacılıkla ilgili uzun tartışmalardan sonra, Meclis-i Millî toplanıncaya kadar geleneksel İttihatçı yörüngesinde gelişen siyasetten uzak durularak, halkın birliğini bütünlüğünü sağlamanın zorunluluğu benimsendi ve 5 Eylül 1919 tarihinde İttihat ve Terakki Cemiyetini yeniden canlandırmaya çalışmayacaklarına, mevcut siyasî partilerden hiçbirinin siyasî amaçlarına hizmetçi olmayacaklarına ilişkin yemin metni hazırlandı.
Heyet-i Temsiliye Anadolu'da geçici hükûmet rolünü oynadı. Çünkü, Heyet-i Temsiliye ulusal örgütlerin amaç ve ilkelerini eldeki araçlarla yurdun her tarafına yayıyor halka açıklıyor, örgüte güç kazandırmaya çalışıyor, mevcut ulusal örgütlerin varlığını ve devamlılığını sağlamak için çaba gösteriyor, bu örgütleri bir noktada birleştirmeye, bunlar arasında uyumlu bir bağ kurmaya özen gösteriyordu.
Cemiyet bir yandan ulusal eylemi halka indirici çalışmalar yaparken öbür yandan da Müdafaa-i Hukuk karşıtı olan Damat Ferit Paşa hükûmetine karşı yoğun bir eyleme girişti ve bu hükûmetin yıkılmasını sağladı.
21 Mart 1921 tarihinde tüm vilâyet ve mutasarrıflıklara gönderilen bir genelgede ARMHC'nin ülke ve millete yönelik görevlerini daha iyi yapabilmek için bu örgütlerin Meclis Başkanlığı ile daha iyi ve düzenli ilişki kurmaları istendi ve MH Merkez Heyetini oluşturan kişilerin ad ve şöhretlerinin Meclis Başkanlığına bildirilmesi belirtildi.
Cemiyet, Kurtuluş Savaşı'ndan sonra Halk Fırkası'na dönüştü.

Çanakkale Savaşı'nın üçüncü cephesi olan Anafartalar Cephesi, 6 Ağustos 1915 tarihindeki Suvla Koyu civarında Müttefik kuvvetlerce yapılan çıkarma harekâtıyla başlamış ve hemen ertesinde Arıburnu Cephesi kuvvetleriyle birleşmiştir.

Gelibolu Yarımadası'na yapılan Müttefik çıkarmalarının başladığı 25 Nisan 1915 tarihinden itibaren Ağustos ayına kadarki dört aylık süre içinde Seddülbahir ve Arıburnu Cepheleri'nde ilerleme sağlayamayan Hamilton, üçüncü bir cephe açma yolunu seçmiştir. Burada amaç, sert direnme gösteren her iki cephedeki Osmanlı kuvvetlerinin geri hattına çıkarak kuşatmaktır. Hamilton, üçüncü cepheyi küçük ve büyük Kemikli burunları arasındaki Suvla kumsalına İngiliz 9. Kolordusu'nu çıkartarak açmıştır. İngiliz 9. Kolordusu, 1915 yılının Mayıs ayı sonlarında Avrupa'daki cephelerden çekilerek gönderilen takviye kuvvetleridir. O tarihe kadar Limni ve Gökçeada'da toplanmaktaydı. 6-7 Ağustos gecesi gerçekleştirilen çıkarma ile bu birlikler Kocaçimentepe – Conkbayırı hattından Çanakkale Boğazı'na ulaşacak ve savunmadaki Osmanlı kuvvetlerini çembere almış olacaktır.
Esasen bu plan Mayıs 1915 ayında Anzak Kolordusu kurmay heyetinin öne sürdüğü plandır. Arıburnu'na 25 Nisan 1915 sabahı çıkartılan Anzak kuvvetleri, gün sonuna dek, sert Osmanlı direnişi sonucu belirlenen hedeflere ulaşamamıştı. Dahası, çıkarmanın hemen ardından başlayan Osmanlı karşı taarruzları, Anzak birliklerinin sahilde dar bir alanda sıkışmalarına neden olmuştu. Çıkarma günü akşamı, Anzak Kolordusu'nun iki tümen komutanı da çıkarmanın başarısız olduğu, sahilde tutunmanın olanağının kalmadığı gerekçesiyle, birliklerinin tahliyesinden yanadırlar. Aynı gece Anzak Kolordusu komutanı General William Birdwood bu görüşü Müttefik Kuvvetleri genel komutanı General Sır Ian Hamilton'a iletmiştir. General Hamilton, sahilde kalınarak mevzilerin savunulması emrini vermiştir. Tüm bu gelişmelerin sonucunda Anzak Kolordusu kurmay heyeti, çıkarma bölgelerinin hemen kuzeyinde, takviye kuvvetlerce bir çıkarma yapılması planını gündeme getirmişlerdir.
Çanakkale Savaşı'nın başladığı tarihlerden itibaren Müttefik komutanlar, Osmanlı'nın, İç Hatlar Avantajından da yararlanarak yedek kuvvetlerini hızla harekât bölgesine taşıyabildiklerini ve Müttefik ileri harekâtını durdurabildiklerini gözlemlemişlerdi. Bu kez, Osmanlı'nın dikkatini, dolayısıyla yedek kuvvetlerini çıkarma bölgesi dışında bölgelere kaydırmalarını sağlayacak operasyonlar planladılar. Bunlardan ilki Seddülbahir Cephesi'nde girişilen göstermelik bir taarruzdur. Bölgedeki İngiliz kuvvetleri 6 Ağustos 1915 günü, saat 15:50 dolaylarında Osmanlı mevzilerine karşı taarruza geçmişlerdir. Kirte Bağları Muharebesi olarak bilinen bu operasyon, Osmanlı ihtiyat kuvvetlerini, yarımadanın güneyine çekmeyi amaçlamaktaydı.
Aynı amaçla ortaya konulan bir başka operasyon ise Anzak çıkarma bölgesinin kuzey bölümünden yapılması planlanan ileri harekâttır. Aslında bu taarruz planı, sadece Osmanlı'nın dikkatini başka yöne çekme amacını içermemekteydi. Esasen operasyon fikri, Gelibolu Yarımadasının en yüksek arazisi olan Conkbayırı – Kocaçimentepe – Besimtepe hattında Osmanlı savunmasının zayıf olduğu tespitine dayanmaktadır. Gece saatlerinde derin vadilerden yapılacak bir yürüyüşle bu tepelerin ele geçirilmesinin, Gelibolu Yarımadasındaki Osmanlı savunmasının çökmesi sonucu doğuracağı hesaplanmaktadır. Gerçekten de derin kuru dere yataklarının ve sarp kayalıkların araziyi böldüğü, yer yer sık fundalıklarla kaplı bu arazi, askeri bir harekât için uygun olmadığı gerekçesiyle zayıf kuvvetlerle tutulmuştu. Bu operasyonla hem Osmanlı'nın ihtiyatların asıl çıkartma bölgesi dışına çekmek, hem de bu kilit bölgede stratejik bir pozisyon elde etmek amaçlanmaktadır. Bu harekât devamında yaşanan çatışmalar, Conk Bayırı Muharebesi olarak bilinir.

İngiltere'den gönderilen üç takviye tümeni 10., 11., 13. ve 53. tümenlerdir. Bu tümenlerden 53. Tümen, ihtiyat olarak Mondros'ta kalacak, diğer üç tümen sahile çıkacaktır. 13. Tümen ve 10. Tümen'in bir tugayı, 3 Ağustos 1915 akşamı Anzak sahillerine çıkartılacak, 11. Tümen ise 6 Ağustos 1915 akşamı Suvla kumsalına çıkartılacaktır. 10. Tümen'in diğer iki taburu da hemen ardından sahile indirilecektir.
Suvla Çıkarmasına İngiltere'den intikal eden 9. Kolordu komutanı General Fredirck Stophord'un komuta etmesine karar verilmiştir.
Çıkarma 6 Ağustos 1915 gecesi saat 21:30'da başlamıştır. Saat 22:00 olduğunda kumsala dört tabur gücünde asker, hiç kayıp vermeden çıkartılmıştır. Her ne kadar çıkarma bölgesinin güney ve kuzey bölgelerinde Osmanlı gözetleme postaları ateş açmışlarsa da yoğun karşı ateşle geri çekilmişlerdi. Bölgedeki Osmanlı savunması Alman Yarbay Wilmer komutasındaki toplam üçbin mevcutlu üç taburdur ve kıyıdan 1,5 km. kadar içeride mevzilenmiştir.
Karaya ilk indirilen tümen, General Hammersley komutasındaki 11. Tümen'dir. General Hamilton'un planına göre 10. Tümen'in karaya çıkmasına üç saat sonra, yani saat 00:30'da başlanacaktır. Ancak General Hammersley'in askerlerinin sahilde siper kazmaya başlamaları, ileri harekâta girişmemeleri sonucu 10. Tümen'in kıyıya çıkartılması gecikmiş, ancak gün ağarırken başlanabilmişti. Çıkarmanın daha ilk saatlerinde General Hamilton'un harekât planı aksamaktadır. Oysa generallerine, harekâtın başarı şansının hıza bağlı olduğunu, Osmanlı takviyeleri cepheye ulaşmadan önce ilk gün hedeflerinin ele geçirilmesinin zorunlu olduğunu anlatmıştı.
İngiliz 10. Tümen'inin kumsala çıkması başladıktan sonra, saat 06:00 dolaylarında General Hammersley, güneydeki Mestantepe ve kuzeydeki Kireçtepe yönünde ikişer taburu taarruza kaldırmıştır. Mestantepe'yi, Binbaşı Tahsin Bey emrindeki Bursa Jandarma Taburu ile Yüzbaşı Şevki (Doğan) Bey emrindeki 2. Tabur savunmaktaydı. Akşam üstü saatlerinde, yaklaşık 12 saat boyunca Mestantepe'yi savunan ve toplam savaşçı mevcudu ikibin olan bu iki birlik, ortaya çıkan kuşatılma tehlikesi karşısında geri çekilmişlerdir. Aynı saatlerde Suvla kumsalındaki İngiliz birliklerinin toplam mevcudu 27.000'i bulmuştu. Çıkartmanın ilk gününde, her iki tepe eteklerindeki çatışmalarda İngiliz kayıpları 100 subay ve 1.600 erattır ve kazanç, Mestantepe'nin ele geçirilmesidir. Bu bölgeyi savunan Osmanlı birliklerinin mevcudu da zaten İngiliz kayıpları kadardır. Yarbay Wilmer'in makineli tüfeği ve seri atışlı topları yoktur, savunmayı ağır silahlarla destekleyememiştir. Varolan toplar da ele geçmemesi için geri alınmak zorunda kalınmıştır ve etkin olarak kullanılamamıştır.
7 Ağustos'ta Osmanlı savunması, Yarbay Wilmer komutasındaki birliklere herhangi bir takviye göndermemişlerdir. Osmanlı kuvvetlerinin bölgedeki tüm ihtiyatları, Conk Bayırı, Kocaçimentepe ve Kanlısırt çatışmalarına sevk etmek durumunda kalmışlardı.

Müttefikler tarafından yapılan bu çıkarma operasyonu, Gelibolu Yarımadası'ndaki (Seddülbahir ve Arıburnu) üçüncü çıkarma olduğu halde pek çok düzensizlik yaşanmıştır. Sahile topların çıkarılamaması, çıkarılan birliklerin düzenli bir şekilde ilerleyerek sahide yer açamamaları, bu yüzden pek çok gerekli malzemenin indirilememesi, çıkartma operasyonunu önemli ölçüde zorlaştırmıştır. Sahil, daha önceki iki deneyimde olduğu gibi yine sıkışık hale gelmiş, gerekli malzemenin çıkarılacağı alan sağlanamamıştır.
Özellikle su sorunu ciddi bir problem oluşturmaktadır. Bazı su tankerlerinin Osmanlı tarafından açılan topçu ateşiyle batırılmasıyla, sahildeki müttefik askerine yeterince içme suyu çıkarılamamaktadır.
Yaşanan su sıkıntısının en belirgin nedeni ise, ileri çıkmış kıtaların malzeme yönünden sürekli olarak ikmal edilememeleri idi. Bu iş için kullanılacak katırların büyük bir bölümü 7 Ağustos gecesine kadar sahile atılamamıştır. Oysa her üç çıkarma öncesinde de Mısır pazarlarında, su taşımaya elverişli ne varsa toplanmış, gemilere yüklenmişti. Özellikle kıtaların su gereksiniminin sağlanması konusunda çıkarma operasyonu oldukça başarısızdır. Çıkarma bölgesinin kuzey kesiminde pek çok asker, Ağustos güneşi altında susuzluktan çıldıracak dereceye gelmişlerdi. Buna karşın çıkarma bölgesinin güney kesiminde, kuyular bulunması sayesinde fazlaca sorun yaşanmadı.

Sabahın erken saatlerinde iki İngiliz, bir Yeni Zelanda taburunun giriştiği taarruzla Conk Bayırı'nın batı yamaçları Müttefikler tarafından işgal edilmiştir. Ancak bu ileri hâreket, doğuya bakan sırta ve zirveye ulaşamamıştır. Kocaçimen Tepesi - Düztepe hattındaki Osmanlı birliklerinin komutanı Yarbay Cemil (Conk) Bey'in kıt'a kaydırmalarıyla giriştiği karşı taarruzlar Müttefikleri mevzilerinden sökememiştir. Güney Grup Komutanı (Seddül Bahir Cephesi) Vehip Paşa'nın gönderdiği 8. Tümen Komutanı Kurmay Albay Ali Rıza (Sedes) Bey komutasında gece saatlerinde karşı taarruzda bulunmuş ancak Müttefikler yine mevzilerinde tutunabilmişlerdir.

Arıburnu Cephesi'nden 6 Ağustos 1915 gecesi Anzak Kolordusu'nun başlattığı (Sarı Bayır Harekâtı) taarruz ve Suvla Koyu'na yapılan çıkartmaların ardından Osmanlı 5. Ordusu komutanı Mareşal Liman von Sanders, Saros Grup Komutanı Albay Fevzi Bey'e, emrindeki 7. ve 12. tümenlerle Anafartalar bölgesine hareket etme emri vermiştir. Albay Fevzi Bey, Kocaçimen Tepesi – Düztepe hattındaki Osmanlı kuvvetleri komutanı Yarbay Cemil (Conk) Bey'i ve Yarbay Wilmer'i onun komutası altına alacak ve 8 Ağustos günü taarruza geçecektir. Ancak söz konusu tümenlerin bölgeye ulaşması 8 Ağustos akşam saatlerinde ancak gerçekleşebilmişti. Albay Fevzi Bey, her iki tümen komutanının görüşlerini aldıktan sonra 9 Ağustos sabahı taarruz etmeye karar vermiştir. Her üç Osmanlı komutanı da daha önceki çarpışmalarda uzun bir yürüyüşün hemen ardından, dinlenmeden, hele hele gece karanlığında girişilen taarruzların hem sonuç getirmediğini hem de askerin kırılmasına yol açtığını bilmektedirler. Mareşal Sanders, emrine uymadığını öğrenir öğrenmez 8 Ağustos akşamı Albay Fevzi Bey'i görevden almıştır. Aynı gece saat 21:45'te Kuzey Grup Komutanı Esat Paşa'ya telefonla, emrindeki 19. Tümen Komutanı Kurmay Albay Mustafa Kemal Bey'in Anafartalar Grup Komutanlığı'na atandığı bildirilmiştir. 

Andrew James Alexander Mango (14 Haziran 1926, İstanbul - 6 Temmuz 2014, Londra), Rum-İtalyan-Belarus kökenli varlıklı bir ailenin üç oğlundan biri olan İngiliz yazardır. BBC'de 14 yıl boyunca Türkçe Yayınlar bölümünün yöneticiliğinde bulundu.
Andrew Mango İstanbul'da doğdu. İstanbul İngiliz Erkek Okulu (English High School For Boys) mezunudur. Yüksek öğrenimini, Londra'daki School of Oriental Studies'de Farsça ve Arapça öğrenerek yaptı. Büyük İskender olayının İslam içinde yer alan biçimleri üzerine yaptığı araştırmayla doktorasını verdi. 1947'de öğrenciyken katıldığı BBC'de on dört yıl boyunca Türkçe Yayınlar bölümünün yöneticiliğinde bulundu. Burada Güney Avrupa ve Fransızca Yayınlar Müdürüyken 1986'da emekliye ayrıldı. O günden bu yana, bütün çalışmalarını Türkiye'yle ilgili konularda araştırmalara ayırıyor. Sık sık Türkiye'yi ziyaret eden Andrew Mango Londra'da oturuyor. Mango'nun, Türkiye'yle ilgili ilk yazısı 1957 yılında Political Quarterly adlı dergide yayınlandı. Turkey ve Discovering Turkey adlı tanıtıcı çalışmalarını Turkey: The Challenge of a New Role (1994) adlı kitabı izledi. Türkçe'de Atatürk (Modern Türkiye'nin Kurucusu) 2000 yılında yayımlandı.
6 Temmuz 2014 tarihinde 88 yaşında Londra'daki evinde öldü.
Bizans İmparatorluğu'nun tarih, sanat ve mimarisi hakkında uzman olan Cyril Mango'nun kardeşidir.

Bir bilge aydın: Andrew Mango - BBC Türkçe16 Temmuz 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ankara Antlaşması (1926), 5 Haziran 1926 tarihinde, Türkiye ve Irak arasındaki siyasi sınırları belirlemek ve komşuluk münasebetlerini düzenlemek amacıyla İngiltere ve Türkiye tarafından Ankara'da imzalanan anlaşma.

Lozan Antlaşmasından sonra Türkiye'nin uğraştığı sorunlardan biri de Irak sınırı ve Musul sorunudur. İngiltere ile Türkiye arasında barışı tehlikeye sokan Musul sorunu zorlukla çözümlenebildi. Musul, Mondros Mütarekesinin imzalandığı sırada Osmanlı Devleti'ne bağlıydı. Yüzyıllarca Türk egemenliğinde kalan Musul Vilayeti, Mîsâk-ı Millî sınırları içindeki toprak parçalarından biri olarak ilan edilmiştir.
İngiltere, Mondros Mütarekesinin 7. maddesine dayanarak, antlaşmanın imzalanmasından birkaç gün sonra Musul'u işgal etti. Millî Mücadele'nin zor koşulları içinde TBMM Hükûmeti bu bölgeyle ilgilenemedi.
Türkiye, Lozan Konferansı'nda Musul ve Kerkük'ün Misak-ı Millî sınırları içerisinde yer aldığını söyleyerek İngiltere'den Musul'un kendisine bırakılmasını istedi. Fakat İngiltere, bu bölgenin geleceğinin Milletler Cemiyeti'nin kararına bırakılmasını savundu.
Musul sorununun çözümlenmesi için İngilizler ile ilk kez 1924 yılında İstanbul'da Haliç Konferansında görüşmeler yapıldı. Bu görüşmelerde İngilizler'in Musul Vilayeti'nin yanı sıra Hakkâri'yi de talep etmelerinden ötürü anlaşmaya varılamadı. Haliç Konferansı'nın başarısızlıkla sona ermesinden sonra İngilizler isteklerini zorla kabul ettirmek için bazı olayları bahane ederek Türk hükûmetine bir ültimatom verdiler. Ültimatomda, istekleri kabul edilmeyecek olursa askeri girişimlerde bulunacaklarını açıklıyorlardı. Türk hükûmeti bu ültimatoma verdiği karşılıkta, sınırlarını ve bağımsızlığını korumak için her türlü önlemi alacağını bildirdi. Bu kesin karar karşısında, İngiltere hükûmeti herhangi bir harekette bulunmaya cesaret edemedi. Öte yandan Şeyh Said İsyanı nedeniyle gerekli askerî harekât da yapılamadı.
1926 yılında Musul Sorunu Milletler Cemiyetine götürüldü. Sorun burada da çözümlenemeyince Yüksek Adalet Divanı'na verildi. Burada da olumlu bir sonuç alınamadı. Nihayet, İngilizlerle Ankara'da bu konu üzerinde yapılan görüşmeler bir anlaşma ile sona erdi.
Sonuç olarak 5 Haziran 1926 tarihinde Ankara'da antlaşma imzalandı. 7 Haziran 1926 tarihinde TBMM'de onaylanarak kabul edildi.

Musul ve Kerkük vilayetleri Irak'a verilecektir.
Irak sınırı Milletler Cemiyeti'nin 29 Ekim 1924 tarihindeki aldığı kararla kesin olarak belirtilmiştir.
Milletler Cemiyeti'nin belirttiği sınır kararını iki devlet de kabul edecek ve bozmak için herhangi bir eylem hazırlığına girmeyecektir.
Türkiye ve Irak arasında sınır Brüksel hattı olduğu kararlaştırıldı.
Irak Musul'dan elde ettiği petrolün %10'unu 25 yıllık süre boyunca Türkiye'ye verecektir.
Türkiye bu parayı 4 yıl boyunca almıştır ancak kalan 21 yıllık hakkını ise 500.000 Sterlin'e İngiltere lehine vazgeçmiştir.
Irak hükûmeti antlaşma imzalanana kadar kendi halkından Türkiye lehine konuşanlara genel af tanıyacağını söyler.
Türkiye ve Irak, dost devletler arasında yapılan “suçluların iadesi“ için görüşmeye karar vermiştir.
Antlaşmanın 2. faslı yürürlüğe girdiğinden itibaren on sene müddetle yürürlükte kalacaktır.
10 sene sonra taraflardan biri feshetme hakkına sahip olabilecektir.
Maddeler taraflarca tasdik edilecek ve derhal Ankara'ya gönderilecektir.
Antlaşma tasdik edildikten sonra Lozan Antlaşması'nı imzalayan devletlere gönderilecektir.
1936 yılında Irak ile Türkiye arasında 18 Temmuz 1936 gününden itibaren, 1926 Ankara antlaşmasına getirilen bazı hükümler:

Sınır komisyonu 6 ayda bir toplanmaktadır,
Sınır konuları gözden geçirilmektedir,
Antlaşmayı imzalayanlar, sınır bölgesinde diğer devlete karşı olan propagandalara izin vermeyecektir; ancak bu maddeye uyulmamaktadır.

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi (kısaca DTCF), Ankara Üniversitesinin en büyük fakültesidir. Türkiye'de fakülte adıyla kurulmuş ilk yükseköğretim kurumudur. 

Atatürk, fakültenin kurulmasını önerirken, çağdaş Türkiye'nin yapacağı atılımla hem ulusal bilincin gelişmesi hem de özgür düşünceli bireylerin doğru ve ülkesine yararlı yetişebilmesi için, Türk dilinin, Türk tarihinin ve Türk kültürünün derinliğine araştırılmasının en başta gelen koşul olduğuna inanıyordu. Türkiye'de sosyal bilimler alanında seçkin bir yeri bulunan bu fakültenin kuruluş yasası Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından 14 Haziran 1935'te kabul edilmiş ve karar 22 Haziran 1935 tarih ve 3035 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanmıştır. Fakültenin kurucu dekanlığını Prof. Dr. Ali Muzaffer Göker yapmıştır.
1935-1940 yılları arasında Evkaf Apartmanı'nda faaliyetini sürdüren fakültenin bugünkü binasının planı Alman mimar Bruno Taut tarafından çizilmiştir.
1936 yılında 195 öğrenci ile öğretime başlayan Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, 13 Haziran 1946'ya kadar Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitim Bakanlığına bağlı olarak faaliyet göstermiş, bu tarihten itibaren 4936 sayılı Üniversiteler Kanunu ile Ankara Üniversitesinin bünyesinde yer almıştır.
Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Türk ve Türkiye tarihinin incelenmesine kaynaklık edecek olan Sümerce ve Hititçeden Latince ve Yunancaya, antik Doğu ve Batı dillerinin yanında modern diller ile coğrafya, felsefe, psikoloji, sosyoloji, tarih ve antropoloji gibi çeşitli sosyal bilimlerin farklı alanlarında eğitim veren bir bilim kurumudur. Türkiye'de tiyatro eğitiminin konservatuvarlar dışında, bilimsel düzeyde verildiği ilk bölüm olan DTCF Tiyatro Bölümünü de bünyesinde barındıran fakültede hem temel kaynaklara inen hem de çağdaş dünyaya ayak uydurmayı hedefleyen 19 bölüm, 76 ana bilim dalı ve 2 ana sanat dalı mevcuttur. Bunlardan 17 bölüm, 65 ana bilim dalı ve 2 ana sanat dalında eğitim-öğretim yapılmaktadır.
1942'de yayına başlayan Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi günümüzde de yayına devam etmektedir.

1937 yılında Alman mimar Bruno Taut tarafından planı çizilen ve yapılan Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinin eğitim ve öğretim binasının projesi Ankara İmar Planı'nı gerçekleştiren Hermann Jansen tarafından eleştirilmiş ve karşı çıkılmışsa da Nevzat Tandoğan başkanlığındaki İmar İdare Heyeti gösterilen sakıncaları yerinde bulmayarak projeyi uygulamaya karar vermiştir. Üç yıl süren inşaatın ardından Ekim 1940'ta eğitim öğretime açılmıştır. 
Bodrum üzerine dört katlı olan yapı, ana caddeye paralel dikdörtgen prizmatik kütlesi ile bunun iki ucuna eklenmiş küçük bloklardan meydana gelir. Girişin yer aldığı ön cephenin orta bölümü öne ve yukarı doğru küçük çıkıntılar yapılarak vurgulanmıştır.
Yapının mimarının Mimar Sinan ve Osmanlı mimarisi hayranlığı nedeniyle giriş cephesinde taş ve tuğla birlikte kullanılmış, yan ve arka cepheler ise sıva ile kaplanmıştır.
Ön cephe alınlıkta yer alan Atatürk maskı Avusturyalı heykeltıraş Joseph Thorak'ın çalışmasıdır. Orta blokun alınlığında Atatürk'ün Hayatta En Hakiki Mürşit İlimdir özdeyişi yer almaktadır.
Fakülte bahçesinde yer alan Mimar Sinan Anıtı ise Hüseyin Anka Özkan tarafından yapılmıştır.

Antropoloji Bölümü
Fizik Antropoloji Ana Bilim Dalı
Paleoantropoloji Ana Bilim Dalı
Sosyal Antropoloji Ana Bilim Dalı
Arkeoloji Bölümü
Klasik Arkeoloji Ana Bilim Dalı
Protohistorya ve Önasya Arkeolojisi Ana Bilim Dalı
Tarih Öncesi Arkeolojisi Ana Bilim Dalı
Batı Dilleri ve Edebiyatları Bölümü
Alman Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı
Amerikan Kültürü ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı
Çağdaş Yunan Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı
Hollanda Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı
Fransız Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı
Hungaroloji Ana Bilim Dalı
İngiliz Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı
İspanyol Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı
İtalyan Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı
Romen Dili ve Edebiyatı Bilim Dalı
Bilgi ve Belge Yönetimi Bölümü
Coğrafya Bölümü
Beşeri ve İktisadi Coğrafya Ana Bilim Dalı
Bölgesel Coğrafya Ana Bilim Dalı
Fiziki Coğrafya Ana Bilim Dalı
Türkiye Coğrafyası Ana Bilim Dalı
Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları Bölümü
Güney-Batı Türk Lehçeleri ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı
Güney-Doğu Türk Lehçeleri ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı
Kuzey-Batı Türk Lehçeleri ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı
Kuzey-Doğu Türk Lehçeleri ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı
Dilbilim Bölümü
Genel Dilbilim Ana Bilim Dalı
Uygulamalı Dilbilim Ana Bilim Dalı
Doğu Dilleri ve Edebiyatları Bölümü
Arap Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı
Fars Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı
Hindoloji Ana Bilim Dalı
Japon Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı
Kore Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı
Sinoloji Ana Bilim Dalı
Urdu Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı
Eskiçağ Dilleri ve Edebiyatları Bölümü
Hititoloji Ana Bilim Dalı
Latin Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı
Sumeroloji Ana Bilim Dalı
Yunan Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı
Felsefe Bölümü
Bilim Tarihi Ana Bilim Dalı
Sistematik Felsefe ve Mantık Ana Bilim Dalı
Felsefe Tarihi Ana Bilim Dalı
Halkbilim Bölümü
Etnoloji Ana Bilim Dalı
Halkbilim Ana Bilim Dalı
Kafkas Dilleri ve Kültürleri Bölümü
Ermeni Dili ve Kültürü Ana Bilim Dalı
Psikoloji Bölümü
Deneysel Psikoloji Ana Bilim Dalı
Gelişim Psikolojisi Ana Bilim Dalı
Sosyal Psikoloji Ana Bilim Dalı
Uygulamalı Psikoloji Ana Bilim Dalı
Sanat Tarihi Bölümü
Slav Dilleri ve Edebiyatları Bölümü
Bulgar Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı
Polonya Dili ve Kültürü Ana Bilim Dalı
Rus Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı
Sosyoloji Bölümü
Genel Sosyoloji ve Metodoloji Ana Bilim Dalı
Kurumlar Sosyolojisi Ana Bilim Dalı
Toplumsal Yapı ve Değişme Ana Bilim Dalı
Uygulamalı Sosyoloji Ana Bilim Dalı
Tarih Bölümü
Eskiçağ Tarihi Ana Bilim Dalı
Genel Türk Tarihi Ana Bilim Dalı
Orta Çağ Tarihi Ana Bilim Dalı
Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Ana Bilim Dalı
Yakın Çağ Tarihi Ana Bilim Dalı
Yeniçağ Tarihi Ana Bilim Dalı
Tiyatro Bölümü
Dramatik Yazarlık Ana Sanat Dalı
Oyunculuk Ana Sanat Dalı
Tiyatro Tarihi ve Teorisi Teorisi Ana Bilim Dalı
Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü
Eski Türk Dili Ana Bilim Dalı
Eski Türk Edebiyatı Ana Bilim Dalı
Yeni Türk Dili Ana Bilim Dalı
Yeni Türk Edebiyatı Ana Bilim Dalı

Resmî site

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi; Türkiye'de cumhuriyetin ilanının ardından ilk hukuk okulu olarak 1925 yılında Ankara'da Ankara Adliye Hukuk Mektebi ünvanıyla kurulan, 1946 yılından itibaren Ankara Üniversitesine bağlı bir hukuk fakültesidir.
5 Kasım 1925'te Mustafa Kemal Atatürk tarafından açılan okul, cumhuriyet dönemi Türkiye'sinde sıfırdan kurulan ilk yükseköğrenim kurumudur.
I. TBMM binasında öğretime başlayan Ankara Adliye Hukuk Mektebi, 1928 yılında ilk mezunlarını vermiştir. Daha sonra ünvanı Ankara Hukuk Fakültesi ve Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi olarak değişen kurum, eğitim hizmetini günümüzde Ankara Üniversitesinin Cebeci kampüsünde sürdürür.

Ankara'da bir hukuk mektebi açılması fikri Millet Meclisinde Kastamonu Milletvekili Abdülkadir Kemali Bey tarafından dile getirilmiştir. 16 Mart 1921'de Abdülkadir Kemali Bey, I. Dünya Savaşı'nda askere gönderildikleri için eğitimleri yarım kalan öğrenciler için Ankara'da Adalet Bakanlığına bağlı bir hukuk mektebi açılmasını öngören üç maddelik bir kanun teklifi vermiş; ancak, teklif Maarif Encümeni (Meclis Millî Eğitim Komisyonu) tarafından bina, malzeme ve öğretmen bulunamadığı gerekçesi ile reddedilmiştir.

1924 yılında şerî mahkemelerin kapatılması ile birlikte şerî mahkemelere hakim ve savcı yetiştiren Mekteb-i Kuzzat'ın da varlığına son verilmesinin ardından, ihtiyaç duyulan hakim, savcı, icra memuru, zabıt katibi, müstantik gibi kadrolara yönelik adliye memurlarının yetiştirilmesi için hâlihazırda İstanbul'da faaliyet gösteren İstanbul Darülfünunu Hukuk Fakültesi'nin yanı sıra Ankara'da da bir hukuk mektebinin kurulmasına ihtiyaç duyulmuştur. 1925 yılında Ankara'da bir hukuk okulu kurma isteği dönemin Adalet Bakanı Mahmut Esat Bey'in girişimi ile Meclis gündemine alınmıştır. Mahmut Esat Bey 1925 yılı Bütçe Kanunu tasarısına, hakim azlığı gerekçesi ile bir yatılı hukuk okulu açılması için ödenek koydurmuştu. 23 Şubat 1925 tarihinde Meclis Genel Kurulunda, uzun tartışmalardan sonra dört oyluk farkla Ankara Leylî (yatılı) Hukuk Mektebi'nin açılması söz konusu Bütçe Kanunu kapsamında kabul edilmiştir. Hakim kadrolarındaki açıkları kapatmak üzere kurulan kurum bir fakülte değil, Adalet Bakanlığı bünyesinde yatılı bir meslek okulu niteliğindeydi ve öğretim kadrosu adliye erkânından oluşuyordu. Bu tartışmalar sırasında İstanbul Hukuk Mektebi müderrisi Cemil Bey, Ankara'da bir hukuk okulu kurulması fikrini şu şekilde ifade etmiştir:Merkez-i Cumhuriyette bulunuyoruz. Buranın bir Mekteb-i Hukuka behemehâl ihtiyacı vardır. Yapılacak tedrisâttan bu muhit de istifâde edecektir, yalnız talebe değil. Dünyanın en güzel inkılâbını yapmış bir memlekette asrın hukukiyâtı okunmaz olur mu, efendiler? Biraz da İstanbul'un ettiği istifâde kadar Anadolumuz da maariften hissemend olsun... Benzer şekilde, Cemil Bey anılarında Mahmut Esat Bey'in Meclis önündeki isteklerinin mütevazı olduğunu; İstanbul Hukuk gibi mükemmel bir fakülte değil, zaman içinde gelişecek bir tür meslek okulu talep ettiğini ve bu talebin devlet merkezine ve devrime dayanması nedeniyle Ankara Adliye Hukuk Mektebi'nin kurulması kararının Meclis’ten alındığını aktarmaktadır.

Henüz binası, müdürü ve öğretim kadrosu bulunmadığı halde 1925 yılı yaz aylarında okula kayıt için başvuru alınmaya başlandı. Lise, yedi senelik idadi veya bir yükseköğrenim kurumu mezunları veya bir yükseköğrenim kurumunda kayıtlı olanlar sınavsız, lise öğrencisi olanlar veya lise muadili başka kurumlardan mezun olanlar ise oldukça zor bir sınavla okula kabul edildiler. Okula ilk olarak 301 öğrenci kayıt yaptırdı, içlerinden 75 öğrenci yatılıydı.
15 Eylül 1925 tarihinde Mahmut Esat Bozkurt Adalet Bakanlığında okul müfredatının ve yönetiminin belirlenmesi amacıyla Ahmet Ağaoğlu, Yusuf Akçura, Şevket Memedali Bilgişin, Cemil Bilsel, Tevfik Kamil Koperler, Yusuf Kemal Tengirşenk, Süheyp Nizami Derbil, Hasan Saka, Refik Saydam, Sadri Maksudi Arsal ve Şükrü Kaya gibi dönemin önemli hukukçularından oluşan bir komisyon oluşturulmuştur.
Ankara Hukuk Mektebinde ilk dersi 5 Kasım 1925'te Hukuk-ı Esasiye profesörü Ağaoğlu Ahmet Bey vermiştir.

Okul kurulduğu sırada henüz Ankara'da bir üniversite bulunmadığından herhangi bir üniversiteye bağlı değildi bu yüzden "fakülte" adıyla değil "Ankara Adliye Hukuk Mektebi" adıyla kurulmasına karar verildi. 3 yıllık olarak belirlenen okul müfredatında Mecelle'nin okutulmamasına karar verildi. İlk kez Türk Hukuk Tarihi kürsüsü kuruldu, "Usûl-i Fıkıh" dersi ise kaldırıldı. Komisyon toplantısında en önem verilen konulardan biri de okulda izlenecek metottu. Gerek bilimsel araştırmada ve gerekse öğretimde tetkik ve tenkit (araştırma ve eleştirme) metodu seçildi. Okulun ilk yıllarında Medeni Hukuk, Cezaiyât, İktisat, İlm-i Mâli, Ticaret-i Beriyye, Ticaret-i Bahriye, Devletler Umumi Hukuku, Devletler Hususi Hukuku, İdare Hukuku, Hukuk-ı Esasiye, Roma Hukuku ve Mukayeseli Kavanin, Siyasi Tarih ve Hukuk Tarihi kürsüleri bulunuyordu.

Okulda ders verecek hocaların akademik unvanlarının ne olacağı konusu da komisyonda uzunca tartışılmıştır. O dönemde üniversite hocalarına "müderris" deniyordu. Ancak müderris unvanının medreseyi çağrıştırdığını düşünen Ankara Hukuk Mektebi kurucuları kendilerine bu unvan ile hitap edilmesini istemiyorlardı. Akla gelen bir diğer sıfat "muallim" idi. Ancak hâlihazırda İstanbul Darülfünunu Hukuk Fakültesi'nde "muallim" unvanının doçent unvanına karşılık olarak kullanılmasından dolayı, İstanbul Darülfünunu Hukuk Fakültesi'nden gelen Müderris Cemil Bey'in unvanının doçentliğe düşürülmüş gibi algılanabileceği kaygısıyla bu unvan da kabul görmedi. Bu sebeplerle, Ankara Hukuk Mektebi'nin kurucuları ders verilecek kişilere "müderris" yerine "profesör" denmesine karar verdi. Böylece Ankara Hukuk Mektebi'nde öğretimin başlaması ile birlikte "profesör" unvanı Türk yükseköğretim tarihinde ilk defa kullanılmış ve kelime Türkçeye girmiş oldu.

Mustafa Kemal Paşa, "Profesörler Meclisi" adını alan komisyonun fahri başkanlığına, başvekil İsmet Paşa ise "Türk Hukuk Tarihi fahri profesörlüğüne" getirildi. Mahmut Esat Bey, Meclis Reisi görevini üstlendi ve "İhtilaller Tarihi" dersinin profesörlüğünü üstüne aldı. İstanbul Darülfünunu Hukuk Fakültesi müderrislerinden Cemil Bey, "Reis Vekili" yani fakülte dekan oldu. 11 profesörle eğitim-öğretim hayatına başlayan Ankara Adliye Hukuk Mektebi'nin öğretim elemanı sayısı zamanla yirmilere çıkmıştır. Ankara Adliye Hukuk Mektebi'nin ilk yıllardaki kadrosu şu şekildedir:

Ağaoğlu Ahmet Bey (Kars Mebusu) - Hukuku Esasiye Profesörü
Akçuraaoğlu Yusuf Bey (İstanbul Mebusu) - Tarihî Siyasi Profesörü
Bahaeddin Bey (Darülfünun Müderrislerinden) - Hukuku Ceza ve Usulü Cezaiye Profesörü
Cemal Hüsnü Bey (Gümüşhane Mebusu) - İktisat Profesörü
Cemil Bey (Darülfünun Müderrisi) - Hukuku Düvel Profesörü
Fahri Ecevit - Tıbb-ı Adlî Profesörü
Refik Bey (Sıhhiye Vekili) - Tıbb-ı Adlî Profesörü
Saraçoğlu Şükrü Bey (İzmir Mebusu) - İktisat-ı Nazarî Profesörü
Şükrü Kaya Bey (Menteşe Mebusu) - İktisat Mezhepleri Profesörü
Şevket Memedali Bey (İş Bankası Hukuk Müşaviri) - Hukuku Ticaret Profesörü
Sadri Maksudi Bey - Türk Hukuk Tarihi ve Hukuk Tarihi Profesörü
Süheyp Nizami Bey (Ziraat Bankası Umum Muamelât Müdürü) - Hukuku İdare Profesörü
Tevfik Kâmil Bey (İstanbul Mebusu) - Roma Hukuku Profesörü
Mahmut Esat Bey (Adliye Vekili) - İhtilâller Tarihi Profesörü
Mazhar Nedim Bey - Deniz Ticareti profesörü,
Mustafa Fevzi Bey (Saruhan Mebusu) - Fıkıh Tarihi Profesörü
Mustafa Şeref Bey (Burdur Meb'usu) - Hukuku İdare ve Hukuku Âmme Profesörü
Nusret Bey (Devlet Şûrası Reisi) - Hukuku Hususiyeyi Düvel profesörü,
Veli Bey (Hariciye Hukuk Müşaviri) - Hukuku Medeniye Profesörü
Yusuf Kemal Bey (Sinop Mebusu) - İktisat Profesörü
Sabri Şakir Bey (Hukuk işleri Müdürü) - Usul-i Muhakeme-i Hukukiye Profesörü

Ankara Hukuk Mektebi 5 Kasım 1925 günü Türkiye Büyük Millet Meclisinin (1. Meclis Binası) Genel Kurul Salonu'nda Mustafa Kemal Atatürk tarafından açılmıştır. Mustafa Kemal Atatürk, Ankara Adliye Hukuk Mektebi'nin açılışına atfettiği anlamı şu sözlerle dile getirmiştir:"Cumhuriyetin merkez-i idaresinde bir Hukuk Mektebi açmak vesilesi bugünkü içtimaımızı ihzar etmiş bulunuyor. Bugün şahit olduğumuz, hâdise, yüksek memur ve mütehassıs âlimler yetiştirmek teşebbüsünden daha büyük bir ehemmiyeti hâizdir. Senelerden beri devam eden Türk İnkılâbı, mevcudiyetini ve zihniyetini, hayat-ı içtimaiyenin menbâsı olan yeni esasat-i hukukiyede tespit ve teyit etmek çaresine tevessül etmiştir... Cumhuriyetin müeyyidesi olacak bu büyük müessesenin küşâdında hissettiğim saadeti hiçbir teşebbüste duymadım ve bunu izhar ve ifade etmekle memnunum."Açılış konuşmalarından sonra Ankara Adliye Hukuk Mektebi'nin ilk dersini vermek üzere Hukuku Esasiye Profesörü Ağaoğlu Ahmet Bey Anayasa Hukukuna genel bir giriş yaparak okulun ilk dersini vermiş oldu. Tarihçi Prof. Dr. İlber Ortaylı 5 Kasım 1925 tarihini hukuk eğitimimizde bir dönüm noktası olarak kabul etmektedir.
Ankara Hukuk Mektebi eski bir kuruluş geleneğini takip etti, Tanzimat döneminde kurulan yüksekokullar ya Maarif-i Umumiye Nezareti'nin ya da İstanbul Ticaret mektebi örneğinde olduğu gibi Ticaret ve Meadin Nezareti'nin bir-iki odasında kurulur, birkaç sene nezaretin içinde idare ederler, sonra ayrı bir binaya taşınırlardı. Ankara Adliye Hukuk Mektebi'nin ilk binası iki katlı ahşap bir bina olan ve telgrafhane olarak Kurtuluş Savaşı boyunca önemli görevler üstlenen binadır. Yatılı öğrencileri de barındıran bu binanın, fakülte müdürüne ve diğer fakülte üyelerine ait iki de eklentisi vardır. 5 Kasım 1925 tarihinde okul açıldıktan sonra, telgraf binasının boşaltılması geciktiği için dersler bir ay kadar Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisinde yapıldı. Yatılı öğrenciler ise, okulun tadilat hazırlıkları yapılırken bir süre Yahudi Mahallesi'ndeki eski Müstantik Mektebi'nde kaldılar. Tadilatlar tamamlanınca, eğitim Meclis binasından telgrafhane binasına; yurtlar da Müstantik Mektebinden, telgrafhanenin arka sokağında bulunan bir binaya taşındı. Yeni yurdun üst katında

Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi, Ankara Üniversitesi'nin bir fakültesi. Türkiye'nin ilk ziraat fakültesidir.

Ankara'da ziraat alanında ilk yükseköğretim kurumu olan "Yüksek Ziraat Mektebi" 1930 yılında Ziraat Vekaleti'ne bağlı olarak kurulmuş, üç yıl sonra yani Cumhuriyet'in 10. yılında 2524 sayılı kanunla  30 Ekim 1933 tarihinde Yüksek Ziraat Enstitüsü'ne dönüştürülmüştür. Tam anlamıyla bir "Ziraat Üniversitesi" hüviyetinde kurulan enstitü Ziraat Vekaleti'ne bağlıdır ve Ziraat, Tabii İlimler, Veteriner, Orman ve Ziraat Sanatları (Gıda) fakültelerinden oluşmaktadır. Enstitüde uygulanan eğitim ve öğretim sisteminde öğrenciler ilk yıl Atatürk Orman Çiftliğinde staja gönderilmekte, ilk iki yarılı kapsayan 10 aylık sürekli stajla birlikte 8 yarıyıl, yani 4 yıllık genel ziraat öğretimi görmekteydi.
1946 yılında çıkarılan 4936 sayılı kanun ile Ankara Üniversitesi kurulmuş, 7/7/1948 tarih ve 5234 sayılı "Üniversiteler Kanununa ek Kanun" hükümleri gereğince, Yüksek Ziraat Enstitüsü kapatılarak bünyesindeki Ziraat ve Veteriner Fakülteleri Ankara Üniversitesi'ne, Orman Fakültesi İstanbul Üniversitesi'ne bağlanmış, Ziraat Sanatları Fakültesi Ziraat Fakültesi ile birleştirilmiş, Tabii İlimler Fakültesi ise Fen Fakültesi'ne dönüştürülmüştür.
1955 yılına kadar ülkenin tek ziraat fakültesi iken sonraki yıllarda Ege, Atatürk, Çukurova Üniversitelerinin ve bu üniversiteler bünyesindeki ziraat fakültelerinin kuruluşuna önemli katkılar sağlamıştır.

Ahmet Anzavur Ayaklanması (ya da Anzavur İsyanı), Türk Kurtuluş Savaşı'na karşı Anadolu'da düzenlenen ayaklanmalardan biridir. İstanbul Hükümeti'nce desteklenmiş olan Anzavur Ayaklanması'nın adı, ayaklanmaya önderlik eden Anzavur Ahmet'ten gelir. Ahmet Anzavur'un önderliğinde çeşitli aralıklarla gelişen ayaklanmalar, esasen Anadolu'daki direnişi kırmaya yönelen iç isyanlar arasında en önemlisi sayılabilir. Çünkü Batı Cephesi'nin oluşturulması ve Yunanistan işgalinin durdurulmasının gecikmesine sebep olmuştur.

Birinci Anzavur isyanının nedenleri arasında Birleşik Krallık'ın tahriklerinin rolü önde gelir. Birleşik Krallık Mondros Mütarekesi'nden sonra hâkim vaziyete geldiği Boğazlar ve Marmara Denizi'ndeki mevcut durumunu korumak ve devam ettirmek, Kuvâ-yi Milliye'yi buralara yaklaştırmamak ve burada bir tampon bölge meydana getirmek istiyordu. Ayaklanmaların başlıca sebepleri:

Boğazlardaki üstünlüğü korumak isteyen ve Anadolu ile Trakya'daki Kuvâ-yi Milliyecilerin birleşmesine karşı olan Birleşik Krallık'ın kışkırtmaları.
Birleşik Krallık'ın güdümündeki Damad Ferid Paşa'nın yeniden sadrazam olmak ve Kuvâ-yi Milliyecilerden intikam almak istemesi.
Birleşik Krallık'ın ayaklanmanın işgalci Yunanistan Krallığı'na karşı direnen millî kuvvetleri zayıf düşüreceğini umması.
Bazı Kuvâ-yi Milliyecilerin yaptığı bir kısım hatalar.

Sivas Kongresi sonrasında İstanbul Hükûmeti, Kuvâ-yi Milliyecilerin dine ve halifeye karşı oldukları propagandasıyla halkı kışkırtıyordu. Eski bir jandarma subayı olan Anzavur Ahmet'i de Kuzey Ege ve Marmara bölgelerindeki direnişi kırmakla görevlendirdi. Anzavur Ahmet Eylül 1919'da Biga, Gönen ve Manyas'ta Kuvâ-yi Milliye karşıtı çalışmalara başladı. 1 Ekim 1919'da başlayan ayaklanmayla, 12 Kasım 1919'da silahlı adamlarıyla Susurluk'a girdi. Ama Kirmastı (Mustafakemalpaşa) yakınlarında Çerkes Ethem kuvvetlerine yenildi.

Anzavur Ahmet, Şubat 1920'de ikinci kez ayaklandı. Gâvur İmam adlı bir başka ayaklanmacının denetimindeki Biga'yı üs edindi. Ardından Gönen, Manyas, Ulubat, Susurluk, Bandırma ve Karacabey'i ele geçirdi. Çerkes Ethem ve Danişmentli İsmail Efe komutasındaki Kuva-i Seyyare güçleri, zorlu bir savaşın ardından 16 Nisan 1920'de Anzavur Ahmet'in kuvvetlerini dağıttılar. Bunun üzerine 19 Nisan'da Karabiga'ya kaçan Anzavur oradan da bir Britanya gemisiyle İstanbul'a dönmüştür. Böylece, Batı Cephesi'nin oluşturulmasını ve Yunan işgalinin durdurulmasını geciktiren Anzavur Ayaklanması Nisan ayı sonunda kesin olarak bastırılmış oldu.

Süleyman Şefik Paşa kendisine sonradan katılan Anzavur Ahmet ile anlaşmazlığa düşünce İstanbul'a dönmüş ve Kuvayı İnzibatiye'nin başına Yarbay Senai geçmiştir. Kuvayı İnzibatiye'nin bu dönemdeki amacı Geyve boğazını alarak Eskişehir istikametinin yolunu açmaktır. Bu amaçla top ve makineli tüfeklerle pekiştirilmiş 2.000 kişilik bir kuvvetle Geyve boğazına taarruza karar verilmiştir. Anzavur Ahmet'in komutası altında 15-16-17 Mayıs'ta saldırılar gerçekleştirilmiş, her defasında geri püskürtülen Anzavur Ahmet, Adapazarı'ndan ayrılarak İstanbul'a dönmüştür. 23 Mayıs'ta yeniden temas edilen Kuvayı İnzibatiye birlikleri ağır bir yenilgiye uğratılmış, 3 subay, 40 kadar er esir edilmiş, 4 topla 4 makineli tüfek ve çok sayıda malzeme ele geçirilmiş, Sapanca ve Adapazarı kurtarılmıştır.

Hilafet Ordusu

Türkiye'nin başkenti Ankara'da bulunan ve Mustafa Kemal Atatürk'ün naaşının yer aldığı anıt mezar olan Anıtkabir, inşasının tamamlanmasından beri birtakım miting ve protestolara ev sahipliği yaptı. 2524 sayılı Anıtkabir Hizmetlerinin Yürütülmesine İlişkin Kanun'un 2. maddesi maddesi uyarınca hazırlanan ve 9 Nisan 1982'de yürürlüğe giren yönetmelikle birlikte Anıtkabir'de, Atatürk'e saygı amacı dışındaki her türlü tören, gösteri ve yürüyüş yapılması yasaklandı.

Mustafa Kemal Atatürk'ün Anıtkabir'e nakledildiği gün olan 10 Kasım 1953'ün ertesi günü, Türkiye Millî Talebe Federasyonu tarafından "Atatürk'e sevgi gösterisi" adı altında, iktidardaki Demokrat Parti yanlısı bir miting yapıldı. Ulus ve Lozan gibi meydanlarda başlayan miting, katılımcıların Anıtkabir'e yürümesiyle burada da devam etti. Benzer miting, 11 Kasım 1954'te de gerçekleştirildi.
"Ya Taksim, Ya Ölüm" hareketi kapsamında Türkiye'de düzenlenen mitinglerin üçüncüsü, Türkiye Millî Talebe Federasyonu tarafından 12 Haziran 1958'de Anıtkabir'de düzenlendi. Bu miting, yaklaşık 200.000 katılımcıyla bu gösterilerin en büyüğüydü. Anıtkabir'deki tören meydanında III. Makarios'u temsil eden siyah sakallı papaz kuklaları yakıldı ve darağacına asıldı. Mitingde Fazıl Küçük bir konuşma da yaptı.

19 Mayıs 1960'ta, Demokrat Parti muhalifleri tarafından Ankara'da gerçekleştiren miting sırasında, Anıtkabir'e giden yollarda emniyet kuvvetlerinin aldığı tedbirleri aşan göstericiler, Anıtkabir'e ulaştı. Atatürk'ün sembolik lahdinin bulunduğu Şeref Holü'nde göstericiler saygı duruşunda bulundu. Bu esnada emniyet kuvvetleriyle protestocular arasında arbede yaşandı.
Ankara Tekniker öğrencileri; kendilerine yedek subaylık hakkı tanınması, ders müfredatının değiştirilmemesi ve okul yönetiminin de kendilerine kötü muamelede bulunması gerekçeleriyle 12 Kasım 1960'ta, okullarından Anıtkabir'e kadar uzanan protesto yürüyüşü gerçekleştirdi. "Üniversiteye giremedikleri" gerekçesiyle protesto amacıyla İstanbul'dan yola çıkan öğrencilerin yürüyüşü, 5 Kasım 1961'de Anıtkabir'de sona erdi. 27 Mayıs Darbesi'nin ardından yapılan düzenlemelerle ordudaki görevlerinden emekli edilen ve darbeye katılmayan 7000 kadar subay tarafından kurulan Eminsu Derneği üyeleri, zaman zaman Anıtkabir'deki lahde şapkalarını bırakarak ordudan atılmalarını protesto etmekteydi. 13 Ocak 1962'de gerçekleştirdikleri protestoda Ankara Üniversitesi'nin Siyasal Bilgiler ile Hukuk fakültesi öğrencileri, "kahrolsun komünistler" ve "kahrolsun gerici basın" sloganları atarak Yeni İstanbul, Zafer ve Son Havadis gazetelerini yaktılar. 14 Şubat 1962'de Öğretmen Dernekleri Federasyonu, bazı milletvekili ve senatörlerin yaptığı köy enstitüsü mezunları karşıtı konuşmaları protesto amacıyla sessiz bir yürüyüş yapmak istese de emniyet kuvvetleri buna izin vermedi. Ancak devamında Anıtkabir'e ulaşan protestocular, kendilerini çevreleyen polislerin eşleğinde Atatürk'e ve onun devrimlerine bağlı kalma yemini ettiler. 26 Mart 1962'de, önceki gün Kıbrıs'ta yaşanan bombalı saldırıyı protesto etme amacıyla yapılan sessiz yürüyüşün sonunda Anıtkabir'e çelenk konuldu.

Cumhuriyet Mitingleri

Özel

Genel
Boran, Tunç (2011). Mekân ve Siyaset İlişkisi Bağlamında Anıtkabir (1938-1973) (Doktora tezi). Ankara: Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü.

Anıtkabir Proje Yarışması, 1938'de ölen Mustafa Kemal Atatürk'ün naaşının defnedileceği anıt mezar olan Anıtkabir'in tasarımı ve özellikleri için başlatılan uluslararası proje yarışmasıdır. 1 Mart 1941'de başlayan yarışma, 2 Mart 1942'de sona erdi. Yarışmayı, Emin Onat ile Orhan Arda'nın tasarımı kazandı.

Mustafa Kemal Atatürk'ün 10 Kasım 1938'de, İstanbul'daki Dolmabahçe Sarayı'nda ölümünün ardından, defin yerinin konusunda basında çeşitli tartışmalar başladı. Atatürk için bir anıt mezar yapılması belirlenirken, 1939'da bu anıt mezarın Rasattepe'de yapılması tespit edildi.
Cumhuriyet Halk Partisi milletvekillerinden oluşan Anıtkabir'in inşa edileceği arazinin kamulaştırılmasıyla görevli komisyon, 6 Ekim 1939'da Anıtkabir için uluslararası bir proje yarışmasının düzenlenmesine karar verdi. Başbakan Refik Saydam, 21 Kasım 1939'daki parti grubu toplantısında yaptığı konuşmada, Anıtkabir'in inşa edileceği arazideki kamulaştırma çalışmalarının tamamlanmasının ardından, Anıtkabir'in inşası için uluslararası bir proje yarışmasının düzenleneceğini belirtti. 26 Mart 1940'taki konuşmasında ise Saydam, uluslararası mimarlar tüzüğüne uygun olacak şekilde yarışma şartnâmesinin ve teknik programın hazırlandığını bildirdi.
Başbakanlık Anıtkabir Komisyonunun 18 Şubat 1941'de yayımladığı tebliğ ile Anıtkabir'in inşası için bir proje yarışması başlatılacağı açıklandı. Tebliğin ilk maddesine, Türk ve Türk olmayan mühendis, mimar ve heykeltıraşların katılımına açık bir proje yarışması düzenlenmesine karar verildiği belirtildi. İkinci maddede, inşa edilecek kompleks ile ilgili yarışma talimatnamesi, inşaat arazisinin haritası ve inşaat programı gibi evrakların yalnızca "böyle önemli inşaat meydana getirmiş olanlara" ücretsiz verileceği ifade edilmişti. Üçüncü maddede ise konuyla ilgili olanların Başbakanlığa bağlı Anıtkabir Komisyonu Başkanlığına evraklarını göndermeleri ve başvuruların 31 Ekim 1941'de sona ereceği yazılıydı. İlerleyen dönemde ise yarışmaya başvuru için aranan şart kaldırılarak daha fazla Türk mimarın yarışmaya başvurma şansının önü açıldı. Bayındırlık Bakanı Cevdet Kerim İncedayı'nın daha sonraları, 25 Aralık 1946'daki Meclis Genel Kurulunda kullandığı ifadelere göre öncelikle uluslararası bir yarışma açılmasının düşünülmüş, ancak II. Dünya Savaşı'ndan dolayı katılımın az olması ve gelen tekliflerin tatmin edici olmaması nedenlerinden ötürü ikinci bir yarışma açılmıştı.

Yarışma, değişen maddelerden dolayı şartnamesinin yeniden düzenlenmesi nedeniyle 1 Mart 1941'de başladı. Başbakanlık Anıtkabir Komisyonu Başkanlığı tarafından Türkçe ve Fransızca olarak hazırlanan şartnamenin "Yarışma Talimatnamesi" adıyla düzenlenen ilk bölümü 24 maddeden oluşmaktaydı. Yarışmaya katılım koşullarını, jüriyi, kazananlara verilecek ödülleri ve seçilecek projenin uygulama şartlarını düzenleyen şartnameye göre en az üç kişiden oluşan jüri, birincilik için hükûmete üç proje önerecek ve hükûmet de bu projelerden birisini seçecekti. Birinci projenin sahibine inşaatın kontrol hakkı ve inşaat bedeli üzerinden %3 oranında ücret, her ikisi de ikinci sayılacak olan jüri tarafından önerilen diğer iki projenin sahiplerine 3.000 lira, diğer projelerden bir veya birkaçına ise mansiyon ödülü olarak 1.000 lira ödenecekti.
Şartnamenin "Program" başlıklı ikinci bölümü, inşa edilecek yapının özellikleri ile bölümlerini belirten 30 maddeden oluşmaktaydı. Anıtkabir'in yapılış amacı ile genel özelliklerini sıralayan bölümün ilk beş maddesine göre bir ziyaret yeri olarak hizmet verecek olan Anıtkabir'e "büyük bir şeref methâlinden" girilecek, binlerce kişinin ziyaretine olanak sağlayacak, Atatürk'ün "vasıflarının, kudret ve kabiliyetinin bir simgesi" olacak, yakından olduğu kadar uzaktan da görünür olacaktı. 6. maddede inşaatın yaklaşık bedelinin 3.000.000 lirayı aşmaması belirtilmekteydi. Bu bölümde yer alan ve inşaatta kullanılacak olan malzemeler ile işçilik bedellerinin yer aldığı bir tablo ile katılımcıların, projelerinin yaklaşık maliyetlerini hesaplamaları istenmekteydi. "Program" bölümünün 7. ilâ 30. maddeleri arasında ise inşaat çerçevesinde yapılacak olan diğer yapı bölümlerinin özelliklerinin belirtilmekteydi. Bu maddelere göre Anıtkabir'in ana şeref girişinden ziyaretçilerin giriş yapması, çok sayıda ziyaretçinin bulunmasına izin veren antrelerin ve ziyaretçiler için gardıropların yapılması belirtilmekteydi. Anıtkabir'de görevli memurlar için dört odalı bir idari kısmın yapılması, şeref antresi civarında ise bazı misafirlerin dinlenmeleri amacıyla bir dinlenme salonu inşa edilmesi ifade edilmekteydi. Lahdin bulunacağı Şeref Holü yapısı Anıtkabir'in merkezi ve "ruhu" olarak gösterirken; lahdin bulunduğu salonda, "Türkiye'nin programı ve sembolü" olan Altı Ok'un sembolize edilmesi istenmekteydi. Bu kısımda ayrıca, Anıtkabir'i ziyaret eden devlet adamları ve diğer devlet temsilcilerinin duygu ve düşüncelerini yazacakları bir "altın kitap" olarak adlandırılan defterin bulundurulması talep edilmişti. Atatürk'ün fotoğrafları, kıyafetleri, el yazıları, imzaları ve bazı eşyaları ile okuduğu, incelediği kitapların sergileneceği bir Atatürk Müzesi'nin yanı sıra, olası bir hava saldırısı durumunda hem lahdin hem de müzedeki eşyaların korunması amacıyla bir sığınak inşa edilmesinden bahsedilmekteydi. Yapıdaki sıhhi tesisat, elektrik tesisatı, havalandırma sistemi, elektrik santrali ve yangın önlemlerinin de yarışmacıların dikkat etmesi gereken hususlar olduğuna dikkat çekilmekteydi. Sürekli bakıcı, bekçi ve hademeleri için iki koğuş, 15 kişilik askerî birlik için ise koğuş ve iki odadan oluşan servislerin bina içinde yer alması; servis binası olarak da üç oda, tuvalet, banyo ve mutfaktan oluşan bahçıvan ikametgâhı, 8 kişilik bahçıvan ve bekçi koğuşu, 15 kişilik işçi koğuşu, park aletleri için yeterli depo, park aletlerinin tamiri için atölye ve sera binasının planlanacağı yazılıydı. Anıt mezar binası dışında kalan parkın şekil ve düzenlemesi, park içindeki tesislerle park yolları ve istinat duvarları ile bahçe düzenlemesinin de yarışma kapsamında olduğu, bunların yanı sıra fidanlık ve otopark yapılacağı da belirtilmekteydi. Parkın düzenlenmesinde anıt önünde törene bir meydan ile burada toplananlara hitap edilecek bir yer olması gerektiği belirtilirken, tesislerden hiçbirinin "Anıtkabir'in ihtişamını bozmasına izin verilmeyeceğine" de dikkat çekilmekteydi.
Yarışmanın jüri üyeleri, planlanan bitiş tarihi olan Ekim 1941'e kadar belirlenmemişti. O ay, İsveç hükûmeti tarafından İsveç'in Ankara Büyükelçiliği aracılığıyla jüri üyesi olması için önerilen Ivar Tengbom, ilk jüri üyesi olarak belirlendi. 25 Ekim'de Bakanlar Kurulu tarafından alınan kararla yarışma süresi 2 Mart 1942'ye kadar uzatıldı. Türkiye'deki katılımcılar bu tarihe kadar projelerini Başbakanlık Anıtkabir Komisyonu Başkanlığına, ülke dışındaki katılımcılar ise projelerini 2 Şubat 1942 akşamına kadar ülkelerinde bulunan Türkiye diplomatik temsilciliklerine teslim edeceklerdi. İlerleyen dönemde ise Károly Weichinger ve Paul Bonatz'tan oluşan iki yabancı jüri üyesi daha belirlendi. Başbakanlık tarafından 27 Şubat 1942'de Bayındırlık Bakanlığına ve Eğitim Bakanlığına gönderilen yazılarda, jüride yer alması için birer mimar ve mühendisin düşünüldüğü, her iki üyelik için de üçer ismin kendilerine bildirilmesi talebinde bulunuldu. 3 Mart 1942 tarihli yazısında Eğitim Bakanlığı, Güzel Sanatlar Akademisi Mimari Şubesi Şefi Sedad Hakkı Eldem'i, Güzel Sanatlar Akademisi öğretmenlerinden Arif Hikmet Holtay'ı ve Yüksek Mühendis Okulundan Emin Onat'ı; Bayındırlık Bakanlığı Yapı ve İmar İşleri Başkanı Muammer Çavuşoğlu'nu, Yapı ve İmar İşleri Proje Bürosu Şefi Hüseyin Kara'yı ve Yapı ve İmar İşleri Şehircilik ve Fen Hizmetleri Şefi Sadettin Onat'ı önerdi. Yarışmanın sona ermesinin ardından, 11 Mart 1942 tarihli yazısında Başbakanlık, Holtay ile Çavuşoğlu'nun yanı sıra, Ankara İmar Müdürü Muhlis Sertel'i jüri üyesi olarak belirlediğini bildirdi. Bu kararlarla birlikte jüri üyesi sayısı altıya ulaştı.

Yarışmaya; Türkiye'den 25; Almanya'dan 11; İtalya'dan 9; Avusturya, Çekoslovakya, Fransa ve İsviçre'den ise birer adet olmak üzere toplam 49 proje gönderildi. Bu projelerden teki yarışma süresi bittikten sonra komisyona ulaştığından, diğeri ise projenin ambalajı üzerinde sahibinin kimliği yazılmamış olduğundan, yarışma talimatnamesinin yedinci maddesi gereğince diskalifiye edildi ve 47 proje üzerinden değerlendirme yapıldı. 47 proje, 11 Mart 1942'de jüriye teslim edildi. Yarışmaya sunulan projelerin orijinal yarışma klasörleri günümüze ulaşmadığından ve bunların tamamından bahseden bir kaynak olmamasından ötürü, tüm projeler bilinmemektedir. Yarışma için hazırlanan projelerden bilinenleri şu şekildedir:

Adalberto Libera tarafından oluşturulan proje, Antik Roma lahitlerine benzer şekilde tasarlanmıştı. Yarışma jürisinin raporunda proje için "Siluet kuvvetli bir sanat tesiri bırakmaktadır [...] Anıt dahilinde, alt kısmı resim veya mozaik tezyin edilmiş yekpare duvar ve dikine konmuş olan lahit kuvvetli tesir tapmaktadır." ifadeleri kullanılmıştı.

Johannes Krüger'e ait olan tasarımdaki sekizgen köşe kuleleri, açık ve koyu taştan şeritler ile yuvarlak kemer, Wilson'ın deyimiyle "bir yandan Orta Çağ şatolarını ve Bizans şapellerini, bir yandan da Romanesk katedralleri çağrıştırmakta"ydı. Biçimi ve oranları yönünden tasarımı, Krüger'in, kardeşi Walter Krüger ile birlikte tasarladığı Tannenberg Anıtı ile kıyaslayan Wilson, her iki tasarımda da kuleler etrafındaki kırsal alandan ayrılan bir tören meydanı olduğuna, anıt yerinin ise "kutsal ve özel bir mekân" olarak tasvir edildiğine dikkat çekmişti. Dışarıdan görünmeyen bir kubbeye sahip bir anma salonunun yer aldığı, dikdörtgen planlı anıt mezar binasının olduğu projede süsleme amacıyla; birbirini takip eden renkli tuğla şeritler, baklava biçimli açmalar ve aslan heykelleri yer alıyordu. Yarışma jürisinin raporunda proje için "[...] kuvvetli bir eserdir. Harici mimari biraz vahşi bir tesir yapmakta ise de; iç mimari zengindir." ifadeleri kullanılır. Raporda ayrıca 

Ankara ilinin Çankaya ilçesinde yer alan ve Mustafa Kemal Atatürk'ün anıt mezarını içeren yapı kompleksi olan Anıtkabir'in inşa fikri, Atatürk'ün 10 Kasım 1938'deki ölümünün ardından ortaya çıktı. Atatürk'ün naaşının ise, Ankara'da bir anıt mezar inşa edilene kadar Ankara Etnografya Müzesi'nde kalması kararlaştırılmıştı.
Anıt mezarın inşa edileceği yeri belirlemesi amacıyla hükûmet tarafından bir komisyon kuruldu. Hazırlanan rapor doğrultusunda, 17 Ocak 1939'daki Cumhuriyet Halk Partisi meclis grubu toplantısında yapının Rasattepe'de inşa edilmesine karar verildi. Kararın ardından ilgili arazide kamulaştırma çalışmaları başlatılırken yapının tasarımını belirleme amacıyla 1 Mart 1941'de uluslararası bir proje yarışması açıldı. 2 Mart 1942'de sona eren yarışma sonrasında yapılan değerlendirmeler sonucunda, Emin Onat ile Orhan Arda'nın projesinin, birtakım değişikliklerle uygulanmasına karar verildi. Sunulan ikinci projede bir kez daha yapılan değişikliklerin ardından mimarların oluşturduğu üçüncü proje, 4 Temmuz 1944'te Bayındırlık Bakanlığı ile mimarlar arasında imzalanan sözleşmeyle birlikte uygulama aşamasına geçti. 9 Ekim 1944'te gerçekleştirilen temel atma töreniyle inşaata başlandı.
Dört kısım hâlinde gerçekleştirilen inşaatın, arazideki toprak tesviye çalışmaları ile allenin istinat duvarlarının yapılmasını kapsayan ilk kısmını, 4 Eylül 1944'te açılan ihale sonucunda Hayri Kayadelen'e ait Nurhayr Şirketi üstlendi. 1945 yılı sonlarında tamamlanacak olan ilk kısım inşaat çalışmaları devam ettiği sırada, 18 Ağustos 1945'te, anıt mezar binası ile tören meydanını çevreleyen binaların yapılmasını kapsayan inşaatın ikinci kısmının ihalesi gerçekleştirildi. Bu kısmın inşasını Rar Türk üstlenirken zemin etüdünün hazırlanması, anıt mezarın temel sisteminin değiştirilmesi, betonarme ve statik hesaplarının yapılması ve bu hesap işlemleri ücretlerinin ödenmesi konularından dolayı bu kısmın başlangıcı gecikti ve temel inşaatına 1947'nin inşaat mevsiminde başlandı. İkinci kısım inşaatı devam ettiği sırada açılan ve 11 Eylül 1950'de sonuçlanan; Anıtkabir'e çıkan yollar, Aslanlı Yol ve tören alanının taş kaplama işleri, anıt mezar binasının üst döşemesinin taş kaplaması, merdiven basamaklarının yapılması, lahit taşının yerine konması ve tesisat işlerinin yapılmasını kapsayan üçüncü kısım ihalesini ise Amaç Ticaret kazandı.
1950 genel seçimleriyle iktidara gelen Demokrat Parti hükûmeti döneminde, hem inşaatın daha hızlı sonuçlanması hem de tasarruf amacıyla Kasım 1950 itibarıyla projede birtakım değişiklikler yapıldı. 6 Haziran 1951'de gerçekleştirilen inşaatın dördüncü ve son kısmının ihalesini, Muzaffer Budak'ın şirketi kazandı. Bu kısım; Şeref Holü ile tonozların alt döşemeleri, Şeref Holü çevresi taş profilleri ile saçak süslemeleri ve mermer işlerinin yapılmasını kapsıyordu. Kompleksteki heykel, kabartma ve yazıların konuları, oluşturulan komisyonlar tarafından belirlenirken bunların tasarımları ve uygulamaları için sırasıyla yarışma ve ihale yöntemleri izlendi. Mozaik ve fresk süslemeleri için ise komisyon kurulmamış ya da yarışma düzenlenmemişti. Yaşanan birtakım sorunlar ve aksaklıklar nedeniyle Anıtkabir, planlanandan geç olarak Ekim 1953'te tamamlandı. İnşaat sonunda projenin toplam maliyeti yaklaşık 20 milyon lirayı bulmuş ve proje için ayrılan 24 milyon liralık bütçeden yaklaşık 4 milyon lira tasarruf edilmişti. 10 Kasım 1953'te gerçekleştirilen bir törenle, Atatürk'ün naaşı buraya nakledildi. 1973'ten beri İsmet İnönü'nün kabrinin de yer aldığı Anıtkabir'e 1966'da defnedilen Cemal Gürsel ile 1960-1963 yılları arasında defnedilen on bir kişinin naaşları ise 1988'de Anıtkabir'den kaldırıldı.

Mustafa Kemal Atatürk'ün 10 Kasım 1938'de, İstanbul'daki Dolmabahçe Sarayı'nda ölümünün ardından, defin yeri konusunda basında çeşitli tartışmalar başladı. 10 Kasım 1938 tarihli Kurun ile 11 Kasım 1938 tarihli Tan gazetelerinde Atatürk'ün nereye gömüleceğinin belli olmadığı ve bu kararı Türkiye Büyük Millet Meclisinin vereceği; mezarın ise Çankaya Köşkü'nün yanı, Ankara Kalesi'nin ortası, ilk meclis binasının bahçesi, Atatürk Parkı ya da Orman Çiftliği'nde yapılmasının olası olduğu yazılmıştı. 13 Kasım'de hükûmet, Atatürk için bir anıt mezar yapılıncaya kadar kendisinin naaşının Ankara Etnografya Müzesi'nde kalacağının kararlaştırıldığını açıkladı. 15 Kasım tarihli Akşam'da, anıt mezarın Ankara Etnografya Müzesi'nin bulunduğu sırtta yapılmasının yüksek bir ihtimal olduğu yazıldı. Defin işleminin Ankara dışındaki bir yerde yapılmasına yönelik tek öneri, İstanbul Valisi Muhittin Üstündağ tarafından Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak'a, defnin İstanbul'da gerçekleştirilmesine yönelik olarak yapılmışsa da bu öneri kabul görmemişti. 19 Kasım'da İstanbul'dan Ankara'ya taşınan cenaze, 21 Kasım'da düzenlenen törenle müzeye konuldu.
Atatürk'ün 28 Kasım'da açılan vasiyetinde kendisinin mezar yerine dair hiçbir ifade yer almazken hayatta olduğu dönemde bu konuya dair bazı sözlü ifadeleri ve hatıraları bulunuyordu. Afet İnan'ın 26 Haziran 1950 tarihli Ulus gazetesinde aktardığı bir hatıraya göre, Recep Peker'in kabir yeri için Ulus Meydanı'ndan Ankara Garı'na inen yol üzerinde bulunan kavşağı öne sürmesine yönelik olarak Atatürk, "İyi ve kalabalık bir yer. Fakat ben, böyle bir yeri milletime vasiyet edemem." yanıtını vermişti. Aynı hatırada İnan, 1932 yazında gerçekleştirilen çok katılımcılı bir sohbet esnasında Atatürk'ün Çankaya'ya gömülmesini istediğini; ancak o günün gecesinde otomobille Çankaya'ya dönerken kendisine "beni milletim nereye isterse oraya gömsün, fakat benim hatıralarımın yaşayacağı yer Çankaya olacaktır" dediğini ifade ediyordu. 1959'da kaleme aldığı hatıratında Münir Hayri Egeli, Atatürk'ün Orman Çiftliği'ndeki bir tepede, dört yanı ve üstü kapalı olmayan ve kapısında "Gençliğe Hitabe"nin yazılı olduğu bir kabir istediğini belirtirken konuşmasını "Bütün bunlar benim fikrim. Türk milleti elbet bana münasip göreceği şekilde bir kabir yapar." şeklinde tamamladığını aktarıyordu.

Başbakan Celâl Bayar, 29 Kasım'da gerçekleştirilen Cumhuriyet Halk Partisi Meclis Grubu toplantısında anıt mezarın yerinin belirlenmesi için uzmanlardan oluşturulan komisyon tarafından düzenlenen raporun grup onayına sunulduktan sonra uygulamaya geçileceğini ifade etti. Başbakanlık Müsteşarı Kemal Gedeleç başkanlığında; Millî Savunma Bakanlığından generaller Sabit ve Hakkı, Bayındırlık Bakanlığı Yapı İşleri Genel Müdürü Kazım, İçişleri Bakanlığı Müsteşarı Vehbi Demirel ve Millî Eğitim Bakanlığı Yüksek Öğretim Müdürü Cevat Dursunoğlu'nun oluşturduğu komisyonun ilk toplantısı 6 Aralık 1938'de gerçekleştirildi. Bu toplantı sonunda komisyon, 16 Aralık 1938'de gerçekleştirmeyi planladıkları ikinci toplantıya Bruno Taut, Rudolf Belling, Léopold Lévy, Henri Prost, Clemens Holzmeister ve Hermann Jansen'in davet edilmesini ve bu heyetin görüşlerinin alınmasını kararlaştırdı. Bakanlar Kurulu 24 Aralık'ta, bu heyetin görüşleri alınarak komisyon tarafından hazırlanan raporun incelenmesi için Cumhuriyet Halk Partisi Meclis Grubuna sevkine karar verdi. 3 Ocak 1939'da gerçekleştirilen meclis grubu toplantısında, ilgili raporu incelemekle görevlendirilen Falih Rıfkı Atay, Rasih Kaplan, Mazhar Germen, Süreyya Örgeevren, Refet Canıtez, İsmet Eker, Münir Çağıl, Mazhar Müfit Kansu, Necip Ali Küçüka, Nafi Atuf Kansu, Salâh Cimcoz, Saim Uzel, Ferit Celâl Güven, Tevfik Tarman ve Mithat Aydın'dan oluşan 15 kişilik CHP Anıtkabir Parti Grubu Komisyonu kuruldu. 5 Ocak'ta gerçekleştirilen komisyonun ilk toplantısında komisyon başkanlığına Çağıl, kâtipliğine Güven, raportörlüklerine ise Atay, Örgeevren ve Kansu seçildi. Komisyon, yer tespiti için oluşturulan heyetin önerdiği dokuz noktada; Çankaya Köşkü'nün çevresinde, Etnografya Müzesi'nde, Yeşiltepe'de, Timurlenk (ya da Hıdırlık) Tepesi'nde, Gençlik Parkı'nda, Ankara Ziraat Mektebi'nde, Orman Çiftliği'nde, Mebusevleri'nde ve inşası devam eden yeni Türkiye Büyük Millet Meclisi binasının arkasındaki tepede inceleme gezileri gerçekleştirdi. 5 Ocak'taki toplantıda, yer tespit heyetinin önerilerinin ötesine geçerek başka yerlerin de incelenmesi yönünde karar alındı.

17 Ocak'ta gerçekleştirilen komisyon toplantısında Mithat Aydın'ın sunduğu öneri doğrultusunda aynı gün, Rasattepe'de de incelemeler gerçekleştirildi. Komisyon üyelerinden Süreyya Örgeevren, anıt mezar için Rasattepe'nin seçilmesi gerektiğini "Tepeye çıkılıp Ankara'ya bakılınca; bir ucu Dikmen, diğer ucu da Etlik Bağları olmak üzere nihayetlenen sevimli bir hilâlin tam ortasına düşen bir yıldız üzerinde bulunulduğunu vehleten his ve müşahede olunur. Yıldız nısıf dairenin her noktasına ne pek uzak ne pek yakındır." ifadeleriyle belirtti. Atay, Cimcoz ve Güven, uzmanların Rasattepe'yi hiç düşünmediklerini ve daha sonradan teklif edilen bu yeri reddettiklerini belirterek kendilerinin bu kararına katıldıkları ve anıt mezarın Çankaya Tepesi'nde olması gerektiği yönünde görüş bildirdi. Üçlü, "Atatürk'ün hayatı boyunca Çankaya'dan ayrılmadığını, Çankaya'nın şehrin her tarafına hâkim olduğunu; Kurtuluş Savaşı, devletin kuruluşu ve inkılâpların hatıralarına ayrılmaz bir surette bağlı olduğunu, maddi ve manevi tüm şartları taşıdığını" ifade ederek Çankaya'daki eski köşkün arkasında su depolarının yer aldığı tepeyi önerdi. Aynı gün gerçekleştirilen oylamada 11 üyenin desteğini alan Rasattepe, anıt mezarın inşa edileceği yer olarak belirlendi.

Anıt mezarın inşa edileceği arazinin bir bölümü özel şahıslara ait olduğundan bu arazinin kamulaştırılması ihtiyacı ortaya çıktı. Buna dair ilk açıklama 23 Mayıs 1939'da Türkiye Büyük Millet Meclisinde gerçekleştirilen bütçe görüşmeleri sırasında, Başbakan Refik Saydam'dan geldi. Saydam, Rasattepe'deki kadastro işlemleri ile haritaları yaptırdığını ve kullanılacak arazinin sınırlarının belirlendiğini açıkladı. Bütçede Anıtkabir için, 205.000 Türk liralık kısmı kamulaştırma bedeli, 45.000 Türk liralık kısmı ise uluslararası bir proje yarışması için olmak üzere toplam 250.000 Türk lirası ödenek ayrıldığını belirtti. Kamu

Türkiye'nin başkenti Ankara'da bulunan ve Mustafa Kemal Atatürk'ün naaşının yer aldığı anıt mezar olan Anıtkabir, inşasının tamamlanmasından beri gerek resmî gerekse gayrıresmî olarak ziyaret edilmektedir. Bu maddede, Türkiye dışından gelen kayda değer ziyaretçilerin bir listesi yer almaktadır.

Devlet başkanları

Devlet başkanı yardımcıları
 Richard Nixon (10 Temmuz 1956)
  Fazıl Küçük (7 Ocak 1963)
 Joe Biden (2 Aralık 2011)
 Şi Cinping (21 Şubat 2012); Başbakanlar

Bakanlar

Parlamento üyeleri

Hanedan üyeleri
 Bernhard (29 Mart 1958)
 Şems (23 Eylül 1958)
 Silvia, İsveç kraliçesi (31 Mayıs 2006)
 Charles Windsor, Galler prensi (30 Kasım 2007),
 Haakon, Norveç veliaht prensi (26 Kasım 2011)
 Sonja, Norveç kraliçesi (5 Kasım 2013)
 Akiko Mikasa, Japonya prensesi (10 Eylül 2018), (17 Eylül 2025)

 Refik Arif, genelkurmay başkanı başkanlığındaki askerî heyet (7 Haziran 1955)
 Mareşal Sir Gerald Templer, Britanya İmparatorluğu Genelkurmay Başkanı (Temmuz 1956) 
 Paik Sun-yup, genelkurmay başkanı (7 Ekim 1958)
 George Anderson, Altıncı Filo komutanı (13 Ekim 1959)
 Michael Wigston, orgeneral (19 Kasım 2020)
 Korgeneral Vasko Gjurchinovski, Kuzey Makedonya Genelkurmay Başkanı (1 Temmuz 2021)

 Douglas Fairbanks Jr., oyuncu (18 Ağustos 1954)
 Riccardo Pieri, futbol hakemi (7 Aralık 1957)
 Neil Armstrong, Michael Collins, Buzz Aldrin, Apollo 11 astronotları (20 Ekim 1969)
 Hillary Clinton, first lady (26 Mart 1996) (15 Kasım 1999)
 Esma Esed First Lady (6 Ocak 2004), (17 Ekim 2007)
 Laura Bush, first lady (27 Haziran 2004)
 Kevin Costner, oyuncu (29 Ekim 2007)
 Michelle Obama, first lady (6 Nisan 2009)
 Emily DiDonato, manken (14 Mayıs 2013)
 Ekpe Udoh, basketbolcu (16 Şubat 2017)
 Syrus Qazi (13 Eylül 2017)
 Aamir Khan (17 Ekim 2017)
 Elon Musk, SpaceX'in kurucusu (9 Kasım 2017)
 Jeffrey M. Hovenier ABD Büyükelçiliği'nin maslahatgüzarı (15 Ağustos 2018)
 Silviu Lung, futbolcu (15 Temmuz 2019)
 David M. Satterfield, ABD Büyükelçisi (6 Eylül 2019)
 Lukas Podolski, futbolcu (11 Mart 2020)
 Guilherme, futbolcu (5 Nisan 2022)

Özel

Genel
Boran, Tunç (2011). Mekân ve Siyaset İlişkisi Bağlamında Anıtkabir (1938-1973) (Doktora tezi). Ankara: Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü.

Arap harfleri, 7. yüzyılın üçüncü çeyreğinden itibaren Emevi ve Abbasi imparatorlukları aracılığıyla Orta Doğu merkezli geniş bir alana yayılma olanağı bulmuş İslam dininin benimsendiği coğrafyalarda kabul gören, kökeni Arap alfabesine dayalı, ünsüz alfabesi türünde bir yazı sistemidir. Dünyada Latin alfabesinden sonra en çok kullanılan yazı sistemidir.
İlk metinlerinde harflerin noktasının olmadığı ve toplamda 15 karakterden oluşan bir alfabenin olduğu, Dünya üzerinde Müzelerde Sergilenen El yazmalı Kuran'ların içeriğinden ve kaya yazıtlarından anlaşılmaktadır. İbnu Kesir tefsiri zeylinde Mushaf'ın ilk noktalama işinin Haccâc(v. 96/714)’ın emriyle Yahya b. Ya’­mer ve Hasanü'l-Basrî (v. 110/728) tarafından yapıldıkları kaydedilmek­tedir. Mushaftaki bu noktalama zamanla yeni oluşturulan alfabeye de yansıtılmıştır. Sağdan sola yazılan Arap alfabesinde bulunan 28 ünsüzün 22 tanesi Nebati alfabesinden geçerken şekil değişikliğine uğrayan sesler olup geri kalan altı ses Arapçaya özgüdür.
Eski Dünya'nın üç büyük kıtasında, farklı ailelere bağlı birçok dile uygulanmış olan Arap alfabesine, harf eklemeleri yapılmış ve böylece alfabenin ıslahı yoluna girilmiştir. Farslar, bu ıslahı /ç/, /g/ ve /j/ sesleri için ayırıcı işaretler icat ederek gerçekleştirmiştir. Türkler, bu işaretleri Farslardan aynen devralmışlardır. Türkçedeki /g/ sesi için kullanılan kef, aynı zamanda damaksıl n sesi için kullanılmış; bu suretle Türkçede Arap alfabesinin ilk reformu yapılmıştır. Arap alfabesi, 11. yüzyılda temel harf sistemiyle Türkler tarafından kullanılmaya başlanmış ve bu aşamada henüz Fars-Arap alfabesindeki harflerin Türk-Arap alfabesinde yer almadığı anlaşılmıştır.

Bu tabir genel olarak Latin alfabesi dışındaki ses sistemlerinin Latin alfabesine çevrilmesini ifade eder. Arapçanın Latin alfabesine çevirisi yapılırken bu uygulamaların hiçbirisinde (fonetik alfabeler hariç) ortak bir uygulama geliştirilememiştir. Çünkü her ülke kendi harflerini esas alan bir çeviri sistemi benimsemiştir. Fakat yine de ana hatlarıyla genel kabul görmüş bazı sesler ve simgeler tercih edilmeye başlanmıştır. Uniform Türk alfabesi esas alınarak yapılan bir işaret sistemi büyük oranda geliştirilmiş durumdadır. Fakat yine de çeşitli ülkelerin sesleri simgelerken kullandıkları harflerin değişik olması nedeniyle farklılıklar ortaya çıkmaktadır.

Başka bir versiyon ise şu şekildedir:

Š=Ť ve Ž=Ď harfleri Peltek seslerdir; dil ucu ile dişlerin arasından çıkar.
Alfabede Arapçada yer almayan ancak Farsçada bulunan üç noktalı harflere de yer verilmiştir.
Arapçada üç tane sesli harf vardır: Ä, İ ve U.
Ä Harfi: Farklı dillerde veya şive ve lehçelerde, "'A veya E'" olarak seslendirilebilmektedir (Tersine bir gösterim de doğrudur; Ä: A+E).
U Harfi: Farklı dillerde veya şive ve lehçelerde, "'U veya Ü'" olarak seslendirilebilmektedir.
İ Harfi: Farklı dillerde veya şive ve lehçelerde, "'I veya İ'" olarak seslendirilebilmektedir.
Klasik Arapçada gerçekte '"I"' ve '"Ü"' sesleri yoktur. Bunlar farklı ülkelerdeki söyleyişlerde sesli harflere bitişik durumdaki sessiz harflerin kalın ve ince olmasına bağlı olarak ortaya çıkar. Örneğin; ال-خالق sözcüğünün Arapçadaki doğru telaffuzu Hálik şeklindedir. Ancak Türkçede Hálık olarak yazılıp okunduğuna sıklıkla rastlanır. Yine de bu aksana dayalı ses değişimi Arapça açısından bir aykırılık teşkil etmez. Yani aslında Arapçada böyle bir ayrım bulunmadığı halde, kimi ülkelerdeki okuyuşlarda -kesin bir kural olamamakla birlikte- şu durumlarla karşılaşılabilir:
Kalın sessiz harflere bitişik sesli harfler kalın seslere kayar (A, I, U). Bu durum daha çok anadili Arapça olmayan ülkelerde geçerlidir.
İnce sessiz harflere bitişik sesli harfler ince seslere kayar (E, İ, Ü). Bu durum daha çok anadili Arapça olmayan ülkelerde geçerlidir.
Arapçada A ve E için farklı harfler yoktur. Aslında bu sesler arasında fark da bulunmaz. Bu nedenle her iki ses Ä (Æ) harfi ile karşılanır. Kalın sessiz harflere bitişik sesli harfler A'ya kayarken, ince sessiz harflere bitişik sesli harfler E'ye doğru kayar. Ancak bu da kesin bir kural değildir. Örneğin: Sälâ sözcüğü Arapçanın bazı şive ve lehçelerinde Salâ olarak telaffuz edilirken Türkçede Sela olarak söylenir. Aslında her iki kelime de birbirinin aynıdır. Ancak bazı dillerde harfin ses değerini de değiştiren bir göstergedir. Türkçede ise yalnızca eşsesli kelimelerin farklılığını göstermeye yarayan ve aslında etkisiz olan bir işarettir.
Ä harfi aslında A ve E arası bir ses (Kapalı E sesi: "'Ə'") olmasına ve Klasik Arapçadaki orijinal telaffuz bu şekilde yapılmasına karşın farklı şive ve lehçelerde aksana bağlı olarak E veya A seslerine dönüşebilir (Ä: A+E).
Ayrıca bu seslerin uzun biçimleri de kullanılır: Â, Î ve Û.
Her ne kadar Türkçeye geçen kelimelerde I ve Ü görünse de bu sesler, Türkçe içerisinde dönüşerek ortaya çıkmıştır. Aslında Arapçada bulunmazlar.
Arapçada O ve Ö harfleri yer almaz. Örneğin Ömer ismi gerçekte Umar olarak yazılır ve telaffuz edilir.
Harflerin seslendirilmesi Hareke adı verilen işaretler ile yapılır. Fakat Harekelerin kullanımı neredeyse sadece Kur'an ve Arapça öğretim kitaplarına sınırlıdır. Bunlar gazete ve kitaplarda genellikle kullanılmaz.
Bütün bunlar dikkate alındığında Türkçedeki yazım koşulları göz önünde bulundurularak Arapça sesli harflerin Türkçeye çevirisinde aşağıdaki biçimler tercih edilir.

ث: Peltek T sesidir (Ť). Arapçadaki T harfinin peltek biçimidir. Aslında peltek S sesi ile aynıdır. Her iki peltek ses de (T̃ ve S̃) dilin dişlerin arasına değdirilmesiyle çıkarıldığı için aralarındaki farkı anlamak mümkün değildir ve hatta böyle bir fark yoktur. Örneğin: Es̃er...
ذ: Peltek D sesidir (Ď). Arapçadaki D harfinin peltek biçimidir. Aslında Peltek Z sesi ile aynıdır. Her iki peltek ses de (D̃ ve Z̃) dilin dişlerin arasına değdirilmesiyle çıkarıldığı için aralarındaki farkı anlamak mümkün değildir ve hatta böyle bir fark yoktur. Örneğin: Z̃eka...
ص: Vurgulu S sesidir (Ṡ). Bu harfin çeşitli dillerdeki adı Tsad (Tsade) olarak bilinir. Sert ve dolgun bir S sesi verir. Bu harf Türkçede mevcut değildir. Ancak Arapçadan Osmanlıcaya geçen kelimelerde yer alır. Örneğin: Ṡahib, Ṡadaka, Ṡabır, Ṡabun, Huṡuṡ.
ض: Vurgulu D sesidir (Ḋ). Bu harfin adı Dzad (Dzade) olarak da telaffuz edilir. Sert ve dolgun bir Z ses verir. Bu harf Türkçede mevcut değildir. Ancak Arapçadan Osmanlıcaya geçen kelimelerde yer alır. Örneğin: Ramaḋan, Kaḋı, Kaḋa, Ḋarb, Ḋarbe, Arḋ...
Ṫ: Arapçadaki Dı/Tı (ط) harfinin karşılığıdır. Türkçede bulunmayan D ve T arası bir sestir. Örneğin: Ṫarık, Ṫarikat... Ancak Anadolu Türkçesinde normal T harfi ile bu fark ortadan kalkmıştır.
Ż: Arapçadaki Zı (ظ) sesini karşılar. Türkçede bulunmayan Z ve S arası vızıltılı bir sestir. Örneğin: Żan, Żalim, Żafer... Ancak Anadolu Türkçesinde normal Z harfi ile bu fark ortadan kalkmıştır.
ح: Ha harfi, boğazın tam ortası sıkılarak gırtlaktan çıkarılır (Ⱨ). Örneğin: Maⱨrem (Mahrem)... Boğazdan gelen gırtlaksı, hafif boğumlu bir H sesidir. Türkçede karşılığı olmayan bu sese en uygun örneklerden birisi de Ⱨacı (Hacı) sözcüğüdür. Türkçede çoğunlukla normal H harfine kayar ve o şekilde seslendirilir.
خ: Hı sesi boğazın gırtlağa yakın bölümünden boğazı hırıldatmak suretiyle çıkarılan bir sestir (X). Türkçedeki Xalı (Halı), Xala (Hala), Xoroz (Horoz) sözcüklerinin bu harfle yazılması doğru ses değerlerine örnek teşkil eder. Normal H sesinden biraz daha sert ve hırıltılıdır. Standart H sesi hiçbir engele takılmadan çıkarken, bu ses boğazın üst kısmında titreşir. Örneğin: Bakmak sözcüğü Azericede, ayrıca İç ve Doğu Anadoluda Baḥmaḥ şeklinde telaffuz edilir ancak kelimenin içindeki h harfleri gırtlaktan ve hırıltılı olarak çıkartılır. Çaxmax (Çaḥmaḥ; Çakmak), Yanmax (Yanmaḥ; Yanmak) gibi...
Ayın (ع) gırtlaksı bir ses olup, kesinlikle sessiz bir harftir. Türkçede bu ses yoktur. (Türkçede normal A sesi ile farkı ortadan kalkmıştır). Yeryüzündeki bazı dillerde Ayın'a benzer sesler Ă ile gösterilir. Türkçede ise Arapçadan gelen sözcüklerde çok nadiren kesme işareti ile kullanılır. Örneğin: Măruf (Ma'ruf).
Ayın (ع) harfinin çekimli (harekeli biçimleri) Ŭ ve Ĭ olarak gösterilir. Örneğin: Ŭmum, Ĭtır...
Gayın (غ) hırıltılı bir G sesidir (Ģ). “Yumuşak-G” (Ğ) harfine benzer ama sert ve hırıltılıdır. Almanların gırtlaktan çıkan R harfinin taşıdığı ses değerine benzer (Ř). Uniform Türk Alfabesi'nde Ƣ harfi ile gösterilir. Batı Anadolu Türkçesinde Ğ sesine dönüşmüştür, ancak Türkiye'nin doğu bölgelerinde yaygındır. Örneğin: Doģan (Doğan). Buradaki Ğ hırıltılı olarak söylenir. Bu nedenle Yumuşak Ğ harfinini aksine Arapçada kelime başında da yer alabilir. Mesela: Ģayb (Gayb)...
Kaf-ı Nûni (ڭ) genizden çıkarılan N ve G karışımı bir sestir (Ň, Ñ). Üç noktalı Kef harfidir. Bazen de NG/NĞ olarak öngörülür. Pek çok ağızda N veya Ğ sesine dönüşmüştür. Örneğin: İç Anadolu'da, özellikle Sivas yöresinde Saňa, Baňa, Deňiz sözcükleri. Pek çok kaynakta Tengri veya Tengiz olarak yazılan sözcükler aslında Teñri ve Teñiz şeklinde okunur.
Q: Anadolu Türkçesindeki gırtlağa yakın olarak çıkarılan kalın K harfini gösterir. Örneğin: Qomşu (Komşu)... Bazı Türki dillerde ise yine kalın K sesine yakın olarak gırtlaktan çıkarılan kalın bir G sesini karşılar. İç Anadolu ve Doğu Anadolu ağızlarında yaygın olarak kullanılır. Azeri Türkçesinin resmi harflerinden birisidir. Arapçadaki Kaf (ق) harfini karşılar. Örneğin: Qadın (Kadın) sözcüğünün okunuşu "Gadın" şeklindedir. Baştaki G sesi gırtlaktan ve kalın bir tonla söylenir. (Kimi lehçelerde ise ve bu sese oldukça yakın olan kalın gırtlaksı bir K sesi olarak okunur ve söylenir.)
ق harfi aslında şive veya lehçeye dayalı aksana bağlı olarak birbirine dönüşebilen iki sesi birden içerir:
ٯ (Noktasız Kaf): Gırtlaktan çıkan kalın bir K sesidir.
ڨ (Üç noktalı Kaf): Gırtlaktan çıkan kalın bir G sesidir.
Tunus ve Cezayir Arapçasında Türkçedeki gırtlaktan söylenen G harfine benzeyen bir sesi karşılamak için üç noktalı  ڨ  harfi kullanılır. Bu harf Q ile karşılanır.
Mağrip (Tunus ve Cezayir) Arapçasında kalın K sesini göstermek için noktasız Kaf (

Aras Bulut İynemli (d. 25 Ağustos 1990, İstanbul), Türk dizi ve sinema oyuncusudur.

Ağabeyi tiyatrocu, ablası da ses sanatçısı olan Aras Bulut İynemli, Beşiktaş Anadolu Lisesi mezunudur ve İstanbul Teknik Üniversitesinde Uçak Mühendisliği okumuştur.

Patos reklamında da oynayan İynemli, başka bir reklam filminde İtalyan futbolcuyu canlandırırken yönetmen Zeynep Günay'ın dikkatini çekmiş, Öyle Bir Geçer Zaman ki dizisinin deneme çekimlerine çağrılmış ve deneme çekimlerinde başarılı olmuştur. Aras Bulut İynemli, Öyle Bir Geçer Zaman ki dizisinde "Mete Akarsu" karakterini canlandırdı. Bu dizide senaryo gereği ilerleyen bölümlerde müzisyen olmuş ve İyi Düşün Taşın şarkısını coverlamış ve yeni şarkılar bestelemiştir.
2012 yılında çekimleri tamamlanan, 2013 Mart ayında Türkiye'de gösterime giren Mahmut ile Meryem filminin başrolüdür.
2013 yılında Çağan Irmak tarafından keşfedilmiş ve Deniz Celiloğlu ile "Tamam mıyız?" adlı filmde başrol oynamıştır. Eleştirmenler tarafından canlandırdığı engelli "İhsan" karakteri ve oyunculuğu beğenilmiştir. 2013-2014 yılları arasında "Muhteşem Yüzyıl" dizisinde Şehzade Bayezid olarak rol almıştır.
Maral: En Güzel Hikayem, yapımcılığını Acun Medya'nın üstlendiği, başrollerini Hazal Kaya ve Aras Bulut İynemli'nin paylaştığı, TV8'in ilk iç yapımlar dizisidir. Dizinin ilk bölümü 5 Mart 2015 tarihinde seyircilere sunulmuştur. 21 Mayıs 2015'te sezon finali yapmıştır. Daha sonra, 2016-2017 yılları arasında Show TV'de yayımlanan İçerde adlı dizide Çağatay Ulusoy ile birlikte başrolü paylaşmıştır. Bu dizide "Mert Karadağ/Umut Yılmaz" karakterlerini canlandırmıştır.
2017-2021 yıllarında yine Show TV'de yayımlanan Çukur adlı dizide Yamaç Koçovalı adlı başrol karakteri canlandırmıştır. 2019 yılında 7. Koğuştaki Mucize adlı sinema filminde "Memo" karakterini canlandırmıştır.
Disney+ için çekilen ancak sinema filmine çevrilen ve 2023 yılında vizyona giren Atatürk 1881-1919 filminde başrol oyunculuğu yaptı.
2024-2025 yıllarında Deha dizisinde "Devran Karan" adlı başrol karakteri canlandırmıştır.

X'te Aras Bulut İynemli
Instagram'da Aras Bulut İynemli
IMDb'de Aras Bulut İynemli
SinemaTürk'te Aras Bulut İynemli
Beyazperde'de Aras Bulut İynemli
Diziler.com'da Aras Bulut İynemli
Sinemalar.com'da Aras Bulut İynemli
Box Office Türkiye'de Aras Bulut İynemli 11 Haziran 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Arthur James Balfour veya Lord Balfour (25 Temmuz 1848, İskoçya - 19 Mart 1930), İskoç asıllı Britanyalı siyasetçi.
Erken yaşlarda Muhafazakâr Parti'de politikaya atıldı. 1874 yılında parlamentoya girdi. Lord Salisbury'nin iktidarı döneminde İrlanda'dan sorumlu sekreter oldu ve İrlandalılara karşı uyguladığı sert yöntemler yüzünden İrlanda milliyetçileri tarafından Kanlı Balfour olarak adlandırıldı. 1891 ve 1895 yıllarında üst üste hazineden sorumlu bakan ve 1902'de başbakan oldu. Onun kabinesinin Joseph Chamberlain'in verdiği gümrük vergisi önerisinde ayrılığa düşmesi üzerine 1905'te seçime gitmek zorunda kaldı ve bu seçim sonucunda da mağlup oldu.
1911 yılında parti liderliğini bıraktı ve 1915 yılında kurulan koalisyon hükûmetine katıldı. 1916-1919 yılları arasında Dışişleri Bakanlığı görevini yürüttü bulundu. Görevi sırasında 1917 yılında yayınladığı bir deklarasyonla büyük tartışmalara yol açtı. Birçok tarihçi tarafından bu deklarasyon ile 1948 yılında kurulacak olan İsrail'in temelinin atıldığı kabul edilir. 1919-1922 ve 1925-1929 yıllarında Lordlar Kamarası Başkanlığı yaptı. 1922 yılında Lordluk unvanı aldı. Türk Kurtuluş Savaşı'ndaki Türk direniş hareketinin muzaffer başkomutanı Mustafa Kemal Paşa için "tüm korkunç Türklerin en korkuncu" (most terrible of all the terrible Turks) yorumunda bulundu. 1930 yılında öldü.

Artvin Atatürk Heykeli, Artvin kent yerleşiminin güneyindeki Atatepe'de yer alan, Mustafa Kemal Atatürk'ün Dumlupınar'da kayaların üzerinde yürüdüğü anı canlandıran heykeldir.
22 metre uzunluğunda ve 50 ton ağırlığındaki heykel, dünyadaki en büyük Atatürk heykelidir. Bakırla kaplı bir çelik yapı olan heykel, 2010 ve 2012 yılları arasında üç vadiye hakim bir tepe üzerinde Sıtkı Kahvecioğlu Vakfı tarafından yaptırılmış ve 2016 yılında Artvin Belediyesine devredilmiştir. Heykelin yanında  60 metrelik  bayrak direği  ve 216 metrekarelik bayrak bulunur

Artvin Atatürk Heykeli, kentin güneyinde Orman Bölge Müdürlüğüne ait Gençlik ve Spor İl Müdürlüğüne tahsis edilmiş dört dönümlük arazi üzerinde Sıtkı Kahvecioğlu Vakfı tarafından 2011-2012 arasında  inşa edildi. Dev heykel, çatısı çelikle kaplı onaltıgen bir binanın üzerine inşa edilmiş, binanın içindeki iki kolon heykelin ayaklarını oluşturmuştur.  Yapımında 40 ton çelik, 10 ton bakır kullanıldı. Eser, Gürcistanlı heykeltraş  Jumber Jikia tarafından yüz kişilik bir ekiple bir yılda tamamlandı. 19 Mayıs 2012'de açılışı yapıldı.
Yaşanan yasal sıkıntılar nedeniyle 5 yıl kullanılmayan mekan, 2016 yılında Artvin Belediyesi tarafından kiralandı ve arazisine bir seyir terası ile lokanta ve kafeterya, poligon gibi birimler içeren turistik tesis yaptırıldı. "Atatepe kompleksi" olarak adlandırılan turistik tesisin açılışı 2017'de gerçekleşti.  Belediye yetkilileri mekanın açık hava konserleri ve sportif faaliyetler için kullanılacağını açıkladı. 2018'de e 35 bin kişinin ziyaret ettiği mekan, o yıl Artvin'de en çok ziyaret edilen yer oldu.

Heykel 22 metre, kaidesi 13 metre uzunluğundadır. Bacaklarının ağırlığı 19, gövde ağırlığı 18, kafa ağırlığı ise 9 tondur.  Heykelin iç kısmı  52 adet çelik borudan 1480 parça çelik konstrüksiyon yapılarak  tamamlanmıştır. Heykelin bacaklarının ağırlığı 19, gövde ağırlığı 18, kafa ağırlığı ise 9 tondur.
Heykelde Atatürk'ün Afyon Kocatepe'de Büyük Taarruz henüz başladığı sırada Etem Tem tarafından çekilen fotoğraftaki görünümü canlandırılır. Heykelin bulunduğu arazide  dev boyutlardaki prova kalıpları da sergilenir.

2020 yılında Atatürk'ün Samsun'a çıkışının 101. yıl dönümünde Cengiz Koçak ve Ferdi Toy adlı sporcular, Atatürk'e duydukları minnet ve sevginin bir ifadesi olarak Atatürk heykeli ile yanındaki Türk bayrağı arasından uçarak geçmeyi denedi. İki sporcu, Toy'un kullandığı paraşütle Genya Dağı'ndan paraşütle atladı ve Koçak, Atatürk heykeli ile yanındaki Türk bayrağı arasından uçarak geçti ve planladıkları gibi Çoruh Nehri kıyısına indi.

Arıburnu Cephesi, 25 Nisan 1915 tarihindeki Arıburnu Çıkarması ile başlayan ve 6 Ağustos 1915 tarihine kadar süren çarpışmaları kapsayan, Çanakkale Savaşı'nın bir parçası olan cephedir. Bu tarihte Müttefik kuvvetlerce üçüncü bir cephe olarak açılan Anafartalar Cephesi ile birleşmiştir. Arıburnu Çıkarması, 25 Nisan 1915 günü Gelibolu Yarımadası’nın Ege Denizi sahillerinde, “Anzak Koyu” olarak bilinecek olan kumsal ve civarına Anzak Kolordusu tarafından yapılan çıkarmadır.

Müttefiklerin Çanakkale Seferi komutanı General Sır Ian Hamilton'un emrinde kullanabileceği kuvvet iki tümenli Anzak Kolordusu, 2 İngiliz tümeni ve bir Fransız tümenidir. Esas çıkarma sahili de Seddülbahir bölgesi olarak bilinen Gelibolu Yarımadası'nın güney ucudur. Ancak toplam mevcudu 75 bini bulan bu kuvvetin Seddülbahir sahillerindeki dar kumsallara çıkartılması olanaksızdır. Bu nedenle General Hamilton, Anzak Kolordusu için bir başka çıkarma sahili aramıştır. Bu sahil, Kabatepe'nin hemen kuzeyinden başlayan kumsal olarak belirlenmişti.
Eldek kuvvetin bir bölümünü farklı bir sahile çıkarmadaki amaç, bir yandan sahile çıkarılması gecikecek kuvvetleri bir an önce muharebeye sokmaktır. Diğer yandan da Anzak Kolordusu, asıl çıkarma bölgesinin daha kuzeyine çıkartılarak ileri harekâta geçecek ve Seddülbahir Cephesi'ni savunan Osmanlı kuvvetlerinin geri hatlarını saracaktır. Anzak Kolordusu'nun ilk hedefi Conk Bayırı - Kocaçimen Tepesi hattını ele geçirerek Maltepe yönünde ilerlemektir. Sonraki aşama, Alçıtepe'yi işgal etmiş olan Seddülbahir kuvvetleriyle birleşerek Kilitbahir platosuna taarruz edilecektir...

General Sır Ian Hamilton'un savaş planında iki tümenli Anzak Kolordusu'nun çıkarma sahası Kabatepe ile Küçük Arıburnu arasındaki kumsal bölgedir.
Plana göre bu çıkarma bölgesindeki kuvvetin taktik hedefi, Conkbayırı-Kocaçimentepe (305 m.) hattında Maltepe yönünde ilerlemek, Eceabat'da Çanakkale Boğazı'na ulaşmak ve Seddülbahir Cephesi'ndeki Osmanlı kuvvetlerinin geri çekilme ve takviye hattını kesmektir.
Çıkarma yapacak Anzak Kolordusu Komutanı General William Birdwood'un planı; çıkarmaya müteakip, sahile ilk atılan örtü kuvvetinin, Kocaçimen – Conkbayırı – Kemalyeri – Kavak Tepe – Kabatepe hattını ele geçirmekti.
Çıkarma planı, olabildiğince fazla örtü kuvvetinin karaya atılması ve çok hızlı bir şekilde bu kuvvetin takviye edilmesini hedeflemektedir. Dört bin kişilik örtü kuvveti, Albay Sinclair  Mac Lagan komutasındaki 3. Avustralya Tugayı, 1. İstihkam Bölüğü ve bir sahra hastanesinin yarı mevcududur. (1915 yılının Temmuz ayına kadar Avustralya ve Yeni Zelanda ordularında tugay komutanlarının rütbesi albaydı)
Bu kuvvetinin karaya atılması üç kademede planlanmıştır. İlk adımda 1.500 kişilik bölüm, ardından da 1.250'şer kişilik iki bölüm karaya çıkarılacaktır. Bu kademelendirme, eldeki çıkarma filikalarının kısıtlı sayıda askeri karaya taşımaya olanak vermesindendir. Bu örtü kuvvetinin karaya atılmasının ardından 1. Avustralya Tümeni'nin tümü hızla çıkartılacaktır. Plana göre saat 09:00'a kadar üç tugay sahile atılmış olacaktır.
Çıkarma öncesinde yapılan hava keşifleri ve çeşitli kaynaklardan gelen istihbarata göre, sahilin hemen gerisindeki sırtlarda Osmanlı savunması çok güçlü değildir. Bu istihbarata göre çıkarma öncesinde hazırlık ateşi açılması çok gerekli değildir ve yapılmamasına karar verilmiştir. Hem gerekli değildir hem de çıkarmanın bir baskın etkisi yaratacak olması açısından çok avantajlıdır. Örtü kuvveti, Osmanlı'nın zayıf kuvvetlerini sahile hakim sırtlardan atarak hızlı bir şekilde bu sırtları işgal edecekler ve Osmanlı karşı taarruzlarını karşılayabilecek şekilde tahkim edeceklerdir. Çıkarmanın ve çıkarmanın taktik hedefinin sağlanabilmesi için bu zorunludur.
Bu çerçevede örtü kuvvetini oluşturan 1. Avustralya Tümeni'nin 3. Tugayı, Conkbayırı'ndan Kabatepe'ye kadar uzanan sırtı ele geçirmekle görevlidir. Hemen ardından sahile çıkacak olan 2. Avustralya Tugayı ise Kocaçimen Tepe'den Balıkçı damları'na kadar olan kesimi tutarak çıkarma sahilinin sol kanadını tutacaktır. 1. Avustralya Tümeni'nin 1. Tugayı ise ihtiyat olarak tutulacaktır.

Arıburnu Cephesi de Seddülbahir Cephesi gibi Albay Halil Sami Bey'in 9. Tümeni'nin savunma bölgesidir. Albay Halil Sami Bey, bu bölgede Yarbay Mehmet Şefik Bey komutasındaki 27. Alay'ı görevlendirmiştir. Alay'ın mevcudu iki bin kadardır. Yarbay Mehmet Şefik Bey, Mareşal Sanders'in savunma düzeni gereği emrindeki 2. Tabur'u kıyıların gözetleme ve savunması için yaymış, diğer iki taburunu Eceabat'ın batısındaki zeytinliklerde konuşlandırmıştır. Bölüğün ağır makineli tüfek bölüğü (dört tüfek) buradadır. 2. Tabur, Azmakdere – Çamtepe arasındaki 12 km.lik bir kıyı şeridine yayılarak düzenlenmiştir ve bir tabur için fazlasıyla uzundur. Yarbay Mehmet Şefik Bey, Tabur Komutanı Binbaşı İsmet Bey'e verdiği emirlerle, taburun üç bölüğünü tüm sorumluluk bölgesindeki kıyılara yayarken dördüncü bölüğü Kabatepe'nin 1,5 km. doğusunda ihtiyata almıştır. Tabur karargâhı da buradadır ve Alay karargâhı ile telefon bağlantısı vardır. Bölükler kuzeyden güneye doğru 8., 7. ve 6. bölüklerdir ve sahillere takımlar halinde, yer yer manga düzeyinde yayılmıştır. Taburun görev bölgesinde 9. Tümen'in üç topçu bataryası bulunmaktadır. Bir dağ bataryası olan 7. Batarya, Kanlısırt üzerinde bulunmaktadır ve Kabatepe kıyılarını kuzeyden yan ateşi altına alacak şekilde konuşlandırılmıştır. Diğer iki batarya ise Kabatepe'nin doğu yamaçlarında bulunmakta ve ateş bölgesi Kabatepe kuzeyindeki kumsal ve Arıburnu sahilleridir.
İhtiyatın özellikle Kabatepe gerisine alınması ve bataryaların ateş yönlerinin ayarlanma şekli, Alay Komutanı'nın bu bölgeye verdiği önemi göstermektedir. Kabatepe'nin hemen kuzeyinde, bir çıkarma harekâtı için çok uygun, 1 km. uzunlukta bir kumsal bulunmaktadır. Buraya yapılacak bir çıkarma harekâtı, Yarımada'nın derinliklerine doğru yelpaze gibi yayılmak konusunda olanaklara sahip olurdu. Alay Komutanı'nın öngörüsü son derece yerindedir. Gerçekte Anzak Kolordusu'nun planlanan çıkarma kumsalı burasıydı. Akıntı nedeniyle bu bölgenin 1.5 km. kadar kuzeyine, daha sarp kıyılara çıkmışlardır ama, bu yüzden daha zayıf bir direnmeyle karşılaşmışlardır. Çıkarma yapılan bölgede iki manga güçünde bir Osmanlı kuvveti bulunmaktadır.
Taburun 8. Bölük Komutanı, 25 Nisan gecesinin ilk saatlerinde açıklarda bazı belirsiz karaltılar gözlemiş, durumu geriye bir haberci göndererek Tabur Komutanı'na rapor etmiştir. Tabur komutanı ise telefonla 27. Alay karargâhına bildirmiştir. Alay Komutanı Yarbay Mehmet Şefik Bey, telefonla 9. Tümen Komutanlığı'ndan emir talep etmiştir. Tümen Komutanlığı'ndan saat 05:45'te ileri hareket için emir gelmiştir. Arıburnu sahillerinde bir çıkarma hareketi beklenmesi gerektiği yönündeki haberlerin Tümen Komutanlığı'na ulaştığı sıralarda, Seddülbahir'deki çıkarma hareketleri başlamıştı. Tümen Komutanlığı'nın 27. Alay'a ileri hareket emri vermesindeki gecikme bu nedenle idi.

İlk çıkarma dalgası akıntı nedeniyle hedeften saptı, planlanan yerin 1.500 m. kuzeyine, yani Arıburnu sahiline-sonradan Anzak Koyu olarak adlandırılan koy-yanaştı. Hata, sahile yaklaşılırken fark edilmiş, daha kuzeye düşmemek için yapılan manevra da düzensizliğe yol açmıştı, bölükler birbirine karışmış olarak sahile çıkmışlardı. Bu düzensizliğin üstüne, sahile 50 m. yaklaştığında Osmanlı gözcü müfrezesinin ateşiyle karşılanmıştı. Sonuçta örtü kuvvetinin ilk dalgasını oluşturan kıtalar, 48 filika ile saat 04:25'te sahile karışık bir halde çıkmışlardır. İkinci dalga saat 04:40'ta sahile çıkmaya başladığında karışıklık daha da artmıştı. Örtü kuvvetini oluşturan 3. Avustralya Tugayı'nın üç taburunun eratı birbirine karışmış durumda idi.
Savunmanın kuzey kesiminde, Balıkçı Damları denen bölgede, sahile yaklaşan filikalara 8. Bölük'ün 1. Takımı ateş açmıştır. Filikalardaki bir bölükten 100 kişi ölmüş, sahile çıkabilen 40 kişiden sağ kalabilen 18 kişi güney yönünde çekilmiştir.

Çıkarmanın hemen ardından örtü kuvvetinin ilk kademesini oluşturan 1.500 kişilik kuvvet, üç kol halinde ilerlemeye başlamıştır. Soldaki kol Yükseksırt – Serçetepe - Kocaçimen, merkezdeki kol Merkeztepe - Kanlısırt ve üçüncü kol da Yeşiltarla - Kabatepe hattında ilerlemiştir.
Çıkarma sahilinin kuzey kesiminde ilerleyen kol, Serçetepe sırtı ve Cesarettepe'deki Osmanlı postalarını atarak bu tepeleri işgal etmek için ilerlemişlerdir. 12. Tabur komutanı Albay Clarke'ın yönettiği bu harekâtla, Albay Clarke'ın da aralarında bulunduğu kayıplara karşın bu sırtlar işgal edilmiştir. Balıkçı damlarındaki Osmanlı müfrezesi, ileri hareketi sürdüren bu üç bölüğü geri püskürtmüştür. Ancak takım, savunmanın merkez kesimini geri atan Anzak birliklerinin Cesarettepe üzerinden kuzeye akması üzerine mevzilerinden çekilmiştir. Zaten takımın cephanesi de bitmek üzeredir. Takım komutanı, elinde kalan iki manga kadar askerle Conk Bayırı yönünde çekilmeye karar vermişti. Bu iki manga asker, günün ilk saatlerinde Düztepe – Conk Bayırı hattında ilerleyen Anzak kollarına ateş açarak ileri hareketi durdurmaya çalışmıştır. Cephanesi biten müfreze, daha sonra Conk Bayırı yönünde çekilmiştir. Kurmay Yarbay Mustafa Kemal Bey'in Conk Bayırı'nın düşmesini önlemesi sırasında onun komutasına girecektir.
Savunmanın merkez kesiminde, sahilden ilk açılan ateş, Küçük Arıburnu ve Büyük Arıburnu arasındaki kıyıdaki iki mangalık müfrezedir. Sahile yanaşan istimbotların uğultusu üzerine alarma geçmiş, filikaları kıyıya yanaştıkları anda hep birlikte ve yoğun bir ateşle karşılamışlardır. Gerçekte manga erleri geç ateş açmışlardır. Filikalar henüz deniz üzerindeyken ateş açılmış olsaydı daha ağır kayıp verdirilecekti. Filikaların böylece sahile sürekli asker çıkarması sonunda bu iki manga geri çekilmiştir. Anzak örtü kuvvetlerinin ilk kademesi kıyılara indikten sonra ileri hareketlenmiştir. Sahilin hemen gerisinde ve sahile hakim konumdaki Haintepe'deki bir takım kadar olan Osmanlı müfrezesi, iki yandan sarılana kadar mevzilerinde kaldı. Müfrezeden, ancak birkaç er, yaralı komutanlarını taşıyarak geri çekile

Arşın, Türkiye'de metrenin resmen kabulüne kadar kullanılan uzunluk ölçüsü birimi ve aletidir.
Kullanıldıkları yerlere ve uzunluklara göre arşın:

Çarşı arşını
Daha çok çarşı ve pazarda kullanılırdı. Metre hesabıyla çarşı arşını 68 cm'dir.
Bina ve mimar arşını
bir mi‘mār arşını = 24 parmak = 240 ḫaṭṭ, ortalama 75.774 cm'dir. Bu arşının uzunluğunda zamanla değişiklikler oldu. Üçüncü Selim Han abanoz ağacından bir mimar arşını yaptırdı. Bunun ölçü olarak kullanılmasını istedi ve kütüphaneye kaldırttı. 1789 yılında 1807 yılına kadar kullanılmıştır.
Değerli kumaşları bilhassa ipekleri ölçmede endaze kullanılırdı (endaze 65,25 cm'dir).
Türkiye'de 26 Mart 1931 tarih ve 1782 sayılı kanunla, arşın ölçü birimi kaldırılıp, yerine metre sistemi kabul edildi. 1933'ten sonra da arşının bütün çeşitleri tamamen ortadan kaldırılıp metrik sisteme geçildi.

Asker; orduda görevli, erden mareşale kadar rütbeye sahip kişi. Askerlik yükümlülüğü altına giren şahıslar (erbaş ve er) ile özel yasalarla silahlı kuvvetlere katılan ve resmî bir kıyafet taşıyan kişilerdir. Askerlerin aslî görevi ülkelerinin topraklarını iç ve dış tehditlere karşı savunmaktır.
Ayrıca askerler, aslî vazifelerinin yanı sıra - ihtiyaca bağlı olarak- arama-kurtarma, tıbbi yardım, yangın söndürme, asayişi sağlama ve mesleki eğitim gibi oldukça geniş bir yelpazedeki görevleri de yerine getirebilirler.

Türkçeye Arapçadan geçmiş olan asker sözcüğünün kökeninin Latince exercitus (ordu) sözcüğü olduğu yönünde görüşler vardır ancak bu iddia ses bakımından problemlidir. Sözcüğün Türkçede asker şahıslar için tekil olarak kullanımı, "askere gitmek", "askere yazılmak" vb. deyimlerden muhtemelen 19. yüzyılda türemiştir.
Eski Türkçedeki karşılığı sü'dür. Subaşı ise erbaşlar için kullanılırdı.

Askerlik, insanlık tarihindeki en eski mesleklerden biridir. Sosyal hayata geçişle birlikte insanoğlunun toplu güvenlik ihtiyacı ortaya çıktı. Bu ihtiyaç öncelikle grup üyesi erkeklerin -avcı ve toplayıcılığa ilaveten- aynı zamanda kolluk gücü olarak görev yapması ile sağlanıyordu. Zamanla kaynakların idaresi ve paylaşımındaki gelişmeler ve değişim araçlarının kullanılmaya başlaması ile yeâane görevi topluluğun savunma ve saldırı ihtiyaçlarını karşılamak olan askerler ortaya çıktı.

Askerlik hizmeti
Zorunlu askerlik
Vicdani ret
Bedelli askerlik
Subay
Türkiye'de zorunlu askerlik
Erbaş
Astsubay
Er
Çocukların askerî kullanımı
Kadınlar ve askerlik

Askerî Müze, İstanbul'un Harbiye semtinde Cumhuriyet Caddesi üzerinde bulunan, 54.000 m²lik bir alan üzerinde kurulu 18.600 m²lik binasıyla bir yapılar kompleksidir. Geniş bir alana yayılan Mekteb-i Harbiye binası, Osmanlı Devleti'ne subay yetiştirmek amacıyla kurulmuş ve 1862'de inşa edilmiştir. Millî Savunma Bakanlığına bağlı müzede 5.000 adet askerî obje sergilenmektedir.

II. Abdülhamid tarafından yaptırılan okul binası; 1936'ya kadar okul, 1964'e kadar Kolordu Karargâhı olarak kullanılmıştır. Mezunlarından biri, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'tür. Binanın güney bölümü Harbiye Orduevi inşa edilene kadar orduevi olarak hizmet vermiştir. 1964'te asıl binanın askerî müze olarak kullanımına karar verilmiş ve 1966'da restorasyonuna Mimar Prof. Dr. Nezih Eldem tarafından başlanarak 1991'de bitirilmiştir. Başlangıcından bugüne kadar yapıda işlevsel ve mekânsal değişiklikler meydana gelmiş ve bina okuldan müzeye çevrilene kadar gerek iç gerek de dış görünümü itibarıyla birçok değişiklik geçirmiştir.

İstanbul Deniz Müzesi

https://www.turkishmuseums.com/museum/detail/22335-istanbul-harbiye-askeri-muzesi/22335/1
Müzeden birçok fotoğraf 18 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Atatürk sözcüğü ile aşağıdaki başlıklardan biri kastedilmiş olabilir.

Mustafa Kemal Atatürk
Mustafa Kemal Atatürk'ün ölümü
Atatürk İlkeleri
Atatürk Devrimleri
Atatürk'ün Bursa Nutku

Atatürk Haftası
19 Mayıs Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı

Atatürkçü Düşünce Derneği

İstanbul Atatürk Fen Lisesi
Ankara Atatürk Anadolu Lisesi
Ankara Gazi Anadolu Lisesi
Atatürk Erkek Lisesi
Atatürk Üniversitesi
İstanbul Atatürk Anadolu Lisesi
İzmir Atatürk Lisesi
Antalya Atatürk Anadolu Lisesi
Samsun Atatürk Anadolu Lisesi
Mersin Atatürk Anadolu Lisesi
Atatürk Devlet Modeli Lisesi
Biga Atatürk Anadolu Lisesi

Atatürk Olimpiyat Stadyumu
Isparta Atatürk Şehir Stadyumu
İzmir Atatürk Stadyumu
Kayseri Atatürk Stadyumu
Atatürk Kupası
Denizli Atatürk Stadyumu
Balıkesir Atatürk Stadyumu
Bolu Atatürk Stadyumu
Bursa Atatürk Stadyumu
Diyarbakır Atatürk Stadyumu
Eskişehir Atatürk Stadyumu
Sakarya Atatürk Stadyumu
Antalya Atatürk Stadyumu
Antakya Atatürk Stadyumu
Afyon Atatürk Stadyumu
Giresun Atatürk Stadyumu
Konya Atatürk Stadyumu
Rize Atatürk Stadyumu
Elazığ Atatürk Stadyumu
Adıyaman Atatürk Stadyumu
Çankırı Atatürk Stadyumu
Burdur Gazi Atatürk Stadyumu
Kırklareli Atatürk Stadyumu
Siirt Atatürk Stadyumu
Van Atatürk Stadyumu
Yalova Atatürk Stadyumu
Lefkoşa Atatürk Stadyumu

Atatürk Oratoryosu
Atatürk (film)

Atatürk, Aksu - Antalya ili Aksu ilçesine bağlı mahalle
Atatürk, Arnavutköy - İstanbul ili Arnavutköy ilçesine bağlı mahalle
Atatürk, Ataşehir - İstanbul ili Ataşehir ilçesine bağlı mahalle
Atatürk, Bornova - İzmir ili Bornova ilçesine bağlı mahalle
Atatürk, Büyükçekmece - İstanbul ili Büyükçekmece ilçesine bağlı mahalle
Atatürk, Çiğli - İzmir ili Çiğli ilçesine bağlı mahalle
Atatürk, Çubuk - Ankara ili Çubuk ilçesine bağlı mahalle
Atatürk, Esenyurt - İstanbul ili Esenyurt ilçesine bağlı mahalle
Atatürk, Güzelbahçe - İzmir ili Güzelbahçe ilçesine bağlı mahalle
Atatürk, İncirliova - Aydın ili İncirliova ilçesine bağlı mahalle
Atatürk, Kahramankazan - Ankara ili Kahramankazan ilçesine bağlı mahalle
Atatürk, Karesi - Balıkesir ili Karesi ilçesine bağlı mahalle
Atatürk, Küçükçekmece - İstanbul ili Küçükçekmece ilçesine bağlı mahalle
Atatürk, Sancaktepe - İstanbul ili Sancaktepe ilçesine bağlı mahalle
Atatürk, Sincan - Ankara ili Sincan ilçesine bağlı mahalle
Atatürk, Ümraniye - İstanbul ili Ümraniye ilçesine bağlı mahalle

Atatürk Havalimanı
Atatürk Barajı
Atatürk Orman Çiftliği
Atatürk Arboretumu
Atatürk Köprüsü
Atatürk Bulvarı
Atatürk Kültür Merkezi
Atatürk çiçeği (Euphorbia pulcherrima)

"Atatürk" ile başlayan bütün sayfalar

Türk Dil Kurumu' nda kelime arama 29 Aralık 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Atatürk, Mehmet Ada Öztekin tarafından yönetilen, Saner Ayar ve Cengiz Çağatay'ın yönetici yapımcılığını yaptığı 2023 çıkışlı Türk tarihî dönem dramasıdır. Başrolünde Aras Bulut İynemli'nin yer aldığı yapımda Mustafa Kemal Atatürk'ün gençlik hayatından bir kesit anlatılmaktadır.
Disney+ dizisi olarak yayımlanması beklenen proje daha sonra iki filme dönüştürüldü ve ilki Atatürk 1881 - 1919 ismi ile 29 Ekim 2023 tarihinde FOX kanalında gösterildikten sonra 3 Kasım'da Türkiye'de sinemalarda gösterime girdi. Devamı Atatürk II 1881 - 1919 başlığı ile 5 Ocak 2024 tarihinde gösterime girdi.

Aras Bulut İynemli - Mustafa Kemal Atatürk
Songül Öden - Zübeyde Hanım
Sarp Akkaya - Enver Paşa
Esra Bilgiç - Madam Corinne
Mehmet Günsür - Ali Rıza Efendi
Celile Toyon - Yaşlı Kadın
Darko Perić - Stiliyan Kovaçev
Şahin Sancak - Nuri Conker
Oğulcan Arman Uslu - İsmet İnönü
Alican Barlas - Kâzım Karabekir
Berk Cankat - Ali Fuat Cebesoy
Meriç Özkaya - Talat Paşa
Cahit Gök - Cemal Paşa
Sahra Şaş - Makbule Atadan
Bertan Asllani - Ali Fethi Okyar
Beran Kotan - Ömer Naci
Doğaç Yıldız - Rauf Orbay
Şehsuvar Aktaş - VI. Mehmed
Hamdi Alkan - Ali Rıza Paşa (sadrazam)
Lidija Kordić - Dimitrina Kovaçeva
Predrag Bjelac - Otto Liman von Sanders
John James - Colmar von der Goltz
Emre Mete Sönmez - Mustafa Kemal Atatürk'ün çocukluğu
Emre Yetim - Lütfü Bey
Devrim Özder Akın - Hüseyin Bey
Bülent Polat - Şemsi Efendi
Atakan Yarımdünya - Yakup Cemil
Alpay Kemal Atalan - Esat Paşa
Sinan Arslan - Cevat Abbas

Yapımcı Saner Ayar ve senarist Necati Şahin projeyi oluşturdu ve Mehmet Ada Öztekin'e senaryoyu gönderdi. Ön hazırlığı iki buçuk yıl süren yapımın çekimleri, bir kısmı Makedonya'da olmak üzere 19 hafta sürdü ve 5 Kasım 2022 tarihinde tamamlandı. Çanakkale sahneleri üç buçuk hafta boyunca her gün gün doğarken ve gün batarken yaklaşık bin kişilik figüranla çekildi. Gemi ve donanmalar birebir modellenerek bilgisayar tabanlı görüntülerle oluşturuldu.

İlk fragman, 28 Ekim 2022 tarihinde yayımlandı.
Atatürk projesi başlangıçta bir film olarak planlanmıştı, ancak HBO bunun bir TV dizisine dönüştürülmesini talep etti. HBO anlaşmadan vazgeçti ve daha sonra Disney+ platformunda dizi olarak yayınlanmasına karar verildi. 1 Ağustos 2023 tarihinde RTÜK, Amerika Ermeni Ulusal Komitesi tarafından gerçekleştirilen "Ermeni lobilerinin baskısı" üzerine Disney+'ın diziyi platformundan kaldırdığı iddialarıyla alakalı inceleme başlattığını açıkladı. 2 Ağustos'ta Walt Disney'in Türkiye ofisi, Disney+'ta yayınlanması beklenen dizinin iki film şeklinde FOX kanalında ve sinemalarda yayımlanacağını resmî olarak duyurdu.
Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunun 100. yıl dönümü etkinliklerinin bir parçası olarak 29 Ekim 2023 tarihinde ilk filmin kısaltılmış "TV özel versiyonu"nun FOX'ta yayımlanacağı; ardından ilk filmin 3 Kasım 2023'te, ikinci filmin 5 Ocak 2024'te sinemalarda gösterime gireceği açıklandı. Her iki filmin tamamı 19 Mayıs 2025 ve 20 Mayıs 2025'te NOW'da yayımlanmıştır.

Atatürk 1881 - 1919, vizyondaki ilk üç gününde 269.113 seyirci tarafından izlenerek 32,6 milyon ₺ hasılat elde etti ve yılın en iyi açılışını yapan ikinci yerli filmi oldu. İlk on gününde 750.120 seyirciye ulaştı ve toplam hasılat 85,3 milyon ₺ oldu. Bir sonraki hafta sonunda da en çok izlenen film olarak yerini korudu ve hasılat 135 milyon ₺'ye yaklaştı. Dördüncü haftasında da gişede ilk sırada yer aldı ve toplamda 1 milyon 365 binden fazla seyirci tarafından izlenerek 152,2 milyon ₺ hasılat elde etti.
Atatürk II 1881 - 1919, 143.431 seyirciyle 20,7 milyon ₺ hasılat yaparak açılışını haftanın ikinci sırasında gerçekleştirdi.

Atatürk 1881 - 1919, Box Office Türkiye'de 5 yazarın eleştirisine dayanarak 100 üzerinden 74 ortalama puan aldı. Atatürk II 1881 - 1919, aynı websitede 3 yazardan ortalama 83 puan aldı. OrtaKoltuk'tan Nusret Şen filmin senaryosunu sert bir dille eleştirerek filmdeki "gereksiz" ve abartılı sahnelere dikkat çekmiş ve filme geçer not vermemiştir. Cumhuriyet'ten Müjdat Gezen, Mustafa Kemal rolünün "kabadayı gibi" oynanmaması gerektiğini ifade ederek filmi başarılı bulmadığını söylemiştir. Hürriyet'ten Uğur Vardan ise filmi beğenmiş ve 4/5 puan vermiştir. Atilla Dorsay ise filmin "tartışmalı ama sonuç olarak görülmesi gerekli" bir film ve "gerek öz, gerekse sinema dil açısından önemli olduğu yadsınamaz" olduğunu söylemiştir. Mehmet Açar filmin "hedefine ulaşan" ve "daha iyisi yapılana kadar en iyi Atatürk filmi" olduğunu belirterek 7/10 şeklinde puanlamıştır.

Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun veya 5816 sayılı kanun, kamuoyunda anıldığı şekliyle Atatürk'ü koruma kanunu, 25 Temmuz 1951'de kabul edilmiş bir lèse-majesté kanunudur. Konusu, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk'ün hatırasına karşı işlenecek suçlardır.
Kemal Pilavoğlu liderliğindeki Ticani tarikatının Atatürk'ün heykel ve büstlerine saldırıları nedeniyle Demokrat Parti iktidarınca çıkarılmıştır.
Bu kanun çerçevesinde 2007 yılında YouTube, GeoCities ve birçok blog sitesine Türkiye'den erişim engellenmiştir. 2010 yılının kasım ayında bir Alman şirketinin YouTube'daki söz konusu videolarda kendisine ait bazı telif haklarının ihlal edildiğini iddia etmesi üzerine, Google YouTube'dan bu videoları kaldırmıştır. Bunun üzerine ilgili Türk mahkemesi de erişim engelini kaldırmıştır. Ancak kısa bir süre sonra şirketin iddialarının asılsız çıkması üzerine bahse konu videolar sitede tekrar yayınlanmaya başlanmış; buna rağmen mahkeme yeniden erişim engeli kararı almamıştır.
2010 yılında Sınır Tanımayan Gazeteciler örgütü 5816 sayılı Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun'un Avrupa Birliği'nin temel standartlarından biri olan basında ifade özgürlüğüne ters olduğunu iddia etmiştir.

Atatürk'ün hatırasına alenen hakaret eden veya söven kimse bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.Atatürk'ü temsil eden heykel, büst ve abideleri veyahut Atatürk'ün kabrini tahrip eden, kıran, bozan veya kirleten kimseye bir yıldan beş yıla kadar ağır hapis cezası verilir.Yukarıdaki fıkralarda yazılı suçları işlemeye başkalarını teşvik eden kimse asıl fail gibi cezalandırılır.
Birinci maddede yazılı suçlar, iki veya daha fazla kimseler tarafından toplu olarak veya umumî veya umuma açık mahallerde yahut basın vasıtasiyle işlenirse hükmolunulacak ceza yarı nispetinde artırılır. Birinci maddenin ikinci fıkrasında yazılı suçlar zor kullanılarak işlenir veya bu suretle işlenmesine teşebbüs olunursa verilecek ceza bir misli artırılır.
Bu Kanunda yazılı suçlardan dolayı Cumhuriyet savcılıklarınca re'sen takibat yapılır.
Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.
Bu Kanunu Adalet Bakanı yürütür.

Lèse-majesté
Türk Ceza Kanunu'nun 299. maddesi
Türk Ceza Kanunu'nun 301. maddesi

Kemal Atatürk Anıtı, Avustralya'nın başkenti Canberra'daki Anzak Bulvarı bünyesinde yer alan anıt.
Yarbay Mustafa Kemal (1881-1938), I. Dünya Savaşı'nın Gelibolu cephesinde, Arıburnu'nda yaşanan çatışmalarda 19. Türk piyade alayına komuta etmiş ve Anzak akınına direnmiştir. Daha sonra Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran ve bu devletin ilk cumhurbaşkanı olma görevini de üstlenen Mustafa Kemal, Türk parlamentosu tarafından Atatürk soyadıyla ve ("Türklerin Babası") unvanı ile onurlandırılmıştır.
Çatışmalardan yetmiş yıl sonra, Avustralya ve Yeni Zelanda birliklerinin çıkarma yaptığı yer Türk Hükûmeti tarafından "Anzak Koyu" olarak tanınmıştır. Avustralya Hükümeti de bu jeste karşılık olarak Atatürk Anıtı'nın çevresinde bir bahçenin yapımına başlamıştır. Türk ve Anzak askerlerin savaş boyunca sergiledikleri üstün çaba ve kahramanlık gösterilerinin anısına inşa edilen yapı, Anzak Bulvarı'nda bir düşman asker anısına hazırlanmış olan tek anıttır.

Anıt, dönel bir zemin üzerinde hilal biçimindeki bir duvardan oluşmaktadır. Duvar biçimi Türk bayrağındaki hilal ile beş köşeli yıldızı andıran anıtın ortasında Gelibolu'dan getirilmiş toprağın saklandığı bir zaman kapsülü bulunmaktadır. Anıt, PDCM mimarlık şirketi tarafından tasarlanmıştır.
Duvarın ortasında Türk heykeltıraş Hüseyin Gezer imzalı bir bronz Atatürk büstü yer almaktadır. Atatürk'ün büst üzerinde yazılı şu sözleri savaşın bedelinin ne olduğunu açıkça belirtmesi açısından önem taşımaktadır:
"Bu memleketin toprakları üstünde kanlarını döken kahramanlar! Burada dost bir vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükun içinde uyuyunuz. Sizler Mehmetçiklerle yan yana, koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır, huzur içindedirler ve huzur içinde rahat rahat uyuyacaklardır. Onlar bu toprakta canlarını verdikten sonra artık bizim evlatlarımız olmuşlardır."
Anıtın çevresi, Gelibolu'daki "Yalnız Çam"'dan alınan tohumlarla yetiştirilen Halep çamlarıyla kaplıdır.

Anıt 2007 yılında Büyükelçi Murat Ersavcı'nın girişimleri ve Avustralya Muharip Gaziler Bakanlığının katkıları ile yenilenmiş ve iki ülke arasındaki dostluğun nişanesi olarak Anzak Günü'ne adanmıştır.
Zemin, duvardaki hilal örgesine eşlik etmesi amacıyla geniş bir beş köşeli yıldızla süslenmiştir. Yıldızın köşeleri, ana büstte kullanılan granit sütunlarla varsıllaştırılmış ve bu bölümlere aydınlatma sistemi eklenmiştir. Anıtın yanında yer alan bayraklar ise ön bölüme taşınmıştır.

Atatürk Anıtı, Canberra10 Haziran 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Atatürk Barajı ve Hidroelektrik Santrali, Güneydoğu Anadolu Projesi kapsamında Fırat Nehri üzerinde yer alan, enerji ve sulama amaçlı bir barajdır. Baraj gövde ve göl hacmi bakımından, santrali ise elektrik üretim kapasitesi ile Avrupa'nın en büyük baraj ve hidroelektrik santrali konumundadır. Arkasındaki baraj gölü yapay olmasına rağmen Van ve Tuz göllerinin ardından Türkiye'nin üçüncü en büyük gölüdür. Ayrıca gövde hacmi bakımından dünyanın en büyük 5. barajıdır.
Fırat ve Dicle nehirlerinin potansiyelini değerlendirme fikri bizzat Mustafa Kemal Atatürk tarafından 1930'lu yıllarda ortaya atılmıştır. Atatürk'ün talimatıyla 1936 yılında Elektrik İşleri Etüt İdaresi kurularak nehirler üzerinde incelemeler başlatılmıştır. Projenin bugünkü modern hali ve "Atatürk Barajı" ismiyle somutlaşması, 1970'lerdeki teknik çalışmalar ile hız kazanmıştır. 
Barajın en büyük özelliği, finansmanından mühendisliğine ve işçisine kadar yerli kaynaklarla yapılmış olmasıdır. Uluslararası finans kuruluşlarının kredi vermeyi reddetmesine rağmen, Türkiye kendi imkanları ile barajın inşaatına 1983 yılında başlamış ve 1992 yılında yapımı tamamlanarak işletmeye açılmıştır.
Karakaya Barajının 180 km mansabında (suyun aktığı aşağı yönde bulunan bölge), Adıyaman iline 51 km uzaklıkta, Şanlıurfa ilinin Bozova ilçesine ise 24 km uzaklıkta olup, Adıyaman ve Şanlıurfa illeri arasında kurulmuştur. Barajın tamamlanmasıyla Türkiye'nin en büyük üçüncü gölü olan Atatürk Baraj Gölü oluşmuştur.

1983 yılında inşaatı başlamış olan baraj 1992 yılında işletmeye açıldı. 8 türbine sahip barajın yüksekliği 169 metredir. Kaya dolgu tipinde bir barajdır. Gövde hacmi 84,5 milyon m³'tür. Dış yüzeyi kaya içi kil ve topraktır. Baraj gölünün baskısı ile ilk inşasındaki yüksekliği 10 metre kısalmıştır.
İnşaatına 4 Kasım 1983 tarihinde başlandı. 1994 senesinde bitirilmesi planlanan baraj sulama ve enerji elde etmek maksadıyla yapılmıştır. 84.4 milyon m³ kaya ve toprak dolgu ile dolgu hacmi bakımından bugüne kadar dünyada inşa edilen barajlar arasında beşinci sıradadır. Meydana gelen göl alanı 817 km²'dir.

Temelden yüksekliği 169 metredir. Nehir seviyesinden yükseklik bakımından minimum su kotu 513, ideal su kotu 526, maksimum su kotu ise 542 metreye ulaşır. Barajda elektrik üretimi için derinliğin en az 133 metre olması gerekir. Baraj duvarının uzunluğu 1644, eni ise 15 metredir. Dolusavak (fazla su tahliye kanalları) 6 adet olup, her biri 16x17 metre boyutlarında radyal kapaklarla kontrol edilir. Maksiimum su deşarj hızı 544 metre su düzeyinde, saniyede  16.800  metreküptür. Her biri 850 m3/s su boşaltma kapasitesine sahip üç derivasyon tüneli nehrin -akış yönüne göre sol yakasında bulunur.

Santral her biri 300 MW güce sahip olan 8 Francis tipi ünite ile donatılmıştır. Toplam 2400 MW gücüyle yıllık 8900 GWh elektrik enerjisi üretim kapasitesine sahiptir. Santralin devreye alındığı 1992 yılından 2012 yılına kadar 144 milyar KWh enerji üretmiştir. Bu değerin ekonomik karşılığı 15 milyar $'dır. Atatürk Barajı, Türkiye'deki hidroelektrik santrallerinde üretilen enerjinin yüzde 20'sini tek başına karşılayacak seviyededir.

Atatürk Barajı, dolgu hacmi bakımından dünyanın en büyük 6. barajı durumundadır. Hidroelektrik Santrali de, dünyada hâlen yapımı sürenler arasında 3., inşa edilmiş olanlar arasında da 5. en büyük santraldir. Aynı zamanda Avrupa'nın ve Türkiye'nin en büyük barajıdır. İstanbul'un yıllık su ihtiyacını 5 günde sağlayabilecek seviyededir.

Yıllık ortalama su akışı 26.654 milyar metreküptür. Toplam su depolama hacmi 48.7 milyar metreküptür. Her bir grupta; gücü 300 Megawatt olan 8 adet türbin jeneratör bulunmaktadır. 25 Temmuz 1992'de bu 8 üniteden ikisi hizmete açılmıştır. Sulama tünelleriyle de Şanlıurfa, Harran, Mardin, Ceylanpınar, Siverek-Hilvan ovaları, Samsat ovası ile beraber 1.43 milyon dönüm arazi sulanır hale gelmiştir. Atatürk Barajı'ndan toplam 874 bin 200 hektar alanın sulanmasının planlanmaktadır. 207 bin hektarının sulamaya açıktır. Ülke ekonomisine bu haliyle katkısı toplam  5.5 milyar $ olmuştur. Tüm alanın sulamaya açılması halinde, yıllık getirisi 2,5 milyar $ olacaktır.

Şu an 400.000 kişiye istihdam sağlamaktadır. Planlanan alan sulanmaya başladığında 1 milyon 750 bin kişiye istihdam sağlaması planlanmaktadır.

İnşaat Mühendisleri Odası odanın kuruluşundan itibaren 50 yıl içerisinde ülkede gerçekleştirilmiş 50 büyük inşaat projesini bir juri tarafından saptayarak bu projeleri 50 Yılda 50 Eser adı altında ilan etmiştir. Liste bölgesel kalkınma, binalar, ulaşım, hidroloji ve endüstri alt başlıklarını taşımaktadır. Bu proje de o liste içerisinde yer almaktadır.

Türkiye'deki barajlar listesi

Elektrik Üretim A.Ş. 30 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü3 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Atatürk Barajı Elektrik Üretim Bilgileri 20 Eylül 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Atatürk Evi Müzesi, Türkiye'nin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk'ün 1881 yılında dünyaya geldiği yer olan ve bugün müze olarak kullanılan Selanik'teki evidir. Selanik Belediyesi, Türkiye’nin kuruluş yıldönümü vesilesiyle 1933’te evi satın alıp Mustafa Kemal Paşa’ya hediye etmeye karar vermiş; satın alma işlemleri tamamlanıp hediye edilmesi 1937’de gerçekleşebilen ev 1953’te müze olarak açılmıştır.
Müze-evin yılda 50 binden fazla ziyaretçisi vardır. Evin bahçesindeki Atatürk'ün babası Ali Rıza Efendi tarafından dikildiği rivayet olunan tarihi nar ağacı, tarihi ve kültürel değeri nedeniyle müzenin en çok ilgi çeken noktalarındandır.
Ev, 2011'de Yunanistan Kültür Bakanlığı tarafından “modern anıt” olarak tescil edilmiştir.

Günümüzde “Agiu Dimitriu Caddesi, Apostolu Pavlu Sokağı No:17” adresinde bulunan evin Osmanlı dönemindeki adresi “Koca Kasım Paşa Mahallesi, Islahhane Caddesi” şeklindedir. Agiu Dimitriu Caddesi'nin en son adı Mithatpaşa Caddesi idi.

1870 yılından önce Rodoslu Müderris Hacı Mehmet Vakfı'nca yaptırılan ev önce İbrahim Zühdü Efendi'nin, daha sonra Selanikli Abdullah Ağa ve eşi Ümmü Gülsüm'ün mülkiyetine geçmiştir. Ali Rıza Efendi, bu evi 1878'de kiraladı. Yaygın görüşe göre Mustafa Kemal, evin ikinci katında, güney taraftaki odada dünyaya geldi. Mustafa Kemal'in bu evde değil, ailenin daha önce oturduğu Ahmet Subaşı Mahallesi'ndeki ahşap evde doğduğu; Ali Rıza Bey'in Islahane semtinde satın aldığı evde doğduğu ve hatta Selanik'te değil de Ali Rıza Bey'in bir süre görev yaptığı Manastır Vilayeti Tırhala Sancağı Tırnova kasabasında doğduğuna dair farklı görüşler de vardır.   Ancak çoğunluk, Ali Rıza Bey'in Islahane Mahallesinde kiraladığı üç katlı pembe evin Mustafa Kemal'in doğduğu ev olduğu görüşünü kabul etmiştir. Aile, Ali Rıza Efendi'nin 1888'de vefatına dek bu evde yaşamıştır.
Zübeyde Hanım eşinin ölümünden sonra bitişikteki daha küçük bir eve taşındı. Günümüze gelememiş olan o evde aile uzun süre yaşamış; Mustafa Kemal, 1893'te Selanik Askeri Rüşdiyesi'ne kaydolarak evden ayrılmıştır.
II. Meşrutiyet'in ilanından önce Selanik'te görevlendirilen Mustafa Kemal, ailenin daha önce oturduğu pembe boyalı geniş evi satın aldı; annesi ve kız kardeşiyle birlikte burada ikamet etti. Mustafa Kemal'in Selanik'te ayrılmasından sonra da bu evde oturan Zübeyde Hanım, Balkan Harbi'nden sonra Selanik'in işgale uğraması üzerine evden ayrılıp İstanbul'a gitmiştir. Evin bundan sonraki akıbeti bilinmez.
1923'te Lozan Anlaşması'nın Türk ve Rum Nüfus Mübadelesi'ne İlişkin Sözleşme ve Protokolü gereği Mustafa Kemal Paşa'nın ailesine Yunanistan'daki mülklerine karşılık İstanbul'un Bebek semtinde bir yalı verildi.  Bu yalıda 1930'lu yıllardan sonra Mustafa Kemal'in kızkardeşi Makbule Hanım yaşamıştır.
Selanik'teki ev, mübadele protokolü gereği Yunanistan Millî Bankası'na intikal etmiştir. 1930'lu yıllarda Şarabini isimli Türkiye'den mübadil bir Rum kadın tarafından Millî Banka'dan 200.000 drahmiye satın alınan eve Trabzon'dan mübadil dört aile yerleşti.

Selanik Belediyesi, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş yıldönümü olan 29 Ekim 1933'te yaptığı özel bir toplantıda, Cumhuriyetin 10. Yılı sebebiyle, Atatürk'ün Selanik'te doğduğu evin duvarına bir hatıra plakası takılması ve evin halihazırdaki sahiplerinden satın alınarak, Mustafa Kemal Paşa'ya hediye edilmesini kararlaştırdı. Atatürk'ün Selanik Evi'ne plaka çakılması töreni, Balkan Antantı Delegasyonunun gelmesi ile 4 Kasım 1933'te gerçekleşti.
Selanik Belediyesi, aynı yıl evi sahiplerinden satın almayı kararlaştırdı ancak ev sahibi Şarabini ile ücret konusunda pazarlık sürüncemede kaldığından 1935'e kadar bir gelişme olmadı. Mustafa Kemal Atatürk'ün Dışişleri Bakanlığı'nı uyararak sürecin hızlandırılmasını istemesi üzerine belediye ile temasa geçildi ve Selanik Belediye Meclisi, 19 Ekim 1935'te evi istimlak kararı verdi. Gerekli hukuki işlemler tamamlanıp ev istimlak edilse de ev sahipleri ile anlaşmazlık sürdü; 1936 yılının sonunda satın alma sözleşmesi imzalanabildi.19 Şubat 1937'de tahliye edilerek anahtarları Selanik Başkonsolosluğuna teslim olundu.

Henüz  evin satın alınma işlemlerinin devam ettiği bir dönemde  restorasyon konusunda bazı hazırlıklar yapılması için, Mustafa Kemal Atatürk, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Ruşen Eşref Bey ve Afet Hanım Selanik'e göndermiştir. Evi gezme imkânı bulan Ruşen Eşref Bey ile Afet Hanım, içinde mübadil ailelerin yaşaması nedeniyle fazla inceleme fırsatı bulamadı. 
Satın alınma işlemi tamamlandıktan sonra evin restoresi amacıyla değişik zamanlarda üç ayrı plan çizildi. Tamirat başladıktan kısa süre sonra II. Dünya Savaşı’nın başlaması ve Yunanistan’ın Alman işgaline girmesi işlerin yarım kalmasına yol açtı. Restorasyon 1950’de tamamlanabildi.
Aralık 2024'te Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı himayesinde Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı (TİKA) tarafından başlayan restorasyon sürecinin tamamlanmasıyla ev, 9 Kasım 2025'te yeniden ziyarete açılmıştır.

Evin tefrişi için Millî Eğitim Bakanlığı Makbule Atadan, Afet İnan, Hayrettin Örs ve Bakanlıktan seçilecek bir yetkiliden oluşan bir komisyon kurdu. Makbule Hanım, heyete katılmadı. Diğer üyeler eve konulacak eşyaları ve yerlerini tespit amacıyla Selanik’e gittiler ve dönüşte bakanlığa bir rapor sundular. 1953’e kadar evin tefrişi konusunda gelişme sağlanamayınca Cumhurbaşkanı Celal Bayar meseleye el koydu. 28 Ocak 1953’te bu konuda bir toplantı düzenledi. Toplantıya Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi Tevfik Koraltan, Millî Eğitim Bakanı Tevfik İleri, Milletvekilleri Keçecizade Salih, Zuhuri Danışman Beyler ve Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Başkanı Enver Ziya Karal katıldı. Alınan karar gereği Karal, Şubat 1953’te Selanik’e giderek çalışmalara başladı; gerekli bilgileri toplayarak Ankara’ya bir rapor sundu. Bu rapor ve daha sonra hazırlanan raporlar doğrultusunda 1953 teşrifatı tamamlandı. 10 Kasım 1953’te müze hâline getirildi.
Ev, 1966’da araştırmacı Mehmet Önder tarafından yeniden düzenlenmiştir. 1970’te bir depremden hasar gören ev 1980’de Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı tarafından tamir edildi. Modern müzecilik anlayışına göre yeniden tefriş edilerek 1981’de yeniden ziyarete açıldı.
Müze-ev, 2010-2013 arasında yeniden restore edildi. Bu restorasyon sırasında Atatürk’ün kişisel eşyaları ve mobilyaları ile Atatürk büstü ve anı defteri kaldırılıp Türkiye’deki başka müzelere gönderilmiştir.
Son düzenlemeye göre ilk katta; “Selanik Odası”, “Manastır Odası”, ikinci  katta “İstanbul Odası” ve “Ankara Odası” olarak isimlendirilen bölümler yer alır.

Selanik Atatürk Evi'nin aynı ölçüler içinde bir modeli Atatürk'ün doğumunun 100. Yılı nedeniyle girişilen kutlamalar doğrultusuna Ankara Ticaret Odası tarafından Ankara'da Atatürk Orman Çiftliği içinde yaptırılmıştır.
Kırklareli Belediyesi öncülüğünde vatandaşların katkısla Kırklareli'de bir kopyası inşa edilmiş, 17 Ocak 2018'de  "Atatürk Evi" adıyla ziyarete açılmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti Selanik Başkonsolosluğu

Atatürk Köprüsü ya da eski adıyla Unkapanı Köprüsü, İstanbul'da tarihî yarımadayı Beyoğlu yakasına bağlayan bir köprüdür. Fatih ilçesine bağlı Unkapanı Küçükpazar bölgesiyle Beyoğlu ilçesine bağlı Azapkapı semtlerini birbirine bağlar. Aksaray semtinden başlayarak Unkapanı'na gelen Atatürk Bulvarı'nın devamı niteliğindedir.

Unkapanı Köprüsü ilk olarak otuzuncu Osmanlı Padişahı İkinci Mahmut hükümdarlığı döneminde, bir sonraki hükümdarın annesi ve İkinci Mahmut'un eşi “Bezmialem Valide Sultan” tarafından tamamı ahşap malzeme kullanılarak 1836 yılında inşa ettirildi.
Köprü geçişlerinde alışılanın aksine herhangi bir geçiş ücreti talep edilmediğinden dolayı halk tarafından “Hayratiye Köprüsü” olarak isimlendirildi. Bir diğer adı ise, semt itibarıyla, Yahudi Köprüsü idi.
Yine ahşap dubaların üzerine oturtturularak yüzme kabiliyeti kazandırılan köprünün inşa sorumluluğu, dönemin kaptan-ı deryası Ahmed Fevzi Paşa'ya verildi. Fevzi Ahmet Paşa nezaretinde, Haliç Tersanelerinde yapılması tamamlanan “Unkapanı Köprüsü”; dört yüz metre boyunda ve on metre eninde idi. İstanbul Boğazı ve Marmara Denizi'nden gelen gemilerin Haliç'e girip çıkışını engellememek için açılıp – kapanan şekilde imal edilmiş olan köprünün açılış merasimi bizzat İkinci Mahmut tarafından baştanbaşa at sırtında geçilerek yapılmıştır.

1875 yılında, yüz otuz beş bin altın karşılığında yapılan anlaşma sonucu bir Fransız şirketi, ahşap köprü yerine metalden imal edilmiş bir köprü inşa etti. Yedi yüz seksen metre uzunluğunda ve on sekiz metre genişliğinde olan yeni köprü 1912 yılına kadar hizmete devam etmiştir.
1912 yılında ise bu köprü sökülüp yerine “Galata Köprüsü” olarak isimlendirilen üçüncü Eminönü - Karaköy köprüsü monte edilmiştir. 1936 yılında çıkan şiddetli bir fırtına sonucunda bu köprü de yıkılıp yerine günümüzde kullandığımız “Atatürk Köprüsü” inşa edilmiştir. Atatürk Köprüsü de tıpkı ilk imal edilen “Hayratiye Köprüsü” gibi ahşaptandır. Yirmi dört duba üzerine kurulu bu ahşap köprünün zemini takvimler 1954 yılını gösterirken asfalt ile kaplanmıştır. Dört yüz yetmiş yedi metre boyunda ve yirmi beş metre eninde olan köprü hâlâ İstanbul halkına hizmet etmektedir.
Haliç'e yapılacak olan ve 2018'de tamamlanması planlanan tüp geçit projesinin ardından köprünün kaldırılacağı duyuruldu. Ancak bu proje gerçekleştirilmedi.
2021'de köprünün Unkapanı ayağında bulunan kavşağın T5 tramvayının Cibali - Eminönü arasındaki yola engel teşkil etmesi ve köprünün ekonomik ömrünün tamamlanmasıyla beraber olası bir depremde yıkılabileceği sebebiyle, Unkapanı Kavşağı'nın yenilenmesine İBB tarafından karar verilmiş ve çalışmalar 18 Mayıs 2021 tarihinde başlamış olup, kavşak köprüsü ve iki bağlantı kolu 31 Temmuz'da hizmete alınmıştır. Kalan iki bağlantı kolu ile beraber T5 tramvayının tünel altyapısı eşgüdümlü olarak yapılarak 3 Eylül 2022'de hizmete alınmıştır.

Türkiye'deki köprüler listesi

Atatürk Müzesi veya diğer adıyla İnkılâp Müzesi, İstanbul'un Şişli ilçesinde, Halâskârgazi Caddesi üzerinde yer alan ve 1942'de İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nce müzeye dönüştürülmüş Mustafa Kemal Atatürk'ün oturduğu ev. Atatürk'ün kişisel eşyaları, Atatürk ve Kurtuluş Savaşı ile ilgili çeşitli materyaller ve farklı ressamlara ait tablolar sergilenmektedir.

Mustafa Kemal, I. Dünya Savaşı'nın sona ermesi üzerine Suriye cephesinden ayrılarak 13 Kasım 1918 günü İstanbul'a geldi. Bir süre Pera Palas'ta kaldıktan sonra dostu Salih Fansa'nın Beyoğlu'ndaki evinde misafir oldu. Bu arada Şişli'de, bugünkü Halâskârgazi Caddesi'nde Osep Kasabyan'ın 1908 yapımı üç katlı evini kiraladı.
Mustafa Kemal, Akaretler'de oturan annesi Zübeyde Hanım ve kız kardeşi Makbule'yi de yanına alarak üst kata yerleşti. Kendisi orta katta, yaveri ise alt katta oturuyordu. İstanbul'un işgal altında bulunduğu günlerde Mustafa Kemal arkadaşlarıyla bu evde sık sık toplandı. Samsun'a hareket ettiği gün, 16 Mayıs 1919'a kadar bu evde oturdu.
Mustafa Kemal Ankara'ya yerleşince annesini ve kardeşini yanına aldı. Şişli'deki ev 1924'te eski valilerden Erzurum milletvekili Hasan Tahsin Uzer tarafından satın alındı. Bu tarihte Atatürk'ün 1919'da bu binada oturduğunu gösteren tabela kondu. İstanbul Belediyesi binayı 1927'de Tahsin Uzer'den satın aldı ve Atatürk'le ilgili eşya, tarihi belge ve hatıraları bu binada toplamaya başladı. Bina 1942'de Vali ve Belediye Başkanı Lütfi Kırdar döneminde müzeye dönüştürüldü ve Atatürk İnkılabı Müzesi olarak 15 Haziran 1942'de ziyarete açıldı.
1960 askeri yönetimi sırasında Belediye Başkanı Refik Tulga'nın girişimiyle binada onarım yapıldı.9 Ocak 1962'de kısmi bir yangın geçiren müze Atatürk'ün 100. doğum yıldönümü (1981) yaklaşırken yeniden büyük çaplı bir onarım gördü. Türkiye İş Bankası'nın mali desteği ile yapılan onarımın, dekorasyon ve düzenleme işleri de Türkiye Turing ve Otomobil Kurumunca üstlenildi. Bina kapı tokmaklarından camlara kadar 1910'lu yılların üslubuna uygun olarak onarıldı. 19 Mayıs 1981'de Atatürk Müzesi olarak yeniden açıldı.
Son olarak 2014'te restorasyona uğrayan müze, 10 Kasım 2015'te tekrar hizmete girdi.

Müzede Atatürk'ün doğumundan ölümüne kadar geçen yaşamı ile ilgili fotoğraflar, giysileri, kullandığı eşyalar, Atatürk ve inkılaplarla ilgili belgeler, Kurtuluş Savaşı ve Atatürk tabloları sergilenmektedir. Ayrıca Atatürk ve devrimlerle ilgili belgeler, Milli Mücadeleyi yansıtan, Atatürk ile ilgili tablolar da onları tamamlamıştır. Ressam İbrahim Çallı'nın Nikolaos Trikupis'in kılıcını teslim edişini gösteren tablo ve Zeki Kocamemi'nin yaptığı tablo da müzedeki önemli eserler arasındadır.
Müzenin giriş katında Atatürk'ün doğumu, öğrenim yılları, ilk subaylık yılları, Trablusgarp, Balkan Savaşları (1911–1913), Heykeltıraş Hüseyin Gezer'in yaptığı Atatürk büstü, Çanakkale Savaşları, Mondros Mütarekesi ve Osmanlı devletinin durumunu (30 Ekim 1918) Milli Mücadele hazırlıkları ile ilgili belgeler ve bilgiler bulunmaktadır.
Müzenin birinci katında Atatürk'ün Samsun'a çıkışı, Amasya Genelgesi, Erzurum Kongresi (23 Temmuz–7 Ağustos 1919), Sivas Kongresi'nde giydiği jaketatay, yeleği, 1918 yılında Karlsbad'da satın aldığı ceket, Anadolu'da çıkan iç isyanlar, Sevr Antlaşması, I. ve II. İnönü muharebeleri, Kütahya-Eskişehir Muharebeleri, Atatürk'ün 1920'li yıllarda giydiği Skoç takım elbisesi, kalpağı, potinleri, termosu, mareşal üniforması, astragan kalpağı, rugan çizmesi, çamaşırları, mecliste saltanatın kaldırılışı sırasında kullanılan kalemler, not defteri, kalemtıraş ve maktaı, Nutuk'un ilk baskısı (1927), Gazi Mustafa Kemal Paşa adına Ankara'da hazırlanmış nüfus kâğıdı, Amerika devlet başkanı Franklin D. Roosevelt'in Atatürk'e hediye ettiği müzik dolabı ile Büyük Taarruz ile ilgili bilgiler bulunmaktadır.
Müzenin ikinci katında; Vittorio Pisani'nin Yunanların İzmir'e çıkışı ile ilgili, Kurtuluş Savaşı'nda yaralılara bakan kadınlar, göçlerle ilgili tabloları, Atatürk'ün Selanik'te doğduğu evin maketi, altın kaplama sigara tabakası, Lozan etiketli smokini, frakı, son yıllarında giydiği süveter, yazlık giysileri, K. A markalı ipek gömleği, madalyaları, plaketler, kahve fincanı, kartvizitleri, Cumhuriyetin ilanından sonra İstanbul'a ilk gelişinde belediyede imzaladığı defter (9 Temmuz 1927), İbrahim Çallı'nın Atatürk portresi (1937), İbrahim Ferit'in, Ressam Emin'in Atatürk portreleri, Zeki Kocamemi'nin Atatürk'ün cenaze merasimi ile ilgili tablosu (1939) bulunmaktadır.

 OpenStreetMap'te Atatürk Müzesi (İstanbul) ile ilgili coğrafi veriler  

istanbul.net.tr Atatürk Müzesi 14 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

UNESCO'nun 27 Kasım 1978'de Paris'te düzenlediği 20. Genel Kurul toplantısında 1981 yılının Atatürk Yılı olarak kutlanmasına karar verildi. 12 Eylül Darbesi ile yönetime gelen Millî Güvenlik Konseyi de bir kanun çıkararak 1981 yılını Atatürk Yılı kabul ve ilan etti.

Mustafa Kemal Atatürk'ün doğumunun yüzüncü yılı dolayısıyla UNESCO'nun da girişimleriyle; Atatürk'ün kişiliğini, icraatlarını ve görüşlerini dünyaya tanıtmak için çeşitli etkinlikler düzenlendi. Devlet sanatçıları çeşitli konserler verdi. UNESCO Genel Merkezinde ise sergiler açıldı. Kıbrıs Türk Federe Devleti'nde de kutlamalar yapıldı. Türkiye'de ise Atatürk Yılı 5 Ocak 1981 tarihinde Kenan Evren'in TBMM'de yaptığı konuşmayla başladı. Ülkedeki kutlama programları "Millî Komite" tarafından düzenlendi. Ayrıca kutlamaların gerçekleşebilmesi için de "Kutlama Koordinasyon Kurulu" oluşturuldu. Koordinasyonun amaç ve hedefleri Kenan Evren tarafından yazılı olarak belirlendi. Ülkede 1981 yılı içerisinde Atatürk adına gerçekleştirilen çeşitli spor temasları, basın-yayın etkinlikleri ve kültürel programlar ile 100. yılın kalıcılığını sağlamak maksadı güdüldü.

Atatürk Yılı nedeniyle ülkenin farklı yörelerine kültür merkezleri açıldı. Ankara'da Atatürk Kültür Merkezi'nin temelleri atıldı, birinci ve ikinci meclis binaları ise müze olarak faaliyet göstermeye başladı. Atatürk'ün adının verildiği tatbikatlar yapıldı. Atatürk ile ilgili kitap ve belgeler Millî Kütüphane'de toplanırken il ve ilçelere de Atatürk kitaplıkları kuruldu. Farklı bölgelere toplamda 24 Atatürk anıtı yapıldı. Atatürk'ün kaldığı evler restore edilerek müze hâline getirildi. "Atatürk 100 Yaşında" sloganı ile 73 adet ilkokul yapıldı. Bu dönemde imam hatip açılmadı. Atatürk'ün çeşitli illere yaptığı ilk ziyaretlerin yıl dönümlerinde kutlamalar gerçekleşti. Ülkenin tanınmış sanatçılarına 100. yılı simgeleyen plaketler verildi. Ünlü ressamlardan ısmarlanan Atatürk ve Atatürk Devrimleri konulu resimler, düzenlenen sergilerde ziyarete açıldı. Tanınmış müzisyenlere Atatürk hakkında marşlar besteletildi. TRT, Atatürk'ün görüşlerini yansıtan programlara yer verdi. Okur yazar oranının artırılması için seferberlik başlatıldı. Ağaçlandırma çalışmaları yapıldı. Açılan birçok kurum ve kuruluş "Yüzüncü Yıl" adını aldı. 23 Nisan'daki bayramın adı "Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı" olarak değiştirildi. 19 Mayıs'taki Gençlik ve Spor Bayramı'nın adı "Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı" olarak değiştirildi ve 19 Mayıs 1981 günü stadyumlarda coşkulu şekilde kutlandı. 30 Ağustos Zafer Bayramı ve 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı günlerinde törenler düzenlendi. Atatürk'ün başöğretmen olduğu 24 Kasım günü "Öğretmenler Günü" olarak kutlandı. Üniversitelere zorunlu "Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi" dersi getirildi. Kara Harp Okulu ve diğer askerî okullar için üç ciltlik "Atatürkçülük - Atatürk'ün Görüş ve Direktifleri" adlı kitap bastırıldı ve öğrencilere dağıtıldı.
Bu etkinliklerin yanı sıra Sovyetler ile çalışmalar yapıldı. Nitekim Sovyetler ile yapılan etkinliklerde, Sovyet bilimciler, Atatürk'e "emperyalizme karşı savaşım vermiş bir Türk" olarak olumlu bakış açıları sunmuştur. Bunun yanı sıra UNESCO, Atatürk'ün ilkelerini, devrimlerini, Atatürkçü politikaları inceleyip tanıtan "Atatürk: Founder  Of A Modern State" adlı bir yapıt yayınlamıştır.

Popüler kültürde Mustafa Kemal Atatürk

Atatürk kişi kültü, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk'ün kişiliği, fikirleri ve siyaseti etrafında, yaşadığı dönemde oluşmaya başlamış ve daha çok ölümünden sonra takipçileri tarafından oluşturulmuş bir kişi kültüdür.

Atatürk'ün bir kahraman ve hiçbir şeyden etkilenmeyen, her alanda doğruyu görerek yoktan var eden, yanılmaz bir lider olarak kavramsallaştırılmasını ifade eder. Mustafa Kemal'in millî kahraman imgesi, Millî Mücadele yıllarında başlayarak 1927'den itibaren giderek yoğunlaşmış ve bu imge, 20. yüzyılda benzerleri arasında en uzun ömürlüsü olan bir şef kültüne dönüşmüştür.

Çanakkale Savaşı sırasında Anafartalar Grubu Komutanı olan Albay Mustafa Kemal, zaferden sonra kamuoyunda "Anafartalar Kahramanı" olarak tanınmıştı. Pek çok yazarın ifadesine göre 20. yüzyıl başlarında Osmanlı'nın aldığı askerî ve siyasi yenilgilerle ağır bir aşağılanmaya maruz kalmış olan Türk ulusu için Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal, o dönemde Türklük ve Müslümanlık onurunu kurtarabilecek bir umut olarak görüldü. 1919'da Kurtuluş Savaşı'nın önderi oldu ve iki yıl içinde bir kahraman mertebesine yükseldi. Sakarya Meydan Muharebesi'nden önce Başkomutan olan Mustafa Kemal, artık İstanbul ve tüm Anadolu'da bir simge hâline gelmişti. Adına toplu dualar okunuyor, hatimler indiriliyordu. Sakarya Muharebesi'nin kazanılmasından sonra "Gazi" unvanını aldı ve "Gazi Hazretleri" olarak anılmaya başladı. 1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı oldu.
Elde edilen tüm bu başarıların milletin başarısı olduğunu öne çıkartan Mustafa Kemal, vatanı kurtarmış ve çağdaş Türkiye Cumhuriyeti'ni kurmuş olmanın verdiği meşruiyete dayanarak kendini Türk milleti ile özdeşleştirdi. Milletin atası olduğunu ifade etmek üzere 24 Kasım 1934'te TBMM tarafından kendisine "Atatürk" soyadı verildi. "Ulu Önder", "Ebedî Başkomutan", "Başöğretmen"; sağlığında ona verilen sıfatlar arasındadır.
1938'de ölümünden sonra toplanan Cumhuriyet Halk Partisi kurultayında ise "Ebedî Şef" ilan edildi. Böylece Atatürk, Cumhuriyet Halk Partisinin ebediyete kadar şefi seçilerek parti bazında ölümsüzleştirilmiş, aynı ebedîlik ülke çapında da yaygınlaştırılmıştır.
Atatürk imgesi Türkiye'de çok partili yaşama geçildikten sonra da Demokrat Parti iktidarı tarafından sürdürülmüş ve pekiştirilmiştir. 1951'de yürürlüğe giren 5816 sayılı Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun ile  Atatürk'ü temsil eden heykel, büst ve abideleri veyahut Atatürk'ün kabrini tahrip eden, kıran, bozan veya kirleten kimseye bir yıldan beş yıla kadar ağır hapis cezası getirildi.
Atatürk kültü, Türkiye'de askerî darbeler sonrasında büyütüldü. 27 Mayıs 1960 Darbesi'nden sonra Atatürk imgesi ve edebiyatında patlama oldu. Asıl 12 Eylül 1980 Darbesi'nden sonra Atatürk kültü inşasına girişildi. Kalıp modeller kullanarak birkaç figürden hızla çoğaltılan ve kaidelerine "Ne mutlu Türküm diyene!" veya "Yurtta sulh, cihanda sulh!" vecizesi yazılan Atatürk anıtları yoluyla Atatürk imgesi üretilip yaygınlaştırıldı.

5816 sayılı Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun, 25 Temmuz 1951 tarihinde, Atatürk'ün ölümünden on iki yıl sonra Başbakan Adnan Menderes hükûmeti tarafından çıkarıldı.

Günümüz Türkiye'sinde Atatürk figürü, ulusal bir baba figürünü temsil etmektedir. Atatürk adı, Türkiye'de en çok kullanılan cadde, sokak, bulvar ve meydan adıdır. Bulvarlarda, kamusal yapılar ve okulların bahçelerinde Atatürk heykelleri yer alır. Türkiye'de basılan bütün kâğıt ve madenî paralarda Atatürk portresi bulunur. Atatürk figürü; portre, heykel gibi maddi üretimlerle anıtlaştırılmıştır. Sadece bir kişi olarak Atatürk'ü değil aynı zamanda onun kurduğu rejimi, devleti ve bir ideolojiye olan inancı temsil eden Atatürk büstleri, heykelleri ve portreleri kamusal ve özel alanlarda, iş yerlerinde, protestolarda aynı zamanda sekülerizmin bir sembolü olarak da kullanılmaktadır. Atatürk kültü, 2000'lerin başlarında Atatürk'ün portresini veya imzasını bedenlerinin görünür yerlerine dövme olarak yaptırma modası gibi yeni biçimlerle kendini göstermiştir.
Türkiye'nin önemli mimari eserlerine de adı verilmiştir. 1900'lerin başında Türkiye'de ilk hava ulaşımının başlatıldığı yer olan İstanbul Atatürk Havalimanı; 1953 yılında uluslararası hava trafiğine açılmış, 29 Temmuz 1985 tarihinde Atatürk adını almıştır. 29 Ekim 1939 tarihinde yenilenerek yeniden açılan Unkapanı Köprüsü'nün adı meclis kararıyla Atatürk Köprüsü olmuştur. Dünyada hidroelektrik santrali açısından inşa edilmiş barajlar arasında beşinci, dolgu hacmi bakımından altıncı sırada bulunan Atatürk Barajı; aynı zamanda Avrupa'nın ve Türkiye'nin en büyük barajıdır. 1971 yılında Akdeniz Oyunları için İzmir Atatürk Stadyumu inşa edildi. İstanbul'un Başakşehir ilçesinde inşa edilen Atatürk Olimpiyat Stadyumu, 2002 yılında hizmete açıldı.

Atatürk'ün bir kez gecelediği yerler dâhil, birçok ev veya bina anısına müzeye dönüştürülmüştür.
Atatürk sembolleri, 1990'ların ikinci yarısında ticarileşti. Atatürk'ün minyatür temsilleri kendi istekleri ile insanların evlerinde, iş yerlerinde ve hatta bedenlerinde sergilenmeye başlamıştır.

Türkiye'deki ilk Atatürk anıtı, İzmir'de Ege Üniversitesi bahçesinde Haziran 1926'da dikilen büsttür.

Atatürk kişi kültü, Orta Asya ve Sovyetler Birliği'nin otoriter rejimlerindeki benzer kişi kültleriyle karşılaştırılmıştır. Nursultan Nazarbayev ve Saparmurat Niyazov bunlara örnektir.

Atatürk Devrimleri
Atatürk İlkeleri
Büyük Adam Teorisi
Józef Piłsudski kişi kültü
Kemalist tarihyazımı
Kemalizm
Mao Zedong'un kişilik kültü
Nazarbayev kişi kültü
Stalin kişi kültü

Atatürk milliyetçiliği, Mustafa Kemal Atatürk'ün millet anlayışını temel alan ve Kemalizm'in temel ilkelerinden biri olan milliyetçilik ilkesini ifade eder.

Atatürk'e göre millet; geçmişte bir arada yaşamış, bir arada yaşamaya devam eden ve gelecekte de bir arada yaşama inancı ile kararlılığında olan, aynı vatana sahip, aralarında ortak dil, ortak kültür veya ortak ahlak bulunan insanlar topluluğudur. Bu milliyetçilik tanımı; din ve ırk ayrımı gözetmeden, ulus kavramını vatandaşlık ve üst kimlik değerlerine dayandıran sivil milliyetçi bir vatanperverlik anlayışını esas alır.

Atatürk, Batı merkezli tarih yazımında yer alan ve Türkleri medeniyet kurucu rolden uzaklaştıran ırkçı yaklaşımlardan rahatsızlık duymuştur. Bu doğrultuda Türk uygarlıklarının dünya tarihindeki yerini bilimsel yöntemlerle araştırmak amacıyla Türk Tarihini Tetkik Cemiyeti'ni görevlendirmiştir. 1931-1939 yılları arasında liselerde okutulan dört ciltlik Türk Tarihinin Ana Hatları adlı eserde de bu bilimsel çalışmaların sonuçlarına yer verilmiştir.
Atatürk'ün milliyetçilik vizyonu, ulusal ve savunulabilir sınırlar dahilinde bir Türk ulus-devletinin inşasını hedefler. Bu anlayış, din ve ırk temelinden ziyade ortak yurttaşlık zeminine oturmaktadır. Ortak mazi, lisan, ahlak, kültür ve hukuk Türk milletini oluşturan temel ögeler olarak kabul edilir. Eserlerde yer alan ulus tarifinde ırkçı yaklaşımlar kesin bir dille dışlanmış; akıl, ülkü ve dil birliği ön plana çıkarılmıştır. Yerleşim birimlerindeki veya mülki sınırlar içerisindeki etnik unsurları ayrıştırma çabaları, toplumsal düzeni ve millet bütünlüğünü bozmaya yönelik kasıtlı girişimler olarak değerlendirilmiştir.
Atatürk, millî sınırları kapsayan Mîsâk-ı Millî dahilinde etnik veya bölgesel ayrımcılık gütmeyi reddetmiştir. Bu doğrultuda, ümmetçilik ya da sınır ötesi yayılmacı Türkçülük (Turanislik) akımları yerine, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde yaşayan tüm halkı kapsayan, kapsayıcı bir aidiyet modelini savunmuştur.

Fransız İhtilali'nin ardından Avrupa'da gelişen millî devlet akımları, Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılma sürecini hızlandırmıştır. Osmanlı aydınları tarafından ortaya atılan Osmanizm ve Ümmetçilik gibi fikir akımları çok uluslu yapıyı korumakta yetersiz kalmıştır. I. Dünya Savaşı sonrasındaki işgal döneminde ulusal bağımsızlık mücadelesi, Türk milliyetçiliği esasına dayanarak başarıya ulaşmıştır.
Kemalist düşünce sistemi, 1924 Anayasası'nda milliyetçilik ilkesini hukuksal bir zemine oturtmuştur. Anayasanın ilgili maddesinde yer alan "Türkiye ahalisine, din ve ırk farkı gözetilmeksizin vatandaşlık itibarıyla Türk denilir." ifadesi bu durumun en somut göstergesidir. Bu tanım, etnik kökeni ne olursa olsun kendini bu vatana ait hisseden herkesi kapsayan "Ne mutlu Türküm diyene" ilkesinin anayasal özetidir.

Düşünürler ve tarihçiler, Atatürk'ün milliyetçilik anlayışını sivil ve birleştirici bir model olarak nitelendirirler. Afet İnan'ın kaleme aldığı Medeni Bilgiler ve "Mustafa Kemal Atatürk'ün El Yazıları" adlı kaynaklarda, millet tanımının biyolojik (ırksal) bir temele değil; dil, kültür ve ülkü birliğine dayandırıldığı bizzat Atatürk'ün düzeltmeleriyle arşivlenmiştir.
Siyaset bilimci Paul Dumont'a göre Kemalist milliyetçilik, temelde Türkiye Cumhuriyeti'nin toprak bütünlüğünü korumayı ve ülkenin birliğini tehdit edebilecek ayrılıkçı akımların önüne geçmeyi amaçlayan koruyucu bir yapıya sahiptir. Dönemin Cumhuriyet Halk Partisi Genel Sekreteri Recep Peker de 1931 yılındaki siyasi analizlerinde, uluslaşma sürecinde eski idari baskılardan kalan etnik propaganda kalıntılarının dil ve kültür birliğiyle zaman içerisinde aşılacağını ifade etmiştir.
Atatürk milliyetçiliği, sömürge karşıtı Asya ve Afrika milliyetçiliklerinin aksine, Batı medeniyetinin çağdaş ve evrensel hukuk ilkeleriyle entegrasyonu bir çelişki olarak görmez. Turhan Feyzioğlu bu durumu, çağdaşlaşma ve uygarlık yolunda ilerlemenin millî benlikten uzaklaşmak anlamına gelmediği teziyle açıklar. Atatürk'ün kendi not defterlerinde de ifade ettiği üzere, yeni Türk hukukunun esin kaynağı bir yönüyle millî benlik (Türkçülük), diğer yönüyle muasır medeniyet seviyesine ulaşma (Batıcılık) ülküsüdür.

Tanıl Bora, Türk Sağının Üç hali Milliyetçilik, Muhafazakarlık, Birikim, İstanbul, 1999
Suavi Aydın, Modernleşme ve Milliyetçilik, Gündoğan Yayınları
Mustafa Keskin, Atatürk'ün Millet ve Milliyetçilik Anlayışı, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara
Hugh Poulton, Silindir Şapka, Bozkurt ve Hilal, Sarmal Yayınları
Ahmet Yıldız, Ne Mutlu Türküm Diyebilene, İletişim, İstanbul
Hikmet Tanyu, Atatürk ve Türk Milliyetçiliği, Elips, İstanbul

Atatürk'ün milliyetçilik anlayışı, Cemal Avcı, Çukurova Üniversitesi (PDF)

Atatürk Üniversitesi, 1957 yılında Erzurum'da kurulan bir devlet üniversitesidir.
Türkiye'nin en eski yedinci üniversitesidir. (Kuruluş Kanunu'nun Resmî Gazete'de yayımlanma tarihine göre altıncıdır.)
Erzurum kent merkezine 1,5–2 km. mesafede bulunan Atatürk Üniversitesi kampüsü 6,5 milyon m²'lik açık alana, 1 milyon m²'lik kapalı alana sahiptir. Erzurum ovasının büyük bir kısmını kaplayan üniversite arazisi, Türkiye'nin en büyük ikinci kampüsüdür. Türkiye'nin ilk planlı kurulan kampüsü olma özelliğine sahiptir.
Merkezindeki üniversite hastanesi tüm Doğu Anadolu ve Doğu Karadeniz için önemli bir sağlık merkezi rolüne sahiptir. Aynı şekilde Diş Hekimliği Fakültesi Hastanesi de Doğu Anadolu ve Doğu Karadenizdeki 14 il ve ilçelerinden yoğun hasta almaktadır. Bölgenin önemli sağlık merkezlerini üniversite bünyesinde bulundurmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarında Batı Anadolu'yu temsil etmesi için İstanbul'da İstanbul Üniversitesi ile İstanbul Teknik Üniversitesi, Orta Anadolu'yu temsilen Ankara Üniversitesi ve Doğu Anadolu'yu temsil etmesi amacıyla da Doğuda bir üniversite açılması fikri yaygınlaşmıştı.
Cumhuriyet'in kurucusu Atatürk'ün 1 Kasım 1937 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisinde yaptığı yasama yılını açış konuşmasında bu fikir ifade edilmiş; ancak uygulamaya konulması II. Dünya Savaşı nedeniyle gecikmiştir.

On iki yıl aradan sonra konu, 1950 yılında tekrar gündeme getirildi. Ankara, İstanbul ve İstanbul Teknik Üniversitelerinden seçilen 15 üyeli bir "Doğu Üniversitesi Teknik Komisyonu", merkezi Van'da, fakülteleri değişik illerde olacak Doğu Üniversitesinin kurulmasını önerdi. 1954 yılında çıkarılan 6373 Sayılı Kanunla bu üniversitenin adının Atatürk Üniversitesi, merkezinin ise Erzurum olması kararlaştırıldı. Aynı yıl Amerika Birleşik Devletleri Amerikan Yardım Teşkilatı (A.I.D.) aracılığı sonucu Nebraska-Lincoln Üniversitesi ile iş birliği anlaşması imzalanarak hazırlık çalışmaları hızlandırıldı ve 6990 Sayılı Atatürk Üniversitesi Kanunu'nun 7 Haziran 1957 tarihinde yürürlüğe girmesi ile kuruluş çalışmaları tamamlanmış oldu.
Amerika Birleşik Devletlerinden davet edilen heyetin 1955 yılında hazırladığı raporda Erzurum'da kurulacak Üniversitesinin Amerika'da başarılı bir geçmişi olan ‘land-grant' tipi bir bölge üniversitesi olması önerilmiş; bu önerinin ışığında Erzurum'da 43000 dekarlık arazi üniversite için tahsis edilmişti. Yerleşke planı, 1955 yılında tamamlan uluslararası proje yarışması sonucu elde edildi. Yarışmada birinciliği Hayati Tabanlıoğlu, Enver Tokay, Ayhan Tayman, Behruz Çinici'den oluşan proje ekibi elde etti. Üniversitenin temeli, istimlak edilen arazi üzerinde zamanın Cumhurbaşkanı ve Başbakanı tarafından Erzurum Kongresi'nin 38. yıldönümü olan 23 Temmuz 1957 tarihinde atıldı. Yerleşke inşaatı 1955-1970 arasında sürdü.
Üniversite 17 Kasım 1958 tarihinde Şair Nef-i Ortaokulu binasında Ziraat ve Fen - Edebiyat Fakülteleri ile öğretime başladı. İki fakültede 135 öğrenci ile öğretime başlayan Atatürk Üniversitesi, 2005-2006 öğretim yılı itibarıyla 41.613 Öğrenci, 2.439 Öğretim Elemanı, 17 Fakülte, 20 Yüksekokul, 6 Enstitü, 16 Araştırma Merkezi, 100 binin üzerinde mezuna sahiptir.
Okul kütüphanesinin sahip olduğu koleksiyonun büyük çoğunluğu Seyfettin Özege'nin bağışladığı kitaplardan oluşmaktadır ve onun adını taşıyan nadide eserler salonu bulunmaktadır.
2021-22 eğitim-öğretim yılında 12158 ön lisans, 36195 lisans, 7170 yüksek lisans ve 2599 doktora öğrencisi olarak toplamda 58122 öğrenci öğrenim görmekteydi. 2022 yılı itibari ile üniversite kapsamında 641 profesör, 329 doçent, 596 doktor, 305 öğretim görevlisi ve 889 araştırma görevlisi olmak üzere toplam 2760 akademik personel görev yapmaktaydı.

Tıp Fakültesi Atatürk Üniversitesinin en eski fakültelerinden biridir. Fakülte 1962 yılında kurulmuştur. 
Temel Tıp Bilimleri eğitimi için fakültenin ilk öğrencileri, 1964 yılında Hacettepe Üniversitesine gönderilmiştir. Yıllık öğrenci kontenjanı 211'dir.
Eğitim dili Türkçe ve İngilizcedir. Fakültede 2014 yılı itibarıyla 42 Anabilim dalında 99 profesör, 47 doçent ve 85 yardımcı doçent çalışır. 26 Ekim 1970 tarihinden beri fakülteden 4500'den fazla hekim mezun olmuştur.
2003-2004 eğitim yılından beri fakülteden, Kafkas Üniversitesi Tıp Fakültesinin toplam 93, Erzincan Üniversitesi Tıp Fakültesinin toplam 101 öğrencisi eğitim almaktadır.
2014-2015 eğitim döneminde 1149 lisans ve 307 tıpta uzmanlık öğrencisi olmak üzere toplam 1453 öğrenci fakültede eğitim görmektedir. Ayrıca Mastır ve Doktora yapan 9 öğrencisi bulunmaktadır. 
Fakültenin ana bilim dalları Temel, Dâhili ve Cerrahi Tıp Bilimleri olmak üzere üç bölümdür. 
Eğitim süresi Türkçe bölümünde 6 yıl, İngilizce Bölümünde 7 yıldır 
(3 yıl klinik öncesi,
2 yıl klinik ve,
1 yıl İntörnlük).

Fakülte hastanesi: Fakülte, Araştırma Hastanesi ve Uygulama Merkezinde toplam 1450 yatak kapasiteli hastaneye sahiptir. Hastanenin acil servisi 24 saat hizmet vermektedir.
Fakülteye Ulusal Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Sınavı (ÖSS) ile öğrenci alınmaktadır.
Eğitim planında yer alan bütün zorunlu teorik ve uygulama ders sınavlarını başarıyla tamamlaması üzerine, öğrenciler Tıp Doktoru unvanı almaktadırlar.
Tıp Doktoru olan öğrenciler Türkiye'deki hastanelerde ve özelde pratisyen hekim olarak çalışabilmektedir.

Atatürk Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi 11 Şubat 1971 tarihinde Türkiye'de kurulan dördüncü diş hekimliği fakültesi olarak açıldı. 8 Anabilim dalıyla hizmet vermektedir. Kuruluş yıllarında önce Numune Hastanesi Şerif Efendi Polikliniği'nde, sonra Göğüs Hastalıkları Hastanesi içinde hizmet verdi. Diş Hekimliği Fakültesinin üniversite yerleşkesi içerisindeki binasının temeli 1975 yılında atıldı; 5 Kasım 1979 tarihinde bu binada hizmete başladı. 2015 yılında Diş hekimliği Fakültesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi yapıldı ve ek bina geniş bir tadilattan geçirilerek laboratuvar binası olarak hizmete açıldı.

11 Temmuz 1992 tarihli ve 21281 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan 3837 sayılı Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı Kanunu gereğince Erzurum'da kurulmuş, 16 Temmuz 1993 tarihli ve 2703 sayılı karar ile resmî olarak faaliyete geçmiştir. 1994-1995 akademik yılında eğitim-öğretime başlamıştır. Lisans ve lisansüstü düzeylerde eğitim programları sunmaktadır. Öğrenciler, teorik derslerin yanı sıra uygulamalı atölye çalışmalarıyla da desteklenmektedir. Fakülte, geleneksel ve modern sanat anlayışlarını bir araya getirerek, öğrencilerin yaratıcı ve eleştirel düşünme becerilerini geliştirmeyi hedeflemektedir.
Derslikler, stüdyolar, laboratuvarlar, atölyeler, müze, gösteri ve sergi salonlarını içeren 14.000 metrekarelik kullanım alanına sahiptir. Fakültede eğitim-öğretim ve bilimsel çalışmalar, 15 profesör, 29 doçent, 7 doktor öğretim üyesi, 8 öğretim görevlisi ve 14 araştırma görevlisinden oluşan toplam 73 akademik personel tarafından yürütülmektedir. Ayrıca, fakültedeki tüm bölümlerde lisansüstü eğitim programları bulunmaktadır.
23 Mayıs 2016 tarihinde açılan Güzel Sanatlar Müzesi, fakülte binasında yer almakta olup yaklaşık 250 sanatçıya ait 350'den fazla eseri barındırmaktadır. Müze, 2500 metrekarelik sergileme alanına sahiptir ve koleksiyonundaki eserlerin tamamı sanatçılar tarafından bağışlanmıştır.

Atatürk Üniversitesi Hukuk Fakültesi 1987 yılında Erzincan'da açıldı;1991 yılında eğitim-öğretime başladı. 2006 yılında Erzincan Üniversitesinin açılmasıyla anılan Fakülte Erzincan Üniversitesine bağlandı ve Atatürk Üniversitesine bağlı yeni bir Hukuk Fakültesi 2007-2008 eğitim-öğretim yılında 52 öğrenci ile lisans eğitimine başladı.

Atatürk Üniversitesi Mühendislik Fakültesi 1982 yılında faaliyete başlamıştır. Lisans düzeyinde 1985 yılında Kimya Mühendisliği, 1988 yılında Çevre Mühendisliği ve İnşaat Mühendisliği, 1990 yılında Makine Mühendisliği, 2004 yılında Elektrik-Elektronik Mühendisliği, 2009 yılında Endüstri Mühendisliği, 2010 yılında Metalürji ve Malzeme Mühendisliği, 2011 yılında ise Bilgisayar Mühendisliği bölümü öğretime başlamıştır. Halen bu sekiz bölümde lisans ve lisansüstü düzeyde eğitim öğretim devam etmektedir. Fakültede 2021 itibarıyla Kimya, İnşaat, Çevre, Makine, Metalürji ve Malzeme, Elektrik-Elektronik, Endüstri ve Bilgisayar Mühendisliği Bölümlerinde 3271'i Örgün, 2643'ü de İkinci Öğretim olmak üzere toplam 5914 öğrenci lisans öğrenimi görmektedir. Ayrıca bu bölümlerin tümünde yüksek lisans ve doktora programı bulunmakta olup, yaklaşık 1350 Lisansüstü öğrenci mevcuttur.
Fakültede 9 adet Bilgisayar Laboratuvarı mevcut olup, bu laboratuvarlarda toplam 400 adet bilgisayar bulunmaktadır. Bilgisayar laboratuvarları, bilgisayar destekli çizim salonları olarak da hizmet vermekte olup, tüm bilgisayarlar tek bir merkezden yönetilebilmektedir. Tüm bilgisayarlarda internet servisi mevcut olup, bilgisayar laboratuvarlarının tamamı gün boyu öğrencilerin kullanımına açıktır.
Oltu Beşeri ve Sosyal Bilimler Fakültesi
Atatürk Üniversitesi Rektörlüğüne bağlı olarak Oltu Beşeri ve Sosyal Bilimler Fakültesi 10 Eylül 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Millî Eğitim Bakanlığının 23/12/2014 tarihli ve 6818356 sayılı yazısı üzerine, 28/3/1983 tarihli ve 2809 sayılı Kanunun ek 30 uncu maddesine göre, Bakanlar Kurulunca 16/2/2015 tarihinde kararlaştırılarak kurulmuş olup, 08 Mart 2015 tarih ve 29289 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. İşletme, Bankacılık ve Finans, Sosyal Hizmet Bölümleri aktif olarak eğitim vermektedir.

Kafkasya Üniversiteler Birliği'nin kurucu üyesidir.

Resmî site
Instagram'da Atatürk Üniversitesi
X'te Atatürk Üniversitesi
Facebook'ta Atatürk Üniversitesi
YouTube'da Atatürk Üniversitesi
LinkedIn'de Atatürk Üniversitesi

Atlı Atatürk Anıtı, Ankara Etnografya Müzesi önünde bulunan, Atatürk'ü at üzerinde mareşal üniformalı ve pelerinli olarak tasvir eden bronz anıt.
Cumhuriyet Ankara'sında yapılan ilk Atatürk anıtıdır. İtalyan heykeltraş Pietro Canonica'nın eseri heykel, 29 Ekim 1927'de kaideye  konulmuş aynı yılın 4 Kasım günü anıtın açılışı yapılmıştır. Cumhuriyet dönemi yapılan başka heykellere öncülük etmiş bir eserdir.

Maarif Vekaleti'nin açtığı yarışma sonucunda Canonica'nın projesi birinci gelmiş ve anıt, bu projenin hayata geçirilmesi ile meydana gelmiştir. Bu süreçte heykel İtalya'da özel bir döküm süreciyle üretilirken, kaideyi süsleyen kabartmalar ise Venedik'te hazırlandı. Ancak kabartmalar 4 Kasım 1927'deki resmî açılış törenine yetiştirilemedi ve sonraki bir tarihte yerleştirildi.
Atlı heykel, 29 Ekim 1927'de kaide üzerine yerleştirildi. Açılış töreni ise 4 Kasım 1927'de  Başbakan İsmet Paşa, Meclis Başkanı Kâzım Paşa, Belediye Başkanı Asaf Bey'in katılımı ile yapıldı. Belediye Başkanı Asaf Bey'in yaptığı konuşmanın ardından İsmet Paşa kurdele keserek anıtın açılışını gerçekleştirdi. Aynı gün Zafer Meydanı'nda yer alan ve yine Pietro Canonica'nın eseri olan Mareşal Atatürk Anıtı'nın açılışı yapıldı.

Anıtta Mustafa Kemal Atatürk figürü sol ayağı ileri hamle yapmış ağır adımlarla ilerleyen bir at üzerinde mareşal üniforması ve peleriniyle, betimlenmiştir. Atın dizginlerini tutar konumdaki Mustafa Kemal figürü, Batı'ya bakmaktadır.
Aynı heykel kalıbı 1933'te Irak'ta Kral Faysal için, 1934'te  Simon Bolivar için Canonica tarafından dikilen atlı heykellerde çok küçük değişikliklerle kullanılmıştır.

Heykel, kırmızı bir mermer ile çevrelenmiş, ortasında  Kurtuluş Savaşı izleri taşıyan kabartmaları bulunan dört kademeli bir heykel kaidesi üzerindedir.

Heykelin kaidesinin iki yanında birer küçük alçak rölyef vardır Rölyefin birinde, yeni başkent yıkıntılar halinde ve üzerine güneş doğmakta iken gösterilir. Diğer rölyefte, meydan savaşı sonrası savaş alanı betimlenmiştir.
Kaidenin diğer taraflarında ise küçük, yuvarlak ve alçak rölyefler yer alır. Bu rölyeflerde savaş sahneleri ve ülkeyi terk eden devrik Padişah gösterilir.

Özel

Genel
Tekiner, Aylin, Atatürk Heykelleri (s.79 )

Aşar (öşür) vergisi; Osmanlı döneminde köylülerden, ürettikleri tarım ürünleri için %10 oranında alınan bir vergidir. Osmanlı Devleti’nin temel gelir kalemini oluşturan vergi, arazi para ile sulanıyorsa yirmide bir oranında verilirdi. Arazi mahsulleri, buğday, arpa, pirinç, darı, karpuz, hıyar, patlıcan, yonca, zeytin, susam, bal, şeker kamışı ve meyveler gibi mahsullerdir.
Arapça olan "öşür" sözcüğünün anlamı "onda bir”dir (1/10). Öşrün çoğulu âşardır. Hububat çeşitlerinden bağ, bahçe, bostan, meyve ağaçlarından ve otlaklardan aynî, nakdî ve maktû olmak üzere üç ayrı biçimde alınmaktadır. Ziraî ürünlerin çeşidi, yetiştirilme usulleri, ziraî toprakların verimliliği ve mahalli özellikler göz önünde bulundurularak 1/3 ile 1/20 arasında değişen oranlarda öşür alındığı görülmektedir.
%10 olan bu aşar vergisi, 1800'lerde artmış ve %30'ları bulmuştu. Ayrıca, bu verginin ürün çeşidine ve bölgelere göre farklı oranlarda alındığı, zaman zaman %50'lere vardığı olmuştu.

Aşar şer'î bir kural (Ziraatle uğraşan Müslümanların yediklerinin helâl olabilmesi için bu öşür zekatını mutlaka vermeleri gerektiğine inanılırdı.) olmasının yanında, Türkiye'de uygulanan mülkiyet düzeninin bir sonucudur. Aşar; Osmanlı mülkiyetini temsil eden en önemli vergilerden biriydi.

Verginin nakit değil de ürün olarak alınması, dönemin ekonomik şartlarına uygun olan bir yoldu. O şartlarda, ürün bedelinin tespiti ve ürünün satılarak nakte dönüştürülmesi sonrası verginin tahsili son derece zor olacaktı.
Tanzimat yöneticileri, öşür tahsilinde eşitlik bulunmadığı düşüncesiyle öşür sözcüğünün anlamına uygun 1/10 oranında sabit miktarda vergi toplanmasına karar verdiler. 1841 (H. 1256) yılından itibaren iltizam usulünün kaldırılması ile muhassıllar aracılığıyla doğrudan doğruya devlet hazinesine nakdi gelir olarak tahsil edilmeye çalışıldı. Ancak istenilen fayda sağlanamadığı için 1843 (H. 1258) yılında tekrar iltizam usulüne dönüldü. Mültezimlerin, bir kazanın âşar gelirlerini artırma usulünü ihale ile üzerlerine aldıktan sonra, kazada tali bölgeler oluşturarak, ikinci derece mültezimlere tahsil ettirme yoluna başvurmaları ve çeşitli usulsüzlükler şikayet konusu olmuştur.
Bu sistemde üreticinin vergi yükü artarken devletin vergi kaybı büyümüştür. Zaman ve şartlara göre tahsil yönteminde değişiklikler yapılmasına rağmen başarılı olunamamıştır. Zamanla, uygulamasında ve tahsilinde bir takım haksızlıklar yapılmış; vergi, halk üzerinde bir baskı ve zulüm aracı haline gelmiştir. Cumhuriyet döneminde de, 1925 yılına kadar bu verginin alınmasına devam edilmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti'nin 1923-1929 dönemi ekonomi politikasına damgasını vuran İzmir İktisat Kongresi'nin oy birliği ile alınmış kararlarından biri de 1925'te aşarın kaldırılmasıdır. Aşar; bütçenin gelir kaleminde önemli bir yer tutmaktaydı. Fakat İzmir İktisat Kongresi'yle özel mülkiyet hakları geniş bir ekonomi modeli tasarlandı ve dolayısıyla Aşar vergisinin varlığı da bir çelişki haline geldi. Yani Cumhuriyet idaresi, Sultan’ın mülkünün sahiplik sıfatını halka intikal ettirince, aşarın alınmasının mantığı da sona ermiştir.
Öte yandan aşarın kaldırılmasında güdülen ekonomik amaç kanun gerekçesinde şöyle açıklanmaktadır:
"Bu yasa tasarısında izlenen amaç; tarım ürünlerinin safi hasılatının vergiye tabi tutulması ilkesine ve aşarın serbest tarımı kısıtlayan ilkelerinin ortadan kaldırılması ile halkın gereksinmelerini baskı altına almayacak bir şekilde tahsiline yönelik olmasıdır."

Bahâeddin Şâkir (Osmanlıca: بهاء الدین شاکر, 1874 - 17 Nisan 1922), Türk hekim ve siyasetçi.
II. Meşrutiyet döneminde, mebus veya nazır unvanı taşımamış olmakla birlikte, İttihat ve Terakkî’nin Kâtib-i Mes’ullerinden biri olarak devrin önde gelen siyasetçileri arasında yer almıştır. Doktor Nâzım ve Doktor Rüsuhi Dikmen ile birlikte, İttihat-Terakki içindeki ünlü Doktorlar Grubu’nun üç önemli isminden birisi olmuş, İttihat-Terakki Cemiyeti’nin Türkçü-Turancı kanadında yer almış, bir ideolog olmaktan çok teşkilatçı kimliğiyle ön plana çıkmıştır.
Teşkilât-ı Mahsusa’nın kurucularından olan Bahâeddin Şâkir, örgütün siyasi bölüm şefi olarak görev yapmıştır. Türkiye’de adlî tıbbın kurucularındandır ve ülkedeki ilk telif Adlî Tıp ders kitabının yazarıdır.
I. Dünya Savaşı’nın ardından Ermeni Tehciri'nde oynadığı rol gerekçesi iddia edilerek, İtilaf Devletleri etkisindeki mahkeme tarafından idama mahkûm edilince yurt dışına çıkmış, Berlin’in Charlottenburg semti, Ohland sokağında Ermeni suikastçılar tarafından öldürülmüştür.

1874 yılında Doğu Rumeli’nin İslimiye kasabasında doğdu. Babası Mehmed Şâkir Bey’dir.

1887 yılında İstanbul’daki Tıbbiye İdadisi’nde eğitimine başlamış, 1891’de girdiği Askeri Tıbbiye’den 1896’da tabip yüzbaşı rütbesiyle bitirdikten sonra Fransa’da Adlî Tıp alanında uzmanlık eğitimi aldı. 1900’de katıldığı sınavda başarı göstermesinin ardından, aynı okulda Ali Rüştü Paşa’nın asistanı olarak Adli Tıp Muavini (adli tıp asistan hekimi) oldu. O yıllarda adli tıp ve ruh sağlığı braşları birlikte ele alınıyordu. Dr. Mustafa Hayrullah Bey (Diker) ile birlikte bu yeni alanın öncülerinden birisi oldu.
Rıza Tahsin, Mirat-ı Mekteb-i Tıbbiye adlı eserinde Bahâeddin Şâkir’i 1896 yılında mezun olan doktorlar arasında göstermekte ve şu ifadeleri kullanmaktadır:
"1312 (1896) Senesinde Neşet Eden (yetişen, mezun olan) Etıbba (hekimler) Bahaeddin Şakir Efendi."

Bahâeddin Şâkir’in öğrencilik dönemlerinde Askeri Tıbbiye, II. Abdülhamid yönetimine muhalefetin ve özgürlük yanlısı düşüncelerin odağı bir kurumdu. Yine, 1889 yılında bu okul öğrencileri tarafınca oluşturulan İttihad-ı Osmani Cemiyeti’ne kurulduktan kısa süre sonra dahil oldu. Bu kurumda, bu yıllardaki asistan hekimlik görevine ek olarak; Sultan Abdülaziz’in şehzadesi Yusuf İzzettin Efendi’nin (1901 yılında) özel hekimliğini de yapıyordu. Bu arada Ahmed Celalettin Paşa’nın maiyetine girdi. Ahmed Rıza ile İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin ileri gelenleri ile bağlantı kurdu. Ahmed Celalettin Paşa’nın muhalefete katılmasından sonra İttihatçılarla  bağlantılı olmasından ve meşrutiyet düşüncesini savunuyor olmasından dolayı Erzincan’a sürgüne gönderildi. Cemiyete gönderdiği yardımın ortaya çıkması üzerine tutuklandı, ardından da Trabzon’a sürüldü. 1905’te Mısır’a, oradan da Paris’e kaçtı.
Doktor Nazım ile tanışması bütün yaşamını değiştirdi; yaşamı artık İttihat ve Terakki teşkilatı ile bütünleşti. Paris’te ve bir ara gizlice geldiği İstanbul’da, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin çalışmalarının canlandırılmasında Ahmet Rıza ile birlikte etkin rol oynadı.

24 Temmuz 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanından sonra İstanbul’a ve Askeri Tıbbiye’deki eski görevine döndü. Türkiye’nin ilk telif adlî tıp ders kitabını yazdı. 1909’da askeri ve sivil tıbbiyelerin birleştirilmesi ile kurulan Haydarpaşa Tıp Fakültesi’nde adlî tıp müderrisi oldu. Ertesi yıl tıp fakültesi ikinci reisliğine seçildi. Hilal-i Ahmer cemiyetinin (Türk Kızılay) yeniden kurulması ve cemiyet tüzüğünü oluşturan kurulda görev aldı.
Daha önce Kahire ve Paris’te çıkan Şurayı Ümmet gazetesinin yayımını 1910-1921 yıllarında İstanbul’da sürdürdü. Bu arada "Ali Kemal Davası" ve "Kanuni Esasimizi İhlal Edenler" adlarıyla imzasız olarak yayımladığı kitaplarında karşıtlarını sert bir dille eleştirdi.

Balkan Savaşı’nda, Edirne’nin Bulgarlar tarafından kuşatılması sırasında oradaki hastanede başhekim olarak çalıştı (1912). Edirne’nin işgali üzerine tutsak düştü ancak bir süre sonra serbest bırakıldı.

1913’te kurulan Teşkilat-ı Mahsusa adlı gizli örgütün siyasî bölüm şefliğine getirildi. Aynı yıl Sıhhiye Müdüriyet-i Umumiyesi’ne bağlı olarak kurulan Tababet-i Adliye Müdürlüğü’ne ve Tababet-i Adliye Encümeni reisliğine getirildi.

Hükûmet tarafından 14 Mayıs 1915'te çıkarılan Tehcir Kanunu’nu uygulama görevi Teşkilat-ı Mahsusa örgütüne verilmişti. Teşkilatın bölüm şefi Bahâeddin Şâkir, 1910’daki Jön Türk Kongresi’nde Ermeni Tehcirini gündeme getiren kişi idi. Kanunun çıkmasından sonra tehciri planlayıp uygulayan asıl kişi oldu.

Mondros Mütarekesi’ndan sonra "Nemrud Mustafa Divanı" adıyla anılan mahkeme tarafından gıyabında yargılanarak "savaş çıkarmak" ve Ermeni Katliamı nedeniyle idama mahkûm edildi. 2 Kasım 1918'de Enver Paşa ve Talat Paşa ile birlikte bir Alman savaş gemisiyle Sivastopol üzerinden Berlin’e kaçtı.

Berlin’den Rusya’ya gitmeye karar veren Enver Paşa ile birlikte uçakla Moskova’ya gitmek üzere hepsi çeşitli kazalarla sonuçlanan birçok deneme yaptıktan sonra Cemâl Paşa ile bir Rus esir kafilesine katıldı ve bu yolla Moskova’ya gitmeyi başardı.
Eylül 1920’de Bakü’de toplanan Birinci Doğu Halkları Kurultayı’na katıldı. İslam İhtilal Cemiyetleri İttihadı’nın Bakü temsilcisi oldu. 1921 ilkbaharında bu örgütün Moskova’da yapılan kongresine katıldıktan sonra Almanya’ya döndü.

17 Nisan 1922 günü Berlin’in Charlottenburg semti, Ohland sokağında Ermeni suikastçılar tarafından Cemal Azmi Bey ile birlikte öldürülmüştür. Mezarı, Berlin Türk Şehitliği’ndedir.

1926’da Türkiye Cumhuriyeti hükûmeti, Ermeni suikastçılar tarafından siyasî nedenlerle öldürülenlerin ailelerine yardım etmek için bir yasa çıkardı. Meclisin kabul ettiği listede Talat Paşa, Cemâl Paşa, Cemal Azmi, Cemâl Paşa’nın yaveri Süreyya ve Nusret Beyler ve Said Halim Paşa ile birlikte Bahâeddin Şâkir de yer aldı.
Yaşamı, Hikmet Çiçek tarafından "Dr. Bahattin Şakir: İttihat ve Terakki'den Teşkilatı Mahsusa'ya Bir Türk Jakobeni" adıyla 2004 yılında kitap olarak yayınlandı.

Balkan Antantı veya Balkan Paktı, 9 Şubat 1934 tarihinde Atina'da Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya arasında imzalanan anlaşmadır.
1933'ten sonra Almanya'da Nazi Partisi'nin iktidara gelmesi, İtalya'nın Akdeniz'de ve Balkanlar'da genişleme çabası ve Avrupa devletlerinin silahlanma yarışına girmesi dünya barışını tehdit etmeye başladı. Bu gelişmeler sonucunda Balkan devletleri arasında bir yakınlaşma meydana geldi. 14 Eylül 1933 tarihinde Ankara'da Türkiye ile Yunanistan Arasında İçten Anlaşma Yasası, 17 Ekim 1933 tarihinde Ankara'da Türkiye ile Romanya arasında Dostluk, Saldırmazlık, Hakemlik ve Uzlaştırma Antlaşması, 27 Kasım 1933 tarihinde Belgrad'da Türkiye - Yugoslavya Dostluk, Saldırmazlık, Yargısal Çözüm, Hakemlik ve Uzlaştırma Antlaşması imzalandı.
Balkanlar'ı ele geçirmek isteyen İtalya ve Almanya tehlikesi karşısında dört Balkan devleti Yunanistan, Yugoslavya, Romanya ve Türkiye 9 Şubat 1934'te Atina'da Balkan Anlaşma Yasası imzaladılar. Bu Antanta göre; Balkan ülkeleri birbirinin varlığına saygı gösterecekti. Böylece Balkan ülkeleri sınırlarını karşılıklı olarak güvenceye almış oldular.
Arnavutluk İtalya'nın etkisinde olduğu için Bulgaristan ise komşu ülkelerin topraklarında hak iddia ettiği için Balkan Antantına katılmadı. Ancak 31 Temmuz 1938 tarihinde Selanik'te Bulgaristan ile Balkan Antantı arasında iyi komşuluk ve içtenlikle ilişkilerini sürdürmek isteğini dile getiren bir anlaşma imzalanmıştır.
Nazi Almanyası'nın baskısı altında imzalanan 1940 Craiova Antlaşması'ndan sonra ve 1941 Mihver Devletleri'nin Yugoslavya'yı işgal etmesiyle, Balkan Antantı fiilen ortadan kalktı.

Balkan Antantı, Balkan Paktı ve Türkiye
Yunanistan kamuoyunda Balkan Antantı3 Haziran 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Balkan Savaşları, Osmanlı İmparatorluğu'nun 8 Ekim 1912 - 10 Ağustos 1913 arasında Balkanlardaki dört devlete karşı yaptığı savaşlardır. Çatışmaların temel nedeni Bulgaristan Krallığı ile Sırbistan Krallığı'nın Balkanlarda hızlanan yayılma faaliyetleridir.

1878 tarihli Berlin Antlaşması'nda umduğunu bulamayan Bulgaristan, 1908 yılında bağımsızlığını kazandıktan sonra Balkanlarda etkin bir politika izlemeye başlamıştı. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun yine 1908 yılında Bosna-Hersek'i ilhak etmesi ise Sırbistan Krallığı'nı aynı yönde bir politika izlemeye itti.
1912 yılında Rus İmparatorluğu bu iki devletin çıkarlarının çatışmaması için Bulgaristan ve Sırbistan arasında ara buluculuk ve düzenleyicilik yapmaya başladı. Osmanlı İmparatorluğu'na karşı yapılan ittifaka Yunanistan Krallığı ve Karadağ Krallığı da katıldı.
Rus İmparatorluğu'nun Balkan devletleriyle antlaşması: Osmanlı İmparatorluğu'nun Balkanlardaki varlığına son vermek isteyen Yunanistan Krallığı, Bulgaristan Krallığı, Sırbistan Krallığı ve Karadağ Krallığı; Rus İmparatorluğu aracılığıyla aralarında anlaşarak Türkleri, Balkanlardan atmak istediler. Trablusgarp Savaşı da onları cesaretlendirdi.

8 Ekim 1912 - 30 Mayıs 1913 tarihleri arasında Bulgaristan Krallığı, Sırbistan Krallığı, Yunanistan Krallığı ve Karadağ Krallığı'ndan oluşan Balkan Birliği, Osmanlı İmparatorluğu'nun Balkanlardaki topraklarının çoğunu ele geçirdi. Arnavutluk da bağımsızlığını kazandı.

Trablusgarp Savaşı'nın çıkması (1911),
Balkanlarda bir karışıklığın meydana gelmeyeceği fikriyle bölgeden, 200 taburluk (75.000 askerlik) bir kuvvetin terhis ettirilmesi,
Ordunun teçhizatının düşman güçlerden çok daha üstün olmasına rağmen birliklerin sabotaj ve baskınlara açık ileri mevkilerde mevzilendirilmesi,
Sırbistan'ın, Almanya'dan satın aldığı ağır silahların Selanik Limanı üzerinden geçirilmesine şaşırtıcı bir biçimde izin verilmiş olması ve dolayısıyla Balkan Devletleri'nin silahlanması hususunda kayıtsız kalınması,
Askerlikle politikanın, birbiri içine dahil edilmesi neticesinde İttihat ve Terakki Fırkası ile Hürriyet ve İtilaf Fırkası mensubu subay ve generallerin, sırf siyasi görüş farklılıkları sebebiyle birbirine yardımdan yüz çevirmesi.
Çok kısa zaman zarfında:

Osmanlı İmparatorluğu yüz binlerce asker ve yılların çabasıyla elde edilmiş binlerce top ile silah stoklarını kaybetti.
Savaş, çok sayıda Türk, Pomak, Arnavut ve diğer Müslümanların birçoğunun katline ve mecburen göçüne yol açtı. Balkanlar'daki nüfus dağılımı büyük ölçüde değişti.
Ordu tecrübesiz ve mesuliyet duygusundan uzak subaylarca idare edildiğinden Doğu ve Batı cephesi olarak iki tertipte savaşan Osmanlı Ordusu'nun ilk önce doğu kısmı Bulgarlar tarafından mağlup edilmiştir. Daha sonra Batı cephesiyle irtibatı kesilen Osmanlı Ordusu, Sırp ve Yunanlarla savaşan birliklerini de kaybetmiştir.
Arnavutların çoğu Osmanlı tarafında savaşırken, 1910'daki olaylar ve 1911'deki ayaklanma nedeniyle Arnavutların bir kısmı Osmanlı devletinin karşısında yer almıştır.
Trakya Türkleri ancak 45.000 civarında bir seferberlik çıkarabilmiştir.
Öte yandan savaşın kısa sürmesi Osmanlı İmparatorluğu'nun Anadolu ve Arap Yarımadası'ndaki birliklerinin bölgeye nakledilmesine dahi fırsat tanımamıştır.

Bulgaristan ordusu, Çatalca'ya kadar ilerleyerek, İstanbul'u tehdit etmeye başladı. Sırbistan, Karadağ ve Yunanistan orduları, Makedonya'yı tamamen işgal ettiler. Diğer Balkan ülkelerini kendine karşı tehdit olarak gören Arnavutluk, mecburen bağımsızlığını ilan etti. Yunanistan, Gökçeada ve Bozcaada dışındaki Ege Adaları'nı işgal etti.
Taraflar arasında savaşı bitiren anlaşma 1913 yılı Mayıs ayında Londra'da imzalandı. Londra Antlaşması'na göre:

Arnavutluk bağımsızlığını kazandı.
Girit Adası Yunanistan'a verildi.
Osmanlı İmparatorluğu'nun Trakya sınırı Edirne ve Kırklareli illerini dışarıda bırakacak şekilde Midye-Enez Hattı olmuştur.

Bulgaristan'ın daha fazla toprak almasını kabul etmeyen Yunanistan, Karadağ, Sırbistan ve I. Balkan Savaşı'na katılmayan Romanya Krallığı birleşerek, Bulgaristan'a karşı savaş açtılar. Bulgarların üst üste yenilerek Doğu Trakya'daki birliklerini batıya kaydırmasından faydalanan Osmanlı Ordusu, Midye-Enez çizgisini aşarak, Edirne ve Kırklareli'ni geri aldı.
II. Balkan Savaşı Ağustos 1913 tarihli Bükreş Antlaşması ile bitti. Bu antlaşma ile Bulgaristan; Dobruca'yı Romanya'ya, Kavala'yı Yunanistan'a vermiş ve Makedonya'dan ufak bir toprak parçası almıştır.

Bu antlaşmayı takiben Osmanlı İmparatorluğu yine 1913 yılında İstanbul Antlaşması'nı yaptı. Kırklareli ve Dimetoka, Osmanlı İmparatorluğu'na geri verildi. Batı Trakya ve Dedeağaç, Bulgaristan'da kaldı.
Osmanlı İmparatorluğu bu savaşın sonunda Yunanistan'la Atina Antlaşması'nı yaptı. Girit ve Ege Adaları, Yunanistan'a verildi. Yunanistan'da kalan Türklerin durumu da düzenlendi. Sırbistan ve Karadağ'ın, Osmanlı İmparatorluğu'yla sınırı kalmadığı için antlaşma imzalanmamıştır.
Osmanlı İmparatorluğu, Sırbistan ile de Bulgaristan'la yaptığından farklı bir İstanbul Antlaşması imzalamıştır.
Her üç anlaşmada da Balkan devletlerinin sınırları içinde kalan Türk topluluğunun durumuna ilişkin hükümler bulunmakta, Balkanlardaki Türk halkının din ve mezhep özgürlüğü, Türkçe öğretim yapan ilk ve orta okulların açılması gibi hususlara yer verilmektedir.

İtalya ile Yunanistan'ın işgaline uğramış ve hukuken Osmanlı toprağı olan Ege Adaları konusunda bu anlaşmalarda herhangi bir hüküm yoktur. Bu konu ile Londra'da toplanmış bulunan "Elçiler Konferansı" uğraşıyordu. Konferans 1914 Şubat ayında Meis adası dışında İtalya'nın işgal ettiği adalar İtalya'ya, Gökçeada ve Bozcaada dışında Yunanistan'ın işgal ettiği adalar ise Yunanistan'a bırakılması kararını aldı. Ancak, yine konferansa göre bu kararın hukuki değer kazanabilmesi için İtalya ve Yunanistan'ın Osmanlı Devleti ile ayrı ayrı birer antlaşma yapması gerekiyordu. Bu antlaşmalar imzalanamadan I. Dünya Savaşı patlak vermiştir.

Osmanlı son dönemde kaybettiği topraklardan birazını geri kazanmış, Balkan Savaşı sonrasında Osmanlı İmparatorluğu yeni kurulan devletler karşısında büyük bir yenilgiye uğramış, Meriç Nehri'nin batısındaki tüm topraklarını kaybetmiş (Karaağaç, Kumçiftliği, Kuleliburgaz, Dimetoka vb. hariç), Ege Adaları'nın kaderini de büyük devletlerin eline bırakmak zorunda kalmıştır.

"Balkan Harbi Tarihi", Aram Andonyan (Türkçeye çeviren: Zaven Biberyan), Sander Yayınları, İstanbul, 1975
''Yazılmamış Destanlar'', Mehmet Niyazi Özdemir (Yazan) Ötüken Yayınları, İstanbul 1990.
Dimitris Michalopoulos, “The First Balkan War: What went on behind the Scenes”, Osmanlı Devleti’nin Dağılma Sürecinde Trablusgarp ve Balkan Savaşları, 16-18 Mayıs 2011/İzmir. Bilderiler (Ankara: Türk Tarih Kurumu, 2013), p. 183-191(ISBN 978-975-16-2654-7)
Necmettin Alkan ve Selanik Düştü. 1912-1913 Balkan Savaşı, Timaş Yayınları, İstanbul 2014. ISBN 978-605-08-1612-9

Proşçaniye Slavyanki
Milunka Savić
Balkan Savaşları Müzesi (Selanik)
Balkan Savaşları'nda Yunanistan
Balkan Savaşları sırasında yakılan yerler listesi

Bandırma Vapuru Mustafa Kemal Atatürk'ü 9. Ordu Müfettişi olarak kurmayları ile birlikte İstanbul'dan Samsun'a getiren gemidir.

Gemi 1878 yılında İskoçya'nın Glasgow kentinde Mac. Intyre Paisley - Huston and Cardett tersanesinde 21 sıra numarası ile 279 grostonluk yolcu ve yük vapuru olarak inşa edilmiştir. Geminin ilk sahibi Dussey and Robinson şirketi gemiyi Trocadero adı altında 5 yıl çalıştırdı. 1883 yılında Yunanistan'daki H. Psicha Preus Firmasına satıldı. Kymi adını alarak, geminin Londra'da olan kaydı Pire Limanına alınmıştır. 1890 yılında H. Psicha Preus firması gemiyi başka bir Yunan firması olan Cap. Andereadis firmasına satmış, 12 Aralık 1891 tarihinde kaza sonucu batmış, aynı yıl içerisinde yüzdürülüp Kymi adı ile İstanbul Rama Derasimo firmasına satılarak İstanbul Limanına kayıt edilmiştir.
1894 yılında o zamanki Deniz Yolları İşletmesi anlamına gelen İdare-i Mahsusa'ya nakledilmiş ve Türk bayrağı çekilerek, adı Panderma olarak değiştirilmiştir. Marmara Denizi kıyılarında, Tekirdağ, Mürefte, Şarköy, Karabiga, Erdek arasında yük ve yolcu seferleri yapmıştır. İdare-i Mahsusanın statü değiştirerek 28 Ekim 1910 yılında Osmanlı Seyrüsefain İdaresi (Osmanlı Denizcilik İşletmesi) olunca geminin adı Bandırma olarak değiştirilerek posta vapuru haline getirilmiştir.
19 Mayıs 1919 tarihinde Atatürk ve Silah Arkadaşlarını Samsun'a getirdikten sonra yine posta hizmetlerine devam etmiştir. 1924 yılında Türkiye Seyrüsefain İdaresi tarafından hizmet dışı bırakılmıştır. 1925 yılında gemi Bozmacı İlhami isimli Türk armatöre satılmış ve aynı armatör tarafından 4 ay içinde hurda olarak parçalanmıştır.
Hasan Hüseyin Ceylan, 5 Nisan 1995 tarihinde Atv'de yayımlanan İktidar Oyunu adlı programda, Bandırma vapurunun resmî tarihte yazıldığı gibi bir taka olmadığını, 236 metre boyunda ve bacasının 19 metre yüksekliğinde olduğunu öne sürmüş, ekranlara da başka bir geminin fotoğrafını göstermiştir (daha sonraları inşa edilmiş yine Bandırma adındaki bir gemi). H.H. Ceylan'ın gösterdiği fotoğraftaki geminin sahibi olan Türk Denizcilik İşletmelerinin, Lloyd ve kendi kayıtlarına dayanarak yaptığı açıklamaya dayanarak Milliyet Gazetesinin 7 Mayıs 1995 tarihli yayınının 5. sayfasında Hasan Pulur, ikinci Bandırma'nın boyunun da 236 metre değil 68.59 metre, baca yüksekliğinin ise 8.40 metre olduğunu belirtmiştir. Atatürk'ün Samsun'a çıktığı Bandırma Vapuru'nun boyu ise 48 metre baca yüksekliği 6 metredir.

Bandırma Vapuru'nun, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde önemli yeri vardır. Mustafa Kemal Paşa 9. Ordu Genel Müfettişi vazifesiyle ve mahiyeti ile birlikte İstanbul'dan Samsun'a Bandırma Vapuru ile gitmiştir. Mustafa Kemal Paşa, VI. Mehmed'in buyruğuyla Osmanlı Ordusu'nun dağıtılması sürecini denetleme ve asayiş için görevlendirilmişti. Bunun üzerine 18 silah arkadaşıyla birlikte Samsun yoluna koyulmuştur.

1999 yılında Samsun'da vapurun birebir replikasının inşa edilmesi projesi başlatılmış, 2001 yılında inşası tamamlanan vapur 18 Mayıs 2003 tarihinde müze olarak hizmete açılmıştır.

1878 SS Trocadero, İngiltere, Dussey and Robinson
1883 SS Kymi, Yunanistan, H. Psicha Preus
1890 SS Kymi, Yunanistan, Cap. Andreadis
1894 Panderma, Osmanlı İmparatorluğu, İdare-i Mahsusa
1910 Bandırma, Osmanlı İmparatorluğu, Osmanlı Seyrüsefain İdaresi
1919 Mustafa Kemal Paşa ve silâh arkadaşlarını Samsun'a getirdi.
1924 Hizmet dışı bırakıldı.
1925 Parçalanıp hurda hâline getirildi.
2001 Benzeri inşa edildi.
2003 Bandırma Vapuru Müzesi olarak açıldı.

Batı Trakya Türkleri, günümüzde, Yunanistan sınırları içindeki Batı Trakya bölgesinde yaşayan ve Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi çerçevesinin dışında tutulmuş Türk-Müslüman toplumu için ve bu toplum ile doğrudan bağları mevcut Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının memleketlerini ve/veya kökenlerini ifade etmek için de kullanılan tanımdır.
Yunanistan'ın resmî rakama göre Trakya'da 49.000 (Trakya'da yaşayan Müslüman nüfusu 98.000'nin yarısı) ve resmî olmayan tahmine göre 130.000 Türk yaşamaktadır. Batı Trakya'daki kültür ve eğitim derneklerinin tahmin ettiği rakam ise 150.000'dir.

Batı Trakya Türklerinin kökeni Osmanlı fetihleri ile bölgeye Anadolu'dan yerleştirilen Türkmenlere ve fetihle İslamlaşan yerli halklar olan Helen, Slav ve Çingenelere dayanır. Batı Trakya, Osmanlı Devleti tarafından 1363 yılında fethedilişinden ve bölgeye Türklerin yerleşmeye başlamasının ardından 1913 yılında I. Balkan Savaşı ile Bulgaristan'a geçene kadar 549 yıl Osmanlı yönetiminde kalmıştır. Bölgeye 1357-1359 yılları arasından Anadolu'dan Türk göçleri yoğun bir şekilde gerçekleşmiştir. 1360 yılına ait belgelerde bu bölgede Türkçe adlar taşıyan birçok köy ve çiftliğin kurulmuş olduğu görülmektedir.
Birinci Balkan Savaşı dönemi bölgede yitirilen Osmanlı merkezi idaresi neticesinde, Batı Trakya Türkleri ve Kırcaali Türkleri (Güney ya da Rodop Bulgaristan Türkleri) ömrü 3 ay sürecek bir devlet olan Batı Trakya Bağımsız Hükûmeti nin kurmuştur. Fakat bu kısa ömürlü hükûmet, savaş neticesinde Bulgaristan Krallığına katılmıştır. Daha sonra gerçekleşen İkinci Balkan Savaşında Bulgaristan'a saldıran Yunanistan, iki ülke arasındaki modern sınır hattını belirleyerek bölgeyi işgal etmiştir. Bundan sonra Kırcali Bölgesi Bulgaristan'ın payına kalarak, Kuzey Trakya'nın bir parçası sayılmıştır.
Batı Trakya Türkleri, Anadolu'da görülen müdafa derneklerinin benzerlerini kendi bölgelerinde kurmuş, bölgesel bağımsız bir Türk devleti çalışmalarına devam etmiştir. 1918'de Edirne'de kurulan, üyeleri arasından Batı Trakya Türklerininde yer aldığı Trakya-Paşaeli Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti, bu derneklerin en büyüğü ve tüm Doğu-Batı Trakya'nın birleşmesini amaçlamaktaydı.
15 Mayıs 1922 tarihindeki Batı Trakya Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin Ankara Hükûmeti'ne muhtırası:

Batı Trakya'nın geleceği halkının oyuna başvurarak belirlenmelidir. Bu bölgede Koşukavak, Eğridere, Kırcaali, Sarı Şaban kazalarında Türk'ten başka bir unsur yoktur. Gümülcine, İskeçe, Ahiçelebi, Drama, Kavala, Nevrekop'da da yüzde 80'den fazla yoğun bir Türk çoğunluğu vardır. Meriç ile Ustruma arasındaki Türk çoğunluğu yüzde 70'i bulmaktadır. Toprağın yüzde 85'i Türklerin elindedir. Misak-ı Milli, Batı Trakya'yı unutmamıştır. Millî Hükûmet, Batı Trakya için nüfuzunu daha fazla kullanmalıdır
Anadolu'da Yunanların yenilgiye uğratılmasının ardından bölgede Yunanlara karşı akınlar ve baskınlar 1923 yılının Temmuz ayına kadar sürmüştür. Ankara hükûmeti tarafından 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan Barış Antlaşması'na giden Türk heyetine verilen direktifte Batı Trakya'nın geleceğinin plebisit ile belirlenmesine çalışılması idi fakat Lozan Antlaşması ile Batı Trakya Yunanistan'a bırakıldı. Lozan Barış Antlaşması'na göre Batı Trakya Türkleri millî değil, dinî azınlık statüsündedirler. Antlaşmaya göre adlandırılmaları Müslüman azınlıktır.

Türk Heyeti, Batı Trakya'nın nüfus çoğunluğunun Türklere ait olduğundan ve Misak-ı Milli hedeflerinin gerçekleştirilmesine binaen Lozan Barış Konferansı süresince (22-23-24-25 Kasım 1922) Batı Trakya meselesini masaya koymuş olup bölgenin geleceği hakkında halk oyuna gidilmesi gerektiğini iddia etmiştir. 24 Temmuz 1923'te imzalanan antlaşmada Türk Heyeti'nin plebisit formülü önerisi Müttefik ülkeler bloğu tarafından reddedilmiştir. 1902 tarihli Edirne Salnamesi'nden alınan rakamlara göre Meriç'in batısında ve 1913 sınırları içerisinde kalan Mustafa Paşa, Ortaköy, Seymenli ve Dimetoka'da 35.623 Türk ve 34.432 Rum vardır; Gümülcine, İskeçe, Sofulu ve Dedeağaç'ta ise 127.340 Müslüman'a karşılık sadece 41.799 Rum yaşamaktaydı. Her iki bölgede de Türklerin ezici çoğunlukta olduğunu görmek mümkündür fakat olası bir plebisit durumunda nüfus çoğunluğu belge haline geleceğinden ileride Türkiye'nin burada Batı Trakya'yı kendi topraklarına almak için elinde delil olacağına karar verilip Yunanistan Başbakanı Venizelos tarafından karşı çıkılmıştır. Türk Heyeti bu halk oylamasını Uluslararası hukuka ve Wilson İlkeleri'ne dayandırmaktaydı. Buna karşılık yine de istenilen formül sağlanamamış ve Batı Trakya için hukuki olarak Lozan Barış Antlaşması'nın 37-45 maddeleri kabul edilmek zorunda kalınmıştır.
1923 yılında 191.699 olan Batı Trakya nüfusunun 129.120'si Türk (%67), 33.910'u Yunan (%18), 28.669'u Bulgar geri kalan nüfusu ise az bir Ermeni ve Yahudi topluluğu oluşturmaktaydı.

Batı Trakya'daki nüfusun büyük çoğunluğunu Türklerin oluşturması nedeniyle Batı Trakya Türkleri 1923-1924 Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesinden muaf tutulmuşlar ancak Lozan'daki görüşmelerde, Mesta Karasu Nehri ile Meriç nehri arası Batı Trakya olarak kabul edildiğinden, Mesta ile Ustruma Nehirleri arasında kalan Kavala, Drama, Serez bölgelerindeki Türkler mübadeleye tabi olmuşlar ve Türkiye'ye gelmek zorunda kalmışlardır.

2. Dünya Savaşı sonunda 1947-1949 yılları arasında yaşanan Yunan iç savaşı sırasında Türkiye'den gönüllülerle birlikte solcu Batı Trakya Türkleri, Pomaklar ile birlikte Yunanistan Komünist Partisinin silahlı direniş örgütü olan ELAS'nın çatısının altında "Osmanlı Tugayları" olarak çarpışmıştırlar.

Batı Trakya Türklerinin nüfus yapısı üzerinde büyük darbe oluşturmuş özel bir etken Yunanistan hükûmetinin bu ülkenin vatandaşlık yasası metninde 1955-1998 yılları arasında muhafaza ettiği ve insan haklarına temelden aykırılık oluşturan "Madde 19" olmuştur. Bu madde kapsamında Yunan hükûmetinin "etnik açıdan" Yunan olmayan Yunanistan vatandaşlarının vatandaşlığını feshetme hakkı baki kalmış ve Batı Trakyalı veya On İki Adalı Türkler, ata topraklarına bağ oluşturan vatandaşlık haklarını bu madde kapsamında kaybetmiştir. Bu yasa 1998'de geriye doğru telafi imkânı sağlanmaksızın yürürlükten kaldırılmıştır.

Yunan radyolarından bir Yunan'ın Türk tarafından öldürüldüğü haberi yayılınca, Gümülcine'de Türklere karşı Yunanlar tarafından herhangi bir ölümle sonuçlanmayan şiddet olayları baş gösterdi ve bu olaylar sonunda Türklere ait olan 400 dükkân yağmalandı. Olaylar daha sonra tarihe Gümülcine Olayları olarak geçti.
Yerel raporlara göre, Batı Trakya'da Türklerin özel ve kamu mallarına yönelik saldırılar sık sık (2010'da altı saldırı, 2011'in ilk aylarında üç saldırı) gerçekleşti. Son olaylar arasında, 2010 yılında saldırganların Türk mezarlıklarına saldırdığı ve mezar taşlarını kırdığı üç olay yer alıyor. Bunun yanında, saldırganların taşlama, molotof bombası atma ve binalara zarar verme gibi yöntemler ile camilere, Türk derneklerine ve Türk konsolosluklarına saldırdığı olaylar da gerçekleşti. 2020'de kimliği belirsiz kişi ya da kişiler, İskeçe Müftüsü Ahmet Mete'nin oturduğu apartmanın asansörüne, 'En iyi Türk, ölü Türktür' yazdı.

Türk halkları
Batı Trakya Bağımsız Hükûmeti
Gümülcine Olayları
Türk azınlıklar

Başkumandanlık Meydan Muharebesi ya da Dumlupınar Meydan Muharebesi, Kütahya'ya bağlı Dumlupınar yakınında 30 Ağustos 1922'de Türk ve Yunan orduları arasında meydana gelen savaştır. Başkumandan Mustafa Kemal Paşa tarafından şahsen yönetildiği için Başkumandanlık Meydan Muharebesi olarak anılır. İstiklal Savaşı'nın kesin bir Türk zaferiyle sonuçlanmasını sağlayan bu çarpışmanın yıl dönümü Türkiye'de ulusal bayram olarak kutlanmaktadır.
Kurtuluş Savaşı'nın son evresi 26 Ağustos 1922'de Afyonkarahisar'daki Kocatepe'de başlayan Büyük Taarruz ile açılmış ve 9 Eylül 1922'de Türk Ordusu'nun İzmir'e girmesiyle sonuçlanmıştır.

Sakarya Meydan Muharebesi sonucunda Yunan tarafı Şubat ve Mart 1922'de Londra'ya uzun bir ziyarette bulunarak ülkesine yapılan askeri yardımın artırılmasını istedi. Ancak bu istek Lloyd George hükûmetince reddedildi. Gounaris bunun üzerine Yunan ordusunu Anadolu'dan çekme tehdidinde bulundu ise de bunu kendi hükûmetine kabul ettiremeyerek istifaya zorlandı. Sakarya'da kazanılan savaşın en önemli sonucu 20 Ekim 1921'de Ankara Hükûmeti ile Fransa arasında imzalanan anlaşma oldu. Bu anlaşma ile Fransa Türkiye'ye karşı katı bir politika izleyen İngiltere'den yolunu ayırarak Türkiye ile işbirliği yoluna girmişti. Bu arada İtalyanların da Temmuz 1921'de Antalya bölgesinden çekilerek Yunanistan'a karşı Türk tarafını destekleyen bir tavır almasıyla müttefikler arasındaki anlaşmazlıklar iyice su yüzüne çıktı.
TBMM Hükûmeti Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Bey'in (Tengirşenk) Şubat 1922'deki Londra ve Paris ziyaretlerinden sonra, İngiltere, Fransa ve İtalya temsilcileri Mart 1922'de Paris'te toplanarak ateşkes de dahil olmak üzere Sevr Antlaşması'nda bazı değişiklikler yapmayı öngören önerilerde bulundular. Fakat TBMM Hükûmeti, öncelikle Yunan ordusunun Anadolu'yu tahliye etmesinde ısrar edince anlaşma sağlanamadı. Bu esnada TBMM, Mustafa Kemal Paşa'nın başkomutanlığını süresiz uzattı.
Temmuz ayında İçişleri Bakanı Fethi Bey (Okyar) Paris ve Londra'yı ziyaret etti. Bu görüşmelerden bir sonuç alınamaması üzerine Türk hükûmeti barış yolunun kapalı olduğuna hükmederek taarruz kararı aldı. Fethi Bey Ankara'ya 14 Ağustos'ta yolladığı raporda "Milli gayenin sağlanması, ancak askeri faaliyetlerle kabil olabilecektir" görüşünü bildirdi.

15 Eylül 1921 tarihinden geçerli olmak üzere seferberlik ilan edilerek, 1899, 1900, 1901 doğumlular silah altına alınmış, ordunun asker eksiği tamamlanmıştı. Türk kuvvetlerinin eksikleri de siviller dahil çeşitli kaynaklardan tamamlanmaya çalışıldı. 20 Ekim 1921'de imzalanan anlaşmayla Çukurova'daki işgalini sonlandıran Fransa'dan önemli miktarda silah ve mühimmat desteği alındı. Sovyetler Birliği'nden sağlanan mali yardım da orduyu geliştirmekte kullanıldı. Batı Cephesi'nde askeri mevcut 208.000 kişiye ulaştı. Yiyecek, giyecek ve cephane yeterli düzeye getirildi.
Genel taarruz hazırlıkları Haziran 1922'de başlatıldı. 6 Ağustos 1922'de orduya gizlice taarruz için hazırlanması emri verildi. Mustafa Kemal Paşa, Akşehir'e gelerek komutanlarla toplantı yaptı. Toplantıda 26 Ağustos taarruz günü olarak belirlendi. Taarruz Afyon'un güneyinden Dumlupınar yönüne doğru baskın şeklinde başlayacak ve sonra da meydan savaşına dönüştürülerek düşman kuvvetleri tümüyle yok edilecekti. Türk ordusu Yunan cephesinin en güçlü direnek merkezinden saldıracaktı.

Yunanlar bir Türk Taarruzu'na karşı hazırlıksız değildi. Öncelikle Afyon bölgesi tamamen müstahkem hale getirilmiş, sıra sıra tel örgüler, makineli tüfek yuvaları ve topçu mevzileri ile takviye edilmişti. Ayrıca, bir geri çekilme gerektiğinde Afyon kuzeyinde İlbulak dağı merkez olmak üzere 2. bir mevzi, daha geride Dumlupınar-Toklusivrisi hattında 3. bir mevzi hazırlanmıştı.
Bunun yanında İzmir-Afyon-Eskişehir demiryolu, Mudanya iskelesinin Yunanların elinde olması, keşif uçakları, 4000'den fazla kamyon ve otomobil Türk ordusuna kıyasla büyük bir lojistik ve keşif üstünlüğü sağlıyordu.
Bunlara dayanarak Yunanlar açık araziden gelecek bir tehdide karşı hem sayı üstünlüklerini koruyarak taarruzu def edebileceklerini, hem de keşif kabiliyetleri ve İngiliz casusluk ağı ile bu taarruz için yapılması gereken bir yığınağı önceden tespit edebileceklerini düşünüyorlardı.
Ayrıca, güneyden gelebilecek bir tehdit karşısında ise Afyon-Çay doğrultusunda bir karşı taarruz ile Türk ordusunu ikmal üslerinden ayırıp imha etmeyi planlamaktaydılar.
Mustafa Kemal Paşa, ordunun taarruz hazırlıklarını büyük bir gizlilik içinde sürdürmüştür. Taarruzu gizlemek için Temmuz ayı sonunda ordu birlikleri arasında bir futbol turnuvası düzenleyerek komutanlarla topluca görüşme imkânı sağlamıştır.
Büyük taarruz öncesinde Yunan Cephe Ordusu; 3 Kolordu düzeninde Eskişehir Kuzeyinden Afyon güneyine kadar yayılmış, en kuzeyde İnegöl'de 11. Piyade Tümeni Uşak'ta ise 2. Piyade Tümeni ve bazı bağımsız alaylarla yanlarını kapatmaktaydı. Yunan ordusunun toplam mevcudu 300.000 kadar olup, bunun 225.000'i Anadolu'da bulunmaktaydı.
3. Yunan Kolordusu (General Sumilas) Eskişehir önlerinde 3., 10. ve 15. Piyade Tümenleri ile Bursa istikametini kapatırken aynı zamanda Kütahya önlerinde mevzilenmiş 2. Yunan Kolordusu (General Digenis) 7., 9. ve 13. Piyade Tümenleri ile hem cephenin orta kısmını kapatmakta hem de Eskişehir veya Afyon'a yönelebilecek bir Türk taarruzuna karşı 3. veya 1. Kolorduya ihtiyat vazifesi görmekteydi. 1. Yunan Kolordusu (General Trikupis) ise karargahı Afyon'da olmak üzere cephenin güneyini savunmaktaydı. 1. Kolordu tümü cephe hattında olmak üzere 1., 4., 5. ve 12. Piyade tümenlerine komuta etmekteydi.
General Hacianesti Yunan Küçük Asya Ordusunun başına getirildiğinde Büyük Taarruz kaderine etkileyecek iki karar aldı;
Bunlardan ilki 1. Kolordu komutanı ihtiyattaki 2. Kolordu'ya savaş durumunda emir verme yetkisini kaldırması, diğeri ise 1. Kolordu'nun normal düzeninde kendi ihtiyatında olan tümenleri de cephe hattına yayarak Trikupis'i tamamen ihtiyatsız bırakmasıydı. Böylece, Afyon'a yönelecek bir Türk taarruzunda eğer cephe zorlanırsa, Trikupis ya İzmir'deki üstü Hacianesti'yi 2. Kolorduyu veya en azından birliklerinden bir kısmını kendi emrine almak için ikna etmek zorunda kalacaktı. Savaş durumunda iletişim yetersizliği ve zamanın kritikliği dikkate alındığında feci derecede yanlış bir karar olduğu daha sonra açığa çıkacaktı.

1. Ordu (Sakallı Nurettin Paşa, Kurmay Başkanı: Mehmet Emin Koral)
Bu ordu komutasında yer alan 4. Kolordu (1., 2. ve 4. Kolordular ile 5. Süvari Kolordusu) yarma harekâtını yapacak birlikleri oluşturuyordu ki toplamda 11 Piyade, 3 Süvari Tümeninden kuruluydu. Toplam muharip mevcudu 88.000 piyade, 12.000 süvari ve 137 top idi.

1. Ordu emrinde
3. Süvari Tümeni (İbrahim Çolak)
6. Tümen (Nazmi Solok)
1. Kolordu (İzzettin Çalışlar)
57. Tümen (Reşat Çiğiltepe)
14. Tümen (Ethem Necdet Karabudak)
15. Tümen (Ahmet Naci Tınaz)
23. Tümen (Ömer Halis Bıyıktay)
4 tümeni sırasıyla Çiğiltepe, Kırcaaslan Tepe, Tınaz Tepe ve Belen Tepe'ye taarruz edecekti. Çiğiltepe 5. Yunan Alayı, Kırcaslan ve Tınaztepe 49. Yunan Alayı tarafından savunuluyordu. Taarruz'dan bir gün önce bir şeyler olacağından şüphelenen General Trikupis Tınaztepe gerisine 7. Yunan Tümeninden iki alay daha getirtmişti.

4. Kolordu (Kemalettin Sami Gökçen)
11. Tümen (Ahmet Derviş)
12. Tümen (Osman Nuri Koptagel)
5. Kafkas Tümeni (Halit Akmansü)
8. Tümen (Kazım Sevüktekin)
4 Tümen ile Belentepe doğusu, Kalecik Sivrisi ve B. Kalecik üzerinden Afyon'a taarruz edecekti. Bu hat 35. ve 8. Yunan Alayları tarafından tutulmakta ve 11. ve 5/42. Efzon Alayları tarafından desteklenmekteydi. Her iki kolordunun gerisinde

2. Kolordu (Ali Hikmet Ayerdem)
7. Tümen (Ahmet Naci Eldeniz)
4. Tümen (Mehmet Sabri Erçetin)
3. Kafkas Tümeni (Kazım Orbay)
Sandıklı-Şuhut hattında ihtiyat olarak tutulmakta idi.

5. Süvari Kolordusu (Fahrettin Altay)
1. Süvari Tümeni (Mürsel Bakü)
2. Süvari Tümeni (Ahmet Zeki Soydemir)
14. Süvari Tümeni (Mehmet Suphi Kula)
Ahırdağı üzerindeki sarplığı dolayısı ile geceleri Yunanlar tarafından savunulmayan Ballıkaya mevkiinden bir sızma harekâtı ile Tokuşlar köyüne inecek ve İzmir demiryolunu kesecekti.

2. Ordu (Yakup Şevki Subaşı, Kurmay Başkanı: Hüseyin Hüsnü Emir Erkilet)
3. Kolordu (Şükrü Naili Gökberk)
61. Tümen (Salih Omurtak)
41. Tümen (Alaâddin Koval)
1. Tümen (Abdurrahman Nafiz Gürman)
6. Kolordu (Kâzım İnanç)
17. Tümen (Hüseyin Nurettin Özsu)
16. Tümen (Aşir Atlı)
Yarma bölgesinde Türk kuvvetlerinin toplam 100.000 askerine (8 Piyade ve 3 Süvari Tümeni) karşılık Yunan kuvvetleri takviyeli 2 Tümen (30.000 kişi) gücündeydi. Bu ise askerliğin en eski prensibi olan sonuç yerinde düşmana sayıca 1'e 3 üstün olma kaidesini yansıtıyordu. Bunun üzerine taarruz inisiyatifinin Türk tarafında olması, çok üstün bir topçu desteği (137 ağır ve orta top), üstün süvari gücünün varlığı, ayrıca, üstün komuta heyeti eklenince Yunanların bu taarruz karşısında fazla bir varlık göstermeleri mucize olacaktı.

26 Ağustos gecesi 5. Süvari Kolordusu, Ahır Dağları üzerindeki Yunanların gece savunmadığı Ballıkaya mevkiinden sızma yaparak Yunan hatlarının gerisine intikale başladı. İntikal bütün gece sabaha kadar sürdü.

26 Ağustos sabaha karşı 4.30'da başlaması planlanan taarruz sis sebebiyle ancak 5.30'da başladı. Yarım saat süren çok yoğun bir bombardıman ile Yunan ön hat mevzileri büyük yıkıma uğratılmış, topçu gözetlemesi ve makineli tüfek mevzileri iş göremez hale getirilmiştir. 6.00'da başlayan piyade taarruzu, kısa sürede gelişmiş, Tınaztepe, Belentepe, Kalecik sivrisinin geri alınması ile sonuçlanmıştır. Ancak, gerek geriden gelen Yunan takviyelerinin direnmesi, gerek Sincanlı Ovası'nda mevzilenmiş Yunan topçularının şiddetli ateşi gerekse de taarruz momentinin kaybedilmesi ile taarruz öğlene doğru yavaşlamış ve durmuştur. Tınaztepe'deki kuvvetli Yunan karşı taarruzu ve Kurtkaya mevzisinin direnişi ile Türk kuvvetleri kısmi geri çekilmelerle akşam saatlerinde bir denge oluşmuştur. Bu esnada 2. Türk Ordusu'nun özellikle 2. Yunan Kolordusu'na şiddetli taarruzları bu kolordu kuvvetlerinin 1. Kolordu'yu 

Başkomutan veya başkumandan; silahlı kuvvetler veya askerî birim üzerinde kara, deniz ve hava kuvvetlerini komuta eden en üst rütbeli komutandır. Terim teknik olarak, bir ülkenin yürütme liderliğinde, devlet veya hükûmet başkanında bulunan askerî yeterliliklerini ifade eder.

Silahlı kuvvetlere komuta eden bir hükümdarın resmî rolü ve unvanı; imparatorluk (komuta ve diğer kraliyet) güçlerine sahip olan Roma Krallığı, Roma Cumhuriyeti ve Roma İmparatorluğu'nun imparatorlarından gelmektedir.
İngilizce kullanımında, terim ilk olarak 1639'da İngiltere Kralı I. Charles tarafından kullanıldı. Unvan, İngiliz İç Savaşı sırasında kullanılmaya devam etti. Bir ulusun devlet başkanı (monarşik veya cumhuriyetçi), etkin yürütme yetkisi ayrı bir hükûmet başkanına ait olsa bile, genellikle başkomutan unvanına sahiptir. Parlamenter sistemde, yürütme organı nihayetinde yasama organının iradesine bağlıdır ancak yasama organı doğrudan silahlı kuvvetlere emir vermez ve bu nedenle orduyu operasyonel anlamda kontrol etmez. Genel valiler ve sömürge valileri de genellikle kendi bölgelerinde askerî güçlerin başkomutanı olarak atanırlar.

Ülkelerin devlet ve hükûmet başkanları, silahlı kuvvetlerin komutası da dahil olmak üzere isteğe bağlı kararlar almak için siyasi yetkiye sahip yöneticilerdir. Devlet başkanları (anayasal hükümdarlar, vekiller ve parlamenter cumhuriyetlerdeki cumhurbaşkanları) normal şartlar altında silahlı kuvvetler üzerinde, siyasi yetkiye sahip üst düzey yöneticilerin anayasal tavsiyeleri doğrultusunda hareket ederek ihtiyari karar verme yetkisine sahiptir.

Afganistan Anayasası'na göre, Afganistan cumhurbaşkanı, Afganistan Silahlı Kuvvetlerinin başkomutanıdır.

Amerika Birleşik Devletleri başkanı, ABD Ordusu ve Donanmasının başkomutanıdır. Başkan nihai yetkiye sahiptir, ancak rütbesi yoktur ve sivil statüsünü korur. Başkomutan olarak Anayasanın başkana verdiği kesin yetki derecesi, tarih boyunca tartışma konusu olmuştur. Kongre bazı zamanlarda başkana geniş yetki verirken, bazı zamanlarda bu yetkiyi kısıtlamaya çalışmıştır.
ABD eyaletlerinde valiler, Ulusal Muhafızlar, Eyalet Milisleri ve Devlet Savunma Kuvvetlerinin başkomutanı olarak görev yapmaktadır.

Arnavutluk Anayasası’na göre Arnavutluk cumhurbaşkanı, Arnavutluk Silahlı Kuvvetlerinin başkomutanıdır.

Arjantin Anayasası, Arjantin cumhurbaşkanının "ulusun tüm silahlı kuvvetlerinin başkomutanı" olduğunu belirtir.
Savunma Bakanlığı, silahlı kuvvetler (Ordu, Deniz Kuvvetleri ve Hava Kuvvetleri) yönetiminde başkana yardım eden ve hizmet veren hükûmet dairesidir.

Avustralya Anayasası'nın "Deniz ve Askerî Kuvvetler Komutanlığı" başlıklı maddesinin 68. bölümüne göre devletin deniz ve askerî kuvvetlerinin komutası, Birleşik Krallık monarkının temsilcisi olarak genel valiye aittir.

Avusturya cumhurbaşkanı, Avusturya Silahlı Kuvvetlerinin başkomutanıdır. Cumhurbaşkanının bu görevi 1929 anayasa değişikliğinden kaynaklanmaktadır. Değişiklik konusunda oy birliği, yasal veya bilimsel bir fikir birliği olmasa da bu rol çok güçlü bir ek hak olarak kabul edilir.
Anayasanın 80. maddesi ordunun nasıl yönetileceğini belirler. Bu maddenin;

1. fıkrasında "Cumhurbaşkanının, Silahlı Kuvvetler üzerinde başkomutanlık yapacağı",
2. fıkrasında, "Savunma Kanununda belirtildiği üzere, cumhurbaşkanının ordu üzerinde yetkisi yoksa, Savunma Bakanı görevden sorumlu olacağı; yetkinin, Bakanlar Kurulu tarafından tanımlanan bir sorumluluk olduğu"
3. fıkrasında, "Ordu üzerindeki komuta yetkisinin, Savunma Bakanı aracılığıyla kullanılacağını" belirtilir.

Bangladeş cumhurbaşkanı aynı zamanda başkomutan yetkisine sahiptir ancak ulusal savunma için yürütme yetkisi ve sorumluluğu başbakana aittir. Bunun tek istisnası, 1971'de Bangladeş Kurtuluş Savaşı'nı komuta eden, tüm Bangladeş Kuvvetlerinin komutanı olan ilk başkomutan General Muhammad Ataul Goni Osmani'dir.

Beyaz Rusya devlet başkanı aynı zamanda Beyaz Rusya Silahlı Kuvvetlerinin başkomutanıdır. Eski Sovyet cumhuriyetlerinden farklı olarak Beyaz Rusya, başkomutanının rütbesine uygun, orduyla ilgili resmî törenlerde giydiği bir üniforması vardır. Başkomutanın görevi, Beyaz Rusya Anayasası’nın "Silahlı Kuvvetlerin yüksek komutanını atama ve görevden alma" yetkisine sahip olduğunu belirten 28. maddesinde düzenlenmiştir.

1988 Brezilya Anayasası'nın 142. maddesi, Brezilya Silahlı Kuvvetlerinin cumhurbaşkanının komutası altında olduğunu belirtir.

Brunei Sultanı, Brunei Kraliyet Silahlı Kuvvetlerinin başkomutanıdır.

1992 Anayasası'na göre, Çekya cumhurbaşkanı aynı zamanda Çekya Silahlı Kuvvetleri başkomutanıdır, generallerin atamasını yapar ve terfi ettirir. Cumhurbaşkanının yukarıda belirtilen hükümlere ilişkin kararlar için başbakanın onayına ve imzasına ihtiyacı vardır, aksi takdirde kararlar geçerli değildir. Başbakan, cumhurbaşkanının bu kararlarına karşı imza hakkını diğer bakanlara devredebilir. Silahlı Kuvvetlerin siyasi sorumluluğu, 67. maddede "yürütme gücünün en yüksek organı" olarak tanımlanan hükûmet tarafından karşılanmaktadır. 39. ve 43. maddelere göre Parlamento, Çek Askerî Kuvvetlerinin, Çek Cumhuriyeti toprakları dışına gönderilmesine izin vermelidir.
Savunma Bakanlığı, Silahlı Kuvvetlerin kontrolü için devlet idaresinin merkezi otoritesidir.

Endonezya Anayasası'nın 10. maddesine göre, Endonezya cumhurbaşkanı, Endonezya Ulusal Silahlı Kuvvetlerinin en yüksek rütbesine sahiptir. Silahlı Kuvvetlerin günlük operasyonları Silahlı Kuvvetler komutanı tarafından yürütülmektedir. 

Ermenistan cumhurbaşkanı, Ermenistan Silahlı Kuvvetleri başkomutanı unvanına sahiptir. Buna rağmen, ordu üzerindeki tüm idari ve operasyonel yetki, ülkenin 2015 Anayasası’na göre fiili temsilcisi olan Ermenistan başbakanına verilmiştir.

1995 Anayasası, Etiyopya başbakanını "Ulusal Silahlı Kuvvetlerin başkomutanı" olarak tanımlamaktadır.

Finlandiya Anayasası'na göre, Finlandiya cumhurbaşkanı tüm Finlandiya Askerî Kuvvetlerinin başkomutanıdır. Uygulamada komuta ve kontrol, savunma şefi ve Finlandiya Sınır Muhafızları komutanının elindedir. Finlandiya Savunma Kuvvetlerinin ekonomik yönetimi, Savunma Bakanlığı'nın sorumluluğundadır. Cumhurbaşkanının görevi aşağıdaki konularda karar vermektir:

Bölgenin askerî savunmasının ana ilkeleri
Askerî savunmanın icra ilkeleri
Diğer askerî komuta, askerî faaliyet veya askerî kuruluş için geniş kapsamlı öneme sahip konular
Karar vermek istediği diğer askerî komuta meseleleri
Cumhurbaşkanı, olağanüstü hâl durumunda, başkomutan konumunu başka bir Finlandiya vatandaşına devretme hakkına sahiptir.

Fransa'da cumhurbaşkanı, anayasanın 15. maddesine göre "Chef des Armées" yani "Orduların Başı" olarak belirlenmiştir ve bu nedenle askerî işlerdeki en yüksek yürütme otoritesidir. Anayasanın 16. maddesi, cumhurbaşkanına kapsamlı acil durum yetkileri de sağlamaktadır.

Guyana Anayasası'na göre devlet başkanı, Silahlı Kuvvetlerin başkomutanıdır. Alışılmışın dışında bu unvan için bir rütbe amblemi bulunur.

Hırvatistan Anayasası'na göre Hırvatistan cumhurbaşkanı, Hırvatistan Silahlı Kuvvetlerinin başkomutanıdır. Cumhurbaşkanı, barış içinde başkomutanlık görevlerini Savunma bakanı aracılığıyla yerine getirir. Savaşta ve savunma bakanının emirleri yerine getirmediği durumlarda, başkomutan emrini doğrudan Genelkurmay başkanı aracılığıyla yerine getirir.

Hindistan Silahlı Kuvvetlerinin başkomutanlığı Hindistan cumhurbaşkanına verilmiştir ancak ulusal savunma için etkin yürütme gücü ve sorumluluğu başbakan başkanlığındaki Hindistan Kabinesi'nde bulunmaktadır.

1979'dan önce Şah, İran'ın başkomutanıydı. İslam Cumhuriyeti'nin başlangıcından sonra, İran cumhurbaşkanı Ebu'l-Hasan Beni Sadr'ın ilk başkomutan olarak bu göreve atandı. Ancak Ebu'l-Hasan Beni Sadr, 22 Haziran 1981'de mahkemeye çıkarıldı. Bu olaydan sonra oldu İran İslam Cumhuriyeti Silahlı Kuvvetleri komutası İran'ın dini lideri'ne verildi.

İrlanda Savunma Kuvvetlerinin başkomutanı İrlanda cumhurbaşkanıdır ancak uygulamada Savunma bakanı, cumhurbaşkanı adına hareket eder ve İrlanda hükûmetine rapor verir. Savunma Kuvvetleri, üç yıldızlı bir subay olan Genelkurmay başkanı altında örgütlenir ve Ordu, Deniz ve Hava Kuvvetleri olmak üzere üç hizmet kuvveti hâlinde organize edilir.

İsrail'de geçerli Anayasa, İsrail Savunma Kuvvetleri üzerindeki nihai otoritenin, kolektif bir organ olarak İsrail Hükûmetine (başbakan başkanlığında) ait olduğunu belirtir. Hükûmetin yetkisi, hükûmet adına savunma bakanı tarafından kullanılır. Bununla birlikte başkomutanlık, savunma bakanına bağlı olmasına rağmen, ordu içinde en yüksek komuta düzeyine genelkurmay başkanı sahiptir.

İtalya Anayasası'nın 87. maddesi cumhurbaşkanının "Silahlı Kuvvetlerin komutanı ve kanunla oluşturulan yüksek savunma konseyinin başkanı olduğunu; parlamento kararına göre savaş ilan edebileceğini" belirtir.

Japonya'da, Meiji Restorasyonu öncesinde başkomutanın rolü shōgun'a (askerî açıdan en güçlü samuray daimyō) verildi. Tokugawa şogunluğunun dağılmasından sonra, başkomutanlık görevini Japonya imparatoruyla yürüttü. İmparatorun günümüzdeki anayasal rolü, herhangi bir askerî görevi olmayan törensel bir figürdür (Japonya Anayasası onu sembol olarak adlandırır).
Japonya'nın demokrasiye geçişinden sonra, Japonya Öz Savunma Kuvvetlerinin başkomutanlığını Japonya başbakanı yapmıştır.

Kanada Silahlı Kuvvetleri üzerindeki başkomutanın yetkileri Kanada hükümdarına verilmiştir ve aynı zamanda başkomiser unvanını kullanan Kanada Genel Valisine devredilmiştir.

Kenya Anayasası'nın 131. maddesi, devlet başkanını Kenya Savunma Kuvvetlerinin başkomutanı ve Ulusal Güvenlik Konseyi'nin başkanı olarak tanımlar.

Letonya Anayasası'nın 42. maddesi uyarınca, Letonya Devlet Başkanı, Letonya Ulusal Silahlı Kuvvetlerinin başkomutanıdır. Sivil olarak, savaş zamanlarında bir başkomutan atayabilir.

Malezya Federal Anayasası'nın 41. maddesi uyarınca Yang di-Pertuan Agong, Malezya Silahlı Kuvvetlerinin başkomutanıdır. Bu nedenle (Silahlı Kuvvetler Konseyi'nin tavsiyesi üzerine) Genelkurmay Başkanını atama yetkisine sahiptir ve askerî kurumdaki en yü

Beerşeba veya Birüssebi (İbranice: באר שבע, Be'er Şeva; Arapça: بئر السبع, Bi'r as-Sabʿ), Güney İsrail ve Necef Çölü'nün en büyük şehridir. İsrail'in en büyük yedinci şehri olan Birüssebi (Beerşeba), Necef bölgesinin başkenti olarak da tanınır. Ülkenin güney bölümünde bulunur ve Ben-Gurion Üniversitesi ve Soroka Tıp Merkezi de bu şehirdedir.
19. yüzyılda, Osmanlı Devleti bölgeye polis karakolu inşa ederek bölgenin önemini artırdı. Hızlı bir şekilde gelişen bu küçük şehir, hızla genişletilmiş ve I. Dünya Savaşı sırasında stratejik bir nokta olmuştur. Sonra ağırlıklı olarak Arap nüfusun oturduğu şehir Bir'üs Sebi BM'de kabul edilen Çoğunluk Raporu'na göre Arap devleti sınırları içinde bırakılmıştır. Araplar, Birleşmiş Milletler kararını reddettikten sonra, çevredeki Arap ülkelerinin, İsrail'in bağımsızlık ilanına (Mayıs 1948) tepkisi sert oldu. Birüssebi (Beerşeba), güneydeki Mısır ordusu için önemli bir lojistik ve stratejik hareket noktası oldu. Şehir, İsrail Savunma Kuvvetleri tarafından 21 Ekim 1948 tarihinde Yoav Operasyonu ile ele geçirildi ve bu günün ardından şehir, İsrail'de kaldı.
Birüssebi'de (Beerşeba) 1948 yılından yani İsrail'in bağımsızlık ilanından beri yetiştirilen nüfusun büyük bir kısmı Yahudi halkıdır. Bu halk, 1948'den itibaren Arap ülkelerinden göç eden Yahudilerden ve önemli ölçüde 1990 yılından bu yana Etiyopya ve eski Sovyet coğrafyasından göç eden Yahudilerden oluşmaktadır. Şehir, ağırlıklı olarak Yahudi Ömer, Lehavim ve Meitar dahil uydu kentlerle çevrili olduğu gibi Tel as Sabi, Rahat ve Lakiya gibi bedevi kasabalarıyla da çevrilidir.

Birüssebi'nin (Beerşeba) bu adı çeşitli etimolojik kökenlere dayalıdır. Bu kökenler şunlardır:

Birüs (Be'er) iyi için İbranice kullanılan kelimedir. Sebi (Şeva) ise yedi veya yemin anlamında İbranicede kullanılan kelimedir.
İyi Yemin: İbrahim ve Avimelek'in yemini (iyi bir yemin)
İyi Yemin: İshak ve Avimelek'in bir yemini (iyi bir yemin)
Yedi Kuyu: "İshak tarafından (yedi kuyu), kazdık" Ancak bunların sadece üçü tespit edilmiştir.
Yedi Dişi Koyun: İbrahim ve Avimelek tarafından mühürlenen yedi dişi koyun.

Günümüzde Birüssebi'nin (Beerşeba) birkaç kilometre kuzeydoğusunda, bir arkeolojik site kalıntıları gün ışığına çıkarıldı. Bu bölgede M.Ö. 4. binlerden beri yaşanıldığı düşünülmektedir. Kent yüzyıllar boyunca yıkılıp, tekrar tekrar inşa edilmiştir.
Birüssebi (Beerşeba), Kutsal Kitap devrinde İsrail ve güneydeki şehri, dolayısıyla tüm krallığı tanımlayan ifadeydi. Birüssebi (Beerşeba), Yaratılış Bölümü'nde, İbrahim'in ibadet yeriyle ve Avimelek ile yaptığı anlaşma ile bağlantılı olarak anlatılmıştır. Peygamber Amos konusunda (Amos 5:5 ve 8:14) putperestlik için Birüssebi'den de sözetmektedir.

Tel Be'er'in son sakinleri Bizanslılar, 7. yüzyılda şehri terk etmişlerdir. 16. yüzyıl ile bölge Filistin bölgesine dahil oldu ve 19. yüzyılın sonunda Osmanlıların ilgisiyle şehir tekrar canlandı. Bunda Osmanlılar'ın inşa ettiği askeri polis karakolunun etkisi çoktur. Bu karakol hâlen ayaktadır. Özellikle Avrupa'dan gelen hacılar için durak noktası oldu. Beerşeba, Alman ve İsviçreli mimarlar tarafından tablo sokak modeli esas alınarak planlanmıştır. Bu bölge Birüssebi'nin eski şehrini oluşturmaktadır. Bu dönemde bir - iki katlı evler inşa edildi.
Birinci Dünya savaşı sırasında Osmanlılar, 30 Ekim 1915 tarihinde Hicaz Demiryolu bağlantısının ve Birüssebi istasyonunun resmî açılışını yaptılar. Açılışa ve kutlamalara üst düzey yetkililer ile birlikte ordu komutanı Cemal Paşa da katıldı. Birüssebi, 31 Ekim 1917 tarihinde İngiliz kuvvetleri tarafından ele geçirildi. I. Dünya Savaşı sırasında bu bölgedeki çatışmalar Birüssebi Muharebesi adı altında anılmaktadır.

Birüssebi, İngiltere için Filistin bölgesinde önemli bir yönetim merkezi oldu. 1928 yılında Araplar ile Yahudiler arasında yükselen gerilim sonucu 133 Yahudi öldürüldü, 339 tane de yaralı Yahudi vardı. Bu olaylar sonrası Yahudiler bölgeden uzaklaşmaya başladı. 1936-1939 arasında yaşanan Arap ayaklanmaları sırasında bir Yahudi otobüsüne Arapların saldırı düzenlemesi le Yahudiler şehri ve bölgeyi terk etmeye başlamıştır.

1947 yılında BM'de kabul edilen Çoğunluk Raporu uyarınca nüfusun yaklaşık 4000 kişinin Arap olduğunun tespiti ile şehir kurulacak Arap Devleti'ne bırakılmıştır. İsrail'in bağımsızlık ilanı sonrası yaşanan 1948 Arap-İsrail Savaşı'nda Mısır ordusu için önemli bir lojistik ve stratejik hareket noktası olmuştur. İsrail Devleti'nin güvenliği için önemli bir nokta olarak görülen Birüssebi (Beerşeba) şehrine düzenlenecek Yoav Operasyonu planlandı. Başbakan David Ben-Gurion tarafından verilen onay sonrası düzenlenen Yoav Operasyonu ile Birüssebi (Beerşeba), İsrail kontrolü altına girdi. Şehrin doğu girişine yakın terpeye Necef Tugayı Anıtı yapılmıştır.
Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat, 1979 yılında Birüssebi'yi (Beerşeba) ziyaret etti.

Birüssebi (Beerşeba), Necef Çölü'nün kuzeyinde, Tel Aviv'in 115 km doğusunda, Kudüs'ün 120 km. güneybatısında bulunmaktadır. Kovshim ve Katef nehirleri de şehirden geçmektedir.

Birüssebi'de (Beerşeba) yaz aylarında en fazla 42 °C (110 °F) görülmektedir. Kış mevsiminde ise gece sıcaklığı yaklaşık 0 °C (30 ° E) olarak ölçülür. Kentin ortalama yıllık yağışı 260 mm'dir. Şehir içindeki bağıl nem oranı ise bazı dönemlerde %86'ya ulaşır.

2010 itibarıyla Birüssebi'nin (Beerşeba) Belediye Başkanlığı görevini 1971 doğumlu Ruvik Danilovich yürütmektedir.

Ilan Ramon, İsrail'in ilk astronotu, Columbia felaketinde hayatını kaybetti.
Tzvika Hadar, komedyen
Yehudit Ravitz, şarkıcı
Zehava Ben, şarkıcı
Avishay Braverman, profesör ve politikacı

 Adana, Türkiye
 Seattle, Washington, ABD
 Lyon, Fransa
 Oni,Gürcistan 2000
 Niş, Sırbistan
 Wuppertal, Almanya (1977)
 Montreal, Kanada
 Rosenheim, Almanya
 La Plata, Arjantin
 Addis Ababa, Etiyopya (2004)
 Cebu City, Filipinler
 Kaloşvar, Romanya
 Parramatta, Avustralya
 Winnipeg, Kanada, Kanada (1983)

Necef Çölü
Birüssebi Muharebesi (I. Dünya Savaşı)

selection of photos from Beer-Sheva 3 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. from flickr
Ben-Gurion University
The city of Beersheba: a tourist's guide 31 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Beer-Sheva 6 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Historical article from the Catholic Encyclopaedia
Light Horse charges again Article written by Martin Chulov, published in The Australian, November 1, 2007, the descendants of the Australian light-horsemen rode into the centre of Beersheva, re-enacting the gallant gallop of October 31, 1917
Israel Builds Expansion and architecture of Beersheva in the 1960s and 1970s

Bekir Sami Bey (Osetçe: Къуындыхаты Муссæйы фырт Бечыр; 1867, Saniba, Osetya, Rusya İmparatorluğu - 16 Ocak 1933, İstanbul), ilk TBMM hükûmetinin, bu anlamda da Türkiye'nin ilk dışişleri bakanı olma ünvanını taşıyan Oset asıllı Türk siyasetçi ve diplomattır. 
Soyadı Kanunu'nun çıkmasından önce ölmesine rağmen bazı kaynaklarda Bekir Sami Kunduh adıyla anılmaktadır. Soyadını Kunduk olarak belirten kaynaklar da vardır.

Rus İmparatorluğunun, Kuzey Kafkasya'nın Osetya Bölgesi'nde 1865'te doğmuş ve aynı yıl Anadolu'ya göç etmiş olup, Rus ordusunda General iken hemşehrileriyle birlikte Osmanlı Devleti tarafına geçip, Türk ordusunda da paşalık yapmış olan Musa Kunduh Paşa'nın oğludur. Galatasaray Lisesini bitirdikten sonra Paris'te siyasal bilgiler tahsilini tamamladı.
Petersburg Elçiliği'nde kâtiplikle başlayan memuriyeti Amasya Mutasarrıflığı, Van, Trabzon, Bursa, Beyrut ve Halep Valilikleriyle devam etti. Mütareke öncesi son görevi Beyrut Valiliğidir. Mustafa Kemal Paşa ve Rauf Bey'in çağrısı ile Anadolu'ya geçmiş ve Sivas Kongresi'nden itibaren Milli Mücadele'nin içinde yer almıştır. Erzurum Kongresi sırasında Sivas'ta olmasına rağmen Heyet-i Temsiliye üyesi seçilmiştir.
Sivas Kongresi tarafından da Heyet-i Temsiliye üyeliğine seçilmiştir. Sivas ve Amasya Çerkesleri üzerinde geniş bir nüfuza sahip olan Bekir Sami Bey, tarihte Amasya Mülakatı olarak bilinen ve İstanbul Hükûmeti ile Anadolu Temsilcileri arasındaki ilk resmi görüşmede de Mustafa Kemal Paşa ve Rauf Bey ile birlikte hazır bulunmuştur.
Heyet-i Temsiliye'nin Ankara'ya taşınmasından sonra yapılmış olan son Osmanlı Meclis-i Mebûsan toplantısına Amasya Milletvekili olarak katılmış, bu Meclis'in İngilizler tarafından basılmasını takiben Ankara'ya dönüp TBMM'ye katılmıştır.

TBMM bünyesinde oluşturulan ilk hükûmetin dışişleri bakanı olmuştur. Bu sıfatla Sovyetler Birliğine ve Londra Konferansına giden heyetlerin başkanlığını yapmıştır.
Konferansta Ankara Hükûmeti'ni Bekir Sami Bey, İstanbul Hükûmeti'ni ise Osmanlı Sadrazamı Tevfik Paşa temsil etti. Konferans sırasında Türkiye'nin tek temsilcisinin Ankara Hükûmeti olduğunu belirten Sadrazamı Tevfik Paşa, sözü Bekir Sami Bey'e bıraktı.
Londra Konferansı sırasında diyalog kurduğu, Birleşik Krallık, Fransa ve İtalya Dışişleri Bakanları ile özel birer anlaşma parafe etse de Ankara'nın onayını almadan yaptığı bu anlaşmalar Türkiye'nin hükümranlık haklarına aykırı olması nedeniyle 8 Mayıs 1921'de Dışişleri Bakanlığı görevinden istifa etmiştir.
İstifa öncesinde ve sonrasında TBMM Genel Kurulunda, Londra Konferansı heyeti içinde yer alan diğer yetkililerin de ağır eleştirilere uğraması üzerine; her türlü sorumluluğun kendisine ait olduğunu, başka hiçbir yetkilinin sorumluluğunun bulunmadığını ifade etmiştir.

Londra'da 12 Şubat-12 Mart 1921 tarihleri arasında yapılan Orta Doğu Konferansında bu tezin savunuculuğunu yapmıştır. İstanbul'da kurulmuş olan "Şimali Kafkas Cemiyeti" ve "Şimali Kafkas Göçmenleri Komitesi" gibi Kafkas göçmenlerinin sorunlarıyla ilgili kuruluşlarda görev yapmıştır.

TBMM'nin ilk dönemlerinde iki dönem Tokat Milletvekilliği yapmış olan Bekir Sami Bey, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nin kurucuları arasında yer almıştır. İzmir Suikastı nedeniyle bu partinin tüm üye ve kurucularının yargılanması sırasında yargılanmış ve beraat etmiştir. Bu olay kendisini çok üzdüğü için aktif siyasetten 1927'de ayrılıp köyünde sessiz yaşamayı tercih etti.
1933'te İstanbul'da ölmüştür.

Benito Amilcare Andrea Mussolini (İtalyanca telaffuz: [beˈniːto aˈmilkare anˈdrɛːa mussoˈliːni]; 29 Temmuz 1883, Predappio - 28 Nisan 1945, Giulino), Ulusal Faşist Parti ve Cumhuriyetçi Faşist Parti'nin kurucusu olan İtalyan siyasetçi, diktatör ve gazeteciydi. 1922'deki Roma Yürüyüşü'nden 1943'te devrilmesine kadar Faşist İtalya'nın diktatörlüğünü yaptı. Aynı zamanda 1919'da İtalyan Savaş Birlikleri'nin kurulmasından 1945'teki infazına kadar İtalyan faşizminin lideri olarak "Duce" unvanını taşıdı. Bir diktatör ve faşizmin kurucusu olarak Mussolini, iki dünya savaşı arasındaki dönemde faşist hareketlerin uluslararası alanda yayılmasına ilham verdi.
Mussolini, başlangıçta sosyalist bir siyasetçi ve Avanti! gazetesinin yazarıydı. 1912'de İtalyan Sosyalist Partisi'nin Ulusal Yönetim Kuruluna üye oldu, ancak Birinci Dünya Savaşı'na askerî müdahale çağrısı yaptığı için partiden ihraç edildi. 1914'te Il Popolo d'Italia adlı bir gazete kurdu ve 1917'ye kadar İtalya Kraliyet Ordusu'nda görev yaptı; burada yaralandı ve askerden ayrıldı. Zamanla İtalyan Sosyalist Partisi'ni eleştirerek, görüşlerini İtalyan milliyetçiliğine odakladı ve eşitlikçilik ile sınıf çatışmasına karşı çıkan, yerine "devrimci milliyetçilik" öneren faşist hareketi kurdu. Bu hareket, sınıf ayrımlarını aşarak ulusal birliği savunuyordu. Ekim 1922'deki Roma Yürüyüşü'nün ardından, İtalya Kralı III. Vittorio Emanuele tarafından başbakan olarak atandı. Mussolini, karşıtlarını gizli polisi aracılığıyla ortadan kaldırıp işçi grevlerini yasakladıktan sonra, faşist hareket ve taraftarları, ülkeyi tek partili bir diktatörlük hâline getiren yasalarla iktidarlarını pekiştirdiler. Beş yıl içinde, hem yasal hem de yasa dışı yollarla mutlak bir otorite kurarak totaliter bir devlet yaratmayı hedefledi. 1929'da Vatikan'ı kurmak amacıyla Laterano Antlaşması'nı imzalayarak Katolik Kilisesi ile güçlü bir anlaşma sağladı.
Mussolini'nin dış politikası, faşist doktrin olan spazio vitale ilkesine dayanıyordu ve bu ilke, İtalya'nın topraklarını genişletmeyi amaçlıyordu. 1920'lerde, Libya'nın pasifize edilmesi ve Yunanistan ile yaşanan bir olay sonucu Korfu'ya yapılan bombalama, Mussolini'nin dış politikasının örneklerinden bazılarıydı. Ayrıca hükûmeti, Yugoslavya ile yapılan bir anlaşma sonucunda Fiume'yi ilhak etti. 1936'da, İkinci İtalya-Habeşistan Savaşı sonrasında Etiyopya'yı fethederek bu bölgeyi Eritre ve Somali ile birlikte İtalyan Doğu Afrikası'na kattı. 1939'da İtalya, Arnavutluk'u ilhak etti. 1936 ile 1939 yılları arasında Mussolini, İspanya İç Savaşı sırasında Francisco Franco'yu desteklemek amacıyla İspanya'ya müdahalede bulundu. Mussolini, Lozan Antlaşması, Dörtlü Kuvvetler Paktı ve Stresa Antlaşması'nda yer aldı. 1937'de Milletler Cemiyeti'ndeki gerilimlerin artmasıyla, demokratik güçlerle arasındaki ilişkiler bozuldu ve cemiyetten ayrıldı. Artık Fransa ve Britanya'ya karşı düşmanlık besleyen İtalya, Almanya ve Japon İmparatorluğu ile birlikte Mihver Devletleri'ni oluşturdu.
1930'lardaki savaşlar, İtalya'ya muazzam kaynaklara mal oldu ve onu İkinci Dünya Savaşı'na hazırlıksız bıraktı; Mussolini başlangıçta İtalya'nın savaşa katılmayacağını ilan etti. Ancak Haziran 1940'ta, Müttefiklerin yenilgisinin yakın olduğuna inanarak ganimeti paylaşmak için Almanya'nın yanında savaşa katıldı. İşler tersine döndükten ve Müttefiklerin Sicilya'yı işgal etmesinden sonra Kral III. Vittorio Emanuele, Temmuz 1943'te Mussolini'yi başbakanlıktan azletti ve gözaltına aldırdı. Eylül 1943'te kral, Müttefiklerle ateşkes imzaladı. Bunun üzerine Almanlar, Mussolini'yi Gran Sasso baskınıyla kurtardı. Hitler, onu Alman işgali altındaki Kuzey İtalya'da kurulan kukla devlet İtalyan Sosyal Cumhuriyeti'nin başına getirdi. Bu devlet, Almanlara bağlı bir rejim olarak faaliyet gösterdi. Müttefiklerin zaferi yaklaşınca Mussolini ve metresi Clara Petacci, İsviçre'ye kaçmaya çalıştı ancak komünist partizanlar tarafından yakalandı ve 28 Nisan 1945'te idam edildi.

29 Temmuz 1883'te demirci bir babanın oğlu olarak Predappio, Forli'de doğdu. Mussolini, ilk ve ortaöğrenimi sırasında disiplinsiz ve saldırgan davranışları nedeniyle iki kez okuldan uzaklaştırıldı. Gençliğinde sosyalist düşüncelere ilgi duydu. Lozan Üniversitesindeki eğitiminin ardından öğretmenlik yaparak çalışmaya başladı. 1902'de zorunlu askerlik görevinden kaçmak için İsviçre'ye gitti. 1904'te İtalya'ya geri dönerek İtalyan Sosyalist Partisi'ne katıldı ve partinin yayın organı olan Avanti gazetesinde çalıştı. Bir süre gazetenin başyazarlığını da üstlenen Mussolini, I. Dünya Savaşı'nın başlaması üzerine orduya yazıldı. I. Dünya Savaşı'nın başlamasıyla birlikte, tarafsızlık politikası izlenmesi gerektiğini söylemekte olan Sosyalist Parti ile çelişkiye düştüğü için gazeteden uzaklaştırıldı. İki yıl boyunca piyade olarak askerlik yapan Mussolini savaşta yaralandıktan sonra Milano'ya döndü ve burada sağ görüşlü Il Popolo d'Italia gazetesinin editörü oldu. Il Popolo d'Italia gazetesini çıkarmaya başladıktan birkaç ay sonra da Sosyalist Parti'den atıldı. Artık Mussolini'nin siyasi görüşü tamamen değişmişti. Sosyalist düşünceleri bir kenara bıraktı ve "faşizm" ismini vermiş olduğu yeni ideolojinin temellerini atmak için harekete geçti.

Çökmüş ekonomi ve siyasi kargaşa içindeki İtalya’da Mussolini 1919 senesinde çeşitli sağcı, antikomünist ve antikapitalist grupları, kurduğu Faşist Mücadele Birliklerinin İttifakı örgütünde bir araya getirdi. 1921'de ise Faşist Mücadele Birliklerinin İttifakı'nı lağvederek Ulusal Faşist Parti'yi bünyesinde topladı. "Duce" ünvanını kullanan Mussolini, ülkenin problemlerini çözeceğini vadediyor ve eski Roma İmparatorluğu'nun ihtişamlı günlerine geri dönüleceğine söz veriyordu. Partinin yarı askerî milis kuvveti olarak kurulan Kara Gömlekliler örgütü ise ekonomik durumun kargaşasından faydalanarak büyük bir sıçrama yapan komünist gruplarla, grevci işçilerle çatışıyordu.
1922'nin Ekim ayında Mussolini önderliğindeki faşistler toplam 26.000 kişi ile beraber Napoli'den Roma'ya yürüme kararı aldılar. Savaş sonunda istediğini elde edemediği için hayal kırıklığına uğramış olan İtalyan halkının durumunu Mussolini'nin düzeltebileceğine inanan Kral III. Vittorio Emanuele, toplumsal krizi şiddetsiz bir yolla çözmek için 31 Ekim 1922 tarihinde Mussolini'yi başbakan olarak atadı. Faşist Parti 1921 yılında çok düşük bir oy almıştı ancak 1922'de ise Mussolini'yi destekleyenlerin sayısı kat kat artmıştı. Kralın komünist hareketin önüne geçmek istemesi de bu durumu kolaylaştırmıştı. Ve bu yürüyüşle beraber ardından yaşananlar, yıllar sonra Üçüncü Reich'ı ilan edecek olan Adolf Hitler'in de ilham kaynağı oldu.

İktidar olduğunda önceleri liberallerin desteğini alan Mussolini, diktatörlüğün koyu ve keskin uygulamalarını birer birer hayata geçirmeye başlamıştı. İtalya kısa zamanda bir polis devleti hâline getirildi. Kitap ve gazetelere getirilen sansür, seçim sisteminde yapılan düzenlemeler ve Faşist Parti dışındaki diğer partilerin kapanması gibi uygulamalar gerçekleştirildi. Mussolini, sendika hareketlerini de kanun dışı ilan etti ve eğitimi kontrol altına aldı. Ayrıca ekonominin faşistleştirilmesi amacıyla da tüm ülkeyi tren rayları ve otobanlarla kaplayan Mussolini, çiftçileri sürekli teşvik ederek tarım ve endüstrinin canlanmasını sağladı. Gerçekleştirdiği bu değişiklikler ve yeni uygulamalarla İtalya'da işsizlik azalmıştı ve bu da Mussolini'nin popülaritesinin artmasına neden oldu. 1922 yılının bazı dönemlerinde ülkenin iç ve dış işlerinden, kolonilerden ve kamu çalışmalarından sorumlu olan Mussolini, aynı zamanda orduyu da idare ediyordu. Tüm bakanlıkların görevlerini kendisi üstlenmişti. Bu şekilde tüm gücü elinde tuttuğuna inanan Mussolini, rekabet yaratacak herhangi bir durumun da önüne geçmiş oluyordu. Ancak bu durum kurduğu rejimin daha verimli çalışmasını engelliyor ve sıkıntı yaratıyordu.
Diktatörlük altındaki İtalya'da kanunlar yeniden yazılmış, üniversitedeki öğretim görevlileri faşist rejimi savunacaklarına dair yemin etmek zorunda bırakılmışlardı. Gazete editörleri Mussolini tarafından özel olarak seçiliyor ve Faşist Parti'den sertifikası olmayan hiç kimse gazeteci olamıyordu. Amaç tüm İtalyan halkını, şirketleri ve dernekleri kontrol altında tutmaktı. Mussolini'nin dış politikada amacı ise pasifist antiemperyalizmin yerine agresif milliyetçilik getirmekti. Bunun ilk örneği 1923'te Korfu'nun bombalanması sırasında olmuştu. Ardından Arnavutluk'un kukla rejimine geçmesi ve Libya'nın yeniden fethi geldi.

Uluslararası arenada güçlendiğini ispat etmek için 1935'te Habeşistan'a asker çıkardı. Uzun ve nedensiz bir savaş sonunda Habeşistan'ı işgal eden İtalya, 1936 yılında Almanya ile Berlin-Roma Mihveri'ni kurdu. Berlin-Roma Mihveri'nin kurulmasıyla Adolf Hitler'in İtalya üzerindeki etkisi arttı ve bu durum Kral III. Vittorio Emanuele ile birlikte İtalyan halkını endişelendirmeye başladı. İtalyan askerleri Alman askerleri gibi yürümeye başlamışlardı, Alman Nazizm'i İtalyan faşizminden daha koyuydu. Faşizm, Nazizm'e göre bir ölçüde daha ılımlıydı. Sanayinin devletleştirilmesine ve kapitalist sınıfın ortadan kaldırılmasına da kesinlikle karşı bir rejimdi.
Hitler öncelikle Orta Avrupa, ardından Doğu ve Batı Avrupa'yı Almanya topraklarına katmak amacındaydı ve bu amaçla 1 Eylül 1939 sabahı Polonya sınırlarını geçti. Bu taarruzla II. Dünya Savaşı başlamış oldu. Daha önce Malta, Korsika ve Tunus'u İtalyan topraklarına katma ve "Roma İmparatorluğu'nu canlandırma amacı" taşıdığını söyleyen Mussolini de Almanya ile birlikte Mihver Devletleri blokunda savaşa girdi. Birçok faşistin karşı çıkmasına rağmen 10 Haziran 1940'ta savaşa girdiklerini resmen ilan eden Mussolini, Kuzey Afrika ve Balkanlar'da Müttefik kuvvetlerine karşı mağlup oldu. Almanya'dan aldığı destek ile işgal ettiği bölgelerde direndi ancak İtalya'da gücünü kaybetmeye başladı.

Komünistler önderliğindeki direnişçilerin ülkede etkili olması ve müttefiklerin 1943'te Sicilya'ya çıkartma yapmasının ardından Kral III. Vittorio Emanuele, Mussolini'yi görevden aldı. Almany

Besim Ömer Akalın (1 Temmuz 1862, Narda - 19 Mart 1940, Ankara), Türk tıp profesörü, bilim insanı, sivil toplum örgütçüsü ve milletvekilidir.
Türkiye'de çağdaş doğum biliminin öncülerindendir; ülkedeki ilk doğum kliniğini açan, doğum üzerine ilk çağdaş kitabı yayımlayan kişidir. "Ebelerin ebesi" adı ile anılır; ebelik mesleğinin kurumsallaşmasına, ayrıca hemşirelik ve hasta bakıcılık mesleğine büyük katkıları olmuştur. Ülkede tıbbî yayıncılığı başlatan bilim insanıdır.

Babası Nardalı Ömer Şevki Paşa, Sinop Mutasarrıflığı yapmıştı; annesi Afife Hanım ise Yaşar Paşa'nın kızıydı. Macide adlı bir kızkardeşi ve Azmi, Agah ve Kemal Ömer adlı üç erkek kardeşi vardı.
İlköğrenimini Priştine'de yaptı. Ortaöğrenimine Kosova Mülkî Rüştiyesinde başladı, Kuleli Askerî Tıbbiye İdâdisi'nde tamamladı. Yüksek öğrenimini Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane'de askerî öğrenci olarak ve her sınıfta birinci olarak 1885'te bitirdi.
Bir süre askeri hekim olarak Yunanistan sınırında görev yaptı. Tifoya yakalanınca İstanbul'a döndü ve Tıp Okulu'nda doğum kliniğinde Mehmet Vahit Bey'in yanında öğretmen yardımcısı olarak çalıştı. Uzmanlık eğitimi için Paris'e gönderildi ve eğitimini Chartie Hastanesi'nde Prof. Dr. Budin ve Prof Dr. Pinard'ın yanında asistan olarak çalışarak 1891 yılında tamamladı. Paris'teki deneyimlerini iki kitap haline getirdi. "Doğum Tarihi" adlı kitabı, Türkiye'de doğumla ilgili ilk çağdaş eser olarak tanınır.
Paris'teki öğreniminin ardından yurda döndüğünde rütbesi generalliğe yükseltilen Besim Ömer, bir doğum kliniği açmak için defalarca talepte bulunduysa da II. Abdülhamit tarafından reddedildi. 1892'de saraydan gizlice bir doğum kliniği açtı. Mekteb-i Tıbbiye yakınındaki üç odalı küçük bina ülkenin ilk doğum kliniğidir ve bu doğumhane 17 yıl hizmet verdikten sonra terk edilmiş ve Kadırga'daki daha büyük bir binaya taşınmıştır.
1895 yılında Ebe Okulu'nda öğretmen oldu. Ebelik alanında ilk kitaplar olan "Doğurduktan Sonra", "Ebe Hanımlara Öğütlerim" ve "Ebelik" adlı kitapları yayımlayarak çağdaş ebeliğin ülkedeki kurucusu oldu.
1899 yılında Doğum Kliniği Şefi oldu. II. Meşrutiyet ilan edildiğinde (1908) rütbesi albaylığa indirildi ama halk arasında "Paşa" olarak anılmaya devam etti.
Hemşireliği Avrupa'daki gelişimini izleyen Besim Ömer Paşa, Türkiye'de kadınların çalışmasına ve meslek gereği dahi olsa erkeğe el sürmelerine engel olan anlayışın karşısında durarak Japonya'da ilk defa kadın hastabakıcı yetiştirilmesinde uygulanan yöntemi İstanbul'da uyguladı. 1911 yılında İstanbul'un en tanınmış ailelerinin kızlarını, derslerini kendisinin yürüttüğü Gönüllü Hastabakıcılık Kursu'na çağırdı. 6 aylık kurs gören Müslüman Türk kadınları, ilk defa yaralı askerlerin bakımına katılabildiler.
1912 yılında Titanik gemisine Avrupa bilet almış, fakat kötü hava koşulları nedeniyle gemiye binememiştir.
1913-1914 yıllarında halktan kadınlara hastabakıcılık kurslara açtı. Bu kurslarda 300 kadar hasta bakıcı yetişti. Çoğu I. Dünya Savaşı'nda Çanakkale cephesi ve diğer cephelerde yaralanan askerlere baktılar. Besim Ömer Paşa, Çanakkale Savaşı sırasında Kızılay Genel Müdürlüğü yaptı.
1917 yılında Darülfünun'a "Emîn" (rektör) seçildi. 1922 yılında Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane'ye bir grup kız öğrenciyi kayıt ettirerek Türkiye'nin ilk kadın doktorlarının yetişmesine önayak oldu. 1928 yılında mezun olan 6 öğrenci; Dr. Suat Rasim, Dr. Fitnat Celal ve Dr. İffet Naim, Dr. Sabiha Süleyman, Dr. Hamdiye Abdürrahim, Dr. Müfide Kazım Hanımlar idi. 1933'teki üniversite reformu sırasında üniversite kadrosunun dışında kaldı.
1921 ile 1924 yılları arasında Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası büyük üstatlığı yapmıştır.
V. ve VI. Dönem Bilecik Milletvekilliği yapmıştır.

19 Mart 1940 günü Ankara'da öldü.

1888 Mekteb-i Tıbbiye-i Şâhâne'de Fenni Kıbâle muallimi (Tıp fakültesinde bilimsel doğum profesörü)
1895 Ek görev olarak Ebeler Okulunda ebeler muallimi
1898 Ek görev olarak Seririyat-ı Viladiye muallimi (Doğum kliniği)
1910 Tıp Fakültesi Reisi (Dekan)
1912 Sıhhat Umum Müdürü
1914 Tıp Fakültesi Reisi
1915 Darülfünun Emini (Üniversite Rektörü-İlk rektör)
1935 V. Dönem Bilecik Milletvekili

Kitapları ve verdiği eğitimler ile modern ebeliğin kurumsallaşmasında büyük rol oynamıştır. Ebelere verdiği önem nedeni ile bir dönem "ebelerin ebesi" adı ile anıldı. Tıp Fakültesinde verdiği dersler ile binlerce doktorun yetişmesinde katkısı oldu.
Sürekli yayınladığı "Nevsâl-i Âfiyet" yıllıkları ile tıbbi yayıncılığı başlatmış oldu.
Toplum sağlığı ve koruyucu hekimlik kavramlarına önem veren ilk bilim insanıdır. Veremle Mücadele Cemiyeti, Türk Tıp Tarihi Kurumu, Himaye-i Etfâl Cemiyeti (bugünkü Çocuk Esirgeme Kurumu), Süt Damlası, Türk Hastabakıcılar Cemiyeti, Hilâl-i Ahmer Cemiyeti(Kızılay) kadınlar kolu gibi pek çok sivil toplum kuruluşunun ya kurucularındandı ya da ilk Genel Başkanları olmuştu.
400'den fazla bilimsel makalesi yayınlandı, 70'ten fazla kitap yazdı, çeşitli gazete ve dergilerde sürekli yazıları çıktı.

Sıhhatnüma-i İzdivaç (1891)
Sıhhatnüma-i Tenasül (1891)
Sıhhatnüma-i Etfal (1885)
Sıhhatnüma-i Aile (1886)
Sıhhatnüma-i Nevzat yahut Beşik-Kundak-Emzik (1894)
Tabib-i Etfal (Fransızcadan tercüme) (1896)
Tenasül (1889)
Ukm-ı İnanet (1888)
Zayıf ve Vakitsiz Doğan Çocuklara Takayyüd (1886)
İpnotizma-Manyetizma (1889)
Mukeyyifat ve Müskirattan Tütün (1886)
Müskirat (1887)
Afyon ve Esrar (1887)
Deniz Banyoları (1890)
Şişmanlık ve Zayıflık (1885)
Gözlerin Hıfz-ı Sıhhati (1886)
Dişlerin Hıfz-ı Sıhhati (1883)
Su (1883)
Kendini Bil (1894)
Midenin Hıfz-ı Sıhhati (1892)
Çocuklara Aş (1898)
İdadiler için Hıfz-ı Sıhhat (1914)
Veba (1886)
Yalova Kaplıcası (1901)
Fransa Mont Dore Kaplıcası (1928)
Irzahane (1903)
Doğururken ve Doğurduktan Sonra (1904)
Küçük Çocuklara Vefeyat Kesreti (1906)
Çocuk Sıhhati Serisi (6 kitap)
Nevsal-i Afiyet Birinci Sene (1899)
Nevsal-i Afiyet Salname-i Tıbbi (1900)
Nevsal-i Afiyet Salname-i Tıbbi (1904)
Nevsal-i Afiyet Salname-i Tıbbi (1906)
Emraz-ı Nisa (1898)
Hastabakıcılık Dersleri (1915)
Ebelik Dersleri (1928)
İlk İmdad ve Muavenet (1918)
Yüz Yıl Yaşamak (1927)
Fen ve İzdivaç (1924)
Güç Doğum (1933)
Kısırlık (1931)
Doğum Tarihi (1932)
Üzüm ve Üzümle Tedavi (1933)
Gençliği Koruma, Çok Yaşama (1934)

Peyami Safa': Besim Ömer Akalın6 Şubat 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bey, Türkçede erkeklerin kullandığı sanlardan birisidir. Diğerleri ise efendi, ağa, efe, çelebi, ağabey, amca, dayıdır. Eski Türkçedeki biçimi beg idi.

Orta Asya Türk devletlerinin ve Orta Çağ sonlarındaki Anadolu Türkmen beyliklerinin yöneticilerine verilen san. İlk Osmanlı hükümdarları olan Osman Gazi ile Orhan Gazi birer bey idiler.
Balkanlar'daki Osmanlı yayılmasının öncüsü konumundaki uçların yöneticileri bey sıfatını taşıyorlardı: Uç beyleri.
Osmanlı idarî birimi olan sancakların yöneticileri bey sıfatını hâizdiler: Sancak beyleri.
Tımar sistemindeki toprak sahiplerine verilen isim.
Sancakların oluşturduğu beylerbeyliklerin yöneticisi olan kişinin sıfatı: Beylerbeyi.
1843 yılından Cumhuriyet'in kurulmasına kadar binbaşı ile miralay (albay) rütbesi arasındaki derecelere sahip subayların sıfatı.

Bigalı Mehmet Çavuş (1878 - 3 Şubat 1964), Türk asker.
I. Dünya Savaşı'nda Çanakkale cephesinde çavuş rütbesiyle Osmanlı ordusunda görev yaptı. 4 Mart 1915 tarihinde İngiliz birliklerinin çıkarma yaptığı Sed­dülbahir Kalesi önünde gösterdiği kahramanlıkla literatüre gir­di.
Çatışma sıra­sında tüfeği tutukluk yapınca, düşmana taş atarak savaşı sürdüren Mehmet Çavuş, bir istihkam küreğiyle askerlerini hücuma kaldırmış; 20 ölü, 25 yaralı zayiat veren İngiliz güçleri çekilmek zorunda kalmıştı.  Osmanlı ve Türk askeri için kullanılan “Mehmetçik"  ifadesinin onun adından geldiği düşünülür.

1878'de Bulgaristan'ın Filibe kentinde doğdu. 93 Harbi'nin gerçekleştiği sırada Mehmet'in ailesi Anadolu'ya göç etti ve Osmanlı İmparatorluğu sınırlarında Çanakkale'nin Biga Bahçeli köyüne yerleşti. Mehmet, Balkan Savaşları'na katılmak için gönüllü oldu.

Mehmet Çavuş, Seddülbahir Kalesi ve Gelibolu Yarımadası'nda gerçekleşen Çanakkale Savaşı(1915-1916)'ndaki topçu birliklerine katıldı. Burada Britanya Ordusu ile savaştı.
4 Mart 1915'te (yerel saatle 14.45'te), beş dretnot ve İtilaf Devletleri'ne ait yedi torpido botundan bir filoyu (Seddülbahir) bombaladı. Seddülbahir'deki üç tekneye, askeri kuvvetlerinin Çanakkale Boğazı'ndan geçişini sağlamak ve Osmanlı surlarını ele geçirmek üzere mitralyöz ve bir zırhlıdan altmış asker indirdiler. Seddülbahir'deki topçu bataryalarının Osmanlılar tarafından boşaltılmasına rağmen, Bigalı Mehmet Çavuş liderliğindeki bir ekip Seddülbahir Hisarı'na konuşlandırıldı. Bölgenin savunmasından sorumlu Albay Halil Sami tarafından yönetilen 10. bölük, 3. tabur, 27. Alay'ın bir parçası olarak yer aldı. 30 Türk askerini tüfek ve el bombası ile silahlandırdı. Üç saat süren şiddetli savaş sırasında Türkler, kaledeki konumlarını sürekli olarak değiştirdiler. Bu taktik sayesinde Müttefik birlikleri iniş gerçekleştiremedi.
Savaş sırasında Mehmet Çavuş'un tüfek namlusu parçalara ayrıldı, bu yüzden kırık tüfeğini düşmana fırlattı ve bunun yerine onlara taşlarla saldırmaya başladı. Bu saldırısı sonrası başından ve sağ göğsünden yaralandı. Mehmet Çavuş'un yoldaşları onu fark ettiklerinde düşmanları üzerine ateş açtılar. Sonunda karaya inmeyi başaran Müttefik birlikleri, Türkler tarafından başlatılan bir kılıç süngüsü baskısının ardından zırhlılarına geri çekilmek zorunda kaldı. O günün akşamında Osmanlı askerleri arasında 6 ölü, 13 yaralı vardı.
Haraptepe 19. Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal, Çanakkale surlarının komutanı Cevat Çobanlı'ya bir rapor gönderdi ve Mehmet Çavuş'un madalya ile ödüllendirmesini istedi. Başkomutan Yardımcısı Enver Paşa, Çanakkale'deki askerî hastaneyi ziyaret ettiği sırada Mehmet Çavuş'u Harp Madalyası ile ödüllendirdi.
Mehmet Çavuş, tedavisi bittikten sonra kendisine verilen izin süresini kullanmayarak tekrar cepheye döndü ve Arıburnu'nda savaştı. 25 Nisan 1915'teki çıkarma sıra­sında 27. Alay'la birlikte düşma­nı karşılayan ilk askerler arasında bulundu. Arıburnu bölgesinde ikinci defa yaralanan Mehmet Çavuş, düşman birliklerinin tahliyesinin yapıldığı 9 Ocak 1916 tarihine kadar bu bölgede savaşmayı sürdürdü.

Orduda toplam 16 yıl görev yapan Mehmet Çavuş, savaştan sonra  Çanakkale'nin Biga ilçesinde mütevazı bir hayat yaşadı; para için değil, ülkesi için savaştığını söyleyerek mali yardımı reddetti. 3 Şubat 1964'te 86 yaşında öldü ve karısının köyündeki mezarının yanına gömüldü.

Bigalı Mehmet Çavuş, bir kahraman olarak hatırlanmaktadır. 2001 yılında Çanakkale Boğaz Komutanı'nın Emir Astsubayı Ekrem Boz'un teşviki ve Çanakkale Turizm Tanıtma Derneği'nin gayretleriyle 2001 yılında Bahçeli Köyü'nde anma töreni düzenlenmiştir. Aynı yıl  köy kahvesinde “Bigalı Mehmet Çavuş” köşesi oluşturuldu.
2015'te anıt-mezara dönüştürülen mezarı bazı üst düzey askeri subaylar ve yerel siyasetçiler tarafından saygılarını göstermek için ziyaret edilmektedir.
Hatırası, 2015 yılında eski köy okulunun restore edilmesi ile kurulan "Bigalı Mehmet Çavuş Sanat Galerisi"nde yaşatılır. Kahramanlığından ötürü kazandığı madalya da bu galeride sergilenmektedir.

Bigalı Mehmet Çavuş Belgeseli, 6 Şubat 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. 2021

Bilardo, bir spor çeşididir ve ıstaka adı verilen sopalar, bilardo topları ve bilardo masası ile oynanan pek çok oyun türünün ortak ismidir.
Bilardo oyunları üç ana türe ayrılır;

Karambol bilardo, deliksiz bilardo masalarında oynan bilardo türüdür. Serbest, balkline, tek bant, üç bant, dört top ve artistik bilardo olmak üzere altı farklı çeşidi vardır. En bilineni üç bant bilardodur.
Amerikan bilardo (veya pool), altı deliğe sahip bilardo masalarında oynanan bilardo türüdür. Dünyada en çok oynanan bilardo oyunu sekiz toplu Amerikan bilardosudur. Bunun yanında yeni, dokuz ve on toptan oluşan bilardo oyunları da vardır. Bilardo denildiğinde genelde Amerikan bilardo kastedilir.
Snooker, 22 topla oynanan, Britanya'da popüler olan bir bilardo türüdür. Oyunun amacı çuha kaplı masadaki topları isteka kullanarak masanın her köşesinde dört tane ve uzun kenarın ortasında iki tane olmak üzere 6 tane deliğe belli kurallara ve sıralamaya bağlı kalarak sokmaktır.
Bilardonun geçmişi 15. yüzyıla kadar uzanmaktadır. Bilardo meraklıları arasında Mozart, XIV. Louis, Marie Antoinette, Immanuel Kant, Napoleon, Abraham Lincoln, Mark Twain, George Washington, Charles Dickens, Theodore Roosevelt gibi isimler bulunmaktadır.

1340'larda açık havada oynanan ve kroketi anımsatan bilardo benzeri bir oyun oynanıyordu. Fransa Kralı XI. Louis (1461–1483) bilinen ilk kapalı alanda oynanan bilardo masasına sahipti. XIV. Louis, oyunu daha da geliştirip popüler hale getirdi ve Fransız soyluları arasında oyun hızla yayıldı. Norfolk Dükü'nün mülkiyetini içeren 1588 tarihli bir envanterde, "yeşil bir kumaşla kaplı bir bilardo tahtası ... üç bilardo çubuğu ve 11 yvery topu" yer alıyordu. Bilardo o kadar büyüdü ki, 1727'ye gelindiğinde hemen hemen her Paris kafesinde oynanmaya başlandı. İngiltere'de, üst tabaka için çok popüler bir aktiviteye dönüştü.
Başlangıçta istekalar toplara vurmak yerine itmek için kullanılıyordu. Bugün bilindiği şekliyle ayaksız, düz isteka 1800 civarında geliştirildi. Oyunun çekiciliğini artırmak amacıyla bantlar topun geri sekmesini sağlayacak maddelerle doldurulmaya başlandı. İlk toplar ahşap ve kilden yapılıyordu ancak zenginler fildişi kullanmayı tercih ediyordu.
Kroket benzeri ilk oyunlar karambol bilardo kategorisinin gelişmesine yol açtı.
Amerika Birleşik Devletleri'nde bilardo bir süreliğine popülerliğini yitirdi, ancak 1878 ile 1956 arasında çok popüler hale geldi. Bunun temel nedeni, askerlerin zihinlerini savaştan uzaklaştıran popüler bir eğlence haline gelmesiydi. Ancak İkinci Dünya Savaşı'nın sonunda bilardo yeniden yok olmaya başladı. Oyunun yeniden popüler olmasını sağlayan şey 1961 yılında vizyona giren The Hustler filmiydi. Günümüzde bilardo iyi bilinen bir oyundur ve farklı beceri seviyelerinde birçok oyuncuya sahiptir.
Bilardo en azından 1893 yılından beri spor olarak kabul edilmektedir.

Bilardo esasen delikli masa ve karambol olmak üzere 2'ye ayrılır.
Temel karambol bilardo oyunları serbest, balkline ve üç bant bilardodur. Hepsi deliksiz bir masada üç topla oynanır. Temel amaç oyuncunun topuyla diğer iki topu vurmaya çalışmasıdır.
Delikli bir masada oynana bilardo oyunlarının en popülerleri Amerikan bilardo ve snooker'dır. Diğer bir bilardo oyunu olan İngiliz bilardo, karambol bilardonun bazı özelliklerine sahiptir. İngiliz bilardo, 20. yüzyılın başında balkline ile birlikte en popüler iki bilardo oyunundan biriydi ve bugün İngiliz Milletler Topluluğu ülkelerinde hala keyifle oynanmaktadır. Diğer bir delikli masa oyunu olan Rus piramidi ve kaisa gibi oyunlar eski Doğu bloğunda hala popülerdir.

Kumaş kaplı ve deliksiz bilardo masalarında oynanan bir bilardo türüdür. En basit biçiminde oyunun amacı, kişinin kendi topuna istekasıyla vurarak topu hem rakibin topuna hem de kırmızı topa çarptırmaktır. Karambol bilardonun icat tarihi biraz belirsizdir ancak 18. yüzyıl Fransa'sına kadar uzandığı düşünülmektedir.

Serbest stilde topun herhangi bir banta çarpması gerekmez. Oyuncu kendi topunu diğer iki topa çarptırdığı anda sayı kazanılır.

Balkline bilardoda oyun masasına çeşitli sınırlar çizilir ve toplar bu sınırların dışına çıkarılmadan sayı almaya çalışılır.

Tek bant karambol 1860'ların sonlarında serbest bilardoya başka bir alternatif olarak ortaya çıktı. Tek bant bilardoda sayı kazanabilmek için vurulan topun 3. topa çarpmadan önce en az 1 banta çarpması gerekir.

Üç bant bilardoda sayı alabilmek için vurulan topun kırmızı topa çarpmadan önce en az 3 banta çarpması gerekir. Topun her seferinde farklı bir banta çarpması gerekmez.

Artistik bilardoda oyuncular, önceden belirlenmiş ve farklı zorluk derecelerine göre ayarlanmış 76 farklı atışı gerçekleştirmek için yarışır.

Pool olarak da bilinir. Altı delikten oluşan bilardo masası üzerinde oynan bilardo türüdür. Bilardonun bugüne kadar gelebilen ilk cepli bilardo çeşididir. Amaç bilardo toplarını masanın dört köşesinde ve tam ortasında bulunan deliklere sokmaktır.

Oyunda bir siyah, bir beyaz ve iki gruba ayrılmış 14 top bulunmaktadır. Düz olarak adlandırılan toplar 1-7 arasında, çizgili (pijamalı) olarak adlandırılan toplar 9-15 arasında numaralandırılmıştır. Siyah top ise 8 numaralıdır. Toplamda 16 tane top vardır.
Oyun, 2 kişi ya da 2 takım olarak ve bantlı veya bantsız olarak oynanabilir. Oyunun amacı oyuncunun kendi grubundaki tüm topları ve en son olarak da siyah topu deliklere sokmaya çalışmaktır.
Oyun, toplar dizildikten sonra beyaz topa masanın ilk çeyrek çizgisinden, oyuncunun seçtiği bir açıdan vurmasıyla başlar. Deliğe ilk giren top oyunu başlatan oyuncunun hangi grupla oynayacağını belirler, açılışta top düşmemesi halinde rakip oynayacağı grubu seçer, açılışta iki farklı gruba ait topların deliğe girmesi faul sayılmaz, giren toplar çıkartılmaz, gruplar seçilerek oyun rakibe geçer. Oyun başladıktan sonra oyuncu her vuruşta hangi topu hangi deliğe atacağını vuruş öncesinde deklare etmek zorundadır.
8 top bilardo en çok tercih edilen delikli bilardo çeşididir.

Yine, standart Amerikan Bilardo masasında oynanan bir oyundur. Kuralları hemen hemen aynıdır. Ancak bu oyunda sadece 1-9 arasındaki toplar kullanılır. Toplar, 1 numaralı top en önde ve 9 numaralı top tam ortada kalmak üzere diamond şeklinde 1 numaralı top açılış noktasında olacak şekilde birbirine yapışık olarak dizilir. Oyunun amacı, açılıştan sonra 1 numaralı toptan başlayarak sırayla gitmek ve en son 9 numaralı topu sokarak oyunu bitirmektir.

Straight pool veya 14+1 olarak da bilinir. Oyunda toplar gruba ayrılmaz ve oyuncu siyah top da dahil olmak üzere istediği bir topu deliğe sokabilir. Her top 1 puan değerindedir. Son topa gelindiğinde ise deliğe sokulan toplar tekrar dizilir ve oyun bu şekilde devam eder. Oyunda amaç belirlenen puana (genelde 100 veya 150) ulaşmaktır. Oyunculardan birisi belirlenen puana ulaşana kadar toplar sürekli olarak çıkarılır ve tekrar dizilir.

Bank pool olarak da bilinir. Tıpkı karambol bilardoda olduğu gibi beyaz topun deliğe sokulacak olan hedef topa çarpmadan önce en az bir banta çarpması gerekir.

22 topla oynanan, Britanya'da popüler olan bir bilardo türüdür. Oyunun amacı çuha kaplı masadaki topları isteka kullanarak masanın her köşesinde dört tane ve uzun kenarın ortasında iki tane olmak üzere 6 tane deliğe belli kurallara ve sıralamaya bağlı kalarak sokmaktır. Oyunun açılışında; bir adet "isteka topu" olarak anılan beyaz top (İngilizce: cue ball ), 15 tane kırmızı top ve bunlara ilaveten birer tane 6 farklı renkte top vardır.
Masa temizlendiğinde topların puanlarına ve cezalara göre rakibinden çok puan alan oyuncu o çerçeveyi (eli) kazanır. Oyun, önceden kararlaştırılan set sayısı kadar oynanır ve en çok seti kazanan oyuncu galip gelir.

Dünya Artistik Bilardo Şampiyonası
Dünya Snooker Şampiyonası
Dünya Profesyonel Bilardo ve Snooker Birliği
Snooker turnuvaları listesi
Türkiye Bilardo Federasyonu
Masters (snooker)
English Open (snooker)

Bilardo terimleri sözlüğü
(diamond system basics) 26 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Binali Yıldırım (d. 20 Aralık 1955, Günalan, Gölova, Sivas), Türk siyasetçi ve mühendis, Türkiye'nin 27. ve son başbakanı, 28. Türkiye Büyük Millet Meclisi başkanı ve AK Parti'nin üçüncü Genel Başkanı. Başbakanlık ve AK Parti Genel Başkanlığı görevine Mayıs 2016'da başladı. Başbakanlık görevinden önce 2002-2013 ve 2015-2016 yılları arasında Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı olarak görevlendirildi. Ayrıca 2014 ve 2015 yılları arasında Recep Tayyip Erdoğan'ın danışmanlığını yaptı.
Yıldırım, 3 Kasım seçimlerinde AK Parti'nin İstanbul milletvekili seçilmeden önce 1994 ve 2000 yılları arasında İstanbul Deniz Otobüsleri'nde genel müdür olarak görev yaptı. Abdullah Gül tarafından kurulan 58. ve Recep Tayyip Erdoğan tarafından kurulan 59. hükûmetlerde Ulaştırma Bakanlığı'na getirilerek Marmaray ve Yüksek Hızlı Tren gibi birçok projeyi yönetti. 2004'teki Pamukova tren kazası sonrasında ağır eleştirilere maruz kaldı.
2013'te hükûmetteki görevinden ayrılan Yıldırım, 30 Mart seçimlerinde AK Parti'den İzmir'de belediye başkan adayı olsa da seçilemedi. Partisinde uygulanan üç dönem kuralından dolayı Haziran 2015 genel seçimlerine katılamadı ancak Kasım 2015'teki genel seçimlerde kuralın esnetilmesiyle tekrar meclise girdi ve 64. Hükûmet'te tekrar Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı olarak yer aldı. Ahmet Davutoğlu'nun istifası üzerine Mayıs 2016'da yapılan olağanüstü kongrede partisinin genel başkanı seçilerek 65. Hükûmet'te başbakanlık görevine başladı. Başbakanlığının ilk aylarında ülkesinde bir darbe girişimi gerçekleşti.
2017 Türkiye anayasa değişikliği referandumunda başkanlık sisteminin kabulünden sonra 3. Adalet ve Kalkınma Partisi Olağanüstü Kongresi'nde istifa ederek AK Parti Genel Başkanlığından istifa etti ve yerine Erdoğan seçildi. Temmuz 2018'de Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı seçildi. Şubat 2019'da bu görevinden istifa ederek 31 Mart seçimlerinde İstanbul Belediye Başkanı adayı oldu ancak seçilemedi. 23 Haziran 2019'da tekrarlanan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimleri için AK Parti'den tekrar aday gösterildi ancak yine seçilemedi.
12 Kasım 2021 tarihinde Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) Aksakallılar Heyeti Başkanı olarak atandı.

Binali Yıldırım Kürt asıllı ve 20 Aralık 1955 tarihinde Dursun Bey ile Bahar Hanım'ın yedi çocuğundan ikincisi olarak o dönemde Sivas'ın Suşehri ilçesine bağlı bir bucak olan Gölova'nın Günalan köyünde doğdu. Çocukluğu Refahiye'nin Kayı köyünde geçti. Büyükleri Ağrı'nın Doğubayazıt ilçesinin Aktarla köyü kökenlidir. Arapçada "Ali'nin oğlu" anlamına gelen ismini (بن علي), ailesinin Alevi komşuları verdi. 16 yaşındayken 38 yaşındaki annesini kaybetti.

İlkokulu Kayı köyünde, orta öğrenimini 1970 yılında Piri Reis Ortaokulunda, lise öğrenimini 1973 yılında Kasımpaşa Lisesinde tamamladıktan sonra İstanbul Teknik Üniversitesi Gemi İnşaatı ve Deniz Bilimleri Fakültesinden mezun oldu ve aynı bölümde yüksek lisans yaptı. Akabinde 1978 ve 1993 yılları arasında Türkiye Gemi Genel Müdürlüğü ve Camialtı Tersanesi'nde çeşitli kademelerde yöneticilik yaptı. 1990 ve 1991 yılları arasında İsveç'te bulunan Uluslararası Denizcilik Örgütü'ne (IMO) ait Dünya Denizcilik Üniversitesi'nde (WMU) "denizde can ve mal güvenliği yönetimi" konusunda ihtisas eğitimi alan Yıldırım, bu eğitim sırasında toplam 6 ay İskandinavya ülkeleri ve Avrupa'da çeşitli ülke limanlarında denizcilik idaresi uzmanları ile birlikte incelemelerde bulundu.

Mezun olmasının ardından Binali Yıldırım, 1994 ve 2000 yılları arasında İstanbul Deniz Otobüsleri (İDO) Genel Müdürlüğü görevini sürdürdü. Bu görevi sırasında İstanbul'da toplu taşımacılığın denize kaydırılması yönünde projelere imza attı. Başta İstanbul-Yalova ve Bandırma hatlarının açılarak, Adnan Menderes ve Turgut Özal hızlı feribotlarının sefere konulması olmak üzere İstanbul'a kazandırılan toplam 29 iskele/terminal, 22 deniz otobüsü ve 4 feribotla İDO, önemli bir deniz taşımacılığı kurumu oldu. 1999 yılında deniz toplu taşımacılığı ve turizme katkılarından dolayı uluslararası "Skal Kulübü" tarafından verilen kalite ödülüne layık görüldü. Genel müdürlüğü döneminde deniz otobüslerindeki ve iskelelerdeki bazı büfelerin işletmesini akrabalarına verdiği ortaya çıktı. Recep Tayyip Erdoğan'dan sonraki Belediye Başkanı Ali Müfit Gürtuna tarafından 2000 yılında görevden alındı.

İDO genel müdürlüğü döneminde Yıldırım, 1994 Türkiye yerel seçimlerinde İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı seçilen ve görevini 1998 yılına kadar sürdüren Recep Tayyip Erdoğan ile yakın bir ilişki kurmuştur. 14 Ağustos 2001 tarihinde kurulan sosyal muhafazakâr Adalet ve Kalkınma Partisi'ne (AK Parti) katılarak kurucu üyeler arasında yer aldı. Sadece iki partinin seçim barajını aşabildiği 2002 Türkiye genel seçimlerinde AK Parti İstanbul 1. Bölge milletvekili adayı oldu ve partisinin zaferiyle meclise girdi. 2007 Türkiye Genel Seçimlerinde memleketi Erzincan'dan AK Parti Milletvekili olarak tekrar meclise girdi. 2011 Türkiye Genel Seçimlerinde İzmir 1. Bölge Milletvekili olarak meclise girdi ve 3. kez milletvekili seçildi. Üç dönem kuralına takıldığı için Haziran 2015 Seçimlerine katılamadı. 1 Kasım 2015 Türkiye Genel Seçimlerinde AK Parti İzmir 1. Bölge Milletvekili olarak meclise girdi.

Yıldırım, neredeyse kesintisiz 11 yıl Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı olarak görev yaptığı için AK Parti'nin ''Değişmez Ulaştırma Bakanı'' olarak anılır. Ayrıca bu bakanlıkta en uzun süre kalan kişidir.
Yıldırım, Kasım 2002-Kasım 2011 tarihleri arasında Ulaştırma Bakanı olarak görev yaptı. Üç dönem kuralına takıldığı için 3 ay süreliğine bu görevinden ayrıldı. 2011 yılı itibarıyla Recep Tayyip Erdoğan ve Ahmet Davutoğlu tarafından kurulan hükûmetlerde Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme bakanı olarak yer aldı. Kişisel websitesi'nde Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme bakanlığı döneminde 17,500 kilometre otoyol, 29 yeni havaalanı ve 1,213 kilometre yüksek hızlı tren hatları inşa edildiğini belirtilmiştir. Ulaştırma Bakanlığı görevinde bulunduğu sürede 225 milyar liralık yatırım faaliyetlerinde bulunmuştur. Türkiye genelinde 24 bin 280 kilometre bölünmüş yol yapılmış ve otoyol çalışmaları hız kazanmıştır.
Yıldırım ayrıca YouTube'un kapanmasına yönelik yoğun eylemleri ile uluslararası kamuoyunda sansürü teşvik eden bir figür olarak dikkat çekti.

2003 yılı sonunda ülke genelindeki bölünmüş devlet ve il yolların toplam uzunluğu 4.387 km, otoyolların uzunluğu ise 1.714 km iken; 2013 yılı itibarıyla sırasıyla 16.420 km ve 530 km'lik yol inşasıyla bu uzunluklar sırasıyla 20.807 km ve 2.244 km'ye ulaştı. 1993 yılında inşası başlamış olan Bolu Dağı Tüneli ve 2000 yılında inşasına başlamış olan Nefise Akçelik Tüneli 2007'de tamamlandı, 2011'de ise 2016'da hizmete alınan Avrasya Tüneli ve 2015'te hizmete alınan Konak Tüneli'nin temelleri atıldı. 2003 ve 2014 yılları arasında devlet ve il yollarında 41,2 km uzunluğunda 84 tek tüp tünel, 86,9 km uzunluğunda 46 çift tüp tünel; otoyollarda 1 km uzunluğunda tek tüp tünel ve 21,1 km uzunluğunda 12 çift tüp tünel; tüm yollarda ise toplam 64,3 km uzunluğunda 151 tek tüp tünel ve 135,8 km uzunluğunda 75 çift tüp tünel hizmete girdi. 2003 ve 2013 yılları arasında toplam uzunluğu 114,2 km'yi bulan 1.608 köprü inşa edilirken, 609 köprünün bakım ve onarımı tamamlandı. 
2003 yılında hükûmet Türkiye'nin ilk Yüksek Hızlı Tren hizmetine başladı. Deneme seferi Yıldırım'ın da katılımıyla 4 Ocak 2004 tarihinde gerçekleştirildi. TCDD, trenlerini hızlandırma projesi kapsamında ilk etapta Ankara-İstanbul güzergâhında başlattığı yol yenileme çalışmalarını tamamladı. Yaklaşık 7 trilyon 500 milyar liraya mal olan çalışmalarda raylar yenilenirken, traversler ve makaslar değiştirildi. Elektrikli çeken araçların azami hızlarını artırmaya yönelik çalışmaların ardından lüks vagonlarla çalışacak trenlerin maksimum hızı 150 km/h kilometreye çıkarıldı. Ankara – İstanbul yüksek hızlı demiryolu 2014 yılında ulaşıma açıldı. Polatlı-Konya yüksek hızlı demiryolu'nun yapımı 2006 yılında başladı ve 2011 yılında bitirildi.
Marmaray projesi ile İstanbul'un Asya ve Avrupa yakaları denizaltından demiryoluyla birbirine bağlandı. Yavuz Sultan Selim Köprüsü, Avrasya Tüneli ve Osmangazi Köprüsü yapılmış, birçok tünel projesi hayata geçirildi.

Yıldırım ''Türkiye'de Atıl Havaalanı kalmayacak'' ve “Havayolunu halkın yolu haline getireceğiz” sözleri ile havacılığın ilerlemesine yönelik çalışmaları başlattı. 26 olan aktif havalimanı sayısı bakanlığı döneminde 55'e, 34,4 milyon olan yolcu sayısını da 182 milyona çıkardı ve Türk havacılık sektörü dünya genelinde yüzde 5, Türkiye genelinde %15'lik büyüme gösterdi. Tokat, Kahramanmaraş, Sivas, Gaziantep ve Çanakkale illerinin havalimanları tekrar açıldı. İzmir'de Adnan Menderes Havalimanı adında uluslararası bir havalimanı 2006 yılında açıldı. Ayrıca 2014 yılında aynı havalimanına yapılan iç hatlar terminalinin açılışını Yıldırım yönetmiştir.
Yıldırım'ın bakanlık döneminde birçok yeni havalimanları açılmıştır. Ayrıca 2018 yılında açıldığında dünyanın en büyük havalimanı olacak İstanbul Havalimanı projesi hala devam etmektedir. Havacılık sektöründe gerçekleştirilen liberalleşmenin sonucunda pazara birçok özel havayolu şirketi girdi.

AK Parti'nin en önemli projelerinden biri sayılan gemi trafiğini rahatlatmak adına Karadeniz ile Ege Denizi'ni birbirine bağlayacak Kanal İstanbul adlı su yoludur. Projenin içeriği ve yeri uzun süre gizli tutulmuştur.
Proje başlangıçta Yıldırım'ın 2009'da fikir projesi olarak gündeme geldi. Resmi olarak Nisan 2011 tarihinde Recep Tayyip Erdoğan tarafından açıklandı. 2016 yılında Yıldırım, projeyle ile ilgili hazırlıkların büyük oranda bittiğini ve belirlenen beş farklı güzergâhtan birinin olacağını ifade etti. Yıldırım, proje hakkında "Birkaç güzergâh var. Bunlardan birisi olacağı kesin. Ama vatandaşın kumar oynamamasını tavsiye ederim." ifadelerini kullandı.
Kanal İstanbul dışında Yıldırım, Türkiye'deki suyolları ve feribot servisi sayısının artırılmasına başkanlık etti. 2013 ve 2014 yıllarında İzmir'e yeni Körfez ar

Bir Cumhuriyet Şarkısı, ilk Türk operası Özsoy'un bestelenme sürecini ve Türkiye'nin 1930'lu yıllardaki sanat politikasını konu alan 2024 yapımı film.
Filmde, 1934 yılında İran Şahı Rıza Pehlevi'nin Türkiye'yi ziyareti sebebiyle cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk'ün bir opera yazılıp sahnelenmesi isteğini gerçekleştirmek üzere Ahmed Adnan Saygun tarafından Özsoy Operasının  27 günde bestelenişi ve sahnelenmesi anlatılmaktadır. Özsoy Operası'nın yazıldığı yıl kuruluşunun 10. yılı olan Türkiye İş Bankası'nın, bankanın 100. yılı kutlamaları kapsamında desteklediği filmin senaryosunu BKM Yazı Grubu yazmış; yönetmenliğini Yağız Alp Akaydın yapmıştır.
CHP Genel Başkanı Özgür Özel filmin senaryosunu 3 Mayıs 2025'te yaşamını yitiren DEM Parti İstanbul Milletvekili ve TBMM Başkanvekili Sırrı Süreyya Önder'in yazdığı yönünde bir açıklama yapmıştır. Önder'in ricası üzerine Özel bu bilgiyi kendisinin vefatından sonra kamuoyuyla paylaşmıştır.
Hazırlık çalışmaları 1,5 yıl süren filmin çekimleri Musiki Muallim Mektebi, günümüzde Ankara Resim ve Heykel Müzesi'nde yer alan Türk Ocağı Sahnesi gibi tarihsel mekânlarda yapıldı. Filmin  İstanbul galası 18 Ekim 2024 akşamı Zorlu PSM'de; Ankara galası, Özsoy Operası'nın 19 Haziran 1934'te ilk kez sahnelendiği  yer olan Türk Ocağı Sahnesi'nde  22 Ekim 2024'te; İzmir galası, Ahmet Adnan Saygun Sanat Merkezi'nde 24 Ekim 2024'te gerçekleşti. Film, 25 Ekim 2024'te vizyona girdi.

Salih Bademci - Ahmet Adnan Saygun
Ertan Saban - Mustafa Kemal Atatürk
Ahmet Rıfat Şungar - Münir Hayri Egeli
Birce Akalay - Nimet Vahide Hanım
Melis Sezen - Mediha Hanım
Şifanur Gül - Nükhet
Mehmet Özgür - Süleyman Bey
Burak Bilgili - Nurullah Şevket Taşkıran
Emre Karayel - Nuri Conker
Bensu Soral - Miti Kovaçeva
Okan Yalabık - Zeki Üngör

IMDb'de Bir Cumhuriyet Şarkısı

Birahane Darbesi (Almanca: Bürgerbräukellerputsch ya da Hitler-Ludendorff-Putsch ya da Hitlerputsch), Adolf Hitler, General Erich Ludendorff ve diğer Kampfbund liderleri tarafından Bavyera eyaletinin yönetimine el koymak amacıyla 8-9 Kasım 1923 tarihinde gerçekleştirdiği başarısız bir darbe girişimidir. Yaklaşık iki bin Nazi, şehir merkezindeki Feldherrnhalle'ye yürüdü, ancak bir polis kordonuyla karşı karşıya kaldılar, bu da 16 Nazi Partisi üyesi ve 4 polis memurunun ölümüyle sonuçlandı.
Çatışma sırasında yaralanan Hitler, hemen tutuklanmaktan kurtuldu ve kırsal kesimde güvenli bir yere götürüldü. İki gün sonra tutuklandı ve vatana ihanetle suçlandı. Hitler'in bu süreçte yakalanmak yerine intihar etmeyi tercih ettiği fakat sığındığı ev sahibi dostları tarafından ikna edilerek bundan vazgeçirildiği söylenir.
Darbeyle birlikte Hitler ilk kez Alman ulusunun dikkatini çekti ve dünyanın dört bir yanındaki gazetelerde manşetlere çıktı. Hitler, 24 gün süren yargılanmasında, tutuklanmasını, geniş çapta duyurulan ve kendi milliyetçi duygularını ulusa ifade etmesi için bir platform sağladı. Hitler vatana ihanetten suçlu bulundu ve Landsberg Hapishanesinde beş yıl hapis cezasına çarptırıldı. Burada mahkûm arkadaşları Emil Maurice ve Rudolf Hess'e Mein Kampf'ı dikte ettirdi. 20 Aralık 1924'te, yalnızca dokuz ay yatmış olan Hitler serbest bırakıldı. Hitler, serbest bırakıldıktan sonra, odağını devrim veya kuvvet yerine yasal yollardan gücü elde etmeye yöneldi ve buna göre taktiklerini değiştirerek Nazi propagandasını daha da geliştirdi.

20. yüzyılın başlarında, Güney Almanya'nın büyük şehirlerinin çoğunda, yüzlerce ve bazen binlerce insanın akşamları sosyalleşeceği, bira içeceği ve siyasi ve sosyal tartışmalara katıldığı bira salonları vardı. Bu tür bira salonları, ara sıra siyasi mitinglere de ev sahipliği yaptı. Münih'in en büyük bira salonlarından biri, darbenin başladığı yer haline gelen Bürgerbräukeller'di.
Birinci Dünya Savaşı'nı sona erdiren Versay Antlaşması, Almanya'nın büyük bir Avrupa gücü olarak gerilemesine yol açtı. Dönemin birçok Almanı gibi, Alman Ordusunda savaşan ama o sırada hala Avusturya vatandaşlığına sahip olan Hitler, ülkenin kendi hükûmeti tarafından "arkadan bıçaklanması" ile anlaşmanın ihanet olduğuna inanıyordu. Özellikle de Alman Ordusu'nun sahada yenilmez olduğu düşünülüyordu. Yenilgiden dolayı Hitler, daha sonra "Kasım Suçluları" olarak adlandırılan sivil liderleri, Yahudileri ve Marksistleri günah keçisi yaptı.
Hitler savaştan sonra Münih'te orduda kaldı. Çeşitli "milli düşünce" kurslarına katıldı. Bavyera Ordusu Eğitim ve Propaganda Dairesi tarafından, Hitler'in ajan olduğu Yüzbaşı Karl Mayr tarafından organize edildi. Yüzbaşı Mayr, o zamanlar bir ordu Gefreiter (onbaşını eşdeğeri değil, özel bir er sınıfı) ve Birinci Sınıf Demir Haç sahibi Hitler'e küçük Deutsche Arbeiterpartei'ye ("Alman İşçi Partisi", kısaltılmış şekilde DAP) sızmasını emretti. Hitler, 12 Eylül 1919'da Alman İşçi Partisi'ne katıldı. Çok geçmeden Alman İşçi Partisi'nin benimsediği ilkelerin birçoğuyla aynı fikirde olduğunu fark etti ve savaş sonrası Münih'te meydana gelen kaotik siyasi atmosferde partinin en üst görevine yükseldi. Anlaşmaya göre Hitler, Kampfbund adı verilen bir dizi Bavyera intikamcı "yurtsever dernek"in siyasi liderliğini üstlendi. Bu siyasi taban, Nazi Partisi'nin paramiliter kanadı olan yaklaşık 15.000 Sturmabteilung'u (SA, kelimenin tam anlamıyla "Fırtına Kıtası") kapsayacak şekilde genişledi.
26 Eylül 1923'te, bir kargaşa ve siyasi şiddet döneminin ardından, Bavyera Başbakanı Eugen von Knilling olağanüstü hal ilan etti ve Gustav Ritter von Kahr, devleti yönetmek için diktatörlük yetkileriyle Staatskomissar ("eyalet komiseri") olarak atandı. Von Kahr'a ek olarak, Bavyera eyaleti polis şefi Albay Hans Ritter von Seisser ve Reichswehr Generali Otto von Lossow bir iktidar üçlüsü oluşturdular. Bu yönetim, merkezî yönetimin ilettiği her tâlimatı yerine getirmiyordu. Özellikle Hitler'in yayın organının ve Nazilerin faaliyetlerinin durdurulmasına yönelik emirler uygulanmıyordu.
Hitler, 27 Eylül 1923'ten itibaren 14 kitlesel toplantı yapacağını duyurdu. Olası aksaklıktan korkan Kahr'ın ilk eylemlerinden biri, ilan edilen toplantıları yasaklamak ve Hitler'i harekete geçmemesi için baskı altına almak oldu. Kampfbund'daki diğer liderlerle birlikte Naziler, Berlin'e yürümeleri ve iktidarı ele geçirmeleri gerektiğini, yoksa takipçilerinin komünistlere yöneleceğini hissettiler. Hitler, Kahr ve üçlüsünün desteğini kazanmak amacıyla Birinci Dünya Savaşı generali Erich Ludendorff'un yardımına başvurdu. Ancak Kahr'ın, Seisser ve Lossow ile Hitler'siz milliyetçi bir diktatörlük kurmak için kendi planı vardı.

Darbe, Benito Mussolini'nin Roma'daki başarılı yürüyüşünden ilham aldı. 22-29 Ekim 1923 tarihleri arasında Hitler ve arkadaşları Münih'i Almanya'nın Weimar Cumhuriyeti hükûmetine karşı bir yürüyüş için bir üs olarak kullanmayı planladılar. Ancak koşullar İtalya'dakinden farklıydı. Hitler, Kahr'ın kendisini kontrol etmeye çalıştığını ve Berlin'deki hükûmete karşı harekete geçmeye hazır olmadığını anladı. Hitler, başarılı bir popüler ajitasyon ve destek almak için kritik bir anı yakalamak istedi. Meseleleri kendi eline almaya karar verdi. Hitler, Sturmabteilung'un büyük bir müfrezesiyle birlikte Kahr'ın 3.000 kişinin önünde konuşma yaptığı Bürgerbräukeller'e yürüdü.
8 Kasım 1923 akşamı Münih ticaret örgütlerinin, Bürgerbräukeller isimli birahanede düzenlediği gecede konuşma yapmakta olan von Kahr ve orada bulunan yönetim ekibi, Adolf Hitler ve ona bağlı 603 kişilik silahlı Sturmabteilung müfrezesinin müdahalesiyle rehin duruma düştüler. Birahanenin etrafı sarıldı ve oditoryuma bir makineli tüfek yerleştirildi. Hitler, ortakları Hermann Göring, Alfred Rosenberg, Rudolf Hess, Ernst Hanfstaengl, Ulrich Graf, Johann Aigner, Adolf Lenk, Max Amann, Max Erwin von Scheubner-Richter, Wilhelm Adam, Robert Wagner ve diğerleri (toplamda 20 kadar) ile çevrili, kalabalık oditoryumda ilerledi. Kalabalığın arasından duyulamayan Hitler tavana bir el ateş etti ve bir sandalyeye atlayarak bağırdı: "Nasyonal devrim patlak verdi! Salonun etrafı altı yüz adamla çevrili. Kimsenin çıkmasına izin yok." Bavyera hükûmetinin görevden alındığını belirterek devam etti ve Ludendorff ile yeni bir hükûmetin kurulduğunu ilan etti.
Hess, Lenk ve Graf'ın eşlik ettiği Adolf Hitler, Kahr, Seisser ve Lossow üçlüsünü silah zoruyla bitişikteki bir odaya alınmasını emretti ve onlardan darbeyi desteklemelerini ve kendilerine atadığı hükûmet pozisyonlarını kabul etmelerini istedi. Hitler birkaç gün önce Lossow'a darbe girişiminde bulunmayacağına söz vermişti ama şimdi onlardan hemen bir onay yanıtı alacağını düşünerek Kahr'dan Bavyera Naibi konumunu kabul etmesini istedi. Kahr, özellikle oditoryumdan ağır koruma altında alındığı için iş birliği yapmasının beklenemeyeceği yanıtını verdi.
Heinz Pernet, Johann Aigne ve Scheubner-Richter, Almanların I. Dünya Savaşı'ndaki meşhur komutanı Erich Ludendorff'u almak için gönderildi. Nazilere itibar kazandırmak için kişisel prestijinden yararlanılıyordu. Hermann Kriebel, bir başka birahane olan Löwenbräukeller'de Bund Reichskriegsflagge'ı ile bekleyen Ernst Röhm'ü mutfaktan telefonla aradı ve kendisine şehirdeki önemli binalara el koyması emredildi. Aynı zamanda, Gerhard Rossbach yönetimindeki ortak komplocular, yakındaki bir piyade subayı okulunun öğrencilerini başka hedeflere ulaşmak için harekete geçirdi.
Hitler Kahr'dan rahatsız oldu ve Ernst Pöhner, Friedrich Weber ve Hermann Kriebel'i yerine gelmeleri için yanına çağırdı. Rudolf Hess ve Adolf Lenk'in yanındaki oditoryuma döndü. Göring bir konuşma yaptı ve eylemin polise ve Reichswehr'e değil, "Berlin Yahudi hükûmetine ve 1918 Kasım suçlularına" yönelik olduğunu belirtti. Münih Üniversitesi'nde modern tarih ve siyaset bilimi profesörü ve Kahr'ın destekçisi olan Dr. Karl Alexander von Mueller bir görgü tanığıydı. Şöyle söyledi:

Kalabalığın tavrının birkaç dakika, neredeyse birkaç saniye içinde böylesine değiştiğini ömrüm boyunca hatırlamıyorum... Hitler, birkaç cümleyle, bir eldivenin içini dışına çevirir gibi, onları alt üst etmişti. Neredeyse hokus pokus ya da sihir gibi bir yanı vardı.
Hitler konuşmasını şu sözlerle sonlandırdı: "Dışarıda Kahr, Lossow ve Seisser var. Bir karara varmak için çok uğraşıyorlar. Onların arkasında duracağınızı söyleyebilir miyim?"

Salondaki kalabalık, Hitler'i onaylayarak yüksek sesle destekledi. Hitler konuşmasını şöyle bitirdi:

Bizi motive eden şeyin ne kibir ne de kişisel çıkar olduğunu görebilirsiniz, sadece Alman Anavatanımız için bu vahim onbirinci saatte savaşa katılmaya yönelik yakıcı bir arzu olduğunu görebilirsiniz... Size söyleyebileceğim son bir şey var. Ya Alman devrimi bu gece başlayacak ya da şafakta hepimiz öleceğiz!
Hitler, triumvirlerin kaldığı antreye geri döndü ve kulakları sağır eden bir alkış aldı. Geri dönerken Göring ve Hess'e Eugen von Knilling'i ve Bavyera hükûmetinin diğer yedi üyesini gözaltına almalarını emretti.
Hitler'in konuşması sırasında, Pöhner, Weber ve Kriebel uzlaştırıcı bir şekilde üçlü yönetimi darbeye destek vermeleri için ikna etmeye çalışıyorlardı. Odadaki atmosfer hafiflemişti ama Kahr direnmeye devam etti. Ludendorff saat 21:00'den biraz önce geldi ve bekleme odasında görüldü, Lossow ve Seisser'a odaklandı, görev duygularına hitap etti. Sonunda, üçlü isteksizce pes ettiler
Hitler, Ludendorff ve diğerleri, ana salondaki podyuma döndüler, burada konuşmalar yaptılar ve el sıkıştılar. Kalabalığın daha sonra salonu terk etmesine izin verildi. Bir taktik hatayla Hitler, kısa bir süre sonra başka bir yerde bir krizle başa çıkmak için Bürgerbräukeller'den ayrılmaya karar verdi. Ludendorff 22:30 civarında Kahr ve arkadaşlarını serbest bıraktı.

Geceye hükûmet yetkilileri, silahlı kuvvetler, polis birimleri ve sadakatlerinin nerede olduğuna karar veren bireyler arasında kafa karışıklığı ve huzursuzluk damgasını vurdu. Kampfbund'un birimleri, kendilerini gizli depolardan silahlandırmak ve binala

Birinci Anafartalar Muharebesi, Gelibolu'daki Müttefik Kuvvetleri'ne ulaşan takviye kuvvetleri ile gerçekleşen Suvla Koyu çıkarması ardından bu birliklerle Osmanlı kuvvetleri arasında 9 Ağustos 1915 tarihinde gerçekleşen muharebelerdir.

İtilaf Devletleri'nin Gelibolu Harekâtı, Osmanlı Devleti'nin başkenti İstanbul'a donanma ile ulaşarak Osmanlı Devletini savaş dışı bırakmak amacını taşıyordu. Ancak 1915 yılının Mart ayında, bu görev için organize edilen Birleşik Donanma'nın, Osmanlı kıyı topçusu tarafından püskürtülmesi üzerine Gelibolu Yarımadası'nın bir kara harekâtıyla işgal edilmesi, bu yolla Osmanlı topçu bataryalarının etkisiz hale getirilerek donanmaya yol açılmasını amaçlayan bir işgal planı uygulamaya konulmuştur. 25 Nisan 1915 tarihinde Gelibolu Yarımadası'nın güney ve güney batı sahillerine yapılan çıkarmalarla Müttefik kara harekâtı başlatılmıştı. 1915 yılının Mayıs ayı sonlarına kadar Müttefik kuvvetlerin giriştiği taarruzlar boyunca Osmanlı savunma hatları, birkaç yüz metre gerilemişse de direnmeyi başarmış, Müttefik ileri harekâtını ağır kayıplara uğratarak durdurmayı başarmıştı.
Gelibolu Yarımadasının işgaliyle görevli Müttefik kuvvetler komutanı General Sır Ian Hamilton, kilitlenen cepheleri açmak için takviye gönderilen birliklerin bir bölümüyle Suvla Koyu'nda bir çıkarma yapmak, bir kısmıyla takviye ettiği Anzak 2. Tümeni ile taarruz etmeyi planlamıştır. Her iki harekâtın da 6 Ağustos 1915 gecesi yapılması planlanmıştı.
Suvla Koyu'na çıkan İngiliz birlikleri ise 8 Ağustos akşamına kadar kayda değer bir ilerleme yapmamışlardır.
Anzak 2. Tümeni'ne verilen görev, Kocaçimen Tepesi – Besim Tepe – Conk Bayırı - Düztepe hattının işgal edilmesidir. Tümen, bu sırtlara iki kola ayrılarak taarruz edecektir. 6 Ağustos akşamı ilerleyen Anzak kolları, Osmanlı gözcü postaları tarafından yer yer ateş altına alınmıştı. Bu silah sesleri Osmanlı karargâhlarını harekete geçirmiştir. Hızla bölgeye akan takviye birlikleri gün doğarken, zaten gece boyu Osmanlı direnişi karşısında yıpranan Anzak ileri hareketini bütün bütün durdurmuştur. 8 Ağustos 1915 akşamına kadar özellikle Conk Bayırı sırtlarında sert ve kanlı çatışmalar olmuş, Osmanlı savunması bu sırtları elde tutmayı başarmıştır.

Bölgeye ulaşıp mevzilere giren 9. ve 4. Tümenlerle Kocaçimen Tepesi – Anafartalar hattında, müttefik saldırıları durdurulmuş, cephe tutulmuştu. Ancak daha kuzeyde Suvla Koyu'na çıkmış olan İngiliz 9. Kolordusu karşısında Yarbay Wilmer komutasında üç taburluk bir kuvvet vardır. 5. Ordu komutanı Mareşal Liman von Sanders, Saros Grup Komutanı Albay Fevzi Bey'e, emrindeki 7. ve 12. tümenlerle Anafartalar bölgesine hareket etme emri vermiştir. Emre göre Albay Fevzi Bey, derhal taarruz edecekti. Mareşal Sanders, Albay Fevzi Bey'i Anafartalar Grup Komutanı olarak atamış, Kocaçimen Tepesi – Conk Bayır hattındaki Osmanlı kuvvetleri komutanı Yarbay Cemil Bey'i ve Yarbay Wilmer'i onun komutası altına vermiştir. Albay Fevzi Bey'in 7. ve 12. Tümenlerinin Anafartalar bölgesine ulaşması ve taarruz için yayılması 8 Ağustos akşam saatlerini bulmuştur. General Sanders, Albay Fevzi Bey'e derhal taarruz edilmesi emri vermiştir. Albay Fevzi Bey, 7. Tümen komutanı Albay Halil Bey ve 12. Tümen komutanı Yarbay Selahattin Bey'le görüştükten sonra bu emri uygulamamaya, birlikleri gün doğarken taarruza kaldırmaya karar vermiştir. Her üç Osmanlı komutanı da daha önceki çarpışmalarda uzun bir yürüyüşün hemen ardından, dinlenmeden, hele hele gece karanlığında girişilen taarruzların hem sonuç getirmediğini hem de askerin kırılmasına yol açtığını bilmektedirler. Mareşal Sanders, emrine uymadığını öğrenir öğrenmez 8 Ağustos akşamı Albay Fevzi Bey'i görevden almıştır. Aynı gece saat 21:45'te Kuzey Grup Komutanı Esat Paşa'ya telefonla, emrindeki 19. Tümen Komutanı Albay Mustafa Kemal Bey'in Anafartalar Grup Komutanlığı'na atandığı bildirilmiştir. Mustafa Kemal Bey, kendi tümeninin komutasını Yarbay Şefik Bey'e teslim ederek at sırtında iki buçuk saatlik bir yolculuğun ardından yeni karargâhına, Çamlıtekke'ye 01:30 dolaylarında ulaşmıştır. O saatlerde 7. ve 12. tümenler, bölgeye tam mevcuduyla ulaşmış ve taarruz hazırlıklarını tamamlamışlardır. Taarruz hazırlıklarının tamamlanmış olduğunu gören Mustafa Kemal Bey, Kocaçimen Tepesi ve Conk Bayırı'nda savunmada kalmak, her iki Anafartalar sırtlarından ise taarruz etmek kararındadır.
Albay Mustafa Kemal Bey, elindeki kuvvetlerin bir kısmını ihtiyata ayırmamış, tüm kuvvetleriyle taarruz etmiştir. Emrindeki, Yarbay Selahattin Adil Bey komutasındaki 12. Tümen Mestantepe, Albay Halil Bey komutasındaki 7. Tümen ise Damakçılık bayırı yönünde taarruz edip bu bölgeleri işgal edecektir. Böylece Anafartalar bölgesi güven altına alınmış ve sahile çıkan İngiliz 9. Kolordusu ile taarruzda olan 2. Anzak Tümeni'nin bağlantısı kesilecektir. Taarruza katılan kuvvet 16.000 kişilik bir kuvvettir. Yarbay Wilmer'in kuvvetleriyle birlikte Anafartalar bölgesindeki Osmanlı kuvvetleri 19.000'dir. 7. Tümen eksik kadroludur. Mareşal Sanders'in emriyle bir alayını Saros'ta bırakmıştır.

Kocaçimen Tepesi – Conk Bayırı sırtlarında kanlı çatışmaların sürdüğü 7-8 Ağustos günlerinde çıkarma bölgesi Suvla Koyu sakindir. Çıkarmanın ikinci günü İngiliz 9. Kolordusu'nun 10. ve 11. tümenleri sahile çıkmıştı. Askerler denize giriyor ve güneşleniyorlardı. Her iki tümen komutanı da topçu bataryalarının sahile çıkıp mevzi almasını beklemekte, genel bir taarruzu 9 Ağustos sabahı için planlamaktadırlar. Tam da Mareşal Sanders'in geciken taarruzuyla aynı saatlerde.
Müttefik kuvvetler komutanı General Sır Ian Hamilton, 8 Ağustos günü saat 16:30'da Suvla Koyu'na gelmiştir. Çıkarma tam olarak tamamlanmamış, Kolordu komutanı sahile inmeyip açıktaki bir gemide bulunmaktadır. Hamilton, taarruz için emir verememiştir, gün kavuşmak üzeredir. Çaresiz taarruzun bir gün sonra şafak vaktine ertelenmesine razı olmuştur.
General Hamilton ertesi sabah için yani 9 Ağustos 1915 sabahı için gerekli gördüğü emirleri vermiştir, 2 Anzak Tümeni, Kocaçimen Tepesi, Besim Tepe ve Conk Bayırı'na taarruz edecek, İngiliz 9. Kolordusu'nun 10. ve 11. Tümenleri ise Teketepe, Küçük Anafartalar ve Büyük Anafartalar tepelerini ele geçirecektir. Sahile çıkışı sabahın ilk saatlerinde tamamlanan 53. Tümen ise ihtiyatta tutulacaktır. 10. Tümene verilen görev Kavak Tepe, Tekke Tepe ve Küçük Anafartaların işgali, 11. Tümenin görevi ise Büyük Anafartalar'ın işgalidir. Suvla sahillerindeki İngiliz birlikleri, 32.000 mevcutlu bir kuvvettir.

Gerek Osmanlı kuvvetleri, gerekse de İngiliz kuvvetleri, 9 Ağustos 1915 sabahı ileri harekâta başladılar. İlk çatışmalar 15 km.lik cephenin kuzey taraflarında, saat 04.40 dolaylarında başladı. Osmanlı 12. Tümeninin 35. Alayı, İngiliz 10. Tümeninin 32. Tugayının ileri hattıyla karşılaştı. Tugayın iki taburu Tekke Tepe yönünde ilerlemekteydi. Tugayın bir taburu kayıptır, nerede olduğu bilinmiyor, bulunur bulunmaz bekleyen taburla birlikte harekâta katılacaktır. Tabur komutanlarından Albay Moore'un komuta ettiği İngiliz öncü bölüğü kısa sürede tepeden aşağı akan Osmanlı kolları arasında kuşatıldı. Sağ kalan tek subay, bir teğmen teslim olmuştur. 35. Alay ilerlemeyi sürdürerek Yususçuktepe'yi ele geçirdi. Aynı saatlerde sekiz taburlu İngiliz tugayı, Yarbay Wilmer'in iki taburunu geri atarak İsmailoğlu Tepesi'ni ele geçirmiştir. Önündeki İngiliz bozguna uğratarak ilerleyen Osmanlı 34. Alayı'nın üç taburu bu tepeye taarruza geçmiş ve saat 06:00 dolaylarında tepeyi süngü hücumuyla ele geçirmiştir.
Yusufçuktepe Müttefik topçusunun ateşi altına alındığında buradaki fundalıklarda yangın çıkmıştır. 32. Alay zorunlu olarak tepenin gerisine çekildi. Ancak rüzgarın yön değiştirmesiyle yangın, tepe eteklerindeki İngiliz birliklerine doğru ilerlemiştir. 32. Alay yeniden tepeye yerleşti. Her iki taraftan yaralılar bu ateşin içinde kaldılar.
Osmanlı 34. Alayı'nın yerleştiği İsmailoğlu Tepesi eteklerine Osmanlı topçusunun açtığı ateş, İngiliz taarruz kuvvetlerinin sol ucunda ani bir paniğe yol açmıştır. Osmanlı topçusunun ateşi ileri kaydırmasıyla 34. Alay, İngiliz hatlarının merkezine doğru taarruza geçmiştir. Üç ya da dört bölükten oluşan bir İngiliz kuvveti bu bölgede savunma düzenine geçtiyse de Osmanlı topçusunun ateşiyle silinmiştir.
Günün ilk yarısında Mestan Tepe işgal edilmiş, ancak yoğun donanma ateşi ve İngiliz takviyelerinin taarruzu sonucu boşaltılmak zorunda kalınmıştır.
Günün ilerleyen saatlerinde Müttefik komutanlığı, yedek olarak ayırdığı 53. Tümen'in iki tugayı ile Yusufçuktepe'ye dört kez yenilenen taarruzlarda bulunmuştur. Ağır kayıplara uğramasına kaşın 34. Alay bu tepeyi elde tutmayı başarmıştır.
Cephenin güney kesiminde Albay Halil Bey'in 7. Tümeni eksik kadrolu, iki alaylı bir tümendir. Alaylardan birini Saros'da bırakmıştır. Taarruza katılan alaylar, önceki aylarda Seddülbahir Cephesi’de savaşmış birliklerdir, dolayısıyla eratın en azından bir bölümünün ve subaylarının muharebe deneyimi vardır.
Her ne kadar önlerindeki İngiliz birliklerini geri atmayı başardılarsa da saat 10:00 dolaylarında ağır topçu ateşi altında durmak zorunda kaldılar. 20. Alay komutanı Yarbay Halit Bey, şehit düşmüş, 21. Alay komutanı Yarbay Yusuf Ziya Bey yaralanmıştır. Yarbay Halit Bey’in kaybı Osmanlı tarafı için ağırdır. Birinci Kirte Muharebesi’nde parlak bir komuta yeteneği sergilemişti.
Saat 09:00 dolaylarında cephenin tüm kuzey kesiminde inisiyatif Osmanlı kuvvetlerine geçmiştir. General Stopford, saat 12:00 dolaylarında ihtiyattaki 53. Tümeni ateş hattına sürerek, sahilde tutunmayı başarabilmiştir.
Osmanlı kayıpları 2.065 erat ve subaydır.
Akdeniz Yurtdışı Seferi Kuvvetler komutanı General Sır Ian Hamilton, İngiliz Savaş Bakanı Kitchener’e çektiği telgrafta, “Dün sabah Ece Limanı’ndan Büyük Anafarta’ya kadar olan bölgeyi zapt edemeyişimize yeterli bir neden bulamamaktayım.” demektedir.

Büyük Harbin Tarihi Çanakkale Gelibolu Askeri Harekâtı - General C.F.Aspinall - Oglander (General Ian Hamilton'un karargâh subaylarından)
Alçıtepe'den Anafartalar'a Çanakkale Kara Muharebeleri - Tun

Birinci Balkan Savaşı, 7 Ekim 1912-30 Mayıs 1913 tarihleri arasında gerçekleşen, Bulgaristan Krallığı, Sırbistan Krallığı, Yunanistan Krallığı ve Karadağ Krallığı'ndan oluşan Balkan Birliği'nin Osmanlı Devleti'ne karşı başlattığı savaştır. Bu savaş ile Balkan devletleri, Osmanlı Devleti'nin Balkanlardaki topraklarının büyük bir bölümünü ele geçirmiştir. Bu savaş sonucunda Osmanlı Devleti Edirne ve Kırklareli'ye kadar olan Midye-Enez Hattı'nın batısındaki tüm topraklarını Balkan devletlerine vermek zorunda bırakılmıştır.

1878 tarihli Berlin Antlaşması'nda umduğunu bulamayan Bulgaristan, bağımsızlığını kazandıktan sonra Balkanlar'da etkin bir politika izlemeye başlamıştı. Bosna-Hersek'in ilhakı ise Sırbistan'ı aynı yönde bir politika izlemeye itti.
1912 yılında bu iki devletin çıkarlarının çatışmaması için Rusya, Bulgaristan ve Sırbistan arasında arabuluculuk ve düzenleyicilik yapmaya başladı. Osmanlı Devleti'ne karşı yapılan ittifaka Yunanistan ve Karadağ da katıldı.
Uzun zamandır beklenen bu savaş 18 Ekim 1912 tarihinde başladı. Balkan Devletleri, özellikle Makedonya'yı paylaşmak için fırsat arıyorlardı. Osmanlı Devleti'nin içinde bulunduğu ekonomik ve siyasi krizlerden yararlanmak isteyen Balkan devletleri, bu tarihte savaş ilan ettiler.

Savaş başladığında Balkanlardaki Osmanlı orduları, toplamda 12.024 subay, 324.718 asker, 47.960 yük, binek hayvanı ve savaş atı, 2.318 top ve 388 makineli tüfekten oluşmaktaydı. Bunlardan 920 subay ve 42.607 asker de geri hizmetteydi. Böylece üç orduya dağılmış 293.206 subay ve asker kalıyordu, bunlar da dört orduya bölünmüştü. Bunun karşısında ise üç Slav ittifak gücü (Bulgaristan, Sırbistan, Karadağ) genişleme planları içinde ordularını konuşlandırmıştı. Sırplar ve Karadağlılar, Sancak eyaletinde; Bulgar ve yine Sırplar Makedonya'da ve Trakya'daydı. 346.182 askerden oluşan Bulgar ordusu, Trakya'yı hedeflemişti. Karşısında 96.273 asker ve 26.000 garnizon askerinden oluşan Osmanlı Trakya ordusu (Doğu Ordusu) bulunmaktaydı. Bu sayı Hall ve Erickson'un 1993 basımı "the Turkish Gen. Staff's study" adlı eserinde ise toplamda 115.000 olarak gösterilmektedir. Kalan Osmanlı ordusu ise 200.000 kişiydi ve Makedonya'da konuşluydu. Karşısında ise 234.000 Sırp ve 48.000 Bulgar'dan oluşan Sırp komutanlığının emrinde bir ordu ve 115.000 kişilik Yunan ordusu bulunmaktaydı. Bağımsız statik muhafız güçlerinden oluşan tahkim edilmiş Yanya ve İşkodra şehirlerine doğru Osmanlı Makedonya ve Vardar ordularında karşı (Batı Ordusu) dağılmış vaziyetteydi. Yunanlar Epir ve İşkodra'ya doğru mevzilenmiş iken kuzey Arnavutluk'ta Karadağlılar da Osmanlı'ya karşı mevzilenmişti.

Bulgaristan, askerî açıdan bağımsızlığını kazandıktan kısa süre sonra Balkan Devletleri içindeki en güçlü orduya sahip devletlerden biri oldu. 4 devletin en güçlüsüydü. Rus ve yabancı yardımları sayesinde oluşturulmuş iyi donanımlı, iyi eğitimli ve güçlü bir orduya sahipti. Bulgaristan'da 4,3 milyon nüfusa karşılık 599.878 askerden oluşan bir ordu bulunmaktaydı. Dokuz piyade tümeni, bir süvari tümeni ve 1.116 topu bulunmaktaydı. Ülkeyi yöneten Çar Ferdinand ordunun görünen komutanıydı ama fiilî komutan General Michail Savov'du. Ama Bulgaristan donanma yönünden ise küçük bir güce sahipti, donanma sadece altı torpido bottan ibaretti. En fazla Karadeniz'de harekât yapabilecek kapasitedeydi.
Bulgaristan bu durumda savaş için Trakya ve Makedonya'yı hedeflemişti. Ana kuvvetler Trakya'da üç ordu şeklinde teşkilatlanmıştı. 1. Bulgar Ordusu 79.370 askerle general Vasil Kutinçev komutasında üç piyade tümeni ile Yanbolu'nun güneyinde konuşlanmıştı ve Tunca nehri boyunca harekât yapacaktı. 2. Bulgar Ordusu ise 122.748 asker ile general Nikola İvanov emrinde iki piyade tümeni ve bir piyade tugayından ibaretti. İlk ordunun hemen batısında ana hedef olarak Edirne'yi ve güçlü istihkâmlarını almayı hedefleyecekti. Plana göre üç piyade tümeninden oluşan Radko Dimitriev komutasındaki 94.884 asker mevcuduna sahip 3. Bulgar Ordusu ise önce 1. Bulgar Ordusu'nun arkasına gizlenip, yayılan süvari kuvvetleri ile Osmanlı odaklarından gizlenecek; ardından sürpriz şekilde Istranca Dağları'nı aşıp, saldırıya geçip doğruca (Kırk Kilise) adıyla da bilinen Kırklareli ve mevzilerine saldıracaktı. 49.180 kişilik 2. Piyade Tümeni ve 48.523 kişilik 7. Piyade Tümeni ise bağımsız bir rol üstlenecek ve Batı Trakya ile Doğu Makedonya'da harekât düzenleyip müttefik ülkelerin ordularıyla birlikte buraları ele geçirecekti.

Sırbistan 2.912.000 kişilik nüfusa karşılık 255.000 kişilik bir orduya ve 228 topa sahipti. Ordu; on piyade tümeni, iki bağımsız tugay ve bir süvari tümeni şeklinde Eski Savaş Bakanı General Radomir Putnik emrinde teşkilatlanmıştı. Sırp Yüksek Komuta Konseyi savaş öncesi tatbikatlarında Üsküp'ten hemen önce Ovče Pole platosunda nihai bir meydan savaşı ile Osmanlı'nın Vardar ordusunu kesin bir yenilgiye uğratmayı hedeflemişti. Ana kuvvetler 3 ordu ile Üsküp'e ve ötesine ilerlerken, bir tümen ve bir bağımsız tugay Yeni Pazar sancağındaki Karadağlılar ile birleşip birlikte harekât düzenleyecekti.

132.000 askerden oluşan 1. Sırp Ordusu, General Petar Bojović emrindeydi ve güç olarak diğer Sırp Orduları içinde en güçlüsüydü. Üsküp yakınlarında merkezdeydi. 2. Sırp Ordusu, 74.000 askerle General Stepa Stepanović'in komutasındaydı. 1. Sırp Tümeni yanında müttefik Bulgaristan'ın 7. Rila Tümeni'nde birlikte hareket etmekteydi. Ordunun sol kanadını oluşturup Makedonya'nın Stracin şehri ve ötesine doğru ilerlemekle görevliydi. Bulgar tümeni her ne kadar harekât öncesi Sırp ve Bulgar ordusunun anlaşmalarına uygun şekilde hareket etmesi yönündeki anlaşmaya karşın; savaşın başlamasında sonra General Stepanoviç'in emirlerine uymayı bırakıp sadece Bulgaristan Yüksek Komuta Merkezi'nin emirlerini uygulamaya başladı. 3. Sırp Ordusu, General Božidar Janković komutasında 76.000 askerden oluşmaktaydı ve Kosova'yı ele geçirip ardından diğer ordularla Ovče Polje platosunda, Osmanlı Vardar Ordusu ile yapılacak nihai savaşa katılacaktı. Bunun yanında 2 önemli askerî yığınak da Kuzeybatı Sırbistan ve karşısındaki Sırp-Avusturya Macaristan sınırına yapılmıştı. Bu ordulardan biri 25.000 kişilik General Mihail Zhivkovich emrindeki Ibar Ordusu diğeri ise Yarbay Milovoje Anđelković emrinde 12.000 kişilik Javor Tugayı'ydı.

Yunanistan, bu sırada 2.666.000 nüfusa sahipti ve üç müttefik içinde en zayıfıydı. On altı yıl önce 1897 Osmanlı-Yunan Savaşı esnasında Osmanlı'ya yenilmişti. Yunanistan'daki İngiliz Konsolosu 1910 yılında Yunan Ordusu'nun kapasitesi hakkında şu tasvirde bulunuyordu: "Eğer savaş varsa Yunan subaylarının konuşma yanında tek bir şey yaptığını görürsünüz, kaçmak" Ancak kara ordusunun bu zayıflığına karşın Yunanistan güçlü, kayda değer deniz gücüne sahip tek balkan ülkesiydi ve bu diğer iki müttefik için önemliydi. Çünkü Anadolu'da bulunan Osmanlı Birlikleri bu sayede Asya kıtasından Avrupa'ya kolayca nakledilemeyeceklerdi. Bu durum Sırp ve Bulgarların gözünden kaçmadı ve özellikle bu nedenle Yunanlar bu iki ülke tarafından ittifaka alındı ve teşvik edildi. Sofya'da süre gelen ittifak görüşmelerinde Yunan Büyükelçisi, ittifakta Yunanistan'ın girişinin başı çekeceğini şu sözlerle belirtmişti: "Yunanistan savaş desteği olarak 600.000 asker sağlayacaktır. 200.000 asker muharebe alanında ve donanma ile 400.000 askerin Türkiye'de Selânik ve Çanakkale arasında durdurulmasını sağlayarak..."
Savaş başlamadan önce Yunan Kara Ordusu, 1911'de çağrılan Fransız uzmanların gözetiminde yeniden yapılandırılmaktaydı. Bu uzmanların gözetiminde Yunanlar kendi ana formasyonlarının yanında üçgen piyade sistemini benimsediler ama bundan önemlisi oluşturdukları seferberlik sistemi 1897'de silahlandırdıklarından çok daha fazla kişinin silahlanmasına imkân veriyordu; yabancı uzmanlar yaklaşık 50.000 kişiyi silahlandırabileceklerini öngörürken Yunanlar 125.000 kişiyi silahlandırarak Osmanlı Devleti üzerine sürdüler. Bir de bunun üstüne ulusal muhafızlardan, yedeklerden 140.000 kişi daha seferber edilip savaşa sokuldu. 1897'de olduğu gibi 2 grup ordu oluşturuldu ve coğrafi ayrıma göre ad verilip bu ordular mevzilendi. Epir ve Teselya orduları.
Teselya Ordusu (Στρατιά Θεσσαλίας), Veliaht Prens Konstantin komutasında ve Korgeneral Panagiotis Danglis'in Kurmay başkanlığındaydı. 7 Piyade Taburu, 1 Süvari Tümeni, 4 Bağımsız Evzon Taburu ve toplamda 100.000 askerden oluşuyordu. Ana hedefi ve görevi, Güney ve Merkez Makedonya'ya ilerlemek, burada tahkim edilmiş Osmanlı mevzilerini ele geçirmek, Selânik ve Manastır'ı almaktı. Buna karşılık toplamda 10-15.000 askerden oluşan Epir Ordusu (Στρατιά Ηπείρου) ise Korgeneral Konstantinos Sapountzakis komutasında, zayıf bir konumda olup iyi şekilde tahkim edilmişti. Epir eyaletinin başkenti Yanya şehrini alabileceğine dair bir ümidi yoktu ama ana görevi, Teselya ordusunun takviyeleri gelene kadar Osmanlı kuvvetlerini olduğu yerde oyalayıp ilerlemesini engellemekti.
Yunan donanması ise nispeten modern ve İngiliz donanma subaylarının gözetiminde alınmış yeni gemilerle ve yapılan reformlarla güçlendirilmişti. İngiliz heyeti, Başbakan Venizelos tarafından 1910 yılında davet edilmiş ve Mayıs 1911'de Yunanistan'a gelmişti ve Koramiral Lionel Grand Tufnell'in enerjik ve olağanüstü başkanlığı ile silah ve donanma manevralarında aşırı derecede bir iyileştirme oldu, donanma bakanlığı tekrar organize edildi. 1912'de donanmanın en modern ve temel hızlı zırhlı kruvazörü Averof, (1910'da tamamlandı) ve en modern hızlı savaş gemisiydi. Savaş sürerken Averof ve üç muhripten oluşan bir filo, Osmanlı'nın Karaburun'daki istihkâmlarını bombalamıştı. Bunun yanında modası geçmiş Hydra sınıfı üç savaş gemisi vardı. Ayrıca 1906-1907 arası 7 destroyer inşa edilmişti ve 6 yeni destroyer de savaş tehlikesi belirince 1912 yazında satın alındı.
Buna karşın savaş başladığında Yunan donanması hala planların gerisindeydi. Osmanlı Donanması, sayı ve ana yüzey gemileri ve özellikle uzun kalibreli toplara sahip gemi yönünden üstün konumdaydı. Sonuçta savaş donanmayı genişleme ve yeniden organ

Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı (BBYSP olarak da bilinen), 17 Nisan 1934 tarihinde Türkiye'de yürürlüğe konulan, 1934-1938 yılları arasında sanayi gelişiminin hedeflendiği plandır.
Sovyetler Birliği'nin Birinci Beş Yıllık Plan'ından tecrübeli SSCB'nin teknik ve mali yardımıyla hayat bulan, Sovyet uzmanların hazırladığı raporların yanı sıra Amerikalı uzmanların raporlarından da yararlanılarak, ham maddeleri Türkiye'de bulunan veya sağlanabilecek sanayinin kurulması amaçlandı. Büyük sermaye ve ileri teknoloji gerektiren sanayi devlete bırakıldı. Kurulmasına karar verilen sanayinin üretim kapasitesi ile Türkiye'nin ihtiyaç ve tüketimi arasındaki paralellik kurulması hedeflendi. Planda yirmi fabrika kurulması teklif edildi. Ekonomik gelişmenin ülkenin çeşitli yörelerine dengeli bir şekilde dağıtılması hedeflendi.
Planın gerçekleşmesi için başlangıçta 44 milyon Türk lirası tahsis edilmiş, daha sonra bütçe %127 oranında artırılarak 100 Milyon Türk lirasına çıkarılmıştır.

Devletçilik
İkinci Beş Yıllık Sanayi Planı

I. İnönü Muharebesi, 6 Ocak 1921 tarihinde iki koldan taarruza geçen Yunan kuvvetleriyle İnönü mevzilerinde savunmada olan Ankara Hükümeti kuvvetleri arasında yapılan muharebedir. 6 Ocak 1921 tarihine kadar Uşak ve Bursa bölgesinde hazırlıklarını sürdüren Yunanlar, Türk-Batı Cephesi birliklerinin Çerkez Ethem Kuvvetlerinin Tenkili harekâtı ile meşgul olmasından da faydalanarak, İnönü-Eskişehir istikametinde taarruza başladılar.
6-9 Ocak 1921 tarihleri arasındaki muharebeler, örtme ve emniyet kuvvetleri harekâtı şeklinde cereyan etti. İnönü mevzilerindeki muharebeler 10 Ocak 1921 tarihinde başlamış, Yunan kuvvetlerinin taarruz çıkış hatlarına çekildiği 11 Ocak 1921 tarihine kadar sürmüştür.

15 Mayıs 1919'da İzmir'i işgal eden Yunanlar, ileri harekâta devamla Milne Hattı olarak ifade edilen Ayvalık- Soma-Akhisar-Aydın hattına ulaştılar. 22 Haziran 1920'de iki koldan tekrar ileri harekâta geçen Yunan kuvvetleri, Kuzey Grubu ile 30 Haziran 1920'de Balıkesir'i, 8 Temmuz 1920'de Bursa'yı işgal ettiler. Salihli- Afyon istikametinde ilerleyen Güney Grubu ise, 29 Ağustos 1920'da Uşak bölgesini ele geçirdi.
Bu gelişmelerin sonrasında, Yunanistan'daki seçimlerin ardından kurulan hükûmet, İtilaf Devletleri'nin güvenini kazanmak açısından Anadolu'da askeri bir başarı elde etmenin gerekli olduğunu düşünmektedir. Öte yandan Kral Konstantin, Meclisin açılışında yaptığı konuşmada, savaşa devam edileceğini açıkça belirtmişti. Bu siyasi ortam, yeni Yunan Hükûmetinin Anadolu'da bir ileri harekâta girişmesini siyasi anlamda zorlamaktaydı. Batı Anadolu'daki Türk kuvvetlerinin 1920 yılı sonlarında Çerkez Ethem Ayaklanması ile uğraşıyor olması, bu siyasi zorlama için uygun bir askeri ortam sağlamaktaydı. Gerçekten de Türk kuvvetlerinin esas unsurları Çerkez Ethem kuvvetleri ile mücadele ederken cephe hattında büyük ölçüde örtme kuvvetleri bulunmaktaydı. Çerkez Ethem kuvvetleri 4.650 isyancı kadardı.
İngiliz birliklerinin işgali altındaki İstanbul'daki Yunan Askeri Heyeti, Batı Anadolu'da askeri anlamda belirgin bir hareketlilik olduğunu, Yunan Genelkurmayı'na rapor etmekteydi. Bu nedenle Yunan kuvvetlerinin bir an önce harekete geçmesi gerekli görülmekteydi.

Uşak-Bursa hattındaki Yunan Küçük Asya Ordusu kuvvetleri, iki kolorduda, yedi piyade tümeni ve bir süvari tugayından oluşmaktadır. Yunan 3. Kolordusu, İzmir Tümeni, Manisa Tümeni ve Adalar Tümeninden oluşmaktadır ve Bursa yöresinde konuşlanmıştır. Yunan 1. Kolordusu ise Uşak bölgesinde dört tümenden oluşmaktadır.
Türk Batı Cephesi kuvvetleri ise,

Bursa bölgesinde
Gözetleme ve örtme görevindeki 24. Tümen. Tümen, dört piyade alayı, üç süvari bölüğü, Tümen Hücum Taburu’ndan oluşmaktadır. Ayrıca Batı Cephesi Komutanlığı emrindeki Gökbayrak Taburu, cephenin kuzey kesiminde bulunmaktadır. Bu kuvvetler, 245 subay, 5.223 erat, 2.266 tüfek, 27 makineli tüfek ve 10 toptur. Tüfeklerden 1.320 adetinde kasatura yoktur, dolayısıyla Tümenin süngü gücü 946’dır.
Tümen birliklerinin yerleşimi ise,
İznik Gölü kuzeyinde 2. Piyade Alayı ve iki dağ topu,
Yenişehir kesiminde 143. Piyade Alayı, süvari bölüğü ve iki topçu takımı,
İnegöl kesiminde 126. Piyade Alayı, bir süvari bölüğü ve bir sahra top bataryası,
Tümen Karargâhı, bir süvari bölüğü ve hücum taburu, 32. Piyade Alayı, Tümen ihtiyatı
şeklindedir.
Kütahya bölgesinde
Çerkez Ethem Kuvvetleri karşısında 11. ve 61. Tümen’ler ve 1. Süvari Tugayı
Ayrıca Kütahya ve Afyon dolaylarında Güney Cephesi Komutanlığı'na bağlı birlikler bulunmaktadır.

Türk tarafının Batı Cephesi'nde bir harekât planı bulunmamaktadır. Türk Genelkurmayı, Çerkez Ethem sorununu çözmeden, düzenli ordu oluşturulması sürecini tamamlamadan askeri bir harekâta girişmeyi zamansız bulmaktadır. Yunan kuvvetlerinin taarruzu karşısında bir Türk harekât planı, ancak Yunan kuvvetlerinin ileri harekâtı başladığında, zorunlu olarak gündeme gelmiştir. Çerkez Ethem kuvvetlerine karşı bir harekâtın uygulamaya konulmasından önce de bir Yunan taarruzu olasılığı değerlendirilmekte idi ve ön-planlamalar yapılmaktaydı.
Yunan kuvvetlerinin taarruzu başladığında hızla oluşturulan harekât planına göre,

Batı Cephesi'nde, Çerkez Ethem kuvvetlerine karşı olan harekât geçici olarak durdurulacak, 11. Tümen ve aktarabilecek diğer birlikler hızla İnönü Cephesi'ne kaydırılacak ve bu bölgede kesin savunma yapılacaktır. Çerkez Ethem kuvvetleri karşısında Gediz bölgesinde 61. Tümen ile 1. Süvari Tugayı kalacaktır. Çerkez Ethem kuvvetleri taarruz edecek olursa Kütahya'ya kadar oyalama muharebeleri yapılacak, Kütahya kesin olarak savunulacaktır. Batı Cephesi Komutanlığı ayrıca, İnegöl'de bulunan 126. Alay'a, Yunan kuvvetlerini elden geldiğince oyalamasını emretmiştir. Böylece Yunan taarruz planı ve kuvvetlerinin düzeni konusunda kesin bilgi edinilmiş olacak, hem de İnönü mevzilerine kuvvet kaydırmakta zaman kazanılmış olacaktır.
Güney Cephesi'nde, Çerkez Ethem kuvvetleriyle uğraşmakta olan kıt'alar derhal Afyon ve Dumlupınar mevzilerine döneceklerdir. Afyon'daki iki alay hemen Dumlupınar mevzilerine aktarılacak ve Yunan ileri harekâtı bu mevzilerde karşılanacaktır. Cephe Komutanlığı emrindeki süvari unsurları, İnönü mevzileri yarılacak olursa Ankara yönünü örtmek üzere hazır tutulacaktır.
Batı Cephesi Komutanı Albay Mustafa İsmet (İnönü) Bey'in savunma tertibi şöyledir. Mevzilerin kuzey kesimi 24. Tümen, güney kesimi ise 11. Tümen'le işgal ve savunulacaktır. Polatlı'dan getirilen depo alayı ile 4. Tümen, cephe ihtiyatını oluşturacaktır.
Türk üst komutanlığı bu ön planlamalarda, Yunan kuvvetlerinin esas olarak iki hattan taarruz edebileceklerini hesaplamaktadır.

Bursa'nın doğusunda, İnegöl'den Yalova’ya kadar olan hatta konuşlanmış Yunan kuvvetlerince, güney-doğuya,
Eskişehir yönünde ve Uşak dolaylarında konuşlanmış Yunan kuvvetlerince kuzey-doğuya, yine Eskişehir yönünde.
Kuzey-batıdan gelecek bir taarruz, savunulabilecek doğal mevziler vardır. Bununla birlikte Söğüt - İnönü hattı, en gerideki mevzidir, Eskişehir’e kadar savunmaya uygun mevzi yoktur. Daha güneyde Afyon’a kadar olan arazi dikkatle incelenmiş, savunmaya uygun bölgeler tek tek belirlenmiştir.

İnönü Mevzii
İnönü Savunma Mevzii, yaklaşık 30 km'lik bir savunma hattıdır. Kazancı Deresi, mevzii ikiye ayırmaktadır. Kuzeyde kalan savunma hatları, Bursa – Yenişehir – Bilecik – Söğüt yaklaşımını karşılayacak durumdadır. Güneyde kalan savunma hatları ise Bursa – İnegöl – Pazaryeri – Karaköy yaklaşımını örtmektedir. Mevzii, 5 Temmuz 1920 tarihinde 20. Kolordu Komutanlığı tarafından planlanmış, izleyen aylarda tahkimat çalışmaları sürdürülmüştü. Siperlerin çok büyük bir kısmı, “boy siperi” haline getirilmişti. Asıl savunma hatlarının ilerilerinde ön savunma hatları da oluşturulmuştu.
Mevzilerin kuzey kesimi, ileri gözetleme mevzileri oluşturmaya olanak sağlayan arazi yapısı nedeniyle oldukça sağlam konumdadır. Ancak güney kanat, Yunan kuvvetleri Mezit Vadisi'ni aşmayı başaracak olursa, kuşatılma tehdidi altında kalırlardı. Bu riski önleyebilmek için Türk tarafı, Kurşunlu güneyine düşen Kınık Boğazı'nda, yeterince fazla topçu unsurlarınca desteklenen, hareketli birlikler konuşlandırmıştır.

Yunan harekât planı, sınırlı hedefli bir plandır. Siyasi amaç, Batı Anadolu'da askeri bir başarı elde ederek Batılı devletler karşısında saygınlık korumaktır. Askeri amaç ise Bilecik - Bozüyük - Eskişehir bölgesinde toplanmakta olan Türk kuvvetlerini dağıtmak, bu kuvvetlere ait askeri malzemeyi ve demiryolu hattı ile demiryolu köprülerini imha etmektir. Söz konusu demiryolu hattı, Ankara – Eskişehir hattının kuzeye yönelen ayrımıdır ve Bilecik üzerinden Adapazarı ve İzmit'e devam etmektedir. Plana göre harekâta katılan birlikler, ele geçirilen malzemenin geriye taşınması tamamlanıncaya kadar bölgede kalacak, sonrasında geri çekilecektir.
General Papoulas komutasındaki Yunan Küçük Asya Ordusu, harekât için üç taarruz grubu olarak düzenlenmiştir. Ana Taarruz Grubu, 3. İzmir Kolordusu'dur. Kuvvetin ağırlıklı bölümü sağ kanatta olmak üzere Bursa – Eskişehir hattında taarruz edecektir. Sağ kanat, Türk kuvvetlerinin Eskişehir üzerinden geri çekilmesini önleyecektir. Yan Taarruz Grubu, ana grubun kuzey hattından Yenişehir - Bilecik - Söğüt hattından taarruz edecek olan İzmir Tümeni'dir. Güney Taarruz Grubu ise 1. Kolordu'dur. Uşak’dan Banaz yönünde taarruz edecek olan kolordunun görevi, Türk Güney Cephesi’nin kuzeye kuvvet kaydırmasını önlemektir.
1. İnönü Muharebesi Trikupis'in anılarında Avgin Savaşı olarak geçiyor ve bu savaş hakkında Yunan Generali aşağıdaki satırları yazıyor:
"Bütün gün devam eden Avgin Savaşı, en kanlı savaşlardan biri olmuştur. Bizimle kıyas kabul etmeyecek kadar fazla sayıda Türkle çarpışıyorduk. (General Trikupis'in kaynak belirtmeden verdiği Tarafların sayıları ve kayıplar ile ilgili bilgiler, diğer kaynaklarla çelişmekte.) Türk ordusundan Yarbay Hakkı bu hususla ilgili olarak şunları yazmıştır: 'Batı Cephesi (Türk), İnönü'deki düşmandan (Yunan) sayıca çok üstün idi.'
Subaylarla askerlerin hareketi sırf yiğitlik ve fedakarlıktan ibaretti. Fakat Türkler de işitilmemiş bir cesaret ve taassupla dövüşerek birbirini takip eden mukabil hücumlar yaptılar."
Trikupis'in hatıralarından ilgili satırlar, 1. İnönü Muharebesi'nin aşağıdaki ilgili günlerine eklenmiştir.

Bursa doğusunda örtme kuvveti olarak bulunan 24. Tümen komutanlığı, 3 Ocak 1921 tarihinde Batı Cephesi Komutanlığı'na gönderdiği raporda, İznik Gölü güneyinde ve Bursa dolaylarında Yunan kuvvetlerinin toplanmakta olduğu ve Bursa'ya yeni kuvvetler getirildiği bilgisini iletmiştir. Tümen Komutanlığı, elde edilen bu bilgiler ışığında Yunan kuvvetlerinin Pazaryeri genel hattından taarruz etmelerinin beklenmesi gerektiğini bildirmektedir. Bu istihbarat üzerine Geyve'den Bursa güneyine kadar hilal şeklinde konuşlanmış olan 24. Tümen kuvvetleri Pazaryeri yönüne yoğunlaştırılmıştır. Tümenin süvari unsurları ise İnönü Mevzii'ne kaydırılmış, Gökbayrak Taburu ise, Yunan kuvvetlerinin Köprühisar yönünde taarruz etmesi durumunda geri hatlarına hücum etmek üzere Bozüyük'e getirilmiştir.

Yunan kuvvetlerinin Bursa ci

Bitlis, Bitlis ilinin merkezi olan şehirdir. Merkez ilçeye bağlı üç bucak vardır. Doğu Anadolu Bölgesi'nde yer alan Bitlis'in, güneyinde Siirt, batısında Muş, kuzeyinde Ağrı ve doğusunda Van Gölü vardır. Bitlis, Kaleleri ve İslam eserleriyle önemli bir ildir. Bitlis merkez ilçe Sosyo-ekonomik gelişmişlik indeksinde Türkiye genelinde 359, il genelinde 1. sıradadır.

Yerleşimin kuruluşu kesin olarak bilinmemektedir. Bitlis şehrinde yerleşimin Bitlis Kalesi'nin inşasıyla birlikte başladığı değerlendirilmektedir. Kalenin, Büyük İskender'in komutanı Badlis tarafından MÖ 312 tarihinde inşa ettirildiği ve adına ithafen yerleşime adının verildiği rivayet edilmektedir. Evliya Çelebi de kale adını "İskenderi Bedlis" olarak tanımlamış ve bu adın İskender ve Bedlis adındaki komutanından geldiğini ifade etmiştir. İskender'in ölümünden sonra Seleukos İmparatorluğu'nun hakimiyetinde kalmıştır. Sasani-Roma mücadelesinde sınır hattındaki konumuyla sık sık el değiştirmiş, Roma hakimiyetindeyken 395 yılında yaşanan bölünmeyle Doğu Roma hakimiyetinde kalmıştır. 641 yılında İyaz bin Ganm komutasındaki Râşidîn Halifeliği kuvvetlerince ele geçirilmiştir. Bundan sonraki süreçte Bizans-Arap çekişmesine sahne olan yerleşim Muhammed bin Mervân komutasındaki Emevi kuvvetlerince ele geçirilmiştir. Emeviler'den sonra Abbâsîler'in zayıflamasının ardından Hamdânîler ve sonrasında Mervânîler'in hakimiyetine girmiştir. 11. yüzyıl ortalarından itibaren Selçuklu akınlarına uğrayan yerleşim 1085 yılı Mayıs ayında Fahrüddevlet Şah tarafından Selçuklu hakimiyetine katılmıştır. Selçuklu idaresine girilmesiyle Dilmaçoğlu Mehmed Bey'e ikta olarak verilmiş ve Dilmaçoğulları Beyliğinin merkezi olmuştur. Dilmaçoğulları'nın zayıflamasıyla Ahlatşahlar, Artuklular ve yeniden Ahlatşahlar egemenliğinden sonra Bitlis şehri 1207 yılında Eyyûbîler'in hakimiyetine girmiştir. 1229 yılında Harezmşah hükümdarı Celâleddin Harezmşah Doğu Anadolu'da ilerlemeye başlamış ancak 1230 yılında Yassıçemen Muharebesi'nden galip çıkan Anadolu Selçukluları Bitlis'i ele geçirmiştir. 1231 yılında Moğollar şehri ele geçirerek kalesini yıkmış ancak ertesi yıl Anadolu Selçukluları yeniden şehri ele geçirerek kaleyi tamir etmiştir. 14. yüzyılda Şerefoğulları Ailesinin idaresindeki şehir Karakoyunlular, 1467 yılında da Akkoyunluların hakimiyetine girmiştir. Akkoyunlulardan sonra Safevi hakimiyetine giren yerleşim, 1514 yılındaki Çaldıran Muharebesi'nden sonra Bitlis Emiri Osmanlılara tabi olmuştur.
Osmanlı idaresine girmesiyle Diyarbakır Eyaleti'nin Bitlis Sancağının merkezi olan şehir hükûmet sisteminde Şerefhanoğullarına bırakılmıştır. Ancak Bitlis hakiminin Safeviler'e tabi olması sonrasında Irakeyn Seferi esnasında Ulama Paşa tarafından Osmanlı topraklarına katılmıştır. 1535 tarihinden sonra hükûmet statüsü kaldırılarak normal sancak statüsüne alınmış ve sonrasında Van Eyaletine bağlanmıştır. 16. yüzyıl sonlarına doğru Şerefhanoğulları ailesinin tekrar Osmanlı hakimiyetini tanımasıyla Bitlis şehri hükûmet (ocaklık) statüsünde Şerefhanoğulları Ailesinden beyler tarafından yönetilmeye başlanmıştır. Bitlis'te ilk tahrir 1540 yılında yapılmış olup buna göre şehir 16'sı gayrimüslim ve 10'u müslüman olmak üzere toplam 26 mahalleden oluşmaktadır. Buna göre bu tarihte şehirde tahmini olarak 5.620'sı gayrimüslim ve 1.410'u müslüman olmak üzere toplam 7.030 kişi yaşamaktadır. Evliya Çelebi, Seyahatnamesi'nde Bitlis'in hükûmet statüsünde olduğunu ve bu dönemde Bitlis hakimi olan Abdal bin Ziyaed-din ile görüştüğünü belirtirken Bitlis şehrinde kale içinde 300 ev, aşağı kalede çarşı, bedesten ve pazara ilave birkaç yüz ev olduğunu kale dışında da 5.000 evin var olduğunu ifade etmiştir. Evliya Çelebi'nin kayıtlarına göre Bitlis'te 2.100 dükkân, 17 müslüman ve 11 gayrimüslim mahallesi bulunmaktadır. Evliya, gayrimüslimleri "Arabi ve Yakubi Ermeni" olarak tanımlarken şehirde yaşayan gayrimüslimlerinin tamamının Ermeniler'den oluştuğunu belirtmiştir. Burada Yakubi ifadesi kafa karışıklığına sebep olmakta olup bunların az sayıda Süryani ailelerden olduğu da değerlendirilmektedir. Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesinin bazı bölümlerinde 17 müslüman mahallesi geçerken bazı bölümlerinde ise Hüsrev Paşa, Şam, Zindan, Çorum, Çinedar, Kızılmescid, Şeyh Hasan, Çeyrek, Kücür, Gökmeydan, Kömüs, Taklaban, Takşut, Arab Köprüsü, Avul Meydanı, Karadere, Avih, Değirmen ve Han Bağı olmak üzere 19 müslüman mahallesinin adı yazılmıştır. Şehirde 1 meydan (Çevgan Meydanı), 2 çarşı (Hüsrev Paşa ve Debbağhane), 3 cami (Saraçhane, Şerefeddin, Şeref Han), 13 mescit, 8 han, 7 hamam, 4 ziyaret yeri, 3 saray ve 1 mektep bulunmaktadır.
18. ve 19. yüzyıl ortalarına kadar hükûmet statüsü olması nedeniyle tahrir ve diğer vergilendirme yapılmaması nedeniyle yerleşim hakkında bilgiye ulaşılamamaktadır. 19. yüzyıldan itibaren şehre gelen seyyah, misyoner, diplomatik temsilci gibi yabancıların yorumlarına dayanarak nüfus hakkında bilgi sahibi olunmaya çalışılmaktadır. 1813-14'te Bitlis'e gelen İngiliz seyyah John Macdonald Kinneir, Bitlis merkez kazasının (nahiye ve köylerle birlikte) nüfusunun yaklaşık 26.000 kişi olduğunu ve bu nüfusun Kürt, Türk, Ermeni ve Süryanilerden oluştuğunu belirtmiştir. Bitlis merkez nüfusunun ise yaklaşık 12.000 kişi olduğunu ve nüfusun müslümanlarla Ermeniler arasında yarı yarıya bölündüğünü ifade etmiştir. 1890'da Bitlis'i ziyaret eden İngiliz misyoner İsabella L. Bird şehirdeki Ermeni nüfusunu 2000-5000 kişi arasında olduğunu yazmıştır. Şemseddin Sâmi, şehrin nüfusunu 15.000 kişi olarak belirtmiş; bu nüfusun üçte ikisinin Müslüman Kürtlerden, üçte birinin ise Ermenilerden oluştuğunu ifade etmiştir. Ermeni Patrikliğine göre I. Dünya Savaşı öncesinde Bitlis şehir merkezinde 7.241 Ermeni bulunmaktadır. 1872 yılında Bitlis'te belediye teşkilatı kurulmuş, Belediye Binası da 1899-1900 yıllarında tamamlanmıştır. II. Abdülhamid döneminde Bitlis şehir merkezinde Hersan, Taş, Zeydan ve Kızıl Mescid isminde dört ana mahalle bulunmaktatır. 1880 yılında Zeydan Mahallesinde sadece Müslümanlar yaşarken, Taş Mahallesindeki 1.800 hanenin 1200'ü, Hersan Mahallesi'ndeki 1.100 hanenin 800'ü, Kızıl Mescid Mahallesi'ndeki 1.200 hanenin 750'sinin Müslümanlara ait olduğu belirtilmiştir. Rus General Mayewski, raporunda şehir merkezinde yaşayanları Türk ya da Türkleşmiş Kürt olarak tanımlamıştır. 1880 yılında ise şehir merkezinde 3.000'i Kürt, 550'si Türk ve 1.550'si Ermeni olmak üzere toplam 5.100 hane yer almaktadır. Aynı yılda Bitlis merkezde 75 Süryani varken 1914 yılında bu sayının 350 olduğu ifade edilmiştir.. 29 Mart 1907 tarihinde meydana gelen depremde Bitlis şehir merkezindeki 4.000 evden 300'ü tamamen yıkılmış, kalanlarında ise hasar meydana gelmiştir. Depremde 8 kişi ölmüş, çok sayıda kişi yaralanmıştır.
Osmanlı kayıtlarına göre, 25 Ekim 1895'te Ermeni çetecilerince Cuma namazı esnasında camilere saldırmaları, evleri yakmaları ve işyerlerini yağmalamaları ile başlayan çatışmalarda Müslümanlardan 38 kişi ölmüş ve 137 kişide yaralanırken Ermenilerden 139 kişi ölürken 40 kişi de yaralanmıştır.

Bitlis, Türkiye'nin Doğu Anadolu Bölgesi'nde, Yukarı Murat-Van Bölümü sınırları içerisinde yer almaktadır. Doğu ve güneydoğudan Van, kuzeyden Muş ve Ağrı, güneyden Siirt ve batıdan Batman illeri ile çevrilidir. İlin yüzölçümü 8.294 km2 olup, idari olarak Merkez, Ahlat, Adilcevaz, Tatvan, Hizan, Güroymak ve Mutki olmak üzere yedi ilçeden oluşmaktadır.İl coğrafyası, büyük oranda dağlık ve volkanik arazilerden meydana gelir. Bitlis'in topoğrafyasına Süphan Dağı (4.508 m) ve Nemrut Dağı (2.948 m) gibi iki büyük volkanik kütle hakimdir. Süphan, ilin kuzeydoğusunda yer alırken, Nemrut Dağı ise güneydoğusunda, Van Gölü kıyısında bulunur. Nemrut Dağı'nın zirvesinde, Türkiye'nin en büyük krater gölü olan Nemrut Gölü yer alır. Dağlık alanların aralarında Rahva, Ahlat ve Güroymak gibi verimli platolar ve ovalar mevcuttur. Hidrografik açıdan zengin olan Bitlis, Türkiye'nin en büyük gölü olan Van Gölü'ne kıyısı bulunmasıyla öne çıkar. Ayrıca il sınırları içerisinde volkanik kökenli Nazik, Arin ve Aygır Gölleri de bulunmaktadır. İlin akarsu şebekesi ise büyük ölçüde Dicle Nehri havzasına dökülen Bitlis Çayı, Botan Çayı ve Garzan Çayı gibi kollar ile Fırat havzasını besleyen Karasu gibi akarsulardan oluşur. İlde, yüksek rakımın etkisiyle şiddetli Sert Karasal İklim şartları gözlemlenir. Kışlar uzun, dondurucu soğuklukta ve yoğun kar yağışlı geçerken, yazlar kısa, sıcak ve genellikle kuraktır.
Bitlis geneli dağlar ve platolardan oluşmaktadır. Bu nedenle hayvancılığa daha elverişli bir kenttir. Bitlis şehir merkezinin rakımı (deniz seviyesinden yüksekliği) yaklaşık 1.605 metredir.

Bitlis'te Bitlis Eren Üniversitesi adında bir üniversite bulunmaktadır. 17 lise, 34 ortaokul ve 84 ilkokul bulunmaktadır.

2014 yerel yönetim seçimlerini BDP'nin adayı Hüseyin Olan kazandı. 26 Kasım 2016 tarihinde İçişleri Bakanlığınca görevden uzaklaştırılan Bitlis Belediye Başkanı Hüseyin Olan'ın yerine, 27 Kasım'da Bitlis Valisi olan Ahmet Çınar başkanvekili olarak atandı.
31 Mart 2024 yerel seçimlerini AK Parti adayı Nesrullah Tanğlay kazanmış olup, geçerli oyların %38,23'ünü almıştır.

 Isparta Türkiye
 İstanbul Türkiye
 Bursa Türkiye
 Konya, Türkiye
 Samsun, Türkiye (2017)

Harkuşta

Bitlis Valiliği26 Nisan 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bitlis Belediyesi18 Eylül 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bitlis Haber27 Şubat 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bitlis Muharebesi (Rusça: Битлисское сражение / Bitlisskoye srazhenie), 1916 yılının yaz aylarında Bitlis şehri için Rusya İmparatorluk Kuvvetleri ve Osmanlı ordusu arasında gerçekleşmiş bir dizi çatışmadır.

Bitlis, ilk olarak 2-3 Mart'ta Rusya İmparatorluk Kara Kuvvetlerinin 2. Kafkas Kolordusu tarafından düşürüldü. Mustafa Kemal'in alay komutanlarından aldığı bilgilere göre ani bir saldırı olmayacaktı. Ama alay komutanları yanıldı ve Mirliva Mustafa Kemal'e yanlış bilgi verdi. Ruslar ani bir baskınla Mustafa Kemal'in birliklerini dağıttı ve bölgeyi ele geçirdi. Mustafa Kemal, alay komutanlarının kendisini yanlış bilgilendirmesi üzerine, onları Divan-ı Harb'e gönderdi. Ancak 1 Ağustos'ta taarruza geçen Mirliva Mustafa Kemal Paşa komutasındaki Osmanlı 16. Kolordusu, Diyarbekir'e doğru ilerlemekte olan Nikolay Yudeniç komutasındaki Kafkas Ordusunu geri çevirerek 8 Ağustos'ta 5. Fırka ile Bitlis'i, 8. Fırka ile Muş'u geri aldı ve 16. Kolordu Kumandanı Mustafa Kemal, Ruslara karşı aldığı 8 Ağustos'taki zaferi şu telgrafla bildirdi:"Muş dün ve Bitlis bugün kolordumuz tarafından zapt ve işgal edilmiştir. Yenilgiye uğratılmış düşman kuvvetleri takip edilmektedir."
Bazı kaynaklara göre 24 Ağustos 1916'da Rus kuvvetleri tarafından Bitlis ve Muş tekrar alındı fakat bazılarına göre ise 24-25 Ağustos'ta yapılan saldırı geri püskürtüldü. Osmanlılar yaklaşık yarısı savaş esiri olmak üzere 34.000 kayıp verdi.

Muş Muharebesi sırasında gerçekleşen Çapakçur Muharebeleri ile Rus birlikleri geri püskürtüldü. Bitlis ve Muş, Ruslardan geri alındı. Fakat Ruslar 24 Ağustos'ta tekrar tarruz ederek hem Muş hem de Bitlis'i geri almıştır.

Bolayır Muharebesi (Bulgarca: Битка при Булаир), 26 Ocak 1913 tarihinde General Georgi Todorov'un Rila Yedinci Piyade Tümeni ve Binbaşı Fethi Bey'in 27. Piyade Tümeni arasında gerçekleşti. Bulgar Ordusu Bolayır'ı ele geçirdi. 1913 yılının ortalarında Türk Ordusu Bolayır'ı geri aldı.

Güçlü Osmanlı kalesi Edirne, 1912'de savaşın başlamasından bu yana Bulgar ordusu tarafından kuşatmadaydı. Ateşkes görüşmeleri Balkan Ligi'nin Yanya, İşkodra talepleri karşısında tıkanmıştı. Osmanlı birlikleri Rumeli'de Yanya, İşkodra, Edirne ve Çatalca'da direnmeye çalışıyordu. Ocak 1913'ün ortasından itibaren Osmanlı yüksek komutanlığı, ablukayı kırmak için Edirne'ye bir saldırı planı hazırladı.Bu arada Bâb-ı Âli Baskını ile İttihat ve Terakki Cemiyeti, başarısızlığın sorumlusu olarak görülen Nazım Paşa'yı öldürüp yönetime el koymuş ve görüşmelere son verip savaşa başlamıştı. Buradaki amaç Bulgarları iki hat arasında bırakarak yenilmelerini sağlamak ve Edirne'yi geri almak ve Bulgarları Doğu Trakya'dan atmak idi. Bu harekât yanında Bulgar geri hatlarına Şarköy'eden çıkarma yapılması Enver Paşa tarafından öngörülüp planlanmıştı. Ancak bu iki harekâtın kaderi birlikte koordineli hareket etmeye bağlı idi.
Bolayır Kolordusu Komutanı Fahri Paşa olmak üzere Kurmay Ali Fethi ve Hareket Şube Müdürü ise Mustafa Kemal idi. Aynı zamanda Şarköy'den çıkarma yapacak Onuncu Kolordu Komutanı Hurşit Paşa ve Kurmayı Enver Paşa idi. Bolayır Kolordusu ve Onuncu Kolordu subayları 7 Şubat 1913'te Kuvay-ı Müretteba Komutanlık Karargahı'nda durum değerlendirmesi yaptı.

İlerleme 8 Şubat (Jülyen takvimde: 26 Ocak) sabahı Mürettep Tümeni'nin sis örtüsü altında Saros Körfezi'nden Bolayır yoluna doğru ilerlemesiyle başladı. Saldırı, Bulgar mevzilerinden sadece 30,5 metre (100 feet) ötede ortaya çıkarıldı. Saat 7'de Osmanlı topçusu ateş açtı. 13. Piyade Alayı askerleri gibi Bulgar yardımcı topçuları da ateş açtı ve Osmanlı'nın ilerlemesi yavaşladı. Marmara Denizi kıyı şeridinde yoğunlaşan Osmanlı 27. Piyade Tümeni saat 8'den itibaren ilerledi. Osmanlılar üstünlüklerinden dolayı Doğanarslan Çifliği'ndeki mevziyi ele geçirerek Bulgar 22. Piyade Alayı'nın sol kanadını kuşatmaya başladılar. Fakat Şarköy'de 10. Kolordu'yu çatışma alanına taşıyacak vapurların geliş saatinde sıkıntı vardı ama Fahri Paşa ve Ali Fethi'nin bundan haberi olmadan saldırıya planlandığı gibi başlamıştı.
Harekâtta Yedinci Rila Piyade Tümeni'nin komutanlığı hemen tepki gösterdi ve 13. Rila Piyade Alayı'na karşı saldırı emri verdi ve Mürettep Tümenini geri çekilmeye zorladı. Bulgarların kararlı hareketlerine şaşıran Osmanlı kuvvetleri, ilerleyen Bulgar 22. Trakya Piyade Alayı'nı görünce paniğe kapıldı. Bulgar topçusu artık ateşini Doğanarslan Çiflik'e yoğunlaştırdı. Saat 15 sularında Bulgar 22. Alayı, Osmanlı kuvvetlerinin sağ kanadına karşı taarruza geçti ve kısa ama şiddetli bir çarpışmanın ardından Osmanlı geri çekilmeye başladı. Kaçan Osmanlı birliklerinin çoğu, Bulgar topçularının isabetli ateşiyle kayba uğratıldı. Bundan sonra bütün Bulgar ordusu Osmanlı sol kanadına saldırdı ve bozguna uğrattı. Saat 17 civarında Osmanlı kuvvetleri taarruzu yeniledi ve Bulgar merkezine yöneldi, ancak geri püskürtüldü ve ağır kayıplar verdi.Mevki Osmanlı kuvvetlerinden arındırılıp ve Bulgarlarca savunma hattı yeniden düzenlendi. Bolayır muharebesinde Osmanlı kuvvetleri insan gücünün neredeyse yarısını kaybederek tüm teçhizatını savaş alanında bırakmıştır.
Kısaca Şarköy'deki çıkarma zamanında gelmeyince büyük zayiat verildi. Osmanlı Onuncu Kolordu çıkarması beklenirken, Bulgar birliklerinin Şarköy üzerinden saldırı yapmasıyla beraber Bolayır Kolordusu çok sayıda kayıp verdi.

Enver Paşa tüm kayıplara rağmen Şarköy'den taarruz yapmak için yeniden ısrar etti. Fakat yaşanan durum sonrasında Fahri Paşa, Ali Fethi ve Mustafa Kemal buna karşı çıktı. Enver Paşa, Bolayır'a gelerek durumun aslında o kadar kötü olmadığını söyledi. Bolayır Muharebesi ve Şarköy Çıkarması, Osmanlı ordusunun yenilmesi ile sonuçlandı. İki kolordudaki komutanlar, yaşanan yenilgiyi birbirlerinin üzerine atmaya çalıştı. Yaşanan süreç, İttihatçı komutanlar arasında anlaşmazlıklar yaşandığını gün yüzüne çıkardı. Yenilgi sonucunda Ali Fethi ve Mustafa Kemal Paşa istifa etmek istedi ama istifaları kabul edilmedi. 26 Mart'ta Edirne'ye Bulgarlar girdi ve 30 Mayıs'ta Londra Antlaşması ile resmen elden çıktı.
Sonrası Bulgar ordusu Bolayır'ı ele geçirip Londra Antlaşmasının imzalandığı 1913 mayıs-haziran ayına kadar elinde tutmuştur. İkinci Balkan Savaşı sırasında Edirne, Osmanlı tarafından geri alınabildi.

Özel

Genel
Пейчев, А. и др. 1300 години на стража, София, 1984, Военно издателство
Марков, Г. България в Балканския съюз срещу Османската империя, 1912–1913 г., София, 1989, Издателство “Наука и изкуство”
Колектив, История на Българите: Военна история, София, 2007, Труд, 954-528-752-7
Косев, К., Подвигът, София, 1983, Военно издателство
Balkaya, İhsan Sabri (2005). Ali Fethi Okyar (29 Nisan 1880-7 Mayıs 1943) (I. bas.). Ankara: Türk Tarih Kurumu. ISBN 9751617162. 
Okyar, F. (2024), Bolayır Savaşı'ndaki Başarısızlığın Sebepleri, Mevzu Yayın, Ankara.

Bozkurt (İngilizce özgün adı: Grey Wolf), İngiliz asker ve yazar H. C. Armstrong'un 1932 yılında yayımladığı Atatürk biyografisi. Atatürk'ün sağlığında yayımlanan ilk biyografisidir.
Atatürk'ün insani yönlerini ön plana çıkaran ve çok sert bir üslûpla yazılmış olan kitabın uzunca bir süre Türkiye'ye sokulması yasaktı. Yasaklı kitap 1955'ten başlayarak birkaç kez Türkçeye çevrilmiştir. Türkçe basımlarının bazılarında Kemal Atatürk'ün Yaşamı alt başlığı kullanılmıştır. Kimi baskılarında kitabın bazı bölümleri sansürlenmiştir, sansürün gerekçesi de kitap kapaklarında belirtilmiştir.
Bazı İngilizce baskılarında "Gray Wolf: The Life of Kemal Ataturk" (Bozkurt: Kemal Atatürk'ün Yaşamı) uzun adı, bazı İngilizce baskılarında da "An Intimate Study of a Dictator" (Bir Diktatörün Samimi Portresi) alt başlığı kullanılmıştır.

I. Dünya Savaşı'ndan önce Hindistan ordusunda Askeri Ataşe olarak görev yapmış olan Harold Courtenay Armstrong (1892-1943), savaş sırasında istihbarat subayı olarak Arap yarımadasına gönderildi. Birleşik Krallık ordusunda Yüzbaşı rütbesiyle Osmanlı İmparatorluğu'na karşı çarpışıyordu. 1916'da Kut'ül Ammare Kuşatması sonunda Tümgeneral Townshend komutasındaki İngiliz "6. Poona Tümeni" (Hint Tümeni)'yle birlikte Türklere esir düştü. Bağdat, Musul, Halep, Mersin, Ankara üzerinden Kastamonu'ya, oradan da İstanbul'a getirildi. Nihai olarak da merkezi esir kampı olan Afyonkarahisar'a nakledildi. Savaş esiriyken kaçma teşebbüsü ve yakalandıktan sonra  Enver Paşa'ya hakaret etmesi nedeniyle hücreye atıldı. Hücreden çıktıktan sonra esir kampında ayrıcalıklı muamele gördü ve kendisine tüm esir subayların ve erlerin sorumluluğu verilerek onların genel komutanı yapıldı. Esir İngiliz askerler kampta işledikleri suçlardan Türk askeri mahkemelerinde yargılandıklarında hem onların tercümanlığını yaptı hem de dava vekilliklerini üstlendi. Savaş sona ermeden önce Türkiye'den kaçmayı başardı. Türkler hakkında hiç de olumlu düşünceler beslemeyen Armstrong bu kaçışını bile rüşvet vererek gerçekleştirdiğini söylemiştir.
Mütareke yıllarında ise İngiliz Yüksek Komiserliği'nde Askeri Ataşe Yardımcısı olarak bu kez işgal altındaki İstanbul'a gönderildi. Müttefikler adına çeşitli görevlerde bulunduktan sonra 1923 yılında İstanbul'dan ayrıldı. Türkiye'de kaldığı bu birkaç yıllık dönemdeki gözlemlerde bulundu. Aralarında Mustafa Kemal'in de olduğu birçok şahsiyetle temaslarını sürdüren Armstrong bu süre zarfında küllerinden yeniden yükselen bu ülkenin gelişimini gözlemledi, Türkiye ve yakın çevresiyle ilgili aralarında "Bozkurt"un da olduğu beş kitap yazdı. Bu kitaplar: Turkey in Travail (Türkiye Nasıl Doğdu), Turkey and Syria Reborn (Türkiye ve Suriye Yeniden Doğuyor), Unending Battle (Bitmeyen Savaş), Grey Wolf  (Bozkurt) ve Lord of Arabia (Abdülaziz bin Suud).

İlk kez 1932'de İngiltere'de basılan kitap Mustafa Kemal'in sağlığında yayımlanan ilk biyografisidir ve onu putlaştırmayan, insani yönlerini gizlemeye çalışmayan, kimine göre de düşmanca sayılabilecek, sert bir üslûpla yazılmış bir eser olduğu belirtilmiştir. Kılıç Ali hatıralarında kitap için: “Armstrong ismindeki meşhur bir Türk düşmanının yazdığı kitapta, Atatürk’ün aleyhinde bazı kısımlar vardı ve bunun için de Hükûmet tarafından memlekete sokulması men edilmişti.” diye yazmıştır.
Hükûmetin yasakladığı kitabı merak eden Mustafa Kemal, yurt dışından orijinal bir nüshasını getirtti, ünlü sofralarından birinde geç vakitlere kadar ilgililere simültane tercüme ettirerek okuttu, dinledi. Armstrong kitapta "çok yetenekli, inatçı bir enerjiye sahip, ancak insafsız, itici tavırları olan, serkeş mizaçlı, gem vurulmamış zevkleri, ihtirasları olan; dahası, dostluğu tanımayan bir adam" portresi çiziyordu. Sıra onun herkesçe malûm içkisinden bahsettiği satırlara da gelmiştir. Ancak düşmanca bu satırlardan sonra Armstrong "memleketin herhangi bir felâketi veyahut memleketini ve milletini alâkadar edecek herhangi mühim bir hadise zuhur etti mi, onun içkisini de, eğlencesini de bir tarafa bırakıp pençesini hadiselerin üzerine atarak aslan gibi kükrediğini" de belirterek Sezar'ın hakkını Sezar'a veriyordu. Bu satırlar üzerine Mustafa Kemal hiç kızmamış, aksine "Bunun ithalini menetmekle hükümet hataya düşmüş. Adamcağız yaptığımız sefahati eksik yazmış, bu eksiklerini ben ikmal edeyim de kitaba müsaade edilsin ve memlekette okunsun!" diye latife etmişti.
Mustafa Kemal sofrasında verdiği bu sözü unutmadı, kitapla ilgili kimi düzeltmeleri yaptı ve bunlar Necmeddin Sadak'ın kaleminden 7 Aralık 1932'de "Akşam" gazetesinde yayımlandı. Atatürk'ün cevabı, daha sonraları Sadi Borak tarafından Armstrong'tan Bozkurt: Mustafa Kemâl ve İftiralara Cevap ismiyle kitap olarak da yayımlandı.

İngiltere'de 1932 yılında yayımlanan ve çok sert bir üslûpla kaleme alınmış olan biyografik kitap son derece objektiflikten uzak, taraflı ve Mustafa Kemal'in özel hayatını irdeleyen mesnetsiz bölümler içerdiği için Türkiye'de büyük tepki çekti ve İsmet İnönü başkanlığındaki bakanlar kurulu kararıyla yurda girişi yasaklandı. Bu nedenle Türkçeye çevrilmesi ihtimali de pek yoktu. Menderes hükûmeti döneminde, 1951 tarihli Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun'un çıkarılmasından sonra çevrilme ihtimali daha da azaldı. Oysa Kılıç Ali'nin hatıralarında yazdığı gibi, kitabı inceleyen Mustafa Kemal bizzat bu kitabı pek de sakıncalı bulmadığını, bazı eksiklerinin tamamlanarak Türkiye'de yayımlanabileceğini lâtife yaparak da olsa söylemişti.
Kitabın Türkiye'deki ilk çevirisi Peyami Safa tarafından 1955 yılında yapılmıştı. Kimi bölümleri atlanarak yapılan bu çeviri özgün metnin yaklaşık üçte biri kadardı. İstanbul "Sel Yayınları"ndan çıkan kitap zaten küçük boy ve 95 sayfaydı. Oysa özgün versiyonları 300 sayfaya yaklaşıyordu.
Sonraki yıllarda yapılan çeviriler de kitaptan özel hayata ilişkin tartışmalı ve dayanaksız bölümler çıkartılarak yayımlanabilmiştir. Örneğin 2005 yılında "Nokta Yayınları"ndan çıkan çevirinin kapağında "Kadıköy 4. Sulh Ceza Mahkemesi'nin 31.1.1997 tarih ve 1997/23 müteferrik no'lu kararına göre 5816 sayılı kanuna aykırı bulunan kısımlar kitaptan çıkarılmıştır" ibaresi yer almaktaydı. Bu kez sayfa sayısı 248 olmuştu. Sayfa sayısındaki artıştan da anlaşıldığı üzere, ayrıca kitabın önsözünde belirtildiği gibi çok az bir bölüm bu son çeviriden çıkartılmıştır.

Atam.gov.tr'de Prof. Dr. Mustafa Yılmaz'ın kitapla ilgili analizi 10 Aralık 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Scribd.com 11 Şubat 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.'da tekstin tamamı (Türkçe)
Kitapla ilgili geniş analizler
 Vikisöz'de Bozkurt (kitap) ile ilgili sözler mevcuttur.

Britanya İmparatorluğu (İngilizce: British Empire), Birleşik Krallık veya öncül devletleri tarafından yönetilen dominyonlar, sömürgeler, himayeler ve mandalar ile diğer bağımlı bölgelerden oluşmuş olan imparatorluktur. 16. ve 17. yüzyıllarda İngiltere Krallığı tarafından kurulan denizaşırı sömürgeler ve ticaret karakolları olarak başlamıştı. En güçlü döneminde tarihteki en geniş topraklara sahip devlet olmasının yanı sıra bir yüzyıldan fazla bir süre boyunca dünyanın en önde gelen küresel gücüydü. 1922'de 458 milyon kişi, yani dünya nüfusunun neredeyse dörtte biri, Britanya İmparatorluğu'nun egemenliği altındaydı ve toprakları 33.000.000 km2'lik alanı kapsıyordu. Bu derece geniş bir coğrafyaya hükmettiği için siyasi, dilsel ve kültürel kalıtı hâlen yaygın olarak devam etmektedir. Gücünün doruklarındayken, dünya geneline yayılmış toprakları nedeniyle her zaman en az bir bölgesinde gün ışığı olmasından ötürü "üzerinde güneş batmayan imparatorluk" olarak da tanımlanmaktaydı.
15. ve 16. yüzyıllardaki coğrafi keşifler boyunca İspanya ile Portekiz Avrupa'nın dünyayı keşfetme girişimlerinin öncüleriydiler ve bu süreçte denizaşırı imparatorluklar kurdular. Bu imparatorluklarda bulunan maddi servete kendileri de sahip olmak isteyen İngiltere, Fransa ve Hollanda; Amerika ve Asya'da kendi sömürge ve ticaret ağlarını kurmaya başladılar. 17. ve 18. yüzyıllarda Hollanda ve Fransa ile sürdürdüğü birkaç savaşın sonucunda İngiltere (İskoçya ile 1706'da yapılan Birlik Antlaşması'nın 1707'de yasalaşmasından sonra Britanya), önce Kuzey Amerika'da, East India Company'nin faaliyetleri sonrasında ise Hint altkıtasında baskın güç oldu. Bununla birlikte, 1783'te bağımsızlık savaşından sonra, imparatorluğun en yüksek ve en eski sömürgeleri arasında olan Kuzey Amerika'daki On Üç Koloni kaybedildi. Bu gelişme sonrasında Britanya'nın dikkati Afrika, Asya ve Büyük Okyanus'a yoğunlaştı. 19. yüzyılın başlarında, Napolyon Fransası'nın Devrim Savaşları ve Napolyon Savaşları'ndan mağlup ayrılmasıyla birlikte Britanya'nın, daha sonraları Pax Britannica ("Britanya Barışı") olarak adlandırılan yaklaşık bir yüzyıllık süreç boyunca herhangi bir dirençle karşılaşmadan süren bir öncülüğü vardı ve dünya genelinde topraklarını genişletmeye devam etti. Bu dönemde gerçekleşen Sanayi Devrimi de imparatorluğun ilerleyişinde pay sahibi olmuştu. Kendi sömürgeleri dışında, Asya ve Latin Amerika'daki çeşitli bölgeleri de ticari bakımdan gayriresmî olarak kontrol ediyordu. 19. yüzyılda nüfusun görece hızlı bir şekilde artması sonucunda yeni hammadde ve pazar arayışlarına girişilerek dünyanın farklı noktalarına keşifler düzenlendi ve özerk yönetilen dominyonlar kuruldu.
20. yüzyılın başlarında, gelişen Almanya ve Amerika Birleşik Devletleri ekonomileri, Britanya ile mücadele edecek seviyeye ulaşmaya başladı. Britanya ve Almanya arasında peş peşe gelen askerî ve ekonomik gerilimler, I. Dünya Savaşı'nın en büyük nedenlerindendi ve Britanya, imparatorluğuna çok yüksek bir seviyede bağımlı olarak bu savaştan zaferle ayrıldı. Finansal bakımdan bu çatışmanın Britanya için gerilimli bir etkisi vardı ve savaştan hemen sonra imparatorluğun daha da genişlemesine karşın artık eşsiz bir sanayi ya da askerî bir güç değildi. II. Dünya Savaşı'ndan galip çıkmasına karşın, savaş boyunca Güneydoğu Asya'daki toprakların Japonya tarafından işgâl edilmesinden dolayı itibarının zarar görmesi nedeniyle Britanya İmparatorluğu'nun dağılması hızlandı. Savaşın bitmesinden iki sene sonra Britanya'nın en yoğun nüfuslu ve en değerli sömürgesi Hindistan bağımsızlığını kazandı.
20. yüzyılın geri kalanında Avrupa güçleri tarafından yapılan daha büyük bir küresel dekolonizasyon hareketi bağlamında imparatorluğun topraklarının çoğu bağımsızlığını elde etti ve bu süreç 1997'de Hong Kong'un Çin'e geri verilmesiyle sona erdi. Bağımsızlıktan sonra birçok eski Britanya sömürgesi İngiliz Milletler Topluluğu üyesi oldu. Günümüzde ise 14 bölge hâlâ Britanya'nın egemenliği altındadır; bunlar Britanya Denizaşırı Toprakları olarak adlandırılmaktadır.

Britanya İmparatorluğu'nun temelleri, iki ayrı krallık olan İngiltere ve İskoçya krallıklarına dayanmaktadır. Denizaşırı keşiflerde İspanya ve Portekiz'in başarılarının ardından İngiltere Kralı VII. Henry, Asya'ya Kuzey Atlas Okyanusu'ndan ulaşan bir rota bulması için 1496 yılında John Cabot'u görevlendirdi. Cabot 1497 yılında, Amerika'nın Avrupalılar tarafından keşfinden beş yıl sonra yola çıktı ve Newfoundland kıyısına ulaşarak -ki bu sırada Kristof Kolomb gibi Asya'ya ulaştığını sanmaktaydı- bir koloni kurmaya yönelik herhangi bir çalışmaya başlamadı. Cabot, ertesi yıl Amerika'ya bir seyahat daha düzenlese de gemilerinden bir daha haber alınamadı.
16. yüzyılın sonlarında, I. Elizabeth dönemine kadar Amerika'da İngiliz kolonileri kurmaya yönelik herhangi bir girişimde bulunulmadı. Protestan Reformu sonrasında İngiltere ile Katolik İspanya karşı karşıya geldi. 1562 yılında Atlas Okyanusu'ndaki köle ticareti sistemine girme amacıyla, John Hawkins ve Francis Drake'e İngiltere kraliyeti tarafından, Batı Afrika açıklarında köle taşıyan İspanyol ve Portekiz gemilerine saldırma yetkisi verildi. Bu çabalar sonuçsuz kaldı ve daha sonra, İngiliz-İspanyol Savaşı şiddetlenince I. Elizabeth, Amerika'daki İspanyol limanlarına ve Yeni Dünya'nın hazineleriyle geri dönen İspanyol gemilerine saldırı izni verdi. Bu sırada Richard Hakluyt ve "Britanya İmparatorluğu" ismini ilk kullanan yazar olan John Dee gibi yazarlar İngiltere'nin kendi imparatorluğunun kurulması için baskı yapmaya başladı. Bu dönemde İspanya Amerika'ya yerleşmiş, Portekiz Afrika'dan Brezilya ve Çin kıyılarına ticaret merkezleri ve limanlar kurmuş, Fransa ise daha sonraları Yeni Fransa adını alacak olan Saint Lawrence Nehri civarına yerleşmeye başlamıştı.
1576 yılında Muscovy Company'nin maddi desteğiyle yelken açan Martin Frobisher, aynı yıl vardığı Baffin Adası'na ertesi yıl döndü ve adanın güney kesiminde Kraliçe Elizabeth adına hak iddia etti. 1578 yılında bir seyahat daha gerçekleştirerek Grönland'a ulaşan ve burada da hak iddia eden Frobisher, Baffin Adası'ndaki Frobisher Körfezi civarında başarısız bir yerleşim kurma girişiminde de bulundu. 1577-1580 yılları arasında Dünya'yı dolaşan Francis Drake, 1578'de Horn Burnu açıklarında ve Macellan Boğazı'ndaki birer adayı "Elizabeth Adası" olarak adlandırarak üzerlerinde kraliyet adına hak iddia etti. 1579'da ise Kaliforniya'nın kuzey sahillerine ulaştı ve bölgeyi "New Albion" olarak adlandırarak kraliyet topraklarına kattı. Ancak Drake'in üzerinde hak iddia ettiği topraklarda yerleşim kurulamamıştı.

İspanya ve Portekiz'e kıyasla denizaşırı koloni kurma girişimlerine daha geç başlayan İngiltere, 1169 yılındaki Norman işgali ile birlikte İrlanda'ya yerleşmeye başlamışlar ve 16. yüzyılda, İngiltere ve İskoçya'da bulunan Protestanlar adaya getirilmişti. Bu sayede İrlanda topraklarına el konulup "West Country men" adlı bir grup başta olmak üzere İrlanda Plantasyonları'nın kurulup bölgenin sömürgeleştirilmesinde rol oynayanların çoğu Kuzey Amerika'nın sömürgeleştirilmesinde de rol aldı.

1578 yılında I. Elizabeth, Humphrey Gilbert'e denizaşırı keşif için izin verdi. Aynı yıl içerisinde Gilbert, Kuzey Amerika'da korsanlık yapmak ve koloni kurmak amacıyla yola çıksa da Karayipler'e doğru yol alırken henüz Atlas Okyanusu'nu geçemediği sırada keşif yolculuğu iptal edildi. Gilbert, 1583 yılında Newfoundland adasına varmak için bir kez daha yola çıktı. Newfoundland'a ulaştığında adanın limanında İngiltere adına hak iddia etse de geride yerleşimci bırakmamıştı. Gilbert, İngiltere'ye dönüş yolculuğundan sağ kurtulamazken 1584'te kraliçeden izin almayı başaran üvey kardeşi Walter Raleigh, Gilbert'in izinden gitti ve günümüzde Kuzey Karolina topraklarında olan Roanoke Kolonisi'ni kurdu. Ancak ikmal eksikliği nedeniyle koloninin varlığı 1590'larda sonlandı.
1603 yılında İngiltere tahtına geçen Kral I. James, 1604 yılında İspanya ile devam eden savaşı bitiren Londra Antlaşması'nı imzaladı. Artık en büyük düşmanıyla barış imzalamış olan İngiltere, diğer ülkelerin koloni altyapılarına saldırmaktansa kendi denizaşırı kolonilerini kurmaya başladı. 17. yüzyılın başlarında Kuzey Amerika ve Karayipler'deki görece küçük adalara İngiliz yerleşimlerinin gerçekleşmesi ve East India Company başta olmak üzere kolonileri ve denizaşırı ticareti yönetmek amacıyla özel şirketler kurulmasıyla Britanya İmparatorluğu şekillenmeye başladı. 18. yüzyılın sonlarına doğru Amerikan Bağımsızlık Savaşı'nın sonucu olarak On Üç Koloni'nin kaybedilmesine kadar süren bu dönem, daha sonraki kaynaklarda "Birinci Britanya İmparatorluğu" olarak adlandırılmaktadır.

İlk başlarda İngiltere, Karayipler'de bazı başarısız sömürgeleştirme girişimleri yaşadı. 1604 yılında Guyana'da bir koloni kurma denemesi yapılsa da koloni iki yıl varlığını sürdürebildi ve asıl amacı olan altın yatakları bulma hedefine ulaşamadı. 1605'te Saint Lucia'da gerçekleştirilen koloni kurma girişimi yaklaşık dört-beş hafta, 1609'da Grenada'daki koloni kurma girişimi ise 6 ay kadar sürdü ve bu yerleşimler terk edildi. 1623'te Saint Kitts (1629'da İspanyolların eline geçse de ertesi yıl yapılan antlaşmayla tekrar İngiliz kontrolü sağlandı), 1625'te Saint Croix (1650'de İspanyol kontrolüne geçti), 1627'de Barbados, 1628'de Nevis, 1632'de Montserrat ve Antigua, adalarında başarılı yerleşimler kurulabildi. Püritenler tarafından 1629'da kurulan Providence Island Company; 1631 yılında Providencia Adası (1641'de İspanyollar tarafından alındı), ilerleyen yıllarda ise Miskito Sahili'nin bir bölümünde egemenlik kurarak buraları kolonileştirildi. 1665'te patlak veren İkinci Hollanda-İngiltere Savaşı sebebiyle Hollanda'nın Karayipler'deki topraklarına saldıran İngilizler; 1665 yılında Sint Eustatius, Tobago ve Surinam'ı ele geçirse de ertesi yıl Fransa ile savaşın başlamasıyla Sint Eustatius ve Tobago'nun yanı sıra Antigua ve Saint Kitts Fransız kontrolüne girdi. 1650'de kolonileştirilse de 1666'da Fransızların kontrolüne giren Anguilla ile 1666'da Fran

1593-1606 Osmanlı-Avusturya Savaşı ya da genel tarih kaynaklarındaki kullanımlarda Long Turkish War (Türkçe: Uzun Türk Savaşı), Osmanlı Devleti ile Kutsal Roma İmparatorluğu arasında sınır çatışmalarının artması ve Bosna Beylerbeyi Telli Hasan Paşa'nın 1593 yılında Kulpa'da ağır yenilgiye uğraması sonucunda başlayan savaştır.
Savaş, iki imparatorluğun ordularının 1596 yılında topyekün karşı karşıya geldikleri ve Osmanlılar'ın zaferiyle sonuçlanan Haçova Muharebesi haricinde, ortak ölçekli birliklerin çarpışmaları ve stratejik önemdeki kalelerin karşılıklı olarak fethedilmesi/kuşatılması/kaybedilmesi şeklinde seyretti.
1606 yılında akdedilen Zitvatorok Antlaşması'yla son bulan savaş sonucunda Osmanlı Devleti Eğri ve Kanije gibi stratejik kaleleri topraklarına katarken, yine Osmanlı Devleti'ne bağlı Erdel Prensliği de topraklarını Slovakya'ya doğru genişletti. Bununla birlikte, bu antlaşmayla Osmanlı Padişahı'nın Kutsal Roma İmparatoru'nun diplomatik denkliğini kabul etmesi Osmanlılar'ın ilk defa üstünlüklerini yitirdiklerine işaret ettiği gibi, keza Kutsal Roma İmparatorluğu'nun Orta Macaristan için 1533'ta imzalanan İstanbul Antlaşması'ndan beri ödediği 30.000 altın verginin kaldırılması da Osmanlıların bu topraklar üzerinde talep ettikleri haklardan feragat ettikleri anlamına geldi. 
Savaşın başından itibaren Osmanlı Devleti'ne bağlı Romen prenslikleri Eflak, Boğdan ve Erdel'in (tarihte ilk kez birleşerek) Osmanlılara karşı ayaklanmaları ve Kutsal Roma İmparatorluğu'na bağlanmaları Osmanlıların güçlerini fiilen iki cepheye bölmelerini gerektirdi. Osmanlı Devleti 1599'da Anadolu'da başlayan Celali isyanları, 1603'te önce İstanbul'daki Zorba İsyanı ardından doğuda İran'la savaşın yeniden başlaması nedeniyle çok cepheli bir mücadele içine girdi ve bunalımlı yıllar yaşadı.
Kutsal Roma İmparatorluğu ise özellikle 1604 yılından itibaren ekonomik sıkıntılar, savaşlarındaki asker kaybı ve Erdel'de başlayan Boçkay Ayaklanması nedeniyle tüm cephelerde bir çözülme yaşadı ve barışa razı oldu.
13 yıl süren bu savaş iki İmparatorluk arasında o tarihe kadarki en uzun harp olurken, Zitvatorok Antlaşması ise 1663'e kadar fiilen 57 yıl geçerli kaldı. Nitekim, Osmanlı Devleti 1639'a kadar İran'la savaşlara (1645'ten itibaren ise Venedik'le başlayan Girit Savaşı'na) odaklanırken, Kutsal Roma İmparatorluğu da 1618'den itibaren tüm kaynaklarını 30 Yıl Savaşları'na vakfetti.

Osmanlı Devleti'nin, İran'a karşı olan zaferinden sonra batıda bazı gelişmeler oldu. Avusturya, yıllık vergisini geciktiriyor, sınırlarda olaylar çıkarıyordu. Bu nedenle, Bosna beylerbeyi Telli Hasan Paşa, Avusturya'ya sefer düzenledi. 1.000 esir, 12 top ve birçok ganimet alıp geri döndü. Ama bu Avusturya ilişkilerini daha da kötüye itti. Böylece Avusturya saldırılara başladı. Ardından Telli Hasan Paşa komutasındaki bir Osmanlı ordusunu Sisak-Moslavina denen yerde pusuya düşürerek neredeyse tümüyle imha etti (Kulpa Bozgunu). Bunun üzerine, Divanda savaşa karar verildi. Ancak neredeyse tüm Avrupa ülkeleri, Avusturya'yı destekliyordu.

19 Temmuz'da İstanbul'dan harekete geçen Serdar-ı ekrem Sadrazam Koca Sinan Paşa 4 Eylül gibi sefer mevsimi açısından geç bir tarihte Belgrad'a ulaştı. Kutsal Roma İmparatorluğu da Yanıkkale civarında yaklaşık 20.000 kişilik bir ordu toplamıştı. Budin Beylerbeyi Hasan Paşa'nın eyalet askerleri de orduya katıldıktan sonra Türk ordusu sınır bölgesine yürüdü ve 10 Ekim'de Bespirim'i kuşattı. 3 gün dayanabilen kale garnizonu 13 Ekim'de teslim oldu. Ardından, 19 Ekim'de Palota kuşatıldı ve 21 Ekim'de bu kale de teslim oldu. Türk birliklerinin Viyana'ya mesafesi 200 kilometreden yakındı.

Alınan esirlerden Yanıkkale civarındaki Alman ordusunun İstolni Belgrad'a yürüyecekleri duyumu alınmışsa da, Kasım ayının yaklaşması nedeniyle, kışlağa çekilerek müteakip bahar harekâta devam etme fikri ağır basmıştı.
Türk ordusunun, herhangi bir çarpışma vermeksizin önce Budin sonra Belgrad'a kışlamak üzere çekilmesi üzerine serbest kalan Alman ordusu, beklendiği üzere İstolni Belgrad'a ilerledi. Bu orduyu karşılamak üzere ihtiyatsız bir şekilde bölgeye ilerleyen Budin Valisi Hasan Paşa, sayı ve teçhizat açısından dezavantajlı konumda olmasına bakmaksızın taarruz edince, 4 Kasım'daki muharebede ağır bir yenilgi aldı.
Bu muharebeyle Kulpa Bozgunu'ndan sonra aynı yıl içinde Türk birliklerine ikinci büyük yenilgiyi tattıran Alman ordusu, Slovakya bölgesindeki Osmanlı kalelerinin üzerine yürüdü ve Kasım ayı içinde Filek, Kekkö, Dvin, Somoskö, Devam, Boyak, Seçen, Dregeli ve Hayasko'yu ele geçirdi. Avusturya Arşidükü Matthias komutasındaki bir birlik ise Neograd'ı zaptetti.

Serdar-ı ekrem Koca Sinan Paşa Bespirim ve Palota'nın kolayca alınmasından sonra İstanbul'a bir zafername göndermiş, ancak sonraki kayıplar neticesinde takviye istemek zorunda kalmıştı. Bu takviye beklenirken Alman ordusu mevsim erkenken harekete geçti. 4 Mayıs'ta Avusturya Arşidükü Mathias komutasındaki bir kolordu Estergon'u, Stirya Valisi Christoph von Teuffenbach komutasındaki birlikler ise Hatvan'ı kuşattı. Bununla birlikte, Rumeli Beylerbeyi Sinanpaşazade Mehmet Paşa ve Budin Beylerbeyi Sokolluzade Hasan Paşa komutasındaki eyalet askerleri Hatvan'a yardıma gelip, kale dizdarı Aslan Bey'in de huruç harekâtlarının da yardımıyla, Teuffenbach'ın birliklerini kuşatmayı kaldırarak geri çekilmeye zorladılar. Estergon önünde de başarı kazanamayan Avusturya birlikleri Koca Sinan Paşa komutasındaki Türk ordusunun yaklaştığını duyunca çekildilerse de, çekilme sırasında kaledeki Türk birliklerinin 1 Haziran'daki taarruzuyla ağır kayıplara uğradılar.
6 Mayıs'ta Belgrad'dan harekete geçen Koca Sinan Paşa komutasındaki Türk ordusu ise, Estergon önüne geldikten sonra Tata ve Saint Marton kalelerini kuşatarak aldı. 7 Ağustos'ta kuşatılan 12.000 askerlik garnizona sahip Yanıkkale ise 27 Eylül'de teslim oldu. Avusturya Arşidükü Matthias komutasındaki 50.000 askeri aşkın kuvvetteki Alman ordusunun kuşatma öncesinde yenilgiye uğratılarak kale civarından çekilmek zorunda bırakılması bu önemli başarıda pay sahibi olmuştu. Başkent Viyana'ya 120 kilometre mesafedeki bu önemli mevkiinin Osmanlı Devleti'nin eline geçmesi Kutsal Roma İmparatorluğu'nda telaşa neden oldu.
16-22 Ekim'de Komaron'u kuşatmasına rağmen alamayan Türk ordusu kuşatmayı kaldırdıktan sonra kışlamak üzere Budin'e çekilmeye başladı.

Türk ordusu 1594 yılındaki harekâttan başarılarla dönerken, Osmanlı Devleti bugün Romanya'yı oluşturan üç bağlı (vassal) devletin (Eflak, Boğdan ve Erdel) ayaklanmasıyla sarsıldı. Erdel Voyvodası Kutsal Roma İmparatoru II. Rudolf'u metbu olarak tanırken, Boğdan Voyvodası Aron da yeni atanan voyvodayı tanımayarak isyan etti ve üzerine gönderilen Maraş Beyi Mustafa Paşa komutasındaki birlikleri püskürttü. Eflak Voyvodası Mihail'in isyanı ise daha yıkıcı oldu. Kasım 1594'te Bükreş'teki Türk tüccarları idam edip buradaki yaklaşık 2.000 kişilik Türk garnizonunu da imha eden Mihail, daha sonra Yergöğü'nü yaktığı gibi, 1 Ocak 1595'te kuşattığı İbrail kalesini 16 Ocak'ta ele geçirdi. Dobruca'ya girerek Silistre'yi ele geçirmek isteyen Mihail'i 4.000 Eflak askerini kılıçtan geçiren Silistre Beyi durdurabilmişti.

16 Ocak 1595 tarihinde III. Murat öldü. 11 gün sonra da yerine oğlu III. Mehmet tahta çıktı. Koca Sinan Paşa'nın yerine, 1578-1590 Osmanlı-Safevî Savaşı'nda büyük yararlılıklar gösteren Serdar Ferhat Paşa sadrazamlığa getirildi. 22 Nisan 1595 tarihindeki Sipahi Ayaklanmasını güçlükle bastıran Ferhat Paşa, cephe gerisini güvence altına almak amacıyla 1 Mayıs'ta İstanbul'dan ordusunun başında hareket ederek Eflak üzerine yürüdü. Ancak bir saray entrikasıyla azledilerek geri çağrıldı ve idam edildi.

Tekrar sadarete getirilen Koca Sinan Paşa maktul öncülünün başlattığı seferi sürdürerek Eflak'a yürüdü. 23 Ağustos'ta Yergöğü'nden Bükreş doğrultusunda ilerleyen Türk ordusu ertesi gün Kalugeran mevkiine geldi. 25 Ağustos'taki Kalugeran Muharebesi'nin sonucunda Eflaklıların çekilmesini fırsat bilen Türk ordusu 28 Ağustos'ta muharebesiz Bükreş'e, ardından ise başkent Targovişte'ye girdi. Koca Sinan Paşa 3.500 askerlik garnizonu burada inşa ettirdiği kalede bırakarak İstanbul'a doğru geri çekilirken, Eflak Voyvodası Mihail Targovişte'yi kuşatmaya başladı. Takviye olarak gönderilen 5-6.000 kişilik Rumeli eyalet askerinin Eflaklılar tarafından pusuya düşürülerek hezimete uğramaları üzerine, kuşatmaya üç gün dayanabilen savunucular teslim oldular ve kazığa vuruldular. Türk ordusu ise düzensiz bir şekilde Yergöğü'ne gelirken, 27 Ekim'deki Köprü Faciası sonucu, Tuna üzerindeki köprüye yığılan ordunun gerisini korumak isteyen Akıncılar Eflak topçu ateşiyle imha edildi ve bu tarihi ocak fiilen tarihe karıştı. Taarruza geçen Eflak ordusu İbrail, İsakçı, Kili, İsmail, Akkerman, Cangerman ve Tatarhan kalelerini ele geçirdi. Bu olumsuz gelişmeler üzerine dönüş yolundaki Sadrazam Koca Sinan Paşa azledildi ve yerine Lala Mehmet Paşa getirildi.
Macaristan cephesinde de gelişmeler Osmanlı Devleti'nin aleyhine seyretti. Türk ordusunun Eflak'ta meşgul olmasından yararlanan 70.000 kişilik Kont Karl Mansfeld komutasındaki Alman ordusu 1 Temmuz'da Estergon'u kuşattı. Babası Sadrazam Koca Sinan Paşa tarafından Macaristan Serdarı olarak atanan Mehmet Paşa 4 Ağustos'ta 10.000 kişilik birliğiyle kaleye yetiştiyse de, 5 Ağustos'ta Yanık Beylerbeyi Osman Paşa'nın Alman ordusuna kale önündeki muharebede yenilmesi üzerine cepheden çekildi ve Estergon 2 Eylül'de teslim oldu. Alman ordusu 8 Eylül'de ise Vişegrad'ı ele geçirdi.

Bir önceki yılki yenilgilerin yarattığı durumu tersine çevirebilmek için III. Mehmet ordusunun başında sefere çıkma kararı aldı. Bu, bir padişahın 30 yıldan beri ordunun başında çıktığı ilk seferdi. 21 Haziran'da İstanbul'dan ayrılan Türk ordusu 9 Ağustos'ta Belgrad'a vardı. Burada toplanan Harp Meclisinde (1552 yılındaki kuşatmada alınamayan) stratejik önemdeki Eğri üzerine yürünmesi kararının alınması üzerine ordu bu yönde ileri harekâtına devam etti. Segedin'e varıldığında ise Alman ordusu Hatvan'ı kuşatmıştı. Takviye 

16. yüzyıl, Jülyen takvimine göre 1501 yılıyla 1600 yılı arasındaki yüzyıldır.

1500: Portekizli denizci Álvares Pedro Cabral Brezilya'yı resmen keşfetti.
1500: Kemal Reis'in liderliğindeki Osmanlı filosu, İkinci Lepanto Deniz Savaşı'nda Venediklileri mağlup eti.
1501: Michelangelo, David heykeli üzerinde çalışmaya başlamak için memleketi Floransa'ya döndü.
1501: 1736 yılına kadar İran'ı yönetecek olan Safevî hanedanı, İslam'ın Şii zümresini benimsedi.
1503: 14 veya 21 Aralık'ta Nostradamus doğdu.
1503: Leonardo da Vinci, üç dört yıl sonra tamamlayacağı Mona Lisa adlı tablosuna başladı.
1503: İspanya, Cerignola Savaşı'nda Fransa'yı mağlup etti. Tarihte barutlu küçük silahlarla kazanılan ilk savaş sayılır.
1504: Kurak bir dönem, İspanya genelinde açlığa yol açtı.
1506: En az iki bin Marrano Yahudisi, Lizbon'da çıkan bir isyanda katledildi.
1506: Christopher Columbus, İspanya'nın Valladolid şehrinde öldü.
1506: Polonya, Kırım Hanlığı'ndan gelen Tatarlar tarafından işgal edildi.
1506: ((İzlanda)) ((Arne Saknussemm))dünya'nın merkezine yolculuk el yazısı)

1513 Machiavelli Prens'ini yazdı.
1513 Piri Reis Kitab-ı Bahriye'yi yazdı.
1513 Yenişehir Muharebesi
1514 Çaldıran Muharebesi
1516 Koçhisar Muharebesi
1516 Mercidabık Muharebesi
1517 Ridaniye Muharebesi
1517 Doksan Beş Tez
1519 Ünlü Ressam Leonardo Da vinci Öldü.

1520-Yavuz Sultan Selim öldü. (d.1470)
1520-Kanuni Sultan Süleyman tahta geçti. (d.1494)
1522-Kanuni Sultan Süleyman Rodos Adası'nı aldı
1525-Pavia Muharebesi
1526-Osmanlı Devleti Macaristan Krallığı'nı Mohaç Meydan Muharebesi'nde büyük bir bozguna uğrattı.
1527-Roma'nın Yağmalanması
1529-I. Viyana Kuşatması

1532-Alman Seferi
1532-İnka İmparatorluğu'nun İspanyollar tarafından fethi
1536-Pargalı İbrahim Paşa'nın İdamı
1538-Kanuni,Irak'ı fethetti.
1538-Kanuni,Bender'i fethetti.
1538-Kanuni Sultan Süleyman, bir kısım Arap toprakları ile Yemen"i fethetti.

1540- Papa III. Pavlus “İsa Cemiyeti/Cizvit Kurumunun Kaideleri”ni imzalamayı kabul etti ve İsa Cemiyeti/Cizvitler resmi olarak kurulmuş oldu.
1541-Kanuni Sultan Süleyman Macaristan seferine çıktı.
1546- Barbaros Hayrettin Paşa'nın ölümü
1547- Fransa Kralı I.François'in ölümü.

Kanuni Sultan Süleyman,Trablusgarp'ı fethetti.
1553 - Şehzade Mustafa, Sultan Süleyman'ın emriyle idam edildi.

1558 Hürrem Sultan öldü.
1558 - Kutsal Roma İmparatoru V.Karl'ın ölümü.

1560: Osmanlı Donanması İspanya filosunu Cerbe Deniz Savaşı'nda mağlup etti.
1561: Guido de Bres Protestan inancına dair Belçika İnanç Açıklaması'nı kaleme aldı.
1562: Babür lideri Ekber Şah güçlü Hindu Rajputlardan kendine bir eş seçerek Müslüman ve Hindu grupları bir araya getirdi.
1563: Fransız Din Savaşları'nda Wassy Katliamı ve Dreux Savaşı.
1563: İngiltere'de Büyük Veba Salgını 80.000 can aldı. Sırf Londra'da 20.000 kişi salgından dolayı öldü.
1564: William Shakespeare 26 Nisan'da vaftiz edildi.
1565: Hindu Vijayanagara İmparatorluğu ve Deccan saltanatları arasında Talikota Muharebesi gerçekleşti.
1565: Mir Chakar Khan Rind 97 yaşında öldü.
1565: Estácio de Sá Brezilya'da Rio de Janeiro şehrini kurdu.
1565: Osmanlı kuvvetleri Malta Kuşatması'nı gerçekleştirdi.
1566:Kanuni Sultan Süleyman, Zigetvar kuşatmasında öldü.
1566:II.Selim Osmanlı İmparatorluğunun Tahtına Geçti
1566-1648: İspanya ve Hollanda arasında Seksen Yıl Savaşları gerçekleşti.
1567: İskoç Kraliçesi Mary I. Elizabeth tarafından hapsedildi.
1568-1571: İspanya'da Morisco Ayaklanması.
1568-1600: Japonya'da Azuçi-Momoyama dönemi.
1569: İngiltere'de Kuzey İsyanı (Rising of the North) başladı.
1569: Lehistan-Litvanya Birliği Lublin Antlaşması ile kuruldu. 1795'e kadar sürdü.

1570: Korkunç İvan, Novgorod halkının toplu katliamı için emir verdi.
1571: Papa V. Pius, Osmanlı Devleti'ne karşı Kutsal Birlik oluşturdu.
1571: Osmanlı Devleti, İnebahtı Deniz Savaşı'nda Kutsal Birlik'e karşı yenilgiye uğradı.
1571: Kırım Tatarları Moskova'ya saldırdı ve Kremlin hariç her şeyi yaktı.
1571: İspanyol misyonerler Kızılderililer tarafından Jamestown Settlement, Virginia'da katledildiler.
1571: Sokullu Mehmet Paşa,Kıbrıs Adası"nı aldı.
1572: Brielle, Seksen Yıl Savaşları'nda Protestan Geuzen tarafından Habsburg İspanyası'ndan geri alındı.
1572: İspanyol konkistadorlar son İnka lideri Túpac Amaru'yu Vilcabamba, Peru'da ele geçirip, Cusco'da idam ettiler.
1572: Catherine de' Medici, Aziz Bartalmay Yortusu Kıyımı'nı başlattı. Katliamda Protestan lider II. Gaspard de Coligny ve binlerce Huguenot öldü. Şiddet olayları Paris'ten diğer kentlere ve kırsal kesimlere yayıldı.
1573: Her iki tarafta ağır kayıplara yol açan Haarlem Kuşatması İspanya'nın zaferiyle sona erdi.
1574: 4 ay süren Leiden Kuşatması Hollanda'nın zaferiyle sona erdi.
1574: Sokullu Mehmet Paşa,Tunus"u aldı.
1574: II.Selim öldü.
1575: Oda Nobunaga nihayetinde Nagaşima kalesini ele geçirmeyi başardı.
1575: Lehistan,Osmanlı İmparatorluğu himayesine girdi.
1576: Anvers, az ücret alan İspanyol askerler tarafından yağmalandı.
1577-1580: Francis Drake Dünya'nın etrafında gemiyle dolaştı.
1578: Portekiz Kralı I. Sebastião Vadi'l-Mehazin Muharebesi'nde öldü.
1579: Hollanda Cumhuriyeti'nin temelini oluşturan Utrecht Birliği kuzey Hollanda'yı bir araya getirdi.
1579: İspanya Hollandası, Avusturya Hollandası ve Belçika'nın temelini oluşturan Arras Birliği güney Hollanda'yı bir araya getirdi.
1580: İspanya Kralı II. Felipe İspanyol Armadası'nı inşa ettirdi. İspanya limanlarındaki İngiliz gemilerine alıkoyuldu.
1580: İspanya, II. Felipe'nin liderliğinde Portekiz'le birleşti. Portekiz tahtını ele geçirme çabaları Portekiz İmparatorluğu'nun sonunu getirdi. İspanya ve Portekiz tahtları 1640 yılına kadar birleşik kaldı.

1582: Papa XIII. Gregory Gregoryen takvimini yayınladı.
1582: Yermak Timofeyeviç, Stroganovlar adına Sibir Hanlığı'nı fethetti.
1584-1585: Anvers Kuşatması'ndan sonra şehirdeki tüccarların çoğu Amsterdam'a kaçtı.
1585-1604: İngiliz-İspanyol Savaşı Atlantik'in iki tarafında gerçekleşti.
1587: Luristan Osmanlılar tarafından işgal edildi.
1588: İngiltere İspanyol Armadası'nı geri çevirdi.
1589: İspanya İngiliz Armadası'nı geri çevirdi.

1591: Gazi Giray, Moskova'ya karşı kalabalık bir Tatar seferi başlattı.
1591: Mali'de, Sultan Ahmed el-Mansur'un Judar Paşa liderliğindeki Faslı kuvvetleri Tondibi Savaşı'nda Songhay İmparatorluğu'nu mağlup etti.
1592-1593: John Stow, 200.000 nüfuslu Londra'da 10.675 kişinin büyük veba salgınından öldüğünü kayda geçirdi.
1592-1598: Kore, Çinli Ming Hanedanı'nın yardımıyla iki Japon istilasını geri püskürttü.
1593-1606: Habsburg İmparatorluğu ve Osmanlı İmparatorluğu arasında Uzun Savaş gerçekleşti.
1598: Nantes Fermanı Fransız Din Savaşları'nı sona erdirdi.
1598-1613: Rusya Smutnoye Vremya döneminde anarşiye doğru sürüklendi.
1600: Giordano Bruno, Hristiyanlık'a aykırı düşüncelerinden dolayı Roma'da yakılarak öldürüldü.
1600: Japonya'da Sekigahara Savaşı gerçekleşti. Edo dönemi başladı.

1716-1718 Osmanlı-Avusturya Savaşı, Osmanlı İmparatorluğu'nun Karlofça Antlaşması'yla kaybettiği toprakları geri almak amacıyla savaştığı ancak başarısızlıkla sonuçlanmış bir savaşlar dizisidir. Kanuni döneminde başlayan Osmanlı-Avusturya ilişkilerinin temelinde Macaristan'a hakim olma isteği yatıyordu.

Osmanlı İmparatorluğu, başarısız II. Viyana Kuşatması sonucu yapılan Osmanlı-Kutsal İttifak savaşlarından yenik düşmüş, İstanbul ve Karlofça Antlaşmalarına imza atmıştı. 1699'da imzalanan Karlofça Antlaşması sonucu Mora ve Macaristan'ın kaybedilmesi, Osmanlı İmparatorluğu'nu çok sarsmıştı. Ancak 1711'de Çar Büyük Petro önderliğindeki Rusya'yla yapılan Prut Savaşı'nın kazanılması Osmanlı İmparatorluğu'nu bir ölçüde cesaretlendirdi. Yeni sadrazam Damat Ali Paşa, Venedik ve Avusturya'ya verilenleri geri almak istiyordu. Ayrıca Venediklilere kaybedilen Mora Yarımadası'nda yaşayan Ortodoks halk, Katolik baskısından memnun değildi ve tekrar Osmanlı yönetimine girmeyi istiyorlardı.
Kutsal İttifak Savaşları'ndan sonra, Avrupa'da bütünlük kalmamıştı. İspanya Veraset ve Büyük Kuzey Savaşları nedeniyle, çoğu ülkenin başka bir savaşa ayıracak gücü yoktu. Bu da Osmanlı'nın savaş açtığı sırada, Osmanlı'nın yararına olan bir şeydi.

Avusturya Osmanlı'nın Venediklilere karşı gösterdiği başarıdan memnun değildi. Mora'nın geri alınmasını Karlofça Antlaşması'nın bir ihlali olarak saydı. Avusturya, 1716'da Venedik ile ittifakını yenileyip, Osmanlı'dan Mora'yı Venedik Cumhuriyeti'ne geri vermesini istedi. Osmanlı İmparatorluğu bu isteği reddederek 24 Nisan 1716'da Avusturya'ya savaş açtı.
Avusturya ordusunun komutanı Savoy Prensi Eugen 9 Temmuz 1716'da 76.000 askerlik bir ordu topladı. Osmanlı İmparatorluğu ise Belgrad'da Sadrazam Silahdar Damat Ali Paşa komutasında 150.000 askerlik bir ordu topladı. İki ordu 5 Ağustos 1716'da bugünkü Sırbistan'ın Novi Sad kenti yakınlarında bulunan Petrovaradin'de karşılaştı.
2 Ağustos'ta öncü birlikler çatıştı. Bazı kaynaklara göre 1,500 kişilik Osmanlı öncü birlikleri Prens Eugen'in 8,000 kişilik öncü birliklerini yenmeyi başardı fakat taarruza geçmek yerine Rumeli beylerbeyi Sarı Ahmed Paşa'nın tavsiyesi ile Ali Paşa 3 gün bekledi. 5 Ağustos sabah saat 7'de Osmanlı askerleri taarruza geçti. Sağ kanadın komutanı Ahmed Paşa şehit düşünce sağ kanat bozulmaya başladı. Sadrazam Silahdar Damat Ali Paşa, ordunun dağılmasını engellemek için ön saflara ilerleyince alnından kurşun yiyerek savaşta şehit düştü. Sadrazamın öldüğünü duyan Osmanlı birlikleri geri çekilmeye başladılar. Yapılan savaşta Osmanlı ordusu büyük bir yenilgiye uğramış oldu.
Sadrazam öldükten sonra yerine Belgrad muhafızı vezir Hacı Halil Paşa geldi. Petrovaradin'deki Avusturya zaferinden sonra Prens Eugen 180,000 askerle Tameşvar Kalesi'ni kuşattı. 20 Ekim 1716'da eyalet merkezi ve Tameşvar Kalesi 44 günde düştü. Prens Eugene buradan sonra ordularını Belgrad'a yönlendirdi. Belgrad kuşatması sırasında Saadet Giray Han'ın 70,000 Kırım atlısı ile Hacı Halil Paşa'nın birlikleri birleşerek kuşatmayı kırmaya çalıştı fakat 20.000 şehit, yaralı ve esir gibi ağır bir zayiat vererek geri çekildiler.
Prens Eugene 18 Ağustos 1717'de Belgrad'a girdi ve Belgrad Avusturyalıların eline geçmiş oldu.

Yeni görev başına geçen Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa barış yanlısıydı. 21 Temmuz 1718 tarihinde Osmanlı İmparatorluğu, Avusturya Arşidüklüğü ve Venedik Cumhuriyeti'yle günümüzde Sırbistan sınırları içinde yer alan Pasarofça kasabasında bir barış antlaşması imzalamaya razı oldu. Pasarofça Antlaşması'yla Osmanlı İmparatorluğu Belgrad, Temeşvar'ın Banat bölgesini Avusturya'ya vermek zorunda kaldı. Ancak Venedik'ten fethedilen Mora ve Dalmaçya kıyıları Osmanlı'ya bırakıldı. Sadece Girit ve Mora arasındaki Cerigo adacığı Venedik'e bırakıldı ayrıca Pasarofça Antlaşması, Lâle Devri (1718-1730) sürecini de başlatmıştır.

Uzunçarşılı, İsmail Hakkı (1955 Son baskı:2011) Osmanlı Tarihi IV. Cilt 1. Kısım: Karlofça Antlaşmasından XVIII. Yüzyılın Sonlarına Kadar, Ankara:Türk Tarih Kurumu ISBN 975-16-0015-4
Setton, Kenneth Meyer (1991), Venice, Austria, and the Turks in the Seventeenth Century, Philadelphia, Mass.: The American Philosophical Society ISBN 0-87169-192-2 ve ISBN 0065-9738 (İngilizce)

Shaw, Stanford Jay ve Shaw, Ezel Kural (1976) History of the Ottoman Empire and Modern Turkey , Cambridge: Cambridge University Press ISBN 978-0-521-29163-7 Online:url=https://books.google.com/books?id=UVmsI0P9RDUC

1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı, Osmanlıların Ruslara yenik düşmesiyle sonuçlanmış bir savaştır. Savaş Doğu Avrupa, Kafkasya, Akdeniz ve Ege Denizi'nde sürdürülmüştür. Bu çatışmanın sonucunda Ukrayna'nın güneyi, Kuzey Kafkaslar ve Kırım, Rusya'nın eline geçmiştir.

Savaş ilk önce Lehistan'da kralla soylular arasında çıkan bir anlaşmazlık yüzünden başladı. Rus Çariçesi II. Katerina Lehistan'ı parçalamak amacıyla Lehistan'ın içişlerine karışıyordu. Kralı soylulara karşı desteklemek amacıyla bölgeye Kazak askerlerini gönderdi. Askerler Osmanlı Devleti sınırları içindeki Balta kentine girerek katliam yaptılar. Osmanlı padişahı III. Mustafa bu durumu protesto ederek 25 Eylül 1768 tarihinde Rusya'ya savaş açtı. Lehistan'da krala karşı çıkan soylular Osmanlı Devleti'nin yanında yer aldılar. Birleşik Krallık da Rus donanmasına danışmanlar göndererek Rusya'nın yanında yer aldı. Osmanlı padişahı, Çerkes prensi Bematıqo Mısost'a halife olarak Kafkasya'daki tüm Müslüman halkların resmen Rusya ile savaşa katılmalarını emrettiğini belirten bir mektup gönderdi ve zaten Rus-Çerkes Savaşı sebebiyle Rusya ile savaşan Çerkesler bunu kabul etti.

Ocak 1769'da Kırım Hanı Kırım Giray liderliğindeki 70.000 kişilik Türk-Tatar ordusu orta Ukrayna topraklarını işgal etti. Kırım Tatarları, Türkler ve Nogaylar Yeni Sırbistan'ı harap etti ve önemli sayıda köleyi götürdü. Baskınları Aziz Elizabeth kalesinin garnizonu tarafından püskürtüldü ve ardından General Rumyantsev'in birlikleri Karadeniz'e yönelik saldırılarına devam etti 

Savaşın başlamasıyla Lehistan, 3 büyük devlet (Prusya, Avusturya ve Rusya) tarafından kıskaca alındı. Rus generali Aleksandr Suvorov, Leh ordusunu 23 Mayıs 1771 tarihinde Lanckorona'da, 23 Kasım 1771 tarihinde de Stolowice'de yendi. Böylece Lehistan'daki savaş sona erdi. Kazandığı bu zaferlerle yıldızı parlayan Suvorov Osmanlı cephesine gönderildi.
Kırım Hanı Kırım Giray, Şubat 1769'da Güney Rusya'ya başarılı akınlar yaptı. Sadrazam Yağlıkçızade Mehmed Emin Paşa 1 Mayıs 1769'da ve sadrazam Moldovancı Ali Paşa 12 Ağustos 1769'da iki başarılı Hotin seferi yaptılar. Fakat Kırım Giray'ın ölümünden sonra Rus orduları Kırım'a girdiler. Yeniçerilerin artan başarısızlıkları ve emre karşı çıkmaları gibi nedenlerle Ruslar Eflak ve Boğdan'a girdiler. 21 Eylül 1769 tarihinde de Hotin'i ele geçirdiler. Ruslar Osmanlı Devletini içten çökertmek için Mora Yarımadasındaki Rumlar arasında ayaklanma çıkarttılar. Kaptan-ı Derya Mandalzade Hüsameddin Paşa, 9 Nisan 1770 tarihinde Mora Yarımadasına bir çıkartma yaparak bu ayaklanmayı bastırdı.
Ancak Osmanlıların Balkanlarda Rusya karşısındaki yenilgileri devam etti. Rus kumandanı Petro Rumyantsev 7 Temmuz 1770'te Prut nehrinin bir kolu olan Larga nehri boylarında, Larga Muharebesinde Kırım Hanı Kaplan Giray komutasındaki Kırım Hanlığı ve Osmanlı Ordusunu yine bu yerin yakınında Prut nehrinin bir kolu olan Kagul Irmağı'nda Kartal Ovası Muharebesi'nde, Osmanlı yeniçerileri ve Kırım tatarlarından oluşan büyük bir orduyu ağır bir yenilgiye uğrattı. Bu meydan muharebeleri akabinde savaşın yönü tamamen Osmanlı İmparatorluğu aleyhine döndü. Rus birlikleri İsmail, Akkerman, Bender kalelerini ellerine geçirdiler. Ayrıca Çariçe II. Katerina Aleksey Grigoryeviç Orlov komutasındaki Rus donanmasını Baltık Denizi'nden Akdeniz'e gönderdi. İlk defa Akdeniz'e savaşa giren Rus donanması İzmir yakınlarında Çeşme burnu ile Sakız adası arasında Osmanlı donanmasıyla savaşa tutuştu. 5-7 Temmuz 1770 tarihleri arasında yapılan bu savaşta Rus donanması Osmanlıları büyük bir yenilgiye uğrattı. Bu olaydan sonra Rus donanması 1770-1774 yılları arasında 5 yıl daha Ege Denizi'nde kaldı. Bilinmeyen nedenlerle 2 Kasım 1772 ve 9-10 Haziran 1774 tarihlerinde iki kez daha Çeşme Limanı'na gelerek kaleyi ve şehri tekrar topa tuttu.
Osmanlı Orduları; 2 Ağustos 1771'de Özi (Kırım), 12 Eylül 1771'de Yerköy (Boğdan), 29 Haziran 1773'te Silistre (Boğdan), 20 Ekim 1773'te Varna'da bazı zaferler kazandılar. Ancak bu zaferler savaşın gidişinin Osmanlı İmparatorluğu aleyhine sürmesini engelleyemedi. 1774 yılında Rumyantsev'in komutası altında tekrar saldırıyla geçen Rus ordusu Tuna nehrini geçerek Şumnu'ya doğru ilerlemeğe başladı. Bu sırada Osmanlı tahtı el değiştirmiş, III. Mustafa ölmüş, yerine kardeşi I. Abdülhamit tahta geçmişti. Sadrazam Muhsinzade Mehmed Paşa Rus ordusunu karşılamak üzere yeniçeri Ağası Yeğen Mehmed Paşa kumandasında gönderdiği bir ordu Kozluca'da Rumyantsev'in ordusuna yenildi. Rumyantsev bu başarıdan sonra Şumnu'ya kadar ilerledi.

21 Temmuz 1774 tarihinde tahta yeni geçmiş olan Osmanlı padişahı I. Abdülhamit, Küçük Kaynarca Antlaşmasını imzalayarak savaşa son verdi. Bu antlaşmayla Kırım'a bağımsızlık verildi. Ama Rusya'nın asıl amacı bağımsız olan Kırım'ı kısa bir süre sonra topraklarına katmaktı. 9 yıl sonra 1783 yılında Rusya Kırım'ı ilhak ederek resmen kendine bağladı. Kısa bir süre sonra da Ruslarla Osmanlılar arasında tekrar savaş çıktı.
Harbin ardından Osmanlı hazinesinin sıkıntılarına çözüm maksadıyla 1775'te "eshâm-ı Osmâniyye" denilen iç borçlanma sistemine geçilmiştir.

1770 Çeşme Deniz Savaşı: 1768-1774 Osmanlı Rus Savaşları, Oğuz Aydemir ve Ali Rıza işipek, Denizler Kitabevi, Temmuz 2006, ISBN 9750005147.
1774 Küçük Kaynarca Andlaşması, Osman Köse, Türk Tarih Kurumu, VII. Dizi, Sayı 218, 2006, ISBN 975-16-1865-7.

1806-1812 Osmanlı-Rus Savaşı, Osmanlı İmparatorluğu ile Rusya arasında birçok cephede yapılmış savaştır. Napolyon Bonapart'ın önderliğindeki Fransa'nın Avrupa'da başlattığı savaşların (Napolyon savaşları) arka planında yer almıştır.
Osmanlı Padişahı III. Selim'in saltanatı döneminde 1792-1805 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu ve Rusya barış içinde yaşamışlardı. Hatta Osmanlı İmparatorluğu Mısır'ı işgal eden Fransa'ya karşı İngiltere ve Rusya ile işbirliği yaptı. 24 Eylül 1805 tarihinde Osmanlı İmparatorluğu Rusya ile mevcut ittifak antlaşmasını yeniledi. Ancak bu antlaşmanın imzasından kısa bir süre sonra Osmanlı İmparatorluğu ve Rusya arasında yeni bir anlaşmazlık çıktı. Rusya, Osmanlıların Rus yanlısı Alexander Muzuri (Eflak) ve Konstantin İpsilantis (Boğdan) voyvodaları görevden almasından hoşnut değildi. General Johann (Ivan) Michelson komutasındaki 40.000 civarında Rus askeri 11 Kasım 1806'da Dinyester'i geçerek Eflak ve Boğdan'a girdi. III. Selim 22 Aralık 1806 tarihinde boğazları kapattı ve Rusya'ya savaş ilan etti.

1806 yılının Kasım ayında savaş ilan etmeden Eflak ve Boğdan'a giren ve karşısına düzenli bir Osmanlı kuvvetinin çıkamadığı Rus ordusu, kısa bir süre içerisinde Kili, Bender, Hotin ve Akkerman Kalesi gibi kalelerden kimini savaşla ve kimini de hileyle ele geçirdi. Bu kalelerin işgal edilmesinin ardından, İzmail Kalesi'nin de teslim olacağını zanneden Ruslar, kalenin önüne geldiklerinde beklemedikleri bir karşılık gördüler. Daha ilk çatışmada üç bin dolayındaki Rus birliği, altı yüz süvarisi bulunan ve kaleye yardıma gelmiş Pehlivan İbrahim Ağa tarafından bozguna uğradılar. Zaferin ardından Pehlivan İbrahim Ağa mirahor-ı evvel rütbesi ile, Kale muhafızı Kasım Paşa da vezirlik rütbesinin yanı sıra gazilik unvanı ile ödüllendirildi. İzmail Kalesi'nin savunmasını sağlamlaştıran Pehlivan İbrahim Ağa beş yüz kadar atlısıyla binbeş yüz kişilik Rus süvari birliklerini İzmail'e dokuz saat mesafedeki Çamasuy Karyesi'nde bozguna ugrattı. 26 Ağustos 1807 tarihindeki mütarekeye kadar devam eden bir buçuk yıllık süreçte Pehlivan İbrahim Ağa, gönüllü birliklerin yanı sıra Veli Paşa, Karslı Ali Paşa ve Boşnak Abdullah Ağa gibi komutanların da yardımıyla İsmail kalesindeki savunmasını sürdürdü ve düşmanı karşısında bir adım bile geri çekilmedi. Serdar-ı Ekrem olan sadrazam Keçiboynuzu İbrahim Hilmi Paşa komutasında Osmanlı ordusu ise, 12 Nisan 1807'de Bulgaristan'dan Tuna Nehri üzerinden Eflak topraklarına girerek Bükreş'e yöneldiyse de, Mikail Miloradoviç komutasındaki Rus ordusu tarafından 2 Haziran 1807 tarihinde Obileşti Muharebesi'nde püskürtüldü.
Doğu Cephesinde ise İvan Gudoviç komutasındaki 17.000 kişilik Rus birliği 18 Haziran 1807 tarihinde Arpaçay Muharebesi'nde Kör Yusuf Ziyaüddin Paşa komutasındaki yaklaşık 20.000 kişilik Türk birliğini mağlup etmeyi başardı. Bu iki muharebe sonucunda Batı ve Doğu cephelerinde durum sabitlendi.
Denizde ise Dmitry Senyavin'in komutanlığındaki Rus donanması, Seydi Ali Paşa (Yusuf Paşazade) komutasındaki Türk donanmasına üstünlük sağlamayı başardı. 22-23 Mayıs 1807 tarihlerinde Çanakkale Muharebesi'nde, 19-22 Haziran 1807 tarihlerinde de Limni Muharebesi'nde galip gelen Rus donanması Ege Denizi'nde hareket serbestisi kazandı.

Bu çarpışmalar sürerken İstanbul büyük bir siyasi kargaşa içine girdi. 29 Mayıs 1807 tarihinde Kabakçı Mustafa isyanı sonucu III. Selim Osmanlı tahtından indirilmiş ve yerine IV. Mustafa tahta geçmişti. IV. Mustafa'nın saltanatı boyunca Osmanlı sarayında büyük bir kargaşa yaşandı. Yeniçeriler saraya hakim oldular. 28 Temmuz 1808 tarihinde taht tekrar el değiştirdi. IV. Mustafa'nın yerine II. Mahmut tahta geçti.

1807 yılında Fransa ile Tilsit Antlaşması'nı imzalayarak Fransa baskısını bir süreliğine bertaraf eden Rusya 28 Mart 1809 tarihinde Tuna cephesinden harekete geçti ve 2 yıla yakın süredir durmuş olan çatışmalar yeniden başladı. Johann (Ivan) Michelson'un Bükreş'te ölümünden sonra 1808 yılında onun yerine atanan Aleksandr Prozorovski komutasındaki Rus birlikleri Dobruca'yı işgale başladılar. Dobruca'yı geçen Rus ordusu ikiye ayrılıp, bir kısmı ile Varna'ya hareket ederken diğer kısmı ile Osmanlı ordusu üzerine saldırmıştı. İbrail(Brăila)'i almakla görevlendirilen Mihail Kutuzov'un taarruzu reddetmesi üzerine Aleksandr Prozorovski bizzat kolordunun komutasını ele aldı. 17 Nisan'da İbrail(Brăila)'i yoğun bombardımana başlayan Rus ordusu, Aleksandr Prozorovski'nin emriyle 19 Nisan'ı 20 Nisan'a bağlayan gece taarruza geçti. Fakat hücum başarılı olmadı ve Rus ordusu büyük kayıp verdi. Hezimet nedeni ile Aleksandr Prozorovski histeri nöbetine tutuldu ve onu teskin etmeye çalışan Mihail Kutuzov'u başarısızlıktan sorumlu tutarak onu kolordu komutanlığından azletti. 7 Mayıs 1809 tarihinde İbrail(Brăila) kuşatmasını kaldırıp geri çekilen Aleksandr Prozorovski, 9 Ağustos 1809'da Tuna karargahında hayatını kaybetti. Çar I. Aleksandr (Rusya), onun yerine piyade ordusundan General Prens Pyotr Bagration'u atadı.
General Prens Pyotr Bagration'un ilk operasyonu, 14 Ağustos 1809 tarihinde Maçin (Măcin) kalesinin kuşatılması oldu. 18 Ağustos 1809'da kale garnizonu teslim oldu. 22 Ağustos tarihinde ise iki gün süren bombardımanın ardından Kirsova (Chirsova) kalesi Rusların eline geçmiş, böylelikle Rus ordusu Tuna üzerinde seyyar bir köprü kurmaya başlamıştı.
Rus ilerleyişine engel olmak için harekete geçen Tuna komutanı Koca Hüsrev Mehmed Paşa’nın komutasındaki 12.000 kişilik Türk kolordusu 4 Eylül 1809 tarihinde Resvan’da Cernavoda Muharebesi Pyotr Bagration'un Rus birlikleri tarafından bozguna uğratıldı. Bu savaşın ardından bölgenin önemli kaleleri, kale muhafızlığını eski sadrazam Çelebi Mustafa Paşa'nın yaptığı İbrail kalesi ve İzmail kalesi sırasıyla 14 Eylül ve 21 Kasım'da düştü. İlerleyen Rus birlikleri 11 Eylül 1809 tarihinde Silistre'yi kuşattı. Silistre savunmasında görev yapan Pehlivan İbrahim Ağa’nın başarılı savunması ve yardıma gelen ayanlar ile sadrazamın Rusçuk’tan Silistre’ye doğru ilerlemesi Ruslar’ın Silistre önlerindeki istihkâmlarda küçük birlikler bırakarak, Silistre’ye iki saat mesafede Tuna'nın sol sahilinde bir mevkiye çekilmesiyle sonuçlanmıştı. O gün 60.000 kişilik Rus Ordusu seher vakti hareketle Tatariçe köyünü hiçbir taraftan yardım alamayacak şekilde sararak savaşa başlamış, sonrasında Tepedelenli Ali Paşa’nın oğlu Muhtar Paşa’nın da yardıma gelmesi ile Pehlivan İbrahim Ağa kumandasındaki Osmanlı ordusu 10 Ekim'de Tatariçe Muharebesi'nde Rus ordusunu durdurmuş; Osmanlı ordusunda bine yakın şehit verilirken, Rus ordusunda 10 binin üzerinde ölü ve zâyiât vermiştir. Bu zaferden sonra 29 Ekim 1809 tarihinde İbrahim Ağa'ya vezirlik payesi verildi ve o günden sonra da "Baba Paşa" diye anılmaya başlandı. Muhtar Paşa da "Hızır Paşa" adını aldı. 23 Temmuz 1809 tarihinde Serdar-ı Ekrem Yusuf Ziya Paşa komutasında Rumeli'ye doğru harekete geçen Osmanlı ordusun ilerlemesiyle arkadan sarılma tehlikesini gören Rus ordusu önce Silistre'ye oradan da Eflâk'a çekilmek zorunda kalmış; buna karşılık Osmanlı ordusu, kış mevsiminin de etkisiyle 22 Kasım'da Şumnu Karargâhı'na geri dönmüş; Pehlivan İbrahim Ağa komutasındaki kuvvetlere ise Hacıoğlu Pazarcık adı verilen bölgede kışlaması Yusuf Ziya Paşa tarafından emredilmiştir. Yaklaşık altı, yedi aydır kuşatma altında bulunan İzmail ve İbrail Kaleleri'ne yardım gönderilemediğinden düşman eline geçtiği haberi Şumnu Karargâhı'na dönüldükten sonra haber alınmıştır.

1809 yılında Dobruca'nın denetimini eline geçiren Rus ordusu 1810 yılında, ordu kumandanlığını Pyotr Bagration'dan devralan Nikolay Kamenski'nin emriyle Bulgaristan'a yöneldi. Nikolay Kamenski, Silistre kuşatması görevini Fransız göçmeni kolordu komutanı A.F.Langeron'a vermiş, kendisi de bizzat Rusçuk kuşatmasına katılmaya karar vermiştir. 1810 Mayıs'tan itibaren üç kol halinde ilerleyen Rus birliklerinin bir kısmı da Hacıoğlu Pazarcık'ta bulunan Pehlivan İbrahim Paşa üzerine yürüdü. Bunun üzerine karşı ilerleyişe geçen üç dört bin kişilik Pehlivan Paşa kuvvetleri, çarpışa çarpışa geri çekilmek zorunda kaldılar. Piletof adındaki bir kumandanın emrindeki onbeşbin kişilik özel bir Rus birliği, en sonunda Pehlivan Paşa'yı Hacıoğlu Pazarcık'nda kuşatma altına aldılar. Türk ordusunun 10 Mayıs 1810'da Hacıoğlu Pazarcık Muharebesi'nde Rus ordusuna mağlup olmasının ardından, 18 Haziran 1810 tarihinde Hacıoğlu Pazarcık'ın işgal edilmesine değin çarpışan Pehlivan İbrahim Paşa hasta ve yaralı bir halde esir düştü. 30 Mayıs'ta yardım alma olanağı kalmadığı için teslim olan Silistre ve 1 Haziran'da Razgrad Rusların eline geçti. İleri harekâtını sürdüren Rus ordusu Haziran başında Rusçuk ve Şumnu'yu kuşattı. 22 Temmuz 1810'da düzenlenen taarruz Rus ordusuna büyük kayıplara mal oldu.
16 Ağustos 1810'da taarruza geçen General Uvarov komutasındaki Rus birliği, Türk garnizonu karşısında yenilgiye uğradı ve geri çekildi. Kuşatma halindeki Rusçuk garnizonu takviye beklerken, Rusçuk seraskerliğine atanan Goşancalı Halil Paşa 40.000 kişilik ordusuyla Tırnova ile Rusçuk arasında Bele Muharebesi'nde Rusları mağlup etti. Rusçuk'un batısındaki Batın deresinde savunma düzenine geçen Türk ordusu 25 Ağustos'ta Bâtın Muharebesi'nde, Rus ordusuna komuta eden Nikolay Kamenski tarafından, Rus nehir filosu'nun da desteği ile, ağır bir yenilgiye uğratıldı. Rus süvarileri tarafından 15 km kadar takip edilen Muhtar Paşa'nın Arnavutları ve ayanların Goşancalı Halil Paşa emrindeki birlikler 7 Eylülde tamamen yenildiler, hatta neredeyse yok edildiler. 21 bin asker ve 140 toptan oluşan düşmanın üstün gücü karşısında 8 bin Türk hayatını kaybetti. Rus General İlovaitzki ile birlikte 3 general ve 78 subay da Rus kayıpları arasında idi. Muharebede Goşancalı Halil Paşa da vurularak hayatını kaybetti. Alınan mağlubiyette, komuta kademesinin yerinde karar alamaması ve hızlı hareket edememesinin de etkisi vardı. Öyle ki Osmanlı Serdar-ı ekremi Kör Yusuf Ziyaüddin Paşa, zamanında Goşancalı Halil Paşa'ya yardıma gitseydi ağır bir yenilgi yerine parlak bir zafer kazanılabilirdi. Rusl

1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı, Navarin Deniz Savaşı'nı takiben Rusya'nın Yunanların bağımsızlığını desteklemesi yüzünden çıkmış bir savaştır. Çatışmalar yoğunlukla Eflak, Osmanlı Bulgaristanı ve Kafkaslar'da geçti.

Osmanlı padişahı II. Mahmut, 20 Ekim 1827 tarihinde İngiliz, Fransız ve Rus donanmalarının Navarin'de Osmanlı-Mısır donanmalarını yakmalarını protesto etmek için Rusya'yla yapılmış olan Akkerman Antlaşmasını iptal etti ve Çanakkale Boğazı'nı Rus gemilerine kapadı. Bu Ruslarca Casus belli (savaş nedeni) sayıldı.

İlk aylarında Rus komutanı Petro Wittgenstein Osmanlı toprağı olan Eflak'a girerek Bükreş'i ele geçirdi. Rus çarı I. Nikolay da Tuna nehrini geçerek Dobruca'ya yürüdü. Şumnu, Varna ve Silistre kalelerini kuşattı. Karadeniz filolarının desteğiyle Varna kalesine saldıran Ruslar 29 Eylül'de Varna'yı teslim aldılar. Ancak Şumnu kalesini uzun süren bir kuşatmaya rağmen Osmanlıların büyük bir cesaretle yaptıkları savunma sonucu ele geçiremediler. Her iki taraf ta açlık ve hastalık sonucu çok sayıda kayıplar verdi. Kışın yaklaşması dolayısıyla Ruslar kendilerine ait olan Besarabya'ya geri çekildiler. 7 Mayıs 1829'da Rus ordusu 60.000 askerle tekrar saldırıya geçerek Silistre'yi kuşattı. II. Mahmut 40.000 kişilik bir orduyu Varna'nın yardımına gönderdi. Ancak bu ordu Ruslara yenik düştü. 19 Haziran'da Silistre de Ruslara teslim oldu. 2 Temmuz'da 25.000 askerlik bir Rus ordusu Balkanları boydan boya geçerek Burgaz'ı ve Sliven'i teslim aldılar. 28 Ağustos'ta Edirne'ye kadar ilerleyen Rus ordusu İstanbul'un sadece 68 kilometre uzağına dek ulaştı. Padişah II. Mahmut 14 Eylül 1829'de Rusların bu ilerlemesini durdurmak için koşulları çok ağır olan Edirne Antlaşmasını imzalamak zorunda kaldı.

İvan Paskeviç çoğunluğu yeni biten İran harbinden topladığı 20 bin civarında mütevazı bir güce sahip olmasına rağmen kendinden sonraki Rus generallerinin izinden gideceği başarılı bir harekâta imza attı. Öyle ki bu cephede Osmanlı kuvvetleri yalnızca Bayburt'taki mahalli güçlerce galibiyet alabilmişti.İvan Paskeviç komutasındaki Rus ordusu 17 Ağustos 1828'de Ahıska'ya girdi. Savaş yıllarına kadar Gürcistan'da baskın olan Müslüman unsurlar Anadoluya göç harekâtına başladılar. Ardahan, Posof, Erivan, Kars gibi merkezler de sırayla Rusların eline geçti ve 27 Haziran 1829'da Erzurum'u ele geçirdi. Erzurum'un düşüşünün ardından General İvan Burtsev komutasındaki 5 piyade bölüğü ve bir müslüman süvari alayı Bayburt'a yönlendirildi. Şehre giren komutan ardından Hart Köyüne (Aydıntepe) yöneldi ancak mahalli milislerce pusuya düşürülüp öldürüldü. Bunun üzerine savaş sonrası kendisinde kalmayacağını bildiği ve direniş gösteren düşman bölgesinin derinindeki bu uç noktada intikam harekâtı düzenleyen Paskeviç başta Bayburt Kalesi olmak üzere bölgede geri dönülmez bir hasara neden oldu. Yıllar sonra bölgeyi ziyaret eden Moritz Wagner gibi Avrupalı seyyahlar bu yenilginin bölge halkında yaşattığı kızgınlığı ve gurur kırıklığını not etmişlerdi.

Ruslar tüm hedeflerine ulaşamamış ve Osmanlı'nın yapısal bütünlüğünü bozamamış olsalar da Balkanlarda Edirne'ye Kafkaslarda Gümüşhane'ye kadar ulaşarak Kırım ve 93 Harplerinde izinden gidilecek başarılı askeri operasyonlara imza attılar. Balkanlarda Tuna'yı aşmak artık Ruslar için ulaşılmaz bir hedef olmaktan çıkarken Kuzeydoğu Karadeniz kıyılarındaki Anapa gibi son Osmanlı toprakları elden çıkmış Gürcistan'daki Türk ve Müslüman Gürcü unsurları Çoruh Vadisi üzerinden Anadolu'ya göçmüştü. Savaş öncesinde İran'ın da sindirilmesiyle birlikte Ruslar Kafkaslarda baskın güç olmuş, Müslüman unsurlar Slav denizinin içinde kalmıştı.

1828-1829 Osmanlı-Rus Harbi öncesinde Menteşe Sancağı'ndan İğneada ve havalisi muhafazasına gönderilen süvari askerler hakkında, Biray Çakmak, Sosyal Birimler dergisi, Afyon Kocatepe Üniversitesi, Cilt II, Sayı:2.

1831-1833 Osmanlı-Mısır Savaşı, Birinci Osmanlı-Mısır Savaşı ya da İlk Suriye Savaşı, Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın Osmanlı Devleti'ne karşı Filistin, Lübnan, Suriye ve Anadolu'ya düzenlediği seferdir.

1822'de Girit'teki Yunan isyanının bastırmak için Osmanlı Devleti hukuken devletin valisi ama gerçekte gayet bağımsız olan Mısır valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa'dan donanma desteği istemişti. Kavalalı Mehmet Ali Paşa bu destek verilirse kendisine Şam valiliğinin de verileceğini beklemekte idi. Girit'e gidip Osmanlı donanmasına destek sağlayan Mısır donanması ile bu isyan bastırılmıştı. Bundan sonra Kavalalı Mehmet Ali Paşa kendisine vadedilen Suriye valiliğinin sonradan kendine verilmemesinden dolayı Babıali'deki Osmanlı hükûmetine zaten kırgın idi.
1825'te çıkan Mora İsyanı'nı bastırmak için de Osmanlı devleti hukuken devletin valisi ama bağımsız olan Mısır valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa'dan donanma desteği istedi. Bu sefer Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın Mora Valiliği ve Kandiye (Girit) Valiliği isteği kabul edildi. Mısır valisi oğlu Kavalalı İbrahim Paşa komutasında Mısır donanması Mora kıyılarına geldive Osmanlı donanması ise İskenderiye'den taşınan takviye Mısır ordusu kara birlikleri Mora'daki Osmanlı ordusuna katildi. Bu ordu kullanılarak en sonunda Missolonghi kalesinin kuşatma ile alınmasından sonra isyancı Yunanlar yenildi. Fakat Britanya, Fransa ve Rusya'nın başı çektikleri ve 1815 Viyana Kongresi'nden sonra "Kongre Sistemi"ni uygulayan, "Büyük Güçler (Devlet-i Muazzama)" bu sistemin amacı olan meşru hükümdarların irsi haklarını halk hareketlerinden ve halk devrimlerinden korumak iken, Yunan isyanı karşısında prensiplerini değiştirdi ve Yunan isyancılarının tarafını tutup Osmanlı Devleti'nden Yunanistan'a bağımsızlık vermesini istedi. Britanya, Fransa ve Rusya'nın katıldıkları bir donanma Mora'ya gönderildi. Bu "Büyük Güçler" donanması ile Osmanlı ve Mısır donanması arasında 20 Ekim 1827'de yapılan Navarin Deniz Savaşı'nda Osmanlı-Mısır donanması yenik düştü ve Osmanlı-Mısır donanması tahrip edildi. Bu deniz savaşından sonra Rusya yine Ortodoks Hristiyanlarının ve Yunanistan'ın koruyucusu olarak 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı'nı başlattı. 1829'da Rus orduları Osmanlılara karşı galip gelerek Edirne önlerine kadar geldiler. 14 Eylül 1829'da imzalanan Edirne Antlaşması ile Yunanistan bağımsızlık kazandı ve Kavalalı Mehmet Paşa'ya valiliği vadedilmiş Mora yarımadasının egemenliği bu yeni devlete verildi.
Böylece Osmanlı-Mısır ilişkilerinde "Mısır Sorunu" adı verilen sorunlar ortaya çıktı.
Osmanlı hükûmeti 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı için Kavalalı Mehmet Ali Paşa'dan Mısır ordusundan takviyeler göndermesi isteyince Kavalalı Mehmet Ali Paşa aşırı şartlar ve isteklerde bulunarak bu takviyeyi sağlamaktan çekinmişti.
1829'da Mora'nın bağımsız Yunanistan'a verilmesi üzerine Kavalalı Mehmet Ali Paşa'ya Mora valiliği verilmesi için 1816'da verilen vaadin gerçekleştirilmesi imkânsız olmuştu. Kavalalı Mehmet Ali Paşa bu sefer bu valiliğe karşıt bir diğer Osmanlı eyaleti olan Şam (Suriye) valiliğini istedi. Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın genişleme siyasetinden çekinen Osmanlı Hükûmeti bu isteği reddetti. Bundan sonra Kavalalı için Suriye'yi eline geçirmek bir amaç oldu ve bu bölgeyi ele geçirmek için bahaneler aramaya koyuldu.
İstanbul'da Koca Hüsrev Paşa tavsiyesi ile sadrazam Topal İzzet Mehmed Paşa azledildi ve 28 Ocak 1829'da Reşid Mehmed Paşa sadrazam yapıldı. Bu sadrazam Kavalalı Mehmet Ali Paşa ile "Mısır Sorunu"'na çözüm bulmakla görevlendirilmişti.

1831'de Osmanlı Devleti'nln Akka Valisi olan Abdullah Paşa, bu şehirde bulunan 6.000 fellahın askerlik etmemek nedeni ile Mısır'a kaçtığını ileri sürerek hukuken hâlâ Osmanlı Devleti'nin Mısır Valisi olan Kavalalı Mehmet Ali Paşa'dan bunların geri gönderilmesini isteyip, iki "eyalet" arasında bir anlaşmazlık ortaya çıkarttı. Bu anlaşmazlık Suriye'yi eline geçirmek için bir bahane arayan Kavalalı Mehmet Ali Paşa için tam zamanında çıkmıştı. Kavalalı Mehmet Ali Paşa anlaşmazlığı çözmek için Akka'ya Mısır askeri gönderdi ve Mısır Ordusu, bu kaleyi 3 Kasım 1831'de kuşatmaya aldı.
1831'de Kavalalı Mehmet Paşa, oğlu Kavalalı İbrahim Paşa komutası altında Mısır Ordusunu Suriye'ye hücuma yolladı. Mısır donanması da "İbrahim Yakan Paşa" komutasında Yafa'ya çıkartma yaptı ve Kudüs'e yürüyüp bu şehri işgal etti. Mısır Ordusu çok geçmeden Filistin ve Lübnan'ın Akdeniz kıyılarını, Akka hariç olmak üzere fethettiler. Sadece Osmanlı Valisi Abdullah Paşa komutasında bulunan Akka Mısır güçlerinin kuşatmasına direnmeye başladı. Nisan 1832'de İstanbul'da gayet nüfuzlu olan Serasker Koca Hüsrev Mehmet Paşa, Ağa Hüseyin Paşa'yı Anadolu Serdâr-i Ekremliği'ne tayin ettirdi ve onun emrine 45.000 kişilik bir ordu verildi. Bundan sonra Mısır ordusuna karşı yapılan mücadelenin genel hatları İstanbul'da Serasker olan Koca Hüsrev Mehmet Paşa tarafından planlanıp uygulanmaya koyulmaya başlandı.
Altı ay süren bir kuşatmadan sonra 27 Mayıs 1832'de Akka kalesi Mısır güçleri ellerine geçti. Kavalalı İbrahim Paşa ordusu sonra Şam'ı aldı. 8 Haziran'da Humus'da bir Osmanlı Ordusu ile yaptığı muharebede galip geldi ve bu şehri ele geçirdi. 17 Temmuz'da Halep Mısır Ordusu eline geçti. 29 Temmuz 1832'de Serdar-ı Ekrem Ağa Hüseyin Paşa'nın komutasında İstanbul'dan gönderilen Osmanlı Ordusu ile Kavalalı Ibrahim Paşa komutası altındaki Mısır Ordusu arasında Belen Geçidi'nde büyük Belen Muharebesi yapıldı. Bu muharebede de Mısır ordusu galibiyet elde etti. 30 Temmuz günü Belen Geçidi, Mısır Ordusu'nun eline geçti ve Mısır güçleri Çukurova'ya girdiler. 31 Temmuz'da Tarsus ve Adana Mısır Ordusu'nun eline geçti. Burada Mısır Ordusu Suriye'yi tümüyle eline geçirdiği için hedefine erişmişti. Kavalalı İbrahim Paşa, Kahire'de olan babası Kavalalı Mehmet Ali Paşa'dan gelecek emirleri beklemek için ordusunun harekâtını bir müddet durdurdu.
Fakat İstanbul'da Serasker Koca Hüsrev Mehmet Paşa yeni bir Osmanlı Ordusu'nu Serdar-ı Ekrem olarak Sadrazam Reşid Mehmet Paşa komutasında Anadolu'ya gönderdi. Çukurova'da bulunan İbrahim Paşa komutasındaki Mısır Ordusu'na bu haber erişince Mısır Ordusu, Toroslar'ı aşarak Anadolu'ya geçti. İki Ordu, 21 Aralık 1832'de Konya ovasında Konya Muharebesi'ne giriştiler. Bu muharebe ortasında Osmanlı Serdar-ı Ekremi Sadrazam Reşid Mehmet Paşa yaralandı. Bu yaralanması yüzünden Mısır kuvvetlerine esir oldu ve komutası altındaki Osmanlı Ordusu yenik düştü. Osmanlı Ordusu'ndan kalanlar Kütahya'ya çekildiler.
Kavalalı Mehmet Ali Paşa, Avrupalı "Büyük Güçler"in "Kongre Sistemi" prensiplerini uygulayıp duruma müdahale etmelerini önlemeye çok önem vermekteydi. Bu nedenle çok yavaş ve dikkatli hareket etmekte idi. Örneğin Mısır ordularının ellerine geçirdikleri Filistin, Suriye ve Anadolu'da Cuma hutbelerinde yine Osmanlı Sultanı II. Mahmud'un adı geçmekteydi. Bu yörelerde kendi adına ve kendi ismini taşıyan para bastırmayıp yine Osmanlı sikkeleri tedavülde bulunmakta idi. Ayrıca Kavalalı Mehmet Ali Paşa, ordularının Anadolu'da ilerlemesi sırasında İstanbul'a girerlerse, sadece Sultan II. Mahmud'un değiştirileceğini ve onun yerine daha çocuk olan oğlu Abdülmecid'in tahta çıkartılacağını, özellikle müttefiki olan Fransa'ya, duyurmuştu.
Mısır ordusuna sanki İstanbul yolu açıktı ama ordunun tedarik yolları gittikçe uzamıştı ve çetin kış şartları Mısır ordusunu durmaya zorlamıştı. Konya'da Osmanlı Devleti ise Mısır ordusunun tedarik yapınca İstanbul'a ilerlemesinden korkmakta idi. Buna karşı bir tedbir olarak Büyük Britanya ve Fransa'dan yardım istendi. Ama Fransa, Mehmet Ali Paşa'yı desteklemekteydi ve hatta Kavalalı İbrahim Paşa'nın baş erkan-i harbi bir Fransız subayı idi. Büyük Britanya, Kavalalı Mehmet Ali'nin hanedanı değiştirmeme vaatleri ve tutumunu kabul edip, Osmanlı Devleti'nin içişlerine karışmak istemediğini belirtip beklenen yardımı sağlamadı. Mart 1833'te Ruslar'dan yardım istendi. 8 Temmuz 1833'te Ruslarla karşılıklı yardımlaşma ve saldırmazlık antlaşması mahiyetindeki Hünkâr İskelesi Antlaşması imzalandı. Rus donanması İstanbul'a gelip Büyükdere'de demir attı.
Rusya'nın bu antlaşmayla kazandığı haklar ve bu antlaşmanın gizli maddeleri Büyük Britanya ve Fransa Hükûmetlerini çok kuşkulandırdı. "Büyük Güçler" devletleri, özellikle Britanya ve Fransa, doğrudan doğruya Osmanlı Devleti ile ona hâlâ hukuken tabi olan Mısır valisi arasında "dürüst arabulucu" rolü oynamaya başladılar. Kütahya'da yapılan müzakerelerden sonra 14 Mayıs 1833'te Kütahya Antlaşması imzalandı.

1833 Kütahya Antlaşması'na göre Osmanlı Devleti Kavalalı Mehmet Ali Paşa'ya Mısır ve Kandiye (Girit) valiliklerinin yanı sıra Şam (Suriye) valiliği verilecekti. Oğlu Kavalalı İbrahim Paşa'ya ise Cidde (Hicaz) valiliği ve Adana muhassıllığı (vergi toplama hakkı) verilecekti. Mısır kuvvetleri Anadolu'dan çekilecek ama Kavalalıların vali olduğu bölgelerde bulundurulabileceklerdi.
Bu antlaşma her iki tarafı da memnun etmemişti. Osmanlı devleti yeniden bu valilikleri eline geçirmek istemekteydi. Suriye ve Filistin'de Mısır asıllı yönetimi bu yöreleri halkından istedikleri yüksek vergiler, zorunlu askerlik yükü ve zorunlu devlet angarya işleri dolayısıyla halkı içinde büyük hoşnutsuz yaratmışlardı. Bunlar ayaklanmalara dönüştü ve Kavalalıların özellikle Suriye'deki durumu kötüleşti. Bu durumdan istifade etmek isteyen Osmanlı Devleti ve II. Mahmut 1839'da yeni bir orduyu Suriye'ye üzerine gönderdi. Bu da ikinci kez 1839-1841 Osmanlı-Mısır Savaşı ortaya çıkarttı.

Navarin Deniz Savaşı
Kavalalı Mehmet Ali Paşa
Kavalalı İbrahim Paşa
1839-1841 Osmanlı-Mısır Savaşı
Kütahya Antlaşması

Trevor N Dupuy. (1993), The Harper Encyclopedia of Military History. [S.l.]: HarperCollins Publishers, s.851. (İngilizce)

1839-1841 Osmanlı-Mısır Savaşı veya İkinci Osmanlı-Mısır Savaşı, 1839-1841 döneminde hukûken Osmanlı'nın Mısır vâlisi olan Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın ordusu ile önce Osmanlı arasında Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde kara savaşı; sonra Britanya başta olmak üzere müttefikleriyle Beyrut, Akka, Filistin ve İskenderiye kıyılarında yapılan denizden karaya bir seri hücum savaşlarıdır. Bu savaş Osmanlı zaferi ile sonuçlanmış, 1840 Londra Antlaşması vasıtasıyla sona ermiştir.

1831-1833 Osmanlı-Mısır Savaşı Kavalalı İbrahim Paşa Mısır ordusuyla Filistin ve Suriye'yi işgal etmesi; Belen Geçidi Muharebesi ve Konya Muharebesi ile Osmanlı ordularını yenik düşürmesi sonucunda ve Osmanlıların Rusya ile Hünkar İskelesi Antlaşmasını yapmasından sonra Avrupa Büyük Güçlerinin müdahale etmesiyle Mayıs 1833'te imzalanan Kütahya Antlaşması ile sonuç bulmuştu. Kavalalı Mehmet Ali Paşa Mısır yanında Hicaz ve Kandiye (Girit) valiliklerine ve oğlu Kavalalı İbrahim Paşa Şam (Suriye) valiliğini kazanmıştır ve Filistin, Suriye, Lübnan Akdeniz kıyıları Mısırlılara verilmiş olmaktaydı. Fakat bu antlaşma iki tarafı da memnun etmemişti.
Kavalalıların Mısır'da uyguladıkları ve yeni ele geçirdikleri bölgelerde de aynı Mısır'daki gibi uyguladıkları asker alma ve halkın devlet ve devletin imtiyaz verdiklerine angarya çalışmaya zorlanmalarından ve Mısır idarecilerinin halka tavır ve tutumlarından büyük hoşnutsuzluk duymakta idiler. Suriye ve Filistin'de Mısırlı idarecilere karşı ayaklanmaları ortaya çıkmıştı. Bu bölgelerde bulunan Mısır güçleri sulh ve asayişi koruyamaz olmuşlardır. Böylece Mısır askerî güçleri savaş içinde kazandıkları askerî galibiyetlere rağmen bu baskılar ve zorlamalar yüzünden Mısır askerî gücünün morali ve disiplini gittikçe bozulduğu açıkça ortaya çıkmaya başlamıştı.

Kavalalı Mehmet Ali Paşa Akka'yı kaybettikten sonra, Londra Antlaşması'nın şartlarına uymayı kabul etmek zorunda kaldı. Ancak bu antlaşma şartları yanında Sultan Abdülmecit onun Mısır ve Sudan üzerindeki hükümranlık haklarını açıkça teyit eden fermanlar da ilan etti.
Londra Antlaşması (1840) ile Sultan'ın ilan ettiği fermanlar Mısır'ın özel imtiyazlı bir Osmanlı Eyaleti'nin hukuki temelini sağladı. Bundan sonra Kavalalı Mehmet Ali Paşa Suriye'den, Girit'ten, Hicaz ve Arabistan'dan askerlerini geri çekti ve Osmanlı Donanmasını İstanbul'a geri gönderdi.

1916 Orta Asya Ayaklanması veya Ürkün Ayaklanması, Temmuz 1916-Şubat 1917 tarihleri arasında Rus Türkistanı'nda Çarlık yönetimine karşı meydana gelen bir ayaklanmadır.
Ayaklanma, I. Dünya Savaşı'nın Doğu Cephesi'nde resmî olarak askerlik hizmetinden muaf tutulan Müslümanların zorla askere alınmak istenmesi üzerine çıkmıştır. Bununla birlikte Çarlık yönetimi altındaki farklı etnik gruplar arasındaki gerilimleri de içermekteydi. Ayaklanma, Rus ordusu tarafından kanlı bir şekilde bastırılmış olup binlerce Kazak ve Kırgız'ın Çin'e göçüne yol açtı. Buna karşın, Rus devleti Ekim Devrimi gerçekleşene kadar bölgede tam düzeni sağlayamadı.
Aleksandr Kerenski gibi bazı Rus liberalleri ve tarihçileri bu olaylara uluslararası bir ilgi getirdiler. Sovyetler Birliği döneminde ayaklanmanın liderleri Çarlık rejimine karşı savaşan devrimci kahramanlar ilan edildi. Ağustos 2016'da Kırgızistan'da bir kamu komisyonu 1916 ayaklanmasının bastırılmasını soykırım olarak adlandırılması sonucuna vardı.

19. yüzyılın ikinci yarısında Rusya’nın Orta Asya’yı fethetmesi, Orta Asya halkları üzerinde sömürgeci bir rejimin dayatılmasına yol açtı. Bölge halkı Çarlık makamları tarafından vergilendiriliyor ve Rus İmparatorluğu nüfusunun yaklaşık %10’unu oluşturmasına rağmen 435 sandalyeli Devlet Duması’nda hiçbir şekilde temsil edilmiyordu.
1916 yılına gelindiğinde, Türkistan ile Bozkır Genel Valiliği’nde, 1861’de serfliğin kaldırılmasını öngören reformdan sonra, 19. yüzyılın ikinci yarısında başlayan Rus ve Ukraynalı yerleşimcilerin iskânı nedeniyle birçok toplumsal, toprakla ilgili ve etnikler arası çelişki birikmişti. Çeşitli toprak ve yasama reformlarıyla yeni bir iskân dalgası başlatılmıştı.
2 Haziran 1886 ve 25 Mart 1891 tarihlerinde, "Türkistan Krayı’nın Yönetimine Dair Nizamname" ile "Akmola, Semipalatinsk, Semireçye, Ural ve Turgay bölgelerinin yönetimine dair Nizamname" başlıklı çeşitli düzenlemeler kabul edildi. Bu düzenlemeler, söz konusu bölgelerdeki toprakların büyük kısmının Rus İmparatorluğu mülkiyetine geçirilmesine imkân tanıdı. Yerli halktan her bir aileye, sürekli kullanım hakkı kapsamında 15 akrelik bir toprak parçasına sahip olma izni verildi.
1906–1912 yılları arasında ise, Kazakistan’da ve Orta Asya’nın geri kalanında uygulanan Stolypin reformlarının bir sonucu olarak, Rusya’nın merkezî bölgelerinden 500.000’e kadar köylü hanesi bu topraklara nakledildi. 

100. YILINDA ORTA ASYA’DA 1916 İSYANI VEGÜNÜMÜZ AÇISINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ.
Photo gallery of human and animal remains from Urkun incident at Bedel Pass16 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., from RFE/RL
Semirechye on Fire. A Story of Rebellion 20 Kasım 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Documentary on the 1916 Rebellion

1917 Fransız Ordusu Ayaklanmaları, I. Dünya Savaşı sürerken Batı Cephesinde savaşan Fransız Ordusunda askerlerin gerçekleştirdikleri ayaklanmaları kapsar. Özellikle General Robert Nivelle komutasındaki başarısız İkinci Aisne Muharebesi sırasında yaşanan olağanüstü kayıpların ardından kitlesel olarak yaşanmıştır. İsyanlar o dönemde çok gizli tutulmuş, ancak günümüzde aydınlatılmaya başlanmıştır.

1917 yılına gelindiğinde toplam 20 milyon Fransız erkek nüfusunun 1 milyonu savaşta ölmüş durumdaydı. Yaşanan bu yoğun kayıplar Fransız askerlerinde anlamsız ve ölümcül taarruzlara karşı direnç oluşturmuştur.
1917 Nisan ayına gelindiğinde Batı Cephesinde Alman hatlarını yarmak için çareler arayan Fransız Başkomutan Robert Nivelle Aisne Nehri bölgesindeki Chemin des Dames'e saldırmaya karar verir. Önceki saldırıların aksine bu saldırıda yeni bir taktik deneyen Fransız kurmay heyeti taarruza kalkan piyadelerin az önünde ilerleyecek şekilde topçu ateşi öngörür. Ne var ki planlanan bu topçu ateşi düşmandan çok Fransız askerlerine zarar verecek ve taarruz başarısızlık ve büyük kayıplarla sona erecektir. İkinci Aisne Muharebesi olarak da bilinen bu taarruzun ardından Nivelle 15 Mayıs 1917 tarihinde görevden alınacak, yerine General Philippe Pétain geçecektir.

Büyük kayıplar yaşanan başarısız saldırının ardından Fransız askerleri arasında yoğun firar olayları yaşanmaya başlar. 27 Mayıs günü firarlar isyana dönüşür. Cephede görev yapan 30 bin asker ayaklanarak cephe gerisine gider. Olaylar cephe gerisini de etkileyecek şekilde büyür. Ne var ki subaylara karşı bir isyan halini almayan ayaklanma temel olarak savaş karşıtı değil, savaşın yapılma biçimine karşı yapılır. Askerler yaptıkları taarruzların anlamsız ve faydasız olduğunu düşünmekteydiler. Cephe gerisindeki Soissons, Villers-Cotterêts, Fère-en-Tardenois ve Cœuvres-et-Valsery kasabalarında bulunan askerler, subaylarının cepheye gitme yönündeki emirlerini dinlemezler. Hatta 1 Haziran günü Fransız askerleri Missy-aux-Bois kasabasında yönetimi ele geçirirler. Tarihçi Tony Ashworth'a göre isyanlar yaygın, güçlü ve ısrarlıdır, Fransız Ordusu kıpırdayamaz hale gelir. 7 Haziran günü İngiliz komutan Douglas Haig ile bir araya gelen Pétain cephedeki birliklerin isyancılar nedeniyle cephe gerisindeki birliklerle değiştirilemediğinden yakınır. Tarihçi John Keegan ayaklanmaya yaklaşık 50 tümenin (500 ila 750 bin) katıldığını yazar.
1983 yılında Fransız askeri tarihçi Guy Pedroncini tarafından askeri arşivlerde yapılan araştırmaya göre 49 piyade tümeninde komuta sisteminin çökerek ayaklanma yaşandığı belirtilmiştir. 1917 yılında Fransız Ordusunun toplam 113 tümenden oluştuğu göz önüne alınırsa ordunun yaklaşık yarısının isyandan doğrudan etkilendiği sonucu çıkmaktadır.

Askeri komuta kademesi ayaklanmalara derhal ve şiddetle cevap verir. 8 Haziran ve izleyen günlerde yoğun tutuklamalar ve mahkemeler yaşanır. Toplamda subayların ve astsubayların işbirliğiyle toplanan isimlerden yola çıkarak binlerce kişi tutuklanır. 23.385 kişinin isyancı davranışlarından dolayı yargılandığı 3.427 divan-i harp mahkemesi sonucu 5554 asker idam cezasına mahkûm edilirken 49 tanesi kurşuna dizilir, diğerleri hapis cezasına çarptırılır. Pedroncini belgelerinde ise 629 kişinin idama mahkûm edilip 43 tanesinin kurşuna dizildiği yazar. İsyancı birliklerin toplandıkları görece sakin bölgelerde kendi topçuları tarafından saldırıya uğrayarak toplu şekilde öldürüldükleri iddia edilir. Fransız Ordusunda buna dair bir kayıt bulunmasa da benzer bir olay Fransa'da meydana gelmiştir. Fransa'da görev yapan Rus İmparatorluğuna bağlı Sefer Kuvveti bünyesindeki askerler Şubat Devriminin ardından Bolşeviklerin de etkisiyle savaşa karşı çıkarak ayaklanmıştır. 1917 yılı Eylül ayında La Courtine Kampında yaşanan olay sırasında Fransız Ordusu Rus askerlerin üzerine topçu ateşiyle saldırmıştır. 19 kişinin öldüğü saldırı sonucu askerler hapis ve kürek cezalarına çarptırılmıştır.

Tüm çabalara rağmen sürmekte olan savaşın askerler üzerindeki etkisi giderilememiştir. Pétain tutuklamaların ardından taarruzlara son verdiği ve izinleri uzattığı için zaman kazansa da ayaklanmalar daha küçük ölçekte devam etmiştir. Özellikle 1918 yılının ardından askerler, sivil nüfus ve ülke ekonomilerinin içinde bulunduğu durum galip ülkelerin bile yeni sosyal sorunların içine düşmelerine engel olamamıştır.

Konuyla ilgili ağırlıklı bilgiler 1967 ve 1983 yılında yoğun arşiv çalışmalarını yayınlayan Guy Pedroncini sayesinde ortaya çıkmıştır. Bu durum askeri arşivlerin olayların üzerinden 50 yıl geçmesinden dolayı kamuya açılmasından dolayı olmuştur. Ancak özellikle konuyla ilgili siyasi nedenlerin irdelendiği düşünülen belgelerin gizlilik süresi dolmamıştır. Ayaklanmalardan 100 yıl sonra açılması şartı konan arşivlerin 2017 yılında kamuyla paylaşılması beklenmektedir.

Etaples İsyanı
Zafer Yolları (film)
Eddie Slovik

1918–1919 Alman Devrimi ya da Kasım Devrimi, I. Dünya Savaşı'nın sonunda Friedrich Ebert önderliğinde anayasal monarşiden parlamenter demokrasiye geçiş sürecidir. Savaşın Almanya’nın aleyhine gelişmesinden dolayı Alman halkının üzerinde oluşan gerilim, ülkede yeni bir rejimin kurulması gerektiği düşüncesini ön plana çıkarmıştı. Devrimin amacı monarşi rejiminin yerine demokratik bir cumhuriyet kurmaktı. Bu hedef, İmparator II. Wilhelm’in tahttan çekilmesiyle sonuçlanan, 1 hafta, 4 gün süren ilk aşamada gerçekleşti. Almanya’daki radikal solcular komünist bir rejim kurmak istediği için bu devrim, komünist devrimciler ile anti-komünistler arasındaki bir iç savaşa dönüştü; bu durum, devrimin ikinci aşamasını yarattı. İkinci aşama tam olarak 9 ay, 1 hafta sürdü ve yönetim biçimi parlamenter demokrasiye dayanan Weimar Cumhuriyeti'nin zaferiyle sonuçlandı.

Gelişmiş Avrupa devletleri dünyanın yeniden emperyalist paylaşımını sağlayabilmek için I. Dünya Savaşı'nı başlattılar. Bu savaşın bir tarafında Fransa, Büyük Britanya ve Rus İmparatorluğu yer alırken diğer tarafında dünyanın emperyalist bölüşümünde diğerlerine göre geri kalan Alman İmparatorluğu ile müttefikleri Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ve Osmanlı İmparatorluğu yer aldı.
Dünyadaki sol hareketler bu savaşı durdurabilmek için harekete geçtiler. İkinci Enternasyonal 1907 Stuttgart Kongresi'nde savaşın yaklaşması durumunu görüşerek bazı kararlar aldı. Bu kararların özünü, "savaş tehlikesinin olduğu durumlarda en etkin araçları kullanarak savaşın başlamasını engellemek, savaşın başladığı durumda ise savaşın bir an önce bitirilmesine dair faaliyet yürütmek ve savaşın doğurduğu ekonomik ve politik durumdan faydalanarak kapitalist sınıfın yönetimini devirmeye çalışmak" oluşturuyordu.
II. Enternasyonal'de en etkin parti olan Almanya Sosyal Demokrat Partisi (SPD) de ilk başta tüm diğer Enternasyonal üyesi partiler gibi savaşa karşı çıkıyordu. Fakat 4 Ağustos 1914'te savaş kredilerini onayladı. Savaş kredilerinin onaylanmasına karşı tek hayır oyunu Karl Liebknecht kullandı, ona kısa bir süre sonra da, daha sonra anarşist olan Otto Rühle katıldı.
SPD ilk başlarda kitleler içinde savaş karşıtı bir çalışma yürütürken parti yönetiminin böyle bir karar alması. kitleler üzerinde sürpriz bir etki yarattı. SPD, kitlelerden gelecek bir tepkiyi engelleyebilmek için sendikaları kullandı. Hatta bazı sendikalar savaş sırasında Alman emperyalizminin kendi ürünleri için yeni pazarlar kazanmasının Alman işçi sınıfına kazandıracakları hakkında propaganda yaptılar. SPD tüm Avrupa'da artan milliyetçiliğin Alman işçi sınıfı üzerinde de artmasının sonucunda oy kaybına uğrayacağı düşüncesiyle milliyetçi tavır almaya başladı. 1916 yılında işçiler için çıkarılan bir askeri yasa ile SPD üyelerinin %66'sı kendini cephede buldu. Savaşın ilk yıllarında sendika üyelerinin sayısı yarı yarıya düşmüştü.
Parti içinde savaş karşıtı muhalefet çok cılız kaldı. Rosa Luxemburg savaş karşıtı faaliyetler düzenlendiği için tutuklandı Liebknecht askerlik yaşı geçmiş olmasına rağmen zorla askere alındı ve sonrasında tutuklandı. Parti içindeki sol kanat, odaklarını yitirince iyice güçsüzleşti. SPD devrimci, enternasyonalist bir çizgiden iyice uzaklaşarak egemenlerle işbirliği içinde oldukça milliyetçi bir görünüm almaya başladı. Bu durum aynı zamanda II. Enternasyonal'in sonunun geldiğini gösteriyordu.
Savaş sırasında işçi sınıfının durumu oldukça kötüleşmişti. Yüz binlerce işçi cephede öldü. Geride kalanların ise her türlü hakları yavaş yavaş ellerinden alınıyordu. İlk başlardaki milliyetçi coşku hızlı bir şekilde kayboluyordu. 1915'te küçük çaplı da olsa yer yer eylemler yapılıyordu. Bu kendiliğinden meydana gelen gösteriler gittikçe büyüyerek, polisle çatışmaya kadar varabiliyordu. 1 Mayıs 1916'da Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht'in başını çektiği Enternasyonalist Grup bir gösteri düzenledi. Bu gösteri boyunca “Kahrolsun savaş”, “Kahrolsun hükûmet” sloganları atıldı. Bu gösterinin ardından Liebknecht tutuklanarak 2,5 yıl ağır hapis cezası aldı. Bunun üzerine 55.000 işçi kendiliğinden greve çıktı.
SPD içinde bir grup savaşa karşı muhalefet etmeye başladı. Bu grup savaşa başından beri karşı olan Luxemburg ve Karl Liebknecht'in grubuyla beraber Nisan 1917'de partiden ayrılarak Almanya Bağımsız Sosyal Demokrat Partisi'ni (Unabhaengige Sozialdemokratische Partei Deutschlands - USPD) kurdular. Spartakistler USPD'ye katıldılar ama bu süreç boyunca hep bağımsız politikalarını sürdürdüler. Spartakistlerin ayrı bir örgütlenmeye girmemesinin nedeni, daha önce SPD'den ayrılamamalarındaki nedenle aynıydı: Sosyal Demokrat örgütler içinde yer alarak kitlelerden kopmama düşüncesi.
Nisan 1917'de silah sanayisinde çalışan 200.000'den fazla işçi ekmek karnelerindeki kısıtlamalara karşı greve çıktı. Bu grevin ardından Almanya'nın ilk İşçi Konseyi (Arbeiterrat) kuruldu. Var olan sendikaların, işçilerin kendi taleplerini ve ihtiyaçlarını dile getirmekten çok uzakta kalması, işçilerin kendi inisiyatifleriyle öz örgütlüklerini oluşturmaya girişmesine sebep oldu. Berlin'de bir cephane fabrikasında çalışan 10.000 işçi doğrudan seçim yoluyla, ikisi metal işçisi üçü USPD üyesi olan 5 kişilik bir konsey seçtiler. Konseyler, ekonomik taleplerinin yanında, savaşa ilhaksız son verilmesi, sansürün son bulması, siyasi tutukluların serbest bırakılması ve seçimlerin yapılması gibi siyasi taleplerde de bulunuyorlardı. Siyasal örgütlenmesini Devrimci İşçi Temsilcileri (Revolutionaere Obleute) olarak gerçekleştiler.
1917'de Rusya'da Ekim Devrimi'nin gerçekleşmesi tüm dünyada büyük bir etki yarattı. Bu etki Alman işçi sınıfını da büyük bir oranda etkiledi. Aynı şekilde Ocak 1918'de Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nda işçiler arasındaki savaş karşıtı hareketlilik yaşanıyordu. Viyana'da da işçi konseyi kuruldu. Avrupa'da yaşanan bu hareketlilik işçi sınıfının mücadelesini giderek şekillendiriyordu.
Ocak 1918'de özellikle Berlin, Kiel, Hamburg, Ruhr bölgesi ve Münih gibi şehirlerde grevler iyice yaygınlaştı. Berlin'de greve çıkan işçi sayısı 500.000, bütün Almanya'da ise 1 milyondu. Bu grevler sırasında Berlin'de Büyük Berlin İşçi Konseyi (Arbeiterrat von Gross-Berlin) kuruldu. Hükûmet bu hareketliliği dağıtmak için elinden gelen her şeyi yapıyordu. Grevdeki işçilerle polis arasında çatışmalar yaşanıyordu.
1918'in ilk yarısında, hem Rusya'da hem de Almanya'da birçok insan, Alman topraklarında bir komünist devrim olmasını bekliyordu. Vladimir Lenin'in de Dünya devriminin gerçekleştirilmesi umudu artmıştı.
Büyük Berlin İşçi Konseyi gücünü arttırabilmek için SPD'ye katılım çağrısında bulundu. SPD işçi sınıfının kendiliğinden gelişen mücadelesini, devrimci ilerlemesini engellemek ve hareketi kendi kontrolü altına alabilmek için bu çağrıya olumlu cevap verdi. Konseye katılan SPD yöneticisi katılma sebebinin, ülkeye zarar gelmesini engellemek ve grevleri hızla sonlandırabilmek olduğunu açıkladı. İşçi sınıfı ise her türlü olumsuz duruma karşın, yine de SPD'yi kendi partileri gibi görmeye devam ediyordu.
1918'in sonbaharında ordu, savaşı kaybettiğini anlayınca hükûmete ateşkes görüşmelerinin başlaması ve SPD'nin de hükûmete katılması yolunda bir ültimatom verdi. Alman hükûmeti de savaş sonrası durumun yarattığı sorunlara daha geniş kesimleri ortak etmek ve yaşanan işçi sınıfının hareketliliklerinden dolayı bu hareketlilikleri bastırabilmek için SPD'ye hükûmette yer alması teklifinde bulundu. Eylül 1918'de SPD teklife olumlu cevap verdiğinde, devrimcilerin bakış açısına göre yine işçi sınıfına ihanet ediyordu.
Ekim ayında ABD Başkanı Woodrow Wilson, ateşkes talebine üç diplomatik nota ile yanıt verdi. Müzakereler için bir ön koşul olarak, Almanya'nın işgal altındaki tüm bölgelerden geri çekilmesini, denizaltı faaliyetlerinin durdurulmasını ve (dolaylı olarak) imparatorun tahttan çekilmesini talep etti.

Ordu savaşı bitirmek istiyor olmasına rağmen Deniz Kuvvetleri Komutanlığı, İngiliz Donanmasına karşı Ekim 1918'de son bir saldırı yapma kararı aldı. Erler bu karara tepki göstererek komutan ve subaylara isyan ettiler. Daha sonra isyancı erler tutuklanarak Kiel'e getirildiler. Başta tersane işçileri olmak üzere binlerce Kiel'li işçi gösteri düzenledi. Subaylar göstericilere ateş edince askerler de ayaklanarak asker konseyleri kurdular. 20.000 denizcinin kurduğu asker konseylerini, çoğunluğunu tersane işçilerinin oluşturduğu işçi konseyleri takip etti. 4 Kasım'da tüm Kiel şehrinin denetimi işçi ve asker konseylerinin elindeydi. Ayaklanma 5 ve 6 Kasım'da Lübeck, Brunsbüttel'e daha sonra da Altona, Bremen, Bremenhaven, Cuxhaven, Flensburg, Hamburg, Neümünster, Oldenburg, Kendsburg ve Rostock şehirlerine yayılarak buralarda da işçi ve asker konseyleri kuruldu. Kuzey Almanya'da başlayan hareketlilik 7 Kasım'da güney ve orta Almanya'ya da yayıldı. Braunschweig, Frankfurt, Hannover, Lüneburg, Münih gibi büyük şehirler de işçi ve asker konseyleri kuruldu. 8 Kasım'da Münih İşçi, Asker ve Çiftçi Konseyi'nce Bavyera Cumhuriyeti'nin kurulduğunu ilan etti.
Devrimci İşçi Temsilcileri ve Karl Liebknecht 6 Kasım'da toplanmıştı. Liebknecht devrimi başlatma tarihi olarak 8 Kasım önerisi kabul edilmeyince 11 Kasım gününde anlaştılar. Kitleler bu tarihi beklemeyip 9 Kasım'da sokaklara döküldüler. Silahlı işçiler ve askerler sokakları doldurdular. Bunun üstüne 9 Kasım sabahı Berlin'de Spartakistler ve Devrimci İşçi Temsilcileri iki ayrı genel grev çağrısı yapınca işçiler greve çıktı. Bir grup Liebknecht'in önderliğinde İmparatorluk Sarayı'nı bir grup da Emniyet Sarayı'nı ele geçirdi. USPD'nin sol kanadından olan Eichorn devimci polis şefi ilan edildi. Rosa Luxemburg da dahil olmak üzere siyasi tutuklular serbest bırakıldı.
SPD kitlelerin hareketi büyünce hareketi destekliyor gibi görünmek için hükûmetten çekildi. Bu işçi sınıfı üzerinde egemenliğini sağlama almak için yapılan bir politik manevraydı. Liebknecht'in imparatorluk sarayından işçi ve askerlerin sosyalist cumhuriyetini ilan ettiği sıra SPD önderi Scheidemann cumhuriyeti ilan ederek devrimci hareketi engelliyordu. S

1920 Yunan Yaz Taarruzu, İngiliz kuvvetleri tarafından desteklenen Yunan ordusunun, Marmara Denizi'nin güney bölgesini ve Ege Bölgesi'ni, Ankara'daki geçici Büyük Millet Meclisi Hükûmeti'ne bağlı Kuvâ-yi Milliye'den ele geçirmek için yaptığı taarruzdur. Buna ek olarak, Anadolu'daki direniş hareketini ezmeye çalışan İstanbul'daki Osmanlı Hükûmeti'ne bağlı Kuvâ-yi İnzibâtiye tarafından Yunan ve İngiliz kuvvetleri desteklendi. Taarruz, Batı Cephesi'nin bir parçasıydı ve İngiliz birliklerinin ilerleyen Yunan ordusuna yardım ettiği birkaç angajmandan biriydi. İngiliz askerleri aktif olarak Marmara Denizi kıyı kasabalarını işgal etti. İtilaf Devletleri'nin onayı ile Yunanlar, 22 Haziran 1920'de saldırıya başladı ve 'Milne Hattı'nı geçti. 'Milne Hattı', Paris'te ortaya konan Yunanistan ile Türkiye arasındaki sınır çizgisi oldu. Batı Anadolu'da az sayıda ve kötü donanımlı birlikleri olduğu için Türklerin direnci sınırlıydı. Doğu ve güney cephelerinde de meşguldüler. Birtakım muhalefetin ardından, Mustafa Kemal Paşa'nın emriyle Eskişehir'e çekildiler.

Mayıs 1920'de, İngilizler tarafından desteklenen Kuvâ-yi İnzibâtiye, Geyve ve İzmit bölgesini ele geçirmek için gönderilmişti, ancak Türk düzensiz kuvvetleri tarafından bastırıldılar. Ardından İngiliz uçakları İzmit'teki Türk mevkilerini çok az sonuçla bombaladılar. Kuvâ-yi İnzibâtiye'den 3 alay İzmit'in dış hatlarına yerleşti. Arkasında 2-3 İngiliz taburu vardı ve ayrıca denizden birkaç İngiliz zırhlısı tarafından desteklendiler. 15 Haziran'da Türkler Osmanlı ve İngiliz mevkilerine doğru ilerlemeye çalıştılar, ancak İngiliz zırhlıları ve uçakları 16-17 Haziran'da bombalamaya başladıkça az ilerleme kaydettiler. Bu vesileyle, İngiliz 15 inçlik donanma silahları ilk eylemlerini Türk mevkilerini bombalayarak gördüler.

Durum bir çıkmazdı, bu nedenle İngilizler yardım için Yunan ordusunu getirmeye ve birliklerine yönelik saldırıları cezalandırmaya karar verdiler. Bu arada Yunanlar, tarihi vatanlarını fethetmeye istekliydi. İngiliz askerî personeli, Yunan askerî personeli ile birlikte, Marmara Denizi ve Ege Bölgesi'nin güney kıyı alanı için saldırı planladı. Bu planlarla Yunan ordusu 22 Haziran 1920'de saldırıya başladı.
Saldırı sırasında, İngiliz ve Yunan birlikleri aşağıdaki şehirleri ortak olarak ele geçirdiler, bu kasabalardan bazıları denizden iniş güçleri tarafından işgal edildi: Akhisar (22 Haziran); Kırkağaç, Soma ve Salihli (24 Haziran); Alaşehir (25 Haziran); Kula (28 Haziran); Balıkesir (30 Haziran); Bandırma, Kirmasti ve Karacabey (2 Temmuz); Nazilli (3 Temmuz); Gemlik ve Mudanya (6 Temmuz); Bursa (8 Temmuz); Karamürsel (11 Temmuz); İznik (12 Temmuz); Gediz ve Ulubey (28 Ağustos); Uşak (29 Ağustos); Simav (3 Eylül). Bu alanlara yönelik saldırı sırasında ilerleyen İngiliz-Yunan birlikleriyle savunan Türk düzensiz kuvvetleri arasında birtakım çatışmalar meydana geldi. Mesela Mudanya, 25 Haziran gibi erken bir zamanda deniz kuvvetleri tarafından ele geçirilmeye çalışılmış, ancak inatçı Türk direnişi, İngiliz kuvvetlerine zayiat vermiş ve geri çekilmeye zorlanmıştır. 6 Temmuz'da bir İngiliz filosu olan 12 gemi, bombalama sırasında 25 Türk askeri öldüren üç saat boyunca şehri bombaladı. Bombalamadan sonra İngiliz birlikleri karaya çıktı ve şehrin kontrolünü ele geçirdi. Sayısal üstün düşman birliklerine karşı küçük Türk düzensiz kuvvetlerinin başarılı bir şekilde geciktirme operasyonları vardı. Savaştepe'de olduğu gibi, 200 kişilik düzensiz bir Türk birimi, bir gün boyunca 10.000 kişilik bir Yunan bölüğünü geciktirdi.
29 Haziran'da Uşak'a ulaşan Yunan ordusu yaklaşık 200 mil ilerlemişti. Bu büyük yerleşim yerlerinin dışında, saldırı sırasında diğer bazı küçük yerleşim yerleri ele geçirilmiştir.

Türkler Gediz bölgesine küçük bir karşı saldırı başlattı, ancak sınırlı bir başarısı oldu.

British to fight rebels in Turkey10 Ocak 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., New York Times, 1 Mayıs 1920.
British to defend Ismid-Black Sea line10 Ocak 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., New York Times, 19 Temmuz 1920
Greeks enter Brussa; Turkish raids go on10 Ocak 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., New York Times, 11 Temmuz 1920
Turk Nationalists capture Beicos10 Ocak 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., New York Times, 7 Temmuz 1920
TURKISH REBELS MOVE TOWARD DARDANELLES, New York Times, 13 Mayıs 1920.
British Warships Shell Kemal Pasha's Troops Nearing Intrenchments on Marmora Sea, New York Times, 7 Haziran 1920.
BRITISH INDIAN TROOPS ATTACKED BY TURKS; Thirty Wounded and British Officer Captured--Warships' Guns Drive Enemy Back, New York Times, 18 Haziran 1920.

Sinan Meydan: Cumhuriyet Tarihi yalanları: Yoksa siz de mi kandırıldınız?..., İnkılâp, 2010, 9751030544, s. 332-352.

1922 Alaşehir yangını, Yunan ordusu tarafından geri çekilme sırasında başlatıldı ve 3 Eylül 1922'de başlayıp 5 Eylül'e kadar devam etti. Yangın ve katliamlar sonucu 3,000 kadar sivil öldü ve şehirdeki 4550 evin sadece 100 tanesi kurtulabildi.

Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Yunanistan, İtilaf Devletleri'nin desteği ile 15 Mayıs 1919'da İzmir'e çıkarma yaparak Anadolu'yu işgale başladı. 24 Haziran 1920'de, Alaşehir Yunan ordusu tarafından işgal edildi. Alaşehir Türk Kurtuluş Savaşı'nda Yunanlara direnen ve bu amaçla milis teşkilatları kuran ilk şehirlerden biriydi. Ayrıca 16 Ağustos-25 Ağustos 1919 tarihleri arasında Alaşehir Kongresi'nin yapıldığı yerdi. Yunan işgalinden hemen önce şehrin nüfusu 38,000 idi.

1919'un başlarında, Türk çeteleri tarafından Alaşehir ve etrafındaki bölgede 47 Rum sivilin öldürüldüğü rapor edildi.
30 Ağustos 1922'de, Başkomutanlık Meydan Muharebesi'nde yenilgiye uğrayan Yunan ordusu, işgali altında bulunan bölgelerde birçok cinayet işledi ve Türk sivillerin mallarının yağmalanması had safhaya çıktı. Alaşehir'de ise yağmalama olaylarıyla beraber şehrin önde gelen Türklerinden 20 kişi Yunan ordusu tarafından tutuklandı.
31 Ağustos 1922'de, tutuklanan Türk sayısı 1500'e çıktı.

1922 yılında yangından önce hazırlanmış İtalyan raporları Alaşehir'de Yunan ordusunun işlediği savaş suçlarını içermektedir. Rapora göre;Alaşehir ve civarında yaşayan Müslüman halk sık sık sınırsız acılara maruz kalmakta ve sistemli bir şekilde cebir ve şiddetle karşılaşmaktadırlar. Mesela bu insanların bütün hayvan ve malları haksız bir mahkeme kararıyla müsadere edilmiştir. Yunan subayları bütün Türk köylerini dolaşarak gasp yapıyor ve halka zarar veriyorlar.

Yangın, 3 Eylül 1922 günü gazyağı ile 10 farklı noktada birden başlatıldı. Yangın taburundaki görevlilerin attıkları bombalar, yağlı paçavralar ve diğer yanıcı nesnelerle kısa zamanda genişledi. Yangın sırasında dükkân ve evlerde yağma başladı ve yangından kaçmaya çalışan siviller Yunan askerleri tarafından vuruldu. Türk kadınlarına tecavüz edildi. Yangından kaçmayı başaran ancak daha sonra bulunan 300 Türk kadınından bir kafile oluşturuldu ve daha sonra bir makineli tüfek bölüğü tarafından idam edildi. Sadece 80 tanesi dağlara kaçmayı başararak hayatta kaldı. Olaylara dair hazırlanan bir müttefik raporunda 72 kadının diri diri ateşe atılıp 52'sinin öldüğü ve yangın külleri üzerinde şarkı söyleyerek oyun oynayan aklını kaybetmiş 14 kız görüldüğü bilgisi verildi. Manamak Tren İstasyonu'na sığınmış 300 Türk çocuk Yunan askerleri tarafından kurşuna dizildi. Yangını başlatan Yunan askerleri ve yerel Rumlardan bazıları esir alındıktan sonra Alaşehirliler tarafından linç edildi.

Yangında 2,400 kişi yanarak ve 600 kişi Yunan askerleri tarafından vurularak veya süngülenerek öldü. Yunan işgalinden önce 38,000 nüfusu olan Alaşehir'in nüfusu 5 Eylül 1922'de Türk ordusu tarafından kurtarılınca sadece 5,000-6,000 kadardı. 4,550 evin 100 kadarı hariç hepsi yok olmuştu. Şehirdeki 10 camiden sadece ikisi ve Rumlara ait olan üç dükkân ayakta kaldı. 20 mescitin hepsi ve tüm resmî binalar yandı.
Yangından sonra Uluslararası Kızılhaç ve Çocuk Esirgeme Kurumundan bölgede incelemede bulunan iki temsilci hasar için şunları ifade etti;

Her ikimiz 1916 yılından beri birçok felaketlere tanık olduk. Şimdiye kadar buradaki harabelere yaptığımız ziyaretler kadar acı verici bir görevle karşılaşmadık. Hiçbir yerde halkın yüzlerinde okunan korku ve dehşet izlerine benzer acıklı bir görünüşe rastlamadık. Bu görünüş karşısında istemeyerek Pompei ve Mesina harabelerini hatırladık. Fakat bu iki şehrin harap oluşu doğal sebeplerden olduğu halde savaş meydanından çok uzaktaki Alaşehir ve civarının tahribatı, olayları gözleriyle görenlerin tanıdıklarına ve söylediklerine göre yirminci yüzyılın ortasında Hristiyanlar tarafından planlı bir biçimde yapılmıştır.

1922 Manisa yangını (5-8 Eylül)
1922 İzmir Yangını (13-22 Eylül)
Türkiye'de yaşanmış katliamlar listesi
Türk Kurtuluş Savaşı sırasında katliamlar

1922 Manisa yangını, 5 Eylül 1922 gecesi başladı ve 8 Eylül'e kadar devam etti ve yangının sonucunda şehirdeki binaların yüzde 90'ı yıkıldı (~10.000 bina). Olaylar Türk-Yunan Savaşı (1919-1922) sırasında meydana geldi. Yangın Türk ordusu önünde geri çekilen Yunan askerleri tarafından başlatıldı. ABD Viskonsülü James Loder Park, Manisa'da ve komşu bölgedeki kurbanların sayısını binlerle tahmin etmektedir. Türk kaynakları ise Manisa kasabasında 4.355 kişinin öldüğünü iddia ediyor.

Manisa, Batı Anadolu'da Spil Dağı'nın eteğinde bulunan tarihi bir kent, 15. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'na katıldı. 19. yüzyılda Anadolu'nun Ege Bölgesi'nin en büyük şehirlerinden biriydi. Osmanlı döneminde Manisa'yı Osmanlı şehzadeleri sancak beyi olarak yönettikleri için (Şehzadeler Şehri) olarak da bilinir. Şehirde Osmanlı mimarisinin birçok örneği inşa edilmiştir, mesela 1586 yılında III. Murad için Mimar Sinan tarafından inşa edilen Muradiye Camii gibi.

19. yüzyılda yangından önce şehrin nüfusu 35.000 ve 50.000 arası tahmin ediliyor. Şehirde farklı dini ve etnik gruplar bulunuyordu, Hristiyanlar, Yahudiler ama çoğunluğu Müslüman Türklerdi. 19. yüzyılda Gayri Müslim gruplarda bir artış oldu, çoğunlukla Yunanlarda. 1865 yılında İngilizler tarafından toplam 40,000 ve azınlıklar 5.000 Rum, 2.000 Ermeni ve 2.000 Yahudi olarak tahmin edilmiştir. 1898 yılında nüfusu Osmanlı dilbilimci Şemseddin Sami göre toplam 36,252, bunlardan 21.000 Müslümanlar, 10.400 Yunanlar, 2.000 Ermeniler olarak tahmin edilmiştir.
Birinci Dünya Savaşı ardından Yunanistan Müttefik Güçler tarafından desteklenerek 15 Mayıs 1919 tarihinde İzmir'e çıkartma yapar ve çevre bölgeyi işgal etmeye başlar. Manisa kasabası silahlı muhalefet olmadan 26 Mayıs 1919 tarihinde Yunan askerleri tarafından işgal edildi. Üç yıldan fazla süren işgal sırasında, yerel Türklerin kötü muameleden şikayetleri oldu. Savaş sırasında Türkler ve Yunanlar arasında karşılıklı mezalim uygulandı.

Türk ordusunun Ağustos 1922 tarihinde başlayan saldırıları karşısında Yunan orduları İzmir ve Ege kıyılarına doğru çekildiler. Geri çekilme sırasında, kasaba ve köyleri yaktılar ve yol boyunca Türk halkına zulüm uyguladılar. Manisa'nın doğusundaki Alaşehir ve Salihli gibi Kasabalar, yakıldı. Manisa'da yangından birkaç gün önce, şehrin yakılacağı söylentileri dolaşmaya başladı. Türk kaynaklarına göre, Rum ve Ermeni nüfusunun şehri terk etmesine Yunan ordusu tarafından izin verildi. Batılı kaynaklara göre Hristiyanlar genel olarak Türk ordusu gelmeden önce kaçtılar. Türk kaynakları, yerli Türklerin ve Müslümanların yangın gününe kadar evlerinde kalmalarının emredildiğini iddia ediyor.
Şehrin yakılması Yunan ordusu tarafından itina ile organize edildi ve yangınlar özel organizeli gruplar tarafından birden fazla yerde başlatıldı. Türk kaynaklarına göre kundakçıların önemli bir kısmı yerli Rumlar ve Ermeniler'den oluşuyordu. Salı 5 Eylül gecesi ve 6 Eylül sabahı, yangınlar Çarşı mahallesinde ve başka yerlerde başladı. Birçok insan güvenli yere ulaşmak için evlerini terk etti ve dağlara ve tepelere doğru kaçtı. Bu kaos sırasında bazı insanlar Yunanlar tarafından öldürüldü ya da yandı. Kaçan nüfus birkaç gün boyunca dağlarda saklandılar. Bu arada Türk ordusu hızla ilerlemeye devam etti ve bazı arta kalan Yunan birlikleri ile çatışmadan sonra 8 Eylül'de şehrin kalıntıları üzerinde kontrolü ele aldı. Fakat o sırada zaten şehrin çoğu yıkılmıştı.
Gülfem Kaatçılar İrem, küçük bir kız olarak yangına tanık oldu ve ailesi ile tepelere kaçtı, onun hatırladıkları:

 "Sabaha karşı milislerden kaçtıktan sonra, tepelerde gizlemek için kuru bir dere yatağına tırmandık. Biz tırmanırken, şehir yanıyordu ve biz onun ışığı ile aydınlatıldık ve ısısı bizi ısıttı. Şehir üç gün ve üç gece yandı. Ben evlerin pencere camlarını bomba gibi patladığını gördüm. Üzüm reçeli gibi köpüren, birbirine yapışmış. Havada kendi ayakları ile ölü inekler ve atları, balonlar gibi. Eski ağaçlar kökleri ile devrildi. Ben bu şeyleri unutmadım. Isı, açlık, korku, koku. Üç gün sonra, aşağıda vadide toz bulutları göründü. At sırtında Türk askerleri; biz onları tepelerde bizi öldürmeye gelen Yunanlar sanıyorduk. Ben yeşil ve kırmızı bayraklar taşıyan üç asker hatırlıyorum. İnsanlar ağlıyor, atlarının toynakları öpüyordu "Bizim kurtarıcılarımız geldi diye."

Şehir neredeyse tamamen Cemalettin adında bir Türk mimar tarafından modern bir plana göre yeniden inşa edildi. Şehir tarihi yapılarını ve öğelerinin birçoğunu kaybetti, ancak iki selatin Osmanlı camii'sinin etrafındaki küçük bir alan kurtuldu. Sonraları kasaba tekrar büyüdü ve 2012 yılında 309.050 nüfusuna ulaşmıştı.

Daha sonra, harap şehir ve çevresi, çok sayıda insan tarafından gezildi. Türk hükûmeti Tetkik-i Mezalim veya Tetkik-i Fecayi heyeti adında bir komisyon kurdu ve bunlar olayları ve mezalimi araştırmış ve belgelemiştir. Ünlü Türk kadın yazarı Halide Edip yangından sonra şehri gördü. Fransız hükûmeti temsilcisi, Henry Franklin-Bouillon, şöyle demiştir: "Magnesia (Manisa) kentinde 11.000 evden sadece 1.000'i ayakta kalmıştır. Patrick Kinross'a göre: "kutsal tarihi Manisa şehri içindeki on sekiz bin binadan sadece beş yüz ayakta kalmıştır." Toplam ekonomik hasar elli milyondan fazla lira (çağdaş değer)olarak tahmin edilmiştir. Yunan askerlerinin bazıları, şehrin yeniden inşasında kullanıldı, Karaköy camii'nde olduğu gibi.
İstanbul'da Amerika Birleşik Devletleri Konsolos Yardımcısı, James Loder Park, Yunan çekilişinden hemen sonra yaptığı gezide durumu şöyle açıkladı:

 Manisa ... neredeyse tamamen yangında silindi ... 10.300 ev, 15 cami, 2 hamam, 2.278 dükkân, 19 otel, 26 villa ... [] imha  edildi... " "1. Partimiz tarafından ziyaret edilen iç şehirlerin imhası Rumlar tarafından gerçekleştirilmiştir. " 
"3. Bu şehirlerin yakılması ne düzensiz, ne de aralıklı, ne de kaza değildi, ama iyi planlanmış ve iyice düzenlemişti."  
"4. Fiziksel şiddet uygulandığının birçok örnekleri vardı, tam rakamlar elde etmek imkânsız fakat yaşanan olayların çoğu kasıtlı ve nedensiz. Yunanlar tarafından bu dört şehirde işlenen 'zulümler', güvenli bir şekilde binlerle tahmin edilebilir. Bunlar böyle tür vahşetin her üç olağan tipi, yani cinayet, işkence ve tecavüz'den oluşuyordu. "

Yangın sırasında kurbanların toplam sayısı tam olarak bilinmemektedir. Türk kaynakları 855 kişinin vurularak ve 3.500 kişinin alevler içinde öldüğünü tahmin ediyor. Çekilen Yunanların tarafından yakılan birkaç yakın kasaba ile bir karşılaştırma yapılabilir. Alaşehir'de 3.000 ve Turgutlu'da 1.000 ölünün olduğu tahmin edilmiştir. Yaralı sayısı da bilinmiyor, Türk kaynakları üç yüz kızın Yunanlar tarafından kaçırıldığını ve tecavüz edildiğini belirtiyorlar. Birçok tecavüz mağduru korkusundan ya da utancından bu konuda sessiz kaldığı düşünülüyor. Esir alınan Yunan askerlerinin bazıları tecavüz ettikleri Türk kadınları tarafından linç edildi.
Olaylar yağma eşliğinde gerçekleşti ve insanlar, ateşte eşyalarını ve mallarını kaybettiler. Evlerin sakinleri yıkıntıları arasında bir süre yaşadı ya da sağlam kalan binalarda birlikte kalabalık bir şekilde oturdular. Kamil Su mahallesine döndüğünde cesetler ve yıkılan binaların arasından geçti, tarihi Aydın Camii'nin sadece duvarları ayakta kalmıştı. Tamamen yıkılan kendi evininin önünde yabancı bir erkek cesedi yatıyordu.

Falih Rıfkı Atay şöyle yazmıştır:

 "Henüz çürümeyen cesetler ve neredeyse henüz tüten yangınlar içinden geçiyorduk. Yanıp külleri savrulan Manisa’ya, cetlerimizin şehrine iki eli böğründe bakakaldık. Yunanlar çekilişlerinde yok edici bir tahrip yapmışlardı. Yanmayanlar, vakit bulup da yakamadıkları, yaşayanlar fırsat bulup da öldüremedikleri idi. İki millet arasında yalnız birinin arta kalacağı bir boğazlaşma geçmiş olduğunu görüyorduk. Yunanlar Batı Anadolu’yu Türkler için oturulmaz bir çöle çevirmek istemişlerdi…"

İlhan Berk küçük bir çocuktu ve Deveciler mahallesinde oturuyordu, onun ablası yangında öldü ve kendisi Uzun Bir Adam kitabında hatıralarını yazdı. Tarihçi Kamil Su, 13 yaşında Alaybey mahallesinde oturuyordu, olayları yaşadı ailesiyle dağa kaçtı. Sonradan Manisa ve Yöresinde İşgal Acıları, adlı eseri yazdı. Ressam Cemal Tollu, yangına Türk ordusunda bir asker olarak şahit oldu ve 1968'de "Manisa Yangını" tablosunu boyadı.

1922 Alaşehir Yangını (3-5 Eylül)
1922 İzmir Yangını (13-22 Eylül)

Fisher, Sydney Nettleton (1969), The Middle East: a History, New York: Alfred A. Knopf 
Kinross, Patrick (1960). Atatürk: The Rebirth of a Nation. Weidenfeld & Nicolson. ISBN 978-0-297-82036-9. 8 Temmuz 2014 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 22 Haziran 2014. The Turkish forces hurried...to overtake the Greeks before they could decimate all Western Anatolia 'by fire and sword'...Already most of the towns in its path were in ruins...One third of Ushak no longer existed. Alashehir was no more than a dark scorched cavity, defacing the hillside. Village after village had been reduced to an ash-heap. Out of the eighteen thousand buildings in the historic holy city of Manisa, only five hundred remained."...Everywhere the Greek troops, especially those from Anatolia...carried off Christian families that their quarters too might be burned and not a roof left for the advancing Turks...They pillaged and destroyed and raped and butchered...permeating the atmosphere...was the stench of unburied bodies, of charred human and animal flesh.

1922 İzmir Yangını veya yabancı kaynaklarda kullanılan terimle Büyük İzmir Yangını, 13 Eylül 1922 günü Basmane'de başlayan ve dört gün sürerek İzmir şehir merkezini (özellikle o dönemdeki merkezi ve bugünkü İzmir Enternasyonal Fuarı alanını) geniş ölçüde tahrip eden yangın hadisesidir.

Türk ordusunun 9 Eylül 1922'de İzmir'i yeniden ele geçirmesinin hemen ardından, kritik bir dönemde vuku bulması, tarihi önemi bulunan bazı yapıların ve semtlerin yok olması ile neticelenmiş olması, günümüze dek süregelen karşılıklı suçlamalar ve farklı kaynaklarda yer alan değişik tezler nedeniyle güncelliğini koruyan bir hadisedir.
İzmir'in Yunanlarca yakılması Amerikan Konsolosu George Horton'un Amerikan Dışişleri Bakanı'na yolladığı gizli telgrafta belirttiği üzere beklenilen bir durumdu:
“İzmir, 2 Eylül, 1922 – 16:00 
Yunan kuvvetlerinin tükenmiş ve moralinin zayıflamış olması dolayısıyla, askeri durum son derece vahim görünüyor. Yunan kuvvetleri Uşak, Kütahya ve Afyon’dan çekilmişlerdir ve çekilirken de bu şehirleri yakmışlardır. Morali iyice çökmüş olan 1’inci Yunan Kolordusu Uşak’ın batısına çekilmiştir. 2’inci Yunan Kolordusu ise, esir düşmekten yolunu uzatarak güç kurtulmuş, 1’inci Kolordu ile birleşmiştir. 3’üncü Yunan Kolordusu Eskişehir’de bulunmakla beraber, muhtemelen yakında burasını terk edecek ve ayrılırken de şehri yakacaktır. Benim kanaatim odur ki, durum gayet ciddidir ve şu an kurtarılamaz. İzmir’de Hristiyan yabancılar ve özellikle Rumlar arasında tam bir panik vardır ve birçokları şehri terk etmeye çalışmaktadır. Morali çökmüş olan Yunan ordusu İzmir’e ulaşacak olursa ciddi karışıklıkların çıkması çok mümkündür ve şehrin yakılacağı söylentileri çok yaygındır. Bu durum sebebiyle, Konsolosluk mensupları ile Amerikan vatandaşlarının tahliyesi için İzmir’e bir kruvazör gönderilmesini saygıyla rica ederim.
[George] Horton”
Özellikle Yunan ve Ermeni kaynaklarında yer alan, şehri Türkler'in yaktığına ilişkin savlar, özellikle iki kaynağa dayanmaktadır. Bunlar;

Yunan işgali döneminde ABD İzmir Konsolosu bulunan ve 13 Eylül 1922 günü, yani yangın başlarken İzmir'den ayrılan ve dolayısıyla yangına tanık olmayan George Horton'un, emekliye ayrıldıktan sonra 1926'da yayınladığı "Asya'nın kanseri" (The blight of Asia - Türkleri kastetmektedir) isimli kitap
Ermeni asıllı Amerikalı yazar Marjorie Housepian Dobkin'in 1971'de yayınladığı, yazarın ifadesiyle görgü tanıklarının anlatılarına dayalı olan ve yayınlandığı dönemde İngiliz Sunday Times gazetesi tarafından "Yılın Kitabı" seçilmiş bulunan, "İzmir 1922: Bir şehrin yok edilişi" (Smyrna 1922: The Destruction of a City) adlı kitabıdır.
Bilgi olarak, gazetecilikten diplomatlığa geçmiş bulunan ve bütün diplomasi kariyeri Yunanistan ayaklı bir zemine dayanmış (Atina, Selanik ve son olarak da Yunan işgalinde İzmir, ayrıca 1924'te birkaç haftalığına ABD Budapeşte yardımcı konsolosluğu yapmıştır) bulunan George Horton'un eşi (Catherine Sacopoulo) Yunan asıllı Amerikalıdır. Horton'un kitabının sansasyonel yankılı tam adı, "An Account of the Systematic Extermination of Christian Populations by Mohammedans and of the Culpability of Certain Great Powers; with the True Story of the Burning of Smyrna" şeklindedir.
Buna karşılık, yangından Türklerin suçlu ve sorumlu olmadığını vurgulayan iki önemli kaynak vardır. Bunlar;

İlki dönemin İzmir İtfaiye Şefi Paul Grescowich'in (Sırp asıllı Avusturya vatandaşıdır) resmî raporudur.Şablon:Kaynak needed
İkincisi de yangın esnasında İzmir'de bulunan Amerikalı mühendis Mark Prentiss'in ABD'ye döndükten sonra yangın nedeniyle Türklerin suçlandığına müşahede etmesi üzerine yayınladığı kapsamlı bir rapor da aynı yönde ilave bilgiler getirmektedir. Prestiss bu raporunu dönemin ABD Türkiye Yüksek Komiseri (büyükelçisi) olan Amiral Mark Lambert Bristol'e, tarihi belge oluşturması amacıyla göndermiştir ve rapor Kongre Kütüphanesi'nde "Bristol Papers" şeklinde tanımlanan ve tarih araştırmacıları açısından büyük önemi olan 33000 belgenin arasında yer almaktadır.Şablon:Kaynak needed
Ermeni kaynakları, aynı Mark Pretiss'in New York Times gazetesinin serbest muhabiri sıfatıyla, yangının sıcaklığı sürerken gazetesine gönderdiği bir telgrafa dayandırılarak 18 Eylül 1922 günü bu gazetede manşetten yayınlanmış olan ve Türkleri suçlayan bir makaleye atıfta bulunmaktadır. Hovsepyan'a göre, Prentiss sonradan Amiral Bristol'ün baskısı altında suçlamalarını Ermenilere yöneltmiştir. Yangını izleyen günlerde, genel olarak, İngiliz, Fransız ve İtalyan basını yangın hakkında temkinli habercilik anlayışı izlemiş ve peşin hükümler yürütmemiştir.
Alexander MacLachlan, görgü tanığı sıfatıyla, 25 Eylül 1922 günü İngiliz The Times gazetesinde yayınlanan şu açıklamaları yapmıştır:
"Yunanların Mayıs 1919'da Türkleri katlettiği gibi, Türkler Yunanları katletmediler. Yaptıkları en kötü şey, Yunanların zamanında Türk askerlerini "Zito Venizelos" diye bağırmaya zorlamış olmalarına mukabelen, esir aldıkları Yunan askerlerini "Yaşasın Mustafa Kemal" diye bağırtmak oldu. Türk askerleri şehirde asayişin tam olarak temin edilemediği ilk saatlerde Kolej'i korudular, bir Türk süvarisi başıbozukların eline düşen MacLachlan'ı dayaktan kurtardı. Türklerin kontrol altına almak için bütün çabayı gösterdikleri 3 günlük yangın boyunca Yunan ve Ermeni mahallerinde geniş bir alan tahrip oldu ve iki yüz bin kişi evlerini terk etmek zorunda kaldı. Yangında Amerikan Kız Koleji de yandı. MacLachlan'ın yangının kökenleri hakkında yaptığı araştırma, Türk üniformaları giymiş Ermeni teröristlerin şehri ateşe verdiği sonucunu ortaya koydu. Teröristler batı ülkelerinin bir müdahalesini sağlamayı denemişlerdi."
Aynı çizgide açıklamalar getiren (İzmir İtfaiye Müdürü Paul Grescovich'in raporu, İzmir'de bulunan Amerikan Yardım Heyetinden Mark O. Prentiss'in Amiral Bristol'e yazdığı rapor ve Yunan tarihçi Lord Kinross'un yangını Ermenilerin çıkardığını kabulü gibi) pek çok başka kaynak mevcuttur. Türk Tarih Kurumu'nun 1922 İzmir Yangını hakkında hazırlamakta olduğu bir kitapta

1922 Alaşehir yangını (3-5 Eylül)
1922 Manisa yangını (5-8 Eylül)
1919 ve 1922 Aydın yangınları
1922 Bandırma yangını
1922 Karacabey yangını
1922 Afyon yangını
1922 Salihli yangını
1922 Urla yangını
1922 Soma yangını
1922 Dikili yangını
1922 Eskişehir yangını
1922 Kütahya yangını
1922 Turgutlu yangını
1922 Nazilli yangını
1922 Takmak yangını
1922 Uşak yangını
1922 Bilecik yangını
1922 Yenişehir yangını
1920 Bozüyük yangını
1921 Gördes yangını
1921 Pazaryeri yangını
1920 İznik yangını

İzmir'de Yunanların Son Günleri, Bilge Umar, 1974 Ankara
1922'de İzmir'i kimler yaktı?, Türkkaya Ataöv, Cumhuriyet gazetesi, 12 Eylül 2006

Mark O. Prentiss raporu, 11 Ocak 1923 (İngilizce)

50-50 Teorisi, Türk Kurtuluş Savaşı'nın Batı Cephesi boyunca Yunan ordusu ve Rum isyancılar tarafından Türklere karşı gerçekleştirilen savaş suçlarının Rum Kırımı kadar kötü ve iki olayın aynı şiddette olduğu fikridir. Fikir Türk halkı arasında ilk olarak Türk ordusunun Yunan işgali altındaki topraklarda ilerlemesi ve böylece Türk halkının Yunan ordusunun oluşturduğu tahribata tanık olması ile ortaya çıkmış, ilk kez 1926'da George Horton'ın The Blight of Asia kitabında ele alınmıştır. Her ne kadar Horton kitabında 50-50 Teorisi'nin yanlış olduğunu ve Yunanlar tarafından katledilen Türklerin Rum Kırımı'na "50-50 değil 1'e 10.000 bile olamayacağını" söylese de, Horton'ın bu tavrı hem Türk hem de Türk olmayan akademisyenler tarafından Türk düşmanı ve aşırı Filhelenist olarak yorumlanıp tarihi çarpıtmak ile suçlanmıştır.
Fikrin Büyük Taaruz ile Türk halkı arasında yaygınlaşması öncesinde Mart 1922'de, savaş bölgesine birçok ziyarette bulunan ve hem Türk hem de Yunan tarafının gerçekleştirdiği katliamları belgelemiş İngiliz tarihçi Arnold Joseph Toynbee de benzer görüşler paylaşıyordu. Savaş bölgelerine ziyaretinden önce bir Yunan sempatizanı olan Toynbee'nin Yunan ordusu tarafından gerçekleştirmiş savaş suçlarına tanık olması görüşlerini değiştirdi ve onu Yunanlar ile Türkler tarafından gerçekleştirilen katliamların benzer şiddette olduklarını yazmaya itti. Savaşa tanıklık eden her görgü tanığı ise konu hakkında Toynbee ile aynı görüşte değildir ve hem Türk katliamlarının hem de Yunan katliamlarının daha büyük olduğunu savunan raporlar vardır. Örneğin; savaşa tanıklık eden Amerikan gazeteci ve yazar George Seldes, 1919'da Yunanların Anadolu'da Türklere yaptığı katliamların Türklerin Yunanlara yaptığından çok daha büyük olduğunu belirtmiştir ve savaş yıllarında İzmir'de çalışan İsveçli doğubilimci Johannes Kolmodin, mektuplarında Yunan ordusunun 250 Türk köyünü yaktığını ve Yunanların Türklere yaptıkları katliamın Türkler tarafından gerçekleştirilmiş katliamlardan daha büyük olduğunu yazmıştır. Bunun yanında, savaş sırasındaki bir İngiliz istihbarat raporu ve Amerikan donanması tarafından yayınlanmış bir Müttefik raporuna göre Yunanların gerçekleştirdiği katliamlar Türklerin gerçekleştirdikleri yanında "sönük kalmaktadır."
Günümüzde ise, 50-50 Teorisi'nin Türk halkı arasında yaygın olmasına rağmen sadece sayılı miktardaki tarihçi fikri kabul eder. Amerikan tarihçi Rudolph Rummel teorinin yanlış olduğunu söyleyip Türklerin gerçekleştirdiği katliamların çok daha büyük bir ölçekte olduğunu söyler. Justin McCarthy de teori hakkında aynı görüşleri paylaşır, ancak Rummel'in aksine daha yoğun miktarda olan katliamların Türkler değil Yunanlar tarafından gerçekleştirilenler olduğunu söyler.

Çifte soykırım teorisi; II. Dünya Savaşı yıllarında Doğu Avrupa'da Holokost ve Sovyet savaş suçları olarak aynı şiddette iki farklı soykırımın gerçekleştiği fikri

Abbâsîler (Arapça: العبّاسيّون; el-'Abbāsīyyūn), Emevî Hanedanı'ndan sonra başa gelerek İslam Devleti'nin yönetimini ve halifeliği beş yüzyıldan daha uzun bir süre elinde tutan Müslüman Arap hanedanı.

Muhammed'in ölümünden (632) sonra, İslam dünyasını Hulefâ-yi Râşidîn denilen dört halife ve ardından da Emevîler (661-750) yönetti. Muâviye'nin ölümünün ardından hakkı olmamasına rağmen oğlu Yezîd hilafeti ele geçirdi. Yezîd'in hilafette hakkı yoktu çünkü babası Muâviye zamanında Hasan ile bir anlaşma yapılmış ve bu anlaşmada hilafetin saltanata dönüştürülmemesi kararlaştırılmıştı. Aynı zamanda sahabe olan babası Muâviye, oğlunun anlaşmayı bozmamasını vasiyet etmişti. Ancak, Yezîd anlaşmaya uymayarak babası ölünce hilafeti ele geçirdi ve böylece hilafet saltanata dönüşmüş oldu. Emevîler'in iktidarı Muhammed'in amcası Abbas bin Abdülmuttalib'in soyundan gelen Abbâsîlerin, Emevî yönetimine karşı Abbâsî İhtilâli adı verilen ayaklanma ile 750'de halifeliği ve iktidarı ele geçirmesiyle son buldu. Bu tarihten itibaren Abbâsîler 1258'e kadar İslam dünyasının büyük bölümüne egemen oldular.
İlk Abbâsî halifesi Ebu'l-Abbas Seffâh (750-754) idi. 754'te kardeşi Mansûr (754-775) onun yerine geçti. Bu iki halife döneminde orduda Türk ve İran kökenliler önemli görevler üstlendiler. Mansur, 762'de başkenti Şam'dan Bağdat'a taşıdı. Mansur'dan sonra sıra ile Mehdî (775-785) ve Hâdî (785-786) halife oldular. Abbâsî Devleti Mansur'un torunu Harun Reşid (786-809) döneminde en geniş sınırlarına ulaştı. Harun Reşid, Binbir Gece Masalları'na konu olan görkemli saltanatını Bermekîler'e borçluydu. Bu aileden Yahya Bermekî ve iki oğlu, vezir olarak Abbâsî Devleti'ni 17 yıl boyunca fiilen yönettiler.
Harun Reşid'in oğulları Emîn (809-813), Memûn (813-833) ve Mutasım (833-842) babalarının politikalarını sürdürdüler. Annesi Harun Reşid'in Türk asıllı bir cariyesinden olan Mutasım Türklerden özel bir askerî güç kurmuş ve Türkleri yönetimde önemli görevlere getirmiştir. Daha sonra bu askerî gücün Bağdat'taki varlığı bazı huzursuzluklara neden olduğundan Samarra adıyla yeni bir kent kurdurarak devlet merkezini oraya taşıdı. 838 yılında Mutasım Bizans'ın Anadolu topraklarına bir sefer düzenlemiş ve ordusunun bir kolu Bizans imparatoru Theofilos ve ordusunu Dazimon Muharebesi adı verilen bir çarpışmada büyük bir yenilgiye uğratmış, Bizans'ın ikinci büyük kenti Amorium'u kuşatıp eline geçirmiş ve Abbâsî orduları İznik kentinin yakınlarına kadar ilerlemiştir.
Yerine geçen oğlu Vâsik (842-847) döneminde Türk emirleri askerî işlerin yanı sıra yönetimde daha etkili oldular. Vâsık'ın ölümünden sonra Abbâsî Devleti parçalanma sürecine girdi. Zaman içerisinde Abbâsî toprakları üzerinde Büveyhîler, Tâhirîler, Samânîler, Şirvânîler, Saffârîler, Hamdânîler, Mervânîler, Mirdâsîler, Ukâyliler, Zengîler, Karahanlılar, Tolunoğulları, İhşîdîler, İdrîsîler, Murâbıtlar, Muvahhidler, Hafsîler, Ağlebîler, Fâtımîler ve Karmatîler gibi bağımsız devlet ve beylikler kuruldu.
İran'da hüküm süren Büveyhîler, 945'te Bağdat'a egemen oldular. Bundan sonra Abbâsî halifeleri Büveyhîler'in izniyle başta kalabildiler. Halife Kâim'in (1031-1075) çağrısı üzerine Büyük Selçuklu Devleti hükümdarı Tuğrul, 1031 yılında Büveyhîler'i Bağdat'tan çıkardı ve Abbâsîlere yeniden saygınlık kazandırdı.(Bkz. Bağdat Seferi)

Abbâsîler bu tarihten sonra hiçbir zaman eski askerî güçlerine ulaşamadılar ve Müstazhir dönemindeki Haçlı Seferleri'ne karşı başarılı olamadılar. Büyük Selçuklu Devleti'nin parçalanmasıyla birlikte Abbâsîler yeniden eski güçlerini yitirdiler. Cengiz Han'ın torunu Hülâgû'nun yönetimindeki İlhanlılar 1258'de Bağdat'ı yakıp yıktılar, Halife Mustasım'ı ve yakaladıkları diğer hanedan üyelerini öldürdüler. Böylece 508 yıllık Abbâsî Devleti son buldu. İlhanlı hükümdarı Hülâgû Han, Bağdat'ta içlerinde on binlerce yazma kitap olan kütüphaneleri yakıp yıktırmıştır. Geri kalan kitapları da Dicle Nehri'ne attırmıştır. Eserlerin mürekkebi suya karışmış ve Dicle Nehri günlerce bulanık akmıştır.
Halife Zâhir'in oğlu Ahmed Mısır'a kaçtı ve orada Memlûk Sultanı Baybars'ın koruması altında Müstansır adıyla halife ilan edildi (1261). Mısır Abbâsî halifeliği, siyasal ve askeri yetkiden yoksun, yalnız dinsel otoritesi olan bir kurumdu. Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim 1517'de Mısır topraklarına girerek, halifenin yetkileri ile Kutsal Emanetler'i devraldı ve Memlûkler'in himayesindeki Abbâsî Halifeliği'ne son verdi.
Abbâsîler'de devlet örgütlenmesi, "Divan" adı verilen ve değişik alanlarda görevler üstlenen resmi kurullara dayanıyordu. Maliyesinin ana gelir kaynağı ise toprak vergisiydi. Halktan toplanan zekâtta önemli bir gelir kaynağıydı. Vergi gelirlerinin büyük bölümü orduya ve bayındırlık işlerine ayrılırdı. Halife Ömer döneminde kurulan divanı geliştirdiler. Divanı, devlet yönetiminde en etkili kurum haline getirdiler. Devlet ve memleket sorunları, önce Divanda görüşülerek Divanın önerdiği çözümleri uygularlardı.

847-861 yılları arasında  Abbâsî halifeliği yapan Mütevekkil Alellah kendisinden önceki kardeşi Vâsik'in kimseyi veliaht göstermeden vefatından sonra Abbâsî ordusundaki Türk komutanların da desteğiyle devlet adamları tarafından halife seçilen Mütevekkil 'in halife olmasında annesinin Şucağ adlı Harezmli Türk asıllı bir cariye olmasının da etkisi olmuştur. Mütevekkil her ne kadar Türk komutanlarının desteği ile halife olabilmişse de Türklerin kendisi ve devlet yönetimi üzerindeki baskılarından rahatsızlık duymaktaydı. Mütevekkil halifelik yaptığı dönem boyunca devletin idare mekanizmasını ele geçirmiş olan Türk komutanların devlet üzerindeki etkisini yıkmak ve kendi otoritesini sağlamak için mücadele etmiştir.
Mütevekkil, devlet yönetimindeki Türk nüfuzunu yok etmek için ilk olarak kendisinden sonra yönetimdeki en güçlü kişi olan Türk komutanların lideri olan ordu komutanı İnak et-Türkî'yi diğer Türk komutanları kullanarak öldürtmüştür. Mütevekkil, Türkler için kurulmuş olan Sâmerrâ şehrinde iktidar mücadelesini kazanamayacağını biliyordu ve bu sebepten dolayı da başkenti Arap milliyetçiliğinin daha yoğun olduğu Şam'a taşımak istemiş ama başarısız olmuştur. Mütevekkil'in devlet yönetimindeki  Türk nüfuzunu kırmak için ordudaki Türk gücünü dengelemek amacıyla Berberi, Arap ve Ermeni gibi milletlerden askerî birlikler kurmuştur. Ancak Halife Mütevekkil'in bu girişimi, devlet bünyesinde birbirine rakip iki ordunun oluşması sebebiyle devletin bütünlüğünü tehdit eder bir hale gelmiştir.
Mütevekkil, Türk komutanların devlet üzerindeki baskı ve etkisini bozma çabaları öldürülmesine sebep olmuştur. Türk komutanlar, Mütevekkil 'in oğlu ile işbirliği yapıp 11 Aralık 861 (4 Şevval 247) tarihinde hilafet sarayını basarak Mütevekkil'i öldürmüşlerdir.  
Bu eylem İslam tarihinde özel koruma birlikleri tarafından halifeye karşı işlenen ilk cinayettir. Bu durum Abbâsî devletinde Türklerin iktidarı tamamen ele geçirdiklerini göstermektedir. Halife Mütevekkil'in Türklerden oluşan özel birliklerce öldürülmesiyle Abbâsî Devleti gerileme dönemine girmiştir. Bu dönemde Türk komutanların adeta kuklaları haline gelen Abbâsî halifeleri, Türklerin iradesi yönünde hareket edecekler, aksi takdirde makamlarından hatta hayatlarından olacaklardır.

İslam dininin sanata getirdiği en büyük yenilik cami mimarisidir. İslam'da her sınıf halkın ayrım gözetilmeden ön saflarda namaz kılabilmesi safların geniş tutulması isteğini uyandırmış ve bu nedenle de kiliselerin aksine camilerde enine mekân tercih edilmiştir. Bu planlama gibi, mihrap, minber, minare türünden mimari ögeler de İslam'ın gelişmesine paralel olarak zamanla ihtiyaçtan doğmuşlardır.
Abbâsîler'den önceki İslam şehirciliği konusundaki bilgilerimiz çok kısıtlıdır. Bu konuda bilinen ilk örnek, 762-765 yıllarında Abbâsî halifesi Mansur'un kurdurduğu Bağdat şehridir. Kaynaklardan edinilen bilgilere göre ilk Bağdat kenti daire planlıydı ve iç içe iki sur duvarı dıştan bir hendekle çevrelenmişti. Kentin dört kapısına bulundukları yöndeki komşu kentlerin adı verilmişti. Haç planlı saray ve yanındaki cami kent merkezinde yer alıyordu. 766 yılında yapılan Bağdat Ulu Cami kerpiç duvarlı, ahşap sütunlu ve düz damlı basit bir yapıydı. Halife Harun Reşid, 808'de yapıyı planını değiştirmeden tuğla duvarlı olarak yeniden yaptırmıştır. Bağdat 892'de Abbâsîlerin başkenti olunca, artan nüfus nedeniyle camiye aynı planda ikinci bir bölüm eklenmiştir. Ancak, Bağdat kentinin bu dönem yapılarından günümüze, ilk camiye ilişkin basit bir mihraptan başka hiçbir şey gelmemiştir.
Samarra, Dicle kıyısında Bağdat'ın yakınındadır. Bağdat'ın dairesel ve düzenli planı burada yerini araziye uydurulmuş, uzun bir plana bırakmıştır. Dicle kıvrımlarına paralel olarak uzanan kentin büyük bölümü kazılarla ortaya çıkarılmıştır. Buluntular, Abbâsî cami, saray, türbe ve ev mimarisi ile zengin süsleme sanatı hakkında bilgi vermektedir. Samarra, 836 yılında Halife Mutasım tarafından Abbâsî hizmetindeki Türk birlikleri için “ordugâh kenti” olarak kurdurulmuştur.
Samarra Ulu Cami, öteki adıyla Mütevekkiliye Cami, İslam dünyasının en büyük cami yapılarından biridir. 150.000 kişi burada bir arada namaz kılabiliyordu. Basit mimarisi, ilk İslam cami planının anıtsal ölçüler içinde tekrarından ibarettir. Yapımında tuğla ve kerpiç kullanılan caminin ilginç bir minaresi vardır. Kare tabana oturan dev boyutlu bu anıtsal minareye geniş bir rampa ile çıkılır. Bu minare formu, yine Samarra'da Ebu Dulaf Cami'sinde ve Kahire'deki Tolunoğlu Ahmet Cami'sinde de kullanılmıştır.
Samarra'nın ikinci büyük camisi olan Ebu Dulaf Cami, 860 yılında yapılmıştır. Kalıntılar daha gelişmiş bir mimarinin varlığını ortaya koymaktadır. Harem bölümü, kemerli duvarlarla birbirinden ayrılan neflerden oluşmuş ve üzeri düz bir çatıyla örtülmüştü.
Samarra'nın saray ve evlerinde kullanılan çeşitli süsleme arasında mermer tozu ve alçı karışımıyla yapılan “ıtuk” kabartmalar önemli bir yer tutar. Bu kabartmalarda iki değişik teknik kullanılmıştır: Dik kesim ve eğri kesim. Dik kesimde motifler yaş sıva üzerine dikine olarak oyulmakta, böy

Acemi Ocağı ya da Acemi Oğlanlar Ocağı, Osmanlı İmparatorluğu'nda Enderûn için öğrencileri ve başta piyade kısmı olmak üzere Kapıkulu'nun ihtiyaç duyduğu askerleri yetiştirmek için kurulan ocaktır.
Padişah I. Murad saltanatında Hayreddin Paşa ile Molla Rüstem'in girişimleriyle Gelibolu'da kurulan Acemi Ocağı'na ilk  asker alımı, "pençik" adı verilen yöntemle savaşlarda elde edilen her beş erkek esirden birinin satın alınmasıyla gerçekleşti. Bu yöntem yerini zamanla devşirme sistemine bıraktı. Bu sisteme göre 3 ila 5 senede bir Osmanlı topraklarında yaşayan Hristiyanlardan 8 ila 20 yaş arasındaki çocuklar devşirilmeye başlandı. Devşirilenler İstanbul'a getirilip Müslüman yapılır ve sünnet edilirdi. Bir kısmı Bostancı Ocağı ve Enderûn için ayrıldıktan sonra kalanlar 3 ila 5 yıl süreyle Türk ve İslam kaidelerini öğrenmeleri amacıyla Türk ailelerin yanına verilirdi. Buradaki görev sürelerini tamamlayanlar ulufe defterine kaydedilerek acemi oğlanı olmaya hak kazanırdı. Acemi Ocağına kaydedilen acemiler çeşitli hizmetlerde kullanılırdı. Ayrıca acemi oğlanlarının bir kısmı donanma için yetiştirilirdi. Genellikle her 7-8 yılda bir "kapıya çıkma" (kapuya çıkma), "çıkma" ya da "bedergâh" adı verilen yöntem ile en kıdemli acemiler Yeniçeri Ocağına kaydedilirdi. Bunun dışında yeni cülûs olduğunda da "büyük çıkma" ya da "umum çıkması" adı verilen bir yöntemle acemiler kapıya çıkardı. Ayrıca Kapıkulu askerlerinin çocukları da Acemi Ocağına kaydedilir ve 23 yaşına gelince kapıya çıkarılırdı.
İstanbul'un Fethi'nden sonra İstanbul'da Gelibolu'dakinden bağımsız bir Acemi Ocağı daha kuruldu. Bu ocağın en yetkilisi "İstanbul ağası" idi. Acemi Ocağının en yetkilisi Yeniçeri ağası olmasına rağmen, görev yükünün fazlalığı nedeniyle İstanbul ağası aynı zamanda Acemi Ocağı teşkilatının da en yetkili amiri konumundaydı. Ocağın idaresinden sırasıyla "kethüdâ", "aşçıbaşı" ve "çavuş" sorumluydu. Devşirilen acemilerin eğitimlerinden ve ocağa kaydedilmesinden sorumlu olan "Anadolu ağası" ile ondan daha düşük rütbede bulunan "Rumeli ağası" prosedürde İstanbul ağasından sonra gelseler de doğrudan ocak işleriyle ilgilenmezlerdi. Acemiler mavi renkli "dolama" adında bir elbise giyer ve sivri uçlu "serpuş" adı verilen bir başlık takardı. Acemilere her sene iki kat elbise verilirdi. Acemi Ocağı mensuplarına her üç ayda bir; 1, 2 ve 2.5 ve daha sonraları 7,5 akçeden oluşan "ulufe" adı altında bir maaş verilirdi. İlk zamanlar acemi sayısı 3.000 iken bu rakam 16. yüzyılın sonlarına doğru da Bostancılarla birlikte 8.000 ila 9.000'e, 17. yüzyılın ikinci yarısından sonra 4.102'ye ulaştı.
Acemi Ocağı, Yeniçeri Ocağının kaldırıldığı 1826'ya kadar varlığını devam ettirdi. Ancak bu tarihe kadar ocağın temel yapısındaki değişiklikler birtakım bozulmalara yol açtı. Yeni çıkarılan kurallarla ocağa Türklerden ve diğer Müslümanlardan asker alınmaya başlandı. Bu nedenle devşirme sistemi kademeli olarak uygulamadan çıktı. 19. yüzyıla gelindiğinde acemilerin büyük çoğunluğunu Türkler oluşturuyordu. Türk ve Müslümanlara daimi maaşlı meslek sağlamak için bağış ve rüşvet karşılığında ocağa kayıt yapılmaya başlandı. Bu durum ocak mevcudunda artış yaşanmasına ve kapıya çıkmak için sırasını bekleyen acemilerin bekletilmesine yol açtı. Yeniçeri Ocağının kaldırılmasının ardından yalnızca saraya odun çekmekle yükümlü olan Acemi Ocağı da kaldırıldı ve kışlaları askere alınan 15 yaşından küçük çocukların eğitildiği bir talimhaneye dönüştürüldü.

Bizans İmparatorluğu sınırlarında yurt edinen Türk aşiretlerinde ve Osmanlılarda, süvarilerden oluşan kuvvetler bulunuyordu. Osman Gazi'nin emrinde yer alan ve "ikta" adı verilen bir teşkilat ile idare edilen aşiret kuvvetleri, sınırları korumakla görevliydiler. Osmanlılar devlet yapısına kavuştuktan sonra da, bir kumandanın emrinde bölge bölge akıncı kuvvetlerini kullanmaya devam ettiler. Orhan Gazi'nin yönetiminin ilk yıllarında da istifade edilen aşiret kuvvetlerinin kuşatma konusunda yetersiz kalması nedeniyle, düzenli ve muvazzaf bir yaya birliği kurulması kararlaştırıldı. Bunun yanında düzenli ve muvazzaf bir süvari birliği de kuruldu ve bu yeni kurulan iki birlik, aşiret birliklerinden ayrıldı. Tamamen Türklerden oluşturulan bu birliklerden; piyadelere "yaya", süvarilere ise "müsellem" adı verildi. Kapıkulu'nun kuruluşuna kadar Osmanlı İmparatorluğu'nun başlıca askerî kuvvetini teşkil eden bu kuvvetler, daha sonraları geri hizmette kullanıldı.
Osmanlı İmparatorluğu'nun sınırları Ankara'dan Çanakkale Boğazı'na kadar uzandığı I. Murad saltanatında Balkanlarda ele geçirilen topraklarla birlikte, yaya ve müsellem kuvvetlerinin yetersiz kalması nedeniyle daha fazla askere ihtiyaç duyuldu. Bu doğrultuda ele geçirilen savaş esirlerinden daimi bir ordu kuvveti oluşturulması için, Çandarlı Kara Halil Hayreddin Paşa ile Molla Rüstem'in girişimleriyle Gelibolu'da "Acemi Ocağı" ismiyle yeni bir askerî teşkilat kuruldu. Daha önce Süleyman Paşa'nın ele geçirilen esirleri bir süre eğittikten sonra 2 akçe ücret ile muharebelerde kullanması geleneği, onun ölümünden sonra da bir süre devam etti. I. Murad saltanatında ise esirlerin Lapseki, Çardak ve Gelibolu arasında süvari askerlerin atlarının nakliyle görevli gemilerde, günlük 1 akçe ücret karşılığında 5 ila 10 yıl boyunca çalıştırıldıktan sonra 2 akçe ücret ile yeniçeri yapılmaları kararlaştırıldı. Donanma hizmetinde görev yapacak bu esirlerden hariç diğer esirlerin de "torba" hizmetinde kullanılmak üzere, "Türk'e verme" adı verilen bir uygulama ile Türk ailelerin yanına verilerek hem Türk geleneklerini, hem de İslâmî kaideleri öğrenmeleri amaçlandı ve bu doğrultuda Acemi teşkilatı genişletildi. Gelibolu'da kurulan bu teşkilatın başında "Gelibolu ağası" adı verilen bir subay bulunurdu.

Acemi Ocağına ilk yıllarda pençik adı verilen yöntem ile savaşta ele geçirilen her beş esirden birinin alınmasıyla ve Osmanlı İmparatorluğu sınırlarında yaşayan Hristiyan çocukların devşirilmesiyle olmak üzere iki farklı yolla esir alımı yapıldı. 16. yüzyılda Yeniçerilerin evlenmelerine müsaade edilmesiyle birlikte, "kuloğlu" adı verilen asker çocuklarından da Acemi Ocağına alım yapılmaya başlandı.

I. Murad döneminde Çandarlı Kara Halil Hayreddin Paşa ve Molla Rüstem'in girişimleriyle, savaşlarda ele geçirilen erkek esirlerin devletin asker ihtiyacına göre alınmasını ön gören Pençik Kanunu yürürlüğe girdi. Bu kanunla Molla Rüstem'e, Gelibolu'da pençik toplama yetkisi verildi. Pençik, her beş erkek esirden biri ya da beş esirin olmadığı durumlarda değerinin beşte biri karşılığında ücret alınmasıyla uygulanmaya başlandı. Savaşlarda ya da akınlarda elde edilen esirlerin beşte birinin dinen devlete verilmesi gerektiği hükmüne göre uygulanan bu kanunun başlangıç tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte, Edirne'nin Fethi'nden sonra uygulanmaya başlandığı tahmin edilir. "Pençik oğlanı" adıyla anılan bu esirlerin çoğunluğu akıncılar tarafından düşman topraklarına yapılan akınlar sonucunda ele geçirilirdi. 15. yüzyıl sonlarındaki Pençik Kanunu'na göre Akıncı beyi, toyca ve akıncıların elde ettikleri esirler "pençikçi" denilen ve akıncıların yanında bulunan bir memur tarafından tespit edilirdi. Bu esirlerden 20 tanesi akıncı beyine, 5 tanesi pençikçiye ve toycaların büyüklerine birer, küçüklerinin ikisine de birer tanesi bırakıldıktan sonra, kalan erkek esirlerden uygun olduğu düşünülen 10 ila 17 yaş aralığındakilerin her biri 300 akçe ücret karşılığında devlet tarafından satın alınırdı. Bu yaş aralığından daha büyük olanlardan da uygun görülenler alınırdı. Pençik Kanunu'nun sonraki dönemlerde tekrar düzenlenmesiyle birlikte, ocağa alınmayan veya beş adetten aşağı olan erkek esirler; "şirhor", "beççe", "gulâmçe", "gulâm", "sakallı" ve "pîr" adı verilen birtakım sınıflara ayrılarak vergiye tâbi tutuldu. İlk dönemlerde ocağa alınacak esirler için bir yaş şartı aranmazdı ve yalnızca muharebe için kısa bir eğitimden geçtikten sonra ocağa kabul edilirdi. Bu yöntem daha sonra değişti ve 10 ila 20 yaş arasındaki esirlerin ocağa alınması kanunlaştırıldı. Osmanlı İmparatorluğu'nun sınırlarının genişlemesiyle birlikte, pençik oğlanlarının Gelibolu'da sürekli gemilerde çalıştırılması sakıncalı görüldüğü için birer akçe ücret ile acemi yapılmaları kaldırıldı ve belli bir ücret karşılığında sınırlarda yaşayan Türk çiftçilerin yanına verilmesi kararlaştırıldı. Pençik oğlanları Osmanlıların Rumeli'ye yeni yerleşmeleri sebebiyle Anadolu'ya gönderilir ve orada İslam ve Türk terbiyesi alması amaçlanırdı. Bu uygulamanın ilk kez ne zaman uygulandığı bilinmemekle birlikte, Sırpsındığı Muharebesi'nden sonra uygulandığı tahmin edilir. Eyyûbî Efendi Kanunnamesi'nde ise I. Murad devrinde savaş esiri pençik oğlanlarının Türk ailelerin yanına verildikleri yazar. 15. yüzyılın ortalarından itibaren Rumeli'nin Türkleşmesiyle birlikte buradaki çiftçilere de verildikleri bilinir.
Devşirme Kanunu'nun uygulanması ile birlikte Pençik Kanunu eski önemini yitirdi.

Osmanlılar, fütuhat hareketlerinin genişlemesi ve ordu mevcudunun azalmasıyla beraber daha fazla askere ihtiyaç duydular. Pençik Kanunu ile toplanan askerlerin haricinde devşirme adı verilen bir uygulama ile Osmanlıların Rumeli topraklarında yaşayan Hristiyan halktan ocağa yeni askerlerin alınması kararlaştırıldı. Özellikle 1402 yılındaki Ankara Muharebesi'nin kaybedilmesi sonucunda, Osmanlılar'ın Rumeli'deki faaliyetlerinin durması ve Pençik Kanunu'nun uygulanamaması sebebiyle yeni esirler elde edilemedi ve daha önceki Türk ve İslam devletlerinde uygulanmayan yeni bir usul ile; "Hristiyan tebaadan yalnız birer tanesinin devşirilerek orduya alınmasını" kapsayan yeni bir kanun çıkartıldı. Bu kanuna göre genellikle 3 ila 5 senede bir Hristiyanlardan 8 ila 20 yaş arasındakilerden acemi oğlanı alınmaya başlandı. Başlarda Rumeli'de Arnavutluk, Yunanistan, Adalar ve Bulgaristan'dan ve daha sonraları ise Sırbistan, Bosna-Hersek ve Macaristan'dan çocuklar toplandı. Devşirme Kanunu 15. yüzyıl sonları ya da 16. yüzyıl başlarında Anadolu'da da uygulanmaya başlandı ve 17. yüzyılda tüm Osmanlı toprakları

Afrika Cephesi, I. Dünya Savaşı sırasındaki Afrika'ya dağılmış Alman sömürgeleri ile İtilaf Devletleri arasındaki savaşları kapsar. Savaşlar, Afrika'nın genelini etkilemekten çok, sadece Alman sömürgeleri etrafında gerçekleşmiştir.
Afrika Cephesi dört alt cephe içerisinde incelenir. Bu cepheler Batı Afrika Cephesi, Güneybatı Afrika Cephesi, Doğu Afrika Cephesi ve Kuzey Afrika Cephesi olarak adlandırılır.

Batı Afrika'daki Alman sömürgeleri Togo ve Kamerun, Almanya'nın Avrupa'daki savaşa destek olmak için sömürgelerindeki askerleri çekmesi üzerine, savunmasız kaldı. İngiltere'nin ve Fransa'nın, bu fırsatı değerlendirerek yaptıkları saldırılar sonucunda Togo 26 Ağustos 1914'te, İtilaf Devletleri'ne teslim oldu. Kamerun'da daha iyi bir direniş gösteren Almanlar, Belçika'nın, kendi sömürgesi olan Kongo'daki birlikleriyle İtilaf Devletleri'nin yanında savaşa girmesiyle, 18 Şubat 1916'da Kamerun'u terk ederek tarafsız İspanyol sahası Rio Muni'ye sığındılar.

Güneybatı Afrika'daki Alman Sömürgesi Namibya, çok geniş ve kurak bir araziye sahipti. Bölgede 3000 kadar Alman askeri ile 7000 kadar erkek Alman yerleşimci bölgedeki Alman ordusunun tamamını oluşturmaktaydı. Daha çok başkent Windhoek çevresine toplanmış olan Alman birlikleri, yerli halklar tarafından da desteklenen İngiliz kuvvetleri karşısında uzun süre direnemediler ve 12 Mayıs 1915'te teslim oldular. Bu tarihten sonra Güney Batı Afrika, 70 yıl boyunca Güney Afrika Cumhuriyeti'nin etkisi altında kalmıştır.

Almanlar, bugünkü isimleriyle Tanzanya, Burundi ve Ruanda devletlerini kapsayan toprakları işgal ederek Alman Doğu Afrika'sını kurmuşlardı. Avrupa'ya kaydırılan askerlere rağmen, İngilizler I. Dünya Savaşı'nın resmen bittiği 11 Kasım 1918 tarihinden ancak 2 hafta sonra bölgeye tamamen hakim olabilmiştir.
Doğu Cephesinde Albay Lettow-Vorbeck komutasındaki Alman birlikleri, birbiri ile temasta kalan küçük birlikler halinde örgütlenerek İngiliz güçlerine karşı, gerilla taktikleriyle dört yıl boyunca başarılı bir şekilde direndi. Salgın hastalıkların da vurduğu İngiliz kuvvetleri, verdikleri ciddi kayıplara karşın çatışmaya devam edip bölgedeki önemli merkezlere ve demir yollarına hakim olabildiler. Buna karşılık Albay Lettow-Vorbeck komutasındaki gerillalar ancak kendilerine Almanya'nın teslim olduğu haberi ulaşınca savaşmayı bıraktılar.
Lettow-Vorbeck, bu savaştaki başarılarından dolayı generalliğe terfi etmiştir.
Lettow-Vorbeck hakkında tartışmalı görüşler bulunmaktadır.

Kuzey Cephesi, günümüz Cezayir, Tunus, Libya, Mısır ve Sina Yarımadası'nı içine alan bölgeyi kapsamaktadır. Bu cephenin küçük bir kısmı Sina ve Filistin Cephesi'ni kapsamaktadır. Cephedeki hareketlenmeler Birinci Kanal Harekâtı ile başladı. Osmanlı İmparatorluğu'nun amacı Sina Yarımadası'nı aldıktan sonra Mısır'ı ele geçirmek ve Kuzey Afrika'ya yayılmaktı. Fakat Osmanlı Ordusu'nun gerçekleştirdiği harekâtlar başarısızlıkla sonuçlandı ve Osmanlılar Suriye'ye kadar geri çekilmek zorunda kaldı.

Afrika Cephesi'nin sonunda Almanya az sayıdaki sömürgesini de Büyük Britanya, Fransa ve Güney Afrika Cumhuriyeti'ne kaptırmıştır. Bu topraklar bağımsızlıklarını ancak 1960'lı yıllarda kazanmıştır. Namibya, bağımsızlığını kazanan son devlet olarak, Güney Afrika Cumhuriyeti'nden ancak 1988 yılında ayrılabilmiştir.

Bu liste maddesinde, bilinen Afrika imparatorlukları ve bunların başkentleri listelenmiştir.

Sahel krallıkları, Sahra'nın güneyindeki çayırlık alan olan Sahel merkezli bir dizi Orta Çağ imparatorluğudur.

Gana İmparatorluğu, Sahel'de yükselen ilk büyük devlettir. Tarihçiler tarafından sıklıkla kullanılan Gana adı, Wagadu İmparatorluğu'nun hükümdarına verilen kraliyet unvanıydı.
Songhay İmparatorluğu, Sahel'de bulunan devletlerin en güçlüsü olan imparatorluk, 1460'larda kral Sonni Ali tarafından kurulup ve hızla genişlemiştir. 1500 yılında, sınırları Kamerun'dan Mağrip'e kadar uzanmıştı, ancak oldukça kısa ömürlü oldu ve 1591'de yıkıldı.
Kanem-Bornu, Çad Gölü üzerinde, 9. yüzyılda kuruldu. Batılarında bulunan Hausa şehir devletleri ile zaman zaman gerginlikler yaşadılar.
Sokoto Halifeliği, halifelik 1810 yılında yükseldi ve Hausa'yı fethederek daha merkezi bir devlet oluşturdu. Sokoto ve Kanem-Bornu, Fransa ile Büyük Britanya arasında bölüneceği zamana kadar var olmuştur.
Jolof İmparatorluğu, Senegal'de 1350'den 1549'a kadar hüküm sürmüştür. 1549'dan sonra, Jolof'a bağlı devletler tamamen veya fiili olarak bağımsızlıklarını ilan etti ve İmparatorluk, bu dönemde Jolof Krallığı olarak bilinir. 1875'te Futa Jallon imamlığı fethedildi ve 1890 yılında toprakları tamamen Fransız Batı Afrikası'na dahil edildi.

15. yüzyıldan 19. yüzyılın sonlarına kadar Afrika'da Sahel'in güneyinde, özellikle Batı Afrika'da bir dizi imparatorluk daha kurulmuştur.

Dönemin Batı Afrika imparatorlukları, Atlantik köle ticaretinin yükselişine paralel olarak 18. yüzyılın sonlarında yükselişe geçti. İmparatorluklar, Avrupa kolonilerinin köle talebini karşılamak için gereken sayıda esir toplayarak sürekli savaş kültürü uyguladılar. 19. yüzyılda Avrupa sömürge imparatorluklarında köleliğin kademeli olarak kaldırılmasıyla, köle ticareti daha az kazançlı hale geldi ve Batı Afrika imparatorlukları gerileme dönemine girerek 19. yüzyılın sonlarına doğru çöktü.

Dagbon Krallığı, 11. Yüzyıl dolaylarında Tohazee tarafından kuruldu. Krallık, modern Gana'daki en büyük ve en eskilerden krallıklardan biridir. Krallığın başkenti Yendi, en büyük yerleşim yeri ise Tamale şehridir.
Nok Uygarlığı, Afrika tarihinin en gelişmiş antik Sahra altı uygarlıklarından biri olarak kabul edilir. M.Ö. 1500 civarında bir zamanda kurularan uygarlık M.S. 200 civarında yıkıldı.
Nri Krallığı (1043-1911), igboların bir alt grubu olan Nri- igbo Batı Afrika Orta Çağ devletiydi ve krallık, Nijerya'daki en eski krallıktır.
Oyo İmparatorluğu (1400-1895), 15. yüzyılda Yoruba tarafından kuruldu ve en büyük Batı Afrika devletlerinden biri haline geldi. Oyo İmparatorluğu, 17. yüzyılın ortalarından 18. yüzyılın sonlarına kadar bölgedeki siyasi açıdan önemli devletlerden biriydi.
Benin İmparatorluğu (1240-1897), Nijerya'da bulunan sömürge öncesi bir Afrika imparatorluğudur. Ayrıca  Avrupalılarla temasa geçen ilk medeniyettir.
Kaabu İmparatorluğu (1537-1867), Mali İmparatorluğu'nun çöküşünden sonra, bağımsız bir krallık olmuştur.
Aro Konfederasyonu (1690-1902), igbolar tarafından yönetilen bir ticaret birliğidir.
Bonoman (11. yüzyıl-19. yüzyıl), bilinen en eski Akan eyaleti. Kuzey'deki komşuları ile altın ticareti ve Kola fıstığı ticareti yaparak Akan yaratıcılarına zenginlik ve refah getirdi. Kültürleri, modern Akan kültürünün çoğunu etkiledi.
Ashanti İmparatorluğu (1701-1894), günümüzde Gana'daki Ashanti Bölgesi'nde bulunan sömürge öncesi Batı Afrika medeniyetidir. İmparatorluğun toprakları, Gana'nın merkezinden, kuzeyde Dagomba krallığı ve doğuda Dahomey ile Togo ve Fildişi Sahili'ne kadar uzanıyordu.
Akan halkı devletleri (11. yüzyıl-19. yüzyıl)
Kong Krallığı (1710-1898), Fildişi Sahili'nin Kuzeydoğusunda kurulan bir krallık.
Bambara Krallığı (1712-1896) Ségou merkezli, günümüzde Mali'de Kurulan Kulubali hanedanı tarafından yönetilen bir medeniyet.
Sokoto Halifeliği (1804-1903), Nijerya'da Sokoto Sultanı Sa'adu Abubakar tarafından yönetilen bir İslam devleti. 19.
Wassoulou İmparatorluğu (1878-1898), kısa ömürlü bir imparatorluk. Fransız sömürge ordusu tarafından yok edildi.

Kongo Krallığı (1400-1888), kendisine haraç ödeyen insan ve krallıkların sayısından da anlaşılacağı gibi yarı-emperyal bir devletti.
Luba Krallığı (1585-1885), günümüzde Kongo DC'nin güneyinde bulunan Upemba Depresyonu'nun bataklık çayırlarında hüküm süren bir krallık.
Lunda İmparatorluğu (1660-1887), günümüzde Demokratik Kongo Cumhuriyeti, kuzeydoğu Angola ve kuzeybatı Zambiya'da hüküm süren bir imparatorluk.
Orta Afrika İmparatorluğu (1976-79), Orta Afrika Cumhuriyeti'nin yerini alan ve mutlak bir hükümdar tarafından yönetilen kısa ömürlü bir imparatorluk.

Mutapa İmparatorluğu veya Büyük Zimbabve İmparatorluğu (1450-1629), günümüzde Güney Afrika'nın Zambezi ve Limpopo nehirleri arasında yer alan bir Orta Çağ krallığıydı. Tarihi başkentin kalıntıları Büyük Zimbabve harabelerinde bulunur.

Zulu Krallığı
Maravi İmparatorluğu veya Marawi veyahut Merowi ya da Merowe/ Meroe İmparatorluğu.
Mapungubwe Krallığı
Rozvi İmparatorluğu

Kitara İmparatorluğu
Buganda (1300-günümüz), Uganda'da hüküm süren bir imparatorluk.
Swahili şehir devletleri
Wanga Krallığı, sömürge öncesi dönemde Kenya'daki en büyük imparatorluk idi.

Antik Punt ülkesi (MÖ 2500)
Periplus Maris Erythraei'de (1. yüzyıl) adı geçen eski şehirler ve medeniyetler.
Opone/Xāfūn (MÖ 1000 – MS 5. yüzyıl)
Mundus/Xīs
Mosilon/Bosaso
Malao/Berbera
Nikon/Bur Gabo
Sarapion/Muqdisho
Aksum Krallığı (1. yüzyıl – 9. yüzyıl)
Bazin Krallığı (9. yüzyıl)
Belgin Krallığı (9. yüzyıl)
Jarin Krallığı (9. yüzyıl)
Qita'a Krallığı (9. yüzyıl)
Nagash Krallığı (9. yüzyıl)
Tankish Krallığı (9. yüzyıl)
Mogadişu Sultanlığı (10. yüzyıl – 16. yüzyıl)
Etiyopya İmparatorluğu (1137-1974)
Zagwe hanedanı (1137-1270)
Süleyman hanedanı (1270-1974)
İfat Sultanlığı (1285-1415)
İshak Sultanlığı (17. yüzyıl –1884)
Ajura İmparatorluğu (1300'ler–1700'ler)
Adal Sultanlığı (1415-1555)
Harar Sultanlığı (1526-1577)
Harar Emirliği (1647-1887)
Geledi Sultanlığı (17. yüzyıl sonu - 19. yüzyıl sonu)
Majeerteen Sultanlığı (18. yüzyılın ortaları - 20. yüzyılın başları)
Aussa Sultanlığı (1734-günümüz)
Gomma Krallığı (1800'lerin başı–1886)
Jimma Krallığı (1830-1932)
Gumma Krallığı (1840-1902)
Hobyo Sultanlığı (1880'ler-1920'ler)
Derviş devleti (1896-1920)

Kuzey Afrika'da İslamiyet öncesi imparatorluklar:

Kerma Krallığı (MÖ 2500-1500)
Antik Mısır (MÖ 3100-650)
Kuş Krallığı (MÖ 1070–MS 350)
Nobatia (MS 350-650)
Mukurra (340-1312 AD)
Alodia (? ? ? MS–1504 AD)
Antik Kartaca (MÖ 575-146)
Numidya Krallığı (MÖ 202 – MÖ 40)

Cezayir'de:
Rüstemîler (776-909)
Banu Ifran hanedanı (830-1040)
Zîrîler (947-1090)
Fâtımîler (909 1171)
Hammadi hanedanı (1014-1152)
Tilimsan Krallığı (1235 - 1554)
Ayt Abbas Krallığı (1510 - 1872)
Kuku Krallığı (1515 - 1638)
Osmanlı Cezayiri (1515-1830)
Fas'ta:
İdrîsîler (789-974)
Murâbıtlar (1061-1145)
Muvahhidler (1145-1244)
Merînîler (1244-1465)
Wattasi hanedanı (1471-1554)
Saadiler (1554-1666)
Alevî Hanedanı (1666'dan günümüze)
Tunus'ta:
Ağlebîler (800-909)
Fâtımîler (Tunus dönemi) (921-969)
Zîrîler (973-1148)
Hafsîler (1229-1574)
Mısır'da:
Fâtımîler (Mısır dönemi) (969-1171)
Eyyûbîler (1171-1254)
Memlûk Sultanlığı (1250-1517)
Sudan'da:
Func Devleti (1502-1821), Sudan'ın kuzeyinde hüküm sürmüş bir sultanlık idi. Sudan'ın önemli bir bölümünü yöneten sultanlık sonradan Func adını aldı.

Afrika Tarihi

Özel

Genel
Timbuktu and the Songhay Empire: Al-Saʻdī's Taʼrīkh Al-sūdān Down to 1613 and Other Contemporary Documents. Leiden: Brill Academic Publishers. 2003. ss. 488 Pages. ISBN 90-04-12822-0. 90-04-2822-0
Vansina, J. "Afrika Krallıklarının Karşılaştırılması", Afrika: Uluslararası Afrika Enstitüsü Dergisi (1962), s. 324-335.
Turchin, Peter ve Jonathan M. Adams ve Thomas D. Hall: "Tarihsel İmparatorlukların ve Modern Devletlerin Doğu-Batı Yönelimi", Journal of World-Systems Research, Cilt. XII, No. II, 2006

Africana: The Encyclopedia of the African and African American Experience. New York: Basic Civitas Books. 1999. ISBN 0-465-00071-1. 
Africa, Angry Young Giant. Whitefish: Kessinger Publishing, LLC. 2007. ISBN 978-0-548-44300-2. 
Africa and the West. Hauppauge: Nova Publishers. 2000. ISBN 1-56072-840-X. 
The Cambridge History of Africa. Cambridge: Cambridge University Press. 1975. ISBN 0-521-20981-1. 
Medieval Africa 1250-1800. Cambridge: Cambridge University Press. 2001. ISBN 0-521-79372-6. 
Encyclopedia of African History Volume 1 A–G. New York: Routledge. 2005. ISBN 1-57958-245-1. 

Afrika Krallıkları
Brown Üniversitesi'ndeki Haffenreffer Antropoloji Müzesi 4 Haziran 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Afşar Hanedanı (Azerice: Əfşarlar, Farsça: افشاریان) Şah Abbas döneminde Azerbaycan'dan kuzey Horasana yerleştirilmiş Afşar kabilesi ve on sekizinci yüzyılın ortalarında Afşar İmparatorluğu'nu yöneten hanedandır. Hanedan, 1736'da Safevi hanedanının son üyesini deviren ve kendisini Azerbaycan ve İran Şahı ilan eden ordu komutanı Nadir Şah tarafından kurulmuştur.
Nadir'in hükümdarlığı döneminde imparatorluk en geniş sınırlarında günümüz İran, Ermenistan, Gürcistan, Azerbaycan, Kuzey Kafkasya (Dağıstan), Afganistan, Bahreyn, Türkmenistan, Özbekistan ve Pakistan'ın bazı bölgelerini, Irak, Türkiye, Birleşik Arap Emirlikleri ve Umman'ın bazı bölgelerini barındırıyordu. Ölümünden sonra imparatorluğunun büyük bir kısmı Zandlar, Durraniler, Gürcüler ve Kafkas hanlıkları arasında bölünürken, Afşarların yönetimi Horasan'da küçük bir yerel devletle sınırlı kalmıştır. Son olarak, Afşar hanedanı, diğer bir Türkmen hanedanı olan Kaçarların beyi  Ağa Muhammed Han Kaçar tarafından 1796'da devrilmiştir.

İran Hükümdarları listesi

M. Ismail Marcinkowski, İran Tarihi ve Coğrafyası: İran, Kafkasya, Orta Asya, Hindistan ve Erken Osmanlı Türkiye'si konusunda Başlıca Çalışmalar üzerine Bertold Spuler yazıları. Singapur: Pustaka Nasional, 2003, ISBN 9971-77-488-7.

Avşar Hanedanlığı'na ait madeni paralar 16 Temmuz 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ahmed-i Dâ'i (Osmanlıca: احمد داعی), 14. yüzyılın ikinci yarısıyla 15. yüzyılın başında yaşamış olan, çok eser vermiş alim bir şairdir.
Babasının adı İbrahim, dedesinin adı Muhammed'dir.

Germiyanlı'dır. Eserlerinden çıkan sonuç, onun Germiyan Beyi II. Yakub Bey, Osmanlı sultanlarından Emir Süleyman (1402-1410), Mehmet Çelebi (1413-1421) devirlerinde yaşadığıdır. O da Şeyhî gibi Germiyanoğulları hükümdarlarının himayesinde yetişmiş ve şehzadeler kavgasında I. Bayezid'in oğlu Emir Süleyman'ın tarafını tutmuştur. Çeng-name ve Ferahnâme eserlerini onunu nâmına yazmıştır. Ahmed-i Dâ'i'nin bunlardan başka Ukûdü'lcevahir isminde bir lügati olup Demirtaşpaşazâde Umur Bey'in emriyle de Hafız Isfahanî'nin El-Tıb el- Nebevî' eserine dair Kitâbüşşifâ Ehadisü'l Mustafa isminde bir tercümesi vardır. Ebülleysi Semerkandî'nin tefsirini de Türkçeye çevirmiştir. Bunların hiçbiri basılmamıştır.
Ahmed-i Dâ'i'nin kendi el yazısıyla olan dîvanı da basılı olmayıp Bursa'da Orhan Gazî Kütüphanesindedir. Ahmed-i Dâ'i bu divanı Hacı Halil Hayreddin Paşa namına ithaf etmiştir. Mehmet Çelebi döneminde sultan adına Tezkiretü'l-evliya adlı eserini kaleme almıştır. Tasavvuf tarzına girmeyerek şiirlerinde bir incelikle beraber kendisine mahsus bir tarz takip etmiştir. Şairin bu tarihten sonra fazla yaşamadığı sanılmaktadır. Ahmed-i Da'i'nin hayatında Mehmet Çelebi, Musa Çelebi ve Emir Süleyman'ın etkisi çoktur ve hayatı boyunca onlara bağlı kalmıştır. II. Murad'ı hükümdar olarak öven şiirleri Ahmed-i Dâ'î'nin 1421'den sonra öldüğünü ortaya koymaktadır. Keşfü'z-Zunûn, Dâ'î'nin ölüm yılını 1421 civarı olarak gösterilmektedir.

Çeng-nâme
Câmasb-nâme
Ukudü'l-cevâhir
Vasiyyet-i Nuşirevân
Mutâyebât
Farsça Divan
Türkçe Divan
Ferahnâme

Teressül
Sirâcü'l-kulüb
Kitâbüşşifâ Ehadisü'l Mustafa (Tercüme-i Tıbb-ı Nebevî)
Miftahü'l-cenne
Tercüme-i Tâbir-nâme
Tercüme-i Tezkiretü'l-evliya
Tercüme-i Eşkal-i Nasır-ı Tusi
Hayatını saraylarda geçiren Dâ'i'nin Yıldırım Bayezid'in oğlu Emir Süleyman Çelebi hakkında meşhur bir şiiri:

Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü'nde Dâ'i 2005

Ahmed Cevdet Paşa veya Lofçalı Ahmed Cevdet Paşa (27 Mart 1822, Lofça - 26 Mayıs 1895, İstanbul), Osmanlı Devleti'nde on dokuzuncu asırda yetişen Türk devlet ve ilim adamı, tarihçi, hukukçu ve şairdir. Beş defa adliye, üç defa eğitim, üç defa vakıflar, bir defa içişleri ve bir defa da ticaret ve ziraat bakanlığı yapmış bir devlet adamıdır. Devrinde hazırlanan kanunların ve kurulan kurumların büyük kısmı onun elinden çıkmıştı.
Mecelle'yi kaleme alarak İslam hukukunu sağlam bir dille kitaplaştıran kişidir. Şekilde batı prensiplerini uygularken özünde şer'i prensiplere bağlı kalmayı uygun gören bir hukuk anlayışı vardı. Türk dilinin Türkçe yazılmış ilk dil bilgisi kitabı kabul edilen Kavâ'id-i Osmâniyye'nin ve daha başka dil bilgisi kitaplarının yazarıdır. En ünlü eserlerinden olan Kısas-ı Enbiya'da bütün peygamberleri ve İslam tarihini sade bir dille okuyuculara aktarmış bir yazardır.
Târîh-i Cevdet adıyla bilinen ve Osmanlı tarihini anlatan on iki ciltlik ünlü eserin yazarıdır. Ayrıca 1855-1865 yıllarında devletin resmi tarihçisi olarak hizmet vermiş bir tarih yazarıdır. Bu sayede dönemin siyasi olaylarını yazdığı Tezakir-i Cevdet adlı eseri ortaya çıkardı.
İlk Türk kadın romancı kabul edilen yazar Fatma Aliye Hanım’ın babasıdır.

1822 yılında Osmanlı Devleti’nin Tuna eyaleti kazası olan Lofça'da (bugün Bulgaristan'da) dünyaya geldi. Babası Lofça İdare Meclisi azasından İsmail Ağa, annesi Lofçalı Topuzoğlu ailesinden Ayşe Sümbül Hanım'dır. Asıl adı Ahmed idi, “Cevdet” mahlasını kendisine 1843'te İstanbul'da öğrenim gördüğü sırada şair Süleyman Fehim Efendi verdi.

İlk tahsilini Lofça’da yaptı. Büyükbabası Hacı Ali Efendi’nin yardımı ile tahsiline devam etmek üzere 1839 yılında İstanbul’a geldi. Fatih Camii’nde medrese tahsiline başladı. Bu arada, matematik, astronomi, tarih ve coğrafya gibi ilimlerle de uğraşarak kültürünü artırdı. O zaman çok meşhur olan Murad Molla tekkesine tatil günleri giderek Farisi öğrendi ve Mevlana’nın Mesnevi’sini bitirdi. Divançe’sinde bulunan şiirlerin çoğunu bu tekkeye devam ettiği sırada yazdı. Öğrencilik yıllarında ayrıca takip ettiği derslerle ilgili olarak kitap yazdı ve kendisi de ders verdi.

1844’te 22 yaşındayken Çanat pâyesi ile Rumeli kaleminde kadı oldu. Ancak sadece bir rütbe olan bu kadılık işi, kendisinin görev yerinde bulunmasını gerektirmediğinden, İstanbul’dan ayrılmadı. 1845 yılında müderris olarak İstanbul camilerinde ders vermek hakkını elde etti. Bu dönemde devlet adamı olarak yıldızı parladı. Şeyhülislamlık makamının kendisini tavsiye etmesi üzerine, o sırada yeni kanunlar düzenlemekle meşgul olan Sadrazam Mustafa Reşid Paşa’nın dairesinde çalışmaya, akşamları da konağına gidip çocuklarının eğitimi ile ilgilenmeye başladı. Siyasi olayları yakından takip edebilmek için bu dönemde Fransızca öğrendi.

1848’de Mustafa Reşid Paşa’nın verdiği bir görevle Bükreş’e gidip bir ay kaldıktan sonra geri döndü. 1849’da tedavi için bulunduğu Bursa kaplıcalarında "Kavâid-i Osmâniyye" (Osmanlıca dil bilgisi) adlı kitabı ve ilk Türk anonim şirketi olan Şirket-i Hayriye’nin kuruluş nizamnamesini yazdı. Yakın dostu Keçecizade Fuad Paşa ile birlikte yazdıkları Kavaid-i Osmaniyye, Türk dilinin Türkçe yazılmış ilk gramer kitabı kabul edilir ve 50 yıl boyunca okullarda ders kitabı olarak okutulmuş, Almancaya(1855) Arapçaya (1866) Bulgarcaya ve Hırvatçaya tercüme edilmiş bir eserdir.

13 Ağustos 1850’de Meclis-i Maarif azalığı ile birlikte Dar-ül-Muallimin (Öğretmen okulu) müdürlüğüne getirildi. Bu mektebi kısa zamanda ıslah ederek, mektebe giriş ve imtihan usullerini yönetmeliklerle belirledi. Rüştiyelerde din derslerinde okutulmak üzere "Ma’lûmât-ı Nâfia" (Fâideli Bilgiler) adlı kitabı kaleme aldı. Her türlü bilimsel konunun Türkçe ile yazılabileceğine inanıyor, herkesin okur yazar olması için lisanın sadeleştirilmesi ve yazıların Türkçe kaleme alınması gerektiğine inanıyordu. Yazılarında bu sadeliğin örneklerini verdi.

Ahmet Cevdet Efendi, bilimin ülkeye yayılması ve genel kültür düzeyinin yükseltilmesi için çalışacak Fransız Bilimler Akademisi benzeri bir akademinin kurulması fikrini desteklemekteydi; bunun faydalarını anlatan bir mazbata hazırlayacak Sultan Abdülmecit’e sundu. Padişahın uygun bulmasıyla 1851’de kurulan Encümen-i Daniş’e (Osmanlı Akademisi) asli üye seçildi.

1853 yılında Encümen’de bir Osmanlı tarihi kaleme alınması kararlaştırılmış, 1774-1826 yılları arasındaki bölümü yazmak görevi Ahmet Cevdet Efendi’ye verilmişti. O sırada Tanzimat Fermanı’nı kabul ettirmek üzere Mısır’a gönderilen sadâret müsteşarına eşlik etmesi istenmiş olan Ahmet Cevdet Efendi, bu seyahate rağmen çalışmasını aksatmadı; diğer üyeler henüz kayda değer bir çalışma yapmamışken kendisi dönüşünde üç ciltlik çalışmayı tamamlayıp 1854 yılında padişaha sundu. Bu çalışması, “Süleymaniye pâyesi” ile ödüllendirildi; böylece yüksek müderrisler sınıfına girmiş oldu.
Ahmet Cevdet Efendi’ye 1855 yılında devletin resmi tarihçisi olarak görev verildi, bu görevi on yıl sürdürdü. "Tarih-i Cevdet" adıyla şöhret bulan on iki ciltlik eserinin geri kalan bölümlerini yazdı; eserin son cildi 1886’da yayınlandı. Ahmet Cevdet Efendi, bir yandan da zamanın siyasal olaylarını anlatan “Tezâkir-i Cevdet” adlı eserini de kaleme aldı. Ayrıca hayatının daha sonraki bir döneminde peygamberler tarihini anlatan altı ciltlik “Kısâs-ı Enbiyâ” adlı eseri yazmıştır.

1856 yılında Rabia Adviye Hanım ile evlendi, bu evlilikten üç çocuğu dünyaya geldi: Ali Sedad, Fatma Aliye ve Emine Semiye. Oğlu Ali Sedat Bey, yazdığı mantık kitapları ile tanındı; kızı Fatma Aliye Hanım ise ilk Türk kadın romancı olarak edebiyat tarihine geçti. Diğer kızı Emine Semiyye ise Avrupa’da öğrenim gördükten sonra İstanbul’da öğretmenlik, Selanik’te öğretim müfettişliği yaptı, İttihat ve Terakki Cemiyeti’ nde görev alarak siyasette öncülük yaptı.

1856 yılında otuz üç yaşında iken Galata Kadılığına, aynı yılın sonunda Mekke-i Mükerreme kadılığına getirilen Ahmet Cevdet Efendi, gene aynı yıl içinde “Meclis-i Âlî-i Tanzimat” üyesi oldu ve devrin kanunlaştırma çalışmalarında yer aldı.
1861'de İstanbul kadısı oldu. O günlerde İbn-i Haldun’un meşhur Mukaddime’sinin tercümesini tamamlamıştı. Aynı yıl Meclis-i Âlî-i Tanzimat, yapısı değiştirilerek “Meclis-i Ahkâm-ı Adliyye” adını aldığında Osmanlı Devleti’nin kanunlarını yapacak olan bu kuruma üye tayin edildi ve meclisin nizamnamesini de o hazırladı.
1863 yılında Anadolu kazaskerliği payesi ile Bosna vilayetinde teftişe gönderilen Ahmet Cevdet Efendi, orada bir buçuk yıl içinde ıslahatlar gerçekleştirmede ve orduya asker sağlamakta başarılı olmuştu. Başarısı, daha önce hiçbir ilmiye mensubuna verilmemiş olan ikinci rütbeden “Nişân-ı Osmânî” ile ödüllendirildi. 1864’te ıslahat için gönderildiği Kozan’da da başarılı oldu, çalışmaları halkın devlete güvenini güçlendirdi. Bu başarılardan sonra Abdülaziz tarafından şeyhülislamlığa getirilmesi beklenen Ahmet Cevdet Efendi, bunun yerine ilmiye sınıfından mülkiye sınıfına nakledildi. Vezirlikten, paşalığa getirilmişti(1866).

Ahmet Cevdet Paşa, 1866’da Halep vilayetine vali tayin edildi. İki yıl süren valiliği sırasında “Fırat” adında bir gazete çıkardı, dergi yayımını uzun yıllar devam ettirdi.
1868’de yeni kurulan ve temyiz mahkemesi görevi yapacak olan “Divan-ı Ahkam-ı Adliye”'ye başkan tayin edildi. Bu vazifede adliye ve hukuk sistemini devrin ihtiyaçlarına göre düzenlemeye çalıştı.
Ali Paşa, Fransız medeni kanununun tercüme edilerek Osmanlı Devletinde tatbik edilmesi gerektiğini ileri sürüyordu. Buna karşı Ahmed Cevdet Paşa ve aynı düşüncede olanlar, İslam Hukukunun bir dalı olan Hanefi fıkhının sistematik hale getirilerek kanunlaştırılması fikrini müdafaa ediyorlardı. Bu ikinci yani, Ahmed Cevdet Paşa ve arkadaşlarının fikirlerinin tatbiki için "Mecelle Cemiyeti" adıyla ilmi bir heyet toplandı. Başkanlığına Ahmet Cevdet Paşa’nın getirildiği bu meclis, Kur’an'ın hükümlerini kanun şekline sokup, bütün milletlerin kıymet verdiği Mecelle adındaki kitabı hazırladı.
Beşinci kitabın hazırlığı tamamlanırken Bursa’ya, sekizinci kitap hazırlanırken Maraş’a vali tayin edilen paşa, her iki görevden de birkaç gün sonra alınıp merkeze tayin edilmiş ve tekrar Mecelle Cemiyeti’nin başkanı yapılmıştı. Bu süre içinde Paşa, her türlü devlet işlerinin kendisine danışıldığı bir mercii durumuna geldi.
1873 yılında Maarif Nazırlığına tayin edildi. Cevdet Paşa bu makama üç defa getirilmiştir. Maarif Nazırlığı'nda geçirdiği dönemler şöyledir: 24 Nisan 1873-5 Nisan 1874 (11 ay 12 gün); 12 Haziran 1875-30 Kasım 1875 (5 ay 19 gün) ve 17 Mayıs 1876-17 Ekim 1876 (5 ay) olmak üzere toplam 22 ay. Nazırlığı döneminde ilk tahsilden yüksek tahsile her seviyede ders programı yapıldı. Nuruosmaniye Camii avlusunda "ibtidâiyye" adıyla modern usullerde eğitim veren bir ilkokul açıldı. Bu arada Ahmet Cevdet Paşa, okullarda okutulmak üzere kitaplar yazdı. Türkçe dil bilgisi kitabı olarak “Kavâid-i Türkî”, mantık dersleri için “Mi’yâr-ı Sedad”, edebiyatla ilgili olarak “Âdâb-ı Sedad” adlı eserlerini yazdı. En tanınmış eseri olan "Kısas-ı Enbiya" da bu dönemde kaleme alıp bastırdığı eserdir.
1874 yılında Yanya valiliği görevi ile merkezden ayrılan Paşa, yedi buçuk ay sonra yeniden İstanbul’a döndü ve Adiye Nazırı oldu. Ticaret mahkemelerini Adliye Nezaretine bağladı. Osmanlı kanunlarını toplayan “Düstur” ilk defa onun zamanında yayınlandı. Ayrıca hâkimlere yardımcı olacak bir eser olan “Ceride-i Mehâkim”(1874)'i yayınladı.
Sultan Abdülaziz'in tahttan indirilmesinden sonra hamisiz kalan paşa, Bulgar isyanları ile ilgilenmek üzere teftiş için Rumeli'ye gönderildi; Bulgarca bilmesi sayesinde görevinde çok başarılı oldu. Dönüşünde Adliye ve ardından Maarif Nazırlığı görevlerinde bulundu. Mecelle'nin on altıncı kitabı bu sırada tamamlandı (1876).
1878'de Suriye valisi yapılan paşa, Kozan'da Kozanoğlu Ahmet Paşa isyanını bastırınca İstanbul'a dönüp Ticaret ve Ziraat Nazırı oldu. Küçük Mehmet Sait Paşa başvekil olduğunda yeniden Adliye Nezareti'ne getirildi; gayretleriyle 1880'de açılan Mekteb-i Hukuk'ta ders ver

Ahmed Nihad Efendi (Osmanlıca: احمد نهاد افندی, 5 Temmuz 1883, Çırağan Sarayı, İstanbul - 4 Haziran 1954, Beyrut, Lübnan), Sultan V. Murad'ın torunu ve Şehzade Mehmed Selahaddin Efendi'nin oğludur. Annesi Naziknaz Hanımefendi'dir. 23 Ağustos 1944 ile 4 Haziran 1954 yılları arasındaki Osmanlı hanedan reisi, müzisyen ve bestekârdır.

Sultan V. Murad Han ile Reftarıdil Kadınefendi'nin torunu ve Şehzade Mehmed Selahaddin Efendi ile Naziknaz Hanımefendi'nin oğludur. Hanedanın yurt dışına sürülmesinden sonra Lübnan'a yerleşmiş ve orada ölmüştür. Halife Abdülmecid'in öldüğü 1944 yılından kendi ölüm tarihi olan 1954 yılına kadar en yaşlı Şehzade vasfıyla Hanedan Reisi oldu. Yegâne evladı ilk eşi Safiru Hanımefendi'den (1884-1975) doğan oğlu Şehzade Ali Vâsıb Osmanoğlu'dur. Diğer eşleri Nezihe ve Nevrestan Hanımlardan çocuğu yoktur.

Şam Süleymaniye Külliyesi'ne defnedildi.

Ajura İmparatorluğu, bugünkü Afrika Boynuzu denilen ve Eritre, Etiyopya, Cibuti ve Somali'yi kapsayan bölgede 14. yüzyıl ila 17. yüzyıl arasında hüküm sürmüş ve Afrika'da oldukça güçlü olmuş bir imparatorluktur. Ajura I tarafından kurulmuştur, ardından gelen lider ise Ajurao I 'dir. Yöneticiler hakkında bilinen başka bir şey yoktur. Teokrasi ile yönetilmiştir ve dini inancı Müslümanlıktır. Doğu Afrika'nın en güçlü imparatorluğu olmuş ve neredeyse bölgedeki tüm kabilelerin kontrolünü ele geçirmiştir. İlk başkenti Mareeg, Somali, ikincisi ise Kelafo, Etiyopya olmuştur. Diğer büyük ve önemli şehirleri ise, Merka, Hobyo, Afgoyé, Mogadişu Gondershe ve Barawa'dır. Zamanında, Osmanlı İmparatorluğu ile de ticaret yapmıştır. Tüfek ve savaş topu ithal etmiş ve karşılığında kumaş ihraç etmiştir.
Portekiz baskısı, gücü zayıflatmıştır. Osmanlı İmparatorluğu'nun kumandanlarından biri olan Mir Ali Bey ve ordusunun yardımlarıyla Portekiz baskısından kurtulmuşlardır. Ancak, 17. yüzyılın ortalarında Oromo Krallığı'nın Abaya Gölü çevresindeki evlerinden ayrılıp, Ajura İmparatorluğu'na saldırmasıyla beraber gelen İç karmaşalar ve taht kavgaları, zaten zayıf olan imparatorluğu küçük krallıklara ayırmıştır. Toprakların büyük bir kısmını ele geçiren ve oldukça büyüyen Oromo Krallığı'nın savaştan çıkmış halini fırsat bilen ve Osmanlı İmparatorluğu'nun, Oromo'ya yardım etmeyeceğini bilen Portekizli sömürgeciler ne zamandır hakimiyet kurmak istedikleri Somali topraklarında, sömürge devletleri kurmuşlardır.

Ajura İmparatorluğu, mimarisine bakıldığında, Tipik Afrika Mimarisi ile ve beraber yapılarda İslam Mimarisi de göze çarpar. Merka, Ajuralıların, İslam Mimarisi'ne verilebilecek en iyi örnektir. Şehirlerde bulunan evler genellikle tek katlı ve sade evlerdir.

Ajura İmparatorluğu'nun ilişkilerine bakıldığında, Svahili Dünyası ve Orta Afrika devletleri ile iyi ilişkiler içinde olmadığını görürüz. Ayrıca Portekiz Kolonicileri ile de sert bir savaş içinde olduğunu görürüz. Bunların yanı sıra Asya, Orta Doğu, Yakın Doğu ve Anadolu devletleriyle isi iyi ilişkiler içerisinde olduğunu görürüz. Özellikle, Osmanlı İmparatorluğu ile kardeşçe ilişkiler yaşamıştır ve Osmanlı kumandanı Mir Ali Bey ve ordusu, Ajuralıları sömürgecilere karşı verdiği savaş yardım etmiştir. Bu da Ajuralıların Avrupalılar ile iyi ilişkiler yaşamadığını gösterir. Ayrıca Osmanlı Devleti'nin başka bir kumandanı Muzaffer ve birliği Ajuralılara Altın Çağı'nı yaşarken, Oromo Krallığı'na karşı verdiği savaşta da yardım etmiş ancak Portekiz İmparatorluğu ve Oromo Krallığı baskısına, İç karışıklıklar, isyanlar ve taht kavgaları da binince, Osmanlı - Ajura Birliği yok edilmiş ve Ajura İmparatorluğu'nun sonu gelmiştir. Ayrıca, Oromo Krallığı'nın saldırısında, Ajuralıların Orta Afrika devletleri ve Svahili Dünyası ile ilişkilerinin iyi olmadığını gösterir.

Ajura İmparatorluğu ticarete önem vermiştir ve birçok devlet ile ticaret yapmıştır. Tarımsal ve hayvancılık açısından çok zengin topraklara sahip olan Ajuralılar, Avrupa, Asya, Afrika, Anadolu, Orta Doğu, Yakın Doğu, Uzak Doğu ve Hint Okyanusu Adaları gibi birçok yerde bulunan devletler ile ticari ilişkilerde bulunmuştur.

Ayrıca, Ajura İmparatorluğu'nun İpek Yolu'nun son güzergâhları arasında olması, Ajuralıların İpek Yolu devletleriyle ticaret yapma olanağı yaratmıştır ve bu olanak sâyesinde Ajura İmparatorluğu'nun ekonomisi de oldukça gelişmiştir.
İşte, Ajuralıların ticaret ilişkilerinde bulunduğu devletler ;

Ajura İmparatorluğu'nun ekonomisine bakıldığında ülkenin, Mogadişu Parası adlı kendi para birimine sahip olduğunu görürüz. Tüm imparatorlukta bu para kullanılmıştır.
Ayrıca, İpek Yolu da Ajura limanlarından geçerek son bulduğu için, Ajuralılar İpek Yolu devletleriyle alım-satım yapma fırsatı bulmuştur. Bu fırsat ise imparatorluğun ekonomisini oldukça olumlu yönde etkilemiştir.

Akbaş Cephaneliği Baskını, Mondros Mütarekesi gereği Fransız kuvvetlerince el konulan Osmanlı ordusuna ait Eceabat yakınındaki cephaneliğe Balıkesir Redd-i İlhak Cemiyeti mensubu Köprülü Hamdi Bey önderliğinde 40 atlı arkadaşın 26-27 Ocak 1920'de düzenlediği baskın.

Mondros Mütarekesi'nin 1. maddesi, “Çanakkale ve İstanbul Boğazlarının açılması, Karadeniz'e serbestçe geçişin temini ve Çanakkale ve Karadeniz istihkamlarının İtilaf Devletleri tarafından işgali sağlanacaktır” hükmünü getirmektedir. İtilaf Devletleri bu maddeye dayanarak Osmanlı Harbiye Nezareti'nden 26 Kasım 1918 akşamına kadar Çanakkale Boğazı mevzilerinin boşaltılmasını istemiştir. Buna göre Gelibolu'daki 14. Kolordu ile 55. Tümen, Malkara'daki 49. Tümen ve Eceabat'taki 60. Tümen, mevzilerini boşaltarak daha geri hatlara çekileceklerdir.
Bu birliklerin geri çekilmelerinin hemen ardından İtilaf Devletlerine bağlı unsurlar Çanakkale Boğazı'nın her iki yakasını da işgal etmişler ve bölgedeki ikmal depolarını kontrol altına almışlardır. Bu ikmal depolarından en önemlisi "Akbaş Deposu”dur. Bu depodaki malzemenin çok büyük bir bölümü, 1917 yılında Bolşevik İhtilali sonucu Doğu Cephesi'nde ele geçirilen malzemedir ve 8.000 tüfek, 40 Rus Maxim ağır makineli, 20.000 sandık cephane ve çeşitli askeri malzeme içermektedir. Deponun işgal edilmesi ardından güvenliği Fransız birliklerine bırakılmıştır. Garnizonda bir Türk birliği de görev yapmaktadır.
İtilaf Devletleri Akbaş Cephaneliği'ndeki malzemeyi Rusya'da Kızıl Ordu'ya karşı çarpışmakta olan Pyotr Nikolayevich Wrangel komutasındaki Wrangel Ordusu olarak bilinen Beyaz Ordu birliklerine aktarmayı planlamaktadırlar. Depodaki bu önemli miktardaki malzemenin kısa süre sonra yurtdışına çıkacağının öğrenilmesi Kuvâ-yi Milliye cephesinde tedirginlik yaratmıştır.
İlk Yunan birliklerinin 15 Mayıs 1919 tarihinde İzmir'i işgalinin yarattığı ortamda, 26 Temmuz 1919 tarihinde başlayan 1. Balıkesir Kongresi, 15 Ağustos 1919 tarihinde düzenlenen Alaşehir Kongresi ve 19 Kasım 1919 tarihindeki 2. Balıkesir Kongrelerinde, Yunan işgaline karşı Ayvalık, İvrindi, Akhisar, Salihli, Soma, Aydın ve Ödemiş cephelerinin kurulması kararları alınmıştı. Ancak, hem Anzavur Ayaklanması'nın neden olduğu cephane sarfiyatı hem de bu cephelerin gereksinmelerinin karşılanması hayati bir ikmal sorunuydu.
Akbaş Cephaneliği'ndeki malzemeye el konulması fikri böyle bir ortamda, Balıkesir'deki 61. Ordu komutanı Kazım (Özalp) Bey'in ve Heyet-i Merkeziye üyesi Köprülülü Hamdi Bey tarafından gündeme gelmiştir.

Akbaş Cephaneliği, Gelibolu Yarımadası'nın doğusunda, Eceabat ilçesine 10 kilometre mesafede, ancak küçük gemilerin demirlemesine uygun bir koyda bulunmaktadır. Çanakkale Savaşı sırasında Gelibolu Yarımadası'ndaki kuvvetlerin ikmal yönünden desteklenmesine elverişli bir koydur. Depo ve çevresi Senegallilerden oluşan Fransız birlikleri tarafından sıkı bir şekilde korunmaktadır ve Gelibolu'yla doğrudan telefon bağlantısı vardır. İngiliz deniz üssü Çanakkale ile Akbaş koyu ise denizden 20 dk.lık bir mesafededir ve kısa sürede yardım görebilecek durumdadır. Ayrıca Çanakkale Boğazı'nda devriye gezen İngiliz gemileri, bu süreyi daha da kısaltmakta, ayrıca baskında ele geçirilecek malzemenin Anadolu kıyısına sevkiyatını riske sokmaktadır.

Köprülülü Hamdi Bey, baskın öncesinde gerekli incelemeleri yapması için Dramalı Rıza Bey'i görevlendirmiştir. Rıza Bey, yerel köylü kıyafetleri ile bölgede bir hafta kadar çalışmış, depodaki güvenlik önlemleri konusunda koğuşların yerleri, nöbet noktaları, nöbet değişim saatleri, mevcut asker ve subay sayısını, telefon hatlarını, sahilde kayıkların yanaşıp yükleme yapabileceği noktaları kapsamak üzere gerekli incelemeleri yapmıştır.
Dramalı Rıza Bey'in Biga'ya döndüğü gün, Köprülülü Hamdi Bey ile baskın planı oluşturulmuştur. 18 Ocak 1920 tarihinde Lapseki’ye adamlarıyla birlikte gelen Köprülülü Hamdi Bey, Mülkiye’den arkadaşı olan Kaymakam Hasan Basri Bey’le görüşüp yardımını istemiş, böylece depodan ele geçirilecek malzemenin nakliyesi için gerekli olan kayık ve motorlar sağlanmıştır. Dramalı Rıza Bey ise çevre köylerden, hem baskın hem de sevkiyatın hızlı bir şekilde yapılmasını sağlamak için adam toplamaktadır.
Baskın hazırlıkları esasen hilelere dayanan karmaşık bir harekât planına dayanmaktadır. Farklı iki koldan hareket eden Köprülülü Hamdi Bey ve Dramalı Rıza Bey, yöredeki eşkıyanın takibi izlenimi oluşturmuşlardır. Hatta Köprülülü Hamdi Bey’in iki adamı, asker kaçağı olarak yakalanıp Gelibolu Müstahkem Mevki Komutanlığına gönderilmiş, durumdan haberdar olan komutan Halit Bey de bu iki asker kaçağını Akbaş Cephaneliği’ne sevk etmiştir. Cephaneliğe sızma yönünden ikinci bir hareket de Köprülülü Hamdi Bey’in adamlarından olan Yüzbaşı Davut Bey’in, Akbaş’taki Türk Muhafız Birliği komutan yardımcısı süsü verilerek cephaneliğe gitmesidir.

Baskın tarihi olarak 26 Ocak 1920 gecesi seçilmiştir. Gecenin ileriki saatlerinde Dramalı Rıza Bey ve 30 kadar adamı Akbaş Cephaneliği garnizonunu basmıştır. Senegalli sömürge askerleri, hiçbir direniş göstermemişlerdir. Anadolu kıyısında bekleyen vapurun çektiği mavna ve kayıklar Akbaş koyuna yanaşmış ve malzeme yüklenmiştir. İngiliz devriye gemilerine yakalanmadan Anadolu kıyısına taşınan malzeme bu kez kara üzerinden iç kesimlere sevk edilmiştir.
Esir alınan sömürge askerleri Akbaş garnizonuna geri gönderilmiştir. Köprülülü Hamdi Bey, İngiliz komutana bir mektup bırakmış ve mektubunda garnizonu 200 kişiyle bastığını, askerlerin direnme şansı olmadığını belirtmiştir.

Akbaş cephaneliğinden kaçırılan silahlar "bir taarruz kuvveti teşkil ve teçhîz ettikten sonra, Soma ile Akhisar arasında büyük bir taarruz yaparak Yunanları İzmir’den çıkarma amacıyla" Yenice'ye getirildi.  Anzavur Ahmet ve Gâvur İmam'ın kuvvetleri Yenice'yi kuşattığında Dramalı Rıza bey, yanındakilerle cephaneleri savunmuş, daha fazla ellerinde tutamayacağını anlayınca da cephaneleri ateşe verip çıkan kargaşadan yararlanarak kaçmışlardır.
Yenice baskını sebebiyle Damad Ferid Paşa'yı suçlayan Dramalı Rıza bey, kimi kaynaklarda Miralay Kazım bey tarafından cezalandırılmış, telâfi amacıyla Damat Ferit Paşa'ya suikast düzenlemeyi teklif etmiştir; kimi kaynaklada intikam almak amacıyla Damad Ferid Paşa'ya suikast düzenlemeye karar vermiştir. Çerkez Ethem kendi hatıratında Dramalı Rıza bey'i Damat Ferit Paşa'yı suikast ile kendisinin görevlendirdiğini söylemiştir. Bursa valiliği görevini yürütmekte olan Hacim Muhittin Bey Çerkez Ethem'i yalanlamış Dramalı Rızayı bu göreve kendisinin gönderdiğini söylemiştir. İstanbul'a geçen Dramalı Rıza bey ihbar edilmiş, yargılaması sonucunda Akbaş Cephaneliği Baskını sebebiyle 12 Haziran 1920 tarihinde İstanbul'da idam edildi.

Yard. Doç. Dr. Zeki Çevik, Köprülü Hamdi Bey ve Akbaş Cephaneliği Baskını
Kurtuluş Savaşı Yılları'nda Biga'da Yaşananlar

Akkoyunlular veya Bayındırlılar (Farsça: آغ قویونلو veya آق قوینلو, Osmanlıca: آق قوينلى, Azerice: Ağqoyunlu), 14. yüzyılda Oğuz Türkleri'nden Bayundurlu Hanedanı'nın kurmuş olduğu bir devletti. Horasan'dan Fırat'a ve Kafkas Dağları'ndan Umman Denizi'ne kadar uzanan topraklarda egemen olmuşlardır. Akkoyunlular, Azerbaycan halkının oluşumunda önemli bir rol oynamasının yanı sıra Azerbaycan devletçilik tarihinde de önemli yere sahiptir.

Oğuzların Bayındır boyu'ndan olan Akkoyunlu Türkmenleri, 13. yüzyıl sonlarında Horasan'dan Azerbaycan'a gelmiş bir aşiret olup, 14. yüzyılda Azerbaycan, Harput, Palu, Diyarbakır yöresini yurt edindiler ve devlet kurmadan önce de bölgede etkili oldular. 1340'tan sonra Tur Ali Bey'in önderliğinde Anadolu, Suriye ve Irak içlerine akınlar düzenlediler. Trabzon İmparatorluğu topraklarını yağmaladılar. Trabzon İmparatoru bu saldırılardan korunmak için kızını Tur Ali Bey'in oğlu Kutlu Bey'le evlendirdi. Kutlu Bey'in mezarı Bayburt ilinin Sünür köyündedir. 
Birçok araştırmacıya göre, Ak Koyunluların konuştuğu Oğuz lehçesini Azerbaycan Türkçesi ile ilişkilendirir. Örneğin, Vladimir Mirnovsky, Ak Koyunluların konuştuğu Güney Oğuz lehçesinin günümüzde Azerbaycan Türkçesi olarak adlandırılan dil olduğunu belirtir. Mohsen Behramnejad, Azerbaycan Türkçesi Ak Koyunlu Türkmen kabilelerinden miras kalan bir dil olarak tanımlar. Ak Koyunlu Sultanı Yaqubda, Azerbaycan dilinde şiirler yazmıştır.

Akkoyunlu Devleti'nin kurucusu, mezarı Bayburt'un Sünür köyünde olan Kutlu Bey'in küçük oğlu Kara Yülük Osman Bey'dir. 1398'de Kadı Burhaneddin'i yenerek öldüren Kara Yülük Osman Bey, daha sonra Memlûk sultanının hizmetine girdi. 1400'de Timur'un Anadolu'ya girişine destek verdi ve bu hizmetine karşılık Malatya'yı, 1402'de Ankara Savaşı'ndaki desteğine karşılık da Diyarbakır bölgesini aldı. 1403'te de Diyarbakır'da hükümdarlığını ilan etti. Osman Bey 1435'te Karakoyunlular'a karşı savaşırken öldü.
Kara Yülük Osman Bey'in ölümünden sonra, oğulları arasında iktidar kavgası başladı ve Akkoyunlu Devleti eski gücünü yitirdi. Kara Yülük Osman Bey'in torunu Uzun Hasan, 1453'te Diyarbakır'ı ele geçirerek iktidar kavgalarına son verdi. Akkoyunlu Devleti'ni, sınırları doğuda Horasan'dan batıda Fırat Irmağı'na, kuzeyde Kafkasya'dan güneyde Umman Denizi'ne kadar uzanan bir imparatorluğa dönüştürdü. Karakoyunluları yenerek bu devleti ortadan kaldırdı ve başkenti Diyarbakır'dan Tebriz'e taşıdı.
Akkoyunlu hükümdarları Uzun Hasan, Sultan Halil ve Sultan Yakub'un saltanatları döneminde Akkoyunlu imparatorluğunda bilim ve sanat doruk noktasındaydı. Hükümdarın kişisel kütüphanesinde yaklaşık 60 bilim insanı çalıştı. Uzun Hasan Sarayı'nda dönemin önde gelen bilim adamlarının ilmi toplantısı yapıldı. Büyük hükümdar, Kur'an-ı Kerim'i Azerbaycan Türkçesine çevirmiş ve dönemin önde gelen bilim adamlarından Ebu Bekir el-Tehrani'ye Kitab-ı Diyarbekriyye adlı bir Oğuzname yazmıştır.

Sınırlarını genişletmesi ve bu denli güçlenmesi Uzun Hasan'ı Osmanlılarla karşı karşıya getirdi. Akkoyunlular ile Osmanlılar arasındaki çatışmalar, Fatih Sultan Mehmed'in Trabzon İmparatorluğu üzerine yaptığı sefer sırasında başladı. Uzun Hasan da Trabzon imparatorunun kızıyla evliydi ve Osmanlı ordusunu durdurmak için Trabzon'a kuvvet gönderdi. Gedik Ahmed Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu bu kuvvetlere yenildi. Fatih, 1461'de Trabzon'u aldıktan sonra Akkoyunluların üzerine sefere çıktı. Uzun Hasan 1473'teki Malatya Savaşı'nı kazanmasına rağmen Otlukbeli Savaşı'nda Fatih karşısında ağır bir yenilgiye uğradı. Bu yenilgiden sonra topraklarındaki siyasal ve askerî gücünü büyük ölçüde yitirdi. Fakat Uzun Hasan 1474-1478 yıllarında Gürcistan'a hücum etti. 1477'de Gürcü çarı VI. Bagrat (Gürcüce ismi: ბაგრატ VI)'la yapılan anlaşmaya göre Tiflis de dahil olmakla doğu Gürcistan Akkoyunlu egemenliğine girdi. Uzun Hasan'ın 1478'de ölmesinden sonra oğulları arasında başlayan taht kavgaları Akkoyunlu Devleti'ni iyice zayıflattı. Hatta 1500 yılında tahtın iki büyük varisi Murat'la Elvend ülkeyi iki bölgeye ayırdılar. Kura'dan güneydeki topraklar olan Karabağ, Kızılüzen nehrinden Diyarbakır'a kadar topraklar Elvend'e; Irak, Fars, Kirman ise Murat'a kaldı. Sonunda Akkoyunlu Devleti, Safevi hükümdarı Şah İsmail tarafından 1503'te tamamen ortadan kaldırıldı.

Akkoyunlu ülkesi hükümdar ailesinin ortak mülkü sayılırdı. Hükümdarlar uluğ bey ya da han unvanıyla anılırdı. Akkoyunlu bey ve şehzadeleri, hükümdara bağlı kalmak koşuluyla, kendilerine bırakılan illeri yarı bağımsız olarak yönetirlerdi.
Merkezi devlet işleri başkentteki Büyük Divan'da görüşülür ve karara bağlanırdı. Sahib denen vezirler, hanedandan büyük boyların beyleri ve kazasker Büyük Divan'ın doğal üyesiydiler. Bu divana bağlı Esraf Divanları ise çeşitli devlet işlerinin yürütülmesinden sorumluydu. Ayrıca illerde birer küçük divan bulunurdu. İllerde hukuk işlerine kadılar, din işlerine de müftüler bakardı. Uzun Hasan devlet yönetiminde ve askeri örgütlenmede Osmanlı sistemini örnek almıştı. Kasaba ve köylerden devşirilen piyade azapları, illerdeki beylerin emrinde toprağa bağlı tımarlı sipahiler ve göçer Türkmen boylarından toplanan atlı askerler, savaş zamanında orduyu oluştururdu. Hasan Padişah olarak da anılan Uzun Hasan, Hasan Padişah Kanunları adıyla bilinen, devlet yönetimiyle ilgili yasalar koymuştu.
Akkoyunlu hükümdarları bilginleri ve sanatçıları korumuştur. Ali Kuşçu, Celaleddin Devvani ve İsa Savcı gibi bilginler, bu dönemde önemli yapıtlar vermişlerdir. Başta Diyarbakır ve Mardin olmak zorunda üzere Ahlat, Hasankeyf, Erzincan, Bayburt köyleri ve Hasankale'de Akkoyunlulardan birçok cami, türbe, medrese, kale, kale surları ve yazıt kalmıştır. Bunlardan Diyarbakır'daki Şeyh Matar ve Şeyh Safa camileri, Bayburt'un eski ismiyle Sünür (Çayıryolu) köyünde Kutlu Bey'in defnedildiği türbe, Mardin'deki Sultan Kasım Medresesi ve Ahlat'taki Emir Bayındır Camii ile kümbeti önemlidir. Müslüman olmadan önce koyun totemine bağlı olan Akkoyunlular, İslam dinini benimsedikten sonra da bu toteme bağlılıklarını sürdürerek bayraklarını ve mezar taşlarını koyun resimleriyle süslemişlerdir.

Akkoyunluların askeri teşkilatı, Orta Çağ'da doğunun hem göçebe hem de yerleşik uygarlıklarının ordusunu örgütlemenin unsurlarını ve ilkelerini özümsedi. Aslında Orta Doğu ve Batı Asya bölgesinde Moğol modelinin son ordusuydu. Örgütsel olarak iki kısma ayrıldı: hükümdarın muhafızları(korçu ve en kalabalık kısım), feodal süvari milisleri(çerik).

Korçu muhafızları, başta Bayandur kabilesi olmak üzere en sadık kabilelerden alındı. Toplam muhafız sayısı yaklaşık 2,5 bin askerdi. Korchu Muhafızları arasında, hükümdarın kişisel muhafızları ve korumaları göze çarpıyordu (boy nöker). Başlarında korçubaşı vardı.
Ordunun ikinci ve en kalabalık ve ana kısmı olan çerik, bağlı kabilelerden oluşan bir milisti. Çerik de iki kısma ayrıldı. Birinci ve ana kısım süvari milisleri, ikinci kısım piyade ve yardımcı birliklerdi. Süvari milisleri; vilayet birlikleri ve göçebe aşiretlerin aşiret milislerinden oluşuyordu. Vilayetlerden gelen çerikler, askeri cephane satın almak zorunda kaldıkları için toprak sahibi olan mülazım savaşçılarına bağlıydı. Vilayet birliklerinin sayısı; gelişmişlik düzeyine, elde edilen gelire ve askere alınan sınıf ve hizmete uygun kişi sayısına bağlı olarak farklıydı. Feodal bey, kapasitesinin ve kaynaklarının izin verdiğinden daha az asker getirirse mal varlığını kaybedebilirdi.
Piyade, tahkimat ve kuşatma işlerinin yanı sıra güvenlik birlikleri ve garnizon hizmeti için yardımcı bir birlik türüydü, önemli bir rolü yoktu. Piyade, esas olarak yerel yerleşik nüfustan toplandı ve bildaran (lağımcılar), teberdaran (baltacılar) ve nabegci (istihkâmcı) olarak ayrıldı. 1580'lerden itibaren piyadeler ayrıca yağ atıcı ve topçu olarak kullanıldı.

Kaynaklardaki Akkoyunlu birliklerinin sayısıyla ilgili tahminler sadece küçük farklılıklar göstermekte ve temelde verilere göre uyuşmaktadır. Ambrogio Contarini, Uzun Hasan'ın 50.000 süvari birliğine sahip olduğunu bildirdi. Gürcistan'a karşı sefer sırasında Uzun Hasan'ın 10.000 süvarisi ve 10.000 "müdavimi" (yardımcı birlik) vardı. Katerino Zeno, 1473'te Uzun-Hasan ordusunun 40.000 asker ve 60.000 yardımcı birlikten (kullukçu) oluştuğunu bildirdi. 1472'de Josophat Barbaro, sefere çıkan orduda 25.000 atlı, 3.000 kılıçlı ve yaylı piyade, okçu 2.000 gulam ve kılıçlı 1.000 gulam saydı. Afanasy Nikitin, Akkoyunlu'da 40.000 asker olduğunu bildirdi. 16. yüzyıl yazarı Hasan beg Rumlu, Uzun Hasan'ın 5.000'i ağır olmak üzere 25.000 süvari birliğine sahip olduğunu bildirdi. Ortalama olarak tahminler, Akkoyunlu ordusunun yaklaşık 40.000-46.000 süvari milisi, 6.000 piyade, 2.500 korçu muhafızı ve 5.000-7.000 garnizon ve şehir muhafız askeri olduğunu gösteriyor.
Ordunun başkomutanı, devletin ikinci yetkilisi olan yürüyen ordunun komutanı leşker-i biruni(dış ordu) - emir el-ümera (tüm emirlerin emiri) olan padişahın kendisiydi.
Ordu ondalık Moğol tipine göre düzenlenmişti ve on binler (tümen; bunlar çoğunlukla vilayet birlikleriydi), binler, yüzler ve onlara bölünmüştü. Bununla birlikte, birliklerin sayısı genellikle adından da anlaşılacağından daha az veya daha fazlaydı. Yani süvari milislerindeki onbaşının birliğinde on asker değil, çok daha fazlası vardı. Bu özelden geldi, buna göre de harcama yapan kişinin cehpe hattının savaşçıları tarafından alındı, ağır süvarilerin ve süvari vassallarının (mülazımlar) hesabına alınmadı. Her ağır süvari (puşandar) iki ila on mülazımın yaveri ve hizmetçisi olabilirdi.
Ordunun yerleşik bir istihbarat ve posta servisi vardı. İletişim, çaparlar (haberciler), azablar (ulaklar) ve yamçılar (posta servisi) tarafından gerçekleştirildi.
Savaşçıların eğitimi klasik göçebe idi. Üç yıllık performansla, çocuk ciddiyetle bir ata konulurdu, yedi yaşına kadar ahşap silahlarla oynar ve eğitilirfu. Yedi yaşından itibaren, bir çocuğa zaten metal bir silah ve sahip olduğu çocuk zırhı verildi. On yaşından itibaren çocuğa doğrudan askeri işler öğretildi. Eğitim pratik bir parçaya ve teorik

Aksum Krallığı (Tigrinya dili: መንግስቲ ኣኽሱም, ayrıca Aksumite İmparatorluğu olarak da bilinir), Günümüzde kuzey Etiyopya ve Eritre'de Tigray Bölgesi'nde yer alan bir krallıktı. Devletin kralları, kendilerini kralların kralı, Aksum, Himyar, Raydan, Saba, Salhen, Tsiyamo, Beca ve Kuş'un kralı haline getirdiler. Aksumitler tarafından yönetim M.S. 100 ile M.S. 940 yılları arasındaydı. Siyaset, Aksum kentinde yoğunlaşmıştı ve M.Ö. 4. yüzyılda ön-Aksumit Demir Çağı döneminden başlayarak büyüdü, M.S. 1. yüzyılda öne çıktı. Aksum, Roma İmparatorluğu ile Kadim Hindistan arasındaki ticari rotada önemli bir oyuncu oldu. Aksumit hükümdarlarının kendi Aksumit para birimlerini bastırmaları azalan Kuş Krallığı üzerindeki hegemonyalarını belirlemeleri yanında ticareti de kolaylaştırdı. Ayrıca Arap Yarımadası'ndaki krallık siyasetine düzenli olarak müdahil oldular ve nihayetinde bölge üzerindeki yönetimi Himyar Krallığı'nın fethi ile genişlettiler. Maniheizm peygamberi Mani (ö. MS 274) Aksum'u Pers, Roma ve Çin yanında zamanının dört büyük gücünden biri olarak görüyordu.
Aksumitler, Hristiyanlık öncesi zamanlar dini amaçlara hizmet eden anıtsal steller dikmişlerdir. Bu granit sütunlardan biri yaklaşık 27 metre ile bu şekildeki yapılar arasında dünyanın en büyüğüdür. Ezana hükümdarlığında Aksum Hristiyanlığı kabul etmiştir. 7. yüzyılda Mekke'den erken dönem Müslümanlar Kureyş kabilesinin zulmünden kaçarak bu krallığa iltica etmişlerdir, bu seyahat İslam tarihinde ilk hicret olarak bilinir.
Krallığın kadim başkenti Aksum günümüzde kuzey Etiyopya'nın Tigray Bölgesi'nde bir kasabadır. Krallık, "Etiyopya" adını 4. yüzyılın başlarında kullandı. Gelenek, Ahit Sandığı'nın bulunduğu ve Saba Melikesi Belkıs'ın ise yaşadığı yerin Aksum olduğunu iddia eder.

Meroe'nin rakibi olan Aksum Krallığı'nın kökenleri Afrika kıtasında değil, Arabistan'dadır. MÖ 1000 yıllarında Yemen'de küçük fakat zengin devletler kurulmuştu. Bunlardan biri de, sanıldığına göre, Kral Süleyman dönemindeki Saba Krallığı idi. MÖ 7. yüzyılda Sami dilini konuşan bazı topluluklar nüfus artışı yüzünden Yemen'i terk edip Kızıl Deniz'in karşı kıyısına geçtiler ve Etiyopya yaylasının kuzeydoğu ucuna yerleştiler. Tarımla uğraşan bu toplumlar gelişerek yerli halkı egemenlikleri altına almayı başardılar. Yerli halk, yeni gelenlerin kültürünü ve dilini benimsedi.
Arabistan'dan gelen bu göçmenler zaman içerisinde güçlenerek, MS 100 yılı dolaylarında Eritre ve Etiyopya'nın kuzeyini kapsayan bölgede başkenti Aksum olan bir krallık kurmuştur. İlerleyen yıllarda doğuda Kızıldeniz limanlarını ve Güneybatı Arabistan'ı, kuzeyde de Nubiya topraklarını ele geçirerek geniş bir coğrafya da hakimiyet kurdular. Hellenistik Mısır'ın Aksum kralları üstünde büyük etkisi vardı. Bu bağıntı onların Hristiyanlığı kabul etmesinde rol oynadı. Din değişiminde baş rolü ise, MS 4. yüzyıl da, Frumentius (y. 300-380) adlı bir Suriyeli oynadı. İskenderiye patriği, Frumentius'u Aksum piskoposu görevine atamış, Aksum Kralı Ezana'nın 330 yılında Hristiyan dinine geçmesiyle Hristiyanlık ülkede kök salmaya başlamıştı. Bu nedenle Aksum Krallığı dünyadaki ilk Hristiyan devletlerden birisi olmuştur. Hristiyan Aksum yöneticileri Güney Arabistan'ın bazı bölgelerini 4. yüzyılda ele geçirdiler ise de daha sonra Persler tarafından geri püskürtüldüler. Bundan sonra Aksum devleti gerilemeye başladı. Mısır'ın Müslüman Araplar'ın eline geçmesiyle Kızıldeniz'den geçen ticaret yolları tıkandı. Krallık, göçebelerin saldırıları karşısında daha fazla dayanamadı ve çöktü. Ancak, siyasal, dinsel ve kültürel gelenekleri halk arasında devam etti ve Orta Çağ'da Etiyopya'nın iç bölgelerinde, yeniden canlılık kazandı.

Ebrehe

Bausi, Alessandro (2018). "Translations in Late Antique Ethiopia" (PDF). Egitto Crocevia di Traduzioni. Cilt 1. EUT Edizioni Università di Trieste. ss. 69-100. ISBN 978-88-8303-937-9. 4 Eylül 2018 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF)11 Haziran 2019. 
Phillipson, David W. (1998). Ancient Ethiopia. Aksum: Its Antecedents and Successors. The British Museum Press. ISBN 978-0-7141-2763-7. 
Yule (ed.), Paul A. (2013). Late Antique Arabia Ẓafār, Capital of Ḥimyar, Rehabilitation of a 'Decadent' Society, Excavations of the Ruprecht-Karls-Universität Heidelberg 1998–2010 in the Highlands of the Yemen. Abhandlungen Deutsche Orient-Gesellschaft, vol. 29, Wiesbaden, pp. 251-4. ISBN 978-3-447-06935-9. KB1 bakım: Fazladan yazı: yazar listesi (link) 

Ancient History Encyclopedia - Kingdom of Axum 2 Ağustos 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
East-West Orientation of Historical Empires and Modern States, Wayback Machine sitesinde (22 Şubat 2007 tarihinde arşivlendi)
Ethiopian Treasures - Queen of Sheba, Aksumite Kingdom - Aksum 15 Temmuz 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ancient History Sourcebook: Accounts of Meröe, Kush, and Axum 14 Ağustos 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Aksum: UNESCO World Heritage Site24 Aralık 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Ash Heap of History (Mises.org) 2 Şubat 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Akça Koca, Osmanlı Devleti'nin kurucularından, Osman Gazi'nin silah arkadaşlarından olup, Orhan Gazi'ye de lalalık yapmıştır.
Takrîben 1320 senesinde İzmit ve çevresinin fethi ile görevlendirilmiştir. Akça Koca Sakarya çevresine ve İzmit'e yaptığı akınlarla buralarda bazı kaleleri elde etmiş Ayan Gölü (günümüzde Sapanca Gölü) tarafındaki palankayı alarak kendisine karargâh yapmış ve daha sonra Ermenipazarı ve Kandıra'yı zaptetmiş ve aşiret beylerinden Konur Alp ile birlikte Aydos ve Samandıra'yı almışlardır. Samandıra kalesi Akça Koca'ya mülk olarak verilmiştir. İzmit ile Üsküdar arasındaki bütün Türk başarıları Akça Koca ile Abdurrahman Gazi'nın faaliyetleri sayesinde temin edilmiştir.
Akça Koca'nın vefatı 1326'dan sonra olup kabri Kandıra'da bir tepe üstündedir. Bunun adına nisbetle İzmit vilayetine Kocaeli denilmiştir. Cumhuriyet döneminde Düzce'ye 50 km mesafedeki Akça Şehir'e Akçakoca ismi verilmiştir.
Akça Koca'nın oğlu Hacı İlyas ve torunu Gebze kadısı Fazlullah, Osmanlı Devletinde önemli hizmetlerde bulunmuşlardır.

Akçe (Osmanlıca: آقچه), Osmanlı Devleti'nin ilk zamanlarından itibaren bastırılan ve kullanılan  İlk akçe  Osman Gazi tarafından bastırılmıştır. Akçe Osmanlı Devleti'nin temel para birimiydi. Bu para biriminde ilk dönemlerde üzerine basılı bir tarih bulunmamasıyla birlikte, padişah I. Bayezid ile birlikte akçeler üzerine tarih basılma uygulamasına geçilmiştir.
Bazı kaynaklara göre üç akçe bir paraya eşitti. Yüz yirmi akçe ise bir kuruşa eşitti. 1687'de Osmanlı para sistemindeki akçe birimi kaldırılıp paralar, kuruş usulüne göre basıldı. Bu tarihten sonra akçe adıyla para basılmayıp, sadece hesaplarda kullanılan bir birim haline geldi. Bu kuruşun küsuratı olarak da mangır denilen bakır para bastırıldı. İki mangır bir akçeye geçmek üzere, bir kıyye halis bakırdan 800 mangır para basıldı. 1870'lerde ise kuruş yerini liraya bırakmıştır.

İlk sikkesi gümüşten îmâl edildiği için Ak (beyaz, temiz, parlak) para manasında akçe denilmiştir. Ak akçe kara gün içindir atasözü de bu paranın beyaz gümüşten îmâl edildiğini ifade ettiği gibi, geçerliliğini de belirtmektedir. İlk zamanlar gümüş para manasında kullanılan akçe, on beşinci yüzyıldan sonra umûmî manada Osmanlı parası karşılığı olarak kullanılmıştır. Osmanlı para biriminde olan Akçe-i Osmânî adıyla kullanıldığı gibi, padişahların zamanlarına göre değişik isimler almıştır.
On beşinci asırdan itibaren para manasında kullanılan akçeye; Lala Yürgüç akçesi, Avarız akçesi, Geçer akçe, Kalp akçe gibi çeşitli adlar verilmiştir. Ayrıca değer düşüşü neticesinde; Züyuf akçe, Kırpık akçe, Kızıl akçe, Çil akçe adlarını da almıştır. Çürük akçe deyimi ile kullanılan para ise bakır sikkeyi ifade etmektedir.

Osmanlılara mahsup olan bu para biriminin ilki, doksan ayar gümüşten olup, altı kırat 1,154 gram ağırlığındaydı. Zamanla düşük ayarda ve değişik ağırlıklarda akçeler bastırılmıştır. Umumi olarak bir yüzünde ülkenin inanç sistemini anmak maksadı ile Kelime-i Şahadet ve İslamiyet'in Dört Halifesinin isimleri, arka yüzünde ise dönemin padişahının ismi yer almaktaydı (para üzerinde Osmanlı İmparatorluğu'nun bunalımlı bir devrine tekabülen (Fetret Devri) Timur Han'ın ismi de yer almış, daha sonraları ise Timur'un ismi para üzerinden kaldırılmıştır).
Osmanlı Devleti'nin kuruluş yıllarında Selçuklular veya diğer devletler tarafından bastırılan çeşitli paralar kullanılıyordu. Ünlü Nümizmat İbrahim Artuk tarafından 1977 yılında bir çalışma sonrası, İlk Osmanlı sikkesini Osman Gazi'nin bastırmış olduğu tespit edildi. Şu an İstanbul Arkeoloji müzesinde sergilenmektedir. Bu gümüş para, 15 mm. çapında ve 0.68 gr. ağırlığındadır. Basıldığı yer ve tarih belli olmayan bu paranın yüzünde "Darebe Osman Bin Ertuğru Bin Gündüzalp" ibaresi yer almaktadır. Daha sonra bir diğer Osmanlı akçesini ise ikinci Osmanlı padişahı Orhan Gazi tarafından bastırılmıştır. Bu akçe 1327 (H. 727) tarihinde Bursa'da bastırılmıştır. Basılan akçenin bir tarafında Kelime-i Şehadet ile etrafında İslamiyet'in Dört Halifesinin isimleri, diğer tarafında ise Orhan bin Osman ve basıldığı yeri gösteren Bursa ismi, altında ise Orhan Gazi'nin beyliğe geçişinin üçüncü senesini işaret eden siyakat rakamı ile üç sayısı ve kenarlarında da paranın basıldığı yıl 727 ile Osmanlıların mensub oldukları Kayı boyunun damgası yer almaktaydı. Orhan Gazi zamanında, tarihsiz ve üzerindeki yazılar geometrik motiflerden müteşekkil bir çerçeve içine alınmış İlhanlı paralarına benzer paralarda basılmıştır. Bu paralar çerçevisiz olup üzerinde, Orhan halledallahü mülkehu ibaresi bulunmaktaydı. Basıldığı yer ve tarih belli olmayan bu akçelerin Orhan Gazi'nin beyliğin idaresini ele aldığı ilk senelere ait olduğu tahmin edilmektedir.
Orhan Gazi'den sonra padişah olan I. Murad zamanında gümüş akçeler bastırıldığı gibi, üzerlerinde basılış yeri bulunmayan pul, fels ve mangır özelliğinde bakır paralarda basıldı. I. Bayezid zamanında basılan gümüş ve bakır paralar üzerinde darb yeri olmamasına rağmen tarih mevcuttu. Basılan bu gümüş paraların ayarı %90'dı. I. Bayezid zamanında devletin altın parası bulunmaması sebebiyle, Venediklilerin altın dukası kullanılıyordu. Bir Venedik dukası, kırk akçe değerindeydi. Fetret devrinde Musa Çelebi, Edirne'de kendi adına para bastırmıştır. I. Bayezid'in büyük oğlu Süleyman Çelebi de kendi adına bastırdığı paranın üzerine tuğra koydurmuştur. I. Mehmed zamanında Amasya, Ayaslug (Selçuk), Bursa, Edirne ve Serez şehirlerinde basılmış akçeler vardı.
Timur’un Osmanlılar üzerinde hâkimiyet kurmasından sonra, I. Mehmed 1404 (H. 806)’da Bursa’da bastırdığı paralara kendi adıyla birlikte Timur'un da adını bastırmış ve hâkimiyetini tanımıştı. Vezin ve ayar yönünden diğer Osmanlı paralarıyla aynı olan bu paranın bir yüzünde Kelime-i Şahadet, Duribe Bursa 806”, diğer yüzünde ise; “Demûr (Tîmûr) Han Gürgân, Muhammed ibni Bâyezîd Hân halledallahü mülkehû” yazılıydı. On sene sonra Osmanlı birliğini yeniden kurup, istiklâlini kazanınca paralardan Timur'un ismini kaldırdı. I. Mehmed'in zamanına kadar Osmanlı paralarında hiçbir lakab ve ünvân yazılmadığı hâlde o, ilk defa “Sultan” ve “Han” ünvânlarını kullandı. Bastırdığı akçelerin üzerine “Sultân ibni Sultân Muhammed ibni Bâyezîd Han” İbaresini yazdırdı. Ayrıca “Halledallahü mülkehû” ibaresini kaldırıp, son Osmanlı paralarına kadar devam eden “Azze nasruhü” ibaresini yerleştirdi.
II. Murad zamanında da Edirne, Bursa, Ayaslug, Bolu, Engüriye (Ankara), Karahisar, Serez, Tire ve Amasya şehirlerinde akçe bastırıldı. Bursa'da bastırılan ve mangır adı verilen paranın üzerinde ikinci Murâd Han'ın isminin altında Osmanlıların Kayı boyundan geldiğini gösteren bir damga vardı. Bu damga sadece Bursa ve Edirne'de basılan paralar üzerinde idi.

II. Murad'ın sağlığında pâdişâh olan II. Mehmed (Fatih) tarafından bastırılan akçenin ölçüsü 6 kırattan 5,25 kırata indirildi. II. Murad, ikinci defa tahta geçmek mecburiyetinde kalınca kendi adına 100 dirhem gümüşten 375,5 akçe kestirdi. II. Mehmed babasının vefâtından sonra 1451 (H. 855)’de tekrar Osmanlı pâdişâhı olunca, babası zamanında basılan akçeleri tedavülden kaldırarak; Edirne, Ayaslug, Bursa, Serez, İstanbul, Üsküp, Amasya, Tire ve Novar gibi şehirlerde 5,25 kırat ağırlığında yeni akçeler kestirdi: 1460 (H. 865)’de 4,75 kırat, 1470 (H. 875)’de 4,25 kırat, 1481 (H. 886)’da ise 3,25 kırat ağırlığında akçeler bastırdı. Bütün bu akçelerin ayarı % 90 idi. İstanbul ve Novar’da on akçelik paralar bastırdı. Bu akçelerin ön yüzünde “Sultân’ül-Berreyn ve Hâkân-ül-Bahreyn es-Sultân İbn-is-Sultân” ibaresi, diğer yüzünde ise “Muhammed ibni Murâd Han halledallahü mülkehû duribe fî Kostantiniyye sene 875” yazılıydı. Ayrıca II. Mehmed zamanına kadar hiç altın para basılmamıştı, 1478 (H. 883)'de sultanî adı verilen altın paralar bastırıldı. Basılan ilk altın paranın bir adedi 3,510 gram ağırlığında olup, 23,5 ayar idi. II. Mehmed zamanında, Osmanlı akçesi'nin küsuratı olarak mangır veya pul denilen bakır paralar da basılmıştı. Bir dirhem bakırdan bir mangır kesilerek sekizi bir akçe kabul ediliyordu. Bu mangırlardan yarım dirhem ağırlığında olanlara yarım mangır; rub'iye (1/4) dirhem ağırlığında olanlara cırık mangır deniliyordu. II. Mehmed'in ölümünden sonra oğlu Cem Sultan, 1481 (H. 886)'da Bursa'ya girdiği zaman, 18 günlük hâkimiyeti sırasında kendi adına para bastırdı. II. Bayezid zamanında, babasının zamânındakilerden daha noksan olarak 4 kırat, hattâ 3,5 kırat ağırlığında akçeler bastırıldı. Bu zamana kadar akçelerin ayarı 90 olduğu hâlde, onun zamanında 85 ayara düşürüldü. Bu paralar; İstanbul, Amasya, Bursa, Edirne, Gelibolu, Kratova, Kastamonu, Konya, Novar, Serez, Tire, Trabzon ve Üsküp'de bastırıldı. II. Bayezid zamanında çıkarılan bir emirle has altının miskalinin 57 akçe, sultânı ve frengi florisinin 47 akçe, eşrefi (Mısır altını) ve engürüsün (Macar parası) ise 45 akçe üzerinden muamele görmesi kararlaştırıldı. Saltanatının son senelerine doğru ise, akçenin değeri düşürülüp, bir altını 60 akçe değerinde muamele gördürüldü. Aynı devirde on akçelikler de bastırıldı.
I. Selim zamanında da İstanbul, Amasya, Edirne, Amid, Bursa, Cezire, Dımaşk, Harput, Mardin, Musul, Mısır, Urfa, Serez, Siirt ve Tire'de para bastırıldı. I. Selim'in bastırdığı akçelerin en ağırı 3,5 kırat olup, bir dirhem gümüş 4,5 akçe ve bir altın da 13 akçe değerinde idi. I. Selim, Mısır'da altın ve gümüş paralardan başka bakır paralar da bastırdı. I. Selim'in, Mısır'da bastırdığı paralar üzerinde sadece Sultan ünvânı olup, bu paralara sultanî veya eşrefi adı verilirdi. Böylece Osmanlı altınları da eşrefi, şerifi adlarıyla anılmaya başlandı.
I. Süleyman (Kanuni) zamanında, I. Selim zamanındaki yerlere ilâveten Bağdâd, Belgrad, Canca, Cezayir, Haleb, Koçaniye, Maraş, Modova, Rûha (Urfa), Serborniçe, Siroz, Trablus, Zebit gibi yerlerde para basıldı. Bu devirde basılan akçeler 3,75, 3,50, 2,75, 2,50 kırata kadar düştü. Sonunda yüz dirhem gümüşten beş yüz akçe kesilerek değişmez bir hâle sokuldu. II. Selim zamanında ilk önce 85 ayarında 100 dirhem gümüşten 525 akçe kesildi. Daha sonra gümüşün ayarı giderek düşürüldü. Her tarafta basılan akçelerin resim ve nakışları aynen korunmuş olup, ölçüleri eksiltilmiştir. Bu devirde hemen hemen evvelkilerin aynı veya iki-üç habbe eksik ağırlıkta altın paralar da bastırıldı. Ayrıca Mısır'da Medîni adlı bir altın para da bastırıldı. Bir Sultanî altını, 41 Medînî altını değerindeydi. II. Selim zamanında ticâretle uğraşan bazı yahûdîler, akçeleri kırparak paraların bozulmasına sebep oldular. Sonuçta Sokollu Mehmed Paşa, bunun, önüne geçmek için, bazı tedbirler aldı. Aynı devirde Selîmî adıyla yeni paralar basıldı. II. Selim zamanında bir altın, 60 akçe ve beş akçe bir dirhem gümüş değerindeydi. Altınların ayarı ise, milim hesabı ile binde 993 idi.

III. Murad zamanında hat ve nakışları II. Selim zamanındakilerin aynısı olmakla birlikte, ağırlığı daha düşük akçeler bastırıldı. Para düzenindeki ve ekonomik durumdaki bozulmalar sebebiyle daha önce yüz dirhem gümüşten 500 akçe basılırken 800 akçe kesildi. Böylece bir akçe, 3 veya 2,5 kırata kadar düştü ve bir d

Akıncı, (Osmanlı Türkçesi: آقنجى Aḳıncı) veya çoğul şekli ile Akıncılar, Osmanlı İmparatorluğu'nun askerî teşkilâtında, sınır bölgelerinde, düşman ülkelerine akınlar, baskınlar tertipleyerek yıpratma harekâtında bulunan hafif süvari birlikleridir.

“Akıncı” sözü Türkçe kökenlidir. Ak- “akmak” fiilinden gelişen sözün yapısında fiilden isim yapım eki “-n” ve isimden isim yapım eki “+CI” vardır: Ak-ı-n+cı. Sözün anlamı “ak-” fiilinin “art arda ve toplu olarak gitmek” “akın etmek, istilâ etmek, hücum etmek” anlamlarından kurulmuştur.

Osmanlı İmparatorluğu'nun ilk yıllarında görülen ve sınır boylarında gaza amacıyla saldırılar düzenleyen "Alperenler" zamanla akıncılara dönüşmüştür. Savaşta onların ana rolü ön saflarda yer alarak düşmanı demoralize etmek ve bu amaçla gerilla taktiklerini kullanarak düşman birliklerini bozmak veya şoke etmekti.
Osmanlı akıncıları çeşitli bölgelerde bulunup her bir birliğin başında kumandanları vardı. Bin kişinin kumandanına binbaşı, yüz kişinin kumandanına yüzbaşı, on kişinin kumandanına onbaşı denirdi. Akıncılar, Avrupa'da korku uyandıran gözüpek savaşçılardı. Arnavutluk ve Dalmaçya'da Gazi Evrenos ve oğulları, Mora ve Yunanistan'da Gazi Turhan Bey ve oğulları, Bulgaristan'da Gazi Mihal Bey ve oğulları, Bosna ve çevresinde Malkoçoğlu ailesi gibi akıncı aileleri babadan oğula akıncılığı sürdürmüşlerdir. Akıncılık bir sistem hâlini almış ve Osmanlı İmparatorluğu'nun Avrupa fetihlerinde büyük öneme sahip olmuştur.

Koca Sinan Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu 1595 yılındaki Eflak Seferi dönüşünde Yergöğü civarında kurulan köprüyü geçerken Eflak Voyvodası Mihai Viteazul komutasındaki Eflak-Erdel ordusu karşısında 27-30 Ekim'de ağır bir yenilgiye uğradı. Muharebe sırasında ağır kayıplara uğrayan Akıncı ocağı fiilen tarihe karıştı.

Tarihî dönemde edebiyatta akıncılar, akıncılıkla ilgili konular işlenmiştir. Savaş, akın ve kahramanlıkla örülü akıncı tarzı hayat, halk arasında yaygın bir romantik-fantastik tür olmuştur. Osmanlı halk edebiyatında çok sayıda örnekleri vardır. Serhat türküleri tarzı, Alişimin Kaşları Kara, Estergon Kalası gibi çeşitli türküler bunlara örnektir. Türk şair Yahya Kemal Beyatlı'nın "Akıncı" adlı bir şiiri bulunmaktadır.

Başıbozuklar
Yeniçeriler
Sipahiler

Akşehir, Konya ilinin bir ilçesidir. Tarihte Filomilion adıyla bilinir.
İlçenin yüzölçümü 895 km²dir. Akşehir ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.025 metredir. Konya-Afyon kara yolu üzerinde olup Konya iline  135 km, Afyonkarahisar iline 90 kilometre mesafededir. Akşehir ilçesinde 55 mahalle bulunmaktadır.

Tarih boyunca hep önemli bir yerleşim, ticaret, kültür merkezi olan Akşehir'e ait ilk arkeolojik bulgular Neolitik Dönem'e kadar uzanır. Hititler zamanında Akşehir'in adı Thymbrion'dur. Zamanla Frigya devletine daha sonra Anadolu'da egemenlik kuran Lidyalılar'ın yönetiminde kalan Akşehir'in önemi daha da artmıştır. "Krallar Yolu" Akşehir'den geçmektedir. Akşehir, milattan önce 3. yüzyılda, "Bal Sevenler" adıyla anılmaya başlanmıştır. Pers ve Hellenistik dönemlerden sonra kent, Roma, daha sonra da Bizans egemenliğine geçmiştir.
Filomilion (veya Filomelium; Φιλομήλιον, Philomelion) muhtemelen Efes'ten doğuya uzanan büyük Greko-Romen Yolu üzerindeki bir Bergama kuruluşuydu ve Kilikya'ya giden Cicero, günümüze ulaşan yazışmalarının bir kısmını buraya tarihlemiştir. Elçi Pavlus 1. yüzyıldaki ikinci ve üçüncü müjdeleme yolculuğunda kentten geçmiştir ve etkisi bölgedeki çok sayıda Hristiyan yazıtından izlenebilmektedir. Smirnililer, Polikarp'ın şehit edilişini anlatan mektubu Filomilion kasabası halkına yazmıştır. Kasaba bir noktada piskoposluk merkezi haline gelmiş ve Katolik Kilisesi'nin bir unvan piskoposluğu olarak kalmıştır.
Araplar Akşehir'i, beyaz çiçek açmış elma ve erik ağaçlarının görüntüsünden dolayı "Belde-i Beyza" (Beyaz Şehir) olarak anmışlardır. Ancak sonra Anadolu'ya yayılan Türkler, Kutalmışoğlu Süleyman Şah komutasında kenti almışlardır. Haçlı Seferleri, Selçuklu taht kavgaları, Moğol istilası sıralarında sürekli savaşlar yaşayan Akşehir (Akşar) büyük yıkımlar yaşamıştır. 1381 yılında Padişah I. Murad'a (Hüdavendigâr) satılarak Osmanlı egemenliğine girse de (Yıldırım) I. Bayezid'in Timur'a yenilmesi ile Moğollar'ın, Fetret Dönemi'nden sonra Karamanoğulları'nın eline geçer. Yıldırım Bayezid 8 Mart 1403 tarihinde Akşehir'de ölmüştür. Bu olaydan sonra Akşehir'de Oğuzların Avşar boyuna ait Türklerin oranı artmıştır. Fatih Sultan Mehmet 1467 yılında Akşehir'i fethederek Osmanlı topraklarına katar. 19. yüzyıl sonlarında Akşehir'de kaymakamlık yapan Bereketzade İsmail Hakkı'nın hatıralarında verdiği bilgilere göre; Akşehir'in çevre kasabalarıyla birlikte 100.000'den fazla nüfusu vardır. Akşehir sosyal ve ekonomik bakımdan canlı bir merkezî yerleşim birimidir.
Türk Kurtuluş Savaşı'nın dönüm noktası Sakarya Meydan Muharebesi'nden sonra, 18 Kasım 1921 tarihinden itibaren Garp (Batı) Cephesi Karargâhı Akşehir'e yerleşir. Kumandan İsmet Paşa TBMM'den ve Başkomutan Mustafa Kemal Paşa'dan aldığı emirlerle Büyük Taarruz'un hazırlıklarını 9 ay boyunca Akşehir'de yapar. Akşehir, bir anlamda sinesinde Büyük Taarruz'u doğuma hazırlar. Mustafa Kemal Paşa'nın da katılımıyla son hazırlıklar tamamlanır ve 24 Ağustos 1922 tarihinde, Batı Cephesi Karargahı ve bağlı kuvvetlerimiz Büyük Taarruz için Akşehir'den Afyon'a doğru hareket ederler. Ünlü yazar, Tarık Buğra, Küçük Ağa romanında işte o günlerin Akşehir'ini anlatmıştır.

20. yüzyılın ilk çeyreğinde I. Dünya Savaşı'nın başlaması sonucunda  Anadolu'daki diğer birçok yerleşim yeri gibi Akşehir'de savaştan etkilenmiştir. Savaş sırasında birçok Ermeni, Tehcir Kanunu uyarınca şehri terk etmiştir. Kurtuluş Savaşı'ndan sonra  başta Bermende (Savaş köyü) olmak üzere Akşehir ve çevresinde yaşayan Rum nüfustan 799 kişi, mübadele ile Yunanistan'a gönderilmiştir. II. Abdülhamid döneminde Çarlık Rusyası'ndan gelip Akşehir Gölü çevresine yerleşen ve balıkçılıkla uğraşan Ortodoks Don Kazakları 1960'ların sonlarına kadar ABD'ye göç etmiştir. Akşehir'in gayrimüslim nüfusu bu göçler sonucunda yok olmuş, şehrin çok kültürlü yapısı baltalanmış ve homojenleşmiştir.
Akşehir tarihi boyunca nüfusu gittikçe artan bir ilçe olmuştur. 

Nasreddin Hoca gençliğinden itibaren burada yaşamıştır. Nasreddin Hoca Türbesi Akşehir'de bulunmaktadır. 2007 yılında Nasreddin Hoca Derneği, Türk Patent ve Marka Kurumu'ndan Markaların Korunması Hakkında 556 Sayılı Kanun Hükmündeki Kararname'ye göre, "Dünyanın Ortası Akşehir" şeklindeki tescil belgesini almıştır.

24 Ağustos her yıl Akşehir Onur Günü olarak kutlanır. Türkiye'de Lady Diana'nın yediği söylentileriyle bilinen ve Akşehir-Eber Gölleri arasında oluşan mikroklima etkisiyle aromasını kazanan Napolyon kirazı  meşhurdur. Bu kiraz 2004 yılında Akşehir kirazı adıyla tescil ettirilmiştir.
İlçede bulunan Nasreddin Hoca'nın maya çaldığı Akşehir Gölü harita üzerinde yüz ölçümü olarak Türkiye'nin en büyük 5. gölüdür (353 km²). Akşehir Gölü, bilinçsiz sulama ve küresel ısınmanın etkisiyle her yıl yok olmaya bir adım daha yaklaşmaktadır. Toplam 350 km² sulak alan, 2004 yılında 95, 2005'te ise 35 km²ye 2009'da ise 5 km²ye daha gerileyerek 30 km²ye ulaşmıştır. Gün geçtikçe iyice düşen su seviyesi, gölde yaşayan canlı türlerini de olumsuz etkilemektedir. Uzmanlar tarafından 1970'li yıllarda 30 çeşit olduğu belirtilen balık türünün sayısı 3'e kadar düşmüştür. İlçede yerel televizyon bulunmamakta, 1953 yılında kurulan Pervasız gazetesi en eski yerel gazete olarak yayın hayatına devam etmektedir. Bunun yanı sıra İstasyon gazetesi 2002'den, Akşehir Postası gazetesi ise 2011 yılından beri yayımlanmaktadır.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Altunkalem
Altuntaş
Anıt
Atakent
Bozlağan
Cankurtaran
Çakıllar
Çamlı
Çay
Çimendere
Çimenli
Değirmenköy
Doğrugöz
Engili
Eskikale
Gazi
Gedil
Gölçayır
Gözpınarı
Ilıcak
İstasyon
Karabulut
Karahüyük
Kızılca
Kileci
Kozağaç
Kuruçay
Kuşçu
Meydan
Nasreddin
Ortaca
Ortaköy
Reis
Saray
Savaş
Selçuk
Seyran
Sorkun
Söğütlü
Tekkeköy
Tipi
Tipiköy
Ulupınar
Üçhüyük
Yarenler
Yaşarlar
Yaylabelen
Yazla
Yeni
Yeniköy
Yeşilköy
Yıldırım

5-10 Temmuz tarihleri arasında her yıl düzenli olarak gerçekleştirilen etkinliklere dünyadan, farklı alanlarda çalışmaları olan sanatçılar, yazarlar, bilim adamları ve basın mensupları katılmaktadır. 4 Temmuz günü temsili Nasreddin Hoca'nın türbeden şenliğe davet edilmesiyle şenlik başlar, ardından Akşehir Gölü'ne maya çalmaya gidilir. Şenlik 10 Temmuz gecesine kadar sürer.
Her yıl sevilen, mizahi karakteri bulunan bir sanatçı temsili Nasreddin Hoca olur. Şehrin ve Nasreddin Hoca'nın tanıtımı için yapılan bir uygulamadır.
Şimdiye kadar temsili Nasreddin Hoca olan sanatçılardan bazıları Lütfi Ökeşli, Osman Ongun, Zafer Özbakır, Levent Kırca, Abdullah Şahin, Erol Günaydın, Sevim Güvendik, Behzat Uygur, Şoray Uzun, Ahmet Yenilmez, Hüseyin Goncagül, Hasan Kaçan ve Kadir Çöpdemir'dir.

Akşehir Devlet Hastanesi
Akşehir'de 1953 yılından bu yana eski binasında hizmet veren Akşehir Devlet Hastanesi, yeni hizmet binasına 200 yataklı tescil edilerek taşınan Akşehir Devlet Hastanesi, kısa sürede büyüdü ve 276 yatağa ulaşarak Konya'nın en büyük ilçe hastanesi haline geldi. Bölgenin hastanesidir.

Özel Akşehir PARKHAYAT Hastanesi
Özel Akşehir PARKHAYAT Hastanesi, 11.500 m² kapalı alana ve 34'ü yoğun bakım yatağı olmak üzere toplam 103 yatak kapasitesine sahiptir. Hastanede 4 ameliyathane, ağız ve diş sağlığı merkezi, güzellik merkezi ve 120 kişilik konferans salonu bulunmaktadır. Bölgenin tek özel hastanesi olan Özel Akşehir PARKHAYAT hastanesinde  21 branşta 28 hekim ve toplam 300 personel ile sağlık hizmeti sunulmaktadır.

Özel FMC Konya Akşehir Diyaliz Merkezi
Özel FMC Konya Akşehir Diyaliz Merkezi 43 yataklı olarak Akşehir'de hizmet vermektedir.

Akşehir'de Selçuk Üniversitesine bağlı 2 fakülte 1 yüksek okul ve 1 meslek yüksek okulu vardır.

Selçuk Üniversitesi Akşehir İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
Selçuk Üniversitesi Akşehir Mühendislik ve Mimarlık Fakültesi
Selçuk Üniversitesi Akşehir Kadir Yallagöz Sağlık Yüksek Okulu
Selçuk Üniversitesi Akşehir Meslek Yüksek Okulu
Ayrıca Akşehir'de üniversite açılması gündeme gelmiştir. Anadolu Selçukluları döneminde Hortu ile Akşehir ve çevresinde yaşayan efsanevi kişi olan Nasreddin Hoca adında bir üniversite 2010'lu yıllarda yapılacağı söylenmiştir fakat herhangi bir gelişme yaşanmamıştır.

Akşehir'de futbol, basketbol, voleybol, halter, boks, masa tenisi, binicilik, atıcılık, hentbol vb. spor faaliyetleriyle ilgilenen spor kulüpleri vardır. Akşehirspor, 1922 Akşehirspor, AK-Nasreddin SK. Akşehir Selçukluspor, Akşehir Belediyespor, Akşehir Gençlik Spor, Akşehir Endüstri Spor; spor kulüpleri amatör küme olarak mücadele etmektedir. Bu spor faaliyetlerine ilaveten Akşehir'de 2013 yılından beri "Akşehir XC Open" adıyla yamaç paraşütü mesafe dalı yarışması düzenlenmektedir.

Akşehir Belediyesi29 Haziran 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Akşehir Kaymakamlığı2 Temmuz 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Akşehir Televizyonu

Alaş Orda (Kazakça: Алаш Орда), 1910'lu ila 1920'li yıllar arasında Kazakların ve Kırgızların ilan ettikleri bir devletin ve buna yol açan harekâtın adı. Resmen 1928 yılına kadar var olmuştur.
Alaş Orda 1905 yılında Alaş Harekatı ile ortaya çıkmış ve 1912 yılında kurulan siyasi Alaş Partisi ile güçlenmiştir. Bu parti siyasi faaliyetlerini 1928 yılında bırakmış olsa da fiilen 1937 yılına kadar var olmuştur. Alaş Orda en sonunda Türkistan Komünist Partisinin milliyetçi siyasetçilerinden oluşan bir grup olarak kalmış ve sonra ortadan kaybolmuştur.
1980'li yılların sonunda, etki alanı Kazakistan ve Kırgızistan olan ve aynı adı kullanan yeni bir milliyetçi parti kurulmuştur.

Kazakistan'ın resmî açıklamasına göre Alaş adı Kazakların efsanevi atası Alaş Han'dan alınmıştır. Alaş Han, Orda Han'ın diğer bir ismidir. Alaş kelimesi Kazak Türkleri arasında Uran (Parola) olarak kullanılır. Kazaklar "Alaş Alaş" diye uran salarlar.

1905 yılında Mustafa Çokay tarafından organize edilip Hepimiz Alaş'ın oğullarıyız! başlığı altında Taşkentte yapılan Türkistan Müslümanları Kongresi nde, soylu ailelerden gelen Kazak ve Kırgız önderler Alaş adı altında birleşmiştir. Bu harekâta Kazak ve Kırgız entelektüelleri de katılmıştır.
Bu yeni ortaya çıkan gücün başlı hedefleri şunlardı:

Orta Asya'da İslam'ı çağdaşlaştırmak
Kazakların ve Kırgızların geleneksel göçebe kültürlerini tekrar özgürce yaşayabilmelerini elde etmek (yani Rus Çarlarının çok daha öncelerde başlattıkları göçebe halkları yerleşmeye zorluyan kanunları kaldırmak)
Türkistan bölgesine yerleşen Rusları buradan uzaklaştırmak
Alaş Hareketi yine Mustafa Çokay tarafından kurulmuş olan Türkistan Müslümanları Komitesi ile sıkı bir iş birliği içindeydi. Ayrıca Osmanlı İmparatorluğun'da kurulmuş olan Jön Türkler harekâtı ve İtil-Kama bölgesinde Mir Seyyit Sultan Galiyev tarafından kurulmuş olan Türk-Tatar Komitesi ile iş birliği yapmaktaydılar.
1912 yılında Alaş Hareketinden Alaş Partisi doğmuştu. Bu partiye Mustafa Çokay'ın yanında Abdulgaffar İmanov ve Amangeldi İmanov adlı Kırgız kardeşler ve bir Kazak töresi olan (Kazaklarda bir hükümdar unvanı) Alihan Bökeyhanulı da katılmıştı. Bökeyhanulı partinin en sözü geçen kişiliğiydi ve partinin temel unsurları da Bökeyhanulı tarafından belirlenmişti. Çünkü Bökeyhanulu, Rus parlamentosunun üyesiydi ve parlamentonun içinde ortaya çıkan Çançılar adlı fraksiyona mensuptu. Çançılar siyasi açıdan Rusların sosyal-devrimci grubuna yakındı.
Alaş partisi bu dönemde gayet Türkçüydü ve Rus İmparatorluğunun içinde yaşayan Türk halklarını birleşerek Büyük Turan'ı kurmaya çağırmaktaydı. Bir Töre olarak Bökeyhanulı kendini doğrudan Cengiz Han'ın mirasçısı olarak görmekteydi. İmanov kardeşleri ise Qoja olarak kendilerini İslam Peygamberi Muhammed'in mirasçıları olarak görmekteydiler.
Alaş Partisinin asıl önem kazanması ama Rus İmparatorluğu'nun 1917 yılında çökmesi ile başlamıştı. Artık yeni kurulan bir Rusya'nın içinde özerk bir Kazak-Kırgız millî devleti için çaba gösterilmekteydiler. Bu devletin Rusya'nın o dönemde Kırgız olarak tanımlanan tüm topluluklarını içine alması ve Alaş Orda adını taşıması isteniyordu. Mustafa Çokay bu devletin ilk lideri olarak seçilmişti.
Aynı zamanda Alaş Orda Türkistan'da gerçekleşen ayaklanmalara da destek oluyordu. 1917 yılının ilkbaharında Bişkek'te liderleri İmanov kardeşler olan Alaş-Başan Hareketi (Alaş Baş Hareketi) kuruldu. Hareketi bu Kırgız kanadının merkezi Bişkek değil Hokant oldu.
1917 yılı henüz geçmeden Alaş Orda Orenburg'da, Rusya'nın içinde bir özerk Kazak ülkesinin kurulmasını savunan Kırgızların Müslüman Kongresini gerçekleştirdi. Ayrıca özerkliğe kavuşmak için Rusya'nın bütün Türk halkları ile iş birliği yapılması gerektiği vurgulanmaktaydı. Ancak Alaş Orda bu döneminde henüz, tüm Türk halklarının birleştiği bir gücün içinde Kırgızların önder rolünde olması gerektiği fikrindeydi.
Alaş Orda, Bolşeviklerin başa geçmesine karşı çıkması ve Rusya'nın demokratik biçimde yönetilmesi gerektiğini savunması ile yeni Sovyet rejimi ile arası açılmıştı.
Rusya'nın iç savaşları sırasında Alaş Orda, Kazakların yaşadığı bölgeleri Bolşeviklere karşı savunmak için kendince ayrı bir ordu kurmuştu. Ancak büyük birleşik bir bölgeyi tutmayı başaramadılar ve bölge ikiye bölündü. Bu bölümlerin arasında iletişim sorunları olduğundan dolayı iki ayrı yönetim oluştu. Batı bölümün lideri Bukeyhanov, doğu bölümün liderleri Imanov kardeşleri oldu.
Mustafa Çokayev bu durumu düzeltmek için Imanov kardeşlerin rızası ile, Kazakistan ve Kırgızistan'ı içine alan yeni bir devlet ilan etti. Ancak bu devletin aslında hiçbir anlamı yoktu, çünkü komünist Rus rejimi sadece Bukeyhanov'u Alaş Orda lideri olarak tanımaktaydı.
Bolşeviklere karşı güç kazanmak için Alaş Orda Kozaklar'la iş birliği yapmaya başladı. Ancak 1919 yılında Alaş Orda'nın orduları Kızıl Ordu tarafından mağlup edildi ve liderlerinin çoğu öldürüldü.

Alaş Orda'nın 1919 yılında Kızıl Ordu tarafından mağlup edilmesi ile pek bir anlamı kalmamıştı.
Alaş Orda'nın az sayıda kalmış Türkçü kanadını oluşturan üyeleri Türkistan'ın güneyine gidip Basmacı Ayaklanması'na katılmışlardı. Partinin reformcu kanadı Türkistan Komünist Partisi'ne katıldı. Alaş Orda Partisi dış görünümü ile hala Kazak partisi olarak varlığını sürdürmekteydi, ancak artık KPdSU tarafından kontrol edilmekteydi. Harekâtın Kırgız kanadı ise 1919 yılında çoktan tamamen dağılmıştı.
Bökeyhanulı, Moskova'ya taşındı ve Rus parlamentosu tarafından çok kez tercüman olarak görevlendirildi. Siyaset ile artık hiçbir alakası kalmamıştı. Bökeyhanulı Rusya'da birçok Türk dillerinde yazılan gazeteler için yazarlık yaptı ve birkaç kitaplar yazdı. 1921 yılında Bökeyhanulı bazı diğer kişilerle birlikte Jas Alaş gazetesini ve kendi başına Qazaq Tili (Kazak dili) adlı bir gazeteyi yarattı.
Bökeyhanulı 1937 yılında Moskova'da hala açıklığa kavuşmamış olan sebeblerden dolayı öldü. Stalin'in emiri ile KGB tarafından öldürülmüş olduğu tahmin edilmekte.
Alihan Bukeyhanulı'nın ölümünden sonra Alaş Orda da artık serbest parti olarak faaliyetlerine son verdi ve son üyeleri Kazakistan Komünist Partisi'ne entegre edildi.

1988 yılında Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra birçok Kazak ve Kırgız Azat ve Aşar harekâtlarına katılarak Alaş Millî Bağımsızlık Partisi adında yeni bir milliyetçi Müslüman parti oluşturdular. Bu partinin kuruluşu aynı zamanda Kazakistan ve Kırgızistan'da kurulan milliyetçi Rus partilere bir yanıt idi.
Alaş Partisinin hedefleri Alaş Orda Hanlığı'nın tekrar kurulması ve Orta Asya'da İslam'ın modernleştirilmesiydi. Ayrıca tüm Türk halklarının topraklarını içine alan bir Birleşik Türkistan Devletleri'nin kurulması gerektiğini savunmaktaydılar. Aşırı İslamcı ve sağcı olan Türkistan Partisi (Türkistani Partisi) ile iş birliği yapmaktaydılar. Bu parti bütün Türklerin İslam'a dönüşünü ve tüm gayrimüslimlerin Türk topraklarından çekilmesini amaçlamaktaydı.
1994 yılında Alaş Partisi, yeni Kazak idaresi tarafından faşist olarak tanımlandı ve yasaklandı. Partinin ulusçu üyeleri tekrar Azat Hareketi'ne katıldılar. Milliyetçi olan Kazak-Kırgız üyeleri ise Aşar (veya Asar = Türkiye Türkçesi: İmece) adında yeni bir milliyetçi parti kurdular. Bugün Asar Partisi Kazakistan'da parlamentoda yer almaktayken Kırgızistan'daki kolu siyasi hayatta kalma mücadelesi vermektedir.

Milli marşta Türklük vurgusu ön plandadır. Türk sözünü tarif ederken yiğit, bahadır, güçlü gibi sözler eklenerek gururla ifade edilmektedir.

:“Аrğı аtаm - er Türik, (Ulu atam - bahadır Türktür), diye başlar. Burada Türk ırkından gelindiği en başta söylenmiştir.

Zentrum für Türkeistudien (Hrsg.): Aktuelle Situation in den Turkrepubliken (Working Paper 14, 1994)
Roland Götz/Uwe Halbach: Politisches Lexikon GUS, 1992
Erhard Stölting: Eine Weltmacht zerbricht - Nationalitäten und Religionen in der UdSSR, 1990

Kelile Umarov'un. "Maғzhan" - "Magzhan" Kazahtelefilm. 1990 yılında.Büyük bir Kazak şair Magzhanov Zhumabayev ilgili bir belgesel
Kelile Umarov'un. "Naubet" - "Büyük Jüt" Kazahtelefilm. 1992 yılında. Kazakistan'da kıtlık (1931-1932) hakkında bir belgesel
Kelile Umarov'un. "Mirzhakyptyn oraluy" - Kazahtelefilm ", Mir Yakup Dönüşü". 1993 yılında.Belgesel (bulundu
Kelile Umarov'un. "Alaş turaly Söz" - Kazahtelefilm "Alaş ve Kelimeler". 1994 yılında. belgesel
Kelile Umarov'un. "Alashorda" Kazakhfilm., 2009.İlk Kazak Ulusal Otoritesi 1917-1920 hakkında bir belgesel.

Jas Alaş Gazetesi 10 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kazakistan ve Kırgızistanda Alaş Orda
Beyaz Arif Akbaş 18 Ocak 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Alaşehir Kongresi, Türk Kurtuluş Savaşı sırasında, 16 Ağustos 1919-25 Ağustos 1919 tarihleri arasında Hüseyin Hacim Çarıklı'nın önerisi ile Alaşehir'de toplanan mahalli kongredir. Kurtuluş mücadelesinin ilk defa organize edilmeye çalışıldığı kongrelerdendir. Batı Anadolu'da devam eden direnişin son durumunu gözden geçirmek ve teşkilatlanmayı tamamlayabilmek amacıyla toplanmıştır. Amacı ve kararları yönüyle bölgesel bir kongredir.
Balıkesir Kongresi gibi bağımsız tutumunu sürdürmüştür. Kendi bölgesinde örgütlenip, Yunan işgaline karşı halkı karşı koymaya çağırmıştır. Saltanata bağlılık bildirilmiştir.

Balıkesir ve Alaşehir Kongreleri'nde ulusal kararlar yerine sadece bölgesel kararlar çıkması ulusal kurtuluşu hedefleyen Mustafa Kemal gibi bir liderin yokluğundandır.
Yunan Ordusu'na karşı daha etkili mücadele kararı alınmıştır.

Alaşehir Kongresine Katılan Delegeler

Alevî Hanedanı veya Filalîler (Arapça: سلالة العلويين الفيلاليين, Sülalet'ül-Aleviyyin el-Filaliyyin), Fas kraliyet ailesi. Hanedan, soyunun Hasan bin Ali aracılığıyla İslam peygamberi Muhammed'e dayandığını ve bundan dolayı şerif olduklarını iddia eder. Ataları, 12. veya 13. yüzyılda Hicaz kıyısındaki Yenbu'dan, bugünkü Fas'ın Tafilalt bölgesine göç etmişlerdir.
Ali'nin soyundan geldiklerini iddia ettikleri için Alevî olarak adlandırılan hanedan 1630'lardan itibaren Fas'ta siyaset alanında etkili olmaya başladılar. I. Muhammed eş-Şerif 1631'de Tafilalt'ta hakimiyeti ele geçirdi. Bu tarihten itibaren topraklarını genişleterek Fas'ta hakimiyeti sağladılar ve hâlen Fas'ı yönetmeye devam etmektedirler.
Günümüzde Fas hükûmeti resmi olarak anayasal bir monarşidir, ancak kral, son yıllardaki bazı siyasi reformlara rağmen devlet ve kamu işleri üzerinde güçlü otoriter bir güce sahiptir.

I. Muhammed eş-Şerif (1631)
II. Muhammed (1635)
Reşid (1664)
İsmail (1672)
Ahmed (1727)
Abdullah (1729-1745)
III. Muhammed (1757)
Yezid (1790)
Hişam (1792)
Süleyman (1793)
Abdurrahman (1822)
IV. Muhammed (1859)
I. Hasan (1873)
Abdülaziz (1894)
Abdülhafız (1907)
Yusuf (1912)
V. Muhammed, birinci hükümdarlığı (1927)
Muhammed b. Arefe (1953)
V. Muhammed, ikinci hükümdarlığı (1955)
II. Hasan (1961)
VI. Muhammed (1999-günümüz)

Ali Kuşçu veya asıl adıyla Ali bin Muhammed (1403, Semerkand - 16 Aralık 1474, İstanbul), Timur İmparatorluğu ile Osmanlı İmparatorluğu'nda yaşamış olan astronom, matematikçi, fizikçi, filozof ve dil bilimcidir.

Astronom, matematikçi ve kelâm âlimi olan Ali Kuşçu, 1403'te Semerkand'da, Timur İmparatorluğu topraklarında doğdu. Babası Muhammed, Timur İmparatorluğu hükümdarı ve astronomu olan ve aynı zamanda Timur'un torunu olan Uluğ Bey'in kuşçusu olduğu için, ailesi "Kuşçu" lakabıyla meşhur olmuştur. Küçük yaştan itibaren matematik ve astronomiye pek ilgi duyan Ali Kuşçu, bu alanlarda Bursalı Kadızâde Rûmî, Gıyaseddin Cemşid ve Muînuddîn Kâşî gibi isimlerden ders aldı. Daha sonra bilgisini artırmak için Kirman'a gitti. Burada Hall-ü Eşkâl-i Kamer (Ay Safhalarının Açıklanması) adlı risale ile Şerh-i Tecrid adlı eserini yazdı. Ali Kuşçu, Semerkand ve Kirman'da eğitimini tamamladıktan sonra Uluğ Bey'e yardımcı ve rasathanesine müdür oldu.
Uluğ Bey tarafından Çin'e yollandığı ve dönüşte de Dünya'nın yüzölçümünü ve ekliptiği 24 derece olarak hesapladığı bilinir.

1449'da hacca gitmek istedi. Tebriz'de Akkoyunlu Devleti hükümdarı Uzun Hasan kendisine büyük saygı gösterdi ve Osmanlı Devleti ile barış görüşmelerinde yardımını istedi. Bunun üzerine Ali Kuşçu, bir süre Uzun Hasan'ın sözcülüğünü yaptı. Ardından, Osmanlı padişahı II. Mehmed'in davetiyle İstanbul'a gitti.
Osmanlı - Akkoyunlu sınırında Fatih Sultan Mehmed'in emriyle büyük bir törenle karşılanan Ali Kuşçu, Fatih tarafından Ayasofya Medresesi'nde ve Sahn-ı Seman Medresesi'nde müderris olarak göreve başladı.

Burada bir yandan talebe yetiştirip bir yandan Gök Cisimleri'ni araştırarak bilim eserleri yazdı. Güneş saatleri icat edip İstanbul'un enlem ve boylamını bugünkü değerle bire bir hesapladı.

Ali Kuşçu, 16 Aralık 1474 tarihinde, 71 yaşındayken İstanbul'da öldü. 15. yüzyıla özgü olan mezarı, İstanbul'un Eyüp Sultan Türbesi etrafındaki hazirededir. Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim'in Maraş'ı fethetmesinden kısa bir süre sonra o bölgede Şiî mezhebinin tekrar artması sonucu Ali Kuşçu'nun torunlarından bir kısmı, ferman ile Maraş'a gönderilmiştir. Geriye kalan torunları ise daha sonra Düzce'ye kendi arzularıyla göç etmişlerdir. Maraş'ta bulunan ailenin bir kısmı da cumhuriyetin ilanından sonra Bursa'ya yerleşmişlerdir. Bursa'daki Fuat Kuşçuoğlu Caddesi de ismini Ali Kuşçu'nun torunlarından Fuat Bey'in isminden almıştır. Soyu Kahramanmaraş, Düzce ve Bursa'da Kuşçuoğlu soy isimleriyle devam etmektedir.

Astronomi
Sharḥ e Zîj e Ulugh Beg
Risāla fī Halle Eshkale Moadeleye Ghamar lil-Masir
Risāla fī aṣl al-Hâric yumkin fī al-sufliyyeyn
Sharḥ ʿalā al-tuḥfat al-shāhiyya fī al-hayāt
Risāla dar elm-i ḥeyāt
Al-Fatḥīya fī ʿilm al-hayʾa
Risāla fi Hall-e Eshkal-i Ghammar
Matematik
Risāla al-muḥhammadiyya fi-ḥisāb
Risāla dār ʿilm al-ḥisāb: Suleymaniye
Kelâm ve Fıkıh
Sharh e Jadid ale't-Tejrîd
Hashiye ale't-Telvîh
Unkud-üz-Zevahir fi Nazm-al-Javaher
Mekanik
Tazkare fi Âlâti'r-Ruhâniyye
Dil ve Belagat
Sharh Risâleti'l-Vadiyye
El-Ifsâh
El-Unkûdu'z-Zevâhir fî Nazmi'l-Javâher
Sharh e'Sh-Shâfiye
Resale fî Beyâni Vadi'l-Mufredât
Fâ'ide li-Tahkîki Lâmi't-Ta'rîf
Resale mâ Ene Kultu
Resale fî'l-Hamd
Resale fî Ilmi'l-Me'ânî
Resale fî Bahsi'l-Mufred
Resale fî'l-Fenni's-Sânî min Ilmihal-Beyân
Tafsir e-Bakara ve Âli Imrân
Risâle fî'l-İstişâre
Mahbub-al-Hamail fi kashf-al-mesail
Tajrid-al-Kalam

Özel

Genel
Yavuz Unat, Ali Kuşçu, Kaynak Yayınları, 2000

Ali Vâsıb Efendi (Osmanlıca: على واصب افندی, 13 Ekim 1903; Beşiktaş, İstanbul - 9 Aralık 1983; İskenderiye), 23. nesil Osmanlı şehzadesi ve hanedan reisi. Padişah V. Murad'ın torunu Şehzade Ahmed Nihad Efendi'nin oğludur. Annesi Safiru Hanımefendi'dir.

Galatasaray Lisesi’nde (Mekteb-i Sultani) ve Harp Okulu’nda (Mekteb-i Askeri) okudu. Saltanatın lağvı ve hanedan üyelerinin 1924'te sürgüne gönderilmesi üzerine ailesiyle birlikte yurt dışına çıktı. 10 yıl kadar Fransa’da yaşadı. 1931’de Sultan V. Mehmed Reşat'ın torunu Emine Mukbile Osmanoğlu'yla evlendi. Aile 1937’te İskenderiye’ye taşındı. 1940'ta tek çocukları Şehzade Osman Selahaddin Osmanoğlu dünyaya geldi. 1977 yılında Şehzade Mehmed Abdülaziz Osmanoğlu Efendi'nin ölümüyle Hanedan reisi oldu.

1983 yılında İskenderiye'de öldü. İskenderiye'ye defnedilen cenazesi 16 Mayıs 2007'de oğlu Şehzade Osman Selahaddin Osmanoğlu'nun girişimiyle Türkiye'ye nakledilerek Sultan Reşad Türbesi'ne defnedildi.

Hatıraları, "Bir Şehzadenin Hatıratı Vatan ve Menfada Gördüklerim ve İşittiklerim" ismiyle oğlu tarafından kitaplaştırılarak yayımlandı.

1918 Bahar Taarruzu veya Kaiserschlacht (Kayzer'in savaşı) ya da Ludendorff Taarruzu, I. Dünya Savaşı Batı Cephesinde olan bir savaştır. Ağustos 1918'de Yüz Gün Taarruzu çıktı. Kasım 1918'de Alman İmparatorluğu tamamen çökertildi.

Alman Yüksek Komuta Kademesi pek çok tarihçi tarafından başarısızlıkları ve etkili bir saldırı planı geliştiremedikleri için eleştirilmiştir. Zira General Ludendorff bundan sonra yıpratma savaşı ile savaşı kazanamayacaklarını anlamıştı. Barış anlaşmasının önündeki yegâne engel Alman Hükûmeti'nin batı ve doğu cephesinde elde ettikleri kazanımlardan vazgeçerek anlaşmaya varmak istememeleridir.
Buna rağmen Ludendorff Amerikan birliklerinin savaşta etkili olacaklarından emin değildi. Bu nedenle Genelkurmay Başkanlığı 11 Aralık 1917'de taarruz düzenlemeye kararı aldı. Michael Operasyonu adını alan taarruz, Fransız ve İngiliz orduları arasındaki zayıf kalmıştı hatta düzenlenecek ve kuzeye doğru saldırılacaktı. Bu bölgenin taarruz edilecek nokta olarak seçilmesinin nedeni, en zayıf savunma hattı olmasının yanı sıra, eriyen karın ve nisan yağmurların daha hızlı kuruyarak saldırıya elverişli bir bölge oluşturmasıdır.
Taarruzun amacı Manş Denizi'ne ulaşmak değil, güneyden saldırarak İngiliz ordusunun kanatlarını Manş Denizi'ne ve liman doğru sürmek, eğer direnirlerse yok etmekti. Georgette Harekâtı gibi planlanmış diğer taarruzlar geri kalan birlikleri Belçika limanlarında kuşatıp yok etmeyi amaçlıyordu.

21 Mart 1918'de Almanlar, İngiliz Beşinci Ordu ve İngiliz üçüncü orduya karşı büyük bir saldırı başlattılar.

Alman Sömürge İmparatorluğu (Almanca: Deutsches Kolonialreich), Alman İmparatorluğu'nun yurt dışındaki kolonilerini, bağımlılıklarını ve topraklarını kapsamaktaydı. Alman devletleri tarafından kısa ömürlü sömürgeleştirme girişimleri önceki yüzyıllarda meydana gelmişti, ancak önemli sömürge çabaları ancak 1884'te Afrika Talanı ile başladı. Afrika'nın sömürgeleştirilmemiş kalan bölgelerinin çoğunu üzerinde hak iddia eden Almanya, Britanya ve Fransız imparatorluklarından sonra o dönemin üçüncü en büyük sömürge imparatorluğunu kurdu. Alman Sömürge İmparatorluğu; bugünkü Burundi, Ruanda, Tanzanya, Namibya, Kamerun, Gabon, Kongo, Orta Afrika Cumhuriyeti, Çad, Nijerya, Togo, Gana, Yeni Gine ve diğer birçok Batı Pasifik/Mikronezya adası dahil birkaç Afrika-Pasifik ülkelerinin bir bölümünü kapsıyordu.
Almanya, 1914'te tüm kolonilerinin İtilaf Devletleri tarafından savaşın ilk haftalarında işgal edildiği Birinci Dünya Savaşı başladığında sömürge imparatorluğunun kontrolünü kaybetti. Ancak, birkaç sömürge askeri birimi uzak bölgelerde bir süre daha direnmeye devam etti:
Alman Güneybatı Afrikası 1915'te, Kamerun 1916'da ve Alman Doğu Afrikası 1918'de teslim oldu.
I. Dünya Savaşı'ndan sonra yapılan Versay Antlaşması ile Almanya tüm kolonilerini kaybetmiştir. Alman sömürge imparatorluğu 1919'da varlığını sona erdirdi.  Kaybedilen sömürgeleri geri kazanma planları, İkinci Dünya Savaşı boyunca devam etti ve çoğu zaman bunun Üçüncü Reich'ın bir hedefi olduğundan şüphelendi.

Deutsche-Schutzgebiete.de 21 Kasım 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Almanca)
Ulusal marş

Almanya tarihi, Cermenlerin ilk olarak Roma İmparatorluğu döneminde devlet kurmalarıyla başlar. Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu dönemiyle 1806 yılına kadar devam eder. Bu dönemde ulaştığı en geniş sınırlar günümüzdeki Almanya, Avusturya, Slovenya, İsviçre, Çekya, Polonya'nın batısı, Hollanda, doğu Fransa ve kuzey İtalya'yı kapsamaktaydı.
Bu dönemden sonra sırasıyla Alman Konfederasyonu (1815-1866), Alman İmparatorluğu (1871-1918), Weimar Cumhuriyeti (1919-1933) ve Nazi Almanyası (1933-1945) kuruldu. II. Dünya Savaşı'ndan sonra Almanya Batı Almanya ve Doğu Almanya olarak iki parçaya ayrıldı. 1990 yılında bu iki parça birleşerek günümüzdeki Almanya Federal Cumhuriyeti'ni oluşturdu.

11 milyon yıl önce Almanya'da bulunan insan öncesi ataların, iki ayak üzerinde yürüyen en eski atalar arasında olduğu öne sürülmektedir. 1907'de Homo heidelbergensis çene kemiğinin keşfi, en az 600.000 yıl önce Almanya'daki arkaik insan varlığını doğrular.  Dünyanın herhangi bir yerinde bulunan en eski av silahları seti, Aşağı Saksonya'daki Schöningen'deki bir kömür madeninden çıkarıldı. 1994 ile 1998 arasında, 182 ve 225 metre (597,11 ve 738,19 ft) arasında 380.000 yıllık sekiz tahta cirit m (5.97 ve 7.38) ft) uzunluğunda sonunda ortaya çıkarılmıştır.
1856'da, Kuzey Ren-Vestfalya'daki Düsseldorf yakınlarındaki Neander vadisindeki bir kireçtaşı mağarasından soyu tükenmiş bir insan türünün fosilleşmiş kemikleri kurtarıldı. Şu anda yaklaşık 40.000 yaşında olduğu bilinen fosillerin arkaik doğası, 1858'de Hermann Schaaffhausen tarafından yapılan ilk paleoantropolojik tür tanımlamasında tanındı ve özellikleri yayınlandı. Tür, 1864'te Homo neanderthalensis - Neandertal adamı olarak adlandırıldı.
Swabian Jura'daki çeşitli mağaralarda ortaya çıkarılan ve belgelenen paleolitik erken modern insan işgalinin kalıntıları arasında, tartışmasız en eski sanat eserleri arasında yer alan çeşitli mamut fildişi heykelleri ve şimdiye kadar bulunan en eski müzik aletleri olduğu doğrulanan kuş kemiği ve mamut fildişinden yapılmış birkaç flüt bulunmaktadır. 40.000 yıllık Löwenmensch heykelciği, tartışmasız en eski figüratif sanat eserini temsil ediyor ve 35.000 yıllık Hohle Fels Venüsü'nün şimdiye kadar keşfedilen en eski tartışmasız insan figüratif sanat nesnesi olduğu iddia ediliyor.
12.900 ila 11.700 yıl önce, kuzey-orta Almanya Ahrensburg kültürünün bir parçasıydı (Ahrensburg'un adı).

Avrupa'ya göç eden yerli avcı-toplayıcılardan farklı ilk çiftçi grupları, Neolitik dönemin başlangıcında 10.000 ila 8.000 yıl önce batı Anadolu'daki bir nüfustan geldi.
Orta Almanya, Danimarka ve kuzey Almanya'nın Ertebølle kültürü (M.Ö. 5300 - M.Ö. 3950) ile kısmen çağdaş olan Doğrusal Çömlek kültürünün (M.Ö. 5500 - M.Ö. 4500) başlıca alanlarından biriydi. Daha sonra, kuzeydoğu Almanya, Polonya ve Danimarka'nın büyük bölümleriyle birlikte, Huni kültürünün bir parçasıydı (M.Ö. 4300'den M.Ö. 2800'e kadar).
Geç Neolitik dönemde Orta Avrupa'nın verimli ovalarına yayılmış olan Kablolu Eşya kültürünün yerleşimcileri (M.Ö. 2900 - M.Ö. 2350) Hint-Avrupa kökenlidir. Hint-Avrupalılar kitlesel göç yoluyla yaklaşık 4.500 yıl önce Avrupa'nın kalbine ulaşmışlardı.
Geç Tunç Çağı'na gelindiğinde, Urnfield kültürü (M.Ö. 1300'den M.Ö. 750'ye kadar) orta Avrupa'daki Çan Kabı, Unetice ve Tümülüs kültürlerinin yerini almıştı. Urnfield kültüründen gelişen Hallstatt kültürü, M.Ö. 12. yüzyıldan 8. yüzyıla ve erken Demir Çağı'nda (M.Ö. 8. yüzyıldan 6. yüzyıla) baskın Batı ve Orta Avrupa kültürüydü. Bu kültürel özellikleri benimseyen insanlar Keltler olarak kabul edilir. Keltlerin Urnfield kültürüyle nasıl ve ne şekilde ilişkili olduğu tartışmalıdır. Ancak orta Avrupa'da geç Tunç Çağı'nda Kelt kültür merkezleri gelişmiştir (M.Ö. 1200'den M.Ö. 700'e kadar). Bazıları, Tuna'daki Heuneburg gibi, Orta Avrupa'daki Demir Çağı'nın Akdeniz'e giden ticaret yollarını koruyan önemli kültür merkezleri haline geldi. M.Ö. 5. yüzyılda Yunan tarihçi Herodot, tarihçilerin Heuneburg'a atfettiği Tuna - Pirene'de bir Kelt kentinden bahsetti. M.Ö. 700 yıllarından başlayarak, güney İskandinavya ve kuzey Almanya'dan gelen Germen halkları güneye doğru genişledi ve yavaş yavaş Orta Avrupa'daki Kelt halklarının yerini aldı.

Cermen kabilelerin MÖ 1800-MÖ 500 yılları arasında ya da MÖ 4/5 yüzyıl, 1. yüzyılda ortaya çıktığı sanılmaktadır. Cermen kabileleri 1. yüzyılda Güney İskandinavya ve Kuzey Almanya'dan güneye, batıya ve doğuya yayılarak en fazla Galyalılar olmak üzere Baltık, İran ve Slav kabileleri ile ilişki haline girdiler. Arkeolojik araştırmalarda Cermen kabilelerinin Roma İmparatorluğu'nun dışında olduğu kanıtlanmıştır.
Romalı General Publius Quinctilius Varus Cermanya'ya saldırılara başladı. Cermen kabileleri bu sırada Romalıların savaş taktiklerini öğrendiler. Bu esnada kimliklerini muhafaza etmeyi başardılar. MS 9 yılında Cheruscan (Cermen) lideri Arminius, Varus'u yendi. Böylece Almanya, Tuna ve Ren nehirleri arasında Roma İmparatorluğu sınırlarına kadar genişledi. MS 100'lerde Cermen kabileleri Tuna, Ren Nehirleri arasına yerleşip adapte oldular. 3. yüzyılda görünen en geniş cermen kabileleri şunlardır: Alamanlar, Franklar, Chattiler, Saksonlar, Frizyeliler, Sicambriler ve Thuringiililer.

962 yılında bir Cermen sülalesi olan Ottolar (919-1024), Saksonya, Bavyera, Suabiya, Türingiya, Loren ve Franconia düklerini bir çatı altında topladı ve Alman Krallığı'nı ilan ettiler. Bu krallığın adı Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu idi.
Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu, Salian sülalesinin (1024-1125) yönetimindeyken devlet İtalya ve Burgonya'yı topraklarına kattı fakat daha sonra buralardaki güçlerini kaybettiler.

Hohenstaufen Hanedanının yönetimi altında, Alman prensleri, güney ve doğudaki Slav topraklarındaki etkilerini artırdılar. Kuzey Alman şehirlerinin Kuzey Avrupa şehirleri arasında zenginliklerini artırdı.
İlan edilen fermanla imparatorluğun temel yapısını genişletti. Bu, hükümdar seçimini sistemleştirdi. Buna göre imparator, 7 prens tarafından seçilecekti. 15. yüzyılın başlarında imparatorlar yalnızca Avusturya'nın Habsburg Sülalesi'nden seçilmeye başlandı.
Papaz Martin Luther, Katolik Kilisesi'ne 95 adet soru yazdı. Bunlar Protestan Reformları'nın temelini oluşturdu. Lutheran Kilisesi'nin öğrenilmeye başlanmasıyla, birçok eyalet tarafından bu kilise yasaklandı. Bu, din savaşları olan 30 Yıl Savaşları'na neden oldu. Bu savaş Alman ülkesini harap etti. Bu savaş hali Vestfalya Antlaşması ile son buldu. 1740'ların ardından Prusya Krallığı ve Habsburg Sülalesi Almanya'da iki önemli güç oldu. 1806'da İmparatorluk Napolyon Savaşları sonunda yıkıldı.

Napolyon Savaşları'nın ardından Avrupa'da düzeni yeniden sağlamak adına Viyana Kongresi yapıldı ve 1814'te Alman Konfederasyonu kuruldu. Fakat özgürlük, liberal sistemin arttırılması ve zahmetli işlerin yapılması konusunda anlaşmazlıklar çıktı. Bu konferansta Almanya'nın yönetimi Avusturya yöneticilerine bırakılmıştı. Vergilendirme sistemi eyalet ekonomilerini geliştirmişti. Bu sırada birçok Alman, Fransız İhtilali ve milliyetçilik akımının etkisiyle daha fazla kanun hakkı istediler, özellikle de genç aydınlar. İlk zamanlar bu hareketi temsil eden siyah, kırmızı ve altın sarısı renkler daha sonra Almanya Bayrağı'na renk vermiştir.
Alman aydın ve halk, özellikle Fransa'da yerleşen inkılaplar çerçevesinde Avrupa'da meydana gelen yenilikleri kendi yurtlarında uygulamaya başladılar. Hükümdar yenilikçilerin liberal taleplerine karşı koyamadı. Kral IV. Wilhelm seçildi fakat birçok gücü elinden alındı. Bunun üzerine kral tacı reddetti ve yenilikçilere anayasayı önerdi, geçici düzenlemelerin başında oldu ve hareketi geriletti. Bu esnada Prusya Kralı I. Wilhelm ile yaşanan çekişme savaşa dönüştü. I. William'ın başbakan olarak atadığı Otto von Bismarck 1864 Danimarka Savaşı'nı başarıyla sürdürdü. Prusya'nın Avusturya karşısındaki galibiyeti ile Kuzey Almanya Konfederasyonu kuruldu ve Avusturya bu konfederasyonun dışında bırakıldı.

Bilinen modern Almanya 18 Ocak 1871'de Prusya'nın düzenlemeleriyle, Versay'da kuruldu. Yeni İmparatorluğu Hohenzollern Hanedanı yönetti, başkent Berlin yapıldı. Yeni İmparatorluk, Avusturya'yı toprakları dışında bıraktı. 1884'ten itibaren Almanya, Avrupa dışında sömürgeler kurmaya başladı.

Birleşik Almanya, İmparator I. William zamanında dış politikasını Almanya'nın güvenli bir pozisyonda durması, güçlü ülkelerle dostluk kurulması, Fransa ile dış politikada uzak durulmaması ve Fransa ile savaştan kaçınılması üzerine kurmuştu. II. William zamanında sömürge konusunda diğer Avrupa ülkeleriyle çekişmeye girildi. Bu Almanya'nın ittifaklarını yenileyememesine neden oldu. Bu esnada Fransa ise Birleşik Krallık ve Rusya ile ittifak kurdu. Almanya ise sadece Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ile ittifak kurabildi.
Almanya, sömürgecilik politikası gereği, Afrika'nın diğer Avrupa ülkeleri tarafından paylaşımına katılmak istedi. Berlin Konferansı ile Avrupa'nın önemli güçleri Afrika'yı paylaştılar. Almanya'nın payına Alman Doğu Afrikası, Alman Kuzey-Batı Afrikası, Togo ve Kamerun düştü. Afrika'yı paylaşma mücadelesi I. Dünya Savaşı'nı tetikledi.
Avusturya Arşidükü Ferdinand'ın 28 Haziran 1914'te suikaste uğraması ile I. Dünya Savaşı patlak verdi. Savaşta Almanya'nın içinde olduğu İttifak Devletleri savaşı kaybetti. Kasım 1918'de, Alman Devrimi patlak verdi; II. Wilhelm ve tüm prensler tahttaki tüm haklarında vazgeçtiler. Almanya'nın savaş hali Haziran 1919'da imzalanan Versailles Antlaşması ile sona erdi. Bu ittifak devletlerinin de mağlubiyeti anlamına geliyordu. Bu antlaşmanın Almanya'yı aşağıladığı düşünülüyordu. Bu, daha sonra Almanya'da nasyonal sosyalizmin yayılmasını hızlandırdı.

Alman Devrimi'nin başarısının ardından cumhuriyet ilan edildi. 11 Ağustos 1919'da Friedrich Ebert devlet başkanı olarak hükûmeti kurdu. Daha önce Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht 1918 yılında Almanya Komünist Partisi'ni kurmuşlardı. Alman İşçi Partisi ise Ocak 1919'da kuruldu. Parti daha sonra adını Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi'ne dönüştürecekti.
Tarih yazımı için kull

Altın Orda, Altın Ordu Devleti, Uluğ Ulus veya Kıpçak Hanlığı(kıpçak kağanlığı)  (Başkurtça: Алтын Урҙа, Altın Orda, Tatarca: Алтын Урда Altın Urda, Kazakça: Алтын Орда) bir Türk hanlığıdır. Cengiz Han ölmeden önce topraklarını oğulları arasında paylaştırmış ve Seyhun Irmağı ile Balkaş Gölü'nün batısındaki yerleri büyük oğlu Cuci Han'a vermişti. Cuci Han'ın küçük oğlu Batu Han, batıya doğru giriştiği seferlerle bu toprakları genişletti. Cuci'nin toprakları sonradan Batu Han ile ağabeyi Orda Han arasında paylaşıldı. Balkaş ile Aral gölleri arasındaki ve Seyhun Irmağı'nın güneyindeki yerler Orda'ya verildi. Harezm ve yeni alınan topraklarsa Batu'nun yönetimine bırakıldı. Orda'nın yönetimindeki doğu bölgesine Ak Orda, Batu'un yönetimindeki batı bölgesine de Gök Orda adı verildi. Gök Orda sonradan Altın Orda olarak adlandırıldı.
1242'de Altın Orda Devleti'ni kuran Batu Han, ilk tahtını Bulgar şehrinde kurdu. İdil Nehri'nin aşağı havzasındaki Saray kentini inşa ettikten sonra burayı başkent edindi ve topraklarını genişletti. 1256'da Batu Han öldüğünde devletin sınırları Kıpçak Bozkırı'nı, İdil'in aşağı ve orta havzasını, Seyhun ve İdil ırmakları arasındaki Aral Gölü yöresini ve Kafkaslar'ın Azerbaycan'a kadar olan kesimini kapsıyordu. Altın Orda Devleti, Lehistan (Polonya) ve Litvanya'yı vergiye bağlamıştı.
Batu Han'ın yerine Berke Han geçti. Berke Han, İslam dinini benimsedi ve Moğolların bir başka kolu olan İlhanlılarla savaştı. Bulgaristan'da Bizans ordusunu yendi. 1260'ta, Orta Çağ'ın en büyük kentlerinden biri sayılan Saray Berke kentini kurdu.
Berke Han'ın ölümünden sonra Mengü Timur Han, Özbek Han ve Canibeg Han Altın Orda Devleti'nin gücünü korudular. Canibeg Han'ın ölümünden sonra taht kavgaları başladı. Toktamış Han 1380'de Timur'un desteğiyle tahta çıkarak bu çatışmalara son verdi. Daha sonra Timur'un Altın Orda topraklarına sefer düzenlemesi ve taht kavgalarının yeniden başlaması Altın Orda Devleti'ni güçsüz düşürdü. Bu kavgalarla parçalanan Altın Orda Devleti topraklarında Kazan Hanlığı, Kırım Hanlığı, Astrahan Hanlığı, Nogay Hanlığı, Sibir Hanlığı kuruldu ve daha sonra Rusya Çarlığı olacak Moskova Knezliği bağımsız kaldı. Moskova Knezliği dışında kalan toprakları Kırım Hanlığı ele geçirdi ve 1502'de Altın Orda Devleti tarih sahnesinden silindi.
Altın Orda Devleti'nde yönetsel konular, soyluların oluşturduğu Kurultay'da görüşülür ve karara bağlanırdı. Topraklar ve otlaklar Moğol soylularının elindeydi. Halk bu toprakları işler, ürünlerin belirli bir bölümünü bağlı oldukları beye verirdi. Göçebe bir toplumdan (Türk-Moğol) gelen Altın Orda hükümdarları, göçebeleri yerleşik düzene geçirmeye çalıştılar. Aşağı İdil'de 20'den çok kent kurdular. Bu kentlerin en büyüğü olan Saray Berke'nin nüfusunun 100 binden daha fazla olduğu sanılır.

Günümüz Avrupa Rusya'sı, Karadeniz'in kuzeyi, Gürcistan, Ukrayna ve Kazakistan'ın Avrupa yakası.

Cengiz Han'ın 1227'de ölümünden sonra büyük hanlık makamına Ögeday seçildi. Onun hâkimiyeti, Moğol Hanlığı'nın teşkilâtlandırılması bakımından mühimdir. Bu maksatla kurultaylar toplanmış ve bazı umumî kurallar konulmuş, Cengiz'in "yasa"sı tatbik edilmekle beraber, şehirli ve köylü ahalinin ihtiyacına göre bir idare kurulmuştu. 1235'te devlet işlerini alakadar eden yeni meseleler münasebetiyle toplanan büyük kurultayda Batı Seferi, yani Doğu Avrupa'nın istilâsı kararlaştırıldı.
Bu muazzam ordunun başında Cengiz'in torunu, Batu (Çoçi Oğlu) bulunuyordu. Aslında Harezm, Kafkasya ve İrtiş'in batısı büyük oğlu Cuci'ye düşmüştü (1224). Fakat Cuci, Cengiz Han'dan az önce öldü ve ona ayrılan yerler oğlu Batu Han'a verildi. Ona verilen bölgede kurulan devletin adı "Altınordu", asıl kurucusu da Batu Han'dır. Hanların ordugahında han çadırının üzeri altın kaplama olduğu için, bu çadıra "Altınorda" deniliyordu. Zamanla bu kelime Türkçede "Altınordu" şeklinde yazılır.
Hem Altınordalılar, hem de "kral sarayı" ve "ordugâh" anlamlarında kullanılır. Batu Han'a ait olan yerlere, babasının adından dolayı "Cuci Ulusu" deniyordu. Ulus, "Birleşik İller" anlamında, yani yer adı olarak kullanıyordu. Sefere, ondan başka birçok Çingiz oğulları (prensleri) de iştirak edeceklerdi. Ön kıtaların kumandanı olarak da en meşhur generallerden biri olan Sübedey görülmektedir. İlk darbe Bulgarlar üzerine oldu. Bu hareket 1224'te Bulgarlar'ın Don boyundan dönen Moğol kıtalarına hücumların öcünü almak için yapılmıştı.
Bulgarlar az bir zaman içinde yenildiler; başta Bulgar olmak üzere şehirleri tahrip edildi. Şehirlerden ve büyük yollardan uzakta kalan halkın, bu istilâdan zarar görmediği muhakkaktır; şehirli ve köylü ahaliden birçoğunun da kaçarak, ormanlarda saklandığı anlaşılmaktadır. Bu suretle Moğol istilâsından sonra Orta İdil sahasındaki Bulgar unsuru ortadan kaldırılmış olmadı; yok olan şey: müstakil bir Bulgar devletiydi. Nitekim, çok geçmeden bu bölgede Bulgar beylerinin yeniden faaliyette bulunduklarını görüyoruz.
1237 sonunda kış mevsimi olmasına rağmen, Moğol ordusu Rus bölgesinin istilâsına başladı. Bu sıralarda Rus yurdu birçok knezliklere bölünmüştü. Ryurik sülâlesine mensup olmak üzere, muhtelif mıntıkalarda, knezleri, müstakil birer beylik halinde hükûmet etmekteydiler; artık Kiev merkez olmaktan çıkmıştı; onun yerine Suzdal Rusyası (Merkezi Vladimir) yükselmişti; batıda da Haliç knezleri kuvvet bulmuşlardı.
İlmen gölü'nün kuzey sahilindeki Novgorod şehri de mühim bir iktisadî ve siyasî merkez vaziyetindeydi. Bu Rus knezlikleri arasında mücadeleler eksik olmadığından Rus yurdu, âdeta, daimî bir anarşi manzarası arz etmekteydi. Batu Han'ın orduları 1237'de Bulgar memleketinden hareketle Suru (Sura) ırmağının baş kısmını geçtikten sonra Ryazan üzerine yürüdüler; bir darbe ile burayı ele geçirdiler; o sıralarda ehemmiyetsiz bir kasaba olan Moskova'yı yaktılar. Vladimir, Suzdal, Rostov ve Volga kıyısındaki Yaroslav şehirlerini zaptettiler; bütün bu şehirler birer kale idi. Türk-Moğol ordusunun, yalnız açık meydan muharebesinde değil, kaleleri kuşatmak ve zapt etmek hususunda da fevkalâde becerikli oldukları görülüyor. Kışın şiddetine rağmen Batu Han kuvvetleri 2-3 ay zarfında birçok kale ve şehirleri ele geçirdiler. 1238 baharı geldiği zaman bu ordu İlmen gölünün güneyinde, Lovat Irmağı'na varmış bulunuyordu; fakat mevsimin icabı olarak, daha fazla kuzeye, yani Novgorod istikametine gidilmemiş, orduların güneye dönmesi uygun görülmüştü.

Altın Orda'da diğer Moğol devletlerindeki gibi tek ilah inancı vardı. Tanrı adına tabiat kuvvetlerine hükmediyorlardı, içtikleri suyun bir kısmını ateş için güneye, hava için doğuya, su için batıya ve ölüleri yad etmek için kuzeye serperlerdi. Altın Orda'da Tanrı resmine çok nadir rastlanır. Moğollarda hükümdarın tanrılaşma eğilimi yoktur. Batu da, Cengiz Han ve Ögedey gibi halkının Şamanist inancını paylaşıyordu. Hristiyanlık İdil boyunda önemli rol oynamıştır. Hristiyanlığın tesiri, Batu'nun oğlu Sartak'ın kısa süreli hakimiyeti döneminde (1256-1257) biraz önem kazanmıştır. Ondan sonra tahta geçen Berke ise Müslümandır, bunda Seyfettin el-Buhari'nin büyük rolü vardır. Berke Müslümanlığı kabul edince Müslümanlık Altın Orda'da hızla yayılmıştır. Hatta Mısır'da askerlik yapan Altın Ordalı askerler bile bu olaydan sonra Müslümanlığa girmişlerdir. Tatarlar arasında İslamiyet bu kadar hızla yayılmasına rağmen, eski inançlarına sadık kalan bir hayli Türk ve Moğol vardır. Tohtu (Tokta), kendisi Şamanist iken oğlu Müslümandı, bunun Altın Ordu'daki hoşgörüyü gösterdiği iddia edilir.

Alâeddin Paşa, ilk iki Osmanlı padişahı olan Osman Gazi ve Orhan Gazi döneminde, takriben 1320-1331 arasında vezirlik yapmış Osmanlı devlet adamı.
Osmanlı Devleti'nin ilk vezirinin Alâeddin Paşa olduğu üzerinde anlaşma vardır. Osmanlı kroniklerine göre Osmanlı Devletinin ilk veziri olan Alâeddin Paşa, Osmanlı Sultanı Osman Gazi'nin oğlu olan ve Paşa unvanını da kullanmış olan Alâeddin Bey'dir. Fakat bazı kaynaklarda  ilk vezirin ismi "Alaeddin Paşa bin Hacı Kemaleddin" ve "Hacıkemalettinoğlu Alaeddin Paşa" şeklinde verilir ve buna göre ilk vezir Osman Bey'in oğlu değil, Hacı Kemalettin adlı bir kişinin oğludur 
Alâeddin Paşa'nın vezirlik yaptığı devirde henüz Divan teşkilatı kurulmamıştı; tek vezir Alâeddin idi. Bu nedenle Alâeddin Paşa, unvanı "sadrazam" olmasa da Osmanlı tarihinin ilk sadrazamı olarak kabul edilir.
Aleaddin Paşa vezirliği sırasında sikke, elbise, asker ve kanun tanziminde büyük hizmetlerde bulunmuştur. Vezir Alâaddin Paşa'nın önerisiyle her sınıf asker için "ak börk", siviller için "kızıl börk" baş giysisi ve değişik tip elbiseler kabul edilmiştir. İlk düzenli "yaya" adlı ordu kurulmuştur.

Kuruluş Dönemi Osmanlı Sadrazamları listesi

Danışmend, İsmail Hâmi, (1961) Osmanlı Devlet Erkâni, İstanbul:Türkiye Yayınevi.
Sakaoğlu, Necdet, "Alaaddin Paşa", (1999) Yaşamlarıyla ve Yapıtlarıyla Osmanlılar Ansiklopedisi C.1 s.188-189 İstanbul:Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık A.Ş. ISBN 975-0800710
Mehmed Süreyya (haz. Nuri Akbayar) (1996), Sicill-i Osmani, İstanbul:Tarih Vakfı Yurt Yayınları ISBN 975-333-0383 C.1 say.57 [2]
Osmanzade Ahmed Taib (Hicri 1207), Hadikatü'l-vüzera, İstanbul C.5 s.6 (Osmanlıca)
Bosworth, C E. ve E Van Donzel, (ed). "Alaeddin Paşa." Encyclopedia of Islam Cilt I. Hollanda: EJ Brill, 1993. (İngilizce)

Amasya Antlaşması, (Farsça: پیمان آماسیه ("Peymān-e Amasiyeh")) Osmanlı İmparatorluğu ile Safevî İran'ı arasında imzalanan ve 1532-1555 Osmanlı-Safevi Savaşı'nı sona erdiren önemli bir diplomatik anlaşmadır. 29 Mayıs 1555'te, Osmanlı Padişahı Kanuni Sultan Süleyman ve Safevi Şahı I. Tahmasb'ın temsilcileri arasında Amasya'da imzalanmıştır. Bu antlaşma, iki devlet arasında yaklaşık 20 yıl sürecek bir barış dönemini başlatmıştır.

Safevilerin Doğu Anadolu'ya ve Osmanlı sınırlarına yaptıkları akınlar, Osmanlı İmparatorluğu'nu yeni seferler düzenlemek zorunda bırakmıştı. 1553'te başlayan Nahcıvan Seferi sırasında Osmanlı ordusu, Safevi direnişinin farklı bir stratejisi ile karşılaştı. Şah Tahmasb, Osmanlı kuvvetlerinin geçtiği bölgeleri tahrip edip yiyecek kaynaklarını yok ederek bir tür pasif direniş uygulamıştı. Osmanlı ordusu yiyecek sıkıntısı ve kış mevsiminin yaklaşması nedeniyle geri çekildi. Safevi elçisinin mütareke isteği ile başlayan diplomatik süreç, Amasya Antlaşması ile sonuçlandı.

Antlaşma, Osmanlı ve Safevi İmparatorlukları arasındaki sınırı belirlemiş ve belirgin tampon bölgeler oluşturmuştur. Bu sınır, Gürcistan ve Ermenistan'ın iki devlet arasında paylaşılmasını sağladı. Batı Ermenistan ve Batı Gürcistan Osmanlı kontrolüne geçerken, Doğu Ermenistan ve Doğu Gürcistan Safevi hâkimiyetinde kaldı. Osmanlı İmparatorluğu, Basra Körfezi'ne erişim sağlayarak Irak'ın büyük kısmını, özellikle Bağdat'ı kontrol altına aldı. Safeviler ise Tebriz ve kuzeybatıdaki diğer topraklarını korudu.

Antlaşmanın önemli maddelerinden biri, Safevilerin İslam'ın ilk üç halifesine ve Hz. Aişe'ye yönelik hakaret içerikli ritüelleri (Teberrâî) sonlandırma yükümlülüğünü kabul etmesiydi. Bu, Osmanlılar için Sünni-Şii çatışmasının dini boyutunu hafifletmek açısından önemliydi. Aynı zamanda, antlaşma İranlı hacıların Osmanlı topraklarından geçerek Mekke ve Medine gibi kutsal şehirleri ziyaret etmelerine izin veriyordu.

Amasya Antlaşması, iki taraf arasında imzalanan ilk resmi antlaşma olması nedeniyle Osmanlı-Safevi ilişkilerinde önemli bir dönüm noktasıdır. Antlaşma, Şah Tahmasb'ın ölümüne ve II. İsmail'in tahta geçişine kadar yaklaşık yirmi beş yıl yürürlükte kalmıştır. Kafkasya'daki sınırların kesin olarak ayrılması ve Mezopotamya'nın Osmanlılar tarafından kontrolünün tam olarak kabul edilmesi, ancak 1639'da imzalanan Zuhab Antlaşması ile gerçekleşti.
Amasya Antlaşması, Osmanlı İmparatorluğu'nun Doğu politikasındaki gücünü ve Safevilerle dengeli bir ilişkiler geliştirme çabasını göstermesi açısından önemli bir tarihi belge olarak kabul edilir.

Amasya Protokolü veya Amasya Görüşmeleri, İstanbul Hükümeti ile Heyet-i Temsiliye arasında 22 Ekim 1919'da yapılan protokoldür.
Mustafa Kemal Paşa, Rauf Orbay ve Bekir Sami Beyler ile birlikte 18 Ekim 1919'da Amasya'ya gelerek Salih Paşa ile 20 Ekim'de Amasya Görüşmesine başladılar ve Sivas Kongresince kabul edilen esaslar üzerinde görüşmeler başladı.

Sivas Kongresince kabul edilmiş bulunan esaslar üzerinde görüşmeler 22 Ekim'e kadar sürdü ve taraflar şu esaslar üzerinde anlaştılar:

Türk illerinin düşmana şu veya bu suretle terk olunmaması, hiçbir himaye ve manda kabul edilmemesi, Türk vatanının bütünlüğünün ve bağımsızlığının korunması.
Müslüman olmayan topluluklara Türk memleketlerinin siyasi egemenlik ve sosyal dengesini bozacak biçimde ayrıcalıklar verilmemesi.
Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinin hukuki bir kurul olmak üzere İstanbul Hükûmeti tarafından tanınması.
İtilaf Devletleri ile Osmanlı Devleti arasında barışın kurulması için toplanacak konferansa Heyet-i Temsiliye tarafından da uygun görülen kimselerin gönderilmesi.
Osmanlı Meclis-i Mebûsan'nın İstanbul'da toplanmasının güvenlik bakımından uygun olmadığı.
Son madde, yani meclisin İstanbul dışında toplanacağı hükmü, anayasaya aykırı olacağı gerekçesiyle İstanbul Hükûmeti tarafından kabul edilmedi. Mustafa Kemal Paşa da ısrar etmedi. Amasya'da varılan anlaşma ile İstanbul Hükûmeti Heyet-i Temsiliye'yi resmen tanımış oluyordu.
Ancak Sadrazam Ali Rıza Paşa'nın kısa sürede istifa etmek zorunda kalışı İstanbul'da Heyet-i Temsiliye ile görüşme ve işbirliği yanlısı kanadı zayıflatmış ve İstanbul Hükûmeti yeniden Anadolu'daki harekete karşı bir tavır takınmıştır.

20 Teşrinievvel 35'ten 22 Teşrinievvel 35 tarihine kadar Amasya'da Bahriye Nazırı Salih Paşa Hazretleriyle Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Heyet-i Temsiliyesi âzasından Mustafa Kemal Paşa Hazretleri, Rauf ve Bekir Sami Beyefendiler Hazeratı arasında cereyan eden müzakeratın zabıtnamesidir.
Osmanlı kavminin hükümdarlarına karşı asırlardan beri muhafaza eyledikleri rabıta-i kudsiye memleketi maruz kaldığı son felâketler muvacehesinde bir kat daha kesb-i kuvvet etmiş olup bütün âlem-i İslâm için bugün dahi kâvi ve mukaddes bir istinatgâh ve yegâne penah teşkil eylemekte olan Makam-ı Hilâfet-i İslâmiye ve Saltanat-ı Osmaniyyenin temin-i beka ve mahfuziyeti gayesi Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinin hedef-i aslîsi olduğu müdellelen şerh ve tafsil edildikten sonra umumî kongrenin 11 Eylül 1335 [1919] tarihli beyannamesi mevaddının tezekkürüne başlandı.

Beyannamenin birinci maddesinde Devlet-i Osmaniye'nin tasavvur ve kabul edilen hududu, Türk ve Kürtlerle meskûn olan araziyi ihtiva eylediği ve Kürtlerin camaat-i Osmaniye'den ayrılması imkânsızlığı izah edildikten sonra bu hududun en asgari bir talep olmak üzere temini istihsali lüzumu müştereken kabul edildi. Maahaza Kürtlerin serbestî-i inkişaflarını temin etmek ve bu surette hukukî ırkıyye ve içtimaiyeye mazhariyet-i müsadat olmaları dahi tervic ve ecnebî tarafından Kürtlerin istiklâli maksad-ı zâhirisi altında yapılmakta olan tezviratın önüne geçmek için de bu hususun şimdiden Kürtlerce malûm olması hususu tensib edildi. Halen ecnebî taht-ı işgalinde bulunan mıntıkadan Kilikya'yı Fransız ve İngilizlerin Arabistan ile Türkiye arasında bir “Etat tampon” vücuda getirmek maksadiyle ana vatandan ayırmak arzusunda bulundukları mevzu-ı bahis edildi. Anadolu'nun en koyu Türk muhiti ve en mahsuldar ve zengin bir mıntakası olan bu kıtanın hiçbir suretle ayrılmasına muvafakat edilmeyeceği, Aydın'a gelince bunun da daha kat’î bir ehemmiyetle eczâ-yı vatandan gayr-ı kabil-i infikâk olduğu esası umumiyetle kabul edildi. Trakya meselesine gelince burada da İngiliz ve Fransızların Bulgarlar ile Türkler arasında âtiyen bu iki devletin müştereken hareketlerine mâni olmak maksadiyle zâhiren bir hükûmet-i müstakille ve hakikatte bir müstemere tesis ve bu halde Şarkî Trakya'dan dahi Midye–Enez hattına kadar olan mıntakayı bizden ayırmak arzusunda olmaları ihtimali derpiş edildi.
Beyannamenin dördüncü maddesinde anasır-ı gayr-ı müslimeye hâkimiyet-i siyasîye ve muvazenet-i içtimaiyemizi ihlâl edecek mahiyette imtiyazat itasının kabul edilemeyeceğine dair olan fıkra, ehemmiyetli bir surette tezekkür olundu. Bu kaydın, istiklâlimizi fi'len temin için, istihsali mübrem bir taleb mahiyetinde telakkî edilmesi ve bundan yapılacak en ufak bir fedakârlığın istiklâlimizi esaslı bir surette rahnedar eyleyeceği dermiyan edildi. Anasır-ı gayr-ı müslimenin asırlardan beri haiz oldukları bazı imtiyazatın Devletin bugünkü hal-i acz ve ıztırarında ilgası müşkül olduğu da nazar-ı itibara alınmıştır. Mezkûr dördüncü maddede mevzu-ı bahis olan ve anasır-ı hristiyaniyeye fazla imtiyazat verilmesine ma'tuf olan gaye, lâzimü’l-istihsal bir hedef olarak kabul edilmiştir. Maahaza gerek bu bâbda ve gerek hakk-ı hayatımızın müdafaası emrindeki metalib-i sairemize ait hususatta Meclis-i Millînin rey ve kararı muta'dır.
Beyannamenin yedinci maddesine nazaran istiklâlimiz, tamamen mahfuz kalmak şartıyla fennî, sınaî ve iktisadî ihtiyacatımızın suret-i tesviyesi hususu münakaşa edildi. Memleketimize pek çok sermaye dökecek olan bir devletin umur-ı maliyemiz üzerinde bir hakk-ı murakabeye mâlik olması zarurî olacağından derece-i şümulü kestirilemeyen bu hakk-ı murakabenin istiklâlimizi ve menafi-i hakîkiye-i milliyemizi zarar-dide etmeyecek vechile mütehassıslarca esaslı bir surette düşünülerek tahdid ve tesbitinden sonra Meclis-i Millîce tensib edilecek suretin kabulü tezekkür olundu.
11 Eylül 1919 tarihli Sivas Kongresi mukarreratının mevadd-ı sairesi de Meclis-i Mebusanın kabulüne iktiran eylemek şartıyla esas itibarıyla muvafık görüldü.
Bundan sonra, Sivas Kongresinin 4 Eylül 1919 tarihli mukarreratının teşkilât kısmına ait on birinci maddesi muhteviyatı olan Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinin vaziyeti ve bundan sonraki şekil ve saha-i faaliyeti hususu mevzu-ı bahis olundu.
Bu maddede, irade-i milliyeyi hâkim kılacak olan Meclis-i Millînin, hukuk-ı teşriiye ve murakabesine emniyet ve serbestî ile sahib olduktan ve bu emniyet Meclis-i Millîce teyid edildikten sonra, cemiyetin şekli kongre karariyle tâyin edileceği musarrahtır. Burada mevzu-ı bahis olan kongrenin, şimdiye kadar vuku bulan Erzurum ve Sivas Kongreleri gibi hariçte ayrı bir kongre halinde olması meşrut değildir.
Cemiyetin programını kabul eden mebusan, cemiyetin nizamnamesinde müsarrah olan murahhaslar add ve telâkki edilerek akdedecekleri içtima-ı mahsus, kongre makamına kaim olabilir.
Meclis-i Millînin İstanbul'da tamamen hal-i emniyette serbest olarak icray-ı vazife edebilmesi şarttır. Bunun şerait-i hazraya göre ne dereceye kadar temin edilebileceği teemmül edildi. İstanbul'un ecnebi taht-ı işgalinde bulunması hasebiyle mebusanın vazife-i teşriiyelerini hakkıyla ifaya pek müsait olmayacağı fikri hâsıl oldu. Yetmiş Seferinde Fransızların Lyon'da ve ahîren Almanların Weimar'da yaptıkları vechile sulhün akdine kadar muvakkaten Meclis-i Millînin Anadolu-yı şahanede hükûmet-i seniyyenin tensib edeceği emin başka bir mahalde içtimai muvafık görüldü.
Meclis-i Millînin içtimaından sonra, derece-i emniyet ve mahfuziyeti taayyün edeceğinden emniyet-i tamme görüldüğü takdirde, cemiyet Heyet-i Temsiliyesinin ilgasıyla teşkilât-ı hazrasının hedef-i mesaisinin tâyini, balâda tasrih olunduğu vechile, kongre makamına kaim olacak olan içtima-ı mahsusta kararlaştırılacaktır. Mebusanın intihabında serbestî-i tam bulunması lüzumu hükûmetçe emredilmiş olması hasebiyle intihabatın icrasında, Cemiyet Heyet-i Temsiliyesince, müdahale vaki olmamaktadır.
Mebusan meyanında İttihat ve Terakki'ye mensup ve o devrin  siyasetinde zi-medhal eşhas bulunduğu takdirde bunların, İtilaf Devletlerince iyi bir nazarla görülemeyeceği tabi olduğundan bu kabil eşhasın mebus intihap edilmesine meydan verilmemek için Heyet-i Temsiliyece irşad suretinde suret-i münasipede bazı telkinat yapılması muvafık olacağı da düşünüldü ve muvafık görüldü. Bu babda kabulü arz olunan tarz merbuttur.
İşbu zabıtname iki nüsha olarak Amasya'da tahrir ve Bahriye Nazırı Salih Paşa Hazretleriyle Heyet-i Temsiliye Azay-ı muhteremesi arasında teati edildi.
Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Heyet-i Temsiliyesi namına M. Kemal    Hüseyin Rauf    Bekir Sami

Osmanlı yönetimi İstanbul'da toplanması şartıyla Meclis-i Mebûsan'ın açılmasını kabul etti.
Heyet-i Temsiliye'nin rızasını almadan barış görüşmesine gitmeme kararını reddetti.
İstanbul Hükümeti, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'ni ve Heyet-i Temsiliye'yi tanıdı.
Anadolu hareketi İstanbul hükûmetine karşı siyasal bir başarı kazandı.
İstanbul Hükûmeti, Atatürk'ün deyimiyle Anadolu'ya tabi olmak zorunda kaldı.
İstanbul Hükûmeti Heyet-i Temsiliye'yi tanımak istemedi.

Osmanlı İmparatorluğu–Amerika Birleşik Devletleri ilişkileri 1780'te başlamıştır.

4 Mayıs 1802'de Başkan Thomas Jefferson İzmir'de görev yapması için William Stewart adında bir Pensilvanyalıyı görevlendirdi. Syed Tanvir Wasti wrote in "Ahmed Rüstem Bey ve Bir Devrin Sonu ("Ahmed Rüstem Bey and the End of an Era") makalesinde "Bâb-ı Âli bu mevkiye resmen onay vermemiş ve o da asla resmiyet kazanmamış gibi duruyor" diye yazmıştı.
1800'lerin başlarında ABD, Berberi Savaşları'nda Osmanlı himayesi altındaki Berberi devleterine karşı savaşmıştı.
1831'de ABD, Osmanlı'ya ilk resmen onaylanmış elçisi David Porter'ı göndermiştir. Osmanlı ve ABD'nin birbirlerine temsilcileri bir dönem "orta elçi" (İngilizce: Envoy Extraordinary and Minister Plenipotentiary) seviyesindeydi. Sinan Kuneralp, Osmanlı'nın başta ülkeler arası mesafe sebebiyle bir elçilik açmak için "herhangi bir mantıklı gerekçesi" olmadığını yazdı. Wasti de "Osmanlı tarafında Washington, DC'ye diplomatik elçiler göndermek için gerçekten acele edilmiyordu" diye yazmıştı.
ABD'yi ziyaret eden ilk Osmanlı hükûmet yetkilisi, 1850'de altı ay boyunca oradaki tersaneleri gezen Emin Bey'di. İki Osmanlı yetkilisi ki bunlardan birisi Edouard Blak Bey'di, ABD'nin yükselişini hissetmiş ve 1850'lerde başarısız bir şekilde ABD'yle misyon açılmasını savunmuştu. ABD'deki ilk fahri Osmanlı konsolosluğu Mayıs 1858'de açıldı.
1866'da Osmanlı hariciye nâzırı Mehmed Emin Âli Paşa, o yıl Osmanlı'nın Fransa Büyükelçisi Safvet Paşa'nın bir teklifini inceledikten sonra ABD'de sefarethane açılması teklifini reddetti. Ancak nezâret, ABD konsolosu W.J. Stillman'ın ve diğer Amerikalıların Girit İsyanı (1866-1869) hakkındaki raporlarını yanıltıcı bularak fikrini değiştirdi ve bir karşı görüş bildirmeleri gerektiğine karar verdi. İmparatorluk, ilk daimi ABD elçisini 1867'de göndererek Washington, DC'deki Osmanlı Sefaretini açtı. Osmanlı, kendi diplomatik misyonlarını 1830'larda, ABD'ninkilerden yaklaşık 30 yıl sonra açtığı için Kuneralp'e göre Osmanlı, ABD'ye elçilik açmada "görece geç" kalmıştır.
Blak ilk Washington elçisiydi. Kuneralp'e göre Washington ataması Osmanlı hükûmeti için önemli sayılmıyordu, bu yüzden de bazı yetkililer atamaları reddediyor ve önemli sayılanlar bundan vazgeçiriliyordu. Örnek olarak bu teklifi sırasıyla 1867 ve 1912'de reddeden dönemin Floransa elçisi Rüstem Bey ile Osman Nizami Paşa'yı gösteriyordu. 1877'den ve tam büyükelçilik statüsünün öncesinden başlayarak 9 elçi sefâretin başına geçti ve bu pozisyona toplamda 13 elçi/büyükelçi getirildi.
1904'te Mustafa Şekib Bey Osmanlı'nın ilk ticare ataşe olarak Levanten Armand Guys'yi atanmasıyla ticari ilişkilerin arttırılmasını teklif etti.
1906'da ABD İstanbul'daki temsilini büyükelçilik seviyesine çıkardı.
19. yy sonlarından 1914'e dek Amerikan diplomasisinin en önemli özelliği Osmanlı İmparatorluğu'ndaki yüzlerce Protestan misyoneri korumasıydı.

II. Abdülhamid  Amerikanların Ermenilere yardım rica etmesinden hoşlanmadı ve sonuç olarak elçi Mustafa Şekib'in ehliyetini sonlandırdı ve misyonu büyükelçilik statüsüne çıkarmamaya karar verdi. Bu yüzden Şekib Bey  ehliyetini Başkan'a sunamamıştı. Şekib gündüz vakti uyuyor, personeli ABD yetkilileriyle ilgileniyordu. Kuneralp böylece "işlere yol verildiğini" belirtti.

1899'da Amerikan Dışişleri Bakanı John Hay, Osmanlı'daki Amerikan Yahudisi elçi Oscar Straus'a II. Abdülhamid'den Filipinler'deki Sulu Sultanlığı'nda yaşayan Müslüman Morolara bir mektup yazmasını rica etme görevi verdi.
Sultan, mektubunda onlardan Amerikan himayesine ve askeri yönetimine tabi olmalarını isteyecekti. Sultan kabul etti ki  Mekke aracılığıyla Sulu'ya gönderilecek olan mektubunu da iki Sulu şefinin Sulu'ya teslim etmesinden sonra Sulu müslümanları isyancılara katılmayı reddederek Amerikan egemenliği altına girmeyi kabul ettiler.
Abdülhamid, hilâfet makamını Sulu Sultanına işgalci Amerikanlara direnmemeyi ve onlarla savaşmamayı emretmek için kullanmıştı. Başkan McKinley, 1899 Aralık'ında 56. Kongre'nin ilk oturumunda yaptığı konuşmasında Sulu Morolarının yatıştırılmasındaki Osmanlı rolünden hiç bahsetmemişti, çünkü Sulu Sultanı'yla yapılan anlaşma 18 Aralık'a kadar Senato'ya sulumayacaktı. Sulu'nun ümmetçi ideolojisine rağmen Straus'un Batı ve Müslümanlar arasındaki düşmanlıklardan kaçınma isteğini hemen kabul etmişti. Sulu Sultanı'nı iknâ eden Osmanlı Sultanı olmuştu.

John P. Finley şöyle yazmıştır; "Bu gerçeklere gereken önemi verdikten sonra Sultan, Halife sıfatıyla Filipin Adaları'ndaki Müslümanlara Amerikalılarla herhangi bir düşmalığa girmeyi yasaklayan ve bu vesileyle Amerika yönetimi altında dinlerine hiçbir şekilde karışılmasına müsaade edilmeyeceğini söyleyen bir mesaj yaymıştır. Morolar bundan başka bir şey istemedikleri için Filipin isyanı sırasında Aguinaldo'nun ajanları tarafından yapılan tüm önermeleri reddetmişlerdir. Başkan McKinley yaptığı muazzam iş sebebiyle Mr. Straus'a şahsi bir teşekkür mektubu yollamış ve onun başarısı sayesinde Birleşik Devletler'in sahada en az yirmi bin taburu kurtardığını söylemiştir. Eğer okur, bunun adamlar ve milyon dolarlar bazında ne anlama geldiğini göz önüne almak için duraklarsa, kutsal savaşı engelleyen bu harika diplomasi eserine hayranlık duyacaktır." Müslümanlar emre itaat etti.
1904'te Amerikalılarla Moro Müslümanları arasında Moro İsyanı patlak verdi. ABD, Moro kadın ve çocuklarına karşı Moro Krateri Katliamı gibi mezalimlerde bulundu.

Jön Türk Devrimi 1908'de II. Abdülhamid'i tahttan indirerek ABD'ye daha yakın yetkilileri onun yerine getirdi. Washington'daki Osmanlı Sefaret 1909'da büyükelçilik tayin edildi ve ona ikinci sınıf kıdem verildi; o zamanlar Osmanlı İmparatorluğu büyükelçiliklerine önemine göre kıdem veriyordu.
William Howard Taft'ın başkanlığı sırasındaki Amerikan stratejisi askeri mücadelelerden ziyade ticari işlere girmekti ki bu politikaya Dolar Diplomasisi deniyordu. Bu, ABD büyükelçisi Oscar Straus'un muhalefeti ve Amerikan rekabeti görmek istemeyen yerleşik Avrupalı güçlerin baskıları karşısında Türklerin gösterdiği kararsızlık yüzünden Osmanlı İmparatorluğu'nda başarısız oldu. Amerikan ticareti küçük bir etmen kaldı.

1916'ya dek, I. Dünya Savaşı boyunca Henry Morgenthau, Sr. Osmanlı'daki ABD büyükelçisiydi. Morgenthau, iktidardaki Üç Paşalar'ı Ermeni Kırımı sebebiyle eleştiriyor ve Ermeniler için yardım almaya çalışıyordu. Halep konsolosu Jesse B. Jackson da Ermenilere yardım etti. Morgenthau'nun yerine Abram Isaac Elkus geldi ve 1916-17'de hizmet verdi.
4 Nisan 1917'de ABD, Almanya'ya savaş ilan etti. 20 Nisan 1917'de de Osmanlı ABD'yle diplomatik ilişkilerini kesti. ABD asla Osmanlı'ya savaş ilân etmedi. 1927'de Osmanlı İmparatorluğu'nun mirasçısı olan Türkiye'yle normal diplomatik ilişkiler yeniden kuruldu.

Osmanlı'daki ABD diplomatik misyonları:

İstanbul – Sefarethane/Büyükelçilik
Halep
Konsolos: Jesse B. Jackson
Beyrut
Bursa
Harput (bugünkü Elazığ)
1 Ocak 1901'de konsolosluk görevinde Dr. Thomas H. Norton  ile başladı; ABD diplomatik ağını yeni yeni geliştirdiği için uluslararası ilişkilerde daha önce hiç deneyimi olmayan bu kişi atanmıştı. Konsolosluk, misyonerlere yardım için kurulmuştu. Osmanlı Dahili Emniyet Nezâreti ona bir teskire (seyahat izni) vermişti, ama Hariciye Nezâreti başta konsolosluğu tanımayı reddetti. Bina üç katlıydı, bir duvarı ve dut ağaçlarıyla dolu bir bahçesi vardı. Leslie A. Davis 1914'te Harput konsolosu oldu; Davis bu görevi "dünyadaki en ücra ve erişilmezlerinden biri" olarak tanımladı. Davis, Ermeni Kırımı'na şahit oldu. Davis, konsolosluk binasında 20 kadar Ermeniyi sakladı. Görevi, 1917'de Osmanlı-ABD ilişkilerinin kesilmesiyle sonlandı.
Kudüs
Mersin
Samsun
Smirni (bugünkü İzmir)
Osmanlı'nın ABD'ye misyonları:

Washington (Büyükelçilik) – "İkinci sınıf büyükelçilik" olarak sınıflandırılmıştı.
New York (Başkonsolosluk)
1880'lerden sonra Osmanlı karşıtı eylemleri izlemek amacıyla kuruldu. Eskiden sadece fahri konsolosluğu olan New York, Osmanlı'dan giderek daha fazla göç alıyordu. Omsnalı sefiri Aleksander Mavroyeni tam bir başkonsolosluk açılmasını savunmaktaydı ve daha sonra Omsnalı için New York'un Washington, DC'den daha büyük diplomatik önemi olduğunu savunarak Osmanlı hükûmetinden New York'ta bir viskonsül açılmasını istedi. New York'taki konsolosluklar Washington'dakilerle güç mücadelesine girmeye başladı. Kuneralp, New York başkonsolosu Refet Bey ve şahsi Washington elçisi Yusuf Ziya Paşa arasındaki mücadelenın "neredeyse epik boyutlar aldığını" yazmıştır.
Boston (Başkonsolosluk)
1910'larda, Osmanlı'nın Amerikalı Ermenileri izleyebilmesi amacıyla kuruldu.
ABD'deki fahri Osmanlı konsoloslukları:

Baltimore
William Grange fahri konsolosluk yaptı, (Blak tarafından seçilmişti).
Boston (sonra yerine bir büyükelçilik geldi)
Joseph Yazidiji, bir Osmanlı vatandaşı, fahri konsolostu.
Chicago
New Orleans
J. O. Nixon fahri konsolostu, (Blak tarafından seçilmişti)
New York (sonra yerine bir büyükelçilik geldi)
Philadelphia
San Francisco
Washington DC/Baltimore (sonra yerine bir  sefarethane/büyükelçilik geldi)
George Porter, Mayıs 1858'de Washington, DC ve Baltimore'da fahri konsolos oldu.

Edouard Blak Bey - 1867
Grigori Aristarhi Bey
Hüseyin Tevfik Paşa
Aleksander Mavroyeni Bey
Mustafa Tahsin Bey – Görevine başladıktan kısa bir süre sonra veremden hayatını kaybetti
Ali Ferruh Bey
Mustafa Shekib Bey
Muhammed Ali el-Abid nâm-ı diğer Mehmed Ali Bey
Hüseyin Kazım Bey - İlk büyükelçi olarak atandı
Yusuf Ziya Paşa
Ahmet Rüstem Bey nâm-ı diğer Alfred de Bilinsky – ABD'ye gönderilen son Osmanlı Büyükelçisi.
Osmanlı hükûmeti, I. Dünya Savaşı başladıktan sonra misyona Hüseyin Bey adlı bir maslahatgüzarla devam etmeyi seçti. Bu atama da 1917'de diplomatik ilişkilerin kesilmesiyle sona erdi.
Kuneralp'a göre bu  yetkililer "ilginç kişiliklerdi" ama aralarında "bir Wellington Koo" yoktu ve Osmanlı hükûmeti bu elçiliği önemli görmediği için "diplomatik kariyerlerinde sivrilmediler. Başkatip Sıtkı Bey'in karısı Madame Bey'in de Amerikan sosyal hayatına katılması sebebiyle aslında ABD'deki Os

Amerikan emperyalizmi terimi, Amerikan siyasi, ekonomik, kültürel, medya ve askeri etkisinin Amerika Birleşik Devletleri sınırlarının ötesine yayılmasıdır. Bu terim ilk kez Meksika-Amerika Savaşı sırasında, 1846 yılında kullanılmıştır. Yorumcuya bağlı olarak, doğrudan askeri fetih yoluyla emperyalizmi içerebilir; gambot diplomasisi; eşit olmayan antlaşmalar; tercih edilen grupların sübvansiyonu; Rejim değişikliği; veya özel şirketler yoluyla ekonomik nüfuz, ardından söz konusu çıkarlar tehdit edildiğinde potansiyel olarak diplomatik veya zorlayıcı müdahale olabilir.

Amerikan emperyalizmini ve yayılmacılığını devam ettiren politikaların genellikle 19. yüzyılın sonlarında "Yeni Emperyalizm" ile başladığı kabul edilir, ABD kendisini ve topraklarını hiçbir zaman resmi olarak bu şekilde tanımlamamış olsa da Max Boot, Arthur M. Schlesinger Jr. ve Niall Ferguson ve diğer yorumcular ABD'yi yeni sömürgecilik uygulamakla suçladılar—bazen hegemonyanın modern biçimi olarak tanımlanır— gayri resmi bir imparatorlukta askerî güç yerine ekonomik gücü kullanan; "yeni sömürgecilik" terimi zaman zaman modern zaman emperyalizmi ile çağdaş bir eşanlamlı olarak kullanılmıştır.
ABD'nin yabancı ülkelerin içişlerine müdahale edip etmeyeceği sorusu, ülke tarihi boyunca iç siyasette çok tartışılan bir konu olmuştur. Müdahaleciliğin karşıtları, ülkenin kökeninin denizaşırı bir krala isyan eden eski bir koloni ve Amerikan değerleri olan demokrasi, özgürlük ve bağımsızlık olduğuna işaret ettiler. Tersine, müdahaleciliğin ve emperyalist olarak etiketlenen Amerikan başkanlarının destekçileri - özellikle Andrew Jackson, James K. Polk, William McKinley, Theodore Roosevelt ve William Howard Taft - ticaret ve borç yönetimi gibi Amerikan ekonomik çıkarlarını geliştirmenin gerekliliğini öne sürerek çeşitli ülkelerdeki müdahaleleri (veya tümünün ele geçirilmesini) haklı çıkardı; 1823 tarihli Avrupa karşıtı Monroe Doktrini'nde ortaya çıkan Batı Yarımküre'de Avrupa müdahalesinin (sömürge veya başka türlü) engellenmesi; ve dünya çapında "düzeni" korumanın faydaları yer alıyordu.

Amerikan Emperyalizmi terimi ilk kez Meksika-Amerika Savaşı sırasında, 1846 yılında kullanılmıştır. Sovyetler Birliği kurulduktan sonra ABD başkanı Wilson, Sovyet Rusya'ya yabancı müdahalesini özendirenlerin başında gelmiştir.

Dönemlere rağmen Yerli Amerikalılarla savaşlar, yerli topraklara doğru genişleyen Amerikalı sömürgeciler için önemli toprak kazanımlarıyla sonuçlandı. Yerli Amerikalılarla savaşlar aralıklı olarak bağımsızlıktan sonra devam etti ve Avrupalı-Amerikalı yerleşimci için Kızılderililerin çıkarılması olarak bilinen bir etnik temizlik kampanyası kazanıldı. Bu topraklar kıtanın doğu tarafında daha değerli bir bölgeydi.
George Washington, 1800'lere kadar süren bir Amerika Birleşik Devletleri müdahaleciliği politikası başlattı. Amerika Birleşik Devletleri, daha fazla Avrupa sömürgeciliğini durdurmak ve Amerikan kolonilerinin daha da büyümesine izin vermek için 1821'de Monroe Doktrini'ni ilan etti, ancak Pasifik Okyanusu'na bölgesel genişleme arzusu Manifest Destiny doktrininde açıktı. Devasa Louisiana satın alımı barışçıldı, ancak 1846'daki Meksika-Amerika Savaşı, Meksika topraklarının ilhakı ile sonuçlandı. Öğeler ABD yanlısı genişlemeye çalıştı. Meksika ve Orta Amerika'daki cumhuriyetler veya ABD eyaletleri; 1855'te Nikaragua'ya müdahale etti. Teksas Senatörü Sam Houston, Senatoda "Birleşik Devletler'in Meksika, Nikaragua, Kosta Rika, Guatemala, Honduras ve San Salvador eyaletleri üzerinde etkin bir koruyuculuk ilan etmesi ve sürdürmesi" için bir karar bile önerdi. ABD'nin Meksika ve Karayipler'e yayılması fikri, köle devletlerin politikacıları arasında ve ayrıca Nikaraugual8 Transit'teki (Atlantik ve Pasifik Okyanusları'nı Panama Kanalı'ndan önce birbirine bağlayan yarı kara ve ana ticaret yolu) bazı iş adamları arasında popülerdi. Başkan Ulysses S. Grant 1870'te Dominik Cumhuriyeti'ni ilhak girişiminde bulundu, ancak Senatonun desteğini alamadı.
Müdahale etmeme İspanya-Amerika Savaşı ile tamamen terk edildi. Amerika Birleşik Devletleri, İspanya'nın geri kalan ada kolonilerini satın aldı ve Başkan Theodore Roosevelt, Filipinler'in alınmasını savundu. ABD, Latin Amerika'yı Roosevelt Corollary altında denetledi ve bazen orduyu Amerikan ticari çıkarlarını desteklemek için kullandı. Emperyalist dış politika Amerikan halkıyla tartışmalıydı ve iç muhalefet Küba'nın bağımsızlığına izin verdi, ancak 20. yüzyılın başlarında ABD Panama Kanalı bölgesini ele geçirip Haiti ve Dominik Cumhuriyeti'ni işgal etti. Amerika Birleşik Devletleri, Latin Amerika için İyi Komşu politikası da dahil olmak üzere, I. Dünya Savaşı'ndan sonra müdahaleci olmayan güçlü bir politikaya geri döndü. Dünya Savaşı'ndan sonra, Japonya'ya karşı mücadele sırasında ele geçirilen birçok Pasifik adasını yönetti. Kısmen bu ülkelerin ordularının tehdit edici bir şekilde büyümesini önlemek ve kısmen de Sovyetler Birliği'ni kontrol altına almak için ABD (aynı zamanda NATO'nun bir parçası olan) Almanya'yı ve Japonya'yı (Karşılıklı Barış Antlaşması aracılığıyla savunma sözü verdi) daha önce savaşta mağlup etmişti. Şimdi bağımsız demokrasiler olmasına rağmen ABD, her ikisinde de önemli askeri üslere sahiptir.
Soğuk Savaş, Amerikan dış politikasını komünizme karşı koyma yönünde yeniden yönlendirdi ve hâkim ABD dış politikası, nükleer silahlı bir küresel süper güç rolünü benimsedi. Truman Doktrini ve Reagan Doktrini ABD'nin misyonu özgür olan insanları demokratik olmayan bir sisteme karşı korumak olarak tanımlamasına rağmen, anti-Sovyet dış politika zorlayıcı ve ara sıra örtülü hale geldi. ABD'nin rejim değişikliğine katılımı, İran'ın demokratik olarak seçilmiş hükümetini devirmesi, Küba'daki Domuzlar Körfezi istilası, Grenada'nın işgali, zorlu dış seçimler, uzun ve kanlı Vietnam Savaşı, "güç küstahlığı" ve uluslararası hukuk ihlalleri konusunda yaygın eleştirilere yol açtı. ABD'yi yeni sömürgecilik biçimi ile suçlayan Martin Luther King Jr. ile birlikte bir "imparatorluk başkanlığından" çıkıldı.
Birçoğu, Kuveyt'in düşmanca işgalini tersine çevirmesine rağmen, Soğuk Savaş sonrası 1990-91'i Körfez Savaşı'nın ABD petrol çıkarları tarafından motive edildiğini gördü. 2001'deki 11 Eylül saldırıları sonrasında, ABD saldırganları barındıran Taliban'ı devirmek için Afganistan'ı işgal ettiğinde emperyalizmle ilgili sorular yeniden gündeme geldi ve Irak 2003'te savaşa girdi. ABD yanlış bir şekilde kitle imha silahlarına sahip olduğunu iddia etti. İşgal, Irak'ın Baasçı hükümetinin çökmesine ve Geçici Koalisyon Otoritesi ile değiştirilmesine yol açtı. İşgalin ardından, Koalisyon güçlerine ve yeni seçilen Irak hükûmetine karşı bir ayaklanma başladı ve Irak'ta mezhepsel iç savaş meydana geldi. Irak Savaşı, ülkenin petrol endüstrisini on yıllardır ilk kez ABD firmalarına açtı ve birçoğu işgali savundu ve uluslararası hukuku ihlal etti. 2018 itibarıyla her iki savaşta da yaklaşık 500.000 kişi öldürüldü.
Bölgesel edinim açısından, Birleşik Devletler bitişik olmayan Alaska da dahil olmak üzere Kuzey Amerika kıtasındaki tüm satın alımlarını (oy haklarıyla) entegre etti. Hawaii ayrıca anakara ile eşit temsil edilen bir eyalet haline geldi, savaş sırasında elde edilen diğer ada yetki alanları Guam, Porto Riko, Virjin Adaları, Amerikan Samoa ve Kuzey Mariana Adaları'dır. (Federal hükûmet, 1993'te resmi olarak Hawaii hükûmetinin devrilmesi nedeniyle özür diledi.)
Soğuk Savaş sırasında diplomatik ilişkileri koparan Küba'ya askeri üs hakları karşılığında federal hükûmet programlarında yer teklif edildi. Amerika Birleşik Devletleri, II. Dünya Savaşı'ndan sonra (1934'te Tydings–McDuffie Yasası ile Filipinler için on yıllık bir bağımsızlık geçişini başlatmış olarak) Avrupa'nın sömürgesizleştirme savunucusuydu. Buna rağmen, ABD'nin bir "Amerikan Yüzyılı"nda gayri resmi bir küresel öncelik arzusu, onları ulusal kurtuluş hareketlerine itti. Amerika Birleşik Devletleri şimdi Yerli Amerikalılara vatandaşlık verdi ve bir dereceye kadar kabile egemenliği tanıdı.

ABD toprak bakımından en geniş haline II. Dünya Savaşı'nın hemen sonrasında Almanya ve Avusturya ile Uzak Doğu'da Japonya teslim olunca Filipinler'in bağımsızlığının hemen öncesinde ulaştı.

CIA, Suriye'nin seçilmiş hükûmetini deviren askerî darbeyi destekledi.

CIA, İran'da demokratik yollarla seçilmiş Musaddık hükümetinin devrilmesine yardımcı oldu. Musaddık, İngiliz petrol şirketlerinin elindeki tesisleri kamulaştırmıştı. Musaddık devrildikten sonra, İran'da 25 yıl süren ve İran halkının binlerce insanının ölümüne neden olan Şah Muhammed Rıza Pehlevi diktatörlüğüne yol açılmış oldu.

Mısır sosyalist ülkelerden de silah almaya başlayınca, ABD, Asvan barajı için Mısır'a taahhüt ettiği mali yardımı kesti. Aynı yıl, İsrail, İngiltere ve Fransa Mısır'ı işgal etti. ABD işgali desteklemedi, ama NATO üyesi ülkelerin işgale katılması, bölgedeki Amerikan düşmanlığını körükledi.

Amerikan birlikleri, 'istikrarı' korumak amacıyla Lübnan'a askerî müdahalede bulundu.

Iraklı lider Abdülkerim Kasım'a karşı başarısız bir suikast girişiminde bulundu.

Amerika, Irak Baas partisine öldürülecek komünistlerin listesini verdi. 70'li yıllarda Saddam Hüseyin'in başkan olacağı Baas partisi, listede yer alan komünistlerin tümünü katletti.

ABD, Birleşmiş Milletler 244 nolu Güvenlik Konseyi kararının uygulanmasına yönelik bütün çabaları bloke etti. 244 nolu karar, 1967 Arap-İsrail savaşından sonra İsrail'in işgal ettiği topraklardan geri çekilmesine yönelikti.
Suriye'nin Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ)'yü desteklemesi durumunda, 1970 yılında İsrail ve ABD, Ürdün'e destek olmak üzere müdahale etmeye hazırlanıyordu.

ABD, Enver Sedat'ın 1972'de İsrail ile Mısır arasında bir barış anlaşması imzalanması yönündeki gayretlerini engelledi.

1973'te ABD'nin İsrail'e verdiği askeri yardım, Suriye ve Mısır'la yapılan savaşın kaderini değiştirdi.

ABD, Irak'taki Kürt ayaklanmasını önce destekledi. İran, 1975'te Irak'la anlaşmaya varıp sınırları kapatınca, Irak, Kürtlere karşı katliama girişti. Amerika, katliamdan kaçan 

Antep Kuşatması, Kuvâ-yi Milliye ile Fransa arasında gerçekleşen, Kuvâ-yi Milliye'nin 10 ay süren direnişinin ardından 9 Şubat 1921 tarihinde şehrin Fransızların eline geçmesiyle sonuçlanan kuşatma. Kuşatma sırasında Fransız ordusunun 70.000-80.000 kadar top mermisi ile şehri bombardımana tutması sonucu 8.000 bina harap oldu ve bir o kadar bina da hasar gördü. 6.000 üzerinde Türk (çoğu sivil) öldü.

İngilizler mütarekeden hemen sonra 1 Kasım 1918'de Irak'taki güçlerini toplayarak Musul'a girdiler. 6 Aralık'ta bir Hint taburu ve İngiliz süvari bölüğü Kilis'i işgal etti. İdadi binasına yerleştiler ve bütün haberleşmeyi denetim altına aldılar. Bu arada mütarekenin sonunda Kilis'e dönen Ermeniler, Müslüman halka düşmanca bir davranış içine girdiler. Ermenilerin de desteği ile İngilizler halka baskı yapıyorlardı. Antep bölgesinde toparlanan Ermenilerin birçoğu da diğer bölgelerden kaçan, memleketine dönemeyen kişilerden oluşmuştu. Yabancılarla birlikte Ermeni mevcudu Türk mevcudunu aşmıştı. İngiliz askerleri Antep'e 17 Aralık 1918'de girdiler. İşgal birliği süvariler için yem ihtiyacını karşılamak maksadı ile geldiklerini açıklamışlardı. Ancak esas sebep bu gibi gözükmüyordu. 23 Ocak 1919'da il hükûmet konağı İngilizler tarafından işgal edildi. Şehrin ileri gelenleri ve aydınları çeşitli bahanelerle Halep ve Mısır'a sürülüyordu. 15 Mart 1919'da on beş gün süre ile dükkân kapama ve sokağa çıkma yasağı uygulandı. Kilis ve Antep halkı bu işgale karşı boyun eğmeyip protesto mektubu hazırladılar.
Antep'te işgali kınayan bir miting düzenlendi.Mitingde konuşan Belediye Başkanı Lütfi Bey halkın bu işgali kabul etmediğini haykırdı. Mitingin hemen ardından Bülbülzade Hacı Abdullah Efendi'nin önderliğinde "Cemiyet-i İslamiye" teşkilatı kuruldu.

İngilizlerin Antep'i işgali yaklaşık 1 yıl sürdü. Fransızlar bu duruma tepki gösterdiler. 1919 Eylül'ünde yapılan antlaşmayla İngilizler Musul üzerindeki "nezaret hakkı"ndan vazgeçtiler. Önce Suriye'yi, daha sonra da Antep, Urfa ve Maraş'ı boşalttılar. Sonrasında Fransız birlikleri 29 Ekim 1919'da Kilis'i, 5 Kasım 1919'da da Antep'i işgal ettiler. İşgale katılan Fransız askerleri arasında, bölgeden daha önce göç eden Ermeniler de vardı. İşgal sırasında Fransızlar Senegalli askerlerden oluşan avcı bölüklerini de kullandılar. Antep halkı Fransızların Adana'da Türk halkına yaptıkları zulüm ve işkenceyi iyi bildikleri için işgale tepki gösterdiler. Fransızlar bu duruma aldırmadıkları gibi resmi binalara Türk bayrağının çekilmesini de yasakladılar.
Kapılara, bölgenin adının "Kilikya" olarak değiştirildiğini bildiren yazılar astılar. Bir Ermeni tercüman eşliğinde Fransızların Akyol Karakolu'ndaki Türk bayrağının indirilmesi Antep halkı üzerinde bomba tesiri yaptı. Bu baskılara karşı Diyarbakır 13. Kolordu Komutanı Miralay Ahmet Cevdet Bey de tepki gösterdi. Art arda protesto mektupları yolladı. Bundan sonra Mehmet Kamil adlı küçük bir çocuğun annesini Fransız askerlerinin sarkıntılık etmesinden korumak için uğraşırken askerler tarafından öldürüldü. Halk bu olaya büyük tepki gösterdi. Fransız komutan Saint Mari katillerin yakalanacağını haber verdi ve Kamil'in babasına kan parası teklif ettiyse de babası Ökkeş Ağa teklifi reddederek, "Oğlum şehit edildi. Milletim intikamını alacaktır. Ben çocuğumu para ile satacak vicdansız bir baba değilim," karşılığını verdi. (Şehitkamil Olayı)
4 Eylül 1919'da yapılan Sivas Kongresi'ne Antep adına Kara Vasıf Bey katıldı. Buradaki cemiyetlerin birleşmesi kararından sonra "Cemiyet-i İslamiye", "Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Antep Şubesi" adını aldı. Cemiyet Aralık 1919'a kadar bölgedeki tüm Müslüman halkı üye olarak kaydetmişti.
Bu arada Pazarcık'a gelen Kılıç Ali ile de temas halinde bulunuluyordu.
30 Aralık 1919'da Antepliler, Ermeni ve Fransızlara karşı büyük bir gövde gösterisi yaptılar. O zamanki Fransız karargâhının önünden geçerek belediye binası önünden başlayan yürüyüşü tekrar burada bitirdiler. Şehirde savaş havası hakimdi. Türk mahallelerinde kalan Ermeniler taşınıyorlardı.
Fransız işgalinde ve sonrasında yaşananların özeti:

Şahin Bey Savaşları
Karayılan Savaşları
Akbaba Savaşları
Mütareke (ateşkes) isteği
İkinci Savaş Dönemi
Karatarla Camii Toplantısı
Son Savaş
Şehrin Teslimi
TBMM tarafından "Gazi" unvanının verilmesi

Fransa'nın 1 Nisan 1919'daki Antep'i işgal etmesinden sonra, 1920 yılının Nisan ayı başında Türk Milli kuvvetleri kentte bir ayaklanma başlatarak Fransızlara karşı direnişe geçti. Şehrin denetimini ele geçirerek Fransız askerlerini Antep'ten çıkardı. Bunun üzerine Fransa Suriye'den de getirdiği yeni kuvvetlerle Antep şehrini kuşattı. 10 ay süren kuşatma sırasında Antep'e erzak ve mühimmat yardımı yapılamadı. Şehirde açlık ve susuzluk en üst seviye çıktı. Bunun üzerine 9 Şubat 1921 tarihinde şehir Fransa birliklerine teslim oldu.
Batı Cephesi'nde Yunanlara karşı Sakarya Meydan Muharebesi'nin kazanılmasından sonra Fransa ile imzalanan Ankara Antlaşması ile Fransa bölgeyi Türkiye'ye geri verdi. Böylece Antep çatışmasız geri alınmış oldu.

Antep Savunması hakkında ayrıntılı bilgi ve resimler içeren internet sitesi. 3 Haziran 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kartaca İmparatorluğu veya daha bilinen şekilde Kartaca, (Latince: Carthago), MÖ 814 yılında Tunus yarımadasında kurulmuş olan bir Fenike kolonisi ve şehir devletidir. Bu şehir devletinin siyasî etki alanı MÖ 7. yüzyıldan MÖ 3. yüzyıl kadarki dönemde Kuzey Afrika sahillerinin büyük bir kısmı ile İber Yarımadası'nın sahillerinin büyük bir kısmını ve batı Akdeniz adalarını ihtiva etmekte idi.
Kartaca şehrinin ismi, Fenike dilinde Kart-hadaşt yani "Yeni Şehir" anlamına gelmektedir. Kart Hadaşt, 22 sessiz harften oluşan Fenike alfabesiyle QRT-HDST olarak yazılmaktadır. Kartaca'nın MÖ 814'te kurulduğu tahmin edilmektedir. Bir tarihçi şehrin kuruluşu hakkında bilgileri şöyle vermektedir:

Yakın bir zamanda, Kartaca'da arkeolojik kazılarda bulunan en eski katlardaki bulguların üzerinde uygulanan radyokarbon tarihleme analizi bu Sür şehri kolonisinin kuruluşunun Josephus ve Timesus tarafından antik tarihlerde verilen şehir kurulma tarihleri ile hemen hemen çakıştığını ortaya çıkartmıştır. 

Kurulduğu zamanda modern Lübnan'da bulunan Sur şehrinin bir kolonisi olan Kartaca, takriben MO 650 yıllarında bağımsızlık kazanmış ve Batı Akdeniz'de kurulmuş bulunan diğer Fenike yerleşkeleri üzerinde MÖ 3. yüzyıl sonlarına kadar devam eden bir politik hegemonyayı kurmuştur. Bu şehrin en şaşaalı döneminde Kartaca tüm Akdeniz'de yayılmış olan ticaret kolonileri ile yapılan denizler arası ticaretin en önemli merkezi olmuştur.
Kartaca'nın tarihinin mühim bir kısmında Kartaca ile Akdeniz'de bulunan diğer önemli siyasi birimler olan Sicilya'da bulunan Grek "Magna Grekya" ve Roma Cumhuriyeti ile devamlı karşılıklı düşman olmuşlardı. Bu düşmanlık çok geçmeden iki taraf arasında bir seri askeri savaşın ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu savaşlara Sicilya Savaşları ve Pön Savaşları adı verilmektedir. Bu önemli çatışma ve savaşlar yanında Kartaca şehrin kurulduğu yerlerde ve yakın bölgede daha önceden de yaşamış olan ve Kartaca hegemonyası altına girmeyi gayet zoraki olarak kabul eden Berber kavimleri ile de çatışmak ve çarpışmak zorunda kalmıştı. MÖ 146'da son Pön Savaşı olan Üçüncü Pön Savaşı'nda Romalılara mağlup düşen Kartaca şehri, Romalılar tarafından yakılıp yıkılmış ve şehrin kurulduğu yerler saban ile sürülüp tuz dökülerek kıraç, kırsal alan haline getirilmiş ve Romalılar askerî güçleri tarafından istila ve işgal edilmiştir. Bundan sonra Fenikelerin kurduğu koloni şehir-devletlerin hemen hemen hepsi ve eski Kartaca kolonileri ve ticaret merkezleri Romalılar ellerine geçmiştir.

Bugün için Kartaca ile ilgili yazılı kaynaklar, Romalı ve Yunan tarihçilerin çalışmalarıyla sınırlıdır. Gerek Kartacalıların gerekse de Fenikelilerin yazılı belgeleri için papirüs kullanmaları ve bu malzemenin zaman içinde dağılması sonucu, Kartaca ve Fenike yazılı kaynakları zamanımıza kadar ulaşmamıştır. Bu sonuçta kuşkusuz Pön Savaşları sonunda Roma ordusunun Kartaca'yı yakıp yıkmasının da etkisi vardır. Hem Antik Yunanistan hem de Roma İmparatorluğu'nun, Kartaca ile tarihin büyük bir bölümünde Akdeniz ticareti için rekabet halinde olmaları ve bu rekabetin sıcak çatışmalara varmış olması nedeniyle bu Antik Yunan ve Antik Romalı tarihçilerin çalışmaları büyük ölçüde önyargılı çalışmalardır.

Fenikeliler ticaret gemi filolarına emniyetli limanlar sağlamak; kurdukları koloni yakınlarındaki arazilerdeki doğal kaynaklar üzerinde bir Fenikeli tekeli kurmak ve dışarıdan bir başka gücün yaptıkları serbest ticarete müdahale etmemesini sağlamak hedefleri ile Akdeniz sahillerinde birçok koloni şehirleri kurmuşlardır. Bu kolonileri kurmalarına iten başka faktörler ise koloni etrafında ortaya çıkan ticaret mallarına talepleri sağlamak ve eğer koloni bulunmazsa yerlilerle ticaret etmek için yerli idarecilere ödemeleri gereken yüksek baclar, vergiler, tazminatlar ve hatta rüşvetlerden kaçınmak olduğu da belirtilmiştir. Ayrıca bu kolonileri kurmakla Fenikelilerin asıllarının gelmiş olduğu Lübnan ve Suriye'de Sur], Sidon ve Biblos şehirlerini ellerine geçiren bir seri yabancı imparatorluklara yüksek vergiler ve tabiyet yapmaktan kaçınabilmekte idiler. Bunların yanında ticaret yaptıkları Akdeniz limanlarının kendilerine deniz ticaretinde rakip olan antik Yunan koloniciler tarafından ele geçirilip kolonize edilmesini de önlemekte olmaktaydılar.
Fenikelilerin Lübnan ve Suriye'de asıl şehirlerinde ve kurdukları kolonilerde bulunan insan gücü kaynağı gayet sınırlı olduğu için kurdukları koloni şehirler bulundukları arazide kendi kendilerine yaşayabilecek kadar büyük olmamaktaydı. Nispeten küçük de olsalar kendi kendilerine geçinebilmek için bu nispeten küçük nüfuslu koloniler etraflarındaki yerli halka ve denizaşırı ticaret yapmaya dayanmaları elzem olmakta idi. Fenikelilerin Akdeniz etrafında kolonilerinin nüfusları genellikle 1000 kişiden daha küçük olduğu ve buna istisnanın ancak Kartaca ve birkaç diğer koloni şehir olduğu belirtilmektedir.

Strabo, Surlu Fenikelilerin batı Afrika sahillerinde üçyüz kadar koloni bulduklarını bildirmekle beraber bunun büyük bir abartma olduğu gayet açıktır. Gerçekten Surlular Tunus, Fas, Cezayir, İber Yarımadası ve bunlara kıyasla gayet az sayıda çok kurak Libya sahillerinde koloniler kurmuşlardır. Fenikeliler Akdeniz Adalarında (Kıbrıs, Sardinya, Korsika, Balear Adaları, Girit ve Sicilya'da) gayet aktif olmuşlardı. Avrupa anakarasında modern İtalya'da Cenova ve modern Fransa'daki Marsilya şehri de Fenikeliler kolonileri olarak kurulmuşlardır. Girit'te ve Sicilya'da kurulan Fenike kolonileri tarihlerinde devamlı antik Yunanlarla çatışma halindeydiler ama Fenikeliler Sicilya'yı da sınırlı dönem kontrolleri altında bulundurmuşlardır.
Önce Surluların bir kolonisi iken, sonradan Kartaca bağımsızlık kazandı. Bundan sonra Akdeniz'in büyük bir kısmı Kartaca'nın liderliği ve koruması altında kaldı. Bir koloni olarak kurulan Kartaca sonradan kendine bağlı yeni koloniler bulmak için Akdeniz'e yayıldı. Bu yayılma ile kendine ait koloniler kurdu ve bunlara Kartaca'dan göçmenler göndermeye ve yerleştirmeye başladı.
Kartaca'nın gönderdiği kendi kolonici göçmenler sadece Kartaca'nın kendi kurduğu yeni kolonilere yerleşmekle kalmamıştır. Lübnan'da Sur ve Sayda şehirlerinin siyasi ve iktisadi güç kaybetmelerinden dolayı onların kurduğu eski denizaşırı kolonilerinin bazıları çökme tehlikesi geçirmeye başlamışlardı. Kartaca bu çökmekte olan eski kolonilere de Kartaca'dan koloniciler gönderdi ve bu yeni Kartaca yerleşenleri eski kolonileri yenileştirmeye gayret ettiler.
İlk Fenikeliler kolonileri İber Yarımadasındaki maden zenginliklerini Doğu Akdeniz'e ulaştırmak için mümkün olan iki rotanın geçtiği sahillerde kuruldu. Bu rotalardan birisi Kuzey Afrika sahillerini takip etmekte idi. Diğeri ise adalara uğrayarak gitme tarzında olup Sicilya, Sardunya ve Balear Adaları rotası idi. Fenikeliler kolonileri için merkez, Lübnan'daki Sur liman şehri idi.
Kartaca bir liman şehri ve ulaşım merkezi olduğu gibi ekonomi ve politika merkezi "hub" idi. Bu şehrin iktidar gücü Babilliler tarafından yapılan birkaç şehir kuşatmasından sonra  ve Pers Ahameniş İmparatorluğu hükümdarı olan II. Kambises'e şehir gönüllü olarak teslim olup Pers İmpartorluğu'nun bir parçası olmasıyla ile gittikçe önemini kaybetti.
MO 322'de Büyük İskender'in Sur şehrini eline geçirmesi ile bu şehrin son merkezlik kıvılcımları bile söndürüldü. Sur'un yerine ulaşım, ticaret, ekonomi ve politik merkez olma nitelikleri önce Sayda liman şehrine geçti. Çok geçmeden de Sur şehrinin Kuzey Afrika sahilinde Tunus'ta kolonisi olan Kartaca önemli merkez oldu.
Her Sur veya Sayda kolonisi Lübnan'daki ana şehre tazminat vermekteydiler ama Sur ve Sayda kolonilerinin direkt kontrolünü ellerine almamışlardı ve koloniler genel olarak özerkti. Fakat Kartaca şehri önem kazanınca bu tip idare şekli değişti. Kartacalılar kendilerine ait olan her bir koloniyi doğrudan doğruya idare etmeyi prensip edinmişlerdi. Bundan dolayı her Kartaca kolonisine bir Kartaca Hakimi atanmaktaydı ve bu Hakim Kartaca adına o koloniyi idare etmekte idi. Bu doğrudan doğruya Kartaca kontrolü, her koloni tarafından sevilerek kabul edilmemekteydi. Pön Savaşları çıktığı zaman İber Yarımadasında bulunan Kartaca kolonilerinin bazıları Kartaca hegemonyasından çıkmış ve Roma Cumhuriyeti ile müttefik olmuşlardı.

Antik Roma ile Kartaca arasındaki ilk ilişkiler barışçıl olmuştu. Antik tarihçi Polybios'un  bildirdiğine göre MÖ 509, MÖ 348 ve MÖ 306 tarihlerinde Kartaca Cumhuriyeti ve Roma Cumhuriyeti arasında barış antlaşmaları imzalanmıştır. MÖ 509'da Kartaca ile Antik Roma arasında bir antlaşma ile her iki devletin etkileme alanları belirlenmiş ve ticaret ilişkileri de açıkça ortaya koyulmuştur. Bu bilinen MÖ 509 antlaşması metni bu dönemde Kartaca'nın Sardunya ve Sicilya adaları üzerinde siyasi kontrolü bulunduğunu gösteren elimize geçen ilk yazılı belgedir. Bu antlaşma ile Kartaca'nın Kuzey Afrika'dan ticareti garantilenmiş ve Roma ve müttefiklerinin İtalya'da ticaret yapmalarının talana maruz kalmayacağı da kabul edilmiştir.
MÖ 348 ve MÖ 306 antlaşmaları daha önceki MÖ 509 antlaşmasının bir teyidi şeklindedir. İlk ve ikinci antlaşma arasındaki döneme nispetle ikinci ve üçüncü antlaşmalar arasındaki dönemin kısa olması MO 4. yüzyılda Akdeniz'de hegemonyası olan Kartaca ile Roma Cumhuriyeti arasındaki politik gerilimlerin artması ve barışçıl ilişkilerin zorlandığına işaret etmektedir.

Kartaca MÖ. beşinci yüzyıl başında Batı Akdeniz bölgesinin ticari merkezi olmuştu. Bu ticaret merkezi niteliğini antik Roma Cumhuriyeti tarafından savaşta yenilmesi sonuna kadar korudu.
Kartaca Cumhuriyeti (aralarında "Hadrumetum", "Utica, Tunus", BizerteHippo Diarryhus ve Keroune bulunan) eski Fenike kolonilerinin çoğunluğunu ve (özerkliklerini bir şekilde korumaya devam eden bazı Numidyalı kabileler ve Moritanya krallıkları haricinde) antik Libyalı kabilelerini ve Kuzey Afrika sahillerini (sonradan Helenistik Mısır'a katılan Sirenayka haricinde) modern Fas'tan modern Mısır sınırına kadar yönetimi altına almıştı. Kartaca'nın hegemonyası Akdeniz adalarında da yayılmıştı ve

Aragon Tacı (/ˈærəɡən/; Aragonca: Corona d'Aragón; Katalanca: Corona d'Aragó; İspanyolca: Corona de Aragón) karma bir monarşiydi, aynı zamanda günümüzde Aragon Krallığı ve Barselona Kontluğu'nun hanedan birliğinden kaynaklanan ve İspanya Veraset Savaşı'nın bir sonucu olarak sona eren tek bir kral tarafından yönetilen, bireysel yönetimlerin veya krallıkların konfederasyonu olarak da anılmaktadır. 14. ve 15. yüzyıllarda gücünün zirvesinde olan Aragon Tacı talassokrasi idi, günümüzde doğu İspanya'nın büyük bir bölümü ile güney Fransa'nın bazı kısımları kontrol eden ve Balear Adaları, Sicilya, Korsika, Sardinya, Malta, Güney İtalya (1442'den itibaren) ve Yunanistan'ın bazı bölgelerini (1388'e kadar) de içeren bir Akdeniz "imparatorluğu" idi.
Tacı oluşturan krallıklar, her bir özerk yönetimi yöneten kral seviyesi dışında siyasi olarak birleşmemişlerdi, başta Aragon  Karllığı, Katalonya Prensliği ve Valensiya Krallığı olmak üzere her bir özerk yönetim kendi yasalarına göre yönetiyor ve kendi vergi yapıları altında para topluyorlardı. Daha büyük olan Aragon Tacı, adını aldığı Aragon Krallığı'nı oluşturan parçalarından biri ile karıştırılmamalıdır.
1469'da, Katolik hükümdarlar tarafından Aragon Tacı ile Kastilya Tacı'nın yeni bir hanedan birliği, çağdaşların "İspanya" olarak adlandırdığı şeye katılmaları, Habsburg Hanedanı altında birleşik bir monarşi olarak İspanya Monarşisi haline gelmesine yol açtı. Aragon Tacı, 1716 yılında Kral V. Felipe tarafından İspanya Veraset Savaşı'nda VI. Karl'a (Aragonlu III. Carlos) yenilgisinin bir sonucu olarak yayınlanan Nueva Planta kararları ile kaldırılana kadar kaldı.

Özel

T. N. Bisson (1986). The medieval Crown of Aragon. A short history (İngilizce). Oxford: Clarendon Press. ISBN 0-19-820236-9. 

Archive of the Crown of Aragon, pl. del Rei, Barcelona.
Catalan literature in Crown of Aragon

Arap Ayaklanması (Arapça: الثورة العربية Al-Thawra al-'Arabiyya, İngilizce: Arab Revolt), Arap İsyanı veya Arap İhaneti, I. Dünya Savaşı sırasında Haziran 1916 tarihinde Yemen'de Aden, Suriye'de Halep'i kapsayan bağımsız ve birleşik bir Arap devleti kurmak amacıyla Şerif Hüseyin bin Ali tarafından başlatılan silahlı isyandır.
Şerif Hüseyin, Haziran 1916 tarihinde Osmanlı Hükümeti'nin Müslümanlığın kutsal değerlerini çiğnediği ve "Arapların haklarının çiğnendiği" iddialarını sebep göstererek isyan etti. Aksine Türkler, Müslüman topraklarını hakimiyeti altına almaya çalışan güçlere karşı savaşı sırasında Müslüman hilafeti için savaştığını iddia eden kabilelerin isyan ederek İslam'a ihanet ettiğini savundu.
İsyan, Birleşik Krallık Yüksek Komiseri Henry McMahon ile Şerif Hüseyin arasında gerçekleşen ve Araplara bağımsız devlet sözü verilen Hüseyin-McMahon Yazışmaları'nın ardından 10 Haziran 1916 sabahı Mekke'de resmi olarak başlatıldı. Daha öncesine de Şerif Hüseyin'in oğulları Ali ve Faysal 5 Haziran'dan beri Medine'de isyan faaliyetlerine başlamıştı. Arap isyancılar 10 Haziran sabahı Mekke'deki hükûmet konağına ve kışlalara saldırdı. Mekke'nin müdafaası ancak 1 ay kadar sürebildi ve 9 Temmuz 1916'da şehir isyancıların eline geçti. İsyancıların öncelikli hedefi, İngiliz hükûmetinin de tanıma sözü verdiği, Halep'ten Aden'e kadar uzanan bağımsız ve birleşik bir Arap devleti kurmaktı.
İsyan sonucunda, Şerif Hüseyin tarafından liderlik edilen ve Birleşik Krallık Mısır Sefer Kuvveti tarafından da desteklenen Haşimi ordusu Hicaz ve Ürdün'ün büyük bir kısmını eline geçirdi. 1918'e gelindiğinde isyancılar Şam'ı ele geçirdiler ve Hüseyin'in oğlu I. Faysal tarafından yönetilen Suriye Arap Krallığı'nı ilan ettiler. Daha sonrasında ise İngilizler tek bir Arap devleti projesinden vazgeçerek Üçüncü Fransız Cumhuriyeti ile gizlice Sykes-Picot Anlaşması'nı imzaladı ve Osmanlı toprakları İngilizler ve Fransızlar tarafından ortaklaşa kontrol edilen bir dizi Milletler Cemiyeti mandasına bölündü.

Osmanlı İmparatorluğu'nda milliyetçiliğin yükselişi Arapları da etkilemişti ve Arap Yarımadası'nda daha 1865 yılında milliyetçi Arap örgütleri kurulmuştu. Birinci Dünya Savaşı öncesine kadar Arap milliyetçilerinin genel olarak ılımlı görüşlere sahip olduğu kabul edilse de en azından özerklik talepleri bulunmaktaydı. 1913 yılında Arap aydınları, Osmanlı İmparatorluğu altında yaşayan Arapların hakları ve özerklik meselesini görüşmek üzere Paris'te gerçekleşen bir kongrede bir araya gelmiştir. Bu kongrede; Arap vilayetlerinde Arapçanın resmi dil olması, Arap askerlerinin sadece Arap topraklarında hizmet vermesi, Arapların Osmanlı merkezi yönetiminde daha etkin rol oynaması gibi reformist taleplerin yanında Arap vilayetlerinin hepsinde özerk bir Arap yönetimi kurulmasına yönelik talepler de karara bağlanmıştı. Ayrıca Ermenilerin reformist taleplerine destek verileceği kararı da alınmıştır. Kongrede alınan bu talepler hem Fransa Dışişleri Bakanlığına hem de Osmanlı Hükûmetine iletildi.
Birinci Dünya Savaşının patlak vermesiyle birlikte kongre kararlarının kalıcı bir etkisi olmadı ve bir kısım Arap özerklikten ziyade bağımsız bir devlet talebinde bulunmaya başladı. Bu dönemde İngilizler de Arapları kendi tarafına çekmek ve Osmanlı'yı parçalayarak güçsüzleştirmek konusunda yoğun çaba sarf ettiler. Daha savaş başlamadan önce İstanbul'daki İngiliz elçisi olası savaş halinde Türkiye'ye karşı bir Arap harekâtının desteklenmesi gerektiğini bildirmişti.
İsyanın lideri olan Hicaz Emiri Şerif Hüseyin, II. Abdülhamid'in iktidarı sırasında sakıncalı görülerek İstanbul'da tutulmuş ve Şura-yı Devlet üyesi olmuştu. İttihat ve Terakki ise yönetime geldikten sonra onu Mekke Emiri yaptı. Şerif Hüseyin en başından beri bağımsız bir Arap devleti kurma arzusunda idi. Daha 1912 yılında İngiltere'nin Araplara silah vermesi, Arapların da Osmanlı'ya başkaldırıp, gelecekte İngiltere'nin müttefiki olmaları hususunda İngilizlerle anlaşma yapmaya çalıştı. Şerif Hüseyin ve bölgenin Osmanlı Valisi Vehip Paşa arasında anlaşmazlık da yaşanmaktaydı. Zamanla Osmanlı yönetimi ve Şerif Hüseyin arasındaki ilişkiler gittikçe gerilmiş ve iki taraf da birbirini ortadan kaldırmayı düşünmeye başlamıştı. Şerif Hüseyin 1915 senesi başlarında isyana kesin olarak karar vermişti. Şerif Hüseyin'in oğlu Emir Faysal'ın başkanlığında ve İmam Yahya ve İbn Suud'un da üye olduğu, Şerif Hüseyin'in Osmanlı Devleti'ne karşı savaşa girmesini ve İtilaf Devletleri'nin yardımıyla bir Arap Hükûmeti tesisini amaçlayan bir cemiyet kuruldu. İngiltere'nin Mısır Valisi Henry McMahon ile Şerif Hüseyin arasında bağımsız bir Arap devletinin kurulmasına yönelik gizli görüşmeler yapılmıştır.
Savaşın öncesinde de İngiltere ile görüşen Şerif Hüseyin, savaşın başlamasıyla birlikte İngilizlerle anlaştı ve Cihad çağrılarına uymayarak İngiliz desteği ile isyana başladı.

14 Temmuz 1915'ten 10 Mart 1916'ya kadar Sir Henry McMahon ve Şerif Hüseyin arasında toplam on mektup alışverişi yapıldı. Hüseyin 18 Şubat 1916 tarihli mektubu ile McMahon'dan 50.000 £ altın, silah, mühimmat ve yiyecek talebinde bulundu. McMahon, 10 Mart 1916 tarihli yanıtı ile İngilizlerin taleplere onay verdiğini doğruladı ve yazışmayı sonlandırdı. O zamana kadar resmi olarak Osmanlı tarafında gözüken Hüseyin, artık Üçlü İtilaf 'a yaptığı yardımın, büyük bir Arap imparatorluğu ile ödüllendirileceğine tam olarak ikna olmuştu. Osmanlı yönetiminin onu Mekke Şerifliği görevinden alacağına ve yerine Ali Haydar Paşa'nın atanacağına dair söylentilerin çıkmasıyla birlikte hayatından endişe etmeye başlayan Hüseyin, acele bir şekilde İtilaf Devletleri askeri kampına katılmaya karar verdi.
Hüseyin'in yaklaşık 50.000 adamı vardı, ancak 10.000'den azının tüfeği vardı. 5 Haziran 1916'da Hüseyin'in iki oğlu emir Ali ve Faysal, Medine'de bulunan Osmanlı garnizonuna saldırdılar. Ancak Fahri Paşa liderliğindeki Türk savunması tarafından mağlup edildiler. İsyan, 10 Haziran 1916'da Hüseyin'in destekçilerine Mekke'deki Osmanlı garnizonuna saldırma emri vermesiyle birlikte resmi olarak başladı. Mekke Müdafaası, 1 ay kadar sürdü ve kanlı sokak çatışmaları yaşandı. Başarılı Türk müdafaası sonucu savaş Arap isyancılar açısından çıkmaza girdi. Bu sırada İngilizler tarafından isyancılara asker ve topçu yardımı yapıldı. Sonuç olarak isyancılar 9 Temmuz 1916'da Mekke'yi ele geçirdi. 10 Haziran'da Hüseyin'in oğullarından biri olan Emir Abdullah, Ta'if'e saldırdı ve Ta'if kuşatma altına alındı. İsyancılar 22 Eylül 1916'da Taif'i ele geçirdi.
10 Haziran 1916'da İngiliz savaş gemileri ve deniz uçaklarının bombardıman yardımıyla birlikte 3500 Arap Cidde limanına saldırı gerçekleştirdi. Osmanlı garnizonu 16 Haziran'da teslim oldu. Eylül 1916'nın sonuna gelindiğinde Şerif Ordusu, Kraliyet Donanması'nın da yardımıyla Rabigh, Yanbu ve Kunfudha gibi kıyı şehirlerini ele geçirmişti ve 6.000 Osmanlı askerini esir almıştı.
Hicaz'da iyi silahlanmış 15.000 Osmanlı askeri kalmıştı. Ekim ayında isyancıların Medine'ye yaptığı saldırı, kanlı bir şekilde geri püskürtülmeleri ile sonuçlandı. Bu yenilgiden sonra isyancılar, bir daha cephe savaşına girişmediler. Ayrıca Medine'de askeri bir kuşatma da kuramadılar. Ancak Medine'nin merkezle olan bağlantısının tamamen kopması ve isyancıların sabotaj faaliyetleri ve vurkaç tipi gerilla saldırıları sebebiyle Medine'deki Osmanlı garnizonu yerinden kıpırdayamadı, fiili bir kuşatma ile yüz yüze kaldı ve Medine Müdafaası başladı. Medine hiçbir zaman Haşimi güçleri tarafından ele geçirilmedi ve Osmanlı komutanı Fahri Paşa, Medine'yi ancak 9 Ocak 1919'da Türk hükûmetinin emri üzerine teslim etti.

Haziran 1916'da İngilizler, T. E. Lawrence'ın aralarında bulunduğu birkaç yetkiliyi Hicaz'daki isyana yardım etmek için gönderdi. Lawrence'ın isyana en büyük katkısı Arap liderlerini İngiliz yararına koordine etmekti. Lawrence, Faysal'la yakın bir ilişki geliştirdi. Buna karşılık Lawrence'ın Abdullah'la ilişkileri iyi değildi, dolayısıyla Abdullah'ın Arap Ordusu çok daha az İngiliz yardımı aldı. Lawrence Arapları birçok defa Hicaz demiryoluna saldırmaya ikna etti. Bu sayede daha fazla Osmanlı kuvveti demiryolunu korumak ve hasarı onarmak zorunda kaldı.
1 Aralık 1916'da Fahri Paşa, Yanbu limanını ele geçirmek amacıyla üç tugayla birlikte Medine'den bir taarruz başlattı. Ancak Kraliyet Donanması'nın Kızıldeniz'den gelen ateş ve hava desteği sonucu taarruz başarısızlıkla sonuçlandı. Fahri Paşa, daha sonra Rabegh'i almak için güçlerini güneye çevirdi, ancak Kraliyet hava üssünden yapılan hava saldırıları nedeniyle 18 Ocak 1917'de Medine'ye geri dönmek zorunda kaldı.
3 Ocak 1917'de Faysal, 5.100 deve süvarisi, 5.300 piyade ve on makineli tüfek ile birlikte Kızıldeniz kıyısı boyunca kuzeye doğru ilerlemeye başladı. Kraliyet Donanması, harekât sırasında Faysal'a denizden ikmalde bulundu. 800 kişilik Osmanlı garnizonu güneyden gelecek bir saldırıya hazırlanırken 400 Arap ve 200 Kraliyet Donanması askeri 23 Ocak 1917'de kuzeyden Wejh'e saldırdı. Wejh 36 saat içinde teslim oldu. Arap kuvvetlerinin sayısı 70.000 adama ulaşmıştı.
1916'nın sonlarında Müttefikler, Düzenli Arap Ordusu'nu (Şerif Ordusu olarak da bilinir) kurmaya başladı.
1917 yılında Emir Abdullah, Eşref Bey liderliğindeki bir Osmanlı konvoyunu çölde pusuya düşürdü. 1917'nin başlarından itibaren Haşimi gerillaları Hicaz demiryoluna saldırmaya başladı. Şubat 1917'de ilk kez hareket halindeki bir lokomotif mayınla havaya uçuruldu. Mart 1917'de Lawrence, Hicaz demiryoluna ilk saldırısını gerçekleştirdi. Ağustos 1917'de Yüzbaşı Raho, bir Bedevi kuvvetine komuta ederek Hicaz demiryolunun 5 kilometresini ve dört köprüyü yok etti.
Mart 1917'de İbn Reşid liderliğindeki aşiretlerin de katıldığı bir Osmanlı kuvveti, Hicaz'da Haşimi güçlerine büyük zarar veren bir saldırı gerçekleştirdi. Ancak Osmanlı'nın Aralık 1916'da Yanbu'yu alamaması, Haşimi kuvvetlerinin giderek güçlenmesine yol açtı ve Osmanlı kuvvetlerinin savunma pozisyonuna geçmesine sebep oldu. Lawrence daha sonra Yanbu'ya yapılan saldırının başarısızlıkla sonuçlanmasın

Arap müziği (Arapça: الموسيقى العربية, el-mūsīqā el-ʿarabiyya), Arap dünyasının çeşitli müzik tarzları ve üsluplarının bir bütünüdür. Arap ülkeleri, çok zengin ve çeşitli müzik tarzlarına ve ayrıca çok sayıda dil lehçesine sahiptir; her ülke ve bölgenin kendine özgü geleneksel müziği vardır.
Arap müziği, birçok bölgesel müzik tarzı ve türüyle uzun bir etkileşim geçmişine sahiptir. Günümüzde Arap dünyasını oluşturan tüm halkların müziğini temsil eder.

20. yüzyılın başlarında, 2000 yıllık yabancı egemenliğinden sonra bağımsızlığını kazanan Mısır, ani bir milliyetçilik dalgası yaşayan Arap ülkelerinden ilkiydi. İngiliz, Fransız ve Avrupa şarkılarının yerini ulusal Mısır müziği aldı. Kahire, müzikal yeniliklerin merkezi haline geldi.
Kadın şarkıcılar, seküler yaklaşımı benimseyen ilk isimler arasındaydı. Mısırlı sanatçı Ümmü Gülsüm ve Lübnanlı şarkıcı Feyruz bunun önemli örnekleriydi. Her ikisi de sonraki on yıllarda popülerliğini korumuş ve Arap müziğinin efsaneleri olarak kabul edilmiştir. Faslı şarkıcı Zühre el-Fasiya, Mağrip bölgesinde geniş çapta ün kazanan ilk kadın şarkıcı oldu; geleneksel Arap Endülüs halk şarkılarını seslendirdi ve daha sonra kendi adına çok sayıda albüm kaydetti.
Batı pop müziği de 1960'ların başında Arap müziğinden etkilenerek, daha sonra garage rock ve punk rock'a yol açacak bir rock müzik türü olan sörf müziğinin gelişmesine yol açtı.

Aras Türk Cumhuriyeti (Azerice: Araz Türk Cümhuriyyəti veya Araz Respublikası, Ermenice: Արաքս Հանրապետություն), diğer adıyla Türk-Aras Cumhuriyeti, Kasım 1918'de Azerbaycan ve Osmanlı Devletinin desteğini alan Cafer Kuli Han tarafından kurulmuş olan, şu anki Nahçıvan Özerk Bölgesi'nde bulunan kısa süreli bir Türk cumhuriyetidir. Başkenti Nahçıvan şehri olan bu Cumhuriyetin arazisi 16.000 kilometrekare, nüfusu ise 1 milyona yakındı. Sınırları Nahçıvan, Şerur-Daralayaz, Ordubad Uyezdlerini ayrıca Uluhanlı, Vedibasar, Kemerli, Meğri vb. arazileri birleştirirdi.
Nahçivan, Şerur, Sürmeli uyezdi (Iğdır-Tuzluca-Aralık) ve Revan'ın güney bölgeleri (Aras boyları) ahalisi temsilcileri bir araya gelerek 3 Kasım 1918'de merkezi Iğdır olan Aras Türk Cumhuriyeti'ni resmen kurmuşlardır. Aynı konu hakkında başka bir kayankta ise, kurulan hükûmetin adının Iğdır Millî Cumhuriyeti olduğu belirtmektedir.
1919 yılında Ermeniler bu bölgeyi Aras Savaşı ile kısa süreliğine kendi topraklarına katmıştır. Sovyetler Birliği'nin kurulmasıyla Azerbaycan bu bölgeye tekrar hakim olmuştur.

Arnold Joseph Toynbee (14 Nisan 1889, Londra – 22 Ekim 1975, York), İngiliz bir tarihçi, tarih felsefecisi ve yazardı. London School of Economics ve King's College London’da uluslararası tarih alanında araştırma profesörü olarak görev yapmıştır. 1918–1950 yılları arasında uluslararası ilişkiler alanında önde gelen uzmanlardan biri olarak kabul edilen Toynbee, 1929–1956 yılları arasında Chatham House bünyesinde araştırmalar yöneticiliği yapmıştır. Bu görevi sırasında, Birleşik Krallık’ta alanın temel başvuru kaynaklarından biri sayılan Survey of International Affairs dizisinin 34 cildini hazırlamıştır.
Toynbee en çok, 1934–1961 yılları arasında yayımlanan 12 ciltlik eseri A Study of History ile tanınır. Geniş kapsamlı makale, söylev ve kitap yazımında üretkenliği sayesinde, özellikle 1940’lar ve 1950’lerde eserleri geniş bir okur kitlesi tarafından okunmuş ve tartışılmıştır.
Tarihin konusunun kültürler olduğunu ifade etmiş, kültürlerin ise dinamik yapılar olup, özelliklerini yaratıcı kişilerden aldığı, dolayısıyla tarihin kültürler hakkında olumlu ya da olumsuz değerlendirmelerde bulunmak yerine, kültürleri anlamaya çalışması gerektiği düşüncesiyle seçkinleşmiştir.

Arnold J. Toynbee, 14 Nisan 1889’da Londra’da doğdu. Yunan ve Latin klasikleri üzerine eğitim aldıktan sonra, King's College London bünyesinde kurulan Korais Kürsüsü’nde Bizans ve Modern Yunanca dili, edebiyatı ve tarihi alanlarında profesör olarak görev yaptı. Aynı zamanda uluslararası tarih profesörü olarak da faaliyet gösterdi. 1925–1955 yılları arasında Chatham House (Kraliyet Uluslararası İlişkiler Enstitüsü) bünyesinde yöneticilik yaptı. Bu dönemde, başlıca eseri olan A Study of History’nin ilk on cildini kaleme aldı. 1933–1961 yılları arasında toplam on iki cilt olarak yayımlanan bu eser, Toynbee’nin uluslararası düzeyde tanınmasını sağladı.

I. Dünya Savaşı sırasında Wellington House olarak bilinen Britanya Dışişleri Bakanlığı Savaş Propaganda Bürosu’nda görev aldı. Burada Osmanlı İmparatorluğu, Mezopotamya, Arabistan ve Mısır ile ilgili çalışmaların sorumluluğunu üstlendi.
Toynbee, James Bryce, 1st Viscount Bryce ile birlikte The Treatment of Armenians in the Ottoman Empire 1915–1916 adlı çalışmanın hazırlanmasına katkıda bulundu. Toynbee’nin bu çalışmaya ilişkin değerlendirmeleri ve kaynakların niteliğine dair görüşleri literatürde tartışma konusu olmuştur. Ayrıca, Wellington House bünyesinde yayımlanan Survey of International Affairs dizisinin editörlüğünü üstlendi. 1919 ve 1946 yıllarında düzenlenen Paris Barış Konferansı’nda Britanya delegasyonunda yer aldı. Bu görevleri nedeniyle, uluslararası siyaset ve tarih alanında etkili bir figür olarak değerlendirilmiştir.

Arnold J. Toynbee, University of Oxford’da tarih profesörü olduğu dönemde, The Manchester Guardian gazetesinin özel muhabiri olarak 1921 yılında Anadolu’ya geldi. Bu görevi, saha gözlemleri yapmasını ve bölgedeki gelişmeleri doğrudan incelemesini sağladı. Anadolu’ya gelmeden önce Yunan kuvvetlerinin daha “medeni”, Türklerin ise daha “olumsuz” davranacağı yönünde bir beklentiye sahip olduğu belirtilen Toynbee, saha gözlemleri sonucunda bu kanaatini değiştirmiştir. Özellikle Yalova ve Gemlik çevresinde Yunan birlikleri ve yerel çetelerin eylemlerine tanıklık ettiği, İzmir ve çevresindeki yıkımı gözlemlediği aktarılır. Ayrıca Birinci İnönü Muharebesi sırasında Yunan tarafında bulunarak gelişmeleri izlemiştir. Yaklaşık dokuz ay süren bu gözlemler sonucunda, bölgede yaşanan şiddet olaylarına ilişkin değerlendirmelerini kamuoyuyla paylaşmıştır. The Western Question in Greece and Turkey (1927) ve Turkey (1927) adlı eserleri, önceki çalışmalarından farklı bir yaklaşım sergilemiş; Batı medeniyeti ve Yunan hükûmetine yönelik eleştiriler içermiştir. Bu eser, Toynbee’nin kariyerinde bir dönüm noktası olarak değerlendirilmiş; İngiltere ve Yunanistan’da eleştirilmesine yol açmış ve 1924’te Korais Kürsüsü’ndeki görevinden ayrılmasıyla sonuçlanmıştır.

Arnold J. Toynbee, 1913 yılında, Gilbert Murray’nin kızı Rosalind Murray ile evlendi. Bu evlilikten üç oğlu oldu; bunlardan biri olan Philip Toynbee edebiyat alanında tanınmıştır. Oğullarından Lawrence Toynbee (d. 1922) ressam olup, Jean Constance Asquith ile evlenmiştir; eşi, Birleşik Krallık başbakanlarından H. H. Asquith’in torunudur. Toynbee, 1946 yılında ilk eşinden boşanmış, aynı yıl araştırma asistanı Veronica M. Boulter ile ikinci evliliğini yapmıştır. 22 Ekim 1975’te, 86 yaşında hayatını kaybetmiştir.

Tarihçinin insan türünün birtakım temel bölümlerinin yaşamlarını ele aldığını, toplum denen söz konusu varlıkları seçip incelediğini dile getiren Toynbee, tarih araştırmacısının toplumlar arasındaki ilişkileri yalnızca belli kavram ve kategoriler altında incelediğini savunur.
Kendisi bilhassa Yunan ve Doğu Medeniyetleri üzerine önde gelen tarihçilerden biri olup eserlerinde ehliyetli bir bilim adamı tarafından yapılan yüksek kaliteli yorumların ağırlığı hissedilir. Ufkunun genişliği ve anlatım gücü, dünya tarihini 26 medeniyete bölerek, yükseliş ve çöküşlerini "tehlikelerle yüz yüze gelme ve bunlara cevap verme" dönemlerine göre analiz ettiği, en önemli eseri olan, on iki ciltlik A Study of History - Tarih bilinci isimli eserinde de görülmektedir.

Artvin'in Kurtuluşu, Artvin bölgesinin 1921 yılında Türkiye'ye katılmasına bağlı olarak kullanılan bir tabirdir. Herhangi bir tarihi kayıt olmamasına karşın, söz konusu kurtuluş günü 7 Mart'ta anılmaktadır. Buna bağlı olarak Artvin'in kurtuluşu, 7 Mart Artvin'in kurtuluşu veya 7 Mart Artvin'in düşman işgalinden kurtuluşu olarak da ifade edilmektedir.

Artvin bölgesi, idari sınırlarının değişmesine bağlı olarak değişik dönemlerde farklı bir toprak parçasını kapsamıştır. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşının ardından 1878 yılında imzalanan Berlin Antlaşması uyarınca Rusya'ya savaş tazminatı olarak bırakılan Artvin bölgesi, bu tarihte Livana kazası adını taşıyordu ve yaklaşık olarak bugünkü merkez ilçe ile Murgul ilçesini kapsıyordu. Rus idaresi ise, "Artvin" adı altında, Batum Oblastı'na bağlı Artvin Okrugu'nu kurdu ve bu idari birim Artvin, Ardanuç ve Şavşet-İmerhevi kazalarından (uçastok) oluşuyordu. Bugünkü Hopa ve Kemalpaşa ilçeleri ise, aynı oblast içinde Batum okruguna bağlı Gonio kazasının sınırları içinde yer alıyordu.
Artvin Okrugu, yaklaşık kırk yıl Rus idaresinde kaldı. Ekim Devrimi'nin ardından Ruslar 1918 yılında bölgeden çekilince, Artvin bölgesi fiilen  bağımsız Gürcistan'ın sınırları içinde yer aldı. Ardından Ankara Hükümeti ile Gürcistan arasında diplomatik ilişki kuruldu. 7 Mayıs 1920 tarihinde imzalanan Moskova Antlaşması'yla Sovyet Rusya, Artvin, Ardahan ve Batum bölgelerini (okrug) Gürcistan'ın bir parçası olarak tanıdı. Bununla birlikte Sovyet Rusya'nın silahlı kuvvetleri olan Kızıl Ordu 15 Şubat 1921'de Gürcistan'ı işgal etmeye başladı. Daha Sovyet işgali sona ermeden Ankara Hükûmeti Batum, Artvin ve Ardahan bölgelerinden çekilmesi için Gürcistan hükûmetine ültimatom verdi. Bu gelişmenin sonucunda Gürcü hükûmet güçleri Artvin bölgesinden çekilmiştir. Bununla birlikte resmi kurumların açıklamalarında 7 Mart 1921'de zafer kazanıldığı biçiminde anlatılar da mevcuttur. Oysa Mustafa Kemal'in öncülüğünde hazırlanan Türk Tarihinin Ana Hatları adlı tarih kitabında, 1878 yılında Osmanlı Devleti'nin Rusya'ya bıraktığı toprakların Gürcülerden "anlaşmak suretile" ve "muharebesizce" alındığı belirtilmiştir. Öte yandan Mustafa Kemal Nutuk'ta söz konusu ültimatomu şöyle anlatır: "8 Şubat 1921'de Ankara'da itimatnamesini takdim etmiş olan Gürcü sefiriyle de, Türkiye­-Gürcistan Mua­hedesi için müzakere başlamıştı. Nihayet 23 Şubat 1921'de verdiğimiz katî bir ültimatom üzerine Arda­han, Artvin ve Batum'un tarafımızdan işgaline muva­fakat olundu. Batumun işgali bu tarihten on beş gün sonra vâki olmuştur." 

Gürcistan hükûmetinin çekilmesinin ardından Ankara Hükûmeti güçlerinin Artvin'e hangi tarihte girdiğine dair kaynaklarda tutarlı bir bilgi yer almamıştır. Yenibahçeli Şükrü Bey anılarından Artvin'de Türk kuvvetlerinin 7 Mart'ta değil, 6 Mart'ta bayrak çektiğini yazar. Muvahhid Zeki ise, "Artvin'in anavatana ilhakı" adıyla bu tarihi 7 Mart olarak vermiştir.

Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşuyla sonuçlanan Milli Mücadele döneminde, İzmir'in savaşla ele geçirilmesi gibi bir süreç yaşanmamış olmakla birlikte, Artvin bölgesinin Gürcülerden çatışma yaşanmadan Türklere geçmesi "düşman işgalinden kurtuluş" şeklinde anılmaktadır. 7 Mart olarak kabul edilen bu tarihin 1920'lerden itibaren kutlandığı, Muvahhid Zeki'nin "Mektep talebeleri Artvin'in anavatana ilhakı olan 7 Mart dönem hatırasını tes'id merasiminde [kutlama töreninde]" adı altında paylaştığı iki fotoğraftan da anlaşılmaktadır.
Günümüzde 7 Mart, resmi törenler ve vakıf gibi kurumlar tarafından düzenlenen şenliklerle kutlanmaktadır. Artvin kentinde yapılan resmi törenlerde Milli İrade Meydanı'ndaki Atatürk Anıtı'na Artvin valiliği, Artvin garnizon komutanlığı ve Artvin belediye başkanlığı adına çelenkler konur ve saygı duruşu sonrası İstiklal Marşı okunur. Şenlikler ise, Artvin kentinde veya Artvinlilerin yoğun yaşadığı başka kentlerde düzenlenmektedir. Sivil inisiyatifli etkinliklerin çoğu Artvinliler Hizmet Vakfı öncülüğünde düzenlenmiş, Macahel Eğitim Kültür ve Dayanışma Vakfı gibi sivil toplum kuruluşları da bu etkinliklere katılmıştır. 7 Mart tören ve şenliklerine ilişkin haberlerin bir kısmında Artvin'in kurtuluşunun "45 yıllık bir esaret" sonrasında gerçekleştiği şeklinde de ifade edilip Rus ve Gürcü dönemleri birbirinin devamı gibi verilmiştir. Resmi açıklamalarda ise, "Artvin'in Düşman İşgalinden Kurtuluşu"nun 1921 yılında gerçekleştiği belirtilmiş, Gürcüler düşman olarak gösterilmiştir. Bununla birlikte 7 Mart şenliklerinde Bayar Şahin, Samida, Erol Alkan gibi Artvinli Gürcü müzisyenler de yer almıştır.

Aruz ölçüsü ya da aruz vezni (Osmanlıca: وزن عروض vezn-i arûz), Arap edebiyatından doğarak İslami edebiyatalara da yayılmış bir nazım sistemi; nazımda uzun veya kısa, kapalı ya da açık hecelerin belli bir düzene göre sıralanarak ahengin sağlandığı ölçüdür.
Sözlük anlamı "yön", "yan", "bölge", "bulut", "gökyüzü", "keçi yolu", "deli", "sarhoş", "deve", "çadırın orta direği", "karşılaştırılan", "ölçü olan şey" gibi çeşitlidir. Edebî kavram olarak bu anlamlardan hangisine dayandığı tam olarak bilinmemektedir. Develerin yürüyüşünden, demircilerin sistematik çekiç vuruşundan veya çamaşırcı kadınların tokmak seslerinden çıktığı görüşleri vardır. Bir çadırı direğin ayakta tutması gibi, divan şiiirini ayakta tutan en büyük unsurun aruz olduğu düşünülür. Aruz bilimini bir öğreti biçiminde ilk olarak ortaya koyan ünlü Arap dil bilimcisi İmam Halil bin Ahmed'dir. Aruz vezni; Arap, Türk, Fars, Kürt, Afgan, Pakistan ve kısmen Hint edebiyatında kullanılmaktadır.
Aruz hecelerin sayısını değil, şeklini esas alır. Aruzla yazılmış şiirlerde, her bir mısranın heceleri, diğer mısraların aynı hizadaki heceleriyle aynı açıklık (kısalık) ve kapalılık (uzunluk) noktasında birbirlerine denktir. Açık (kısa) hece (.) işaretiyle, kapalı (uzun) hece (-) işaretiyle gösterilir. Ayrıca "med"li adı verilen, bir buçuk hece değerinde, (.-) işaretiyle gösterilen ve hece değeri de dört sesten oluşan heceler için kullanılır. Bu temel parçaların birleşmesinden sekiz ana kalıp ortaya çıkmıştır:

fa'ûlün (fe'ûlün) (._ _)
fâ'ilün, fâ'ilât (_._)
mefâ'ilün (._._)
fâ'ilâtün (_._ _)
müstef'ilün (_ _._)
mef’ûlâtü (_ _ _.)
müfâ'aletün (._.._)
mütefâ'ilün (.._._)
Her beyitte en az dördü bulunan bu parçalara tef'il, tef'ile ya da cüz adı verilir.

Türkçedeki heceler, yapıları itibarıyla altı çeşide ayrılmaktadır:

Sadece bir sesli harften meydana gelen hece: u-zun (._) kelimesindeki “u” hecesi açık hecedir.
Bir sessiz, bir sesli harften meydana gelen hece: gü-lü (..) kelimesinin iki hecesi de açık hecedir.

Bir sesli, bir sessizden meydana gelen hece: öp-tü (-.) kelimesindeki ilk hece kapalı hecedir.
İki sessiz arasında bir sesliden meydana gelen hece: gön-lüm (- -) kelimesindeki iki hece de kapalı hecedir.
Bir sessiz, bir sesli ve tekrar iki sessizden meydana gelen bir buçuk hece (bir uzun, bir kısa hece): Türk, genç, kalp gibi Türkçe kökenli heceler genelde kapalı hece olarak kabul edilir. Çarh, fakr gibi Arapça ve Farsçadan gelen bazı kelimeler de bir kapalı, bir açık hece olarak kabul edilir.
Bir sesli, iki sessizden meydana gelen hece: İlk, aşk gibi kelimeler birer kapalı hecedir.
Bunların hâricinde Türkçede uzun sesli olmamasına rağmen Arapça ve Farsçadan dilimize giren bazı kelimelerde uzun sesli bulunur. Uzun sesli bulunan hece ister sesli, isterse sessiz harfle bitsin, kapalı hece olarak değerlendirilir. Â-rif kelimesindeki “â” hecesi, şâ-ir kelimesindeki “şâ” hecesi, se-lâm kelimesindeki “lâm” hecesi birer kapalı hecedir. Ayrıca konuşma dilinde sonu sessiz harfle biten kelimelerin son harfini, sonraki kelimenin ilk harfi sesli ise ona vasl ederek konuşulur: “gördüm onu” kelimelerini okurken, “gör-dü-mo-nu” diye okunur.

Divan şiirinin kullandığı ölçü aruzdur. Aruzun, değişik uzunlukta ve ahenkte kalıpları vardır. Bu kalıplar uzun ve kısa hecelerin belirli sayılarda art arda gelmesinden oluşur ve uzun ve kısa hecelerden yapılmış kelimeleri karşılar. Divan şiirinin temeli beyit, yani ikili dizelerdir. Beyitler arasında anlam birliği bulunması şart değildir.

Mefâilün / Mefâilün / Mefâilün / Mefâilün (. - . -) ×4 veya (. - - -)
Müstef'ilün / Müstef'ilün / Müstef'ilün / Müstef'ilün (- - . -) ×4
Müstef'ilâtün / Müstef'ilâtün / Müstef'ilâtün / Müstef'ilâtün (- - . - -) ×4
Feûlün / Feûlün / Feûlün / Feûlün (. - -) ×4
Mefaaletün / Mefaaletün

Mefâîlün / Mefâîlün / Feûlün (. - - -) (. - - -) (. - -)
Feilâtün (Fâilâtün) / Feilâtün / Feilâtün / Feilün (fa'lün) (. .- -) (. .- -) (. .- -) (. . -)
Fâilâtün / Fâilâtün / Fâilâtün / Fâilün (- . - -) (- . - -) (- . - -) (- . -)
Fâilâtün / Fâilâtün / Fâilün (- . - -) (- . - -) (- . -)
Müfteilün / Müfteilün / Fâilün (- . . -) (- . . -) (- . -)
Feûlün / Feûlün / Feûlün / Feûl (. - -) (. - -) (. - -) (. -)
Mefâilün / Feûlün / Mefâilün / Feûlün (. - . -) (. - -) (. - . -) (. - -)
Feilâtün (Fâilâtün) / Mefâilün / Feilün (Fa'lün) (. . - -) (. - . -) (. . -)
Fa'lün / Feûlün / Fa'lün / Feûlün (. -) (. - -) (. -) (. - -)
Mef'ûlü / Fâilâtü / Mefâîlü / Fâilün (- - .) (- . - .) (. - - .) (- . -)
Mef'ûlü / Mefâîlün / Feûlün (- - .) (. - - -) (. - -)
Mef'ûlü / Mefâîlü / Mefâîlü / Feûlün (- - .) (. - - .) (. - - .) (. - -)
Mef'ûlü / Mefâîlün / Mef'ûlü / Feûlün (- - .) (. - - -) (- - .) (. - -)
Mef'ûlü / Mefâîlü / Feûlün (- - .) (. - - .) (. - -)
Müfte'ilün / Fâilün / Müfte'ilün / Fâilün (- . . -) (- . -) (- . . -) (- . -)
Mefâilün / Feilâtün / Mefâilün / Feilün (Fa'lün) (. - . -) (. .- -) (. - . -) (. . -)
Not: Aruz kalıplarını tef'ilelerine ayırmaya " takti' " adı verilir. Takti kelime anlamı olarak kesmek, ayırmak anlamı taşır. Yukarıda aruz kalıpları tefilelerine ayrılmış yani takti edilmiş olarak verilmiştir.

1. me fâ' î lün / me fâ ’î lün / me fâ ’î lün/ me fâ’ î lün
-Eşin var â/şiyânın var/ bahârın var/ ki beklerdin                                                                              
Kıyâmetler / koparmak ney/di ey bülbül/ nedir derdin
2. me fâ a le tün / me fâ a le tün
"Bugün mü desem? Yarın mı desem?
Uzak mı desem? Yakın mı desem?
Yazın mı desem? Güzün mü desem?
Güzün mü desem? Yazın mı desem" (Mehmet Akif Ersoy)

2. fe i lâ tün / fe i lâ tün / fe i lâ tün / fe i lün
Yaraşır kim / seni ser-def/ter-i hûban / yazalar
Nâme-i hüs/nün için bir / yeni unvan / yazalar
3. fâ i lâ tün / fâ i lâ tün / fâ i lâ tün / fâ i lün
Âkıbet gön/lüm esîr et/tin o gîsû/larla sen
Her ne câdû/sun ki âteş /bağladın mû/larla sen
6. fe û lün / fe û lün / fe û lün / fe ûl
Küçük mut/tarit muh/teriz dar/beler
Kafesler/de camlar/da pür ih/tizaz...
10. mef’ û lü/ fâ i lâ tü/ me fâ î lü/ fâ i lün
Derdin ne/dir gönül sa/na bir hâle/t olmasın
Sad el-ha/zer ki sevdi/ğin ol âfet olmasın
12. mef ûlü/ me fâ î lü/ me fâ î lü/ fe û lün
Meddâh o/lalı çeşm-i/ gazâlâne/ne Bâki
Öğrendi/ gazel tarzı/nı Rûm'un şu/’arâsi
15. me fâ i lün / fe i lâ tün / me fâ i lün / fe i lün (Fa’ lün)
Sular sarar/dı yüzün per/de perde sol/makta
Kızıl havâ/ları seyret/ ki akşam olmakta
Bunların dışında "Rubai" türünde kullanılan 24 çeşit aruz ölçüsü kalıbı vardır. Bunlardan ilk 12'si "Ahrem", son 12'si ise "Ahreb" olarak adlandırılır.

a) Ahrem
Mef'ûlün fâilün mefaîlün fâ' 
Mef'ûlün mef'ûlü mefâîlün fâ'
Mef'ûlün fâilün mefâîlün fa'l
Mef'ûlün mef'ûlün mef'ûlün fâ'
Mef'ûlün mef'ûlün mef'ûlün fâ'
Mef'ûlün fâilün mefâîlün fâ'
Mef'ûlün mef'ûlü mefâîlü fâûl
Mef'ûlün mef'ûlün mefâîlün fa' 
Mef'ûlün mef'ûlün mef'ûlü fâ'l
Mef'ûlün mef'ûlü mefâîlü fâ'l
Mef'ûlün fâilün mefâîlü faûl
Mef'ûlün mef'ûlün mef'ûlü faûl
b) Ahreb
Mef'ûlü mefâilün mefâîlün fâ' 
Mef'ûlü mefâîlü mefâîlün fâ'
Mef'ûlü mefâîlün mef'ûlü fa'ûl
Mef'ûlü mefâîlün mef'ûlün fâ'
Mef'ûlü mefâîlün mef'ûlü fâ'l
Mef'ûlü mefâîlü mefâîlü faûl
Mef'ûlü mefâilün mefâîlü fâûl
Mef'ûlü mefâilün mefâîlü fa'l
Mef'ûlü mefâilün mefâîlün fâ' 
Mef'ûlü mefâîlü mefâilün fâ'
Mef'ûlü mefâîlü mefâilün fa'l
Mef'ûlü mefâîlün mef'ûlün fâ'

Ulama (Vasl): Bağlama, bağlayış anlamındadır. Sessiz harfle biten kelimeyi sesli harfle başlayan kelimeye bağlayarak okumaktır. Hece ölçüsünde de kullanılmaktadır.
İmâle: Aruz kalıbına uydurmak için kısa hecenin uzun sayılmasıdır. İki türlü imâle bulunmaktadır.
İmâle-i Maksûr: Kısa uzatma manasındadır. Kısa olan hecelerin uzun okunmasıdır. Arapça ve Farsça kelimelerde zaten uzun ünlü olduğu için, kullanılmasına gerek duyulmamıştır. Daha çok Türkçe kelimelerde kullanılır.
İmâle-i Memdûd: Buna "medd" de denilmektedir. Uzun bir heceyi bir kapalı bir açık hece halinde okumaktır. Sonu iki ünsüz veya bir uzun ünlü bir ünsüz ile biten kelimelerde kullanılır. Fazladan bir hece oluşacağı için eksik hece bulunan durumlarda kullanılır.
Zîhâf: Aruz kalıbına uydurmak için uzun hecenin kısa sayılmasıdır. Aruzda kullanılması sakıncalı görülür. Çok büyük bir aruz kusurudur. Bu sebeple şâirler tarafından pek tercih edilen bir uygulama değildir.
Not: Sonu "n" ünsüzü ile biten uzun vokalli kelimeler kısa okunsa da bu zihaf değildir, ayıplanmaz. Mesela, "devrân" kelimesi her ne kadar uzun ünlü ile yazılsa da son hece kısa okunur. Aksine bunu med olacak şekilde uzun okumak büyük bir kusurdur. Ziya Paşa da Harâbât'ında bundan bahseder.
Kasr (Kısaltma ve İnceltme): Buna Tahfîf de denilmektedir. Ölçü gereği uzun bir heceyi kısaltmak ve ünlüsünü inceltmektir: şâh > şeh, mâh > meh, gâh > geh gibi. Kasr, yine ölçü gereği İstanbul > Stanbul, Aristo > Risto sözcüklerinde yapılır. Aynı zamanda sonu çift ünsüzlü kelimerden birini atmak için kullanılır kadd > kad gibi. Bunlar kusur sayılmaz; fakat dünyâ'nın dünye olması kusurdur.
Teşdîd: Şeddesiz bir harfi ölçü gereği şeddeli olarak kullanmaktır: "Per"in "perr"; "ümîd"in "ümmîd"yapılması gibi.
Örnek:
Dâg-ı siyehler ile cism-i nizâr u zerdi
Bir bâl ü perri yanmış pervânedür sanurlar (Bakî)
Not: Hecelerde son harf sesliyse açık yani nokta (.) ile hecelerde son harf şapkalı ya da sessizse kapalı çizgi (-) ile en son kelime ise her zaman kapalı olarak gösterilir.

Aruz vezni Arap edebiyatının resmî ölçüsüdür. Eski çağlardan beri, halk şiiri ve hece vezninin Türk edebiyatında güçlü bir yeri olmuştur. İranlılar, İslamiyet'i kabul edince Arap kültürünün de büyük tesiri altında kaldılar. Şiirde, Arapların kullandığı nazım ölçüsü olan aruzu kullanmaya başladılar. Ancak Arapların kullandıkları aruz ölçüsünü olduğu gibi kabul etmediler. Kendilerine göre bir ayıklamaya tabi tutarak kulaklarına hoş, tabiatlarına uygun gelenleri seçtiler ve kullandılar. Talas Muharebesi sonrasında, İslamiyet'i kabul ettikten sonra, İran edebiyatının etkisiyle Türkler de Farsça şiirler yazmışlar ve İran aruzunu kullanmaya başlamışlardır. Aruz vezni, 5-11. yüzyıllarda Hakaniye Türkçesi’ne 7. - 13. yüzyıllarda, Anadolu Türkçesi’ne 8-1

Ashanti Krallığı (Ashanti Federasyonu), Afrika kıtasının batısında 1680 ile 1896 yılları arasında hüküm süren krallık.

Sınırlarının büyük bir bölümünü günümüzde var olan Gana devletinin oluşturduğu krallık, bünyesine kattığı ülkelerin iç işlerine pek müdahalede bulunmaması nedeniyle Ashanti Federasyonu olarak da anılmaktadır.
Sömürge sisteminin yoğunlaştığı dönemlere kadar özellikle Hollandalılar ile ticari ilişkilerini sorunsuz ilerleten krallık, altın rezervlerinin yoğun olduğu bölgeye İngilizlerin ilgi duyması ile sorunlar yaşamaya başlamış, Afrikalı yerliler ile Avrupalılar arasındaki güvene dayalı eşit ticaret anlayışı yerini askeri alanda daha güçlü olan Avrupalıların ve özellikle İngilizlerin yerel halk üzerindeki baskıcı bir anlayışına bırakmıştı.
19.yy içerisinde yaşanan dört farklı Ashanti Savaşları ile Ashanti güçleri ile Büyük Britanya güçleri karşı karşıya gelmiş, bunların sonuncusu olan ve 1894 ile 1896 yılları arasında olanı neticesinde Ashanti Krallığı'nın varlığına son verilmiş ve bölge Birleşik Krallık'ın himayesi altına alınmıştır. Bu son savaş öncesi Ashanti kralı, tahtını kaybetmemek adına İngiliz himayesi altına girmeyi kabul etmiş, ancak İngilizler ilerleyen dönemlerde altın açısından zengin olan bölgenin Fransız ve Alman sömürge yönetimleri tarafından ilhak edilmesi ihtimaline karşı bu öneriyi reddederek ülkenin varlığına tamamen son vererek toprakların tek hakimi olmuştur. Bu olaydan sonra Ashanti Savaşlarının devamı ve beşincisi olarak Altın Taht Savaşı meydana gelmiş, Ashantililerin kutsal olarak gördükleri ve Ashanti kralının oturduğu altın kaplı tahtın İngilizler tarafından talep edilmesi neticesinde Mart 1900 ile Eylül 1900 yılları arasında yaşanmıştır.
Yurt dışına sürgüne gönderilmeyen az sayıda Ashantili söz konusu tahttı, İngilizlere teslim etmeyerek sık ormanlık alana saklamış, bu taht ancak 1920 yılında İngilizler tarafından bulunabilmiştir.
Birleşik Krallık 1896 yılından bu yana hakim olduğu toprakları 1 Ocak 1902 tarihinden itibaren Altın Sahili sömürgecilik sisteminin bir parçası olarak tam anlamıyla kendi bünyesine dahil etmiştir.
Günümüzde krallığın hüküm sürdüğü bölgenin büyük bir bölümü Gana toprakları içerisinde yer almakta olup, çok az bir bölümü ise komşu ülkeler Fildişi Sahili ile Togo'da yer almaktadır.

Ashanti Krallığı 12 Ağustos 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Ashanti Krallığı tarihi 22 Ocak 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Ashanti mimarisi 18 Ocak 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Asir Emirliği (Arapça: إمارة عسير الإدريسية, İmaret el-Esir el-İdrisi), Arap Yarımadası'nda kısa süreli bir devlet idi. Emirlik günümüzde Suudi Arabistan'ın güneybatısında Cizan'da yer almaktaydı. Emirliğin başkenti Sabya olup limanları Cizan ve Midi idi.
Emirlik 1906 yılında Osmanlılara karşı ayaklanan Seyyid Muhammed ibn Ali el-İdrisi tarafından kurulmuştur. I. Dünya Savaşı'nda da emirlik Britanya tarafından desteklenmiş olup 1920'de Seyyid Muhammed'in ölümünden sonra dağıldı ve 1934'te Taif Antlaşması ile resmen Suudi Arabistan'ın bir parçası haline geldi.

Osmanlı Arabistanı

R.L. Headley, ʿAsīr, Encyclopaedia of Islam, Second Edition.
A. K. Bang, The Idrisi State of Asir 1906-1934: Politics, Religion and Personal Prestige as State-building factors in early twentieth century Arabia, Bergen Studies on the Middle East and Africa (1996)
J. Reissner, Die Idrīsīden in ʿAsīr. Ein historischer Überblick, Die Welt des Islams, New Series, Bd. 21, Nr. 1/4 (1981), pp. 164–192. At JSTOR.
I. Ghanem, The Legal History of 'A Sir (Al-Mikhlaf Al-Sulaymani), Arab Law Quarterly, Vol. 5, No. 3 (Aug., 1990), pp. 211–214. At JSTOR.

Askerlik hizmeti, herhangi bir ülkede belirli bir yaşa gelen vatandaşların, zorunlu olarak, belirli bir süre orduda görev yapması veya anlaşmalı oldukları bir süre boyunca meslek olarak icra etmesi. Ayrıca askerlik veya vatanî görev olarak da bilinir.

Ordular, mesleği askerlik olan kişilerin dışında, ya belirli bir süre için zorunlu askerlik hizmetine alınan yetişkin kişilerden ya da gönüllülerden oluşur. Bir tür zorunlu askerlik hizmeti Antik Mısır'da da uygulanırdı. Napolyon Savaşları sırasında Fransa'da, bütün sağlıklı erkekleri askere alındı. Daha sonra Prusya, erkekleri askerlik eğitimi için bir süre askere çağırmaya başladı. Böylece, az sayıda askerden oluşan asıl ordu, savaş zamanında hizmet etmeye hazır, eğitim görmüş yedek askerlerin katılmasıyla büyüyordu.
Amerikan İç Savaşı'nda (1861-65) Güney ve Kuzey, zorunlu askerlik usulüne başvurdular. Ama, 19. yüzyıl boyunca ABD'de ve İngiltere'de barış zamanında zorunlu askerlik uygulanmadı. I. Dünya Savaşı'nda, İngiliz ordusu düzenli askerlerden ve gönüllülerden oluşuyordu. 1930'larda ABD ve İngiltere, oldukça küçük düzenli ordularla yetindiler. Almanya ve Japonya ise, zorunlu askere alma usulü uyguladılar ve büyük ordular kurdular. 1939'da İngiltere zorunlu askere almayı yeniden uygulamaya başladı.
II. Dünya Savaşı, hemen bütün ülkelerin orduya bakışlarını değiştirdi. Çoğunlukla iki yıllık bir süre için gençler askere alınarak güçlü ordular kuruldu. İngiltere'de zorunlu askerlik 1960'a değin sürdü. Günümüzde İngiltere'nin kara, hava ve deniz kuvvetleri gönüllülerden oluşmaktadır. ABD zorunlu askere almayı Vietnam Savaşı nedeniyle sürdürdü ve bu uygulamaya ancak 1973'te son verebildi.

Günümüzde birçok ülkede hâlen zorunlu askerlik hizmeti uygulanmaktadır. Askerlik hizmeti zorunlu olmayan ülkelerde ise anlaşmalı oldukları süre boyunca kişiye maaş verilerek meslek olarak icra edilir. Amerika, Japonya, Kanada, Avustralya, İspanya, İtalya, İsveç, İngiltere, Fransa, Almanya gibi birçok ülkede zorunlu askerlik yoktur.
Düzenli ordusu olmayan İsviçre gibi bazı ülkelerde yükümlüler yaşamlarının belli bir döneminde askerlik hizmetine alınır ve bu süre boyunca her yıl birkaç hafta eğitim görürler.
Çin'de yasalar gereği zorunlu askerlik hizmeti mevcut olmakla birlikte, ülkenin büyük nüfusu ve yeterli gönüllü sayısı nedeniyle zorunlu askerlik uygulanmamaktadır.
İsrail'de 18 yaşını doldurmuş ya da 12. sınıfı bitirmiş vatandaşlar için (erkek ya da kadın) askerlik zorunludur. İsrailli Araplar, hamile ve evli kadınlar için askerlik zorunlu değildir. Askerlik hizmeti kadınlar için 2, erkekler için 3 yıldır.

Osmanlı Devleti'nde ordunun büyük bölümü, 1826'da Yeniçeri Ocağı kaldırılıncaya kadar tımarlı sipahiler ve yeniçerilerden oluşuyordu. Yeniçeriler düzenli ordunun sürekli askerleriydi. Tımarlı sipahiler ise yalnızca savaş zamanlarında orduya katılırlardı. Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılmasından sonra bir süre süresiz askerlik uygulandı. 1843'te kura usulü kabul edildi. Buna göre askere alınan kişiler, beş yıl zorunlu askerlik yapıyordu. Sonraki yedi yıl için yedeğe ayrılıyor ve bu süre içinde yılda bir ay askerlik eğitimi görüyorlardı. 1869'da zorunlu askerlik süresi altı yıl, yedek askerlik süresi de 14 yıl olarak belirlendi. 1916'da, Osmanlı uyruğundaki herkesin askere alınması zorunluluğu getirildi. 45 yaşına kadar herkes yedek asker sayıldı.

Türkiye'de zorunlu askerlik hizmeti uygulanır. Sadece Türkiye Cumhuriyeti doğumlu olan ve 20 yaşına gelmiş erkek vatandaşlara zorunlu kılınan bir hizmettir. Günümüzde zorunlu hizmet süreleri yedek subay ve yedek astsubay olanlar için 12 ay, er olanlar için 6 ay, bedelli askerlik için ise 1 aydır.

Bedelli askerlik
Vicdanî ret
Türkiye'de zorunlu askerlik

Askerî bando, genellikle silahlı kuvvetlerde askeriî etkinlikler için askerî müzik görevlerini yerine getiren, bir grup müzisyene sahip müzik grubudur. Tipik bir askerî bando, çoğunlukla üflemeli ve vurmalı çalgıları kullanmaktadır. Bir orkestra şefi, genellikle marş grupu, bando şefi veya müzik yönetmeni unvanını taşır. Osmanlı askerî bandosunun, 13. yüzyıldan kalma, dünyadaki en eski askerî bando takımı olduğu düşünülmektedir.
Askerî bandolar, bir yerde sabit durarak ya da grup halinde yürüyerek, hem kendi ülkelerinin hem de diğer ülkelerin ulusal marşları ve vatansever şarkıları da dahil olmak üzere tören ve marş müziği çalabilir. Askerî bandolar, askerî cenaze törenlerinde de de görev alır.

Military Music in American and European Traditions26 Haziran 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Heilbrunn Timeline of Art History, Metropolitan Museum of Art
Brassmusic.Ru Russian Brass Community 29 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Rusça: 
German Military Music Almanca:

Astrahan Hanlığı (Tatarca: Xacitarxan Xanlığı), Altın Orda'nın yıkılmasından sonra başkenti Astrahan olmak üzere Cengiz Han'ın oğlu Cuci'nin ulusuna bağlı Toka Temür sülalesinden Kasım Han tarafından kurulmuş ve 1466-1554 yılları arasında hüküm sürmüş bir Türk hanlığıdır. Zaman zaman Kırım Hanlığı vasıtasıyla Osmanlı Devleti'nin nüfuz alanına girmiştir. Astrahan Hanlığı'nın arazisi batıda Kuban ve Don nehrine, doğuda Nogay Orda'sı ile sınırdı. Güneyde Terek Nehri'ne, kuzeyde ise Volga ile Don nehrinin arasında uzanmaktaydı.
Asıl adı "Ejder Hanlığı"  olan ve Ruslar tarafından sonradan değiştirilen Astrahan Hanlığı, Hazar Denizi'nin kuzey kıyılarında önemli bir ticaret merkezi olarak, 88 yıl boyunca egemen olmuş; ancak sürekli taht mücadeleleri sonucunda zayıflamış ve 1556 yılında Rus Çarı Korkunç İvan tarafından yıkılmıştır.
Rusya'nın Kazan ve Astrahan hanlıklarını yıkarak doğuya doğru genişleme siyasetinden rahatsız olan Osmanlı Devleti Orta Asya'daki Türk hanlıklarının da kendisinden yardım istemesi üzerine 1563 yılından beri Rusya'yı durdurmak için Astrahan'a yapmayı planladığı seferi ancak 1569 yılında yapabilmiş ama hem ordu kumandanlarının kendi aralarındaki anlaşmazlıklardan hem de Kırım Hanı'nın bu kumandanlarla arasındaki anlaşmazlıktan dolayı bu seferde istenilen neticeye ulaşılamamıştır. Buna rağmen Rusya'nın barış istemesi üzerine 1570 yılında yine de Osmanlı ve Orta Asya Türk Hanlıklarının lehine bir barış antlaşması yapılabildiyse de Kazan ve Astrahan Hanlıkları'nın Rusya'ya bağlı oldukları zımnen kabul edilmiştir.
Bugün Astrahan ve çevresinde yoğun Türk nüfusu bulunmaktadır.

Astrahan Hanları listesi

Asya ve Pasifik Cephesi, I. Dünya Savaşı'nın kansız geçen bir cephesiydi. Cephedeki tek gerçek askerî harekât, Japonların Tsingtao saldırısıdır. Bunun yanında, bugünkü Papua Yeni Gine'deki Bita Paka ve Toma'da da küçük çaplı çatışmalar yaşanmıştır. Pasifik'teki diğer Alman bölgelerinde herhangi bir hareket gözlenmemiştir.

600 Alman ve 3.400 Çinliden oluşan güç tarafından korunan Tsingtao, Almanların bölgedeki en önemli üssüydü. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu askerlerinin koruduğu hisar ise Alman donanması ve Avusturya-Macaristan donanmasına ait birkaç  gemiyle desteklenmekteydi. Japonlar bölgeye 50.000 asker ve altı savaş gemisinden oluşan bir birlik gönderirken Britanyalılar savaşa 1.600 kişilik bir destek birliğiyle katılmışlardır.
Hisar 31 Ekim'de bombalanmaya başlanıp Japon İmparatorluk Deniz Kuvvetleri ve Kara Kuvvetleri 6 Kasım gecesi bir akın gerçekleştirmiştir. Hisar, bir gün sonra ele geçirilirken Almanların 200, Japon güçlerinin 1455 can kaybı olduğu açıklanmıştır.

Tayland hükûmeti, müttefikleri Avrupa'daki son savaşlarında desteklemek amacıyla 1284 askeri bu cepheye yönlendirmişti. Bu askerlerin büyük bir kısmı Amerikan ve Britanyalılarla birlikte savaşmış ve en az 19'u ölmüştü. Bunun yanında, Fransız havacılık okullarına kabul edilen 95 askerin savaşta gerçekleştirilen hava akınlarına katılmış olabilecekleri düşünülmektedir.
I. Dünya Savaşı'na katılması Tayland'ın Milletler Cemiyeti'nin kurucu üyelerinden biri olarak tanınmasını sağlamıştır. Alman, Amerikan, Britanyalı ve Fransız yurttaşların Tayland hükûmetine karşı sahip oldukları sınırötesi haklar hükûmetin savaşa girmekten yana tavır almasını kolaylaştıran bir diğer etkendi. Birleşik Devletler bu hakkından 1921 yılında vazgeçmiş, Britanya ve Fransa da bu hakları 1925 yılında sonlandırmışlardır.

1916 Orta Asya Ayaklanması veya Ürkün Ayaklanması, Temmuz 1916-Şubat 1917 tarihleri arasında Rus Türkistanı'nda Çarlık yönetimine karşı meydana gelen bir ayaklanmadır.
Ayaklanma, I. Dünya Savaşı'nın Doğu Cephesi'nde resmî olarak askerlik hizmetinden muaf tutulan Müslümanların zorla askere alınmak istenmesi üzerine çıkmıştır. Bununla birlikte Çarlık yönetimi altındaki farklı etnik gruplar arasındaki gerilimleri de içermekteydi. Ayaklanma, Rus ordusu tarafından kanlı bir şekilde bastırılmış olup binlerce Kazak ve Kırgız'ın Çin'e göçüne yol açtı. Buna karşın, Rus devleti Ekim Devrimi gerçekleşene kadar bölgede tam düzeni sağlayamadı.
Aleksandr Kerenski gibi bazı Rus liberalleri ve tarihçileri bu olaylara uluslararası bir ilgi getirdiler. Sovyetler Birliği döneminde ayaklanmanın liderleri Çarlık rejimine karşı savaşan devrimci kahramanlar ilan edildi. Ağustos 2016'da Kırgızistan'da bir kamu komisyonu 1916 ayaklanmasının bastırılmasını soykırım olarak adlandırılması sonucuna vardı.

Tsingtao'daki Alman birlikleri deniz güçleri ve sömürge hükûmeti tarafından sağlanan donanma personelinden oluşuyordu.
Birleşik Devletler'in savaşa girmesinin hemen ardından bir Alman savaş gemisi Guam'da ele geçirildi ve geminin mürettebatı savaşın ilk tutsakları olarak tarihe geçti.
Japonlar, müttefik güçleri Osmanlı ve Avusturya-Macaristan donanmalarına karşı desteklemek amacıyla 1917 yılında Akdeniz'e bir filo gönderdi. Japon muhribi Haziran ayında Avusturya-Macaristan denizaltısı U27 tarafından ağır biçimde yaralandı.
Amiral Graf Maximilian von Spee tarafından geride bırakılan SMS Emden müttefiklere ait ticaret gemilerini yağmaladı ve bunlardan otuzunu batırdı. Cocos Savaşı'nda HMAS Sydney'in yanında yer alan bu gemi yok edildi. Hellmuth von Mücke komutasındaki bir grup denizci Arap yarımadası üzerinden kaçmayı başardı.
Alman hükûmeti, müttefiklerle birlikte savaşa girme yanlısı olan Duan Qirui'ye karşı Zhang Xun'un askerî darbe girişimini desteklemekle suçlanmıştır. Darbe girişiminin Temmuz 1917'de başarısızlığa uğramasının ardından Duan, bu durumu Almanya'ya karşı savaş açma bahanesi olarak kullanmıştır. Almanya hakkındaki daha ciddi bir iddiaya göre ise hükûmet, Çin'in on bir yıl boyunca rakip hükûmetler tarafından yönetilmesine parasal destek sağlamıştır.

Gunther Plüschow: My escape from Donington hall, preceded by an account of the siege of Kiao-Chow in 1915 (Download)])

Keegan, John I. Dünya Savaşı (1998) s. 205-206.
Falls, Cyril Büyük Savaş (1960) s. 98-99.

Asakir-i Mansure-i Muhammediye (Osmanlıca: عساكر منصورهٔ محمديه) (Türkçe: Muhammed'in Muzaffer Askerleri) Osmanlı ordusu bünyesinde yer almış bir ocaktır. II. Mahmud tarafından Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılmasının ardından 7 Temmuz 1826 tarihinde kurulmuştur. Ağa Hüseyin Paşa'nın komuta ettiği ocakta Koca Hüsrev Mehmed Paşa serasker olarak görev yapmıştır. Sultan Abdülmecid tarafından 14 Haziran 1843'te ordunun ismi Asâkir-i Nizâmiye-i Şâhâne olarak değiştirilmiştir. Bu tarihten itibaren ordu kısaca Nizamiye Ordusu olarak anılmaya başlanmıştır. Asakir-i Mansure-i Muhammediye, Osmanlı İmparatorluğunun son ordusudur. 1923'te saltanatın kaldırılıp cumhuriyetin ilan edilmesiyle Türk Kara Kuvvetlerine dönüşmüştür.

Kuruluşundan hemen sonra Asâkir-i Mansûre'ye kaydolmak için gerek İstanbul içinden gerekse taşradan pek çok istekli çıkmıştır. Hazırlanan nizamnâmeye göre, “kim idüğü belirsiz aylak kimseler” ve “mühtedîler” bu teşkilâta alınmayacak, ancak şartları elverişli, öncelikle yaşları on beş ile otuz arasında olanların kaydı yapılacaktı. Ancak, kırk yaşına kadar olanlardan gücü kuvveti yerinde ve dinç kimseler de alınabilecekti. Yaşları on beşin altında olup Asâkir-i Mansûre'ye yazılmak isteyen çocuklar için Şehzadebaşı'ndaki eski Acemi Ocağı Kışlası tâlimhane olarak tahsis edilmişti. Kısa sürede büyüyüp gelişen “Mansûre askerleri” için Üsküdar ve Levent’teki kışlalara yenileri ilâve edilmiştir. Yeni kurulan ordunun ilk mevcudu 12.000 kişiydi. Bu da 1500’er kişilik sekiz “tertib”e ayrılmıştı. Tertibin en yüksek rütbeli subayı binbaşıydı. Bu sekiz binbaşının üstünde bir başbinbaşı bulunuyordu. Ancak bir tertibin toplam mevcudu, iki sağ ve sol kolağası, topçubaşı, arabacıbaşı, cebehanecibaşı, mehterbaşı, imamlar, hekim ve cerrahla birlikte 1527 kişiyi buluyordu. Her tertip sağ ve sol diye iki kola ayrılmış, bunların her biri bir kolağasının emrine verilmişti. Her kol da “saf” adı altında altışar kısma bölünmüştü. Her safın başında bir yüzbaşı vardı. Bu yüzbaşıların emrinde iki mülâzım, bir sancaktar, bir çavuş ve on onbaşı bulunmaktaydı.
1827 Temmuzunda tertip yerini “tabur”a, saf ise “bölük”e terk etmiş, bu terimler varlıklarını günümüze kadar korumuştur. Sekiz taburdan ikisi nöbetleşe olarak Seraskerlik binasını bekleyecek ve İstanbul'un güvenliğini sağlayacaktı. Kanunnâmesinde belirtildiği gibi, Yeniçeri Ocağı'nın yerine kurulan Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye onun yalnız savaş sırasındaki hizmetlerini değil, şehrin iç güvenliğinin temini ve geçici olarak yangın söndürme vb. gibi barış zamanındaki görevlerini de üstlenmişti. Öteki altı tabur ise, başta Davutpaşa’da yaptırılan Asâkir-i Mansûre Kışlası olmak üzere, yeniden tamir ettirilen Selimiye ve Rami kışlalarında tâlimle meşgul olacaktı.
Yeni ordunun Seraskerlik’ten sonra gelen en yetkili makamı Asâkir-i Mansûre Nezâreti idi. Teşkilâtın maaş vb. teknik işlerinden nâzır sorumluydu. Yeni nizamî orduda alınan eğitim tedbirleri kısaca şunlardı: Her saf için bir mektep kurulacak, buralarda her gün Kur’ân-ı Kerîm ve ilmihal dersleri verilecekti. Neferler beş vakit namazı cemaatle kılacaklardı. Bunun için de her safa (bölük) birer imam tayin edilecekti.
Yeni ordunun bölük, tabur, alay gibi askerî birlik adları III. Selim zamanında kurulup kısa süre içinde lağvedilmek zorunda kalınan Nizâm-ı Cedîd’inki ile aynıydı. Mansûre askerlerini eğitmek için dışarıdan uzmanlar getirtilmişti. Mansûre ordusunda terfiler çalışkanlığa göre olacak, yani bir nefer kabiliyet ve gayreti sayesinde başbinbaşılığa kadar yükselebilecekti.
En yüksek rütbeli subaydan ere kadar her neferin maaş ve tayinatı vardı. Maaşlar aydan aya ödenecekti. Yeni ordunun giderlerinin karşılanması için ayrı bir hazine kurulmuştu. Mansûre hazinesi adı verilen bu müesseseye yeni gelir kaynakları bulunmuş, böylece devlet hazinesine yük olmaktan kaçınılmıştır. 1827 yılında Hüsrev Paşa’nın serasker olmasından sonra Asâkir-i Mansûre’de bazı değişiklikler yapılmıştır. Meselâ ilk kuruluşunda üniforma olarak başlarına şubara denilen dilimli bir serpuş giydirilen neferlere 1828 yılından itibaren fes giydirilmeye başlanmış ve kılık kıyafetlerinde birlik sağlanmıştır. Her üç taburdan bir alay teşkil edilmiş, başbinbaşılık kaldırılarak her alayın başına bir miralay tayin edilmiştir. Ayrıca her alaya bir alay emini ile bir kaymakam verilmiştir. 1828-1829 yıllarında Ruslar’la yapılan savaştan sonra alaylar çoğalmış, iki alaydan bir livâ teşkil edilerek bir mirlivâ kumandasına verilmiştir. 1831’de İstanbul’daki alaylara “hassa”, Üsküdar'dakilere “mansûre” denilmiş, böylece yeni ordu iki kısma ayrılarak her birinin başına bir ferik tayin edilmiştir. Hassa birlikleri yalnız İstanbul'da bulunurken Rumeli'nin ve Anadolu'nun çeşitli bölgelerinde yeni yeni Mansûre birlikleri kurulmuştur. Taşradaki Mansûre birliklerinin subayları İstanbul'dan gönderilmiş, neferleri ise o bölgelerden seçilerek kaydedilmiştir.
Asâkir-i Mansûre'de emeklilik on iki yıl hizmetten sonra mümkün olacaktı. Bu şekilde emekliliğe hak kazanan kimselere aldıkları maaş kadar aylık bağlanacaktı. Yaşlılık veya sakatlık gibi sebepler yüzünden daha önce emekliye sevkedilenler ise duruma göre aylıklarının üçte birini veya üçte ikisini alacaklardı.
1832 yılında müşirlik rütbesi ihdas edilmiş ve askerî rütbe silsilesi aşağıdan yukarıya doğru şu şekli almıştır: 
Nefer, 
Onbaşı, 
Bölük Emini, 
Çavuş, 
Başçavuş, 
Mülâzım, 
Yüzbaşı, 
Sol Kolağası, 
Sağ Kolağası, 
Binbaşı, 
Kaymakam, 
Miralay, 
Mirliva, 
Ferik, 
Müşir.
Ordunun subay ihtiyacını karşılamak için 1834 yılında Harbiye Mektebi açılmış, ayrıca Avrupa'ya talebe gönderilmiştir.
Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye yeni ve biraz aceleye getirilmiş bir kuruluş olduğundan 1829'da Rus ordusuna, 1831-1833'te Mısır askerlerine karşı yapılan savaşlarda kendisinden umulanı tam olarak verememişse de yeniçerilerin son zamanlarına göre üstünlüğünü, düzenli Rus ve Mısır kuvvetlerine karşı iki yıl gibi uzunca bir süre karşı koymakla ispatlamıştır. Yeni ordunun desteklenmesi ve ülkenin daha iyi savunulabilmesi için 1834 yılında Redîf-i Asâkir-i Mansûre adıyla bir yedek ordu kurulmuş ve aynı yıl çıkarılan bir kanunnâme ile taşrada redif birlikleri kurulmaya başlamıştır. Bu birliklerin oluşturulmasından sonra Asâkir-i Mansûre ifadesinin yerini Asâkir-i Nizâmiyye almış ve uzun yıllar bu ikinci şekil kullanılmıştır. Nizamiye kelimesi bugün de varlığını korumakta, kışla girişleri bu terimle adlandırılmaktadır.
Tanzimat'tan sonra seraskerlik makamının önemi daha çok artmıştır. Seraskerlik sadâretten sonra ikinci sırayı almış, hatta Sultan Abdülaziz devrinde birkaç defa sadâretle birleştirilmiştir. 1843'te muvazzaflık süresi beş, rediflik yani ihtiyatlık süresi ise yedi yıla indirilmiştir. Aynı tarihte, mevcut birlikler Hassa, Dersaadet, Rumeli, Anadolu ve Arabistan orduları diye beş orduya ayrılmıştır. 1847 yılında askere almada kura usulü kabul edilmiştir. 1879'da Seraskerliğin yerine Harbiye Nezâreti kurulmuşsa da 1884'te tekrar Seraskerliğe dönülmüştür. 1908 yılında ise Harbiye Nâzırlığı kesin olarak Seraskerliğin yerini almıştır.
Piyade sınıfı bu şekilde düzenlenirken nizamları bozulmuş ve sayıları iyice azalmış olan Kapıkulu Süvarileri de lağvedilerek hazırlanan bir kanunnâmeye göre yeni süvari alayları kurulmuştur. Önce İstanbul'da oluşturulan birlikler için, bugün Kuleli Askeri Lisesi olarak kullanılan binanın yerinde bir süvari kışlası inşa ettirilmiş, daha sonra İstanbul dışında da süvari alayları teşkil edilmiştir.
Sultan Abdülmecid yeni ordunun adını kendi istek ve önerisi ile 14 Haziran 1843'te Asâkir-i Nizâmiye-i Şâhâne olarak değiştirmiştir. 6 Eylül 1843'te İstanbul ve Edirne'de törenler yapılarak Asâkir-i Nizâmiye-i Şâhâne ordusu ile ilgili yapılan son düzenlemeler ilan edilmiştir.  Daha sonra bu isim kısaltılarak Asakir-i Nizamiye olarak kullanılmıştır.

Ataerkillik ya da patriyarki, erkek otoritesine dayanan bir tür toplumsal örgütlenme düzenidir. Bu düzenin temelini erkeğin üstünlüğü fikri oluşturur; soy erkekler tarafından belirlenir, hakimiyet erkeklerindir. Bu toplumlarda erkeklere kadınlardan daha çok saygı gösterilir. Bu erkek üstünlüğü ilkesi etrafında, toplumun kültürü, adetleri, inancı ve mitolojisi, anaerkil düzenli toplumunkinden farklı bir biçim oluşturur.
Ataerkillik sözcüğü Türkçe kökenlidir. Türkçeye Fransızcadan geçmiş olan ve batı dillerinde Ataerkillik manasında kullanılan patriarka sözcüğü ise Latince patria (baba) ve Yunanca achein (hükmetmek) kelimelerinden türemiştir. 
Ataerkilliğe dayanan, ata erki temelli olan oluşumlara "ataerkil" veya "patriarkal" denir.
Ataerkil olduğu söylenen toplumlar arasında büyük farklılıklar göze çarpmaktadır. Ataerkillik, maço kültürün yaygınlaşmasına da zemin hazırlamıştır. Bazı tarihçilere göre ataerkillik (patriyarka) dünya toplumlarına egemen olmadan önce bazı toplumlar anaerkil bir düzene sahipti, bazılarında da cinsiyet egemenliği bulunmamaktaydı.

"Atasoyluluk", soyun baba/erkek çizgisi ile takip edilmesi anlamına gelir, anasoyluluk da bunun tersidir. Günümüzde, çocukların babanın soyadını alması, atasoyluluktan kalan bir mirastır. Anasoylu toplumlarda, çocuklar üzerinde anne tarafının, yani annenin akrabalarının hak ve sorumlulukları, atasoylu toplumlardakinden daha fazladır. Ayrıca anne tarafından akrabalarla evlilik tabusu daha güçlüdür. Çoğunlukla ataerkillikle atasoyluluk eş anlamlı kullanılıyorsa da, ataerkillik toplumun genel örgütlenmesi ile, atasoyluluk ise yalnızca soy anlayışı ile ilgilidir.
İngilizce "patrilocal" sözcüğü evlilikten sonra çiftin erkek tarafının akrabaları yanında yerleşmesi anlamına gelir. "Matrilocal" bunun tersidir. Atasoylu toplumların aynı zamanda "patrilocal", anasoylu toplumların da "matrilocal" olması olasılığı yüksektir, ama bir kural değildir.
"Anaerkil" kavramının tanımlandığı ilk günlerde, anasoylu toplumların "anaerkil" diye nitelenmesi sık yapılan bir yanlıştı. Daha sonra yapılan araştırmalarda, anasoylu toplumdaki kadının konumunun herhangi bir atasoylu toplumdakinden daha düşük olabileceği görüldü ve bu yanlış düzeltildi. Ancak bu konudaki kelime karışıklığı hâlen devam etmektedir. Gene de kadının toplumdaki konumu ile anasoyluluk arasında pozitif bir ilişki söz konusudur.

Ailenin ve akrabalık bağlarının bir toplumsal olgu olarak ilk ciddi incelemesi
1861 yılında İsviçreli hukukçu, tarihçi ve arkeolog Johann Jakob Bachofen'in (1815-1887) "Ana Hukuku: Eski Dünya'da Anaerkilliğin Yasal ve Dini Karakteri Üzerine Bir Araştırma" adlı kitabıyla başlar.
Bachofen bu incelemesinde, o güne kadar ancak din kitaplarından, mitoloji ve efsanelerden ve Antik Çağ edebiyat eserlerinden derlenen ve hemen hiçbir bilimsel nitelik taşımayan bilgi ve yorumların ilk kez sistemli ve oldukça tutarlı bir çözümlemesini yaptı. Eski toplumlarda kadınların rolü üzerinde daha önce görülmemiş ölçüde farklı bakış açıları getirdi. Likya, Mısır, Yunanistan, Girit, Kuzey Afrika, Orta Asya ve İspanya gibi eski uygarlıklar hakkında bilinenlerden bir araya getirdiği belgelerle, analığın insan toplumunun, din ve ahlak anlayışının temeli olduğunu göstermeye çalıştı.
Bachofen'ın çalışması, o güne kadar insanlığın doğal toplumsal yapısı olarak görülen ataerkilliğin özel bir yapı olarak ele alınması gerektiğini ortaya koydu. Bachofen'ın çalışmasını Lewis Henry Morgan, Thomas Mann, Jane Ellen Harrison, Erich Fromm, Robert Graves, Rainer Maria Rilke, Joseph Campbell, Otto Gross, Julius Evola ve "Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni" ile Friedrich Engels'in yapıtları takip etti. Bachofen'dan ilham alan Friedrich Engels, ilk çağlarda insanların cinsel ilişki ve hamilelik arasındaki bağdan, dolayısıyla babalık kavramından habersiz olduklarını, bu yüzden de doğan çocukların bütün topluluğa ait olduğunu savundu. Teoriye göre erkekler babalık olayının farkına vardıklarında ilişkiye girdikleri kadınlara ve doğan çocuklara sahip çıkmaya başladılar, bu da anaerkilliğin yerini ataerkilliğe terk etmesi ile sonuçlandı.
Bu şekilde ataerkillik ve anaerkillik, eski çağlardaki kadın hakimiyeti ve buna karşı günümüzdeki erkek hakimiyeti şeklinde birbirinin karşıtı hipotezler olarak algılanmaya başladı.
Aslında ilkel toplumların babalık kavramından habersiz oldukları, yetersiz alan çalışmaları ve etnografyanın emekleme dönemindeki eksikliklerinden kaynaklanan bir yanlış anlamadan ibaretti. Ne var ki, bu ve bunun gibi pek çok yanlışın düzeltilmesi uzun zaman aldı ve Bachofen'ın hipotezleri, bu dönemdeki arkeoloji ve mukayeseli din çalışmalarının temel varsayımlarından biri oldu.
Bu arada araştırmacılar 20 yüzyılda varlığını sürdürmeye devam eden ilkel topluluklar üzerinde yaptıkları çalışmaların hiçbirinde, bazı kuramcıların düşündüğü şekilde bir anaerkilliğe rastlayamadılar. Ne var ki aynı antropolojik çalışmalar, sanılanın aksine, Avrupalıların sahip olduğu türde bir ataerkilliğin toplumsal evrimin en üst basamağı olmadığını da gösterdi. Malinowski'nin Trobriand adalarındaki çalışması, Freud'un Oedipus kompleksi'nin evrensel olduğu varsayımını çürüttü. Freud varsayımını o günkü ataerkil Avrupa toplumunu temel alarak oluşturmuştu ve toplumsal düzeydeki ataerkilliğin, birey düzeyinde bebeğin doğal psikolojik gelişiminden dayanak aldığı iddiasını içeriyordu.
1950'li yıllardan itibaren ise arkeolog Marija Gimbutas'ın, neolitik dönemde Avrupa'da anaerkil özelliklerin ağır bastığı, Eski Avrupa Kültürü teorisi duyulmaya başlandı. Bu teoriye göre Bronz Çağı'ndan itibaren Avrupa'yı işgal etmeye başlayan "Proto Hint Avrupalılar" anaerkilliği kendi ataerkil yapıları ile değiştirmiş ve bunu bugün kullanılan Hint Avrupa dilleri ile birlikte miras olarak bırakmışlardı.
Gimbutas, 1970'lerden itibaren kendi çalışmalarını ortaya koyan Margaret Murray, Robert Graves, Elizabeth Gould Davis ve Riane Eisler gibi ikinci dalga feminizm akımının destekçilerine ilham verdi. Bunlardan Riane Eisler, "ortaklık kültürü" teorisi ile kendine farklı bir yol çizdi. Eisler'e göre bugün ve tarihin büyük bölümünde yaşanan ataerkillik, insanların birbirleri üzerinde hakimiyet kurmaları esasına dayanan yıkıcı bir toplumsal örgütlenme modeliydi ve bunun alternatifi kadınların hakimiyet kurmasına dayanan bir anaerkillik değil, insanların tarihöncesi dönemlerde olduğu gibi, birbirleriyle paylaşımda bulunmalarına dayanan "ortaklık modeli" idi.
İkinci feminist dalgaya Steven Goldberg (Ataerkilliğin Önlenemezliği: Neden Erkek ve Kadın Arasındaki Biyolojik Farklılıklar Her Zaman Erkek Egemenliğine Yolaçar - 1973, Neden Erkekler Yönetir - 1993), Philip G. Davis (Tanrıçanın Maskesi Düşürüldü, 1998) ve Cynthia Eller ("Anaerkil Tarihöncesi" Efsanesi, 2000) gibi yazarlar cevap verdiler. Cynthia Eller, tarihöncesi dönemde Tanrıça figürürünün çok baskın olmasının anaerkillik için bir kanıt olamayacağını, çünkü bununla kadının toplumdaki konumu arasında doğrudan bir ilişki olmadığını gösterdi. Steven Goldberg ise ataerkillik gibi toplumsal yapıların kaçınılmaz olduğunu, çünkü buna erkek ve kadın biyolojisindeki farklılıkların yol açtığını kanıtlamaya çalıştı.
Aile yapısı üzerine yaklaşık 150 yıldır devam eden bu tartışmaların sonucunda birbirinden farklı pek çok ataerkillik ve dolayısıyla anaerkillik tanımı ortaya çıkmıştır ve henüz üzerinde anlaşmaya varılabilecek ortak kavramlar oluşmamıştır. Ne var ki aynı süre içinde bu tartışmaları yapan Batı toplum yapısının kendi içinde çok büyük değişimler geçirdiği gözden kaçmayan bir gerçektir.

Paternalizm
Anaerkillik
Erkekmerkezcilik
Androkrasi
Heteroataerkillik

Pannonya Avarları (Rus kaynaklarında Obri, Göktürklerde ise Apar (Eski Türkçe: 𐰯𐰺) olarak bilinirler.), genellikle çeşitli kökenlerden gelen birkaç Avrasya göçebe grubunun ittifakı olarak kabul edilir. Genetik çalışmalar Avarların Kuzeydoğu Asya halkı olduğunu ve çoğunlukla Altay Dağları, Moğolistan ve Mançurya'daki Amur Nehri bölgesinden günümüz insanlarına benzediğini göstermektedir.

Avarlar, Orta Avrupa'da, Frank Krallığı ile Bizans İmparatorluğu arasında, eski Hun, Sabar kalıntıları ve Ogurlar (Bulgar) gibi Türk kitlelerinin desteği ile kudretli bir devlet kurarak, çeşitli Cermen ve özellikle kalabalık Slav kabilelerini hakimiyetleri altına almak suretiyle 250 sene kadar Avrupa siyasetine yön veren bir imparatorluk olmuştur.

562 yılında Avarların başına geçen I. Bayan Han çok yetenekli bir yönetici ve savaşçıdır. Onun yönetiminde Avarlar; Doğu Roma İmparatorluğu, Lombardlar ve birçok Slav ve Türk kabilelerle müttefik olmuştur. Padova'ya üs kuran Avarlar buradan Bizans, Frank ve Slav topraklarına saldırılar düzenlemişlerdir. Bu dönemde Avarlar batıda Thurungia'ya ve İtalya kapılarına kadar dayanmışlardır. Güneyde ise Pannonia, Dacis, İlirya ve Dalmaçya'da hakimiyet kurarak Konstantinopolis'e yaklaşmışlardır. Karpat Havzası'nın tamamına hakim olan Avarlar, 582 yılında Sirmium'u (Sremska Mitrovica), 584 yılında Singidunum'u (Belgrad) ve 586 yılında Selanik'i fethetmişlerdir. Slav kabileleri kendilerine sürekli saldıran ve mağlup eden Avarlara karşı birleşerek 623 yılında ayaklanmışlardır. Avarları ve Frankları hedef alan Slav saldırıları başarılı olmuş ve Sırbistan'daki topraklar geri alınmıştır.

Avarlar, 626 yılında uzun süren Sasani-Bizans savaşlarına Sasaniler tarafında müdahil olmuşlar ve Slav kabileleriyle beraber Konstantinopolis'e saldırmışlar şehri kuşatmışlardır. Sasani Ordusu ise eşzamanlı olarak şehrin Asya'da kalan bölgesine saldırmıştır. Avarlar deniz kuvveti olmadan saldırıya geçmiş ve Sasani ordularıyla birleşemeyerek tek başlarına saldırmıştır. Bu nedenle çok iyi savunulan şehri alamayarak geri dönmek zorunda kalmışlardır. Bizanslılar, Slav donanmasını ise Yunan Ateşi'ni kullanarak yakmış ve birliklerin birleşmesine engel olmuştur. Slav orduları da tek başlarına saldırıya geçtikleri için başarısız olmuştur. Avar hükümdarı, başarısız kuşatmadan Slav kabilelerini sorumlu tutmuştur. Konstantinopolis kuşatmaları, Avar Kağanlığı'nın en büyük askerî başarılarından biri olmuştur. Orta Çağ kaynaklarında yazılan kuşatmaya katılanların anlattıklarında Ruslara benzeyen İskitlerden söz edilmektedir.

Avarların Konstantinopolis önlerinde başarısız olmasının ardından kağanlık bünyesinden Bulgarlar ayrılmıştır. 632 yılında Kutrugi, Utigu ve Onogur kabilelerini birleştiren Kubrat Kağan, Bulgar Kağanlığı'nı kurmuştur. Bulgarlar, Kuzey Karadeniz kıyılarıyla aşağı Tuna boylarında hakim olmuşlardır. 640 yılında ise Hırvatlar, Avarlardan ayrılmıştır. Bu dönemde sürekli devam eden kabileler arası savaşlar savaşan tüm tarafların güç kaybetmesine yol açmış, hem Avarlar hem de Slav kabileleri güçsüz düşmüştür. Avarlar; Bulgarlar, Franklar ve Slavlar ile olan mücadeleleri sonucu olarak Macar Ovası ve Dalmaçya kıyılarını da kaybetmiştir. 670 yıllarda Bizans ile savaşların bitmiş, iki imparatorluk arasına Bulgarlar yerleşmiştir. Kubrata'nın oğlu Altsek, Avar Kağanlığı'nın tahtını ele geçirmek için savaşmış, başarısız olunca da Bulgar kabileleriyle Avarlardan ayrılmıştır. Avarların tarihi hakkında 7. yüzyıl sonu ile 8. yüzyıl sonu arasındaki döneme dair bilgi bulunmamaktadır. Bu döneme ait tek bilgi kaynağı arkeoloji bilimidir. Bu dönemde Avarlarda göçebe hayattan yerleşik hayata geçiş gözlemlenmektedir. Avarlar, artık tarım ve hayvancılıkla ilgilenmeye başlamışlardır.
Dobrovits'e göre Onogurlar Avar ismini Asya'da yaşayan Juan-Juanlardan (Orta Asya Avarlarından) çalmışlardır. Orta Asya Avarları dünya arenasında gücüyle anıldığından, Orta Avrupa'ya gelen Onogur Türkleri, Bizans ve çevre ülkelere kendilerinin Avar olduklarına inandırmışlardır. Ancak Göktürkler, Bizanslılar'a bunların Avarlar olmadıklarını, kendilerinden kaçan bir Türk boyu olduklarını söylemişlerdir.

9. yüzyılda Avarlar özellikle Franklar için en tehlikeli düşman sayılmaktadır. Bu yüzden öncelikle Avarlarla dostane ilişkiler içinde olmaya çabalamışlardır. Franklarla Avarlar arasında elçiler görevlendirilmiş, 780 yılında Avar elçisi Frank topraklarına gitmiş, Frank elçisi de Kağanlığa gelmiştir. 788 yılında Frank kralı Şarlman'a Bavaria dükü III. Tassilonu, Avarlara yardım çağrısı yaparak onlarla Franklara karşı anlaşma imzalamıştır. Aynı yıl Avarlar Bavyera'ya girmiş ve Kuzey İtalya'yı işgal etmiştir. Böylece Franklar ile Avarlar arasındaki uzun sürecek bir savaş başlamıştır. Bavaria'yı Frank ülkesinin bir parçası sayan Frank kralı Şarlman, Avarlara karşı cezalandırma seferine çıkmayı planlamıştır.
791 yılında Slovenlerin, Hırvatların da dahil olduğu Frank ordusu, Avarlara karşı büyük bir saldırı düzenlemiştir. Prens Pipin, İtalya'daki ordusuyla saldırıya geçmiş Avarlara ait kaleleri almıştır. Şarlman komutasındaki asıl Frank ordusu ise Tuna boyunca ilerler. Regensburg'da gerçekleşen savaşta Franklar galip gelmiştir ancak Frank Ordusundaki Saksonlar Avarlara destek olunca durum değişmiştir. Avarlar artık dağılmaya başlayan devletlerini bir arada tutmaya çalışmaktadır.
Avarlar içinde çıkan iç savaş sonucu Yugur kendisini kağan ilan etmiştir. 795 yılında ise Hristiyanlığı kabul ederek himayelerine girmek için Franklara elçiler göndermiştir. 796 yılında ise bizzat kendisi Şarlman'ın huzuruna giderek bağlılığını bildirmiştir. Prens Pipin komutasındaki Franklar aynı yıl Avar topraklarına saldırmışlardır. Avarların Transilvanya'daki merkezi ele geçirilmiştir. Artık Avarların siyasi bağımsızlığından bahsedilemeyecek dönemlere girilmektedir. Avarların yüzyıllar boyunca biriktirdiği muazzam zenginlikler yağmalanmaya başlamıştır. Düşmanları olan Avarları kötü durumda yakalayan Bulgarlar da durumdan faydalanmak istemişlerdir. Bütün zorluklara rağmen Avarlar yenilgiyi kabul etmemiştir. Hatta Avar soylularının büyük bir kısmı ölmüştür. 797 yılında Avarlar başarılı şekilde ayaklanmışlar, ancak büyük bir sefer sonucu Franklar isyanı bastırmışlardır. 797 yılında Avar soyluları Frank kralı Şarlman'a bağlılık yemini etmek zorunda kalsa da 799 ve 802 yıllarında Avarlar yeniden ayaklanmıştır. Bu sırada Avar topraklarında Hristiyanlık yayılmaya başlamıştır. 803-804 yıllarında Bulgarların kağanı Krum, Tuna bölgesindeki tüm Avar topraklarını ele geçirmiştir. Bulgar egemenliğindeki Avarlar ise hızla asimile edilmiştir. Avarlara ait son bilgi 823 yılında Frank sarayında Franklara bağlılığını bildiren Avar elçilerine aittir. Buna rağmen, bulgulara göre Avarlar 10. yüzyıla kadar varlıklarını sürdürebilmişlerdir.

Avar Kağanlığı'nın yönetim biçimi monarşidir. Kağan devletin baş yöneticisidir. Diğer önemli sınıflar yugruş, tarkan, kapgan ve kağanın karısı olan hatundur.

Avarlarda devlet örgütlenmesi tümüyle askerî  temellere dayanıyordu. Ordudaki her askerin silahları ve cüppeleri vardır. Avar Kağanlığı çok uluslu bir devlet olduğu için orduda Avarlar ile birlikte Cermenler, Slavlar ve Bizanslılar da vardır. Avarlar kendilerine bağladıkları kavimleri sınır bölgelerine yerleştiriyorlardı. Avar ordusu atlı ve yaya birliklerinden oluşuyordu. Atlı birlikleri Avarlardan, yaya birlikleri ise Avarlara bağlı Slavlar, Germenler gibi Avrupalı kavimlerden kurulmuştu.

Kandik (y. 552  - 562)
I. Bayan (562 - 602)
II. Bayan (602 - 617)
Onogunduri (617 - 630)
Surakat (729 - 730)
Yugurus (791 - 795)
I. Tudun (795 - 803)
Zodhan (803 - 805)
Thedorus (805 - ?)
Abraham (? - ?)
II. Tudun (? - 835)

Avcılık, başlangıçta insanların ve etçil hayvanların karınlarını doyurmasına yönelik olan bir faaliyet. İlk insanlar ovalarda dolaşırken toplayabildikleri bitkiler ve kovalayıp yakalayabildikleri küçük hayvanlarla beslenmişlerdir.

Taş Devri insanları, binlerce yıl boyunca avcılıkla yaşamlarını sürdürdüler. Mağaralarda barındılar, keskin ve sert taşlardan silahlar yaptılar. Ok, mızrak ve topuzla mamut, rengeyiği ve ayı gibi büyük hayvanları avladılar. İnsanlar hayvanlar kadar güçlü ve çevik değildi, ama zekâları, silah yapma yetenekleri avcılıkta başarılı olmalarını sağladı. Ayrıca bu ilk insanlar, kendilerine avcılıkta yardımcı olması için köpek gibi bazı hayvanları da eğittiler. Çoğu zaman bir geyik ya da yabani at sürüsünü bir uçuruma doğru sürüp avladıklarında, bütün topluluğa yetecek kadar yiyecek elde etmiş oluyorlardı.
İnsanlar karınlarını doyurmak için ekip biçmeyi ve hayvan yetiştirmeyi öğrendikten sonra da avcılığı sürdürmüşlerdir.

Tuzak kurma da avcılık yöntemlerinden biridir. İnsanlar tuzakla vahşi hayvanları etleri ve kürkleri için, bazen de zarar vermelerini önlemek ya da bilimsel araştırmalar yapmak için yakalarlar.
Pek çok çeşit tuzak vardır. Kürklü hayvanları, kürklerine zarar vermeden yakalamak için çelik tuzak kullanılır. Hayvanı hemen öldürmeyen ve avcı tarafından öldürülünceye kadar ava acı çektiren bu tür tuzaklar dünyanın birçok ülkesinde yasaklanmıştır. Bildiğimiz fare kapanı da, çelik bir yayla güçlendirilmiş bu tür bir tuzaktır.
Başka bir tuzak çeşidi, bir yay ile ilmekten oluşur. Esnek bir dal yay görevi görebilir. İlmek telden yapılır ve dal tetik görevini görecek bir iple aşağıya çekilerek bağlanır. Av tuzla kaplanan ipi kemirdiği zaman ipin kopmasıyla yay fırlar. Avı saran ilmek sıkışarak hayvanı havaya kaldırır.
Kuşları yakalamada giderek daralan ağdan tüneller de kullanılır. Kuşlar ağın geniş ağzına sürülür ya da yemle çekilir ve dar ağzında yakalanır.
İlkel insanların büyük hayvanları avlamak için başvurdukları bir yöntem de tuzak çukurlarıydı. Avın izlerinin sıkça görüldüğü bir yere çukur kazılarak üstü dallarla ve yapraklarla örtülürdü. Çukurun dibine çakılan ucu sivri kazıklar hayvanı düşer düşmez öldürürdü.
Eski zamanlarda üst üste yerleştirilen iki kütükle de avlanılırdı. Av yeme dokunduğunda üstteki kütük düşerdi ve av iki kütük arasına sıkışırdı. Bu tuzaklarda kütük yerine, bir kutu kullanıldığında hayvan canlı yakalanır. Kutunun içine koyulan kapana av basınca kapak kapanır. Bu tür tuzaklar hayvanları bilimsel araştırmalar ya da hayvanat bahçeleri için yakalarken kullanılır.
Canlı yakalama ve avı etiketleme yöntemiyle hayvanlara ilişkin çok değerli bilgiler edinilmektedir. Hayvan etiketlendikten sonra salınır; yeniden yakalandığı zaman, nereden nereye göç ettiği anlaşılır.
Kartal ile avcılık, küçük iken yakalanan ve av için eğitilen alıcı kuşlar ile yapılan avcılığı ifade eder. Günümüzde azalamasına rağmen Orta Asya'da Kırgız ve Kazak halklarının devam ettirmektedir. Selçuklu ve Osmanlıların da uyguladığı yöntem Türkiye'de unutulmuştur. Yalnızca Karadeniz Bölgesi'nde Atmaca ile avlanma sürdürülmektedir.
Kürkleri için hayvanları avlamak, en gözde avcılıktan biridir. Kürk ticaretiyle ilgilenen avcılar tuzaklar kurarak kunduz, mink, misk sıçanı, tilki, porsuk, kakım, vaşak, susamuru, rakun ve kurt gibi kürklü hayvanları avlarlar. Kanada'da kürk hayvanı avı hâlâ önemli bir sanayi dalıdır. Bu tür avcılık bazı hayvan türlerinin soyunun azalmasına yol açtığı için 20. yüzyılda kişi ve kuruluşların eleştirilerini gündeme getirmiştir. Bugün satılan kürklerin çoğu özel çiftliklerde yetiştirilen hayvanlardan elde edilmektedir.
Yiyecek sağlamak amacıyla yalnızca ok ve mızraklarla hayvan öldüren avcılar herhangi bir hayvan türünün yok olmasına neden olmazlar. Oysa ticaret ve kâr amacıyla tüfeklerle avlanan avcılar bu tehlikeyi doğurabilir. Örneğin, 19. yüzyılda avcılar et ticareti için Kuzey Amerika'daki bizonları hemen hemen yok ettiler.
Afrika'ya safari denen av partilerinde büyük hayvanlar hem spor yapmak, hem de kâr amacıyla vuruldu. 20. yüzyıla gelindiğinde insanlar, avcılık denetlenmezse avlanacak hayvan kalmayacağını anlamaya başladılar.
Bugün birçok bölgede büyük hayvanlarının avı sıkı denetim altına alınmıştır. Örneğin, ancak yaşadıkları denetimli bölgede sayıları çok artarsa fillerin avlanmasına izin verilmektedir. Gene de kaçak avlanma hâlâ önemli bir sorundur.

Av hayvanı, spor amacıyla avlanan hayvanlar, kuşlar ve balıklardır. Günümüzde neredeyse bütün av hayvanlarının avlanması izne bağlanmıştır. Buna karşın para kazanmak için kaçak ya da izinsiz avlanma yapılır. Örneğin, sombalığı ve alabalık çoğu zaman izinsiz avlanmaktadır. Değerli balık soylarını korumak amacıyla, dünyanın birçok ülkesinde izinsiz avlanmaya ağır cezalar koyulmuştur.
Afrika'daki av hayvanlarının korunma altına alındığı bölgelerde ya da av hayvanı bakımından zengin olan ülkelerde yetkililer değerli hayvanları postu ya da dişleri için öldürmeye gelen izinsiz avcılara karşı önlemler almışlardır.

Avrupa'nın hasta adamı (İngilizce: Sick man of Europe), ekonomisi kötü olan Avrupa devletleri için kullanılan bir deyimdir. Bu deyimin ilk defa Rus İmparatoru I. Nikolay tarafından art arda gelen savaşlar nedeni ile toprak kaybeden ve Avrupa'nın mali kontrolüne girmiş olan Osmanlı İmparatorluğu için kullanıldığı düşünülmektedir. Nikolay Sankt-Peterburg'da 9 Ocak 1853 tarihinde söylediği ve deyimin geçtiği söz şöyledir: "Kollarımız arasında hasta, ağır hasta bir adam var." Nikolay konuşmasında sadece "hasta adam" kelimesini söylemiş, "Avrupa'nın" kelimesini söylememiştir. Deyimin tamamı ilk kez 12 Mayıs 1860 tarihinde The New York Times tarafından yazılmıştır. Bu deyimden dolayı I. Dünya Savaşı'nda İtilaf Devletleri, Osmanlı'yı küçümsemiştir. Ayrıca Osmanlı Devleti, Boğazın hasta adamı olarak da bilinmektedir.
Osmanlı Devleti dışında 1970'li yıllar boyunca Birleşik Krallık, diğer Avrupa devletlerine göre ekonomisi kötü olduğundan ve endüstriyel çekişmelerden dolayı "Avrupa'nın hasta adamı" olarak bilinmiştir. 1990'lı yıllarda da Almanya ekonomik sorunlarından dolayı bu sıfatla anılmıştır. Mayıs 2005'te The Economist, "Avrupa'nın gerçek hasta adamı" diyerek bu deyimi İtalya için kullanmıştır. 2007 yılında Morgan Stanley, Fransa'ya "Avrupa'nın yeni hasta adamı" demiştir. Nisan 2007'de The Economist, bu sefer de Portekiz'e "Avrupa'nın yeni hasta adamı" demiştir. 2008'de The Daily Telegraph, İtalya için bu deyimi kullanmıştır.
17 Nisan 2020'de İngiliz gazetesi Daily Mail, Avrupa'nın diğer ülkelerinde koronavirüs salgın hızı ve ölüm artış oranının yavaşlarken İngiltere'de salgın hızının her geçen gün yükselmesi üzerine ülke için "Avrupa'nın hasta adamı" manşetini attı.

Asya'nın hasta adamı
Doğu Sorunu

Avusturya-Macaristan yönetiminde Bosna-Hersek, 1878-1918 yılları arasında Bosna-Hersek'te Avusturya-Macaristan İmparatorluğu idaresini ifade eder. 1878 yılında 93 Harbi'nden sonra yapılan Berlin Antlaşması ile Bosna Vilayeti imtiyazlı bir vilayet haline geldi ve fiilen Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun hakimiyetine girdi. 1908 yılında Bosna Krizi sonrasında Avusturya-Macaristan Bosna-Hersek'i ilhak etti ve Avusturya ile Macaristan arasında bir kondominyum kuruldu. 1918 yılında I. Dünya Savaşı'nın sonunda bağımsızlığını ilan ederek Sloven, Hırvat ve Sırp Devleti'ne katıldı.
1878'de Berlin Kongresi ile resmi olarak Osmanlı İmparatorluğu'nun bir parçası olan Bosna Vilayeti'nin Avusturya-Macaristan işgali onaylandı. 30 yıl sonra, 1908'de Avusturya-Macaristan, Avusturya ve Macaristan'ın ortak denetimi altında Bosna-Hersek Mülkiyetini kurarak işgal altındaki bölgeyi resmi olarak devletine katarak Bosna Krizini provoke etti.

93 Harbi olarak da bilinen 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşından sonra Temmuz ve Haziran 1878'de dönemin büyük güçleri tarafından Berlin Kongresi organize edildi. Sonuçta ortaya çıkan antlaşmada, Bosna-Hersek'in nominal olarak Osmanlı egemenliğine girmesine neden oldu, ancak fiilen de Yeni Pazar'ın sancağını tutma hakkını elde eden Avusturya-Macaristan'a devredildi. 25. maddedeki bilgiye göre:
"Bosna-Hersek Vilâyetleri Avusturya-Macaristan tarafından işgal edilecek ve idare edilecektir. Avusturya-Macaristan hükûmeti, Sırbistan ile Karadağ arasında güneydoğu yönündeki Mitrovitza'nın diğer tarafına uzanan Yeni Pazar Sancağının idaresini üstlenmek istemediği için Osmanlı yönetimi, oradaki görevlerini yerine getirmeye devam edecektir. Yine de, yeni siyasi durumun ve haberleşme özgürlüğünün ve güvenliğinin sağlanması için Avusturya-Macaristan, eski vilâyetin bu bölümünün tamamında, garnizon bulundurması, askeri ve ticari yollara sahip olma hakkını saklı tutar."
Avusturya-Macar ordusu, Haziran 1878'in sonunda 82.113 piyade, 13.313 atlı ve 112 topçu birlikle Bosna, Hersek'e saldırmak için mobilize çabasıyla meşgul oldu. 17. Piyade tümeni, ayrıca Dalmaçya Krallığı'ndaki arka orduydu. Ana kumandan Josip Filipoviç'ti; Dalmaçyadaki arka ordunun komutanı Gavrilo Rodić iken 17. Piyade tümeni Stjepan Jovanović'in komutasındaydı. Bosna-Hersek'in işgali 29 Temmuz 1878'de başladı ve 20 Ekim'de son buldu.
Bosna-Hersek'teki Osmanlı ordusu, yaklaşık 40.000 piyade ve 77.000 topçu, yerel milislerle beraber yaklaşık 93.000 kişiydi. Avusturya-Macar birliklerli, hem Müslümanlar, hem de Ortodoks nüfus tarafından hoş karşılanmadı, dolayısıyla Čitluk, Stolaç, Livno ve Klobuk yakınlarında savaşlar yapıldı. Maglaj ve Tuzla'daki geri çekilmelere rağmen, Saraybosna Ekim 1878'de işgal edildi. Avusturya-Macar kayıpları 5.000'i aştı ve siyasi liderler birbirlerini suçladı. Avusturya-Macaristan işgalinin Bosnalı Müslümanların dinlerine dayalı ayrıcalıklı konumlarını kaybedeceği anlamına geldiğini fark etmesiyle, Müslümanlardan şiddetli direniş beklendi.
Özellikle Hersek olmak üzere ülkenin belirli bölgelerinde gerilimler yaşandı ve bununla beraber ağırlıklı olarak Müslümanlar göç etmeye başladı. Avusturya-Macaristan yetkilileri, Bosna-Hersek'i "model koloni" haline getirmek amacıyla bir dizi sosyal ve idari reformlar yaptılar. Habsburg yönetimi, yükselen Slav milliyetçiliğini bastırmak ve istikrarlı bir yönetim kurmak amacıyla kanunlar ve yeni siyasi uygulamalar getirmek amacıyla birçok icraat yaptı. Fakat bunlar başarısız oldu ve bölge asimile edilemedi. Öyle ki, 1914 yılında bölgeyi gezmek için yola çıkan Avusturya Arşidükü Franz Ferdinand bir Sırp milliyetçisi olan Gavrilo Princip tarafından suikaste uğradı ve bu olay Birinci Dünya Savaşı'nın başlamasına neden olacak Temmuz Krizi'ni başlattı.

Bosna-Hersek'te her büyük azınlık kendi siyasi partisi tarafından temsil edildi. Müslümanlar, Müslüman Halk Örgütü tarafından temsil edildi, Sırplar Sırp Halk Birliği, Hırvatlar ise Hırvat Halk Birliği ve Hırvat Katolik Birliği tarafından temsil edildi.
Bosna Parlamentosu 1910'da kuruldu.
Parlamento partileri

Hırvat Halk Birliği (Hrvatska narodna zajednica)
Hırvat Katolik Birliği (Hrvatska katolička udruga)
Müslüman Halk Örgütü (Muslimanska narodna organizacija)
Sırp Halk Örgütü (Srpska narodna organizacija; Српска народна организација)
Parlamento dışı partiler

Müslüman İlerleme Partisi (Muslimanska napredna stranka)
Müslüman Demokrasi (Muslimanska demokracija)
Sırp Halkının Bağımsız Partisi (Sırp narodna nezavisna stranka)
Bosna-Hersek Sosyal Demokratik Partisi (Socijaldemokratska stranka Bosne i Hercegvoine)

Avusturya Arşidükü Franz Ferdinand'ın Suikastı
Bosna-Hersek Piyadeleri
Ludwig Thallóczy

Zovko, Ljubomir (2007). Studije iz pravne povijesti Bosne i Hercegovine: 1878. - 1941 (Hırvatça). Mostar Üniversitesi. ISBN 978-9958-9271-2-6.

Avusturya-Macaristan, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu veya İkili Monarşi olarak da anılır, 1867 ve 1918 yılları arasında Orta Avrupa hüküm sürmüş ve I. Dünya Savaşı'ndan sonra yıkılmış çok uluslu bir anayasal monarşi idi. Askerî ve diplomatik bir ittifak olan bu birlik, hem Habsburg Hanedanı'na mensup tek bir imparator hem de Macaristan Kralı unvanlarına sahip tek bir hükümdar tarafından yönetiliyordu. Avusturya-Macaristan, Habsburg monarşisi'nin anayasal evrimindeki son aşamayı oluşturuyordu ve Avusturya-Prusya Savaşı'nın ardından Macaristan'ın Habsburg yönetimine karşı bağımsızlık savaşlarını takiben 1867 Avusturya-Macaristan Uzlaşması ile kuruldu. Macaristan'ın 1918'de Avusturya ile birliğini feshetmesinden kısa bir süre sonra da feshedilmiştir. Resmî para birimi Kron'du.
Avrupa'nın en büyük güçlerinden biri olan Avusturya-Macaristan, coğrafi olarak Avrupa'nın en büyük ikinci ülkesi ve en kalabalık üçüncü ülkesiydi (Rusya ve Alman İmparatorluğu'ndan sonra) ve dünyanın en kalabalık on ülkesi arasındaydı. İmparatorluk dünyanın en büyük dördüncü makine yapım endüstrisini kurmuştur. Bosna Kondominiyumu toprakları dışında, Avusturya İmparatorluğu ve Macaristan Krallığı uluslararası hukukta ayrı egemen ülkelerdi.
Özünde, eski Avusturya İmparatorluğu'nun kuzey ve batı kısımları olan Cisleytanya ile Transleytanya (Macaristan Krallığı) arasında bir gerçek birlik olan ikili monarşi vardı. 1867 reformlarının ardından Avusturya ve Macaristan devletleri eşit güce sahip oldu. İki ülke birleşik diplomatik ve savunma politikaları yürüttü. Bu amaçlar doğrultusunda, “ortak” dışişleri ve savunma bakanlıkları hükümdarın doğrudan yetkisi altında tutuldu ve yalnızca iki “ortak” portföyün finansmanından sorumlu üçüncü bir maliye bakanlığı kuruldu. Birliğin üçüncü bir bileşeni, 1868'de Hırvat-Macar Uzlaşması'nı müzakere eden Macar tacına bağlı özerk bir bölge olan Hırvatistan-Slavonya Krallığı idi. 1878'den sonra Bosna-Hersek Avusturya-Macaristan'ın ortak askerî ve sivil yönetimi altına girdi 1908 yılında tamamen ilhak edilene kadar Bosna krizi'ne neden oldu.
Avusturya-Macaristan, 28 Temmuz 1914'te Avusturya-Macaristan'ın Sırbistan Krallığı'na savaş ilan etmesiyle başlayan I. Dünya Savaşı'nda İttifak Devletleri'den biriydi. 3 Kasım 1918'de Villa Giusti Ateşkesi imzalandığında Avusturya-Macaristan'ın dağılması zaten fiilen gerçekleşmişti. Macaristan Krallığı (1920-1946) ve Birinci Avusturya Cumhuriyeti, “de jure” olarak kabul edilirken, sırasıyla Birinci Çekoslovak Cumhuriyeti, İkinci Polonya Cumhuriyeti ve Yugoslavya Krallığı'nın bağımsızlığı ve Romanya Krallığı ve İtalya Krallığı'nın toprak taleplerinin çoğu da 1920'de galip güçler tarafından tanındı.

Krallığın resmi adı Avusturya-Macaristan Monarşisi (Almanca: Österreichisch-Ungarische Monarchie, Almanca telaffuz: [ˈøːstəʁaɪçɪʃ ˈʊŋɡaʁɪʃə monaʁˈçiː] idi; Macarca: Osztrák-Magyar Monarchia, Macarca telaffuz: [ˈostraːk ˈmɒɟɒr ˈmonɒrɦijɒ]), ancak uluslararası ilişkilerde “Avusturya-Macaristan” kullanılıyordu (Almanca: Österreich-Ungarn; Macarca: Ausztria-Magyarország). Avusturyalılar ayrıca Almanca: k. u. k. Monarchie (İngilizce: k. u. k. monarchy) (ayrıntılı olarak Almanca: Kaiserliche und königliche Monarchie Österreich-Ungarn; Macarca: Császári és Királyi Osztrák-Magyar Monarchia) ve Tuna Monarşisi (Almanca: Donaumonarchie; Macarca: Dunai Monarchia) veya İkili Monarşi (Almanca: Doppel-Monarchie; Macarca: Dual-Monarchia) ve “Çift Kartal” (Almanca: Der Doppel-Adler; Macarca: Kétsas), ancak bunların hiçbiri ne Macaristan'da ne de başka yerlerde yaygınlaştı.
Krallığın iç yönetimde kullanılan tam adı İmparatorluk Konseyinde Temsil Edilen Krallıklar ve Topraklar ve Aziz Stephen Kutsal Macar Tacı Toprakları' idi.

Almanca: Die im Reichsrat vertretenen Königreiche und Länder und die Länder der Heiligen Ungarischen Stephanskrone
Macarca: A Birodalmi Tanácsban képviselt királyságok és országok és a Magyar Szent Korona országai
Franz Joseph'in 1868'de aldığı bir kararın ardından, krallık uluslararası ilişkilerinde resmi olarak Avusturya-Macaristan Monarşisi/Reich'ı (Devleti) (Almanca: Österreichisch-Ungarische Monarchie/Reich; Macarca: Osztrák-Magyar Monarchia/Birodalom) adını taşıdı. Genellikle “İkili Monarşi” olarak adlandırılmış veya sadece “Avusturya” olarak anılmıştır.

Habsburgların Avusturya'daki egemenliği 1282 yılına kadar uzanır. 1806 yılına kadar Avusturya bölgesi Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu'nun bir parçasıydı ve Arşidüklük olarak kabul ediliyordu. Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu'nun etkinliği azaldıkça Avusturya arşidükleri bağımsız olarak hareket etmeye başladılar. 1806 yılında, Arşidük Franz kendini imparator (kayzer) ilan etti (Avusturya İmparatorluğu).

1866'da Prusya-Avusturya Savaşı yenilgisi ve Alman Konfederasyonunun dağılmasından sonra prestijini kaybeden Avusturya İmparatorluğu kesin olarak mutlakiyetçiliği terk etti ve anayasal parlamenter bir hükûmet kuruldu. Bununla birlikte, yıkılan monarşinin bütününü kapsayacak, içinde tüm ulusların eşitlik ve özerkliğe sahip olacağı gerçek bir federasyon kurulacağı yerde; Macarlar'ın baskısı sonucunda 1867'de bir uzlaşma olarak ikili monarşi kuruldu. Yeni devletin resmî adı Avusturya-Macaristan İmparatorluğu idi. İkili monarşi, her iki kanadını da ayrı parlamentolara sahip anayasal monarşiler olarak örgütledi. Hükümdar, ordu ve dış politika her iki taraf için ortaktı; diğer konularda ise her biri bağımsızdı. Monarşinin batıdaki parçası olan Avusturya'da çeşitli uluslar daha geniş özgürlüklerden yararlanmaya başladı ve oy hakkı giderek yaygınlaştı.

Ancak uluslar sorunu sürüyordu. 1875 yılında Osmanlı İmparatorluğu'nun çeşitli yerlerinde ve Bosna-Hersek'te ayaklanmalar oldu. Buna bağlı olarak Rusya Osmanlılara savaş açtı ve Osmanlıları yenerek onların Avrupa'daki güçlerine son verecek olan barış antlaşmasını kabul ettirdi. 1878 Berlin Kongresi Bosna-Hersek'i Avusturya-Macaristan'ın işgal etmesine ve yönetmesine karar verdi. Bundan sonra Avusturya-Macaristan'ın Balkanlar'daki istekleri Rusya ve Sırbistan'ın istekleri ile çelişkili bir durum aldı. Otuz yıl sonra 1908'de Avusturya-Macaristan, Bosna-Hersek'i resmen topraklarına kattı. Bu arada 1879'da Avusturya-Macaristan, Almanya ile bağlaşıklık antlaşması imzaladı. 1882'de İtalya'nın da katılması ile genişleyen bu antlaşma Rusya'ya karşı idi. Bu bağlaşıklık Avusturya-Macaristan monarşisindeki çeşitli uluslar üzerinde farklı bir etki yaptı. Almanlar ve Macarlar ittifakı desteklerken; Slav uluslar, özellikle Çekler ve Güney Slavlar 1908'de Bosna-Hersek'in ülkeye katılmasından da rahatsız oldular. O sıralarda Sırbistan Krallığı oldukça güçlü bir duruma gelmişti ve Avusturya-Macaristan'daki Güney Slavların üzerinde etkili oluyordu.

28 Haziran 1914'te Avusturya veliahtı Franz Ferdinand, Bosna'nın başkenti Saraybosna'da bir Sırp milliyetçisi tarafından suikasta uğrayarak öldürüldü. Beş hafta sonra Avrupa kendisini I. Dünya Savaşı'nın içinde buldu.

Savaşın hemen başında Ruslar, devletin Galiçya bölgesini ele geçirdi. Ama 1915 ve 1916 yıllarında, Alman, Osmanlı ve Bulgar desteğiyle bu bölge geri alındı. 

1914-1917 yılları arasında, iki devlet karşılıklı olarak birbirine saldırdı. Ancak, iki devletin de hiçbir kazancı olmadı. Üstüne üstlük, fazla miktarda asker kaybı yaşadılar. 1917 yılında Alman desteğinin gelmesi, Avusturyalıların cephede üstün gelmesini sağladı. Ancak 1918 yılında, İtalyanların sert saldırıları nedeniyle, Avusturya kazandığı toprakları iade etmesine neden oldu.

İtilaf Devletleri ile Avusturya-Macaristan İmparatorluğu arasında, 3 Kasım 1918 tarihinde Villa Giusti Antlaşması ile ateşkes sağlanmıştı. İmzalayanlar: Pietro Badoglio ve Viktor Weber Edler von Webenau. 11 Kasım 1918 tarihinde de Almanya ile yapılan Rethondes Antlaşması ile Batı Cephesi'nde silahlar susmuştur. Aynı sıralarda Habsburg Hanedanı tahttan çekilmiş ve 12 Kasım 1918 tarihinde Viyana'da oluşturulan Geçici Ulusal Meclis, Avusturya'da cumhuriyet ilan etmiştir. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu böylece Avusturya ve Macaristan olmak üzere bağımsız cumhuriyetler haline gelmiştir.
Villa Giusti Antlaşması, bir ateşkes antlaşmasıdır. I. Dünya Savaşı'ndan yenik çıkan Avusturya ile İtilaf Devletleri arasındaki antlaşma ise St. Germain Antlaşması'dır. Antlaşma 10 Eylül 1919 tarihinde imzalanmıştır.

Avusturya Arşidüklüğü (Latince: Archiducatus Austriae; Almanca: Erzherzogtum Österreich) büyük bir prenslik ve sonradan Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu'nun en önemli parçalarından birine dönüşen bir imparatorluk ve Habsburg Monarşisinin çekirdeğiydi. Rönesans ve erken modern çağ boyunca Avusturya Arşidükleri hem Kutsal Roma İmparatorları ve Macaristan, Bohemya ve Moravya ve daha fazla devletlerin tek liderleriydiler. Kutsal Roma İmparatorluğu ve Orta Avrupa'nın merkeziydi ve ve başkenti Viyana fiilen Kutsal Roma İmparatorluğu'nun da başkentiydi III. Friedrich'ten I. Charles'a, 1918'e kadar devletin son yöneticisine, kadar devlet Habsburg Monarşisi tarafından yönetilmişti.

Günümüzdeki ismi Frankça Oustrich - Doğu Krallığı (Frank Krallığı'nın doğusu)
teriminden gelir.

Avusturya-Osmanlı ilişkileri ilk olarak 1526 Mohaç Muharebesi'nde başlamıştır. 1526 Mohaç Muharebesi ile başlayan Avusturya-Osmanlı ilişkilerinin başlarında Avusturya'ya kıyasla daha güçlü olan Osmanlı İmparatorluğu bu üstünlüğünü diplomatik ve ekonomik alanlara da yansıttı. Lâkin 1699 tarihinde imzalanan Karlofça Antlaşması ile Osmanlı Devleti, Avusturya İmparatorluğu karşısındaki üstünlüğünün çoğunu kaybetti. XVIII. yüzyılda ise Avusturya İmparatorluğu'nun üstün olmaya yavaş yavaş başladığı bir süreç ortaya çıktı ve bu süreçte Avusturya bunu diplomatik ve ekonomik alana getirdi.

Avusturya İmparatorluğu, 1804-1867 yılları arasında Habsburg Hanedanı tarafından yönetilen Orta Avrupa topraklarına verilen isimdi.
Habsburg hanedanına mensup kişiler 1273'ten itibaren çeşitli aralıklarla Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu'nu yönetmişler, 1282'den itibaren aralıksız olarak Avusturya Arşidüklüğü'nün yönetimini ellerinde tutmuşlardır. Bu süreçte Habsburg hakimiyeti başta Bohemya ve Macaristan olmak üzere çeşitli Orta Avrupa ülkelerine yayılsa da, Habsburg hükümdarlarının topraklarının tamamını kapsayan bir devlet olarak Avusturya İmparatorluğu ancak 1806'da ilan edilmiştir. Bu tarihe kadar Avusturya İmparatorluğu adını taşıyan bir devletin varlığından söz edilemez. Avusturya İmparatorluğu, 1867'de Avusturya-Macaristan İmparatorluğu adını almıştır.

Napolyon'un yenilgisinde oynadığı önemli rol Avusturya'ya Avrupa'da diplomatik önderlik sağladı. 1814-1815 Viyana Kongresi'nde Avusturyalı Klemens Meternich önde gelen devlet adamıydı. Barış antlaşmasında Avusturya, Belçika ve Batı Almanya'daki topraklarını yitirdi; fakat Kuzey İtalya'daki Lombardiya ve Venedik'i aldı. Ancak ulusal bağlarla değil, hanedan bağları ile bir araya gelmiş çok uluslu bir imparatorluk olan Avusturya İmparatorluğu; Fransız İhtilali'nin ulusçu ve özgürlükçü etkileri karşısında görüldüğü kadar güçlü değildi. Şubat 1848'de Paris'te başlayan devrim, Viyana dahil Avusturya İmparatorluğu'nun birçok yerinde ayaklanmara yol açtı. Bu baskı altında Meternich istifa etti. Özgürlükçü reformlar yapıldı. O zamana dek Macarlar, Slavlar, İtalyanlar ve diğer etnik gruplar, imparatorluğun işlerinde yalnızca ikinci derece rol oynamışlardı. Almanlar geleneksel olarak yönetimde etkin durumdaydılar ve Almanca resmi dildi. Simdi ise diğer uluslar Almanlar ile eşitlik istiyorlardı. Çok iyi örgütlenmiş olan Macarlar; bağımsız bir Macar Cumhuriyeti ilan ettiler. I. Franz Joseph, Macaristan üzerindeki egemenliği ancak Rus Çarı'nın yardımı ile yeniden kurabildi. Avusturya'yı 68 sene yönetecek olan Franz Joseph döneminde Avusturya, Mutlakiyetten, meşruti monarşiye ve oradan da parlamenter demokrasiye geçti. Bu dönem aynı zamanda azınlıklar arasındaki kesin çelişkilerle Avusturya'nın zayıflamasına da tanık oldu. 1859'da Avusturya Lombardiya'yı İtalya'ya terk etti. Daha sonra 1866'da Almanya'nın önderliği için Prusya ile Avusturya arasındaki yüzyıllık mücadele sonuçlandı. Prusya, İtalya ile ittifak yaparak Avusturya'ya saldırdı. Avusturya ve Viyana Kongresi'nce kurulan Alman Konfederasyonu dağıldı ve Avusturya, Venedik'i İtalya'ya terk ederek İtalya ve Almanya üzerindeki egemen konumunu yitirdi.

Ayasofya, resmî adıyla Ayasofya-i Kebîr Câmi-i Şerîfi, İstanbul'un Fatih ilçesinde kiliseden çevrilmiş bir camidir. Bizans İmparatoru I. Justinianus tarafından, 532-537 yılları arasında inşa ettirilmiş bazilika planlı bir patrik katedrali olmuştur. 1453 yılında İstanbul'un Osmanlılar tarafından fethedilmesinden sonra II. Mehmed tarafından camiye dönüştürülmüştür. Mustafa Kemal Atatürk tarafından 1934 yılında yayımlanan kararname ile tadilat çalışmasına alınmış, 1935 yılında Bakanlar Kurulu kararı ile müzeye dönüştürülme kararı alınıp müzeye dönüştürülmüş, kazı ve tadilat çalışmaları başlatılmış ve 1935'ten 2020'ye kadar müze olarak hizmet vermiştir. 2020'de tekrar camiye çevrilmiş, 2024'te ise caminin üst katı bir müze olarak hizmet vermeye başlamıştır.
Ayasofya, mimari bakımdan merkezî planı birleştiren kubbeli bazilika tipinde bir yapı olup kubbe geçişi ve taşıyıcı sistem özellikleriyle mimarlık tarihinde önemli bir dönüm noktası olarak ele alınır. Hristiyanlar için hem sembolik hem de eksen olma anlamının yanında, turistik ve ruhsal bir çekim merkezidir.
Ayasofya adındaki "Aya" sözcüğü "kutsal" anlamına gelir. "Sofya" sözcüğü ise Grekçede "bilgelik" anlamındaki sophos sözcüğünden gelir. Dolayısıyla "Aya Sofya" adı, Nasıralı İsa'ya atfen "Kutsal Bilgelik" ya da "İlahî Bilgelik" anlamına gelmekte olup Hristiyan ilahiyatında Tanrı'nın üç niteliğinden biri sayılır. Miletli İsidoros ve Trallesli Antemius'un yönettiği Ayasofya'nın inşaatında yaklaşık 10.000 işçinin çalıştığı ve İmparator I. Justinianus'un bu iş için büyük bir servet harcadığı belirtilir. Bu çok eski binanın bir özelliği; yapımında kullanılan bazı sütun, kapı ve taşların binadan daha eski yapı ve tapınaklardan getirilmiş olmasıdır.
Bizans İmparatorluğu döneminde Ayasofya, büyük bir "kutsal emanetler" zenginliğine sahipti. Bu emanetlerden biri de 15 metre yüksekliğindeki gümüş ikonostasis idi. Konstantinopolis Patriği'nin kilisesi ve Doğu Ortodoks Kilisesi'nin 1000 yıl boyunca merkezi olan Ayasofya, 1054 yılında Patrik I. Mihail'in Papa IX. Leo tarafından aforoz edilmesine şahitlik etmiş olup bu olay, genel olarak "Schisma"nın yani Hristiyanlık tarihindeki en önemli olaylardan biri olan Doğu ve Batı kiliselerinin ayrılmasının başlangıcı sayılır.
1453 yılında kilise, Osmanlı padişahı II. Mehmed tarafından camiye dönüştürüldükten sonra mozaiklerinden insan figürleri içerenler tahrip edilmemiş (içermeyenlerse olduğu gibi bırakılmıştır), yalnızca ince bir sıvayla kaplanmış ve yüzyıllarca sıva altında kalan mozaikler, bu sayede doğal ve yapay tahribattan kurtulabilmiştir. Cami, müzeye dönüştürülürken sıvaların bir kısmı çıkarılmış ve mozaikler yine gün ışığına çıkarılmıştır. Günümüzde görülen Ayasofya binası, aslında aynı yere üçüncü kez inşa edilen kilise olduğundan "Üçüncü Ayasofya" olarak da bilinir. İlk iki kilise isyanlar sırasında yıkılmıştır. Döneminin en geniş kubbesi olan Ayasofya'nın merkezî kubbesi, Bizans döneminde bir kez (7 Mayıs 558 tarihinde) çökmüş, Ayasofya'nın doğu tarafı da 558 yılında çöktü. Miletoslu İsidoros tarafından onarılan kubbeye dışarıdan payandalarla desteklenen alçak bir kasnak eklendi, kubbe kırk pencereyle hafifletildi ve yüksekliği artırıldı.

Ayasofya Kilisesi'nin inşaatı Hristiyanlığı imparatorluğun resmî dini ilan eden Roma imparatoru I. Konstantin tarafından başlattırılmıştır. 337 ile 361 yılları arasında tahtta olan Büyük Konstantin'in oğlu II. Constantius tarafından tamamlanmış ve Ayasofya Kilisesi'nin açılışı 15 Şubat 360'ta II. Constantius tarafından gerçekleştirilmiştir. Socrates Scholasticus'un kayıtlarından gümüş kaplı perdelerle süslü ilk Ayasofya'nın Artemis Tapınağı üzerine inşa edilmiş olduğu öğrenilir.
Adı "Büyük Kilise" anlamına gelen ilk Ayasofya Kilisesi'nin adı Latincede Magna Ecclesia ve Grekçede Megálē Ekklēsíā (Μεγάλη Ἐκκλησία) idi. Eski bir tapınak üzerine inşa edildiği belirtilen bu yapıdan günümüze ulaşan bir kalıntı yoktur.
Birinci Ayasofya, binanın inşası tamamlanana dek bir katedral niteliğinde işlev gören Aya İrini Kilisesi'nin vaktiyle yakınında yer alan imparatorluk sarayının yakınına (geçmişte müze alanının kuzey kısmındaki, yeni tuvaletlere yakın olan, ziyarete kapalı kısım) inşa edilmişti. Her iki kilise de Bizans İmparatorluğu'nun iki ana kilisesi olarak faaliyet göstermişlerdir.
Birinci Ayasofya, geleneksel Latin mimarisi stilindeki bir sütunlu bazilika olup çatısı ahşaptı ve önünde bir atrium yer almaktaydı. Bu ilk Ayasofya bile olağanüstü bir yapıydı. 20 Haziran 404'te Konstantinopolis Patriği Aziz İoannis Hrisostomos'un İmparator Arcadius'un eşi İmparatoriçe Aelia Eudoksia ile çatışmasından dolayı sürgüne gönderilmesinin ardından çıkan isyanlar sırasında bu ilk kilise yakılarak büyük ölçüde tahrip olmuştur.

İlk kilisenin isyanlar sırasında yakılıp yıkılmasından sonra, imparator II. Theodosius bugünkü Ayasofya'nın bulunduğu yere ikinci bir kilisenin inşa edilmesi emrini vermiş ve İkinci Ayasofya'nın açılışı onun zamanında, 10 Ekim 415'te gerçekleşmiştir. Mimar Rufinos tarafından inşa edilen bu İkinci Ayasofya da yine bazilika planlı, ahşap çatılı ve beş nefliydi. İkinci Ayasofya'nın 381'de İkinci Ekümenik konsil olan Birinci İstanbul Konsili'ne Aya İrini ile birlikte ev sahipliği yaptığı sanılır. Bu yapı 13-14 Ocak 532'de Nika Ayaklanması sırasında yakılıp yıkılmıştır.
1935'te binanın batı avlusunda (bugünkü giriş kısmında) Alman Arkeoloji Enstitüsünden Alfons Maria Schneider tarafından yürütülen kazılarda bu İkinci Ayasofya'ya ait birçok buluntu ele geçirilmiştir. Günümüzde Ayasofya'nın ana girişinin yanında ve bahçede görülebilen bu buluntular, portik kalıntıları, sütunlar, başlıklar, bazıları kabartmalarla işlenmiş mermer bloklardır. Bunların vaktiyle binanın cephe kısmını süsleyen üçgen alınlığın parçaları olduğu saptanmıştır. Binanın cephesini süsleyen bir bloktaki kuzu kabartmaları 12 havariyi temsilen yapılmıştır. Ayrıca kazılar, İkinci Ayasofya'nın zemininin Üçüncü Ayasofya'nın zemininden iki metre daha aşağı bir düzeyde bulunduğunu ortaya koymuştur. İkinci Ayasofya'nın uzunluğu bilinmemekteyse de genişliğinin 60 m olduğu sanılır.(Günümüzde, Üçüncü Ayasofya'nın ana girişinin yanında yer alan İkinci Ayasofya'ya ait cephe merdiveni basamaklarının yaslandığı zemin, kazılar sayesinde görülebilir durumdadır. Kazılara şimdiki binada çökmelere sebep olabileceğinden devam edilmemiştir.)

İkinci Ayasofya'nın 23 Şubat 532'de yıkımından birkaç gün sonra imparator I. Justinianus öncekinden tümüyle farklı, daha büyük ve kendisinden önce gelen imparatorların yaptırdıkları kiliselerden çok daha muhteşem bir kilise inşa ettirmeye karar verdi. Justinianus bu işi yapacak mimarlar olarak fizikçi Miletli İsidoros ile matematikçi Trallesli Anthemius’u görevlendirdi. Bir efsaneye göre, Justinianus inşa ettireceği kiliseye ilişkin hazırlanan taslakların hiçbirini beğenmez. Bir gece İsidoros taslak hazırlamaya çalışırken uyuyakalır. Sabah uyandığında Ayasofya’nın hazırlanmış bir planını önünde bulur. Justinianus bu planı mükemmel bulur ve Ayasofya’nın buna göre inşa edilmesini emreder. Bir başka efsaneye göre de İsodoros bu planı rüyasında görmüş ve planı rüyasında gördüğü şekilde çizmiştir. (Anthemius daha inşaatın ilk yılında öldüğünden işi İsidoros sürdürmüştür). İnşa, Bizanslı tarihçi Prokopius’un Justinian'ın binaları (Yunanca: Περί Κτισμάτων, Latince: De Aedificiis, "Binalar Üzerine"), adlı eserinde betimlenir.
İnşaatta kullanılacak malzemeleri üretmek yerine imparatorluk topraklarında yer alan yapı ve tapınaklardaki yontulmuş hazır malzemelerden yararlanmak yoluna gidilmiştir. Bu yöntem, Ayasofya'nın inşa süresinin çok kısa olmasını sağlayan etkenlerden biri olarak kabul edilebilir. Böylece binanın yapımında Efes'teki Artemis Tapınağı'ndan, Mısır'daki Güneş Tapınağı'ndan (Heliopolis), Lübnan'daki Baalbek Tapınağı'ndan ve daha birçok tapınaktan getirtilen sütunlar kullanılmıştır. Bu sütunların altıncı yüzyıl imkânlarıyla nasıl taşındığı bilinmez. Kaplama ve sütunlarda kullanılan renkli taşlardan kırmızı porfir Mısır, yeşil porfir Yunanistan, beyaz mermer Marmara Adası, sarı taş Suriye ve kara taş İstanbul kökenlidir. Ayrıca Anadolu'nun çeşitli yörelerinden gelen taşlar kullanılmıştır. İnşaatta on binden fazla kişinin çalıştığı belirtilir. İnşaat sonunda Ayasofya Kilisesi günümüzdeki hâlini almıştır.

Mimaride yeni bir anlayışı gösteren bu kilise yapılır yapılmaz derhal mimarinin baş eserlerinden biri olarak kabul edildi. Mimarın böylesine büyük bir açık mekânı sağlayabilecek devasa bir kubbeyi inşa edebilmede İskenderiyeli Heron'un teorilerinden yararlanmış olması mümkündür.
23 Aralık 532'de başlanan yapım çalışması 27 Aralık 537'de tamamlandı. Kilisenin açılışını İmparator Justinianus ve Patrik Eutychius büyük bir törenle birlikte yaptılar. Ayasofya, o zamana kadar en büyük yapı olarak kabul edilen Süleyman'ın Tapınağı'ndan daha büyük olduğundan İmparator I. Justinianus (Jüstinyen) halka yaptığı açılış konuşmasında "Ey Süleyman! Seni yendim" demiştir. Kilisenin ilk mozaiklerinin yapımı 565 ile 578 yılları arasında tahtta olan II. Jüstinyen döneminde tamamlanabilmiştir. Kubbe, pencerelerinden sızan ışıkların duvarlardaki mozaiklerde oluşturdukları ışık oyunları dahiyane mimariyle birleşerek izleyicilere büyüleyici bir atmosfer verir. Ayasofya, İstanbul'a gelen yabancılar üzerinde öylesine büyüleyici, derin bir etki bırakmıştır ki Bizans döneminde yaşayanlar, Ayasofya'yı "dünyada tek" ("singulariter in mundo") olarak nitelemişlerdir. Ayasofya'da çan kulesi bulunmamaktadır. Novgorodlu Antonius'un belirttiği üzere, ibadete sementron (tahta levhaya vurulan tahta tokmak) ile davet edilmektedir. Ayasofya'nın önünde yer alan Augusteion Meydanı, Doğu Roma başkentinin idari ve dini merkezi konumundaydı. Meydanın ortasında ise I. Justinianus’un atlı heykelinin yer aldığı sütun bulunuyordu.

Fakat yapılışından kısa bir süre sonra, 553 Gölcük ve 557 İstanbul depremlerinde ana kubbe ile doğu yarım kubbesinde çatlaklar belirdi. 7 Mayıs 558 depreminde ise ana kubbe tümüyle çöktü ve ilk ambon, kiboryon v

Ayastefanos Antlaşması, 93 Harbi (1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı) sonunda imzalanan ateşkes ve barış antlaşmasıdır.
93 Harbi olarak da bilinen 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı, Osmanlı İmparatorluğu'nun yenilgisiyle sonuçlandı. Rus ordusu, batıdan Yeşilköy'e (eski adı Ayastefanos), doğudan Erzurum'a kadar geldi. Osmanlı İmparatorluğu barış istedi. Rus orduları başkomutanı Nikolay, barış esaslarının mütarekeyle birlikte görüşülmesi şartıyla bu isteği kabul etti ve 3 Mart 1878'de İstanbul'un Yeşilköy semtinde Osmanlı Devleti açısından ağır koşullar içeren bu antlaşma imzalandı.

Sırbistan, Karadağ ve Romanya tam bağımsızlık kazanacak ve sınırları genişletilecek.
Büyük bir Bulgaristan Prensliği kurulacak, prensliğin sınırları Tuna'dan Ege'ye, Trakya'dan Arnavutluk'a uzanacak.
Bosna-Hersek'e iç işlerinde bağımsızlık verilecek.
Teselya Yunanistan'a bırakılacak.
Girit ve Ermenistan'da ıslahat yapılacak.
Osmanlı Devleti Rusya'ya 300 milyon ruble nakit, geri kalanı toprak olarak (Kars, Ardahan, Artvin, Batum, Doğubayazıt ve Eleşkirt) ödenecek şekilde toplam 1 milyar 410 milyon ruble savaş tazminatı ödeyecek.

Ancak bu antlaşma ile Rusya'nın Balkanlar'da tamamen hakim bir konuma gelmesi Batılı devletleri telaşlandırdı. Zira Rusların, Bulgaristan yolu ile sıcak denizlere inmeleri, Birleşik Krallık'ın Hindistan sömürgelerine ulaşmasına ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun Bosna-Hersek'i ilhakına set çekmiş olacaktı. Osmanlılar bu tepkilerden yararlanarak Kıbrıs'ın idaresini geçici olarak Birleşik Krallık'a bırakmak koşuluyla Berlin'de yeni bir antlaşma (Berlin Antlaşması) zemini elde etmeye başardılar. Ayastefanos'un ağır şartlarını hafifleten Berlin Antlaşması ile Osmanlı Devleti'nin Balkanlar'daki varlığı kısa süre daha devam etti.
Ayastefanos Antlaşması, Osmanlı devrinde Sevr Antlaşması gibi kâğıt üzerinde kalan bir antlaşmadır.

Aynalıkavak Kasrı, İstanbul'un Hasköy, Beyoğlu kıyısında bulunan kasır. İstanbul fethedildiğinde Okmeydanı yamaçlarında büyük bir koruluktu. Bu koruluk sahile doğru inmekteydi.

I. Selim döneminde, Hasköy, Beyoğlu sahilleri tersane inşaatıyla önem kazanmış ve bu büyük koruluk, bahçeleriyle birlikte, "Tersane Bahçesi" adıyla anılmaya başlanmıştır. I. Ahmet Edirne'deyken Kaptan-ı Derya Kayserili Halil Paşa Tersane Bahçesi'nde matetemmuat Kasr-ı Âli (padişaha layık bir saray) yapılmasını emretmiş ve 1613 yılında sarayın ilk binaları tamamlanmıştır.
IV. Murat ve Sultan İbrahim Tersane Sarayı'na rağbet ederek, ilave binalarla sarayı genişletmişlerdir. Saray, IV. Mehmet zamanında çıkan yangın nedeniyle tamamen harap olmuş ve yeniden yapılmıştır. Hasköy, Beyoğlu'den bakıldığında sarayın tüm daireleri görülebiliyordu. İki katlı Harem Dairesi'nin alt katı baştan başa bir camekânla örtülü durumda olan sarayın, Harem ve Mabeyn Daireleri'nin çevresinde çeşitli binalar da mevcuttu. 1730 yılında sarayda bazı onarımlarla birlikte yeni bir Hasbahçe Köşkü de yapılmıştır.
III. Ahmet, Tersane Sarayı'nda zaman zaman oturmuş, Okmeydanı'nda yaptığı sünnet düğününden sonra da haremiyle burada kalmıştır.
1715 Osmanlı Venedik Muharebesi'nden sonra Venedikliler III. Ahmet'e büyük boyda, değerli aynalar hediye etmişler, padişan da bu aynaları Tersane Sarayı'nın çeşitli salon ve odalarına yerleştirtmiştir. Bu nedenle saray, önceleri "Aynalı kavak saray", daha sonraları ise "Aynalı Kavak Sarayı" adıyla tanınmıştır.
18. yüzyıl sonunda, I. Abdülhamit döneminde harap bir durumda bulunan saray, IV. Devlet Giray tarafından tamir ettirilmiştir ve 1923 yılına kadar onun soyundan elinde aittir.

Aynalıkavak Kasrı'yla ilgili bilgi (www.tbmm.gov.tr) 9 Ağustos 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Aynalıkavak Kasrı'yla ilgili bilgi (www.kultur.gov.tr) 7 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Aynalıkavak Kasrı'yla ilgili bilgi (www.beyoglubeyoglu.com)

Ayran, yoğurdun içine su katılarak elde edilen bir tür içecek. Türk mutfağına ait olan en yaygın içeceklerdendir. Türkiye, Ermenistan, Azerbaycan, İran, Lübnan, Bulgaristan ve diğer bazı Balkan ülkeleriyle Orta Doğu ve Orta Asya (Türki Cumhuriyetler) ülkelerinde yapılır. 
Ayran yapımında doğal nitelikli yağlı koyun yoğurdu yeğlenir. Bir ölçü yoğurda en çok bir buçuk ölçü su karıştırılır. Nadiren su yerine süt de katılabilir. Az ölçüde tuz da eklenebilir. Türklerin geleneksel içeceği olan ayran, Balkan ve Asya ülkelerinde de içilir.
Su ve yoğurttan oluşan ayran, heterojen bir karışımdır.

MS 552-745 yılları arasında hüküm süren Göktürkler, ekşiyen yoğurdun ekşiliğini azaltmak için üzerine su eklediler. Böylece tesadüfen ayran ortaya çıkmış oldu.
Ayran kelimesi, tarihte ilk defa Divan-i Lugat-it Türk eserinde "sütten elde edilen bir içecek" olarak tanımlanmıştır.

Ayranın yapılışı yöresel farklılıklar göstermemekle birlikte çeşitleri açısından farklılık göstermektedir. Susurluk (Balıkesir, Türkiye) yöresinde ufak bir elektrikli motorla ayran, kazandan çekilerek dar bir boru aracılığıyla yukarıdan hızlı bir şekilde tekrar kazana boşaltılır. Bu devridaim sürecinde ayranın yağı ayran üzerinde köpük oluşturur. Bu ayran Susurluk ayranı olarak bilinir.
Susurluk Ayranı Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Türkiye'nin bazı doğu kesimlerinde ise karıştırma yöntemi ile yayık ayranı elde edilir ki bu ayran bol köpüklü olur.

Malatya Pirpirimli Acılı Ayran / Malatya Semizotlu Acılı Ayran 11.04.2022 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Susurluk ayranı
Yayık ayranı
Süt ürünleri listesi

Ayşe Hafsa Sultan (Osmanlı Türkçesi: عایشه حفصه سلطان; d. 1479 – ö. 19 Mart 1534), Osmanlı Padişahı I. Selim'in eşi, Kanuni Sultan Süleyman'ın annesi ve ilk fiili Valide Sultandır.

Ayşe Hafsa Valide Sultan'ın kökenine ilişkin çeşitli kaynaklarda yer alan ve genel olarak iki farklı hipotez mevcuttur.

Bunlardan birincisine göre Ayşe Hafsa Sultan, "Abd'ûl-Muin" adında birinin kızıdır. Diğer bir görüşe göre ise, Ayşe Hafsa Sultan Kırım hanı Mengli Giray'ın kızıdır.
Gerçekten de Yavuz Sultan Selim'in eşlerinden birisinin Mengli Giray'ın kızı, Beyhan Sultan, Hâfize Sultan ile Devlet-Şah (Yenişah) Sultan’ın annesi olan Âişe Hâtûn olduğu kesin olarak bilinmektedir. Ancak kesin olmayan diğer bir görüşe göre ise Kanuni Sultan Süleyman'ın öz annesi olan Ayşe Hafsa Sultan, Yavuz Sultan Selim'in Avrupa kökenli ikinci eşidir.
Osmanlı tarihçisi İsmail Hakkı Uzunçarşılı Kitabeler'de Hafsa Sultan'ın ismini "Hafsa bint-i Abdü'l-Muin" olarak vermektedir. Bu Hafsa Sultan'ın cariye kökenli olup Türk asıllı olmadığına bir delil kabul edilebilmektedir. Bir diğer tarihçi Necdet Sakaoğlu'na göre Kırım Hanı Mengli Giray'ın kızı olduğu iddiaları kanıtlanamamıştır. Valide Sultan'ın Osmanlı Padişahı I. Selim'in ilk eşi olan Kırım hanı Mengli Giray'ın kızı Âişe Hâtûn olabileceğine ilişkin de kaynaklar delil gösterebilmektedir.
Diğer taraftan da Ayşe Hafsa Sultan, kendisinden yüz yıl kadar önce yaşamış olan Aydınoğlu Beyliği'nin son beyi Aydınoğlu İsa Bey'in kızı ve Yıldırım Beyazıd'ın eşi olan Hafsa Hatun ile karıştırılmamalıdır. Edirne'nin Havsa kasabasının ismini Hafsa Hatun'un orada yaşamış olmasından dolayı ondan aldığı söylenir. Ama aslında adını yakınlardaki Has Köyünde büyük bir külliye yaptıran Fatih Sultan Mehmet'in sadrazamlarından Mahmud Paşa'ya izâfeten "Havass'ı Mahmud Paşa"dan (i.e. Mahmud Paşa Has'ları) almıştır.

14 yaşında babası ve Osmanlı padişahı Sultan Bayezid Han'ın ortak görüşü neticesinde Şehzade Selim ile evlendirildi. Kerç şehrinden yola çıkan kadırga ile Trabzon'a gelin olarak indi. Orhan, Musa ve Korkut isminde üç oğlu olan Hafsa Sultan'ın çocukları salgın hastalıklarda hayatını kaybetti. Sultan Selim'in şehzadelik döneminde Trabzon'da, oğlu Şehzade Süleyman'ın sancak beyliklerinde de Kefe ve Manisa'da bulundu. Yavuz Sultan Selim'in 1520 yılındaki ani ölümüyle oğlu Kanuni Sultan Süleyman tahta geçti.

Oğlunun tahta geçişiyle Hafsa Sultan da İstanbul'a geldi. Annesini çok seven, sayan ve hürmet eden Süleyman Han tarafında tarihte ilk defa kendisine Valide Sultan makamı uygun görüldü.
Hayatının sonuna kadar Hürrem Sultan'ın ilerleyişi önünde set kurmuş ve haremdeki dengeleri iyi tutmuştur. Bu yüzden denilebilir ki iyiliği ile etkili Valide Sultan yaşadığı sürece Hürrem Sultan'ın da yükselmesine bir imkân olmamaktadır.
Ayşe Hafsa Valide Sultan'ın günümüze ulaşan eşine ve oğluna gönderdiği birçok mektubu da vardır.

Oğlu üzerinde yoğun etkisi görülen Valide Sultan'ın baskın bir rol oynadığı bilinmektedir. Fakat bu etkisini hiçbir zaman kötüye kullanmamıştır. Gönderdiği birçok mektup ile siyasi olaylarla ilgili tavsiyelerde bulunan Hafsa Sultan, II. Bayezid'in annesi Gülbahar Hatun'dan sonra oğluna bu tür telkinlerde bulunan ilk padişah annesidir.

19 Mart 1534 tarihinde oğlunun saltanatı sırasında muhtemelen kalbe bağlı sorunlardan elli altı yaşlarında hayatını kaybetti. İstanbul'daki Yavuz Sultan Selim Camii'ndeki türbeye gömüldü. Yanında kızı Şah Sultan da medfundur.
Hafsa Valide Sultan'ın ölümüyle saraya sultan ya da soylulardan biri olarak gelin gelen Valide Sultan'ların da devri kapanmıştır. Kendisi bu durumun ilk ve son örneğidir.

Eşi Sultan Selim hayatta iken kendi birikimi ile Urla'da birçok dükkân alan Hafsa Sultan daha sonra bunların gelirleri ile camii yaptırmıştır. Manisa'da 1522 yılında tamamlanan bimaristanı ile ünlü külliyesi ise en bilinen eseri olarak bulunmaktadır. Marmaris'teki Osmanlı kervansarayı da, kitabesi 1545 tarihini taşımakla birlikte, Hafsa Sultan'ın ismi ile anılmaktadır.

Kanuni Sultan Süleyman (1494-1566)
Hatice Sultan (1496-1543)
Fatma Sultan (1500-1573)

2003 yapımlı Hürrem Sultan dizisinde Ayşe Hafsa "Valide Sultan"ı Deniz Türkali canlandırırken, Muhteşem Yüzyıl dizisinde ise Nebahat Çehre tarafından canlandırılmıştır.

Ayşe Hafsa Valide Sultan Türbesi 17 Aralık 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Azadistan (Farsça: آزادیستان, Azadistan əyaləti), İran'ın Tebriz'de Rus İmparatorluğunun etkisinin azalmasıyla 23 Haziran-14 Eylül 1920 tarihlerinde bağımsız olan kısa ömürlü bir devlettir.
I. Dünya Savaşı'nda İran topraklarını işgal eden Osmanlı Ordusu Mecdulsaltana'yı vali olarak atamış ve Tebriz ve Urumiye kentinde örgütlendirmiştir. Osmanlı Ordusu'nun Azerbaycan Bölgesi işgaline karşı çıkan Şeyh Muhammed Hiyabani ve arkadaşları Kars'ta hapsedildikten sonra Fars'a sürülmüşlerdir.
Kasım 1918'de Osmanlı Ordusu'nun geri çekilmesinden sonra Hiyabani, Azerbaycan Bölgesine dönmüş ve Azerbaycan Demokrat Partisi'nin faaliyetini yeniden canlandırmıştır. Ancak bir süre sonra parti "Teceddüt" gazetesi çevresindeki Hiyabani'nin destekçilerinden oluşan "Teceddütiyun" ve Zeynalabidin Han'nın destekçilerinden oluşan "Tenkitiyun" olmak üzere ikiye bölünmüştür.
Kaçar Hanedanı sadrazamı Vüsuk-üd Devle 1919'da İngiltere ile anlaşma imzalamıştır. Bu anlaşmaya göre İngiltere İran'a 2 milyon pound kredi vererek demiryolu inşa edecekti. Bunun karşılığı olarak silah satın alma, askeri eğitim ve müsteşarlığı İngiltere'ye verilecekti. Azerbaycan Demokrat Partisi bu anlaşmaya karşı çıkmıştır. Sadrazam Vüsuk-üd Devle, Azerbaycan'da tutulmayan Aynuldovle'yi Azerbaycan'a vali olarak tayin etmiş ve Azerbaycan emniyetinin başına İsviçreli Bierling'i atamıştır. Bu atamaları ve Kürt Şikak aşireti reisi İsmail Ağa Simko'nun saldırıları Azerbaycan'da rahatsızlık yaratmıştır.
İsviçreli Bierling sert davranmış ve Azerbaycan Demokrat Partisi üyesi tutuklanınca Hiyabani halka emrederek emniyet müdürlüğünü bastırmıştır. Hiyabani ve Azerbaycan Demokrat Partisi Tebriz'in yönetimini ele geçirince 23 Haziran 1920 bağımsızlığını ilan etmiş ve "Azadistan" olarak adlandırmıştır.
1920 Eylül'de Hidayet Muhberulsultan, "Azadistan"'ın çağdaşlaşma politikasından rahatsızlık duyan toprak ağalarıyla iş birliğini sağladıktan sonra Tebriz'e girerek Kazak birlikleriyle birlikte "Azadistan"'a saldırmış ve dört gün süren çatışmadan sonra Azadistan'ı yok etmiştir. Hiyabani, 14 Eylül 1920'de öldürülmüştür.

1918–1920 Azerbaycan–Ermenistan Savaşı, 1917'de Ekim Devrimi yani Bolşevik Devrimi'nden sonra başlamıştır. Çoğu saldırı düzenli ordu biçiminde olmadı. Daha sonra Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti kuruldu. Osmanlı İmparatorluğu'nun Erivan'ı boşaltıp Iğdır Ovası'na çekilmesi ile savaş başlamış oldu (1920).

1905'te Bakü'de hem Ermeniler hem de Azeriler bulunuyordu. Şehirde mahalle savaşları yaşandı şehir Azeriler ve Ermeniler olarak ikiye bölündü. Ancak zamanla Ermeniler Bakü'yü boşalttı ve şimdiki Ermenistan sınırlarının içerisine çekildiler. Bakü'de hala çok az sayıda Ermeni yaşamaktadır.

4 Aralık 1920'de Kızıl Ordu Erivan'a girdi. Kızıl Ordu'nun kurduğu gizli polis örgütü Ermenistan Cumhuriyeti'ne son verdi ve Ermenistan Sovyet güdümüne girdi.

Transkafkasya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti'nin TBMM devleti ile yaptığı Kars Antlaşması Transkafkasya'da düzeni ve otoriteyi sağlamıştır. Sovyetler Birliği Ermeniler ve Azeriler üzerindeki otoritesini güçlendirmiştir. Bu anlaşma ile Nahçıvan özerk bölge oldu. Misak-ı Milli'den de ilk ödün verildi ve Batum bırakıldı.

http://hrw.org/reports/1995/communal 11 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti
Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti
Nahçivan Muharebesi
Karabağ Savaşı
Aras Savaşı
Türk-Ermeni Cephesi

Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti, Azerbaycan Halk Cumhuriyeti veya kısaca Azerbaycan Cumhuriyeti (Azerice: Azərbaycan Demokratik Respublikası, Azərbaycan Xalq Cümhuriyyəti), Doğu Kafkasya'da yerleşmiş ve yüzölçümü 147.629 km2 olan, Müslüman ve Türk toplumlarında kurulan ilk laik ve demokratik devlet. Nüfusu 2 milyon kişiye ulaşan cumhuriyetin sınırları kuzeyde Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti, kuzeybatıda Gürcistan Demokratik Cumhuriyeti, batıda Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti ve güneyde İran'la belirlenmiştir. Azerbaycan'da en büyük şehir olan Bakü'nün Bolşevik Bakü Sovyeti'nin kontrolünde olması nedeniyle, AHC'nin geçici başkenti Gence olmuştur.
Millî Şûra'nın ilk toplantısı 28 Mayıs 1918'de yapıldı ve Azerbaycan'ın bağımsız bir devlet ilan edilmesi için tarihi bir karar alındı. Böylece, 100 yılı aşkın bir aradan sonra, Doğu ve Güney Kafkasya'da Azerbaycan'ın millî devleti yeniden tesis edildi. Aynı toplantıda, yeni bir demokratik devletin kurulması gerçeğini yasal olarak belirleyen "Azerbaycan'ın Bağımsızlığı Yasası" kabul edildi.
Devlet gücü üç koldan oluşuyordu: Azerbaycan parlamentosu, hükûmet ve yargı. Devlet, kanunlar ve parlamento tarafından kabul edilen kararlarla yönetiliyordu. Çok az sayıda halk da dâhil olmak üzere Azerbaycan topraklarında yaşayan tüm halklar, milletvekilleri tarafından parlamentoda temsil edildi. Yürütme gücü hükûmete aitti. Hükûmet parlamentoya karşı sorumluydu. Azerbaycan Halk Cephesi hükûmeti 28 Mayıs - 16 Haziran 1918 tarihleri arasında Tiflis'te (Gürcistan), 16 Haziran - 17 Eylül tarihleri arasında Gence'de ve 17 Eylül - 28 Nisan 1920 tarihleri arasında Bakü'de faaliyet gösterdi. Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti, Paris Barış Konferansı kararıyla bağımsız bir devlet olarak tanındı. Dünyanın birçok ülkesiyle büyükelçilik ve misyon düzeyinde diplomatik ilişkiler kurdu, ikili ve çok taraflı anlaşmalar yaptı. Halk Cephesi de bağımsız bir yargının kurulması için önemli adımlar attı.
Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti, uluslararası hukuk normlarını büyük ölçüde ihlal eden RSFSR'nin askerî müdahalesi sonucunda 28 Nisan 1920'de ortadan kaldırıldı. Kuzey Azerbaycan Bolşevik birlikleri tarafından işgal edildi ve tekrar Rusya'ya boyun eğdirildi. 1991 yılında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nin dağılması sonucunda Azerbaycan halkı Kuzey Azerbaycan'da devlet bağımsızlığına kavuşmuştur. Azerbaycan Cumhuriyeti, Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti'nin halefi ve varisidir.

Rus İmparatorluğu'nda 1917'nin Şubat Devrimi'nden sonra Transkafkasya'da iktidar Özel Transkafkasya Komitesi oldu, fakat Ekim Devrimi ile Rusya'da egemenliğin Bolşeviklerin eline geçmesi sonucu 11 Kasım 1917'de Tiflis'te Gürcü, Ermeni ve Türk temsilcilerinden oluşan Bolşevik karşıtı Transkafkasya Komiserliği (Maveray-i Kafkas Konfederasyonu) karma hükûmeti kuruldu ve Bakü dışında tüm Transkafkasya'de egemenliği ele aldı. Bakü'de ise 2 Kasım 1917 tarihinde Bakü Sovyeti hükûmeti kurulmuştu. Ocak 1918'de Transkafkasya Komiserliği Tiflis'te oluşturulan Transkafkasya Seymi'ni yasama organı olarak ilan etti ve 1918'in Şubat ayında Transkafkasya Demokratik Federatif Cumhuriyeti kuruldu.
Osmanlı Devleti, 18 Aralık 1917 tarihinde Erzincan Mütarekesi ile Maveray-i Kafkas Konfederasyonu'nu tanıdı, fakat Gürcü ve Ermeni temsilcileriyle sınır ihtilaflarını çözemedi. Osmanlı Ordusu taarruza başladıktan sonra Maveray-i Kafkas Konfederasyonunda nasıl bir politika takip edilmesi gerektiği hususunda fikir ayrılığı oluştu. Gürcü ve Ermeni temsilciler silahlı mücadele kararı verirken Azerbaycan temsilcileri Türkiye ile dostane politika takibinden yana idi. 3 Mart 1918'de imzalanmış olan Brest-Litovsk Antlaşması ile o dönemde Maverayı Kafkasya içerisinde yer alan Kars, Ardahan ve Batum Osmanlı devletine verilmişti ve Gürcü tarafı buna yoğun tepki göstermiş, fakat Türk askerî harekâtı üzerine 28 Mart 1918'de antlaşmayı tanımak zorunda kalmıştı.
Kafkasya Müslümanlarının bağımsızlık taleplerinin giderek artması üzerine, Stepan Şaumyan 31 Mart 1918'de Bakü'de 14 bin Müslüman'ın katliamı ile neticelenen büyük bir tedhiş eylemi gerçekleştirdi. Baküdeki Mart Olayları'ndan sonra 3 Nisan tarihinde Seymin Müslüman grubu istifa etti. 9 Nisan tarihinde ise Seym hükûmeti istifa etti.
Osmanlı Devleti ile ihtilafları çözmek için önce Trabzon Konferansı yapıldı, arkasından da 11 Mayıs 1918'de Batum Konferansı'na başlandı. Almanya'nın Gürcistan'ı himayesine alması üzerine 26 Mayıs 1918'de Gürcistan Kafkasya birliğinden çıkmaya karar verdi ve 26 Mayıs'ta Seym son kez toplanarak kendini feshetti.
28 Mayıs 1918 tarihinde Tiflis'te Azerbaycan Millî Şurası tarafından Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti ilan edildi. Meclis açılıncaya kadar geçici şura ilan edilerek, başkanlığa Mehmed Emin Resulzade seçildi. 9 kişilik icra heyetinin başkanlığına da Fetali Han Hoyski getirildi, H.Agayev ve M.Seyidov başkan yardımcısı oldu
4 Haziran'da Osmanlı İmparatorluğu ile Azerbaycan Millî Şurası arasında Batum Antlaşması imzalandı. 12 Haziran tarihinde Bakü Sovyeti ordusu Bakü'den Gence'ye harekete başladı ve bu nedenle Azerbaycan hükûmeti Osmanlı Devleti'nden yardım isteğinde bulundu. 16 Haziran'da hükûmet Tiflis'ten Gence'ye taşındı, 17 Haziran'da Fetali Han Hoyski başkanlığında ikinci hükûmet kuruldu, 19 Haziran'da Azerbaycan'da savaş durumu ilan edildi.
Hükûmetin 27 Haziran 1918 tarihli kararı ile Azerice Azerbaycan Halk Cumhuriyetinin devlet dili oldu.
1 Ağustos'ta Azerbaycan Savunma Bakanlığı kuruldu.
Almanlar, Bolşevikler, Ermeniler ve İngilizler petrol bakımından zengin olan Bakü'nün Türklerin eline geçmesine karşı idiler. 25 Temmuz'da Bakü'de Şaumyan hükûmeti devrilmiş ve Menşevik ve Taşnaklardan oluşan Sentrokaspi hükûmeti İran'da bulunan İngilizleri yardıma çağırmıştı. O tarihte Bakü'de 18 bin silahlı Ermeni, 1200 İngiliz ve 1500 Rus birlikleri, yani 20 ile 30 bin kişilik kuvvet bulunmakta idi. Bakü cephesinde savaşa hazırlanan Kafkas İslam Ordusunda Anadolu'dan gelen 8 bin Türk askeri, 7 bin Azerilerden milis kuvveti vardır. Bakü Muharebesi'nin ardından Nuri Paşanın komuta ettiği Kafkas İslam Ordusu 15 Eylül 1918'de Bakü şehrini almayı başardı. Bakü'nün ele geri alınması sırasında 1130 Türk askeri öldü.
17 Eylül tarihinde hükûmetin Gence'den Bakü'ye taşınması ile Azerbaycan Halk Cumhuriyetinin Başkenti Bakü şehri oldu.
Osmanlı Devletinin savaşı kaybetmesiyle, 30 Ekim 1918'de Mondros mütarekesini imzalayarak, 16 Kasım'da Bakü'yü, 15 Aralık'ta ise Azerbaycan'ı tümüyle terk etti, 17 Kasım'da İngiliz kuvvetleriyle beraber Rus ve Ermeni askerleri Bakü'ye girdi.
9 Kasım 1918'de Azerbaycan Halk Cumhuriyeti Hükûmeti tarafından üç renk üzerine ay ve sekiz köşeli yıldızdan oluşan Azerbaycan bayrağı kabul edildi. Bu renkler üstte Türkçülüğü temsil eden mavi, ortada çağdaşlaşmayı temsil eden kırmızı ve altta İslamcılığı temsil eden yeşilden oluşmaktadır.
Kasım 1918'de Aras Cumhuriyeti kuruldu. Başkenti Nahçıvan şehri olan bu cumhuriyetin arazisi 16.000 kilometrekare, nüfusu ise 1 milyona yakındı. Sınırları Nahçıvan, Şerur-Daralagez, Ordubad kazalarını ayrıca Uluhanlı, Vedibasar, Kemerli, Meğri vb. arazileri birleştirirdi.
7 Aralık'ta Azerbaycan Parlamentosu açıldı, Alimerdan Topçubaşov Azerbaycan Parlamentosunun ilk başkanı seçildi. 26 Aralık'ta Fetali Han Hoyski başkanlığında üçüncü kabine kuruldu. Cumhuriyetin Meclisi nispi temsil sistemi ile evrensel oylama sonuçlarına dayanarak seçilmiştir. Meclis devlet yönetiminin en yüksek organı olmuş, Bakanlar Kurulu ise Meclise sorumlu olmuştur.
Şubat 1919'da İngilizler Bakü'yü terk etti.
14 Nisan 1919'da Nasib Bey Yusufbeyli'nin ilk ve Aralık 1919'da ise ikinci kabinesi kuruldu. Bu beşinci kabine Azerbaycan Halk Cumhuriyetinin son hükûmeti oldu.
12 Ocak 1920 tarihinde Rusya dışında dünyanın 23 devleti Azerbaycan Cumhuriyeti'nin varlığını resmen tanıdı.
1920 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi hükûmeti Birinci Dünya Savaşında galip gelen devletlerle tekrar savaşa girmiş bulunuyordu. Aynı düşmanlarla savaşmakta olan Sovyet Rusya Türkiye için bir müttefik olarak görülüyordu. Sovyet Rusya da bunu kullanarak, Türkiye'ye yardım etmek istediklerini, ancak Müsavat hükûmetinin buna engel olduğunu öne sürüyordu.
Moskova, Türk subaylar aracılığıyla, Ermenistan'la savaşmakta olan Azerbaycan'da var olan hükûmeti yıkarak, Komünist Partisi hükûmetinin oluşmasını sağladı. Türkiye'ye yardım gerektiği bahanesini öne sürerek, bu yeni hükûmetin daveti üzerine Kızıl Ordu 26 Nisan'da sınırı geçerek Azerbaycan'a girdi ve ardından 28 Nisan 1920'de Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti kuruldu.

11. Ordu (SSCB)
Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti
Gürcistan Demokratik Cumhuriyeti
Azerbaycan'ın katıldığı savaşlar listesi

Azerbaycan Millî Hükûmeti (Azerbaycan Türkçesi: Azərbaycan Milli Hökuməti; Farsça: حکومت ملی آذربایجان) ya da Azerbaycan Halk Hükûmeti (Rusça: Азербайджанское народное правительство), Kasım 1945'te Sovyetler Birliği'nin desteğiyle İran yönetiminde olan Güney Azerbaycan bölgesinde kurulan ve Sovyetler Birliği'nin çekilişiyle  Kasım 1946'da Amerika ve İngiltere'nin destek verdiği İran hükûmeti tarafından yıkılan Sosyalist bir Azerbaycan devletidir.

Devletin sınırları çeşitli kaynaklara göre değişiklik göstermektedir.

1941 yılında Nazi Almanyası ile savaşan Sovyetler Birliği'ne yardım etmek isteyen Müttefik Devletler, İran'a girdiler. Müttefiklerin girişiyle birlikte bastırılmış siyasi istekler daha açık bir biçimde ortaya çıktı. Bu şartlar altında Azerbaycan Türkleri kültürel ve siyasi baskıdan kurtulma çabasıyla Azerbaycan Millî Hükûmeti'ni 1945 yılında Seyid Cafer Pişevari liderliğinde kurdu. Başta özerk bir hükûmet olarak kendini tanıtmasına rağmen bağımsızlık ilân etmeye çalıştı. Kuzey Azerbaycan'da yer alan Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nin lideri Mircafer Bağırov, Stalin'den kuzey ve güney Azerbaycan bölgelerini birleştirip, tek bir Azerbaycan devleti kurmasını istemişti. Stalin başta teklife sıcak yaklaşmış olsa da daha sonra bu fikrinden vazgeçmiştir. Devletin Kültür ve Eğitim Bakanlığına ünlü Türk şair Muhammed Biriya, ordu komutanlığına ise Mahmud Penahiyan getirilmiştir. Başkenti Tebriz'de Azerbaycan Üniversitesi adında bir üniversite kurmuş ve ülkenin birçok yerinde okul açıp Türkçe eğitim vermeye başlamıştır. Habib Sahir, Hamid Memmedzadeh, Mir Mehdi Etimad, İsmail Caferpur, Medine Gülgün gibi Güney Azerbaycanlı önde gelen edebiyatçılar da bu devletin kuruluşuna destek vermişlerdi.
3 Mayıs 1946 tarihinde Mahabad Cumhuriyeti ile bir antlaşma imzalandı. Bu antlaşmaya göre:

İki tarafın topraklarından her birine, tarafların her birinin temsilcileri gönderilecek.
Kürtlerin çoğunlukta olduğu Azerbaycan topraklarında Kürt yönetimi temsilcileri, Azerilerin çoğunlukta olduğu Kürt topraklarında ise Azeriler arasında temsilciler bulunduracak.
İki hükûmet, ekonomik sorunlarla uğraşacak olan bir Birleşik Ekonomi Komitesi oluşturacak.
Gerekli olduğu zaman karşılıklı askerî yardım yapılacak.
İran hükûmetiyle her türlü görüşmeler, iki hükûmetin onayı alındıktan sonra yürütülecek.
Azerbaycan hükûmeti, kendi topraklarında yaşayan Kürtler için eğitim alanında girişimler örgütlemek amacıyla gerekli olan önlemleri almayı üstlendi. Kürt hükûmeti de kendi tarafından, İran Kürdistan topraklarında yaşayan Azerbaycanlılar için aynı girişimleri gerçekleştirme vaadinde bulundu.
İki halk arasında tarih içinde yerleşmiş olan dostluk ve iş birliği ilişkilerini bozma denemesinde bulunan ya da onların ulusal birliğine el uzatan, kim olursa olsun, iki halk tarafından cezalandırılacaktır.
Fakat Soğuk Savaş'ın başlangıç tarihlerine denk gelen bu olayda diğer ülkelerden destek alınamadı ve merkezî hükûmetle anlaşmaya gidildi. Sovyetler Birliği ile anlaşarak İran'ı terk ederken fedai gruplarını silahsızlandırdı. Böylece 1946 yılında İran, bu toprakları yeniden kontrolü altına aldı.
Resmi Dil: Azerbaycan Millî Hükûmeti zamanında Azerbaycan'ın resmi dili Azerbaycan Türkçesiydi.

Azerbaycan Türkçesi resmî dil olarak okullarda okutuldu.
İlk üniversite Tebriz'de kuruldu.
Kadınlara oy hakkı verildi.
Ağaların toprakları köylüler arasında paylaştırıldı.

William Aegleton, 1946 Mehabad Kürt Cumhuriyeti, Koral Yayınları, Ekim 1990.
Sovyetler Birliği Bilimler Akademisi Doğu Bilimleri Enstitüsü ile Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti Bilimler Akademisi Doğu Bilimleri Enstitüsü Kürt Komisyonu (Çev. M. Aras), Yeni ve Yakın Çağda Kürt Siyaset Tarihi, Pêrî yayınları, İstanbul, Temmuz 1998, ISBN 975-8245-06-6.

Aztek Üçlü İttifakı veya Aztek İmparatorluğu, üç Aztek şehrinin ittifakıdır: Tenochtitlan, Texcoco ve Tlacopan. Bu şehir devletleri Meksika'da 1428 yılından 1521 yılına kadar İspanyol konkistador Hernán Cortés önderliğindeki İspanyollar ve yerel müttefikleri tarafından yenilinceye kadar hüküm sürmüştür.

Aztek Üçlü İttifakı Tenochtitlan hükümdarı Itzcoatl'ın girişimleriyle 1428 yılında başlamıştır. İttifak olarak adlandırılmasına rağmen Aztek şehirleri arasında yapılan anlaşmada Tenochtitlan en baskın, Tlacopan ise en edilgen şehirdir. Ortak gelirlerin beşte ikisi Teonchtitlan ve Texcoco arasında pay edilirken Tlacopan beşte bir pay almaktaydı.

1520 yılında bölgeye İspanyolların geldiği zaman Tlacopan bağımsız bir şehir devleti olarak yıkılmak üzereydi ve ittifak toprakları Tenochtitlan'dan alınan kararlarla yönetilmekteydi. İttifak en güçlü olduğu dönemde iki okyanus kıyısı arasındaki Meksika topraklarına egemen olduysa da boyun eğdiremediği Tlaxcala federasyonu varlığını sürdürüyordu. Tenochtitlan ve ittifak devletleriyle uzun ve kanlı savaşlar yapmış olan Tlaxcala 1521 yılında Cortes ile müttefiklik yapacaklar ve Aztek İmparatorluğunun çökmesinde pay sahibi olacaklardır.

Azteklerin ezeli düşmanı olan Tlaxcala, Aztek İmparatorluğunun yıkılmasından sonraki dönemde de İspanyollarla iş birliğine devam edeceklerdir. Tlaxcala ile İspanyolların bu güçlü iş birliğini sağlayan La Malinche Cortes'in eşi olacak ve ondan bir çocuk dünyaya getirecektir.

Kolomb öncesi Amerika
Aztek el yazmaları
Tarasca devleti

Diego Muñoz Camargo. Historia de Tlaxcala. Ed. Dastin 2004. España.
Domingo Chimalpahin Cuauhtlehuanitzin. Las ocho relaciones y el memorial de Colhuacan. CNCA. 1998.
Hernando de Alvarado Tezozomóc. Crónica mexicana. Col. Crónicas de América. Ed. Dastin. 2002.
Fernando de Alva Ixtlilxóchitl. Historia de la Nación Mexicana. Ed. Dastin. España 2002.
López Austin, Alfredo, y López Luján, Leonardo. El Pasado Indígena. FCE. 1996.

Aşk, kişilerarası ilişki veya bir başka varlığa duyulan derin sevgidir. Bunun daha derini ise TDK sözlüğüne göre "güçlü sevgi, güçlü aşk" veya aşırı ve güçlü tutku, istek anlamına gelen hem ruhen hem de bedenen aşık olmayı kapsadığı düşünülen "sevda"dır. Bunun umutsuz (sevenin veya sevenlerin sevdiği ile bir araya gelemediği/gelemeyeceği), güçlü ve insanı hasta edecek derecede saplantılı haline ise "kara sevda" adı verilmektedir. Çeşitli kültürlerde aşk, en yüce erdem veya iyi alışkanlıktan, en derin kişiler arası sevgiden en basit zevke kadar bir dizi güçlü, olumlu duygusal ve zihinsel durumları kapsar. Cinsel veya romantik bir ilişki olursa, partnerlere aşıklar/sevgililer de denir. Bununla birlikte aşk ile ilgili tam bir evrensel tanıma kültürel farklılıklar nedeniyle ulaşılamakta zorlanılmaktadır. En yaygın olarak aşk, güçlü bir çekim ve duygusal bağlanma hissi anlamına gelir.

Aşk hem olumlu hem de olumsuz olarak kabul edilir; bir yanı erdemi insani nezaket, merhamet ve şefkati -"başkasının iyiliği için bencil olmayan sadık ve yardımsever endişe"yi temsil ederken- diğer yanı ahlaksızlığı, insanları potansiyel olarak bir tür mani, takıntı veya karşılıklı bağımlılığa sürükleyen kibir, bencillik, gurur ve egoizme benzer bir insani ahlaki kusuru temsil eder. Bu olumsuz özellikleri kimi zaman dengesiz durumlar yaratması nedeniyle Slavoj Žižek gibi materyalizmi savunan bazı sosyolog ve filozoflarca kötülüğün bir türü olarak görülmektedir.
Ayrıca aşkın, Türkçede "sevgi" olarak ifade edilen kavramla eşanlamlı olarak diğer insanlara, kendine veya hayvanlara karşı şefkatli ve sevecen eylemleri de tanımlayabilip tanımlayamaması; "sevgi" kavramı ile aynı kavramı kapsayıp kapsamadığı da ayrı bir tartışma konusudur; ilaveten sevgi ile aşk arasındaki ayrımı savunanlar açısından da sevginin mi aşktan, aşkın mı sevgiden üstün olduğu veya olmadığı yönünde sorunsallık, büyük tartışmalar süregelmektedir. Bu tartışmalar dinsel boyutta da ilahi aşk - beşeri aşk karşılaştırmaları ile yapılmaktadır.
Çeşitli biçimleriyle aşk, kişilerarası ilişkilerin başlıca kolaylaştırıcısı olarak işlev görür ve esaslı psikolojik önemi nedeniyle güzel sanatlarda en yaygın temalardan biridir. Aşkın, insanları tehditlere karşı bir arada tutan ve türün devamını kolaylaştıran bir görevinin olduğu varsayılmaktadır.
Antik Yunan filozofları altı tür sevgi tanımlamıştır: ailevi sevgi (storge), dostça sevgi ya da platonik sevgi (philia), romantik sevgi (eros), öz sevgi (philautia), misafir sevgisi (ksenia) ve ilahi ya da koşulsuz sevgi (agape). Modern yazarlar aşkın başka çeşitlerini de ayırt etmişlerdir: karşılıksız aşk, boş aşk, arkadaşça (realist/mantıksal) aşk, mükemmel aşk (gerçek sevgi/gerçek aşk), karasevda, kendini sevme ve saray (şövalye) aşkı. Çok sayıda kültürde de ayrıca aşk: Ren, Yuanfen, Mamihlapinatapai, Cafuné, Kama, Bhakti, Mettā, Ishq, Chesed, Amore, Charity, Saudade (ve bu durumların diğer varyantları veya simbiyozları), şu anda İngilizce başta olmak üzere bazı dillerde eksik olan belirli bir "an" ile ilgili olarak kültürel olarak benzersiz kelimeler, tanımlarla veya sevgi ifadeleri olarak ayırt edilmiştir.
Aşkın renk çarkı teorisi üç birincil, üç ikincil ve dokuz üçüncül aşk stilini tanımlar ve bunları geleneksel renk tekerleği terimleriyle açıklar. Üçgen aşk teorisi yakınlık Samimiyet), tutku ve bağlılığın (sadakatin) aşkın temel bileşenleri olduğunu öne sürer. Aşkın ek olarak dini veya spiritüel anlamları da vardır. Bu kullanım ve anlam çeşitliliği, ilgili duyguların karmaşıklığı ile birleştiğinde, diğer duygusal durumlarla karşılaştırıldığında, aşkı tutarlı bir şekilde tanımlamayı alışılmadık derecede zorlaştırır.

Ancak gerek "Aşk" ve gerekse "Sevgi" kavramlarının aynı kavram olduğunu iddia edenler olsa da; psikoloji ve dilbilimi anlamında aynı anlamı ve kavramı ifade edip etmediği hususundaki tartışmalar halen sürmektedir. Bu iki kavramın aynı anlama gelmediğini farklı anlamlar ifade ettiğini ileri sürenlerden en önemlilerinden biri Sevme Sanatı adlı kitabın yazarı Psikanalist Erich Fromm'dur: 
Fromm olgun ve olgunlaşmamış aşk arasında bir ayrım yaparak sevgi kalıbını olgun kısma oturtur diğer taraftan da sevginin aşk ile bir görülmesini eleştirir. Ona göre olgunlaşmamış aşk şu prensibi izler: Beni seviyorsun çünkü sen de beni seviyorsun. Olgun aşk der ki: Beni seviyorsun çünkü ben seni seviyorum. Olgunlaşmamış aşk şöyle der: Seni seviyorum çünkü sana ihtiyacım var. Olgun aşk der ki: Sana ihtiyacım var çünkü seni seviyorum.” diye tasnife tutan Fromm eğer bir kişiye «seni seviyorum» diyebiliyorsam, «ben de herkesi seviyorum, seninle tüm dünyayı seviyorum, sende aynı zamanda kendimi de seviyorum» da demenin gerektiğini belirterek aşkın insanlarda görülen tüketilen ve bencilliğe dayalı ilişkisini eleştirmekte ve insanları olduğu gibi her şeyiyle sevme gereğini savunmaktadır. Yine Fromm'a göre sevginin, tek kişiye değil, herkese yönelik olduğunu söylemek, sevilen nesneye bağlı olarak çeşitli sevgi biçimleri arasında fark bulunmadığı anlamını vermemelidir..."
Türkçe dil bilimi açısından da gerek Arapçadan gelen sarmaşık kelimesinin kökenini alan yabancı bir kelime olan "aşk" ve gerekse Türkçe kökenli bir kelime olan "sevgi" kelimesinin farklı anlamları bulunmaktadır. Sevgi; İnsanı bir şeye veya bir kimseye karşı yakın ilgi ve bağlılık göstermeye yönelten duygu; muhabbet. olarak sevgi hoşlanmadan/beğenmeden öte bir kavram olarak tanımlanırken "aşk" ise bunun daha da ötesi "derin sevgi hali" olarak "hoşlanma → sevgi → aşk (sevda)" hiyerarşisinde tanımlanmaktadır.
Ancak TDK sözlüğünde bu iki kavramın farklı anlam ifade ettiği, sevginin aşkı içine alan bir çatı kavram niteliği taşıdığı belirtilmekle birlikte, evlilik ve birliktelik bağlamında bu ikisi arasında ayrıma giden daha da büyük farklılık atfeden psikolog ve psikiyatristler de bulunmaktadır. Türkiye'de bu yönde ayrımda bulunanlardan biri Nevzat Tarhan'dır. Tarhan'a göre aşık olduğu canlıya ölebilecek kadar bağlanmak olarak ifade edilen aşkı sevgiden ayıran en önemli özelliği sadakat, bağlılık ve şefkattir. Tarhan bunu "Aşkta hoşlanma ve sevgide yaşanandan farklı olarak şefkat vardır. Genel olarak aynı doğru üzerinde bulunduğu düşünülse de sevgi ile şefkat (affection) birbirinden ayrı şeylerdir. Bir insanın aşık olup olmadığı onun şefkatine bakarak anlaşılabilir. Ayrıca şefkat, karşılık beklemez ve şarta bağlı değildir. Şefkat hisseden kişi aşık olduğu insanı ne pahasına olursa olsun mutlu etme peşindedir." şeklinde açıklamıştır. Tarhan'a göre aşık bir kişide muhakeme ikinci plana düşerken duygular daha ön plana çıkar. Yine Tarhan'a göre sevginin gelişip güven, saygı, bağlılık ile sarmalanıp aşka dönüştüğünü zorlukların üstesinden bu şekilde geldiğini savunur. Bunun yanında yine Tarhan ömür boyu aşk kavramı denen bir kavrama daha değinmekte sevgi saygı, güven bağlılık yanında bunun formülünün eşler arasında iyi bir İş birliği yapılmasını gerektirdiğinden söz etmektedir. Gerek aşk ve gerek sevginin iyi bir ilişkinin nedeni değil sonucu olduğu düşüncesindedir. Ona göre iyi ilişki varsa sevgi çoğalır, yoksa azalır.
Buna karşın diğer bir psikiyatrist Mehmet Zihni Sungur ise sevginin kavram olarak aşktan üstün olduğu düşüncesindedir. Aşkın sevgiden 5 farklı yanının olduğunu belirtmekte ve sevgiye aşktan daha büyük değer atfetmekte, ömür boyu aşkla, Fromm gibi olgunlaşmış aşkla eşleştirmektedir. Ona göre sevgi de aşktan farklı olarak "seni seviyorum çünkü sana ihtiyacım var" değil "sana ihtiyacım var çünkü seviyorum" düşüncesi vardır. Aşkta bağlılık ve karşılıklık varken bir görme kusuru olarak öngörülüp, ihtiyaçlar tatmin edilirken; sevgi de ise böyle bir karşılıklılık duygusundan çok karşı tarafa yönelik bir tatmin isteği ön plandadır, aşkın aksine insan egosunu değil ruhunu yani ilişkiyi karşı tarafında ihtiyacını besleme durumu vardır. Sevgide aşkın aksine karşılaştırma ve eğerler olmadan insan sevilir. Sevgi aşkın aksine bir yetenek ve sanattır aynı zamanda bir farkındalık gerektirir, aşkın aksine muhakeme ikincil planda değildir. Üç tür sevgi vardır. "Çünkü sevgisi" (seni seviyorum çünkü çok güzelsin) "Eğer sevgisi" (seni seviyorum eğer böyle kalırsan) bu iki sevgi türü aşk kalıbına otururken; üçüncü tür olan "Rağmen sevgisi" ise bu iki sevgiden tamamen farklıdır. Bir kişiyi değiştirmeden ne olursa olsun her şeyiyle kabul ettiğiniz sevgi türüdür ve aralarındaki en büyük sevgi Sungur'a göre bu sevgidir. Yine Sungur da aşkın geçiciliğine vurgu yapıp sevginin ise şefkat bağlılık öğeleri ile bir ömür boyu sürebileceğini buna karşın aşk ile yola çıkıp olgunlaşıp sevgiye dönebilen ilişkilerin de olduğunu savunmaktadır.

Sevginin türlerine ilişkin psikiyatri dalında ilk çalışma Sigmund Freud tarafından yapılmıştır. Freud, sevginin her türlüsünün kaynağının cinsellik olduğunu öne sürer. Bu görüşüyle çok büyük eleştirilere maruz kalsa da, biyolojik olarak sevginin, hormonlar ya da kimyasallar bakımından cinsellikten başka bir kaynağı yoktur. Freud'a göre sevginin bütün diğer türleri (aile sevgisi, tanrı sevgisi) uygarlıkla gelişen yüceltmelerin sonucudur ve cinsellikten türemiştir. Bu konuda özellikle kabile kültlerindeki totem-tabu anlayışı üzerinde durarak inceleme yapar.
Psikanalist Erich Fromm, sevgiyi insanlığın sorunlarına bir yanıt olarak, kişideki aktif ve yaratıcı gücün kaynağı bir enerji olarak ve bu söz konusu yaratıcılıkla sevmeyi de bir sanat olarak tanımlar. Bu çerçevede sevgiyi biyolojik kaynağı ne olursa olsun beş türde sınıflandırır: kardeşçe sevgi, anaç sevgi, cinsel sevgi, öz sevgi ve tanrı sevgisi.

Sevginin en temel türüdür. Diğer bütün türlerin içerisinde de yer alır. Sorumluluk, saygı ve başka insanları düşünme gibi davranışlar bu türdedir.

Annenin çocuğuna duyduğu koşulsuz sevgidir. Anaç sevginin en belirgin özelliği, koruyuculuk davranışıdır. Kardeşçe sevgideki gibi sorumluluk ve başka insanları önemseme davranışı burada da görülür ancak aradaki fark sevginin, annenin çocuğuna zaten bağlı olduğu için bir karşılık ya da koşul sorgulamadan gerçekleşmesidir. Bu bağ de

Ebü'l-Bekāa Baba İlyâs-ı Horasânî veya Resul Baba, 13. yüzyılda Babailik hareketinin ortaya çıkmasında rol oynayan Türkmen Vefaî şeyhi. Alevîlerin aşiret, yani soy geleneklerinde, Seyyid olan önderlerine Seyyid demekle beraber "Dede" veya "Baba" kavramları denir. Dede Garkın'ın dervişlerinden olan Baba İlyas'ın lakabı bu geleneklere dayanmaktadır. Horasan Pîrlerinden ve Hacı Bektaş Velî'nin Halifesi olan Baba İlyas Horasanî'nin kendi ismiyle adlandırılan Alevî-Bektaşî ocağına (Baba İlyas Horasanî Ocağı) mensup olan Alevî Türkmenler kadar yoğun olarak Çorum, Amasya, Tokat, Ordu ve Kastamonu'da yaşamaktadırlar.

Yaşamını sürdürdüğü devirde Anadolu'da Bâtınîliğin en önemli yayılma merkezini Sultan Mes’ud evvel tarafından yaptırılmış olan Mes'udiye tekkesi temsil ediyordu. Anadolu Selçukluları’nın nüfuz ve hâkimiyet sahaları tamamen Moğollar’ın denetim ve müsaadesine tâbi bulunuyordu. Birçok şehirlerde İlhanlılar’ın himâyesi altında Şiîliği neşreden “Bâtın’ûl-Mezhep Babalar” tarafından açılan zâviyelerin sayıları da gün geçtikçe artmaktaydı. Moğollar'ın nüfuzuyla Mes'udiye Medresesi müderrisi olan Alevî-Bektaşî âlimlerden “Şeyh Mecd’ed-Dîn İsâ” azledilerek yerine Şîʿa-i Bâtıniyye’nin en değerli Alevi Türkmen dâîlerinden “Şems’ed-Dîn Ahmed Baba” atandı.

"Baba İlyâs", XIII. yy'dan itibaren Alevî-Bektâşî Türkmen zümreler arasında yayılarak, Yesev’îyye, Kalender’îyye ve Haydar’îyye gibi diğer tarikatler ile birlikte XIV. yy'a kadar Anadolu'da mevcudiyetini sürdüren Türkmen Alevi-Vefâ’îyye Alevî-Bektaşî Türkmen tarikâtının ruhanî önderi ve Horasan azizlerinden olan ve çok sayıda mürid ve halifeleri bulunan Tunceli, Amasya, Tokat ve özellikle Çorum'lu Şah İbrahim Veli, Baba Mansur, Ağuiçen, Kureyşan ve gibi birçok Alevi-Bektaşi ve Alevi-Vefaî Ocaklarına ve Türkmen aşiretlerine mensupturlar. Seyyid Alevîlerinden "Dede Karkğın" (Dede Garkın, Dede Kargın, Dede Karğın ya da Dede Karkın) Abdal Ata Sultan (Abdal Ata köyünde medfun), Teslim Abdal ve Elvan Çelebi (torunu) tarafından bu tarikâtın inançlarını Anadolu'daki Türkmenler arasında yaymak amacıyla Şeyh Ali Ataman veya Ali Otman Baba, Aynu'd-Devlet Dede, Hacı Bağdın, ve Hacı Mihman ile birlikte görevlendirilmiş beş halifenin en genci ve meşhur olanı idi. Baba İlyas, Çorum'da yaşayıp daha sonra 1231 yılında Amasya yakınlarındaki lendi adıyla isimlendirilen İlyasköy (Çat) köyüne yerleşti ve kendisine ait Türbesi'de "Hamdullah Çelebi" Türbesi ve Cem Evi'nin içerisindedir.

Kendi adına bir tarikât kurmamış, Vefâ'îyye şeyhî olarak olarak Çat köyündeki zâviyesinde, İslâmiyet'e yeni girmiş olan, eski inançlarını koruyan ve okuma yazma bilmeyen yarı göçebe Türkmenler'e kendi anlayışlarına uygun bir tasavvuf anlayışı sunmuştur. Ayrıca, Türkmenler'i Selçuklu Hükûmeti'nin baskısından kurtaracak bir Alevi şeyhi olarak ortaya çıkmıştır. Onun tâlimatlarını canla başla uygulayan ve kendilerine rehber edinen Alevi Türkmenler kendisine "Baba Resûl" lakabını vermişlerdi.

Baba İlyas, Tanrı sevgisinin dinin katı kurallarıyla oluşmayacağını, bunu ancak insanın kendi sevgisiyle yaratabileceğini söylüyordu. Kadın-erkek ayrımına karşı çıkıyor, bütün insanların eşitliğini savunuyordu. Türkmenlerin o zamanki yaşamlarına son derece uygun olan ortak mülkiyete dayalı bir toplumsal düzen öneriyordu. Anadolu Selçuklu yönetimi altında kötü koşularda yaşayanlar arasında da çok sayıda izleyicisi vardı. Torunu Elvan Çelebi'nin sağladığı yeni bilgilerin ışığı atında İbn-i Bîbî'nin çelişkili ifadeleri tekrar değerlendirildiğinde Bâbâ'î isyânının asıl tertipçisinin Baba İshâk Kefersudî değil, Baba İlyas'ın kendisi olduğu anlaşılmaktadır.

 

Manevî bir hayat sürdüğü Amasya'nın Çat köyünde müridleri tarafından mucizeler yaratan çok saygın bir üst düzey azîz olarak görülmekteydi. Melik Dânişmendiye devrinde ise bütün Anadolu'da meşhur olan Horasanlı Baba İlyas, “İbrahim Bey’in oğlu Yağ Basan Bey” zamanında Kayseri'ye kadı olarak atandı.

Birinci Âlâ’ed-Dîn Key-Kûbâd tahta geçtiğinde, Amas'ya Kadılığı'na Taky'ed-Dîn'i, Mes'udiye Müderrisliği'ne Tâc'ed-Dîn Yûsuf Tebrizî'yi, Hankah Mes'udiye Şeyhliği'ne de Tâc’ed-Dîn Ebû’l Vefâ Harezmî’yi atadı. Ebu'l Vefâ’nın ölümü üzerine de yerine onun hâlifelerinden Kayseri Kadısı ve Şîʿa-i Bâtıniyye’nin en meşhurlarından olan Babâîler pirî Şücâ’ed-Dîn Ebû’l Bekâ Baba İlyâs Horasanî’yi tâyin etti.

Mürîdi Baba İshâk Kefersudî'nin topladığı göçebe Türkmenler'den oluşan ordusu ile Malatya'da "Selçuklu Valisi Muzaffer’ûd-Dîn Ali Şîr" kuvvetlerini bozguna uğratmasının ve ordusu ile Amasya üzerine yürümesinin ardından Selçuklular aleyhine vuku bulan tüm bu olumsuz gelişmelerin yegâne müsebbibi olarak algılanan "Baba İlyâs" "Amasya'daki Selçuklu Ordusu Komutanı Mübâriz’ûd-Dîn-i Armağanşâh" tarafından i'dam edildi. Amasya'daki Hangah-ı Mesudi denilen zaviyenin şeyhi olan Baba İlyas'ın vefatı (1240'ta idam edilmesi) üzerine yerine halifesi ve birader-zadesi Şemseddin Ebu'l-Fezail Behlül bin Hüseyin el-Horasani şeyh olmuştur..

Baba İlyâs'ın bu hareketle başlatmış olduğu Alevî-Bektaşî tasavvufî-dinî hareket, asıl onun ölümünden sonra oğlu "Muhlis Paşa" ve diğer hâlifeleri aracılığıyla Anadolu'nun dört bir yanına yayılmış, Osmanlı Devleti'nin kuruluşu döneminde "Abdalân-ı Rûm Hareketi" ve nihâyetinde de Bektâşîliği ortaya çıkarmış, XVI. yüzyılda da kendilerine Kızılbaş (Alevî askerlerin savaştaki kızıl renkteki sarıkları) adı verilen toplulukların doğmasına vesile olmuştur.

Baba İshâk Kefersudî, Vefâîlik tarikâtına bağlı Baba İlyâs'ın müritlerinden Türkmen şeyhi. Bu sebeple Babai ayaklanması'nın propaganda ve teşkilatlanma safhasından, fiilen başlatılıp yürütülmesine dek her hususta Baba İlyas adına hareket etme yetkileriyle donatılmıştı.

Birinci Âlâ’ed-Dîn Key-Kûbâd iktidara geldiğinde “Mûhy’id-Dîn Muhammed bin Ali bin Ahmed Tahimî” adında İran'dan göç etmiş bir Şiî’yi Sivas’a kadı olarak atadı. Şiraz’da önemli bir mevkîye sahip, felsefe ve bâtınî îlimlerde bir hâyli meşhur, belâgatlı söz söyleme üstâdı ve yüksek iktidar sahibi olan bu âlimden, Baba İshâk Kefersudî" vaktiyle dersler almıştı. Baba İshâk, Şirâz'da Mûhy'id-Dîn'in derslerine devam ederken Batınilik’in Elemût’taki Dâ’î Â’zamı “Hükümet-i Melâhide-i Bâtın’îyye Reisi Nûr’ûd-Dîn Muhammed Sâni” tarafından Anadolu Dâ’îliği’ne atandı.

  

Mûhy’id-Dîn Tahimî’nin Sivas Kadılığı’na tâyin edilmesi fırsatını çok iyi değerlendiren Baba İshâk, hocasının himâyesi altında Anadolu Selçuklu Hükûmeti’nin de güven ve teveccühünü arkasına alarak Şimşâd yakınlarındaki Kefersûd nahiyesinde Elemût merkezli Şiîlik propagandalarını ve “Melâhide-i Bâtıniyye” i’tikadını neşriyâta başladı.
H. 621 / M. 1225 yılında Mûhy’id-Dîn-i Ahmed Tahimî’nin vefâtından sonraysa hükûmet aleyhinde yaptığı tahrikâtın duyulması üzerine bir süre gizlenmek zorunda kaldı. Şücâ’ed-Dîn Ebû’l-Bekâ Baba İlyâs Horasanî’nin Amas’ya'daki Mes’udiye tekkesine şeyh olarak atandığını öğrenir öğrenmez hemen oraya giderek kendisine mürid oldu. Baba İlyâs Tekkesi’nde “Amas’ya Valisi Toğrak Bey” ile olan pîrdâşlığı sayesindeyse halkın gözündeki itibarını her geçen gün daha da artırdı.

Baba İshâk Kefersudî kendi müridlerinden Sâd’ed-Dîn Köpek adında bir kişiyi Anadolu Selçuklu sarayına Şiîlik propagandalarını yürütmek amacıyla memur olarak yerleştirmeyi başarmıştı. Büyük Alâ’ed-Dîn Key-Kûbâd ile şehzadesi Gıyas’ed-Dîn Key-Hüsrev-i Sânî devirlerinde Konya sarayına hulûl etmeyi ve “Şîʿa-i Bâtıniyye” nüfuzunu oraya sokmayı başaran bu bâtınî dervişi kendisine sarayda bazı taraftarlar edinmeyi de başarmıştı.
Maverâünnehir’den ayrılan ve Suriye yolundan geçen Şiîlerin en tercih ettikleri vatan Selçuklular’ın hükümran oldukları ülkelerdi. Şehzâde Gıyas’ed-Dîn Moğollarla itaatinden dolayı babası  Âlâ’ed-Dîn Key-Kûbâd-ı Evvel’i H. 634 / M. 1237 yılında zehirleyerek tahta çıktı. Böylece Köpek te Emîr Sâd’ed-Dîn unvanıyla vezîr-i â’zamlığa atandı. Müridi Sâd’ed-Dîn Köpek’in elde ettiği bu başarılar sayesinde itibârını artıran Baba İshâk Kefersudî idare etmekte olduğu Anadolu’daki Bâtınîlik Teşkilâtı’nı daha da büyütme fırsatını yakaladı. Tokat, Canik, Çorum, Sivas, Karahisar vilâyetlerinde Ebu’l Bekâ Baba İlyâs Horasânî adına yaptığı dâvetlerine daha da önem verdi. Onun bu fa’aliyetleri neticesinde binlerce insan “Bâtınî” oluyorlardı.

Müridi Sâd’ed-Dîn Köpek’in Anadolu Selçuklu vezîr-i â’zamlığına yükseltilmesi ve kazandığı başarılardan son derece memnuniyet duyan Baba İshâk Kefersudî, yirmi bin ihtilâlciden oluşan bir kuvvet ile H. 632 / M. 1235 yılında huruç hareketi başlattı. “Emîr’ûl-Mü’minîn Sadr’ûd-Dünya ve’d-Dîn ve Resûl’ûl-Lâh Baba İshâk” ünvânıyla hâlifeliğini ilân etti. El-Mukannaʿ benzeri bir şekilde Muhammed’in ruhunun Ali’ye, Ali’den de kendisine hulûl ettiğini iddia ediyordu.
Şimşat, Urfa, Kefersud, Maraş, Ayintâb’dan gelen ve Suriye kıt’asındaki Halep Bâtınî merkezinden takviye edilen binlerce fedainin katılmasıyla birdenbire elli bin kişilik büyük bir ordu haline dönüşen “Şîʿa-i Bâtıniyye Fırkaları” Amasya, Tokat, Sivas, Çorum’dan batıya doğru ilerlemeye başlamışlardı. Bâtınî – Babâî Ordu’su önlerine gelen bütün engelleri yıkıp hızla Konya’ya doğru ilerliyorlardı. Babâîler’in bu huruç hareketi karşısında memleketlerin seçkinleri, ulemâ ve eşrafı Mısır’a, Pâyitaht Konya’ya ve Anadolu’nun diğer hücra köşelerine doğru kaçışmaktaydılar. Sonunda ihtilâlin ne kadar geniş bir alana yayıldığı hükümdara anlatıldı. İhtilâlin müsebbipleri arasında olduğu anlaşılan Baba İshâk Kefersudî’nin müridi Vezîr Sâd’ed-Dîn Köpek derhal i’dam edildi.

Birçok cephede Babâîler ile çarpışan Selçuklular, nihâyetinde Baba İshâk Kefersudî ve tâbi’lerini H. 637 / M. 1240 yılında Amasya Kalesi’nde ele geçirerek i’dam ettiler. Anadolu’da çıkan bu kanlı ihtilâlden son derece memnuniyet duyan “Şîʿa-i Bâtıniyye Dâ’îleri” Olcaytu’nun sarayından Anadolu’nun dört bir yanına yayılmağa başladılar. Cereyan eden bu elîm hâdiselerden yeise kapılan ve İlhanlılar’ın faâliyetlerinden memnun kalmayan Sünnî âlimler de Uç Beyleri’ne sığnmak zorunda kaldılar. Sabık Mes’udîye müderrisi “Şeyh Mecd’ed-Dîn İsâ” Ertuğrul Gazi’ye, “Cemâl’ed-Dîn Aksarayî de Mısır’a iltica etmişlerdi. Şiîliğin uğradığı bu büyük faciayı istismar eden bazı Acem fırsatçıları Şîʿa-i Bâtın’îyye dâ’îsi sıfatıyla Batı Anadolu’ya kadar nüfuz etmekteydiler. Bu Bâtınî – Babalar Anadolu’daki göçebe Türkmen aşîretleri arasında tam teşekküllü bir “Alevî–Bâtınîlik Akımı” yaratmağa muvaffak oldular.

Claude Cahen, “Bābā’ī,” Encyclopaedia of Islam, edited by P. Bearman, et al. (Brill, 2007).
Claude Cahen, Pre-Ottoman Turkey: a general survey of the material and spiritual culture and history, trans. J. Jones-Williams (New York: Taplinger, 1968), 136-7.
Speros Vryonis, The Decline of Medieval Hellenism in Asia Minor and the Process of Islamization from the Eleventh through the Fifteenth Century (University of California Press, 1971), 134.

Babâ'îyye ya da Babâîlik, Anadolu Selçuklu Devleti devrinde Baba İlyâs el-Horasânî önderliğinde oluşan Sünnilikten farklı dinî-tasavvufî hareket.
Gerçek Ehl-i Beyt sevgisini yaşadıkları iddiasıyla  Irak'ta yaşayan Seyyid Ebu'l Vefâ'ya nisbetle anılan bu tarikât Anadolu'ya Dede Garkın ve hâlifeleri ile yayılmış ve Babâîlik olarak tanınmıştır. Şiîlik ile doğrudan ilgisi yoktur. Ancak o dönemdeki benzer  tasavvufî çevreler Sünnî ve Şiî yorumları içinde birleştirip meczettiği için daha sonraki yorumların farklılaşmasına zemin hazırlamış ve çoğunlukla hadiselerin çok farklı bir mahiyet arzettiği sanılmıştır. Hareketin temelinde o zamanlarda Anadolu'da faal olan Baba İshak gibi Şîâ-i Bâtınıyye dâîlerinin getirdiği fikirler yatmaktadır.

Şamanizm'den izler taşıdığı iddia edilen Bâbâilik tarikâtı Anadolu Türkleri arasında taraftar bulmuştur. Daha sonra da bütün Anadolu'ya ve hatta Rumeli'ye  yayılarak Bektaşiliğe dönüşmüştür. Bazı kaynaklarda Bâbâîler'in, Baba veyahut ta Resûl olarak andıkları Baba İlyas'ın peygamber olduğuna inandıkları yazılsa da bu inancın varlığı tespit edilememiştir. Baba İlyas'ın en önemli halifesi olan ve 13. yüzyılda Anadolu Selçuklu Devleti'ni bir haylî uğraştıran Baba İshak, 1240 yılında asılarak i'dam edilmiştir. Asıl Bâbâilik Hareketi de Baba İshâk İsyânı'ndan sonra ortaya çıkmıştır. Baba İlyas'ın oğlu Muhlis Paşa, onun oğlu da Kırşehir'de türbesi bulunan Aşık Paşa'dır. Aşık Paşa'nın oğlu Elvan Çelebi Menakıbı Kudsiye'sinde bu hadiseleri etraflıca anlatmıştır.

Anadolu Selçuklu Devleti'nin çöküşünün başlangıcı olan Gıyas’ed-Dîn-i Key-Hüsrev-i Sâni’nin Kösedağ yenilgisi (H. 640 / M. 1243 ) üzerine Anadolu’nun tamamı Moğollar’ın denetim alanı içerisine girdi. Anadolu’nun tamamı Aksaray’da ikâmet eden ve barışı tesis etmek ile görevlendirilmiş bir Moğol valisi tarafından yönetilmekteydi. İşte bu fetret devrinde, Celâl’ed-Dîn Harzem Şâh Menkûberti’nin ordularıyla Orta Asya’dan Anadolu’ya gelen Bâtınîye dervişleri de devletin takibatından kurtulmuş olarak fa’aliyetlerini serbestçe sürdürmekteydiler. Anadolu’nun her tarafında Şiî ve Bâtınî-Alevî babalar tarafından art arda zâviyeler açılmaktaydı. Sultan Mes’ud Evvel’in Amasya’daki tekkesine Ebû'l-Bekâ Baba İlyâs Horasanî gibi Bâtınîlik Mezhebi’nin en meşhur bir dâîsi post-nîşin olmuştu. Vaktiyle, İlhanlı saraylarında mâkam ve mevki sahibi olan Şiî âlimler Anadolu Selçukluları’nın Moğollar’ın himayesi altına girmeleri fırsatından istifadeyle Anadolu’ya yayıldılar. 

 

Bu devirde Anadolu’da Bâtınîliğin en önemli propaganda merkezini Sultan Mes’ud evvel tarafından yaptırılmış olan Mes’udiye tekkesi temsil ediyordu. Anadolu Selçukluları’nın nüfuz ve hâkimiyet sahaları tamamen Moğollar’ın denetim ve müsaadesine tâbi bulunuyordu. Birçok şehirlerde İlhanlılar’ın himâyesi altında Şiîliği neşreden “Bâtın’ûl-Mezhep Babalar” tarafından açılan zâviyelerin sayıları da gün geçtikçe artmaktaydı. Moğollar'ın nüfuzuyla Mes'udiye Medresesi müderrisi Sünnî âlimlerden “Şeyh Mecd’ed-Dîn İsâ” azledilerek yerine Bâtınîlik'nin en değerli dâîlerinden “Şems’ed-Dîn Ahmed Baba” atandı.

Melik Dânişmendiye devrinde bütün Anadolu'da meşhur olan Horasanlı Baba İlyas, “İbrahim Bey’in oğlu Yağ Basan Bey” zamanında Kayseri'ye kadı tâyin edilmişti. Birinci Âlâ’ed-Dîn Key-Kûbâd tahta geçtiğinde, Amas'ya Kadılığı'na Taky'ed-Dîn'i, Mes'udiye Müderrisliği'ne Tâc'ed-Dîn Yûsuf Tebrizî'yi, Hankah Mes'udiye Şeyhliği'ne de Tâc’ed-Dîn Ebû’l Vefâ Harezmî’yi atadı. Ebu'l Vefâ’nın ölümü üzerine de yerine onun hâlifelerinden Kayseri Kadısı ve Bâtınîlik'nin en meşhurlarından olan Babâîler pirî Şücâ’ed-Dîn Ebû’l Bekâ Baba İlyâs Horasanî’yi tâyin etti.

Birinci Âlâ’ed-Dîn Key-Kûbâd iktidara geldiğinde “Mûhy’id-Dîn Muhammed bin Ali bin Ahmed Tahimî” adında İran'dan göç etmiş bir Şiî’yi Sivas’a kadı olarak atadı. Vaktiyle Şiraz’da önemli bir mevkî sahibi, felsefe ve bâtınî îlimlerde bir hâyli meşhur, belâgatlı söz söyleme üstâdı ve yüksek iktidar sahibi olan bu âlim adamdan Baba İshâk Kefersudî nâmında “Binaz/Komninos” hanedanına mensûp bir Rum asıllı dersler görmekteydi. Baba İshâk Şirâz'da Mûhy'id-Dîn'in derslerine devam ederken, Bâtınîlik'nin Elemût’taki Dâ’î Â’zamı “Hükümet-i Melâhide-i Bâtın’îyye Reisi Nûr’ed-Dîn Muhammed Sâni” tarafından Anadolu Dâîliği’ne atandı. Bu sırada Hocası Mûhy’id-Dîn Tahimî’nin Sivas Kadılığı’na tâyin edilmesi fırsatını çok iyi değerlendiren Baba İshâk, hocasının himâyesi altında Anadolu Selçuklu Hükûmeti’nin de güven ve teveccühünü arkasına alarak Şimşat yakınlarında Kefersud nahiyesinde Elemût merkezli Şiîlik propagandasını ve “Melâhide-i Bâtıniyye” i’tikadını neşriyâta başladı. H. 621 / M. 1225 yılında Mûhy’id-Dîn-i Ahmed Tahimî’nin vefâtından sonra hükûmet aleyhinde yaptığı tahrikâtın duyulması üzerine Baba İshâk bir süre gizlenmek zorunda kaldı. Şücâ’ed-Dîn Ebû’l Bekâ Baba İlyas Horasanî’nin Amas’ya Mes’udiye tekkesine şeyh olduğunu öğrenince hemen oraya giderek kendisine mürid oldu. Baba İlyas Tekkesi’nde “Amas’ya Valisi Toğrak Bey” ile olan pîrdâşlığı sayesinde halkın gözünde itibarını gün geçtikçe artırmaktaydı.

Vefâ’îyye tâkipçilerinden Ebu’l Bekâ Baba İlyas bin Ali el-Horasânî ve müridi Baba İshâk Kefersudî’nin çıkardığı Bâbâ’î ayaklanması, bugünkü Alevî-Bâtınî yerleşim yerlerini belirleyen isyândır. Anadolu’da Alevî nüfusun yoğun olduğu bölgelerde etkili olmuştur.

Sâd’ed-Dîn Köpek Baba İshâk Kefersudî’nin Selçuklu sarayına memur olarak gönderdiği bir müridiydi. Birinci Âlâ’ed-Dîn Key-Kûbâd ile şehzadesi İkinci Gıyas’ed-Dîn Key-Hüsrev devirlerinde Konya sarayına hulûl etmeyi ve “Şîʿa-i Bâtın’îyye” nüfuzunu oraya sokmayı başaran bu bâtınî dervişi kendisine sarayda bazı taraftarlar edinmeyi de başarmıştı. Bu devirde Moğol istilâları nedeniyle Orta Asya ve Maverâünnehir’den ayrılan ve Suriye yolundan geçen Şiîlerin en tercih ettikleri vatan Selçuklular’ın hükümran oldukları ülkelerdi. Sahib olduğu sahte vatanperverlik duygularıyle çevresinin etkisi altında kalan Şehzâde Gıyas’ed-Dîn Moğollarla itaatinden dolayı babası  Âlâ’ed-Dîn Key-Kûbâd’ı H. 634 / M. 1237 yılında zehirleyerek tahta çıktı. Böylece Köpek te Emîr Sâd’ed-Dîn unvanıyla vezîr-i â’zamlığa atandı. Müridi Sâd’ed-Dîn Köpek’in elde ettiği bu başarılar sayesinde itibârını artıran Baba İshâk Kefersudî idare etmekte olduğu Anadolu’daki Bâtınîlik Teşkilâtı’nı daha da büyütme fırsatını yakaladı. Tokat, Canik, Çorum, Sivas, Karahisar vilâyetlerinde Ebu’l Bekâ Baba İlyâs Horasânî adına yaptığı dâvetlerine daha da önem verdi. Onun bu fa’aliyetleri neticesinde binlerce insan Selçuklu düşmanı olarak “Bâtınî” oluyorlardı.

Müridi Sâd’ed-Dîn Köpek’in Anadolu Selçuklu vezîr-i â’zamlığına yükseltilmesi ve kazandığı başarılardan son derece memnuniyet duyan Baba İshâk Kefersudî, o zamana kadar Baba İlyas Horasânî nâmına yaptığı dâvetlerden vazgeçerek kendisini ön plâna çıkarmağa başladı. Yirmi bin ihtilâlciden oluşan bir kuvvet ile H. 632 / M. 1235 yılında huruç hareketi başlattı. “Emîr’ûl-Mü’minîn Sadr’ûd-Dünya ve’d-Dîn Resûl’ûl-Lâh Baba İshâk” ünvânıyla hâlifeliğini ilân etti. El-Mukannaʿ benzeri bir şekilde Muhammed’in ruhunun Ali’ye, Ali’den de kendisine hulûl ettiğini iddia ediyordu.
Şimşat, Urfa, Kefersud, Maraş, Ayintâb’dan gelen ve Suriye kıt’asındaki Halep Bâtınî merkezinden takviye edilen binlerce fedainin katılmasıyla birdenbire elli bin kişilik büyük bir ordu haline dönüşen “Şîʿa-i Bâtın’îyye Fırkaları” Amasya, Tokat, Sivas, Çorum’dan batıya doğru ilerlemeye ve civar şehirlere saldırmağa başlamışlardı. Bâtınî – Babâî Ordu’su önlerine gelen bütün engelleri yıkıp hızla Konya’ya doğru ilerliyorlardı. Babâîler’in bu huruç hareketi karşısında tecavüze uğrayan memleketlerin seçkinleri, ulemâ ve eşrafı Mısır’a, Pâyitaht Konya’ya ve Anadolu’nun diğer hücra köşelerine doğru kaçışmaktaydılar. Sonunda durumun vahameti ve ihtilâlin ne kadar geniş bir alana yayıldığı hükümdara anlatıldı. İhtilâlin müsebbipleri arasında olduğu anlaşılan Baba İshâk Kefersudî’nin müridi Vezîr Sâd’ed-Dîn Köpek derhal i’dam edildi.

Birçok cephede Babâîler ile çarpışan Selçuklular, nihâyetinde  Baba İshâk Kefersudî ve tâbi’lerini H. 637 / M. 1240 yılında Amasya Kalesi’nde ele geçirerek i’dam ettiler. Anadolu’da çıkan bu kanlı ihtilâlden son derece memnuniyet duyan “Şîʿa-i Bâtın’îyye Dâîleri” Olcaytu’nun sarayından Anadolu’nun dört bir yanına yayılmağa başladılar. Cereyan eden bu elîm hâdiselerden yeise kapılan ve İlhanlılar’ın baskılarından usanan Sünnî âlimler de Uç Beyleri’ne sığnmak zorunda kaldılar. Sabık Mes’udîye müderrisi “Şeyh Mecd’ed-Dîn İsâ” Ertuğrul Gazi’ye, “Cemâl’ed-Dîn Aksarayî de Mısır’a iltica etmişlerdi. Şiîliğin uğradığı bu büyük faciayı istismar eden bazı Acem fırsatçıları Şîʿa-i Bâtın’îyye dâ’îsi sıfatıyla Batı Anadolu’ya kadar nüfuz etmekteydiler. Bu Bâtınî – Babalar Anadolu’da Türkmen aşîretleri arasında tam teşekküllü bir “Alevîlik Cereyânı” oluşturmağa muvaffak oldular. 

O yüzyıllarda, Selçuklular zamanında fa'aliyet gösteren en etkin Tasavvufî-Bâtınî-Tarikât mensupları Melâmetî, Kalenderî ve Haydarîler’den oluşmaktaydı. Bu Bâtınî-Tarikât temsilcileri daha ziyâde göçebeler arasında barınan ve halka hitap etmekle görevli olan “Babalar” idi. Eğitimli çevrelerden uzakta yaşayan bu “Bâtınî-Babalar” yüzyıllar boyunca beri kulaktan kulağa yayılan hurafelerle yıpranmış olan nakilleri bir veli tipi kanalıyla tasvir etmek suretiyle ve bu efsaneleri bir takım hârikalar ve kerâmetler ile süsleyerek bedevî ruhunun hoşlanacağı koşmalar, rubâîler, destanlar şeklinde halka anlatıyorlardı. “Bâtınî-Türkmen Babaları” Oğuz boylarının anlayacakları bir dilde, efsane ve masalları ilâhî bir hava ile içerisine İslâmî bir boyutu da ilâve etmek suretiyle halka sunmak hususunda çok başarılı oluyorlardı.
On ikinci yüzyılda Bağdat'ta Abdülkâdir Geylânî ve Şihab’ed-Dîn Ömer Sühreverdî, Konya'da ise Mevlâna Celâleddîn Rûmî, Endülüslü Muhy’id-Dîn-î Ârabî, Lem'at yazarı Fahreddin Irakî ve Sadr’ed-Dîn Kunevî gibi farklı geleneklere mensup tarikât pîrlerinin yayınlarla meşgul oldukları görülmektedir. İslâmî çevreler içinde tasavvufun pek revaçt

Babürlüler veya Babür İmparatorluğu (Farsça: گوركانى Gurakānī; Çağatayca: کورگن Küregen, Bazı tarihsel belgelerde Bilād-i-Hind veya Hindustān), günümüzdeki Hindistan ve çevresi üzerinde kurulmuş ve hüküm sürmüş Türk kökenli devlet. Çağatay Türkü bir şef ve Timurlu Hanedanı'ndan olan Babür Şah tarafından 1526 yılında kurulan ve 17. yüzyılın sonu ile 18. yüzyılın başında imparatorluğun gücünün zirvesinde olduğu dönemde, Hindistan'ın büyük bölümüne hâkim olan imparatorluğun nüfusunun o tarihlerde 3,2 milyon kilometre karelik bir bölge üzerinde 110 milyon ila 150 milyon arasında olduğu tahmin edilmektedir. Babür İmparatorluğu'nun hâkimiyet alanı, en geniş olduğu dönemde bugünkü Hindistan, Pakistan, Bangladeş ve Afganistan'ı kapsamaktaydı.

İmparatorluğun klasik döneminin, Ekber Şah'ın 1556 yılında tahta çıkması ile başladığı kabul edilir. Onun yönetimi altında Hindistan kültürel ve ekonomik ilerlemenin yanı sıra farklı dinlerden olanların uyumu açısından çok iyi bir konuma ulaşmıştır. Babür İmparatorluğu'nun beşinci imparatoru Şah Cihan'ın saltanatı, imparatorluğun mimarlık ve sanat alanında altın çağıdır. Agra'daki efsanevi Tac Mahal'in yanı sıra pek çok mükemmel eser onun döneminde yapılmıştır. Babür İmparatorluğu'nun, Evrengzib'in hükümdarlığı sırasında toprak genişlemesi doruk noktasına ulaştı. Onun döneminde 150 milyonluk nüfusu ile imparatorluk dünya nüfusunun dörtte birine hükmeder konumdaydı.
1739 yılında Nadir Şah güçleri tarafından Karnal Muharebesi'nda mağlup edilen Babür İmparatorluğu, 18. yüzyılın ortalarından itibaren idari ve ekonomik olarak zayıflamaya başladı. Son imparator II. Bahadır Şah'ın sadece şehir üzerinde otoritesi vardı. 1858 yılında bir isyan üzerine bölgeye müdahale eden İngiliz'lerce Babür İmparatorluğu'na son verilerek Hindistan, Büyük Britanya İmparatorluğu'na bağlanılmıştır.

Babür İmparatorluğu uluslararası literatürde Farsça Moğol anlamına gelen Mughal olarak yer alsa da imparatorluğun kurucusu Babür Şah'ın anne tarafından atası olan Moğol İmparatorluğu'nun kurucusu Cengiz Han'ın oğlu Çağatay'ın kurduğu Çağatay Hanlığı İslamiyet'i kabul etmiş ve Türkleşmiştir. Babür Şah'ın baba tarafından atası olan ve soyu bir Türk-Moğol boyu olan Barlaslar'a dayanan Timur da Müslümandır ve Türk'tür. Anadili Çağatay Türkçesi olan ancak Fars kültüründen yoğun olarak etkilenmiş olan hanedanın üzerindeki bu etki, Hindistan'da bu kültürün önemli derecede gelişmesine neden olmuştur. Babür Şah'tan sonra Türk kültürü ve Türk dilinin yavaş yavaş etkisi azalmış ve yerini Farsça, daha sonra da Urduca almıştır. Günümüzde, Özbekistan, Kırgızistan, Afganistan ve Hindistan'da da mirasına sahip çıkılan Babür İmparatorluğu, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Forsu'na birer yıldızla işlenen tarihteki 16 Türk devletinden biridir.

Zahireddin Muhammed Babür Babası Fergana hükümdarı Ömer Şeyh Mirza'nın ölümünden sonra amcası ile yaptığı taht mücadelesini kaybetmiş ve emri altındaki beylerle birlikte 1504'te Kabil'e gitmiştir. Devletin başkentini de burası yapmıştır. 1519 yılında Pencap bölgesini ele geçirmiş, 1524 yılında Delhi Sultanı'nı yenilgiye uğratarak Lahor'a girmiştir. Delhi'den sonra Agra'yı da alan Babür Şah burayı başkent yapmış ve Babür İmparatorluğu'nu kurmuştur.
1530 yılında ölen Babür Şah'tan sonra devletin başına oğlu Hümayun (1530-1556) geçmiştir. Tahtının ilk yıllarında kardeşleri ve akrabaları ile mücadele eden Hümayun bir yandan da Ludi hükümdarı ile mücadelede bulunmuş ve bu mücadelelerden galibiyetle ayrılmıştır. Hümâyun, Babür topraklarının kontrolünü ele geçiren Peştun komutan Şir Şah Surî tarafından zorla göç ettirildikten sonra 15 yıldır sürgünde yaşamıştır. 1555 yılında Sirhind Muharebesi'nde Surî İmparatorluğu'nu yenerek Hindistan'da imparatorluklarını yeniden kurmuşlardır. Yetenekli bir hükümdar olmayan Hümayun Şah 1556 yılında ölmüş yerine Ekber Şah (1556-1605) geçmiştir. 5 Kasım 1556'da Babür İmparatorluğu İkinci Panipat Zaferi'ni kazanarak eski gücüne kavuştu. Tahtta hak iddia eden Hemu, Ekber Şah'ın veziri Bayram Han tarafından yenildi ve Babür Hanedanı'nın fetret devri sona erdi. Ekber Şah döneminde sarayda Hint etkisinin arttığı görülmüştür. Bu dönemde Hintler de devlet ve askerlik işlerinde görev almaya başlamışlardır.
1605'te ölümünden sonra yerine Cihangir (1605-1627) geçmiştir. Bu dönemde önemli başarılar görülmemiş ve Safevîler Kandehar şehrini ele geçirmiştir. Yapılan en önemli iş olarak Lahor ile Agra arasında yapılan yoldur. İngilizler bu dönemde Hindistan ticaretine el atmış ve Surat limanında yer açarak zamanla buradan Hindistan'ı ele geçirecek gelişmeyi sağlamışlardır. Cihangir'in ölümü üzerine yerine oğlu Şah Cihan (1628-1658) geçmiştir. Kardeşleri ile girdiği taht mücadelelerini kazandıktan sonra bir daha bu tip mücadelelerin yaşanmaması amacıyla kendi soyundan gelen bütün erkekleri öldürtmüştür. Şah Cihan döneminde Avrupalılar ile ilişkilerin daha da arttığı görülmektedir.
1658 yılında hastalanan Şah Cihan'ın yerine oğlu Evrengzip (1658-1707) tahta çıkmıştır. Onun zamanında Hindistan ticaretinde Hollandalılar da rol almaya başlamışlardır. 1707 yılında ölümü ile yine taht kavgaları başlamış ve ülke 1723'te Delhi ve Haydarabad şahlıkları olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Safevi Hükümdarı 1739'da Delhi'yi zaptetmiş ve imparatorluk hazinesinin büyük bölümüne el koymuştur. 1748 yılında Afgan hükümdarı Hindistan'a girmiş ve birçok eyaleti ele geçirmiştir. 1760'ta II. Alemgir Şah'ın yerine Şah Alem geçmiş bu dönemde İngilizlerle 1764 Buksar Savaşı yapılmış ancak yenilgiye uğranınca İngilizler Hindistan'da hüküm sürmeye başlamışlardır. 1766 Allahabad Antlaşması ile İngiliz hâkimiyeti daha da artmıştır. 1857 yılında çıkan Sipahi İsyanı'nı da bastıran İngilizler 1858'de son Babür İmparatoru II. Bahadır Şah'ı tahttan indirip çocuklarını da öldürmüş ve Hindistan'daki Timur Hanedanı'na son vererek Hindistan'ı İngiliz İmparatorluğu'na katmışlardır.

Babürlü ordusu kendileri gibi kökenleri Orta Asya'nın süvari ordularına dayansa da, temel biçimi ve yapısı 3. Babür Şahı, Ekber Şah tarafından kuruldu. Ordunun alay yapısı yoktu ve askerler doğrudan imparator tarafından askere alınmıyordu. Bunun yerine, soylular veya yerel liderler gibi kişiler, mansab olarak anılan kendi birliklerini toplar ve onları orduya verirdi.

Babürler Orta Asya kökenlidir. Pek çok Orta Asya ordusu gibi, Babur'un babür ordusu da at odaklıydı. Subayların rütbeleri ve maaşları, tuttukları atlara dayanıyordu. Babur'un ordusu küçüktü ve Orta Asya'nın Timurlu askeri geleneklerini miras almıştı. Babür Şah'ın bir barut savaş sistemi başlattığını varsaymak yanlış olur, çünkü atlı okçuluk ordusunun hayati bir parçası olmaya devam etti. Ekber orduyu yeniden yapılandırdı ve mansabdari sistemi adı verilen yeni bir sistem getirdi. Bu nedenle Babürlü ordusunun temel yapısı Ekber'in saltanatından başladı.

Babür imparatorları küçük bir daimî orduya sahipti. Sadece binlerle numaralandırıldılar. Bunun yerine askerlerin çoğunu mansabdar denilen subaylar sağlıyordu.

Babür şahları küçük sürekli orduları sürdürdüler. Şah'ın kendi hane halkı birliklerine Ahadiler deniyordu. Doğrudan Babür şahı tarafından, esas olarak imparatorun kendi akrabaları ve aşiret üyelerinden alındı. Kendi maaş bordroları ve maaş ustaları vardı ve normal atlılardan(süvar) daha iyi maaş alıyorlardı. Bunlar soylu askerlerdi, bazıları normalde sarayda idari görevlerde bulunuyordu.
Valaşahiler yani saltanat muhafızları, doğrudan şahın maaşına bağlı olduklarından, birliklerin en güvenilir ve sadık kısmı olarak görülüyordu. Bunlar, tamamen olmasa da, gençliğinden itibaren şaha bağlı olan ve o sadece bir şehzadeyken ona hizmet etmiş ve bu nedenle özel bir şekilde onun şahsi hizmetkarları ve hane halkı birlikleri olarak işaretlenmiş adamlardı.
İmparator ayrıca bir piyade tümenine ve kendi topçu tugayına sahipti.

Ekber Şah bu eşsiz sistemi tanıttı. Babür ordusunun alay yapısı yoktu. Bu sistemde, hükûmet için atlı kotasını toplamaktan ve sürdürmekten sorumlu bir askeri subay çalışıyordu. Rütbesi, 10'dan (en düşük) 5000'e kadar sağladığı atlılara dayanıyordu. Bir şehzadenin rütbesi 25000 idi. Buna zat ve süvar sistemi deniyordu.
Bir subay, adamları ve atları 1:2 oranında tutmak zorundaydı. Atların dikkatlice doğrulanması ve markalanması gerekiyordu ve Arap atları tercih edildi. Subay ayrıca ulaşım için at, fil ve karyola kotasının yanı sıra piyadeler ve topçuları da korumak zorundaydı. Askerlere aylık/yıllık ödemeler veya jagir olarak ödeme seçeneği sunuldu, ancak çoğu jagir'i seçti. İmparator ayrıca jagir'i mansabların bakımı için mansabdarlara tahsis etti.

Babür ordusunun dört kolu vardı: süvariler (Asvaran), piyade (Padegan), topçu (Tophane) ve donanma. Bunlar kendi komutanları olan tümenler değildi, bunun yerine her biri bu tümenlerden bazılarına sahip olan Mansabdarlar arasında ayrı ayrı dağıtılan kollar veya sınıflardı. Bu kuralın istisnası, kendi atanmış komutanı olan uzmanlaşmış bir kolordu olan ve mansabdari birliklerinin bir parçası olmayan topçulardı. Süvariler orduda birincil rolü üstlenirken diğerleri yardımcıydı.

Süvari, Babür ordusunun en üstün koluydu. Hint Müslümanlarından Barha kabilesi, geleneksel olarak, her savaşta kalıtsal olarak liderlik etme hakkına sahip oldukları imparatorluk ordusunun öncüsünü oluşturuyordu. Normalde mansabdarlar tarafından askere alınan atlılar yüksek sınıf insanlardı ve piyade ve topçulardan daha iyi maaş alıyorlardı. Kendi atlarından en az ikisine ve iyi teçhizata sahip olmaları gerekiyordu. Normal süvariye süvar denirdi. Normalde kılıç, mızrak, kalkan ve daha nadiren ateşli silah kullanırlardı. Zırhları çelikten veya deriden yapılmıştı ve kabilelerinin geleneksel kıyafetlerini giyiyorlardı. Babür zırhı, ısı nedeniyle Avrupa zırhları kadar ağır değildi ancak güneyde Hint birliklerinden daha ağırdı. Zırh iki katmandan oluşuyordu. Bunlarda ilki baş, göğüs ve uzuvları sabitlemek için çelik plakalar ve miğferlerdi. Bu çelik zırh ağının altına, dizlere kadar inen bir kılıca veya mermiye direnecek kadar kalın, pamuklu veya k

Bafeus Muharebesi veya Koyunhisar Muharebesi, 27 Temmuz 1302 tarihinde Osmanlı Beyliği ile Bizans İmparatorluğu'nun yaptığı muharebedir. Muharebe, Osmanlı Devleti ve Bizans İmparatorluğu arasında yapılan tarihteki ilk silahlı çarpışmadır. Savaşı Osman Gazi yönetimindeki Osmanlı ordusu kazanmış ve bölgede büyük bir güç elde etmiştir. Türk tarihçi Halil İnalcık'a göre Osmanlı Devleti'nin kuruluşu bu muharebeyle başlamıştır.

Halil İnalcık, çeşitli Osmanlı kaynakları ile Bizanslı tarihçi Yeoryos Pahimeris'e dayanarak Bafeus Muharebesi'nin gerçekleşme sebebini, Osmanlı Devleti'nin Nikea'yı (günümüzde İznik) tekrar Türk hâkimiyetine alma isteği olarak göstermektedir. Buna göre Osman Gazi, Bizans topraklarına karşı yaptığı akınlarının merkezi olarak Yenişehir'e yerleşip ailesini de Bilecik'te bıraktıktan sonra, bütün faaliyetini İznik'e yöneltti; ardından İznik'i kuşattı. Bunu öğrenen bir Bizans birliği de İznik şehrini kurtarmak için harekete geçti.

Koyunhisar Muharebesi diye tanımlanan savaş, bugün Bursa ilinin Yenişehir ilçesine bağlı olan "Koyunhisar" ya da diğer eski adıyla "Hamidiye" köyünün bulunduğu ovada gerçekleşmiştir.

Başta Bursa valisi Adranos ile Kestel ve Kite tekfurları Osman Bey'e karşı birleştiler. İmparator II. Andronikos Paleologos da yaklaşık 2.000 kişilik çoğu paralı askerlerden oluşan bir merkezi ordu gücü gönderdi. Ancak bu birleşik Bizans ordusu, Osman Bey komutasındaki Osmanlı kuvvetleri tarafından, İznik'in güneybatısındaki Koyunhisar (Baphaeon) denilen yerde ağır bir yenilgiye uğratıldı.
Bu savaş sırasında yenilen Bizanslı güçlerin çok fazla zayiata uğramadıkları ve birçok merkezi Bizans gücüne ait olan Alan asıllı paralı askerlerin dağınık şekilde İznik'e döndüğü bildirilmektedir. Osmanlı gücünden ise Osman Bey'in yeğeni Aydoğdu bey Koyunhisar savaşında öldüğü belirtilir. Aydoğdu bey aslında Dimbos Savaşında ölmüştür, Koyunhisar'a defnedilmiştir.

Kite Kalesi fethedilmiştir.
Bursa'nın kuzeyi hariç üç tarafı Osmanlı topraklarıyla çevrilmiştir.
Osmanlılar Bizans tekfurlarının güçlü ordusunu yenerek zaten zayıflamış olan Bizans'ın gücünü iyice zayıflatmıştır.
İznik ve İzmit yolu açılmıştır.
1313 yılında Harmankaya tekfuru Köse Mihal; Müslüman olup Osmanlılar'a katılmıştır. Aynı yıl Lefke, Mekece, Akhisar, Geyve ve Leblebici kaleleri fethedilmiştir.
Tarihçi Halil İnalcık 2009'da verdiği bir konuşmada Osmanlı beyliğinin devlet niteliğini 1302 yılında  Koyunhisar Muharebesi'ndeki Osman Bey'in galibiyetinden sonrası kazandığını iddia etmektedir.

Norwich, John Julius, (1991) Byzantium: The Decline and Fall, Londra:Penguin  ISBN 0-14-011447-5, say.263 (İngilizce)
Alexander Kazhdan, (Ed.) (1991). The Oxford Dictionary of Byzantium (İngilizce). Oxford ve New York: Oxford University Press. ISBN 0-19-504652-8.

Baharat, bitkilerin kök, yaprak, tohum gibi kısımlarının bazen olduğu gibi tazeyken, bazen de kurutulup, toz haline getirilip, ufalanıp veya benzeri kimi işlemlerden geçirilip, muhafaza edilip kullanılan ve yemeklere, içkilere başka koku ve tatlar eklemeye yarayan gıda malzemelerinin genel adıdır.

Baharatlar yemeklere, ait oldukları yemek kültürüne has birer kimlik verir; temelde aynı malzemelerden yapılan bir yemek yöreye özel bir baharatla yöresel bir karakter alır. Genç yaşta öğrenilen bu tatlar ileri yaşlarda özlenir aranır olur. Baharat kullanımının toplum hayatında müzik, dans, giyim, lehçe ve nezaket kurallarına benzer işlevleri vardır. 

aşçıların belli bir tadı tutturabilme yarışında ölçüşmelerine vesile olur,
benzer kültürlerden kişilerin sofra başı birlikteliğini pekiştirir,
değişik kültürlerden insanların birbirlerini oldukları gibi, damak tadı seçimleriyle birlikte kabul etmelerinin (ya da reddedip aşağı görmelerinin) simgesi olabilir.
Bazı baharatlar içindeki etkin maddelerden dolayı ilaç gibi etki yapar, bazen yemek içindeki karşı etkenleri dengeler. Buna örnek  Zencefil, tarçın, biberiye, limon suyu gibi tansiyon düşürücü malzemelerdir; Bunlar tuzun tansiyon yükseltici etkisini dengelerler. Yemek tuzu ise tat almayı arttırdığı için yemeğe katılır.
Bazı baharatlar başka etkenleri daha etkili yapar. Buna örnek kara biberin içindeki piperin etkin maddesinin, yemekteki zerdeçalın antikanserojen kurkumin etkin maddesinin kana karışımını kat kat artırmasıdır. Bu yüzden baharat karışımlarında bu ikisi hep birlikte kullanılır.
Türkiye'de en çok kullanılan baharatlar nane, karabiber, kekik, kimyon, pul biber olarak sayılabilir.

Özel

Genel
Dalby, Andrew (2004). Tehlikeli Tatlar: Tarih Boyunca Baharat. Nazlı Pişkin tarafından çevrildi. İstanbul: Kitap Yayınevi. ISBN 975-8704-56-7. 
Durmuşkahya, Cenk (ed.) (2009). Baharat Atlası: Hoş Tatlar, Acılar Ve Kokular. Atlas Özel Koleksiyon, Doğan Burda Dergi. 1 Mayıs 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 15 Kasım 2021. KB1 bakım: Fazladan yazı: yazar listesi (link)

Bahriye Nezâreti veya Bahriye Nazırlığı, Osmanlı İmparatorluğu'nda donanmadan sorumlu bakanlığa verilen isimdir.
Osmanlı Devleti'nin kuruluş yıllarından başlayarak 1867 yılına gelinceye kadar Osmanlı Donanması'nın en yüksek derecedeki sorumlusu Kaptan-ı Derya idi. Ancak 1867 yılında yapılan reformlarda Heyet-i Vükela, yani bakanlar kurulu oluşturulmasına karar verildi. Bu kurulda donanmayı temsil etmek üzere de Bahriye Nezareti kuruldu. İlk önceleri kaptan-ı deryalık görevini de bahriye nazırı yürütmekteydi. Ancak daha sonraları tekrar bahriye nazırının altında görev yapan bir kaptan-ı deryalık makamı oluşturuldu. Bahriye nazırı, donanmanın mali işlerini, gemilerin satın alınması veya yaptırılması gibi işlerden sorumlu idi. Kaptan-ı Derya ise sadece donanmanın askeri kumandanı görevini yürütüyordu.
Osmanlı Bahriye Nezareti'nin binası İstabul'un Kasımpaşa semtinde günümüzde Kuzey Deniz Saha Komutanlığı olarak kullanılmakta olan binaydı. 1922 yılında Bahriye Nazırlığının işlevi son buldu. Cumhuriyet'in kurulmasından sonra bu görev Deniz Kuvvetleri Komutanlığı tarafından yürütülmektedir.

Bu listede Osmanlı Bahriye Nazırlarının isimleri, göreve başlama ve görev bitiş tarihleri bulunmaktadır:

Kaptan-ı deryalar listesi
Osmanlı Donanması donanma komutanları listesi
Dilâver Paşa Nizamnamesi

Baklagiller (Fabaceae), Fabales takımından çoğunu otsu bitkilerin oluşturduğu çalı ve ağaç türlerini de içeren büyük bir familya.
400 cins ve 10.000 dolayında tür içerir. Fasulye, bakla, nohut, soya, mercimek, bezelye gibi insan gıdası olarak kullanılan türler bu familyadandır. Baklagiller otsu bir yapıya sahip olabildikleri gibi odunsu bir yapıya da sahip olabilirler. Yalancı akasya, yabani keçiboynuzu, akasya, gülibrişim gibi türler odunsu yapıya sahiptir.

Yapraklar saplı, hemen hepsinde almaşık dizili; tüysü, elsi veya üç yapraklıdır. Çiçekler zigomorfik genellikle salkım durumlu, başakçık veya başlıdır. Periant (çiçek örtüsü) bir çanaktan oluşmuştur. Korallanın her biri 5 bölümlüdür. Familya üyelerinin hepsinde çiçekler 5 taç yapraklıdır. Taç yaprakların iki kenarında birer kanatçık bulunur. 10 Stamen (erkekorgan) ayrı ya da birleşik gruplar oluşturur. Pistil (dişi organ) basit, tek bir stigması (tepecik) vardır. Üst durumlu ovaryum bir gözlüdür. Meyve legümendir. Tohum sert kabuklu, genellikle böbrek şeklinde veya yuvarlak yapıya sahiptir.
Kazık köklere sahiptirler. Ana kökün etrafında damarlanma gösteren ikinci kökler vardır. Rhizobium bakterileri tarafından havanın serbest azotunu bağlarlar.
Baklagiller Mimosoidea, Papilionoidea ve Caesalpiniodeae olmak üzere 3 alt familyaya ayrılır.

Baklava (Osmanlıca: باقلوا‎) Türk, Orta Doğu, Balkan ve Güney Asya mutfaklarında yer etmiş önemli bir hamur tatlısıdır. İnce yufkaların arasına yöreye göre ceviz, Antep fıstığı, badem veya fındık konarak yapılır. Genel olarak şeker şerbeti ile tatlandırılır. Ayrıca bal şerbeti de kullanılabilir. Bazı ticari firmalar kendi özel şerbetlerini kullanırlar.
Android 16, takma isim olarak Baklava adını kullanmıştır. 
AB Komisyonu tarafından 8 Ağustos 2013 tarihinde baklavanın Türk tatlısı olduğu tescil edilmiştir.

Baklava sözcüğü Türkçe kökenlidir. Eski Türkçede baklağu, baklağı olarak geçer. Baklava kelimesinin Türkçe olduğuna diğer bir delil hamurun açılmasında kullanılan oklava, eski dilde oklağa, oklağu, oklâ, oklağı gibi kullanımları da olan, 1500 yılından evvelki yazılı eserlerde geçmiş olması nedeniyle de kökeni belgenebilen bir kelimedir. Buell (1999), "baklava" isminin Moğolca 'bağlamak, sarmak' anlamına gelen baγla- sözcüğünün üstüne Türkçe fiil eki -v getirilerek türetilmiş olabileceğini belirtmiştir ancak Moğolcadaki baγla- fiili de Eski Türkçeden bir alıntıdır. Kelimenin Arapça bakla kelimesi ile bir ilgisi yoktur.
Türkçeden diğer dillere de geçmiştir. Arapça: بقلاوة (biqalawa), Farsça: باقلوا (baklava), Somalice: baqlawad, Ermenice: փախլավա (p’akhlava), Kürtçe, Zazaca: baqlawa, Arnavutça: bakllava, Rumence: baclava, Macarca: baklava, Bulgarca, Sırpça: баклава (baklava), Hırvatça, Boşnakça: baklava, Lehçe: bakława, Çekçe: baklava, Rusça: пахлава, бахлава (pahlava, bahlava) , Ukraynaca: пахлава (pahlava), Yunanca: μπακλαβάς (baklavas), Azerice: Paxlava, Gürcüce: ფახლავა (bakhlava), Abhazca: абаклау́а (abaklaua), Bengalce: বাক্‌লাভা (bāk‌lābhā), Filipince: baklava, Çince: 巴卡拉 (bā kǎlā), Japonca: バクラバ (bakuraba), Korece: 바클라바 (bakeullaba), İngilizce: baklava.

Birçok ulusun mutfağında yer etmiş baklava birçok ulus tarafından da sahiplenilir. Zamanla Topkapı Sarayı'nda bugünkü halini almıştır. İlk kez Topkapı Sarayı'da yapılan günümüz baklavasının nasıl türediğiyle ilgili üç teori vardır. Bunlardan ilki Roma mutfağındaki (sonrasında Bizans mutfağını) plasenta kekinden türediğidir. Baklavanın ortaya çıkışı ilgili ikinci teori ise Orta Asya Türklerinin "katmanlı ekmek" yemeğinden geliştiğidir. Son teori ise Farsların lauizanaq yemeğinin zamanla baklavaya dönüştüğüdür.
Baklavaya benzeyen en eski tatlı Roma mutfağındaki plasentadır. MÖ 2. yüzyıla tarihlenen bu tatlı pişmiş hamurun balla kaplanmasıyla yapılırdı. Patrick Faas, baklavanın kökenin bu tatlı olduğunu iddia etmektedir: "Yunanlar ve Türkler hâlen daha baklavanın kime ait olduğu konusunda tartışıyorlar. Yunan ve Türk mutfağı, Roma mutfağının devamı olan Bizans mutfağının üzerine inşa edilmiştir. Roma mutfağı antik Yunanlardan birçok yemeği almıştır, ancak plasenta (ve dolayısıyla baklava) Yunan kökenli bir yemek değildir, Roma yemeğidir. Lütfen bu yemeğin, muhafazakâr ve Yunan karşıtı Cato'dan bize miras kaldığını unutmayın."
Birçok kaynak bu Roma tatlısının Bizans döneminde gelişmeye devam ettiğini ve günümüz baklavasına dönüştüğünü belirtir. Antik Çağda plakous (Yunanca: πλακοῦς) kelimesi de Latincedeki plasentanın yerine kullanılmıştır. Amerikalı akademisyen Speros Vryonis ve birçok yazar, plakous'un çeşitlerinden birinin Türk baklavası ile aynı olduğunu belirtmiştir. Bununla beraber, plasenta kelimesi Günümüzde Yunanistan'ın Midilli adasında yapılan katmanlı hamur işi bir tatlıyı tanımlamakta kullanılmaktadır. Bu tatlı ezilmiş fındık ve balla kaplanmaktadır.
Andrew Dalby plasentanın ve Cato'nun anlattığı benzeri tariflerin Yunan geleneğinden geldiğini iddia eder. Bu iddiasının kaynağının Antifanes'i (M.Ö. 3. yüzyıl) alıntılayan Athenaeus olduğunu belirtmektedir.
Abbâsî derleyici Muhammed bin Hasan el-Bağdadi, lauzinaqı baklavaya benzeyen bir tatlı olarak tanımlamaktadır. Bununla beraber diğerleri bu görüşle hemfikir değildir. Aramicedeki badem kelimesinden türeyen Lauzinaq, çok ince hamur işlerine ("çekirge kanatları kadar ince") sarılı, şurupla ıslatılmış ve küçük badem ezmesiyle süslenmiş bir tatlı olarak tasvir edilir. Bağdadi'nin yemek kitabı Kitab al-Tabikh, 1226'da (bugünkü Irak'ta) yazılmıştır ve 9. yüzyıldan kalma Farsça yemek tariflerine dayanmaktadır. Gil Marks'a göre, malzemeleri katman katman dizmeyi Orta Doğulu hamur ustaları geliştirmiştir. Marks, bazı akademisyenlerin bu geleneğin Orta Doğu'ya Türk-Moğol kültüründen geçtiğini savunduğunu da yazar. Bağdadi'nin kitabının tek orijinal el yazması İstanbul'daki Süleymaniye Kütüphanesi'nde korunmaktadır. Charles Perry'ye göre, bu kitap yüzyıllar boyunca Türklerin favori yemek kitabı olmuştur. Perry, bu el yazmalarında baklavanın olmadığını belirtmektedir. Türk derleyiciler bu el yazmalarını Kitâbü'l-Vasfi'l-Et'ime el-Mu'tâde olarak yeniden adlandırdıkları kitapta toplamış ve bilinmeyen bir tarihte kitaba 260 tarif daha eklenmiştir. Kitabın bilinen üç kopyadan ikisi günümüzde İstanbul'daki Topkapı Sarayı Kütüphanesi'nde yer almaktadır.
Vrıonis, Deipnosopiste'de belirtilen gastris, kopte, kopton veya koptoplakos gibi eski Yunan tatlılarını baklava olarak tanımlamıştır ve bunların Bizans tatlısı olduğunu iddia etmiştir. Ancak Perry bu tatlıların baklava olmadığını çünkü bu tatlıların hamur içermediğini göstermiştir. Bu tatlılar fındık ve balın karıştırılmasıyla yapılıyordu ve bugünkü pasteli veya helvaya benziyorlardı.
Perry ayrıca ince ekmeğin (yufka) arasına malzemeler koyularak yapılan yemeklerin (örn. börek) Türk kökenli olduğunu ve bu tekniğin Orta Asya Türk kökenli olduğunu belirtmiştir. Ayrıca her yıl Ramazan ayının 15'inde Osmanlı sultanları yeniçerilere tepsiler hâlinde baklavalar sunuyorlardı ve bu törene Baklava alayı deniyordu.
Baklava'nın kökeninin Süryanilere dayandığı iddia edilse de bu iddiayı destekleyen bir kanıt bulunamamıştır. Claudia Roden ve Andrew Dalby
Baklava benzeri bir başka tatlıya dair ilk kayıtlara Yuan Hanedanı dönemindeki bir yemek kitabında (1330) rastlanır. Tarif edilen tatlının ismi güllaçtır ve büyük ihtimalle bugün bildiğimiz güllaç kastedilmektedir. Özbek mutfağında pakhlava, puskal veya yupka, Tatar mutfağında ise yoka olarak bilinen tatlı ve tuzlu börekler 10-12 hamur katmanından oluşmaktadır.

17. yüzyılın sonlarında veya 18. yüzyılın başlarında ortaya çıkmış olan baklava alayı geleneğinde, Ramazan ayının ortasında, padişahın askere iltifatı olarak, Saray'dan Yeniçeri Ocağı'na baklava giderdi. Her on askere bir sini baklava hazırlanır ve saray mutfağı önünde dizilirdi. Silahtar Ağa, bir numaralı yeniçeri olan padişah adına ilk siniyi teslim aldıktan sonra, diğer sinilerin her birini ikişer asker nizami olarak yüklenirdi. Her bölüğün amirleri önde, baklava sinilerini taşıyanlar arkada, açılan kapılardan dışarı çıkarak kışlalara doğru yürüyüşe geçerlerdi.

Basılı ilk yemek kitabı Melceü’t-Tabbâhîn'de çeşitli baklava tarifleri vardır. Bunlar:

Âdi Baklava
Kaymak Baklavası
Musanna Kaymak Baklavası
Kavun Baklavası
Pirinç Baklavası
Soğuk Baklava

Türkiye'de, Gaziantep baklavasıyla tanınan şehirdir. İçerisinde kullanılan malzeme, Gaziantep baklavasında antep fıstığı olsa da, bu coğrafi olarak büyük farklılıklar gösterir. Evde yapılan baklavalarda, Güneydoğu Anadolu'da antep fıstığı, Karadeniz'de fındık, İç Anadolu'da ceviz, Kıyı Ege'de badem, Edirne ve Trakya'da ise susam kullanılır. Genelde arananı antep fıstıklı tipi olsa da ekonomik nedenlerle sık sık cevizlisine de rastlanır. Yalın servis edilebileceği gibi, sade dondurma veya kaymakla da servis edilebilir. Baklavanın yufkalarının ince açılmış olması, ceviz veya fıstığının bol olması ve şerbetinin tam kıvamında olması o baklavanın kaliteli olduğunu gösterir.
Baklava denince akla ilk önce Gaziantep gelir.  Orijinal Gaziantep Baklavası ustadan çırağa öğretilerek, üretim şekli ve lezzeti ile diğer baklavalardan farklılaşmıştır. Temel olarak bu farkı ortaya koyan en önemli özellik kullanılan hammaddelerdir. Baklavaya giden yolda ilkin Harran Ovasının susuz tarlalarında yetişen sert buğdayından elde edilmiş un Gaziantep'in suyuyla bir araya getirilir. Böylelikle ortaya çıkan hamur Antepli ustaların elinde, mutlaka armut ağacından imal oklavalarla, her biri kâğıttan daha ince 40 kat yufkaya dönüştürülür. Bu kırk katman arasına Ağustos ayının ilk haftasında Turfanda toplanan ve daha yeni yeni olgunlaşan ve halk arasında "boz-iç" diye tabir edilen, 1 kilosunda 110-170 gr fıstık içi veren, zümrüt yeşili rengi ve zengin aromasıyla en değerli  Antep fıstığı, Keçi ve koyun sütünden elde edilmiş ve tuz ve diğer içeriğinden arınarak %99.9 yağ barındıracak şekilde hazırlanmış  Sadece ot ve çiçeklerle beslenen koyun ve keçilerin sütünden elde edilen en rafine haliyle sadeyağ, Keçi, koyun veya inek sütünün 105-108 C°ye kaynatılıp, içine yine bölgeden elde edilen irmik konulur. Sonrasında fırınlanan tepsilerdeki baklavaların  üzerine hava koşulları dikkate alınarak belirlenmiş kaynama derecesinde stabilize edilen şerbet ilave edilmek suretiyle elde edilir. Baklavanın sayısız sırrı vardır. İyi baklava toprakta başlar. Hamurun yapıldığı un unun yapıldığı buğdayın türü buğdayın yetiştiği toprak önemlidir. Fıstığın hasat zamanından sadeyağı oluşturan sütün sağıldığı hayvanın bahar otlarıyla beslenmesi gibi birçok detay baklavanın lezzetini belirler. İyi baklavacı fıstık, yağ, un, şeker, nişasta, süt gibi bütün hammaddelerin en iyisini seçer. Baklavada malzemenin beraberinde Hava koşulları, üretim ortamındaki nem, şerbetin derecesi, ustaların el emeği de önemlidir. Prosesin en başından müşteriye sunumuna kadar olan aralıkta her çalışanın katkısı bilgisi ve tecrübesi değer katar. Ayrıca Orijinal Antep baklavası, bir de tazeyse ilk ısırışta kulağa çok hoş gelen bir hışırtı çıkarır. Nar gibi kızarmış incecik yufkaların birbiri ardınca kırılmasından gelen, kuru yaprakların rüzgârda çıkardıklarına benzer bir hışırtı. Baklava meraklıları için bu ses neredeyse baklavanın kendisi kadar haz vericidir.

Diyarbakır yöresine özgü soğuk süt şerbetinden yapılan hafif baklava çeşidi.

Antep Baklavası Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tes

Bakü Hanlığı, 1718-1806 yıllar arasında Azerbaycanın doğusunda hüküm süren aslen Mâzenderan kökenli bir hanlık.

18. yüzyılda Azerbaycan topraklarında, I. Mirza Muhammed Han tarafından kurulan hanlıklardan biridir. Mirza Muhammed Han yönetimde olduğu 20 yıl boyunca (1747-1768), ülke ekonomisinin ve ticaretinin gelişmesine çalıştı. Aynı zamanda denizci olan Mirza Muhammed Han, gerek ticari, gerekse de askeri sebeplerle, ülkede gemiciliğin ve tersanelerin gelişmesi için şahsen girişimlerde bulunup, bu konuda öncülük yaptı. Melik Muhammed Han'ın ölümünden sonra Bakü tahtına oğlu II Mirza Muhammed Han çıktı. II. Mirza Muhammed Han Azerbaycan'ın ünlü tarihçi-şair ve eğitimcisi Abbaskulu Ağa Bakıhanov'un babası idi.
Bu dönemde ekonomi canlanmış olmakla birlikte, XVIII asrın sonlarında İran hükmdarı Ağa Muhammed Şah Kaçar'ın amansız ve yok edici baskınları Azerbaycan'a fazlasıyla zarar vermiştir. 1795 senesinde, Ağa Muhammed Şah Kaçar Bakü'yü ele geçirip yağmalamış olmakla birlikte, kısa bir sürede ordusuyla birlikte Şirvan'dan çekildi.
Hanlıklar döneminde Bakü Hanlığı 39 kentten ibaret idi və toplam 500 kişilik ordusu vardı.
Bakü Hanlığı, Rusya-İran savaşları sonucunda Rusya topraklarına katıldı. 1813 ve 1828 yıllarında Gülistan Antlaşması ve Türkmençay antlaşmaları imzalandı. Azerbaycan Araz Nehri boyunca, Rusya ve İran arasında paylaştırılarak bölündü.

Bakı
Tarixi binalar ikinci ömrünü yaşayır

Bakü Muharebesi (Rusça: Битва за Баку / Bitva za Baku, anlam: Bakü için muharebe), (Azerice: Bakı Muharibəsi) 1918 yılında Azerbaycan Türk'ü ve Dağıstanlı gönüllülerle takviye edilen ve Kafkas İslam Ordusu adı verilen Osmanlı Ordusu'nun Bakü Sovyeti, Britanya İmparatorluğu (Birleşik Krallık, Avustralya, Yeni Zelanda ve Kanada), Merkezî Hazar Diktatörlüğü (Diktatura Tsentrokaspiya) ve Beyaz Ordu karşısında Bakü'yü almak için giriştiği muharebe.

1917 yılında Çar'ın tahttan çekilmesinin ardından Rus Kafkas Cephesi dağıldı. Kafkas cephesinde savaş sırasında işgal edilen bölgelerdeki idari boşluğu doldurmak üzere 9 Mart 1917'de Transkafkasya'da Rus Geçici Hükümeti tarafından Özel Transkafkasya Komitesi kuruldu. Ermeni, Azeri ve Gürcü grupların temsilcilerinin yer aldığı bu yönetim uzun ömürlü olmadı. Sankt Petersburg'da Bolşeviklerin iktidarı ele geçirmesinin ardından Kasım 1917'de Tiflis'te bağımsız Transkafkasya'nın ilk hükûmeti kuruldu ve Transkafkasya Komiserliği adını aldı. Bu yeni "Transkafkasya Komitesi" 5 Aralık 1917'de Osmanlı Üçüncü Ordusu'nun komutasında Ruslar tarafından imzalanan Erzincan Mütarekesi'ni onayladı. Rus askerleri çoğunlukla cepheden ayrıldı ve evlerine döndü. Bazı Rus birlikleri, Mütareke kurallarına aykırı olarak İran Cephesi için ayrıldı. General Nikolay Baratov Hemedan'da, Lazar Bikerakov adında bir Rus albay da 10.000 askerle Kirmanşah'ta kaldı. Her iki kuvvet de İngiliz irtibat subayları tarafından destekleniyordu.
1918'de İngilizler Ermenileri direnmeye davet etti ve bir "danışma" gücü oluşturmak üzere subay ve astsubayları seçerek Bağdat'ta Lionel Dunsterville komutasında örgütledi.  Adı Dunsterforce'tu. Dunsterforce'un askeri hedefi, İran Seferi devam ederken İran üzerinden Kafkasya'ya ulaşmaktı. İngilizler, Kafkasya'da hala var olan Ermeniler ve diğer müttefik yanlısı unsurlardan oluşturulacak bir ordu organize etmeyi planlıyordu. 10 Şubat 1918'de Sejm toplandı ve bağımsızlık kararı aldı. Sejm, 24 Şubat 1918'de Transkafkasya Demokratik Federatif Cumhuriyeti olarak bağımsız ilan etti. Transkafkasya Komiserliği siyasi hedeflerinde Bolşevik karşıtıydı ve Transkafkasya'nın Bolşevik Rusya'dan ayrılmasını istiyordu. 27 Ocak 1918'de İngiliz misyonu Dunsterforce, subay ve eğitmenlerle birlikte Bağdat'tan bölgeye doğru yola çıktı. Dunsterforce'a Kafkasya-Tebriz cephesini sağlam tutması ve Enver Paşa'nın planlarını durdurması emredildi. Dunsterforce 17 Şubat'ta Enzeli'ye vardı; burada siyasi durumdaki değişikliği gerekçe gösteren yerel Bolşevikler tarafından Bakü'ye geçişleri reddedildi.
3 Mart 1918'de Sadrazam Talat Paşa, Rusya SFSC ile Brest-Litovsk Antlaşması'nı imzaladı. Brest-Litovsk Antlaşması, sınırın savaş öncesi seviyeye çekilmesini ve Batum, Kars ve Ardahan şehirlerinin Osmanlı İmparatorluğu'na devredilmesini öngörüyordu. 14 Mart - Nisan 1918 tarihleri arasında Osmanlı İmparatorluğu ile Sejm heyeti arasında Trabzon Barış Konferansı düzenlendi.
Trabzon Konferansı'nın onuncu günü olan 30 Mart 1918'de, Bakü'de ve Bakü Valiliği'nin komşu bölgelerinde Azerbaycanlılara ve diğer Müslümanlara yönelik iç çatışma ve katliam haberleri geldi. Takip eden günler, Mart Günleri olarak anılan etnik gruplar arası savaşa tanıklık etti. Bolşevikler ve silahlı Taşnaklar tarafından Bakü şehrinde ve Bakü Valiliği'nin diğer yerlerinde Azerbaycanlıların katledilmesiyle sonuçlandı. New York Times Current History, Azerbaycan temsilcilerinin "Bolşeviklere, eski düşmanlarını yok etmek ve mülklerini ele geçirmek isteyen Ermenilerin yardım ettiği" yönündeki açıklamalarına atıfta bulunarak kurban sayısını 12.000 olarak vermektedir. "Mart Günleri "nden önce Azerbaycanlı liderler Rusya içinde özerklik talep ederken, bu olaylardan sonra sadece bağımsızlık talep ettiler ve umutlarını artık Rus Devrimi'ne değil, Osmanlı İmparatorluğu'nun desteğine bağladılar.
5 Nisan 1918'de, Trabzon barış konferansına katılan Transkafkasya delegasyonundan Akaki Çenkeli, Brest-Litovsk Antlaşması'nı daha fazla müzakere için bir temel olarak kabul etti ve yönetim organlarına bu pozisyonu kabul etmeleri için telgraf çekti. Tiflis'te (meclisin bulunduğu yer) hakim olan ruh hali çok farklıydı. Tiflis, Osmanlı İmparatorluğu ile aralarında bir savaş durumunun varlığını kabul ediyordu. Kısa bir süre sonra Üçüncü Ordu ilerlemeye başladı ve Erzurum, Kars ve Van'ı aldı. Enver Paşa'nın Turancı planının bir parçası olarak Transkafkasya'yı Osmanlı egemenliği altına almak istediği Kafkasya'da durum özellikle vahimdir. Bu, İttifak Devletlerine Bakü'deki petrol yatakları da dahil olmak üzere çok sayıda doğal kaynak sağlayacaktı. Hazar'ın kontrolü, Orta Asya'da ve muhtemelen Britanya Hindistanı'nda daha fazla genişlemenin yolunu açacaktı.
11 Mayıs 1918'de Batum'da yeni bir barış konferansı başladı. Bu konferansta Osmanlılar taleplerini Tiflis'in yanı sıra Kars ve Culfa'yı Bakü'ye bağlayacak bir demiryolu inşa edilmesini istedikleri Gümrü ve Eçmiadzin'i de kapsayacak şekilde genişlettiler. Cumhuriyet heyetinin Ermeni ve Gürcü üyeleri oyalanmaya başladı. Osmanlı ordusu 21 Mayıs'tan itibaren yeniden ilerlemeye başladı. Çatışma Serdarabad Muharebesi (21-29 Mayıs), Karakilise Muharebesi (1918) (24-28 Mayıs) ve Ermeni kuvvetlerinin Osmanlı ilerleyişini durdurduğu Baş Abaran Muharebesi (21-24 Mayıs) ile sonuçlandı.
26 Mayıs 1918'de federasyon önce Gürcistan'ın (Gürcistan Demokratik Cumhuriyeti), ardından da 28 Mayıs'ta Ermeni (Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti) ve Azerbaycan (Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti) temsilcilerinin bağımsızlık ilanıyla dağıldı. 28 Mayıs 1918'de Gürcistan, Almanya ile Poti Antlaşması'nı imzaladı ve Alman Kafkasya Seferi'ni memnuniyetle karşıladı; Rus Devrimi sonrasındaki kargaşaya ve Osmanlı askeri ilerleyişine karşı Almanları koruyucu olarak görüyordu. Azerbaycan hükûmeti Tiflis'ten Gence'ye taşındı. Aynı zamanda Almanya, Sovyet Rusya ile müzakerelere yöneldi ve Bakü'nün petrolüne erişim garantisi karşılığında Kafkas İslam Ordusu'nu durdurmayı teklif etti. Taraflar 27 Ağustos'ta Almanya'nın Bakü'nün petrol üretiminin dörtte birini alacağı bir anlaşmaya vardılar. Alman hükûmeti Osmanlı İmparatorluğu'ndan Azerbaycan'a yönelik herhangi bir saldırıyı ertelemesini talep etti; Enver Paşa bu talebi görmezden geldi.
Mayıs ayında, İran Cephesi'nde, Enver Paşa'nın kardeşi Nuri (Killigil) Paşa komutasındaki bir askeri heyet, sadece Ermenilerle değil Bolşeviklerle de savaşacak Kafkas İslam Ordusu'nu örgütlemek üzere Tebriz'e yerleşti. Nuri Paşa'nın ordusu, yeni kurulan devletin kırılgan yapısını etkileyerek Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti'nin büyük bir bölümünü fazla muhalefet olmadan işgal etti. Osmanlı müdahalesi, Azerbaycan toplumunun bazı unsurlarının Türklere karşı çıkmasına neden oldu.
4 Haziran 1918'de Azerbaycan ve Osmanlı İmparatorluğu arasında imzalanan Dostluk ve İşbirliği Antlaşması'nın 4. maddesi, ülkede barış ve güvenliğin sağlanması için gerekli olması halinde Osmanlı İmparatorluğu'nun Azerbaycan'a askeri yardımda bulunacağını öngörüyordu.

Türk ordusunun Azerbaycan'ı kurtarma harekâtının hukuki temeli Batum Antlaşması ile geçerlik kazanmıştır. 4 Haziran 1918 tarihinde Azerbaycan Millî Şûrası ile Osmanlı Devleti arasında siyasi, hukuki, ticari ve askeri konulardan dost ilişkilerde bulunma maksadı ile antlaşma yapılmıştır. Bu anlaşmanın 4. maddesine istinaden o tarihte Batum'da bulunan Azerbaycan Heyeti Osmanlı Hükûmetinden askeri yardım isteğinde bulunmuştur. Enver Paşa'nın kardeşi Nuri (Killigil) Paşa'nın büyük çabasıyla kurulan Kafkas İslam Ordusu, daha sonra Suriye-Filistin Cephesinden getirilen 106. ve 107. piyade ve 56. topçu alayları ile takviye edilmiştir.

Osmanlı Ordusu'nun esas harekât istikameti Nahçıvan üzerinden Güney Azerbaycan topraklarına girmek idi. Buradaki amaç İngilizlerin Tebriz'e girişini engellemek olmuştur.Bu görevin üstesinden başarıya gelen Irak cephesinde bulunan 6. Ordu'ya bağlı Ali İhsan Sâbis Paşa komutasındaki 4. Kolordu birlikleri kuzeye ilerleyerek 8 Haziran 1918'de Tebriz'i ele geçirmiştir. Daha sonra Ermeni kontrolündeki Hoy üzerine ve oradan da Karabağ'a yürüyerek bir nevi Kuzey Azerbaycan'la Güney Azerbaycan'ı birleştirmişlerdi. Bu dönemde Azerbaycan halkı Osmanlı ordusundan büyük beklenti içerisinde olmuştur.
Bakü'nün Enver Paşa açısından Türkistan'a açılan kapı olarak da önemi vardı. Bu dönemde Kazan Türkleri'nin "Millî İdare" reisi Sadri Maksudi (Arsal) Bey, 10 Mayıs 1918 tarihinde Moskova Büyükelçisi Galip Kemal Bey'i ziyaretinde Türkistan'ın birinci kapısı olan Bakü'nün hemen ele geçirilmesinin öneminden bahsetmiştir.

Savaşın bitimini Enver Paşa:
"Allah'ın yardımı ile Bakü şehri 30 saatlik şiddetli muharebeden sonra, 15 eylül 1918 saat 9 sularında zabt edilmiştir." sözleri ile galibiyeti ifade etmiştir.
Bakü'nün ele geçirilmesinden sonra, 1918 yılı Ekim ayı başında da bir Osmanlı müfrezesi Dağıstan'a girerek orada kurulmuş bulunan  Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti'ne askeri destek verdi. Ardından İzzet Paşa komutasındaki ordu Derbent'i aldı.

Balıkesir'in Kurtuluşu, Türk ordusunun Balıkesir'e girmesi ile 6 Eylül 1922 tarihinde, Balıkesir'in Yunan işgalinden kurtulması olayıdır.

Kuvâ-yi Milliye hareketi, Yunanların Ege bölgesindeki işgallerinden sonra başlamış ve bağımsız yerel örgütlenmeler olarak yayılmıştır. Bu yerel örgütlenmelerin kurulmasında Balıkesir halkının çok önemli bir yeri vardır, Balıkesir, Kuvâ-yi Milliye'nin başladığı kent olması ile "Kuvâ-yi Milliye Şehri" olarak da anılmaktadır.

16 Mayıs 1919 günü, Balıkesir halkı, Balıkesir Lisesi'nin bulunduğu binadaki Okuma Yurdu'nda bir araya gelip işgalleri protesto etmişlerdir. Mehmet Vehbi Bolak, İzmir’in İşgali sonrası yaşanan zulümden bahsettikten sonra şu sözleri ile devam eder; "Bu faciaların Balıkesir’in başına gelmesi yakındır. Bu iş yazışma ve protesto ile engellenemez. Yapılacak ilhakı il fiilen reddetmek için, bir Reddi-i İlhak heyeti kuralım." Alaca Mescit'teki gizli toplantılarda milli mücadelenin temelleri atılmıştır. Bu münasebetle, Alaca Mescit'te toplanan 41 kişilik heyet ve halk, Balıkesir Kuvâ-yi Milliyesi'ni kurarak Mustafa Kemal'in önderliğinde yürütülen milli mücadeleye destek vermiştir. 15 Mayıs 1919'da İzmir'in İşgali üzerine, o günün Belediye Reisi Keçecizade Mehmet Emin Efendi'nin çağrısına kulak verenler arasında Karesi Mebusu Mehmet Vehbi Bey, Belediye Reisi Keçecizade Mehmet Emin Bey, Yırcalızade Şükrü Efendi, Hasan Basri Çantay ve her türlü kararı almaya tam yetkili toplam 41 kişi vardı.
Mehmet Vehbi Bolak başta olmak üzere, şehrin ileri gelenleri şimdiki Kuvâ-yi Milliye Müzesi'nin bulunduğu yerdeki Okuma Yurdu'nda toplanmışlar, yapılan toplantıda, hiçbir şeyin fayda etmeyeceği anlaşılmış ve Leblebici Raşit Efendi'nin şu sözleri karar olmuş, kıvılcım bu cümleyle çakılmış, Kuvâ-yi Milliye ateşlenmiştir; "Düşmanı geri döndürecek kuvvet, namlunun ucundadır."

18 Mayıs 1919'da Alaca Mescit'te mevlit vesilesiyle toplananlar, dinledikleri mevlitten sonra, ilhakı ret ve milli mücadeleye karar vermişlerdir. Ardından sürekli toplanılan Alaca Mescit'te ise silahlı mücadele kararı alınmıştır. Okuma yurdu, Alaca Mescit toplantıları ve Balıkesir Kongreleri ile düşmanın bölgedeki işgallere karşı ilk ciddi hareket Balıkesirli sivil ve aydınlarımdan gelmiştir. Köylüsü, kentlisi ile Balıkesirliler hiçbir yerden talimat almaksızın müdafaaya karar vermişlerdir. Beş kongre yaparak bir araya gelen Balıkesirliler, 14 ay boyunca dört cephede Yunan orduları ile savaşarak Balıkesir halkının ve Türk milletinin işgal ve esareti kabul etmeyeceğini Dünya kamuoyuna duyurmuşlardır. Bütün bunlar, ilk kongrenin Balıkesir'de toplandığını, ilk kurşunun Balıkesir Ayvalık'ta, son kurşunun da, Bandırma'da atıldığını göstermektedir. Ege'de kendi imkanları ile düşman işgaline son veren tek şehir Balıkesir'dir. Milli Mücadelenin en önemli dönemlerinde Balıkesir'de Hasan Basri Çantay tarafından çıkarılan SES Gazetesi Balıkesir'in ve Kuvâ-yi Milliyeciler'in yanında yer alan Anadolu halkının gür sesi olmuştur. Mehmet Âkif Ersoy, SES Gazetesi'nin ilk sayısına gönderdiği yazıda şöyle yazar; "Düşman sesi duymak istemezsen, Kardeş sesidir, uyan bu sesten; Kalkınca görür ki akşam olmuş, Vaktiyle uyanmayan bu sesten." Bu dizeler, Balıkesir halkının ve Türk milletinin işgal ve esareti kabul etmeyeceğini, Dünyaya haykırışı olmuştur. 

İşgalin gerçekleşmesinden sonra çekilen Türk kuvvetlerinin dağlarda olduğunu sanarak pusuya düşmekten çekinen Yunan Kumandanlığı, kendi birliklerinin Balıkesir'de düzenli toplanmasını bekledi. Yunan Kumandanlığı, kendilerine “Hoşgeldiniz” diyen Hürriyet ve Îtilâf Partisi âzâlarını yardıma çağırdı. Onların verdikleri listelerden, kaçmayıp şehirde kalan Kuvâ-yi Milliye'ye hizmet etmiş kişiler bir bir tespit edildiler ve toplanıp hapse atıldılar. Yunan Kumandanlığı'nın ilk yaptığı işlerden biri Postahane'deki memur ve telgrafçıları değiştirmek oldu. Yerlerine Rum ve Ermeni memurlar getirildi.
Kollarında Yunan bayraklı pazubent ve şeritle “Kuvâcı avına” çıkan Hürriyet ve Îtilâf Partisi taraftarları, 36 kişiyi Yunan Kumandanlığı'na teslim ettiler. İşgâlin ertesi günü Yunan askerleri ve yerli Rumlar, evlerini terk etmiş olan Kuvâ-yi Milliyeciler'in mallarını ve evlerini yağma ettiler. Dairelerdeki memurların bir kısmı yerlerinde bırakıldı. Kuvâ-yi Milliye yanlısı olanlar, bazı Yunan destekçisi Müslümanların gayretkeşliğiyle kovuldu. Belediye reisliğine, Hürriyet ve Îtilâf Partisi Başkanı Giridîzâde Muhiddin Bey getirildi. İşgâlin ilk günleri yakalanıp hapsedilenler, yerli Rum ve Ermeniler'in araya girip kefil olmalarıyla, bir daha politikayla uğraşmayacaklarına yemin ettirilip, bir buçuk ay kadar sonra salıverildi.
Milli müfrezelerden bazıları köylerini korumak için silahlarını elden bırakmamış, küçük gruplar halinde dağlara çekilmişlerdi. Bandırma'ya çıkan Yunan birlikleri, yerli Rumlar ve bazı Anzavur askerleri tarafından karşılandı. Esas ordu birlikleri Balıkesir'e doğru hareket ettirildiğinde, Bandırma'da Yunan jandarmaları, Yunan gemileri mürettebatının oluşturduğu bahriyeliler kaldı. Bunların ilk işleri, şehirde milli hareketi destekleyenleri bulup tutuklamak ve bazılarını asmak oldu. Milli hareketin Bandırma'daki temel direklerinden olan Çerkes Hasan Bey, işbirlikçilerin teklifiyle Liman Meydanı'nda büyük hakarete uğrayıp öldürüldü.
Balıkesir içinde ve çevre bölgelerde bazı vatansever insanlar, işgal karışıklığı durduktan sonra, işgale karşı ne yapabiliriz sorusuna cevap aramaya başladılar. Bu günlerde, Balıkesir'de avukatlık yaparken işgal sonrası Ankara'ya kaçan ve Millî Hükûmet tarafından yöreyi tanıdığı için Demirci'ye Kaymakam olarak gönderilen İbrahim Ethem Bey, Yunanlar'ın burayı da işgal etmeleri üzerine teslim olmadı ve bölgedeki jandarma birliği ve Parti Mehmet Pehlivan ile Halil Efe'nin gruplarını da yanına alarak Sındırgı dağlarına çekildi.
Bu haber üzerine Balıkesir eşrâfı Yunancılar'a ve Yunanlar'a fark ettirmeden gizli, “Askerî Polis”, kısa adıyla “Ayın-Pe” teşkilatını göreve çağrıldı. Ayın-Pe hemen kuvvetli bir dayanışma birliği hâline geldi. İşgalin başlamasıyla korumasız kalan köylüler gizlice silahlanıyorlardı. İvrindi Nahiye Müdürü olan ve Koca Müdür lâkabıyla tanınan Tevfik Bey, İvrindi dağlarına, efelerin yanına gitti. Bunları milli bir müfreze olarak teşkilatlandırıp başlarına geçti. Çevredeki nahiye müdürlüğü sırasında tanıdığı diğer efeleri de yanına çağıran Tevfik Bey güçlü bir müfreze kurdu. Sındırgı Dağları'nda bulunan İbrahim Ethem Bey'e bağlandı.
Yunan İşgali sırasında bölgedeki silahlı güçler
1) Yunan nizâmî birlikleri
Balıkesir'de güçlü bir garnizon, Ayvalık, Bandırma, Edremit, Susurluk ve Sındırgı'da birer toplu birlik vardı. Ayrıca Ayvalık, Bandırma ve Erdek'de Yunan gemileri demirli olup bunlara bağlı bahriye erleri ve buralarda kurulmuş Yunan sahil muhafaza teşkilatı vardı.
2) Yunan Jandarmaları
Yunan birliklerinden ayrı ve kısmen atlı olan Yunan jandarmaları bütün bölgelerde, kendilerine yakın köylerde karakollar kurmuşlardı.
3) Yerli Rum çeteleri
Yeniceli Kirman, Dutlimanlı Panayot, Andon Kâhya oğlu İstavri, Nikola oğlu Yani, Yorgi oğlu Sofokli, Nikola oğlu Dimitri, Papanikola oğlu Istrati, Peremeli Andon oğlu Yorgaki, Elpisli Moskova oğlu Yorgi, Pandeli oğlu Petro, Çavdar Yordanoğlu, Mihal oğlu Karaman, Timurtaşlı Tanaş, Tiraş oğlu Istrati, İstavri ve Ligor Teodos yerli Rum çetelerinin bazılarıdır.
4) Yunancı eşkıyalar
Uşak-Gediz bölgesinde İbiş Çetesi, Yenice-Emet-Tavşanlı bölgesinde Kabakçı ve Toplu Saadettin çeteleri, Gökçedağ'da Çerkes İlyas Çetesi, Dursunbey'de (Balat) Zekeriya ve Kör Ali Çetesi, Bigadiç'te Cemil ve Kamalı Çerkes Ramazan Çetesi, Susurluk-Karacabey bölgesinde Çerkes Sülüklü Davut ve Çerkes Canbazlı Hakkı çeteleri, Manyas civarında Anzavuroğlu Kadir ve Boğazköylü Kemâlettin çeteleri, Bigadiç-Balıkesir arası Güvemçetmili Ahmet Çavuş Çetesi ve Çetmi Bayram Çetesi (Çetmi Bayram, kurtuluş günü yakalanmış halk tarafından yüzüne tükürülmüş ve asılmıştır.) Yunancı eşkıyalar olarak bilinmektedir.
5) Yerli Rum çeteleri (Rum milis birlikleri ve Rum izci teşkilatı)
Yerli Rum çeteleri, Edremit, Ayvalık, Burhaniye, Zeytinli, Dikili, Manyas'ta bulunan gönüllü Rumlar tarafından kurulmaktaydı.
6) Eşkıya (Çalıkakıcılar)
Halk dilinde Çalıkakıcılar olarak da bilinen eşkıyalar, I. Dünya Savaşı yıllarındaki asker kaçaklarından oluşmaktaydı.
7) Milli Mücadele'ye katılarak kendilerini affettiren eşkıyalar
Çatalca'da Küçük Hasan, İsmail Çavuş, Recep Pehlivan; Manyas-Gönen-Bandırma civarında Altıparmak Nuri, Yaşar, İbrahim Çavuş, Boşnak Kara İbrahim, Kürt Hasan, Bacak Hasan; Susurluk'ta Çetmi Süleyman, Tatar Mehmet Çavuş; İvrindi'de Yağlılarlı Salih; Balıkesir-Kepsut arasında Ayşebacılı Recep, Pabuçcu'nun Hâfız Hacı Ali, Rıfat ve çeteleri.
8) Türk Polis ve Jandarması
Yunan işgaline rağmen Türk polis ve jandarması görevlerini terk etmemişti ancak daha sonra bu polis, subay ve jandarma erleri İstanbul'a yollandı, Edremit, Bandırma, Edincik jandarma ve polisleri de işten atıldı.
9) Milli müfrezeler
Demirci Kaymakamı İbrahim Ethem Bey kuvvetleri zaman zaman 150 kişiye ulaşan bir grup oluşturdu.
Bu numaralamaya göre; 1 - 2 - 3 - 4 ve 5. müfrezeleri Demirci ve Gördes bölgelerinin piyade ve süvari jandarma erleri teşkil etmekteydi. 6 - 10 - 11- 12 ve 13. müfrezeler efelerden oluşmuştu. Müfrezelerin çalışma alanları ve kumandanları şu şekildedir:

1. Müfreze, Bigadiç-Konakpınar arasındaki bölge, Kumandanı Hüseyin Çavuş
2. Müfreze, Kula-Eşme bölgesi, Kumandanı Kulalı Mehmet Efe
3. Müfreze, Sındırgı-Akhisar arası, Kumandanı Hacı Veli
4. Müfreze, Akhisar-Gelenbe arası, Kumandanı Bakırlı Mustafa Efe (Saçlı Efe)
5. Müfreze, Kırkağaç-Soma arası, Kumandanı Bakırlı Ahmet Çavuş
6. Müfreze, Dursunbey-Mustafakemalpaşa-Yenice bölgesi, Kumandanı Balıkesirli Arslan Ağa
10. Müfreze, Kepsut-Balıkesir arasındaki bölge, Kumandanı Kirmastılı Ahmet Nazif (Sonrasında, Arap Ali Osman Efe)
11.Müfreze, Simav ve Demirci bölgesi, Kumandanı Pehlivan Ağa (Parti Mehmet Pehlivan)
12. Müfreze, Gördes-Salihli bölgesi, Kumandanı Halil Efe (Halil Efe öldükten sonra müfrezesinin erleri ba

Balıkesir Kongresi, 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesi'nden TBMM'nin kurulduğu 23 Nisan 1920 tarihine kadar geçen süreye "Kongreler Dönemi" denilir. Bu süre içindeki 30 dolayında kongrenin "beşi", 1919 ve 1920 yıllarında toplanan Balıkesir kongreleridir. Bunlardan 1, 4 ve 5. kongreye Karesi Mebusu Mehmet Vehbi Bolak, 2 ve 3. kongreye, harekete sonradan katılan Balıkesir eski Mutasarrıfı Hüseyin Hacim Çarıklı başkanlık etmiştir. Bu kongreler, 15 Mayıs 1919'daki İzmir işgalinin hemen ertesi günlerinde (16-19 Mayıs 1919) Balıkesirliler'in Mehmet Vehbi Bolak önderliğinde kurdukları direniş teşkilatıyla başlattıkları hareketlerin birer parçasıdır. İçlerinde terhis edilmiş olan ordudan sadece üç asker vardır: Miralay Kâzım Özalp, Askeri Kaymakam Ali Çetinkaya ve Yüzbaşı Kemal Balıkesir. Balıkesir hareketi Millî Mücadele'nin başarıya ulaşmasında önemli rol oynamış; İzmir'den Anadolu içlerine yürümek isteyen Yunan kuvvetlerini engelleyerek, Millî Ordu'nun hazırlanması için Mustafa Kemal Paşa'ya, her saniyesi altın değerinde on üç ay kazandırmıştır.

Yunan kuvvetlerinin İzmir'e çıkması (15 Mayıs 1919) üzerine halkın teşkil ettiği Kuvâ-yi Milliye'nin ve bunlara katılan küçük ordu birliklerinin meydana getirdikleri millî cepheler zamanla büyüdü ve gereksinimleri de geniş ölçüde arttı. Balıkesir'de düşmana karşı ilk toplantı 16 Mayıs 1919'da Okuma Yurdunda yapılmış ve direnme kararı alınmıştır. 18 Mayıs 1919'da Alaca Mescit'te yapılan toplantıda Reddi İlhak faaliyetlerini yürütmek için 41 yetkili kişi seçilmiştir, ertesi gün yapılan toplantıda ise merkez heyeti, İstanbul'da görüşme yapacak heyet ve Balıkesir sahil kasabalarında inceleme yapacak heyet olmak üzere üç heyet seçilmiştir. 29 Mayıs 1919'da Ayvalık'ta, 9 Haziran 1919'da Soma'da ve 23 Haziran 1919'da Akhisar'da kurulan cepheler bir süre sonra birleşerek 'Şimal Cephesi' adını almıştır. Diğer taraftan 12 Haziran 1919'da Aydın ve 22 Haziran'da Salihli cepheleri kuruldu. Bu cephelerin tam bir teşkilat halini almasında Karesi Mebusu Mehmet Vehbi Bolak ve Karesi eski Mutasarrıfı Hüseyin Hacim Çarıklı beyler büyük rol oynadı.
3 Haziran 1919: Reddi ilhak heyetinin Alaca mescitte yaptığı ve 14. kolordu komutanı Yusuf İzzet Paşa'nın da hazır bulunduğu 3 Haziran 1919 tarihli toplantıda doğrudan doğrudan müdafaaya ve Ayvalık ile Bergama havalisine milis kuvvetleri gönderilmesine karar verilmiştir. Bunun yanında bir milli tabur kurularak Soma ve Kırkağaç cephesi oluşturulmasına karar verilmiştir.
6 Haziran 1919: Harp mektebindeki eğitimini yarıda bırakarak Balıkesir'e memleketine dönen Yüzbaşı Kemal Balıkesir (soyadı Balıkesir'dir), şehirden aldığı gönüllüler ve Yusuf İzzet Paşa'dan aldığı takviye kuvvetlerle Soma cephesine kumandanlık göreviyle tayin edilmiştir. 10-11 Haziran gecesi Akhisar'daki Yunan kuvvetlerine taarruza başlamış, Kuvayı Milliyeciler Akhisar'ı kurtarmaya muvaffak olmuşlardır. bu başarı, Balıkesir'de büyük heyecan yaratmıştır. Akhisar zaferinden sonra Balıkesir Kuvayı Milliyesi Soma ve Akhisar cephelerini artık tespit ve tanzim etmiş oluyordu.
Balıkesir Kongresi ilk kez 27 Haziran-13 Temmuz 1919 tarihleri arasında Mehmet Vehbi Bolak başkanlığında toplanmış, "Heyet-i Merkeziye" başkanlığına Hacim Muhittin Bey seçilmiştir.

Erzurum Kongresi'nden üç gün sonra 26 Temmuz'da toplanan asıl kongreye ise Balıkesir, Bandırma, Burhaniye, Edremit, Gönen, Balya, Sındırgı, Akhisar, Kırkağaç kazaları ile Fırt, Kepsut, Giresun, Şamlı, İvrindi, Bigadiç ve Konakpınarı nahiyelerinden 48 üye katıldı. "Hareket-i Milliye Redd-i İlhak Heyeti" adını benimseyen kongrede 29 karar alındı. Bu çerçevede; Hacim Muhittin Bey başkanlığa, Mehmet Vehbi Bolak başkan vekilliğine getirildi, tüm bölgede seferberlik ilan edildi ve 1885-1895 doğumluların cepheye sevkedilmesine karar verildi. Ayrıca, kazalarda da direniş teşkilatlanmasının kurulması, çetecilikten uzak durulması, Yunanlarla hiçbir suretle müzakere edilmeyip hiçbir ürünün satılmaması da kararlaştırıldı.

Kongre 13 Temmuz 1919'da yabancı devletlerin İstanbul'daki siyasi temsilcilerine muhatap bir beyanname yayınlayarak Millî Mücadelenin amaçlarını duyurmaya çalıştı. Kongrenin başarıyla toplanıp önemli kararlar alması işgal güçlerini de harekete geçirdi. İtilaf Devletleri temsilcilerini de baskısıyla harekete geçen Osmanlı Hükûmetinin Dahiliye Nazırı (İçişleri Bakanı) Adil Bey kongrenin men edilmesi için çaba sarf ettiyse de bu çabalar başarısız oldu.

Balıkesir Kongresi'nde kurulan "Hareket-i Milliye Redd-i İlhak Heyeti" 4-11 Eylül 1919'da düzenlenen Sivas Kongresi'ne Balıkesir'den katılım olmamıştır. Kendini müstakil bir hareket olarak görmüştür.
16 Eylül 1919'de Balıkesir Kongresi üçüncü kez toplandı. 22 Eylül'de sona eren toplantıda, 16-25 Ağustos tarihinde toplanan Alaşehir Kongresi'nde alınan direnişin örgütlenmesine ilişkin kararların Balıkesir'de de uygulanması tartışıldı.
Kongre, 19-29 Kasım 1919 tarihleri arasında Vehbi Bolak başkanlığında dördüncü kez toplandı. Cemiyetin adının Balıkesir Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti olarak değiştirilmesine karar verildi. Kongre devam ederken, 28 Kasım 1919 tarihinde Büyük Balıkesir Mitingi yapılmıştır. Yunan işgalinin giderek yaklaştığı bu dönemde 4. Balıkesir kongresinde heyet halkın heyecanını teşvik ve milli hislerini canlı tutmak maksadıyla bir miting yapılması kararı almıştır. Balıkesirli vatanseverler 28 Kasım 1919 günü cuma namazından sonra bir araya gelerek eski Balıkesir belediyesi (günümüz yeni çarşı civarı) önünde yaklaşık 10.000 kişinin katıldığı Büyük Balıkesir mitingini düzenleyerek, Yunan işgal ve zulmünü lanetlemişlerdir.
Beşinci Balıkesir Kongresi'nin toplantı tarihi 10-22 Mart 1920 ve başkanı Mehmet Vehbi Bolak'tır. Karesi ve Saruhan livaları ile Bursa ve Bilecik merkez liva ve diğer bütün kaza ve nahiye temsilcilerinden oluşan 64 delege iştirak etmiştir.
Beşinci Kongre'den önce 23 Ocak 1920 tarihinde Mehmet Akif Ersoy Balıkesir'i ziyaret etmiştir ve Zağnos Paşa Camii'nde Balıkesir Vaazı olarak bilinen konuşmayı yapmıştır. Hasan Basri Çantay'ın yakın dostu olan Mehmet Akif Ersoy'un Balıkesir'de vücuda gelen Kuvayı milliye teşkilatlanması dikkatini çekmiş hareketin ilk defa Balıkesir'de başlamış olması istiklal şairimizin takdirini kazanmıştır. Kendisi bu nedenle Balıkesir'i ziyaret ederek bu harekete destek vermek istemiştir. Kente gelen Mehmet Akif, 23 Ocak 1920 cuma günü Balıkesirliler'in kalbinde büyük heyecan yaratan ünlü Zağnos Paşa Camii konuşmasında şu cümleleri sarf etmiştir: “Karesi’nin yani bu kahraman İslam muhitinin vaktiyle büyük fedakarlıklar gösterdiği herkesim malumudur. Rumeli’yi baştan başa fetheden hep bu topraktan yetişen babayiğitlerdi. O kahraman ecdadın torunları olduğunuzu göstermelisiniz. Anadolu’yu müdafaa hususunda diğer vilayetlere ön ayak olma şerefine nail oldunuz. sayiniz meşkurdur. İnşallah bu şan ve şeref kıyamete kadar artar gider.”
27 Ocak 1920'de Kuvayı Milliye teşkilatının silah ve mühimmat sıkıntısı çektiği günlerde teşkilat tarafından cepheye cephane teminiyle görevlendirilen Köprülülü Hamdi Bey, bu sırada Fransızlar'ın kontrolünde bulunan Gelibolu ile Eceabat arasındaki Akbaş cephaneliği baskınını gerçekleştirmişlerdir. Rumeli'den Anadolu'ya cephane kaçırma hadisesi olup, çok dramatik bir olaydır. Bu olay ele geçirilen mühimmatın yanı sıra karamsarlığın yurdu sardığı dönemde büyük bir moral kaynağı olmuştur. Bu kutlu olay üzerine yurdun dört bir yanından ve Mustafa Kemal Atatürk'ten Balıkesir'e tebrik telgrafları gelmiştir. Mustafa Kemal Atatürk bu olayı, Balıkesirliler'in Karesi Beyliği döneminde Rumeli'ye yaptığı akınların bir benzeri olduğu şeklinde yorumlamıştır.
Sivas Kongresi sırasında (4 Eylül 1919'da) Mustafa Kemal Paşa başkanlığında kurulan Heyet-i Temsiliye ile ilişkiye geçildi. Son toplantı ise 10 Mart 1920'de yapıldı ve direnişin Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti paralelinde örgütlenmesine karar verildi.
Balıkesir kongreleri, sivil hareketli bir yapıdır. Aşağıdan yukarıya doğru bir örgütlenmedir. Hareket kendi başına müstakil olma özelliği gösterir. Hiçbir siyasi düşünce veya hareketle bağlantısı bulunmamaktadır. Bir yandan cephelerde mücadele edilirken diğer yandan Anzavur ayaklanması ile uğraşılmıştır.

Kazım Özalp; Milli Mücadele, 3. Basım, 1988
Bülent Tanör; Türkiye'de Yerel Kongre İktidarları (1918-1920),1992
Anadolu ve Rumeli'de Gerçekleştirilen Ulusal ve Yerel Kongreler ve Kongre Kentleri Bibliyografyası, cilt:3, TBMM yayını, 1993
Mediha Akarslan, Türk Milli Mücadelesi'nin Balıkesir Cephesi, 1998
Berkan Karagöz, Kentlerarası Rekabette Balıkesir ve Ekonomisi, Gece Kitaplığı Yayınları, 2020, s. 48-60.

Banat, günümüzde Macaristan, Romanya ve Sırbistan sınırları içinde kalan bir bölgedir.
Banat'ı 1552'de Osmanlı Devleti ele geçirmiştir. 1718'de Pasarofça Antlaşması ile Avusturya'ya teslim etmişlerdir.
Daha sonra Avusturya İmparatoriçesi Maria Theresa bu bölgeye çok sayıda göçmen yerleştirmiştir. Ancak 1779'da Avusturyalılar bu bölgeyi Macarlar'a bırakmışlardır.
I. Dünya Savaşı'nda sonra 1920'de imzalanan Trianon Antlaşmasıyla Macaristan, Romanya ve Yugoslavya arasında paylaştırılmıştır.

Banat, güneyde Tuna, batıda Tisa, kuzeyde Mureş ve doğuda Güney Karpatlar ile sınırlanan Pannonian Havzası'nın parçasıdır. Tarihi Banat'ın toplam alanı 28.526 km2'dir. Çeşitli kaynaklar biraz daha farklı rakamları verir. 
İl 1920'de bölündüğünde Romanya'ya 18.966 km2 (toplamın yaklaşık ⅔'ü), Sırp, Hırvat ve Sloven Krallığı'na 9.276 km2 (toplamın yaklaşık ⅓'ü) ve Macaristan'a 284 km2 (toplamın yaklaşık %1'i) tahsis edilmiştir.
Romanya Banat'ı güney ve güneydoğuda dağlıkken, kuzey, batı ve güneybatıda düz ve bazı yerlerde bataklıktır. Bazı Banat dağ masifleri, Güney Karpatlar'ın batı kolunu, yani Țarcu Dağları ve Cerna dağlarını oluşturur. Semenic, Anina, Dognecea, Almăj ve Locva bölümleriyle Poiana Ruscă Dağları ve Banat Dağları Batı Karpatlar'ın parçasıdır. Batıdaki ön-dağlık tepeler, tarihi Banat topraklarının yaklaşık üçte birini oluşturur. Rakımları 200 ila 400 metre arasındadır. Yüksek ova (100 metreden fazla, 140 metreye kadar rakımlı) Vinga, Buziaș, Gătaia ve Fizeș ovalarıyla temsil edilir. 100 ila 130 metre arasındaki orta yükseklikteki ovalar ise Hodoni, Duboz, Tormac, Jamu Mare, Arad ve Sânnicolau Mare ovalarıdır ve alçak ova (100 metrenin altındaki rakımlarda) nehir çayırları, kapsamlı düzenleme çalışmalarından önceki taşkın yatakları ile temsil edilir. Pannonian Ovası'nın bileşenleri olan bu ovalar, Banat bölgesinin diğer üçte birini temsil eder. Lucareț ve Gătaia'da Piatra Roșie (211 m) ve Șumigu (200 m) adında iki sönmüş yanardağ vardır.

Hızır Reis veya bilinen adıyla Barbaros Hayreddin Paşa (d. y. 1478, Midilli – ö. 5 Temmuz 1546, İstanbul), Osmanlı İmparatorluğu'nun ilk kaptan paşası ve 25. kaptan-ı deryâsı olan denizci ve askerdir. 16. yüzyılın ilk yarısında gerçekleştirdiği askerî seferlerle Akdeniz'de Osmanlı egemenliğini pekiştirdi. Ayrıca Osmanlı Devleti'nin deniz politikasına ve Tersane-i Amire'ye nizam verdi.

1478 yılı civarında Osmanlı hâkimiyetindeki Midilli'de doğan Hızır Reis, denizcilik kariyerine ağabeyi Oruç'un yanında korsan olarak başladı. 1516'da kardeşler Cezayir'i İspanyollardan ele geçirdi ve Oruç Reis kendisini Cezayir'in sultanı ilan etti. Oruç'un 1518'deki ölümünün ardından Hızır, ağabeyinin "Barbaros" lakabını miras aldı ve Cezayir sultanı oldu. Hızır Reis'e "dinin hayırlısı" anlamına gelen Hayreddin adını, Osmanlı Devleti'ne yaptığı hizmetlerden dolayı dönemin padişahı Yavuz Sultan Selim verdi. Barbaros ismi ise aslında ağabeyi Oruç Reis'e aittir, ama onun ölümünden sonra Hızır Reis tarafından da kullanılmıştır. Bazı tarihçiler bu ismin Oruç Reis'e kızıla çalan sakalı yüzünden verildiğini (İtalyanca; barba: sakal, rossa: kızıl) söylerken, Halil İnalcık bu ismin "Baba Oruç" lakabının bozulmasından oluşmuş olabileceğini söylemektedir.1533'te Barbaros Hızır Reis, Kanuni Sultan Süleyman tarafından Osmanlı donanmasına kaptan-ı deryâ olarak atandı. Aynı yıl Fransa'da bir elçiliğe başkanlık etti, 1535'te ise Tunus'u fethetti. 1538'de Preveze'de Haçlı birliklerine karşı büyük ve kesin bir zafer elde etti ve 1540'larda Fransızlarla ortak seferler düzenledi. Barbaros Hayreddin, 1546'ta Osmanlı başkenti İstanbul'da öldü. Mezarı İstanbul'un Beşiktaş ilçesindeki Barbaros Hayreddin Paşa Türbesi'nde bulunmaktadır.

Barbaros Hayreddin Paşa, Selanik'in Vardar Ağalarından ve Midilli fatihlerinden Türk veya Arnavut kökenli bir sipahi olan Vardarlı Yakup Ağa ile ada halkından Rum bir kadın olan Katerina'nın dört oğlundan biri olarak 1470'li yıllarda Midilli Adası'nda doğdu. Kendisine verilen "Barbaros" lakabı, İtalyancadaki "kızıl sakal" anlamındaki "barba rossa"dan gelir.
Oruç Reis, genç yaşta kardeşi İlyas ile birlikte deniz ticareti yaparken, Ege Denizi'nde Rodos Şövalyeleri'ne tutsak düştü. Serbest kaldıktan sonra, yaşadığı olayın etkisiyle tüccar yerine korsan olmaya karar verdi. Bir süre sonra kardeşi Hızır Reis de ticareti bırakıp ona katıldı. Akdeniz kıyılarına deniz akınları düzenleyip ganimetler elde ettiler. Tunus'taki Cerbe Adası'nı üs olarak kullanan Hızır Reis ve ağabeyi Oruç Reis'in ünü bütün Akdeniz'e yayıldı. İki kardeş, Tunus Sultanı Muhammed ile anlaşarak Tunus'taki Halkü'l-Vaâd (La Gaulette) liman kalesini kullanmaya başladı. Hızır ve Oruç, ele geçirdikleri ganimetin beşte birini Tunus sultanına veriyorlar, kalan malları da Tunus pazarında satıyorlardı.
Hızır ve Oruç, 1516'da ele geçirdikleri yüklü bir gemiyi armağan olarak Piri Reis himayesinde Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim'e gönderdi. Bunun üzerine Yavuz Sultan Selim de onlara, verdikleri desteğin bir ifadesi olarak çeşitli armağanlar yolladı. Oruç Reis ve Hızır Reis, ağabeyleri İshak'ın da kendilerine katılmasından sonra korsanlıkla yetinmeyip Kuzey Afrika'da toprak edinmeye başladılar. 1516'da İspanyol karşıtı bir grup tarafından Cezayir'e yerleştiler ve şehrin idarecilerini kanlı bir darbe ile elimine ettiler. Ancak İspanyollar ile olan savaşlarında Oruç Reis'in ölmesi, Hızır'ı da zor durumda bırakmıştı.
Gönüllü kuvvetleriyle merkezî bir devletin desteği olmadan tutunamayacağını anlayan Hızır Reis, tekrar İstanbul'a elçiler yollayarak başkentin tâbiyetine girdi. Ancak, Cezayir halkının aleyhine dönmesi, Hayreddin'i şehri terk ettirip Jijel'e çekilmeye zorlayacaktı. Burada üslenerek korsanlığa devam edecek ve güçlendikten sonra 1525'te Cezayir'i yeniden ele geçirmeyi başaracaktı. Ertesi yıl Jijel'e baskın düzenleyen Cenevizli Amiral Andrea Doria'yı yenilgiye uğrattı.
1529 yılında gerçekleşen iki olay, Hızır ve arkadaşları için çok önemli sonuçlar doğuracaktı. Bunlardan biri Aydın Reis'in Habsburg Amirali Portuondo'yu mağlup etmesi, bir diğeri ise Cezayir'in karşısındaki Habsburg Hisarı'nın (Peñón de Argel) ele geçirilmesiydi ki; bu, hem şehri Habsburg toplarının hedefi olmaktan çıkarmış, hem de bir dalgakıran yapılarak kötü bir liman olan Cezayir'in geliştirilmesine olanak sağlamıştır.
Bu esnada Osmanlı padişahı Kanuni Sultan Süleyman'ın Alman Seferi (1532) sırasında Andrea Doria'nın Mora kıyılarına saldırması, Osmanlıları güç duruma düşürdü. Bunun üzerine Kanuni, Hızır Reis'i İstanbul'a çağırdı ve 1533'te kendisini Osmanlı donanmasının başına kaptan-ı derya (Osmanlıca: قپودان دریا, romanize: Kapudân-ı Deryâ) olarak atadı.

Hızır ve Oruç, 1516'da ele geçirdikleri yüklü bir gemiyi armağan olarak Piri Reis himayesinde Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim'e gönderdiler. Bunun üzerine Yavuz Sultan Selim de onlara, verdiği desteğin bir ifadesi olarak armağanlar yolladı. Oruç Reis ve Hızır Reis, ağabeyleri İshak'ın da kendilerine katılmasından sonra korsanlıkla yetinmeyip Kuzey Afrika'da toprak edinmeye başladılar. 1516-1517'de İspanyollara karşı savaştılar ve Tenes ve Tlemsen kentlerini ele geçirerek Cezayir'i denetimlerine aldılar. Oruç Reis, Cezayir hükümdarı ilan edildi. İspanyollar ertesi yıl Cezayir'i geri almak için Araplarla birleşerek saldırıya geçti. Bu savaşta Hızır Reis'in ağabeyleri olan İshak Reis ve Oruç Reis öldürüldü.
Hızır Reis, Yavuz Sultan Selim adına para bastırıp hutbe okutarak ona bağlılığını bildirdi. Yavuz Sultan Selim de bunun üzerine Hızır Reis'i Cezayir Beylerbeyliği'ne atayarak koruması altına aldı. Bunun üzerine önce Tunus ve Tilimsan Beyleri birleşerek Cezayir'e yürüdüler. Cezayir şehri dışındaki toprakları alıp Cezayir içindeki halkı ayaklandırdılar. Ayaklanmayı bastıran Hızır Reis, beyleri durdurdu.
1519'da Cezayir'e gelen İspanyol donanmasını mağlup etti. Ama Cezayir halkının durumu ve Tunus Beyi ile yapılan savaşın iyi netice vermemesi üzerine gemileri ve kendine bağlı reislerle Cezayir'i bırakıp Cezayir kentinin doğusunda bulunan, bir Akdeniz sahil kenti olan Cicel'e çekildi.

Hızır Reis 1520-1525 arasında Avrupa'nın Akdeniz kıyılarını vurarak büyük ganimetler elde etti. 1525'te Cezayir'i yeniden ele geçirdi. Ertesi yıl Jijel'e baskın düzenleyen Cenevizli Amiral Andrea Doria'yı yenilgiye uğrattı. Kanuni Sultan Süleyman'ın Alman seferi sırasında Andrea Doria'nın Mora kıyılarına saldırması Osmanlıları güç duruma düşürdü. Bunun üzerine Kanuni, Hızır Reis'i İstanbul'a çağırdı ve 1533'te Yavuz Sultan Selim'in "Hayreddin" adını verdiği Hızır Reis'i Osmanlı donanmasının başına (kaptan-ı derya) atadı.

Hayreddin Paşa 1534'te Akdeniz'e açıldı ve İtalya kıyılarına seferler düzenleyip Tunus'u ele geçirdi. Ancak Andrea Doria komutasındaki Haçlı donanması karşısında ertesi yıl Tunus'u bırakmak zorunda kaldı ve İstanbul'a döndü. 1536'da daha güçlü bir donanmayla yeniden Akdeniz'e açılan Barbaros, İtalya kıyılarını vurdu ve Ege Denizi'ndeki Venedik adalarını Osmanlı topraklarına kattı.

Osmanlıların Akdeniz'deki denetiminin artması üzerine, Papalık, Venedik, Ceneviz, Malta, İspanya ve Portekiz gemilerinden oluşan bir "Haçlı donanması" kuruldu ve başına Andrea Doria getirildi. Osmanlı donanması ile Haçlı donanması 1538'de Arta Körfezi önlerinde karşılaştı. Haçlıların 600'den fazla gemisi vardı. Bunun 308'i harp teknesi olup, 120'si en büyük oturak gemileriydi. Haçlılar donanmaya on binlerce forsadan başka 60 bin asker bindirmişlerdi. Hayreddin Paşa komutasında ise 122 kadırga ve forsalar dışında 20 bin asker vardı. Toplamı 80 bin kişiyi bulan bir deniz savaşı daha önce hiç görülmemişti. Savaş sonucunda haçlı donanması 128 gemisini kaybetmiş, 29'u da Osmanlı denizcileri tarafından ele geçirilmişti. Hayreddin Paşa hiçbir gemisini kaybetmezken 400 kadar leventi savaşta ölmüştü. Hayreddin Paşa, tarihe Preveze Deniz Savaşı olarak geçen savaşın mutlak galibiyetini Osmanlı Devleti'ne kazandıran Kaptan-ı Derya olarak adını tarihe yazdıracaktı. Bu zafer Osmanlı Devleti'nin Akdeniz'deki egemenliğini pekiştirdi.

Kutsal Roma-Cermen İmparatoru Şarlken, Preveze'nin öcünü almak için 1541'de Cezayir'e saldırdıysa da başarılı olamadı. Bu arada Fransa Kralı I. François, Şarlken'e karşı Osmanlılardan yardım isteyince Kanuni, Barbaros'u Fransa'nın Akdeniz kıyılarına gönderdi. Barbaros, Toulon'da Fransız donanmasıyla birleşerek 1543'te Nice'i aldı (Nice Kuşatması). Ertesi yıl İstanbul'a dönen Barbaros Hayreddin Paşa, 4 Temmuz 1546'da burada öldü, Beşiktaş'taki türbesine defnedildi.

Osmanlı Devleti'nin kaptan paşaları, hil'atlerini Barbaros'un Beşiktaş'taki türbesinde giyerlerdi, bu törende dua edilir ve fakir fukaraya yemek verilirdi.
Sefere çıkan veya tatbikata giden Türk savaş gemileri -günümüzde dahi- bu türbenin önünden geçerken Barbaros'u top atışıyla selamlarlar.
Barbaros Hayreddin Paşa'nın anısına 1941-1943'te İstanbul'un Beşiktaş semtinde dikilen Barbaros Anıtı, ünlü heykelciler Ali Hadi Bara ile Zühtü Müridoğlu tarafından yapılmıştır. Heykelin arkasında Yahya Kemal Beyatlı'nın şu dizeleri yazılıdır:

Deniz ufkunda bu top sesleri nereden geliyor?
Barbaros, belki, donanmayla seferden geliyor!
Adalar'dan mı? Tunus'dan mı, Cezayir'den mi?
Hür ufuklarda donanmış iki yüz pare gemi
Yeni doğmuş aya baktıkları yerden geliyor;
O mübarek gemiler hangi seherden geliyor?
Beşiktaş'taki Kadıköy iskelesine Beşiktaş Barbaros Hayrettin Paşa İskelesi adı verildi ve mimarlar Erkan İnce ile M. Hilmi Şenalp tarafından Osmanlı mimarisi tarzında yenilendi.
Türk donanmasındaki muhtelif gemilere adı verildi.

Oruç Reis'in Ege Denizi'nde Rodos Şövalyelerine tutsak düşmesi, kardeşi İlyas Reis'in ölmesi.
1510: Oruç Reis serbest kaldıktan sonra, yaşadığı olayın etkisiyle tüccar yerine korsan olmaya karar verdi.
Oruç Reis, Akdeniz kıyılarına akınlar düzenledi ve ganimetler elde etti.
Hızır Reis ticareti bırakarak Cerbe Adası'na gelip ağası (ağabeyi) Oruç Reis ile beraber korsanlığa başladı.
1512: İki kardeş Tunus Sultanı Muhammed ile anlaşarak Tunus'taki Halkü'l-Vaâd (La Gaulette) l

Basra (Arapça: البصرة), Irak'ın güneyinde bir liman şehridir. Adını aldığı Basra Valiliği'nin başkenti ve Bağdat ile Musul'dan sonra Irak'ın üçüncü büyük şehridir. İran-Irak sınırına yakın bir konumda bulunan şehir, Basra Körfezi'ne dökülen Şattülarap Nehri kıyısında yer almaktadır. Yaz aylarında sıcaklıkların düzenli olarak 50 °C'yi (122 °F) aşmasıyla Irak'ın en sıcak şehirlerinden biridir.
636 yılında askeri bir kamp olarak kurulan Basra, İslam Altın Çağı'nda bölgesel bir bilgi, ticaret ve alışveriş merkezi olarak önemli bir rol oynamıştır ve Arap Yarımadası dışında inşa edilen ilk camiye ev sahipliği yapmaktadır. 871'deki Zenc isyanına kadar Mezopotamya'da köle ticaretinin merkeziydi. Tarihsel olarak Basra, kurgusal Sinbad'ın yolculuklarına çıktığı limanlardan biridir. Çok sayıda yönetim değişikliği yaşamıştır. 1258'de şehir Moğollar tarafından yağmalanmıştır. Basra, 1526'da Portekiz kontrolüne girdi ve daha sonra Osmanlı Irak'ını oluşturan eyaletlerden biri olan Basra Eyaleti'nin bir parçası olarak Osmanlıların kontrolüne geçti. I. Dünya Savaşı sırasında, İngiliz kuvvetleri 1914'te Basra'yı ele geçirdi. 1921'den sonra Mezopotamya Mandası çerçevesinde Mandater Irak'a dahil edildi ve daha sonra 1932'de bağımsız Irak Krallığı oldu. 
Irak'ın bağımsızlığından bu yana, Irak'ın verdiği savaşlar, stratejik konumu nedeniyle Basra'yı aktif bir savaş alanı haline getirdi. İran-Irak Savaşı sırasında şehir, İran kuvvetleri tarafından ağır bombardımana tutuldu ve kuşatıldı. Savaş sonucunda şehrin nüfusunun yarısı kaçtı. Körfez Savaşı sırasında koalisyon saldırıları nedeniyle tekrar büyük hasar gördü. 1991 ve 1999'da Basra, Saddam Hüseyin'e karşı iki ayaklanmanın yeri oldu. 6 Nisan 2003'te şehir, Birleşik Krallık ve ABD liderliğindeki koalisyon tarafından işgal edildi ve Irak işgali sırasında ele geçirilen ilk şehir oldu, daha sonra da büyük yıkıma uğradı. Savaş sırasında, daha sonra 2008'de ortadan kaldırılan Mukteda el-Sadr'ın Mehdi Ordusu gibi Şii grupların kontrolüne geçti. Ayrıca, Basra 2011 ve 2012 yıllarında bombalamalara hedef oldu ve 2013-2017 yılları arasında İslamcı isyan ve IŞİD ile savaştan etkilendi. 
Stratejik konumu ve bol petrol rezervleriyle Basra, bölgenin en önemli sanayi şehirlerinden biri haline geldi. Ülkenin tek kıyı bölgesi olan Basra, bitişik valiliğiyle birlikte önemli bir ulaşım merkezi görevi görüyor. Irak Savaşı sona erdikten sonra Basra, yabancı yatırımlarla finanse edilen ve küresel ilgi gören Büyük Faw Limanı da dahil olmak üzere çok sayıda yeniden yapılanma projesiyle refah ve kalkınma dönemi yaşadı. Günümüzde nüfusunun büyük çoğunluğunu Arap Şii Müslümanlar oluştururken, büyük bir Sünni azınlık da bulunmaktadır.

Eski çağlarda edebiyat, bilim ve ticaret merkezi olan Basra, 638'de ikinci halife Ömer tarafından askeri bir karargâh olarak, bugünkü  ez-Zubeyr kentinin 13 km ötesinde kuruldu. Sert iklimine ve karargâh için içme suyu sağlamanın güçlüklerine karşın, Basra Körfezine yakınlığı, ayrıca Fırat ve Dicle nehirlerine kolayca ulaşılan bir yerde bulunması nedeniyle, gerçek bir kent olarak gelişti. Mimari bakımdan önem taşıyan ilk cami 665'te burada inşa edildi.

642'de Nihavend'de Sasanilerle çarpışan Basra birlikleri, 650'de İran'ın batı eyaletlerini ele geçirdi. Kent, 656'da Muhammed'in dul eşi Aişe ile damadı ve dördüncü halife olan Ali arasındaki Cemel (Deve) Vakası olarak bilinen çarpışmaya sahne oldu. Basra'nın çoğunluğunun Sünni olmasına karşın, kentte yalnızca Ali'nin soyundan gelenlerin halife olabileceğini savunan Şiiler ile her ahil Müslümanın halife olabileceğini ileri süren Hariciler de etkindi. Dönemin toplumsal koşulları, siyasi çekişmelerin daha da artmasına yol açtı. Arap ordusu Basra'da bir soylu sınıfı oluşturmuştu. Kente yerleşmiş olan göçmenler (Hintler, İranlılar, Afrikalılar, Malaylar) ise yalnızca mevali (köle ya da Arap kabilelerinin yanaşması) konumundaydı. Basra, 7. yüzyıl sonlarından başlayarak karışıklık ve ayaklanmalara sahne oldu. Kısa bir süre, halifeliğini ilan etmiş olan Abdullah bin Zübeyr'e (ö. 692) bağlı güçlerin yönetimi altına giren kent, 701'de Ibnü'l-Eş'as, 719-720'de de el-Muhalleb ayaklanmalarının merkezi oldu. Ayaklanmalar, 750'de Abbasilerin halifeliği ele geçirmesinden sonra da sürdü. 820-835 arasında Çingeneleri andıran Hint kökenli Zottlar, 869-883 arasında da tarım işçisi olarak Afrika'dan Mezopotamya'ya getirilmiş olan Siyah köleler ayaklandılar. Basra, 923'te, Karmatiler tarafından işgal edilip yıkıldıktan sonra önemini yitirdi ve yerini Abbasilerin başkenti Bağdat aldı. 14. yüzyıla gelindiğinde, bakımsızlık ve Moğol saldırıları nedeniyle Basra'nın büyük bölümü yıkılmış durumdaydı. 16. yüzyılda, nehrin birkaç kilometre ötesinde, eski bir yerleşim yeri olan el-Ubullah'ın bulunduğu yerde yeniden kuruldu.
8. ve 9. yüzyılda önemli bir merkez olan Basra, Arap dilbilgisi kurallarını belirleyen ilk kişi olan Halîl bin Ahmed ile Sîbeveyhi'nin, Beşşar bin Bürd ve Ebu Nuvas gibi ünlü şairlerin, Arapça düzyazının ilk ustaları İbnü'l-Mukaffa, Sehl ibn Harun ve Cahiz'in Ebu Amr İbnü'l-Ala, Ebu Ubeyde ve Esmai gibi bilim adamlarının ve edebiyatçıların yetiştiği kentti. İlk mutasavvıflardan Hasan Basri, Basra'da yaşadı. Mutezile okulu da bu kentte gelişti.

Basra 1538'de Osmanlıların eline geçti ve kurulan Basra Eyaletinin merkezi oldu. XVII. ve XVIII. yüzyıllarda İngiliz, Felemenk ve Portekizli tüccarlar buraya yerleştiler. Kent 19. yüzyılda Bağdat'a yönelik nehir trafiğinde, yükleme noktası olarak önemli bir yer gelişme gösterdi. Daha önce hiç rıhtımın bulunmadığı Basra'da 1914'te modern bir limanın yapımı başladı. İngilizler I. Dünya Savaşı'nın hemen başında 23 Kasım 1914'te Basra'yı işgal ederek Mezopotamya ile Hindistan arasındaki iletişimin sağlanmasında bir liman olarak kullandılar(Irak Cephesi). Daha sonra kurulan İngiliz manda yönetimi döneminde kentte birçok iyileştirmeler gerçekleştirildi ve limanın önemi arttı. 1930'da liman tesisleri, İngilizlerden Irak mülkiyetine devredildi. II. Dünya Savaşı sırasında Müttefikler, iş birliği yaptıkları Sovyetlere Basra üzerinden malzeme gönderdiler.
Savaş sonrası yıllarda Irak'ın petrol sanayisindeki büyüme Basra'yı önemli bir petrol arıtma ve ihraç merkezine dönüştürdü. İran-Irak Savaşı'ndan (1980-88) önce Basra'dan Basra Körfezindeki el-Fao kentine pompalanan petrol, burada ihracat için tankerlere yüklenirdi. Ama İran-Irak Savaşı'nın ilk aylarında kentteki rafineri tesisleri büyük zarar gördü; İranlıların kente yaklaşık 10 km kadar yaklaştığı 1987'de birçok bina top atışı sonucu yok oldu. Bu arada savaş sırasında şehir sakinlerinin önemli bir bölümü kenti terk etti; savaş öncesi 1.5 milyona yaklaşan Basra nüfusu 650 bin'e kadar düştü.
1991'deki, Körfez Savaşı'ndan hemen sonra kentte başlayan ayaklanma sert biçimde bastırıldı. 2003'teki Irak Savaşı sırasında özellikle şehrin dış mahallelerinde, koalisyon güçleriyle Irak kuvvetleri arasında yaşanan sert çatışmalardan sonra, koalisyon güçlerinin eline geçen ilk yerleşim oldu.

Modern Basra kenti, al-Aşar ve el-Makil adlı iki küçük kasaba ile Nehrü'l-Aşar'ın çevresinde kümelenmiş köylerden oluşur. Bu yerleşimlerin çevresinde yaygın hurma bahçeleri bulunur; bunları, akaçlama kanalları Şattü'l-Arap'tan genişliği yaklaşık 5 km'yi bulan küçük girintiler keser.
Genç bir nüfusa sahip olan Basra şehrinde işsizlik en önemli sorunlardan biridir. İran-Irak Savaşı ardından uzun yıllar yatırım yapılmayan şehir günümüzde yeni yeni yapılanma içine girmiştir.
Basra Spor Şehri 2009-2013 yılları arasında inşa edilmiş önemli bir spor kompleksidir.

 Bağdat, Irak
 Dubai, Birleşik Arap Emirlikleri
 Houston, ABD
 Nişabur, İran
 Bakü, Azerbaycan
 Akabe, Ürdün

Battalname, VIII. yüzyılda Emevîler’in Bizans’a karşı açtıkları savaşlarda “el-Battal” (kahraman) lakabıyla şöhret kazanmış bir müslüman Arap emîrinin Türkler arasında yayılan kahramanlık menkıbelerinin destanlaştırıldığı bir halk hikâyesi olan Battalnâme’nin yazma nüshaları Menâkıb-ı Gazavât-ı Sultan Seyyid Battal Gazi, Hikâyet-i Seyyid Battal Gāzî gibi isimler taşımaktadır. Hikâyenin yazıya geçiriliş tarihi henüz kesin olarak tayin edilememekle beraber bütün araştırmacıların birleşmiş göründükleri zaman dilimi, XI. yüzyılın sonlarından XIII. yüzyılın başlarına kadar olan 100 yıldan biraz fazla bir dönemdir. Ancak Battalnâme’den bazı kısımlar almış olup 643’te (1245-46) yazıldığı kesin olarak bilinen Dânişmendnâme’de Melik Dânişmend’in Battal Gazi soyuna bağlandığı dikkate alınırsa, eserin meçhul müellifinin kitabını bu tarihten önce yazdığı anlaşılmaktadır. Nitekim Battalnâme, Türk destanî edebiyatında XI. yüzyılda Hamzanâme ile başlayıp Ebûmüslimnâme ve Dânişmendnâme ile devam eden, XV. yüzyılda da Saltuknâme ile son bulan bir zincirin ikinci halkasını teşkil etmektedir.

Batum Muharebesi, 1921'de Gürcistan Demokratik Cumhuriyeti ile Türkiye arasında Batum kentinde gerçekleşen muharebedir.

Bolşevikler karşısından tutunamayan Gürcistan hükûmeti, Ankara'daki elçileri Simon Mdivani'yi görevlendirerek Batum, Ahıska ve Ahılkelek'in Ankara Hükûmeti tarafından işgali talebini 8 Mart 1921'de sundu. Bunun üzerine Türk güçleri 10 Mart 1921'de Acara’nın Hulo ve Keda yöresine girmesinin akabinde 11 Martta da Batum’a girmeye başladı. Bu esnada Gürcistan Demokratik Cumhuriyeti son bulmuş ve Sovyet yanlısı Gürcistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti kurulmuştu. Yeni Gürcü hükûmeti, 16 Martta imzalanan Moskova Antlaşması uyarınca Batum'un Gürcistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetine bırakıldığını belirterek Türk güçlerinin Batum'u terk etmesini istedi. Bu esnada Batum'daki Bolşeviklerde, Sergey İvanoviç Kavtaradze önderliğinde revkom (ihtilalci komite) oluşturdu. Kazım Karabekir Paşa, Moskova Antlaşmasına uygun olmayacak şekilde Batum'un önemli mevkilerinin ele geçirilmesini emretmesi üzerine Türk birlikleri 17 Martta stratejik noktaları ele geçirmek için harekete geçerken, Batum Valisi Miralay Kazım Bey'de TBMM adına şehri ilhak ettiğini bildirdi. Aynı gün, Rus işgali nedeniyle Tiflis’ten Batum’a gelmiş olan Gürcistan Demokratik Cumhuriyeti Hükûmeti Başkanı Noe Jordania ve diğer hükûmet üyeleri ile beraber Batum limanında bindikleri gemiyle İstanbul'a giderek ülkeyi terk ettiler. Gürcistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nin Sovyet Rusya'yı Batum'u işgale çağırması, Batum'da Bolşevik yanlılarının güçlenmesi ve Noe Jordania'nın Batum'u terk etmesinden sonra Gürcü ordusunun büyük kısmının yeni Gürcistan hükûmetinin yanında yer alması üzerine Türk güçleri ile General Giorgi Mazniaşvili komutasındaki Gürcü ordusuyla çatışmalar yaşandı.
Savaşta Mazniaşvili'nin birlikleri Türk ordusunu yenmeyi başardı. 20 Mart'ta Türkler Batum'dan ayrıldı. 84 Gürcü asker savaşta öldürüldü. Türkler'e karşı savaşta ölenler Batum'daki “Aziziye Meydanına” şimdiki adıyla Özgürlük Meydanı'na defnedildiler.

Batı Göktürk Kağanlığı, (Çince: 西突厥汗國, Göktürkçe: 𐰆𐰣:𐰸:𐰉𐰆𐰑𐰣, on oq budun) Göktürk Kağanlığı'nın 582 yılında ikiye ayrılmasıyla bu ülkenin batısında Tardu tarafından kurulan tarihi Türk devletidir. 582-659 yılları arası varlığını sürdürmüştür.

Göktürk Kağanlığı 553 yılında kurulduğunda Bumin Kağan, devletin batısının idaresini kardeşi İstemi'ye vermiştir. İstemi, ölümüne kadar devletin batı kanadını yabgu unvanı ile yönetmiştir. 576 yılında ölümünden sonra batı kanadının başına oğlu Tardu geçmiştir. Tardu da önce kağanlığın merkezine bağlı kalmıştır. Ardından doğu kısmın yönetimini de ele alıp Göktürk Kağanlığı'nın başına geçmek isteyince Tapo Kağan ile arası açılmıştır. Doğunun hükümdarı Tapo Kağan 581 yılında ölürken oğlunun hakan olmasını istemiştir. Fakat Devlet Meclisi bunu kabul etmeyerek K'o-lo'nun oğlu İşbara'yı hakanlığa getirmiştir. Siyasi ihtiras peşindeki Tardu da İşbara ile devletin tamamına hakim olma mücadelesine girmiştir.
Geleneklere göre doğu tarafının baş kağan olması gerekmektedir. Bu karışıklıktan yararlanmak isteyen Çin, Göktürk Kağanlığı'ndaki mevcut anlaşmazlığı daha da körüklemiştir. Çin İmparatoru batının yabgusu Tardu'ya elçi, hediyeler ve kurt figürü bulunan bir sancak göndererek Tardu'nun hükümdarlığını tanıdığını belirtmiştir. Çin'in kışkırtmaları sonucu Tardu, İşbara'nın kağanlığını tanımadığını bildirmiştir. Çıkan çatışmalar sonucu Göktürk Kağanlığı ikiye ayrılmış, Tardu batının yönetimini tamamen ele almıştır.

İşbara Kağan ile arasında çıkan çatışmalardan sonra bağımsız hareket etmeye başlayan Tardu'nun amacı doğu Göktürk hakanını ortadan kaldırarak ülkenin doğusunda yaşayan Türk boylarını da bünyesine almaktır. Batı sınırında başarılar kazanan Tardu (geleneksel: 達頭可汗, basit: 达头可汗, pinyin: dátóu kěhán; adı: 阿史那玷厥 āshǐnà diànjué), ülkesini Tibet'in batısından; Kırım'a kadar genişletmiştir. Tardu, Doğu Roma İmparatorluğu ile yaptığı savaşlardan dolayı zayıf düşen Sasani İmparatorluğu üzerine baskı kurmuştur.600 yılında Çine sefere çıkmıştır. Ancak Çinlilerin Türk askerlerinin su içtiği kaynaklarını zehirlemeleri nedeniyle Tardu'nun ordusu büyük kayıplar vermiştir. Çin seferinin kötü sonuçlanmasıyla Töleste yaşayan Türk boyları devlete isyan etmiş ve 603 yılında Tardu öldürülmüştür.
Tardu'nun ölümünden sonra yerine Çu-Lo (Ho-sa-na) geçmiştir. Çu-Lo Kağan, Çin (Suy Hanedanı) ile işbirliği yapmış ve Çin'de yaşamaya başlamıştır. Doğu Göktürk Kağanı Şi-Pi Kağan Çinlilerden Çu-Lo Kağan'ı teslim alarak öldürmüştür. Çu-Lo Kağan'ın öldürülmesi üzerine Batı Göktürklerin başına Şi-koei (Şeku) geçmiştir. Şi-koei Kağan zamanında durum düzelmiştir. Çu-Lo Kağan ve Şi-koei Kağan zamanında Çin ile iyi geçinilmeye çalışılmıştır.

618 yılında Tardu'nun küçük torunu Tong Yabgu (T'ung Yabgu, Tong Yabğu Kağan, geleneksel: 統葉護可汗, pinyin Tǒngyèhù Kěhán) ülkenin başına geçmiştir. Onun adı eski Türkçede genellikle "Kaplan Yabgu" anlamındadır.  Xuanzang (Çince: 玄奘; pinyin: Xuán Zàng; Wade-Giles: Hsüan-tsang) Erken Tang döneminden tanınmış bir Çinli Budist rahip, bilgin, gezgin ve çevirmen ilk defa 629 yılında Suyab gezmiştir. Akademisyenler Xuanzang tarafından tanımlanan Kağan'nın Tong Yabgu olduğuna inanırlar.
Tong Yabgu döneminde Çinde meydana gelen karışıklar sebebiyle Batı Göktürkler yeniden bağımsız hareket etmeyi başarmışlar ve yeniden güçlenmiştirler. Bu dönemde yeni bir ordu ve düzen kurulmuştur. Töles boylarının ayaklanmaları bastırılmıştır. 619 yılında Sasani İmparatorluğu ile yapılan savaşta Batı Göktürk Kağanlığı yenilgiye uğramıştır. Bu sırada Karluk ve On-ok boylarının isyanı Batı Göktürk Kağanlığı'nın çöküşüne ortam hazırlamıştır.
Tong Yabgu amcası Sebu (Si-bi veya Sebi) ile yaptığı mücadele sonucu 628 yılında ölmüştür. Tong Yabgu'nun ölümünden sonra Batı Göktürk Kağanlığı ikiye bölünmüştür. Nuse-pi Boyu devletin batı bölümünü, Tulu Boyu da devletin doğu bölümünü yönetmiştir. Tong Yabgu'dan sonra yerine Se-Yabgu Kağan ve Bağatur Sepi Kağan geçmiştir ve Bağatur Sepi Kağan sadece 1 yıl tahtta kalmıştır. Töleslerin ayaklanması Batı Göktürklerin Çin'e bağlanmasında etkili olmuştur. Batı Göktürk kağanı Uluğ İşbara (Ho-Lu), Türgişler ve Karlukların yardımıyla Çin ile mücadele etse de yenilmiştir. 658-659 yıllarında Çinli general Su Dingfang kağanlığa son vermiştir. Batı Göktürkler 660 yılından 681 yılına kadar Çin baskısı altında yaşamıştır. Batı Göktürk Kağanlığı yaz başkenti Talas vadisindeki Navekat ve ana başkenti Suyab Çu Nehri vadisinde Bişkek'in doğusunda Kırgızistan'dadır.

İstemi Kağan (552 - 576)
Bilge Tardu (576 - 603)
Apa Kağan (576 - 593)
İnal Kağan (593 - 600)
Çulo Kağan (600 - 611)
Şikoey Kağan (611 - 618)
Tong Yabgu Kağan (618 - 630)
Bağatur Sepi Kağan (630 - 631)
Se-Yabgu Kağan (631 - 633)
Bağaşa Tulu Kağan (633 - 634)
İşbara Teriş Tunga Kağan (634 - 639)
Bağatur İpi Kağan (639 - 640)
İpi Tulu Kağan (638 - 653)
İpi İşbara-Yabgu Kağan (640 - 642)
İpi-Şad Küy Kağan (645 - 649)
Uluğ İşbara Kağan (651 - 658)
Çençü-Yabgu Kağan (653 - 659)
Çin yönetimi altında:

Eçine Türçe Kağan (670 - 679)
Eçine Kür Pur Çur Kağan (679 - 682)
Eçine Tuyça Kağan (682 - 700)
Üçele Kağan (700 - 706)
Süge Kağan (706 - 711)
Kaynakça:

Göktürk Kağanlığı
Doğu Göktürk Kağanlığı
İkinci Doğu Göktürk Kağanlığı

Batı Karahanlı Devleti, Karahanlılar'ın bölünmesiyle Maveraünnehir çevresini yöneten ülke.
Başkentleri önce Özkent daha sonra Semerkant oldu. Melikşah döneminde bağımsız bir devletken Selçuklu egemenliğini girmeyi kabul ettiler. Batı karahan hükümdarı Ahmet Han, Selçuklu Hanedanı tarafından esir alındı ve buraya Selçuklu valisi atandı. Karahanlı topraklarında isyan çıkınca Ahmet Han, Selçuklu egemenliğindeki Karahanlı topraklarının yönetiminine bölge beyi olarak getirildi.
1141 Katvan Savaşı sonunda Kara Hıtaylılara bağlanan Batı Karahanlılar, 1212 yılında Harezmşahlar tarafından tamamen yıkılmışlardır.

I. Muhammed (1041 - 1052)
I. İbrahim (1052 - )
I. Nasr (1068 - 1080)
Hıdır (1080 - 1081)
I. Ahmed (1081 - 1089)
Yakup (1089 - 1095)
I. Mesud (1095 - 1097)
Süleyman (1097)
I. Mahmud (1097 - 1099)
Cibrail (1099 - 1102)
II. Muhammed (1102 - 1130)
II. Ahmed (1129 - 1132)
Hasan (1130)
II. İbrahim (1132)
II. Mahmud (1132 - 1141)
III. İbrahim (1141 - )
Ali (1156 - 1160)
II. Mesud (1160 - ?)
IV. İbrahim (? - 1203)
Uluğ Sultan Osman (1203 - 1212)

Batı Trakya Bağımsız Hükûmeti (Osmanlı Türkçesi: önce غربی تراقیا حكومت موقته‌سی; Garbî Trakya Hükûmet-i Muvakkatesi/Batı Trakya Geçici Hükûmeti, sonra غربی تراقیا حكومت مستقله‌سی; Garbî Trakya Hükûmet-i Müstakilesi/Batı Trakya Bağımsız Hükûmeti; günümüzde Batı Trakya Türk Cumhuriyeti olarak adlandırılmaktadır), 31 Ağustos 1913 tarihinde Batı Trakya’da kurulmuştur.
Balkan Savaşları sonrasında Batı Trakya'da Türkler ve Pomaklar başta olmak üzere çoğunluğu Müslüman ahali tarafından kurulan 52 gün yaşamış bir devletti. Kuvâ-yi Milliye tabiri ilk defa Batı Trakya mücadelesinde kullanılır. Bu hükûmet Osmanlı Devleti tarafından tanınmamıştı. Batı Trakya bölgesi henüz kendisine ait olmayan Yunanistan siyasi sebeplerden dolayı böyle bir devlete sıcak bakıyordu, hatta kendi iradesi ile Dedeağaç'ı bu devlete teslim etmişti. Bulgaristan ve Osmanlı Devleti ise yine siyasi sebeplerden dolayı bu devletin sonunu istediler.

Tüm Batı Trakya (Doğuda Meriç, batıda Makedonya, Kuzeyde Bulgaristan - Rodopların karlık dağları ve güneyde Ege Denizi (Ortaköy köprüsü - Kırcaali – Eğridere - Darıdere, Eşekkulağı geçidi - Makas - Mesta Karasu ve İskeçe üzerinden Akdeniz’e, Enez’den Gümülcine - İskeçe - Dedeağaç - Karaağaç - Fere’ye- Koşukavak- Mestanlı ile çevrilidir.)

Osmanlı Devleti, Balkan Savaşı ile ilgili olarak son antlaşmayı da 13 Mart 1913'te Sırbistan ile yapmıştı. İki devletin ortak sınırı kalmadığından, bu antlaşmada daha çok Sırbistan'da kalan Türkler'in durumu konusuna yer verildi ve "Batı Trakya Geçici Hükûmeti" kuruldu. Ancak 3 ay sürebildi.
Hükûmet 31 Ağustos 1913 tarihinde kuruldu. Hükûmetin Enver Paşa'nın emri ile Teşkilât-ı Mahsusa tarafından bölgenin Bulgarların eline geçmesini önlemek amacıyla kurulduğunu belirten kaynaklar mevcuttur.
İkinci Balkan Savaşı sırasında Osmanlı Ordusunun Midye-Enez Hattı'nı aşarak başlattığı taarruz neticesinde bölge yeniden Türk hâkimiyetine girmiştir. Ancak bu sırada Rusya meseleye dâhil olmuş ve Osmanlı kuvvetlerinin Meriç nehrini geçmeleri halinde savaş açacağı yönünde ültimatom vermesi üzerine Osmanlı kuvvetleri ileri harekâtlarına son vermişti. Rusya, tehdidinin ciddiyetini göstermek için İstanbul Boğazının yakınlarına Karadeniz filosunu göndermişti. Bu durum ise Büyük Britanya'nın meseleye müdahil olmasına sebep oldu.
Arada geçen sürede devletin içinde yaşanan gelişmeler devlet yapısı bölümünde belirtilmiştir.
29 Eylül 1913'te Osmanlı Devleti ile Bulgaristan arasında yapılan İstanbul Antlaşması ile Edirne dâhil Doğu Trakya'nın Osmanlı Devleti'ne verilmesine karşılık Batı Trakya Bulgaristan'a bırakılmıştı. "Batı Trakya Geçici Hükûmeti" bu duruma karşı çıktı ve antlaşmayı tanımadığını ileri sürdü.
Bu gelişmeler üzerine Bulgaristan, bölgede yığınak yapmaya başladı. Ancak o dönemde Osmanlı Devleti, yeni kurulan bu devlete dış baskıların da etkisiyle olumlu bakmıyordu. Buna ilaveten İstanbul'daki siyasî iktidar kavgası ve kargaşası Batı Trakya'da böyle bir bağımsız devletiyle ilgilenme olanağını ortadan kaldırmıştı. Bunun üzerine Sadrazam Sait Halim Paşa hükûmeti, "Batı Trakya Geçici Hükûmeti" üzerine baskı yaparak bölgenin boşaltılmasını sağladı. Nitekim 29 Eylül 1913 tarihinde imzalanan İstanbul Antlaşması'yla Osmanlı hükûmeti, Batı Trakya'yı bütünüyle Bulgaristan'a bırakmıştır. 14 Kasım 1913'te Osmanlı Devleti ile Yunanistan arasında imzalanan Atina Antlaşması, Batı Trakya'da yaşayan Müslüman Türk azınlık açısından Yunanistan'a en fazla sorumluluk getiren antlaşmadır. Buna göre Yunanistan'a bırakılan topraklarda kalanların yaşam, mal, din ve gelenekleri güvence altına alınacak ve bu insanlar Yunan kökenli vatandaşlarla aynı haklara sahip olacaktır. Ayrıca dinlerinin gereklerini de açık bir şekilde yerine getirebileceklerdir. Ayrıca 1913 Atina Antlaşması Yunanistan topraklarının hepsinde Müslüman cemaatlerin tüzel kişiliğinin tanınması açısından büyük önem taşımaktadır.
Ekim 1913 başlarında Osmanlı Devleti Batı Trakya Bağımsız Hükûmeti'nin Bulgarlara direnişi bırakması için Miralay Cemal Bey'i bölgeye gönderdi. "Batı Trakya Bağımsız Hükûmeti"'nin toprakları, General Lazarof komutasındaki Bulgar kuvvetlerince 30 Ekim 1913 tarihine kadar tamamen işgal edilir ve bu devlet sona erer. Böylece Ağustos 1913'ün ilk günlerinde, Batı Trakya'da büyük ümitlerle başlayan bu kurtuluş mücadelesi de üç ay sonra Ekim sonlarında acı bir düşkırıklığı ile sona erdi. Bölgede bir yoğunluk oluşturan Türkler ve yüzyıllardır Türk hakimiyeti altında kalan bu topraklar da Makedonya gibi hudutlar dışında bırakıldı.
1912 Ekiminde başlayan, sonradan Romanya'nın da katılmasıyla bütün Balkanları kapsayan büyük kavga, Ağustos 1913'te yani 10 ay gibi kısa bir süre sonunda bitti. Bu büyük kavga neticesinde mirastan en büyük payı Yunanistan aldı.
Osmanlı Devletinin Balkanlardaki 5 vilayeti, Selanik, Manastır, Kosova, Yanya ve İşkodra'nın paylaşılması sonucunda;

Yunanistan: 50.000 km², toprak ve 1.600.000 nüfus;
Sırbistan: 30.000 km², toprak ve 1.200.000 nüfus;
Bulgaristan: 18.000 km², toprak ve 1.000.000 nüfus;
Karadağ: 5.000 km², toprak ve 150.000 nüfus kazandılar.
Ayrıca Arnavutluk bağımsızlığını ilan etti ve İşkodra'yı da topraklarına kattı.
Balkanlı diğer uluslar, büyük mirası aralarında pay ederken ve Makedonya'yı adeta yutarlarken, buranın asıl sahibi olan Makedon halkından hiç bahsedilmedi.
Ege adaları hakkında, büyük devletler Londra'da Şubat 1914'te şu esasları tespit ettiler: Meis hariç İtalya'nın işgal ettiği adalar onda; Gökçeada, Bozcaada hariç diğerleri Yunanistan'da kalacaktı. Ancak bu karar hukukî bir neticeye bağlanamadan I. Dünya Savaşı başladı. 1923 Lozan Antlaşması'yla sınırları yeniden çizilen Batı Trakya ise bugün tamamen Yunanistan'ın idaresinde bulunan bölgedir. Batı Trakya, Doğu Trakya ile Batı Rumeli'yi birleştiren bir köprü olarak kabul edildiğinden, Avrupa devletlerinin politikalarında önemli bir yer tutmuştur.

Bayraktaki siyah Balkanlardaki zulmü temsil etmektedir. Yeşil İslamı, Ay Yıldız Türklüğü temsil etmektedir. Batı Trakya Bağımsız Hükûmeti'nin ulusal marşını Süleyman Askeri Bey, Dedeağaç'ta yazmıştır. Devlet Yunan ve Bulgar posta pullarını geçersiz sayarak kendininkilerini basmıştır.
Aradan geçen süre içinde Geçici Hükûmet bütün bölgede teşkilatını kurdu ve 30000 kişilik bir de savunma gücü oluşturdu. Bağımsızlığını ilan eden yeni yönetim, ilk olarak ülkenin sınırlarını belirlemiş, bağımsız devletin sembolü olan ay yıldızlı, yeşil, beyaz bayrağı resmi binalara çekmiş, 29.170 kişilik ordusunu kurup, bütçesini hazırlamış, pul bastırarak, pasaport uygulamasına geçmiştir. Bu arada Osmanlı yasa ve tüzükleri aynen kabul edilerek davalara da Garbi Trakya Adliyesi bakmaya başlamıştır. Selanik doğumlu bir Yahudi olan Emanuel Karasu (Carasso) tarafından resmi bir haber ajansı kurulmuş; Fransızca ve Türkçe olarak Müstakil-Indépendant adında bir gazete çıkarılmıştır.

Devletin nüfus yapısı şöyleydi:

Batı Trakya Türkleri

Ahmet Aydınlı, Batı Trakya Faciasının İç Yüzü, Akın Yayınları, İstanbul, 1971.
Kemal Şevket Batıbey, Batı Trakya Türk Devleti, Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 1978.
Batı Trakya’nın Sesi, Sayı: 65, Ağustos 1988.
Tevfik Bıyıkoğlu, Trakya’da Millî Mücadele, Cilt I, II. Baskı, TTK Yay., Ankara, 1987.
Nevzat Gündağ, Garbi Trakya Hükûmet-i Müstakilesi, Kültür ve Turizm Bak. Yay. Ankara, 1987.
Halit Eren, Batı Trakya Türkleri, İstanbul, 1997.
Tuncay Özkan, MİT'in Gizli Tarihi, Alfa Yay., İstanbul, 2003.
Soner Yalçın, Teşkilatın İki Silahşörü, Doğan Kitap, İstanbul, 2001.
Dr. Tahir Tamer Kumkale, "Batı Trakya", Önce Vatan, Sayı: 17-20 Mayıs 2003.

Batı Trakya Bağımsız Hükümeti Tarihi12 Ocak 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Batı Şyung-nu (Çince: 西匈奴; pinyin: xī xiōng nú), Hunlar'ın Luanti sülalesinden olan Çi-Çi Şanyü'nun batıya kayarak kurduğu devlettir.
MÖ 58 yılında Büyük Hun İmparatorluğu, Çi-Çi Yabgu ve Ho-han-ye kardeşler arasında Doğu Şyung-nu ve Batı Şyung-nu olarak ikiye bölündü. Batı Şyung-nu'yu Çi-Çi Yabgu ve Doğu Şyung-nu'yu ise Ho-han-ye Şanyü yönetti. Ho-han-ye'nin ölümünden sonra Doğu Şyung-nu, Panu ve yeğeni Pi'nin taht kavgasına sahne oldu. MS 48 yılında Doğu Şyung-nu, Kuzey Şyung-nu ve Güney Şyung-nu olarak ikiye ayrıldı. Kuzey Şyung-nu'yu Panu, ve Güney Şyung-nu'yu da Pi yönetmeye başlamıştır. Kuzey Hunları yani Panu'nun yönettiği bu ülke Türk tarih literatürüne Batı Hun İmparatorluğu olarak geçmiştir. Kuzey Hunlar'ı bugünkü Moğolistan topraklarına hakimdi.
Hunlar'ın başında bulunan Ho-han-ye'nin ekonomik sıkıntıları da neden göstererek Çin egemenliğine girmek istemesi kardeşi Çi-Çi tarafından atalarına saygısızlık olarak kabul edilmiştir. Bu nedenle Hunlar, MÖ 46 yılında Çi-Çi ve Ho-han-ye kardeşler arasında Doğu Şyung-nu ve Batı Şyung-nu olmak üzere ikiye ayrıldı. Batı Hunları'nı Çi-Çi ve Doğu Hunları'nı da Ho-han-ye'nin soyundan gelenler yönetti. Ho-han-ye'nin Çin egemenliğine girme politikasına karşı çıkan Çi-Çi, bağlı kabileleriyle birlikte Issık Gölü ve çevresine çekilmiştir.
Batı Hunları'nın başında bulunan Çi-Çi'nin Çin'e karşı verdiği mücadelede kısa bir süre sonra başarısız olduğu görülmüştür. Zira Çi-Çi, Çin ile mücadelede eski Şyung-nu savaş taktiklerini bırakarak bir şehir kurmuş ve burayı kale haline getirerek savunma savaşı yapmayı yeğlemiştir. Bu kendisinin birinci hatasıdır. Yenilgisinde etkili olan ikinci hata ise emri altında bulunan askerlere çok sert davranmasıdır.
Çi-Çi yönetimindeki Batı Hunları'na daha sonraki yıllarda, Kuzey Hunları'nın da dağılmasıyla birlikte batıya göç eden Kuzey Hun kabileleri de katılmıştır.

Çi-Çi Yabgu MÖ 43 yılında, "Vatan atalarımızdan torunlarımıza verilmek üzere bize emanet edilmiş kutsal topraklardır. Onursuz bir yaşam uğruna terk edilemez." sözlerini sarf etmiştir.

Türk tarih literatüründe üç tane Batı Hun İmparatorluğu ismine rastlanmaktadır:

16 Büyük Türk devleti içerisinde sayılan Batı Hun İmparatorluğu; Panu'nun yönettiği Kuzey Hun Devleti'dir.
Asıl Batı Hun İmparatorluğu; Çi-Çi'nin yönettiği ve Batı Türkistan'ı kapsayan Batı Şyung-nu (Batı Hun) devletidir.
Avrupa'daki Hun İmparatorluğu da Batı Hun İmparatorluğu (Avrupa kıtasının batıda olduğu kastedilerek) olarak bazı kaynaklarda ifade edilmektedir.

Doğu Şyung-nu (Ho-han-ye)
Kuzey Şyung-nu (Panu)
Güney Şyung-nu (Pi)

Baycu Noyan, Batı Moğol ordularının komutanı ve Moğolların İran ve Kafkasya bölgesi valisidir. Ögeday Han, Möngke Han ve Hülâgû Han hükümdarlıkları sırasında askeri faaliyetler göstermiştir.

Besud/Beshud kabilesinden olup, Cengiz Han'ın komutanlarından Cebe'nin akrabasıydı. 1228 yılında İsfahan Muharebesi'ne katıldı. Daha sonra Cormagon Noyan'ın himayesinde Kafkasya bölgesinde askeri faaliyetlerde bulundu.

1241 yılında hastalanan Cormagon Noyan'ın yerine Mugan'daki Moğol ordusunun başına getirilen Baycu Noyan, Baba İshak ayaklanması sonucu Anadolu Selçuklularının düştüğü zor durumu görerek içerisinde Ermeni ve Gürcülerin de bulunduğu 30.000 kişilik bir orduyla Mugan'dan hareket etti. Komutasındaki Moğol ordusuyla 1242 sonbaharında Erzurum önlerine gelerek şehri kuşattı. Erzurum'u kısa sürede alan Baycu Noyan şehri yağmalatıp ve tahrip ettirdikten sonra şehir surlarını da yıktırarak Mugan'a döndü. 1243 yılındaki Kösedağ Muharebesinde II. Gıyaseddin Keyhüsrev komutasındaki Selçuklu kuvvetlerini yenilgiye uğrattı. Savaşın hemen ardından kendisine teslim olan Sivas'a girerek şehri yağmalattı. Kendisine direnen Tokat ve Kayseri şehirlerini ele geçirerek tamamen tahrip etti. Azerbaycan'a dönerken de Erzincan'ı ele geçirerek tahrip ettirdi. Bu başarıları sonucunda Anadolu Selçuklulularını Moğollar'a bağlı devlet haline getirdi.
1245 yılında Ahlat ve Diyarbakır'ı ele geçirdi. 1246 yılında yeni Moğol hükümdarı Güyük Han tarafından görevinden alındı ve yerine Eljigidei getirildi. Güyük Han'ın ölümünden sonra, 1251 yılında yeni Moğol Hanı olan Möngke'nin kendi hanlığına karşı gelen Alcigidey'i öldürtmesiyle Baycu Noyan yeniden İran topraklarındaki Moğol ordularının komutanlığına getirildi.
Hülâgû Han’nün İran ve batı bölgelerini "İlhan" unvanıyla idare için ordusuyla bölgeye gelmesi üzerine, askerleriyle Azerbaycan'daki Mugan ordugâhından ayrılarak yaylak ve kışlak bulmak amacıyla yeniden Anadolu topraklarına girdi. Ordusuyla Aksaray'a kadar gelen Baycu, isteklerinin yerine getirilmemesi üzerine yapılan savaşta Anadolu Selçuklu ordusunu yenilgiye uğrattı. 1256 yılında ordusuyla Konya'yı kuşatacağı sırada, Konya halkının topladığı altınları kendisine teslim etmesi üzerine sadece şehrin surlarını yıktırarak geri çekildi. 1258 yılında Hülagü Han'ın Bağdat seferine katılmak üzere çıktığı seferde Elbistan'ı ele geçirdi. Aynı yıl Düceyil Muharebesinde Abbasi ordusunu tamamen imha etti. Bağdat Kuşatmasına katılarak şehrin alınmasında yardımcı oldu.

Baycu Noyan'ın ne zaman ve nasıl öldüğüyle ilgili bilgiler sınırlıdır. Bazı kaynaklara göre, Bağdat seferi sırasında kendisine katılmakta tereddüt etmesi ve Halife Mustasım Billah ile gizlice yazışmasından dolayı Bağdat'ın ele geçirilmesinden sonra Hülagü Han tarafından öldürtülmüştür. Bir başka rivayete göre Baycu, Kösedağ seferi sonrası devlet içinde "Rum ülkesini ben il ettim bu devlete!" diyerek övünmesi Hülâgû'nün kulağına gidince Hülagü Han tarafından infaz edilmiş. Baycu Noyan'dan son olarak Hülagü Han'ın Suriye'nin işgali için Eylül 1259 yılında yapılan hazırlıklarda bahsedilmektedir.

2014-2019 yılları arasında TRT 1'de yayınlanan Diriliş Ertuğrul dizisinde Barış Bağcı tarafından canlandırılmıştır. 2018 yılında yayınlanan sinema filmi Direniş Karatay da Yurdaer Okur tarafından canlandırılmıştır. 2023 yılında TRT'nin dijital platformu tabii'de yayınlanan Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî dizisinde Erdal Yıldız tarafından canlandırılmıştır.

Bayezid Camii (Beyazıt Camii ve Beyazıd Camii olarak da bilinir) İstanbul'un Beyazıt semtinde Sultan II. Bayezid tarafından yaptırılmış bir cami.
Osmanlı klasik dönem mimarisinin erken dönem eserleri arasında bir yapıdır. Semte dağınık bir şekilde inşa edilmiş olan külliyenin ana elemanı durumundaki parçasıdır. Mimarının kim olduğu kesin olarak bilinmez, Mimar Hayrettin, Mimar Kemaleddin veya Yakupşah bin Sultanşah tarafından yapıldığına dair görüşler vardır. İstanbul'da orijinalliğini koruyan en eski selatin camii olarak kabul edilir. II. Bayezid'in mezarı, caminin haziresinde bulunur.

Bizans devrinde Theodosius Forumu olarak adlandırılan ve şehrin en büyük meydanı olan meydanda Sultan Bayezid Veli tarafından yaptırıldı. İstanbul’un fethinden sonra şehre kurulan ikinci büyük selatin camii idi. Şehirdeki ilk selatin camii olan Fatih Camii orijinalliğini kaybettiğinden İstanbul’da orijinalliğini koruyan en eski selatin camii olarak kabul edilir. Cümle kapısında Şeyh Hamdullah'ın yazdığı kitabeye göre 1501-1506 yılları arasında beş yılda tamamlanmıştır. Evliya Çelebi’nin aktardığında göre caminin açılış günü ilk namazı padişahın kendisi kıldırmıştı.

İstanbul’da 1509’da meydana gelen ve “Küçük Kıyamet” diye anılan depremden zarar gördü. Depremden sonra kısmen onarılan camiinin onarımını daha sonraki yıllarda tamamlayıp güçlendiren Mimar Sinan oldu. Onun, 1573'te caminin içinde bir kemer inşa ederek yapıyı güçlendirdiği bilinir.
1683 yılındaki bir yangında minare külahları tutuşarak zarar gördü. 1743'te ise minarelerden birisine yıldırım isabet etmesi sonucu külahı yandı. Ekim 1754 tarihli bir belge, Beyazıt Camii'nin tamiri için Karamürsel'den ot taşı getirtilmesi istenildiğini bildirir.
Ağustos 2012 tarihinde kapsamlı bir restorasyon çalışması başlatıldı. Çalışma, 8 yıl sürdü. Cami genelinde önceki onarımlarda yapılan çimentolu oluşumlar kaldırıldı, zamanla hasar görmüş malzemeler temizlendi yahut değiştirildi. Yaklaşık 150 kişilik bir ekibin görev aldığı ve 49 milyon Türk Lirasına mal olan restorasyon Mayıs 2020 tarihinde tamamlandı ve cami tekrar tam kapasiteyle hizmet vermeye başladı.

Dört ayak üstüne oturulmuş 16,78m çapında bir ana kubbesi kuzey ve güneyde iki yarım kubbe ile desteklenir. Ana kubbesinde yirmi, yarım kubbelerde yedişer pencere bulunur
Caminin 24 kubbeli revaklarla çevrilmiş kare biçiminde bir son cemaat avlusu bulunmaktadır. Avlu zemini mermer döşelidir ve ortasında şadırvan bulunur. Aslında üstü açık olan şadırvan, IV. Murat zamanında etrafına dikilen sekiz sütun üzerine oturtulmuş bir kubbe ile örtülmüştür. Avlu döşemesi ve şadırvanın sütunları Bizans'tan kalma malzemenin yeniden işlenmesiyle elde edilmiştir. Avlu mermerleri arasında geniş kırmızı porfir taşı levhalar vardır.
Doğusu ve batısında beşer kubbe ile örtülü iki tabhanesi (kanat) olan cami, tabhaneli (kanatlı) yapıların son örneği kabul edilir. Baştan tabhane olarak tasarlanmış bu bölümler ile cami arasındaki duvar sonradan kaldırılmış, böylece tabhaneler namaz alanına dahil edilmiştir.
Birer şerefeli iki taş minaresi olan caminin minareleri camiye değil, caminin iki yanındaki tabhanelere bitişiktir, bu nedenle arada 79m mesafe vardır. Renkli taşlar ve kufi yazılarla bezeli minarelerden sağ tarafta olanı özgün süslemelerini büyük ölçüde korur ancak diğeri birkaç kez onarım geçirmiş ve bezemelerini yitirerek daha sade kalmıştır. Bu nedenle sağdaki minare, “Selçukludan Osmanlı'ya geçişin İstanbul'daki tek örneği” olarak kabul edilir.
Harimin sağ köşesinde hünkar mahfili yer alır. 10 sütun üzerinde duran mahfile, dışarıdan bir merdiven ve kapı ile girilir. Caminin mihrap tarafında, sağda ve pencere hizasında oğlu Yavuz Sultan Selim tarafından yaptırılmış Sultan Bayezid türbesi bulunur. Yine Yavuz Sultan Selim'in yaptırdığı solundaki türbede kızı Selçuk Hatun da yatar, Koca Mustafa Reşit Paşa'nın mezarı da burada bulunmaktadır.

Bayezid Medresesi
II. Bayezid Hamamı

Öz, Tahsin (1997). İstanbul Camileri (3 bas.). İstanbul: Türk Tarih Kurumu. 
Yerasimos, Stefanos (2000). İstanbul İmparatorluklar Başkenti. İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları.

Bağdat'ın Düşüşü (11 Mart 1917). I. Dünya Savaşı'nın Irak Cephesi'nde Osmanlı'nın elindeki Bağdat'ın İngilizler tarafından işgali.

Başkumandanlık Vekâletinin Almanların direktiflerine uyup, İngilizlerin önceki yenilgilerinin intikamını almak için hazırlandıkları bir sırada 35.000-40.000 civarında muharip askerden oluşan kuvvetin sadece 10.000 kadarını İngilizlere karşı Bağdat'a açılan kapı olan Kutü’l-Amâre'de bırakması büyük bir hataydı. Almanlar, Osmanlı Devleti'nin I. Dünya Savaşı'na girmesinde büyük rol oynamış ve bunu her şeyden önce Alman cephelerinin emniyeti için istemişti. Osmanlı ordusu bu dönemde zayıf, yorgun ve donanımdan yoksundu. Bütün olanak ve gayretler, Almanlar tarafından siyasal maksat ve emellerine hizmet için ortaya atılmış olduğu şüphesiz olan İran cephesine verilerek, bu cephenin geliştirilmesine gayret sarf edilmiş ve asıl vatan parçası olan Irak cephesi ihmal edilmişti. Bu bağlamda, İran cephesinin yaratılmasından 6 Ordu kumandanı Mareşal Von der Goltz'u sorumlu görmektedir. Goltz Paşa, Irak'ın zayıf ordusundan 1915 yılının Aralık ayı sonlarında yaklaşık iki bin asker ve dört topu çekip, İran'a göndererek İran cephesini yaratmıştı. Goltz Paşa 1916 yılının Nisan ayında Bağdat'ta tifüsten vefat ettikten sonra bu politika, Başkomutanlık Karargâhı ile 6. Ordu kumandanı Halil (Kut) Paşa tarafından devam ettirilmişti.
İngilizlerin Kut'ta uğradıkları çok elim mağlubiyetin acısını çıkarmak için er geç karşı taarruza geçecekleri bilinmeliydi. Bu noktada İngilizlerin yedi ay süresince yapmış olduğu hazırlıkları görmezden gelmek ve Albay Ali İhsan (Sabis) Bey emrindeki 13. Kolorduyu İran'a göndermek 6. Ordu kumandanının hatasından başka bir şey değildi. Hiç olmazsa Ruslar Hanikin'den İran içlerine atıldıktan sonra bu kolordu süratle tekrar Dicle cephesine geri getirilmeliydi, ancak bu da yapılmamıştı. Dolayısıyla fetih ve istilâ emelleri ile 13. Kolordunun Irak harekâtı alanından alınarak İran içlerine ve Hemedan'a kadar gönderilmesi Bağdat'ın ve netice itibarıyla de Irak'ın kaybedilmesine sebep olmuştu.
6. Ordu kumandanı yaklaşan tehlikeyi görmezden gelmiş; 18. Kolordu kumandanı Albay Kâzım Bey'in uyarılarına da aldırış etmemişti. Albay Kâzım Bey, Ordu Kumandanının gözünü açmaya çalışmıştı, ancak bunu başaramamıştı. Ordu Kumandanı, 1916 yılının Aralık ayında Kâzım Bey'in 13. Kolordunun bir an önce Bağdat'a çağrılması yönündeki ikazlarını da dikkate almamıştı.

Kut garnizonunun 29 Nisan 1916'da teslim olmasının ardından Irak'taki İngiliz Ordusu büyük bir revizyondan geçti. Sir Frederick Stanley Maude'a İngiltere'nin askerî itibarını yeniden tesis etme görevi verilmişti.
Maude, 1916 yılı sonlarını ordusunu yeniden inşa etmekle geçirdi. Askerlerin çoğu Hindistan'da toplanıp deniz yoluyla Basra'ya gönderildi. Bu birlikler eğitilirken, İngiliz istihkam subayları kıyıdan Basra'ya ve ötesine kadar uzanan bir demiryolu inşa etti.
İngilizler harekâtı, 50.000 kadar asker ile 13 Aralık 1916'da başlattılar. Ordunun çoğunluğu Hindistan'dan gelen birlikler ile İngiliz 13. Tümeninden oluşuyordu. Halil (Kut) Paşa'nın ise komutası altında yaklaşık 25.000 kişilik bir kuvvet vardı.

Bu harekâtta İngilizler için herhangi bir aksilik yaşanmadı. Maude, temkinli bir şekilde ilerleyerek Dicle Nehri'nin her iki yakasından harekete geçti. Osmanlı kuvvetleri, İngilizlerin ele geçirdiği Khadairi Bend adlı müstahkem bir bölgeye saldırdı (6 Ocak - 19 Ocak 1917). İngilizler daha sonra Osmanlı kuvvetlerini Hai Nehri boyunca uzanan savunma hattından iki hafta içerisinde çıkardı (25 Ocak'tan 4 Şubat'a kadar). Dahra Bend adı verilen bir başka Osmanlı mevzisi 16 Şubat'ta ele geçirildi. Nihayet İngilizler 24 Şubat 1917'de İkinci Kut Muharebesi'nde Kut'u yeniden ele geçirdi.
Kâzım Bey, Townshend'ın Birinci Kut Muharebesi'nde olduğu gibi ordusunun Kut'ta sıkışıp kalmasına izin vermedi. (Bkz. İkinci Kut Muharebesi)
Bağdat'a doğru yürüyüş 5 Mart 1917'de yeniden başladı. Üç gün sonra Maude'un kolordusu şehrin eteklerindeki Diyala Nehri'ne ulaştı.
Halil (Kut) Paşa, Bağdat'ı, Bağdat'ın yaklaşık 35 mil güneyinde, Diyala ve Dicle nehirlerinin birleştiği yerde savunmayı tercih etti. Osmanlı birlikleri 9 Mart'taki ilk İngiliz saldırısına direndi. Bunun üzerine Maude, ordusunun büyük kısmını kuzeye kaydırdı. Osmanlı mevzilerini aşabileceğine ve doğrudan Bağdat'a saldırabileceğine inanıyordu. Halil Paşa, İngilizlerin nehrin diğer tarafındaki ilerleyişini karşılamak için ordusunu savunma mevzilerinden çıkararak karşılık verdi. Diyala Nehri'ni tutmak için tek bir alay kalmıştı. İngilizler 10 Mart 1917'de ani bir saldırıyla bu alayı da bozguna uğrattı. Bu ani yenilgi Halil Paşa'nın sinirlerini bozdu ve ordusuna kuzeye, Bağdat'a çekilme emri verdi.
Osmanlı hükûmeti 10 Mart akşamı saat 8'de Bağdat'ın boşaltılması emrini verdi, ancak durum hızla Halil Paşa'nın kontrolünden çıkıyordu. İngilizler Osmanlı birliklerinin hemen arkasından gelerek 11 Mart'ta Bağdat'ı savaşmadan ele geçirdi. Bir hafta sonra Maude, "Ordularımız şehirlerinize ve topraklarınıza fatih ya da düşman olarak değil, kurtarıcı olarak girmiştir" cümlesini içeren Bağdat Bildirisi'ni yayınladı. Yaklaşık 9.000 Osmanlı askeri çatışma sırasında yakalandı ve İngilizlere esir düştü.

18. Kolordunun 5/6 Mart 1917 gecesi başlayan geri çekilmesi, 6 Mart 1917 sabahı Diyale nehri batısına gelmesi ile tamamlanmıştı. Bağdat'ın ne şekilde savunulacağı düşüncesi Bağdat'ın düşmesinden ancak beş gün önce 6 Mart 1917'de tartışma konusu olmuş ve konuya ilişkin Başkomutanlık Vekâleti, Ordu Komutanı ve Kolordu Komutanı farklı görüşlerde bulunmuşlardı. Aynı bölümde “Durumun Muhakemesi” alt başlığında 10 Mart 1917 akşamı Har Köşkü'nde toplanan harp meclisine yer verilmiştir.
Ordu, Kolordu ve Tümen Komutanları ile Kurmay Başkanları hazır bulunduğu bu meclisin gündemi Bağdat'ın savunulması ve yahut boşaltılması konusuydu. Ordu Komutanı 11 Mart 1917 için kesin neticeli muharebenin tutulan hatta verilmesini uygun buluyordu. Zira 6. Ordu Komutanı Halil Paşa, bu büyük tarihi şehrin kolay kolay ve mevcut kuvvetin üçte birine mal olacak bir muharebe vermeden terk edilmesinin ordu için silinmez bir leke bırakacağı düşüncesindeydi. 18. Kolordu Komutanı Kâzım Bey ise İngiliz zırhlı otomobillerinin 14. Tümenin gerisine sarktığını, bunun erlerin maneviyatını bozduğunu, 14. Tümenin büyük gayretle akşama kadar mevzilerini sebatla savunduğunu, sağ sahilde düşmanın büyük bir kuşatma hareketine karşı kâfi bir ihtiyat bulunmadığından Ümmü't-Tubl mevziinin yarın kuşatılacağını ve buradaki muharebenin bir imha muharebesi şeklinde sonuçlanabileceğini ifade etmişti.
Bu mecliste uzun süren tartışmalardan sonra Bağdat'ın terk edilerek, tümenlerin geri çekilmesi kararlaştırıldı. 18. Kolordu Komutanlığının saat 20.10'da tümenlere bildirdiği geri çekilme emrine göre, sağ sahilde bulunan tümenler Bağdat'ın 16 kilometre kuzeyinde Avce ve sol sahildekiler ise Başyenice - Elcedideye çekilerek bu mevkilerde tahkimat yapacaklardı.
10 Mart 1917 akşamına doğru düşmanın birçok süvari ve piyade kuvvetinin Dicle'nin sağ sahilinde 51. Tümen sağ kanadına doğru ilerlemesi ve Dlyala cephesindeki 14. Tümenin de Diyala'yı batıya doğru geçen İngiliz kuvvetleri tarafından sıkıştırması ordu ve kolorduyu yeniden bir karar vermek zorunda bırakmıştı. Düşman sağ sahilde bu gün tespit edilebilmiş ise de yarın için yapılacak bir muharebede düşmanın Kazımiye istikametinde 51. Tümen gerilerine doğru yapacağı bir kuşatma hareketine karşı koyabilecek elde hiçbir ihtiyat kuvveti kalmamıştı. Sol sahilde bulunan 14. Tümen ise son verdiği raporda, bulunduğu hatta ancak akşama kadar direnebileceğini bildiriyordu.
Kolordu Komutanı Albay Kâzım Bey, bir an önce sabah olmadan hazır hareket serbestliğine sahipken ordunun çekilmesinin en doğru harekât tarzı olacağı düşüncesindeydi. Kolordu Komutanı Albay Kâzım Beyin mütalaasına itiraz etmemekle beraber Halil Paşa; “Evet, fakat Bağdat nasıl terk olunur,” diyebilmişti. Buna rağmen gerçeği kabul edip, çekilmeye onay vermek zorunda kalmıştı. Alınan karar gereğince 18. Kolordu Komutanı Albay Kâzım Beyin çekilme emrini 10 Mart 1917 akşamı saat 20.00'de birliklerine tebliği üzerine 18. Kolordu 10/11 Mart 1917 gecesi Bağdat'ı tahliye ederek, Bağdat'ın kuzeyindeki Müşahede İstasyonu civarına çekildi.
Geri çekilmeden önce Bağdat şehrindeki bütün yaralı ve hastalar Samerra'ya nakledilmiş ve ağır hastalar ve yaralılar bir eczacı yarbay emrinde şehirde bırakılmıştı. Ordu karargâhı ile hükûmet görevlileri de bir gün önceden Bağdat'ı terk etmişlerdi. Saat 23.30'a kadar sağ sahildeki 51 ve 52 nci Tümenler Har Köprüsü civarında toplanarak Müşahede istasyonu istikametinde ve sol sahildeki 14 ncü Tümen de 44 ncü Alayla birlikte Bağdat'ın kuzey doğusundaki tuğla ocaklarında toplandıktan sonra Başyenice istikametinde yürüyüşe geçmişlerdi. Bu sırada Bağdat'taki resmi ve askerî bina ve kuruluşlar da ateş almış olduğundan müthiş tarakalar (makineli tüfek sesleri) ortalığı sarsmakta ve alev sütunları yükseklere kadar çıkmakta idi.

Halil Paşa'nın 10 Mart 1917 akşamı saat 20.00'de 6. Ordu'nun Bağdat'tan çekilmesine ilişkin Başkomutanlık Vekâletine gönderdiği rapor kısaca şöyledir:Düşmanın üç aydan beri sayıca pek üstün bir kuvvet ve bol cephane ile durmaksızın yapmış olduğu taarruz karşısında 18.Kolordunun hemen tamamıyla âciz kaldığını ve maneviyatının Komutandan en genç ere kadar o derece kırılmış olduğunu anlıyorum ki, eğer yarın düşmanın bütün kuvvetine karşı muharebe edersek Bağdat’ın kaybedileceğine ve bütün kuvvetin topları ile beraber esir olacağı kanaatindeyim. Muharebeyi kesmek, Ordunun maddi ve manevi kuvvetini ıslah etmek zaruretini takdir ederek Bağdat’ı terk etmek ve 18.Kolorduyu 10/11 Mart 1917 gecesi Dicle boyunca kuzeye çekmek gibi elim bir zaruretle karşı karşıya bulunmaktayım.

Sonuç İngilizler için kesin bir zafer, Osmanlı hükûmeti içinse bir başka yenilgiydi. İngilizler için Kut'un kaybedilmesinden kaynaklanan aşağılanma kısmen telafi edilmişti. Osmanlı hükûmeti İran'daki askeri operasyonlarına son vermek ve İngilizlerin Musul'u

Bağımsız Arnavutluk, Arnavutluk'un Osmanlı İmparatorluğu'ndan bağımsızlığını ilan ettiği andan uluslararası alanda tamamen tanınmasına kadar geçen süreyi ifade eder. 28 Kasım 1912'de Avlonya'da (o zamanki Osmanlı İmparatorluğu, bugünkü Arnavutluk Cumhuriyeti) parlamenter devlet ilan edildi. Meclisi aynı gün, hükûmeti ve senatosu ise 4 Aralık 1912'de kuruldu.
Arnavut delegasyonu, bağımsız Arnavutluk'un uluslararası alanda tanınmasını talep eden 1913 Londra Konferansı'na bir muhtıra sundu. Konferansın başında, Arnavutluk bölgesinin Osmanlı hakimiyeti altında, ancak özerk bir hükûmetle olması kararlaştırıldı. Heyetin Arnavutların etnik haklarına dayalı tanınma talepleri reddedildi ve 30 Mayıs 1913'te imzalanan anlaşma, talep edilen toprakların çoğunu Sırbistan, Yunanistan ve Karadağ arasında bölüştürdü ve bağımsız topraklara sadece yerleştirilen merkez bölge kaldı. büyük güçlerin koruması altındadır.
Altı büyük gücün büyükelçileri 29 Temmuz 1913'te yeniden bir araya geldiler ve anayasal bir monarşi olarak yeni bir devlet olan Arnavutluk Prensliği'ni kurmaya karar verdiler. Son olarak, Ağustos 1913'te imzalanan Bükreş Antlaşması ile, etnik Arnavut nüfusunun yaklaşık %30 ila 40'ını sınırlarının dışında bırakarak bu yeni bağımsız devlet kurulacaktı.

A, a ISO temel Latin ve Türk alfabesinin ilk harfidir. İngilizce telaffuzu /ˈeɪ/ şeklindedir. Şekil olarak ise Yunan alfabesinde bulunan Αlfa'ya benzemektedir.

"A" nın en eski belirli atası Fenike alfabesi'nin ilk harfi olan alef'tir. Buna karşılık, alefin atası, Mısır hiyerogliflerinden etkilenen, iki boynuz uzatılmış üçgen bir kafa olarak şekillendirilen proto-Sinaitik şekilde bir öküz başının piktogramı olabilir.
M.Ö. 1600'e gelindiğinde, Fenike alfabesi, daha sonraki bazı formların tabanı olarak kullanılan doğrusal bir forma sahipti. İsminin İbranice veya Arapça alefa'dan geldiği düşünülmektedir. Eski Yunanlar alfabeyi kabul ettiklerinde, glottal durağı temsil etmek için bir harf kullanmamışlardı bu yüzden işaretin versiyonunu sesli /a/ harfini temsil etmek için kullandılar ve buna alfa adını verdiler.
Etrüskler, Yunan alfabesini İtalyan Yarımadası'ndaki uygarlıklarına getirmişler ve harfi değiştirmeden bırakmışlardır. Romalılar daha sonra Latin dilini yazmak için Etrüsk alfabesini benimsediler ve ortaya çıkan harf, İngilizce de dahil olmak üzere birçok dili yazmak için kullanılacak olan Latin alfabesinde korundu.

Roma döneminde, "A" harfinin birçok çeşitli formu vardı. Birincisi, taş veya diğer "kalıcı" ortamlara yazı yazarken kullanılan anıtsal veya özlü stildi. Ayrıca daha rahat bozulabilir yüzeylerde yapılan günlük veya faydacı yazı için kullanılan bir el yazısı stili vardı. Bu yüzeylerin "bozulabilir" doğası nedeniyle, bu tarzın anıtsal olduğu kadar çok örneği yoktur, ancak yine de majuscule cursive, minuscurs cursive ve semicursive gibi farklı el yazısı türlerinin hayatta kalan birçok örneği vardır. Bilinen çeşitler, erken yarı-uncial, uncial ve daha sonra yarı-uncial'dir.

Arapçada A sesi ile Elif (ا) harfi ile gösterilir. Ayn (ع) ise gırtlaksı bir ses olup, kesinlikle sessiz bir harftir. Türkçede bu ses yoktur. Normal A sesi ile farkı ortadan kalkmıştır. Bazı Avrupa dillerinde Ayn'a benzer sesler Ă ile gösterilir. Örneğin: Ăyan. Türkçede ise Arapçadan gelen sözcüklerde çok nadiren kesme işareti ile kullanılır. Örneğin: Măruf (Ma'ruf). Ayn ile aynı kaynaktan çıkan (غ) harfi ise hırıltılı bir G sesidir (Ģ). “Yumuşak-G” (Ğ) harfine benzer ama sert ve titreşimlidir. Örneğin: Maģrur. Buradaki Ğ hırıltılı olarak söylenir.

È (Üst aksanlı E Harfi)
À (Üst aksanlı A Harfi)

Ad aktarması ya da mecazımürsel (Grekçe: μετωνυμία, metonymía; Latince: metonymia), şiirlerde sıkça kullanılan bir söz sanatı türüdür.
Ad aktarması yapılırken anlatılmak istenilen herhangi bir nesne ya da varlık, doğrudan söylenilmek yerine bir parçası ya da özelliği söylenilerek aktarılır. Başka bir deyişle, gerçek anlamının dışına çıkmış bir sözcüğün benzetme amacı güdülmeden başka bir sözcüğün yerine kullanılması ad aktarması sanatına karşılık gelir. Berke Vardar bu sanatı düzdeğişmece olarak adlandırmaktadır.
Ad aktarması yapılırken çeşitli kelime ilişkileri kullanılır. Parça-bütün ilişkisi, iç-dış ilişkisi, eser-yazar ilişkisi bu ilişkilere örnek olarak verilebilir.

Dün Ömer Seyfettin'i okudum. (Asıl kastedilen Ömer Seyfettin'in bir kitabını okuduğudur.)
Her sabah bir kâse içerim. (Asıl kastedilen bir kâse çorba içtiğidir.)
Burada yeni yüzler tanıdım. (Asıl kastedilen yeni insanlar tanıdığıdır.)
Çayı ocağa koyuver. (Asıl kastedilen çaydanlığı ocağa koyduğudur.)
Sobayı yaktım. (Asıl kastedilen sobanın içindeki odunları yaktığıdır.)
Bunu eve sormam gerekiyor. (Asıl kastedilen kişinin kendi ailesine sorması gerektiğidir.)
Sivas, mandayı kabul etmedi. (Asıl kastedilen Sivas Kongresi üyelerinin mandayı kabul etmediğidir.)
Onda kafa yok! (Asıl kastedilen zekânın yokluğudur.)
Üç gündür bereket yağıyor. (Asıl kastedilen yağmur yağdığıdır.)

Antonomazi

Adakale (Macarca: Újorsova, Sırpça ve Bulgarca: Адакале / Adakale), 1968 yılında Demirkapı Barajı'nın suları altında kalana kadar Tuna Nehri üzerinde, bugünkü Romanya topraklarında yer alan ve üzerinde Türk nüfusun yaşadığı ada. Eski adı Caroline Adası, Rumence adı Yeni Orşova'dır.
Tuna Nehri'ndeki trafik ve ticareti kontrol eden ada, 1691 yılında Osmanlı Devleti tarafından fethedilmiş, 1878 Berlin Antlaşmasında kime teslim edileceğinin yazımı unutulduğundan 1923 yılındaki Lozan Anlaşması ile Romanya'ya teslim edilene kadar bir Türk adası olarak kalmıştır. 1960'lı yılların sonlarına kadar 1000 kadar Türk'ün yaşadığı 160.000 m² yüzölçümündeki Adakale, Osmanlı mimarisinin özelliklerini yansıtan bir yerleşim birimiydi. Üzerinde bir cami, bir Vauban stilinde inşa edilmiş bir kale, küçük bir Ortodoks kilisesi, pazar yeri ve birkaç kahvehane bulunmaktaydı. Adada yaşayan Türkler tütün ekimi, kayıkçılık ve ticaretten geçimlerini sağlarlardı. Ada baraj suları altında kaldıktan sonra adalıların büyük bölümü Türkiye'ye göç etmiştir.

Adanın Osmanlılar tarafından ilk olarak fethedilme tarihi tam olarak bilinmiyor. Yalnız Osmanlı fethi öncesi adanın bir korsan yatağı olduğunu sanılmaktadır. 17. yüzyılda Avusturyalıların eline geçen ada, Belgrad'ın yeniden fethinden sonra sadece 400 kişilik bir birlik gönderilerek 1691'de geri alındı ve uzun süre Osmanlıların Avrupa'daki önemli savunma noktalarından birisi oldu. 18. yüzyıl başlarında yeniden Avusturyalıların eline geçirilen Adakale 1738'de, Sultan I. Mahmud döneminde Osmanlı sınırlarına tekrar dahil edildi. Mühimme defterlerindeki bir kayıtta bizzat padişahın diliyle, "kilid-i memleket-i Erdel ve Macar ve miftah-ı ülkât-ı Belgrad ve Tamşıvar", yani "Macaristan'ın kilidi ve Sırbistan ve Romanya'nın anahtarı" diye zikredilmiştir.
1830 yılında Osmanlı'nın Semendere Sancağı olan topraklarda Sırp Prensliği kurulduğunda, Prenslik içinde yaşayan kalabalık Türk toplumu, Osmanlı toprağı sayılacak 6 yerleşim birimine yerleştirilmişti. Adakale, birer nahiye olarak kabul edilen bu altı kaleiçi Türk mahallesinden birisi oldu. 1867 yılında yeni kurulan Tuna Vilâyet'inin Vidin sancağının Vidin kazâ'sına bağlandıktan sonra İdâre i Nehhâr ı Osmâniye (Osman'lı Nehir'leri Yönetimi) ve 1875'ten itibaren de DDSG (Donau Dampfschiffahrt Gesellschaft) şirket vapur'larının bir durağı oldu. Osmanlı Devleti 93 Harbi ile beraber bölgedeki topraklarını kaybetmesine rağmen Berlin Antlaşmasında ismi geçmediği için Adakale Osmanlı idaresinde kalmaya devam etti. Adada yaşayan halk II. Meşrutiyet'in ilanından sonra yapılan seçimlere de katıldı. Adakale, 12 Mayıs 1913'te Avusturya-Macaristan tarafından işgal edildi ve Macaristan kısmına bağlandı ancak ne Osmanlı Devleti ne de Türkiye Cumhuriyeti bu ilhakı kabul etmedi. Türkiye, adanın Romanya'ya bırakılmasını 1923'teki Lozan Anlaşması ile onayladı. Avrupa'yla Tuna Nehri üzerinden, tüm taşımacılığın kontrol edildiği yer olduğundan Lozan Antlaşması görüşmelerinde İsmet Paşa adayı vermek istememiş ancak Ankara'dan gelen bir telgraf emri üzerine ada Rumenlere bırakılmıştı.
Adakale 1967'de Romanya ve Yugoslavya'nın ortaklaşa Tuna nehri üzerinde inşa ettiği barajın 1972'de tamamlanması ile barajın suları altında kaldı. 13 Eylül 1967'de devrin Türkiye Başbakanı Süleyman Demirel Romanya'yı ziyaret etti ve ada halkının Türkiye'ye gelmesine öncülük etti. Adada yaşayan Türklerin büyük bir kısmı Türkiye'ye az bir kısmı ise Köstence ve Bükreş'e göç etti.

Günümüzde bir Türk firması, Romanya hükûmetinin de yardımlarıyla bölge yakınındaki Şimian adasında Adakale'yi yeniden inşa etmek için çalışmalar yapmaktadır.
2008 yılında yönetmenliğini ve senaristliğini İsmet Arasan'ın yaptığı "Kayıp Yurdun Ağrısı, Adakale" adlı belgesel film çekilmiştir.
Eugenia Popescu - Judetz'in Adakale halk kültürü üzerine araştırmaları, Türkçeye çevrilerek 2006 yılında Adakale adıyla kitaplaştırılmıştır.

Pasztor Arpad, "Macaristanda Türk dünyasının son günleri", Yeni Tarih Dünyası, Sayı: 7, 17 Aralık 1953, s. 287-289.
Raşit Çavaş, "Adakale'nin Romanya'ya verilmesi tartışması", Toplumsal Tarih, Sayı: 78, Haziran 2000, s. 4-12.
Hayri Gül, "Kale yıkıldı, hatıralar kaldı: Adakale", Zaman/Turkuaz eki, 26 Haziran 2005.
Cemal Kutay, "Bildiğimizden başka ve söylenmesi yasak Plevne", Tarih sohbetleri 1, İstanbul 1966, s. 148.
Mehmet Önder, "Ramazan'da sulara gömülecek olan bir Türk kasabası: Adakale", Türk Kültürü, Sayı: 54, Nisan 1967, s. 427-433.
H. Yıldırım Ağanoğlu, Tuna Nehrinde Bir Yitik Vatan Adakale, İstanbul 2015, İz Yayıncılık, 318 sayfa.

Demirkapı

Adigece (Adigece: Адыгабзэ, Adığabze), Adığece veya Batı Çerkesçesi (КӀах Адыгабзэ, K'ax Adığabze), Kuzeybatı Kafkas dilleri ailesinin Çerkes dilleri kolunda yer alan bir dildir. Aynı koldaki Kabardeyce ile karşılıklı anlaşılabilirliğe sahiptir. Kuzey Kafkasya’da yer alan eski Batı Çerkesya topraklarını kapsayan Adige Cumhuriyeti ile Krasnodar Krayı bölgelerinde ve Çerkes Sürgün ve Soykırımı ile Kafkasya'dan Osmanlı İmparatorluğu topraklarına zorla sürülen ve bugün Türkiye ve Ürdün gibi ülkelerde yaşayan Çerkesler tarafından konuşulur. Kiril alfabesiyle yazılan dil, geçmişte Arap ve Latin alfabeleriyle de yazılmıştır.
II. Dünya Savaşı öncesi Şapsığ Ulusal Rayonunda kullanılan Şapsığ lehçesi savaş sonrası yazı dili olmaktan çıkarılsa da diaspora Çerkeslerinin çoğu tarafından konuşma dili olarak kullanılmaktadır.
Evliya Çelebi 1660’lı yıllarda gezip gördüğü Çerkes topraklarında konuşulan Batı Çerkesçesini "147 lisanı cevher saçan kalemimle yazmışım, ama bu Çerkes dili gibi saksağan kuşu sesli dili yazamadım". diyerek açıklamıştır.

Yalnızca ödünçleme sözcüklerde görülen ünsüzler
Not: Batı Çerkesçesindeki lehçelerde görülen birçok ünsüz bulunmaktadır ve sesbirimciklerin sayısı oldukça fazladır.
Geniş ünsüz envanterine zıt bir biçimde Batı Çerkesçesinde yalnızca üç sesbirimsel ünlü bulunur.

Başlıca lehçeleri, Şapsığca (Шапсыгъбзэ), Bjeduğca (Бжъэдыгъубзэ), Abzehçe (Абдзахыбзэ), Ç'emguyca (КIэмгуйыбзэ), yok olma tehlikesindeki Hatukayca (Хьатыкъуайыбзэ) ve günümüzde yok olan Hakuçça (ХьакIуцубзэ) Natuhayca (Нэтыхъуаджыбзэ), Mahoşca (Мэхъошыбзэ), Yecerıkuayca (Еджэрыкъуайыбзэ) ve Mamhığca (Мамхыгъыбзэ).
Bu lehçelerden Şapsığ ve Hak'uç Krasnodar krayındaki Soçi (Adigece:Шъачэ/Saçe) metropolitan alanı ile Tuapse rayonunda (ya da Karadeniz kıyısı Şapsığyası'nda); Abz'ex, Şapsığ, Bjeduğ ve K'emguy ise Adıgey Cumhuriyeti'nde, bu son beş lehçe ile birlikte diğer lehçelerin tamamı ise Diaspora ülkelerinde (Türkiye, Irak, Suriye, Ürdün, Lübnan, İsrail, Libya, Tunus, Kıbrıs, Bulgaristan ve Sırbistan-Kosova, AB, İsviçre, ABD, Kanada ve Avustralya, vb) konuşulmaktadır.
Adigece 1864'te Türkiye'ye yapılan göçten (deportasyon) önce 2.000.000 dolayında bir nüfus tarafından konuşuluyordu (1). Adigece, Diaspora'daki Çerkeslerin büyük çoğunluğu tarafından, başta Türkiye olmak üzere hâlen konuşulmaktadır. Edebiyat dili, önceleri Şapsığ lehçesi idi. Ancak Adıgey Cumhuriyeti'nde Şapsığ nüfusunun az olması (dört Şapsığ ve bir Natuhay köyü) nedeniyle K'emguy (КIэмгуй) esası benimsenmiş, 23 Eylül 1924'te kurulan Krasnodar krayına bağlı Şapsığ Ulusal Rayonu'nun 24 Mayıs 1945'te kaldırılması üzerine de, Şapsığcanın bir yazı dili olması durumu da sona ermiştir.
Adigece bugün RF'ye bağlı Adıgey Cumhuriyeti'nde resmî dildir. Adigece Krasnodar krayı ile İsrail'in (4.100 Adige) Adige okullarının bazı sınıflarında ve Türkiye'nin orta öğrenim sınıflarında  seçmeli bir ders olarak ilgili devletlerce okutulmaktadır. Adigece dersler cumhuriyetlerde, sınıfına göre değişmek üzere 1-10. sınıflarda iki ilâ dört ders saati tutarında, Krasnodar Kray'da ise 1-10. sınıflarda bir ilâ iki ders saati tutarında ve Türkiye okullarında İngilizce derslerinin Türkçe yardımıyla işlenmesi gibi, oralarda da Rusça yardımıyla okutulmaktadır, ancak Kabardeyce konuşulan Kabardino-Balkarya'nda Kabardeyce anadiline dönüş programı (bu arada Karaçay-Balkarca eğitim programı da) başlatılmıştır. Ancak Adigey'de bu tür bir anadiline dönüş programı, aydınlar tarafından istenmekle birlikte, yönetimce henüz benimsenmiş değildir. Ürdün'de de bir özel okulda, Adigece seçmeli bir ders olarak öğretilmektedir. Türkiye'de de yasak dil kapsamından çıkartıldıktan sonra, Çerkesçenin (Adigece), devlet denetiminde ve özel kurslar niteliğinde öğretilmesine, görünüşte bir yasal olanak sağlanmıştır (2004). 2002'de RF'deki toplam Adige sayısı, Şapsığlar dışında, 131.769 idi. 1864 öncesinde 700 bin olarak tahmin edilen Şapsığ nüfusu (2) ise, Kafkasya'da iyice azalmıştır (tahminen 12 bin; Adıgey Cumhuriyeti'ndeki Adige sayılan Şapsığlarla birlikte 20 bin dolayında). Türkiye'deki Adige asıllı insan sayısı, en çok Şapsığ, ardından Abadzeh, daha azı da Kabartay ve diğerleri olmak üzere 2.200.000'in üzerinde olduğu tahmin edilmektedir (3). Ancak Türkiye'de konuşulan Abadzeh lehçesi ve öbür lehçeler büyük oranda Şapsığ lehçesi tarafından asimile edilmiş (yutulmuş) durumdadır. Bunda Şapsığ lehçesinin Osmanlı Devleti döneminde bir ibadet dili olarak seçilmiş olmasının ve Adigece mevlidin Şapsığ lehçesinde olmasının belirleyiciliği olmuştur.
Adigecenin doğu kolu olan Kabardeyce (Qeberdeyıbze ya da Adığebze) ise, Kafkasya'da Adige nüfus çoğunluğunun konuştuğu dil olup, RF'ye bağlı Kabardino-Balkarya (üç resmî dilli) ve Karaçay-Çerkesya (beş resmî dilli) cumhuriyetlerindeki resmî dillerdendir. 2002'de RF'deki "asıl Kabardeyce" (519.958) ve Kabardeyce dilli "Çerkes" (60.517) sayısı, Adigey'dekiler dışında, toplam 580.475 idi. Ayrıca RF'deki Abazalar da (2002'de 37.942), Kabardeyceyi de konuşmaktadırlar. Türkiye'de "Geleneksel olarak konuşulan dil ve lehçelerde yayın" çerçevesinde ve "Çerkesçe" adı altında, haftada bir gün (Perşembe günü) Kabardeyce radyo (45 dakika, Radyo 1, saat 6:30) ve televizyon yayını (TRT-3; 30 dakika, sabah saat 07:30) verilmektedir. TRT'de değişimli olarak, bir hafta Adigece, bir hafta da Kabardeyce yayın yapılması planlanmış ise de, uygulanmamıştır.
Ancak, birçok Adigece İnternet radyo-TV yayını vardır, bu kapsamda, İsrail'in Kfar-Kama beledsinde bulunan "Nafna" İnternet radyosu günde 24 saat Adigecenin Şapsığ (ya da Hak'uç) lehçesinde yayın yapmaktadır (Hak'uç lehçesi birçok yerde, birçok Adigece lehçesi ile birlikte, yerini daha baskın bir lehçe olan Şapsığ lehçesine bırakmıştır, Şapsığca, örneğin Sakarya ve Düzce gibi yerlerde ve Kabardeyce de Kayseri ve Sivas gibi yörelerde, diğer lehçeleri özümlemiş ya da etki altına almıştır). Diaspora'da daha başka, yeni yeni kurulan Adigece radyo ve TV İnternet yayınları da vardır.
RF içindeki Adigelerin toplam sayısı, Şapsığlar dışında, 2002'de 712.244 idi. 1999'da RF yönetimince bir etnik topluluk olarak tanınmış olan Şapsığların sayısı, Krasnodar krayı verilerine göre 3.231'den başlatılıyorsa da pek inandırıcı değildir. Çünkü, şimdiki Kıyıboyu Şapsığ yöresinin (Soçi metropoliten alanı ve Tuapse rayonu) yarı Şapsığ nüfusunu içeren, eski Şapsığ Ulusal Rayonu'nda bile, Eylül 1942'de, yine Rus kaynaklarına göre 4.000 Şapsığ nüfus bulunuyordu (T. V. Polovinkina, Çerkesya Gönül Yaram, Ankara, 2007, s. 308). Tuapse rayonundaki Şapsığlarla birlikte sayı 8.000 dolayındaydı. Kıyıboyu Şapsığya yöresi (ХыIушъо Шапсыгъэ) Şapsığ nüfusunun, 60 yıl boyunca hiç artmayarak, üstelik 8.000'den, 2002'de 3.000'e düşmüş olması olayı, düşündürücü olması gerekecek bir durumdur. Şapsığ kaynaklarına göre ise sayı, en az 12.000'dir (4).
Adigeceye en yakın dil, Çerkes dillerinin doğu kolu olan Kabardeyce ve daha sonra, şimdi ölü dil olan Ubıhçadır (5). Ubıh dilinden sonra, Abhaz dilinin yaşayan edebiyat dilleri olan "Abazaca" (Karaçay-Çerkesya'da resmî dil) ve "Abhazca" da (Abhazya'da resmî dil) Adigeceye en yakın sayılan dillerdir.
Adigece, 1927 yılına değin Arap alfabesini, 1927-37 arası Latin harflerini kullanmış, 1937'den beri de Kiril (Rus) alfabesini kullanmaktadır. Kabardeyce ise 1924'e değin Arap, ardından 1936'ya değin Latin alfabesini kullanmış, 1936'dan beri de Kiril alfabesini kullanmaktadır (6). Adigece, yazılı yaşama geçişten önce ondalık sayı sistemi yerine yirmilik bir sistemden yararlanmakta idi.

Adigece Fiiler Kitabı, Ber Hikmet. Ankara, Kafder
Bir çalışmaya göre Çerkes ya da Adığe sayısı, Türkiye nüfusunun % 2,14 kadarıdır: Prof. Dr. Mehmet Şahingöz, Ethnologue Data from:Language of the World, USA; Nartajans.net, Türkiye'de Etnik Dağılımlar.
Doç. Dr. Fethi Güngör, Geçmişten Günümüze Kafkasların Trajedisi, İstanbul, 2006, s. 17.
İslam Ansiklopedisi, Çerkesler, Mirza Bala.
Kafkasya Üzerine Beş Konferans, Adıge Dili, İstanbul, 1977; Adığe (Çerkes) Edebiyatı, Kafkasya KD, sayı 39-42, Ankara, 1973.
Nart dergisi, sayı 8, Ankara, 1998, s. 13; Jineps, Şubat 2007.
Prof. Dr. H. M. İbrahimbeyli, Bayram Jübilesi mi Yoksa Halkımızın Trajedisi mi?, Kuzey Kafkasya KD, sayı 83-84, İstanbul, 1991, s. 55; Jineps, Haziran, Kasım 2006 sayıları.

Adigece Sözlük
Adigece Sözlük

Ahmed Yesevî ya da Ata Yesevî (Kazakça: Қожа Ахмед Яссауи, Özbekçe: Xoja Ahmad Yassaviy; 1093, Sayram - 1166, Türkistan [Yesi]), kendi gibi Türk asıllı olan Arslan Baba'nın talebesidir. "Pîr-i Türkistan" lakabıyla bilinen bir mutasavvıf ve şairdir.

Tarihte bilinen ilk büyük Türk mutasavvıfı ünvanını taşır. Tam adı: Ahmed bin İbrâhim bin İlyâs Yesevî idi. Yesevîlik adı verilen tasavvufî akımının mimârı olan "Hazret-i Türkistan" nâmıyla da meşhur "Hâce Ahmed Yesevî" bir İslâm âlimidir.

Kuvvetli bir medrese tahsili görmüş olup din ilimleri yanında tasavvufu da öğrenmiştir. Babası, Alevîler'in atası olan On İki İmamlardan ilk İmam Ali el-Mûrtezâ'nın soyundan olan "Şeyh İbrâhim Velî", Alevi Hanedan'ın tasavvufi silsilesinde yer alan mürşidi Şeyhî Hâce Ebû Yakûb Yûsuf el-Hemedânî'dir. Ahmed Yesevî, Anadolu'ya hiç gelmemiş olmasına rağmen Anadolu'da da tanınan ve sevilen "Hoca Ahmed Yesevî", yaygın olan kanaate göre, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Hacı Bektaş Velî (Seyyid Muhammed bin Seyyid İbrâhim Ata) gibi Anadolu ekolleriyle Anadolu'daki tasavvufi akımlar üzerinde büyük tesirler meydana getirmiştir. Diğer bazı âlimlerin yaptığı gibi kendini belli bir alana hapsetmeyip inandıklarını ve öğrendiklerini yerli halka ve göçebe köylülere onların kendi anlayabilecekleri bir lisan ve alıştıkları yöntemlerle anlatmaya çalışmıştır.

Karahanlılar'ın ilk olarak Ehli Beyt soyundan gelenlerle Türklerin soyu erimesiyle Alevi Müslüman Türk devleti oldukları ve Alevi ocakları şeklinde hüküm sürdüğü çağlarda Orta Asya'nın (Türkistan) iktisadî, sosyal, siyasi ve medeni hayatında önemli bir yer tutan, Türkistan şehri yakınlarında Sayram kentinde doğan Ahmed Yesevî, Yesi'de Arslan Baba'ya intisab eder. Menkıbeye göre Arslan Baba'nın Yesi'ye gelerek Ahmed Yesevî ile buluşması ve İslâm Peygamberi Muhammed'in kendine teslim ettiği emanetleri vermesi, terbiyesi ile ilgilenerek onu irşat etmesi hep İslâm Peygamberi Muhammed'in mânevî bir işaretine dayanmaktaydı. Babası Hace İbrâhim Şeyh ve mânevi babası Arslan Baba'nın vefatlarını müteakib Buhara ve Semerkant'ta Melâmetiyye-Vefaîyye-Kalenderiyye şeyhi olduğu iddia edilen Hâce Yûsuf el-Hemedânî'nin yanında eğitimini tamamlar. Zaten, Yesevi'nin Fakrname adlı eserinde isimleri geçen Şakik-i Belhi, Ahmed-i Cami-i Namıki ve Kutb'ûd-Dîn Haydar gibi önemli şahsiyetlerin hepsinin Melâmetîyye-Kalenderiyye çevrelere mensup oldukları da kaynakların verdiği bilgiler arasında yer almaktadır. Hatta bu müridlerden Kutb'ûd-dîn Haydar, 12. yüzyıldan itibaren Kalenderîliğin en yaygın ve faal kolunu oluşturan Haydarîliğin kurucusudur.
Sayram'da İmâm Muhammed Bakır bin Ali Zeyn el-Âb’ı-Dîn soyundan gelenlerin hepsine Hâce unvanı verildiği gibi onlara bağlanan kişiler de aynı isimle anılmaktaydı. İşte bu nedenledir ki Hâce Ahmed-i Yesevî, Kul Hâce Ahmed olarak anılır olur.

Hâce Yûsuf el-Hemedânî'nin vefatı üzerine irşat mevkiine önce Abdullah-ı Berkî daha sonra da Şeyh Hasan-ı Endâkî geçer. 1160 yılında Endâkî'nin ölümü üzerine de Ahmed-i Yesevî irşad postuna oturur. Bir süre sonra da vaktiyle mürşidi Hâce Yûsuf el-Hemedânî'nin vermiş olduğu talimat üzerine irşat makamını Abdulhâlık Gucdevanî'ye devrederek Türkistan'da İslâmiyeti yaymak maksadıyla Yesi'ye geri döner.

Ahmed Yesevî, Divan-ı Hikmet adıyla yüzyıllar sonra derlenecek olan Hikmetleri aracılığıyla Türklere İslam'ı kolaylaştırarak benimsetmiştir. Bunun için İslam inancını, Türk gelenek, inanç ve yaşam tarzı ile uygun biçimde sentezleme yolunu seçmiştir. Ahmed Yesevî, Yesevîlik tarikatını kurucusu olarak kabul edilir. İslâm'ı yeni kabul etmiş Türk topluluklarına dinin irfan yönünü tanıtmıştır.

Türkistan Türkleri'nin İslam'ı kitleler halinde kabul etmeye başladığı 10. yüzyıl, Türk dünyası için tarihi bir dönüm noktası olmuştur. Ahmed Yesevî, bir yandan tasavvuf esaslarını, tarikat adap ve erkânını öğretmeye çalışırken bir yandan da İslâmiyet'i Türklere sevdirmeyi, Kur'an ve Ehl-i Beyt sevgisini yaymayı kendine görev edinmiştir. Bu eğitmenlik vasıflarından ötürü hikmetleri lirizmden uzak ve sanat endişesi taşımadan söylenmiş şiirler olarak kabul edilmektedir.
Yesevî, Arapça ve Farsçayı çok iyi bilmesine rağmen eserlerini anadili olan Türkçede vermiştir. Edebiyatçı Yahya Kemal Beyatlı'nın Ahmed Yesevî hakkındaki yorumu şöyledir.

Şu Ahmet Yesevi kim? Bir araştırın göreceksiniz. Bizim milliyetimizi asıl O'nda bulacaksınız.
İslam'ın kabulü ile Türk illeri kitleler halinde tercih yaparken bir yanda da tasavvuf kültürü oluşuyordu. Oluşum aşamasında batıdaki Türklerin de etkilenmemesi imkânsız değildi. Herbert Adams Gibbons'ın tezine göre, Yunus Emre ile Ahmet Yesevî'nin benzerlik gösteriyor olmasına karşın, yapılan araştırmalarda Yunus Emre'nin Ahmed Yesevî'nin devamı olduğu ifade edilmiştir.

Türbesi, Kazakistan'ın güneyindeki Türkistan kentinde 1389 ile 1405 yılları arasında Timur tarafından yapıldı. 2002 yılında UNESCO tarafından dünya tarih eseri olarak kabul gördü. Ahmed Yesevî'nin türbesi Türkiye Cumhuriyeti tarafından TİKA marifetiyle yeniden tamir edilmiştir.

Divan-ı Hikmet şiirleri, Türk tasavvuf edebiyatının çok önemli ve bilinen en eski örneklerini içeren kitaptır.
Akaid, İslam'ın esaslarının yer aldığı temel eseridir.
Fakr-Nâme öğrencileri tarafından yazılmış ve kendine mal edilmiştir.

Ahmed Yesevî'nin müridleri ve takipçileri ölümünden önce ve ölümünün sonrasında, 12. yüzyılın ortalarından itibaren diğer bölgeler gibi Anadolu'ya da gelerek görüşlerini yaymaya devam ettiler.
Zakiroğulları ve Beyderoğulları'nın, bunların en büyük temsilcileri oldukları bilinir. Türkmenistan'da hâlen 70 bin civarında bulunan Zakiroğulları'nın Türkiye'de de temsilcileri bulunmaktadır. Diğer önemli halifeleri arasında Baba Mansur Ata, Abdülmelik Ata, Süleyman Hakim Ata, Tac Hoca ve Zengi Ata sayılabilir.
Yesevi, kendi Anadolu'ya gelmemişse de oğullarını ve öğrencilerini  Anadolu'ya irşat hizmetleri vermek üzere görevlendirildiği bilinir. Kırıkkale Keskin Berek Dağı eteklerinde Ahmet Yesevi'nin oğlu olduğu belirtilen Haydar Sultan'ın çilehanesi ve ona atfedilen bir kuyu bulunmaktadır. Bu türbe ve  kuyuyu, akıl hastaları ve çocuğu olmayanlar ziyaret ederler.

Evliyâ Çelebi'nin Seyahatname'sinde tespit ettiği Yesevî-Bektâşî dervişlerinden bazıları şöyledir: Rumeli'de Sarı Saltuk, Deliorman'da Demirci Baba, Niyazabad'da Avşar Baba, Merzifon'da Pir Mehmet Dede, Bulgaristan Varna-Batova'da Akyazılı, Bursa'da Geyikli Baba, Abdal Musa, İstanbul Unkapanı'nda Horos Dede, Yozgat'ta Emir Çin Osman, Tokat'ta Gaj-Gaj Dede, Zile'de Şeyh Nusret, Nevşehir'de Hacı Bektaş-ı Veli, Amasya'da Baba İlyas.
İslâm şeriatına ve peygamberin sünnetine titizlikle bağlı olduğu bilinen Ahmed-i Yesevî'nin şeriat ile tarikâtı kolaylıkla bağdaştırabilme yeteneği, Yesevîlik tarikâtının Türk toplulukları arasında hızla yayılıp yerleşmesinin ve daha sonra ortaya çıkan Vefa’îyye, Bâbâ’îyye, Haydâr’îyye ve Bektâşî Tarikâtı gibi kökende Alevî unsurlardan oluşan tarikât ve topluluklar üzerine şiddetli tesirlerinin olduğu kabul edilecek olursa, yukarıda zikredilen şahsiyetlerin doğrudan Yesevîlik mensupları olduklarını söylemek pek mümkün gözükmemektedir. Ancak, bu dervişlerin dolaylı olarak Hâce Ahmed-i Yesevî'den etkilenmiş oldukları da yadsınamaz.

2021 yılında TRT 1'de yayınlanan ve Ahmet Yesevî döneminin anlatıldığı Mavera adlı Türk dizisinde kendinisi Korel Cezayirli canlandırmıştır.

Ahmet Yesevi Üniversitesi (Türkiye ve Kazakistan'ın ortaklaşa kurdukları üniversite)
Koçkar Ata

Ahmet Bican Ercilasun (d. 8 Şubat 1943, İzmir), Türk dil bilimci, Türkolog ve yazardır.

8 Şubat 1943 tarihinde İzmir'de dünyaya gelmiştir. Babası Kıbrıslı Mehmet Bey, annesi Kastamonulu Cemile Hanımdır. 1946 yılında Kıbrıs'ın Gazimağusa şehrindeki Büyükkonuk Köyü'nde başladığı ilkokul hayatına İzmir Topaltı İlkokulu'nda devam etmiştir.
1955-1962 yılları arasında ortaokul ve lise eğitimini İzmir İmam-Hatip Lisesi'nde tamamlamış ve ardından 1963 yılında fark imtihanını verdiği Edremit Lisesi'nden de mezun olmuştur. 1963'te İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümüne kaydoldu. Kayıt yaptırdığı Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde Ahmet Caferoğlu, Reşid Rahmeti Arat, Ali Nihat Tarlan, Mehmet Kaplan, Faruk Kadri Timurtaş, Muharrem Ergin, Ömer Faruk Akün gibi Türkoloji hocalarından ders almıştır. Tarih bölümünde Zeki Velidi Togan ve İbrahim Kafesoğlu'nun da derslerini takip etmiş ve 1967 yılında Umumî Türk Tarihi sertifikasını da alarak mezun olmuştur.
Ercilasun, çalışma hayatına üniversite öğrencisiyken aynı üniversitenin Türk İktisat Tarihi Enstitüsünde Ömer Lütfi Barkan'ın yanında uzman olarak başlamıştır (1965-67). Aynı yıl Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesine asistan olarak girdi. Hocası Prof. Dr. Selâhattin Olcay'ın yönlendirmesiyle Kars ili ağızlarını tespit etmek için derlemeler yapmış (1969) ve “Kars İli Ağızları -Ses Bilgisi-” başlıklı teziyle doktora eğitimini tamamlayıp doktor ünvanını almıştır. (1971). 1971 yılında Hacettepe Üniversitesi Sosyal ve İdari Bilimler Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde öğretim görevlisi olan Ercilasun, Haziran 1976 ile Ağustos 1977 tarihleri arasında Amerika Birleşik Devletleri'nin Seattle şehrinde University of Washington'da misafir araştırmacı olarak bulundu.
1979 yılında “Kutadgu Bilig’de Fiil” başlıklı teziyle doçent unvanını almıştır. Ercilasun, 1983-1985 yılları arasında Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Eğitimi Bölümü Başkanlığı yapmıştır.1986'da Gazi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesine profesör olarak tayin edildi ve bu fakültede Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü kurdu. Daha sonra 1986-1991 yılları arasında Gazi Üniversitesi Basın-Yayın Yüksek Okulunda müdürlük yapmıştır. 1991 yılında Kültür Bakanı Namık Kemal Zeybek'in isteği üzerine hazırlanacak olan Karşılaştırmalı Türk Lehçeleri Sözlüğü'nü hazırlayan heyetin başkanı olmuş ve müdürlük görevinden ayrılmıştır.
1992 yılında Gazi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi'nde Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları Bölümü'nü de kuran Ercilasun bu bölümün başkanlığına getirilmiş ve ertesi yıl Yüksek Öğretim Kurulunda Türk Dünyası Müşavirliği görevinde bulunmuştur. Ercilasun, 1993 yılında vekâleten atandığı Türk Dil Kurumu Başkanlığına 1994'te asaleten atanmış; 2000 yılında kendi isteği ile bu görevinden ayrılmıştır.
2001 yılında Türkiye-Kırgızistan Manas Üniversitesinde misafir profesör olarak çalışan Ercilasun, burada Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü başkanlığı ve Edebiyat Fakültesi dekan vekilliğini de yürütmüştür. 15 Aralık 2002 tarihinde Aydınlık Türkiye Partisi Genel Başkanı seçilmiştir. 2004 yerel seçimlerinden sonra bu görevi bırakarak aktif siyasetten çekildi. Ercilasun, 2002-2004 yılları arasında Gazi Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümüne dönmüştür. 2004-2005 ders yılında KKTC Girne Amerikan Üniversitesi'nde bir yıl süreyle çalışmıştır.
2008 yılında Ziyat Akkoyunlu ile yirmi yıl önce başladıkları Dîvânu Lugâti't-Türk tercümesine yeniden dönerek çalışmalarını 2011 yılında tamamlamışlardır. Hacettepe Üniversitesinde Yeni Türk Edebiyatı profesörü olarak görev yapan Bilge Ercilasun'la evlidir, iki çocuğu vardır. 2010 yılında Gazi Üniversitesinden emekli olan Ercilasun, uzun zamandan beri devam eden “Perşembe Seminerleri”ni ve lisansüstü derslerini devam ettirmektedir.
Türk Diline ait önemli çalışmalara imza atmakla birlikte, bu alanda Gazi Üniversitesine iki bölüm kazandırmış olan Ahmet Bican Ercilasun kurduğu bölümlerde değerli Türkologların yetişmesine vesile olmuştur. Türk Dilinin özellikle Eski Türkçe dönemi üzerinde uzmandır. Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun'un Türk dili, edebiyatı, Çağdaş Türk Lehçe ve şiveleri konusunda pek çok eseri ve makalesi bulunmaktadır. 2016 yılında "Türk Kağanlığı ve Türk Bengü Taşları" isimli çalışması ile araştırma dalında Edebiyat Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği (ESKADER) tarafından ödüle layık görülmüştür. 2013 yılında doğumunun 70. yılına özel olarak Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü tarafından "Bengü Beläk Ahmet Bican Ercilasun Armağanı" adlı bir kitap yayımlanmıştır. 2023 yılında doğumunun 80. yılına özel olarak Türk Dil Kurumu tarafından bir armağan kitabı yayımlanmıştır. Yine aynı yıl Ercilasun'a “Türk dünyası ve Türklükbilimi alanında yaptığı çalışmalar, yetiştirdiği öğrenciler ve eserleriyle bilim âlemine katkılarından dolayı” Kazakistan Uluslararası Türkoloji Merkezi ve Uluslararası Kazak Dili Akademisi tarafından ödül verilmiştir. 2024 yılında Buğra Yayınevi tarafından "Ses Bayrağımız Türkçenin Sancaktarı Ahmet Bican Ercilasun Kitabı" yayımlanmıştır. 3 Mayıs 2024 tarihinde Ahde Vefa Turan Birliği Derneği tarafından Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun'a Saygı Gecesi gerçekleştirilmiştir.
Çeşitli gazete ve dergilerde yayınlanan mülâkatları ve konuşmaları da bulunmaktadır. Bunların dışında Orta Doğu, Tercüman, Yeni Sözcü, Yeni Düşünce, Türk Eli, Ayyıldız gibi gazetelerde 70'li yıllardan günümüze kadar belirli aralıklarla devam eden yazıları bulunmaktadır. Ercilasun 2008 yılında Yeniçağ gazetesinde haftalık yazılar yazmaya başlamıştır ve burada yazmaya hâlen devam etmektedir. 2011 yılından beri Millî Düşünce Merkezi isimli sitede köşe yazarlığı yapmaktadır. Akademik yazıları dışında üç romanı, çok sayıda hikâye ve şiiri bulunmaktadır. “Altaylar” adlı on iki bölümlük televizyon dizisinin danışmanlık ve metin yazarlığını yapmıştır. Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Türk Ocağı, Aydınlar Ocağı ve Azerbaycan Kültür Derneği üyesidir. Türk Cumhuriyetleri'ni, ata dede Türk yurtlarını araştırma, inceleme, belgeleme ve görüntüleme amacıyla defalarca dolaşan Ercilasun, İngilizce ve Türk lehçelerinin birçoğunu bilmektedir.

Gülnar, Ötüken Yayınları, İstanbul, 1998, 158 s.
2BA Beden Beyin Akımı, Akçağ Yayınları, 2006, 204 s.
Türk'ün Kayıp Kitabı-Ulu Han Ata, Akçağ Yayınları, Ankara, 2016, 263 s.
Bozkır Hikayeleri, Bilge Kültür Sanat, 2025, 112 s.
Çağrı Candar: Altın Taç, Akçağ Yayınları, 2025, 70 s.

Atsız: Türkçülüğün Mistik Önderi, Panama Yayınları, 2018, 768 s.

Moğolistan ve Çin Günlüğü, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara, 1991, 144 s.

Meseleler Defteri - Bir Bilim Adamının Zihin Yolculuğu -, Ötüken Neşriyat, 2025, 312 s.

Uygur Halk Masalları (Sekur Turan'la birlikte Türkiye Türkçesine aktarılmıştır.), Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1989.

Arpaçay Köylerinden Derlemeler, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 1976 (Prof. Dr. Selâhattin Olcay ve Dr. Ensar Aslan'la birlikte), 398 s.
Bugünkü Türk Alfabeleri, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1977, 1. Cilt: 8+249 s., 2. Cilt: 8+266 s.
Kars İli Ağızları - Ses Bilgisi, Gazi Üniversitesi Yayınları, Ankara, 1983, VIII+386 s.
Kutadgu Bilig Grameri: Fiil, Gazi Üniversitesi Yayınları, Ankara, 1984, XII+196 s.
Dilde Birlik, Conk Yayınları, İstanbul, 1984, 160 s., ilâveli ikinci baskı, Ecdâd Yayınları, Ankara 1993, 262 s.
Örneklerle Bugünkü Türk Alfabeleri, Kültür Bakanlığı Yayınları, 2. baskı; Ankara 1989; 3. baskı: Ankara 1990; 4. baskı: Ankara 1993; 5. baskı: Ankara 1996, 6. baskı: Ankara 2024, XVII+301 s.
Türk Dili ve Kompozisyon Bilgileri (ortak), YÖK Yayınları, Ankara, 1990, X+364 s.
Karşılaştırmalı Türk Lehçeleri Sözlüğü (ortak), Kültür Bakanlığı Yayınları, 1. Cilt: Kılavuz Kitap, Ankara, 1991, XIV+1183 s.; 2. Cilt: Dizin, Ankara, 1992, 502 s.
Türk Dünyası Üzerine İncelemeler, Akçağ Yayınları, Ankara, 1993; 311 s., ilaveli ikinci baskı, Anka
Türk Dili I-II-III-IV (Leylâ Karahan ile birlikte), Deniz Yayınevi, İstanbul, 1994-1996
Türk Dili Tarihi / Başlangıçtan Yirminci Yüzyıla, Akçağ Yayınları, Ankara, 2004; 488 s.
Karşılaştırmalı Türk Lehçeleri Grameri-I: Fiil - Basit Çekim (Editör), Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 2006, 802 s.
Türk Lehçeleri Grameri (editör), Akçağ Yayınları, Ankara, 2007, 1.340 s.
Tanzimat Edebiyatı (Tanzimat Gramerlerine Göre Tanzimat Döneminin Dili bölümü), Akçağ Yayınları, Ankara, 2011, 701 s.
Kâşgarlı Mahmud - Dîvânu Lugâti't-Türk: Giriş-Metin-Çeviri-Notlar-Dizin (Ziyat Akkoyunlu ile birlikte), Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara 2014, 995 s.
Türk Kağanlığı ve Türk Bengü Taşları, Dergâh Yayınları, İstanbul, 2016, 758 s.
Bahaeddin Yediyıldız Armağanı (editör), Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Ankara, 2018, 380 s.
Mitolojinin Elçisi Kama Abdulla Armağanı (editör), Türk Edebiyatı Vakfı, Ankara, 2020, 592 s.
Divanu Lugati't-Türk'teki Şiirler ve Atasözleri, Bilge Kültür Sanat, Ankara, 2020, 224 s.
Bengü İl Tuta Olurtaçı Sen: Köl Tigin-Bilge Kağan-Tonyukuk Anıtları, Dergâh Yayınları, Ankara, 2021, 269 s.
Türk Dilinde Çekirdek Ekler, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 2022, 95 s.
Kaynaklarda Türk ve Türkçe, Bilge Kültür Sanat, Ankara, 2022, 160 s.
Kara Kam Türk Bitig (Türk Destanı), Ötüken Neşriyat, Ankara, 2022, 332 s.
Nehir Destan Oğuzname (Oguz Bitig), Dergah Yayınları, Ankara, 2022, 696 s.
Türk Dili Temel Kitabı: Herkes İçin Türk Dili, Bilge Kültür Sanat, Ankara, 2023, 176 s.
Köklere Doğru (Türk Dilinin Dokuz Bin Yıllık Macerası), Ötüken Neşriyat, Ankara, 2023, 278 s.
Kaşgarlı Mahmut ve Divanu Lugati't Türk, Bilge Kültür Sanat, 2025, 120 s.
Herkes İçin Çağdaş Türk Lehçeleri Türk Açar (Türk Lehçeleri Açarı) (editör), Akçağ Yayınları, 2025, 1042 s.
Atsız Yazıları, Bilge Kültür Sanat, 2026, 248 s.

Batı Türkçesi'nin Doğuşu
Tarihten Geleceğe Türk Dili
Yirmi Birinci Yüzyıla Girerken Milli Kimlik Oluşturmada Dilin Önemi
Türk Dil Kurumu ve Dil Konusunda Tartışmalar
Dede Korkut Mirası
Resimlerle Uyarı
Tarihi Akışı İçinde ve Cumhuriyet Döneminde Türk Dili
Atatürk ve Dil
Kazakçanın Lâtin Alfabes

Ahıska Türkleri (Gürcüce: მაჰმადიანი მესხები veya 
მუსლიმი მესხები - "Müslüman Meshiler"), Gürcistan'ın güneybatı ucunda, merkezi Ahıska (Ahaltsihe) olan Mesheti bölgesinde yaşayan Müslüman nüfusa 20. yüzyılın ikinci yarısında verilen addır. Bölgenin adından dolayı Meshet Türkleri ya da Mesket Türkleri ve Türkçede bölgenin adının Misketya biçiminde yanlış yazılmasından dolayı Misket Türkleri olarak da adlandırılmaktadır. Bu farklı adlandırmalar "Ahıska Türk'ü" teriminin yeni olmasından ve tarihsel kaynaklarda yer almamasından kaynaklanmaktadır.
II. Dünya Savaşı sırasında, 15 Kasım 1944 tarihinde Ahıska bölgesindeki Müslüman nüfus Orta Asya'ya, özellikle Kazakistan ve Özbekistan'a sürülmüştür. Sovyetolog Alexandre Bennigsen ve Marie Broxup'a göre, sürülen Ahıska Türklerinin sayısı 100.000 ile 200.000 arasında tahmin edilmekte olup, sürgün sırasındaki olumsuz koşullar nedeniyle yaklaşık 50.000 kişi hayatını kaybetmiştir. Yazarlar, diğer sürülen halkların aksine Ahıska Türklerinin Almanlarla iş birliği yapmakla suçlanmadığını, sürgünün görünürde bir sebep belirtilmeksizin gerçekleştirildiğini ifade etmektedir. Bennigsen ve Broxup bu durumu, Stalin'in 1944 sonlarında Türkiye'ye yönelik bir baskı kampanyasına hazırlanması ve Kars, Ardahan, Artvin üzerindeki toprak talepleri bağlamında, sınır güvenliğini sağlamak amacıyla bölgeyi "Sovyet niyetlerine düşman olması muhtemel" nüfustan temizleme stratejisi olarak yorumlamaktadır.

“Ahıska Türk'ü”, 1960'larda ihdas edilmiş göreceli bir terimdir. Bu terimi M. Fahrettin Kırzıoğlu geliştirmiş, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Türkiye’nin kuzeydoğu illerinin nüfusunun “Ahıska Türk'ü” yerleşmesi olduğu ileri sürmüştür. Bir çalışmada da "Ahıska Türkü" teriminin 1980'lerden itibaren yaygın olarak kullanılmaya başladığı belirtilmiştir. Nitekim eski kaynaklarda “Ahıska Türkü” tabirine rastlanmamaktadır. Örneğin kapsamlı bir ansiklopedik çalışma olan Kamusü’l-Âlâm’da bir şehir olarak Ahısha (sonradan Ahıska) adı geçmekle birlikte "Ahıska Türkleri" adı altında bir madde yer almamaktadır.
Ruslar, Osmanlı-Rus savaşlarında (1828-1829 ve 1877-1878) tarihsel Mesheti bölgesini ele geçirdikten sonra, bu bölgenin nüfusunun tespiti sırasında Türkçe konuşan halkı “Türk”, “Karapapak” ve “Türkmen” olarak kaydetmiş ancak “Ahıska Türk'ü” gibi bir kategori kullanmamıştır. 1828-1829 savaşının ardından Edirne Antlaşması uyarınca Samtshe-Cavaheti bölgesinden gerçekleşen Müslüman göçü, "Gürcü göçü" olarak adlandırılmıştır. Muvahhid Zeki'nin Artvin üzerine kapsamlı bir çalışması olan ve 1927'de yayımlanan Artvin Vilayeti Hakkında Malumat-ı Umumiye adlı eserde de "Ahıska Türk'ü" adına rastlanmamaktadır. Oysa bu çalışmada yöre halkı; “Nüfus”, “Lisan”, “Halk Şarkıları ve Oyunları” gibi başlıklar altında demografik ve etnografik açıdan incelenmiştir.
“Ahıska Türk'ü”, terimi tarihçi ve yazar Mehmet Fahrettin Kırzıoğlu tarafından türetilmiştir.
Kırzıoğlu'nun 1970'te yayımlanmış ve bu terimi ileri sürdüğü ilk yazılarından birinde, Ahıska adının 482 yılına ait bir kaynakta “Ak-Eska” olarak geçtiğini ileri sürmüştür. Ancak 482 yılına ait olduğunu ileri sürdüğü ama adını vermediği kaynağın varlığı şüphelidir. Nitekim bu yer adı esasen, “yeni kale” anlamındaki Gürcüce Ahal-tsihe'den (ახალციხე) gelir.
Sevan Nişanyan, Ahıska Türkü adı verilen topluluğun Türkiye'deki ana yerleşim alanının Ardahan'ın Posof ilçesi olduğunu aktarırken buralardaki köy ve mezraların kadim zamanlardan beri Gürcüce adlar taşıdığını belirtir. Nişanyan'ın aktardığı "Ahıskalı" kişi adları ise cumhuriyet dönemi nüfus müdürlüğü kayıtlarından alınmış olup Poshov (Posof) livasının en eski kayıtlarını içeren 1595 tarihli Defter-i Mufassal-i Vilayet-i Gürcistan adlı Osmanlı mufassal defterindeki kişi adlarından tamamen farklıdır. Söz konusu mufassal defterde vergi yükümlüsü olarak kaydedilmiş erkek adlarının büyük çoğunluğu Gürcü kişi adları, çok azı da Fars ve Ermeni kişi adlarından oluşmaktadır.
Gürcistan'daki Ahaltsihe kentinin Türkçedeki adından geliştirilen "Ahıska" (Osmanlı döneminde Ahısha) terimi, “Ahıska Türk'ü” bağlamında muğlak bir kullanıma sahiptir. Bazen sadece Ahıska kenti ve çevresi, bazen tarihsel Mesheti bölgesi, bazen Mesheti bölgesini de aşan daha geniş bir coğrafyayı tanımlamak için kullanıldığı görülmektedir. Bundan dolayı "Ahıska Türk'ü" yerine "Mesket Türk'ü" hatta "Misket Türk'ü" bile denmektedir.
Kaynaklara dayalı bu tespitler, "Ahıska Türk'ü" teriminin geç tarihte yapay olarak türetildiğini, tarihsel dayanağı olmadığını; günümüzde tarihsel olmaktan çok, siyasal nedenlerle kullanıldığını göstermektedir. Nitekim bu terim en yaygın biçimde 1944 yılında Sovyet yönetimi tarafından Gürcistan'ın Mesheti bölgesinden sürgün edilmiş olan Müslümanları tanımlamak için kullanılmaktadır.
Ahıska Türkü olarak adlandırılan nüfus arasında bir diğer öz tanımlama ise "Yerli"dir. Bu terimi, kendilerini Terekemeler, Tatarlar ve Kürtler gibi göçmen nüfustan ayırmak için kullandıkları düşünülür. Öte yandan "Yerli" ifadesiyle, bölgenin otokton halkı olan Gürcülerin kastedildiği, bu nüfusun 17-18. yüzyıllarda Müslümanlaşarak "Kartveli" (Gürcü) adını terk ettiği ifade edilir. Nitekim kendini "Yerli" olarak tanımlayan bu halk, "Ahıska Türkü" teriminin icadından önce, "Dil Bilmez Gürcü" olarak adlandırılmaktaydı.
Kendisini yerli olarak adlandıran halk yani bugünkü ismiyle "Ahıska Türkleri", bölgede yaşayan Terekemeler tarafından Çinçavat kelimesiyle adlandırılmaktaydı. Katip Çelebi, Çinçavatların Gürcü taifesinden Hristiyan bir toplum olduğunu kaydeder. Kendilerini yerlilerden farklı bir toplum olarak gören Terekemeler; Çinçavat dışında yerliler için Bezbaş, Gagavan, Cavak Köpoğlu, Çatıkuyruk ve Sırtısarı isimlerini de kullanmaktaydı. Egzonim olan bu terimlerin aşağılama içerdiği düşünülür. Nitekim Çinçavat Ermeniceden ödünç bir kelime olup esasen imansız anlamına gelmektedir.

Ahıska Türkleri olduğu belirtilen bazı kişilere ait test edilen DNA örnekleri arasında en yaygın Y kromozom haplogrubu J olurken ikinci sırada Y kromozom haplogrubu G yer almaktadır. Bu yönüyle sonuçlar Kafkasya'nın yerli etnik gruplarına benzer.

Ahıskalıların kökeni hâlen keşfedilmemiş olup oldukça da ihtilaflıdır. İki ana tez üzerinde durulmaktadır:

Türk tezi: Meshetilerin (Ahıskalılar) kimisi Gürcü asıllı olup etnik Türk'türler.
Gürcü tezi: Epeyden beri Gürcü târihinde istişare edilen bir konu olan Türkçenin Kars ağzını konuşan Hanefi Sünni Mesheti Türklerinin kökeni Osmanlı idaresinde kalmış olan Samtshe-Cavaheti bölgesinde oturan Gürcülerden gelmekte olup 16. asırda İslam'a girmesi ile başlamış, 1829'a kadar sürmüştür. Diğer yandan, Anatoly Khazanov meselenin bu kadar basit olamayacağını ileri sürmüştür.
Çoğu Ahıska Türk'ü, kendisini Osmanlı göçmenlerinden gelmiş olarak tanımlamaktadır. Gürcü yanlısı tarih yazımı, Kars lehçesi konuşan ve islamiyetin Hanefi mezhebine mensup Ahıska Türklerinin 16. yüzyıl ve 1829 tarihleri arasında, tarihsel Mesketi bölgesi Samtshe-Cavaheti, Osmanlı egemenliği altındayken İslamiyet'e geçmiş Türkleşmiş Meshiler (Gürcülerin etnografik bir alt grubu) olduğunu ileri sürmektedir. Ancak Rus Antropolog ve Tarihçi Profesör Anatoly Michailovich, Gürcü anlatıya karşı çıkarak şunları söylemiştir: Bu Gürcü yanlısı görüş taraftarlarının, grubun etnik tarihini aşırı basitleştirmiş olması olasıdır. Özellikle de başka bir Müslüman Gürcü grupla Müslümanlığa geçmiş olmalarına rağmen yalnızca Gürcü dilini değil, bir ölçüde Gürcü geleneksel kültürünü ve kendi kimliklerini de korumayı sürdüren Acarlarla karşılaştırıldığında.Fakat Michailovich, bu karşılaştırmayı yaparken Acara ve Mesheti bölgelerinin Türk hakimiyetine bulunma sürelerini göz ardı eder. Nişanyan, Acaralıların Gürcüceyi korumasına rağmen Ahıskalıların Gürcü dilini kaybetmesini şu şekilde açıklar:Batum şehri ile Acara özerk bölgesi (ve Artvin’in Borçka-Hopa tarafı ile Şavşat’ın Meydancık vadisi) halkı Müslüman Gürcü, Acara lehçesi konuşurlar, 1810’lara dek asıl Gürcistan’a tabi olmuşlar, doğrudan veya dolaylı Hıristiyan egemenliği altında yaşamışlar. Ahıska (ve Şavşat-Yusufeli, Posof) halkı ise 450 yıldan beri İslam egemenliğinde yaşamış. Belki diğer Osmanlı İslam unsurlarıyla iç içe geçmiş, uzun süreden beri Türkçe konuşurlar.Antropolog Kathryn Tomlinson, Ahıska Türklerinin 1944 sürgünü ile ilgili Sovyet belgelerinde, topluluğun sadece "Türk" olarak anıldığını ve "Mesket Türkleri" teriminin Özbekistan'dan ikinci sürgünlerinden sonra icat edildiğini belirtmiştir. Ronald Wixman'a göre "Mesket" terimi ancak 1950'lerin sonlarında kullanılmaya başlanmıştır. Gerçekten de Mesket Türklerinin çoğunluğu kendilerini kısaca "Türk" olarak ya da bölgeye atıfta bulunarak "Ahıska Türkleri" olarak adlandırmaktadır.

Amasya Antlaşması (1555) ile birlikte Samtshe Prensliği (Mesheti) ikiye bölündü: Doğu kısmı Safeviler'in, batı tarafı ise Osmanlı'nın topraklarında kalmıştır. 1578'de Osmanlılar, Gürcistan'daki Safevi topraklarına saldırarak 1578-1590 Osmanlı-Safevi Savaşı'nı başlatmış ve 1582'de Osmanlılar, Mesheti'nin doğu (Safevi) kısmına sahip olmuştur. 17. yüzyılın başlarında Safeviler, Mesheti'nin doğu kısmının kontrolünü yeniden ele geçirmiştir. Ancak Kasr-ı Şirin Antlaşması ile tüm Mesheti Osmanlı egemenliği altına girmiş ve İran'ın bölgeyi geri alma girişimlerine son verilmiştir.

15 Kasım 1944'te, o zamanki SSCB Genel Sekreteri Joseph Stalin, 115.000'den fazla Ahıska Türk'ünün evlerinden gizlice çıkarılarak vagonlara konulup anavatanlarından sınır dışı edilmesini emretmiştir. 30.000 ile 50.000 arasında sürgün edilen kişi açlık, susuzluk, soğuk, sürgünün doğrudan bir sonucu olarak sınır dışı edilmek ve yaşanan yoksunluktan dolayı ölmüştür. Sovyet muhafızları, Ahıska Türklerini çoğu zaman yiyecek, su veya barınak olmadan geniş bir bölgedeki demir yolu kenarlarına atmıştır.
1989 Sovyet nüfus sayımına göre Özbekistan'da 106.000 Ahıska Türk'ü, Kazakistan'da 50.000 ve Kırgızistan'da 21.000 Ahıska Türk'ü yaşamaktaydı. II.Dünya Savaşı sırasında sınır dışı edilen diğer milletlerin aksine 1968 yılına kadar 

Akabi Hikâyesi (Ermeni harfli Türkçe: Ագապի Հիքեայէսի, Akabi Hikyayesi) Osmanlı Ermenisi Vartan Paşa tarafından yazılmış, 1851 yılında yayımlanmış ve bazı kaynaklarca "ilk Türkçe roman" olarak kabul edilen eserdir. Ermeni harfleriyle, ancak Türk dilinde yazılmış eser Türk romancılığının ilk temel taşlarındandır ve konu ve kapsamı nedeniyle ilk Ermeni romanıdır[kime göre?] (ilk Ermenice roman 1858'de yayınlanmıştır). Bir diğer açıdan da, Helmuth von Moltke'nin "dil, kültür ve geleneklerine bakıldığında, Hristiyan Türkler olarak tanımlanmaları daha doğru olur" şeklinde tarif ettiği 19. yüzyıl ortası Osmanlı Ermeni toplumu ve bu toplumun İstanbul ortamındaki sorunlarına belge oluşturmaktadır.

İlk olarak 1851 yılında İstanbul'da Mühendisoğlu matbaasında basılan Akabi Hikâyesi'nin açıklamalı bir transkripsiyonu ünlü Avusturyalı Türkolog Andreas Tietze tarafından 1991 yılında yeniden yayınlanmıştır. Tietze'nin "Türkiye'de yazılmış ve basılmış hakiki ilk modern roman" olarak nitelendirdiği Akabi Hikâyesi, Hacettepe Üniversitesi öğretim üyesi Dr. Gonca Gökalp'e göre, 18. yüzyıl sonlarından başlayarak Divan edebiyatı ve Halk edebiyatından farklılaşan ve romana yaklaşan yazılı anlatı anlayışının ilk beş örneğinden biridir. Bu anlamda, Şemsettin Sami'nin 1872 tarihli "Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat" romanı, çoğu kaynaklarda Türk edebiyatında Batılı anlamda romanın başlangıcı kabul edilir. Keza Sevan Nişanyan'a göre Vartan Paşa, bu eserde 'pantolon' kelimesini ilk kez kullanıp günümüz Türkçesine kazandıran kişidir. 

Akabi Hikâyesi, mezhepler arasındaki düşmanlığın kurbanı olan Akabi ile Hagop'un aşkını anlatır. Annesi Anna Dudu ve babası Bogos'un kaderini neredeyse aynen paylaşan Akabi, acımasız bir adam olan amcası tarafından büyütülmüş ve annesini sadece ölüm döşeğindeyken tanımış bir genç kızdır. Son derece kapalı bir yaşam süren Akabi, Osmanlı Ortodoks (Gregoryen) Ermenilerindendir. Bir gezinti sırasında tanıştığı Hagop ise Osmanlı Katolik Ermeni cemaatine mensuptur. Mezhep ayrılığını umursamayan gençler birbirlerine âşık olduktan sonra kısa bir mutluluk dönemi yaşarlar. Fakat farklı mezheplerden bu iki gencin birbirlerine olan aşkı ve bağlılığı, aileleri tarafından çok olumsuz karşılanır. Akabi, amcası tarafından tehdit edilir. Hagop'un babası ise romanın ikinci düzey kahramanlarından rahip Fasidyan'ın kışkırtmalarıyla oğluna Akabi'nin bir başkasıyla evlendiği yalanını söyler ve ona sözde Akabi'den gelen bir mektubu verir. Hagop'un dünyası yıkılır ve hastalanır. Hagop'un hasta yattığından habersiz olan Akabi ise, art arda yazdığı mektupların hiçbirine cevap alamayınca giderek ümitsizliğe düşer. Oysa mektupları Hagop'un eline geçmediği gibi, Hagop zaten ateşler içinde yattığından mektup yazabilecek durumda değildir. Kaderleri üzerinde oynanan kötü oyunlardan tamamen habersiz olan iki genç, artık hızla felakete doğru sürüklenmektedir. Akabi intihar etmeye karar verir. Hagop, babasının ve Fasidyan'ın hilesini öğrendiğinde ve Akabi'nin son mektubunu tesadüfen ele geçirdiğinde, sevgilisini intihardan kurtarmak için çok az vakti kalmıştır. Akabi'ye erişmek için insanüstü bir çaba sarf eden Hagop, hâlâ çok hasta olmasına rağmen hemen yola çıkarsa da, gece yarısı bir karakolun önünden geçerken şüpheli bulunarak nezarete konulur. Nihayet serbest bırakıldığında sevgilisinin bulunduğu yere koşar, fakat Akabi oradan ayrılmıştır. Bir uçurumun kenarında duran Akabi, arkasından gelen ayak seslerinin Hagop'a ait olduğunu bilmeksizin, kendisini yakalamak için geldiklerini düşünerek elindeki zehri içer ve kendini denize atar. Hagop, sevgilisini denizden kurtarır, fakat zehrin ölümcül etkisinden kurtaramaz ve Akabi acılar içinde ölür. Sevgilisinin ölümünün ardından Hagop üzüntüsünden tekrar hastalanır ve yirmi gün sonra o da ölür ve roman trajik bir sona erişir.

Hagop tutkulu, fedakâr, hassas bir âşık kimliği ile, bir yandan Divan edebiyatı ve Halk edebiyatı'nın, örneğin Kerem ile Aslı hikâyesinin izlerini taşırken, bir yandan da Fransız şövalyelik geleneğinin "amour courtois" (kibar aşk) anlayışı içinde yeni bir portreyi temsil etmektedir.
Her iki portre açısından da aşk merkezdedir ve belirli kuralları vardır: Sevilen hükmeder, seven acı çeker; âşık, sevgilisine ulaşmak için çok çaba göstermek ve acı çekmek zorundadır. Bu ilişkide Divan şiirindeki aşktan farklı olan yan, aşkın karşılıklılığıdır. Türk halk hikâyelerinin trajik sonuçlananlarında da aşk karşılıklıdır fakat engeller efsanevi boyutlara erişir. Hagop ile Akabi arasındaki aşk günlük hayattan kaynaklanan engellerin gücü yüzünden ümitsizdir.
Kendisi de bir Katolik olduğu halde, mezhep ayrılığından kaynaklanan bu trajik aşk hikâyesinde Vartan Paşa'nın taraf tutmadığı görülmektedir. Anlatımında düz bir çizgiyi benimserken, duygusal grafiği aşama aşama yükseltir. Şemsettin Sami'nin 20 yıl sonra yazılacak Ta'aşşuk-ı Tal'at ve Fitnat romanında dahi baş kişi erkek kahraman Tal'at iken, Vartan Paşa'nın baş kahramanı kadın Akabi'dir. Roman karakterlerinin yaşantıları, davranışları, tavırları çok dikkatli bir şekilde yansıtılır ve doğal halleriyle anlatılır. Kasvetli sahnelerin ardından eğlenceli sahneleri getirerek (örneğin Anna Dudu'nun trajik hikâyesinin arkasından İstanbul'da yazlıktaki gezinti) metnin tek yönlü olmamasını sağlar. Benzer şekilde Hagop-Akabi aşkının giderek hüzünlü bir hal alan havasına karşılık, gülünç, görgüsüz, cahil ve zengin Rupenig'in Fulik'e duyduğu aşk sadeliği içinde anlatılır.
Kullanılan Türkçenin çeşnisi de dikkat çekicidir:
"Akabi, sana tarif idemem ne derece acı duyduk birbirimizden ayrıldığımızde, daha henuz rahatlığe düşece ikan böylece ayrılmamız zuhur itdikde, kendumi telef itmek hiç gözümde olmayacak idi eger seni düşünmemiş olsam idim, zira pek müşkildir bir kimseye sevdiyinden ayrılmak bir daha görebileceyine ümidi olmayarak."

Osmanlı dönemi Türk romanının başlangıcında beş eser - Dr. Gonca Gökalp, Hacettepe Üniversitesi
The Millets and the Ottoman Language (Osmanlı tebası Milletler ve Osmanlıca) - Johann Strauss, Die Welt des Islams, New Ser., Vol. 35, Issue 2 (Nov., 1995), pp. 189–249

Akıcılık, sözcük ve cümlelerin dile takılmadan kolayca okunabilmesi için, anlatılmak istenen düşüncenin rahatlıkla anlaşılır şekilde ifade edilmesidir. Akıcılık, içerikten çok bir üslûp özelliğidir. Âheng-i selâset.
Akıcılık, konuşma dili patolojisinde, hızlı konuşurken seslerin, hecelerin, kelimelerin ve cümlelerin birleştiği akış anlamına gelir; akıcılık bozukluğu kavramı ise, dağınıklık ve kekemelik için kolektif bir terim olarak kullanılmıştır.
Düzyazıda akıcılığın şartları vardır: Bir sansür veya düşünce özgürlüğünü kısıtlayıcı bir yasaya müstenit olarak düşünceler açıkça yazılamazsa, bu, yazıdaki kapalılıktan anlaşılır. Yazıdaki tutuk ifadeler, zor okunurluk, anlamların belirsizliği akıcılığa aykırıdır. Kelimelerin yerli yerine oturması, cümlelerin birbiri ardına gelişindeki nizamın aksamadan sürmesi gerekir. Uzun cümlelerin başı ile sonu arasında uyumsuzluk olmamalıdır. Akıcı üslup kolaycı ve basit anlamına gelmez.

Dil yeterliliği

Akşemseddin (1389, Şam - 16 Şubat 1459, Göynük), asıl adı ile Mehmed Şemseddin, çok yönlü Osmanlı âlimi, tıp insanı ve Şemsîyye-î Bayramîyye isimli Türk Tasavvuf tarikatının kurucusu. Osmanlı Padişahı Fatih Sultan Mehmed'in hocası olarak bilinmektedir.

Şeyh Hamza'nın oğlu olarak, 1389 yılında Şam'da doğmuştur. Şeyh Hamza, ailesiyle beraber Amasya'ya gelen küçük Şemsettin'i yetiştirmiştir. Rivayetlere göre Akşemseddin'in soyu, baba tarafından Ebu Zerr Giffari'ye dayanmaktadır. İlk tahsilini babasından alan Akşemseddin'in 7 yaşında hafız olduğu öne sürülmektedir. Ailesiyle birlikte Çorum Osmancık kazasının Sarpın Kavak köyüne yerleşmiştir. Babasının vefatından sonra Amasya ve Osmancık medreselerinde eğitimini tamamlayan Akşemseddin, Osmancık Medresesine müderris oldu. Akşemseddin ayrıca, tıbba ve eczacılığa merak sararak tıp ilmini öğrendi. Daha önceden Seyyid Abdülkâdir Geylânî, İmam-ı Gazali ve Muhammed Celaleddin-i Rumi gibi örneklerinde görüldüğü gibi, ilim tahsili ile tatmin olmayan Akşemseddin, irfan tahsili için müderrisliği ve medreseyi terk etti. Tasavvufa olan ilgisinden dolayı, Akşemseddin önce İran'ı dolaştı ama umduğunu bulamadığı için yeniden Anadolu'ya dönmek zorunda kaldı. Anadolu'da ise, Akşemseddin'e Ankara'da bulunan Hacı Bayram Veli'yi tavsiye ediyorlar ve şöyle diyorlardı: Kazandığın şu zahiri ilmini mana ilmiyle, bilgini aşk ile, akıl vergisini kalp ve gönül vergisiyle tamamlaman gerek. Bu da yalnız olmaz. Sana bir mürşit lazım. Kalk Ankara'ya git. Orada Hacı Bayram Veli'ye müracaat et. O seni tamamlasın, bütünleşin. Sen bu dünyaya lazım bir insansın.
Ankara'ya giden Akşemseddin, Hacı Bayram Veli'nin öğrencilerinin nefislerini kırmak, fakirlere yardım etmek ve yoksullara ikramda bulunmak için de olsa cer ve yardım kabul etmesi, çarşı pazarda devran yaptırması gibi hallerinden hoşlanmadığı için Ankara'dan ayrıldı ve başka bir mürşid aramak için Halep'e gitti. Halep'te bir gece rüyasında boynuna bir zincirin takılmış olduğunu, zincirin diğer ucu Hacı Bayram Veli'nin elinde ve kendisini Ankara'ya doğru çektiğini gördü. Bunun üzerine yeniden Ankara'ya döndü. Hacı Bayram Veli'nin yanında özel ilgi ve sıkı bir riyâzet ve mücâhadeye alınan Akşemseddin, kendisine gösterilen bu ihtimamı en iyi şekilde değerlendirdi. Kısa süre tasavvufun bütün yollarını ve inceliklerini öğrenen Aksemseddin, bu başarısından dolayı Hacı Bayram Veli'den icâzet aldı ve hilafet tacı giydirildi. Bunun sonrasında Hacı Bayram Veli'den aldığı izinle Ankara'dan ayrıldı ve Beypazarı'na yerleşti. Beypazarı'nda büyük bir şöhret bulan Akşemseddin, kısa bir süre sonra oradan da ayrılır ve İskilip'e yerleşir. İskilip'ten de yine aynı kesrete düşme sebebiyle ayrılır ve Bolu'nun Göynük ilçesine yerleşir. Göynük'te de yine bir değirmen ve mescid inşa ettirip, kendi çocuklarının tahsil ve terbiyesi ile meşgul olmuş, diğer taraftan mevcut eserlerini yazmış ve yedi kere hacca gidebilme imkânı bulmuştur. Akşemseddin'in on iki evladı olduğundan bahsedilmekte ise de mevcut diğer kaynaklarda sadece on çocuğundan söz edilmektedir.

Akşemseddin'in asıl ünü, 2. Murat'ın emir ve isteğiyle II. Mehmed'in hocalığına tayin edilişiyle başlamıştır. Akşemseddin, II. Mehmed'e danışmanlık yapıp İstanbul'un fethine katkıda bulunmuştur. Akşemseddin çocukları, öğrencileri ve müritleriyle birlikte fetih ordusuna katılmışlardır. Akşemseddin İstanbul kuşatmasının en kritik günlerinde II. Mehmed'e bir mektup yazmıştır.
II. Mehmed Akşemseddin ile İstanbul'a girişte şehir halkı tarafından karşılanıyor, şehir halkı Akşemseddin'i II. Mehmed sanıp ona çiçekler uzatılıyor. Akşemseddin ise "Padişah ben değilim" diyerek yanındaki Fatih Sultan Mehmed'i gösteriyordu. II. Mehmed ise "Hünkar benim ama, o benim hocamdır. Çiçekler O'na Layıktır!" sözüyle tebessüm ediyordu. II. Mehmed, İstanbul'un fethinin ardından Ayasofya'da hutbesini tamamladıktan sonra, minberden indi ve Akşemseddin'i imâmete geçirdi. Böylece Akşemseddin, fethin ilk Cuma namazını kıldırmış oldu. Ayrıca Akşemseddin, Fetih'ten sonra II. Mehmed isteği üzerine Ebu Eyyûb el-Ensarî'nin kabrini tespit ettiği rivayet edilir.

Akşemseddin, fetihten sonra, II. Mehmed'in ısrarına rağmen İstanbul'da kalmak istemedi, Göynük'e çekildi ve 16 Şubat 1459 tarihinde 70 yaşında öldü.

Kaynaklarda Akşemseddin'in tıp ilmini kimden ve nasıl öğrendiğine dair net bir bilgi yoktur. Bununla alâkalı İskoç oryantalist Elias John Gibb, History of Ottoman Poetry adlı eserinde, Akşemseddin'in tıp alanındaki ilmini, Hacı Bayram Veli ile beraber olduğu yıllarda elde ettiğini kaydetmekte ve kendisinden âlim ve mübarek bir kimse diye söz etmektedir.
Sadece beden hastalıkların değil, aynı zamandan ruh hastalıklarının da hekimi olan Akşemseddin, ruh hastalıklarını da tedavi ettiği belirtilmektedir.

Risaletü'n-Nûriye
Hall-i Müşkilât
Makamât-ı Evliyâ
Kitabü't Tıb
Maddetü'l-Hayat
Def'ü Metain
Nasihatnamei

Almanya'daki Türkler, Türkiye'den Almanya'ya göçmüş ve yerleşmiş Türklerdir. Almanya'daki Türkler geniş tanımı ile Almanya'da doğan Türkleri de kapsamaktadır.  Gurbetçiler tanımıyla yaşadıkları ülkede kalıcı konuma geçmiş, değişik meslekleri ifa eden ve bazıları yaşadıkları ülkenin yurttaşlığına geçen özellikle yeni nesil Türkleri tam olarak ifade etmemektedir. Geçtiğimiz 40 yıl içerisinde Türkiye'den Almanya'ya üç milyon civarında insan göç etmiştir.
Almanya'daki yabancılar Almanca olarak öncelikle yabancı misafir işçi (Gastarbeiter) olarak adlandırılmışlardır. Alman toplumu, Almanya'ya işçi alımı ile gelen insanları sadece iş için gelen misafirler olarak görmüşlerdir. Bugün küreselleşmenin etkisiyle ve de buna bağlı olarak sosyal anlayışın gelişmesiyle "yabancı vatandaşlar" (Ausländische Mitbürger) olarak adlandırılmaktadırlar.

İlkler Osmanlı Devleti'nin meslek eğitimi için yolladığı ve Alman sanayisinde eğitim gören ve özellikle savunma sanayisinde çalışmış olan Türklerdir.
1960'larda iş gücüne ihtiyaç duyan Almanya, daha önce İtalya, İspanya, Portekiz ve Yunanistan gibi ülkelere kapılarını açmış ve sonunda Türkiye'deki insanlara da göç imkânı tanımıştır. Esas olarak bu göçmenlerin Almanya'daki maddi durumları Türkiye'dekilere göre daha iyi bir konumdaydı. Amaçları çalışıp, para biriktirerek Türkiye'ye kısa bir süre içinde geri dönmek olan bu grubun çok az bir kısmı Türkiye'ye geri dönmüştür. Büyük çoğunluğu ailelerini Türkiye'den getirterek Almanya'da yaşamaya devam etmişlerdir. Ancak Almanya 1973'te göçmenlere kapılarını kapatmıştır. Buna rağmen Türkler, yasa dışı yollardan sığınma amacıyla ülkeye giriş yapmaya devam etmişlerdir. 1980'de Türkiye'ye geri dönmeleri amacıyla yapılan mali yardımlar da bir sonuç getirmemiş, göç sürmüştür. Almanya'daki göç sorununun en büyük sebebi olarak, Almanya'nın ABD ve Avustralya'nın aksine kendisini bir "göç ülkesi" olarak görmemesi ve de uyum için gerekli önlemleri başından almaması gösterilmektedir.
Türkiye'den göç eden göçmenler Almanya'da kendilerini birçok alanda göstermiş, özellikle kültür ve ekonomi alanlarında etkin olmuşlardır. Anayurtlarına olan bağlarını Türkiye'ye yaptıkları yıllık tatillerle koparmamışlardır. Türk basınını ise gerek televizyondan gerekse gazetelerden izlemekte olup, birçoğu, Hristiyan değerlerin hakim olduğu Almanya'da, İslamî değerlere göre yaşamayı sürdürmektedir.

Almanya Türklerinin 1960 ve sonrasında iş bulmak amacıyla gittikleri Almanya'da günümüze dek sayıları katlanarak artmış ve şu anda 3. nesle ulaşmıştır. Almanya Türkleri heterojen bir gruptur. Türk Devleti bütün vatandaşlarını Türk olarak tanımladığı için, bu tanım içinde bazı farklı etnik kimlikleri de barındırır. Ancak bu grubun hemen hemen hepsi Türkçeyi ana dil olarak konuşur. Almanya'da, Kıbrıs, Suriye ve Balkanlar'dan giden, bu ülkelerin vatandaşlığında olan Türk kökenliler de bulunur.
1974 senesinde Almanya'nın petrol krizinden sonra getirilen göçme yasağından sonra, Türk vatandaşları evlenme, aile birleşimi, kaçak veya ilticai sebeplerle yine de bir yollarını bulup gelmişlerdir. Alman devleti bunu takip eden senelerde, yeniden düzenlenen iltica, göçmen ve vatandaşlık yasaları ile bu akımı engellemek için yasal baraj koymaya çalışmıştır. İltica etmek isteyenlerin baş listesini bugüne kadar Türk vatandaşları çekmektedir.
Federal Almanya İstatistik Dairesinin 2002 sayılarına göre, Almanya'da yaşamakta olan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının sayısı 1.912.200 olarak verilmektedir. Bu sayılara 2002 sonuna kadar Alman vatandaşlığına geçmiş olan toplam 565.766 kişiyi de eklemek gereklidir. Bu durumda Almanya'daki Türk nüfusunun 2.477.966, buna istatiki bilgilerin güncel olmadığından yola çıkarak tahmini 100.000 daha eklersek, 2,5 milyondan fazla olduğu söylenebilir.
Almanya'ya ilk gittiklerinde 'misafir işçi' olarak adlandırılmışlarsa da, bu ülkede geçici olmadıklarını söylemek mümkündür. Bugüne kadar 620 bin Türk vatandaşı (Alman İstatistikler Dairesi) Alman vatandaşı statüsündedir. Alman vatandaşlığına geçiş ile Baden-Württemberg eyaleti "vicdani test" yasasını 1 Ocak 2006'da yürürlüğe koydu. Müslümanların namus cinayetinden eşcinselliğe, tartışmalı konulara yaklaşımını ölçen test, ayrımcı ve aşağılayıcı bulunuyor.

Türkler Almanya'da hemen hemen her önemli şehirde yoğun bir şekilde yaşamakla birlikte, sanayi merkezlerinde sayıları daha yoğundur. Frankfurt, Berlin, Köln, Hamburg, Düsseldorf, Stuttgart ve Münih Türk azınlığın yaşadığı Almanya şehirlerinin başlıcalarıdır.

Heterojen bir grup olduklarι için mezhep farklılıkları da bulunmaktadır,
Gayrimüslim (Süryani, Yezidi vs.) eski Türk vatandaşların çoğunluğu Almanya'ya ilticacı statüsü ile geldiklerinden ve bulundukları sosyal ve dini konumları sebebi ile en kısa zaman içinde Alman vatandaşlıklarına kavuşuyor. Bu yüzden Almanya'daki Türk toplumunun içinde herhangi bir faal faaliyet içinde değildirler.
Din ve camii Almanya'da yaşayan Türk toplumu için önemli bir rol oynamaktadır. Almanya'nın İslamiyeti resmî din olarak kabul etmediği ve özerk statüsü bulunmadığı için dernek kanunlarının verdiği imkânlarla dernek çatısı ve sıfatı altında düzenlenmekte. Satın alınan, bina, depo veya atıl fabrika binalarına yapılan düzenlemelerle dini ihtiyaçlar giderilmeye çalışılmaktadır.
Diyanet işlerinin desteklediği Diyanet İşleri Türk İslam Birliği (DİTİB) organizasyonuna üye binlerce Türk vatandaşı vardır. Bu organizasyon Türkiye'nin anayasal düzenine bağlıdır. Bunun yanında diğer uçlara yönelik organizasyonlar olup, en başında Millî Görüş ile binlerce üyesi vardır. Alman Anayasayı Koruma Teşkilatı, Millî Görüşü devamlı izlemekte ve Alman Anayasayısını tehdit edici olarak sınıflandırmaktadır.
Almanya'da daha aktif olan bir Alevi toplumu bulunup, çeşitli şehirlerde bulunan Cemevleri ile sıkı bir organizasyona girişmişlerdir.
Bu zamana kadar birçok milletin dağılmış İslamî dernekleri 4 büyük İslam federasyonları altında toplanmışlar. Alman hükûmetinin kendi karşılarında bir muhatap olacak İslam Kurulunun kurulabilmesi için 2007 senesinde toplanan 4 büyük İslami federasyon ortak çalışma ve adım atma kararı aldı. Bu kurul daha sonra Alman hükûmeti ile ilk toplantısını Eylül 2006'da Federal İçişleri Bakanı Dr. W. Schäuble'nin büyük özverisi ile yapmıştır. Bu konferans 15 İslamî federasyon temsilcisi, 15 eyalet ve hükûmet temsilcilerinden oluştu. Konferansta Alman müslümanlarla Ahmediye cemaati bulunmadılar. Alevi organizasyonunda bir İslamî toplum temsilcisi olarak davet edilmesi ve katılması da kayda değer bir bilgidir. Millî Görüş, "Siyasi İslam" tarzı sebebi ile konferansa çağrılmamıştır.
Konferansa katılan organizasyonların temsilcileri:

Bekir Alboğa, Mehmet Yıldırım, DİTİB
Ayyub Axel Köhler, Alman Müslümanları Merkez Kurultayı
Ali Kızılkaya, Almanya Cumhuriyeti İslam Kurultayı
Ali Toprak, Almanya Alevi Cemaati
Mehmet Yılmaz, İslami kültür merkezleri
İkinci Almanya İslam konferansı Mayıs ayının başında Alman hükûmetinin başkanlığında toplanmış olup somut sonuçlar vermeden bitmiştir.

Türklerin Türkçedeki yetersizliklerinin tek sebebi ebeveynler değildir. Bavyera eyaleti Türkçe derslerini bir ya da iki yıl içerisinde tamamen kaldırmayı planlamaktadır. Berlin'de okullarda Türkçe konuşulması yasaklanmış, Hessen'de ana dil eğitimi yürürlükten çıkarılmıştır. Almanya'nın uyum adı altında yürüttüğü bu politika, asimile edilmeye çalışıldıkları gerekçesiyle Türkler tarafından eleştirilmektedir.
Ancak Türk televizyon ve gazeteleri sayesinde dildeki bu biçimlenmeden etkilenmeyen ya da daha az etkilenen insanlar da vardır. Özellikle eğitim düzeyi daha yüksek olanlar, gerek Türkçeyi gerekse Almancayı daha düzgün konuşabilmektedirler. Ayrıca "23 Nisan Çocuk Şenlikleri" kapsamında okunan Türkçe şiirler, söylenen Türkçe şarkılar da çocukların Türkçesini pekiştirmektedir. Bu sebeple Alman okullarının Türkçeye daha kapsamlı yer vermesi ve hatta İtalyanca, İspanyolca ve Fransızca gibi seçmeli ders statüsüne yükseltilmesi talep edilmektedir.

Göç, hem ekonomik hem de sosyal öneme sahip olmaya devam etmektedir. Almanya uzun yıllar boyunca ve hâlen önemli oranda göç alan bir ülke olmuştur. Yeni bir dizi göçmenlik yasasının yürürlüğe girmesi ile birlikte, göçmenlerin entegrasyonu resmî Federal Almanya politikasının ana odağı haline geldi. Büyük ölçüde devlet kaynaklı olan kültür, siyaset ve toplum, dil kursları, yeni göçmenlerin entegrasyonunu amaçlayarak ülke çapında düzenlemeler getirilmiş; belirli bazı durumlarda, bu tür kurslara katılım zorunlu tutulmaktadır. Ayrıca, yeni yasa orada çalışmak için ülkeye girmek için çok yetenekli üçüncü ülke vatandaşları için çok sayıda formalite ve daha fazla seçenek sağlanırken; Avrupa Birliği üyesi ülkelerin vatandaşları, genellikle bu nedenle Almanya'da oturma iznine ve çalışma hakkının keyfini çıkarırlar, kalışları düzenlenmiş değildir.
11 Eylül olayları ve Avrupa'nın en büyük kentlerinde gerçekleştirilen İslami silahlı saldırılar, doğuya ve doğulu olan her şeye kuşkulu bir bakış duyulmasına neden oldu. İşte tüm bu küresel gelişmeler çerçevesinde Almanya içinde de sayıları giderek artan, örgütlenen, güçlenen göçmenler de demokratik haklar iddia etmeye başladılar. Eğitimde anadil hakkından, cami inşasına kadar varan geniş bir yelpazede Türk göçmenler seslerini duyurmaya başladılar. Alman devletinin karşısında muhatap alınmayı talep eden bir kitle oluştu. Ancak devlete göre bünyesinde bazı tehlikeleri barındıran bu kitle sorunsuz değildi. Türk göçmenlere yönelik suçlamaların başında dil öğrenmemiş olmaları geliyor. Bunun yanı sıra göçmen çocukları arasında suç oranının daha yüksek olması, eğitim seviyesinin daha düşük olması, gelecek perspektiflerinin nispeten dar bir çerçeveye sıkışması, islamın aşırı uçlarına kayma ihtimalinin daha yüksek olması gibi sorunlar da öne sürülüyor. Sarrazin gibi bazı politikacılar da tüm bunların Arap ve Türk göçmenlerin genetik özelliklerine dayandığı gibi bazı açıklamalar da yapmıştır.
Gelişmiş güvenlik önlemleri sonucunda, göçmenler (özellikle Müslüman ve Afrika ülkelerinden gelenler) po

Altayca veya Altay Türkçesi, Türk dillerinin Sibirya grubunda yer alan bir dildir. Rusya içindeki Altay Cumhuriyeti'nin resmî dilidir. Altayca, 1948 yılına kadar Oyrot dili (ойрот) olarak adlandırılmıştır. Rusya'nın 2010 nüfus sayımı verilerine göre dil yaklaşık 55.000 kişi tarafından konuşulmaktadır.
Dil, Altay Krayı'nda konuşulan Kuzey Altayca ile Altay Cumhuriyeti'nde konuşulan Güney Altayca olmak üzere iki lehçeye sahiptir, ancak bu iki lehçe tamamıyla karşılıklı anlaşılabilir değildir. Dilin Kiril alfabesi ile yazılan standart formu Güney Altayca'yı baz almakta olup, 2006 yılında Kuzey Altayca'nın yazımı için Kiril alfabesi asıllı bir sistem de geliştirilmiştir.

Altayca, Altay Dağlarının çevrelediği bir alanda konuşulur ve genellikle Şorca ve Hakasça dillerine coğrafi açıdan yakınlığı dolayısıyla Türki dillerin Kuzey (Sibirya) alt grubu içinde değerlendirilir, ancak coğrafi olarak diğer dillerden nispeten izole olması nedeniyle bu sınıflandırma tartışmalıdır. Kıpçak grubu içinde yer alan Kırgızcaya yakın özellikler göstermesi yüzünden bu sınıfa da dahil edilmiştir. Talat Tekin dilin güney lehçesini diğer Türk dilleri içerisinde ayrı bir alt gruba sokmuş iken, Kuzey lehçesini Şorcanın Kondoma lehçesi ve Çulımca ile birlikte sınıflandırmıştır.

Altayca, temel olarak Altay Cumhuriyeti'nde (Güney Altay) ve Altay Kray'da (Kuzey Altay) konuşulur.

Altayca, Rusça ile birlikte Altay Cumhuriyeti'nin resmî dilidir. Resmî dil olarak Altay dili, Altay-kiji olarak adlandırılan Güney diyalekti üzerinde gelişmiştir.

Altay dili, Kuzey ve Güney diyalektlerine ayrılır. Bu diyalektler de ayrıca pek çok alt diyalekti içerir. Başlıca diyalektleri aşağıdaki gibidir:

Güney Altay
Asıl Altay
Mayma
Telengit
Tölös
Çuy
Teleut
Kuzey Altay
Tuba
Kumandı
Turaçak
Solton
Starobardin
Çalkan ya da Çalkandu (Kuu, Lebedin olarak da bilinir)

Türkiye'de Altay Türkçesi üzerine yapılmış olan lisansüstü tezleri 1 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Altayca ve Türkçenin karşılaştırılmalı ses ve şekil bilgisi 5 Mart 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Altay alfabesi 19 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Altayca deyişler(27 Ekim 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. 2009-10-25)
Rusça–Altayca Online Sözlük

Ana Oğuzca, Ana Oğuz Türkçesi ya da Proto-Oğuzca Türk dilinin Milat sonrası dönemlerinden günümüze gelen en büyük kollarından biridir. Erken Oğuzların dilinden çıkmış bilinen en eski yazılı eser 6 Ağustos 2025 tarihinde keşfedilmiş olan Kültöbe yazıtıdır. Divânu Lügati't-Türk’te Oğuzcaya dair belirtilen görüşler, bu kolun (en azından) Divandan birkaç yüzyıl önceki biçimine dair düşünceler verir.

10. yüzyıldan sonra Maveraünnehir, İran ve Anadolu sahalarında yaygınlaşmış, yüzyıl boyunca yazı dili olma yönünde aşama kaydetmiştir. Eski Anadolu Türkçesi dönemi, bu sürecin yeni biçimi olmuştur.
Ana Oğuz Türkçesi veya Oğuz Türkçesi denen dil grubu, Göktürkçede çeşitli yönleriyle saptanmıştır. Bunlar ses bilgisi, şekil bilgisi, söz varlığı bakımlarından var olmuş olan ögelerdir.

Köktürk yazıtlarında, Bilge Kağan “tokuz oguz bodun kentü bodunum erti ‘Dokuz Oğuz halkı öz halkım idi’ der (KT.K.4). Bu “oğuz” adı, Eski Batı Türkçesi kaynaklarında kurallı olarak “ogur” şeklinde kaydedilmiştir. Tarihte Asya, Avrupa, hatta Kuzey Afrika'da yazılı eserler vermiş, günümüzde ise Türk dünyasının büyük çoğunluğunu oluşturan Oğuzların ilk edebî yazı dilleri, XIII. yüzyıldan itibaren Anadolu sahasında ortaya çıkar.

Türkiye Türkçesi, Azerbaycan Türkçesi, Türkmen Türkçesi, Gagauz Türkçesi, Kaşkay Türkçesi, Horasan Türkçesi bu yazı dilinin sonradan birbirinden ayrılarak devam eden biçimleridir.

Anadolu ağızları, Türkiye Türkçesi ağız bölgesinin Anadolu kolunda yer alan ağızlardır. Eski Osmanlı İmparatorluğu coğrafyasında konuşulan Türkiye Türkçesi Anadolu'da çeşitli ağızlarla konuşulmaktadır. Ağızların sebebi, göçler, iklim, coğrafya ve dilin kendisine ait özelliklerdir. İletişim ve medya teknolojileri ile bütün yurtta İstanbul ağzı genelleşmekte, yöresel ağızlar giderek azalmaktadır.
Bu ağızları folklorda görmek mümkündür. Her yörenin türkülerinde ağızlar hâkimdir. Sanatçılarda yöresel ağız, konuşmalarda bile belli olur: Neşet Ertaş, Özay Gönlüm, İbrahim Tatlıses'in ağızları yörelerine hastır.

Türkiye Türkçesi, tarihî Osmanlı İmparatorluğu coğrafyasında günümüzde konuşulmaya devam eden Türk ağızları bakımından bazı gruplara ayrılır. Söz konusu gruplandırma için Anadolu ve Rumeli ağız bölgelerinden söz edilir.

Türkiye Türkçesinin kollarından Anadolu kolu ana ağız grupları bakımından Doğu Grubu, Kuzeydoğu Grubu ve Batı Grubu olarak üçe ayrılır. Prof. Dr. Leylâ Karahan'ın Anadolu Ağızlarının Sınıflandırılması adlı çalışması Anadolu ağızları üzerine yapılmış akademik bir çalışmadır.
Anadolu ağız bölgesi, Türkiye'nin Anadolu topraklarını içerir. İlk aşamada sınır bu şekilde belirtilmiş ve incelenmiştir.
Anadolu'da özellikle Karadeniz Bölgesi, Güneydoğu Bölgesi ve de Ege Bölgesi'nde ağız farklılıkları vardır. Ancak bu ağızlar, küçük yaşlardan itibaren eğitimde yazı dilinin kullanımı, basın-yayın gibi bazı sebeplerle yavaş yavaş kaybolmaktadır.

Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da konuşulan Türk ağızları, özellikle Erzurum, Elazığ, Erzincan, Kars, Iğdır, Van, Diyarbakır ve Urfa gibi illerde, Oğuz Türkçesinin içinde özgün bir lehçe alanı oluşturur. Bu ağızlar genellikle Anadolu ağızları içinde sınıflansa da, birçok özelliğiyle Azerbaycan Türkçesi'nin etki alanında yer alır.
Bu bölgelerin dilsel farklılığı, 14.-15. yüzyıllarda bölgeye hâkim olan Türkmen konfederasyonlarına, özellikle Karakoyunlu, Akkoyunlu ve ardından gelen Safevîlere, dayanır. Bu devletlerin resmi dili, Doğu Oğuz kökenli, erken dönem Azerbaycan Türkçesi idi ve yoğun biçimde Farsça etkiler barındırıyordu. Bu dil ve kültür, Anadolu'ya yayılan Kızılbaş-Alevî topluluklar tarafından dini kimlikleriyle birlikte taşındı ve korunmaya devam etti.
Anadolu ağızlarının Doğu Grubu içinde yer alan yerler ve bunların alt gruplar şunlardır:
1. Grup: Ağrı, Van, Muş, Bitlis, Bingöl, Siirt, Diyarbakır, Mardin, Hakkâri, Şanlıurfa (Birecik, Halfeti hariç), Palu, Karakoçan ağızları.

1.1. Ağrı, Malazgirt 
1.2. Muş, Bitlis 
1.3. Ahlat, Adilcevaz, Bulanık, Van 
1.4. Diyarbakır, Şanlıurfa 
1.5. Palu, Karakoçan, Bingöl, Karlıova, Siirt
2. Grup: Kars, Erzurum, Aşkale, Ovacık, Narman, Pasinler, Horasan, Hınıs, Tekman, Karayazı, Erzincan, Tercan, Çayırlı, Kemah, Refahiye, Gümüşhane ağızları.

2.1. Kars (yerli ağzı)
2.2. Erzurum, Aşkale, Ovacık, Narman 
2.3. Pasinler, Horasan, Hınıs, Tekman, Karayazı, Tercan (kısmen)
2.4. Bayburt, İspir (Hunut grubu hariç), Erzincan, Çayırlı, Tercan (kısmen)
2.5. Gümüşhane 
2.6. Refahiye, Kemah 
2.7. Kars (Azeriler ve Terekemeler)
3. Grup: Ardahan, Posof, Artvin, Şavşat, Yusufeli, Ardanuç, Oltu, Tortum, Olur, Şenkaya, İspir ağızları.

3.1. Posof, Artvin, Şavşat, Ardanuç, Yusufeli 
3.2. Ardahan, Olur, Oltu, Şenkaya, İspir (Hunut grubu), Tortum 
4. Grup: Kemaliye, İliç (Erzincan), Elazığ, Keban, Baskil, Ağın, Sivrice, Harput, Tunceli ağızları.

4.1. Kemaliye, İliç, Ağın 
4.2. Tunceli, Hozat, Mazgirt, Pertek 
4.3. Harput 
4.4. Elazığ, Sivrice, Keban, Baskil 

Anadolu ağızlarının Kuzeydoğu Grubu içinde yer alan yerler ve bunların alt gruplar şunlardır:
1. Grup: Trabzon, Rize, Kalkandere, İkizdere, Gündoğdu, Büyükköy ağızları.

1.1. Vakfıkebir, Akçaabat, Tonya, Maçka, Of, Çaykara 
1.2. Trabzon, Yomra, Sürmene, Araklı, Rize, Kalkandere, İkizdere, Gündoğdu, Büyükköy
2. Grup: Çayeli, Çamlıhemşin, Pazar, Ardeşen, Fındıklı ağızları

2.1. Çayeli, Kaptanpaşa 
2.2. Çamlıhemşin, Pazar, Hemşin, Ardeşen, Fındıklı
3. Grup: Arhavi, Hopa, Borçka, Kemalpaşa, Muratlı, Ortacalar, Göktaş, Camili, Meydancık, Ortaköy ağızları.

2.3.1. Arhavi, Hopa, Kemalpaşa, Ortacalar 
2.3.2. Hopa (ufak kısmı)
2.3.3. Borçka, Muratlı, Camili, Meydancık, Ortaköy, Göktaş 

Anadolu ağızlarının Batı Grubu içinde yer alan yerler ve bunların alt gruplar şunlardır:
1. Grup: Afyonkarahisar, Antalya, Aydın, Balıkesir, Bilecik, Burdur, Bursa, Çanakkale, Denizli, Eskişehir, Isparta, İzmir, Kütahya, Manisa, Muğla, Uşak, Nallıhan ağızları.

1.1. Afyonkarahisar, Eskişehir, Uşak, Nallıhan 
1.2. Çanakkale, Balıkesir, Bursa, Bilecik 
1.3. Aydın, Burdur, Denizli, Isparta, İzmir, Kütahya, Manisa, Muğla 
1.4. Antalya
2. Grup: İzmit, Sakarya ağızları.
3. Grup: Bolu (Göynük, Mudurnu, Seben, Kıbrıscık hariç), Zonguldak, Bartın, Kastamonu (Tosya hariç), Ovacık, Eskipazar ağızları.

3.1. Zonguldak, Devrek, Karadeniz Ereğli 
3.2. Bartın, Çaycuma, Amasra 
3.3. Bolu, Ovacık, Eskipazar, Karabük, Safranbolu, Ulus, Eflani, Kurucaşile 
3.4. Kastamonu
4. Grup: Beypazarı, Çamlıdere, Kızılcahamam, Güdül, Ayaş, Göynük, Mudurnu, Seben, Kıbrıscık, Çankırı (Ovacık, Eskipazar, Kızılırmak hariç), Tosya (Kastamonu), Boyabat, Çorum, İskilip (dağ köyleri hariç), Bayat, Kargı, Osmancık ağızları.

4.1. Göynük, Mudurnu, Kıbrıscık, Seben 
4.2. Kızılcahamam, Beypazarı, Çamlıdere, Güdül, Ayaş 
4.3. Çankırı (Ovacık, Eskipazar, Kızılırmak hariç), Çorum, İskilip, Kargı, Bayat, Osmancık, Tosya, Boyabat 
5. Grup: Sinop (Boyabat hariç), Samsun (Havza, Ladik hariç), Ordu (Mesudiye hariç), Giresun (Şebinkarahisar ve Alucra hariç), Şalpazarı ağızları.

5.1. Sinop, Alaçam 
5.2. Samsun, Kavak, Çarşamba, Terme 
5.3. Ordu, Giresun, Şalpazarı
6. Grup: Havza, Ladik, Amasya, Tokat, Sivas (Şarkışla ve Gemerek hariç), Mesudiye, Şebinkarahisar, Alucra, Malatya, Hekimhan, Arapgir, Malatya ağızları.

6.1. Ladik, Havza, Amasya, Tokat, Erbaa, Niksar, Turhal, Reşadiye, Almus 
6.2. Zile, Artova, Sivas, Yıldızeli, Hafik, Zara, Mesudiye 
6.3. Şebinkarahisar, Alucra, Suşehri 
6.4. Kangal, Divriği, Gürün, Malatya, Hekimhan, Arapgir, Malatya
7. Grup: Tarsus, Ereğli, Konya merkez ilçesinin bazı köyleri, Adana, Hatay, Kahramanmaraş, Gaziantep, Adıyaman, Darende, Akçadağ, Doğanşehir, Birecik, Halfeti ağızları.

7.1. Akçadağ, Darende, Doğanşehir 
7.2. Afşin, Elbistan, Göksun, Andırın, Adana, Hatay, Tarsus, Ereğli 
7.3. Kahramanmaraş, Gaziantep 
7.4. Adıyaman, Halfeti, Birecik, Kilis
8. Grup: Ankara, Haymana, Balâ, Şereflikoçhisar, Çubuk, Kırıkkale, Keskin, Kalecik, Kızılırmak, Çorum (merkez ilçe ile güneyindeki ilçeler), Kırşehir, Nevşehir, Niğde, Kayseri, Şarkışla, Gemerek, Yozgat ağızları.
9. Grup: Konya (merkez ilçesinin bazı yöreleri ve Ereğli hariç), Mersin (Tarsus hariç) ağızları.

Birkaç özellik:

Ege ağızlarında /r/ sesi kaybolmuştur: var-vā gibi...
Orta Anadolu ağızlarında /k/ sesi, /g/ olur: Konya-Gonya, keçi-geçi. p/b değişimi vardır: piliç-biliç.
Kayseri,Bozok yöresinde ö/ü sesleri değişir: öküz-oküz...
Doğu ve güneydoğu ağzında gırtlak sesleri Arapçaya özgüdür: alem-a'lem...
Karadeniz ağızlarında Eski Tuva Türkçesi gibi b/p değişimi görülür: bunu-puni...
Trakya ağızlarında Batı Anadolu'da (Özellikle Doğu Marmara) yaşayan Manavlar ile Balkan Türkleri'nin ve Gagavuzlar'ın ağızlarında görüldüğü gibi ilk hecedeki /ö/o sesleri daralabilir: börek-bürek, (büyle) büle-böyle, usman-osman bu daralmalar Türkiye Türkçesi'ne Kıpçak Türkçesi'nin etkisinden kaynaklanmaktadır.
Kıbrıs ağızlarında Azerbaycan Türkçesi gibi t↔d, k↔g  değişimi görülür: kurt ↔ gurd...

Anamur, Mersin ilinin Antalya sınırında yer alan en batısındaki ilçesidir. İsmi, Yunanca "yel değirmeni" sözcüğünden türeyen Anemourion (Ανεμούριον), "rüzgarlı burun" anlamına gelmektedir. Anemurium Antik Kenti, Anamur burnuna çok yakın ve sürekli rüzgâr alan bir noktada kurulmuştur.

Geçmişi antik çağlara uzanan ve sırasıyla Kizzuvatnalılar, Hititler, Asurlular ve Persler'in egemenliği altına giren Anamur, MÖ 333'te Büyük İskender'in doğu seferi sırasında Makedonya Krallığı'na bağlanmış, bu dönemden sonra kentin adı "Anemurium" olarak anılmaya başlanılmıştır. Anemurium, antik kaynaklara göre “Rüzgârlı Burun” anlamına gelmektedir. MÖ 1. yüzyılda Roma, sonra Bizans egemenliğine giren Anamur, Bizanslılar zamanında yeniden inşa edilmiştir. Daha sonra sırasıyla Arapların, Bizanslar'ın, Anadolu Selçukluların, yeniden Bizans'ın ve Kilikya Ermeni Krallığı'nın eline geçen Anamur, Selçuklu hükümdarı Alaaddin Keykubat'ın, Ertokuş Bey'i kıyı şehirlerinin alınmasıyla görevlendirmesi sonucu, 1228'de Selçuklu Hanedanı'nın, 1243'te yeniden Kilikya Ermeni Krallığı'nın, daha sonra 1275'te Karamanoğlu Beyliği'nin ve 1471'de Osmanlı İmparatorluğu yönetimine geçmiştir.
Anamur 1869 yılında ilçe olmuştur. 1867'de Konya vilayetine bağlı İçel Sancağı'nın bir kazası olan Anamur, 1877'de İçel Sancağı Adana Vilayeti'ne bağlanınca, Adana vilayeti İçel Sancağı'nın bir kazası durumuna gelmiştir. Eski kaza merkezi bugünkü Ören beldesinin Nasrettin ve Ortaköy mahalleleridir. Burada yıkık durumdaki eski bir devlet binası hâlâ görülebilir. Sonraları daha iç ve yüksekçe bir bölge olan Çorak, ilçe merkezi olmuş, adı Anamur olarak değiştirilerek, devlet daireleri ve birçok aile Çorak'a taşınmıştır. 1930 yılında eski hükûmet konağı binası Rum Ortodoks kilisesi yıkılarak yerine inşa edilmiştir. Mimarı Ermeni bir ustadır.

Kumsalları, nesli tükenmek üzere olan deniz kaplumbağalarının (Caretta caretta) yumurtlama alanıdır. Ayrıca deniz kıyısının ıssız ve kayalık olan kesimlerinde Akdeniz fokları yaşamaktadır.
Ormanlık alanları özellikle çam, meşe, kavak, çınar, maun gibi ağaçlar ile defne, keçiboynuzu (harnup), pırnal, mersin (murt), zakkum gibi maki grubu bitkilerle kaplıdır. Ormanlarında yaban keçisi, keklik, tavşan, kaplumbağa, kelebek gibi çeşitli yabanıl hayvanlar özgürce yaşamaktadır.
Kıyıda İskele, Kale, Melleç, Ören plajları; iç kesimlere doğru Pullu Mesire yeri, Köşekbükü Mağarası yukarı kesimlerde ise yaylalar, ormanlık alanlar, görülmeye değer yerlerdir.

Anamur, Mersin'e bağlı bir ilçe olup, Türkiye'nin güneyinde bulunur. Güneyinde Kıbrıs olup Kıbrısa 74 km mesafe ile en yakın noktasadır. Anamur, Türkiye'de muz, yer fıstığı, narenciye ve çilek ile ünlü bir ilçedir. Güneyinde Akdeniz, batısında Antalya'nın Gazipaşa, kuzeyinde Karaman'ın Ermenek, kuzeydoğusunda Gülnar ve doğusunda Bozyazı ilçeleri vardır.
Mersin il merkezine uzaklığı 239 km olup, Türkiye'de il merkezine en uzak ilçe konumunda bulunmaktadır. İlçenin yüzölçümü 1.430 km²dir. Anamur ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 49 metredir.

Anamur'da tropika iklim hüküm sürdüğünden maki ve tropikal iklim bitkilerinin hemen hepsi yetişmektedir. Yıllık sıcaklık ortalaması ise 20 ile 24 derece arasında değişmektedir.
Anamur ormanlarının özellikle çam, meşe, kavak, çınar, maun gibi ağaçlar ile defne, keçiboynuzu (harnup), pırnal, mersin (murt), zakkum gibi maki grubu bitkilerle kaplıdır.

İlçe nüfusu 66.994'tür. Anamur halkı Türkmen kökenlidir. Yerleşik Türklerin çoğunluğu Ermenek'ten gelerek ilçeye yerleşmiştir. Osmanlı döneminde ise beş altı kadar zanaatkar aile İstanbul'dan getirilerek yörenin Osmanlılaşması ve Karamanoğlu kültüründen kurtulması için yerleştirilmişlerdir. Toroslarda yaşayan göçebe yörük Türkler ise zaman içinde gerek ilçe merkezinde gerekse kırsaldaki köylerde yerleşik hayata geçmişlerdir. İlçenin kırsal kesimindeki köylerde hâlâ Türkmen obaları yaşamaktadır. Anamur'un bazı köyleri Tahtacıdır. Tahtacılar geçimlerini orman ürünleri ve kerestecilikle kazanan ve Alevi inancına sahip Türkmenlerdir. Tahtacı köyleri folklorik yapısında semah dansları ve farklı düğün ve cenaze törenleri gelenekleri görülebilir. İlçe merkezinde güney batıya doğru Abdal mahallesi bulunur. Abdallar ise Hindistan kökenli bir grup olup İspanyaya kadar uzanan genellikle sahil kenarındaki ilçelerde topluluklar halinde yaşayarlar. Abdallar düğünlerde müzisyenlik yaparak ya da çeşitli hizmet sektöründe çalışmaktadır. (Örneğin: Sünnetçilik, müzisyenlik, balıkçılık vs) 
Diğer yandan Göçmen diye adlandırılan mahallede ise Arnavutluk'tan 1930'lu yıllarda gelen Arnavut göçmenler ile 1960'lı ve 70'li yıllarda Kıbrıs'tan gelen göçmenler yaşamaktadırlar. İskele mahallesinde ise Mısır'dan zamanında gelip yerleşmiş balıkçılıkla uğraşan aileler vardır.
İstiklal Savaşı sonrası imzalanan Lozan Antlaşması gereği, nüfus mübadelesi ile yöredeki Rum Ortodoks ve Karamanlılar Kıbrıs üzerinden Yunanistan'da Atina'nın Nea Ionia semtine göç ederek yerleşmişlerdir. Göç edenlerin kaç tanesi Rum kaç tanesi Ortodoks inancına sahip oldukları bilinmemektedir. Ama görgü tanıkları yaşlı insanların anlattıklarına bakılırsa, 500 kadar Ortodoks Hristiyan, iskeleden sandal ve teknelere binerek Kıbrıs'a doğu açılmışlardır. O yıllarda Anamur nüfusunun toplam 3.000'i bile bulmadığı düşünülürse Rum nüfus %25 kadar olmalıdır.
Anamur dışarıdan çok fazla göç almamakla birlikte çevre illerden gelip yerleşenler ya da yazlıkçılardan yerleşenler bulunmaktadır. İlçede ikamet eden nüfusun 54.000'i Mersin nüfusuna kayıtlıdır. 504 kişi Adana nüfusuna, 406 kişi Antalya nüfusuna, 763 kişi Konya nüfusuna, 1.146 kişi ise Karaman nüfusuna kayıtlıdır.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Muz üretimini genel olarak seralarda sağlayan Anamur'da seracılık 1995'ten sonra yaygınlaşmaya başlamıştır. Türkiye'nin çilek ihtiyacının %40 gibi büyük bir kısmı da Anamur'dan karşılanır. Yetersiz ulaşım koşulları nedeniyle yabancı turistler tarafından çok fazla ilgi çekmeyen Anamur, yerli turizm açısından gelişmiştir. İlçenin birçok bölgesinde yerli turistlerin yılın belli aylarında ikamet ettiği siteler bulunmaktadır. Yaz aylarında Anamur'da Ankara ve Konya'dan gelen birçok yerli turist görülebilir.
Son yıllarda özellikle tarımda kendini yenilemiş, avokado, papaya, ejder meyvesi gibi sonradan popüler olan ürünleri yetiştirmeye başlamıştır.
Özellikle Gazipaşa Havalimanı açıldıktan sonra, bölgeye ilgi çok artmış otel, restoran, kafe gibi yerler çoğalmıştır. Yaz mevsiminin uzun olması, deniz sıcaklığının kış ayına kadar düşmemesi ve el değmemiş doğası birçok insan için yeni tatil destinasyonudur.

Mamure Kalesi, Anemurium Antik Kenti ve Titiopolis Antik Kenti, Ala Köprü, Ak Camii, Köşekbuku Mağarası, Anamur ilçe merkezi ve Ören beldesindeki tarihi evler, Azıtepe ve Anamur Müzesi Anamur'da gezilmesi gereken önemli yerlerdir.

Anamur halkı, yazın 40-45 dereceyi bulan sıcaklardan kaçmak için Toroslar'ın yüksek kesimlerinde kurdukları küçük yayla köylerine çıkarlar. Yaklaşık 3 ay kalınan bu köyler, sahile göre yükseklikleri nedeniyle oldukça serindir. Yakın zamana kadar birçoğunda içme suyu, elektrik, telefon ve kanalizasyon olmayan bu yayla köyleri yayla turizminin ön plana çıkmasıyla alt ve üst yapısı hızla tamamlanmaktadır. Yayla köylerinde modern evlerin yanı sıra hâlâ geleneksel mimariye uygun olarak taştan toprak damlı, tek gözlü, içinde ateş yakma yeri (ocaklık) ve baca bulunan, bir ya da iki pencereli olarak da yapılmaktadır. Yörede bu evlere evcik denmektedir. Modern yapılar inşa edilirken eski evler tamamıyla yıkılmamış, toprak damlara beton dökülerek, pencerelere de demir panjurlar eklenmiştir. Anamur'un en kalabalık yaylası Abanoz'dur. Diğer bilinen yaylaları ise Kaş, Akpınar, Barcın, Halkalı, Kozağacı, Elbalak, Bodrum, Çandır, Çamurlu yaylalarıdır.

Anamur Yöresi Yemekleri genelde sebze ağırlıklı, zeytinyağlı, bazen etli ve sıcak ama çoğunlukla soğuk da tüketilen kendine has lezzetlerdir. Anamur mutfağı Yörük geleneği ve lezzetleriyle beraber, Kıbrıs ve Adana mutfağından da etkilenmiş, çeşitli kebaplar da yöreye has özellik kazanmıştır. Anamur mutfağı tek başına değil Alanya, Ermenek, Kıbrıs ve aslında genel anlamda Taşeli mutfağıyla birlikte ele alınıp değerlendirilmelidir. En yaygın bilinen batırık ve kısır, Anamur yöresinde, özellikle hanımların ikindi oturmalarında, çayla birlikte aldıkları özel bir yiyecektir. Bunun dışında yörede gölevez olarak adlandırılan bir çeşit etli yemek de yapılmaktadır. Diğer lezzetler ise tuzlu olarak; bişi (pişi), kapama, bazlama, yoğurtlu patates, bakla yoğurtlama, yaprak sarması, domates dolması, biber ve kabak dolması, patates dolması, erişte, kabak kavurması, börülce, gölevezli kuru fasulye, nohutlu pilav, kulak çorbası, maş çorbası, pirinç çorbası, keşkek, dövme pilav, yahni, kaburga dolması (boş); tatlı olarak ise palize, samsıra, karsambaç ve cevizli baklavadır.
Garnitür olarak çok çeşitli salata ve mezeler hazırlanır. Bunlar, semizotu ve roka salatası, çoban salata, marul salatası, lahana salatası, ıspanak salatası, kaya koruğu, tarator, yoğurtlu zeytin ezmesi, patates salatası, soğan piyazı, biber kızartması, fava, acılı ezme ve balık çeşitleridir.

Türkî diller içinde Oğuz Türkçesinin Taşeli Yöresinde konuşulan bir ağzıdır. Kıbrıs ağzıyla çok büyük benzerlikler gösterir. Genelde ÖzTürkçe yaratıcı sözcükler hakimdir. Değişik bir vurgu yapısı vardır. Genizden söylenen ñ harfi vardır.

Anamur Kaymakamlığı5 Kasım 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Anamur Belediyesi1 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Argu grubu Türk dillerinin Genel Türkçe öbeğine giren bir koludur. Öbeğin diğer gruplarına kıyasla bu grup çok dilli değildir. Argu dili ve Halaçça bu grubun tek temsilcileridir. Günümüzde sadece İran(merkez il, Kom ve Arak arasında) ve Afganistan'da 42.000 kişi tarafından konuşulan Halaçça yaşamaktadır.

Türk dilleri
Genel Türkçe
Argu Grubu
Arguca
Halaçça (Modern)

Argu (Karahanlı Türkçesi: اَرْغوُ), Kâşgarlı Mahmud tarafından iki dilli bir Türk topluluğu olarak kaydedilmiş boy grubudur. Bu dil ve topluluk ilk ve tek kez Kaşgarlı tarafından Divan'da kaydedilip incelenmiştir. Kaşgarlı Mahmud'a göre dağların aralarında yaşadıkları için onlara “arada” anlamında Argu denmektedir. Modern Halaççanın keşfedilmesiyle Dîvânu Lugâti't Türk'te geçen Argucanın Halaççanın bir ata dili olduğu ortaya çıkmıştır.
Argu boylarının konuştuğu dilin Halaççanın atası olduğunu kanıtlayan bazı dilbilimsel özellikler vardır:

Eski Türkçe söz sonunda -ny(-) sesi hem Halaççada hem de Argucada daima -n(-) sesine dönüşmüştür.
İki dilde de dudaksıllaşma vardır. (Örn. bardım, käldim yerine bardum, käldüm)
Kaşgarlıya göre, Argu boyları “değil” demek için ‘dag’ sözünü kullanır. Günümüzde yaşayan Türk dilleri içerisinde dag sözünü işleten tek dil Halaççadır. Diğer Türk dilleri *degül ya da *ermeŕ sözünden gelmiş sözleri kullanır.
Argucada z yerine δ (peltek d, /ð/) vardır. Bu Halaççada da görülür.

Yaşayan tek Argu dilidir. Günümüzde İran'da konuşulmaktadır. Halaççanın ata dili, Arguca kabul edilir.

Halaçlar (Karahanlı Türkçesi: خَلَجْ), Kaşgarlı Mahmut tarafından Divan'da Türkmen olarak kaydedilen boylardır. Oğuzlar 24 boydur, iki boyunu Halaçlar oluşturur. “...Türkmenler aslında 24 kabiledir. Lâkin iki kabileden ibaret olan Xalaçlılar bazı kere bunlardan ayrıldıkları için kendileri Oğuz sayılmaz, asıl olan budur.” Kaşgarlı Mahmut, Oğuz maddesinde 22 boy sıralamıştır ancak Kızık ve Karkın boylarına yer vermemiştir.
Halaçlar söz başındaki ق (q) sesini خ (x) yaparlar.

Argu boyları Talas, Balasagun ve Sayram bölgelerinde yaşamışlardı. Oğuz boylarına komşulardı. Kaşgarlı'ya göre bu sebepten Oğuz ve Arguların dilleri birbirinden etkilenmiştir.
Halaç adı, Arap coğrafyacılar tarafından 9-10. yüzyıllarda Afganistan'daki Sır Derya ırmağı civarında kaydedilmiştir. Kışlaları Talas bölgesindedir. Divan'da Oğuz olmayan Arguların yaşadığı bölge de burasıdır. Harezmi, Halaç Türklerini Eftalitlerden kalan boylar olarak gösterir. Halaçlar bugünkü İran'a daha sonra göç etmiş olmalıdır. İlk kaydedildikleri anavatanları Güney Orta Asya'dır.

Khalaj, Turkic16 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ISO 639-3: klj15 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Arvanitçe (αρbε̰ρίσ̈τ arbërisht), Yunanistan'da Arvanitler tarafından konuşulan Arnavutça lehçesidir. Dil günümüzde Yunancanın yaygınlaşması ve topluluğun çoğu genç üyesi artık konuşmaması nedeniyle tehlike altındadır.

UNESCO 15 Haziran 1997 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.'s entry on Arvanitika Albanian
Arvanitic dialogues 1 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – Arvanite League of Greece (in Arvanitika and in Greek)
Study on the third person pronoun of Arvanitika by Panayotis D. Kupitoris, 24 March 1989
Noctes Pelasgicae vel Symbolae ad cognoscendas dialectos Graeciae Pelasgicas collatae / Cura Dr. Caroli Heinrici Theodori Reinhold; in *.pdf format  22 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Die Nutzpflanzen Griechenlands by Theodor von Heldreich
"Musings of a Terminal Speaker" 6 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – an article by Peter Constantine in Words Without Borders.

Avarca (Avarca: магӀарул мацӀ; çeviri: dağlı dili), çoğunluğu Dağıstan'da yaşayan ve Sünni Müslüman olan Avarların konuştuğu bir Kuzeydoğu Kafkas dili. Avarca, bu aile içerisinde Dağıstan dillerinin Avar-Andi-Tsez dilleri koluna mensuptur. Kiril alfabesi ile yazılır.

Resmî dil olduğu tek yer Rusya içindeki Dağıstan Özerk Cumhuriyeti'dir. Dağıstan'daki Avarların çoğunluğu dağlık kesimlerde yaşar. Bir bölümü ovalık kesimlere (Buynakskiy, Hasav'yurtovskiy ve diğer bölgeler) yerleşmiştir. Çeçenya, Kalmıkya ve Rusya'nın diğer bölgelerinde, Azerbaycan’da (Kah, Balaken ve Zakatala rayonları da içinde olmak üzere) toplam yaklaşık 180.000 kişi, Gürcistan'da (Kvareli Avarları) yaşayan 20.000 kişi vardır.
2007 yılı tahmini verilerine göre Avarların nüfusu; 840.000’i Dağıstan’da olmak üzere Rusya’da 1.050.000'in üzerindedir. Bu rakama Rusya dışındaki diğer eski Sovyet cumhuriyetlerindeki 300.000 Avar'ı eklersek, eski Sovyet toprakları üzerinde sayılarının 1.350.000'i bulmaktadır. Ayrıca çoğunluğu Türkiye'de olmak üzere çeşitli (Suriye, Ürdün, Irak, Mısır, Suudi Arabistan, Lübnan, ABD, Almanya, Fransa vb.) ülkelerde toplam 180.000 ile 200.000 kadar Avar yaşadığı tahmin edilmektedir.

Avar dili ilk kez 15. yüzyılda yazıya geçirildi. İlk kullanılan abece eski Gürcü yazı sistemiydi. Nitekim Gürcü alfabesinin Asomtavruli karakteriyle Avarca yazılmış bir haçtaşı günümüze ulaşmıştır. 17. yüzyıldan itibaren bugün hâlâ konuşanlar tarafından bilinen Avarcaya uyarlanmış Arap alfabesine geçilmişse de 1928 yılında Latin alfabesi kabul edilmiştir. 
Sovyetler Birliği'nin getirdiği zorunluluk ile 1938 yılında Kiril alfabesine geçilmiş ve hâlâ kullanılmaktadır. Dilin yazın düzenini oluştururken mevcut Kiril alfabesine bir de fazladan harf eklenmiştir. Eklenen (Ӏ) harfi (Paloçka) birçok bilgisayar tarafından doğru gösterilmediği için bu harfin yerine sık sık Latin alfabesindeki (I) harfi de kullanılır. Bu harfin büyük ya da küçük harf düzeninde bir farkı yoktur, daima aynı yazılır.
Avar dili genellikle Kiril alfabesi ile yazılır. Alfabenin harfleri (IPA'ya uygun telaffuz ile) şöyledir:

Avrupa Birliği'nin 24 resmi dili bulunmaktadır. Bunlar arasında ana dil olarak en yaygın konuşulan üç dil Almanca, Fransızca ve İtalyanca'dır. Geçmişte İngilizce, Fransızca ve Almanca "usul dili" olarak kabul edilmekteydi ancak Avrupa Komisyonu bu uygulamayı sonlandırmıştır. Avrupa Parlamentosu ise tüm resmi dilleri çalışma dili olarak kabul etmektedir. Günümüzde AB kurumlarının günlük çalışmalarında başlıca İngilizce ve Fransızca kullanılmaktadır. Kurumlar kendi çalışma dillerini belirleme yetkisine sahip olsa da Komisyon ve bazı diğer kurumlar bu konuda resmi bir düzenleme yapmamıştır, bu durum çeşitli mahkeme kararlarında da belirtilmiştir.
AB'nin tüm resmi dilleri aynı zamanda çalışma dili statüsüne sahip olsa da uygulamada kurumlarda en yaygın kullanılan diller İngilizce, Fransızca ve Almanca'dır. Bunlar arasında İngilizce açık ara en fazla kullanılan dildir. Birlik genelinde en yaygın bilinen dil İngilizce olup yetişkin nüfusun %44'ü tarafından konuşulmaktadır. Almanca ise nüfusun %18'inin ana dili olması nedeniyle AB'deki en yaygın ana dildir. Fransızca, AB'nin siyasi merkezleri olan Brüksel, Strazburg ve Lüksemburg'un resmi dilleri arasında yer almaktadır. Birleşik Krallık'ın 2020 yılında AB'den ayrılmasının ardından Fransa, Fransızcanın AB kurumlarında daha yaygın kullanılmasını teşvik etmiştir.
Lüksemburgca ve Türkçe, sırasıyla Lüksemburg ve Kıbrıs'ta resmî statüye sahip olmalarına rağmen Avrupa Birliği'nin resmi dilleri arasında yer almayan iki dildir. İspanya hükûmeti ise 2023 yılında Katalanca, Baskça ve Galiçyaca'nın AB'nin resmi dilleri arasına eklenmesini talep etmiştir.

Avrupa'da konuşulan diller
Avrupa Dil Günü
Avrupa Birliği Kurumları Çeviri Merkezi
Avrupa Bölgesel Diller ve Azınlık Dillerini Koruma Antlaşması

Avrupa Birliği-Türkiye Gümrük Birliği, (Türkiye'de Gümrük Birliği adıyla bilinir.) 6 Mart 1995 tarihinde Ankara Anlaşması ile kurulan  AT-Türkiye Ortaklık Konseyi'nin uygulama kararı almasıyla 31 Aralık 1995 tarihinde yürürlüğe giren gümrük birliğidir. Ticari ürünler, her iki taraf arasında herhangi bir gümrük kısıtlaması olmaksızın satılabilir. Gümrük Birliği temel ekonomik alanlarda (tarım gibi), ikili ticaret imtiyazları uygular, hizmet veya kamu ihalelerini kapsamaz.
1996 yılında Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu kapsamındaki ürünlerin satışı için Türkiye ve Avrupa Birliği arasında bir serbest ticaret bölgesi kurulmuştur. Ortaklık Konseyi 1/98 Kararı tarım ürünleri ticaretini kapsamaktadır.
Gümrük birliği, kapalı ürünler için ortak bir dış tarife sağlamanın yanı sıra Türkiye'de, özellikle endüstriyel standartlara ilişkin birkaç temel iç pazar alanlarında AB müktesebatının uygulanmasını öngörmektedir.

1996 yılından bu yana Türkiye, AB'nin ana ihracat ve ithalat ortaklarından biri oldu. Sanayinin ağırlıkta olduğu bu ticari ilişkide (tüm ithalat ve ihracatın % 95), Türkiye'nin gayri safi yurt içi hasılası 4 kat arttı ve Türkiye'yi dünyanın en hızlı büyüyen ekonomilerinden biri haline getirdi. Ancak Türkiye'nin dış ticaret açığı 1995-2008 arasında 2 kat (AB arasında) ve AB üyesi olmayan ülkeler ile de 6 kat (dünyanın geri kalanı) artmıştır. Gümrük Birliği, bu gelişmelerde büyük bir faktördür. Bazı yorumcular Avrupa'nın hammadde alması karşılığında Türkiye'ye mamul ürünleri satışındaki kısır döngüyü oluşturduğunu savunur. Bu nedenle Türkiye, Avrupa'dan gelecek hammadde ve mamul ürünlere bağımlı hale gelmesine neden olmaktadır.
Bazı akademisyenler gümrük birliği anlaşmasının Osmanlı İmparatorluğu kapitülasyonları gibi olduğunu savunmaktadır. Bu gümrük birliğine rağmen Türkiye, hâlâ Avrupa Birliği'ne ekonomik ve siyasi güçleri veren bir üye değildir. Çünkü;

Türkiye, gümrük birliği protokolünü kabul ederek, AB'ye dış ilişkilerini yönlendirme hakkı verdi. Türkiye, önkoşul olmaksızın AB'nin üye olmayan bir ülke ile imzaladığı (yani dünyada diğer tüm ülkeler) tüm anlaşmaları kabul etti. (16. ve 55. maddeler)
Türkiye gümrük birliğine girerek, AB bilgisi olmadan herhangi bir AB üyesi olmayan ülke anlaşma yapmamayı kabul etti. Aksi takdirde AB, müdahale ve bu anlaşmayı iptal etme hakkına sahipti.(56. madde)
Türkiye, gümrük birliğine girerek, kayıtsız şartsız AB gümrük birliği için yapılan yeni yasalara paralel yasaları yapmayı kabul etti.(8. madde)
Türkiye, gümrük birliğine girerek, tüm yasaları ve tek Türk hakimi olan Avrupa Adalet Divanı'nın kararlarını kabul etti.(64. madde)
Türkiye, gümrük birliğine girerek, Avrupa mallarına kendi pazarını açtı. Türkiye'nin yerli mallarındaki kalitesindeki fark nedeniyle rekabet etmekte büyük bir zorluk vardı. Avrupa malları, herhangi bir gümrük ücreti olmadan Türkiye'ye akacaktır.

Aydıncık, Mersin ilinin bir ilçesidir.

Çeşitli medeniyetlere beşiklik etmiş olan Aydıncık'ın bilinen tarihî adı Kelenderis'tir. Mitolojiye göre Kelenderis, denizcilik ve ticarette çok ilerlemiş Fenikelilerden Sandakos tarafından üç bin yıl önce bir liman ve ticaret şehri olarak kurulmuştur. Kente daha sonra Hititler, Asurlular, Sisamlılar, Selefkoslar, Mısırlılar, Romalılar, Bizanslılar, Emeviler, Ermeniler, Karamanoğulları ve Osmanlılar hakim olmuştur.
Kelenderis ilk parlak dönemini, MÖ 5. ve 4. yüzyıllarda yaşamıştır. Kendi parası MÖ 5. yüzyılda görülmeye başlamış ve Büyük İskender'in Anadolu'ya gelişine kadar sürmüştür. MÖ 425-400 yıllarına tarihlenen gümüş bir Kelenderis sikkesinin ön yüzünde şaha kalkmış bir atın üstünde yan oturmuş bir süvari, arka yüzünde ise başını sağa çevirmiş ve diz çökmüş vaziyette bir keçi bulunmaktadır.
Romalılar yöreye hakim olurca, Kelenderis Limanı'ndan önemli ölçüde yararlanılmış ve burası Roma'nın vazgeçilmez bir ticaret şehri olmuştur. Romalılar zamanında kent imar olmuş, saray, su yolları, hamam ve limanı ile mükemmel bir şehir özelliği taşıyordu.
Bizanslılar devrinde de imar olan kent, çağının en güzel ve medeni yörelerinden birisi olmuştur. Yöre 11. yüzyılda Ermeni beyi olan I. Ruben tarafından kurulan Kilikya Ermeni Krallığı egemenliğine girmiştir. 1228 yılında Karamanoğlu Alaeddin Bey'in komutanlarından Ertokuş Bey, Kelenderis Kalesi'ni Ermeniler'den alarak buraya doğudan gelen Türkler'i yerleştirmiştir. Gülnar Hatun'a bağlı Oğuz boyları Horasan Bölgesi'nin Merv kentinden göçerek Toroslar'a gelip yerleştikleri için yöremize Gülnar adı verilmişti. 1461 yılında Silifke ve Mut ile birlikte Gülnar da Fatih Sultan Mehmet döneminde, Gedik Ahmet Paşa tarafından Osmanlı yönetimine katılmıştır.
Kelenderis adı zaman içinde değişerek Kalendria, Kelendri, Gelendir, Gilindir derken Gilindire'ye dönüşmüştü. İlçedeki Rumlar mübadele gereği iskeleden kayıklara binerek Kıbrıs üzerinden Yunanistan'a gitmişlerdir. 1920'li yıllarda 500 kadar Rum'un Gilindire'de zanaatla uğraştıkları, göçten sonra Gilindire merkezinde çok az bir nüfus kaldığı anlatılmaktadır.
1867 Vilayet Nizamnamesi'nin getirdiği yeni yönetsel bölümlenme uyarınca, İçel Sancağı'nın  kazaları şunlardı: Anamur, Mut, Silifke ve merkezi Kilindria olan Gülnar.
Nüfus 1970'li yılların sonuna doğru arttı. 1965 yılında da Gilindire adı tarihe karıştı. Kasabanın yeni adı artık Aydıncık oldu. Gülnar İlçesi'ne bağlı bir bucak olan Aydıncık'ta 1972 yılında İskele Belediyesi kuruldu.
Aydıncık 392 Sayılı Kanun'a göre 19 Haziran 1987 tarihinde ilçe oldu. Ayrıca bu kanunla İskele Belediyesi'nin adı da Aydıncık Belediyesi'ne dönüştürüldü.
Bugünkü Aydıncık, bir zamanlar Gülnar ilçesinin merkezi olan Gilindire'nin devamıdır.

Aydıncık, Akdeniz Bölgesi'nde, Akdeniz kıyısı boyunca uzanan Torosların denize en yakın seyreden kolunun yamacına kurulmuş olup, bağlı olduğu Mersin merkeze 173 km, komşu il Antalya merkeze ise 325 km uzaklıkta bir ilçedir. İlçenin kuzeyinde Gülnar, doğusunda Silifke, batısında Bozyazı ilçesi, güneyinde ise Akdeniz var. İlçenin yüzölçümü 352 km²dir. Aydıncık ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 17 metredir.

Aydıncık merkez, deniz kıyısında, bir kısmı düzlükte bir kısmı da kıyı boyu seyreden dağın yamacında kurulmuştur. Aydıncık'a bağlı Yenikaş ve Hacıbahattin köyleri deniz kıyısında, fakat Karadere, Karaseki, Teknecik, Yeniyürük, Yeniyürükkaş, Eskiyürük, Pembecik ve Duruhan köyeleri ise Toros Dağları'nın platolarındadır.
Aydıncık'ın kıyı uzunluğu 38 km olup Ege kıyısı kadar olmasa da görece girintili çıkıntılıdır. İlçe merkezine hakim bir tepe olan Taşmasa'dan ilçe merkezinin güneyine Akdeniz'e doğru bakıldığında, ilçe merkezinin doğusunda kıyıya paralel olarak uzanan Torosları oluşturan dağ silsilesinin bir kolunun Akdeniz'e doğru uzanarak Sancak Burnu'nu oluşturduğu görülür. Taşmasa'dan Sancak Burnu'nun batısına doğru bakıldığında ise, denizin karaya sokulmasıyla oluşan Büyükalan, Küçükalan, Gilindire ve Soğuksu koyları görülür. Ayrıca; Sancak Burunu ile Büyükalan arasında, karaya neredeyse bitişik olan Yelkenliada, karadan 250 m uzaklıkta olan Küçükada, biraz ileride (kıyıya yaklaşık 1 km mesafede) Büyükada, en ileride ise (kıyıdan 3 km kadar uzaklıkta) Yılanlıada olmak üzere 4 adacığın yer aldığı görülür. Sancak Burnu ile bu bölgenin batısında ve doğusunda 1. derece sit alanı ilan edilmiş sahalar bulunmaktadır. Sancak Burunu'nun doğusunda yer alan Gemidurağı ile Yelkenliada arasındaki bölgede ise Akdeniz foku'nun yaşam alanı olan mağaralar bulunmaktadır. Ayrıca, Doğu Akdeniz'de toplam 40 çift olan ada martısının  (Larus audouini) 20 çifti Yelkenliada ile Küçükada'da barınmaktadır. Yılanlıada, Aydıncık'ta bulunan dört adadan en uzakta olanıdır. ODTÜ Sualtı Topluluğu, Batık Araştırmaları Grubu (ODTÜ-SAT BAG) ve Sualtı Araştırmaları Derneği, Sualtı Arkeolojisi Araştırma Grubu (SAD SAAG), 2002 yılı içinde Yılanlıada çevresinde birçok dalışlar yaptılar. Bu bölgede çeşitli tür ve şekillerde çapalar ile bir batık alanı keşfettiler. Bu nedenle Yılanlıada I. derece arkeolojik sit alanıdır.
İnce uzun 9 km'lik bir kıyı şeridi üzerinde kurulmuş olan Aydıncık merkez ilçenin, doğudan batıya doğru olmak üzere, sırasıyla Yenimahalle, Hürriyet, Cumhuriyet, Merkez ve Atatürk olmak üzere beş mahallesi vardır.

Aydıncık'ın kıyı kesimlerinde iklim yumuşaktır ancak yukarı yayla kesimlerinde, İç Anadolu Bölgesi'nde hüküm süren kara iklimi kadar sert olmasa da kıyı kesimlerine oranla sertleşmektedir. Bitki örtüsü Aydıncık'ın kıyı kesimlerinde defne, keçiboynuzu, yaban mersini, püren, yaban zeytini, pırnal meşesi vb. maki bitkileri, yukarı yayla kesimlerinde ise çam, palamut, ardıç, alıç, servi vb ağaçlarla kaplıdır.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Duruhan, Hacıbahattin, Pembecik, Karadere, Karaseki, Teknecik, Yenikaş, Yeniyörük, Yeniyürükkaş, Eskiyörük.

Aydıncık'ın ekonomisi tarım ve hayvancılık üzerinedir. Aydıncık'ta tarımsal uğraşlar daha çok Aydıncık'ın kıyı kesimindeki yerleşim bölgesinde, hayvancılık ise yayla bölgesindeki kırsal kesimde yapılmaktadır. Kıyı kesiminde, ilçe halkının %90'ı geçimini  tarım ve tarım işçiliğinden sağlamaktadır. İlçenin daha çok kıyı kesiminde, örtü altı sebze yetiştiriciliği yapılmaktadır ki bu uğraşın 30-35 yıllık bir geçmişi vardır. Yaklaşık (2007 yılı itibarıyla) 4700 adet seranın %6'sında domates tarımı yapılmakta, geri kalan %94'ünde ise salatalık ve patlıcan yetiştiriciliği yapılmaktadır. İlçenin yayla kesimindeki kurak arazilerde nohut, buğday, arpa, mercimek, burçak vb. hububat ürünleri, su altı arazilerde elma, kiraz, kayısı, erik, şeftali; kurak arazilerde ise ceviz, badem, armut, üzüm, incir, zeytin vb. meyve yetiştiriciliği yapılmaktadır.

Aydıncık; sosyal, kültürel ve sosyo-kültürel değerler bakımından oldukça zengindir. İlçe merkezinde ve ilçeye bağlı köylerde zaman zaman sosyal ve kültürel etkinlikler düzenlenmektedir.

İlçe merkezinde her yıl yaz aylarında sosyal, kültürel ve sosyo kültürel etkinlikler düzenlenmektedir. Örneğin Aydıncık Turizm ve Kültür festivali her yıl temmuz ayında halkın katılımıyla kutlanmaktadır.

İlçe tabiat ve kültür varlıkları açısından oldukça zengindir. Bu nedenle ilçe, bölgede önemli bir turizm merkezi olmaya adaydır.

Dörtayak Anıtmezarı

Dörtayak, iri yarı dört adet ayağa sahip olduğu için, halk tarafından "Dörtayak" diye adlandırılmıştır. Mezar, düzgün kesme taşlarla ve harç kullanılmadan yapılmıştır. Tarihin  derinliklerinden günümüze sağlam biçimde ulaşan, 8 m yüksekliğindeki anıtın MS 2. yüzyılda yapıldığı sanılmaktadır. Kaptan Beaufort'un  Chelindreh (eski Kelenderis) limanı haritasında "cenotaph" yani ölüp de başka bir yerde gömülmüş olan bir kişi anısına yaptırılan boş mezar olarak işaretlenmiştir.

Gilindire (Kelenderis) Kalesi
İskelenin güneyinde en üst kısmı denizden yaklaşık 25 m yüksekliğinde, batıdan doğuya doğru ise yaklaşık 200 m uzunluğunda bir yarımada üzerindedir.
1226'da Selçuk Türkmenleri'nden Ertokuş Bey ile Çavlı Bey Gilindire Kalesi'ni Ermenilerden alarak buraya doğudan gelen Türkleri yerleştirmiştir.
Pirî Reis (1521) haritasında Kelenderis koyundaki burnun üzerinde bir kale göstermektedir.
Cem Sultan, Rodos adasına bu limandan gitmiştir. Kaptan Beaufort (1818) sekizgen bir kuleden ve ortası depremden yıkılmış kale kalıntılarından bahseder, çizdiği Kelenderis limanı haritasında yarımada üzerinde sekizgen planlı bir kule ile yıkık bir şato işaretlenmiştir.
Kilikya limanı ve Gilindire Kalesi ile ilgili ayrıntılı bilgi, J. Carne'nin 1836 yılında yayımlanan “Suriye, Kutsal Toprak, Küçük Asya“ adlı kitabındaki W. H. Bartlett'e ait bir gravürden çıkartılabilir. Bu gravür, bugünkü limana inen yol üzerinden bakılarak çizilmiş ve Kıbrıs'a gidecek bir posta yelkenlisini ve kentin limanı ile buradaki yarımada üzerinde bulunan kalıntıları göstermektedir. Kilikya limanı tasvirinde görülen sur duvarları ve kuleden günümüze sadece surların temel taşları ulaşabilmiştir.
Gilindire'nin Gülnar ilçesinin merkezi olduğu yıllarda Kaymakamlık binası bu yarımada üzerindeydi. Yine son yıllara kadar PTT binası da buradaydı.

Roma Hamamı
Hamam MS 4. yüzyılda ya da MS 5. yüzyılın ilk yarısında inşa edilmiştir. 1962 yılında eski ve dar olan Mersin- Antalya yolu genişletilirken, hamamın bir kısmı yıkılmıştır.

Kilise ve tiyatro
Kilisenin 19. yüzyıl yapıldığı sanılmaktadır. Canlı kaynaklardan almış olduğumuz bilgilere göre, Rumlar Gilindire'den göçmeden önce bu kiliseyi kullanıyorlarmış. Tiyatro bölümünde kazısı biten tabakalarda Roma dönemine kadar ulaşılmıştır.

Han Yıkığı
Limana yakın "Hanyıkığı" adı verilen yerde 1992 yılında bir zemin mozaiği bulunmuştur. 7×3=21 m² olan mozaik Kelenderis kentinin MS 5. yüzyıldaki panoraması açısından eşsiz bir örnektir. Mozaik üzerindeki görüntünün 3×3 m'lik panosunda MS 5. yüzyıldaki Kelenderis'in kent manzarası ile içerisinde iki yelkenlinin bulunduğu limanı betimlenmiştir.

Mezarlar
Batı Mezarlığı denilen, Orman i

Azerice, Azerbaycanca veya Azerbaycan Türkçesi (Azerice: Azərbaycanca veya Azərbaycan türkcəsi), Türk dilleri dil ailesinin Oğuz grubu içerisinde yer alan ve bir Türk halkı olan Azerilerin ana dilini oluşturan dil. En çok konuşuru İran Azerbaycanı'nda bulunan dil (تۆرکۆ Türkü, تۆرکجه Türkcə), Azerbaycan Cumhuriyeti'nin resmî dilidir. Rusya'ya bağlı özerk bir cumhuriyet olan Dağıstan'ın ise resmî dilleri arasında yer alır.
Azerbaycan'da 1936 yılına kadar halk kendisini Türk, dilini ise Türkçe olarak adlandırmaktaydı. Bu tarihten sonra Azerbaycanlı ve Azerbaycan dili adlandırması ortaya çıkmıştır. SSCB dağıldıktan sonra 1992 yılından 1995 yılına kadar Azerbaycan Anayasası'nda resmî dil "türk dili" olarak tanımlanmıştır. Daha sonra "Azerbaycan dili" şeklindeki adlandırma kabul edilmiştir.
Özellikle Rus kaynaklarında Azerbaycanlılar için Tatar, dili için Tatar dili adlandırması da görülmektedir. Çünkü Tatar adı, tarih boyunca farklı topluluklar tarafından 8 farklı grubun adı olarak kullanılmıştır. Azerbaycan halkı da bu halklardan biridir.
Dil, İran'da konuşulan Güney Azerice ve Azerbaycan Cumhuriyeti'nde konuşulan Kuzey Azerice olmak üzere iki farklı değişkeye sahiptir. Bu iki form kendi aralarında sesbilim, biçimbilim, sözdizim, kelime dağarcığı ve alıntı sözcüklerin kökenleri konusunda çeşitli farklılıklar gösterir. Azerice, Türkçe, Türkmence, Kaşkayca ve Gagavuzcanın aralarında bulunduğu diğer Oğuz dillerinin yanı sıra, bu dillerden etkilenmiş bir Kıpçak dili olan Kırım Tatarcası ile de yüksek oranda karşılıklı anlaşılabilirlik gösterir.

Türkçeye (Türkiye Türkçesine) en yakın Türkî dillerden birisidir. Bunun nedenlerinden birisi Azericenin de Türkçe gibi Oğuz grubuna dâhil olmasıdır. Aynı zamanda yazı dili de olan Azerbaycanca yazı dili geleneğine sahip olma bakımından Türkçeyle hemen hemen paraleldir.

Türk dil ailesi, 13. yüzyılda Hazar'ın batısında Oğuzca merkezli bir özellikte bağımsız gelişimine başlamıştır. Batı Türkçesi (Oğuzca veya Yeni Batı Türkçesi) olarak belirtilen bu bölge değişkesinin içinde saha bakımından zamanla iki daire meydana gelmiştir. Bunlardan biri Azerbaycan ve Doğu Anadolu sahasını içine alan Doğu Oğuz kolu, diğer Osmanlı sahasını içine alan Batı Oğuz koludur.
11.-13. yüzyıllar arası, aynı zamanda Oğuzların Orta Asya'dan batıya doğru uzanan siyasî etkinliklerinin güçlenme dönemidir. Nitekim daha 11. yüzyılda Büyük Selçuklu Devleti'nin batıya yaptığı göçlerle, Oğuz nüfuzu yalnız Sirderya, Maveraünnehir, Harezm ve Horasan bölgelerinde kalmamış; Azerbaycan üzerinden Abbasî Devleti'nin başkenti ve büyük kültür merkezi Bağdat'a kadar uzanmıştır. Bu etkililik Oğuzca açısından da aynı yönde bir gelişme yaratmıştır.

Acem Türkçesi veya Orta Azerbaycanca, 15. ve 16. yüzyıllarda bölge Türkleri tarafından anadil, İran ve Kafkasya'daki halklar tarafından lingua franca olarak konuşulan bir Türk diline verilen isimdir. Azerbaycan Türkçesi buradan türetilmiştir. Bu dil Eski Anadolu Türkçesinden (Ana Oğuz Dilinin bir başka kolu) gelmektedir. Acem Türkçesi Karakoyunluların, Akkoyunluların, Safevîlerin ve Afşarlıların resmî diliydi.

Azerbaycan dili ağırlıklı olarak İran'da konuşulmaktadır (1997 tahminine göre, İran'da bu dili konuşanların toplam sayısı yaklaşık 23,5 milyon kişidir) ve ülke nüfusunun %98'inden fazlasının yerli olduğu Azerbaycan'da ve Kuzey Irak'ta.
İran'da Azerbaycan dili hemen hemen Kazvin'e kadar yayılmıştır. İran'ın kuzeybatı vilayetlerinde (öncelikle Batı ve Doğu Azerbaycan'da, ayrıca Hazar Denizi'nin güneydoğu kıyısında: Galuga'da) konuşulur.
Irak'ta Azerice ağırlıklı olarak Kerkük, Erbil ve Revanduz'da, ayrıca Kerkük'ün güneydoğusunda El-Mikdadiya, Khanaqin ve Mandali gibi şehir ve köylerde ve Musul bölgesindeki bazı yerlerde konuşulmaktadır.
Yukarıdaki ülkelere ek olarak, Azerbaycanlıların Gürcistan'da (Kvemo-Kartli), Rusya'da (Dağıstan), Türkiye'nin Kars ve Iğdır illerinde ve diasporadaki kompakt ikamet yerlerinde de Azerbaycan dili konuşulmaktadır. 1990'lara kadar Azerbaycan dili Ermenistan'da da konuşulmaktaydı.
2010 nüfus sayımının sonuçlarına göre, Rusya'da Azerbaycan dilini bildiğini belirtenlerin sayısı 473.044 kişiydi, bunlardan sadece 368.173'ü Azerbaycanlı (toplam Azerbaycanlı sayısı 603.070 idi

Azerice ve Osmanlı Türkçesi arasında, daha çok şivede kalan ayrılıklarda Doğu Oğuz koluna Oğuz dışı Türk dillerinin, özellikle Kıpçakça unsurlarının yaptığı etki ve İlhanlılardan kalan bazı Moğolca etkisi görülebilir. Bu iki Türkçe arasındaki başlıca ayrılıklar, sözcük başındaki b - m, sözcük içindeki ķ - ġ - ħ, ilk seslemdeki e - i, sözcük başındaki t - d ile belirtme ve bazı eylem çekimleri etrafında toplanmıştır.

Batı ve doğu Oğuz kolları arasındaki farklılıklar 14. yüzyıldan sonra kesinleşmeye başlamıştır. Azerbaycan sahasında yetişen başlıca edebî şahsiyetlerin bulunduğu 17. yüzyıldan önce de doğu ve batı Oğuz kolları arasında kayda değer bir ayrılık bulunmadığı için bu iki Oğuz lehçesi, yazı dili olarak Batı Türkçesi adı altında zikredilmişlerdir.

Azerice ile Türkçe arasında karşılıklı anlaşılabilirlik seviyesi oldukça yüksektir. Öyle ki bazı metinlerde sadece sözcüklerdeki ve eklerdeki bazı ses farkları dışında bir fark görülmemektedir:

Azericede bazı ifade şekillerinin Türkçeden farklı olması sebebiyle bazen Türkçe konuşanlar tarafından yanlış anlaşılabilmektedir. Saatlerin söylenişindeki ikiyə on dəqiqə işləmiş gibi bir ifade yanlış olarak ikiyi on geçe gibi anlaşılabilir. Bunun anlamı ise aslında biri on geçe olup "saat ikiye doğru on dakika ilerlemiş" demektir.
Bununla birlikte Azerice ile Türkçenin söz varlığının %99 oranında örtüştüğü belirtilmektedir.

Arap harfli Türk alfabesinin kullanıldığı devirlerde Azerbaycan ve Osmanlı Türkçesi sahalarında kaleme alınan eserlerin imlasında büyük ortaklıklar söz konusu olmuştur. Çünkü Türkçenin eski devirlerinden gelen ve bu alfabede standartlaşan imla, doğu ve batı sahalarında aynı imla geleneğini gerektiriyordu.
19. asrın başlarından itibaren Ruslar, Kafkaslar ve Azerbaycan'ı istila etmeye başladılar. 18 Şubat 1828'de Ruslarla Kaçar Hanedanı arasında imzalanan Türkmençay Antlaşması gereğince Aras Nehri'nin kuzeyinde kalan Azerbaycan toprakları Ruslara bırakıldı. Azerice, 17. yüzyıldan sonra kendi mecrasında gelişimine devam etmişti. Rus egemenliğinden sonra, Osmanlı Türkçesi bölgesi ile olan irtibatların azalması ve zamanla bölgede oluşturulan devlet yapısı sonucunda yazı dili olarak Azerice "Azerbaycan Türkçesi" adıyla resmiyet kazandı.

Azerice, Azerbaycan'da 11.250.000, İran'da ise 25 ila 35 milyon kişi tarafından konuşulan bir dildir. Irak Türkmenlerinin ağzı da Azericenin bir ağzıdır. Azerbaycan'da 1991 yılı itibarıyla Azericeye uyarlanan Latin alfabesi yeniden kullanılmaya başlanmıştır. Türkiye'de Ardahan, Kars, Iğdır ve Ağrı illerinde konuşulur. Erzurum, Artvin ve Bayburt illerinde konuşulan Türkçe ile de büyük benzerlikler taşır.

Azerbaycan arazisinde dört ağız vardır:

Doğu ağzı - Kuba, Şamahı, Bakü, Muğan ve Lenkeran ağızları
Batı ağzı - Kazah, Karabağ, Gence ağızları
Kuzey ağzı - Şeki (Nuha) ve Zakatala-Kah ağızları
Güney ağzı - Nahçıvan, Culfa, Ordubad, Erivan ağızları

İnce g [ɟ] sesi Rusça kökenli sözcüklerde Türkçedeki gibi telaffuz edilir. Diğer sözcüklerde ise ağız ve dil /y/ sesini telaffuz edecek şekilde açılarak /g/ denildiğinde telaffuz edilir. İnce k sesi Rusça kökenli sözcüklerde Türkçedeki gibi telaffuz edilir. Diğer sözcüklerde ise ağız ve dil /y/ sesini telaffuz edecek şekilde açılarak /k/ denildiğinde telaffuz edilir. Sözcük sonlarında ise konuşma dilinde çoğunlukla /y/ sesine döner: inəy "inek", görəy "görelim". Sözcükler ek aldığında da bu durum görülebilir: ürəydi "yürektir".

Standart Azerice ünlüler: /i, y, ɯ, u, e, œ, o, æ, ɑ/.
Azerice /æ/ sesi yazıda uluslararası literatürde schwa adı verilen ə harfi ile (Türkiye Türkolojisinde ä harfiyle) temsil edilmektedir. Bu ses ağız /a/ sesini telaffuz edecek şekilde açılarak /e/ denildiğinde telaffuz edilir. Diğer /e/ sesi ise yazıda e harfiyle temsil edilmektedir. Bu ses ağız /i/ sesini telaffuz edecek şekilde açılarak /e/ denildiğinde telaffuz edilir.

Türk yazı tarihi mevcut bilgilerle Göktürk alfabesi ile başlasa da Azericenin yazılmasına Arap alfabesinin bir varyantı ile başlanmıştır. Selçuklu ve Oğuzlar; 10. asırdan başlayarak Arap alfabesine Türkçe için gerekli birkaç harfi ekleyerek (ç, p, j gibi) bu alfabeyi kullanmış ve bu alfabeyle değerli eserler yaratmışlardır.
Arap harfli alfabe, Azericenin özünü ifade etmesi için mükemmel bir alfabe olmasa da 20. yüzyıl öncesine kadar bu alfabeden Azerbaycan bölgesinde genişçe yararlanılmış ve bu alfabeyle Azeri edebiyatında eserler kaleme alınmıştır.
Azerice için 1929 yılına dek Arap harfli alfabe kullanılmıştır. 1929-1939 yılları arasında Latin harfli alfabe, 1939-1991 yılları arasında Kiril alfabesi kullanımda olmuştur. 1991 yılından itibaren -52 sene aradan sonra- Latin kaynaklı alfabeye tekrar geçilmiştir.

İran'ın Azerbaycan bölgesi ve diğer yerlerde yaşayan Azeriler ise bugün de Arap harfli alfabe kullanmaktadırlar.

Baraba dili ya da Baraba Sıbırlar dili Sibirya'da yaklaşık 8000 konuşanı bulunan bir Türk dilidir. Sıbırca'nın bir lehçesidir.

Akhatov G. Kh. Batı Sibirya Tatarlarının lehçesi. - Ufa, 1963.
Akhatov G. Kh. Tatar lehçesi.- Kazan', 1984.
Bogoroditsky V.A. Batı Sibirya Türk lehçelerinde ve diğer Türk dillerindeki ilgili fenomenlerde görev başında ve kısa "u". Kazan', 1933.
Dmitrieva L. V. BARABA TATARLAR Dİlİ (Dünyanın dilleri: Türk dilleri. — M., 1997. — S. 199-205)
Dmitrieva L. V. Notlar no yazyku barabintsev / Voprosy grammatika i istorik vostochnykh yazykov. M.-L. 1958.
Dmitrieva L.V. Yazyk Barabinskikh Tatarları. (Materyaller ve araştırmalar). L.. 1981.
Dmitrieva L.V. Yazyk barabinskikh tatarsya, Yazyky narodov SSSR. T. II. Türk dilleri. M. 1966.
Radlov V.V. Türk boylarının halk edebiyatı örnekleri. SPb., 1872. ıv.
Dmitrieva L.V. Baraba Tatarları // Studia ve Acta Orientalia folklorunun metinleri, 1967. V-VI.
Tumasheva D.G. Baraba lehçesinin Sibirya'nın Türk dilleri ve Tatar lehçeleri ile ilişkisi / Sibirya Aborjinlerinin Kökeni ve dilleri. Tomsk, 1969.

Batı Ermenicesi, Türkiye Ermenicesi veya İstanbul Ermenicesi (Ermenice: Արևմտահայերեն), bir Hint-Avrupa dili olan çağdaş Ermenicenin iki standartlaşmış biçiminden birisidir. 1915'e kadar İç, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde konuşulmaktaydı (Batı Ermenistan). Ermeni Kırımı ve dış ülkelere yapılan göçlerden dolayı bugün daha çok Ermeni diasporası tarafından konuşulmaktadır. Türkiye'de ise ancak İstanbul şehrindeki Ermenilerin küçük bir bölümü konuşmaktadır. Batı Ermenicesi Türkiye'deki Ermeni toplumunda sadece küçük bir azınlık tarafından konuşulmaktadır. Ana dili olarak Türkçenin Batı Ermenicesinin yerini almasından dolayı Türkiye'de  yok olma sürecine girmiştir ve UNESCO, Türkiye'de Ermeni dilini Dünya yıllık "Atlas of the World's Languages in Danger" (Tehlikede olan Dünya Dilleri Atlası)na eklemiştir ve burada Türkiye'de Batı Ermeni dilini "definitely endangered language" (kesinlikle tehlikede bir dil) olarak tanımlamıştır.
Konuşanların bazılarının Ermeni diasporasından, Ermenistan'a, Azerbaycan'ın Ermeni işgali altındaki Dağlık Karabağ bölgesine göçünden dolayı buralarda da az da olsa konuşulmaktadır; ancak Doğu Ermenicesi Ermenistan'da çok daha yaygındır.

Hemşince

Batı Oğuz dilleri veya Batı Oğuzca, Türkî diller ailesine bağlı Oğuz dil grubunun batı kolunu oluşturan diller. Glottolog'a göre dil grubu Gagavuzca, Rumeli Türkçesi (Balkan Gagavuzcası) ve Türkçe olmak üzere üçe ayrılmaktadır. Bazı kaynaklarda, diğer kaynakların Orta Oğuz dillerine dahil ettiği Azerice de Batı Oğuz dili olarak ele alınmıştır. Gruba ait değişkeler, coğrafî açıdan Güney ve Doğu Balkanlar, Anadolu, Kıbrıs ve Suriye'nin kuzey sınır kısımlarında konuşulmaktadır.

Çekirdek Oğuzca olarak adlandırılan Batı, Orta ve Doğu Oğuz dilleri ve Kaşkayca (Güney Oğuzca), Salarca ile birlikte, Türk dilleri içerisindeki Oğuz grubununu oluşturur. Glottolog, Batı Oğuz grubunu Gagavuzca, Rumeli Türkçesi ve Türkçe olmak üzere üçe ayırır. Bu diller ise kendi içlerinde çeşitli değişke ve lehçelere ayrılmıştır:

Gagavuzca
Kendi içinde Bulgar Gagavuzcası ve Kıyı/Deniz Gagavuzcası olarak ayrılmıştır.
Rumeli Türkçesi
Kendi içinde Tuna, Gacal, Gerlovo, Kızılbaş, Razgrad, Surguç ve Tozluk lehçeleri olarak ayrılmıştır
Türkçe
Anadolu Türkçesi
Kendi içinde Dinler, Edirne, Eskişehir, Gaziantep, Urfa ve Yuruk olarak ayrılmıştır
Kıbrıs Türkçesi
Karamanlıca
Osmanlı Türkçesi
Suriye Türkmen Türkçesi

Başkurtça veya Başkırca (Başkurtça: башҡорт теле; başqort tele), çağdaş Türk yazı dillerinden biridir ve Kıpçak grubuna bağlıdır. Çoğunluğu Başkurdistan'da yaşayan Başkurtlarca konuşulur.

Başkurtça daha çok konuşma dili olarak kullanılmıştır, edebiyat ise Sovyetler işgaline kadar Çağataycaya ve Osmanlıcaya yakın olan Kazan Tatarları ile ortak İdil-Ural Türk edebi dilinde yazılırdı. İlk kez 23 Mart 1919'da SSCB içinde Başkurdistan ÖSSC kurulması yazma Başkurt dili gelişmesine itiş verdi.

Genel Türk dilleri ile karşılaştırınca sözcük yapısı hemen hemen ortak olsa ve ses kaymaları çok düzenli olsa da, olan ses kaymaları çok değişik duyulmasına ve zor anlaşılmasına sebep oluyor. Ünsüzler bakışından Türk dilleri arasında en zengin dildir. Ç, C, V,
Bu değişimler öğrenilince Başkurtçayı öğrenmeden anlaşılma derecesi çokça artıyor. Değişimlerin çoğusu aşağıdaki şekildedir:

Ç sesi S sesine kaymıştır: as (aç), sıq (çık), səs (saç), səy (çay)
Sözcük ve ek başındaki S sesi H sesine kaymıştır: harı (sarı), hin (sen), höt (süt)
Alınma sözcüklerde ise genellikle korunmuştur: sələm (selam), ser (sır)
Sözcük ve ek sonundaki S (bazı eklerde Z) sesi peltek Ś sesine kaymıştır: aś (as), kilməś (gelmez), qıś (kıs)
Çoğu sözcükte Z sesi peltek Ź sesi olarak telaffuz ediliyor ki bunun Lir Türkçesinden Şaz Türkçesine geçerken r-ŕ-ź-z olarak daha eski bir şekli de olabilir: qıź (kız), küź (göz), haźlıq (sazlık)
İki ünlü arasında kalmış D sesi de peltek Ź sesine kaymıştır, hatta alınma sözcüklerde bile: baźam (badem), məźəniyət (medeniyet), İźel (İdil)
İstanbul Türkçesinde kaybolan geniz Ñ sesi Başkurtçada korunmuştur: miñə (bana), meñ (bin), öyöñ (evin)
Kelime başındaki her C sesi Y sesine kaymıştır: yən (can), yəyləw (yayla: ETü *yaylağ -> yayla(w)), yəwhər (cevher)
Başka Kıpçak dillerinde olduğu gibi B sesi bazı yerlerde M sesine kaymıştır: min (ben), mögöź (boynuz)
Başka Kıpçak dillerinde olduğu gibi Anadolu Türkçesinde V sesine kaymış B, Y sesleri korunmuştur: bir (ver), bar (var), öy (ev)
Başka Kıpçak dillerinde olduğu gibi Anadolu Türkçesindeki Ğ sesi W, Y seslerine kaymıştır: yeyən (yeğen), taw (dağ), awıl (köy, bkz. ağıl)
A ve I hariç ünlüler ters çevrilmiştir:
E sesi ilk hecede İ, sonraki hecelerde Ə harfi ile gösterilen açık e sesine kaymıştır: birmə! (verme!), kilmə! (gelme!)
İstisna: sözcük başındaki Y sesi bazı sözcüklerde bu kaymaya engel olmuştur: yer (yer), yeyən (yeğen)
İ sesi kısa İ sesine dönüşmüş ve E harfi ile gösterilir. Ancak telaffuzu Türkçedeki E harfi gibi değildir, I ve İ arasında kısa bir ses gibi söylenir: ber (bir), belem (bilim),
O sesi U'ya, U sesi ise kısa U sesine kaymış ve alfabede O harfi ile gösterilir: bolot (bulut), Bulat (Polat), yul (yol)
Ö sesi U ve Ü arasındaki Ü'ye, Ü sesi ise kısa Ü sesine kaymış ve alfabede Ö harfi ile gösterilir: köt (bekle, bkz. güt), bül (böl), kürhət (göster, bkz. görset)

Kiril Alfabesi İle

Başkurt Latin alfabesinin Türk Latin alfabesi ile karşılaştırılması:

Başkurtça: Aa Ää/Əə Bb Cc Dd Ee Ff Gg Ğğ Hh Iı İi Jj Kk Ll Mm Nn Ññ Oo Öö Pp Qq Rr Ss Śś Şş Tt Uu Üü Vv Ww Xx Yy Zz Źź
Türkçe: Aa Bb Cc Çç Dd Ee Ff Gg Ğğ Hh Iı İi Jj Kk Ll Mn Nn Oo Öö Pp Rr Ss Şş Tt Uu Üü Vv Yy Zz

Ә : Türkçede "gel", "ver" kelimelerindeki açık E sesi gibi okunur. Alfabenin Latin versiyonunda Ä olarak da yer alır.
Х: Başkurtçadan yana Tatarcada ve Azericede kullanılır. Boğazdan gelen gırtlaksı bir H sesidir. Normal H sesinden biraz daha sert ve hırıltılıdır. H sesi hiçbir engele takılmadan çıkarken, bu ses boğazın üst kısmında titreşir. Arapçadaki Hı (خ) harfidir. Azericenin resmi harflerinden birisidir (Latin X). İç ve Doğu Anadolu ağızlarında sıklıkla rastlanır. Örneğin: Baxmax (Bakmak) fiilinin okunuşu Baḥmaḥ şeklindedir ancak kelimenin içindeki h harfleri gırtlaktan ve hırıltılı olarak çıkartılır. Çaxmax (Çaḥmaḥ; Çakmak), Yanmax (Yanmaḥ; Yanmak)…  Bu sesin Türkçedeki kullanımında çoğu zaman birbirlerine çok yakın kaynaklardan çıkan Arapçadaki Ha (ح) harfi ile olan farkı ortadan kalkmıştır (Ⱨ, Ḩ). Başkurtçada sadece alınma kelimelerde rastlanır: əxirət (ahiret), xəkim (hakim) v.b.
Ҡ: Gırtlaktan çıkarılan kalın bir K sesini karşılar. Başkurtçadaki Ҡалын (Kalın) sözcüğünün çevirisi Qalın olarak yapılır ve okunuşu (Kalın/Qalın) biçimindedir. İç Anadolu ve Doğu Anadolu ağızlarında yaygın olarak kullanılır. Tatarcada ve Azericede de kullanılır ve Q harfi ile gösterilir, ancak Azericede daha çok etimolojik görev gördüğü için telaffuzu Başkurtça ile aynı değildir. Arapçadaki Kaf (ق) harfini karşılar. Kimi lehçelerde ise ve bu sese oldukça yakın olan kalın gırtlaksı bir K sesi olarak okunur ve söylenir (Ⱪ, Ķ). Örneğin: Qadın (Kadın), Qayın (Kayın)...
Ң: Genizden çıkarılan N ve G karışımı bir sestir. (Şekil benzerliği nedeniyle Latin Ⱨ harfi ile karıştırılmamalıdır.) Bazen de NG/NĞ olarak öngörülür. Pek çok ağızda N veya Ğ sesine dönüşmüştür. Osmanlıcadaki üç noktalı Kaf-ı Nûni (ڭ) harfinin karşılığıdır. Örneğin: İç Anadolu'da, özellikle Sivas yöresinde Saña, Baña, Deñiz sözcükleri. Pek çok kaynakta Tengri veya Tengiz olarak yazılan sözcükler aslında Teñri ve Teñiz şeklinde okunur. (Tatarcada Ñ, Türkmencede Ň harfi ile gösterilir.)
Ҫ: Peltek T (veya S) sesidir. (Şekil benzerliği nedeniyle Türkçedeki Ç harfi ile karıştırılmamalıdır.) Türkçede, Arapçadan gelen bazı sözcüklerde kullanılır (ث). Ancak peltek harfler Başkurt dilinde de bulunur. Örneğin: әҫәр (əśər) "eser". Başkurt alfabesinin resmi Latin alfabesi olmasa da kullanımda Ś biçimi tercih edilir.
Ҙ: Peltek D (veya Z) sesidir. Türkçede, Arapçadan gelen bazı sözcüklerde kullanılır (ذ). Ancak peltek harfler Başkurt dilinde de bulunur.

W: Tatarca’da ve Türkmence’de kullanılır. Açık bir V harfidir. Klasik V sesinden kesinlikle farklıdır. V harfinde dudaklar birbirine değerken, bu seste (W harfinde) tıpkı U sesinde olduğu gibi dudakların birbirine değmesi söz konusu değildir. Arapçadaki Vav (و) ve batı dillerindeki w sesi başlıca örneklerdir. Örneğin Tatarcadaki Wali (Vali).

Başkurtça “eye” (iyi) sözcüğü "evet" ifadesinin karşılığıdır, "iyi" anlamını ise genelde "həybət" veya "yaqşı" sözcüğü kullanılır. Komşu Kazaklarda ve tüm Orta Asya halkarında "həybət"  için jaqsı, yaxşı kelimesi kullanılır.

Uniform Türk Alfabesi
Başkurt edebiyatı

Bergamalı Kadrî, 16. yüzyıl Türk dilcisi. Bergamalı Kadrî hakkında kaynaklarda kayda değer bir bilgi bulunmamaktadır. 1530'da kaleme alınmış Müyessiretü'l-Ulûm adlı dil bilgisi kitabının yazarıdır. Bu kitap, Batı Anadolu Türkçesiyle yazılmış en eski dil bilgisi eseridir. Bergamalı Kadrî, bu eserini Kanuni Sultan Süleyman'ın sadrazamı Pargalı İbrahim Paşa adına sunmuştur. Eser, Besim Atalay tarafından Türkiye Türkçesine aktarılmıştır (1946). 
Bergamalı Kadrî Efendi adı, 1 Haziran 1938 tarihinde Kültür Bakanlığınınnın 20 Mayıs 1938 tarih ve 637 sayılı yazısı ile doğup büyüdüğü şehir olan Bergama'da "İkinciokul" adıyla faaliyet gösteren bir ilkokula verilmiştir. Bu okul, Bergama'da Cumhuriyet Dönemi'nde açılan ikinci ilkokuldur. 1 Eylül 1972 tarihinde kullandığı binanın öğrenci sayısına göre yetersiz kalması ve yapının çok eski olması nedeniyle kapatılarak öğrencileri yakın bölgedeki 14 Eylül İlkokuluna nakil olmuştur. 
2014 yılı mayıs ayında Bergama 14 Eylül İlkokulu bahçesindeki eski Rum okulu binasında açılan ve Bergama eğitim tarihini anlatan müzeye ismi verilmiştir. Sonrasında da 30 Mayıs 2017 tarihinde "Bergamalı Kadri" ismini taşıyan bir imam-hatip lisesi açılmıştır.
Birçok Bergamalı da Kadri Efendi'yi yeterince tanımasa bile yazdığı eserleri hâlâ okumaktadır.

Bilge Kağan (Eski Türkçe: 𐰋𐰃𐰠𐰏𐰀:𐰴𐰍𐰣, Bilgä Qaγan, Çince: 毗伽可汗, Pinyin: píjiā kěhàn, Wade-Giles: p'i-chia k'o-han) Resmi unvan: "Tengriteg Тengride bolmuş Türk Bilge Kağan" :Tanrı gibi gökte olmuş Türk Bilge Kağanı  İkinci Göktürk Kağanlığı'nın kağanlarındandır. Türk tarihinin en önemli figürlerinden biri olarak değerlendirilir.

683 yılında, kağanlığın o zamanki merkezi olan Çugay-Ḳuz Dağı dolaylarında doğdu. 8 yaşında iken, babası İlteriş Kağan'ın 691 yılında ölmesiyle birlikte amcası Kapgan Kağan'ın himayesinde büyüdü.

Yine amcası tarafından 697 yılında Tarduşlar üzerine şad olarak atanan Bilge Kağan, atamanı (Selçuklulardaki atabey ve Osmanlılardaki lala kurumlarına benzer işlev gösteren bir kuruluş) Köli Čor'un denetiminde yetişti. 698 yılında, amcası Kapgan Kağan'ın isteği üzerine Türgişler ile yapılan Bolçu Savaşı'na katıldı. 699 yılında amcası Kapgan Kağan tarafından Sağ Kanat Şad'ı tayin edildi ve emrine 20,000 kişilik bir ordu verildi. Bilge Kağan, 700 yılında Tangutlar üzerine askeri bir sefer düzenledi. Savaş sonunda yenilgiye uğrattığı Tangutların çocuklarını, kadınlarını, at sürülerini ve bütün mal varlıklarını ele geçirdi. 701 yılında Güney Ordos bölgesinde Kapgan Kağan komutasındaki Göktürk ordusu ile Ong Tutuk komutasındaki 50,000 kişilik Tang ordusu arasında meydana gelen Iduk Baş Savaşı'na katıldı. Savaş sonunda Soğd kolonileri Göktürklerin eline geçti. 703 yılında Göktürklere vergi vermeyi kesen Basmıllar üzerine sefer düzenledi ve onların Iduk Kut unvanlı idarecesini yenilgiye uğratıp onları yeniden itaat altına aldı. 17 Ocak 707 tarihinde Kapgan Kağan komutasındaki Göktürk ordusu ile Çaça Sengün komutasındaki Tang ordusu arasında meydana gelen büyük Ming Şa Muharebesi'nde yer aldı. Bilge Kağan, 709 yılında Tang Hanedanlığı'nın kışkırtma siyaseti sonucunda Göktürk konfederasyon birliğine karşı ayaklanan Çiklerin Örpen'de, 710 yılında Kırgızların Kögmen'de, 711 yılında Türgişlerin Bolçu'da itaat altına alınmasında önemli rol oynadı. 711 - 712 yıllarında, Müslümanların Maveraünnehir'i fethi sırasında, Maveraünnehir'deki Göktürk müttefiklerinin yardım istemesi üzerine, Araplara karşı düzenlenen sefere katıldı. Ancak bu sefer istenilen sonuca ulaşamamıştır. Bilge Kağan, 714 yılında hiçbir sorunları yokken ayaklanan Karlukları Tamag Iduk Baş'ta yaptığı savaşta yenilgiye uğrattı. Karluklar bu yenilgiden sonra Tang Hanedanlığı'na sığındılar. 715 - 716 yılları, Göktürklerin kendilerine bağlı boylar birliğine karşı yaptıkları mücadelelerin en şiddetli geçtiği yıl oldu. Bu kez ayaklananlar kağanlığın bel kemiğini oluşturan Dokuz Oğuzlardı. Ayrıca yalnız da değillerdi, yanlarında Karluklar ve Basmıllar da vardı. Bilge Kağan, kardeşi Kül Tigin ile birlikte bir yılda dört kez onlarla savaşmak zorunda kaldı. İlk savaş Togu Balık'ta gerçekleşti. Birbirlerine üstünlük kuramayan taraflar Andırgu'da kozlarını ikinci kez paylaştı. Yine yenişemeyen taraflar Çuş Irmağı başında üçüncü kez vuruştular. Yine sonuçsuz kalan bu savaştan sonra taraflar kesin sonuç için Ezginti Kadız'da karşı karşıya geldiler. Burada gerçekleşen muharebe Türklerin kendi aralarında yaptıkları en kanlı muharebelerden biri oldu. Kıran kırana geçen savaşta Göktürkler, Oğuzları silip süpürdü. Amcası Kapgan Kağan'ın Bayırku Seferi dönüşünde öldürüldüğü 22 Temmuz 716 tarihinden sonra, Türk Toyu  amcasının oğlu İnel'i kağan olarak seçti. Geçen birkaç ay sonucunda İnel Kağan'ın genç ve deneyimsiz olması nedeniyle kağanlığı toparlayamaması, kutun İnel'den alındığı şeklinde yorumlanmasına neden oldu. Çok geçmeden Tonyukuk'un karşı çıkmasına rağmen Alp Eletmiş tarafından desteklenen ve Kül Tigin tarafından planlanıp uygulanan oldukça kanlı bir darbe ile İnel Kağan, akrabaları, destekçileri ve yakınları ile birlikte 717 yılının şubat ayında idam edildi.

Darbenin ardından Bilge, Tanrı Gibi Gökte Olmuş Türk Bilge Kağan unvanı ile kardeşi Kül Tigin tarafından kağan olarak ilan edildi. Bilge, kağan olduğu zaman ortada herhangi bir devlet otoritesi kalmamıştı. Bilge Kağan, kendi yazıtında bu durumdan şöyle söz etmektedir: Ben kağan olduğumda her yere gitmiş olan ulus, yaya olarak, çıplak olarak, öle yite geri geldi. Önce töreleri yeniden uygulamaya koyan Bilge Kağan, ilk seferini 717 yılında Uygurlar üzerine düzenledi. Kargan Savaşı'nda Uygurları bozguna uğratan Bilge Kağan onların birçok at, hayvan sürüsünü ele geçirdi. 718 yılında Bilge'nin kağanlığını tanımayan Karluklara karşı Bilge Kağan, Tudun Yamtar komutasında bir ordu gönderip onları itaat altına aldı. Daha sonra Çin'e karşı bir sefer yapmayı düşündüyse de Tonyukuk tarafından ikna edilerek bu düşüncesinden caydı. Ardından bir barış yapmak için Tang Hanedanlığı'na elçiler gönderdiyse de Tang imparatoru Hsüan Tsung bunu kabul etmedi ve savaş hazırlıklarına başladı. 720 yılının kış aylarında Tang Hanedanlığı, Göktürklere karşı büyük bir ittifak oluşturdu. Bu ittifaka Basmıllar, Tatabılar ve Kitanlar katıldı. Ancak Tonyukuk'un yerinde ve zamanında yönlendirmeleriyle ilk önce zayıf olan Basmıllar bozguna uğratıldı. Tang ordusu soğuk iklim koşullarından ötürü yay ve oklarını kullanamamaları ve derilerinin soğuktan çatlaması nedeniyle başarısız olup geri çekilmek zorunda kaldı. Kendi yazıtından anlaşıldığına göre Bilge Kağan, savaşın birinci günü on yedi bin, ikinci günü ise düşman piyade ordularını tamamen yok etmiştir. Bilge Kağan 721 yılının kış aylarında Kitanlara, 722 yılının ilkbaharında da Tatabılara karşı seferler düzenleyerek ittifakın diğer üyelerini cezalandırdı.

Bilge Kağan, Tang Hanedanlığı ile barış tesis ettikten sonra ülkenin ekonomik, sosyal ve kültürel açıdan kalkınması için gayret gösterdi. Onun döneminde Ongin Yazıtı (719 - 720), Altun Tamgan Tarkan Yazıtı (724), Tonyukuk Yazıtı (725), Kül Tigin Yazıtı (732) vb. birçok yazıt dikilerek Türk edebiyatı'nın ilk örnekleri verildi. Yine kültürel alanda Budizm'e meyledip bir tapınak inşa ettirmişse de devlet adamı Tonyukuk'un uyarıları üzerine bu isteğinden caydı. Ardından milletini yerleşik hayata geçirmeye heveslendi. Bunun için de kaleler inşa edecekti ki yine devlet adamı Tonyukuk ile ters düştü. Damadı ile arası açılan Tonyukuk devleti zayıflatacak bir çatışmaya girmek yerine uzaklara gitmeyi kararlaştırdı. Ailesi ve boyunu toplayıp Orhun Vadisi'nin yaklaşık 400 km uzağındaki Tula Nehri kıyılarına çekildi. Kendisi, öldüğü 726 yılına kadar ömrünü burada geçirmiştir.

734 yılında bakanı Buyruk Çor tarafından zehirlendi. Neden zehirlendiği konusunda kaynaklarda hiçbir bilgi yoktur. Ancak bilinen tek şey 727 yılında Buyruk Çor'un, Tang Hanedanlığı'na Göktürk elçisi sıfatıyla gönderilmesidir. Burada Buyruk Çor'un, Bilge'yi zehirlemesi konusunda Çinliler tarafından ikna edilmiş olması olasılık dahilindedir. Daha sonra zehirlendiğini anlayan Bilge Kağan, Buyruk Çor'u ve bütün ailesini idam ettirdi. Ancak kendisi de  25 Kasım 734 tarihinde öldü. Kendisi için çok büyük bir cenaze töreni düzenlendi. Cenaze törenine komşu ülkelerden yoğun katılım oldu. 22 Haziran 735 tarihinde defnedilen Bilge Kağan'a, yazıtında yazdığına göre Türk milletinin kendisine duyduğu minnet şöyle anlatılmaktadır: Bunca millet saçını, kulağını kesti. iyi binek atını, kara samurunu, mavi sincabını sayısız getirip hep bıraktı. Bilge Kağan'ın mezarının başına oğlu Tengri Kağan tarafından Bilge Kağan Yazıtı dikilmiş olup bu yazıtı kağanın, edebi yönüyle öne çıkan diğer oğlu Yollıg Kağan 34 günde yazmıştır. Bilge Kağan, Türk tarihi'nin en önemli şahsiyetlerinden biri olarak değerlendirilmektedir.

Ahmet Akyol tarafından yapılan bir iddiaya göre Bilge Kağan, bakanı Buyruk Çor tarafından değil hanımı Pofu Hatun tarafından zehirlenmiştir. Yine Akyol'un iddiasına göre 720 yılında Tang Hanedanlığı'na karşı barışçıl bir politika gütmeye başlayan Bilge Kağan'ın isteği üzerine sınır bölgelerinde pazarlar kurulmuştu. Bu pazarlarda Türkler ve Çinliler arasında at, ipek vb. hayvan ve eşyaların ticareti yapılıyordu. İlerleyen zamanlarda bu ilişkiler gelişirse Bilge'nin, Tang imparatoru Hsüan Tsung'un öz kızıyla evlenmesi pek muhtemeldi. Zaten Bilge'nin Çinli bir prensesle evlenme konusunda Tang imparatoru Hsüan Tsung'a sürekli baskı yaptığı ancak Tang imparatoru Hsüan Tsung'un bunu sürekli geçiştirdiği bilinmektedir. Bilge'nin bunu yapmasının amacı kişisel zevklerden ziyade hakim olduğu boy ve toplulukların gözündeki prestijini artırmaktı. Bu tür bir evliliğin gerçekleşme ihtimalini bile kabullenemeyen Bilge'nin hanımı Pofu Hatun, kocasını zehirledi. Akyol'un iddiasını destekleyecek yönde bazı veriler bulunsa da konu ile ilgili kaynaklardaki bilgilerin yetersizliği kesin bir şey söylemeyi elverişsiz hale getirmektedir.

Bilge Kağan'ın ağzından ifade edilen bu eleştirilerde, Göktürklerin bağımsızlığını kaybetmesi başta olmak üzere, toplumun yoksullaşmasının ve devletin yıkılmasının ana nedeni; başa geçen kağanların, "Bilgisiz, iradesiz, öngörüsüz" olmalarıdır. Bu eleştiriler sadece kağanlarla sınırlı kalmamış, kağanların beyleri ve yer yer bu kötü devlet adamlarına uyan ya da bilgili kağanlarının sözünü dinlemeden, başına buyruk hareket eden, millet (bodun) de eleştirilmiştir.

Bilge Kağan'ın heykeli bulundu iddiası

Borsa İstanbul A.Ş. ya da kısaca BİST, Türkiye'de 1985 yılında açılan sermaye piyasasında faaliyet gösteren Türk ve yabancı kaynaklı bankalara, aracı kurumlara saklama ile takas hizmeti verir. İstanbul Menkul Kıymetler Borsası (İMKB) olan adı 5 Nisan 2013 tarihinde Borsa İstanbul olarak değiştirilmiştir. Ayrıca "Yatırıma değer!" resmî slogan olarak kabul edilmiştir.
24 Şubat 2017 tarihinde yayımlanan kararname ile devlete ait bütün hisselerinin Türkiye Varlık Fonuna devredilmesi kararlaştırılmıştır. Borsa İstanbul'un 2026 yılı itibarıyla Türkiye Varlık Fonu %80,6, QH Petrol Yatırımları LLC %10, Türkiye Sermaye Piyasaları Birliği (TCMA) %1,3, Borsa İstanbul A.Ş. %2,32 ve diğer hissedarlar %5,78 paya sahiptir.
13 Haziran 2017 tarihinde BİST 100 endeksi 100.000 puanı gördü.
27 Temmuz 2020 tarihinden itibaren endeks 23 yıl önceki haline döndürülerek iki sıfır atılmıştır.

6 Ekim 1983 tarih ve 18183 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan "Menkul Kıymetler Borsaları Hakkında 91 sayılı KHK", Türkiye'nin sermaye piyasalarını daha etkin hale getirmek perspektifi ile Türkiye'de menkul kıymet alım satım işlemlerinin gerçekleştirilmesine elverişli ortam yaratmak amacıyla Türkiye'deki borsaların kuruluş esas ve şartlarını düzenlemek olan görevi ve ilk olarak İMKB adıyla 6 Ekim 1984 tarih ve 18637 sayılı Resmî Gazete ile yayımlanan "Menkul Kıymetler Borsalarının Kuruluş ve Çalışma Esasları Hakkında Yönetmelik" ile Türkiye'de menkul kıymetler borsalarının kuruluş, çalışma, denetlenme ve borsada alım satım esasları ile borsa üyelerinin kuruluş, çalışma ve yükümlülükleri düzenlenmiştir. İlk işlemler 3 Ocak 1986 tarihinde 19 hisse senedi ile başladı.

Borsa İstanbul, genel kurulca 3 yıl için seçilen ve 9 üyeden oluşan bir yönetim kurulu tarafından yönetilir. Yönetim kurulu başkanı yönetim kurulu tarafından seçilir.

BİST, bir meslek kuruluşu olarak yatırım ve kalkınma bankaları, ticari bankalar ve aracı kurumlardan oluşan üyelere sahip olup, hisse senetleri Piyasası'nda dört sürekli pazar bulunmaktadır. Bunlar; ulusal pazar, ikinci ulusal pazar, yeni ekonomi pazarı ve gözaltı pazarıdır. BİST tahvil ve bono piyasasında ise kesin alım satım pazarı, repo-ters repo pazarı ve gayrimenkul sertifikaları pazarı bulunmaktadır.
Borsada ortaklık hakkı veya alacaklılık hakkı sağlayan ve Sermaye Piyasası Kurulunca menkul kıymet olarak kabul edilen sermaye piyasası araçları işlem görebilmektedir. BIST'de hisse senedi, devlet tahvili ve hazine bonosu işlem görmekte ve Yatırımcıları Koruma Fonu'ndan aracı kuruluşların yaptıkları sermaye piyasası faaliyetleri nedeniyle müşterilerine karşı sadece hisse senedi işlemlerinden doğan nakit ödeme ve hisse senedi teslim yükümlülükleri için ödeme yapılabilmektedir.
5 Nisan 2013'te Borsa İstanbul adını almıştır.

Borsa İstanbul'da işlem gören şirketler listesi

Resmî site

41°6′35.9″K 29°2′18.5″D

Boşnakça (bosanski / босански Sırp-Hırvatça telaffuz: [bɔ̌sanskiː]), Boşnaklar tarafından kullanılan Sırp-Hırvatçanın  standartlaştırılmış bir çeşidi. Boşnakça, resmiyette Bosna Hersek'in ana dili kabul edilen üç dilden birisidir, diğer iki dil ise Hırvatça ve Sırpçadır. Ayrıca Sırbistan, Karadağ, Kuzey Makedonya ve Kosova'da da azınlıkça bilinen bir dildir.
Bosna-Hersek'in nüfusunun yarıdan fazlasını Boşnaklar oluşturur ve Boşnakça bu ülkenin resmî dillerinden biridir. Hırvatça, Sırpça ve Karadağcanın da dahil olduğu Sırp-Hırvat dilinin standartlaştırılmış bir formu olarak kabul edilmektedir. Özellikle son yıllarda Hırvatça ve Sırpçadan hem biçim, hem sözcük dağarcığı bakımından farklılaşmaya başlamıştır. Resmî olarak Hırvatça gibi Latin alfabesi ile yazılır. Fakat Kiril alfabesi ile de yazılabilir.

Budizm, bugün dünya üzerinde yaklaşık 500 milyonu aşkın inananı bulunan bir dindir. İlk önce Hindistan’da ortaya çıkmış, daha sonra zaman içinde Güneydoğu ve Doğu Asya’da (Çin, Japonya, Kore, Moğolistan, Nepal, Sri Lanka, Tayland ve Tibet gibi ülkelerde) yayılmıştır.
Farklı bakış açılarına göre din veya felsefe olarak tanımlanan Budizm'in hedefi; hayattaki acı, ıstırap ve tatminsizliğin kaynaklarını açıklamak ve bunları gidermenin yollarını göstermektir. Budizm'de öğretilerin ana çatısını meditasyon gibi içe bakış yöntemleri, reenkarnasyon denilen doğum-ölüm döngüsünün tekrarı ve karma denilen neden-sonuç zinciri gibi kavramlar oluşturmaktadır.
Budizm, Sanskritçe ve Pali dillerindeki eski Budist metinlerinde 'uyanmış kişi - farkında olan' anlamına gelen Buddha kelimesinden türetilmiştir. "Tarihî Buda" da denilen Siddhartha, Budizm'in kurucusu olarak kabul edilir. Siddharta'nın hayattaki acıların kaynağını açıklamak amacıyla yaptığı uzun çalışmalar sonucu ıstırabı sona erdirecek bir mânevî anlayışa ulaştığı ve böylelikle Budalık'a eriştiği kabul edilir.
Budizm, Siddhartha Gautama'nın ölümünden sonra 500 sene boyunca Hint Yarımadası'nda, daha sonra Asya ve Dünya'nın geri kalanında yayılmaya başladı. Hindistan'da zamanla etkisini yitiren Budizm, Güneydoğu Asya ve Uzak Doğu kültüründe etkisini günümüze kadar devam ettirmiştir.

Budizm MÖ 563-MÖ 483 yılları arasında yaşadığı tahmin edilen, bugün Buddha olarak bilinen Siddhartha Gautama tarafından kurulmuştur. Siddhartha Gautama, Kuzey Hindistan'da bir prens olarak doğduktan sonra hayattaki acıları sona erdirmek için bir yol bulmak amacıyla krallığını terk etmiş ve uzun çalışmalar sonucunda aydınlanmaya ulaşmıştır.
Sosyolojik ve tarihsel plânda Budizm'in, Hindistan'ı işgal eden Aryan topluluklarının beraberinde getirdiği Brahmanizm'e karşı bir tepki olarak ortaya çıktığı söylenebilir. Felsefî kaynakları arasında Brahmanizm ve Hinduizm ile birlikte Jainizm ve yerli halklarının eski din ve kültürleri de sayılabilir. Ancak geleneksel olarak Budizm'in en temel kaynağı olarak Siddharta Gautama'nın aydınlanma deneyimi ve bu deneyim sayesinde kazandığı bilgelik gösterilir.

Siddhartha Gautama'nın, Nepal'deki Lumbini'de doğduğu düşünülmektedir. Yaygın olmamakla birlikte Hindistan-Nepal sınırındaki Kapilavastu'da doğduğuna dair iddialar da vardır.
Geleneksel olarak kabul edilen yaşam hikâyesi şöyledir:
Siddhartha Gautama klanı ve Sakya Kabilesi'nden bir prens olarak dünyaya gelir. Doğumundan kısa bir süre sonra babası Kral Suddhodana'yı bilge olduğu varsayılan bir kişi ziyaret eder. Siddhartha hakkında "Bu çocuk ya muhteşem bir kral (chakravartin) veya muhteşem bir kutsal adam (Sadhu) olacak" der. Siddhartha'nın ileride kral olarak yerine geçmesini arzulayan babası ise onun yaşamı boyunca acı ve ölüm gibi hayatın gerçeklerinden habersiz sarayda yaşamasına çaba gösterir. Bundan dolayı Siddhartha, hayatının ilk 29 yılını insan nefsinin arzu edebileceği her tür zenginliğin içinde yaşamıştır. Babasının çabalarına rağmen Prens Siddharta, 29 yaşındayken ilk kez bir yaşlı insanın acı çektiğini görür. Bu olaydan sonra sarayın dışında yaptığı gezintilerde hasta bir adam, çürümüş bir ceset ve çileci bir derviş görünce hayatın ızdırap içerdiğini fark eder ve acıyı altetmek için çileci bir derviş olarak yaşamaya karar verir.

Derviş olmak için görkemli hayatı arkasında bırakarak sarayından ayrılan Siddhartha, başlangıçta çeşitli dervişlere katılarak onların çileci öğretilerini izler. Bu dervişler toplumdan ayrı, yoksun bir hayat sürerek açlık, kendine eziyet gibi çeşitli yöntemlerle nefislerini engellemeye çalışmaktadırlar. Uzun süre bu yoksun hayatı izleyen Siddhartha, bu yöntemlerin insana açlığa dayanma, hassas fısıltılar duyma, vücutta ağrı hissetmeme gibi olağanüstü rûhânî güçler kazandırdığını fark eder, ancak aynı zamanda vücuduna zarar verdiğini de görür.
Siddhartha, bu yöntemlerin aradığı cevaba ulaşmasına katkıda bulunmadığını, prens olarak zenginlikler içindeki hayatında olduğu gibi tatminsizlik ve huzursuzluk yarattığına karar verir. Böylelikle çileci yaşamına son vererek anapanasati denilen "nefesi dikkatle takip etme" meditasyonunu geliştirir. Çileci yaşam yerine, ne nefsin her isteğine boyun eğen, ne de vücudu yıpratacak kadar mahrum bırakan ve Orta Yol olarak tanınan bir yaşam şekli geliştirir. Söylenceye göre çileci hayatı terk etmesi, bir gün köylü bir kızın getirdiği süt ve pirinç muhallebisini kabul etmesiyle olur; ve bir incir ağacının altında nefes meditasyonuna oturur. 49 günlük meditasyondan sonra 35 yaşındayken ilmini tamamlar ve günümüz Bodh Gaya'sında bulunan bu ağacın altında aydınlanmaya ulaşır.
Aydınlanmasından sonra Buda veya Gautama Buddha adını alarak öğretilerini yaymaya başlar. Hindistan'ın kuzeyini, Ganj kıyılarının kutsal kenti Benares ve dolaylarını yeni felsefesini anlatarak gezen Gautama Buddha, kayıtlara göre 80 yaşında Kuşinagar'da (Hindistan) ölmüştür.

Gautama Buddha'nın ölümünün ardından toplam altı Budist Konsey düzenlenmiştir. Bu konseyler, öğretilerin Asya'nın farklı yörelerine yayılmasına, farklı anlayışların ortaya çıkmasına katkıda bulunmuştur. 20. yüzyıla gelindiğinde Avrupa ve ABD'de de ilgi görmeye başlayan Budizm, pek çok farklı mezhep ya da okula ayrılmıştır.
Budist yazmalarda aktarıldığına göre MÖ 5. yüzyılda Gautama Buddha'nın Parinirvāṇa'sının üstünden henüz çok geçmeden birinci Budist konsey, Rajgir'de Buddha'nın öğrencisi Mahakasyapa'nın başkanlığında toplanmıştır. Amacı, öncelikli olarak öğretilerin sözlü aktarımında yanlışların yaşanmamasını sağlamaktır. Birinci Konsey'de Buda'nın kuzeni ve aynı zamanda onu çok uzun bir süre takip etmiş olan öğrencisi Ananda, Buda'nın konuşmalarını (sūtras, Pāli'de suttas) ezberden okuması için çağrıldı. Başka bir öğrencisi olan Upali ise keşişlik yaşamını düzenleyen kuralları (vinaya) ezberinden anlatır. Bunlar, daha sonra Pali dilindeki Tripitaka (Üç Sepet) derlemesinin temelini oluşturmuştur.
Buda'nın Parinirvāṇa'sından yaklaşık 100 yıl sonra Yasa adlı bir rahibin çağrışı üzerine Hindistan'ın çeşitli yörelerinden gelen 700 rahip, Vesali'de Vinaya İlkeleri'nin uygulamasında ortaya çıkan farklılıkları tartışmak üzere toplanır. İkinci Budist Konsey olarak adlandırılan bu toplantıda Sangha'nın ilk ayrımları ortaya çıkmıştır. İlk etapta Sthavira ve Mahāsāṅghika anlayışları birbirinden farklılaşmıştır.
MÖ 3. yüzyılda Kral Asoka, Budizmin gelişmesine büyük katkı sağlamıştır. Kanlı Kalinga Savaşı'nın ardından şiddeti reddederek Budizm'i seçen Asoka, pek çok stupa inşâ ettirmiş, Orta Asya ve Sri Lanka'ya elçiler göndererek Budizm'in ilk defa Hindistan dışında tanınmasını sağlamıştır. Üçüncü Budist Konsey MÖ 250 civarında Pataliputra’da Kral Asoka'nın çağrısı üzerine Moggaliputta Tissa adlı bir keşişin başkanlığında toplanmıştır. Amacı Budist hareketi saflaştırmak, öğretiden sapan mezhepleri belirlemektir.

Budizm tarihi 2500 yıllık bir geçmişe sahip olmakla birlikte çok sayıda okulu ve sistemi de beraberinde getirmiştir. Budizm’de okul (vada), araç (yana) ve yol kavramları “Mezhep” kavramıyla örtüşmekte ve bu sözü edilen kavramların hepsi aynı anlama gelmektedir.
Bugün genelde kabul gören sınıflandırmaya göre, Budizmde başlıca dört akım vardır. Bunlar:

Güney Budizmi, Theravada, Güneydoğu Asya Budizm veya Pali Budizmi olarak da bilinir. Takipçileri başlıca Bangladeş, Çin, Kamboçya, Laos, Malezya, Myanmar, Sri Lanka, Tayland ve Vietnam'da bulunur.
Doğu Budizmi, Doğu Asya Budizmi, Çin Budizmi, Çin-Japon Budizmi olarak da bilinen Mahayana'dır. Takipçileri başlıca Çin, Japonya, Kore, Singapur, Vietnam ve Rusya'nın bazı bölgelerinde bulunur.
Kuzey Budizmi, Tibet Budizmi, Tibet-Moğol Budizmi, Lamaizm, Vajrayana olarak da bilinir. Tibet, Moğolistan, Bhutan başlıca olmak üzere Nepal, Hindistan, Çin, Rusya ve Türkî Orta Asya'da takip edilir.
Batı ülkeleri: Budizm özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ABD, Avustralya ve çeşitli Avrupa ülkelerinde de yayılmıştır. Batı'da Budizmin dinî özelliklerinden çok felsefî ve psikolojik özellikleri, meditasyon ve zihin terbiyesi unsurları vurgulanmaktadır.
Hinayana (küçük taşıt) adı da verilen Theravada Budizmi (eskilerin yolu), bireyleri bu Dünya'nın sıkıntı ve ızdı­raplarından kurtarmayı amaçlar. Yani, öncelikle bireyin yazgısını ve kurtuluşunu dikkate alır. Buna göre, acı çekmekten kurtulmanın tek yolu, yaşamdan el etek çekerek, Nirvana'ya ulaşmakla elde edilebilecek olan ahlak yetkinliğidir. Buna karşın Mahayana Budizmi (büyük taşıt), bireyden çok tüm insanlığı, yani bütünü dikkate alır. Bu anlayışa göre, büyük borç gerçekte tüm insanlığa hizmet ettikten sonra ödenmiş olacaktır ve bireyin yalnızca kendisini kurtarmasının hiçbir önemi yoktur. Üçüncü büyük mezhep olan Vajrayana, Mahayana'dan türemiş tantrik bir okuldur. Felsefî açıdan Mahayana'dan çok farklı değildir ancak uygulamada yepyeni yöntemler ekler.
Bütün Budist mezhepler "yeniden doğum" (reankarnasyon) ve karma inançlarını kabul eder. Karuna adı verilen Budist merhamet anlayışı da tüm okullarda ortaktır. Bundan başka bütün Budist mezhepleri ve okulları Dört Yüce Gerçek, Sekiz Aşamalı Asil Yol, 12 halkalı nedensellik yasası gibi temel Budist öğretileri kabul eder.

Buda'nın ölümünden birkaç yüzyıl sonra erken dönem sanghasında, vinaya ve öğreti anlayışındaki farklar, coğrafi uzaklık gibi nedenlerle çeşitli ayrımlar ortaya çıkmıştır. Buna bağlı olarak Üçüncü Budist Konsey dönemine gelindiğinde ilk Erken Dönem Budist Okulları olan Mahasanghika (Büyük Cemaat) ve Sthaviravadin (eski yol) okulları kurulmuştur.
Daha sonra bu şekilde farklı fikirleri olan 18 okul daha oluşturulmuştur. Bugün bile bu okulların hangi gruba ait oldukları belli değildir. Mahasanghika, dört Shravaka okullarından biri olarak kabul edilmiştir (Sthaviravada, Mahasanghika, Sammitiya ve Sarvastivada).

Theravada kimi zaman Güney Budizm, Pali Budizm ya da Mahayana Budistleri tarafından "Hinayana" (küçük taşıt) olarak da nitelendirilen, Budizmin en eski okulunun günümüzdeki tek temsilcisidir; disipline ve monastik hayata büyük önem

Harflerde büyüklük ve küçüklük, bazı alfabelerde görülen bir özelliktir. Bu alfabelerde genellikle her harfin bir büyük bir küçük şekli bulunur. Bazı harflerin büyük ve küçük hâlleri cüsse haricinde hemen hemen aynı iken (ör: U ve u) bazı harflerin şekilleri oldukça farklıdır (ör: A ve a). Latin alfabesi temelli bir alfabe olan Türk alfabesinde büyük ve küçük harfler şu şekildedir:

Matbaa harfleri ile el yazısı zaman zaman farklılık gösterebilir. Örneğin Latin alfabesinde basılı ve dijital eserlerde küçük a harfi genellikle a şeklinde gösterilirken el yazısında genellikle ɑ şeklinde gösterilir.
Latin alfabesini kullanan dillerde -bazı özel durumlar haricinde- bir metnin hemen hemen tamamı küçük harflerle yazılır. Büyük harfler sözcük türü, cümle başı gibi konularda okuyucuya ipuçları verir.
Rakamlarda büyüklük ve küçüklük yoktur ancak matbaa rakamları ve el yazısı rakamlar arasında farklılıklar görülebilir. Rakamlar genellikle büyük harf yüksekliğinde yazılır.

Vikipedi:Büyük harflerin kullanıldığı yerler

Büyük ünlü uyumu ya da kalınlık-incelik kuralı, Türkçedeki iki ses uyumundan biri. Kökeni Türkçe sözcüklerin ayırt edilmesinde kullanılır. Türkçedeki öz Türkçe sözcüklere ait ortak bir özelliktir. 

Bir sözcüğün birinci hecesinde kalın bir ünlü (a, ı, o, u) bulunuyorsa diğer hecelerdeki ünlüler de kalın olur:
adım, ağız, ayak, boyunduruk, burun, dalga, kırlangıç
Bir sözcüğün birinci hecesinde ince bir ünlü (e, i, ö, ü) bulunuyorsa diğer hecelerdeki ünlüler de ince olur:
beşik, bilezik, gelincik, gözlük, üzengi, vergi, yüzük

Türkçede ekler sözcüğün son ünlüsüne göre uyuma girer. Fakat bazı ekler bu kurala aykırılık gösterir: -ki, -yor, -ken, -mtırak, -gil, -leyin. Bu ekler her zaman büyük ünlü uyumuna uyacak şekilde değişim geçirmez. 

akşam-leyin, bakla-gil, çalışır-ken, ekşi-mtırak, yürü-yor gibi.
-daş eki bazı kelimelerde büyük ünlü uyumuna uymaz ancak ünsüz sertleşmesine uyar:

din-daş, gönül-daş, meslek-taş, ülkü-daş.
-ki aitlik eki kalınlık kuralına uyan sözcüklere eklendiğinde büyük ünlü uyumunu bozar: 

akşamki, yarınki, duvardaki, yoldaki, ondaki, onunki.

Büyük ünlü uyumu her Türkçe sözcükte sağlanmayabilir. Bazı sözcükler öz Türkçe olmasına rağmen zamanla ses değişimi gibi çeşitli etkenlerle büyük ünlü uyumu kurallarının dışında kalmışlardır:

anne (ana), dahi (daha), elma (alma), hangi (kangı), hani (kanı), inanmak (ınanmak), kardeş (karındaş->kardaş), şişman (-man ekinin özelliği ile) vb.

Bitişik yazılan birleşik sözcüklerde büyük ünlü uyumu aranmaz:

açıkgöz, bilgisayar, çekyat, hanımeli
Tek heceli sözcüklerde büyük ünlü uyumu aranmaz.

Türk, berk, yap, sert, sürt, et, ay vb.
Büyük ünlü uyumu, başka dillerden Türkçeye geçmiş olan sözcüklerde aranmaz. Bu sözcükler Türkçeye geçirilirken her zaman büyük ünlü uyumuna uyacak şekilde değişim geçirmezler:

ahenk, badem, ceylan, çiroz, dükkân, fidan, gazete, hamsi, kestane, limon, model, nişasta, pehlivan, selam, tiyatro, viraj, ziyaret, sevda vb.

Büyük ünlü uyumuna uymayan veya bu uyumun aranmadığı sözcüklere gelen ekler, kalınlık incelik bakımından genellikle son hecenin ünlüsüne uyar:

adalet-li, anne-si, kardeş-lik, meslektaş-ımız, şişman-lık vb.
Son ünlüleri kalın harf olmasına karşın ince şekilde telaffuz edilen bazı alıntı kelimeler, ince ünlü ile başlayan ekler alır çünkü kelimenin son ünsüzü ince söylenir:

alkol > alkolü, hakikat > hakikati, kabul > kabulü, kontrol > kontrolü, saat > saate vb.
Genelde ilk heceden sonra hem geniş hem de yuvarlak ünlüler kullanılmaz.

dudak, duvak

C, c, ISO temel Latin alfabesi ve Türk alfabesinin üçüncü harfidir. İngilizce söylenişi /ˈsiː/ şeklindedir. Türkçedeki söylenişi [d͡ʒ] şeklindedir.

C harfi Latinceye Yunanca Gamma (Γ) harfinden gelmiştir. Antik Yunancada /g/ sesini temsil etmekte olan C harfi, Latincede hem /k/, hem de /g/ sesini temsil etmekteydi. İşin daha da karışık kısmı, K ve Q harfleri de aynı iki sesi göstermekteydi. Üç harfin farkı; K harfinin A'dan önce, Q harfinin yuvarlak ünlülerden (O ve V (U harfi yerine bu zamanlar V harfi kullanılıyordu)) ve C harfinin diğer pozisyonlarda kullanılmasıydı.
Orta Latince döneminde bu karışıklığı gidermek için G harfi, C'ye bir çentik ekleyerek icat edilmiştir. Aynı zamanda K harfi de Latincede kullanımdan kalkmış (Kalendis gibi birtakım Yunan asıllı kelimeler hariç, bunlarda da yine de C kullanılıyordu, Calendis gibi) ve Q harfi de sadece /w/ sesine denk gelen V (U) harfinden önce kullanılıyordu.
Latin dillerinde olan birtakım ses değişimleri sonucu C harfi, ince ünlülerden önce (i veya e) değişmiş, İtalyancada ve Rumencede /t͡ʃ/ (çiçek, çorba), Fransızcada /s/, İspanyolcada /θ/ sesini temsil etmeye başlamıştır. I. William'ın İngiltere'yi fethi sonrasında bu kullanım İngilizceye de yayılmıştır. G harfinde de çok benzer ses olayları gözlemlenmektedir.
Günümüzde bu diller haricinde bu harf çoğu Doğu Avrupa dilinde /t͡s/, Türkî dillerde ve Türkçeden esinlenen diğer alfabelerde (Kürtçe, Zazaca) /d͡ʒ/ sesini temsil etmektedir.

Roma'nın Yunanistan'ı fethiyle Latinceye bir sürü Yunanca kelime geçmiştir. Bu kelimelerdeki /kʰ/ (korkmak) sesini temsil eden Χ (chi) harfini latinleştirmek için CH digrafı tercih edilmiştir. Yunancada bu ses daha sonra değişip /x/ (ıhlamur) sesine dönüşmüş, dolayısıyla Almancada ve bir sürü slav dilinde /x/ sesini temsil etmek için bu biçim tercih edilmiştir.
Eski Fransızcada /x/ veya /kʰ/ bulunmadığından, bu dilde yeni oluşan /c/ (kâğıt, kâr) sesini temsil etmek için CH kullanılmaya başlanmıştır. Bu ses zamanla /t͡ʃ/ sesine evrilmiş, İngilizce dahil birtakım dillere devşirilmiş, ardından Fransızcada daha fazla değişimlere uğrayarak /ʃ/ (şekil, şemsiye) sesine evrilmiştir.
IPA tarafından bu harf /c:/,/kc:/ veya /q:/ olarak gösterilir

Cahit Sıtkı Tarancı (4 Ekim 1910, Diyarbakır - 12 Ekim 1956, Viyana) Türk şair, yazar ve çevirmendir. Cumhuriyet dönemi Türk şiirinin önde gelen şairlerinden biridir. "Otuz Beş Yaş" şiiriyle özdeşleşen Tarancı, "sanat için sanat" anlayışına bağlı kaldı. Şiirlerinde en çok yaşama sevinci ve ölüm temalarına yer verdi; ayrıca yitik aşklar, mutlu sevdalar, yalnızlık, yaşadığı bohem hayatın buruklukları, çocukluk özlemi konulu şiirler yazdı. Birçok şiiri, farklı bestekârlar tarafından bestelenmiştir.
Ömrümde Sükût (1933), Otuz Beş Yaş (1946), Düşten Güzel (1952) ve ölümünden sonra yayımlanan Sonrası (1957) ile Bütün Şiirleri (1983) adlı şiir kitaplarının yanı sıra çeşitli hikâyeler yazmış ve bu hikâyeler Tarancı'nın ölümünün 50. yılında Gün Eksilmesin Penceremden (2006) adıyla yayımlanmıştır. Fransız edebiyatından yaptığı şiir tercümeleriyle de yapan şairin aile fertlerine, arkadaşlarına ve yakın dostlarına yazmış olduğu mektupların çoğu Ziya'ya Mektuplar (1957) ve Evime ve Nihal'e Mektuplar (1989) adlarıyla yayımlanmıştır.
Diyarbakır'da dünyaya gelen Tarancı, şehrin soylu ailelerinden olan Pirinççizade ailesindendir. İlk tahsilini Diyarbakır'da tamamladıktan sonra İstanbul'a giderek Kadıköy'deki Fransız Saint-Joseph ile Galatasaray liselerinde orta öğrenim gördü. 1944 yılından başlayarak Ankara'da Anadolu Ajansı, Toprak Mahsulleri Ofisi ve Çalışma Bakanlığında çevirmen olarak çalıştı. 1954'te geçirdiği felç sonucu Viyana'ya götürüldü ve buradaki bir hastanede tedavi gördüğü sırada 12 Ekim 1956'da zatülcenpten öldü.
Tarancı'nın doğup büyüdüğü ev, 1973 yılında Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından satın alınarak restore edildikten sonra, cumhuriyetin 50. yılında 29 Ekim 1973 tarihinde Tarancı'nın anısını yaşatmak ve ismini ebedîleştirmek amacı ile müze olarak hizmete açıldı.

4 Ekim 1910 tarihinde Diyarbakır'ın Cami Kebir Mahallesi'nde günümüzde müze olarak kullanılan evde dünyaya gelmiştir. Doğduğunda kendisine büyükbabasının adı olan Hüseyin Cahit adı verilmiştir. Tarancı, pirinç ziraati ve ticaretle uğraştıkları için "Pirinççizadeler" diye bilinen Diyarbakır'ın köklü ve soylu ailelerinden birine mensuptur. Büyük dedesi Hacı Ali Efendi'nin iki oğlundan biri olan Arif Efendi, Diyarbakır'da belediye reisliği yapmış ve I. Meşrutiyet'in ilanından sonra Diyarbakır'dan vekil olarak seçilmiştir. Arif Efendi'nin oğlu Feyzi Bey de cumhuriyetin ilk yıllarında Diyarbakır mebusu olarak meclise girmiş ve Fethi Okyar kabinesinde görev almıştır. Fevzi Bey'in oğlu Vefik Pirinççioğlu da vekil seçildikten sonra 27 ve 28. Türkiye Hükûmeti'nde sırasıyla içişleri ve devlet bakanlığı görevlerinde bulunmuştur. Hacı Ali Efendi'nin diğer oğlu Hüseyin Efendi, tarım ve ticaretle uğraşmıştır. Hayriye Hanım ile olan evliliğinden Bekir Sıtkı (1888) dünyaya gelmiştir. Ziraat ve ticaretle uğraşan Bekir Sıtkı Bey, amcası Arif Efendi'nin kızı Arife Hanım ile evlenmiş ve bu evlilikten üç kız ve üç erkek çocuk dünyaya gelmiştir. Tarancı, ailenin en büyük çocuğudur. Mehmet Halit, Saliha Nihal (Erkmenoğlu), Yıldız (Köksal), Atiye Hilâl (Arda), Yılmaz Cihangir, Tarancı'nın kardeşleridir.
1934'te Soyadı Kanunu'nun çıkmasıyla Arif Efendi'nin soyundan gelenler "Pirinççioğlu" soyadını alırken "o sene pirinç ziraatinden zarar eden ve kızgınlıkla 'Pirinççioğlu' soyadını almayan" Bekir Sıtkı Bey, "çiftçi" anlamına gelen "Tarancı" soyadını almıştır.
Çocukluğunu Diyarbakır'da ailesinin yanında geçiren Tarancı, söylenenlere göre çocukluğunda "kısa boylu, nazik yapılı, göğsü oldukça dar yapılıydı. Keskin yüz çizgilere ve koyu kahve saçlara sahipti."

Tarancı öğrenim hayatına 1917'de Diyarbakır Nümune-i Terakkî-i Hamidî Mekteb-i İptidâî'sinde başladı. Sonraki yıl Mekteb-i Sultani'nin iptidai kısmına gönderildi. Bu okuldan "üstün başarı" ile mezun oldu. Babası, vali olmasını ve ailesinin adını yüceltmesini arzu ediyordu. Onu, ilkokuldan sonra eğitimine devam etmesi için İstanbul'a yolladı. Tarancı, Kadıköy'deki Saint-Joseph Fransız Lisesinde başladığı ortaöğrenimine 1927-28 eğitim-öğretim döneminde ortaokul son sınıf öğrencisi olarak geçtiği Galatasaray Lisesinde devam etti. Bu okulda Ziya Osman Saba ile tanıştı. Lise öğrenimine aynı okulda devam etti. Şiir yazma girişimlerine lise öğrencisi iken başladı. Hafta sonu tatillerini dayısı Nafia Vekili Feyzi Bey'in evinde, yaz tatillerini memleketi Diyarbakır'da geçirdi.
1931'de Galatasaray Lisesi'nden mezun oldu ve Yıldız'daki Mülkiye Mektebi'ne yatılı olarak başladı. Bu dönemde yazdığı "Uzak Bir İklimde", "Gece Bir Neticedir" ve "Güneşe Âşık Çocuk" gibi şiirler Tarancı'nın ilk şöhretini sağladı. Peyami Safa da 1932'de Cumhuriyet gazetesindeki üç yazısıyla onu kamuoyuna tanıttı. Cahit Sıtkı, kimi kaynaklara göre derslere karşı ilgisizdi ve kimi kaynaklara göre "derslere ilgisizliği, çirkinliği dolayısıyla kendini içkiye vermesi, birtakım gönül maceraları yaşaması yüzünden"  mülkiye tahsilini tamamlayamadı; dört yıl sonunda Mülkiye'deki eğitimini bırakıp İstanbul'daki Yüksek Ticaret Okulunda öğrenim görmeye başladı.
Hikâyelerini yayımladığı Cumhuriyet gazetesi sahipleri Nadir Nadi ile Doğan Nadi'nin desteği ile yükseköğrenimini tamamlamak üzere Paris'e gitti. 1938-1940 yıllarında Paris'te Sciences Politiques'te öğrenimine devam etti. Bu dönemde geçimini sağlamak için Paris Radyosu'nun Türkçe yayınlar servisinde spikerlik yaptı, bir yandan da gazeteye öyküler göndermeye devam etti. Paris'teki öğrenciliği sırasında Oktay Rifat ile tanıştı. "Sıla", "Kuşlar", "Bir Hatıram Vardı Benim", "İmkânsız Dostluk", "Sulh Bir Hatıra Oldu", "Nü", "Bugün Hava Güzel", "Desem Ki" şiirlerini Paris yıllarında yazdı.
II. Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyası uçakları 1940 yılında Paris'i bombalamaya başlayınca öğrenimini bırakmak zorunda kaldı; 13 Haziran 1940'ta bisiklet ile kaçarak önce Lyon'a sonra Cenevre'ye geçti. Burada kısa bir süre kaldıktan sonra Türkiye'ye geri dönmüştür. Cahit Sıtkı, hiçbir yüksekokul bitiremeden Diyarbakır'a döndü.

Tarancı, İstanbul'daki Yüksek Ticaret Okulu'nda öğrenim görmekte iken işleri ve maddi durumu bozulan babasının kendisine eskisi kadar para gönderilmemesi üzerine 1936 yılının sonlarına doğru Sümerbank'ın açtığı bir imtihanı kazanarak memuriyete başladı ve bu dönemde Cumhuriyet'e hikâyeler yazmaya devam etti. Görevinin Karabük'teki bir fabrikaya nakledilmesiyle istifa ederek bu memuriyeti yalnızca bir yıl devam ettirdi. Yükseköğrenimi için Paris'e gidip II. Dünya Savaşı'nın başlaması ile geri döndükten sonra Mart 1941'de askere gitti.
Ekim 1943'te terhis olduktan sonra Eminönü, Yemiş semtindeki bir yazıhanede ticaret işlerini sürdürmekte olan babasının yanında çalıştı. Burada babasının ticari defterlerini tuttu. 1944 yılı sonlarına doğru Ankara'ya giderek Anadolu Ajansı'nda çevirmenlik yaptı;  ardından önce Toprak Mahsulleri Ofisi'ne daha sonra Çalışma Bakanlığı bünyesindeki bir çevirmenlik kadrosuna geçti.

Ziya Osman Saba'ya göre Cahit Sıtkı, "kendisinden yaş yaş küçük kızların peşinde" olmuştur. Saba, şairin kendini "hiçbir kızın beğenmeyeceği kadar çirkin" gördüğünü ve tecrübeli olduklarından dolayı yetişkin kızların kendisini beğenmeyeceklerini ve bundan ötürü "küçük yaştaki toy kızları elde edebileceğini" belirtmiştir. Mülkiye'de okuduğu sırada on dört yaşındaki "Beşiktaşlı" denen kişiyle ilişkisi olmuştur. 12 Mart 1941'de askerliğini yapmak için hazırlık kıtasına katılmış, nisan ayı sonlarına doğru Ankara Yedek Subay Okulu'nda altı aylık döneminin ardından 10 Kasım 1941'de piyade asteğmeni olarak Burhaniye II. Tabur 5. Kıta Bölük Komutanlığı emrinde kıta hizmetine başlamıştır. Burada askerliğini yaparken yine genç yaşta olan "komşusu Boşnak kızı" ile on yedi yaşlarında olan "esmer güzeli yar" ile ilişkisi olmuştur. Ziya Osman Saba, Cahit Sıtkı'nın sevgilileri hakkında şunları söylemiştir:

"Cahit'i âşık eden kızların hiçbirini görmem kısmet olmadı. Onları ya kendi ağzından dinledim ya mektuplarıyla, şiirlerinden öğrendim. Onlar hep küçük kızlar oldular. Hatta bazıları kara, okul göğüslüklerini olsun çıkarmamışlardı... Cahit, kendisinin çirkin, hiçbir kızın beğenmeyeceği kadar çirkin olduğuna inanmıştı. Bence erkekte güzelliğin veya çirkinliğin hiçbir önemi olmadığı hâlde o, bu konuda aşırı bir duyarlılık gösteriyor, bunu kara bir talih sayıyordu."

Tarancı, bir mektubunda askerliğinin son dönemlerini geçirdiği Ilıca'dayken babasının kendisini Diyarbakırlı bir kızla evlendirmek istediğini belirtmiştir. Daha önceden tanıdığı memleketlisi Melek Tiğrel ile de mektuplaşması, onunla evliliği gündeme getirmiştir. Cahit'in yakın çevresi bu evliliğe sıcak bakmasına rağmen zamanla bundan da vazgeçmişlerdir. Tarancı, Çalışma Bakanlığı'nda çalışırken görüp âşık olduğu Cavidan Tınaz'a bir mektup yazarak evlilik teklifinde bulunmuştur. Cavidan Hanım, Cahit Sıtkı'nın kendisine mektup verişini şöyle anlatmıştır:

"Bir gün telaşlı, mahcup bir tarzda ve acele ile elime bir mektup sıkıştırdı. Doğrusu böyle bir şeyi tahmin edebiliyordum. Mektubu heyecanla alıp eve götürdüm, kendini tanıtıyor ve benimle evlenmek istediğini belirtiyordu... Çok iyi bir insandı."

Cavidan Hanım, bu mektuba şairin içkiye olan bağımlılığından ötürü olumsuz yanıt vermiştir. Bunun farkında varan Cahit Sıtkı, "Affet beni Cavidan'ım, gözümde dünyanın en paha biçilmez mücevheri olan o güzel başın için yemin ediyorum, mezara gireceğim güne kadar ağzıma alkol namına tek damla bir mayi koymayacağım." diyerek Cavidan Hanım'ı evliliğe razı etmiştir. Çift, 4 Temmuz 1951 Çarşamba günü Ankara Halkevi'nde nikâhlanmıştır.

Tarancı, 1954 yılının ocak ayının ikinci yarısında sağ tarafına gelen felçle Ankara Numune Hastanesine kaldırıldı. Sağ tarafından felç olan Cahit Sıtkı, konuşma yetisini kaybetti. Üç ay hastanede kaldıktan sonra taburcu edildi ve tıbbî imkânların daha iyi olacağı düşüncesiyle İstanbul'a götürüldü. Doktorların, şairin iyileşme ümidi olmadığı ve baba evine gitmesinin uygun olacağını belirtmesiyle Diyarbakır'a, bir yıl Diyarbakır'da kaldıktan sonra tedavi amacıyla 7 Ekim 1955'te yeniden Ankara'ya götürüldü. Ankara'd

Ahmet Celâl Sahir Erozan (29 Eylül 1883, İstanbul - 16 Kasım 1935, İstanbul); Türk şair, yazar, yayıncı ve politikacı. 
“Aşk ve kadın şairi” olarak tanınan sanatçı, dilin sadeleşmesi gerektiğini savunmuş, Türk Dil Kurumunun kurucu dört üyesi arasında yer almıştır.
Servet-i Fünûn ve Fecr-i Ati dönemlerinde tipik bir 'Servet-i Fünûn şairi', Milli Edebiyat döneminde 'Türkçü', Cumhuriyet yıllarında ise 'Kemalist' bir kimlik kazanmış, Atatürk'ün yakın çevresinde yer almış, milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisinde bulunmuştur.
Öncü Türk kadın şairlerden Fehime Nüzhet Hanım'ın oğlu, Cumhuriyet gazetesinin sahiplerinden Berin Nadi'nin babasıdır.

29 Eylül 1883'te İstanbul’da doğdu. Babası, Osmanlı'nın Yemen Valisi İsmail Hakkı Paşa, annesi şair Fehime Nüzhet Hanım’dır. İlköğrenimine Numune-i Terakki Mektebinde başladı; Davut Paşa Rüştiyesi (ortaokulu) ile Vefa İdadisinde (lisesinde) devam etti. Liseyi bitirince hukukçu olmak istediyse de hukuk öğrenimini iki yıl sürdürebildi.
Şiir yazmaya çocukluk döneminde başladı; dokuz yaşındayken güzel şiir okuduğu için II. Abdülhamit’in dikkatini çekti ve sık sık sarayda padişahın konuğu olarak ona şiirler okudu, bu nedenle “liyakat nişanı” aldı. On dört, on beş yaşlarındayken Malumat, Musavver Fen ve Edeb, Pul, Lisan gibi dergilerde şiir ve makaleleri yayımlandı. Bu yazılarında ‘’Ahmet Celal, Velhan, Şârık, Hikmet Celal’’ gibi takma adlar kullanmıştır. Fransızcasını ilerletip Fransız yazınını tanıyınca yazınsal değerleri değişti. Genç yaşında son dönemini yaşamakta olan Servet-i Fünûn hareketine katıldı. Bu Servet-i Fünûn dergisi kapatılıncaya değin burada şiir ve yazıları çıktı.
1903'te Hariciye Nezâretinde göreve başladı, 1907 sonrasında Kabataş ve Mercan Liselerinde edebiyat öğretmenliği yaptı. 1. Kitap, 2. Kitap, 3. Kitap adıyla aylık bir dergi, kısa bir süreliğine de Demet adlı bir kadın dergisi çıkarmış ve burada kadın haklarını savunmuştu. Servet-i Fünûn dergisi kapanınca “Milli Edebiyat” akımını benimsedi hece ölçüsüyle şiirler yayımlamış ve dilde sadeleşmeyi savunmaya başlamıştır.
1911'de Selanik’e giden Celâl Sahir, burada çıkarılan Türk Yurdu, Türk Derneği, Genç Kalemler gibi dergilerde yazdı. I. Dünya Savaşı sırasında bir ara ticaret yaptı, cumhuriyetin ilanından sonra 1928’de Zonguldak Milletvekili seçildi.
Harf Devrimi’ni gerçekleştiren kurula da katılan Celal Sahir, Türk Dil Kurumunun dört kurucu üyesinden biri oldu ve böylece uzun süredir savunduğu dilde sadeleşme eyleminin yapıcıları arasında yer aldı. İlk Türk Dil Kurultayında (1932) kurulan “Lugat ve Istılah Kolu’nun” başkanlığını yaptı. İkinci kurultayda bu kolun çalışmaları ikiye ayrılıp adı “Lugat Kolu” olarak değiştiğinde de başkanlığı sürdürdü.
Servet-i Fünûn’a bağlı olduğu dönemlerde şekil, dil ve tema bakımından bu hareketin genel anlayışına uygun davrandı; Milli Edebiyat akımına geçtikten sonra ise dilini sadeleştirmeye başladı, aruz vezni yerine heceyi kullandı, Servet-i Fünûn şiirinin aksine toplum sorunlarıyla daha çok ilgilendi. Şiirde her yeniliği benimsedi. En sonunda vezinsiz şiir akımına katılacak kadar yenilikçiydi.
Şiirlerinde aşk ve kadına çok fazla yer vermesi, Servet-i Fünûn hareketinin beslediği yoğun duyarlığı ve Milli Edebiyat’a geçişteki bocalamalarıyla Celal Sahir, birçok yönden ilgi çekici olan fakat çok fazla tanınmayan bir şair olarak edebiyatımızdaki yerini aldı.
TBMM III. Dönem (Ara Seçim), IV. ve V. Dönem Zonguldak Milletvekilliği yapmıştır.
Üç evlilik yapmış, iki çocuk babasıdır. 16 Kasım 1935’te akciğer kanseri nedeniyle yaşamını yitirdi.

Beyaz Gölgeler (1898-1909 arasında yazdığı şiirler)
Buhran (1909)
Siyah Kitap (şiirler, düz yazılar; 1911)

Samet Ağaoğlu’nun "Babamın Arkadaşları" kitabında (s. 95) Celâl Sahir Erozan, şu şekilde anlatılır:

Bütün hayatımı onlar verir de ben yaşarım
Kadınlar olmasa öksüz kalırdı eş’arım

İnce, uzun boyu, zayıf, iskelete benzeyen sarı yüzü, uzun saçlarıyla bu mısralara ve şairler için öteden beri kabul edilen klâsik görünüşe pek uyuyordu. Hayatı da hemen hemen baştan başa aşk, şiir ve bunların etrafında olabilecek her türlü hadiselerle geçti. Belki yüz defa âşık oldu, yalnız üç defa evlendi.

Özel

Genel
Dil Derneği Web Sitesi Celal Sahir Erozan Sayfası 19 Haziran 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Mustafa Apaydın, Celal Sahir'in Şiiri Çukurova Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 1987, Cilt 1, Sayı 2, sy.61-71
Tagizade-Karaca, Nesrin, Sus dergisi ve Celal Sahir Erozan'in Turk kadininin sosyal ve siyasi konumuna yönelik bir değerlendirmesi

 Wikimedia Commons'ta Celal Sahir Erozan ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Cumhurbaşkanlığı Kabinesi, Hükûmet veya Kabine, Türkiye'de Cumhurbaşkanının başkanlık ettiği ve tüm bakanların bir araya gelip kararlar aldığı kuruldur. Her bakan, kendi bakanlığını ilgilendiren iş ve emri altındaki kamu personelinin yerine getirdikleri işlem ve eylemlerinden sorumludur.
Kabine üyeleri; Cumhurbaşkanı, Cumhurbaşkanı Yardımcısı ve 17 bakandan oluşmaktadır. Anayasaya göre milletvekili olamamaktadırlar. Eğer bir milletvekili, cumhurbaşkanı yardımcısı veya bakan olarak atanırsa milletvekilliği görevinden istifa etmek zorundadır.
Bakanlar Kurulu 2018'de kaldırılınca; cumhurbaşkanı, cumhurbaşkanı yardımcısı ve bakanların toplamına "Cumhurbaşkanlığı Kabinesi" denmeye başlanmış olsa da, Kabine anayasada yer alan bir kurum değildir. Bununla birlikte çıkarılan Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinden hiçbirinde de yer almamıştır.

Türkiye Cumhurbaşkanı beş yılda bir halk tarafından seçilir. Cumhurbaşkanı daha sonra Anayasa'nın 104. maddesine göre cumhurbaşkanının yardımcılarını ve bakanları atar ve görevden alır. Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanların Parlamento önünde yemin etmesi gerekmektedir.

Cumhurbaşkanı, kabinenin baş yöneticisidir. Bu nedenle, tüm kabinenin görev süresi başkanın görev süresi ile bağlantılıdır: Cumhurbaşkanın (ve kabinenin) görev süresi, cumhurbaşkanın istifa etmesi veya ölmesi veya yeni bir cumhurbaşkanın seçilme durumunda otomatik olarak sona erer.
Cumhurbaşkanı, kabineyi yönlendirmekten ve siyasi yönüne karar vermekten sorumludur. Yetki devri ilkesine göre, bakanlar, Cumhurbaşkanının siyasi yönergeleri ile belirlenen sınırlar içinde görevlerini bağımsız olarak yerine getirmekte serbesttirler. Meclis, cumhurbaşkanından bir bakanı görevden almasını veya yeni bir bakan atamasını isteyebilir. Cumhurbaşkanı ayrıca bir bakanlığı kendisi de yönetebilir. Cumhurbaşkanının İcracı yetkilerini kullanmasına yardımcı olan 17 adet bakan vardır.
Cumhurbaşkanın kabinesini şekillendirme özgürlüğü sadece bazı anayasal hükümlerle ile sınırlıdır: cumhurbaşkanı bir Savunma Bakanı, bir İçişleri Bakanı, bir Dışişleri Bakanı ve bir Adalet Bakanı atamak zorundadır. Anayasa bu bakanlara bazı özel yetkiler verdiğinden, cumhurbaşkanının bu bakanlıklardan birine kendisinin başkanlık etmesi zımnen yasaklanmıştır. Örneğin Adalet Bakanı aynı zamanda Hâkimler ve Savcılar Kurulunun da başkanıdır. İki bakan belirli bir noktada anlaşamazlarsa, kabine anlaşmazlığı çoğunluk oyu ile çözer veya cumhurbaşkanı kendisi karar verir. Bu genellikle cumhurbaşkanın yönetim tarzına bağlıdır.
Başkan, seçildikten sonra bir veya daha fazla cumhurbaşkanı yardımcısı atayabilir. Cumhurbaşkanın yokluğunda, yardımcısı bunların Cumhurbaşkana vekalet edebilir. Cumhurbaşkanı ölür veya görevini yapamazsa, cumhurbaşkanı yardımcısı, bir sonraki Cumhurbaşkanı seçilene kadar Cumhurbaşkanı yetkilerini kullanır.
Yerleşik uygulamaya göre, önemli güvenlik konularına ilişkin kararlar, Cumhurbaşkanı başkanlığındaki bir devlet kurumu olan Milli Güvenlik Kurulu tarafından alınır. (Gizli) prosedür kuralları uyarınca, oturumları gizlidir.
Önemli güvenlik konularına ilişkin kararlar, Cumhurbaşkanı başkanlığındaki Milli Güvenlik Kurulu tarafından alınır.

Kabine düzenli olarak her Pazartesi öğleden sonra iki haftada bir toplanır. Programın yoğunluğuna bağlı olarak, bazen Salı günleri de düzenlenmektedir. Görüşmelerin ardından hükûmet başkanı veya hükûmet sözcüsü tarafından bir basın toplantısı düzenlenir.
Kabine toplantılarına Cumhurbaşkanı başkanlık eder, ancak onun yokluğunda Cumhurbaşkanı Yardımcısı kabineye başkanlık etme sorumluluğunu üstlenir. 2018 yılında başkanlık sistemine geçilmeden önce toplantılara Başbakan başkanlık ediyordu. O dönemde bazen Cumhurbaşkanı da kabine toplantılarına başkanlık ediyordu ve danışman rolüyle katılırdı.

Kabine toplantıları, Cumhurbaşkanı'nın resmi ikametgâhı olan Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde yapılır. Toplantılar eskiden Çankaya Köşkü ve Başbakanlık Merkez Binası'nda da düzenleniyordu.

Türkiye'deki Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, Anayasa tarafından belirlenen yetki paylaşımına dayanmaktadır. Anayasa'ya göre, yasama yetkisi Türkiye Büyük Millet Meclisinde (TBMM) bulunurken (7. madde), yürütme yetkisi ve görevi Cumhurbaşkanına aittir (8. madde). Yargı yetkisi ise bağımsız ve tarafsız mahkemeler tarafından kullanılır (9. madde). TBMM seçimleri ile Cumhurbaşkanı seçimleri 5 yılda bir aynı gün yapılır (77. madde).
TBMM üyeleri tarafından hazırlanan kanun teklifleri Meclis tarafından kabul edilir (88. madde), ardından Cumhurbaşkanı tarafından onaylanır (89. madde). Cumhurbaşkanı, kanunun bazı hükümlerini veto ederek tekrar Meclis'e geri gönderebilir, ancak Meclis salt çoğunlukla bu hükümleri tekrar kabul ederse Cumhurbaşkanının onayına ihtiyaç duyulmaz (89. madde). Cumhurbaşkanı, kanunların Anayasa'ya aykırı olduğunu düşünürse Anayasa Mahkemesine iptal davası açabilir (104/7. madde). Anayasa Mahkemesi'nin kararı kesindir (153. madde).
Türkiye'deki Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi, başkanlık sistemine benzerlik göstermekle birlikte bazı farklılıklar içermektedir. Örneğin, yasama ve yürütme organlarının aynı gün yapılacak seçimlerle belirlenmesi, benzer siyasi tercihlere sahip bir partinin her iki organa da hakim olmasına olanak tanıyabilir. Bu durum, kuvvetler ayrılığı ilkesinin zayıflamasına ve yürütmenin yasama üzerinde kısıtlayıcı veya baskılayıcı bir güce sahip olmasına yol açabilir.
Cumhurbaşkanının anayasal yetki ve görevlerine bakıldığında, yürütme organına önemli yetkilerin verildiği ve bunların bir kısmının yasamanın denetimine tabi olmadığı görülmektedir. Cumhurbaşkanı kendi kabinesini seçer, yardımcılarını ve bakanları atar veya görevlerine son verir, ancak bu atamalar Meclis tarafından onaylanmaz (104/8. madde). Bütçe kanun teklifi Cumhurbaşkanı tarafından hazırlanır ve Meclis tarafından onaylanır. Ancak Meclis bütçe kanununu onaylamazsa, yürütme bir önceki yılın bütçesini artırarak kullanır (161/4. madde).
Anayasa'ya göre, Cumhurbaşkanı yürütme yetkisine dayanarak doğrudan Anayasa'da belirtilen konularla ilgili Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarabilir. Cumhurbaşkanı, kamu kurumlarındaki üst kademe yöneticilerini atayıp görevlerine son verebilir, bakanlıkların kurulması, kaldırılması, görevleri ve yetkileri, teşkilat yapısı ile merkez ve taşra teşkilatlarının kurulması gibi konuları düzenleyebilir. Ayrıca, Devlet Denetleme Kurulunun işleyişi, üyelerinin görev süresi ve diğer özlük işlerini düzenleme yetkisi ile Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliğinin teşkilatı ve görevlerini düzenleme yetkisine sahiptir.
Eleştirmenlere göre Cumhurbaşkanının bu yetkileri kullanırken Meclis onayına veya yetkilendirmesine ihtiyaç duymaması, ona devlet idaresi üzerinde etkili bir kontrol sağlar. Cumhurbaşkanı, üst düzey atamaları yapar, görev ve yetkilerine karar verir ve bunların denetimini Devlet Denetleme Kuruluna yaptırabilir. Bu durum, Eleştirmenlere göre cumhurbaşkanının bu pozisyonları kişisel çıkarlarına göre şekillendirme, disiplin etme, ödüllendirme veya cezalandırma gibi etkilerde bulunabilmesine olanak tanır. Ancak, bu yetkiler Anayasa'nın temel haklar, siyasi haklar ve belirli konuların kanunla düzenlenmesi öngörülen hususları gibi belirli sınırlamalarla kısıtlanmıştır.
Cumhurbaşkanının, Anayasa'nın belirttiği konular dışında Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile düzenleme yetkisi bulunmamaktadır. Eğer Cumhurbaşkanlığı kararnamesi mevcut kanunlara aykırı ise kanun hükümleri uygulanır. Meclis aynı konuda kanun çıkardığında Cumhurbaşkanlığı kararnamesi geçersiz hale gelir. Bu noktada, Cumhurbaşkanının asli yasama yetkisine sahip olduğu konusu tartışmalıdır. Bazılarına göre Meclis, asli yasama yetkisi nedeniyle kanun çıkartarak Cumhurbaşkanlığı kararnamesini geçersiz kılabilir. Diğer bir görüş ise Cumhurbaşkanının bu konularda düzenleme yetkisinin Anayasa tarafından kendisine verildiği yönündedir.

Kabine üyeleri ve yürütme gücünün diğer üyeleri parlamentoda herhangi bir görevde bulunamazlar. Kabine bakanları ve diğer atanmış kişiler, kabinede yer alabilmek için meclisteki koltuklarından istifa etmelidir. Bu kısıtlamalar, bakanlar üzerindeki dış baskıyı ve etkiyi hafifletmek ve bakanların kabine çalışmalarına odaklanmalarını sağlamak için uygulanmaktadır.
Parlamentonun kabine atamalarının onaylamasında hiçbir rolü yoktur. Ancak, Parlamentodaki çoğunluk oyu, bir cumhurbaşkanlığı kararnamesini bozabilir. Ayrıca bakanların görevleriyle ilgili olarak suç işledikleri iddiasıyla soruşturulmasını talep edebilir. Meclis, cumhurbaşkanlığı seçimlerini erkene alarak Başkanı (ve dolayısıyla tüm kabineyi) görevden alabilir. Bunun için Parlamento'da beşte üç çoğunluk gerekiyor. Bu durumda hem cumhurbaşkanlığı seçimi hem de milletvekili seçimi yenilenir.

Bakanlar Kurulu, 9 Temmuz 2018 tarihinde uygulamaya koyulan Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi öncesinde Türkiye'deki parlamenter sistemin tipik kurumlarından biriydi. Kurul, Devlet tüzel kişiliğinin ülke genelini ilgilendiren kamu hizmetini yürütecek, milletvekili ya da milletvekili seçilme yeterliğine sahip, başbakanca seçilen Bakanlar ve Başbakan tarafından oluşmaktaydı.

Türkiye hükûmetleri listesi
Türkiye cumhurbaşkanları listesi
Türkiye'deki bakanlıklar

Cumhurbaşkanlığı kararnamesi, Türkiye cumhurbaşkanı tarafından yürütme yetkisine ilişkin konularda yayınlanan yasal düzenleme aracıdır.

Cumhurbaşkanlığı kararnamesi, Türk hukuk sistemine ilk olarak günümüzde de yürürlükte olan 1982 anayasası ile girmiştir. 12 Eylül Darbesi sonrasında başlanılan yeni anayasa hazırlama çalışmaları için oluşturulan Danışma Meclisinin önerdiği taslak metinde yer almamış ancak Millî Güvenlik Konseyinin inisiyatifi ile tasarıya eklenmiştir. 1982 referandumu ile birlikte yürürlüğe giren yeni anayasanın 107. maddesiyle birlikte cumhurbaşkanına tanınan cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarma yetkisi cumhurbaşkanlığı teşkilatının düzenlenmesine ilişkin konularla sınırlanmıştır. İlk kararname 18 Ağustos 1983 tarihinde Kenan Evren'in imzasıyla yayınlanmıştır ve ihtivası Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliğini düzenleyici kapsamda olmuştur.
Anayasanın 107. maddesi uzun süre boyunca değiştirilmeden kalmış ve cumhurbaşkanlığı kararnamesi özgün amacı doğrultusunda kullanılmıştır. 2000'li yıllarda tartışılır hâle gelen hükûmet sistemi değişikliği konusundaki çalışmalar 2010'lu yıllarda hızlanmış, Ocak 2017'de atılan somut adım neticesinde Türkiye Büyük Millet Meclisi yeni sisteme dair anayasa değişikliği teklifini kabul etmiştir. Teklife göre 107. maddenin mülga edilerek düzenlenen anayasa maddeleri ile yürütme yetkisine dair işlerin cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile düzenlenmesi planlanmıştır. Meclisin kabul ettiği teklif 2017 referandumu ile halk tarafından da onaylanmış, 2018 cumhurbaşkanlığı seçimi ile birlikte de yürürlüğe girmiştir. Bakanlar Kurulu seçim sonrası 4 Temmuz 2018 tarihinde 698 sayılı kanun hükmünde kararname ile yetkilerini cumhurbaşkanına devretmiş, 7 Temmuz'da da 700 sayılı kanun hükmünde kararname ile başbakanlığın ve bakanlar kurulunun kaldırılmasıyla cumhurbaşkanı Türkiye'nin tek yürütme erki olmuştur. Yeni dönemin ilk kararnamesi 10 Temmuz 2018 tarihinde Recep Tayyip Erdoğan tarafından 1 karar numarası ile yayınlanmış ve cumhurbaşkanlığı teşkilatını yeniden düzenlemiştir.

107. maddede cumhurbaşkanına tanınan kararname çıkarma yetkisi anayasadaki yeri bakımından düzenleyici işlem olarak tanımlanmakta ve aynı zamanda cumhurbaşkanlığı makamını düzenleyici tek yasal araç olması dolayısıyla makamı özerk bir hâle getirdiği savunulmaktaydı. Bu dönemde yalnızca Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliğinin kuruluş teşkilâtı, çalışma esasları ve personel atama işlemleri dışında kalan konuları kararname ile belirlenebilmekteydi. Kanunlarla kararnamelerinin arasında aykırılık olduğu durumlarda konu bakımından daha üst yetkiye sahip olan cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin düzenlemesi esas alınmakta ve ilgili kanun anayasanın 107. maddesine aykırılıktan ötürü iptal edilmekteydi. Cumhurbaşkanlığı kararnamesi, yetkisini direkt anayasa maddesinden almakta olduğundan makam teşkilatına dair en üst yasal metinler olarak kabul görmekteydiler.
2018 yılında yürürlüğe giren anayasa değişikliği sonrası 107. madde mülga edilerek 104, 106, 108, 118, 119, 123, 124, 137, 148, 150, 151, 152, 153 ve 161. maddelerde yapılan değişikliklerle cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarma yetkileri yeniden düzenlenmiştir. Daha öncesindeki parlamenter sistemde yasalar Bakanlar Kurulu kararı, tüzük veya kanun hükmünde kararname ile düzenlenebilirken mevcut başkanlık sisteminde yalnızca cumhurbaşkanının imzası bulunan cumhurbaşkanlığı kararnamesi yeterlidir. Cumhurbaşkanı üst kademe kamu yöneticilerini atama, görevlerine son verme ve bunların atanmalarına ilişkin usul ve esasları değiştirme konularında kararname yayınlayabildiği gibi yürütme konusunda da aynı hakka sahiptir. Benzer şekilde bakanlıkların kurulması, kaldırılması, görevleri ve yetkileri, teşkilat yapısı ile merkez ve taşra teşkilatlarının kurulması da yine kararname ile sağlanabilmektedir. Bunlara karşın anayasada güvence altına alınan temel haklar, kişi hakları ve ödevleriyle siyasi haklar ve ödevler kararname ile düzenlenememektedir. Ayrıca özel kanunlarla düzenlenen konularda, kanunda açıkça belirtilen konularda cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamadığı gibi kanunlarla çakıştığı durumlarda kanun hükümleri uygulanmaktadır. Bunlara ek olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi daha önce cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile düzenlenen bir konuda yeni bir kanun çıkardığında da kararname hükümsüz kalmaktadır. Kararnamelerin anayasaya uygunluklarının denetimi ise Anayasa Mahkemesince yapılmaktadır.

Yeni hükûmet sistemi ile birlikte cumhurbaşkanına kararnameler yoluyla verilen yetkiler anayasa değişikliğinin gündeme geldiği ilk dönemden itibaren eleştiri konusu olmaktadır. Bu eleştirilere göre yürütme organının yasamadan bağımsız hâle getirilerek cumhurbaşkanının meclis onayı olmaksızın yasa düzenleyebilmesi Türkiye Büyük Millet Meclisini fiilen etkisiz bir kurum haline getirmiştir. Anayasaya göre meclisin kabul ettiği kanunlar cumhurbaşkanlığı kararnamelerini geçersiz kılsa da mevcut iktidar partisinin meclis çoğunluğunu oluşturmasından dolayı meclisin cumhurbaşkanlığı kararnamelerini etkisiz kılacak kanunları geçiremeyeceği ve bu nedenle de işlevsiz hâle geldiği dile getirilmektedir. Bir diğer eleştiri ise kararname yayınlama yetkisinin cumhurbaşkanına tanıdığı geniş hareket alanının kuvvetler ayrılığı, yargı bağımsızlığı ve denge denetleme mekanizmalarını zayıflatarak yetkileri tek bir kişinin elinde topladığı yönündedir. Bu eleştiriye göre devletin kararnamelerle yönetilmesi rejimin otoriterleşmesine yol açmaktadır. Gerek muhalefetteki siyasi partiler gerekse de sivil toplum örgütleri bu durumu "kalıcı olağanüstü hâl" kavramıyla açıklamaktadır.
Cumhurbaşkanlığı kararnamelerini denetleme yetkisinin verildiği Anayasa Mahkemesinin 15 üyesinin 12'sini cumhurbaşkanının ataması da yine bir eleştiri konusudur. Muhalefet partileri tarafından üyelerin tarafsız olmadığı ve yasa ihlaline neden olan cumhurbaşkanlığı kararnamelerini bu nedenle iptal etmediklerine yönelik iddialar öne sürülmektedir.

Mevzuat Bilgi Sistemi'nde cumhurbaşkanlığı kararnameleri dizini 23 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Cumhuriyet Meclisi, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin yasama organı olan parlamentosudur. Halkın seçtiği 50 milletvekilinden oluşan meclise partilerin milletvekili sokabilmeleri için %5'lik barajı geçmeleri gerekmektedir.

50 meclis sandalyesi 6 Haziran 2016 tarihinde Cumhuriyet Meclisi genel kurulunda kabul edilen Seçim ve Halk Oylaması Değişiklik Yasası'na kadar Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde bulunan beş ilçeye göre dağıtılıyordu.
Değişiklik Yasasına göre ise Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ya da diğer bir tabirle ülke seçim bölgesi esas alınarak tüm milletvekilleri tek seçim bölgesinden seçileceklerdir; ancak ilçeleri temsil etmeye devam edecektir. İlçelere göre dağılım aşağıdaki gibidir:

Cumhuriyet Meclisi, kurulduğundan beri 10 yasama dönemi görev yapmıştır.

2006 yılında İstanbul Deklarasyonu diye anılan tarihi karar ile Kıbrıs Türk Devleti (Turkish Cypriot State) unvanı ile gözlemci statüsüne kavuşan KKTC, İslam İşbirliği Teşkilatı Parlamento Birliği toplantılarında Meclis Başkanı ve 4 parlamenter ile temsil edilmektedir.

2004 yılından beri, Kıbrıs Türk toplumu Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi'nde (AKPA) "gözlemci statü" ile temsil edilmektedir. 2005 yılından beri iki Türk Kıbrıslı temsilci, AKPA'da Kıbrıs Türk Toplumunu temsil etmek üzere meclis tarafından seçilmektedir:

2005-2007: Özdil Nami (Cumhuriyetçi Türk Partisi); Hüseyin Özgürgün (Ulusal Birlik Partisi)
27 Ocak 2011-4 Aralık 2013: Mehmet Cağlar (Cumhuriyetçi Türk Partisi); Ahmet Eti (Ulusal Birlik Partisi)
4 Aralık 2013-günümüz: Mehmet Çağlar (Cumhuriyetçi Türk Partisi); Tahsin Ertuğruloğlu (Ulusal Birlik Partisi)

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde siyaset
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin devlet yapısı
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti devlet protokolü
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ndeki siyasi partiler listesi

Kuzey Kıbrıs Cumhuriyet Meclisi resmî web sitesi20 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Osmanlı Devleti'nin son dönemlerinde eğitim amacıyla Avrupa'ya, özellikle Fransa'ya giden gençler oradaki edebiyatta gördükleri yenilikleri ülkeye dönüşlerinde Türk edebiyatında uygulamaya başlamışlardır. Bu şekilde belli dönemler halinde günümüze kadar süren yeni bir edebiyat başlamıştır. Bu dönemlerden biri de Cumhuriyet dönemi edebiyatıdır.
Cumhuriyet dönemi edebiyatı, Millî Edebiyat'tan kesin hatlarla ayrılamamaktadır. Zira Millî Edebiyat devri sanatçıları, Cumhuriyet'in ilk yıllarında en önemli eserlerini vermişlerdir. Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Halide Edib Adıvar, Reşat Nuri Güntekin, Refik Halit Karay ve daha birçoğu Cumhuriyet'in ilk 50 yılına damgalarını vurmuşlardır. Cumhuriyet'in ilanını takiben hızlı bir şekilde yapılan dil ve harf devrimleriyle Latin harflerine dayalı yeni alfabenin kabulü ve dilde özleşme, 1920'li yıllarda başlayan ve hâlen devam eden bir edebiyat döneminin başlangıcı olarak kabul edilir.

Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı'nın temelinde İstiklal Savaşı ve Atatürk Devrimleri vardır. Şiirler, romanlar, hikâyeler bu iki konu ile doğrudan ya da dolaylı olarak bağlantılıdır. Millî duygu ve heyecan geliştirmeye yönelik bu çabalar Millî Edebiyat'ın bir devamı niteliğindedir.
Millî Edebiyat'la başlayan halka inme, Anadolu'yu tanıma çabası bu dönemin edebiyatında ana ilkelerden olmuş, Türk halkının her kesimi edebiyata girmiştir. Artık edebiyat İstanbul'un sınırlarını tamamen aşmıştır. Romanda ve öyküde toplum sorunları gözleme dayanan bir gerçekle anlatılmıştır.
Yeni kurulan devlet ile yapılan bazı devrimleri halka tanıtmak ve benimsetmek görevi Cumhuriyet dönemi sanatçılarına düşmüştü. Sanatçı, siyaset ile halk arasında bir köprü olmuş, devrimleri yorumlamış, açıklamış ve savunmuştur.
Yeni dil ve eski dil tartışmaları Cumhuriyet ile noktalanmış, siyasi güç, olayı tekeline almış ve Türk Dil Kurumu'nu kurarak dilde geri dönülmez bir yenileşme yoluna gidilmiştir.
Cumhuriyet'ten önce sadece sempati duyulan Türk Halk sanatları ve halkbilimi ön plana alınmış, öncekilerin küçümsediği Karacaoğlan'ın, Yunus Emre'nin tarzı örnek alınmıştır. Artık harf benzerliği de kurulan Batı edebiyatı daha yakından takip edilmiştir. Türk edebiyatı, batı edebiyatının yeniliklerini, akımlarını uygulamaya başlamıştır.

Cumhuriyet Dönemi edebiyatı Türkiye'nin gerçeklerine gittikçe genişleyen ölçüde eğildi. Yurdun bütün bölgelerinde kentlerdeki, köylerdeki yaşamı ve insan ilişkilerini, yurtdışına göçen işçileri ele aldı. Her sınıftan, her yaşam biçiminden gelen kahramanları canlandırdı. Onları kuşatan toplumsal bozuklukların giderilmesi için öneriler getirildi. Dil devrimi, edebiyatı yakından etkiledi. Türetilen ya da canlandırılan sözcükler yanında bölge ağızlarından sözcükler ve anlatım biçimleri de edebiyata girdi. Halk söyleyişleri, anlatımı kadar dünya edebiyatlarından türlü eğilimlerden deneylerden izlenimler görüldü. Cumhuriyet'in kuruluşunu ele alan yapıtlar oluşturuldu. Yakup Kadri Karaosmanoğlu yakın tarihte oluşan, kendi tanık olduğu olaylara dayanarak toplumdaki değişmeleri, siyasal yaşamdaki çalkantıları, çatışmaları ele alan romanlar yazdı. En etkili romanı ise köylü ve aydın çelişkisini anlatan Yaban (1932) oldu.
Cumhuriyet'in ilk 10 yılında Türk Kurtuluş Savaşı'na katılan halk ve aydınlar yeni döneme ayak uydurmaya çalışan çıkarcılar ve işbirlikçiler, batı uygarlığı karşısında geleneksel ahlakın ve yerleşik değerlerin tartışılması, toplumdaki değişmelerin, batılılaşmayı yanlış anlamanın yıkıcı etkileri gibi toplumsal konulara bireysel sorunlar, ruhçözüm deneyleri eklendi. Memduh Şevket Esendal'ın Ayaşlı ve Kiracıları (1934) romanı başkent Ankara'nın Cumhuriyet'in ilk yıllarındaki yaşamını canlandırıyordu. Deniz tutkunu olan Sait Faik Abasıyanık, kendi yaşadığı Burgaz Adası'nın Rum balıkçılarını, kentin küçük insanlarını geniş bir insan sevgisiyle canlandırdı. Öte yandan üretim biçimine, üretim biçiminde değişmenin yaşamı nasıl etkilediğine dikkati çeken ilk yapıt Sadri Ertem'in Çıkrıklar Durunca (1931) adlı köy romanıdır. Sabahattin Ali, Kuyucaklı Yusuf romanıyla 20 yıl kadar sonra gelişecek köy romancılığına öncülük etti. Köylüleri, düşkün kadınları, toplumsal sınıflar arasındaki çelişkileri ele alan öyküler kaleme aldı.

İnce Memed romanında 1930'lu yıllarında Toroslar'da yaşayan, suça itilmiş bir eşkıyanın yaşamını konu edinen Yaşar Kemal bu yöreyi ve Çukurova'yı tarihsel kökleri, doğası, güncel sorunlarıyla yansıtırken anlatımdaki coşku, betimlemelerindeki renklilikle dikkat çekti. Orhan Kemal, İstanbul'un yoksul kesimlerinde yaşayanları, köyden kente nüfus göçünü, ezilen çocukların, genç kızların serüvenini konu edindi. Kemal Tahir'in köyü konu edinen romanları ve köydeki gelişmelerin geniş bir panoramasını verdi. Samim Kocagöz, Necati Cumalı, Fakir Baykurt gibi yazarlar roman ve öyküleriyle köy ve kasaba yaşamına tanıklık ettiler. Aynı çevreyi konu edinen Bekir Yıldız, yurtdışında çalışan göçmen işçilerin yaşamını konu edinen yazarlardan oldu. Gerçeklere ironi ile bakan öykücüler bulunduğu gibi (ör; Haldun Taner) toplumsal bozuklukları gülmece öyküleri ve romanlarıyla çok geniş bir okur toplulukları önünde tartışan yazarlar (Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz) görüldü. Kurtuluş Savaşı'nın ve Cumhuriyet dönemini, toplumcu ve gerçekçi yazarlara karşıt biçimde yorumlayan yazarlar (Tarık Buğra) da oldu.
Ruhsal çözümlemelere yönelen, bilinçaltını sergileyen yazarlar (Yusuf Atılgan, Bilge Karasu, Adnan Özyalçıner, Oğuz Atay vs.) soyutlamalardan, kara mizahtan yararlandılar; geriye dönüşümlerle, çağrışımlarla beslenen, dilin olanaklarını araştıran denemelere giriştiler. Kadın romancılar ve öykücüler çevreyi, olayları, kişileri konu edinirken ayrıntılara daha çok indiler. Bu yazarlar (Nezihe Meriç, Adalet Ağaoğlu, Pınar Kür, Füruzan, Sevgi Soysal, Tomris Uyar) bireyin toplumla ilişkisi, toplumsal yapıda ve kültürdeki değişimler, cinsellik gibi konulara yönelirken yerleşik yargılara karşı çıktılar. Hızlı kentleşme, sanayileşme olguları köy edebiyatının ortadan silinmesine yol açarken, kentteki kaynaşmalar, kenar mahalle insanlarının, yoksulların, işçilerin yaşamından çok aydınların, sanatçıların, siyasal eylemlere katılanların toplumsal ve ruhsal dünyalarını, onların tanıklığıyla bireyi ve toplumu konu edinen bir edebiyat gelişti: Erhan Bener, Demir Özlü, Selim İleri, Orhan Pamuk, Latife Tekin, Nedim Gürsel gibi yazarların roman ve öyküleri.

Şiirde, Millî Edebiyat akımından hece veznini devralan kuşak (Kemalettin Kamu,Ömer Bedrettin Uşaklı vs.) küçük duyarlılıkları, doğa ve yurt güzelliklerini konu edindi. Biçim yetkinliğine, arı şiire yönelen çalışmalar folklordan (Ahmet Kutsi Tecer), tarihin yanı sıra psikolojiden (Ahmet Hamdi Tanpınar) beslendi. Simgelere (Ahmet Muhip Dıranas) ya da günlük yaşamdan sahnelere, yaygın izlenimlere, duyarlığa (Cahit Sıtkı Tarancı) yaslandı. Hece veznini kullanmada ulaşılan ustalığa yeni kalıplar, duraksız uygulamalar (A. M. Dıranas, C. S. Tarancı) eklendi. İnsanın iç dünyasına yönelik araştırmalar, gizemci düşünceler dile getirildi (Necip Fazıl Kısakürek).
Nâzım Hikmet'ın vezni, geleneksel kalıpları kıran şiiri, biçimsel özellikleri kadar Marxçı görüşe bağlı içeriğiyle de yenilik oluşturdu. Bu yenilikçi şiir zamanla halk şiirinden, divan şiirinden, hatta çağdaşı Garip şiirinden etkiler aldı: öykünün olanaklarından yararlanıldı, yerel ve evrensel değerlerle beslendi. Garip hareketinin temsilcileri (Orhan Veli Kanık, Melih Cevdet, Oktay Rıfat) şiirde süregelen aşırı duyarlığa, şairaneliğe karşı çıktılar, vezinsiz şiiri yaygınlaştırdılar.
Garipçiler karşısında Nâzım Hikmet'in şiir anlayışından etkilenen toplumcu şiir anlayışı ortaya çıktı. Bu şiir geleneğinin temsilcileri Rıfat Ilgaz, A. Kadir, Ahmed Arif, Hasan Hüseyin Korkmazgil'dir. Toplumsal konuları, imgeye ve duyarlığa daha geniş yer vererek işleyen eğilimin temsilcisi Attilâ İlhan oldu. Doğa, aşk, yaşam, sevgi, barış, özgürlük vb. konuları işleyen açık aydınlık şiirin (Bedri Rahmi Eyüboğlu, Behçet Necatigil, Cahit Külebi, Necati Cumalı) karşısında; insanın evrendeki yerini konu edinirken soyutlamalardan, bilinçaltı araştırmalardan yararlanan çalışmalar yer aldı. Âsaf Hâlet Çelebi'nin şiirine eski uygarlıkların, tasavvufun, folklorun katkısı görüldü. Dönemin en üretken şairi Fazıl Hüsnü Dağlarca, insanın tanrı, evren, tarih, zaman karşısındaki yerini yer yer karanlık imgelerle okura sezdirmeye çalıştı. Garip şiirinin açık anlatımına karşın İkinci Yeni adı verilen şiirin temsilcileri Edip Cansever, İlhan Berk,Cemal Süreya, Turgut Uyar, Sezai Karakoç ve Ece Ayhan, çağdaş dünyanın karmaşası içinde bunalan insanın tedirginliğini, yer yer kapanık bir şiir diliyle anlattılar. Toplumsal eylemlere (Kemal Özer, Ataol Behramoğlu), kentin yaşamında çizgi dışı kalmış kitlelerin temsilcilerine (Refik Durbaş), kültürel kaynaklara ve tarihe (Hilmi Yavuz) yönelen ürünler kendini gösterdi. İroni (Salah Birsel), toplumsal (Metin Eloğlu) ve siyasal (Can Yücel) yergi, duyarlığa karşı şiir kaynaklarından birini oluşturdu.

Türk edebiyatını uzun tarihi ve geniş coğrafyası içinde bir bütün olarak ele alan, dönemlerini belirleyen, eski yapıtları gün ışığına çıkaran yazar Fuat Köprülü'dür. Fuat Köprülü, siyasal ve toplumsal kurumlardaki değişmelerin edebiyattaki etkilerini gösterdi. Onun çizdiği çevreye bağlı kalarak geçmişteki Türk edebiyatını inceleyen araştırmacılar yetişti: İbrahim Necmi Dilmen, İsmail Habip Sevük, Agâh Sırrı Levend, Mustafa Nihat Özön, Nihad Sâmi Banarlı, Kenan Akyüz, Abdülbaki Gölpınarlı, Fahir İz bu alanda çalışmalar gerçekleştirenlerden bazılarıdır. Değerlendirmelerinde düşünce hareketlerini, yazarların psikolojisini, anlatım özelliklerini göz önünde tutanlar (Ahmet Hamdi Tanpınar, Mehmet Kaplan) oldu.

Millî Edebiyat'tan etkilenilmiş ve hece ölçüsü ustalıkla kullanılmıştır. Şiire I. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı yıllarında başlamışlardır. Şiir dilinin sade ve süssüz olmasını tercih ettiler. Önceleri aruz kullanmışlarsa da, daha sonra hece ölçüsünü kullanmışlardır. Şiirlerinde; memleket sevgisi, yurdun güzellikleri, kahramanlık v

Cümlenin ögeleri, cümlede yüklem ile görev ve anlam yönünden yükleme eşlik eden diğer parçalardan her biri. Cümlenin ögeleri tek bir sözcükten veya sözcük grubundan oluşabilir. Ögeler anlamlı ve doğru cümleler kurulabilmesini sağlar. Türkçede cümlenin ögeleri şunlardır:

Yüklemler
Yapım ekleri
Çekim ekleri
Nesneler
Bağlaçlar
Dolaylı tümleçler (yer-yön tümleçleri)
Zarf tümleçleri
Edat tümleçleri
Özneler
Noktalama işaretleri
Cümle; bir fikri, bir düşünceyi, hareketi, duyguyu ve olayı tam bir yargı halinde ifade eden kelime grubudur. Bir cümle kurabilmek için en azından bir çekimli fiil (fiil cümlelerinde) ya da ek-fiil almış bir adın (isim cümlelerinde) yüklem görevini üstlenmesi gerekir. Örneğin "koşuyor" kelimesi tek başına bir cümledir.
Cümlenin diğer ögeleri anlam ve görev yönünden yüklemi tamamlarlar.

Cümlenin ana ögeleri yüklem ve öznedir.

Yüklem cümlede bir iş, oluş, hareket vs. bildiren; cümleyi yargıya bağlayan ögedir. Yüklemsiz cümle kurulamaz.
Eksiltili olmayan bir cümle kurabilmek için yalnızca yüklem yeterlidir. Yüklem genelde cümle sonunda bulunur. Yüklemi bir fiilin çekimlenmesiyle oluşan fiil cümlelerinin yanı sıra, bir adın ek-fiil eki almasıyla da bir isim cümlesi oluşturulabilir.
Özellikleri;
1- Yüklem genellikle cümlenin sonunda bulunur. Başında ya da ortasında bulunabilir. Örneğin; 
Bilirim, geçmektir sevgi
Ölümün en yumuşak ayarlı yerinden
Çünkü çocuklar geçer
Ölümün en yumuşak ayarlı yerinden -Sezai Karakoç
2- Fiil olan sözcükler dışında isim ve isim soylu sözcüklerden oluşabilir.
3- Cümlede birden fazla yüklem bulunabilir.
4- İkilemeler, tamlamalar, birleşik fiiller ve deyimler cümlede yüklem olabilir.

Özne, bir cümlede yüklem ile bildirilen işi ya da oluşu yerine getiren veya yüklem vasıtasıyla hakkında bilgi verilen ögedir:
Özneyi bulmak için yükleme "kim" veya "ne" soruları sorulur:

Bugün hava çok sıcaktı. (sıcak olan ne?)
Özlem defterini okulda unutmuş. (unutan kim ?)
Özne, yüklemden sonra cümlenin ikinci ana ögesidir. Sadece yüklemden oluşan cümlelerde dahi öznenin varlığı şahıs eklerinden anlaşılır.

Cümlenin yardımcı ögelerini oluşturan tümleçler üç grupta incelenir:

Nesne (düz tümleç)
Dolaylı tümleç (yer tamlayıcı)
Zarf tümleci (edat tümlecini de kapsar)

Düz tümleç olarak da bilinen nesne, öznenin yaptığı ve yüklem tarafından bildirilen iş veya oluştan etkilenen kavram veya varlıktır.
Yükleme belirtili nesnede "kimi, neyi" soruları sorulurken belirtisiz nesnede "kim, ne" soruları sorulur
Örnekler:

"Ben her gün kitap okurum." (belirtisiz nesne)
"Bana bu hikayeyi babam anlattı." (belirtili nesne)

Dolaylı tümleç; yüklemin anlamını yer, bulunma ve yönelme açısından tamamlayan ögedir. Genellikle -e, -de ve -den eklerinden birini alır ve yükleme sorulan "nereye, nerede, nereden; kime, kimde, kimden; neye, neyde ve neden" sorularının yanıtlarıdır. Örnekler:

"Annem bu meyveleri semt pazarından aldı."
"Annem eve yarın gelecekmiş."
"Banu cebine kalemlerini koydu."

Zarf tümleci, yüklemde belirtilen iş ve oluşun ne zaman, neden, nasıl, ne kadar ve ne vasıtasıyla gerçekleştiğini belirtir. Edatlarla oluşturulan tümleçler de zarf tümleci kabul edilir. Örnekler:

"Ablamlar haftaya yola çıkacaklarmış." (eylemin zamanını belirtir)
"Çocuk korkudan titriyordu." (eylemin nedenini belirtir)
"Eve koşarak gittim." (eylemin nasıl yapıldığını belirtir)
"Öğretmen uzunca bir cetvelle tahtaya çizgiler çizdi." (eylemin ne ile yapıldığını belirtir)
"Yatmadan önce biraz kitap okudum." (eylemin ne kadar yapıldığını belirtir)

Yüklemi araç(vasıta), birliktelik ve amaç açısından açıklayan ögelerdir. Yükleme "ne ile, kim ile, ne için, kimin için" soruları sorulur, alınan cevap edat tümlecini verir.
NOT : Edat tümleçleri çoğu zaman zarf tümleçlerinin içinde gösterilir. Örnekler:

Emre Bey, İstanbul'a uçakla gitti. (Cümlede yüklem, "gitti" fiilidir. Edat tümlecini bulmak için yükleme "Emre Bey İstanbul'a ne ile gitti ?" sorusunu
sorarız. Sorumuzun cevabı  "uçakla" edat tümlecidir.)

Roman yazmaya şiirlerin etrafına çerçeveler kurabilmek için başladım.
Annemle sinemaya gideceğiz.
Bütün çabalarımız çocuklarımız için güzel bir gelecek hazırlamak.
İyi bir puan almak için azimle çalışıyor.
Bu yıl tatile karavanla gideceklermiş.

Bağlaç, Kelimeleri, kelime gruplarını veya cümleleri biçim veya anlam yönüyle birbirine bağlayan kelimeler: ve, veya, ile, ama, de (da), ancak, çünkü, eğer, hâlbuki, hem … hem …, hiç değilse, ise, ki, lâkin, meğer, nasıl ki, ne … ne …, öyle, öyle ki, sanki, şu var ki, üstelik, yahut, yalnız, yani, yoksa, zira vs. Bağlaçlar, ifadeleri ilgi ve önem sırasına koyarak düzenlememize yardımcı olur.
Bağlaçların kendi başlarına anlamları yoktur. Yer aldıkları cümlenin çeşitli bölümleri arasında anlam ve biçim bakımından bağlantı kurarlar. Cümlelerde sıralama bağlaçlar sayesinde yapılır. Cümleler arasında konu ve anlatım bütünlüğü sağlamak için kullanılırlar.

http://eogrenme.anadolu.edu.tr/eKitap/TDE204U.pdf3 Şubat 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://web.archive.org/web/20131228164856/http://web.deu.edu.tr/befdergi/14.pdf
https://web.archive.org/web/20111110094243/http://www.turkdili.selcuk.edu.tr/sunu/cumlebilgisi.pps
https://web.archive.org/web/20160306014032/http://egitim.erciyes.edu.tr/~arak/3.TurkceOgreniyorum.com/TurkceDilbilgisiSunu/17.cumlenin_turleri_ve_ogeleri.ppt

Dd (de) harfi, Türk alfabesinin 5., Latin alfabesinin 4. harfidir. Sami dillerindeki deltadan geldiği kabul edilir.

Osmanlıca sözlüklerde de kulanılan Tı/Dı (ط) Arapçaya özgü bir harf ve sestir (Ṫ). Osmanlıcada ve Türkçede bu harfle başlayan veya içerisinde kullanılan sözcük yoktur. Ancak sonradan Türkçe bazı sözcükler Tı ile yazılmaya başlanmış ve yerleşmiştir. Bunlar genellikle halk ağzında D ile telaffuz edilen sözcüklerdir. Örneğin: طاوشان (Ṫavşan), طاوان (Ṫavan)... Arapçada bu ses dilin üst dişlerin damakla birleştiği yere değdirilerek çıkarılır. Bu nedenle D sesine benzer. Ancak Anadolu Türkçesinde duruma göre harflerden bir olmak üzere normal T veya D harfi ile bu fark ortadan kalkmıştır. Bu harfi içeren kelimelerin büyük bir kısmı halk ağzında D ile de karşılanabilen T sesini ihtiva eder. Örneğin, Osmanlıcada طاش (Ṫaş: Taş/Daş), طوز (Ṫuz: Tuz/Duz)... Osmanlıca kaynakların latin harflerine çevrilmesinde Tı/Dı harfinin T olarak mı yoksa D olarak mı tercih edileceği bir problem olarak daima yer almıştır.
Ayrıca Osmanlıcada Tı/Dı harfinin D olarak telaffuz edildiği sözcükler vardır. Bunların çoğu daha sonraları Dal ile de yazılmıştır. Örneğin: طامار / دامار (Đamar), طاغ / داغ (Đağ)...
Not: Benzer biçimde Ż harfi Arapçadaki Zı (ظ) sesini karşılar. Ancak Anadolu Türkçesinde normal Z harfi ile bu fark ortadan kalkmıştır. Türkçede yalnızca el yazısında da kimi zaman bu kullanıma rastlanır.

Büyük D'nin unicode kodu U+0044, küçük d'ninki U+0064'tür. ASCII kodları da 68 ve 100'dür.

Deliorman ya da Deli Orman (Bulgarca: Лудогорие Ludogorie), Aşağı Tuna Ovası'nda yer alan; Rusçuk, Razgrad, Silistre, Şumnu, Eski Cuma ve Dobriç şehirlerini de kapsayan geniş bir bölgedir. Bu bölge hâlâ Türklerin yoğun olarak ikamet ettikleri yerlerden biridir.
Yerli halk tarafından böyle adlandırılmasının sebebi ağırlıklı olarak Meşe, Gürgen ve Kızılcık ağaçlarından oluşan çok sık ve geçit vermez ormanlarla örtülü olmasından ileri gelmektedir. Osmanlı kaynaklarında ise ismi "Deli orman" olarak geçmektedir. 1942'de Bulgaristan hükûmeti Slav kökenli olan "Polesie" (orman tarafındaki yer) ismini koyduysa da bu isim asla yaygın kullanıma geçmemiş ve 1952'de şu anki adına çevrilmiştir. Bulgarca adı, Türkçeden mot-a-mot (kelimesi kelimesine) tercüme ile "Deli" (Луд Lud), "Orman" (гора gora) oluşturulmuştur.
Bölge tarihte pehlivanları ile ün yapmıştır. Deliormanlı güreşçiler arasında Koca Yusuf, Ahmet Kara, Hergeleci İbrahim, Kurtdereli Mehmet Pehlivan ve Katrancı Mehmet Pehlivan başta gelir.
Bölgeye ilk gelen Türkler, Kıpçaklar ve Peçeneklerdir. Daha Osmanlı Devleti kurulmadan çok önceleri Selçuklu Prensi İzzeddin Keykavus ve Hacı Bektaş-ı Veli'nin öğrencisi Sarı Saltuk binlerce Türkmen'le birlikte buraya gelmişler ve Kıpçak-Peçenek toplulukları ile karışmışlardır. Osmanlı Devleti kurulduktan sonra ilk zamanlar bölgeye pek fazla iskan olmamıştır, Osmanlı Devleti daha çok Güney Bulgaristan'daki şehirlere, ele geçirdiği beyliklerin ahalisini yerleştirmekteydi, fakat Kuzeyde bulunan Deliorman ve Dobruca'ya iskân yapmamaktaydı. Bu durum Yavuz Sultan Selim dönemiyle değişmiştir.Şah İsmail ile yapılan savaştan sonra Anadolu'daki Alevî inanışlı bazı Türkmenler, Osmanlı yönetiminden soğumuşlardır. Bunun üzerine Osmanlı yönetimi isyana katılan Türkmen aşiretlerini parçalayıp bir kısmını Balkan dağlarının ardında bulunan, kuzey ülkelerinden ve Leh Kazaklarından gelecek saldırıda ilk zarara uğrayacak bölge olan Deliorman'a sürgün etmeye başladı. Kırşehir, Kırıkkale, Yozgat gibi illerdeki Alevi nüfusun önemli bir kısmı Deliorman'a sürüldü. Alevi Türkmenlerin ezici çoğunlukta olduğu Tokat, Sivas ve Malatya gibi şehirlerdeki Alevî nüfustan da büyük oranlarda Deliorman'a sürgün yaşandı. Sürgünle birlikte Deliorman'a gelen Türkmen toplulukları 16. yüzyılda Deliorman'da azınlık olan Türk nüfusunu çoğunluğa çevirdiler, yerli Sarı Saltuk Türkleriyle karışarak Deliorman Türk topluluğunu oluşturdular, 16. yüzyılda sürgün ile gelen Türkmenler Deliorman'a çabuk ısındılar çünkü burada 1200'lü yıllarla başlayan bir Horasani kültür vardı. Bu tarihi ve kültürel özelliklerinden dolayı Deliorman bölgesi Tasavvufi düşüncelerin ve özellikle de Bektaşilik, Babailik, Bedreddinilik gibi tarikatların çok yoğun olduğu bir bölge olarak anıldı, II. Mahmud döneminde özellikle Bektaşi tekkelerinin birçoğunun kapatılması açık kalanların ise birçoğuna Nakşibendi şeyhlerin atanması neticesinde Deliorman'ın Alevi-Bektaşi yönü azalmaya başlamış, bir kısmı Sünnîleşmiştir. Bulgaristan topraklarının elden çıkmasıyla halk Anadolu'ya göç etmeye başladı, özellikle Trakya ve Ege bölgesine ve Adana-Mersin civarına yerleşen Deliormanlılar toplu halde köyler kurarak kendi kültürlerini yaşattılar.

Dil Devrimi, Türkçe yazı dilinin Arapça, Farsça ve Fransızca gibi dillerden alınan alıntı sözcük ve kurallardan arındırılıp konuşma diline yaklaştırılmasını amaçlayan ve 12 Temmuz 1932 tarihinde Cumhurbaşkanı Atatürk öncülüğünde Türk Dil Kurumu aracılığıyla başlatılan devrimdir.
Dil Devrimi, 1932-1938 yıllarındaki en köklü değişim döneminden sonra değişen hız ile yoğunluk düzeylerinde 1970'lere kadar sürmüştür. Eski Türk Dil Kurumunun kapatıldığı 1982 yılı, Dil Devrimi'nin bitiş tarihi olarak görülür.
Dil Devrimi, 1928'de gerçekleştirilen Harf Devrimi ile birlikte, Türkçenin 20. yüzyılda geçirdiği büyük yapısal değişikliğin iki temel taşından biridir.

Türkler, Arapça ile Farsça konuşan uluslar ile ilişkiye girdiklerinde kendi dillerinde bulunmayan sözcükleri almışlardı. Ancak bulunmayan sözcüklerin yanında Türkçe sözcükler de zaman içinde işlerliğini yitirmiş, yerlerini Arapça ile Farsça sözcüklere bırakmıştı. Örnek olarak, Türkçede "ateş" anlamındaki od sözcüğü yerini Farsça ateş sözcüğüne bırakmıştı. Yalnızca sözcükler değil bütün iki dilden de tümlemeler ile birtakım yapılarla bunun yanında dil bilgisi kuralları da alınmıştı. Ancak kökünden dilin yüreğinde yine Türkçe çekimler ile dil bilgisi kuralları kullanılıyordu. Osmanlı Devleti, Bâb-ı Âlî'den yönetiliyordu. Arapça kapı anlamındaki "bâb" ile Farsça -ı tümlemesi Farsça yüce anlamındaki âlî ile birleşmişti, sonuçta Osmanlıca yeni bir sözcük türemişti. Bu tür bir Osmanlıca'yı ne Türkçe konuşan ne de Arapça ile Farsça konuşan kişiler ne de öbürleri anlayabiliyordu. Yalnızca eğitimli kesim, yazarlar, ozanlar ile ülke basamaklarındakiler bu dili kullanıyordu. Yazı dili ile konuşma dili arasında bir uçurum vardı. Öyle ki gazeteleri geniş kesimlerce anlaşılmadığı için satılmayan gazeteciler gazetelerinde kullandıkları dili yalınlaştırmanın yollarını arıyorlardı. Mesela doğal bilimler anlamındaki Arapça Ulûm-i Tabiiyye tümlemesi yerine Tabii İlimler demenin daha anlaşılır olduğunu buldular ve yazılarında bu tür yalınlaştırmalara vardılar.
Yazı dilinin karmaşık Arapça ile Farsça deyimlerden arındırılarak konuşulan Türkçeye yaklaştırılması konusu, Tanzimat'tan beri Türk yazarlarını ilgilendirdi. Şinasi (1824-1871) ile Namık Kemal (1840-1888) ile başlayan yalınlaştırma eğilimi, Ahmet Mithat Efendi (1844-1912) ile büyük bir aşama kaydetti ve İkinci Meşrutiyet yıllarında Ömer Seyfettin, Mehmet Emin Yurdakul (1868-1944) gibi yazarlarla doruğa çıktı.
1910'lu yıllar, Türk Ocağı ile İttihat ve Terakki Cemiyeti gibi kuruluşlar içerisinde, Türkçü ile Turancı görüşlerin yükselişine tanık oldu. Bu dönemde yalınlaştırmacı görüşe bazı yeni düşünceler katılmaya başladı. Bunlar arasında en etkili olanı, İstanbul konuşma Türkçesinden başka Türk lehçelerinden, özellikle de Orta Asya'nın eski yazı dillerinden sözcükler alma görüşüydü. Fransız Doğu bilimci Pavet de Courteille'in 1870'te yayımlanan Çağatayca Sözlüğü, 1896'da çözülüp yayımlanan Orhun Yazıtları, 1917'de basılan Dîvânu Lugâti't-Türk bu yaklaşıma varsıl gereç sağladı.
Var olan Türkçe köklerden yeni kavramları karşılayacak sözcükler türetme eğilimi de 1914 dolaylarında duyumsanmaya başladı.
Bu dönemin en önemli edebi hareketlerinden biri, 1911 Mayısında Selanik'te kurulan Genç Kalemler dergisi oldu. Ziya Gökalp ve Ömer Seyfettin derginin önde gelen isimleriydi. Ömer Seyfettin, "Yeni Lisan" başlıklı yazısında ulusal bir dil için gereklilikleri tartışarak mevcut Arapça ve Farsça kökenli sözcükleri yenileriyle değiştirmeye karşı çıktı; edebiyatçılar içinde dil değişimi fikrine nispeten daha yakın durdu. Lewis, bunun çoğu edebiyatçının Osmanlıcaya duydukları sevgiden ya da avamdan ayrılma isteğinden kaynaklanabileceğini belirtir.
Ziya Gökalp, bilim ve teknoloji için gereken terimlerin batı dillerinin eski Yunanca ve Latin dillerinden yararlandığı gibi Türkçede de Arapça ve Farsçadan türetilmesi gerektiğini savundu. Bu yaklaşımla yabancı ilmî terimlere karşılık olarak Arapça ve Farsçayı kullanarak Türkçe karşılıklar bulmaya çalıştı. Lewis, Gökalp'in en başarılı sözcüğünün mefkûre ("ideal") olduğunu belirtir; sözcük hâlâ sözlüklerde ideal ile birlikte yer almakta ve Tarama Dergisinin ürettiği ülkü ile birlikte kullanılmaktadır.

Dil yenileşmesi görüşleri Kurtuluş Savaşı dönemi ile Cumhuriyet'in ilk yıllarında geriye çekildi. Atatürk'ün 1931'den önce bu konuda tüm bir durumu görülmez. 1932 yılında ise Türk Dil Kurumunun açılması ile Dil Devrimi hız kazanır. Türk Dil Kurumunun açılışından sonra 1932 yılında meclis açılış konuşmasında "Ulusal kültürün bütün çığırda açılarak yükselmesini Türk Cumhuriyeti'nin temel dileği olarak sağlayacağız. Türk dilinin, kendi benliğine, gerçeğindeki güzellik ile baylığına kavuşması için, bütün ülke örgütümüzün, temkinli, ilgili olmasını isteriz." sözleri ile Dil Devrimi'ne temkin çekmiştir.
Mustafa Kemal Atatürk'ün en başta gelen ilgi alanlarından biri tarih öbürü ise dildi. Türk dilindeki sorunu pek çok aydın gibi o da görüyordu. 1932 yılında "Türk Dili Tetkik Cemiyetini" kurdu. Bu dernek kapsamında birçok alt kurullar kurulup sanki "askerî" bir düzenleme ile bu işin değişik alanlarını yönetmeye atanmışlardır (dilbilim, kökenbilim, dilbilgisi, terimbilim, sözlükbilim...).  Bu derneğin görevlerinden biri de dildeki sözcükleri araştırmak ile yabancı sözcüklerin yerine Türkçelerini bulmaktı. Her ilde valilerin başkanlığında sözcük tarama işleri başlatıldı. Bir yıl içinde 35,000 yeni sözcük haznesi kaynağı oluştu. Bilim insanları da bu sırada 150 eski yapıtı araştırmış ve o güne değin Türkçede hiç kullanılmayan sözcükleri toplamıştı. 1934 yılında bulunan 90,000 sözcük tarama sözlüğünde toplanarak yayınlandı. Arapça kökenli "kalem" sözcüğü yerine yerel şivelerde kullanılan değişik öneriler gelmişti (yağuş, yazgaç, çizgiç, kavrı, kamış, yuvuş,...). "akıl" sözcüğü için 26, "Hediye" sözcüğü için ise 77 ayrı öneri gelmişti. Sonunda "hediye" sözcüğü yerine Türkçe kökenli armağan sözcüğü seçildi.
Ancak bu "dili yabancı sözcüklerden arıtma" işlemi yalnızca Doğu kökenli dillerden gelen sözcükleri etkilerken (Arapça, Farsça...) özdeş düzeyde yabancı Batı kökenli sözcükler bu işlemden ayrı tutuldular. Üstelik birçok sözcük, atılanların yerini doldurmak için Türkçeye Batı dillerinden eklendi.
1929 yılında başlatılan "Dil Encümeni" çalışmaları 1932 yılında Atatürk'ün kurduğu "Türk Dilini Tetkik Cemiyeti"nin kurulması ile sonuçlandı. Bu derneğin iki temel amacı olacaktı. Birincisi Türk dilinin yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarılarak özüne dönmesini sağlayarak konuşma dili ile yazı dili arasındaki ayrımı ortadan kaldırmak ve yalnızca eğitimli kesimin değil yurttaşların tümünün kendi konuştuğu dil ile yazabilmesini ve okuyabilmesini sağlamaktı. Bunun için Arapça ile Farsçadan zamanla Türkçeye yerleşmiş, Türkçeye yabancı dil bilgisi kuralları ile yapıların kullanımdan kaldırılarak yerine doğru Türkçelerinin konması sağlanacaktı. Yerel ağızlardan taramalar yapılarak terim birikimi alana getirilecekti. İkinci amacı ise ölü dillerin karşılaştırmalarının yapılıp ortaya çıkarılmasıydı.
Türkçenin sözcük varlığındaki yalınlaştırmalar zamanla Türkçeleşmiş ve yazınsal yapıtlarda kullanılan yabancı kökenli sözcüklerin arıtılarak yerlerine kimi kez Türkçe dil kurallarına bile uymayan koşullama sözcüklerle değiştirilmeye çalışılması dilin kültürel ile tarihsel kaynaklardan kopması tehlikesini doğurdu.

Dil Devrimi'nin şekillenmesinde 1932–1936 yılları arasında düzenlenen üç kurultay belirleyici rol oynamıştır.

Birinci Türk Dili Kurultayı, Türk Dili Tetkik Cemiyeti'nin (TDTC) kuruluşunun hemen ardından toplandı. Kurultaya TBMM Başkanı Kazım Paşa başkanlık etti. Açılış konuşmasını yapan Samih Rıfat, dil reformunu batılılaşma sürecinin bir parçası olarak sundu. Kurultay boyunca yalnızca Arapça ve Farsça kökenli sözcüklerin tasfiyesi tartışıldı; Batı kökenli sözcükler gündeme gelmedi. Kurultayın bir diğer önemli özelliği, TDTC'nin tüzüğü ile merkezi komitesinin burada belirlenmesidir. Jacob M. Landau, kurultayı Osmanlı ve İslamî geçmişten açık bir kopuş olarak nitelendirmiştir.

İkinci Kurultay öncesinde iki önemli usul kararı alındı. Birincisi, kurultay kurallarının 11. maddesinde, bilimsel tezlerin sunulması esasına dayandığından tartışma ve ihtilafların kurultayın bir parçası olmayacağı belirtildi. İkinci olarak 6. maddede, tartışmalara yalnızca hükûmet yetkilileri, bilim insanları ve cemiyet üyelerinin katılabileceği koşulu getirildi.
Kurultayı açan Eğitim Bakanı Abidin, konuşmasında Kemalist tarih tezini yineledi: dünya tarihindeki büyük dönüm noktalarının Türk karakterinin eseri olduğunu ve insanlık medeniyetinin Türk kökenli olduğunu ileri sürdü. Kurultayda öne çıkan konulardan biri, Türkçe ile Hint-Avrupa dilleri ve Sami dilleri arasındaki sözde bağ oldu. Yeni seçilen Genel Sekreter İbrahim Necmi, Türkçe ile Hint-Avrupa dillerini karşılaştırmanın uzun yıllar sürecek araştırmalar gerektirdiğini belirtti ve Dr. Sami Ali'nin Keltçe ile Türkçe arasındaki etimolojik karşılaştırmalarına değindi.
İki kurultay arasında merkezi komite, Arapça ve Farsça kökenli sözcüklere Türkçe karşılıklar bulmaya ağırlık verdi. Bu çalışmaların ürünü olan Cep Kılavuzları 1935'te TDTC tarafından yayımlandı. Kılavuzun önsözünde, içindeki tüm sözcüklerin kurumun araştırmalarına dayanmadığı; karşılığı bulunamayan sözcüklerin yerine yenilerinin türetildiği açıkça belirtildi.

Üçüncü Kurultay, 1936 yazında uluslararası katılımla toplandı. Kurultay öncesinde yabancı temsilciler, tertip komitesi ile dil ve tarih kurumlarının üyeleri Cumhurbaşkanı tarafından saraya kabul edildi; görüşmede yalnızca Güneş Dil Teorisi konuşuldu. Güneş-Dil Teorisi kurultay programına hâkim oldu; Batılı temsilciler teoriyi açıkça eleştirmekten kaçınarak tebliğlerini farklı konularda sundular.
Genel Sekreter İbrahim Necmi Dilmen, konuşmasında 1934–1936 yılları arasında 6.075 sözcüğün değiştirildiğini bildirdi. Sonraki yıllardaki değişikliklerle birlikte toplam değiştirilen sözcük sayısı 32.316'ya ulaştı.

Agop Dilaçar, Atatürk'ün Geometri kitabının 1971 baskısına yazdığı

Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) ya da kısa adıyla Diyanet, 3 Mart 1924 tarihinde Şeriyye ve Evkaf Vekaleti'nin yerine kurulan, İslâm dininin inançları, ibadet ve ahlâk esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmekle görevli kurumdur. Mustafa Kemal Atatürk'ün emriyle 429 sayılı kanunla Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlığına bağlı bir teşkilat olarak kurulmuştur. 9 Temmuz 2018'de Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığına bağlanmıştır.
Anayasanın 136. maddesinde, "Genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasî görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışmayı ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirir." hükmü yer almaktadır.

Türkiye'de camilerin inşası ve maaşlı imamların görevlendirilmesi gibi konulardan sorumlu olan DİB, aynı zamanda Türkiye Diyanet Vakfı aracılığıyla yurt dışında da cami inşaatları gerçekleştirdi. ABD'de maliyeti 100 milyon doları bulan cami kompleksi başta olmak üzere, bu inşaatların maliyetinin 2021 Mayıs ayı itibarıyla 500 milyon TL'yi geçtiği belirlendi.

Din İşleri Yüksek Kurulu
Mushafları İnceleme ve Kıraat Kurulu

Diyanet Akademisi
Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü
Eğitim Hizmetleri Genel Müdürlüğü
Hac ve Umre Hizmetleri Genel Müdürlüğü
Dinî Yayınlar Genel Müdürlüğü
Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü
İnsan Kaynakları Genel Müdürlüğü
Yönetim Hizmetleri Genel Müdürlüğü
Rehberlik ve Teftiş Başkanlığı
Strateji Geliştirme Başkanlığı
İç Denetim Birimi Başkanlığı
Hukuk Müşavirliği
Özel Kalem Müdürlüğü
Basın ve Halkla İlişkiler Müşavirliği

İl müftülükleri
Dini Yüksek İhtisas / Dini İhtisas / Eğitim Merkezi Müdürlükleri
İlçe müftülükleri

Din Hizmetleri Müşavirlikleri
Din Hizmetleri Ataşelikleri

Camiiler
Kur'an kursları

Resmî site 
Facebook'ta Diyanet İşleri Başkanlığı
X'te Diyanet İşleri Başkanlığı
YouTube'da Diyanet İşleri Başkanlığı
Telegram'da Diyanet İşleri Başkanlığı 1 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Dobruca Tatarcası veya Romanya Tatarcası (kendilerince tatarşa; Rumence: limba tătară), Romanya'da Dobruca bölgesinde yaşayan Romanya Tatarları tarafından konuşulan Kıpçak ve Oğuz grubundan Kırım Tatarcasının bir lehçesidir. Bulgaristan ve Türkiye'de bulunan Tatarlar da bu lehçe ile konuşmaktadır.

3 ana varyantı bulunur: 

Dobruca Nogaycası, Köstence'nin yakın ve uzak kuzeyinde Tulça'da konuşulur ve Kıpçakça öğeleri korumakta en muhafazakâr olanıdır.
Dobruca Tatarcası, genellikle Köstence'nin güneyinde ve merkezinde konuşulur ve Oğuzcadan önemli ölçüde etkilenmiştir.
Dobruca Tatçası, Hacioğlu, Pazarcık şehirleri civarında konuşulur ve Oğuzcaya en yakın olanıdır.

Romanya'daki Tatarlar tarafından kullanılan Latin alfabesi.

Ş ş harfi Rumen alfabesinde Ș ș harfidir.

"Sózlík" – Kırım Tatarca-Romence Sözlük
Dobruca Kırımtatar Ağzı Sözlüğü
Ekstra Küçük Bir Dil Olarak Romanya Tatar Türkçesi 7 Nisan 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Romanian Tatar language communication in the multicultural space 1 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Dolganca (Долган Тыла/Dolgan tıla, Сака-дулгаан тыла / Saka-Dulgaan tıla) Türk dillerinin Sibirya grubuna ait, Sahaca ile çok yakın olan, ağırlıklı olarak Dolganların konuştuğu dildir. Konuşucu sayısının azlığı nedeniyle tehlike altındadır. Taymır (veya Taymir) bölgesinde konuşulmaktadır.

1989 yılında yapılan bir nüfus sayımında 6945 kişiden oluşan Dolgan halkının artık sadece 5100'ü Dolgancayı anadili olarak gösterdiği tespit edilmiştir. Bu sayımda ayrıca bazı Evenkler ve Nganasanlar (Samoyetler) Dolgancayı ikinci dili olarak göstermiştir. Bu yüzden Dolgancanın o yörede trafik dili olduğunu söyleyebiliriz. Ancak Dolganların kendileri dillerini Sahaca veya Yakutçanın bir lehçesi olarak görürler.
2010 yılı rakamlarına göre Dolgancayı konuşanların toplamı 1054 kişi olarak belirtilir.

Norilskay (Норильскай), Pasinskay (пясинскай), Avamskay (авамскай), Hatangskay (хатангскай  уонна попигайскай) lehçelerine sahiptir.

Dolgancanın yazıya alınması 1920 yılında Latin alfabesi ile gerçekleşmiştir. 1940 yılından itibaren Yakutça için tasarlanmış olan özel bir kiril alfabesi Dolganca için de kullanılmaya başlanmıştır. Bunun yanında Rusların kullandığı Kiril alfabesi ile yazılan diğer bir şekli daha vardır.
Dolgan alfabesi: А а, Б б, В в, Г г, Д д, Дь дь, Е е, Ё ё, Ж ж, З з, И и, Иэ иэ, Й й, К к, Л л, М м, Н н, Ӈ ӈ, Нь нь, О о, Ө ө, П п, Р р, С с, Т т, У у, Уо уо, Ү ү, Үө үө, Ф ф, Х х, Һ һ, Ц ц, Ч ч, Ш ш, Щ щ, Ъ ъ, Ы ы, Ыа ыа, Ь ь, Э э, Ю ю, Я я
Günümüz Dolganca Alfabesi

Stachowski, M.: Dolganischer Wortschatz, Kraków 1993 (+ Dolganischer Wortschatz. Supplementband, Kraków 1998).
Stachowski, M.: Dolganische Wortbildung, Kraków 1997.

Beselee Bukvalar 6 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Dolganca 15 Nisan 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Rusça)
Орто Дойду 22 Eylül 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. — Saha(yakutya) alfabesi. Unicode desteği.
İnternette Rusya Federasyonu milletlerinin dilleri 21 Ağustos 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. — Sahaca dil kaynaklarının listesi
Сахалыы 27 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. — yazı tipleri, klavye ve Sahaca bir forum sitesi
Онлайн словарь SakhaTyla.Ru 28 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. — on-line Rusça-Sahaca ve Sahaca-Rusça Sözlük

Dolmabahçe Sarayı, İstanbul, Beşiktaş'ta, Kabataş'tan Beşiktaş'a uzanan Dolmabahçe Caddesi'yle İstanbul Boğazı arasında, 250.000 m²'lik bir alan üzerinde bulunan Osmanlı sarayıdır. Marmara Denizi'nden Boğaziçi'ne deniz yoluyla girişte sol kıyıda, Üsküdar ve Kuzguncuk'un karşısında yer alır. Sultan Abdülmecid tarafından inşa ettirilen sarayın yapımı 1843 yılında başlayıp 1856 yılında bitirilmiştir. Günümüzde müze olarak kullanılmaktadır.

Dolmabahçe Sarayı'nın bugün bulunduğu alan, bundan dört yüzyıl öncesine kadar Osmanlı Kaptan-ı Derya'sının gemileri demirlediği, Boğaziçi'nin büyük bir koyu idi. Geleneksel denizcilik törenlerinin yapıldığı bu koy zamanla bir bataklık hâline geldi. 17. yüzyılda doldurulmaya başlanan koy, padişahların dinlenme ve eğlenceleri için düzenlenen bir "hasbahçe"ye (hadayik-hassâ) dönüştürüldü. Bu bahçede çeşitli dönemlerde yapılan köşkler ve kasırlar topluluğu, uzun süre "Beşiktaş Sahil Sarayı" adıyla anıldı.

18. yüzyılın ikinci yarısına doğru, Türk mimarisinde Batı tesirleri görülmeye başlanmış ve "Türk Rokokosu" denilen süsleme şekli, gene Batı tesiri altında kalarak yapılan neobarok tarzı köşk, kasır ve sebillerde kendini göstermeye başlamıştır. Sultan III. Selim, Boğaziçi'nde Batı tarzında ilk binaları inşa ettiren padişahtır. Mimar Antoine Ignace Melling'e Beşiktaş Sarayı'nda bir kasır yaptırmış, lüzum gördüğü diğer yapıları da genişlettirmiştir. Sultan II. Mahmut, Topkapı Sahilsarayı'ndan başka, Beylerbeyi ve Çırağan bahçelerinde Batı tarzında iki büyük saray yaptırmıştır. Bu devirlerde Eski Saray (Topkapı Sarayı) fiilen olmasa bile, terk edilmiş sayılırdı. Beylerbeyi'ndeki saray, Ortaköy'deki mermer sütunlu Çırağan, eski Beşiktaş Sarayı ile Dolmabahçe'deki kasırlar II. Mahmut'un mevsimlere göre değişen ikametgâhlarıydı. Sultan Abdülmecid de babası gibi "Yeni Saray"a fazla itibar etmemekteydi, orada yalnızca kış mevsiminde birkaç ay kalıyordu. Kırkı aşkın çocuğunun neredeyse tamamı Boğaziçi saraylarında dünyaya gelmiştir.

Sultan Abdülmecid, eski Beşiktaş Sarayı'nda bir süre oturduktan sonra, şimdiye kadar tercih edilen klasik saraylar yerine, ikamet, sayfiye, misafir kabul ve ağırlama, devlet işlerini yürütme amacıyla, Avrupâî plan ve üslupta bir sarayın inşâ edilmesine karar verdi. Abdülmecid, diğer şehzadeler gibi iyi bir eğitim görmemesine rağmen, modern fikirlere sahip bir idâreciydi. Batı müziğini ve Batı üslubuyla yaşamayı seven padişah, anlaşabilecek kadar da Fransızca biliyordu. Sarayı yaptırırken, "Kötülük ve çirkinlikler burada yasaktır, burada sadece güzel olan şeyler bulunsun." dediği rivâyet edilir.
Günümüzdeki Dolmabahçe Sarayı'nın yerinde bulunan köşklerin yıkımına, 200 yıl kadar önce denizden kazanılmış toprağın tekrar ortaya çıkarılması için kesin olarak hangi tarihte başladığına dâir bir bilgi yoktur. 1842'de eski sarayın hâlâ yerinde olduğu ve bu tarihten sonra yeni sarayın inşâsına başlandığı tahmin edilmektedir. Bununla birlikte bu tarihlerde inşaat arazisinin genişletilmesi için çevredeki tarla ve mezarlıkların satın alınarak istimlak edildiği belirtilir. İnşaatın tamamlanma tarihi Hakkında çeşitli kaynaklar değişik tarihler vermektedir. Ancak, 1853 yılı sonunda sarayı gezen Fransız bir ziyaretçinin anlattıklarından, sarayın hâlen süslemelerinin yapılmakta olduğunu, mobilyaların ise henüz yerleştirilmemiş olduğunu öğrenmekteyiz.

Sultan Abdülmecid tarafından yaptırılan Dolmabahçe Sarayı'nın cephesi, İstanbul Boğazı'nın Avrupa kıyısında 600 metre boyunca uzanmaktadır. Avrupa mimarî üsluplarının karışımı olan eklektik bir uslûpta, Ermeni mimarlar Garabet Amira Balyan ve oğlu Nigoğos Balyan tarafından 1843-1855 yılları arasında inşâ edilmiştir. 1855 yılında tamamıyla bitirilen Dolmabahçe Sarayı'nın açılış töreni Rus İmparatorluğu ile 30 Mart 1856'da imzalanan Paris Antlaşması'ndan sonra olmuştur. Hicrî 7 Şevval 1272, milâdî 11 Haziran 1856 tarihli Ceride-î Havâdis gazetesinde, sarayın 7 Haziran 1856'da resmen açıldığı haberi verilmiştir.
Sultan Abdülmecid döneminde üç milyon kese altın tutan sarayın mâliyeti, Mâliye Hazinesi'ne aktarılınca, zor durumda kalan maliye, aylıkları, ay başı yerine ay ortalarında, sonraları da 3-4 ayda bir ödemek durumunda kalmıştır. Sultan Abdülmecid, 5.000.000 altına mâl olan Dolmabahçe Sarayı'nda sadece 5 yıl yaşayabilmiştir.
Osmanlı İmparatorluğu'nu ekonomik anlamda tam bir iflas hâlinde devralan Sultan Abdülaziz devrinde 5.320 kişinin hizmet verdiği sarayın yıllık masrafı 2.000.000 sterlini bulmaktaydı. Sultan Abdülaziz, kardeşi Sultan Abdülmecid kadar Batı hayranı değildi. Mütevâzı bir hayat tarzını tercih eden padişahın pehlivan güreşleri ile horoz dövüşlerine merakı vardı.
30 Mayıs 1876'da Sultan V. Murad, saraydaki dairesinden alınarak Bâb-ı Serasker'e götürüldü ve Serasker Kapısı'nda (Üniversite Merkez Binası) biât merâsimi yapıldı. V. Murad Sirkeci'den Dolmabahçe'ye saltanat kayığıyla dönerken, aynı saatlerde Sultan Abdülaziz başka bir kayıkla Topkapı Sarayı'na götürülmekteydi. Saraya getirilen V. Murad'a Mabeyn Dairesi'nin üst kat sofrasında ikinci bir biat merasimi düzenlendi. V. Murad'tan sonra tahta çıkan Sultan II. Abdülhamid şerefine bütün şehir fenerlerle aydınlatılırken, Dolmabahçe Sarayı'nda yalnızca bir odada ışık yanmaktaydı, padişah anayasa metni üzerinde çalışıyordu. Suikastten kuşkulanan Sultan Abdülhamid, Dolmabahçe Sarayı'nda oturmaktan vazgeçerek, Yıldız Sarayı'na taşındı. Sultan Abdülhamid, Dolmabahçe Sarayı'nda yalnızca 236 gün kaldı.

Büyük masraflarla inşâ edilen saray, Sultan Abdülhamid'in 33 yıllık saltanatı boyunca yılda iki kez Büyük Muayede Salonu'nda düzenlenen bayram törenlerinde kullanıldı. V. Mehmet tahta çıktığında Dolmabahçe Sarayı otuz yıldır bakımsız kalmış ve yerine Yıldız Sarayı'nda yaşamayı tercih eden Sultan II. Abdülhamid döneminde harap durumdaydı. Dolmabahçe Sarayı padişahın yönetim merkezi olarak restore edildiğinde, binanın kapsamlı bir restorasyonuna ihtiyaç duyulmuştur. Mihran Mesrobyan daha sonra restorasyonun baş mimarı olarak işe alınmıştır. Sultan V. Mehmet zamanında sarayın kadrosu azaltılmış, yurt dışında çok önemli olaylar cereyan ederken, saray içinde, sekiz yıllık süre boyunca az sayıda olay gerçekleşmiştir. Bu olaylar, 9 Mart 1910'da 90 kişiye verilen bir ziyafet, aynı yılın 23 Mart'ında Sırp Kralı Petro'nun bir hafta süren ziyaret törenleri, Veliaht Max'ın ziyareti ve Avusturya imparatoru Karl ile İmparatoriçe Zita'nın şerefine düzenlenen ziyafetlerdir. Yorgun ve yaşlı padişahın ölümü Dolmabahçe Sarayı'nda değil Yıldız Sarayı'nda olmuştur. VI. Mehmet, Yıldız'da oturmayı tercih etmiş, ancak vatanı Dolmabahçe Sarayı'ndan terk etmiştir.
Birinci TBMM reisi Gazi Mustafa Kemal tarafından imzalanmış telgrafı alan Abdülmecid Efendi, halife ilân edildi. Yeni halife TBMM'den gelen heyeti Dolmabahçe'nin Mabeyn Dairesi Salonu'nun üst katında kabul etti. Hilâfetin kaldırılmasıyla Abdülmecid Efendi mâiyetiyle birlikte Dolmabahçe Sarayı'nı terk etti. (1924) Boşalan saraya Atatürk üç yıl hiç uğramadı. Onun döneminde saray iki yönden önem kazandı; yabancı konukların bu mekânda ağırlanmaları, kültür ve sanat bakımından saray kapılarının dışarıya açılması. İran Şahı Pehlevi, Irak Kralı Faysal, Ürdün Kralı Abdullah, Afgan Kralı Amanullah, özel ziyaret için gelen Birleşik Krallık Kralı VIII. Edward ve Yugoslav Kralı Aleksandr, Mustafa Kemal Atatürk tarafından Dolmabahçe Sarayı'nda ağırlanmışlardır. 27 Eylül 1932'de Muayede Salonu'nda Birinci Türk Tarih Kongresi açılmış, 1934'te de Birinci ve İkinci Türk Dil Kurultayları burada toplanmıştır. Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu'nun bağlı olduğu Alliance Internationale de Tourisme'nin Avrupa toplantısı Dolmabahçe Sarayı'nda düzenlenerek, sarayın turizme ilk açılışı sağlanmıştır (1930).

Cumhuriyet döneminde, Atatürk'ün İstanbul ziyaretlerinde ikametgâh olarak kullandığı saray halini almıştır. Ayrıca Atatürk, sarayın 71 numaralı odasında ölmüştür. Muayede Salonu'nda kurulan katafalga konan naaşı önünden son saygı geçişi yapılmıştır. Saray, Atatürk'ten sonra cumhurbaşkanlığı sırasında İsmet İnönü tarafından, İstanbul'a gelişlerinde kullanılmıştır. Tek partili dönemden sonra saray, yabancı misafirleri ağırlamak amacıyla hizmete açılmıştır. İtalyan Cumhurbaşkanı Gronchi, Irak Kralı Faysal, Endonezya Başbakanı Sukarno, Fransa Başbakanı General de Gaulle şereflerine törenler düzenlenip, ziyafetler verilmiştir.

1952'de Dolmabahçe Sarayı, Millet Meclisi İdare Amirliği'nce haftada bir gün olmak üzere halka açılmıştır. 10 Temmuz 1964 tarihinde Millet Meclisi Başkanlık Divanı'nın toplantısıyla resmî açılışı yapılmış, Millet Meclisi İdare Amirliği'nin 14 Ocak 1971 tarihli yazısıyla bir ihbar sebep gösterilerek kapatılmıştır. 25 Haziran 1979'da 554 sayılı Millet Meclisi Başkanı emriyle turizme açılan Dolmabahçe Sarayı, aynı yılın 12 Ekim'inde yine bir ihbar üzerine kapatılmıştır. İki ay kadar sonra Millet Meclisi Başkanı'nın telefon emriyle tekrar turizme hizmet vermeye başlamıştır. MGK İcra Daire Başkanlığı'nın 16 Haziran 1981 tarih ve 1.473 sayılı kararıyla saray ziyaretçilere tekrar kapatılmış ve bir ay sonra 1.750 sayılı MGK Genel Sekreterliği'nin emriyle açılmıştır.
Saat Kulesi, Mefruşat Dairesi, Kuşluk, Harem ve Veliaht Dairesi bahçelerinde ziyaretçilere yönelik kafeterya hizmetleri veren bölümler ve hediyelik eşya satış reyonları oluşturulmuş, bu reyonlarda millî sarayları tanıtıcı bilimsel nitelikte kitaplar, çeşitli kartpostallar ve Millî Saraylar Tablo Koleksiyonu'ndan seçilmiş ürünlerin tıpkı basımları satışa sunulmuştur. Diğer yandan, Muayede Salonu ve bahçeler ise ulusal ve uluslararası resepsiyonlara ayrılmış, yeni düzenlemelerle saray, müze içinde müze birimlerine, sanat ve kültür etkinliklerine kavuşturulmuştur. Saray 1984 yılından beri müze olarak hizmet vermektedir. 2024 yılı boyunca müzeyi toplam 1 milyon 384 bin 383 kişi ziyaret etmiştir.

Avrupa saraylarının anıtsal boyutlarına özenilerek yapılan Dolmabahçe Sarayı, değişik biçimlerin, yöntemlerin öğeleriyle donandığından belirli bir biçime bağlanamaz. Büyük bir orta yapıyla iki kan

Doğu Trakya veya yaygın olarak sadece Trakya, Trakya bölgesinin Türkiye sınırları içinde kalan kısmıdır. Türkiye'nin Avrupa'daki topraklarının tamamını oluşturur. Batısında Meriç nehri ve Yunanistan'a bağlı Batı Trakya, kuzeyinde Bulgaristan'da kalan Kuzey Trakya ve Karadeniz, doğu ve güneyde ise sırasıyla İstanbul Boğazı, Marmara Denizi, Çanakkale Boğazı ve Saros Körfezi ile çevrilidir. İstanbul kentinin tarihsel merkezi ve Edirne gibi önemli eski kentler bu bölgededir. Aynı zamanda Türkiye'nin Avrupa ile olan kara yolu ve demiryolu bağlantıları Doğu Trakya'dadır.

Trakya kelimesi Eski Yunanca trachea kelimesinden türemiştir ve "gırtlak, soluk borusu" anlamına gelmektedir. Bir başka deyişle Trakya, "Boğazlar Ülkesi"dir. Ayrıca bölgede uzun yıllar etkinliğini koruyan Trak kavmi, bu ismin günümüze kadar gelebilmesinde etkilidir.

Balkan Yarımadasının güneydoğu ucunda yer alan bölgenin başlıca yer şekilleri Karadeniz'e paralel uzanan Yıldız Dağları ve güneyindeki daha alçak olan Koru Dağları ve Işıklar Dağı (Ganos Dağı)'dır. Çatalca-Kocaeli Platosu'nun Çatalca kısmı bu bölgededir. Bölgenin geri kalan kısımları alçak tepelerden oluşmaktadır. Çatalca Yarımadası ve Gelibolu Yarımadaları, yine Doğu Trakyadadır.
Bölgenin başlıca akarsuyu, bölgenin doğusundan doğup batısına doğru akarak Meriç nehri ile birleşen Ergene Nehridir. Doğu Trakya'nın doğal göller iki kısma ayrılabilir. Bunlar bölgenin doğusunda İstanbul yakınlarında toplananlar: Büyükçekmece Gölü, Küçükçekmece Gölü ve Terkos Gölü ve Meriç nehrinin civarında oluşanlardır, en önemlileri Gala Gölü'dür.
Önemli bazı barajlar ise şunlardır;

Alibeyköy Barajı
Sazlıdere Barajı
Karaiğdemir Barajı
Kadıköy Barajı
Kırklareli Barajı
Armağan Barajı
Süloğlu Barajı
Kayalı Barajı
Altınyazı Barajı
Marmara Bölgesi'ne dahil olan Doğu Trakya'nın bölgesel alt bölümleri şöyledir;
Tamamı Doğu Trakya'da yer alan bölümler

Ergene Bölümü
Yıldız Bölümü
Sadece bir kısmı Doğu Trakya'da yer alan bölümler şunlardır;

Çatalca-Kocaeli Bölümü (Çatalca Yarımadası)
Güney Marmara Bölümü (Gelibolu Yarımadası)
Doğu Trakya'daki millî parklar şunlardır;

Gelibolu Yarımadası Tarihî Millî Parkı, Çanakkale (1973'ten beri)
Gala Gölü Millî Parkı, Edirne (2005'ten beri)
İğneada Longoz Ormanları Millî Parkı, Kırklareli (2007'den beri)
İlkbaharda Bulgaristan'da bulunan Kuzey Trakya'da eriyen karlar ve yoğun yağışlar, kimi yıllar bölgedeki barajların kapasitelerini zorlar. Bu durumda açılan baraj kapakları, Batı Trakya ve Doğu Trakya'nın Meriç Havzası'nda su baskınlarına neden olur.

Doğu Trakya'nın insanın Avrupa kıtasına ilk geçiş güzergahlarından biri olduğu düşünülmektedir. Bölge insanlık tarihi boyunca batıdan, doğuya ya da doğudan, batıya göç eden birçok kavmin rotası içinde yer almıştır. Erken dönemde Misyalılar, Bitinyalılar, Frigyalılar ve daha geç dönemde Galatlar, Anadolu'ya Doğu Trakya üzerinden geçen bazı önemli uluslardır. 
Küçük Çekmece Gölü yakınlarındaki Yarımburgaz Mağarası, hem Doğu Trakyanın, hem de Türkiye'nin önemli Paleolitik yerleşim yerlerindendir. Edirne, Kırklareli illerinde yer alan Dolmenler ise diğer eski buluntulardır.
Bölgenin tamamına egemen olan ilk uygarlık Trak uygarlığıdır. Troya Savaşında Troyalıların yanında yer alan, Yunanların savaşçılık ve Ares kültü ile ilişkilendirdikleri bu kavim günümüz Kuzey Trakyası merkez olmak üzere tüm Trakya'yı hatta Bulgaristan ve Makedonyanın büyük bölümünü egemenlikleri altına alan Odris Krallığı olarak bilinen bir krallığı kurmuştur. Ama aynı zamanda özellikle Gelibolu Yarımadasında ve Marmara kıyılarında Yunan kolonicilerin kurduğu ya da yeniden imar ettiği şehirlerinin bulunduğu bölgelerdir.
Doğu Trakya'daki önemli antik kentler:

Kıyılarda, Ege'den Karadeniz'e doğru

Ainos
Sestos
Rodosto (Tekirdağ)
Perinthos/Herakleia (Marmaraereğlisi)
Byzantion
Samlydessus (Kıyıköy)
İç kısımlarda

Adrianopolis
Bergula/Arcadiopolis (Lüleburgaz)
Bizye (Vize)

Hero ile Leandros efsanesinde, Leandros Sestos'ludur
Peloponez Savaşıları sırasında MÖ 405 yılında adını Sestos şehrinin kuzeyindeki bir yerleşim yerinden alan Aegospotami Muharebesi Sparta zaferiyle sonuçlanan Çanakkale Boğazı'nda gerçekleşen bir deniz savaşıdır.
Persler, Çanakkale Boğazı geçerek bölgeye egemen olur.
Büyük İskender, Pers Seferi sırasında, Asya'ya yaptığı yolculuk sırasında Byzantion şehri ve Doğu Trakya'nın doğusu hariç bölgeyi fetheder.
İskender'in ölümü sonrası, valilerinden Lisimahos, Gelibolu Yarımadasına kendi adıyla adılan bir başkent kurar ve kısa süre için de olsa Batı Anadolu'dan Makedonya'ya kadar geniş topraklara hükmeder.
Roma Döneminde Doğu Trakya, günümüz Batı ve Kuzey Trakya'sı ile beraber, Trakya bölgesi içinde yer alır. Romalıların imparatorluk genelinde ulaşım sistemini geliştirmek için yaptıkları yollardan biri olan Egnatia Yolu bölgeden geçer.
Trakya şehri Byzantion, Konstantinopolis adını alıp Doğu Roma'nın başkenti olur. Ayrıca Doğu Roma idari sistemindeki Trakya Theması yalnız Doğu Trakya ve Bulgaristanın Burgaz bölgesinden, kimi dönemlerde ise Kuzey Trakya hariç, Batı ve Doğu Trakyadan oluşur.
Hun, Avar, Got halkları ayrı ayrı bölgeyi yağmalamıştır.
Haçlı Seferleri'nin güzergâhı üzerinde bulunan Doğu Trakya, Dördüncü Haçlı Seferi sonucu işgal edilen Konstantinopolis ile birlikte Latin İmparatorluğunun egemenliğine girmiştir ama daha sonra Doğu Roma'nın temsilcisi olan İznik İmparatorluğu bölgeyi yeniden ele geçirmiştir.
Gelibolu Yarımadasındaki Çimpe Kalesi, Osmanlı Devleti'nin Doğu Trakya'daki ve aynı zamanda Avrupa'daki ilk toprağı olarak 1356 yılında Osmanlı yönetimine geçmiştir. Bölgede hakimet alanını genişleten Osmanlıların, Doğu Trakya'da yaptıkları başlıça savaşlar şunlardır;
Sazlıdere Savaşı (1363), sonucunda Edirne'nin fethi gerçekleşti ve kent başkent oldu.
Sırpsındığı Savaşı (1364), Edirne yakınları
1453'te Konstantinopolis'in fethi ile şehir için İstanbul adı kullanımı başlanmıştır ve tüm Doğu Trakya, Osmanlı İmparatorluğuna dahil olmuştur.

93 Harbi sırasında Rus kuvvetleri Doğu Trakya'yı işgal ederler. Savaşın sonunda imzalanan Ayastefanos Antlaşması ile Bulgaristan bağımsızlığını kazanır.
Birinci Balkan Savaşı'nda Bulgar orduları Çatalca önlerine kadar gelerek, Osmanlı Devleti'ne Edirne ve Kırklareli'ni Bulgaristan'a bırakan bir antlaşmayı kabul ettirmişlerdir.
Bulgaristan'nın İkinci Balkan Savaşı'nda birçok Balkan devleti ile aynı anda savaşmasını fırsat bilen Osmanlı, savaş ilan ederek Edirne ve Kırklareli'ni geri almayı başarmıştır.
I. Dünya Savaşı'nın ve önemli cephelerinden biri olan Gelibolu Savaşı bu bölgede gerçekleşmiştir.
Sevr Antlaşması'yla bölge Yunanlara, boğaz kıyıları ise özel bir uluslararası denetime bırakılmıştır.
Edirne'de işgalleri protesto etmek ve Trakya'nın savunmasını planlamak için Belediye Başkanı Şevket Dağdeviren,Edirne Milletvekili Faik Kaltakkıran, Avukat Şeref Aykut, Tüccar Kasım Yolageldili ve bazı Edirneli yurtseverlerin katılımı ile "Trakya-Paşaeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti" kurulmuştur.

Bölgenin etnik yapısıyla ilgili birbiriyle çelişen birçok harita vardır. Bu çelişkiler bölgenin bu dönemdeki savaşlar ve işgaller açısından hareketliliğine bağlanabilineceği gibi, milliyetçi yaklaşımlarla bölgede bir etnik unsuru olduğunda daha fazla gösterme yaklaşımının benimsenmesi sonucu da olabilir. Aşağı zaman sırasına göre haritalar ve Doğu Trakya için belli etnik farklar;

Kurtuluş Savaşı'nın Batı Cephesi'nde başarı sağlanmasından sonra imzalan Mudanya Ateşkes Antlaşması ve Lozan Antlaşması sonucunda, Doğu Trakya'da ciddi çarpışmalar yapılmadan, bölge Türkiye'ye bırakıldı.
Yunanistan, Türkiye'ye savaş tazminatı olarak Karaağaç mevkiini bırakmıştır. Bu toprak Türkiye'nin Meriç nehrinin batısındaki tek toprağıdır.
Lozan Mübadelesi ile İstanbul hariç bölgedeki tüm Rumlar, Yunanistan'a gönderilmiştir.
İstanbul'un etkilenmediği Trakya Olayları olarak adlandırılan antisemitik hareket, 1934'te on günü aşkın bir süre bölgede etkili olmuştur. Sonucunda bölge yahudi nüfusunun büyük bölümünü kaybetmiştir.
1989 yazındaki Türk göçü nedeniyle Bulgaristan'daki Türklerin büyük bölümü Türkiye'ye ve bölgeye gelmişlerdir. Bir kısmı daha sonra dönmüşse de, Türkiye'de kalmayı seçenler de mevcuttur.

Doğu Trakya'da bulunan idari birimler:

Edirne ili
Kırklareli ili
Tekirdağ ili
Çanakkale ili
Gelibolu
Eceabat
İstanbul ili
Avrupa Yakası olarak adlandırılan kısım
Kimi yaklaşımlara göre anakarada yer almasa da Gökçeada da Doğu Trakya'ya dahildir.

İstanbul ayrı tutulursa, Doğu Trakya'nın nüfus yapısında başlıca etnik grupları özellikle Rumeli göçmenlerinin oluşturduğu Türkler ve kimi bölgelerde yoğunlaşan Romanların oluşturduğu söylenebilir. Bölgenin tarihsel merkezi Edirne olsa da bölgenin yeni merkezi Tekirdağ'dır. Batı ve Kuzey Trakya'nın Osmanlı Devleti'nin elinden çıkması sonucu, Edirne Türkiye Cumhuriyeti'nde bir sınır kenti durumuna düşmüştür, bu da yatırımcıların Edirne yerine İstanbul'a daha yakın olan Tekirdağ'ı seçmesine neden olmaktadır. Benzer şekilde Kırklareli de dağlık yapısı nedeniyle yeterli yatırım çekememektedir.
İl bazlı nüfus durumuna bakarsak 2011 genel seçimlerinde Tekirdağ önceden 5 olan milletvekili sayısını 6'ya çırarırken, Edirne'nin 4 olan milletvekili sayısı 3'e düşmüştür, Kırklareli'nin ise milletvekili sayısı 3'tür. Bu iller dikkate alınarak nüfusu 25 bin'den büyük olan yerleşim yerleri aşağıdaki tablodadır.

Ergene havzası tarımın en yoğun yapıldığı bölümlerdendir. Başlıça ürünler ayçiçeği ve buğdaydır, sulama imkanlarının daha bol olduğu Meriç tarafında ise pirinç ekimi yaygındır. Bununların dışındaki tarım ürünleri Şarköy civarında bağcılık ve Edirne'nin Ege kıyıları ile Gelibolu Yarımadasında zeytinciliktir. Tekirdağ ve Yıldız'da kısımlarında hayvancılık önemli uğraşlardandır.
Enerji kaynakları ve madenler açısından Doğu Trakya incelendiğinde şu kaynaklar öne çıkar:

Odun ve odun kömürü, Yıldız bölümünde
Doğalğaz, Hamitabat, Lüleburgaz
Linyit, Keşan ve Saray civari
Başlıça sanaya dalları cam, içki, bitkisel yağ, süt ve süt ürünleridir. Özellikle Çorlu sanayileşmenin bölgedeki adresidir. Kıyıköy, Edirne k

Dunhuang (Çince: 敦煌 veya 燉煌 ; pinyin: Dūnhuáng) yakınlarındaki Mogao mağaralarında (çoğunlukla da Mağara No. 17), bulunmuş büyük tarihi, filolojik ve edebi değer taşıyan el yazmalarıdır. Uzun süredir kaybolduğu düşünülen yapıtlar (örneğin Hua Hu Jing), klasik yapıtların antik baskıları (örneğin Konfüçyüs'ten Seçmelerin baskısı), dünyada matbaayla basılmış ilk kitap olan Elmas Sutra bu mağaralarda bulunmuştur. Ayrıca daha önce varlığı bilinmeyen Orta Asya dilleriyle (Hotanca) yazılmış belgeler de bulunmaktadır.
5 yüzyıl ile erken 11. yüzyıl arasında tarihlenen el yazmalarının çoğunluğu Çincedir; geriye kalanları ise günümüzde yok olmuş çeşitli Asya dillerinde yazılmıştır. Belgeler içerik olarak çeşitlilik gösterse de, genel olarak çoğunluğu dini niteliktedir. Dini metinler içinde ise çoğunluğu Budist metinlerdir.
El yazmaları 20. yüzyılın başında Wang Yuanlu adında Taocu bir rahip tarafından bulunmuştur. Wang bunları Batılı kaşiflere, özellikle de Aurel Stein ve Paul Pelliot'a satmıştır. Luo Zhenyu'nün çabalarıyla, geriye kalan yazmalar Çin'de koruma altına alınmıştır.
Bugün yazmalar, British Library ve Bibliothèque nationale de France gibi çeşitli ülkelerin kütüphanelerinde saklanmaktadır. Bir kısmı ise International Dunhuang Project tarafından dijital ortama aktarılmıştır ve ücretsiz olarak erişilebilir.

Klasik ve yöresel Çince
Eski Tibetçe
Sanskrit
Pali
Tangut
Hotanca (İskit-Saka)
Soğdca
Toharca
Eski Türkçe

Dinsel yazıtlar
Budist, özellikle de Tibet Budizmi
Taoist, anti-Budist Hua Hu Jing de dahil, ayrıca Tao Te Ching hakkında Xiang'er'ın yorumu
Nasturi Hristiyan
Manici
Felsefe, özellikle de Konfüçyüsçü klasikler, Huang Kan'ın (皇侃) yorumlarıyla Konfüçyüs'ten Seçmeler ve Shang Shunun eski bir baskısı.
Edebiyat
Budist motifler içeren hikâyeler, bilinen adıyla bian wen (變文)
Halk şarkıları
Çin şiirleri
Tarih, yerel ve resmi
Coğrafya, Wang wu tianzhu guo chuan da dahil
Tıp
Astronomi, Dunhuang astrolojik haritası da dahil
Matematik
Falcılık
Sözlükler, Qieyunden alıntılar
Muzik notaları
Dans kayıtları
Sosyal belgeler, örneğin sözleşmeler, hesap defterleri ve borç senetleri

Mogao mağaraları

The International Dunhuang Project

Ebced (Arapça: ابجد), İslamiyet'in kabulünden ve Arabistan'da Hint rakamları kullanılmaya başlanmadan önce hesap yapabilmek için harflerin rakam olarak kullanıldığı bir sayı sistemidir. Çağdaş ondalık sayı sistemi olan Hint sayıları çıktıktan sonra hesap yapmak için uygun olmayan ebced terk edilmiştir. Ebced rakamları kullanılarak ebced hesabı yapılabilir.
Ebced, geleneksel Arap alfabesinin eski sıralanışından (elif, ba, cim, dal) ilk dört harfinin okunuşlarıyla (E-B-Ce-D) türetilmiş bir sözcüktür. Ebced hesabı ise Ebced rakamları denilen alfabetik bir sayı sistemini kullanarak, kelime, cümlecik veya cümlelerin sayısal değerini hesaplama ve bunlardan anlamlar çıkartma işlemidir. Teori incelenen kelime, cümlecik veya metinde bir şekilde gizli şifreleme bulunduğu varsayımına dayanır.
Semitik alfabelerde olduğu gibi Arap alfabesiyle yazılan bir yazıda da harflerin sayısal değerleri ile bir şifreleme (cifr) yapılmış olabilirdi ve gelecekte hâdiselerin vukuu zamanının tespiti (Kehanet) için harflerin sayısal değerleri kullanılarak bu kehanetlerin sırrı gizemi açılabilirdi. Bir cümle veya cümleciğin Ebced değeri ("cümle hesabı") varsayılan bu gizem'in anahtarı olurdu.

Bilinen bütün ebcedler semitik alfabelere aittirler ve onların da Mısır hiyerogliflerine dayandığı sanılan protosemitik harflerden türediğine inanılmaktadır. Ebcedde ilk yaygın kullanım fenike ebcedi ile olmuştur. Arap ebcedinin İbrani ve Aramî alfabesinden alındığına şüphe yoktur. Ebced'in ilk çıkışının Mısır hyeroglif rakamları ile bağlantılı olabileceği düşünülmektedir. 

Ebced zaman içinde değişimlere uğramış ve geliştirilmiştir. Bu gelişim alfabelerin gelişimi ve düzeni ile bağlantılı değişikliklerdir. Örneğin Arap alfabesi zaman içerisinde gelişerek noktalı ve sesli harflerin alfabeye ilave edilmesi ile ebced de buna paralel değişikliklere uğramıştır.
Ebced hesabını akılda tutmak için bir anlamı olmayan ve Arap alfabesindeki harflerin eski dizilişini hatırlatıcı olarak kullanılan kelimelerden bir cümle oluşturulmuştur: bu 'ebced', 'havvez', 'huttî, 'kelemen', 'sa'fes', 'karaşet', 'sehhaz', 'dazıg' cümlesidir.
Bu kelimelerle ilgili spekülasyonlara göre kelimelerden altısı Medyen hükümdarlarından altı kişinin adı yahut altı şeytanın veyahut haftanın günlerinin ismi olmalıydı. Arap nahivcilerinden Müberred ve"Seyrafi bu yorumlarım hurâfe olduğunu, ebcedi oluşturan kelimelerin ecnebi olduğunu söylemişlerdir. Sonraları bu kelimeler muska, vefk gibi şeylerde kullanılmış ve her birine rakamsal bir değer verilmiştir.

Semitik alfabelerde başlamış olduğu gözüken harflere sayısal değerler atfetme işi İbrani ve Yunan alfabelerinde de görülmektedir.
Abced gadolda bazı harfler ve rakamsal değerleri:

Kabala sisteminde Gematria denen (İbranicesi: גמטריה, gemaṭriya) sayısal bir düzenek mevcuttur. Burada İbrani sayıların rakamsal değeri 400'e kadar ebced numaraları ile aynıdır. Günümüzde hala madde numaralamada ve haftanın ilk 6 gününü temsil için kullanılmaktadır.
Fenike alfabesinden uyarlanmış olan ve isimlendirme ve sırasını bu alfabeye göre şekillendirmiş olan Yunan alfabesinde de izopsefi denilen (İngilizcesi isopsephy) harflerden faydalanan sayısal bir sistem mevcuttur. Bu sistemde harflerin karşılık geldiği rakamsal değerler 90 sonrasında ebced değerlerinden farklılaşır. Bunun sebebi Yunan dilinde ṣād (ص) harfine denk gelen bir sesin olmamasıdır.

Ebced hesabında harflerin sayısal değerleri Arap alfabesindeki sıraya göre değil, İbranice ve Süryanice'deki sıralamaya göredir. Arap alfabesinde harflerin bugünkü sıralanışı daha sonra benzer harflere eklenen noktalar ve bu benzer harflerin yan yana yazılmasıyla oluşmuştur. Ebcede göre harflerin sırası ve değerleri söyledir:

Arapçada kullanılmayan ve özellikle Farsçadan alınıp Osmanlıcada kullanılan pe, çim, je, gaf harfleri sırasıyla be, cim, ze ve kef eşit sayılır.

Bazı yazarlar kitaplarının içindekiler bölümünde veya akrostiş gibi şiir içine tarihleri gizlemek gibi denemeler yapmışlardır. Kullanıldığı yerler kısaca şöyle sıralanabilir:

Günlük kullanım
Özel notlar ve ticarî ilişkilerde kullanılmıştır. Meselâ: 100 akçe alacağı olan birisi alacaklı olduğu kişiye bir kâğıt üzerinde bir kaf harfi yazıp gönderince hem alacağını istemiş, hem de konuyu aracıdan saklamış oluyordu.
Çocuk isimleri
Doğum tarihinin bir kelime veya bir, iki isimle belirlenmesidir. Hangi isimler çocuğun doğduğu seneyi ebced hesabıyla verirse, o isimlerden biri çocuğa verilmiştir. Meselâ: H. 1311′de doğan çocuğa “Mahmud Bahtiyar”, “Süleyman Hurşid”, “Yusuf Mazhari’, “Ömer Rıza” ve “Recep Servet” gibi isimlerden biri verilebilir. Çünkü bunların her biri 1311 etmektedir.
Kitap ve Makalelerde
Eskiden kitapların önsöz, giriş, takdim sayfaları ile numara almayan sayfalar hep ebced alfabesine göre numaralandırılmıştır. Kitapların ay ve sene kayıtları, yazı bölümleri ve madde başlıkları hep ebced düzenine göre tanzim edilmiştir.
Devlet kayıtlarında: Devlet arşivlerinde yer alan birçok resmî belge, tutanak, fezleke ve mazbatalar, vak'anüvist kayıtları, vakıf kayıtları ile sayım ve döküm hesapları bu hesaba göre tanzim edilmiştir.

Eski ilim kitaplarında
Fizik, matematik, geometri ve astronomide Sa'fas” kelimesinin harfleri sıkça kullanılmıştır. Astronomide büyük rakamlar “ğayn” harfinin birkaç tekrarı ile ifade edilmiştir. Musikide sesler ve perdeler ebced alfabe düzeninden istifade edilerek oluşturulan bir “ebced notası” ile belirlenmiştir.
Mimarlıkta: Mimar Sinan’ın eserlerinde, boyutların modüler düzeninde çok sık kullanılmıştır. Örneğin Süleymaniye’de zeminden kubbe üzengi seviyesi 45, kubbe alemi 66 arşın yüksekliktedir. Yine Selimiye’de de kubbeyi taşıyan 8 ayağın merkezlerinden geçen dairenin çapı 45 arşındır. Kubbe kenarı zeminden 45, minare alemi buradan itibaren 66 arşındır. Süleymaniye ve Selimiye’nin görünen silüetleri 92 arşındır ki, bu da “Muhammed” kelimesinin ebced karşılığıdır.

Tasavvuf ve sembolizmde
Ebced hesabının tasavvuf ve din ilimlerinde kullanıldığına şahit olmaktayız. Özellikle “Kelime-i Tevhid” veya “Esmâ-i Hüsna”dan bir ismin kaç kere zikir edileceği ebced tablosuna göre tayin edilir. Kur’an tefsirlerinde ve hatta Kadir gecesinin tayininde de ebcedin kullanıldığını bilmekteyiz. Ebced’e göre “Âdem’ 45, “Allah” lafzı da 66 etmektedir. Ebced, cifr (şifrecilik), gizemcilik genellikle din bilginleri tarafından bazı Kur’an ayetlerine aykırı bulunarak reddedilir ve sapkınlık olarak görülür.
Sembolizmde: İki veya daha fazla kelimenin sayı değerlerinin aynı olmasından istifadeyle birini söylemekle diğeri kastedilmiş kabul edilerek halk arasında kullanılagelmiştir. Meselâ: “Muhammed” kelimesi 92′dir. “Aman’ kelimesi de 92′dir. “Mevlevî” kelimesi de 92′ ettiğinden bu kavramlar arasında bir alaka kurulmuştur. Ör;
Aman lafzı senin ism-i şerîfinle müsavidir
Anınçin aşıkın zikri amandır ya Resulullah
İlim, amel, sa'y kelimelerinin, hilâl, lâle ve Allah sayı değerlerinin aynı olması anlamlı bulunur.

"Tarih düşürme sanatı"
Ebced'in en fazla kullanıldığı yerlerden biridir. Divan edebiyatında veya mezar taşı gibi kitabe yazımlarında ustalıklı bir kelime veya mısra ile olayın tarihi işlenmiş olurdu.
Kehanet ve gizemlerde
Tarih düşürme yöntemi ile yazıldığına inanılan bir metin üzerinden gelecek olaylarla ilgili kehanette bulunulur. Kur'an ve hadislerden yapılan çıkarımlarla geçmiş ve gelecek olaylara ait tahminler yapılmıştır. İstanbul'un Fethinin “beldetun tayyibetun…” cümlesinden, kıyametin tarihinin bir hadis metninden çıkartılması gibi. Ebced hesabı ayrıca cifr, vefk, astroloji, define aramada gibi gizemli uygulamalar içinde kullanılmıştır.

Ebced'in bir takım amacını aşan uygulamaları eleştiri konusu olmuştur. Örneğin ilgili metnin böyle bir şifre veya gizem barındırdığı varsayımından hareketle dini metinlerden bir takım yeni anlam ve işaretler çıkartılması bunlardan birisidir. Bir diğer eleştiri konusu metnin yazıldığı tarihte kullanılmayan bir takvim sistemi kullanılarak şiir, dini metin vb. üzerinden bir takım tarih kehanetleri yapılmasıdır. Örneğin Hicri takvimin Ömer zamanında, Rumi takvim'in ise Osmanlılar zamanında oluşturulmasına rağmen birtakım ayet ve hadisler üzerinde bu takvim sistemlerine göre hesap yapılabilmekte ve bu kaynaklara yeni anlamlar yüklenebilmektedir.

İsmail Yakıt, Türk-lslam Kültüründe Ebced Hesab ve Tarih Düşürme,
ötüken Ist. 1992.

Overview of the abjad numerological system14 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sufi numerology site 21 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Numerical Value of an Arabic Text as per "Abjad" Calculation - www.alavibohra.org5 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ebced,Gizem, Kehanet, Dini Eleştiri
Ebced, İlm-i Cifr ve Remil 16 Haziran 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
[http://www.suleyman-ates.com/index.php?option=com_content&view=article&id=10&Itemid=41 Prof.Dr. Süleyman Ateş Cifr ve Ebced
https://hesapratik.com/ebced-hesaplama/ Hesapratik Sitesinde Ebced Hesaplama Modülü
https://sorularlaislamiyet.com/kaynak/ebced-cifir Sorularla İslamiyet sitesinde ebced hesabının tanımı ve tekniğini anlatan bir makale
Ayrıca bakınız
Gematria
Kabbala
Kabalacılık
Yunan rakamları
Cifr
Hurufilik
Kronogram

Ege Bölgesi, Türkiye'nin yedi coğrafi bölgesinden biridir. İsmini kıyısında olduğu Ege Denizi'nden alır. Ege (Asıl Ege, Kıyı Ege) ve İç Batı Anadolu (İç Ege) olmak üzere iki bölüme ayrılır. Kuzeyde Marmara, doğuda İç Anadolu, güneyde Akdeniz bölgeleriyle ve batıda Ege Denizi'yle çevrilidir. Türkiye'nin en uzun kıyı şeridine sahip bölgesidir. Tarihî mekânları çoktur. Efes Antik Kenti, Laodikya Antik Kenti, Sardis Antik Kenti, Stratonikenia Antik Kenti, Tralleis Antik Kenti, Blaundus Antik Kenti, Aizanoi Antik Kenti, Teos gibi birçok tarihi mekân Ege Bölgesi'nin sınırları içindedir. Ege Bölgesi'nin iklimi genel olarak Akdeniz İklimi'dir fakat iç ege bölümüne geçildikçe karasal iklim görülmektedir.

Bölgenin sınırları kuzeyde Kaz Dağı, Madra Dağı, Simav Dağları ve Dominiç Dağı; doğuda Türkmen Dağı ve Emir Dağları; güneyde Karakuş Dağı ve Göreli Dağı; batıda Çanakkale'ye bağlı Bababurun'dan başlayarak tüm Edremit Körfezi, İzmir ve Aydın illerinin tüm kıyı şeritleri ve Muğla'da, Köyceğiz hariç olmak üzere, kuzeyden güneye Köyceğiz kıyılarına kadardır.
Ovalar: Ege Bölümü'nde horstlar arasında kalan grabenler birer alüvyon ovasıdır. Bunlar Bakırçay, Gediz, Büyük ve Küçük Menderes grabenleridir. Bu grabenler fiziksel bir haritada yeşil renk ile gösterilir. Gediz ağzında Menemen Delta ovası, Büyük Menderes ağzında Balat Delta ovasından oluşmuştur.

Kentleşmenin en yoğun yaşandığı bölge konumundadır. Ege Bölgesi'ndeki kentler, çoğunlukla ana yolların geçtiği oluklar ve verimli ovaların kenarlarında yer alır; kıyı kesiminde ise körfezlerin kenarlarında bulunur. Kırsal yerleşmeler, genellikle ovalardaki akarsu kenarlarında ve vadi içlerinde görülür. Türkiye nüfusunun 1/8 kadarı Ege Bölgesi'nde yaşamaktadır. Bu nüfusun yarıdan fazlası (%62,2) kentlerdedir. Ege Bölgesi'nin ortalama nüfus yoğunluğu ise Türkiye ortalamasının üzerindedir. Nüfus yoğunluğu açısından Marmara Bölgesi'nden sonra ikinci sırada bulunur. Ege Bölümü'ndeki ovalar üzerinde fazla olan nüfus yoğunluğu, İç Batı Anadolu Bölümü'nde ve Menteşe Yöresi'nde azalır.
Nüfusu bakımından Ege Bölgesi'ndeki illerin sırası şöyledir:

İzmir
Manisa
Aydın
Denizli
Muğla
Afyonkarahisar
Kütahya
Uşak

Ege Bölgesi'nde nüfusun çoğunluğu iklim toprak koşulları ve ulaşım kolaylıklarının da elverişliliğiyle geçimini tarımdan sağlar. Ege bölümünde Akdeniz iklimine uygun bazı bitkiler (zeytin, üzüm vb.) ağır basar. Ege bölümünden, İç Batı Anadolu bölümüne geçildikçe tarımın niteliği değişir; tahıl ekimi artar ve hayvancılık geçimde daha önemli yer tutar. Tahıl ekiminde buğday başta gelir, onu arpa ve mısır izler. Buğday özellikle Afyon ve Denizli'de üretilir, Bu illeri İzmir, Aydın ve Muğla izler. Arpa ise Afyon ve Manisa illerinde ekilir, mısırın da başlıca ekim alanı Manisa'dır. Pirinç ekimine ovalarda az miktarda yer verilir. Bölgede yaş ve kuru sebze üretimine de önem verilir. İklim koşulları uygun olduğu için, turfanda sebze (domates, fasulye vb.) yetiştirilerek diğer bölgelere yollanır. Soğan ve patates ekimi yaygındır; baklagillerden en çok nohut ekilir. Kavun ve karpuz üretimi de yaygın biçimde yapılmaktadır.
Bölgede yetiştirilen sanayi bitkileri arasında tütün, pamuk, susam, keten ve şekerpancarı baş sıralarda yer alır. Edremit Körfezi kıyıları yağ zeytini üretimi kesir ağaç sayısı bakımından önemlidir. Üzüm bağlarına da bölgenin her yerinde rastlanır. Üzüm ayrıca şarap ve pekmez yapımında da kullanılır. Kuru üzüm Manisa-İzmir civarında, kış soğuğuna dayanamayan incir ise kıyı kesimlerde özellikle Aydın'da yetişir. Türkiye'deki incir ağaçlarının yaklaşık olarak %81'i Ege Bölgesi'ndedir. Turunçgiller bölgenin özellikle güney kesiminde yetişir; Kuşadası Körfezi ve Bodrum Yarımadası'nda mandalina; Aydın ve Nazilli arasında portakal, limon, mandalina ve turunç yetişir.

Ege bölgesinde hayvancılık çok gelişmemiştir. Üstelik yakın dönemde otlakların daralması nedeniyle, hayvan sayısında azalma gözlenmektedir. Kıyı kesimde daha çok kıl keçisi, tiftik keçisi ve koyun, iç kesimlerde sığır ve manda besiciliği yaygındır. Balıkçılık ise eski önemini kaybetmiştir. Özellikle İzmir Körfezi'nin sularının pis olmasından dolayıdır. Yine eski önemini yitirmiş olmakla birlikte Bodrum kıyılarında sünger avcılığı yapılmaktadır. Aynı zamanda Ege Bölgesi'nde kümes hayvancılığı ve arıcılık da yapılır.

Sanayi bakımından Marmara Bölgesi'nden sonra ikinci sırada gelir. Bölümler arasında gelişmişlik ve sanayi oranı bakımından büyük farklılık vardır. Asıl Ege Bölümü sanayi bakımından daha gelişmiştir. Zaten bölgenin en büyük ve gelişmiş kenti İzmir de bu bölümde yer alır. İzmir sanayisi, fuarı ve ihracat limanı ile bölgenin önemli kentidir. İzmir'de Aliağa Petrol Rafinerisi de bulunmaktadır. İzmir'de otomotiv, madeni eşya, kimya, seramik, dokuma, çimento, sigara ve zeytinyağı; Edremit ve Ayvalık'ta zeytinyağı; Aydın'da tarımsal üretim ve incir işleme fabrikaları; Manisa'da sanayi ve tarım; Denizli ve Uşak'ta dokuma; Uşak'ta şeker, seramik, kümes hayvancılığı, altın madenciliği ve deri; Afyonkarahisar'da şeker, çimento ve mermer; Uşak, Gördes, Kula, Demirci ve Simav'da halıcılık sektörleri vardır. İhracat sıralamasında İzmir, Manisa ve Denizli ilk onda kendilerine yer bulmaktadır. İşsizlik oranın en düşük olduğu illerin başında Denizli gelir, nüfusuna oranla en fazla sanayi ve ticaret hacmine sahip olması bu durumda etkilidir.
Ege Bölgesi'nde üretilen incir, zeytin gibi ürünlerin üretimleri-işlenmeleri yapılır. İzmir'de toplanmış olan başlıca sanayi kolları arasında dokumacılık da vardır. Dokumacılık ve tekstil Denizli ve Uşak'ın ilçelerinde oldukça fazladır.

Ege Bölgesi turizm potansiyeli olarak Türkiye'de Akdeniz Bölgesinden sonra gelmektedir. Birçok tarihî eser, yapıt, kalıntı; Efes, Didim, Pamukkale, Hiearpolis, Laodikeia, Teos gibi tarihî yerler ve buna ilave olarak doğa harikası sahillere sahip olan Fethiye, Bodrum, Marmaris, Didim, Kuşadası ve Çeşme gibi önemli plajları ve mavi bayraklı sahilleri ile gözde turizm ve tatil bölgeleri mevcuttur.

Ege bölgesinde karayolu ulaşımı oldukça gelişmiştir.
Başlıca ulaşım merkezleri: İzmir, Afyonkarahisar, Manisa ve Denizli önemli kavşak yolları üzerindedir.

İzmir (Alsancak), Çeşme, Dikili, Ayvalık, Kuşadası, Bodrum, Fethiye, Marmaris ilçelerindeki aktif iskelelerden Yunan adalarına ulaşım mevcuttur.

İzmir, Muğla (Dalaman ve Milas ilçeleri), Denizli, Kütahya, Uşak illerinde ve Edremit ilçesinde havalimanları mevcuttur.

Bölgede demir yolu ulaşımı özellikle yük ve yolcu taşımacılığında kullanılır. Türkiye'nin ilk demir yolu İzmir ve Aydın arasına döşenmiştir. Muğla hariç bütün Ege Bölgesi illerinde demiryolu hatları mevcuttur.

Türkiye'nin coğrafi bölgeleri

TUİK Adrese dayalı nüfus kayıt sistemi

Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir, Teşkilat-ı Esasiye Kanunundan bu yana Türkiye anayasasında yer alan, TBMM'de kürsünün arkasındaki duvarda tamamı büyük harflerle yazılı bulunan ve Türk milleti adına Türkiye'nin kuruluşunu ilan eden Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin temel dayanağını oluşturan ilkedir.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 6. maddesi bu cümle ile başlar. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kurulmasında önderlik yapan Mustafa Kemal Atatürk'e ait “Hakimiyet bilâ kayd-u şart Milletindir.” sözünün günümüz Türkçesi ile söylenişidir. Türk Milleti olarak kullanılan ifadenin yerine kısaltmalı söyleyiş olarak kullanılan Milletindir ifadesi büyük harfle yazılır.
Atatürk ilke ve devrimleri olarak bilinen, Türkiye Cumhuriyeti'nin ulusal egemenliğini sağlaması yolunda TBMM'nin yaptığı yasalar bu temel ilke üzerinden hareketle ortaya çıkmıştır.

Ulus (Arapça: ملة [millet]) egemenliğin tek meşru kaynağı ve sahibidir. Egemenlik, bir topluluğun, bir devletin ülke üzerinde sahip olduğu tüm yetkilerdir, hür olmak, yetki sahibi olmak, hâkimiyet anlamlarına gelir. Bir milletin tam anlamıyla özgür ve bağımsız olabilmesi için ulusal egemenliğe sahip olması gerekir.
Toplumda hiçbir kimse, hiçbir zümre, hiçbir sınıf ya da grup, doğrudan üstün emretme gücüne sahip olamaz. Toplumda üstün emretme gücünün tek kaynağı ve tek sahibi milletin kendisidir.
Millet iradesi, fertlerin iradelerinin bir araya gelmesinden ve kaynaşmasından oluşmaktadır. Millî egemenlik, milletin bölünmez iradesini temsil eder.
M. Kemal Atatürk kayıtsız şartsız ifadesiyle ne kastedildiğini, Kayıtsız, şartsız tabiriyle belirtilen egemenliği, milletin üzerinde tutmak demek bu egemenliğin bir zerresini, sıfatı, ismi ne olursa olsun, hiçbir makama vermemek, verdirmemek demektir. şeklinde açıklamıştır. Atatürk'ün bu konuda; Kuvvet birdir ve o milletindir. ve Bugün bütün cihanın milletleri yalnız bir egemenlik tanırlar: Millî Egemenlik. sözleri de bulunmaktadır.

Milletten alınan gücü esas kabûl eden ve Türk Milleti'nin bağımsızlık mücadelesine önderlik eden Mustafa Kemâl'e göre Kongreler ve Meclis demek, ulus demektir. Bu amaçla 1919'da Samsun'dan başlattığı halk hareketinin ardından gerçekleştirdiği Amasya Genelgesi, Erzurum ve Sivas Kongreleri ile halkın birlikte mücadele iradesini Mustafa Kemâl filizlendirmiştir.
1919 Amasya Bildirisi ile ilân olunan, "Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır" parolası, Erzurum Kongresi'nde Sivas Kongresinde de benimsenmiş ve Büyük Millet Meclisinin kuruluşunun temel dayanağı olmuştur.
Bu ilke, niçin bağımsızlık savaşına girişildiği ve son durumun ne olduğu halka ve dünya kamuoyuna duyurmak için kurulan İrâde-i Milliye, Hâkimiyet-i Milliye gazetelerinin isimlerinde de yer aldı.
Mustafa Kemâl'in Anadolu'da toplanmasını istemesine karşın, 12 Ocak 1920'de İstanbul'da toplanan Meclis, Erzurum ve Sivas Kongreleri'nin esaslarını Mîsâk-ı Millî ilkesi doğrultusunda kabûl ve ilân etmiştir.
Bu ilke 23 Nisan 1920'de TBMM'nin açılması ile hayata geçmiştir ve 20 Ocak 1921'de kabul edilen Teşkilât-ı Esasîye Kanunu ile resmiyet kazanmıştır.

23 Nisan 1920'de Sinop milletvekili Şerif Bey'in bir konuşmasıyla açılarak egemenlik Milletin eline geçti. Bu kısa konuşmanın son cümleleri şöyledir;
“Milletimizin dahili ve harici istiklâl-i tam dahilinde mukadderatını bizzat deruhte ve idare etmeye başladığını bütün cihana ilân ederek Büyük Millet Meclisi’ni açıyorum.”
20 Ocak 1921'de kabul edilen Teşkilatı Esasiye Kanununun ilk maddesini oluşturdu.
Madde 1- f1. (Özgün hali) Hâkimiyet bilâ kaydü şart milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir.
(Değişik : 29.10.1339 (1923) – 364 sayılı kanun) Hâkimiyet, bilâ kaydü şart Milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir. Türkiye Devletinin şekli Hükümeti, Cumhuriyettir.
20 Nisan 1924 tarihli Teşkilatı Esasiye Kanunu'nda ise egemenlik esası, Üçüncü Madde'de belirtildi.
Madde 3- Hâkimiyet bilâ kaydü şart Milletindir.
10 Ocak 1945 tarihli 4695 kanun sayılı Anayasa'da Üçüncü Madde'de yer alan hükümle Hakimiyet bila kaydü şart Milletindir ibaresinin, Egemenlik kayıtsız şartsız Milletindire Türkçeleştirilmesi sağlanarak dönüşümünü tamamladı.
9 Temmuz 1961 Anayasasında bu kavram, düzenlemenin Egemenlik başlığı altındaki 4. Maddesinde yer aldı.
Madde 4- Egemenlik kayıtsız şartsız Türk Milletinindir. Millet, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organlar eliyle kullanır. Egemenliğin kullanılması, hiçbir suretle belli bir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiçbir kimse veya organ, kaynağını Anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamaz.
18 Ekim 1982 Anayasasında ise Egemenlik başlıklı 6. Maddesinde yer aldı. Maddenin tamamı aynen şu şekildedir:
“Egemenlik, kayıtsız şartsız Milletindir. Türk Milleti, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır. Egemenliğin kullanılması, hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.”

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, ulusal sınırları içinde bir “ulus devlet”tir. Bu sınırlar, kurtuluş savaşının ardından “Misâk-ı Millî” ile tespit edilen vatan topraklarının bütününü ifade eder.
Birinci Meclis'in temeli; “Müdafaa-i Hukuk”tur. Müdafaa-i Hukuk'un özü ise “Ulusal Egemenlik ve Tam Bağımsızlık”tır. Tam bağımsızlık, Kuvâ-yi Milliye anlayışı ile ruh bulur. “Ulusal Güçler” demek olan Kuvâ-yi Milliye ise, Türk Milleti'nin onurunu temsil eder.

İstanbul'un işgalinden üç gün sonra, Atatürk, 19 Mart 1920'de bir genelge yayınlayarak Ankara'da olağanüstü yetkilerle toplanacak meclise katılmak üzere her sancaktan 5 milletvekilinin seçilerek 15 gün içerisinde Ankara'ya gelmelerini istedi. Ayrıca İstanbul'daki tutuklanmayan eski mebusların seçime katılmadan Ankara'ya gelmelerini istedi.
Ankara'nın o günkü şartları içinde Meclis'in toplanabileceği elverişli bir bina yok gibiydi. Sonunda, İkinci Meşrutiyet döneminde, İttihat ve Terakki Cemiyeti kulübü olarak yapılmış tek katlı bir bina uygun görüldü. Eksik kalmış yapı tamamlandı, okullardan toplanan ve halkın katkısıyla sağlanan eşyalarla donatıldı.
Bu çalışma sırasında Meclis Kürsüsü arkasına da “İşlerini istişare ile yürütürler” anlamına gelen Kur'an'ın Şûra sûresi 38. ayetinin birinci bölümü yer aldı.

İkinci Meclis binası, 1923 yılında mimar Vedat Tek (1873-1942) tarafından Cumhuriyet Halk Fırkası Mahfeli olarak tasarlanarak inşa edildi. Bu bina, birtakım değişikliklerden sonra II. TBMM binası olarak 18 Ekim 1924 tarihinde hizmete açıldı. 29 Ekim 1924'te Cumhuriyetin yıldönümü kutlanan ikinci binada 31 Ekim 1924'te ilk oturum yapıldı.
Geçen süreçte insanların dini duygularının istismar edilmesinden dolayı devletin yönetim şeklini din temelli esaslardan kaldırma yolunu seçen Büyük Millet Meclisi, 3 Mart 1924'te halifeliği kaldırmıştı. 30 Kasım 1925 tarih ve 677 sayılı kanun ile de tekke, zaviye ve türbelerin kapatılması kabul edilmiş ve birtakım unvanların kullanılması yasaklanmıştır. Kanun, bütün tarikatlarla birlikte, şeyhlik, dervişlik, müritlik, dedelik, seyitlik, çelebilik, babalık, emirlik, halifelik, falcılık, büyücülük, üfürükçülük, gaipten haber vermek ve murada kavuşturmak amacıyla muskacılık gibi, eylem, unvan ve sıfatların kullanılmasını, bunlara ait hizmetlerin yapılmasını ve bu unvanlarla ilgili elbise giyilmesini de yasaklamıştır.
Bu kanun ile aynı gün Meclis kürsüsü arkasına Hattat Mehmed Hulusi Yazgan tarafından hazırlanmış olan “Hakimiyet Milletindir” levhası asılmıştır. Arap alfabesinin Osmanlı Türkçesine uyarlanmış şekli olan Osmanlı alfabesi ile hat şeklinde, günümüz Türkçesinin o günkü hali olan Osmanlı Türkçesi ile yazılmıştır.
1 Kasım 1928 tarihinde Mecliste 1353 sayılı "Yeni Türk harflerinin kabul ve tatbiki hakkında Kanun"un kabul edilmesi ile o güne kadar kullanılan Osmanlı alfabesinin yerine, Latin alfabesinin Türkçeye uyarlanmış bir biçimi kabul edildi. Bu yenilik sonrasında 
“EGEMENLİK ULUSUNDUR” şeklinde yazıldı.

TBMM’nin hâlen çalışmalarını sürdürdüğü üçüncü binasının mimarı, başkent Ankara’daki pek çok Devlet yapısının da mimarı olan Avusturyalı Mimar Prof. Clemens Holzmeister (1886-1983)’dir. TBMM, 11 Ocak 1937’de çıkardığı bir yasayla, yirminci asrın mimari özelliklerine uygun ve abide niteliğinde yeni bir Parlamento binasının yapımı için proje yarışması açmayı kararlaştırdı. 14 projenin katıldığı yarışma, 28 Ocak 1938’de sona erdi ve sonuçta Atatürk’ün de beğendiği Clemens Holzmeister’in projesinin uygulanmasına karar verildi. Binanın inşasına 26 Ekim 1939’da dönemin Meclis Başkanı Abdülhalik Renda’nın attığı temelle başlandı. Binanın yapımına, zaman zaman yaşanan parasal sıkıntılar ve başlayan İkinci Dünya Savaşı nedeniyle, aralıklarla devam edilebildi. 1957’den sonra yapımı hızlandırılan yeni Meclis Binası, 6 Ocak 1961’de hizmete açıldı.
Bugünkü Meclis binasında kürsü arkasında “EGEMENLİK KAYITSIZ ŞARTSIZ MİLLETİNDİR” şeklinde yazmaktadır.

Ya istiklâl ya ölüm
Yurtta barış, dünyada barış
Ne mutlu Türk'üm diyene
Mustafa Kemal'in askerleriyiz

Ek-fiil, ek-eylem veya cevher fiil, Türkçede isimlerin sonuna eklenerek onları yüklem haline getiren bir ektir. Bu ek Eski Türkçe "ér- : olgunlaşmak, yetişmek, tamam olmak" fiilinden evrilip zaman içinde "i-mek" haline gelmiş ve zamanla kökünün de erimesiyle bugün sadece “şu veya bu durumda bulunmak” manalarını cümleye katan (i)-di, (i)-miş, (i)-se ve (i)-dir halleri kalmıştır. Diğer dillerden muadil olarak İngilizce "to be", Latince "esse" fiilleri örnek verilebilir.
Bu ek kelimenin sonundan düşürülebilir ve bazı hallerde bu ek olmadan da isim yüklem olabilir. Bu özellik Rusça, Arapça, Macarca ve Japonca gibi dillerde de mevcuttur.
Bir başka fonksiyonu da basit zamanlı fiillerden bileşik zamanlı fiil yapmaktır. Bu çekim eki alan bir fiile ek-fiilin getirilmesi ile yapılır ve her iki durumda da ek-fiil ses uyumu kurallarına riayet ederler.
İsim soylu kelimelerden yüklem yaparken, ek-fiilden sonra -im, -in, -sin, -iz, -siniz ve -ler şahıs eklerinden biri gelebilir.
Kısacası:
Ek fiiller Türkçede iki görevde kullanılır:

İsim soylu sözcükleri yüklem yapmak (ayrıca bkz. koşaç)
Basit zamanlı fiillere eklenerek birleşik zamanlı fiil yapmak (-dir hariç).

-di, -dir ve -miş ek-fiilleri isim, sıfat, zarf gibi isim soylu sözcüklere eklenerek, cümlede ana yüklem olarak kullanılmalarını sağlar:

Kapıyı açan annemdi. (annem i-di)
Elma lezzetli bir meyvedir.
Bu bina ne kadar da yüksekmiş. (yüksek i-miş)
Yüklemler kullanıldıkları cümlelerde iş, oluş, hareket ya da durum anlatan kelimelerdir. Adlar kendi başlarına iş, oluş, durum ya da hareket anlatamazlar ve yüklem olamazlar. Adların yüklem olabilmesi, durum, zaman ya da dilek alabilmesi için ek-fiil alması gerekir. Bununla birlikte "-dir" ek-fiili bazen pratik nedenlerle, anlatım bütünlüğünü sağlamak için ya da yazı türüne bağlı olarak kullanılmayabilir. Bu şekildeki -dir ekine "gizli ek-fiil" denir ve yazı dilinde belirtilmek istendiğinde parantez içinde gösterilir.
Örnek:

Hayat çok güzel(dir).
Ben bir öğrenciyim(dir).
"Ben bir öğrenciyim." örneğindeki -im şahıs eki sıklıkla iyelik ekleri ile karıştırılır. İyelik ekleri, bir varlığın kime ait olduğunu belirtir. Ek-fiil ise fiilin zamanı ile ilgili bilgi verir:

Defne benim öğrencim(dir). iyelik eki + (ek-fiil)
Ben öğrenci-y-im(dir). 1. tekil şahıs eki + (ek-fiil) (y ise kaynaştırma harfidir)
"Okumak", yazmak, çizmek, göçmek" gibi bazı fiillerin geniş zaman kipi; aynı fiillerden yapım ekleri ile türetilmiş isimlerle aynı yazıma sahiptir (okur, yazar, çizer, göçer, gibi). Bu sözcüklerin ek-fiil almış hâlleri; geniş zaman kipleri ile karıştırılabilir. Ayırabilmek için bazen sözün gelişine, neyi îmâ ettiğine veya öznesine bakmak gerekir lâkin bazen de çözülemez. Meselâ "Siz o zamanlar yazar mıydınız?" sorusuna cevaben "Ben o zamanlar hem okur hem yazardım." cümlesinde okumak-yazmak fiillerinden mi yoksa okur ve yazar kişiliklerinden mi bahsedildiği meçhuldür.
Örnekler:

Eve gidince defterine yazarsın. (geniş zaman kipinin 2. tekil şahıs çekimi. Yazmak sözcüğü fiildir)
Sen çok iyi yazarsın(dır). (ek-fiilin 2. tekil şahıs çekimi. "Yazar" sözcüğü, "yazmak" fiilinden türetilmiş bir isimdir)
Sen çok iyi yazarsın(dır). (ek-fiilin geniş zaman 2. tekil şahıs çekimi. Yazmak kelimesi fiildir)
Sen çok iyi yazardın. (ek-fiilin geçmiş zamanın hikâyesi kipinde 2. tekil şahıs çekimi. "Yazar" kelimesi, "yazmak" fiilinden türetilmiş bir isimdir) (yazar i-di-n)
Sen çok iyi yazardın. (ek-fiilin geniş zamanın hikâyesi kipinde 2. tekil şahıs çekimi) (yazar i-di-n)
Fiilimsiler cümlede isim soylu sözcükler gibi davrandığından, ek-fiiller fiilimsilerin de yüklem olarak kullanılabilmesini sağlar:

Huzursuzluk çıkaranlar, partiye davetsiz gelenlerdi. (adlaşmış sıfat-fiil)
En son istediğim şey buraları bırakıp gitmek(tir). (isim-fiil)

-se eki isim soylu sözcüklerin sonuna eklendiğinde yan cümleciğin yüklemi olur ancak cümlenin "temel yargısı" ana cümlenin yükleminde bulunur:

Hava soğuksa dışarı çıkmayalım. ("çıkmayalım" ana yüklem)
Eksiltili cümlelerde ana yüklem bulunmayabilir:

- Neden bu güzel havada yanına şemsiye alıyorsun?
- Ya orada hava yağmurluysa? (eksiltili cümle)

Bir haber veya dilek kipine "-idi, -imiş, -ise" ek-fiillerinden biri eklendiğinde "bileşik zamanlı fiil" haline gelir. Bu eklere ek fiilin hikâyesi, ek fiilin rivâyeti ve ek fiilin şartı denir:

Ek-fiillerin olumsuz hâli isim cümlelerinde "değil" koşacı ile oluşturulur:

Havalar umduğumuz kadar sıcak değildi.
Aradığınız adres bu mahallede değil(dir).
Bileşik zamanlı fiillerde ise -basit zamanlı fiiller gibi- olumsuzluk eki ile oluşturulur:

Bu kadar erken gelmemeliydik.

Ekim, Gregoryen Takvimi'ne göre yılın 10. ayı olup 31 gün çeker.
Türkiye'de, Atatürk devrimine değin Sümer-Babil-İbrani-Süryani-Arami ad Tişri den gelme Teşrin-i Evvel olan ayın adı Cumhuriyet'ten sonra da İlk Teşrin, İlkteşrin ya da Birinci Teşrin, Birinciteşrin olarak kullanıldı, 10 Ocak 1945 tarihinde kabul edilen 15 Ocak 1945 tarihinde yürürlüğe giren ve dört ayın adlarını değiştiren yasa ile ayın adı ekim yapıldı. Türkçe "ekme" eyleminden türemiş olup tarlaların sürülüp ekildiği ay anlamındadır. Anadolu'da bu ay için "Gazel ayı" dendiği de olur, "gazel" "kuru yaprak" anlamına gelir. Bu ay için "Avara" diyenler de vardır. Gagauzca gibi Türkçenin kimi lehçelerinde bu aya "kasım" denir. Bu fark; Julien yöntemi Güneş takvimi ile Gregorien yöntemi Güneş takviminin bu yüzyıl (20. yüzyıl) için 13 gün farkı olması yüzündendir. "Kasım" adı "Yahya" peygamberin takma adı olduğundan, Gagauzlar bu iki Güneş takviminin gün farkından dolayı, "kasım" adını bu aya daha yakın görmüşlerdir.
Ekim adının İngilizce karşılığı olan "October", Latince 8 anlamına gelen "octo" dan gelir. Aylara bölünmemiş kış süreci, Ocak ve Şubat arasında bölünene kadar eski Roma takviminde Ekim ayı 8. ay idi.

Emniyet Genel Müdürlüğü (EGM), Emniyet Başkanlığı veya Türk Polis Teşkilatı, ilk kez 10 Nisan 1845 tarihinde kurulan, günümüzde Türkiye'deki tüm il ve ilçelerde örgütlenmiş iç güvenlikten sorumlu devlet teşkilatıdır. Emniyet Genel Müdürlüğü şehirlerde görev yapmakta olup sahillerde Sahil Güvenlik Komutanlığı, kırsallarda ise Jandarma Genel Komutanlığı sorumludur.
Merkez teşkilatı bünyesinde Ana Komuta Kontrol, Strateji Geliştirme, Arşiv, Asayiş, Bilgi İşlem, Dış İlişkiler, Güvenlik, Haberleşme, Havacılık, İdari ve Mali işler, İkmal-Bakım, İnşaat-Emlak, İnterpol, İstihbarat, Kaçakçılık ve Organize suçlarla mücadele, Koruma, Kriminal, Özel Harekât, Personel, Sağlık İşleri, Sivil Savunma, Sosyal Hizmetler, Bando, Teftiş Kurulu, Terörle Mücadele Harekât, Narkotik, Trafik Eğitim ve Araştırma, Trafik ve Denetleme, Yabancılar Hudut İltica Daireleri vardır. Taşra teşkilatını ise, il emniyet müdürlükleri ve ilçe emniyet amirlikleri oluşturur. Genel müdürlük, üst kurum ve yönetim bakımından İçişleri Bakanlığına bağlıdır.
Kurumun yapılanması iki şekilde olmuştur. Birincisi Merkez Teşkilatı ve ikincisi ise Taşra Teşkilatıdır. Merkez Teşkilatı, daire başkanlıkları şeklinde yapılanmıştır. Taşra Teşkilatı ise 81 ilde il emniyet müdürlükleri olarak faaliyet yürütmektedir.
Merkez Teşkilatındaki daire başkanlıklarının bazıları direkt olarak emniyet genel müdürüne bağlı olmak ile birlikte diğerleri ise 5 adet emniyet genel müdür yardımcısına bağlı olarak hizmet vermektedir. Taşra teşkilatında ise illerin başında il emniyet müdürü bulunmakta ve ildeki bütün birimler il emniyet müdürüne bağlı olmaktadır.
Türkiye sınırları içerisinde, belediye teşkilatlanması tamamlanmış olan il, ilçe ve beldelerde güvenlik, Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından sağlanmakta; daha küçük birimlerin ve yapılaşmaya açılmamış alanların güvenliği ise Jandarma Genel Komutanlığı, sahil ve denizlerde ise Sahil Güvenlik Komutanlığı tarafından sağlanmaktadır.
Polis Akademisine bağlı Polis Eğitim Merkezleri (PEM) tarafından, hizmet öncesi eğitiminin tamamı ise Polis Amirleri Eğitimi Merkezi (PAEM), İç Güvenlik Fakültesi (İGF), Polis Meslek Yüksekokulu (PMYO), Polis Meslek Eğitim Merkezi (POMEM) isimli eğitim birimleri tarafından verilmektedir. Polis Akademisinde ilk derece amirlik eğitimi veren PAEM ve İGF mezunları komiser yardımcısı rütbesi ile göreve başlarlar. Meslek içi (Polis Memurları arasından sınavla) alım yapılan PAEM'de eğitim süresi 2 yıldır. Dış kaynaktan alım yapılan İGF'de eğitim süresi 5 yıldır. Polis Meslek Eğitim Merkezlerinde çeşitli alanlarda lisans eğitimi almış olanlar 8 aylık mesleki eğitim ile polis memuru olarak göreve başlarlar. Polis Meslek Yüksek Okullarında ise eğitim 2 yıllık önlisans seviyesinde olup mezunlar polis memuru rütbesiyle göreve başlamaktadırlar.

Polis tarihi Türk tarihi ile başlamıştır. Tarih boyunca çeşitli devletler kurmuş olan Türkler kamu düzeni ve güvenliğini ulusal savunma ile birlikte yürütmüşlerdir.

Eski Türklerde kamu düzen ve güvenliği işleri subaşılar tarafından belli yasalara uygun olarak yürütülmüştür. Oğuz Han'ın Oğuz Türesi, Cengiz Han'ın Uluğ Yasası, Timur'un Tüzükkatı o devirlerin belli başlı hukuk kuralları örnek olarak gösterilebilir. Bu yasalarda, suçların önlenmesi kadar işlenen suçlarda suçluların yakalanmasına da önem verilmiştir. Eski Türklerde polis teşkilatı bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere askerî teşkilat içinde yer almış ve askerî özellikler göstermiştir.

Osman Bey Karacahisar'ı ele geçirdiği zaman, kentin yönetimini oğlu Orhan Bey'e vermiş ve onun yanına arkadaşı olan Gündüz Alp'i de subaşı olarak tayin etmiştir. Bu kişi bugünkü anlamda ilk polis amiridir. Subaşılar barış döneminde savaş için gerekli olan askerleri disipline etmek ve eğitmekle birlikte, kentin dirlik ve düzenini de sağlamışlardır. Savaş zamanında ise yetiştirdikleri kıtalara komuta etmişlerdir.
Osmanlı'da polis teşkilatı, askerî teşkilat kadrosu içinde yer almış, askerî amirler aynı zamanda polis amiri olarak da görev yapmışlardır. Devlet ve ordu teşkilatı zamanla büyümüş padişahlar bütün yönetsel, askerî ve bunlarla birlikte ülkede kamu düzen ve güvenliğinin sağlanması işlerini, devlet ricali ve halk karşısında kendilerini temsil eden sadrazamlar vasıtasıyla yürütmüşlerdir. Bu nedenle sadrazamlar, bu görevler için özel memurlar, tebdil çuhadarlar kullanmışlardır.

Emniyet makamları; Sadrazam, Yeniçeri ağası, Falakacı, Cebecibaşı ve Cebeciler, Kaptanpaşa, Topçubaşı ve Topçular, Bostancıbaşılar, Kadı ve Böcekcibaşından oluşmuştur. En büyük sorumlu olan Yeniçeri Ağası, suç işleyenleri Falakacılara dövdürmüş ve hapsettirmiştir. Falakacılar, Yeniçeri Ağasının emri altında, falaka taşıyan acemi oğlanlardan oluşmuştur.
Cebecibaşı ve Cebeciler; Ayasofya, Kocapaşa ve Ahırkapı taraflarının, Kaptanpaşa; Kasımpaşa ve Galata semtinin, Topçubaşı ve Topçular; Tophane semti ile Beyoğlu'nun, Bostancıbaşı ve Bostancılar; Üsküdar, Eyüp, Kağıthane, Boğaziçi, Kadıköy, Adalar ve Kağıthane, Boğaziçi, Kadıköy, Adalar ve Ayastebanos'un, kamu düzen ve güvenliğini sağlamışlardır. Böcekçibaşılar ise, suçluları izleme ve yakalama işleriyle uğraşmışlardır. Ayrıca Başkent'de sadrazamın, illerde de valilerin emrinde "Baştebdil" adı verilen İstihbarat Şefi çalışmıştır. Bu dönemde "Kadı"lar da polis görevi yapmaya devam etmiş, Sadrazam ve Yeniçeri Ağası'ndan sonra, Adli, İdari ve Yerel Yönetim işleri yanında, İstanbul, Galata, Üsküdar ve Eyüp Kadılıkları, polisiyle işleri, özellikle ahlak zabıtasına ait işlerin yürütülmesinde polis amiri olarak görev yapmışlardır.
Taşrada ise, Kapıkulu ve Eyalet Askerleri iç düzen ve güvenliğin sağlanmasından sorumlu tutulmuş, şehir ve kasabalarda Kollukçular, Yasakçılar, Bekçiler, Edirne Şehri ve çevresinde Bostancı Ocağı, Halep ve çevresinde Çöl Beyleri polis hizmeti görmüşlerdir.

10 Nisan 1845'te (12 Rebiülevvel 1261) İstanbul'da "POLİS" adıyla bir teşkilat kurulmuş, yeni kurulan polis teşkilatının görevleri yine aynı tarihte yayınlanan Polis Nizamnamesinde belirtilmiş ve bu durum yabancı elçiliklere de bir yazıyla duyurulmuştur. Bu polis teşkilatı için 12 Messidor an VII (1 Temmuz 1800) tarihli "Paris Emniyet Müdürlüğü Kararnamesi" adlı metin temel alınarak bir kanun hazırlanmıştır.
"Polis" adıyla ilk kez kurulan teşkilata ve yabancı elçiliklere de duyurulan 17 maddelik Polis Nizamnamesi ile getirilen yeniliklere rağmen karışıklıklar tümüyle ortadan kaldırılamamış, Başkentte polis hizmeti Yeniçeri Ağası yerine geçen Serasker, İhtisap Ağası ve Polis adını taşıyan bir teşkilat tarafından yürütülmeye başlanmıştır. Taşrada polis hizmeti ise, sipahiler ve İstanbul'da olduğu gibi memleketin birçok illerinde kurulan Asakir-i Mansure Alaylarına verilmiştir.
1876 yılında Tanzimat ve Islahat hareketleri çerçevesinde Avrupa'daki örneklere göre bir polis teşkilatı kurulmasına birinci meşrutiyetin ilanından sonra oluşan hükûmet programında yer verilmiş ve 1879'da Zaptiye Nezareti kurulmuştur.Zaptiye Nezareti kaldırılarak, yerine Dahiliye Nezaretine bağlı ve memlekete şamil polis işlerinin yürütülmesiyle görevli "Emniyet Umumiye Müdürlüğü" ve İstanbul Vilayetine bağlı bir polis müdüriyeti kurulmuştur.

İkinci Meşrutiyet ilanı ile 1908 yılında Fransa ve Almanya'daki polis teşkilatları esas alınarak Osmanlı'daki polis teşkilatının yeniden organize edilmesi kararlaştırılmış ve 22 Temmuz 1909 tarihinde çıkarılan "İstanbul Vilayeti ve Emniyeti Umumiye Müdüriyeti Teşkilatına Dair Kanun" ile 31 Mart İsyanından sonra Zaptiye Nezâreti kaldırılarak, yerine Dahiliye Nezaretine bağlı ve memlekete şamil polis işlerinin yürütülmesiyle görevli "Emniyet Umumiye Müdürlüğü" ve İstanbul Vilayetine bağlı bir polis müdüriyeti kurulmuştur. General Ali Galip Pasiner, Emniyet Umumiye Müdürlüğü'ne 12 Ağustos 1909 tarihinde tayin edilmiştir. Aynı yıl içinde Avrupa memleketlerinin polis işlerine dair bir inceleme seyahati yapmış ve polisin teşkilatının bugünkü esasını oluşturmuştur.
21 Mayıs 1913 tarihli Polis Nizamnamesi, İkinci Meşrutiyet devrinin koşullarına ve zamanın ihtiyaçlarına göre hazırlanmış ve bu Nizamname ile polisin örgütlenmesi, görev ve yetkileri, personelin dereceleri, sınıfları, mesleğe giriş, yükselme ve diğer tüm özlük işleri, soruşturma, yargılama, istifa, tayin, izin cezalandırma işleri, levazım işleri, polis karakolları ve görevleri, polisin kıyafeti ve davranış biçimleri yeniden düzenlenmiştir.

Mondros Mütarekesi'nin yapıldığı 1918 tarihinden, Milli Polis Teşkilatının kurulduğu 24 Haziran 1920 tarihine kadar, bütün yurtta Osmanlı Devletinin Polisi olarak hizmet etmiştir. 24 Haziran 1920 tarihinden, İstanbul Polis Müdüriyeti Umumiyesi'nin kaldırıldığı 24 Şubat 1923 tarihine kadar geçen sürede ise polis teşkilatı ikilemiş, birisi merkezi İstanbul'da ve Osmanlı Devletine tabi olarak Türk Kurtuluş Savaşı boyunca ve gittikçe daralmış olan bir bölgede ve yalnızca İstanbul'da, diğeri ise, merkezi Ankara'da hızla genişlemiş olan bir bölgede, İstanbul hariç Misak-ı Milli ile çizilen sınırlar içinde faaliyet göstermiştir.
24 Haziran 1920'de Milli Hükûmetin Emniyeti Umumiye Müdürlüğü kurulmuş, 1 genel müdür, 1 genel müdür yardımcısı ile emniyet, seyrisefer, memurin şubelerinden ve 6 kişilik Teftiş Kurulundan oluşan küçük bir kadro ile çalışmaya başlamıştır.
Ankara'da Millî Hükûmetin Emniye-i Umumiyesi Erzurum Milletvekili Durak Bey tarafından 1920'de teşkilatlandırılmaya başlanmış, aynı yıl içinde A. Naci Bey, 1923 yılında Halit Bey Emniyet Genel Müdürü olarak görev almışlardır.

Emniyet Müşavirlikleri
Emniyet Ataşelikleri

Merkeze bağlı taşra teşkilatı
Polis Akademisi Başkanlığı
Polis Amirleri Eğitimi Merkezi Müdürlüğü (PAEM): Emniyet Teşkilatına ilk, orta ve üst yönetici amir yetiştiren eğitim birimidir.
Polis Meslek Yüksekokulu Müdürlükleri (PMYO): Emniyet Teşkilatına Polis Memuru yetiştiren ön lisans düzeyinde eğitim birimidir.
Polis Meslek Eğitim Merkezi Müdürlükleri (POMEM): Emniyet Teşkilatına Polis Memuru yetiştiren lisans ve önlisans mezunlarının başvurabildiği kurs nevinden eğitim birimidir.
Polis Eğitim Merkezi Müdürlükleri 

Türkçenin en uzun kelimesi, popüler kültürde, 70 harften oluşan "muvaffakiyetsizleştiricileştiriveremeyebileceklerimizdenmişsinizcesine" sözcüğü olarak geçmektedir. Teknik olarak Türkçe sondan eklemeli bir dil olduğu için sonsuz sayıda harften oluşan kelimeler oluşturmak mümkündür. Ancak, aynı ek birden çok kullanıldığı zaman kelime anlaşılmaz bir hâl almaktadır; bu yüzden en uzun kelimeden bahsederken anlaşılır olması esas alınır.
"Muvaffakiyetsizleştiricileştiriveremeyebileceklerimizdenmişsinizcesine" kelimesi popüler olarak en uzun kelime olarak kabul edilir. Ancak başında 15 harften oluşan "muvaffakiyetsiz" kısmını, anlamı bozulmadan 20 harflik bir sözcükle değiştirmek mümkündür, çünkü Türkçe sözlüklerde geçen en uzun kelimeler 20 harflidir: kuyruksallayangiller, ademimerkeziyetçilik, egzistansiyalizm veya elektroensefalografi. Yani, herhangi bir isim sözcüğünün sonuna "–sizleştiricileştiriveremeyebileceklerimizdenmişsinizcesine" eki getirilmesi prensip olarak uygun görülmektedir. Örneğin, "kuyruksallayangillersizleştiricileştiriveremeyebileceklerimizdenmişsinizcesinedir" gibi bir kelime hem anlaşılır, hem de 81 harfli olmasına rağmen, popüler kültürde "kuyruksallayangiller", "ademimerkeziyetçilik" veya "elektroansefalografi" gibi uzun kelimelerinden türetilen sözcükler yer edinmemiştir.
Öte yandan, "Ayyıldızlıkırmızıbayraktaşıyankahramanoğullarından" soyadı 50 harf ile Türkçedeki en uzun soyadı olarak kabul edilir. Bu sebeple, en uzun kelimeye soyadlardan türemiş sözcükleri de dâhil ettiğimiz takdirde, "Ayyıldızlıkırmızıbayraktaşıyankahramanoğullarındangillersizleştiricileştiriveremeyebileceklerimizdenmişsinizcesinedir" 117 harf ile Türkçedeki en uzun anlamlı ve olası kelime olarak kabul edilir.

Bu kelimeden önce "Çekoslovakyalılaştıramadıklarımızdanmışçasına" kelimesi en uzun kelime olarak gösteriliyordu. Bu tekerleme o dönemin popüler kelimeleri arasında yer aldı.
Daha sonrasında Çekoslovakya'nın dağılmasıyla bu kelimenin yerine "Afyonkarahisarlılaştırabildiklerimizdenmişsinizcesine" kullanılmaya başlandı. Bu kelimenin de daha uzunu bulunduğunda popülerliğini yitirdi.

Bu kelimenin anlamının herhangi bir resmî tanımı bulunmamaktadır, yalnız bir hikâyeyle gösterilebilir:Kötü amaçların güdüldüğü bir öğretmen okulundayız. Yetiştirilen öğretmenlere öğrencileri nasıl muvaffakiyetsizleştirecekleri öğretiliyor. Yani öğretmenler birer muvaffakiyetsizleştirici olarak yetiştiriliyorlar. Fakat öğretmenlerden biri muvaffakiyetsizleştirici olmayı, yani muvaffakiyetsizleştiricileştirilmeyi reddediyor, bu konuda ileri geri konuşuyor. Bütün öğretmenleri kolayca muvaffakiyetsizleştiricileştiriverebileceğini sanan okul müdürü bu duruma sinirleniyor ve söz konusu öğretmeni makamına çağırıp ona diyor ki: "Demek muvaffakiyetsizleştiricileştiriveremeyebileceklerimizdenmişsinizcesine sözler söylüyorsunuz, öyle mi?"

En uzun kelimeler
Tekerleme

Erik-Jan Zürcher (d. 15 Mart 1953, Leiden), Hollandalı tarihçi, akademisyen ve türkologdur.
Leiden Üniversitesi'nde Türkiye Etütleri Bölümü başkanlığı yapmış ve bu üniversitede halen yarı-zamanlı profesör olarak görev yapmaktadır. 2008 yılından beri Amsterdam'da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsü başkanlığı görevini yürütmektedir. Yakın Türk tarihi hakkında birçok makale ve kitabı vardır.
Bunların en önemlilerinden, Modernleşen Türkiye'nin Tarihi adlı eseri 1993 yılında Yasemin Saner Gönen'in çevirisiyle İletişim Yayınları tarafından basılmıştır. Kitapta "Batı'nın Etkisi ve İlk Modernleşme" ile Türkiye tarihini incelemeye başlayan yazar, "Türk Tarihinde Jön Türk Dönemi" ile devam eder, "Huzursuz Demokrasi" başlığını verdiği bölümüyle de Türk tarihini incelemeyi sonlandırır.

11 Haziran 2005'te Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne katılım sürecine yapmış olduğu katkılardan dolayı Dışişleri Bakanlığı tarafından Türkiye'nin Lahey Büyükelçiliği'nde dönemin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül tarafından, büyükelçi Tacan İldem'in sunumu ile "Üstün Hizmet Ödülü" tevcih edildi. 9 Mayıs 2016'da Türkiye'de bir "diktatoryal yönetim" olduğunu gerekçe göstererek ödülü iade edeceğini açıkladı.

Savaş, Devrim ve Uluslaşma Türkiye Tarihinde Geçiş Dönemi (1908-1928), (2005)
Orta Asya ve İslâm Dünyasında Kimlik Politikaları, (2004)
Devletin Silahlanması, (2003)
Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (1924-1925), (2003)
Milli Mücadelede İttihatçılık, (2003)
Modernleşen Türkiye'nin Tarihi (2003)
Milli Mücadelede İttihatçılık, (1995)
Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, (1992)
Meşrutiyet'ten Cumhuriyet'e Tarih, Toplum ve Siyaset (2024)

Osmanlı İmparatorluğu'nda Sosyalizm ve Milliyetçilik 1876-1923 Türkiye'de Sosyalizmin Oluşmasında ve Gelişmesinde Etnik ve Dinsel Toplulukların (Makedon, Yahudi, Rum, Bulgar ve Ermeni Anasır'ın) Rolü, (Mete Tunçay), (2004)
Türkiye'de Etnik Çatışma, (2004)
Sosyalizm ve Milliyetçilik, (2004)
Osmanlı'dan Cumhuriyet Türkiye'sine İşçiler 1839-1950, (Donald Quataert), (1998)
İmparatorluktan Cumhuriyete Türkiye'de Etnik Çatışma, (2005)

http://www.let.leidenuniv.nl/tcimo/tulp/Research.htm 3 Nisan 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Erken dönem Anadolu Türk mimarisi Türk kavimlerinin Anadolu'ya göç etmeye başladığı dönem ile Osmanlı Beyliği'nin kurulduğu dönem arasındaki mimariyi inceler.
Türklerin çok değişik coğrafi koşullarda, değişik kültür çevreleri içinde, uzun zaman aralığında oluşturduğu mimari eserler mevzubahis olduğunda, Anadolu Türk Mimarisi'nin yeri daha özel ve farklı bir anlam ifade etmektedir. Yakın zamana kadar genellikle eserleri tek başına ele alırken, bugün konuya daha büyük ölçekte yaklaşılmakta, örneğin: eski bir kentten bu kentin en yalın evine kadar uzanan ve bir bütünlük duygusu içinde inşa edilen kentlere dair toplu değerlendirmeler yapılmaktadır. Ayrıca Türk kenti-Türk evi de sadece fiziksel görünüşü ile kalmamakta, oluşumundaki siyasal, ekonomik, sosyal yapıyla birlikte aktarılmaktadır.

11. yüzyılın ikinci yarısından sonra Anadolu'ya yoğun bir biçimde yerleşmeye başlayan Türkler, kısa zamanda İslam dininin ve kendi toplum yapılarının sentezinden oluşan bir mimari ortamın yaratılmasına çalışmışlardır. Özellikle Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde daha 7. yüzyılın sonlarında birçok eski kent, Müslümanlığın yaygınlık kazandığı önemli yerleşme merkezleri durumuna gelmiştir. Ancak Bizans İmparatorluğu'nun topraklarını daraltarak batıya doğru ilerleyen Türkler, Hristiyan dünyasının mimari geleneklerine ve isteklerine karşılık, İslam dininin getirdiklerini yerleştirmeye çalışmışlardır. Kısa sürede çeşitli yerleşme merkezleri; başta cami olmak üzere türbe, medrese ve zaviye gibi dinsel amaçları ağır basan yapılarla donatılmıştır. Bunun yanı sıra Türklerin daha önce Anadolu dışındayken özellikle üzerinde durdukları askeri ve sivil yapılar da dinsel yapılarla birlikte oluşmuş, Anadolu yeni bir görünüm kazanmıştır.
Burada önemle üzerinde durulacak noktalardan birisi, Anadolu'nun değişik bölgelerinde egemen olan mimari geleneklerin ve geçmişte üretilmiş mimarinin, Türkler tarafından gerçekleştirilen yeni oluşumlara etkisidir. Özellikle ilk yıllarda, alınan bölgelere getirilen yeni değerleri, eldeki olanaklarla şekillendirmek gerekiyordu. Sultan ve beylerle; mimari eylemlerde söz sahibi kişilerin, yeni olanakları kullanırken bağnaz bir tutumla olaya yaklaşmadıkları anlaşılmaktadır. Bunun kanıtı, mimari eylemleri oluştururken yerli ustaların sürekli kullanılmasıdır. Yerli ustalar bir oranda eski geleneksel alışkanlıklarını, yeni isteklere uydurmaya çalışmışlar, İran, Azerbaycan, Suriye'den gelen ustalarla birlikte Anadolu Türk mimarisinin oluşumuna katkıda bulunmuşlardır. Bu oluşum sırasında bazen Anadolu'nun geleneksel, bölgelerde geçerli malzeme olanaklarından yararlanılmış, bazen de İran, Mezopotamya ve Suriye'nin eski denenmiş malzeme ve teknikleri Anadolu'ya aktarılmaya çalışılmıştır.
Azımsanamayacak bir diğer etken de doğudan Anadolu'ya sürekli göçlerin olmasıyla alakalıdır. Zaman zaman yavaşlasa da bu göçler mimari ve bezeme alanında sürekli bir alışverişi beraberinde getirmiş, Osmanlı İmparatorluğu'nun mimariyi merkezi bir düzene bağladığı yıllara kadar sürmüştür. Doğudan getirilenlerle yeni alınan topraklardaki gelişmeleri göz önünde tutan Osmanlı mimarlarının ürünleri, bir oranda imparatorluğun bütün topraklarında geçerli olmaya başlamıştır. Bu durum bir anlamda Osmanlı toplumunun o yıllardaki siyasal, ekonomik ve sosyal yapısının mimariye yansımasıdır.
11. yüzyıldan başlayarak 16. yüzyılın ortalarına kadar süren uzun zaman dilimi içinde üretilen eserlerin tümü gözden geçirildiğinde ilk dikkati çeken, bu süre içinde Büyük Selçuklu, Malazgirt sonrası kurulan Türk beylikleri, Anadolu Selçuklu,2. beylikler dönemi beylikleri ve Osmanlılar'ın egemen olduğu topraklarda sınırlı yapı tekniklerinin kullanılmış olmasıdır.

Konut mimarisi alanında Anadolu'nun kuzey bölgelerinde ahşap, güney bölgelerinde taş yapı; diğer bölgelerde genellikle kerpiç ve hımış kullanımı rağbet görmektedir. Geleneksel konut yapımındaki bu görüntünün yanı sıra, anıtsal mimaride de çoğunlukla taş duvar yapımının yaygınlaştığı görülür. Bu durum bir bakıma İran ve Orta Asya yapı tekniklerinden kopulmasının en somut örneğidir.
Yapıların örtü sistemlerinde ise ikili bir durum dikkati çekmektedir. Bir yandan düz ahşap çatı ve taş tonoz kullanılırken, öte yandan Orta Asya ve İran etkilerinin izleri olarak, tuğladan kubbe ve tonozlara da büyük oranda yer verildiği görülür. Tuğladan kubbe ve tonoz kullanılmasının bir önemli yanı da sürekli gelişmeye olanak tanımasıdır. Bu nedenle 13. yüzyıldan sonra Selçuklu, Beylikler ve Osmanlı İmparatorluğu'nun geniş topraklarındaki anıtsal yapıların örtü sisteminde tuğla tonoz ve kubbe egemen olacaktır. Kuşkusuz bu egemenliğin yanı sıra ahşap kirişlemeli düz tavan örtünün tümüyle ortadan kalktığı söylenemez. Özellikle ahşap camiler başlığı altında toplanan bir grup yapıda ve diğer bazı yapılarda bu sistem sınırlı oranlarda da olsa yaşamıştır.
Mimariye bağlı bezemede de gelişmeler söz konusudur. Anadolu'da özellikle Selçuklu ve Beylikler dönemi taş işçiliği, İslam ve Anadolu öncesi Türk mimari bezeme motiflerini geliştirerek sürdürmüştür. Ayrıca Büyük Selçuklular yoluyla Anadolu'ya gelen bir diğer mimari bezeme, çini ve sırlı tuğladır. Ancak sırlı tuğlanın kullanımı çini kadar uzun ömürlü olmamış, özellikle 15. yüzyıldan sonra epey azalmıştır. Taş işçiliği; çini ve sırlı tuğla kadar olmasa da, bazı mimari ürünlerde İran'dan getirilen kalemişi dediğimiz boyalı bezeme şeklinde de birçok yapıda kullanılmıştır.
Yapıların değişik yerlerinde karşımıza çıkan tahta oymacılığı, sedef kakma işçiliği, maden, dokuma ve cam işçiliği, yüzyıllara göre tercih oranları değişmekle birlikte mimaride kullanılma fırsatı bulmuşlardır.
Anadolu Türk mimarisinde başta cami olmak üzere mescit, zaviye, türbe, kümbet, medrese, tekke, hamam, kervansaray, bedesten, çarşı, köprü, kale, köşk-saray gibi değişik işlevli yapılar belirli yoğunluklarda üretilmiştir. Bu yapılar bazen tek başlarına, bazen de külliye denilen değişik ya da yakın işlevli kimi yapıları bir araya getiren bir bütünlük içinde oluşturulmuşlardır. Sultanların, beylerin, devletin ileri gelenlerinin ve halktan bazı kişilerin dinsel, sosyal ve yer yer ekonomik amaçlarla yaptırdıkları bu yapıların, ayrıca vakıf dediğimiz bir sistemle uzun yıllar yaşamaları sağlanmıştır. Merkezinde caminin yer aldığı bu külliyeler, kendi dönemlerinde dinsel istekler dışındaki işlevleri de karşılayan yapıların bir araya getirilmesiyle oluşmuşlardır.

Hasankeyf, Batman
Malabadi Köprüsü
Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası
İsa Bey Camii
Yivli Minare

Alara Han
Alay Han
Gevher Nesibe Şifaiyyesi
Gök Medrese (Sivas)
Hunad Hatun Külliyesi
Tutuşiye Medresesi
Saruhan Kervansaray
Sarıhan Kervansaray
Selime Sultan Türbesi
Sultan Han
Sultanhanı, Aksaray
Sultan Sencer türbesi
İshaklı Kervansarayı
Şarapsa Hanı

Akköprü (köprü)
Menûçihr Camii
Eğri Minare (Aksaray)
Karatay Hanı
Karatay Medresesi
Sultan Alaeddin Camii
Sultan Han
Sultanhanı, Aksaray
Çifte Minareli Medrese
İnce Minareli Medrese
Eşrefoğlu Camii

Bizans mimarisi
Osmanlı mimarisi
Türkiye'de mimarlık

http://www.bilgininadresi.net/Madde/39096/T%C3%BCrk-Mimari-Genel 4 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://web.archive.org/web/20080526051038/http://www.sanattarihim.com/index.php/tuerk-mimari-genel

Ermeni harfli Türkçe, Latin tabanlı Modern Türk alfabesinin tanıtıldığı 1928 yılına kadar Osmanlı Türkçesini yazmak için kullanılan Ermeni alfabesinin bir versiyonudur. Ermeni alfabesi sadece Ermeni asıllı Osmanlılar tarafından Türkçeyi yazmak için değil, aynı zamanda Ermeni olmayan Osmanlı ve Türk seçkinleri tarafından da kullanılmıştır.
1864'te Maraş'ta Amerikalı bir muhabir, alfabeyi Armeno-Turkish ("Ermeni-Türk") olarak adlandırır ve 31 Ermeni harfinden oluştuğunu ve Türkçenin gösterilmesi açısından Arap veya Rum alfabelerinden "sonsuz derecede üstün" olduğunu belirtir.
Bu Ermeni alfabesi, Osmanlı İmparatorluğu'nun Osmanlı Türkçesi ile yazılmış resmi belgelerinde Arap yazısının yanında kullanılmıştır. Örneğin Hovsep Kurban'ın eserleri ve Osmanlı İmparatorluğu'nda Türkçe yazılan ilk roman, Vartan Paşa'nın Ermeni alfabesiyle yazdığı 1851 tarihli Akabi Hikâyesi'dir.
Ermeni harfli Türkçe basılı ilk kitap 1727'de yayımlandı. Sivaslı Mhitar'ın Venedik'te basılan 149 sayfalık Yeni Ermenice Dilbilgisi kitabı bir sözlük niteliğindeydi. Ermeni harfli İstanbul'da basılan ilk Türkçe mizah gazetesi, Latifeci, 1856 yılında yayın hayatına başladı.

Ermeni alfabesi Türk fonolojisine çok iyi uysa da, başta vokallar (ünlüler) olmak üzere tüm Türkçe sesleri yazmak için birkaç digrafa ihtiyaç vardır. Bazıları Ermeni imlasında da mevcuttur.

Ermeni Kıpçakçası

Eski Ahit veya Eski Antlaşma (arkaik tabirle "Ahd-i Atik"), Kitâb-ı Mukaddes'in Kitâb-ı Mukaddes İbranicesi ve Kitâb-ı Mukaddes Aramicesi kaleme alınmış olan ilk kısmına Hristiyanların verdiği isimdir. Yahudilerin Tanah ve Müslümanların Tevrat ve Zebur olarak kabul ettikleri kitapları içinde barındırır. Kutsal Kitap'ın birinci yüzyılda Grekçe kaleme alınan yazılarına "Yeni Ahit" adı verildi. İnançlı Yahudilerce "Yeni Ahit" kabul edilmez. Toplam 39 bölümden oluşur. Eski Ahit; Tevrat, Tarihsel Kitaplar, Şiirsel Kitaplar, Peygamberlik Kitapları olarak 4 temel bölüme ayrılır.

Üç kısımdan oluşur: 1. Tora (Yasa/Öğreti) 2. Nev'im (Peygamberler) ve 3. Ketuvim (Kitaplar). Tanah kavramı (İbranice: תנ״ך TNK; not: İbranicede K harfi ortada ve sonda kullanıldığı zaman H olur) bu üç kısmın ilk harflerini içeriyor: T (=Tora), N (=Nev'im) ve K (=Ketuvim).

1. Türkçe: Ahd-i Atik, Eski Ahit, Eski Antlaşma
2. Latinceden etkilenmiş olan dillerde: Old Testament (İngilizce), Altes Testament (Almanca), l'Ancien Testament (Fransızca), Antico Testamento (İtalyanca)
Testament ve Ahit / Antlaşma
Bu kavramlar 2. Korintoslular 3:14'te bulunan Yunanca bir ifadenin tercümesidir.

''Fakat onların fikirleri körleşmişti; çünkü Mesih'te ortadan kaldırılmış olan aynı peçe, Eski Anlaşmanın okunmasında bugüne dek kaldırılmamış olarak duruyor.'' (2. Korintoslular 3:14; Kitab-ı Mukaddes, 2004) ''İsrailoğulları'nın zihinleri körelmişti. Bugün bile Eski Antlaşma okunurken zihinleri aynı peçeyle örtülü kalıyor. Çünkü bu peçe ancak Mesih aracılığıyla kalkar.'' (2. Korintoslular 3:14; Kutsal Kitap, 2001)
''But their minds were blinded: for until this day remaineth the same vail untaken away in the reading of the old testament; which vail is done away in Christ.'' (2. Korintoslular 3:14; King James Version, 1769)
''Aber ihr Sinn wurde verstockt. Denn bis zum heutigen Tag liegt diese Decke über der Verlesung des alten Testaments und wird nicht aufgedeckt, weil sie nur in Christus beseitigt wird.'' (2. Korintoslular 3:14; Luther tercümesi, 1975)
2. Korintoslular 3:14'teki Yunanca ifade diathḗké'dir.
Tertullianus MS 200 civarında ilk olarak Yunanca diathḗké Latince testamentum ile çevirdi. Bugün Avrupa'daki dillerde kullanılan „Testament“ (=vasiyetname) kavramı Latince testamentum ve Yunanca διαϑήκης (diathḗké) sözcüğünün hatalı bir tercümesidir.
Latince testamentum sözçüğünün anlamı hakkında Essays in Biblical Greek eserinde şunu okuyabiliriz: ''Umumi Latincenin filolojisi tanınmadığı için eskiden testamentum kelimesinin testament (vasiyetname) ya da son istek anlamına geldiği düşünüldü; hâlbuki yalnız ahit anlamına gelir.''
2. Korintoslular 3:14'teki diathḗké sözcüğü aslında ahit yani antlaşma demektir.
Temel bir eser olan Theologische Realenzyklopädie 2. Korintoslular 3:14 hakkında; eski diathḗké'de okumanın, gelecek ayette belirtildiği gibi Musa'yı okumakla bir olduğunu yazar. Devamen, eski diathḗké Musa'nın kanununu, olsa olsa Pentatök'ü (Musa'nın beş kitabı) kastettiğini anlatır.
Yunanca diathḗké sözcüğü kesinlikle İbranicede yazılan 39 (Başlangıç'tan Malaki'ye kadar) kitabı kastetmez. Pavlus, 2. Korintoslular 3:14'teki sözleriyle bu 39 kitabın küçük bir kısmına değinir. O, Musa'dan Pentatök içinde kaydedilen Kanun Ahdinden (Kanun Antlaşmasından) söz etti. Kanun Ahdi Sina Dağı'nda Tanrı ile İsrailoğulları arasında yapılan bir antlaşmadır. Tanrı'nın bu ahitte dile getirdiği iradesi havra (Yunanca: synagōgē) ibadetlerinde okundu. Pavlus, Eski Ahdin İsa tarafından yerine getirildiğini ve böylece inananların zihinlerinden simgesel bir peçe kaldırıldığını açıkladı. Bu, diathḗké'nin asıl anlamıyla uyum içindedir.
Hristiyanlık-Yahudilik karşıtlığında, ahit kelimesinden önce kullanılan eski; niteliği eskimiş, iptal edilmiş ve geçerli olmayan olarak yorumlandı. Bu yorum Yahudiliğin değerden düşürülmesine hizmet etti. Fakat İsa Mesih ve takipçileri Kutsal Kitabın bir kısmının güncelliğini kaybettiğini ya da eski olduğunu ima etmektense, bu kayıtlardan “Kutsal Yazılar” olarak söz ettiler (Matta 21:42; Romalılar 1:2). Onlar o zamanki Yahudilik gibi aynı ya da benzeyen kavramlar kullandılar.
O nedenle Eski Ahitten yani Eski Antlaşmadan İbrani Kutsal Yazıları ya da İbrani Kutsal Kitabı olarak söz etmek daha uygundur; çünkü Kutsal Kitap'ın bu kısmının büyük bir bölümünün orijinal hâli İbranice yazılmıştır.

Bir görüşe göre Tevrat adı İbranice torah kelimesinden Arapçaya geçmiştir ve Musa'nın beş kitabı için kullanılır. Fakat gelenekte Tevrat denilince İbranice (ve Aramca) yazılmış olan tüm 39 kitabı da kapsayan İbrani Kutsal Yazıları anlaşılır. Bu iki farklı anlayışın sebebi, Kur'an'da Tevrat'ın hangi peygambere verildiğinin açıkça belirtilmemesidir. Ayetlerde Musa'ya Kitap'ın verildiği, Tevrat'ın bir hidayet ve nur olarak İsrailoğullarının elinde olduğu ve peygamberlerin onunla hükmettikleri belirtilmekte ama Musa'ya verilen kitabın Tevrat olduğuna dair açık bir ifade bulunmamaktadır.
Bununla birlikte Kur'an bilginleri Musa'ya verilen kitabın Tevrat olduğunda fikir birliği etmişlerdir. Onlardan hiçbiri İncil'in İsa, Zebur'un Davud'la birlikte zikredilmesine rağmen Tevrat'ın Musa ile zikredilmemesinin üzerinde durmamışlardır. Ayrıca, Kur'an'da Musa'ya Kitap ve Furkan'ın (hak ile batılı ve doğruyu yanlıştan ayırma kabiliyeti veyahut doğruyu yanlıştan, hakkı batıldan ayıran anlamında kullanılan kelimedir) verildiği yazar.
İslam inancında Zebur'un Tevrat'tan ayrı bir kitap olduğu kabul edilir. Çünkü Kur'an'da Tevrat, Zebur ve İncil'in isimleri ayrı ayrı zikredilmektedir. Fakat Zebur Kutsal Kitap içinde Tevrat'tan ayrı bir kitap değil Tevrat'ın 39 bölümünden biridir. Orada Mezmurlar adıyla geçer (İbranice: Mizmor, çoğulu: Mizmorim [ilahi şarkı], Arapça: Mezmur/mizmar, çoğulu: Mezamir [çalgı, kaval], Yunanca: Psalmoi [arp eşliğinde söylenen şarkı]). Bazı dil bilimcilere göre zebûr kelimesinin kökeni yazmak anlamındaki zebr mastarıdır (Lisânü'l- Arab, Tâcü'l-ʿarûs).
''Zeccac'a göre ise Zebur kelimesinin kökü menetmek anlamına gelen zebrdir. İşte Davud'a verilen Zebur da içinde kötülüklerden sakındıran nasihatler ve vaazlar bulunduğu için bu isimle anılmıştır.''

Eski Ahit denilen kısım İbranice dilinde yazıldı. Sami dil ailesi içinde yer alır, hatta bu dil ailesinin atasıdır. Bu dilin İbrahim'in döneminde Kenan'da konuşulan dille de bağlantılı olduğu anlaşılıyor. Kenanlılar kendi konuştukları İbrani dilinde farklı lehçeler geliştirdiler. İşaya 19:18'de söz edilen “Kenan dili” budur. İbrani Kutsal Yazılarının dili 'Yahudice' de adlandırılır (İşaya 36:11; 2. Krallar 18:26, 28; 2. Tarihler 32:18; Nehemya 13:24).
MÖ 6. yüzyılda Yahudiler Babil'deki sürgünde bulundukları zaman oradaki resmi dil olan Aramca (ya da Aramice) konuştukları İbraniceyi etkiledi. Aramca da Sami dil ailesine aittir ve İbraniceye yakın olan bir lisandır.
İbranice Yazıların küçük kısımları Aramca yazıldı:

● Ezra 4:8 – 6:18 ● Ezra 7:12-26 ● Yeremya 10:11 ● Daniel 2:4b – 7:28.

İlk olarak Musa İsraillilerle birlikte Mısır'dan çıktıktan sonra Sina Çölü'nde bulunduğu zaman Pentatök'ü (ilk beş kitap) kaleme aldı.
İsrail'in Mısır'dan çıkış tarihini tespit etmek için, Pers kralı Büyük Kiros'un Babil'i fethettiği zamandan başlayarak geriye hesaplanması gerekir. Bu olay, hem İbrani Kutsal Yazılarında hem de din dışı tarihte iyi bilinen bir olaydır ve tarihi tartışılmaz. Tarihçiler, Koreş'in komutasındaki Med ve Pers kuvvetlerinin Babil şehrini ele geçirmesinin MÖ 539 yılında olduğunu kabul ederler.
Bu olay Daniel 5:30'da kayıtlıdır. Çeşitli eski tarihçiler (Diodoros, Africanus, Eusebios, Batlamyus ve Babil tabletleri) Kiros'un Babil'i MÖ 539'da ele geçirdiği konusunda hemfikirdir. Nabonidus Kroniği şehrin düşüşünün yılını belirtmediği hâlde ay ve gününü bildirir. Böylece Babil'in düşüşü Jülyen takvimine göre MÖ 11 Ekim 539'a veya Gregoryen takvimine göre MÖ 5 Ekim 539'a tarihlendirilir.
Kiros'un saltanatının ilk yılında, yani MÖ 537'nin ilkbaharından önce çıkardığı bir fermanla Yahudiler serbest bırakıldılar. Ezra 3:1'de, İsrailoğullarının yedinci ay olan Tişri'de (Eylül-Ekim) Yeruşalim'e (Kudüs) dönmüş olduğu kayıtlıdır. O hâlde, Yahudilerin Yeruşalim'de tekrar oturmaya başladıkları tarih MÖ 537'nin sonbaharıdır.
Bu tarih önceden bildirilen bir dönemin sonuna işaret eder. MÖ 537, Vadedilmiş Topraklar'ın ‘viraneye döneceği yetmiş yıllık' dönemin sonuydu (Yeremya 25:11, 12; 29:10). Bu sözleri çok iyi bilen Daniel, ‘yetmiş yıllık' dönemin sonu yaklaşırken Tanrı'ya yönelip yardım diledi (Daniel 9:1-3). “Yetmiş yıl” MÖ 537 sonbaharında sona erdiğine göre, MÖ 607 sonbaharında başlamış olmalıdır.
Birinci ve İkinci Krallar kitaplarında İsrail ve Yahuda krallarının saltanat süreleri kayıtlıdır. Bu sürelerin toplanması birleşik İsrail krallığın ikiye bölündüğü zamandan beri Yeruşalim'in yıkılışına kadar 390 yıl geçtiğini gösterir. MÖ 607'den geri sayarsak, 390 yıllık dönemin MÖ 997'de başladığını görürüz. O yıl Yeroboam Süleyman'ın ölümünden sonra, Davut'un krallığıyla bağlarını koparıp "İsrailoğullarını Rabbin yolundan ayırdı ve onları büyük bir günaha sürükledi." (2. Krallar 17:21).
Süleyman'ın 40 yıl süren saltanatı MÖ 997'nin ilkbaharında bitti. Bunun için ilk saltanat yılı MÖ 1037'nin ilkbaharında başlamış olmalıdır (1. Krallar 11:42). 1. Krallar 6:1 ayeti Süleyman'ın saltanatının dördüncü yılının ikinci ayında, Tanrı'nın tapınağını Yeruşalim'de inşa etmeye başladığını söyler. Bu, mabedin yapımının başladığı güne kadar Süleyman'ın resmen kral olmasının üzerinden üç tam yıl ve bir ay geçtiği anlamına gelir. Dolayısıyla Süleyman MÖ 1034 yılında (Nisan-Mayıs) tapınağı inşa etmeye başlamış olmalıdır. Bununla birlikte aynı ayet (1. Krallar 6:1), mabedin yapımının ‘İsrailoğullarının Mısır diyarından çıkışının dört yüz sekseninci yılında' başladığını da söylüyor. Bu ayette geçen “dört yüz sekseninci” sayısı yine bir sıra sayısıdır ve bununla 479 tam yıl kastedilir. Böylece MÖ 1034 yılından 479 yıl geri hesaplayarak İsrailoğullarının Mısır'dan çıkış yılı olarak MÖ 1513'ü buluruz. Musa Mısır'dan çıktıktan sonra çöldeyken Te

Eski Anadolu Türkçesi veya Eski Türkiye Türkçesi, 13. yüzyılın başlarında oluşup sonrasında Anadolu ve Rumeli'de kullanılan Oğuz Türkçesi temelindeki ölü dildir. Batı Türkçesinin ilk dönemini teşkil eden Eski Anadolu Türkçesine Batı Türkçesinin bir oluş, bir kuruluş devresi olarak bakılmaktadır. Batı Türkçesini Eski Türkçeye bağlayan birçok bağlar bu devrede henüz kendisini iyice hissettirmektedir. Bu devreden sonraki Türkçede görülen birçok yeni şekiller bu devrede henüz Eski Türkçedeki eski şekillerinin izlerini taşımaktadırlar.
Eski Anadolu Türkçesi bir taraftan böylece Eski Türkçenin izlerini taşırken diğer taraftan köklerde ve eklerde bazı ses ve şekil ayrılıkları göstermek suretiyle Osmanlı Türkçesi ve Türkiye Türkçesinden biraz farklı bir durum arz eder. Öyle ki Batı Türkçesi içinde Türkçe bakımından mevcut başlıca değişiklikler bu devre ile bundan sonraki iki devre arasındaki değişikliklerdir. Başka bir ifadeyle Batı Türkçesi yalnız Türkçe bakımından devrelere ayrılacak olursa Eski Anadolu Türkçesi ve Osmanlı Türkçesi-Türkiye Türkçesi diye ikiye ayırmak gerekir. Osmanlı Türkçesi ile Türkiye Türkçesi arasında Türkçe bakımından, Eski Anadolu Türkçesinden Osmanlı Türkçesinin ilk dönemlerine taşan birkaç şekil dışında, bariz bir ayrılık yoktur.
Eski Anadolu Türkçesi yabancı unsurlar bakımından Batı Türkçesinin en temiz devridir. Bu devirde Türkçeye Arapça ve Farsça unsurlar girmeye başlamıştır. Ancak bu unsurlar kesifliğini yavaş yavaş arttırmış ve ancak devrenin sonlarında geniş bir yayılma başlangıcı hâlini alarak Osmanlı Türkçesinin doğuşunu hazırlamıştır. Eski Anadolu metinlerinde görülen Arapça ve Farsça kelimeler henüz çok fazla olmadığı gibi devrenin sonlarına doğru artan terkipler de henüz açık ve basit bir durumdadır. Yabancı unsurlar bakımından bu devirde nazım ve mensur metinler arasında da oldukça fark vardır.
Gittikçe artan yabancı kelime ve terkipler daha çok nazım dilinde görülür. Nesir dili ise çok temiz ve duru bir Türkçe olarak devrenin sonunda bile Arapça ve Farsça kelimeler ve bilhassa terkiplerden mümkün olduğu kadar uzak kalmıştır. 15. asrın ortalarına doğru II. Murad devrinde geniş bir kültür hamlesinin ifadesi olarak meydana getirilen telif ve tercüme pek çok Türkçe eserin dili bunu açıkça göstermektedir. Nazım dilinde ise şiirin Fars taklitçiliği üzerine kurulması ve vezin, şekil zaruretleri yüzünden duruluk çok muhafaza edilememiş; Türkçedeki gelişmeler bakımından devre daha bitmeden, 15. asırda basit de olsa terkipler ve yabancı kelimeler çoğalmış ve Türkçeyi sarmıştır. Bu yüzden asrın ikinci yarısı Osmanlı Türkçesinin temelini atan, onun başlangıcını teşkil eden bir devir olmuş, Eski Anadolu Türkçesi Türkçenin hususiyetleri bakımından devrini ancak Osmanlı Türkçesinin başlarında tamamlamıştır.
Eski Anadolu Türkçesinin cümle yapısı ise Türkçenin başlangıçtan bugüne kadar hep aynı kalan normal cümle yapısı dışına çıkmamıştır. Gerek nesirde, gerek şiirde Türk cümlesi bu devirde normal, sade, anlaşılan, unsurları yerli yerinde ve doğru cümle olarak kalarak tercüme sadakati yüzünden nadir olarak kırıldığı yerler dışında umumiyetle sağlam yapısını muhafaza ederek Osmanlı Türkçesi devrine girmiştir.
Eski Anadolu Türkçesi, gramer şekilleri bakımından kısmen Eski Türkçeye bağlı olmakla birlikte, Kuzey ve Doğu Türkçelerine göre hızlı bir gelişme gösterdiği için bu dönemde yeni gramer şekilleri ortaya çıkmaya başlamıştır. Eski Anadolu Türkçesini Anadolu'daki siyasi ve sosyal gelişmelere bağlı olarak kendi içinde Selçuklu Dönemi Türkçesi, Beylikler Dönemi Türkçesi ve Osmanlı Türkçesine Geçiş Dönemi Türkçesi olmak üzere üç döneme ayırmak mümkündür.
Anadolu Selçukluları döneminde bilim dili Arapça, resmî dil Farsça olduğu için Türkçeyle dinî, ahlaki özellikler taşıyan ve daha çok halka seslenen eserler yazılmıştır. Bu eserlerin yazılmasında beylerin kendi millî dil ve kültürlerine önem veren, Türkçe yazan bilim adamlarını ve şairlerini koruyup destekleyen tutumları oldukça etkili olmuştur. Bilhassa, I. Mehmed'in 15 Mayıs 1277'de buyurduğu "Bugünden sonra hiç kimse divanda, dergâhta, bârgâhta, mecliste ve meydanda Türkçeden başka dille konuşmayacaktır!" fermanı oldukça önemlidir. Selçukluların tarihe karışmasından sonra ortaya çıkan Anadolu beyliklerinde ise beylerin de millî geleneklere ve Türkçeye önem vermeleri sonucunda dil ve edebiyat açısından verimli bir dönem başlamıştır. Bu devirde Selçuklu döneminin az sayıdaki eserlerine karşılık yüzlerce eser meydana getirilmiştir. Arapça ve Farsça unsurların henüz fazla olmadığı bu dönemin Eski Türkçeden ayrılan özellikleri olmakla birlikte bugünkü Türkiye Türkçesinin de temelini oluşturur. Türkçenin bütün dönemlerinde olduğu gibi bu dönemde de gerek kelime köklerinde ve gerekse eklerde çeşitli etkenlerin tesiri ile bazı gelişme ve değişmeler gözlenmektedir.

Eski Anadolu Türkçesi, 13. yüzyılın başlarında Kuzey ve Güney Azerbaycan, Kuzey Irak ve Kuzey Suriye, Anadolu, Kıbrıs, Ege Adaları, Balkanlar, Kırım Hanlığı ve Kuzey Afrika'da oluşan yazı dilinin adıdır. Bu dil aynı zamanda Oğuz dil grubunun ilk yazı dili olma özelliğine sahiptir. Batı Türkçesinin ilk evresini oluşturması dolayısıyla tam olarak oturmuş bir yazı dili değildir. Dil farklı dillerden eklemeler ile saray dili olan Osmanlı Türkçesini oluşturmuştur. Elit olmayan Osmanlı Türk halkı tarafından ise Eski Anadolu Türkçesi kullanılmaya devam edilmiştir. Bu elit ve avam tabakadaki farklı kullanımların yansıması olarak ise halk ve divan edebiyatları olmak üzere iki literatür doğmuştur.
Eski Anadolu Türkçesinin ilk yazı dili olması sebebiyle yazım, ses, yapı ve sözcüksel özellikler bakımından varyantlı bir dil özelliği gösterir. Bu dönemde yazılmış onlarca metinde bu varyantları tespit etmek mümkündür. Böyle bir özellik göstermesinin en önemli sebebi, Arap alfabesinin Oğuzca sözcüklerin yazımında ilk defa kullanılıyor olmasıdır. Bu yüzden söz konusu dönemlerde yazılmış olan metinlerde yazardan yazara, bölgeden bölgeye ses ve yapı değişiklikleri tespit edilmektedir. Ancak bu farklılıklar ve değişmeler yalnızca Türkçe kelime ve ekler için geçerlidir, Arapça ve Farsça kökenli sözlerin yazımında kaynak dillerindeki biçimlere sadık kalınmıştır.
Acem Türkçesi, Eski Anadolu Türkçesinden türemiştir. Acem Türkçesi Akkoyunlu, Karakoyunlu ve özellikle Safevi döneminde şekillenmeye başlamıştır.

11. ve 13. yüzyıllar arasında Batı Türkistan'dan yani Aral Gölü çevresi ve Sirderya havzası ile Harezm bölgesinden Horasan'a ve Anadolu'ya gerçekleştirilen yoğun nitelikli Oğuz göçleri, 1040 yılında Horasan'da Büyük Selçuklu Devleti'nin kuruluşunu, 1071 Malazgirt Meydan Muharebesi ile de 1077 yılında Anadolu'da bağımsız bir Anadolu Selçuklu Devleti'nin kuruluşunu sağlamıştır. Selçuklu ailesinin yönetiminde artık Oğuz Türkleri bu iki coğrafyada bağımsız bir devlet yapısına kavuşmuşlardır. Bunun sonucu da Oğuzcaya dayalı bir yazı dilinin oluşmasıdır.
Eski Anadolu Türkçesi, Anadolu bölgesinde meydana gelen sosyal ve siyasal gelişmeler göz önünde bulundurularak tarihî dönemleri bakımından Selçuklu Dönemi Türkçesi, Beylikler Dönemi Türkçesi ve Osmanlı Türkçesine Geçiş Dönemi Türkçesi olmak üzere üç devrede incelenmektedir.
Bu dönem, Timurtaş'ın haricinde farklı araştırmacılar tarafından farklı adlarla da anılmıştır. Başlangıçta özellikle bazı Avrupalı bilginler Altosmanische (eski Osmanlıca) terimini kullanmışlardır. Türkiye'de Eski Osmanlıca terimi Saadet İshaki Çağatay tarafından kullanılmış ancak yaygınlaşmamıştır. En yaygın terim Eski Anadolu Türkçesi terimidir. 15. yüzyıldaki Balkanlar sahasını içine almadığı için bu terime Faruk Kadri Timurtaş itiraz etmiş ve 15. yüzyılın gramerini yazdığı eserinde Eski Türkiye Türkçesi terimini kullanmıştır. Ahmet Bican Ercilasun ise Eski Türkiye Türkçesi terimi Azerbaycan'ı dışarıda bıraktığı için bu adlandırmaya itiraz etmiş; Eski Oğuz Türkçesi terimini önermiştir ve Oğuz Türkçesinin yazı dili olmadan önceki dönemine de Ana Oğuz Türkçesi demenin doğru olacağını savunmuştur.
13. ve 14. yüzyılları Tarihî Türkiye Türkçesi terimiyle karşılayan ve Eski Anadolu Türkçesi teriminin olsa olsa Selçuklu Dönemi Türkçesini karşılayabileceğini söyleyen, bu yüzden de bu terimi benimseyen Timurtaş Oğuzlar tarafından oluşturulan yazı dilini biraz daha farklı bir biçimde ele almış ve Tarihî Türkiye Türkçesi ile Yeni Türkiye Türkçesi olmak üzere ikiye ayırarak sınıflandırmıştır.

Anadolu bölgesinde kurulup gelişmeye başlayan Selçuklu Dönemi Türkçesi, bir yandan konuşma diline dayalı bir yazı dili oluşturma mücadelesi verirken bir yandan da birer kültür dili durumundaki Arapça ve Farsçaya karşı mücadele yürütülen bir dönemdir. Bu nedenle ortaya konan eserler oldukça sınırlıdır.
Bu dönemde yazılan eserlerin başında karışık dilli eserler yer almaktadır. Bu eserlerin Eski Türk yazı dilinden yeni bir yazı diline, daha doğrusu Eski Anadolu Türkçesine geçiş dönemini temsil eden nitelikli eserler olduğu görüşü yaygındır. Buna karşılık Şinasi Tekin'in temsil ettiği görüş bu türlü eserlerde görülen ikili oluşumun Eski Anadolu Türkçesinin tarihî gelişmesi ile ilgili organik özellikler olmayıp ya o eserlerin farklı bölgelerde kopya edilmiş olmasından kaynaklanmaktadır ya da Türkistan'dan gelmiş bazı kişilerin ağız özelliklerinin etkisine dayanan özellikler olduğu yönündedir. Böyle iki farklı görüş olması dolayısıyla bu tartışma dil literatürüne olga-bolga sorunu olarak geçmiştir. Burada kastedilen karışık dilli eserler Behcetü'l-hadâik, Kıssa-i Yûsuf, Muhtasar'ul-Kudûrî tercümesi ve Kitâbü'l-Ferâiz'dir.
Genel olarak Selçuklu Dönemi Türkçesine bakıldığı zaman 13. yüzyıl öncesi ile ilgili bilgiler yok denecek kadar azdır. Selçuklular döneminden kalan eserlerin azlığı bu dönem hakkında bilgi edinme konusunda güçlük çıkarmaktadır. Savaşlar ve karışıklıklar nedeniyle 11. ve 12. yüzyıllara ait eserler günümüze ulaşamamıştır. Ele geçirilen eserler ise 13. yüzyıla aittir. Bu yüzyılda yazıldığı bilinen ancak günümüze kadar gelemeyen ya da daha sonraki dönemlerde kaleme alınan eserler de tespit edilmiştir. Bunlar 

Orhun, Göktürk ya da Köktürk alfabesi, Göktürkler ve diğer erken dönem Türk kağanlıkları tarafından kullanılmış, Türk dillerinin yazılması için kullanılmış ilk yazı sistemlerinden biridir. Alfabe, 4'ü ünlü olmak üzere 38 damga (harf) içermektedir.
Eski Türk yazıtları ise yaklaşık olarak 7-9. yüzyıllar arasında Yenisey boylarından Orhun Vadisi'ne, Tanrı Dağları'nın eteklerinden Talas'a kadar Türkistan coğrafyasındaki Türk boyları ve devletlerinden kalan anıtlara verilen addır.
7. yüzyıldan 10. yüzyıla değin kullanılmış yazı sisteminin kökenleri genellikle Arami asıllı Pehlevi ve Soğut alfabelerine ya da tamgalara dayandırılmaktadır dense de aslına bakıldığı zaman, devrin Türkleri tarafından kullanılan tamgalar bütünü olduğu görünmektedir. Av hayvanları ve günlük kullanılan silahlar da dahil olmak üzere birçok etken bu durumda söz konusudur. Hükümdar hanedanı olan Aşina boyuna ait tamganın ve yine silah olarak kullanılan ok ve yay figürünün örnekleri yazım şekillerinde kendini gösterir. Orhun alfabesi, Yenisey Yazıtları'nda 100'ün üzerinde olan damga (harf) sayısı, Orhun Yazıtları'nda 38 damgaya düşmüştür. Damgaların temsil ettikleri sesleri: ab ‘av’, eb ‘ev’, ay, er, at, it (köpek), ok, ök (keçi), gibi Türkçede anlamları bulunmaktadır, bu damgaların kaya resimlerinden zamanla harflere dönüştüğü düşünülmektedir.
Orhun alfabesi, Eski İskandinav yazıtlarında kullanılmış Runik yazının karakterlerine benzediği için geçmişte Avrupa literatüründe, Sibirya Run harfleri, Yenisey Run harfleri, Runik alfabe ve Türk Run Yazısı olarak da adlandırılmıştır. Göktürklere ait Orhun Yazıtları'nda kullanılmasından ötürü bu adla anılmaktadır. Macarlar tarafından kullanılmış Rovaş alfabesinin Orhun alfabesi baz alınarak oluşturulduğu düşünülmektedir.

Orhun alfabesinden günümüze kalan en büyük kalıntılar olan Göktürkler döneminde dikilen yazıtların çözülüp değerlendirilmeleri ancak 19. yüzyıl sonunda gerçekleşebilmiştir. Bu yazıtlardan ilk bulunanları Yenisey Nehri boyundakilerdir. 1889'da ise Orhun Yazıtları denilen iki büyük yazıt daha ortaya çıkarılmıştır. Bunların öteki yazıtlardan farklı olarak arka yüzlerinde Çince metinler bulunuyordu. Bu yazıtlar 1893'te Danimarkalı Türkolog Vilhelm Thomsen tarafından çözülmüş ve böylece, bu yazıtların Kültigin ve Bilge Kağan tarafından diktirilmiş oldukları, bu yazının Göktürklere özgü bir alfabe olduğu ve bu dilin de Eski Türkçenin bir lehçesi olduğunu ortaya çıkarılmıştır. Günümüzde, gün geçtikçe Asya'da bu yazı sistemiyle yazılmış yeni Türk yazıtları ortaya çıkarılmakta ise de en tanınmış Türk yazıtları hala Orhun Vadisinde, Yenisey ve Yedisu bölgesindekilerdir.

En eski Eski Türk alfabesi örneği, Orhun mezar külliyesindeki anıtların dikilişinden iki yüzyıl önce Yenisey'deki anıtlarda görülür, Göktürkler, Uygurlar, Kırgızlar tarafından doğduğu topraklarda kullanılan Orhun yazısı, kimi Türk boylarınca Avrupa'ya da taşınmıştır. 16. yüzyıla kadar Macaristan'da Sekeller arasında kullanıldığı bilinmektedir.

Göktürk alfabesinin Arami alfabesi kökenli Pehlevi veya Soğut alfabesinden türediği de öne sürülmüştür. Aynı dönemde yazılmış Zhou Kitabı gibi Çin kaynakları, Türklerin 7. yüzyılda Soğdlarınkine benzer bir yazı dili kullanmış olduğunu kaydetmiştir. Buna karşılık Sui Kitabı ve Kuzey Hanedanlarının Tarihi adlı çağdaş kaynaklar Türklerin bu dönemde yazılı bir dili olmadığını yazmıştır. Tarihçi ve Türkolog István Vásáry'ye göre, Orhun alfabesi Göktürklerin ilk kağanları tarafından Soğut alfabesi baz alınarak oluşturulmuştur.

Orhun alfabesi ve bu alfabeyle yazılmış metinler Marcel Erdal, Wolfgang Scharlipp, Talat Tekin gibi araştırmacılar tarafından ayrıntılı olarak çalışılmıştır.
Orhun alfabesinde 38 harf vardır (Orhun harflerinin prototipi olarak görülen Yenisey yazı sisteminde 150'den fazla işaret vardır. Bu işaretlerin elenerek Orhun alfabesi'nde 38'e indirildiği görülüyor).
Bu harflerin dört tanesi ünlü, geriye kalan 34 tanesi ünsüz işaretleridir. Doğal olarak Türkçede bu kadar sessiz harf bulunmaz. Bu durumun nedeni Orhun alfabesi'nde birçok sessiz harfin iki işaret ile gösterilmesidir. Somutlaştırılırsa, yanındaki seslinin kalın ya da ince oluşuna göre, "b, d, g, ğ, l, n, r, s, t, y" seslerini veren ikişer adet harf mevcuttur. Yani "bilge" sözünü yazarken kullanılan "b" ile "bars" sözünü yazarken kullanılan "b" birbirinden farklıdır. Ayrıca "ık, ok, nç, yn" gibi çift ses, çift ünsüz işaretleri de mevcuttur.
Sessiz harfler açısından kalabalık olan Orhun alfabesi, Türkçenin sekiz sesli harfine karşılık dört harfe sahiptir. "a, e", "ı, i", "o, u", "ü, ö" sesleri ayrılmadan yazılır ve ünlü uyumlarına göre gerektiği biçimde okunur.
Orhun Yazıtları ile devrin öteki yazıtları arasında, hatta Orhun'daki yazıtlar arasında kullanılan harflerin biçimleri bakımından (özellikle Tonyukuk Anıtı'nda kullanılan yazıda) kimi farklılıklar vardır. Yine Tonyukuk Yazıtı'nda ötekilerde olmayan "baş" logogramı ile s, ş seslerini ünleyen kare biçiminde bir harf daha vardır. Bu harfler Göktürk alfabesinde olduğu gibi Türkiye Türkçesinde de çok kullanılır.

Orhun harfleri kullanılarak yazılan metinde (günümüzde kullanılan Latin harfleriyle yazımda olduğu gibi) harfler bitişmez, ayrı yazılır.Sözcükler, aralarına üst üste iki nokta koyulmak suretiyle birbirinden ayrı yazılır. Bunun dışında herhangi bir noktalama işareti yoktur. Yazı genellikle (Arap ve Fars alfabesindeki gibi) sağdan sola yazılır. Soldan sağa yazıldığı durumlarda harfler de ters dönük olarak yazılır.
Orhun yazısında seslilerin çoğu kez yazılmadığı görülür. Sesliler ilk hecede yazılır, sonrasında gelen sesliler de aynıysa diğerleri yazılmaz. Son harf sesliyle bitiyorsa o sesli de yazılır. Orhun yazısının sessiz harf yazımı da sağlamdır. Harf fazlalığına karşın önemli bir karışıklık ve karıştırma durumu görülmez. Ancak kalın ve ince sessizlerin, kimi yerlerde birbirinin yerine kullanıldığı da görülür. Ayrıca "s" harfi birçok kez "ş" için de kullanılmış ve ayrıca birbirine benzediği için (tabii ki Orhun alfabesinde) bir iki sözde de "l" yerine "ş" ve "kalın s" yazılmıştır.
Yazma kuralları Türkolog Mehmet Kömen tarafından da kitaplaştırılmıştır.

 — yazıt
T²NGR²I — harf çevirisi
/teŋri/ — ses değerlerinin IPA abecesiyle çevriyazısı
teñri — Türk Latin

ev sözü:  harfi ince ünlülerle kullanılır ve sözcük içinde /be/ veya /eb/ diye okunur. Şekli bir çadırı andırmaktadır. Tek başına /eb/ diye okunur ve ev anlamına gelir. Nitekim ev sözü zaten /b/ sesinin sonradan /v/ sesine dönüşmesiyle eb > ev şekline dönüşmüştür.
ok sözü:  harfi söz içinde /ok/, /ko/, /uk/, /ku/ gibi okunuşlara sahiptir. Açıkça şekli aşağı doğru bir oktur, zâten tek başına okunduğunda /ok/ sesini verir.
ay ve yay sözcükleri:  harfi söz içinde /ay/ veya /ya/ diye okunur, kalın ünlülerle kullanılır. Şekli yarım aya benzetilebilir. Ayrıca /ya/ diye okunduğunda yay anlamına gelir, kaldı ki şekli aynı haklılıkla yaya benzetilebilir. Nitekim, ya > yağ > yay dönüşümü olduğu düşünülmektedir.
at, dağ sözcükleri ve atmak eylemi:  harfi söz içinde /at/ veya /ta/ diye okunur, kalın ünlülerle kullanılır. Şekli yükseklik, uzaklık kavramlarını çağrıştırabilir. Tek başına dağ ya da at anlamına gelir. ta > tağ > dağ dönüşümüne uğradığı açıktır. Kaldı ki Anadolu'da hâlâ uzaklık, büyüklük ya da abartı belirtmek için taa deyişi yaygındır. Bunun yanında farklı zamanlarda şekli değişmiştir. Genelde bu şekillerin bir atın üstüne binmiş adam çağrışımı yaptığı da düşünülmektedir. Gökbey Uluç'a göre ise "atmak" eyleminden türemiştir ve "ok"la "yay" dan oluşan damgalar, atılmayı simgeler.
en pekiştirme sıfatı:  harfi /eng/ diye okunur. Şekli, tek kolunu açılı olarak kaldırmış bir kişi olarak düşünüldüğünde büyük bir şeyi gösteren kişi çağrışımı yapmaktadır. Zaten bugün de buna benzer olarak pekiştirme anlamı taşır ("en büyük", "en yüksek", vb.).

ISO'nun eski/yeni tüm "yazı sistemleri adlarının kodları" için önerdiği ISO 15924 standardında, Old Turkic - Orkhon Runic adı ve Old_Turkic aliasıyla yer alıyor; kodu Orkh ve numarası da 175.
Unicode'un şu an geçerli son sürümü 6.0 içinde, Orhun ve Yenisey yazıtlarında kullanılmış harfler tek bir tabloda birleştirilerek "Old Turkic" olarak adlandırılmış ve bu karakter tablosuna 10C00-10C4F aralığındaki blok ayrılmış durumdadır.
Eski Türk dilinin Unicode bloğu U + 10C00-U + 10C4F olmaktadır. Bu sürüm 5.2 sürümü ile, 2009 yılı Ekim ayında Unicode standartlarına eklendi. Bireysel karakterlerin ayrı bir "Orhun" ve "Yenisey" türevlerini içermektedir.

Irk Bitig
Orhun Yazıtları
Yenisey Yazıtları

Orhun Alfabesi'ni öğrenmeye yönelik el kitabı 8 Mayıs 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Eski Uygurca veya Eski Uygur Türkçesi, 9. yüzyıl ile 14. yüzyıl arasında çeşitli devletlerde konuşulmuş ve yazılmış olan, Türki diller ailesinin Sibirya koluna mensup bir dildir. Eski Türkçenin Göktürkçeden sonraki ikinci bölümünü oluşturmuştur.
Dil, isim benzerliğine karşın, günümüzde Türk dillerinin Çağatay grubuna ait modern Uygurca'nın atası değildir ve bu modern dilin Karahanlılar'ın konuştuğu dilden türediği düşünülmektedir. Ancak Kansu'da konuşulan Batı Yugurca'nın Eski Uygurca'dan türediğine inanılmaktadır.

Bu dönemde Türk halkları birçok kültür ile etkileşim içine girmişlerdir. Bu durum dilin yapısında da kendisini göstermiştir. Yine bu dönemde, değişik kültürlerle etkileşimle birlikte, dilde ilk kez yabancı kaynaklı sözcükler girmeye başlamıştır. Sanskritçe, Soğdça, Toharca, Çince sözcükler bunlardan bazılarıdır.

Uygurlardan kalan eserler dört gruba ayrılarak incelenebilir:

Manici çevreye ait metinler.
Burkancı (Budist) çevreye ait metinler.
Hristiyan çevreye ait metinler (İncil çevirileri).
Müslüman çevreye ait metinler.
Eski Türkçenin gramerini yazmış olan Annemarie von Gabain, Uygur metinlerini y ve n ağzı olmak üzere iki ana ağız grubuna ayırır. KökTürkçedeki ń sesini n'ye çeviren metinler n ağzını, y'ye çeviren metinler y ağzını oluştururlar. Eski Uygur Türkçesi dönemi, yazı dili olarak Göktürkçeye dayanan, onun devamı olan bir dönemdir. Başka bir deyişle GökTürkçe ile Uygurca aynı yazı dilinin iki koludur. Eski Uygur Türkçesinde görülen az sayıdaki ses ve biçim farklılıklarından bir kısmı ağız farkından, bir kısmı da zaman farkından kaynaklanmaktadır. GökTürkçe ve Uygurca arasındaki asıl önemli fark, söz varlığında ortaya çıkar. GökTürkçenin söz varlığında Türkçe kökenli sözcükler egemendir; Çince veya Soğdakçadan girmiş olan alıntı sözcükler çok azdır. Göktürk metinlerinde bozkır yaşayışı, savaşçılık ve devlet düzeniyle ilgili sözcükler ağırlıktadır. Uygur metinlerinde ise Maniheizm ve Burkancılıkla ilgili sözcükler egemendir. Bunlar da Sanskritçe, Çince ve Soğdakçadan alınmıştır. Çok defa da kavramlara Türkçe karşılıklar bulunmuştur. Temel söz varlığı ise her iki dönem metinlerinde aynıdır.
KökTürkçede sadece kişi, konçuy gibi insanla ilgili sözcüklerde kullanılan +lAr çokluk eki, Eski Uygurcada her türlü isim, zamir ve sıfatta kullanılabilen, genel çokluk eki biçimine evrilmiştir ve çokluk eki uyumuna uygundur.

Morris Swadesh'in 100 temel sözcüğünün Uygurcadaki karşılıklarından bazıları şöyledir:

ad: ad/at
ağaç: ıgaç/sögüt
balık: balık
diş: tiş
erkek: er/erkek
vermek: birmek
Ahmet Caferoğlu'nun, Eski Uygur Türkçesi sözlüğünde,günümüz Türkçe karşılıklarını da verdiği bazı sözcükler şunlardır:

töpü: tepe
til: dil
yastuk: yastık
köl: göl
bilig: bilgi

GökTürkçe gibi, ilk yıllarında Orhun alfabesi ile kayda alınmıştır.
Bu alfabede 38 harf vardır. Bunlardan dördü ünlü, otuz dördü de ünsüzdür. Üç tane de harf bileşiği vardır: lt, nç ve nt.

Irk Bitig
Uygur Kağanlığı
Uygurlar
Maniheizm
Budizm

Eski Uygurca çeviriyazım 8 Aralık 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Eski Uygur alfabesi, Eski Uygur Türkçesi döneminin yazımı için kullanılmış olan alfabedir. Uygur topluluğunun ticarete, şehir hayatına ve yerleşik düzene olan temayülleri, onları Orta Asya'nın tüccar kavmi Soğutlara yakınlaştırmıştır. Kısa zaman sonra Soğut alfabesini öğrenip bu alfabeden Uygur yazısını geliştirmişlerdir. Böylece Uygur ağzı, Uygur alfabesi vasıtasıyla klasik bir yazı dili hâline gelmiş; Orta Asya’daki diğer Türk topluluklarının ortak dili de bu ağız özelliklerinin yaygınlaştığı dil olmuştur. Bazı akademik yayınlarda bu alfabe Uygur alfabesi olarak da belirtilir. Çağdaş dönem Uygur Türkçesi için Arap asıllı alfabenin varlığı sebebiyle, ayrım için bu tarihî alfabeye “eski” ibaresi eklenir.
Alfabe, 8.-17. yüzyıllar arasında Doğu Türkistan, Harezm ve Altın Ordu bölgelerinden İstanbul’a kadar uzanan geniş bir coğrafyada kullanılmıştır.

Eski Uygur alfabesinin kullanılmaya başlandığı tarih kesin olmamakla beraber, Annemarie von Gabain’e göre, bu alfabeyle ilk metin örnekleri, 840’tan önçe Koço’ya gelen Türk toplulukları tarafından 750-827 yılları arasında yazılmıştır. Uygur kültürünün muazzamlığının tarihe vurduğu damga, bu kültür taşıyıcısı dilin yazıldığı alfabenin adını da “Uygur” yapmıştır. Üstelik, bu alfabe, Soğutlardan alınan şekliyle değil, Türkçenin ses ihtiyaçlarını nispeten karşılayacak hâle getirildikten sonra Türkleştirilerek, sayısız Türkçe eserin kaydında kullanılmıştır.
Bu yazı ile kütüphaneler dolusu edebiyat, sanat, din, hukuk konularında kitaplar yazılmıştır. Uygurlar Çin, Hint ve İran kültürlerinin etkisinde kalmış ve çok renkli bir kültür geliştirmişlerdir. Uygurlar kâğıt ve matbaayı ilk kullanan Türk kavmidir. Bilinen en eski metinler 8. yüzyıla aittir. Eski Uygur alfabesi, Karahoca Uygur Krallığı’nın yıkılmasından sonra da kullanılmıştır. Türklerin Müslüman olmalarından sonra Arap alfabesini almalarına rağmen Türkistan ve Kırım’daki Türk devletlerinde Uygur alfabesi kullanılmaya devam etmiştir. Timur İmparatorluğu ve kollarında bu alfabe kullanılıyordu. Ebu Said Mirza’nın 1468’de Uzun Hasan’a gönderdiği mektup Uygur alfabesiyle yazılmıştı.
Osmanlı sarayında da Uygurca bilen kâtipler vardı. Örneğin II. Mehmet’in Otlukbeli Savaşı’ndan sonra Özbek Hanı’na gönderdiği zafername Uygur alfabesiyle yazılmıştı.
Eski Uygur alfabesi, 18. yüzyıla dek klasik Burhancı Uygur ve Batı Yugurca metinlerini yazmak için kullanılmıştır.
Uygur alfabesiyle Uygur döneminde yazılmış yazılı nesirler: 

Altun Yaruk
İki Kardeş Hikâyesi
Huastvanift
Maitrisimit Nom Bitig
Sekiz Yükmek
Xuanzang Biyografisi

Eski Uygur alfabesi, Sağdan sola veya yukarıdan aşağıya doğru yazılır. Harflerin ön, iç ve son ses durumlarına göre başta, ortada ve sonda olmak üzere üçer şekilleri vardır.

Omniglot'da Eski Uygur alfabesi24 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Latin - Eski Uygur çeviriyazım

Ethnologue: Languages of the World (Ethnoloɠue olarak stilize edilmiştir), 2015'teki yayımındaki 18. sayısında 7,472 dil ile lehçenin istatistiklerini barındıran ağ tabanlı bir yayındır. 2009 yılındaki 16. baskısına kadar yayın bir cilt olarak yayımlandı. Ethnologue dilin konuşan sayısı, yeri, lehçesi, dilsel bağları, kutsal geçerliliği ve Genişletilmiş Kuşaklar Arası Bozulma Ölçeği (Expanded Graded Intergenerational Disruption Scale; EGIDS) kullanılarak yapılan dil canlılığının öngörüsü üzerine türlü konulardaki bilgi gereksinimini karşılayacak bir kapsamda bulunmaktadır. William Bright, Language: Journal of the Linguistic Society of America dergisinin o zamanki editörü, Ethnologue ile ilgili dünya dilleri üzerine herhangi bir başvurusunun kaçınılmaz olduğunu yazmıştır.

18. baskıdan başlayarak her yıl yeni bir baskı yayımlanmaktadır.

Resmî site

Eynuca (kendilerince  ئەينۇ Eynu) göçmen bir Türk halkı olan Eynular tarafından konuşulur. Bu halk batı Çin'de yaşar. Karışık bir dildir. Bir Türk dili olduğunun ispatı olarak grameri Türkçedir; ancak kelime haznesi çoğunlukla Farsça sözcüklerden oluşur. 6.570 konuşanı olduğu bilinmektedir. Bu dilin  Aynuca ile uzaktan yakından alakası yoktur.

Äynu veya Eynu dilinde sayılar Farsçadan ödünç alınmıştır:
1 yäk, 2 du, 3 si, 4 čar, 5 pänǰ, 6 šäš, 7 häp(t), 8 häš(t), 9 noh, 10 dah, 20 bist, 30 si, 50 panjah, 70 haftad, 90 navad, 100 säd, 200 devist, 1000 hazar

Eynuca konuşanlar çoğunlukla yaşlı erkekler arasındadır. İlginç olanı bir kadın veya dışardaki kişilerle Eynuca konuşulmaz, Uygur Türkçesi konuşulur.

Hayasi, Tooru (1999). A Šäyxil vocabulary : a preliminary report of linguistic research in Šäyxil Village, southwestern Xinjiang. Kyoto: Faculty of Letters, Kyoto University. 
Hayasi, Tooru (2000). Lexical copying in Turkic: The case of Eynu. In: Asli Göksel – Celia Kerslake (eds.): Studies on Turkish and Turkic languages. Proceedings of the Ninth International Conference on Turkish Linguistics, Oxford, 1998. Turcologica 46. pp. 433–439. Wiesbaden: Harrassowitz. 
Lars Johansson. 2001. Discoveries on the Turkic Linguistic Map. Swedish Research Institute in Istanbul Publications 5. Stockholm: Svenska Forskningsinstitutet i Istanbul. Page  available online10 Ekim 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ladstätter, Otto & Tietze, Andreas (1994). Die Abdal (Äynu) in Xinjiang. Österreichische Akademie der Wissenschaften. Philosophisch-historische Klasse. Sitzungsberichte 604. Wien: Verlag der Österreichischen Akademie der Wissenschaften. KB1 bakım: Birden fazla ad: yazar listesi (link) 

ethnologue.com sayfasında Eynuca
Aynuca veya Eynuca
V. İ. Velikov sınıflandırmasına göre 24 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Discoveries on the Turkic Linguistic Map10 Ekim 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Eşrefoğlu Abdullah Rûmî (ö. 1469), Türk şair, mutasavvıf. Eşref-i Rûmî veya Eşrefoğlu Rûmî olarak anılır.
Asıl adı Abdullah'tır. Yine de babasının ismi dolayısıyla genellikle Eşrefoğlu, Eşrefzâde veya İbnül Eşref olarak anılmıştır. İznik doğumlu olduğu için de sık sık İznikî olarak anılmış, yine de en sık kullanılan hitabı Eşref-i Rûmî olmuştur.
İznik doğumlu Abdullah'ın babası, zamanında Mısır'dan Anadolu'ya göçmüştür. Babasının ismi genelde "Seyyid Ahmed ül Mısrî" olarak geçer. Bu künyedeki Seyyid, şahsın İslam peygamberi Muhammed'in sülalesine dayandığını gösteren bir ibaredir.
Eşrefoğlu ilk eğitimini İznik'te yapmıştır. Babası ve dedesi mutasavvıf olsa ve tasavvufa da meyli olsa da daha çok ilmi eğitim görmüştür. Orta yaşlarında, bazı söylentilere göre 40 yaşlarındayken, ilim eğitimini sonlandırır ve dönemin ünlü fakihlerinden birinin yanında çalışmaya başlar. Buna rağmen tüm bu zaman boyunca tasavvufa olan ilgisi artmıştır ve sonunda ilmi bir kenara bırakıp tasavvufi hayat tarz ve görüşüne girer. Tasavvufa girişi genellikle o dönemde Bursa'da yaşayan Abdal Mehmet isimli meczup bir veli ile arasında yaşanan bir olaya bağlanır. Fakat bunun gerçekliği tartışmalıdır.
Eşrefoğlu tasavvufi yola giriş yapmak istediğinde Bursa'nın ünlü velilerinden Emîr Sultan'a bağlanmak ister. Fakat Emir Sultan onu Ankara'ya, Hacı Bayram Veli'ye gönderir. Bir süre Hacı Bayram Veli'nin dergâhında kaldıktan sonra, öneri üzerine Hama'daki kâdirî şeyhi Şeyh Hüseyn-i Hamevî'ye gider. Buraya ailesi ile birlikte gider ve bir zaman burada kalır. Sonunda Hama'dan İznik'e geri döndüğünde Eşrefoğlu büyük bir mutasavvıftır. İznik'te başlarda münzevi bir yaşam sürse de daha sonraları halkla iletişime geçmiş kendi tasavvufi görüşünü yaymıştır. Burada Eşrefoğlu Rumi kurucusu olduğu ve Kâdirîliğin bir kolu olan Eşrefîliği yayar. 1469 yılında yine İznik'te vefat eder.
Eşrefoğlu eserlerinde genelde yalın bir Türkçeyi tercih etse de az da olsa Arapça ve Farsça sözcükler de kullanır. Eserlerinde tasavvufi etki rahatlıkla görülebilir. En çok işlediği konu tasavvuf olduğu gibi genellikle kullandığı motifler ve kurgusal unsurlar da tasavvufi imgelerdir. Bunun dışında eserleri genel dini öğütler de içerir. Her ne kadar teknik bakımdan çok büyük başarı göstermese de, Türk tasavvufi halk edebiyatının en önemli isimlerindendir.
Eşrefoğlu'nun en önemli eseri Divan'ı olsa da, Müzekinnüfûs isimli meşhur bir eseri de bulunur. Müzekinnüfûs dini ve tasavvufi nasihatler içeren bir eserdir. Bunlar dışında matbu olmayan fakat yazma nüshalar halinde olan çeşitli eserleri vardır: Tarîkatnâme, Fütüvvetnâme, Delâil ün nübüvve, İbretnâme, Mâziretnâme, Hayretnâme, Elestnâme, Nasîhatnâme, Esrarüttâlibîn, Münâcaatnâme ve Tâcnâme.
Eşrefoğlu Rumi'nin sevilen bir eseri:
Ey Allah'ım beni senden ayırma
Beni senin didarından ayırma
Seni sevmek benim dinim imanım
İlahi din ü imandan ayırma
Sararıban soldum döndüm hazâna
İlâhi hazânım daldan ayırma
Şeyhim güldür ben anın yaprağıyım
İlahi yaprağı gülden ayırma
Ben ol dost bahçesinin bülbülüyüm
İlahi bülbülü gülden ayırma
Balığın canını suda dediler
İlahi balığı gölden ayırma
Eşrefoğlu senin kemter kulundur

İlahi kulu sultandan ayırma

Tercüman 1001 Temel Eser, 4, Eşrefoğlu Divanı.
Muallim Naci, Esâmî, s.59-60 - Eşref-i Rûmî
Mustafa Güneş, Eşrefoğlu Rumi, Hayatı, Eserleri ve Divan'ndan Seçmeler, 1999.
http://www.edebi.net/index.php/guefteler-tuerkueler-sark-lar/ilahiler/2174-esrefoglu-rumi-ey-allah-im-beni-senden-ayirma 11 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Fiil veya eylem, varlıkların yaptığı işi, hareketi ve oluşu çeşitli ekler alarak şahıs ve zamana bağlı olarak anlatan kelimedir.
Türkçede fiiller; haber ve dilek kip ekleri ile zaman ve tasarlama anlamı kazanır; şahıs ekleri ile işin veya oluşun kim tarafından gerçekleştirildiğini belirtir.

Dün arabamı yıka-dı-m. (fiil + haber kip eki + şahıs eki)
Yarınki maça mutlaka gel-meli-sin. (fiil + dilek kip eki + şahıs eki)
Fiiller; iş, durum ve oluş fiilleri olmak üzere üç gruba ayrılır:

düşünmek, yazmak (iş fiili)
büyümek, eskimek (oluş fiili)
uyumak, durmak (durum fiili)

Zaman zaman fiil (eylem) ve yüklem kavramları birbirine karıştırılır. Fiil bir kelime türü iken yüklem cümlenin öğelerinden biridir. Yüklem öznenin yaptığı işi veya oluşu belirtir. Yüklemlerde fiil bulunma zorunluluğu yoktur. İsim cümlelerinde yüklemler isim soylu olabilir:

Hava çok soğuk. (isim soylu yüklem)
Hava birden soğudu. (fiil soylu yüklem)

Fiil çekimi, fiil kök ve gövdelerine çekim eklerinin getirilmesidir. Fiil çekiminde en az üç unsur bulunur:

Fiil kökü veya gövdesi
Şekil veya zaman (kip) ekleri
Şahıs eki
Bazı fiillerin çeşitli şekil ve zamanlardaki çekimleri aşağıdaki tabloda gösterilmiştir:

Fiillerin özne ve (varsa) nesneye göre girdiği şekle çatı denir. İsim cümlelerinin yüklemlerinde fiil bulunmadığından çatıdan söz edilemez.

Etken fiillerde eylemin kimin tarafından yapıldığı bellidir:

Çocuklar kapının camını kırmış.
Edilgen fiilli cümlelerde işin kim tarafından yapıldığı bilinmez. Fiili edilgen yapan ekler -il ve -in ekleridir. Böyle fiiler yüklem olunca işi yapan belli değildir, gerçek özne yerine sözde özne vardır.

Kapının camı kırılmış.
Bu örnekte kırma işinin kim tarafından yaptığı belli değildir. Dolayısıyla kırılmak fiili, öznesine göre edilgen çatılıdır. -il ekini içine alan kırmak, birinci örnekte nesne olan kapının camını sözde özne hâline getirmiştir.
Etken fiillerin yüklem olduğu cümlelerdeki "nesne", fiil edilgen hâle getirilirse "sözde özneye" dönüşür:

Askerler bayrağı göndere çekti. (belirtili nesne)
Bayrak göndere çekildi. (sözde özne)

Dönüşlü fiillerde eylemi yapan özne aynı zamanda ondan etkilenir. Nesne yoktur. Bu fiiller -l veya -n eki alırlar ve geçişsizdirler:

Annem başarılarımla övünüyor.
Gelin ve damat düğün için hazırlandı.
Tabiatla ilgili dönüşlü fiillerde yapma, kendi kendine olma demektir:

Küresel ısınmadan dolayı neredeyse bütün buzullar geri çekildi.
Gel-gitten dolayı sular bir saatte bayağı yükseldi.
Yazın sıcağıyla gölün suyu çekildi.
Bazı fiillerin dönüşlü şekilleriyle edilgen şekilleri farklı eklerle yapılır.
İsme getirilen -iş, -len ve -leş ekleri de dönüşlülük anlamı katabilir:

Olaya pek içlenmişti.
Hasta, iğne etki edince sâkinleşti.

İşteş fiilerde eylem birden fazla özne tarafından birlikte ya da karşılıklı yapılır. Fiili işteş yapabilmek için Türkçede –iş veya -ş eki kullanılır.

Kapıda hasretle kucaklaştık.
Arkadaşımla okul kapısında buluştuk.
Bu cümlede ise “buluşma” işi birden çok özne tarafından ve karşılıklı yapılmıştır.

Geçişli fiiller belirtili ya da belirtisiz nesne alabilen fiillerdir. Bir fiilin geçişli olup olmadığı özneden sonra sorulan "ne", "neyi" ve "kimi" soruları sorularak anlaşılır:

Zararlı böceklerden korumak için meyve bahçesini ilaçlayacağız. (belirtili nesne, geçişli fiil)
Her bahar başlangıcında evi güzelce temizleriz. (belirtili nesne, geçişli fiil)
Annem için bir demet çiçek aldım. (belirtisiz nesne, geçişli fiil)
Gençler avluda çay içiyorlar. (belirtisiz nesne, geçişli fiil)
Geçişsiz fiiller sadece özne ile ilgili bilgi verir ve nesne almaz.

Küçük çocuk bütün gün uyudu. (geçişsiz fiil)
Yemek birazdan pişer. (geçişsiz fiil)
Karlı bir Yılbaşı gecesi doğmuşum. (geçişsiz fiil)
Burhan denizde yüzüyor. (geçişsiz fiil)

"Geçişsiz" iken bir ek alarak geçişli hâle gelen fiillere oldurgan fiiller denir. Oldurganlık ekleri -dır, -r ve -t'dir.

doğmak > doğurmak, ölmek > öldürmek, durmak > durdurmak, uyumak > uyutmak vs.
Çocuklar erkenden yattı. (geçişsiz)
Çocukları yatırdım. (geçişli/oldurgan)
Yemyeşil kırlarda saatlerdir geziyoruz. (geçişsiz)
Ablam yeni otomobili ile bizi sahilde gezdirdi. (geçişli/oldurgan)
Köpek aralık kapıdan sokağa kaçtı. (geçişsiz)
Çocuk balonu elinden kaçırdı. (geçişli/oldurgan)
Japon balığım bu sabah öldü. (geçişsiz)
Soğuk havalar balığımı öldürdü. (geçişli/oldurgan)

"Geçişli" fiillere -dir, -t ve-r ekleri getirilerek oluşturulan yeni geçişli fiillere ettirgen fiiller denir. Bu fiiller eylemin özne tarafından ikinci ve hatta üçüncü bir varlığa yaptırıldığını ifade etmekte kullanılır:

yıkamak > yıkatmak
yıkatmak > yıkattırmak
duymak > duyurmak
duyurmak > duyurtmak
içmek > içirmek
içmek > içirtmek
Yukarıdaki örneklerde de görüleceği üzere aynı fiil ikinci kez ettirgen hâle getirilebilir:

Bu sabah sakalımı kestim. (geçişli)
Dün saçlarımı kestirdim. (geçişli/ettirgen)
Okul müdürü uygunsuz olduğu gerekçesiyle saçlarımı kestirtti. (geçişli/ettirgen. Aynı fiil ikinci kez ettirgen hâle getirilmiştir.)
Oldurgan fiiller de -geçişli olduklarından- ettirgen hâle getirilebilirler:

öldürmek (oldurgan) > öldürtmek (ettirgen)
Erkenden yattım. (geçişsiz)
Çocukları erkenden yatırdım. (geçişli/oldurgan)
Yurt müdürü nöbetçileri tek tek yatakhanelere göndererek tüm öğrencileri yatırttı. (geçişli/ettirgen)

Kelime yapısına göre fiiller basit, türemiş ve bileşik olmak üzere üç gruba ayrılır.
Basit fiiller, "kök" hâlindeki fiillerdir:

gel-, bak-, oku-
Türemiş fiiller, bir kökten yapım ekleri ile üretilmiş, "gövde" hâlindeki fiillerdir:

yazdır-, başlat-, -çıkart-, avla-, çocuklaş-
Bileşik fiiller, birden fazla kelimenin yeni bir fiil yapmak üzere bir araya gelmesiyle oluşmuş fiillerdir:

kapatabil-, koşuver-, bakakal-, düşeyaz- (kurallı bileşik fiiller)
ayak dire-, başına gel-, kafa şişir- (deyimleşmiş bileşik fiiller)
memnun ol-, beddua et- doğum yap- (yardımcı fiil ile oluşturulmuş bileşik fiiller)
dolup taş-, uçup git-, yazıp dur- (ikili bileşik fiiller)

Fiilimsiler fiillerin çeşitli ekler alarak cümlede isim, sıfat veya zarf görevinde kullanılan hâlleridir:

Yarın bize uğramanı istiyorum. (isim-fiil)
Ağlayan çocuğu bir külah dondurma ile teselli etti. (sıfat-fiil)
Birden zil çalınca havaya sıçradım. (zarf-fiil)

Ergin, Muharrem. Üniversiteler İçin Türk Dili. İstanbul: Bayrak Yayım, 2009.

Fuyü Gırgıs dili ya da Fuyü Kırgızcası (Çincede 富裕柯尔克孜语 Fùyù Kē'ěrkèzī yǔ veya 富裕吉尔吉斯语 Fùyù Jí'ěrjísī yǔ), bazı Çin kaynaklarında "Heilongjiang Kırgızcası" (黑龙江柯尔克孜语 Hēilóngjiāng Kē'ěrkèzī yǔ) veya "Dongbei Kırgızcası" (东北柯尔克孜语 Dōngběi Kē'ěrkèzī yǔ) olarak da bilinir, Çin'in en doğusunda konuşulan Türk dilidir. Fuyü Kırgızlarının ana dilidir. "Kırgızca" olarak bilinmesine rağmen, Fuyü Gırgıs dili Orta Asya'da konuşulan Kırgızcadan çok farklıdır ve Hakasça ya da diğer Sibirya Türk dillerine daha çok benzer.
Fuyü Gırgıs dilinin sabit bir yazı sistemi yok ve esasen sadece konuşma dili olarak işlev gösterir. 2017 yılı itibarıyla dilin sadece 15 konuşanı vardı; bunların çoğu da Heilongjiang Eyaleti-Çiçihar Şehri-Fuyu İlçesi'ne bağlı Wujiazi (五家子) ile Qijiazi (七家子) köylerinde yaşayan yaşlı insanlardır. Bu nedenle Fuyü Gırgıs dili tehlike altında olan bir dil olarak görülür.

Fuyü Kırgızlarının ataları, Hakasçanın bir lehçesini konuşan Yenisey Kırgızlarıdır. 18. yüzıl Çungar-Çing Savaşları'nda Çing Hanedanı Çungar Hanlığı'nı yendi ve Çing Hükûmeti, Hakas halkının bir kısmını Wuyur Nehri kıyısına taşıdı; bu insanlar, Çincede "Wuyur Nehri Kıyısındaki Beş Soy İsimli Kırgızlar" (乌裕尔河畔五姓柯尔克孜, Wūyù'ěr Hépàn Wǔ Xìng Kē'ěrkèzī) olarak da bilinir. Bu insanların konuştukları Hakasça lehçesi, günümüzde "Fuyü Gırgıs" olarak bildiğimiz dildir. Fuyü Gırgıs dilinin kullanımı uzun zamandan beri azalma sürecindedir; bunun bazı nedenleri ise Fuyü Kırgızlarının Moğol ve Çin kültürlerine asimile olmaları, Fuyü Kırgızlarının sayısı az olması ve etnik gruplar arası evliliklerin çok olmasıdır.
1980'li yıllarda bu dili konuşabilen insanların sayısı 100 civarındaydı; yetişkinler daha çok Moğolca, çocuklar da daha çok Çince konuşurdu. 2006 yılında yapılmış bir araştırmaya göre, Fuyü Gırgıs dilini konuşabilen sadece 22 kişi vardı, bunların 18'i de Fuyu İlçesi'nde yaşardı. 2017 itibarıyla, hâlen Fuyu İlçesi'nde Fuyü Gırgıs dilini konuşabilen 15 kişi kalmıştır. Bu 15 kişinin arasında, Fuyü Gırgıs diliyle tam cümle kurabilen sadece 5 kişi var, bunların çoğu da 70 yaşı üzerindedir; basit cümleler kurabilen ve bazı sözcükler bilen kişilerin çoğu ise 60 yaşı üzerindedir. Günümüzde Fuyü Kırgızları hem diğer gruplarla hem de kendi aralarında konuştukları zaman en çok Çinceyi kullanırlar, fakat Moğolcayı kullanan Fuyü Kırgızları da vardır; Fuyü Gırgıs dilinin kendisi ise tehlike altında olan bir dildir.

Dilbilimci Hu Zhenhua'nın çalışmalarına göre, Fuyü Gırgıs dilinin sekiz tane temel ünlü sesi vardır. Ünlülerin hem uzun hem de kısa formları var, fakat uzun ile kısa ünlü seslerinin arasındaki fark ancak ünsüz seslerin basitleştirildiği durumlarda ortaya çıkar; örneğin, Fuyü Gırgıs dilindeki /pʉːn/ kelimesinin Kırgızcadaki karşılığı /byɡyn/ şeklindedir. Fuyu Gırgıs dilinin 21 ünsüzü vardır. Çoğu diğer Türk dilinde olduğu gibi, Fuyü Gırgıs dilinde de bir sözcüğün vurgusu genel olarak en son hecesinde yer alır.

Sincan Kırgızlarından farklı olarak, Fuyü Kırgızları tarihin hiçbir zamanında İslam dinine inanmamıştır. Bu nedenle Fuyü Gırgıs dilinde hiç Arapça alıntı kelimesi yoktur. Bazı Farsça alıntı kelimeleri olsa da, bunların sayısı az ve bunlar Fuyü Kırgızlarının doğuya göç etmelerinden önce dile girmiş sözcüklerdir. Sincan Kırgızcası'yla karşılaştırıldığında, Fuyü Gırgıs dilindeki Türk dillerine özgü kelimelerin oranı daha yüksektir, ayrıca Moğolca ve Çinceden Fuyü Gırgıs diline girmiş büyük oranda alıntı kelimesi de mevcuttur. Dil bilgisi açısındansa Fuyü Gırgıs dili eklemeli bir dildir ve oldukça karmaşık bir çekim eki sistemine sahiptir.

Hakasça
Kırgızca

Dilbilgisel cinsiyet veya gramatik cinsiyet, bir sözcüğün ait olduğu sınıfına göre dilin başka bir yönü (eylemler, adlar, ön adlar, belirteçler) ile uyum sağladığı ad sınıflandırma sistemine verilen addır. Dünya dillerinin dörtte birinde bu sistem bulunur. Bu dillerde cinsiyet denen bu dilbilgisel sınıflandırmanın bir değerine adların çoğu ya da hepsi dahil olur. Bir dilde bulunan bütün sınıflandırma değerlerine o dilin cinsiyetleri denir. Bir tanıma göre: "Cinsiyetler, birbiriyle ilgili sözcüklerin davranışlarına yansıtılan ad sınıflarıdır."
Yaygın olarak görülen cinsiyet bölümlerine erkek/dişi, erkek/dişi/nötr ve canlı/cansız örnek verilebilir. Bazı dillerde bir sözcüğe cinsiyet ataması her zaman sözcüğün anlamına bağlı iken, çoğu dilde bu anlambilimsel ayrım yalnızca kısmen takip edilir ve bir sözcük anlamına ters bir cinsiyet grubunda olabilir (Erkeksilik sözcüğünün dişi olması gibi, örneğin Almancadaki Männlichkeit sözcüğü). Böyle durumların nedeni sözcüğün yapısı veya içerdiği sesler olabilir. Bazen de tamamen rastgele olabilir.
Gramatik cinsiyet kendisini daha çok bir adla etkileşen diğer sözcüklerin (ön ad, adıl vb.) çekimlenme yolunda gösterir. Hangi etkileşen sözcüklerin etkilendiği ve nasıl etkilendiği dilden dile değişir. Aynı zamanda etkilenme şekli adın sayısı ve ad durumuna göre değişebilir. Bazı dillerde cinsiyet, ad çekimlenmesini etkiler.
Birçok Hint-Avrupa ve Afro-Asyatik dilinde bulunan gramatik cinsiyet aynı zamanda Dravid dilleri, bazı Aborjin dilleri ve Kuzeydoğu Kafkas dillerinde de bulunur. Birçok Nijer-Kongo dilinde de birkaç gramatik cinsiyete düzenlenebilecek ad sınıfları bulunur. Buna karşın Ural-Altay, Amerikan yerlisi, Avustronezya ve Çin-Tibet dillerinin çoğunda gramatik cinsiyet bulunmaz.

Gyula Németh (d. 1890 - ö. 1976, Macaristan) Macar türkolog. Macaristan'ın Szolnok iline bağlı Karcag'da doğdu. Türkçeye olan merakı Karcag'da başladı. Budapeşte Üniversitesi'nde okudu, yine burada Doğu Dilleri Kürsüsü'nde profesör oldu. 1907'de İstanbul'a geldi, 1908'de Aydın ve İzmir'de bulundu. 1909'de Eötvös Kollégium üyesi olarak Budapeşte Üniversitesi'nde Gombocz Zoltán, Munkácsi Bernát, Goldziher Ignác, Vámbéry Ármin gibi önemli bilim adamlarıyla birlikte çalıştı.
1911 ve 1914 yılları arasında eğitim için Leipzig, Kiel ve Berlin'de bulundu. 1915'te Budapeşte Üniversitesi'nde çalışmaya başladı. 1916'da Türkoloji kürsüsü öğretim görevlisi oldu. 1916-1917 yıllarında Türk Dili kitabı yayınlandı. 1921'de Macarcaya Türkçeden geçen kelimelerle ilgili ilk kitabını yayınladı. Türk Filoloji Enstitüsü'nü kurdu (1930). TDK şeref üyesidir. Türk kavimleri, Türk dili, Türklerin anayurdu, Balkanlar üzerine araştırmaları bulunmaktadır.

Yurt Kuran Macarlığın Teşekkülü.
Ural ve Türk dillerinin en eski bağları.
Hunlar ve Tanrının Kırbacı Atilla.
Vidin Türkleri.

Göktürk Kağanlığı (Göktürkçe: 𐱅𐰇𐰼𐰜; Türük, 𐰚𐰇𐰜:𐱅𐰇𐰼𐰜; Kök Türük, veya 𐱅𐰇𐰼𐰚; Türk, Çince: 突厥汗國; pinyin Tūjué hánguó), asıl ismiyle Türk Kağanlığı Göktürkler tarafından kurulmuş ve 552-744 yılları arasında Orta ve İç Asya'da hükümdarlık sürdürmüş bir Türk imparatorluğudur ve bozkırların ilk model devletidir. Asya Hun İmparatorluğu'ndan sonra "İkinci Büyük Devlet" lakabını almıştır.
Devletin kurucusu ve ilk önderi Bumin Kağan'dır. Bumin Kağan'ın kardeşi İstemi Yabgu ülkenin batı kanadını yönetirdi. Göktürkler komşuları olan Çin, Sasani (İran) ve Bizans İmparatorluğu ile askerî, siyasi ve ekonomik ilişkiler kurdular.
Göktürkler (MS 552-744), gerek ilk kez Türk adını kurdukları siyasi birliklere vermeleri ve gerekse de; bir Türk diline ait bilinen en eski yazılı kaynaklarını vermeleri bakımından, Türk kültür ve edebiyat tarihi açısından önemli bir yere sahiptir.

Türk adı bugün kullanılan şekli ile ilk kez Göktürkler dönemine ait Orhun Yazıtları'nda geçmektedir. "Türk" adıyla kurulmuş ve Türk adını resmî devlet adı olarak kullanan ilk devlettir. Göktürk İmparatorluğu, Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında tarih ders kitaplarında "Tukyu İmparatorluğu" şeklinde adlandırılmıştır. 
Göktürkler, Kül Tigin ve Bilge Kağan yazıtlarında kendilerinden 𐱅𐰇𐰼𐰜 (okunuşu sağdan sola doğru: Türük) veya 𐰜𐰇𐰚:𐱅𐰇𐰼𐰜 (okunuşu sağdan sola doğru: Kök Türük ya da azınlık görüşüne göre Ökük Türük) olarak bahsetmiştir. Tonyukuk Yazıtı'nda ise Göktürkler 𐱅𐰇𐰼𐰚 (okunuşu sağdan sola doğru: Türk) olarak geçmektedir. Çince kaynaklar kavmi 突厥 (Pinyin: Tūjué; Wade-Giles: T'u-chüeh, Guangyun: dʰuət-kĭwɐt) olarak kaydetmiştir. Devlet ve halk Türk tarihyazımında bazen Kök Türkler olarak da adlandırılmaktadır.

Göktürkler, 542'ye kadar Altay Dağları'nın güney eteklerinde yaşamışlardır. Çin kaynakları, ittifakla Göktürklerin Hunlardan geldiğini ifade etmektedir. Göktürkler, "Aşina" adını taşıyan ve kelime anlamı olarak kurt neslini ifade eden bir Hun ailesine mensupturlar. Kurt, Oğuz Kağan Destanı'nda yol gösterici olarak ifade edilmektedir. Göktürk Kağanlığı 552-745 yılları arasında varlığını sürdürdü. Çin'in Siyenpi (Sien-pi) kökenli Kuzey Zhou, Kuzey Qi, Sui ve Tang hanedanları ile uzun süre savaşmıştı. Kardeş kavgaları, diğer Türk halklarıyla arasında yapılan savaşlar, iç savaşlar ve Çinliler ile olan uzun savaşlar devletin yıkılmasına neden oldu.

Aşina ailesi, Chou Kitabı ve Kuzey Hanedanlar Tarihi 'ne göre, Hiung-nu'nun ayrı bir kolu ve Sui Kitabı ve T'ung-tien e göre, Ping-liang'ın "Karışık yabancı" (雜胡 / 杂胡, Pinyin: záhú, Wade-Giles: tsa-hu)larındandır. Sui Kitabı 'nın aktardığına göre, Sonraki Vey (Kuzey Vey) imparatoru T'ai-wu (T'o-pa Ch'ou, Fu-li, Büri)'nun Chü-ch'ü'yü yok ettiğinde (18 Ekim 439 tarihinde), Aşina'nın 500 hanesi Cücenlerlere koşup Chin-shanlara (Altay dağları) yerleştiler. Altay dağlarının kuzeyinde demir işleri yaparak Cücenlerin egemenliğinde yaşadılar. Çin tarihsel kaynakları Cücen kağanı Anagui'nin, kızıyla evlenmek isteyen Göktürk kağanı Bumin'e “Senin gibi demirci bir kölem benim kızımı hangi cesaret ve cür'etle nasıl isteyebilir?” dediğini kaydetmiştir. Anagui'nin bu ifadesi üzerine kimi araştırmacılar Göktürkler'in Cücenlerin egemenliği altında çalışan "demirci köleler" (鍛奴, Pinyin: duànnú, Wade-Giles: tuan-nu) olduklarını iddia etmiştir. Bunun Cücen toplumuna has 'vassallık' sistemi olabileceğini iddia eden araştırmacılar da bulunur. Ancak Denis Sinor'a göre, Anagui'nin bu ifadesi Türklerin demircilik sanatlarında uzmanlaşmış olduğunun bir kanıtıdır.

Göktürk Kağanlığı (552–581), 6. yüzyılın ortasında, Asya'nın doğusunda Çin devletinin, batısında Sasani-İran devletinin sınırladığı İç Asya bozkırlarında, doğuda Avarlar, batıda Eftalit/Ak Hunlar ile yapılan mücadeleler sonucunda ortaya çıktı. İlk Kağanları doğu kanadını yöneten Bumin Kağan, batı kanadını yöneten kardeşi İstemi Yabgu'dur. Bu Orhun yazıtlarında şöyle anlatılmaktadır:

 Üze kök tengri asra yagiz yir kilindukda ikin ara kişi oglı kılınmis. Kişi oglında üze eçüm apam Bumin Kagan İstemi Kagan olurmis. olurupan Türk budunung ilin törüsin tuta birmis, iti birmis Tört bulung kop yagı ermis. Sü sülepen tört bulungdaki budunug kop almis. Kop baz kılmı. Baslıgıg yükündürmis tizligig sökürmis. İlgerü kadirkan yiska tegi kirü temir kapigka tegi kondurmus.
Üstte mavi gök, altta yağız yer kılındıkta, ikisi arasında insan oğlu kılınmış. İnsan oğlunun üzerine ecdadım Bumin Kağan, İstemi Kağan oturmuş. Oturarak Türk milletinin ilini töresini tutuvermiş, düzenleyivermiş. Dört taraf hep düşman imiş. Ordu sevk ederek dört taraftaki milleti hep almış, hep tabi kılmış. başlıya baş eğdirmiş, dizliye diz çöktürmüş. Doğuda Kadırkan ormanına kadar, batıda demir kapıya kadar kondurmuş. (Kültigin yazıtı, Doğu yüzü)

İli derleyen anlamında "İliğ Kağan" diye de adlandırılan Bumin Kağan (Aşina Tumen)'in ölümünden sonra, yerine oğlu İssik Kağan (Aşina Kolo, 552-553) geçtiyse de iktidarı fazla sürmedi. Bir yıl sonra Mukan Kağan (Aşina Yandou ya da "İrkin", 553-572) Moğol soylu Kitanları yenerek hükümdarlık tahtına oturdu. Kendisi için çok büyük bir Yuğ (matem) töreni düzenlendi, bu törene çeşitli devletlerden pek çok ileri gelen katıldı. Mukan Kağan zamanında devlet muazzam bir genişliğe ulaşmıştı.
Mukan Kağan döneminde imparatorluk gittikçe yükselerek ihtişamlı ve heybetli bir hale geldi. Mukan Kağan Çin kaynaklarında sert, heybetli ve kudretli görünüşü ve başarılı devlet adamlığı ile anlatılmaktadır. Kızını Çin imparatoru ile evlendirerek Çin imparatoriçesi yapmıştır. Bu evliliği iyi kullanarak Çin'in tüm zenginliklerinin kendi ülkesine akmasını sağlamıştır. Mukan'dan sonra tahta kardeşi Taspar Kağan (572-581) geçti. Taspar Kağan, Budizmi kabul eden ve Çin'i baskı altında tutan yönleriyle sivrildi. Taspar'ın yerine İşbara Kağan (Aşina Şetu, 581-587) geçti.

Bumin Kağan Aşina soyuna mensuptu. Aşina soyu Bumin'in idaresi altında ticaret maksadıyla Çin'e doğru ilerledi. Bu dönemde bölgede önemli askeri-siyasi güç olan Topa devleti zayıflamış, birbiri ile düşmanlık eden Doğu Topa ve Batı Topa olmak üzere bölünmüştü. Batı Topa düşmanı olduğu Doğu Topa ve Cücenlerin baskıları sebebiyle Aşina soyu ile yakınlaşmaya çalışıyordu. Bumin, 546 yılında ticari ilişkilerini geliştirmek maksadıyla Batı Topa'ya elçi gönderdi. Bumin Kağan aynı yıl Tiele boyunun Cücenlere karşı isyanından yararlanmaya karar verdi. O, Cücen Hanı Anahuan'ın yanına elçi gönderip hatun kızı ile evlenmek istediğini bildirdi. O, önceden biliyordu ki Cücen Hanı kendi vasalına kızını vermeyecek ve onu cezalandırma fikrine düşecekti. Böyle de olmuş ve Anahuan elçiye "Siz benim demir eritenimsiniz, böyle bir şeye nasıl cüret edersiniz ?" şeklinde cevap vermişti. Bundan sonra Bumin Batı Topa devleti hükümdarının kızı ile evlenmek istedi. Çetin durumda olan Batı Topa devletinin hükümdarı Bumin'in bu teklifini kabul etti. 552 yılında Bumin, Batı Topa ile kuvvetlerini birleştirdikten sonra Cücenlerin üzerine hücum ederek onları mağlup etmişti. Bu hadiseden sonra o, kendi devletini ilan eder ve bu Göktürk Kağanlığı'nın kurulma tarihi olarak kabul olunur. Bumin Kağan 552 yılında öldü. Ondan sonra devletin batı koluna oğlu İssik Kağan ve doğu koluna ise İstemi Yabgu (553-576) önderlik etmiştir. İstemi Yabgu fiilî hâkimiyete sahip olsa da kendisini kağan ilan etmedi.

Kara İssik Kağan'ın hâkimiyeti kısa süreli idi. Bu kısa müddet sırasında Cücen Devleti'nin dağılmasıyla toprakları Göktürk Kağanlığı'na tabi oldu. Cücenlerin bir kısmı Topa Devleti çöllerine bir kısmı ise batıya ilerleyerek bölgedeki devletlere sığındılar. Göktürkler ve Topa Devleti arasındaki antlaşmaya göre oraya sığınan Cücenler geri iade edildi ve 555 yılında öldürüldüler. Bundan sonra Göktürklerin hücum istikameti günümüz Tibet ve Moğolistan civarına yöneldi. Ancak Kara İssik Kağan daha fazla ilerleyemedi ve öldü.

Mukan Kağan'ın hâkimiyeti uzun müddet devam etti. Onun hâkimiyeti yılları Göktürk Kağanlığı'nın yükseliş devridir. Mukan Kağan döneminde Göktürkler, Batı Topa devleti ile ittifaklarını sürdürerek topraklarını genişletti. Batı Topa devleti 557 yılında dağıldıktan sonra toprakları Göktürk Kağanlığı'na katıldı.
Mukan Kağan güçlenmeye çalışan Cücenler üzerine hücum etti. Mağlup olan Cücenler, Çin'e sığındı ama Göktürkler ve Çin arasında olan ilişkiler sebebiyle Cücenler geri iade edildi. Göktürkler, Cücenlere tamamen son verdi. Mukan Kağan Cücenlerden sonra Batı Hitayları da mağlup ederek topraklarını genişletti ve Hitaylar Kore'ye göç etmek zorunda kaldılar. Mukan Kağan, daha sonra güneyde yaşayan Kırgızlar ve diğer dağınık halde yaşayan boyları da kendine tabi kıldıktan sonra bozkırlarda hâkimiyetini güçlendirdi.
Mukan Kağan devletin doğu kısmını yönetiyordu. Doğudaki yükselme ile birlikte İstemi Yabgu idaresi altında olan batı da hızlıca yükselerek topraklarını genişletti. İstemi Yabgu, Altay Dağları'nın batısını, Issık Göl ve Tanrı Dağları'na kadar olan toprakları kendisine tabi kılmıştı. İstemi Yabgu'nun batıda topraklarını genişletmesi sebebiyle Sasaniler ve Doğu Roma ile ilişkiler başlamıştı. İpek Yolu'nu gözetim altında tutmak için Göktürkler, Sasanilerle iyi ilişkiler kurmuştu. İstemi Yabgu, Sasaniler ile ittifak kurarak diğer bir Türk devleti olan Ak Hunlar'ı mağlup etti. Ak Hun devletinin toprakları Göktürkler ve Sasaniler arasında bölüştürüldü.
Sasaniler ile olan ilişkiler İpek Yolu üzerinde hâkimiyet kurma mücadelesi sebebiyle kötüleşmeye başladı. İstemi Yabgu Sasanilere karşı Doğu Roma ile ilişkiler kurmaya başladı. Doğu Roma, İpek Yolu ticaretinin Sasaniler gözetiminde yürütülmesinden memnun olmaması sebebiyle İstemi Yabgu ile ittifak kurdu. Bu ittifaktan sonra 19 yıl sürecek olan Doğu Roma-Sasani Savaşı başladı. Doğu Roma ve Sasaniler arasındaki savaşlar Sasanilere ağır darbe indirdi ve daha sonraları Arapların Sasanileri ele geçirmesini kolaylaştırdı.
Mukan Kağan devrinde Çin'de iç savaşlar şiddetlenmişti. İç savaşlar sebebiyle zayıflayan Çin, Göktürklerin desteğini kazanmak ve Göktürklerin Çin'e yaptığı akınları durdurmak sebebiyle Mukan Kağan'a elçi

GökTürkçe, Göktürk Türkçesi, Köktürk Türkçesi veya KökTürkçe, Türkçenin bilinen ve yazılı metinleri ele geçirilebilen en eski dönemine verilen isimdir. Eski Türkçe adlı dönemin ilk kısmını oluşturur. Devamında Eski Uygur dönemi yaşanmıştır.

GökTürkçe, genel olarak Orhun ve Yenisey Yazıtları'nın yazıldığı dil için kullanılmaktadır.

GökTürkçe, 552-744 yılları arasında Moğolistan'da yaşayan Göktürkler'in (Tukyular) yazdığı alfabedir. GökTürkçe yazılı belgeler 2. Göktürk Devleti döneminden kaldığından GökTürkçe kağanlığın resmî alfabesi hâlinde olmuştur. Kısacası, bu dönem, Göktürk Kağanlığı’nın hüküm sürdüğü dönemin sonuna kadar süren evreyi kapsar. Göktürkçenin en dikkat çeken özellikleri, kelime başlarındaki /t/ ve /k/ seslerinin henüz ötümlüleşmemiş; kelime içindeki /d/ sesinin ise sızıcılaşmamış olmasıdır. Bu dönemde Türkçedeki asli uzunlukların belirtileri hâlâ gözlemlenebilir durumdadır.

Eski Türkçenin bu alt döneminin söz varlığı, bilim dünyasınca bulunan eserlerden tespit edilmiştir. Tespit edilen metinlerin söz varlığının büyük çoğunluğu Türkçe kökenli sözleri içermekle birlikte Türk dilleri araştırmacısı Mehmet Ölmez'e göre yaklaşık %20'si Göktürklere komşu kültürlerden alıntılanmıştır. Ölmez alıntı kelimelerin başta Çince olmak üzere Soğdca, Moğolca ve Tibetçe gibi dillerden geldiği sonucuna ulaşmıştır. Göktürkçe, ardılı Eski Uygurcaya kıyasla çok daha az sayıda Soğdca sözcük içermekte, ancak daha fazla Çince kökenli kelime ihtiva etmektedir. Bu Eski Uygurların Maniheizmi benimsemesine bağlanmıştır.

Göktürkçe denilen dönem, Orhun alfabesi ile kayda alınmıştır. Bu alfabede 38 harf vardır. Bunlardan dördü ünlü, otuz dördü de ünsüzdür. Beş tane de harf bileşiği vardır: lt, ny, nç, nt, ng. Göktürkçede harfler birbirlerine bitişik yazılmamışlardır; kelimeler, aralarına üst üste iki nokta (:) konularak ayrılmıştır. Sözcük başında ve içinde de ünlüler yazılmamıştır. Buna karşılık sözcük sonundaki ünlüler daima belirtilmiştir.
Orhun alfabesinin kökeni konusunda değişik görüşler ileri sunulmuştur. Kimi Türkolog ve dil bilimciler bu alfabenin Run harflerinden ya da Asur, Likya, Hitit alfabelerinden türetildiği görüşünü savunmuşlardır. Bazı diğer bilim adamları da Türk damgalarından doğduğu görüşünü benimsemişlerdir. Göktürk Yazıtları'ndaki harfleri çözmeyi başaran bilim insanı, Danimarkalı dilbilimci Vilhelm Thomsen'dir.

Yenisey Yazıtları
Elegeş Yazıtları
Çoyr Yazıtı
Ongin Yazıtı
Tonyukuk Yazıtı
Kül Tigin Yazıtı
Bilge Kağan Yazıtı
Bömbögör Yazıtı
Taryat Yazıtları

Göktürk Kağanlığı
Orhun alfabesi
Bilge Kağan Yazıtı
Kül Tigin Yazıtı
Tonyukuk Yazıtı

Göktürkçe Alfabe Deneme Sayfası
Göktürkçe ve Göktürk Yazısı 23 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Göktürkçe Öğreniyorum - Görüntülü Dersler 31 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Göktürkçe Ses ve Şekil Bilgisi 20 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Orhun Yazıtları 31 Ağustos 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Gümülcine (Yunanca: Κομοτηνή Komotini), Yunanistan'ın bulunduğu yer olan Doğu Makedonya ve Trakya bölgesinde yer alan ve başkenti olan bir şehirdir. Aynı zamanda Rodop'un başkentidir. 2010 yılında Kallikratis Planı ile kaldırılana kadar Rodop-Evros üst yöneticiliğinin idari merkeziydi. Şehir, 1973 yılında kurulan Trakya Demokritos Üniversitesi'ne ev sahipliği yapmaktadır. Gümülcine, Yunanistan ve Türkiye arasındaki nüfus mübadelesinden muaf olarak önemli bir Müslüman azınlığa ev sahipliği yapmaktadır. 2021 nüfus sayımına göre Gümülcine belediyesinin 65.243 kişidir.
Aynı adı taşıyan ovanın kuzey kesiminde kurulan Gümülcine, kuzeydoğu Yunanistan'ın idari, mali ve kültürel farklılıklarının biri ve aynı zamanda bölgedeki önemli bir tarım ve hayvancılık merkezidir. Ayrıca Atina'nın 795 km mesafesi ve Selanik'in 281 km mesafesi yer alan önemli bir ulaşım kavşağıdır. Demokritos Trakya Üniversitesi'nin varlığı, Gümülcine'yi binlerce Yunan ve uluslararası öğrenciye ev sahipliği yapıyor ve bu durum, şehrin günlük yaşamındaki Batı ve Doğu unsurlarının eklektik karışımıyla birleşmesiyle, Gümülcine'yi giderek daha çekici bir turistik destinasyon haline getiriyor.

Kalkanca
Harmanlık
Kırmahalle
Mastanlı
Yenimahalle
Yenicemahalle
Çayüstü mahallesi
Serdarmahalle
Tabakhane Mahallesi (Tabağna)
Hamam Mahallesi
Kumara
Kozluköy Mahallesi
Poşpoş Mahallesi
Yarımçınar
Bağlar Mahallesi
Alankuyu
Arifhane Mahallesi
Şehreküstü Mahallesi

Gümülcine (Κοmotini)
Hambarköy (Pamforo)
Bıyıklıköy (Mistakas)
Kardere (Drymi)
Küçük Doğanca (Mikro Doukato)
Büyük Doğanca (Mega Doukato)
Nuhçalı (Glyfada)
Uysallı (İsalon)
Kardere (Drimi)
Ircan (Arisvi)
Karacaoğlan (Aratos)
Büyük Müsellim (Mega Pisto)
Yukarı Aralıkburun (Ano Mitika)
Yukarı Adadere (Ano Megali Ada)
İricanhisar (Gratini)
Kalkanca (İfestos)
Kafkasköy (Thriloriyo)
Yabacıklı (Yamboli)
Salmanlı (Salmoni)
Hasköy (İtea - Hatisiyon)
Kargılısarıca (Kalamokastro)
Kalfa (Kalhas)
Kozluköy (Karidya)
Küçükköy (Kozmiyo)
Aşağı Adadere (Kato Megali)
Tuzcuköy (Kikidio)
Büyük Sungurlu (Mega Kranovuniyo)
Adadere (Megali Ada)
Kurtbeyli (Mesohori)
Küçük Adaören (Mikri Ada)
Küçük Sungurlu (Mikro Kranovuniyo)
Aralıkburun (Mitika)
Yanıkköy (Nimfea)
Dereköy (Pandrosso)
Murhan (Paradimi)
Killik (Roditis)
Sarancına (Sarakini)
Demircili (Siderades)
Baraklı (Stilariyo)
Semetli (Simvola)
Bulduklu (Tihiro)
Çuhacılar (İfande)
Yahyabeyli (Amaranta)
Seymen (Filakas)
Ballahor (Vragia)
Kalenderköy (Kalindirio)
Aşağı Sirkelli (Filira)
Yukarı Sirkeli (Agra)
Satıköy (Lambro)
Dündarlı (Drosia)
Yeniköy (Skiada)
Domruköy (Dokos)
Değirmendere (Darmeni)
Taşkınlar (Kinira)
Payamlar (Plagia)
Bulatköy (Asomatos)
Haci Ören (Ano Virsini)
Musacık (Mirtiski)
Hemetli (Organi)
Koz Dere (Drania)
Gerdeme (Kardamos)
Keziren (Kimi)
Kuvanlık (Kovalo)
Çalabı (Smigada)
Eşekçili (Thamna)
Gebecili (Rizoma)
Ayazma (Agiasma)
Yuvacılı (Folea)
Sendelli (Dimi)
Menetler (Skaloma)
Basirliköy (Passos)
Kuzuren (Kato Virsini)
Kozlukebir (Arriana)
Sinirdere (Nevra)
Kurcali (Lykio)
Kücük Müsellim (Mikro Pisto)
Çepelli (Mishos)
Kayrak (Ardia)
Çelebiköy (Arhontika)
Lefeciler (Lofario)
Makıf (Vakos)
Muratlı (Mirana)
Bekirköy (Velkio)
Gaybıköy (Chamilo)

Güneydoğu Anadolu Bölgesi, Türkiye'nin yedi coğrafi bölgesinden biridir. Güneydoğu Torosların güneyinden Suriye sınırına kadar olan yerleri kaplar. Bölge doğu ve kuzeyden Doğu Anadolu Bölgesi, batıdan Akdeniz Bölgesi, güneyden Suriye ve kısa bir sınırla da Irak ile çevrilidir.
Güneydoğu Anadolu Bölgesi, Türkiye'nin en düzlük bölgelerinden biridir. Bölge etli ve baharatlı yiyeceklere sahip olan zengin bir mutfak kültürüne sahiptir.

Bölgenin kuzey kesiminde Toros dağ sırasının güney yamaçları ile birlikte ikinci bir kıvrımlı dağ kuşağı uzanır. Bölgenin ortasında 1952 m yükseltiye sahip sönmüş Karacadağ Volkanı yer alır. Bölgenin batısında ise Gaziantep Platosu üzerinde yükselen Kartal Dağları önemli yükseklik yapar. İç kesimlere gidildikçe iklim karasallaşır.
Karaca Dağ'ın batısında Harran, Suruç, Ceylanpınar ve Birecik ovaları yer alır. Dicle nehri ve kollarının toplandığı Diyarbakır Havzası çok verimli bir ovaya sahiptir. Diyarbakır ovası Bismil ovası Çınar ovası Silvan ovası Ergani ovası Çermik ovası Kocaköy ovası Eğil kıyı ovasına sahiptir.
Karaca Dağ'ın batısındaki Şanlıurfa, Gaziantep, Adıyaman platoları Fırat ve kolları tarafından derin bir şekilde yarılmıştır. Karaca Dağ'ın doğusu ise daha engebeli bir yapı gösterir. Bu bölümün güneyinde Mardin-Midyat Eşiği yer alır.
Bölgenin iki önemli akarsuyundan biri olan Fırat, kaynağını Doğu Anadolu Bölgesi'nden alır. Bölgede ise Toroslar'dan gelen Kâhta ve Karadağ'dan gelen küçük akarsularla beslenir. Güneydoğu Toroslar'ın güneye bakan yamaçlarından birçok kol halinde çıkan Dicle Nehri ise bölgenin diğer önemli akarsuyudur. Her iki akarsu da Basra Körfezi'ne sularını boşaltırlar.
Bölgede doğal oluşumlu göl yoktur. Ancak Fırat ve Dicle üzerinde kurulmuş baraj gölleri bulunmaktadır. Bölgenin ve ülkenin 2. en büyük baraj gölü olan Atatürk Barajı bu bölge sınırları içinde yer alır.

Orta Fırat Bölümünde yazları sıcak ve kurak, kışları ise serin ve yağışlı Akdeniz iklimi hüküm sürmektedir. Dicle Bölümü'ne göre kış sıcaklık ortalaması yüksektir. Bölümün kış sıcaklık ortalaması 0 °C'nin altına pek düşmez. Yağış en fazla kış mevsiminde görülür. Yıllık yağış tutarı 700mm'dir. Yaz aylarında yağışların azalması ve sıcaklığın yüksek olması kuraklığı arttırmıştır. Fırat Nehri'nin Doğusundan itibaren iklim karasallaşır. Bölgede tarım olarak Antep fıstığı yetiştiriciliği yaygınken Gaziantep yöresinde hem Antep fıstığı hem de zeytin yetiştiriciliği yapılmaktadır. Nizip zeytini bu bölüme özgü bir zeytin çeşididir.

Dicle Bölümü'nde karasal iklim etkilidir. Bölümde yazlar çok sıcak ve kurak, kışlar ise soğuktur. Bölümün yüksek kesimlerinde kar yağışları görülür. Kış mevsiminde sıcaklık 0 °C nin altına düşer. Bölümdeki yıllık yağış miktarı 500–600 mm'dir. Son zamanlarda özellikle Diyarbakır çevrelerinde ekonomik anlamda büyük ilerlemeler kaydedilmiştir.

Bölgenin doğal bitki örtüsü bozkırdır. İç Anadolu bozkırlarına göre çok fakirdir. Bölgede antropojen bozkırlarda geniş yer kaplamaktadır. Ormanların en az olarak kapladığı bölge olan Güneydoğu Anadolu'da mevcut ormanların büyük bölümü de tahrip edilmiştir.

Coğrafi yönden Güneydoğu Anadolu Projesi'nin (GAP) giriş kapısı, sanayisi ve ticari hacmi ile de GAP kalkınmasında temel teşkil eden Gaziantep ve Diyarbakır ekonomik yönden çevresindeki 16 ili etkisi altında tutmaktadır.

Bölge ekonomisi Gaziantep dışında tarım ve hayvancılığa dayanır. Geniş düzlüklerin olması bölgede tarım için büyük bir avantaj iken, yaz kuraklığının şiddetli olması üretimi olumsuz etkiler en çok ihtiyaç duyan bölge lös adı verilen çok verimli topraklar bulunur. Bölgenin Dünyada en bilinen tarım ürünü Antep fıstığıdır ve Türkiye'de en çok bu bölgede yetişir. Ayrıca badem, buğday, pamuk, keten, susam, nohut, zeytin, incir, karpuz, kırmızı mercimek de yetiştirilir. Bölgede ağırlıklı olarak küçükbaş hayvancılık yapılır. Çok az miktarda sığır yetiştiriciliği de vardır. Ayrıca hayvancılığa dayalı olarak Diyarbakır'da Türkiye'de bir ilk olan Organize Hayvancılık Bölgesi kurulmuştur.

Bölge yer altı kaynakları bakımından oldukça zengin sayılabilir. Fosfat ve linyitin yanında bölgede petrol de çıkarılır. Batman, Diyarbakır ve Kâhta'da Türkiye'nin önemli petrol yatakları bulunur ve Batman rafinerisinin işlediği petrol bölgeden sağlanır. Bölgede az miktarda taş kömürü de bulunur.

Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nin 9 ili vardır:

Gaziantep
Diyarbakır
Şanlıurfa
Batman
Adıyaman
Siirt
Mardin
Kilis
Şırnak

Türkiye'nin illeri
Yukarı Mezopotamya
Bereketli Hilal
Tur Abdin
Güneydoğu Anadolu Projesi

Güneydoğu Anadolu Projesi Bölge Kalkınma İdaresi 1 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP), Fırat ve Dicle nehirleri üzerinde yapımı öngörülen barajlar, hidroelektrik santralleri ve sulama tesislerinin yanı sıra kentsel ve kırsal altyapı, ulaştırma, sanayi, eğitim, sağlık ve diğer sektörlerin gelişmesini ve hizmetlerini kapsayan entegre projedir. Projenin toplam maliyeti 32 milyar dolardır.

Fırat ve Dicle nehirlerinin sularından yararlanma fikri ve kararı, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Atatürk'ten geldi. 1920 ve 1930'larda, elektrik enerjisine olan ihtiyaç öncelikli bir konuydu. Elektrik Etütleri İdaresi, ülkedeki nehirlerin enerji üretimi için nasıl kullanılabileceğini araştırmak üzere 1936 yılında kuruldu. İdare, detaylı çalışmalarına "Keban Barajı Projesi" ile başlamış, Fırat'ın akışını ve diğer özelliklerini değerlendirmek için gözlem istasyonları kurmuştur. Bugün yapılandırıldığı hâliyle GAP, Fırat ve Dicle'de sulama ve hidrolik enerji üretimi projelerinden oluşan 1970'li yıllarda planlanmış, ancak 80'li yılların başında bölge için çok sektörlü bir sosyal ve ekonomik kalkınma programına dönüşmüştür. Kalkınma programı sulama, hidrolik enerji, tarım, kırsal ve kentsel altyapı, ormancılık, eğitim ve sağlık gibi sektörleri kapsıyordu. 1988-1989'da yeni GAP'ın idari yapısının gelişmesiyle birlikte temel hedefleri, bölgesel kalkınma eşitsizliklerini (ekonomik eşitsizliği) ortadan kaldırmak için insanların yaşam standartlarının ve gelir düzeylerinin iyileştirilmesi, sosyal istikrar ve ekonomik büyüme gibi ulusal hedeflere katkıda bulunmak, kırsal sektörde üretkenliği ve istihdam fırsatlarını artırmaktı.
Türkiye, Suriye ve Irak arasında zaman zaman GAP nedeniyle gerginlik arttı. Suriye ve Irak daha fazla suyun serbest bırakılmasını talep ederken Türkiye baraj rezervuarlarını oluşturabilmek için bu talepleri reddetti. Bu nedenle GAP, olası Suriye- Irak-Türkiye çatışması riskinden dolayı özellikle uçaklara karşı dünyanın en iyi korunan baraj projelerinden biridir. GAP, bölgedeki yüksek düzeydeki PKK terör faaliyetleri nedeniyle 1990'ların başında neredeyse tamamen durma noktasına geldi. PKK; fonlar, terörle mücadele çabalarını desteklemek için yönlendirildiğinden yalnızca bir dizi fon kesintisinden değil aynı zamanda çok sayıda baraj ve kanala zarar vermek, barajlarda çalışan mühendisleri öldürmekle suçlanıyor. GAP'taki gecikmelerde bir dizi ekonomik kriz de çok önemli bir rol oynadı.
İkinci Körfez Savaşı'ndan sonra kaldırılan Irak'a yönelik BM ambargosu, kalkınma çabalarını ve bölgenin doğal ekonomik ortağı olan Orta Doğu ülkeleriyle ticaretini olumsuz etkiledi. Ayrıca kamu finansmanındaki dengesizlikler, projenin finansman ihtiyacını geciktirmiştir. Projenin, çeşitli tarihî yerlerin ve yerel konutların su baskını üzerine bir dizi adli sorunun açıklığa kavuşturulması da gerekmektedir.

Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP), "Yukarı Mezopotamya" olarak bilinen ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nin, sosyal ve ekonomik kalkınmasını amaçlayan insan odaklı bir bölgesel kalkınma projesidir. Türkiye'yi bölgesel kalkınma konusunda dünyaya örnek konuma getiren GAP; Fırat ve Dicle nehirleri üzerinde yapımı süren baraj ve hidroelektrik santralleri ile sulama tesislerinin yanı sıra kentsel ve kırsal altyapı, tarım, ulaştırma, sanayi, eğitim, sağlık, konut, turizm ve diğer sektörlerdeki yatırımları da kapsayan entegre ve sürdürülebilir bir kalkınma yaklaşımı içinde devam ettirilmektedir. Bunun yanında bölgenin proje tanıtımı açısından önemli faktörlerden biri de Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu tarafından 1989'de kurulan Türkiye'nin ilk proje televizyon kanalı TRT GAP'ın açılmasıdır. 1989'dan 2015'e kadar hem projenin tanıtımının vizyonerliğini üstlenmiş hem kültürel ve sanatsal hem de tarım programlarını yayınlamıştır. 2015'in Şubat ayında yayın hayatına son vermiştir.

Güneydoğu Anadolu Bölgesi, büyük bir tarım potansiyeline sahiptir. Bölgenin geniş toprakları, makineli tarıma elverişlidir. Ancak tarımda karşılaşılan en önemli sorun, su yetersizliğidir. GAP sayesinde sulanabilen arazi alanı oldukça artmıştır. Böylece tarımsal ürün artmış ve bazı alanlarda yılda birden fazla ürün alınabilmektedir. GAP, Türkiye ekonomisinin kalkınması için büyük önem taşımaktadır. Proje, 25 büyük sulama projesini kapsayan ve 1,8 milyon hektar tarım alanının sulamasını gerçekleştirmekte olan dev bir projedir. Türkiye'de sulanabilir potansiyele sahip olan alanların 8,5 milyon hektar civarında olduğu düşünülürse bu projenin büyüklüğü daha iyi anlaşılmaktadır. Projenin toplam tutarı 32 milyar Amerikan dolarıdır. Proje büyük ölçüde tamamlanmış olsa da hâlâ tam olarak bitirilememiştir. Bazı baraj, altyapı, yol ve köprü inşaatları devam etmektedir.

İnşaat Mühendisleri Odası odanın kuruluşundan itibaren 50 yıl içerisinde ülkede gerçekleştirilmiş 50 büyük inşaat projesini bir juri tarafından saptayarak bu projeleri 50 Yılda 50 Eser adı altında ilan etmiştir. Liste bölgesel kalkınma, binalar, ulaşım, hidroloji ve endüstri alt başlıklarını taşımaktadır. Bu proje de o liste içerisinde yer almaktadır.

Güneydoğu Anadolu Projesi resmî internet sitesi 1 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Güneydoğu Avrupa, büyük bir kısmını Balkan Yarımadası'nın oluşturduğu Avrupa'da yer alan bir coğrafi bölgedir. Güneydoğu Avrupa'nın tam olarak nerede başladığı veya bittiği ya da kıtanın diğer bölgeleriyle nasıl ilişkili olduğu konusunda birbiriyle örtüşen ve çelişen tanımlar bulunmaktadır. Bölgedeki egemen devlet ve bölgeler alfabetik sıraya göre şunlardır: Arnavutluk, Bosna Hersek, Bulgaristan, Doğu Trakya (Türkiye'nin bir kısmı), Hırvatistan, Karadağ, Kosova, Kuzey Makedonya, Romanya, Sırbistan ve Yunanistan. Bazen Macaristan, Moldova ve Slovenya da dahil edilebilmektedir. Bölgenin en büyük şehri Güneydoğu Avrupa ile Batı Asya arasındaki boğazda yer alan İstanbul, ardından Bükreş, Sofya, Belgrad ve Atina'dır.
Bölgenin sınırları; siyasi, ekonomik, tarihî, kültürel ve coğrafi kaygılar ile kişilerin bakış açısı nedeniyle büyük ölçüde değişebilir ve bu sınırlar büyük ölçüde tartışmalıdır.

"Güneydoğu Avrupa" teriminin bilinen ilk kullanımı, Avusturyalı araştırmacı Johann Georg von Hahn (1811-1869) tarafından Balkan Yarımadası'nın sınırlarını da kapsayan, ancak geleneksel Balkanlar'dan daha geniş bir alanı tanımlayan bir coğrafi terim olarak kullanılmıştır. Tamamen Balkanlar'ın içinde olarak nitelendirilen ülkeler: Arnavutluk, Kosova, Bosna Hersek, Bulgaristan, Karadağ ve Kuzey Makedonya'dır.

Coğrafi olarak kısmen de olsa bölge içinde olduğu kabul edilen ülkeler aşağıdaki gibidir:

CIA World Factbook'ta her ülkenin tanımı, "Coğrafya" başlığı altında ilgili ülkenin konumu hakkında bilgi içerir. Aşağıdaki ülkeler, "Güneydoğu Avrupa" sınıflandırmasına dahil edilmiştir:

Arnavutluk
Bosna Hersek
Bulgaristan
Hırvatistan
Kosova
Karadağ
Kuzey Makedonya
Romanya
Sırbistan
Türkiye (sadece Doğu Trakya)
Bu sınıflandırmaya göre Macaristan ve Slovenya Orta Avrupa, Yunanistan Güney Avrupa ve Moldova Doğu Avrupa ülkesidir.

Güneydoğu Avrupa için İstikrar Paktı (SPSEE) üyeleri arasında Arnavutluk, Bosna Hersek, Bulgaristan, Hırvatistan, Kosova, Macaristan, Moldova, Karadağ, Kuzey Makedonya, Romanya ve Sırbistan yer aldı.
Güneydoğu Avrupa İşbirliği Süreci (SEECP) üyeleri arasında Arnavutluk, Bosna Hersek, Bulgaristan, Hırvatistan, Yunanistan, Kosova, Moldova, Karadağ, Kuzey Makedonya, Romanya, Sırbistan, Slovenya ve Türkiye yer almaktadır.
Güneydoğu Avrupa Kooperatif Girişimi (SECI) üyeleri arasında Arnavutluk, Bosna Hersek, Bulgaristan, Hırvatistan, Macaristan, Moldova, Karadağ, Kuzey Makedonya, Romanya, Sırbistan, Slovenya ve Türkiye bulunmaktadır.
AB tarafından finanse edilen Güney Doğu Avrupa Ulus Ötesi İşbirliği Programı "program alanı" kapsamında Arnavutluk, Avusturya, Bosna Hersek, Bulgaristan, Hırvatistan, Yunanistan, Macaristan, Kuzey Makedonya, Karadağ, Moldova, Romanya, Sırbistan, Slovakya, Slovenya ve İtalya ile Ukrayna'nın bazı kısımlarını içerir.
Güneydoğu Avrupa Kolluk Kuvvetleri Merkezi (SELEC), Arnavutluk, Bosna Hersek, Bulgaristan, Yunanistan, Macaristan, Moldova, Karadağ, Kuzey Makedonya, Romanya, Sırbistan ve Türkiye'yi üye devletler olarak içermektedir.
Dünya Bankası'nın çalışmaları; Arnavutluk, Bosna Hersek, Bulgaristan, Hırvatistan, Moldova, Kuzey Makedonya, Romanya ve Sırbistan'ı sekiz Güneydoğu Avrupa ülkesi olarak ele almaktadır (SEE8).
Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve Avrupa Konseyi Kalkınma Bankası'nın (CEB) 2006 tarihli bir yayını; Arnavutluk, Bosna Hersek, Bulgaristan, Hırvatistan, Kuzey Makedonya, Moldova, Romanya, Sırbistan ve Karadağ'ı "Güneydoğu Avrupa ülkeleri" olarak listeledi.
Dünya Bankası, raporlarına AB ülkelerini dahil etmiyor ve sadece Arnavutluk, Bosna Hersek, Kosova, Karadağ, Kuzey Makedonya ve Sırbistan'ı (SEE6) listeliyor.
Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği Güney Doğu Avrupa Bölge Ofisi şu anda Arnavutluk, Bosna Hersek, Kuzey Makedonya ve Karadağ'ı "Güney Doğu Avrupa ülkeleri" olarak tanımlıyor.

Eurovoc
Karadeniz Ekonomik İşbirliği
Yüzdeler Anlaşması
Southeast European Times

ÖzelGenel
Paul L. Horecky (ed.), Southeastern Europe: A guide to basic publications, Chicago: The University of Chicago Press, 1969.
Jelavich, Barbara (1983a). History of the Balkans: Eighteenth and Nineteenth Centuries. 1. Cambridge University Press. ISBN 9780521274586. 9 Ocak 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 21 Mart 2021. 
Jelavich, Barbara (1983b). History of the Balkans: Twentieth Century. 2. Cambridge University Press. ISBN 9780521274593. 11 Ocak 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 21 Mart 2021. 

Ekavi Athanassaopolou (2013). Organized Crime in Southeast Europe. Routledge. ss. 6-. ISBN 978-1-317-99945-4. 20 Ağustos 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 21 Mart 2021. 

 Wikimedia Commons'ta Güneydoğu Avrupa ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Gürcü alfabesi (Gürcüce: ქართული დამწერლობა / "kartuli damts'erloba"  ya da ქართული ანბანი / "kartuli anbani"), Güney Kafkas dillerinin (Gürcüce, Megrelce, Svanca ve Lazca), özellikle Gürcücenin yazımında kullanılan alfabedir. 1940'larda Osetçe ve 1937-1954 arasında Abhazcanın yazımında da kullanılmıştır. Gürcü alfabesi Dağıstan'da Avarlar tarafından da yüzyıllarca Avar dilini yazmak için kullanılmıştır. Avarlar Gürcü krallıkları ile Alazan vadisi yüzünden çatışmaya başlayınca Gürcü alfabesi, 16. yüzyıldan itibaren yerini Avar dili için düzenlenmiş Arap harflerinden oluşan Ajam alfabesine bıraktı.
Gürcü alfabesi, günümüzde dünyada kullanılan en eski yazı sistemilerinden biridir. Beşi sesli olmak üzere 33 harften oluşur. Büyük-küçük harf ayrımı olmayıp hepsi aynı şekilde yazılır.

Gürcü tarih yazıcılığında Gürcü alfabesini geliştiren kişi olarak Kral I. Parnavaz kabul edilir. Gürcü alfabesinin geliştirildiği tarih olarak kabul edilen zaman dilimi, MÖ 4. yüzyıl ile MS 3. yüzyıl arasında değişir. Hiç kuşkusuz Gürcüce çok eski tarihlerden beri vardı; ama Gürcistan eski çağlardan beri bir kültür bölgesiydi ve değişik halkların temsilcileri bu coğrafyada kendi dillerini konuşuyor ve kendi yazı sistemlerini kullanıyorlardı.

Asomtavruli (Gürcüce): ასომთავრული) en eski Gürcü yazısıdır. Asomtavruli "büyük harf" anlamına gelir; bu kelime "harf" anlamına gelen aso (ასო) ile  "asıl, baş" anlamına gelen mtavari (მთავარი) kelimelerinden oluşur.

Gürcü alfabesinin üç farklı biçimi vardır. Mrgvlovani (Parnavaz döneminden kalmıştır) İÖ 3. yüzyıldan, Nushuri 9. yüzyıldan, Mhedruli 11. yüzyıldan ortaya çıkmıştır.
Mrgvlovani yazı biçimine en son 11. yüzyıl metinlerinde rastlanır. Sonraki yüzyıllarda bu yazı biçimi unutulmuş değildi; ama daha çok yazı başlıklarında kullanılıyordu. Bundan dolayı da, “başlık harfleri” anlamında Asomtavruli olarak adlandırılmıştır. Nushuri alfabesi, ilk olarak 9. yüzyıldaki metinlerde görülür. Mhedruli alfabesi ise 10. yüzyılda kullanılmaya başlanmıştır. Nushuri yazısı, Mhedruli yazısıyla eşzamanlı olarak kullanıldı. Ancak zaman içinde Nushuri dinsel ve bilimsel metinlerde, Mhedruli ise, bu alanların dışında, resmi ve askeri yazışmalarda kullanıldı. Bundan dolayı da Mhedruli (askeri) adıyla anılmaya başlandı. Nushuri bugün de kilisede kullanılan bir yazı biçimidir. Gündelik ve dinsel törenlere özgü metinler bu yazı biçimiyle yazılmaktadır.
Eski Gürcücede 38 harf bulunuyordu. 19. yüzyılda alfabede basitleştirilmeye gidildi. Bugün Gürcü alfabesinde 5'i sesli olmak üzere 33 harf vardır. Gürcücede her harf bir fonemi karşılar ve Gürcü alfabesi yazıldığı gibi okunur. Bu üç Gürcü yazı biçimi, yalnızca harflerin yazılış biçimiyle birbirinden ayrılır. Bugün kullanılan yazı, kolay yazılabilir biçime uygun hale getirilmiş bir alfabedir. Mrglovani yazı biçimi görece zor yazılan harflerden oluşur; çünkü bir harfi tek bir el hareketiyle yazmak olanaklı değildir. Bir harfi yazabilmek için eli birkaç kez kaldırmak gerekir. Ama her yazı biçiminin giderek gelişmiş bir biçim olduğu söylenebilir.

Arkaik dönem bir yana bırakılırsa eski Gürcüceyi bugün de anlamak mümkündür. Zamanın gerektirdiği gibi alfabede değişiklikler olmuş; ama dilde bir değişiklik olmamıştır. 
Gürcü alfabesinin eskiliğine karşın bu alfabeyle yazılmış en eski metinler İS 5. yüzyıla tarihlenmektedir. Bu en eski yazılı belge, Filistin'deki Gürcü manastırında mozaikle çevrelenmiş biçimde Mrglovani alfabesiyle yazılmış dört Gürcü yazıtıdır. Bu yazıtlar, 433 yılına tarihlenmektedir. Yaklaşık bu tarihlerde Gürcüstan'da Asomtavruli yazısıyla yazılmış yazıtlar vardır. Bolnisi manastırındaki bu yazıtların tarihi 493/494 yılı olarak belirlenmiştir. 5-6. yüzyıllardan kalma başka yazıtlar da günümüze ulaşmıştır. Mtsheta'daki Cvari Kilisesi'nde yazıtlar ise 6-7. yüzyıllara aittir.
Gürcü edebiyatının en eski metinleri de gene 5. yüzyıla tarihlenmektedir. Şuşanikis Martviloba (Şuşanikis Tsameba) adlı bu en eski edebi metin, o kadar gelişmiş bir yazıyla ve dille yazılmıştır ki bunun ilk edebiyat metni olmadığı açıktır. Ancak daha eski metinler günümüze ulaşmamıştır. Bu metinde ayrıca bir İncil çevirisinden de söz edilmektedir. Biraz daha geç bir dönemde Evstati Mtshetelis Martviloba yazılmış ve bunu pek çok yeni metin izlemiştir.
İstanbul'da, Pirosmani 4 Şubat 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. adıyla Türkçe ve Gürcüce olarak yayımlanan dergi, Türkiye'de Gürcü alfabesini kullanan bir yayın organıdır.

Günümüzde kullanılan Gürcü alfabesi, 5'i sesli olmak üzere 33 harften oluşmaktadır.

Gürcü alfabesi fonetik bir alfabe olup harflerinin çoğunun, yine fonetik bir alfabe olan Türk alfabesinde karşılıkları bulunmaktadır. Türk alfabesinde bulunmayan fonemler birden fazla harf (ც-ts; ძ-dz; წ-tz) kullanılarak ve Türk alfabesi harflerine işaretler (კ-k'; პ-p'; ტ-t'; ჭ-ç') konarak karşılanmaktadır. Bununla birlikte Türkçede bulunmayan Gürcüce fonemler ancak duyarak algılanabilir.

Osetçe'nin yazımında 1940'lara kadar kullanılmıştır.
Abhazca'nın yazımında 1940'lara kadar kullanılmıştır.
Çerkesçe'nin yazımında (tarihsel olarak) kullanılmış, daha sonra 17. yüzyılda Arap ve 20. yüzyılda Kiril alfabesi ile değiştirilmiştir.
İnguşça'nın yazımında (tarihsel olarak) kullanılmış, daha sonra 17. yüzyılda Arap ve 20. yüzyılda Kiril alfabesi ile değiştirilmiştir.
Çeçence'nin (tarihsel olarak) yazımında kullanılmış, daha sonra 17. yüzyılda Arap ve 20. yüzyılda Kiril alfabesi ile değiştirilmiştir.
Avarca'nın yazımında (tarihsel olarak) kullanılmış, daha sonra 17. yüzyılda Arap ve 20. yüzyılda Kiril alfabesi ile değiştirilmiştir.
Gürcü alfabesiyle Türkçe 18. yüzyıldan kalma bir İncil, sözlük, şiirler, tıp kitabı vardır.
Gürcü alfabesiyle yazılmış 18. yüzyıldan kalma Arapça İncil'in Farsça çevirisi Tiflis'teki Ulusal El Yazmaları Merkezi'nde korunmaktadır.
Tiflis'teki Ermeni topluluğunda, 18. ve 19. yüzyıllarda Ermenice yazmak için zaman zaman Gürcü alfabesi kullanılmıştır ve bu tür metinlerin bazı örnekleri Tiflis'teki Gürcü Ulusal El Yazmaları Merkezi'nde korunmaktadır.
Tiflis'teki Ulusal El Yazmaları Merkezi koleksiyonlarında, 18. yüzyılın sonları ve 19. yüzyılın başlarına ait, Gürcü alfabesiyle yazılmış birkaç kısa Rusça şiir de bulunmaktadır.
Azerice'de Gürcü alfabesi Gürcistan'daki Azeriler tarafından kullanılmaktadır.
Diğer Kuzeydoğu Kafkas dillerinde Gürcü alfabesi, 18. yüzyıldan itibaren bölgedeki Gürcü misyonerlik faaliyetleri ile bağlantılı olarak Kuzey Kafkas ve Dağıstan dillerini yazmak için kullanılmıştır.
Gürcistan'da Lazca'nın yazımında ve Lazca üzerine araştırmalarda bugün de kullanılmaktadır. Nikolay Marr, 1910 yılında basılan Грамматика чанского (лазского) языка: С хрестоматией и словарем ("Çan (Laz) Dilinin Grameri: Antoloji ve Sözlükle Birlikte") adlı ünlü eserinde Lazca metinleri Gürcü alfabesiyle yazmıştır.
Megrelce'nin yazımında bugün de kullanılmaktadır.

Hacı Bayrâm-ı Velî (d.1352 Ankara-Solfasıl  - 1430 Ankara-Ulus), Türk müderris, mutasavvıf ve şair. Osmanlı Devleti'nin kuruluş yıllarında doğmuş, Anadolu'da adına nisbet edilen Bayramilik tasavvuf tarikatını kurmuş ve Ahilik adı verilen esnaf locasının kurulmasına öncülük etmiştir. Tarikat silsilesi İran'da kurulmuş Safeviye tarikatına kadar uzanan Hacı Bayrâm-ı Velî, önceleri bir müderris iken Somuncu Baba isimli tasavvuf şeyhiyle tanışmasından sonra tasavvufa yönelmiş ve Ankara'da kurduğu külliyede ölümüne kadar ders vermiştir. Türbesi, Ankara'da Hacı Bayram Câmii'nin bitişiğinde bulunmaktadır.

Doğum ismi, Numan bin Ahmed, lakabı "Hacı Bayram"dır. 1352'de Ankara'nın Çubuk Çayı üzerinde Zülfazıl (Solfasol) köyünde doğdu. Hacı Bayrâm-ı Velî, 14. ve 15. yüzyıllarda Anadolu'da yetişti. Eserlerini diğer Hacı Bektaş-ı Veli yoldaşları gibi Türkçe olarak yazdı ve dönemdeki  Türkçe kulanımını Anadolu'da önemli şekilde etkiledi.
II. Murad verdiği ünlü bir fermanda, Hacı Bayrâm-ı Velî'nin ve talebelerinin, yalnız ilim ile meşgul olmaları için, onların vergi ve askerlikten muaf tutulduğu bildirmiştir.
Fatih Sultan Mehmed'in İstanbul'u fethedeceğini II. Mehmed'in babası II. Murad'a bildirdiği rivayet olunur.
Birgün medreseye birisi gelerek; “İsmim Şüca-i Karamani'dir. Hocam Hamideddin-i Veli'nin selamı var. Sizi Kayseri'ye davet ediyor. Bu vazife ile huzurunuza geldim.” dedi. O da, Hamideddin ismini duyunca; “Baş üstüne, bu davete icabet lazımdır. Hemen gidelim.” diyerek müderrisliği bıraktı. Birlikte Kayseri'ye yöneldiler ve Somuncu Baba diye bilinen Hamideddin-i Veli ile Kurban Bayramı'nda buluştular. O zaman Hamideddin-i Veli; “İki bayramı birden kutluyoruz!” buyurdu ve ona Bayram lakabını verdi ve kendisini talebeliğe kabul etti. Din ve fen ilimlerinde yüksek derecelere kavuşturdu.
1412 yılında Hacı Bayrâm-ı Velî, hocası Şeyh Hâmideddin-i Veli'nin Aksaray'da ölümünden sonra Ankara'ya dönüp irşad faaliyetlerine başlar. Bu tarih, Bayramiye tarikâtının kuruluşu kabul edilir.

Hocası Hamideddin-i Veli'nin vefatından sonra Ankara'ya gelerek doğduğu köye yerleşti. Yeniden talebe yetiştirmekle meşgul oldu. Sohbetleriyle hasta kalplere şifa dağıttı. Talebelerini daha çok sanata ve ziraate sevk ederdi. Kendisi de geçimini ziraatle sağlardı. Açtığı ilim ve irfan ocağına, devrinin meşhur alimleri, hak aşıkları akın etti. Damadı Eşrefoğlu Rumi, Şeyh Akbıyık,  Bıçakçı Ömer Sıkinî, Göynüklü Uzun Selahaddin, Edirne ve Bursa ziyaretlerinde talebeliğe kabul ettiği Yazıcızade Ahmed (Bican) ve Mehmed (Bican) kardeşler ile Fatih Sultan Mehmed Han'ın hocası Akşemseddin bunların en meşhurlarıdır.
Fatih'in babası Sultan İkinci Murad Han, Hacı Bayrâm-ı Velî'yi Edirne'ye davet edip, ilim ve manevi derecesini anlayınca, fevkalade hürmet göstermiş, Eski Cami'de vazettirmiş, tekrar Ankara'ya uğurlamıştır.
Sultan İkinci Murad Han kendisinden nasihat isteyince; İmam-ı Azam'ın, talebesi Ebu Yusuf'a yaptığı uzun nasihatı yaptı: “Tebean içinde herkesin yerini tanıyıp bil; ileri gelenlere ikramda bulun. İlim sahiplerine hürmet et. Yaşlılara saygı, gençlere sevgi göster. Halka yaklaş, fasıklardan uzaklaş, iyilerle düşüp kalk. Kimseyi küçümseyip hafife alma. İnsanlığında kusur etme. Sırrını kimseye açma. İyice yakınlık peyda etmedikçe kimsenin arkadaşlığına güvenme. Cimri ve alçak kimselerle ahbablık kurma. Kötü olduğunu bildiğin hiçbir şeye ülfet etme. Bir şeye hemen muhalefet etme. Sana bir şey sorulursa ona herkesin bildiği şekilde cevap ver. Seni ziyarete gelenlere faydalanmaları için ilimden bir şey öğret ve herkes öğrettiğin şeyi belleyip tatbik etsin. Onlara umumi şeyleri öğret, ince meseleleri açma. Herkese itimad ver, ahbablık kur. Zira dostluk, ilme devamı sağlar. Bazen de onlara yemek ikram et. İhtiyaçlarını temin et. Onların değer ve itibarlarını iyi tanı ve kusurlarını görme. Halka yumuşak muamele et. Müsamaha göster. Hiçbir şeye karşı bıkkınlık gösterme, onlardan biri imişsin gibi davran.”

Hacı Bayrâm-ı Velî, ömrünün sonuna kadar İslamiyeti yaymak için çalıştı. 1429'da Ankara'da öldü. Türbesi kendi ismiyle anılan Hacı Bayram Camii'ne bitişik olup, ziyarete açıktır. Ayrıca İzmit'te kendi ismini taşıyan bir sokak vardır. Ölümünden sonra tarikat, müritleri üzerinden Akşemsettin'e atfedilen (Şemsîyye-î Bayramîyye Tarikâtı), Bıçakçı Ömer Dede (Şeyh Emir Sıkkinî)'ye atfedilen (Melâmetîyye/Melâmîyye-î Bayramîyye Tarikâtı) ve Akbıyık Sultan'a atfedilen (Celvetîyye-î Bayramîyye Tarikâtı) olmak üzere üç ayrı kola ayrılarak devam etmiştir. Hacı Bayrâm-ı Velî, Yunus Emre gibi Hacı Bektaş-i Veli'den etkilenmiş ve aynı tarz şiirler söylemiştir. Şiirlerinde Bayramî mahlasını kullanmıştır.

2022 yılında, TRT 1'de yayınlanan Aşkın Yolculuğu: Hacı Bayram-ı Veli dizisinde kendisini Burak Sevinç canlandırdı.

Hakasça veya Hakas Türkçesi (Хакас тілі “Hakas tili”, тадар тілі / Tadar tili) Hakas Türklerinin dili. çağdaş Türk yazı dillerinden Sibirya kesiminde konuşulup yazılan kollarından biridir. Hakas eski Kırgız devletinin ismidir. Hakas Türkleri tarafından konuşulmaktadır. Hakaslar Hakasya adı verilen ülkede yaşamakta olup, Güney Sibirya bölgesindedir. Hakas Cumhuriyeti veya Hakasya, Rusya'da yer alır. Hakasların nüfusu 78,500 olup, bunun 60,168 kadarı Hakasça konuşmayı bilmektedir.
Hakasların ilk ve millî alfabeleri Türk (Göktürk, Köktürk, Turan) Alfabesidir.
1924 yılında  Kiril Alfabesine, 1929 yılında Latin alfabesine, sonra 1939 yılında tekrar Kiril alfabesine geçilmiştir.
Hakas dili yakın bölgedeki Türk dillerine de yakındır. Bunlar Şor, Çulım, Tuva, Tofa, Sakha (Yakut) ve Dolgan dilleridir.

Hakasça, Rusya Federasyonu içinde Hakasyada, Krasnoyarsk Krayının bir ilçesi olan Şarıpovskiy rayonda ve çok az olarak Tıva Cumhuriyetinde Hakaslar tarafından konuşulmaktadır.

Hakas nüfusu 1939 sayımına göre 52.000'dir. 1959'da ise 56.600 olan nüfusun 40.000'ini Hakaslar oluşturmaktadır. Ülkede Hakasların dışında Ruslar, Ukraynalılar ve Tatarlar yaşar. Tabii Hakas özerk bölgesi dışında, Krasnoyarsk ve Tuvada'da Hakasların yaşadığını belirtmek gerekir. 1989'da ise Hakasça konuşanların toplamı 81,428'dir.
Rusya Federasyonu'nda Hakasça'yı  konuşan kişi sayısı  2010 yılı Rusya verilerine göre 42 604 kişidir.

Hakasça Türk dilleri'nin doğu grubunda Hakas-Altay bölüğünde yer alır. 

Diyalektleri

Sagay diyalekti (Piltir, Töö, Ashıs
Haas diyalekti (Ağban, Uybat, Ah Üüs, Hara Üüs)
Hızıl diyalekti
Şor diyalekti

Latin alfabesi:

Kiril alfabesi:

Tablo: Hakas alfabesini gösterir

Hakas Türkçesinde, Türkiye Türkçesinde y harfi ile başlayan kelimeler yerine ç gelmektedir. Bu yönü ile Tuva Türkçesi gibidir. Kazak Türkçesinde j, Kırgız Türkçesinde c, Saka Türkçesi ve Çuvaş Türkçelerinde s gelmektedir.

Hakas dilinde önemli bir gazete Habar gazetesidir (Хабар (газета)).

Hakas Türkçesi XX. asırla birlikte yazı diline dönüşmüştür. Hakasça yazmış önemli yazar ve şairler şöyledir :

Ahpaşeva, Natalya Markovna (1960)
Bainov, Moisey Romanoviç (1937)
Domojakov, Nikolay Georgieviç (1916-1976)
Kazaçinova, Galina Grigorevna (1941)
Kilçiçakov, Mihail Eremeeviç (1919-1990)
Kobyakov, Vasiliy Andreeviç (1906-1937)
Kokov, Mihail Semyonoviç (1914-1941)
Kostyakov, İvan Martınoviç (1916-1983)
Kotyuşev, İvan Grigoreviç (1919-1979)
Maynaşev, Valeriy Gavriloviç (1948-1992)
Nerbışev, Karkey Trofimoviç (1936)
Tatarova, Valentina Kirillovna (1952)
Tinikov, Nikolay Egoroviç (1926-1995)
Topanov, Aleksandr Mihayloviç (1903-1959)
Topoev, İlya Prokopeviç (1954)
Turan, Mithas (Çerpakov, Aleksandr Yakovleviç) (1929-1993)
Hallarov (Kızıçakov, Andrey Andreeviç) (1942)
Çapray, Aleksandr (Kotojekov, Aleksandr İvanoviç) (1948)
Çebodaev, Mihail Nikolaeviç (1931-1995)
Şulbaeva, Valentina Gavrilovna (1939)

Dırenkova N. P. Grammatika hakasskogo yazıka: Fonetika i morfologiya. — Abakan, 1948.
Nominhanov Ts. D. Russko-hakasskiy slovar / Pod red. N. G. Domojakova. — Abakan: Hakasskoe oblastnoe nats. izd-vo, 1948.
Baskakov N. А., İnkijekova-Grekul А. İ. Hakassko-russkiy slovar. — M.: Gos. izd-vo inostrannıh i natsionalnıh slovarey, 1953. (v per.)
Russko-hakasskiy slovar: 30 000 slov / Sost.: N. G. Domojakov, V. G. Karpov, N. İ. Kopkoeva, А. P. Bıtotova, D. F. Pataçakova, İ. P. Çebodaev, M. N. Çebodaev; Pod red. D. İ. Çankova; Hakasskiy nauçno-issledovatelskiy institut yazıka, literaturı i istorii (HakNİİYaLİ). — M.: Gos. izd-vo inostrannıh i natsionalnıh slovarey, 1961. — 968 s. — 6000 ekz. (v per.)
Grammatika hakasskogo yazıka. — M.: Nauka, 1976. 417 s.
Sravnitelno-istoriçeskaya grammatika tyurkskih yazıkov: Regionalnıe rekonstruktsii. — M.: Nauka, 2002.
Castrén, M. A. (1857). Versuch einer koibalischen und karagassischen Sprachlehre nebst Wörterverzeichnissen aus den tatarischen mundarten des minussinschen Kreises. St. Petersburg.
Radloff, W. (1893–1911). Versuch eines Wörterbuches der Türk-Dialecte I-IV. St. Petersburg.
Radloff, W. (1867). Proben der Volkslitteratur der türkischen Stämme Süd-Sibiriens. II. Theil: die Abakan-Dialecte (der Sagaische, Koibalische, Katschinzische), der Kysyl-Dialect und der Tscholym-Dialect (Küerik). St. Petersburg.
Katanov, N. F. (1907). Proben der Volkslitteratur der türkischen Stämme. IX. Theil: Mundarten der Urianchaier (Sojonen), Abakan-Tataren und Karagassen. St. Petersburg.
Anderson, G. D. (1998). Xakas. Languages of the world: Materials: 251. München.

Ethnologue entry for Khakas 8 Ekim 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hakasya ve Hakas toplumu
Hakasya Alfabesi28 Aralık 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Хакасско-русский словарь онлайн 26 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. — on-line Hakasça Rusça Sözlük

Halaçça, İran'da konuşulan bir Türk dilidir. Yazı dili kimliği yoktur, ağız olarak konuşurlara sahiptir. 2017 sayımlarına göre 52.800 konuşanı vardır. Bu dil Alman türkolog Gerhard Doerfer'in dikkatini çekmesiyle o güne kadar dilleri açısından sıradan bir Türk halkı oldukları, Azericenin bir ağzını konuştukları düşünülen Halaçlar ve dilleri Türk dilbilim araştırmalarında önemli bir yere sahip oldu. Fakat daha sonra Halaçlar'ın bir Azeri halkı olmadığı gibi dilleri de Azericenin bir ağzı olmayıp Eski Türkçeden de özellikler gösteren bir Türk dili olduğu ortaya çıktı. Dil, günümüzde büyük ölçüde Farslaşmıştır. Dilde belirsiz kökenli yaklaşık 150 kelime vardır.
Halaç dili, Argu adı verilen eski bir Türk dilinin torunudur. 11.yüzyıl Türk sözlükbilimcisi Kâşgarlı Mahmud, çoğunlukla bugünkü Halaç ile uyumlu olan Halaç dilinin yazılı örneklerini veren ilk kişiydi.

Halaç ağırlıklı olarak İran'ın Merkezi eyaletinde konuşulmaktadır. Doerfer, konuşmacıların sayısını 1968'de yaklaşık 17.000 ve 1978'de 20.000 olarak belirtmektedir;Ethnologue, konuşmacıların nüfusunun 2017 yılına kadar 52.800'e yükseldiğini bildirmektedir.

Halaçça'nın ana lehçeleri Kuzey ve Güneydir. Bu lehçelerde, bireysel köyler ve konuşmacı grupları farklı konuşma kalıplarına sahiptir.

Halaççanın Türk dilleri arasındaki yeri konusunda en belirleyici yönü belki de Ana Altayca *p- sesinin devamı sayılan Ana Türkçe varsayımsal *h- sesini yaşatıyor olmasıdır. Orta Moğolcada h- ve çağdaş Mançu Tunguz dillerinden Nanaycada p- olarak görülen bu ses Türk dillerinde dağınık
olarak görülüyorsa da, düzenli olarak yaşadığı tek dil Halaççadır.

Halaççanın belirleyici yönlerinden biri de Ana Türkçede var olduğu kabul edilen birincil uzun ünlüleri korumasıdır. Yakutça ve Türkmenceden başka uzun ünlülerin düzenli olarak korunduğu tek Türk dili Halaççadır. Doerfer'e göre ise Halaççada yalnızca bilinen türden ünlü uzunluğu bulunmayıp, olağan uzunluktaki ünlülerin yanı sıra üçüncü olarak bir de ikiz uzun ünlüler vardır, yani Halaççada üç tür a ünlüsü ve üç tür ünlü niceliği (quantitiit) vardır.

Halaç kelime dağarcığının çekirdeği Türkçedir, ancak birçok kelime Farsçadan ödünç alınmıştır. Komşu Türk dillerinden, yani Azerbaycan'dan gelen kelimeler de vardır.

Halaç sayıları Türkçedir, ancak bazı konuşmacılar "80" ve "90" sayılarını Farsça terimlerle değiştirir:

1 - [biː]
2 - [æk.ki]
3 - [yʃ]
4 - [tœœɾt]
5 - [bieʃ]
6 - [al.ta]
7 - [jæt.ti]
8 - [sæk.kiz]
9 - [toq.quz]
10 - [uon]
20 - [ji.giɾ.mi]
30 - [hot.tuz]
40 - [qiɾq]
50 - [æl.li]
60 - [alt.miʃ]
70 - [yæt.miʃ]
80 - [saj.san] (Türkçe), [haʃ.tad] (Farsça)
90 - [toqx.san] (Türkçe), [na.vad] (Farsça)
100 - [jyːz]
1000 - [min], [miŋk]

Halk Latincesi (Latince: sermo vulgaris, Konuşulan Latince), Latin dilinin halk lehçelerinin ve sosyolektlerini kapsayan bir genel terimdir. Bu farklı lehçeler Orta Çağların başlarında birbirlerinden farklılaşarak 9. yüzyılda Latin dillerine dönüştüler.
Konuşulan Latince, edebî Latinceden telaffuz, söz dağarcığı (vokabüler) ve gramer açısından farklıdır ancak kendisine has bazı özellikleri Roma İmparatorluğu'nun geç dönemlerinde ortaya çıkmıştır. Başka özellikleri, konuşma Latincesinde çok daha önceden muhtemelen mevcuttu.
Orta Çağlarda, Orta Çağ Latincesi olarak adlandırılan, Latincenin klasik biçimli bir şekli, alimler, kâtipler ve din adamlarınca kullanılırdı. Bu dil eğitimle edinilirdi, anadil olarak bilinmezdi. Halk Latincesi ise herkesin gündelik olarak kullandığı dildi.

Halk Latincesine karşılık gelen Vulgar Latincedeki Vulgar, Latince vulgaris 'ten türeme olup, "halka ait" demektir. Vulgar Latincenin çeşitli anlamları olabilmektedir.
1. Çoğu insanın okuma yazma bilmediği bir dönemde dil başlıca konuşma yoluyla aktarılırdı. Bu şartlarda, klasik edebi standarttan farklı sayılan Latincenin varyasyonları (sosyal, coğrafî ve tarihsel) Halk Latincesi sayılabilir. Bu anlamıyla kullanılan terim, eğitilmiş üst sınıflarca konuşulan dili kapsamaz, çünkü o da bazı varyasyonlar gösterse de, edebi standarda yakındır.
2. Roma İmparatorluğunun konuşulan dili. Romalı askerlerce Galya, İberya veya Daçya'ya gelen Latince muhtemelen Cicero tarafından konuşulan Latinceyle bir değildi. Hem söz dağarcığı, hem de, sonraları, sentaks ve gramer bakımından da farklılık gösterirdi. Bu tanıma göre Halk Latincesi bir konuşma diliydi, Klasik Latince ise yazmak için kullanılırdı.
3. Latin dillerinin tahmini atasının (proto-Romen dili) neye benzediği hakkında elimizde pek bir bilgi yoktur, birkaç graffiti kalıntı dışında. Proto-Romen, Latinceden türemiş olduğu tahmin edilen hipotetik bir halk dilidir. Bu dilin ses yapısının geçirdiği kaymalar ve diğer değişmeler, ondan türemiş dillerde görülen farklılıklardan geriye giderek çıkarmak mümkündür.
4. Halk Latincesi bazen, bazı Geç Dönem Latin metinlerde görülen gramer değişikliklerini tarif etmek için kullanılır. Bunlara örnek, 4. yüzyıldan kalma İtinerarium Egerae, Egeria'nın Filistin ve Sina Dağı'ndaki seyahatnamesidir; veya Tourslu Gregorius'un eserleridir. Halk Latincesiyle yazılmış belgeler ender olduklarından dolayı bu eserler filologlar için çok değerlidir, çünkü metinlerde bulunan yazım hataları veya varyasyonları, bunların yazıldığı dönemdeki konuşulan dil hakkında ipuçları verir.

Latince konuşanların günlük konuşmaları kaydedilmediği için Halk Latincesi ancak dolaylı yoldan araştırılabilir. Halk Latincesi hakkında bilgiler başlıca üç kaynaktan gelmektedir. Birincisi, karşılaştırma yöntemi ile Romen dillerinin altında yatan yapılar belirlenir ve bunların Klasik Latince'den farklarına bakılır; ikincisi, Geç Latince döneminden kalma gramer eğitim metinleri Latince konuşanların yapma eğilimli olduğu bazı hatalar konusunda uyarırlar, bu da Latincenin nasıl konuşulduğu hakkında fikir verir; üçüncüsü, Geç Latin metinlerde bazen rastlanan gramer hataları ve Klasik-dışı kullanımlar da yazarın konuşma dilini kısmen ortaya koyar.
Latincenin düşük bir seviyesini özellikle kullanmış bazı edebi eserler de erken Halk Latincesi hakkında fikir verirler. Plautus ve Terence'in komedilerindeki karakterler arasında bulunan esirlerin konuşmaları basilekt Latin özellikleri muhafaza etmektedir. Keza, Petronius Arbiter'in Cena Trimalchionis adlı eserinde özgürlüğünü kazanmış eski esirlerin konuşmaları vardır.
Roma İmparatorluğunun çeşitli eyaletlerinde Halk Latincesi farklı şekilde gelişmiş, zamanla Fransızca, Katalanca, İtalyanca, İspanyolca, Portekizce, Rumence ve bir düzine başka dil meydana getirmiştir. Bu bölgelerdeki resmî dil Latince olsa da, Halk Latincesi yaygınca konuşulmaktaydı, ta ki yerel dil Latinceden yeterince farklılaşınca bunlar farklı diller olarak ortaya çıkmıştır. Konuşma dili ve yazı dili arasında gittikçe derinleşen uçuruma rağmen, İmparatorluk devri boyunca ve 8. yüzyıla kadar, bu farklılık bu konuşma dillerinin birbirini anlamasını engelleyecek kadar büyük değildi.
Nitekim, 813'teki 3. Tours Konsülünde, halk artık resmi Latinceyi anlamadığı için, rahiplere halk dilinde vaaz vermeleri emredilmiştir: ya Halk Latincesi ya da Cermen halk dillerinde. Az zaman sonra, 842'de, Strasburg Yemini (Şarlman'ın torunu Kel Şarl ve Alman Lui arasındaki bir antlaşma) Latinceden farklı bir dilde söylenmiş ve kaydedilmiştir.
Metinden alıntı:

« Pro Deo amur et pro christian poblo et nostro commun salvament, d'ist di in avant, in quant Deus savir et podir me dunat, si salvarai eo cist meon fradre Karlo et in ajudha et in cadhuna cosa, si cum om per dreit son fradra salvar dift, in o quid il me altresi fazet, et ab Ludher nul plaid numquam prindrai, qui, meon vol, cist meon fradre Karle in damno sit. »
Çevirisi:

Tanrı aşkına, Hıristiyanlık adına ve hepimizin kurutuluşu için, bugünden sonrasında, Tanrı bana akıl ve kudret verdikçe, bu kardeşim Şarl'ı, yardımla veya başka şekilde, insanın kardeşini koruması gerektiği gibi, koruyacağım, ki o da bana aynı şeyi yapsın ve hiçbir zaman bilerek Lothair ile kardeşim Şarl'ı zarar verecek bir anlaşma yapmayacağım.
Bu noktadan sonra Halk Latinceleri, pratik olarak farklı diller olarak kabul görmeye başladılar, kendilerin has yerel normlar ve yazımlar geliştirdiler ve Halk Latincesi terimi artık anlamını yitirdi.

Klasik Latince bazı sözcükler vokabülerden kayboldular. Klasik equus, "at" yerine caballus (küçük at, tay) geldi (ama Rumence iapă, Sardinyaca èbba, İspanyolca yegua, Katalanca euga ve Portekizce égua, hep dişi at demektir ve Klasik equa 'dan gelirler.
Sağdaki tabloda sadece klasik olan ve Romen dillerinde gelişen sözcüklerden örnekler görülebilir.
Vokabüler değişiklikleri Latincenin temel gramer takılarını dahi etkilemiştir. Çoğu, Romen dillerinde yok olmuştur: an, at, autem, donec, enim, ergo, etiam, haud, igitur, ita, nam, postquam, quidem, quin, quod, quoque, sed, utrum ve vel.
Önek taşıyan fiiler sıkça daha basit fiilerin yerini aldı. -bilis, -arius, -itare ve -icare gibi sonekler taşıyan kelimlerin sayısı çok arttı. Bu değişiklikler çoğu zaman düzensiz biçimlerden kaçınmak ve ismin cinslerini düzenlı kılmak amacıyla meydana geldi.
Buna karşın, Halk Latincesi ve esas Latince, tarihlerinin büyük bir bölümü süresince aynı dilin iki farklı seviyesini oluşturdukları için, bazı Romen dilleri diğerleri tarafından kaybedilmiş olan Latin kelimeleri korumuşlardır. Örneğin, İtalyanca ogni (her), Latince omnis 'i korur. Diğer diller aynı anlam için totus türevlerini kullanırlar, örneğin İtalyanca tutto, Portekizce tudo, todo, İspanyolca todo, Katalanca tot, Fransızca tout ve Rumence tot.
Bazen, Klasik Latince bir kelime Halk Latincesi ile beraber korunmuştur. Klasik Latincede caput, "baş", yerine bazı batı Romen dillerinde, Fransızca ve İtalyanca dahil olmak üzere, testa (klasik Latincede testi anlamındadır) gelmiştir. Ancak, İtalyanca, Fransızca ve Katalanca Latince kelimeyi capo, chef, cap olarak muhafaz etmişler, bunlar "baş"ın mecazi anlamını (amir gibi) sürdürmüşlerdir. Rumencede Latin kelime cap özgün anlamını anatomik anlamda "baş" olarak korumuş, ṭeastă da kafatası veya karapas anlamıyla korunmuştur. Güney İtalyan lehçeleri de capo'yu baş anlamında muhafaz ederler. İspanyolca ve Portekizcede olan cabeza/cabeça, caput 'un değişik bir şekli olan capetia'dan türemiştir, Portekizce testa ise "alın" anlamı için korunmuştur.
Çoğu zaman, Halk Latincesi içinde evrimleşmiş bir kelime yerine, edebî Latinceden sonradan ödünç alınan kelimeler ile, evrimleşmiş kelimeler yan yana bulunur: beklenen bir fonetik gelişmenin yokluğu bir kelimenin ödünç alındığının ipucu olur. Örneğin, Halk Latincesindeki fungus, "mantar", İtalyanca fungo, Katalanca fong ve Portekizce fungo olmuştur; erken İspanyolcada sık görülen f > h kayması (örneğin filius > İspanyolca hijo, "oğul", facere > İspanyolca hacer, "yapmak") ile fungus İspanyolcada hongo olmuş ama bu dilde ayrıca fungo da bulunmaktadır, beklenen ses kaymasını göstermemesi onun yazılı Latinceden doğrudan alındığını gösterir.
Halk Latincesi, klasik metinlerde bulunmayan pek çok yabancı kelime de içermiştir. Tıp hakkında pek çok eser Yunanca yazılıp yayımlanmıştı ve bu kaynaklardan kelimeler ödünç alınmıştır. Örneğin, gamba ("diz eklemi"), orijinde bir veterinerlik terimi iken, çoğu Romen dilinde bulunan, klasik Latincede bacak anlamına gelen kelimenin (crus) yerini almıştır (bkz. Fr. jambe, İt. gamba). Yemek yapma terimleri de sıkça Yunanca kaynaklardan ödünç alınmıştır. Yunanca bir terime dayalı ödünçleme alıntı örneği, iecur (incirle şişmanlatılmış kazın ciğeri) için oluşan ficatum 'dur, ficatum Halk Latincesinde ciğerin güncel dildeki karşılığı olmuştur (bkz. İsp. higado, Fr. foie, Po. fígado, İt. fegato, Kat. fetge, Rumence ficat). Önemli dinî terimler de Yunanca yazılmış dinî metinlerden alınmıştır, örneğin episcopus (piskopos), presbyter (papaz), martyr (şehit) vs. Galya dilinden ödünç alınan eklimler arasında caballus (at) ve carrus (at arabası).

Reichenau sözlükçelerinde Halk Latincesinin son dönemlerinin kelime dağarcığı hakkında fikir vermektedir. Vulgate incilinin kenar boşluklarına yazılmış olan bu sözlükçe, 4. yüzyıl Vulgate kelimelerinin sözlükçenin muhtemelen yazılmış olduğu 8. yüzyılda artık kolayca anlaşılmadığını göstermektedir. Bu sözlükçeler Galyaromen dilindeki tipik vokabüler değişimine ortaya koymaktadır.
Reichenau Sözlükçeleri kelime değişimlerini gösterir:

arena > sabulo (Fransızca sable, İtalyanca sabbia, "sand"; but c.f. İspanyolca arena, Galiçyaca area, Portekizce areia, Fransızca arene, İtalyanca rena, Rumence arină)
canere > cantare (Portekizce/Galiçyaca/İspanyolca/Katalanca cantar, Fransızca chanter, İtalyanca cantare, Rumence cânta, "şarkı söylemek", canere 'nin tekrarlama biçimi)
mares (nom. mas) > masculi (Fransızca mâle, İtalyanca maschio, Portekizce/İspanyolca macho, "male", mas 'ın

Harf Devrimi veya Harf İnkılabı, Türkiye'de 1 Kasım 1928 tarihinde 1353 sayılı "Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun"un kabul edilmesi ve yeni alfabenin yerleştirilmesi sürecine genel olarak verilen isimdir. Yasa, 3 Kasım 1928 günü Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Bu yasanın onaylanmasıyla o güne değin kullanılan Arap harfleri esaslı Osmanlı alfabesinin geçerliliği son buldu ve Latin harflerini esas alan Türk alfabesi yürürlüğe kondu.
Türk alfabesinin içeriği, Latin harflerini yazı sistemlerinde kullanan diğer ülkelerin alfabeleriyle birebir aynı olmayıp, Türk dilinin seslerini karşılamaları amacıyla türetilmiş harfleri bulundurmaktadır (Ç, Ş, Ğ, ı, İ, Ö, Ü). Bunun yanı sıra Türk alfabesindeki kimi harflerin okunuşları Batı dillerindeki okunuşlarından farklıdır. Örneğin C harfinin okunuşu Türk alfabesinde /d͡ʒeː/ iken İngilizce alfabede /ˈsiː/'dir.

Türkler, 10. yüzyıldan itibaren İslam dini ile birlikte (eskiden İslam kültürünün vazgeçilmez ögesi sayılan) Arap alfabesini de Türkçe ses düzenine uyarlayarak benimsemişlerdi. Bunu izleyen 900 yıl boyunca Türkçenin gerek Batı (Osmanlı) gerek Doğu lehçeleri, Arap alfabesinin Türkçeye uyarlanmış bir biçimi ile yazıldı.

1 Harf Devrimi gerçekleşmeden 1 yıl önce yapılan nüfus sayımları
2 Yeni Türk harflerinden 7 yıl sonrası
Türkiye'de alfabe reformu önerileri 19. yüzyıl ortalarından itibaren duyulmaya başladı. Öneriler ikiye ayrılıyordu:

Osmanlı yazısının düzeltilmesini isteyenler,
Latin harflerinin kabulünü isteyenler.

Harf devriminin en önemli sebeplerinden biri Arap harflerinin Türkçeye uygun olmadığı düşüncesidir. Osmanlı yazısının düzeltilmesini isteyenlerin başlıca gerekçesi, bu yazının Türkçenin ünlü seslerini ifade etmekte yetersiz kalmasıydı. Arap alfabesinin Türkçeye uygun olmadığına ilişkin görüşler tarih boyunca pek çok kişi tarafından dile getirilmiş ve alfabede en azından bir revizyon yapılması gerektiği dile getirilmiştir. Arap alfabesinin yetersizliğini ilk dile getirenlerden biri Katip Çelebi'dir. Tanzimat döneminde ise Ahmet Cevdet Paşa, Arap harfleriyle gösterilemeyen sesler için yeni bir yazım yolu aranması gerektiğini belirtir. 1851'de Münif Paşa Arap harfleri ile okuyup yazmanın zor olduğunu, halkın eğitiminin yapılamadığını bu nedenle alfabenin düzeltilmesi gerektiğini söylemiştir.
Şinasi, Namık Kemal, Ali Suavi, Yenişehirli Avni, Ziya Gökalp, Şemsettin Sami, Ebüzziya Tevfik, Feraizcizade Mehmet Şakir, Ispartalı Hakkı Bey gibi aydınlar da alfabenin sorunları hakkında görüşlerini dile getirmişlerdir. Enver Paşa gibi siyasi isimlerin de alfabe konusunda girişimleri (Enveriye) olması ortada bir sorun olduğuna ve bir çözüm arayışı içinde olunduğuna bir kanıttır. Latin alfabesi ya da başka bir alfabenin getirilmesi mi yoksa var olan alfabede bir revizyon yapılması mı gerektiği konusunda farklı fikirler olsa da Arap alfabesinin Türkçeye olan uyumsuzluğu ve sorunları olduğu konusunda çoğu kişi ortak görüşe sahipti. Bu görüşler Cumhuriyetten sonra da devam etmiş ve harf devrimine temel olmuştur.

Bu sorundan doğan imla kargaşası, yazılı basının ve resmi okul kitaplarının yaygınlaşması ile daha çok hissedildi. 1870'lerden itibaren Türkçenin standart bir sözlüğünü oluşturma çalışmaları da imla konusunu gündeme getirdi.
Bir diğer gerekçe bu alfabenin sorunları nedeniyle halkın eğitimine sekte vurduğu ve halkı cahil bıraktığı düşüncesidir. Nitekim Milaslı İsmail Hakkı Bey Latin alfabesine tamamen karşı olmasına rağmen, yazımız ıslah edilmedikçe bu asra göre terakkimizin mümkün olamayacağını, ıslah halinde Japonlar gibi ilerleme kaydedileceğini söylemiştir. Yine Celal Nuri, "Bu harfleri ve bunlarla yazılmış ibarâtı avâm sühûletle öğrenemiyor." demiştir. Hüseyin Cahit Yalçın ise "Biz ülkede ümmîliği (okuyup yazması olmayan) azaltamıyoruz. Çünkü harflerimiz buna engeldir." demiştir.

Arap alfabesinde sesli harfler bulunmamasının imlada zorluk yaratması: Arap alfabesinde bulunan Vav (و) harfi V, O, Ö, U, Ü; Ye (ﻱ) harfi Y, I ve İ sesini vermektedir.
Bazı harflerin birden çok sesi ifade etmesinin karışıklık çıkartması. Örneğin Kef (كـ) harfi K, G, N, nadiren de Y sesini verebilmektedir.
Arap alfabesinde İstanbul Türkçesi için anlam ayrımı oluşturmayan birden çok D, H, S, K, T, Z sesi bulunmasının gereksiz oluşu: Örneğin Dal (ﺩ‎) ve Dad (ض) D sesini, Ha (ح) ve Hı (خ) H sesini verir.
Arap alfabesinin ıslah çalışmaları sırasında hurûf-ı munfasıla yani harflerinin birbirinden ayrılarak yazılması yönteminin denenmesi. Harflerin ayrılarak yazıldığı bir alfabenin daha kolay öğrenileceği düşüncesi.
Arap alfabesinde harflerin; kelimenin başında, ortasında ve sonunda farklı yazılmasının öğrenmesi zorlaştırması.
Latin alfabesinin eğitimi çok kolaylaştırdığı düşüncesi.
Bakü'de yapılan I. Türkoloji Kongresi'nde bütün Türkler için Arap harfleri yerine Latin yazısının kabul edilmesine karar verilmesi. Atatürk'ün bu kongreyi yakından takip ettiğinin bilinmesi.
19. yüzyılın son çeyreğinde İstanbul ve Anadolu'da Rum ve Ermeni harfleriyle basılan gazete ve kitaplar önemli bir sayı tutmaya başlamıştı. Bu yayınların kazandığı popülerlik, Türkçenin Arap yazısından başka yazıyla da yazılabileceği düşüncesinin yaygınlaşması.
1908-1911'de Latin temelli Arnavut alfabesinin ve 1922'de Azerbaycan'ın Latin alfabesini kabulünün Türk aydınlarını etkilemesi.
Sovyetler Birliği'ndeki Türk devletlerinin Latin alfabesi kullanması. Türkiye; Türk dünyası ile yakınlaşmak, ortak bir alfabeyi kullanmak için Latin alfabesine geçti. Daha sonra diğer Türk dillerinin yazımında Kiril alfabesi kullanılmaya başlansa da 1991'de SSCB'nin dağılmasından sonra Azerbaycan, Özbekistan ve Türkmenistan ve Kazakistan tekrar Latin alfabesine geçti.
Avrupa ile ilişkilerin kolaylaştırılmak ve geliştirilmek istenmesi.
1850-60'lardan itibaren Türk aydın sınıfının tümü Fransızca biliyor ve bazen kendi aralarındaki yazışmalarda Fransızca kullanacak kadar bu dili benimsiyordu. Telgrafın yaygınlaşmasıyla birlikte, Türkçenin Latin alfabesiyle ve Fransız imlasına göre yazılan bir biçimi de günlük yaşamın bir parçası haline geldi. Beyoğlu, Selanik, İzmir gibi kozmopolit çevrelerde dükkân tabelaları ve ticari reklamlarda çoğu zaman bu yazı kullanılmasından kaynaklı alışkanlığın olması. 
İkinci Meşrutiyet döneminde, Türk ulusal kimliğini İslamiyet'ten bağımsız olarak tanımlama çabaları, özellikle İttihat ve Terakki'ye yakın aydınlar arasında ağırlık kazandı. Bazı kişiler tarafından Arap yazısı İslam kültürünün ayrılmaz bir parçası sayıldığı için bu yazının terk edilmesi aynı zamanda Türk ulusal kimliğinin laikleşmesi ve kendi öz benliğini ortaya çıkarması anlamına geleceği düşüncesi.

Latin alfabesinin Türkçeye uyarlanması görüşü ilk kez 1860'lı yıllarda Azerbaycanlı Feth Ali Ahundzade tarafından ortaya atıldı. Ahundzade ayrıca Kiril alfabesi kökenli bir de alfabe hazırlamıştı.
1908-1911 döneminde Latin esaslı yeni Arnavut alfabesinin benimsenmesi, Türk aydınları arasında da yoğun tartışmalara neden oldu. 1911'de Elbasan'da hocaların Latin harflerinin şeriata aykırı olduğuna dair fetvasına karşı sert bir polemiğe giren Hüseyin Cahit, Latin esaslı Arnavut alfabesini savunmakla yetinmeyip Türklerin de aynısını uygulamalarını önerdi. 1911'de İttihat ve Terakki Cemiyetinin Arnavut kolu, Latin esaslı alfabeyi kabul etti.
1914 yılında Kılıçzade Hakkı'nın yayınladığı Hürriyet-i Fikriye adlı dergide çıkan beş imzasız makale, Latin harflerinin yavaş yavaş kullanılmalarını öneriyor ve bu değişikliğin kaçınılmaz olduğunu ileri sürüyordu. Ancak dergi, bu makaleler nedeniyle İttihat ve Terakki iktidarı tarafından yasaklandı.
1911 yılında Manastır-Bitola'da Latin harfleriyle basılan ilk Türkçe gazete yayımlandı. Zekeriya Sami Efendi'nin neşrettiği, adı Eças olup Fransızca imla ile "esas" diye okunan ve cumartesi günleri yayınlanan bu gazetenin ancak birkaç sayısı günümüze ulaşmıştır.

Mustafa Kemal de bu konuyla 1905-1907 tarihleri arasında Suriye'deyken ilgilenmeye başladı. 1922 yılında Atatürk Halide Edib Adıvar'la yine bu konu hakkında konuşmuş ve böylesi bir değişikliğin sert önlemler gerektireceğini söylemişti.
Eylül 1922'de Hüseyin Cahit'in İstanbul basın yayın üyelerinin katıldığı bir toplantıda Atatürk'e sorduğu "Neden Latin harflerini kabul etmiyoruz?" sorusuna, Atatürk "Henüz zamanı değil." yanıtını vermişti. 1923'teki İzmir İktisat Kongresi'nde de aynı yolda bir öneri sunulmuş, ancak öneri kongre başkanı Kâzım Karabekir tarafından "İslam'ın bütünlüğüne zarar vereceği" gerekçesiyle reddedilmişti. Ancak tartışma basında geniş yer bulmuştu.
28 Mayıs 1928'de TBMM, 1 Haziran'dan itibaren resmî daire ve kuruluşlarda uluslararası rakamların kullanılmasına yönelik bir yasa çıkarttı. Yasaya önemli bir tepki gelmedi. Yaklaşık olarak bu yasayla aynı zamanda da harf reformu için bir komisyon kuruldu.
Komisyonun tartıştığı konulardan biri eski yazıdaki kaf ve kef harflerinin yeni Türkçe alfabede q ve k harfleriyle karşılanması önerisiydi. Ancak bu öneri Atatürk tarafından reddedildi ve q harfi alfabeden çıkartıldı. Yeni alfabenin hayata geçirilmesi için 5 ila 15 senelik geçiş süreçleri öngören komisyonda bulunan Falih Rıfkı Atay'ın aktardığına göre Atatürk, "Bu ya üç ayda olur ya da hiç olmaz." diyerek zaman kaybedilmemesini istedi. Alfabe tamamlandıktan sonra 9 Ağustos 1928'de Atatürk, harfleri Cumhuriyet Halk Partisinin Gülhane'deki galasına katılanlara tanıttı. 11 Ağustos'ta Cumhurbaşkanlığı hizmetlileri ve milletvekillerine, 15 Ağustos'ta da üniversite öğretim üyeleri ve edebiyatçılara yeni alfabe tanıtıldı. Ağustos ve eylül aylarında da Atatürk farklı illerde yeni alfabeyi halka tanıttı. Bu sürecin sonunda komisyonun önerileriyle, kimi ekleri ana sözcüğe birleştirme amaçlı kullanılan kısa çizginin atılması ve düzeltme işaretinin eklenmesi gibi değişiklikler yapıldı.
8-25 Ekim tarihleri arasında resmî görevlilerin hepsi yeni harflerin kullanımı ile ilgili bir sınavdan geçirildi.

2019'da Recep Tayyip Erdoğan, Mustafa Kemal Atatürk'ü anma programında yaptığı konuşma sırasında, Osmanlı'daki tarihi okuma yazma oranı

Hasan Eren (d. 15 Mart 1919 Vidin, Bulgaristan - ö. 26 Mayıs 2007 Ankara, Türkiye). Türk sözlükçü ve etimoloji konusuna yoğunlaşmış Türkolog.
İlkokulu ve rüştiyeyi Vidin'de tamamladı. Daha sonra Bulgar Lisesine girerek buradan 1937 yılında birincilikle mezun oldu. Lise yıllarında özellikle Bulgarca, Rusça, Fransızca dersleri ve Türk dili ile ilgili konulara büyük ilgi duydu. Bu ilgisi ile ünlü Macar Türkoloğu Gyula Németh'in dikkatini çekti ve böylece 1938 yılında Budapeşte Üniversitesi Türkoloji bölümünün tek öğrencisi olarak üniversite hayatına başladı. Burada Türkolojinin yanı sıra Moğolca ve Macarca derslerine devam etti. Türk dilinin söz varlığı ile ilgili çalışmalarına da üniversite öğrencisi olduğu yıllarda başladı. 1942 yılında doktor, 1946 yılında ise "Türk Söz Bilimi" alanında doçent unvanını aldı. 1948 yılında Türkiye'ye gelerek Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde doçent olarak göreve başladı. Bu arada Türk Dil Kurumunda da çalışmalarını sürdüren Prof. Dr. Hasan Eren, sözlük çalışmalarına çok değerli katkılarda bulundu. Hasan Eren, 1988 yılında yayımlanan Türkçe Sözlük'ün yayınında başkanlık da yaptı. Türk Dil Kurumunda 1957 yılında ikinci başkanlık görevini yürüttü. Daha sonra bu görevden ayrılarak terim kolu başkanı oldu. Kol başkanı iken üniversite öğretim üyeleri ile iş birliği yaparak çeşitli alanlara ait terimleri bir araya getirerek yayımladı. 1960 yılında Türk Dil Kurumundaki görevinden ayrıldı. 1985 yılından itibaren Türk Ansiklopedisi baş redaktörlüğüne getirildi ve bu ansiklopedinin tamamlanmasını sağladı. Prof. Dr. hasan Eren, 17 Ekim 1983'te Türk Dil Kurumu başkanlığına getirildi. Bu görevi 20 Eylül 1993 tarihine kadar sürdürdü. 1984'te TRT Radyo ve Televizyon Yüksek Kurulu üyeliğine atandı ve 6 yıl görev yaptı.
Prof. Dr. Hasan Eren, ulusal ve uluslararası bilim çevrelerinde pek çok ödüle ve şeref üyeliğine değer görülmüştür. 1966'da Macar Dil Bilimi derneği şeref üyesi, 1972'de Macar Doğu Bilimleri Derneği şeref üyesi, 1988'de Macar Bilimler Akademisi şeref üyesi, 1996'da Uluslararası Hungaroloji Derneği şeref üyesi olmuş, kendisine 24 Haziran 2000'de Macaristan cumhurbaşkanı tarafından en yüksek sivil Macar liyakat nişanı verilmiştir. Prof. Dr. Hasan Eren'e Türk Dil Kurumu da 26 Eylül 1996'da şükran beratı ve onurluğu vermiştir. 1999 yılında yayımladığı Türk Dilinin Etimolojik Sözlüğü, Türkçe etimoloji konusunda akademik bilgi veren değerli bir çalışmadır.

Saz Şairleri Hakkında Araştırmalar I (1952)
Türkçede Yakın Anlamlı Kelimeler Sözlüğü (1956)
Anayasa Sözlüğü (1985)
Türklük Bilimi Sözlüğü I: Yabancı Türkologlar (1998)
Türk Dilinin Etimolojik Sözlüğü (1999)

Hazarca, Orta Çağda, Orta Asyalı yarı göçebe Türk boyu olan Hazarların konuştuğu dildir. Hazarca, tarihî Türk dillerinden biri olmasına karşın Türkî dillerin hangi koluna ait olduğu tartışmalıdır. Bazı araştırmacılar Hazarcanın İran dilleri veya Kafkas dilleriyle yakın ilişkisi olduğunu varsayarlar.

Hazarların yönettiği bölgelerin İrani, Ural, Slav ve Kuzey Kafkasya halklarını barındırması devletin çok uluslu ve çok dilli olmuş olduğunu göstermektedir. Antropolojik çalışmalara göre yönetici sınıfın İç Asyalı olduğu ve Mongoloid olarak tabir edilen özelliklere sahip oldukları ortaya çıkmıştır. Bu devletin yöneticilerinin en azından bir Türkçe veya Asya kökenli dili konuşmuş olduklarına çok büyük bir kanıt oluşturmaktadır.

10. yüzyılda yaşamış Arap yazar İstahri Hazarların Türkler ve Farslar tarafından konuşulan dillerden farklı bir dil konuştuğunu not etmiş ancak dilin Ön Bulgarca ile olan yakınlığına değinmiştir. Aynı zamanda yazar Derbent, Dağıstan'da Hazarca ile birlikte dağlarda yaşayan diğer halkların dillerinin de yaygın olduğundan bahsetmiştir. El-Mesûdî ise Hazarların Türk olduklarını ve Türk dillerinde Sabir Farsçada ise Xazar denildiklerini yazmıştır. Biruni Volga Bulgarları ve Sabirler hakkındaki bir yazısında bu toplumların dillerinin Türkçe ile Hazarcanın bir karışımı olduğunu not etmiştir.

Hazarlardan günümüze kadar kalan iki belge vardır ve bunlar İbranice yazılmıştır. Bunlardan biri, Hazar kağanı Yusuf tarafından, 960 yıllarında Emevilerin Kurtuba emiri III. Abdurrahman'ın hizmetinde çalışan devlet adamına yazılan mektup ve diğeri de, yine aynı hakan zamanında ismi belirsiz bir Musevi Hazar tarafından yazılan mektubun Mısır'da bulunan parçalarıdır.

Hazarcanın eldeki en belirgin örneği 1912 yılında bilim dünyasına tanıtılan ve Cambridge Belgesi (ya da daha önceki adıyla: Schlechter Mektubu) olarak bilinen mektubun kenarına Göktürk Alfabesinin Hazar versiyonuyla yazılmış tek kelimelik cümledir. İbranice mektubun sol alt köşesine yazılmış olan bu runik yazının sağdan sola transliterasyonu HWQWRWM olup transkripsiyonu hukurim anlamı da "ben onu okudum" demektir. Bu tek kelimelik cümle dışında Hazarca hakkında elde kabile, kale, 12 Hayvanlı Takvimin ay adları kalmıştır. Bunların dışında Hazar şahıs adları da tespit edilmiştir.

İstihari'nin bahsettiği üzere Şaz Türkçesi grubuna ait diller konuşmuş Dokuz Oğuzlar, Kırgızlar, Kimekler, Oğuzlar ve Karluklar gibi halkların o dönemde kullandıkları dilin tek bir dil olarak sınıflandırılmış olması ve hepsinin birbirlerini anlayabiliyor oluşu göz önüne alındığında Hazar dilinin eğer Lir Türkçesi grubuna ait bir dilse bile diğer Türki dillerinden çok daha farklı bir dil olduğunu göstermektedir.
Hazarların diliyle yazılmış kapsamlı bir eser, günümüze kadar ulaşamadığı için Hazarların konuştuğu dil hakkında kesin bir bilgi yoktur. Barthold ve Minorsky gibi Rus araştırmacılar, Hazarcanın İdil Bulgarlarının diline benzediğini, bugün Çuvaşça'nın da, Bulgarca ve Hazarcaya benzediğini ve sonuç olarak, Hazarcanın Türk dillerinin ayrı bir kolu olan Çuvaşçaya çok yakın olduğunu ifade etmektedirler.
Hazarcanın, eski Türk dili ve Uygurcanın etkisinde kalmış Bolgarca gibi Türk dillerinin Oğur öbeğine bağlı bir dil olduğu görüşünde birleşen araştırmacılar da vardır. Ayrıca; Karaçaylar, Balkarlar ve Kafkasyalılar da bu dilden arta kalan birtakım sözcükleri de dillerinde kullanmaktadırlar.
Hazarca, değişik dönemlerde Kiril, İbrani, Latin, Yunan, Arap ve Gürcü alfabeleriyle yazılmıştır.

Hazar Kağanlığı
Hazarlar

Erdal, Marcel (1999). "The Khazar Language". In: Golden et al., 1999:75-107.
Erdal, Marcel (2007). "The Khazar Language." The World of the Khazars: New Perspectives. Brill, 2007. pp. 75–107.
Golb, Norman & Omeljan Pritsak (1982). Khazarian Hebrew Documents of the Tenth Century. Ithaca: Cornell Univ. Press.
Johanson, Lars & Éva Agnes Csató (ed.) (1998). The Turkic languages. London: Routledge.
Johanson, Lars (1998). "The history of Turkic." In: Johanson & Csató, pp. 81–125.[1] 8 Nisan 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Johanson, Lars (1998). "Turkic languages." In: Encyclopaedia Britannica. CD 98. Encyclopaedia Britannica Online.[2] 23 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Johanson, Lars (2000). "Linguistic convergence in the Volga area." In: Gilbers, Dicky & Nerbonne, John & Jos Schaeken (ed.). Languages in contact. Amsterdam & Atlanta: Rodopi. (Studies in Slavic and General linguistics 28.), pp. 165–178.[3] 25 Ağustos 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

khazaria.com 21 Aralık 1997 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hilâl ve yıldız veya ay ve yıldız, hilâl ve hilalin açık ucunda yer alan bir yıldız şeklinden oluşan antik simge. Bu simgenin kullanıldığı bayraklara çoğunlukla Akdeniz çevresinde, Orta Doğu ve Orta Asya'da rastlanır. Günümüzde çoğunlukla İslam ülkelerinin bayraklarında kullanılan bir sembol olarak bilinmektedir.

Hilâl ve yıldız figürü aynı zamanda Sümer ikonografisinin de en çok kullanılan öğelerinden biridir. Buradaki kullanımlarında ise "Hilâl", "Ay Tanrısı"nı (Sin) temsil etmektedir. Yıldız ise İştar veya Antik Roma mitolojisinde de bulunan Venüs'ü sembolize etmektedir. Aynı zamanda bu iki sembolle beraber güneş diski olan Şamaş da kullanılmaktadır. Birçok akademik çalışmada Sümer toplumu içerisinde "Hilâl ve Yıldız" üçlü sembolün bir parçası olarak tanımlanır. Bu da Sin'in Ay'ı, İştar'ın Yıldızı ve Şamaş'ın Güneş'idir.
Hilâl ve yıldız sembolünün birlikte kullanımına ilk olarak antik İsrail Krallığı'nda rastlanılır. Burada MÖ 14. veya 13. yüzyılın sonlarında hüküm süren Moab veya Moabites tarafından kullanılmıştı. Moabites ismine mühürlerde sıkça rastlanmıştır.
Daha sonraları Partlar tarafından da kullanılan bu sembolün antik Mezopotamya medeniyetlerinde de sıkça kullanıldığı görülmektedir. Part kralları I. Mithridates (MÖ 147), II. Orodes (MÖ 58-38) ve IV. Phraates (MÖ 38-2) tarafından basılan paralarda bu semboller kullanılmıştır.
Ayrıca hilâl ve yıldız sembolleri Partlar tarafından kullanılmadan tam 2 milenyum önce Mezopotamya devletleri ve Elam devleti tarafından da kullanılmıştı. Babil mitolojisinde Sin (zamanın babası ve Ay tanrısı), Şamaş (Güneş tanrısı ve yüce hâkimi, yeryüzü ve cennetin yargıcı) ve İştar (yıldız tanrısı)'nı Babil kralının güçlerinin kaynakları olarak betimlemiştir.

Hilâl ve yıldız aynı zamanda Pontus Kralı VI. Mithridates'in bayrağının da sembolleridir. Bu kraliyet amblemindeki "Ay" Zeus, Ahura mazda ve ay tanrıçasının soyundan geldiğine inanılan "Pharmacou" isimli Pers bir şahsı sembolize etmekteydi. Aynı zamanda "Hilâl ve Yıldız" tanrı Mitra'nın da sembolüydü. Bosfor Krallığında MÖ 5. yüzyıl ile MS 1. yüzyıl arasında da hem VI. Mithridates'in soyundan gelen krallardan hem de Mitra tarısı kültüne olan inançtan dolayı bayrak ve krallık sembollerinde kullanılmıştır.

Bir Türk araştırmacının yaptığı bir çalışmada şu bilgiler aktarılır:

Pontus Krallığının kraliyet sembolü olan hilâl ve yıldıza döneme ait sikkelerin üzerinde bulunması tartışma konusu olmuştur. Pek çok bilim insanı Pontus devletini Kraliyet amblemin "Hilâl ve Yıldız" olarak tespit etmişler. Kraliyet ailesi ait birçok mekân ve cisim üzerinde bu sembolün kullanılması Pontus devletinin ablemi olduğunu kesinleştirmiştir. Ancak bilim insanı Kleiner bunun İran kökenli bir tanrısal sembol olduğunu ve bu sebepten kullanıldığını düşünmektedir. Aynı zamanda Ay ve yıldızı Tanrı ve insan arasındaki ilişkiyi sembolize etmesi amacıyla kullanıldığını da düşünmektedir. Diğer taraftan, Ritter ise bu sembolün Perseus'tan alındığını düşünmektedir. Makedonların bayraklarında kullandıkları yıldız gibi. Bu sembolle ilişkilendirilen iki tanrı olan Ahura Mazda ve Mitra'dır. Olshausen ise yıldız ve hilâlin Pontus ve İran'ın ikonografik bir senkretizmiyle ilgili olduğuna inanmaktadır; insanlar için hilâl ve Ahura Mazda için yıldız sembol olarak kullanılmıştır. Son dönemlerde, Summerer, insanı sembolize eden yıldızı yalnız Pontus krallığının kraliyet sikkelerinde sembol için ilham kaynağı olduğunu ileri sürdü.

Hilâl ve yıldız motifi genellikle bütün Sasani paralarında bulunmaktaydı. Bu durum da birçok araştırmacıyı Müslüman toplumların bu sembolü Sasanilerden devraldığını düşünmeye sevk etmiştir. Sasani krallarının taca sahip olma sıraları ve sayılarını tanımlayan Habibollah Ayatollahi İslamiyet'in ilk yüzyılından sonra bu sembolüm ele geçirilen İran toplumu halkı tarafından Müslüman dünyasına kullanılan bir sembol haline getirildiğini tespit etmiştir.

Geç Helenistik ve ilk Roma çağlarında hilâl ve yıldız sembolü genellikle Bizantion sikkelerinde görülen bir semboldü. Örneğin 1. yüzyıl Bizantion paraları üzerinde Artemis başı yay ve okluğu hilâl ve yıldız motifleriyle beraber bulunmaktaydı. Ay ve yıldız sembollerinin dönemin inançlarındaki etkisi II. Filip'in Bizantion'u yaptığı işgaller sırasında Ayın bulutlar arasında işgali yarıda bırakmaları ve İşgalden vazgeçmeleridir. Bunun üzerine Bizantionlular Artemis (veya Hecate) lampadephoros (ışık getiren) heykeli inşa edebilmek için izin almışlardır. Bu hikâye I. Justinianus döneminde yaşamış olan Miletli Hesychius'in çalışmalarından öğrenilmektedir. Bu hikâyeler sözlük yazarı Suidas ve Photius tarafından korunmuş, hikâyede Stephanos Byzantinos ve Eustathius tarafından yeniden anlatılmıştır.

Hecate'ye olan bağlılığa Bizantionlular tarafından önem verilirdi. Onun kendilerini koruduğunu düşünürlerdi. Bundan dolayı eski Bizantion surlarında "Hilâl ve Yıldız" sembolleri bulunurdu. II. Filip istilasından da bu şekilde korunduklarını düşünmekteydiler.

Hilâl ve yıldız sembollerinin nasıl bir tanrıça sembolü olduğu belli değildir. (Sadece bazılarının bellidir.) Bizanslılar 4. yüzyıl olaylarından sonra şehrin amblemi olarak "Hilâl ve Yıldız"ı kabul etmelerine rağmen şehrin paralarında bu amblemin yer alması 1 yüzyıl sonra meydana gelmiştir. MÖ döneme ait Bizantion ve Kalkedon sikkelerinde Mitridates'in korumasında olduklarından Mitridates'in resmi ve hilâl-yıldız resmedilmektedir.
Geç Roma İmparatorluğu döneminde çeşitli yerel paralarda kullanılan semboller arasında en çok "Hilâl ve Yıldız" sembolleri kullanılmaktaydı. Fakat imparatorluğun her yerinde daha çok Roma sikkeleri kullanılmaktaydı.
Hilâl ve yıldız sembolünün kullanımı sürpriz bir durum değildi. Hilâl ve yıldızın genel diğer anlamı ise birleştirici olmasıydı. Panteondaki tanrılarla gök cisimlerini birleştiren bir özellik taşımaktaydı. Bunu da dışarıdaki vasallar ver yabancı devletlere karşı propaganda aracı olarak kullanılmaktaydı.

Bugün kullanılan ay yıldıza benzeyen ve gökte gün ile ayın kavuşumunu temsil eden bir motif, MÖ 1. binyılda, proto-Türk olarak bilinen Chouların (MÖ 1028-281) baş bayrağında görülüyordu. Gündüz ve gece, aralıksız devam eden parlaklığın simgesi olan astral motifler, o devirden beri daima proto-Türk, Türk ve akraba milletlerin simgeleri arasında yer almış ve astral tanrıların alameti olmalarının dışında, devlet başkanlarının ve önemli şahısların da alameti olmuşlardır.
Kırgızistan, Özbekistan ve Tacikistan'da yapılan kazılarda ortaya çıkarılan ve 576-600 yıllarına ait olduğu saptanan Göktürk paraları içinde üzerinde ay-yıldız motifi bulunan para olması, ay-yıldız simgesinin İslam öncesinde de Türk toplulukları tarafından kullanıldığı görüşünü ispatlamıştır. Türklerde kültürel olarak etkileşimde bulundukları Sogdlar gibi bu sembolü kullanmaya başladılar. Hilâl ve yıldız Türkler arasında sık kullanılan bir sembol haline geldi.

Genel teori Osmanlıların ay ve yıldızı Konstantinopolis'i fethettikten sonra kullanmaya başladıkları yönündedir. Ancak bunun kesinliğinden söz etmek güçtür. Bizans İmparatorluğu'nun ve Konstantinopolis'in yükselişinden sonra "Hilâl ve Yıldız" sembolü sık olmamakla beraber kullanılmıştır.
Konstantinopolis'in Osmanlılar tarafından ele geçirilmesinden önceki dönem paralarıyla ilgili bir araştırmaya göre bin yıl boyunca bölgede hüküm süren Hristiyan liderlerin kullandığı haç, çift başlı kartal ve ay-yıldız amblemleri Doğu İmparatorlarını temsil etmekteydi. Bunlar içinde hem imparatorluğu temsil eden hem de Hristiyanlığa vurgu yapmayan amblemlerden hilâl ve yıldız uygun bulunmuş ve Osmanlılar tarafından da kullanılmıştır.
Bununla birlikte sikkeler tek delil ve kaynaklar değildir. Hilâl ve yıldız sembolü Osmanlılar tarafından fethedilmeden önce Mora'da, İslam'la ya da Osmanlılarla hiçbir alakası olmadığı hâlde kullanılmıştır. Mora'daki en 1300 yıllarında inşa edilmiş eski kiliselerden birinde Aziz Yuhanna Chrysostom'un elinde, üzerinde hilâl ve yıldız olan bir kalkan tutarken tasvir edilmiştir.
1453 yılında Konstantinopolis şehri yükselmekte olan Osmanlı İmparatorluğu'na dâhil olmuştu. Şehrin eski sembollerinden olan "Haç" ve "Çift Başlı Kartal" sembollerinin şehir düştüğünden bir değeri kalmamıştı. III. İvan çift başlı kartal sembolünü Bizans İmparatorluğu'nun mirasçısı olduğu gerekçesiyle Rusya Devleti'nin sembolü olarak kullanmaya başlamıştır. Bilindiği üzere pagan uygulamaları ve sembolleri Bizans İmparatorluğunda, I. Theodosius iktidarından sonra yasadışı kabul edilmiş ve giderek insanlar bu uygulamalardan uzaklaşmıştı. Julianus pagan uygulamaları yeniden sosyal hayata dahil etmeye calışsada başarısız oldu. Ancak bazı pagan sembolleri resmî alanda da kullanılmaya devam etti.
Osmanlı İmparatorluğu, Konstantinopolis'in fethinden sonra birçok Bizans sembolünü kullanmıştır. Özellikle 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başında bu sembolleri birçok alanda uygulamaya koymuştur. Bu konuda 1908 yılında William Ridgeway tarafından bir araştırma yapılmıştır. Bu araştırmada Araplar ve diğer Müslüman toplumlar tarafından benimsenen bu sembolün, Muhammed'in nişanı addedildiğini ve Osmanlı Devleti'nce kullanıldığını iddia etmektedir. Muhammed'in ölümünden 12 yıl sonra ele geçen topraklarda, özellikle Mezopotamya ve İran topraklarında kullanılan bir sembol olduğu kısa sürede kabul görmüştü.

Gerçek şu ki hilâl ve yıldız Osmanlılar tarafından kullanılmadan önce İslam ile ilişkilendirilmemişti. Bunu kanıtı ise Haçlılar döneminde de rozetler ve bazı Bizans imparatorlarının sikkeleri üzerinde bulunmasıdır.
Türk araştırmacılar bu sembolün Bizans İmparatorluğundan devralındığı konusunda şüpheci olmuşlardır. Bun konudaki yazılardan biri de Mehmet Fuat Köprülü tarafından hazırlanmıştır:

Bu açık, ancak, kökeni ne olursa olsun, bu semboller Asya'nın çeşitli yerlerindeki Türk devletlerinde kullanılmıştır. Bundan dolayı hiçbir sebeple Bu sembolün Bizans'tan Osmanlı'ya devredildiğini söyleyemeyiz.

Dengeleyici bir görüş de Franz Babinger tarafından ortaya konulmuştur:

Mümkün olsa da kesin olmamakla birlikte II. Mehmed f

ISO 639-2:1998, dillerin isimlerinin gösterimi için kodlar - Bölüm 2: Alpha-3 kodu, dillerin isimlerinin gösterimi için kodlarını listeler ISO 639 standart, ikinci parçasıdır. Standardın bu bölümünde, her bir dil için verilen üç harfli "Alfa-3" kodlar olarak adlandırılır. ISO 639-2 kodları listesinde 464 kayıt bulunmaktadır.
Kongre Kütüphanesi (ISO 639-2/RA olarak anılacaktır) ISO 639-2 için kayıt otoritedir. Kayıt otorite olarak, LOC alır ve yorumlar değişiklikler önerdi, onlar da ISO 639 kod tabloları korumaktan sorumlu ISO 639-RA Karma İstişare Komitesi'nde temsil var.
Dilleri için iki harfli kodları verir ISO 639-1 standardı, dillerin yeterli sayıda karşılamak mümkün olmaz, çünkü çalışma, 1989 yılında ISO 639-2 standardı başlandı. ISO 639-2 standardı ilk olarak 1998 yılında piyasaya sürüldü.

ISO 639-3:2007 dil adlarının kapsamlı gösterimi için Alfa-3 kodudur. ISO 639 serisindeki dil kodları için uluslararası bir standarttır. Dilleri tanımlamak için üç harfli kodlar tanımlar. Standart, 1 Şubat 2007'de Uluslararası Standartlar Teşkilatı (ISO) tarafından yayınlanmıştır. ISO 639-3, bilinen tüm doğal dilleri kapsamak amacıyla 639-2 alfa-3 kodlarını genişletir.
Genişletilmiş dil kapsamı öncelikle, ISO 639-3 için kayıt yetkilisi SIL International tarafından yayınlanan Ethnologue'da (cilt 10-14) kullanılan dil kodlarına dayanıyordu.
ISO 639-3, yaşayan ve soyu tükenmiş, eski ve yapay diller dahil olmak üzere mümkün olduğunca eksiksiz bir dil listesi sağlar. Ancak, Proto Hint-Avrupa gibi yeniden yapılandırılmış dilleri içermez.
ISO 639-3, çok çeşitli uygulamalarda meta veri kodları olarak kullanılmak üzere tasarlanmıştır. İnternet gibi birçok dilin kullanılması gereken bilgisayar ve bilgi sistemlerinde yaygın olarak kullanılmaktadır.

ISO 639-3 kodları listesi

Irak (Arapça: العراق, romanize: el-‘Irāk; Kürtçe: عێراق, romanize: Êraq), resmî adıyla Irak Cumhuriyeti (Arapça: جمهورية العـراق, romanize: el-Cumhūrīyyetü'l-‘Irākīyye; Kürtçe: كۆماريى عێراق, romanize: Komarî Êraq), Batı Asya'da yer alan bir ülkedir. Güneyde Suudi Arabistan, kuzeyde Türkiye, doğuda İran, güneydoğuda Basra Körfezi ve Kuveyt, güneybatıda Ürdün ve batıda Suriye ile komşudur. Irak, 438.317 km2 (169.235 sq mi) bir alanı kapsamaktadır ve yüzölçümü bakımından dünyanın 58. büyük ülkesi olup, 46 milyonu aşkın nüfusuyla en kalabalık 31. ülke konumundadır. 8 milyondan fazla nüfusa sahip olan Bağdat, ülkenin başkenti ve en büyük şehridir.
MÖ 6. binyıldan itibaren Irak'ın Dicle ve Fırat nehirleri arasındaki verimli ovaları, Mezopotamya olarak bilinen bölgede ilk şehirlerin, medeniyetlerin ve imparatorlukların doğmasına zemin hazırladı. Sümerler, Akadlar ve Asurlular gibi uygarlıklar bu bölgede ortaya çıktı. Mezopotamya, yazı sistemleri, matematik, denizcilik, zaman ölçümü, takvim, astroloji, tekerlek, yelkenli tekne ve ilk hukuk kurallarının geliştirilmesiyle medeniyetin beşiği olarak anılır. Müslümanların Mezopotamya'yı fethinden sonra Bağdat, Abbâsî Halifeliği'nin başkenti olmuş ve İslam'ın Altın Çağı'nda dünya çapında bir kültür ve bilim merkezi hâline geldi. Beytü'l-Hikme gibi kurumlar burada kuruldu. Şehrin 1258'de Moğollar tarafından yıkılmasının ardından bölge, salgın hastalıklar ve birbirini izleyen imparatorluklar nedeniyle uzun süreli bir gerileme dönemi yaşandı. Irak aynı zamanda Hristiyanlık, Yahudilik, Yezîdîlik ve Sâbiîlik gibi dinler açısından da kutsal sayılan bir coğrafyadır ve derin bir İncil tarihine sahiptir.
1932'deki bağımsızlığından bu yana Irak, istikrarsızlık ve çatışma dönemlerinin yanı sıra önemli ekonomik ve askerî büyüme dönemleri de yaşadı. Osmanlı İmparatorluğu'nun bir parçası olan ülke, I. Dünya Savaşı'nın ardından İngiliz manda yönetimi altına girdi ve 1932'de bağımsız bir krallığa dönüştü. 1958'de gerçekleşen askerî darbeyle monarşi sona erdi ve Abdülkerim Kasım liderliğinde cumhuriyet ilan edildi. Daha sonra yönetim, Abdüsselam Arif ve ardından kardeşi Abdürrahman Arif'e geçti. 1968'de Arap Sosyalist Baas Partisi iktidarı ele geçirerek tek partili bir rejim kurdu. Ahmed Hasan el-Bekir'in ardından iktidara gelen Saddam Hüseyin, 1980 ile 1988 yılları arasında İran ile yıkıcı bir savaşa girdi. 1990'da ise Kuveyt'i işgal etti ve bu işgal, 1991 Körfez Savaşı'nın başlamasına yol açtı. 2003 yılında ABD öncülüğündeki koalisyon güçleri, Irak'ı işgal ederek Saddam Hüseyin'i devirdi. Bu olay, Irak Savaşı olarak bilinen ve 2011'e kadar süren kanlı bir iç çatışmalar dönemini başlattı. 2013 ile 2017 yılları arasında Irak ve Şam İslam Devleti (IŞİD) ile savaştı. IŞİD'in 2017'de yenilgiye uğratılmasının ardından ülkede çatışmalar azalsa da, özellikle İran'ın artan etkisi ve mezhepsel gerginlikler gibi unsurlar nedeniyle siyasi istikrar hâlâ tam olarak sağlanamadı.
Federal bir parlamenter cumhuriyet olan Irak, gelişmekte olan bir orta güç olarak kabul edilmektedir. Çok çeşitli bir nüfusa, coğrafyaya ve vahşi yaşama ev sahipliği yapmaktadır. Iraklıların çoğu Müslüman olmakla birlikte, önemli azınlıklar arasında Hristiyanlar, Zerdüştler, Sâbiîler, Yezîdîler, Yarsaniler ve Yahudiler bulunmaktadır. Iraklılar etnik olarak da çeşitlilik göstermektedir; çoğunlukla Araplar olmak üzere Kürtler, Türkmenler, Yezîdîler, Süryaniler, Ermeniler, Domlar, Farslar ve Şebekler de bulunmaktadır. Resmî dilleri Arapça ve Kürtçedir; ancak Süryanice, Türkçe ve Ermenice gibi diller de bölgesel düzeyde konuşulmaktadır. Dünyanın en büyük petrol rezervlerinden birine ev sahipliği yapan Irak, önemli bir petrol ve gaz endüstrisine sahiptir. Ayrıca tarım ve turizmi ile de popülerdir. Irak şu anda dış destekle yeniden inşa edilmektedir.

MÖ 65.000 ile MÖ 35.000 yılları arasında Kuzey Irak, Şanidar Mağarası'nda arkeolojik kalıntıları keşfedilen bir Neandertal kültürüne ev sahipliği yapıyordu. Bu bölge aynı zamanda yaklaşık MÖ 11.000'den kalma çok sayıda Neolitik öncesi mezarın da bulunduğu yerdir. Yaklaşık MÖ 10.000 yılından bu yana Irak, Bereketli Hilal'in büyük bir kısmıyla birlikte, tarımın ve büyükbaş hayvancılığın ilk kez ortaya çıktığı, Çanak Çömlek Öncesi Neolitik A (PPNA) olarak bilinen Neolitik kültürün merkeziydi. Irak'ta bu döneme ait M'lefaat ve Nemrik 9 gibi yerleşimlerde kazılar yapılmıştır. Sonraki Neolitik dönem olan PPNB, dikdörtgen evlerle temsil edilmektedir.
Çanak çömlek öncesi Neolitik dönemde insanlar taş, alçı ve yanmış kireçten (Vaisselle blanche) yapılmış kaplar kullanıyorlardı. Anadolu'daki obsidiyen aletlerin buluntuları erken dönem ticari ilişkilerin kanıtıdır. İnsanlığın ilerleyişinin diğer önemli yerleri arasında Halaf kültürüne ait bir dizi yer olan Jarmo (MÖ 7100 civarı) ve Ubeyd döneminin (MÖ 6.500 ile MÖ 3.800 arası) tipik yeri olan Tell al-'Ubaid vardı. İlgili dönemler tarım, alet yapımı ve mimaride giderek artan ilerleme seviyelerini göstermektedir.

"Uygarlığın beşiği", Kalkolitik Çağ'da (Ubeyd dönemi) güney Irak'ın verimli Dicle-Fırat nehri vadisinde ortaya çıkan, bilinen en eski uygarlık olan Sümer uygarlığına ev sahipliği yaptığı için modern Irak'ı kapsayan bölge için ortak bir terimdir. MÖ 4. binyılın sonlarında dünyanın bilinen ilk yazı sisteminin ortaya çıktığı yer burasıydı. Sümerler aynı zamanda tekerleği kullanan ve şehir devletlerini yaratan ilk kişilerdi. Yazıları matematik, astronomi, astroloji, yazılı hukuk, tıp ve organize dinin bilinen ilk kanıtlarını kaydetmiştir.
Sümerce izole bir dildir.
Erken Sümer döneminin büyük şehir devletleri Eridu, Bad-tibira, Larsa, Sippar, Šuruppag, Uruk, Kiş, Ur, Nippur, Lagaş, Girsu, Umma, Hamazi, Adab, Mari, İsin Krallığı, Kutha, Der ve Akshak'tı.
Kuzeydeki Asur, Arbela (modern Erbil) ve Arrapha (modern Kerkük) gibi şehirler de M.Ö. 25. yüzyıldan itibaren Asur olarak adlandırılacak olan bölgede varlığını sürdürüyordu. Ancak bu aşamada bunlar Sümer yönetimindeki idari merkezlerdi.
Asur, Arbela (modern Erbil) ve Arrapha (modern Kerkük) gibi kuzeydeki şehirler de M.Ö. 25. yüzyıldan itibaren Asur olarak adlandırılacak bölgede varlığını sürdürüyordu; ancak bu aşamada bunlar Sümer yönetimindeki idari merkezlerdi.

En eski doğu medeniyetlerinin doğduğu Mezopotamya, 633-642 yılları arasında İslam toprakları arasına girdi. Emeviler ve Abbasiler dönemlerinde, en parlak devresini yaşadı. O zamanlar Bağdat dünyanın en önemli kültür ve ticaret merkeziydi. Irak, 637 yılında Müslümanlar tarafından fethedilmesinden sonra Ali bin Ebu Talib döneminde İslam'ın merkezi hâline getirilmiş ve başkent Kûfe'ye taşınmıştır. Ali ile Emeviler arasındaki Sıffin Savaşı da Irak sınırları içinde olmuştur. Bu savaşın ardında bu bölge günümüze kadar süren farklı mezhep ve etnik grupların mücadelelerine sahne olmuştur. Emeviler döneminden sonra Abbasiler bu bölgeye egemen olmuş ardından 1055 yılından itibaren Selçuklu Hanedanının egemenliğine girmiştir.

Abbasi dönemi (750-1258) hariç, Irak başka bir yerde merkezi olan bir imparatorluğa tabi olmuştur (Emeviler, Moğollar, İlhanlılar ve Osmanlılar) ya da Doğu Akdeniz ülkeleri ile İran arasındaki sınır bölgesini oluşturmuştur.
1258 yılından itibaren Moğol istilasına uğramış ve iki yüzyıl onların kontrolünde kalmıştır. Tarihî kaynaklar, Bağdat Kütüphanesindeki eserlerin atıldığı Dicle Nehri'nin günlerce mürekkep renginde aktığı ve binlerce ciltlik kitabı Basra Körfezi'ne taşıdığını kaydederler. Ve telef edilen/yok edilen binlerce kitapla ilimde kaç asır geri gidildiği dikkate değer bir nokta olup aynı zamanda bize Bağdat'ın o günkü bilimsel seviyesini gösteren önemli bir husustur.
Daha sonraları Akkoyunluların hâkimiyetine (1444-1467) giren Irak, 1499-1508 yılları arasında Safevilerin kontrolüne geçti. Şiilik ve Sünnilik arasındaki fark Safeviler döneminde belirginleşmiştir.

Irak, Osmanlı Devleti ile İranlı hanedanları arasındaki hâkimiyet mücadelesine sahne oldu. Bu mücadele 1639'da Osmanlıların lehine sonuçlanmış ve ülke 1917'ye kadar Osmanlı yönetiminde kalmıştır.
I. Dünya Savaşı esnasında Osmanlının Orta Doğu'dan çekilmesine neden olan bazı yerel isyanlar olmuştur. Bu isyanlarda İngilizlerin kışkırtmalarıyla Mekke Emiri şerif Hüseyin bin Ali kullanıldı. Hüseyin bin Ali ve oğullarına Osmanlının yıkılmasından sonra kurulacak olan Büyük Arap Devleti'nin krallığı vadedildi. Fakat gerçekler söylendiği gibi değildi. Orta Doğu farklı bir paylaşıma sahne oluyordu.

Büyük Britanya, Fransa ile yapılan Sykes-Picot Anlaşması uyarınca Musul'u, Fransızların Verimli Hilal'in (Mısır'da Nil nehrinin suladığı alanı, Levant'ı -bugün İsrail'in bulunduğu yer dâhil- ve Fırat'la Dicle nehirlerinin suladığı alanı kapsar) kuzeyindeki etki alanından uzaklaştırmıştır ve bilahare Milletler Cemiyeti'nin de Filistin ve Irak yönetimini Britanya'ya bir hak olarak tanımasıyla Britanya Nil'den İndus'e kadar kırılmaz bir stratejik üstünlük sağlamıştır.

Sykes-Picot Anlaşması 1916 yılında Fransızlar ve İngilizler arasında bir anlaşma yapıldı. Bu anlaşma özellikle Orta Doğu'nun bugünkü hâline gelmesine sebep olması açısından önemlidir. İngiliz subay Mark Sykes ile Fransız subay François Georges-Picot Kahire'de bir araya gelerek masa başında Orta Doğu'yu iki ülke arasında paylaştırdılar. Bu anlaşmaya göre yeni yapay devletler kuruldu. Sykes-Picot hattı denilen bu sınırlar, o dönemin koşullarında dünyanın iki büyük emperyalist gücü olan Birleşik Krallık ve Fransa'nın Orta Doğu'ya bakış açılarını yansıtmaktadır. Fransız ve İngiliz subaylar bölgenin etnik ve dinsel yapısını göz önünde bulundurmadan sadece kendi çıkarları doğrultusunda harita üzerinde yeni ülkeler oluşturup bazı etnik grupları da parçaladılar. Bu anlaşma sonucunda kurulan devletlerden Irak, Ürdün, Filistin İngiliz bölgesi; Suriye, Lübnan Fransız bölgesi oldu.

Modern Irak, 1920'de Osmanlıların I. Dünya Savaşı'nda yenilmesiyle birlikte İngilizlerin, Osmanlı eyaleti olan Musul, Bağdat ve Basra'yı yeni bir politik oluşum olarak değiştirmeleri sonucu, Fırat-Dicle havzasını kontrolü altına alan ve ya

Irak ağızları, Türkiye Türkçesi ağızlarının bugün Irak devlet sınırları içinde konuşulan ağız sahalarından biridir. Bazen Irak'ta yaşayan Türkçeyi kastetmek amacıyla “Irak Türkçesi” şeklinde de belirtilir.

Batı Türkçesi, Osmanlı Türkçesi (Batı Oğuzca) ve Azeri Türkçesi (Doğu Oğuzca) olarak ikiye ayrılır. Bu iki saha arasındaki ayrılıklar hem konuşma dilinde hem de yazı dilinde kendini gösterir. Irak Türklerinin konuştuğu ağız, Türkçenin Azeri sahası içine girmektedir. Bu saha Doğu Anadolu, Azerbaycan, İran Azerbaycanı, Suriye Türkleri ve Irak Türkleri bölgelerini kapsar.
Irak Türkleri ağzı genel olarak bir bütünlük arz eder. Buna rağmen, şehir, kasaba, köy, hatta mahalleler arasında bazı ağız farklılıklar da bulunmaktadır. Bu farklılık, ayrı ayrı dönemlerde bölgeye göç edip yerleşen çeşitli boyların arasında olan ağız farklılıklarından kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla Kerkük ağzının, Irak'taki Türk bölgelerinde konuşulan ağızların hepsini ifade ettiğini kabul etmek doğru değildir. Ancak Irak Türkleri ağzına bir bütün olarak bakıldığında bu topluluğun kendine özgü bir ağızla konuştuğu görülür. Bu ağız, coğrafi ve politik şartların etkisiyle Arapça ve Farsça sözcüklerin bir hayli fazla görünmesiyle birlikte esas olarak Batı Türkçesinin doğu sahası içinde yer alan Azeri Türkçesine dayanmaktadır. Bu ağızda söz varlığı bakımından, komşu dillerin etkileri bir yana bırakılacak olursa hem Azeri Türkçesine hem de Türkiye Türkçesine büyük derecede yakınlık vardır. Ancak Irak Türklerinin ağzının, Türkiye Türkçesine oranla Azeri Türkçesine daha yakın olduğu da bilinmektedir.
Irak Türklerinin konuşma dili ve kullandıkları alfabe itibarıyla Türkiye sınırları dışında kalan Türk topluluklarının Türkçelerine göre değişik özellikler içerir. Bu özellikler sadece konuşma dili değil, yazı dilinde de kendini gösterir. Örneğin, Azerbaycan toplumunun hem konuşmada hem de resmî yazı dilinde Azeri Türkçesini kullandığı görülür. Oysaki Irak Türkleri konuşma dilinde Azeri Türkçesinin hemen hemen aynısını kullanmakla birlikte, yazı dilinde, folklor konulu metinler hariç Türkiye Türkçesini kullanmaktadırlar. Bu durum 1958'den sonra daha da belirgin bir şekilde kendini göstermiştir.
Yazı ve basında Osmanlı alfabesine sadık kalınmakla birlikte, zamanla Osmanlı edası ve yabancı sözcüklerden arınarak Türkiye Türkçesinin tamamıyla kullanıldığı görülür. İki ayrı dönemin Türkçesini kullanma (Osmanlı Türkçesi ve Türkiye Türkçesi) uygulamada en fazla nazım sahasında görülür. Osmanlı Türkçesi ve aruzla yazan şairlerin yanı sıra, Türkiye Türkçesini kullanarak hece ölçüsüyle ve sonra da serbest şiir yazan şairler de vardır. Bu gelişmeyi iyice izleyebilmek için Bağdat'ta Türkmen Kardeşlik Ocağının çıkarmış olduğu Kardaşlık dergisinin sayılarına göz atmak yeterlidir. Kullanılan alfabenin ise birkaç defa değişikliğe uğradığı görülmektedir.
Altmışlı yıllarda devletin baskısına rağmen bir grup aydın genç o sıralarda Bağdat'ta yayımlanan Kardaşlık dergisinde Latin alfabesini kullanmaya başladılar. Dergi, Arapça ve Türkçe olmak üzere iki dilde çıkmakta idi. Derginin Türkçe bölümünde alfabe olarak Arap harfleri kullanılıyordu. Dergiye eklenen Latin harfleriyle basılı Türkçe metinler önce bir sayfa olarak başladı ve sonraları bu sayfalar çoğaltılarak 30 sayfaya kadar vardı ve nihayet 1971 tarihinde Latin harfleriyle yayın, devletin resmî kararı ile yasaklandı. 1970 yılında devletin Irak Türklerine vermiş olduğu kültürel haklar çerçevesinde tamamen devlete bağlı ve devletin memurları tarafından Yurd isminde Türkçe bir gazete ve Birlik Sesi adlı Türkçe ve Arapça olarak yayımlanan bir dergi yayın hayatına girdi. Adı geçen gazete ve dergi Osmanlı harfleriyle Türkiye Türkçesinin ünlü uyumuna uyarak yayımlanmaktadır.
Devlet, kendi siyasi amaçlarına hizmet etmek için çıkarmakta olduğu gazete ve dergide ve basmakta olduğu kitaplarda, Arap harfleriyle yazılan Türkçe yayınlarda Osmanlı imlasıyla bile ilişkileri kesmek amacıyla uydurmaca imla kuralları ihdas etmiştir. Devlet kontrolünde yayımlanan Türkmen Kardeşlik Ocağının çıkardığı Kardaşlık dergisi ise Türkçe bölümündeki yazılarında Osmanlı imlasını kullanmaktadır. Irak Türkleri bu yayın organlarından başka ne özel ve bağımsız bir yayın organına ne de kültürlerini ilerletmek için Türkçe eğitim yapan okullara sahiptirler. Ancak, Körfez Savaşı'ndan sonra, Irak rejiminin kontrolü dışında tutulan Kuzey Irak bölgesindeki, Erbil ve Kifri şehirlerinde Latin alfabesi ile Türkçe eğitim veren birçok okulun ve yine Latin alfabesi ile yayımlanan Türkçe gazete, dergi ve bültenlerin de vardır.
Irak Türkleri, Türkiye sınırları dışında kalan Türk topluluklarına göre açık bir farklılık arz ederek, kişisel günlük yazı olsun basın ve yayın organlarındaki yazılar olsun, Türkiye Türkçesini benimsemiş ve kullanmış, konuşma dilinde ise Azeri Türkçesi diyalektine dayalı olan kendi ağızlarını kullanmış ve ikisine de belirgin bir şekilde bağlı kalmıştır. Bu iki akım kendini o kadar güçlü göstermektedir ki bir yandan Kerkük ağzını, kısmen olsa bile, bırakıp Türkiye Türkçesiyle konuşmayı deneyenlere toplumca hoş bakılmaması ve yadırganmasına karşın, Irak Türkleri tarafından çıkarılan bütün gazete, dergiler ve kitaplar Türkiye Türkçesiyle çıkmış ve Irak rejiminin Irak Türklerini Türk dünyasından koparmak için tüm çaba ve icraatına rağmen, toplumun etkisiyle, devletin resmî yayın kuruluşları olan bahsi edilen gazete ve dergi, devlet eliyle basılan kitaplar ve Bağdat Radyosu ile Kerkük TV kanalı "Türkmence" yayınlarında haber yayınları dâhil bütün programları, kuruluşundan günümüze kadar Türkiye Türkçesi ile vermektedir.

Irak Türkleri eskiden beri ve özellikle Osmanlı'nın etkisiyle Türkçe yazılarında Arap alfabesini ve Osmanlı imlasını kullanmaktadırlar. Irak Türkleri yazı alanında sağır kef denilen nazal kef harfi dâhil Osmanlı devrinde kullanılan alfabenin aynısını kullanırlar. Son otuz yılda ise devlet kontrolünde çıkan gazete ve dergilerde, yayımlanan kitaplarda, aynı alfabe kullanmakla birlikte bahsi edilen sağır kef harfi iptal edilip yerine /n/ harfi kullanılmaktadır. Bu uygulamaya göre Osmanlı imlası bir kenara atılıp yazılar Türkiye Türkçesinin ünlü uyumuna uyarak verilmektedir.
Konuşma dilinde ise Kerkük ağzında, yumuşak g hariç, Türkiye Türkçesinde bulunan harflerin aynısı kullanılır. Bunun yanı sıra Türkiye Türkçesinde konuşmada telaffuz edilmeyen ve çoğu Osmanlı alfabesinden alınan, Arapça ve Farsçanın da etkisiyle, birkaç harf daha telaffuz edilir.
Kerkük ağzında, Türkiye Türkçesinde kullanılan ünlü ve ünsüzlerin yanı sıra Türkiye Türkçesinde bulunmayan ancak ağız özellikleri, Osmanlı ağzı ve çevre etkisiyle oluşan, Arapça ve Farsçada bulunan diğer ünlü ve ünsüzler de kullanılır. Bunların konuşma dilinde yaygın biçimde bulunanlar şöyle sıralanabilir:

 İşbu madde Murat Küçük tarafından CC BY-SA 3.0 lisansı altında yayımlanan metin içermektedir.

Irk Bitig (Orhun alfabesi ile 𐰃𐰺𐰴 𐰋𐰃𐱅𐰃𐰏), 9. veya 10. yüzyıla ait çift dilli bir el yazmasıdır. Yazmanın büyük çoğunluğu Orhun alfabesi ile Eski Türkçe yazılmış olup kehanet ve falcılık hakkındadır, ancak girişinde ve sonunda Çince Budist metinler ihtiva etmektedir. Macar-İngiliz arkeolog Aurel Stein tarafından 1907'de günümüzde Çin'in Dunhuang şehri civarında yer alan Bin Buda Mağaraları'nda keşfedilmiştir. Aurel Stein tarafından Danimarkalı dilbilimci Vilhelm Thomsen'ı yollanarak Thomsen tarafından incelenmiştir. Günümüzde British Library'nin kataloğunda bulunmaktadır.
El yazması, iyi korunmuş olması ve bilinen tek tam Eski Türkçe el yazması olmasından ötürü Türk tarihi açısından önemli kabul edilmektedir. Türkolog Marcel Erdal yazmanın "Türk kültürüne doğrudan tanıklık eden birinci binyılda üretilmiş en önemli eser" olduğunu belirtmiştir. Bulunan diğer yazmalar ise Altun Yaruk ve Sekiz Yükmek'tir.

Irk sözcüğü kehanet, fal ya da tahmin gibi anlamlara gelir. Bitig sözcüğü ise kitap anlamındadır. Irk Bitig, günümüz diline fal kitabı ya da kehanet kitabı olarak çevrilebilir. Kitabın adı 101. sayfada açıkça Irk Bitig olarak kaydedilmiştir.

Yazma, modern bir pasaport ebatlarında küçük bir kitap hâlindedir. Sarı renkli, kuvvetli, kalın ve iyi bir Çin kâğıdı üzerine yazılmıştır. Sayfalarının uzunluğu 13,1 cm, genişliği 8,1 cm'dir. Orijinal boyutunun 13,6 cm olduğu ancak British Museum'de araştırmacılar tarafından eğimli köşelerinin kırpılması dolayısıyla bu boyuta geldiği öne sürülmektedir. Ciltli olmayan yazma bir kağıdın ikiye katlanması suretiyle (bifolium) oluşturulan tabakalarının her birinin birbirine dikilmesi yerine tutkal ile yapıştırılmıştır. Bu tutkal sağlamlığı nedeniyle aradan uzun bir zaman geçmiş olmasına rağmen hâlâ gevşememiştir. Bu tarzda el yazması üretimi Dunhuang'da bulunmuş Çin el yazmalarında da gözlemlenmiştir. Çok fazla okunduğu için sayfa köşeleri ve dış yaprakları oldukça yıpranmış ve kırışmıştır. Kâğıdın çok kaliteli bir cinsten olması, kitabın son zamanlara kadar muhafaza edilebilmesini sağlamıştır.
Yazma toplam 29 bifoliadan, dolayısıyla da katlanmış 58 folia ve 116 sayfadan oluşmaktadır.

El yazmasının 104 sayfasını (5b–57a) kapsayan büyük çoğunluğu, Eski Türkçe metinlerden oluşmaktadır. Eski Türkçe eser sağdan sola yazılmış ve kelimeler için siyah mürekkep kullanılmıştır. Kelimelerin bittiğini belirten daireler için kırmızı mürekkep  kullanılarak bu dairelerin içerisine iki adet siyah çizgi çekilmiştir. Eski Türkçe metinde sayfa kenarları, tutkalın sürüldüğü yerlere eser birleştirilirken yardımcı olması açısından konulduğu düşünülen Çin rakamlarını içermektedir. Eserin sonundaki not vasıtasıyla Maniheist Taygüntan Tapınağı'nda (Çince: 大雲堂; pinyin: Dàyúntáng) yazıldığı belirtilmektedir. Yazarın ismi belirsizdir, ancak eser abisi olan Sangun İtaçuk'a armağan edilmiştir. Eserde 65 adet farklı fal yer almaktadır. Fallar arasında çok büyük bir bağlantı olmamakla birlikte hayvanlar, hava olayları ve tarım ile ilgili konular bazı ortak motifleri oluşturmaktadır. İyi olarak yorumlanan falların sayısı kötü olanlara göre yaklaşık iki kat daha fazladır.
İlk keşfedildiği dönemde araştırmacılar eseri Çin kehanet kitabı Yi Jing ile karşılaştırmaya çalışmış, ancak ortada bir bağlantı bulamamışlardır. Yazma ayrıca bazı Tibet el yazmaları ile fizikî açılardan benzerlikler göstermektedir. İlk inceleyen Thompsen eserin yerli Türk üretimi olması gerektiği sonucuna ulaşmıştır. İçerik açısında Türk kültürüne özel ögeler taşıması nedeniyle genellikle çeviri bir eser olmak yerine orijinal bir Türk eseri olduğu görüşü kabul edilir. Tekin'e göre metinde yer alan tipik transkripsiyon hatalarından ötürü metin aslen Orhun alfabesi ile yazılmak yerine büyük olasılıkla Eski Uygur yazısından çevrilmiş daha eski bir eserin kopyasıdır. Marcel Erdal'a göre orijinal Eski Uygur metin, dilsel özellikler incelendiğinde 8. veya 9. yüzyılda yazılmış olmalıdır. 

Kitabın Eski Türkçe kısmının sonunda, yazan kişi tarafından kısa bir not düşülmüştür. Metnin modern Türkçesi aşağıdaki gibidir.Şimdi sevgili oğullarım, şöyle biliniz: Bu ırk bitiği iyidir. Böylece, herkes kendi kaderinin efendisidir. Genç bir öğrenci olan ben; bu kitabı, pars yılının ikinci ayının on beşinci gününde, Taygün-tan tapınağında, öğretmen Burua’yı dinleyerek yazdım. Sevgili abimiz Sangun İtaçuk’a armağan olsun."Pars yılının ikinci ayının on beşinci günü" ifadesi kitabın yazım yılı hakkında çeşitli akademisyenlerin teoriler üretmesine neden olmuştur. Mağara 11. yüzyılda kapatıldığı için bu tarihten önce yazılmış olduğu fikir birliği ile kabul görmektedir. 930 ve 942 yılları tarihleme olarak öne sürülmüştür, ancak Tekin ve Clauson yazmanın 9. yüzyılda (810, 822, 834, 846, 858, 870, 882 veya 894) yazıldığını öne sürmektedir.

[1] OO - OO - OO = "Tensi men. Yarın keçe altun örginVikisözlük üze olurupan mengilüyer men. Ança bilingler. Edgü ol."
[1] OO - OO - OO = "Tensi ben. Gündüz gece altın taht üzerine oturup mutluyum ben. Böyle biliniz. İyidir o."
[2] OOOO - OOOO - OOOO = "Ala atlıg yol tengri men. YarınVikisözlük keçeVikisözlük eşür men. Utru eki yalıg kişi oglın sokuşmiş, kişi korkmiş. 'Korkma' timiş. 'Kut birgey men' timiş. Ança bilingler. Edgü ol."
[2] OOOO - OOOO - OOOO = "Alaca atlı yol tanrısı ben. Gündüz gece koştururum (atımla) ben. Güleryüzlü iki insanoğluna denk gelmiş, insanoğulları korkmuş. 'Korkma' demiş. 'Kut vereceğim ben' demiş. Böyle biliniz. İyidir o."
[3] OOO - OOO - OOO = "Altun kanatlıg talımVikisözlük kara kuş men. Tanım tüsi takı tükemezken taluydaVikisözlük yatıpan tapladukumin tutar men, sebdükimin yiyür men. Antag küçlüg men. Ança bilingler. Edgü ol."
[3] OOO - OOO - OOO = "Altın kanatlı yırtıcı kartalım ben. Tenimin tüyleri büyümemişken, denizde yatarak dilediğimi tutarım ben, sevdiğimi yerim ben. Ondan güçlüyüm ben. Böyle biliniz. İyidir o."
[4] O - O - O = "ÜrüngVikisözlük esriVikisözlük toganVikisözlük kuş men. ÇıntanVikisözlük ıgaç üze olurupan mengileyür men. Ança bilingler. Edgü ol."
[4] O - O - O = "Ak benekli doğan kuşum ben. Sandal ağacı üzerinde oturarak mutluyum ben. Böyle biliniz. İyidir o."

Yazma, ilk 9 sayfasında Çince yazılmış ve fallardan bağımsız Çin Budist metinleri içermektedir. 10. sayfada da bir satır Çince yazı bulunmaktadır. Bu metne isim verilmemiş olmakla birlikte diğer el yazmalarından edinilen veriler doğrultusunda 9. yüzyıl Arı Ülke Budizmi din insanı Fazhao'ya (法照) atfedilen 正法樂讚 (çev. 'Gerçek Dharma'nın mutluluğu üzerine ilahi') olduğu ortaya konmuştur. Şiir türünden bir ilahi olup, her biri uyaklı 7 heceden oluşan satırlara sahiptir. Buna ek olarak eserin son 6 sayfasında da yine uyaklı 7 heceli satırlardan oluşan başka bir Çince metin yer almaktadır. Eserin sonunda bulunan hikâyenin başlığı 佛子船讚 (çev. 'Buddha'nın çocuklarının gemisinde ilahi') olarak verilmiştir ve tek örneği Irk Bitig'de bulunmaktadır. Kullanılan söz öbeklerinden ötürü eser Fazhao tarafından yazılmamış olmakla birlikte Arı Ülke Budizmi ile ilişkilendirilmektedir. Son sayfadaki tutkal kalıntılarının incelenmesi sonucunda eserin en az bir çift yaprağının kayıp olduğu sonucuna varılmıştır. Yukarıdan aşağıya yazılmış iki Çince metin de tam değildir.
Türk metnin aksine sayfa kenarlarında Çin rakamlarının var olmaması nedeniyle bu metinlerin esere sonradan eklendiği veya aynı anda yazmaya eklenmişseler bile aslen bunun planlanmamış olduğu düşünülmektedir. İçerik açısından görünürde çok da ilişkili olmamakla birlikte Çin metinlerini hazırlayanların Türk metni üzerine yazmamış olmaları ve Çince metni ayrı bir el yazması olması yerine özel olarak Türkçe metinle kombine etmeleri nedeniyle hazırlayan kişilerin bu iki metin arasında bir bağ gördüğüne destek oluşturmaktadır. Yazmanın küçük boyutu nedeniyle kişinin yanında taşıdığı ve duruma göre Türk ve Çin metinlerini kullanmış olabileceği öne sürülmüştür. Yazan kişinin dinen Budist, dilsel açıdan ise Türk kökenli olduğu da düşünülmektedir. Ayrıca Buddha'nın gemisi ilahisinde yer alan Eski Türkçe kolofonun sonradan eklendiği görülmektedir. Sayfa numaralarının Çince oluşu da çok dilliliğe işaret eden diğer bir faktördür.

Dikdörtgen çubuğun dört yüzünden her birine O, OO, OOO, OOOO işaretlerini çizip, bu çubuklardan üç tanesi yere atıldıktan sonra gelen işaretlerin karşılığındaki 65 metinden birisi okunur. İlk olarak kehanet istenen konu ile ilgili düşünülür ve dört tarafı olan çubuk ya da zar kullanılarak 3 kere atış yapılır. Bu atışlarda gelen sayılara eşlenik olan ırk kitaptan bulunarak okunur.
Irk bakılış türüne göre dört tarafı olan bir zar üç kere atılırsa ortaya çıkacak olasılık sayısı 43 = 64 adettir. Ancak kitapta 65 adet ırk varmış gibi görünmektedir. İnceleme yapıldığında arka arkaya yazılmış 24'üncü ve 25'inci sıradaki ırkların aynı atış rakamlarına {3-1-3 / ooo - o - ooo} sahip olduğu görülür. Eğer bu ikisi aynı ırka aitse, ırk sayısı 64'e iner. Bu durumda ırk sayısı ve zar atışlarından gelebilecek olasılık sayısı eşitlenmiş olur. {3-4-1 / ooo - oooo - o} atışına denk gelen üç adet ırk bulunmaktadır. Bunlar 49, 61 ve 64 sıralı ırklardır. Bununla birlikte {1-2-4 / o - oo - oooo} ve {3-1-1 / ooo - o - o} okumalarına karşılık herhangi bir ırk bulunmamaktadır. Eğer aynı okumaya denk gelen 49, 61 ve 64 sıralı ırklardan herhangi ikisi, karşılığı olmayan okumalarınsa ırklar tam olarak okuma şekline uyan bir şekilde dağılırlar.
Bu teoride iki adet sorun bulunur. Birincisi, 24 ve 25 sıralı ırklar birbirine benzemediği için uzun bir okumaymış gibi kabul edilmesi doğru olmayabilir. İkincisi ise 3 farklı okumaya karşılık gelen {3-4-1} atışları ile hiçbir karşılığı bulunmayan {1-2-4} ve {3-1-1} atışları rakamsal olarak birbirine uzak olduğu için yazım hatası yapılmış olma olasılığı düşüktür.

Talat Tekin, Irk Bitig Eski Uygurca Fal Kitabı, Öncü Kitap, Ankara 2004 17 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ISBN 975-7447-11-0.

Irk Bitig'in metninin tamamına buradan ulaşabilirsiniz.
Irk Bitig (Kazakça)
Irk Bitig - Vatec veritabanı 29 Ocak 2008 tarihinde Wayback Machine 

K-k, Türk alfabesinin 14. harfidir. Türkçede bu harfin işaret ettiği ses ke denilerek isimlendirilir.  Sıklıkla, harfin işaret ettiği ses ka denilerek isimlendirilir, ancak TDK'ye göre bu isimlendirme yanlıştır. Bu durumda sesin ince ve kalın şekilleri vardır. Fonetik bakımdan kalın seslilerle birlikte art damak, ince seslilerle birlikte ön damaktan çıkarılan süreksiz ve sert bir sessiz harf olduğundan sesli-sessiz uyumunu gerektirir. Türkçe kelimelerde bu harfin kullanım sıklığı % 4,71'dir. Arap alfabesine dayalı Göktürk, Uygur ve Osmanlı alfabelerinde iki ayrı harf ve ses olarak kaf ve kef yerine bugünkü Türkçede k kullanılmaktadır.
k ince ve kalın şekliyle sekizinci yüzyıldan bu yana, Eski Türkçeden beri bütün Türk lehçelerinde kullanılmış bir sestir. Türkçe kelimelerin başında, ortasında ve sonunda bulunur. Birçok kelimede yüzyıllar boyunca hiç değişmeden gelmiştir. Ancak Anadolu ve Azeri lehçelerinde bazı kelimelerde yumuşayarak gye dönüşmüştür. Kök-gök, köl-göl, köz-göz, kemi-gemi, küve-güve gibi. Aynı ağızda Bu sesin h ya dönüştüğü de görülür. Kanı-hani, uyku-uyhu, yuku-yuhu, ayak-ayah, keklik-kehlih gibi. Gerçekte Eski Türkçe diye adlandırılan 8-11. yüzyıl Türkçesinde, kelimelerin başında ga ve ge sesleri yoktur. Bunlar daha sonra ka ve ke seslerinin ga ve ge'ye dönüşmesi sebebi ile ortaya çıkmıştır.
Tarih boyunca Fenike, Etrüsk, Yunan ve Latin dillerinde de bulunan k sesi, bugün Avrupa dillerinde bazı sözcüklerde yer alırken bazı sözcüklerde de c ile temsil edilmektedir.
Türkçede 1928'de yapılan Harf Devrimi ile Osmanlı alfabesi kaldırılıp Latin alfabesi getirilince, yeni alfabe düzenlenirken k harfi kabul edilmiştir.

Kabardeyce, Kabardey Çerkesçesi veya Doğu Çerkesçesi (Kabardeyce: Къэбэрдей Адыгэбзэ, Qabardey Adığebze; Adigece: Къэбэртай Адыгабзэ, Qabartay Adığabze), çoğunluğu Kabartay-Balkarya'da yaşayan Kabardeylerin ve Besleneylerin konuştuğu Çerkes dilleri grubundan bir dildir. Adigece ile karşılıklı anlaşılabilirlik düzeyi yüksektir. Kabardeyce, Rusya'ya bağlı Kabardey-Balkar ve Karaçay-Çerkes cumhuriyetlerinde kullanılan resmî diller arasındadır. Bunun dışında Suriye, Ürdün, Türkiye ve Rusya'daki Krasnodar ve Stavropol Kraylarında konuşulmaktadır. Kabardeyceyi 1 milyon civarında insanın konuştuğu tahmin edilmektedir. Kabardeyce 1924 öncesinde Arap alfabesini, 1924-1936 arası Latin alfabesini kullanmıştır. 1936'dan beri Kiril alfabesini kullanmaktadır. Kaberdeyce, diğer tüm Kuzeybatı Kafkas dilleri gibi karışık bir dilbilgisi sistemine sahiptir. Kabardeycenin dört ana lehçesi vardır.

Kabardey-Balkar Cumhuriyeti ve Karaçay-Çerkesya Cumhuriyeti'nde konuşulan asıl "Kabardeyce", Kuzey Osetya-Alaniya Cumhuriyeti ile Stavropol Kray'da konuşulan Mozdok, Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti'ndeki iki köyle Krasnodar Kray'daki iki köy ve Adigey'deki bir köyde (Vılap köyü) konuşulan Besleney ya da Besnıy ve Adigey'deki üç köyde (Koşhabl, Bleşepsın, Fedz ya da Hodz)konuşulan Kuban (Kabardeyce: Hajret Qeberdeyıbze) lehçelerine ayrılır. Edebiyat dili Baksan lehçesine dayanır.
Kabardeycenin, yazı dili olan Baksan lehçesi dışında üç lehçesi daha vardır: "Terek ağzı" (Terek Irmağı boyunda konuşulur), "Malka ağzı" (Malka Irmağı boyunda konuşulur) ve "Kuban-Zelençuk ağzı" (Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti'nde konuşulur).

Kabardeyce
Batı Kabardey grubu
Kuban
Kuban-Zelençuk
Orta Kabardey grubu
Baksan (standart değişke)
Malka
Doğu Kabardey grubu
Terek
Mozdok
Besleney

Türkçeden Kabardeyceye geçen Türkçe kökenli sözler ile Türkçenin aracılığıyla Arapça ve Farsçadan geçen sözlerden bir kısmı şöyledir:

Kabardeyce, bugün, 1864 Adıge sürgünü sonucu, bir göçmen dil olarak Türkiye, Suriye, Ürdün, ABD ve AB ülkelerinde de konuşulur. Türkiye'de en çok Kayseri (Uzunyayla yöresi), Sivas, Tokat, Amasya, Çorum, Kahramanmaraş, Adana, İçel, Ankara, Eskişehir, Balıkesir (Bandırma'nın Yeni Sığırcı mahallesi) ve daha başka yerlerde de konuşulur.
Kabardeyce, Rusya dışında Ürdün'deki "Emir Hamza Okulu" adlı özel bir okulda seçmeli bir ders olarak da okutulmaktadır.
Kabardeyce, diasporadaki birçok internet radyo-tv yayını dışında, Türkiye'de yasak dil kapsamından çıkartılmış olarak 2004'ten beri her hafta Perşembe günleri radyo ve tv'den yayınlanmaktadır (Radyo 1, sabah 6.30; TRT-3, sabah 07.30). Kafkasya'daki Kabardeyce radyo-tv yayınları 2003'te kaldırılmış; ancak yeni devlet başkanı Arsen Kanoko'nun çabasıyla, 2006 yılı ile birlikte Kabardeyce ve Balkarca yayınlar yeniden başlatılmıştır.
Kabardeyce 1924 yılına değin Arap, ardından 1936 yılına değin Latin, 1936'dan beri de Kiril alfabesini kullanmıştır.

Kabardeyce Nalçik ve Çerkessk'teki devlet üniversitelerinin ilgili bölümleriyle, buralardaki bilimsel araştırma enstitülerinde incelenmekte ve öğretilmektedir. Kafkasya'da Kabardeyce eğitim, giderek zayıflamış olmakla birlikte yine de 1960 yılına değin sürmüş; 1960 yılında, küçük dil ve kültürleri büyük dil olan Rusça içinde eritme politikası olan "Büyük Ülkü" uygulaması gereği, öteki küçük Sovyet dilleri gibi Kabardeyce ve Balkarca eğitim de kaldırılıp Rusça eğitime geçilmiş; 1985'te Mihail Gorbaçov'un başa geçmesinin ardından getirilen demokratikleştirme programı gereğince, Ruslaştırma anlamındaki "Büyük Ülkü" politikasına son verilerek, 1990-1991 ve 1991-1992 eğitim-öğretim yıllarında, bütün temel dersleri kapsar bir biçimde, Kabardeyce ve Balkarca eğitim başlatılmış; ancak RF Devlet Başkanı Boris Yeltsin yönetimi döneminde, yani 1992-1993 eğitim-öğretim yılı ile birlikte Kabardeyce ve Balkarca eğitimde kısıtlamaya gidilmiş, Kabardeyce ve Balkarca dillerinde eğitim iki seçmeli ders ile (Adıgece, Adıge edebiyatı) sınırlanmıştır. Şimdi, Kabartay-Balkar ve Karaçay-Çerkes cumhuriyetlerinde, Kabardeycenin konuşulduğu yerlerdeki ilk (1-4.sınıflarda Adıgece) ve orta dereceli (5.sınıf ve üstü sınıflarda Adıge edebiyatı) okullarda seçmeli ders olarak (okul ve sınıfına göre haftada 2 ile 3-4 ders saati tutarında) okutulmaktadır.
Ancak 2007-2008 eğitim-öğretim yılından başlanmak üzere, Kabartay-Balkar Cumhuriyeti'nde Devlet Başkanı Arsen Kanoko'nun verdiği destekle, Rusçanın yanında birer resmi dil olan Kabardeyce ve Balkarcanın da, bir "pilot uygulama" olarak 20 kadar okulun ilk sınıflarında okutulmasına karar verilmiş ve bilgisayar olanaklarıyla üç aylık ilk eğitim dönemi ders kitapları da hazırlanmış ve uygulamaya konmuştur. Dört yıl sürecek bir kademeli geçiş programı sonunda, bütün okullarda Kabardeyce ve Balkarca eğitime geçiş süreci tamamlanmış olacaktır.
Kabardeyce olarak aylık "Oşhamaho" (1уащхьэмахуэ) edebiyat dergisi ile pazar günleri dışında "Adıge psatle" (Адыгэ псалъэ/Adyghepsale;internetten de) gazetesi (Nalçik) yayınlanmaktadır.

Afrika levhası, Nubian Plakası olarak da bilinir, Afrika kıtasının büyük bölümünü (en doğu kısmı hariç) ve batı ve güneydeki bitişik okyanus kabuğunu içeren büyük bir tektonik levhadır. Afrika levhası, dünyanın büyük tektonik levhalarından biridir. Litosfere ait karasal ve okyanusal tabanı birlikte barındırır. Güney Amerika, Kuzey Amerika, Avrasya, Arap, Hindistan, Avustralya ve Antarktika levhalarıyla çevrilidir. 200 milyon yıl önce Trias zamanında Pangea süper kıtasının parçalanması ile Gondvana kıtası oluşmuştur. Gondvana kıtasının parçalanması ile Afrika, G. Amerika, Hindistan, Antarktika ve Avustralya kıtaları oluşmuştur.
Afrika Levhasının Kuzey Amerika levhası ile olan batı sınırı Atlantik Ortası Sırtı tarafından belirlenir. Bu alanda okyanus tabanında deniz tabanı yayılımının gerçekleştiği uzaklaşma sınırıdır. Afrika Levhasının kuzeyde Avrasya Levhasıyla çarpışma halindedir. Akdeniz tabanında Helen Yayının bulunduğu alanda Afrika Levhası Avrasya Levhasının altına dalmaktadır. Batı Akdenizde levha sınırında Azor-Çebelitarık Fayı sınırlar.
Afrika Levhasında Büyük Rift Vadisi ile kıta içi riftleşme gelişmektedir. Rift vadisinin doğu kısımlarında Somali Levhası, batısında Numbia Levhası oluşmuştur. Kuzeydoğudaki Arap levhası Kızıldeniz çukurluğu ile Afrika Levhasından ayrılmakta ve kuzeyde Anadolu Levhası ile çarpışmaktadır. Yılda 2,15 cm kuzeye doğru hareket eden Afrika Levhası 65 milyon yıl sonra Akdenizin yok olmasına neden olacaktır.

Ahiret (Arapça: الآخرة, romanize: al-Ākhirah) veya ahret, İslâm terminolojisinde ölümden sonra gidilecek yere verilen bir isim. Ahiret, Kur'an'ın İslâmî eskatolojinin önemli bir parçası olan Ahiret Hesaplaşması ile ilgili bölümlerinde defalarca sözedilmektedir. Geleneksel olarak, Müslümanların altı temel inanç esaslarından biridir.
İslâma göre, kıyametin kopması ve yeniden dirilme, Kur'an âyetleri ve Muhammed'in hadisleri gibi kaynaklarda ifade edilir ve İslama göre diğer peygamberler de kendi halklarına bu durumu anlatmışlardır. Ahirete inanmak İslama imanın şartlarından biridir. Kur'an'da Ahiret Günü farklı isimler ile söz edilmiştir. Ahiret, müminler Allah'a kavuşacakları inancı nedeniyle Kavuşma Günü (Mü'min: 40/15), insanlar ve bütündür. Tüm canlı varlık o günde bir araya toplanacağı için Toplanma Günü (Teğabün: 64/9), Dünya hayatlarında Allah'a iman etmeyenler ve ölümlü hayata aldandıklarını anlayacaklar için Aldanma Günü (Teğabün: 64/9), herkes kabrinden çıkıp dirileceği için Çıkış Günü (Kâf: 50/34) ve Dünya'ya geri dönmek isteyenler için Hasret Günü (Meryem: 19/40) isimleriyle anılır. İslam dinine göre Âhiret, yedi hayatın yedinci ve sonuncusudur ve yedi hayat şunlardır:

Ruhlar âlemi,
Birinci berzah âlemi,
Ana karnı,
Dünya hayatı,
İkinci berzah âlemi (kabir âlemi),
Mahşer âlemi,
Âhiret âlemi.
Âhiret hayatı Kıyamet ile başlar. Yer ve göğün şekli değişir ve mahşer âlemi kurulur. Mahşerde herkes hesap verip Cennet ve Cehennem'e gidince sonsuz Âhiret âlemi başlar. Cehennem'dekilerin bir kısmı günahları miktarı ceza çekip Cennet'e giderler. Allah'a inanmayanlar ve ortak koşanlar ise Cehennem'de ebediyyen kalırlar. Cehennem, azap ve elem yurdu iken Cennet nimet, mutluluk ve rahatlık yurdudur.

Yahudilikte ahiret inancı, dinî kaynaklarının tamamında içerisinde yaşanılan çağa, coğrafyaya ve kültürel ortama göre yeni şekiller alarak ortaya çıkmıştır. Ancak öldükten sonra hayatın devam ettiği düşüncesi daima var olmuştur. Ya'kūb dönemiyle öldükten sonra insanların gittiği yere ‘Şeol’ denmekteydi. Otantik bir İbrânîce kelime olan Şeol, Tanah'ta 66 kere geçmektedir ve "Ölüler Diyarı" demektir. Yahudi mezheplerinden olan Rabinik Yahudiliğin Tanah'tan sonra en önemli kaynağı sayılan Mişna'da, ahiret için Abot:4:22 "…zira unutma ki, sen sana rağmen var edildin, sana rağmen yaşıyorsun, sana rağmen ölüyorsun ve yine mahkemeye çıkarılacak ve Kuddüs ve Aziz olan Kralların Kralı önünde hesap vereceksin." Ölüm, insanların küllî dirilişi, bireysel olarak mahkeme önünde hesap verme ve adaletli hükmün sonuçlarını üzerine almaktır.

Hristiyanlıkta genelde bir Âhiret hayatına inanç mevcuttur. İsa'nın çarmıhta inananların ölür ölmez göğe kabul edileceğine inanılır. Burada İsa'nın çarmıhta onunla beraber idam edilenlere verdiği "Sana doğrusunu söyleyeyim, sen bugün benimle birlikte Cennet'te olacaksınız" sözü esas alınır (Luka: 23/43). Burada kullanılan paradeisos kelimesi Adn bahçesi olarak anlaşılır. Ancak bazı kiliselere göre Kitab-ı Mukaddes ve sair kaynaklar farklı yorumlanır. Mesela Yehova Şahitleri'ne göre Yunanca Bölüm'de (Ahd-i Atîk) 12 kere geçen Gehena kelimesinin aslında cesetlerin yakıldığı yer demek olduğu esasından hareketle hak inançta olmayanların ebedî hayat için dirilmeyeceklerine inanırlar.
Yine başka kiliselere göre bu kaynak ve ifadeler farklı anlaşılmaktadır. Musevilikte Şeol olarak bilinen "Hades" veya "ölüler diyarı", günahlıların gittiği son ceza veya cehennem değil, geçici bir bekleme yeridir. Bir nezarethaneye benzetilen bu yerde bekleyenler, yargılamadan sonra (Esin. 20:11-15) gidecekleri ateş gölü cezasıdır.

Ölümden sonra dirilme ve yeni bir yaşama uyanma, Antik Mısır inancında temel figürlerden birisidir. Antik Mısır'da ölüler sonraki hayatlarında kullanacaklarına inanılarak özel eşyaları ile birlikte gömülürlerdi. Ölüler kitabı ölenlerin bir sonraki hayatta yaşamlarını kolaylaştırmak için uyulması gereken kuralları bir araya getirmektedir.

Hinduizm'de hayat, yeniden doğum döngüleriyle devam eder. Bu döngülerde mutlak adalet egemendir: İnsan her kötülüğü bir sonraki hayatta çekerek öder. Bu döngülerde hayvandan nihayet insan olunca önce kastsız olarak Dünya'ya gelir, daha sonraki döngülerde eğer hayatta iyi bir insan idiyse daha üst kastlara geçer. En son basamak, İbrâhimî Dinler'deki Âhiret inancı yerine Nirvana'da tanrıyla bir olmaktır.

Aslında bir yaşam felsefesi olan Budizm, sanki Hinduizmde bir reform hareketi gibi acılarla dolu yeniden doğuş silsilelerini bir çırpıda atlatarak bu yaşamla doğrudan nirvanaya gitmenin, yaşamın acılarına son vermenin yolunu çizer.

Ölümden sonra yaşam
Uyku-uyanıklık arası
Ölüm-ötesi deneyimi
Ölüm döşeği görüntüleri

Amazonlar (Yunanca: Ἀμαζόνες), klasik ve Yunan mitolojisinde tamamen kadın savaşçılardan oluşan tarihi bir ulus. Gürcistan'ın başkenti Tiflis'in hemen kuzeyinde Avçala bölgesinde Demir Çağından kalma Zemo Avçala Mezarı, bugüne kadar ortaya çıkarılmış en eski Amazon kadın mezarı olarak tanımlanmıştır.
Herodotos, Diodoros, Apollonios, Justinus, Plinius, Vergilius, Aiskhylos, Stefanos, Hesiodos, Lysias, Pausanias gibi önemli tarihçiler, Temiskira'yı (Terme) Amazonların anayurdu olarak işaret eder. Amazonların, Sarmatya'nın İskitya ile sınır bölgesinde yaşadıkları ile ilgili verilerde doğruluk payı olsa da bunlar Anadolu Amazonlarının devamı olan Sarmatyanlardır. Amazonların öne çıkan kraliçeleri arasında Truva Savaşında yer alan Penthesilea ve kardeşi Hippolite, Atlantislileri yenen ve İzmir'i kuran Myrina sayılabilir. Amazon savaşçılar genellikle Yunan savaşçılarla savaşırken resmedilmiştir. Helenistik ve Roma çağı tarihte Ön Asya'ya birçok Amazon saldırısından bahsedilir. Antik Çağda Amazonlar birçok tarihi kavimle ilişkilendirilmiştir. Günümüzde amazon ismi genel olarak kadın savaşçı ile eş anlamlı olarak kullanılmaktadır.
Amazon kadınlarının neden erkeklerden nefret ettiklerine dair iki söylence vardır. Birine göre erkekler civar topluluklara yaptıkları akınlar sırasında pusuya düşürülmüş ve öldürülmüştür. Bunun üzerine kadınlar silahlanmıştır. Bir başka söylenceye göre ise Amazonların köle olarak kullandığı erkekler Anadolu'da Zeus adında erkek bir baştanrının ortaya çıktığını duyar ve bununla böbürlenmeye başlarlar. Öfkelenen Amazonlar o gece bütün erkekleri öldürür, çocukları ise sakat bırakırlar. Öldürdükleri erkeklerin cinsel organlarını anatanrıçaya sunan Amazonlar ülkelerine erkeklerin girmesini yasaklar.

Amazon kelimesinin ne anlama geldiği ile ilgili açıklamaların çoğunun ortak noktası aykırılıktır. Amazon kelimesinin memesiz anlamına geldiği en fazla kabul edilen görüştür.Klasik Yunancada etimolojik olarak mazos memesiz anlamındadır. Bizanslı Methodios onların, insanların beslenmesine uygun olarak beslenmedikleri vurgusunu yaparken beslenme konusundaki aykırılıklarını öne çıkarır. Onlar ekmek (maza) yemeyip kertenkele ya da yılan yerler.
Onlar anandros (erkeksiz yaşayan), stryganor (erkek avcısı), androdamas (erkeğin sahibi), kreobotos (erkeksiz yaşayan), kreobotos (et yiyen), deineira (erkek katili) ve oirpatadır (erkek öldüren). Bütün bunlar ataerkinin adlandırmaları olsa da aykırılık vurgusu ön plandadır.
Aslında Kafkas Amazonları için yapılan Sarmatyan tanımlaması da bir başka aykırılığa işaret eder. Onlar kertenkele suyuyla bebeklerini beslediklerine göre “sauros” kökünden türetilmiş bir ismi hak ederler. Onlar "a-massein”dir (yaklaşılamaz kadın). Ataerkil Grekler bu kadınları barbarlar sınıfına koyarak dışlarlar. Bu dışlanmışlık, Amazon kelimesinin anlamının merkezinde bulunan aykırılık ile uyum içindedir.
Amazon kelimesinin Farsça, savaşçılar anlamına gelen ha-mazan kelimesinden türediğini söyleyenler de vardır. Yaygın inanışa göre Amazonların rahat yay ve mızrak kullanabilmek için sağ memelerini kestikleri veya yaktıkları söylenir. Dönemsel sanat eserlerinde buna dair bir delil bulunmamaktadır. Amazonlar iki memeleri de mevcut olarak resmedilmiştir, sağ meme ise çoğunlukla kapalıdır.

Amazonların Pontus bölgesinde yaşadıkları söylenir, bölge günümüzde Türkiye sınırları içinde Karadeniz kıyısındadır. Burada kraliçeleri Hippolyta önderliğinde bağımsız bir krallık kurarlar. Amazonların birçok kenti kurdukları iddia edilir, bunlar arasında Ephesus, Sinope, Paphos ve Smyrna sayılabilir. Ünlü tarihçi Herodot Amazonları erkekleri öldürenler anlamına gelen androktones olarak tanımlamaktadır. İskit dilinde de kendilerine oiorpata denmektedir. Bazı efsanelere göre Amazonların erkeklerle cinsel ilişkiye girmesi kesinlikle yasaktı ve Amazon bölgesinde erkekler yaşayamazdı. Ancak soylarının devamı için Amazonlar komşu kabile Gargareanları yılda bir kez ziyaret ederler, doğan çocuklardan erkek olanlar ya babalarına gönderilir ya da öldürülürdü. Kız çocuklar annelerince büyütülür ve tarım, avcılık, savaşçılık konularında yetiştirilirlerdi. Amazonlar eski çağlarda Lykia'yı işgal etmişler ancak Bellerophon tarafından yenilmiştir. İlyada'da yazıldığına göre Amazon kraliçesi Penthesilea, Akhilleus tarafından öldürülür. Amazonların Tuna Nehri üzerindeki Leuke adasına sefer düzenlediği iddia edilir. Seferin amacı Akhilleus'un küllerine sahip olmaktır. Amazonlar adaya ayak bastıklarında Akhilleus'un hayaleti belirmiş ve savaşçıları adadan kovmuştur. İnanışa göre Romalı komutan Pompei, ezeli düşmanı Pontus kralı VI. Mithridates’in ordusunda bu söylentiye şahit olmuştur. Amazonlar Büyük İskender zamanında da tarih sahnesine çıkarlar. Büyük İskender tarihçilerinden bazıları Amazon Kraliçesi Thalestris'in kendisini ziyaret edip ondan bir çocuk sahibi olduğunu yazmıştır. Ancak Büyük İskender'in diğer tarihçilerinden birkaçı ve en güvenilir ikincil kaynağı Plütark iddiayı yalanlar. Plütark yazılarında İskender'in ikincil deniz komutanı Onesicritus'un Büyük İskender biyografisinden Amazon pasajını İskender ile birlikte keşif gezisine katılmış olan Trakyalı kral Lysimakhos'a okuduğu bir andan bahseder: Kral ona gülümsedi ve dedi ki "Peki ben neredeydim o zaman?"
Yunan mitolojisinde İason'un Argonaut Seferi sırasında Amazon topraklarından geçişi de işlenmektedir.

Önde gelen Amazonlar arasında aşağıdaki isimler sayılabilir:

Ainiaan, Akhilleus'un düşmanı, Truva Savaşında kraliçe Penthesilea'nın yanında katılan 12 komutandan biri. Adı, çabukluk anlamına gelir.
Penthesilea'dan sonraki amazon kraliçesi. Emrindeki erkek köleleri sakatlayıp, kısırlaştırmasıyla ünlüdür, bu durumdaki erkeklerin cinsel olarak çok daha başarılı olduğunu iddia etmektedir.
Antibrote, Penthesilea'nın 12 komutanından birisi.
Antiope
Asteria, Herakles tarafından öldürülen altıncı Amazon.
Cleite, Penthesilea'nın 12 komutanından birisi, sefer sırasında gemisi fırtınada yolunu kaybetmiş, İtalya sahillerinde karaya çıktığı yere Clete ismi verilmiştir.
Helene, Tityrus'un kızı. Akhilleus ile savaşmış ve ağır yaralanmış, daha sonra da ölmüştür.
Hippolyte, babası savaş tanrısı Ares tarafından verilmiş olan büyülü kemer sahibi Amazon kraliçesi.
Melanippe, Hippolyte'in kız kardeşi. Herakles tarafından kaçırılmış ve Hippolyte'in elindeki kemer için rehin tutulmuştur. İsteği yerine getirilince rehineyi serbest bırakmıştır.
Otrera, Ares'in metresi ve Hippolyta ile Penthesilea'nın annesi.
Penthesilea
Rabiyes, Yeshimis'in kız kardeşi. Yeni yerler fethetmek için batıya seferler düzenlemişlerdir.
Thalestris, İskender zamanındaki Amazon kraliçesi.
Myrina, Atlantis'e gidip Gorgoları yenen ve neredeyse her yeri fetheden Amazon kraliçesi.

Eski Yunan kentlerinde çok sayıda Amazon anıt mezarı bulunmuştur. Megara, Atina, Chaeronea, Halkis, Teselya gibi kentlerde amazonlara ait heykeller ve anıt mezarlar vardır. Hatta Efes'teki Yunan bakirelerin yılda bir kez Amazonlara ithafen silahlar kuşanarak özel bir dans sergiledikleri anlatılır.

Özellikle sanat alanında Amazonlarla antik Yunan kavimler arasındaki savaşlara çok yer verilmiştir. Şüpheli olan varlıklarına bir kez inanıldıktan sonra dönemlere göre resmedilişleri değişmiştir. İlk zamanlarda Yunan savaşçılarına benzetilen Amazonlar sonradan Pers etkisiyle resmedilmişlerdir.
Antik Yunanlar sosyopolitik sistemleri gereği kadınların alt konumuna işaret etmek için Amazonları olumsuz örnek olarak gösterme çabasında olmuşlardır. Bu sanat eserleri bu sanatçıların fantezilerini yansıtırlar. Antik Yunan fizyonomisinin özellikleri bu yorumlarda yer alır.
Amazonomachy olarak adlandırılan vazo boyama sanatının bir başka ilginç tarafı cinsiyetler arası çatışmanın ilk örnekleri olmasıdır. Antik Yunan medeniyeti haddini aşan ve kötü örnek olan bu savaşçı kadınları bu eserlerde genellikle yenilgiye uğramış ve kötü durumda yorumlamışlardır. Bu eserlerde Amazonların en tartışmalı yönlerinden birisi olan memeyle ilgili farklı yorumlar vardır. Bu eserler incelenmeye değer olmasına rağmen yazılı belgelerden ayrı tutulması gerekli olan ikincil belgelerdir.

Dede Korkut eserlerinde Alp Kızları diye geçer. Amazonların Azerbaycan'da yaşadıkları iddia edilir.

Amazonlardan Ksenofon'un Anabasis'inde bahsedilmektedir.
Herodot'a göre Sarmatlar, Amazonlar ve İskitlerin atalarıdır. Sarmatlarda kadınlar sık sık erkeklerle beraber ava çıkar, savaşta yer alırlardı. Ona göre savaşta bir adam öldürmeyen kadın evlenemezdi.
Hipokrat, Amazonları sağ göğüsleri olmayanlar olarak anlatır. Ona göre kız çocuklarına yapılan ve sıcak bronz bir metalle gerçekleştirilen operasyonla sağ göğüsün büyümesi engellenerek sağ omuz ve kolun gelişmesi sağlanırdı.

Sezar, yaptığı bir konuşmada Senatoya Semiramiş ve Amazonlarının Önasya'da yaptığı fetihleri anlatır. Ayrıca Pompeius Trogus, Amazonların vatanı olarak Kapadokya'yı gösterecektir. Çeşitli Romalı tarihçiye göre Amazonların yaşadıkları yerler arasında farklılıklar vardır; Philostratus'a göre Toros Dağlarında, Ammianus'a göre Tanais'te, Procopius'a göre ise Kafkaslarda yaşamışlardır. Aurelianus esir alınan Got kadınlarını Amazonlar olarak adlandırdığı için bazen Amazonların vatanı olarak Baltık bölgesi bile belirtilmektedir.

Avrupa'da Rönesans zamanında Amazonlar ilgi kaynağı olmayı sürdürmüştür. Francisco de Orellana 1542 yılında ulaştığı ırmağa, buradaki yerli kadın savaşçılara atfen Portekizce Amazonas ismini vermiştir. Kristof Kolomb ve William Raleigh gibi dönemin ünlü denizcileri de Amazon savaşçılarını anlatırlar.

Amazonların gerçekten yaşayıp yaşamadıklarına dair belirsizliğin bir dayanak noktası vardır. O da Amazonların ataları olan Sarmatlardaki kadın savaşçıların gerçekten var olduğudur. Bir efsane bile olsa Amazonların dayandığı temel gerçeklik burasıdır. Bu gerçeklik arkeolojik kazılardan da anlaşılmaktadır. Özellikle Sarmatya kadın mezarlarında yüzde yirmi beş oranında silahlar çıkmaktadır. Bu durum Sarmatlardan sonra İskitlerde de görülmüştür.

Samsun ve yöresinin tarihî ve kültürel değerlerinden kabul e

Antarktika levhası, Antarktika kıtasını içeren ve çevresindeki okyanusların dışına uzanan levha hareketleri. Antarktika levhası,
Gondwana'dan (Pangea süperkıtasının güneydeki parçası) ayrıldıktan sonra kıtanın bugünkü izole edilen güneyine taşınmaya başlamış ve kıtanın daha soğuk bir iklime dönüşmesine neden olmuştur. Antarktika levhası neredeyse tamamen genişleyen okyanus ortası sırtı sistemleri ile sınırlandırılmıştır. Bitişiğindeki levhalar; Nazca levhası, Güney Amerika levhası, Afrika levhası, Hint-Avustralya levhası, Pasifik levhası ve bir transform sınırının karşısındaki Scotia levhasıdır.
Yaklaşık 60.900.000 km2 alana sahip olan levha, Dünya'nın en büyük beşinci levhasıdır.
Antarktika plakasının hareketinin Atlas Okyanusu'na doğru yılda en az 1 cm (0,4 in) olduğu tahmin edilmektedir.

Antarktika plakası, 14 milyon yıl önce Miyosen çağında Güney Amerika'nın altına yerleşmeye başladı. İlk başta yalnızca Patagonya'nın en güney ucunda, yani Macellan Boğazı'nın yakınındaki Şili Üçlü Kavşağı'nda kaldı. Nazca levhasının güneyi ve Şili Yükselişi yitimle tüketildiğinde Antarktika levhasının daha kuzeydeki bölgeleri Patagonya'nın altına girmeye başlamıştı. Bu yüzden günümüzde Şili Üçlü Kavşağı Taitao Yarımadası'nın önünde 46°15' S eklemlerinde yer almaktadır. 
Güney Amerika'nın altındaki Antarktika levhasının yitiminin, Patagonya'nın altındaki Nazca plakasının yutulması nedeniyle Dünya'nın mantosundaki daha kuvvetli aşağı doğru sürüklenen akışı azalttığı için Patagonya'nın yükseldi. Bu yükselişin neden olduğu dinamik topoğrafya, Patagonya'nın Atlantik kıyılarında kuaterner yaşlı deniz terasları ve kumsallarını yükseltti.

Astenosfer kelimesinin kökeni Antik Yunan'dan gelmektedir. Mekanik olarak zayıf olduğundan  ἀσθενός [asthenos]  yani güçsüz kelimesinden türetilmiştir. Mekanik olarak zayıf ve üst mantoda ki sünek bölgedir. Litosferin altında, yüzeyin yaklaşık 80 ila 200 km (50 ve 120 mil) derinliklerinde bulunur. Litosfer-astenosfer sınırı genellikle LAB olarak adlandırılır.
Astenosfer neredeyse katıdır, ancak bazı bölgeleri eriyik olabilir (örneğin, okyanus ortası sırtların altında).Astenosferin alt sınırı iyi tanımlanmamıştır. Astenosferin kalınlığı  sıcaklığa bağlıdır. Bununla birlikte, astenosferin reolojisi aynı zamanda astenosferin yüksek bir deformasyon oranının bir sonucu olarak da oluşturulabileceğini düşündüren deformasyon oranına da bağlıdır. Bazı bölgelerde astenosfer 700 km (430 mil) derinliğe kadar uzanabilir. Okyanus ortası sırtı bazaltın kaynak bölgesi olarak kabul edilir.

Astenosfer, litosferin hemen altındaki üst mantonun, plaka tektonik hareketi ve izostatik ayarlarda yer alan bir parçasıdır. Litosfer in astenosfer sınırı geleneksel olarak 1300 °C izoterminde alınır. Bu sıcaklığın altında (yüzeye daha yakın) manto sert bir şekilde davranır; bu sıcaklığın üstünde (yüzeyin altında) sünek bir şekilde hareket eder.
Sismik dalgalar, üstteki litosfer mantosuna kıyasla astenoferden nispeten yavaş geçer, bu nedenle ikisi tam olarak aynı olmasa da düşük hız bölgesi (LVZ) olarak adlandırılır. Bu, ilk olarak sismologları varlığı konusunda uyaran ve sismik dalgaların hızı azalan sertliği  azaldıkça fiziksel özellikleri hakkında bazı bilgileri  veren gözlemdi. Litosferden astenosfere sismik dalga hızındaki bu düşüş, astenosferde çok küçük bir eriyik yüzdesinin varlığından kaynaklanabilir. LVZ'nin alt sınırı 180–220 km derinlikte ve astenosferin tabanı yaklaşık 700 km derinlikte bulunmaktadır.
Okyanus mantosunun altında, litosferden astenosfere kadar olan kısım (LAB)  keskin ve büyük bir hız ile düşüşe geçer (% 5-10) kıta mantosundan (bazı eski okyanus bölgelerinde yaklaşık 60 km) daha az yoğundur. Okyanus ortası sırtlarında LAB, okyanus tabanından birkaç kilometre daha derindir.
Astenosferin üst kısmının, yer kabuğunun altında büyük sert ve kırılgan litosfer plakalarının hareket ettiğine inanılmaktadır. Astenosferde ki sıcaklık ve basınç koşulları nedeniyle, kaya sünekleşir ve sonunda cm/yıl cinsinden ölçülen yani senede santimetrik hareket etme ile milyonlarca yıl içinde devasa boyutta bir yer değişimine uğrar. Bu şekilde Dünya içinde var olan ısı (magma) içeride konveksiyon akımı gibi akmaya devam eder. Astenosferin üstünde, aynı deformasyon oranında, kaya elastik olarak davranır ve kırılgan özellik taşıyabilir. Sert litosferin altında yavaşça yüzen Astenosfer katmanında litosferin "yüzdüğü" veya hareket ettiği ve tektonik plakaların hareketine izin verdiği düşünülmektedir.
Ayrıca konveksiyon akımları, Litosferin üzerinde var olan kırılmalara yani depremlere neden olur. Ve ayrıca plaka tektoniği teorisine göre Astenosfer, Litosferin alt kısımlarında, aşağı doğru sürüklenen daha eski ve daha yoğun kısımları içerir.

Varlığından 1926 gibi erken bir zamanda şüphelenilse de, astenosferin küresel varlığı 22 Mayıs 1960'taki 9.5 Mw Büyük Şili depreminden sismik dalgaların analizi ile doğrulandı.

Bond albedosu (aynı zamanda küresel albedo, gezegensel albedo ve bolometrik albedo olarak da adlandırılır), bir gök cisminin üzerine gelen toplam elektromanyetik radyasyon gücünün uzaya geri saçılan kısmına oranıdır. Adını, ilk kez öneren Amerikalı astronom George Phillips Bond'dan (1825–1865) almıştır.
Bond albedosu, bir cisimden tüm dalga boylarında ve tüm faz açılarında saçılan ışığın tamamını hesaba kattığından, bir cismin ne kadar enerji soğurduğunu belirlemek için gerekli bir niceliktir. Bu da, bir cismin denge sıcaklığını belirlemek için çok önemlidir.
Dış Güneş Sistemi'ndeki cisimler her zaman Dünya'dan çok düşük faz açılarında gözlemlendiğinden, Bond albedolarını ölçmek için tek güvenilir veri kaynağı uzay araçlarıdır.

Bond albedosu (A), şu ifadeyle geometrik albedo (p) ile ilişkilidir:

  
    
      
        A
        =
        p
        q
      
    
    {\displaystyle A=pq}
  

Burada q faz integrali olarak adlandırılır ve faz açısı α'ya doğru yönlendirilmiş saçılmış akının I(α) tüm dalga boyları ve azimutal açılarda ortalaması alınarak hesaplanır.

  
    
      
        q
        =
        2
        
          ∫
          
            0
          
          
            π
          
        
        
          
            
              I
              (
              α
              )
            
            
              I
              (
              0
              )
            
          
        
        sin
        ⁡
        α
        
        d
        α
        .
      
    
    {\displaystyle q=2\int _{0}^{\pi }{\frac {I(\alpha )}{I(0)}}\sin \alpha \,d\alpha .}
  

Faz açısı α, radyasyon kaynağı (genellikle Güneş) ile gözlem yönü arasındaki açıdır ve kaynağa doğru geri saçılan ışık için sıfırdan, kaynağa doğru bakılan gözlemler için 180°'ye kadar değişir. Örneğin, karşı konumda veya dolunaya bakarken α çok küçükken, arkadan aydınlatılmış nesneler veya yeni ayda ise 180°'ye yakındır.

Bond albedosu, tüm olası saçılan ışığı içerdiğinden (fakat cismin kendisinden gelen radyasyonu içermediğinden), kesinlikle 0 ile 1 arasında bir değerdir. Bu durum, 1'in üzerinde olabilen geometrik albedo gibi diğer albedo tanımlarından farklıdır. Bununla birlikte genel olarak Bond albedosu, söz konusu cismin yüzey ve atmosferik özelliklerine bağlı olarak geometrik albedodan daha büyük veya daha küçük olabilir.
Bazı örnekler:

Albedo
Geometrik albedo

Ay'ın albedosu üzerine tartışma (İngilizce)

Buz sahanlığı, kıta sahanlığının üstünde yüzen kalınlığı 2 metreden kalın buz kütleleridir. Kalınlıkları genellikle 100 ile 1.000 metre arasındadır. Buz sahanlığı kırılıp (buzağılama) oldukça büyük buzullar meydana getirir. Buz sahanlıkları sadece Antarktika, Gronland, Kanada ve Rusya'da bulunur.
Buz sahanlıkları, deniz buzunun aksine ankraj buzunun üstünde oluşur, dolayısıyla tektonik kıta sahanlığına temas eder.
Yerçekimi buzun üzerinde yarattığı basınç, merkezden kıyıya doğru bir gerginlik meydana getirir. Bu mekanizma, kırılma veya buzağılama, buz sahanlıklarında kütle kaybının en büyük sebebi olduğu düşünülmekteydi, ancak NASA tarafından yapılan 14 Haziran 2013 tarihinde Science akademik dergisinde yayınlanan bir araştırma okyanus suyunun Antarktik buz sahanlığının altını eritip inceltmesinden dolayı olduğu bulgusuna vardı.
Genellikle buz sahanlıklarının kıyı çizgisi büyük buzağılama unsurları arasında yıllar ya da onyıllar boyunca boyunca genişler. Yüzeyde kar yağışı ve tabanda erime buz sahanlığının kütle dengesinde büyük rol oynar.
Dünyanın en büyük buz sahanlıkları Antarktika'da Ross Buz Sahanlığı ve Filchner-Ronne Buz Sahanlığıdır.

Son birkaç yılda buzul bilimcileri, buz sahanlıklarında istikrarlı kırılma, erime ve ayrılma yoluyla küçülme gözlemlemektedirler.
Ellesmere buz sahanlığı 20. yüzyılda %90 oranında küçülmüştür. 1986'da yapılan bir gözlem, 1959 ve 1974 arası Milne ve Ayles buz sahanlıklarından  48 km2 buzağılama gözlemlemiştir. Ayles buz sahanlığı 13 Ağustos 2005'te tamamen buzağılayıp yok olmuştur. Ward Hunt buz sahanlığı, 1061-1962 yılları arasında 600 km2 buz kaybetmiştir. 1967-1999 arası %27 küçülüş göstermiş ve 2002 yılında bölünme göstermiştir.
Antarktika'daki Larsen Buz Sahanlığının iki bölmesi 1995-2002 arasında yüzlerce parçaya bölünmüştür. 2017 yılında Larsen Buz sahanlığı neredeyse ikiye bölünüp devasa bir buz adası buzağılamıştır.
Her ne kadar buzağılayan buz sahanlıklarının tuzluluğunun fazlasıyla düşük olması sebebiyle küresel deniz seviyelerini arttırmayacağı düşünülse de eriyen su sadece ~%2.6 daha yoğundur. Dolayısıyla bu buz kütleleri erirse su seviyeleri artacaktır, dünyadaki bütün buz sahanlıkları erirse deniz deviyelerini 4 cm yükseltir.

Ana madde:Antarktika buz sahanlıkları listesi
Antarktik kıyı çizgisinin çok büyük bir bölümü buz sahalığı ile kaplıdır. Toplam alanı 1.550.000 km2dir.

Bir gezegen sisteminin değişmeyen düzlemi (diğer adıyla Laplace'ın değişmeyen düzlemi), sistemin ağırlık merkezinden geçen ve açısal momentum vektörüne dik olan düzlemdir.

Güneş Sistemi'nde bu etkinin yaklaşık %98'i dört büyük gezegenin (Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün) yörüngesel açısal momentumları tarafından sağlanmaktadır. Değişmeyen düzlem Jüpiter'in yörünge düzleminin 0,5° içindedir ve tüm gezegenlerin yörünge ve dönüş düzlemlerinin ağırlıklı ortalaması olarak kabul edilebilir.

Bu düzleme bazen "Laplasyen", "Laplace düzlemi" veya "Laplace'ın değişmeyen düzlemi" olarak bilinmekte olup, gezegen uydularının bireysel yörünge düzlemlerinin etrafında döndüğü düzlem olan Laplace düzlemi ile karıştırılmamalıdır. Her ikisi de Fransız gök bilimci Pierre Simon Laplace'ın çalışmalarından türemiştir. Bu iki düzlem sadece tüm tedirgin ediciler ve rezonansların dönmekte olan cisimden uzak olduğu durumlarda eşdeğerdir. Değişmeyen düzlem açısal momentumların toplamından türetilir ve tüm sistem üzerinde "değişmez" iken, bir sistem içindeki farklı yörüngelerdeki nesneler için Laplace düzlemi farklı olabilir. Laplace değişmeyen düzlemi maksimum alanlar düzlemi olarak adlandırmıştır; bu durumda "alan" R yarıçapı ile dR/dt zaman değişim oranının, yani radyal hızının kütle ile çarpımıdır.

Bir gezegenin yörüngesel açısal momentum vektörünün büyüklüğü 
  
    
      
        L
        =
        
          R
          
            2
          
        
        M
        
          
            
              θ
              ˙
            
          
        
      
    
    {\displaystyle L=R^{2}M{\dot {\theta }}}
  
'dır. Burada 
  
    
      
        R
      
    
    {\displaystyle R}
  
 gezegenin yörünge yarıçapı (ağırlık merkezinden), 
  
    
      
        M
      
    
    {\displaystyle M}
  
 gezegenin kütlesi ve 
  
    
      
        
          
            
              θ
              ˙
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\dot {\theta }}}
  
 yörünge açısal hızıdır. Jüpiter'in vektör büyüklüğü Güneş Sistemi'nin açısal momentumunun %60,3'üne katkıda bulunur. Ardından %24,5 ile Satürn, %7,9 ile Neptün ve %5,3 ile Uranüs gelir. Güneş tüm gezegenlere karşı bir denge oluşturur, bu nedenle Jüpiter bir tarafta ve diğer üç dev gezegeni diğer tarafta taban tabana zıt olduğunda çift merkeze yakındır, ancak tüm dev gezegenler diğer tarafta aynı hizada olduğunda Güneş çift merkezden 2,17 R☉ uzağa hareket eder. Güneş'in ve tüm dev olmayan gezegenlerin, uyduların ve küçük Güneş Sistemi cisimlerinin yörüngesel açısal momentumlarının yanı sıra Güneş de dahil olmak üzere tüm cisimlerin eksenel dönüş momentumlarının toplamı sadece yaklaşık %2'dir.
Eğer tüm Güneş Sistemi cisimleri noktasal kütleler olsalardı ya da küresel simetrik kütle dağılımına sahip katı cisimler olsalardı ve Samanyolu Galaksisi'nin düzensiz çekiminden kaynaklanan hiçbir dış etki olmasaydı, o zaman sadece yörüngeler üzerinde tanımlanan değişmeyen düzlem gerçekten değişmez olurdu ve eylemsiz bir referans çerçevesi oluştururdu. Ancak neredeyse hiçbiri böyle değildir, gelgit sürtünmesi ve cisimlerin küresel olmaması nedeniyle eksenel dönüşlerden yörünge dönüşlerine çok az miktarda momentum aktarılmasına izin verir. Bu da yörünge açısal momentumunun büyüklüğünde bir değişikliğe ve dönme eksenleri yörünge eksenlerine paralel olmadığından yönünün değişmesine (presesyon) neden olur.
Bununla birlikte, bu değişiklikler sistemin toplam açısal momentumuna kıyasla son derece küçüktür ve bu etkilere rağmen neredeyse korunur. Hemen hemen tüm nedenlerle, sadece dev gezegenlerin yörüngelerinden tanımlanan düzlem, Newton dinamiğinde çalışırken, Güneş Sistemi'ni terk eden materyal ve kütleçekim dalgalarıyla fırlatılan daha da küçük miktarlardaki açısal momentumu ve yakınından geçen diğer yıldızlar, Samanyolu galaktik gelgitleri vb. tarafından Güneş Sistemi'ne uygulanan son derece küçük torkları da göz ardı ederek değişmez olarak kabul edilebilir.

Laplace düzlemi
Referans düzlemi
Temel düzlem
Yörünge düzlemi

Souami, D.; Souchay, J. (2012). "The solar system's invariable plane" (PDF). Astronomy and Astrophysics. 543: A133. doi:10.1051/0004-6361/201219011.

Yerkürenin dış çekirdeği yaklaşık 2.260 km kalınlığında demir ve nikelden oluşmuş katı olan iç çekirdeğin üstünde ve mantonun altında yer alan bir tabakadır. Üst sınırı yeryüzünün yaklaşık 2890 km metre altında yer alırken, iç çekirdekle geçiş bölgesi ise yeryüzünün yaklaşık 5.150 km altındadır. Dış sınırı, Dünya yüzeyinin altında 2,890 km (1,800 mil) bulunur. İç çekirdek ve dış çekirdek arasındaki geçiş, Dünya yüzeyinin altında yaklaşık 5,150 km (3,200 mi) bulunur. İç (veya katı) çekirdeğin aksine, dış çekirdek sıvıdır.

Dünya'nın iç çekirdeğinin merkezindeki ve dışındaki kristallerin farklı hizalandığını ortaya koydu. Bunun, gezegenin oluşumundaki büyük bir olaydan kaynaklanmış olabileceğini belirtiliyor.
Çinli ve ABD'li bilim insanlarının birlikte yürüttüğü araştırmada Dünya'nın en iç kısmının merkezinde farklı bir yapılanma keşfettiklerini öne sürüldü.
Nature Geoscience dergisinde yayımlanan araştırmaya göre ekip, iç çekirdeğin dış kısmındaki demir kristallerin, iç kısmındakilerden farklı bir yapısı olduğunu düşünüyor.

Dış çekirdek 1.2890-5000 kilometre arasında yer alır (kalınlığı 2 110 km). Burada yoğunluk 5.5'ten 10'a kadar çıkar ve p dalga hızı ise 13.6 km/sn'den 8.1 km/sn'ye düşer. Enine deprem dalgaları (s dalgaları) bu kısma sokulmadıklarından, dış çekirdeğin sıvı olduğu sonucuna varılmıştır.
Kurşun ve uranyum gibi daha yoğun elementler de ya çok ender görülüyor ya da daha hafif elementlere bağlanarak kabukta kalma eğiliminde oluyor. Dış çekirdek üzerinde, katılaşmasını sağlayacak kadar basınç bulunmuyor; o nedenle iç çekirdeğe benzer bileşime sahip olmasına karşın sıvı kalabiliyor. Dış çekirdekte sıcaklık 4300 K (4,030 °C) ile 6000 K (5,730 °C) arasında bulunuyor.
Ortalama yoğunluğun ve atalet momentinin dikkate alınması, kozmik boŞluklardan yola çıkarak, muhtemelen demirden yapılmış, oldukça ağır olacak bir çekirdeğe sahip bir yapıya işaret eder Şimdi çekirdeğin çoğunlukla demirden yapıldığını biliyoruz, yoğunluğunu düşürmek için gerekli olan %10 daha hafif elemanların karışımı ile.
Demir damlacıklarının yer çekimsel olarak merkeze doğru hareket ettiği bir erime olayında, dünya tarihinde (ilk 50 Ma) nispeten erken oluşmuştur. Tahmin edilmesi zor olsa da, bazı mevcut modeller sıcaklığını 3000-5000 K aralığına yerleştirir.Çok yüksek elektriksel iletkenliğe sahip bir sıvının varlığı, manyetik bir dinamonun kendi kendine uyarılmasına elverişli koşullar yaratır. Yüzeyde gözlemlediğimiz manyetik alanın çekirdekte bulunan alanların sadece küçük bir kısmı olduğunu bilmek önemlidir
Çok yüksek elektriksel iletkenliğe sahip bir sıvının varlığı, manyetik bir dinamonun kendi kendine uyarılmasına elverişli koşullar yaratır. Yüzeyde gözlemlediğimiz manyetik alanın çekirdekte bulunan alanların sadece küçük bir kısmı olduğunu bilmek önemlidir.
İç çekirdeğin ısısı dış kısımlarda 4.400 °C iken iç çekirdeğe yaklaşan kesimlerde ise 6.100 °C'ye kadar çıkar. Nikel ve demir sıvısının içerisinde yer alan Eddy akıntılarının Dünya'nın manyetik alanını etkilediği düşünülmektedir. Bu katmanda p dalgalarının hızı 13,6 km/sn'den 8,1 km/sn'ye düşer. Enine deprem dalgaları (s dalgaları) bu katmana giremediklerinden dış çekirdeğin sıvı olduğu sonucuna varılmıştır. Bunun nedeni olarak, dış çekirdekteki demir ve nikele ek olarak oksijen ve kükürt içeriğinin, bu katmanın yoğunluğunu düşürürken (en dışta 10 g/cm3, en içte 12 g/cm3) aynı zamanda metallerin ergime sıcaklığını düşürerek, iç çekirdeğe göre daha düşük basınç ve sıcaklık altında sıvı bir ortam yaratması olarak açıklanmasıdır.

Dış çekirdek olmadan, dünyadaki yaşam çok farklı olurdu. Bilim adamları, dış çekirdekteki sıvı metallerin konveksiyonunun Dünya'nın manyetik alanını oluşturduğuna inanıyorlar. Bu manyetik alan, Dünya'dan birkaç bin kilometre boyunca dışarı doğru uzanır ve Dünya'nın etrafında güneşin güneş rüzgarını saptıran koruyucu bir kabarcık oluşturur. Bu alan olmadan, güneş rüzgarı atmosferimizi patlatacaktı ve Dünya Mars gibi ölü ve cansız olacaktı
Dış çekirdekte bulunan erimiş metal sıvıları sayesinde dünyanın manyetik alanı oluşur ve bu manyetik alan atmosferin oluşumunda en önemli faktörlerden biridir. Eğer dış çekirdek dünyanın manyetik alanını oluşturmasaydı atmosferimiz olmazdı.

Açıkçası Dünya doğduğu günden bu yana soğuyor. Öyle ki sıvı çekirdeğin bir kısmı da merkezde soğuyarak katılaştı (Eskiden yüksek sıcaklık nedeniyle merkezdeki muazzam basınca rağmen sıvı kalabiliyordu).
Öte yandan, eskiden Dünya'nın manyetik alanını yalnızca sıvı çekirdek oluşturuyordu ve bu süreçte merkezde katı iç çekirdek ortaya çıkmasaydı sıvı çekirdek zamanla tümüyle soğuyarak katılaşacaktı. Bu da iki ölümcül sonuca yol açacaktı:
1) Tektonik hareketlerin, yani kıtaların kaymasının durması ve gezegenin, atmosferi arıtarak temizleyen bu doğal klima sistemini kaybetmesi. 2) Gezegenin hayatı ve atmosferi güneş rüzgarından koruyan manyetik alanı kaybetmesi.

Yer bilimciler Dünya'nın katı iç çekirdeğinin en erken 2,5 milyar yıl ve en geç 500 milyon oluşacağını hesaplamışlardı. Ancak, Rochester Üniversitesi araştırmacıları katı çekirdeğin yaşını daha kesin hesapladılar. Bunu da Dünya'nın manyetik alanının zamanla nasıl değiştiğine bakarak tespit ettiler.

Dünyanın çekirdeğinin sıcak olması dünya için faydalıdır. Çekirdek güneş kadar sıcaktır. İlk oluştuğu zamandan beri yaklaşık 4.5 milyar yıldır böyledir. Yerçekimi ağır maddeleri dünyanın merkezine doğru çekmiştir, hava su gibi hafif maddeler yerin çekirdeğine doğru itilir. Çekirdeğin ağırlığı o kadar fazladır ki, dış çekirdeğin yer çekimi Dünya yüzeyinin yer çekiminden yaklaşık üç kat daha fazladır. Çekirdek orijinal sıcaklığının bir kısmını hala taşıyor olmasının yanı sıra merkeze yakın ve ağır malzemelerin hareketinin yer çekimsel sürtünmesi ile de sıcaklık kazanır. İç çekirdek her binn yılda yaklaşık olarak bir santimetre büyür ve büyüdükçe de daha fazla ısı kazanır. Radyoaktif izotopların bozulması da çekirdeğe ayrıca ısı kazandırır.
Eğer çekirdek tamamen soğursa, gezegenimiz de soğuyacak ve ölecektir. Ayrıca bu süreç birazcık karanlık olacaktır çünkü enerji santralleri yerkabuğundan radyan ısıyı çekerler ve bu ısıyı suyu ısıtmakta kullanırlar, türbinlerin çevrilip elektrik üretilebilmesi için gereken buhar böyle oluşur.
Çekirdekteki soğuma aynı zamanda gezegeni çevreleyen manyetik kalkanın da ortadan kalmasına neden olacaktır. Bu kalkan Dünya'yı kozmik radyasyondan korur. Kalkan, daimi hareket eden demirin neden olduğu konveksiyon süreci sayesinde oluşmuştur. Tıpkı Dünya gibi, Dünya'nın çekirdeği de sürekli dönmektedir- bazı bilim insanları çekirdeğin gezegenin geri kalanından daha hızlı döndüğünü düşünmektedir. Bu sürtünme, kinetik enerjiyi elektrik ve manyetik enerjiye çevirir ve bu da güneşten yayılan zararlı ve yüklü parçacıkları kuzey ve güney kutupları doğrultusunda saptıran alanı yani manyetik alanı oluşturur.
Dünya'nın manyetik alanındaki ne kadarlık bir kaybın Dünya üzerindeki yaşamı değiştireceği henüz tam olarak bilinmiyor. Bazı bilim insanları, manyetik alan kaybından sonraki radyoaktif dalgaların hücumunun gezegeni aşırı ısıtacağını ve canlı yaşamına elverişsiz hale getireceğini düşünürken, bazıları da solar ışınlar ve  kanser ilişkisine dikkat çekiyor. Bazı gözlemciler de, Mars ve Venüs'den okyanusları, gölleri ve akarsuları süpürenler kadar güçlü güneş rüzgarlarını tecrübe edebileceğimizi düşünüyorlar. Bütün bu senaryoları düşününce, en güzel senaryo Dünya'nın manyetik alanını kaybetmemesi diyebiliriz.

Bu makale, Dünya'daki enleri (Dünya'daki aşırılıklar, uçlar) içeren coğrafi rekorların kaydının veya aksi takdirde jeofizik veya meteorolojik üstünlükleriyle bilinen kayıtların bir listesidir. Bu konumların hepsi Dünya-çapındaki enlerdir; sadece kıtalar veya ülkeler listelenmemiştir.

Karanın en kuzey noktası, Grönland'ın kuzeyindeki Kaffeklubben Adası'nın kuzey ucudur (83°40′K 29°50′B), Bu nokta Grönland'daki Morris Jesup Burnu'nun (83°38′K 32°40′B) biraz kuzeyinde yer alır.
Çeşitli geçiş tortuları kuzeye doğru uzanır. En ünlüsü Oodaaq'tır. Daha kuzeyde 83-42 ve ATOW1996 adaları mevcuttur ancak kalıcı olarak onaylanmamışlardır.

Antarktika dışındaki en güneydeki kıtasal kara bölgesi  Cape Froward, Magallanes Region, Chile, Güney Amerika'dadır (53°56′00″G 071°20′00″B)'dir.
(Sıvı) suyun en güney noktası, Berkner Adası'nın yaklaşık 100 km (62 mil) güneyinde, Antarktika kıyısı boyunca (83°G 59°B) Filchner-Ronne Buz Sahanlığı'nda bulunan bir körfezdir.
Okyanusların en güney noktası Gould Kıyısı'nda tespit edilmiştir. (84°30′G 150°0′B)
Açık okyanusun en güneyindeki nokta Ross Buz Sahanlığı'ndaki ayrıca Ross Denizi'nin bir parçası olan Whales Körfezi'nde 78°30'G noktasındadır.
En güneydeki ada, Vostok Gölü'nde bir ada olması ama mevcut olarak buz altında olmasından dolayı Ross Buz Sahanlığı tarafından çevrelenmiş Shackleton Kıyısı'nın kenarında Deverall Adası olduğu düşünülmektedir.

Boylamı tanımlamak için kullanılan doğu-batı standardına göre Dünya'nın en doğu ve en batı noktaları, Kuzey Kutbu, Pasifik ve Güney Okyanuslarının yanı sıra Sibirya'nın bazı bölgelerinden (Wrangel Adası dahil), Antarktika'dan ve Fiji'nin üç adasından (Vanua Levu'nun doğu yarımadası, Taveuni'nin ortası ve Rabi Adası'nın batı kısmı) geçen 180. meridyen boyunca herhangi bir yerde bulunabilir.↵
Bunun yerine Uluslararası Tarih Çizgisi'nin (düz bir çizgi değildir) izlediği yol kullanıldığında, karadaki en batı nokta Alaska'daki Attu Adası, karadaki en doğu nokta ise Kiribati'deki Caroline Adası'dır.

Karadaki en uzun kesintisiz doğu-batı mesafesi Fransa'nın batı kıyısından (Pointe de Corsen, 48°24′53″K 4°47′44"B) Orta Avrupa, Ukrayna, Rusya, Kazakistan, Moğolistan ve Çin üzerinden Rusya'nın doğu kıyısındaki bir noktaya (48°24′53″K140°6′3″D) kadar enlemi boyunca 10,726 km'dir (6,665 mil).
Denizdeki en uzun sürekli doğu-batı mesafesi, Güney Amerika'nın Horn Burnu'nun güneyinde, 55° 59'G enlemi boyunca 22.471 km'dir (13.963 mil).
İki kıta arasındaki denizdeki en uzun sürekli doğu-batı mesafesi, Çin'in Hainan sahilinden (18°39′12″K 110°15′9"D) enlemi boyunca Pasifik Okyanusu üzerinden Michoacán, Meksika kıyılarına kadar 15.409 km'dir (9.575 mil) (18°39′12″K) 103°42′6″B).

Karadaki en uzun kesintisiz kuzey-güney mesafesi 99°1'30 “D meridyeni boyunca Rusya Federasyonu'ndaki Sibirya'nın kuzey ucundan (76°13′6″K 99°1′30″D / 76. 21833°K 99.02500°D), Moğolistan, Çin ve Myanmar üzerinden Tayland'ın güney kıyısındaki bir noktaya (7°53′24″N 99°1′30″E / 7.89000°N 99.02500°E) kadar uzanır.
Afrika'da en uzunu 20°12'D meridyeni boyunca Libya'nın kuzey kıyısından (32°19′0″K 20°12′0″D / 32.31667°K 20. 20000°D), Çad, Orta Afrika Cumhuriyeti, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Angola, Namibya ve Botsvana üzerinden Güney Afrika'nın güney kıyısına (34°41′30″G 20°12′0″D / 34.69167°G 20.20000°D) kadar uzanır.
Afrika'da, 20°12'D meridyeni boyunca Libya'nın kuzey kıyısından (32°19′0″K 20°12′0″D / 32.31667°K 20. 20000°D), Çad, Orta Afrika Cumhuriyeti, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Angola, Namibya ve Botsvana üzerinden Güney Afrika'nın güney kıyısına (34°41′30″G 20°12′0″D / 34.69167°G 20.20000°D) kadar uzanır.
Kuzey Amerika'da en uzunu 97°52'30 “B meridyeni boyunca 5,813 km (3,612 mil) olup, kuzey Kanada'dan (68°21′0″K 97°52′30″B / 68.35000°K 97.87500°B), Amerika Birleşik Devletleri üzerinden güney Meksika'ya (16°1′0″N 97°52′30″W / 16.01667°N 97.87500°W) kadar uzanır.
Denizdeki en uzun kesintisiz kuzey-güney mesafesi, 34°45'45 “B meridyeni boyunca Doğu Grönland kıyılarından (66°23′45″K 34°45′45″B / 66. 39583°K 34.76250°B) Atlantik Okyanusu boyunca Antarktika kıyısındaki Filchner-Ronne Buz Sahanlığına (77°37′0″G 34°45′45″B / 77.61667°G 34.76250°B) kadar uzanır. Pasifik Okyanusu'nda en uzun olanı 172°8'30 “B meridyeni boyunca Sibirya kıyılarından (64°45′0″K 172°8′30″B / 64. 75000°K 172.141616°B) 15.883 km'dir (9.869 mil). 75000°K 172.14167°B) Antarktika'daki Ross Buz Sahanlığı'na (78°20′0″G 172°8′30″B / 78.33333°G 172.14167°B) kadar uzanır.
Karada (araya giren su kütlelerini göz ardı edilerek) en büyük toplam mesafeyi geçen meridyen hala belirlenmemiştir. Muhtemelen bu kritere uyan en uzun tam meridyen olan 22°D civarında yer almaktadır ve Avrupa (3,370 km veya 2,090 mil), Afrika (7,458 km veya 4,634 mil) ve Antarktika (2,207 km veya 1,371 mil) boyunca toplam 13,035 km (8,100 mil) karadan geçmektedir. Bu meridyenin uzunluğunun %65'ten fazlası karada bulunmaktadır. Karadaki toplam mesafeye göre sonraki en uzun altı tam sayı meridyeni sırasıyla şöyledir:
23°D: Avrupa (3,325 km veya 2,066 mi), Afrika (7,415 km veya 4,607 mi) ve Antarktika (2,214 km veya 1,376 mi) üzerinden 12,953 km (8,049 mi)
27°D: Avrupa (3,254 km veya 2,022 mi), Asya (246 km veya 153 mi), Afrika (7,223 km veya 4,488 mi) ve Antarktika (2,221 km veya 1,380 mi) üzerinden 12,943 km (8,042 mi)
25°D: Avrupa (3,344 km veya 2,078 mi), Afrika (7,327 km veya 4,553 mi) ve Antarktika (2,204 km veya 1,370 mi) üzerinden 12,875 km (8,000 mi)
26°D: Avrupa (3,404 km veya 2,115 mi), Afrika (7,258 km veya 4,510 mi) ve Antarktika (2,196 km veya 1,365 mi) üzerinden 12,858 km (7,990 mi)
24°D: Avrupa (3,263 km veya 2,028 mi), Afrika (7,346 km veya 4,565 mi) ve Antarktika (2,185 km veya 1,358 mi) üzerinden 12,794 km (7,950 mi)
28 ° E: Avrupa (3,039 km veya 1,888 mi), Asya (388 km veya 241 mi) ve Afrika (7,117 km veya 4,422 mi) üzerinden 12,778 km (7,940 mi)

Bunlar, Dünya yüzeyindeki herhangi iki nokta arasında çizilebilen ve yalnızca kara veya su üzerinde kalan en uzun düz çizgilerdir; noktaların aynı enlem veya boylam çizgisi üzerinde yer alması gerekmemektedir.

Kara üzerindeki en uzun kesintisiz düz hat (büyük daire) yolu 13,588 km (8,443 mil) uzunluğundadır ve Liberya, Greenville yakınlarındaki Batı Afrika kıyısı (5°2′51. 59″K 9°7′23.26″B) ile Çin'in Wenzhou kentinin yaklaşık 100 km (60 mil) kuzeydoğusundaki bir yarımada (28°17′7.68″K 121°38′17.31″D) arasında Süveyş Kanalı üzerinden geçmektedir..
Yalnızca kıta Afrika'sındaki en uzun sürekli düz hat kara mesafesi, Fas'ın Tanca kentinin hemen doğusunda başlayan ve Güney Afrika'daki Port Elizabeth'in 100 km (60 mil) doğusunda sona eren bir çizgi boyunca 8.402 km'dir (5.221 mil). Bu hat Fas, Cezayir, Mali, Nijer, Nijerya, Kamerun, Ekvator Ginesi, Gabon, Kongo Cumhuriyeti, Kongo Demokratik Cumhuriyeti, Angola, Namibya, Botsvana ve Güney Afrika'dan geçmektedir. 
Yalnızca Asya kıtası içinde en uzun kesintisiz düz hat kara mesafesi, Kanyakumari yakınlarındaki Hindistan kıyısında başlayıp Rusya'daki Chukchi Yarımadası'nın Bering Denizi kıyısında sona eren bir hat boyunca 10.152 km'dir (6.308 mil). Bu hat Hindistan, Nepal, Çin, Moğolistan ve Rusya'dan geçmektedir. 
Sadece kıta Avrupa'sında (Ural Dağları'nı Avrupa ile Asya arasındaki sınır olarak tanımlanırsa) en uzun kesintisiz düz hat kara mesafesi, Portekiz'in Vincent Burnu'ndan başlayan ve Rusya'nın Perm kenti yakınlarındaki Urallar'da sona eren bir hat boyunca 5.325 km'dir (3.309 mil). Bu hat Portekiz, İspanya, Fransa, Almanya, Polonya, Litvanya, Belarus ve Rusya'dan geçmektedir. 
Yalnızca Kuzey Amerika kıtası içindeki en uzun kesintisiz düz hat kara mesafesi 7.602 km (4.724 mil) olup, Amerika Birleşik Devletleri'nin Alaska eyaletindeki Point Hope'tan başlayıp Meksika'nın Salina Cruz kasabasının 34 km (21 mil) güneybatısında sona eren bir hat boyunca uzanmaktadır. Bu hat Alaska, Kanada, bitişik Amerika Birleşik Devletleri ve Meksika'dan geçmektedir. 
Yalnızca Güney Amerika kıtası içindeki en uzun kesintisiz düz hat kara mesafesi, Venezuela'nın Puerto Cumarebo kentinin 10 km (6,2 mil) kuzeydoğusundan başlayan ve Şili'nin Punta Arenas kentinin 80 km (50 mil) güneyinde sona eren bir hat boyunca 7.248 km'dir (4.504 mil). Bu hat Venezuela, Kolombiya, Brezilya, Peru, Şili ve Arjantin'den geçmektedir. 
Yalnızca Avustralya kıtası içindeki en uzun kesintisiz düz hat kara mesafesi, Batı Avustralya'daki Cape Range Ulusal Parkı'nın güney ucundan başlayan ve Yeni Güney Galler'deki Byron Bay kasabasında sona eren bir hat boyunca 4.053 km'dir (2.518 mil) 
Büyük bir daire boyunca 19.840 km'lik (12.330 mil) antipodik uzunluktan daha fazla seyahat etmenin birçok olası yolu olduğundan, denizde herhangi bir yönde en uzun sürekli düz çizgi mesafesi için birkaç olası aday vardır. Bu tür rotalara bazı örnekler şunlar olabilir:
Belucistan eyaletinin güney kıyısından Pakistan'ın Karaçi Limanı yakınlarında bir yerden (25°25′K 66°25′D / 25.417°K 66. 417°D) Arap Denizi boyunca, Hint Okyanusu boyunca güneybatıya, Komor Adaları yakınlarına, Güney Afrika kıyılarına yakın Namaete Kanyonu'nu geçerek Güney Atlantik Okyanusu boyunca, sonra Horn Burnu boyunca batıya, sonra Pasifik Okyanusu boyunca kuzeybatıya, Paskalya Adası yakınlarına, Emlilia adası yakınlarındaki antipodal noktayı geçerek Güney Bering Denizi boyunca ve Kamçatka'nın kuzeydoğu kıyısında, Ossora yakınlarında bir yerde sona erer (59°38′K 163°24′D / 59. 633°K 163.400°D). Bu rota  32.040 km (19.910 mi) uzunluğundadır. Bu rotanın, 18 km (11 mil) çözünürlük düzeyinde harita verileri verilen en uzun rota olduğu doğrulandı (yaklaşık 32.090 km (19.940 mil).
İran'ın Hormozgan eyaletinin güney kıyısından (25°35′K 58°22′D / 25.583°K 58. 367°D) Umman Körfezi boyunca, güneydoğuda Umman Denizi boyunca, Avustralya ve Yeni Zelanda'nın güneyinden geçerek Antarktika kıyılarına yakın bir yerde, daha sonra Güney Pasifik Okyanusu boyunca kuzeydoğuda, antipodal noktayı geçerek Ciudad Lázaro Cárdenas (17°57′K 101°57′B / 17.950°K 101.950°B) yakınlarında Meksika'nın güneybatı kıyısında sona erer. Bu rota 25,267 km (15,700 mil) 

İç çekirdek, yoğunluk ve ağırlık bakımından en ağır elementlerin bulunduğu bölümdür. Dünya'nın en iç bölümünü oluşturan çekirdeğin, 5120–2890 km'ler arasındaki kısmına dış çekirdek, 6371–5150 km'ler arasındaki kısmına iç çekirdek denir. İç çekirdekte bulunan demir-nikel alaşımı çok yüksek basınç ve sıcaklık etkisiyle kristal haldedir. Dış çekirdekte ise bu karışım erimiş haldedir. Ama hala insanlar ağır kürede katı ya da katıya yakın maddeler olduğuna inanıyor. Ağır küredeki her şeyin yanıp kül olabileceği kanıtlanmıştır. Fakat hala ağır küredeki her şeyi keşfedememişlerdir.
Dünya'nın çekirdeğinden doğrudan bir ölçüm ve hiçbir örnek yoktur. Dünya'nın çekirdeği hakkındaki bilgiler çoğunlukla sismik dalgaların ve Dünya'nın manyetik alanının analizinden gelir. İç çekirdeğin, diğer bazı elementlerle birlikte bir demir-nikel alaşımından oluştuğuna inanılmaktadır. İç çekirdeğin yüzeyindeki sıcaklığın yaklaşık 5700 K (5430 °C veya 9806 °F) olduğu tahmin edilmektedir, bu da Güneş'in yüzeyindeki sıcaklıktır.

Dış çekirdek'in varlığı Danca seismologist Inge Lehmann  tarafından 1936 yılında depremler incelenerek  ortaya çıkarıldı. Sismik dalgaların iç çekirdeğin sınırını yansıttığını ve Dünya yüzeyindeki hassas sismograflarla tespit edilebileceğini gözlemledi. İç çekirdek için şu anda kabul edilen 1221 km değerinden çok uzakta olmayan 1400 km'lik bir yarıçapı olduğunu ortaya attı. 1938'de B. Gutenberg ve C. Richter daha kapsamlı bir veri setini analiz ettiler ve dış çekirdeğin kalınlığını 1950 km olarak tahmin ettiler; iç çekirdek için 1230 ile 1530 km arasında bir yarıçapa tekabül etmektedir.
Birkaç yıl sonra, 1940 yılında, bu iç çekirdeğin katı demirden olduğu varsayıldı. 1952'de F. Birch mevcut verilerin ayrıntılı bir analizini yayınladı ve iç çekirdeğin demir olduğu sonucuna vardı. İç çekirdeğin sertliği 1971'de doğrulandı.
İç ve dış çekirdekler arasındaki sınıra "Lehmann süreksizliği" denir,
Dziewoński ve Gilbert, büyük depremlerden kaynaklanan Dünya'nın normal titreşim modlarının ölçümlerinin sıvı bir dış çekirdekle tutarlı olduğunu belirlediler.  2005 yılında, iç çekirdekten geçen kayma dalgaları tespit edildi; bu iddialar başlangıçta tartışmalıydı, ancak şimdi kabul görmektedir.

Bilim adamlarının iç çekirdeğin fiziksel özellikleri hakkında sahip oldukları hemen hemen tüm doğrudan ölçümler, içinden geçen sismik dalgalardır. En bilgilendirici dalgalar, Dünya yüzeyinin 30 km veya daha altında (mantonun nispeten daha homojen olduğu) derin Depremler tarafından üretilir ve dünyanın her yerinde yüzeye ulaştıklarında sismograflar tarafından kaydedilir.
Sismik dalgalar arasında "P" (birincil veya basınç) dalgaları, katı veya sıvı malzemelerden geçebilen sıkıştırma dalgaları ve sadece sert elastik katılar yoluyla yayılabilen " S " (ikincil veya kesme) kesme dalgaları bulunur. İki dalga farklı hızlara sahiptir ve aynı malzemeden geçerken farklı oranlarda sönümlenir.
Özellikle ilgi çekici olan "Pkıkp" dalgaları-yüzeye yakın başlayan, manto-çekirdek sınırını geçen, çekirdekten geçen (K) basınç dalgaları (P), iç çekirdek sınırına (ı) yansır, tekrar sıvı çekirdeği (K) çapraz, mantoya geri çapraz ve yüzeyde basınç dalgaları (P) olarak tespit edilir. Ayrıca ilgi çekici olan "PKIKP" dalgaları, yüzeyine (ı) yansıtmak yerine iç çekirdekten (I) geçen dalgalardır. Bu sinyaller, kaynaktan dedektöre giden düz bir çizgiye yakın olduğunda, yani alıcı yansıyan Pkıkp dalgaları için kaynağın hemen üstünde olduğunda ve iletilen PKIKP dalgaları için antipodal olduğunda yorumlamak daha kolaydır.
S dalgaları iç çekirdeğe bu şekilde ulaşamaz veya bırakamazken, p dalgaları s dalgalarına dönüştürülebilir ve bunun tersi de eğik bir açıyla iç ve dış çekirdek arasındaki sınırı vururlar. "PKJKP" dalgaları PKIKP dalgalarına benzer, ancak iç çekirdeğe girdiklerinde S-dalgalarına dönüştürülür, içinden S dalgaları (J) olarak geçer ve iç çekirdekten çıktıklarında tekrar P dalgalarına dönüştürülür. Bu fenomen sayesinde, iç çekirdeğin dalgaları yayabileceği ve bu nedenle katı olması gerektiği bilinmektedir.

Dünya'nın manyetik alanı. Çoğunlukla dış çekirdekteki sıvı ve elektrik akımlarından kaynaklanıyor gibi görünse de, bu akımlar katı iç çekirdeğin varlığından ve içinden akan ısıdan güçlü bir şekilde etkilenir.
Dünya'nın kütlesi, çekim alanı ve açısal ataleti iç katmanların yoğunluğundan ve boyutlarından etkilenir.

Çekirdekteki s dalgalarının hızı, merkezde yaklaşık 3.7 km/s'den yüzeyde yaklaşık 3.5 km/s'ye kadar sorunsuz bir şekilde değişir. Bu, alt kabuktaki s dalgalarının hızından (yaklaşık 4,5 km/s) ve derin mantodaki hızın yarısından daha az, dış çekirdeğin hemen üstünde (yaklaşık 7.3 km/s) önemli ölçüde daha azdır. Çekirdekteki P dalgalarının hızı da iç çekirdek boyunca düzgün bir şekilde değişir, merkezde yaklaşık 11.4 km/s'den yüzeyde yaklaşık 11.1 km/s'ye kadar değişiklik gösterir. Daha sonra hız, iç-dış çekirdek sınırında aniden yaklaşık 10.4 km / s'ye düşer.

Sismik verilere dayanarak, iç çekirdeğin yarıçapta yaklaşık 1221 km (çapı 2442 km) olduğu tahmin edilmektedir; Dünya'nın yarıçapının yaklaşık %19'u ve Ayın yarıçapının %70'ine denk gelmektedir.Hacmi yaklaşık 7.6 milyar kübik km'dir (7.6 × 1018 m³), bu da tüm Dünya'nın hacminin yaklaşık 1/140 (%0.7) ' dir.Şeklinin, Dünya'nın yüzeyi gibi, sadece daha küresel olan bir kutupları yassılaşmış elipsoid devrimine çok yakın olduğuna inanılmaktadır: düzleşme f'nin 1/400 ile 1 / 416 arasında olduğu tahmin edilmektedir;:, Dünya'nın ekseni boyunca yarıçapın ekvatordaki yarıçaptan yaklaşık 3 km daha kısa olduğu tahmin edilmektedir. Buna karşılık, Dünya'nın bir bütün olarak düzleşmesi 1 /300'e çok yakındır ve kutup yarıçapı ekvatordan 21 km daha kısadır.

Dünya'nın iç çekirdeğindeki basınç, dış ve iç çekirdekler arasındaki sınırda olduğundan biraz daha yüksektir: yaklaşık 330 ila 360 gigapaskal (3,300,000 ila 3,600,000 atm) arasında değişmektedir.
İç çekirdeğin yüzeyindeki yerçekimi ivmesi 4.3 m / s2 olarak hesaplanabilir;

İç çekirdeğin yoğunluğunun, merkezde yaklaşık 13.0 kg/L'den (= g/cm³ = t/m³) yüzeyde yaklaşık 12.8 kg/L'ye kadar sorunsuz bir şekilde değiştiğine inanılmaktadır. Diğer malzeme özelliklerinde olduğu gibi, yoğunluk o yüzeyde aniden düşer: iç çekirdeğin hemen üstündeki sıvının yaklaşık 12.1 kg/L'de önemli ölçüde daha az yoğun olduğuna inanılmaktadır. Dünya'nın üst 100 km'sinde ortalama yoğunluk yaklaşık 3.4 kg/l'dir.
Bu yoğunluk, tüm Dünya'nın kütlesinin 1 / 60'ı (%1.7) olan iç çekirdek için yaklaşık 10 üzeri 23 kg'lık bir kütleyi gösterir.

İç çekirdeğin sıcaklığı, demirin iç çekirdeğin sınırında (yaklaşık 330 GPa) altında olduğu basınçta saf olmayan demirin erime sıcaklığından tahmin edilebilir. Bu hususlardan, 2002 yılında D. Alfè ve diğer bilim insanları, sıcaklığını 5,400 K (5,100 °C; 9,300 °F) ve 5,700 K (5,402 °C; 9,800 °F) arasında tahmin etmiştir. Bununla birlikte, 2013 yılında S. Anzellini ve diğer bilim insanları deneysel olarak demirin erime noktası için önemli ölçüde daha yüksek bir sıcaklık elde ettiler.
Demir bu kadar yüksek sıcaklıklarda katı olabilir, çünkü erime sıcaklığı bu büyüklükteki basınçlarda önemli ölçüde artar.

2010 yılında B. Buffet, sıvı dış çekirdekteki ortalama manyetik alanın, yüzeydeki maksimum mukavemetin yaklaşık 40 katı olan yaklaşık 2.5 militeslas (25 gauss) olduğunu belirledi. Ay ve Güneş'in sıvı dış çekirdekte gelgitlere neden olduğu bilinen gerçeğinden başladı, tıpkı yüzeydeki okyanuslarda olduğu gibi. Sıvının yerel manyetik alan boyunca hareketinin, ohm yasasına göre enerjiyi ısı olarak dağıtan elektrik akımları yarattığını gözlemledi. Bu dağılım, sırayla, gelgit hareketlerini nemlendirir ve Dünya'nın nutasyonunda daha önce tespit edilen anomalileri açıklar. İkinci etkinin büyüklüğünden manyetik alanı hesaplayabilir. İç çekirdeğin içindeki alan muhtemelen benzer bir güce sahiptir. Dolaylı olsa da, bu ölçüm, Dünya'nın evrimi veya çekirdeğin bileşimi ile ilgili herhangi bir varsayıma önemli ölçüde bağlı değildir.

Sismik dalgalar çekirdek boyunca katı gibi yayılsa da, ölçümler mükemmel bir katı malzemeyi son derece viskoz olandan ayırt edemez. Bu nedenle bazı bilim adamları, iç çekirdekte yavaş konveksiyon olup olmadığını (mantoda var olduğuna inanıldığı gibi) düşünmüşlerdir. Bu sismik çalışmalarda tespit edilen anizotropi için bir açıklama olabilir. 2009 yılında, B. Buffett iç çekirdeğin viskozitesini 10 üzeri 18 Pa·s olarak tahmin etti; suyun viskozitesinin bir sekstillion katı ve pitch'in bir milyar katından fazladır..

İç çekirdeğin bileşimi hakkında hala doğrudan bir kanıt yoktur. Bununla birlikte, Güneş Sistemi'ndeki çeşitli kimyasal elementlerin nispi yaygınlığına, gezegensel oluşum teorisine ve Dünya hacminin geri kalanının kimyası tarafından dayatılan veya ima edilen kısıtlamalara dayanarak, iç çekirdeğin öncelikle bir demirden oluştuğuna inanılmaktadır.
Bilinen basınçlarda ve çekirdeğin tahmini sıcaklıklarında, saf demirin katı olabileceği, ancak yoğunluğunun çekirdeğin bilinen yoğunluğunu yaklaşık% 3 aşacağı tahmin edilmektedir. Bu sonuç, olası nikel varlığına ek olarak, göbekte silikon, oksijen veya kükürt gibi daha hafif elementlerin varlığını ima eder.  Son tahminler (2007)% 10'a kadar nikel ve% 2–3 oranında tanımlanamayan çakmak elementine izin vermektedir.
D. Alfè ve diğerlerinin hesaplamalarına göre, sıvı dış çekirdek% 8–13 oksijen içerir, ancak demir iç çekirdeği oluşturmak için kristalleştikçe oksijen çoğunlukla sıvı içinde kalır.
Laboratuvar deneyleri ve sismik dalga hızlarının analizi, iç çekirdeğin, altıgen yakın paketli (hcp) yapıya sahip metalin kristalli bir formu olan iron-demirden oluştuğunu göstermektedir .Bu yapı hala az miktarda nikel ve diğer elementlerin dahil edilmesini kabul edebilir.
Ayrıca, iç çekirdek yüzeye düşen donmuş parçacıkların çökelmesiyle büyürse, gözenek boşluklarında bir miktar sıvı da sıkışabilir. Bu durumda, bu artık sıvının bir kısmı, iç kısmının çoğunda hala küçük bir dereceye kadar devam edebilir.

Birçok bilim adamı başlangıçta iç çekirdeğin homojen bulunmasını beklemişti, çünkü aynı sürecin tü

Dünya, Kuzey Yarımküre'den bakıldığında saat yönünün tersine doğru ortalama 149,60 milyon km (92,96 milyon mil) mesafede Güneş'in çevresinde dönmektedir. Bir tam yörünge 365.256 gün (1 yıldız yılı) sürer ve bu süre zarfında Dünya 940 milyon km (584 milyon mil) yol kat etmiş olur. Diğer Güneş Sistemi cisimlerinin etkisi göz ardı edildiğinde, Dünya'nın yörüngesi, Dünya'nın dönüşü olarak da bilinir. Dünya'nın dışmerkezliği 0,0167'dir. Bu nedenle Dünya-Güneş ağırlık merkezi odaklı, çift merkezli bir elipstir. Yörünge merkezi, yörüngenin büyüklüğüne göre Güneş'in merkezine nispeten yakın olduğundan, bu değer sıfıra yakındır.
Dünya'dan bakıldığında, gezegenin doğrusal yörünge hareketi, Güneş'in diğer yıldızlara göre her bir güneş gününde yaklaşık 1° doğuya doğru (ya da her 12 saatte bir Güneş veya Ay çapı kadar) hareket ediyormuş gibi görünmesine neden olur. Dünya'nın yörünge hızı ortalama 29,78 km/s (107.208 km/h; 66.616 mph) olup, gezegenin çapını 7 dakikada ve Ay'a olan mesafeyi ise 4 saatte kat edecek kadar hızlıdır.
Güneş'in ya da Dünya'nın kuzey kutbunun üzerindeki bir noktadan bakıldığında, Dünya Güneş'in etrafında saat yönünün tersine dönüyor gibi görünmektedir. Aynı bakış açısından, hem Dünya hem de Güneş kendi eksenleri etrafında saat yönünün tersine dönüyor gibi görünür.

Günmerkezlilik, ilk olarak Güneş'i Güneş Sistemi'nin merkezine yerleştiren ve Dünya da dahil olmak üzere diğer gezegenleri onun yörüngesine oturtan bir bilimsel modeldir. Tarihsel olarak bakıldığında "heliosentrizm", Dünya'yı merkeze yerleştiren "geosentrizme" karşıttır. Sisamlı Aristarkus MÖ üçüncü yüzyılda güneş merkezli bir model önermiştir. On altıncı yüzyılda Nicolaus Copernicus'un "De revolutionibus" adlı kitabı, tıpkı Batlamyus'un ikinci yüzyılda yermerkezli modelini sunduğu gibi, güneşmerkezli bir evren modelinin tam bir tartışmasını sunmuştur. Bu "Kopernik Devrimi" gezegenlerin görünen geriye doğru hareketi meselesini, bu tür bir hareketin yalnızca algılanan ve görünen bir şey olduğunu savunarak çözüme kavuşturmuştur. Tarihçi Jerry Brotton'a göre, "Kopernik'in çığır açan kitabı... bir yüzyıldan fazla bir süre önce [basılmış] olmasına rağmen, [Hollandalı haritacı] Joan Blaeu onun devrimci güneş merkezli teorisini bir dünya haritasına dahil eden ilk haritacı olmuştur."

Dünya'nın eksen eğikliği nedeniyle, Güneş'in yörüngesinin gökyüzündeki eğimi yıl boyunca değişir. Kuzey enlemindeki bir gözlemci için kuzey kutbu Güneş'e doğru eğildiğinde gün daha uzun sürer ve Güneş gökyüzünde daha yüksekte görünür. Bu da yüzeye daha fazla güneş radyasyonu ulaştığı için ortalama sıcaklıkların yükselmesine neden olur. Kuzey kutbu Güneş'ten uzağa doğru eğildiğinde ise bunun tam tersi geçerlidir ve hava genellikle daha soğuktur. Kuzey Kutup Dairesi'nin kuzeyinde ve Antarktika Dairesi'nin güneyinde, yılın bir bölümünde hiç gün ışığının olmadığı ve yılın diğer zamanlarında sürekli gün ışığının olduğu aşırı bir duruma ulaşılır. Bu durumlara sırasıyla kutup gecesi ve gece yarısı güneşi denir. Hava durumundaki bu değişim mevsimlerle sonuçlanır.

Astronomik geleneklere göre, dört mevsim gündönümleri (Dünya'nın yörüngesinde, Dünya'nın ekseninin Güneş'e doğru veya Güneş'ten uzağa maksimum eğiminin olduğu iki nokta) ve ekinokslar (Dünya'nın yörüngesinde, Dünya'nın eğik ekseni ile Dünya'dan Güneş'e çizilen hayali bir çizginin birbirine tam olarak dik olduğu iki nokta) tarafından belirlenir. Gündönümleri ve ekinokslar yılı yaklaşık olarak dört eşit parçaya böler. Kuzey yarımkürede kış gündönümü 21 Aralık veya civarında; yaz gündönümü 21 Haziran civarında; ilkbahar ekinoksu 20 Mart civarında ve sonbahar ekinoksu 23 Eylül civarında gerçekleşir.  Dünya'nın güney yarımküredeki eksen eğikliğinin etkisi kuzey yarımküredekinin tersidir, dolayısıyla güney yarımküredeki gündönümü ve ekinoks mevsimleri kuzey yarımküredekilerin tersidir (örneğin kuzey yaz gündönümü güney kış gündönümü ile aynı zamanda gerçekleşir).
Günümüzde Dünya'nın enberisi 3 Ocak, enötesi ise 4 Temmuz civarında gerçekleşmektedir. Başka bir deyişle, Dünya Ocak ayında Güneş'e daha yakın, Temmuz ayında ise daha uzaktır; bu durum, Dünya'nın Güneş'e en yakın olduğu zamanlarda daha soğuk, en uzak olduğu zamanlarda ise daha sıcak olan kuzey yarımkürede yaşayanlar için mantığa aykırı görünebilir. Değişen Dünya-Güneş mesafesi, enöteye göre enberide Dünya'ya ulaşan toplam güneş enerjisinde yaklaşık %7'lik bir artışa neden olmaktadır. Güney yarımküre, Dünya'nın Güneş'e en yakın olduğu zamanda Güneş'e doğru eğildiğinden, güney yarımküre bir yıl boyunca Güneş'ten kuzey yarımküreye göre biraz daha fazla enerji almaktadır. Ancak bu etki, eksen eğikliğinden kaynaklanan toplam enerji değişiminden çok daha az önemlidir ve fazla enerjinin çoğu güney yarımkürede suyla kaplı daha yüksek yüzey oranı tarafından emilir.
Dünya'nın Hill küresi (yerçekimsel etki alanı) yaklaşık 1.500.000 kilometre (0,01 AU) yarıçapındadır veya Ay'a olan ortalama uzaklığın yaklaşık dört katıdır. Bu, Dünya'nın yerçekimsel etkisinin daha uzaktaki Güneş ve gezegenlerden daha güçlü olduğu maksimum mesafedir. Dünya'nın yörüngesindeki nesneler bu yarıçap içinde olmalıdır, aksi takdirde Güneş'in kütleçekimsel pertürbasyonuyla serbest kalabilirler.

Yandaki diyagram gündönümü çizgisi ile Dünya'nın eliptik yörüngesinin apsis çizgisi arasındaki ilişkiyi göstermektedir.
Yörünge elipsi altı Dünya görüntüsünün her birinden geçmektedir.
Bunlar sırayla;

perihelion (periapsis-Güneş'e en yakın nokta) 2-5 Ocak tarihleri arasında herhangi bir yerde,
Mart ekinoksunun 19, 20 veya 21 Mart'taki noktası,
Haziran gündönümünün 20, 21 veya 22 Haziran'daki noktası,
Aphelion (apoapsis-Güneş'ten en uzak nokta) 3 Temmuz ile 5 Temmuz arasında herhangi bir tarihte,
Eylül ekinoksu 22, 23 veya 24 Eylül'de,
ve 21, 22 veya 23 Aralık'ta Aralık gündönümünü
göstermektedir. Dünya'nın gerçek yörüngesi, diyagramda gösterildiği gibi olmayıp, neredeyse daireseldir. 

Matematikçiler ve astronomlar (Laplace, Lagrange, Gauss, Poincaré, Kolmogorov, Vladimir Arnold ve Jürgen Moser gibi) gezegen hareketlerinin kararlılığına dair kanıtlar aramış ve bu arayış birçok matematiksel gelişmeye ve Güneş Sistemi için birbirini izleyen birkaç kararlılık "kanıtına" yol açmıştır. Çoğu tahmine göre, Dünya'nın yörüngesi uzun süreler boyunca nispeten kararlı olacaktır.
1989 yılında Jacques Laskar'ın çalışması, Dünya'nın yörüngesinin (ve tüm iç gezegenlerin yörüngelerinin) kaotik hale gelebileceğini ve bugün Dünya'nın başlangıç konumunu ölçerken 15 metre kadar küçük bir hatanın, Dünya'nın 100 milyon yıldan biraz daha uzun bir süre sonra yörüngesinde nerede olacağını tahmin etmeyi imkansız hale getireceğini göstermiştir. Güneş Sisteminin modellenmesi, n-cisim probleminin kapsadığı bir konudur.

Günlük hareket
Jeodezi
Yer eşzamanlı yörünge
Güneş merkezli yörünge
Kepler'in gezegensel hareket yasaları
Galaktik yıl

Earth – Speed through space – about 1 million miles an hour 5 Nisan 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – NASA

22 Nisan Dünya Günü, iklim değişikliği ve çevre kirliliği gibi konulara dikkat çekmek amacıyla çeşitli etkinliklerin düzenlendiği, uluslararası çapta kutlanan bir gündür.
Dünyanın yaşamı ve güzelliğini kutlayarak karşı karşıya kaldığı çevresel tehditlere dikkat çekmek amacıyla bir özel gün düzenlenmesi fikri ilk olarak John McConnell tarafından San Francisco'da 1969 yılında düzenlenen Ulusal UNESCO Dünya Konferansında önerilmiştir. John McConnell, Dünya Günü kutlamaları için tarih olarak ekinoks (gece ve gündüzün eşit olduğu) zamanı yani 21 Mart'ı önermişti. Daha sonra ise çevre sorunlarına büyük bir kamuoyu ile tepki gösteren ilk hareket, Wisconsin Senatörü Gaylord Nelson'un desteği ile ve Denis Hayes'in organizatörlüğünde 22 Nisan 1970 günü ilk Dünya Günü kutlamaları olarak tarihe geçmiştir. Bu kutlamalara yaklaşık 20 milyon kişi katılmış, birçok konferans ve sempozyum düzenlenerek, çevre sorunlarına dikkat çekilerek ABD'nin ilk 'Temiz Hava Yasası' ve 'Temiz Su Yasaları' hazırlanmıştır.

Dış çekirdek ya da İngilizce özgün adıyla exokernel, uygulama geliştiricileri için işletim sisteminin en temel fonksiyonlarından birisi olan donanıma erişim yordamlarını ve donanım sürücülerini aradan kaldırarak donanıma doğrudan erişim sunan bir işletim sistemi çekirdeği mimarisidir.
Bellek ve süreç yönetimi gibi temel işlevler dışında tek yaptığı şey, donanımların arayüzlerini güvenli bir biçimde çoklayarak (multiplexing) kullanıcı seviyesi uygulamalara sunmaktır (exposing).
Bu sayede uygulama programcısı, donanım için yazılmış sürücülerin getirdiği sınırlar olmaksızın donanıma ham erişim sağlayabilir. Bu çözüm çok yüksek hızlarda donanım erişimi sağlama ihtiyacına istinaden hayat bulmasına rağmen, dış çekirdek mimarisi uygulamaların programlanmalarının çok zor olmasından dolayı genel bir ilgi görmemiş, özel amaçlarla kullanılmışlardır.

Ekzoçekirdek konsepti 1994'ten beri vardır ancak 2010'a kadar bu konuda herhangi bir araştırma çabası gösterilmemiş ve ticari işletim sistemlerinde kullanılmamıştır. Ekzokernel konsteptini çalıştıran bir sistem olan Nemesis; Cambridge Üniversitesi, Glasgow Üniversitesi, Citrix Systems ve İsveç Bilgisayar Bilimleri Enstitüsü tarafından yazılmıştır. Ayrıca MIT, ExOS dahil olmak üzere birçok dış çekirdek tabanlı sistem kurmuştur.

Elipsoit, ikinci dereceden bir yüzey olup, herhangi bir düzlemle ara kesitleri elips olmaktadır. Asal eksenler adı verilen birbirine dik üç eksene göre ve bu eksenlerin kesim noktası olan merkeze göre simetrik bir şekil taşır. Orijinde bulunan merkez ve koordinat eksenleri boyunca alınan esas eksenlerine göre elipsoidin denklemi:

  
    
      
        
          
            
              x
              
                2
              
            
            
              a
              
                2
              
            
          
        
        +
        
          
            
              y
              
                2
              
            
            
              b
              
                2
              
            
          
        
        +
        
          
            
              z
              
                2
              
            
            
              c
              
                2
              
            
          
        
        =
        1
      
    
    {\displaystyle {\frac {x^{2}}{a^{2}}}+{\frac {y^{2}}{b^{2}}}+{\frac {z^{2}}{c^{2}}}=1}
  

a = b, b = c veya c = a ise yüzeye bir dönel elipsoit veya siferoit adı verilir. Bu bir elipsi büyük ve küçük ekseni etrafında döndürerek elde edilir. Birinci durumda proleit bir siferoit (football), ikinci durumda obleit (oblate) (basık) siferoit ortaya çıkar. a = b = c iken ortaya çıkan yüzey bir küredir.

Enberi açısı (veya enberi argümanı), bir Kepler yörüngesinin yörünge düzlemi içindeki yönelimini belirleyen temel yörünge öğelerinden biridir ve ω (omega) sembolüyle gösterilir. Bu kavram için İngilizcede Argument of Periapsis ve alternatif olarak argument of perifocus ya da argument of pericenter ifadeleri kullanılır.
Enberi açısı bir yörünge parametresi olarak cismin hareket ettiği yörünge düzlemi içinde tanımlanır. Bu düzlem üzerinde enberi açısı, çıkış düğümünden başlayarak cismin hareket yönünde enberi noktasına ulaşmak için yörüngede ne kadar ilerlenmesi gerektiğini gösteren açısal mesafedir.
Gök cisimlerinin hareket ettiği yörüngenin türüne bağlı olarak bu genel kavram için farklı terimler de kullanılır. Örneğin, Güneş etrafındaki (günmerkezli) yörüngeler için günberi açısı, Dünya etrafındaki (yermerkezli) yörüngeler için yerberi açısı veya bir yıldız sistemi içindeki yörüngeler söz konusu olduğunda periastron açısı gibi daha spesifik kullanımlara rastlanır (daha fazla bilgi için apsis sayfasına bakınız).
Enberi açısının 0° olması, yörüngedeki cismin referans düzlemini güneyden kuzeye doğru geçtiği anda merkezi cisme en yakın konumda (enberi noktasında) bulunacağı anlamına gelir. Eğer bu açı 90° ise, cisim referans düzlemine göre en kuzeydeki konumundayken yörüngesinin enberi noktasına ulaşacaktır.
Enberi açısının çıkış düğümü boylamına eklenmesiyle, yörüngenin bir diğer önemli parametresi olan enberi boylamı elde edilir. Ancak astronomi literatüründe, özellikle çift yıldızlar ve ötegezegenler üzerine yapılan çalışmalarda, "enberi boylamı" veya "periastron boylamı" terimlerinin zaman zaman "enberi açısı" ile eş anlamlı olarak kullanıldığı görülür.
Enberi açısının pratik uygulamalarından biri özellikle dış merkezli (eliptik) yörüngelerde bulunan uyduların görev planlamasında görülür. Yörüngenin enöte noktası, bir uydunun en yavaş hareket ettiği ve dolayısıyla belirli bir bölge üzerinde en uzun süre kalabildiği yerdir. Enberi açısı ayarlanarak hem enberi hem de enöte noktasının konumu kontrol edilebilir. Bu sayede, örneğin bir iletişim veya gözlem uydusunun Dünya üzerindeki hedef bir bölge üzerinde maksimum "görüş süresi" veya "kalış süresi" elde etmesi sağlanır.

Yörünge mekaniğinde enberi açısı ω, aşağıdaki gibi hesaplanabilir:

  
    
      
        ω
        =
        arccos
        ⁡
        
          
            
              
                n
              
              ⋅
              
                e
              
            
            
              
                
                  |
                  n
                  |
                
              
              
                
                  |
                  e
                  |
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \omega =\arccos {{\mathbf {n} \cdot \mathbf {e} } \over {\mathbf {\left|n\right|} \mathbf {\left|e\right|} }}}
  

eğer ez < 0 ise, ω → 2π − ω olur.
burada:

n, çıkış düğümüne doğru yönelen bir vektördür (yani n vektörünün z-bileşeni sıfırdır),
e, dışmerkezlik vektörüdür (enberiye doğru yönelen bir vektör).
Herhangi bir çıkış düğümüne sahip olmayan ekvatoral yörüngeler durumunda bu açı kesin olarak tanımsızdır. Ancak, çıkış düğümü boylamı Ω'nın 0 olarak belirlenmesi kuralına uyulursa, ω değeri iki boyutlu durumdan aşağıdaki gibi elde edilir:

  
    
      
        ω
        =
        
          a
          t
          a
          n
          2
        
        
          (
          
            
              e
              
                y
              
            
            ,
            
              e
              
                x
              
            
          
          )
        
      
    
    {\displaystyle \omega =\mathrm {atan2} \left(e_{y},e_{x}\right)}
  

Yörünge saat yönündeyse (yani (r × v)z < 0), o zaman ω → 2π − ω olarak hesap yapılır.
burada:

ex ve ey dışmerkezlik vektörünün (e) x- ve y- bileşenleridir.
Dairesel yörüngeler söz konusu olduğunda durum biraz daha farklıdır. Mükemmel dairesel bir yörüngede dış merkezlik sıfır olduğu için, yörüngenin her noktası merkezi cisme eşit uzaklıktadır. Bu nedenle, belirgin bir enberi noktası olmadığından kesin bir enberi açısı da tanımlanamaz. Bununla birlikte, enberi noktasının çıkış düğümünde yer aldığı ve bu nedenle ω = 0 olduğu sıkça varsayılır. Ancak, ötegezegenler alanında çalışan uzmanlar arasında dairesel yörüngeler için ω = 90° kabul edilmesi daha yaygındır. Bu yaklaşımın avantajı, bir gezegenin alt kavuşum zamanının (geometri uygun olsaydı gezegenin geçiş yapacağı zaman) periastron zamanına eşit olmasıdır.

Kubbemsi yalpalanma
Kepler yörüngesi
Yörünge mekaniği
Yörünge düğümü

Bir enkaz diski, bir yıldız etrafındaki yörüngede toz ve enkazın çevresel bir diskidir. Bazen bu diskler, sağdaki Fomalhaut'un görüntüsünde görüldüğü gibi belirgin halkalar içeriyor. Evrimleşmiş bir nötron yıldızı çevresinde yörüngede en az bir tane enkaz diski olduğu gibi hem olgun hem de genç yıldızların çevresinde çöküntü diskleri bulunmuştur. Daha genç olan enkaz diskleri, yeryüzü gezegenleri büyümeyi bitirebildiğinde, öngezegensel disk fazını takiben bir gezegen sistemi oluşumunda bir evre oluşturabilir. Ayrıca, gezegenler arasındaki çarpışmaların kalıntıları olarak, aksi halde asteroitler ve kuyrukkucuları olarak üretilip korunabilirler.
2001'e gelindiğinde, 900'den fazla aday yıldızın enkaz diskine sahip olduğu tespit edildi. Genellikle kızılötesi ışıkta yıldız sistemini inceleyerek ve yıldızın yaydığı ötesine radyasyon fazlalığı ararken keşfedilirler. Bu aşırılığın, diskteki toz tarafından absorbe edilen yıldızdan gelen radyasyon olduğu ve daha sonra kızıl ötesi enerji olarak yeniden yaydığı radyasyon olduğu düşünülmektedir.
Moloz diskleri, Güneş Sistemi'ndeki enkazın büyük analogları olarak tanımlanır. Çoğu bilinen enkaz diski 10-100 astronomik birim (AU) yarıçapına sahiptir; Güneş Sistemi'ndeki Kuiper kuşağına benzemekle birlikte daha fazla toz kullanıyorlar. Bazı döküntü diskleri, merkez yıldızdan 10 AU içerisinde bulunan daha sıcak bir bileşen içerir. Bu toza, Güneş Sisteminde, zodyak tozuna benzer şekilde, bazen ekzojenik toz adı verilir.

1984 yılında IRAS uydusu kullanılarak Vega yöresi etrafında bir çöp diski tespit edildi. Başlangıçta bunun öngezegensel bir disk olduğu düşünülüyordu, ancak şu anda diskteki gaz eksikliği ve yıldızın yaşı nedeniyle enkaz diski olduğu düşünülüyor. Ardından, diskte düzensizlikler bulunmuştur ve bu da gezegensel cisimlerin varlığının göstergesidir. Enkaz disklerinin benzer keşifleri Fomalhaut ve Beta Pictoris yıldızlarının etrafında yapılmıştır.
Yakında beş gezegen içeren bir sistem olan 55 Cancri'nin bir enkaz diskine sahip olduğu bildirildi. Ancak bu algılama doğrulanamadı. Epsilon Eridani çevresindeki enkaz diskindeki yapılar, gezegenin yörüngesini ve kütlenini sınırlamak için kullanılabilecek o yıldızın çevresindeki yörüngedeki bir gezegen gövdesi tarafından bozulma öneriyor.
24 Nisan 2014'te NASA, 1999 ve 2006 yılları arasında Hubble Uzay Teleskobu ile ilk kez incelenen birkaç yeni genç yıldız, HD 141943 ve HD 191089'un arşiv görüntülerinde, yeni geliştirilmiş görüntüleme yöntemlerini kullanarak, çöp disklerini tespit ettiğini bildirdi.

Güneş benzeri bir yıldız oluşumunda, nesne, T-Tauri evresinden geçer ve burada, disk şeklinde bir bulutsuyla çevrilidir. Bu materyalden, gezegenler oluşturularak gezegenler oluşturulur ve bunlar gezegenler oluşturmak için bir artış sürecine girerler. Bulutsu, radyasyon basıncı ve diğer işlemler tarafından silinene kadar 1-20 milyon yıllık bir süre boyunca ana dizi öncesi yıldızın yörüngesindeki seyrine devam eder. Daha sonra yıldız etrafında, sonuçtaki artıklardan disk çıkaran gezegenimsi yapılar arasındaki çarpışmalar sonucu ek toz oluşabilir. Ömrü boyunca bir noktada, bu yıldızların en az% 45'i bir çöp diski ile çevrilidir; bu da kızılötesi teleskop kullanılarak tozun termal emisyonu ile tespit edilebilir. Yinelenen çarpmalar bir yıldızın ömrünün büyük kısmında bir diskin devam etmesine neden olabilir.
Tipik enkaz diskleri 1-100 μm boyutlarında küçük taneler içerir. Çatışmalar, bu taneleri, ana yıldızın radyasyon basıncı ile sistemden çıkaracak olan alt mikrometre boyutlarına kadar öğütür. Güneş Sistemi'ndeki gibi çok hassas disklerde, Poynting-Robertson efekti parçacıkların spiral içeri girmesine neden olabilir. Her iki süreç de disk ömrünü 10 Milyon yıl ya da daha az olarak sınırlar. Bu nedenle, bir diskin bozulmadan kalması için, diski sürekli yenilemek için bir işleme ihtiyaç duyulmaktadır. Bu, örneğin, daha büyük nesneler arasındaki çarpışmalar vasıtasıyla, ardından nesneleri gözlemlenen küçük tanelere öğüten bir basamakla oluşabilir.
Bir çöp diskinde çarpışmalar meydana gelmesi için, cisimler, nispeten geniş çarpışma hızları yaratmak için yeterince yeryüzünün pertürbasyonuna tabi tutulmalıdır. Yıldız etrafında bir gezegen sistemi, bir ikili yıldız arkadaşı veya başka bir yıldızın yakın yaklaşımı gibi bu tür rahatsızlıklara neden olabilir. Enkaz diskinin varlığı, yıldızın etrafında dönen karasal gezegenlerin yüksek ihtimalini gösterebilir.

Everest Dağı (Tibetçe: ཇོ་མོ་གླང་མ, Çomolungma; Nepalce: सगरमाथा, Sagarmāthā), Himalayalar'ın Mahalangur Himal alt bölgesinde yer alan, Dünya'nın deniz seviyesinden en yüksek dağıdır. Çin-Nepal sınırı, zirve noktasından geçmektedir. 2020 yılında Çinli ve Nepalli yetkililer tarafından tespit edilen yüksekliği 8.848,86 m (29.031 ft 8+1⁄2 in)'dir.
Zirveye biri Nepal'in güneydoğusundan çıkılan standart rota, diğeri ise Tibet'in kuzeyinden yaklaşan iki ana tırmanış rotası vardır. Standart rotada önemli teknik tırmanış zorlukları olmasa da, irtifa hastalığı, hava durumu ve rüzgâr gibi tehlikelerin yanı sıra çığ ve Khumbu Buz Şelalesi'nden kaynaklanan tehlikeler de sunmaktadır. Mayıs 2024 itibarıyla Everest'te 340 kişi hayatını kaybetmiş, bunun 200 kadarının cesedi tehlikeli koşullar nedeniyle kaldırılamamıştır.
Everest'in zirvesine ulaşmak için kaydedilen ilk çabalar İngiliz dağcılar tarafından gerçekleştirildi. O dönemde Nepal, yabancıların ülkeye girişine izin vermediğinden, İngilizler Tibet tarafından kuzey sırtı rotasında birkaç girişimde bulundu. İngilizler tarafından 1921 yılında yapılan ilk keşif gezisinde, Kuzey Sırtı'nda 7.000 m (22.970 ft)'ye ulaşılmasının ardından, 1922 gezisinde kuzey sırtı rotası 8.320 m (27.300 ft)'ye kadar çıkarılarak ilk kez bir insan 8.000 m (26.247 ft)'nin üzerine tırmanmış oldu. 1924 seferi, Everest'te bugüne kadarki en büyük gizemlerden biriyle sonuçlandı: George Mallory ve Andrew Irvine, 8 Haziran'da son bir zirve denemesi yaptı ancak geri dönmeyerek zirveye ilk ulaşanların onlar olup olmadığı konusunda tartışmalara yol açtı. Tenzing Norgay ve Edmund Hillary 1953 yılında güneydoğu sırtı rotasını kullanarak Everest'e belgelenmiş ilk tırmanışı gerçekleştirdi. Wang Fuzhou, Gonpo ve Qu Yinhua'dan oluşan Çinli dağcılık ekibi, 25 Mayıs 1960'ta kuzey sırtından zirvenin rapor edilen ilk tırmanışını gerçekleştirdi.

İngiltere'nin Hindistan sömürge yönetiminin kadastro genel müdürü George Everest'ten sonra yerine göreve gelen Andrew Waugh, dağa isim olarak, George Everest'in adını öneren bir teklifi Kraliyet Coğrafya Topluluğu'na sundu. Teklif kabul edildi. 1865'te, daha önce yapılan itirazlara rağmen dünyanın en yüksek dağının adı Everest olarak belirlendi. Dönemin en güçlü imparatorluğunun kültürel nüfuzuyla bütün dünyada bu dağ için Everest adı yaygınlık kazandı.

Büyük Himalayaların oluşumu, Miyosen döneminde (yaklaşık 26-27 milyon yıl önce) Hindistan Yarımadası'yla Tibet Platosu'nun birbirine yaklaşmasının yol açtığı, jeolojik tortul havzalardaki sıkışmayla başladı. Bunu izleyen evrelerde Katmandu ve Khumbu napları (kırık ve devrik yamaç kıvrımları), sıkışıp yukarı doğru çıkarak birbirlerinin üzerine kıvrıldılar ve ilkel bir dağ sırası oluşturdular. Kuzeydeki arazi kütlesinin bütünüyle yükselmesi, bölgenin yüksekliğini artırdı. Napların yeniden kıvrılmasıyla bölgenin tümü yeni bir tabakayla örtüldü ve Pleyistosen dönemin (yaklaşık 2,5 milyon yıl önce) Mahabarat Evresinde Everest Dağı ortaya çıktı. Karbonifer Dönemin (yaklaşık 345-280 milyon yıl önce) sonu ile Permiyen dönemin (280-225 milyon yıl önce) başından kalan ve başka yarı-kristalleşmiş tortullarla ayrılmış olan kireçtaşı katmanları, senklinal katmanlaşma yoluyla biçimlendi. Günümüzde de süren bu biçimlenmenin yol açtığı sürekli yükselme aşınımla dengelenmektedir.
25 Nisan 2015'te gerçekleşen Nepal Depremi sonrasında 25 mm kısaldığı iddia edildi. Mayıs başında yapılan incelemelerde ise sıradağlar üzerinde 0,7 ile 1,5 arasında yükseklik kaybı olduğu açıklandı. Çin Harita Müdürlüğü, 2015 depreminin ardından Everest'in kuzeydoğuya meyilli zirvesinin kaydığını iddia etti. Depremden önce Everest'in, son 10 yılda toplam 40 cm meyil oluştuğunu belirten Çin Harita Müdürlüğü, depremle birlikte bu kaymanın terse döndüğünü ve dağın da 3 cm uzadığını açıkladı.

Everest Dağı, troposferin üçte ikisini geçerek oksijenin az olduğu üst katmanlara ulaşır. Oksijen eksikliği, hızı saatte 100 km ye varan sert rüzgarlar ve zaman zaman -70 dereceye kadar düşen aşırı soğuklar yukarı yamaçlarda herhangi bir hayvan ya da bitkinin yaşamasına olanak vermez. Yaz musonları sırasında yağan kar rüzgarla ufalanarak yığılır. Bu kar yığıntıları buharlaşma çizgisinin üzerinde olduğundan genellikle buzulları besleyen büyük buzkar çanakları oluşmaz. Bu nedenle Everest'in buzulları yalnızca sık sık düşen çığlarla beslenir. Ana sırtlarla birbirinden ayrılan dağ yamaçlarındaki buz katmanları dağın eteklerine kadar bütün yamacı kaplamakla birlikte, zaman içinde iklimin değişmesiyle ağır ağır çekilmektedir. Kış aylarında kuzey batıdan gelen güçlü rüzgarlar karları süpürerek doruğun daha çıplak bir görünüm kazanmasına yol açar.

Everest Dağındaki başlıca buzullar Kangşang Buzulu (doğu), Doğu ve Batı Rongbuk Buzulları (kuzey ve kuzeybatı), Pumori Buzulu (kuzeybatı), Khumbu Buzulu (batı ve güney) ve Everest ile Lhotse-Nuptse sırtı arasında kapalı bir buz vadisi olan Batı Buzyalağıdır.

Dağdan çıkan sular birbirinden ayrılan kollarla güneybatı, kuzey ve doğu yönünde akar. Khumbu Buzulu eriyerek Nepal'de Lobucya Khola Irmağı'na karışır. İmca Khola adını alarak güneye doğru akan bu ırmak Dudh Kosi Irmağıyla birleşir. Çin Halk Cumhuriyetindeki Rong Çu Irmağı Everest'in yamaçlarında Pumori ve Rongbuk buzullarından Karma Çu Irmağı ile Kangsang Buzullarından doğar.

Everest'te çok az yerli flora veya fauna bulunur. Everest Dağı'nda 6.480 metrede (21.260 ft) yetişen bir tür yosun, en yüksek rakımda yetişen bitki türü olabilir. Arenaria adlı bir alpin yastık bitkisinin bölgede 5.500 metrenin (18.000 ft) altında büyüdüğü bilinmektedir. 1993'ten 2018'e kadar uydu verilerine dayanan araştırmaya göre, Everest bölgesinde bitki örtüsü genişlemektedir. Araştırmacılar, daha önce çıplak olduğu düşünülen alanlarda bitkiler keşfetmişlerdir.
Euophrys omnisuperstes, bir siyah atlama örümceği, 6.700 metre (22.000 ft) kadar yükseklerde bulundu ve muhtemelen onu Dünya'daki en yüksek onaylanmış mikroskobik olmayan kalıcı ikamet haline getirdi. Everest'in ana kampında, zıplayan örümcek Euophrys everestensis oluşur. Yarıklarda gizlenir ve orada rüzgarla savrulan donmuş böceklerle beslenir. Daha da yüksek irtifalarda mikroskobik yaşam olasılığı yüksektir.
Hint kazı gibi kuşların dağın daha yüksek irtifalarında uçtuğu görülürken, öksürük gibi diğerleri 7.920 metrede (25.980 ft) Güney Colum kadar yüksekte görüldü. Sarı gagalı dağ kargasının 7.900 metreye (26.000 ft) kadar çıktığı ve çubuk başlı kazların Himalayalar üzerinden göç ettiği görülmüştür. 1953'te George Lowe Tenzing ve Hillary'nin keşif gezisinin bir parçası, Everest'in zirvesinde uçmakta olan çubuk başlı kazlar gördüğünü belirtti.

Evcil yaklar genellikle Everest Dağı tırmanışları için teçhizat taşımak için kullanılır. 100 kg yük taşıyabilirler, kalın kürkleri ve geniş akciğerleri vardır. Bölgedeki diğer hayvanlar arasında bazen kar leoparı tarafından yenen Himalaya tahrı bulunur. Himalaya kara ayısı yaklaşık 4.300 metreye (14.000 ft) kadar bulunabilir ve bölgede küçük panda da bulunur. Bir keşif, bölgede bir pika ve on yeni karınca türü de dahil olmak üzere şaşırtıcı sayıda tür buldu.

Everest'e tırmanma girişimlerinin tarihi 1904 yılına dayanır. Ancak ilk deneme tarihi olarak her ne kadar zirveye varma amacı olmamasına, sadece jeolojik ölçüm ve olası zirve yolunun tespitine dayalı olmasına rağmen 1921 senesi olarak alınabilir. Zamanın İngiltere Krallığı adına görevlendirilen George Mallory ve Lhakpa La yaklaşık 31 bin kilometrekarelik bir alanın Jeolojik ve topoğrafik analizlerini yapmışlar ve olası zirve tırmanışı için kuzey yamacı rotasını tespit etmişlerdir. Bu denemeler sırasında George Mallory zirveye yakın bir yerde ölmüştür. Cesedi ancak 1999'da bulunabildi. 1922 ile 1924 seneleri arasında zirve tırmanışı birçok deneme olmasına rağmen hepsi başarısızlık ile sonuçlanmıştır. 1930 ile 1950 yılları arasında kayda değer bir zirve tırmanış denemesi olmamıştır. Buradaki etken sebep ise 2. Dünya Savaşı ve bölgenin siyasi yapılanması olarak adlandırılabilir.

1953 senesinde İngiliz Kraliyet Coğrafya Derneği desteği ile John Hunt liderliğinde iki ekip oluşturulmuştur. İlk ekip Tom Bourdillon ve Charles Evans den oluşmuştur. Kapalı oksijen sistemi kullanan bu ekip 26 Mayıs'ta güney zirvesine ulaşmalarına rağmen Bourdillon'un babası tarafından geliştirilmiş olan kapalı oksijen sisteminin donması sebebi ile tırmanışın son aşamasını gerçekleştiremeden geri dönmek zorunda kalmışlardır. İkinci ekip ise Edmund Hillary, Tenzing Norgay ve Ang Nyima'dan oluşmuştur. Açık oksijen sistemi kullanan bu ekipten Edmund Hillary ve Tenzing Norgay 29 Mayıs saat 11:30'da Everest zirvesine ulaşmışlardır. (Ang Nyima 8510 metrede tırmanışı bırakıp tekrar inişe geçmiştir.) Günümüzde Everest tırmanışının en zorlu etaplarından bir tanesi, Edmund Hillary anısına Hillary Step olarak anılmaktadır.

Everest'e tırmanış izinleri Nepal ve Çin tarafından verilmektedir. Çin tarafından tırmanış Çinli sporcular hariç yabancılara çoğunlukla kapalı olduğu için tırmanışlar çoğunlukla Nepal tarafından planlanmaktadır. Nepal her yıl tırmanış için sporculara para karşılığı izin vermektedir. Genellikle her yıl 300 civarı sporcuya yıllık izin verilirken COVID-19 sürecinde 2020 yılında dağ tırmanışa kapanmıştır. Günümüzde yabancı dağcılar için izin ücreti 15 bin Amerikan doları seviyelerindedir.

Everest zirvesine yoğunlukla kullanılan iki farklı çıkış rotası vardır. Nepal üzerinden güneydoğu rotası ve Tibet (Çin) tarafından kuzey rotası. Bu iki rotadan güneydoğu rotası teknik olarak daha kolaydır ve daha sık kullanılmaktadır.  Zirve denemeleri genellikle Mayıs ayındaki muson sezonu öncesinde yapılmaktadır. Muson sezonu yaklaştıkça rüzgarlar kuzey yönünde olduğu için dağın zirve bölgesindeki sert rüzgarların etkisini kırmaktadır. Musonların ardından Eylül-Ekim döneminde de zirve denemesi yapılsa da bu dönemde musonların etkisiyle yağan kar sebebiyle tırmanış daha tehlikeli ve teknik olarak zorlu hale gelmektedir.

Ana kamp (5.380m) → Kamp-1 (6.065m) → Kamp-2 (6.500m) → Kamp-3 (7.470m) → 

Eş-yörüngesel hareket, iki veya daha fazla sayıda astronomik cismin (asteroitler, uydular veya gezegenler gibi) birincil cisim yörüngesiyle aynı veya benzer mesafede bulunan bir yörüngede seyretmesi durumudur. Başka bir deyişle bu cisimler, 1:1 ortalama hareket rezonansında veya ters yönlü ise 1:-1 rezonansındadır.
Eş yörüngeli cisimler, librasyon noktalarına bağlı olarak çeşitli sınıflara ayrılır. Bunlardan en yaygın olanı ve en bilineni ise L4 ve L5 olarak adlandırılan ve büyük cismin 60 derece önünde veya arkasında yer alan iki kararlı Lagrange noktasından birinin etrafında salınım durumunda bulunan truva cisimleridir. Diğer bir sınıflandırma ise, cisimlerin daha büyük olan gök cisminin 180 derece çevresinde salınım yaptığı at nalı yörüngelerdir. Birincil cisme göre 0 derece civarında librasyon yapan cisimler ise yarı uydu olarak adlandırılır.
İki eş yörüngeli cismin benzer kütlelere sahip olması ve dolayısıyla birbirleri üzerinde ihmal edilemez bir etki göstermeleri durumunda değişim yörüngesi oluşur. Bu cisimler birbirlerine yaklaştıklarında birbirlerinin yarı büyük eksenlerini veya dış merkezliklerini devralırlar.

Eş yörüngesel cisimlerin ilişkisini tanımlamak için kullanılan yörünge parametreleri, enberi boylamı farkı ve ortalama boylam farkıdır. Enberi boylamı, ortalama boylam ile ortalama anomalinin toplamıdır 
  
    
      
        (
        
          λ
        
        =
        ϖ
        +
        M
        )
      
    
    {\displaystyle ({\lambda }=\varpi +M)}
  
. Ortalama boylam ise çıkış düğümü boylamı ile enberi boylamının toplamıdır 
  
    
      
        (
        ϖ
        =
        Ω
        +
        ω
        )
      
    
    {\displaystyle (\varpi =\Omega +\omega )}
  
.

Truva cisimleri, daha büyük olan merkezi bir cismin 60 derece önünde (L4) ve ardında (L5) yer alan bir yörüngede bulunurlar. Büyük sayıdaki asteroitlerin en bilinen örnekleri Jüpiter gezegeninin Güneş etrafındaki yörüngesinin önünde ve arkasında bulunan Jüpiter truvalılarıdır. Truva cisimleri her iki Lagrange noktasının tam olarak bir tanesi içinde bir yörüngede seyretmez ancak oldukça yakınlarında kalırlar ve yavaş bir biçimde hareket ederler. Teknik olarak, 
  
    
      
        (
        
          Δ
        
        
          λ
        
        ,
        
          Δ
        
        ϖ
        )
      
    
    {\displaystyle ({\Delta }{\lambda },{\Delta }\varpi )}
  
 = (±60°, ±60°) formülü kapsamında salınırlar. Salındıkları nokta, cisimlerin kütleleri veya dışmerkezliklerinden bağımsız olarak genelde aynıdır.

Güneş etrafında yörüngede bulunan birkaç bin adet bilinen truvalı küçük gezegen vardır. Bunların büyük çoğunluğu Jüpiter'in Lagrange noktalarında yer almaktadır. Mart 2024 itibarıyla, 2 Dünya (2010 TK7 ve (614689) 2020 XL5), 16 Mars, 13282 Jüpiter, 1 Uranüs ve 31 Neptün olmak üzere toplam 13332 onaylanmış truvalı asteroit bulunmaktadır. Satürn gezegeni yörüngesinde ise halihazırda herhangi bir truva cismi tespit edilmemiştir.

Satürn sistemi truva uydularının iki türünü bünyesinde barındırmaktadır. Tethys ve Dione uydularının her ikisinin de truva uyduları bulunmaktadır. Tethys'in L4 ve L5 bölgesinde sırasıyla Telesto ve Calypso, Dione'nin ise sırasıyla Helene ve Polydeuces truva uyduları bulunmaktadır.
Polydeuces geniş librasyonu ile oldukça dikkat çekicidir. Lagrange noktasından ±30° mesafede ve ±2% ortalama yörünge yarıçapında, ana cismi Dione'nin Satürn çevresindeki 288 gün süren yörünge periyodun ile eş olacak şekilde iribaş yörüngesini 790 günde kat ederek seyretmektedir.

Bir çift eş yörüngesel ötegezegenin Kepler-223 yıldızının çevresinde yörüngede bulunuyor olabileceği ortaya atılmış ancak daha sonrasında bu durumun doğru olmadığı anlaşılmıştır.
Kepler-91b'ye ait bir truva gezegeni olma olasılığı araştırılmış ancak sonuçta, geçiş sinyalinin doğru olmadığı görülmüştür.
Nisan 2023'te, bir grup amatör gökbilimci tarafından, GJ 3470 adlı yıldıza yakın (bu yıldızın onaylanmış GJ 3470 b adlı bir gezegene sahip olduğu bilinmektedir) konumda at nalı değişim yörüngesinde bulunan iki yeni ötegezegen adayının birer truva gezegeni olabilecek biçimde ortak bir yörüngede döndüğünü bildirilmiştir. Ancak söz konusu çalışma arXiv'de yalnızca ön baskı halinde yer almakta olup ve henüz hakem değerlendirmesinden geçirilip saygın bir bilimsel dergide yayınlanmamıştır.
Temmuz 2023'te, proto-gezegen PDS 70 b ile eş yörüngede bulunan bir enkaz bulutunun var olma olasılığının bulunduğu duyurulmıştur. Bu enkaz bulutu, Truva olabilecek gezegen kütleli bir cismin veya gezegen oluşma sürecindeki bir cismin kanıtı olabileceği iddia edilmiştir.
Yaşanabilir bölge tezi kapsamındaki olasılıklardan biri de yıldızına yakın konumdaki bir dev bir gezegenin Truva gezegeni olması ihtimalidir.
Hiçbir Truva gezegeninin kesin olarak tespit edilememesinin nedeni, ana cismi ile girdiği ilişki neticesindeki yörüngesel gelgitlerin cisimlerin yörüngelerini istikrarsızlaştırması olabilir.

Dev çarpışma hipotezine göre, Ay, eş-yörüngeli iki nesne arasında meydana gelen bir çarpışma sonucunda oluşmuştur: Dünya kütlesinin yaklaşık %10'u büyüklüğüne sahip olduğu düşünülen Theia (yaklaşık Mars büyüklüğünde) ve proto-Dünya gezegeninin çarpışması neticesinde Ay oluşmuştur. Bu cisimlerin yörüngelerinin diğer gezegenler tarafından bozulması sayesinde bir truva cismi olabileceği düşünülen Theia yörüngeden çıkarak proto-Dünya ile çarpışmıştır.

At nalı yörüngede salınım halinde bulunan nesneler, birincil cisimlerinin 180 derece etrafında seyretmektedir. Bu nesnelerin yörüngeleri iki Lagrange noktasından da eş biçimde geçmektedir.

Satürn uyduları Janus ve Epimetheus birbirlerinin yörüngelerini paylaşırlar, yarı büyük eksenleri arasındaki fark her ikisinin de ortalama çapından daha azdır. Bu da yarı büyük ekseni daha küçük olan uydunun yavaşça diğerini yakalayacağı anlamına gelir. Bunu yaparken, uydular birbirlerini kütleçekimsel olarak çekerek, yakalayan uydunun yarı büyük eksenini artırır ve diğerininkini azaltır. Bu, kütleleriyle orantılı olarak göreli konumlarını tersine çevirir ve bu süreç uyduların rollerinin tersine dönmesiyle yeniden başlar. Başka bir deyişle, etkin bir şekilde yörüngelerini değiştirirler ve sonuçta her ikisi de kütle ağırlıklı ortalama yörüngeleri etrafında salınırlar.

Dünya ile eş yörüngeli olan çok az sayıda asteroit tespit edilmiştir. Bunlardan ilki olan 3753 Cruithne, Güneş çevresinde Dünya'nın bir yılda aldığı mesafeye göre oldukça kısa bir farkla hareket etmektedir. Bunun sonucunda söz konusu nesne Dünya'nın kısa bir mesafede önünden seyretmektedir. Bu yörünge yavaşça Dünya'nın yörünge konumunun ilerisine doğru hareket eder. Cruithne'nin yörüngesi Dünya'nın konumuna öncülük etmek yerine onu takip ettiği bir konuma geldiğinde, Dünya'nın yerçekimsel etkisi yörünge periyodunu artırır ve dolayısıyla yörünge gecikmeye başlayarak orijinal konumuna geri döner. Dünya'yı takip etmekten Dünya'yı takip etmeye tam döngü 770 yıl sürer ve Dünya'ya göre at nalı şeklinde bir harekete yol açar.
Bu asteroidin keşfinden itibaren daha çok oranda yörüngesel rezonanslı Dünya'ya yakın nesneler (NEO'lar) keşfedilmiştir. Bunlar arasında Cruithne'ninkine benzer rezonans yörüngelerinde bulunan 54509 YORP, (85770) 1998 UP1, 2002 AA29, 2010 SO16, 2009 BD ve 2015 SO2 bulunmaktadır. 2010 TK7 ve 2020 XL5 ise onaylanmış iki Dünya truva cismidir.
Hungaria asteroitlerinin, 58 bin yıla kadar Dünya'nın eş-yörüngesel cismi olması muhtemel kaynaklarından biri olduğu bulunmuştur.

Yarı uydular, birincil cisimlerinin 0 derece çevresinde salınmakta olan eş yörüngeli nesnelerdir. Düşük dışmerkezlikli yarı uyduların yörüngeleri oldukça dengesizdir ancak ortalama ya da yüksek dışmerkezlikli olanları için bu kapsamdaki yörüngeler daha tutarlıdır. Her ne kadar kütleçekimsel olarak bağlı olamayacağı kadar büyük mesafelerde olsalar da, eş dönüşlü bakış açısından bakıldığında, yarı uydular sanki ters yön yörüngeli uydular gibi birincil nesnenin yörüngesindeymiş gibi görünürler. Dünya'nın yarı uydularına verilebilecek iki örnek nesne 2014 OL339 ve 469219 Kamoʻoalewa'dır.

Satürn'ün uyduları Epimetheus ve Janus'da olduğu gibi yarı büyük eksenlerinin değişimine ek olarak, bir diğer olasılık da aynı ekseni paylaşmak ancak bunu değiştirmek yerine dışmerkezlikleri değiştirmektir.

Çift gezegen
Kordylewski bulutu
Çin Uzay İstasyonu Teleskobu

Eric B. Ford and Matthew J. Holman (2007). "Using Transit Timing Observations to Search for Trojans of Transiting Extrasolar Planets". The Astrophysical Journal Letters. 664 (1): L51-L54. arXiv:0705.0356 . doi:10.1086/520579. 

QuickTime animation of co-orbital motion from Murray and Dermott
Cassini Observes the Orbital Dance of Epimetheus and Janus The Planetary Society
A Search for Trojan Planets Web page of group of astronomers searching for extrasolar trojan planets at Appalachian State University

Ganymede, Jüpiter'in doğal uydularından biridir. Jüpiter'in ve aynı zamanda Güneş Sistemi'nin en büyük uydusudur. Merkür gezegeninden çap olarak daha büyüktür, ancak kütlesinin yalnızca yarısı kadardır. Ganymede'nin yoğunluğu çok daha azdır. 7 Ocak 1610 tarihinde Galileo Galilei tarafından bulunmuş  ve o dönemde tanımlanan 4 Galilei uydusu arasında gezegene yakınlık açısından üçüncü sırada bulunması nedeniyle Jüpiter'in 'III' numaralı uydusu olarak adlandırılmıştır. Galile Uyduları grubuna Io, Europa ve Callisto da dahildir.
Ganymede, İo ve Europa ile 1:2:4 Laplace rezonansı içinde gezegenin etrafında dönmektedir.
Galileo ayı keşfettikten kısa bir süre sonra, Simon Marius "Ganymede" adını önerdi. Yunan mitolojisinde Ganymede, Zeus'un sakisi idi. Bu isim ve diğer Galilean uydularının isimlerinin kullanılması uzun süre tercih edilmedi ve 20. yüzyılın ortalarına kadar da ortak kullanıma girmedi. Bunun yerine, Roma rakamlarıyla (Galileo tarafından tanıtılan bir sistem) "Jupiter III" veya "Jüpiter'in üçüncü uydusu" olarak da anılır. Ganymede, Jüpiter'in bir erkek figürünün adını taşıyan tek Galile uydusudur.

Ganymede, kabaca eşit miktarlarda silikat kaya ve su buzundan oluşur. Gövdesi demir açısından zengin, sıvı bir çekirdeğe ve Dünya'nın tüm okyanuslarından daha fazla su içerebilecek bir iç okyanusa sahiptir. Yüzeyi, dört milyar yıl öncesine işaret eden çarpma kraterleri ile karanlık bölgelere sahiptir ve bu uydunun yaklaşık üçte birini kapsıyor. Oluklar ve sırtlarla enine kesilen ve sadece biraz daha az eski olan daha açık renkli bölgeler ise geri kalanı kaplıyor. Hafif arazinin bozulan jeolojisinin nedeni tam olarak bilinmemekle birlikte muhtemelen gelgit ısıtmasının neden olduğu tektonik aktivitenin sonucu olduğu söyleniyor.

"Ganymede" adı / Gan-ee-Meed / olarak okunur.

Ganymede 20 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Archived

Garipnâme, Âşık Paşa'nın ünlü ahlakî, felsefî, psikolojik, tasavvufî mesnevîsidir. Tasavvufun yanında Türklerin eski kahramanlık ve Alplik devirlerini terennüm eden sosyal varlıkların tablosunu çizen, Türk dilinin arı, katıksız örneklerini yaşatan ve halkı eğitmek için yazılan bir eserdir.
Eser aruz ölçüsüyle yazılmış, "fâilâtün fâilâtün fâilün" kalıbı kullanılmıştır. 10 bölümden ve 12.000 beyitten oluşmaktadır.

Eser 1330 yılında yazılmıştır. Süleyman Çelebi'nin Mevlid eserini etkilemiştir. Sürekli Türkçeye önemi vurgulayan bir şair olan Âşık Paşa bu eseri Türkçe kaleme almıştır. Eser döneminin en önemli Türkçe eserlerinden olup o dönem için Türkçenin en güzel örneklerinden birisi olarak öne çıkar.
Eser Anadolu'daki tasavvuf anlayışı açısından büyük önem taşır ve geniş bir etkisi olmuştur. Ana konusu tasavvuf ve dîndir. Dînî öğütler içeren eser sadece Türkçe açısından değil dönemin dînî anlayışının anlaşılması açısından da önemlidir.

Kamu dilde var idi zabtı üsul
Bunlara düşmüş idi cümle ükul.
Türk diline kimseler bakmaz idi
Türklere herkes könül akmaz idi.
Türk dahi bilmez idi bu yolları
İnce yolu, ol ulu menzilleri
Bu Garibnâme eğer geldi dile
Kim bu dil ehli dahi beni bile.
Yol içinde bir-birini vermeye.
Dile bakıp maniyi hor görmeye.
Ta ki mahrum kalmaya Türkler dahi
Türk dilinde anlayalar ol Hakkı.
Maniyi bir dilde sanmın siz heman,
Cümle diller anı söyler bigüman.
Cümle dilde söylenen ol sözdürür
Cümle gözlerden gören ol gözdürür.

Türkiye Türkçesiyle Yazılmış İlk Edebi Eser6 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Gelgitsel ivme, bir gezegenle (örneğin dünya) bu gezegenin yörüngesindeki doğal bir uydu (örneğin ay) arasındaki gel-git akıntı kuvvetinden doğan etkidir. İvme genelde negatiftir ve bundan dolayı uyduda aşamalı bir yavaşlama meydana gelir. Bu süreç sonunda önce küçük cisim daha sonra büyük cisim olmak üzere gelgitsel bir kilitlenme olur. Dünya ile ay arasındaki sistem buna en iyi örnektir.
Benzer bir gelgit yavaşlaması süreci, birincil dönme periyodundan daha kısa bir yörünge periyoduna sahip olan veya retrograd yönde yörüngeye giren uydular için gerçekleşir. Adlandırma biraz kafa karıştırıcıdır, çünkü uydunun yörüngesinde döndüğü gövdeye göre ortalama hızı gelgit ivmesinin bir sonucu olarak azalır ve gelgit yavaşlamasının bir sonucu olarak artar. Bu muamma, bir andaki pozitif ivmenin, uydunun bir sonraki yarım yörüngede daha fazla dışa doğru dönmesine ve ortalama hızını düşürmesine neden olduğu için oluşur. Devam eden bir pozitif ivme, uydunun azalan bir hız ve açısal hızla dışarı doğru spiral yapmasına neden olarak açının negatif bir şekilde hızlanmasına neden olur. Devam eden bir negatif hızlanma ters etkiye sahiptir.

Ay'ın Dünyayı yavaşlatması Ay'ın Dünyaya etkilediği kuvvettir bu kuvvet sayesinde Dünyamızda bir gün 24 saattir. Gelecekte 1 gün 28 saati bulacağı tahmin edilmektedir bunun olacağı tahmini zaman 500 Milyon yılı göstermektedir ""ileride bu rakam değişebilir""
Öte yandan Ay'ın Dünya'nın dönüş hızını giderek yavaşlattığı da bilinmektedir. Ay'ın gezegenimize uyguladığı kuvvet, gezegenimizi son 500.000 Yıl içerisinde yılda 400 dönüşten, yılda 365 dönüşe kadar yavaşlatmıştır.

Astronomide, bir gök cismi için geometrik albedo, ışık kaynağından (yani sıfır faz açısında) görüldüğü şekliyle gerçek parlaklığının, aynı kesite sahip idealleştirilmiş düz, tam yansıtıcı, dağınık saçılımlı (Lambertian) diskinkine oranıdır. (Bu faz açısı, ışık yollarının yönünü ifade eder ve optik veya elektronikteki normal anlamında bir faz açısı değildir.)
Dağınık saçılma, radyasyonun, gelen ışık kaynağının yerinin hafızası olmadan izotropik olarak yansıtıldığını ifade eder. Sıfır faz açısı, aydınlatma yönü boyunca bakmaya karşılık gelir. Dünya'ya bağlı gözlemciler için bu, söz konusu cisim karşı konumda ve tutulum üzerindeyken gerçekleşir.
Görsel geometrik albedo, yalnızca görünür spektrumdaki elektromanyetik radyasyonu hesaba katarken geometrik albedo miktarını ifade eder.

Güneş Sistemi'ndeki cisimlerin çoğunluğunu oluşturan havasız cisimlerin yüzey malzemeleri (regolitler) kuvvetle Lambertian değildir ve ışığı dağınık bir şekilde dağıtmak yerine ışığı doğrudan kaynağına yansıtmaya yönelik güçlü bir eğilim olan karşıtlık etkisi sergiler.
Bu cisimlerin geometrik albedolarını belirlemek zor olabilir, çünkü yansımaları sıfıra yakın küçük bir faz açısı aralığı için güçlü bir şekilde zirveye ulaşır. Bu tepe noktasının gücü, gövdeler arasında önemli ölçüde farklılık gösterir ve yalnızca yeterince küçük faz açılarında ölçümler yapılarak bulunabilir. Bu tür ölçümler, gözlemcinin olay ışığına çok yakın yerleştirilmesi gerektiği için genellikle zordur. Örneğin Ay, Dünya'dan hiçbir zaman tam olarak sıfır faz açısıyla görülmez, çünkü o zaman tutulmaya başlar. Diğer Güneş Sistemi cisimleri, aynı zamanda yörüngelerinin yükselen veya alçalan düğümünde aynı anda bulunmadıkça ve dolayısıyla tutulum üzerinde bulunmadıkça, genel olarak karşı konumda bile tam olarak sıfır faz açısında görülmezler. Uygulamada, cisim için yönlü yansıtma özelliklerini karakterize eden parametreleri (Hapke parametreleri) türetmek için sıfır olmayan küçük faz açılarında ölçümler kullanılır. Bunlar tarafından tanımlanan yansıtma fonksiyonu daha sonra geometrik albedonun bir tahminini elde etmek için sıfır faz açısına tahmin edilebilir.
Toplam yansıması (Bond albedosu) bire yakın olan Satürn'ün uyduları Enceladus ve Tethys gibi çok parlak, katı, havasız nesneler için, güçlü bir karşıtlık etkisi, yüksek Bond albedosu ile birleşerek onlara birliğin üzerinde bir geometrik albedo verir (Enceladus'un durumunda 1,4). Işık, uzuv veya bir eğim gibi düşük geliş açısında bile tercihen doğrudan kaynağına geri yansıtılır, oysa bir Lambert yüzeyi radyasyonu çok daha geniş bir şekilde dağıtır. Birimin üzerinde bir geometrik albedo, kaynağa doğru birim katı açı başına geri saçılan ışığın yoğunluğunun, herhangi bir Lambert yüzeyi için mümkün olandan daha yüksek olduğu anlamına gelir.

Yıldızlar doğal olarak parlarlar, ancak ışığı da yansıtabilirler. Yakın bir ikili yıldız sisteminde polarimetri, bir yıldızdan diğerinden yansıyan ışığı (ve tersi) ve dolayısıyla iki yıldızın geometrik albedosunu ölçmek için kullanılabilir. Bu görev Spica sisteminin iki bileşeni için başarılmıştır ve Spica A ve B'nin geometrik albedosu sırasıyla 0,0361 ve 0,0136 olarak ölçülmüştür. Yıldızların geometrik albedosu genel olarak küçüktür, Güneş için 0,001 bir değer beklenir, ancak daha düşük yerçekimine sahip daha sıcak (yani dev) yıldızlar için yansıyan ışık miktarının, Spica sistemindeki yıldızlardan birkaç kat daha fazla olması beklenir.

Düz bir yüzeyin varsayımsal durumu için, geometrik albedo, yüzeye dik gelen bir radyasyon ışını tarafından aydınlatma sağlandığında yüzeyin albedosudur.

Albedo
Anizotropi

NASA JPL glossary 4 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
K.P. Seidelmann, Ed. (1992) Explanatory Supplement to the Astronomical Almanac, University Science Books, Mill Valley, California.

Gezegenimsi veya Gezegencikler (İngilizce: Planetesimal), ön gezegen diski ve enkaz diski içinde var olduğu düşünülen katı cisimlerdir. Chamberlin-Moulton gezegenimsi hipotezine göre kozmik toz taneciklerinden oluştuğuna inanılır. Güneş Sistemi'nde yaklaşık 4,6 milyar yıl önce oluştuğuna inanılan bu cisimler, sistem oluşumunun incelenmesine yardımcı olurlar.

Gezegen oluşumunun geniş kabul gören teorilerinden olan Chamberlin-Moulton ile Viktor Safronov'un gezegenimsi hipotezleri, gezegenlerin çarpışıp giderek daha büyük cisimler oluşturacak şekilde birbirine yapışan kozmik toz taneciklerinden oluştuğunu ifade etmektedir. Bir cisim yaklaşık bir kilometre büyüklüğe ulaştığında, onu oluşturan tanecikler birbirini doğrudan karşılıklı kütle çekimi yoluyla çekebilir ve bu da Ay büyüklüğündeki öngezegenlere dönüşmesine yardımcı olur. Daha küçük cisimler ise yapışmayı sağlayan çarpışmaları tetiklemek için Brown hareketine veya türbülansa güvenmek zorundadır. Çarpışma mekaniği ve yapışma mekanizmaları oldukça karmaşıktır. Alternatif olarak gezegenimsiler, ön-gezegen diskinin orta düzlemi boyunca topluca bir kütleçekim kararsızlığına maruz kalan çok yoğun bir toz tanecikleri katmanında veya akış kararsızlıklarında daha büyük parçacık yığınlarının konsantrasyonu ve kütleçekimsel çökme yoluyla oluşabilir. Birçok gezegenimsi tıpkı 4 Vesta ve 90 Antiope gibi nihayetinde şiddetli çarpışmalar sırasında parçalanır, fakat en büyük olanlardan bazıları böyle karşılaşmalardan sağ kurtulabilir ve ön-gezegenlere, daha sonrasında da gezegenlere dönüşerek büyüyebilir.

Yaklaşık 3,8 milyar yıl önce Geç Dönem Ağır Bombardıman olarak bilinen bir dönemden sonra, Güneş Sistemi içindeki çoğu gezegenimsi ya Güneş Sistemi'nden tamamen atılmış, Oort bulutu gibi uzak eksantrik (dışmerkezli) yörüngelere fırlatılmış ya da dev gezegenlerin (özellikle Jüpiter ve Neptün) düzenli kütleçekim itişleri nedeniyle daha büyük cisimlerle çarpışmıştı. Mars'ın uyduları Phobos, Deimos ve dev gezegenlerin yüksek eğiklikteki küçük uydularının pek çoğu gibi bazı gezegenimsiler uydu olarak yakalanmış olabilir.
Günümüze kadar varlığını sürdüren gezegenimsiler, Güneş Sistemi'nin oluşumu hakkında bilgi içerdikleri için bilim açısından değerlidir. Dış yüzeyleri güneş radyasyonuna maruz kaldığından kimyaları değişebilir, fakat iç kısımları gezegenimsinin oluştuğu zamandan beri neredeyse dokunulmamış saf malzemeler içerir. Bu durum her gezegenimsiyi bir 'zaman kapsülü' haline getirir ve bileşimleri, gezegen sistemimizin oluştuğu Güneş Bulutsusu'ndaki koşulları ortaya çıkarabilir. Uzay aracı tarafından ziyaret edilen en ilkel gezegenimsilerden biri kontak ikili olan Arrokoth'tur.

İngilizce planetesimal kelimesi matematiksel bir kavram olan infinitesimal'dan (sonsuz küçük) gelir ve kelimenin tam anlamıyla bir gezegenin son derece küçük bir parçasını ifade eder.
Bu isim her zaman gezegen oluşumu sürecindeki küçük cisimlere uygulansa da, bazı bilim insanları gezegenimsi terimini oluşum sürecinden arta kalan birçok küçük Güneş Sistemi cismine atıfta bulunmak için (asteroitler ve kuyruklu yıldızlar gibi) genel bir terim olarak kullanır. Dünyanın önde gelen gezegen oluşumu uzmanlarından oluşan bir grup, 2006'daki bir konferansta aşağıdaki gezegenimsi tanımını kabul etmiştir:

Bir gezegenimsi, iç mukavemeti kendi kütleçekimi tarafından baskın olan ve yörünge dinamikleri gaz sürüklenmesinden önemli ölçüde etkilenmeyen yörüngedeki cisimlerin birikmesi sırasında ortaya çıkan katı bir nesnedir. Bu, güneş bulutsusundaki yaklaşık 1 km'den daha büyük nesneleri ifade eder.
Yalnızca kütleçekimiyle bir arada kalmayıp, birkaç yarıçap mesafesinde yaklaşan kayaların yolunu değiştirecek kadar yeterince büyük cisimler daha hızlı büyümeye başlar. 100 km ile 1000 km arasındaki bu cisimlere embriyo veya ön-gezegen denir.
Günümüzdeki Güneş Sistemi'nde bu küçük cisimler genellikle dinamikleri ve bileşimlerine göre sınıflandırılırlar ve daha sonra örneğin kuyruklu yıldızlar, Kuiper kuşağı cisimleri veya truva asteroitleri gibi farklı tiplere dönüşebilirler. Başka bir deyişle bazı gezegenimsiler, gezegen oluşumu tamamlandıktan sonra farklı türlerde cisimlere dönüşebilir ve her iki isimle de anılabilir.

Yığılma (astrofizik)
Gezegen halkası

Gezegenler arası ortam, Güneş Sistemi’ni dolduran, gezegenler, asteroidler ve kuyrukluyıldızlar gibi Güneş Sistemi cisimleri içerisinden geçen materyaldir.

Gezegenler arası ortam, Güneş Rüzgârları’ndan gelen gezegenler arası toz, kozmik ışınlar ve sıcak plazma içerir. Gezegenler arası ortamın sıcaklığı değişir. Asteroid kemeri içerisindeki toz parçacıklarının tipik sıcaklıkları, 2.2 AU'da 200 K'dan (−73 °C) 3.2 AU'da 165 K'ya (−108 °C) kadar inebilir. Gezegenler arası ortamın yoğunluğu çok düşük ve Dünya’nın etrafında yaklaşık olarak kübik santimetreye 5 parçacık kadardır; Güneş’ten uzaklaştıkça mesafenin karesi ile ters orantılı olarak azalır. Değişkendir ve manyetik alanlar ve koronal kütle ejeksiyonları gibi olaylardan etkilenebilir. 100 parçacık/cm³'e yükseğe kadar artabilir. Gezegenler arası ortam plazma olduğu için, basit bir gazdan ziyade plazmanın özelliklerini taşır; örneğin, elektriksel olarak iletken (Heliyosferik akım sarımından kaynaklanan) olan Güneş'in manyetik alanı ile beraber taşınır, heliyopozda veya gezegensel manyetosfer ile temasa geçerek plazma çift katmanları oluşturur ve alevlenme (auroralar gibi) gösterir. Gezegenler arası ortamdaki plazma aynı zamanda Güneş'in manyetik alanının Dünya’nın yörüngesi etrafında düşünülenden 100 kat daha fazla olmasına sebep olur. Eğer uzay bir vakum olsaydı, o zaman Güneş'in 10−4 ‘lük tesla manyetik dipeketininol alanı, mesafenin kübü oranında yaklaşık 10−11 tesla azalırdı. Fakat uydu gözlemleri bunun 10−9 tesla civarlarında kat daha fazla olduğunu göstermektedir. Manyetohidrodinamik (MHD) teorisi, iletken bir sıvının (ör: gezegenler arası medyum) bir manyetik alan içerisindeki hareketinin, manyetik alanları meydana getiren elektrik alanlarını tetiklediklerini ve bu bakıma bir MHD dinamosu gibi davrandıklarını öngörür.

Güneş Sistemi’nin dış kenarı, solar rüzgâr akışının ve yıldızlararası ortamın arasındaki huduttur. Bu hudut aynı zamanda heliyopoz olarak da bilinir ve Güneş’ten 110-160 astronomik birim katları olan keskince geçişleri vardır. Bu sebeple gezegenler arası ortam heliyopozda duran kabaca küresel hacmi doldurur.

Gezegenler arası ortamın gezegenlerle nasıl etkileşime girdiği, bu gezegenlerin manyetik alanlar olup olmadığına bağlıdır. Ay gibi cisimlerin manyetik alanları yoktur ve güneş rüzgârı yüzeylerine direkt olarak hasar verir. Milyarlarca yıl önce aysal regolit, solar rüzgâr parçacıklarının toplayıcısı olarak davrandı ve sonuç olarak Ay’ın yüzeyinden olan taşlarla ilgili çalışmalar, solar rüzgâr çalışmaları için değerli olabilir. Ay’ın yüzeyine hasar veren ve solar rüzgârdan gelen yüksek enerjili parçacıklar, X-ışını dalgaboylarında hafifçe dalgalar yaymasına neden olur. Dünya ve Jüpiter gibi kendi manyetik alanları olan gezegenler, kendi manyetik alanlarının Güneş’inkine daha üstün geldiği bir manyetosfere sahiptir. Bu, manyetosfer etrafında oluklanan solar rüzgârın akışını etkiler. Solar rüzgârdan gelen materyaller manyetosfer içerisine “sızabilir”, bu da auroraya ve iyonize materyalle Van Allen Kemerleri’nin yoğunluk kazanmasına sebep olur.

Gezegenler arası ortam, Dünya’dan gözlemlenebilen bazı etkilerden sorumludur. Zodiyaksal ışık, tutulum boyunca uzanan ve ufkun yanında en parlak halini alan, bazen günbatımından sonra ve gün doğumundan önce ortaya çıkan hafif ışıkların oluşturduğu geniş bir banttır. Güneş ışığının, Güneş ve Dünya arasındaki gezegenler arası ortamda bulunan toz parçacıklarından sapmasından dolayı oluşur. Benzer bir etki de, Güneş'in gökyüzündeki pozisyonunun tam zıddı olan yerde gözüken Gegenschein’dır. Zodikyaksal ışıktan çok daha zayıftır ve Dünya'nın yörüngesi etrafında bulunan toz parçacıklarının Güneş ışığını saptırmalarıyla oluşur.

“Gezegenler arası” terimi ilk olarak 1691'de bilim insanı Robert Boyle’ın baskısında kullanılmıştır: “Hava, gezegenler arası boşluktaki æther’den ( veya vakum ) farklıdır ” Boyle Hist. Air. Uzayın, "aether" ile dolu olan bir vakum olduğu veya sadece soğuk, karanlık bir vakum düşüncesi, 1950'lere kadar devam etmiştir (aşağıya bakınız). 1898'de, Amerikan astronom Charles Augustus Young’un yazısında: “ Gezegenler-arası uzay, bizim yapay olarak yapabileceğimiz her şeyden çok daha mükemmel solan bir vakumdur.” (The Elements of Astronomy, Charles Augustus Young, 1898). Ve Akasofu: “Güneş’in intermittent bir şekilde parçacıksal dalgaları yaydığı gezegenler arası uzayın bir vakum olduğu düşüncesi, kuyruklu yılız kuyruklarının temeli hakkında (Güneş bütün atmosferini süpersonik hızda tüm yönlere doğru üfler) atıfta bulunan Ludwig Biermann (1951, 1953) tarafından radikal bir şekilde değiştirilmiştir.” (Syun-Ichi Akasofu, Exploring the Secrets of the Aurora, 2002). Tufts Üniversitesi astronomi profesörü Kenneth R. Lang, 2000'deki yazısında “ Yarım yüzyıl önce, birçok insan gezegenimizi, Güneş’in etrafındaki soğuk, karanlık vakumda dönen yalnız bir küre olarak gözlerinde canlandırıyorlardı.”.

Gezegenler arası toz bulutu  veya zodyak bulutu, Güneş Sistemi gibi gezegen sistemleri içindeki gezegenler arası boşluğu kaplayan kozmik tozdan (dış uzayda yüzen küçük parçacıklar) oluşur. Doğasını, kökenini ve daha büyük cisimlerle olan ilişkisini anlamak için uzun yıllar araştırılmıştır.
Güneş sistemi'nde gezegenler arası toz parçacıkları sadece güneş ışığını dağıtmazlar, aynı zamanda gece gökyüzündeki ışığın en belirgin özelliği olan 5-50 μm dalga boyu alanlı termal emisyonu üretirler. Dünya'nın yörüngesindeki kızıl ötesi yayılımı karakterize eden taneler, tipik olarak 10-100 μm boyutlarına sahiptir.
Gezegenlerarası toz dağılımının toplam kütlesi, yaklaşık olarak 15 km çaplı (2,5 g / cm3'lük bir yoğunluğa sahip) bir asteroit kütlesine eşittir. Zodyak'ı tutulum boyunca saran bu toz bulutu, aysız ve doğal olarak karanlık bir gökyüzünde zodyak ışığı olarak, en iyi Güneş yönünde astronomik alacakaranlık sırasında görülür.
1970'lerde Pioneer uzay aracı gözlemleriyle zodyak ışığının Güneş sistemi'ndeki gezegenler arası toz bulutu ile alakalı olduğu anlaşıldı. Ayrıca, New Horizons sondasındaki VBSDC cihazı Güneş sistemi'ndeki zodyak bulutundan gelen tozun etkilerini tespit etmek için tasarlanmıştır.

Gezegen göçü, bir yıldızın yörüngesinde dönen bir gezegen veya başka bir cismin, gaz veya gezegenimsi cisimlerden oluşan bir yörüngeyle etkileşime girmesiyle meydana gelir; bu etkileşim, gezegenin yörünge öğelerinde, özellikle de büyük yarı ekseninde değişikliklere yol açar. 
Gezegen göçü, sıcak Jüpiterlerin (Jüpiter kütleli ancak yörüngeleri yalnızca birkaç günlük ötegezegenler) en olası açıklamasıdır. Ön gezegen diskinden gezegen oluşumuna ilişkin genel kabul gören teori, bu tür dev gezegenlerin yıldızlarına bu kadar yakın oluşamayacağını, nitekim bu kadar küçük yarıçaplarda yeterli kütle bulunmadığını ve sıcaklığın kayalık veya buzlu gezegenimsilerin oluşumuna izin vermeyecek kadar yüksek olduğunu öngörmektedir.
Karasal kütleli gezegenler, gaz diski hala mevcutken oluşurlarsa hızlı bir şekilde yıldızına, yani içe doğru göçe maruz kalabilirler. Bu durum, eğer bu gezegenler çekirdek birikim mekanizması yoluyla oluşuyorsa, kütleleri 10 ila 1000 Dünya kütlesi hacminde olan dev gezegenlerin çekirdeklerinin oluşumunu etkileyebilmektedir.

Yapılan gözlemler, genç yıldızların yörüngesindeki ön gezegen disklerindeki gazın birkaç ila birkaç milyon yıl arasında bir ömre sahip olduğunu göstermektedir. Gaz hala kaybolmamışken yaklaşık bir Dünya kütlesi civarında veya daha büyük kütlelere sahip gezegenler meydana geliyorsa, gezegenler ön-gezegen diskinde ve çevresindeki gazlar ile açısal momentum alışverişi yapabilir ve böylece yörüngeleri kademeli olarak değişebilir. Yerel izotermal disklerde göçün yönü tipik olarak içe doğru olsa da, entropi gradyanlarına sahip disklerde dışa doğru göç meydana gelebilir.

Gezegen sistemi oluşumunun son evresi sırasında, devasa ön gezegenler ve gezegenimsiler yerçekimsel olarak kaotik bir şekilde etkileşime girerek birçok gezegenimsinin yeni yörüngelere fırlatılmasına neden olabilmektedir. Bu, gezegenler ve gezegenimsiler arasında yaşanacak bir açısal momentum alışverişiyle sonuçlanır ve cisimlerin göç etmesine (içe veya dışarıya) yol açar. Neptün'ün dışa doğru göçünün, Plüton ve diğer Plütino'ların Neptün ile 3:2 rezonansa yakalanmasına bu durumun yol açtığı kabul edilmektedir.

Gezegen yörüngelerinin değişimine yönelik ortaya atılmış birçok farklı göç tipi bulunmaktadır. Bunlar üç alt tipte ayrışmak üzere disk göçü ile gelgit göçü, gezegensel güdümlü göç, kütleçekimsel saçılma, Kozai döngüleri ve gelgit sürtünmesi olarak sıralanabilir. Aşağıda detayları verilen tipler kesin ve kapsamlı olmamakla birlikte farklı çalışmalarda farklı araştırmacılar tarafından çalışmanın yöntemine göre değişiklik göstermek suretiyle ele alınmıştır. Temel olarak herhangi bir mekanizmanın sınıflandırılması, diskteki mekanizmanın gezegen yörüngelerine ve yörüngelerinden enerjiyi ve/veya açısal momentumu verimli bir şekilde aktarmasını sağlayan koşullara dayanmaktadır. Devam eden bir mekanizma yoksa göç (büyük ölçüde) durur ve yıldız sistemi (çoğunlukla) kararlı hale gelir.

Disk göçü, bir diskin içine gömülü ve yeterince büyük kütleli bir cismin diski çevreleyen gaz üzerinde uyguladığı yoğunluk dağılımını bozan yerçekimi kuvvetinden kaynaklanır. Klasik mekaniğin reaksiyon prensibine göre, gaz cisim üstünde bir tork olarak da ifade edilebilecek eşit ve zıt bir çekim kuvveti uygular. Bu tork gezegenin yörüngesinin açısal momentumunu değiştirerek yarı büyük eksen ve diğer yörünge unsurlarının değişmesine neden olur. Yarı büyük eksenin zamanla artması dışa doğru, yani yıldızdan uzağa doğru göçe yol açarken, tersi davranış içe doğru göçe yol açar.
Disk göçünün üç alt tipi Tip I, II ve III olarak ayırt edilir. Numaralandırma bir sıra veya aşama önermemektedir.

Küçük gezegenler, Lindblad ve eş-dönme rezonanslarından kaynaklanan torklar tarafından yönlendirilen Tip I disk göçüne maruz kalırlar. Lindblad rezonansları, gezegenin yörüngesinin hem içinde hem de dışında, çevredeki gazda spiral yoğunluk dalgalarını uyarır. Çoğu durumda, dış spiral dalga iç dalgadan daha büyük bir tork uygulayarak gezegenin açısal momentum kaybetmesine ve dolayısıyla yıldıza doğru göç etmesine neden olur. Bu torklardan kaynaklanan göç hızı gezegenin kütlesi ve yerel gaz yoğunluğu ile orantılıdır ve gazlı diskin milyon yıllık ömrüne göre kısa olma eğiliminde olan bir göç zaman ölçeği ile sonuçlanır. Gezegeninkine benzer bir periyotla yörüngede dönen gaz tarafından ek eş-dönme torkları da uygulanır. Gezegene bağlı bir referans çerçevesinde, bu gaz at nalı yörüngeleri izler ve gezegene önden ya da arkadan yaklaştığında yön değiştirir. Gezegenin önünde yön değiştiren gaz daha büyük bir yarı-büyük eksenden kaynaklanır ve gezegenin arkasında yön değiştiren gazdan daha soğuk ve daha yoğun olabilir. Bu durum gezegenin önünde aşırı yoğunluklu, arkasında ise daha az yoğunluklu bir bölge oluşmasına neden olarak gezegenin açısal momentum kazanmasına yol açabilir.
Tip I göçün gerçekleştiği gezegen kütlesi yerel gaz basınç ölçek yüksekliğine ve daha az ölçüde de gazın kinematik viskozitesine bağlıdır. Sıcak ve viskoz disklerde Tip I göç daha büyük kütleli gezegenler için geçerli olabilir. Yerel olarak izotermal disklerde ve dik yoğunluk ve sıcaklık gradyanlarından uzakta, birlikte dönme torkları genellikle Lindblad torkları tarafından bastırılır. Hem yerel izotermal hem de izotermal olmayan disklerde bazı gezegen kütle aralıkları ve disk koşulları için dışa doğru göç bölgeleri mevcut olabilir. Bu bölgelerin konumları diskin evrimi sırasında değişebilir ve yerel-izotermal durumda birkaç basınç ölçeği yüksekliğinde büyük yoğunluk ve/veya sıcaklık radyal gradyanları olan bölgelerle sınırlıdır. Yerel izotermal bir diskte Tip I göçün, gözlemlenen Kepler gezegenlerinin bazılarının oluşumu ve uzun vadeli evrimi ile uyumlu olduğu gösterilmiştir. Katı maddenin gezegen tarafından hızla biriktirilmesi, gezegenin açısal momentum kazanmasına neden olan bir "ısıtma torku" da üretebilir.

Gaz halindeki bir diskte bir boşluk açacak kadar büyük bir gezegen, Tip II disk göçü olarak adlandırılan bir rejime maruz kalır. Tedirgin edici bir gezegenin kütlesi yeterince büyük olduğunda, gaz üzerinde uyguladığı gelgit torku açısal momentumu gezegenin yörüngesinin dışındaki gaza aktarır ve gezegenin içinde bunun tersini yaparak gazı yörüngenin etrafından iter. Tip I rejiminde, viskoz torklar gazı yeniden besleyerek ve keskin yoğunluk değişimlerini yumuşatarak bu etkiye etkili bir şekilde karşı koyabilir. Ancak torklar gezegenin yörüngesi civarındaki viskoz torkların üstesinden gelecek kadar güçlendiğinde, daha düşük yoğunluklu dairesel bir boşluk oluşur. Bu boşluğun derinliği gazın sıcaklığına, viskozitesine ve gezegenin kütlesine bağlıdır. Hiçbir gazın boşluğu geçmediği basit senaryoda, gezegenin göçü diskteki gazın viskoz evrimini takip eder. İç diskte gezegen, yıldızın üzerine gaz yığılmasını takip ederek viskoz zaman ölçeğinde içe doğru spiraller çizer. Bu durumda, göç hızı tipik olarak gezegenin Tip I rejimindeki göçünden daha yavaştır. Ancak dış diskte, disk viskoz olarak genişliyorsa göç dışa doğru olabilir. Tipik bir protogezegensel diskteki Jüpiter kütleli bir gezegenin yaklaşık olarak Tip II hızında göçe maruz kalması beklenir, Tip I'den Tip II'ye geçiş kabaca Satürn kütlesinde meydana gelir, çünkü kısmi bir boşluk açılır.
Tip II göç, sıcak Jüpiterlerin oluşumuna ilişkin bir açıklamadır. Daha gerçekçi durumlarda, bir diskte aşırı termal ve viskozite koşulları oluşmadıkça, boşluk boyunca devam eden bir gaz akışı vardır. Bu kütle akışının bir sonucu olarak, bir gezegene etki eden torklar, Tip I göç sırasında çalışan torklara benzer şekilde yerel disk özelliklerine duyarlı olabilir. Bu nedenle, viskoz disklerde Tip II göç, birleşik bir formalizmde Tip I göçün değiştirilmiş bir şekli olarak tanımlanabilir. Tip I ve Tip II göç arasındaki geçiş genellikle yumuşaktır, ancak yumuşak bir geçişten sapmalar da bulunmuştur. Bazı durumlarda, gezegenler çevredeki diskin gazında eksantrik pertürbasyona neden olduğunda, Tip II göç yavaşlayabilir, durabilir veya tersine dönebilir.
Fiziksel bir bakış açısıyla, Tip I ve Tip II göç aynı tip torklar tarafından yönlendirilir (Lindblad ve birlikte dönme rezonanslarında). Aslında, bunlar tek bir göç rejimi olarak yorumlanabilir ve modellenebilir, Tip I'inki diskin bozulmuş gaz yüzey yoğunluğu tarafından uygun şekilde değiştirilmiştir.

Tip III disk göçü oldukça uç disk / gezegen durumları için geçerlidir ve son derece kısa göç zaman ölçekleriyle tanımlanır. Bazen "kaçak göç" olarak adlandırılsa da, göç oranı zaman içinde mutlaka artmaz. Tip III göç, gezegenin librasyon bölgelerinde sıkışan gazdan ve başlangıçtaki nispeten hızlı gezegensel radyal hareketten kaynaklanan eş yörünge torkları tarafından yönlendirilir. Gezegenin radyal hareketi, eş yörünge bölgesindeki gazı yer değiştirerek gezegenin ön ve arka tarafındaki gaz arasında bir yoğunluk asimetrisi yaratır. Tip III göç, nispeten büyük diskler ve gaz diskinde yalnızca kısmi boşluklar açabilen gezegenler için geçerlidir. Önceki yorumlar Tip III göçü, gezegenin yörüngesi boyunca gezegenin radyal hareketinin tersi yönde akan gaza bağlayarak pozitif bir geri besleme döngüsü yaratmıştır. Hızlı dışa göç, daha sonra Tip II göç gezegenleri geri itmede etkisiz kalırsa, dev gezegenleri uzak yörüngelere götürerek geçici olarak da meydana gelebilir.

Gezegenleri geniş yörünge yarıçapları üzerinde hareket ettirebilecek bir diğer olası mekanizma, daha büyük gezegenlerin neden olduğu kütleçekimsel saçılma veya ön gezegen diskindeki akışkanın aşırı yoğunluklarının neden olduğu kütleçekimsel saçılmadır. Güneş Sistemi örneğinde, Uranüs ve Neptün, Jüpiter ve/veya Satürn ile yakın karşılaşmalar sonucu daha büyük yörüngeler üzerine kütleçekimsel olarak saçılmış olabilir. Ötegezegen sistemleri, gaz diskinin dağılmasının ardından yörüngelerini değiştiren ve bazı durumlarda gezegenlerin fırlatılması veya yıldızla çarpışmasıyla sonuçlanan benzer dinamik kararsızlıklara maruz kalabilir.
Kütleçekimsel olarak dağılan gezegenler, yıldıza yakın günberiler ile oldukça eksantrik yörüngelerde sonlanabilir ve bu da yörü

Granit, sert, kristal yapılı minerallerden meydana gelen tane görünüşlü magmatik felsik müdahaleci magmatik bir kaya türüdür. Granit kelimesi, tamamen kristalli bir kayanın kaba taneli yapısında bulunan Latince granumdan gelir. Plüton içindeki taneler çoğunlukla gözle görülebilir büyüklüktedir. Feldispatın esas mineralleri ortoklas cinsi ile az miktarda plajioklas ve kuvarstır. Ayrıca mika, hornblend, piroksen ve ikinci gruba giren turmalin, apatit, zirkon, grena, manyetit gibi mineraller de bulunabilir. Ancak genellikle "granit" terimi daha geniş bir yelpazede ifade etmek için kullanılır.
"Granitik" terimi granit benzeri anlamına gelir ve granit ve benzer dokulara sahip bir grup müdahaleci magmatik kayaya uygulanır ve bileşim ve orijinde hafif farklılıklar vardır. Bu kayalar esas olarak, daha açık renkli mineralleri dağıtan dağınık daha koyu biyotit mika ve amfibol (genellikle hornblende) ile birbirine bağlı, biraz eşdeğer bir feldspat ve kuvars matriksi oluşturan feldispat, kuvars, mika ve amfibol minerallerinden oluşur. Bazen bazı bireysel kristaller (fenokristaller) yer kütlesinden daha büyüktür, bu durumda doku porfiritik olarak bilinir. Porfiritik bir dokuya sahip granitik bir kaya, granit porfir olarak bilinir. Granitoid, açık renkli, iri taneli magmatik kayaçlar için genel, tanımlayıcı bir saha terimidir. Belirli granitoid tiplerinin tanımlanması için petrografik inceleme gereklidir.

Granitler, mineralojisine bağlı olarak beyaz, pembe veya gri renkte olabilirken, içindeki feldispatların ve diğer minerallerin cins ve miktarına göre turuncu renklerde de görülebilir. Kesin olarak konuşursak, granit hacim olarak %20 ila %60 kuvars arasında ve alkali feldispattan oluşan toplam feldispatın en az %35'i olan magmatik bir kayadır, ancak genellikle "granit" terimi daha geniş bir yelpazede ifade etmek için kullanılır. Granitin ekstrüzyonlu magmatik kaya eşdeğeri riyolittir.
Granit neredeyse her zaman masif (yani, herhangi bir iç yapıdan yoksun), sert ve serttir. Bu özellikli granit, insanlık tarihi boyunca yaygın bir inşaat taşı yaptı. Granitin ortalama yoğunluğu 2,65 ila 2,75 g/cm3 arasındadır, basınç dayanımı genellikle 200 Mpa'nın üzerindedir ve STP yakınındaki viskozitesi 3-6·1019 Pa·s'dir.
Kuru granitin ortam basıncında erime sıcaklığı 1215-1260 °C'dir; [5] su varlığında, birkaç kBar basınçta 650 °C'ye kadar kuvvetle azaltılır.
Granitler, yeryüzünde çok yaygın olarak bulunurlar. Çeşitli yer kabuğu modellerinde görünür. Yeryüzünün temelini teşekkül ettirdiği kabul edilmektedir. Doğada dayk, silis ve batolitler halinde bulunabilir.
Yollarda parke ve bordür taşı, yapılarda yapı taşı olarak çok eskiden beri bol miktarda kullanılmaktadır. Aşınmaya, basınca, darbeye karşı dayanıklı, güzel renkli ve iyi cila kabul eder. Atmosfer tesirlerine ve ayrışmaya karşı direnci yüksektir. Günümüzde daha çok parke ve bordür taşı ve bazı büyük yapılarda kaplama taşı olarak kullanılmaktadır.
Granit, yer kabuğunda 400 santigrat derece civarında bir ısıya sahip olup, soğuması birkaç bin yıl gibi çok uzun bir zamanı kapsar. Bu ısı aynı zamanda jeotermal suların da kaynağıdır. Yer içine süzülen suların, granitlerin çatlakları arasındaki hareketi, hem granitin yüksek ısısı ile su sıcaklığını arttırır hem de çözünebilir haldeki mineraller suyun bünyesine dahil olur. Jeotermal suların oluşumu bu şekilde gerçekleşir.
Granit, uzun bir süre sonunda başkalaşması durumunda gnaysa dönüşmektedir.

Granit, kaba taneli plütonik kayaçlar için QAPF şemasına göre sınıflandırılır ve diyagramın A-Q-p yarısında kuvars, alkali feldispat (ortoklaz, sanidin veya mikroklin) ve plajiyoklaz feldispat yüzdesine göre adlandırılır. Gerçek granit (modern petrolojik sözleşmeye göre) hem plajiyoklaz hem de alkali feldispat içerir. Bir granitoid yoksun veya plajiyoklaz neredeyse az olduğunda, Kaya alkali feldispat granit olarak adlandırılır. Bir granitoid %10'dan az ortoklaz içerdiğinde, buna tonalit denir. Tonalitte piroksen ve amfibol yaygındır. Hem muskovit hem de biyotit micas içeren bir granite ikili veya iki mika granit denir. İki mika granitleri tipik olarak potasyumda yüksek ve plajiyoklazda düşüktür ve genellikle S tipi granitler veya A tipi granitlerdir.

Granit, kaba taneli plütonik kayaçlar için QAPF diyagramına göre sınıflandırılır ve diyagramın A-Q-P yarısında kuvars, alkali feldispat (ortoklaz, sanidin veya mikroklin) ve plajiyoklaz feldispat yüzdesine göre adlandırılır. Gerçek granit (modern petrolojik konvansiyona göre) hem plajiyoklaz hem de alkali feldispat içerir. Bir granitoid, plajiyoklazdan yoksun veya neredeyse yoksun olduğunda, kayaya alkali feldispat granit denir. Bir granitoid %10'dan daha az ortoklaz içerdiğinde buna tonalit denir; piroksen ve amfibol tonalitte yaygındır. Hem muskovit hem de biyotit mikaları içeren bir granite ikili veya iki mika granit denir. İki mika granitler tipik olarak potasyum bakımından yüksek ve plajiyoklaz bakımından düşüktür ve genellikle S tipi granitler veya A tipi granitlerdir.

Granit içeren kaya, kıtasal kabuğa yayılmıştır. Çoğu Prekambriyen döneminde izinsiz girmiştir; kıtaların nispeten ince tortul kaplamalarının altında yatan en bol bodrum kayasıdır. Granit yüzeyleri tors ve yuvarlak masifler oluşturma eğilimindedir. Granitler bazen metamorfik aureole veya hornfels tarafından oluşturulan çeşitli tepelerle çevrili dairesel çöküntülerde ortaya çıkar. Granit genellikle nispeten küçük, 100 km²'den az stok kütlesi (stok) ve genellikle orojenik dağ sıralarıyla ilişkili batholitlerde ortaya çıkar. Aplit olarak adlandırılan küçük granitik kompozisyon penseleri genellikle granitik müdahalelerin kenarlarıyla ilişkilidir. Bazı yerlerde, granit ile çok kaba taneli pegmatit kütleleri oluşur.

Granit, felsik bir bileşime sahiptir ve kıtasal kabukta okyanus kabuğundan daha yaygındır. Mafik kayalardan daha az yoğun olan felsik eriyiklerden kristalize edilirler ve böylece yüzeye doğru yükselme eğilimindedirler. Buna karşılık, mafik kayalar, bazaltlar veya gabbros ya, bir kez eklogit fasiyes metamorfoz, Moho altındaki manto içine batmaya eğilimindedir.

Granitoidler, ötektik bir noktada (veya bir cotectic eğrisinde minimum bir sıcaklık) bileşimleri olan felsik magmalardan kristalize edilmiştir. Magmalar değişken bolluklarda erir ve minerallerden oluşur. Geleneksel olarak, magmatik mineraller, ebeveyn kayalarından tamamen ayrılan ve bu nedenle magmatik farklılaşma nedeniyle oldukça evrimleşmiş olan erimelerden kristalize edilir. Bir granit yavaşça soğuma sürecine sahipse, daha büyük kristaller oluşturma potansiyeline sahiptir.
Granitik magmalarda peritektik ve artık mineraller de vardır. Peritektik mineraller peritektik reaksiyonlarla üretilirken, kalıntı mineraller ebeveyn kayalarından miras alınır. Her iki durumda da, magmalar soğutma üzerine kristalleşme için ötektiğe dönüşecektir. Anatektik erimeler de peritektik reaksiyonlarla üretilir, ancak magmatik erimelerden çok daha az evrimleşirler, çünkü ebeveyn kayalarından ayrılmamışlardır. Bununla birlikte, anatektik eriyiklerin bileşimi, yüksek dereceli fraksiyonel kristalleşme yoluyla magmatik eriyiklere doğru değişebilir.

Fraksiyonel kristalizasyon, demir, magnezyum, titanyum, kalsiyum ve sodyumda bir eriyiği azaltmaya ve potasyum ve silikon – alkali feldispat (potasyum açısından zengin) ve kuvars (SiO2) içindeki eriyiği zenginleştirmeye hizmet eder, granitin belirleyici bileşenlerinden ikisidir. Bu süreç, ebeveyn magmalarının granitlere kökeni ne olursa olsun, kimyalarından bağımsız olarak çalışır.

Granit olarak farklılaşan herhangi bir magmanın bileşimi ve kökeni, granitin ebeveyn kayasının ne olduğu konusunda belirli petrolojik kanıtlar bırakır. Bir granitin son dokusu ve bileşimi genellikle ebeveyn kayasına göre ayırt edicidir. Örneğin, metasedimenter kayaçların kısmi erimesinden türetilen bir granit daha fazla alkali feldispat içerebilirken, metaign kayaların kısmi erimesinden türetilen bir granit plajiyoklazda daha zengin olabilir. Bu temelde modern "alfabe" sınıflandırma şemaları temel alınır.

Harf tabanlı Chappell & White sınıflandırma sisteminin başlangıçta granitleri I-tipi (magmatik kaynak) granit ve S-tipi (tortul kaynaklar) olarak bölmesi önerildi. Her iki tip de kabuk kayaçlarının, metaign kayaçların veya metasedimanter kayaçların kısmi erimesiyle üretilir. M-tipi granit daha sonra açıkça genellikle manto kaynaklı kristalize mafik magmalardan kaynaklı bu granitler kapsayacak şekilde önerilmiştir. Bununla birlikte, bu öneri, manto peridotitinin kısmi erimesinin herhangi bir durumda granitik erimeler üretemeyeceğini gösteren deneysel petroloji çalışmaları tarafından reddedilmiştir. Bazaltik erimelerin fraksiyonel kristalizasyonu az miktarda granit vermesine rağmen, bu tür granitler büyük miktarda bazaltik kayaçlarla birlikte ortaya çıkmalıdır.
A tipi granitlerin anorojenik ortamda meydana geldiği, alkali ve susuz bileşimlere sahip olduğu tanımlanmıştır. Kalsiyum ve magnezyum pahasına özellikle yüksek silikon ve potasyum içeren tuhaf bir mineraloji ve jeokimya gösterirler.

Eski ve büyük ölçüde indirimli bir süreç olan granitizasyon, granitin aşırı metasomatizma yoluyla elementleri getiren sıvılar, örneğin potasyum ve diğerleri, örneğin kalsiyum, bir metamorfik kayayı bir granite dönüştürmek için kaldırdığını belirtir. Bunun göç eden bir cephede gerçekleşmesi gerekiyordu.
Eski ve büyük ölçüde indirgenmiş bir işlem olan granitizasyon, granitin aşırı metasomatizma yoluyla elementleri getiren sıvılar, örneğin potasyum ve diğerleri, örneğin kalsiyum, bir metamorfik kayayı bir granite dönüştürmek için kaldırdığını belirtir. Ör. metamorfik bir kayayı bir granite dönüştürmek için kalsiyum, potasyum ve diğerlerinin uzaklaştırılması ve bunun göç eden bir cephede gerçekleşmesi gerekiyordu.
50 yıldan uzun süren çalışmalardan sonra, granitik magmaların kaynaklarından ayrıldığı ve yüzeye çıktıklarında fraksiyonel kristalleşme yaşadıkları anlaşılmaktadır. Öte yandan, granitik eriyikler, potasyum ve silikon gibi eriyik mobil elemanların eriyiklere ekstre edilmesi an

Grönland, Danimarka Krallığı'na bağlı özerk bir bölgedir ve krallığın üç kurucu parçası içinde yüzölçümü bakımından en büyüğüdür; diğerleri Danimarka ana karası ve Faroe Adaları'dır. Hans Adası üzerinde Kanada ile 1,2 km'lik küçük bir kara sınırı paylaşır. Grönland vatandaşları, Danimarka'nın ve Avrupa Birliği'nin tam vatandaşıdır. Grönland, Avrupa Birliği'nin Denizaşırı Ülkeleri ve Toprakları arasında yer almaktadır ve Avrupa Konseyi'nin bir parçasıdır. Kanada Arktik Adaları'nın doğusunda, Arktik ve Atlantik okyanusları arasında yer alan dünyanın en büyük adasıdır. Kuzey kıyısı açıklarındaki Kaffeklubben Adası, dünyanın tartışmasız en kuzey kara noktasıdır; 1960'lara kadar ana karadaki Cape Morris Jesup bu şekilde kabul ediliyordu. Ülkenin başkenti ve en büyük şehri Nuuk'tur. Ekonomik olarak Grönland, toplam kamu gelirlerinin neredeyse yarısına denk gelen Danimarka yardımlarına büyük ölçüde bağımlıdır.
Kuzey Amerika kıtasının bir parçası olmasına rağmen, Grönland 986 yılından itibaren bin yılı aşkın süredir siyasal ve kültürel olarak Avrupa'nın Norveç ve Danimarka krallıklarıyla ilişkilidir. Ataları bugünkü Kanada'dan göç eden kutup çevresi halkları tarafından en az 4.500 yıldır aralıklarla iskân edilmiştir. Norveçli Vikingler, daha önce İzlanda'dayken, 10. yüzyılda Grönland'ın o dönemde ıssız olan güney kesimine yerleşmiş, torunları 15. yüzyılın sonlarında kaybolana kadar yaklaşık 400 yıl boyunca burada yaşamıştır. 13. yüzyılda ise İnuitler bölgeye gelmiştir.
15. yüzyılın sonlarından itibaren Portekizliler Asya'ya kuzeyden bir rota aramaya çalışmış ve bu girişimler, kıyı şeridinin en erken haritacılık tasvirlerine yol açmıştır. 17. yüzyılda, Danimarka-Norveçli kâşifler Grönland'a yeniden ulaşmış, önceki yerleşimlerin yok olduğunu görmüş ve adada kalıcı bir İskandinav varlığı yeniden tesis etmiştir. 1814'te Danimarka ile Norveç ayrıldığında, Grönland Norveç tacından Danimarka tacına devredilmiştir. 1953 Danimarka Anayasası, Grönland'ın sömürge statüsünü sona erdirerek onu tamamen Danimarka devletine entegre etmiştir. 1979 Grönland özerklik referandumunda Danimarka, Grönland'a iç yönetim hakkı tanımıştır. 2008 Grönland öz yönetim referandumunda ise Grönlandlılar, Danimarka hükûmetinden yerel Naalakkersuisut'a (Grönland hükûmeti) daha fazla yetki devreden Öz Yönetim Yasasını kabul etmiştir. Bu yapı altında Grönland, birçok kamu hizmeti ve yetki alanının sorumluluğunu kademeli olarak üstlenmiştir. Vatandaşlık, para politikası, güvenlik politikaları ve dış ilişkiler ise Danimarka hükûmetinin yetkisinde kalmıştır. Küresel ısınma nedeniyle buzların erimesi, zengin maden kaynakları ile Avrasya, Kuzey Amerika ve Arktik bölgesi arasındaki stratejik konumu nedeniyle Grönland; Danimarka Krallığı, NATO ve Avrupa Birliği için stratejik öneme sahiptir.
Grönland nüfusunun büyük çoğunluğu İnuitlerden oluşmaktadır. Nüfus, iklimsel ve coğrafî etkenler nedeniyle ağırlıklı olarak güneybatı kıyısında yoğunlaşmıştır; adanın geri kalanı seyrek nüfusludur. 2022'de 56.583 olan nüfusuyla Grönland, dünyanın nüfus yoğunluğu en düşük ülkesidir. Grönland, metropol Danimarka gibi sosyal açıdan ilericidir; eğitim ve sağlık hizmetleri ücretsizdir ve Grönland'da LGBT hakları dünyadaki en kapsamlı düzenlemeler arasındadır. Elektrik üretiminin %67'si yenilenebilir kaynaklardan, büyük ölçüde hidrolik güçten sağlanmaktadır. 2025'ten beri Amerika Birleşik Devletleri'nin Grönland'a karşı hibrit savaş yürüttüğü belirtilmektedir; bu nedenle Danimarka Savunma İstihbarat Servisi (DDIS), o yıl ABD'yi Rusya ve Çin'le birlikte millî güvenliğe yönelik tehditler arasında sınıflandırmıştır.

İlk Norse yerleşimcileri adaya Grönland adını verdiler. İzlandalıların sagalarına göre Norveçli Kızıl Erik, babası Thorvald ile birlikte adam öldürme suçundan İzlanda'dan sürgün edilmişti. Geniş ailesi ve thrall'ları Şablon:Gloss/brac-startköle ya da serflerŞablon:Gloss/brac-end ile birlikte, kuzeybatıda bulunduğu bilinen buzlu bir ülkeyi keşfetmek için gemilerle yola çıktı. Yaşanabilir bir bölge bulup oraya yerleştikten sonra, hoş bir ismin daha fazla yerleşimci çekeceği umuduyla buraya Eski Norsça: Grœnland (Türkçesi: "Yeşil ülke") adını verdi. Kızıl Erik Sagası'nda şu ifade yer almaktadır: "Yazın, Erik bulduğu ülkeye yerleşmek üzere yola çıktı ve ona Yeşil Ülke adını verdi; çünkü dediğine göre, güzel bir adı olursa insanlar oraya daha çok çekilirdi."
Bölgenin Grönlandca adı Kalaallit Nunaat olup 'Kalaallit'in ülkesi' anlamına gelir. Kalaallit, bölgenin batı kesiminde yaşayan Grönland İnuitleridir. Grönlandlı İnuitlerin kullandığı Nunaat terimi, suları ve buzulları kapsamaz, yalnızca kara alanını ifade eder.

900 yılında Gunnbjorn Ulfsson Grönland'ı keşfetmiştir. 986 yılında ise Kızıl Erik, Grönland'da bir Viking sömürgesi kurdu. İkinci Dünya Savaşı sırasında ABD tarafından işgâl edilmiş, daha sonra tekrar Danimarka'ya verilmiştir. Bu sırada, 1943 yılında da ABD tarafından Amerikan Hava Kuvvetleri'nin kullanması için Thule Hava Üssü inşa edilmiştir. 1985 yılında AB'den ayrılmıştır. 11 Haziran 2022'de Danimarka ve Kanada hükûmetleri, 17 yıllık müzakerelerin ardından Hans Adası'nı ikiye bölmeyi kabul etti. Anlaşma, Kanada, Danimarka, Grönland ve Nunavut parlamentolarının her birinin onaylamak için oy kullanmasından sonra yürürlüğe girdi. Bununla, Kanada ve Danimarka (Grönland), adanın merkezine yakın kuzeyden güneye uzanan adanın yüzeyindeki bir çatlağı izleyen 1280 m'lik bir uluslararası kara sınırına sahip olacak.

Atlas Okyanusu'nda bulunan Grönland, Kuzey Amerika kıtasına bitişik olmakla birlikte tarihsel olarak Avrupa ile bağları daha fazladır. Her ne kadar geniş özerklikleri olsa da, Danimarka Kraliyet Birliği'nin bir parçasıdır. 
Danimarka'ya bağlı olarak 1973 yılında Avrupa Ekonomik Topluluğu'na dâhil olan Grönland, 23 Şubat 1983 tarihinde yaptığı bir halk oylaması sonucunda AET'den ayrılma kararı alır ve gelişmelerin ardından 1 Şubat 1985'te Grönland kendi isteğiyle topluluktan ayrılır; hâlen Avrupa Birliği'nin dışındadır.

Grönland kronu, Grönland'da gelecekte kullanılması düşünülen para birimidir. Günümüzde Danimarka kronu kullanılmaktadır. 
Mayıs 2007'de Danimarka'da çıkan yasaya göre Grönland'a Danimarka kronunun Grönland versiyonunun basılmasına izin verildi.

ABD Başkanı Donald Trump'ın, güvenlik ve enerji kaynaklarının kontrolü gibi gerekçelerle, Grönland üzerindeki ABD etkisini artırmak istediğini söyleyen açıklamalar yapması, Grönland'ın da içinde bulunduğu Kuzey Kutup bölgesini uluslararası siyasetin gündemine taşıdı. Ülkenin satın alınmasından askerî kontrolüne kadar farklı içeriklerde seyreden açıklamalara karşı Danimarka hükûmeti Grönland'ın satılık olmadığını ve bu yöndeki bir saldırıda gerekli karşılığı vereceklerini söyledi. Grönland yönetimi de farklı dönemlerdeki açıklamalarında bu konuda ABD ile diyalog içinde olacaklarını belirterek gerilimi düşürmeye çalıştı. 
Ancak özellikle ABD'nin Venezuela'ya müdahalesinin ardından Trump'ın açıklamalarında yeniden Grönland'a dair ifadelerin olması, sıradaki askerî müdahalenin buraya olabileceğine dair tartışmaları yeniden başlattı. NATO'ya bağlı Danimarka'nın kendine bağlı bir bölgeye yine NATO üyesi bir devletin askerî müdahalede bulunması durumunda neler olacağı, AB'nin bu konuda nasıl tavır alacağı Grönland ile ilgili tartışmaların diğer eksenlerini oluşturdu.

II. Dünya Savaşı'nda Grönland
Grönland krizi
Amerika Birleşik Devletleri'nin Grönland'ı satın alma teklifi

 Wikimedia Commons'ta Grönland ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Grönland haritası
Wikimedia Atlas'da Greenland
Grönland fotoğrafları
http://www.hi.is/~oi/greenland_photos.htm 18 Ocak 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Ólafur Ingólfsson
http://www.trekearth.com/gallery/Europe/Denmark/Other/Greenland/ 19 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://web.archive.org/web/20050305132829/http://www.greenland-guide.gl/narsaq-foto/10-02.htm

Burada listelenen küçük Güneş Sistemi cisimleriden Haziran 2024 itibarıyla Güneş'e en uzak olanlar göstermektedir. Nesneler, yörüngelerinin hesaplanan günöteye göre değil, Güneş'e olan yaklaşık mevcut uzaklıklarına göre kategorize edilmiştir. Nesneler yörüngelerinde hareket ettikleri için liste zaman içinde değişmektedir. Bazı cisimler içeri doğru bazıları ise dışarı doğru hareket etmektedir. Mesafeler bu cisimlerin gelecekte ulaşabilecekleri minimum (günberi) ya da maksimum (günöte) mesafeler değildir.
Bu liste, birçoğunun şu anda Güneş'ten 100 AU'dan (15 milyar km) daha uzakta olduğu bilinen, ancak şu anda teleskopla gözlemlenemeyecek kadar uzakta olan yakın parabolik kuyruklu yıldızları içermemektedir. Neptün ötesi nesneler genellikle keşfedilmelerinden aylar ya da yıllar sonra yörüngelerinin tam olarak hesaplanması şartıyla kamuoyuna duyurulur. Güneş'ten daha uzak olmaları ve gökyüzünde yavaş hareket etmeleri nedeniyle, gözlem yayları birkaç yıldan az olan Neptün ötesi nesneler genellikle zayıf kısıtlanmış yörüngelere sahiptir. Özellikle uzak cisimlerin ilan edilmeden önce kaba bir yörünge çözümü oluşturmak için birkaç yıl gözlem yapılması gerekir. Örneğin, bilinen en uzak Neptün ötesi nesne olan 2018 AG37, Scott Sheppard tarafından Ocak 2018'de keşfedilmiştir, ancak üç yıl sonra Şubat 2021'de ilan edilmiştir.

Önemli uzak cisimlerden biri Kasım 2003'te keşfedilen 90377 Sedna'dır. Kendisini 937 AU'luk bir günöteye götüren son derece eksantrik bir yörüngeye sahiptir. Yörünge periyodu 10.000 yıldan fazla sürmektedir ve önümüzdeki 50 yıl boyunca Güneş'ten 76 AU uzaklıkta günberi noktasına gelirken yavaşça Güneş'e yaklaşacaktır. Sedna, Dokuzuncu Gezegen hipotezinde önemli bir rol oynayan bilinen en büyük sednoiddir.
Plüton (30-49 AU, 2024'te 35,05 AU) keşfedilen ilk Kuiper kuşağı nesnesidir (1930) ve bilinen en büyük cüce gezegendir.

Bu, Güneş merkezli mesafelerin 65 AU'dan fazla olduğu bilinen nesnelerin bir listesidir. Teorik olarak Oort bulutu 120.000 AU (2 ly) fazla alana yayılabilir.

Güneş Sisteminden ayrılan yapay nesneler listesi
Astronomik nesnelerin listeleri
En büyük günöteye göre Güneş Sistemi nesneleri listesi
Hiperbolik kuyruklu yıldızlar listesi
Neptün ötesi cisimler listesi

Aşağıda Güneş Sistemi'ndeki cisimlerin Güneş'ten uzaklıklarına göre sıralanmış bir listesi bulunmaktadır. Çapı 500 km'den küçük cisimler listeye alınmamıştır.

Güneş, Tayf sınıfı G2V ana kol yıldızı
Karasal gezegenler, uyduları ve Güneş'e yakın yörüngeli asteroitler: İç Güneş Sistemi
Merkür
Merkür geçişli asteroitler
Venüs
Venüs geçişli asteroitler
524522 Zoozve (2002 VE68), Venüs'ün yarı-uydusu
Dünya
Ay
Dünya'ya Yakın Asteroitler (99942 Apofis dahil)
Dünya truvası (2010 TK7)
Dünya geçişli asteroitler
Dünya'nın yarı-uyduları
Mars
Deimos
Phobos
Mars truvaları
Mars geçişli asteroitler
Mars ve Jüpiter'in yörüngeleri arasında bulunan Asteroit Kuşağı bünyesindeki asteroitler,
Ceres, cüce gezegen
Pallas
Vesta
Hygiea
Bu asteroitlerin sayısı yüz binlercedir. Yukarıda bunların en büyük dördü listelenmiştir. Ayrıca bakınız: İstisnai asteroitler listesi, Asteroitlerin listesi ve Güneş sistemindeki nesnelerin kütleye göre listesi
Asteroit uyduları
Asteroit kuşağından ayrı, bir dizi küçük gruplar
Gaz Devleri, bunların uyduları, truva asteroitleri ve bazı küçük gezegenler: Dış güneş sistemi
Jüpiter
Jüpiter'in halkaları
Jüpiter'in doğal uydularının listesi
Io
Europa
Ganymede
Callisto
Jüpiter truvaları
Yunan Kampı (L4)
Truva Kampı (L5)
Jüpiter geçişli asteroitler
Satürn
Satürn'ün halkaları
Satürn'ün doğal uydularının listesi
Mimas
Enceladus
Tethys (truva uyduları: Telesto and Calypso)
Dione (truva uyduları: Helene and Polydeuces)
Rhea
Rhea'nın halkaları
Titan
Hyperion
Pheobe
Iapetus
Satürn'ün truva uyduları
Çoban uydu
Satürn geçişli asteroitler
Uranüs
Uranüs'ün halkaları
Uranüs'ün uydularının listesi
Miranda
Ariel
Umbriel
Titania
Oberon
Uranüs truvalıları (2011 QF99)
Uranüs geçişli asteroitler
Neptün
Neptün'ün halkaları
Neptün'ün uydularının listesi
Proteus
Triton
Nereid
Neptün truvaları
Neptün geçişli asteroitler
Truvalı olarak sınıflandırılmayan küçük gezegenler
Centaurlar
Damocloidler
Neptün'ün yörüngesinin dışındaki Neptün ötesi cisimler
Kuiper kuşağı cisimleri (KBO):
Plutinolar
Plüton, cüce gezegen
Plüton sistemi
Charon
Nix
Hydra
Kerberos
Styx
90482 Orcus
Vanth
Twotinolar
Cubewanolar (klasik cisimler)
Haumea, cüce gezegen
Namaka
Hi'iaka
Makemake, cüce gezegen
50000 Quaoar
Weywot
(307261) 2002 MS4
120347 Salacia
20000 Varuna
Dağınık disk nesneleri
Eris, cüce gezegen
Dysnomia
225088 Gonggong
Xiangliu
(84522) 2002 TC302
(87269) 2000 OO67
V774104
Ayrılmış nesne
90377 Sedna (muhtemelen Oort bulutu içinde)
541132 Leleākūhonua
2004 XR190
2012 VP113 (muhtemelen Oort bulutu içinde)
Sednoidler
Oort bulutu (kuramsal)
Hills bulutu
Oort bulutu'nun dışı
Güneş Sistemi ayrıca şunları da içermektedir:

Kuyrukluyıldızlar (Dış merkezli buz yapıları)
Periyodik kuyruklu yıldızlar
Halley kuyruklu yıldızı
Periyodik olmayan parabolik kuyruklu yıldızlar
Küçük nesneler:
Göktaşları
Meteorit
Yıldızlararası toz
Güneş etrafındaki Helyum Odaklı Koni,
Dünya, Güneş, Mars ve Satürn etrafındaki yörüngelerde dolaşan insan yapımı uydular ve uzay çöpleri
Helyosfer, güneş rüzgarı tarafından üretilen uzaydaki bir kabarcık
Helyokılıf
Helyopoz
Helyokuyruk
Hidrojen duvarı; Yıldızlararası ortamdan gelen hidrojen yığını

Gezegen halkaları
Güneş Sistemi gezegenlerinin ve uydularının keşfinin zaman çizelgesi
Doğal uydular listesi
Uydu sistemi
Güneş sistemindeki nesnelerin kütleye göre listesi
Halka sistemi
Güneş'ten en uzaktaki Güneş Sistemi nesnelerinin listesi
Dünya dışı yörünge araçlarının listesi

Burada listelenen nesneler, kendi yerçekimleri nedeniyle küre veya elipsoidal bir şekle sahip olan, yani hidrostatik denge durumunda bulunan Güneş Sistemi cisimlerini içermektedir. Listelenen cisimlerin boyutları ve türleri cüce gezegenler ve uydulardan, gezegenler ve Güneş'e kadar değişmektedir. Bu liste küçük Güneş Sistemi cisimlerini içermemekte, ancak şekilleri henüz belirlenmemiş olası gezegen kütleli cisimleri içermektedir. Güneş'in yörünge öğeleri Galaksi merkezine göre listelenirken, diğer tüm nesneler Güneş'e olan mesafelerine göre listelenir.

Güneş, G tipi ana dizi bir yıldızdır. Güneş Sistemi'ndeki toplam kütlenin neredeyse %99,9'unu içerir. 

2006'da Uluslararası Astronomi Birliği (IAU), bir gezegeni, Güneş'in etrafında yörüngedeki, hidrostatik dengeye ulaşacak ve "yörüngesi civarını temizleyecek" kadar büyük bir gökcismi olarak tanımlamaktadır. "Civarını temizleme"nin pratik anlamı, bir gezegenin çevresindeki tüm nesnelerin yörüngelerini kontrol edecek kadar büyük olmasıdır. IAU'nun tanımına göre, Güneş Sistemi'nde sekiz gezegen vardır; bunlar dört karasal gezegen (Merkür, Venüs, Dünya ve Mars) ve iki gaz devi (Jüpiter ve Satürn) ile iki buz devi (Uranüs ve Neptün) olmak üzere dört dev gezegen olarak ayrılabilir. Güneş hariç tutulduğunda dört dev gezegen Güneş Sistemi kütlesinin %99'undan fazlasını oluşturur. 

Cüce gezegenler, hidrostatik dengeye ulaşacak kadar büyük ve ılık olan, ancak çevrelerindeki benzer nesneleri temizlememiş olan cisimlerdir. 2008'den beri, sadece Mars ve Jüpiter'in yörüngeleri arasındaki asteroit kuşağında yörüngede olan Ceres doğrulanmış olsa da, IAU tarafından tanınan beş cüce gezegen vardır. Diğerleri Neptün'ün ötesinde yörüngededirler. Gök bilimciler diğer bazı Neptün ötesi cisimlerin, mevcut belirsizlikler göz önüne alındığında, cüce gezegenler olacak kadar büyük olabileceğini kabul ederler. Görünüşe göre Salacia gibi karanlık, düşük yoğunluklu nesneler oluşumlarından kalan iç gözenekliliklerini korumaktadır ve bu nedenle gezegen kütleli cisim değildir. Hem Quaoar hem de Orcus, kütlelerinin ve yoğunluklarının tespit edilebilmesini sağlayan uydulara sahiptir ve ya en azından geçmişlerinin bir noktasında yüzey yenileme (ve dolayısıyla gezegen jeolojisi) geçirmiş olabilecek kadar parlaktır ya da açıkça katı cisimler olacak kadar yoğundurlar; böylece en azından potansiyel olarak cüce gezegenlerdirler.

Kalan Neptün ötesi cisimlerden en olası cüce gezegenler şunları içerir:

Güneş Sistemi'nde hidrostatik dengeye ulaşmaya yetecek büyüklükte olduğu bilinen 19 adet doğal uydu vardır. Uranüs, Plüton ve Eris'in uydularının hidrostatik denge durumu belirsizdir. Bir zamanlar dengede olan ancak halihazırda dengeyi kaybetmiş durumda bulunan Satürn'ün Phoebe gibi diğer uyduları ise listeye dahil edilmemiştir. Uydular ilk olarak Güneş'e göre, ardından da birincil cisimlerine olan uzaklıklarına göre sıralanmıştır.

Güneş Sistemi gezegenlerinin ve doğal uydularının keşif zamanı çizelgesi, tarih boyunca insanlar tarafından yeni cisimlerin keşfinin ilerleyişini göstermektedir. Her cisim keşfedildiği kronolojik sıraya göre listelenmiş (görüntüleme, gözlem ve yayın anları farklı olduğunda birden fazla tarih ortaya çıkar), çeşitli adlandırmalarla (geçici ve kalıcı şemalar dahil) tanımlanmış ve keşfeden(ler) listelenmiştir. Tarihsel olarak uyduların isimlendirilmesi her zaman keşif zamanlarıyla eşleşmemiştir. Geleneksel olarak, keşfeden kişi yeni cisme isim verme ayrıcalığına sahiptir; ancak bazıları bunu ihmal etmiş (E. E. Barnard [Amalthea için] "isim önerilerini daha sonraki bir makaleye kadar erteleyeceğini" belirtmiş, ancak kendisine gelen çok sayıda öneri arasından bir isim seçmeyi hiçbir zaman başaramamıştır) ya da aktif olarak reddetmiştir (S. B. Nicholson "Birçok kişi yeni uydulara [Lysithea ve Carme] ne isim verileceğini sordu. Sadece Roma rakamlarıyla yazılmış X ve XI sayılarıyla bilinecekler ve genellikle Jüpiter'le özdeşleştirmek için önlerine J harfi eklenecek."). Bu mesele neredeyse gezegen uyduları keşfedilir keşfedilmez ortaya çıkmıştır: Galileo Jüpiter'in dört ana uydusuna sayılarla atıfta bulunurken, rakibi Simon Marius'un önerdiği isimler yavaş yavaş evrensel kabul görmüştür. Uluslararası Astronomi Birliği (IAU) 1970'lerin sonunda isimleri resmi olarak onaylamaya başladı. Keşiflerin 21. yüzyılda patlamasıyla birlikte, 2010 yılında Jüpiter LI ve Jüpiter LII ile başlayarak, yeni uydular numaralandırıldıktan sonra bile bir kez daha isimsiz bırakılmaya başlandı.

Aşağıdaki tablolarda gezegen uyduları kalın harflerle (örneğin Ay), doğrudan Güneş'in etrafında dönen gezegenler ve cüce gezegenler ise italik harflerle (örneğin Dünya) gösterilmiştir. Güneş'in kendisi ise roman tipinde gösterilmiştir. Tablolar yayın/duyuru tarihine göre sıralanmıştır. Tarihler aşağıdaki sembollerle açıklanmıştır:

i: ilk görüntüleme tarihi (fotoğraf, vb.);
o: teleskopla veya fotoğraf plakasıyla ilk insan görsel gözlem tarihi;
p: ilan veya yayın tarihi.
Tarihin belirsiz olduğu bazı durumlarda "(? )" işareti kullanılmıştır.
* Not: Yıldız (*) ile işaretlenmiş uyduların keşifleri tutarsızdır. Bazılarının doğrulanması yıllar almış ve bazı durumlarda gerçekten yeniden keşfedilmesi gerekmiştir. Diğerleri, görüntülenmelerinden yıllar sonra Voyager fotoğraflarında yeniden bulunmuştur.

Renk lejantı
Güneş, gezegenler, cüce gezegenler ve onların doğal uyduları aşağıdaki renklerle işaretlenmiştir:Güneş Sistemi'nde kaç cismin cüce gezegen olduğu kesin olarak bilinmemektedir; üçüncü sütunda listelenen dokuz cisim, yaklaşık 900 km çap eşiğine karşılık gelen ve çoğu astronom tarafından kabul edilen cisimlerdir. Daha fazlası da olabilir; burada, tahmini çapı 700 km'nin üzerinde olan tüm nesneler cüce gezegen adayı olarak dördüncü sütunda listelenmiştir. Özellikle, Salacia ve Varda'nın her birinin oldukça büyük bir uydusu vardır ve yoğunlukları için mevcut tahminler hala cüce gezegen olma olasılığını açık bırakmaktadır.
Geçici atamalar
Diğer tanımlamalar, bazen nesne için karşılaşılan eş anlamlı veya başka sözcüklerdir.
Kesin adlandırma (gezegen uyduları için) burada açıklanmaktadır.
Geçici tanımlamalar burada açıklanmaktadır.
Eğer bir uydu isimlendirilmişse, ismi kalın; eğer isimlendirilmemişse, ancak kalıcı bir tanımı varsa, o zaman kalıcı tanımı kalın yazılmış; ve eğer ikisine de sahip değilse, o zaman geçici tanımı kalın olarak belirtilmiştir.

Satürn'ün uydularının numaralandırılmaları gezegen ile olan düzeni takip edebilmek için 1848'e kadarki keşiflere kadar ayarlanmıştır.

Titania ve Oberon'un numaralandırılması bir miktar kafa karıştırıcıdır çünkü 1797'de Herchel Uranüs'e ait var olmayan dört tane daha uydu raporlamıştır. Uranüs'e ait herhangi bir uydu henüz keşfedilmemişken, William Lassell, Hershell tarafından atanan numaraları bazen sırasıyla Uranüs II ve IV olarak bazen de Uranüs I ve II olarak Titania ve Oberon'a olarak uyarlamıştır. Ariel ve Umbriel'in 1851 yılındaki keşfinin ardından, Lassell Uranüs uydularını en içten dışa doğru olacak şekilde I (Ariel), II (Umriel), III (Titania) ve IV (Oberon) şeklinde numaralandırmıştır.

Amalthea'nın keşfiyle ilk kez Roma rakamı yeni bir uyduya atanmamıştır. Bu tarihten itibaren keşif tarihi yerine gezegene olan uzaklığa göre numaralandırma yöntemi benimsenmiştir.

City of Hudson's Natural Satellite Page 7 Temmuz 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Scott Sheppard's Giant Planet Satellite Page 22 Eylül 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
JPL Natural Satellite Discovery Data 14 Ağustos 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
James L. Hilton, When did the asteroids become minor planets?

Bu, Güneş Sistemi'nin keşfindeki olayları uzay aracının fırlatılma tarihine göre sıralayan bir Güneş Sistemi keşif zaman çizelgesidir. Şunları içerir: 

Ay sondaları da dahil olmak üzere, Güneş Sistemi'nin keşfi amacıyla Dünya yörüngesinden ayrılan (veya bu amaçla fırlatılan ancak başarısız olan) tüm uzay araçları.
Az sayıda öncü veya kayda değer Dünya yörüngeli araç.
Aşağıdakileri içermez:

Yüzyıllardır süren karasal teleskopik gözlem.
Dünya yörüngesindeki uyduların büyük çoğunluğu.
Dünya yörüngesinden ayrılan ve Güneş Sistemi keşfi ile ilgili olmayan uzay sondaları (uzak galaksileri hedef alan uzay teleskopları, kozmik arka plan radyasyon gözlemevleri vb.)
Fırlatmada başarısız olan sondalar.
Listelenen tarihler fırlatma tarihleridir, ancak belirtilen başarılar bir süre sonra gerçekleşmiş olabilir - bazı durumlarda oldukça uzun bir süre sonra (örneğin, 20 Ağustos 1977'de fırlatılan Voyager 2, 1989'a kadar Neptün'e ulaşmamıştır).

,

Güneş Sisteminin keşfi ve araştırılması
Ay'a yapılacak görevlerin listesi
Venüs'e misyonların listesi
Mars'a yapılacak görevlerin listesi
Güneş Sistemi sondalarının listesi
Dış gezegenlere yapılan görevlerin listesi
Uzay teleskoplarının listesi
New Frontiers programı
Beşiğin Dışında - Gelecekteki görevlere ilişkin bilimsel spekülasyonlar hakkında 1984 tarihli kitap.
Uzay Yarışı
Yapay uyduların ve uzay sondalarının zaman çizelgesi
Güneş Sistemi gezegenlerinin ve uydularının keşfinin zaman çizelgesi
Ülkelere göre ilk yörünge fırlatmalarının zaman çizelgesi
Uzay araştırmalarının zaman çizelgesi
Milliyetlere göre uzay yolculuğunun zaman çizelgesi
Uzay uçuşunun zaman çizelgesi

NASA Ay ve Gezegen Bilimi 21 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NASA Güneş Sistemi Stratejik Keşif Planları
Sovyet Ay, Mars, Venüs ve Karasal Uzay Görüntü Kataloğu 4 Ocak 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2005 yılında İzmir'de organize edilen Universiade spor organizasyonudur.
Yirmi birincisi 2001 yılında, Çin'in Pekin kentinde, yirmi ikincisi 2003 yılında Güney Kore'nin Daegu kentinde yapılan Üniversite Yaz Oyunları'nın yirmi üçüncüsü 11 - 21 Ağustos 2005 tarihleri arasında İzmir'de gerçekleştirmiştir.

XXIII Dünya Üniversite yaz oyunları amblemi, İzmir Körfezi'nin kuşbakışı görüntüsünden esinlenerek "U" harfi şeklini almıştır. Pürüzsüz ana hattı ile Universiade'ın ruhu uyumu ve bütünlüğüne vurgu yaparken, Universiade'ın "U" şeklindeki, çok kültürel özelliğini simgeleyen amblemi ile de uyum sağlamıştır.

Efe, İzmir 2005 Yaz Universiad oyunlarının resmî maskotudur. (Oyunların hazırlık ve Organizasyon Komitesi Pazarlama ve Halkla İlişkiler Komisyonu Başkan Yardımcısı) Abdurrahman Tekin tarafından çizilen karakter, İzmir'de görülen nadir türlerden yalıçapkını'ndan esinlenmiştir. Maskot adını, Türkçe isim olarak da kullanılan, bölgenin folklorik karakterleri olan Türk Kurtuluş Savaşı sırasında savaşan, cesur savaşçılardan, efe'lerden almıştır.

İzmir'in ev sahipliğini üstlendiği oyunlar; 10 zorunlu ve 4 isteğe bağlı spor dalında gerçekleştirilmiştir.

Bu branşlardan güreş, okçuluk, tekvando ve yelken; İzmir kentinin önerisiyle oyunlara dahil olan spor dallarıdır.

  *   Ev sahibi ülke ( Türkiye)

Adnan Menderes Havalimanı (IATA: ADB, ICAO: LTBJ), Türkiye'nin İzmir iline hizmet veren uluslararası havalimanıdır. Şehir merkezinin 14 km güneyinde, Gaziemir ve Menderes ilçeleri sınırları içindedir. Adını 1950-1960 yılları arasında başbakanlık yapan Adnan Menderes'ten (1899-1961) almaktadır. Havalimanının sahibi Devlet Hava Meydanları İşletmesi iken işletmecisi TAV Havalimanları'dır.
2023 yılında 10.556.199 yolcu ve 73.000 uçak trafiğine ev sahipliği yapan Adnan Menderes Havalimanı, ülkenin en işlek beşinci havalimanıdır. Kargo trafiği bakımından ise 28.314 ton ile ülkedeki havalimanları arasında üçüncü sıradadır.

Eski adı Cumaovası Havaalanı olan Adnan Menderes Havalimanı yeniden inşa edilmeden önce, İzmir'deki sivil uçuşlar Çiğli Havaalanı'ndan gerçekleştiriliyordu. Çiğli Havaalanı onarıma girdiği zamanlarda Cumaovası Havaalanı devreye alınıyordu; ancak teknik yetersizlikler nedeniyle gece uçuşları yapılamıyordu ve büyük uçaklar piste inemiyordu. Cumaovası Havaalanı'nda ayrıca Türkiye'nin ilk havacılık müzesi kuruluydu. 15 Mayıs 1971'de açılan ve 1978 yılına kadar açık kalan müze, daha sonra İstanbul'a taşındı.
Artan ihtiyaçla birlikte Cumaovası Havaalanı'nın sivil uçuşlara tahsis edilmesi yönündeki planlar 1980'lerin başında oluşturuldu ve çevredeki araziler istimlak edildi. Proje tutarı 15 milyar 300 milyon lira olarak belirlenen havalimanının temelini Mayıs 1984'te Cumhurbaşkanı Kenan Evren attı. Eski başbakanlardan Adnan Menderes'in adı verilen ve 17 Kasım 1987'de Başbakan Turgut Özal'ın katılımıyla açılan havalimanı, o tarihte İstanbul Atatürk Havalimanı'nın ardından Türkiye'nin ikinci büyük havalimanıydı. Evren'in havalimanına İzmir'in Kurtuluşu anısına 9 Eylül adının verilmesi önerisi Özal hükûmetince kabul edilmedi.
1998'de ortaya çıkan kapasite ihtiyacı nedeniyle Devlet Hava Meydanları İşletmesi, iç hatlar terminalinin dış hatlar terminaline taşınmasına ve eski iç hatlar terminalinin yerine yeni bir dış hatlar terminali yapılmasına karar verdi. 16 Ağustos 2004'te Havaş ile Bayındır İnşaat Ortak Girişim Grubu'nun yap-işlet-devret modeliyle gerçekleştirilen ihaleyi 6 yıl 7 ay 29 gün işletme süresi karşılığında 125 milyon avro ile kazandığı açıklandı. Havaş'ın yüzde 65, Bayındır'ın ise yüzde 35 pay sahibi olduğu girişimin inşaatı 24 ayda bitirmesi öngörüldü. Haziran 2005'te Havaş'ın yüzde 60 hissesinin Ciner Grubu tarafından o tarihte İstanbul Atatürk Havalimanı Dış Hatlar Terminali'ni de işleten TAV Havalimanları'na satıldığı duyuruldu. Terminalin temel atma töreni 22 Eylül 2005'te gerçekleştirildi. 150 milyon euroya mal olan yeni dış hatlar terminali, 9 Eylül 2006'da açıldı ve TAV tarafından işletilmeye başladı. Eski dış hatlar terminali yenilenerek 11 Mayıs 2007'den sonra iç hatlar terminali olarak hizmet vermeye başladı. 2009'da Doha Havacılık Zirvesi'nde Yılın Çevreci Havalimanı seçilen Adnan Menderes Havalimanı, bir yıl sonra ACI Europe tarafından ilk kez verilen Eko-Yenilik Ödülü'nü aldı.
DHMİ'nin havalimanının işletme hakkının 2032 yılının sonuna kadar devri ve iç hatlar terminalinin yenilenmesi için 17 Kasım 2011'de gerçekleştirdiği ihaleyi 610 milyon euro bedelle TAV kazandı. 2 Ocak 2012'de kapatılarak yıkımına başlanan iç hatlar terminalinin yerine yapılacak olan yeni binanın temeli 15 Haziran 2012'de atıldı. 266 milyon euroya mal olan yeni iç hatlar terminali, 17 Mart 2014'te açıldı. Havalimanı iç hatlar terminalinin ilk girişindeki güvenlik kontrolü, 1 Temmuz 2015'te kaldırıldı ve Türkiye'de ilk kez böyle bir uygulama gerçekleştirilmiş oldu. Ancak 22 Mart 2016'da meydana gelen Brüksel Havalimanı saldırısı nedeniyle bu uygulamadan 23 Mart itibarıyla vazgeçildi. Adnan Menderes Havalimanı, 2020'de Airports Council International (ACI) tarafından Avrupa'daki en iyi 5-15 milyon yolcu kapasiteli havalimanlarından biri seçildi. Kasım 2020'de ACI tarafından COVID-19 pandemisi önlemlerine uyan havalimanlarına verilen sağlık akreditasyonunu aldı.

Adnan Menderes Havalimanı, Gaziemir ve Menderes ilçeleri sınırları içerisindeki 125 m rakımlı ve 8.230.945 m2 büyüklüğünde bir alan üzerine kuruludur. Uluslararası Sivil Havacılık Örgütü tarafından yapılan sınıflandırmaya göre CAT-II seviyesindedir. Havalimanında iç hatlar, dış hatlar, kargo ve genel havacılık terminali olmak üzere dört terminal binası bulunmaktadır. Havalimanı, yaklaşık 310 bin m2 kapalı alan büyüklüğü ile İstanbul Havalimanı ve İstanbul Sabiha Gökçen Havalimanı'nın ardından ülkenin üçüncü büyük havalimanıdır.

Eski iç hatlar terminali 28.500 m2 büyüklüğündeydi. Yeni terminal yaklaşık 200 bin metrekare kapalı alana sahiptir ve yaklaşık 20 milyon yolcuya hizmet verebilecek durumdadır. Projede 2.537 araçlık kapalı otopark ve 3 bin araçlık açık otopark da bulunuyor.
İç hatlar terminali, Sürdürülebilir kalkınma derneği (SKD) tarafından İnovatif Sürdürülebilirlik Uygulama ödülüne ve Türk Yapısal Çelik Derneği tarafından Ulusal Çelik Yapı Tasarımı ödülüne layık görülmüştür. 2016'da Türkiye'nin ilk LEED sertifikalı binası oldu.

Dış hatlar terminali 107 bin 699 metrekare büyüklükle Türkiye'deki dördüncü büyük dış hatlar terminalidir. 10 milyon yolcu kapasitelidir. Dokuz adet yolcu köprüsüne sahiptir. Dış hatlar terminali projesi Devlet Hava Meydanının düzenlediği mimari proje yarışması ile elde edilmiştir. Düzenlenen yarışmada Yük.Mim. Rest. Uz Yakup Hazan'ın tasarladığı proje 1. olmuş ve uygulanmıştır. Yarışma bünyesinde Havalimanı gelişme perspektifiyle ilgili çalışmalar istenmiş bu kapsamda Yakup Hazan'ın tasarladığı iç hatlar terminalide 1. etap gelişme planı çerçevesinde uygulanmıştır. Dış hatlar terminali 2007 yılında ECCS tarafından Avrupa Çelik Yapı ödülüne layık görülmüştür.
Adnan Menderes Havalimanı Dış Hatlar Terminali'ndeki gümrüksüz satış mağazaları TAV Havalimanları ve Unifree ortaklığıyla kurulan ATÜ Duty-Free tarafından işletilmektedir. Toplam 2 bin 353 metrekareye yayılan mağazalarda günün her saati hizmet verilmektedir. Gidiş katında yedi, geliş katında iki mağaza bulunmaktadır.
Adnan Menderes Havalimanı Dış Hatlar Terminali gidiş katında, pasaport kontrolü öncesinde TAV Galeri İzmir adlı bir sergi alanı yer almaktadır. Şubat 2011'de açılan galeride yıl boyunca resim, fotoğraf ve benzeri alanlarda sergiler düzenlenmektedir.

Kargo terminalinde radyoaktif malzeme, kıymetli eşya, soğuk hava depoları ile özel kargo acentelerinin ofisleri bulunmaktadır. Terminalde THY Kargo, PTT, Gümrük Müdürlükleri binası ile kargo, acente ve gümrük komisyoncularının ofisleri yer almaktadır. Ayrıca THY'ye ait ithalat ve ihracat antrepoları da kargo terminalinde bulunmaktadır. Kargo terminalinin 7.794 m2'si kapalı olmak üzere toplam büyüklüğü 21.319 m2'dir.

İç hatlar terminalinin yanında yer alan ve TAV tarafından işletilen genel havacılık terminali özel jetlerle hava taksilere hizmet vermektedir. Terminalde gümrük ve pasaport işlemleri yapılabilmektedir.

Havalimanında 3.240 m uzunluğunda ve 45 m genişliğinde paralel iki pist vardır. 16L/34R ana pist iken aslında taksi yolu olan 16R/34L, ana pist bakımdayken pist görevi görmektedir.

Havalimanının taksi yollarıyla birlikte 716 bin m2 genişliğindeki üç apronu 61 uçağın park edebileceği büyüklüktedir. Hava trafik kontrol kulesi 45 m yüksekliğinde olup 140 m2 kullanım alanına sahiptir. Havalimanında 3.426 araç kapasiteli park yeri bulunmaktadır. Ayrıca havalimanı içerisinde TAV Airport Hotel adlı ve 81 odalı bir otel hizmet vermektedir.

Adnan Menderes Havalimanı, 2023 verilerine göre yolcu ve uçak trafiğinde sırasıyla İstanbul, İstanbul Sabiha Gökçen, Antalya ve Ankara Esenboğa havalimanlarının ardından beşinci sıradadır. Kargo trafiği bakımından ise İstanbul ve İstanbul Sabiha Gökçen havalimanlarının ardından üçüncü sıradadır. 2016 verilerine göre dış hatlarda en fazla yolcu %43 oranla Almanya'dan gelmektedir.

Adnan Menderes Havalimanı, şehir merkezine D 550 karayolu üzerindeki Akçay Caddesi ile bağlıdır. Havalimanına toplu ulaşım araçları ile ulaşım olanağı da vardır. İç hatlar terminalinin önündeki aynı adlı istasyondan geçen TCDD'ye ait; Basmane-Denizli, Basmane-Tire, Basmane-Ödemiş, Basmane-Nazilli ve Basmane-Isparta trenleriyle İzmir'in çevresindeki şehirlere ve ayrıca banliyö hattı İZBAN aracılığıyla şehrin kuzey ve güneyine yolcu taşınmaktadır. İZBAN hattı üzerindeki Hilal ve Halkapınar istasyonlarından İzmir Metrosu'na; Halkapınar ve Alsancak istasyonlarından T2 tramvay hattına, Alaybey istasyonundan T1 tramvay hattına ve Çiğli istasyonundan T3 tramvay hattına aktarma yapılabilmektedir. Mavişehir istasyonundan kalkan 200, Cumhuriyet Meydanı'ndan kalkan 202, Bornova metro istasyonundan kalkan 204 ve Şirinyer Aktarma Merkezi'nden kalkan 206 numaralı ESHOT otobüsleri havalimanına ulaşım sağlamaktadır. Havaş servis otobüsleri ise İzmir'in Bornova, Çeşme, Karşıyaka, Konak, Selçuk ve Urla ilçelerine, Aydın'ın Efeler, Köşk, Kuşadası, Nazilli, Söke ve Sultanhisar ilçelerine ve Manisa'nın Şehzadeler ve Yunusemre ilçelerine havalimanından yolcu taşımaktadır. Ayrıca havalimanında taksiler ve araç kiralama firmaları hizmet vermektedir.

26 Ocak 1974'te, İzmir'den İstanbul Yeşilköy Havaalanı'na giden Türk Hava Yolları'nın 301 sefer sayılı Fokker F28 tipi Van uçağı, kalkış sırasında yalpalayarak pistten çıktı ve infilak etti. Uçaktaki altmış sekiz yolcudan elli sekizi ve beş mürettebattan dördü öldü.

 OpenStreetMap'te Adnan Menderes Havalimanı ile ilgili coğrafi veriler  

Resmî site
DHMİ'de Adnan Menderes Havalimanı 23 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Afrodisias veya Afrodisyas (Grekçe: Ἀφροδισιάς, romanize: Aphrodisiás), Tanrıça Afrodit'e adanmış birçok eski çağ kentinin ortak adı. Afrodisyas (ya da Afrodisias) adlı kentlerin en ünlüsü, Anadolu'nun güneybatısında, eski Karia bölgesinde, günümüzde Aydın ilinin Karacasu ilçesine bağlı Geyre mahallesinin bulunduğu yerde bulunan Antik Yunan kentidir. Arkeolojik kazılar başladıktan sonra Geyre taşınmıştır.
2009'da UNESCO tarafından Dünya Mirası Geçici Listesi'ne dâhil edilen Afrodisias, 2017'de ise Dünya Mirası olarak tescil edildi.

MÖ 5. yüzyılda kurulan kent, Roma İmparatorluğu döneminde gelişmiş, MÖ 1. yüzyıl ile MS 5. yüzyıllar arasında, başta heykelcilik olmak üzere önemli bir sanat merkezi haline gelmiş, Afrodit tapınağıyla ve Afrodit adına yapılan törenlerle ün salmıştır.
Kentin tanrıçası Aphrodite için yapılan tapınak kentteki en eski mermer binadır. Tapınağa ait kutsal alanın (temenos) sınırlarının belli olması bu alana tanınan sığınma hakkından dolayı önemli olmuştur. Tapınak çevresindeki yazıtlarla önce bu imtiyazın Julius Caesar ve ardılı, daha sonra da Roma İmparatoru Augustus tarafından verildiği ortaya konulmuştur.
MS 1. yüzyılın başlarında tamamlanan mermer tapınağın yapımında yardımcı olan seçkin yerel ailelerin isimleri sütunlar üzerine yazılmış, tapınağın kurucusu olarak kabul edilen Gaius Julius Zoilos, yaşamı boyunca Aphrodite rahibi unvanı ile onurlandırılmıştır.

Afrodisias kenti, deprem kuşağındaki konumu nedeniyle, tarihi boyunca pek çok depremden şiddetle etkilenmiştir. Özellikle 4. yüzyıl ve 7. yüzyılda burada büyük depremler olduğu bilinmektedir. 4. yüzyıl depremi ayrıca Afrodisias'ın bulunduğu mevkide su akış mecralarını da değiştirmiş, kentin bazı kısımlarını su baskınlarına maruz kalmaya müsait bir hale getirmiştir. Su baskınları sorununu çözümleme amaçlı ve aciliyet içinde inşa edildiği anlaşılan tahliye sisteminin kanıtları bugün de görülebilmektedir. 7. yüzyıldaki depremden sonra Afrodisias bir daha hiçbir zaman tam olarak kendine gelememiş ve bakımsızlığa düşmüştür. Zamanla kalıntılar kısmen Geyre köyü alanı ile örtülmüştür. 20. yüzyıl başlarında Geyre köyünün bir kısmı yine bir deprem nedeniyle boşalmış, boşaltılan alanın altındaki kalıntılar ortaya çıkmıştır. 1960'larda Geyre, deprem olasılığı da düşünülerek bugünkü yerine taşınmış ve belde olmuştur.
Kent 7. yüzyıldan itibaren paganizm çağrışımlı Afrodisias ismini terkederek Hristiyanlık etkisiyle Stavropolis (Haç kenti) şeklinde adlandırılmıştır. Bizans İmparatorluğu döneminde bölge (antik çağ Karya'sına nazaran daha iç bölgede yer almasına rağmen) Karya olarak anılmaya başlamıştır. 1260 yılından itibaren Türklerin bölgede egemenlik kurması ile Karia ismi Geyre olarak Türkçeye yansımıştır.

Afrodisias'ın medyada sıklıkla ünlü fotoğrafçısı Ara Güler tarafından tesadüfi biçimde keşfedildiği söylense de, Antik kent, 18. yüzyıldan bu yana bilinmektedir. İlk keşfedildiği bu dönemde şehir duvarlarına işlenmiş zengin yazıt koleksiyonunu kayıt altına almak üzere antik kente birçok keşif gezisi düzenlenmiştir.[1] 24 Mart 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Ara Güler'in katkısı ise yıllar sonra uluslararası camiada bu antik kentin ihtişamının tekrar öne çıkarılmasına katkıda bulunması olmuştur. Köydeki insanların Aphrodisias'a ait sütun ve taşları, evlerinin ve işyerlerinin belli kısımlarında kullanıldığını görmüştür. Geri döndüğünde çektiği fotoğrafları dönemin sanatçı-aydınlarına göstermiş ama kimse ilgilenmemiştir. Daha sonra bir ABD dergisine fotoğraflarla birlikte yazıları göndermiş ve büyük ilgi görmüştür. Renkli resimler olursa 10 sayfa ayıracaklarını söylemeleri üzerine Ara Güler tekrar aynı yere gider. Resimleri çeker, yazısını yazar. Kendisinden daha detaylı yazılar istenince Kenan Erim ile görüşür ve yazılar yazılır. Kenan Bey de hafriyatlar için gerekli izinleri alıp detaylı çalışmalara başlar. Aphrodisias'ta ilk kazılar 1904-1905 yıllarında Paul Gaudin tarafından yapılmıştır. Hâlen sürmekte olan ve New York Üniversitesi tarafından koordine edilen Afrodisias kazılarının başlangıcı, 1961 yılından ölümüne kadar tüm kariyerini buraya adayan Kenan Erim'e dayanmaktadır. Bugün, çalışmaların devamı yine New York Üniversitesi himayesinde; Oxford Üniversitesi Lincoln Kürsüsü'nde Klasik Arkeoloji ve Sanat Profesörü olan Prof. R.R.R. Smith ile New York Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü'nde Prof. Christopher Ratte'nin ortak yönetimi altında sürmektedir. Sur duvarlarından itibaren 1 km.lik alan 1. Derece Sit Alanı ilan edilmiştir. Kalıntıların zenginliği nedeniyle kazıların başlangıcında inşa edilen Geyre Müzesi'nin yetersiz kalması nedeniyle yeni bir Afrodisias Müzesi'nin kurulması için çalışılmıştır. 1 Haziran 2008'de Afrodisias antik kentinde müzeye ek olarak Sebasteion-Sevgi Gönül Salonu açılmıştır.

Konservasyon, restorasyon ve ören yeri sunumu projeleri Thomas Kaefer, Gerhard Paul ve Trevor Proudfoot tarafından yönetilen ekiplerce gerçekleştirilmiştir.

Anıtsal bir kapı olan tetrapylon, kentin kuzey-güney ana caddesinin sonunda yer alır. Bu yapı, Afrodit Aphrodisias Kutsal Alanı'nın önündeki büyük ön avluya giden yolun başlangıcında bulunmaktadır. Tetrapylon'un inşa tarihi yaklaşık olarak MS 200 yılına dayanmaktadır.
Tetrapylon, Korinth düzeninde inşa edilmiş anıtsal bir yapıdır. İsmi Hellence'den gelir: "tetra" dört, "pylon" ise kapı anlamını taşır. Bu yapı, dört yönünde dörder sütun bulunması nedeniyle bu adla anılmaktadır.
Tetrapylon'un hemen doğusunda, Afrodisias'ın ünlü mermer ocaklarından çıkarılan beyaz mermerden yapılmış sade bir mezar bulunmaktadır. Bu mezar, 1961'den 1990'a kadar hayatının büyük bir bölümünü Afrodisias'ın kazılmasına ve dünyaya tanıtılmasına adayan Prof. Dr. Kenan T. Erim'e aittir.

Tapınağın ilk yapımı Arkaik devirde gerçekleştirilmiştir. Afrodit Tapınağı şehrin odak noktasıdır. Afrodisias'ın heykeltıraşları, yöredeki zengin mermer kaynaklarını ustaca kullanarak büyük bir üne kavuşmuşlardı. Heykelcilik okulu son derece başarılıydı; eserlerinin çoğu sit alanı çevresinde ve Aphrodisias Müzesi'nde görülebilir. Agora bölgesinde çok sayıda tam boy heykel keşfedilmiş olup, gerçek bir ekolü işaret eden deneme ve tamamlanmamış parçalar kanıt olarak bulunmaktadır. Genellikle girland ve sütunlardan oluşan desenlerle süslenmiş lahitler çevrede yapılan kazılarda ortaya çıkarılmıştır. "İnsan figürlü sarmallar" olarak tanımlanan ve Akantus yapraklarına dolanmış insan, kuş ve hayvan figürlerinin yer aldığı pilasterler bulunmuştur.
Tapınak binasının karakteri, 5.yüzyılda bir Hristiyan bazilikası haline dönüşünce değişmiştir. Bu yapının, İmparator Zeno'nun emriyle yaklaşık 481-484 yılları arasında yıkıldığı düşünülmektedir. Neden olarak, tapınağın Afrodisias'taki pagan Helen muhalefetinin merkezi haline gelmesi ve bu muhalefetin Illus'u desteklemesi gösterilir. Illus, Geç Roma İmparatorluğu döneminde yaşanan pagan zulmü sırasında bastırılan Helen ayinlerini, hala ayakta olan tapınaklarda yeniden başlatmayı vadetmişti.

Roma İmparatoru Hadrian, Anadolu gezilerinden birinde Afrodisias'ı ziyaret etmiştir. Kent meclisi, bu önemli ziyaretin anısına bu hamamları inşa ettirmiştir. Hamam kompleksi, kadınlar ve erkekler için ayrı ayrı tasarlanmış iki büyük bölümden oluşmaktadır.
Yapının kuzey tarafındaki ana girişin hemen önünde, köşelerinde büyük sütunların yer aldığı mermer bir havuz bulunmaktadır. Girişin sağ tarafında, birbiriyle paralel odalar sıralanmıştır. Bu odalar, hamamın farklı işlevlere sahip bölümlerini oluşturmaktadır:

Soyunma-giyinme odası (Apoditerium)
Soğukluk bölümü (Frigidarium)
Ilıklık bölümü (Tepidarium)
Sıcaklık bölümü (Caldarium)
2010'da Hadrianus Hamamı'nda başlanan kapsamlı proje, kompleksin ana yapısı üzerindeki konservasyon ve restorasyon çalışmaları ile devam etmiştir. Arzu Öztürk ve ekibi ile doktora öğrencisi Allyson Mc David tarafından mimarî dokümantasyona devam edilmiştir. Oda 8'deki (aleipterion) yıkılmış mimarî parçalar incelenmek üzere taşınmış, oda dikkatlice temizlenmiştir. Esas konservasyon çalışmaları oda 4, 5 ve 12'de yoğunlaşmış, burada döşemeler, hipokostlar ve duvarlar restore edilmiştir. Oda 4'te, yani hamamın merkez caldarium'unda yeni bir çalışmaya başlanarak, odanın batısındaki büyük havuza yoğunlaşılmıştır. Burada yapılan işlemler arasında, yıkılmış parçaları temizlemek, duvarları sağlamlaştırmak, taşları dübellemek, hipokostların tuğla desteklerini onarmak ve çöken döşeme kesimlerini desteklemek bulunmaktadır. Oda 5'teki çalışma neredeyse tamamlanmıştır: Batıdaki havuzun tuğla ve mermer yapısı onarılmış ve odanın güneydoğu köşesindeki mermer döşeme yıkılmış hâliyle sabitlenip sağlamlaştırılmıştır. Oda 12'de hipokostların tuğla destekleri güçlendirilmiş ve ince mermer döşeme ile yuvarlak havuz tamamen onarılmıştır. Hipokost desteklerinin altına ve üstüne ince çelik levhalar yerleştirilerek döşeme desteklenmiştir.

Aphrodisias Stadyumu, kentin en iyi korunmuş ve en görkemli yapıtı olmakla birlikte Ege bölgesindeki eski stadyumlardan en iyi korunanıdır. Stadyum, uzun süre boyunca atletik etkinliklere ev sahipliği yapmıştır. Ancak 7. yüzyılda meydana gelen şiddetli bir deprem, kentin tiyatrosuna ağır hasar vermiştir. Bu felaketin ardından, tiyatroda daha önce gerçekleştirilen bazı etkinlikler için stadyumun bir bölümü yeniden düzenlenmiştir.
Stadyum yaklaşık 270 m x 60 m boyutlarındadır. Stadyumun her iki yanında ve her iki ucunda 30'ar sıra oturma yeri bulunmaktadır. Bu düzenlemeyle stadyumun maksimum kapasitesi yaklaşık 30.000 seyirci olarak tahmin edilmektedir. Stadyumun pisti ise yaklaşık 225 m uzunluğunda ve 30 m genişliğindedir.
Stadyum, Delfi Stadyumu'ndan bile çok daha büyük ve yapısal olarak daha kapsamlı olduğundan, muhtemelen Akdeniz'de türünün en iyi korunmuş yapılarından biridir.

Sebasteion, ya da Augusteum, propilonu üzerindeki 1. yüzyıldan kalma bir yazıta göre "Afrodit'e, yüce Augustus'a ve İnsanlara" ortaklaşa adanmıştır. Güney portikoda bulunan bir kabartma, ilginç bir sahneyi tasvir etmektedir. Bu kabartmada, Afrodisias kentinin kişileşti

Afyonkarahisar veya eski ve halk arasındaki ismiyle Afyon, Türkiye'nin Afyonkarahisar ilinin merkezi olan şehirdir. Mermercilik, termal turizmi ve gastronomi sektörlerinde Türkiye içinde ve uluslararası alanda isim yapmıştır. Şehrin Afyon olan ismi, 2005 yılında Afyonkarahisar olarak değiştirilmiştir.
Afyonkarahisar şehir merkezinin rakımı (deniz seviyesinden yüksekliği) 1.021 metredir.

Yerleşimin eski adı Karahisâr-ı Sâhib'dir. Karahisar ismi, şehrin ortasında yükselen koyu renkli volkanik kayaların renginden ve üstünde bulunan hisardan gelir. Sâhib adı ise Anadolu Selçuklularının son devirlerinde yaşayan ve Moğol istilası sırasında buraya gelen Sâhib Ata Fahreddin Ali'nin unvanından gelmektedir. Günümüzde kullanılan Afyon adı da bölgede eskiden beri büyük alanda yapılan haşhaş ekimine dayanmaktadır.

Kentin tarihi MÖ 3000 yılına kadar uzanmaktadır. MÖ 2000 ilk dönemlerinde Hattilerin egemenliğinde bulunan yerleşim, MÖ 2. bin yılının ortalarında Hititlerin denetimine geçmiştir. Hitit devleti yıkılınca MÖ 1000 yılı dolaylarında yerleşim Friglerin egemenliği altına girdi. Frigler döneminde kale içine "Akronium" ismi verilmiş; daha sonra bu isim şehir içinde kullanılmaya başlanmıştır. MÖ 6. yüzyılın sonlarına doğru Friglerin egemenliği bitmiş ve yerleşim Pers hâkimiyetine geçmiştir. Pers egemenliği, MÖ 333 yılında Makedon Kralı III. Aleksandros'la yapılan İssos Muharebesi'nde alınan yenilgiyle son bulmuştur. MÖ 30'lu yıllardan itibaren yerleşimin de içinde olduğu bölge Roma İmparatorluğu egemenliğine girmiştir. Romalılar döneminde yerleşim "Akroenos" adını almıştır. Roma İmparatorluğu'nun MS 395 yılında bölünmesiyle yerleşim Bizans İmparatorluğu topraklarında kalmış ve yerleşime "Akronion" ismi verilmiştir.
12. yüzyılın sonlarına doğru yerleşim Türk egemenliğine geçmiştir. Anadolu Selçuklu Devleti'nin Kösedağ Muharebesi'nde aldığı yenilgi sonucunda, Afyon'un da içerisinde olduğu bölge, Vezir Sâhib Ata Fahreddin Ali denetimine verilmiş ve 1275 yılında Afyonkarahisar'ın başşehir olduğu Sâhib Ataoğulları Beyliği kurulmuştur. 1341 yılında Germiyanoğulları Beyliği topraklarına katılan yerleşim 1390 yılında Osmanlı egemenliğine geçmiştir. 1402 Ankara Muharebesi sonucunda Afyonkarahisar yeniden Germiyanoğullarının eline geçmiştir. II. Yakub Bey'in vasiyeti üzerine yerleşim 1429 yılında yeniden Osmanlı egemenliğine katılmıştır.
Osmanlı döneminde ilk önceleri "Karahisar-ı Devle", "Karahisar" ve "Karahisar-ı Sahib" adıyla sancak merkezi olarak anılan yerleşim, 1684 yılındaki belgelerde ise "Afyonkarahisar" adıyla da anılmaya başlamıştır. Yerleşim 1833 yılında Kavalalı İbrahim Paşa kuvvetlerince ele geçirilmiş, ancak aynı yıl içerisinde tekrar Osmanlı egemenliğine geçmiştir.
Afyonkarahisar, Türk Kurtuluş Savaşı'nın dönüm noktası olan Büyük Taarruz'un karargâh ve harekât merkezi konumundadır. 26 Ağustos 1922 sabahı saat 05.30'da, Mustafa Kemal Paşa'nın Kocatepe'de verdiği emirle başlayan taarruz, Türk ordusunun Yunan işgaline son vermesini sağlamıştır. Mustafa Kemal Paşa, Fevzi Paşa ve İsmet Paşa önderliğindeki karargâh, taarruzun başlangıç noktası olarak Afyonkarahisar'ı seçmiştir. Kocatepe ve çevresi, ordunun topçu bataryalarının ve haberleşme hatlarının konuşlandığı stratejik mevkilerdir. Türk ordusu, 26–30 Ağustos 1922 tarihleri arasında Afyonkarahisar, Dumlupınar ve Uşak hattında ilerleyerek Yunan kuvvetlerini geri çekilmeye zorlamış; 30 Ağustos Başkomutanlık Meydan Muharebesi zaferle sonuçlanmıştır. Afyonkarahisar'ın kurtuluşu 27 Ağustos 1922'de gerçekleşmiş, şehirdeki işgal kuvvetleri tamamen püskürtülmüştür.
Bu zaferin ardından şehir, Türk ordusunun İzmir yönüne ilerleyişinde bir lojistik merkez olarak kullanılmıştır. Günümüzde Kocatepe, Zafertepe-Çalköy ve Dumlupınar bölgeleri Zafer Yolu adıyla anılmakta; her yıl 30 Ağustos Zafer Bayramı kutlamaları kapsamında binlerce kişi tarafından ziyaret edilmektedir.

Afyonkarahisar mermer tesisleri ile, 2005 yılı itibarıyla büyüklü küçüklü 356 mermer işletmesinin faaliyet gösterdiği bir şehir olup, zengin ve kaliteli mermer yataklarının işletilmesi ve işlenmesi, sektörün hızla gelişmesini sağlamıştır. Gıda sektörü de gelişmiş durumdadır. Özellikle kaymaklı kadayıfı ve lokumu meşhurdur. Bunun yanında sucuk da diğer önemli gıda maddesidir. Ayrıca patates ve yumurta üretiminde de adını duyurmuştur. Afyonkarahisar konumuna ve nüfusuna oranla çevresindeki illere göre daha az sanayileşmiş durumdadır. Kalkınmada öncelikli yöre kapsamına girmesine rağmen ciddi bir yatırım almamıştır.
Ömer-Gecek, Hüdai, Heybeli ve Gazlıgöl-Yaylabağı termal alanları, Kültür ve Turizm Bakanlığınca Termal Turizm Alanı olarak ilan edilmiştir. Bu kapsamda son yıllarda termal turizme yönelik olarak özel sektör tarafından birçok otel ve konaklama yerleri yapılarak hizmete girmiştir.

Şehirde Afyon Kocatepe Üniversitesi ve Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi olmak üzere iki üniversite bulunmaktadır. Bu üniversiteler Afyonkarahisar'da toplam üç yerleşkede eğitim ve öğretim faaliyetlerini sürdürmektedir. 2024-2025 akademik yılında üniversite fakültelerinde 38.921 öğrenci öğrenim görmektedir.

Afyonkarahisar şehrini profesyonel liglerde, TFF 2. Ligde yer alan Afyonspor futbol takımı ile Kadınlar 2. Liginde yer alan Afyon İdmanyurdu kadın futbol takımının yanı sıra ING Basketbol Süper Liginde yer alan HDI Sigorta Afyon Belediyesi Basketbol erkek takımı ve AXA Sigorta Efeler Liginde yer alan Avşar Maden Suyu Afyon Belediye Yüntaş Voleybol erkek takımı temsil etmektedir.
Şehrin en büyük spor tesisleri: 15.000 kişilik Zafer Stadyumu ve 2833 kişilik Prof. Dr. Veysel Eroğlu Spor Salonudur.

Afyonkarahisar Kalesi, şehrin merkezinde 226 metre yüksekliğindeki volkanik bir kaya kütlesi üzerine kurulmuş tarihî bir savunma yapısıdır. İlk yerleşimin M.Ö. 1350 civarında Hititler döneminde "Hapanova" adıyla başladığı, daha sonra Frig, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde kalenin sürekli onarılarak kullanıldığı bilinmektedir. Kalenin günümüze ulaşan sur kalıntıları, Bizans ve Selçuklu dönemlerine aittir. Kale içinde sarnıç kalıntıları, tapınak temelleri ve taş basamaklı merdivenler bulunmaktadır. Günümüzde ziyaretçilere açık olan kale, hem tarihî önemini hem de panoramik şehir manzarasını korumaktadır.

Frig Vadisi, Afyonkarahisar, Eskişehir ve Kütahya illerine yayılan geniş bir tarihî ve kültürel miras alanıdır. Frigya Krallığı'nın kalbinde yer alan bu bölge, M.Ö. 8. yüzyıldan itibaren kaya yerleşimleri, tapınaklar ve anıtsal kabartmalarla dikkat çeker. Afyonkarahisar bölümünde özellikle Ayazini, Göynüş Vadisi, Aslantaş ve Yılantaş anıtları öne çıkar. Kaya mezarları, kabartmalar ve tapınak cepheleri Friglerin ölü gömme geleneklerini ve inanç sistemlerini yansıtır. Vadinin tamamı günümüzde yürüyüş parkurlarıyla keşfedilebilir olup, UNESCO Dünya Mirası aday listesinde yer almaktadır.

Afyonkarahisar Evleri, 18. ve 19. yüzyıllarda inşa edilmiş geleneksel Osmanlı konut mimarisinin özgün örneklerindendir. Bu yapılar genellikle iki veya üç katlı, cumbalı, çıkmalı ve geniş avlulu planlara sahiptir. Konutların çoğu taş temelli, kerpiç dolgulu ahşap karkas sistemle yapılmıştır.
Evlerin dış cepheleri pastel tonlarda boyanmış, pencerelerinde ahşap kepenkler ve oyma süslemeler kullanılmıştır. Özellikle Taşpınar, Kalealtı, Hacı Nasrullah, İmaret ve Dervişpaşa Mahalleleri bu geleneksel dokunun en iyi korunduğu bölgelerdir. Çoğu evin zemin katı taş duvarlı olup kiler veya ahır olarak kullanılırken, üst katlar yaşam alanı olarak düzenlenmiştir.

Evlerin iç mekânlarında "sofa" adı verilen geniş bir orta alan çevresine odalar yerleştirilmiştir. Ahşap tavan süslemeleri, alçı ocaklar, dolap nişleri ve işlemeli kapılar dönemin zanaatkârlık geleneğini yansıtır. Geleneksel evlerin bir bölümü günümüzde restore edilerek butik otel, kafe veya kültürel tesis olarak kullanılmaktadır. Kale eteklerinden İmaret Camii'ne kadar uzanan tarihî sokak dokusu, taş döşemeli yolları ve ahşap çıkmalı evleriyle Afyonkarahisar'ın sivil mimari kimliğini korumaktadır. Şehir, bu özellikleriyle Türkiye'de "tarihî kent merkezi" unvanına sahip nadir yerleşimlerden biridir.

İhsaniye ilçesi sınırlarında yer alan Ayazini Antik Kenti, Frig, Roma ve Bizans dönemlerinde aktif olarak kullanılmış çok katmanlı bir yerleşim alanıdır. Frig döneminden kalma kaya mezarları, tapınak cepheli anıtlar ve ev tipi kaya oyma yapılar, Roma döneminde genişletilmiş ve Bizans döneminde manastır ile kiliselere dönüştürülmüştür. Bölgedeki en dikkat çekici yapılar arasında Meryem Ana Kilisesi, Metropolis kaya yerleşimi ve sütunlu mezar odaları bulunmaktadır. Günümüzde Ayazini, Frig Vadisi'nin en yoğun ziyaret edilen bölümlerinden biridir.

Afyonkarahisar Ulu Camii, 1272 yılında Anadolu Selçuklu döneminde Emir Hacı Bey tarafından inşa edilmiştir. 40 ahşap direkle taşınan tavanı ve sade taş süslemeleriyle Anadolu'daki ahşap direkli camiler arasında özgün bir örnektir. Cami, dikdörtgen planlıdır ve doğu-batı yönünde uzanır. Tavanında geometrik geçmeli ahşap işçiliği ve kalem işi süslemeler görülmektedir. Günümüzde hâlen ibadete açık olan yapı, Afyonkarahisar'daki Selçuklu mimarisinin en iyi korunmuş örneklerinden biri olarak kabul edilir.

1472 yılında Osmanlı veziri Gedik Ahmet Paşa tarafından yaptırılan medrese, kesme taş işçiliği ve açık avlulu planıyla erken Osmanlı mimarisinin önemli örneklerinden biridir. Dikdörtgen planlı yapı, ortasında bir avlu ve çevresinde revaklı odalardan oluşur. Medrese, 1543-1544'ten önce derece itibarıyla otuzlu, 1565-1566'dan önce ise ellili medreseler arasında bulunuyordu. 20. yüzyılın başlarına kadar medrese olarak kullanılan bina, Cumhuriyet'in ilk yıllarında onarılarak önce (1931) Müze Deposu, 1933 yılından 1971 yılına kadar Müze Müdürlüğü olarak hizmet vermiş, arkasından uzun yıllar boş kalmış, yapılan tamir ve restorasyon sonunda, 1995-1997 yıllarında Türk İslam Eserleri Müzesi olarak kullanıldı.

Afyonkarahisar Mevlevihanesi, 13. yüzyılda Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin halifesi Şeyh Nasreddin tarafından kurulmuştur. Osmanlı döneminde Anadolu'

Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezi, İzmir'in Konak ilçesinde bulunan, 2008 yılında hizmete girmiş kültür merkezidir. İzmirli besteci, araştırmacı ve müzisyen Ahmed Adnan Saygun'un ismini taşır.
Güzelyalı'da eski bir troleybüs atölyesinin arsasında İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından inşa edilden yapının tasarımı, mimar Tevfik Tozkoparan ve Emre Ulaş'a aittir. Projesi 2000 yılında hazırlanan yapının inşaatı 2006-2008 yılları arasında İngiliz ARUP firmasınca gerçekleştirilmiştir.
Üç ana bölümden oluşan mekanın "Sanat Merkezi" adlı bölümünde özel akustik niteliklere ve asansörlü bir orkestra çukuruna sahip 1.153 kişilik bir konser salonu, 243 kişilik ikinci bir salon, toplantı salonları ve sergi mekânları bulunur.
Yapının üzerine inşa edildiği 20 dönümlük arazide 19. yüzyılda inşa edilen bazı tescilli tarihî yapılar da vardır. Bu yapılar restore edilerek kafe, müzik kütüphanesi, CD satış mağazası olarak kullanıma sokulmuştur. Eski yapıların bulunduğu bu alan "Kent Meydanı" olarak adlandırılır.
Sergi, tiyatro, konser gibi etkinlikler için kullanım alanı sunan açık alan "Kültür Platformu" adını taşır. Bu bölümde Ahmed Adnan Saygun'un 3 metre boyundaki bir heykeli bulunur. Heykel, Erkin Erkman'ın eseridir.
Kültür Merkezi, Adnan Saygun'un 100. doğum yılında, 27 Aralık 2008 günü gerçekleşen açılış konseri ile hizmete girdi. Konserde, bu kültür merkezi için özel olarak kurulan Ahmed Adnan Saygun Onursal Senfonik Orkestrası ve Korosu şef Rengim Gökmen yönetiminde Ahmed Adnan Saygun bestesi Yunus Emre Orotoryosu'nu seslendirdi.

 OpenStreetMap'te Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezi ile ilgili coğrafi veriler  

Resmî site

Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi, Türkiye'nin İzmir şehrinde yer alan bir müzedir.

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Piriştina'nın 1999'da önerdiği Kent Arşivi ve Müzesi'nin projesi, 2000'de hazırlandı. Yapımına 1930'da başlanan müze binası 1932-2001 yılları arasında itfaiye merkezi olarak kullanılmaktaydı. 10 Ocak 2004'te İzmir Kent Arşivi ve Müzesi adıyla açılan müzeye aynı yıl 6 Temmuz'da görevi başında hayatını kaybeden Piriştina'nın adı verildi. İzmir tarihi ile ilgili belge ve eserlerin bulunduğu müze, Türkiye'nin ilk kent arşivi ve kent müzesidir. 2018'de müze, Tarihi Kentler Birliği tarafından verilen Arşiv ve Koleksiyon Müzesi Ödülü'nü aldı. Aralık 2019'da müzenin arşivi internet üzerinden araştırmacıların erişimine sunuldu.

 OpenStreetMap'te Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi ile ilgili coğrafi veriler  

Resmî site

Aiolis, Batı Anadolu'nun kabaca kuzey bölgesinin antik adı.

Gediz Nehri kuzeyinden Bakırçay güneyine uzanan bölgedir. Doğusu Yunt Dağları ve Dumanlı Dağ, batıda ise Çandarlı Körfezi ile sınırlanır. Ayrıca Midilli adası da bölgenin sınırlarına girer. Herodot, 12 adet Aiol kenti sayar: Kyme, Larissa, Neonteichos, Temnos, Killa, Notion, Aigiroessa, Pitane, Aigai, Myrina, Gryneion, Smirni. Bu kentlerin, MÖ 1050 yılı civarında Yunanistan'dan bölgeye gelen Aioller tarafından kurulduğu söylenmektedir. Aigai, Aiolis bölgesindeki bir kentin adıdır. Aiolis diye bir kent yoktur. Aiolis antik bölge yerleşimi kuzeyde Biga ve Misya doğu sınırı Lidya, güney sınırı İyonya ile bölge yerleşimlerine komşudur.

Bölge coğrafi konum olarak Adramyttenos Kolpos (Edremit Körfezi) ve güneye doğru İzmir körfezine kadar uzanan sahil şeridini içine almaktadır. Aeol halkının MÖ 1. binin başından itibaren Yunanistan'dan göç ettiği bilinmektedir. Özellikler Teselya ve Boeotia'dan gelmişlerdir. Geldiklerinde Ege'deki bütün körfezler boştur. Önce Lesbos adasına, sonra Troas bölgesine, daha sonra Smyrna körfezine, daha sonra Smyrna'nın güneyine yerleşmişlerdir. Smyrna'da önce Aeoller daha sonra Dorların etkisiyle gelen İyonlar yaşamıştır. MÖ 8. yüzyılın 2. yarısında birleşerek dinsel yönü ağır basan bir federasyon kurmuşlardır.

Antik Grek tarihçi Herodot, Kyme (Aliağa-Nemrut Koyu), Larissa (Buruncuk Köyü [?]), Neontheikhos (Yanık köy), Temnos (Görece-Kayacık Tepesi), Killa, Notian (Ahmetbeyli), Aigiroessa, Pitane (Çandarlı), Aigai (Nemrutkale), Myrina (Aliağa-Kalabaktepe), Gryneion (Yenişakran) ve Smyrna (İzmir) olmak üzere on iki kentten söz etmektedir. On ikinci kent olan Smyrna'yı İonlar konfederasyondan ayırmışlardı. Bu kentlerin dışında 5 tane Lesbos'ta, 1 tane Tenedos'ta, bir tanede 100 adalar denilen adalarda Aeol kentleri vardır. 11 Aeolis'in başkenti Kyme'dir. Bu yerleşim Aelois kentlerinin en büyüğüdür. Aeolis, MÖ 700'de Smyrna kenti kendisinden ayrıldıktan hemen sonra, önce Lidya krallığının daha sonrasında da Pers egemenliğinin altına girmiştir. Pers-Yunan savaşları sırasında Pers tarafını tutmuştur. MÖ 478 yılında Attika-Delos Deniz Birliğine üye olmuştur. MÖ 5. yüzyılda Sparta'ya yenilmiş ve MÖ 342'de Makedonyalılarla anlaşma yapmıştır. Aeolis federasyonu, MÖ 281'de Selevkos idaresine, MÖ 261-221 yılları arasında Pergamon Krallığı idaresine girmiştir. MS 17 ve 105 depremleri büyük hasara yol açmış ve kıyı kentleri harap olmuştur.

Aliağa Petkimspor, 1988 yılında kurulan İzmir ilinin Aliağa ilçesi merkezli eski spor kulübü. 2015 yılında kapanmıştır.

1988 yılında Aliağa ilçesinde kurulan kulüp 2 sezon amatör ligde mücadele ettikten sonra 1990-91 sezonunda Alpetspor (açılımı Aliağa Petkimspor) ismiyle Türkiye 3. Futbol Liginde mücadele etmeye başlamıştır. 1993-94 sezonu öncesi ismini Petkimspor olarak değiştirdi. 1998-99 sezonunda 3. Futbol Ligi 6. Grupta Yeni Nazillispor'un ardından sezonu 2. sırada tamamlayarak Türkiye 2. Futbol Liginin kapısından döndü. Ertesi sezonda sondan 3.haftaya lider girmesine rağmen son 3 maçını kazanamayarak sezonu 3. sırada tamamladı.
2000-01 sezonunda ertesi yıl 2. Lig A ve B kategorisi olarak ikiye ayrılacağı için grubu ilk 3 sırada tamamlayan takımlar 2. Lig B kategorisine yükselecekken, Petkimspor sezonu 4. sırada tamamlayarak 2. Lige çıkma şansını bu sezon da tepmiş oldu ve 2001-02 sezonu itibarıyla 4. seviye lig konumuna düşen 3. Ligde mücadele etmeye başladı.
2004-05 sezonunda 3. Lig 4. grubu son sırada tamamlayarak Amatör Lige düştü. Uzun yıllar amatör liglerde mücadele eden Aliağa Petkimspor 2014-2015 sezonunda İzmir 1. Amatör ligini 2. sırada tamamladı. Play-off turu yarı final maçında kınık belediyespor'a normal süresi 2-2 biten mücadeleyi uzatmalarda 5-2 kaybederek finale yükselme şansını kaçırdı, sezon sonu ise kulüp yeni sezonda lige katılmayarak kapandı. Kulüp 2015'ten bu yana faaliyet göstermemektedir.

2. Lig: 11 sezon
1990-2001

3. Lig: 4 sezon
2001-2005

Amatör Lig: 12 sezon
1988-1990, 2005-2015

TFF.org'da Aliağa Petkimspor

Alsancak, İzmir ilinin Konak ilçesine bağlı bir kentsel mahalledir.

Mahallenin eski adı 1876  yılı kayıtlarında Darağaç Burnu olarak geçmektedir. 1912 kayıtlarında ise Punta olup, İtalyancada "burun" anlamına gelmektedir.

İlçe kaymakamlığı, İzmir Valiliği'ne 1,5 km uzaklıktadır.
Mahalle Konak ilçe merkezinin kuzeyinde İzmir Körfezi sahilinin Gündoğdu Meydanı ile Alsancak Limanı arasında kalan kısmındadır. Kuzey ve batısında Atatürk Bulvarı'nın sınırladığı ve Alsancak Limanı'nın olduğu Umurbey Mahallesi, güneydoğu ve güneyinde Kültür Mahallesi (sınır: Ali Çetinkaya ve Talatpaşa bulvarları) vardır.
Alsancak Garı, Kordon ve Kıbrıs Şehitleri Caddesi, Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı Bölge Müdürlüğü, Ege Gümrük ve Ticaret Bölge Müdürlüğü, İzmir Atatürk Müzesi, Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi, Alsancak İskelesi, Cumhuriyet ve Gündoğdu Meydanları, İzmir Mask Müzesi, Neşe ve Karikatür Müzesi, TCDD 3. Bölge Müze ve Sanat Galerisi, İzmir Saint Joseph Lisesi, Müjdeci Aziz Yuhanna Anglikan Kilisesi, Santissimo Rosario Kilisesi, bu mahallededir.

Eski Alman Başkonsolosluğu Binası
Eski Tekel Tütün Depoları (günümüzde İzmir Mimarlık Merkezi)

 Wikimedia Commons'ta Alsancak ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
 OpenStreetMap'te Alsancak, Konak ile ilgili coğrafi veriler

Alsancak Garı, eskiden Punta Garı, İzmir'in Konak ilçesinde yer alan TCDD'ye ait hemzemin ana tren istasyonudur.
Türkiye'deki en eski gar ve Kemer Tren İstasyonu'ndan sonra en eski ikinci tren istasyonu olan ve İzmir-Alsancak – Eğirdir demiryolu'nun başlangıç noktası olan istasyon, Ottoman Railway Company / Osmanlı Demiryolu Şirketi (ORC) tarafından Punta Garı adıyla inşa edilerek 30 Ekim 1858'de hizmete girmiştir.
ORC Şirketi 1 Haziran 1935'te TCDD tarafından satın alınıp feshedildikten sonra istasyon TCDD'nin denetimine girmiştir. İstasyonun adı bu dönemde Alsancak olarak değiştirilmiştir.
TCDD tarafından 1970'te -banliyö kısmı- yeniden inşa edilerek tekrar hizmete giren istasyon, 2001'de elektrifikasyon altyapısıyla yenilenmiş ve hat sayısı 4'ten 10'a, platform sayısı ise 2'den 6'ya yükseltilmiştir. 1935 – 2006 yılları arasında Alsancak – Buca, 1970 – 2006 yılları arasında ise Alsancak – Cumaovası Banliyö Trenleri'ne hizmet vermiş, 2006'da İZBAN projesi kapsamında kapatılmış ve İZBAN A.Ş. tarafından yenilenerek 30 Ağustos 2010'da tekrar hizmete girmiştir.
İki ada peronu ve altı kenar peronundan oluşan istasyonun doğudaki ada peronları İZBAN (Cumaovası – Menemen) Banliyö Trenleri'ne hizmet vermekte, kenar peronları ise TCDD Taşımacılık'a tahsis edilmiş olup, şu an herhangi bir trene hizmet vermemektedir.

TCDD
İzmir-Alsancak – Eğirdir demiryolu
 Merkez Hattı (Cumaovası – Menemen)

Konumu Alsancak, Konak, İzmir olan gar binası kentseldir. 1922'deki Büyük İzmir Yangını'na kadar Levantenler'in yoğunlukla yaşadığı Alsancak (o zamanki adıyla Punta) semti ve çoğunluğu gayrimüslimlere ait olan işletmelere, iskelelere, depolara, konsolosluklara ev sahipliği yapmaktaydı. Yangında neredeyse tamamı yok olan semt, yangından sonra şehrin yeni yerleşim, iş ve ticaret merkezi olmuştur. Semtin merkezinde yer alan gar, çevresindeki yapılar ile modern bir uyum içerisindedir. İzmir'in hemen hemen bütün kesimlerinden ulaşımın kolay olduğu binaya, biri binanın ana giriş kapısı (Atatürk Caddesi'nde) diğeri ise yeni tasarlanan İZBAN binasının giriş kapısı (Liman Caddesi'nde) olmak üzere iki farklı girişten ulaşılır.

Alsancak Garı yapımında Geç Dönem Osmanlı mimari esintileri görülmektedir. Bu dönemde Ampir, Barok, Rokoko ve Klasik Osmanlı üsluplarının hepsinin bir arada kullanıldığı yapılar dahi vardır. İç mekan oldukça yüksek, pencere açıklıkları vitraller ile süslenmiştir. Başka bir özellik ise garın tren raylarının olduğu kısım kafes sistemi ile desteklenmiş, oldukça yüksek bir formdadır. Beşik kemer, iç mekanda mekanı ayırmak için, dışta ise açıklıkların sınırlarını belirtmek için kullanılmıştır. Kapı ve pencere detayları süslüdür. Tren raylarının bölünmesinde de beşik kemer sistemi kullanılmıştır.
Ayrıca yapının güney cephesinde binaya ekli halde yer alan kulenin meydana bakan tek cephesinde bir niş içerisine yerleştirilen saatin 1890 yılında yapıya eklendiği tahmin edilmektedir. Bu kule aynı zamanda İzmir'deki ilk saat kulesidir.

Ziyaretçilerin ilgi odağı olan kısım, giriş bölümünden sonra bilet gişesi ve ardından gelen büyük bekleme salonudur. Bekleme salonu yarı açık bir girişle beklemekte olan ziyaretçilere gözlem olanağı sunar. Girişin hemen yanında bulunan bilet alma bölümü ve kapalı bekleme bölümünde birçok Osmanlı detayları gözlenir. bölümlerin hemen hepsi yüksek tavanlıdır ve geniş kapı açıklıkları ile birbirlerine bağlanırlar. Garın penceler sayesinde daima ışık alması ziyaretçilerde rahat bir his uyandırır.

İstasyon binası taşıyıcı duvarlar sayesinde ayakta durmaktadır. Taş duvarlar ve beşik tonozlar binanın asıl taşıyıcı elemanlarıdır. Çatıda kafes sistemi kullanılmıştır. Kafes sistemi demirden oluşturulmuştur. Beşik kemer sistemi hem görsel hem strüktürel yapıyı desteklemektedir. Büyük pencere açıklıkları ile güneş ışığını doğrudan alır ve iç mekan her zaman aydınlıktır. Bu da ziyaretçilerde rahat bir his uyandırır. Pencerelerdeki vitral detaylar sebebi ile iç mekana renkli ışık alımı olanağı sağlar.

İzmir Limanı
Toprak Mahsulleri Ofisi İzmir Siloları
Alsancak Mustafa Denizli Stadyumu

Basmane Garı

 OpenStreetMap'te Alsancak Garı ile ilgili coğrafi veriler  

TCDD resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TCDD Taşımacılık resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İZBAN resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Altay Spor Kulübü, 16 Ocak 1914'te İzmir'de Altay İdman Yurdu adıyla kurulan bir spor kulübüdür. Altay Spor Kulübü, Türk futbol tarihinde ilk deplasman yapan takımdır. Türkiye Kupası'nı kazanan ikinci, Anadolu'dan ise ilk takım olarak tarihe geçmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk Altay hakkında "Altay Spor Kulübü'nde tanıdığım gençlik iftihara şayandır. Bu gençlik müvacehesinde istikbalin kuvveti ve saadeti en bariz görülmektedir." cümlelerini sarf etmiştir. Soyadı kanunundan sonra Atatürk, İzmir'de birlikte izledikleri maç dolasıyla Fahrettin (Altay) Paşa'ya Altay soyadını vermiştir.
Altay Spor Kulübü taraftarının 23 Ocak 2022'de yaptığı "Kuvayi Milliye'nin Kulübü Altay" kareografisi ve kulübün efsane ismi Mustafa Denizli ve futbolcuların yer aldığı koreografiler, Avrupa tarihinde tek maçta koreografi yapma rekorunu kırmıştır.

Altay, 16 Ocak 1914'te Altay İdman Yurdu adı altında kurulmuştur. O devirde; İzmir'de sporda ve günlük hayatta Rum, Ermeni ve İtalyanların etkisi önemli bir sorundu. Devrin Valisi Rahmi Bey, Vasıf Çınar Bey ile Necati Beye "Şark İdadisi" isminde bir okul açtırdı. Amaç, Rumların ve diğer azınlığın etkinliğini kırmaktı. Bu amaç uğruna 16 Ocak 1914 yılında Altay İdman Yurdu sportif faaliyetlere başladı. Yunan, Ermeni ve İtalyan takımlarıyla yaptığı maçlarda başarılı sonuçlar aldı.
1913 yılı sonlarında İzmir'e gelen Celal Bayar İttihat Terakki Cemiyetine katmak için spor yapan Altaylı gençleri davet etti ve 1914 yılının 16 Ocak tarihinde Altay fiilen kuruldu. Celal Bayar Şark İdadisinde faaliyet gösteren Altay'ın kuruluşu için para yardımında bulundu.
1923 Yılında Başkent Ankara'ya davet edilen Altay'ın bu seyahatinin çok başarılı olması nedeniyle büyük kurtarıcı Atatürk 1924 Paris Olimpiyatlarına Türk sporcularının katılmaları için emir verdi. 1924 Paris Olimpiyatları'na Altay'dan Futbolcu olarak Hamit Aslan, Atlet olarak Said Odyak iştirak etti.
14 Ekim 1925 günü Mustafa Kemal Atatürk İzmir'e gelir ve kulübü ziyaret eder. Altay'ın 9 Eylül kupasını gören Atatürk, "Aferin çocuklar, kupa da kazanmışlar" der. Altay'ın spor faaliyetlerini dinledikten sonra Atatürk kulüp defterine şunları yazarak imzalar: ‘‘Altay Spor Kulübünde tanıdığım gençlik iftihara şayandır. Bu gençlik müvacehesinde istikbalin kuvveti ve saadeti en bariz görülmektedir.’’
Altay aynı zamanda ilklerin takımıdır. Türkiye tarihinde deplasman yapan ilk takımdır. Kendi bünyesinden takım çıkaran ve bunu ikinci defa yapan ilk takımdır. İzmir'in ilk millî futbolcusu da Altay bünyesinden çıkan Hamit Aslandır. İzmir'in ilk millî atleti yine Altay'ın bünyesinden çıkan Said Odyaktır. Eski adı Fuar Şehirleri kupası olan UEFA Kupası’na katılan ilk Türk Takımı Altay’dır. Ulusal çaptaki birincil Türkiye Ligi'nde ilk üçe giren ilk Anadolu takımıdır. Ziraat Türkiye Kupası'nı kazanan ilk Anadolu Takımıdır. Türk futbolunu modernleştiren, dernek yapısını aklımıza kazıyan ilk isim, soyadını bile Altay'dan alan Vahap Özaltay'dır. Aynı zamanda Altaylı Vahap Özaltay, Türkiye'nin ilk profesyonel futbolcusudur.

İkinci Meşrutiyet (1908)’e kadar Türkiye’de spor yapmak hem padişah yönetiminin baskısı, hem de muhafazakarların tutumu nedeniyle hemen hemen olanaksızdı. Spor yapanlar o dönemde pederşahi bir zihniyetle ayıplanırdı. Türkiye’de modern beden eğitimi öncüsü Selim Sırrı Tarcan, 1909 yılında sporu geliştirmek amacıyla bir salon açmak için İzmir’e geldi. Onun bu girişimi “Sarıklılar” olarak tabir edilen aşırı muhafazakarlar tarafından engellendi. Selim Sırrı Tarcan, salon açamamasına rağmen, o dönemde Vali Rahmi Bey, Necati Bey ve Vasıf Çınar Bey'le görüştü. Tarcan'ın spor sevgisi aşısı sonucu Rum ve Ermeniler ile diğer azınlığın da etkinliği nedeniyle artık Türk gençleri spor yapma gereğini duymaya başladı. Türkiye'de futbol ilk kez Rum, Ermeni, İngiliz ve İtalyanlar tarafından 1898 yılında oynandı. 1905 yılında ise Amerikan Koleji'nde eğitim gören Talat Erboy, orada okuyan iki arkadaşı Şerif Remzi Reyent ve Sabri Süleymanoviç'i de yanına alarak yabancı öğrencilerle birlikte futbol oynamaya başladı.
Ne yazık ki bu üç Türk genci, İstibdat Devri'nin karanlık günlerinde Kamil Paşa'nın baskısı sonucu Amerikan Kolejinden çıkarılırken, Talat Erboy eğitimini tamamlamak üzere İngiltere'ye gönderildi. 2 yıl İngiltere'de kalan Erboy, futbolun beşiği sayılan İngiltere'de futbolunu geliştirdi. Ülkesine geri dönen Talat Erboy, Altay Spor Kulübü'nün kurucuları arasında yer almaktadır.

Aynı tarihlerde Adnan Menderes'in eniştesi Nejat Evliyazade de futbol oynuyordu. Eğitim için yurtdışına giden Evliyazade, Belçika'da futbol oynayan ilk Türk futbolcusu oldu. Belgesel kayıtlara göre 1905 yılında futbola başlayan Talat Erboy, Sabri Süleymanoviç, Şerif Remzi Reyent ve Nejat Evliyazade ilk Türk futbolcularıdır. 1908 yılında İkinci Meşrutiyet ilan edilince İstibdat Dönemi de sona erdi ve Türk gençleri artık futbol oynamaya başladı. 1908 yılından sonra futbol, Türk okullarına da girdi. Sultani Mektebi'nde okuyan öğrenciler, Okul Müdürü Şükrü Saracoğlu, Müdür Yardımcısı Baha Esat Tekant'ın daha sonra da Şark İdadisi'nde Necati Bey ile Vasıf Çınar'ın desteğiyle futbol gelişmeye başladı.15-16 yaşlarında olan Talat Erboy, Nejat Evliyazade, Sabri Süleymanoviç, Kemal Tahsin Soydam, Hasan Tahsin Soydam, Şimendiferci lakabıyla anılan Rıfat İyison, Mazlum Bey ve Hüsnü Bey ile Çakır Kemal Bey de futbolcu olarak spor tarihine isimlerini yazdırdılar.Türkiye'de ilk futbol tüzüğünü İngilizce den tercüme edenler Türkiye Şeker Fabrikaları Genel Müdürlüğü'nü yapan Baha Esat Tekant, Talat Erboy ve Nejat Evliyazade oldular.İşte tüm bunlar yaşanırken 1913 yılı sonunda İzmir'e gelen Celal Bayar, spor yapan Altaylı gençleri İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne katmak ve 1914 yılının 16 Ocak tarihinde Altay fiilen kuruldu. Celal Bayar, o dönem Şark İdadisi'nde faaliyet gösteren Altay'ın kuruluşu için para yardımında da bulunarak Altay'ın güçlenmesini sağladı. Kulübümüzün kurucuları Mustafa Necati Bey, Vasıf Çınar Bey, Şükrü Saracoğlu Bey, Baha Esat Tekand Bey, Talat Erboy Bey, Esat Çınar Bey, Nejat Evliyazade Bey, Hüsnü Uğural Bey, Muharrir Rauf Nezih Bey, Şimendiferci Rıfat İyison Bey, Dr.Kemal Tahsin Soydam Bey, Enver Esat tekand Bey, Tayyareci Mazlum bey, Kemal Çakırel Bey, Nuri Sıtkı Erboy Bey, Dr.Fikret Tahsin Soydam Bey, Mazlum Öksüz Bey, Tüccar Süreyya Bey, Çiftçi Necati Bey, Fethi Özalp Bey, Sıhhıyeci Kemal İstanbullu Bey ve Halil Zeki Osma Bey'dir.

Şark Gazetesi sahibi Halil Zeki Osma Bey, Fahrettin Altay Paşa, Şükrü Saracoğlu Bey, Baha Esat Tekant Bey ve Mahmut Esat Bozkurt Beyleri sinesinde yetiştirmiş. Altay, Türk millî mücadelesinde de rol oynadı. 9 Eylül 1922 tarihinde Türk ordusu Yunanistan kuvvetlerini püskürtürken sonra, soyadını Altay'dan alan süvari alayı ile İzmir'e giren Fahrettin Altay Paşa, Konak'taki vilayet binasına Türk Bayrağı'nı astıran kumandan olmuştur. 23 Nisan 1920'de ilk Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde mebuslarıyla Atatürk'ün yanına koşan, onunla Cumhuriyet'in koruyucusu olan Fahrettin Altay, çok partili hayata geçişte de tarihte yerini alıp Demokrat Parti'nin kuruluşunda önemli rol oynadı. Altay'ın kalesini koruyan Başbakan Adnan Menderes, Altaylılar'a İttihat ve Terakki Cemiyeti'nde kucak açan Celal Bayar ile kader birliği yaptı. Menderes'in futbol oynadığı yıllarda kulübün başkanı, şimdiki AP'nin kurucularından olan Şinasi Osma'nın babası gazeteci Halil Zeki Bey'dir. Yine Altay formasını şerefle giymiş Refik Şevket İnce, Danyal Akbel, Sebati Acun ve Muzaffer Balaban da Demokrat Parti safhalarında yer almıştı. CHP'nin başkanı Şükrü Saracoğlu, 1924 Paris Olimpiyatları'nda Türk Millî Takım formasını giyen CHP'li Said Odyak, Şerif Remzi Reyent, Ruhi Soyer ve Dündar Soyer, Altay için ayrı bir gurur kaynağıdır.
Rum metropoliti Hiristosmos, Rum kolonisi İzmir'deki maçların devamlı seyircileriydi. Maçlar, şimdiki Alsancak Stadı'nın bulunduğu o zamanki Panainios Sahası'nda oynanırdı. Rumlar, her maça Rum Evangelidis okulunun bandosunu getirirlerdi. 1914 yılında Birinci Dünya Savaşı patlak verince Altay'ın maçları, Rum Takımları'na karşı Türk'lerin gurur maçları oldu. Metropolit Hiristosmos'un da karşılaşmaları izlemesi, Rum ve diğer yabancı azınlığı kışkırtması bakımından çok önemliydi. Altay'ın her maçını izleyen İzmir Valisi Rahmi Bey ise milliyetçilik ruhu ile hamurlaşmış ve Türkçülük hareketinin en büyük öncülerinden biriydi. Rahmi Bey, beraberinde, Belediye Başkanı Müftü Cevherizade Ahmet Hamdi Bey'i ve askerî bandoyu da getiriyordu. Altay'ın bazı maçlarını izleyenler arasında, zaman zaman, İzmir milletvekili Celal Bayar da bulunuyordu. İttihat ve Terakkiciler, İttihat ve Terakki Lisesi Müdürü Şükrü Saracoğlu (Eski Başbakan), Şark İdadisi Müdürü Necati Bey, kardeşi Hüsnü Bey, Şark İdadisi Müdür Yardımcısı Vasıf Çınar Bey, Enver Esat Tekand Bey, eski İzmir Şark Gazetesi sahibi Halil Zeki Bey (İzmir Milletvekili Ş. Osma'nın babası) ve Esat Çınar Bey ile bu dönemde sık sık toplantı yapıyordu. Yunanların İzmir'i işgalinden bir gün önce Bahri Baba Parkı önünde milliyetçi geçlerin iştiraki ile miting yapıldı.
14 Mayıs 1914'te Yunan işgalinden bir gün önceki toplantıya 31 yaşında Sorbonne Üniversitesi mezunu Hukuk-u Beşer yazarı Osman Nevres Bey (Hasan Tahsin) de katıldı. Türklük haysiyeti için halkı mücadeleye çağıran Şark İdadisi Müdürü Necati Bey, Müsella Müdafaa tertibatı yapmaya çalışıyordu. Halkı coşturuyordu. Ondan sonra konuşan Vasıf Çınar Bey, padişahın aczini anlatıp, saltanatın, Türklere düşman tarafından esaret zincirini giydirmeye çalıştığını belirtti. Onlar kürsüde konuşurken genç gazeteci Hasan Tahsin de heyecandan gözyaşı döküyordu.
15 Mayıs 1914'te Yunan askeri, İzmir'i istilaya gelirken düşmana ilk kurşun işte o Hasan Tahsin tarafından sıkıldı. Bir gün önce Vasıf Çınar'ların, Necati Bey'lerin ateşli konuşmaları sırasında gözyaşı döken, heyecanlı genç, sıktığı ilk kurşunun ardından öldürüldü. Yunanlar, Hasan Tahsin'in ardından Necati Bey'i ve Vasıf Çınar'ı yok etmeye çalıştılar. Şark İdadisi'nin bu değerli öğretmenleri, ne p

Altınordu Futbol Kulübü ya da kısaca Altınordu, İzmir merkezli Türk futbol kulübü. 26 Aralık 1923 tarihinde kurulan kulübün renkleri kırmızı ve lacivert renklerinden oluşur. A.Ş. statüsündeki kulübün çoğunluk hissesi Seyit Mehmet Özkan'a ait olup, kulüp 2025-2026 sezonunun bitiminden sonra 2. Lig'den çekilme kararı almıştır. 
Süper Lig'in kurulduğu ilk sezonda yer alan 16 takımdan bir tanesidir. Kulüp daha önce İzmir Futbol Ligi'nde 6 defa şampiyon oldu. Ayrıca 2012-13 sezonunda 3. Lig'de, 2013-14 sezonunda ise 2. Lig'de şampiyonluğa ulaştı.

Altınordu, 26 Aralık 1923 tarihinde 11 kişi tarafından İzmir'de kuruldu. Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan kısa bir süre sonra Türk Kurtuluş Savaşı nedeniyle kulüp bünyesinde ara verilen sportif faaliyetler tekrar başladı. İzmir'de 1912 yılında Karşıyaka ve 1914 yılında ise Altay'ın yanı sıra Eşrefpaşa'da Altınay, Mısırlı Caddesi'nde de Sakarya kulüpleri bulunmaktaydı. Basmane, Tilkilik ve Namazgâh semtlerinde bir kulübün olmaması nedeniyle, semtte yaşayan Mustafa (Balöz), Hüseyin (Yurdakul) ve Mehmet Hancıoğlu'nun girişimleri ve semtte yaşayan Doktor Hacı Hasanzade Ethem Bey tarafından bölgede de bir spor kulübü kurulması fikri diğer büyüklere anlatıldı. Kulübün kurulması fikri üzerinde herkesin uzlaşması üzerine konu Süleyman Ferit Bey'e anlatıldı. Süleyman Ferit Bey, Tilkilik, Hatuniye, Namazgah ve İkiçeşmelik semtlerinde oturan insanları iyi tanıyordu ve içlerinde Kuvâ-yi Milliye yıllarında birlikte görev yaptığı insanlarda vardı. Sonrasında Vilayet Mektubî Kalemi'nden cemiyet nizamnamesi örneğini temin ederek kulübün kurulması için çalışmaları başlattı.
Daha sonra kulübün isminin belirlenmesi için hemen her gün tartışmalar yapıldı. O dönemde ülkede kazanılan savaşlardan sonra cumhuriyetin kurulması ile birlikte kulübün ismininde buna uygun olması kararı alındı. Bu doğrultuda önerilen ilk isimler Zafer, Hilal ve Kurtuluş oldu. Yapılan her toplantıda yeni isimler önerilmeye devam ediliyordu. Önerilen isimlerden Göktürk ve Sakatürk diğerlerine göre ağırlık kazanmaya başlamıştı. Muallim Mehmet Rıza Bey, Göktürk ismi üzerinde duruyordu. Toplantıyı idare eden Süleyman Ferit Bey ise bir Türk İmparatorluğu olan Altınordu'yu kulübün adı olması için teklif etti. Bu teklif diğer kişiler tarafından da kabul edildi ve kulübün ismi Altınordu oldu. Süleyman Ferit Bey ise Altınordu'nun kurucu başkanı ve isim babası oldu.
İstanbul'da da aynı ismi taşıyan bir kulüp daha vardı. Bu durum Vali Yardımcısı Murat Bey'e bildirildi ve bir sorun olmayacağı anlaşılarak kulübün ismi tescil ettirildi. Altınordu Futbol Kulübü, resmî olarak 26 Aralık 1923 tarihinde kuruldu. Altınordu, tarihindeki ilk resmî maçını Altay takımı ile oynadı. Kulübün kuruluşunun hemen sonrasında Şifa Eczanesi Kupası adı altında organize edilen bu maçı Altınordu 2-1 kazandı.
Kulübün temsil renkleri kırmızı ve laciverttir. Bu renklerden kırmızı kanı, lacivert ise çeliği temsil eder. Kulübün kurucuları şunlardır:

Kulüp daha önce İzmir Futbol Ligi'ni 6 kez şampiyon olarak tamamladı. 1927, 1932 ve 1935 yıllarında Türkiye Futbol Şampiyonası ikincisi oldu. 1959 yılında ulusal bir organizasyon olan Millî Lig'e İzmir'den katılan Altınordu, ilk iki sezonda baraj maçları sonucunda küme düşmekten kurtuldu. 1961-62 sezonunda ligi 8. sırada bitirdi. 1964-1965 sezonu sonunda ligi 24 puanla son sırada tamamlayan kulüp bu sonuçla birlikte küme düştü. 1965-66 sezonunda 2. Lig'de Kırmızı Grubu 31 puanla ilk sırada tamamlayan Altınordu, bu sonuçla birlikte yükselme grubunda mücadele etme hakkı kazandı. Yükselme grubunu ise Eskişehirspor'un ardından 21 puanla 2. sırada tamamlayan Altınordu bir sezon sonra tekrar 1. Lig'e dönmeyi başardı. 1. Lig'de 1969-70 sezonuna kadar mücadele eden kulüp, aynı sezonda ligi 17 puanla sonuncu sırada tamamlayarak küme düştü. 1977-78 sezonunda 2. Lig'de sezonu 23 puanla son sırada tamamlayan Altınordu, Türkiye Futbol Federasyonu tarafından; İzmir'de İskenderunspor ile oynanan ve 8-1 Altınordu'nun galibiyeti ile sonuçlanan maçta şike yapıldığı kararına vararak, Altınordu takımıyla birlikte ligi 6. sırada tamamlayan İskenderunspor'u küme düşürdü. Bir sonraki sezon 3. Lig'de grubunu 28 puanla 2. sırada tamamladı ve yeniden 2. Lig'e yükseldi. 2. Lig'de aralıksız 13 sezon boyunca mücadele eden Altınordu, 1991-1992 sezonunda ligi 33 puanla 16. sırada bitirerek 3. Lig'e, 1995-1996'da ise 3. Lig'de mücadele ettiği 7. Grubu sonuncu bitirerek Amatör Küme'ye düştü.
2002-2003 sezonunda yeniden 3. Lig'e yükseldi. 2007-2008 sezonunda 3. Lig'de play-off serisinde Belediye Bingölspor ve Keçiörengücü takımlarını geride bırakarak 2. Lig'e terfi etti. 2008-2009 sezonunda 2. Lig'de mücadele eden ve 9 takımlı 2. Klasman Grubu'nu 7. sırada tamamlayan Altınordu yeniden 3. Lig'e düştü. 2010-2011 sezonunda 3. Lig'de grubunu 5. sırada bitirdi ve play-off oynamaya hak kazandı. Play-off serisinde Afyonkarahisarspor ve Darıca Gençlerbirliği takımlarını mağlup ederek yeniden 2. Lig'e terfi etti. 2011-2012 sezonu sonunda ligi 38 puanla 15. sırada tamamlayarak tekrar 3. Lig'e düştü. 2012-13 sezonunda 3. Lig 3. Grup'ta sezonu 76 puanla şampiyon olarak tamamlayan Altınordu tekrar 2. Lig'e yükseldi. 2013-14 sezonunda ise 2. Lig Kırmızı Grup'ta sezonu 81 puanla şampiyon olarak tamamlayan takım, 1. Lig'e terfi etti. Altınordu, 22 yıl aradan sonra mücadele ettiği PTT 1. Lig'deki ilk sezonunda bir hayli başarılı bir performans sergiledi. Son 10 maçta 9 galibiyet, 1 beraberlik alan kırmızı-lacivertliler, ligi Samsunspor'un hemen arkasında ve play-off barajının bir basamak altında 7. sırada tamamladı.
Altınordu 2020-21 sezonunda Hüseyin Eroğlu yönetiminde ligde oynadığı 34 maç sonunda 17 galibiyet 9 beraberlik ve 8 mağlubiyetle 60 puan toplayarak ligi 6. olarak tamamladı ve play-off oynamaya hak kazandı. Play-off yarı finalinde Samsunspor'u 2 maçta aldığı 1-0 ve 2-2'lik sonuçlarla finalde Altay'ın rakibi oldu. Atatürk Olimpiyat Stadyumu'nda oynanan final maçında 1-0'lık mağlup olması sonucunda Süper Lig şansını kaybetti. 2020-21 Türkiye Kupası 5. Turunda Konyaspor'a 3-1 kaybederek kupadan elendi.
1 Temmuz 2026 tarihinde Altınordu FK, 2026-2027 sezonunda TFF 2. Lig'e katılmayacağını ve profesyonel futbol faaliyetlerini sonlandıracağını resmen açıkladı. Altınordu, yaptığı açıklamada bundan sonraki süreçte tüm imkanlarını 7-15 yaş grubu çocuk futboluna ve genç oyuncu yetiştiriciliğine ayıracağını duyurdu. Böylece kulüp yönetimi, profesyonel liglere veda ederek yoluna futbol akademisi olarak devam etme kararı aldı.

Altınordu, uzun yıllar İzmir'in basketboldaki en başarılı kulübü olarak temayüz ettiği gibi Türkiye Basketbol Ligi'nin organize edilmeye başlandığı ilk sezonda ligin ilk şampiyonu Altınordu oldu.
1972 yılına kadar orta sıralarda mücadele eden Altınordu, 1972-73 sezonunda son sırada kalarak küme düştü ve bir daha liglere dönemedi. Altınordu'nun altın çağından sonra İzmir basketbolunun bayrağını 1974-75 sezonundan itibaren Karşıyaka devraldı ve 1986-87 sezonunda (1967'de Altınordu'nun yaptığı gibi) Galatasaray'ı geride bırakarak şampiyonluğu 20 yıl sonra İzmir'e taşımayı başardı.

Kulübün kadın voleybol takımı, 2021-22 sezonunda Altekma takımıyla işbirliğine gittikten sonra 2022-23 sezonu öncesi Altekma kadın şubesindeki tüm sporcular ve teknik kadro, Altınordu bünyesine geçmesi sonrası kulüp altyapı ve Türkiye Kadınlar İkinci Voleybol Ligi'nde etmektedir.

Süper Lig: 10 sezon
1959-1965, 1966-1970

1. Lig: 31 sezon
1965-1966, 1970-1978, 1979-1992, 2014-2023

2. Lig: 7 sezon
2008-2009, 2011-2012, 2013-2014, 2023-2026

3. Lig: 14 sezon
1978-1979, 1992-1996, 2003-2008, 2009-2011, 2012-2013, 2026-

Amatör Lig: 7 sezon
1996-2003

Türkiye Futbol Şampiyonası
İkincilik (3): 1927, 1932, 1935
İzmir Futbol Ligi
Şampiyonluk (6): 1926-27, 1931-32, 1934-35, 1935-36, 1939-40, 1944-45
1. Lig
Şampiyonluk (1): 1965-1966
2. Lig
Şampiyonluk (1): 2013-14
3. Lig
Şampiyonluk (1): 2012-13
Play Off Şampiyonluğu (1): 2010-2011

Altınordu tarafından düzenlenen çocuk futbolu kampı olan Altınordu Futbol Kampları ya da diğer adıyla AO Camps, Altınordu FK adına genel müdürü Murat Korkmaz olan Comet Sports & Events tarafından düzenlenmektedir. Avrupa ve Türk futboluna Çağlar Söyüncü, Cengiz Ünder, Burak İnce gibi birçok yıldız kazandıran Altınordu FK, futbol kampına katılan minikler, Altınordu FK bünyesinde görev yapan antrenörlerden futbol eğitimi alacak. Temmuz ayının ilk haftasında başlayacak kamplar, haftalık periyotlar halinde eylül ayının son haftasına kadar sürecek. 5 gün boyunca Metin Oktay Yerleşkesi'nde yatılı kalacak minikler, futbol eğitimlerinin yanı sıra İzmir'in yakın tarihi ve turistik yerlerini ziyaret ederek kültürel aktivitelerde de bulunacak. Futbol eğitimine (2007-2010 doğumlular) katılan adaylara kurs sonunda katılım sertifikası sunulacak.

Resmî site
TFF.org'da Altınordu FK
Instagram'da Altınordu FK
X'te Altınordu FK
Facebook'ta Altınordu FK

Ancona veya Ankona (İtalyanca: Ancona), İtalya'nin merkezi Marche bölgesinin ve ayni adli Ancona ili merkezi olan Adriyatik Denizi kıyısında (1 Ocak 2016 itibarıyla) 100.861 nüfuslu bir liman kentidir. Ancona, Adriyatik Denizi'nin en büyük ticaret limanıdır ve gemi yapım tersaneleri bulunur.

Ancona İ.O. 4. yüzyılda Siracusa Yunan sömürgesi olarak kuruldu. Ancona'yı İ.O. 268'de antik Romalılar aldı. Şehir uzun süre Roma İmparatorluğu'nun egemenliğinde kaldı. Batı Roma İmparatorluğu zayıflayıp barbar kavimler istilasına maruz kaldığı dönemde Ancona Gotlar ve Lombardlar hücumlarına uğradı ama bunları püskürttü.
Bizans İmparatorluğu'nun İtalya'da bulunan arazilerinin idarecisi olan Ravenna Eksarhlığı idaresinde bulunan "Pentopolis" adı verilen büyük şehirlerinden biri oldu. Emeviler ve Abbasiler dönemlerine Arapların Akdeniz'de filoları bulunduğu dönemde denizden Arap hücumlarına karşı koydu.
Kuzey İtalya'nın Karolenj İmparatorluğu Franklarınca istilasından (Marche isminin geldiği) Ancona Marklığı merkezi oldu.
MS 1000 civarında Ancona gittikçe serbestlik kazanmaya başlayıp çok geçmeden (Gaeta, Tranı ve Raguşa ile aynı zamanda) denizcilikle uğraşan bir İtalyan şehir Cumhuriyeti - Ancona Cumhuriyeti hüviyetini aldı. Ancona Cumhuriyeti şehrin üç mahallesinden terzieri) seçilen altı kişiden oluşan "İhtiyar Heyeti" tarafından idare edilen oligarşi idi. Cumhuriyet Akdeniz bölgesinde çok geçerli "agontano" adlı bir para bastırmaktaydı. Ancona Cumhuriyeti çok kere Ragusa Cumhuriyeti ile müttefik olarak, çok kere Venedik'e karşı, hareket etti. Ancona Cumhuriyeti gemi filoları Haçlı Seferlerine büyük destek sağladı. 12. yüzyılda Ancona Papa ve Kutsal-Roma Germen İmparatorluğu mücadelelerine çok defa "Guelfolar (Papalar Yanlısı)" olarak katıldı. "Ancona'lı Cyriacus" 15. yüzyılda Akdeniz bölgesi üzerinde ve özellikle Osmanlı İmparatorluğu arazileri üzerinde yazdığı 6 cilt kitap o yüzyılın en önemli birincil kaynakları arasındadır.
1532 yılında Ancona Cumhuriyeti istiklalini kaybetti ve Papa VII. Clement tarafından Papalık Devleti'ne dahil edildi. Bu dönemdeki tek-erkli idarenin gücü Ancona'nın güçlü kalesinden anlaşılır. Papalık idaresi limanı genişletti ve 18. yüzyılda ünlü karantina istasyonu olan Ancona "Lazaretto" binasını inşa ettirdi.
Ancona 1797 Napolyon Fransa'sı tarafından işgal edilip "Ancona Cumhuriyeti" tekrar kurulduğu ilan edildiyse de 1798'de "Roma Cumhuriyeti"ne bağlanıp "Metauro Departmanı" merkezi oldu. Fransız idaresi 1814'e kadar devam etti.
1815 Viyana Kongresi tarafından Papalık Devleti'ne geri verildi. 1830 devrimleri sırasında Papalık Devleti'nde de ortaya karışıklıkları bastırmak için Fransız desteği istendi ve şehir 1832-1838 arasında Fransız birlikleri işgali altında kaldı. 1849'daki Birinci İtalyan İstiklal Savaşı sırasında Ancona, "Papalık Devleti"'nden ayrıldığı ve "Roma Cumhuriyeti"ne katıldığını ilan etti. Papa topraklarını geri almak Avusturya ordusundan yardım istedi. Venedik ve Roma şehirleri gibi, Ancona Avusturya ordularının kuşatma hücumlarına birkaç hafta mukavemet ettiyse de sonunda Avusturyalılar tarafından işgal edildi.
1850li yıllarda Ancona şehri gelişti ve balıkçılık ve gemi yapımcılığı önem kazandı. Yeni yapılan demiryolu ve karayolu kavşağı oldu.
Avusturyalılara karşı Sardinya Krallığı ve Fransa tarafından yapılan İkinci İtalyan İstiklal Savaşı sonunda, 1860'ta Sardinya Krallığı ordusuna karşı Castelfidardo'da yenilen Papalık Devleti ordusu General Lamoriciere komutasında Ancona şehrine sığındı. Şehir Sardinya-Piyemont Krallığı ordu ve donanma birlikleri tarafından kuşatıldı ve 29 Eylül'de Papalık Ordusu teslim oldu. Yapılan bir plebisitle Ancona'nın bulunduğu Papalık Devleti (Parma Dükalığı, Modena Dükalığı ve Toskana Gran-Dükalığı ile birlikte) Sardinya-Piyemonte Krallığı'na katıldı.
Ancona Kraliyet İtalyan donanmasının bir üssü olarak 1914'te kızıl isyan haftasında, Birinci Dünya Savaşı sırasında Adriyatik Denizi'nde İtalyan donanmasının hücumları ve harp sonrası 1919-1920'de solcu kızılların çıkardığı karışıklıklar, 1920'de bir donanma isyanı haberleri dolayısıyla İtalya'da ilgi çekti.
İtalya'nın Mussolini Faşist diktatörlüğü ile idaresi sırasında Ancona önemli şehir imar hareketlerine sahne oldu ve Adriyatik kıyısı geliştirilip "Vittoria (Zafer) Bulvarı" açıldı. İkinci Dünya Savaşı sırasında Ancona'nın donanma ussu olması ve stratejik önemi yüzünde müttefik hava kuvvetlerinin bombardıman hücumlarına sahne oldu ve tarihi liman bölgesi tümüyle tahrip edildi. Temmuz 1944'te müttefiklere birlikte savaşan serbest Polonya orduları Ancona'yı girip şehri Faşist idaresinden kurtardılar.
Ancona savaşın büyük tahribinden nispeten çabuk kendini kurtardı. 20. yüzyıl ikinci yarısında şehir üç önemli doğal afetten (1959 seli, 1972 depremi ve 1982 toprak kayması) zarar gördü. Şehir 1950'li ve 1960'lı yıllarda kırsal alanlardan göçler dolayısıyla büyümesini korudu. Ama 1980'li yılların başlarında İtalya tarımının, özellikle Marche'de tarla, sebzecilik, bağcılık ve hayvancılık sektörlerinin büyük düşüş göstermesi dolayısıyla şehir ekonomisi durgunlaştı ve hatta geriledi.

Ancona komününün belediye sınırları içinde nüfusunun 19. ve 20. yüzyıllarda gelişmesi resmi nüfus sayımı sonuçlarına göre şu gösterimde özetlenmiştir:
Kişi

Çok sayıda ve kayda değer Roma Dönemi kalıntıları ve Bizans öğelerinin karıştığı Romanesk Mimarı tarzı Ancona'da yaygındır. Gezilecek yerler arasında şunlar sıralanabilir

Trajan'ın Zafer Taki;
Yunan hac planlı ön ikigen kubbeli S. Ciriaco katedrali (11.-13. yüzyıllar arasında daha eski yapıların kalıntıları üzerine kuruldu);
Orta Çağ'dan kalma kiliseler;
15. yüzyılda inşa edilmiş Tüccarlar Loncası;
Mimar Luigi Vanvitelli'nin yaptığı 18. yüzyıldan kalma Lazaretto;
İlginç bir arkeolojik koleksiyon ile Marche Ulusal Müzesi;
Şehir Güzel Sanatlar Galerisi'sınde bulunan önemli resim sanatı eserleri (Tiziano, Lotto)
Katedral Diocesan Müzesi.

Ancona şu kentlerle kardeş şehir bağlantısı kurmuştur:

 İzmir, Türkiye
 Galaţi, Romanya
 Split, Hırvatistan
 Ribnica, Slovenya
 Svolvær, Norveç
 Castlebar, İrlanda

Ancona'da şu ülkelerin konsoloslukları bulunmaktadır:

 Bulgaristan
 Fransa
 Hollanda
 Meksika
 Romanya
 Yunanistan

Ciriaco d'Ancona (Ancona, 1391 - Cremona, 1452) bir arkeolog (arkeoloji kurucusu), insancıl, epigrafi.

Marche
Ancona (il)
İtalya'daki şehirler listesi

Ancona Belediyesi resmi websitesi (İtalyanca)

Anconalı Ciriaco (İtalyanca: Ciriaco d'Ancona) veya Cyriacus de Pizzicolli veya Cyriacus Anconitanus (Latince: Ciriacus Anconitanus, İtalyanca: Ciriaco de’ Pizzicolli;) (d. 1391 Ancona, - ö. 1455 Cremona 1452) İtalyan tüccar ve hümanist, ilk epigraflardan ve klasik arkeoloji'nin öncülerinden kabul edilir. Çeşitli yunan ve roma dönemi yazıtlarını kopyalamıştır. Birçok antik metin onun tarafından günümüze ulaşmıştır.

Tüccar olduğundan dolayı 1412 ve 1454 yılları arasında Adrianopolis, Konstantinopolis, Propontis (Marmara Denizi), Kuzey Ege, Kiklad Adaları,Girit, Sakız adası, Milet, Midilli, Mora Yarımadası ve Epirus gibi bölgelere seyahat etti. Bu bölgelerin dışında önemli anıtlardan Ayasofya'yı, Atina Akropolisi'ni ve Delfi şehri harabelerini ziyaret etti. Gittiği her yerde gördüğü yapıtları çizdi ve yazıtları kayıt altına aldı.
İzmir'de ilk keşfi, burayı 1429-30 ve 1446'da ziyaret eden Ciriaco tarafından yapılmıştır.
Anconalı Ciriaco, 15. yüzyılda Yunan ve Roma eserlerinin, özellikle yazıtlar konusundaki en girişimci ve üretken kaydedicisiydi ve kayıtlarının genel doğruluğu, onun, Modern klasik arkeolojinin kurucusu olarak anılmasını sağlıyor."

Cyriac of Ancona: Later Travels (2004) 0-674-00758-1
Cyriacus of Ancona and Athens (1960)
Cyriacus of Ancona's Journeys in the Propontis and the Northern Aegean, 1444-1445 (1976)

Ardahan (Osmanlıca: آردهان, Ardahan), Türkiye'nin kuzeydoğu kısmında yer alan Ardahan ilinin idari merkezi olan şehirdir. Ardahan Üniversitesi bu kentte yer alır. Ortadan kalkmış bir köy olan Kutarmeliki'nin yerleşim alanı da Ardahan kentinin sınırları içinde kalmıştır.

Artani veya Artaani'den değişime uğramış olan Ardahan, Ahameniş döneminde, Gürcistan'da da yayılmış bir din olan Zerdüştilik inancına bağlı olarak ortaya çıkmış bir yer adı olarak kabul edilir. Bu yer adının kökü olan Arta, eski Farsçadan gelir ve Zerdüştilikte "Aša" olarak da bilinen tanrının adıdır. Arta, sadece Ardahan'a değil, Artavani, Artahi, Artanuci ve Artaşeni'ye de adını vermiştir.
Gürcülerden Ardahan bölgesini ele geçiren Osmanlılar, 1595 tarihli Defter-i Mufassal-i Vilayet-i Gürcistan gibi ilk tahrirlerde bir liva olarak Ardahan'ı bugünkü adına (اردهان) uygun kayda geçirmişlerdir. Gürcüce kaynaklarda ise bölgenin adı yaygın olarak Artaani (არტაანი) biçiminde yazılıyordu. Bununla birlikte Gürcüce kaynaklarda Artahani (არტაჰანი), Artani (არტანი) de kullanılıyordu. Günümüzde Gürcistan'ın doğusunda Artani (Yukarı ve Aşağı) adlarını taşıyan iki köy vardır. Osmanlıca kayıtlardaki Ardahan adının Gürcüce Artahani'den (არტაჰანი) geldiğine ilişkin görüşler vardır. Diğer Gürcüce yer adlarında olduğu gibi Artahani ya da Artaani adındaki Gürcücedeki "tı'" (“ტ”, t') foneminin istisnasız olarak Osmanlıcada "dal" (د) fonemine ve Latin harfli Türkçede ise "de" (d) fonemine dönüştüğü belirtilmektedir. Daha geç tarihli Osmanlı tahriri olan Defter-i Caba-i Eyalet-i Çıldır'da da Ardahan aynı biçimde yazılmıştır. Osmanlıca son kayıtlardan biri olan 1928 tarihli Son Teşkilat-i Mülkiyede Köylerimizin Adları adlı Osmanlıca yayında da bu yer adı Ardahan (آردهان) olarak yazılmıştır.

Ardahan kentinin kuruluşu yaygın bir efsaneye dayanır. Gürcü tarihçi Leonti Mroveli’nin Kartlis Tshovreba adlı Gürcü tarihinde aktardığı rivayete göre Mtshetos’un oğlu Cavahos Tsunda ve Ardahan kentlerini kurmuştur. Ancak kuruluşu sırasında Ardahan’ın adı Kacta Kalaki’ydi (Şeytan Şehri). Kacta Kalaki daha sonra Huri adını almıştı. Gürcüce kaynaklarda Artaani adı sadece bölgeyi adlandırmak için kullanılıyordu. Başlangıçta Kacta Kalaki, Huri olarak adlandırılan yerleşim birimine daha geç tarihlerde Artaani denmiştir. 16. yüzyılın sonlarında, Osmanlıların Gürcülerden ele geçirdiği toprakların erken dönem tahriri olan 1595 tarihli Defter-i Mufassal-i Vilayet-i Gürcistan’da da yönetim merkezinin adı Ardahan değildi. Ardahan-i Büzürg (Büyük Ardahan) olarak kaydedilen livanın (sancak) idari merkezinin adı Parakan / Rabat-i Kala-i Parakan (رباط قلعه پرە كن) idi. Parakan, Büyük Ardahan livasının en önemli kale-kentiydi. Parakan ya da Parakani adı ünlü Gürcü tarihi Kartlis Tshovreba'da da geçmektedir. Osmanlılar 16. yüzyılda Gürcü atabegleri yönetimi altındaki Samtshe-Saatabago karşı açtıkları savaşta önce Ardanuç'u (Artanuci), sonra da Parakan'ı (Parakani) ele geçirdiler. Parakan Kalesi'nin ele geçirdikten sonra Osmanlılar bütün Ardahan bölgesine hâkim oldular. Parakan adı ayrıca Evliye Çelebi ile Kâtib Çelebi'nin eserlerinde de geçmektedir.

 
Ardahan kentini anlatan pek çok metinde, bölgenin tarihi ile kentin tarihi birbirine karıştırılmaktadır. Bundan dolayı antik çağdan Orta Çağa değin Ardahan bölgesine hâkim olan bütün devletlerin Ardahan kentini de ele geçirdikleri biçiminde yanlış bilgi verilmektedir. Oysa Ardahan kentinin eski adları olarak aktarılan Kacta Tsihe, Huri ve Parakani kale-kentlerinin tam da bugünkü Ardahan kentinin yerinde kurulmuş olduğuna ilişkin kesin bilgi mevcut değildir. Osmanlı Devleti'nin Kars ve Ardahan bölgelerini ele geçirdiği 16. yüzyılda Ardahan-i Büzürg (Büyük Ardahan) Gürcistan vilayeti, Ardahan-i Küçük (Küçük Ardahan) olarak anılan tarihsel Kola bölgesi (sonra Göle) ise Kars vilayeti sınırları içinde yer alıyordu. Ardahan-Büzürg livası (sancak) Kuzay, Meşe ve Güney nahiyelerinden oluşuyordu.

Bugün Kura Nehri'nin iki yakasına yayılmış olan Ardahan kenti, uzun süre Osmanlı yönetiminde kaldıktan sonra, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'nda Rusya İmparatorluğunun eline geçti. Çarlık Rusya'sı yönetimi altında Ardahan, Ardahan sancağının ve Ardahan ilçesinin (uçastok) merkeziydi. 1878'de Ardahan kasabasında 831'i erkek ve 795'i kadın olmak üzere 1.626 kişi yaşıyordu. Sonraki yıllarda Ardahan sancağından olduğu gibi Ardahan kasabasından da göç oldu ve Ardahan kasabasının nüfusu 1881'de 663 kişiye düştü. Ertesi yıl kasabanın nüfusu 719 kişiden oluşuyordu. Bir başka kaynağın aktardığı resmi verilere göre Ardahan sancağından (okrug) 1.407 hane veya 22.843 kişi Osmanlı ülkesine göç etmiştir. Bununla birlikte, nüfusu azalmış olan Ardahan kasabasında Müslümanların dışında Ermeniler ve Rumlar, az sayıda da Yahudi yaşıyordu. Kasabada tuğla ve deri imalathaneleri ile değirmenler ve bir tane de meslek okulu vardı.

Birinci Dünya Savaşı yıllarında Ardahan bölgesini gezen Gürcü araştırmacı Konstantine Martvileli'nin verdiği bilgiye göre Ardahan kasabasında 805 Ermeni, 217 Rum, 208 Malakan, 779 Müslüman Gürcü, 55 Hristiyan Gürcü, 15 Kürt yaşıyordu.
I. Dünya Savaşı sonlarına doğru Rus ordusunun bölgeden çekilmesinin ardında Ardahan, 1918-1921 arasında bağımsız olan Gürcistan sınırları içinde kaldı. 1921'de, Kızıl Ordu'nun Gürcistan'ı işgali sırasında Ardahan, Batum ve Artvin bölgeleriyle birlikte fiilen Türkiye'ye katıldı. Ancak bağımsız Gürcistan ordusunun komutanlarında Giorgi Mazniaşvili Türk birliklerini Batum'dan püskürtüp kenti Bolşeviklere teslim etti. 16 Mart 1921'de, Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti ile Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti arasında imzalanan Moskova Antlaşması ile Ardahan ve Artvin Türkiye'ye bırakıldı. Türk Kurtuluş Savaşının önderi Mustafa Kemal Paşa, 1927 tarihli uzun konuşması olan Nutuk'ta Ardahan'ın Türkiye'ye katılmasını şöyle anlatır:
8 Şubat 1921 de Ankara’da itimatnamesini takdim etmiş olan Gürcü sefirile de, Türkiye – Gürcüstan Muahedesi için müzakere başlamıştı. Nihayet 23 Şubat 1921 de verdiğimiz kat’i bir ültimatom üzerine Ardahan, Artvin ve Batum’un tarafımızdan işgaline muvafakat olundu. Batum’un işgali bu tarihten on beş gün sora vaki olmuştur. İşbu yerlerde, Türkiye’ye iltihakını sabırsızlıkla bekliyen halkın alkışları içinde işgal keyfiyeti vaki oldu. Bilahare, Moskova Muahedesi mucibince Batum tahliye fakat işgal eylemiş olduğumuz aksamı sairenin ana vatana merbutiyeti teyit olundu.
Ardahan ve Artvin bölgelerinin Türkiye'ye bırakılmasından sonra Ardahan kasabası Kars vilayetine bağlı Ardahan kazasının merkezi oldu. O tarihte Ardahan kasabası iki mahalleden oluşurken, merkez kazaya 24 köy bağlıydı. Ardahan ilçesi 1992 yılında Kars ilinden ayrılıp bir ile dönüştürülünce, Ardahan kasabası da bu ilin merkezi haline geldi. 2008 yılında kurulan Ardahan Üniversitesi, kentin 5 kilometre dışındadır.

Bugünkü Ardahan kenti sınırları içinde ve yakın çevresinde birkaç tarihsel yapı kalıntısı vardır. Bunlardan biri olan Mindaşeni Kilisesidir. Yapı, Ardahan kentinin güneydoğu ucunda, Göle yolunun sağ kıyısında yer alır. Parakani'nin (Ardahan'ın eski adı) bir köyü olan Mindaşeni'deki köy kilisesi, tek nefli bir yapıdır ve bir kısmı günümüze ulaşmıştır. 2011 yılında duvarları ayakta olan kilisenin bir duvarı, kısa bir süre sonra bilinçli biçimde yıkılmıştır. Bir başka kilise ise, Parakani (Ardahan'ın eski adı) adını taşıyan kalenin kilisesidir. Tek nefli bir yapı olan Parakani Kilisesi tamamen yıkılmıştır. Bugünkü kent sınırları içinde kalan ve kentin kuzeydoğu ucunda bulunan eski Kayabaşı köyündeki kubbeli kiliseden de günümüze sadece yıkıntılar kalmıştır.
Kiliselerin dışında Ardahan kentinde ve yakın çevresinde, basızı yıkılmış birkaç kale vardır. Bugünkü Ardahan kentinin sınırları içinde sayılan eski Parakani köyündeki kale, kentin 3 kilometre kuzeyinde bir tepede yer alır. Orta büyüklükteki kale (70 × 55 m), 19. yüzyılda Ruslar tarafından askeri karargâh olarak kullanılmıştır. Ramazan Tabya da denilen bu kalenin 800 metre batısında, Ardahan kentinin 3 kilometre kuzeyinde bulunan Parakani Kalesi (60 × 36 m), iki dere arasındaki bir tepede yer alır. Kale tamamen yıkılmıştır. Ardahan kentinin 1,5 kilometre kuzeyindeki bir tepede, yığma taşla inşa edilmiş olduğu anlaşılan küçük bir kalenin (33 × 30 m) kalıntıları da günümüze ulaşmıştır. Bugün Ardahan Kalesi olarak bilinen kale ise, günümüze sağlam ulaşmıştır. Dikdörtgen planlı bir yapı olan kale (328 × 180 m), kent merkezinin kuzeyinde, Halil Efendi Mahallesi ile Ardahan kent merkezini birbirinden ayıran Kura Nehri'nin hemen sol tarafında yer alır. Ardahan Kalesi'nin 14 adet kule bulunmaktadır.

Ardahan ilinin Merkez ilçesinin güneyinde Göle, kuzeyinde Hanak, doğusunda Çıldır ve batısında Artvin'in Şavşat ilçesi yer almaktadır. Doğu Anadolu Bölgesinin Karadeniz Bölgesi'ne komşu olduğu kuzeydoğu kesiminde yer alan Ardahan, yüksek ve engebelidir. Sahada 3.000 m'yi aşan dağlar yer alır. Yalnızçam Dağları Artvin il sınırı boyunca uzanır. İlin kuzeydoğu kesiminde Keldağ (3.033 m), doğu kesiminde Akbaba Dağı (3126 m) yer alır. İl topraklarının güney kesimini de Allahuekber Dağları ve Kısır Dağı (3.197 m) engebeli hale getirir. Allahuekber Dağlarına bağlı Kabak Dağı (3.054 m) il sınırı içinde kalır. Kısır Dağı 3.197 m ile ilin en yüksek noktasıdır. Ardahan Platosu ilin orta kesiminde yer alır. Ardahan ilinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.829 metredir. Merkez ilçenin yüzölçümü 1.261 km²dir. Temelini Neojen volkanizması sonucu ortaya çıkmış lavlar oluşturur.
Plato, Pliyosen sonu ve Pleistosen başlarında ortaya çıkan faylanmalar sonucu çökmüştür. Kenarlarında marnlı ve kumlu çökellerin bulunduğu bu alan, yüksek kesimlerden gelen malzemelerle dolmuştur.
Kura Nehri ve kolları tarafından plato yüzeyi parçalanmıştır. Bu akarsuların en önemlisi platoyu baştan başa geçen Kura Nehridir. Çıldır Gölü; ilin güneydoğu kesiminde yer alır, yüksekliği 1.959 m'dir. Aktaş Gölü ise ilin doğu kesiminde yer alır. Bu gölün doğu yarısı Gürcistan sınırları içinde kalır. Gölün yüksekliği 1.798 m'dir.

Ar

Arkas (erkek voleybol takımı), 2001 yılında kurulan ve İzmir'de faaliyet gösteren Arkas Spor Kulübü’nün erkek voleybol takımı. Başkanı Lucien Arkas, voleybol şube sorumlusu Bernard Arkas'tır. Renkleri lacivert, mavi ve beyazdır. Efeler Ligi’nde mücadele etmektedir. Lig maçlarını 6,500 kişilik TVF Atatürk Voleybol Salonu Sigorta Shop Arena’nda oynamaktadır.

Körfez Spor Kulübü, 2001 yılında Saint Joseph Spor Kulübü, 2003 yılında ise Arkas Saint Joseph adını aldı. 2005 yılında yapılan genel kurulda kulübün adı Arkas Spor Kulübü olarak değiştirildi.
Asıl faaliyet alanı voleybol olan kulüp, ayrıca yelken ve briç dallarında da faaliyet gösteriyor. Kulübün Efeler Ligi'nde mücadele eden erkek takımının yanında, Türkiye Erkekler Voleybol İkinci Ligi'nde mücadele eden diğer bir erkek voleybol takımı da bulunuyor.
Türkiye 1. Ligi’nde mücadele eden Arkas, 2002-03 sezonunu yedinci, 2003-04 sezonunu sekizinci, 2004-05 sezonunu üçüncü sırada bitirdi. 2005-06 yılında ise ilk kez Türkiye 1. Ligi şampiyonluğuna ulaştı. 2006-07 sezonunda da şampiyon olan Arkas, 2007-08 sezonunda ligi üçüncü olarak bitirdi.
2009 yılında ilk kez Türkiye Kupası'nı kazanan kulüp, aynı yıl büyük bir başarıya imza atarak, Avrupa Challenge Kupası’nda şampiyonluğa ulaştı. Bu şampiyonluk Türk voleybol kulüplerinin erkeklerde kazandığı ilk Avrupa şampiyonluğu oldu.
2012 CEV Şampiyonlar Ligi'nde Rus Lokomotiv Novosibirsk’i 3-2 biten maçta altın setle eleyen Arkas, adını Final-Four’a yazdırıp tarihi bir başarıya imza attı.
2012-13 sezonunda da Halkbank'ı final serisinde 3-1 geçerek tarihinde üçüncü kez lig şampiyonu oldu.
2021-22 sezonunda Sivas'ta AXA Sigorta sponsorluğunda oynanan Kupa Voley final maçında Galatasaray'ı 3-2 yenen Arkas Spor üçüncü kez kupanın sahibi oldu.

Efeler Ligi
Şampiyon (4): 2006, 2007, 2013, 2015
Kupa Voley
Şampiyon (3): 2009, 2011, 2022
CEV Challenge Kupası
Şampiyon (1): 2009

2022-2023 sezonu 

Arkas (kadın voleybol takımı)

Arkas Spor Kulübü Resmi Web Sitesi

Arkas Sanat Merkezi, Türkiye'nin İzmir şehrinde yer alan bir sanat müzesidir. Kasım 2011'de açılan müzede, Arkas Holding Yönetim Kurulu Başkanı Lucien Arkas tarafından oluşturulan Arkas Koleksiyonu ile çeşitli başkaca eserler sergilenmektedir.

Kordon'da yer alan ve Fransa Fahri Konsolosluğu tarafından kullanılan binanın İzmir Körfezi'ne bakan kısmı, 2010'da yirmi yıllığına Arkas Holding'e devredildi. Restore edilen bina, 19 Kasım 2011'de Arkas Sanat Merkezi olarak faaliyete geçti.

Arkas Sanat Merkezi'nde Arkas Holding Yönetim Kurulu Başkanı Lucien Arkas tarafından oluşturulan ve dokuz yüzden fazla eseri barındıran Arkas Koleksiyonu ile çeşitli başkaca eserler sergilenmektedir. Eylül 2019-Ocak 2020 arasında Pablo Picasso'nun eserleri Picasso-Méditerranée projesi kapsamında Arkas Sanat Merkezi'nde sergilendi.

Arkas Sanat Merkezi'ne ev sahipliği yapan ve 1906'da tamamlanan bina, iki katlı olup dokuz sergi odası ile bir atölyeye sahiptir.

Mattheys Köşkü

Resmî site

Aydın Eyaleti veya Aydın Beylerbeyliği, 1827-1841 yılları arası Anadolu Eyaletinin kaldırılmasıyla kurulmuş kısa süreli Osmanlı Devleti eyaletidir.

Osmanlı Devletinin Klasik Dönemi'ndeki yönetim düzenlemesinde, Rumeli ve Anadolu beylerbeylikleri vardı. 1811'de yapılan yeni bir düzenlemede, Anadolu Eyaleti bölündü ve birkaç yeni eyalet kuruldu. Bu arada, Aydın da Aydın Eyaleti'nin merkezi yapılarak İzmir buraya bağlandı.
Yeniçeri Ocağı 1826'da kaldırılınca, devletin yönetsel bölünümünde yeni bir değişiklik yapıldı. Anadolu Eyaleti 4'e bölündü. Yine Aydın eyalet merkezi olmak üzere; Hamideli (Isparta), İzmir, Saruhan (Manisa) Tekeili (Antalya) ve Menteşe (Muğla), sancaklarının yönetimi Vezir Hüseyin Paşa'ya verildi.
1841'de, Aydın Eyaleti'nin merkezi Aydın'dan İzmir'e taşındıysa da, 1843'te Aydın yeniden eyalet merkezi oldu. 3 yıl süren bu durum, 1846'da İzmir'in, Aydın Eyaleti'nin merkezi olmasıyla, bir kez daha değişti.
1846-1847'deki yönetsel düzenlemede, Aydın Vilayeti, Merkez Sancağı'nın yanı sıra, Denizli ve Menteşe sancaklarını içermekteydi. 1864 yılında kabul edilen Teşkil-i Vilâyet Nizamnâmesi ile eyalet kaldırılmış  yerine Aydın Vilayeti kurulmuştur.

19. yüzyılda bağlı olan sancaklar:

Saruhan Sancağı (Manisa)
İzmir Sancağı 
Aydın Sancağı
Menteşe Sancağı (Muğla)
Denizli Sancağı

Bahadın, Türkiye'nin İç Anadolu Bölgesi'nde, Yozgat ilinin Sorgun ilçesine bağlı bir beldedir. Sorgun'a 21 km, Yozgat'a 56 km mesafededir. 1970'li yıllarda kamuoyunda “ilk sosyalist belediye” olarak da anılan yerel yönetim deneyimiyle öne çıkmış; kooperatifler ve sivil toplum örgütleri aracılığıyla kolektif yaşam ve dayanışma temelli uygulamalar geliştirmiştir.
Günümüzde belde, kültür-sanat etkinlikleri ve Uluslararası Bahadın Kültür Şenliği ile bilinir. Bunun yanında, gençlerin öncülüğünde düzenlenen Geleneksel Bahadın Gençlik Pilavı ile 1 Ekim Dünya Yaşlılar Günü kapsamında gerçekleştirilen Bahadın 1 Ekim Dünya Yaşlılar Şenliği, yerel dayanışma kültürünün güncel örnekleri arasındadır.
Yerel STK'lar ve kooperatiflerin yürüttüğü çalışmalar, beldenin birlik duygusunu ve katılımcı, mücadeleci toplumsal geleneğini sürdürür. Yerleşimin tarihsel-kültürel dokusunda Alevi-Bektaşi mirasının izleri görülür.

Bahadın ve çevresi, Orta Anadolu'nun eski yerleşim izlerini barındıran bir hattın üzerindedir. Yakındaki Alişar Höyüğü'nde Chicago Üniversitesi Doğu Enstitüsü tarafından 1927–1932 yılları arasında yürütülen kazılar, bölgenin çok erken dönemlerden itibaren iskân gördüğünü ortaya koymuştur.
Osmanlı döneminde Bozok (Yozgat) yöresinin kırsal yerleşim ağının bir parçası olan Bahadın, Cumhuriyet devrinde gelişerek belediye teşkilatına kavuşmuştur. 1970'li yıllarda beldede uygulanan katılımcı ve kooperatifçi yerel yönetim pratikleri, kamuoyunda “ilk sosyalist belediye” örneği olarak anılmış; bu dönemde dayanışma temelli ekonomi ve kamusal hizmet anlayışı dikkat çekmiştir.
1990'lardan itibaren kültür-sanat etkinliklerinin düzenli hâle gelmesiyle Bahadın Kültür Şenliği beldenin simgesel etkinliklerinden biri olmuştur (2019'da 22'ncisi, 2024'te 25'incisi, 2025'te 26'ncısı düzenlenmiştir).
Beldeye ilişkin sosyolojik çalışmalar, yerleşimi Alevi inançlı Türkmen topluluklarının yaşadığı yerleşimler arasında anmakta; Bozok yöresi, Anadolu'daki Türkmen yerleşimleri kuşağının bir parçası olarak değerlendirilmektedir.

Yerel sözlü anlatılarda adın “Bahaddin'in yeri” ifadesinden türediği ve zamanla Bahadın biçimini aldığı aktarılır; bu anlatılar Arif Baş'ın Her Yönüyle Bahadın çalışmasında da işlenir.

Bahadın, Sorgun ilçe merkezinin güneybatısında, hafif engebeli bozkır platosu üzerinde yer alır. Yerleşimin ortalama yükseltisi yaklaşık 1.100 metredir.

Belde, Sorgun'a 21 km, Yozgat şehir merkezine 56 km mesafededir. Sorgun'dan Sivas istikametine yaklaşık 15 km ilerledikten sonra güneybatıya ayrılan yol üzerinden 6 km sonra yerleşime ulaşılır.

Bahadın, İç Anadolu'nun tipik karasal–step iklim özelliklerini taşır: kışlar soğuk ve zaman zaman karlıdır; yazlar sıcak ve kuraktır. Meteoroloji Genel Müdürlüğü'nün Sorgun için iklim sınıflandırmalarında bölge “yarı kurak” karakterdedir.

Bahadın'da ekonomik yaşam ağırlıklı olarak tarım ve hayvancılığa dayanır. İlçe ölçeğinde başlıca ürünler buğday, arpa, nohut, mercimek ve şeker pancarıdır; Sorgun'daki şeker pancarı üretimi ve işleme kapasitesi, bölge ekonomisinde önemli yer tutar.

2017'de 240 kişinin katkısıyla kurulan ve anonim şirket statüsünde örgütlenen Bahadın A.Ş. / Bahadın Market, kooperatif mantığıyla çalışarak belde esnafına ve üreticiye pazar olanağı sağlamaktadır.
Belediye ve bağlı yerel girişimler, istihdama ve temel mal/hizmet arzına katkı sağlayan küçük ölçekli işletmelerle (market, fırın, kafe, lokanta vb.) birlikte faaliyet göstermektedir.

Belde ve çevresinde faal süt kooperatifçiliği bulunmaktadır. 2011'de Bahadın Süt Toplama Merkezi'nin yıllık 1.250 tonun üzerinde süt topladığı, 2018'de ise Bahadın–Salur–Gümüşkavak–Muğallı Tarımsal Kalkınma Kooperatifi'ne TANAP tarafından süt toplama aracı hibe edildiği bildirilmiştir.

S.S. Bahadın Koza Kadın Girişimi Üretim ve İşletim Kooperatifi ile kadın girişimleri; kuru madımak, yufka, reçel, erişte ve benzeri yerel ürünlerin üretimi ve satışıyla hane gelirlerine katkı sunmaktadır.

Bahadın Yaşlanma Vakfı bünyesindeki yaşlı yaşam/bakım merkezi, belde ve çevresinden yaşlılara sosyal ve gündüzlü bakım hizmetleri sunmaktadır; vakıf aynı zamanda eğitim ve sosyal etkinlikler de yürütmektedir.

Belde ve çevresinde bağcılık geleneği sürer. 2025'te Bahadın'da bakımı yapılmadığı için yok olmaya yüz tutan bağların ıslahı ve yeni bağların tesisi için çalışmaların başlatıldığı; hasat sonrası üzümün bir bölümünün pekmeze işlendiği haberleştirilmiştir.

Bahadın'ın toplumsal dokusunda Alevi-Bektaşi geleneğinin izleri görülür; Sorgun ilçesi, yörede Alevî nüfusunun yoğun bulunduğu yerleşimler arasında anılır.
Belde, kültür-sanat etkinlikleri ve şenlikleriyle tanınır. 1993'lardan itibaren düzenlenen Bahadın Kültür Şenliği 2019'da 22'nci, 2024'te 25'inci, 2025'te 26'ncı kez gerçekleştirilmiştir.
Gençlerin öncülüğünde düzenlenen Geleneksel Bahadın Gençlik Pilavı ile 1 Ekim Dünya Yaşlılar Günü ve 18–24 Mart Yaşlılara Saygı Haftası kapsamında yapılan Bahadın Yaşlılar Şenliği, yerel dayanışma kültürünün güncel örnekleridir.

Bahadın'da sivil toplum ve kooperatifçilik; kültür-sanat, yaşlılara hizmet, kadın girişimciliği ve temel mal–hizmet arzı gibi alanlarda örgütlü yapılara dayanır.

Bahadın Belediyesi — Belde 1968'de belediye olmuştur.
Bahadın Kültür Derneği — 26 Şubat 1991'de Ankara'da kurulmuştur. Bahadının sosyal, kültürel ve sanatsal yaşamını zenginleştirmek amacıyla faaliyet gösteren bir sivil toplum örgütüdür. Dayanışma, eşitlik ve özgürlük değerleriyle hareket eden dernek; şenlikler, paneller, anmalar, sanat etkinlikleri ve eğitim çalışmaları düzenleyerek hem yerel halkın hem de misafirlerin katılımını teşvik eder. Amacı, Bahadın'ın tarihini, kültürel mirasını ve toplumsal belleğini yaşatmak, aynı zamanda gençlerin ve kadınların aktif katılımını destekleyerek geleceğe dönük ortak bir kültürel bilinç oluşturmaktır. Dernek, gönüllülük esasına dayalı çalışmalarıyla yalnızca bir organizasyon değil; aynı zamanda insanların bir araya gelip ürettiği, paylaştığı ve dayanışmayı büyüttüğü bir topluluk alanıdır. Bahadın'ın köklü geçmişinden beslenirken, geleceğe dair umutları çoğaltmayı ve kültürel mirası yeni kuşaklara aktarmayı en önemli görevlerinden biri olarak görür.
Bahadın Gençlik Kolları — 2016 yılında Bahadınlı gençler tarafından kurulmuştur. Amacı yalnızca Gençlik Pilavı gibi geleneksel etkinlikleri sürdürmek değil, aynı zamanda gençlerin sosyal ve kültürel yaşama katılımını artırmaktır. Gençleri bir arada ve örgütlü tutmayı hedefleyen Gençlik Kolları, dayanışma temelinde çeşitli yardım faaliyetleri, eğlenceler ve farklı sosyal etkinlikler de organize eder. Böylece hem köyde gençlerin bir araya gelmesini sağlar hem de Bahadın'ın kültürel ve toplumsal yaşamına canlılık katar.
Bahadın Yaşlanma Vakfı — Belde'de giderek artan yaşlı nüfusun ihtiyaçlarını karşılamak üzere çalışmalar yürüten bir vakıftır. Sorgun'un Bahadın beldesinde 2019 yılında kurulmuş; Yaşlı Yaşam/Bakım Merkezi aracılığıyla sosyal, kültürel ve gündüzlü bakım hizmetleri sunar. Vakıf, hizmetlerini bilimsel temele dayandırarak gerçekleştirir ve amacını “yaşlılara güvenli, saygın ve bağımsız bir yaşam alanı sağlamak” olarak belirlemiştir. Etkinlikleri sadece yerel düzeyde değil, Avrupa'da yaşayan yaşlı bireylere yönelik eğitimsel faaliyetleri de kapsamaktadır.
Bahadın A.Ş. / Bahadın Market — 240 Bahadınlı ortağın katkısıyla 2017 yılında Bahadında kurulmuştur. Bahadın Market, yalnızca ticari faaliyet yürütmek amacıyla değil; yerel üretimi desteklemek, kasabanın ekonomik döngüsünü güçlendirmek ve dayanışma kültürünü canlı tutmak için hayata geçirilmiştir.
Bahadın Kadıneli Derneği — 2017 yılında Bahadın'da kadınlar tarafından kurulmuş bir sivil toplum örgütüdür. Amacı; kadının ekonomik olarak güçlenmesini sağlamak, unutulmaya yüz tutmuş yerel yemekleri ve kültürü yeniden canlandırmak, kermes gibi organizasyonlarla sosyal dayanışmayı desteklemektir. Dernek, kuruluşundan kısa süre sonra yerel şenliğin parçası “Kadının Sesi” yürüyüşünü düzenleyerek feminist bir toplumsal bilinci görünür kılmıştır
S.S. Bahadın Koza Kadın Girişimi Üretim ve İşletim Kooperatifi, Bahadın Kasabası'nda kadın üreticiler tarafından 2025 yılında kurulmuş bir örgüttür. Kooperatif, yerel gıda ve el emeği ürünlerinin (örneğin yufka, tarhana, kavurma vb.) üretim, paketleme ve pazarlamasını gerçekleştirerek kadınların ekonomik ve sosyal hayata katılımını desteklemektedir. Sosyal medya paylaşımlarında “kadın emeğiyle üretiyor, dayanışmayla güçleniyoruz” ifadesiyle özdeşleşen kooperatif, dayanışma kültürünü ürüne dönüştüren bir model olarak öne çıkar.
S.S. Bahadın Kadın Girişimi Üretim ve İşletme Kooperatifi, Bahadın beldesinde faaliyet gösteren bir kadın üretim kooperatifidir. Yerel ürünler üzerinden üretim yaparak kadınların ekonomik hayata katılımını ve dayanışmayı desteklemektedir.
Bahadın Berlin Derneği — 1990 yılında kurulmuştur. Almanya'da yaşayan Bahadınlıların dayanışmasını güçlendirmek, kültürel bağlarını sürdürmek ve memleketleriyle olan ilişkilerini canlı tutmak amacıyla faaliyetlerini yürütmektedir. Dernek, hem gurbet ile sıla arasındaki köprüyü kurmakta hem de kültürel ve sosyal etkinliklerle Bahadın'ın değerlerini yaşatmaya katkı sunmaktadır.
Bahadın Süt kooperatifi / Süt toplama merkezi — 2002 yılında Bahadınlılar tarafından kurulmuştur. Kooperatifin amacı, bölgedeki süt üreticilerini bir araya getirerek üretimde birlik sağlamak, kaliteyi artırmak ve üreticilerin emeğinin daha adil koşullarda değerlendirilmesini sağlamaktır. Ayrıca, dayanışma ruhunu güçlendirerek köy ekonomisine katkı sunmayı hedefler.

2002 nüfus sayımına göre beldenin nüfusu 5093'tür. 2024 istatistiklerine göre Bahadın'ın nüfusu 2.256 kişidir.

Sami Eroğlu - Memleket Partisi (2024 – Günümüz) 10 Ağustos 2025'te CHP'ye katıldı.
Yurtseven Bozdemir - Demokratik Sol Parti (2019 - 2024) 2021'de CHP'ye katıldı.
Dilaver Özcan - Cumhuriyet Halk Partisi (2009 - 2019)
Şimşek Türken - Özgürlük ve Dayanışma Partisi (2004 - 2009) 2007'de CHP'ye katıldı.
Gümüş Akçay - Demokratik Sol Parti (1999 - 2004)
Haydar Başer - Cumhuriyet Halk Partisi (1994 - 1999)

Balçova, İzmir ilinin bir ilçesidir. İlçenin doğusunda Konak, doğu ve güneyinde Karabağlar, batısında Narlıdere ilçeleri, kuzeyinde İzmir Körfezi bulunmaktadır. İzmir'in merkezine 8 kilometre uzaklıktadır. İlçe merkezinin yayılım alanının denizden uzaklığı 20 ila 80 metre arasında değişmektedir. İlçenin havaalanına uzaklığı ise 18 kilometredir. Balçova, anakent sınırları içerisinde yer alır. İlçe denize yakın yani kuzey tarafa kurulmuştur. Güney tarafı ise orman ve dağlarla kaplıdır. Yüzölçümü 16 km2 olup nüfus yoğunluğu 3.229'dur. Yüzölçümü bakımından İzmir'in en küçük ilçesidir. Konak ilçesine bağlıyken 3 Haziran 1992'de ilçe olmuştur. Balçova Termal Tesisleri, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi, İzmir Ekonomi Üniversitesi ve Türkiye'nin ikinci büyük teleferiği olan Balçova Teleferiği bu ilçenin sınırları içerisinde yer almaktadır. 2008 yılında sakıncalı olduğu gerekçesiyle kapatılan Balçova Teleferiği, 31 Temmuz 2015 tarihinde yeniden açılmıştır.

Balçova'nın tarihteki yeri ilçede bulunan kaplıcaların tarihi ile aynı döneme rastlar. Bu tarih MÖ 1200 yıllarına denk gelir. Dünyanın en önemli destanlarından biri olan İlyada ve Odesia'nın yazarı olan şair Homeros MÖ 8 yy.da İzmir'de yaşamıştır. Homeros'un İlyada Destanı'nın bir bölümünde bahsettiği Agamemnon ve Menelaos Troia “Truva” seferini yapan Akhai ordusunun başında bulunan iki komutandır. Askerlerin burada şifa bulması ve de yaralarının iyileşmesi üzerine şifalı suyun çıktığı yerlere tesis olarak kapalı hücreler yapılmıştır. Tarih boyunca birçok medeniyetin hakimiyeti altına girmiştir. Türklerin bölgeye gelmesi 1300'lü yıllarda, hakimiyet kurması ise 1400'lü yıllarda olmuştur. 1910 yılına ait İzmir Vilayeti Haritası'nda Balçova köyü olarak adlandırılan bölgede ilk belediye 1 Mart 1963 tarihinde kurulmuştur. İlçe 1980 yılında Narlıdere merkez olarak şube konumuna gelmiş, 3 Haziran 1992'de ise tekrar belediye durumuna getirilmiştir ve Konak ilçesinden ayrılarak ilçe olmuştur.
İlçenin tarihi İzmir'in tarihi ile iç içe olup tahminen 3000 yıllık bir geçmişe sahiptir. İlçenin ilk sakinleri bugünkü Narlıdere'nin deniz kenarında oturmakta idiler. O dönem denizlerden gelen korsan istilasından kurtulmak için bugünkü Balçova'nın kurulduğu eski Balçova köyüne göç ederek yerleşmişlerdir.
O dönemde Ayesefit olarak kullanılan köyün adı, köy arazisinin büyük bir kısmının balçık olması nedeniyle Balçık Havi olarak değişmiş ve daha sonra ise bugünkü ismi olan Balçova adını almıştır.
Çeşitli medeniyetlerin yer aldığı Balçova'da bugün Romalılardan kalma Agememnon Kaplıcaları ve Yunanlardan kalma bir su kuyusu ve mahzeni bulunmaktadır.

Balçova'nın yüzölçümü 16 km2dir. Balçova ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 42 metredir. İlçenin 6 km doğal sahil şeridi bulunmakta, ayrıca bir adet baraj gölü (Cengiz Saran Barajı) ve 5 adet dere (Yahya Deresi, Sarıpınar Deresi, Hacı Ahmet Deresi, Molla Kuyu Deresi ve Ilıca Deresi) mevcuttur.
İnciraltı dışında ilçenin kuzey kısmında ormanlar ve seracılık vardır. Orta taraflar yerleşim yeri olarak seçilmiştir. Güney taraf dağlık olduğu boş bırakılmıştır. Dağın eteklerinde ise ormanlık alan vardır. Bazen kışın soğuk olduğunda çok az kar yağan İzmir'in bu tepesinde kar görebilirsiniz.
Bu ilçede Akdeniz iklimi görülmektedir. Yazları sıcak ve kurak kışları ılık ve yağışlı geçer. İlçede hüküm süren Akdeniz iklim şartlarına ve toprak özelliklerine bağlı olarak farklı bitki toplulukları yer almaktadır. İklim şartlarına göre oluşan ve doğal ortamda denge halinde olan bitki toplulukları asıl Akdeniz bitki topluluklarından oluşmaktadır. 
Balçova ve çevresindeki toprak oluşumunda coğrafi-jeomorfoloji ana materyal özellikler ve zamana bağlı olarak fiziksel ve kimyasal özellikler, çok değişik olan farklı toprak gruplarını meydana getirmiştir. Bunlar, Zonal ve Azonal toprak gruplarından oluşmaktadır. Zonal topraklar “Kırmızı Akdeniz Toprakları” Akdeniz iklim şartlarının etkisi ile oluşmuş bu toprağa Teleferik Dağının eteklerinde rastlanmaktadır. Bu toprak verimlilik yönünden orta ve kireç yönünden oldukça fakirdir. Azanol topraklar (Alüvyal topraklar) bu toprak çeşidi Balçova yerleşim merkezi ile kıyı arasında dar bir şerit halinde uzanan ovada yaygındır. Kumlu, millî ve killi bünyededir. Ayrıca ova yüzeyi ile güneyde yükselen dağlık kesim arasındaki eteklerde Kolüvyal topraklar gelişmiştir. Çatalkaya'nın kuzey yamaçlarında maki, Teke Dağının yamaçlarında ise çoğunlukla kısa boylu çalılardan oluşan garig türleri stabil duruma geçmiştir.

İlçenin Ata Caddesi ve Mithatpaşa Caddeleri ticari açıdan büyük öneme sahiptirler. Ata Caddesi üzerinde birçok dükkân, mağazalar ve bankalar yer almaktadır. Mithatpaşa Caddesi üzerinde ise birçok Alışveriş merkezi yer almaktadır. Kipa AVM, Agora AVM, Palmiye AVM, Özdilek AVM, Ege Park Balçova, Asmaçatı AVM, Balpa AVM, Selway Novada Outlet AVM, İstinye Park gibi alışveriş merkezlerinin açılması ile ilçe önemli bir cazibe merkezi haline gelmiştir.
İlçenin ve İzmir'in tek marinası olan İzmir Marina gerek sosyal tesisleri gerekse bünyesinde tekne alım-satımlarının yapıldığı Yatmarket ile bölgeye önemli bir ticari hareket sağlamaktadır.

İlçe, iç turizm ve dış turizm faaliyetleri sürdürülmektedir. Balçova'nın doğal çekiciliklerinin temelinde, ilçe merkezinin hemen güneyinde 500 m'ye yaklaşan bir yükselti alanı, onun önünde eğimi kıyıya doğru yavaş yavaş azalan bir etek ovası ve deniz kıyısının varlığı yatmaktadır. Bu üçlü morfolojik yapıyı ormanlar ve termal sular tamamlamaktadır. Balçova ilçe merkezinin yaslandığı Dede Dağı, başta Ilıca Deresi olmak üzere, diğer derelerle yarılmış, büyük kısmı ormanlarla kaplı bir röfleye sahiptir.
Balçova kaplıcalarına çok eski devirlerde Agamemnon Banyoları ve Çamuru, Apollon Banyoları gibi isimler verilmiştir.

Balçova Belediye Termalspor 2025-26 sezonunda İzmir Süper Amatör Liginde mücadele etmektedir.

1992 yılında Balçova'nın Konak'tan ayrılmasıyla Mustafa Şentürk ara seçimlerde belediye başkanı seçilmiştir.

İlçede, 9 ilköğretim okulu, 6 orta öğretim kurumu bulunmakta; 8236 öğrencinin eğitim gördüğü bu okullarda 406 öğretmen görev yapmaktadır. İzmir Ekonomi Üniversitesi ve Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi ilçe sınırları içerisinde yer almaktadır.

Balçova ilçesinde Üçkuyular Vapur İskelesi ile deniz ulaşımı sağlanırken karayolu bağlantıları açısından da ilçe önemli bir noktada yer almaktadır. İzmir Çevre Yolu ile ulaşım olanağı vardır. Ayrıca bu çevre yolu sayesinde Balçova'dan Adnan Menderes Havalimanı'na 15 dakikada ulaşılabilmektedir. İzmir-Çeşme Otoyolu da ilçeden geçmektedir. İzmir Metrosunun M1 hattının üç istasyonu (Balçova, Çağdaş ve Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi) ilçe sınırları içinde bulunmaktadır. İlçede üç Bisim istasyonu bulunmaktadır.

Balçova Belediyesi10 Mayıs 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Balçova Kaymakamlığı17 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bandırma, Marmara Denizi'nin güneyinde, Bandırma Körfezi'nin en iç kısmında merkezlenen Balıkesir iline bağlı bir ilçedir. 2024 yılı sonu itibarıyla resmî nüfusu 167.363 kişidir. Nüfus bakımından Balıkesir'in Edremit'ten sonra en fazla nüfusa sahip dış ilçesidir.

Son yıllarda hızla gelişen Bandırma, aynı zamanda Türkiye'nin en büyük limanlarından birine de sahip olan bir ilçedir. Bandırma Limanı'na her gün düzenli olarak İstanbul'dan feribot seferleri yapılmaktadır. Ekonomik olarak oldukça güçlü olan Bandırma, Türkiye için önemli bir sanayi ve tavukçuluk ilçesidir. Kültür sanat etkinliklerine ev sahipliği yapan şehir her sene büyük yoğunluk ile turist çekmektedir.

Bandırma kelimesi zaman içerisinde telaffuz ve anlam değiştirerek günümüzdeki halini almıştır. MÖ 8. yüzyılda Antik Yunanlar tarafından Kizikos şehrinin etkisinde kurulmuş ve Panormos (Yunanca: Πάνορμος) ismiyle anılmaya başlanmıştır Anlamı "güvenli liman" olan bu kelime zaman içerisinde Panderma, Banderma ve son olarak Bandırma'ya evrilmiştir.

Tarihte Kizikos, Panderma, Panormos gibi adlar anılan Bandırma çok eski bir yerleşim merkezidir. Kuruluşu hakkında kesin bilgi olmayan Bandırma'nın Kizikos'ta yapılan kazılarda bulunan bir lahitten İÖ. VIII.-X. yüzyıllar arasında kurulduğu düşünülmektedir.
Bölge ile ilgili ilk arkeolojik araştırma 1952 yılında Kurt Bittel tarafından yapıldığı ve kazılar sonucunda elde edilen arkeolojik veriler ve antik metinlerin verdiği coğrafi bilgiler ışığında Cilalı Taş Devri ve Bakır Taş Çağı, Geç Neolitik Çağ'ın bir devamıdır. 1954 yılında bilimsel çalışmalar ve kazılar Prof. Dr. Ekrem Akurgal tarafından başlamıştır. 1960 yılına kadar devam eden kazı, 1988 yılında Prof. Dr. Tomris Bakır tarafından yeniden başlatılmıştır. Her iki kazı çalışmasında ortak arkeolojik veriler bölgenin tarihini MÖ. 6 bin yılının ortalarına uzandığı Neolitik ve 5 bin yılının sonlarına gelen Kalkolitik yerleşmelerin olduğu tespit edilmiştir.
2009 yılında Kizikos ve Daskyleion antik kentler üzerinde araştırma yapan belgesel yönetmeni Tekin Gün bölgedeki antik kalıntılar Daskyleion'da Troya gibi erken dönem yerleşimlerinin olduğu Misya kentidir. Antik kent ve çevresinde yapılan araştırmalar, arkeolojik kazılarda çıkan ateşte pişirilmiş topraktan veya kilden yapılan kaplar ilk yerleşimin MÖ. 7 bin- MÖ. 5 bin yıllarında iskan edildiği sanılmaktadır.
Bandırma ilk başta Misya bölgesi sınırları içerisindeydi. MÖ 334'te Büyük İskender, Perslerin elinde bulunan bölgeyi kendi devletinin sınırları içine kattı. İskender'in ölümünden sonra bölge Romalıların eline geçti. Roma İmparatorluğu'nun 330 yılında ikiye ayrılmasından sonra Doğu Roma İmparatorluğu'nda kalan Bandırma, 1076'da Kutalmış tarafından ele geçirildi; ancak bölge 1106'da tekrar Doğu Roma İmparatorluğu'na geçti.

1830'da Bandırma, Erdek kazasına Kapıdağ bucağına bağlanmış, Tanzimat'tan sonra ayrı bir ilçe olmuştur. 1874'te büyük bir yangın geçiren Bandırma, 1877-78 Osmanlı Rus Savaşı'ndan sonra Kırımlı ve Rumen göçmenlerin gelmesi ile kalabalıklaşmıştır.

17 Eylül 1922'de işgalden kurtulduğunda yıkık halde bulunan Bandırma günümüz itibarı ile çok gelişmiş ilçelerden birisidir. Cumhuriyet öncesinde bir ihracat liman kenti olan Bandırma, Cumhuriyet dönemi içinde de liman inşaatının yapılması, kentleşmenin artması, Bandırma-İzmir demiryolu hattı ve Bandırma-İstanbul feribot taşımacılığı gibi etkenlerle birlikte bir ihracat limanı ve Türkiye'nin önemli ulaşım merkezlerinden birisi olma özelliğini arttırarak sürdürdü.

Bandırma toprakları kıyı bölgesinde oldukça düzdür. Hafif engebelerle kesilen bu düzlükler güneye doğru yükselir. Bandırma topraklarından doğan Kocaavşa Deresi, Kuş Gölü'ne dökülür. Çanakkale ilinden doğan Gönen Çayı, ilçenin kuzeyinden geçer ve Kapıdağ Yarımadası'nın batısından Marmara Denizi'ne dökülür. Bandırma, 1. derece deprem kuşağındadır ve körfezin içine giren bir fay hattı bulunmaktadır.
İlçenin yüzölçümü 755 km²dir. Bandırma ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 15 metredir.

Bandırma'nın güneyinde Kuş Cenneti adıyla da bilinen Manyas Gölü vardır. Bu gölün bulunduğu 24.047 hektarlık alan 1959 yılında Kuş Cenneti Millî Parkı adıyla ulusal park ilan edilmiştir. Evliya Çelebi bu göl için "O kadar derin değil, suyu ab-ı hayata benzer. İçinde alabalık, turna balığı, çeşit çeşit nefis balık avlanır. Devlete vergi ödeyen avcıları vardır. Öyle herkes zevk için ve ticaret için balık avlayamaz. Kışın bu göl, kaz, ördek, kuğu, karabatak, yeşilbaş, martı, saka kuşu ve diğer güzel kuşlarla dolar." demiştir. Parkta dönemlere göre 239 kuş türü bulunmaktadır. Bu park 1998 yılında Ramsar Sözleşmesi kapsamına alınmıştır.

Bandırma'nın kuzeyinde Marmara Denizi ve Erdek ilçesinin kurulu olduğu Kapıdağ Yarımadası, güneyinde Manyas ilçesi ve Manyas Gölü, batısında Gönen ilçesi, doğusunda ise Bursa iline bağlı Karacabey ilçesi bulunmaktadır.

Bandırma, hem Akdeniz iklimi hem de Türkiye'de Karadeniz ikliminin etki alanı içindedir. Ayrıca Balkanlardan gelen karasal iklimin geçiş alanı üzerinde yer alması nedeniyle, ilçede çeşitli iklim özellikleri gözlenir. 52 yıllık değerlere göre Bandırma'da; en düşük sıcaklık -14,6 °C (15 Ocak 1954), en yüksek sıcaklık ise 42,4 °C (9 Temmuz 2000) olarak kaydedilmiştir.
Yıllık ortalama sıcaklık 14 °C'dir. Hakim rüzgâr yönü kuzey-kuzeydoğudur. Ortalama rüzgâr hızı 15 km/saat'tir. İlçede yıllık ortalama yağış miktarı 703,3 kg/m'dir. Yıllık nispi nem ortalaması %73'tür.

1893'te eyaletler bazında yapılan nüfus sayımına göre Karesi Sancağı'na bağlı Bandırma kazasının nüfusu 40.912'dir. Bu nüfusun 20.065'i kadın, 20.847'si erkektir. Nüfusun etnik yapısına bakıldığında ise ilçede 14.519 Müslüman kadın, 15.473 Müslüman erkek, 2762 Rum kadın, 2725 Rum erkek, 2282 Ermeni kadın, 2175 Ermeni erkek, 443 Katolik kadın, 406 Katolik erkek, 59 yabancı kadın, 68 yabancı erkek, 2'de Selçuklu vardır.
2000 yılına göre Bandırma ilçesi toplam nüfusu 120.753'tür. Bu nüfusun 59.882'si erkek, 60.871'i kadındır. İlçede kentli nüfus kırsal nüfusundan fazladır. Toplam nüfusun 97.419'u şehirde, 23.334'ü kırsalda yaşamaktadır. Kentte yaşayan nüfusun 48.074'ü erkek, 49.345'i kadın iken köylerde bu sayı 11.808 erkek, 11.526 kadındır. İlçede km²ye 204 kişi düşmektedir.
İlçede 34.490 kişi ilkokul mezunu, 3900 kişi ilköğretim mezunu, 7358 kişi ortaokul mezunu, 404 kişi ortaokul dengi meslek yüksekokulu mezunu, 10.067'si lise mezunu, 5655'i lise dengi meslek yüksekokulu mezunu, 7089'u yükseköğretim mezunudur. 5172 kişinin okuma yazma bilmediği ilçede bunların 1286'sı erkek, 3886'sı kadındır. Geri kalan 83.958 kişi okuma yazma bilirken, ilçede 14.930 kişi herhangi bir okuldan mezun olmamıştır.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Bandırma, 2004 yılında Türkiye'deki tüm il merkezleri ve ilçeler arasında yapılan bir sıralamaya göre, Türkiye'nin en gelişmiş 23. ilçesidir. Ayrıca, ilçe çeşitli kriterlere göre hazırlanan il yapılabilecek ilçeler sıralamasında 87 ilçe arasından 3. olmuştur.
İlçe Balıkesir ilinin ilçeleri arasında en hızlı gelişen ilçedir. Günümüzde Bandırma, Balıkesir ilinin sanayi dalında ekonomik merkezi durumuna gelmiştir. 2008 verilerine göre Balıkesir ilinde en yüksek kurumlar vergisi ödeyen 100 firma arasından 34'ü, ilk 10 firma arasından 4'ü Bandırma ilçesindedir. İlçenin il genelindeki kurumlar vergisi payı %20,6'dır. Yine 2008 verilerine göre il genelinde en yüksek gelir vergisi ödeyen 100 kişiden 17'si, 10 kişiden 5'i Bandırma ilçesindedir. Bu sayılarla Bandırmalı mükelleflerin il genelindeki payı %29'dur.
İlçe ekonomisi 10.000 kişi istihdam etmektedir. Bu istihdam hacminin %50'si sanayi, %20'si tarım, %30'u hizmet sektöründe çalışmaktadır. Sanayi sektöründe çalışan nüfusun %30'u tarıma dayalı sanayide, %10'u kimya sanayisinde, %5'i madencilik, %5'i makine sanayisinde çalışmaktadır.
Balıkesir il ekonomisinin %25'i merkezce üretilirken; %14'ü Bandırma tarafından üretilmektedir.

İlçede 1926 yılında Yahya Sezai Uzay tarafından Bandırma Ticaret Odası, 1940 yılında Bandırma Ticaret Borsası kurulmuştur. Bandırma Ticaret Borsası kuruluş tarihine göre Türkiye'nin en eski 23. borsasıdır.

İlçede 1997 yılında Bandırma Ticaret Odası'nın desteği ile Bandırma Organize Sanayi Bölgesi kurulmuştur. 52 sanayi parseli ve 150 hektarlık genişleme alanı bulunan OSB'de bugün 10 fabrika bulunmakta, 7 fabrika da inşa edilmektedir. toplamda 944.444 m² alana kurulu bölgede 5.000-85.000 m² arası büyüklükte 52 sanayi parseli bulunmaktadır.
İlçede bulunan bu sanayi bölgesinde 2009 yılında traktör fabrikası faaliyete geçmiş ve ayrıca 2011 yılında yılla 450 rüzgâr gülü kapasiteli bir rüzgâr gülü fabrikasının da açılışı yapılmıştır.
Bugün Türkiye'de üretilen kimyasal gübrenin %15'i, etlik civcivin %25'i, yumurtalık civcivin %20'si, beyaz etin %22'si, yumurtanın %22'si ilçede üretilmektedir.

Bandırma'da ticaret genellikle deniz yolu ile yapılır. Bandırma Limanı, İstanbul'dan sonra Marmara Denizi'nin en büyük ikinci, Türkiye'nin beşinci büyük limanıdır. Limanın derinliği 12 metredir ve 20 bin gros tonaj kadar 15 adet gemi aynı anda yükleme-boşaltma yapabilir. Bandırma'nın ihraç ürünleri madenler, piliç eti, yumurta, deniz ve su ürünlerinden oluşmaktadır. Yapılan ticaret hacmi 800 milyon dolar kadardır.

Bandırma'da kırsal kesimde en yoğun etkinlik bitkisel üretimdir. Mısır, yulaf, şeker pancarı ve bakla en çok üretilen ürünlerdir. Bağlarda şaraplık üzüm üretilir. Sebzeciliğin de gelişkin olduğu ilçede maydanoz üretimi önemlidir.
İlçede sığır ve koyun da yetiştirilir. İlçede kurulu Merinos yetiştirme çiftliğinde damızlık koç ve koyun yetiştirilir. Genellikle büyük kentler ve çevresinde yoğunlaşan tavukçuluk da ilçede önemli bir geçim kaynağıdır. Ayrıca, Marmara Denizi kıyılarında ve Manyas Gölü'nde balıkçılık yapılır.

Nüfus: 167.363 (2024 Türkiye İstatistik Kurumu'nun verilerine göre)
Şehirleşme oranı: 85,27
Nüfus yoğunluğu: 215
Sanayi sektöründe çalışanların oranı (%): 15,77
Tarım sektöründe çalışanların oranı

Basmane, İzmir'in Konak ilçesine bağlı bir semttir.
Semtin tarihî ve mimarî anlamda önem taşıyan yapıları, Devlet Demiryolları'na ait Basmane Garı, Çorakkapı Camii, Aziz Vukolos Kilisesi ve İzmir Enternasyonal Fuarı'nın düzenlendiği Kültürpark'ın 9 Eylül Kapısı'dır. Basmane civarında çok sayıda eski konut yapıları da bulunmaktadır. Bu evlerin bir bölümü günümüzde otel olarak hizmet vermektedir. Basmane, 20. yüzyılın ilk yarısına kadar esas olarak Anadolu Ermenileri'nin ve Sefarad Yahudileri'nin yoğun olarak yaşadıkları bir semtti. Sefarad dilinde kortejo denilen ve genelde bir avluya açılan tek odalı konutlardan oluşan yahudhanelerden (Yahudi evleri) bazıları, harap bir hâlde olsa da, günümüze kadar ulaşmıştır.

Basmane'nin uydudan görünüşü 13 Eylül 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Yahoo! Maps

Basmane Garı, İzmir'in Konak ilçesi Basmane semtinde yer alan TCDD'ye ait hemzemin ana tren istasyonudur.
Alsancak Garı'ndan sonra Türkiye'deki en eski ikinci gar olan ve İzmir-Basmane – Manisa – Afyonkarahisar demiryolu'nun başlangıç noktası olan istasyon, The Smyrna Cassaba Railway / İzmir – Kasaba Demiryolu (SCR) Şirketi tarafından inşa edilerek 25 Ekim 1866'da hizmete girmiştir.
SCR Şirketi 1 Temmuz 1934'te TCDD tarafından satın alınıp feshedildikten sonra istasyon TCDD'nin denetimine girmiştir. TCDD tarafından 1984'te yeniden inşa edilerek tekrar hizmete giren istasyon, 2001'de elektrifikasyon altyapısıyla yenilenmiştir. İstasyon, 1984 – 1995 yılları arasında Basmane – Bornova, 1984 – 2006 yılları arasında ise Basmane – Çiğli Banliyö Trenleri'ne hizmet vermiştir.
Bir kenar peronu ve üç ada peronundan oluşan istasyon İzmir Mavi Treni, Konya Mavi Treni, 6 Eylül Ekspresi, 17 Eylül Ekspresi, Ege Ekspresi, Güller Ekspresi ve Göller Ekspresi Anahat Trenleri'ne ve Basmane – Ödemiş, Basmane – Tire, Basmane – Nazilli, Basmane – Denizli, Basmane – Alaşehir ve Basmane – Uşak Bölgesel Trenleri'ne hizmet vermektedir.
İnşa hâlinde olan Polatlı – Menemen YSD'nin hizmete girmesiyle birlikte istasyon Yüksek Hızlı Trenlere de hizmet vermesi planlanmaktadır.
İstasyondan M1 Basmane Metro İstasyonu'na aktarma imkânı bulunmaktadır.

TCDD
İzmir-Basmane – Manisa – Afyonkarahisar demiryolu

The Smyrna Cassaba Railway / İzmir – Kasaba Demiryolu (SCR) Şirketi tarafından 1863'te inşasına başlanan ve 93 kilometrelik kısmı 10 Ekim 1865'te hizmete giren İzmir – Kasaba demiryolu'nun başlangıç noktası olan ve 25 Ekim 1866'da hizmete giren Basmane Garı, 19. yüzyılda Avrupalıların, İzmir Limanı ile limanın ard alanı arasındaki ticareti kolaylaştırmak için giriştikleri demiryolu yatırımının bir parçasıdır. Bazı kaynaklarda gar binasının ünlü Fransız mimar Gustave Eiffel tarafından klasist tarzda tasarlandığı ve Fransız Régie Générale firması tarafından 1876'da inşa edildiği ve aynı tarihlerde aynı firma tarafından inşa edilen Fransa'daki Lyon Garı ikizi olduğu iddia edilse de bu bilgi yanlıştır. Gar binası Fransızlar tarafından değil, İngilizler tarafından inşa edilmiştir. Demiryolu hattı ile birlikte ancak 29 yıl sonra Fransızlara devir edilmiştir. Lyon Garı ile de benzememektedir.
2022'de gar binasında modernizasyon ve restorasyon çalışmaları yapılmaya başlanmıştır.

Konumu Basmane, Konak, İzmir olan gar binası kentseldir. 20. yüzyılın ortalarına kadar Yahudilerin ve Türklerin birlikte yaşadığı Basmane semti adını bir zamanlar buralarda kurulmuş olan ve çoğunluğu gayrimüslimlere ait olan basma kumaş işletmelerinden almaktadır. Semtin merkezinde yer alan ve Sanayi Devrimi'nin özelliklerini yansıtan gar, dönemin Avrupa'da geçerli yönelimlerini, özellikle de inşa sürecinde egemen olan İngiliz ve Fransız etkilerini göstermektedir. İzmir'in hemen hemen bütün kesimlerinden ulaşımın kolay olduğu binaya, Anafartalar Caddesi üzerindeki ana giriş kapısından ulaşılır.

Basmane Garı, üç bölümlü, simetrik ve ana girişin yer aldığı orta bölümün yükseltildiği bir kurguda inşa edilmiştir. Dönemin Neoklasik özelliklerini yansıtan alınlık, sıva, silme gibi öğeler cephede rahatça görülebilir. Kesme taştan dikdörtgen planlı gar binasının merkezil olarak yükselen kırma çatılı orta bölümü, üç katlıdır ve burası istasyonun ana salonudur. Demiryolu sistemine ait yazı ve simgeler de bu bölümün üzerinde yer alır. Her bir katın ötekinden silmelerle ayrıldığı tipik bir düzene sahip olan bu bölümde, binanın zemine bastığı noktalar gibi, duvar köşeleri ve kemerli giriş kapıları da kesme taş dizileriyle ağırlık kazanmıştır. Yan kanatlarda ise cephe, düz cephe görünümüne hareketlilik getiren üçgen alınlıklı bir bölüm ile kırma çatılı diğer bir bölüm olmak üzere ikiye ayrılmıştır. 1922'deki Büyük İzmir Yangını'nda büyük hasar gören gar, 1927'den sonra onarımdan geçmiştir. Gar, günümüzde de hâlâ güncelliğini korumuş olmakla birlikte istasyon olarak kullanılmaya devam etmektedir.

Binaya girildiğinde Fransız mimarisinin izlerini rahatça görebiliriz. Basmane Garında eski Fransız Mimarisinden esintiler fark edilse de yapımında kullanılan materyallerle Basmane semtinden de kopuk değildir. İçinde bulundurduğu demir makaslarla beraber Endüstri Devrimi'nin izlerini de taşır. Ve binaya girildiğinde 1800'lerde bir insanın binaya girdiğiyle aynı hisleri hissedersiniz. Meydandan erişilen uzun ve yüksek giriş cephesinin yanındaki alınlıklar, dışa taşarak girişi vurgulamıştır. Girişten ulaşılan ana koridorun sağ ve sol yanında bekleme salonu, idari birimler ve hizmet birimleri bulunmaktadır. İstasyonun iç mekan tasarımında rasyonel bir yaklaşım hakimdir.

Simetrik olarak inşa edilen istasyon üç bölümden meydana gelmektedir. Girişi de içinde barındıran orta bölüm yükseltilmiş, iç mekanlarda ise rasyonel bir yaklaşım görülmektedir. Yaklaşık yirmi üç metre, iki basık tanozu taşıyan ve peronu örten çatı, kendi döneminin özelliklerini taşıyan demir makaslarla taşınmaktadır. Demir yolu sistemini anlatan semboller, üç katlı bir düzende dik çatılı orta bölüme yerleştirilmiştir. Her bir kat, diğerinden silmelerle ayrılmış, duvar köşeleri ve kemerli giriş kapıları da kesme taşlarla desteklenmiştir. Yan cepheler ise alınlıklı ve kırma çatılı olmak üzere iki bölüme ayrılmıştır. Peron bölümünü örten çatıyı taşıyan yapıda çelik, cephelerde ise kesme taş kullanılmıştır. Cephelerdeki kesme taş kullanımı mekana renk ve doku bakımınından doğallık katmış, sert ve sağlam bir görünüm elde edilmiştir. Günışığında cepheler sade ve doğal bir görünüme sahipken, akşamları yapılan ışıklandırma ile cephelerdeki kesme taş kullanımının oluşturduğu bütünlük, tarihi bir atmosfer oluşturmuştur.

Kültürpark

Alsancak Garı

Özel

Genel
Emel Kayın ve Feyzal Avcı Özkaban, ed. İzmir Kent Ansiklopedisi: Mimarlık I&II (İzmir: Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi, 2013)
Basmane Garı ve Çevresi (Sabri Sürgevil)

TCDD resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TCDD Taşımacılık resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bayraklı, İzmir ilinin bir ilçesidir. İlçenin kuzeybatısında ve kuzeyinde Karşıyaka, doğusunda ve güneyinde Bornova, güneybatısında Konak ilçeleri, batısında İzmir Körfezi bulunmaktadır. Yüzölçümü bakımından İzmir'in en küçük ikinci ilçesidir. 2008 yılında ilçe olmuştur. İzmir'in yeni kent merkezi olan ilçede pek çok gökdelen bulunmaktadır.

İlk İzmir'i kuranların MÖ 3000'de Tunç Çağı'nı yaşayan ve Bayraklı'da oturan bir halk olduğu, yapılan kazılar sonucu kesinlik kazanmıştır. Ancak, çok daha eski dönemlere, örneğin Yontma Taş Devri'ne uzanan bazı ilkel yerleşmelerin belirtileri de İzmir civarında kendini göstermektedir. Çok eski ilkel efsanelere göre, Bayraklı'daki yerleşmeden binlerce yıl önce kurulduğu belirtilen bir kentin, tanrıların vahşeti olarak değerlendirilen bir deprem sonucu göl hâline geldiği ileri sürülmektedir. Bu kentin, Yamanlar Dağı'ndaki Karagöl civarında olduğu tahmin edilmektedir. İlk İzmirlilerin kentlerini Bayraklı'da kurdukları bilinmektedir. Bugünkü Bayraklı'nın hemen yanında bulunan Tekel Şarap Fabrikası bağlarının sınırları içindeki 150 dönüm büyüklüğündeki Tepekule isimli höyük (eski ismi Hacı Mutço tepesi), bundan 5.000 yıl önce Luwi veya Lelej denilen en eski İzmir yurttaşlarınca kurulan ilk yerleşme bölgesi idi. Daha sonra kent, MÖ 1000'lerde Tepekule, kayalık bir zemine sahipti. İzmirliler, evlerini bu kayalık yere inşa ettiler. Megaron tipi denilen evlerin alt yarısı taştan, üstü kerpiçtendi. Yer döşemeleri ve duvarları, çok enfes bir harçla sıvanmıştı. 370 metre yükseklikteki Tepekule Uygarlığı, Troya-2 Uygarlığı ile yaştaştır.
Bayraklı, 22 Mart 2008'de Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 5747 sayılı kanunla Bornova'dan Manavkuyu, Mansuroğlu ve Osmangazi mahallelerini de alarak Karşıyaka ilçesinden ayrılarak ilçe olmuştur. Ekim 2020'deki Ege Denizi depremi ilçede can ve mal kaybına neden olmuştur.

Bayraklı'nın yüzölçümü 30 km2dir. İlçenin kuzeybatısında ve kuzeyinde Karşıyaka, doğusunda ve güneyinde Bornova, güneybatısında Konak ilçeleri, batısında İzmir Körfezi bulunmaktadır.
Bayraklı ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 108 metredir.

2008 yılında kurulan Bayraklı, Karşıyaka ve Bornova'nın sınır bölgesinde kurulmuştur. 2008 ve öncesinde Belde statüsünde bulunmaktaydı. İlçe olduktan sonra daha çok yatırım kazandı. 2003 yılında Alsancak ile Turan arasında kıyı şeridinde 471 hektar alanın Yeni Kent Merkezi ilan edilmesi, projenin hızlandığı 2007-2011 arası Bayraklının da ilçe yapılması ilçenin İzmir'in yeni merkezi olmasını beraberinde getirdi. Özellikle 2011 yılından sonra kentsel dönüşüm projeleri hız kazandı. 18 Milyar $ yatırımla yapılacak olan Yeni Kent Merkezinde oteller, ofisler, rezidanslar, yaşam merkezleri ve gökdelenlere büyük şirketlerden ciddi yatırımlar yapıldı. Şehrin ana trafiğini üstlenen Altınyol ve 2007'de hizmete giren İzmir Çevre Yolu ilçeye ekonomik katkıda bulunmuştur. 2010 yılında hizmete giren ve İzmir'i kuzeyden güneye ulaşımını sağlayan 136 kilometre uzunluğundaki banliyö treni İZBAN projesinin ilçede 3 istasyonunun bulunması ilçe ekonomisine katkıda bulundu. 2011 yılında hükümetin seçim vaatlerinden biri olan ve Türkiye'nin en büyük 4, Ege bölgesinin en büyük hastanesi olan İzmir Şehir Hastanesi 1,6 milyar Türk Lirası yatırımla ilçe sınırları içinde inşa edilmiş ve 2023 yılında hizmete açılmıştır. 240 milyon Türk Lirası yatırımla Refik Şevket İnce mahallesinde İzmir Çevre Yolu üzerinde yapılmış Westpark Outlet AVM ilçe sınırlarında bulunmaktadır. İzmir'in gökdelenler bölgesinin ortalama %30'luk kısmı da ilçe sınırlarında yer almaktadır. Şehrin simgesi haline gelmiş 150 milyon $ yatırımla inşa edilmiş Türkiye'nin ikinci ikiz gökdelenleri olan Folkart Towers'da ilçede yer almaktadır.

Belediye başkanları

Bayraklı ilçesinde sağlık işlemleri Türkiye Cumhuriyeti Sağlık Bakanlığı tarafından yönetilmektedir. İlçede 24 Sağlık Ocağı (Aile Sağlığı Merkezi), 5 Hastane, 5 Poliklinik bulunmaktadır.[1]
İzmir'in ve Ege Bölgesi'nin en büyük hastanesi olan İzmir Bayraklı Şehir Hastanesi 622.530 m² üzerine kuruludur, hastanede 53 ameliyathane, 302 poliklinik odası, 374 yataklı yoğun bakım ünitesi ve 48 yataklı mahkûm servisi ile birlikte hastanede toplam 2060 yatak bulunmaktadır. Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon, jinekoloji, kalp ve damar cerrahisi, onkoloji, pediatri ve genel dal birimleri hizmet vermektedir. Günde 12.000 hastaya hizmet verme kapasitesi olan hastanede 1.475 sağlık personeli istihdam edilebilmektedir. Hastanede ayrıca 5.000 araçlık otopark ve ambulans helikopterlerinin iniş yapabilmesi için heliportlar bulunmaktadır. Hastane, ülkedeki şehir hastanelerinin dördüncü büyüğüdür. Refik Şevket İnce mahallesine bağlı hastaneye ulaşım karayolu ile İzmir Çevreyolu ve Cengizhan kavşağından yapılmaktadır, Toplu taşıma ile ESHOT ve İZULAŞ otobüs hatları ile ulaşım sağlanmaktadır.

Şehrin ana arterlerinden olan Altınyol ve İzmir Çevre Yolu ilçe sınırlarından geçmektedir. İzmir Çevre Yolu üzerinde bulunan Bayraklı Tünelleri 19 Ocak 2007'de trafiğe açılmıştır. 2008 yılında Karşıyaka ve Bornova ilçelerinin bölünmesiyle oluşturulduğu için Turan mahallesi sınırlarında kalan Atatürk Ormanı ve Ege Bölge Deniz Komutanlığı ilçeyi ikiye bölmektedir. İlçenin iki bölgesini birbirine bağlayan sadece 3 yol bulunmaktadır; Altınyol, Çevreyolu, 1609/12. Sokak (Orman Yolu).
Şehir içi Trafiğinde ise İzmir Büyükşehir Belediyesine ait ESHOT ve İZULAŞ otobüsleri tarafından sağlanmaktadır. Halkapınar Aktarma Merkezi ve Kemer kalkışlı otobüsler ilçe merkezinden geçerek mahalle son duraklarına gider. İlçe merkezinden geçmeyen ancak Halkapınar, Bornova ve Evka 3 gibi aktarmalara giden hatlar Manavkuyu, Mansuroğlu ve Osmangazi mahallelerinden geçer, aynı şekilde ilçenin Gümüşpala&Yamanlar bölgesinde bazı otobüs hatları Karşıyaka İskele yönüne gider. İlçe merkezinde bulunan Anadolu Caddesi ve Altınyol üzerindeki duraklardan geçen bazı hatlar Halkapınar başta olmak üzere Konak, Bornova, Alsancak Gar, Menemen, Egekent, Mavişehir, Yenifoça, Kemer, Evka 3 ve Otogar yönlerine gider, aynı zamanda bu hatlar Altınyol, Anadolu Caddesi, Ankara Caddesi başta olmak üzere İzmir'in birçok ana arter hatlarından geçerek ilçenin diğer ilçelerle bağlantısını artırır. İlçede 10 adet otobüs son durağı bulunmaktadır.

İlçe üzerinden geçen İzmir-Basmane – Manisa – Afyonkarahisar demiryolu üzerinde bulunan 1865 tarihinde inşa edilmiş Bayraklı Tren İstasyonu bulunmaktadır, İstasyon TCDD Taşımacılık tarafından işletilen İzmir Mavi Treni, Konya Mavi Treni, 6 Eylül Ekspresi, 17 Eylül Ekspresi, Ege Ekspresi Anahat Trenlerine, Basmane – Uşak, Basmane – Alaşehir Bölgesel Trenlerine ve B2 (Basmane-Çiğli) Banliyö Trenine hizmet vermiştir. 2006 yılında yeni banliyö sistemi olan İZBAN inşası sırasında kapatılmış ve yenilenmiştir, yeni istasyon sadece İZBAN hattına hizmet vermektedir.

İzmir Banliyö Sistemi (İZBAN) ilçe üzerinden geçmektedir. 136 kilometre uzunluğundaki Banliyö Hattının ilçe üzerinde 3 istasyonu bulunmaktadır (Turan, Bayraklı, Salhane).
Eski banliyö hatlarından biri olan ve 2001-2006 yılları arasında hizmet veren B2 (Basmane-Çiğli) Banliyö Treni günümüzdeki istasyon ile aynı yerde bulunan eski Bayraklı Tren İstasyonundan geçmektedir.
İzmir Büyükşehir Belediyesinin eski projelerinden olan M2 Kuzey (Bornova-Çiğli) metrosunun Bayraklıdan geçmesi planlanmaktaydı, proje iptal edildi M2 Buca Metrosu oldu. Günümüzdeki metro projeleri arasında M4 Kuzey (Bornova Merkez- Menemen Plastik OSB) metrosunun Bayraklı üzerinden geçmesi planlanmaktadır.
İzmir Büyükşehir Belediyesinin eski projelerinden biri olan T5 Bornova Tramvayının Bayraklı üzerinden geçmesi planlanmaktaydı.

İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından 2016 yılına kadar Bayraklı Vapur İskelesi üzerinden Konak ve Karşıyaka yönüne İZDENİZ vapurlarıyla sefer düzenlenmekteydi. 2016 yılında iskelenin Konak ve Karşıyakaya uzak olması, fazla yakıt harcanması ve az yolcu taşıması nedeni ile iskele kapatıldı. Günümüzde nüfusun artması ile iskelenin tekrar açılması ve seferlerin yeniden düzenlenmesi gündeme gelmiştir.

Bayraklı Kaymakamlığı25 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bayraklı Belediyesi16 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bergama, Türkiye'nin İzmir ilinin bir ilçesidir. Yüzölçümü olarak İzmir'in en büyük ilçesidir. İlçenin güneyinde Aliağa, doğusunda Kınık ve Manisa ilinin Yunusemre ve Soma ilçeleri, kuzeyinde Balıkesir ilinin İvrindi, Burhaniye ve Ayvalık ilçeleri, batısında Dikili, güneybatısında ise Ege Denizi bulunmaktadır.
Tarımsal faaliyetler, sanayi, ticaret, tarih ve turizm bakımından Bakırçay havzasının en önemli ilçesidir. İyonya, Helen, Roma, Bizans dönemlerine ait anıtsal yapılar bulunan Bergama, Selçuk ilçesi ile birlikte İzmir'de kültürel turizmin iki temsilcisinden birisi sayılmaktadır. İlçenin merkezinde kurulu Pergamon antik kenti Helenistik dönemin kültür, bilim ve sanat merkezi olarak önem taşır. 
En önemli bitki örtüsü fıstık çamı ve pamuk bitkisidir.

Özhan Öztürk'ün iddiasına göre Bergama, Hitit dilinde "Yüksek yerleşim/üs", Hitit-Kaşka sınırındaki Argoma (Suluova) ise aynı dilde "sınır yerleşimi/üssü" anlamına gelmektedir. Yunanca Πέργαμος (Pergamos) olarak bilinmektedir.

Bergama ilçe merkezi, Helenistik dönemde Pergamon Krallığı'nın başkenti olan antik Pergamon kentinin yer aldığı yamaçta kuruludur. Pergamon Krallığı'nın kurulmasından önce küçük ölçüde ziraat ile uğraşan insanların toplandığı bir yer olan Pergamon'un bilinen en eski tarihinin MÖ 3. binyıl olduğu kabul edilir. Yörenin en eski yeri Yortanlı Mezarlığı'dır.
Antik kent, MÖ 280-133 arasında Anadolu'daki en güçlü Hellenistik krallıklarından biri hâline gelen Pergamon Krallığı'nın başkentliğini yapmış ve birçok önemli mimari eserle donatılmıştır. Döneminin en ünlü yapılarından olan Pergamon Kütüphaneleri ile antik dünyanın sağlık merkezi Pergamon Asklepieionu inşa edildi.
Roma İmparatorluğu MÖ 133'te Pergamon kentini ve devletini vasiyet yolu ile devraldı. Pergamon, bir Roma eyalet metropolü olarak Asya eyaletinin diğer metropolleri olan Smyrna (İzmir), Efes (Selçuk) ile rekabeti sürdürdü. Hekim Galen'in bildirdiğine göre Pergamon kent merkezinin nüfusu MÖ 2. yüzyılda 120 bine ulaştı. Kent, 262'deki depremde büyük zarar gördü.
7. ve 8. yüzyıllarda Arap akınlarına maruz kalan kenti 716'da Arap komutan Mesleme fethetti. Bu olayda erkekleri öldürülen, kadınlar ve çocukları ise köle olarak satılan satılan kent, yaklaşık 200 yıl virane olarak kaldı.
1170 yılında Bizans imparatoru I. Manuil döneminde yeniden inşa edildi. 1302'de Bizanslılar tarafından terkedilen şehir bundan az sonra bu bölgede faaliyet gösteren Karesioğulları'nın idaresinde kaldı. 1333'te şehre gelen İbn Battuta buranın harap bir belde olduğunu, fakat son derece müstahkem kalesinin bulunduğunu belirtmiştir.
Bergama Emiri Yahşi Han'ın 1341'den ölümünden sonra Bergama Osmanlılar hâkimiyetine geçti. 1868'e kadar merkezi Balıkesir olan Karesi Sancağı'na bağlı olan Bergama, 1868-1877 arası merkezi Manisa olan Saruhan Sancağı'na, daha sonra İzmir Sancağı'na bağlandı. İzmir Sancağı'nın 10 kazasından biri olan Bergama'nın 6 nahiyesi bulunuyordu. 1831 yılında yapılan ilk Osmanlı nüfus sayımına göre Bergama'nın erkek nüfusu 3452 kişi idi ve hiç gayrimüslim yoktu. 1879 tarihli Aydın Vilayeti Salnamesine göre ise; kazanın 32 bin nüfusunun 25 bini Müslim, 6 bini gayrımüslim idi. 1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı ve Balkan Savaşları'ndan sonra yaşanan toplu göç sonucunda muhacirlerin yerleştirildiği kazalardan birisi de Bergama idi.

Bergama, İzmir'in kuzeyinde, Bakırçay Havzası'nda yer alır. Türkiye'nin en büyük ilçelerinden biri olan Bergama'nın yüzölçümü 1.544 km2dir. İlçenin güneyinde Aliağa, doğusunda Kınık ve Manisa ilinin Soma ve Yunusemre ilçeleri, kuzeyinde Balıkesir ilinin İvrindi, Burhaniye ve Ayvalık ilçeleri, batısında Dikili, güneybatısında Ege Denizi bulunmaktadır. İl merkezine uzaklığı 103 km'dir. Bergama'ya toplam 137 mahalle bağlıdır.
İlçe, Ege Bölgesi'nin kuzeybatısında olup 39° 07 kuzey enleminde ve 27° 12 doğu boylamında yer almaktadır. Kuzeyinde Madra Dağı, güneyinde Yunt Dağı, dağ silsileleri ile çevrili Bakırçay Havzası'nda kurulmuştur. Bakırçay Ovası'nın uzunluğu 45 km, genişliği yer yer 15–20 km arasında değişmektedir. Bergama ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 70 metredir. Akropol'deki rakımı 331 metredir. İlçenin İzmir'e ve komşu iller olan Manisa, Balıkesir gibi merkezlere olan uzaklığı 100 km civarındadır. İlçe, merkezi dâhil olmak üzere, Zeytindağ, Yuntdağ, Göçbeyli, Turanlı ve Kozak bucakları olarak altı bucağa ayrılmıştır. Kozak bucağı, eskiden Karesi Sancağı'na bağlı bir ilçe idi.

Yazları sıcak ve kurak, kışları ılık ve yağışlı Akdeniz iklimi egemendir. Kışlar çok sert geçmez. Hava sıcaklıkları genel ortalamalar içerisindedir. Rüzgarlar yaz ve kış kuzeyden yıldız, kuzeydoğudan poyraz, kuzeybatıdan karayel şeklinde eser. Lodos ve batı rüzgarları yağmur getirir. Yıllık toplam yağış tutarı 601 mm civarındadır.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Bergama ekonomisi ağırlıklı olarak tarıma dayalıdır. Verimli Bakırçay Ovası'nda tütün, pamuk, zeytin ve üzüm yetiştirilmektedir. Kozak Yaylası'nda ekonomik getirisi yüksek olan çam fıstığı önemli bir gelir kaynağıdır. Günümüzde özellikle dağ köylerinde arıcılık giderek gelişmekte ve önemli bir geçim kaynağı hâline gelmektedir. Tarıma dayalı sanayi de son yıllarda gelişme göstermektedir. İlçede halıcılık ve kilim dokumacılığı gelişmiştir.
Pergamon antik kenti, Bergama Müzesi, Kızıl Avlu, Selçuklu ve Osmanlılardan kalan cami, hamam, han, köprü gibi yapılar yıllar önce Bergama'da kültür turizminin başlamasına ve gelişmesine zemin hazırlamıştır.

II. Eumenes devrinin en önemli yapıları arasında Galatların mağlup edilmesi anısına inşa edilen Zeus Sunağı, Athena Tapınağı'nın propylonu ve onu çevreleyen stoaları; 200.000 kitap rulosunun muhafaza edildiği ünlü kütüphane, büyük saray ve kent surları yer alır. Bu gelişme dönemi sırasında daha önce inşa edilmiş olan Athena Tapınağı ile on bin seyirci kapasiteli antik çağın en dik tiyatrosu korunmuş, kent bu çekirdeğin üç bir tarafında yelpaze biçiminde açılan bir plan düzeni içerisinde gelişmiştir.
Yukarı şehir daha çok kral aileleri ile ileri gelenlerin, aydınların, komutanların ikamet ettiği bir merkezdeydi. Bu nedenle burasının resmî bir karakteri vardır.
Kentin orta kesiminde kuzeyden güneye doğru Hera ve Demeter kutsal alanları, Asklepios Tapınağı, Gymnasionlar ve kent çeşmesi yer almaktaydı. Bu yönü ile orta kentte, yönetim ile doğrudan ilgili olmayan yapılarla, halkın rahatlıkla girip çıktığı toplantı yerleri bulunmaktaydı.
Aşağı kentte Aşağı Agora, orta ve yukarı şehre çıkan ana yolun iki yanında sınırlanan çok sayıda dükkân, Attalos evi olarak adlandırılan peristylli evler yer alır. Yukarı şehirdeki agora, mevki ve konum olarak yüksekte yer alıyordu. Dolayısıyla aşağı agora kentin ticaret merkezi olarak yer almaktaydı.

Bergama Asklepion'u Eskiçağ'da önemli bir sağlık tedavi merkezi idi. Pausanias'a göre Bergama'da ilk Asklepios Tapınağı MÖ 4. yüzyılın ilk yarısında kurulmuştu. Kazılarda kutsal yerin MÖ 4. yüzyıldan beri var olduğu ve Hellenistik Dönem'de geliştiği saptanmıştır. Asklepios Kutsal Alanı, galerili avlusu, 3500 kişilik tiyatro yapısı, İmparator Hadrianus'a ait kült salonu, kütüphanesi, yuvarlak planlı Asklepios Tapınağı ile Roma Dönemi'nde oldukça önemli bir sağlık merkeziydi.
Güney kesiminde Hellenistik Dönemden kalma üç küçük tapınak ile uyku odaları, kutsal kaynak ve havuzlar bulunmaktadır. Kutsal kaynak yanında burada tedavi gören hastaların soğuk ve sıcak havadan korunmasını sağlamak amacıyla uzun bir yer altı tüneli yapılmıştır.
Bu yer altı tünelinin hemen kuzeyinde yuvarlak planlı Asklepios Tapınağı yer alır. Bu tapınak Roma'daki Pantheon örnek alınarak MS 150 yıllarında Konsül L.C Rufinus tarafından yaptırılmıştır. Burada genellikle telkin ve fizik tedavinin bugün halen kullanılmakta olan çeşitli şekilleri uygulanmaktaydı. Kutsal sudan içilmesi, su-çamur banyoları, açlık-susuzluk kürleri, şifalı otlar, kremlerle yağlanma başlıca tedavi yöntemleriydi.

Binanın tamamının tuğladan yapılmış olması ve büyük ön avlusu sebebi ile tapınak halk arasında “Kızıl Avlu” olarak adlandırılmıştır. Avlusu yüksek duvarlarla dışarıya kapalı idi. Mısır Tanrılarına verilen önem sebebi ile tapınak Roma Dönemi aşağı Bergama kentinin tam merkezine inşa edilmiştir.
Tapınağın avlusu ile bütünleşmesine engel teşkil eden Selinos Çayı'nda, bugün hâlen kullanılmakta olan su tünelleri inşa edilmiştir.
Kült ve sanat tarihi verilerine dayanarak tapınağın MS ikinci yüzyılda, muhtemelen İmparator Hadrian döneminde inşa edildiği ve Mısır tanrılarından hem Serapis'e hem İsis'e ithaf edildiği söylenebilir. Ancak tapınağın iki yanındaki yuvarlak yapıda kült mihraplarının bulunmasına karşılık tanrıların kimler olduğu bilinmemektedir. Erken Bizans döneminde kutsal mekânın içine ilaveler yapılan tapınak Anadolu'daki erken yedi kiliseden biri olarak kullanılmaya devam etmiştir.

Allianoi, "Sağlık Tanrısı Asklepois"in yurdu olarak bilinmektedir. Asklepios; Grek mitolojisinde hasta insanlara şifa dağıtan, hekimliğin ve tıp biliminin tanrısıydı. Apolion, oğlu Asklepios'u yarı at yarı insan olan Khiron'a emanet etti. Khiron ona okuma, yazma ve önemli hastalıkların tedavisinde kullanılan ilaçların formüllerini öğretti. Asklepios'un ünü kısa sürede yayıldı. Asklepios ölüleri de diriltiyordu. Zeus buna kızdığı için Asklepios'u öldürttü. Yunanlar Asklepios'un adını yaşatmak amacı ile aynı isimle sağlık merkezleri yaptılar. Allianoi de bunlardan birisidir.
Topraklarından 45 derece kükürtlü su çıkan şifa merkezi Allianoi, bu özelliğiyle dünyanın dört büyük sağlık merkezinden birisidir. Pergamon Krallığı'nın sayfiye yeri olan bölge, yıllarca Hydroterapi (suyla tedavi) merkezi olarak hizmet vermiş. Yortantı Barajı'nın yapım aşamasında antik değeri anlaşılan bölgede, hızlandırılan kazı çalışmaları esnasında, bölgenin Helenistik Çağ'da kurulduğu ve en parlak dönemini Roma İmparatorluğu Hadrian'la yaşadığı ortaya konulmuştur. Bu kazı çalışmaları sayesinde, kentin sağlık merkezi Asklepionlar'dan biri olduğu an

Bihzâd (Farsça: بهزاد) ya da tam sanıyla Üstâd Kemâleddin Bihzâd, geç Timurlular ve erken Safevîler dönemlerinde yaşamış İranlı minyatür sanatçısı ve Herat ve Tebriz'deki sultanlara ait minyatür atölyelerinin başı.

Bihzâd, Timurluların başkenti ve zamanının önemli bir ticaret, ekonomi ve kültür merkezi olan Herat'ta (bugünkü Afganistan'da) doğdu ve hayatının çoğunu orada geçirdi. Yetim olan sanatçı, önemli bir ressam olan Mirak Nakkaş tarafından yetiştirldi ve Ali Şîr Nevaî'ye çıraklık yaptı. Herat'taki en büyük sponsorları Timurlular sultanı Hüseyin Baykara (1469-1506 arası tahttaydı) ve çevresindeki diğer emirlerdi. Hamad'ın fethinden sonra Safevî şahı I. İsmail tarafından Tebriz'de görevlendirildi ve oradai sultanın atölyesinin yöneticisi sıfatıyla daha sonraki Safevî resim sanatının gelişmesinde önemli etkisi oldu.
Bihzâd 1535'te öldü ve mezarı Herat şehrinin kuzeyindeki bir tepede bulunan Saîd-i Muhtar'a yerleştirildi. Bihzâd'ın heykeli Tebriz'deki İki Kemal Türbesi'ne dikildi

Bihzâd, Fars minyatür sanatçıları arasında en meşhuruydu, ancak onu el yazmaları için kendi tarzında tasvir üreten bir atölye (ya da kitaphâne) yöneticisi olarak düşünmek daha isabetli olacaktır. Dönemin Fars resmi genellikle geometrik mimari ögelerin figürlerin yerleştirildiği yapısal ya da düzensel bir bağlam olarak kullanılmasını içermekteydi.
Bihzâd organik manzara alanlarında da aynı yeteneğe sahipti, ancak geleneksel geometrik tarzı kullandığı yerlerde Bihzâd düzensel aracı birkaç farklı şekilde esnetmekteydi. Öncelikle hareketin etrafında gerçekleştiği açık ve düzensiz alanlar kullanıyordu. Ayrıca seyircinin gözünü resim alanı içerisinde sıra dışı organik bir akışla hareket ettirtme yöntemine iliştiriyordu kompozisyonlarını. Figürlerin ve objelerin jestleri sadece eşsiz bir şekilde doğal, ifadeli ve aktif olmakla kalmayıp aynı zamanda gözü resim alanı boyunca hareket ettirtmeyi amaçlıyordu.
Aydınlıkla karanlığın zıtlığını diğer Orta Çağ minyatürcülerinden daha vurgulu ve daha coşkulu bir şekilde kullanıyordu. Eserine özgü bir diğer ortak özellik de anlatıdaki şakacılıktı: Bihzâd'ın neredeyse gizli gözü ve kısmi yüzü, perdelerin arasından aşağısındaki havuzun etrafında gülüp oynayan kızları izliyor, Sencer'in günahlarına karşı koyan yaşlı bir kadının kiâyesinde iki ayaklı bir keçi ufkun kenarında bir cin gibi duruyor, kozmopolit bir çeşitlilikteki insanlar örnek resimdeki duvarın üzerine çalışıyordu.
Bu karakter ve anlatı yaratıcılığının şaşırtıcı bireyselliği, Bihzâd'ın eserlerini diğerlerinden ayıran ve edebî değerleriyle örtüşen yönleriydi. Bihzâd, Sufi sembolizmini ve renk sembollerini de anlamı yansıtmak için kullanmış ve özellikle bireysel figürlerin tasvirlerinde ve gerçekçi jest ve ifade kullanımında Fars resmine daha çok doğalcılık getirmişti.
Bihzâdîn en meşhur eserleri arasında Sadi'nin "Bostan" eseri için yaptığı "Yusuf'un Baştan Çıkartılması" ve İngiliz Kütüphanesi'ndeki 1494-95 tarihli Nizami el yazmasındaki resimler - özellikle Leylâ ile Mecnun ve Heft Peyker eserlerinden sahneler sayılabilir. Bir takım minyatürlerin Bihzâd'a atfı genellikle sıkıntılı (ve birçok akademisyene göre önemsiz) olmakla beraber ona atfedilen eserlerin çoğu genellikle 1488 ile 1495 arasına tarihlendirilmiştir.

Orhan Pamuk'un Benim Adım Kırmızı adlı kitabında, Bihzad'tan ayrıntılı biçimde bahsedilir.

Dost Muhammed

Bornova, Türkiye'nin İzmir ilinin bir ilçesidir. İlçenin doğusunda Kemalpaşa, güneyinde Buca, batısında Konak ve Bayraklı, kuzeybatısında Karşıyaka ve Menemen ilçeleri, kuzeyinde Manisa ili bulunmaktadır.
Yamanlar Dağı'nın eteğinde, 38 derece kuzey enlem ve 27 derece doğu boylamı üzerinde yer alır. İzmir kent merkezinin 8 km kuzeydoğusunda, İzmir Körfezi'nden 3 km doğudadır. Belediye teşkilatı 1882 yılında kurulmuş, 1958 yılında ilçe hâline gelmiştir. Yüzölçümü 220 km²dir. Bornova ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 87 metredir.
Ege Üniversitesi'nin ana kampüsü ve üniversite ile aynı adı taşıyan, Türkiye'nin en büyük hastanelerinden biri olan Ege Üniversitesi Hastanesi bu ilçede bulunmaktadır. Ayrıca Yaşar Üniversitesi'nin Selçuk Yaşar Yerleşkesi de Bornova Ağaçlıyol mevkiindedir.
İki büyük askerî birliğin yanı sıra, İzmir-İstanbul, İzmir-Ankara, İzmir-Aydın ve İzmir-Çanakkale karayolu ağlarının merkezinde bulunması, 2000 yılında metronun Bornova'ya uzanması ve İzmir Otogarı'nın ilçe içinde konuşlandırılmış olması ve Bornova-Kavaklıdere-Işıkkent üçgeninin sanayi bölgesi olarak saptanması ve 4 sanayi sitesinin yerleşim alanı içinde bulunması, Bornova'nın gelişimine bugün ve gelecekte etki yapacak unsurların başında gelmektedir. Kavaklıdere, Çiçekli, Kayadibi ve diğer semtleriyle İzmir'in akciğeri konumunu sürdürmektedir.

İsmi Osmanlı kayıtlarında Birunabad olarak geçmiş ise de, Farsça "dış, harici" anlamına gelen "birun" kelimesinin, genellikle yer isimlerinde bir özel isimle birlikte kullanılan "-abad" takısı (İslamabad, Haydarabad gibi) ile pek uyuşmaması, Birunabad'ın başka bir ismin tahrif edilmiş veya uyarlanmış şekli olabileceğini düşündürmektedir. İsmin başlangıçta "Burunova" şeklinde geçtiği de öne sürülmüştür. Bornova Osmanlı devrinin sonlarına kadar bir Hristiyan yerleşimi olarak kaldı. Evliya Çelebi Seyhatnamesinde İzmir'e geldiğinde Bornova'dan da bahseder; "Ama Burun-âbâd bunlardan mahsullü, sümüklü, murdar, mebrum kazadır, zira cümle halkı uğursuz Rum'dur."
Bornova'nın çekirdeği bugün Erzene mahallesi diye anılan mahallenin Hükûmet Konağı'nın arkasında kalan ve eski adı Havuzbaşı olan kısmıdır. Tarihi 1800'lere varan iki katlı ve bahçeli Rum evlerine hâlâ rastlanabilen (ve çoğu yenileme ve yeniden değerlendirilmeye muhtaç) Erzene, 1924 Nüfus Mübadelesi'nden sonra, önce Kavalalılar ve Giritlilerce iskan edilmiş, 1950 sonrasında da Yugoslavya göçmenlerini barındırmıştır. Ayrıca Erzene'nin yanıbaşında başlangıcından beri bir Roman mahallesi bulunmuştur. Kavalalılar, o dönemde tarım arazisi olan Bornova ovasında tütüncülükle, Giritliler sebze meyvecilikle, Yugoslavyalılar ise bölgedeki mensucat fabrikalarında işçilik yaparak Türkiye ekonomisine ilk adımlarını atmışlardır.
Bornova, Osmanlı Devleti'nin son dönemlerinde ve özellikle 1865'te Halkapınar çıkışlı bir demiryolu hattının buraya uzatılmasıyla, İzmir'in zengin Levanten ailelerinin tercih ettiği bir yerleşim mekanı olmuştur. İzmir merkezinden daha ferah ve serin havası ve 1980'li yıllara kadar İzmir ile arasında varlığını sürdüren mandalina bahçelerinin nezih ortamı, İngiliz konsolosluğu rezidansının ve çoğu İngiliz kökenli pek çok ailenin muhteşem konaklarının Bornova'da inşa edilmesi sonucunu doğurmuştur (İtalyan ve Fransız kökenli Levantenler daha ziyade Buca'yı tercih etmişlerdir).

Anekdotik bazda, Türkiye'deki ilk futbol maçı 1890 yılında İzmir'e gelen İngiliz denizcilerle İzmirli gençler arasında Bornova'da, ülkemizdeki ilk atletizm yarışmaları da 1895'te yine Bornova'da gerçekleşmiştir.

İzmir'in kurtuluş günü olan 9 Eylül 1922'de Türk ordusu İzmir'e Bornova'nın üst kısmındaki Belkahve Geçidi mevkiinden girmiş, Nif'te (Kemalpaşa) gecelediği 8 Eylül akşamının gecesinde muzaffer orduların komutanı Mustafa Kemal Paşa, Belkahve'ye çıkıldığında ayakların altında bütünüyle uzanan İzmir'i ilk kez buradan görmüştür.
1882'de belediye teşkilatı kurulan Bornova, 1 Nisan 1958'de Merkez ilçeden ayrılarak ilçe ünvanını almıştır.

Bornova'nın yüzölçümü 220 km2dir. İlçenin doğusunda Kemalpaşa, güneyinde Buca, batısında Konak ve Bayraklı, kuzeybatısında Karşıyaka ve Menemen ilçeleri, kuzeyinde Manisa ilinin Yunusemre ilçesi bulunmaktadır.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

İlçedeki spor tesisleri arasında Bornova Aziz Kocaoğlu Stadyumu, Buz Sporları Salonu ve Ülkü Park bulunur.

İzmir Büyükşehir Belediyesi Başkanı Ahmet Piriştina'nın 2004 Haziran ayında ani ölümü üzerine, Meclis oylaması yapılarak yine aynı yıl Bornova Belediye Başkanlığı yapan Aziz Kocaoğlu İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığına getirildi. Bornova Belediye Başkanlığına ise Bornova Belediye Meclis üyeleri oylaması ile CHP'li isim Süleyman Sırrı Aydoğan seçildi.

Ege Üniversitesi ve Yaşar Üniversitesi'ne ev sahipliği yapan ilçede, aralarında Bornova Anadolu Lisesi, İzmir Fen Lisesi, Suphi Koyuncuoğlu Anadolu Lisesi, Yunus Emre Anadolu Lisesi, Cem Bakioğlu Anadolu Lisesi, Çimentaş Anadolu Lisesi, Kars Halil Atilla İlkokulu, 9 Eylül İlkokulu, Özel Ege Lisesi ve Mazhar Zorlu Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi'nin de olduğu ortaöğretim kurumları hizmet vermektedir.
İlçede, Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlı 37 anaokulu, 43 ilkokul, 35 ortaokul, 26 lise, 1 rehberlik ve araştırma merkezi, 2 mesleki eğitim merkezi ve 1 tane halk eğitim merkezi bulunmaktadır.

Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nin gelişmesi, Ege ve yurt çapında ün kazanması da Bornova'yı bir çekim merkezi haline getiren bir başka etkendir.

İzmir Çevre Yolu ve İzmir-Gebze Otoyolu ilçeden geçmektedir. İlçede İzmir Metrosunun altı istasyonu mevcuttur. İzmir Şehirlerarası Otobüs Terminali de ilçede yer almaktadır. İlçede dört Bisim istasyonu bulunmaktadır.

Bornova Belediyesi Atatürk Kitaplığı (Belhomme (Wolf) Köşkü (Atatürk Kitaplığı))
Bornova Halk Eğitimi Merkezi
Bornova Belediyesi Şehir Tiyatrosu
İzmir Edebiyat Müze Kütüphanesi (Tristramp Köşkü)
Bornova Belediyesi Bornova Kent Arşivi ve Müzesi Dramalılar Köşkü
Peterson Köşkü
Arkas Deniz Tarihi Merkezi
Yeşil Köşk
Murat Köşkü
Arkas Sanat Bornova (Mattheys Köşkü)
Ege Üniversitesi Etnografya Müzesi (Sirkehane)
Bornova Kültür ve Sanat Merkezi
Pasquali Köşkü (Barry Köşkü)
La Fontaine Köşkü

Çarşı Han
Ağa Mustafa Bey (Rıza Bey) İş Hanı

Yıkık Minare Camisi
Hüseyin İsa Bey Camii
Küçük Camii

St. Mary Magdalene Anglikan Kilisesi
Santa Maria Kilisesi

Algranti Sinagogu
Levi Sinagogu

Bornova Sarı Köşk Atatürk Büstü
Bornova Atatürk Heykeli
Bornova Futbolcu Heykeli
Bornova Aşık Veysel Heykeli
Bornova Amazon Heykeli
Bornova Kadın ve Yaşam Anıt Parkı Anıtı
Bornova Meçhul Kadın Anıtı
Football Club Smyrna (İzmir Futbol Kulübü) anıtı
Ege Üniversitesi Hastanesi Atatürk Heykeli
Bornova Dokuz Eylül Şehitliği (1922)

 Gazimağusa, Kuzey Kıbrıs
 Koşukavak, Bulgaristan
 Mavrova ve Rostuşa, Makedonya
 Mestanlı, Bulgaristan
 Tuzla, Bosna-Hersek
 Yeni Pazar, Sırbistan

Özel

Genel

Bornova Kaymakamlığı 23 Şubat 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bornova Belediyesi 10 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Boyoz, 1492'de Türkiye'ye yerleşen Sefarad Yahudileri tarafından Anadolu ve özellikle İzmir mutfağına katılmış, İzmir damak tadı ile özdeşleşmiş, mayasız bir hamur işidir. İzmir Boyozu adıyla coğrafi işaret almıştır.
"Boyoz", İspanyolca yazılışıyla "bollos", "küçük somun" anlamına gelen bollo sözcüğünün çoğuludur. İspanyolca iki L harfi Y sesiyle okunur. Birçok mutfakta çörek, börek benzeri unlu mamüllerin Sefarad kültürüne özgü bir uygulamasıdır.
Boyozun ilk çıkışını atık hamur malzemesinin değerlendirilmesine bağlayan kaynaklar bulunmaktadır.  İzmir dışında hiçbir şehirde ticari olarak piyasaya sunulmadığından İzmir'in böreği olmuştur. Rivayete göre, İzmir'de ilk boyozu Boyozcu Avram Usta yapmış, o öldükten sonra İzmir'de boyozlar "Avram Usta'nın boyozu" adı altında satılmıştır.
Öncelikle hamur yoğrulup top şeklinde 2-3 saat tavada dinlendirilir. Daha sonra elle tabak genişliğinde açılıp bir süre daha dinlendirilen hamur, daha sonra yine elle sallanır ve tekrar açılır ve rulo yapılıp 1-2 saat daha dinlendirilir. Kulak memesi kıvamında kopma noktasına geldiğinde tavalara sıralanır ve küçük toplar halinde kesilerek yarım saat ile bir saat arasında nebati yağ içinde bekletilir. Çok yüksek ateşte tepsi ile fırınlanmadan önce kat kat, ipince açılmış olan milföy yufkanın arasına içlik malzemesi (peynir, ıspanak vs.) konur. Ticari satılan boyozlar boş olarak yapılırsa da gerçek boyoz boş yapılmaz. Hamurun özelliği un, çiçek yağı ve tahin karışımı ve tuzlu olmasıdır.

Sade boyoz
Domatesli kaşarlı boyoz
Karışık Ege otlu boyoz
Pastırmalı boyoz
Peynirli boyoz
Kıymalı boyoz
Zahterli boyoz
Tahinli boyoz
Sütlü boyoz
Çörek otu ve susamlı boyoz
Balkabaklı boyoz
Yağsız boyoz
Ispanaklı boyoz
Patlıcanlı boyoz
Zeytinli boyoz
Patatesli boyoz
Enginarlı boyoz
Yeşil mercimekli boyoz
Pırasalı boyoz
Çikolatalı boyoz
Ballı boyoz

Bozkurt, Denizli ilinin doğusunda yer alan bir ilçedir. Denizli'ye uzaklığı 52 kilometredir. İlçenin yüzölçümü 462 km²dir. Bozkurt ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 855 metredir.
Doğusunda Denizli iline bağlı Çardak ilçesi, batısında Honaz ilçesi, güneyinde Acıpayam ilçesi, kuzeyinde Baklan ve Çal ilçeleri ile kuzeydoğusunda Afyon iline bağlı Dazkırı ilçesi ile komşudur. Denizden yüksekliği 866,8 metredir.
Topraklarının büyük bir bölümü Hambat Ovası içindedir. Yüzölçümü 462 km²dir. İlçede Akdeniz ile İç Ege iklimi arasına bir geçiş iklimi görülür. Genelde yazları sıcak ve kurak, kışları soğuk ve yağışlı geçer.
Bozkurt halkının çoğu tarım ile uğraşmaktadır. Sulama ile ilgili çalışmalarda da atılan somut adımlarla birlikte sulu tarıma da geçilerek ürün açısından çeşitlilik ve bolluk kazandırılmıştır. Bozkurt ve ona bağlı Cumalı ve Tutluca köylerinde merkeze göre daha fazla sulu tarım yapılmaktadır. Arpa, buğday, kimyon, anason, fasulye, nohut, ayçekirdeği, mısır ve tütün başlıca tarım ürünleridir. Ayrıca bağcılık, hayvancılık ve alabalık işçiliği de yapılmaktadır.

Halk arasında 93 Harbi diye bilinen 1877 - 1878 Osmanlı - Rus Savaşı sonrasında, Tuna vilayetinden (Bulgaristan) göç eden muhacirler tarafından 1890'a doğru HAN-ABAT Ovası'nda Hamidiye ismiyle kurulmuştur. Hambat adı Selçuklularca kurulan Han-Abat Kervansarayı'ndan gelmektedir.
Kurulduğu yıldan 1955 yılına kadar köy statüsünde bulunan Bozkurt, 1955 yılında bucak, 20 Şubat 1956'da ise belediye olmuştur. 1958'de Çardak ilçesinin kurulmasıyla Denizli'nin merkez ilçesinden ayrılarak Çardak ilçesine bağlanmıştır. Bozkurt 9 Mayıs 1990 tarihinde kabul edilen ve 20 Mayıs 1990 tarihinde yürürlüğe giren 3644 sayılı kanun ile Çardak ilçesinden ayrılarak ilçe olmuştur. 93 Harbi göçünden sonra 1950'li yıllarda yine aynı göç devam etmiş ve yerleşim bölgeleri yine Bozkurt olmuştur. Bozkurt'un önce bucak ve sonra ilçe olması nedeniyle çevre köy ve beldelerden de göç meydana gelmiştir. Bu sebepten ilçe merkezinin %70'i Bulgaristan göçmenidir.
Köyleri: Alikurt, Başçeşme, Hayrettin, Armutalan, Mecidiye, Cumalı, Sazköy köyü, Kuyucak, Avdan, Tutluca, Yenibağlar ve Çambaşı Köyü'dür. Ayrıca ilçeye bağlı İnceler kasabası ilçenin güneyinde yer almaktadır.

Bozkurt'a bağlı toplam 20 mahalle vardır.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Bozüyük, Bilecik ilinin bir ilçesidir. İlçe ekonomik olarak ve nüfus olarak Türkiye'deki bazı illerden büyük olan nadir ilçelerden biridir. Bu ilçe, Bilecik ilinin ekonomik, sosyal, siyasi kalbi konumundadır. İlçe adını 1890 yılında İstanbul – Ankara demir yolunun yapımı sırasında keşfedilen Bozüyük Höyüğünden almaktadır. İstanbul-Ankara demir yolunun tam orta noktasında, 263. kilometresinde yer almaktadır. 1926'da ilçe olmuştur.

Yurdun kuzeybatısında Bilecik ilinin ilçesidir. Kuzeyinde merkez ilçe, kuzeybatısında Pazaryeri ilçesi, kuzeydoğusunda Söğüt ilçesi, doğusunda Eskişehir'in İnönü ilçesi, güneyinde Kütahya'nın merkez ve Tavşanlı ilçeleri, güneybatısında Domaniç ilçesi ve batısında İnegöl ilçesi ile komşudur.
İlçenin yüzölçümü 860 km²dir. Bozüyük'ün deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 748 metredir.

Yükseklikler genellikle ilçenin batı ve güneybatısında yer alır. Batıda Yirce Dağı'nda Üçtepeler'in yüksekliği 1790 metredir. Güneybatıda Kala Dağı'nın yüksekliği ise 1906 metredir. Doğuda Metristepe 1307 metre, batıda Çamyayla tepesi 1322 metre, güneyde Kandilbayırtepesi 1320 metre ve kuzeyde 900 metre ile Kızıltepe ilçenin yükseltilerini oluştururlar.

Kızıltepe ve Boztepe'nin güney eteklerindeki neojen çanağının yanından uzanarak yaklaşık 60 km²'lik bir alanı kaplayan Bozüyük ovası, kuzeybatıda daralarak Karasu vadisine uzanır. Ova, güneyde genişleyerek, bir yandan İnönü - Kandilli düzlüğüne, diğer yandan Karaağaç ve Akpınar köylerinin kuzeyindeki sırtlara kadar devam eder. Ova 3. zaman neojen kayalarla örtülüdür.

İlçenin güneybatısında yer alan Kömürsu ve Batan yaylaları ilçenin belli başlı yaylalarıdır.

Akpınar köyünün kuzeyindeki Hüsümler ovasındaki Sazpınar kaynaklarından çıkan dere doğu - batı yönünde akışını sürdürerek Bozüyük içinden geçer, Bursa yol kavşağında Karasu ile birleşir.

İlçenin Bozalan Köyü yakınından doğan Karasu, Bozüyük'ten Dikilitaş deresini alıp, Ankara İstanbul demiryolunu izleyerek Pazaryeri'nden Sorgun deresini Batıdan Selöz, Hamsu, Bekdemir derelerini, doğudan Kızıldamlar çayını alır, Osmaneli yakınlarındaki Paşalar boğazından 500 metre sonra Sakarya nehri ile birleşir.

İlçenin güneybatısındaki Yeşildağ'dan doğan sarısu, kuzeye doğru akışını sürdürür. Üzerinde Darıdere Barajı kurulmuştur. Kandilli köyü yakınlarından ilçe topraklarını terk ederek Eskişehir topraklarında Sakarya nehrinin bir kolu olan Porsuk çayı ile birleşir.

Sarısu üzerindedir. Taşkınları önlemek ve sulama yapmak amacıyla inşa edilip 1976 yılında işletmeye açılmıştır. Baraj, toprak dolgu tipindedir. Barajın temelden yüksekliği 33,40 metre, depolama hacmi ise 35 milyon m³ olup, göl alanı 245 hektardır.

Bozüyük, Ege Bölgesi sınırlarında kalan Kütahya sınırındaki küçük bir bölge hariç Marmara Bölgesi sınırları içinde kalır. Ancak İç Anadolu Bölgesi'nde görülen karasal iklimin etkisi altındadır. Kışları oldukça soğuk ve yağışlı, yazları sıcak ve kuraktır. Yağışlar genellikle kış aylarında ve kar şeklinde olmaktadır. Don ve kırağı olayının fazla olduğu aylar, ocak ve şubattır. Don ayları kasım ayı ortalarında başlar, nisan ortalarına kadar devam eder.
Dağlık alanlar genellikle koruluk durumundaki ormanlarla kaplıdır. Bu ormanlarda 1000 metreyi aşan bölümlerdeki egemen ağaç türleri karaçam, kayındır. Platolar üzerinde yer yer topluluklar oluşturan karaçamlara karşın daha alçak kesimlerde kızılçam ve meşe türlerine rastlanmaktadır. Yirce Dağı'nın 1500 metreyi aşan kesimlerinde köknar türleri ile birlikte ardıç ağaçları da yer almaktadır. Alçak ve düz alanlarda otsu bitkiler ile çalılıklar görülür.

Asya ile Avrupa arasında doğal bir köprü görevi gören Anadolu'nun hemen her köşesi bu önemle jeopolitik konumu nedeniyle, ilk çağlardan bu yana hareketli ve zengin bir tarihe sahiptir.
İlkçağlardan beri bu bölgede sırasıyla Hititler'in, MÖ 1200 yıllarından sonra balkanlardan gelen Frigyalılar'ın bölgeye egemen olduğu şimdiki İçköy, Yaylacık ve Manişar olarak adlandırılan kesimlerde tarihi Mina şehrinin kurulmuş olduğunu antik kalıntılardan anlaşılmaktadır. Bölgedeki yaklaşık 600 yıllık Frig egemenliğine doğudan Kafkaslardan gelen Kimmerler son vermişlerdir. Kimmerlerin yaklaşık 1 asırlık egemenliğine de batıdan gelen Lidyalılar son vermiştir.
Bundan sonraki asırlarda sırasıyla bölgeye doğudan gelen Persler ile batıdan gelen Büyük İskender komutasındaki Makedonyalılar egemen olmuştur. İskender imparatorluğu parçalanınca bölgede uzun yıllar bu imparatorluğun parçası olan Bitinyalılar yaşamıştır. Sonraları Roma İmparatorluğu egemenliğine giren bölge 395 yılından sonra Doğu Roma yani Bizans egemenliğine katılmıştır. Bu yıllarda Bozüyük'ün adının lamunia olduğunu bilinmektedir.
600-720 yılları arasında bölge, İstanbul'u almak için gelen Arap Emevi kuvvetlerinin geçit yeri olmuştur.
1071 yılında doğudan gelen Selçuklu Türkleri'nin Malazgirt Savaşı sonucu, Bizans İmparatorluğuna yenilgiye uğramasıyla Bozüyük ve çevresi Selçuklu Türkleri'nin egemenliğine geçmiştir.
Bundan sonra da bölge sık sık el değiştirmiştir. Daha ileriki yıllarda (MS 11. asır ve daha sonra) haçlı seferlerinde özellikle Birinci Haçlı Seferinde bölge zaman zaman Hristiyanla Müslümanlar arasında el değiştirmiştir. Bu konudaki en yakın tarihi olay Eskişehir yakınlarındaki 1097 yılında yapılan Haçlı komutanı Godefdoit ile Selçuklu Hükümdarı Kılıçarslan arasındaki Dorylaion savaşıdır.
Selçukluların Anadolu'ya egemen olması ile birlikte Bozüyük Sultanönü uç beyliğinin bir Karye'si (köy) idi. Selçuklu hükümdarı II. Gıyaseddin Mesud'un 1289 tarihinde Osman beye gönderdiği 2. menşurunda Eskişehir'den Yenişehir'e kadar olan bölgeyi bir sancak kabul edip Osman beye vermesiyle Bozüyük'te o tarihten itibaren Osmanlı egemenliğine girmiştir.
1525'ten önce bugünkü Bozüyük'ün yerinde Çayköy, Arıklar, İçköy ve Atkaydı köyleri bulunmaktaydı. 
Osmanlı devletinde gerek sınırlarda savaşan orduların, gerekse cepheye giden orduların yol boyunca beslenmesini de halka yüklemiştir. Bu amaçla ordunun hareketinde önce izleyeceği askeri yol, kısa bir süre için dinleneceği noktalar belirlenmekte ve bu yerlerde ordunun yiyecek ve yem olarak kullanacağı zaire miktarı saptanarak kadınlardan bunları sağlaması istenmekteydi. Kanuni Sultan Süleyman'ın Bağdat seferine çıkacak Kasım Paşa komutasındaki ordusunun Bozüyük'te konaklayacağı haberi gelince, ordunun ihtiyacı olan erzak karşılanır. Kasım Paşa bu yardımlardan çok memnun kalır. "Eğer savaşı kazanıp dönersem bu dört köyün ortasına bir cami yaptıracağım." der. Savaştan zaferle dönen komutan sözünü tutup cami ve külliyeyi (han, hamam, yemekhane, sıbyan mektebi gibi eklentileri) 1525 - 1528 yılları arasında yaptırır. Cami ve külliyenin yapılmasıyla birlikte bu dört köy halkı birer ikişer şimdiki Kasımpaşa Mahallesinin bulunduğu yerde toplanarak bugünkü Bozüyük'ü oluştururlar.
Bozüyük uzun yıllar Sultanönü sancağının Kariyesi durumunda kalmıştır. 93 Harbi diye bilinen 1877 - 1878 Osmanlı - Rus savaşlarından sonra Balkanlardan kaçarak Anadolu'ya göç eden Türklerin büyük bir bölümünün Bozüyük'te yerleşmeleri sağlanınca nüfus artmış, daha sonra bucak ve belediye kurumları kurulmuştur.
Bozüyük'ün bucak durumuna getirilmesinin ilginç bir öyküsü vardır. Rivayete göre Bozüyük'ün ileri gelenleri buranın bucak olması için aralarında anlaşarak İnönü bucak müdürünü kaçırmayı planlarlar. Daha önceden müdürün oturacağı resmi dairesi ve evi hazırlanır. Bir gece geç saatlerde atlı arabalarla İnönü'ye giderek bucak müdürünü kaçırıp Bozüyük'e getirirler. Ertesi gün müdürün kaçırıldığını anlayan İnönü'lüler durumu yetkililere bildirirler. Yetkililer bu duruma çok şaşırır. Çünkü böyle bir olay o zamana kadar ne duyulmuş ne de görülmüştür. Bir taraftan da Bozüyük'lülerin bu hareketi çok hoşlarına gider. İnönü'lülere yeni bir bucak müdürü sözü vererek kaçırılan müdürün Bozüyük'te kalmasını sağlarlar. Bu olaya kadar Söğüt kazasının İnönü bucağına bağlı köydü.
Böyle bir yöntemle bucak merkezi olan Bozüyük, önce Söğüt'e bağlandı. 1885'te Ertuğrul livası kurulunca Söğüt'ün bucağı olarak bu livaya bağlandı. 1924'te iller teşkilatının kurulması ile Söğüt'e bağlı bucak olarak Bilecik iline bağlandı. 1926'da İnönü bucağını kapsayacak biçimde, Bilecik'in ilçesi olmuştur. 1963'e kadar Bozüyük'ün bucağı olan İnönü, o yıl Eskişehir'in merkez ilçesine bağlanmış, sonunda 1987'de Eskişehir'in ilçesi olmuştur. 1995 yılında Söğüt'e bağlı Düzdağ, 1997 yılında yine Söğüt'e bağlı Metristepe (Doruk) köyleri Bozüyük'e bağlanmıştır.
Kurtuluş savaşında batı cephesinin ilk kuruluş günlerinde (18 Haziran 1920) Bozüyük bir müddet cephe karargahı olmuş ve halkın gösterdiği vatan sevgisi ve fedakarlıkla 1920 Haziran'ında başlayan ve Bursa'nın düşmesiyle sonuçlanan ilk düşman taarruzunun Eskişehir'e doğru ilerlemesini durdurmakta ordu için bir dayanak olmuştur. 1. ve 2. İnönü Savaşlarında, 9 Ocak 1921- 14 Mart 1921, 26 Mart - 1 Nisan 1921 arasında kısa süreli Yunan işgaline uğrayan Bozüyük, 12 Temmuz 1921'de 3. kez Yunan işgaline uğramış, 4 Eylül 1922'de harap bir halde işgalden kurtulmuştur.

İlçeye bağlı Dodurga beldesi bulunmaktadır. İlçeye bağlı 44 köy, 10 mahalle vardır. Mahalleler: Çarşı Mahalle, Tekke Mahalle, Kasımpaşa Mahallesi, Yeni Mahalle, 4 Eylül Mahallesi, Yediler Mahallesi ve Yeşilkent Mahallesi, Yenidoğan Mahallesi, Akpınar Mahallesi ve İçköy Mahallesi'dir.

Bozüyük, 2003 yılı ilçelerin sosyo-ekonomik gelişmişlik sıralamasında göre 872 ilçe arasında 51 sırada ve Bilecik Merkez ilçesinin önünde yer almıştır.
İlçe ekonomisi sanayiye dayanır. İlçede iki küçük sanayi sitesi ve bir organize sanayi bölgesi bulunmaktadır. Bozüyük Küçük Sanayi Sitesi 33 iş yeri, Bozüyük Yeni Küçük Sanayi Sitesi ise 200 iş yerinden oluşmaktadır. 5.635.110 m2 alanda kurulu Bozüyük Organize Sanayi Bölgesi ise Bilecik ilindeki en büyük organize sanayi bölgesidir. Bozüyük OSB içindeki 80 sanayi parselinden 42 tanesinin 2015 yılı itibarıyla sanayi firmalarına tahsisi yapılmış olup bunlardan 25 fabrika faal durumdadır ve 2000 kişiyi istihdam etmektedir.
Bozüyük'te 787.181 dekar tarım alanında hububat, 

Bremen, Almanya'nın Bremen eyaletinin başkentidir. Yaklaşık 586.000 nüfusuyla önemli bir liman şehri olan Bremen şehri, Almanya'nın 11. büyük şehri ve Hamburg'dan sonra Kuzey Almanya'nın ikinci büyük şehridir.
Bremen, tamamen Almanya'da akan en uzun nehir olan Weser Nehri üzerindeki en büyük şehirdir; Bremerhaven'de Kuzey Denizi'ne döküldüğü yerden yaklaşık 60 km (37 mil) yukarıda yer alır ve tamamen Aşağı Saksonya eyaletiyle çevrilidir. Bremen, Oldenburg ve Bremerhaven şehirlerini de içeren Kuzeybatı Metropol Bölgesi'nin merkezidir ve yaklaşık 2,8 milyon nüfusa sahiptir. Bremen, Aşağı Saksonya'nın Delmenhorst, Stuhr, Achim, Weyhe, Schwanewede ve Lilienthal kasabalarıyla komşudur. Bremerhaven'de Bremen'in bir dış bölgesi olan "Bremerhaven Şehir Denizaşırı Liman Bölgesi" bulunmaktadır. Bremen, Hamburg ve Dortmund'dan sonra Aşağı Almanca konuşulan bölgenin üçüncü büyük şehridir. 
Şehrin kökenleri, erken Orta Çağ'daki bir yerleşime dayanmaktadır ve 787 yılında bir piskoposluk merkezi haline gelmiştir. Yüksek Orta Çağ'da Bremen, gelişen bir ticaret merkezi haline gelmiş ve 13. yüzyılda Hansa Birliği'ne katılarak Kuzey Avrupa'da ticari bağlantılar kurmuştur. Özgür bir imparatorluk şehri olarak özerkliği Kutsal Roma İmparatorluğu içinde tanınmış ve çatışma dönemlerine rağmen Bremen güçlü bir şehir kimliğini korumuştur. Sonraki yüzyıllarda şehir, Almanya'nın denizcilik ekonomisine katkıda bulunan önemli bir nakliye ve denizaşırı ticaret merkezi haline gelmiştir. Bremen, Kuzey Almanya'nın önemli bir kültürel ve ekonomik merkezidir. Şehir, tarihi heykellerden Bremen Yurtdışı Müzesi veya Weserburg gibi büyük sanat müzelerine kadar çeşitli galerilere ve müzelere ev sahipliği yapmaktadır.
Bremen Belediye Binası ve Bremen Roland, UNESCO Dünya Mirası Alanı "Bremen Belediye Binası ve Pazar Yeri'ndeki Roland"ı oluşturmaktadır. Bremen, Grimm Kardeşler'in "Bremen Şehir Müzisyenleri" masalıyla ünlüdür ve belediye binasının önünde bu masalın anısına bir heykel bulunmaktadır. Bremen limanı, Weser Nehri ağzındaki Bremerhaven limanıyla birlikte, Hamburg Limanı'ndan sonra Almanya'nın en büyük ikinci limanıdır. Bremen Havalimanı, güneydeki Neustadt-Neuenland bölgesinde yer almakta olup Almanya'nın en yoğun 12. havalimanıdır.

Bremen'e ilk olarak 787'de, Şarlman'ın yönetimi sırasında yerleşildi. Şehrin Weser Irmağı'nın sağ kıyısındaki bölümü iş merkezidir. Dolambaçlı parke sokaklarda sivri çatıları ve kafesi pencereleriyle 500 yıllık tuğla evler, yeni antrepler ve işyerleri yan yanadır. Şehir, Rönesans döneminden kalma belediye binası, 800 yıllık St. Peter Katedrali ve eski Schütting ya da tüccarlar eviyle meşhurdur. Şehrin banliyölerinde, mesela Weser Irmağı'nın sol kıyısındaki yeni şehirde şirin ve güzel evler vardır. Üç şeritli bulvarları ve çiçek tarhlarıyla bu kesim "Avrupa'nın bahçe şehri" olarak anılır. Dış ülkelere sattığı belli başlı ürünler pamuk, yün, pirinç, tütün, kömür, tahıl ve şaraptır. Bremen, Kuzey Avrupa'nın en önemli sanayi şehirlerinden biridir.
Bremen kenti ve Bremen Eyaleti'ndeki stratejik bölgeler II. Dünya Savaşı sırasında İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri ve ABD Sekizinci Hava Kuvvetleri tarafından sık sık bombalanmıştır.
Bremen şehrinin nüfusu 568.006 (2017), Bremerhaven'inki ise 113.026'dur (2017).

DaimlerChrysler Mercedes otomobil üretimi
Hella
Beck & Co Beck's Bira fabrikası
EADS
Airbus
Atlas Elektronik
Kellogg’s
Kraft Foods
Mars Foods & Petcare
Vitakraft
Jacobs Kahve fabrikası

 Gdańsk, Polonya
 Riga, Letonya
 Dalian, Çin
 Rostock, Almanya
 Hayfa, İsrail
 Bratislava, Slovakya
 Corinto, Nikaragua
 Lukavac, Bosna-Hersek
 Durban, Güney Afrika
 Pune, Hindistan
 Maracaibo, Venezuela
 Dudley, Birleşik Krallık
 İzmir, Türkiye

Bremen (eyalet)
Bremerhaven
Freimarkt

Bremen Belediyesi 23 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (Almanca)
Resmi ziyaretçi kilavuzu (cesitli dillerde) 14 Ağustos 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Das Viertel" gazetesi resmi sitesi 15 Ağustos 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Buca, Türkiye'nin İzmir ilinin bir ilçesidir. Kuzeyinde Konak, kuzeydoğusunda Bornova, doğusunda Kemalpaşa, güneyinde Torbalı, güneybatısında Menderes, batısında Gaziemir ve Karabağlar ilçeleri bulunmaktadır. 523.193 kişilik nüfusla İzmir'in en kalabalık ilçesidir.
Buca'da antik çağdan bu yana bir yerleşimin olduğu bilinmektedir. Buca MÖ 130'lara uzanan tarihi, birçok uygarlığa tanıklığı ile bir kültür ve tarih beldesidir. Buca, tarihsel geçmişi ile bünyesinde birçok eser barındırır.

İznik İmparatoru III. İoaanis'in 1235 yılında Nif Dağı’ndaki Lembos Manastırı kayıtlarında, Kohis denen ve Kral Yolu yakınında bir yerleşim alanından bahsettiği yerin Buca olarak değiştiği, Kohis adının daha sonra Gonia, Bugia ve Buca'ya dönüştüğü düşünülmektedir. Bizanslılar döneminde ise bugünkü yerleşim yerinde Vuza, Uza ya da Vuzas isimli bir toprak sahibinin yaşadığı, yerleşim yeri isminin değişerek zamanla Buca olduğu varsayımı da vardır. Ayrıca İtalyancada BUCA kelimesi çukur anlamına gelmektedir. Buca'nın fiziki olarak çukur bölgede oluşu da, ismin buradan geldiği fikrini kuvvetlendirmektedir.

Buca adı ilk kez 1688 yılında Fransız Konsolosluğu kayıtlarında görülmüştür. Bu yılda bir deprem olmuş, Fransız Konsolosluğu Buca'ya taşınmıştır. MÖ 1102'de Eolyalıların şehri almalarına kadar yerli halkın oldukça rahat bir hayat yaşadığı kabul edilir. MÖ 727 yılına kadar İyonyalılarla çekişen Eolyalılar, bu tarihten sonra şehri İyonyalılara bırakmıştır. Bir süre sonra güçlenen Lidyalılar, MÖ 628 yılında İzmir'i almıştır. Bu tarihlerde İzmir şehri dağılmış, halk civarda bulunan küçük yerleşim alanlarına geçmeye başlamıştır. Bu değişim, bugün gördüğümüz İzmir dolaylarındaki birçok yerleşim alanının ilk temellerini atmıştır. Bunlar arasında Buca'yı da sayabiliriz.

Buca'da antik çağdan bu yana bir yerleşimin olduğu bilinmektedir. 1868 yılında Buca'nın kuzeydoğusunda antik döneme ait büyük bir kadın büstü ortaya çıkarılmış olup, bu büst hâlen Londra'daki İngiliz Müzesi'nde sergilenmektedir.
Ayrıca Buca ve Kangölü çevresinde Bizans Haçı kabartmaları bulunan sütun başlıkları, antik “ARTEMİS MABEDİ”ne ait olduğu sanılan mermer yer döşemeleri, Forbes Köşkü çevresinde Bizans sikkeleri, Gürçeşme (Kançeşme) yolu üzerinde Roma Kalesi kalıntıları da antik çağda bu yörede gelişmiş toplumların yaşadığını ortaya koymaktadır. İyon saldırısı sırasında Buca'ya yönelen halk, Dereköy, Kangölü ve Kozağacı yörelerine yerleşmiştir. Yakın tarihimizde Buca'nın bir Rum köyü olduğu, aynı dönemde Rumlar, Yahudiler ve Türklerin bir arada yaşadığı, Avrupalı işadamları ile ailelerinin de Buca'da yaşadıkları, bunun beldenin gelişme ve zenginleşmesinde önemli bir etken olduğu belirtilmektedir. Osmanlı Devleti döneminde 1872 yılında Buca'nın ünlü üzümlerini Alsancak Limanı'ndan tüm dünya pazarlarına ulaştırmak için Buca'nın merkezine Buca Tren İstasyonu inşa edilmiştir. İstasyon günümüzde atıl durumdadır ve kullanılmamaktadır.

Buca, Rumlar, Yahudiler ve Türklerin bir arada yaşadığı, İngiliz, Fransız, İtalyan ve Hollanda şirketleri ile daha çok ticari ve sınai ilişkiler çerçevesinde oluşan Levanten Grubu'nun sayfiye yeri olarak yerleştiği bir belde özelliğini yakınçağ öncesinde taşımaya başlamıştır.

Buca MÖ 130'lara uzanan tarihi, birçok uygarlığa tanıklığı ile bir kültür ve tarih ilçesidir. Zengin doğa ve kültür mirasını, nüfus artışına ve günümüz yaşam biçiminin ortaya çıkardığı tüm etkenlere karşı koruyabilmiştir. Bu nedenle bugün Buca'da geçmişten günümüze kadar gelen bir tarihi görüntü sergilenmektedir. Buca'da yaşam, her şeyden önce zengin bir tarih, kültür ve doğa mirası ile iç içe bir yaşam olarak nitelendirilmektedir. Buca, tarihsel geçmişi ile bünyesinde çok önemli ve günümüzde de yaşayan eserler barınağıdır. George King Forbes, Gout, Prenses Borghese, Kont Dr. Aliberti, De Jongh, Dimostanis Baltacı Malikaneleri, tarihi İngiliz Protestan Kilisesi, Su Kemerleri, Buca'da yaşamış ve ölmüş birçok ünlü ailelerin mezarları, dar sokakları ve bugün bile birçok mimara ilham kaynağı olan Rum Evleri, ilçeye gelenlerin ilgisini çeken yapıtlardır.
9 Eylül 1922'de İzmir dolayısıyla Buca, Yunanlardan geri alınınca buradaki Rumlar bölgeyi terk etmiştir. 1922 yılına kadar Buca'nın nüfusu genellikle İngiliz, Rum ve Hollandalılardan oluşmakta idi. Buca, Cumhuriyetin ilanından sonra çok hızlı bir gelişme göstermiş ve bu dönemde göçmen kitlelerin ilçede yerleşimi devam etmiştir. Buca, 4 Temmuz 1987'de yürürlüğe giren 3392 sayılı yasa ile Merkez ilçeden ayrılarak ilçe olmuştur.

Buca, İzmir'in 9 kilometre güneydoğusunda kurulmuştur. Nif Dağı'nın güney eteklerine yerleşmiştir. Yüzölçümü 178 km²dir. Buca ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 101 metredir. Buca'nın kuzeyinde Konak, kuzeydoğusunda Bornova, doğusunda Kemalpaşa, güneyinde Torbalı, güneybatısında Menderes, batısında Gaziemir ve Karabağlar ilçeleri bulunmaktadır. Buca, İzmir'in en eski yerleşim yerlerinden biridir. İlçenin kırk yedi mahallesi vardır. Bütün yerleşim birimleri ovada kurulmuştur. Buca'da çarpık kentleşme pek görülmemektedir. Güven, Yiğitler, Efeler, Ufuk, Dumlupınar, Menderes, Valirahmibey, İnkılap, Evka-1 gibi en büyük mahalleleri düzgün kentleşmiş; Gediz gibi dışta kalan mahallelerinde ise çarpık kentleşme görülmektedir.
Buca düz ve verimli topraklara sahiptir. Tınaztepe, Tıngırtepe, Zeytintepe, Koşutepesi ve Karacaağaç gibi tepeleri de vardır. Nif Dağı'ndan doğan Meles Çayı, Şirinyer'den geçer ve Halkapınar'da denize dökülür.
Buca'ya bağlı, Kaynaklar beldesinin yanı sıra, Kırıklar, Karacaağaç ve Belenbaşı adında üç köyü yeni kanunla birlikte mahalle statüsü kazanmıştır.

Buca, bugün nüfus artışı yönünden Türkiye'nin en hızlı gelişen ilçeleri arasında yer almaktadır. Son nüfus sayımına göre 1990 yılında 1980 yılına göre %97'lik artış oranı ile metropol düzeyde en hızlı gelişen ilçe olmuştur. İlçeye göç günümüzde de sürmektedir. 1950'li yıllarda doğudan batıya doğru başlayan göçler, Buca'yı da etkisi altına almıştır. Ayrıca ilçede Evka 1, İzkent, Ege-Koop, Buca Koop konutlarının bulunması ve birçok fakültenin kurulması ilçeye göçü son yıllarda daha da hızlandırmıştır. 1990 yılında 203.383, 1997 yılı itibarıyla 285.250 olan nüfus 2014 yılında 461.761 kişiye ulaşmıştır. İzmir'in en kalabalık ilçesidir.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Buca, spor açısından büyük zenginliğe sahip bir ilçedir. Buca'da spor yapmak ve izlemek için birçok spor alanı bulunmaktadır. En dikkat çekeni 2008 yılında yapılan ve Bucaspor'un maçlarına ev sahipliği yapan Yeni Buca Stadyumu'dur.
At yarışları açısından Buca, Türkiye'de çok önemli bir yere sahiptir. 1856'dan beri hipodromda at yarışları düzenlenmektedir. Ayrıca ilk gece at yarışları da Şirinyer Hipodromu'nda gerçekleştirilmiştir.
Spor alanlarının başlıcaları:

Yeni Buca Stadyumu (Bucaspor 1928'in stadı)
Buca Belediye Stadı (Bucaspor'un eski stadı, şu anda kullanılmıyor.)
Seyit Mehmet Özkan Tesisleri (Bucaspor'un ve Futbol Akademisi'nin antrenman alanları)
Cemil Şeboy Tesisleri
Şirinyer Hipodromu
Buca'nın spor takımlarından en tanınanı Bucaspor'dur. Futbol takımı Yerel Amatör Ligde bulunmaktadır. Basketbol ve voleybol alanında amatör seviyede faaliyet göstermektedir. Buca ilçesi, Bucaspor'un altyapı takımı ile de Türkiye'nin en iyi altyapılarından birine sahiptir. Bucaspor Futbol Akademisi ülke bazında önemli dereceler elde etmektedir.
Spor takımlarının başlıcaları:

Bucaspor 1928
Buca Geliştirmespor (Eski adıyla Bucaspor)
Şirinyerspor
Buca Belediyesi Gençlik ve Spor Kulübü
Bucaspor Kadın Futbol Takımı
Bucaspor Futbol Akademisi
Buca Zaferspor
Buca Gençlerbirliğispor
Fırat Seyhangücüspor
İşçievlerispor

Belediye başkanları

Eğitim ve öğretim olarak Buca oldukça zengindir. İlçedeki okuma yazma oranı %99'dur. İlçe nüfusu içindeki okuma yazma bilmeyenlerin oranı ise %0,12'dir. İlk, orta ve lise düzeyinde eğitim veren 56 okul 2 tane Endüstri Meslek Lisesi bulunmaktadır. (Buca Anadolu Teknik ve Endüstri Meslek Lisesi) ve (İESOB Teknik İtfaiye Meslek & Endüstri Meslek Lisesi) Ayrıca son yıllarda üniversite düzeyinde büyük gelişmeler gözlenmektedir. İzmir'de bulunan Dokuz Eylül Üniversitesi'ne bağlı Buca Eğitim Fakültesi, Mühendislik Fakültesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Hukuk Fakültesi, İşletme Fakültesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Adalet Yüksek Okulu, Yabancı Diller Yüksekokulu, Manisa Spor Akademisi'ne bağlı Beden Eğitim Bölümü de Buca'da eğitim hizmeti veren okullar arasında yer almaktadır.1990’lı yılların sonunda oluşan Dokuz Eylül Üniversitesi Tınaztepe Kampüsü ile; sonraki yıllarda açılan fakülteler ve artan öğrenci sayılarıyla, mahallenin değişmesinde önemli bir dinamik olmuştur. Buca bir anlamda 'fakülteler ilçesi' olmuştur. Dokuz Eylül Üniversitesi’nin etkisiyle mahallede çok sayıda öğrencilere yönelik kafe, restoran ve alışveriş mağazasının açılması da dikkat çeken bir diğer noktadır. Hem mahalledeki konut piyasası hem de ticari işletmeler öğrencilere yönelik olarak şekillenmektedir. Öğrencilere bilgi takviyesi amacıyla ilçede özel dershaneler, sürücü kursları, eğitim öncesi ve sonrası için hizmet veren çok sayıda kreş, ana okulu vardır. Bunun yanında Buca'da Kıbrıs Şehidi olan Yüzbaşı Cengiz Topel'in adının verildiği okullar, sokaklar ve caddeler vardır.

İzmir Çevre Yolu ve İzmir-Aydın Otoyolu ilçeden geçmektedir. İlçeye ulaşım İZBAN trenleri ve ESHOT otobüsleri ile sağlanmaktadır. İzmir Metrosu'nun yapımı devam eden M2 hattı Buca'dan geçmektedir. İlçede iki Bisim istasyonu bulunmaktadır.

Buca Protestan Baptist Kilisesi

T.C. Buca Kaymakamlığı 24 Mayıs 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Buca Belediyesi 8 Kasım 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bucaspor 1928 ya da eski adıyla Tire 1922 Spor, İzmir'in Buca ilçesinde faaliyet gösteren futbol kulübüdür. 3. Lig'de mücadele etmektedir.

Kırmızı-beyaz renkleri benimseyerek Tire merkezli olarak 2011 yılında kurulan kulübün futbol takımı 1973-1983 arasında şimdiki 1. Lig olan 2. Lig'de, 1970-1973 ve 1984-1993 arasında şimdiki 2. Lig olan 3. Ligde mücadele etmiş ve mali kriz nedeniyle İzmir 1. Amatör Lig 9. Gruptan çekilerek 2. Amatöre düşen Tirespor'un yerini almıştır.
2011-12 sezonunda İzmir Süper Amatör Liginde ikinci olarak Bölgesel Amatör Lige yükseldi. Bölgesel Amatör Lig'de ilk kez mücadele etmeye başladığı 2012-2013 sezonunda İzmir İl Özel İdarespor olan kulüp, Tire Belediye Başkanı Tayfur Çiçek'in gayretleri ile bedelsiz olarak devredildi ve 2013-2014 sezonu başında adını Tire 1922 olarak değiştirdi. Tire 1922, aynı sezon Bölgesel Amatör Lig 8. Grup'ta şampiyon olarak tarihinde ilk kez 3. Lig'e yükseldi.
2015-16 sezonunda 3. Ligde grubunu 3. sırada tamamlayarak 2. Lige yükselmek için Play Off oynamaya hak kazandı. Play Off yarı finalinde Zonguldak Kömürspor'a iki maçta da yenilerek finale yükselemedi.
2017-18 sezonunda 3. Ligde grubunu 4. sırada tamamlayarak 2. Lige yükselmek için Play Off oynamaya hak kazandı. Play Off yarı finalinde Diyarbekirspor'a elenerek finale yükselemedi.
2018-19 3. Lig 1. grupta yer alan Tire 1922 Uğur Balcıoğlu, Nihat Balan ve Adnan Buber yönetiminde çıktığı 32 maçta 16 galibiyet, 11 beraberlik ve 5 mağlubiyet aldı. 59 puan toplayarak grubunu 3. tamamladı ve play-off oynamaya hak kazandı. Play-off yarı finalinde Nevşehir Belediyespor'a 2 maç sonucunda 0-0 ve 0-1'lik maçlar sonucunda elenerek 2. Lig'e çıkma şansını kaybetti.
2019-20 sezonu başında Cihan Aktaş başkanlığında şirketleşen kulüp adını Buca Futbol Kulübü olarak değiştirdi ve renk ile armasını da Bucaspor ile benzer hâle getirerek kulüp merkezini Tire'den Buca'ya taşıdı. Ancak Buca Futbol Kulübü adı TFF tarafından kabul görmeyince Ci Group Buca Sportif Anonim Şirketi adını benimseyen kulüp Bucasporun isim ve arma haklarını satın alarak TFF'ye kulübün adının Bucaspor yapılması için yeni bir müracaatta bulundu. Maçlarını Mustafa Kemal Atatürk Stadyumu'nda oynayan takım 2019-20 itibarıyla Buca Arena'da oynamaya, antrenman tesisleri olarak ise Bucaspor'un Kaynaklar Tesislerini kullanmaya başladı. Şubat 2020'deyse 1928 Bucaspor adını aldı. Sezonu 4. sırada tamamlayan takım 2. Lige yükselmek için Play Off oynamaya hak kazandı. Play Off yarı final maçında 68 Aksaray Belediyespor'a 2-1 yenilerek finale yükselemedi.
2020-21 sezonunda 3. Lig 1. Grupta son haftaya kadar Şampiyonluk yarışını sürdürdüğü ligi Diyarbekirspor'un gerisinde ikinci sırada tamamladı. 2. Lige yükselmek için Play Off oynamaya hak kazanan Buca, çeyrek finalde Arnavutköy Belediyespor ile eşleşti ve turu 2-0 ve 1-1'lik skorlarla galip gelerek bir üst tura yükseldi. Yarı final turunda Malatya Yeşilyurt Belediyespor'u 2-1 ve 0-0 sonuçlarla mağlup edip finale yükselerek finalde İskenderunspor karşısında normal süresi 1-1 biten maçta penaltılarla 5-4 galip gelerek 2. Lig'e yükseldi.
2021-22 sezonunda ligi 7. sırada bitirdi. Bu sezon play off iddiası bulunmayan Bucaspor 1928, bir sonraki sezonun hazırlıklarını yapmaya başladı.
2022-23 sezonunda ise, ligi Kocaelispor'un 3 puan gerisinde 2. olarak bitirdi. 2. Lig'de Kırmızı ve Beyaz grup dahilinde 22 golle en az gol yiyen ve 81 puanla en çok puan toplayan 2. takımı oldu. Statü gereği direkt olarak play off yarı finaline kaldı.
7 Mayıs 2021'den itibaren aslen Bucaspor'a ait olan arma kullanılmaya başlanmıştır.
Spor Tahkim Mahkemesi 2 Şubat 2024 tarihinde kulübün, Buca Geliştirmespor eski adıyla Bucaspor takımının devamı olduğuna karar verdi ve borçlarını Bucaspor 1928'in ödemesine hükmetti.

Kulübün 2011 yılından şu ana dek 3 başkanı olmuştur, 2019 tarihinden beri Cihan Aktaş başkanlığı sürdürmektedir.

Kulübün şu ana dek 29 adet teknik direktörü olmuştur.

Bucaspor'un faaliyetlerini sonlandırmasının ardından Bucaspor 1928'e yönelen en eski taraftar grubu, Sıçanköy ve Poşulular'dır. Bucaspor sevdalısı gençlerin çocukluklarından beri maçlara hep birlikte gitmelerinden ötürü Bucaspor'a gönül vermiş en eski taraftar oluşumudur. Poşulular, Bucaspor taraftarının eskiden beri maçlara poşuyla gelmesinden türemiştir. 2000'li yılların başından itibaren ise başka taraftar grupları da eklenmiştir. Bucaspor taraftarı 2008'de taraftarda birliktelik ve sayıca artış sağlamak amacıyla Buca Fan Club adı altında tek bir çatıda toplanmıştır. Yeni stadın tamamlanması ve iki senede gelen iki şampiyonluğun da etkisiyle Buca Fan Club, kısa sürede büyük bir büyüme göstermiştir. Günümüzde de faaliyetlerini sürdürmektedir. 2016 yılında ise Ultras Buca Genç (UBG) adlı taraftar grubu kurulmuştur. Bu taraftar grubu da günümüzde faaliyetlerini sürdürmektedir.
Diğer takımlarla ilişkilerinde ise Beykoz 1908 ile dost takımlardır. Karşıyaka, Altay, Göztepe, İzmirspor ve Altınordu ile aralarındaki maçlar ise rekabet içinde geçer.

2. Lig
Play Off Finalist (1): 2022-23

3. Lig
Play Off Yarı final (4): 2015-2016, 2017-2018, 2018-2019, 2019-2020
Play Off Şampiyonluğu (1): 2020-2021

Bölgesel Amatör Lig
Şampiyonluk (1): 2013-2014

İzmir Süper Amatör Lig
İkincilik (1): 2011-12

2. Lig: 5 sezon
2021-2026

3. Lig: 7 sezon
2014-2021, 2026-

Bölgesel Amatör Lig: 2 sezon
2012-2014

Amatör Lig: 3 sezon
2009-2012

Resmî site
TFF.org'da Bucaspor 1928
Facebook'ta Bucaspor 1928
X'te Bucaspor 1928
Instagram'da Bucaspor 1928
Bucaspor 1928 YouTube Profili
Bucaspor 1928 Maçkolik Profili 20 Aralık 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bucaspor 1928 Transfermarkt Profili 20 Aralık 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Buhara (Özbekçe: Buxoro; Eski Türkçe: 𐰉𐰆𐰴𐰺𐰴 "Bukarak"; Türkmence: Buhara; Arapça: بخارى; Farsça: بُخارا‎ Bukhārā; Rusça: Бухара), Orta Asya'nın en eski yerleşim bölgelerinden olan ve günümüzde Özbekistan sınırları içinde bulunan tarihî şehir. Arkeolojik bulgular şehrin tarihinin en az 2500 yıl civarında olduğunu göstermiştir. Şehirde yapılan Arkeolojik kesit çalışmalarında yaklaşık 20 m kadar derinlikteki alt katmanda; kamusal binalar, askeri tahkim yapıları, çanak-çömlek ve madeni paralar gibi çeşitli arkeolojik buluntulara rastlanılmıştır.
Mâverâü’n-nehr'in çok sayıda şehri, kasabası, nahiyesi ve köyü olmasına rağmen bunların en gözde ve tanınmış olanı Buhârâ'dır. Müslümanlar buraya “Fâhire” (kıymetli/değerli) derler ve doğunun "Kubbetü’l-İslâm”ı olarak kabul ederler.
Bölgenin en eski yerleşim birimlerinden biri olan Buhârâ, efsanelerle karışmış kadîm bir tarihe sahip olup, en-Narşahî'ye nazaran ilk sâkinleri Türklerdir. Aynı müellif, efsanevî Turan padişahı Afrasyab'ın (Alper Tunga) zaman zaman Buhârâ'da ikamet ettiğini, mezarının dahi bu şehirde bulunduğunu kaydetmiştir ki, bu rivayetler bölgedeki Türk varlığının çok eskilere dayandığına işaret etmesi bakımından önemlidir.
Sadece kadîm tarihiyle değil, fizikî ve coğrafî yapısı; sanatsal ve mimarî dokusu; sûr ve kalesi; sulama kanalları; ekonomik, zıraî ve ticarî potansiyeli; köşk, saray ve pazarları ve yetiştirdiği âlim ve sanatkârları ile de her dönemde kendisinden söz ettiren Buhârâ, uzun yıllar Akhunlar, Göktürkler ve Türgişler gibi Türk devletlerinin hakimiyetinde kalmıştır. Mâverâü’n-nehr’in en önemli kültür ve medeniyet merkezi hâline gelen şehir, söz konusu devletlerin inhitat dönemlerinde yaşanan siyasî kargaşa ve otorite boşluğunda bile bu yapısını muhafaza etmiş, bölgede hüküm süren çoğu Türk kökenli mahalli hükümdarların veya beylerin idaresinde bölgenin en önemli şehirlerinden biri olma özelliğini sürdürmüştür.

XVI yüzyıla kadar bir Türkmen şehri olan Buhara çevresindeki insan yerleşimlerinin en az 5000 yıl öncesine kadar uzandığı görülür. Şehrin kendisinin ise 2500 yıllık tarihi vardır. Tarihte Orta Asya Türk uygarlığı için önemli bir merkez olmuştur. Uzun süre antik Pers İmparatorluğu'nun denetiminde kalan Buhara'da ilk yerleşimler, Aryan göçleri dönemine rastlar.
İran halklarından Soğdlar bölgeye yerleşmiştir. Buhara adının kökeni ile ilgili varsayımlar; eski Soğdca bereketli toprak anlamındaki βuxārak, Farsça bilginin kaynağı anlamındaki bir Zerdüşt ismi olan bukhar ya da Sanskritçe Budist manastırı anlamındaki vihara sözcüklerinden kaynaklandığı biçimindedir. Buxārā ismi en erken tahminen 4 – 5 yüzyılına ait bakır maden paralarda, ve Soğdca yazıtlarda Pugar (pwγ’r) ve Puxar (pwx’r) şeklinde, ve en önemli ve ilginci Kül Tigin yazıtında (8. yy başlarında) Buqar (buqar) olarak yazılmıştır. O nedenle bu şehre Buxārā denirdi ve eskiden onun adı Banuğkath بنجكث idi,
Eski Uygur dilinde bu (buxār) sözü bir "tapınak" veya "bir ibadethane" anlamına gelir. Bir başka varsayıma göre; Puxar yer ismi Sibirya kökenli olup Yenisey dillerinde (hanty) "bir ada" anlamına gelir. Bilindiği gibi, milâttan sonra 6. yüzyılda Buxārā vahasında Tardu Kağan'ın (Sāwa-shāh, Shīr-i Kishwar) oturduğu, yüce Türk Kağan'nı İstemi'nin (Qarā Chūrīn) oğludur. O Sasani hükümdarı IV. Hürmüz'ün (šāhanšāh Xurmazd IV Тurkzāda) annesi tarafından amcasıdır, İstemi Kağan'ın kızı öz erkek kardeşi Sasani hükümdarı I. Hüsrev (šāhanšāh Xusraw I Аnūshirwān; Farsça: انوشیروان عادل, Anuşiravan-ı-ādil) ile evlenir. Narshakhi'ye göre Shīr-i Kishwar yirmi yıl boyunca Buxārā'yı yönetti ve Baykand'ta yaşadı. O Buxārā'da bir kale yaptırdı ve ayrıca Buxārā vahasında, Маmastin, Sakmatin, Samtin ve Farab isimlerinde yerleşim yerlerini yaptırdı. Onun oğlu'da El tigin (Parmūda, Nili-xān) Buxārā vahasında, Iskijkath, Sharg, Faraxsha ve Rāmitan isimlerinde yerleşim yerlerini yaptırdı. O Çin'den bir Çin prensesi ile evlenmiş ve o bir put tapınağınıda beraberinde Rāmitan'a getirmiştir. Rāmitan Buxārā'dan daha eski bir şehirdir, eskiden hükümdarların orada bir konutları bulunurdu, Buxārā şehri kurulduktan sonra buraya taşınmışlardır. Bazı kitaplarda Rāmitan yerine Buxārā yazılmıştır.
Yeni Fars dilinin bu söz kalıpların içindeki aktarmada ﺭﺎﺨﺭﻓ farxār veya ﺭﺎﻬﺑ bihār, ve Arapça ﺭﺎﻬﺑﻟﺍ al-bahār veya al-buhār.
Türk Dili'nin en eski sözlüklerinden Divân-ı Lügati't-Türk'te;
"..... Bu şehirleri Türkler yaparak adlarını kendileri koymuşlardır. Bu adlar olduğu gibi şimdiye kadar gelmiştir. Bu yerlerde Farslılar çoğaldıktan sonra Acem şehirleri gibi olmuş. Bugün Türk ülkesinin sınırı " Abisgûn" (Hazar) denizi ile çevrili olarak Rûm diyarından ve Özçent'ten Çin'e kadar uzanır. Uzunluğu beşbin fersah, eni üçbin fersahtır; hepsi sekizbin fersah eder." diye yazılmıştır.

Fars destansı şiiri Şehnâme'ye göre şehir, Pishdak (Pishdādian) Hanedanının mitik Şahı Kai Kavoos'un (كيكاوس; Avestan Kauui Usan) oğlu Kral Siyavuş tarafından kurulmuştur. Efsaneye göre Siyavuş vezirler tarafından annesini baştan çıkarmakla suçlanmış, suçsuzluğunu kanıtlaması için ateşle imtihana tutulmuştur. Alevlerden yanmadan çıkarmasından sonra Oxus nehrini (şimdiki Ceyhun ya da Amuderya) geçerek Turan'a ulaşmıştır. Semerkant kralı Afrasiab kızı Ferganiza (Farsça: فرنگيس Farangis; Türkçe: Kaz) Siavash (Sıyavuş) ile evlendirir; ayrıca Sivayuş'a Buhara vahasının beyliğini verir. Sivayuş burada bir kale ile çevresindeki şehri inşa ettirir. Ancak birkaç yıl sonra bu sefer kayın validesini baştan çıkarmakla suçlanınca Kral Afrasiab tarafından öldürülür. Bunun üzerine Turan'a saldıran Şah Kai Kavoos, Afrasiab'ı öldürür, oğlunu ve gelinini İran'a götürür.

Resmi olarak şehir M.Ö. 500 yılında bugün Ark adı verilen bölgede kurulmuştur. Ancak Buhara vahasındaki yerleşimlerin tarihi M.Ö. 3000'lere kadar uzanır. Sapalli kültürü adı verilen ileri bir Bronz çağı kültürü buradaki Varakhsha, Vardan, Paykend ve Ramitan gibi yerlerde ortaya çıkmıştır. M.Ö. 1500 civarında iklimdeki değişiklik, demir teknolojisi, Aryan göçebelerin gelişi gibi farklı etmenlerin etkisiyle çevre yörelerden vahaya büyük miktarda nüfus akışı gerçekleşmiştir. Sapalli ve Aryan halkları Zeravşan deltasındaki göl ve sulak arazilerin etrafındaki köylerde birlikte yaşamaktaydı. M.Ö. 1000'den itibaren bu iki grup kendine has bir kültür geliştirmeye başladı. Soğd (Sogdian) adı verilen bu kültür M.Ö. 800'e kadar Zeravşan vadisinde çeşitli şehir-devletlerde yayıldı. Bu tarihlerden itibaren Zeravshan deltasının oluşturduğu sulak alan doldurulup yerleşimler oluşturulmaya başlanmıştır. M.Ö. 500 yılına geldiğinde iyice büyüyen bu yerleşimler birleştirilerek duvarla çevrelenmiş, böylelikle Buhara şehri kurulmuştur.

Buhara M.Ö. 500 yılında Pers imparatorluğuna vassal devlet olarak bağlanmıştır. Bundan bir süre sonra Büyük İskender'in ve daha sonra da Hellenistik Selevkos, Greko-Baktria, Kuşan imparatorluklarının egemenliklerine geçer. Bu dönem boyunca Buhara Anahita kültünün ve bu külte bağlı ekonominin merkezi olarak işlemiştir. Zervaşan deltasında yaşayan halklar yılda (ay takvimine göre) bir kez ellerindeki eski tanrıça idollerini yenisiyle değiştirmek üzere bir araya geliyordu. Bu amaçla Mokh tapınağının önünde düzenlenen festival, toprağın verimliliği için de büyük önem taşımaktaydı. Bu tür ticari festivaller sayesinde Buhara bir ticaret merkezi haline gelmiştir. Çin'in Han Hanedanı İpek yolunun güvenliğini sağlamak amacıyla kuzeyden gelen göçebe boyları geri püskürtünce, çoktan refaha kavuşmuş olan Buhara kervanlar için bir uğrak haline geldi. Kuşan İmparatorluğunun yıkılmasının ardından Moğolistan'dan gelen Hun boylarının eline geçen Buhara hızlı bir düşüş yaşamıştır.
Sasani İmparatorluğu döneminde İslam fethine kadar, Buhara Manicilik ve Nasturi Hristiyanlık için önemli bir merkez olmuştur. İslam ordusu 650 yılında Buhara'yı ele geçirdikten sonra Buhara çok dinli özelliğini yüzyıl kadar devam ettirmiştir. Bunun nedeni büyük ölçüde Çin'in Tang Hanedanı'na karşı Soğdların Arapları desteklemeleri; ve Arap egemenliğinin çok sağlam olmaması sayılabilir. Ancak 751 Talas Muharebesi'nin ardından Araplar bölgedeki egemenliklerini güçlendirmiş, İslam dini bölgede yayılmaya başlamıştır. şebinkârahisar muhara köyüne göç vermiştir oradaki insanlar zaman içinde oranın yerlisi olup Müslümanlığı yaymışlardır

Şehir gerçekten söylence bir varlığa, zenginliğe, o Kızıl Kum Çölünde bir vaha kenarında ve İpek yolu güney güzergâhı üzerinde önemli alanda olmasına borçludur. 9. yüzyılın ortasından 10. yüzyılın sonuna kadar Buhara Samanîlerin başkenti (Milâdi 819-1005), Samanîlerin yıkılmasından sonra Karahanlıların yönetimi altına girdi (Milâdi 999 - 1141), daha sonra Kara Hıtay'ların eline geçti, fakat siyasi önemini kaybetti. Karahanlılar zamanında şehir kültürel altın çağını yaşamıştır, bunlardan Büyük Minare (kitabesinde 1127 yapım tarihi yazılı) ve Maġâk-i Aṭṭârî Cami'si sayılır.
İbn Havkal, Sughd nehrinin sol yakasından alınan, Bukhara şehrinin civarındaki ovanın ve bahçelerin ana kanallar sulama sistemi ile sulandığını detaylı olarak anlatır. Ayrıca Buhara'dan şöyle söz edilir; "Buhara'da konuşulan dil Soğdça (lisan al-Sughd), birazcık farklı, ama diğer insanlar Dari'ce (la-hum lisan bi 'l-dariye; Farsî lehçe) konuşurlar."
Kaşgarlı Mahmud, Divân-ı Lügati't-Türk'te;
"Balasagun ile Buhara ve Semerkand arasında türkleşmiş bulunan bir ulus." ve "Balasagun'a gelip yerleşmiş olan bir ulustur. Bunlar "Soğd" dandırlar. "صْغد Soğd", Buhara ile Semerkand arasındadır. Bunlar, Türk kılığını almışlar, Türk huyu ile huylanmışlardır." şeklinde Soğdları tanımlar.
1220 yılında şehir, Cengiz Han'ın oğlu Çağatay komutasındaki bir ordu ile, Otrar'rı zaptetti ve yağmaladı, bu sırada Cengiz Han'ın kendi komutasındaki ordu ile, Buhara'yı tamamen yaktı. 30,000 kişiyi katledildi ve binlerce kadın tecavüze uğradı.
Elli yıl sonra, şehir normale dönmeye başladığı sırada, Moğollar bu kez İlhanlı hükümdarı Abaka Han'nın önderliğinde tekrar saldırır. Abaka, 1265 yılı içinde ölen Hülagû'nun yerine geçmiş ve Hristiyanlığı kabul edeceği sözünü ve

Cape Town (Afrikaans: Kaapstad Afrikaans telaffuz: [ˈkɑːpstat]; Xhosa dili: iKapa), Güney Afrika'daki en eski şehirdir. Halk dilinde "Anne Şehir" olarak anılmaktadır. Güney Afrika'nın yasama başkentidir ve Batı Kap eyaletinin en büyük kentidir. Şehir, Cape Town Şehri adlı Metropoliten alan'ın sadece bir parçasını oluşturur.
Güney Afrika Parlamentosu Cape Town'da bulunmaktadır. Ülkenin diğer iki başkentinin biri Pretoria (idari başkent), diğeri Bloemfontein'dir (Yüksek Temyiz Mahkemesinin bulunduğu adli başkent). Şehir; limanı, Ümit Burnu'ndaki Koruma Alanları, Table Dağı ve Kap Noktası gibi yerler ile kendini temsil etmektedir. 2014 yılı itibarıyla, Afrika'da nüfusun en fazla bulunduğu 10. şehirdir ve Batı Kap nüfusunun % 64'üne ev sahipliği yapar. Dünyanın en çok kültürlü şehirlerinden biri olup, göçmenler için için ana kentlerden biri rolünü bulundurur. Şehir, Uluslararası Endüstriyel Tasarım Toplulukları Konseyi tarafından 2014 yılında Dünya Tasarım Başkenti seçilmiştir. 2014 yılında, Cape Town hem The New York Times hem de The Daily Telegraph tarafından dünyada ziyaret edilebilecek en iyi yer olarak seçilmiştir.
Table Körfezi kıyısında bulunan Cape Town, Güney Afrika'daki en eski kentsel alan olarak, Hollanda Doğu Hindistan Şirketi (VOC) tarafından Doğu Afrika, Hindistan ve Uzak Doğu'ya yelken açan Hollanda gemileri için bir tedarik istasyonu olarak geliştirilmiştir. Jan van Riebeeck'in 6 Nisan 1652'deki gelişi, Güney Afrika'daki ilk kalıcı Avrupa yerleşimi olan Hollanda Kap Kolonisi'ni kurmuştur. Cape Town, Kap Kolonisi'nin ekonomik ve kültürel merkezi haline gelen Good Hope Kalesi'ndeki ilk Avrupa merkezi olma hedefine ulaşmıştır. Johannesburg'un gelişmesine kadar Cape Town, Güney Afrika'daki en büyük şehirdi.

1488'de Portekizli keşifçi Bartelemeu Dias tarafından keşfedilen Cape Town, sırasıyla Boerler ve İngilizlerin eline geçti. 1652'de Güney Afrika'da kurulan ilk Avrupa yerleşimi oldu. İlk Müslümanlar 1700'lerde Malay dünyasından Hollanda'ya karşı mücadele eden ve yakalanıp sürgün edilen Şeyh Yusuf ve 49 müridi olmuştur. İlk camiyi de inşa etmişlerdir.
Güney Afrika Birliği kurulduktan sonra ülkenin yasama başkenti seçildi. 1945'ten sonra olan ırkçı Apartheid rejimi beyaz olmayanların tüm haklarını kısıtladı. 1990'da ırk ayrımcılığı bittikten sonra beyaz olmayanlar daha çok topluma çıktı ve resmî görevlere girdi.
Şehrin bir bölümü çağdaş gökdelenlerle doluyken; diğer kesimleri gecekondu mahallelerinden oluşur. Ayrıca Fransız göçmenlerin kurduğu kasabalar ve bağ evleri bulunmaktadır.

Cape Town, 33.55° G enleminde (yaklaşık olarak Sidney ve Buenos Aires ile aynı ve kuzey yarımkürede Kazablanka ve Los Angeles ile eşdeğer) ve 18.25° D boylamda yer alır. Masa Dağı, neredeyse dikey uçurumları ve 1084 metre yüksekliğinde düz tepeli zirvesi ve her iki taraftaki Devil's Peak ve Lion's Head birlikte, City Bowl denilen Cape Town'un merkezi bölgesini çevreleyen dramatik bir dağlık zemin oluşturur. Halk arasında "masa örtüsü" olarak bilinen ince bir bulut şeridi bazen dağın tepesinde oluşur. Hemen güneyde, Cape Yarımadası güneye Atlantik Okyanusu'na doğru 40 kilometre çıkıntı yapan ve Cape Point'te biten manzaralı bir dağlık omurgadır.
Cape Town'un resmi şehir sınırları içinde 300 metre üzerinde 70'in üzerinde zirve vardır. Şehrin banliyölerinin çoğu, doğuda 50 kilometre boyunca uzanan ve yarımadayı anakaraya bağlayan Cape Flats adlı geniş ovadadır. Cape Town bölgesi geniş kıyı şeridi, engebeli dağ sıraları, kıyı ovaları ve iç vadilerle simgelenir.

UNESCO, 1999'da Western Cape'deki Robben Adası'nı Dünya Miras Alanı ilan etti. 
Robben Adası, Cape Town'daki Bloubergstrand'ın yaklaşık 6 kilometre batısında, Table Bay'de ve deniz seviyesinden yaklaşık 30 metre yüksekliktedir.
Robben Adası yaklaşık 400 yıldır insanların tecrit edildiği, sürgüne gönderildiği bir hapishane olarak kullanılır. Ayrıca cüzzamlılar kolonisi, postane, otlak, akıl hastanesi ve karakol olarak da kullanılmıştır.
Ziyaretçiler adaya yalnızca yoğun sezonun başlangıcına (1 Eylül) kadar günde üç kez çalışan Robben Adası Müzesi tekne servisiyle erişebilir. Feribotlar, Victoria & Alfred Waterfront'taki Nelson Mandela Geçidi'nden hareket eder.

Cape Town, Western Cape eyaletinin ekonomik merkezidir ve eyaletin GSYİH'sının yaklaşık %80'ini oluşturur. Şehir, Güney Afrika'nın ikinci ana ekonomik merkezi ve Afrika'nın üçüncü ana ekonomik merkez şehridir. Batı Cape'in bölgesel üretim merkezidir. 2011'de şehrin Brüt metropol ürünü, GMP, 56.8 milyar ABD$ ve kişi başına düşen GSYİH 15,721 ABD dolarıydı. 2014 yılında, Şehir ulusal GSYİH'nın %9,8'ine katkıda bulundu.
2014'ten önceki beş yılda Cape Town GMP, yılda ortalama %3.7 büyüdü. GMP'nin bir oranı olarak, tarım ve imalat sektörleri azalırken finans, ticari hizmetler, ulaşım ve lojistik büyüyerek yerel ekonominin uzmanlaşmış hizmet sektörlerinde büyümesini yansıttı. Balıkçılık, giyim ve tekstil, ağaç ürünleri imalatı, elektronik, mobilya, konaklama, finans ve iş hizmetleri, Cape Town ekonomisinin en büyük karşılaştırmalı üstünlüğe sahip olduğu endüstrilerdir.
Şehirde bulunan şirketlerin çoğu sigorta şirketleri, perakende grupları, yayıncılar, tasarım evleri, moda tasarımcıları, nakliye şirketleri, petrokimya şirketleri, mimarlar ve reklam ajanslarıdır. Şehir merkezindeki en önemli şirketlerden bazıları gıda ve moda perakendecisi Woolworths, süpermarket zinciri Pick n Pay Mağazaları ve Shoprite, New Clicks Holdings Limited, moda perakendecisi Foschini Group, internet servis sağlayıcısı MWEB, Mediclinic International, Etv, çok uluslu medya devi Naspers ve finansal hizmetler devi Sanlam'dır. Diğer önemli şirketler arasında Belron (dünya çapında faaliyet gösteren araç cam onarım ve değiştirme grubu), CapeRay (meme kanseri teşhisi için tıbbi görüntüleme ekipmanı geliştirir, üretir ve tedarik eder), Ceres Fruit Juices (meyve suyu ve diğer meyve bazlı ürünler), Coronation Fund Managers (üçüncü taraf fon yönetim şirketi), ICS (dünyanın en büyük et işleme ve dağıtım şirketlerinden biriydi), Vida e Caffè (kahve zinciri perakendecisi), Capitec Bank (Güney Afrika Cumhuriyeti'ndeki ticari bir banka). Şehir, Johnson & Johnson, GlaxoSmithKline, Levi Strauss & Co., Adidas, Bokomo Foods, Yoco ve Nampakdahil olmak üzere birçok çok uluslu şirket için bir üretim üssüdür. Amazon Web Services ana şirketi Amazon'nun Afrika genel merkezidir ve şehirle birlikte dünyanın en büyük tesislerinden birine sahip olan Cape Town'dadır.

 İzmir, Türkiye – 2014

Resmî site
Cape Town şehrinin resmi internet sitesi20 Ağustos 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tourism Cape Town
Cape Town Festival

Celâlî isyanları, 16. ve 17. yüzyıllarda, Osmanlı yönetimindeki Anadolu'da Yavuz Sultan Selim döneminde başlayan ve Sultan I. Ahmet dönemine kadar devam eden zaman zarfında devlete karşı ekonomik, sosyal, askerî ve siyasi nedenlerle çıkarılan ayaklanmalara verilen addır.
“Celâl'e mensup” anlamına gelen Celâlî tabiri, 16. yüzyıl başlarında (1519) isyan eden Bozoklu Şeyh Celâl'le ilgilidir. Celâlî isyanları başlangıçta, Osmanlı idaresinden memnun olmayan zümrelerin ve Şiî eğilimli Türkmen gruplarının Safevîlerin de tahrikiyle devlete başkaldırmaları şeklinde ortaya çıkmış, 16. yüzyılın sonlarından itibaren büyük bir mesele hâlini alarak değişik bir mahiyet kazanmıştır. Osmanlı devlet anlayışı, bu isyanları “hurûc ale's-sultân” olarak değerlendirmiş ve kaynaklarda bu ifade sık sık kullanılmıştır.
Bu ayaklanmaların adı, bu kapsamdaki ayaklanmaların ilkinin önderi olan Şeyh Celâl'den gelir. Bozoklu (Yozgat) olan Şeyh Celâl önderliğinde topraksız köylüler, ağır vergilerden ezilenler, toprakları elinden alınmış eski sipahiler, sekbanlar, yerel idarecilerin baskı ve adaletsiz yönetiminden şikâyetçi olan kitleler, 1519 yılında Osmanlı yönetimine başkaldırdı. Tokat yöresinde başlayan ayaklanma, aynı yıl içerisinde kanlı bir biçimde bastırıldı.

16. yüzyıl ortalarında Osmanlı Devleti'nde ekonomik ve toplumsal bunalım baş gösterdi. Anadolu ve Akdeniz üzerinden geçen uluslararası ticaret yollarının coğrafi keşifler sonucunda yön değiştirmesi de bunda etkili oldu. Osmanlı Devleti, bu ticaret yollarının ve gelirlerinin kendi topraklarından geçtiği dönemlerde sağladığı kazancı yitirdi. Öte yandan Avrupa devletlerinin güçlenmesi karşısında fetihlerin durmasıyla ganimet gelirleri de ortadan kalktı. Devlet, gereksinim duyduğu geliri sağlayabilmek için vergileri artırdı. Osmanlı yönetiminin babadan oğula geçmemesinde titizlikle durduğu tımar sistemi saltanat hâline geldi. Oluşan bu yarı-feodal durum, vergileri ödeyemeyen köylülerin topraklarını terk etmesine, kasaba ve kentlere iş için göç etmesine yol açtı. Geçim yolu bulamayanlar ise eşkıyalığa başladılar ya da eşkıyalara katıldılar. Bütün bunların sonucunda Osmanlı'da toplumsal ve ekonomik düzen altüst oldu. İşsizlik ve geçim sıkıntısı, medrese öğrencisinden askerine kadar toplumun bütün kesimlerine yansıdı. Ayrıca Anadolu'da yaşayan Alevi halk, Osmanlı Devleti'nin Sünnilik üzerine kurulu teokratik yapıda olmasına karşı çıkıyordu. Bu yüzden sık sık Osmanlı ile ters düşüyorlardı.
Anadolu'da ilk büyük Celali Hareketleri, medrese öğrencilerinin (suhte ya da softa) hareketi olarak ortaya çıktı. Medrese öğrencileri ve medrese bitirip iş bulamayanlar Yozgat, Amasya, Adıyaman, Sivas ve Malatya yörelerinde büyük ayaklanmalar başlattılar. Bu ayaklanmalar tarihe Suhte ayaklanmaları olarak geçti. Daha sonra, Osmanlı askerî sınıfından levend ve sekbanlar da ayaklandılar. Bu arada Osmanlı Devleti'nin yerel yöneticileri, güç kullanarak halktan vergi toplamaya başladılar. Yerel yöneticilerin zulmü merkezi hükûmet tarafından önü alınamaz duruma gelince, III. Murat (1574-1595), III. Mehmet (1595-1603) ve I. Ahmet (1603-1617) soygunlara, yöneticilere ve memurlara karşı köylülerin silahla mücadele etmesini isteyen fermanlar çıkardılar. Bu dönemin önemli ismi Şeyhülislam Mustafa Sunullah Efendi olmuş ve devşirme sadrazamlara karşı verdiği fetvalar ile Anadolu'daki Türk varlığının yaşamasını sağlamıştır.

Anadolu'da meydana gelen Celali isyanlarına sadece çiftçiler ve işsizler destek vermemiştir, Osmanlı devletinin Sünni teokratik yapıda olmasına karşı çıkan Aleviler de Celali isyanına destek vermiştir.

Şeyh Celâl isyanının bastırılmasından sonra 1525 yılında İçel sancağındaki vergi memurunun Süklün Koca adlı ihtiyara kötü davranışları sonucu Süklün Koca, diğer adıyla Kadri Hoca Baba, köylüleri etrafına toplamış, oğlu Süklün Şah ya da Şah Veli de kendisine katılmıştır. Daha sonra o çevrede büyük saygı gören Baba Zünnun da köylülerin başına geçerek ayaklanma çıkardı. Çıkan ayaklanma 1526 yılında bastırıldı. Anadolu'da artan mali sıkıntılar yanında yeni düzenlemelerden memnun olmayan ve yoğun Safevi propagandasından etkilenen Türkmen gruplarının destek verdiği Kalender Çelebi İsyanı, 1526 Mohaç Seferi sırasında patlak verdi. İsyan Orta Anadolu'da süratle yayıldı. 1527 yılında sadrazam Pargalı İbrahim Paşa komutasındaki Osmanlı güçlerinin, 1527'de Elbistan dolaylarındaki galibiyeti sonucu Kalender'in öldürülmesiyle isyan bastırıldı.
16. yüzyılda Anadolu'da önemli bir nüfus artışı olmuş, fakat tarım alanlardaki artış buna cevap verememişti. Bu nüfus artışı Anadolu'da yersiz yurtsuz bir kalabalığın meydana gelmesine yol açtı. Toprakların yetmemesi sonucu çiftbozan olan bu gruplar için devlet ve beylerin kapısında “kapı halkı” olmak tek çıkar yoldu. Bunların bazıları sınır kalelerine azap, yeniçeri, donanmada levent ve gönüllü de olabiliyorlardı. İş bulamayıp boşta kalanlarsa “garip-yiğit” adları altında çoğunluğu teşkil ediyordu. Bunların bir kısmı medreselere giriyor, ancak çoğu istihdam edilemedikleri için imaretlerin etrafında başıboş gruplar oluşturuyorlardı. Bütün bunlar bazı sosyal karışıklıklara zemin teşkil ediyordu. II. Selim devrinde başıboş kalabalık grupların zararları yavaş yavaş görülmeye başlandı. Bunun üzerine henüz büyümemiş bu tehlikeye karşı mahallinde müdafaa tedbirleri düşünüldü. Hükûmet, köylüler arasından seçilen bir yiğitbaşı ile onun idaresinde köy delikanlılarından meydana gelen otuz kırk kişilik yerel koruma birliklerinin kurulmasını teşvik etti. Köy halkı bir yiğitbaşı ve onun emrinde il erleri seçmek suretiyle bu grupların saldırılarından korunmaya çalıştı. İl erleri teşkilatı Celâli mücadelesinde önem kazandı. Ancak daha sonraları halkın arzusu ile teşkil olunan il erlerinin başında bulunan yiğitbaşılar bile bölükleriyle beraber Celâlî olmaya başladılar. Mesela suhtelere karşı uzun zamandan beri yiğitbaşı olarak kendisini tanıtan Neslioğlu, bu vaziyetinden faydalanarak köylülerin başına geçmiş, Afyonkarahisar ve Isparta taraflarında en bilinen bir Celâli olmuştu. Kastamonu ve Çankırı taraflarına şöhret salan Urgancıoğlu Mehmed Pehlivan da aynı şekilde idi.
16. yüzyılın sonlarına değin Celali ayaklanmaları, daha çok yöresel bir özellik taşıyordu. 1598'de Sivas ve Maraş bölgesinde çıkan Karayazıcı Ayaklanması, Celali hareketlerinin niteliğini değiştirdi. Sekban askerlerinin komutanıyken ayaklanan Karayazıcı'ya, dirlikleri ellerinden alınan sipahiler, topraklarını terk eden köylüler, işsiz kalan sekbanlar, yönetimden hoşnut olmayan beyler ve paşalar da katıldı. 20 bin kişilik bir ayaklanmacı ordusunu yöneten Karayazıcı, büyük kentlere bile baskınlar düzenleyip çekiliyordu. Karayazıcı üzerine gönderilen Osmanlı ordusu karşısında Tokat'a çekildi ve 1601'de öldü.
Karayazıcı'nın ölümünden sonra ayaklanmacıların başına kardeşi Deli Hasan geçti. Osmanlı Devleti, Orta Anadolu'ya egemen olan Deli Hasan kuvvetlerini bastıramayınca, onunla anlaşma yolunu seçti. Deli Hasan'ı paşa ünvanıyla Bosna beylerbeyliğine atadı. Ancak devletin bu tavrı öbür Celali önderlerini cesaretlendirdi. 1603-1608 arasında Celali ayaklanmaları bütün Anadolu'ya yayıldı. Tavil Ahmed, Canboladoğlu ve Kalenderoğlu gibi Celali önderler devlet otoritesini ortadan kaldırdılar. Anadolu'daki köylüler canlarını kurtarmak için yerlerini terk ederek dağlara, korunaklı şehir ve kasabalara sığınmak zorunda kaldılar. Osmanlı tarihine bu dönem "Büyük Kaçgunluk Devri" olarak geçmiştir.
Sonunda Osmanlı Devleti, Celalileri kesin olarak ortadan kaldırmaya karar verdi. Sadrazam Kuyucu Murat Paşa büyük bir orduyla 1606'da Anadolu'ya geçti. 1610 yılına kadar isyancı Celalileri ve adamlarını acımasızca öldürerek cesetlerini açtırdığı kuyulara doldurttu. Bu dönemde öldürttüğü insan sayısının 65 bin civarında olduğu rivayet edilir.
Erzurum beylerbeyi Abaza Mehmed Paşa 1622'de yeni bir ayaklanma başlattı ve bu ayaklanma ancak 1627'de bastırılabildi. Sultan I. İbrahim döneminde (1640-1648) Sivas Valisi Varvar Ali Paşa ve Isparta yöresinde Kara Haydaroğlu ile Katırcıoğlu ayaklanmaları çıktı. Ama Osmanlı Devleti, ayaklanmacılara karşı siyasetini belli ölçülerde değiştirdi ve onları denetim altına alma yolunu kullandı. Katırcıoğlu, Karaman beylerbeyliğiyle ödüllendirilerek etkisiz hâle getirildi. Bu devredeki diğer bir asi, Gürcü Abdünnebi adlı kapıkulu süvarisiydi. Kapıcılar kethüdâlığına kadar yükselip Niğde ve Bor taraflarında çiftlikler elde ederek nüfuzunu arttıran ve Safed voyvodalığını elde eden Abdünnebi, saltanat değişikliğinden dolayı İstanbul'a gönderdiği paranın hükûmet tarafından yeniden talep edilmesi üzerine mağdur duruma düşmüştü. Ayrıca İstanbul'da Sultanahmed Vakası'nda öldürülen sipahilerin kanlarını da dava ediyordu. İstanbul üzerine yürüyen Abdünnebi, Üsküdar'da Bulgurlu civarında yenilgiye uğratıldı; daha sonra, “Anadolu bizim, Kütahya'da otururuz, Rumeli sizin olsun” diyerek çekildiyse de Kırşehir mutasarrıfı İshak Paşa tarafından Karapınar'da yakalanıp idam edildi. 1658'de ayaklanan Abaza Hasan Paşa'ya da devlet görevi verildi. Anadolu'da 17. yüzyıl ortalarından sonra görülen yerel Celali toplulukları da II. Viyana Kuşatması'ndan sonra Avusturya ve müttefiklerine karşı yürütülen savaşlarda asker olarak orduya verildi. Bundan sonra Anadolu'da yer yer mahalli isyan hareketlerine rastlanmakla beraber büyük bir isyan çıkmadı. Bu döneme ait kaynaklarda Celâli kelimesine tesadüf edilmekle birlikte daha çok “eşkıya” veya “türedi eşkıyası” tabirleri kullanılmıştır.

Celali ayaklanmaları, Osmanlı toprak düzenini büyük ölçüde değiştirdi. Ağır vergiler yüzünden Büyük Kaçgunluk Devri'nde yerlerinden olan çiftçilerin toprakları mültezimlerin ya da yerel yöneticilerin eline geçti. Vergiler yüzünden borca giren  köylüler, işledikleri toprakları sonunda tefecilere kaptırdılar. Osmanlı toprak düzeninin belkemiği olan tımar sistemi bozuldu. Büyük nüfus hareketleri ortaya çıktı ve kentlere büyük göçler oldu. Tarımsal üretim geriledi ve kıtlık tarım ürünleri fiyatlarının yükselmesine yol açtı. On binlerce insan öldü ve pek çok yerleş

Cemil Tugay (d. 13 Haziran 1967, Van), Türk siyasetçi, doktor ve 2024'ten beri İzmir Büyükşehir Belediye başkanıdır. 2019-2024 yılları arasında Karşıyaka Belediye Başkanı olarak görev yaptı.
Parti içi siyasette 2023 yılında başlayan "değişim" hareketine katılarak Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu kanadını destekledi. Ekrem İmamoğlu'nun tutuklanması sonrasında tırmanan "mutlak butlan" tartışmalarında mevcut Özgür Özel yönetiminin yanında yer aldı; eski genel başkan Kemal Kılıçdaroğlu ve ekibine karşı sert eleştirilerde bulundu. Bu süreçte 18 Haziran 2026 tarihinde Kılıçdaroğlu yönetimine karşı tutumunu gerekçe göstererek Cumhuriyet Halk Partisi üyeliğinden istifa etti ve partiden istifa eden ilk büyükşehir belediye başkanı oldu.
19 Haziran 2026 tarihinde, kurulması halinde Özgür Özel'in liderliğindeki yeni partiye katılacağını açıklamıştır.

Cemil Tugay, 13 Haziran 1967'de Van'da doğdu. Babası Cemal Tugay Kıbrıs gazisi bir öğretmen, annesi ev hanımıdır. Tugay 1989'da Ege Üniversitesi Tıp Fakültesinden mezun oldu. 1993-2000 yılları arasında plastik cerrahi ihtisası yaptı. İzmir Tabip Odası Özel Hekimlik Komisyon Başkanlığı, Türk Tabipleri Birliği Özel Hekimlik Kolu Yürütme Kurulu üyeliği, Türk Tabipleri Birliği Kol Başkanlığı, Ege Bölgesi Plastik Cerrahi Derneği Yönetim Kurulu üyeliği görevlerini yürüttü.

1997-1998 yılları arasında Amerika Birleşik Devletleri'nde bulunan Cleveland Clinic bünyesinde 1 yıl boyunca araştırmacı doktor olarak görev yapmış ve uzmanlık alanında uluslararası deneyim kazanmıştır. 2000 yılında İzmir Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nden kendi branşında uzman hekim unvanını almıştır.
2009 yılında Karşıyaka'da serbest hekimlik yapmaya başlamış ve bir dönem Alsancak'ta özel muayenehane işletmiştir.

Cemil Tugay, siyasi çalışmalarına resmi olarak 2010 yılında Cumhuriyet Halk Partisi'ne üye olarak başladı. 2011 yılında CHP İzmir İl Bilim Yönetim ve Kültür Platformu (BYKP) bünyesindeki sağlık komisyonunda üye olarak görev aldı. Daha sonra 2015 yılında CHP Karşıyaka İlçe Yönetim Kurulu'nda bilişim ve seçim işlerinden sorumlu başkan yardımcılığı görevini üstlendi.
Cemil Tugay, 31 Mart 2019 yerel seçimlerinde Karşıyaka Belediye Başkanlığı için CHP'den aday olmuş; seçimi %70,85'lik bir oranla kazanmıştır.
Cemil Tugay, 2023 yılında yapılan 38. Cumhuriyet Halk Partisi Olağan Kurultayı sürecinde parti içinde başlayan "Değişim" hareketine destek vererek Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu liderliğindeki kanatta yer almıştır. Kurultay sürecinde İzmir delegasyonunun büyük kısmının Kemal Kılıçdaroğlu'na destek verdiği dönemde, Tugay değişimden yana tavır koymuş ve Özgür Özel'in genel başkan seçilmesini desteklemiştir.
29 Ocak 2024 tarihinde yerel seçimlerde CHP İzmir Büyükşehir Belediyesi başkan adayı oldu ve seçimi kazandı. 5 Nisan 2024'te mazbatasını alarak göreve başladı.
Kemal Kılıçdaroğlu'na yakın isimlerin parti yönetiminin meşruiyetini sorgulamak amacıyla ortaya attığı ve kurultay kararlarının hukuken geçersiz olduğunu iddia eden "mutlak butlan" tartışmalarında da Ekrem İmamoğlu ve Özgür Özel liderliğindeki parti çizgisini savunmuştur.

Tugay, Kılıçdaroğlu'nun mahkeme tarafından genel başkan olarak atanmasının ardından yaşanan süreci "tarihin en büyük ihanetlerinden biri" ve parti yönetimini ele geçirmeye yönelik bir "kayyum yasallaştırma çabası" olarak nitelendirmiştir. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ve ekibini doğrudan hedef alan Tugay, şu ifadeleri kullanmıştır:"Siyaseti kendi çıkarı için yapan, altındaki koltuk gitti diye, sahip olduğu imtiyaz gitti diye onun derdine düşen; dilinde demokrat, sözünde siyaset ama damarında ahlaksızlık olan bazı insanlar... Koca birer yalanmışsınız. Koca birer utançmışsınız. (...) Son nefesimi verdiğim ana kadar sizlere bir gram hakkımı helal etmiyorum! Size ve iş birlikçilerinize hakkımı helal etmiyorum."

Özgür Özel ile birlikte hareket edeceğini açıklayan Tugay, Kılıçdaroğlu yönetimine karşı tutumunu açıklayarak Cumhuriyet Halk Partisi üyeliğinden istifa etmiştir.

Cumhuriyet Halk Partisi içerisinde mahkeme kararıyla gelişen "mutlak butlan" süreci ve sonrasındaki tasfiyeler üzerine, Cemil Tugay 18 Haziran 2026 tarihinde tüm belediye meclis üyeleri ve ilçe belediye başkanlarıyla bir araya geldiği acil bir toplantı gerçekleştirdi. Toplantıda, genel merkezin kendisini görevden alacağına dair duyumlar aldığını belirterek ayrılma kararını paylaştı. Aynı günün akşamında sosyal medya hesabı üzerinden yaptığı resmi açıklamayla CHP üyeliğinden istifa ettiğini duyurdu. Tugay, istifa metninde parti yönetimince alınan üst üste ihraç kararlarını ve İzmir İl Başkanı da dahil olmak üzere bir grup il başkanının görevden el çektirilmesini "İzmir'in siyasi iradesine yapılmış büyük bir haksızlık ve kabul edilemez bir yanlış" olarak niteledi. Gerekçe olarak şu ifadeleri kullandı:"Ancak 'mutlak butlan CHP'si' bu mücadelenin çatısı değildir. Bu kanaat ve düşüncelerle, büyük bir üzüntüyle ve bir gün geri dönebilme umuduyla Cumhuriyet Halk Partisi üyeliğimden istifa ediyorum. Bundan sonraki süreçte bağımsız olarak İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevimi sürdürecek, şehrimize ve halkımıza tüm gücümle hizmet etmeye devam edeceğim."Bu istifa ile birlikte İzmir'de 22 yıl aradan sonra ilk kez CHP logolu olmayan bağımsız bir belediye başkanı makamda yer bulmuştur. Ertesi gün yaptığı açıklamalarda kurulması durumunda Özgür Özel'in yeni partisine katılacağını duyurmuştur.

Tugay evli ve 3 çocuk babasıdır. İngilizce ve Fransızca bilmektedir. Karşıyaka taraftarıdır.

Instagram'da Cemil Tugay
X'te Cemil Tugay
Facebook'ta Cemil Tugay

Cenova Cumhuriyeti (İtalyanca: Repubblica di Genova, Liguryaca: Repúbrica de Zêna, Latince: Res Publica Ianuensis) veya kısaca Cenevizliler, 1005 yılından 1797 yılına kadar İtalya Yarımadası'nın kuzey batısında, Ligurya olarak bilinen bölgede, bugünkü Cenova merkezli olarak hüküm sürmüş bir denizci cumhuriyeti. 1100 yılına kadar bir şehir devleti olarak varlığını sürdürmüş devlet, büyüyerek ve güçlenerek Avrupa'da önemli bir konuma gelmiş, Venedik Cumhuriyeti'nin büyük bir rakibi olmuştur.
Devlet 14. yüzyılda Korsika Adası'nı topraklarına katmış, ilerleyen zamanlarda Akdeniz ve Karadeniz'de kurduğu pek çok koloni ile bu bölgelerdeki en kuvvetli Avrupa devletlerinden biri haline gelmiştir. 16. ve 17. yüzyıllarda Avrupa'nın finans merkezi haline gelen devlet, 18. yüzyılın sonlarında Napolyon'un kontrolü altındaki Birinci Fransız Cumhuriyeti tarafından fethedilmiş, yerine Ligurya Cumhuriyeti adlı Fransız uydu devleti kurulmuştur. Daha önce Korsika'yı da Fransa'ya vermek zorunda kalmış Cenevizliler ve Ligurya Cumhuriyeti, 1805'te Fransa tarafından tamamen ilhak edilmiştir. Napolyon'un 1814'te yenilmesi üzerine tekrar kurulan devletin 1815'te Sardinya Krallığı tarafından varlığına son verilmiştir.

Ceneviz, esasında Genoese sözcüğünün Anadolu genelindeki telaffuzudur ve 1815 senesine kadar hüküm süren Cenova Cumhuriyeti uyrukluları tanımlamak için kullanılır. Ancak yakın dönemlerde hatalı olarak Cenova ile eş anlamlı bir yer adı gibi algılanıp öyle kullanılması yazılı dil üzerinden bilinçsizce yaygınlaştırılmıştır. Oysa aynı terim Anadolu'da özellikle sahil bölgelerinin halk dilinde doğru anlamıyla bilinmekte ve kullanılmaktadır.

Aslen bir şehir devleti olarak 1005 yılında kurulmuş Cenevizliler, denizcilik yoluyla gelişmiş, Doğu'da birçok ayrıcalık elde etmiş, deniz kuvvetlerinin güçlü olması sebebiyle de birçok devleti hakimiyetleri altına almıştır. Akdeniz'de tarih boyunca en büyük rakipleri olan Venedik Cumhuriyeti ile devamlı savaş halinde bulunmuş devlet, Bizans İmparatoru VII. Mihail'e yaptıkları yardımlar karşılığında Konstantinopolis'in Galata semtinde koloni kurma ve İzmir limanından faydalanma konusunda ayrıcalıklar elde etmiştir. Cenevizliler, ayrıca Boğazlar üzerinde bazı haklarla birlikte Karadeniz'de Amasra, Samsun ve Kefe gibi bazı önemli limanları kontrolleri altına almıştır.

Osmanlı Devleti sınırları içerisinde ticaret özgürlüğü elde etmek için kuruluş devrinde harekete geçen Cenovalılara ilk Kapitülasyonlar 1387'de Sultan I. Murad tarafından verilmiştir. 1396 yılında Fransa hakimiyeti altına giren Cenevizliler, Fransız baskısıyla Osmanlılara karşı aleyhte hareketlerde bulunmuşlardır. Daha sonra tekrar Osmanlılarla diplomatik ilişki kuran Cenevizliler, I. Mehmed ile Foça şap madenlerinin işletme hakkı karşılığında yıllık 2000 düka altın ödemeyi taahhüt eden anlaşmayı 1416'da imzalamıştır.
Cenevizlilerin Doğu Akdeniz ve Yakın Doğu'da yer alan toprakları, Osmanlı Devleti'nin genişlemesiyle birlikte Ceneviz kontrolünden çıkmıştır. İstanbul'un Fatih Sultan Mehmed tarafından fethi esnasında Galatalı Cenevizliler tarafsızlık sözü vermelerine rağmen, sözlerinde durmamaları üzerine ellerindeki kapitülasyonlardan bazıları alınmıştır. Zağanos Paşa ile Osmanlı Devleti arasında 3 Haziran 1453'te imzalanan ve Galata'da Osmanlı hakimiyetini kabul eden anlaşmaya göre, Cenevizlilerin yıllık vergi ödemesi kararlaştırılmış, eskiden sahip oldukları kilise kurma ve gayrimenkul hakları ise ellerinden alınmıştır.
Limni, Amasra ve Feodosya'daki Ceneviz kolonileri birkaç sene daha varlıklarını sürdürse de, Fatih Sultan Mehmed tarafından bu yerleşimler ele geçirilmiştir. Sakız Adası 1566'ya kadar Giustiniani ailesinin kontrolündeki bir Maona'nın idaresi altında bağımsızlığını sürdürmüş, bu tarihten sonra ise Piyale Paşa'nın fethi sonucunda ada Osmanlı'ya bağlanmıştır. Doğu Akdeniz'de ticaretlerine devam eden Cenevizlilere Sultan III. Mehmed bazı ticari ayrıcalıklar tanımış, 1665'te ise diğer Avrupa devletlerine tanınan ekonomik ayrıcalıklar Cenevizlilere de verilmiştir.
15. ve 16. yüzyılda her ne kadar toprak açısından küçülse ve bazı zamanlarda İspanya ve Fransa gibi devletlerin uydu devleti konumuna gelse de, Cenevizli bankacılar büyük bir refah ve zenginliğe kavuşmuştur. Ceneviz hakimiyeti altındaki bölgeler zenginleşmiş ve pek çok sanatçı ile bilim insanını çekmiştir. Aynı zamanda Amerika'nın keşfi ile pek çok bilimsel ilerlemenin finanse edilmesi, San Giorgio Bankası gibi Cenevizliler tarafından açılmış kuruluşlar ile gerçekleştirilebilmiştir. Kristof Kolomb da bir Ceneviz yerlisi olup, İspanyol İmparatorluğu adına yaptığı seferler Cenevizli bankacılar tarafından finanse edilmiştir.

17. yüzyılda Ceneviz Cumhuriyeti politik gücünü kaybetmeye başlamıştır. Kara Ölüm ile ilişkili bir veba sonucunda Cenova şehri nüfusunun yaklaşık yarısı 1656-57 yılları arasında ölmüştür. Devletin 1745'te Avusturya Veraset Savaşı'na katılması ve savaşı kaybedecek Fransa Krallığı tarafında yer alması da devleti büyük zarar uğratmıştır. Cumhuriyet, Tabarka'nın Tunus Beyliği tarafından ele geçirilmesi üzerine son Akdeniz kolonisini 1742'de kaybetmiştir. Ülkenin en eski topraklarından biri olan Korsika'da Korsika Cumhuriyeti bağımsızlığını 1755'te ilan etmiş, kısa bir süre sonra da Fransa topraklarına katılmıştır.
Tüm bunlara rağmen Ceneviz Cumhuriyeti'nin bağımsızlığı, Birinci Fransız Cumhuriyeti'nin Napolyon kontrolü altında bulunan ordularının Cenova'yı işgaline kadar sürmüştür. 1797'de Ligurya Cumhuriyeti Napolyon tarafından kurulmuş, ancak bu uydu devlet 1805'te Fransa topraklarına katılmıştır. 1815'te Sardinya Krallığı tarafından ilhak edilen Ligurya, 1849'dan sonra İtalya'nın bir parçası haline gelmiştir.
Günümüzde Cenova şehri İtalya'nın en önemli ve yoğun limanı olan Cenova Limanı'nı barındırır ve Ligurya İtalya'nın ekonomik açıdan en güçlü bölgelerinden biridir.

Denizci cumhuriyetler
Venedik Cumhuriyeti
İtalyan şehir devletleri
Ceneviz-Venedik savaşları

Cenova veya Ceneviz (İtalyanca: Genova), İtalya'nın altıncı büyük şehri ve Ligurya bölgesinin başkentidir. 2025 yılı itibarıyla şehrin idari sınırları içinde 565.301 kişi yaşamaktadır. Metropol şehri 818.629 nüfusa sahipken, İtalyan Rivierası boyunca uzanan daha geniş metropol alanında 1,5 milyondan fazla insan yaşamaktadır.
Ligurya Denizi'ndeki Cenova Körfezi'nde yer alan Cenova, tarihsel olarak Akdeniz'in en önemli limanlarından biri olmuştur: İtalya'nın ve Akdeniz'in en işlek limanı ve Avrupa Birliği'nin on ikinci en işlek limanıdır.
Cenova, 11. yüzyıldan 1797'ye kadar yedi yüzyılı aşkın bir süre boyunca en güçlü denizci cumhuriyetlerinden birinin başkentiydi. Özellikle 12. yüzyıldan 15. yüzyıla kadar şehir, Avrupa'da ticaret ve alışveriş tarihinde öncü bir rol oynamış, kıtanın en büyük deniz güçlerinden biri haline gelmiş ve dünyanın en zengin şehirlerinden biri olarak kabul edilmiştir. Denizlerdeki ihtişamı ve etkileyici tarihi yapıları nedeniyle Petrarca tarafından "la Superba" ("muhteşem olan") olarak da adlandırılmıştır. Şehir, 19. yüzyıldan beri devasa tersanelere ve çelik fabrikalarına ev sahipliği yapmış ve sağlam finans sektörü Orta Çağ'a kadar uzanmaktadır. 1407'de kurulan Aziz George Bankası, dünyanın bilinen en eski devlet mevduat bankasıdır ve 15. yüzyılın ortalarından beri şehrin refahında önemli bir rol oynamıştır.
Cenova'nın tarihi merkezi veya eski şehri, Avrupa'nın en büyük ve en yoğun nüfuslu bölgelerinden biridir. Bir kısmı da 2006 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne Cenova: Le Strade Nuove ve Palazzi dei Rolli sistemi olarak kaydedildi. Cenova'nın tarihi şehir merkezi ayrıca caruggi ('ara sokaklar') olarak adlandırılan dar sokakları ve caddeleriyle de bilinir. Cenova ayrıca, tarihi 15. yüzyıla kadar uzanan ve o zamanlar Genuense Athenaeum olarak bilinen Cenova Üniversitesi'ne de ev sahipliği yapmaktadır. Şehrin sanat, müzik ve mutfak alanlarındaki zengin kültürel tarihi, 2004 Avrupa Kültür Başkenti olmasına olanak sağlamıştır. Aralarında Guglielmo Embriaco, Kristof Kolomb, Andrea Doria, Niccolò Paganini, Giuseppe Mazzini, Renzo Piano ve Grimaldi Hanedanı'nın kurucusu Grimaldo Canella'nın da bulunduğu birçok önemli ismin doğum yeridir. 
Kuzeybatı İtalya'nın Milano-Torino-Cenova sanayi üçgeninin güney köşesini oluşturan Cenova, ülkenin önemli ekonomik merkezlerinden biridir. Fincantieri, Leonardo, Ansaldo Energia, Ansaldo STS, Erg, Piaggio Aerospace, Mediterranean Shipping Company ve Costa Cruises dahil olmak üzere birçok önde gelen İtalyan şirketi şehirde yer almaktadır.

Şehir ismi diz anlamındadır. Şehir, coğrafi konumunun bir diz şeklinde olması sebebiyle bu adı almıştır.
Tarihte ise İtalyan şehir devleti olan Ceneviz'in başkenti olmuştur. Ünlü kâşif Kristof Kolomb'un doğduğu yerdir.

Cenova'nın belediye sınırları içindeki nüfusu (30.11.2010 tahminleri itibarıyla) 608.015 kişi olup nüfus yoğunluğu 2.495,96 kişi/km² olur. Ama şehirleşmiş metropoliten Cenova'nın nüfusunun yaklaşık 740.000 kişi olduğu tahmin edilmiştir. 19. ve 20. yüzyılda Cenova'nın belediye sınırları içindeki şehir nüfusunun gelişimi şu gösterimde incelenebilir:
Kişi 

Cenova şehri belediyesi idaresi halka daha yaklaşmak nedeni ile 2007'de Cenova Şehri Belediye Meclisi kararı ile şehir belediye hizmetlerini vermek için 9 tane alt-belediye oluşturmuştur. Prensip her bir alt-belediyenin ortalama olarak 67.500 kadar şehirliye hizmet vermesi ön görülmekteydi ama şu anda "Centro-Est (Merkezî-Doğu Alt-belediyesi" bölgesi yaklaşık 90.000 şehirliye ve "Bassa Val Bisagno (Aşağı Bisagno Vadisi)" alt-belediyesi 78.000 şehirliye hizmet etmektedir.

Cenova komunünün şu komünlerle ortak sınırları bulunur: Arenzano, Bargagli, Bogliasco, Bosio (AL), Campomorone, Ceranesi, Davagna, Masone, Mele, Mignanego, Montoggio, Sant'Olcese, Sassello (SV), Serra Riccò, Sori, Tiglieto, Urbe (SV)

Cenova Şehri, şu kentlerle kardeş şehir ilişkisi kurmuştur:

Cenova Şehrinin şu şehirlerle iş birliği anlaşması vardır:

 Yekaterinburg, Rusya
 Tirana, Arnavutluk
 Sankt Petersburg, Rusya
 Amersham, Birleşik Krallık
 Buenos Aires, Arjantin
 Tambov, Rusya
 Varna, Bulgaristan
 Guayaquil, Ekvador

Ligurya
Genova (il)
İtalya'daki şehirler listesi
Ceneviz Cumhuriyeti

Cenova kenti resmi websitesi 2 Aralık 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)
Curlie'de Cenova (DMOZ tabanlı)  (İtalyanca)
Cenova tarihi kronolojisi  (İtalyanca)

Otokratikleşme olarak da adlandırılan demokratik gerileme, bir siyasi sistemin demokratik özelliklerinin azalmasıdır ve demokratikleşmenin tam tersidir. Demokrasi en popüler yönetim biçimidir ve 2020 yılında yapılan bir araştırmaya göre dünyadaki ulusların yarısından fazlası demokrasidir. Bu çalışmada 165 ülke incelenmiş ve bunların 98'inin demokrasi olduğu tespit edilmiştir. 2010'lardan bu yana dünya daha da otoriterleşti ve 2020'lere gelindiğinde dünya nüfusunun dörtte biri demokratik olarak gerileyen hibrit rejimler altında yaşıyor.
Demokratik gerilemenin öne sürülen nedenleri arasında demokrasiye yönelik halk desteğinin eksikliği, ekonomik eşitsizlik ve sosyal gerilimler, popülist veya kişiselci politikalar ve büyük güç politikalarından kaynaklanan dış etkiler yer almaktadır. Soğuk Savaş'ın sona ermesinden bu yana askeri darbeler yoluyla rejim değişikliği azalırken, daha incelikli gerileme biçimleri artmıştır. Yirminci yüzyılın sonlarındaki üçüncü demokratikleşme dalgası sırasında birçok yeni, zayıf kurumsallaşmış demokrasi kurulmuştur. Tam da bu rejimler demokratik gerilemeye karşı en savunmasız olanlardır. Üçüncü otokratikleşme dalgası, liberal demokrasilerin sayısının tüm zamanların en yüksek seviyesine ulaştığı 2010 yılından bu yana devam etmektedir.
Demokrasilerde demokratik gerileme, iktidarın barışçıl yollarla el değiştirmesi veya özgür ve adil seçimler gibi demokratik sistemi ayakta tutan siyasi kurumların devlet öncülüğünde zayıflamasından kaynaklanır. Bu siyasi unsurların gerilemenin başlamasına yol açtığı varsayılsa da demokrasinin temelini oluşturan bireysel hakların, özellikle de ifade özgürlüğünün ihlal edilmesi, demokratik sistemlerin zaman içindeki sağlığını, etkinliğini ve sürdürülebilirliğini sorgular. Ulusal krizler sırasında, demokratik gerilemenin kendine özgü riskleri vardır. Bu durum, liderlerin olağanüstü haller sırasında krizin ciddiyetiyle orantısız otokratik kurallar dayatması ya da durum düzeldikten sonra da bu kuralların yürürlükte kalması halinde ortaya çıkabilir.

Demokratik gerileme, demokrasinin temel bileşenleri tehdit edildiğinde ortaya çıkar. Demokratik gerileme örnekleri şunlardır:

Özgür ve adil seçimler geriler;
İfade, basın ve örgütlenme özgürlüğü gibi liberal haklar azalır, siyasi muhalefetin hükûmete meydan okuma, hesap sorma ve mevcut rejime alternatifler önerme kabiliyeti zayıflar;
Hukukun üstünlüğü (yani hükûmet üzerindeki yargısal ve bürokratik kısıtlamalar) zayıflar, örneğin yargının bağımsızlığı tehdit edilir veya kamu hizmeti kadroları zayıflatılır veya ortadan kaldırılır.
Terör eylemlerine veya algılanan düşmanlara yanıt olarak ulusal güvenliğe aşırı vurgu yapılır.

Demokratik gerileme birkaç yaygın şekilde ortaya çıkabilir. Gerileme genellikle "devrimci" taktiklerden ziyade "aşamalı" taktikler kullanan demokratik olarak seçilmiş liderler tarafından yönetilir. Steven Levitsky ve Daniel Ziblatt'ın vurguladığı gibi, bu gerileme süreci "yavaş yavaş, zar zor görülebilen adımlarla" ortaya çıktığı için, bir hükûmetin artık demokratik olmadığı tek bir anı belirlemek zordur. Ozan Varol, otoriter bir liderin (ya da potansiyel otoriter bir liderin) "anti-demokratik amaçlar için görünüşte meşru yasal mekanizmaları kullanması... anti-demokratik uygulamaları hukuk maskesi altında gizlemesi" pratiğini tanımlamak için gizli otoriterlik ifadesini kullanmaktadır. Juan Linz (1996) ile birlikte Levitsky ve Ziblatt, otoriter davranışın dört temel göstergesi olduğuna inandıkları "turnusol testi "ni geliştirmiş ve üzerinde anlaşmışlardır. Bu dört faktör şunlardır: demokratik oyun kurallarının reddi (ya da bunlara zayıf bağlılık), siyasi muhaliflerin meşruiyetinin inkârı, şiddetin hoş görülmesi ya da teşvik edilmesi ve medya da dahil olmak üzere muhaliflerin sivil özgürlüklerini kısıtlamaya hazır olma. Varol, hakaret yasalarının, seçim yasalarının ya da "terörizm" yasalarının siyasi muhalifleri hedef almak ya da itibarsızlaştırmak için araç olarak kullanılmasını ve demokratik söylemlerin anti-demokratik uygulamaların dikkatini dağıtmak için kullanılmasını gizli otoriterliğin tezahürleri olarak tanımlamaktadır. Samuel P. Huntington, liderlerin davranışlarından elde edilen bu temel işaretlere ek olarak, kültürü de demokratik gerilemeye ana katkıda bulunan bir unsur olarak tanımlamakta ve bazı kültürlerin demokrasiye özellikle düşman olduğunu, ancak demokratikleşmeyi mutlaka engellemediklerini ileri sürmektedir. Fabio Wolkenstein ayrıca, demokrasiyi zayıflatmak için alınan bazı önlemlerin, gücü bir sonraki seçimde kolayca tersine çevrilemeyecek uzun süreli yollarla değiştirebileceği veya yoğunlaştırabileceği konusunda da uyarıda bulunmaktadır.

Vaat darbesinde, görevdeki seçilmiş bir hükûmet, demokrasiyi savunduğunu iddia eden ve demokrasiyi yeniden tesis etmek için seçimlere gidileceği sözünü veren darbe liderleri tarafından bir darbe ile devrilir. Bu durumlarda darbeciler, gelecekte demokrasiyi sağlamak için müdahalelerinin geçici ve gerekli olduğunu vurgularlar. Bu, Soğuk Savaş sırasında meydana gelen daha açık uçlu darbelerden farklıdır. Siyaset bilimci Nancy Bermeo, "Başarılı darbeler arasında vaat kategorisine girenlerin oranı 1990 öncesinde yüzde 35 iken sonrasında yüzde 85'e çıkarak önemli ölçüde artmıştır" diyor. 1990 ve 2012 yılları arasında demokratik ülkelerde gerçekleşen 12 vaat darbesini inceleyen Bermeo, "Çok az vaat darbesinin hemen ardından rekabetçi seçimlerin geldiğini ve daha azının da gelişmiş demokrasilerin yolunu açtığını" tespit etmiştir.

Bu süreç, seçilmiş yöneticiler tarafından yapılan bir dizi kurumsal değişikliği içermekte ve siyasi muhalefetin hükûmete meydan okuma ve hesap sorma kabiliyetini zayıflatmaktadır. Yürütmenin yüceltilmesinin en önemli özelliği, kurumsal değişikliklerin yasal kanallar aracılığıyla yapılması ve böylece seçilmiş yetkilinin demokratik bir yetkiye sahipmiş gibi görünmesidir. Yürütmenin güçlenmesinin bazı örnekleri medya özgürlüğünün azalması ve hukukun üstünlüğünün (yani hükûmet üzerindeki yargı ve bürokratik kısıtlamaların) zayıflamasıdır, örneğin yargı özerkliğinin tehdit edilmesi gibi.

Zaman içinde aktif darbelerde (güç peşinde koşan bir bireyin ya da küçük bir grubun mevcut bir hükûmeti zorla, şiddet kullanarak ortadan kaldırarak iktidarı ele geçirmesi) ve kendi kendine darbelerde ("özgürce seçilmiş bir yürütme başkanının iktidarı tek bir hamlede toplamak için anayasayı tamamen askıya alması") azalma ve yürütmenin güçlenmesinde artış olmuştur. Siyaset bilimci Nancy Bermeo, yürütmenin güçlenmesinin zaman içinde, yeni kurucu meclisler, referandumlar veya "mevcut mahkemeler veya yasama organları... yürütme destekçilerinin bu tür organlarda çoğunluk kontrolü elde ettiği durumlarda" gibi yasal yollarla meşrulaştırılan kurumsal değişiklikler yoluyla gerçekleştiğini belirtiyor. Bermeo, bu yöntemlerin yürütmenin yüceltilmesinin "demokratik bir yetkiden kaynaklanıyormuş gibi gösterilebileceği" anlamına geldiğini belirtiyor. Yürütmenin yüceltilmesi, kurumsal ya da yatay hesap verebilirlik ve yürütme ya da söylemsel hesap verebilirlik gibi demokrasi eksenlerinde sıkıntıların varlığıyla karakterize edilir.

Demokratik gerilemenin bu biçimi, örneğin medyaya erişimin engellenmesi, muhalif adayların diskalifiye edilmesi ve seçmenlerin baskı altına alınması yoluyla özgür ve adil seçimlerin alt üst edilmesini içerir. Bu tür gerileme genellikle seçim gününden önce gerçekleşir ve artık daha yavaş ve aşamalı bir şekilde yapılma eğilimindedir, öyle ki değişikliklere karşı koymak acil değilmiş gibi görünebilir, bu da medya gibi gözlemcilerin çoğunlukla küçük ama önemli olan tüm suiistimallerin kümülatif tehdidini bulmasını ve yayınlamasını zorlaştırır. Güç birikiminin bu daha yavaş doğrusal ilerlemeyle başlaması daha muhtemel olsa da seçmen gücü kurumlara verilen tüm zararı onaramayacak kadar bölünmüş veya zayıflamış göründüğünde hızlanabilir.

V-Parti Veri Seti, çok yüksek popülizm, yüksek çoğulculuk karşıtlığı, demokratik sürece bağlılık eksikliği, siyasi şiddetin kabulü, kültürel olarak aşırı sağ veya aşırı sol ekonomik özelliklere sahip muzaffer partiler için otokratikleşmenin daha büyük bir istatistiksel anlamlılık gösterdiğini ortaya koymaktadır.

Harvard Kennedy School ve Sidney Üniversitesinden Pippa Norris, iki "ikiz kuvvetin" Batı liberal demokrasileri için en büyük tehdidi oluşturduğunu savunuyor: "Güvenlik duygusunu zedeleyen, ülke topraklarında meydana gelen münferit ve rastgele terör saldırıları ve bu korkulardan asalakça beslenen popülist-otoriter güçlerin yükselişi." Norris popülizmi "üç belirleyici özelliği olan bir yönetim tarzı" olarak tanımlıyor:

"Meşru siyasi otoritenin halk egemenliğine ve çoğunluk yönetimine dayandığı" fikrine yapılan retorik vurgu;
Yerleşik "siyasi, kültürel ve ekonomik güç" sahiplerinin onaylanmaması ve meşruiyetlerine meydan okunması;
"Vox populi adına konuştuğunu ve sıradan insanlara hizmet ettiğini" iddia eden "başına buyruk yabancıların" liderliği.
Hepsi olmasa da bazı popülistler aynı zamanda otoriterdir ve "sivil özgürlükler ve azınlık hakları pahasına bile olsa, geleneksel yaşam tarzlarını 'yabancılardan' algılanan tehditlere karşı korumanın önemini" vurgulamaktadırlar. Norris'e göre, "ikiz kuvvetlerden" kaynaklanan güvensizliklerin güçlenmesi popülist-otoriter liderlere daha fazla destek verilmesine yol açmıştır ve bu ikinci risk özellikle Donald Trump'ın başkanlığı sırasında ABD'de belirginleşmiştir. Örneğin Norris, Trump'ın "müesses nizam"a duyulan güvensizlikten faydalandığını ve sürekli olarak medyanın meşruiyetine ve mahkemelerin bağımsızlığına olan inancı zayıflatmaya çalıştığını savunmaktadır.

2017 yılında Cas Mudde ve Cristóbal Rovira Kaltwasser şöyle yazdı:Popülizm demokratikleşme sürecinin her aşamasında aynı etkiye sahip değildir. Aslında, popülizmin seçimsel veya minimal demokrasinin teşvik edilmesinde olumlu bir rol oynama eğiliminde olduğunu, ancak tam teşekküllü bir liberal demokratik rejimin gelişimini teşvik etmek söz konusu olduğunda olumsuz bir rol oynadığını öne sürüyoruz. S

Dorlar (Doris)  (Yunanca: Δωριεῖς, Dōrieis), Antik Yunanistan asıllı, Hint–Avrupa kökenli göçebe kabilelerdir. Yaklaşık olarak MÖ 12. yüzyıl ortalarından itibaren Yunan yarımadasına dalgalar halinde akınlar düzenleyerek bu bölgedeki Tunç Çağı'nın egemen Miken uygarlığını yıkmışlardır. Demir Çağı silahlarıyla kısa sürede askeri – feodal Miken krallıklarının siyasi gücünü etkisiz hale getiren Dorlar, Miken etkisi altındaki Batı Anadolu, Girit ve Rodos'un da dahil olduğu adalara yayılmışlardır.
Yayılma bölgelerinde bir siyasi birlik oluşturmayan Dor istilasının sonucunda söz konusu bölgelerdeki yerleşimler arası kültürel ve ticari sıcak ilişkiler de son bulmuştur. Böylece Dor istilasının ardından 4 yüzyıl süren bir “karanlık devir” yaşanmıştır.
Rodos'un ilk sakinleri olan Dorlar, Argos'tan gelen denizci bir kavimdi ve güneş ilahı olan Helios'a taparlardı. Dorlar Rodos'ta en parlak devrini MÖ 3. yüzyılda yaşayan bir medeniyet kurdular. Mısır ve Fenike'nin ürünlerini alıp satarak zengin oldular. Adayı kültür-sanat merkezi, güzel konuşma ve felsefe okulu haline getirdiler. Batı Anadolu'da da şu anda Datça yarımadasının ucunda bulunan Knidos antik kentini hem ticari hem de kültürel açıdan devrin en önemli liman şehri yaptılar.
Makedonya Kralı Demetrios, Rodos'u uzun süre kuşatma altında tutmuştu. Dorlar, Demetrios'la yaptıkları bir savaşı kazandıktan sonra, kuşatmanın kalkması anısına zafer anıtı olarak ve ilahları Helios'a şükran borçlarını ödemek için, Rodos limanının girişine büyük bir Helios heykeli yaptılar. MÖ 281-280 yılında yapılan 32 metre yüksekliğindeki bu tunç heykel, elinde bir meşale tutuyordu. Bugünkü New York limanındaki Özgürlük Anıtı Rodos Heykeli'ni andırmaktadır.
Rodoslular bu heykelin kendilerini ve adayı koruduğuna inanırlardı. Bu heykel Herodot'un belirlediği 7 harikadan biridir. Bu nedenle her yıl "Helicia" denilen şölenler düzenler, bu heykelin dibinde dört atlı bir arabayı denize atarlardı. İnanışlarına göre, Helios böyle bir arabayla dünyayı dolaşarak insanları gözetlerdi.

Doğu Anadolu Bölgesi, Türkiye'nin yedi coğrafi bölgesinden biridir. Anadolu topraklarındaki konumunda doğuda yer alması nedeniyle Birinci Coğrafya Kongresi tarafından 1941 yılında böyle isimlendirilmiştir. Ülkenin, nüfus yoğunluğu ve nüfusu en az olan bölgesidir. Bunda bölgenin yüz ölçümünün büyük olması başlıca etkilerindendir.

Doğu Anadolu Bölgesinin yüz ölçümü 164.000 km²dir. Yüzölçümü bakımından Türkiye topraklarının %21′ini kaplar. 2021 yılındaki nüfus sayımına göre bölgenin nüfusu 6.513.106 kişidir. Nüfus bakımından en büyük il Van, yüz ölçümü bakımından en büyük il Erzurum'dur. Başlıca geçim kaynakları tarım ve hayvancılıktır.Doğu Anadolu Bölgesi'nde dört bölüm vardır:
Erzurum-Kars Bölümü
Yukarı Fırat Bölümü
Yukarı Murat-Van Bölümü
Hakkâri Bölümü

Birinci çöküntü kuşağını; Ardahan, Göle ve Çıldır Gölü
İkinci çöküntü kuşağını; Erzurum, Erzincan, Pasinler, Horasan ve Iğdır ovaları
Üçüncü çöküntü kuşağını ise; Malatya, Elazığ, Bingöl, Muş ve Van Gölü çanakları ve bunlar içerisinde yer alan ovalar oluşturur.

Doğu Anadolu Bölgesi'nde yer alan Aras ve Kura nehirleri sularını Türkiye toprakları dışarısında Hazar Denizi'ne dökerler. Fırat, Dicle ve Zap nehirleri ise sularını yine Türkiye dışarısında Basra Körfezi'ne dökerler.
Bölge akarsularının rejimi düzensizdir. Bunun nedeni, yağış rejiminin düzensizliği ve kış yağışlarının kar şeklinde düşmesidir. Kışın yağan karlar erimeden uzun süre yerde kaldığı için akarsuların debileri azalmaktadır. İlkbahar ve yaz aylarında eriyen karlar akarsuların debilerinin yükselmesine ve coşkun bir şekilde akmasına yol açar. Öte yandan bölge akarsularının hidroelektrik enerji potansiyeli yüksektir. Bunun nedeni, yükselti ve eğimlerinin fazla olmasıdır.
Bölgedeki fay hatları üzerinde göller oluşmuştur. Türkiye'nin en büyük gölü olan Van Gölü başta olmak üzere Çıldır, Nazik, Erçek, Hazar, Balık Gölü ve Bulanık gölleri bölge sınırları içerisinde yer alır.

Bölgedeki iklim karasal iklimdir. Sadece iki ilde, Elâzığ ve Malatya illerinde bozkır bitki örtüsü görülür. Van Gölü'nün etkisi sayesinde Bitlis ve Van illerinin Van Gölü'ne kıyısı olan ilçeleri (Tatvan, Ahlat, Adilcevaz, Erciş, Muradiye, Tuşba, İpekyolu, Edremit, Gevaş) ılıman bir iklime sahiptir.
Erzurum ili kışları soğuk olmasına rağmen yazları yeşil bitki örtüsüne sahiptir.

Doğu Anadolu'da 14 tane il vardır. En çok nüfusa sahip il Van'dır.

Doğu Anadolu Bölgesi, Türkiye'nin nüfus yoğunluğu en az olan bölgesidir. Bunda bölgenin yüz ölçümünün büyük olması başlıca etkendir. 2021 yılındaki nüfus sayımına göre bölgenin nüfusu 6 milyon 513 bin 106 kişi civarındadır. Türkiye'deki coğrafi bölgeler arasında nüfus miktarı ve yoğunluğu yönünden önemli farklar bulunmaktadır. Bu farkların oluşmasında fiziki faktörler (iklim özellikleri, yer şekilleri, toprak özellikleri) ve beşeri faktörler (sanayileşme, tarım, yer altı kaynakları, turizm, ulaşım) önemli rol oynarlar.
Diğer bölgelere göçün fazla yaşandığı bölge olan Doğu Anadolu Bölgesi'nde kırsal nüfus, kent nüfusundan fazladır.

Doğu Anadolu Bölgesi etnik açıdan çeşitlilik göstermektedir. KONDA'nın 2010'da yürüttüğü bir araştırmaya göre Ortadoğu ve Kuzeydoğu Anadolu olmak üzere ikiye ayrılmış bölgede, Doğu Anadolu Bölgesi'nin güney kısmını oluşturan Ortadoğu Anadolu'da Kürtlerin nüfusun %79.1'ini oluşturduğu, Kuzeydoğu kısmında ise Türklerin baskın olduğu, ancak %32'lik önemli bir Kürt azınlığa sahip olduğu bulunmuştur.

Bölgenin sanayi anlamında en gelişmiş illeri: Elazığ, Malatya ve Erzurum'dur.
Sanayi kuruluşları yetersiz olan Doğu Anadolu Bölgesi halkı geçimini, başta hayvancılık olmak üzere tarımdan sağlar. Bölgenin hayvancılığa çok elverişli olan Erzurum-Kars Bölümü'nde yüksek nitelikli sığırlar yetiştirilir. Çok sayıda küçükbaş hayvan besleyen göçer aşiretler yazın sürülerini bölgenin öteki kesimlerindeki yüksek yaylalarda otlatır.
Bitkisel üretime elverişli alanlar, bölge yüz ölçümünün ancak %10'unu kaplar. Bu alanın büyük bölümünde tahıl ekimi yapılır. Tahıldan başka baklagiller, şeker pancarı, meyve, sebze, pamuk ve az miktarda da tütün yetiştirilir. Pamuk yetiştirilen kuytu Iğdır, Malatya ve Elâzığ ovalarının yanı sıra Erzincan Ovası ile Van Gölü çevresinde meyve bahçeleri çok yer tutar.
Yalnızca büyük kentler çevresinde kurulan sanayilerin başlıcaları pamuklu dokuma, iplik, şeker, süt tozu, un, peynir, yem, sigara ve çimento fabrikaları ile et kombinalarıdır.
Yer altı kaynakları bakımından oldukça zengin sayılan Doğu Anadolu Bölgesi'nde; Afşin ve Elbistan'da linyit, Hekimhan ve Divriği yörelerinde demir, Alacakaya yöresinde krom, Maden yöresinde bakır, Keban ve Baskil yöresinde de gümüşlü kurşun Erzurum-Aşkale'de Bor madeni yatakları bulunmaktadır. Keban ve Karakaya hidroelektrik, Afşin-Elbistan A Termik Santrali ve Afşin-Elbistan B Termik Santrali bölgenin başlıca enerji üretim kuruluşlarıdır.
Tarımsal alanları kısıtlı, sanayi işyerleri yetersiz olan bölge halkının artan nüfusu içinde işsiz kalan kesimi, ülkenin ekonomi olanakları daha gelişmiş olan yörelerine göç etmek zorunda kalmaktadır.

Türkiye'nin coğrafi bölgeleri

Duvara Karşı Tiyatro Topluluğu, İzmir'de faaliyet gösteren tiyatro topluluğudur.
1993 yılında "Ege Üniversitesi Şiir Topluluğu" adıyla kurulan topluluk, yetişkinlere ve çocuklara yönelik oyunlarını sokaklarda, salonlarda, okullarda, eylemlerde ve diğer kültür alanlarında sergilemektedir. "Duvara Karşı" ismini Nâzım Hikmet'in "O Duvar" isminden esinlenerek 1996 yılında almıştır.
Oyunlarını kendileri yazmakta veya  Wolfgang Borchert, Georg Büchner, Bertolt Brecht, Dario Fo gibi oyun yazarlarının oyunlarından, José Saramago gibi yazarların romanlarından ve Vedat Türkali'nin senaryolarından uyarlayıp sergilemektedirler. Etkilendikleri arasında Antonin Artaud ve Jerzy Grotowski gibi tiyatrocular da bulunmaktadır.

Salon Oyunları
Bir Tek Daha (Harold Pinter)
Bir Zamanlar Aşağıda
İpler Kimin Elinde
Ya Kızımız Olursa
Kapıların Dışında (Dışarıda Kapının Önünde adıyla) (Wolfgang Borchert)
Woyzeck (Georg Büchner)
Hizmetçiler (Jean Genet)
Güneşli Bataklık (Vedat Türkali)
Karanlıkta Uyananlar (Vedat Türkali)
Görmek (José Saramago)
Suikast
Gaipten Sesler
Sokak Oyunları
Umut Kimde
Duvar
Sam Amca Sizi Çağırıyor
Sen Bakma Havanın Durgun Olduğuna(Güneş Tiyatrosu ortak yapımı)
Düzene Uygun Kafalar Nasıl Oluşturulur
Tarih
Ekmek (Güneş Tiyatrosu ortak yapımı)
Hayır De (Wolfgang Borchert)
Ben Ulrike Bağırıyorum! (Dario Fo & Franca Rame)
Giriceez Giriceez Avrupa Birliği'ne Giriceez
Genel Sağlık Sigortası mı?
Seçim Bunun Neresinde?
Ekonomi Tıkırında
Umut Direnişte
Çocuk Oyunları
Anne 
Savaş ve Barış (Yuvarlak Kafalılarla Sivri Kafalılar)
23 Nisan'ı Kimler Kutlayamaz?
Qesmer u Pêşmer

ENKA Spor Kulübü, ENKA İnşaat kurucularından Sadi Gülçelik'in vefatı üzerine, iş ortağı, arkadaşı ve kayın biraderi sayın Şarık Tara önderliğinde ENKA Vakfı çatısı altında kurulmuştur. Dönemin Gençlik Spor Bakanlığı ve Genel Müdürlüğü ile yapılan görüşmeler sonucunda İstinye’de bulunan yaklaşık 110 dönümlük arazide hayata geçirilmesi planlanan Spor Kulübünün kuruluşu 28 Aralık 1982 tarihinde yapılan basın toplantısı ile ilan edilir ve 1983 yılında başlayan hummalı bir inşaat çalışması ile çorak bir arazi halinde olan bu alan, günümüzün dünya standartlarına sahip bir spor tesisi haline gelmiştir.
Gerek birçok branşın faaliyetlerinin yapılabileceği tesislere, gerekse eğitim ve kültürel etkinlik alanlarına sahip olarak kurulması planlanan spor kompleksinde, sporcuların; ENKA Vakfı'nın; Spor, eğitim ve kültür sanat ile iç içe bir ortamda, bilimsel yöntemlerle eğitilmiş, çağdaş, üreten, sorgulayan ve potansiyelini ortaya çıkartan bireyler yetiştirmek misyonu doğrultusunda yetiştirilmesi amaçlanmıştır.
Tesisin kurulmasıyla birlikte faaliyetlerine başlayan ENKA Spor Kulübü “Gelecek Gençlerindir” sloganı ile yola çıkmıştır. Türk gençliğini spora yönlendirerek sporu hayatlarının bir parçası haline getirmek, yetenekli olanların sportif potansiyellerini bilimsel yöntemlerle ortaya çıkartıp eğiterek uluslararası alanda başarılı sonuçlara imza atacak şampiyonları yetiştirmek ve eğitimi ve sosyal yapıyı güçlendirmek amacıyla; başta atletizm, tenis, yüzme, sutopu olmak üzere ENKA Okulları Öğrencilerinden kurulu voleybol, basketbol, masa tenisi ve satranç gibi birçok branş için; Spor Okullarında, ENKA Okullarında, çevre okullarda ve tüm yurtta öğrenci taramaları yaparak yetenek tespitinde bulunan ENKA Spor Kulübü; geride kalan yıllar içinde kulüp takımları ve spor okullarında uygulanan kaliteli eğitim sistemi ile binlerce çocuğun fikren ve bedenen üstün özelliklerle donatılması için çalışmış ve pek çok genç yeteneği sporcu olarak yetiştirmiştir. Bu planlı ve sistemli çalışmaların sonucunda da Türk Sporuna sayısız şampiyonlar kazandırılmış ve Vakfın temel amaçlarından biri olan Türk Sporu için altyapı oluşturarak sporcu kaynağı yaratma ideali gerçeğe dönüşmüştür.
Kuruluşundan bu güne kadar 8875 lisanslı sporcu yetiştiren ENKA Spor Kulübü;şu anda aktif olarak 1627 ‘si lisanslı, 432’si altyapı olmak üzere 2059 sporcuyu, branşlarında uzman antrenörleri gözetiminde ulusal ve uluslararası müsabakalara hazırlamakta ve bu müsabakalarda yer almaktadır.

Yıllar içinde gerçekleştirdiği revizyon ve yenilenme çalışmaları ile birlikte ülkenin en modern spor tesislerinden biri olan Sadi Gülçelik Spor Sitesinde;

Uluslararası standartlarda, 6 kulvarlı sentetik atletizm pisti;
3 basketbol veya 3 voleybol sahası olarak kullanılabilen çok amaçlı spor salonu;
Kışın balonla kapatılan ve hidrolik sistemle 2 x 25m ya da 50m olarak kullanılabilen 50m’lik açık yüzme havuzu,
25m’lik kapalı yüzme havuzu,
33x25 m. ebatlarındaki kapalı Sutopu havuzu ve saunası;
Tümü kış aylarında balonla kapanabilen 9'u açık (6'sı antrenman, 2'si maç, 1'i merkez) 3'ü kapalı toplam 12 tenis kortu;
Cardio/gym, studio, masaj, dinlenme odası bölümleriyle fitness center
bulunmaktadır.

1992 Barcelona Yaz Olimpiyat oyunlarında ilk olimpik katılımını gerçekleştiren ENKA Spor Kulübü yıllar içinde artan bir grafik ile Türk Sporunu Olimpiyatlarda temsil etme gururunu yaşamıştır. 2012 Londra ve 2016 Rio Olimpiyatlarında Türk Olimpik Takımına en fazla sayıda sporcu gönderen kulüp durumunda olan ENKA Spor Kulübü Tokyo Olimpiyatları içinde çalışmalarını sürdürmektedir. Şu an için 11 sporcusunun kota aldığı TOKYO Olimpiyatları için katılım süreci devam etmektedir.

ATLETİZM'DE AVRUPA VE DÜNYA REKORLARI;
5000m Kadınlar Eski Dünya Rekoru (2004-2008),
5000m Kadınlar Eski Avrupa Rekoru (2004-2008),
10000m Kadınlar Avrupa Rekoru (2008'den beri)
3000m Erkekler 23 Yaş Altı Salon Avrupa Rekoru (2015'ten beri)
5000m Erkekler 23 Yaş Altı Avrupa Rekoru (2015'ten beri)
10000m Erkekler 23 Yaş Altı Avrupa Rekoru (2015'ten beri)
5000m Kadınlar 23 Yaş Altı Avrupa Rekoru (2004'ten beri)
10000m Kadınlar 23 Yaş Altı Avrupa Rekoru (2016'da iki kere)
Yarı Maraton Erkekler 23 Yaş Altı Avrupa Rekoru (2016)
Maraton Erkekler Avrupa Rekoru (2019)
Gülle Atma Kızlar Gençler Avrupa Salon Rekoru (2013'ten beri)
YÜZME'DE AVRUPA VE DÜNYA REKORLARI;
200m Kurbağalama Kızlar Gençler Avrupa & Dünya Rekoru (2015'ten beri)
200m Karışık Kızlar Gençler Avrupa & Dünya Rekoru (2015'ten beri)

Elvan Abeylegesse
Pınar Saka
Binnaz Uslu
Yasmani Copello Escobar
Yasemin Can
Eşref Apak
Necati Er
Tuğba Danışmaz
Meryem Bekmez
Salih Korkmaz
Çağla Büyükakçay
Başak Eraydın
Viktoria Zeynep Güneş
Ekaterina Avramova
Beril Böcekler
Merve Tuncel
Yasemin Adar
Bediha Gün
Evin Demirhan
Elif Jale Yeşilırmak

Resmî site

Eflatunpınar ya da Hitit Su Anıtı, Konya ilinin Beyşehir ilçesi sınırları içinde, iki doğal su kaynağının yeryüzüne çıktığı bir alana yerleşmiş  bir höyüktür.
Beyşehir Gölü'ne yaklaşık on kilometre mesafede bulunan höyükte, MÖ 14. yüzyıla tarihlendirilen Geç Hitit kalıntılarının ve orijinal halini muhafaza eden üç anıt vardır. Ana anıt, 7 metre eninde ve 4 metre yüksekliğindeki abide, 14 taştan yapılmıştır. 2014 yılında UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi'ne Hitit Kutsal Su Tapınağı olarak dahil edilmiştir.
Tarihi Antik Yunan filozofu Eflatun'dan 1000 yıl öncesine dayanmakla birlikte, halk arasında "Eflatunpınar"  olarak adlandırılagelmiştir.

Anıtın UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi'ne dahil edilmesindeki Üstün Evrensel Değerler Gerekçesi şu şekilde açıklanmıştır:

Eflatunpınar su havuzunun özelliği, akan suların merkezi havuz sistemi ile toplanarak, gerektiği zaman tasarruflu bir şekilde kullanılan nadir su sistemlerinden biridir. Bu anıt sadece görünüş itibarıyla, düzeniyle ve ikonografi yapısıyla ender anıtlardandır, aynı zamanda da yapımı esnasında kullanılan teknoloji ve sanatkarlık bakımından da çok nadide bir anıttır.

Eflatunpınar'da 15. yüzyılda, Otlukbeli Muharebesi öncesindeki dönemde, Osmanlı İmparatorluğu'na karşı Karamanoğulları Beyliği'ne yardım eden Akkoyunluların kuvvetleri ile Fatih Sultan Mehmet'in oğlu Şehzade Mustafa komutasındaki Osmanlı kuvvetleri arasında bir savaş cereyan etmiş ve savaştan Osmanlılar galip çıkmıştır.

Fasıllar Anıtı

 OpenStreetMap'te Eflatunpınar ile ilgili coğrafi veriler

Ege Sanat Atölyesi (ESA), tiyatro
alanında alternatif projelere imza
atma iddiasıyla, öğrenci
kulüplerinde başlayan sanatsal
faaliyetlerini mezuniyet
sonrasında da sürdürmek isteyen
Ege Üniversitesi mezunları
tarafından resmi olarak Mart
2008'de Ege Üniversitesi
Mezunlar Derneği (EÜMED) çatısı
altında İzmir'de kuruldu.
Tiyatro, müzik, sinema gibi
alanlarda faaliyet gösteren ve bu
faaliyetlere farklı seviyelerde
katılım ve destek veren üyelerden
oluşan ESA, öğrenci kulübünden
süregelen gelenekle, ürünlerini
eğitim-araştırma çalışmalarının
sonucu olarak şekillendirme
prensibi ile çalışmaktadır. ESA,
ortaya koyduğu ürünlerle başta
izmir olmak üzere Türkiye'deki
sanat ortamında etkili olmayı ve
buna katkı sunmayı görev
bilmekte, çalışmalarını sahne
sanatlarının tüm alanlarına
yaymayı hedeflemektedir.
Topluluk ayrıca, Ege Üniversitesi
Tiyatro Topluluğu (EÜTT)'yle
kurumsal çerçevede danışmanlık
ilişkisi yürütmekte ve öğrenci
kulübü ile olan organik ilişkisini
sürdürmektedir.

Guguk Kuşu (2008)
İki Kişilik Hırgür (2008)
Venedik Taciri (2008)
Başka Türlü Bir Şey (2008)
Sekerat (2009)
Eskicinin Tazesi (2010)
Ada (2010)
İçerdekiler (2012)
Kuğunun Şarkısı (2012)
Kasabanın Sırrı (2013)

Ege Sanat Atölyesi Resmi Sitesi
Kuğunun Şarkısı/Ege Sanat Atölyesi 14 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ege Sanat Atölyesi’nden Eskicinin Tazesi...
Özdemir Nutku Tiyatro Ödülleri Sahiplerini Buluyor 15 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ege Sanat Atölyesi'nden; Başka Türlü Bir Şey

Ege Üniversitesi, 20 Mayıs 1955 tarihinde yayımlanan 6595 sayılı kanunla 9 Mart 1956 tarihinde, İzmir'de Ege Bölgesi'nin ilk, Türkiye'nin  5. üniversitesi olarak eğitim-öğretim hayatına başlayan bir devlet üniversitesidir. Türkiye'nin önemli üniversitelerinin başında gelen Ege Üniversitesi, Türkiye'de ve dünyada birçok ilklere imza atmıştır.
Ödemiş, Bayındır, Bergama, Tire ve Çeşme ilçelerinde yüksekokul ve meslek yüksekokulları bulunan Ege Üniversitesi, Bornova'da 3.450 dekarlık bir arazi üzerine kurulmuştur. En son teknoloji ile donatılmış modern bir kütüphanesi, sosyal tesisleri, açık ve kapalı yüzme havuzları, kapalı spor salonları, spor tesisleri, toplum merkezi, alışveriş merkezi, sergi alanları ve Öğrenci Köyü ile 70.000 kişilik bir kampüs kenttir. Kampüs içerisinde Ege Üniversitesi Hastanesi de hizmet vermektedir.
Kampüs içinde kongre, seminer, kültür ve sanat etkinlikleri için hizmet veren Prof. Dr. Yusuf Vardar – MÖTBE Kültür Merkezi ve kampüs dışında, İzmir kent merkezinde (Konak) Atatürk Kültür Merkezi, Menemen'de Deneme İstasyonu ve Üretme Çiftliği, Kurudağ'da Rasathanesi, Urla'da ve Tuzla'da su ürünleri tesisleri, Özdere'de Yaz Kampı ve Çeşme'de eğitim ve dinlenme tesisleri bulunmaktadır.

Ege Üniversitesi´nin ilk fakülteleri, 1955 yılında kurulan tıp ile ziraat fakülteleridir. Aynı öğretim yılı içinde Yüksek Hemşirelik Okulu açıldı. Sonraki yıllarda hızlı bir gelişim gösteren Ege Üniversitesi, 1961 yılında fen fakültesini, 1968'de mühendislik fakültesi ile diş hekimliği fakültesini faaliyete geçirdi. Bu dönem içerisinde İktisadî ve Ticarî İlimler Akademisi, iktisadi ve ticari bilimler fakültesi adı altında Ege Üniversitesi'ne bağlandı.

Güzel Sanatlar Fakültesi, Eczacılık Fakültesi ve Sosyal Bilimler Fakültesi 1976 yılında eğitime başlamıştır. 1977 yılında Gıda Fakültesi, Ege Üniversitesi´nin ikinci tıp fakültesi olarak İzmir Tıp Fakültesi ve Hukuk Fakültesi kurulmuştur. Bu dönemde İktisadi ve Ticari Bilimler Fakültesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi haline dönüştürüldü.
Yaklaşık yirmi yıllık bir zaman diliminde kuruluş sürecini tamamlayan Ege Üniversitesi'nde, değişik tarihlerde birçok yüksekokul ve enstitü açılmıştır. Ege Üniversitesi´nin bazı bölümlerinin genişletilmesiyle tekstil, makine, kimya ve yer bilimleri fakülteleri kuruldu.
1982 yılında, o güne kadar bölgenin tek üniversitesi olan Ege Üniversitesi bünyesinde  Dokuz Eylül Üniversitesi oluşturuldu, Ege Üniversitesi'nin kampüs alanı dışındaki fakülte ve yüksekokulları bu üniversiteye devredildi.
Ayrıca, Ege Üniversitesi'nin İzmir dışındaki il ve ilçelerde bulunan fakülte ve yüksekokulları, bu illerde kurulan Pamukkale Üniversitesi, Celal Bayar Üniversitesi, Adnan Menderes Üniversitesi gibi üniversitelerin ilk fakülte ve yüksekokullarını oluşturdu.

Ord. Prof. Dr. Muhiddin Erel (11 Mart 1958 - 10 Mart 1960)
Prof. Dr. Mustafa Uluöz (11 Mart 1960 - 10 Aralık 1963)
Prof. Dr. Celal Saraç (11 Aralık 1963 - 27 Ekim 1965)
Prof. Dr. Vehbi Göksel (28 Ekim 1965 - 27 Ekim 1967)
Prof. Dr. Yusuf Vardar (28 Ekim 1971 - 21 Eylül 1974)
Prof. Dr. Necati Akgün (31 Eylül 1974 - 7 Haziran 1977)
Prof. Dr. Hakkı Bilgehan (7 Haziran 1977 - 1 Ekim 1980)
Prof. Dr. İbrahim Karaca (2 Ekim 1980 - 31 Temmuz 1982)
Prof. Dr. Sermet Akgün (1 Ağustos 1982 - 20 Ağustos 1992)
Prof. Dr. Refet Saygılı (20 Ağustos 1992 - 6 Ağustos 2000)
Prof. Dr. Ülkü Bayındır (6 Ağustos 2000 - 6 Ağustos 2008)
Prof. Dr. Candeğer Yılmaz (6 Ağustos 2008 - 13 Ağustos 2016)
Prof. Dr. Mustafa Cüneyt Hoşcoşkun (13 Ağustos 2016 - 28 Şubat 2017)
Prof. Dr. Beril Dedeoğlu (28 Şubat 2017 - 18 Ekim 2017) (YÖK Tarafından vekaleten)
Prof. Dr. Necdet Budak (18 Ekim 2017 - 11 Aralık 2025)
Prof. Dr. Musa Alcı (11 Aralık 2025 - günümüz)

Avrupa Komisyonu'nun verdiği yetki ile 2005 yılı itibarı ile Diploma Eki Etiketi veren ilk iki Türk üniversitesinden biridir.
2011 yılında Avrupa Komisyonu tarafından yapılan değerlendirmede başarılı bulunulup, Avrupa'daki 40 üniversiteden biri olarak Bologna sürecini tamamlayıp AKTS (Avrupa Kredi Transfer Sistemi Etiketi, ECTS) Etiketi ödülünü almıştır.
Ege Üniversitesi Türkiye'de 2003 yılında uygulanmaya başlanan Avrupa Birliği Erasmus Programı Öğrenci Hareketliliği Faaliyeti Avrupa'ya ilk öğrenci gönderen üniversitedir  ve şimdiye kadar da Avrupa'ya en çok öğrenci gönderen üniversite olmuştur.
Üniversite bünyesinde bulunan birçok bölüm programları ve laboratuvarlar ulusal-uluslararası akreditasyon sertifikası almıştır.
Üniversite, Leiden 2016 sıralamasında göre dünyada 482., sıralamaya Türkiye'den giren 3. üniversitedir. URAP (University Ranking by Academic Performance) Laboratuvarı tarafından hazırlanan 2016 yılı Akademik Performans Raporuna göre Ege Üniversitesi; Türkiye deki üniversiteler arasında 5. sırada, “ En İyi Dünya Üniversiteleri” sıralamasında ise 600. sıradadır. USNews Platformu'nun son 5 yılda dünya üniversitelerinin küresel ve bölgesel araştırma itibarları, yayınlar, atıflar, alıntılar, uluslararası işbirlikleri, ödüllendirilen PhD sayıları vb. göstergelere bağlı olarak yaptığı sıralamaya göre “Dünyadaki En İyi Üniversiteler” kategorisinde ise 593. sıradadır.
TÜBİTAK ARDEB istatisliklerine göre Ege Üniversitesi 2016 yılında; 

276 proje ile TÜBİTAK'a en fazla proje önerisinde bulunan 2. Üniversite
37 desteklenen proje ile projeleri en fazla desteklenen 3. Üniversite
13.088.352,00 TL TÜBİTAK araştırma fonu desteği ile toplam proje bütçesi açısından 4. Üniversitedir.
Ege Üniversitesi, Türkiye'de öğretim üyesi başına düşen makale sayısı sıralamasında 4. sırada yer almaktadır. 2016 yılı itibarıyla öğretim üyesi başına düşen öğrenci sayısı ise 26.37 dir.
2014 yılı itibarıyla, 116 patent ve faydalı model, 243 uluslararası teknoloji transferi ve iş birliği anlaşmaları, 21 mezun öğrenci şirketi, 10 start-up şirketi, 3 Spin-Off ile girşimci ve yenilikçi bir üniversitedir. Ayrıca en yüksek bütçe kullanan 5. üniversitedir.

ideEGE Teknoloji Geliştirme Bölgesi 8 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.'nin vizyonu, İzmir'deki diğer oluşumlarla sinerji içinde, birbirini tamamlayarak rekabet öncesi iş birliği gerçekleştirecek firmaların dâhil olduğu, üniversitenin araştırma deneyiminin, sanayi ile birleştirildiği sürdürülebilir Ar-Ge ve İnovasyon Ekosistemi içerisinde, "Yaşam Bilimleri ve Sağlık" ağırlıklı olmak üzere akademik ve endüstriyel girişimciliği destekleyerek, bölgesel ve ulusal düzlemde en yüksek katma değeri yaratmak olarak belirlenmiştir.
nüvEGE Ön-Kuluçkalık ve Kuluçkalık Merkezi 15 Ekim 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ise, yaşam bilimleri genel temasında, Ege Üniversitesi öğrencilerinin yenilikçi iş fikirlerinin geliştirilmesinden bu fikirlerin prototip aşamasına getirilmesine kadar destek sağlayacak bir birim olarak kurulmuştur.
EGE Teknopark, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı tarafından 2019 yılında Erken Aşama Teknoloji Geliştirme Bölgeleri Arasında En Hızlı Büyüme Kaydeden 2. Teknopark seçilmiştir.

Ege Üniversitesi Gözlemevi İzmir yakınlarında Kemalpaşa Dağlarının Kurudağ Tepesinde astronomik gözlemler yapmak amacıyla 1965 yılında kurulmuş olan bir gözlemevidir. Değişik boyutlarda teleskopları ve teleskoplara bağlı algılayıcıları vardır.

Ege Üniversitesi'nin kampüs içerisinde yer alan etkinlik alanlarından biri olan Kültür Sanat Evi'nde; film gösterimleri, kişisel gelişim seminerleri, konser ve dinletiler, tiyatro gösterileri, söyleşiler ve öğrenci topluluklarının hazırladığı etkinlikler ücretsiz olarak öğrencilere ve diğer katılımcılara sunulmaktadır. Her yıl gerçekleşen ve geniş kapsamlı bir tiyatro festivali olan EÜTT Tiyatro Günleri etkinliği de Mayıs ayı içerisinde bu salonda gerçekleştirilmektedir.

Ege Üniversitesi Öğrenci Köyü 20 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. 2006-2007 öğretim yılında iki bloğun açılmasıyla faaliyete geçmiş, 2010-2011 öğretim yılına kadar açılan 11 blok ile blok sayısı 13'e ulaşarak, üniversitemizin değişik fakülte ve yüksekokullarında öğrenimlerini sürdüren 1710 öğrenciye barınma imkânı sağlanmıştır. Ayrıca eğitsel, kültürel ve sportif faaliyetler kapsamında düzenlenen etkinliklere katılan gruplar için sporcu katı 66 kişiye barınma hizmeti sunabilmektedir.
Kampüs içerisinde yer alan Kredi ve Yurtlar Kurumuna bağlı yurt ise, 350 dönümlük alanda kurulmuş olup 3.804 kız öğrencinin barındığı 13 bloktan oluşmaktadır. Ayrıca 2 etaptan oluşan yeni yurt inşaatlarının 2 bin öğrenci kapasiteli ilk etabının 2020 yılı içerisinde bitirilmesi hedeflenmektedir.

3.150 seyirci kapasiteli müsabaka, iki antrenman, iki jimnastik, kondisyon ve masa tenisi salonlarına sahip Büyük Spor Salonu
1.000 seyirci kapasiteli 50. Yıl Spor Salonu
250 seyirci kapasiteli Küçük Spor Salonu
2.600 seyirci kapasiteli Prof. Dr. Sermed Akgün Kapalı Olimpik Yüzme Havuzu ve Açık Yüzme Havuzu
Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulu içerisinde yer alan 286 m² kapalı alana sahip Sağlıklı Yaşam Merkezi
İçerisinde kapalı atletizm alanı, 3000 kişilik tribüne komşu atletizm pisti ile büyük çim saha bulunduran 20 Mayıs Spor Tesisleri
Açık ve kapalı tenis kortları, 2 açık koşu parkuru, 2 çim futbol antrenman sahası ve çok sayıda açık basketbol, voleybol sahaları mevcuttur.

Üniversitede faaliyet gösteren 81 öğrenci topluluğu vardır.

Resmî site
Ege Üniversitesi Bilgi Paketi/Ders Kataloğu 30 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ege Üniversitesi'nin Resmi İletişim Portalı 15 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ege Üniversitesi Bilim-Teknoloji Uygulama Ve Araştırma Merkezi 28 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
EGE Tercih 4 Temmuz 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Resmi Facebook Sayfası 11 Ağustos 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Resmi Twitter Sayfası 20 Temmuz 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Resmi Instagram Sayfası 1 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ege Üniversitesi Tiyatro Topluluğu, Ege Üniversitesi'nin rektörlük destekli tiyatro topluluğudur. “Ege Üniversitesi Sanat Tiyatrosu” adıyla 1965 yılında kurulmuştur. Tüm Ege Üniversitesi öğrencilerinin katılımlarına Ekim ayı sonuna kadar açık olan topluluk, son 10 yıldır aralıksız bir şekilde Türkiye'nin dört bir yanından üniversite topluluklarının katıldığı kapsamlı bir etkinlik olan EÜTT Tiyatro Günleri'ni de düzenlemektedir. Yıl boyunca, sahne çalışmalarını Ege Üniversitesi, Kültür Sanat Evi'nde gerçekleştirmektedirler.

1966 Mezarsız Ölüler - Jean Paul Sartre
1967 Çürük Elma - Atilla Alpöğe
1968 Toros Canavarı - Aziz Nesin
1969 Pandomim Resitali - (Macit Flordun'la)
1970 Eurydice’in Elleri - Pedro Bloch (Bozkurt Kurunç'la)
1971 Pandomim Resitali ve Bizim Koğuş - Rıfat Ilgaz
1972 Pandomim Resitali ve Eurydice’in Elleri - Pedro Bloch
1983 Kanlı Nigar- Sadık Şendil (Dışarıdan destekli son oyun) oynadıktan sonra
1984 EÜTT (Ege Üniversitesi Tiyatro Topluluğu) Adını alarak mali desteğini Mediko'dan alan ama sanatsal olarak kendi kendine yetebilen bir topluluk olma yolunda çalışmaya başladı.
1985 Büyük Romulus - F. Durenmatt
1986
Sırça Kümes - T. Williams
Çeşitlemeler - Derleme
Rehine - B. Behan
1987 Bay Biederman ve Kundakçılar - M. Firch
1988 Dört Kısa Oyun: Kim Var Orada, Darılmaca Yok, Bir Oyun Provası, İnsanlık Parkında Bir Puşkin (İlk üniversitelerarası tiyatro şenliği - Ege Üniversitesi Üniversiteler Tiyatro Günleri'88)
1989
Ve Ay Kanadı - Barış Toprak (ilk yazarlık denememiz.)
Coriolanus - W.Shakespeare
1990
Komik ve Saçma- H. İbrahim Durak (İçimizden biri)
İzninizle Ölüyorum- Derleme
1991
Oyun - Samuel Beckett
Klozet - Engin Köylüce (içimizden biri)
Mücrimlerin Grevi - Jaroslav Hasek
Caligula - Albert Camus
1992
Yok iletişim Üzerine Bir Kolaj
Yeşil Papagan- Arthur Schnitzer
Ege Üniversitesi Üniversiteler Tiyatro Günleri'92 (8 Topluluğun katıldığı 2. Şenlik)
1993
Sessizliğin Çığlığında - Anne Delbee
Göktaşı - F. Durenmatt
1994
Hizmetçiler - Jean Genet
Sıkı Yönetim - Albert Camus
1995
Doğmamış Çocuğa Mektup - O. Fallaci
İki Kişilik Hırgür - Eugene Ionesco
Sahibinin Sesi - Sevim Burak
1996 Topluluk bu sene oyun çıkaramadı.
1997
Mektuplar - Abelard ve Heloise
Hücrede - Nazlı Eray
1998 Görüşmeler - Mehmet Aydin (Topluluktan bir yazar)
1999
Gizli Oturum - Jean Paul Sartre
Yönetmensiz çalışılmaya başlandı.
(EÜTT Tiyatro Günleri'99) 10 topluluk katıldığı 3. Şenlik yapıldı.
2000
Manhattan'ın İyi Tanrısı- İngeborg Bahmann
Değişim- Franz Kafka
EÜTT Tiyatro Günleri 2000 (18 topluluğun katıdığı 4. Şenlik)
2001
Sinekler “kolaj” (J.P. Sartre, J. Genet, A. Camus ve Aisiklos)
EÜTT Tiyatro Günleri 2001 (12 topluluğun katıldığı 5. Şenlik)
2002
Kel Şarkıcı (Eugene Ionesco)
İlk kez İstanbul Amatör Tiyatro Günleri (İATG)'ne katılındı.
EÜTT Tiyatro Günleri 2002 (6. Şenlik)
2003
Savaş Baba (Yakavos Kambenellis)
Kel Şarkıcı (Eugene Ionesco) (Her ay sergilenmiştir)
3 Kısa Oyun (“İşte Baş, İşte Gövde, İşte Kanatlar”, ”Ardındakiler”, ”Çerçeveler”)
EÜTT Shakespeare Uyarlamaları Film Gösterimleri (Her hafta Yıl Boyu) (27 Mart-7 Nisan 2003 tarihleri arası İzmir Sanat'ta da yapılmıştır.)

EÜTT Tiyatro Günleri 2003 (44 farklı etkinlik, Yurt içinden 23, Yurt dışından 2 topluluğun katılımıyla uluslararası nitelik kazanan 7. Şenlik) Ağustos 2003'te
Antalya Kemer Belediye Tiyatrosunun davetlisi olarak Kemer'e gidildi.
Olympia 3rd International Meeting of University Theatre 2003'e (Olympia Uluslararası Üniversite Tiyatroları Buluşması) Yunanistan'a gidildi.
2004
Kafkas Tebeşir Dairesi Bertolt Brecht 
8. EÜTT Tiyatro Günleri 2004
2005 Yeraltından Notlar Dostoyevski
9. EÜTT Tiyatro Günleri 2005
2006
Guguk Kuşu Ken Kesey
İki Kişilik Hırgür Eugene Ionesco
10. EÜTT Tiyatro Günleri
2007
At Gyula Hay
Venedik Taciri William Shakespeare
11. EÜTT Tiyatro Günleri
2008
Cyrano De Bergerac Edmond Rostand
12. EÜTT Tiyatro Günleri
2009
Mahagonny Kentinin Yükselişi ve Düşüşü Bertolt Brecht
13. EÜTT Tiyatro Günleri
2010
Ayak Bacak Fabrikası -Sermet Çağan-
 14.EÜTT Tiyatro Günleri
2011
Macbeth -William Shakespeare-
 15.EÜTT Tiyatro Günleri
2012
Bir Çeşit Masal -EÜTT-  (Nâzım Hikmet'in başta Ferhad İle Şirin (oyun) olmak üzere birçok eserlerinden yararlanılmış bir EÜTT oyunlaştırma projesidir.)
 16.EÜTT Tiyatro Günleri
2013
Getto -Joshua Sobol-
 17.EÜTT Tiyatro Günleri
2014
Persepolis - EÜTT - (Marjane Satrapi'nin aynı isimli çizgi romanından yararlanılarak yapılmış bir EÜTT oyunlaştırma projesidir.)
18. EÜTT Tiyatro Günleri
2015
Sıkı Yönetim - Albert Camus
19. EÜTT Tiyatro Günleri
2016
Geyikler Lanetler - Murathan Mungan
20. EÜTT Tiyatro Günleri

EÜTT Tiyatro Günleri, Ege Üniversitesi Tiyatro Topluluğu tarafından 1988 yılından itibaren düzenlenen bir tiyatro festivalidir. Festival, Ege Üniversitesi Kültür Sanat Evi'nde, genellikle Mayıs ayının 2. haftasında başlar ve 10 gün boyunca devam eder. Festival genel olarak, üniversitelerin tiyatro toplulukları ve bağımsız amatör tiyatro gruplarına ev sahipliği yapar. Ege Üniversitesi Tiyatro Topluluğu Tiyatro Günleri, kent ve üniversite kültürüne katkıda bulunmak, amatör tiyatro toplulukları arasındaki dayanışma ve paylaşımın arttırılmasını sağlamak ve Türk tiyatrosuna yeni tartışma alanları açmak, yeni bakış açıları ile gelişimine katkıda bulunmak amacıyla gerçekleştirilmektedir. Festivalin tüm etkinlikleri ve gösterimler ücretsiz olarak sunulmaktadır.

Resmî site 18 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Üniversiteli tiyatroculardan polis ve özel güvenlik saldırılarına tepki 6 Ağustos 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Emevîler (Arapça: الأمويون, romanize: El-Umeviyyûn) ya da Emevîler Hilâfeti (Arapça:  الخلافة الأموية, romanize: El-Hilâfetü'l-Umeviyye), Dört Halife Dönemi'nden (632-661) sonra kurulan Müslüman Arap devleti. Ali bin Ebu Talib'in 661'de öldürülmesinden sonra başa geçen Emevîler, 750'de Abbâsîler tarafından yıkılıncaya kadar hüküm sürdüler. Başkenti Şam olan devlet, en geniş sınırlarına Halife Hişâm bin Abdülmelik döneminde sahip oldu. Devletin sınırları Kuzey Afrika, Endülüs, Güney Galya, Mâverâünnehir ve Sind'in fethedilmesiyle doğuda Afganistan'a batıda ise Güney Fransa'ya kadar ulaşmıştır.

Muaviye, Mekke'nin Kureyş kabilesine bağlı Ümeyye ailesindendi. Ebu Süfyan'ın oğludur. Ebu Süfyan erken İslam döneminde yaşamış bir kent yöneticisidir. İslam'ın hızlı ilerleyişi karşısında ve birçok savaş sonrasında Mekke'yi Muhammed'e ve İslam ordusuna teslim edip Müslüman olmakla beraber ailenin politik gücünü asla elinden bırakmamış, 3. halife Osman döneminde İslam ordularının Arabistan, Mısır ve İran'ı kontrol altına almalarını izlemiş ve önemli politik noktalara kendi ailesinden adamları yerleştirmiş ve iktidarın asla Haşimoğulları'nın eline geçmemesine çalışmıştır. Ebu Süfyan'ın (561-652) ölümünün ardından Muaviye, Beni Ümeyye (Emevî) ailesinin başına geçti. Muaviye, Ömer döneminde 641'de Şam valisi olmuş, üçüncü halife Osman zamanında Suriye'yi denetimi altına almıştı.
Muaviye, 656'da halife olan Ali'nin hilafetini tanımadı. Onu üçüncü halife Osman'ın öldürülmesine engel olamamasından ve katillerinin bulunamamasından sorumlu tuttu. Şiiler tarafından, Ali'nin halifeliğini tanımamasının gerçek sebebinin kendi hilafetini ilan edip saltanatını kurmak istemesi olduğu iddia edilmektedir. Ali, Şam valiliğine bir başkasını atayınca da çekişme savaşa dönüşmüştür.
Dini anlatıya göre; Muaviye, Sıffin Savaşı'nda (657) yenilmek üzere olan askerlerinin mızraklarına Kuran yapraklarını taktırdı ve böylece Ali'nin ordusunu durdurdu. Hilâfet sorununu savaşla değil hakeme başvurarak çözmeyi önerdi. Ne var ki Muaviye'nin hakemi Ali'nin hakemini iki tarafın da halifelikten vazgeçmesi şartıyla ikna etti. Lakin Ali'nin hakemi ile Muaviye'nin hakemi anlaştıktan sonra Ali'nin hakemi orduların önünde yüzüğünü çıkartarak "Ali'yi halifelikten aldım." dedi. Aynı şeyi yapması beklenen Muaviye'nin hakemi anlaşmaya uymayarak halifelikten vazgeçmesi gerekirken masadan Ali'nin yüzüğünü aldı ve "Ben Muaviye'yi halife yaptım." dedi. Böylece hile ve sahtekarlık ile Ali halifelikten indirilmiş oldu. Ali ve yandaşları bu haksızlığı, hileyi kabul etmemekle birlikte Ali'nin denetimindeki toprakları yavaş yavaş yitirdi ve bir süre sonra da harici bir suikastçı tarafından öldürüldü.

O zamanlar Şam'da Suriye valisi olan Muaviye, Ali'nin oğlu olan Hasan ile yaptığı "halifelik babadan oğula geçmeyecek, halifelik saltanata dönüşmeyecek" diye anlaştılar ve Muaviye halife oldu. Hilafet merkezini de Kufe'den Şam'a taşıdı. Muaviye'nin yirmi yıllık hilafet dönemi içindeki olaylar, gelişmeler tarihçiler ve değişik mezhep taraftarları arasında gayet büyük tartışmalara yol açmakta ve birbirine tamamen zıt sonuçlara varmaktadır. Bu gelişmeleri tarafsız incelemeye yeltenmek bile her iki taraftan gayet uygunsuz eleştiri almaktadır .
Muaviye Arap asıllı büyük bir ordu oluşturdu. Bu orduyla Emevî egemenliğini doğuda Hindistan sınırına, batıda Kuzey Afrika'ya, oradan da Güney İspanya'ya kadar yaydı. Yeni kurulan donanmayla 669-678 arasında Bizans’ın başkenti Konstantinopolis'i (İstanbul) ele geçirmek için seferler düzenlendi, ama bu hedefinde başarılı olamadı. Muaviye'nin 680'deki vefatının ardından hilafet Hasan ile yapılan anlaşmaya uymayarak saltanata dönüştürüldü.
Muaviye'nin ölümü ardından I. Yezid Emevi halifesi yapıldı. Yezid, Emevilerin Hicaz valisi aracılığıyla Ali'nin oğlu Hüseyin'den biat istedi. Fakat Hüseyin I. Yezid'e biat etmeyeceğini ve Yezid'in babası Muaviye'nin kendi ağabeyi Hasan'la yaptığı anlaşmaya uyarak halifelik iddiasını bırakması gerektiğini iddia etti. Onu halife tanımadığını ilan etti. Ali'nin eski hilafet merkezi Kufe halkının yoğun çağrısı ve istekleri ile Hüseyin oraya doğru yola çıktı. Yezid Hüseyin'i katledilmesine fetva verdi. Emiri uygulamak için Ömer bin Sad'a bir ordu vererek Hüseyin'in üzerine yolladı. 680'de bu ordu 72 kişilik Hüseyin kafilesi ile Kerbela'da karşılaşıp çatışmaya girdi. Hüseyin ve taraftarları Kerbala'da öldürüldü. Bu olay, İslam tarihindeki sünnî ve şii mezhep ayrılığını da kesinleştirdi. Şiiler, Emevileri halife olarak saymamaya ve halifelik makamının Ali ile başlamak üzere Ali’nin soyundan gelen kişilere ait olduğunu yani halifeliğin sırasıyla 12 İmam'a ait olduğunu kabul ettiler.
I. Yezid, yaklaşık üç yıl Emevi halifeliği yaptı. I. Yezid'in ölümünden sonra 683'te oğlu II. Muaviye halife oldu. II. Muaviye’nin iktidarı yalnızca bir yıl sürdü. II. Muaviye ve önceki iki hükümdar, Ebu Süfyan’ın soyundan geldikleri için Süfyaniler olarak anılır.

II. Muaviye'den sonra 684'te I. Mervan halife olarak Emevî Devleti'nde Mervaniler dönemini başlattı. Emevîler en parlak dönemini Abdülmelik ve onun oğlu I. Velid döneminde (685-715) yaşadı. Bu dönemde Irak ve İran'daki ayaklanmalar bastırıldı. Hindistan ve Orta Asya'da yeni fetihlerle devletin sınırları genişletildi. Süleyman'ın halifeliği sırasında Bizans İmparatoru III. Leon'un 717'de Emevî ordusunu ağır bir yenilgiye uğratması, Emevî Devleti'nin gerileme döneminin başlangıcı oldu.
Araplar arasında kabile çatışmaları yeniden başladı ve Mevâlî denen, Arap olmayan Müslümanların merkezi yönetime karşı hoşnutsuzlukları arttı. 717-720 arasında halifelik eden Ömer bin Abdülaziz'in başlattığı yenileşme hareketleri de kalıcı bir sonuç getirmedi.
Hişam bin Abdülmelik döneminde (724-743), 732'de İspanya üzerinden Fransa'yı fethe girişen Emevî ordusu Poitiers'de (Puvatya) durduruldu. Emevîler Anadolu'da Bizans'a karşı üstünlüklerini de yitirdiler. Orta Asya'da Türkler, Kuzey Afrika'da Berberiler Emevî egemenliğine başkaldırdılar.
Emevîler Arapları üstün tuttuğu, Mevâlî olarak andıkları Arap asıllı olmayan Müslümanları küçük gördükleri ve hatta yeni İslam dinine katılanlardan "cizye" vergisi aldıkları için İslam dinine girenlerin sayısı azalmıştı.
Hişam bin Abdülmelik ölümünden sonra her biri çok kısa dönem halifelik yapan üç halife sırayla başa geçti: Bunlar II. Velid bin Yezid (iki ay 21 gün), III. Yezid bin Velid (altı ay, iki gün) ve İbrahim bin Velid (iki ay).

Son Emevî Halifesi II. Mervan döneminde (744-750) Abbasiler denetiminde gelişen muhalefet Emevî egemenliğini sarstı. Zab Muharebesi'nde Abbasilere mağlup olan II. Mervan devletinin yıkılışını önleyemedi. Emevî Devleti'nin yıkılışında Ebu Müslim Horasani de önemli bir rol oynadı. Sonunda 750'de Abbasilerin önderi Ebu'l-Abbas Seffah, Emevî egemenliğine son verdi ve Emevî hanedanının yakalayabildiği bütün üyelerini öldürttü. Bu kıyımdan canını kurtarabilen I. Abdurrahman, İspanya'ya giderek orada Endülüs Emevîleri Devleti'ni kurdu.
Abbasîler uzun süren bir propaganda dönemi ve 747'de açıkça başlayan savaş sonunda Emevî halifelerini 750'de Şam'dan atmışlardır. Abbasîlerin ilk halifesi olan Ebu'l Abbas Seffah bütün Emevî Hanedanı mensuplarının öldürülmesini emretmiştir. Bu Emevî katliamından kaçabilen Hişam bin Abdülmelik'in torunu Abdurrahman Endülüs'e sığınmış ve Kurtuba'da Endülüs Emevî Devleti'ni kurmuştur. Bu devletin sekizinci emiri olan III. Abdurrahman, 929 yılında Bağdat'ta idare kuran Abbasî halifelerinin meşruluğunu kabul etmeyerek kendisini Endülüs Emevî halifesi ilan etmiştir.

Emevîler dönemindeki devlet yönetimi sonraki İslam devletlerine örnek oluşturdu. Emevî Devleti ırsî monarşi ile yönetilmiştir. Ömer döneminde (634-644) ortaya çıkan divan adlı kurumu Emevîler daha da geliştirdi. Halifeler devlet işlerini vezirler aracılığıyla yürütmeye başladılar. Emevî toprakları eyaletlere ayrılarak yönetildi, ama eyaletler Şam'daki merkezi devlete bağlıydı. Arapça devletin tek resmi diliydi. Devlet gelirleri, dinsel gereklerden kaynaklanan vergiler ile fethedilen yerlerden ve savaşlardan elde edilen ganimetlerden oluşuyordu. İslam tarihinde ilk altın para da Abdülmelik döneminde (685-705) basıldı.

Coğrafi olarak imparatorluk, Emevi hükümdarlığı sırasında sınırları defalarca değişen birkaç eyalete bölünmüştü. Her eyaletin halife tarafından atanan bir valisi vardı. Vali, ilindeki din görevlileri, ordu komutanları, polis ve mülki idarecilerden sorumluydu. Yerel harcamalar o eyaletten gelen vergilerle karşılanır, geri kalanı her yıl Şam'daki merkezi hükûmete gönderilirdi. Emevi hükümdarlarının merkezi gücü hanedanın sonraki yıllarında zayıflarken, bazı valiler fazladan vergi gelirlerini Şam'a göndermeyi ihmal ettiler ve büyük kişisel servetler yarattılar.

İmparatorluk büyüdükçe, kalifiye Arap işçilerin sayısı imparatorluğun hızlı genişlemesine ayak uyduramayacak kadar azdı. Bu nedenle Muaviye, fethedilen vilayetlerdeki yerel hükûmet çalışanlarının çoğunun yeni Emevi hükûmeti altında işlerini sürdürmelerine izin verdi. Bu nedenle, yerel yönetimin çalışmalarının çoğu Yunanca, Kıpti ve Farsça olarak kaydedildi. Hükûmet çalışmalarının düzenli olarak Arapça olarak kaydedilmeye başlanması ancak Abdülmelik'in saltanatı sırasında oldu.

Emevi ordusu, çekirdeğini Suriye'nin kentsel bölgelerine yerleşmiş olanlardan ve aslen Suriye'de Doğu Roma İmparatorluğu ordusunda görev yapan Arap kabilelerinden oluşan Arap'tı. Bunlar, Suriye çölündeki ve Bizanslıların sınırındaki kabileler ile Hıristiyan Suriyeli kabileler tarafından desteklendi. Askerler, Ordu Bakanlığı Diwan Al-Jaysh'e kayıtlıydı ve maaşlıydı. Ordu, bölgesel müstahkem şehirlere göre junlara bölündü. Emevi Suriye kuvvetleri, yakın düzenli piyade savaşında uzmanlaştı ve muhtemelen Roma ordularıyla karşılaşmalarının bir sonucu olarak, savaşta diz çökmüş bir mızraklı duvar oluşumunu tercih ettiler. Bu, orijinal Bedevi tarzı hareketli ve bireysel dövüşten kökten farklıydı.

Bizans ve Sasani İmparatorlukları, Müslüman fetihlerinden önce para ekonomilerine dayanıyordu ve bu sistem Emevi

Erythrae, Erythrai veya Litri (Grekçe:  Ἐρυθραί) 12 İyon şehrinden biridir. İzmir ili  60 km, Çeşme'nin 22 km doğusunda bulunan Ildır Köyü'nde yer almaktadır.

Antik Çağ kentleri arasında on iki iyon devletinin önemli kentlerinden biri olan Erithrai günümüze kadar yapılan arkeolojik araştırmalar neticesindeçıkan arkeolojik bulgular ve Nümismatik veriler antik kent imar faaliyetlerinin MÖ. 8 yüzyıl'dan M.Ö. 4. yüzyıl'a kadar iskan ve yerleşimlerine işaret ettiği sanılmaktadır. Antik İonya bölgesinin sosyal politik değişimlerinde etkin rol oynadığını ortaya koyan buluntular Helenistik, Roma dönemlerine işaret ettiği görülmektedir. Antik yazarların ve 2013 yılı programındaki kazı çalışmalarında ortaya çıkarılmış mimari buluntular, antik kentin yapı temellerinde ilk  yerleşimin MÖ. 3 bin (Bakır Çağı) izlerinin olasılığı ihtimalinin yüksek olduğunu ortaya koymaktadır. Antik yerleşim Erithrai Arkaik Dönemde başlayan doğu ticaretinde İyonya bölgesinde  Erythrai'ın ticaret ve diplomaside Miletos ve Samos ile birlikte hareket ettiği ve karşı komşusu Khios ile büyük bir rekabet içerisinde olduğu antik kaynaklarda doğrulanmaktadır. Erythrai'ın kent akropolündeki Pers egemenliği, hemen öncesi ve arkasına ait tabakalar da bu dönemler için daha önce yazılan bilgileri değiştirecek nitelikte özellik göstertiği ve Arkaik Dönemde Erythrai Thrak kökenli'lerin aracılığı ile Tyros Herakles yerleşimlerine kazandırdıklarını ve onun için özel bir kutsal alan oluşturdukları  M.Ö. 6.yüzyıl ortalarında  Hellas ile yoğun iletişimde bulunduğu M.Ö 5.yüzyılda  Attika-Delos Deniz Birliği'nin etkin üyeleri arasında yer aldığı görülmektedir.
Erythrai antik kenti, Herakles'e adanmış bir kutsal alan olan ve Pausanias'a göre şehrin kıyılarında ahşap bir sal üzerinde taşınan Mısır tipi bir kült heykeliyle süslenmiş Herakleion'uyla ünlüydü. Hikâyeye göre, hem Erythraialılar hem de Chianlar [Sakız adası Erythrai'nin karşısındadır] sala binmeye çalıştılar ama başaramadılar. Sonunda Erythraia'lı bir balıkçı, salı kıyıya çekmek için yalnızca kadınların saçından yapılmış bir ipin kullanılabileceğinin söylendiği bir rüya görmüştür. Erythrai kentinin kadınları saçlarını kesmeyi reddetmişlerdir, ancak orada yaşayan hem özgür hem de köle Trakyalı kadınlar bunu yapmayı kabul ettiler. Daha sonra Trakyalı kadınların saçlarından ip yapılarak sal ve değerli yükü kıyıya getirilmiştir. Ancak sonuç olarak, yalnızca Trakyalı kadınların tapınağa girmesine izin verilmiştir. Trakyalı kadınların saçlarından yapılan bu ip, Pausanias zamanında hala kutsal alanda korunuyordu.

Erythrai antik kentinde darb edilmiş ön yüzünde yıldıza benzer çiçeğin bulunduğu örneklerden sonra ortada çift daire etrafına konmuş dokuz habbe olan ve arka yüzü dörde bölünmüş quadratum incusum'u olan antik sikkeler mevcuttur. Yine aynı şekilde Erythrai [ Ἐρυθραί ] antik kentinde darb edilmiş antik sikkelerin ön yüzlerinde aslan postu içinde arkaik Herakles başı bulunan elektron sikkeler de mevcuttur.
Elektron sikkelerle aynı ağırlıkta, ön yüzünde galopa kalkmış ata binmiş çıplak bir erkeğin bulunduğu, arka yüzü yine quadratum incusum'lu örnek antik sikkeler mevcuttur. Pers istilası sırasında ön yüzünde şaha kalkmış atı zapt etmeye çalışan kahraman Erythros, arka yüzde ise 10 veya 12 yapraklı rozeti ile antik kentin isminin kısaltması olan EPY [ERY] lejantlı antik sikkeler darb edilmiştir. Daha sonraki dönemlerde darb edilen antik sikkelerin ön yüzlerinde aslan postu giymiş Herakles başı, arkada bazı örnek antik sikkeler'de boğa protomu, bazılarında defne çelengi içinde arı ve büyük bir kısmında sadak ve Herakles sopası arasında magistra isimleri olan antik sikkeler yoğundur.

Erithrai antik yerleşim ilk yüzey araştırmalar 1964-1982 yılları arasında Ankara Üniversitesi Arkeoloji Bölümü öğretim üyelerinden Prof. Ekrem Akurgal, 2007 yılından itibaren Doç. Dr. Ayşe Gül Akalın Orbay tarafından yürütülmektedir.

Antik kent Erithrai yerleşiminde gün yüzüne çıkarılmış harabeler, Athena Tapınağı ve Herakleion, İon mimari düzenleri, Ephesos türü örneği sergileyen harabe yapılar, süslemeli lahitler Prof. Dr. Ekrem Akurgal dönemi yapılan kazı çalışmalarında ortaya çıkmıştır.

Anadolu ve Trakya'da yaklaşık MÖ 3000-2000 yılları arasına tarihlendirilen Erken Tunç Çağı (İlk Tunç Çağı), genel karakteri ile üzerinde tapınak ve idari binaların da bulunduğu organize, tahkimli, bağımsız şehir devletlerinden oluşan bir dönemi kapsar. Sosyal, dinsel ve teknolojik değişime tanıklık eder.
Bu yeni dönem, önceki çağların tarım hayvancılık, dokumacılık, çömlekçilik gibi buluşlarına, daha güçlü silahların üretilmesine, daha ince süs eşyalarının yapılmasına olanak veren bakır ve kalay alaşımı olan tuncun keşfini eklemiştir. Bakırın kalay ile karıştırılarak tuncun elde edilmesi dönemin madenciliği açısından önemli bir gelişmedir.
Besin üretimi alanında olduğu gibi, metal işleme alanında da teknolojik gelişmeler her bölgede eşzamanlı olarak yaşanmamıştır.
Bu dönemde altın ve gümüş gibi değerli madenlerden yapılmış gömü hediyeleri içeren mezarlıklar toplumsal değişikliğin kanıtıdır.
Bu dönemde ayrıca ticaret gelişmiş, Ege, Orta Doğu ve Balkanlar'ı kapsayan geniş bir ticaret ağı kurulmuştur. Tunç Çağına Anadolu'da MÖ 3000, Girit, Ege Adaları ve Yunanistan'da MÖ 2500, Avrupa'da ise MÖ 2000 yıllarında ulaşılabilmiştir.
Anadolu'da MÖ 3000-1200 yılları arasında ele alınan Tunç Çağı kazılarında bulunan çanak çömleğin yapısına, üretimde ve mimaride kullanılan teknolojinin düzeyine göre Erken, Orta ve Geç Tunç olmak üzere üç evrede incelenir.

Erken Tunç I, II, III olarak incelenen bu evrenin ilk döneminde daha çok, Kalkolitik dönemin tarıma dayalı köy kültürü sürdürülmektedir. Bronz alet kullanımı çok yaygın değildir. Mezopotamya ve Mısır'da MÖ 4. binin sonlarından itibaren yazının kullanılmasına rağmen Anadolu henüz bu aşamaya ulaşamamıştır. Çömlekçi çarkı da henüz kullanıma girmemiş olmasına rağmen daha gelişmiş koyu renkli ve iyi açkılı seramikler yapılmıştır. Yapılar yine taş temeller üzerine kerpiçten megaron planlı olarak inşa edilmiş olup, bazı yerleşim alanlarının etrafı bir surla çevrilmeye başlanmıştır.
Ölüler artık yerleşim alanı dışına, ölü armağanlarıyla birlikte ve bacaklar karına çekik (hoker) durumda gömülmektedir (Extramural). Çağın inanışlarındaki bir başka özellik de daha çok Batı Anadolu'da rastlanan keman biçimli mermer idollerdir. Anatanrıça'yı temsil eden bu idoller eski dönemin gerçekçi figürinlerinin aksine tümüyle soyutlaşmışlardır.
Bu dönemin en önemli teknolojik buluşu kağnı biçimindeki dört tekerlekli arabadır. Bu evrede Anadolu'da yapılan arkeolojik kazılarda ortaya çıkarılan en önemli yerleşim yerleri Troia I, Demircihöyük, Semahöyük, Beycesultan, Tarsus, Alişar, Alacahöyük, Karaoğlan, İkiztepe, Kültepe ve Norşuntepe olarak sayılabilir.

Erken Tunç II, Orta Anadolu'da güçlü beyliklerin ortaya çıktığı bir dönemdir. Batı Anadolu'daki Troia II'nin yanı sıra Kızılırmak batısında, Ankara yakınlarnda Karaoğlan, Ahlatlıbel, Etiyokuşu, Polatlı, Kızılırmak doğusunda ise Alişar ve Alacahöyük bu dönemin en önemli yerleşimleri olmuştur.
Bunlar içinde Alacahöyük'ün özel bir yeri vardır. Dönemin sonlarında zengin ve etkin bir beyliğin merkezi gibi görünen Alacahöyük'ün en önemli özelliği Kral Mezarları olarak adlandırılan 13 gömüdür. Yerleşme alanı yamaçlarında bulunan bu mezarlıktaki gömülerin dönemin derebeyleri ve eşlerine ait olduğu düşünülmektedir. Gömülerin kimileri 3–8 m uzunluğunda, 2–5 m genişliğinde ve 1 m kadar derinliğinde dikdörtgen planlı çukurlara yapılmıştır. Çevresi ağaç ve taşlarla sınırlandırılan mezar çukurlarına, ayakları karına çekik durumdaki ceset, zengin armağanlarla birlikte yerleştirilmiş, sonra üzeri ağaç, çamur ve toprakla örtülmüştür. Gömü işlemi bitirildikten sonra mezar üzerinde bir ölü yemeği yenmiş; yemekten geri kalan öküz kafaları ve bacak kemikleri de sıralar halinde bırakılmıştır. Bu mezar armağanları Troia hazineleriyle çağdaş olup benzer nitelikte altın, gümüş, elektrum, tunç ve demirdendir. Bu mezar hediyelerinin en ilginçlerini hatalı olarak "Hitit Güneş Kursları" diye adlandırılan geyik ve boğa motifli, son derece karmaşık ve gelişmiş dökme ve dövme teknikleriyle yapılmış tunç diskler oluşturmaktadır.
Buradan anlaşılmaktadır ki Erken Tunç II döneminde, biri Troia yöresinde, diğeriyse Orta Anadolu ve Karadeniz bölgeleri arasında yer alan iki yerel madencilik okulu bulunmaktadır. Diğer bir önemli gelişme ise Anadolu'da ilk kez bu dönemde görülen çömlekçi çarkının Troia'da kullanımıdır. Çömlekçi çarkının Troia'ya Mezopotamya'dan deniz yoluyla geldiği düşünülmektedir.
Erken Tunç II döneminin sonlarında Batı ve Güney Anadolu'da büyük yangın izlerine rastlanmıştır. Birçok yerleşimin ıssızlaşması bu ortak felaketle ilgili görülmektedir. Ayrıca bu felaketlerden sonra ortaya çıkan yerleşme yerlerinin sayısında meydana gelen 1/4 oranındaki azalma ve yakılıp yıkılan iskan yerlerinin tekrar iskan edilmemesi bu felaketlere birtakım göçebe toplulukların yol açtığını göstermektedir. Aynı dönemde Trakya ve Balkanlar'da meydana gelen ıssızlaşma bu toplulukların Balkanlar üzerinden gelen Hint-Avrupa kökenli Luviler'in olabileceklerini göstermektedir.

MÖ 2300 yıllarında ortaya çıkan bu felaketten sonra Erken Tunç III evresine gelinir. Yerleşim yerleri önceki dönemin özelliklerini küçük farklarla sürdürmelerine rağmen çoğu küçük birer köy niteliğindedir. Bu dönemde felaketlerden fazla etkilenmeyen Doğu Anadolu'daki Norşuntepe, Korucutepe, Tepecik, Arslantepe gibi nispeten büyük merkezlere İmikuşağı, Köşkerbaba, Pulur, Değirmentepe gibi yeni yerleşimler eklenmiştir.
Dikkat çekici bir gelişme görülmeksizin 500-600 yıl kadar yaşayan bu köysel yerleşimler MÖ 1700 yıllarında son bulmuştur.

TAY 29 Haziran 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Türkiye Arkeolojik Yerleşmeleri Projesi

Erzurum, Türkiye'nin Erzurum ilinin merkezi olan şehirdir. Bir bölümü Türkiye'nin Doğu Anadolu Bölgesi'nde yer alırken diğer bölümü ise Türkiye'nin Doğu Karadeniz Bölgesi'nde yer almaktadır. Erzurum Ovası'nın güneydoğu kenarında, bu ova ile Palandöken Dağı'nın temas sahasında kurulmuş olan Erzurum, tarihin ilk dönemlerinden beri yerleşim yeri olarak kullanılmakta olup tarihî eserleri ve kış sporları tesisleriyle tanınır.

Şehrin bilinen ilk adı, Doğu Roma İmparatoru II. Theodosius'un (408-450) ismiyle ilişkili olan Theodosiopolis'ti. Ermeniler ise burayı Karin adıyla anmaktaydı. Romalıların istilasından önce Erzurum'un bulunduğu yerde Ermenilerin "Karin" diye adlandırdıkları bir şehir olduğu bilinir. Belâzürî, bölgeye egemen olan kişinin ölümü üzerine yerini alan Kali adlı eşi tarafından kurulduğu için Kalikale adı verilen şehre Arapların Kālîkalâ dediklerini söyler. 11. yüzyıldan sonra ise Türkler, Theodosiopolis için Erzen adını kullanmışlardır. Basılan Selçuklu paralarında şehrin adı "Erzenü'r-Rûm" (ارزن الروم), "Erzen-i Rûm" (ارزن روم) ve "Erz-i Rûm" (ارز روم) şeklinde yazıldığı görülmüştür. Daha sonra bu ad "Arz-ı Rûm" (ارض روم - ارضروم) olmuş ve son olarak bugünkü "Erzurum" şeklini almıştır. Hudûd el-âlem isimli kitapta; bu şehrin müstahkem bir kalesi bulunduğu için, her taraftan gelen gazilerin nöbet tutarak şehri korudukları ve şehirde tüccarların çok olduğu bildirilmektedir.

Tabiat şartlarının ve coğrafi konumunun uygun ve elverişli olması yanı sıra, önemli uygarlık ve medeniyet merkezi olarak bilinen yerlere yakınlığı, Erzurum'un Anadolu'da en eski yerleşim merkezlerinden birisi olmasını sağlamıştır. Günümüze kadar yapılan kazılar sonucu bulunan bazı taş araçlar Erzurum ve yöresindeki yerleşimin geçmişini 'yontma taş devri' ne kadar götürmektedir. Ayrıca Karaz, Pulur, Güzelova Höyük ve Sos Höyük buluntuları, Erzurum'un İlk Tunç Çağı'ında Karaz kültürünün merkezi konumunda olduğunu göstermektedir.

 
Erzurum'u da içine alan bölgede tarih boyunca Hurriler, Asurlular, Kimmerler, İskitler (Sakalar) hakimiyet kurmuşlardır. Persler tarafından MÖ 6. yüzyılda istilâ edilmiştir. Ancak MÖ 4. yüzyılda Persleri mağlup eden Makedonya Kralı İskender bölgeye hakim olmuştur. Daha sonra İskender'in ölümü üzerine önce Seleukoslar ardından Romalıların eline geçmiştir. Roma İmparatorluğu'nun bölünmesi sebebiyle bölge MS 395 yılında, Doğu Roma İmparatorluğu'nun (Bizanslılar) sınırları içerisinde kalmıştır. Erzurum, Doğu Roma İmparatoru II. Theodosius'a (408-450) izafe edilerek Anadolu'ya yönelik İran saldırılarına karşı muhtemelen 415-422 yıllarında Theodosiopolis adıyla kurulmuştur. Theodosiopolis, Müslüman Komutan Ömer bin Hattab'ın komutasındaki İslam orduları tarafından 633 yılında fethedildi. Müslümanların eline geçen bölgenin nüfusu çok sürede hızla arttı ve 200 bin oldu. O dönemde dünyanın en büyük şehirleri arasında olan Erzurum daha sonra İslâm devletlerinin birbiriyle çekişip iç mücadeleye başlamaları ve sonuç itibarıyla zayıf düşmeleri neticesinde Bizanslılar diğer şehirleri ve Erzurum'u geri aldılar. 1048 yılında Selçuklu Hanedanı Pasinler Muharebesi'nde Bizanslıları mağlup ettiler. Böylece 1071 Malazgirt Meydan Muharebesi'nden 22 yıl önce Erzurum'u, Tuğrul Bey, kardeşi Çağrı Bey ve Süleyman Şah'ın babası Şahzade Kutalmış Bey fethettiler. Bu süreçte Bizansla yapılan anlaşma üzerine Erzurum Bizans'a geri iade edildi. Selçuklu Sultanı Alp Arslan Sultan Alparslan Malazgirt zaferinden sonra Erzurum'un çevresini Emîr Saltuk'a iktâ olarak vermiş ve onun aynı yıl  Erzurum'u fethetmesiyle şehirde Türk hâkimiyeti kesin olarak başlamış, Büyük Selçuklu Devleti'ne bağlı Saltuklular Beyliği'nin temelleri atılmıştır. Erzurum 1202 yılına kadar Saltuklu Beyliği'nin başşehri olmuştur. Saltuklu Beyliği, Büyük Selçuklu Devleti'nin 1157'de parçalanmasından sonra Anadolu Selçuklu Devletine bağlandı. 1202 yılında Anadolu Selçuklu sultanı II. Süleyman Şah Saltukoğulları Beyliği'ni ortadan kaldırarak Erzurum'u kardeşi Mugīsüddin Tuğrul Şah'a iktâ etti. Anadolu'nun en büyük Selçuklu medresesi olan  Çifte Minareli Medrese bu dönemde Anadolu Selçuklu sultanı  I. Alaeddin Keykubad'ın kızı Hüdâvent Hatun tarafından inşa ettirildi.

Erzurum 1242 yılında Moğol ordusu kumandanı Baycu Noyan tarafından tahrip edildi ve halkının çoğu kılıçtan geçirildi. Anadolu Selçuklu Devleti 1243 yılında Kösedağ yenilgisinin ardından Moğollar’ın hâkimiyetini tanıyınca şehir bundan etkilendi. Anadolu'ya çeşitli vesilelerle akınlar düzenleyen Moğol ordularının uğrak yeri olması yüzünden çok zarar gördü. Halk başka yerlere göç etti. Şehir 1335'te İlhanlılar’ın parçalanmasının ardından en karışık dönemini yaşadı. İlhanlılar’ın bıraktığı boşluktan faydalanmak isteyen birtakım nüfuzlu beyler Erzurum ve çevresini mücadele sahası haline getirdiler. Erzurum 1360'ta Eretna Beyliği'nin ve onların Erzincan valisi olan Mutahharten'in nüfuzu altına girdi. 1385'te Karakoyunlu Türkmenlerinin eline geçen şehir, 1387'de bütün Doğu Anadolu ile birlikte Timur ordularınca istilâ edildi. Şehri tahrip eden ve halkın büyük kısmını katleden Timur 1400 ve 1402'de iki defa daha buraya geldi. Ankara Savaşı’ndan dönerken şehrin idaresini tekrar Mutahharten'e verdi. Mutahharten'in ölümünden sonra Yûsuf Ali adında bir Türkmen'i buraya kumandan tayin etti.
Timur 1405'te ölünce Erzurum'da Karakoyunlular'la Akkoyunlular arasındaki mücadele yeniden alevlendi. Bu iki Türkmen beyliği arasında 1435'te Karaz civarında cereyan eden kanlı savaşı Karakoyunlular kazandı. Karakoyunlular bölgede 15. asrın ortalarına kadar hüküm sürdüler. 1467'de Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'ın gerçekleştirdiği ani bir baskın sonucu Cihan Şah'ın ölümüyle Karakoyunlu Devleti yıkıldı, Erzurum Akkoyunluların eline geçti. Uzun Hasan’ın Erzurum üzerinde büyük etkisi oldu. Onun tarafından konulan ve halk arasında "Hasan Padişah Kanunu" olarak bilinen kanunnâme Osmanlı fethinden sonra da bir süre yürürlükte kaldı. Otuz beş yıl Akkoyunlu yönetiminde bulunan şehir 1480-1490 yıllarında  Safevi propagandalarından bir hayli etkilendi. Safevî hükümdarı Şah İsmail, 1502'de Akkoyunlu Devleti'ni ortadan kaldırarak Erzurum'a hâkim oldu. Şehri tahrip ettiği gibi halkı Şiîliğe zorladığından Sünnî halk başka yerlere göç etti ve bu yüzden şehir ıssızlaştı. 1514'te Safevîler üzerine yürüyen Yavuz Sultan Selim Çaldıran Savaşına gidip gelirken Erzurum'un çok yakınında konakladığı halde rivayete göre âdeta baykuş yuvası haline gelmiş olan kaleyi görmemek için şehre girmedi. Çaldıran Savaşı’ndan sonra Doğu Anadolu'nun büyük bir kısmı Osmanlı yönetimine girdiği ve civarı ele geçirildiği halde Erzurum'un tam anlamıyla zaptı bölgedeki İran nüfuzunun tamamen kırılmasına kadar gecikti. Bu sırada Erzurum'un kimin elinde bulunduğu kesin olarak bilinmemektedir. Ancak Yavuz Sultan Selim'in gönderdiği fetihnâmeden şehrin Sevindik Han adında birinin hâkimiyetinde olduğu anlaşılmaktadır. Padişahın istediği zahireyi göndermemesinden bu zatın daha sonra İran'a meylettiği tahmin edilmektedir.
Kanuni Sultan Süleyman Erzurum'u kesin olarak Osmanlı topraklarına kattı. Onun döneminde yeniden imar edilen ve iskâna açılan Erzurum, İran üzerine yapılan seferler sırasında önemli bir askerî üs haline getirildi. Sultan Süleyman Irakeyn Seferi'ne çıkarken 5 Eylül 1534'te buraya geldi. 1554'te de Nahcıvan Seferi dönüşünde yirmi dört gün kadar burada kaldı. Erzurum, Osmanlı İmparatorluğu döneminde bir eyalet merkezi olarak çok gelişti. Trabzon - Tebriz ticaret yolu üzerinde olması ve kalesinden dolayı serhat şehri statüsüne sahip oluşu  Erzurum'u, Osmanlıların İran'a yaptığı seferlerin askeri üssü konumuna getirdi. Günden güne gelişerek ticaret, kültür, sanat, sanayi ve askeri merkez haline geldi. Daha sonraki dönemlerde de İran savaşları sırasında Osmanlı ordularının toplandığı, erzak ve mühimmatın depolandığı başlıca ikmal ve hareket üssü olma özelliğini korudu. 1578'de Şark seferi serdarı Lala Mustafa Paşa Erzurum'da iki kış geçirdi. Ondan sonra serdar olan Koca Sinan Paşa, Ferhad Paşa ve Özdemiroğlu Osman Paşa da karargâhlarını burada kurdular. İran ile 1590'da yapılan Ferhad Paşa sonunda bölge geçici bir süre için emniyete kavuştu. Ancak yine de bir serhad şehri olan Erzurum'un devamlı tehdit altında kalması, burada muhafaza için sürekli olarak fazl amiktarda yeniçeri bulunmasını gerektirdi. İçkale'yi hâkimiyetlerine alan yeniçeriler 1591 yılında şehirde bazı karışıklıklara yol açtılar. 1591 yılında Erzurum halkı ile Yeniçeriler arasında meydana gelen olaylara yönetimin müdahalesi gerekli oldu. Ancak bu olaylar başka isyanların çıkmasına da zemin hazırladı. Bölgede sayıları artan yeniçeriler ile Erzurum halkı arasında vergilerle alakalı problemler yaşandı. Erzurum'a yerleşmiş olan Yeniçerilerden şikayetçi olan halk, bazı Yeniçerileri orada öldürdü. Haberin İstanbul'a ulaşmasından sonra Yeniçeriler tepkilerini gösterdiler. Bu olaylar üzerine Osmanlı Veziriâzamı Ferhad Paşa görevinden alındı ve Erzurum'a heyet gönderildi. Gönderilen bu heyet bir kale içinde birçok Erzurumluyu asarak idam ettirdi. Birkaçı da İstanbul'a gönderilerek çengellere vurulup idam edildi. Yeniçerilerin zulüm ve yolsuzlukları halkın nefretini daha da arttırdı. Bu sırada Celâlî ayaklanmaları da Anadolu'yu kasıp kavurmaktaydı. Erzurum Celâlîler'in ve yeniçeri düşmanlarının başlıca merkezi haline geldi. Eski bir Celâlî olan Erzurum Beylerbeyi Abaza Mehmed Paşa, 1622'de II. Osman’ın yeniçeriler tarafından öldürülmesi üzerine onun kanını dava ederek Erzurum’daki yeniçerileri öldürttü ve büyük bir isyan başlattı. Ancak Yeniçeriler diz kapağındaki yanık üzerinden tanınmaya çalışılınca ilgisiz halk da "Yeniçeri" denilerek öldürülüyordu.
Abaza Paşa'nın ilerleyişi, IV. Murad'ın tahta çıkarılmasından sonra sevkedilen kuvvetlerce durdurulunca Abaza Paşa Erzurum'da kaleye kapandı. Bir uzlaşı sonrası tekrar Erzurum Beylerbeyiliğine getirildiyse de aynı şiddetle davranmaya devam etti. 1626'daki bir sefer nedeniyle kendisinden yardım istenmesine rağmen bunu bir tuzak sanarak emrindekilerle Erzurum Kalesi'nde

Expo, "exposition" kelimesinin kısaltılmışı; başlıca Dünya Fuarı olarak da bilinen ve 19. yüzyılın ortalarından beri düzenlenen organizasyondur. Türkçe karşılığı "sergi"dir.
Expo resmi olarak Uluslararası Sergiler Bürosu (BIE) tarafından gerçekleştirilir. BIE 3 çeşit fuar düzenler. Genelde 3-6 ay arası sürer. Ayrıca, ülkeler kendi 'fuar'larını ya da 'sergi'lerini BIE onayı olmadan da düzenleyebilirler.
Günümüzde, Expo FIFA Dünya Kupası ve Olimpiyat Oyunlarından sonra dünyada ekonomik ve kültürel etki yaratan üçüncü en büyük organizasyondur. Expolar 150 yıldan fazla süreden beri düzenlenmektedir. (Modern Olimpiyat Oyunları ve Dünya Kupası'ndan daha uzun süredir.) İlk Expo 1851 yılında Londra'da, Hyde Park'ta, Kristal Palas'ta “Great Exhibition of the Works of Industry of All Nations” teması altında düzenlenmiştir.
Organizasyon 2015 yılında İtalya'nın Milano kentinde yapılmıştır. 2016 yılında Çiçek ve Çocuk temalı Botanik EXPO fuarı 23 Nisan - 30 Ekim tarihleri arasında Antalya ilinin Aksu ilçesinde yapıldı.
Paris'te 27 Kasım 2013'te yapılan Expo 2020 oylamasının ikinci turunda Dubai seçilmiştir.
Hatay'da 1 Nisan-30 Eylül arasında  ''Medeniyetler Bahçesi'' temalı Expo 2021 düzenlenecektir.

Expo 2015, Uluslararası Sergiler Bürosu (BIE) tarafından, Expo 2012'den sonra yapılması planlanmış olan Expo'dur. 2015 Expo'su Milano'da gerçekleştirilecektir. Paris'te BIE tarafından düzenlenen oylamayı Milano kazanmıştır.

İzmir, Türkiye 
Milano, İtalya 

İzmir'in Expo 2015 adaylığı, Daha İyi Bir Dünya İçin Yeni Yollar ve Herkes İçin Sağlık teması altındaydı.
Sağlık temasını ilk kez kullanan kent olan İzmir, İnciraltı'nda yeniden tasarlanması planlanan geniş sergi alanıyla, Expo'ya ev sahipliği yapmayı planlıyordu. Expo adaylığıyla birlikte İzmir'e hızlı tren bağlantısı kurulması, şehir metrosu ile Adnan Menderes Havaalanı'nın geliştirilmesi ve dünyanın en geniş arkeoloji müzesinin yapılması planlanmaktaydı.

Milano'nun Expo 2015 adaylığı, Gezegeni Beslemek, Yaşam İçin Enerji teması altındadır.
Eğer Milano Expo 2015 ev sahipliği için seçilirse, şehrin kuzeybatısında 1.7 milyon m²'lik bir alanda fuarı gerçekleştirecektir. Mimar Massimiliano Fuksas tarafından dizayn edilen gerçek fuar alanı, Arese bölgesindeki fuar alanının yanındaki 210 hektarlık alanı fuara bağlayacak.

Uluslararası Sergiler Bürosu (BIE)
Resmî site (BIE) 22 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Milano'nun Adaylık Sitesi 19 Ocak 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İzmir Expo 2015 Resmi Adayı and EXPO 2015 İzmir Film 3 Kasım 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Presentation at the BIE of the Expo 2015 candidature 19 december 2006
ExpoMuseum's 2015 Page30 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Proposal for Expo 2017 Lille "Arts, cultures and traditions in a modern world" 23 Kasım 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Expo 2020, (Arapça: 2020 إكسبو) Birleşik Arap Emirlikleri'nin Dubai şehrinde 20 Ekim 2020'de açılması planlanmış geleneksel Expo fuarı. Uluslararası Sergiler Bürosu (BIE) genel kurulu 27 Kasım 2013'te Dubai'yi ev sahibi olarak seçti. 4 Mayıs 2020 tarihinde, devam eden COVID-19 pandemisi nedeniyle fuarın 1 Ekim 2021 tarihine ertelendiği, isminin Expo 2020 olarak kalacağı açıklandı.

Expo Dubai 2020'nin ana bölgesi, Dubai ve Abu Dabi şehirleri arasında yer alan 438 hektarlık bir alana kurulmaktadır. Bu ana bölge için, Amerikan HOK firması tarafından tasarlanan ana plan, üç büyük tematik ilçe ile çevrelenmiş El Vasl meydanı etrafında yer almaktadır. Her bir bölge Fırsat, Hareketlilik ve Sürdürülebilirlik alt temalarına adanmıştır. Dubai ayrıca ekonomik büyüme, gayrimenkul, çevre yolları ve halkla ilişkiler gibi çeşitli sektörlere yapılan yatırımları da vurgulamaktadır. Ayrıca fuar ile birlikte kullanılmaya başlanacak dünyanın en büyük güneş enerjisi projesi de tanıtıldı.

Expo 2020'ye katılacağını açıklayan ülkeler: 

Expo 2015'i, Milano'nun 21 oy farkla İzmir'e karşı kazanmasından dolayı, Expo 2015 için kullanılan aynı tema (Daha İyi Bir Dünya İçin Yeni Yollar/Herkes İçin Sağlık) yeniden seçildi. Seçilen alan ise İnciraltı'ydı. İzmir'in adaylığı için temaların ve mekanların kullanıldığı tanıtım filmi yayınlandıktan sonra, 4 gün içerisinde 44 bin kez izlenmiştir. Expo 2020 İzmir Yönlendirme Kurulu ve Yürütme Komitesi Başkanı iken Paris'teki Expo sunumuna bir ay kala vali Cahit kıraç'ın Mayıs 2013'te İzmir valiliği görevinden alınması yerel basında eleştiri konusu olmuştur.

Dubai'nin Expo 2020 için seçtiği tema "Birleşen Düşünceler, Geleceği Yaratmak"tır. Expo 2020 için kazanan ülke Birleşik Arap Emirlikleri olmuştur.

160 yıllık BIE ve EXPO tarihinde Güney Amerika kıtasının hiç ev sahipliği yapmaması ve güçlü, gelişen ekonomisi São Paulo'nun yıldızını parlatıyor. Seçtikleri tema "Farklılığın Gücü, Büyüme İçin Uyum"dur.

Yekaterinburg'un teması "Küresel zihin" olarak seçildi.

Resmî site (İngilizce) (Fransızca) (Arapça)
Facebook'ta Expo 2020
X'te Expo 2020
YouTube'da Expo 2020 kanalı

Fokaia veya Phokaia, (Grekçe: Φώκαια; Phṓkaia, Latince: Phocaea, Türkçe: Foça), Anadolu'da, Ege Denizi kıyısında, İzmir Körfezi'nde bir antik Yunan kentiydi. Şehir MÖ 10. ve 8. yüzyıllar arasında Yunan anakarasından gelen yerleşimciler tarafından kurulmuştur. Antik ismi, bugünkü Türk şehri Foça'nın ismine de yansımıştır.
On iki İyon kentinden biridir. Önceleri kentin kuruluşu MÖ 11. yüzyıl Aiol'ler tarafından gerçekleştiği, MÖ 9. yüzyılda ise kentin İyon tarafına geçtiği düşünülüyordu. Fakat yapılan son araştırmalar kentin kuruluş tarihini MÖ 2000'e kadar geri götürüyor.

Kent bulunduğu konum nedeniyle İzmir'in ve İzmir Körfezi'nin kuzey bölümünü meydana getirir. İlçe doğuda Manisa, kuzeyde Çandarlı Körfezi ve Aliağa, güneyde Menemen ve Gediz Nehri'nin denize dökülen ağzı ve İzmir Körfezi ile çevrelenmektedir. Kentin yerleşim alanı denize doğru çıkıntı yapan yarımada ile onun doğusundaki kara bölümü üzerinde yer alır. Doğu, kuzeydoğu ve kuzeyde bulunan yüksek tepeler, antik kente doğal bir koruma sağlar. Kent surlarının doğu bölümü bu nedenle söz konusu tepelerin üzerinden geçer. Kent, deniz kenarında kurulmuş olan diğer İon kentleriyle aynı özellikleri taşır. Phokaia halkının, kentin konumu nedeniyle daha çok denizcilikle uğraştığı belirtilmiştir.

Phokaia antik kenti, İzmir ili Foça ilçesinde yer almaktadır. Günümüzde antik kentin üzerinde bulunan Foça İlçesi, kendine en yakın metropol kent durumundaki İzmir'e 72 km uzunluğundaki bir kara yolu ile bağlanır.

Tarih boyunca Phokaia kentinin yerleşim merkezi yarımada üzeriydi. Bununla beraber Arkaik Dönem'den, MÖ VII. yüzyılın sonundan bağlayarak, etrafını çevreleyen kıyı bölgesi de yerleşmeye sahne olmuştur. Arkaik çağda kentin geniş bir alana yayıldığı ve sınırlarının yarımadayı aştığı saptanmıştır. MÖ VI. yüzyılda Anadolu'nun en büyük kentlerinden biri olduğu anlaşılan kentte, Athena tapınağı kazıları sürdürülmüş ve tiyatronun yeri bulunmuştur. Körfezin başında yer alan kent, dikdörtgen biçimindedir ve kentin iki yanından ilerleyen surlar birleşip bir üçgen oluştururlar. Kentin ilkçağ yapıları olan tiyatro ve surlardan geriye sadece parçalar kalmıştır. Athena tapınağının bazı taşları sadece kazı sonrası depolandıkları yerde görülebilmektedir. Tapınağın ayakta duran parçası yoktur. Üzerinde modern bir kentin kurulmuş olması antik yerleşimden günümüze fazla kalıntı gelmemiş olmasının nedenidir.

Bu konuda başlıca üç görüş vardır;

İlk görüş, adının fok balığında aldığı şeklindedir. Kent limanı açıklarındaki kayalıklar Akdeniz foklarının günümüzde bile yuvasıdır.
İkinci görüş kentin Yunan anakarasından gelen Phokisliler tarafından kurulduğu yönündedir. İsmi de onlardan gelmektedir.
Üçüncü görüş kentin Luwi dilinde sulak yer demek olan "Pa-uwa-ke" den geldiğini, bölgeye sonradan yerleşen Yunanların bunu "phokaa" olarak dillerine alıp sonuna Yunanca kendi yurdu demek olan "-ia" ekini eklediklerini savunur.

Antik kent yerleşimi Arkaik Dönemi'nin önemli merkezlerinden biri olduğu bilinmektedir. Bu dönemde Phokaialılar, özellikle Batı Akdeniz'de Fransa'da Marsilya, Korsika'da Alalia, İtalya'da Elea ve Velia gibi çok sayıda denizaşırı koloni kurmuş olmakla ön plana çıkmışlardır. Antik Şehrin bu görkemli evresinden günümüze çok az bilimsel veri gelebilmişse de, burada yapılan arkeolojik kazılar ve araştırmalar neticesi sayesinde her geçen gün daha çok arkeolojik kalıntı ortaya çıkarılmaktadır. Arkaik dönem Phokaiası'ndan günümüze ulaşmış en iyi durumdaki mimari buluntular, harabe yapılar şehrin savunma duvarlarından oldukça gösterişli payandalı ve yüksekçe bir bölüm olduğu tespit edilmiştir. Bu yapıdaki duvar daha geç bir dönemden taş yığma yöntemiyle yapılıp üzerine toprak örtülmüş olabileceği ve bir tümülüsün içinde oldukça iyi bir durumda kalmışsa da 1970'lerdeki bir yol çalışması sırasında ciddi bir tahribata uğradığı görülmektedir. Bu harabe yapı duvarının yapılışından ve mimarisinden sıkça konu alan tarihin babası Herodotos da söz eder ve ortaya çıkarılan kalıntılar onun tariflerine tıpatıp uymaktadır. Fokaia Antik kent Dorlardan kaçan Akalar tarafından kurulan, 12 bağımsız şehir devletleri arasında bulunduğu, Antik İyonya birliği üyesi olduğu belgesel yönetmeni Tekin Gün Antik İyonya bölgesi adlı araştırma yazısında geçmektedir. Phokaia Arkaik Dönem'den başlayarak üzerinde şehrin sembolü fok balıklarının kabartmasının da basıldığı elektron sikke kullanımına geçmiş ve Midilli'deki (Lesbos) Mytiline kentiyle yaptığı bir anlaşmayla elektron sikkelerin altın gümüş oranı ve gramajında belli standartlaşma sağlamıştır. Şehir MÖ 546'da Harpagos komutasındaki Pers (İran) ordularının hakimiyetine geçmiş ve bundan sonra ekonomi ve nüfus olarak gerileme dönemine girmiştir.

İlk araştırmalar Fransız Charles Texier tarafından yapılmıştır. Daha sonra Ord. Prof. Dr. Ekrem Akurgal başkanlığında bir heyet tarafından araştırma ve sondajlarla bazı kısımlar açığa çıkarılmıştır. Antik yerleşim Phokaia'da arkeolojik kazılar ve araştırmalar 1989 yılından itibaren, Ege Üniversitesi Klasik Arkeoloji Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Ömer Özyiğit tarafından yapılmaya devam etmektedir. Son dönemde antik kent içindeki yapılardan olan Athena Tapınağı Alanı'nda bulunan Arkaik Dönem malzemesi işlemesi nispeten kolay tüf taşından (Foça taşı - lithos phokaikos) büyük griphon ve at heykelleri Phokaia'nın antik dünyadaki büyük taş heykeltıraşlığındaki öncü konumunu da ortaya koyduğu görülmektedir.

Antik yerleşim Fokaia yapılarının mimari özellikleri arasında Arkaik Dönem Athena Tapınağı'nın İyon düzeninde sütun başlığı parçaları ve bazı duvarlar, Foça yolu üzerindeki Taş Kule olarak bilinen Pers mezar anıtı (Anadolu'da antik yerleşimlerin en eski Pers mezar anıtı olduğu, MÖ 546 yılının ilk yarısında Sardes Savaşı'nın bitiminden hemen sonra Pers kralı II.Kiros tarafından anıt mezarı Phokaia sınırları içinde yaptırıldığı saptanmıştır), Şeytan Hamamı olarak adlandırılmış olan Helenistik Dönem'de yapılan kaya mezarı, Roma Dönemi'nden mozaikler, süslemeli mermer bloklar ve seramik atölyelerinin bozuk üretimlerinin atılmasıyla oluşmuş çöplükler bu şehirdeki diğer önemli antik kalıntılardır. Dış Kale olarak adlandırılan savunma amaçlı da kullanılmış Ceneviz yapımı gemi barınağı, tarihi yarımada üzerindeki Osmanlı Dönemi'nden kale olarak adlandırılan benzeri amaçlı bir yapı ve iki cami, aynı dönemden görece iyi korunmuş kitabe ve plastik süslemeleriyle mezar taşları Phokaia'daki önemli tarihî eserlerdir.
Phokaia Antik Kenti'nin yoğun yerleşim görmüş alanlarının büyük bölümü günümüz şehrinin yapıları altında bulunmaktadır. Özellikle 1980'lerden itibaren yazlık amaçlı ikinci konut dalgası biçiminde ortaya çıkan çarpık kentleşme anlayışı nedeniyle arkeolojik sit alanları iyice küçülmüştür. Bu olumsuz gelişme halen devam etmektedir.

İlk Türk arkeolog kazıları diyebileceğimiz araştırmalar Ordinaryüs Prof. Dr. Ekrem Akurgal başkanlığında gerçekleşmiştir. VI. Türk Tarih Kongresi'nde Foça Kazıları üzerine bir bildiri sunan Akurgal, Arkeoloji literatürünün mühim bir desideratum'u olan bu eski İon şehrinin kazılması, Helen arkaik çağı seramiği ile İon mimari nizamı için mühim neticeler sağlamıştır demiştir. Burada Ekrem Akurgal Phokaia'nın arkeoloji literatüründe önemli bir desideratuma sahip olduğunu vurgulamak ister. Yine yıllar sonra Phokaia kazıları yeniden ele alındığında Akurgal şöyle der: Gerçekten büyüleyici bir doğa yapısına sahip Phokaia, eski çağın en albenili ve en büyüleyici olduğu gibi en güzel kentiydi 
Foça'da ilk arkeolojik sondaj kazıları başlatan Félix Sartiaux'un (1913, 1914) ve (1920) yıllarında sondajlar yaptığı ve bu sondaj kazılarının savaş yıllarına rastladığı ve bu nedenle İzmir- Foça'da uzun süreli çalışamadığı görülmektedir. 1920'lerden sonra Foça'da uzun süre arkeolojik bilimsel nitelikli kazılar yapılmadı. Aradan 32 yıl geçtikten sonra İzmir-Foça'da kazıların yapılması yeniden gündeme gelir. 1948 yılında Bayraklı Kazıları'na başladığında Foça'ya ilk kez gitmiş olan arkeolog Prof. Dr. Ekrem Akurgal, buranın doğal güzelliğine hayran olur ve 1951 yılında Bayraklı kazılarına ara verir. Ekrem Akurgal, Müzeler Genel Müdürü Dr. Cahit Kınay ile birlikte bir program hazırlar ve Batı Anadolu'da Troia I-VI tabakalarıyla çağdaş kültürlerin, Helen Kolonizasyonunun, Anadolu'daki en eski Trak kavimlerinin izleriyle ilgili sunumların aydınlatılması ve Aiol ile İyon uygarlıklarına ait kalıntıların saptanması için sistemli arkeolojik çalışmalar yapılması programlanır. Bu programa göre Kyme ve İzmir- Foça'da kazılar yapılması kararlaştırılır. İzmir- Foça'nın Aiol bölgesi içinde bir İon yerleşmesi olması ve MÖ 7. yüzyılın sonu ile 6. yüzyılın ilk yarısında Helen dünyasında önemli bir yere sahip olması ayrıca Batı Akdeniz'de koloniler kurması yönünden incelenmesi gereken bir merkez olasılığı, kazıların burada yeniden ele alınmasına neden olmuştur. Eski kazıların arkeolojik sonuçlarının ise yeterince yayınlanmaması ve malzemenin de nerede olduğunun bilinmemesi nedenleriyle sistemli çalışmaların Fokaia yerleşiminde yapılması zorunlu bulundu. Ekrem Akurgal İzmir Müzesi Müdürü Hakkı Gültekin ile birlikte Foça'da 1952 yılının Ekim ayında ören yeri sınırları içinde birkaç araştırma sondajı yaptığı kayıtlarda yerini almıştır. Böylece bilimsel nitelikli kazılar, yaklaşık 32 yıl gibi uzun bir aradan sonra tekrar Ekrem Akurgal başkanlığında ele alınmış olduğu gözükmektedir. Ören yerinde 1952 yılında araştırma olarak yeniden ele alınan kazılar, 1953 yılının Temmuz ayından itibaren kapsamlı olarak yapılmaya başlandığı kronolojik kazı kayıtlarında yerini almıştır. Arkeolojik bilimsel kazılar 1952'den 1957 yılına kadar sürekli olarak yapıldığı görülmektedir. Daha sonra Antik yerleşimin 1970 yılı ve öncesinde birkaç kazı mevsiminde de çalışmalarda bulunulduğu kayıtlarda geçmektedir. Tüm kazılar boyunca genellikle yarımada üzerinde çalışıldığı görülmekte. Yarımada üzerinde yapılan arkeolojik bilimsel çalışmalar ve kazılar altı ayrı sektör biçiminde gerçekleştirildiği gözükmektedir. Arkeolojik alanda Büyük açmalar biçimi

Folkart Towers, Türkiye'nin İzmir şehrinin Bayraklı ilçesinde yer alan, iki ikiz kuleden oluşan karma kullanımlı bir gökdelen kompleksidir. Her biri yer seviyesinden yukarıda 47 kata ve 200 m (656 ft) yüksekliğe sahip olan kuleler, 2014 ile 2017 yılları arasında İzmir'in en yüksek binalarıydı; bu unvanı, 48 katlı ve 216 m (709 ft) yüksekliğindeki Mistral Ofis Kulesi'nin tamamlanmasıyla kaybettiler. Ayrıca Avrupa'nın en yüksek beşinci ve Türkiye'nin en yüksek ikinci ikiz kulesidir.
Kulelerin inşaatına 2011 yılında başlandı ve Nisan 2013'te Hilton İzmir'i geçerek şehrin en yüksek binaları oldular. İnşaat çalışmaları 2014 yılında tamamlandı. Yapım sürecinde 1000 kişi istihdam edilirken, tamamlandığında yaklaşık 4000 kişinin bu kulelerde yaşaması veya çalışması öngörülüyordu. Şubat 2015'te, Türkiye'nin en büyük sanat galerisi kulelerin içinde açıldı; galeri, 800 metrekarelik bir alana sahiptir.

Folkart Towers, İzmir'in Bayraklı ilçesinin Adalet mahallesinde Manas Bulvarı üzerinde eski Tekel Tütün Depolarının olduğu arazi üzerindedir.
İnşaatı 2014 yılında tamamlanmış Avrupa'nın en yüksek beşinci ikiz kuleleri olan Folkart Towers, 27.000 m² arsa üzerine planlanmış 150.000 m²'lik kapalı inşaat alanıyla 200 metre yüksekliğinde, 45'er katlı 2 kuleden oluşmaktadır.
Bünyesinde alışveriş alanları, spor merkezi, rezidans ve ofis katlarından oluşacak ikiz kuleler faaliyete geçtiğinde yaklaşık 4.000 kişinin çalışacağı ve yaşayacağı dev bir karma kullanımlı kompleks olacaktır.
Her iki kulede de; gerek konut, gerekse ofis katlarının yer almasına rağmen bu iki fonksiyon tamamen birbirinden ayrıştırılmış; bağımsız girişler, asansörler ve koridor alanları olarak planlanmıştır.
Mimari çalışma öncesinde, mimari ekiplerle bölge silüet çalışması yapılarak, yapının deniz manzarasının kesintisiz ve panoramik olması sağlanmıştır. Nitekim gerek ofis, gerekse rezidansların neredeyse tamamı deniz ve şehir manzaralıdır.
Brüt 3.8 m kat yüksekliğine sahip, temiz hava dahil her türlü konforlu iklimlendirme, yangın ve güvenlik önlemlerinin planlandığı ofislerde son dönemde doktor muayenehanelerinde istenilen standartlar dahi dikkate alınmış ve bu tür kullanımlara uygun alanlar oluşturulmuştur.
Celâl Bayar Üniversitesi İnşaat Mühendisliği, ODTÜ Mimarlık Fakültesi, Balıkesir Üniversitesi İnşaat Mühendisliği ve Ege Üniversitesi İnşaat Mühendisliği öğretim görevlileri ve öğrencileri tarafından ziyaret edilen proje inşaatında kullanılan teknolojilerin (zemin iyileştirme ve derin temel çalışmaları) bir kısmı Türkiye emlak sektöründe, bir kısmı da İzmir'de ilk kez kullanılmıştır.
İzmir'de modern ofis gelişiminin ilk örnekleri 2001 yılından itibaren görülmeye başlanmıştır. 2008 yılına kadar oldukça sınırlı gelişen İzmir A sınıfı ofis pazarı, bu yılından itibaren özellikle "Bayraklı Bölgesi"nde modern ofis projelerinin gelişimi ile hareketlenmeye başlamıştır.
İzmir'de A tipi toplam ofis arzı 2001 yılında 15,800 m² iken, bu rakam 2011 yılının ilk yarısı itibarıyla 85,100 m²'ye ulaşmıştır.
Salhane-Turan Bölgesi sunduğu 67,800 m²'lik A sınıfı ofis arzı ile İzmir A sınıfı Ofis Pazarı'nın yaklaşık %80'ini temsil etmektedir.

Avrupa'nın en yüksek binaları

Foça Kalesi veya Beş Kapılar Kalesi, İzmir'in Foça ilçesindeki bir kaledir. 11. veya 12. yüzyılda inşa edilmiştir. Phocaea antik kentinin etrafındaki sur duvarının tarihi, kaleden de eskidir; MÖ 590-580 yıllarında inşa edilmiştir. Duvarlar Bizans İmparatorluğu döneminde restorasyon görmüştür.
13. yüzyılda Ceneviz Cumhuriyeti'nin bir parçası olan Foça Kalesi, Cenevizliler tarafından yeniden inşa edildi. 14. yüzyılda Osmanlı şehzadesi Şehzade Halil kaçırılarak kalede alıkonulmuştur. Sur, şehrin ilhak edilmesinin ardından 1538-1539 yılları arasında Osmanlılar tarafından onarılmıştır ve bu dönemde kuleler eklenmiştir.
Kale yarımadanın üzerinde uzanmaktadır ve kulelerinin biri Athena tapınağının en kuzey ucunu; diğeri topluca Beşkapılar (“Beş Kapı”) olarak bilinen beş kapı ise güneybatı ucunu işaret etmektedir. Beşkapılar, Osmanlı İmparatorluğu döneminde kayıkhane olarak kullanılmıştır.
Foça Kalesi 2013 yılında Dünya Mirası Geçici Listesi'ne dahil edilmiştir.
Foça Kalesi, İzmir'e yaklaşık 55 km uzaklıktadır.

 Wikimedia Commons'ta Foça Kalesi ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Frigya veya Firigya (Antik Yunanca: Φρυγία Phrygía), Sakarya Irmağı ile Büyük Menderes'in yukarı çığırları arasında kalan bölgenin eski çağdaki adıdır. Bu ad, Balkanlardan gelip bu bölgeye yerleşen Friglerden geliyordu.

Frigler önce Bitinya bölgesine yerleştiler ve MÖ 12- MÖ 7. yüzyıllar arasında Orta Anadolu'nun batısına egemen oldular. Ama yeni göç dalgası Frigleri daha iç bölgelere itti. Frigler önce Sakarya Irmağı çevresine, ardından batıda Gediz ve Büyük Menderes’in yukarı vadileri ile doğuda Kızılırmak ve Tuz Gölü yöresine yerleştiler. Friglerin bir bölümü Burdur Gölü, Erciyes Yaylası ve Yeşilırmak vadisine kadar ilerlediler.
Batıda Gordion kentini başkent edinen asıl Frigler ilk kralı Gordios'tu. Frigler Urartularla birleşerek Asurlulara karşı savaştılar. En parlak dönemlerini MÖ 9-8. yüzyıllarda yaşayan Frigler, Hitit topraklarının neredeyse tümünü ele geçirdiler. MÖ 7'de başa geçen Gordios'un oğlu efsanevi kral Midas, Asurlularla anlaşma yolunu seçti. Midas döneminde başkent Gordium’un yanı sıra Midas Kenti ve Pessinus de çok gelişmişti.
MÖ 7’lere doğru Kafkasya’dan Anadolu'ya giren Kimmerler, Frigler’in başkenti Gordium’a kadar ilerlediler. Kenti ele geçirerek yaktılar. Bu yenilgi karşısında Kral Midas’ın kendisini öküz kanı içerek öldürdüğü söylenir.

Strabon’da, MS 1. yüzyılda, Frigya’nın bir kısmı Büyük Frigya, yani (Phrygia Magna) olarak geçer; burası erken dönemde Midas’ın hüküm sürdüğü ve daha sonra bir kısmı Galatlar tarafından işgal edilen topraklardır. Hellespontos üzerindeki ve Olympos’un etrafındaki kısım ise Küçük Frigya, yani (Phrygia Epiktetos) olarak geçer. Latince’de Büyük Frigya anlamına gelen Frigya Magna veya Hellespontos Frigya’sı denen bölgeyi (Troas ve Mysia bölgelerinde yer alan) asıl Frigya’dan ayırmak için kullanılmıştır.

Phrygia Epiktetos, “ilaveten kazanılmış, ilaveten fethedilmiş Frigya” anlamına gelir. Frigya'nın Pergamon krallarınca kurtarılıp kendi ülkelerine katılan kuzeybatı bölümüne denmiştir. Aezanis, Nakoleia, Kotiaeum, Midaeium ve Dorylaeum Frigya Epiktetos'un başlıca kentleridir. Ayrıca, Mysia’ya ait olduğu kabul edilen Kadoi’yi de Strabon bu kentler arasında göstermiştir. 

Frigya Epiktetos içinde yer alan ve Frigya Paroreia olarak adlandırılan kısımda, Frigya'nın Pisidya boyunca uzanan parçası ile Amorium dolayındaki kısımları, Eumeneia, Synnada ve Frigya kentlerinin en büyükleri olan Laodikeia ile Apameia bulunur. Bunlara komşu olarak kasabalar yer alır ve diğer kentler arasında Aphrodisias, Kolossae, Themisonium, Synaos, Metropolis ve Apollonias; bunlardan daha uzakta ise Peltae, Tabai, Eukarpeia ve Lysias kentleri bulunur . Strabon’da şu şekilde geçmektedir: “Frigya Paroreia doğudan batıya uzanan bir çeşit dağ silsilesine sahiptir, onun eteklerinde her iki tarafta geniş bir ova uzanır ve yakınında kentler vardır; kuzeye doğru, Philomelion ve Pisidia yakınındaki Antiokheia bulunur”.

MS 400 yılından önce, kısa bir süre için, Frigya Romalılar tarafından iki ile bölünmüş, birine Frigya Prima (Birinci Frigya), diğerine Frigya Secunda (İkinci Frigya) denmişti. MS 400'den sonra birincisine Pacatiana, ikincisine Saluratis denmiştir. Afyon ili güney yarımını, Denizli ili kuzey yarımını içeren bölüme “Frigya Pacatiana” adı verilmiştir. Geriye kalan bölüme “Frigya Salutaris” deniyordu. Burası Afyon ilinin kuzey yarısı ile Kütahya ilinin yakın çevresini içeriyordu.

Frig Devleti bir kral tarafından yönetiliyordu. Ama topraklarının rahiplerin denetiminde olduğu sanılır. Eski Yunan belgelerine göre Frigler tarım ve hayvancılıkla uğraşıyordu. Bu belgelerde Friglerin büyük sürüler beslemeleri, özellikle at yetiştirmeleri, bağ ve bahçelerinin verimliliği övgüyle anlatılır. Çöken Hitit Devleti'nin kentlerine yerleşen Frigler bugünkü Ankara, Eskişehir, Afyonkarahisar, Kütahya, Çorum ve Yozgat'ı içine alan topraklarda yaşadılar. Anadolu'da bir karayolu ağı kurarak doğudaki Asur ve Luvi devletleri, Ege kıyılarındaki Ege uygarlıkları ile ticaret ilişkilerine girdiler.

Eskiçağ yerleşmeleri Midas, Ayazini, Aslantaş, Yazılıkaya, Gordion, Pazarlı, Alişar Höyüğü, Alacahöyük ve Boğazköy'de Friglerle ilgili kalıntılar bulunmuştur. Bu eski Hitit yerleşkelerinde yaşayan Frigler, Hitit uygarlığından etkilendiler ve kendileri de güçlü bir uygarlık yarattılar. Frig sanatı, Hititlerin yanı sıra Urartu, Asur ve Eski Ege uygarlıkları sanatının da izlerini taşır. Frigler, kaya anıtları çeşitli insan ve hayvan motifleriyle bezediler. Tanrıça Kibele için yaptıkları tapınakların duvarlarını, pişmiş topraktan levhalarla süslediler.

Frig mimarisinin ve mühendisliğinin en önemli ürünü MÖ 8.yüzyılda inşa edilmiş olan başkent Gordion'daki kaledir. Kale, MÖ 4. yüzyıla kadar ayakta kalmıştır. Kalenin anıtsal bir kale kapısı vardı. Kalenin içinde ise megaron denilen dikdörtgen yapılar ve krallık sarayı bulunuyordu. Yapıların içinde çakıl taşı mozaik döşemeleri vardı. Frigler bu bezemeci döşeme yönteminin mucididirler. Maden ve ağaç işlemeciliğinde de gelişmişlerdi. Kazılarda makara kulplu bronz tabaklar, kazanlar, altın, gümüş ve bronz yaylı çengelli iğneler, değerli madenlerden giysi kemerleri, tokalar ve zengin bezemeli dokuma ürünleri, ahşaptan ve seramikten hayvan heykelcikleri ve geometrik desenlerle süslü ev eşyaları bulunmuştur. Özellikle çengelli iğne (fibula) yapımında kullandıkları teknolojinin o döneme göre çok ileri olduğu görülür. Frigler dokumacılıkta çok ustaydılar. Günümüzde Anadolu kilimlerindeki ve diğer Türk devletlerindeki binlerce yıllık motiflerin, Frig Motifleri'nde de var olmasının nedeni, hâlen çözülememiştir. Friglerin müzik alanında da ileri oldukları ve birçok müzik aleti geliştirdikleri bilinmektedir.
Frig kültürünün en önemli özelliği ise tümülüslerdir. Bunlar, MÖ 8. yüzyıl ile MÖ 6.yüzyılın ilk yarısı arasında yapılmış yapay mezarlardır. Sayıları yüz civarındadır. Friglerden önce bu yapılar Anadolu'da görülmemiştir. Büyük olasılıkla Frigler Avrupa'daki ölü gömme geleneklerini Frigya'ya yerleşince de devam ettirdiler. Tümülüslerin içindeki oda mezar, ana zemin üzerine inşa edilmiştir.
Friglere ait yazılı belgeler, MÖ 8. yüzyıl ile MÖ 4. yüzyıl arasındaki dönemden kalmadır. Bugüne kadar ele geçen yazılı metinler sayısı az ve içeriği de kısa olduğu için tam olarak çözülememiştir. Ancak Frigler Hint-Avrupa kökenli bir dil konuşmuşlardır.

Günümüzde Eskişehir, Kütahya ve Afyon il sınırları içerisinde kalan bölgeye yayılmış olan ve Frigya medeniyetinden izler taşıyan tarihi kalıntıları ve antik eserleri bünyesinde barındıran bölgeye Frig Vadileri denir.
Frig Vadisi 2'nci Kapadokya olarak tanınmakta olup, çok önemli kiliseler, kral mezarları bulunmaktadır. Vadide bulunan Frigler döneminden beri önemli bir yerleşim yeri olarak kullanıldığı bilinen Ayazini köyünde ise, arazinin elverişli olması nedeniyle oyularak yapılmış Roma ve Bizans dönemlerine ait aile ve tek kişilik kaya mezar odaları, Bizans dönemine ait kiliseler ve kaya yerleşimleri ve kaya kütlesinin oyularak yerleşime dönüştürüldüğü içinde sarnıç bulunan Avdalaz Kalesi bulunmaktadır.

Kümbet Asar Kale
Ballık Kale
Yapıldak Asar Kaya

Köhnüş Kale
Demirli Kale
Çukurca Kale
Üçler Kaya
Kırk Merdiven Kale
Nallı Kaya
Döğer Asar Kaya
Delik Taş

Fındık Asar Kaya
Doğuluşah Kalesi

T.C. Eskişehir Valiliği sitesinde Frig Krallığı hakkında bilgi
T.C. Afyonkarahisar Valiliği Frig Vadisi tanıtım projesi 15 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ivan Lissner(2006), Uygarlık Tarihi
Anatolianscripts.com - Frig Alfabesi 9 Kasım 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Fuar İzmir, İzmir'de yer alan ve Türkiye'nin en büyük fuar ve kongre merkezi olan komplekstir. Temeli Şubat 2013'te atılan fuar kompleksi ₺400 milyon maliyetle gerçekleştirildi. Gaziemir ilçesinde 337.000 m2 büyüklüğünde bir arsa üzerine inşa edildi. Binanın ihalesini ₺259.690.000 teklifle Ermit Mühendislik kazandı. 25 Mart 2015'te açılışı yapılan kompleks, ihtisas fuarlarına ev sahipliği yapmaktadır. Fuar alanı Adnan Menderes Havalimanı'na 10 dakika, kent merkezine ise 15 dakika uzaklıktadır. Toplam 7 bloktan oluşan projede, 14 katlı ve 48 metre yüksekliğinde bir seyir kulesi ile amfitiyatro şeklinde bir meydan bulunmaktadır. İzmir Metrosu'nun inşaatı devam eden M2 hattı ve proje aşamasındaki M3 hattı Fuar İzmir'e bağlantı sağlayacaktır. Fuar İzmir'in olduğu bölgede iki otel ve bir kongre merkezi inşa edilecektir.

Kültürpark

Resmî site

Galata Kulesi ya da müze olarak kullanılmaya başlaması sonrasındaki adıyla Galata Kulesi Müzesi, İstanbul'un Beyoğlu ilçesinde bulunan bir kuledir. Adını, bulunduğu Galata semtinden alır. Galata Surları dâhilinde bir gözetleme kulesi olarak inşa edilen kule, farklı dönemlerde farklı amaçlarla kullanılmasının ardından 2020'den itibaren bir sergi mekânı ve müze olarak hizmet verir. Hem Beyoğlu'nun hem de İstanbul'un sembol yapılarındandır.
Bizans İmparatorluğu ile ittifak hâlinde olan Cenevizliler 1267'de, Haliç'in kuzeyinde bulunan Galata'da "Pera" adlı bir koloni kurmuş, bu koloninin hâkimiyet alanını da zaman içinde Bizans tarafından verilen izinlerle genişletmişti. Tepesindeki haçtan ötürü o dönem "Kutsal Haç Kulesi" (Turris Sancte Crucis) olarak adlandırılan kule, bu izinlere aykırı bir şekilde kuzeydoğu yönündeki tepeye doğru hâkimiyet alanı arttırılarak 1335-1349 yılları arasında bölgede yapılan tahkimatın bir parçası olarak inşa edildi. İki devlet arasında o yıl patlak veren savaş, ertesi yıl imzalanan antlaşmayla sona ererken kulenin bulunduğu tepe Ceneviz kontrolüne bırakıldı. Konstantinopolis'in 29 Mayıs 1453'te Osmanlı İmparatorluğu tarafından alınması sonrasında Pera'daki Cenevizliler, herhangi bir direniş göstermeden koloniyi Osmanlı'ya devretti. Kulenin de dâhil olduğu Galata'daki tahkimatta birtakım tahribatlar gerçekleştirilse de, Osmanlı Padişahı II. Mehmed'in fermanıyla kuledeki tahribatlar durduruldu ve tahrip edilen kısımlar yeniden inşa edildi. 1509'daki depremde hasar gören kule, 1510 itibarıyla onarıldı. 16. ve 17. yüzyıllarda, savaş esirlerini tutma yeri ve levazım ambarı, 18. yüzyıl itibarıyla Mehterhâne Ocağı ile yangın gözleyiciler tarafından bir yangın kulesi olarak kullanıldı.
1794'teki yangın sonrasında yapılan onarım çalışmalarında kulenin tasarımı değiştirilirken üst kısım kahvehaneye dönüştürüldü. 1831'deki yangın sonrasında tasarımı bir kez daha değiştirildi. 1875'teki bir fırtınada çatısının devrilmesinin ardından en üst katın üzerine kâgir iki ahşap kat çıkılarak bu kısım, şehirde çıkan yangınları gözleme ve haber verme amacıyla kullanılmaya başlandı. 1965-1967 yılları arasındaki restorasyon çalışmasıyla kule, katları farklı amaçlara hizmet eden turistik bir yapı olarak düzenlenirken kulenin çatısı da 1832-1876 yılları arasındaki tasarıma benzer şekilde yenilendi. Bu dönemde, Ünal Kardeşler ile sonrasındaki dönemde vârislerine ait şirket tarafından İstanbul Belediyesinden kiralanarak işletilmeye başlandı. 1999-2000 yıllarında dış cephesinde bir restorasyon yapıldı. 2013'te, İstanbul Büyükşehir Belediyesine bağlı BELTUR işletmeyi devraldı. Bu dönemde kulenin en üst iki katında birer kafe ile restoran yer almaktaydı. Aynı yıl, UNESCO tarafından Dünya Mirası Geçici Listesi'ne dâhil edildi. 2019'da mülkiyeti ve işletmesi Vakıflar Genel Müdürlüğüne geçti. 2020'de yapılan çalışmalar sonrasında kule, müze ve sergi mekânı olarak düzenlendi. 2023'te, çatısında bir restorasyon gerçekleştirildi.
Çatısının ucuna kadar olan yüksekliği 62,59 m olan Romanesk tarzdaki kâgir kulenin silindirik gövdesi taştandır. Birer bodrum, zemin ve asma kat dâhil olmak üzere 11 katı bulunur. Zemin katla altıncı kat arasında asansör yer alırken zemin kattan dördüncü kata kadar taş merdivenler, altıncı kattan sekizinci kata kadar ise çelik konstrüksiyon merdivenler yer alır. Tepesini kaplayan koni şeklindeki çatısı ise betonarmedir. Günümüzde kulenin zemin katı, bilet kontrol ve güvenlik noktası olarak hizmet verirken altıncı kata kadar ulaşan asansörün girişi de burada yer alır. Birinci kat müze mağazası iken sonraki üç kat sırasıyla Hezârfen Ahmed Çelebi'nin Galata Kulesi'nden süzülüşünün bir animasyonunun gösterildiği bir ekranla birlikte simülasyon alanı ile kulenin Takiyüddin tarafından kullanıldığı dönemini konu alan eserlerin; Kurtuluş Savaşı'na ait fotoğrafların; Galata Kulesi ve Surlarına ait bilgi ve eserlerin; Galata Kulesi ve İstanbul ile ilgili eserlerin yer aldığı kalıcı müze ve sergi alanlarıdır. Bir geçiş alanı niteliğindeki altıncı katın sonrasındaki geçici sergi alanı olan yedinci katta, İstanbul'un bir bölümünü gösteren bir maket ile pencere önlerine konumlanan seyir dürbünleri yer alırken sekizinci kat, bir seyir terası olarak düzenlenmiştir. Kulenin dış cephesi ile kuleyi çevreleyen alan ise bazı özel ve belirli günlerde farkındalık yaratma, anma ya da kutlama amacıyla kullanılır.

Bizans İmparatorluğu ile ittifak hâlinde olan Cenevizliler 1267'de, Haliç'in kuzeyinde bulunan Galata'da "Pera" adlı bir koloni kurdu. Hâkimiyet alanlarını bölgeyi kuzeydoğusundaki tepeye doğru izinsiz bir şekilde genişleten Cenevizliler, 1335-1349 yılları arasında bu tepenin yamaçlarında, hendeklerle çevrili sur ve kuleler inşa etti. Günümüzde Galata Kulesi olarak bilinen ve bir gözetleme kulesi olmasının yanı sıra karadan yapılabilecek bir kuşatmada, koloninin düzlükte bulunan kıyı kısmının korunması amacı güden surların baş kulesi, 1348'de inşa edildi. Kulenin önünde, yapıya iki yanından bitişik bir biçimde, düz sur hattından yarım daire şeklinde çıkıntı yapan bir barbakan vardı. Dört sur hattının kesiştiği ve Pera'nın ana girişinin bulunduğu bu kısım, üzerindeki levhaya göre 1 Nisan 1452'de tamamlanan inşasıyla Pera'nın Osmanlı İmparatorluğu kontrolüne girmesinden önce inşa edilmiş son tahkimattı. Bu dönem kule, tepesinde yer alan haçtan ötürü "Turris S. [Sancte] Crucis" ("Kutsal Haç Kulesi") olarak anılıyordu.
Ağustos 1348'de Bizanslılar ile Cenevizliler arasında, ticari çekişmelerin yol açtığı bir savaş patlak verdi. Savaşın Bizans zaferiyle 1349'da sona ermesinin ardından barış sağlanırken aynı yıl, Bizans İmparatoru VI. İoannis tarafından yayımlanan bir fermanla, Galata Kulesi'nin bulunduğu tepenin kontrolü Cenevizlilere teslim edildi.

Konstantinopolis'in 29 Mayıs 1453'te Osmanlı İmparatorluğu hakimiyetine girmesi sonrasında Pera'daki Cenevizliler, herhangi bir direniş göstermeden koloniyi Osmanlı kontrolüne bıraktı. Bu dönemde kulenin tepesinde yapılan tahribat, Osmanlı Padişahı II. Mehmed'in Pera'ya yönelik fermanının ardından durduruldu ve Zağanos Paşa'nın başında bulunduğu çalışmalar kapsamında kule tekrar yükseltilerek tepesindeki haç, Osmanlı bayrağıyla değiştirildi.
1509'daki depremde, Galata Kulesi de dâhil olmak üzere Galata'daki tahkimatta birtakım hasarlar meydana geldi. Mimar Hayreddin önderliğinde yapılan onarım çalışmalarının 1510 yılı ortalarında tamamlanmasıyla kule tekrar yükseltildi. Kulenin gövdesinde, yerden 13,20 m (ikinci katın başlangıcı) ve 17,17 m (üçüncü katın başlangıcı) yüksekliklerinde olmak üzere yer alan iki tuğla kuşak, bu deprem sonrasında yapılan tadilatların izleri olarak değerlendirilir ve bu tadilatın kapsamı, kaynaklara göre farklılık gösterir.
16. yüzyılda Galata Kulesi ve Galata Surları üzerindeki diğer burçlar, Kasımpaşa'daki tersanelerde çalışan Hristiyan savaş esirlerinin barınağı ve bir zindan olarak kullanıldı. 17. yüzyıla tarihlenen Seyahatnâme'sinde Evliya Çelebi, kulenin önceleri zindan, o dönemlerde ise tersanenin gemi levazım ambarı olarak hizmet verdiğini yazar. Takiyüddin de gözlemevinin inşası öncesinde kulede birtakım çalışmalar gerçekleştirdi. 18. yüzyıl itibarıyla kule, Mehterhane Ocağı ile yangın gözleyiciler tarafından bir yangın kulesi olarak kullanılmaya başlandı.
27 Temmuz 1794'te çıkan yangında meydana gelen hasarlar nedeniyle kulenin boyu kısaltılarak tasarımı değiştirildi. Bu çalışmalar kapsamında, en üst katın her bir yanına yapılan çıkmalı odalar, sofalar ve divanhane eklenerek bu kısım bir kahvehaneye dönüştürüldü. Yangınları duyurma amacıyla da bir kös yerleştirilirken tavan arası ise güvercinlik olarak kullanılmaktaydı. 2-3 Ağustos 1831'de çıkan yangında kulede tahribat oluştu. Kulenin üst kısmı, önceki farklı bir tasarımla onarılarak -1875'teki fırtınada devrilecek olan çatısı hariç- günümüzdeki görünümüne kavuştu.
1853 ya da 1854 yılında kulenin çatısında bir onarım yapıldı. Aralık 1857'de kurulan, Galata ve Pera'nın idaresinden sorumlu Altıncı Belediye Dairesi tarafından kullanılacak olan binanın 1864 yılındaki inşaat çalışmaları sırasında kulenin çevresindeki avlusu, surlardaki kapılar ve kıyıya doğru uzanan sur duvarlarının 30 Kasım 1863 tarihinde alınan kararla yıkımına, hendeklerinin ise doldurulmasına başlandı.
1875 yılında meydana gelen bir fırtınada çatısının devrilmesinin ardından en üst katın üzerine, her birinde birer odanın olduğu iki katlı kâgir ahşap bir kısım inşa edildi. Kalenin tepesi, hem 1874'te şehirde kurulan itfaiye teşkilâtının hizmetinde yangın haber merkezi hem de deniz kuvvetleri tarafından bir haberleşme merkezi olarak kullanılmaya başlandı.

1923'teki Türkiye'de cumhuriyetin ilanı sonrasında da kule, itfaiye teşkilatı ile deniz kuvvetleri tarafından kullanılmaya devam etti. Galata Kulesi'ne aktarılmak üzere Şubat 1930'da sökülerek Mart 1930'da kulenin tepesine yerleştirilen İngiliz Bahriye Hastanesi'ndeki vakit küresi, Kasım 1934 itibarıyla faaliyete geçti.
1959-1960 kışında, üst kısımdaki ahşap odaların kirişlerinin çürüyerek çökmesinin ardından boşaltılan kulenin, İstanbul Belediyesi Başkanı Haşim İşcan'ın girişimiyle sonucunda onarım ve restorasyon çalışmaları yapılarak turistik bir tesise dönüştürülmesi kararlaştırıldı. Çalışmalar için 15 Eylül 1964'te yapılan ihaleyi Yapıtaş kazanırken 28 Eylül 1967'de gerçekleştirilen bir törenle kule tekrar açıldı.
Çalışmalarla birlikte bodrum katı, bir servis katı olarak düzenlendi. Zemin kat bir giriş katı niteliği kazanırken giriş ekseninin karşısına, bu kattan altıncı kata kadar ulaşan iki asansör eklendi. Birinci kat bir şark kahvesi, ikinci kat kulenin tarihiyle ilgili bir müze, üçüncü kat turistik eşyaların satıldığı satış reyonlarının yer aldığı bir kat, dördüncü kat Ceneviz Meyhanesi adını taşıyan bir meyhane, beşinci kat kuledeki yiyecek ve içecek servisi yapılan mekânlar tarafından kullanılacak bir mutfak, altıncı kat tuvaletler ile vestiyerin yer aldığı bir lobi, ziyaretçilerin ulaşabileceği son kat olan sekizinci kat ise bir gece kulübü olarak düzenl

Gaziantep kastelleri ve livasları, Türkiye'nin Gaziantep şehrinde bulunan yer altı su yapılarıdır.
Suyun buharlaşmadan iletilmesi amacıyla inşa edilmiştir. Su tünellerine livas, suyun halkın kullanımına sunulduğu yapılara kastel denmektedir.  Kastellerin 13. ve 16.yy'larda yapıldığı bilinmektedir.  Günümüz gelebilmiş altı tane kastel mevcuttur. UNESCO, 2018'de kastel ve livasları Dünya Mirası Geçici Listesi'ne eklemiştir.
Kastel kelimesi, Kilis ilinde çeşmeler için kullanılmakla birlikte, Gaziantep'te yer altı kanalları ile gelen suya ulaşmak için kısmen veya tamamen yeraltında yapılan ve 10-40 basamakla inilen "büyük su tesisleri" anlamında kullanılmaktadır. Geçmiş yıllarda yaklaşık olarak 20 adet kastel olduğu bildirilmiştir. Ancak 1935'li yıllarda yeni su yolları ve şebekeler açıldığı sırada, bu önemli miras ve emanetlerin yarısından çoğu kaybedilmiştir. Günümüze yalnızca 6 tanesi taşınabilmiştir. Gaziantep kent merkezindeki tek su kaynağının Alleben deresi olması ve şehrin jeolojik yapısının yer altında tüneller açmaya uygun olmasından ötürü, şehir dışından getirilen bu kanallar ile gelen su, yeryüzüne çıkmadan evlere, camilere ve kastellere dağıtılmıştır. Su, kastele gelmeden önce iki kola ayrılır; ilk kol içme ve kullanma suyu olarak havuzlara gider, ikincisi ise temizlik amacıyla kullanmak için tuvaletlere dağıtılırdı. Tuvaletlere gelen su ise, önce çimecelik adı verilen yaklaşık 1.20 metre derinliğinde ve kayaya oyulmuş havuzlara gelmekteydi.
Gaziantep'te tarihi kent dokusunda birçok cami, han, hamam, medrese, kastel, çeşme ve özel kullanımdaki evlerin kuyularına su sağlayan yer altı su kanalları bulunmaktadır. Yerel dilde livas adı verilen yer altı su kanalları, şehir dışındaki kaynaktan şehre su taşımakta kullanılmış ve şehir içinde birçok farklı hatta ayrılarak kente su sağlayan bir su yolu ağı oluşturmuştur. Bütün kullanıcıları ilgilendiren bir sistem olması ve yaşamın temel gereklerinden biri olan su ile ilgili olması nedeni ile suyun dağılımı ve kullanımı ile ilgili birtakım kurallar oluşmuştur. Bu kurallar kent içinde su yollarının oluşumunu doğrudan etkilemiştir.
Livas ve kastel sistemi, Gaziantep gibi kurak iklime sahip olan bir  kentte kültürel bir gelenek olması yönüyle istisnai bir örnektir. Bu sistem yer altında yüzlerce yıl boyunca geliştirilmiştir ve inşasında sürekli olarak aynı açıda eğimi korumak, inşa edilen her yeni yapıya su tedarik edebilmek için sistemi uzatarak geliştirmek, kastellere giren temiz su livaslarını çıkışta pis su olarak ayrı bir kanala almak, halkın farklı su kullanım ihtiyaçlarını karşılayacak biçimde tasarlanmış bir yer altı su yapısı oluşturmak, büyük ve faydalı bir mühendislik başarısı olmuştur.
Gaziantep'te bulunan ve günümüze kadar ulaşan altı tane kastel yapısı vardır, bunlar;

Bişirici (Pişirici) Kasteli ve Mescidi
İmam-ı Gazali (Gazali) Kasteli ve Mescidi
Ahmet Çelebi Kasteli
Kozluca Kasteli ve Mescidi (Tahtani Mescit)
İhsanbey (Esenbek) Kasteli ve Mescidi
Şeyh Fethullah Kasteli ve Mescidi'dir.

Gaziemir, İzmir'in bir ilçesidir. İlçenin batısında ve kuzeyinde Karabağlar, doğusunda Buca, güneyinde Menderes ilçeleri bulunmaktadır. Gaziemir ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 149 metredir. İlçenin yüzölçümü 70 km²dir. 1965'e kadar taşıdığı tarihi ismi Seydiköy'dür.
Rumeli göçmenlerinin ağırlıklı unsuru oluşturduğu bir nüfus yapısına sahip olan Gaziemir, günümüzde ilçe hudutları içinde bulunan askerî birliklerin çekirdeğini teşkil eden Hava Teknik Eğitim Komutanlığı'nın kurulması ve sonraki yıllarda gelişen Ulaştırma Tugay Komutanlığı ile önemli bir askeri potansiyeli bünyesinde barındıran farklı bir yerleşim birimi haline gelmiştir. 
Gaziemir, son yıllarda sanayinin ve ticaretin geliştiği bir bölge olarak ortaya çıkmıştır. Merkezde, Akçay Caddesi üzerinde tekstil ve mobilya üretim imalathaneleri ve satış mağazaları yer alır. Sarnıç beldesi etrafında sanayi kuruluşları toplanır. Gaziemir, sanayi ve ticaret gücü yanında, sahip olduğu üstün konut potansiyeliyle de önem kazanmıştır. Adnan Menderes Havalimanı, Gaziemir Hava Üssü, Fuar İzmir, Ege Serbest Bölgesi ve Uzay Kampı Türkiye, Gaziemir sınırları içerisinde yer almaktadır. Ayrıca İzmir Optimum Outlet buradadır.

Seydiköy ve civarı Türk hakimiyetine halk arasında Aydınoğulları Beyliği'nin kurucusu ve Umur Paşa olarak tanınan, Aydınoğlu Gazi Umur Bey döneminde geçmiştir. Seydiköy'de bulunan ve kuruluş tarihi kesin olarak bilinmeyen Seyyid Mükremeddin Zaviyesi ve Dizdar Hasan Ağa vakfiyesi bir cami ve çeşme, buradaki ilk Türk yerleşiminin çekirdeğini oluşturmuştur ve bunların ilki yerleşime ismini vermiştir. Seydiköy Türk yerleşimi ile ilgili en erken tarihli belge 1530 tarihli "tapu tahrir defteri"dir ve Seydiköy'ün Konya'dan göçmüş Yörük boyları tarafından kurulmuş olduğuna işaret etmektedir.
18. yüzyıldan itibaren Batı Anadolu'nun zeytin/üzüm/incir/pamuk ihracatına dayalı olarak uluslararası boyutta gelişiminin bir sonucu olarak Seydiköy, Ege Adaları kaynaklı yoğun bir Rum nüfus akınına konu olmuş ve 19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren, bir yandan İzmir'e güneyden giriş öncesinde kilit bir idari merkez olma özelliğine kavuşmuş, bir yandan da Türk nüfus ağırlığını kaybetmiştir. Bu gelişimin en önemli faktörlerden birisi, tren yolu ile birlikte bugünkü yerinde tesis edilmiş olan Gaziemir İstasyonu olmuştur. Yunan işgali sırasında yıkıma uğramış olduğu için ve 1923 Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi sürecinde nahiye merkezi bir süre Cumaovası'na (bugünkü Menderes) taşınmıştır.
Kavala'dan mübadil olarak getirilip iskan edilen yaklaşık 2.500 kişi (529 aile) Seydiköy'ün yeniden imar ve inşası bakımından önemli rol oynamıştır. Bu nüfusa, 1944 başta olmak üzere, sonraki yıllarda iskan edilmiş olan Bulgaristan göçmenlerinin eklenmesiyle ilçe günümüzdeki sosyo-kültürel çehresine kavuşmuştur.
Gaziemir, 3 Haziran 1992'de Konak ilçesinden ayrılarak ilçe olmuştur.

Not: 2008 yılında köyler mahalle statüsüne geçtiğinden kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Belediye başkanları

1992 yılında Gaziemir'in Konak'tan ayrılmasıyla İsmet Kılıç ara seçimlerde belediye başkanı seçilmiştir.

Gaziemir'de 13 ilkokul, 12 ortaokul, 8 ortaöğretim kurumu bulunmakta; 18.669 öğrencinin eğitim gördüğü bu okullarda, 782 öğretmen görev yapmaktadır. Milli Savunma Üniversitesi Hava Astsubay Meslek Yüksekokulu da ilçede yer almaktadır.

İlçede, sağlık hizmetleri; 1 devlet hastanesi, 1 semt polikliniği, 8 sağlık ocağı, 2 sağlık evi ve 1 verem savaş dispanseri tarafından verilmektedir. İlçeye ulaşım ESHOT otobüsleri ve İZBAN trenleriyle sağlanmaktadır. İzmir Çevre Yolu ilçeden geçmektedir. İlçede beş Bisim istasyonu bulunmaktadır.

Gaziemir Belediyesi26 Nisan 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Gaziemir Kaymakamlığı27 Nisan 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Gaziemir'in uydudan görünüşü25 Kasım 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Google Maps

Gaziemir – Seydiköy şube demiryolu, İzmir'de bulunan ve 1858 – 1986 yılları arasında hizmet veren yaklaşık 1,4 kilometre (0,87 mi) uzunluğundaki eski şube demiryolu hattıdır. 1858'de Ottoman Railway Company / Osmanlı Demiryolu Şirketi (ORC) tarafından inşa edilen ve Türkiye'deki ilk şube demiryolu olan hat, 1935'te TCDD'nin denetimine girmiş, 1986'da Akçay Caddesi'nin genişletilmesi sırasında kapatılmıştır.

Osmanlı hükûmeti, İngiliz sermayeli Ottoman Railway Company / Osmanlı Demiryolu Şirketi (ORC)'ne 22 Eylül 1856'da İzmir'den Aydın'a demiryolu inşa edilmesi için imtiyaz vermiştir. Aynı yıl inşasına başlanan demiryolu hattı 30 Ekim 1858'de Gaziemir'e ulaşarak kısmen hizmete girmiş ve Türkiye'deki ilk demiryolu hattı olmuştur. ORC Şirketi'nin yaşadığı mali sıkıntılar sebebiyle demiryolu hattının kalan kısımlarının inşası kısmen yavaşlamış olsa da hat 24 Aralık 1860'ta Torbalı'ya, 15 Kasım 1862'de Selçuk'a ve 1 Temmuz 1866'da ise Aydın'a ulaşarak tamamen hizmete girmiştir.
ORC Şirketi ana hat imtiyazı haricinde aldığı küçük çaplı imtiyazlarla daha kısa şube hatları da inşa etmiştir. Bu kapsamda 30 Ekim 1858'de Gaziemir – Seydiköy, 27 Temmuz 1860'ta Şirinyer – Buca, 1883 ve 1884'te Torbalı – Çatal – Ödemiş ve Çatal – Tire, 13 Ekim 1889'da Goncalı – Denizli, 29 Aralık 1889'da Sütlaç – Çivril ve 1 Aralık 1890'da ise Ortaklar – Söke şube demiryolu hatları hizmete girmiştir.
1923'te Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasından sonra alınan demiryollarının millileştirilmesi kararı kapsamında ORC Şirketi 1 Haziran 1935'te TCDD tarafından satın alınarak feshedilmiş ve şirkete ait tüm demiryolu hatları TCDD'nin denetimine girmiştir. 1935 – 1986 yılları arasında TCDD tarafından işletilen hat, 1986'da Akçay Caddesi'nin genişletilmesi sırasında İzmir-Alsancak – Eğirdir demiryolu ile bağlantısı koptuğu için kapatılmıştır.

TCDD resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Gazimağusa ya da Mağusa (Yunanca: Αμμόχωστος Ammohostos), Kıbrıs Adası'nda bir liman kenti. Kıbrıs Cumhuriyeti'nin Mağusa kazası'nın ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin Gazimağusa İlçesi'nin yönetim merkezi.
Mağusa, Akdeniz'in en fazla güçlendirilmiş limanlarından biridir. Yakındoğu ile Avrupa arasında bir basamak oluşturur.
Mağusa'nın esas gelişimi Lüzinyanlar devrine rastlar. Yakındoğu'dan şehre yerleşenler, kültür ve değerleriyle kent sakinlerine yeni bir güç ve dinamizm kattılar.
2011 nüfus sayımına göre kent, 40.920 kişilik nüfusa sahiptir.
Doğu Akdeniz Üniversitesi de burada bulunmaktadır. Gazimağusa'nın altın kumsalları dünyanın en iyi bilinen plajları arasındadır. Şehirde her yıl düzenli olarak Gazimağusa Belediyesi ve Doğu Akdeniz Üniversitesi'nce gerçekleştirilen Uluslararası Mağusa Kültür ve Sanat Festivali yapılmaktadır.

Klasik antik dönemde Mısır Kraliçesi II. Arsinoe'ye atfen şehir "Arsinoe" (Yunanca: Ἀρσινόη) olarak bilinirdi. Strabon tarafından da o isimle bahsedilmiştir. Yunancada ise "kumda saklı" anlamına gelen "Ammohostos" olarak geçmektedir. Bu isim daha sonraki dönemlerde "Famagusta" (Batı dillerinde sıkça Fransızcadaki karşılığı Famagouste ve İtalyancadaki karşılığı Famagosta kullanılmıştır), Türkçede ise "Mağusa" olarak bilinir. 1974 yılında Kıbrıs Türk yönetimi tarafından "gazilik" unvanı verilmiştir. Şehrin eski merkezi altın yıllarında rivayete göre yılın her günü için bir kiliseye sahip olmasından dolayı "365 kiliseli şehir" unvanına sahiptir.
Türkçedeki "Magosa" kullanımı yerlilerin tepkisini çeken yanlış bir kullanımdır.

Şehir ilk olarak MÖ 3. yüzyılda I. Ptoleme tarafından "Arsinoe" adıyla kurulmuştur. MS 647/648 yıllarında Salamis'in Araplar tarafından yağmalanması sonucu şehre buradan gelen göçmenler yerleşti. 1291 yılında Haçlı Seferleri sırasında Akka alınınca oradan göç edenler şehre yerleşti. Halkla birlikte tüccarların da gelmesi sonucu şehir zenginleşip önem kazandı ve Gazimağusa Limanı sayesinde bir ticaret merkezi konumuna geldi. Lüzinyanlar döneminde Kudüs'ü de yöneten Lüzinyan kralları 1372'ye kadar Mağusa'daki St. Nikolas Katedrali'nde taç giydi. Bu dönemde şehirde pek çok kilise inşa edildi. 1372'de Cenevizliler şehri ele geçirmiş, şehir yapılan anlaşma gereği 1469'a kadar Ceneviz yönetiminde kalmış ve daha sonra Lüzinyanlara geri verilmiştir. Ceneviz döneminde bir askeri bölge olarak kullanılan şehir ticaret merkezi olma özelliğini yitirmiştir.

Türklere kadar Roma ve Doğu Roma İmparatorluklarının, Latinlerin ve Venediklilerin eline geçen kale II. Selim dönemindeki (1566-1574) Kıbrıs Seferi sırasında 6 Ağustos 1571'de Türk birlikleri tarafından fethedildi. 1878'e dek Türk yönetiminde kalan kale Kıbrıs ile birlikte 1878 yılında İngiliz idaresine bırakıldı.
1960 yılında bağımsızlığını kazanan Kıbrıs Cumhuriyeti'nin önemli turizm beldelerinden biri haline gelen Mağusa, Kıbrıs Harekâtı sırasında Türk birliklerince ele geçirildi. Kent, 1975 yılında ilan edilen Kıbrıs Türk Federe Devleti ve 1983'te kurulan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin önemli liman, turizm ve üniversite eğitimi merkezlerinden biri haline geldi.

Othello Kalesi, Rumların Aziz George Kilisesi, Latinlerin Aziz George Kilisesi, Gazimağusa Limanı, Lala Mustafa Paşa Camii (Aziz Nicholas Katedrali), Francis Kilisesi, Namık Kemal Zindanı ve Müzesi, Kertikli Hamam, Mağusa Surları, Aziz Barnabas Manastırı, Azize Anna Kilisesi ve Salamis Antik Kenti, Kutup Dede Türbesi.

 İzmir, Türkiye
 Antalya, Türkiye
 Struga, Kuzey Makedonya
 Trabzon, Türkiye

Maraş, Kıbrıs

Gazimağusa Belediyesi (KKTC) resmî web sitesi20 Mart 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Gazimağusa Turist Rehberi20 Şubat 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

-->

Gnaeus Pompeius Magnus veya Pompey (29 Eylül MÖ 106 - 29 Eylül MÖ 48), Roma Cumhuriyeti'nin son dönemlerinde askeri ve politik liderdi. İtalya'nın kasabalarından gelen Pompey, kendini Roma asilzadeleri arasına sokabildi. Kendisine Magnus kognomenini de Lucius Cornelius Sulla vermişti.
Pompey Marcus Licinius Crassus'a karşı ve Gaius Julius Caesar'a da dosttu. Üç politikacı Roma cumhuriyetinin son dönemlerinde önemli rol oynamışlar, aralarındaki ortaklığı da Birinci Triumvirlik ismiyle tanımlamışlardır. Crassus öldükten sonra, Pompey ve Caesar tüm Roma topraklarının hakimiyeti için tartıştılar.
Pompey MÖ 65 yılında, şimdiki Şebinkarahisar-Bayramköy bölgesinde, Pontus Kralı VI. Mithridates'in ordusu ile yaptığı savaşta, Roma ordusuna komuta etti. Mitridates'in ordusunu yendi, ülkesini Roma'ya bağlı bir devlet haline getirdi. Ardından Şebinkârahisar-Bayramköy bölgesine, zafer kazanma evi anlamına gelen "Nicopolis" kentini kurdu. Athena (günümüzde Pazar) şehri de Pompey tarafından kuruldu.
Pompey kazandığı savaşlardan sonra Roma'da önemli bir statü kazanmıştır. Caesar ile büyük dostlukları bulunmasına rağmen Caesar'ın Galya Savaşlarını kazanmasının ardından orduyu dağıtmadan MÖ 49 yılında Roma'ya doğru harekete geçmesi sonucunda Pompey ve Caesar'ın araları açılmıştır. Başlayan iç savaş sonucunda Caesar, Cumhuriyet'in başkenti Roma'ya yaklaşınca Pompey ve onun tarafındaki senatörler önce İtalya'nın güneyine, ardından da gemilerle Yunanistan'a geçmişler ve orada büyük bir ordu kurmuşlardır. Caesar'ın ordusu, Pompey ve diğer senatörlerin oluşturduğu orduyu MÖ 48 yılında yapılan Pharsalus Muharebesi'nde bozguna uğratmıştır. Bu yenilgi üzerine Pompey hala kendi taraftarlarının yoğunlukta olduğunu düşündüğü Mısır'a doğru yola çıkmıştır.
Mısır'da bir ordu kurup yeniden Caesar'ın karşısına çıkmayı düşünen Magnus Pompey bilmeden ölümüne doğru yelken açmıştır. Mısır'a gittiğinde gemisinden iner inmez başı kesilerek öldürülmüştür. Pompey'in ardından Mısır'a gelen Caesar, Pompey'i öldüren kişiyi infaz etmiştir. Bazı kaynaklarda bunun nedeni olarak; Pompey'in bir senatör olması ve böyle bir ölümü hak etmemesi olarak açıklanmıştır.

Gök Medrese veya banisinden dolayı Sahibiye Medresesi olarak da adlandırılan, Türkiye'nin Sivas kentinde bulunan bir İslam medresesidir. Selçuklu mimarisinin önemli yapılarından birisi olarak kabul edilir. Diğer Selçuklu medreseleriyle birlikte 15 Nisan 2014 tarihinde UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne alınmak üzere aday gösterilmiştir.

Gök Medrese, Anadolu Selçuklu Devleti'nde III. Gıyâseddin Keyhüsrev döneminde, 1271 yılında Rum Selçuklu veziri Sahip Ata Fahreddin Ali'nin dini bir vakfı olarak, mimar Kaluyan el-Konevî tarafından inşa edilmiştir. Medrese, adını turkuaz renkli çinilerinden almaktadır.

Taç kapısının yan sütunca başlıkları üzerinde karşılıklı olarak yazılı imzaya göre Gök medresenin mimarı Konyalı Kaluyan'dır.
Taç kapının üzerindeki kitabede şöyle yazılmıştır:
عمر في ايام دولة السلطان الاعظم شاهنشاه المعظم غياث الدنيا و الدين كيخسرو بن قليج آرسلان خلد الله دولته
"Ulu sultan, yüce şahlar şahı, dünya ve dinin yardımcısı Kılıç Arslan oğlu Keyhüsrev’in devleti zamanında yapılmıştır. Allah devletini daim eylesin."

Çifte minareli taç kapısı ve kapının üzerindeki süslemeler, yapının en görkemli bölümüdür. Süslemelerde 9 tür hayvan başı, yıldız ve hayat ağacı motifleri kullanılmıştır. Duvarları yontma kalker taşından yapılan medresenin minareleri 25 m uzunluğundadır. Üzengi taşlarının üzerindeki süslemede koç, tilki, boğa, ördek, at, kuş, aslan, yılan ve fil olmak üzere dokuz adet hayvan başı vardır. Bazı araştırmacılar bu figürlerin 12 Hayvanlı Türk Takvimi ile bağlantılı olduğunu öne sürmüşlerdir.
Gök Medrese açık avlulu dört eyvan şemasının uygulandığı iki katlı olduğu iddia edilen bir medresedir. Plastik sanatın şaheserlerinden olan taç kapıda mermer malzeme nedeniyle ışık gölge sistemi genel görünümünü etkilemektedir. Ayrıca sırlı tuğla ve mavi çini işçilikli tuğla örgülü minarelerde taç kapıya daha da önem kazandırmaktadır. Cephenin solunda üç dilimli kemeri, iki satırlık kitabesi ve üç yönü dolaşan geometrik bordürüyle çeşmesi cepheyi daha hareketlendirmiştir. Bu hareketliliği sağ ve sol tarafta benzemeli pencereler ve bekitme kuleler tamamlamaktadır. Medrese taç kapının üst iki köşesinde iç içe girmiş hayvan başları doldurmaktadır.

Minare kaidelerinden aşağı doğru inen mermer yüzeyde büyük boyutlarda geometrik, yazı ve bitkisel motifler simetrik durumda ve plastik görünümünde yapılmıştır. Medreseye girişte sağda mescidi bulunmaktadır. Ahşap minberi sonradan yapılmıştır. Mihrabın büyük bir kısmı günümüze kadar gelebilmiştir. Çini ile kaplı olup üzerinde Ayet-el Kürsi yazılıdır. Üçgenler ile kubbeye geçişin sağlandığı mescidin kubbesi ve etekleri de çini tezyinatlıdır.
Girişin solundaki kare planlı kubbeli oda ise Dar-ül Hadis bölümüdür. İç duvarları sıvanmıştır. Üzeri açık dikdörtgen planlı iç avlunun ortasında bir havuzu olması gerekir. Bugün yapının içinde bu havuzun mermer taşları hala durmaktadır. Anadolu'da bilinen en büyük Selçuklu havuzudur. 22 köşeli poligonil bir plana sahiptir. Avlunun kuzey ve güneyinde altı sütun üzerine inşa edilmiş bir revak kısmı bulunmaktadır. Bu revakların gerisinde küçük kapılardan hücrelere girilir. Doğu yönündeki ana eyvanı yıkılmış yerine mevcut taş ve kitabelerle bir duvar örülmüştür. Kuzey ve güneydeki yan eyvanların içi çini tezyinatla süslüdür.
1934-1967 yılları arasında müze olarak kullanılmıştır.
1978 yılında ilk önemli restorasyon ve kazı çalışması yapılmıştır.

İnce Minareli Medrese

Sivas Gök Medrese (Sahip Ata Fahrettin Ali Medresesi) 5 Kasım 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Orhan Cezmi Tuncer, Vakıflar Genel Müdürlüğü Yayınları, 2008, Ankara

Çağla Caner, Gökçe Şimşek Kuran - Searching Traces of a Donor: Sahipata in Seljuk Architecture (İngilizce)
Sivas Gökmedrese web sayfası 29 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Göztepe SK'nün kadın voleybol şubesidir. Forma renkleri sarı-kırmızıdır. Göztepe kadın voleybol takımı, 1962'de kurulmasına rağmen, 2006 yılındaki finansal çöküş sebebi ile kapatılmıştır. 2019 yılında tekrar faaliyet göstererek Türkiye Kadınlar Voleybol 1. Ligi’nde yarışmaya başlamıştır. Tekrar faaliyete başladığı ilk senesi (2019-20)'nde 7 galibiyet, 15 mağlubiyet, 20 puan ile ligde kalmayı başarmıştır. 2020-2021 sezonunda 14 galibiyet, 8 mağlubiyet, 41 puan ile normal sezonu 4. tamamlayarak Türkiye Kadınlar Voleybol 1. Ligi Play-Off'larında yarışma hakkı kazanmıştır. Play-Off A grubunda sırası ile Edremit Belediyesi Altınoluk, Nevşehir Belediyesi ve Sigorta Shop Kalecik Belediyesi'ne yenilerek Play-Off'lara veda etmiştir. 2021-2022 sezonunu 9 galibiyet, 12 mağlubiyet, 25 puan ile 7.bitirmiştir. Göztepe kadın voleybol takımı 2022-2023 sezonunda da Türkiye Kadınlar Voleybol 1. Ligi 'nde yarışmıştır. Kendi Grubunu lider olarak bitirmiştir. Fakat Play-Off mücadelesinde elenmiştir. 2023-2024 sezonu sonucunda ise lig değişikliği yaşamamıştır, 1. Lig'de mücadele etmeye devam etmiştir.

Göztepe SK'nün voleybola yatırımını 1960 sonrası yapmaya başlamasıyla birlikte kulübün erkek ve kadın voleybol şubeleri oluşturuldu. Kadın voleybol takımı 1962 yılından itibaren organize edilen İzmir Mahalli liginde mücadele etmeye başladı ve bu ligde 1968-69 sezonunda şampiyonluğu kazanmıştır. Ancak kulübün maddi imkansızlıklar yaşaması nedeniyle 1972 yılında kapatılmıştır.
Uzun bir süre kadın voleybol şubesi kapalı kalan kulüp 1990'ların ikinci yarısından itibaren tekrar takım kurarak mahalli liglerde mücadele etmeye başladı ve bu mücadelenin sonucunda 1997 yılında Türkiye Bayanlar 2. Ligi'ne yükselmiştir. Kulüp başarılı performansını bu ligde de devam ederek 1 sezon sonra Türkiye Deplasmanlı bayanlar Voleybol Ligi'ne yükselmiştir.
Çok kısa sürede mahalli ligden Sultanlar Ligi'ne kadar yükselen kulüp bu ligde de başarılı performansını sürdürmeye devam etmiştir. İlk sezonunda normal ligi 10. sırada tamamlayan kulüp, play-off ön eleme turunda Galatasaray kulübüne elenmiştir. İkinci sezonunda ligde çok başarılı maçlar çıkarmaya devam eden kulüp normal sezonu 5. sırada tamamlamış ve play-off öne eleme turunda bir önceki sezon play-off ön eleme turunda elendiği Galatasaray kulübüyle tekrar eşleşmiş ve bu sefer rakibini eleyerek play-off çeyrek final turuna yükselmiştir. Play-off çeyrek finalinde bir başka büyük İstanbul takımı olan Beşiktaş ile eşleşmiş ancak rakibine elenmiştir.Ancak kulüp normal sezonu 5. sırada tamamladığı için Türkiye'yi Konfederasyon Kupası'nda temsil hakkı kazanmıştır.
2000-01 sezonunda bir önceki sezon kadar başarılı maçlar çıkaramasa da normal sezonu 9. sırada tamamlamayı başarmıştır. Play-off ön eleme turunda bu sefer bir başka İstanbul ekibi olan Deniz Nakliyat ekibiyle eşleşmiş ve müthis çekişmeli maçlar oynamasına rağmen rakibine elenmekten kurtulamamıştır. 2001-02 sezonunda istediği sonuçları elde edemeyen kulüp bu sezonun sonunda 13. sırayı alarak bir alt lige düşmüştür.
Alt ligde geçen 2 sezonun ardından 2004-05 sezonunda tekrar Türkiye Deplasmanlı Bayanlar Voleybol Ligi'ne yükselmiştir. Bu sezon orta sıralarda yer alan takım normal lig sezonunu 13. sırada tamamlamıştır. Ancak kulüp bir sezon sonraki lige katılım payını ödeyemediği için mahalli lige düşürülmüştür. 2007 yılında Türkiye Bayanlar İkinci Voleybol Ligi'ne tekrar yükselen kulüp, normal sezonu grubunda 1. sırada, final grubunu da 2. sırada bitirerek Türkiye Kadınlar Birinci Voleybol Ligi'ne yükselme hakkı kazanmışsa da kulüp maddi imkansızlıklar nedeniyle kadın voleybol şubesini kapatma kararı almıştır.
Yaklaşık 10 yıllık bir aradan sonra 2019 yılında Türkiye Kadınlar Birinci Voleybol Ligi'nde yer alan İzmir ekiplerinden birisi olan Rota Koleji'nin ligden çekilmesi üzerine bu kulübün katılım haklarını satın alarak tekrar voleybol sahalarına dönmüştür. Kulüp halen Sultanlar Ligi'nde mücadelesini sürdürmektedir.
2026-27 sezonu öncesinde başantrenörlük görevine Radoslav Arsov getirildi.

1968-69 İzmir Mahalli Ligi, şampiyonluk
1997-98 Türkiye Bayanlar 2. Ligi, (bir üst lige yükselmiştir)
1998-99 Türkiye Bayanlar Voleybol Ligi, normal sezon 9.'su, play-off ön eleme
1999-00 Türkiye Bayanlar Voleybol Ligi, normal sezon 5.'si, play-off çeyrek final
2000-01 Türkiye Bayanlar Voleybol Ligi, normal sezon 9.'su, play-off ön eleme
2001-02 Türkiye Bayanlar Voleybol Ligi, normal sezon 13.'sü (bir alt lige düşmüştür)
2004-05 Türkiye Bayanlar Voleybol Ligi, normal sezon 13.'sü (lig sonunda ligden çekilmiştir)
2007-08 Türkiye Bayanlar İkinci Voleybol Ligi, normal sezon 1.'si, final grubu 2.'si (lig sonunda şube kapatılmıştır)
2019-20 Türkiye Bayanlar Birinci Voleybol Ligi, normal sezon 10.'su

Göztepe Spor Kulübü, İzmir, Göztepe merkezli Türk spor kulübüdür.
14 Haziran 1925 tarihinde Altay'ın Aydın'da katıldığı spor müsabakasında yönetimde bulunan Ferit Bey'e söz hakkı verilmemesi sonucu, dönüş yolunda trende çıkan anlaşmazlıkların ardından Altay'da futbol oynayan Nebi ile Vedat kardeşler, Muzaffer Koral, Ferit Simsaroğlu, Necati Bey ve Nusret Bey bir spor kulübü kurmaya karar verirler. 14 Haziran 1925 tarihinde, vapur iskelesi yanındaki Mez Gazinosu'nda toplanan Göztepe semtinin ileri gelenleri (kıdemli futbolcular) ve gençler Göztepe futbol takımını kurarlar. Yapılan ilk kongrede Göztepe Fahri Başkanlığına o dönemin Valisi Kazım Dirik seçilir. İdari heyette ise şu isimler yer alır; Başkan Fehmi Simsaroğlu, İkinci Başkan Turan Dirik, Mühendis Aziz Bey, Mustafa Bey, Murtaza Bey, Öğretmen Şerif Bey, Alaattin Bey ve Adil Burgaz. Genel Kaptanlığa ise Ahmet Özgirgin getirilir.
1937-1939 arası, dönemin İzmir Valisi Fazlı Güleç'in girişimleriyle İzmirspor ve Egespor'la birleşmiş ve Doğanspor adıyla mücadele etmiştir. Kısa zaman sonra tekrar eski ismini alan kulüp, Türkiye'ye Avrupa'daki ilk sportif başarıları getiren spor kulübü olmuştur. En büyük başarısını 1950'de Türkiye şampiyonu olarak yaşamıştır. 14 yıl aradan sonra 2017 yılında tekrar Süper Lig'e çıkma başarısı göstermiştir. 2022 yılında  1. Lig'e düşse de 28 Nisan 2024 tarihinde Gençlerbirliği'ni 2-0 yenerek 2 yılın ardından  Süper Lig'e geri dönmüştür.

1941, 1942, 1943, 1945 ve 1949 yıllarında İzmir Şampiyonu oldu. 1950 yılında Türkiye Futbol Şampiyonası'na katılmaya hak kazandı ve önce Gençlerbirliği'ni, ardından Beşiktaş'ı eleyerek Türkiye Şampiyonluğunu kazandı.
1968-1969 ve 1969-1970 sezonlarında 2 kez Türkiye Kupası'nı müzesine götürmüştür.
Profesyonel liglerin başladığı 1959 yılından itibaren 29 yıl Süper Lig, 25 yıl 1. Lig'de mücadele eden ve 3 kez 1. Lig şampiyonluğu kazanan sarı-kırmızılı camia birçok kupayı da müzesine getirdi.
80 yılı geçen, İzmir derbisi olarak kabul edilen Karşıyaka-Göztepe arasındaki maçlar zaman zaman olaylı geçmiştir. İzmir Atatürk Stadyumu'nda 16 Mayıs 1981 tarihinde yapılan maç 2. Ligde seyirci rekoru ile Guinness Rekorlar Kitabı'na girmeyi başarmıştır.
1997 yılında Sabah ve Yeni Asır gazetelerinin sahibi Dinç Bilgin Göztepe'yi devralarak kulübü dernek statüsünden şirket statüsü hâline getirmiştir.
2002-2003 sezonunda Süper Lig'den düşen Göztepe, bu düşüşü durduramayarak 2007 yılında tarihinde ilk defa Amatör Lig'e düştü. Futbol takımı, 2007-2008 sezonunu Amatör Lig'de geçirmiş, o sezon play-off finalinde İstanbul temsilcisi Ayazağaspor'a penaltılarla 7-6 yenilerek 3. Lig'e çıkma şansını kaybetmiştir.

18 Haziran 2008 tarihinde o sezon 3. Lig'de mücadele edecek olan Aliağaspor yarışma haklarını Göztepe'ye devrettiğini duyurdu. Bu değişiklik sonrası kulüp 2008-2009 sezonunda 3. Lig 2. Grup'ta mücadele etti.
2008-2009 sezon sonu itibarıyla da 3. Lig Yükselme Grubu'nu 1. sırada bitirerek 2. Lig'e şampiyon olarak yükseldi. 2009-2010 sezonunda 2. Lig Yükselme Grubu'na kalan Göztepe, grubu 8. bitirince 1. Lig'e çıkma şansını kaybetti. 2010-2011 sezonu öncesi Özcan Kızıltan'ı teknik direktör olarak kadrosuna dâhil eden Göztepe, 2010-2011 Sezonu sonunda 2. Lig Beyaz Grubu Bandırmaspor'un önünde bitirerek şampiyon sıfatıyla 1. Lig'e yükseldi. 12 Mayıs 2013 tarihinde Tavşanlı Linyitspor ile kendi evinde yaptığı 1. Lig'de kalma mücadelesini, beraberlik sonucunda dahi ligde kalacakken, 1-0'lık skorla kaybederek yeniden 2. Lige düştü. Altınbaş Holding 2007 yılında üstlendiği Göztepe yetkilerini 04 Haziran 2014 tarihi itibarıyla İzmirli iş insanı ve Göztepe taraftarı olan Mehmet Sepil'e 9 milyon € karşılığında devretmiştir.
13 Ağustos 2014 tarihinde İzmir'in Urla ilçesinde yapımı tamamlanan Adnan Süvari Tesisleri hizmete açılmıştır.

3 Mayıs 2015 tarihinde 2. Lig Şampiyonu olarak 1. Lig'e yükselmiştir. 4 Haziran 2017 tarihinde 14 yıllık bir aradan sonra tekrar 1. Lig'den Süper Lig'e yükselmiştir. 2017'de temeli atılan Göztepe'nin yeni stadyumu Gürsel Aksel Stadyumu, 26 Ocak 2020 tarihindeki Beşiktaş maçı ile açılmıştır.
2020-21 sezonuna İlhan Palut yönetiminde başlayan Göztepe, 18. hafta sonunda takımın başından ayrıldı ve yerine Ünal Karaman geldi. Ligde oynanan 40 maç sonunda 13 galibiyet 12 beraberlik ve 15 mağlubiyetle 51 puan toplayarak ligi 10. olarak tamamladı. 2020-21 Türkiye Kupası'nda ise 5. turda Bursaspor'a uzatmalar sonucunda 5-4 kaybederek kupadan elendi.
2021-22 sezonuna Ünal Karaman ile başlayan Göztepe, 3. haftanın sonunda Ünal Karaman ile yollarını ayırdı ve takımın başına Nestor El Maestro'yu getirdi. 34. hafta'da oynanan Gaziantep Futbol Kulübü maçının berabere bitmesiyle, bitime 4 hafta kala Göztepe, Süper Lig'e veda etmiştir.
19 Ağustos 2022 tarihinde kulübün hisselerinin %70'i Sport Republic şirketi tarafından satın alındı. Bu anlaşmaya göre, kulübün futbol branşını Sport Republic, kalan branşları hisselerinin %30'unu elinde bulunduran eski başkan Mehmet Sepil yönetecektir. Bu devirle birlikte Türkiye'de ilk defa bir spor kulübü yabancı bir sermayeden yatırım almıştır. Sport Republic CEO'su Rasmus Ankersen kulübün yeni başkanı olarak, Türkiye'de kulüp başkanı olan ilk yabancı isim olmuştur.
2022-23 sezonunu play-off mücadelelerinde Bodrum FK'ya elenerek noktalayan kulüp, 1. Lig'de devam ettiği 2023-24 sezonuna kötü başladığı hâlde Stanimir Stoilov'un teknik görevi devralmasıyla yükselişe geçmiştir ve sezonu 2. olup Süper Lig'e çıkarak kapatmıştır.

UEFA Kupa Galipleri Kupası ve Fuar Şehirleri Kupası karşılaşmalarında 10 galibiyet, 2 beraberlik ve 18 mağlubiyet alan sarı-kırmızılı ekip, Türk takımları arasında Avrupa'da en fazla gol atan üçüncü takım olma başarısını gösterdi. 30 karşılaşmada, toplam 36 gol atan Göztepe, 49 golü de kendi kalesinde gördü. 48 yıldan beri Avrupa sahalarında gözükmeyen Göztepe, bu araya rağmen Türk takımları arasında Avrupa'da en başarılı olan 3. Türk takımı olma özelliğini hâlen koruyor. Şu ana kadar Avrupa kupalarında resmî olarak 7 kupaya katılan Göztepe, toplam 30 resmî karşılaşma yaptı. Kupa Galipleri Kupası'na 2 kez katılan Göztepe, Fuar Şehirleri Kupası'na ise 5 kez katıldı. Bu alanda da, bu kupaya katılıp en fazla karşılaşma yapan kulüp olma özelliğini de hâlen üzerinde bulunduruyor. Kupa Galipleri Kupası'nda 10 resmî karşılaşma yapan Göztepe 4 galibiyet, 1 beraberlik ve 5 yenilgi yüzü gördü. 14 gol atıp, ağlarında da 10 gol gördü. Göztepe'nin en çok iddialı olduğu kupa ise Fuar Şehirleri Kupası. 5 kez katıldığı bu kupada 20 maç yapan sarı-kırmızılı ekip 6 galibiyet, 1 beraberlik ve 13 yenilgi aldı. 22 gol atıp, 39 golü de ağlarında gördü. Göztepe, 1968-69 Fuar Şehirleri Kupası'nda 5 takımı eleyerek yarı finale kadar çıkan ilk Türk takımı oldu. Ardından 1969-70 sezonunda Kupa Galipleri Kupası'nda Lüksemburg ve Cardiff City takımlarını eledi ama AS Roma takımına elendi. 1970-71 sezonunda ise, Göztepe yine bir Lüksemburg takımını eledi. Ancak bu kez ikinci turda Gornik Zabrze takımına yenilerek kupadan elendi. Bu takımla yaptığı 1-0 ve 3-0 mağlup olduğu maçlar Avrupa kupalarındaki son maçlarıdır. Göztepe, tarihinde Avrupa sahalarında en fazla golü, 1970-71 sezonunda Kupa Galipleri Kupası'nda Lüksemburg'un Union takımına attı. Bu karşılaşmayı Göztepe 5-0 kazandı. Avrupa'da en farklı mağlubiyet ise 1965-66 sezonunda yaşandı. TSV 1860 München takımını ilk maçta 2-1 yenen Göztepe, Almanya'da yapılan ikinci karşılaşmada rakibinden tam 9 gol yiyerek sahadan 9-1 mağlup ayrıldı.
Kupa Galipleri Kupası'na 2 kez, Fuar Şehirleri Kupası'na 5 kez katıldı.

1968 - Fuar Şehirleri Kupası (3. Tur)
1969 - Fuar Şehirleri Kupası (Yarı final)
1970 - UEFA Kupa Galipleri Kupası (Çeyrek final)

1968-1969 sezonunda ise UEFA Fuar Şehirleri Kupası'nda yarı finale kadar yükselerek Avrupa kupalarında bu başarıya ulaşan ilk Türk takımlarından oldu.

1969-1970 sezonunda UEFA Kupa Galipleri Kupası'nda US Luxembourg ve Cardiff City takımlarını eledi. Çeyrek finalde İtalya'nın ünlü kulüplerinden Roma'ya elendi. 1970-1971 sezonunda ise US Luxembourg takımını eledi. Ancak bu kez ikinci turda Gornik Zabrze takımına yenilerek kupaya veda etti.
Göztepe Avrupa'da toplam 30 resmî maça çıkmıştır. Bu maçlarda 10 galibiyet, 2 beraberlik ve 18 mağlubiyet almıştır. Rakip fileleri
36 kez havalandırmış, buna karşın kalesinde 49 gol görmüştür.

Göztepe, Marseille'yı ilk maçta 2-0 yenip 2. maçta 2-0 yenilince, o zamanın kuralları gereği; uzatmada da galip çıkmayınca çekilen kuralar sonucu üst tura çıkmaya hak kazanmıştır.
Hamburg, 1968-1969 sezonunda ısrarla ilk çeyrek final müsabakasını İzmir'de oynamak istemiş, Göztepe bu teklifi reddetmiş, bunun üzerine de Hamburg, maçlara çıkmamış ve böylece Göztepe hükmen galip sayılıp yarı finale yükselmiştir.

Göztepe SK'nin U21 Ligi'nde oynayan futbol takımıdır. Takım 21 yaş altı futbolcularından oluşur. Kadroda, U21 Ligi statüsü 21 yaşından büyük sporcu bulundurma hakkı vardır. Yasalar dâhilinde en az üç yıldır Türkiye'de yaşayan 19 yaşından büyük iki yabancı futbolcuda istendiği takdirde alınır. Takımın teknik direktörlüğünü Serdar Sabuncu yapmaktadır.

Göztepe SK'nin bir dönem Efeler Ligi'nde de mücadele etmiş takımıdır. Ancak daha sonra şube maddi yetersizlikler dolayısıyla kapatılmıştır.

Göztepe SK'nin uzun süre 1. ligde olmak üzere birçok ligde mücadele etmiş takımıdır. Hâlen 1. Ligde mücadele etmektedir.

Göztepe SK'nin Türkiye Erkekler Hentbol 1. Ligi A Grubu'nda oynayan hentbol takımıdır. Takım 2002 yılında amatör spor amaçlı kurulmuş olup, günümüze kadar başarılı bir şekilde yükselmiştir. İlk kurulduğunda en alt liglerde mücadelesine başladığı hâlde şu an Türkiye Erkekler Hentbol Süper Ligi'ne kadar yükselme mücadelesi vermektedir. Taraftarın da onur mücadelesi saydığı takım tüm Göztepe camiası tarafından takip edilip, sevilmektedir. 2011-2012 normal sezonunu lider bitirmeyi 3 hafta önceden garantileyen takım normal sezon sonunda Alanya'da play-off maçlarına çıktı ve o grubu da ilk 2 sırada tamamlayıp 2012-2013 sezonunda Türkiye Erkekler Hentbol 1. Ligi A Grubu'nda 

Güllük Dağı (Termessos) Millî Parkı, Antalya ilinde 1970 yılında, 6.702 hektarlık alan üzerinde kurulan mili park. Toros dağlarının eteklerinde, Korkuteli ilçe sınırlarında yer alır.

Alan tarihi, arkeolojik, botanik, jeolojik ve jeomorfolojik değerleri barındırır. Güllük Dağı (Solymos Dağı) yamaçlarında Anadolu'nun yerli halkı Solimlerin kurmuş olduğu Termessos antik kenti kalıntıları yer alır. Antik kent civarında derin vadiler ve tepeler yer alır. Termessos kenti iyi korunmuş bir antik yerleşmedir. Güllük dağının güneybatısında 1150 m rakımlı alana kurulmuştur. Antik kentte en eski kalıntılar Helenistik devirden kalma mezarlardır. Diğer eserler Roma devrine aittir. Kuleler, surlar, agora, kral yolu, tiyatro, sarnıçlar, süslemeli mezarlar en önemli eserlerdendir.
Antalya il topraklarında Güllük Dağı Millî Parkı haricinde üç millî park alanı daha yer alır: Beydağları Olimpos, Köprülü Kanyon, Altınbeşik Mağarası Millî Parkları.

Millî parkta nesli tehlike altında olan alageyik yaşamaktadır. Dağ keçisi, şah kartal, karakulak ve vaşak gibi memeli hayvanlar bulunur.
Yörede, Akdeniz iklimine bağlı olarak kızılçam ve maki bitki topluluğu yaygındır. Orman ve maki formasyonuna ait 680 bitki bulunur. Bu bitkilerden 39 tanesi endemik, 2'si ise sadece Güllük dağında bulunur.

Park alanında kamp yapma imkânı mevcuttur. Millî parka yılda 35.000 ziyaretçi gelmektedir. Kır gazinosu günlük misafirlerin ihtiyaçlarını karşılamaktadır.
Millî park; üniversiteler, Millî Parklar ve Av-Yaban Hayatı Genel Müdürlüğü ile TÜBİTAK tarafından uygulamalı dersler için Doğa Okulu olarak kullanılmaktadır.

Antalya-Korkuteli yolu ile ulaşılan millî parkın Antalya'ya uzaklığı 34 km'dir.

Güney Afrika, resmî adıyla Güney Afrika Cumhuriyeti, Afrika'nın en güneydeki ülkesidir. Dokuz eyaleti güneyde Güney Atlantik ve Hint Okyanusu boyunca uzanan 2.798 kilometre (1.739 mil) uzunluğundaki kıyı şeridiyle; kuzeyde komşu ülkeler Namibya, Botsvana ve Zimbabve ile; doğu ve kuzeydoğuda Mozambik ve Esvatini ile çevrilidir ve Lesotho'yu da içine alır. 1.221.037 kilometrekare (471.445 mil kare) alana sahip olan ülke, 63 milyondan fazla nüfusuyla Afrika'nın en kalabalık altıncı ülkesidir. Pretoria idari başkent, Cape Town ise Parlamento'nun merkezi olması nedeniyle yasama başkenti, Bloemfontein ise yargı başkenti olarak kabul edilir. En büyük ve en kalabalık şehirleri sırasıyla Johannesburg, Cape Town ve Durban'dır.
Arkeolojik bulgular, Güney Afrika'da yaklaşık 2,5 milyon yıl önce çeşitli hominid türlerinin var olduğunu ve modern insanların bölgede 100.000 yıldan daha uzun bir süre önce yaşadığını göstermektedir. Bilinen ilk insanlar, 2.000 ila 1.000 yıl önce batı ve orta Afrika'dan bölgeye dalgalar halinde göç eden yerli Khoisan ve Bantu dillerini konuşan halklardı. Kuzeyde, 13. yüzyılda Mapungubwe Krallığı ve 17. yüzyılda Venda Krallığı kuruldu. 1652'de Hollandalılar, Table Bay'de, Hollanda Cape Kolonisi'nde ilk Avrupa yerleşimini kurdu. 1795'teki işgali ve 1806'daki Blaauwberg Savaşı, İngiliz işgaline yol açtı. Önemli bir karışıklık dönemi olan Mfecane, Zulu Krallığı da dahil olmak üzere çeşitli Afrika krallıklarının oluşmasına yol açtı. Bölge daha da sömürgeleştirildi ve Maden Devrimi, sanayileşme ve kentleşmeye doğru bir geçişe neden oldu. İkinci Boer Savaşı'nın ardından, 1910 yılında Cape, Natal, Transvaal ve Orange Nehri kolonilerinin birleşmesiyle Güney Afrika Birliği kuruldu ve 1961 referandumundan sonra cumhuriyet oldu. Cape'deki çok ırklı Cape Nitelikli Seçme Hakkı kademeli olarak aşındırıldı ve Güney Afrikalı siyahların büyük çoğunluğu 1994 yılına kadar seçme hakkına sahip olamadı.
Ulusal Parti, 1948'de ırk ayrımcılığını dayattı ve önceki ırk ayrımcılığını kurumsallaştırdı. Afrika Ulusal Kongresi ve diğer apartheid karşıtı aktivistlerin hem ülke içinde hem de dışında yürüttüğü mücadele sonrasında, ayrımcı yasaların yürürlükten kaldırılması 1980'lerin ortalarında başladı. 1994 yılında genel seçimler yapıldı ve ardından tüm ırksal gruplar, parlamenter cumhuriyet ve dokuz eyaletten oluşan ülkenin liberal demokrasisinde siyasi temsil hakkına sahip oldu. Uluslararası ilişkilerde orta güç olarak tanınan Güney Afrika, önemli bölgesel etkiye sahiptir ve BRICS+, Afrika Birliği (Pan-Afrika Parlamentosu'nun merkezi), SADC, SACU, Milletler Topluluğu ve G20 üyesidir.
Gelişmekte olan ve yeni sanayileşmiş bir ülke olarak, nominal GSYİH'ye göre Afrika'nın en büyük ekonomisine sahiptir, Afrika'daki en fazla UNESCO Dünya Mirası Alanına sahip ülke olarak Etiyopya ile aynı seviyededir ve benzersiz biyomları, bitki ve hayvan yaşamıyla bir biyoçeşitlilik merkezidir. Güney Afrika, çeşitli kültürleri, dilleri ve dinleri barındırır ve özellikle apartheid'ın ardından çeşitliliğini tanımlamak için "gökkuşağı ulusu" olarak adlandırılmıştır. Apartheid'ın sona ermesinden bu yana, beyaz olmayan vatandaşlar için hükûmet hesap verebilirliği ve yaşam kalitesi önemli ölçüde iyileşmiştir. Ancak suç, şiddet, yoksulluk ve eşitsizlik yaygınlığını koruyor; 2024 yılı itibarıyla nüfusun yaklaşık %32'si işsizken, 2014 yılında nüfusun yaklaşık %56'sı yoksulluk sınırının altında yaşıyordu. 0,67'lik en yüksek Gini katsayısına sahip olan Güney Afrika, dünyanın en ekonomik eşitsiz ülkelerinden biri olarak kabul ediliyor.

Ülke, Orta Afrika Cumhuriyeti ile birlikte ülke isminde kıta olan Afrika'yı kullanan iki ülkeden biridir. Geçmişte Roma İmparatorluğu'na bağlı bir eyalet olan ve günümüzde Tunus'un kurulu olduğu bölgelerde bulunan Afrika eyaleti için kullanılan Afrika daha sonraları Araplar tarafından da aslına sadık kalınarak Ifriqiya olarak adlandırılmıştır. O dönemler Libya olarak adlandırılan kıta zamanla Afrika olarak adlandırılmıştır. Afrika kelimesinin köken olarak nereden geldiği ve nasıl oluşturulduğu tam olarak belli olmasa da yerel kabilelerin kullanımından ortaya çıkan bir kelime olduğu ya da Fenike dilinde toz anlamına gelen afar kelimesinden türetildiği tahmin edilmektedir. Ülkenin konumu ile birlikte kıta isminin de kullanılması ile birlikte ülke ismi oluşturulmuştur.

Güney Afrika Cumhuriyeti sahip olduğu 1.219.912 km2 yüzölçümü ile dünyanın en büyük 24. ülkesi konumundadır. Ülkenin toplamda sahip olduğu 5.244 km'lik kara sınırından 1.005 km'si Namibya, 1.969 km'si Botsvana, 1.106 km'si Lesotho, 496 km'si Mozambik, 438 km'si Esvatini ve 230 km'si Zimbabve ile oluşurken, ülkenin ayrıca Atlas Okyanusu ve Hint Okyanusu'na 2.798 km'lik sahil şeridi bulunmaktadır.

Ülke konum itibarıyla Afrika kıtasının en güney ucunda yer almaktadır. Ülkenin veld olarak da adlandırılan ve 900 m ile 2.000 m deniz seviyesinden yukarıda yer alan orta kesimleri kumtaşı içeren yaylalardan oluşmaktadır. Ülkenin kıyı kesimlerine doğru ilerledikçe düşen rakım sonucu oluşan ve tabakaların basamak oluşturduğu yapıya Great Escarpment (Türkçe: Büyük eğimli yüzey) ismi verilmektedir. Ülkenin sahip olduğu alanların büyük bir kısmı hem yüzey bilimi açısından hem de petrografi açısından Karoo Ana Havzası olarak adlandırılan yapıdan oluşmaktadır. Ülkenin kuzey bölgelerinde ise magmatik kayaçlar yanı sıra Barberton yakınlarında çok eskiye dayanan başkalaşım kayaçları görülmektedir. Drakensberg sıradağları ülkenin kuzeydoğu bölgesinden başlayarak enklave ülke konumunda olan Lesotho'yu geçerek güneydoğu bölgesine kadar uzanmaktadır. Sıradağların en yüksek noktası Lesotho sınırları içerisinde yer almakta olup, Thabana Ntlenyana Dağı olarak adlandırılan dağın zirvesi 3.482 m yüksekliktedir. Güney Afrika Cumhuriyeti'nin en yüksek dağını ise 3.450 m ile Lesotho sınırına yakın bir konumda bulunan ve zirvesi her iki ülke arasındaki sınırı belirleyen Mafadi Dağı oluşturmaktadır. Bloemfontein'nin kuzeybatısından başlayarak Botsvana ve Namibya'ya kadar uzanan Kalahari Çölü ülkenin kuzeybatı bölgesinde coğrafi koşulları belirlemektedir. Afrika kıtasının en güney uç noktasını belirleyen ve Atlas Okyanusu ile Hint Okyanusu arasındaki coğrafi sınırı belirleyen Agulhas Burnu'da Güney Afrika Cumhuriyeti'nin önemli coğrafi konumlarından birini oluşturmaktadır. Agulhas Burnu'nun batısında ise kıtanın bilinenin aksine en güney uç noktasını değil en güneybatıda yer alan noktasını belirleyen Ümit Burnu yer almaktadır.
Ülke genelinde yer alan akarsuların büyük çoğunluğunun kaynağı Drakensberg dağlarında yer almaktadır. Burada kaynağından çıkan akarsular doğu yönünde ilerleyerek Hint Okyanusu'na ulaşmaktadır. Ülkenin en uzun akarsuyu Drakensberg'deki kaynağından çıkarak birçok nehrin aksine batı yönünde akarak Atlas Okyanusu'na dökülen Turuncu nehri'dir. Ülkede Gariep olarak da adlandırılan Turuncu nehri ülke içerisinde toplamda 1.850 km'lik bir uzunluğa sahiptir. Turuncu nehrin en önemli noktalarından birini de Augrabies Şelalesi oluşturmaktadır. Güney Afrika Cumhuriyeti'nin bir diğer önemli nehri olan ve 1.600 km'lik bir uzunluğa sahip olan Limpopo Nehri Güney Afrika'nın Botsvana ve Zimbabve ile olan doğal sınırını belirlemekte ve Hint Okyanusu'na dökülmektedir.
Güney Afrika Cumhuriyeti'ne ait olan ve üzerinde yaşam olmayan iki küçük adadan oluşan Prens Edward Adaları'da Hint Okyanusu'nun güney kesiminde yer almakta ve anakarada Port Elizabeth'in 1.770 km güneydoğusunda yer almaktadır.

Güney Afrika Cumhuriyeti konumu gereği iklimsel ve orografik açıdan büyük farklılıklar arz etmektedir. Ülkenin Namibya sınırına yakın batı bölgelerinde Kalahari çölü bulunup bu doğrultuda çöl iklimi yaşanabilirken, ülkenin Mozambik sınırına yakın güneydoğu bölgelerinde tropikal ormanlar gözlemlenebilmektedir. Ülkenin batı kıyı kesimlerinde kurak iklim ile birlikte yoğun ılıman okyanusal iklim yaşanmakta olup güney kıyı kesimlerinde yarı kurak iklim yaşanmaktadır. Her iki iklimin sonucu ortaya çıkan sıcak su akıntısı Agulhas Akıntısı ile soğuk su akıntısı Benguela Akıntısı, Ümit Burnu kısmında birbiriyle buluşmasını sağlamaktadır. Ülkenin iç kesimlerinde kurak ile yarı kurak iklim arasında geçişler görülmekte olup bu iklime uygun bozkır alanlar gözlemlenebilmektedir. Cape Town ve civarında Akdeniz iklimi gözlemlenmekte olup yoğun kar yağışları sadece yüksek noktalarda yaşanmaktadır.
Ülkenin güney yarım kürede yer alması nedeniyle kuzey yarım kürenin tam aksi mevsimler yaşanmaktadır. Ülkenin kış mevsimini yaşadığı Haziran ve Ağustos ayları arasında Drakensberg'in zirvesinde, yüksek yaylalarda ve Johannesburg ve civarında kar yağışı gözlemlenebilmektedir. Ülke genelinde gündüz sıcaklıkları 23 °C yer alırken, gece sıcaklık değerleri büyük oranda düşmektedir. Yazın gündüz sıcaklık değerleri 30 °C kadar çıkabilmektedir. Batı Kap bölgesi ile Cape Town civarında kışın serin bir iklim hakim olurken, yoğun olmayacak şekilde yağmur çiseleyebilmektedir. Bu bölgelerde yaz aylarının yaşandığı kasım ile mart ayları arasında sıcak ve kurak bir iklim gözlemlenmektedir. Kıyı kesiminde yer alan KwaZulu-Natal bölgesi boyunca nemli bir iklim hakim olup denizden esen serin rüzgarlar gerçekleşebilmektedir. Bu bölgelerde sıcaklık değerleri yıl boyu 25 °C ile 35 °C arasında gözlemlenebilmektedir.
Güney Afrika Cumhuriyeti'nin doğu kesimlerinde yer alan platolar genel olarak sıcak havanın etkisinde bulunmaktadır. Yarı çöl konumunda olan Karoo bölgesinde sıcaklıklar aşırı derecede artış göstermekte olup yıllık ortalama yağış miktarları 200 mm'nin altında gerçekleşmektedir. Kış aylarında gerçekleşen yağışlar ise düzensiz olarak yağmaktadır.
Ülkede bu denli farklı iklimlerin oluşmasında farklı nedenler sayılabilmektedir. Sıcak ve soğuk akıntıları, coğrafi yükseklik gibi nedenler bu alanda belirleyici olabilmektedir. Ülkenin doğu kıyılarında Hint Okyanusu'nda oluşan sıcak su akıntısı sıcaklığın etkisi ile yükselen su dolu havanın bölgeye yağmur olarak geri dönüşünün mümkün kılarken, batı kıyılarında nemden arındırılmış soğuk su akıntı

Güney Kore, resmî adıyla Kore Cumhuriyeti (KC) (Korece: 대한민국, Daehan Mingug), Doğu Asya'da bir ülkedir. Kore Yarımadası'nın güney yarısını oluşturur ve Kore Tarafsız Bölgesi boyunca Kuzey Kore ile sınır komşusudur; batısında Sarı Deniz, doğusunda ise Japon Denizi bulunur. Güney Kore, tüm yarımada ve bitişik adaların tek meşru hükûmeti olduğunu iddia etmektedir. Yaklaşık 52 milyon nüfusa sahip olup, bunun yarısı dünyanın dokuzuncu en kalabalık metropol alanı olan Seul metropol bölgesinde yaşamaktadır; diğer büyük şehirler ise Busan, Daegu ve Incheon'dur.
Kore Yarımadası, Alt Paleolitik dönemden itibaren yerleşim görmüştür. İlk krallığı, MÖ yedinci yüzyılın başlarında Çin kayıtlarında belirtilmiştir. MÖ birinci yüzyılın ortalarından itibaren, çeşitli siyasi yapılar Goguryeo, Baekje ve Silla'nın rakip krallıklarında birleşmiştir. Sonuncusu, MS yedinci yüzyılın sonlarında yarımadanın büyük bir bölümünü ilk kez birleştirirken, Balhae kuzeyde Goguryeo'nun yerini almıştır. Goryeo Hanedanlığı (918–1392) kalıcı bir birleşmeyi başardı ve modern Kore kimliğinin temellerini attı. Ardından gelen Joseon Hanedanlığı (1392–1897) kültürel, ekonomik ve bilimsel başarılar elde etti, ancak 17. yüzyılın ortalarından itibaren izolasyonist bir politika izledi. Sonraki Kore İmparatorluğu (1897–1910) modernleşme ve reform arayışındaydı, ancak 1910'da Japon İmparatorluğu'na ilhak edildi. Japon yönetimi, II. Dünya Savaşı'nda Japonya'nın teslim olmasının ardından sona erdi ve Kore iki bölgeye ayrıldı: Sovyet işgali altındaki kuzey bölgesi ve Amerika Birleşik Devletleri işgali altındaki güney bölgesi.
Birleşme görüşmeleri başarısız olduktan sonra, güney bölgesi Ağustos 1948'de Kore Cumhuriyeti olurken, kuzey bölgesi de ertesi ay komünist Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti oldu. 1950'de Kuzey Kore'nin işgali, Soğuk Savaş'ın ilk büyük vekalet savaşlarından biri olan Kore Savaşı'nı tetikledi. Bu savaşta, Amerikan liderliğindeki Birleşmiş Milletler Komutanlığı ve Sovyet destekli Çin Halk Gönüllü Ordusu arasında yoğun çatışmalar yaşandı. Savaş 1953'te ateşkesle sona erdi ve üç milyon Korelinin ölümüne ve ekonominin harap olmasına yol açtı; barış antlaşmasının olmaması nedeniyle Kore çatışması hala devam etmektedir. Güney Kore, darbeler, devrimler ve şiddetli ayaklanmalarla noktalanan bir dizi diktatörlük dönemi geçirdi, ancak aynı zamanda yükselen bir ekonomi ve kişi başına düşen ortalama GSYİH'de en hızlı artışlardan birini yaşayarak Dört Asya Kaplanı'ndan biri olarak ortaya çıktı. 1987 Haziran Demokratik Mücadelesi, otoriter yönetimi sona erdirdi ve mevcut Altıncı Cumhuriyet'in kurulmasına yol açtı.
Güney Kore, günümüzde Asya'nın en gelişmiş demokrasileri arasında kabul edilmektedir. 1987 Anayasası uyarınca, halk tarafından seçilen tek meclisli bir yasama organı olan Ulusal Meclis ile üniter bir başkanlık cumhuriyeti olarak yönetilmektedir. Güney Kore, ABD'nin NATO dışı önemli bir müttefiki olup Doğu Asya'da bölgesel bir güç ve küresel ilişkilerde yükselen bir güç olarak kabul edilmektedir; zorunlu askerlik esasına dayalı silahlı kuvvetleri dünyanın en güçlülerinden biri olarak sıralanmakta ve askeri ve paramiliter personel sayısı bakımından ikinci sırada yer almaktadır. Son derece gelişmiş bir ülke olan Güney Kore'nin ekonomisi, nominal GSYİH ve satın alma gücü paritesi (PPP) düzeltilmiş GSYİH'ye göre dünyanın 14. büyük ekonomisidir; dünyanın dokuzuncu büyük ihracatçısı ve onuncu büyük ithalatçısıdır. Ülke, eğitim, insan gelişimi, demokratik yönetim ve inovasyon ölçütlerinde iyi performans göstermektedir. Nüfusu hızla yaşlanmakta ve dünyanın en düşük doğurganlık oranlarından birine sahip olmasına rağmen, dünyanın en uzun yaşam beklentilerinden birine sahiptir. Güney Kore, en hızlı internet bağlantı hızlarından ve en yoğun yüksek hızlı demiryolu ağlarından bazılarına sahiptir. 21. yüzyılın başından beri ülke, özellikle müzik, televizyon dizileri ve sinema alanlarında küresel çapta etkili pop kültürüyle tanınmaktadır; bu olguya Kore Dalgası adı verilmektedir. Güney Kore, OECD Kalkınma Yardımı Komitesi, G20, IPEF ve Paris Kulübü üyesidir.

Kore ismi Goryeo isminden türemiştir. Adı Goryeo, ilk olarak eski Goguryeo krallığı tarafından 5. yüzyılda isminin kısaltılmış şekli olarak kullanılmıştır. Goryeo'yu 10. yüzyıl krallığı olan Goguryeo'yu takip etti ve dolayısıyla ziyaret eden Pers tüccarlar tarafından "Kore" olarak kabul edilen ismini devraldı. Kore'nin modern hecelemesi, ilk olarak 17. yüzyıl sonlarında Hollanda Doğu Hindistan Şirketi Hendrick Hamel'in seyahat yazılarında ortaya çıktı. 19. yüzyıldaki yayınlarda Corea ve Kore yazımlarının bir arada bulunmasına rağmen, bazı Koreliler Japon işgali sırasında İmparator Japonya'nın, Japonya'yı ilk alfabetik olarak göstermelerini sağladığı için Japoncanın yazımını kasıtlı olarak standartlaştırdığını iddia ediyor.
Goryeo'nun 1392'de Joseon ile değiştirilmesinden sonra Joseon, tüm dünyada kabul görmemiş olmasına rağmen, tüm bölge için resmî isim oldu. Yeni resmî isminin kökeni antik Gojoseon (Eski Joseon) ülkesinde. 1897'de Joseon hanedanı ülkenin resmî adını Joseon'dan Daehan Jeguk'a (Kore İmparatorluğu) değiştirdi. Daehan (Büyük Han) adı, Güney Kore Yarımadası'ndaki eski konfederasyonlardan değil, Kore Üç Krallığına atıfta bulunan Samhan'dan (Üç Han) türemiştir. Ancak Joseon ismi Koreliler tarafından, artık resmî adı olmamasına rağmen, ülkelerini belirtmek için hâlâ yaygın olarak kullanılıyordu. Japon yönetimi altında, iki isim Han ve Joseon bir arada yaşadılar. Bağımsızlık için mücadele eden ve en önemlisi Kore Cumhuriyeti'nin Geçici Hükûmeti olan (임시 정부/大韓民國 臨時 several) birkaç grup vardı.
Japonya'nın teslim edilmesinin ardından, 1945'te Kore Cumhuriyeti (대한민국/大韓民國, IPA: ˈtɛ̝ːɦa̠nminɡuk̚, "Büyük Koreli Halk Devleti"; dinle), yeni ülke için yasal İngilizce adı olarak kabul edildi. Ancak, Korece adının doğrudan bir çevirisi değildir. Sonuç olarak, Korece ismi "Daehan Minguk", Güney Koreliler tarafından bazen Güney Kore devletinden ziyade Kore etnik kökenine (veya "ırk") atıfta bulunmak için bir metonim olarak kullanılıyor.
Hükûmet yalnızca Kore Yarımadası'nın güney kısmını kontrol ettiğinden, gayriresmî Güney Kore terimi Batı dünyasında giderek daha yaygın hâle gelmeye başladı. Güney Koreliler, hem Korelileri toplu olarak ifade etmek için Han (veya Hanguk) kullanırken, hem de Çin ve Japonya'da yaşayan Kuzey Koreliler ve etnik Koreliler bunun yerine Joseon terimini kullanmaktadır.

Kore tarihi, Kore kuruluş mitolojisine göre efsanevi Joseon'un MÖ 2333 Dangun tarafından kurulmasıyla başlıyor (genellikle "Gojoseon" olarak da biliniyor, 14. yüzyılda kurulan başka bir hanedanla karıştırmamak için; önek Go- 'eski' veya 'önceki' demek). Gojoseon Kore Yarımadası'nın kuzeyini ve Mançurya'nın bazı bölgelerini kontrol altına alana kadar genişledi. Çin'in Han Hanedanı ile sayısız çatışmalar girdikten sonra, Gojoseon parçalandı ve Kore Proto-Üç Krallık dönemine girdi.
Ortak çağın yüzyıl başlarında, Buyeo, Okjeo, Dongye ve Samhan devletler birliği yarımadayı ve Mançurya'nın güney kısımlarını işgal etti. Bu devletlerin çöküşünden sonra Goguryeo, Baekje ve Silla gibi birçok çeşitli küçük devletler büyümeye başladı ve yarımadayı Kore'deki Üç Krallık adına kontrol etti. Üç Krallığın 676'da Silla altında birleşmesi sonucu Kore Kuzey Güney Devletleri Dönemine girdi, böylece Kore yarımadasının büyük kısmını Birleşik Silla'nın kontrolünün altındaydı, aynı zamanda Balhae Goguryeo'nun kuzey bölgelerinde başarılı bir şekilde bulunuyordu. Birleşik Silla döneminde şiir sanatı ve sanat teşvik edildi ve Budizm kültürü gelişti. Kore ve Çin arası ilişkiler bu dönem iyi kaldı. Ancak Birleşik Silla iç çekişmeler yüzünden zayıfladı ve Goryeo'ya 935'te teslim oldu. Silla'nın kuzeydeki komşusu Balhae bir devlet olarak Goguryeo'nun vârisi olarak kuruldu. En yüksek döneminde, Balhae Mançurya'nın büyük bir kısmını ve Rusya'nın bazı bölgelerini kontrol etti. Balhae 926'da Kitanlılar'ın eline düştü.
Yarımada Goryeo İmparatoru Taejo Wang Geon tarafından 936'da birleşti. Aynı Silla gibi, Goryeo son derece kültürlü bir devletti ve 1377'de Jikji oluştu, dünya'nın hareketli en eski metal tipli matbaa makinesini kullanılarak. 13. yüzyıldaki Moğol istilaları Goryeo'yu güçsüzleştirdi. 30 yıl savaşın ardından, Goryeo Kore üzerindeki hâkimiyetini devam etti ama yine de Moğollara haraç ödedi ama bunun karşılığında Moğolların müttefiki oldu. Moğol İmparatorluğunun çökmesinin ardından, Goryeo'yu ağır siyasi çekişmeler izledi ve Goryeo hanedanı general Yi Seong-gye tarafından yürütülen bir isyan sonucu 1388'de Joseon hanedanı ile değiştirildi.
Kral Taejo Kore'nin yeni adını Gojoseon'nu göz ardı ederek "Joseon" olarak deklare etti ve başkenti Seul'a taşıdı. Joseon Hanedanının ilk 200 yıllı oldukça barışçıl geçti ve 15. yüzyılda Kral Büyük Sejong döneminde Hangıl'ın oluşmasını izledi, ayrıca bu dönem ülkede Konfüçyüsçülük'un önemi arttı.

1592 ve 1598'de Kore Japonlar tarafından istila edildi. Toyotomi Hideyoshi askerleri komuta ediyordu ve Asya kıtasını Kore üzerinden işgal etmeyi planlıyordu ama büyük ihtimal Salih Ordusu tarafından ve Ming Hanedanı'nın yardımıyla geri püskürtüldü. Bu savaşta amiral Yi Sun-sin'in yükselmesine neden oldu ve onun ünlü kaplumbağa gemiside meşhur oldu. 1620'lerde ve 1630'larda Joseon Mançu istilasına uğradı, neticede Mançular bütün Çin'i feth etmişti.
Başka bir dizi Mançurya'ya karşı savaşlardan sonra, Joseon yaklaşık 200 sene barış içinde kaldı. Kral Yeongjo ve Kral Jeongjo Joseon Hanedanlığına kültürel yenilikler getirdi.
Ancak, sonraki seneler Joseon hanedanı dış ilişkilerde ve dış dünyadaki izolasyonlarda aşırı bir şekilde Çin'e bağlıydı. 19. yüzyıl sırasında Kore izolasyon politikası yüzünden Münzevi krallık olarak adlandırıldı. Joseon Hanedanı kendisini Batılı emperyalizm'den korumak için bu adımı attı, ancak sonunda zorunlu bir şekilde kendisini ticaret için dünyaya açtı. Birinci Çin-Japon Savaşı ve Rus-Japon Savaşı ardından Kore Japon egemenliği altına girdi (1910-1945). İkinci Dünya Savaşının sonunda, Japonlar Sovye

Güvercinada, Türkiye'nin Aydın ilinde bulunan bir adadır.
Kuşadası ilçesinde yer alan ada, insan yapımı bir geçitle karaya bağlıdır. Kuşadası için bir simge niteliği taşıyan adada Cenevizliler tarafından inşa edilmiş bir kale bulunmaktadır. UNESCO, 2020'de kaleyi  “Ceneviz Ticaret Yolu’nda Akdeniz’den Karadeniz’e Kadar Kale ve Surlu Yerleşimleri” dosyası kapsamında Dünya Mirası Geçici Listesi'ne dahil etmiştir.

Güvercinada'nın tamamını kaplayan Güvercinada kalesi, doğal bir kayalık üzerinde bulunur. Tarihi 13. yüzyılın sonlarında ya da 14. yüzyılın başlarında Kuşadası'na gelen Cenevizlere dayanmaktadır, Osmanlı İmparatorluğu döneminde yenilenmiştir. Osmanlı döneminde ada korsanlara karşı da bir karakol vazifesi yapmış olduğu için, Korsan Kalesi olarak da bilinir.
Adadaki iç kaleyi ve şehir cephaneliğini, 1533 yılında kurulan Cezayir-i Bahr-i Sefid Eyaleti'nin ilk beylerbeyi olarak atanan Barbaros Hayreddin Paşa yaptırmıştır. 1613 yılında Kuşadası'nın sadrazam ve damat Öküz Mehmed Paşa mülk olarak verilmesinden sonra Mehmet Paşa Güvercinada Kalesini tamir ettirdi. 19. yüzyılda  şehrin Mora İsyanı sırasında dış surları ve kale çevresindeki surlar subaşı İlyas Ağa tarafından 1826-1827 yıllarında tamir  edildi. Kale, 1834 yılında tekrar onarımdan geçirilip güçlendirildi ve 1957 yılında bir mendirekle karaya bağlandı. Kale, 2013 yılında yeniden onarım  gördü ve kale içinde bazı yapılar onarıldı.

Erken seyahatnamelerin tanımlamalarında ve günümüze ulaşan gravürde, adadaki tek tahkimat olarak yalnızca kare planlı kule görülmektedir. Kule, dıştan 15.7x17.35m. boyutlarında olup, uzun tarafta basamaklı bir kaide üzerinde yükselir. Bu kaide kısmı aslında bir sarnıçtır ve kısmen gömülü tonozlu bir mekandan ibarettir. Kuleye giriş, güney cephededir. Kapıya merdivenli bir platformla ulaşılır. Dış duvarlar, top bataryaları için açılmış pencerelerle derin şekilde parçalanmıştır. Kule içinde kuzeydoğu köşedeki 22 basamaklı bir merdiven çatıya açılır. Çatıda yağmur suyunu aşağıdaki sarnıçlara ulaştıran kanallar günümüzde işlevini kaybetmiştir.

Güvercinada'da surlar adayı çepeçevre saracak şekilde yaklaşık 3 m. yüksekliğinde inşa edilmiştir.  Ada, üç yönde sarp yamaçlı doğal bir koni şeklinde yükselmektedir. Surlar, bu koninin sarp yamacına doğru itilmiş, böylece kayalık yamaç bir yandan sur duvarlarına temel oluştururken diğer yandan bu kesimlerde kaleyi çok daha güvenli kılmıştır. Surların güneyinde doğu yönüne cepheli merdivenlerle çıkılan yuvarlak kemerli ve iki kule ile korunan kale giriş kapısı yer almaktadır. Kuzey kule beşgen, güney kule ise silindirik biçimdedir

Kule kapısının solunda, mazgal pencerelerin kotunda duvar içine gömülmüş mermer bir kitabe levhası yer alır. Kitabe 1242 (1826) yapımlı ve 4 satır, 20 mısradır.
Kitabede yer alan yazı eski Türkçeye “Allah’a hamdolsun. Bu kalenin inşası tamam oldu. Taşları Yılancı’dan (Yılancıburnu) geldi ve bu kalede kullanıldı. Alt tarafta (muhtemelen kale eteğinde) deniz dalgalarının dövüldüğü bir taş konak vardı. Burası kimsenin bilmediği boş çıplak bir toprak iken Sultan Kalesi oldu. Onun banisi (yaptıranı) şerefi Hızır’ın dostu olan İlyas Ağa’dır. O her işinde gani rahman olan Allah’a güvenip tekevvül etmiştir. Allah onun ihsanını ve neslini ebedi kılsın ve her iki cihanda selam et içinde olsun. Cennete girmekte (girmesinde) onun delili olsun ve yüce gayesinde ersin. Tarihi sığınılacak yer olarak söylerdim. (Böylece) “birmanalar incisi çıktı.” olarak çevrilmiştir.

Kuşadası'nın endemik bitkilerinden tülüşah (Centaurea Mykalea), Güvercinada Kalesi'ndeki özel alanda koruma altına alınmıştır. Kanarya sarısı rengi ve iri çiçekleriyle gösterişli bir türdür. Adını, Dilek Yarımadası Milli Parkı'nın da yer aldığı Samson Dağları'nın antik isminden alır, halk arasında Aydın Gaşağı olarak da bilinir.

 OpenStreetMap'te Güvercinada ile ilgili coğrafi veriler  

 Wikimedia Commons'ta Güvercinada ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Güzel Sanatlar Oyuncuları, İzmir'de yerleşik olan bir tiyatro topluluğu.
Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nden mezun gençler tarafından 1999 yılında kurulmuştur. Kurucusu, Murat Karamanoğlu'dur. Topluluk, oyun sahnelemenin dışında diksiyon, dramatik yazarlık, resim, hızlı okuma, satranç, bale, keman-gitar-piyano, tiyatro, dans gibi kurslarla düzenler.

Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz
Midas'ın Kulakları
Kamyon
Papaz Kaçtı
Sakın Karıma Söylemeyin
Ezop
Kim Kimi Kimle
Dosyali Osmanlı Tarihi
Sevdalı Bulut
Bin Yıl Önce Bin Yıl Sonra Nasreddin Hoca
Kırmızı Başlıklı Tehlike
Midas'ın Eşek Kulakları
Pinokyo
Bremen Mızıkacıları
Yaramaz Palyaçolar

Murat Karamanoğlu
Burcu Tuna
Celal Acaralp
Enis Tekerek
Melda Yorgancılar
Nail Hıncal
Selin Şekerci
Sena Güner
Soner Gunuc
Türker Alpugan

Güzel Sanatlar Oyuncuları

Güzelbahçe, Türkiye'nin İzmir ilinin bir ilçesidir. İlçenin doğusunda Narlıdere ve Karabağlar, batısında ve güneybatısında Urla, güneyinde Seferihisar ilçeleri, kuzeyinde ise İzmir Körfezi bulunmaktadır. 29 Aralık 1993'te eski Narlıbahçe ilçesinden ayrılarak ilçe olmuştur. On iki mahallesi bulunan ilçenin yüzölçümü 77 km2dir. Güzelbahçe ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 399 metredir. 2022 itibarıyla nüfusu 37.753 kişidir. İlçe ekonomisinin temelini balıkçılık ve tarım oluşturur.

En eski adı Kilizman olan Güzelbahçe 1936'da Kızılbahçe adını alarak Urla'ya bağlı bucak merkezi olmuş, 1954'te belediyeye kavuşmuş, 6 Temmuz 1957'de bugünkü adını almış ve Urla'dan ayrılarak Merkez ilçeye bağlı bucak merkezi olmuştur. 12 Eylül 1980 ihtilali sonrasında belediyenin lağvedilerek İzmir Belediyesi'ne mahalle olarak bağlanması Güzelbahçe'nin gelişimini durdurmuştur. 26 Mart 1984 tarihinde oluşan 3030 sayılı yasa sonucu İzmir Büyükşehir Belediyesi kurulmuş, Güzelbahçe büyükşehire bağlı Merkez ilçe belediyesine dahil edilmiştir. 1988 yılında Merkez ilçe belediyesi Konak Belediyesi olarak değişime uğramıştır. 1988-1992 yılları arasında Güzelbahçe Konak ilçe belediyesine bağlı olarak kalmış; 3 Haziran 1992 tarih ve 3806 sayılı yasayla Narlıdere ile birleştirilerek Narlıbahçe adını almıştır. Daha sonra 27 Aralık 1993 gün ve 3949 sayılı yasa ile Narlıbahçe ilçesinin bölünmesiyle ilçe hüviyetini kazanmıştır. Mayıs 1994'te Kavacık'ın Konak ilçesine, Ekim 2001'de Çamtepe'nin Seferihisar ilçesine bağlanmasıyla Güzelbahçe'nin bugünkü sınırları oluştu.
29 Mart 2009 yerel seçimleri sonucunda ilçeye bağlı olan Yelki Beldesi kapatılmış; Yelki Mahallesi ve Mustafa Kemal Paşa Mahallesi olarak ilçe merkezine dahil edilmiştir. Cumhuriyet Halk Partisi adayı Mustafa İnce Güzelbahçe'nin yeni belediye başkanı olmuştur. 2014 yerel seçimlerinden sonra ilçeye bağlı Çamlı, Payamlı ve Küçükkaya köyleri mahalleye dönüştürüldü.

Güzelbahçe'nin yüzölçümü 77 km2dir. İlçe merkezinin deniz seviyesinden yüksekliği 50 m'dir. İlçedeki iklim tipi Akdeniz iklimidir. İlçenin doğusunda Narlıdere ve Karabağlar, batısında ve güneybatısında Urla, güneyinde Seferihisar ilçeleri, kuzeyinde İzmir Körfezi bulunmaktadır. Sahil bandı Limanreis, Narlıdere ile Çamlıçay, Urla arasında kalan bölümdür. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Piriştina'nın döneminde ilçede kıyı düzenlemesi yapılmış, plaj ve yürüyüş alanı düzenlenmiştir. İlçe sahilinde biri Mavi Bayraklı sekiz adet plaj mevcuttur. İnkaya Mağarası ilçede yer almaktadır. Ayrıca ilçede üç tabiat anıtı bulunmaktadır. Çamlı Mahallesi sınırları içerisinde yer alan Çamlı Deresi'ne bir içme suyu barajı inşa edilecektir.

Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi'nin 2021 verisine göre 37.572 kişilik nüfusuyla Güzelbahçe, İzmir'in otuz ilçesi arasında yirmi altıncı sıradadır. İlçenin en fazla nüfusa sahip olan mahallesi 6.249 kişiyle Yalı olup ardından 5.682 kişi ile Yelki ve 5.589 kişi ile Kahramandere gelmektedir. En az nüfusa sahip olan mahallesi ise 265 kişilik nüfusu ile Küçükkaya'dır. İlçenin net nüfus artışı 845 kişi seviyesindedir. Yıllık nüfus artış hızı %2,3 ile İzmir ortalamasının üzerindedir. Nüfus yoğunluğu km2 başına 487,9 kişidir. İlçe nüfusunun 19.091'ini kadınlar, 18.481'ini erkekler oluşturmaktadır.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

İlçede bir balık pazarı bulunmaktadır. Siteler ve Yalı mahallelerinde balık lokantaları mevcuttur. Çamlı, Yaka ve Yelki mahallelerinde haftada bir gün üretici pazarları, Yalı Mahallesi'nde ise yaz aylarında her akşam gece pazarı kurulmaktadır. 2015 itibarıyla ₺2.847 ortalama hane halkı gelirine sahip olan Güzelbahçe, İzmir'in ortalama hane halkı geliri en yüksek ilçesidir. 2017 yılı İnsani Gelişme Endeksi verisine göre Güzelbahçe, elde ettiği ve yüksek kategorisinde değerlendirilen 0,534 puanla İzmir'in ilçeleri arasında onuncu sırada yer aldı.

İlçede 2013'ten beri her yıl Payamlı Bardacık Festivali, 2014'ten beri de Geleneksel Türk El Sanatları Festivali düzenlenmektedir.

Kilizman Şehitlik Anıtı, Güzelbahçe'de Kâzım Dirik tarafından yaptırılmış bir şehitlik anıtıdır. Kahramandere'de ölen Türk askerleri Kurmay Albay Nihat Bey ve Çobanoğlu Ömer Zeki Bey anısına yaptırılmıştır.

İlçede ralli yarışları yapılıp paraşütle atlama gibi spor etkinlikleri düzenlenmektedir. İlçede bir go-kart pistinin yapımı planlanmaktadır.

On beş sandalyeli ilçe belediye meclisi, 2024 itibarıyla on dört CHP ve bir İYİ Partili üyeden oluşmaktadır.

60. Yıl Anadolu Lisesi, MEV Koleji Özel Güzelbahçe Okulları, Deniz Koleji, Özel Güzelbahçe Piri Reis Okulları, Yöm-Özel BirYer Okulları, Cengiz Topel Lisesi ilçede bulunmaktadır. Kapatılmadan önce Türkiye'deki dört askerî liseden biri olan Maltepe Askerî Lisesi de Güzelbahçe'de bulunmaktaydı.

Haziran 2018'den itibaren ilçeye doğalgaz verilmeye başladı.

Hastane bulunmayan ilçede Eylül 2018'den beri Urla Devlet Hastanesi'nin semt polikliniği hizmet vermektedir.

İzmir-Çeşme Otoyolu ilçeden geçmektedir. İlçeye ulaşım ESHOT otobüsleri ve Güzelbahçe Vapur İskelesi'ne sefer düzenleyen İZDENİZ vapurları tarafından sağlanmaktadır. İlçede üç Bisim istasyonu bulunmaktadır. İzmir Metrosunun M1 hattının Güzelbahçe'ye kadar uzatılması planlanmaktadır.

Güzelbahçe'nin iki tane kardeş şehri bulunmaktadır.

 Flörsheim am Main, Almanya (2011'den beri)
 Girne, Kuzey Kıbrıs

T.C. Güzelbahçe Belediyesi 6 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
T.C. Güzelbahçe Kaymakamlığı 21 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hacı Bayram Câmii, Ankara'nın Altındağ ilçesinin Ulus semtinde bulunan tarihi cami. Augustus (Ogüst) Tapınağı'nın bitişiğindedir. İlk zaviye olarak yapılış tarihi hicri 831 yılı (1427-1428) olan caminin ilk mimarı Mimar Mehmet Bey hakkında bilgi bulunmamaktadır. Günümüzdeki mimari yapısı 17. ve 18. yüzyıl camilerinin karakterlerini taşımaktadır. Uzunlamasına dikdörtgen bir plana sahip yapı, taş kaideli, tuğla duvarlı ve kiremit çatılıdır.

Cami, adını  bahçesindeki Hacı Bayram Türbesi'nden alır. Mihrap duvarına bitişik olan türbe, 1429 yılında yapılmıştır. Kare planlı, sekizgen tamburlu türbenin üzeri kurşun kubbe ile örtülüdür. Caminin bahçesinde ayrıca XVIII. yüzyıla ait Osman Fazıl Paşa türbesi bulunmaktadır. Sekizgen planlı yapı, doğrudan duvarlara oturan bir kubbeyle örtülüdür. Eskiden türbede bulunan Osman Fazıl Paşa'nın sandukası sonradan aile mezarlığına götürülmüştür.

Camii ahşap ve ahşap üzerine kalem-işi süslemeleri, çini süslemeleri bakımından da oldukça zengin bir yapıdır. Cami içindeki ahşaplar üzerinde Nakkaş Mustafa Paşa'ya ait boyama nakışlar vardır.
Caminin güneydoğu duvarında iki şerefeli bir minare bulunur. Bu minare kare planlı taş kaideli, silindirik tuğla gövdelidir. 1714 yılında Hacı Bayram Veli'nin torunlarından Mehmet Baba tarafından tamir edilmiştir. 1940 yılında da Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından restore edilen cami ve külliyesi en son Ankara Büyükşehir Belediyesi öncülüğünde orijinaline uygun olarak yenilenmiş ve 14 Şubat 2011 tarihi itibarıyla ibadete açılmıştır. Kapalı alanda dört bin beş yüz, açık alanda bin beş yüz olmak üzere toplam kapasite altı bin kişinin ibadet yapmasına uygun hale getirilmiştir.

 OpenStreetMap'te Hacı Bayram Camii ile ilgili coğrafi veriler  

Hacı Bayram Camii tarihçesi
Hacı Bayram-ı Veli25 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hacı Bektaş-ı Veli Türbesi, Nevşehir'in Hacıbektaş ilçesinde yer alan ve 16 Ağustos 1964'ten beri müze olarak kullanılan bir yapı.
Horasanlı 90.000 Alevi Türkmen Pîrlerin önderi ve büyük tasavvuf alimlerinden bir Alevî Türkmen şeyhi olan filozof Hacı Bektaş-ı Veli tarafından 13. yüzyılda kuruldu ve sonraki dönemlerde yapılan eklemeler ve onarımlarla bugünkü hâlini aldı. UNESCO, 2012'de kompleksi Dünya Mirası Geçici Listesi'ne dahil etti. Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından verilen özel izinle Temmuz 2015'te yapılan cem töreni, 188 yıl aradan sonra dergâhta gerçekleştirilen ilk ibadet oldu.
2019'da yaklaşık 600 bin kişi tarafından ziyaret edilen müze, Türkiye'nin en çok ziyaret edilen sekizinci müzesidir.

Hacıbektaş Müzesi; Hacı Bektaş Veli Hazretleri'nin kabrinin de bulunduğu Pir Evi, Bektaşi Tarikatı'nın kurucusu kabul edilen ikinci pir (Pir-i Sani) Balım Sultan Hazretleri'nin türbesinin de yer aldığı Balım Sultan Türbesi, Alevi-Bektaşi erkanlarının yürütüldüğü Meydan Evi, yemeklerin yapıldığı ve Bektaşi öğretisinin verildiği yerlerden birisi olan Aş Evi, misafirlerin konuk edildiği Mihman Evi, eşyaların ve erzakların muhafaza edildiği Kiler Evi, Tekke Cami, Hamam, Ekmek Evi ve At Evi bölümlerinden oluşur. Ancak, Ekmek Evi ve At Evi bölümleri günümüze ulaşamamıştır. Bununla birlikte, üç avludan oluşan Müzenin 1. Avlusunda (Nadar Avlusu) 'Allah-Muhammed-Ali'yi simgeleyen Üçler Çeşmesi ile 2. Avluda (Dergah Avlusu) Hz. Ali'yi simgelediğine inanılan 'Aslan' heykelinin yer aldığı Aslanlı Çeşme ve Meydan Havuzu ile 3. Avluda  (Hazret Avlusu) Hasbahçe ve Hazire (derviş mezarlığı) yer alır. Bunun yanı sıra Balım Sultan Türbesi önünde yer alan anıtsal 'Karadut Ağacı', rivayete konu olması ve yaşlı olmasına rağmen halen meyve vermesiyle ziyaretçilerin oldukça ilgisini çekmektedir.

Nadar Avlusu'nu Dergâh Avlusu'ndan ayıran kesme taş örgülü duvarda kırmızı renkli taşlar, Üçler Kapısı'nın çevresinde yerini sarı renkli taşlara bırakmaktadır. Sivri kemerli kapının üzerindeki duvar üçgen bir alınlık meydana getirmekte, çift meyilli harpuşta hiç kesintiye uğramadan bunun üzerinde devam etmektedir. Kapının yanlarında kare biçiminde kırmızı taşlara on iki imamı remzeden on iki dilimli gülçeler işlenmiştir. Taşların köşelerinde görülen çeyrek güneş motifleri, Üçler Kapısı'nın bu tür motiflerin yaygınlaştığı XIX. yüzyılın ikinci çeyreğinde veya az sonra elden geçirildiğini göstermektedir. Havuz, kitabesinden anlaşıldığına göre; Beyrut Valisi Halil Paşa'nın eşi Zehra Hanım tarafından 1908 yılında yaptırılmıştır. Havuzun alınlık kısmının tepesinde mermerden yapılmış 'Hüseyni Tacı' bulunmaktadır.

 OpenStreetMap'te Hacı Bektaş-ı Veli Türbesi ile ilgili coğrafi veriler  

Hacı Bektaş-ı Veli Müzesi – T.C. Hacıbektaş Kaymakamlığı

Halil İbrahim İnalcık (7 Eylül 1915, İstanbul - 25 Temmuz 2016, Ankara), uluslararası alanda tanınan Türk tarihçi, yazar ve akademisyendir. Osmanlı ve Türk tarihine siyasal, ekonomik, kültürel ve medeniyet alanlarında yaptığı özgün katkılarıyla bilinmektedir. Bilimsel çalışmaları ve yetiştirdiği öğrenciler nedeniyle "Şeyhü'l-Müverrihin" ve "Tarihçilerin Kutbu" ünvanlarıyla anılmıştır.
Kırım göçmeni bir aileden gelen İnalcık, 1936 yılında girdiği Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nden 1940 yılında mezun oldu. 1942'de Tanzimat ve Bulgar Meselesi adlı teziyle doktorasını tamamladı. 1943'te doçent, 1952'de profesör oldu. Akademik kariyeri sürecinde Ankara Üniversitesi, Bilkent Üniversitesi, Chicago Üniversitesi, Londra Üniversitesi, Harvard Üniversitesi ve Princeton Üniversitesi'nde dersler verdi. İngilizce olarak kaleme aldığı Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ (1300-1600) ile Osmanlı İmparatorluğu'nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi adlı eserleri, Balkan dilleri ve Arapça da dâhil olmak üzere pek çok dile çevrildi ve birçok dünya üniversitesinde ders kitabı olarak okutuldu.
İnalcık, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde 32 yıl görev yaptıktan sonra 1972'de Chicago Üniversitesi'nde Osmanlı Tarihi Kürsüsü'nü, 1993'te ise Bilkent Üniversitesi'nde Tarih Bölümü'nü kurdu. Doktora öğrencileri arasında, İlber Ortaylı'nın da bulunduğu çok sayıda tarihçi yer almaktadır. 2016 yılında, 100 yaşındayken Ankara'da hayatını kaybetti ve cenazesi Bakanlar Kurulu kararı ile Fatih Camii Haziresi'ne defnedildi.

İnalcık, 7 Eylül 1915 tarihinde İstanbul'da dünyaya geldi. Babası Kırım göçmenlerinden Seyit Osman Nuri Bey, annesi Ayşe Bahriye Hanım'dır. Ailesi, 1924 yılında Ankara'ya yerleşti.
1923-1930 arasında Ankara Gazi Mektebi'nde, bir yıl Sivas Muallim Mektebi'nde devam etti. Orta tahsilini 1931'de Ankara'da Gazi Muallim Mektebi'nde tamamladıktan sonra Balıkesir Necati Bey Muallim Mektebi'nde lise tahsiline devam etti. 1936 yılında Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Yeni Çağ Tarihi Bölümünde yüksek öğrenimine başladı. 1940 yılında mezun olduktan sonra fakültede asistan olarak kaldı.
1942 yılında Tanzimat ve Bulgar Meselesi adlı doktora tezini verdi. 1943'te Viyana'dan 'Büyük Ricat'e Osmanlı İmparatorluğu ve Kırım Hanlığı başlıklı teziyle doçentliğe atandı. 1945'te AÜDTCF Arap Dili ve Edebiyatı Bölümünden Şevkiye Işıl ile evlendi.
Uzun yıllar aynı fakültede Osmanlı ve Avrupa tarihi üzerine dersler veren İnalcık, 1947'de Türk Tarih Kurumu (TTK) üyeliğine seçildi. 1949'da İngiltere'ye giderek British Museum'da Türkçe yazmalar üzerinde çalıştı ve Calendar of State Papers serisinde Osmanlı tarihine ait kayıtları topladı. Public Record Office'te Osmanlı İmparatorluğu ile ilgili kaynak taraması yaptı. 1951 yılında Türkiye'ye döndü.
1951'in yazında Bursa Şer'iyye Sicilleri üzerine çalışmaya başladı. Girişimleri sonucu siciller, Topkapı Sarayı'ndaki atölyede ciltlenip temizlenerek tekrar Bursa'ya gönderildi. İnalcık, Haziran 1952'de Viyana Bozgun Yıllarında Osmanlı-Kırım Hanlığı İşbirliği teziyle profesörlük unvanı aldı.
Columbia, Princeton, Pennsylvania, Harvard Üniversitelerinde ziyaretçi profesör olarak dersler veren İnalcık, 1972'de Ankara Üniversitesinden emekli olarak Chicago Üniversitesinde Osmanlı Tarihi Kürsüsünü kurdu. 1973 yılında kitabı Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ (1300-1600) yayımlandı.
İnalcık, Osmanlı/Türk tarihi araştırmalarının ortaya koyduğu yeni bilgi ve bulguların en üst düzeyde paylaşılıp tartışılması için "International Association for Social and Economic History of Turkey" adlı uluslararası bir birlik kurdu, ilk 1977'de Hacettepe Üniversitesinde olmak üzere 11 uluslararası kongrenin toplanmasına öncülük etti.
1986 yılında Chicago Üniversitesinden de emekliye ayrıldı ve 1993 yılında Bilkent Üniversitesinde Tarih Bölümünü kurdu. 23 yıl boyunca Bilkent Üniversitesi Osmanlı Tarihi Bölümünde yüksek lisans ve doktora öğrencilerine seminer dersi verdi.
2003 yılında Bilkent Üniversitesinde Halil İnalcık Center for Ottoman Studies adlı bir merkez kurdu. Halil İnalcık, yıllardan beri çeşitli arşivlerden topladığı belge ve defterlerin kopyalarını, yarım kalmış araştırma metinlerini, 1000'den fazla ayrıbasımı ve diğer materyalleri bu merkeze bağışlamıştır.
İnalcık, çok iyi düzeyde Osmanlı Türkçesi, iyi düzeyde; İngilizce, Fransızca, Almanca, orta düzeyde de; Arapça, Farsça ve İtalyanca biliyordu. Dünyanın çeşitli üniversitelerinden çok sayıda fahri doktora tevcih edilen İnalcık, 20. yüzyıl sona ererken Cambridge'de bulunan Uluslararası Biyografi Merkezi tarafından dünyada sosyal bilimler alanında sayılı 2000 bilim insanı arasında gösterilmiştir.
2003 yılında Macaristan Cumhurbaşkanı tarafından Macaristan Liyakat Nişanı ile ödüllendirilmiştir.
Hayatı ve tarihçiliğini anlattığı Tarihçilerin Kutbu "Halil İnalcık Kitabı" adlı söyleşi kitabı Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'ndan 2005 yılında yayımlanmıştır.
Avrasya Akademisi'nin kurucu üyelerinden birisi idi.

Halil İnalcık çoklu organ yetmezliği nedeniyle 25 Temmuz 2016 tarihinde saat 19.10'da Ankara'da tedavi gördüğü hastanede 100 yaşında öldü. Ölümünün ardından Bilkent ve Ankara Üniversitesinde tören düzenlendi. Cenazesi Bakanlar Kurulu kararı ile Fatih Sultan Mehmet'in de türbesinin bulunduğu Fatih Camii Haziresi'ne defnedildi.
Ölümünün ardından birçok yerde anma töreni düzenlenen İnalcık için Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın talimatı ile özel bir kabir yapıldı. Geleneksel Osmanlı kabirleri tarzında düzenlenen İnalcık'ın "ulema kabri" 22 Temmuz 2017'de tamamlandı. Mermerden yapılan kabrin yazma ve motifleri altın varak ile süslendi.
Kabir düzenlenmesinde Ahmed Cevdet Paşa'nın kabri örnek alındı. Koordineyi İstanbul Kültür ve Turizm Müdürlüğü ile İstanbul Valiliği üstlendi ve finansal destek İstanbul Türbeler Derneğince verildi. Kabrin üzerine ayak ve baş kısmında olmak üzere iki silindir ("üstüvânî") dikildi. Taşları Semih İrteş imal ettirirken ayak kısmındaki silindirin klasik tezyinatını Sabri Mandıracı yazdı. Mandıracı'nın çalışması el ile işlendi.

Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ (1300-1600), London, 1974.
Studies in Ottoman social and economic history, London, 1985.
The Middle East and the Balkans under the Ottoman Empire, Bloomington, 1993.
Süleyman the second and his time, İstanbul, 1993.
An Economic and Social History of the Ottoman Empire (Donald Quataert ile birlikte), Cambridge, 1994.
From empire to republic: essays on Ottoman and Turkish social history, İstanbul, 1995.
Sources and studies on the Ottoman Black Sea, Cambridge, 1995.
History of Humanity (editor, Peter Burke ile birlikte), 1999.
Ottoman Civilization (Gunsel Renda ile birlikte), Ankara, 2003.
Essays in Ottoman History, Eren Yayıncılık.
Osmanlı tarihinde İslamiyet ve Devlet, Türkiye iş Bankası kültür yayınları
Makaleler 1: Doğu Batı, Doğu Batı Yayınları, 2005.
Fatih devri üzerinde tetkikler ve vesikalar, Ankara, 1954.
Osmanlı'da Devlet, Hukuk, Adalet, Eren Yayıncılık, 2000.
Osmanlı İmparatorluğu'nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi Cilt 1 /1300-1600, Eren Yayıncılık, Prof. Dr. Donald Quataert ile, 2001.
Osmanlı İmparatorluğu'nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi Cilt 2 / 1600-1914, Eren Yayıncılık, 2004.
Osmanlı İmparatorluğu - Toplum ve Ekonomi, Eren Yayıncılık.
Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ (1300-1600), Yapı Kredi Yayınları, 2003.
Tanzimat ve Bulgar Meselesi, Eren Yayıncılık.
ABD Tarihi, Allan Nevins/Henry Steele Commager (çeviri) Doğu Batı Yayınları, 2005.
Şair ve Patron, Doğu Batı Yayınları, 2003.
Balkanlar (Prof. Dr. Erol Manisalı ile).
Atatürk ve Demokratik Türkiye, Kırmızı Yayınları, 1.Baskı: Temmuz 2007 - 2.Baskı: Aralık 2007.
Devlet-i Aliyye, 2009.
Kuruluş - Osmanlı Tarihini Yeniden Yazmak
Tanzimat, Değişim Sürecinde Osmanlı İmparatorluğu (Mehmet Seyitdanlıoğlu ile birlikte) İş Bankası Kültür Yayınları, 2011.
OSMANLILAR, Fütühat ve Avrupa İle İlişkiler
Has-Bağçede 'Ayş u Tarab - Nedimler Şairler Mutripler, İş Bankası Kültür Yayınları, 2011.
Osmanlılar, 2010.
Kuruluş ve İmparatorluk Sürecinde Osmanlı, 2011.
Rönesans Avrupası Türkiye'nin Batı Medeniyetiyle Özdeşleşme Süreci, İş Bankası Kültür Yayınları, 2011.
Osmanlı ve Modern Türkiye, Timaş Yayınları, 2013.
Devlet-i 'Aliyye: Tagayyür ve Fesad, Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar II, İş Bankası Kültür Yayınları, 2014.
Osmanlı İmparatorluğu (1-Toplum ve Ekonomi, 2-Sultan ve Siyaset) Kronik Kitap, 2018.
Millî Mücadele Tarihi (1908-1923), Kronik Kitap, 2022.

1986: İslâm Tarih, Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi Ödülü
1991: T.C. Dışişleri Bakanlığı Yüksek Hizmet Madalya ve Diploması
1993: Sedat Simavi Vakfı ödülü: Sosyal Bilim alanında yılın en iyi eseri: Osmanlı İmparatorluğu Toplum ve Ekonomi, İstanbul: Eren Yayınevi
1995: Titulesco Medal of High Service, Romanya Büyükelçiliği, Ankara
1998: İstanbul Üniversitesi Türkiyat Enstitüsü Ödülü
2002: T.C. Kültür Bakanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü
2002: The “2002 Soranos Friendship-Award 2002
2003: Macaristan Liyakat Nişanı
2005: Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü
2011: Kral Faysal Ödülü: İslami Çalışmalar

1986: Boğaziçi Üniversitesi, İstanbul
1986: Chicago Üniversitesi Emeritus Profesörlük
1987: Atina Üniversitesi, Atina
1992: Selçuk Üniversitesi, Konya
1993: Hebrew University of Jerusalem, Kudüs
1993: University of Bucharest, Bükreş
1995: Uludağ Üniversitesi, Bursa

Halil İnalcık 100 Yıllık Çınar belgeseli - Yön: Neşe Sarısoy Karatay (2017)
Halil İnalcık Koleksiyonu - Bilkent Üniversitesi Kütüphanesi
Halil İnalcık anıtı - Antalya

Dipnotlar

Resmi internet sitesi
IAOSEH - International Association for Ottoman Social and Economic History
Bilkent Üniversitesi Halil İnalcık Centre for Ottoman Studies (HICOS)

Harput (Ermenice: Խարբերդ Harpert), Elazığ'da bulunan bir antik kenttir.
MÖ 20. yüzyıldan beri yerleşimin bulunduğu Harput, tarih ve kültürüyle adeta Yukarı Fırat Bölgesini temsil eder. İslam hakimiyeti öncesi ve sonrasında pek çok medeniyete ev sahipliği yapan antik şehir, bu medeniyetlerden günümüze ulaşan eserleriyle açık hava müzesi gibidir ve önemli bir turizm merkezidir. Harput, 2018 yılında UNESCO Kültür Mirası Geçici Listesi'ne girmiştir.

Harput, Doğu Anadolu Bölgesi'nin Yukarı Fırat Bölümü'nde Elazığ şehir merkezinin 8 km kuzeyinde bir plato üzerinde yer alır. Güney cephesi yalçın kayalıklarla kesilmiş denizden 1450 metre yükseklikteki Harput'un kurulduğu platonun batısında Kuzova, doğusunda Uluova, güneyinde Elazığ Ovası ve kuzeyinde ise bugün büyük bir kısmı Keban Baraj Gölü'nün altında kalan Murat Nehri Vadisi bulunmaktadır. Harput, bu konumu ve yakınındaki su kaynakları sayesinde asırlarca önemli bir ticaret merkezi olmuştur.

Harput adının kaynağı tartışmalıdır. Strabon’un bahsettiği Sophene bölgesindeki Karkathiokerta’nın Harput olduğu, hatta isminin de buna dayandığı ileri sürülmüştür. Ayrıca MÖ 4. yüzyılda Persler tarafından ele geçirildiğinde buradan Ziata Castellum şeklinde söz edildiği, bununda Arapça’ya  Hısnıziyad şeklinde geçtiği bilinmektedir. Çivi yazılı Asur tabletlerinde rastlanan Karpata ile buranın kastedildiği de düşünülmüştür. Bizans kaynaklarında Kharpote ve Frank tarihçilerin eserlerinde Quartapiert şeklinde geçmektedir. Evliya Çelebi ise, Osmanlı kayıtlarında burasının “Hasan Ziyad ülkesi” diye yazılı olduğunu kaydeder. Osmanlı devrine ait diğer kaynaklarda ve belgelerde Hartabird, daha yaygın olarak da Harpurt veya Harpurd imlasıyla görülür. Ancak 19. yüzyıldan itibaren resmi yazışmalarda halk arasındaki Harput telaffuzu benimsenmiştir.
Harput Yollarında isimli dört ciltlik eser yazan İshak Sunguroğlu, Harput adının kökeninin "Har-pu-ta-va-nas" veya "Har-pu-ta-aş" kelimelerinden türediğini, bu kelimelerin ise "Ga-ar-ba-ta" veya "Har-pu-ta-aş" adlı bir tanrı/tanrıça veya lider adından gelme olabileceğini belirtirse de, bu isimlerin nerede yer aldığını ve hangi kültüre ait olduğunu belirtmez. Bütün bu açıklamaların aksine Nurettin Ardıçoğlu, Harput'un en eski adının "Carcathiocerta" olduğunu belirtirken; "Carcath=şehir", "Certa=kale" anlamlarını koyarak, Carcathiocerta/Karkathiokerta adının "Şehir kale" anlamına geldiğini söylemektedir.
İleri sürülen bir tez daha, Harput isminin Ermenice kar ("kaya") ve berd ("kale, hisar") kelimelerinden oluştuğu ve "kayalıklarla çevrili kale" anlamına geldiği tezidir. Bazıları ise bu ismi Hurri dilinde "yol" veya "yolculuk" anlamına gelen har/khar kelimesiyle ilişkilendirmişlerdir. Nicholas Adontz, Asur çivi yazısı yazıtlarında adı geçen ve daha sonra Hartberd ve Harberd olarak geliştiği varsayılan bir şehir olan Kharta ile bir bağlantı önerir. Önerilen bir diğer etimoloji ise bunun Hitit ve Hurri tanrıçasının adıyla bağlantılı olduğunu ileri sürmektedir. Kharbed bazen Ermenistan Krallığı'nın Sophene eyaletinin Hanzit (Antzitene) vilayetinde bulunan Hoṛeberd kalesiyle özdeşleştirilir; bu görüşe göre Kharberd, Horeberd isminin bozulmuş halidir (Hoṛeberd-Khoreberd-Kharberd şeklinde geliştiği öne sürülür).
Arapça kaynaklar, Harput'u "Ziyad'ın kalesi" anlamına gelen Süryanice Hesna'd-Ziyad'dan türetilen Hisni Ziyad olarak adlandırmıştır. Orta Çağ coğrafyacısı İbni Arapşah, Hartbirt'in şehrin adı olduğunu, Hisn Ziyad'ın ise antik kaleye atıfta bulunduğunu yazmıştır.
Net ve bilimsel olmayan bu isim kökeni açıklamaları ile birlikte, tarihsel gelişim sürecinde Harput kenti; çeşitli kaynaklarda Hartabert/Hartabird/Khartabirf, Haratparat, Hısn-ı Ziyad/Hisn Ziyad/Hısn Zait/Hesna de Ziyad, Zaid/Zait, Ziata Castellum, Karkathioker-ta/Carcathiocerta, Hasan Ziyad, Kharpot/ Kharpote/ Kharpeta/ Karpata", Quartapiert/Quart-Piere, Harputaş, Kharpert/ Kharberd/ Karbed/ Harberd/ Garpert/ Harbert/ Hoiberd, Harpote, Kharput/Karput, Hayr al-buyut, Harputauanas, Harpurt/Harpurd, Hartpirt/ Hargirt/ Harbit/ Harbirt/ Harbid/ Harbut, Herburt/ Herbrut/ Herput/ Herprut, Handzit/Hinzit, Ilüsnüziyad gibi adlarla anılmıştı.
Bu isimlerin pek çoğu birbirine benzer. Özellikle "Har", "Her" veya "Khar" kökenli isimler, tek grupta bir araya gelebilir. Hatta biraz zorlamayla "Quar" köklü isimleri de bu gruba eklemek mümkündür. "Hısn-ı Ziyat/ziyad" ve "Ziata Castellum" isimlerindeki "Ziyat/ziyad/ziata" kelimeleri, "kale" anlamına gelen "Castellum" ve "Hısn" kelimeleri ile birleşerek, "Ziyad kalesi" anlamında kullanılmıştır. Üç kaynakta rastlanılan "Hasan Ziyad" ismi ise, olasılıkla "Hısn-ı ziyad" dan bozularak kullanılmış olmalıdır.
Bütün bu isimler dışında olup, en farklı isimleri oluşturan "Carcathiocerta / karkathiokerta", Sophane bölgesinde bir kent adı olarak anılsa da"; bunu kanıtlayacak verilerimiz yoktur. "Hayr al-buyut" ve "Handzît/Hinzit" isimlerinin kökeni anlaşılamamıştır. "Hüsnü ziyad" adı ise, Muaviye Döneminde Harput'ta valilik yapan "İbni Ziyad"a bağlanmaktaysa da, konuya ilişkin net bilgi bulunmamaktadır.

Harput, "Uluova"' denilen Elâzığ Ovası'na hakim noktada, savunmaya elverişli ve işlek yollar üzerinde, güneyi yalçın kayalıklarla kesilmiş bir tepe üzerinde bulunmaktadır.

Harput ve çevresinde yapılan kazı ve araştırmalara göre ilk yerleşim Eski Taş Çağı'na kadar inmektedir. Karasu, Arabkir ve Murat Nehri vadilerindeki kayalık tepelerde Kaba Taş Devri; Elazığ-Pertek arasında Karataş adı verilen büyük bir yeraltı kaya sığınağında, Erken Tunç, Bakır Çağı ve Geç Kaba Taş Devri çağlarına ait çakmak taşı ve obsidyen çakmak taşından yapılmış aletler ile el baltaları bulunmuştur.

Tarihçi Hakob Manandian, Harput'un Tunç Çağı'nda Hayasa-Azzi konfederasyonunun ana kalesi olan Ura'nın yeri olduğuna inanıyordu.
Buraya yerleşen bilinen ilk medeniyet MÖ 2000 yıllarında Hurriler olmuştur. Hurriler, İran'ın batısından Doğu Akdeniz'e kadar olan bölge içinde yayılmışlar, MÖ 2. bin yılda ise en güçlü zamanlarına ulaşmışlardır.
Hurriler'den sonra bölge Hitit hakimiyeti altına girmiştir. Hititler'in 'İşuva' adını verdiği bölge içinde Harput, Hitit tabletlerinde 'Karpata' olarak geçer. Çok uzun sürmeyen Hitit hakimiyetinden sonra MÖ 9. yüzyıldan itibaren Harput, Doğu Anadolu Bölgesi'nde hakimiyet kurmaya çalışan Urartular ve Asurlular arasında birkaç kez el değiştirmiş, nihayetinde üstün gelen Urartular 'Supani' adını verdikleri Harput'ta uzun süre hüküm sürmüştür. Harput Kalesi'nin Urartuların hakimiyeti zamanında yapıldığı bilinmektedir.
MÖ 6. yüzyılın başlarında Sasani kralı II. Şapur, Harput'un da içinde bulunduğu bölgeyi ele geçirdi. Harput, MS 379 yılında Roma imparatoru Valens zamanında Roma hakimiyetine girdi. Roma'nın bir sınır kalesi olan Harput, birkaç kez Partlar'ın eline geçse de Roma hakimiyeti bu devletin yıkıldığı MS 395 yılına kadar sürmüştür. Harput Roma'nın parçalanmasından sonra Doğu Roma devletinin eline geçmiş, Ziata adını verdikleri kale 518 yılına kadar Bizans ile Sasani devleti arasında sürekli el değiştirmiştir.
Klasik dönemde Harput; Sophene Krallığı'nın, daha sonra da Ermenistan Krallığı'nın Sophene Eyaletinin bir parçasıydı. Bazı bilim adamları buranın Sophene Krallığı'nın ilk başkenti olan Carcathiocerta bölgesi olduğunu düşünüyor.
640 yılında, Halife Ömer döneminin sonlarında Müslüman Araplar'ın Şam ordusu tarafından alınan kaledeki Arap hakimiyeti 11. yüzyıla kadar sürmüştür. Kale, 930-980 arasında Hamdaniler ve Büveyhogulları'nın hakimiyeti altında kaldı. 980-1085 yılları arasında ise Mervaniler kaleye sahip oldu. Bu yıldan sonra ise Çubukoğulları Beyliği kaleyi alarak Türk hakimiyetini başlatmıştır.

Harput ve çevresine ilk Türk akınları, 1071 yılındaki Malazgirt Muharebesi'nden önce başlamıştır. Fakat bölge üzerinde üstünlüğünü korumaya çalışan Bizans devletinin zayıflaması 1071'den sonra olmuştur. Bizans'ın çekildiği bölgedeki otorite zayıflığından faydalanan bir Türk beyi olan Çubuk Bey 1085 yılında Çubukoğulları Beyliği'ni kurmuştur. Çubuk Bey, Selçuklu Devletine bağlı bir askerdi ve Diyarbekir fethinde büyük başarılar gösterdi. Buna karşılık kendisine Harput bölgesi ikta olarak verildi. Çubuk Bey bu bölgeye geldiğinde bölge Ermeni asıllı Bizans generali Philaretos Brachamios'un kontrolü altındaydı ve nüfusu muhtemelen Ermeni ve Süryanilerden oluşuyordu. Çubuk Bey daha sonra bu bölgede önemli bir kaleyi daha aldı ama kalenin adı kaynaklarda yer almaz. Çubuk Bey'in beyliginin merkezi günümüzde Elazığ Ovası'nda (Uluova) bulunan Tilenzit (Doğankuş) köyüdür. Beyligin sınırları tam belli değildir. Harput ve Elazığ Ovası (Hanzit) kesin bu beylige bağlıydı, ayrıca Palu ve Mazgirt'in de buraya bağlı olduğu bellidir.

Selçukluların emrinde bir Türkmen beyi olan Artuk Bey, 1102 yılında Diyarbakır çevresinde Artuklu Beyliği'ni kurmuştur.
1113 yılında onun torunu olan Balak Gazi olarak bilinen Belek bin Behram, Palu üzerine yürüyerek burayı merkez yaparak Harput'u Çubukoğulları'nın elinden aldı. Hakimiyet alanını kuzeyde Erzincan'a kadar genişleten Balak Gazi, güneyde bir yandan da Haçlı seferlerinden sonra Urfa yöresinde kurulan Hristiyan kontluğuyla da mücadele etmiştir. Haçlılarla mücadeleden sonra Halep'e kadar ilerleyen Balak Gazi 1124 yılında savaşta ölünce Harput, 1184 yılına kadar Artuklu beylerinin yönetiminde kaldı. Ulu Cami bu dönemde inşa edilen en önemli Artuklu eseridir. Artuklu hükümdarı Nureddin Muhammed'in ölümü üzerine oğulları hâkimiyet mücadelesine girdi. İmadeddin Ebu Bekr, Harput ve çevresine hakim olarak, burada beyliğini ilan etti. İmadeddin Ebu Bekr 1204 yılında ölünce yerine Nizameddin İbrahim geçti.
Nizameddin İbrahim'in ölümünden sonra Artuklu beyleri Eyyübiler'le ittifak kurdu ve onların himayesine girdi. Bu ittifaktan rahatsız olan Alaeddin Keykubat, 1234 yılında Harput'a komutanı Kemaleddin Kayar'ı gönderdi. Kemaleddin Kayar Eyyubilerin desteğindeki kaleyi kuşatarak aldı. Bu muharebe ile Artuklu Beyliği'nin Harput kolu sona ermiş oldu.

1244 yılında ise şehir Moğol istilalarında harap oldu. 14. yüzyılın ortalarına kadar İlhanl

Harran, Şanlıurfa ilinin bir ilçesidir. Suriye sınırına yakın olan bir ilçedir. Şanlıurfa'ya 44 kilometre uzaktadır. İlçenin yüzölçümü 904 km²dir. Harran ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 362 metredir.
Şanlıurfa'daki Harran Üniversitesi de adını bu ilçeden almıştır. Kuzey Mezopotamya'nın kadim yerleşim yerlerinden olup Dünya'nın hâlâ yaşanılan en eski kentlerinden biridir.
1946'da Harran ilçesinin merkezi Akçakale'ye ve Akçakale bucağının merkezi de Harran'a kaldırılmış, Harran ilçesinin adı Akçakale, Akçakale bucağının adı da Harran olarak değiştirilmiştir.
1964'te Urfa ilinin Akçakale ilçesine bağlı Harran bucağının ismi Altınbaşak olarak değiştirilmiştir.
Altınbaşak bucağı, 1987 yılında 3392 sayılı Kanunla Akçakale'den ayrılıp Harran adıyla ilçeye dönüştürülmüştür.

Bu gün Şanlıurfa'nın bir ilçesi olan Harran şehrinin adına ilk defa MÖ 2250 yıllarına ait Ebla'da bulunan çivi yazılı tabletler'de rastlanmaktadır. Bu tabletler arasında, Harran'daki Sin Mabedi'nde bir antlaşma imza edildiğine dair bir belge bulunmaktadır. Bu tabletlerde şehir "Ha-ra-an" olarak adlandırılmaktadır. MÖ 2. binyıl başlarına tarihlenen ve Kültepe'yle Mari'de bulunan çivi yazılı tabletlerde ise kentin adı "Har-ra-na" veya "Ha-ra-na" diye geçmektedir. Kentin adı Sümercede ve Akatçada "seyahat" veya "kervan" anlamına gelen "haran-u" sözcüğünden gelmektedir. Bazı kaynaklar ise bu sözcüğün "kesişen yollar" veya "şiddetli sıcak" anlamına geldiğini öne sürmektedir.

Bilinen en eski tarihi MÖ 2. binyıl başlarına tarihlenen Haran, Mezopotamya pagan inanışının en önemli merkezlerinden biriydi ve burada ay tanrısı Sin ile güneş tanrısı Şamaş'ın mabedleri bulunuyordu. 2. binyılın ortalarında Hititler ile Mitanniler arasında yapılan bir antlaşmaya Harran'daki ay tanrısı Sin ve güneş tanrısı Şamaş şahit tutulmuştur. Bundan sonra Bâbil, Hitit, Asur tabletlerinde Harran'dan sık sık bahsedildiği görülmektedir. Akdeniz ile Dicle Nehri civarındaki ovalar arasındaki konumu nedeniyle şehir bir ticaret merkezi olma özelliği kazanmıştır.
Asur tabletlerine göre bölge MÖ 2000'lerde Hurriler ile Mitannilerin yerleştiği bir yerdi. Süryânîlerin atası olan Ârâmîlerin bölgeye yerleşmesi MÖ 11. yüzyıldan sonra da Mezopotamya'dan kuzeye doğru göç ederek Fırat'ın iki yakası boyunca uzanan topraklarda Bit-Adini Devleti'ni kurdukları döneme denk gelmektedir. Harran, MÖ 857'de Asur İmparatorluğuna bağlandı. MÖ 609'de Medler ve Keldânîler'in işbirliğiyle Asur İmparatorluğunun başşehri Ninova'nın ele geçirmelerinden sonra son Asur kralı II. Asur-Uballit, Harran Kalesi'ne sığındı ve Asur İmparatorluğu üç yıl daha burada devam etti. MÖ 612'de Asur İmparatorluğu tamamen ortadan kaldırıldı ve Harran'a sırasıyla Medler ve Keldânîler hakim oldu.
MÖ 722 yılında Asur Kralı II. Sargon'un, İsrail devletini istila ederek Yahudileri Mezopotamya'ya ve Harran'a sürmesiyle bölge ilk kez bir Yahudi topluluğu ile tanışmış oldu. Babil kralı Keldânîler'in hükümdarı Nebukadnezar'ın MÖ 586 yılında Kudüs'ü ele geçirerek şehir ile birlikte Süleyman Mabedini de yıkıp Yahuda Krallığı'nı ortadan kaldırarak Yahudileri bölgeden sürmesi neticesinde tüm Mezopotamya'da önemli bir Yahudi nüfus ortaya çıkmıştı. Tarihe Babil Sürgünü olarak geçen bu hadisenin bir sonucu olarak Mezopotamya kentlerinde Yahudi kolonileri kurulmuştu. MÖ 539'da Perslerin, Keldânîlerin hakimiyetine son vererek Babil İmparatorluğunu ortadan kaldırması neticesinde Harran Perslerin eline geçti. Pers Kralı I. Darius Yahudilerin sürgününe son vererek ülkelerine gitmelerine müsaade etse de Yahudilerin bir kısmı Mezopotamya ve Harran'da kalmaya devam ettiler. Bu dönemde Harran'da da güçlü bir Yahudi kolonisi vardı. Şehirdeki Yahudi nüfusun varlığı, Kitâb-ı Mukaddes'de şehrin adının geçmesiyle kendini göstermiştir. Yahudi Kutsal Kitabı Tanah'ta Hārān biçiminde geçen şehir İbrani anlatıları ve mitolojisine göre tufandan sonra yeryüzünde tesis edilen ilk şehir olup Nuh peygamberin torunlarından Kaynan tarafından kurulmuştu. Yahudi Kutsal Kitabı Tanah'ta İbrahim peygamber ve atasının yaşadığı mekan olarak geçen Harran, Yahudilik için kutsiyeti olan bir mekandır. Harran, İbrahim peygamberin yanı sıra Lut peygamber, Şuayb peygamber ve Elyesa peygamber ile de ilişkilendirilen mekanlardandır.

Harran ve civardaki bölgeler, Büyük İskender'in MÖ 331'de Pers İmparatorluğuna son vermesinden sonra Yunan hâkimiyeti altına girmiş ve sonraki dönemlerde Harran, önemli bir Yunan kolonisi haline gelmiştir. Öyle ki Abbasîler döneminde yaşayan ünlü İslâm hukukçusu Ebû Yûsuf, Harran'dan bahsederken buranın halkının Süryânîce konuşan yerli halk ve Rumlar'dan oluştuğunu söyler. İskender devrinden İslâm döneminin başlarına kadar buraya Helenizm kültürü hâkim oldu. İskender İmparatorluğu'nun parçalanmasından sonra Selevkoslar'ın idaresinde kalan şehir, milâttan önce 137 yılından biraz sonra İran'da kurulan Partlar'ın (Eşkâniyân) eline geçti. Pompeius devrinde bölgeyle beraber Harran da Roma hâkimiyetine girdi. Milâttan sonra 217 Nisanında İmparator Caracalla Partlar'a karşı sefere çıktığı sırada Harran'daki Sin Mâbedi'ni ziyaret etmek istedi; fakat Urfa'dan Harran'a giderken kendi subayları tarafından öldürüldü. Şehir 238 yılında Sâsânî hânedanını kuran I. Erdeşîr tarafından Romalılar'dan alındı ve bundan sonra Romalılar ile Sâsânîler arasındaki mücadelenin odak noktasını oluşturdu. Bu arada Urfa'nın başlıca Hristiyan merkezlerinden biri haline gelmesine karşılık Harran, putperest Helenizm kültürünün bölgedeki en önemli merkezi olmaya devam etti; bu sebeple kilise babaları şehre Helenopolis derlerdi. İslâmiyet'in ortaya çıkışı sırasında Harran Sâsânîler'in elindeydi, ancak 627 yılında Herakleios Sâsânîler'i yenerek bölgeyi Bizans'a bağladı; Müslüman fâtihler bölgeye geldiklerinde şehir Bizans hâkimiyetinde bulunuyordu.
Harran, Ömer devrinde 640 senesinde İyâz b. Ganm tarafından fethedildi ve şehrin putperestlere ait Sin Mâbedi camiye çevrildi. II. Mervân'ın halifeliği zamanında Harran Emevî Devleti'nin başşehri oldu. Bu sırada Doğu'da başlayan Abbâsî ihtilâli büyük bir tehlike arz ediyordu. Abbâsîler, İran'ı ve Irak'ın büyük bir kısmını ele geçirince II. Mervân 12.000 kişilik bir ordunun başında onlara karşı yürüdü. Şubat 750 tarihinde Büyük Zap Suyu kıyısında cereyan eden savaşta Mervân yenildi ve Harran Abbâsî orduları tarafından ele geçirildi. Mervân'ın yaptırdığı saray yıkıldı. Abbâsîler'den önceki dönemlerde putperest, Keldânî veya Harrânî diye adlandırılan putperest Harranlılar, Halife Me'mûn'un kendilerini tehdit etmesi üzerine Sâbiî ismini almışlar ve 833 yılından itibaren Harranlı Sâbiîler diye isimlendirilmişler, böylece kitâbî din mensubu statüsünü kazanmışlardır. İslâm âlimleri Sâbiîler'in yıldızlara ve bunları temsil eden putlara taptıklarını, Sâbiî teriminin “kendi dinini terk eden kimse” anlamına geldiğini ileri sürer. Harranlılar'ın Sâbiî ismini benimsemeleri sonrasında Harrânîler'deki yıldız ve gezegen tapıcılığına dayalı paganizmin Sâbiîlik olarak tanımlandığı anlaşılmaktadır. 11. yüzyılda Şii ayaklanması sırasında Sabiiler kıtlık ve ayaklanmada tapınaklarını kaybetmişler ve yeryüzünden silinmişlerdir, yerlerine Arap Numayri kavmi yerleşmiştir.

Abbasi döneminde İslam dünyasında zirve noktasına ulaşan bilim alanındaki çalışmalara paralele olarak bu dönemde yaşayan ve Harranlı olan astronom, astrolog ve matematikçi Battanî'nin bilim dünyasına çok önemli katkıları oldu. Sinüsün ve kısmi olarak da tanjantın hesaplamadaki kullanımlarını açıklayarak böylece modern trigonometrinin temelini atması ve güneş yılını da 365 gün, 5 saat, 46 dakika ve 24 saniye olarak ölçmüş olması gibi katkılarından dolayı ölümünden asırlar sonra batı dünyasında kendisine duyulan saygı neticesinde Ay'daki bir bölgeye ismi verildi.
Harran, 11. yüzyılın sonunda Selçuklu hakimiyetine girdi. Haçlı Seferleri sırasında büyük zararlar gördü ancak 1182 yılında  Eyyubi hâkimiyetine girdikten sonra eski günlerine tekrar kavuştu. Selâhaddîn-i Eyyûbî, 1183 yılı kış aylarını ve ağır bir hastalığa yakalandığı 1185-1186 yılları kış mevsimini Harran'da geçirdi. 1260 yılında Hülâgû  Han Harran'ı kuşattı ve şehrin eman dilemesi üzerine teslim aldı. Şehre Ali es-Savrânî'yi vali tayin etti. Moğollar Aynicâlût'ta Memlükler'e yenilince Harran'ın siyasî durumunda bazı değişiklikler oldu. Şehre daha çok Memlükler ve kısa aralıklarla da İlhanlılar hâkim oldular. Harran, 13 ve 14. yüzyıllarda etraftaki göçebeler tarafından işgal edilip bir köy haline getirildi. Timur 1400 yılı civarında Harran'a girdi. 1403-1404 yıllarında Döğerler'in reisi Seyfeddin Dımaşk Hoca bölgeye hâkim oldu. 1406'dan sonra bölge Memlükler, Karakoyunlular ve Akkoyunlular arasında el değiştirdi. 1516 yılında Osmanlılar Mercidâbık Muharebesi'nden sonra bölgeyi Memlükler'den aldılar ve 400 sene sürecek Osmanlı hakimiyeti başladı.
1946'da Harran ilçesinin merkezi Akçakale'ye ve Akçakale bucağının merkezi de Harran'a kaldırılmış, Harran ilçesinin adı Akçakale, Akçakale bucağının adı da Harran olarak değiştirilmiştir.
1964'te Urfa ilinin Akçakale ilçesine bağlı Harran bucağının ismi Altınbaşak olarak değiştirilmiştir.
Altınbaşak bucağı, 1987 yılında 3392 sayılı Kanunla Akçakale'den ayrılıp Harran adıyla ilçeye dönüştürülmüştür.
Bugün Harran'da yerleşik olan Arap aşiretleri Osmanlının 18. yüzyılda buraya getirip yerleştirdiği Arap aşiretlerine dayanmaktadır. Sözlü Arap geleneği ve kültürü hala etkisini göstermekte, koni şeklindeki 3.000 yıllık Mezopotamya evleri kültürü ise modern tarzda evlere karşı yok olma ile karşı karşıyadır. Miladi 11. yüzyılda çok geniş yeşil ve verimli bir Mezopotamya şehri iken zamanla çölleşmiştir ancak son zamanlarda Güneydoğu Anadolu Projesi sayesinde Mezopotamya'nın o eski verimli günlerine dönüş olmaya başlamış, tekrar verimli ve yeşil bir coğrafya halini almaya başlamıştır. Bilinçsiz şekilde yapılan vahşi sulama yöntemi yüzünden Harran Ovası tuzlanma problemi ile karşı karşıyadır. 2011 yılında drenaj sistemi yapılarak tuzlanmanın önüne geçilse de yerel halk hâlâ bilinçsiz tarım

Harşena Dağı, Amasya il merkezine hakim 272 metre yüksekliğinde bir tepedir. Tepe üzerinde yer alan kalesi ve alt kısımlarındaki kaya mezarları ile 2015 yılında Dünya Mirası Geçici Listesine dahil edilmiştir.
Amasya, bulunduğu konum itibarıyla, son derece önemli bir kavşak noktada yer almaktadır. Bu özelliği nedeni ile tarih boyunca birçok devlet tarafından yönetilmiştir. Amasya'dan geçen Yeşilırmak Nehri'nin hemen kenarında yer alan Harşena Dağı, binlerce yıldır iskan edilegelmiştir. Bölgeye ait yerleşim Erken Tunç Çağı'na kadar gitmektedir. Bu dönemden sonra bölge, Frigya, İskit-Med, Pers, Pontus, Roma, Doğu Roma, Danişment, İlhanlı, Selçuklu ve Osmanlı hakimiyetine girmiştir.
Pontus Krallığı, M.Ö. 301 yılında Pers satraplarından I. Mithridatis Ktistes tarafından, Amaseia'da (Amasya) kurulmuştur. Amaseia'nın Pontus Krallığı'na başkent ilan edilmesi ile birlikte, Harşena Dağı'na anıt mezarlar inşa edilmeye başlanmıştır. Bu mezarları yükseklikleri 8-15 metre arasında değişmektedir. Kızlar Sarayı bölgesinde, Kurucu Kral I. Mithridatis Ktistes'den I. Farnakes'e kadar hüküm süren beş krala ait kaya mezarları bulunmaktadır.

Hasan Tahsin Recep ya da gerçek adıyla Osman Nevres (1888, Selanik - 15 Mayıs 1919, İzmir), 15 Mayıs 1919 tarihinde İzmir'e çıkartma yapan seçkin askerlerden oluşan Yunan Efzon Alayı askerlerine Kordonboyu'nda kurşun sıkarak Türk direnişi için sembol haline gelen yazar ve gazetecidir.

Babasının adı Recep'tir. Ailesi dönmedir. Tahsin, ilköğretimine Selanik'te bulunan ve Mustafa Kemal Atatürk'ün de eğitim aldığı Şemsi Efendi Okulu'nda başlamış, daha sonra Selanik Feyziye Mektebi'ni bitirmiştir. Bu okulun ardından İttihat ve Terakki tarafından burslu olarak Paris Sorbonne Üniversitesi'nde siyasal bilimler öğrenimi görmüştür. Burada Monj sokağı 51 numaralı apartmanın bir dairesinde, daha sonra emekli olan Tümgeneral Doktor Mazlum Boysan ile birlikte kalmıştır. Öğrenim gördüğü esnada Trablusgarp'ı işgal eden İtalya'yı protesto etmek için, Mısırlı öğrenci lideri Şeyh Dayef ile birlikte mitingler düzenlemiştir.

Tahsin, Paris'te İttihat ve Terakki Fırkası'nda ve Teşkilat-ı Mahsusa'da görev almıştır. İstanbul'a döndükten sonra, Osmanlı Devleti aleyhine Balkanları karıştıran İngiliz istihbarat teşkilatı adına çalışan Buxton kardeşlerin bu faaliyetlerini önlemekle görevlendirilmiştir.
Buxton kardeşlere Bükreş'te bir tünelde suikast düzenleyen Hasan Tahsin, 10 yıla mahkûm edildi. 1916 yılında Almanya'nın Balkanlara girmesi nedeniyle Romanya'dan salıverilmiş ve İstanbul'a dönmüştür.

Hasan Tahsin Yurda döndükten sonra, verem tedavisi için İsviçre'ye gitmek zorunda kalınca, tanınmamak için pasaportuna Hasan Tahsin'i yazdırdı ve daha sonra hep bu adı kullandı. Hasan Tahsin adı, "Silah" gazetesini çıkartan ve bu nedenle "Silahçı Hasan Tahsin" olarak bilinen eski bir bahriye yüzbaşısının adıydı veya Hasan Tahsin Teşkilat-ı Mahsusa'nın silahşoru olarak biliniyordu.
Aydoğan Yavaşlı tarafından kaleme alınan, "Ben Hasan Tahsin (İzmirli Çocuk)" isimli kitapta ise bu olay şöyle anlatılmaktadır: 1914 yılı başları, Osman Nevres İstanbul'a döner. Hacı Adil Bey bir gün onu çağırır. Şişli'de bir apartman dairesinde görüşürler. Eşref Bey, Hacı Adil Bey ve Osman Nevres kalır odada, ötekiler dışarı çıkar. Eşref Bey Teşkilat-ı Mahsusa'nın reisi olarak tanıştırılır. Teşkilat-ı Mahsusa ile tanışması böyle olur. Osman Nevres, Hasan Tahsin adını Teşkilat-ı Mahsusa'ya girmesiyle alır. Çünkü yeni bir kimlik ile bir takım çalışmalar yapacağı söylenir. «Adınız Hasan Tahsin. Bükreş’e gideceksiniz ve… Balkan ülkelerini bize karşı kışkırtan bu iki belayı bir biçimde zararsız hale getireceksiniz.»
1918'de İzmir'e yerleşerek "Hatıra" isimli bir şirket kurar ve Osmanlı Sulh ve Selamet Cemiyeti'nin sözcülüğünü yapan Hukuk-u Beşer (İnsan Hakları) gazetesini yayımlamaya başlar. Gazetedeki yazılarında ise "Vatanperver Hasan Tahsin" lakabını kullanır. Tahsin, yazdığı yazılarla Türkiye'de kadın haklarının savunuculuğunu yapan "İlk erkek"tir. Ayrıca Tahsin, İzmir'e geldiği yıl Sudiye hanımla gizlice evlenmiş, bu evlilikten Mehmet Kemal isimli bir oğulları olmuştur.

İzmir'i Yunanlara teslim etmek istemeyenlerce "Redd-i İlhak Heyeti Milliyesi" isimli bir dernek kurmuşlardı. 14 Mayıs'ı 15 Mayıs'a bağlayan gece binlerce İzmirli eski Musevi mezarlığında (Maşatlık Meydanı) toplanmıştı. Bu esnada İngiliz, Fransız, Amerikalı, İtalyan ve Yunan zırhlıları İzmir Körfezi'nde bulunuyordu. Kalabalığa hitap eden önemli bir isim, o zamanın Belediye Başkanı Hacı Hasan Paşa'ydı. Belediye Başkanının yanı sıra topluluğa hitap eden bir diğer önemli isim ise Hukuk-u Beşer gazetesinin başyazarı olan Hasan Tahsin'di. Halkı direnmeye çağırıyorlardı.
Tahsin, konuşmasında Paris Barış Konferansı kararlarını sert bir dille eleştiriyor, gazetede yazdığı gibi "Burayı Yunan'a vermeyeceğiz. Vermek isteyen kuvvetle paylaşacak kozumuz var" diyordu. Bu geceye yakın akşam üzeri Moralızade Halit Bey, Mustafa Necati ve Ragıp Nurettin'in bir grup vatansever ile birlikte hazırladığı, "Redd-i İlhak Heyeti Milliyesi" tarafından dağıtılan bildiride;

...Ey bedbaht Türk!.. Yunan hakimiyetini kabule taraftar mısın? Artık kendini göster. Tekmil kardeşlerin Maşatlık Meydanındadır. Oraya yüzbinlerle toplan.. Orada zengin, yoksul, bilgin, cahil yok. Fakat Yunan egemenliğini istemeyen bir mutlak çoğunluk var. Geri kalma!.. Binlerler, yüzbinlerle Maşatlık'a koş. Ve Millî Kurul'un buyruğuna uy..
yazıyordu. 15 Mayıs 1919 sabahı saat yedi buçuk sıralarında Hasan Tahsin Konak Meydanı Kordonboyu'nda koyu renkli takım elbisesi ile bekliyordu. Önce Yunan gemilerinden Patris ve Atronitos isimli gemiler Pasaport'a yanaştı ve bir grup Yunan Efzon Alayı saat 08:55 sıralarında askeri gemiden inerek karaya çıktı. Themistokles gemisi ise 5. Piyade Alayı'nı Punta iskelesine çıkardı. Bunlar Punta'dan ilerleyerek Kadifekale'yi işgal edeceklerdi. Bu esnada onbinlerce yerli Rum ellerindeki Yunan bayrakları ve çiçekler ile Kordonboyu'nu kaplamışlardı. İzmirli Rumlar işgal haberini 13 Mayıs Salı günü öğleden sonra Aya Fotini Kilisesi'nde Yunan albay Mavrudis tarafından okunan Elefterios Venizelos'un beyannamesiyle öğrenmişlerdi. Kalabalık inen Yunan askerlerine alkış tutuyordu. Gelen askeri tabur, İzmir Metropoliti Hrisostomos tarafından takdis edildi. Metropolit Yunan bayrağını öptü ve bu esnada ağladığı görülüyordu. İlk Yunan taburu daha sonra buradan yaya olarak Hükûmet konağı, Kışla, Kokaryalı istikametinden Karantina'ya doğru yürüyüşe geçti.

Yürüyüş kolunun baş tarafı kışla hizasını geçip yola saptıktan sonra, Hasan Tahsin kalabalığın arasından sıyrılarak öne geçti. Tahsin'in sesli bir şekilde "Olamaz, olamaz, böyle ellerini sallaya sallaya giremezler" diye söylendiği duyulmuştur. Tahsin daha sonra yanında bulunan revolver ile düşmana ilk ateşi açtı. Tahsin ilk anda isimleri Basile Delaris ve Jorj Papakostos olan iki Efzon askerini öldürmüştü. Bazı anlatımlara göre ise Tahsin sadece Yunan Efzun Alayı'nın bayraktarını öldürdüğü belirtilmekte ve bu görüş daha fazla kabul görmektedir. Tahsin tabancasındaki tüm fişekleri düşman askerine karşı ateşlemişti. Böyle bir direniş beklemeyen Yunan Alayı şaşırmıştı. Daha sonra ise yanında fazla yandaşı olmayan Tahsin, Yunan Alayı tarafından açılan ateş ve ardından süngüleme sonucunda, Kordonboyu'nda kalabalığın önünde henüz 31 yaşında yaşama veda etti. Hasan Tahsin'in naaşı ise İzmir Saat Kulesi'nin altında bulunmuştur.
Hasan Tahsin'in işgal askerlerine sıktığı ilk kurşun, Türk Kurtuluş mücadelesinde diğer yerlere de örnek teşkil etti. Aydın ve Balıkesir'de işgale karşı direniş baş gösterdi. Çerkez Ethem Yunan işgaline karşı efeleri toparladığı gün Demirci Mehmet Efe ayağa kalkarak; "Bir genç düşmana ilk kurşunu sıkmış, bundan sonrası bize düşer!" demiştir.

Bazı tarihçiler, gazeteci ve yazarlar tarafından Hasan Tahsin'in Sabetaycı olduğu dile getirilmiştir. Yalçın Küçük 2006 yılında yayımladığı "Gizli Tarih" isimli kitabında, Hasan Tahsin'in İzmir'de ilk kurşunu sıkmadığını, bir kavmin kurşun sıkmak için Hasan Tahsin'i beklemeyeceğini iddia etmiştir. Ayrıca Küçük, Hasan Tahsin'in mezarının İstanbul ilinde sabetayistlerin mezarlığı olan Bülbüldere Mezarlığı'nda bulunduğunu, Hasan Tahsin'in İbrani olduğunu, Kazım Karabekir Paşa'nın evrakının buna yeterli delil olduğunu belirtmiştir. Küçük bu iddialarını, 2005 yılında yayımlanan İsyan 1 isimli kitabında da yinelemektedir. Bu iddiaların doğrulanmadığı belirtilmelidir.

İslamcı yazar ve komplo teorisyeni Mustafa Armağan ise, sunumunu yaptığı Tarih Aynası isimli programında; Hasan Tahsin'in Bükreş'te İttihat ve Terakki Fırkası adına işlediği suikast üzerinde durarak, Tahsin'in halihazırda bir suikastçı ve tetikçi olduğu üzerinde ağırlıkla durmaktadır. Ayrıca Tahsin'in planını işgale karşı direniş gösteren cemiyetlerin istemediği bir şekilde yaptığını, cemiyetlerin ilk kurşunu işgal askerlerinin sıkacağını öngördüğünü ve istediğini, bunun da direnişi daha da güçlendireceğini belirtmesine rağmen kız kardeşi Melek'i koruyarak, İzmir halkını katliama uğrattığını belirtmektedir. Armağan'a göre Tahsin, bir iş adamının çıkarttığı gazetedeki yazılarında ilk başlarda Mondros Ateşkes Anlaşması'nı tasvip eden ve onaylayan, uzlaşmacı türde yazılar yazdığını, ancak Yunan işgaline yakın, bu tavrının değiştiğini ve halkı neredeyse galeyana getirecek tarzda ağır yazılar yazdığını, işgalden bir gün önce Hasan Tahsin'in zengin bir kişi olan Moralızade Halit Beyin yazıhanesine gittiğini, ondan borç para istediğini, Hasan Tahsin'deki şüpheli durumu sezen Halit Bey'in durumu anladığını ve Hasan Tahsin'in üzerinde bulunan silahı alarak çekmecesine koyduğunu, Hasan Tahsin'e ilk kurşunu kendilerinin sıkmayacağını söyledikten sonra para verip eve gönderdiğini belirtmektedir. Ertesi gün yani işgal günü, Hasan Tahsin'in kız kardeşini evden çıkmaması yönünde uyardığını, evden çıktıktan sonra matbaadaki çıraklardan Albert isimli Yahudi bir çocukla kız kardeşine bir not gönderdiğini, bu notta evden asla çıkmamasını, kendisi gelinceye kadar beklemesini, şayet kendisi gelmez ise Mr. Van Der Zee (Henrick, İsveç fahri konsolosu, İstanbul ve İzmir'de bulunan deniz nakliyat şirketi sahibi) isimli şahsın gelerek kendisini alacağını belirtmektedir.

Tarihsel revizyonist kitaplarıyla tanınan İslamcı komplo teorisyeni Mustafa Armağan'ın iddiasına göre ilk kurşunu Hasan Tahsin'in attığına 1970 öncesi kaynaklarda hiç değinilmemiştir ve böyle bir olay gerçekleşmemiştir. Mustafa Armağan'ın Fethullah örgütüne yakınlığı ve Atatürk düşmanı görüşleri de bilinmektedir. İlk kurşun hadisesinin günümüzdeki şekli ile bilinirliği 1970 sonrası eserlere dayanmaktadır. 

Türk Millî Mücadelesinde bugüne kadar İlk Kurşun'un kim tarafından atıldığına dair çeşitli tezler ortaya atılmıştır. Bunlardan birisi 18 Mayıs 1919 tarihinde Balıkesir Alaca Mescit'te, İzmir'in işgalini protesto amaçlı toplanan bir grubun ilk silahlı mücadeleyi başlattıkları yönündedir.

Bir diğeri ise; araştırmacı ve yazar olan Kadir Aslan'ın yaptığı araştırma doğrultusunda, Mehmet Çavuş olarak bilinen ve daha sonradan Kara soyadını alan Mehmet Kara'nın, 19 Aralık 1918 tarihinde Fransızların Dörtyol'u işgal etmesinin ardından iki

Havana (İspanyolca: La Habana, tam olarak San Cristóbal de La Habana), Küba'nın başkenti ve en büyük şehridir. La Habana Eyaleti'nin kalbi olan Havana, ülkenin ana limanı ve ticaret merkezidir. Karayiplerin en kalabalık şehri, yüzölçümü bakımından en büyük şehri ve ikinci en büyük metropol alanıdır. 2021 yılında nüfusu 2.142.939 kişiydi ve başkent şehrinin alanı 728,26km² (281,18 mil kare) ve metropol bölgesinin alanı 8.475,57km²'dir. 2024 yılında resmi nüfusu 1.749.964 kişiydi.
1519 yılında İspanyol İmparatorluğu'nun girişimiyle Havana Körfezi'ndeki mevcut konumunda kurulan şehir, limanının jeo-stratejik avantajları sayesinde 16. yüzyılın ortalarında Santiago'ya karşı üstünlük sağlamış ve 1552 yılında adanın başkenti olmuştur. İspanyol sömürge imparatorluğunun Amerika kıtasındaki temel bir yeri haline geldi ve İber Yarımadası'na dönen kalyonlar için bir durak noktası oldu; deniz saldırılarından korunmak için duvarlar ve kaleler inşa edildi. Şehir, Küba hükûmetinin ve çeşitli bakanlıkların merkezi, çeşitli işletmelerin genel merkezi ve 100'den fazla diplomatik ofise ev sahipliği yapıyor. 2009 yılında şehir, ülkenin en yüksek üçüncü gelirine sahipti.
Günümüz Havana'sı esasen üç şehirden oluşan bir şehir olarak tanımlanabilir: Eski Havana, Vedado ve daha yeni banliyö bölgeleri. Şehir, çoğunlukla dar bir koydan girilen ve üç ana limana ayrılan körfezin batısına ve güneyine doğru uzanır: Marimelena, Guanabacoa ve Antares. Almendares Nehri, şehri güneyden kuzeye doğru geçerek körfezin birkaç mil batısında Florida Boğazı'na dökülür.
Şehir her yıl bir milyondan fazla turisti kendine çekiyor (2010 yılında 1.176.627 uluslararası turist, 2005'e göre %20 artış). Eski Havana, 1982'de UNESCO Dünya Mirası Alanı ilan edildi. Şehir, tarihi, kültürü, mimarisi ve anıtlarıyla ünlüdür. Küba'ya özgü olarak Havana'da tropikal bir iklim yaşanmaktadır.

Havana 1515 yılında Conquistador (İspanyolca, fetihçi demektir. 16. ve 17 yüzyılda İspanyol asker, kâşif ve maceracılar için kullanılan genel terimdir) Diego Velázquez de Cuéllar tarafından, bugün ismi Batabanó olan şehrin yakınlarında kurulur. 1519 yılında Havana, bugünkü bulunduğu yere taşınır. Şehir, bulunduğu konumun uygunluğu neticesinde gelişerek, önemli bir ticari ve askeri liman haline gelir.
Şehir, değerli hazinelerle yüklü İspanyol gemilerinin buraya çektiği korsanlar tarafından çok sayıda saldırıya uğramıştır. Şehir 1538'de yakılmış ve 1553/1555'te yağmalanmıştır. Havana 1607'de İspanyol kolonisi Küba'nın başkenti olur. Büyük Britanya 1762'de şehri alır ve daha sonra Florida karşılığında değiş tokuş eder. Şehrin tekrar İspanyollara geçmesiyle, Amerika'nın en güçlü korunan şehri olarak yapılandırılır.
ABD'deki yasaklı zamanlarda, Havana Amerikalı turistler için sevilen bir cazibe merkezi olmuştur. Her ne kadar gece kulüpleri ve kumarhaneler, ABD'deki yasakların kalkmasıyla da varlıklarını sürdürebilmişlerse de, 1959'daki Küba devriminin akabinde kapatılmışlardır. Kübalı devrimciler devrimin akabinde 3 Ocak 1959'da Havana'yı ele geçirdiler.

Aşağıdaki tablo yıl boyunca ortalama ısı durumunu listeler: sıcak çok yağışlı olmayan bir tropikal iklimi vardır.

Özellikle görülecek yer, barok ve neoklasik anıtlarıyla beraber en eski İspanyol koloniyal yerleşiminden olan La Habana Vieja 'dır (Eski Havana ya da tarihi semt). Burası 1982'de UNESCO'nun Dünya kültür mirası altına alınmış olup; o zamandan beri bölge bölge restore edilmektedir. Bunun dışında, bir başka görülmeye değer yer ise, İspanyol valisinin o zamanlardaki makamı olan Castillo de la Real Fuerza'dır. Başka bir yer ise körfez girişinin doğu tarafında olan La Cabaña hisarıdır.
Bütün bu restorasyonlardan mahrum kalan şehrin bölgesi Centro Habana adlı semttir. Burası Prado 'nun batısından Malecon'a kadar uzanır. Burası, aynı zamanda, çok ender olarak turistlerin uğradığı, şehrin en fakir semtidir. Binalarda yıkılmışlık görüntüsü hakimdir. Bu alana yapılan bir ziyaret, Habana Vieja ya da Vedado gibi şehrin turistik olarak düzenlenmiş alanlarına yapılan geziye oranla, Küba halkının yaşam koşulları hakkında daha gerçekçi bir izlenim bırakır.
Şehir 2006 yılında 2,600,000 turisti ağırlamıştır. UNESCO'dan gelen yardım ve turizm gelirleriyle yeniden yapılanan Havana eski parlak günlerine geri dönmeye başlamıştır. Açık hava müzesi olarak tanımlanabilecek kentin sayısız müzesi, koloniyel mimarisi, gastronomik çeşitliliği ve müziği ile tüm dünyada benzersiz bir konumdadır.
Kentin batısında yer alan Santa Maria Plajı hem yerel halkın, hem de turistlerin ilgisini çekmektedir.

Havana, Küba'nın en önemli endüstri bölgesidir. Özellikle metal ürünler, makine ve kimya ürünleri önemlidir. Bunların dışında rom, Havana Club gibi içeceklerle, tütün ve tekstil ürünleri üretilir.
Küba'da üretilen purolar, Havana olarak adlandırılırlar.

Şehir aynı zamanda ülkenin en önemli ulaşım merkezidir. Hem önemli bir doğal limana hem de uluslararası bir havaalanına (José Martí, şehrin güneyindedir) sahiptir. Havana koyu, dünyanın en güvenli limanlarından biridir. Açık denize geçiş, sahil hattının doğal oluşumu sayesinde, çok dar bir geçitle sınırlıdır.

Havana 15 belediyeye ayrılmıştır.

 Wikimedia Commons'ta Havana ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

"Castillo del Morro"dan Havana Panoraması 15 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Havana  12 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Infoportal Kuba 13 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Almanca)
www.pixus.ch Gezi fotoğrafları

Hekatomnos Anıt Mezarı, Karya'nın kurucu satrapı Hekatomnos'un günümüzde Muğla'nın Milas ilçesinde yer alan anıt mezarı.
Hisarbaşı tepesinin doğu yamacında bulunan mezar, MÖ 4. yüzyıla tarihlenir. 2010 yılında keşfedilen mezar, antik çağ dünyasının en önemli mezar anıtlarındır. Günümüze "mozole" kavramını taşıyan ve dünyanın yedi harikasından birisi olan Halikarnas Mozolesi'nin atası kabul edilir.
Hekatomnos Anıt Mezarı; 91 x 110 metre boyutundaki büyük terasın ortasındaki 29,4 x 36 metre taban alanında, 3 metre yüksekliğindeki üst podyumun üzerinde yükselir. Taban ölçüleri Hekatomnos'un oğlu Mausolos adına yapılan Halikarnas Mozolesi ile aynı boyutlardadır.
Mezar odasındaki duvar resimleri ve "Hekatomnos Frizli Lahdi" üzerindeki kabarmaları dönemin sanat algısı ve düzeyini göstermesi açısından önemlidir. Ön yüzünde Hekatomnos'un sunu veya bir veda sahnesiyle betimlendiği; arka yüzünde ise oğlu Maussollos aslan avındayken betimlendiği Hektamnos Frizli Lahdi, büyüklüğü, niteliği ve sahibinin kişiliği nedeniyle Anadolu'daki tek örnektir. Lahit odası ise Klasik çağın zirvesindeki duvar resimleriyle kaplıdır.
Anıt mezar ve kutsal alanı, 2012'de UNESCO tarafından Dünya Mirası Geçici Listesi'ne eklenmiştir.
2014 yılında mezarın çevresindeki yazıtlarda 121 satırlık bir şiir bulunmuştur. Klasik antik dönemin en uzun şiiri kabul edilen şiir hükümdara hitaben yazılmıştır. Stel üzerindeki klasik dönem yazıtta en çarpıcı ayrıntı şiir'de geçen ''Sen'' diye hitap edilmesi, Hükümdar başarılarının önemini vurguladığı sanılmaktadır.

MÖ 4. yüzyıla tarihlenen anıt mezar, Karya satrabı Hekatomonos için yaptırılmıştır.
Mezar alanının podyumu ve podyumun doğu kenarının ortasındaki Romalılar devrinde dikilmiş onur sütunu, arkeolog Jacob Spon'un 1675-1676'daki seyahati sırasında keşfedildi. Başlangıçta yapının bir tapınak olduğu düşünüldü ancak daha sonra bunun bir anıt mezar olduğu ve mimari şekli bakımından daha sonraki dönemlerde inşa edilen anıtmezarlara öncülük ettiği ortaya kondu.
Anıt mezarın kimin için yaptırıldığı tartışma konusu olmuştur. 1994-1995 yıllarında Milas'ta, Uzunyuva'da yüzey araştırması yapan Alman arkeoloji profesörü Frank Rumscheid'in tezine göre anıt mezar, Karya satrabı Mausolos'un kendisi ve hem kız kardeşi hem eşi olan Artemisia için Mylasa'da yaptırmaya başladığı ancak yarım kalan yapıdır. Bu teze göre Mausolos MÖ 367 yılında başkenti Mylasa'dan Halikarnassos'a taşıyınca, inşaat da yarım kalmış ve yeni başkentte Halikarnassos Anıt Mezarı'nın inşası başlamıştır. Ancak 2010 yılında başlatılan kurtarma kazılarıda görev yapan arkeologlar bu anıt mezarın Mausolos'un babası Hekatomonos için yaptırılmış olduğunu belirledi.
Mezar odası, 2010 yılında define avcıları tarafından gerçekleştirilen kaçak kazıların tespit edilmesi ile ortaya çıktı. Anıt mezardan kaçırılan Altın Taç ve dağ keçisi heykelciği 2018'de İskoçya'da bulunarak Türkiye'ye geri getirildi.

Podyum, Hisarbaşı Tepesinin doğu yamacında 91 x 110 metrelik bir terasın ortasında yükselir. 29.4 x 36x 3metre ölçülerindedir.
Temenos Duvarı, anıt mezarı çevreleyen duvarın günümüze kadar gelebilmiş doğu cephesidir. 10metre yüksekliğindedir. Anıt mezar çevresindeki duvarın diğer kenarları yer yer yol ve yapı altlarında kalmıştır.
Menandros Onur Sütunu, podyumun doğu kenarının ortasında MÖ 1. yüzyılda dikilmiş korint biçimli sütundur. Mezardan bağımsız bir yapıdır. Mylasa şehrinin ünlü konuşmacısı ve halk önderi Euthydemos'un torunu Menandros tarafından yaptırılmıştır. Sütunun üzerinde "Halk, Menandros’u, Uliades’in oğlu ve Euthydemos’un torununu, memleketin iyilikseveri ve iyilikseverlerin evladını heykel olarak buraya dikti." şeklinde yazıt bulunur. Yazıt ilk defa 1775 yılında Richard Chandler tarafından keşfedilmiştir. Chandler, sütunun Menandros'un onur heykelini taşıdığını belirtmiştir. Üzerinde bir leylek yuva yaptığı için sütun yöre halkı tarafından "Uzunyuva" olarak adlandırılır.
Mezar Odası, 275 x 215x 185 santim boyutlarındadır ve birinci sınıf mermer işçiliğiyle dört yüzü birden kabartmalarla işlenmiştir. 2010 yılında define avcıları tarafından tespit edilip yağmalanmıştır.

Helen (Grekçe: Ἑλένη Helénē) veya Troialı Helen, Argoslu Helen, Spartalı Helen ya da Latincede Helena; Yunan mitolojisine göre dünyanın en güzel kadınıdır. Zeus ile Leda veya Nemesis’in kızı olduğuna inanılan bu kadın; Klitemnestra, Kastor, Polluks, Philonoe, Foibe ve Timandra’nın da kardeşidir. Spartalı Menelaos ile evlenmiştir ve inanışa göre Hermione ile Nikostratus adında çocukları vardır. Troialı Paris tarafından kaçırılması, Truva Savaşı’nın en ciddi nedenidir.
Kabul edilen biyografik özellikleri; Aristophanes, Cicero, Euripides ve Homeros (hem İlyada hem de Odysseia'da) gibi klasik yazarlardan edinilmiştir. Vergilius'un Aeneis'inin ikinci kitabında hikâyesinden tekrar bahsedilir. Gençliğinde Theseus tarafından kaçırılmıştır. Helen ile evlenmek üzere rekabet eden taliplerinden Menelaos galip gelmiştir. Tüm talipleri, Tindareos Yemini adı verilen bir yemin ederek Helen'in kaçırılması durumunda galip gelen kişiye askeri anlamda yardım edecekleri sözünü vermişlerdir. Bu yemin, Truva Savaşı'nı süratlendirmiştir. Menelaos ile henüz gençken evlenmiştir ve Paris ile yola çıkışlarının bir kaçırılma ya da kaçma olduğu tartışmalıdır.
Troy'da bulunan zamanlarında Helen ile ilgili efsaneler çelişkilidir: Homeros, hem seçiminden pişmanlık duyduğunu hem de halk üzerindeki imajını sinsice düzeltmeye çalıştığını söyleyerek onu, kararsız olarak tanımlamıştır. Diğer görüşlere göre hain Helen, Baküs’e ait geleneklerle hareket etmiş ve neden olduğu kıyımlardan mutluluk duymuştur. Efsanenin bazı yorumlarında Helen, Troy'a gitmemiş ve Mısır’da savaşın bitmesini beklemiştir. Sonuç olarak Paris, savaş esnasında öldürülmüştür ve Homeros'a göre Helen, Menelaos ile tekrar bir araya gelirken diğer versiyonlarda ise Olimpos'a yükselmiştir. Helenik Lakonya, Sparta ve Menelaos ile bir türbe paylaştığı Terapne’de Helen ile ilişkili bir tarikat ortaya çıkmıştır. Aynı zamanda Attika ve Rodos’ta da ibadet edilmiştir.
Güzelliği, artistlerin onu resmetmesi üzerine ilham olmuştur ve sıklıkla ideal insan güzelliği olarak görülmüştür. Helen tasvirleri, MÖ 7. yüzyıldan itibaren görülmeye başlanmıştır. Paris tarafından kaçırılması -veya Paris ile kaçması-, klasik Yunanistan'da popüler bir motif haline gelmiştir. Bu olay, Orta Çağ'daki çizimlerde bir baştan çıkarma olarak görülse de Rönesans resimlerinde ise genellikle Paris'in “tecavüzü” olarak tasvir edilmiştir. Christopher Marlowe’un Doktor Faustus (1604) adlı trajedisinde şu cümleler sıklıkla alıntılanmıştır: “Bin gemiyi denize indiren yüz bu muydu / Ve İlyum’un çatısız kulelerini yakan?”

Bilginler için Helen’in isminin etimolojisi, hala bir sorun oluşturmaktadır. 19. yüzyılda Georg Curtius, Helen (Ἑλένη) ismini “ay” (Selene: Σελήνη) ile ilişkilendirmiştir. Ancak Grekçe'nin Lakonya lehçesiyle Helen'e yapılan adamalarda isminin baş harfi, digama (büyük ihtimal “w” gibi telaffuz edilen “f” harfi) ile yazılmıştır. Bu nedenle “s” harfi ile başlayan herhangi bir etimolojik teori, yanlış kabul edilmektedir.
20. yüzyılın başlarında Émile Boisacq, “Ἑλένη” kelimesinin sıkça kullanılan ve “meşale” anlamına gelen “ἑλένη”den türetildiğini düşünmüştür. Aynı zamanda “Ἑλένη”deki “λ” harfinin “v” harfinden dönüştüğünü ve ismin etimolojisinin Venüs’ün kökü ile bağlantılı olduğu ileri sürülmüştür. Ancak Linda Lee Clader, sunulan bu teorilerin hiçbirisinin tam olarak bir şeyleri açıklığa kavuşturmadığını söylemiştir.
Daha yakın bir zamanda ise Otto Skutsch, “Helen” isminin farklı mitolojik figürlere ait iki ayrı etimolojiye sahip olduğu teorisini geliştirmiştir. Bu etimolojilerden bir tanesi *Sṷelenā’ya (Sanskrit’te “ışıldayan” anlamına gelen svaraṇā ile ilişkili) dayanırken diğeri ise Dioskori’nin kız kardeşi olup birden fazla doğal yangın olayıyla (Aziz Elmo’nun ateşi başta olmak üzere) ilişkilendirilmiş *Selenā isimli Spartalı tanrıça ya da Terapne’de Ἑλένα Δενδρῖτις ("Ağaçların Helena’sı") adıyla ibadet edilen bitki tanrıçasıdır.
Başta “Helios”un Yunanca “güneş” anlamına gelmesi ve güneş tanrısının isminin olması ile beraber birçok Hint-Avrupa dil ailesindeki “güneş” sözcüğünün “Helen” ismini çağrıştırdığı göz önünde bulundurularak bu ismin farazi Proto-Hint-Avrupa güneş tanrıçasının adından köken aldığı da düşünülmektedir. Helen'in evlilik miti bilhassa ele alınırsa bu efsanenin kutsal ikizlerle akraba olan Hint-Avrupa mitolojisindeki güneş tanrıçasının daha genişçe işlenen “evlilik draması” ile bağlantılı olabileceği görülür. Martin L. West, Helena (“gün ışığının hanımı”) isminin Proto Hint-Avrupa dilinde bir ek olan tanrının kontrol ettiği doğal elementin ifade edilmesinde kullanılan “-nā” (“hanımı”) eki ile kurulduğunu iddia etmiştir.

Helen, ilk olarak Homeros’un şiirlerinde bahsedilmiştir ve sonrasında Yunan edebiyatında önemli bir figür haline gelmiştir. Bu eserler, esas Yunan mitlerinin çoğunun bahsedildiği zaman olan Kahramanlar Çağı’nda ortaya çıkmıştır. Homeros'un şiirlerinin yazıya geçirilmeden önce sözlü olarak yayıldığı göz önünde bulundurularak bazı bilginler, bu hikâyelerin aslında Miken Uygarlığı’ndan kaldığından ve Kahramanlar Çağı'nın ise o dönemin bir yansıması olduğundan şüphelenmiştir.
Şairler Lakonya’nın zengin bir krallık olduğundan bahsederken son zamanlarda Yunanistan’da yapılan arkeolojik çalışmalara göre modern Lakonya, Geç Tunç Çağı’nda sadece belirgin bir bölge idi. Arkeologlar, bugünkü Sparta'nın altına gömülü Miken sarayları bulmaya çalışmış ancak başarısız olmuşlardır. Modern keşiflere göre Avrotas Vadisi'nin güney kısmındaki Menelayon’un etrafındaki alan, Miken Lakonya'sının merkeziydi.

Helen ve Menelaos, Hermione adında bir kız çocuğuna sahiptir. Farklı kaynaklar Helen'in Aethiolas, Nikostratus, Megapentes ve Fleistenes adında bir ya da birden çok oğlu olduğunu da söyler. Ancak diğerlerine göre bu çocuklar, Menelaos'un gayrimeşru çocuklarındandır.
Helen ile Paris ise Helen isimli bir kızla beraber Bunomus, Aganus ve Idayus isimli üç oğlana sahiptir. Üç oğlan, Truva Savaşı sırasındaki uyudukları odanın çatısının deprem sonucu yıkılması ile ölmüştür.

İlyada ve Odysseia da dahil olmak üzere birçok kaynağa göre Helen, Spartalı kral Tindareos’un karısı Leda ve Zeus’un kızıdır. MÖ 5. yüzyılın sonlarında yazılmış Euripides'in Helen oyunu, Helen'in doğumuna ilişkin bilgi veren en erken kaynaktır: kabul edilen babası Tindareos olsa bile aslında Zeus'un kızıydı. Bir kuğu biçiminde olmak üzere tanrıların kralı, bir kartal tarafından kovalanmış ve Leda'ya sığınmıştı. Bu kuğu, Leda'nın şevkatini kazandı ve böylece çiftleştiler. Bu olaydan sonra Leda, Helen'in içerisinden çıkacağı bir yumurta doğurdu. İlk Vatikanlı Mitograf, bu birliktelikten iki yumurta oluştuğunu öne sürmektedir: bir tanesi Kastor ve Polluks'u içermekteyken diğeri ise Helen ve Klitemnestra’yı içermekteydi. Fakat daha önceden aynı yazar; Helen, Kastor ve Polluks'un aynı yumurtadan çıktığını ifade etmişti. Fabius Planciades Fulgentius da Helen, Kastor ve Polluks'un tek bir yumurtadan geldiğini iddia etmiştir. Pseudo-Apollodoros'ta ise Leda'nın Helen'e hamile kaldığı gün hem Zeus hem de Tindareos ile ilişki yaşadığı yazılmıştır.
Diğer bir yandan da Epik Döngü’nün bir parçası olan Cypria’da Helen'in Zeus'un ve tanrıça Nemesis’in kızı olduğu yazılmıştır. Cypria'nın hangi zaman diliminde yazıldığı tam bilinmese de bu eserin MÖ 7. yüzyıla kadar uzanan bazı gelenekleri içerdiği düşünülmektedir. Bu eserde Nemesis, Zeus ile çiftleşmek istememiştir. Bu nedenle Zeus'tan kaçmaya çalışırken çeşitli hayvanlara dönüşmüş ve en sonunda bir kaz haline gelmiştir. Zeus da bir kaza dönüşmüş ve Nemesis'e tecavüz etmiştir, bu olayın ayrından da Helen'in içerisinden doğduğu yumurta ortaya çıkmıştır. Tahminen, bir şekilde bu yumurta Leda'ya gönderilmiştir. Sonrasında ortaya çıkan kaynaklara göre bu yumurta, Attika’da bir koruda bir çoban tarafından bulunup Leda'ya götürülmüştür ya da Hermes tarafından Leda'nın kucağına bırakılmıştır.
Tragiloslu Asklepiades ve Psödo-Eratosthenes de benzer bir hikâyeden bahsetmiştir ancak bu versiyonda Zeus ile Nemesis, kaz yerine kuğuya dönüşmüştür. Timothy Gantz, Zeus'un Leda'ya kuğu formunda geldiğini anlatan hikâyenin aslında Zeus ve Nemesis'in kuşlara dönüştüğü hikâyeden türediğini iddia etmiştir.
MS 2. yüzyılda Pausanias, yumurtanın kalan kabuklarının kurdeleler ile bağlandığını ve Sparta akropolisindeki tapınağın tavanında asılı olduğunu söylemiştir. Bu yumurtanın aslında Leda'nın getirdiği ünlü yumurta olduğuna inanılmıştır. Pausanias, Sparta'ya seyahat edip bu yadigarı görmek üzere Hilaeira ve Foibe'ya adanmış tapınağı ziyaret etmiştir.
Pausanias aynı zamanda Helen'in kardeşleri olan Dioskori’nin (Kastor ve Polluks) Pefnos adasında doğduğuna ilişkin bir yerel inanıştan bahsetmiştir. Şair Likofron’un Helen ile bağlantılı olarak “Pefniyalı” (Πεφναίας) sıfatını kullanması ise bu şairin, Helen'in de aynı adada doğduğuna ilişkin bir inanış hakkında bilgisi olduğuna işaret etmiştir.

Tanrıların oğulları oldukları için ilahi eşlere sahip olmaları gerektiğini düşünen iki Atinalı Theseus ve Peirithoos, Zeus’un iki kızını kaçırmak üzerine birbirlerine yardım etmek için söz vermişlerdir. Theseus Helen'i seçerken Peirithoos ise Hades’in karısı Persefoni ile evlenmek için ant içmiştir. Theseus Helen'i kaçırdıktan sonra ya annesi Ethra’nın ya da Afidnes veya Atina’da yaşayan arkadaşı Afidnus'un yanına bırakmıştır. Sonrasında ise Theseus ile Peirithoos, Persefoni'yi kaçırmak üzere Hades'in alanı olan Ölüler Diyarı'na gitmişlerdir. Hades, rol yaparak misafirperver davranmış ve bir ziyafet hazırlamıştır ancak ikili oturduğu anda ayaklarına dolanan yılanlar tarafından tutulmuşlardır. Helen'in kaçırılması, intikam olarak Ethra'yı kaçıran ve kız kardeşini Sparta'ya geri götüren Kastor ve Polluks'un Atina'yı istila etmesine neden olmuştur. Goethe’nin Faust eserinde, yarı at Heiron’un da Dioskuri kardeşlerine Helen'i geri alma konusunda yardım ettiği belirtilmektedir.
Bu olayı konu alan eserlerin çoğunda Helen, oldukça küçük olarak tasvir edilmiştir; Midillili Hellanikus’a göre yedi yaşında iken Diodoros’a göre ise on ya

Hisar Camii (Yâkub Bey Camii, Molla Yakup Camii), İzmir, Konak ilçesinde, adını verdiği Hisarönü bölgesi ile Kemeraltı Çarşısı ve Kızlarağası Hanı çevresinde yer alan cami.

Hisar Camii, Aydınoğulları Beyliği'nin Osmanlı İmparatorluğu idaresi altına girmesinden 150 yılı aşkın sene sonra, Aydınoğulları soyundan gelen Özdemiroğlu Molla Yakup Bey tarafından yaptırıldığı kabul edilmektedir. 1006 (Hicri), 1597/1598 (Miladi) yılında yaptırılan İzmir'in tarihi ve en büyük camisidir. Yapılan araştırmalarda caminin; 1402 yılında Timur İmparatorluğu'nun kurucu lideri Timur tarafından ele geçirildiği ve sonra da yıkıldığını belirten İzmir Liman Kalesi'nin yıkıntıları üzerinde yaptırıldığı üzerinde durulmaktadır. Bu Liman Kalesi (Aşağı Kale, Hisar Kalesi, Ok Kalesi) 1231-1235 yılları arasında iç limanın ağzında yaptırılmıştır. 1671-1672 yılında İzmir'e gelen Evliya Çelebi de hem Kadifekale'nin hem de bu hisar kalesinin varlığını kaydetmiştir. Caminin adı da İç Liman Kalesi'nin aşağı kapısı önünde bulunduğundan ötürü Hisar Camii olmuştur. Caminin mihrabı üçlüdür ve İtalyan etkilerini taşımaktadır. Bu özelliğiyle ender üç mihraplı camiler arasındadır. Bunun sebebinin ise caminin banilerinin üç kişi olmasına bağlanmaktadır.
Bazı kaynaklarda da binanın üzerine yapıldığı bölgenin öncesinde Latin kilisesi olduğunu söylemektedir. Bir başka tez ise Molla Yakup adındaki başka bir kişiye ve 14. yüzyıla kadar cami varlığını geri götürmektedir. Arap gezgin İbn-i Batuta'ya göre de İzmir'de Şeyh Yakup diye birisinin varlığı 14. yüzyılın başında kesindir, ancak camiyle ilişkisi belli değildir.

Şehrin abidevi ilk yapısı kabul edilen Hisar Camii 1813, 1868 ve 1881 depremlerinde hasar görmüştür. 1870 tarihli kitabede tadilat çalışmaları şöyle belirtilmiştir:
1813, 1870, 1881, 1890, 1927, 1938, 1985 ve 2009-2011 yıllarında onarılmıştır. 1813 onarımında caminin önüne bir son cemaat yeri eklenmiştir. Merkezî kuruluştaki harimle kuzeyindeki yedi kubbeli son cemaat yeri ve minareden oluşur. Caminin minaresi kesme taş kaide üzerine yuvarlak gövdeli ve tek şerefelidir. Minarenin ilk onarımı 22 Mayıs 1890 tarihinde İzmir valisi Halil Rıfat Paşa eliyle gerçekleşmiştir. 1927 yılında yaşanan depremde yıkılan bu minarenin yerine dönemin İzmir valisi Kazım Dirik Paşa hızla yenisini yaptırmış ve dönemin geleneklerine uyularak minare kaidesi Kütahya çinileri ile süslenmişti. Minare kapısı üzerindeki yazıt “İzmir valisi Mirliva Kazım Paşa zamanında inşa edilmiştir H 1343/M 1927” diyerek bu onarımı anar. Son restorasyonu 2009-2011 yılları arasında tamamlanan cami, 11 Mart 2011 Cuma günü Cuma Namazı ile birlikte ibadete açılmıştır.

Harimde mihrap önündeki büyük kubbeli kare hacim üç yönden daha küçük kubbeli hacimlerle kuşatılmıştır. Kesme taş ve moloz taştan yapılan kare planlı camide, sekiz fil ayağı üzerine oturan merkezi bir kubbe ve onu destekleyen altı kubbe bulunmaktadır. Batı yönündeki son cemaat yerinden ibadet mekanına üç kapıyla girilen camide son cemaat yeri, yuvarlak kemerlerle birbirine bağlı sekiz mermer sütunun taşıdığı yedi kubbeyle örtülüyor. Yakın tarihlerde son cemaat yerinin önü camekânla kapatılmıştır. Ahşap Minberi sedef kakmalı, mihrap ise yuvarlak bir niş şeklinde, içi 18 ve 19. yüzyılın kalem işleri ile bezelidir. Giriş kapısı üzerinde Ali İmran Suresi'nin 97. ayetinden bir kısım olarak Oraya kim girerse, güven içinde olur (وَمَنْ دَخَلَهُ كَانَ اٰمِناًۜ) yazmaktadır. Kemerlerin sütun başlıklarındaki üslup bir Roma yapısından devşirilmiş izlenimi verirler. Kadınlar mahfilinde üstündeki, harime kapıdan girince sağdaki sütunda, alçı dekorasyonu olmaksızın, özgün biçimiyle korunmuş bir başlığın da desteklediği gibi yapının inşasında sütun başlıkları özgün biçimleriyle tasarlanarak yerleştirilmiştir. Son cemaat yerinin sütunları ise İzmir'in ilkçağ yapılarından olduğu öne sürülmektedir.

Günümüzde Hisar Camii'nin batısında Kızlarağası Hanı kuzeyinde Yorgancılar Çarşısı, güneyinde Yağcılar ve Peynirciler Çarşısı bulunmaktadır ve genel olarak Kemeraltı Çarşısı'nın Fevzipaşa Bulvarı'na çıkış noktasına yakındır.
20. yüzyılın önemli bestekârı Rakım Elkutlu babasının ölümü sonrası İzmir Hisar Camii imamlığına tayin edilerek ölünceye kadar bu görevini sürdürdü. Aynı zamanda uzun yıllar, İzmir Mûsikî Cemiyeti'nin başkanlığını da yapan Elkutlu, özellikle Hisarbuselik makamını kullanarak verdiği eserleri mevcuttur.
Cami hâlen faal haldedir. Camide imam hatip görevinde 2016 Ocak itibarıyla Selim Menteşeli ve İbrahim Ege bulunmaktadır. Müezzinlik vazifesini ise Muhammed Emin Ayaz ve Muzaffer Gülmez yürütmektedir.

Hisar Camii Koruma ve Yaşatma Derneği
Münir Aktepe, İzmir Yazıları-Camiler, Hanlar, Medreseler, Sebiller, hazırlayan Fikret Yılmaz, İzmir Büyükşehir belediyesi Kent kitaplığı, İzmir, 2003
Hakkı Gültekin, İzmir Tarihi, Ege Turizm Cemiyeti, İzmir 1952.

Hospitalye Şövalyeleri ya da Aziz Yuhanna Şövalyeleri tarikatı (Latince: Cavalieri Ospitalieri "Hastane Şövalyeleri") 1070 civarında kurulmuş bir şövalye tarikatıdır. 

Sonradan ismi Rodos Şövalyeleri, çok sonralarıysa Malta Şövalyeleri olarak anılmıştır. Merkezi İtalya'nın Roma kentinde bulunan tarikatın günümüzdeki resmi adı İtalyancada Sovrano Militare Ordine Ospedaliero di San Giovanni di Gerusalemme di Rodi e di Malta yani Kudüs, Rodos ve Maltalı St. Jean Egemen Askeri Misafirperver Tarikatı veya kısaca Malta Tarikatıdır.İlk Başefendisi 1100 civarlarında seçilmiş olan Peter Gerard idi. Kudüs Krallığı kurulur kurulmaz Godfroi de Bouillon Tarikat'a toprak bağışladı ve başka birçok kişi de onu takip etti. Hastabakıcılar 1113 yılında Papa II. Paschal tarafından bir tarikat olarak tanındı. 1120 li yıllarda Hastabakıcılar kendilerini askerileştirmeye başladılar ancak ilk askeri etkinlik 1136 yılında gerçekleştirilmiştir. Katolik bir yardım derneği olarak günümüze kadar ulaşmış olan bu tarikat tarihin bazı dönemlerinde bağımsız bir devlet olarak güçlü bir ordu ve donanmaya sahip olmuş Avrupa, İslam ve Osmanlı tarihinde büyük izler bırakmıştır.

Kudüs'teki Aziz Yuhanna (St. Jean) Kilisesi yakınında bir dinsel dayanışma örgütünce hasta hacıların tedavisi amacıyla işletilen hastanenin gelişmesiyle ortaya çıktı. 1099'da Haçlıların Kudüs'ü fethetmesinden sonra, hastanenin başrahibi Gerard Kudüs'teki çalışmalarını yoğunlaştırdı. Provencelılarla İtalyanların Filistin yolu üzerindeki kentlerinde hanlar kurdu. Hastanede tedavi gören bazı haçlı şövalyeleri mallarının bir bölümünü buraya bağışladı; bazıları ise Kudüs'te, hastanede kalıp hastaneye hizmet ettiler. Böylece zenginleşen hastane, hasta ve yoksullara hizmette olduğu kadar Müslümanlara karşı savaşta da etkin olan zengin ve güçlü bir kurum durumuna geldi. Selahaddin Eyyübi orduları tarafından Hıttin Savaşında büyük bir yenilgiye uğramalarına rağmen etkinlikleri devam etti. 1291'de Akka'nın düşüşü ve Haçlı Prensliklerinin ortadan kalkması üzerine, mezhep üyeleri bir gün yeniden fethetmek umuduyla Filistin'e yakın olabilmek için Kıbrıs'a çekilip hacılara ve hastalara yönelik çalışmalarını burada sürdürmeye karar verdiler.

1309'da Rodos'u ele geçirdiler. Burada bir hastane kurup adayı bağımsız devlet gibi yönettiler. Doğu Akdeniz'de güçlü bir donanmaya sahip oldular. 1522'de Kanuni Sultan Süleyman döneminde Osmanlılar Rodos'u ele geçirdi, ama 1530'da Kutsal Roma Germen İmparatoru V. Karl, Malta adasını tarikata bağışladı. Şövalyeler Osmanlı saldırılarına karşı direnerek donanmalarını güçlendirdiler ve gelişmiş bir hastane kurdular; en parlak dönemlerini burada yaşadılar. Osmanlı tehdidinin azaldığı 17. ve 18. yüzyıllarda tarikat da giderek zayıfladı. 1798'de Malta adası Napolyon Bonapart'ın eline geçti. Tarikatın merkezi 1834'te Roma'ya taşındı.

Malta Düzeni, günümüzde egemen bir devlet dışı aktör statüsü taşımaktadır. Birleşmiş Milletler'e gözlemci olarak katılmasına karşılık kendine ait topraklardan yoksundur. Kendini tarafsız ve insancıl bir yardım kuruluşu olarak tanımlayan tarikatın 104 ülkeyle diplomatik ilişkisi vardır. Birçok ülke şövalyelere diplomatik dokunulmazlık ve ayrıcalık tanımaktadır.

Tapınak Şövalyeleri
Aziz Lazarus Şovalyeleri

Palazzo Malta6 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

İzmirli Hrisostomos Kalafatis (Yunanca: Χρυσόστομος Καλαφάτης Chrysostomos Kalafatis; d. 1867, Tirilye - ö. 1922, İzmir), Rum din ve siyaset adamı.
I. Dünya Savaşı'ndan sonra İzmir'in Yunan işgali altında bulunduğu dönemde İzmir metropoliti idi. Türk ordusunun Yunan işgaline son vermek üzere şehre girmesinden sonra Müslümanlar tarafından linç edilerek öldürüldü. 4 Kasım 1992'de Yunanistan Kilisesi'nin Kutsal Sinodu tarafından Doğu Ortodoks Kilisesi'nin bir şehidi ve azizi ilan edildi.

1867'de Tirilye'de dünyaya geldi. Asıl adı Kalafatis’tir. Yunanistan'da dini eğitim aldı ve metropolitliğe kadar yükseldi. Hrisostomos (Chrysostomos) adını kiliseye girdikten sonra aldı.
1902-1907’de Dırama Metropoliti olarak görev yaptı. 1910-1914 ve 1919-1922 arasında İzmir Rum Ortodoks Kilisesi Metropoliti idi.
Yunan ordusunca İzmir'in işgali esnasında Yunan İşgal Komutanı Zafiriu’nun bildirisi halka dağıtılırken komutanı ve onunla birlikte bulunanları takdis etmesi, Türk halkında büyük tepki uyandırdı. Yunan ordusunun işgal ettiği bölgelerdeki eylemlerine dair şikayetler üzerine Ekim 1919'da Paris Barış Konferansı'na sunulan Milletlerarası Tahkik Komisyonu Raporu’nun 9. maddesinde "Metropolit’in askeri birlikleri takdis için yaptığı tören ateşe benzin dökmekten başka bir işe yaramamıştır." denilmiştir.
Takdisten sonra askerlere verdiği vaazda “Ne kadar Türk kanı döküp içerseniz o kadar sevaba girmiş olacaksınız” gibi sözler sarf ettiği çeşitli Türk kaynaklarında iddia edilir. Böyle bir nutuk attığı kanıtlanmış değildir ancak işgalden bir gün önce bir bildiri yayımlamış olduğu; “Kurtarıcılarımız yarın şehre gelecektir. Yaşasın milletimiz!” şeklinde ifadeler kullandığı bilinmektedir.
Metropolit, 9 Eylül 1922 günü Sakallı Nureddin Paşa komutasındaki Türk ordusunun İzmir'de yönetimi eline almasının ertesi günü tebrik ziyaretine giden heyette yer aldı. Hakkındaki iddialar sebebiyle, Yorgi Kilimanoğlu ve Nikolaki Çürükçüoğlu Efendi ile birlikte tutuklandı. Gözaltında iken linç edilerek öldürüldü. Ölümü hakkında çeşitli rivayetler vardır. İzmir Vilayet Konağı balkonuna çıkan Sakallı Nureddin tarafından ölüm emrinin verildiği Yunan kaynaklarında anlatılır. Ancak olayın, Vilayet'ten gevşek bir koruma ile çıkarılıp Türk mahallelerinde gezdirilmesi sırasında halk tarafından linç edilmesi şeklinde gerçekleştiği düşünülmektedir.
4 Kasım 1992'de Yunanistan Kilisesi'nin Kutsal Sinodu tarafından Doğu Ortodoks Kilisesi'nin bir şehidi ve azizi ilan edildi.

I. Dünya Savaşı, 28 Temmuz 1914 tarihinde başlayıp 11 Kasım 1918 tarihinde sona eren Avrupa merkezli küresel bir savaştır. II. Dünya Savaşı'na (1939-1945) kadar Dünya Savaşı veya Cihan Harbi olarak adlandırılmıştır. Savaşın taraflarından biri olan Osmanlı İmparatorluğu'nda "Genel Savaş" anlamında Harb-i Umumi (Osmanlıca: حرب عمومی), halk arasında ise Seferberlik olarak adlandırılmıştır. 1917'de Amerika Birleşik Devletleri'nin savaşa katılmasına kadar bu savaş ABD basınında Avrupa Savaşı olarak anılmıştır. Savaşan taraflar, çoğunlukla Avrupa, Kafkasya, Amerika, Orta Doğu ve Afrika ile Asya'nın bazı bölgelerinden oluşmaktadır.
O zamanın büyük güçleri, "İtilaf" ve "İttifak" adlarıyla iki tarafa ayrılarak savaşta yer almışlardır. İtilaf Devletleri; Birleşik Krallık, Fransa Cumhuriyeti ve Rus İmparatorluğu arasındaki Üçlü İtilaf merkezlidir. İttifak Devletleri; Alman İmparatorluğu, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ve İtalya Krallığı arasındaki Üçlü İttifak merkezlidir; fakat Avusturya-Macaristan anlaşmaya karşı saldırıya geçtiği için İtalya savaşa girmemiştir. Bu ittifaklar yeniden yapılanmış (İtalya, 1915 yılında İtilaf Devletleri'nin tarafına geçmiştir) ve yeni devletlerin savaşa girmesiyle genişlemiştir.
Nihayetinde 60 milyon Avrupalı dâhil olmak üzere 70 milyon askerî personel, tarihin en büyük savaşlarından biri olan bu savaş için seferber edilmiştir. Yeni teknolojiler sayesinde silahların öldürücülüğünde görülen muazzam ilerlemeye karşılık, savunma ve hareketlilikte aynı miktarda gelişme olmaması sonucu, savaşa katılan yaklaşık 39 milyon kişi ölmüştür. Böylece bu savaş, dünya tarihindeki en çok zayiat verilen 5. savaş olmuş ve savaşa katılan devletlerde birçok politik değişikliğe ve devrimlere yol açmıştır.
Savaşın bir diğer nedeni de, Avrupalı büyük güçler olan Alman İmparatorluğu, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Rus İmparatorluğu, Birleşik Krallık, İtalya Krallığı ve Fransa Cumhuriyeti'nin uzun zamandır süregelen emperyalist dış politikalarıdır. Avusturya-Macaristan tahtının veliahtı Arşidük Franz Ferdinand'ın 28 Haziran 1914'te Gavrilo Princip adında bir Sırp milliyetçisi tarafından devletin başkenti Saraybosna'da öldürülmesi, savaşı tetikleyen olay olmuştur. Olaydan sonra Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Sırbistan Krallığı'na bir ültimatom göndermiştir.
Bu ültimatom 10 maddeden oluşuyordu ve egemenlik haklarının büyük bir kısmını suiistimal ediyordu. Sırplar birkaç madde dışında diğer maddelerin hepsini kabul etti. Reddettiği maddelerin uluslararası bir komisyonda görüşülmesini istedi. Britanya bu sorunu çözmek için Avrupa konferansına Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ve Alman İmparatorluğu'nu davet etti. İkisi de bu konferansı reddetti. Nihayetinde on yıllardır yapılanmakta olan ittifaklar sisteminin işlemesiyle, birkaç hafta içerisinde Avrupa'nın ana güçleri kendilerini savaşta bulmuşlar ve koloniler yoluyla savaş bütün dünyaya yayılmıştır.
Çatışmalar, 28 Temmuz'da Avusturya-Macaristan'ın Sırbistan'ı işgal etmesi ile başlamış ve bunu Almanya'nın Belçika, Lüksemburg ve Fransa'yı işgali ile Rusya'nın Almanya'ya saldırması takip etmiştir. Almanların Paris'e yürüyüşü durma noktasına gelince, Batı cephesindeki çatışmalar durağan bir siper savaşına dönüşmüştür ve bu durum 1917'ye kadar pek değişmemiştir. Doğu cephesinde ise Rus ordusu, Avusturya-Macaristan kuvvetleriyle başarılı bir şekilde savaşmış, fakat Doğu Prusya, Polonya ve Alman ordusu tarafından geri püskürtülmüştür.
Osmanlı İmparatorluğu'nun 1914'te, İtalya ve Bulgaristan'ın 1915'te ve Romanya'nın 1916'da savaşa girmesiyle ilave cepheler açılmıştır. Çarlık rejimiyle yönetilen Rusya, 1917'de Bolşevik Devrimi ile yıkılınca savaştan çekilmiştir. 1918'de Batı Cephesi boyunca bir Alman taarruzundan sonra, müttefikler ardı ardına yaptıkları saldırılarla Almanları geri püskürtmüş ve ABD kuvvetleri siperlere girmeye başlamıştır. Bu noktada, başı kendi içindeki devrimcilerle dertte olan Almanya, daha sonra "Ateşkes Günü" olarak tarihe geçecek olan 11 Kasım 1918'de mütarekeyi kabul etmiştir. Savaş böylece İtilaf Devletleri'nin zaferiyle sona ermiştir.
Savaşın tarafları, tüm insan gücü ve ekonomik kaynaklarını bir topyekûn savaş için seferber etmeye çalıştıklarından, sivillerin durumu da cepheler kadar çalkantılı olmuştur. Savaşın sona ermesiyle büyük güçlerden dördü olan Almanya, Rusya, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı İmparatorlukları tarihe karışmıştır. Bunlardan Alman ve Rus İmparatorluklarının halefleri çok büyük toprak kaybı yaşamış; Avusturya-Macaristan ile Osmanlı İmparatorlukları ise tamamen parçalanmıştır.
Avrupa haritası daha küçük parçalardan oluşacak şekilde yeniden çizilmiştir. Daha sonra bu tarz çatışmaların yaşanmasını önlemesi ümidiyle 10 Ocak 1920'de Milletler Cemiyeti kurulmuştur. Avrupa'da bu savaş sonucunda imparatorlukların yıkılmasıyla milliyetçiliğin yeniden canlanması, Almanya'nın yenilgisinin yan etkileri ve Versay Antlaşması'nın yarattığı problemler, II. Dünya Savaşı'nın çıkmasına katkıda bulunan etkenler olarak kabul edilir.

Avrupa'da 16. yüzyılda yaşanan Katolik-Protestan ayrışmasıyla birlikte Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu'na bağlı prenslikler, farklı taraflarda savaşmışlar; tarihte Otuz Yıl Savaşları (1618-1648) olarak bilinen bu savaş da Vestfalya Antlaşması'yla sona ermiştir. Savaş sonucunda, bugün bile Avrupa Birliği'nin kökenini oluşturan Kutsal Roma İmparatorluğu dağılmıştır. Savaşın sonunda Fransa'nın güçlenmesi, tam aksine Roma Cermen İmparatorluğu'nun ve Habsburg Hanedanı'nın zayıflaması söz konusudur. Bu sonuç Almanya için 19. yüzyıla kadar sürecek bir zayıflık dönemine ve yine bu tarihlere kadar birliğini kuramamasına neden olmuştur. Sanayi Devrimi ve sömürgecilik hareketlerinde de bu olay etkisini göstermiş ve İngiltere ile Fransa, sömürgecilik alanında hızla güçlenirken Almanya'nın bu alanda geri kalmasına neden olmuştur.
1815'te yapılan Viyana Kongresi ile Avrupa'ya ve geniş anlamda dünyaya yeni bir statü getirilmiş ve buna göre güçler dengesi kurulmuştur. Kırım Savaşı'nda (1853-56) bu dengelerin Rusya lehine değişmesine engel olmak için, Haçlı Seferleri'nden sonraki en önemli ittifakla Avrupa devletleri, Osmanlı İmparatorluğu ile birlikte Ruslara karşı savaşmıştır. Yenilgiye uğrayan Ruslar, etkisi 1917 Bolşevik Devrimi'ne kadar sürecek siyasi ve ekonomik dalgalanmalar yaşamıştır. Yine bu savaşın sonunda, İtalya Birliği'ne gidecek yollar da açılmıştır.
Sedan Muharebesi (1870) ile Almanya ve İtalya'nın birliklerini kurmaları ve büyük devletler olarak devletler arası ilişkilerde yer almak için girişimlerde bulunmaları, Viyana Kongresi statükosunu ve güçler dengesini büyük ölçüde değiştirmişti. Bundan sonrası ise yeniden bir dengenin kurulması girişimlerine, Avrupa'da yeni blokların ortaya çıkmasına ve bunların birbirleriyle çatışmasına yol açmıştır. Bloklar arasındaki gerginlik de karşılıklı silahlanmaya neden olmuş ve silahlı barış dönemi ortaya çıkmıştır. Bu dönemde bloklar ve devletler arası ilişkilerde çok yönlü gelişen çatışmalar, gerginliği daha da artırmış ve devletleri bir savaşın eşiğine getirmiştir.

Bu genel çerçeve içerisinde I. Dünya Savaşı'nın nedenleri çeşitli ekonomik, siyasi ve askerî gelişmelere dayanmaktadır. Bunlara büyük devletlerin çıkar hesaplarını da eklemek gerekir. Özellikle Prusya'nın Avusturya'yı yenip Alman birliğini sağladıktan sonra yeni ortaya çıkan Alman İmparatorluğu'nun elinde önemli sömürgeleri olmamasına rağmen, dönemin süper gücü Britanya İmparatorluğu'na karşı koyabilecek, hatta onu geçebilecek bir sanayi, insan gücü ve teknoloji hâline gelmesi ve bunun başta İngiltere ve Fransa tarafından engellenmek istemesi başlıca çekişme kaynağıdır.

Sanayi Devrimi ve sömürgecilik sonucunda ekonomik pozisyonlarını güçlendiren İngiltere ve Fransa, karşı taraftaki Almanya ve İtalya gibi ülkelerden ekonomik olarak çok ilerideydi. Almanya ve İtalya, siyasi birliklerini oluşturduktan sonra 1914'e kadar olan süreçte aradaki farkı kapatmaya çalışmışlardır. İngiltere de savaşlar patlat ve Fransa'nın ekonomik hâkimiyet alanlarını koruma, Almanya'nın ise bu alanları ele geçirme niyeti, savaşın başlıca ekonomik nedenlerindendir. Bu nedenler; sömürgeler, deniz yollarının hâkimiyeti, uluslararası ticaret imtiyazları gibi ana başlıklarda değerlendirilebilir.
Öte yandan, 19. yüzyıl sonlarından itibaren kullanılmaya başlayan ve neredeyse 20. yüzyıla damgasını vuran petrol yataklarının mülkiyeti de savaşın temel ekonomik nedenlerindendir. Osmanlı İmparatorluğu'nun hâkimiyeti altındaki Orta Doğu coğrafyasındaki petrol yataklarının varlığı, 19. yüzyıl sonlarında özellikle İngilizler tarafından, çeşitli gizli-açık yöntemlerle tespit edilmiştir. İngiltere, petrol siyasetini, 1900'lerde tüm stratejilerinin birinci sırasına koymuştur.

Diğer bir konu da Rus İmparatorluğu'nun ekonomik durumudur. Rusya, 19. yüzyılın sonlarından 20. yüzyılın başlarında toplumsal dalgalanmanın en fazla görüldüğü ülkedir. Toplumun en büyük kesimini oluşturan köylü sınıfı ve o büyüklükte olmasa da etkin bir işçi sınıfı, 1905 Devrimi ile ardından 1917 Ekim Devrimi'ne giden yolu açmıştır. Toplumsal dalgalanmalar, ekonomik açıdan Rus İmparatorluğu ve çarlık rejimi için tehlike oluşturuyordu. Rus yönetimi bu dalgalanmaları engellemek için siyasi ve ekonomik güç kazanmak zorundaydı.

I. Elizabeth'in uzun ve başarılı saltanatında (1558-1603) İskoçya'daki İngiliz etkisinde farklılık görülmeye başlandı. İngiltere'deki Tudor Hanedanı'yla İskoçya'daki Stuart Hanedanı arasındaki evlenmeler, iki geleneksel düşmanı birbirine yaklaştırdı. İskoçya Kralı I. James aynı zamanda İngiltere kralı oldu. 1707 yılında iki krallığı birleştiren bir antlaşma imzalandı. Bu tarihten sonra Büyük Britanya tarihi başladı.
1642-1651 yılları arasında gerçekleşen İngiliz İç Savaşı sonucunda krallık devrildi. Bunun yerine önce parlamento idaresinde (1649-53) sonra da Oliver Cromwell iktidarında (1653-59) kısa süreli bir cumhuriyet kuruldu. Cromwell'in ölümünün ardından parlamento iç karışıklıkları önlemek için sürgündeki kral II. Charles'ı krallığı yeniden kur

II. Abdülhamid (Osmanlıca: عبد الحميد ثانی, romanize: Abdü'l-Ḥamīd-i sânî; 21 Eylül 1842 - 10 Şubat 1918), Osmanlı İmparatorluğu'nun 34. padişahı, 113. İslam halifesi ve çöküş sürecindeki devlette mutlak hâkimiyet sağlayan son padişahtır. Tahtta kaldığı "Hamidiye Dönemi" diye bilinen yıllarda imparatorluk, dağılma dönemini yaşadı; başta kısa süreli ilan ettiği I. Meşrutiyet ve Kânûn-ı Esâsî ile gelen bir özgürlük dönemine, Balkanlar olmak üzere çeşitli bölgelerde çıkan isyanlara ve Rus İmparatorluğu'na karşı kaybedilen 93 Harbi'ne, kapatılan parlamentoya, pek çok siyasi olaya, "İstibdat Dönemi" de denen ve basın da dâhil çeşitli alanlardaki baskı ve sansür dönemine, sonrasında yine kendisinin ilan etmek zorunda kaldığı II. Meşrutiyet'e, 31 Mart Ayaklanması'na ve kendisinin dağılmayı engelleme başarısına ulaşamayan eğitim, ulaşım ve askeri alandaki reform girişimlerine tanıklık etti. Devrinde, Osmanlı İmparatorluğu'nun 1.592.806 km² toprak ile en çok toprak kaybeden padişahlarından biri oldu. 31 Ağustos 1876'da tahta çıktı ve 31 Mart Vakası'ndan kısa bir süre sonra, 27 Nisan 1909'da, tahttan indirilene kadar ülkeyi yönetti. Meşrutiyet yanlısı Yeni Osmanlılar ile yaptığı anlaşma ve diğer yandan Tersane Konferansı'nda toplanacak büyük güçlerden gelecek baskıları engelleme amaçlı Tersane Konferansı'nın başlamasıyla aynı gün 23 Aralık 1876'da ilk Osmanlı anayasasını ilan etti ve böylece ülkenin demokratikleşme sürecini destekleyeceğini belirtmiş oldu. 93 Harbi'nde yenilen Osmanlı'nın sultanı II. Abdülhamid, meclisin yanlış kararlar aldığını iddia ederek 14 Şubat 1878'de bu harbin sonuna doğru meclisi feshetti.
Osmanlı İmparatorluğu'nun modernleşmesine yönelik çabalar II. Abdülhamid tarafından devam ettirildi. Bürokraside yapılan reformların yanı sıra Bağdat Demiryolu ve Hicaz Demiryolu'nun inşası gibi projeler bu dönemde yapıldı. Bu demiryolları ve telgraf sistemleri Alman firmalar tarafından geliştirildi. Bu dönemin reformlarında eğitime geniş yer ayrıldı: hukuk, sanat, ticaret, inşaat mühendisliği, veteriner, gümrük, tarım ve dil okulları dahil olmak üzere birçok mesleki okul kuruldu. İmparatorluk genelinde ilk, orta ve askerî okullardan oluşan eğitim ağını genişletti. Osmanlı İmparatorluğu'nun bu dönemlerdeki batık ekonomisi Abdülhamid'in saltanatının ilk yıllarında Düyûn-ı Umûmiye'nin ve Reji İdaresi'nin kurulmasına yol açtı. Öte yandan iktidarında Düvel-i Muazzama denen büyük güçlerin Karadağ, Sırbistan'dan Tersane Konferansı'na, Girit Meselesi'ne, İlinden İsyanı'na, kadar siyasi pek çok olayda müdâhilliği söz konusu oldu. Devlet yine sürekli iç karışıklık isyanlarla, iç çalkantılarla, ekonomik sorunlarla uğraşmak zorunda kaldı. Dış politikada denge politikası izledi ama bunun yanında 1880 sonrası İngiltere ve Fransa'daki Osmanlı karşıtı politika değişiklikleri nedeniyle onlarla yakın ilişkiler yerine Almanya ile yakınlık politikası izlemeye çalıştı.
Abdülhamid, müstebit liderliği ve mezalimleri görmezden gelmesi nedeniyle uzun süre gerici bir "Kızıl Sultan" olarak anılmıştır. Başlangıçta, kişisel iktidarının Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılmasını hızlandırdığı ve dinamik Belle Époque döneminde modernleşmeyi engellediği konusunda fikir birliği vardı. Son değerlendirmeler, eğitim ve kamu hizmetleri projelerinin teşvikini vurgularken, saltanatının Tanzimat reformlarının doruk noktası ve ilerlemesi olduğunu vurgulamaktadır. Adalet ve Kalkınma Partisi'nin iktidara gelmesinden bu yana, akademisyenler, Abdülhamid'in kişi kültünde yaşanan canlanmayı, Atatürk'ün modern Türkiye'nin kurucusu olarak yerleşik imajını zedeleme girişimi olarak değerlendirmişlerdir.

II. Abdülhamid, Sultan Abdülmecid'in Tirimüjgan Kadın Efendi'den (20 Ağustos 1819- 2 Kasım 1853) olan oğludur. Annesi Çerkes'tir. 21 Eylül 1842 tarihinde, Osmanlı İmparatorluğu'nun başkenti İstanbul'da, Topkapı Sarayı'nda veya Çırağan Sarayı'nda dünyaya geldi. Henüz 10 yaşındayken annesi Tirimüjgan Sultan ölünce bakımını Abdülmecid'in diğer çocuksuz eşi Piristû Kadın Efendi üstlendi. Piristû Kadın Efendi, Abdülhamid'i de yarım kan kardeşi sayılan henüz 2 yaşında annesi Düzdidil Kadınefendi'nin 1845'te ölümüyle annesiz kalan Cemile Sultan ile birlikte kendi çocuğu gibi büyüttü. Öte yandan bir iddiaya göre dedesi II. Mahmud gibi içki ve kadınlara düşkünlük gibi iki kötü alışkanlığı dışında bir sorunu olmayan babası Sultan Abdülmecid çocuklarını, eski dönemlerin şehzadelerinin hapis hayatından çok uzakta, nispeten serbest yetiştirmeğe özen gösterdi. Öyle ki oğulları Reşad, V. Murad ve Abdülhamid'in bir arada V. Murad'ın ikametgâhında oturup zaman geçirip eğlenmelerine bile göz yumdu. Babasının 39 yaş gibi beklenmedik çok genç bir yaşta ölümünden sonra yerine tahta geçen amcası Abdülaziz ise diğer şehzadelerle birlikte Abdülhamid'in eğitimiyle de yakından ilgilendi.

Abdülhamid, Gerdankıran Ömer Efendi'den Türkçe, Ali Mahvî Efendi'den Farsça, Ferid ve Şerif efendilerden Arapça ve diğer ilimleri, Vakanüvis Lütfi Efendi'den Osmanlı tarihi, Edhem ve Kemal paşalar ile Mösyö Gardet'dan Fransızca; Alexandre Efendi, Miralay Lombardi, Paul Dussap Paşa ile Callisto Guatelli'den de piyano, keman ve batı müziğine dönük müzik dersleri aldı. Gençlik günlerinde veliaht olarak büyük kardeşi Şehzade V. Murad görüldüğü için saray çevrelerinde fazla ilgi görmeyen Abdülhamid, bu nedenle aşırılıktan uzak, sade bir hayat yaşadı.
Opera ile ilgilenen, birden çok opera klasik eserlerini Türkçeye bizzat tercüme eden ve tercüme ettiren II. Abdülhamid, II. Mahmud'un zamanında kurduğu Mızıka-yı Hümâyun'dan müzik opera eserleri dinlemeyi seviyordu. Piyano eğitimi almıştı. Amatör olarak yağlı ve sulu boya resim de yapardı. Marangozluk zanaatında da çok maharetli olan Şehzade Abdülhamid, bugün Yıldız Sarayı ve içerisindeki Şale Köşkü ile Beylerbeyi Sarayı'nda görülebilecek birçok yüksek kalite mobilyanın da zanaatkârıdır.
II. Abdülhamid kendinden önceki diğer padişahların aksine şehzadeliği sırasında yurt dışı ziyaretlerine çıkmış, tahta çıkmasından 9 yıl önce amcası Sultan Abdülaziz'in 1867 yılında çıktığı Avrupa gezisinde amcasına refakat etti. Bu gezide 30 Haziran - 10 Temmuz 1867 tarihlerinde Paris, 12 - 23 Temmuz 1867 tarihlerinde Londra, 28 - 30 Temmuz 1867 tarihlerinde Viyana ziyaretlerinde bulundu, 21 Haziran 1867'de henüz 24 yaşında iken İstanbul'dan başlayan yolculukları, bu şehirlerin dışında diğer Avrupa başkentleri ve önemli şehirleri de ziyaret edildikten sonra 7 Ağustos 1867 tarihinde yeniden İstanbul'da sona erdi.

II. Abdülhamid, 10 Şubat 1918'de son araştırmalara göre 75 yaşındayken kalp yetmezliği nedeniyle Beylerbeyi Sarayı'nın 8 nolu dairesinde öldü. Mezarı, büyük babası için Divanyolu'nda yaptırılmış Sultan II. Mahmud Türbesi'nde bulunmaktadır.

Abdülhamid uzun boylu, esmer tenli, uzun burunlu, elâ gözlü, hafif kıvırcık sakallı idi. Zekâ ve hafızasının güçlü olduğu, açık bir tarzda konuştuğu, kendine anlatılanları uzun müddet sabırla dinlediği söylenen Abdülhamid, oldukça dindar bir insandı. Kızı Ayşe Sultan, babasının dindarlığını şöyle anlatmıştır:Babam doğru ve tam dinî itikada sahip bir Müslümandan başka biri değildir. Beş vakit namazını kılar, Kur'ân-ı Kerîm okurdu. Daima camilere devam ettiğini, Ramazanlarda Süleymaniye Camii'nde namaz kıldığını, o zamanlar camide açılan sergilerden alışveriş ettiğini hikâye tarzında anlatırdı. Babam herkesin namaz kılmasını, camilere devam edilmesini çok isterdi. Sarayın husus'i bahçesinde beş vakit Ezân-ı Muhammedî okunurdu. Babamın bir sözü vardı: "Din ve fen" derdi. "Bu ikisine de itikat etmek caiz" olduğunu söylerdi.
Fransızca bildiği kadar 1893-1897 arasında Osmanlı topraklarında ABD büyükelçiliği yapan Terell'e göre İtalyancaya son derece hâkim olduğu söylenmektedir.
Çalışma saatleri dışında hobi olarak marangozlukla uğraşırdı. Halkla teması az olsa da özellikle halkla görüşmesi cuma günleri, cuma selamlığı ile olurdu. Her cuma kendi sarayına yakın yaptırdığı Yıldız Camii'ne gelen Sultan burada tebaası ve uluslararası toplum ile temas kurardı. Hasta bile olsa hep buraya cuma namazını kılıp görüşmeye gelirdi. Kendisine karşı 21 Temmuz 1905 günkü suikast girişimi de bu âdetini bilen Ermeni Taşnak örgütünce yine bir selamlık sırasında yapılmıştır.

İçkiyi az veya neredeyse hiç içmemesinin nedeni şehzadeliğinde Mehmet Reşad ve V. Murad ile birlikte Şehzade V. Murad'ın Maslak'taki köşkünde içkili bir eğlence sonrası dönüş yolunda sarhoş halde iken atlarının ürkmesi ile 1859'da geçirdiği kazadır. Kulaklarında belli işitme sorunu bulunmakta bu işitme sorununun nedeninin o kazaya bağlı olduğunun düşünüldüğü iddia olunmaktadır. Ancak keş alkolik derecesinde olmasa da arada sırada rom içkisini çok sevdiği için içtiği kendi torunu Ertuğrul Osman Osmanoğlu ve bazı kaynaklarda iddia edilmektedir:...Dedem (II. Abdülhamid) rom içerdi, babama (Şehzade Mehmed Burhaneddin) söylerdi, "bak ben bunu içiyorum, çünkü bu yasak değil, Kuran'a bak, orada şarap diyor, şekerden yapılanın bahsi geçmiyor" derdi...
Abdülhamid kahve ve sigara tiryakisiydi. İlaveten Türk tütünüyle yapılan Amerikan sigarası Ateshian'ın tiryakisiydi. Paraya çok düşkün olmasına karşın basit giyinirdi. Bireysel hayatında tutumluydu. Louis Vuuitton marka bavullar kullanırdı. Padişahlığında yanında bulundurduğu bastonu aynı zamanda bir kama ve hançer olarak kullanılmak üzere silahtı ve her zaman paltosunun cebinde ateşlenmeye hazır bir tabanca taşırdı. II. Abdülhamid kelebek, kuş, böcek, tablo, fotoğraf gibi çeşitli eserlerin koleksiyonculuğunu da yapmaktaydı. Hatta bu koleksiyonlarını da çeşitli amaçlarla kullandı. Mesela Sultan II. Abdülhamid koleksiyonunda yer alan fotoğraflardan yapılmış albümleri diplomatik armağan olarak ülkelere göndermiştir. Bu vesile ile 1819 fotoğraftan oluşan 51 ciltlik albümü hediye olarak 1893-1894 yıllarında Amerikan Kongre Kütüphanesi ve Londra'da Britanya Kütüphanesi'ne göndermiştir. Bir anlamda Sultan fotoğraf albümleri aracılığıyla imparatorluğunun modernleşen yönünü Batı'ya tanıtmak, kendi rejiminin propagandasını yapmak istemiştir.
Tablo koleksiyo

II. Bayezid Külliyesi, Edirne'de tarihi külliye. İkinci başkent konumundaki Edirne'yi darüşşifaya kavuşturmak amacıyla Sultan II. Bayezid tarafından 1484-1488 yıllarında Mimar Hayreddin'e yaptırılmıştır.
Külliye Edirne şehir merkezine 2 km uzaklıkta Tunca Nehri kıyısında yer alır. Geniş bir alanı üzerine inşa edilen külliye; cami, imaret, mutfak, erzak ambarı, medrese, dârüşşifâ, değirmen, köprü ve hamamdan oluşmaktadır. 1653'te Edirne'ye gelen Evliya Çelebi, külliyeyi ziyaret etmiş ve seyahatnamesinde külliyenin darüşşifası hakkında detaylı bilgiler vermiştir. II. Bayezid Külliyesi çeşitli zamanlarda Tunca Nehrinin taşması sonucunda büyük zarar görmüştür. Külliye ayrıca Balkan Savaşları sırasında da Edirne'nin en fazla zarar gören eserleri arasında yer almıştır.
Camii dışındaki yapıları, Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından 1984 yılında Trakya Üniversitesi'ne devredilmiştir. Bir süre Trakya Üniversitesi Edirne Meslek Yüksekokulu'nun Restorasyon ve Duvar Süsleme Bölümleri burada eğitim öğretimini sürdürmüştür.
İkinci Bayezid Camii, 20,55 m çapında tek bir kubbesi ve iki minaresi olan anıtsal bir yapıdır.  Yanlarında dokuzar kubbeli, kapıları dış yöne açılan tabhane (kitap basımevi) bölümleri bulunur. Hünkâr mahfili mermerden ve oldukça zariftir, mihrap ve minber sade bir üslüpta yapılmıştır.
Külliyenin içindeki Darüşşifa ve Tıp medresesi Sağlık Müzesi olarak hizmet verir.

II. Kiros (Eski Farsça: 𐎤𐎢𐎽𐎢𐏁 Kūruš; y. MÖ 600–530 ), yaygın olarak Büyük Kiros olarak bilinir ve Ahameniş İmparatorluğu'nun kurucusudur. Persis kökenli olan Kiros, Med İmparatorluğu'nu yenerek ve Antik Yakın Doğu'nun önceki tüm uygarlıklarını bir araya getirerek Ahameniş Hanedanı'nı iktidara taşımıştır. Kurduğu imparatorluk, kısa sürede geniş bir coğrafyaya yayılmış; Batı Asya'nın büyük bölümünü ve Orta Asya'nın önemli kesimlerini fethederek, döneminin insanlık tarihindeki en büyük siyasi yapılarından birini oluşturmuştur. Ahameniş İmparatorluğu, en geniş topraklarına Büyük Darius döneminde ulaşmıştır; onun yönetimi, batıda Güneydoğu Avrupa'dan, doğuda ise İndus Vadisi'ne kadar uzanıyordu.
Kiros, Med İmparatorluğu'nu fethettikten sonra Lidya'yı, ardından da Yeni Babil İmparatorluğu'nu ele geçirdi. Ayrıca, "istisnasız her milleti boyunduruk altına aldığı" ifade edilen büyük bir askerî sefer düzenledi; Kiros'un, MÖ 530 yılının Aralık ayında Seyhun Nehri boyunca göçebe bir Doğu İran kabile konfederasyonu olan Massagetler ile yaptığı savaşta hayatını kaybettiği öne sürülmüştür. Ancak Atinalı tarihçi Ksenofon, Kiros'un savaşta ölmediğini, bunun yerine Ahamenişlerin tören başkenti olan Pasargad'a döndüğünü ileri sürmüştür. Kiros'un ardından oğlu II. Kambises tahta geçti. Kısa süren hükümdarlığı döneminde Kuzey Afrika'ya seferler düzenleyerek Mısır, Nübye ve Sirenayka bölgelerini fethetti.
Yunanlar tarafından Yaşlı Kiros (Grekçe: Κῦρος ὁ Πρεσβύτερος; Kŷros ho Presbýteros) olarak biliniyordu. Kiros, fethettiği topraklarda yaşayan halkların geleneklerine ve dinlerine gösterdiği saygı nedeniyle dönemin yazarları arasında büyük ün kazanmıştır. Perslerin Babil'i fethinden sonra, Yahudilerin Babil Sürgünü'nü sona erdirip Yehuda Krallığı'na dönmelerini teşvik eden bir ferman yayımlamıştır. Adı İbranice İncil'de de geçer ve Siyon'a dönüş olarak bilinen, Yahudilerin İsrail topraklarına geri göçünü kolaylaştırmadaki rolü sayesinde Yahudilik üzerinde kalıcı bir miras bırakmıştır. Kiros'un Yehud Medinata'yı kurmasının ardından bölgenin yönetimini ele almış ve Babil kuşatmasında yıkılan Kudüs Tapınağı'nın yeniden inşasını sağlamıştır. Yeşaya Kitabı'na göre Kiros, kutsal metinlerde tarif edilen mesih görevini yerine getirmek üzere Yehova tarafından meshedilmiştir. Bu yönüyle, İncil'de bu derece yüceltilen tek Yahudi olmayan kişidir.
Kiros, Doğu ve Batı dünyalarının gelenekleri üzerindeki etkisinin yanı sıra, insan hakları, siyaset ve askeri strateji alanlarındaki başarılarıyla da tanınır. Başkentte, hem hükümdarların hem de halkın yararına çalışan satrapları denetlemek üzere merkezi bir yönetim sistemi kurulmasında önemli bir rol oynamıştır. Ahameniş İmparatorluğu'nun antik dünyadaki itibarı, Atina'daki üst sınıf Yunanların Pers yöneticilerinin kültürüne ait bazı unsurları benimsemesine kadar ulaşmıştır. İlk Pers İmparatorluğu'nun kurucusu olarak Kiros, İran ulusunun kimliğinin şekillenmesinde de belirleyici olmuştur. Ahameniş İmparatorluğu, Zerdüştlük ideallerinin Çin'e kadar yayılmasında etkili bir araç olmuştur. Kiros, günümüzde hâlâ İran'da kültürel bir figür olarak görülmekte; Pasargad'daki mezarı her yıl milyonlarca kişi tarafından ziyaret edilmektedir.

Kiros ismi, Yunanca Κῦρος (Kỹros) isminden gelmektedir ve bu isim de Eski Farsça Kūruš isminden türemiştir. Adı ve anlamı farklı dillerdeki antik yazıtlarda kayıtlıdır. Antik Yunan tarihçileri Ktesias ve Plütark, Kiros'un isminin Güneş'ten (Kuros) geldiğini belirtmişlerdir; bu kavram, Güneş için kullanılan Farsça isim olan khor ile ilişkisine dikkat çekilerek "Güneş gibi" (Khurvaş) anlamına geldiği şeklinde yorumlanmıştır ve benzerlik eki olarak -vaş kullanılmıştır. Karl Hoffmann, Hint-Avrupa kökenli "aşağılamak" anlamına dayanan bir çeviri önerdi ve buna göre "Kiros" ismi "sözlü mücadelede düşmanı aşağılayan" anlamına geliyor. Başka bir olası İran türevi Kürtçe kur ("oğul, küçük çocuk") veya Osetçe i-gur-un ("doğmak") ve kur (genç boğa) gibi "genç olan, çocuk" anlamına gelebilir. Farsçada ve özellikle İran'da Kiros'un adı Farsça: کوروش (Kūroš, Farsça telaffuz: [kuːˈɾoʃ]) olarak yazılır. İncil'de kendisinden İbranice Koreş (İbranice: כורש‎) olarak bahsedilir. Bazı kanıtlar, Kiros'un Keyânî Hanedanı'nın efsanevi Pers kralı ve bir Pers destanı olan Şehnâme'de yer alan bir karakter olan Keyhüsrev olduğunu öne sürmektedir.
Ancak bazı akademisyenler, Kiros ve Kambises isimlerinin İran isimleri olduklarına inanmamaktadırlar ve Kiros'un Elam kökenli olduğunu  ve ismin soyu tükenmiş Elamca "şefkat bahşeden" anlamına geldiğini ileri sürmektedirler. Bunun bir nedeni, Elam isimlerinin -uš ile bitebilmesine rağmen, hiçbir Elam metninde ismin bu şekilde yazılmamasıdır — yalnızca Kuraš. Bu arada, Eski Farsça isimlerin -aš ile bitmesine izin vermiyordu, bu yüzden Farsça konuşanların orijinal Kuraš'ı dil bilgisi açısından daha doğru olan Kuruš biçimine dönüştürmeleri mantıklı olurdu. Öte yandan Elam yazıcılarının orijinal Kuraš kelimesini Kuruš kelimesine çevirmeleri için bir neden yoktu, çünkü her iki biçim de kabul edilebilirdi. Bu nedenle Kuraš muhtemelen orijinal halini temsil etmektedir. Başka bir bilimsel görüşe göre ise Kuruš, Orta Doğu'nun fethine yardım eden Doğu Afganistan ve Kuzeybatı Hindistan'dan gelen Hint-Aryan Kuru ve Kamboja paralı askerlerinin onuruna verilmiş Hint-Aryan kökenli bir isimdir.

İran platosunda Pers hakimiyeti ve krallığı, muhtemelen MÖ 9. yüzyıldan itibaren hakimiyet alanlarını genişleten Ahameniş hanedanının bir uzantısı olarak başlamıştır. Hanedanlığın kurucusu aynı zamanda hanedana ismini veren Ahameniş'tir (Eski Farsça Haxāmaniš'ten). Ahamenişler "Ahameniş'in torunları" anlamındadır, zira hanedanın dokuzuncu kralı olan Büyük Darius, soyunu ona dayandırarak "bu nedenle bize Ahamenişler deniyor" demiştir. Ahamenişler, İran'ın güneybatısında Parsumash devletini kurdular ve yerini, Anşan şehrini ele geçirip krallığını Pars'ı da içine alacak şekilde genişlettikten sonra "Anşan kralı" ünvanını alan Teispes aldı Antik belgeler Teispes'in babasının yerine "Anşan kralı" olarak geçen I. Kiros adında bir oğlu olduğundan bahseder. I. Kiros'un Ariaramnes olarak kayıtlı öz bir erkek kardeşi vardı.
MÖ 600 yılında I. Kiros'un yerine oğlu I. Kambises geçmiş ve MÖ 559'a kadar hüküm sürmüştür. "Büyük" II. Kiros, oğluna babası I. Kiros'un adını veren I. Kambises'in oğludur. Büyük Kiros ve daha sonraki kralların, I. Kambises'ten "büyük kral" ve "Anşan kralı" olarak söz eden birkaç yazıt vardır. Bunlar arasında Kiros Silindiri'nde Kiros'un kendisini "Kambises'in oğlu, büyük kral, Anşan kralı" olarak adlandırdığı bazı bölümler de vardır. Başka bir yazıt (CM'den) I. Kambises'den "güçlü bir kral" ve "bir Ahamenişli" olarak bahseder; bu yazıt, akademik görüşlerin çoğuna göre Darius döneminde kazınmış ve Darius tarafından geriye doğru sahte bir tarih yazımı olarak kabul edilmiştir. Ancak, II. Kambises'in anne tarafından büyükbabası Farnaspes, tarihçi Herodot tarafından "bir Ahamenişli" olarak adlandırılmaktadır. Ksenofon, Cyropaedia adlı eserinde Kambises'in karısını Mandane olarak adlandırır ve Kambises'ten İran (antik Pers) kralı olarak bahseder. Bunlar, Anşan ve Parsa'nın aynı topraklar için kullanılan farklı isimler olması nedeniyle, Kiros'un kendi yazıtlarıyla da örtüşmektedir. Ayrıca Kambises'in bir kral değil, "iyi bir aileden gelen bir Pers" olduğunu belirten Herodot'un bir noktası hariç, İranlı olmayan diğer anlatımlarla da uyuşmaktadır. Ancak Herodot'un diğer bazı pasajlarda da Chishpish'in oğlunun ismiyle ilgili anlatımı yanlıştır; Chishpish'i Kambises olarak zikreder, ancak modern bilim insanlarına göre bu kişi I. Kiros olmalıdır.
Arkeolojik araştırmalara ve Behistun Yazıtı ile Herodot'ta verilen soyağacına dayanan geleneksel görüşe göre Büyük Kiros'un Ahameniş kökenindendir. Ancak M. Waters, Kiros'un Ahamenişler veya Büyük Darius ile akraba olmadığını ve ailesinin Ahameniş yerine Teispid ve Anşan kökenli olduğunu ileri sürmüştür.

Kiros, MÖ 600-599 yılları arasında Anşan Kralı I. Kambises ile Medya Kralı Astyages'in kızı Mandane'nin oğlu olarak dünyaya gelmiştir.
Genel olarak doğru olduğuna inanılan kendi anlatımına göre, Kiros'tan önce babası I. Kambises, büyükbabası I. Kiros ve büyük büyükbabası Teispes kraldı. Kiros, bir Ahamenişli olup, kendisine II. Kambises ve Bardiya adında iki oğul ile Atossa, Artystone ve Roxane adında üç kız çocuğu doğuran Pharnaspes'in kızı Cassandane ile evlenmiştir. Kiros ve Cassandane'in birbirlerini çok sevdikleri biliniyordu - Cassandane, Kiros'tan ayrılmanın, hayatından ayrılmaktan daha acı verici olduğunu söylemiştir. Kiros, onun ölümünden sonra krallık genelinde kamusal yas tutulması konusunda ısrar etti. Nabonidus Kroniği, Babil'in Cassandane için altı gün yas tuttuğunu belirtir (MÖ 538'in 21-26 Mart'ı olarak tanımlanmıştır). Babasının ölümünden sonra Kiros, Astyages'in vasalı olan Pasargad'daki Pers tahtını miras aldı. Yunan tarihçi Strabon, Kiros'un ilk olarak üvey ebeveynleri tarafından Agradates olarak adlandırıldığını söylemiştir. Kiros'un babası I. Kambises'in, asıl ailesiyle yeniden bir araya geldiğinde, adlandırma geleneklerine uyarak, ona büyükbabası I. Kiros'un adından esinlenerek Kiros adını vermiş olması mümkündür. Ayrıca Strabon'un, Agradates'in Pasargad yakınlarındaki Kiros nehrinden dolayı Kiros ismini benimsediğini iddia eden bir anlatımı da vardır.

Herodot, Kiros'un erken yaşamı hakkında mitolojik bir anlatımda bulunmuştur. Bu anlatımda, Astyages, kızı Mandane'nin pelvisinden bir sel ve ardından bir dizi meyve veren asma fidanının çıktığı ve tüm krallığı kapladığı iki kehanet rüyası görmüştür. Bunlar danışmanları tarafından torununun bir gün isyan edip kral olarak onun yerini alacağının bir kehaneti olarak yorumlanmıştır. Astyages, o sırada Kiros'a hamile olan Mandane'yi, çocuğun öldürülmesi için Ekbatan'ya geri çağırmıştır. Generali Harpagus görevi Astyages'in çobanlarından biri olan Mitridates'e devretti, Mitridates çocuğu büyüttü ve ölü doğan oğlunu Harpagus'a Kiros olarak verdi. Kiros gizlilik içinde yaşadı,

II. Murad (Osmanlıca: مراد ثانى, romanize: Murâd-ı sânî; 16 Haziran 1404, Amasya - 3 Şubat 1451, Edirne), Divan edebiyatındaki mahlasıyla Muradî ya da halk arasındaki lakabıyla Ebu'l-hayrât, Osmanlı İmparatorluğu'nun altıncı padişahıdır. 1421'den 1444'e ve 1446'dan 1451'e kadar iki kez Osmanlı İmparatorluğu'nu yönetti.
Saray eğitimini Bursa'da alan Şehzade Murad, 1415'te Amasya yakınlarındaki Rum ve Danışmendiye eyaletlerinin valiliğine getirildi. 1416'da Börklüce Mustafa İsyanı'nın bastırılmasında görev aldı. 1418'de Candaroğulları Beyliği'nden Samsun'un alınmasına öncülük etti. Babası I. Mehmed'in ölümü üzerine 26 Mayıs 1421'de, 17 yaşındayken Osmanlı padişahı oldu. Saltanatının ilk yılları taht kavgaları ve isyanlarla geçti. Bizans İmparatorluğu'nda esir tutulan amcası Mustafa Çelebi serbest bırakıldı ve tahtta hak talep etti. İzmiroğlu Cüneyd Bey'in desteğini alan Mustafa Çelebi, Edirne'de ayaklanma başlattı. II. Murad, ayaklanmayı bastırmak için sadrazamı Amasyalı Beyazıt Paşa'yı görevlendirdi, ancak sadrazam yenilgiye uğrayarak öldürüldü. Mustafa Çelebi, Edirne'de hutbe okuttu, sikke bastırdı ve hükümdarlığını ilan etti. II. Murad, halkın desteğini kaybetmemek için Mustafa'nın "düzmece" olduğunu ileri sürdü ve bu isyan, Düzmece Mustafa İsyanı olarak tarihe geçti. Nihayet 1422'de isyan bastırıldı ve Mustafa Çelebi idam edildi.
İsyanın bastırılmasının ardından II. Murad, 2 Haziran 1422'de Bizans İmparatorluğu'nun başkenti Konstantinopolis'i kuşattı. Bu sırada Bizans'ın desteğini alan kardeşi Küçük Mustafa, isyan çıkararak Bursa'yı kuşattı ve İznik'i ele geçirdi. Bunun üzerine II. Murad, kuşatmayı sona erdirdi ve Mihaloğlu Mehmet Bey'i isyanı bastırmakla görevlendirdi. Şubat 1423'te isyan bastırıldı ve Küçük Mustafa idam edildi. Eylül 1423'te II. Murad, isyana destek veren Candaroğulları beyi İsfendiyar Bey'in üzerine yürüdü ve Safranbolu'yu topraklarına kattı. 1424'te Bizans ile anlaşma yaptı ve imparatorluğu yıllık 30 bin düka altın vergiye bağladı. 1425'te, daha önce isyanlara destek veren Aydınoğulları Beyliği'ni ilhak etti ve 1426'da Cüneyd Bey'i idam ederek beyliğe son verdi. 1429'da ise Germiyanoğulları Beyliği, vasiyet üzerine Osmanlı topraklarına katıldı. 1430'da Venedikliler'i yenerek Selanik'i fethetti. 1432'de Arnavut İsyanları çıktı ve 1435'te Evrenosoğlu Ali Bey tarafından bu isyanlar bastırıldı. 1438'de Macaristan Seferi'ne çıkan II. Murad, Erdel'i yağmaladıktan sonra Sırbistan üzerine yöneldi ve başkent Semendire'yi işgal ederek Sırp Despotluğu'nu fethetti. 1440'ta Macar işgali altındaki Belgrad'ı kuşattı, ancak başarısız oldu. Daha sonra Macarlara karşı Vazag Muharebesi'nde de kesin yenilgiye uğradı. 1437-1444 Osmanlı-Macar Savaşı sonucunda 10 yıllık bir barış öngören Edirne-Segedin Antlaşması imzalandı ve II. Murad, 1426-1428 Osmanlı-Macar Savaşı'ndaki kazanımlarını Sırbistan Prensliği'ne iade etti. Doğu'da ise Karamanoğulları Beyliği ile Yenişehir Sevgendnamesi imzalandı ve Göller Bölgesi'ni Karamanoğulları'na verdi.
Gözde oğlu Şehzade Alâaddin'in 1443'teki ölümünden sonra büyük bir üzüntü yaşayan II. Murad, Doğu ve Batı'da yaptığı barış antlaşmalarının ardından Ağustos 1444'te, 12 yaşındaki oğlu II. Mehmed lehine tahttan çekildi. II. Murad, Manisa Sarayı'na çekilerek dünyevi işlerden uzaklaşıp maneviyata yöneldi; zikir, ibadet ve hayır işleriyle uğraştı. Bu durumu fırsat bilen Papalık, Varna'ya saldırmak amacıyla Haçlı Ordusu'nu hazırladı. Çandarlı Halil Paşa'nın iknasıyla ordunun başına geçen II. Murad, Kasım 1444'te Varna Muharebesi'nde kesin zafer kazandı. Savaştan sonra yeniden Manisa'ya çekildi. Çocuk yaştaki II. Mehmed'in yönetiminden memnun olmayan Yeniçeriler, 1445'te Buçuktepe İsyanı'nı çıkardı ve isyan, II. Murad'ın ikinci kez tahta çıkmasıyla son buldu. Ardından II. Mehmed'i Saruhan Sancakbeyi olarak görevlendirdi. 1446'da Mora Despotluğu'nun isyanının ardından Mora Seferi'ne çıktı ve kesin zafer kazandı. 1448'de Macaristan Krallığı ile II. Kosova Muharebesi gerçekleşti ve savaş, kesin Osmanlı zaferiyle sonuçlandı. 3 Şubat 1451'de geçirdiği felç sonucu hayatını kaybetti.

Kaynaklarda annesine dair kesin bir bilgi yoktur, çeşitli rivayetler vardır. Annesinin Dulkadiroğulları Beyi Nâsıreddin Muhammed Bey'in kızı Emine Hatun veya Amasyalı Divittar Ahmed Paşa'nın kızı Şehzade Hatun olduğunu belirten kaynaklar vardır. 15. yüzyıl Osmanlı tarihçisi Şükrullâh ve tarihçi Halil İnalcık annesinin cariye kökenli olduğunu belirtirler.

II. Murad; bazı kaynaklara göre 1402'de, bazılarına göre ise 1404'te Amasya'da dünyaya geldi. İlk çocukluk yılları Amasya'da geçti. 1410'da babasıyla Bursa'ya gelerek orada saray eğitimi aldı. 1415'te lalası Yörgüç Paşa gözetimi altında merkezi Amasya'da bulunan ve devletin doğu sınırında olması dolayısıyla büyük stratejik önemi olan Rum ve Danışmendiye eyaleti valisi olarak görevlendirildi. Tahta çıkıncaya kadar 6 yıl bu görevi yaptı. Amasya aynı zamanda çok önemli bir Anadolu kültür merkeziydi ve bu merkezde bilim ve din alimleri, şairler ve mutasavvıflarla meclisler tertip edip şehrin kültür hayatına destek sağlayıp katıldı. 1416'da bölgesi askeri başında Börklüce Mustafa'nın İzmir ve Saruhan tarafında çıkardığı ayaklanmaların bastırılmasında görev aldı. 1418'de sonraki lalası Hamza Bey ile Çandaroğullarından Samsun'u aldı.
Babası I. Mehmed Edirne'de bir av kazası sonunda ağır yaralanınca ölüm yatağında devletin idaresinin biran evvel oğlu Murat'a devrini vasiyet etti. Murat, Amasya'dan tahta geçme töreni yapılacak Bursa'ya gelinceye kadar devlet adamları babasının ölümünü sakladılar. Murat 25 Haziran 1421'de Bursa'da gelip culûs ve biat törenleri yapılıp devletin ileri gelenleri ve yeniçerilerin desteğiyle 17 yaşındayken tahta çıktı.
Sultan II. Murad, soyunun Kayı boyuna mensubiyetini göstermek için, sikkelerine, Kayı boyuna ait iki ok ve bir yaydan müteşekkil damgayı koydurmuştur. Sonraki padişahların bastırdıkları sikkelerde görülmeyen Kayı damgası, I. Süleyman’a kadar çeşitli eşya ve silâhlar üzerine konulmasına devam edilmiştir.

Murat'ın babası Mehmet'in ölümünden sonra saltanat davası güden şehzadeler dolayısıyla 3 yıl süren büyük bir bunalım izlendi.
Yıldırım Beyazid'in oğlu ve II. Murad'ın amcası olan Mustafa Çelebi Bizanslılarca Limni'de gözaltında tutulmaktaydı. Babası I. Mehmed çocuk yaşlarında olan küçük oğulları Mustafa, Yusuf ve Mahmud'un ağabeyleri yeni Sultan II. Murad tarafından "siyaset" icabı öldürülmelerini önlemek için onların Konstantiniyye'de Bizans İmparatoru II. Manuil'in koruması altında yaşamaları için imparatorla anlaşma yapmıştı.
Fakat I. Mehmed'in ölümünden hemen sonra bu anlaşmaya uymayan Bizans İmparatoru II. Manuil, Limni'de gözaltında tutulan Murad'ın amcası Mustafa Çelebi'yi, Gelibolu'yu Bizans'a vermesi karşılığında, serbest bıraktı. İmparator II. Manuel Mustafa Çelebi'yi meşru padişah kabul edip, bir Bizans donanma filosu ile Limni'den Rumeli'ye geçmesini sağladı. Mustafa Çelebi, özellikle İzmiroğlu Cüneyd Bey'in yardımı ile Rumeli beylerinin de desteğini aldı. II. Murat'ın veziriazamı olan Amasyalı Beyazıt Paşa Edirne'deki ordu ile Mustafa Çelebi'nin yeni topladığı orduya karşı yola çıktı. Yapılan Sazlıdere Muharebesi sonucunda sadrazamın ordusunun büyük bir kısmı taraf değiştirdi ve II. Murad'ın veziriazamı teslim olmak zorunda kaldı. İzmiroğlu Cüneyd Bey'in ısrarı üzerine Mustafa Çelebi esir aldığı Amasyalı Beyazıt Paşa'yı idam ettirdi. Mustafa Çelebi'yi ikinci başkent olan Edirne halkı tezahüratlarla karşıladı. Mustafa Çelebi Edirne'de hükümdarlığını ilan edip kendi adına hutbe okutup sikke bastırdı.

 Bir padişah gibi hareket eden Mustafa Çelebi siyasetinde bazı büyük hatalar yaptı. Bizans'a vadettiği Gelibolu'yu vermeyerek ilk ve baş destekçisini kaybetti. Sonra 12 bin sipahi ve 5 bin yaya ordusuyla Galata Cenevizlileri'nin gemileri ile Gelibolu'dan Anadolu'ya geçti ve Bursa'yı kuşatmaya koyuldu. Fakat Anadolu'da savaşa girişmek istemeyen Rumeli asıllı ordu bu sefere pek gönüllü değildi. Diğer taraftan II. Murad'ın Mustafa Çelebi'nin Beyazıt'ın oğlu olmayıp Düzmece olduğuna dair menfi propagandalarının inandırıcı olması Mustafa Çelebi'nin ordusunun dağılmasına neden oldu. Özellikle II. Murad tarafından kendisine İzmir ve Aydın beyliği teklif edilen İzmirlioğlu Cüneyd Bey bu teklifi kabul edip, yandaşları ile Mustafa Çelebi'nin ordusundan ayrıldı. Mustafa Çelebi ordusundan kalanlarla geri çekilirken Ulubat civarında bir köprüde Hacı İvaz Paşa'nın birliği ile tutuştuğu çarpışmada büyük zararlar aldı.
Mustafa Çelebi Gelibolu'ya kaçmayı başardı ve orada Boğaz trafiğini durdurup Bizanslılar'ı kendine destek vermeye zorlamaya çalıştı. Fakat II. Murad Cenevizli Foça Podestası Adorno'dan kiraladığı gemi ve askerlerle birlikte Rumeli'ye geçmeyi başardı. Mustafa Çelebi Gelibolu'da duramayıp Edirne'ye kaçtı. II. Murat 2 bin zırhlı Foça Podestası askeriyle takviyeli orduyla Edirne üzerine yürüdü. Edirneliler onu şehir dışında karşılayıp ona sadık olduklarını bildirdiler. Mustafa Çelebi devlet hazinesini de alarak Edirne'den kaçtı. Fakat Tunca Vadisi'ndeki Kızılağaç Yenicesi'nde yakalanıp Edirne'ye gönderildi. Mustafa Çelebi gailesi, Mustafa'nın Edirne kale burcundan asılması ile böylece 1422'de son buldu. Fakat tarihçiler hala Mustafa Çelebi'nin düzmece mi yoksa gerçekten padişah oğlu olup olmadığı sorusunu tartışmaktadırlar. Elimizde bulunan Mustafa Çelebi adına basılan sikkelerde 1422 tarihi ve "Mustafa bin Beyazid Han" ismi bulunmaktadır.
Bu olayın ardından Mustafa Çelebi'yi destekleyen Bizanslılar yeni bir oyun sergileyerek, bu desteğin o zaman güç kazanan bir saray kliği tarafından uygulandığını ve imparator II. Manuel'in gerçekte II. Murat'ın dostu olduğunu beyan ettiler. Fakat yeni Veziriazam Çandarlı İbrahim Paşa, Vezir Hacı İvaz Paşa ve Lala Yorguç Paşa'nın görüşlerini alan Murat, Bizans'a sert tepki gösterdi ve 2 Haziran 1422'den Eylül başına kadar Konstantiniyye'yi karadan kuşatmaya aldı. Bu kuşatma Bizans için büyük asker ve bina hasarına yol açtı. Bu kuşatmadan kurtulmak için Bizanslılar'a bu sefer kuşatma sür

ISO 3166 Uluslararası Standardizasyon Örgütü (ISO) tarafından yayınlanan bir standarttır. Ülkelerin, özerk bölgelerin, il ve eyaletlerin isimlerini kodlamak için kullanılır. Standardın resmî ismi "Codes for the representation of names of countries and their subdivisions (Ülkeler ve alt yönetimlerinin adlarının temsili için kodlar)"dır. Üç bölümden oluşur:

ISO 3166-1, Ülkeler ve alt yönetimlerinin adlarının temsili için kodlar – Bölüm 1: Ülke kodları, ülke, özerk bölge, il ve eyalet isimlerinin kodlarını tanımlar. Üç grup ülke kodlarını tanımlar:
ISO 3166-1 alpha-2 – 2 harfli ülke kodları, birkaç istisna dışında internet ülke alan kodlarında belirgin bir şekilde kullanılır. (örn. Türkiye için TR)
ISO 3166-1 alpha-3 – 3 harfli ülke kodları (örn. Türkiye için TUR)
ISO 3166-1 numeric – 3 sayıdan oluşan ülke kodları (örn. Türkiye için 792)
ISO 3166-2, Ülkeler ve alt yönetimlerinin adlarının temsili için kodlar – Bölüm 2: Ülke alt kodları, ISO 3166-1'de tanımlanan ülkelerin alt bölümlerini (il, eyalet vs.) tanımlar. (örn. İstanbul için TR-34)
ISO 3166-3, Ülkeler ve alt yönetimlerinin adlarının temsili için kodlar – Bölüm 3: Code for formerly used names of countries, ISO 3166-1'in yayınlandığı günden itibaren (1974) ismi değiştirilmiş veya artık var olmayan ülkelerin isimlerini tanımlar. (örn: Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği için SUHH)

ISO 3166-2:TR,Uluslararası Standartlar Örgütü (ISO) tarafından yayınlanan ISO 3166 standardının bir parçası olan Türkiye'deki ana bölümlerin isimlerini kodlamaya yarayan bir koddur. Güncel olarak 81 il için ISO 3166-2 kodları bulunmaktadır.
Her kod, bir tire işareti ile ayrılmış iki bölümden oluşur. Birinci kısım, Türkiye'nin ISO 3166-1 alpha-2 kodu olan TR'dir. İki basamaklı sayılardan oluşan ikinci bölüm ise:

01-67: 1980'lerin ortalarından itibaren iller
68-71: 1989 yılında oluşturulan iller
72-73: 1990 yılında oluşturulan iller
74: 1991 yılında oluşturulan il
75-76: 1994 yılında oluşturulan iller
77-79: 1995 yılında oluşturulan iller
80: 1997 yılında oluşturulan il
81: 1999 yılında oluşturulan il
Rakamlar şu anda il plaka ve posta kodlarında kullanılmaktadır. 01–67 kodları, sırasıyla tarihi isimleri İçel, Maraş ve Urfa'ya göre atanan Mersin, Kahramanmaraş ve Şanlıurfa hariç, Türk alfabesine göre alfabetik olarak düzenlenmiştir.

Alt bölüm adları, ISO 3166 Bakım Ajansı (ISO 3166 / MA) tarafından yayınlanan ISO 3166-2 standardında listelenmiştir.
Alt bölüm adları, a-c, ç, d-g, ğ, h, ı, i-o, ö, p-s, ş, t-u, ü, v-z olacak şekilde Türkçe olarak sıralanmıştır.

Aşağıdaki değişiklikler, ISO 3166-2'nin 1998'deki ilk yayınlanmasından bu yana ISO 3166/MA tarafından bültenlerde duyurulmuştur:

Türkiye'nin idari bölümleri
Türkiye'nin İBBS'si

ISO Online Browsing Platform: TR29 Ağustos 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Türkiye'nin illeri4 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Statoids.com

17. yüzyıl, milâdî takvime göre 1 Ocak 1601 ile 31 Aralık 1700 günleri arasındaki zaman dilimi olarak kabul edilir.

1605 - Lehistan-Rusya Savaşı başladı.
1606 - Zitvatorok Antlaşması

1618 - Otuz Yıl Savaşı başladı.
1617 - I. Ahmed'in ölümü

1640 - IV. Murad'ın ölümü
1643 - Isaac Newton'un doğumu
1645 - Girit Adası, Osmanlılar tarafından kuşatıldı.
1648 - Vestfalya Antlaşması imzalandı.

1651 - Dünyanın en uzun savaşı Üçyüzotuzbeş yıl savaşı başladı.

1663 - Ukrayna, Osmanlı himayesine girdi.
1664 - St. Gotthard Muharebesi ve Osmanlı yenilgisi
1669 - Girit Adası, Osmanlılar tarafından alındı.

1676-1681 Osmanlı-Rus Savaşı başladı.

1683 - II. Viyana Kuşatması
1687 - Mohaç Muharebesi

1691 - Salankamen Muharebesi
1692 - Salem cadı mahkemeleri
1695 - İkinci Koyun Adaları Muharebesi
1698 - Bozcaada Deniz Muharebesi
1699 - Karlofça Antlaşması yapıldı. Osmanlı İmparatorluğu, gerileme dönemine girdi.

2009-10 Süper Lig, Süper Lig'in 52. sezonudur. Sezon 7 Ağustos 2009'da başlayıp 16 Mayıs 2010 tarihinde sona ermiştir. Bursaspor, topladığı 75 puanla ilk şampiyonluğunu kazanmıştır.
Ligin son haftasına Fenerbahçe 73 puanla lider olarak girerken, en yakın takipçisi olan Bursaspor ise 72 puan ile girmişti. Son hafta oynanan maçlarda Fenerbahçe, evinde Trabzonspor ile berabere kalırken Bursaspor ise evinde Beşiktaş'ı yenmiş ve Süper Lig tarihinde şampiyon olan 5. takım olmuştur. Lig şampiyonu Bursaspor UEFA Şampiyonlar Ligi'ne grup aşamalarına katılırken, lig ikincisi Fenerbahçe ise UEFA Şampiyonlar Ligi'nde eleme oynamaya hak kazanmıştır. Sezonu 3., 4. ve 5. sıralarda bitiren Galatasaray, Beşiktaş ve Trabzonspor ise UEFA Avrupa Ligi'ne katılmaya hak kazanmıştır.
TFF 2008-09 1. Lig sezonunu ilk iki sırada tamamlayan Vestel Manisaspor ve Diyarbakırspor ile yükselme maçları galibi Kasımpaşa bu sezonda Süper Lig'de yer almıştır.
Profesyonel Futbol Disiplin Kurulunun (PFDK) 15 Eylül 2009'da yaptığı toplantıda Ankaraspor'un, Ankaragücü ile arasındaki ilişkinin müsabakaların ve ligin dürüstlüğünü, kamuoyunun ligin dürüstlüğüne ilişkin algısını zedeleyecek nitelikte olması nedeniyle bir alt lige düşürülmesine karar verildi.
Birinci transfer sezonu 8 Haziran-1 Eylül 2009, ikinci transfer sezonu ise 4 Ocak-1 Şubat 2010 tarihleri arasında belirlenmiştir.
Türkiye Futbol Federasyonu'nun, 2009 yılında yürürlüğe giren "Sportif Ekipman ve Reklam Talimatı"na göre, formaların ön yüz, sağ kol ve arka yüz üst kısımda futbolcu numaralarının üstüne reklam alınmaya başlandı. Futbolcu isimleri ise; Süper Lig, 1. Lig ve 2. Lig'de formanın arkasındaki numaranın alt kısmına yazılmaya başlandı. Pazartesi akşam saatlerinde Süper Lig maçları oynatılması uygulaması ilk kez bu sezon başlatıldı.

En Fazla Kazanan Takım - Fenerbahçe ve Bursaspor (23 Maç)
En Az Kazanan Takım - Denizlispor ve Diyarbakırspor (6 Maç)
En Fazla Kaybeden Takım - Denizlispor (20 Maç)
En Az Kaybeden Takım - Bursaspor (5 Maç)
En Fazla Gol Atan Takım - Bursaspor (65 Gol)
En Az Gol Atan Takım - Manisaspor (27 Gol)
En Fazla Gol Yiyen Takım - Sivasspor (59 Gol)
En Az Gol Yiyen Takım - Beşiktaş (25 Gol)
En İyi Averaja Sahip Takım - Bursaspor (+39)
En Kötü Averaja Sahip Takım - Diyarbakırspor (-26)
En Fazla Puan Toplayan Takım - Bursaspor (75 Puan)
En Az Puan Toplayan Takım - Denizlispor (26 Puan)
Üst Üste En Fazla Kazanan Takım - (8 Maç)
Fenerbahçe (2 Kere 1-8. Haftalar ve 26-33.Haftalar)
Beşiktaş (7-14. Haftalar)
Üst Üste En Fazla Kazanamayan Takım - Denizlispor (14 Maç - 12Y2B) (7-20.Haftalar)
Üst Üste En Fazla Kaybeden Takım - Denizlispor (6 Maç) (14-20.Haftalar)
Üst Üste En Fazla Kaybetmeyen Takım - Bursaspor (11 Maç - 9G2B) (16-26. Haftalar)
Üst Üste En Fazla Berabere Kalan Takım - Ankaragücü (5 Maç) (18-22. Haftalar)

En Fazla Kazanan Takım - Bursaspor (14 Maç)
En Az Kazanan Takım - Diyarbakırspor (3 Maç)
En Fazla Kaybeden Takım - Diyarbakırspor (10 Maç)
En Az Kaybeden Takım - Fenerbahçe, Bursaspor, Galatasaray, Eskişehirspor ve Beşiktaş (2 Maç)
En Fazla Gol Atan Takım - Bursaspor ve Galatasaray (37 Gol)
En Az Gol Atan Takım - Manisaspor (15 Gol)
En Fazla Gol Yiyen Takım - Diyarbakırspor (31 Gol)
En Az Gol Yiyen Takım - Bursaspor (9 Gol)
En İyi Averaja Sahip Takım - Bursaspor (+28)
En Kötü Averaja Sahip Takım - Diyarbakırspor (-15)

En Fazla Kazanan Takım - Fenerbahçe (10 Maç)
En Az Kazanan Takım - Sivasspor ve Denizlispor (2 Maç)
En Fazla Kaybeden Takım - Denizlispor (14 Maç)
En Az Kaybeden Takım - Bursaspor (3 Maç)
En Fazla Gol Atan Takım - Fenerbahçe ve Bursaspor (28 Gol)
En Az Gol Atan Takım - Manisaspor (12 Gol)
En Fazla Gol Yiyen Takım - Sivasspor (33 Gol)
En Az Gol Yiyen Takım - Beşiktaş (14 Gol)
En İyi Averaja Sahip Takım - Fenerbahçe (+13)
En Kötü Averaja Sahip Takım - Denizlispor (-19)

En Gollü Maç - 7 Gol
İstanbul B.B 1-6 Trabzonspor (13.09.2009)
Galatasaray 4-3 Trabzonspor (18.10.2009)
En Farklı Maç - Bursaspor 6-0 İstanbul B.B (24.10.2009)
Sezonun İlk Golü - 29.Dk - Beşiktaş adına Michael Fink'in İstanbul BB'ye (07.08.2009)
Sezonun En Erken Atılan Golü: 20.sn - Kasımpaşa adına Yekta Kurtuluş'un Kayserispor'a (07.03.2010)

Türkiye Futbol Federasyonu Süper Lig 12 Nisan 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
2009-10 sezonu almanağı 20 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2018-19 EuroCup sezonu ya da sponspor adıyla 7DAYS EuroCup, Euroleague Basketball tarafından düzenlenen EuroCup turnuvasının 17. sezonudur. ULEB Cup'un EuroCup'a dahil olmasının ardından onbirinci, 7DAYS sponsorluğundaki üçüncü sezonudur.

2018-19 EuroCup sezonuna 24 takım katılacaktır.

Kaynakça:

1., 2., 3., etc.: Play-off'lardan sonraki ligi durumu
BCL: 2017-18 Basketbol Şampiyonlar Ligi finalistleri
TK: Wildcard

Play-Off Eşleşmelerinde karşılaşmaları üç maç üzerinden oynandı ve toplamda iki galibiyet alan takım eşleşmenin galibi sayıldı. Üçüncü maçlar, gerektiğinde oynanmıştır.

Normal Sezon

Top 16

Çeyrek final

Yarı final

Final

2018-19 EuroLeague
2018-19 Basketbol Şampiyonlar Ligi
2018-19 FIBA Europe Cup

Resmi internet sitesi21 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Abdal Mehmet Türbesi, Bursa'nın Osmangazi ilçesinin Demirtaş mahallesinde bulunan 15. yüzyılda inşa edilmiş bir yapı.
Abdal Cami'nin karşısında, kare planlı bir yapıdır. Türbedeki sanduka, 15. yüzyılın ilk yarısında  Bursa ve çevresinde yaşadığı düşünülen Anadolu abdallarından birisi olan  Abdal Mehmed'e aittir. Türbe, 1450 yılında Sultan II. Murad tarafından yaptırılmıştır.
Türbenin üstü, sekizgen bir kasnağa oturan, dıştan kurşunla kaplı kubbe ile örtülü olup türbeye beşik tonozlu kapalı bir eyvandan girilir. Giriş kapısı üzerinde 0.50×0.80 m. ölçülerinde bir kitabe mevcuttur. Türbe duvarları üç sıra tuğla, bir sıra kesme taş ve aralarında dikey tuğla olacak şekilde örülüdür ve kirpi saçakla sonlanır
Evliya Çelebi, Abdal Türbesi'ni yoldan geçenlerin dinlenip ibadet ettikleri güzel bir bina olarak tarif eder. Türbenin karşısındaki Abdal Camii'ni  baş müridi Başçı İbrahim Efendi'nin yaptırdığı anlatılır. Rivayete göre Başçı İbrahim, Abdal Mehmet'in duası ile  zengin olmuş ve Abdal Mehmet'in türbesinin karşısındaki Abdal Camii'ni yaptırmıştır.
1652'de Şeyhülislâm Karaçelebizade Abdülaziz Efendi tarafından Abdal Türbesi'nin doğu duvarına bitişik bir çeşme yaptırılmıştır. Çeşme günümüze gelememiş, kitabesi 1980 yılında caminin avlusunda toprağa gömülü olarak bulunmuştur.

Enjoy Bursa websitesi, Abdal Mehmet Türbesi sayfası 12 Ocak 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bursa Büyük Şehir Belediyesi resmi websitesi 4 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bursa Büyük Şehir Belediyesi şehir tanıtım websitesi 8 Şubat 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bursa Kültür A.Ş. websitesi 5 Ocak 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bursa İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü websitesi 12 Ocak 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ahmet Arif Hikmet Koyunoğlu (1888, İstanbul - 27 Temmuz 1982, İstanbul), Türk mimar ve fotoğraf sanatçısıdır. Cumhuriyetin ilk dönem mimarlarından olan Koyunoğlu'nun en önemli yapıtları Ankara'daki Etnografya Müzesi, bugün müze olarak kullanılan Türk Ocağı Binası, Bursa'daki Tayyare Kültür Merkezi'dir.
1908-1914 yıllarında Sanayi-i Nefise Mektebi'nde eğitim gördü. Giulio Mongeri ve Alexandre Vallaury'nin öğrencisi oldu. İstanbul Beyoğlu'ndaki Saint Antoine Kilisesi'nin yapımında Mongeri ile birlikte çalıştı. I. Dünya Savaşı yıllarındaki askerliği döneminde Erzurum'da İttihat ve Terakki Kulübü Binası inşa etti. Askerlik sonrası döndüğü İstanbul işgal altındaydı, mimarlık yapma olanağı yoktu. Bunun üzerine fotoğrafçılığa yöneldi. Foto muhabirliğinin yanı sıra Cağaloğlu'nda bir fotoğrafhane açtı. İşgal güçlerinin baskısı üzerine 1922'de Ankara'ya kaçan Koyunoğlu, bir süre Şeriye ve Evkaf Vekaleti'nde mimar olarak çalıştıktan sonra kendi bürosunu açarak özel yapıların mimarlığını yaptı, İstanbul'daki İleri Gazetesi için foto muhabirliği yapmayı da sürdürdü.
Koyunoğlu'nın Ankara'daki en önemli yapıtları Etnografya Müzesi ve Türk Ocağı Binası'dır. Himaye-i Etfal Cemiyeti (Çocuk Sarayı Apartmanı) binası, Adliye Binası, Büyük Otel, Celal Bayar Evi, Mithat Alam evi (İsrail Büyükelçiliği ikemetgâhı), Hariciye Vekaleti (günümüzde Kültür Bakanlığı binası), Maarif Vekâleti binaları Ankara'daki yapıtlarındandır.

Açılan uluslararası yarışmada birincilik alması üzerine 1930-1934 yılları arasında Bursa'da Tayyare Cemiyeti Tiyatro ve Sineması'nı inşa eden Koyunoğlu, bu yapıyı tamamladıktan sonra İstanbul'a yerleşti, eski yapıların onarımı ve ev-apartman inşaatları ile uğraştı, dönemin ileri gelenlerinin evlerini yaptı. 1981 yılında kendisine Atatürk Sanat Armağanı verilen sanatçı, 1982 yılında öldü.

Hasan Kuruyazıcı (2008). Osmanlı'dan Cumhuriyet'e Bir Mimar Arif Hikmet Koyunoğlu. Yapı Kredi Yayınları. ISBN 9789750814877.

Ayvaini Mağarası, Uluabat Gölü'nün güney bölümünde yer alan mağaranın iki girişi vardır. Birinci giriş Bursa, Mustafakemalpaşa ilçesine bağlı Doğanalan'dan, diğer girişi yeraltı sularının yer üstüne çıktığı Nilüfer ilçesine bağlı Ayvaköy yakınında yer alır. İki girişi arasında 4 km mesafe vardır. Bursa'yı Mustafakemalpaşa'ya bağlayan eski yol, mağaranın yakınından geçer.

Yer kabuğunun kırıklarla parçalanarak ayrı kıtalara bölünmeye başladığı Mezozoik zaman'dan günümüze gelen Ayvaini Mağarası, 1970 yılında 3 kişilik bir İspanyol ekip tarafından keşfedilmiştir.
Her iki yönden girişi bulunan mağara, girişlerinin sarp olması nedeniyle turizme kapalı olmakla beraber profesyonel dağcı ve mağaracılar tarafından tercih edilebilir. 2010 yılında Ayvaini Mağarasını araştırma yapan belgesel yönetmeni Tekin Gün mağara hakkında şunları söylemiştir:

Araştırmalarım bu mağaranın Türkiye’nin en uzun 7. mağarası olduğunu söylüyor. Mağaranın içinden geçen Karadonlu Deresi 60'tan fazla doğal gölet oluşturmuş. Mağara kendi içinde de bazı canlılarla oluşmuş ve devam eden bir yaşam var. Yarasalar, yengeçler, çiyan, kurbağa ve tatlı su karidesleri Ayvaini mağarasının ev sahipleri.
Mağara hidrolojik olarak aktiftir. Güney Marmara Bölgesi'nin en uzun mağarasıdır. Ayvaini Mağarası görünümleri ilginç damlataşlar (sarkıt, dikit, duvar damlataşları, sulu damlataş havuzları) ve göller ile kaplıdır. Gezi için rehber alınması gerekmektedir. Turistik gezilere açılması için çalışmalar sürdürülmektedir.

Nilüfer Belediyesi-Ayvaini Mağarası 12 Eylül 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ağlayan Çınar Bursa ilinin Nilüfer ilçesinin Gölyazı mahallesinde bulunan 1998 yılında yaşı 725 yıl olarak belirlenmiş tarihi bir çınar ağacıdır. Ağaç göl kenarında bulunmaktadır ve koruma altındadır.

Gölyazı eski adıyla Apolyont'ta Osmanlı İmparatorluğu döneminde Türkler ve Rumlar bir arada yaşıyorlardı. Mübadele kararının alınması ile beraber Rumlar ve Türkler yer değiştirdiler. Gölyazı'da yaşayan Türkler ve Rumlar arasında çatışmalar vukubuldu. Buradaki Rumlar ve Selanik'te yaşayan Türkler yer değiştirdi. Mübadeleden önce Türk genci Mehmet ve Rum kızı Eleni aşk yaşıyorlardı, Ağlayan Çınar onların buluşma yeriydi. Mehmet göç edenlerin arasında Eleni'nin de olduğunu öğrendi, onu aramaya karar verdi. Ancak Yorgi onu bu kararından vazgeçirmeye çalıştı. Mehmet'in kabul etmemesi üzerine Yorgi onu öldürdü. Mehmet can çekişerek çınarın yanında gitti ve kanları ile çınara Eleni'yi ne kadar sevdiğini yazdı. Eleni göç sırasında durumu arkadaşı Penelope tarafından öğrendi, ardından çınarın olduğu yere gitti. Mehmet'in cesedine sarıldı ve kendini öldürdü. Bu olaydan sonra çınar kırmızı renkte sıvı akıtmaya başladı.

 Wikimedia Commons'ta Ağlayan Çınar ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Bahçesaray (Kırım Tatarcası: Bağçasaray, Ukraynaca: Бахчисарай, Rusça: Бахчисарай). Ukrayna'ya bağlı Kırım Özerk Cumhuriyeti'nin güney kısmında bulunan bir şehir. Kırım Hanlığı'nın başşehri. Doğusunda küçük bir şerit halinde Karadeniz'e kıyısı olan şehir; günümüzde Kırım Dağları'nın çevresindeki Çürüksü Deresi vadisinde, Simferepol-Sivastopol demiryolu üzerinde yer alır.
Şehir, Osmanlılara tabi olduğu 1475 yılından, Küçük Kaynarca Antlaşması'yla özerk olduğu 1774 yılına dek yaklaşık 299 yıldır Osmanlı İmparatorluğu'na bağlı Kırım Hanlığı'nın bir kenti olmuştur.

Şehir, 1475'te Fatih Sultan Mehmed'in komutanlarından Gedik Ahmed Paşa tarafından ele geçirilerek Osmanlı İmparatorluğuna tabi olmuştur. Önceleri küçük bir yerleşim yeri olan Bahçesaray, 1503'te I.Mengli Giray Han'ın Çürüksu Irmağı'nın kenarına yaptırdığı Han Sarayı'nın giderek gelişmesi ile oluşmuş ve daha sonra Kırım Hanlığı'nın başkenti olmuştur. Böylelikle Kırım'ın yönetim ve kültür merkezi olan Bahçesaray'da, Han Sarayı'na eklenen yeni bölümlerin yanı sıra pek çok cami ve medrese gibi eserler de inşa edilmiştir. Bu eserlerin içinde; I. Mengli Giray Han ve I. Hacı Giray Han'ın türbeleri de vardır. 1525 Yılında Çerkesler tarafından yağmalandı.
Osmanlı İmparatorluğu ile Rusya Çarlığı arasındaki 1677-81 savaşını bitiren ve Dinyeper'in Batı kıyısını Osmanlı İmparatorluğu'na, doğu kıyısını ise Rusya'ya bırakan Bahçesaray Antlaşması 1681'de bu şehirde imzalanmıştır.
Kent, 1736'daki Rus işgali sırasında büyük tahribat görmüştür. 1774'te Küçük Kaynarca Antlaşması ile Rusya, Kırım'ın bağımsızlığını ve tarafsızlığını Osmanlı İmparatorluğu'na kabul ettirdikten sonra 1783'te Kırım'ı ilhak etmesi sonucunda Bahçesaray da Rusya egemenliği altına girmiştir. Şehir bu süre içinde de Tatarların önemli bir kültür merkezi olmuştur.
I. Hacı Giray Han'ın türbesi, Zincirli Medrese, Kırım Müftülüğü'nün de bulunduğu Salacık, Bahçesaray'ın önemli bir semti konumundadır. Buradaki tarihi kabristan alanında Kırım hanlarının yanı sıra, Kırım'ın milli liderleri İsmail Gaspıralı ile sürgünde öldükten sonra Bahçesaray'a mezarları getirilen Ahmet Özenbaşlı ve Mustafa Edige Kırımal'ın da mezarları bulunmaktadır.
Sovyet yönetimi döneminde tahrip edilen edilen han türbeleri Türkiye tarafından tamir edilmekte olup, TİKA tarafından onarılan Hacı Giray Han Türbesi 18 Mayıs 2009 tarihinde ziyarete açılmıştır.

Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu
Edige Mustafa Kırımal
İsmail Gaspıralı

 Bursa, Türkiye
 Erzurum, Türkiye
 Konak, İzmir, Türkiye

Bahçesaray Çeşmesi
Çufutkale
Hansaray

[1] Bahçesaray Haritası (Rusça) (Erişme tarihi:2.8.2009)
[2] Hansaray'ın resmi internet sitesi (İngilizce) (Erişme tarihi:2.8.2009)

Balıkesir, Türkiye'nin bir ilidir. Topraklarının bir kısmı Marmara Bölgesi'nin Güney Marmara Bölümü'nde, diğer bir kısmı ise Ege Bölgesi'nde yer almaktadır. İlin hem Marmara hem de Ege Denizi'ne kıyısı bulunur. Türkiye'de iki deniz ile komşu olan 6 ilden biri de Balıkesir'dir. İl, Kuzeybatı Anadolu'da bulunmaktadır. Doğusunda Bursa ve Kütahya, güneyinde Manisa ve İzmir ve batısında ise Çanakkale vardır. Ayvalık ilçesiyle de Yunanistan'ın Midilli Adası'na komşudur.
2025 yılı verilerine göre nüfusu 1.284.517'dir.  Bu nüfusuyla Marmara Bölgesinin İstanbul, Bursa ve Kocaeli'den sonraki dördüncü büyük ilidir. İlin yüzölçümü 14.583 km²'dir. İlde km²'ye 89 kişi düşmektedir. 2020 yılı TÜİK verilerine göre yoğunluğun en fazla olduğu ilçe, 184.197 kişi ile Karesi'dir. 20 ilçe, 21 belediye ve toplam 1134 mahalle bulunmaktadır. İlin denizden yüksekliği 144 metredir.
Türk Silahlı Kuvvetleri Hava Kuvvetleri Komutanlığı'nın ilk jet üssü olan 9. Ana Jet Üs Komutanlığı Balıkesir merkezde, 6. Ana Jet Üs Komutanlığı Bandırma'da bulunmaktadır.
Balıkesir'in trafik plaka kodu 10'dur.

Yüzölçümü 14.583 km² olan Balıkesir'in toprakları 39,20° - 40,30° Kuzey paralelleri ve 26,30° - 28,30° Doğu meridyenleri arasında yer alır. İl, doğuda Bursa ve Kütahya, güneyde Manisa ve İzmir  ve batıda Çanakkale ile komşudur. İlin kuzey yöndeki en uç noktası güneydeki en uç noktaya 175 km, doğu yöndeki en uç noktası ise batısındaki en uç noktaya 210 km uzaklıktadır.
İlin topraklarının büyük bir kısmı Marmara Bölgesi'nde, geri kalan kısmı da Ege Bölgesi'ndedir. Hem Marmara hem de Ege Denizi'ne kıyısı bulunmakta olup Türkiye genelinde iki deniz ile komşu olan 6 ilden biridir. 290,5 km'lik kıyı bandının 115,5 km'si Ege Denizi'nde, 175 km'si de Marmara Denizi'ndedir.

İlin Ege Denizi'nde Ayvalık Adaları olarak bilinen 22 adası, Marmara Denizi'nde ise Marmara Adaları olarak bilinen adaları vardır. Ovaların başlıcaları ise Gönen Ovası, Manyas Ovası, Balıkesir Ovası ve Körfez Ovaları'dır. Önemli gölleri Manyas ve Tabak Gölü'dür. Önemli akarsuları Susurluk Çayı, Gönen Çayı, Koca Çay, Havran Çayı, Simav Çayı, Atnos Çayı, Üzümcü Çayı ve Kille Deresi'dir. İlin düzlük yerleri olduğu kadar dağlık kısımları da vardır. İlin en yüksek noktası 2.089 metre ile Dursunbey ilçesinde bulunan Akdağ tepesidir. Karadağ, Edincik Dağı, Kapıdağ, Sularya Dağı, Keltepe, Çataldağı, Alaçam Dağları, Madra Dağları, Kaz Dağı ve Hodul Dağı ilin önemli dağlarıdır.
Ormanlar, ilin topraklarının %31'ini kaplamaktadır. Bu il arazisinin %45'ine denk gelmektedir. İlin arazisinin %32'si kültür arazisi, %8'i çayır ile mera ve %15'i kullanılmayan arazidir. Genel olarak ormanlarda karaçam, kızılçam, kayın, gürgen, meşe, söğüt, ılgın, çınar ve zeytin ağaçları vardır. Kuşcenneti Millî Parkı'nda ve Kazdağı Millî Parkı'nda çeşitli kuş türleri vardır. İlin iki denize kıyısı bulunduğundan balık türlerinde çeşitlilik görülür. Kazdağı göknarı ilde yetişen ve koruma altına alınmış endemik bitkidir.

Ege kıyılarında, yazları sıcak ve kurak, kışları ılık ve yağışlı geçen Akdeniz iklimi etkilidir. Batıdan doğuya, kuzeyden güneye gidildikçe Karasal iklim etkilidir. Bu yüzden iç kesimlerde kışlar soğuk ve kar yağışlı geçmektedir. Marmara kıyılarında ise Karadeniz ikliminin etkisiyle yazları ılıktır.

2024 nüfus sayımına göre ilin nüfusu 1.276.096'dır. Bu rakamın 633.993'ünü erkekler, 642.103'ünü ise kadınlar oluşturmaktadır. İl sınırları içinde nüfusu en fazla olan ilçe Altıeylül'dür. 2000 yılı verilerine göre il, ülkede doğurganlık hızı en fazla olan 68. ildir.
Yine 2008 verilerine göre altı yaşından büyük 68.878 kişi okuma yazma bilmemektedir. Bunun 16.192'si erkeklerden geri kalanı ise kadınlardan oluşmaktadır. 50.545 kişinin okuryazarlık durumu bilinmemekle birlikte, 932.726 kişinin okuma yazma bildiği tespit edilmiştir. 2000 yılı verilerine göre ildeki okur yazar nüfus oranı %88.34 olup, il ülke genelinde 29. sıradadır.
Balıkesir'deki nüfusun 897.849'u, nüfus kütüğünde Balıkesir'e kayıtlıdır. Geri kalan nüfus diğer illerden göçenler ve yabancılardan oluşmaktadır. Diğer illerden gelen nüfus içinde en büyük oran 19.735 kişiyle Çanakkale'ye aittir. Çanakkale'yi 13.808 kişiyle İstanbul, 12.611 kişiyle Bursa, 8.872 kişiyle Manisa, 8.787 kişiyle İzmir ve 7.306 kişiyle Sivas izlemektedir. Marmara ve Ege Bölgesi dışından gelen nüfus içinde, Sivas'tan sonra en çok kişi 6.891 ile Trabzon'dandır. Bu ili 6.744 kişiyle Erzurum ve 5.489 kişiyle Ankara izlemektedir. Balıkesir'de en az nüfus barındıran iller ise 386 kişiyle Yalova, 292 kişiyle Hakkâri ve 197 kişiyle Şırnak'tır.
Türkiye genelinde ise Balıkesir kütüğüne kayıtlı insan sayısı 1.226.302'dir. Balıkesir nüfusuna kayıtlı kişilerin Balıkesir dışında en yoğun olarak yaşadığı il, 87.998 kişiyle İstanbul'dur. İstanbul'u 65.950 kişiyle İzmir, 41.039 kişiyle Bursa, 36.717 kişiyle Manisa, 17.292 kişiyle Ankara ve 10.003 kişiyle Çanakkale izlemektedir. Balıkesir adına kayıtlıların en az bulunduğu il ise Kilis'tir. Burada sadece 86 Balıkesirli vardır.
Balıkesir halkı etnografik açıdan Manav, Yörük, Çepni, Türkmen (Tahtacı), Muhacir ve Tatar kökenli gruplardan oluşmaktadır. Washington Yakın Doğu Araştırmaları Enstitüsü'nün yaptığı araştırmaya göre nüfusun %5 ile 10 arası Alevidir. 17. yüzyıldan sonra yöre bir iskan merkezi haline geldiğinden, Türkçe konuşmayan gruplar da buraya yerleştirilmiştir. Bunlar, Balkanlardan gelen Bosnalı, Arnavut ve Pomaklar ile Kafkasyadan gelen Çerkes ile Gürcü gruplarıdır. Osmanlı döneminde yörede sayıca fazla olan Rumlar ve Ermeniler, Türk Kurtuluş Savaşı sonrasında Yunan kuvvetlerinin çekilmesiyle birlikte ve nüfus mübadelesi anlaşması kapsamında Yunanistan'a gönderilmişlerdir.

1935 Genel Nüfus Sayımı Balıkesir İli Anadil Sonuçları

TÜİK verilerine göre 2025 yılı sonunda Balıkesir ilinin nüfus bilgileri aşağıdaki gibidir. (TÜİK 9 Şubat 2026 verileri)

Balıkesir'in sahil kesimlerinde zeytincilik, bağcılık ve balıkçılık yapılmaktadır. Buralarda turizm de gelişmiştir. İç kesimlerinde ise tarım, hayvancılık, ormancılık ve madencilik yapılmaktadır. İlde tek merkezli büyüme modeli yerine dengeli büyüme modeli seçilerek kalkınma planına ilçeler de dahil edilmiştir. İlde Anadolu Kaplanı sıfatına sahip 16 şirket, 2003 yılı istatistiklerine göre de Sanayi siciline kayıtlı 467 kuruluş vardır. İlin iç ve dış ticaret hacmi 486.313.997.254.096 TL, ihracat miktarı 80.699.902 $ ve ithalat miktarı 147.567.184 $'dır. Balıkesir, devletin en fazla mülk sahibi olduğu ildir. İlin %40,77'si Hazineye ait taşınmazlardan oluşmaktadır.
Balıkesir Türkiye'nin gelişmiş illerinden biridir. 2001 yılı verilerine göre Türkiye gayri safi yurt içi hasılası içinde yüzde 1,5'lik paya sahip olan Balıkesir, iller sıralamasında 13. büyük ekonomidir. 2000 yılındaki GSYİH'si 2.429.091.750 TL olup kişi başına düşen millî gelir ise 2005 dolardır.

Balıkesir GSYH'nın ilçeler bazında üretimi

Kaynak:Türkiye İstatistik Kurumu

İlin başlıca geçim kaynağı tarım ve hayvancılıktır. Ekonomik faaliyetler içinde tarımın payı sanayiye göre az olup bu oran %49'dur.
Çalışan nüfusun ise %56.7'si tarım ile uğraşır. İlin tarım yapılan arazisi 510,456 hektardır.
İlde genel olarak yetiştirilen tarım ürünleri; tahıl ürünleri, susam, haşhaş, ayçiçeği, tütün, şeker pancarı, domates, kavun, tütün, taze fasulye, börülce, şeftali, elma ve mandalinadır.
2002'de Türkiye'de üretilen baklanın %4,3'ü, sarımsağın %13,5'i, karnabaharın %9,8'i, pirincin %12,2'si, domatesin %5,5'i, karpuzun %3,9'u, kavunun %6,9'u, aspirinin %89'u ve buğdayın %2,2'si Balıkesir topraklarında yetiştirilmiştir.
Türkiye'nin 12 tonluk kuşkonmaz üretiminin tamamı Balıkesir'den yapılır. Baklagil üretiminde de il birinci sıradadır.
İlin 71 dekarlık alanında seracılık yapılmaktadır. Seralarda domates, salatalık ve taze fasulye üretilir..
Balıkesir'deki traktör sayısı ise 2002 rakamlarına göre 33,449'dur.
Toplam tarım ürünü üretimine bakıldığında il, ülkede 3. sıradadır.
Balıkesir, Marmara Bölgesinde Bursa ili ile birlikte en çok pamuk üreten ildir.
İlin sahil kesiminde zeytincilik yapılır. İl sınırları içinde 10 milyon kadar zeytin ağacı bulunur. İldeki zeytin üretimi, ülkedeki toplam zeytin üretiminin %8'i kadardır. Halbuki bu oran 2002 yılında %10,7'dir.
Balıkesir Ovası, Gönen Ovası, Susurluk Ovası ve Edremit Ovası ilin başlıca ovalarıdır.
Gönen ovasının başlıca ürünü ise pirinçtir.
210,020 hektarlık meralar ve çayırlar ile yüksek kesimlerde küçük ve büyük baş hayvancılık yapılır. 2007 yılında il, kırmızı et üretiminde birinci olmuştur. İl, ülkedeki tavuk işletmelerinin %9'unu barındırarak ülkede 3. konumda bulunmaktadır. Balıkesir'de 2000 yılı verilerine göre, yaklaşık 700 bin koyun, 238 bin sığır, 151 bin kıl keçisi ve 15 milyon tavuk bulunmaktadır.
Türkiye süt üretiminin %3,8'i, kırmızı etin %5,6'sı, beyaz etin %18'i Balıkesir'de üretilmektedir. İlde devekuşu ve domuz çiftlikleri de bulunmaktadır. İldeki domuz çiftliği, Türkiye'deki son domuz çiftliğidir.
Altıeylül, Karesi, Havran, İvrindi, Susurluk, Manyas ve Savaştepe ilçelerinde peynir ve yoğurt mandıraları yaygındır.

İlde yapılan sanayi işlerinin payı % 51'dir. Sanayinin oranı tarımdan yüksek olsa da diğer illerde bu rakam çok daha yukarılardadır.
İl sınırları içerisinde sanayi siciline kayıtlı 4 tane Organize Sanayi Bölgesi vardır. İlin başlıca geçim kaynağı tarım olduğu için de tarıma dayalı endüstri gelişmiştir.
İlin iç kesimlerinde tarıma dayalı sanayi egemendir. Ayrıca buralarda şeker, un, yem, döküm, tarım alet ve makinaları, transformatör, floresan-aydınlatma, pamuklu dokuma, kâğıt, mobilya, sentetik dokuma ve elektrik teçhizatları üretimi de yapılır. Körfez yöresinde konserve, sabun, bitki çayı ve zeytinyağı üretimi yaygındır.
Bandırma taraflarında kimyasal madde, şarap ve gübre sanayi; Dursunbey taraflarında ise kereste sanayi gelişmiştir. İlde kolonyacılık sektörü de gelişmiştir.
İmalat sanayi ise toplam GSYİH'nın %17'sini oluşturmaktadır. Sındırgı ve Bigadiç'te ise çok miktarda halı tezgâhı vardır.
2001 Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre, 10 kişiden fazla işçi ça

Basketbol Süper Ligi ya da sponsorluk adıyla Türkiye Sigorta Basketbol Süper Ligi, 1966 yılında Türkiye Basketbol Federasyonu tarafından kurulan Türkiye'deki en üst düzey profesyonel basketbol ligidir. Ligi en alt iki sırada bitiren takımlar bir alt lige düşerken, ilk sekizde bitiren takımlar play-off'ta mücadele etmeye hak kazanır. Lig, aynı zamanda ULEB'e göre Avrupa basketbolunun en zorlu 3. ligi konumundadır.
Ligde resmi müsabaka kadrosunda maksimum dördü oyunda olacak şekilde 7 yabancı basketbolcu kontenjanı kuralı uygulanmaktadır. Ayrıca takımlar bir sene içinde 12 yabancı basketbolcu ile sözleşme imzalayabilirler.
1966-67 sezonuyla beraber düzenlenmeye başlayan ligin ilk şampiyonluğunu Altınordu kazanırken, ligde toplamda 11 farklı takım şampiyonluk yaşamıştır. Anadolu Efes kazandığı 16 şampiyonlukla en başarılı takım konumundayken, Anadolu Efes'i 13 şampiyonlukla Fenerbahçe, 8 şampiyonlukla Eczacıbaşı, 5'er şampiyonlukla Galatasaray ve İTÜ, 4 şampiyonlukla Ülkerspor, 2'şer şampiyonlukla Beşiktaş, Tofaş ve Karşıyaka, birer şampiyonlukla ise Altınordu ve Muhafızgücü takip etmektedir.
Ligin tamamlanan son sezonu olan 2025-26 sezonunda şampiyonluğa ulaşan takım Fenerbahçe'dir.

13 Aralık 1966 tarihine kadar İstanbul, İzmir ve Ankara bölgelerinde yürütülen basketbol çalışmaları daha sonra bu bölgelerin takımları bir araya getirilerek Türkiye Deplasmanlı Basketbol Ligi'ne dönüştü. 1968-69 sezonundan itibaren Türkiye Basketbol Federasyonu, Deplasmanlı İkinci Ligi kurdu. Ayrıca 70'li yıllarda bazı özel kuruluşların da basketbol takımları oluşturmaları ile Türk basketbolu canlanma dönemine girdi. 1977 yılında Fransa'da yapılan "Avrupa Yıldızlar Basketbol Şampiyonası"nda Türkiye, Avrupa Şampiyonluğu'nu kazandı.

1946 yılından itibaren İstanbul, Ankara ve İzmir bölgelerine dayanan basketbol faaliyeti, mahalli lig maçlarıyla bu bölgelerin lig birincileri arasında oynanan Türkiye Basketbol Şampiyonası'na katılması ile ulusal düzeyde yapılıyordu. 1966-1967 yılından sonra Türkiye Basketbol Federasyonu tarafından bu bölgelerin takımları bir araya getirilerek Türkiye Basketbol Şampiyonası yerine 12476 sayılı yönetmelik kararı ile Türkiye Deplasmanlı Basketbol Ligi oluşturuldu.

Türkiye Basketbol Federasyonu ile Arçelik AŞ arasında 4 Ekim 2006 tarihinde imzalanan anlaşmaya göre Türkiye Birinci Erkekler Basketbol Ligi'nin ismi 2007-08 sezonundan itibaren 4 yıllığına Beko Basketbol Ligi olarak değiştirilmiştir. Bu anlaşma 2013-14 sezonu sonuna kadar sürmüş ve 6 sezon ligler Beko adı ile birlikte anılmıştır. 2013-14 sezonu sonunda Beko firması basketbol ligine verdiği isim sponsorluğunu devam ettirmeyeceğini açıklamıştır. 2014-15 sezonu ile birlikte Erkekler 1. Basketbol Ligi "Türkiye Basketbol Ligi" olarak adlandırılmış ve yeni sezon "Türkiye Basketbol Ligi" adı ile 11 Ekim 2014 tarihinde başlamıştır. 22 Aralık 2014 tarihinde Kahve Diyarı ile 1 yıllık sponsorluk anlaşması yapılmıştır. 2015 yılı itibarıyla önce Spor Toto ile isim sponsorluğu için anlaşılmış, sonra da ligin federasyon nezdindeki ismi Basketbol Süper Ligi olarak değiştirilmiştir. Böylelikle ligin yeni ismi ise Spor Toto Basketbol Süper Ligi olmuştur. 2019 yılı itibarıyla ING ile isim sponsorluğu için anlaşılmış, böylelikle ligin yeni ismi de ING Basketbol Süper Ligi olmuştur. 2022-2023 sezonu öncesi ING ile isim sponsorluğu anlaşması sona ermiş ve Türkiye Sigorta ile 3 yıllığına isim sponsorluğunda anlaşılarak ligin yeni ismi Türkiye Sigorta Basketbol Süper Ligi olmuştur.
Digiturk, 14 Ağustos 2008 tarihinde Türkiye Basketbol Federasyonu'nun açmış olduğu ve NTV Spor ile D-Smart'ın da katıldığı tüm maçların yayın hakları ihalesini 13.500.000$ bedelle kazanarak, 2008-09 sezonundan günümüze kadar tüm sezon maçlarını yayınlama hakkına sahip olan Digiturk, Türkiye Basketbol Ligi maç yayınlarını LigTV 2 ve LigTV 3 kanallarından sürdürmüştür. 24 Aralık 2014 tarihinde imzalanan anlaşma ile 2015-16 sezonundan itibaren geçerli olmak üzere 3 sezon boyunca Digiturk ve NTV Spor'dan yayınlanmıştır. 5 Temmuz 2018 tarihinde ise Türk Telekom, yayın hakları ihalesini kazanarak 2018-19 sezonundan itibaren 3 sezon boyunca Basketbol Süper Ligi maçlarının yayın haklarını almıştır ve Tivibu Spor kanalından izleyicileriyle buluşturmuştur. 2020-21 ve 2021-22 sezonlarında bazı karşılaşmalar ayrıca TRT Spor'dan da yayınlanmıştır. 2022-23 sezonu itibarıyla 3 yıl süreyle ligin yayıncı kuruluşu beIN Sports olmuştur.

Ligde bulunan 16 takım 30 hafta boyunca lig mücadelesi vermektedir. Sıralamadaki ilk 8 takım, lig şampiyonluğu için play-off oynamaktadır.

Normal sezon müsabakaları, 16 takım arasında, her takımın biri kendi sahasında diğeri rakip takımın sahasında olmak üzere deplasmanlı, iki devreli ve lig usulü oynanır.
Bu müsabakalar sonrası yapılan puan sıralamalarda ilk 8 sırayı alan takımlar "Play-off" müsabakalarını oynamaya hak kazanırlar.
Normal sezon sonunda 9., 10., 11., 12., 13. ve 14. sırayı alan takımlar, sezonu tamamlamış olurlar.
Normal sezon sonunda 15. ve 16. olarak son iki sırayı alan takımlar ise gelecek sezonda bir alt ligde yer alırlar.

Play-off'un tüm turlarında takımların ligde oynamış oldukları müsabaka sonuçları ne olursa olsun müsabakalar 0-0 başlar.
Play-off çeyrek final müsabakaları kazanılmış 2 müsabaka üzerinden oynanır ve bu turda ilk müsabaka, normal sezonu üst sırada bitiren takımın sahasında ikinci müsabaka rakip sahada, üçüncü müsabakanın gerekmesi halinde normal sezonu üst sırada bitiren takımın sahasında olmak üzere sıra ile oynanır.
Play-off yarı final müsabakaları kazanılmış 3 müsabaka üzerinden oynanır ve bu turda ilk iki müsabaka, normal sezonu üst sırada bitiren takımın sahasında üçüncü müsabaka ve gerekmesi halinde dördüncü müsabaka rakip sahada, beşinci müsabakanın gerekmesi halinde ise normal sezonu üst sırada bitiren takımın sahasında olmak üzere sıra ile oynanır.
Play-off final müsabakaları kazanılmış 3 müsabaka üzerinden oynanır. İlk iki müsabaka, normal sezonu üst sırada bitiren takımın sahasında üçüncü ve gerekmesi halinde dördüncü müsabaka rakip sahada, beşinci müsabakanın gerekmesi halinde ise normal sezonu üst sırada bitiren takımın sahasında olmak üzere sıra ile oynanır. Play-off final müsabakaları sonunda rakibi karşısında üçüncü galibiyetini alan takım lig şampiyonu olmaktadır.

BSL yayıncılık haklarını 2024-25 sezonu itibarıyla 4 yıl süreyle Digiturk platformu bünyesinde bulunan beIN Sports elinde bulundurmaktadır. Normal sezon ve play-off maçlarının tamamı aynı kanal üzerinden izleyiciye ulaşmaktadır.
Ligin aynı zamanda bsl.org.tr adresinde yayın yapmakta olan resmî web sayfası bulunmaktadır. Site üzerinden maç sonuçları ve istatistikleri, takım bilgileri, puan durumu gibi bilgilere erişim sağlanmaktadır.

İlk kez 1958-59 sezonunda Modaspor'un katıldığı Avrupa Kupaları'na toplamda 36 Türk takımı katılmıştır. 1992-93 sezonunda 2 numaralı kupa olan Saporta Kupası'nda final oynayan ama kazanamayan Anadolu Efes, 1995-96 sezonunda 3 numaralı kupa olan Koraç Kupası'nı kazanarak ilk büyük başarıyı kaydetmiştir. 1999-00 ve 2000-01 sezonlarında da üst üste iki kez EuroLeague'de final four oynayarak bu kupada da bir ilki gerçekleştiren Anadolu Efes'in ardından 2000'li yıllarda Türk basketbolu Avrupa'da ardı ardına başarılar alarak çıkışa geçmiştir. 2011-12 sezonunda 3 numaralı kupa olan EuroChallenge'ı Beşiktaş kazanmış, 2015-16 sezonunda da 2 numaralı kupa olan EuroCup'ta Galatasaray şampiyon olarak o zamana kadar ki en büyük Avrupa başarısını yakalamıştır. Fakat bir sezon sonra 2016-17 sezonunda Fenerbahçe Avrupa'nın 1 numaralı ve en büyük organizasyonu olan EuroLeague'de şampiyon olarak Türk basketbolunda bir ilki gerçekleştirmiştir. Bir sezon sonra, 2017-18 sezonunda 2 numaralı kupa olan EuroCup'ta ise Darüşşafaka şampiyon olmuştur.
Fenerbahçe, beş kez arka arkaya Final Four (2015, 2016, 2017, 2018, 2019) katılımı gerçekleştiren ilk ve tek Türk basketbol takımıdır.
Türk basketbolu 2018-19 sezonunda EuroLeague'de final four'a ilk kez 2 takımla katılma başarısı gösterdi. Fenerbahçe o sezon dördüncü olurken, Anadolu Efes ilk kez final oynama başarısı göstermesine rağmen finalde kaybederek ikinci oldu. 
Fenerbahçe 2016-17 ve 2024-25 sezonlarında, Anadolu Efes ise 2020-21 ve 2021-22 sezonlarında ikişer kez EuroLeague'i şampiyon olarak tamamlamıştır.

Türkiye Basketbol Federasyonu tarafından ilk kez 2004 yılında organize edildi. Organizasyon'da Türkiye Basketbol Ligi'nde oynayan Türk ve Yabancı oyuncular, taraftarlar tarafından internet üzerinden seçilerek Türk Karması ve Yabancı Karması olarak karşılıklı gösteri amaçlı basketbol maçı yaparlar. Ayrıca TBL oyuncuları arasında Üç sayı yarışması, Smaç yarışması ve Yetenek yarışması gerçekleştirilir. Organizasyon başladığı yıldan itibaren İstanbul'da bulunan Abdi İpekçi Arena'nda gerçekleştirildi.
2004, 2005 ve 2006 yıllarında Türkiye Basketbol Ligi All Star adı ile organize edilirken, 2006 yılında Beko Elektronik'in lige sponsor olması ile birlikte 2007-2014 yıllarında Beko All Star adı ile düzenlenmiştir. 2015 yılında tekrar Türkiye Basketbol Ligi All Star adı ile anılmıştır.
2016 yılında ise organizasyon, ligin yeni sponsoru ile birlikte anılarak Spor Toto All Star adını almıştır.

  Şampiyon takım aynı sezon EuroLeague'i de kazanmıştır.

Ligin kuruluşundan bu yana toplamda 91 takım mücadele etmiştir. Ligin ilk  sezonunda yer alan 12 takımdan üç tanesi olan Fenerbahçe, Galatasaray ve Karşıyaka takımları günümüzde de Basketbol Süper Ligi'nde mücadele etmektedir.
Fenerbahçe ve Galatasaray, ligin kuruluşundan bu yana 
küme düşmeyerek ligde 60 sezonun tamamında yer almıştır. 1978-79 sezonunda yükselen Anadolu Efes, 2015-16 sezonunda yükselen Büyükçekmece Basketbol, 2018-19 sezonunda yükselen Bahçeşehir Koleji, 2019-20 sezonunda yükselen Bursaspor, 2020-21 sezonunda yükselen Petkimspor, 2021-22 sezonunda yükselen Merkezefendi Belediyespor, 2022-23 sezonunda yükselen Manisa Basket ve 2025-26 sezonunda yükselen Esenler Erokspor ile Trabzonspor sürekli olarak ligdeki varlığını sürdürdü.
Not: 2026-27 s

Biga, Çanakkale ilinin kendi adıyla anılan yarımadada kurulmuş, merkeze 90 km uzaklıkta olan ilçesidir. Doğuda Gönen, batıda Lapseki, güneyde Çan, kuzeyde ise Marmara Denizi ile çevrilidir. 2021 yılı itibarıyla ilçe nüfusu 90.274, ilçe merkezinin nüfusu 55.975 olmuştur.
İlçenin temel geçim kaynağı tarım ve hayvancılıktır. Bununla birlikte tarıma dayalı sanayi gelişmekte olan sektörlerden biridir. İlk kurulan sanayi tesisi Gümüşçay beldesindeki DEMKO Demirci Konservecilik A.Ş. salça fabrikasıdır. Ayrıca Türkiye'nin en büyük sanayi topluluklarından birisi olan (İÇDAŞ) başta demir çelik olmak üzere çeşitli sektörlerdeki üretim tesislerini, mobilya alanında Türkiye'nin büyük gruplarından (Doğtaş) mobilya üretim tesislerini, (YTS Yalçın Tesisat Mlz. San. Tic. A.Ş.)de plastik üretim ve ambalaj malzemeleri tesislerini bu ilçenin sınırları içinde kurmuştur. Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Biga İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi ve Biga Meslek Yüksek Okulu'da ilçe sınırları içerisinde bulunmaktadır. 4000'i aşkın öğrenci sayısı ile fakülte ilçenin ekonomisine önemli katkı sağlamaktadır.

Şehir merkezi Balıkkaya adı verilen 200 metrelik bir tepenin eteklerinde kurulmuştur. Biga ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 28 metredir. İlçenin yüzölçümü 1.310 km²dir. İlçe Büyük İskender'in kıyılarında savaştığı Biga Çayı (Kocabaş ya da Granikos) ile ikiye bölünmüştür. İki yakayı birleştiren üç büyük köprü ile birlikte belediye hudutları içinde irili ufaklı 8 (sekiz) köprü bulunur. İlçe merkezinin denize kıyısı yoktur. Şehir merkezini boydan boya kateden ve Çanakkale tarafından şehre girildiğinde başlayan İstiklal Caddesi, şehir merkezinde Çan Caddesi adını alarak ilçenin Çan karayolu çıkışına kadar uzanır. Şehir neredeyse bu cadde üzerinde kuruludur denilebilir. Eski yerleşim yeri bu güzergâh üzerinde gelişimini sürdürürken sonradan eklenen ve aslında kendine özel ekonomik merkezleri olan Şirintepe mahallesi ile Bursa karayoluna doğru gelişim göstermiş, son yıllardaki toplu yapımlarla Çanakkale ana karayolunun güneyinde de Toki ve Ortur yerleşim yerlerinin inşasıyla şehir imar açısından daha büyük bir alana sahip olmuştur.

Hamdibey Mahallesi (Ada Mahallesi)
İstiklal Mahallesi
Turan Mahallesi
Gazi Kemal Mahallesi
Cumhuriyet Mahallesi (Çiçeklidede)
Sakarya Mahallesi
Şirintepe Mahallesi
Esentepe Mahallesi
Yenice Mahallesi
Çavuşköy Mahallesi
*Belde muhtarlıkları dahil değildir.

Karabiga
Gümüşçay
Kozçeşme - Nüfusu 2000'in altında kaldığından köy muhtarlığı olmuştur.
Balıklıçeşme - Nüfusu 2000'in altında kaldığından köy muhtarlığı olmuştur.
Yeniçiftlik - Nüfusu 2000'in altında kaldığından köy muhtarlığı olmuştur.
İlçe merkezi günümüzde Yeniceköy ile birleşmiş durumdadır, referandum ile 2013 yılında ilçe belediyesine bağlanmıştır. Köyü, şehir merkezinden sadece bir cadde ayırır. Aynı referandum ile Kalafat köyü ve Çavuş köyünün de ilçe mücavir alanına eklenmesine karar alınmıştır.
İlçenin 108 köyü ve 2 beldesi bulunmaktadır.

İlçe Akdeniz ve Karadeniz iklimleri arasında bir geçiş iklimine sahip ise de kıyıdan 30–40 km sonra arazinin yükselmesiyle kara ikliminin etkisi başlar. Yazların sıcak ve kuraklığı Akdeniz iklimini, kışların kar yağışlı ve soğukluğu kara iklimini, ilkbaharın yağmurları ve nem fazlalığı Karadeniz ikliminin özelliklerini taşır. Karla örtülü günler yılda toplam olarak 5'i geçmez.
Biga yarımadasında eğim yönüne göre akarsular değişik yönlere akarlar. Kaz Dağı'ndan doğan Kocabaş Çayı (Biga Çayı-Granikos) kuzeye doğru akarak Marmara Denizi'ne dökülür.
İlçe topraklarının kuzey bölümü düzlük güney bölümü tepeliktir. İlçenin doğusu, batısı ve güneyi ormanlık olup, koru, bozuk koru, baltalık ve bozuk baltalıklardan oluşmaktadır. Bu ormanlar 59.029 hektardır. İlçenin kalan diğer alanı mera ve ekime elverişli arazi ile kaplıdır. İlçe merkezinin denizden yüksekliği 50 metredir. Bu yükseklik Balıkkaya Tepesinde 180 metreyi bulur.
Marmara denizine kıyısı bulunan ilçenin kıyı uzunluğu 71,6 km, ilin toplam kıyı uzunluğuna oranı %10,65'tir. İlçe Çanakkale ilinin en büyük yüzölçümüne sahip ilçesidir. Biga Ovası olarak anılan geniş bir ovaya sahiptir.

19. yüzyılda güney Marmara'nın büyük yerleşimlerinden biri olan Biga 20. yüzyılda fazla bir gelişme göstermemiştir. 1927 yılındaki cumhuriyet döneminin ilk nüfus sayımında merkez nüfusu 8 bin çıkmıştır. 1960'a kadar 10 bini aşamayan merkez nüfus 1970'te 13 bini, 1980'de 15 bini, 1990'da 20 bini, 1997'de 26 bini aşmış 2000 yılında ise 28 bine yaklaşmıştır. 2000'li yıllarda sanayileşmeye başlayan ilçenin nüfusu da sanayi ile birlikte artış göstermeye başlamıştır. 2007 yılı ADNKS'e göre birçok il ve ilçe merkezlerinin nüfusu az artış yaparken ya da nüfus kaybı yaşarken, Biga'nın nüfusu 28 binden 33 bine yükselmiştir 2009'da da 36.520'ye yükselmiştir. Halkın büyük çoğunluğunu muhacir, yerliler (kendilerine Manav derler), Pomak, Boşnak, Çerkes ve Çeçenler oluşturur.

Şehrin ne zaman kurulduğu bilinmemektedir. Muhtemelen adının geldiği Pegae veya Pegai'nin antik bir iskan yeri olmadığı sanılmaktadır. Bölgede Parion (Kemer) ve Priapos (Karabiga) adlı şehirlerin MÖ 7. yüzyıla kadar indiği bilinmekle birlikte Pegae veya Pegai adına ancak Orta Çağ Bizans ve Haçlı kaynaklarında rastlanır. Anna Comnenus buradan Pigas (menbalar) şeklinde bahseder. Haçlı kaynaklarında adı Spiga'dır. Bir yönü ile Karabiga ve Biga tarihi iç içedir. Büyük bir yangından sonra Karabiga'da bulunan asıl Biga'nın şimdiki yerine taşındığı eskisinin uzun süre imar edilememesi sonucu yeni yerin geliştiği eski Biga'nın da Karabiga olarak kaldığı rivayet edilir. Az önce bahsi geçen yerlerin önemli bir iskele olan Priapos olması kuvvetle muhtemel olması bu tezi güçlendirmektedir. Nitekim 1850 lerde bu bölgeyi dolaşan Mordtmann antik Priapos'un Orta Çağlardaki Pegae ile aynı yer olduğunu ve buranında Karabiga'ya isabet ettiğini belirtir. Şimdiki Biga'nın ise Bizans ya da Osmanlı tarafından sonradan kurulduğunu anlatır. (Daha önce bahsi geçen yangın olayından sonra buraya taşınması). MÖ 334 yılında Büyük İskender ve Pers Kralı III. Darius arasındaki savaşta eski Biga olan Priapos yani Karabiga yakınlarında gerçekleştiği düşünülmekteydi. Son yıllarda elde edilen bulgular bu savaşın Çınarköprü köyünün bugünkü merası olan topraklarla Karabiga'ya doğru olan alanda gerçekleştiğini ortaya koymaktadır. İskender'in ordusunun Kocabaş Çayı'nın bugünkü Çınarköprü köyü yakınında konuşlandığı, Pers ordusunun ise çayın karşı tarafında bulunan topraklarda Çeşmealtı köyü ile Gümüşçay beldesi arasındaki alanda konuşlandığı işaret edilmiştir. Daha sonraki yıllarda önce İskender'in kumandanlarından Lysimakos'un nüfuzuna giren bölge bir süre sonra Bergama Krallığına geçmiştir. Bergamalılardan sonra Roma idaresi görmüş ve Bizans İmparatorluğu içinde yer almıştır. İlçede tam korunamadığı için depremlerle zarar görmüş Karabiga beldesindeki tarihi Priapos kentine ait kalıntılar (yerel halk arasında Kaleler diye bilinir) hala görülebilecek tarihî eserler arasındadır. Biga'ya bağlı Kemer köyündeki antik Parion kenti harabeleri ve Gümüşçay'da Kızöldün tepesinde bulunan 2 bin 600 yıllık Polyksena Lahdi en önemli antik bulguların bulunduğu alanlardır. Karabiga'da bulunan Priapos kale kalıntıları uzun yıllar ihmal edilmesi sonucu çoğu yıkılmasına rağmen 2021 yılında alınan bir kararla inceleme ve araştırma yapmak üzere planlamalara dahil edilmiştir.

Bizans döneminde Pegae'de bir Latin kolonisi bulunuyordu. 1190'da Frederik Barbaros, 1204'te Venedikliler ve Flamanlar burada ticaretle uğraşan İtalyan tüccarlar bulmuşlardı. 1205 yılından sonra İstanbul ve Anadolu'nun büyük bir kısmından çıkarılan Latinlerin elinde kalan birkaç şehirden biri de Pegae idi. Türklerin bölgeye yaptığı akınlar sırasında zor durumlarda kalmış abluka sebebi ile kıtlık ve vebadan etkilenmiştir. Bölgenin bir kısmı 14. yüzyıl başlarında Karesioğulları'nın eline geçmiş olmasına rağmen iyi korunan sahil şehirlerinden birkaçı gibi Pegai'de (Biga (Pegai)-Karabiga (Priapos)) ele geçirilememiştir. Bizans İmparatoru III. Andronikos ve Karesioğlu Demirhan Bey 1328 yılında bu sahillerdeki Bizans kasabalarına akın yapılmamasını içeren bir anlaşmayı Pegai'de imzalamışlardır.

Osmanlı Kaynaklarına göre Biga Rumeli'ye geçişten sonra 1365 yılında I. Murad tarafından fethedildi. I. Murad karadan ve denizden kuşattığı Biga'yı ele geçirdikten sonra kiliseleri mescit haline getirdi. Şehre Türk nüfus yerleştirdi. Bir süre sonra şehir bir gece baskını ile yakılıp yıkıldı ve harap oldu. Bunun üzerine Biga yeniden imar olundu. (Daha önce bahsi geçtiği gibi iç kesimlere taşındı). Denizden ve karadan kuşatılan bu yerin şimdiki Biga olmadığı açıktır. Şu halde fethedilen yerin Karabiga olduğu ve eskiden buranın Biga olarak bilindiği ve Karabiga adının bu talan olayından geldiği açıktır. Enveri'nin kaydına göre Orhan Bey oğlu Süleyman Paşa Gelibolu'ya geçmeden önce 1353'te Biga'nın iç kesimlerini fethetmiş Gelibolu dönüşü Biga yakınlarında attan düşerek ölmüş ve Bolayır'a gömülmüştür. Bir diğer tarihi Osmanlı takviminde de I. Murad'ın burayı 1359-60 yıllarında kim olduğu tam olarak bilinmeyen Melik Nasır'dan aldığı belirtilir. Bu bilgilerden anlaşılacağı gibi Biga'nın iç bölgelerini Süleyman Paşa Biga İskelesi ve Kalesini ise I. Murad fethetmiştir. Adı geçen baskında tahrip olan kıyıdaki Biga yerine iç kesimlerde yeni kasaba gelişmiş, kıyıdaki de tahribat neticesi uzun süre harap kalması sebebi ile Karabiga adıyla anılmaya başlamıştır. Osmanlı hakimiyeti sırasında çoğunlukla sakin bir süreç geçirmiştir. Stratejik mevkisi sebebi ile Rumeli ve Batı Anadolu'ya hareket eden Osmanlı Kuvvetlerinin geçiş yerini teşkil etmiştir. Çelebi Mehmed'in vefatı sırasında, İzmir Beyi Cüneyd Bey üzerine yürümek için Anadolu Beylerbeyi kuvvetlerinin Biga'da Toplanması kararı alınmış ve hareket buradan başlatılmıştır. Düzmece Mustafa hadisesinde de yenilgiye uğrayan Mustafa kaçarak Biga Suyu'na gelmiş, Biga Kadısının yardımı ile Gelibolu'ya kaçmıştır. Onu takip eden II. Murad, Biga'ya geldiğinde kadıyı astırmıştır. Ge

Bilecik, Bilecik ilinin merkezi olan şehirdir. Bilecik ili, Marmara Bölgesi'nin güneydoğusunda, Karadeniz, İç Anadolu ve Ege Bölgesi'nin kesiştiği bir noktada yer alır. Toplamda 8 ilçeden oluşan ilin en önemli ve en büyük ilçesi Bozüyük'tür.

Günümüz yerleşimiyle ilgili bilgiler sınırlıdır. Şehrin 4 km güneybatısında yerleşimin MÖ 3000'lere kadar uzandığı düşünülen Agrilion antik kenti bulunmaktadır. Günümüz yerleşimi, Hamsu ve Debağhane dereleri arasındaki kayalık çıkıntıda, Bizans döneminde Belekoma adıyla bilinen bir kalenin bulunduğu alandadır. “Belokome'nin, Bizans’ın 12. yüzyıl sonlarında bu bölgeye yerleştirdiği Sırp veya Bulgar topluluklarına ait bir yerleşim veya kale olduğu ve adının Slavca telaffuz edildiği varsayılmaktadır (Rumca bir ismin, Türkçede “Bilecik” yerine “Vilegüme” veya “Veligöme” gibi bir şekil almış olması gerekirdi.) 13. yüzyılda Bizans'ın Selçuklularla mücadelesinde uç bölgesinde yer alan Bilecik, yüzyılın ortalarından itibaren tekfur idaresinde merkezden yarı bağımsız olarak yönetilmekteydi. Bilecik, 1299 yılında Osman Gazi'nin gerçekleştirdiği ani bir baskınla Osmanlı topraklarına katıldı. Bilecik'in ele geçirilmesiyle Osman Gazi burada bir mescit yaptırmış, ikinci oğlu Ali ve eşi Bala Hatun ile aynı zamanda eşinin babası olan Şeyh Edebali burada yaşamıştır. Şehir kalenin etrafında gelişmeye başlamışsa da, coğrafi yapısı nedeniyle yeterince büyüyememiştir. 16. yüzyılda 700 civarında küçük bir nüfusa sahip olan yerleşimin onda bir kadarını Hristiyan nüfus oluşturmaktaydı. 1649 yılındaki Avârız kayıtlarında Bilecik Ertuğrul Gazi vakıflarına ait bir kasaba olarak kaydedilmiştir. Bu dönemde yerleşim, dokuz Müslüman ve bir Hristiyan olmak üzere on mahalleden oluşmaktaydı. Coğrafi konumu nedeniyle tarım yapılamayan yerleşim, bu tarihlerde demir madenciliği ve ipek dokumacılığı yönüyle gelişmişti. Osmanlı idaresinde uzun süre Sultanönü sancağına bağlı bir kaza olan yerleşim, Tanzimat'tan sonra Hüdavendigâr eyaletine bağlı bir sancağın merkezi haline geldi. II. Abdülhamid döneminde Ertuğrul Sancağı'nın merkez kazası olan Bilecik, Cumhuriyet'in ilk yıllarında il statüsü kazandı. 1924 yılında il statüsü kazanan yerleşimin adı resmen Bilecik olarak belirlendi.

Kaynak:

Bilecik Marmara Bölgesi'nin Güney Marmara Bölümü'nde yer alır. Karadeniz, İç Anadolu Bölgesi ve Ege ile Marmara Bölgelerinin tam kesim noktaları üzerindedir. Kısacası 4 bölgede de yer alır. Bilecik; 39° ve 40° 31' kuzey enlemleri ile 29° 43 ve 30° 41' doğu boylamları arasında bulunur. Doğu kesiminde Bolu ve Eskişehir güney kesiminde Kütahya, batı kesiminden Bursa, kuzey kesiminde ise Sakarya illeri ile komşu durumundadır.
Bilecik 4.179 km²'lik alanı ile Türkiye'nin küçük illerinden biridir. Alan sıralaması bakımından 65. sırada yer alır. Merkez ilçenin yüzölçümü 793 km²dir. Nüfus bakımından da en az olan illerin başında gelir. Bilecik il merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 513 metredir.

Dağlar il topraklarının %32'sine yakın bir bölümünü kaplar. Bu yükseltiler daha çok tepe görünümündedir. İlin en yüksek noktası Bozüyük ilçesinde yer alan yükseltiler üzerindeki Kala Dağı'dır (1906 m).
Diğer önemli yükseltiler;

Sakarya Irmağı boyunca uzanan çok geniş olmayan düzlükler şeklinde ovalar il topraklarının %7'lik bir bölümünü kaplar.

Sakarya Nehri, Bilecik ilinden geçen başlıca akarsudur. Bu ırmağa dökülen çay ve dereler Bilecik'in öteki su kaynaklarıdır.
Sakarya, İnhisar ilçesi yakınlarında Bilecik topraklarına girer; kuzey-güney yönünde akarak ili doğu ve batı olmak üzere iki parçaya böler. Vezirhan'ın kuzeyinde Karasu Deresi, Osmaneli ilçesi yakınlarında da Göksu Çayını alarak kuzeye yönelir.

Bozüyük'ten doğar. Bilecik merkez ilçe sınırları içine Karasu Boğazından girer. Bu noktadan sonra Vezirhan'da Sakarya Nehrine kavuşur.

Yağış yönünden yeterli miktara sahip olan Bilecik, yüzölçümünün %47'sinin ormanlık alan olması itibarı ile orman zenginliği bakımından Türkiye'nin şanslı yörelerinden biridir. Bilecik orman zenginliği av hayvanları bakımından da zenginleşmesini sağlamıştır. Bin metreye kadar yükseklerde orman örtüsü genellikle meşe, otsu bitkiler ve makilerden oluşmaktadır. 1500 metre sınırına kadar da karaçam, kayın, kızılçam, kestane türündeki yüksek boylu ağaçlar sıralanır. 1500 metreden daha yükseklerde ise göknar cinsinden ağaçlar vardır.

Bilecik ilinde yıllık yağış toplamı 450 kg/m² dolayındadır. Yağış en çok ocak ve mayıs aylarında düşmektedir.
Diğer klimatik veriler şöyledir:

Bilecik düzeyinde tespit edilen en yüksek sıcaklık Ağustos 1945'te 40,6 °C, en düşük sıcaklık ise Ocak 1950'de -16 °C olarak tespit edilmiştir.

Bilecik ili, Marmara Bölgesi'nin güneydoğusunda; Marmara, Karadeniz, İç Anadolu Bölgesi ile Ege Bölgelerinin kesişim noktaları üzerinde yer alır. İlin bilinen en eski isimleri arasında Agrilion ve Belekoma vardır. Bilecik, Osmanlı İmparatorluğu'nun doğduğu topraklardadır. Her yıl düzenlenen Ertuğrul Gazi'yi Anma ve Söğüt Şenlikleri Bilecik'in Söğüt ilçesinde gerçekleştirilmektedir. Bölgede zengin mermer ocakları bulunmaktadır. Sakarya Irmağı çevresinde kurulan yöre, göletleri ve dereleriyle tanınır; antik çağlardan günümüze kadar tarihin izlerini taşır. Şehirdeki Şeyh Edebali Türbesi, Türkiye'nin dört bir yanından ziyaretçi çekmektedir. Türk Kurtuluş Savaşı'na ait izler, Şeyh Edebali Türbesi çevresinde hâlen görülebilmektedir; ancak türbenin bulunduğu alan Bilecik'in ilk yerleşim yeri olmayabilir. Bu izlere örnek olarak, Kurtuluş Savaşı sırasında hasar görmüş ya da yıkılmış olan bir cami minaresi gösterilebilir.
Mutfak

Dağ Eriği Ekşili Kesme Çorbası
Bıldırcın Kebabı
Nohutlu Mantı
Parmak Köftesi
Bilecik Nohutlu Mantısı
Mercimekli bozüyük mantısı
Bilecik Güveci
Yunus erikli ekşili biber dolması
Gök fasille
Zırz
Huris Tepsi
Büzme vb. birçok yemek

Günümüzde Bilecik kent merkezinde ve ilin genelinde yerel televizyon kanalı yoktur. Sadece Bilecik il merkezinde iki yerel radyo kanalı Bilecik FM (99.9) ve Radyo 11 (105.0) bulunmaktadır. Ayrıca il genelinde yerel gazeteler bulunmaktadır. Bu gazeteler: Yarın, Sakarya, Değişim gazeteleridir.

Bilecik Valiliği7 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2024 yılı sonu itibarıyla, 195 "Taraf Devlet"te 1.223 Dünya Mirası Alanı bulunmaktadır. 1,223 Dünya Mirası Alanının 952'si kültürel, 231'i doğal, 40'ı karma özelliktedir.  Bu Dünya Mirası Alanlarının 49'u sınıraşırı alan olup, birden fazla ülke tarafından paylaşılmaktadır. Sınıraşırı alanları paylaşan toplam 72 ülke bulunmaktadır. Ülkeler Dünya Miras Komitesi tarafından Afrika, Arap Devletleri, Asya ve Pasifik, Avrupa ve Kuzey Amerika ve Latin Amerika ve Karayipler olmak üzere beş coğrafi bölgeye ayrılmıştır.

Not: Bu tablodaki bilgiler Eylül 2023 tarihi itibarıyla geçerlidir."

Not: Bu genel bakış sadece on veya daha fazla Dünya Mirası Alanı bulunan ülkeleri listeler.

Mor: 50 veya daha fazla mirası olan ülkeler
Kahverengi: 40 ila 49 mirası olan ülkeler
Açık kahverengi: 30 ila 39 mirası olan ülkeler
Turuncu: 20 ila 29 mirası olan ülkeler
Mavi: 15 ila 19 mirası olan ülkeler
Yeşil: 10 ila 14 mirası olan ülkeler

Dünya Mirası listesi

UNESCO Resmi site26 Mart 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Dünya Mirası resmi liste24 Aralık 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - unesco.org
Dünya Mirası detaylı bilgi 18 Ağustos 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - worldheritagesite.org
WHTour - The World Heritage List in panographies and virtual tours
VRheritage.org - Dünya Miras Listesi dokümanları
Worldheritage-Forum - Weblog and Information on World Heritage Issues
UNESCO World Heritage List 15 Ekim 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Complete list with links and map of all sites
whc.kmz 22 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Dünya Miras Listesi - Google Earth (en français)
Convention Concerning the Protection of the World Cultural and Natural Heritage at Law-Ref.org - Fully indexed and crosslinked with other documents
Organization of World Heritage Cities 5 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Dealing with urban sites only

Bizans İmparatorluğu zamanından beri Bursa şehrinde Hristiyan ve Yahudi toplumları yaşamaktaydı. Bursa Osmanlı İmparatorluğu'nun kontrolüne geçtikten sonra da gayrimüslim toplumlar Bursa'da yaşamaya devam etti. 1831 yılında Bursa'da 10.552 hane müslüman ve 5.586 hane gayrimüslim yaşamaktaydı. Kiliseleri, sinagogları, cemaat okulları, idari yapıları ve yargı kurumları bulunan gayrimüslim azınlıklar, Osmanlı tebaası ve birer Osmanlı milleti olarak yaşadılar. Bursa'nın Osmanlı dönemindeki ticaret, zanaat ve tarım etkinliklerinde, kentin gelişiminde, Müslümanların olduğu kadar Rum, Ermeni ve Yahudi nüfusun da önemli bir payı olmuştur. 1915 Ermeni Soykırımı olayları ve 1923 Nüfus Mübadelesi sonucu Bursa'nın Hristiyan nüfusu büyük ölçüde azaldı. Yahudi nüfus ise İsrail'in kuruluşundan sonra giderek azalmıştır. Günümüzde Bursa'da gayrimüslim olarak ancak 60 civârında Yahudi vatandaşın yaşadığı tahmin edilmektedir.

Bursa'da Rum, Ermeni ve Yahudi olmak üzere belli başlı 3 gayrimüslim millet yaşamaktaydı. Osmanlı'nın dini esas alarak oluşturduğu millet sistemi içinde yer alan bu azınlık grupları da kendi içlerinde farklı cemaatler şeklinde yaşamaktaydı.

Bizans döneminden kalan ve Bursa'da yaşamaya devam eden Rumlardır. Bursa'nın Osmanlı tarafından fethi sırasında hisar içinde 7 mahalle ve 7 kiliseleri bulunmaktaydı. Bu kiliselerden bazıları camiye çevrilmiş (e.g. Üftade ve Şahadet Camileri ve Lalaşahin Medresesi), bazıları Osmanlı devri boyunca korunmuş ve cemaate hizmet etmiş, bazıları ise yıkılmıştır. Bizans mimarisi ve gümüş kubbesiyle dikkat çeken Saint Elias Manastırı (ya da Saint Elia, Gümüşlü Kümbet), Osman Bey'in vasiyeti üzerine yıkılarak Orhan Bey tarafından bugünkü Osman Gazi Türbesi olarak bilinen yere defnedilmiştir.
Bizans döneminde Uludağ manastır ve keşişleriyle ünlü, kutsal bir dağ olarak görülür ve bu dağa Olympos ya da Theoupolis (Tanrı Kenti) denirdi. Gerçekten de dağda 147 adet manastır bulunmaktaydı. Osmanlı'nın fethinden sonra keşişlerin yerini dervişler almaya başlamıştır. Osmanlı da bu dağa Keşiş Dağı demiştir.
19.yy'ın ortasına kadar Bursa'da 3 ayrı Rum cemaati bulunuyordu. Fetihten önce en büyük cemaat Surdibi'nde, bugünkü Zafer Plaza'nın karşısında yaşardı ve Agios Ioannes Prodromos adında büyük bir kiliseleri vardı. Başka bir grup I. Murad zamanında Demirkapı'dan göç ettirilen ve Demirkapı Mahallesi'ni kuran Rum cemaati idi. Bu cemaatin de bir kilisesi bulunuyordu. Simaviyan'dan göç ettirilip Kayabaşı Mahallesi'ni kuran Rumlar ise ayrı bir cemaatti. Agion Apostolon (Türkçesi: Aziz Havariler) adlı bir kiliseleri bulunuyordu. Bursa'nın Balıkpazarı (Suk-u Semek, Pazarı Mahi) mahallesi de Rum mahallesi idi.
Şehir merkezi dışında, Bursa'nın köy ve kazalarında da çok sayıda Rum cemaati yaşamaktaydı. Bursa'nın kazalarından Tirilye (Triglia), Mudanya (Moutania), Gemlik (Kios), İznik (Nikaia), Mustafakemalpaşa (Kirmasti), Karacabey (Mihaliç), Kurşunlu (Eligmoi) ve Gölyazı (Apolloniada) belli başlı Rum-yoğun yerleşim yerleriydi. Öyle ki, Tirilye Belediyesi (belediye başkanı Kasroğlu İstefani Ağa ve tüm üyeler) tamamen Rumlardan oluşuyordu. Aynı şekilde Gemlik Belediye Başkanı da Andronikos Efendi adında bir Osmanlı Rum vatandaşıydı.

Bursa Ermenileri çoğunlukla Setbaşı'nda yaşardı. Öyle ki, Setbaşı bir Ermeni mahallesiydi Semtin ileri gelenlerinden Nişan Taktakyan'ın ipek fabrikası o tarihlerde bulunduğu caddeye yani İpekçilik caddesine isim verdiği gibi, mahalle sakini Ermenilerin çoğunluğu ipekçilik üzerine çalışıyordu.
Setbaşı İpekçilik caddesinde Aziz Meryem Ana (Surp Asdvadzadzin, Bogosyan) Ermeni Kilisesi ve avlusundaki Ermeni okulu (Boğosyan Ermeni Okulu) bulunuyordu. Kiliseden günümüze arda kalan yalnızca iki katlı bir köşk. Bu köşk dönemin önemli din adamlarını misafir etmiş ve kimi kaynaklara göre de Metropolitlik olarak cemaatin idari binası şeklinde kullanılmıştır.
19. yüzyılda Ermenilerin bir kısmı Fransız misyonerlerin etkisinde kalarak, kadim Gregoryen inancını terk edip Katolik ya da Protestan mezhebine geçmiş ve kendi kiliselerini kurmuşlardı. Ancak, Protestan ve Katolik Ermeni cemaatlerine verilen kilise inşa hakkı, kadim Gregoryen Ermeni toplumuna verilmemekteydi. Zaman içinde artan Gregoryen Ermeni nüfusuna mevcut kilise yeterli gelmediği için, cemaat kiliseyi yıkıp yerine daha büyük bir kilise yapmak üzere gerekli izinleri almıştır. Bursa tarihine "Kilise Meselesi" olarak geçen olayda, 1794 yılının Ramazan ayının 28. günü yenilenen ve 6 kubbeli çok yüksek bir yapı halini alan kilise, Hoca Kadın önderliğinde bin kadar müslüman kadın tarafından, tamirin maksadını aşarak yapıyı büyüttükleri ve yükselttikleri iddiasıyla hedef alınmış ve bitişiğindeki evlerle birlikte kilise yakılmıştır. Cahil halk kitleleri, bir grup müslüman din adamının yaydığı "Bursa'ya bu kilise yüzünden yağmur yağmıyor" şeklindeki tahrikler ile galeyana gelmiş ve Ermeni toplumunun ibadethanesini yerle bir etmiştir. Sadrazam tarafından olayın failleri tespit edilip cezalandırılmış ve kilise (Aziz Meryem Ana Kilisesi) yeniden inşa edilmiştir.

16. yüzyıl kayıtlarına göre 1.200 kişi olan cemaatin nüfusu, 19. yüzyıla doğru 3.500-4.000 kişiye ulaşmış. O yıllar Bursa Yahudilerinin en kalabalık dönemidir. 1948'den sonra İsrail'e büyük bir göç oldu. 1960-1965 yıllarında Bursa'da 250 kadar Yahudi yaşıyordu. Bugün Bursa'da yalnızca 60 Yahudi yaşıyor.
Bursa'da Romanyot, Sefarad ve Aşkenaz olmak üzere her 3 Yahudi kavmi de ikamet etmekteydi ve her bir cemaatin de kendine has birer havrası (sinagogu) bulunurdu. Altıparmak Caddesi'nin yanında bulunan Yahudilik diye tabir edilen semtte (Arap Şükrü Sokağı) yaşarlardı. Aynı yerde üç sinagog vardı: Geruş, Mayor ve Etz Ahaim Sinagogları. Günümüzde Bursa Yahudileri çok küçük bir cemaat olarak yaşamaktadır. Arap Şükrü Sokağı'ndaki Geruş ve Mayor Sinagogları açık ve kullanılmaktadır. Cemaat azlığı nedeniyle devamlı bir din adamı yoktur; sinagoglar yalnızca bayramlarda ve Şabat günlerinde, İstanbul'dan gelen bir haham ile açılmaktadır. Bursa'da yaşayan ve yaşamakta olan başlıca aileler: Baruh, Saydon, Behar, Nahmiyas, Toledo, Eskenazi, Deleyon, Levi, Saban, Araf, Tovi, Kohen aileleridir.
Cemaatin şehirdeki tek mezarlığı olan Merinos Kavşağı'ndaki Yahudi Mezarlığı'nın, son yıllarda Bursa Büyükşehir Belediyesi'nin Stadyum Meydanı Projesinin tam ortasında kaldığı için, istimlak edileceği söylentileri basında yer almış ve cemaati tedirgin etmiştir.

Bursa'da, Osmanlı döneminde Darüşşifa'nın dışında gayrimüslim azınlıkların da hastaneleri bulunmaktaydı. Rumların hastanesi, Kırkmerdiven'in yanındaki Balibey Hanı'nda sekiz odadan oluşan bir mekandı. Bu hastane, 1799 yılında Kocanaib Mahallesi'ndeki bir konağa taşınmıştır. Setbaşı İlkokulu'nun bulunduğu yerde ise, Boğosyan Ermeni Okulu'nun yanında bir Ermeni Hastanesi vardı.
Bursa'da azınlık cemaatlerinin okulları da bulunmaktaydı. 19. yüzyılda Rum Ortodoks cemaatinin Bursa ve kazalarında öğretim yapan 81 okulu vardı. Bu okullar Zarifiye diye adlandırılırdı. İstanbullu Rum banker ve hayırsever Evgenidis'in yaptırdığı Evgenidia Rum Okulu 1922'ye kadar eğitime devam etmiştir. Ermeni Gregoryen toplumunun okullarında Türkçe, Ermenice, Fransızca, matematik, vokal müzik, piyano ve el işi dersleri verilmekteydi. Protestan Ermeniler, çocuklarını koleje ve Amerikan Misyonu'nun okullarına göndermekteydi. Kolejde aritmetik, coğrafya, cebir, geometri, fizik, botanik dersleri verilmekteydi. Pères Augustinus de Assomption Fransız Okulu, 1888'de din adamlarının Bursa'ya gelişlerinden hemen sonra açılmıştı. Ayrıca, 19. yüzyılda Bursa'da Yahudi cemaatinin de iki Alliance okulu vardı.

Gayrimüslimlerin Bursa'daki kültürel mirası, ne yazık ki günümüze kadar gerektiği gibi korunamamıştır. Öyle ki, Bursa'nın günümüz sakinlerinin çok azı, en fazla 90 yıl öncesine kadar müslümanlarla birlikte, hatırı sayılır sayıda gayrimüslim halkın da Bursa'da yaşadığını bilir. 

Bursa Kent Müzesi, fotoğraf, bilgi ve tarihi dokümanları ile, Bursa'daki gayrimüslimlerin Bursa toplumunun tarihindeki varlığına dair bir ölçüde tanıklık sağlamaktadır.
Setbaşı İpekçilik caddesinde bulunan Aziz Meryem Ana (Surp Asdvadzadzin, Bogosyan) Ermeni Kilisesi ve avlusundaki Boğosyan Ermeni Okulu, Ermeni cemaati tehcir ile şehirden göç ettirilince önce sinema (Muallimler Birliği Sineması), daha sonra nikâh dairesi olarak kullanılmış, en son 12 Eylül 1980 darbesi sonrasında da dönemin yöneticileri tarafından verilen emirle yıkılarak şimdiki Setbaşı İlköğretim Okulu'na dönüştürülmüştür. Kiliseden günümüze arda kalan yalnızca iki katlı bir köşk. Bu köşk dönemin önemli din adamlarını misafir etmiş ve kimi kaynaklara göre de metropolitlik olarak cemaatin idari binası şeklinde kullanılmıştır. Tarihi bina belediye tarafından önemsenmemekte ve çürümeye terk edilmektedir.
1831'de Setbaşı'nda kurulan Ermeni Katolik Kilisesi, 1923'ten sonra tütün deposu olarak kullanılmıştır. Şubat 2016'da basında çıkan bir habere göre, zaman içinde mülkiyeti şahsa devredilen tarihi kilise, bir internet alışveriş sitesinde 1,5 milyon dolardan satışa çıkarıldı
Şehirdeki eski protestan kilisesi, Bursa'da yaşayan Hristiyan toplumunun ibadethane talepleri üzerine, 2004 yılında Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Erdoğan Bilenser'in girişimleriyle Bursa Fransız Kilisesi (Bursa Protestan Kilisesi) olarak restore edilmişti. 2015 yılında cemaatlerin belediye ile yaptıkları protokolün sona erdiği ve belediye tarafından kilisenin tahliye edilmesinin talep edildiği iddia edildi.
Mübadele öncesinde Gölyazı (Apolyont) Rum toplumunun ibadethanelerinden biri olan Aziz Panteleimon Kilisesi (bazı kaynaklara göre Agios Georgios), Bursa Nilüfer Belediyesi tarafından restore edildikten sonra 2014 yılında Gölyazı Kültürevi olarak kullanıma açıldı.
Şehrin simgelerinden Setbaşı'ndaki Mahfel Kahvehanesi de Kurtuluş Savaşı'na kadar bir Bursalı Ermeni tarafından işletilir ve Vorpahnam Gazinosu adıyla anılırdı.

Bursa'daki gayrimüslim esnafın toplu olarak sayısını veren herhangi bir bilgi bulunmamakla birlikte şeriye sicilleri (mahkeme kayıtları) aras

BursaRay ya da Bursa Metrosu, Bursa'nın merkez ilçe ve semtlerini çoğu noktada doğu-batı doğrultusunda birbirine bağlayan orta kapasiteli raylı sistem olup yapımına 1998'de başlanmıştır. Proje Yapı Merkezi tarafından anahtar teslim olarak inşa edilmiştir. BURULAŞ isimli Bursa Büyükşehir Belediyesi'ne bağlı şirket tarafından işletilmektedir. Bursa kent içi ulaşımını ve trafiğini önemli ölçüde rahatlatmıştır.

2002'de ilk olarak iki hat halinde işletmeye açıldı. Bu hatlar Organize Sanayi – Şehreküstü arasındaki 1 no'lu hat ve Küçük Sanayi –  Şehreküstü arasındaki 2 no'lu hattır. Bu iki hat A etabını oluşturmuştur. 2008'de Şehreküstü'de sona eren A etabı yaklaşık üç yıllık bir inşa sürecinden sonra, B etabı adıyla Arabayatağı'na kadar uzatılmıştır. 2009'da başlayan çalışmalar 2011'de biterek hat, Uludağ Üniversitesi'ne uzatılmış oldu. Bu hattaki proje değişikliğinden elde edilen tasarrufla 2009'da başlayan çalışmalarla son istasyon olan Organize Sanayi'ye 2 istasyon ilave yapılarak hat Emek'e uzatılmıştır. Emek hattı son olarak Şehir Hastanesi etabı kapsamında hat Geçit/Balat'a uzatılmıştır.

8 Temmuz 1998: BursaRay'ın temeli atıldı.
29 Ekim 2001: BursaRay işletmesi açıldı.
23 Nisan 2002: BursaRay A etabında yolculu seferlere başlandı.
Haziran 2003: Elektronik Bilet Sistemi devreye alındı.
2 Ocak 2005: BursaRay 1. Aşama B etabı inşaat çalışmaları başladı.
6 Nisan 2008: BursaRay B etabı yolculu seferlere başladı.
28 Ekim 2008: BursaRay 2. Aşama inşaat çalışmaları başladı.
30 Temmuz 2010: Küçük Sanayi-Özlüce istasyonları arasında, 3 istasyonda test sürüşü yapıldı.
24 Aralık 2010: 2. Aşama Üniversite Hattında Altınşehir, Ertuğrul ve Özlüce İstasyonlarında yolculu seferler başladı.
4 Nisan 2011: 3. Aşama D etabı Kestel hattının ihalesi yapıldı.
30 Temmuz 2011: D Etabı Kestel hattının temeli atıldı.
19 Eylül 2011: BursRay 2. Aşama Üniversite Hattının tamamı yolculu tren işletimine açıldı.
15 Aralık 2011: BursaRay 2. Aşama Mudanya Caddesi uzatması yolculu tren işletimine açıldı.
19 Mart 2014: Bursaray 3. Aşama Kestel hattının ilk 4 istasyonu (Mimar Sinan, Hacivat, Şirinevler ve Otosansit) yolculu tren işletimine açıldı.
26 Mart 2014: Bursaray 3. Aşama Kestel hattının 5. ve 6. istasyonu (Cumalıkızık - Değirmenönü ve Gürsu) yolculu tren işletimine açıldı.
5 Haziran 2014: Bursaray 3. Aşama Kestel hattının son istasyonu olan Kestel istasyonu açıldı.
2 Nisan 2021: Emek-Şehir Hastanesi uzatmasının temeli atıldı.
4 Kasım 2021: Odunluk istasyonu kullanıma açıldı.
21 Ocak 2023: Görükle uzatmasının temeli atıldı.
1 Eylül 2023: Acemler Seyahat Kartları Ofisi açıldı.

28 Mart 2024: Geçit/Balat istasyonu açıldı.

 hattı Geçit/Balat'tan başlayarak Arabayatağı/Yavuz Selim istasyonuna,  hattı ise Uludağ Üniversitesi'nden başlayarak Kestel'e gitmektedir. Bursaspor/Acemler – Arabayatağı/Yavuz Selim arasında kalan istasyonlar, her iki hat için de ortaktır. Ayrıca, sadece yoğun saatlerde  hattı Küçük Sanayi – Demirtaşpaşa/Abdal istasyonları arasında hizmet vermektedir.

Balat – Şehir Hastanesi arası yapım aşamasındadır.
Sefer süresi ~40 dk. (Geçit/Balat-Arabayatağı/Yavuz Selim)

Görükle – Uludağ Üniversitesi arası yapım aşamasındadır.
Sefer süresi ~51 dk.

BursaRay 1. aşama A ve B etaplarında, 5'i yer altı olmak üzere toplam 23 adet istasyon vardır. Toplam uzunluğu 22,043 km olan iki hatlı güzergah tamamen karayolundan bağımsızdır. İzmir Caddesi (Batı Hattı) üzerinde sırasıyla; Küçük Sanayi, Ataevler/23 Nisan, Beşevler/Barış, Fatih Sultan Mehmet ve Nilüfer istasyonları, Mudanya Caddesi (Kuzey Hattı) üzerinde ise Bursa Organize Sanayi Bölgesi/Akpınar, Hamitler/Fethiye, Bağlarbaşı/Esentepe, İhsaniye ve Karaman/Hürriyet istasyonları bulunmaktadır. İki hattın birleşiminden sonra Ankara Caddesi istikametinde (Doğu Hattı) ise sırasıyla; Bursaspor/Acemler, Paşaçiftliği, Sırameşeler/Kükürtlü, Kültürpark, Merinos, Osmangazi, Şehreküstü/Ulucamii Hanlar Bölgesi, Demirtaşpaşa/Abdal, Gökdere, Yıldırım/Davutdede, Duaçınarı, 152 Evler ve Arabayatağı/Yavuz Selim istasyonları bulunmaktadır.
BursaRay 2. aşaması Batı Hattı'nın "Uludağ Üniversitesi" uzatması olan C etabıdır. Toplam uzunluğu 6,622 km olan bu etapta 1'i yer altı olmak üzere toplam 6 adet istasyon bulunmaktadır. Bunlar sırasıyla Uludağ Üniversitesi, Batıkent/19 Mayıs, Yüzüncüyıl, Özlüce/29 Ekim, Ertuğrul Dörtçelik Çocuk Hastanesi ve Altınşehir istasyonlarıdır. Hattın ilk 3 istasyonu 24 Aralık 2010'da, kalan 3 istasyon da 19 Eylül 2011'de hizmete girmiştir. Böylece Arabayatağı'ndan Uludağ Üniversitesi'ne aktarmasız ulaşım başlamıştır. Yine bu etap kapsamında inşa edilen Mudanya Caddesi (Kuzey Hattı) üzerindeki "Emek" uzatmasında ise 2 adet istasyon vardır. Bunlar sırasıyla; Korupark ve Emek istasyonlarıdır.
BursaRay 3. aşaması ise Doğu Hattı'nın "Gürsu - Kestel" uzatması olan D etabıdır. Bu etapta tamamı hemzemin 7 istasyon bulunmaktadır. Bunlar sırasıyla; Bursa Teknik Üniversitesi/Mimar Sinan, Hacivat/Esenler, Şirinevler/Yiğitler, Otosansit, Cumalıkızık/Değirmenönü, Gürsu ve Kestel istasyonlarıdır. 30 Temmuz 2011 tarihinde yapımına başlanan bu etap, 5 Haziran 2014'te hizmete girmiştir.

BursaRay'da 3 farklı model araç mevcuttur.

BursaRay resmî sitesi 26 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bursa, Türkiye'nin bir ilidir. Türkiye'nin Marmara Bölgesi'nde yer alır. Nüfus bakımından Türkiye'nin en büyük dördüncü ve Marmara Bölgesi'nin İstanbul'dan sonraki en büyük ikinci ilidir. Merkezi Bursa olan il, 2024 sonu itibarıyla 3.238.618 nüfusa sahiptir.  
İl, Marmara Bölgesi'nin Güney Marmara Bölümü'nde, 40° kuzey enlem ve 29° doğu boylam daireleri arasında yer alır. Eski adı Hüdavendigâr'dır.
Bursa ilinin rakımı (deniz seviyesinden yüksekliği) 155 metredir.
İl, kuzeyinde Marmara Denizi ve Yalova, kuzeydoğusunda Kocaeli ve Sakarya, doğusunda Bilecik, güneyinde Kütahya ve batısında Balıkesir ile çevrilidir.
Bursa'nın trafik plaka kodu 16'dır.

Güncel Nüfus Değerleri (TÜİK 9 Şubat 2026 verileri)
Bursa İl Nüfusu: 3.263.011 (2025 sonu). İlin yüzölçümü 10.811 km2dir. İlde km2ye 302 kişi düşmektedir. (Yoğunluğun en fazla olduğu ilçe: 5.951 kişi ile Yıldırım'dır.)
İlde yıllık nüfus artış oranı %0,75 olmuştur. Nüfus artış oranı en yüksek ve en düşük ilçeler: Nilüfer (%2,91) - Büyükorhan (-%4,67)
9 Şubat 2026 TÜİK verilerine göre 17 ilçe ve belediye, bu belediyelerde toplam 1.060 mahalle bulunmaktadır.

Antik dönemde Bursa, Misya ve Bitinya bölgeleri sınırları içinde kalmaktadır.

Adraneia / Hadriani (Orhaneli)
Apollonia (Gölyazı)
Kios / Prousias ad Mare (Gemlik)
Lopadion (Uluabat)
Miletopolis /Mileda (Mustafakemalpaşa)
Myrleia / Apameia / Montaneia (Mudanya)
Nikaia (İznik)

Aktopraklık Höyüğü (Nilüfer-Akçalar)
Ilıpınar Höyüğü (Orhangazi)
Kurşunlu Höyüğü (İnegöl)
Hanlar

Köprüler

Kaplıcalar
Ağaçhisar Kaplıcası
Yeni Kaplıca
Armutlu Kaplıcası
Bademli Bahçe Kaplıcası
Tümbüldek Kaplıcaları
Gemlik (Terme) Kaplıcası
Ilıcaksu Kaplıcası
Orhangazi Keramet Kaplıcası
Oylat Kaplıcası
Sadağ Kaplıcası
Vakıfbahçe (Çekirge) Kaplıcası

Kültür merkezleri
Atatürk Kongre ve Kültür Merkezi
Tayyare Kültür Merkezi
Akpınar Kültür Merkezi
Konak Kültür Evi
Fethiye Kültür Merkezi
Nilüfer Uğur Mumcu Sahnesi
Barış Manço Kültür Merkezi
Adile Naşit Kültür Merkezi
Görükle Çağdaş Eğitim Kooperatifi Kültür Salonu
Suare Kültür Merkezi
Ördekli Hamamı Kültür Merkezi
Yıldırım Kültür Merkezi
Uludağ Üniversitesi Prof. Dr. Mete Cengiz Kültür Merkezi
Karabaş-ı Veli Kültür Merkezi
Atatürk Kongre ve Kültür Merkezi
Tayyare Kültür Merkezi
Akpınar Kültür Merkezi
Konak Kültür Evi
Fethiye Kültür Merkezi
Nilüfer Uğur Mumcu Sahnesi
Barış Manço Kültür Merkezi
Adile Naşit Kültür Merkezi
Görükle Çağdaş Eğitim Kooperatifi Kültür Salonu
Suare Kültür Merkezi
Ördekli Hamamı Kültür Merkezi
Yıldırım Kültür Merkezi
Uludağ Üniversitesi Prof. Dr. Mete Cengiz Kültür Merkezi
Karabaş-ı Veli Kültür Merkezi

Büyükşehir illerinde merkezi yönetim, vali, il müdürleri ve il danışma kurulundan oluşur.
Bursa, bir ‘büyükşehir'dir. Bu özelliğine göre yönetimi belirlenmiştir. Protokolde ilk sırada yer alan vali, merkezi yönetimi temsil eder ve cumhurbaşkanı tarafından atanır.
Büyükşehir yapılan illerde, il genel meclisi, yetki ve görevlerini Büyükşehir Belediye Meclisi devretmiş ve kaldırılmıştır.
Bursa Valisi 1966 Piraziz doğumlu Erol AYYILDIZ, Ağustos 2024'te Emniyet Genel Müdürü iken atanmıştır.
Vali ve kaymakamlara ait bilgiler Bursa'nın ilçeleri sayfasında gösterilmiştir.

Büyükşehir belediyelerinde yerel yönetim, büyükşehir belediye başkanı, Büyükşehir Belediye Meclisi ve büyükşehir belediye encümeninden oluşur.
Yerel yönetimi temsil eden büyükşehir belediye başkanı, ildeki tüm seçmenlerin oy çokluğu ile seçilir. Yerel seçimlerde ilçe belediye başkanı ve İlçe Belediye Meclisi için de oy kullanılarak ilçelerin belediye meclisleri oluşur. İlçe Belediye Meclislerinden alınan üyelerle (başkan kontenjanı, ilçe nüfusu ve parti oy oranına göre) Büyükşehir Belediye Meclisi oluşur. Bu mecliste ilçe belediye başkanları da yer alır. Meclisin başkanı, büyükşehir belediye başkanıdır.
Büyükşehir belediye encümeni, belediye başkanının başkanlığında, belediye meclisinin kendi üyeleri arasından bir yıl için gizli oyla seçeceği beş üye ile biri genel sekreter, biri malî hizmetler birim amiri olmak üzere belediye başkanının her yıl birim amirleri arasından seçeceği beş üyeden oluşur. (5216 sayılı kanun 16. madde)
Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı, 1962 Nilüfer doğumlu Mustafa Bozbey (Cumhuriyet Halk Partisi), 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde %47,62 oy oranıyla seçilmiştir.
İlçe belediyeleri, 2024 Türkiye yerel seçimleri sonuçlarına göre, üç değişik parti tarafından yönetilmektedir. AK Parti 9, CHP 6 ve İYİ Parti 2 ilçe belediyesi kazanmıştır.
Bursa Büyükşehir Belediye Meclisi üye sayısı 102'dir (Büyükşehir Belediye Başkanı, 17 ilçe belediye başkanı ve 84 üye). AK Parti 49, CHP 41, MHP 8, İYİ Parti 6 ve YRP ve BBP birer üyeye sahiptir.
Büyükşehir ve ilçe belediye başkanlarına ait bilgiler Bursa'nın ilçeleri sayfasında gösterilmiştir.

Bursa'da 2'si devlet, 1'i vakıf olmak üzere 3 üniversite bulunmaktadır. Ayrıca 2016'da Kanun Hükmünde Kararname ile kapatılan Orhangazi Üniversitesi'nin yerleşkesi şu an Bursa Teknik Üniversitesi tarafından kullanılmaktadır.

Mudanya Üniversitesi, 2022 yılında Bursa'da kurulmuştur. Bursa Eğitim ve Kültür Vakfı tarafından 11.03.2022 tarihinde kurulmuştur. Bursa'nın Mudanya ilçesinde yer alan üniversite, yüksek standartlarda donanıma sahip, yeşillikler arasında şehrin gürültüsünden izole; ancak şehre yakın kampüsü ile öğrencilerin ihtiyacı olan her türlü imkanı sunuyor.
Uludağ Üniversitesi, 1975 yılında Bursa Üniversitesi adıyla kurulmuştur. 1982 yılında ise adı resmen Uludağ Üniversitesi olarak değiştirilmiştir. Bursa'nın ilk üniversitesi olma özelliğine sahip olan üniversite, Türkiye'nin önde gelen eğitim kurumlarından biridir. Merkez yerleşke olan Görükle Yerleşkesi'ne araçla 5 dakika uzaklıktaki Görükle, çok sayıda apart, özel yurt ve özellikle öğrencilere yönelik kiralık daireler gibi çeşitli konaklama seçenekleri sunan ideal bir merkezdir. Diğer yerleşkeleri şunlardır: İnegöl, Gemlik, Suni İpek, Asım Kocabıyık, Ali Osman Sönmez, Mudanya, Yenişehir, İbrahim Orhan, İznik, Mustafakemalpaşa, Karacabey, Orhangazi, Orhaneli, Keles, Harmancık ve Büyükorhan.
Bursa Teknik Üniversitesi, 2010 yılında yasal olarak kurulmuştur. Şu anda Yıldırım Yerleşkesi ve Osmangazi Yerleşkesi'nde hizmet vermektedir. Üniversitede Doğa Bilimleri Fakültesi, Mimarlık ve Mühendislik Fakültesi, Denizcilik Fakültesi, İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi, Orman Fakültesi, İletişim Fakültesi, Sanat ve Tasarım Fakültesi, Yabancı Diller Yüksekokulu, Sosyal Bilimler Enstitüsü ve Fen Bilimleri Enstitüsü bulunmaktadır.
Bursa Orhangazi Üniversitesi, Bursa'nın ilk vakıf üniversitesiydi. 2012-2013 eğitim-öğretim yılında öğrenci kabulüne başlamıştı. Bünyesinde İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Mühendislik Fakültesi, Mimarlık ve Tasarım Fakültesi, Yabancı Diller Yüksekokulu, Sosyal Bilimler Enstitüsü ve Fen Bilimleri Enstitüsü bulunmaktadır. Üniversite 23 Temmuz 2016 tarihinde, Olağanüstü Hal (OHAL) Kapsamında Alınan Tedbirlere İlişkin Kanun Hükmünde Kararname'yle kapatılmıştır.
Faruk Saraç Tasarım Meslek Yüksekokulu, Fabrika-i Hümayun adlı eski ipek fabrikasında hizmet vermektedir.
Bahçeşehir Üniversitesi, Lisansüstü Eğitim Merkezi
İstanbul Ticaret Üniversitesi, Lisansüstü Eğitim Merkezi
Okan Üniversitesi, Bursa Sürekli Eğitim Merkezi
İstanbul Bilgi Üniversitesi, Bursa Sürekli Eğitim Merkezi
Plato Meslek Yüksekokulu, Bursa Sürekli Eğitim Merkezi

Halk eğitim merkezleri
Nilüfer Halk Eğitim Merkezi
Gürsu Halk Eğitim Merkezi
Osmangazi Halk Eğitim Merkezi27 Mart 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Yıldırım Halk Eğitim Merkezi
Kestel Halk Eğitim Merkezi24 Ocak 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Gemlik Halk Eğitim Merkezi7 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İnegöl Halk Eğitim Merkezi26 Eylül 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bursa, yerel medya kuruluşlarının en fazla olduğu illerden biridir. Bursa'da 18'i merkezde olmak üzere toplam 25 yerel radyo kanalı, 5 yerel televizyon kanalı, 20'si merkezde toplam 46 yerel gazete bulunmaktadır. Bunun yanında kentin cemiyet hayatını ve gece yaşantısını anlatan magazin dergileri ve yerel ekonomi dergileri de Bursa'nın diğer basın kuruluşlarıdır. Yerel basın kuruluşları haricinde tüm ulusal radyo ve TV kanalları da Bursa'da farklı frekanslarda yayın yapmaktadır.
Şehirde ayrıca, Anadolu Ajansı, İhlas Haber Ajansı, Demirören Haber Ajansı gibi önemli haber ajanslarının büroları bulunmaktadır.

Yerel televizyon kanalları
Flash TV (1992-2000, 2022-2025) (2000 yılından sonra stüdyolarını İstanbul'a taşımış 2019'da ise kapanmıştır. 2021'de tekrar açılmıştır. 2022 yılından 2025 yılının bir dönemine kadar Bursa'dan yayın yapmıştır. Şu anda Flash Haber TV adıyla İstanbul'dan yayın yapmaya devam etmektedir.)
Bursa AS TV (1995-Günümüz)
Line TV (2006-Günümüz)
Köy TV (2010-Günümüz) (Eski adı: Marmara TV)
Kanal ON6  (İnegöl) (1995-Günümüz) (Eski adı: Kanal 16)
Süper Kanal TV (İnegöl) (1993-Günümüz)

Renk TV (RTV) (1995-1996)
Marmara TV (?-2010) Köy TV olarak devam etmektedir.
İTV (İnegöl TV) (1993-1995)
Yenice TV (İnegöl) (1999-2009)
Kanal ON (İnegöl) (2009-2010)
Bursaspor TV (BSTV) (2009-2018)
Olay TV (1994-2019) (2019 yılında kapandı. 2020 yılında tekrar yayına başlayacağı iddia edildi. Tekrar yayına başladı ve kapandı. 2021 yılında tekrar yayına başlayacağı iddia edildi. Başlayamadı ve tamamen kapandı.)
Bursa TV (2011-2023)
Yerel radyo kanalları
88.3 Bursa Sancak FM
89.5 Radyo Şampiyon
90.5 Bursa Olay FM
91.7 Uludağ FM
92.6 Radyoaktif
93.4 Bursa Doğuş FM (Yeniden yapılanmada)
94.2 Radyo Bursa'da Bugün
94.4 Radyo Türk
95.4 Radyo BU
95.6 Radyo S
96.3 Radyo 16
99.1 Radio Line
99.3 Radyo Vizyon
101.9 Bursa Karadenizim FM
104.3 Bursa Karadeniz FM
105.3 Radyo Venüs
105.5 Bursa FM
107.3 Radyo Nida
107.9 Bursa Gonca FM
92.4 Gençses FM (İnegöl)
94.8 Radyo Güneş (İnegöl)
102.1 Deniz FM (İnegöl)
93.8 Paşa FM (Mustafakemalpaşa) (Lisansı var ancak aktif değil.)
96.1 Dost FM (Mustafakemalpaşa)
96.5 Radyo 14 (Mustafakemalpaşa)
100.7 1001 FM (Binbir FM) (Mustafakemalpaşa)
106.9 Yörem FM (Karacabey)
105.7 Orhangazi FM (Orhangazi) 

Bursa Amerikan Kız Mektebi, 1876-1928 yılları arasında Bursa'da hizmet vermiş lise düzeyinde bir okuldur.
Ülkedeki diğer Amerikan okulları arasında büyük bir önemi olmayan, 5 sınıflı küçük bir okuldu. Okulda din propagandası yapıldığı, bazı öğrencilerin öğretmenlerinin etkisi ile Hristiyan olduğu iddiasının 1928'de gazetelerde yer alması ile Türk basınında gündeme geldi. Türkiye'deki Amerikan okulları sorunu bu olay üzerine Türk-Amerikan ilişkilerinde bir kriz niteliğini kazandı ve okul kapatıldı.
Okulun binası, Türk Maarif Cemiyeti (Türk Eğitim Derneği) tarafından alınarak cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa'nın himayesinde Bursa Kız Lisesi binası olarak kullanılmıştır.

1876 yılında Bursa'nın Muradiye semtinde kuruldu. II. Meşrutiyet'in ilanına dek istisnalar haricinde yoğunlukla gayrimüslim öğrencilerin devam ettiği bir okuldu. II. Meşrutiyet'in ilanından itibaren daha çok sayıda Türk öğrenci kabul edildi.
I. Dünya Savaşı yıllarında faaliyetleri durdurulan okul, Mondros Mütarekesi'ni izleyen günlerde çalışmalarına 12 öğrenci ile yeniden başladı. Milli Mücadele sırasında zaman zaman eğitime verildi. Okul, Lozan Barış Antlaşması'ndan sonra 4 öğrenci ile eğitime devam etti. Artık ağırlıklı olarak Türk öğrencileri kabul eden okulun 1923 yılında 38'i Türk toplam 47 öğrenci vardı. Bu sayı 1924 yılında biri hariç hepsi Türk 120 öğrenciye ulaştı. 1926'ya gelindiğinde 195'e çıkan toplam öğrenci sayısı, 1927'de tekrar 120'ye inmişti.

Okulun kapatılması ile sonuçlanan olaylar şöyle gelişti: 22 Ocak 1928'de Cumhuriyet Gazetesinde Bursa Amerikan Kız Koleji'nde okuyan 4 kız öğrencinin Hristiyanlığa geçtiği yolunda bir haber çıktı. İddiaya göre öğrenciler, sabah erken vakitte Amerikalı öğretmenlerle beraber dağlara-tepelere çıkıyor, yemeklerden önce hızlı hızlı bazı dualar okuyorlardı. Bu iddia Türk ve Amerikan basınında çok yer tuttu.
Müfettişlerin incelemesi sonucu 4 arkadaşın davranışlarında tuhaflık sezen ve onları takibe alan 12 kişilik bir öğrenci grubu arkadaşlarının hatıra defterlerini gizlice alarak içlerinde İsa'ya duyulan sevgi ve hristiyanlığın yüceliğine ilişkin ifadeler bulmuşlar, bunu Millî Eğitim Müdürüne ihbar etmişlerdi. Müfettişlerin incelemesi sırasında olay çığ gibi büyüdü, öğretmenlerin öğrencileri Hristiyanlığa teşvik etmek için yortu, yılbaşı ve Pazar günlerinde öğrencilere hediyeler verdikleri, hatıra olarak İncil dağıttıkları, yemekten önce İncil'den dualar okudukları, Protestan öğrencilere okul ücretlerinde indirim yaptıkları, karşı çıkanlara düşük notlar verdikleri iddiaları ortaya atıldı.
Okulun eski öğrencilerinden Sabiha Hanım ile Pakize Tarzi'nin de okulda okurken din değiştirdiği iddiası öne sürüldü. Müfettişler, 4 öğrencinin telkinler sonucu din değiştirdiği, öğretmenlerin görevlerini kötüye kullanmış oldukları yolunda rapor hazırladılar. Okul derhal kapatıldı.
Okul müdürü Miss Jillson, jimnastik öğretmeni Miss Sanderson, biyoloji öğretmeni Miss Day Hristiyanlık propagandası yaptıkları gerekçesiyle Bursa Sulh Ceza Mahkemesinde yargılandı ve üçer gün hapis cezası ile 3'er lira para cezasına çarptırıldı.
Üç Amerikalı kadının yargılanması ve ceza alması Amerikan kamuoyunda Türkiye aleyhine bir tepki yarattı. O dönemde ülkede sekiz Amerikan okulu bulunmakta ve geçici olarak kapalı bulunan Amerikan okularının yeninden açılması sorunu ABD ile Türkiye arasında 1925'ten beri devam etmekteydi. Türkiye'deki Amerikan okulları sorunu bu olay üzerine Türk-Amerikan ilişkilerinde bir kriz niteliğini kazandı. Bu olaydan sonra Millî Eğitim Bakanlığı Ahlâk Dersi, Türkiye Coğrafyası, Türkçe ve Türk Ticaret Hukukunun Türkçe okutulması ve Okulun Müdür Yardımcısı'nın Türk olması şartıyla, sadece Talas Koleji'nin açılmasına izin verdi. Bursa Kız Koleji kesin olarak kapatıldı ve bir daha açılmadı.
Bu olayın bu kadar büyümesi ve ulusal bir mesele halini alması tarihçiler tarafından cumhuriyetin ilk yıllarında yaşanan kimlik krizi olarak açıklanmıştır.

Bakanlar Kurulu kararı ile kapanan Bursa Amerikan Koleji'nin binası cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa'nın isteği üzerine Türk Maarif Cemiyeti tarafından satın alınmış ve cumhurbaşkanının himayesinde Bursa Kız Lisesi adıyla yeni bir kız okulu 19 Eylül 1931 günü açılmıştır.
1948 yılında Bursa Kız Lisesi ile Kız Muallim Mektebi yer değiştirdi. Muradiye'deki binaya geçen Kız Muallim Mektebi, bir süre sonra Kız Öğretmen Okulu olarak anılmaya başladı. Son mezununu 1979 yılında verdi. Günümüzde okulun yerinde turizm ve otelcilik eğitimi veren Muradiye Anadolu Mesleki ve Teknik Lisesi bulunur.

Bursa Erkek Lisesi (Mekteb-i  İ'dâdî-i Mülkî, Bursa Mekteb-i Sultanisi, Bursa Lisesi, Bursa Erkek Lisesi, Bursa Anadolu Erkek Lisesi) Bursa'da 19. yüzyıl sonunda kurulan ve halen Anadolu lisesi statüsünde faaliyete devam eden eğitim kuruluşu.
Mekteb-i  İ'dâdî-i Mülkî adında iki sınıflık bir okul olarak açılan okul, 2005 yılından beri Bursa Anadolu Erkek Lisesi olarak eğitim verir. Adında “erkek lisesi” ifadesi kalsa da karma eğitim yapılmaktadır.

19. asır sonlarında başlatılan eğitim seferberliği sırasında 1883 veya 1885'te şehir merkezindeki Veli Şemsettin Mahallesindeki Necip Bey konağında Mekteb-i İ'dâdî-i Mülkî  adında iki sınıflık bir okul olarak açılmış; iki sene sonra da sınıf sayısı dörde çıkarılmıştır. Okulun kuruluş amacı öğrencilerine iş ahlâkı kazandırmak ve devletin ihtiyaç duyduğu ara eleman sıkıntısını gidermekti. Rüşdiyye ve sultani arasında bir hazırlık okulu özelliği taşıyordu. İlk olarak 1889 Temmuz'unda 5 öğrenciyi mezun etti.
1892-1893 ders yılında okul, rüştiye sınıflarını da içine alarak yedi sınıflı hale getirildi. Öğrenci sayısının hızla artması üzerine 1888 yılında konak arsası üzerine yeni bir binanın inşaatı başladı. İnşaatın başlamasında bir yıl sonra yanındaki arsa da satın alınarak okul arazisine katıldı.
Okulun bitirilmesi için büyük gayret sarf eden Vali Mahmut Celalettin Paşa, inşaat henüz bitmediği halde 1890 yılında bir kitabe hazırlatmıştır. Kitabedeki manzumenin son iki beyiti şöyledir:
“Celal itmamına vali iken nazmeyledi tarih Bu ali mektebi Abdülhamit Han eyledi nev–bünyad” (Bu yüce mektebi Abdülhamit Han yaptırdı. Tamamlandığında Vali Celal, şiiriyle tarih düştü.). Yapı istenene üsrede tamamlanamadığı ve vali Mahmut Celalettin Paşa valilikten ayrıldığı için kitabe yerine konulamadı. Yeni bina 1891'de tamamlanarak hizmete girdi.
1890'lı yılların başında okul yatılı hale getirildi. 1893'te okulun etrafındaki on ev satın alınıp okul arazisine dâhil edildi.
Binaya 1903-1906 yılları arasında kütüphane, yatakhane, yemekhane, kapalı bir teneffüshane 1911'de de hamam ilave edildi. 1903 yılının sonlarına doğru okulda ziraat, ticaret ve sanat şubeleri açıldı. Ayrıca 1904'te okul bahçesine ayrı bir teşkilat olarak Müze-i Hümayun adıyla Bursa Müzesi açılmıştır. Osmanlı, Selçuklu, Roma ve Bizans dönemlerine ait eserler 1926'da Yeşil Medrese'ye taşınana kadar burada sergilendi.
Yunan işgalinde binanın bir kısmı hastane olarak kullanıldı
1910-1911 ders yılı başında adı Bursa Sultanî Mektebi olarak değiştirilmiş olan okul, 1923-1924 ders yılında Bursa Lisesi adını aldı.
Atatürk okulu 23 Ağustos 1924 ve 3 Mart 1925 tarihlerinde olmak üzere iki defa ziyaret etmiş ve şeref defterine, "Bursa Sultanîsi'nde geçirdiğimiz saatlerin çok kıymetli hatırası ile daima memnun olacağım" notunu düşmüştür. Mustafa Kemal, ziyareti sırasında Harbiye Okulu'nda iken kendisinin de Fransızca öğretmeni olan Nevres Bey'in de ders verdiği sınıfı ziyaret etmiş; bu sınıf 1998'de bir plaketle daha kalıcı hale getirilmiştir.
1960'ta yıkılan eski binanın yerine yatakhane, 1973 yılında betonarme ek bina yapılmıştır.
Okulda, Reşat Nuri Güntekin, Orhan Şaik Gökyay, Kazım Baykal, Ziya Samar, Süleyman Nazif gibi ünlü isimler öğretmenlik yapmış, yetiştirdikleri öğrenciler ise bilim, sanat, politika ve sosyal hayatta önemli görevler üstlenmişlerdir. Okul bahçesinde 1960'ta dikilen Atatürk’ün büstünün yanı sıra okulda öğretmenlik yapmış önemli kişilerin büstleri mevcuttur. İlk hikâyesi olan “İpekli Mendil”'i Bursa Erkek Lisesi'nde öğrenciyken edebiyat dersi ödevi olarak yazan Sait Faik Abasıyanık da okul tarihinin önemli kişilerindedir.
Okul 2005 yılından itibaren Anadolu Lisesi olarak öğretime devam etmektedir.
Mayıs 2011 yılında okulun tarihini anlatan Bursa Mekteb-i Sultanisi25 Aralık 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. kitabı yayınlanmıştır. Mayıs 2016'da okulun adından Anadolu ibaresi kaldırılmıştır ancak Anadolu lisesi olarak eğitim vermektedir.
Okulun Geleneksel Pilav Günleri her yıl Mayıs ayının son Pazar gününde saat 10:00'da yapılmaktadır.

Resmî Websitesi24 Haziran 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bursa Erkek Lisesi, Bursa Büyükşehir Beldiyesi Yayınları25 Aralık 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bursa Mekteb-i Sultanîsi (Bursa Erkek Lisesi) - Uludağ Üniversitesi Kütüphanesi18 Haziran 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bursa Mekteb-i İdâdî-i Mülkisi Kuruluşu ve Faaliyetleri - Numan KUMAŞ18 Haziran 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bursa Anadolu Kız Lisesi, Bursa'da bir ortaöğretim kurumudur. 2005-2006 eğitim yılında Anadolu Lisesi statüsüne giren okul, daha önceden Bursa Kız Lisesi adını taşımaktaydı. Okulun Voleybol Takımı 2003-04 öğrenim yılına kadar 18 yıl üst üste il şampiyonu olarak bir rekor kırmıştır.

Bursa'da kız çocuklarının eğitimi için ilk defa 1854 yılında Mahkeme Hamamı karşısında inşa edilen binada bir okul hizmete açılmıştı. Okul, 1911 yılında Kız Rüştiye Mektebi adını almış, Bursa'nın Yunanlar tarafından işgali sırasında gizlice yürütülen eğitim faaliyetleri, 1922'de sonra eren işgalden sonra bir süre Kız Muallime Mektebi adıyla sürdürülmüştü. Okul bu dönemde, şehri ziyarete gelen cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal'i 1925 yılında ağırladı.
Bugünkü Kız Lisesi, Bursa'nın Muradiye semtinde bulunan ancak 1928 yılında kapatılan Bursa Amerikan Kız Koleji'ne ait binanın, Türk Maarif Cemiyeti (şimdiki adıyla Türk Eğitim Derneği) tarafından satın alınması ile hizmete girdi. Okulun ilk müdürü, daha sonra Türkiye'nin ilk kadın milletvekillerinden birisi olarak meclise girecek Fakihe Öymen idi. 1931 yılında Cumhurbaşkanı Atatürk, Başbakan İsmet İnönü ile birlikte okulu ziyaret etmiştir. Okul, 1947-48 öğretim döneminde bugünkü binasına taşındı ve 1949 yılında adı Kız Lisesi olarak belirlendi. Eski okul binası, günümüzde yıkılmıştır.
Okul 2005-06 eğitim yılında Anadolu lisesi olup adı Bursa Anadolu Kız Lisesi olarak değişmiştir.
2011-12 yılı itibarı ile karma eğitimden vazgeçilmiş olup sadece kız öğrenciler alınmaya başlanmıştır.

Resmî site

Bursa Arkeoloji Müzesi, Bitinya ve Misya bölgelerinde bulunmuş MÖ 3000'den Bizans devri sonlarına kadar olan devirlere ait eserlerin sergilendiği arkeoloji müzesidir.
1904 yılında İstanbul Arkeoloji Müzesi'nin bir şubesi olarak kurulan müze, İstanbul Arkeoloji Müzesi (1899) ve Konya Arkeoloji Müzesi'nden (1902) sonra Türkiye'nin en eski üçüncü müzesidir. Günümüzde Bursa Kültürparkı içinde yer alır. Kültür ve Turizm Bakanlığı'na bağlı müzede 25 bin eser bulunur, 2 bin kadarı sergilenmektedir.

Bithynia ve Mysia bölgesinde bulunmuş, MÖ 3000 yılından Bizans dönemi sonuna kadar devirlere ait ele geçen buluntular, 1904 yılından itibaren Bursa İdadi-i Mülkîsi'nin (Bursa Erkek Lisesi) bir bölümünde toplanmaya başlandı. Sultan II. Abdülhamit'in tahta çıkış yıldönümü olan 1 Eylül 1904'te, Bursa Maarif Müdürü Azmi Bey'in (Akalın) çabaları ve valilik onayı ile lise binasının bir bölümünde Müze-i Hümâyun'un şubesi açıldı. Müzenin ilk kataloğu Fransız arkeolog Gustav Mandel tarafından hazırlandı. 1908 yılında basılan bu Fransızca katalog, 189 sayfadan oluşmaktaydı.
Müzeyi 1929'a değin içinde bulunduğu lisenin ilgilileri tarafından yönetildi. 1929'da lisedeki yapıtlar Yeşil Medrese'ye taşındı ve 8 Nisan 1930'dan itibaren bu yeni yerinde sergilenmeye başladı.
Müze, 1972 yılında mimar Ertem Yücel'in projesi uyarınca Bursa Kültürpark içinde inşa edilen yeni binaya taşındı 15 Temmuz 1972'de ziyarete açıldı.
Müzenin MÖ 650 yılından MS 1453'e kadar ikibin yılık döneme ait sikkelerden oluşan “sikke teşhir kataloğu” 2007 yılında, Türkçe- İngilizce olarak arkeolog Recep Okçu tarafından hazırlandı.
2010-2013 arasında restorasyon nedeniyle kapalı bulunan müze, Mayıs 2013'te yeniden ziyarete açılmıştır.

Müzede sergilenen eserler arasında; 15 milyon yıl öncesine dayanan fosiller; Aktopraklık Höyüğü'nden Kalkolitik Döneme ait kadın cesedi ve diğer buluntular; Yortan kültürüne ait pişmiş toprak mezar buluntuları; Antandros (Edremit) Nekropolü'nden figürin, kap kacak ve süs eşyaları; Bursa ovasında bulunmuş Greko-Pers mezar steli (ikisi İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde olan dünyadaki üç örnekten birisidir); Roma dönemine ait taş eserler; Zeus ve Herakles tasvirleri, Kibele heykelleri, Athena ve Apollon'un bronz büstleri; değişik formdaki keramik kaplar, Bizans dönemine ait gümüş, bronz ve pişmiş toprak eserler ile Arkaik, Klasik, Helenistik, Roma ve Bizans dönemlerine ait altın, gümüş ve bronz sikkeler bulunmaktadır.
Müze bahçesinde ise zengin bir stel koleksiyonu sergilenmektedir.

Bursa Atatürk Müzesi, 1895'te yapımı tamamlanan tarihî bir köşktür.

Bursa'nın Osmangazi ilçesinde, Çekirge Caddesi üzerinde bulunan köşkün yapımı 1895'te tamamlandı. Yapının mimarı Miralay Mehmet Bey'dir. Aynı zamanda Mustafa Kemal Atatürk'ün emriyle yaptırılmış olan Çelik Palas'ın hemen yanında yer almaktadır. Atatürk'ün Bursa'yı ikinci ziyaretinde Bursa Belediyesi bu binayı mimarı Miralay Mehmet Bey'den satın alarak Atatürk'e armağan etmiştir ve bundan sonraki Bursa ziyaretlerinde Atatürk bu köşkte kalmıştır. 1 Şubat 1938 tarihinde Atatürk, Bursa Belediye Başkanına verdiği mektupta Bursalıların kendisine karşı gösterdikleri sevgiye teşekkür etmiş, kendisine hediye edilen bu köşkü belediyeye bağışladığını yazmıştır.
Köşk 1965 yılında onarıma girdikten sonra 29 Ekim 1973 tarihinde Cumhuriyet'in 50. yılında müzeye dönüştürülerek Atatürk Müzesi adıyla ziyarete açılmıştır.

19. yüzyıl Fransız mimarı stilinden etkilenerek yapılan bu binada ince ahşap işçilikler bulunmaktadır. Bursa'daki nadir sivil mimari örneklerden biridir. Geniş bir bahçede bulunan Atatürk Köşkü, üç kattan oluşmakta ve köşkün manzarası Bursa Ovası'na bakmaktadır.

Bursa'daki nadir sivil mimari örneklerden biri olan köşkün salon ve odalarında Atatürk'ün kullandığı eşyalar sergilenmektedir. İkinci katta Atatürk'ün yatak odası, çalışma salonu ve banyo bölümleri bulunmaktadır. Bodrum kat mutfak ve hizmetliler için, çatı katı ise Atatürk'ün belgeliği olarak kullanılmıştır.

Bursa Atatürk Stadyumu, 1950 yılında Bursa'da açılan futbol stadyumu. Bursa Atatürk Stadyumu, Merkez Osmangazi ilçesinin Altıparmak semtinin batısında, Kültürpark'ın doğusunda yer almaktadır.

Bursa'da 1930 yılına kadar maçlar Atıcılar Sahası'nda oynanıyordu. 1929 yılında, İstanbul'dan gelen Galatasaray-B takımının 1-0 yenmesi, yeni bir saha için olanak arayanlara fırsat hazırladı. Başta Faik Tinel olmak üzere o zamanın yöneticileri Bursa Valisi Hulusi Bey'den yeni bir saha istediler. Ortamın elverişli olması bu isteğin sonuçlanmasını sağladı. Bu arada, kolordu komutanı Ali Hikmet Paşa da futbol sahası olması için Beylikbahçe adıyla anılan dutluğu düzelttirdi.
Bu sıralarda bölge müdürü, Nasuhi Baydar'dı. Bu sırada Atatürk, Bursa'ya geldi ve bugün müze olarak kullanılan Çelik Palas'ın yanında bulunan köşkünde Nasuhi Baydar'ı kabul etti. Atatürk, durumu öğrenince Bursa'ya futbol sahası yaptırılması için 1000 Türk lirası bağışta bulundu. Daha sonra Vali Kemal Gedelek, 2000 Türk lirası daha temin etti. Bu paranın yanı sıra Ali Hikmet Paşa'nın gayretleriyle Balıkesir'den getirtilen istihkam bölüğü de sahanın etrafını duvarlarla çevirdi. Ardından, 400 kişilik bir beton tribün yapıldı.
Daha sonra da bu saha bozuldu ve doğu-batı yönlerinde yeni bir saha yapıldı. Bu sahanın güneyine Vali Şefik Soyer zamanında tahta tribün yaptırıldı. Bu tarihlerde bölge müdürü, İhsan Celal Antel idi. Sonunda 1950 yılına gelindi. Haşim İşcan'ın valiliği ve Faik Tinel'in bölge müdürlüğü zamanında bugünkü stadyum ilk haliyle oluşturuldu. Saha ve kapalı tribün böylece hizmete girdi. Bursa Atatürk Stadyumu daha sonraki yıllarda birçok ek inşaatlar gördü. İlkin stadın çevresi taş duvarlarla çevrildi. Ardından kapalı tribünün karşısına bir açık tribün yapıldı. Daha sonra Altıparmak yönündeki kale arkasi tribünü de inşa edildi. En son 1970'te Merinos Fabrikası yönündeki kale arkası tribünü de inşa edilince Bursa Atatürk Stadyumu, bugünkü durumuyla ortaya çıkmış oldu.
Çok maç yapılması nedeniyle zemini devamlı kontrol altında ve ek inşaatları ile Bursa'nin tek ve en büyük stadyumu olma özelliğini hâlen korumaktadır. 2000'li yıllarda Bursa ve Bursa Atatürk Stadyumu'nda millî futbol takımı; Almanya, Hollanda, İrlanda gibi futbol takımlarını yenmeyi başarmıştır.
Türkiye'nin 2016 Avrupa Futbol Şampiyonası'na adaylığını koymasıyla Bursalı yetkililer yeni bir stadyum yapmaya karar verdi. Bu yeni stadın adi Timsah Arena olacaktır ve 41.963 kişinın sığacağı biçimde tasarlanmıştır. 32.000 sayısının son dört rakamı Bursaspor'un kuruluş tarihidir. Ancak bu stadyum Bursa Büyük Şehir Belediyesi tarafından çok büyük görülmektedir.
1926 yılına gelinceye değin Bursa'daki spor müsabakaları, Atıcılar alanında yapılırdı. Atatürk'ün 20 Mayıs - 14 Haziran 1926 tarihleri arasındaki 5. Bursa gezisi sırasında, Vali Kemal Bey ile Kolordu komutanı Ali Hikmet Paşa kentin spor tesislerinden yoksun oluşunu dile getirerek, Cumhurbaşkanı'ndan bu konuda yardımcı olması ricasında bulundular. Bunun üzerine Mustafa Kemal Paşa uygun bir yerde stadyum inşa edilmesi için buyruk verdi, ayrıca kendisi de stadyum yapımına bir katkı olmak üzere 1000 lire bağış yaptı.
Kent Yöneticileri buyruk üzerine hazineye ait ve Bahçe Beylik adıyla bilinen yerde - bugünkü Atatürk Stadının bulunduğu yere stat yapılması kararlaştırdılar. Kolordu komutanı Ali Hikmet Paşa, Balıkesir'deki istihkam birliğinden iş makineleri getirtti. Gerekli tesfiye işlemini yaptırdı. Kısa süre sonra Kemal Gedeleç yerine Bursa Valiliği görevine atanan Fatih Güvendiren'de 2000 liralık bir finansman daha sağladı. Böylelikle futbol sahası kuzey -güney doğrultusunda projelendirilen ilk stadyum 1930 yılında tamamlanarak hizmete girdi. 1934 Bursa yıllığında yer alan bilgilere göre, bu stadyum yaklaşık 2 hektarlık bir alanı kapsıyordu ve 300 kişilik betonarme tribünü vardı.
Bir süre sonra bu stadyum Bursa için yetersiz kaldı. 1938'de bu stadyumun biraz daha güneyinde (Şu anki stadyumun bulunduğu yerde) bu kez doğu-batı yönlerinde yeni bir stadyum yapımına girişildi. Bu stadyum bir spor kompleksinin içerisinde yer alacaktı. Kompleksin ve stadyumun projesi, Ankara'daki 19 Mayıs stadyumu ile hipodrom'un projelerini çizen ve yapımını gerçekleştiren İtalyan mimar Viyenti Viyola'ya hazırlattırıldı. Komplekste futbol sahası, yüzme havuzu, tenis kortu, atış poligonu, atlı yarışmalar için kapalı manej, çocuk bahçesi ve bir de gazino yer alacaktı. Ne var ki seçilen doğu-batı yönündeki futbol alanına uygun olmayışı, gerekse başka sakınca ve ekonomik olanaksızlıklar nedeniyle kompleksin yalnızca futbol alanı tamamlanabildi.
1945 yılında Haşim İşçan'ın Bursa Valiliğine atanmasının ardından, stadyum konusu yeniden gündeme geldi. Eski doğu-batı yönlü stadyum yıktırıldı ve modern sisteme uygun bir plan üzerine günümüzdeki Atatürk Stadyumunun yapımına başlanıldı.
Stadyumun futbol sahası, altı kulvarlı atletizm pisti ve kapalı tribün inşaatı 1950 yılı başlarında tamamlandı. İnşaatın ilk bölümü müteahhit Şerif Çapan, ikinci bölümü ise Emlak Bankası'nın sorumluluğu altında emanet usulüyle Ahmet Ürük tarafından gerçekleştirildi.
İlk karşılaşma, Şubat 1950'de hakem Hasan Kesimel yönetiminde Akınspor ile Acar İdmanyurdu arasında oynandı ve 2-1 Akınspor'un galibiyeti ile sonuçlandı. Stadyumun ilk golünü Akınsporlu Nurettin Sezgiç attı.
Zamanla ek bölümler eklenerek kapalı tribün dışında iki kale arkası ve maraton tribünle geliştirilen stadyum 1978 yılında çimlendirildi. 1994-1995 yılında ise stadyum gece maçlarının oynanması için ışıklandırıldı. İlk gece maçı Bursaspor ile İstanbul ekibi Galatasaray ile arasında oynandı ve sahadan Bursaspor 1-0 galibiyetle ayrıldı.
1997 yılında Uludağ tarafındaki kale arkasının üstü uzayçatı sistemi ile kapatıldı. Böylelikle stadyumun 4 te 3 lük kısmının üstü kapatılmış oldu.
Bursa Atatürk Stadyumu ABD'den yayın yapan spor sitesi Bleacherreport.com sitesinin 18 Aralık 2014 tarihinde yayınladığı Dünyadaki en iyi 100 stadyum listesinde 86. sırada yer almıştır.
Bursa Atatürk Stadyumu 2009-10 sezonunda UEFA kriterlerinin gereği olarak;
Stadyumun koltuk kapasitesi 25.000'dir. Maç günleri güvenlik açısından basılan bilet sayısı 24800dir. Koltuk kapasitesi Protokol tribününde: 165, Vip tribünlerinde: 681, Kapalı Tribünde 2090, Maraton Tribünü: 5495, Kapalı Kale Arkası: 9277, Açık Kale Arkası: 5049, Stadyumun 15 adet giriş kapısı ve 24 adet barkod sistemli turnikesi bulunmakta, 24 iç, 24 dış ve 3 adette dönen başlı split kamera olmak üzere 51 adet kamera ile donatılmış; foto muhabirlerinin yararlanabileceği 30 metrekarelik basın çalışma odası yapıldı ve 20 adet kablolu 2 megabitlik internet olanağı sağlandı, Basın tribünde 2 Megabitlik, 50 adet kablolu internet olanağı sağlandı ve saha içerisinde çekmek üzere wireless sistem kuruldu, Güvenlik kameraları ve ses sisteminin kontrol edilebildiği güvenlik odası kuruldu. 14 Ekim 2009 tarihindeki Türkiye - Ermenistan maçının bu statta oynanmasına karar verildi.
2016 yılında stadyumun meydan ve miting alanına dönüştürülmesi amacıyla yıkılmıştır.

Bursa Botanik Parkı, İzmir-İstanbul yolu üzerinde Bursa Hayvanat Bahçesi'nin bitişiğinde kurulmuş 400 dönümlük parktır. 1998 yılında kullanıma açılan park, birinci derece sit alanıdır. Burfaş (Bursa Park-Bahçe, Sosyal ve Kültürel Hizmetler) tarafından işletilen parkın ziyaret girişleri ücretsizdir.
Park içinde spor için koşu yolları, yürüyüş yolları, bisiklet yolları, kültür fizik aletleri, masa tenisi alanları ve bir otomobil pisti bulunur. Parkta bisiklet kiralamak mümkündür. Bitkisel araştırma ve bilimsel çalışmalara açık bir parktır: 150 tür ağaç, 27 çeşit gül, 76 tür çalı, 20 tür örtücü bitki bulunmaktadır. Bu türlerin içinde, Japon bahçesi, Fransız bahçesi, İngiliz bahçesi, gül bahçesi, açelya-orman gülü bahçesi, kaya bahçesi, kokulu bitkiler bahçesi ve şekilli bitkiler bahçeleri bulunmaktadır. Her yıl uluslararası Lale Festivali nedeniyle 200-250.000 lale ekilir.
Parkın projesini İTÜ Mimarlık Fakültesi öğretim üyelerinden Ahmet C. Yıldızcı hazırlamıştır. Bursa Evleri projesini ise Y. Mimar Hüsrev Tayla gerçekleştirmiştir.

Bursa Bölge Devlet Senfoni Orkestrası (BBDSO), Bursa'da yerleşik, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü'ne bağlı senfoni orkestrasıdır.
Türkiye'nin 6. devlet senfoni orkestrasıdır. 1999-2000 sezonunda kuruldu. Bursa'da Atatürk Kongre ve Kültür Merkezi'nde düzenli haftalık konserlerin yanı sıra Bursa ve çevresinde ve yurtdışında konserler veren BBDSO, Türkiye'nin ilk ve tek "Bölge Senfoni Orkestrası"dır.

BBDSO, şehirde bir senfoni orkestrası kurulmasını arzulayan sanatseverlerin ilgisi sonucu 1990'larda Bursa'daki iki farklı kurum bünyesinde kurulan iki orkestranın 1998'de birleşmesi ile meydana gelmiş ve 1999'da Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde bir devlet senfoni orkestrası olarak faaliyete geçmiştir.
BBDSO'yu oluşturan orkestralardan biri, Bursa Uludağ Üniversitesi bünyesinde dönemin rektörü Ayhan Kızıl'ın desteği ile 1995'te kurulan, Eğitim Fakültesi'nin Müzik Bölümünde görevli Azerbaycanlı sanatçı eğitmenler ve Türk öğretim görevlilerinin yer aldığı  bir yaylı çalgılar oda orkestrası idi. Oluşturulacak senfonik orkestrayı desteklemek amacıyla aynı yıl Bursa Filarmoni Derneği de kuruldu.
Diğer orkestra ise 1996 yılında  dönemin Büyükşehir Belediye Başkanı olan Erdem Saker'in öncülüğü ve Bursa Kültür Sanat ve Turizm Vakfı'nın mali desteğiyle kurulan  nefesli ve vurma çalgılar topluluğudur. Birer yıl arayla kurulan iki müzik topluluğu, üniversite ile belediyenin desteği ve ortak kararı ile 1998 yılında birleştirilip "Bursa Senfoni Orkestrası" adını aldı. Bu orkestra Azerbaycanlı besteci Hasan Adıgüzel'in yönetiminde düzenli olarak konserler vermeye başladı. Orkestranın danışmanlığını Hikmet Şimşek üstlendi.
Hikmet Şimşek'in girişimi ve çalışmaları sonucu, 23 Eylül 1998 tarihli resmî gazetede yayınlanan karar ile  Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde "Bursa Bölge Devlet Senfoni Orkestrası (BBDSO)" resmen kuruldu. Kuruluş amacı "çok sesli müziğin seçkin örneklerini icra etmek ve bu yapıtları sadece şehir merkezinde değil il, ilçe ve kasabalarda halkla buluşturmak" olan BBDSO, Türkiye'nin ilk "bölge orkestrası" oldu.
BBDSO için Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası (CSO)'nın tabi olduğu kuruluş yasası gereği yurt geneline açık sınavla sanatçı alımı yapıldı. Bursa Senfoni Orkestrası'nın mevcut sanatçılarının da girdiği sınavda kazanan müzisyenlerle oluşturulan BBDSO, 1999-2000 sanat sezonunda faaliyete geçti.
Hikmet Şimşek'in önerisi ile Orhan Şallıel orkestra şefliğine, Ahmet Borova orkestranın kurucu müdürlüğüne getirildi. CSO'da uzun yıllar bürokratik deneyimi olan Borova, emekli olduğu 2003 yılına kadar kurumda gerekli idari yapılanmayı sağladı.

Kurulduğundan itibaren Bursa'da düzenli haftalık konserler veren orkestra, 2011-2012 sezonundan itibaren haftalık konserlerini Merinos Parkı içindeki Atatürk Kongre ve Kültür Merkezi’nde gerçekleştirmeye başladı. Konserler bir süre  Olay TV'de Pazar günleri yayımlandı.
Haftalık konserlerin yanı sıra gerek Bursa içerisinde farklı mekânlarda, gerekse çevre il ve ilçelerde eğitim amaçlı konserler düzenleyen orkestra, kuruluşundan sonraki ilk üç-dört yıl içinde çeşitli uluslararası festivallerde yer aldı. Uygarlıklar Beşiği Anadolu 2000 (Kapadokya), İstanbul Uluslararası Gitar Festivali'nin açılış konseri, Hattuşaş (Boğazkale) 1. Uluslararası Sanat ve Kültür Festivali, 1. Side Uluslararası Festivali'nin açılış konseri, KKTC "Bellapais festivali" orkestranın katıldığı festivallerden bazılarıdır. Orkestra, 1999 yılından itibaren geleneksel olarak her yıl Bursa Kültür Sanat ve Turizm Vakfı Bursa Uluslararası Festivali'nin açılış konserlerini gerçekleştirdi.
Orkestra, yurtiçi turneleri ve "bölge" konserleri kapsamında Türkiye'nin birçok ilinde konserler verdi; yurtdışı turnelerle Polonya, Suriye, Yunanistan, Bulgaristan, KKTC, Malta'da konserler gerçekleştirdi. Ağırladığı şefler arasında Emil Tabakov, Aleksandr Rudin, Benoit Fromanger, Taedusz Strugala, Howard Griffiths, Gürer Aykal, Rengim Gökmen bulunur.
İdil Biret, Suna Kan, Fazıl Say, Ayla Erduran, Ayşegül Sarıca, Ayhan Baran, Gülsin Onay, Yıldız Kenter, Müşfik Kenter, Genco Erkal, Valerie Oistrakh, Shlomo Mintz, Vanessa-Mae, Alexander Markov, Gilles Apap, Soyoung Yoon, Wenzel Fuchs, Rafael Wallfisch, Stefan Schilli, Maurice Steger, Isabelle van Keulen, Roby Lakatos, George Dalaras, The Swingle Singers, Glass Duo, Janoska Ensemble orkestranın eşlik ettiği tanınmış solistlerdendir.

BBDSO'da orkestra şefliği görevini 2009 yılına kadar orkestra şefi Orhan Şallıel, 2009-2014 yılları arasında Türkiye'nin ilk kadın orkestra şefi İnci Özdil, 2014-2015 yıllarında şef ve besteci Oğuzhan Balcı, 2017-2023 yıllarında Dağhan Doğu, 2023'te Naci Özgüç üstlendi.

Çocuklara ve genç kuşaklara yönelik ücretsiz eğitim konserleri veren orkestra, kendisi için özel olarak yazılan "Yaramaz Notalar" adlı senfonik çocuk oyununu kendi sanatçılarından oluşan bir oyuncu kadrosu ücretsiz sahneleyerek 2009-2011 yılları arasında 16.000 çocuğa ücretsiz ulaştı. Orkestra, eğitim konserlerini düzenli olarak sürdürür.

BBDSO, yönetmenliğini Dağhan Celayir'in yaptığı "Tek Notalık Adam" adlı kısa filmde de oyunculuk yapmış, ayrıca filmin müziklerini de seslendirmiştir. Film, pek çok ulusal ve uluslararası yarışmada birincilikler almış, Los Angeles ve Cannes gibi festivallerde gösterime girmiştir.

21 Mayıs 2012'de düzenlenen 3. Donizetti Klasik Müzik Ödülleri töreninde Yılın Orkestrası ödülü ile ödüllendirilen orkestra, bu ödülü alan ilk devlet orkestrası olmuştur. Orkestra, "45 kişilik mevcuduna karşın, dış takviyelerle özverili biçimde çalışmaları; repertuvar geliştirmek için gösterdikleri gayret; Mahler, Richard Strauss gibi, yapıtları geniş kadro isteyen bestecilere de yönelmeleri, genç Türk şeflerine de konser olanağı sağlamaları nedeniyle." bu ödüle değer görülmüştür.   

Türkiye İstatistik Kurumu 1 Haziran 2017'de "Orkestranın dinleyici sayısının 2015-2016 sezonunda %45,6 arttığı duyurmuştur. Orkestra. yönetimi bu başarıyı yerel sivil toplum kuruluşları ile uyumlu çalışması ve yerel yönetimin nitelikli salon tahsisi gibi faktörlerle açıklamıştır.

Bursa Bölge Devlet Senfoni Orkestrası resmi sitesi29 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Yıllık kitapçıklar 18 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
BBDSO Tanıtım videosu

Atatürk Spor Kompleksi ya da sponsorluk anlaşması gereği Atatürk Spor Kompleksi Matlı Stadyumu, Bursa'da bulunan çok amaçlı bir stadyumdur. 24 Şubat 2011 tarihinde Bursa Büyükşehir Belediyesi'nin yaptığı ihaleyi Gintaş'ın kazanmasıyla başlayan proje 21 Aralık 2015 tarihinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından açılışı yapılmıştır. 11 Şubat 2015 tarihinde Bursa Büyükşehir Belediyesi ile Bursaspor arasında imzalanan protokol ile stadyumun devri gerçekleşmiştir.  Ali Sami Yen Spor Kompleksi ve Beşiktaş Park ile birlikte Türkiye'deki C90 görüş açısına sahip üç stadyumdan biri olan proje toplam 43.361 koltuk kapasitelidir. 

Atatürk Spor Kompleksi, Bursa'nın Veledrom bölgesi Ali Osman Sönmez Devlet Hastanesi'nin karşısında yer alır. Nilüfer deresine komşu olan stadyum, eski adıyla Acemler istasyonuyla daha sonra stadın açılmasıyla birlikte değişen adıyla Bursaspor/Acemler istasyonuyla entegre halindedir.

Bursaspor ve Bursa Büyükşehir Belediyesi ortaklığıyla 2026-27 sezonu öncesinde açılması beklenilen proje. 4 bin metrekarelik alanda kafe, restoran, eczane ve benzeri işletmelerden oluşan bir yaşam merkezi olarak planlanmıştır. Proje 6 bağımsız blok, 35 dükkandan olacak şekilde planlanmıştır.

Oyun alanı  68 × 105 metre olan stadyumun kapladığı toplam alan 283 × 212 metredir. Stadyumda 3 zemin üstü kat, 2 bodrum kat ve ve 1 platform katı olmak üzere toplamda 6 kat bulunmaktadır. Yaklaşık 179 bin 611 metrekare betonarme inşaat alanı içeren Bursa Büyükşehir Stadyumu 8 bloktan oluşmaktadır. UEFA 2016 kriterlerine göre inşa edilen stadyumda 207 engelli koltuğu bulunan Bursa Büyükşehir Belediye Stadyumunda 652 araç ve 2 otobüslük otopark hizmet verecekken, daha sonraki ihalede planlanan çevre düzenlemesi ile beraber açık alan dahil olmak üzere toplam 1562 araç ve 256 otobüse hizmet verecek 96 bin 151 metrekare otopark alanı oluşturulacaktır.
Dünyada takımı stadı simgesiyle projelendirilen ve ender stadyumlardan biri olarak kabul edilen stadyumun çatısı Bursaspor'un simgesi olan ‘timsah’ görümündedir. Toplam 4 bin 484 metrekare alana sahip 72 adet locanın bulunacağı stadyumda 60 adet turnike ve 84 adet stat giriş kapısı yer almaktadır.
The Telegraph gazetesinde Dünyanın en heyecan verici 10 stat projesi arasında Bursa Büyükşehir Belediye Stadyumu'nu gösterdi.

11 Mayıs 2023  tarihinde Bursaspor, Sütaş firmasıyla sponsorluk anlaşması imzaladı. Sponsorluk anlaşması, Bursaspor'un Özlüce İbrahim Yazıcı Tesislerinde yapılan toplantıda Bursa Büyükşehir Belediyesi Stadyumu'nun ismi, 2023-2024 sezonu için “Sütaş Timsah Park” olarak değiştirildi.
28 Kasım 2023 tarihinde Bursaspor stadyumunun ismini değiştirdi. Başkan Recep Günay ve yönetiminin girişimi sonrası stadın yeni ismi “Yüzüncü Yıl Atatürk Stadyumu” olarak açıklandı.

Bursa Büyükşehir Belediyesi*4 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Wikimapia üzerinde BŞB Stadyumu26 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Stadyum İnşaat Aşaması(Canlı)
Stadyum fotoğraflar28 Nisan 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bursa Büyükşehir Belediyesi, Bursa ilinin belediye işlerini yürüten devlet kuruluşudur. 

Osmanlı İmparatorluğu döneminde şehrin yönetiminin düzenlenmesi konusunda çıkarılan ilk yasalardan biri Kanunname-i İhtisab-ı Bursa yani Bursa Belediye Yasası’dır. Bu dönemde kadılar, yargıç görevinin yanı sıra idari amirlik de yapmaktaydı. İlerleyen süreçlerde Bursa’da kadıların yanında muhtesip adı verilen yöneticiler görevlendirildi. Bu yöneticiler şehrin yönetiminden sorumluydu fakat görev ve yetkileri sadece beldenin düzeniyle sınırlıydı. Şehrin güvenliğinden ise subaşı sorumluydu. Subaşılar bozulmuş kaldırımların tamiri gibi bugünkü belediyenin görevlerinden bazılarını da yapmaktaydı. Yönetimin başında bulunan kadıların görevi 1839 Tanzimat dönemiyle son buldu. Bu dönemde valiler atanmaya başladı. 1867 yılında ise belediye yasasının oluşturulmasıyla beraberinde 3 belediyenin de bulunduğu Bursa Belediyesi kuruldu.
2018 yılında İller Bankası'nın verilerine göre 1 milyar 73 milyon TL borcu ile Türkiye'nin en borçlu belediyesi oldu.

Bursa Büyükşehir Belediyesi'nin sekiz anonim şirketi, kamu kuruluşu olarak ise BUSKİ olmak üzere bir kuruluşu bulunmaktadır.

BESAŞ A.Ş.
BURULAŞ A.Ş.
BURFAŞ A.Ş.
BİNTED A.Ş.
Bursa Kültür A.Ş.
Burkent A.Ş.
Jeotermal A.Ş.
Tarım Peyzaj A.Ş.

Büyükşehir Belediyesi ambleminin üstündeki sivri dağlar Uludağ'ı, yanlardaki minareler Ulu Camii'yi, ortadaki kubbe biçimindeki yapı Yeşil Türbe'yi ve amblemin alt kısmındaki iki insan ise kılıçkalkan ekibini simgelemektedirler. Bunların etrafındaki on iki yıldız ise Avrupa Birliği bayrağının yıldızlarından esinlenilmiştir.

Kaynak:

Bursa Büyükşehir Belediyespor (kadın voleybol takımı), kısaca Bursa B.Şehir Bld., Bursa Büyükşehir Belediyespor'un profesyonel voleybol şubesi. Takım, Türkiye Kadınlar Bölgesel Voleybol Ligi'nde mücadele etmektedir.

1980 yılında kulübün kurulmasıyla birlikte aktif hale getirilen kadın voleybol şubesi, Bursa'da voleybol olarak mahalli liglerin çok fazla gelişmemiş olması nedeniyle profesyonel anlamda mücadele etme şansını ancak 1990'lı yılların ikinci yarısından itibaren bulabilmiştir. 1995 yılında Türkiye Bayanlar 2. Ligi'ne yükselme başarısı göstermiştir.
2005 yılında Türkiye Bayanlar 2. Ligi'nde grubunda grup 3.'sü olduktan sonra katıldığı final grubu karşılaşmalarında başarılı olamamıştır. Bir sonraki sezon ligde orta sıralarda gezinen kulüp ligi 7. olarak tamamlamıştır. 2007-08 sezonunda tekrar grubunda 4. olarak final grubu elemelerine hak kazanan kulüp, final grubu maçlarında 3. olarak Türkiye Bayanlar Birinci Voleybol Ligi'ne yükselme hakkını yine kaçırmıştır.
Bir önceki sezon final grubunda elenmenin verdiği şokla takımı yeniden yapılandırmaya çalışan kulüp, 2008-09 sezonunu çok kötü geçirmiş ve sadece 8 puan toplayabildiği ligi 10. sırada tamamlayarak küme düşmüştür. Ancak Voleybol Federasyonu'nun bir sonraki sezon takım sayısının arttırılacağını açıklaması üzerine ligde kalmıştır. Bir önceki sezon profesyonel liglerdeki en kötü sezonunu yaşayan kulüp 2009-10 sezonunda ise yeniden ligin zirve mücadelesi yapan takımlarından birisi olmuş ligi 4. sırada tamamlayarak, final eleme grubuna yükselmiştir. Ancak bu final grubu elemelerini de 4. sırada tamamlayarak bir üst lige yükselme hakkı kazanamasa da, sezon sonunda bir üst ligden çekilen takımlardan birisinin yerine Türkiye Bayanlar Birinci Voleybol Ligi'ne yükseltilmiştir.
Türkiye Bayanlar Birinci Voleybol Ligi'nde ilk sezonunda ligi 7. sırada tamamlayan kulüp, bir sonraki sezon ise grubunu 1. sırada tamamlayarak final eleme grubu maçlarına katılmaya hak kazanmıştır. Final grubu maçlarında istediği sonuçları alarak grubu 2. sırada tamamlayan kulüp tarihinde ilk kez Sultanlar Ligi'ne yükselmiştir.
Sultanlar Ligi'nde ilk iki sezonunda çok başarılı maçlar çıkaran kulüp her iki yılda da normal sezonu 5. sırada tamamlasa da, play-off elemelerinde çeyrek final'den öteye gidememiştir. Ligi 5. sırada tamamladığı için ülkemizi Avrupa Kupaları'nda temsil etme hakkı kazanan kulüp 2015 yılında ikinci kez kez katıldığı CEV Kadınlar Challenge Kupası'na finale kadar çıkıp, finalde Rusların efsanevi takımı Uraloçka'yı altın sette yenerek kupayı müzesine götürmüştür.
2014-2018 yılları arasında ligdeki ağırlığını koruyarak devam eden kulüp 5. ve 6. sıralar arasındaki yerini korumuş ancak play-off elemelerinde yine çeyrek finalden öteye gidememiştir. Türkiye'yi üst üste 5 yıl temsil ettiği CEV Kadınlar Challenge Kupası'nda 2017 yılında tekrar finale çıkan ve finalde Yunan ekibi Olimpiakos SC ile eşleşen kulüp, ilk maçı dışarıda 3-2 kaybetmesine karşın evinde oynadığı karşılaşmayı 3-0 kazanarak bu kupayı 2. defa müzesine götürmüştür.
2017-2018 sezonu sonunda tüm voleybol dünyasının şoka girdiği bir karar alan Bursa Büyükşehir Belediyespor yönetimi, kulübün kadın voleybol şubesini kapatarak kulübün lig ve Avrupa haklarını Aydın Büyükşehir Belediyespor kulübüne devretmiştir.
2021-2022 sezonunda şube tekrar faaliyete geçmiş ve takım Türkiye Kadınlar Bölgesel Voleybol Ligi'ne katılmıştır.

 CEV Kadınlar Challenge Kupası
 Şampiyon (2): 2015, 2017

1995-96 Türkiye Bayanlar 2. Ligi
1996-97 Türkiye Bayanlar 2. Ligi
1997-98 Türkiye Bayanlar 2. Ligi
2005-06 Türkiye Bayanlar 2. Ligi, normal sezon 3.'sü, final grubu
2006-07 Türkiye Bayanlar 2. Ligi, normal sezon 7.'si
2007-08 Türkiye Bayanlar 2. Ligi, normal sezon 4.'sü, final grubu 3.'sü
2008-09 Türkiye Bayanlar 2. Ligi, normal sezon 10.'su
2009-10 Türkiye Bayanlar 2. Ligi, normal sezon 4.'sü, final grubu 4.'sü (bir üst lige yükseltilmiştir.)
2010-11 Türkiye Bayanlar 1. Ligi, normal sezon 7.'si
2011-12 Türkiye Bayanlar 1. Ligi, normal sezon 1.'si, final grubu 2.'si (bir üst lige yükselmiştir.)
2012-13 Sultanlar Ligi, normal sezon 5.'si, play-off çeyrek finali
2013-14 Sultanlar Ligi, normal sezon 5.'si, play-off çeyrek finali
2014-15 Sultanlar Ligi, normal sezon 6.'sı, klasman grubu 5.'si
2015-16 Sultanlar Ligi, normal sezon 6.'sı, klasman grubu 5.'si
2016-17 Sultanlar Ligi, normal sezon 5.'si, play-off çeyrek finali
2017-18 Sultanlar Ligi, normal sezon 5.'si, play-off çeyrek finali (kadın voleybol şubesi kapatılmıştır.)

Bursa Voleybolunda Bir Devir Sona Erdi
Bursa BŞB Sultanlar Ligindeki Haklarını Devrediyor 25 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bursa BŞB CEV Challenge Kupası'nı Gümüş Madalya İle Tamamladı 20 Eylül 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
CEV Challenge Kupası Şampiyonu Bursa Büyükşehir Belediyespor 11 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bursa Büyükşehir Belediyespor CEV Challenge Kupası Şampiyonu Oldu 18 Nisan 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bursa BBSpor resmi site1 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bursa Devlet Tiyatrosu, Bursa'da 1957'den bu yana Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü'ne bağlı olarak faaliyetlerini sürdüren yerleşik bölge tiyatrosu.
Devlet Tiyatroları bünyesinde açılmış ilk bölge tiyatrosudur. 1971'den itibaren kendi yerleşik kadrosu ile hizmet verir. Binası, 1935'te Halkevi olarak yapılmıştır. Tiyatro binası, şehirde 1879-1882'de bir tiyatro kurmuş olan Ahmet Vefik Paşa'nın adını taşır.

Vali İhsan Sabri Çağlayangil'in sinema olarak kullanılan eski Halkevi binasını tiyatro haline getirip 1957'de Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü'ne devretmesi ile kuruldu. 1957-1971 tarihleri arasında bir turne sahnesi olarak hizmet verdi. 1971'de Ali Cengiz Çelenk'in müdürlüğü ile yerleşik düzene geçti ve kendi kadrosu ile repertuvarını oluşturdu.

Bugün kullanılan tiyatro binası 1935 yılında Vali Şefik Soyer tarafından Halkevi binası olarak yaptırılmıştır. Bina, 1950-1951'de Dr. Edip Akyürek tarafından genişletilerek bugünkü şeklini aldı ve sinema (Marmara Sineması) olarak kullanıldı. 1957 yazında sinema salonu, tiyatroya dönüştürüldü. Tiyatronun açılmasından üç ay önce  Ankara-Bursa karayolu üzerine "Yeşil Bursa’ya Gider, Bursa Kaplıcalarına  ve Ahmet Vefik Paşa Tiyatrosuna Gider” yazısı kondu.
Bursa Devlet Tiyatrosu'na tahsis edilen bina, 28 Eylül 1957'de "Ahmet Vefik Paşa Tiyatrosu" adıyla perdelerini açtı.  İlk gece, İdil Biret bir piyano konseri verdi Haldun Dormen ve Muammer Karaca gibi tiyatroclar çeşitli eserlerden bölümler sergiledi.
Tiyatro binasına adını eren Ahmet Vefik Paşa, 1879-1882 yılları arasında Bursa'da valilik yapmış ve valiliği döneminde şehirde bir tiyatro kurmuş bir devlet adamıdır. Ahmet Vefik Paşa'nın kurduğu ilk tiyatro, bugünkü Heykel'de, Ziraat Bankası merkez şubesi olan binanın yerinde idi ve ilk olarak Ahmet Vefik Paşa'nın adapte ettiği Moliere'in Meraklı adlı oyunu sahnelenmişti.
Yeni tiyatro binasının açılışında Rossini'nin Sevil Berberi sahnelendi. 30 Eylül 1957'de Celal Esad Arseven'in yazdığı, Behzat Butakʼın sahneye koyduğu “III. Selim” oynandı. Tiyatro müdürü olarak Ragıp Haykır görevlendirildi.

Ahmet Vefik Paşa Sahnesi, 1957-1971 yılları arasında turne sahnesi olarak hizmet verdi. Ankara Devlet Tiyatrosu'nun  Bursa'ya gelen oyunları burada 15-30-45 gün sahnelendikten sonra İzmir'e gitmekteydi. Bu dönemde önce Ragıp Haykır ve Sami Ergin müdür olarak görev yaptı.

1971'de Ankara'dan Bursa'ya gelen oyuncularla yerleşik bir tiyatro kuruldu. Ankara'da oyuncu ve yönetmen olarak çalışan Ali Cengiz Çelenk, tiyatronun kurucu müdürü olarak görevlendirildi. Kadrodaki ilk oyuncular, Çetin Bağcıer, Değer Gündemir, Maral Nutku, Babür Nutku, Yıldıral Akıncı, Gürbüz Bora, Oğuz Bora, Feyha Çelenk, Işık Yenersu, Şener Ünal idi. Yerleşik kadro ile  ilk olarak ABD'li yazar Lillian Helman'ın "Küçük Tilkiler" oyunu sahneye kondu; oyunun ilk gösterimi 1 Ekim 1971'de yapıldı.
Tiyatro, Bursa'nın yanı sıra Çanakkale, Bilecik, Balıkesir, Sakarya, Kocaeli, Kütahya, Adapazarı'nın bağlı olduğu bölgeye hizmetle görevli idi. 1970 ve 1980'li yıllarda iki yılda bir  Mayıs-Haziran aylarında Anadolu turnesine çıkılıp oyunları sergilendi. 1973 yılında konservatuvar mezunu olmayan ancak oyunculuk yeteneği olan gençler için sınav açıldı. 1972-1973 sezonunda Tiyatro Kursu açıldı ve Bursa'nın ilk oyun yazarı Feraizcizade Mehmet Şakir'in adı verildi. Kursiyerleri  Devlet Tiyatrosu oyuncuları ve teknik kadro tarafından eğitim verildi.
Ali Cengiz Çelenk'in 1978'de ölümünden sonra Ziya Demirel; 1980'de Yalın Tolga müdür oldu. Ferazcizade Mehmet Şâkir Tiyatro Kursu'nun  odası olarak kullanılan mekân, Yalın Tolga'nın müdürlüğü döneminde küçük kadrolu oyunların sergilendiği bir Oda Tiyatrosu sahnesine dönüştü. Buraya "Feraizcizade Oda Tiyatrosu" adı verildi. Burada sahnelenen ilk oyun, oyun Nezihe Meriç'in "Sular Aydınlanıyordu" adlı eseridir.
1987-1994 yıllarında Feyha Çelenk tiyatro müdürlüğünü üstlendi. Bu dönemde Murat Karasu'nun yönettiği, Tuncer Cücenoğlu'nun Kadıncıklar eseri, 120 kere ve Kördöğüşü 130 kere sahnelenerek bir rekor kırıldı. Bursa Devlet Tiyatrosu çalışanları tarafından Sahne isminde bir tiyatro dergisi çıkarıldı. Dergi 1988'de 3 sayı, 1991'de 7 sayı çıkarılabildi.
1994'te Bora Özkula, 1996'da Emin Gümüşkaya tiyatro müdürü oldu. Gümüşkaya'nın müdürlük yaptığı dönemde Elmasbahçeler, Ertuğrulgazi ve Akpınar mahallelerindeki kültür merkelzeri Bursa Devlet Tiyatrosu'nun sahneleri haline geldi. Bursa Devlet Tiyatrosu bu sahnelerde oyunlar sergiledi. 2001 yılında, Emin Gümüşkaya ve Bursa Devlet Tiyatrosu'nda çalışan birçok kişi yolsuzluk yaptıkları gerekçesiyle görevden alındı.
2001'de Mehmet Gökçer tiyatro müdürü olarak atandı. 2001-2005 rasında Ayşe Emel Mesçi'nin rejisiyle sahnlenen Marsha Norman'ın İyi Geceler Anne, Darıo Fo-France Rame'in Kadın Oyunları, Arthur Miller'ın Orkestra, Tuncer Cücenoğlu'nun Çığ, Lorca'nın Bernarda Alba’nın Evi oyunlarını ses getirdi.
2005'te tiyatroda çıkan yangın can ve mal kaybı olmadan atladıld. Tiyatro iki yıl baştan aşağı yenilendikten sonra 2007'de yeniden açıldı. 2015'te Murat Atak rejisiyle sahnelenen, Nilbanu Engindeniz'in yazdığı Bana Mastika’yı Çalsana, 2018'de Bora Özkula'nın yönettiği Haldun Taner'in yazdığı Keşanlı Ali Destanı çok izileyici çeken oyular oldu.

Resmi site 15 Mayıs 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bursa Devlet Tiyatrosu Resmi Websitesi
Bursa DT, Devlet Tiyatroları web sitesi
1957’de Ahmet Vefik Paşa Tiyatrosu’nun açılışından sonra Muhsin Ertuğrul’un vali Sabri Çağlayangil’e yazdığı mektubun metni9 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bursa Göç Tarihi Müzesi, Bursa’da  Bursa Büyükşehir Belediyesi tarafından şehrin göç tarihini incelemek ve canlandırmak üzere 2014’te ziyarete açılmış müze.
Merinos Parkı içindeki Merinos Atatürk Kongre ve Kültür Merkezi'nin ikinci katındadır. Ziyaretçileri ücretsiz olarak ağırlamaktadır. Müzede yaklaşık 60bin ziyaretçi ağırlanır.
Müzede Türklerin Anadolu’ya göçünden, Bursa şehrinin Osmanlılar tarafından fethi, Osmanlı’nın Balkanlar'a doğru yurt tutmasına kadar tarihsel süreç ile ilgili bilgilendirme ve Balkanlar'dan, Kafkaslardan, Kırım ve civarından geri Anadolu'ya göç sürecine ilişkin canlandırma ve objeler yer alır. Balkanlardan göç tren canlandırmasıyla, Kafkaslar'dan göçü kağnı ve at arabasıyla, Kırım'dan göçü vapur canlandırması ile anlatılır.
9 bölümden oluşan müzedeki koleksiyonların büyük bölümü Şinasi Çelikkol'dan temin edilmiştir.

Müzenin bölümleri şunlardır:

Tarih öncesi ve İlkçağ Bursa yerleşimleri
Bursa şehrinin kuruluşu
Bursa’nın fethi ve Türkmen yerleşimleri
Balkanların fethi ve kurulan Osmanlı uygarlığı
Balkanlar’dan Bursa’ya göç
Mübadele göçleri
Kafkas göçleri
Tatar Türkleri’nin Kırım’dan göçleri
"Bursa tek kökten doğan ulu bir çınarın dallarıdır": 700 yıldır Anadolu'nun çeşitli bölgelerinden gelip Bursa'ya yerleşenlerin onu Türkiye'nin önemli bir endüstri, ticaret, tarım ve turizm yapmasına ilişkin belge ve fotoğrafların paylaşıldığı bölümdür.

Bursa Kalesi, Bursa şehrinin çekirdeğini oluşturan Prusa ad Olympum antik kentini çevrelemek üzere inşa edilmiş tarihî surlardır.
İlk ve Orta Çağ kale mimarisinin çok önemli bir örneğidir. İlk defa MÖ 1. yüzyılda Bitinyalılar tarafından doğal kayalıklar üzerine inşa edilen kale, Roma, Bizans ve Osmanlı Devletleri tarafından 19. yüzyıla kadar kullanılmaya devam edilmiştir. Günümüze gelen kalıntılar genellikle MS 3. yüzyıldaki Got saldırılarından sonra yapılan surlara aittir.
Sur ve kapılarının bir bölümü 1855 Bursa depreminde yok olan, bir bölümü ise çeşitli yol açma çalışmaları kapsamında ortadan kaldırılan Bursa Kalesi, 2000'li yıllarda restore edilmiştir.

Bursa Kalesi'nin geçmişi MÖ 1. yüzyıla dayanır. O sırada Bitinya'nın bir sınır kenti olan ve kayalık bir tepe üzerinde bulunan Prusa ad Olympum (Olimpos kenarındaki Prusa) antik kentinin, Bitinya Kralı I. Prusias tarafından yaklaşık MÖ 185 yılında surlarla çevrelendiği varsayılmaktadır. Savunmanın daha güç olduğu güney tarafında surlar, iç ve dış olmak üzere çift sur şeklinde inşa edilmiş kalenin, bir su düzenlemesiyle bu cephesinde geniş bir savunma gölü meydana getirilmiştir. Birçok tarihsel kaynakta, kalenin ilk plan kurgusunun, o dönemde Romalılarla yaptığı savaşı kaybedip Prusias'a sığınmış olan ünlü Kartacalı komutan Hannibal tarafından yapıldığı ifade edilir. 

Kalenin altında, üzerinde bulunduğu sert taş kütlesi oyularak 79 metre uzunluğunda 5,5 metre genişliğinde ve 4 metre yüksekliğinde bir yer altı mağarası meydana getirilmiştir. Söz konusu mağara, halkın kuşatmalara karşı direnebilmesi için erzak ve cephane depolamak ve hayati tehlike olduğunda kalenin dışına gizlice çıkmak için kullanılmıştır.
Bursa Kalesi, Romalıların istilası sırasında şehir savunmasında kullanıldı. MS 3. yüzyılın ortalarına doğru Karadeniz'in kuzeyinden gelerek Anadolu'yu istila eden Got saldırıları sonrasında kale onarıldı. Günümüze gelen sur duvarlarının Got saldırılarından sonra yapıldığı düşünülür.
Roma ve Bizans İmparatorlukları döneminde, sınırlar artık çok uzakta olduğundan Bursa Kalesi önemini kaybetti ve altı yüzyıl boyunca terk edildi.

MS 6. yüzyıla doğru Bursa Kalesi, bir Bizans sınır kalesi işlevi kazandı. İranlıların hücumlarına, 7. yüzyılda Arap işgallerine ve 11. yüzyılda Selçukluların işgaline karşı şehri savundu. Kuşatmalar sırasında hasar gören surlar, çeşitli onarımlar gördü.

Selçuklular, Haçlılar ve Osmanlılar dönemi, Bursa Kalesi'nin 3. evresidir. 1326'da Orhan Gazi, Bizans'ın elindeki Bursa surlarını aşıp kenti Osmanlı Devleti topraklarına kattı ve kaleyi burçlarla destekledi. Kale, Timur saldırıları ve Karamanoğulları saldırıları sırasında harap oldu; Çelebi Mehmet'in emri ile Hacı İvaz Paşa tarafından onarılıp güçlendirildi. Duvarların çarçabuk tamiri için Roma döneminden kalma pagan mabetlerden çıkartılmış sütun, sütun başlığı, ortostat gibi mimari parçalar devşirme malzeme olarak kullanıldı.

Sur ve kapıların bir bölümü 1855 Bursa depreminde yok oldu; bir bölümü ise "taş yığını" olarak görüldü ve çeşitli yol açma çalışmaları kapsamında ortadan kaldırıldı.
Kale, 2004 yılından itibaren Osmangazi ve Büyükşehir Belediyesi tarafından gerçekleştirilen restorasyon çalışmaları ile yeniden yapıldı.

Bursa surları; kuzey, doğu ve batı yönlerinde yüksek traverten kayaç yamaçları üzerinde tek sur hâlinde, savunmanın daha güç olduğu güneydeki düzlükte ise, dış sur ve iç sur olmak üzere iki sur hâlinde inşa edilmiştir. Çift surun ana kapısı doğu ucundadır. Batı ucunda ise zindan bulunur.
Bursa şehir surları mimarisinin üç temel unsuru kapılar, kuleler ve beden duvarlarıdır.

Bursa surlarında üçü kente dışarıdan ve doğrudan giren (Saltanat Kapısı, Kaplıca Kapı ve Taht-ı Kale kapısı), iki sur arası bölümden kente giren (Yer Kapı ve Zindan Kapı) beş adet kapı vardır. 
2004 yılında Osmangazi Belediyesi tarafından başlatılan, Bursa Büyükşehir Belediyesi tarafından sürdürülen çalışmalarda Saltanat Kapısı, Yer Kapı Taht-ı Kale Kapısı adlı kapıları mimar İbrahim Yılmaz tarafından hazırlanan restitüsyonlara göre 2000'li yıllarda yeniden inşa edilmiştir. 

Bursa surlarında üç adet şehir ana sur kapısı bulunmaktaydı: Saltanat Kapı, Kaplıca Kapısı ve Taht-ı Kale. İlk ikisi, sur içinde bulunan, kente dışarıdan ve doğrudan giren kapılardı. Taht-ı Kale (kale altı) ise iki sur arası boşluğa açılır. Ana sur kapıları, tekerlekli araçların da girip çıkabileceği genişliktedir.
Saltanat Kapı, doğu istikametinden kente doğrudan giren kapıdır ve en görkemli ana kapıdır. "Kale" ve "Hisar Kapısı" da denen bu kapı, Bey Sarayı'na çıkan yolun başında idi ve devlet yöneticileri kente giriş çıkışlarında bu kapıyı kullanırdı. 1855 depreminde zarar gördüğünden, 1904 yılında yıktırılmıştı; 2000'li yıllarda yeniden inşa edildi.
Kaplıca Kapı, günümüzde mevcut değildir ancak çevresindeki surlar sağladır. Hisar'dan kaplıcalara gidecekler bu kapıyı kullandıkları için "Kaplıca Kapısı" denilmiştir.

İki sur arası koridordan kente girişi sağlayan, tekerlekli araçların da girip çıkabildiği anıtsal nitelikte şehir içi ana sur kapıları Yer Kapı (Bab-ı Zemin) ve Zindan Kapı'dır (Bâb-ı Siccîn). Her ikisi de yanlarındaki dörtgen bir kule ile korunur. Ayrıca Pınarbaşı bölgesinde günlük giriş-çıkışlar için 1,15 metre genişliğinde bir kır kapısı vardır.

Bursa surlarında, iki koridor arası bölümden çıkış için dış sur duvarı yüzeyinde açılmış bir adet geçit tespit edilmiştir. Bu geçit, Fetih Kapı olarak adlandırılır. Halkın şehir dışına, Olimpos'a, tarlalara, kırlara gidip gelirken kullandığı kapıdır. Uludağ'dan gelen su kaynaklarının toplanıp dağıldığı yer olduğu için "Su Kapısı" olarak da adlandırılır.
Zindan Kapı ile Yer Kapı karşısında da bu tür geçitler bulunduğu tahmin edilir ama bir iz ya da kalıntı tespit edilememiştir.

Bursa surlarında iç sur duvarı yüzeyine açılmış, birbirine 45 metre mesafede iki huruç duvarı tespit edilmiştir. Bu kapıların askerî amaçlı kullanıldıkları düşünülür. Her ikisi de dörtgen iç kuleler tarafından korunmaktadır.

Şehir surlarında savunmanın güç olduğu güney kısımda, doğudan batıya doğru ilerleyen çift surun son bulduğu bölümde bir kale zindanı yer alır. Zindan, üç büyük kule ve bu kulelere bağlanan yüksek beden duvarlarıyla birlikte bir iç kale gibi korunur. İçinde bulunduğu semte (Zindankapı) adını veren kapısı, bir avluya açılır. Asıl zindana altı basamaklı bir merdiven ile inilir. Girişinde bedensel infazların gerçekleştiği rivayet edilen "kanlı kuyu” bulunmaktadır.
19. yüzyıl sonlarına kadar hapishane olarak kullanılan mekân, 2021'de güncel sanat galerisi fonksiyonuyla yeniden işlevlendirilmiş ve Bursa surlarının tarihsel sürecini teknoloji ve interaktif alanlarla ziyaretçiye sunmak üzere düzenlenmiştir.

Bursa Kent Müzesi, 2004 yılından bu yana kentin eski adliye binasında hizmet veren, Bursa'nın 7000 yıllık süreçte geçirdiği değişim ve dönüşümlerin sergilendiği müzedir. Bursa Kent Müzesi, şehrin tarihini ve kültürünü sergileyen bir müzedir. Müzenin amacı, Bursa'nın tarihi ve kültürel mirasını koruyup ziyaretçilere sunmaktır.
Bursa Kent Müzesi, kentin merkezi konumundaki Heykel Meydanı'nda, Atatürk Anıtı'nın güneyinde, Bursa Valilik Binası'nın yanında yer almaktadır.

Müze, 14 Şubat 2004 tarihinde dönemin DSP'li Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Erdoğan Bilenser tarafından oluşturulmuş ve ziyarete açılmıştır. Müze binası 1926 yılında Ekrem Hakkı Ayverdi tarafından aslen Adliye Binası olarak inşa edilmiştir. Mimarının Kemalettin Bey olduğu sanılmaktadır. 1999 yılında Adliye'nin yeni binasına taşınmasından sonra boşalan bina, 2001-2004 yıllarındaki restorasyon sürecinden sonra müze binasına dönüştürülmüştür. Bu süreçte yüksek mimar Naim Arnas görev almıştır.
Bursa Kent Müzesi'nin binasının, bir süre Adliye olarak kullanılmasının ardından, taşınma süreciyle birlikte lokanta veya gazino yapılması gibi farklı öneriler gündeme gelmiştir. Ancak, sonuçta kent müzesi olmasına karar verilmiştir. Müzede sergiler, tanıtım metinleri, resimler, fotoblok canlandırmalar, maketler, bilgisayar destekli bilgilendirme ile obje teşhiri yapılmaktadır.

İki katlı binanın, birinci katında kronolojik, ikinci katında tematik bir düzen vardır. Bursa'da yaşamış altı Osmanlı padişahının balmumu heykelleri, geleneksel ticaret hayatını canlandıran dekorlar, kentin topoğrafik maketi gibi objelerle şehir hakkında bilgi sunulmaktadır.
Müzenin düzeni, her biri farklı içeriklere sahip sergilerden oluşmaktadır. Bodrum kat, 18. yüzyıl Bursa'sına dair tematik bir sergi olan El Sanatları Çarşısı'na ev sahipliği yapmaktadır. Avrupalı seyyahların çektiği dönemin Bursa fotoğrafları referans alınarak yemenici, bıçakçı, şekerci gibi el sanatlarına ait 16 dükkân canlandırması yapılmıştır. Hafta sonları düzenlenen atölye çalışmaları ile zanaatkârlar işlerini tanıtmaktadır. Zemin katta, Bursa'nın tarihini kronolojik olarak anlatan sergiler bulunmaktadır. “Uygarlıklar Kenti Bursa,” “Bursa’da İlk Ayak İzleri,” “Uygarlıklar Geçidi,” “Bir İmparatorluk Doğuyor,” “Osmanlı İmparatorluğu,” “Kurtuluş Savaşı” ve “Çağdaş Bursa” bölümleri zemin katta yer alır.
Birinci katta dört ayda bir değişen geçici sergiler ile “Yaşam ve Kültürüyle Bursa” temalı sergiler yer alır. Bu bölümde eğlence ve yemek kültürü, Karagöz ve Hacivat'ın öyküsü, Bursa'nın ünlü kişileri, gelenek ve görenekler gibi konular sergilenmektedir.

Bursa Millet Bahçesi, Bursa'da Atatürk Stadı'nın yerinde 2020 yılında hizmete girmiş  parktır.
Osmangazi ilçesinin Altıparmak mahallesinde, Çekirge Caddesi ve Stat Caddesi kesişimindedir; hemen bitişiğinde  Reşat Oyal Kültür Parkı bulunur. İçinde millet kıraathanesi, millet kütüphanesi, park yüzeyinin hemen altında  otopark bulunmaktadır.

1948 yılında hizmete giren ve Bursaspor'a 68 yıl hizmet veren Atatürk Stadı'nın 2015 yılında yıkılmasından sonra park ve miting alanı olarak hizmet veren alanda  "millet bahçesi" oluşturulması için çalışmalar 2018'de başladı. Mimari proje ve peyzaj uygulaması çalışmaları Hasan Sözüneri tarafından yürütüldü.
Bursa Millet Bahçesi, 5 Haziran 2020  tarihinde, Dünya Çevre Günü kutlamaları kapsamında hizmete girdi. Aynı gün açılışı yapılan on millet bahçesinden birisidir. Bursa Millet Bahçesi'nin açılış, Ankara Atatürk Kültür Merkezi Millet Bahçesi'nde bulunan cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından diğer dokuz millet bahçesi ile birlikte video-konferans yoluyla yapıldı.

Açıldığında 42 dönüm olan millet bahçesini genişletmek için bitişiğindeki Bursa Atatürk Spor Salonu, yüzme havuzu, güreş salonu ve müştemilat binalarının da yıkılacağı, açılıştan hemen sonra duyrulmuş ve millet bahçesine 18 dönümlük alan eklemek üzere bu yapılar Temmuz 2020'da Belediye tarafından yıkılmıştır.
Bursa Millet Kütüphanesi, Millet Bahçesi'ndeki dairesel planlı Millet Kıraathanesinin içinde, Ekim 2020'de hizmete girdi. Kütüphane, 1700 metrekare kullanım alanı ve 500 kişilik oturma alanına sahiptir. 20bin kitap kapasitelidir.
Kasım 2020'de Millet Bahçesi'ne Koreli sanatçı  Young-ho Yoo'nun  paslanmaz çelikten ürettiği 4 metre yüksekliğinde, 4 ton ağırlığında 'Dünya Aynası-Ayna Adam' heykeli dikildi. Seul'de ve Ekvador'un başkenti Kito'da da bulunan Ayna Adam heykeli, Türkiye'nin Kore Savaşı'na katılmasının 70. yıldönümünde, iki ülke arasındaki kardeşliğin bir simgesi olarak dikilmiştir.
2024 yılında dönemin belediye başkanı Mustafa Bozbey, Millet Bahçesi'ne çevrilen alanın yeniden ve nostaljik şekilde stadyuma çevrileceği yönünde teknik çalışmaların başladığına dair bir açıklama yapmıştır.

İlk harcı Mustafa Kemal Atatürk’ün bağışıyla karılan Atatürk Stadyumu'nun yıkılıp Millet Bahçesi yapılması ve ardından Atatürk Spor Salonu'nu ve  Atatürk yüzme havuzunun da yıkılacağının açıklanması, basında "Atatürk ismi bir bir siliniyor" şeklinde  yer almış ve eleştirilere konu olmuştur. Dönemin belediye başkanı Alinur Aktaş, bu eleştirilere aynı yere yapılacak daha modern bir spor salonuna Atatürk'ün adının verileceği şeklinde yanıt vermiştir.
Bursaspor’un geçmiş spor zaferlerinin anısını yaşatmak için Atatürk Stadyumu'nun Şeref Tribünü'nün korunacağı ifade edilmiş olmasına rağmen yıkılması, kent hafızasının yok edilmesi olarak yorumlanarak eleştirilmiştir.

Bursa Organize Sanayi Bölgesi (BOSB), 1961 yılında Türkiye'nin ilk organize sanayi bölgesi olarak Bursa şehrinde kurulmuş sanayi bölgesidir.
Toplam 712 hektarlık alana kuruludur. 2021 itibarıyla 316 firma faaliyet göstermektedir. 2008 yılında Çevre ve Orman Bakanlığı'nın "En Çevreci OSB" yarışmasını kazanmıştır.

1961 yılında  uygun bir sanayi alanı bulmak için Devlet Planlama Teşkilatı tarafından yaptırıılan araştırma sonucu Bursa'nın sanayi bölgesi kurmak için Türkiye'deki en uygun şehir olduğuna karar verilmiş ve Bursa Organize Sanayi Bölgesi, Türkiye'deki ilk organize sanayi bölgesi olarak 1961 yılında  kurulmuştur.
Bursa Ticaret ve Sanayi Odası (BTSO)'nın sahip çıktığı proje 1962 yılında Milletlerarası Kalkınma Teşkilatı Artık Paralar Fonundan Maliye Bakanlığı'nca sağlanan krediye BTSO'nun katkı vermesi ile başladı. Organize Sanayi Bölgesi'ne tahsis edilen arsaları Bursa Ticaret ve Sanayi Odası satın aldı. Endüstriler için uygun parsellere bölünen alanda yol, su, drenaj, doğalgaz, telefon, elektrik gibi altyapı hizmetleri tamamlandı ve bölgenin yakınındaki arazi yerleşim bölgesi olarak planlandı.
Sanayi Bölgesi, 1966 yılında BTSO Organize Sanayi Bölgesi adıyla hizmete girdi. Başlangıçta 1.8 milyon metrekare olan ve dört firmanın faaliyet gösterdiği sanayi bölgesinin alanı zamanla genişletldi ve 2.450.000 metrekaresi altyapı tesislerinde, 3.850.000 metrekaresi de sanayi arsası olarak kullanılan toplam  6.8 milyon metrekarelik alana ulaştı.
1998'de toplu arıtma sistemi devreye alındı. 2006 yılında atık su arıtma tesisinin kapasitesi iki katına çıkarıldı. Ayrıca  2007 yılında ileri seviye arıtma yöntemlerinin kullanıldığı bir Ultrafiltrasyon Membran Arıtma Sistemi faaliyete geçti. 2008 yılında Çevre ve Orman Bakanlığı tarafından düzenlenen "En Çevreci OSB" yarışmasında Manisa OSB ile birlikte birinciliği elde etti.
2012 yılında Bursa Ticaret ve Sanayi Odası'ndan ayrılarak ve böylece 10 Ekim 2012 tarihinden sonra ismi, Bursa Organize Sanayi Bölgesi olarak değiştirildi.

Bursa Organize Sanayi Bölgesi6 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. web sitesi
Organize Sanayi Bölgeleri Üst Kuruluşu18 Mayıs 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bursa Ticaret ve Sanayi Odası6 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bursa Çevre Merkezi22 Eylül 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bursa Ormancılık Müzesi, Bursa'da 1989 yılında hizmete girmiş ihtisas müzesi.
Türkiye'nin ilk ormancılık müzesidir. Ormanın ve ormancılığın içinde yer alan canlı ve cansız her şeyin bir araya getirilip sergilendiği bir müzedir. Bursa'da, Çekirge Caddesi üzerinde, Saatçi Köşkü olarak bilinen yapıda yer alır. Kurucusu Zafer Öztaptık'tır.
Müzede hayvan ve bitki fosilleri, haberleşme ve orman mühendisliği aygıtları, harita ve fotoğraflar, ormancılık tarihi ile ilgili belgeler başta olmak üzere iki bin kadar eser sergilenmektedir. Dünyada sadece Amerika'da bulunan sekoya ağaçlarının Anadolu'da yetişip günümüze gelebilmiş fosilleri ve Orhaneli ilçesindeki kömür işletmelerinde bulunan 16 milyon yıllık hayvan fosili de bu müzede görülebilir.

Orman Hayatından Kesitler.
Orman Bitkileri ve Kesim Aletleri.
Orman Mühendisliğinde Kullanılan Aletler.
Fosiller.
Harita ve Uzay Fotoğrafları.
Orman içi Haberleşme Araçları.
Tarihi Belgeler.
Albüm ve Kitaplar

Müzenin yer aldığı 19. yüzyıl yapısı Saatçi Köşkü; Bursa'nın önemli sivil mimari yapılarındadır. Osmanlı barok tarzındaki iki katlı ahşap yapının geniş terasları, bahçesinde kameriyesi, aslan ağızlı havuzu bulunur. Köşk, Bursa eşrafından Ali Efendi'ye ait idi. Saatçi Efendi, uzun yıllar binada saat imalatı yapmıştı. 1936 yılına kadar köşk olarak kullanıldı. Müzeye dönüştürülmeden önce Bursa Orman Okulu olarak kullanıldı. Okul 1949'da kapandı. Saatçi Köşkü, 1983 yılına kadar Orman Bölge Müdürlüğü olarak kullanıldı, 1989 yılında müzeye dönüştürüldü. Müzenin açılışı 29 Mart 1989'da gerçekleşti.

Bursa Ovası, Marmara Bölgesi'nin güneydoğu parçasında Uludağ masifi ile Gemlik Körfezi'nin güney ve güneydoğusundaki kıyı dağları arasında doğu-batı doğrultusunda uzanan büyük bir ovadır. Bunlar, Bursa Ovası'nı Uluabat depresyonundan ayıran tepeler olup, üzeri ve etekleri seyrek ağaçlar ve tarlalarla kaplıdır.

Bursa Ovası, uzun yıllar boyunca tarım merkezi olmuştur. Ancak Balkanlar'dan gelen yoğun göç, Bursa'nın büyümesine ve tarım arazilerinin yapılaşmaya açılmasına sebep olmuştur. Sanayileşme, Nilüfer Çayı'nı kirletmiş ve su kaynaklarının azalmasına neden olmuştur. Pek çok kuruluş çevre kirliliğini önlemeye çalışsa da yetersiz kalmaktadır. Gelecek nesil için büyük tehlike teşkil etmektedir.

Ovanın kuzeyinde hafif yüksek dağlar başlar ve ardında Marmara Denizi bulunur. Doğusunda Yenişehir Ovası, Güneyinde 2.543 metre yüksekliğiyle Uludağ vardır. Batısında Susurluk Ovası bulunur.

Bursa'nın en bilinen ürün şeftalidir; dut, domates, üzüm ve zeytin gibi ürünler de öne çıkar.

Eskiden Bursa Ovası'nın büyük bölümü bataklık ile kaplıydı. 1930'lu yıllarda Ana kanal, Alman Kanalı, Cenup Kanalı açılarak bataklık kurutulmuş ve tarıma açılmıştır.

1842 yılında Bursa'ya gelen Madam Ida Laura Pfeiffer, Bursa Ovası gibi bir yeri ancak İsviçre'de gördüğünü yazar.

Bursa Teknik Üniversitesi (BTÜ), 2010 yılında Bursa'da kurulan bir devlet üniversitesidir. Türkiye'nin beşinci teknik üniversitesi ve Bursa'nın ikinci devlet üniversitesidir. Üniversite, 21 Temmuz 2010 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanan 6005 sayılı yasa ile kurulmuştur.
Üniversitede lisans ve lisansüstü düzeyde eğitim verilmektedir. 2025 yılı itibarıyla toplam 12.586 öğrencisi vardır. Akademik kadroda 591 personel görev yapmaktadır. Üniversite bünyesinde 6 fakülte, 1 enstitü, 1 yüksekokul ve çeşitli araştırma merkezleri bulunmaktadır.

Bursa Teknik Üniversitesi, 2010 yılında kurulmuş, ilk öğrencilerini 2011–2012 akademik yılında kabul etmiştir. Kurucu rektör Prof. Dr. Ali Sürmen olmuştur. 2022 yılı itibarıyla rektörlük görevini Prof. Dr. Naci Çağlar yürütmektedir.

Bilgisayar Mühendisliği Bölümü
Biyomühendislik Bölümü
Çevre Mühendisliği Bölümü
Elektrik Elektronik Mühendisliği Bölümü
Endüstri Mühendisliği Bölümü
Fizik Bölümü
Gıda Mühendisliği Bölümü
Havacılık ve Uzay Mühendisliği Bölümü
İnşaat Mühendisliği Bölümü
Kimya Bölümü
Kimya Mühendisliği Bölümü
Makine Mühendisliği Bölümü
Matematik Bölümü
Mekatronik Mühendisliği Bölümü
Metalurji ve Malzeme Mühendisliği Bölümü
Polimer Malzeme Mühendisliği Bölümü
Veri Bilimi ve Analitiği Bölümü
Yapay Zeka ve Makine Öğrenmesi Bölümü

İngilizce Mütercim ve Tercümanlık Bölümü
İşletme Bölümü
Psikoloji Bölümü
Sosyoloji Bölümü
Uluslararası İlişkiler Bölümü
Uluslararası Ticaret ve Lojistik Bölümü

Denizcilik İşletmeleri Yönetimi Bölümü
Gemi İnşaatı ve Gemi Makineleri Mühendisliği Bölümü

Orman Endüstri Mühendisliği
Orman Mühendisliği

Yeni Medya ve İletişim Bölümü

İç Mimarlık Bölümü
Mimarlık Bölümü
Peyzaj Mimarlığı Bölümü
Şehir ve Bölge Planlama Bölümü

Lisansüstü Eğitim Enstitüsü

Yabancı Diller Yüksekokulu

Üniversite bünyesinde çeşitli uygulama ve araştırma merkezleri bulunmaktadır. Bunlar arasında Robot Teknolojileri ve Akıllı Sistemler, Elektrikli Taşıtlar, Merkezi Araştırma Laboratuvarı ve Deprem Mühendisliği Uygulama ve Araştırma Merkezleri yer almaktadır.

Bursa Teknik Üniversitesi, eğitim faaliyetlerini Mimar Sinan ve Yıldırım Bayezid Yerleşkelerinde sürdürmektedir. Her iki yerleşke de şehir merkezine yakın olup, toplu taşıma ile ulaşım mümkündür.

Üniversitede öğrenciler için çeşitli spor, kültür, sanat ve bilim toplulukları faaliyet göstermektedir. Ayrıca öğrenciler için yemekhane, spor salonu ve sosyal tesisler de bulunmaktadır.

Academic Review of Humanities and Social Sciences
Journal of Innovative Science and Engineering
Ağaç ve Orman

Üniversite bünyesinde Bursa Teknik Üniversitesi Teknoloji Geliştirme Bölgesi (Bursateknopark) ve Teknoloji Transfer Ofisi (Bursatto) faaliyet göstermektedir.

2016 yılında kapatılan Bursa Orhangazi Üniversitesi'nin öğrencileri, alınan karar doğrultusunda Bursa Teknik Üniversitesi'ne yerleştirilmiştir.

Resmî sitesi

Bursa Teleferik, Türkiye'nin ilk teleferik hattıdır. 29 Ekim 1963'te açılmıştır. Bursa'nın şehir simgelerinden biri olan Bursa Teleferik aynı zamanda halatlı taşımacılık alanında 9 km yatay uzunluğu ile Türkiye'nin en uzun teleferik hattıdır. İstasyonlarında bulunan eğlence merkezleri ve alışveriş dükkanları ile aynı zamanda bir yaşam merkezidir. Bünyesinde 4 istasyon barındıran Bursa Teleferik ilk istasyon olarak Güney Bursa'da yer alan Yıldırım ilçesine yakın olan Teferrüç mahallesindeki Teferrüç istasyonundan kalkmakta ve Uludağ'daki oteller bölgesine ulaşmaktadır. 2014'te İtalyan şirket Leitner Ropeways tarafından altyapısı yenilenen teleferik hattı Teleferik Holding A.Ş. tarafından işletilmektedir.

Cumhuriyet’in 40.yıl kutlamalarının yapıldığı 1963 yılında İsviçreli şirket Von Roll Holding tarafından ülkenin en büyük kayak merkezi Uludağ’a yapılan teleferik hattı 29 Ekim 1963’te açılmıştır. İnşaatı 1958'de başlayan hat 5 senede tamamlanmıştır.

Toplamda 4 istasyon bulunmaktadır. İki istasyon arası en uzak mesafe Sarıalan ile Oteller Bölgesi arasında yer almakta ve 4212 metredir.

Teferrüç istasyonu; otomasyonla yönlendirilen sistemi, 240 araçlık otoparkı, 70 kişilik şirket ekibinin idari bölümleri, eğlence dükkânları, yürüyen merdiveni ve geniş yolcu kabul salonu ile giriş istasyonudur.

Tesis yapılanması hala devam etmektedir. Piknik alanları bulunmaktadır.

2014 yılındaki yeni yapılanmaya kadar son istasyon olan Sarıalan, Oteller Bölgesi'nin açılması ile birlikte ara istasyon konumundadır.

Teleferik hattının son istasyonu olan Oteller Bölgesi İstasyonu ile birlikte Uludağ kayak merkezindeki otellere ulaşım sağlanmaktadır. Kurbağa Kaya İstasyonu olarak da adlandırılmaktadır. 2014 yılı Aralık ayında faaliyete geçmiştir.

Teleferik Holding A.Ş. - Bursa Teleferik Web Sitesi26 Mayıs 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

 Wikimedia Commons'ta Bursa Teleferik ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Bursa Tofaş Anadolu Arabaları Müzesi, Bursa'da tekerleğin at arabasından otomobile gelişimini sergileyen, Türkiye'nin ilk araba müzesidir. Müze, Umurbey Mahallesindeki 17.000 metrekarelik bir alanı kapsayan eski bir ipek fabrikasının Tofaş'ın sosyal sorumluluk projesi adı altında restore edilmesiyle Haziran 2002 tarihinde ziyarete açılmıştır.

Müze, Bursa Büyükşehir Belediyesi'nin müze yapılmak üzere 30 yıl için TOFAŞ Otomobil Fabrikası'na kiraya verdiği 17 dönüm bahçe içindeki eski bir ipek fabrikasının (İpeker Fabrikası) restore edilmesiyle oluşturulmuştur. Restorasyon, 1998-2002 yılları arasında gerçekleşmiştir. Binanın restorasyonunu Mimar Naim Arnas gerçekleştirmiştir.
Bursa'da bir mezarda bulunan ve daha önce Bursa Arkeoloji Müzesi'nde sergilenmekte olan 2600 yıllık bir savaş arabası müzede sergilenen en önemli eserlerdendir. Türkiye'nin çeşitli illerinden seçilerek bir araya getirilen kağnılar, at ve öküz arabaları, top arabaları, ot arabası, odun arabası gibi pek çok araba, panyolar, çarklılar, yarım esebey, Briçka gibi tarihi arabalar çok ince işlemlerden geçirilerek restore edildikten ve sınıflandırıldıktan sonra sergilenmektedir. Müzede Tofaş üretimi 8 otomobil de yer almaktadır.

Müze; Umurbey Hamamı, Fayton Kafe, Eski Türk Evi, Fırın ve Baca, Havuz, Dokuma Alanı, Mancınıkhane ve Kozaklık olmak üzere 8 bölümden oluşmaktadır.
Umurbey Hamamı, zamanının Rumeli Beylerbeyi Kara Timurtaş Paşa'nın oğlu Omurbey tarafından yaptırılmıştır; şu anda müzenin fuaye ve geçici sergilerinin toplandığı yer olarak kullanılmaktadır. Eski Türk Evi olarak adlandırılan bölüm ise müzenin idari binası olarak hizmet verirken arsanın diğer köşesinde bulunan havuz binanın ipek fabrikası olarak kullanıldığı zamanlardan kalan bir hatıra niteliği taşımaktadır. İkisinin arasında ise müze binası olarak kullanılan dokuma alanı, mancınıkhane ve kozaklık bulunmaktadır. Müze ve sergi alanlarının hemen dışarısında yer alan bahçede birçok ağacın ve bitkinin yanı sıra; 300 yıllık bir çınar ve 200 yıllık bir karadut ağacı yer almaktadır.

Müzenin içerisinde MÖ 12000 yılından günümüze kadar Anadolu'da otomotiv alanının zaman içerisindeki gelişimine dair sergiler bulunmaktadır. Ahşap kazıklardan buharlı motorlara kadar; tekerleğin Anadolu'ya ilk ulaşmasından itibaren hidrolik direksiyon sisteminin icadına kadar olan farklı farklı süreleri kapsayan bir sergi mevcuttur.

Bursa Ulu Cami, Bursa'da I. Bayezid tarafından 1396-1400 yılları arasında yaptırılmış ulu camidir.
Bursa'nın tarihi sembollerinden olan cami, Bursa kent merkezinde, Atatürk Caddesi üzerindedir.
Çok ayaklı cami şemasının en klasik ve anıtsal örneği sayılır. Yirmi kubbeli yapı, Türkiye'deki iç cemaat yeri en geniş camidir. Mimarın Ali Neccar veya Hacı İvaz olduğu sanılmaktadır.
Caminin kündekari tekniği ile yapılmış minberi Selçuklu oyma sanatından Osmanlı ahşap oymacılığı sanatına geçişin en önemli örneklerinden biri kabul edilen değerli bir sanat eseridir.
Caminin duvarlarında bulunan 19. yüzyılın ikinci yarısında ve 20. yüzyılın başlarında farklı hattatlar tarafından yazılmış 192 adet hat levhası ve duvar yazısı, hat sanatının özgün örnekleri arasında gösterilir.
Caminin iç mekanında, tepesi açık bir kubbenin altında bulunan şadırvan, Ulu Cami'nin dikkat çekici özelliklerindendir.

Bursa Ulu Cami, Osmanlı Sultanı I. Bayezid tarafından Niğbolu Seferi'nden dönüşünde verdiği emir ile inşa ettirilmiştir. Caminin yapım tarihini veren bir kitabe yoktur; ancak minber kapısında geçen 802 (1399) tarihi caminin inşa tarihi olarak kabul edilir.
Bursa Ulu Cami'nin inşası; hem devletin kendisini siyasal, ekonomik ve kültürel bir varlık olarak dünyaya kabul ettirme çabasının bir devamı hem de Osmanlı toplumuna bir kimlik verme çabasının gereği olarak değerlendirilir. Caminin açılışında ilk hutbeyi dönemin önemli mutasavvıflarından biri olan Somuncu Baba'nın okuduğu rivayet olunur.
Cami yapıldığı dönemlerde toplum tarafından çok itibarlı addedilmiş ve diğer medreselerin hocaları burada ders vermeyi bir şeref bilmiştir. Sonraki yüzyıllarda caminin iç mekânını süsleyen ve alışılmışın dışında büyük ebatlı yazılar toplumsal ilgi ve itibarın nedenlerinden biri olmuştur.
İnşasından kısa bir süre sonra Yıldırım Bayezid'in Ankara Savaşı'nda esir düşmesinin ardından Timur'un Bursa'yı işgali sırasında ve Fetret Devri'nde Karamanoğlu Mehmed Bey'in Bursa kuşatmasında (1413) cami, dış cephelerine odun yığılarak yakılmaya çalışıldı. Bu yangınlar sonucu dış cephe kaplaması tahrip oldu. Ortaya çıkan moloz duvar dokusu kalın sıva ile örüldü; bu durum 1950'lerdeki restorasyona kadar böyle devam etti. 1958 Büyük Çarşı yangınında kuzey avlusunun da yanmasından sonra gördüğü tadilat sırasında sıva kaldırılmıştır.

Fetret devrinden sonra 1421 yılında tekrar ibadete açılan caminin ilk tamir vesikası 1494 yılına aittir. 1862 yılına kadar 23 tamir vesikası daha vardır.
Müezzin mahfili 1549 yılında yapıldı. 1517 yılında Yavuz Sultan Selim tarafından Mısır'ın fethi ve hilafetin Osmanlı'ya geçtiği dönemde getirilen Kabe-i şerif kapı örtüsü padişah tarafından Ulu Cami'ye hediye edildi ve minberin soluna asıldı. Müezzin mahfilin karşısındaki taş vaiz kürsüsü 1815'te yapıldı.
Cami, 1855 yılı büyük depreminde büyük hasar gördü. On sekiz kubbesi çöken caminin sadece batı minaresinin dibindeki kubbe ile mihrap önü kubbesi ayakta kalabildi. Depremden sonra esaslı bir tamir gördü. Bu dönemde Sultan Abdülmecid'in emri ile İstanbul'dan gönderilen ünlü hattatlar camideki büyük yazıları elden geçirdiler. Ayrıca yeni hüsn-ü hatlar da ilâve edildi.

1889 yılında çıkan bir yangında minarelerin ahşap olan külahları yanmış, sonrasında kâgir olarak yeniden yapılmıştır.

Dikdörtgen planlı cami yaklaşık 5.000 metrekare boyutlarında olup 20 kubbe ile örtülüdür. Sekizgen kasnaklara oturan kubbeler mihrap duvarına dik beş sıra halinde dizilmiştir. Kasnaklar mihrap ekseni üzerindekiler en yüksek olmak üzere yanlara doğru gidildikçe her sırada daha alçak düzenlenmiştir. Kuzey cephenin her iki ucunda tuğla malzemeyle inşa edilmiş iki kalın minaresi ve minarelerden doğudakinin Sultan Çelebi Mehmed devrine ait olduğu tahmin edilmektedir.
Düzgün kesme taşlarla inşa edilmiş kalın beden duvarlarının masif etkisini hafifletmek için cephelerde her kubbe sırası hizasına gelmek üzere sağır sivri kemerler yapılmıştır. Her kemerin içinde iki sıra halinde ikişer pencere yer alır. Bunların gerek biçimleri gerek boyutları her cephede farklıdır.
Son cemaat yeri bulunmayan yapının kuzey cephesinde köşelerde sonradan yapılan iki minare vardır. Minarelerin ikisi de beden duvarına oturmaz, yerden başlar. Batı köşesindeki minare I. Bayezid tarafından yaptırılmıştır. Sekizgen biçimli kürsüsü bütünüyle mermerden, gövdesi tuğladandır. I. Mehmet'in yaptırdığı söylenen doğu köşesindeki kare kürsülü minare, caminin beden duvarından da 1 metre kadar ayrıktır. Şerefeler her iki minarede de aynı olup tuğlalı mukarnaslarla bezelidir. Kurşun kaplı külahlar 1889'daki yangında ortadan kalkınca, bugünkü boğumlu taş külahlar yapılmıştır.
Ana kapısı kuzeyde olan caminin, doğu ve batıdakilerle birlikte üç kapısı vardır. Ayrıca sonradan Sultanın namaz kılması için ayrılan Hünkar Mahfili'ne açılan bir kapı pencereden bozularak yapılmış; böylece kapı sayısı dörde çıkmıştır.

Bursa Ulu Cami'nin sert ceviz ağacından kündekari tekniği ile yapılmış minberi Hacı Abdülaziz oğlu Mehmed isimli bir sanatkar tarafından yapılmıştır. Selçuklu oyma sanatından Osmanlı ahşap oymacılığı sanatına geçişin önemli örneklerinden biri olan minberi yapan ustanın kim olduğu hakkında kaynaklarda yeterli bilgi yer almaz. Ustanın ismi minberin sağ yanında oyma sülüs yazı ile yazılmıştır. İsmini yazdığı ifadenin son kelimesi farklı şekillerde okunmuş;kimi kaynaklarda Antepli olduğu; kimi kaynaklarda Tebriz'in Devak köyünden olduğunu ifade edilmiştir.
Minberde form açısından Selçuklu geleneği hakimdir. On dört basamaklı minberin girişinde kapı kanatları bulunur. Üçgen şeklindeki minber tacı delikişi tekniğinde bitkisel olarak süslenmiştir. Üçgenlerin kenarlarından gelen Rumilerle taç dalgalı bir forma sahiptir. Aynalıkaltı 12 panoya bölünmüştür. Yan aynalıklarda yüzey çok kollu yıldızlarla geometrik taksimatlara ayrılmış ve her bir parçanın içi bitkisel motiflerle doldurulmuştur.
Minber korkuluğu her iki yönde birbirinden farklıdır. Doğu yönünde, delikişi tekniğinde sekiz kollu yıldız ve sekizgenlerden oluşan geometrik kompozisyon korkuluk bütününe yerleştirilmiştir. Diğer yönde ise zemin oyma ve delikişi tekniğinde işlenen panolar dönüşümlü olarak kullanılmıştır. Minber kapısının üstündeki kitabede inşa tarihi ve banisinin adı yer alır.
Ulu Cami minberine bazı gizemler atfedilmiştir. 1980 yılında minberin doğu yönündeki geometrik kompozisyonun güneş ve etrafındaki gezegenlere simgelediği; aralarındaki uzaklıkların gerçek uzantıları ile orantılı olduğu; batı yönündeki kompozisyonun ise galaksi sistemini simgelediği iddia edilmiştir.

Caminin iç mekanında, yirmi kubbeli yapının ortasındaki üstü açık kubbenin altında yer alan şadırvan, Ulu Cami'nin dikkat çekici özelliklerinden biridir.
Selçuklu yapılarında yaygın olan tepe açıklığı ve altında havuz yer alması geleneğinin bir devamı olan bu özellik, camiyi Selçuklu geleneğine bağlar. Şadırvanın altında bulunduğu açık kubbe günümüzde camekanla kapatılmıştır.

 OpenStreetMap'te Bursa Ulu Camii ile ilgili coğrafi veriler  

Ulu Cami Türkiye Kültür Portalı
SumiyoOkumuro, The Mamluk Kaaba Curtain in the Bursa Grand Mosque (Bursa Ulu Cami’deki Kabe Örtüsü) 8 Ağustos 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bursa Uludağ Üniversitesi (BUÜ), 1975'te Bursa'da kurulan bir devlet üniversitesidir. 11 Nisan 1975'te 1873 Sayılı Kanun ile Bursa'nın ilk üniversitesi olarak kurulmuştur.
"Bursa Üniversitesi" adıyla kurulan; 1982 yılında "Uludağ Üniversitesi", 2018 yılında ise "Bursa Uludağ Üniversitesi" adını alan üniversite 15 fakülte, 2 yüksekokul, 15 meslek yüksekokulu, 1 konservatuvar, 4 enstitü, 27 araştırma ve uygulama merkezi ve rektörlüğe bağlı 5 bölüme ev sahipliği yapmaktadır.

Bursa'da 1970 yılında İstanbul Üniversitesine bağlı olarak kurulan "Bursa Tıp Fakültesi", üniversitenin temelini oluşturur. 1960 yılında Bursa Organize Sanayi Bölgesi'nin kurulması ile şehirde yaşanan sanayi ve nüfus patlaması sonucu Bursalı aydınlar ve iş adamları, bir üniversite kurulması ihtiyacını hissederek 1969 yılında "Bursa Üniversitesi Kurma Derneği'ni kurdular. İlk olarak bir tıp fakültesi kurulmasına karar verildi.
Bursa Tıp Fakültesi, 1970 yılında İstanbul Üniversitesi bünyesinde Çapa Tıp Fakültesi içinde 50 öğrenci ile eğitime başladı. Fakültenin ilk dekanı, Fikret Karaca oldu. Fakülte kendi kullanımına verilen Bursa Göğüs Hastanesi'nin (bugünkü Yüksek İhtisas Hastanesi) onarımından sonra Mayıs 1974'ten itibaren eğitimi Bursa'da sürdürdü. O zamana kadar her yıl Bursa Tıp Fakültesi adına 50 öğrenci İstanbul Fakültesi'ne alınmış ve eğitim görmüştür. Aynı dönemde, Bursa'da Üniversite Kurma Derneği, İzmir yolu üzerinde 17. km'deki Görükle arazisini üniversite kurmak için uygun alan olarak belirledi ve istimlak işleri yürütüldü; bu arazi üzerinde Tıp Fakültesi Hastanesinin temeli, 1976'da atıldı.
Bir üniversitenin kurulması için fiilen en az iki fakültenin varlığı gerekiyordu. 1974 yılında Ziraat Okulunun ek binasında 100 öğrenci ile Nurhan Akçaylı yönetiminde "Bursa İktisadi ve Sosyal Bilimler Fakültesinin kurulması ile bu şart yerine getirildi. 1 Nisan 1975 tarihinde TBMM'de kabul edilen ve 11 Nisan 1975 tarihinde Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 1873 sayılı "Dört Üniversite Kurulması Hakkında Kanun" ile dört üniversitenin kurulması öngörülmüş ve Bursa Üniversitesi de bu kanuna istinaden kurulmuştur.
Üniversite, 2 fakülte, 20 öğretim üyesi ve 250 öğrenci ile “Bursa Üniversitesi” adı altında eğitime başladı. Bir süredir tıp fakültesinin dekanlığını yürütmekte olan Ömer Fethi Tezok, kurucu rektör olarak seçildi.

1982 yılında yükseköğretim kurumları YÖK çatısında yeniden yapılandırıldığında, adları değiştirilen birçok üniversite arasında Bursa Üniversitesi de yer alır. Üniversitenin adı; 20 Temmuz 1982 tarihinde Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı hakkında 41 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile "Uludağ Üniversitesi" olarak değiştirildi. Bursa Üniversitesinin yerini alan Uludağ Üniversitesinin Kurucu Rektörü, Nihat Balkır oldu.
18 Mayıs 2018 tarihli ve 30425 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 7141 sayılı "Yükseköğretim Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun" ile üniversitenin adı "Bursa Uludağ Üniversitesi" olarak değiştirilmiştir.

Kurucu rektör Ömer Fethi Tezok tarafından, ileride sekiz fakültenin olacağı varsayılarak, Yeşil Camii'nin hünkar mahfili korkuluklarındaki sekiz kollu yıldızlı geometrik desen üniversitenin amblemi olarak seçilmiştir. İznik çinilerinin özgün rengi olan turkuaz mavisi de, amblemin rengi olarak belirlenmiştir.

Üniversite bünyesinde sırasıyla şu fakülteler açılmıştır: Mühendislik-Mimarlık Fakültesi (1976), Veteriner Fakültesi (1978), Ziraat Fakültesi (1981), Eğitim Fakültesi (1982 - Millî Eğitim Bakanlığına bağlı Bursa Yüksek Öğretmen Okulu ile Yabancı Diller Yüksekokulu birleştirilerek), İlahiyat Fakültesi (1982), Fen-Edebiyat Fakültesi (1983), Hukuk Fakültesi (2007) ve Güzel Sanatlar Fakültesi (2007). 1995 yılında Bakanlar Kurulu kararı ile kurulması öngörülen Diş Hekimliği Fakültesi 2020-2021 eğitim öğretim döneminde öğrenci almaya başlamıştır.
Sanayi ve hizmet sektörüne nitelikli ara insan gücü yetiştirmek amacıyla; üniversite bünyesinde açılan meslek yüksek okulları ise şunlardır:

1985 yılında Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu,
1986 yılında Bursa Meslek Yüksekokulu (1996'da “Teknik Bilimler Meslek Yüksekokulu”, 'Sosyal Bilimler Meslek Yüksekokulu” olarak ikiye ayrıldı)
1992 yılında İlahiyat Meslek Yüksekokulu (İlahiyat Fakültesine bağlı olarak kurulmuştur.)
1994 yılında Mustafakemalpaşa Meslek Yüksekokulu
1995 yılında Karacabey Meslek Yüksekokulu, İnegöl Meslek Yüksekokulu, İznik Meslek Yüksekokulu, Yalova Meslek Yüksekokulu
1996 yılında Sağlık Yüksekokulu (4 yıllık)
1997 yılında Yenişehir İbrahim Orhan Meslek Yüksekokulu
1999 yılında Orhangazi Meslek Yüksekokulu, Mennan Pasinli Meslek Yüksekokulu
1998 yılında U. Ü. Devlet Konservatuvarı (Yarı zamanlı statüde)
1999 yılında U. Ü. Devlet Konservatuvarı Müzik ve Bale İlköğretim Okulu (Tam Zamanlı Statüde)
2005 yılında Gemlik Asım Kocabıyık Meslek Yüksekokulu, Orhaneli Meslek Yüksekokulu, Keles Meslek Yüksekokulu
2008 yılında Harmancık Meslek Yüksekokulu
2009 yılında Büyükorhan Meslek Yüksekokulu
2018 Yılında Sağlık Bilimleri Fakültesi
2019 yılında Diş Hekimliği Fakültesi faaliyete geçti. 2020-2021 Eğitim Öğretim yılında öğrenci alımına başlıyor.

Fethi Tezok (1975-1978)
Nihat Balkır (1978-1992)
Ayhan Kızıl (1992-2000)
Mustafa Yurtkuran (2000-2008)
Mete Cengiz (2008-2011)
Ali Yaşar Sarıbay (2011-2011 M. Mete Cengiz'in vefatı üzerine vekaleten atanmıştır.)
Kamil Dilek (2011-2015)
Yusuf Ulcay (2015-2019)
Ahmet Saim Kılavuz (2019-2023)
Ferudun Yılmaz (2023-)

Üniversitenin ana yerleşim birimi "Görükle Yerleşkesi"dir. Görükle Yerleşkesi, kent merkezine 18 km uzaklıkta ve 16.000 dönüm arazi üzerine kuruludur. Tıp Fakültesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Mühendislik-Mimarlık Fakültesi, Veteriner Fakültesi, Ziraat Fakültesi, Eğitim Fakültesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Devlet Konservatuvarı, Sağlık Yüksekokulu, Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu ve Teknik Bilimler Meslek Yüksekokulu, Prof. Dr. Mete Cengiz Kültür Merkezi, Öğrenci Kültür Merkezi, Merkez Kütüphanesi, Enstitüler, Bölüm Başkanlıkları ve Rektörlük merkez örgütü, Görükle Yerleşkesi'nde yer almaktadır.

İlahiyat Fakültesi Nilüfer, Fethiye'de "Faik Çelik Yerleşkesi"nde fakülteye ait uygulamalı camii ve Fethiye Kültür Merkezi ile birlikte yer alır.

Yabancı Diller Yüksekokulu ve Sosyal Bilimler Meslek Yüksekokulu, Bursa Şehirlerarası Otobüs Terminali yanındaki "Ali Osman Sönmez Yerleşkesi"nde faaliyet göstermektedir.

Hukuk Fakültesi, Necati Kurtuluş Denizcilik Yüksekokulu ve Asım Kocabıyık Meslek Yüksekokulu Gemlik ilçesindeki "Suni İpek Yerleşkesi"nde faaliyetini sürdürmektedir.

Güzel Sanatlar Fakültesi, Mudanya ilçesinde faaliyetini sürdürmektedir.

İşletme, Uluslararası Ticaret ve İşletmecilik, Yönetim Bilişim Sistemleri ve Lisansüstü Programlar (Tezli veya Tezsiz seçenekleriyle tercih edilebilen Muhasebe ve Denetim, Uluslararası Ticaret ve Tezsiz Sağlık Kuruluşları Yöneticiliği) programları, İnegöl ilçesinde faaliyet göstermektedir.

Mustafakemalpaşa, Karacabey, İnegöl, İznik, Yenişehir ve Orhangazi, Harmancık, Büyükorhan, Keles, Orhaneli, ilçelerinde bulunan meslek yüksek okulları faaliyetlerini isimlerini aldıkları ilçelerde sürdürürler.

Üniversitede 2022-2023 akademik yılında; 63699 önlisans ve lisans öğrencisi, 2301 doktora öğrencisi, 5506 yüksek lisans öğrencisi, 2649 tıpta uzmanlık öğrencisi olmak üzere toplam 74155 öğrenci öğrenim görmektedir.
2022-2023 akademik yılı itibarıyla üniversitede toplam 714 profesör, 304 doçent, 279 doktor öğretim üyesi, 548 öğretim görevlisi, 634 araştırma görevlisi olmak üzere toplam 2479 öğretim elemanı bulunmaktadır.

Sosyal Bilimler Enstitüsü
Fen Bilimleri Enstitüsü
Sağlık Bilimleri Enstitüsü
Eğitim Bilimleri Enstitüsü

Tıp Fakültesi
İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
Mühendislik Fakültesi
Veteriner Fakültesi
Eğitim Fakültesi
İlahiyat Fakültesi
Fen Edebiyat Fakültesi
Ziraat Fakültesi
Hukuk Fakültesi
Güzel Sanatlar Fakültesi
İnegöl İşletme Fakültesi
Spor Bilimleri Fakültesi
Mimarlık Fakültesi
Sağlık Bilimleri Fakültesi
Diş Hekimliği Fakültesi

Devlet Konservatuvarı
Yabancı Diller Yüksekokulu
Gemlik Necati Kurtuluş Denizcilik Yüksekokulu

Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu
Teknik Bilimler Meslek Yüksekokulu
Yenişehir İbrahim Orhan Meslek Yüksekokulu
Orhangazi Meslek Yüksekokulu
Gemlik Asım Kocabıyık Meslek Yüksekokulu
Orhaneli Meslek Yüksekokulu
Keles Meslek Yüksekokulu
Harmancık Meslek Yüksekokulu
Büyükorhan Meslek Yüksekokulu
Karacabey Meslek Yüksekokulu
Mustafakemalpaşa Meslek Yüksekokulu
İznik Meslek Yüksekokulu
İnegöl Meslek Yüksekokulu
Sosyal Bilimler Meslek Yüksekokulu

Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Bölümü
Türk Dili Bölümü
Güzel Sanatlar Bölümü
Enformatik Bölümü
Beden Eğitimi Bölümü

Tarımsal Uygulama ve Araştırma Merkezi (TUAM)
Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi (SUAM)
Atatürk Rehabilitasyon Uygulama ve Araştırma Merkezi
Deney Hayvanları Yetiştirme Uygulama ve Araştırma Merkezi
Üniversite-Sanayi İşbirliğini Geliştirme Uygulama ve Araştırma Merkezi (ÜSİGEM)
Çevre Sorunları Uygulama ve Araştırma Merkezi (ULUÇAM)
Arkeoloji Araştırmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi (ARAM)
Mozaik Araştırmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi (UMAM)
Arıcılık Geliştirme Uygulama ve Araştırma Merkezi (AGAM)
Uludağ Üniversitesi Türkçe Öğretimi Uygulama ve Araştırma Merkezi (ULUTÖMER)
BUÜ Türk Devletleri ve Akraba Toplulukları Uygulama ve Araştırma Merkezi (TÜDAM)
Karagöz ve Kukla Oyunları Uygulama ve Araştırma Merkezi (KARAKUM)
Uludağ Üniversitesi Kadın Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi (UKAM)

Resmî site
Üniversite dergileri
Prof. Dr. Fuat Sezgin Kütüphanesi

Bursa Yenişehir Havalimanı (IATA: YEI, ICAO: LTBR), 1944'te bir askeri üs olarak kurulan tesis, askeri havaalanına yapılan ilave tesislerle birlikte sivil hava ulaşımına hazır hale getirilerek Bursa Havaalanı adıyla, 3 Kasım 2000 tarihinde hizmete girdi. Sivil-askeri amaçla kurulan Hava Meydanının Bursa il merkezine uzaklığı 50 km olup 3000x45 ve 3000x30 metre boyutlarında iki adet beton kaplama pisti bulunmaktadır.

Bursa şehir merkezine yakın, Yunuseli semtinde yer alan Bursa Yunuseli Havalimanı'nın büyük gövdeli yolcu ve kargo uçaklarının iniş-kalkışına elverişli olmaması (pist ebadı: 1395m x 30m) ve modern terminal ve tesislerin inşa edilmesi isteği ile Yenişehir ilçesinin 10 km batısında bulunan mevcut Hava Kuvvetleri Komutanlığı envanterindeki askeri havaalanının sivil trafiğe açılmasına karar verilmiştir. Bu amaçla yapılan ihale sonucu Mak-Yol A.Ş. tarafından 13.07.1995 tarihinde projeye başlanılmıştır. Bu kapsamda, mevcut askeri piste (07R-25L) paralel olarak bir adet yeni pist (07L/25R) inşa edilmiştir. Ayrıca 7 adet park yerine sahip apron, apronla pisti birbirine bağlayan bir adet taksi yolu, terminal binası, ek hizmet binaları, araç yolu, seyrüsefer yardımcısı cihazlar (birer adet ILS, VOR, NDB ve Marker ile iki adet DME cihazı) inşa edilmiş ve DHMİ'ye teslim edilmiştir. Bu şekliyle Bursa hem oldukça modern bir terminale sahip olmuş; hem de 2993m x 45m ebadında bir piste kavuşmuştur. Yeni yapılan pist, ILS'in (Instrument Landing System-Aletli İniş Sistemi) yanı sıra pist merkez hattı ve tekerlek temas ışıklarını da içeren ileri bir aydınlatma sistemiyle (CAT II) teçhiz edilmiştir. Yapılan yeni terminalin yolcuya açık alanlar iç ve dış hat kullanım alanı 5600 m² olup, 1.500.000 yolcu/yıl kapasiteye sahiptir.
Kargo binası yapımı için ise yine Mak-Yol A.Ş. tarafından 02.05.1997 yılında projeye başlanmış ve 20.05.2001 tarihinde kesin kabul yapılarak bina hizmete verilmiştir. Proje kapsamında 9460 m² kapalı alana ve her biri 115 m³ 8 adet soğuk odaya sahip kargo binası ile 10.000 m² otopark inşaatı gerçekleştirilmiştir.
Bursa-Yenişehir Havaalanı'nın 3 Kasım 2000 tarihinde resmi açılışı yapılmıştır. Aydınlatma ve benzeri eksiklerinin tamamlanmasını müteakiben faal olarak açılması 1 Haziran 2001 tarihinde olmuştur. Aynı gün Yunuseli'ndeki Bursa Havaalanı hava trafiğine kapatılmış ve Havaalanı Hava Kuvvetleri Komutanlığı'na teslim edilmiştir. Bugün itibarıyla de Yunuseli'ndeki eski Bursa Havaalanı hava trafiğine kapalıdır.
21.05.2001 yılında Bakanlar Kurulu, 2001/2444 sayılı karar ile Bursa-Yenişehir Havaalanı'nı daimi yolcu giriş-çıkış hava hudut kapısı olarak tespit etmiştir. Böylelikle Yenişehir Havaalanı uluslararası hava trafiğine de açılmıştır.
Yenişehir Havalimanı'na ilk yolcu seferleri 28.12.2002 tarihinde Rusya ve Ukrayna'dan Uludağ'a yılbaşını geçirmek üzere gelen turistleri taşıyan uçaklarla başlamıştır. Tarifesiz (charter) olarak yapılan bu seferler bugün de aynı dönemlerde yapılmaya devam etmektedir. Bunu müteakiben 2004 Hac mevsiminde, Yenişehir Havaalanı ilk hacılarını da uğurlamaya başlamıştır.
6 Ağustos 2004 tarihi itibarıyla ilk tarifeli yolcu seferleri Türk Hava Yolları tarafından Ankara'ya başlamıştır. Ancak talebin düşük olması sebebiyle bu seferler iptal edilmiştir.
Bursa tarifeli iç hat seferlerine 26.03.2007 tarihinde tekrar kavuşmuştur. Trabzon seferleri yine THY tarafından icra edilmiştir. Bunu Erzurum seferleri izlemiştir. Sun Express'in uçaklarının devreye girmesiyle de Diyarbakır, İzmir ve Antalya seferleri başlamıştır. Daha sonra THY uçuşları tamamen Sun Express'e devretmiştir. Ancak önce İzmir ve Diyarbakır sonra ise Antalya ve en son 18.02.2010 tarihinde Erzurum ve Trabzon seferleri iptal edilerek havaalanındaki bütün tarifeli seferler son bulmuştur.
Bu arada 2009 yılında umre seferleri de havaalanımızdan yapılmaya başlandı. Bu seferler halen devam etmektedir. 
Yine 2009 yılı içerisinde MNG Hava Yolları tarafından Mısır Kahire'ye civciv ihracatı amacıyla kargo seferleri 14.04.2009'da başlamıştır. Bu seferler devam etmektedir.
Havalimanımıza 02.04.2010 tarihinden itibaren THY'nin alt kuruluşu olan Anadolujet tarafından Ankara seferleri başlatıldı. Haftada dört kez (Pazartesi, Çarşamba, Perşembe, Cumartesi) karşılıklı yapılan seferlerle havaalanımız tekrar iç hat tarifeli seferlere kavuştu. Bu şekilde Bursa'dan, Ankara aktarmalı olarak, yurdun dört yanına ayrıca kimi uluslararası noktaya gitmek mümkün oldu. Bu seferler 31.10.2010 tarihinden itibaren haftanın yedi günü yapılmaya başlandı.
Bunun yanı sıra 30.03.2010 tarihinden beri Öger Tur tarafından, Germania Fluggesellschaft`a ait uçaklarla sezonluk olarak haftada bir kez (Salı) karşılıklı Düsseldorf seferleri yapılmaktadır.
Havalimanımızda yukarıda zikredilen seferler dışında VIP uçuşlar, askeri uçuşlar, paraşüt uçuşları, pilot eğitim uçuşları, iş uçuşları (business flights), ambulans uçuşlar v.b. uçuşlar kurulduğu günden bu yana sıklıkla yapılmaktadır.      
Yolcuya açık alanlar iç ve dış hat olarak 5600 m² olup 2.250.000 yolcu/yıl kapasiteye sahiptir. Yıllardan beri atıl kalan ve çoğu zaman da uçuş yapılamayan Bursa Yenişehir Havalimanı kabuğunu kırmaya başladı. Yolcu ve uçak sayılarında çok önemli artışlar meydana geldi. Ayrıca havalimanı özellikle kış aylarında artan turizm faaliyetlerine ve hac yolculuklarına dönük yurtdışı uçuşları da karşılamaktadır. Anadolujet, Ankara aktarmalı Bursa'dan birçok kente, yine bu kentlerden Ankara aktarmalı Bursa'ya uçuşlar düzenlemektedir. Öger Tur Düsseldorf'a (karşılıklı) uçuşlar gerçekleştirmektedir.
27.06.2013`te Borajet tarafından direkt Adana seferleri başladı. Daha sonrasında uçuşlar kaldırılmıştır.
7 Ağustos 2013 tarihinden itibaren Freebird Hava Yolları ile karşılıklı olarak Bursa-Kuveyt arası uçuşlar başlamıştır. Daha sonrasında uçuşlar kaldırılmıştır.

Bursa Yenişehir Havalimanı'na 80 numaralı belediye otobüsü, taksi ve minibüs ile ulaşılabilir.

Kaynak Vikiveri sorgusuna bakın.

 OpenStreetMap'te Bursa Yenişehir Havalimanı ile ilgili coğrafi veriler  
Bursa Yenişehir havalimanı Taksi Ücretlendirmesi  ile ilgili fiyat verileri

Bursa Yunuseli Hava Kampüsü (IATA:BTZ, ICAO:LTBE), Bursa şehir merkezinde bulunan bir hava kampüsüdür. 2001'e kadar havalimanı olarak sivil havacılığa açık olan meydan, 2001-2017 yılları arası askeri hizmette kullanılmıştır. 2026 yılından beri hava kampüsü statüsüyle Milli Savunma Bakanlığına bağlı olan ASFAT tarafından işletilmektedir.

Yunuseli Hava Kampüsü, 1944-2001 yılları arasında Bursa kentinin havalimanı olarak hizmet vermiştir. Yenişehir Havalimanının açılmasıyla beraber 2001 yılında sivil havacılığa kapatılmış olup 2017 yılına kadar Hava Kuvvetleri Komutanlığı tarafından askeri amaçla kullanılmıştır. 2017 yılında Bursa Büyükşehir Belediyesi tarafından "iniş şeridi" olarak kullanılmak üzere yeniden sivil kullanıma açılmıştır. 2024 yılında Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü (SHGM) tarafından yapılan düzenlemeyle Yunuseli meydanı dahil tüm iniş şeritleri, hava kampüsü olarak tanımlanmıştır. 22 Nisan 2025 tarihinde SHGM tarafından yapılan duyuruyla Bursa Büyükşehir Belediyesinin Yunuseli Hava Kampüsünü işletme yetkisinin iptal ediliği açıklandı. 2026 yılında hava kampüsü, Milli Savunma Bakanlığı tarafından işletilmek üzere ASFAT'a tahsis edilmiştir.

 OpenStreetMap'te Bursa Yunuseli Hava Kampüsü ile ilgili coğrafi veriler

Bursaspor Kulübü, 1963 yılında Bursa'da kurulan Türk spor kulübüdür. Daha çok futbol branşıyla tanınan spor kulübü, futbol branşının yanı sıra basketbol, masa tenisi, voleybol, yüzme, boks ve atletizm dallarında faaliyet göstermektedir. Kulübün renkleri yeşil beyazdır.
Bursaspor'un futbol takımı, Türk futbolunun profesyonel ligler olan Süper Lig, 1. Lig, 2. Lig ve 3. Lig'de şampiyonluk yaşayan ilk ve tek takımdır.

Bursa'da faaliyet gösteren 5 amatör kulübün birleşmesinden doğdu. Akınspor, Acar İdman Yurdu, Demirspor, İstiklalspor ve Pınarspor takımları birleşerek Bursaspor'u oluşturdular. Kulüp, renklerini Uludağ'ın karından ve ovanın yeşilinden aldı. Bursaspor'un amblemindeki 5 yıldız, kurucu takımları temsil ediyor.

Bursaspor Kulübü kuruluş aşamasında yer alan 5 amatör kulübün yöneticileri, Bursaspor'un kurucu üyeleri olarak tarihe geçtiler.

Kuruluşundan bugüne kadar Bursaspor kulübünde başkanlık yapmış kişiler aşağıda gösterilmiştir.

Bursaspor futbol branşı ile tanınır. 50 sezon Süper Ligde mücadele eden takım 2009-10 sezonunda ise Süper Lig şampiyonu olarak Süper Ligde Şampiyon olan 5. takım olmuştur. 1 kez Türkiye Kupası 2 kez de Başbakanlık Kupasını kazanan takımın Avrupadaki en büyük başarısı ise Kupa Galipleri Kupasında çeyrek final oynaması ve UEFA Şampiyonlar Ligi gruplarında mücadele etmesidir.

2011 yılında mücadelesine Amatör Liglerde başlayıp, Türkiye Kadınlar Voleybol 3. Ligi'ne yükselmiştir. Takım 2015-2016 sezonunda uzun bir aradan sonra ciddi bir yatırım yapmış ve Türkiye Kadınlar Voleybol 2. Ligi'ne namağlup olarak yükselmiştir. Bursaspor Voleybol şubesi 2018-19 sezonu başında kapatılmıştır.

Bursaspor Erkek Basketbol Takımı, 2014-2015 sezonu başında kurulmuş olup profesyonel liglere Türkiye Basketbol 3. Liginde (TB3L) başlamıştır. İlk senesinde takım normal sezonu 3. sırada tamamlasına rağmen play-off ilk turunda üst lige çıkma hakkını kaybetmiştir. 2015-2016 sezonunda (TB3L isim değiştirerek TB2L adını aldı) takım normal sezonu TB2L'de lider tamamlayarak play-off müsabakaları sonucu final grubuna kalmış ve final grubu müsabakaları sonunda tarihinde ilk kez Türkiye Basketbol Ligi'ne yükselmiştir. 2016 yılında ise Durmazlar Makine A.Ş. ile isim sponsorluğu yapmış ve takımın ismi Bursaspor Durmazlar olmuştur. 2016-2017 ve 2017-2018 sezonlarında Türkiye Basketbol 1. Liginde mücadele eden Bursaspor Durmazlar, 2018-19 sezonunda Türkiye Basketbol 1.Ligi'ni 55 puanla şampiyon tamamlayarak tarihinde ilk kez Basketbol Süper Ligine yükselmiştir. Bursaspor Basketbol A.Ş 2019-2020 sezonunda reklam anlaşması gereği Frutti Extra Bursaspor ismi ile mücadele etmektedir.

Kulübün kardeş kulübü MKE Ankaragücü'dür. Dost takımı ise Göztepe'dir.
Bursaspor kulübünün kardeş kulübü MKE Ankaragücü'dür. İki takımın taraftarları arasında kurulan bu ölümsüz dostluğun çok anlamlı bir de hikâyesi vardır. Ankara'da üniversitede okurken, Ankaragücü taraftarları içinde yer alan Bursasporlu Abdülkerim Bayraktar'ın Anadolu takımlarının dayanışması konusundaki örnek davranışı klasikleşir. Daha sonra Abdülkerim Bayraktar'ın 1993 yılında şehit olmasıyla efsane dostluk tam anlamıyla başlar. İki kulübün taraftarları gerek zaman zaman birbirlerinin maçlarına katılır gerekse dost şehrin plaka numarasına binaen Bursa'da her maçın 6. dakikasında Ankaragücü, Ankara'da da her maçın 16. dakikasında Bursaspor adına tezahüratlar yapılır. İki takımın karşılıklı maçları da ayrı bir tat söz konusudur, sahadaki çekişmenin yanı sıra tribünde kardeşlik hakimdir ve tam anlamıyla 1993 yılında başladığını söyleyebileceğimiz 'şehit emaneti' bu dostluğun sonsuza dek süreceği öngörülmektedir.
Bursaspor'un diğer dost kulüpleri Balıkesirspor, Adanaspor, Trabzonspor, Eskişehirspor, Gaziantepspor, Antalyaspor, Erzurumspor, Sakaryaspor, Samsunspor ve Şanlıurfaspor'dur.
Milliyetçi ve Atatürkçü çizgisiyle bilinen Bursaspor'un Amed kulübüyle düşmanlık derecesine varan bir husumeti vardır. Diyarbakır'a maça giden Bursaspor kulübü ve taraftarlarının kötü muamele görmesi Amed kulübü ve taraftarının pkk terör örgütüne yakın bir duruş sergilemesi, Türkiye'nin en büyük taraftar gruplarından biri olan Bursaspor taraftar grubu TeXas'ın Atatürkçü ve Türk milliyetçisi duruşu gibi nedenlerden dolayı iki kulüp ve taraftarı arasında gergin bir ortam bulunmaktadır. 5 Mart 2023 günü Bursa'da oynanan ve Bursaspor'un 2-1 üstünlüğüyle sona eren Bursaspor-Amedspor maçında Bursa tribünlerinden Beyaz Toros ve Yeşil olarak bilinen Mahmut Yıldırım'ın posterleri açılmış Amed'e gönderme yapılmıştır. Bu olay karşısında birçok Anadolu kulübü ve taraftarı Bursaspor'u desteklemiştir. MHP lideri Devlet Bahçeli de “Bize göre ‘Amed’ diye bir yer yoktur. Dolayısıyla ‘Amedspor’ da yoktur. Buradan Bursaspor taraftarlarını kutluyorum” sözleriyle Bursaspor'a olan desteğini açıklamıştır.
Bursaspor'un ayrıca İstanbul kulüpleriyle önemli bir futbol rekabeti bulunmaktadır. Özellikle Beşiktaş ile Bursaspor arasında geçmişe dayanan bir husumet ve rekabet vardır. İki takım taraftarı arasında defalarca olaylar yaşanmış Beşiktaş taraftarı Bursa'ya gelememiştir. İki kulüp arasındaki bu rekabet zamanla daha da büyüyerek derbi havasına dönüşmüş Bursaspor-Beşiktaş maçları derbi maçı kıvamına gelmiştir. Beşiktaş'ın eski teknik direktörlerinden Slaven Bilic bir röportajında “Bursaspor maçı Beşiktaş için belki de en büyük derbi. Maçı kazandıktan sonra futbol tanrısı ilan edildik." ifadesini kullanmıştır.
Bursaspor ve Eskişehirspor kulüpleri arasında dostluğun yanı sıra önemli bir rekabette bulunmaktadır. Bursa ve Eskişehir'in komşu şehirler olması ve iki kulüp taraftarının şehir milliyetçiliği ile ön plana çıkması gibi nedenlerden dolayı Bursaspor-Eskişehirspor maçları Anadolu Derbisi olarak adlandırılmaktadır ve spor medyası tarafından sıkı bir şekilde takip edilmektedir.
Bursaspor'un kendi ilçesi İnegöl'ün takımı İnegölspor ile arasında da diğer kulüpler kadar olmasa da küçük bir rekabet vardır. Bursaspor-İnegölspor maçları Bursa Derbisi olarak adlandırılmaktadır.

Teksas PKK'ya karşı protest tavrı ile de tanınır. Bursaspor-Ankaragücü kardeşliğinin kurucusu Şehit Abdülkerim Bayraktar'da grubun bu tavrını tetikleyen unsurlardan biridir. Uzun süredir grubun liderliğini 'Paşa Selim' olarak da bilinen Selim Kurtulan yapmaktadır.
Ayrıca diğer bir önemli taraftar grubu da Türkiye'de nadir görülen örneklerden biri olan Yeşil İnciler de tamamen kadınlardan oluşmasıyla dikkatleri üzerine toplayan diğer bir gruptur.
Onun dışında Legend Texas, TSC, Grup16, Radikal, Papazçeşme Gençlik, Maraton Platformu, Ünitimsah, Listim vb. gruplar da Bursasporlu taraftar gruplarına örnek olarak gösterilebilir.

Bursaspor, Türkiye'nin en güçlü yerel medya kuruluşlarına sahip olan Bursa kentinin yanı sıra Bursaspor Kulübüne ait medya kuruluşları ile de taraftarına seslenmektedir. Bursaspor bünyesinde Kulüp televizyonu, radyo kanalı, dergi ve çeşitli basın kuruluşları bulunmaktadır.

Bursaspor TV (BSTV): Beşiktaş, Fenerbahçe ve Galatasaray'ın ardından Bursaspor Kulübü de Bursaspor TV ile televizyon sahibi olmuştur. Yayın hayatına 16 Haziran 2009'da internet üzerinden başlayan Bursaspor TV, 21 Mart 2011 saat 11.00'dan beri Digiturk platformunda yer alıyor. Fakat daha sonradan Digiturk platformundan kaldırılmıştır.
Bursaspor FM (BSFM): Bursa ve Güney Marmara'da 99.3 frekansından karasal yayın yapmaktadır. Yine BSTV gibi internet üzerinden dünyanın her yerinden dinlenebilen bir radyodur.
Bursaspor Dergisi: Kulüp tarafından aylık yayımlanan spor dergisidir. 2005 yılında yayımlanmaya başlanmıştır. Dergide, Bursaspor'un futbolcularıyla yönetim kuruluyla ve idarecileriyle yapılan röportajlar, süper lig karşılaşmalarından istatistikler, fotoğraflar ayrıca Bursasporla ilgili tüm haberler yer almaktadır. Ayrıca internet üzerinden okunabilmektedir. Bursa ve ilçelerinde gazete bayilerinde satılmaktadır. Fakat daha sonradan kapanmıştır.
Yerel medyanın takım üzerinde etkisi
Bursa medya bakımından Türkiye'nin en gelişmiş illerinden biridir. Kulüp Televizyonu BSTV dışında Bursa'da yayın yapan Olay TV, AS TV, Line TV, Bursa TV, Kanal 16 (Şimdiki adıyla ON6 TV) gibi yerel televizyonlarda sürekli olarak Bursaspor ağırlıklı yayınlar yapılmakta, Bursaspor'un haftalık maçları ve oyuncuların performansları yorumlanmaktadır. Ayrıca Bursa'da yayın yapan radyo ve gazetelerde de yine Bursaspor'un performansı değerlendirilmektedir. Bu durum takım ve oyuncuların kendilerini geliştirmelerinde olumlu etkiler yapmaktadır.

Bursaspor'un lisanslı ürünlerin satıldığı ürünlerin satıldığı kuruluştur. 5 tane şubesi vardır. Bursa dışında şubesi bulunmamaktadır. İnternet üzerinden de satış yapmaktadır.

Bursa Mobile, Bursaspor'un Turkcell tarafından sağlanan mobil sanal ağ operatörüdür. Operatör tarafından abonelere "0 (516) 16" ile başlayan numaralar tahsis edilmektedir.

Bursaspor Resmi Sitesi28 Temmuz 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bursaspor Resmi Televizyonu
Texas Taraftar Grubu Resmi Sitesi23 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bursaspor Resmi Facebook Sayfası22 Ocak 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bursaspor Resmi Twitter Sayfası3 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bursaspor Basketbol Takımı, Bursaspor'un Basketbol Süper Ligi'nde mücadele eden erkek basketbol takımıdır. Takım, maçlarını 7.500 kişilik Tofaş Spor Salonu'nda oynamaktadır.

Bursaspor Erkek Basketbol Takımı, 2014-2015 sezonu başında kurulmuş olup profesyonel liglere Türkiye Basketbol 3. Liginde (TB3L) başlamıştır. İlk senesinde takım normal sezonu 3. sırada tamamlamış, play-off ilk turunda üst lige çıkma hakkını kaybetmiştir. 2015-2016 sezonunda (TB3L isim değiştirerek TB2L adını aldı) takım normal sezonu TB2L'de lider tamamlayarak play-off müsabakaları sonucu final grubuna kalmış ve final grubu müsabakaları sonunda tarihinde ilk kez Türkiye Basketbol Ligi'ne yükselmiştir. 2016 yılında ise Durmazlar Makine A.Ş. ile isim sponsorluğu yapmış ve takımın ismi Bursaspor Durmazlar olmuştur. 2016-2017 ve 2017-2018 sezonlarında Türkiye Basketbol 1. Liginde mücadele eden Bursaspor Durmazlar, 2018-19 sezonunda Türkiye Basketbol 1.Ligi'ni 55 puanla şampiyon tamamlayarak tarihinde ilk kez Basketbol Süper Ligi'ne yükselmiştir.

2019-20 sezonu
2019-2020 sezonunda yaptığı isim sponsorluğu anlaşması gereği Frutti Extra Bursaspor ismi ile liglerde mücadele etmeye başlamıştır. Basketbol Süper Ligi'ndeki ilk sezonunu olan ve pandemi sebebiyle beyaz sezon olarak ilan edilen 2019-2020 sezonunu, oynadığı 23 maç ile 10. sırada tamamlamıştır.

2020-21 sezonu
Takım, 2020-2021 sezonunda ligde normal sezonu 9. sırada tamamlamış ve play off'lara katılamamıştır. Pandemi sebebiyle Türkiye Kupası'nın oynanmadığı sezonda, Avrupa'da ise EuroCup normal sezon grup maçlarını 3 galibiyet 7 mağlubiyet ile tamamlayarak Avrupa'ya grup aşamasında veda etmiştir.

2021-22 sezonu
Takım, 2021-22 sezonunda mücadele ettiği Basketbol Süper Ligi normal sezonunu 30 maçta 18 galibiyet ile 8. sırada tamamlamış ve çeyrek finale yükselmiştir. Çeyrek final serisinde rakibi Fenerbahçe'ye 2-1 kaybederek sezonu noktalamıştır. Takım, 2021-22 sezonundaki en büyük başarısını ise EuroCup'da final oynayarak elde etmiştir.

2022-23 sezonu
Takım, 2022-23 sezonunda mücadele ettiği Basketbol Süper Ligi normal sezonunu 30 maçta 17 galibiyet ile 5. sırada tamamlayarak bu zamana kadarki en yüksek derecesini elde etmiştir. Çeyrek final serisinde rakibi Pınar Karşıyaka'ya 2-0 kaybederek sezonu noktalamıştır. Takım, 2022-23 sezonunda EuroCup'da son 16 turuna yükselmiş Gran Canaria takımına son 16 turunda elenmiştir.

2023-24 sezonu
Sezon öncesi, Uludağ İçecek A.Ş. Bursaspor Basketbol Takımı'nın sponsoru olmayacaklarını açıklamıştır.
14 Ağustos 2023'te İnfo Yatırım Menkul Değerler, imzaladığı sözleşme ile Bursaspor Basketbol takımının isim sponsoru olduğunu açıklamış, takım bu tarihten sonra Bursaspor İnfo Yatırım olarak anılmıştır.
Takım, 2023-24 sezonunda mücadele ettiği Basketbol Süper Ligi normal sezonunu 30 maçta 14 galibiyet ile Türk Telekomun ardında 9. sırada tamamlamış ve play-off şansını averaj farkıyla kaybetmiştir. Avrupa'da ilk kez mücadele ettiği 2023-24 Basketbol Şampiyonlar Liginde ise 6 maçta 3 galibiyet almasına rağmen Top 16 şansını yine averaj farkıyla kaybetmiştir.

Türkiye Basketbol Ligi
Şampiyon (1): 2018-19

Bursaspor - Basketbol resmi site
TBLStat.net Takım Profili 20 Ekim 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bursaspor (futbol takımı), Bursaspor'un 1. Lig'de mücadele eden Bursa merkezli Türk futbol takımıdır. Takma adı "Yeşil Timsahlar" olan takım, Süper Lig'de şampiyon olan altı takımdan biridir.
Bursaspor, Süper Lig, 1. Lig, 2. Lig ve 3. Lig olmak üzere Türk futbolunun tüm profesyonel liglerinde şampiyonluk yaşayan ilk ve tek takımdır.

1963 yılında Akınspor, Acar İdman Yurdu, Demirçelikspor, İstiklalspor ve Pınarspor birleşerek kurucu olmuşlardır. Beyazını Uludağ'ın karından, yeşilini Bursa Ovası'ndan almıştır. Bursaspor'un amblemindeki beş yıldız kurucu takımları temsil etmektedir. Bursa'da faaliyet gösteren beş amatör kulübün birleşmesi ile kurulmuştur.
1966-67 sezonunda Türkiye 2. Ligi'nde şampiyon olan Bursaspor, 2003-04 sezonunda küme düştükten 2 sezon sonra, 2005-06 sezonunda şampiyon olup Süper Lig'e çıkmıştır. 2009-10 sezonunda Süper Lig'i lider tamamlayarak Süper Lig'de şampiyonluğa ulaşan 5. takım olmuştur.
Sonraki yıllarda Bursaspor, Süper Lig'de bir orta sıra takımı olarak yoluna devam etti ve zaman zaman Avrupa kupalarına katılma mücadelesi verdi. 2012 yılında Türkiye Kupası finaline yükselen yeşil-beyazlılar, finalde Fenerbahçe'ye 0-4 mağlup oldu. 2015'te bir kez daha finale çıkan Bursaspor, bu finalde Galatasaray'a karşı 2-3 mağlup oldu. Bu kupa finallerine ve birkaç sezon boyunca istikrarlı performansına rağmen, kulüp zamanla kötü yönetim, sık teknik direktör değişiklikleri ve artan mali sorunlar nedeniyle düşüşe geçti.
2010'lu yılların sonuna gelindiğinde Bursaspor ciddi bir kriz dönemine girdi. Artan borç yükü ve idari karmaşa, sahadaki performansın da gerilemesine yol açtı. 2018–19 Süper Lig sezonunda, son hafta alınan sonuçlarla küme düşerek 13 yıllık Süper Lig serüvenini noktaladı. Bu, 2006'daki yükselişin ardından yaşanan ilk küme düşme olmuştur.
Kulüp, sonraki üç sezon boyunca TFF 1. Lig'de mücadele etti ancak yeniden Süper Lig'e çıkamadı. Mali sıkıntılar, transfer yasakları ve futbolcu maaşlarının ödenmemesi gibi sorunlar Bursaspor'u etkiledi. Bu süreç sonunda takım, 2021–22 sezonu bitiminde yeniden küme düşerek TFF 2. Lig'e gerilediler.
28 Kasım 2023'te dönemin kulüp başkanı Recep Günay, "Bursaspor'un yaşama şansı sıfır. Üç dönem transfer yasağı cezamız var, hatta daha fazlası da var. Puan silme cezasından kurtulmaya çalışıyoruz. Cezalara itiraz ettik. Tahkim Kurulu, değerlendiriyor. Onlar, bu kulübün yaşamasına veya kapanmasına karar verecekler. Önümüzdeki hafta Bursaspor'un kaderi belli olacak. Olumsuz bir durumda, kulüp diye bir şey yok. Açık ve net söylüyorum." açıklamasında bulundu. 20 Ocak 2024 tarihinde yapılan olağanüstü genel kurulda kulüp başkanlığına Sinan Bür seçilmiştir.
Bu düşüş, 7 Nisan 2024'te 1461 Trabzon FK karşısında alınan 1–2'lik iç saha yenilgisiyle doruğa ulaştı. Bu sonuçla Bursaspor, tarihindeki ilk kez TFF 3. Lig'e, yani Türk futbolunun dördüncü kademesine düştü. 14 yıl içinde Süper Lig şampiyonluğundan dördüncü lige kadar inmek, Türk futbol tarihinin en hızlı düşüşlerinden biri olarak kayda geçti.

2023–24 sezonunda tarihinde ilk kez TFF 3. Lig'e düşen yeşil-beyazlılar, yeni yönetim ve teknik kadro yapılanmasıyla birlikte güçlü bir toparlanma sürecine girdi. 26 Mayıs 2024 tarihinde yapılan olağan genel kurulunda kulüp başkanlığına tek başına giren Enes Çelik seçilmiştir. Çelik yönetimi, mali disiplin, altyapıya yatırım ve kulübün borç yükünü azaltma hedefleriyle göreve başladı. 1 Temmuz 2024'te ise Teknik direktörlük görevine ise sezon başında eski futbolcusu Pablo Batalla getirildi. 17 Mart 2025'te Batalla ile yolların ayrılmasından sonra bu göreve Adem Çağlayan getirildi. 30 maçta 21 galibiyet, 7 beraberlik ve 2 mağlubiyet alan yeşil-beyazlılar, 64 gol attı ve 17 gol yedi; sezonu 70 puanla lider tamamlayarak doğrudan TFF 2. Lig'e yükseldi. Bu performans, kulübün son on yıldaki en başarılı sezonlarından biri olarak kayıtlara geçti. 5 Ekim 2025 tarihinde teknik direktör Adem Çağlayan ile yollar ayrıldı, yerine Tahsin Tam getirildi. 26 Ocak 2026 tarihinde teknik direktör Tahsin Tam ile yollar ayrıldı, yerine Mustafa Er getirildi. 30 maçta maçta 25 galibiyet, 5 beraberlik ve 4 mağlubiyet alan yeşil-beyazlılar, 87 gol attı ve 19 gol yedi; sezonu 80 puanla lider tamamlayarak doğrudan TFF 1. Lig'e yükseldi. Bu şampiyonlukla birlikte Süper Lig, 1. Lig, 2. Lig ve 3. Lig olmak üzere Türk futbolunun tüm profesyonel liglerinde şampiyonluk yaşayan ilk ve tek takımdır.

İlk önemli başarısını 1969-70 sezonunda yaşadı. Bursaspor Federasyon Kupası Final Maçında Eskişehirspor'u 1-0 yendi. İkinci maçta 2-0 yenilince kupayı kazanamadı ancak, Başbakanlık Kupası maçı oynamaya hakkını elde etti. Fenerbahçeyi 1-0 yenen Bursaspor, böylece 1. lig tarihindeki ilk önemli başarısına imza attı.
1973-74 sezonunda tekrar Türkiye Kupası Finaline çıkan Bursaspor Fenerbahçe'ye 3-0 yenildi. Başbakanlık Kupası Finalinde ise Beşiktaş'a 3-2 yenildi. Fakat kupa Finalisti olduğu için UEFA Kupa Galipleri Kupası'na katılmaya hak kazandı.
1979-80 sezonunu lig dördüncüsü olarak tamamlayan yeşil beyazlı ekip 1985-86 sezonunda ilk kez Federasyon Kupasını kazanmayı başardı. Finalde Altay'ı Beyhan ve Tulipan'in golleriyle yenen Bursaspor kupaya uzanırken Cumhurbaşkanlığı Kupası öncesi, kötü bir olayla sarsıldı. Macar Futbolcu Mihaily Tulipan, Apolyont Gölü'nde sandal gezintisi yaparken ailesi ile birlikte boğuldu. Bu olaydan sonra Bursaspor Kupa maçında Beşiktaş'a 2-1 yenildi.
1986-87 sezonunda Kupa Galipleri Kupasında ilk turunda Ajax takımına elendi. Kötü bir sezon geçiren Bursaspor, o sezon küme düştüler. Ancak Ankara Bölge İdari Mahkemesi Bursaspor'un tekrar 1. ligde oynamasına karar verdi.
1991-92 sezonunda Federasyon Kupasında finalde Trabzonspor ile tarihe geçen iki maç oynadı. İlk maçta Bursa'da rakibini 3-0 yenen Bursaspor, ikinci maçta 1 - 0 yenik duruma düşmesine rağmen skoru 1-1 e getirmeyi başardı. Ancak Trabzonspor 4 gol atıp maçı 5-1 kazanarak kupayı müzesine götürmeyi başardı.
2011-12 Türkiye Kupası'nda finale yükselen Bursaspor, 16 Mayıs 2012 tarihinde oynanan final maçında Fenerbahçe'ye 0-4 mağlup olmuştur. Turnuvanın gol kralı ise 5 golle Bursaspor'un forveti Sebastián Pinto olmuştur.
2014-15 sezonunda Ziraat Türkiye Kupası finalinde Galatasaray ile mücadele etti. 3 Haziran 2015 tarihinde oynanan maçta 0-1 öne geçen Bursaspor üstünlüğünü koruyamadı ve müsabakanın ilk yarısı 1-1 sona erdi. İkinci yarının hemen başında 2-1 geriye düşen Bursaspor devamında eşitliği sağladı ama beraberlik golünden yaklaşık 2 dakika sonra tekrar kalesinde gol görerek 3-2 yenik duruma düştü ve maç bu şekilde sona erdi. Turnuvanın gol kralı ise 8 golle Bursaspor'un forveti Cédric Bakambu olmuştur.

Son güncelleme: 22 Mayıs 2026
Kaynak: Bursaspor.org

Son güncelleme: 22 Mayıs 2026
Kaynak: Bursaspor.org / Transfermarkt.com

Son güncelleme: 22 Mayıs 2026
Kaynak: Bursaspor.org / Transfermarkt.com

Son güncelleme: 22 Mayıs 2026
Kaynak: Bursaspor.org / Transfermarkt.com

2 Haziran 2026 itibarıyla

Not: Uyruk bilgisi futbolcuların FIFA uygunluk kurallarınca oynayabileceği millî takımı gösterir. FIFA kuralları haricinde başkaca uyruğa da sahip olabilirler.

UEFA Şampiyonlar Ligi
Grup aşaması (1): 2010-11
UEFA Kupa Galipleri Kupası
Çeyrek final (1): 1974-75
UEFA Intertoto Kupası
Çeyrek final (1): 1995

Süper Lig: 50 Sezon
1967-2004, 2006-2019

1. Lig: 10 Sezon
1963-1967, 2004-2006, 2019-2022, 2026-

2. Lig: 3 Sezon
2022-2024, 2025-2026

3. Lig: 1 Sezon
2024-2025

Ana madde: Bursaspor sezonları listesi

4 Mart 2026 itibarıyla

Not: Ayrıntılar ve geçmiş sezonlar için Ana Maddeye bakınız.
g = geçici teknik direktörler
Açıklamalar

Kaynak: bursaspor.org.tr en çok maça çıkan oyuncu ve en çok gol atan oyuncu İstatistikleri

Kaynak: bursaspor.org.tr en çok maça çıkan teknik direktör İstatistikleri

Yeşil-Beyazlı takım lig tarihindeki Gol kralları
1979-80 sezonu Bahtiyar Yorulmaz 12 gol (Altaylı Mustafa Denizli ile krallığı paylaştı)
2000-01 sezonu Okan Yılmaz 23 gol
2002-03 sezonu Okan Yılmaz 24 gol
2014-15 sezonu Fernandão 22 gol
En golcü oyuncu
Bursaspor tarihinin en golcü futbolcusu Okan Yılmaz oldu. Okan Yılmaz, 8 sezonda Bursaspor forması ile çıktığı 212 lig ve kupa maçlarında toplam 117 gole imzasını attı.
Avrupa Kupalarında en golcü oyuncu
Ercüment Şahin 6 gol
Pablo Batalla 5 gol
En çok para kazandıran futbolcu
Bursaspor tarihinde en büyük paranın kazanıldığı transfer olayı Bosnalı yıldız Elvir Baljić'in 1998-99 sezonunda Fenerbahçe'ye satılması oldu. Fenerbahçe bu transferde Bursaspor'a 9 milyon dolar bonservis ücreti ödedi.
En çok oynayan futbolcu
Bursaspor tarihinin en fazla forma giyen oyuncusu savunma mevkiinde oynayan Turhan Şen oldu. Bursaspor altyapısından yetişen ve takımın kaptanlığına kadar yükselen Turhan 337 kez Bursaspor formasını giydi.
En farklı mağlubiyet
Bursaspor, en farklı yenilgisini 17 Kasım 2002 tarihinde Fenerbahçe karşısında 7-1'lik skorla aldı. Fenerbahçe'nin cezası nedeniyle Ankara 19 Mayıs Stadyumu'nda oynanan mücadelede sarı lacivertli ekibin gollerini Washington (4), Ceyhun Eriş, Serhat Akın ve Tuncay Şanlı atarken Bursaspor'un tek golü Murat Sözkesen'den geldi.
En farklı galibiyet
Bursaspor, tarihinin en farklı galibiyetini 13 Ekim 1995 tarihinde Bursa Atatürk Stadyumu'nda MKE Ankaragücü'ne karşı 8-0'lık skorla aldı. Ligin 10.haftasında oynanan mücadelede tarihi skor Ercüment Şahin (3), Hayrettin Yıldız, Selim Özer, İbrahim Köseoğlu, Hakan Keleş ve Levent Devrim'in golleriyle geldi.
En uzun süre görev yapan Başkan.
1988-1992 ve 2007-2013 yıllarında görev yapan İbrahim Yazıcı'dır.
En çok millî formayı giyen oyuncu
Bursaspor forması ile en çok Türkiye millî futbol takımına seçilen futbolcu ise 34 maçla Sedat Özden'dir.

Ana madde: Bursaspor'un Avrupa kupaları tarihi
İlk Avrupa maçı
1973-1974 sezonunda Federasyon Kupası finalisti olan Bursaspor, Lig şampiyonu Fenerbahçe'ye 1-0 ve 0-3'lük skorlarla kupaya uzanamamasına karşın statü gereği ertesi sezon ülkemizi UEFA Kupa Galipleri Kupası'nda temsil etmeye hak kazandı. 1974-75 sezonunda Bursaspor'un Avrupa'daki ilk rakibi İrlanda'nın Finn Harps t

Bölgesel Amatör Lig (kısaca BAL), Türkiye'nin 5. seviyedeki futbol ligi konumundadır. İlk olarak 1990-1994 yıllarında Deplasmanlı Amatör Lig adıyla oynanan bu lig 2010 yılında yeniden kurulmuştur. Ligin seyirci rekoru 27 Nisan 2025 tarihinde 33.247 taraftarını stadyuma çeken Eskişehirspor'dadır.

2025 - 2026 Sezonunda Bölgesel Amatör Lig'den TFF 3.Lig'e toplam 5 takım yükselecektir.
10 grupta oynanacak grup müsabakaları çift devreli lig ve puan usulüne göre oynanacak olup grup müsabakaları sonunda play off sistemine göre 5 takım TFF 3. Lig'e çıkmaya hak kazanır.
BAL Play Off TFF 3. Ligi'ne Yükselme Müsabaka Sistemi; 2025- 2026 Bölgesel Amatör Lig Sezonu sonucu gruplarında birinci olan takımlar seri başı olarak bekler. Gruplarında 2.3.4.ve 5.sırayı alan takımlar tek maç eleme usulü oynanacak play off müsabakalarını oynamaya hak kazanır.
BAL Takımlarının Play Off Eşleşmeleri; Tek maç eleme usulü play off müsabakalarında kendi grubunda 2. (ikinci) olan takım ile 5 (beşinci) olan 3.(üçüncü) olan takım 4.(dördüncü)olan takımla eşleşir. Müsabakalar; 2.ve 5. olan takımların müsabakası 2. ikinci olan takımın sahasında 3. ve 4. olan takımların müsabakası 3.(üçüncü) takımın sahasında müsabaka oynanır. Müsabakalar sonucu gruplarında 2. ve 5.olan takımların galibi ile 3. ve 4. galibi ile takımların grup içindeki üste olan takımın sahasında müsabakasını oynar. Bu müsabakada galip gelen takım grubunda grup 1. (birincisi) olarak bekleyen takımla 1.(birinci) takımın sahasında müsabaka oynar. Müsabaka sonrasında galip gelen takım final müsabakaları oynamaya hak kazanır.
10 takımın final müsabakaları oynamaya hak kazanacağı müsabakalarının eşleşmeleri ise kura çekimi sonucu belirlenecektir. Bu eşlemeler sonucunda tarafsız sahalarda tek maç eleme usulü oynanacak müsabakalar sonucunda galip gelen 5 takım TFF 3.lige çıkmaya hak kazanır.
BAL'da Gruplarında son dört (4) sırayı alan takımlar direkt olarak küme düşer.
BAL baraj müsabakaları BAL takımı ile yerel lig takımı arasında, müsabakaların tamamlanmasından sonraki 10 gün içinde, tek maç eleme usulü ile oynanır.

BAL 2025 - 2026 sezonu, bu statüde belirtilen kriterleri yerine getiren ve illere verilen kontenjan kapsamında 2024-2025 Sezonunda BAL'da yer alarak 3. Lig'e çıkamayan veya yerel amatör lige düşmeyen 72 takım, yerel liglerde dereceye girerek veya baraj maçında galip gelerek BAL'a yükselen 65 takım ve 2024 -2025 sezonunda 3. Lig'den düşen 7 takım  olmak üzere toplam 144 takımdan oluşur.
BAL 2025-2026 sezonu 13 takımlı 1 grup, 14 takımlı 4 grup ve 15 takımlı 5 grup olmak üzere toplam 10 grupta 144 takımın katılımı ile oynanır. Gruplar bölgelere göre düzenlenmiştir.
Grup maçlarına katılan takımlar

Aşağıdaki takımlar baraj maçları sonunda 2026-27 sezonunda BAL'da yer almaya hak kazanmışlardır.

Normal sezon sonunda 40 takım küme düşmüştür. Ayrıca baraj maçları sonunda 14 takım, statü gereği de 13 takım olmak üzere toplam 67 takım yerel liglere düşmüştür. Bunlara karşılık aşağıdaki 70 takım, statü gereği illerindeki süper amatör küme ya da 1. amatör küme maçları sonunda dereceye girerek, 2026-27 sezonunda, BAL'da yer almaya hak kazanmışlardır.

Amatör Lig ve Kulüp Bilgileri 13 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bölgesel Amatör Lig

Büyükorhan, Bursa'nın 17 ilçesinden biridir.

Harmancık, Orhaneli, Mustafakemalpaşa ve Balıkesir'e bağlı Dursunbey ilçelerine komşudur. Büyükorhan ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 816 metredir. Yükseklik nedeniyle serin dağ iklimi görülür. Engebelli ve dağlık bir yapıya sahiptir. İlçenin yüzölçümü 505 km²dir. 43 mahalleden oluşur. Bölgede karasal marmara geçiş iklimi görülür.

Bizans döneminde Atranos (Bugün Orhaneli) Tekfurluğu'nun toprakları içinde yer alan bir bölgeydi. 1321'de Orhan Gazi tarafından Osmanlı hakimiyetine girdi. Fatihi Orhan Bey'e atfen üç obadan oluşan yerleşime Orhan-ı Kebir adı verilmiştir. Cumhuriyet döneminde Büyükorhan ismini almıştır. 1944 yılında Orhaneli'ye bağlı bir nahiye olan Büyükorhan, 1967 yılında belediye, 1987 yılında ilçe olmuştur.

İlçenin ekonomik yaşamı tarım ve hayvancılığa dayanmaktadır, komşu il ve ilçelere ulaşım bağlantısı gelişmiş olmadığından sanayi ve ticaret hayatı gelişmemiştir. İlçenin yarısı ormanlık alandır. Tarıma elverişli arazinin su tutma kapasitesi az, yeraltı suyu kısıtlı olduğu için ilçede kuru ve sulu tarım yapılmaktadır. En önemli ürün buğday ve çilekttir. Yüksek alanlarda arpa yetiştirilir. İlçede sulama yapılabilen yerlerde çilek yetiştiriciliği gelişmektedir. Orman arazisinde tel direği, maden direği, sanayi odunu, yakacak odun, kâğıtlık odun gibi ürünler elde edilir. İlçede büyükbaş ve küçükbaş hayvancılık yapılır. Sığır varlığının bir bölümü bölümü düşük verimli ırklardan oluşmuştur. İlçeye yakın ve sulama yapılan yerlerde daha verimli hayvancılığa geçilmiştir. Koyun varlığı ise yerli ırklardan oluşmaktadır. Halkın tarım ve hayvancılık dışındaki gelir kaynağı, mevsimlik işçi olarak çalışmaktadır.
İlçe bağlısı olarak merkez hariç olmak üzere ilçe merkezine bağlı; 1 belde, 40 köy ve 44 mahalleden oluşmaktadır. 44 mahalenin 3 tanesi Büyükorhan ilçesine bağlıdır. İlçeye bağlı olan beldenin adı Kınıktır ve 44 mahallenin iki tanesi Kınık Beldesine bağlıdır. Geri kalan 40 mahalle köy muhtarlıklarının idaresindedir.

İlçe, deniz seviyesinden 830 m rakımlı, Marmara'nın şirin ve ormanlarla çevrili yeşil bir ilçesidir. Büyükorhan doğusunda Harmancık, batısında M. Kemalpaşa, kuzeyinde Orhaneli, güneyinde ise Balıkesir iline bağlı Dursunbey ilçeleri ile çevrili olup, yüzölçümü 11.300 hektardır. Yörede Marmara Bölgesinin iklim özellikleri hüküm sürmekte, yazları sıcak ve kurak, kışları soğuk ve yağışlı geçer. Yazın en yüksek sıcaklık 30 – 35 °C, kışın ise ısı ortalama 4 – 6 °C'ye düşmektedir. İlçemizin güneyinden Aliova Çayı geçmektedir. Ayrıca tarımsal sulama amaçlı iki adet gölet bulunmaktadır. Arazi sulamasında ağırlıklı olarak yer altı su kaynaklarından istifade edilmektedir.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

'Görecik Yaylası', ilçeye 6 kilometre uzaklıktadır.
İlçe merkezine 7 km uzaklıkta 'Zaferiye Köyü', bulunan kaynak suyu çok güzel bir sudur.
İlçe merkezine 20 km uzaklıkta 'Düğüncüler Köyü', sıcak su kaynakları nedeniyle yerli halk tarafından tedavi amaçlı kullanılmaktadır. Rafting ve tracking sporları yapılır.
'Kaya Deresi', ilçe yakınındaki bir kamp alanıdır. İlçeye 3 km yakınlıkta bulunan derecik mahallesinde türüne ender rastlanan kilise bulunmaktadır tarihi 2000 yıllık olduğu bilinmektedir.

Cantık (Kırım Tatarcası: Yantıq)  Kuzu ve baharatlarla taze hamurdan yapılan, çiböreğin aksine, yağsız, tavada kızartılan bir hamur türüdür. Kırım Tatar mutfağının ana ulusal yemeklerinden biridir. Bursa cantığı bir içli pide olup Tatar cantığı ile yalnızca ismi aynıdır.

Un, su ve sofra tuzundan sert bir hamur yoğurun, 30 dakika bekletin ve 2 mm kalınlığında açın. Hamurdan daireler kesin, kenarlarını yumurta ile yağlayın ve ortasına kıymalı iç koyun. Bir kenarı bükün, çibörekdeki gibi hilal şekli verin. İçi için yağlı kuzu etini kemik ve sinirlerden arındırın, ardından kızarmış soğanla birlikte tuz, karabiber, su ilave ederek kıyma makinesinden geçirin, iyice karıştırın. Ürün yağsız kızartılır. Bitmiş sıcak cantığın her iki tarafı da tereyağı ile yağlanır.
Cantık el ile, çatal bıçak kullanmadan yenir.

Gözleme

CarrefourSA, 1991 yılında Sabancı Holding ve Carrefour ortaklığında kurulan Maltepe, İstanbul merkezli süpermarket zinciri. İlk marketini 1993 yılında İçerenköy'de açmıştır.

İlk marketi, yalnızca Carrefour adıyla 22 Kasım 1993 tarihinde İstanbul'un İçerenköy semtinde açılmıştır. Bu market aynı zamanda Türkiye'de açılan ilk süpermarket olmuştur. 1996 yılında ise CarrefourSA adı kullanılmaya başlanmıştır.
CarrefourSA, halka açık bir şirket olan Gima'yı 2005'te satın alarak İMKB'ye girmiş oldu. Gima'yla birleştikten sonra Gima hisseleri kapatıldı, 24 Ağustos 2006 tarihinden itibaren CarrefourSA hisseleri 2 pay hâlinde işlem görmeye başladı. Temmuz 2015'te bu paylar birleştirilerek tek hisse kodu altında işlem görmeye başladı.
25 Temmuz 2013'te Sabancı Holding, 141 Milyon Lira'ya Carrefour Nederland BV'den %12 hisse daha alarak payını %50,8'e çıkartmış ve yönetimi devralmıştır.
CarrefourSA'nın hipermarket, süpermarket, gurme market ve mini market türünde 2025 yılı itibarıyla Türkiye genelinde 71 ilde 1250 mağazası bulunmaktadır.

CarrefourSA, 1999 yılından bu yana Türkiye'de faaliyet gösteren pek çok market zinciriyle satın almalar yoluyla birleşme yaşamıştır.
Fransız Promodès'in 1999 yılında Carrefour ile birleşmesinin ardından Promodès'in Türkiye'de Continent adıyla faaliyet gösteren 3 hipermarketi CarrefourSA'ya katıldı.
Carrefour'un Fransa'daki diğer bir markası olan Champion marketler zinciri, Türkiye versiyonu olarak ChampionSA adıyla Kasım 2000'de Fulya'da açıldı. Ancak 2007 yılında, CarrefourSA isminin müşteriler tarafından daha çok tercih edilmesi sebebiyle bütün ChampionSA'lar CarrefourSA Express marketlere dönüştürüldü.
2005'te Gima ve Endi'nin sahibi olan Fiba Holding, bu iki marketin Koç Holding'e satışı için görüşmeler yürütüyordu. Ancak CarrefourSA'nın 132,5 milyon Dolar teklif vermesi üzerine üç gün içinde CarrefourSA'ya satılmıştır. Böylece 13 Temmuz 2005'te Gima'nın %65,33'ü ve Endi'nin %34,95'i satın alınmış ve toplamda 81 mağaza devralınmıştır. Bu ani satışa Koç Holding tepki göstermiştir.
CarrefourSA Temmuz 2010'da Saya Grup'a bağlı yerel bir market zinciri olan Alpark'ı 45 milyon Lira'ya satın aldı.
Şubat 2015'te, yerel bir market zinciri olan İsmar'ın 26 marketi satın alındı. Mart ayında 1e1 adında bir zincirin 29 şubesi 31 Milyon Lira'ya satın alındı. Mayıs ayında ise bir başka yerel market zinciri olan ve 201 marketi bulunan Kiler, 429 milyon Lira'ya satın alındı. Böylece CarrefourSA 2015 yılı içinde 256 yeni markete sahip oldu.
2017 yılında ise 12 tane Migros, 8 tane Kipa olmak üzere CarrefourSA, Migros Grubunun Ege'deki 20 şubesini satın almıştır.

Cumalıkızık, Türkiye'nin Bursa ilinin Yıldırım ilçesine bağlı bir mahalledir. Bursa şehir merkezine 11 kilometre mesafededir. Ortalama 20 dakikada ulaşım sağlanır. Uludağ'ın kuzey eteklerinde kurulmuş ve hâlen yaşayan beş Kızık köyünden biridir. Diğer Kızık köyleri şunlardır: Değirmenlikızık, Fidyekızık, Hamanlıkızık ve Derekızık. Bayındırkızık, Dallıkızık, Kızık, Bodurkızık, Ortakızık, Camilikızık, Kiremitçikızık, Kızıkşıhlar ve Kızıkçeşme ise günümüze ulaşamamıştır. Cumalıkızık Etnografya Müzesi burada bulunmaktadır. 2000'de UNESCO tarafından Dünya Mirası Geçici Listesi'ne dahil edilen Cumalıkızık, 2014'te Bursa ile birlikte Dünya Mirası olarak tescil edildi.

Kuruluşu yaklaşık 1300'lü yıllara denk gelmektedir.
Bir vakıf köyü olarak kurulan köyde, tarihi doku çok iyi korunmuştur ve Osmanlı erken döneminin kırsal kesim sivil mimari örnekleri günümüze ulaşmayı başarmıştır. Bu özelliği nedeniyle çok ilgi çeken ve ziyaret edilen bir yerleşim yeri olmuştur. Sık sık tarihsel filmlere mekan olmaktadır.
Uludağ etekleri ile vadiler arasında sıkışıp kalan köylere kızık adı verilmiştir. Diğer kızık köylerindeki köylülerin eskiden Cuma namazı için toplandığı yer olduğundan bu köyün Cumalıkızık adıyla anıldığı söylenir. Bir başka söylence de, Osman Bey'in köyün kurulduğu günün cuma günü olması sebebiyle bu köye "Cumalıkızık" adını vermiş olduğudur.
Köy meydanında köy geçmişine ait eşyaların sergilendiği bir de müze (Cumalıkızık Etnografya Müzesi) bulunur. Köyde, Haziran ayında "Ahududu Şenliği" yapılmaktadır. Ünlü "Cumalıkızık evleri" moloz taş, ağaç ve kerpiçten yapılır, genelde üç katlıdır. Üst katlardaki pencereler kafesli veya cumbalıdır. Ana giriş kapılarındaki kulplar ve tokmaklar dövme demirden yapılır. Evler sarı, beyaz, mavi, mor renklere boyalıdır. Evlerin arasında kaldırımsız, taş döşeli, çok dar sokaklar bulunur.
Köyün camisi, caminin yanındaki Zekiye Hatun Çeşmesi ve tek kubbeli hamamı Osmanlı devrinden kalmadır. Köyde, Bizans devrinden kalma bir kilise kalıntısı da bulunur. Köyde narenciye, ceviz, kestane yetişir.
Köye yakın yerleşim yerlerinde Bizans dönemine dayanan çeşitli izler mevcuttur. Bu izler zamanında Bizanslıların o bölgede varlık gösterdiğini kanıtlamaktadır. 1920-1922 yılları arasında gerçekleşen Yunan işgaline karşı diğer köylerin aksine Cumalıkızık köyü varlığını koruyabilmiştir. Köy, bu sayede Osmanlının kültürel ve tarihi yapısını koruyarak günümüze aktarmayı başarabilmiştir. Tarihi zenginliklerinin yanı sıra bünyesinde kendine özgü sosyo-kültürel unsurları barındırması kültürel miras kapsamında önemli rol oynamaktadır. Köyün doğal tarihinin kaybolmaması adına bazı çalışmalar yapılmıştır. Cumalıkızık Koruma Yaşatma Projesi  bu uygulamalardan biridir.
Tarihi dokusu nedeniyle sık sık dizi ve film çekimlerine sahne olur. Örnek olarak Türk Kurtuluş Savaşı'nı anlatan Kurtuluş dizisi, Osmanlı Devleti'nin kuruluşunu anlatan Kuruluş dizisi ve son olarak başrolünü Emrah İpek'in oynadığı Kınalı Kar dizisi burada çekilmiştir.

2015 yılından itibaren Cumalıkızık'ta Uluslararası Ahududu Festivali düzenlenmeye başlamıştır.
2014 yılında Cumalıkızık Etnoğrafya müzesi açılışı yapılmıştır. Büyükşehir Belediyesi ve Cumalıkızık'ta yaşayan vatandaşlarımızın desteği ile oluşturulan müzede Cumalıkızık'a gelen ziyaretçiler gerçekten 700 yıllık bir köydeki yaşam tarzını, kültürünü, örfünü, adetini bu müzede görebilir.

1. yol: Kent meydanından kalkan Cumalıkızık minibüsleriyle doğrudan köye ulaşılabilir.
2. yol: Bursa'nın birçok noktasında durağı olan metroya binerek Cumalıkızık-Değirmenönü istasyonunda inebilir ve minibüse aktarma yaparak 5 dakika içerisinde köye ulaşabilirsiniz
3. yol: Özel araçla Ankara yolu istikametinden Cumalıkızık yönlendirmeleriyle ulaşım sağlanabilir.

Çetin, Turhan (2010). "Cumalıkızık Köyünde Kültürel Miras ve Turizm Algısı". Milli Folklor. 11 (87). ISSN 1300-3984. 26 Mayıs 2024 tarihinde kaynağından arşivlendi26 Mayıs 2024. 

 OpenStreetMap'te Cumalıkızık ile ilgili coğrafi veriler

Cumhuriyet Caddesi, Bursa şehir merkezinde Zafer Meydanı'nda başlayıp, Gökdere Bulvarı'nda son bulan caddedir.
Bursa'nın tarihi han ve çarşılarının ortasında yer almaktadır. 1906 yılında "Hamidiye"  adıyla hizmete açılan cadde 2004 yılında araç trafiğine kapatılmıştır.  Cadde üzerinde  ulaşım  2011  yılında inşa edilen ve "nostaljik tramvay hattı" şeklinde adlandırılan doğu-batı doğrultusunda bir tramvay hattı ile sürdürülür.
Araç trafiğine kapatılmasından sonra ticari işlevinden ziyade sosyal işlevi ön plana çıkmış olsa da halen perde ve dekorasyon alanında Bursa'nın önemli caddelerindendir. Caddede çoğu züccaciye, halı ve perde üzerine satış yapan 270 dükkân bulunur.

Cadde, Mahmut Reşid Paşa'nın valiliği sırasında yaptırıldı ve II. Abdülhamit'e ithafen "Hamidiye Caddesi" adını aldı. Üzerinde Tahıl Hanı, Perşembe Hamamı gibi yapıların bulunduğu bir cadde idi. Caddeye II. Meşrutiyet'in ilanından sonra "Meşrutiyet Caddesi", 1926 yılında  "Cumhuriyet Caddesi""  adı verildi. 

2004 yılından sonra Bursa çarşıları için yaptırılan yeni planlama doğrultusunda araç trafiğine kapatılarak, sadece yayaların kullandığı bir cadde haline getirildi. Restorasyon ve rekonstrüksiyon çalışmaları kapsamında cadde üzerindeki yapıların cephelerine dış cephelerdeki klimaların ve reklam tabelalarının kaldırılması; ısı yalıtımlı pencere ve doğrama değişimleri yapılması gibi çeşitli müdahaleler yapıldı.
Cadde üzerinde ulaşımı sürdürmek üzere 2011 yılında inşa edilen tramvay hattı; daha sonra Davutkadı Mahallesi'ne kadar uzatıldı. 2,4 km uzunluğundaki tramvay hattının  5 durağı bulunur. Tramvayın enerji beslemesi için inşa edilen kataner direkleri, aynı zamanda aydınlatma amaçlı da kullanılır. Kataner direkleri, resim-fotoğraf sergileri için de uygun hale getirildiğinden; cadde bir yönüyle sanat galerisi işlevi görebilmektedir. 

Cumhuriyet Caddesi Nostaljik Tramvay Tanıtım videosu (2011)21 Kasım 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Darmstadt Almanya'nın Hessen eyaletinde bulunan bir şehirdir. Şehir, Bursa'nın Almanya'daki 2 kardeş kentinden biridir. Darmstadt 122,23 km2 yüzölçümüne sahip, nüfusu, 30 Eylül 2006 itibarıyla yaklaşık 139.233 olarak tespit edilmiştir.

Darmstadt-Mitte
Darmstadt-Nord
Darmstadt-Ost
Bessungen
Darmstadt-West
Arheilgen
Eberstadt
Wixhausen
Kranichstein
Griesheim

Darmstadt'ın ekonomisi, kimya ve eczacılık branşlarında tanınmış şirketler ve markalar tarafından şekillenmiştir. Bu şirketlerin arasında en çok değer taşıyan, 8.000 çalışanıyla, Merck firmasıdır. Röhm, Schenck, Wella, Goldwell ve Deutsche Telekom (Alman Telekom) gibi büyük firmalar da, Darmstadt'ta hizmet vermektedir.

Atom numarası 110 olan Darmstadtium Elementi Darmstadt'ta bulunmuştur.

Heinrich-Emanuel-Merck-Okulu
Erasmus-Kittler-Okulu
Peter-Behrens-Okulu
Martin-Behaim-Okulu
Friedrich-List-Okulu

Bertolt-Brecht-Okulu
Edith-Stein-Okulu
Eleonorenschule
Georg-Büchner-Okulu
Justus-Liebig-Okulu
Lichtenbergokulu
Ludwig-Georgs-Lisesi
Marienhöhe Merkez Okulu
Viktoriaokulu

Darmstadt Teknik Üniversitesi (Technische Universität Darmstadt)
Darmstadt Uygulamalı Bilimler Üniversitesi (Hochschule Darmstadt)
Darmstadt Protestan Uygulamalı Bilimler Üniversitesi (Evangelische Fachhochschule Darmstadt)
Darmstadt Özel Uzak Uygulamalı Bilimler Üniversitesi (Private FernFachhochschule Darmstadt)

Darmstadt'ın kardeş şehirleri:

 Alkmaar, Hollanda, 1958
 Troyes, Fransa, 1958
 Chesterfield, Büyük Britanya, 1959
 Graz, Avusturya, 1968
 Trondheim, Norveç, 1968
 Bursa, Türkiye, 1971
 Płock, Polonya, 1988
 Szeged, Macaristan, 1990
 Gyönk, Macaristan, 1990
 Freiberg, Almanya, 1990
 Brescia, İtalya, 1991
 Saanen-Gstaad, İsviçre, 1991
 Uschhorod, Ukrayna, 1992
 Liepāja, Letonya, 1993
 Logroño, İspanya, 2002

Resmi web sitesi 3 Ağustos 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Delfi (Yunanca: Δελφοί, [ðe̞lˈfi]), Yunanistan'da Parnassos Dağı'nın güneybatısında bulunan arkeolojik bir alan ve modern bir kasabadır. 1987 yılında UNESCO tarafından Dünya Mirası olarak listelenmiştir. Antik çağlarda Yunan halkları için önemli bir dinî merkezdi. Tarih öncesi devirlere kadar eskilere dayandırılan varsayımlarda Yunan tanrıları Apollon ve Athena'ya ibadet edilen bir alandı. Günümüze kadar varlığını koruyabilmiş Antik Yunan mimarisi eserlerinden biridir.
Delfi bütün Yunan dünyası içinde Omphalos taşı (dünyanın göbeği, kosmozu yani düzenli evreni simgeleyen) sitesi, Dünyanın ve evrenin merkezi olarak yüceltiliyordu. Hestia'nın (Ocak tanrıçası) ruhunda veya onun ocağında Apollon Delfi Tapınağı olacaktı; bir sonsuzluk (ebedi) ateşi yanıyordu.
Platea Muharebesi'nden (MÖ 479, Yunan-Pers savaşı) sonra, Yunan şehirleri ateşlerini söndürdüler. Ve yeni ateşi Delfi'de Yunan ocağından getirdiler. Pek çok Yunan kolonilerinin kuruluş hikâyelerinde, kolonide yerleşen insanlar ilk defa Delfi'ye adandı.

Delfi adı; çukur, oyuk ile bağlantılı olup Gaia'nın (toprak tanrıçası) sitede büyük anne toprağı, toprak tanrıçası saygınlığını belirtir. Apollon siteye, lakabı olan "Delphinidae" veya memelilerden biri ile bağlantılıdır. Lakap memeli bir hayvan olan yunus ile ilişkilidir. Apollon için yazılan şarkılarda, Apollon'un Delfi'ye yunus şeklinde, sırtında Girit papazlarını taşıyarak nasıl geldiğini anlatır. Diğer bir efsanede kuzeyden Delfi'ye yürüyen Apollon, Tempe'de (Teselya'da bir şehir) kutsal olan defne yaprağını toplamak için durur. Bu efsanenin kutlamasında, Apollon'a ait oyunlarda kazananlar Tempe'de toplanmış defne yaprağı taçı alır.

Delfi, Parnassus dağının yokuşundaki platoda antik kâhin sitesi Apollon Tapınağı'ndan sonra yer alır. Bu yarı daire şeklindeki çıkıntı Phaedriades (parlayan bir şey) olarak bilinir. Ve Pleistos vadisine yukarıdan bakar. Delfi'nin güney batısı, Korint Körfezi'ndeki Kirma liman şehrinin 15 km uzağındadır.

Delfi, Klasik Dönem süresinde Apollon'a adanan kâhin tapınağının belki de en iyi bilinenidir. Tarih öncesi orijini ve Gaia'ya tapınımı ile, MÖ sekizinci yüzyılın son çeyreğinde. Delfi'deki yerleşim sitesinde insan eliyle yapılan tesislerde bir süreklilik var. Olimpia'ya kıyaslandığında çanak çömlek bronz işi, üç ayaklı tabure adanmasında olduğu kadar devam eden düzenli bir akım var. Ne objelerin seçme mal oluşu ne de adanan prestijin varlığı dua edenlerin dikkat merkezi değildir. Fakat yüksek değerli malların kuvvetli tasviri diğer anakara kutsal yerlerinde bulunmaz.
Dinsel töreni yöneten kadın kahin Delfi'de Pythia olarak bilinir. Oracle, hem kâhini hem de haber verme işini ve haberin alındığı yeri ifade eder. Soru daha ziyade Apollon'a sorulur. Cevap bir erkek veya kadın kâhin tarafından mırıltılar hâlinde aktarılır. Kâhin kuş sesleri, rüzgarın uğultusu, sallanan yaprakların hışırtıları vb. oluşumları esin kaynağı olarak yorumlar. Bu olaylar sorunun cevaplarını yansıtmaktadır. H.W. Parke Delfi'nin kuruluşunu ve onun kehanetinin yer alışını kayıtlı tarih öncesi olduğunu ve orijininin karışık olduğunu yazar. Fakat Büyük Tanrıça Gaia'ya tapınmaya tarihler.

Delfi 1973

Devşirme (Osmanlıca: دوشیرمه), Osmanlı Devleti'nin fethettiği topraklardan -özellikle Balkanlar- Hristiyan genç ve yetenekli çocukların toplanması, sıkı bir eğitimden geçirilerek üstün bir asker veya bürokrat oluşturulması sistemidir. Sistem Balkanlarda 'kan vergisi' olarak adlandırılmış, Balkan devletlerinin tarih kitaplarında 'Osmanlı Köleliği' tabiri kullanılmıştır. İlk olarak 1438'de yazılı kayıtlarda bahsedilmiştir, ancak muhtemelen daha önce başlamıştır. Sultana sadık bir asker ve memur grubu yaratmıştır. Sistem, 1400'lerden 1600'lere kadar tüm sadrazamları yetiştirmiştir. Bu sistem ile yetiştirilip bürokrat olan devşirmeler arasında Rum Mehmed Paşa, Veli Mahmud Paşa, Yunus Paşa, Rüstem Paşa, Sokollu Mehmed Paşa, Kuyucu Murad Paşa ve Pargalı İbrahim Paşa gibi kişiler vardır. Osmanlı imparatorluğunun eyalet valilerinin ve askeri komutanlarının çoğunu da yetiştirmiştir. Devşirmeler bazen ailelerine yardım etmek için pozisyonlarını kullanmışlardır. Balkanların imarında devşirmelerin de etkileri olmuştur.
Oğlanlar örgün bir eğitim almış, bilim, savaş ve bürokrasi konularında eğitim görmüş ve padişah danışmanı, seçkin piyadeler, orduda generaller, donanmada amiraller ve maliye üzerinde çalışan bürokratlar olmuşlardır. Geri kalanlar Yeniçeri olarak orduya katılmıştır.
1594'te, Müslümanların devşirmelerin pozisyonlarını almalarına resmen izin verilmiştir ve Hristiyanları toplama sistemi 1648'de fiilen durdurulmuştur. 1703'te yeniden tesis etme girişimine direnilmiştir ve nihayet saltanatının ilk günlerinde III. Ahmet tarafından sistem kaldırılmıştır.
Sistem -genellikle Avrupa'da- çocukların zorla toplanıldığı gerekçesiyle eleştirilmiştir. Bunun yanında dinlerinin zorla değiştirilmesi de eleştiri konusu olmuştur. William Gervase Clarence-Smith'e göre sistem iyi bir kariyer imkanı sağladığı için Arnavutlar ve Boşnaklar başta olmak üzere bazı Hristiyan aileler oğullarını gönüllü olarak vermişlerdir ancak sistem genellikle yerel halkın gücüne gitmiştir. Bazı istisnalar dışında Müslüman çocuklar toplanmamasına rağmen, bazı Müslüman aileler çocuklarını kaçırmıştır. Makedon tarih ders kitaplarında ''ailelerin çocuklarını ormana gizlediği'', devşirmeden kurtulma amacıyla ''parmaklarından birini keserek bilerek onları sakatladığı'' anlatılmıştır. Paolo Giovio ve diğer başka kaynaklar Hristiyan ebeveynlerin devşirme girişiminden kaçınma girişimlerinden bahsetmiştir. 1565'te Epir'de, devşirme sistemine karşı özel olarak başlatılan bir ayaklanma olmuştur. Aynı bölgeye ait bir halk türküsünde devşirme sistemi eleştirilmiştir. Ayrıca -genellikle Avrupalı akademisyenler tarafından- sistemin İslam Hukuku'na aykırı olduğu da söylenmiştir.

Bunun yanında çocukların zorla toplanmadığını, sistemin kişilere iyi hayat şartları sağladığını söyleyen görüşler de vardır. Devşirmeler güçlü mevkilere ulaştıkça Bosna'daki Hristiyan ebeveynlerin, çocuklarını almaları için izcilere rüşvet verdiği biliniyordu.
Devşirilen her çocuğun doğum tarihi, köyü, kazâsı, sancağı, baba ve ana adının yanı sıra eşkali de bir deftere yazılır, bu defterlere eşgal defterleri denirdi. Daha sonra yanına verileceği Türk ailesinin reisi olan sipahisinin ismi de bu deftere yazılırdı. Bu defter iki nüsha tutulur ve biri devşirme memurunda, diğeri de çocukları sevk eden memurda bulunurdu. Günümüze kadar bu eşkal defterlerinden üç adet bulunmuş, bu defterlerdeki bilgilerin incelenmesiyle, kural olarak 8-18 yaş arası gençlerin alınmakta olduğu görülmüş, ancak 6 yaşında alınanları da görülmüştür. Üç defterdeki devşirmelerin yaş ortalaması ise 15,3 çıkmıştır.
Devşirmeler, I. Murad zamanında kurulmuş olan Yeniçeri Ocağı ve Bostancı Ocağı'nın kuruluşlarından bir süre sonrasında, temelini oluşturmaya başlarlar. Devşirme, Osmanlı'da fethedilen bölgelerdeki Hristiyan ailelerin çocuklarının 1/5 ini alarak onları yeteneklerine göre yetiştirmeye dayanırdı; eğer güçlü ve dövüşmeye yatkın iseler Yeniçeri ocağına, devlet işlerine yatkın iseler Saray'a alınırlardı. Bu kapsamda sarayda bulunan Enderun Mektebi devşirme bürokratlar yetiştirmekteydi. Osmanlı tarihinde birçok komutan ve devlet adamı devşirme kökenliydi. Devşirmeler özellikle İstanbul'un Fethi'nin ardından güç kazanmaya ve devletin zirvesine yerleşmeye başladılar. Bu ilk dönemlerde çok faydalı olmuş; devşirmeler, Osmanlı Ordusu'nda önemli yere sahip olmuşlardır. Ancak sistem son dönemlerde suiistimal edilmiş ve bozulmuştur. Devşirme sisteminin Osmanlı imparatorluğunun çözülmesindeki etkisi bugün önemli bir tarihsel tartışma konusudur.
Tarihte Osmanlı'dan önce, Roma, Bizans ve birçok İslam devletindeki devşirme uygulamasında daha çok yabancı ülke halklarından gençlerin seçilmesi yaygındı. Osmanlı'daki devşirme sistemi ise kendi tebaasından gençlerin toplanması üzerine kuruluydu. Devşirmeler, Yeniçeri Ocağı ve Bostancı Ocağı'nın temelini oluşturur.

Devşirme - Acemi Oğlanlar Ocağı Müessesesi3 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Devşirme sistemi hakkında ayrıntılı bilgi

El-Halil (Arapça: الخليل, İbranice: Hebron), Filistin'in güney Batı Şeria bölgesinde yer alan Hebron, Batı Şeria'nın en büyük vilayetinin başkentidir. Kudüs'ün 30 kilometre (19 mil) güneyinde bulunur. Şehir sınırları içindeki nüfus 201.063 iken, vilayet içindeki bitişik metropol alanı 700.000'den fazla kişiye ev sahipliği yapmaktadır. Hebron, 74,1 kilometrekarelik (28,6 mil kare) bir alana yayılmıştır. Gazze ve Doğu Kudüs'ten sonra ülkenin üçüncü büyük şehridir. Şehir, Yahudilikte, Hristiyanlıkta ve İslam'da Dört Kutsal Şehir'den biri olarak kabul edilir.
Levant'ın en eski sürekli yerleşim yerlerinden biridir. İncil'e göre, İbrahim Hebron'a yerleşmiş ve karısı Sara için mezar yeri olarak Ata Mağarası'nı satın almıştır. İncil geleneğine göre, ata İbrahim, İshak ve Yakup, eşleri Sara, Rebeka ve Lea ile birlikte bu mağaraya gömülmüştür. Şehir, İncil'de Davud'un İsrail kralı olarak taç giydiği yer olarak da bilinir. Babil esaretinden sonra Edomlular Hebron'a yerleşti. MÖ 1. yüzyılda Hirodes, daha sonra kilise ve ardından cami haline gelen, günümüzde hala varlığını sürdüren Atalar Mağarası'nı çevreleyen duvarı inşa etti. Kısa bir Haçlı kontrolü hariç, 7. yüzyıldan I. Dünya Savaşı'ndan sonra Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılmasına kadar Hebron, ardı ardına gelen Müslüman hanedanlıklar tarafından yönetildi ve şehir daha sonra İngiliz Filistin Mandası'nın bir parçası oldu.
1929'da yaklaşık 70 Yahudinin öldürüldüğü Hebron katliamı ve 1936-39 Arap ayaklanması, İngiliz hükûmetinin Yahudi topluluğunu Hebron'dan tahliye etmesine yol açtı. 1948 Arap-İsrail Savaşı'nda Hebron da dahil olmak üzere tüm Batı Şeria, Ürdün tarafından işgal edildi ve ilhak edildi ve 1967 Altı Gün Savaşı'ndan bu yana şehir İsrail kontrolü altındadır. İsrail işgalinin ardından şehirde Yahudi varlığı yeniden tesis edildi. 1997 Hebron Protokolü'nden bu yana Hebron'un büyük bir kısmı Filistin Ulusal Yönetimi tarafından yönetilmektedir. Şehir, genellikle İsrail-Filistin çatışmasının ve Batı Şeria'nın İsrail işgalinin bir "mikrokozmosu" olarak tanımlanır. 1997 protokolü şehri iki sektöre ayırdı: Filistin Ulusal Yönetimi tarafından yönetilen H1 Hebron ve İsrail yetkilileri tarafından işgal edilen H2 Hebron. Yerel sakinler için tüm güvenlik düzenlemeleri ve seyahat izinleri, Filistin Yönetimi ve İsrail arasında COGAT aracılığıyla koordine edilmektedir. Yahudi yerleşimcilerin kendi yönetim organları olan Hebron Yahudi Topluluğu Komitesi bulunmaktadır.
Güney Batı Şeria'nın en büyük şehri olan Hebron, bölgenin başlıca ticaret ve sanayi merkezidir. Bölgenin GSYİH'sının yaklaşık üçte birini oluşturan, büyük ölçüde bölgedeki taş ocaklarından elde edilen kireçtaşı satışına bağlı, hareketli bir ticaret merkezidir. Hebron, üzüm, incir, seramik, plastik, çömlek atölyeleri, metal işleme ve cam üfleme endüstrisiyle yerel olarak ünlüdür. Şehirde çok sayıda alışveriş merkezi bulunmaktadır. Hebron'un Eski Şehri, dar, kıvrımlı sokakları, düz çatılı taş evleri ve eski çarşılarıyla dikkat çekmektedir. UNESCO tarafından Dünya Mirası Alanı olarak tanınmaktadır. Hebron ayrıca bölgesel bir eğitim ve sağlık merkezi olarak da bilinmektedir.

Hebron, ḥbr biçiminde bir araya gelebilen, İbranice ve Amoriteceden gelen köklere sahip ve "çalışma arkadaşı" veya "arkadaş" anlamlarına gelen bir terimdir.
El-Halil ise, Kur'an'da "İbrahim" anlamına gelen (Halil el-Rahman, إبراهيم خليل الرحمن, anlamı "Merhametli dost" veya "Allah'ın sevdiği") Arapça bir terimdir.

 Amman, Ürdün
 Beyoğlu, İstanbul, Türkiye
 Bursa, Türkiye
 Derby, İngiltere
 Fes, Fas
 Kazablanka, Fas
 Keçiören, Türkiye
 Karanofça, Sırbistan
 Medine, Suudi Arbistan
 Saint-Pierre-des-Corps, Fransa
 Şanlıurfa, Türkiye
 Yiwu, Çin
 Konya, Türkiye

Atababalar Mağarası
El Halil Katliamı (1929)

Emir Sultan Camii, Bursa'da Yıldırım Bayezid'ın kızı Hundi Fatma Hatun tarafından kocası Emir Sultan adına, muhtemelen Çelebi Sultan Mehmed'in hükümdarlığı sırasında (1366 - 1429) inşa ettirilmiştir.
Bursa'nın en önemli mimari yapılarından olan Emir Sultan Camii, Yıldırım ilçesi sınırları içerisinde yer almaktadır. Bursa'nın doğusunda aynı adı taşıyan mahallede "Emir Sultan mezarlığı"nın yanında servi ve çınar ağaçlarının arasında yer almaktadır. Cami ilk yapıldığı zaman tek kubbeli iken 1507'de avlu ve üç kubbeli revak eklenmiştir. Cami  1795 yılında meydana gelen depremde tamamıyla yıkılmış, 1804'te III. Selim camiyi aynı plan üzerine yeniden inşa ettirmiştir. 1855 depreminde hasar gören cami 19. yüzyıl zarfında tamir edilerek harap olmaktan kurtarılmıştır.
Cami sekizgen kasnak üzerine oturan tek kubbeye sahiptir. Kuzey cephesinin köşelerinde kesme taştan birer minaresi vardır. Dikdörtgen biçiminde, ahşap kolonlar üzerinde sivri ve yatay kemerli ahşap revaklarla çevrili geniş avlusunun ortasında şadırvan, güneyde cami, kuzeyde türbe ve ahşap odalar yer almaktadır. Camiinin içi gayet aydınlıktır. Kasnakta on iki, beden duvarlarında kırk adet büyük pencere vardır. İznik ve Bursa'da yapılmış dört köşe pencerelerin etrafı çok defa mukarnaslarla işlenmiş ve üstüne Rumi motiflerle süslü alınlıklar yerleştirilmiş olan Emir Sultan Camii'nin mihrabı da, 17. yüzyılda İznik çinileriyle yaptırılmıştır.

Emir Sultan Hazretleri Türbesi/Camii 3D Panoramik Görüntüsü
Emir Sultan Cami

Erol Ayyıldız (d. 1966, Piraziz), Türk bürokrat. 10 Haziran 2016 tarihinden 18 Haziran 2020 tarihine kadar İzmir valisi olarak görev yapmış, 9 Haziran 2020 tarihinden 26 Haziran 2023 tarihine kadar Eskişehir valisi olarak görev yapmıştır. 26 Haziran 2023 tarihli ve 32233 sayılı Resmî Gazete'de yayınlanan, 25 Haziran 2023 tarih ve 2023/312 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Emniyet Genel Müdürlüğüne atanmıştır.

1987 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinden mezun olmuştur. 1989 yılında Ordu valiliğinde kaymakam adayı olarak göreve başlamıştır. Sırası ile Ulubey, Ekinözü, Kozaklı kaymakamlıkları, Bitlis vali yardımcılığı, Çayeli kaymakamlığı, Mahalli İdareler Genel Müdürlüğü Daire Başkanlığı ve Genel Müdür Yardımcılığı yapmıştır. Bakanlar Kurulunun 11 Ağustos 2011 tarih ve 2011/2153 sayılı Kararı ile Zonguldak valiliği görevine atanmıştır. 2 Ağustos 2013 tarih ve 2013/5197 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile Aydın valiliğine atanmıştır. 
1 Haziran 2016 tarihinde Resmi Gazete'de yayımlanan Valiler Kararnamesi ile İzmir valiliğine atanmıştır. Özellikle İzmir Valiliği sürecinde yürüttüğü projelerle dikkat çeken Ayyıldız, bu süreçte kent güvenliği, trafik düzenlemeleri ve afet yönetimi gibi alanlarda çalışmalar yürüttü. 
9 Haziran 2020 tarihinde İzmir valiliğinden Eskişehir valiliğine atanmıştır. 2023 yılına kadar bu görevine devam etmiştir.
2023 - 2024 yıllarında Emniyet Genel Müdürü olarak görev yapmıştır.
16.08.2024 tarihli Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Bursa Valisi görevine atanarak 20.08.2024 tarihinde görevine başlamıştır.
Evli ve ikisi kız, biri erkek olmak üzere üç çocuk babasıdır.

http://www.bursa.gov.tr/bursa-vali

Eskişehir, Türkiye'nin Eskişehir ilinin merkezi olan şehirdir. 1993 yılında çıkarılan kanunla büyükşehir belediyesi olmuştur. Ortasından Porsuk Çayı geçer.
Eskişehir'in en büyük kurumları, devlet üniversiteleri (Osmangazi Üniversitesi, Eskişehir Teknik Üniversitesi ve Anadolu Üniversitesi ) ve askeri kurumlardır (Muharip Hava Kuvveti Komutanlığı, Hava Füze Savunma Komutanlığı, 1. Hava İkmal ve Bakım Merkezi Komutanlığı ve 1. Ana Jet Üs Komutanlığı, TUSAŞ ). Bu nedenle bir öğrenci ve asker kenti görünümündedir.
Met helvası, nuga helvası, haşhaşlı çörek, Kalabak suyu, çibörek ve lületaşı ile meşhurdur. Ayrıca balaban kebabı da Eskişehir mutfağında önemli bir yer almaktadır. İşlenebilir lületaşı, Türkiye'de yalnızca Eskişehir'de çıkarıldığı için Eskişehir taşı olarak bilinir. Türkiye'de Eskişehir ve Sivrihisar dolaylarında yetişen bir çoban köpeği olan akbaş da şehre ait önemli değerlerdendir. Sanat kurumları ve tesisleri ile kültür ve sanatta gelişmiş bir şehirdir. Anadolu Üniversitesi ve büyükşehir belediyesi bünyesinde iki adet senfoni orkestrası bulunmaktadır. Ayrıca her yıl düzenlenen Uluslararası Eskişehir Festivali ile şehirde müzik, tiyatro, resim ve sinema dallarında sergiler ve gösteriler yapılmaktadır.
Eskişehir günümüze kadar farklı uygarlıklar altında varlığını sürdürmüştür. Üzerinde kurulan medeniyetlerden bazıları Frigya, Bizans, Anadolu Selçukluları ve Osmanlı İmparatorluğu'dur.
Eskişehir'in deniz seviyesinden yüksekliği 792 metredir.
Eskişehir 2013 yılında Türk Dünyası Kültür Başkenti ve UNESCO Somut Olmayan Kültürel Miras Başkentliği unvanlarını taşımaktadır.
Türk Hava Yolları'nın Airbus A330-200 tipi uçağı, TC-JNG, de 'Eskişehir' adını taşımaktadır. Ayrıca, hem askerî hem de sivil amaçlarla kullanılan Hasan Polatkan Havalimanı da ilde bulunmaktadır.
Eskişehir, İç Anadolu Bölgesi'nin kuzeybatısında yer alır. İl merkezini, Tepebaşı ve Odunpazarı ilçeleri meydana getirir. Merkez ilçeleri, kuzeyinde Bilecik, Mihalgazi ve Sarıcakaya, doğusunda Alpu, güneyinde Mahmudiye, Seyitgazi ve Afyon, batısında ise İnönü ve Kütahya ile çevrilidir.

Şehir, Antik ve Orta Çağlarda Yunanca Dorylaion, Latince Dorylaeum ismi ile tanınan bir kenttir. Yıkık ve terkedilmiş olan Dorylaion - Şarhöyük'ün yakınında, harabenin güneyinde kalan bölgede yeni bir yerleşim yeri oluşmuştur. W.M Ramsay'ın bildirdiğine göre, büyük olasılıkla Dorylaion harabelerine Eskişehir adı verilmiş ve bu ad o zamandan günümüze ulaşmıştır.

MÖ 14. yüzyılda Hititler Eskişehir merkezli büyük bir devlet kurmuşlardır. Eskişehir'in önemi ve yeri dolayısıyla Hititler döneminde Eti'lik (Beylik) olduğu görülmektedir. MÖ 12. yüzyılda Anadolu'ya giren Frigler Anadolu'ya yayılmış ve Dorylaion adı ile bölgeye yerleşmiştir. Friglerden sonra bölgeye Lidyalılar daha sonra da Persler hâkimiyeti altına almıştır. MÖ 4. yüzyılda Makedon kral İskender'in eline geçen Eskişehir, İskender'in ölüm tarihi olan MÖ 323 yılına kadar İskender'in İmparatorluğu altında kalmıştır. MÖ 2. yüzyılda Roma İmparatorluğu kontrolüne geçen bölge, Roma'nın ikiye ayrılmasına kadar Roma İmparatorluğu'nun ayrıldıktan sonra da Bizans'ın hâkimiyetinde kalmıştır.

Yeniden Bizans egemenliğine giren Dorylaion 1074'te Selçukluların eline geçti. Şehir Anadolu Selçukluları zamanında, Selçuklular ile Haçlılar arasında yapılan savaşlara sahne olmuştur. Bu zamanda şehrin adı '"Sultanönü"' olarak anılmaktadır. Şehir içinde Selçuklu Hanedanına ait pek çok eser vardır.
Arap coğrafyacı İbn Said (علي بن موسى المغربي بن سعيد, 'Ali ibn Musa ibn Sa'id al-Maghribi); Antalya - Marki (Fethiye) Körfezi arasındaki Cibâlu't Türkmân (Türkmen Dağları) adı verilen dağlık bölgede 200.000, Kastamonu yöresinde 100.000, Sultan Önü - Kütahya - Emirdağ - Karahisar-ı Sahip - Sivrihisar yörelerinde 200.000 ve Ankara'nın kuzeyindeki Karabuli denilen dağlık bölgede 30.000 çadırlık Türkmen kitlelerinin yığıldığını kaydetmektedir.

1289'da Anadolu Selçukluları Eskişehir'i Osman Gazi'ye verdi. Orhan Gazi döneminde Karamanlılarnın eline geçen Eskişehir'i, I. Murad yeniden Osmanlı topraklarına kattı.
Fatih'in ilk zamanlarına kadar şehir Ankara Beyliği'ne bağlı olarak kalmıştır. 1451 yılından sonra Kütahya'nın Beylerbeylik haline gelmesi üzerine Anadolu İdari Teşkilatında değişiklik olmuş, bu arada Ankara'ya bağlı bulunan Eskişehir, Kütahya Beylerbeyliği'ne bağlanmıştır.
Kent 1601'de bir süre Celali Deli Hasan ve yandaşlarının eline geçti. Hüdavendigâr (Bursa) Vilayetinin Kütahya Sancağına bağlı bir kaza olan Eskişehir'e demiryolu 1890'lı yıllarda ulaştı.
Demiryolu'nun Eskişehir'e gelmesi ile şehirde ticaret canlandı. 
19. yüzyıl boyunca yöreye Kafkasya, Kırım, Romanya ve Bulgaristan'dan gelen göçmenler yerleştirildi. Şehir 1877-1878 Osmanlı-Rus harbinden sonra muhacirlerin yerleştirilmeye başlamasıyla beraber gelişmeye başlamıştır.
Mondros Ateşkesi'nin maddelerinden biri olan İtilaf Devletleri'nin Osmanlı İmparatorluğu sınırları içindeki önemli noktaları güvenlik gerekçesiyle işgal edebilecekleri maddesine dayanarak 13 Kasım 1918 tarihinde İstanbul'a çıkan İngiliz kuvvetleri, İstanbul-Bağdat demiryolu hattı boyunca önemli gördükleri yerleri işgal etmeye başladılar, bu işgalden 2,5 ay sonra, 1919 yılının Ocak ayı sonlarında Eskişehir İstasyonu çevresinde karargâhlarını kurdu.

21 Haziran 1920 günü saat 11.00'de Millî Savunma Bakanı Fevzi Çakmak Paşa ve Genelkurmay Başkanı Albay İsmet İnönü ile tren istasyonuna gelmiştir. Yunan taarruzunun aldığı vaziyeti, sınıf arkadaşı ve Batı Cephesi Komutanı Ali Fuat Cebesoy ile burada görüşmüştür. Aynı gece de Ankara'ya hareket etmiştirler.
Eskişehir'de Türk Kurtuluş Savaşı'nın 5 önemli meydan muharebesinin üçü geçmiştir. Mustafa Kemal Atatürk'ün önderliğindeki Türk Kurtuluş Savaşı'nın önemli muharebelerinden biri olan I. İnönü Muharebesi Eskişehir topraklarında gerçekleşmiştir. Eskişehir, Kurtuluş Savaşı'nın kilit nok­talarından birini oluşturduğundan, savaşta maddi ve manevi olarak çok yıpranmıştır.
I. Dünya Savaşı sonrasında demiryolu hattını denetlemek amacıyla 23 Ocak 1919'da Eskişehir İstasyonunu işgal eden İngiliz kuvvetleri, 20 Mart 1920'de Kuvâ-yi Milliye'nin baskısıyla işgale son verdi. 1921 yılında Eskişehir'e 40 km uzaklıktaki İnönü'de, Birinci ve İkinci İnönü Muharebeleri yapıldı.
20 Temmuz 1921'de Yunanların işgal ettiği Eskişehir, bir süre Yunan ordularının karargâhı oldu. Eskişehir-Kütahya Savaşları sonunda Türk ordusu Sakarya'nın doğusuna çekildi. 23 Ağustos 1922'de Yunanlar yeniden saldırdı. 26 Ağustos 1922'de başlayan Büyük Taarruz ile düşman püskürtülmeye başladı ve 2 Eylül 1922 günü, Seyitgazi yönünden gelen Türk süvarileri Tekkeönü'nden Eskişehir'e inerek düşman kuvvetlerini Eskişehir'den çıkardılar. Eskişehir, Kurtuluş Savaşı'nın son aşaması olan Büyük Taarruz sonrasında 2 Eylül 1922'de kurtarıldığında yıkıntı hâlinde harap bir kasabaydı.

Atatürk'ün 15 Ocak 1923'te Eskişehir hakkındaki sözü: 

Eskişehir'i ve Eskişehirlileri çok iyi tanırım. Millî Mücadele yıllarında büyük vatanseverlik ve üstün bir cesaretle mücadelemizin daima yanında olmuş, bu mücadeleye çok geniş yardımlarda bulunmuşlardır. Gördüğüme göre halk aydın ve faaldir. Toprak verimlidir. Az zamanda zayiatı telafi ve fedakârlıklarıyla iftahar edecektir.
Mustafa Kemal Atatürk, 15 Ocak 1923'te Hükûmet Konağı'nda yaptığı konuşmada vurguladığı gibi Eskişehir, savaşın kazanılmasında büyük katkı yapmıştır. Mustafa Kemal Paşa, bu nedenle kentin imarıyla yakından ilgilenmiştir. Cumhuriyet döneminde yapılan yatırımlarla kısa zamanda modern bir kent yaratılmaya çalışılmıştır.
Cumhuriyet ilan edildikten sonra Eskişehir 1925 yılında il olmuştur. 1926 yılında Eskişehir'in, Sivrihisar, Mihalıççık ve Seyitgazi olmak üzere üç ilçesi bulunmaktaydı. 1954 yılında çıkarılan kanunla Çifteler ve Mahmudiye, 1957 yılında çıkarılan diğer bir kanunla da Sarıcakaya ilçe hâline getirilmiş ve ilçe sayısı 6'ya çıkmıştır.
Daha sonra 1987 tarihinde 3392 sayılı kanunla Alpu, Beylikova ve İnönü; 9 Mayıs 1990 tarih ve 3544 sayılı kanunla Günyüzü, Han ve Mihalgazi ilçe hâline getirilmiş, böylece ilçe sayısı 12'ye çıkmıştır. 22 Mart 2008 tarihli resmî gazetede yayımlanan 5747 sayılı yasa ile de merkez ilçe kaldırılarak Odunpazarı ve Tepebaşı adıyla 2 yeni ilçe daha kurulmuş ve ilin toplam ilçe sayısı 14'e ulaşmıştır.
Eskişehir, 2 Eylül 1993'te çıkarılan 504 sayılı kanun hükmünde kararname ile büyükşehir unvanı kazandı. 2004 yılında çıkarılan 5216 sayılı kanun ile büyükşehir belediyesinin sınırları valilik binası merkez kabul edilerek yarıçapı 20 kilometre olan dairenin sınırlarına genişletildi. 2012 yılında çıkarılan 6360 sayılı kanun ile 2014 Türkiye yerel seçimlerinin ardından büyükşehir belediyesinin sınırları il mülki sınırları oldu.

20 Şubat 1956'da Eskişehir'de oluşan şiddetli yer sarsıntısıdır. Şiddeti Richter ölçeğine göre 6,0 olan bu depremde, 1.379 bina ağır, 1.486 bina orta, 9.862 bina da hafif derecede hasar görmüştür. Bir kişinin öldüğü depremde 19 kişi de yaralanmıştır. Konumu 39° 89' kuzey enlemi ve 30° 49' doğu boylamı, odak derinliği yaklaşık 40 km olan depremin etkilediği alan 350.000 km² olarak hesaplanmıştır. Deprem alanı çeşitli doğrultularda Edirne, İzmir, Konya ve Zonguldak illerine kadar yayılmıştır. Depremin dış merkezinin bulunduğu bölge yerleşim yeri olmadığı için can kaybı fazla olmamıştır. Eskişehir depreminin oluştuğu bölge 3. derecede tehlikeli deprem bölgesidir.

5 Mart 1950'de Porsuk Çayının taşması sonucu Eskişehir'de sel felaketi meydana gelmiş, 50 bin kişi açıkta kalmıştır. 2500 evin yıkıldığı ve 6 kişinin boğulduğu felakette Marshall Planı'ndan yardım gelmiştir.

Eski tarihlerde de birçok ilklere adreslik etmiş coğrafyada, Osmanlı Dönemi ve sonrası Türkiye'nin ilkleri olarak gerçekleşenler

Osmanlı'da ilk verginin alınması (Pazar Baçı)
Osmanlı'da ilk hutbenin okunması (Osman Bey Dönemi)
Türk tarihinin ilk modern haritasının çizilmesi. (1896)
İlk Temyiz Mahkemesinin açılması (1923)
İlk Tarımsal Araştırma Enstitüsü'nün kurulması (1925)
İlk eğitmen kursunun açılması (1936)
İlk Köy Enstitüsü'nün açılması (1940)
İ

Filibe (Bulgarca: Пловдив, trl: Plovdiv), Bulgaristan'ın ikinci büyük şehri ve tarihi Trakya bölgesinin Bulgaristan'daki en kalabalık şehri olan Filibe, başkent Sofya'nın 144 km (93 mil) güneydoğusunda yer almaktadır. 2024 yılı itibarıyla nüfusu 329.489, büyükşehir bölgesinde ise 540.000'dir. Bulgaristan'ın önemli bir ekonomik, ulaşım, kültürel ve eğitim merkezi olan Filibe, 1999 ve 2019 yıllarında Avrupa Kültür Başkenti olmuş ve 2016 yılında UNESCO Küresel Öğrenim Şehirleri Ağı'na katılmıştır.
Filibe, Bulgaristan'ın güney-orta kesiminde, Meriç Nehri'nin iki yakasında yer alan verimli bir bölgededir. Şehir, tarihsel olarak bazıları 250 metre (820 fit) yüksekliğinde olan yedi siyenit tepesi üzerinde gelişmiştir. Bu tepeler nedeniyle Filibe, Bulgaristan'da sıklıkla "Yedi Tepeli Şehir" olarak anılır. Bölgede MÖ 6. binyıla kadar uzanan yerleşim izleri bulunmaktadır, bu dönemde ilk Neolitik yerleşimler kurulmuştur. Şehir daha sonra Pulpudeva adında bir Trak yerleşimi olmuş, daha sonra Persler, Antik Makedonlar, Keltler, Romalılar, Bizanslılar, Gotlar, Hunlar, Bulgarlar, Trak-Romalılar, Slav kabileleri, Haçlılar ve Osmanlı Türkleri tarafından fethedilmiş ve yönetilmiştir. 
Filippopolis (Yunanca: Φιλιππούπολις), Büyük İskender'in babası, antik Makedonya kralı Büyük Filip (MÖ 359-336) tarafından MÖ 342'de hem Trakyalıları hem de 2000 Makedon'u (Yunanlı) buraya yerleştirerek bir polis olarak kurulmuştur. Helenistik dönemde şehrin kontrolü Makedonya Krallığı ile Trakya Odrisya Krallığı arasında gidip geldi; Makedonya Kralı V. Filip (MÖ 221-179) MÖ 183'te şehri yeniden ele geçirdi ve halefi Perseus (MÖ 179-168) MÖ 168'de Roma Cumhuriyeti'nin Makedonya Krallığı'nı fethetmesine kadar Odrisyalılarla birlikte şehri elinde tuttu. Filippopolis, Roma'nın Trakya eyaletinin başkenti oldu. Şehir, iç Trakya'nın yol ağının merkezindeydi ve stratejik Via Militaris, Tuna, Ege Denizi ve Karadeniz'e giden birçok başka yol tarafından bu noktadan kesiliyordu. Roma İmparatoru Marcus Aurelius (MS 161-180) şehrin etrafına yeni bir sur inşa etti.
Geç Antik Çağ'da Philippopolis önemli bir kale idi, ancak Üçüncü Yüzyıl Krizi sırasında 250 yılında Cniva önderliğindeki Gotların Philippopolis Kuşatması'ndan sonra yağmalandı. Bundan sonra yerleşim küçüldü, ancak şehir surları yeniden inşa edilerek ve 4. yüzyılda yeni Hristiyan bazilikaları ve Roma hamamları inşa edilerek önemli bir şehir olarak kaldı. Şehir 441/442'de Hunlar tarafından tekrar yağmalandı ve surlar tekrar inşa edildi. Roma Philippopolis, surlar I. Justinianus (527-565) tarafından tekrar yenilendikten sonra 580'lerde Avarlar tarafından yapılan bir başka saldırıya direndi.
Orta Çağ'da, Filippopolis, 863 yılında I. Boris'in (hüküm süresi 852-889) hükümdarlığı sırasında Birinci Bulgar İmparatorluğu'nun Bulgarlarına düştü; şehir, 813 yılında Han Krum (hüküm süresi yaklaşık 803-814) ile yaşanan bir anlaşmazlık sırasında Hristiyan sakinleri tarafından kısa süreliğine terk edilmişti. Bizans-Bulgar savaşları sırasında, Bulgar Katili İmparator Basil (hüküm süresi 960-1025), protospatarios Nikephoros Xiphias tarafından yönetilen Filippopolis'i önemli bir stratejik kale olarak kullandı. 11. yüzyılın ortalarında şehir, 1090 civarında kısa bir süre işgal eden Peçenekler tarafından saldırıya uğradı. Şehir, 12. yüzyılda surların yeniden inşa edilmesiyle gelişmeye devam etti; bu dönemde tarihçi ve politikacı Niketas Choniates vali, hekim Michael Italikos ise metropolit piskopos olarak görev yaptı.
Dördüncü Haçlı Seferi'nin Latin tarihçisi Geoffrey of Villehardouin'e göre, Philippopolis, Konstantinopolis (İstanbul) ve Selanik'ten (Tesaloniki) sonra Bizans İmparatorluğu'nun üçüncü büyük şehriydi. Haçlı Seferleri sırasında şehirden geçen orduların yanı sıra Doğu Ortodoks, Ermeni Ortodoks ve Paulikian mezhepleri arasındaki mezhep çatışmalarından da zarar gördü. Şehir, 1206 yılında Bulgaristanlı Kaloyan (1196-1207) tarafından yıkıldı ve daha sonra yeniden inşa edildi. 1219'da şehir, Latin İmparatorluğu'nun bir parçası olan Haçlı Philippopolis Dükalığı'nın başkenti oldu. İkinci Bulgar İmparatorluğu şehri 1263'te geri aldı, ancak 1323'te tekrar ele geçirmeden önce Bizans kontrolüne kaptırdı. Osmanlı İmparatorluğu, 1363 veya 1364'te Filippopolis'i (Türkçe: Filibe) fethetti. 500 yıllık Osmanlı yönetimi boyunca Filibe, Osmanlı Balkanları'nda önemli bir ticaret ve ulaşım merkezi olarak hizmet verdi. Ayrıca çeşitli sancak ve eyaletlerin idari merkezi olarak da rol oynadı. 
4 Ocak 1878'de, Rus-Türk Savaşı'nın (1877-1878) sonunda, Filibe Rus ordusu tarafından Osmanlı yönetiminden alındı. Aynı yılın Temmuz ayına kadar Bulgaristan sınırları içinde kaldı ve daha sonra Doğu Rumeli özerk Osmanlı bölgesinin başkenti oldu. 1885'te Filibe ve Doğu Rumeli Bulgaristan'a katıldı. 
Filibe'de antik Filibe Roma tiyatrosu, bir Roma odeonu, bir Roma su kemeri, Filibe Roma Stadyumu, Eirene arkeolojik kompleksi ve diğerleri gibi birçok korunmuş kalıntı bulunmaktadır. Filibe, Uluslararası Filibe Fuarı, "Bir Kavşakta Sahne" uluslararası tiyatro festivali, "Altın Sandık" televizyon festivali ve Eylül Gecesi/Filibe, Kapana Festivali ve Opera Açık gibi birçok yeni festival de dahil olmak üzere çok çeşitli kültürel etkinliklere ev sahipliği yapmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri dışında kurulan en eski Amerikan eğitim kurumu olan Sofya Amerikan Koleji, 1860 yılında Filibe'de kurulmuş ve daha sonra Sofya'ya taşınmıştır.

Arkeolojik bulgular, Filibe'nin tarih öncesi çağlarda, özellikle Neolitik Dönem'de (MÖ 6. binyıl) yerleşime açık olduğunu göstermektedir. Şehir, Balkanlar'da yazılı kaynaklarda adı geçen en eski halklardan biri olan Traklar tarafından kurulmuştur. Traklar, Üç Tepe (Trimontium) olarak bilinen coğrafi oluşumlar üzerine tahkimatlı bir yerleşim kurmuş ve bu yerleşime Evmolpiya (veya Evmolpeida) adını vermiştir. Bu isim, kimi kaynaklara göre Trak kahramanı Evmolpos'a, kimi kaynaklara göre ise tapınaklardaki kutsal bakire rahibelere (Vestal'lere) atıfta bulunur.

MÖ 342 yılında şehir, Makedonya Kralı II. Filip (Philip) tarafından fethedilmiş ve Philippopolis (Filip'in Şehri) adı verilmiştir. Bu dönemden itibaren şehir, Helenistik dünyanın önemli merkezlerinden biri haline gelmiş, askeri ve ticari bir üs olarak kullanılmaya başlanmıştır.

Roma İmparatoru Claudius döneminde Trakya'nın Roma İmparatorluğu’na katılmasıyla birlikte Philippopolis, Roma'nın Trakya eyaletinin merkezi olmuştur. Şehir bu dönemde Trimontium (Üç Tepeli Şehir) adıyla da anılmıştır. 1. ila 6. yüzyıllar arasında Plovdiv, önemli bir ekonomik, idari ve kültürel merkez konumuna ulaşmıştır. Bu dönemde şehirde amfitiyatro, stadyum, su kemerleri, forumlar, aristokrat konutları ve surlar inşa edilmiştir. Roma dönemi, şehrin "ihtişam çağı" olarak kabul edilir.

7. yüzyıldan itibaren bölgeye Slav kavimlerinin yerleşmesi başlamıştır. Slavlar, şehrin adını önce Pulpudeva, ardından Puldin ve nihayetinde bugünkü formu olan Plovdiv şekline dönüştürmüştür. Bu dönem boyunca şehir, Bizans İmparatorluğu ve Birinci Bulgar Krallığı arasında defalarca el değiştirmiştir. Orta Çağ boyunca da stratejik önemini koruyan şehir, hem askeri hem de dini merkez olarak rol oynamıştır.

Plovdiv, 1364 yılında I. Murad komutasındaki Osmanlı ordusu tarafından fethedilmiştir. Şehrin adı, Türkler tarafından Türkçeye daha uygun hale getirmek maksadıyla Filibe olarak değiştirilmiştir. Şehrin adının değiştirilmesinin yanı sıra bölgenin Türkleştirilmesi için  İzmir, Aydın, Manisa, Konya ve Karaman yöresinden Yörük Türkmenler bölgeye iskan ettirilmiştir. Bölgede Türk ve Pomak nüfus hâlâ varlığını korumaktadır. Şehir, Osmanlı döneminde Rumeli Eyaleti'nin önemli merkezlerinden biri olmuştur. Evliya Çelebi, Filibe'yi “on önemli Osmanlı şehrinden biri” olarak tanımlar. Bu dönemde şehir, çok kültürlü yapısını korumuş; camiler, hanlar, medreseler, hamamlar ve sivil mimari örnekleri ile önemli bir şehir hüviyetine kavuşmuştur.

93 Harbi olarak da bilinen Osmanlı-Rus Savaşı'nın ardından 1878 yılında imzalanan Berlin Antlaşması ile Filibe, Doğu Rumeli adı verilen özerk Bulgar yönetimine başkentlik yapmaya başlamıştır. 1885 yılında Bulgaristan Prensliği ile Doğu Rumeli'nin birleşmesiyle birlikte, Filibe bugünkü Bulgaristan Cumhuriyeti’nin ikinci büyük şehri hâline gelmiştir. Bu olay, Bulgaristan tarihinde “Birleşme Günü” (6 Eylül) olarak anılmaktadır.

20. yüzyılda Filibe, sanayileşmiş, kültürel etkinliklerin merkezi hâline gelmiş ve 2019 yılında Avrupa Kültür Başkenti seçilerek uluslararası bir görünürlüğe kavuşmuştur. Antik Roma tiyatrosu, stadyumu, Bizans ve Osmanlı döneminden kalma yapılar, şehrin mimari dokusunda eşsiz bir bütünlük sergilemektedir.

Filibe, Bulgaristan'ın başkenti Sofya'nın güneydoğusunda ve Meriç nehri kıyısındadır. Şehir, Yukarı Trakya Ovası'nın batı kısmını oluşturan ve bir birikinti ovası olan "Filibe Ovası”nın güney kesimindedir. Oradan kuzeybatıda Sredna Gora sıradağlarının zirveleri, doğuda Chirpan Tepeleri ve güneyde Rodop Dağları yükselir. Başlangıçta, Filibe'nin gelişimi Meriç'in güneyindeydi ve nehir boyunca genişleme sadece son 100 yıl içinde oldu. Modern Filibe, Bulgaristan'ın toplam alanının %0,1'inden daha az olan 101 km2 (39 sq mi)'luk bir alanı kaplar. Km2 başına 3,769 kişiyle Bulgaristan'ın en yoğun nüfuslu şehridir.
Kentin içinde altı siyenit tepe vardır. 20. yüzyılın başında yedi siyenit tepesi vardı ancak bunlardan birisi olan Markovo tepesi yok edildi. Bunlardan üçüne Üç Tepe (bulgarca: Трихълмие}} Trihalmie), diğerlerine Gençlik Tepesi (bulgarca:Младежки хълм, Mladezhki halm), Kurtarıcılar Tepesi (bulgarca: Хълм на освободителите, Halm na osvoboditelite) ve Hristo G. Danov Tepesi (bulgarca:Данов хълм, Danov halm) denir.

Filibe şehri Osmanlı Devleti'nin Balkanlarda önem verdiği yerleşim yerlerinden biridir. Mimari olarak Türk-Osmanlı sivil mimarisi dikkat çeker. Ayrıca Cuma Camisi (1363-1364) ve Şahabettin İmaret Camii (1444-1445) cami mimarisi olarak günümüze ulaşan yapılardır. Osmanlı evleri ''eski şehir'' denilen eski kent bölgesindeki yapılardır. Bugün birçok Os

Gaius Plinius Secundus veya Yaşlı Plinius (MS 23/24–79) erken Roma İmparatorluğu döneminde yaşamış Romalı yazar, doğa bilimci, bilim insanı, donanma ile ordu komutanı, procurator (vali) ve İmparator Vespasianus'un arkadaşıydı. Plinius, insan bilgisinin ve doğal dünyanın çok geniş bir yelpazesini kapsayan 37 ciltlik ansiklopedik eseri Naturalis Historia'yı (Doğa Tarihi) kaleme aldı. Bu eser, sonraki ansiklopediler için örnek model oldu. Boş zamanının çoğunu inceleme, yazma ve doğal olaylarla coğrafi olguları yerinde araştırarak geçirirdi.
Plinius, toplam 102 cilt tutan yedi eser kaleme aldı; bunlardan yalnızca Doğa Tarihi günümüze ulaşmıştır. Kaybolan eserleri arasında, Plutarkhos, Tacitus ve Suetonius gibi önemli Romalı tarihçiler tarafından kaynak olarak kullanılan yirmi ciltlik Bella Germaniae (Germania Savaşları) de bulunuyordu. Tacitus'un De origine et situ Germanorum (Germenlerin Kökeni ve Konumları) adlı eserinde Bella Germaniae'yi ana kaynak olarak kullandığı düşünülmektedir. Ayrıca oldukça hacimli olan otuz bir ciltlik A fine Aufidii Bassi adlı tarih kitabı, Aufidius Bassus'un daha önceki tarih eserini Plinius'un dönemine kadar devam ettiriyordu.
Yaşlı Plinius, MS 79 yılında Stabiae'de Vezüv Yanardağı'nın patlaması sırasında insanları kurtarmaya çalışırken hayatını kaybetti.

Plinius'un yaşamı, MS 79'da Vezüv Yanardağı'nın patlaması ve yeğeninin onun 56 yaşında öldüğünü belirtmesiyle tarihlendirilir. Bu bilgiye göre doğumu MS 23 veya 24 yılına denk gelmektedir.
Plinius, atlı sınıfından Gaius Plinius Celer ile eşi Marcella'nın oğludur. Ne genç Plinius, ne de yaşlı Plinius bu isimlerden bahseder. Bu bilgilerin asıl kaynağı, Verona'da bir tarlada bulunan ve 16. yüzyılda yaşamış bir Augustinusçu keşiş olan Onofrio Panvinio tarafından kaydedilen parçalı bir yazıttır (CIL V 1 3442). Yazıtın şekli bir ağıt formundadır. En çok kabul gören rekonstrüksiyon şöyledir:

PLINIVS SECVNDVS AVGV. LERI. PATRI. MATRI. MARCELLAE. TESTAMENTO FIERI IVSSO
Plinius Secundus, augur olarak, bu anıtı babası [Ce]ler ve annesi [Grania] Marcella için vasiyeti gereği yaptırmıştır.
Metnin orijinal kelimeleri parçalıdır. Yazıtın okunması, yeniden yapılandırmaya bağlıdır, ancak her durumda isimler belirgin bir şekilde ortaya çıkar. Onun bir augur olup olmadığı ve kadının adının Grania Marcella olup olmadığı daha az kesindir. Jean Hardouin, antik olduğunu iddia ettiği bilinmeyen bir kaynaktan, Plinius'un Veronalı olduğunu ve ebeveynlerinin Celer ile Marcella olduğunu belirten bir ifade sunar. Hardouin ayrıca Catullus'un hemşehriliğine atıfta bulunur.

Yazıtın Verona'ya nasıl ulaştığı bilinmemektedir, ancak bunun Genç Plinius'un, çatılarındaki kiremitlerde baş harfleriyle kesin olarak tanımlanan, Città di Castello'nun kuzeyindeki Colle Plinio'daki mülkünden taşınmasıyla gerçekleşmiş olabileceği düşünülmektedir. Genç Plinius, burada atalarının heykellerini saklamaktaydı. Yaşlı Plinius, Verona'da değil, Como'da doğmuştur; Veronalı Catullus'u conterraneus (hemşerisi) olarak nitelendirmesi, Gallia Transpadana bölgesinin yerlisi olmasındandır, municeps (şehirdaşı) olarak değil. Como Katedrali'nin cephesinde yer alan bir Plinius heykeli, onu şehrin öz evladı olarak onurlandırmaktadır. Plinius'un, Caecilii ailesine gelin giden ve Genç Plinius'un annesi olan Plinia adında bir kız kardeşi vardı. Genç Plinius, mektuplarında onun çalışma ve araştırma düzenini detaylı bir şekilde anlatmaktadır.
Genç Plinius, Tacitus'a yazdığı mektuplardan birinde (avunculus meus), amcasının sabah kahvaltılarının eski Romalıların adetlerine uygun olarak (veterum more interdiu) hafif ve sade (levis et facilis) olduğunu detaylandırır. Genç Plinius, bu anlatımıyla Yaşlı Plinius'un "iyi bir Romalı" olduğunu, yani büyük Romalı ataların geleneklerini sürdürdüğünü vurgulamak istemiştir. Bu ifade, Tacitus'u memnun edecek bir nitelik taşımaktadır.
Genç Plinius'un memleketinin Como olduğu yönündeki iki yazıt, Verona teorisinin önündedir. Bunlardan biri (CIL V 5262), Genç Plinius'un imparatorluk görevlisi olarak kariyerini anmakta ve Como halkı için yaptığı önemli hayır işlerini ve belediye harcamalarını detaylandırmaktadır. Diğeri ise (CIL V 5667), babası Lucius'un köyünü, günümüz Como il sınırları içinde yer alan Cantù'nun Fecchio mahallesi olarak tanımlamaktadır. Dolayısıyla, Plinia'nın muhtemelen Comolu bir kız olduğu ve Yaşlı Plinius'un da Como'dan olduğu söylenebilir.
Gaius, Plinia gens'e mensuptu: İnsubri kökenli Plina, "r" sesine dönüşerek (rhotacism) bölgede kullanılan "Prina" soyadına evrilmiştir. Babasının cognomeni olan Celer'i almayı reddetti; bunun yerine kendi cognomeni olarak Secundus'u seçti. Evlat edindiği oğlu da aynı cognomeni kullanacağı için, "Plinii Secundi" adlı yeni bir kol kurmuş oldu. Ailesi zengindi; Genç Plinius, miras yoluyla elde ettiği büyük mal varlığı sayesinde o kadar zenginleşmişti ki, Como'da bir okul ve kütüphane kurdu, kadınlar ve çocuklar için bir yardım fonu oluşturdu, Roma ve Como Gölü çevresinde pek çok malikaneye sahip oldu ve bazı arkadaşlarına kişisel çıkar sağladı. Plinii ailesi, daha önce başka örneğine rastlanmadığı için, türünün tek örneği sayılabilir.
MÖ 59'da, Genç Plinius'un doğumundan yalnızca 82 yıl önce, Jül Sezar, Alplerdeki kabilelere karşı bölgeyi güvence altına almak amacıyla Novum Comum'u bir colonia olarak kurdu. Bu bölgeye, diğer eyaletlerden 4.500 kişilik bir nüfus yerleştirildi ve 500 aristokrat Yunan'ı da şehri kurmak için yerleştirdi. Böylece şehrin toplumu multietnik bir yapıya sahip oldu; o sebeple, Plinius ailesi her yerden gelmiş olabilir. Ne Plinius'un Yunancaya olan tutkusu ile ilgili ne de Julius Pokorny'nin ismin kuzey İtalik dilinden "kel" olarak geldiğini öne sürmesi ile ilgili herhangi bir sonuca varılamaz, bu, spekülatif bir görüş meselesidir. Plinius döneminde etnik ayrımlar hakkında herhangi bir kayıt bulunmamaktadır; halk, kendisini Roma vatandaşı olarak kabul ediyordu.
Yaşlı Plinius hiç evlenmedi ve çocuğu olmadı. Ölümünden sonra yeğeni Genç Plinius'u evlat edindi ve mal varlığını ona bıraktı. Bu evlat edinme muhtemelen vasiyet yoluyla gerçekleşti; Genç Plinius "Plinius" adını aldı ancak Roma hukukuna göre mirasçı olarak zaten hak kazandığı şeylerin dışında somut bir kazanç elde etmedi. İki Plinius'un bu tarihten önce ne kadar etkileşimde bulunduğu kesin değildir. Bununla birlikte Genç Plinius, evlat edinildiği babasından biraz yakın bir üslupla bahsetmiştir. Yaşlı Plinius'un bir süre yeğeni ve kız kardeşiyle birlikte Misenum'daki aynı evde oturduğu bilinmektedir. Vezüv Yanardağı'nın patlamasını incelemeye karar verdiğinde de onlarla birlikte bu evde yaşıyordu. Ancak patlamayı araştırmak isterken kurtarma çalışmaları ve dostundan yardım isteyen bir ulak nedeniyle planı istediği gibi gitmedi.

Plinius'un babası, onu Roma'ya hukuk eğitimi almak üzere götürmüştür. Plinius orada, Marcus Servilius Nonianus'u gördüğünü anlatmaktadır.

MS 46 yılında Plinius, yaklaşık 23 yaşındayken, süvari sınıfına mensup gençler için gelenek olduğu üzere, orduya alt rütbeli bir subay olarak katılmıştır. Plinius üzerine çalışmalarıyla tanınan Ronald Syme, onun askeri kariyerini inceleyerek, üç farklı rütbede ve üç ayrı dönemde görev yaptığını ortaya koymuştur.
Plinius'un Roma edebiyatına olan ilgisi, yüksek rütbelerdeki diğer edebiyatçıların dikkatini çekti ve onlarla uzun süreli dostluklar kurmasını sağladı. Bu dostluklar, ilerleyen yıllarda devletin üst kademelerine girmesine yardımcı oldu; ancak Plinius, yalnızca bağlantılarıyla değil, aynı zamanda bilgi birikimi ve yetenekleriyle de güven kazandı.
Ronald Syme'a göre, Plinius askeri kariyerine praefectus cohortis (bir piyade birliğinin komutanı) olarak başladı. Genç subaylar genellikle piyadede görev aldığından, bu bir piyade kohortuydu. Plinius, eserleri günümüze ulaşmamış bir yazar olan Gnaeus Domitius Corbulo'nun emrinde Germania Inferior'da görev yaptı.
MS 47 yılında, Chauci halkının Roma tarafından fethedilmesine ve Maas ile Ren nehirleri arasında bir kanal inşasına katıldı. Plinius'un, akıntıda demirlemiş Roma gemilerinin gece boyunca sürüklenen ağaçları savuşturmak zorunda kalışını anlattığı betimleme, birinci elden bir gözlemcinin izlenimlerini yansıtmaktadır.

Belirsiz bir tarihte, Plinius, Publius Pomponius Secundus'un komutasındaki Germania Superior'a tayin edildi ve askerî tribünlük rütbesiyle terfi etti. Bu rütbe, bölge komutanı tarafından verilen görevlerle bir kadro pozisyonuydu. Pomponius, Corbulo'nun üvey kardeşiydi. Aynı anneleri, Roma üst sınıflarının güçlü bir matronu olan Vistilia'dan oluyorlardı. Vistilia, altı kocadan yedi çocuk doğurmuştu; bunlardan bazılarının imparatorlukla bağlantıları vardı, hatta gelecekteki bir imparatoriçe de bu çocuklardan biriydi. Plinius'un görevleri net olmasa da, muhtemelen MÖ 50'deki Chatti seferine, 27 yaşında ve hizmetinin dördüncü yılında katılmıştır. Praetorium'da komutanla birlikte görev yaparak edebiyatla ilgilenen bir insan olan Pomponius'la yakın bir dostluk kurmuştur.
Başka bir belirsiz tarihte, Plinius tekrar Germania Inferior'a gönderildi. Corbulo, doğudaki komutanlık görevini devralmıştı. Bu sefer Plinius, yaklaşık 480 kişilik bir süvari birliğinden sorumlu "kanat komutanı" (praefectus alae) olarak terfi etti. Askerlik hayatının geri kalanını burada geçirdi. Adı üzerinde yazılı bir dekoratif phalera ya da süvari donanımına ait bir parça, günümüz Almanya'sındaki Xanten (eski Castra Vetera) yakınlarında bulunmuştur; burası o dönemde alt Ren boyunca büyük bir Roma askeri ve deniz üssüydü. Plinius'un son komutanı, edebiyatla ilgisi olmayan ve Plinius ile de yakın arkadaş olmayan Pompeius Paullinus, 55-58 yılları arasında Germania Inferior valisi olarak görev yaptı. Plinius, Paullinus'un Cermenlere karşı bir seferde yanında yaklaşık 12.000 pound gümüş yemek takımı taşıdığını ve bunun, disiplinli bir asker olan Plinius için hoş bir davranış olmadığını belirterek, Paullinus'u yakından tanıdığını belirtmektedir.
Yeğenine göre, bu dönemde ilk kitabını yazdı (belki de kışlasında daha fazla boş zamanı olduğu için

Publius Licinius Egnatius Gallienus (218-268), Roma İmparatorluğu'nu 253 - 260 yılları arasında babası Valerian ile birlikte ve 260 - 268 yılları arasında tek başına yönetmiş Roma imparatoru. İmparatorluğun kontrolünü, içinden geçilmekte olan büyük kriz sırasında ele geçirmişti. Kazandığı birçok zafere karşın ülkesindeki dağılmayı durduramamış olması nedeniyle bu krizlerle uğraşma konusundaki kayıtları karışıktır.

Gallienus, 218 yılı civarında Valerian ve büyük ihtimalle senatoryal sınıftan bir kadın olan Egnatius Victor Marinianus'un kızı Egnatia Mariniana'nın oğlu olarak doğdu.
Babası Valerian imparator olduktan sonra, imparatorluğun yönetimsel erkinin ikisi arasında bölünebilmesi için Senatodan Gallienus'un Augustus olarak seçilmesinin onaylanmasını istedi. 
Tıpkı Marcus Aurelius ve evlatlık oğlu Lucius Verus'un yüzyıl önce yaptığı gibi Gallienus ve babası imparatorluğu ikiye böldü; Valerian Pers tehlikesine karşı savaşmak üzere doğuya giderken, Gallienus Ren ve Tuna Nehirleri civarındaki Germen kabileleri geri püskürtebilmek için İtalya'da kaldı.

3. Yüzyıl krizlerinin en karakteristik özelliklerinden birisi, İmparatorların ellerinde tuttukları yönetim erkini belirli bir süre boyunca ellerinde tutma becerisini gösterememiş olmalarıdır. Bu durumun istisnası İmparator Gallienus'un saltanatıdır. Gallienus, babası ile birlikte belki de başarılarıyla yapacak bir şeyler bulabildiği 253 - 260 yılları arasında müşterek imparator olarak görev yapmıştır. Baba ve oğuldan her biri yetkilerini daha küçük bir alanda kullanıyordu ve bu da onlara daha esnek hareket etme şansı veriyordu. Başkaca, daha kabul edilebilir bir neden olarak, Gallienus'un Roma'yı bu iş için en iyisi olduğuna ikna etmeyi başarmış olmasıdır. Her halükarda, Gallienus hala kendi dönemindeki birçok ayaklanma ile uğraşmak zorundaydı.
Bu kısa sürenin yapmasına izin verdiği tek şey krallığının savunmaktı ancak ondan önce ya da sonra tahta çıkanlardan farklı olarak, Gallienus anladı ki, İmparatorluk tarihinde eğer uğruna dövüşmek gereken değerli bir şey varsa korunmuştu. Kültür ve antik bilimlerin desteklenmesi gerekliydi ve Gallienus savaşlardan nefes almaya vakit bulur bulmaz bu görevi yerine getirmeye girişti. Yunanistan'daki Attica kentinde, kendini Eleusis gizem-kültüne kabul ettirdi ve diğerlerini de bu konuda cesaretlendirdi. Onu birkaç Yunan tanrısı biçiminde tasvir eden kendine ait sikkelerde (daha fazlası ekte açıklanmış olan), Romalıların kendi kültürlerindeki Hellenik köklere güçlü bir gönderme vardır. Alman tarihçi Ivar Lissner'in "antik dönemin son adamı" şeklinde tanımladığı Lycopolis'li Plotinus, bu süre boyunca Roma imparatorluk ailesi tarafından korundu ve kollandı. Plotinus'un  Neo-Platonist inançları ve onların bir ur-Soul (ruh?) ya da  nous u (sağ duyu) merkez almaya yoğunlaşmış doğası, büyük bir olasılıkla Gallienus'un tüm cezalandırmalara rağmen gittikçe artan sayılarını frenlemek için, Hristiyanlık karşıtı bir denemesiydi. Bunun için Eutropius'un dua kitabında Galya'yı kaybettiğinde pek şefkatli olmaması dışında Eusebius'un "Ecclesiastia Historica" adlı eserinde kendisinden iyi bahsedilir.
260 yılında Valerian barış görüşmeleri sırasından Sasani İmparatorluğu kralı I. Şapur tarafından esir alındı. Babasının canlı olarak ele geçirildiğinden haberdar olduğu halde (bu talihsizlikle yüz yüze kalmış tek Roma imparatoru) Gallienus, bir yıl sonrasına kadar  Valerian'ın ölümünü halka bildirmedi. Bu kararının arkasında yatan neden, Romalıların kendi kaderlerinin yükselmesinin ya da düşmesinin İmparatorun kaderinin yükselmesi ya da düşmesi ile bağlantılı olduğuna inanmasıydı. Devrilmiş bir imparatorun anlamı kesinlikle tanrıların  Valerian'ı dolayısıyla da Gallienus'u terk ettiğiydi.

Göründüğü kadarıyla, Gallienus'un durumunu güçlendirmek için seçmiş olduğu ana yöntem, saltanatı sırasında basılmış olan sikkelerdir. Sikkeler, özellikle de üzerinde tanrı isimleri bulunanları, televizyon ve gazeteden önceki dönemin başarılı bir propagandasının nasıl olduğunun açık bir kanıtıdırlar. Roma sikkelerinin bazı sürümlerinin tamamı asker figürleri ve bazı başkaldırılara rağmen ("askerlerin sadâkati") anlamına gelen FIDES MILITVM yazısı ile yapılmıştı. Gallienus, düzenli olarak muzaffer, merhametli ve dindar olarak tarif edilip edilmediğinden emin olmak için çok uğraşıyordu. Bu sikkeleri düzenli olarak kullanan Köylü ve tüccarlar bu mesajları görüyorlar ve birkaç karşıtlık deliline rağmen imparatorlarını desteklemeye devam ediyorlardı.

Gallienus'un saltanatı sırasında, İmparatorluğun batı sınırlarında sürekli çatışmalar vardı. 258'den daha önce Gallienus, general Postumus'un kendi krallığını (genellikle Galya İmparatorluğu olarak bilinen) ilan ettiği Galya'nın büyük bir kısmında kontrolü kaybetmişti. Gallienus'un etkisinin azalmasıyla birlikte başka bir general öne çıktı. O zamanın onurlu bir geleneği olarak II. Claudius Gothicus, askerlerin sadâkatını kazandı ve İmparatorluk için Gallienus'un halefi oldu.

Esrarengiz biçimde öldüğü 268 yılı Ekim ayına doğru Gallienus, ironik bir biçimde saltanatının en başarılı eylemini gerçekleştirdi. Gotlar'ın Pannonia eyaletini işgali bir felakete neden olmuş ve Roma'yı tehdit eder hale gelmişken, aynı zamanda Alamanni'lerin İtalya'nın kuzeyine verdikleri zarar artmaktaydı. Gallienus, Nisan 268'de  Alamanni'leri bir savaşta bozguna uğratarak durdurdu ve sonra kuzeye dönerek Gotlara karşı birkaç zafer kazandı. Aynı yılın sonbaharında tekrar Gotlar üzerine yürüdü ve Eylül'de ya kendisi ya da en önemli generali Claudius, Roma ordusunu (süvarilerin komutanı Aurelian gerçek muzaffer olduğu halde) Naissus savaşı'nda zafere ulaştırdı.
Bu savaştan bir süre sonra Gallienus'un otoritesine Mediolanum'daki (Milano) sahra ordusu komutanı ve Postumus'un destekçisi Aureolus tarafından meydan okundu. Gallienus, Mediolanum'u kuşatmak için harekete geçtiyse de kuşatma sırasında öldürüldü.
Ölümü ile ilgili iki hikâye vardır. Olaylardan çok sonra derlenen ve güvenilmez bir kaynak olan Historia Augusta'ya göre, komplo, muhafızların komutanı Aurelianus Heraclianus ve Marcianus tarafından düzenlenmişti. Dalmaçya'ların komutanı Cecropius, Aureolus'un şehirden ayrılmakta olduğunu söylentisini yaydı ve çadırından muhafızları olmadan ayrılan Gallienus, Cecropius tarafından bıçaklanarak öldürüldü.(Historia Augusta - Gallieni, xiv.4-11). Bir başka anlatıma göre ise, Claudius komplocular tarafından imparator olarak seçilmiş ve bir başkası ise Gallianus tarafından ölüm döşeğinde seçilmişti; Historia Augusta, Constantin hanedanı'nın kökeninin Claudius'la alakalı olduğunu doğrulamaya çalışır ve belki de bu hikâyelerinin neden Claudius'u cinayetin içinde göstermediğini açıklar. Diğer kaynaklar (Zosimus ve Zonaras, komplonun Heraclianus, Claudius ve Aurelian tarafından organize edildiğini aktarırlar.
Gallienus'un karısı Cornelia Salonina'dan Valerianus (258'de öldü), Saloninus (imparator vekili olduktan sonra özel ölümü 260 yılında öğretmeni Postumus'un elinden olmuştur.) ve Egnatius Marinianus (268'de konsül). Claudius, Gallienus'un ailesinin hayatlarını  bağışladıktan sonra selefini tanrılaştırdı.

Gallienus, antik tarihçiler tarafından, Galya'nın imparatorluktan ayrılması ve onu geri getirmekteki yetersizliği nedeniyle sert bir şekilde eleştirilmiştir. Tarihçi Pat Southern gibi bazı günümüz tarihçileri şimdilerde ona karşı daha olumlu yaklaşmaktadırlar. Gallienus, ani tehlikelere karşı daha hızlı müdahale şansı veren hareketli süvari'lerin oluşturulması da dahil bazı önemli reformların babasıdır. Bu reform tartışmalı bir şekilde gelecekteki imparatorlardan Diocletian ve I. Konstantin için emsal oluşturmuştur. Tarihçi Aurelius Victor'un aktardığına göre Gallienus aynı zamanda senatör'lerin ordu komutanı olmasını yasaklamıştı. Bu politika sonucu daha yetenekli Equestrian komutanların orduda yükselip ünlenmeleri sonucunda senatoryal güç zayıflamıştır. Güneylilerin nazarında, bu reformlar ve senatoryal sınıfın etkisinin zayıflaması, Aurelian'a İmparatorluğu kurtarmasına yardım etmiş ancak aynı zamanda onlar Gallienus'u Septimius Severus'tan Diocletian ve Konstantin'e kadar uzanan hakimiyetin yaratılmasından sorumlu tutarlar. Saltanatı sırasında bastırdığı sikkeleri üzerinde tasvir edildiği tanrı pozlarının artmasıyla, Gallienus imparatorun tebaasından final ayrılığını başlatır. Bir geç dönem büstünde göründüğü gibi Gallienus (yukarıda), I. Konstantin'in bir meşhur mermer başında gördüğümüz ifadesiz bir yüz ve göğe doğru yükselen dik bakışlara sahiptir. "Princeps" ya da İlk Vatandaş olarak çağrılan Roma'nın son imparatorlarından biri olarak, Gallienus'un kurnazca kendi propagandasını yapması onun "Dominus et Deus" (Lord ve tanrı) olarak tanımlanacağı yolun taşlarının döşenmesine yardım etmiştir..

Bray, John (1997)  Gallienus : A Study in Reformist and Sexual Politics, ( Gallienus : reformcu ve cinsel politik de bir çalışma) Kent Town: Wakefield Press, ISBN 1-86254-337-2,(İngilizce)
Southern, Pat (2001) The Roman Empire from Severus to Constantine  (Severus'dan Constantine'e Roma İmparatorluğu). Londra ve New York:  Routledge, 2001, (İngilizce)
Lissner, Ivar (1958) Power and Folly; The Story of the Caesars (Güç ve Çılgınlık; Sezarların hikâyesi). Londra :Jonathan Cape Ltd., (İngilizce)
Syme, Ronald (1968),  Ammianus and the Historia Augusta (Ammianus ve Historia Augusta), Oxford: The Clarendon Press, (İngilizce)

Richard D. Weigel, "Valerian (A.D. 253-260) and Gallienus (A.D. 253-268)", De Imperatoribus Romanis: An Online Encyclopedia of Roman Emperors websitesi. Online:[1]4 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İngilizce)
E. Thayer (ed), "Historia Augusta - Two Gallieni", Penelope. uchicago.edu websitesi. Online:[2]  (İngilizce)

Gemlik, Marmara Denizi kıyısında bulunan, Bursa'nın bir ilçesi.
Gemlik'in üç tarafı kısmen ihtiyarlamış tek ve sıradağlarla kuşatılmış olup yalnız batısı Marmara Denizi'ne doğru açıktır. İznik Gölü'nden gelen Karsak Deresi Gemlik'i ikiye bölmüştür. Kuzeyden Samanlı Dağları'yla güneyden Katırlı Dağları'nın batıya doğru uzantıları Gemlik Körfezi'ni kapalı bir havza haline sokmuştur. Samanlı Dağları'ndan ayrılan bazı kollar kıyıya dik bir şekilde inerek sivri burunlar oluşturmuştur. Şehrin nüfusu 31 Aralık 2024 tarihi itibarıyla 123 bin 361 kişi olmuştur.

Gemlik, Bursa civarında kurulan en eski kenttir. Kuruluşunu MÖ 12. yüzyıla kadar götüren, Argo gemicileri destanıyla ilişkilendirenler olmuşsa da tarihi verilere göre kent MÖ 630'da Miletos'tan gelenler tarafından koloni olarak kurulmuştur. Eusebios kuruluş tarihini MÖ 626/5 olarak verir (Eusebios Hieronimus, 97b- Chronicle), (çev.) Robert Bedrosian, New Jersey, 2008) MÖ 6. asırda bir süre Lydialıların elinde kaldıysa da MÖ 547'de Pers hakimiyetine girdi. . Batı Anadolu'daki Hellen kentleri Pers işgaline karşı ayaklanma (Ionia Ayaklanması, MÖ 499-494) başlattıklarında aralarında Kios da vardı. Ancak iki yıl sonra Persler kenti ele geçirdi (Herodotos, V.122). MÖ 469'da Pers- Hellen çarpışmalarını sonlandıran Kallias Barışı imzalanıp Hellen kentleri özgür kalınca, Kios, Attika-Delos Deniz Birliği'ne üye oldu (MÖ 454). Bu birliğe MÖ 454, 448, 447, 445, 444, 442, 441, 440, 435, 433, 432, 430, 418 yıllarında biner drakhmai vergi (phoros- φόρος/ Lat. tributus) ödedi. MÖ 334'te Büyük İskender'in eline geçen, daha sonra MÖ 301'de Büyük İskender'in eski komutanlarından Lysimakhos'un ve MÖ 281'de onu Korupedion savaşında yenen 1. Selevkos'un eline geçen kasaba, MÖ 280'de Bitinya Krallığı'nın korumasında bağımsız bir kent devletine dönüşmüş ve Roma'yla birlikte Makedonya Krallığı'na karşı ittifak kuran Etolya Birliği'nin müttefiği olması nedeniyle MÖ 202'de Makedonya Kralı V. Filippos tarafından ele geçirilip yağmalanmış ve kayınbiraderi Bitinya Kralı I. Prusias'a verilerek bağımsızlığına son verilmiştir. I. Prusias buranın adını Prusias ad Mare (Denizdeki Prusias) olarak değiştirmiştir. MÖ 89 - MÖ 85 ve MÖ 73 - MÖ 71 arasında Pontus Kralı (Büyük) 6. Mithridates'in işgalinde kalan kent, MÖ 74'te Bitinya Krallığı'yla birlikte Roma Cumhuriyeti'ne (sonradan imparatorluk) geçmiştir.
Daha sonra MS 395'te Doğu Roma İmparatorluğu'na geçen kent, 1087 yılında burayı ele geçiren Selçuklu kumandanlarından Ebul Kasım'ın burada bir donanma yaptırması üzerine kentin "gemilerin yanaştığı ve üretildiği yer" anlamına gelen Gemilik adını almıştır. Zaman ilerledikçe bu isim Gemlik olur ve bu zamana kadar Gemlik olarak kullanılır. Gemlik aynı zamanda Ertuğrul Gazi'nin kıyı boyuna mensup olan Katırlı köyüne sahiptir. İçerisinde hanlar ve hamamlar bulunmaktadır.

1. Haçlı seferi nedeniyle 1097'de yeniden Doğu Roma'nın eline geçen kent, 4. Haçlı Seferi'yle Doğu Roma'nın parçalanması sonucu kurulan ve 1261'de Doğu Roma'yı ihya eden İznik İmparatorluğu'na bağlandı ve 1207-1224 arasındaki Latin İmparatorluğu işgali hariç buraya bağlı kaldı. Burası nihayet 1336'da Orhan Bey döneminde Osmanlı'nın eline geçti. 
Gemlik, Osmanlı devrinde Bursa'daki Yıldırım Camii ve Medresesi'ne vakfedilmiş bir kasaba idi. Kasabanın gelirleri bu vakıflara yollanırdı. Uzun yıllar Kite'ye (Bugün Nilüfer'in Ürünlü mahallesi) bağlı bir köy olan Gemlik, 1856'da Gemlik-Bursa karayolunun yapılmasından sonra canlanmış ve belediye örgütü kurulmuştur. Bölgede yer alan Umurbey Beldesinde 3. Cumhurbaşkanı Celal Bayar'ın anıt mezarı yer almaktadır.
1891 yılı Osmanlı nüfus sayımına göre Gemlik kazasında yaşayan kişi sayısı 38.812 kişidir. Bunların çoğunluğu (%43) Ermenilerden oluşmaktadır (16.623 kişi). Kazadaki Türk nüfus 15.340 kişiydi ve nüfusun %39'unu teşkil etmekteydi. Kentteki Rum nüfus ise 6.575 kişiden oluşmaktaydı (%17). Bu senelerde Gemlik nüfusunun %61'i Hristiyanlardan oluşmaktaydı. Kaza merkezi Gemlik'teyse 4620 Rum, 242 Türk, 178 yabancı ve 107 Ermeni olmak üzere 5147 kişi yaşıyordu. Kurtuluş Savaşı'nda 6 Temmuz 1920'de İngiliz işgaline uğrayan ve 8 Temmuz 1920'de İngilizlerce Yunanlara devredilen Gemlik, 11 Eylül 1922'ye kadar Yunan işgalinde kalmıştır.
Aralık 2017'de çıkarılan kanun hükmünde kararname ile deprem riski taşıyan ilçe merkezinin taşınması kararlaştırıldı.

Gemlik Bursa şehir merkezinin 32 km kuzeyinde, Marmara Denizi'nin en sakin ve adını verdiği körfezi kıyısında kurulmuştur. 29,13 derece Doğu meridyeni ile 40,12 derece Kuzey enlemi üzerinde bulunmaktadır. İlçenin yüzölçümü 401 km²dir. Kuzeyde Yalova'nın Armutlu ve Çınarcık, doğuda Orhangazi, güneydoğuda Yenişehir, güneyde Kestel, Gürsu ve Osmangazi ve batıda Mudanya'yla çevrilidir. Gemlik ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 7 metredir. 
Gemlik Körfezi'ni çevreleyen dağların körfeze dönük yamaçları ilçenin arazisini oluşturmaktadır. Dağlarla kıyı arasında sıkışmış bulunan çok sayıda ova bulunmaktadır. Bunların en büyükleri Engürücük ve Gemlik ovalarıdır. İlçe merkezi Gemlik ovasının batı ucunda kurulmuştur. İlçenin en yüksek noktası, Katırlı dağları üzerindeki Üçkaya Tepesidir.
Gemlik, akarsu ve göller açısından zengin bir yer değildir. Karsak Çayı olarak tanınan Sazlık Deresi, ilçenin en fazla su taşıyan akarsuyudur. Uzunluk yönünden ilçenin en büyük akarsuyu olan Kocadere Katırlı Dağlarından doğar ve Engürücük ovasını suladıktan sonra körfeze dökülür.
Volkanik kütlelerin mevcudiyeti vaktiyle bu arazinin bir indifa sahası olduğunu göstermektedir. Yer Kabuğunun yerleşmediği şimdi bile bol yağmurlardan sonra meydana gelen kaymalardan görmek mümkündür.
Samanlı dağlarının Gemlik körfezine bakan yamaçları tatlı eğimlerle bir platformu teşkil eden sıra dağlardan ayrılan bu kollar ise kıyıya kadar dik bir şekilde inerek kıyının düzgün manzarasını sivri burunlar halinde bozmuştur. (Bunlardan, Göztepe Burnu, Kapaklı Burnu, Sarı Burun, Manastır Burnu en önemlileridir.)
Armutlunun batısına kadar devamlı bir alçalma ile inen Samanlı Dağları Bozburun'un dik kayalıklarını teşkil ederek denize kadar 6 millerde tekrar denizin yüzüne çıkarak İmralı adasını meydana getirir.
Gemlik'in kurulduğu nokta denize dikey inen az yükseklikte bir sırtla bunun yamaçları ve denizin çekilmesinden meydana gelen dar kıyı düzlüklerinden ibarettir. İlçenin kıyıları eski kayıkhane Burnundaki kayalık çıkıntılar bir tarafa bırakılacak olursa tamamıyla düzdür. Pek derin olmayan kıyılar derelerin taşıdığı molozlarla devamlı sığlaşmaktadır.
Gemlik körfezi umumiyetle sakin ve dalgasızdır. Doğudan batıya uzunluğu 35 km güneyden kuzeye en geniş yeri de 10–15 km olan körfez daima sakin olmasını sağlayan karşılıklı iki burundur. (Tuzla ve Kapaklı burunları) her iki sahilde birbirine cephe alan bu burunlar körfezi bir kıskaç içine almış gibidir. Körfez bu kıskaçlar arasında adeta bir havuza benzer. Körfez sularının sığ kısımları 1–10 m, derin kısımları ise 100–150 m arasındadır. İlçenin eski adı Kilyos olduğu için körfeze eskiden Kilyos denirdi. Körfezin diğer bir adı da İncir limanıydı.
Asırlarca birçok ulusların gemilerine sığınak olan bu şirin körfez bugünde sessiz suları ile bakanların gözlerini okşamaktan geri kalmamaktadır.
Gemlik'in jeolojik teşekkülü eski ve yeni kayaçlardan ibaret olup uzun müddet aşınmalara, çöküntülere ve kaymalara maruz kalmıştır. Birçok yerlerde sert kayaçların sivrildiğini ve çöküntülerinde olduğu toprakaltı tabakalarının intizamsızlığını görmek mümkündür.
Dağlık bölgelerde Paleozoik tabakalar ile gnaya ve grantiler günü 3. zaman arazisi (Neojen tabakaları) ile yeni volkanik örtüller (Andezit) çok yer tutar. İlçenin ova olan yerleri az olup yeni alüvyonlarla örtülüdür.
Derinliği 200 m'den az olan körfez yer kabuğunun kırılmalarından meydana gelmiş bir çöküntü alanıdır.
Gemlik ilçesi akarsu ve kaynakları bakımından nispeten fakirdir. Muntazam bir akım rejimine tabi olmayan derelerin çoğu yağmur ve kaynak sularıyla beslenmektedir. En önemlisi İznik Gölü'nün ayağı olan Karsak Deresi'dir. Yağmur mevsiminde bol su taşır. Diğeri Engürücük köyünün biraz ilerisindeki Kocadere'dir.

Bölgede Akdeniz ikliminin Marmara Bölgesi tipi görülür. Kışları eskiden çok kar yağdığı halde zamanımızda çok az kar yağmaktadır.

İlçe merkezine bağlı; 35 mahalleden oluşmaktadır. Yalova'ya bağlandığı 1995'e kadar buraya bağlı bucak merkezi belde olan Armutlu ile Fıstıklı, Kapaklı, Mecidiye, Selimiye ve Hayriye köyleri Gemlik ilçesine bağlıydı.

Not: 2008 yılında bazı belde ve köyler mahalle statüsüne geçtiğinden şehir nüfusu artıp kır nüfusu azalmıştır. 2013 yılında ise Büyükşehir yasası nedeniyle köylerin tamamı mahalle statüsüne geçtiğinden kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

İlçe merkezinde oturan nüfusun %80'i ticaretle uğraşır. Tuzlu zeytin, yağ, sabun ticareti ve sanayi tesisleri başta gelmektedir.
Gemlik'te tarım, oldukça gelişmiştir. En çok zeytin üretimi yapılır. Kendine özgü bir lezzete sahip sofralık zeytin olan Gemlik zeytininin yetiştiği yerdir. Üstün kaliteli elma, armut ve şeftali üretimi de yapılmaktadır. Türkiye'nin ilk konserve fabrikası Rifat Minare Koll. Şti. kurulmasından dolayı konserveciliğin gelişmesine paralel olarak sebzecilik gelişmiştir. Yetiştirilen sebzelerin başında fasulye, enginar, salatalık, domates, bezelye, patlıcan, biber gelir.
Hayvancılık ise ilçeye yakın köylerde az, dağ köylerinde ise daha çoktur. İlçede tavukçuluk da yaygınlaşmaktadır. Balıkçılık da önemli bir gelir kaynağı olup, körfez sularında her türlü balık bulunur.
Gemlik sanayisinde zeytin imalatı büyük yer tutar. 1937 yılında kurulan Sümerbank Suni İpek Fabrikası ilçenin gelişiminde önemli rol oynamıştır. Sahil şeridinde yer alan Tügsaş (gübre ve kimyasal ürünlerin üretimi), Borusan (boru üretimi), Çimtaş (saç ve demir üretimi), Borçelik (çelik üretimi), MKS (kimya sanayii) gibi çeşitli fabrikalar Gemlik'teki sanayiinin temelini oluşturur. Gemlik civarında çıkartılan damarlı mermer, diabas ve alçı taşı ihracı Gemlik ekonomisi için önemlidir. Özellikle Diabas'ın dünyada çıkartıldığı 2

Gotlar, Güney İskandinavya'nın Gotland bölgesinde oturan eski bir Cermen kavmi. Gotlar 2. yüzyıldan itibaren İskitya, Dacia ve Pannonia'da yaşamışlar 3. ve 4. yüzyıllarda Bizans'ı yağma etmişler ve Aryanizmi benimsemişlerdir. 5. ve 6. yüzyıllarda Vizigotlar ve Ostrogotlar şeklinde ikiye bölünmüşler ve İberya ile İtalya'yı istila etmişlerdir.

Gotlar miladi 1. yüzyılda İskandinavya'yı bırakıp, Vistül'ün alt kısmında yerleşmişlerdi. İkinci yüzyılda Karadeniz'in kuzey kıyılarına gelmişler, 3. yüzyılda ise birçok kafileler halinde Yunanistan, Trakya ve Küçük Asya'nın sahil şehirlerine yerleşmişlerdir. Akrabaları olan birçok kavimleri çeşitli bölgelerde bıraktıktan sonra etnik bütünlüklerini kaybetmiş ve Ostrogotlar (Doğu Gotları) ile Vizigotlar (Batı Gotları) olmak üzere ikiye ayrılmışlardır. Gotlar sağlam idarî ve askerî teşkilatlar kurup güçlenerek Roma İmparatorluğu elindeki Daçya'yı işgal etmişlerdir. İmparatorluk ile sıkı münasebetleri sonucu Ostrogotlar medenileşmeye başlamışlardır. Hatta bunlardan bir kısmı Roma ordusuna asker olarak katılmışlardır. Roma İmparatorluğu'nun sınırlarına yapılan baskılar, Germenlerin çoğalması ve İmparatorluğun zayıflaması sonucu kuvvetlenen Vizigotlar Daçya'yı bütünüyle ele geçirip Bizans'a, Balkanlara ve Kuzey İtalya'ya doğru yayılarak buraları istila etmişlerdir. Milattan sonra 269-270 yıllarında Roma İmparatorlarından II. Claudius ve Aurelianus batıya doğru olan Got akınını durdurmuşlardır. Gotlar, Konstantin ile ittifak anlaşması yapmışlar, Piskopos Ulfilas İncil'i Vizigot diline tercüme ederek Gotlar'ın Hristiyanlığı kabul etmelerini sağlamıştır.
Ostrogotlar krallıkla idare ediliyordu. Dördüncü yüzyıl ortalarında Kral Ermanarich'in iktidarı devrinde Karadeniz'den Baltık Denizine kadar yayılmışlardı. Fakat 375 tarihinde Hunlar tarafından ilhak edilmişlerdir. Vizigotlar da Hunların baskısına uğrayıp yerlerinden atılmışlarsa da İmparator Valens tarafından 376'da Tuna'nın güney kıyılarına yerleştirilmişlerdir.
378'de ayaklanıp Hadrianapolis Muharebesi'nde Romalıları yenmişlerdir. Fakat 382'de İmparator I. Theodosius tarafından tekrar müttefik olarak imparatorluğa kabul edilmiştir. Gotlar yerlerinde durmayarak 410 yılında Roma'ya, 415 yılında da İspanya'ya yerleşerek bir krallık kurmuşlardır. Uzun yıllar Romalılara asker veren Ostrogotlar, İmparatorluk içinde kendilerini muhafaza ettiklerinden, 476 yılında İtalya'yı istila etmişlerse de 553'te Mons Lactarius Savaşında I. Justinianus'a yenilerek İtalya'da kurdukları krallıkları yıkılmıştır. Gotlar bundan sonra Roma uygarlığı içinde eriyerek kaybolup gitmişlerdir. Kırım'da kalan Gotlar ise 1475'te Osmanlı İmparatorluğu'nun burayı fethetmesiyle bağımsızlıklarını kaybedip Ostrogotlar ve Vizigotlar gibi diğer milletlerin içinde eriyip varlıklarını kaybetmişlerdir.
Gotlar, Kuzey Avrupa kavimleri içinde akrabalık açısından İskandinavlarla diğer Cermenler arasındaki halka olarak görülebilir. Avrupa'nın her yanına dağıldıkları için gittikleri hiçbir yerde etnik çoğunluk oluşturamadılar ve bu yüzden tarihten silindiler.

İskandinavya'da bugün bile Got izlerini görmek mümkündür. İsveç'te  Gotland, Vestergöteland ve Östergöteland adında 3 eyalet bulunmaktadır. İsveç'in kraliyet armasında yer alan 3 krallıktan birinde 'Gotların Kralı' ifadesi yer almaktadır.

Gotların Ana Yurdu ve Kökeni, Mert Kozan -  Ankara Üniversitesi 2 Haziran 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Gotça
Wielbark kültürü
Çernyakhov kültürü

Gölge oyunu, geleneksel olarak hayvan derilerinden kesilerek hazırlanmış insan, hayvan, eşya gibi figürlerin bir ışık kaynağı önünde oynatılarak, gölgelerinin gerdirilmiş, beyaz bir perdeye düşürüldüğü gösteri sanatıdır.

Kökenleri üzerine çeşitli görüşler olmakla birlikte; Asya'nın zengin gölge oyunu geleneği, bu sanatın Cava'dan(Endonezya), Hindistan'dan veya Çin kültürlerinden 10. yüzyıldan itibaren yayıldığı görüşünü desteklemektedir. İslam ülkelerinde görülen gölge oyununun, benzerlikler de göz önüne alındığında, Cava'dan geldiği tahmin edilmektedir. Anadolu'ya ise, 16. yüzyılda Mısır'dan gelmiş olma ihtimali büyüktür. Türklere, Cava ve Hindistan'dan, Çingene oynatıcılar yoluyla  geldiği de iddia edilmektedir.
Zamanla  bu oyuna Türkler kendi yaratıcılıklarını katmış; ona çok daha renkli, hareketli, özgün bir biçim vermişlerdir. Öyle ki, 19. yüzyılda Mısır'ı ziyaret eden gezginler, orada izledikleri oyunun Karagöz ve Hacivat olduğunu ve gölge oyununun Mısır'a Türkler tarafından getirildiğini düşünmüşlerdir.
İlk başlarda 28 farklı oyundan oluşan Hacivat Karagöz oyunları zamanla türemiştir. Ramazan ayında Kadir Gecesi hariç her akşam bir oyun oynanırdı.
Farklı yörelere ait insanlar, Zenne, Karagöz'ün karısı, vb. kişiler oyunda yer alırdı.
Piri Şeyh Küşteri olarak bilinir. Öyle ki oyunun oynandığı perdeye Küşteri Meydanı da denilirdi.
Mukaddime (giriş), Muhavere (atışma), Fasıl (asıl amacın, oyunun sergilendiği bölüm), Bitiş (yapılan hatalar için özür dilenilen ve bir sonraki oyun hakkında bilgi verilen bölüm) olmak üzere 4 bölümden oluşur.

And, Metin, "Geleneksel Türk Tiyatrosu", İnkılâp Kitabevi, İstanbul, 1985

(İngilizce) The Shadow Theater of Anaphoria 22 Ağustos 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Karagöz.net Hayâli Emin Şenyer'in sitesi 5 Aralık 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Leylek (Türkiye, 19. yüzyıl sonu/20. yüzyıl başı) 30 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Palyaçoyu omuzlarında taşıyan iki uşak (Çin, 19. yüzyıl sonu/20. yüzyıl başı) 30 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Dev Kumbakarna (Endonezya, 19. yüzyıl) 30 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Modern Avrupa gölge tiyatro13 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Gölge tiyatrosunda yeni teknolojiler12 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Gölyazı, (eski ismi Apolyont Rumca: Απολλωνιάδα), Bursa ilinin Nilüfer ilçesine bağlı bir mahalledir.
Bursa-İzmir karayolunun 35. kilometresinden güneye sapıldığında 7 km içeride bulunan Gölyazı, Uluabat Gölü kıyısındaki iki alçak tepeden oluşan küçük bir yarımada üzerine kurulmuştur. Tepelerden birinde adını Yunan tanrısı Apollon'dan alan Apollonia adlı antik çağ kentinin nekropol kalıntıları yer almaktadır; ikinci tepe, göl yükseldiği zaman bir ada halini alır ve ince uzun bir taş köprü ile erişilebilir.
Bugünkü Gölyazı halkının büyük kısmı ada kısmı üzerinde, tuğla duvarlı tarihî Rum evlerinde yaşamaktadır. Günümüzde geçim kaynakları tarım, balıkçılık ve turizmdir.

Gölyazı, Apollonia Ad Rhyndacum adlı antik Yunan kentinin üzerine kurulmuş bir yerleşimdir. Bu kentin nekropol kalıntıları karaya yakın kısımdaki Zambak Tepe adlı tepenin üzerindedir, antik kentin sivil yerleşimi ise kışın ada haline gelen tepenin üzerindedir; üzerine modern Gölyazı kurulmuştur. Herhangi bir kalıntı olmasa da, antik dönemde de adanın bir köprü ile karaya bağlandığı düşünülür. Ayrıca yerleşimin kuzeybatsınıda kıyıdan 1 km. kadar açıktaki Kız Adası üzerinde antik kentin koruyucu Tanrısı kabul edilen Apollon'a adanmış bir tapınağın kalıntıları vardır.
Apollania ad Rhyndacum, Bizans döneminde önce Bitinya Piskoposluğu'na bağlı kalmış, daha sonra Nicomedia ve kısa bir süre de Kios piskoposluklarına bağlanmıştır. Bu dönemde kentte dini yapılar inşa edilmiştir.
Osmanlılar kentin önlerine ilk kez 1302 yılında Bafeus (Koyunhisar) Savaşı'ndan sonra, bu kaleye sığınan Kite Tekfuru'nu kovalamaları sonucu gelmişler; ancak bu kuşatma sırasında kaçak tekfurun teslim edilmesi dolayısıyla anlaşmaya vararak geri çekilmişlerdi. Kent, daha sonra ilk Osmanlı denizcilerinden Kara Ali tarafından fethedildi. Osmanlı yönetiminde Hristiyan ve Müslüman Osmanlı yurttaşlarının bir arada yaşadığı ancak  Hristiyan nüfusun ağırlıkta olduğu bir kent olarak varlığını sürdürdü. Beldenin Müslüman halkı Manavlardan oluşmaktaydı. Halk, balıkçılık, ipek böcekçiliği ve ticaret ile uğraşmaktaydı. Kereste, mısır, buğday gibi ürünler göldeki yelkenlilerle Susurluk Çayı'na oradan Marmara Denizi'ne ulaştırılmaktaydı. Gölyazı, ana yoldan içeride olması sayesinde I. Dünya Savaşı sırasında yakılıp yıkılmadı.
Cumhuriyet döneminde Türkiye-Yunanistan nüfus mübadelesi sonucu Yunanistan'a göç eden Rum halk, Kesriye Gölü'ne doğru uzanan küçük bir çıkıntının üzerinde bulunan Kesriye kasabasına yerleştirildi, Rum ailelerin boşalan evlerine  Selânik'ten göç eden aileler yerleştirildi. "Apolyont” adı, Cumhuriyet sonrası “Gölyazı” olarak değiştirildi. 12 Temmuz 1992 tarihinde belediye statüsü alarak beldeye dönüştü. 2009 yılında belediye örgütü kapatıldı. Gölyazı, Merkez ve Bayır mahalleleri ile birlikte  Nilüfer Belediyesi'nin bir mahallesi oldu.

Başlıca tarihi kalıntılar, halk arasında “Deliktaş” olarak anılan ve su kemeri olduğu tahmin edilen bir yapı, “Taş Kapı” diye adlandırılan antik kale kalıntıları, karaya 1 km. uzaklıkta sığ bir adacık olan Kız Adası'nda bulunan Apollon Tapınağı'nın kalıntıları, Zambak Tepe yamacındaki  antik tiyatro kalıntıları, doğal kayalardan kesilmiş lahit tekneleri ve kapakların bulunduğu  nekropol alanı, 19. yüzyılda yörenin Rum halkı tarafından yaptırılan Hagios Georgios Kilisesi ve Manastır Adası'nda kalıntıları bulunan Hagios Konstantinos Manastırı Kilisesi'dir.

Gölyazı, leyleklerle insanların iç içe yaşadığı bir yerleşim yeridir ve 2004 yılından bu yana çeşitli kamu ve sivil toplum kuruluşlarının desteklediği "Leylek Dostu Köyler Projesi” kapsamındaki leylek dostu köylerden birisidir. Köyde leylekler, elektrik direklerine yuva yapıp tellere çarparak ölmelerine engel olmak için kurulmuş yuva platformları üzerinde yuva kurmaktadır.
Gölyazı'da, kadın balıkçı geleneği yaşatılmaktadır. Marmara Bölgesinde kadın balıkçıların yer aldığı tek göl olan Uluabat Gölü'nde göldeki aktif balıkçıların yaklaşık %30'unu kadın balıkçılar oluşturmaktadır. Fiberden yapılmış motorlu ya da motorsuz teknelerle avlanmaya çıkan kadın balıkçılar av yasağı ve dini bayram dönemlerinde işlerine ara vermekte, bu dönemlerin dışında her gün göle çıkmaktadır. Yakalanan balıklar Gölyazı'da her gün kurulan mezatta satılarak Bursa, Eskişehir, İstanbul, Konya, İzmir ve Eğirdir pazarlarına gönderilir.

Gölyazı'nın alan büyüklüğü 615 hektardır. Bitkisi örtüsü çalılık, çayırlık, ağaçlıkların yanı sıra  sazlık ve su bitkilerinden oluşur.

Güney Marmara, Marmara Bölgesi'nin güneyini teşkil eden Bursa, Balıkesir, Çanakkale ve Bilecik illeriyle, bu illerin ilçeleri için kullanılan coğrafi bir terim. Sanayi, turizm, tarım, hayvancılık ve madencilik bakımından gelişmiştir. Türkiye'nin en önemli sanayi kentlerinden olan Bursa, Balıkesir, Bandırma ve İnegöl bu bölümde bulunmaktadır.
Dünya üzerinde en zengin bor yatakları, Bursa ve Balıkesir çevresinde bulunmaktadır. Ayrıca; bölgede altın, asbest, cıva, demir, krom, linyit, mermer ve volfram kaynakları da bulunmaktadır.
Bölgede, jeotermal enerji potansiyel rüzgâr enerjisi de yüksektir. Özellikle, Balıkesir ve Çanakkale illerinde birçok rüzgâr enerjisi santrali bulunmaktadır.
Bunun dışında Güney Marmara olarak  Türkiye İstatistiki Bölge Birimleri Sınıflandırmasına (Türkiye İBBS) göre 2002 yılında belirlenmiş olan bölge yalnızca Balıkesir ve Çanakkale illerini kapsamaktadır.

Güney Marmara Kalkınma Ajansı 24 Haziran 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Marmara Bölgesi

Gürsu, Bursa ilinin merkez ilçelerinden biridir. Şehir merkezinin doğusunda yer alan ilçe; tarımsal zenginliği, özellikle armut üretimi ve sanayi bölgeleriyle tanınan, hızla gelişen bir yerleşim merkezidir.

İlçenin tarihsel kaynaklarda geçen en eski adı Susığırlıktır. 1530 tarihli Osmanlı tahrir defterlerinde ve sonraki kayıtlarda, o dönemde aynı isimle anılan komşu yerleşim Vakıfköy'den (Susığırlık-ı Sagir) ayırt edilmesi amacıyla burası Susığırlık-ı Kebir (Büyük Susığırlık) adıyla kaydedilmiştir.
İsmin kökeni, bölgenin yüzyıllar önceki coğrafi ve ekonomik yapısına dayanmaktadır. Geçmişte Bursa Ovası'nın bu kesiminin taban suyunun yüksek olması; suyu ve çamuru seven manda (su sığırı) yetiştiriciliği için bölgeyi ideal bir merkez haline getirmiştir.
Cumhuriyet döneminde, 1931 yılında Bakanlar Kurulu kararıyla yerleşimin adı, bölgenin su kaynaklarının verimliliğine atfen Gürsu olarak değiştirilmiştir.

İlçenin kökeni, Osmanlı'nın kuruluş devrine dayanır. Arşiv kayıtlarında bölge tarihi şu şekilde izlenebilmektedir:

1400 Yılı (Yıldırım Vakfiyesi): Bölgenin adı, Yıldırım Bayezid'in vakfiyesinde "Susığırlık Karyesi" olarak geçmektedir.
1487 Tarihli Tahrir Defteri: II. Bayezid dönemine ait kayıtlarda bölge Susığırlık adıyla kayıtlıdır.

Osmanlı Arşivi belgeleri, Gürsu'nun yakın tarihine dair önemli kesitler sunmaktadır:

Ticari Hayat (1850): 1850 tarihli bir belgede, Susığırlık köyünde yaşayan "Kostaki" isimli bir gayrimüslim vatandaştan alacağın tahsili konusu geçmektedir. Bu belge, 19. yüzyılda ilçede çok kültürlü bir yapının varlığını kanıtlamaktadır.
Tarım ve Çevre (1919): 1919 tarihli bir belgede; komşu Kestel köyündeki Çeltik tarlalarından sızan suların, Gürsu'daki dut bahçelerine zarar verdiği belirtilerek şikayette bulunulmuştur. Bu kayıt, Kurtuluş Savaşı arifesinde ilçe ekonomisinin ipekböcekçiliğine dayandığını göstermektedir.

1930 yılında belediye teşkilatı kurulan ve 1931'de Gürsu adını alan yerleşim, 9 Mayıs 1990 tarihli kanunla ilçe statüsü kazanmıştır. 2004 yılında Bursa Büyükşehir Belediyesi sınırlarına dahil edilmiştir.

Gürsu ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 111 metredir. Gürsu'nun yüzölçümü 106 km2dir. Bursa şehir merkezine 11 km uzaklıkta, Bursa Ovası'nın doğu bölümünde yer alır. Kuzeyinde Gemlik ve Katırlı Dağları, güneyinde ve doğusunda Kestel, batısında Yıldırım bulunur. İlçe arazisi güneyde ovalık, kuzeyde (Dışkaya, Ericek) ise engebeli ve dağlıktır. 
İklimi Marmara iklimi karakterindedir; kış aylarında ovada yoğun sis görülür.

Gürsu, sanayileşmeye bağlı olarak Erzurum, Artvin, Muş ve Balkanlar'dan (Bulgaristan) yoğun göç almıştır. İlçeye bağlı 15 mahalle bulunmaktadır.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

İlçe ekonomisi tarım ve sanayi olmak üzere iki ana temele dayanır.

Gürsu, Türkiye'nin en önemli armut üretim merkezlerinden biridir. İlçeyle özdeşleşen Deveci Armudu ve Santa Maria cinsi armutlar, Türkiye'nin tarımsal ihracatında önemli paya sahiptir. Bölgedeki mikroiklim, meyve kalitesini artırmaktadır.

İlçe sınırları içerisinde Gürsu Organize Sanayi Bölgesi (GÜSAB) bulunmaktadır. Tekstil, konfeksiyon ve mobilya yan sanayi alanındaki fabrikalar, ilçe istihdamının omurgasını oluşturur.

Gürsu, ulaşım ağları açısından avantajlı bir konumdadır.

Karayolu: Bursa-Ankara karayolu (D-200) ilçenin güneyinden geçmektedir.
Raylı Sistem: BursaRay (Bursa Metrosu) 2. Hat, ilçe sınırları içindeki "Gürsu" istasyonuna kadar uzanmaktadır, bu sayede Bursa şehir merkezine ve üniversiteye ulaşım oldukça kolaydır.

Tarihi Gürsu Evleri: İlçe merkezinde, Osmanlı sivil mimarisini yansıtan kerpiç ve ahşap evler bulunur.
Tarihi Hamam: Osmanlı döneminden kalan hamam yapısı mevcuttur.
Cevizli Çınar: Bölgenin simgelerinden olan asırlık çınar ağaçları koruma altındadır.

Gürsu Kaymakamlığı
Gürsu Belediyesi

Bursa Tarım Meslek Lisesi Bursa'da 1891 yılında Vali Mahmud Celaleddin Paşa tarafından kurulmuş bir meslek okuludur. Cumhuriyet öncesinden bu yana ziraat teknisyeni yetiştirmekte olan köklü bir kurumdur.
Okulun kurulması, Osmanlı İmparatorluğu'nda batılılaşma yolunda ilk çabalarının bir sonucudur.

Ziraat Mektebi ile ilgili çalismalar 1887 yılında başlamıştır. Üzerinde bulunduğu arazi, Hamitler Köyü'nden (Bursa'nın 10 km. dışında) Topal Mehmet Ağa'nın devlete aşar borcunu ödeyememesi üzerine 26.000dönümlük arazisinin kamulaştırılması ile devlete geçmiştir. Arazi tespit edilen değer üzerinden alıcı bulamayınca üzerine okul yaptırılır. 20 Mart 1891'de okul tamamlanmıştır.
Okula, Bursa'yı fetheden Osmanlı padişahının ismi verilmiş ve böylece okul, Nazari ve Ameli Hüdavendigar Hamidiye Ziraat Mektebi adını almıştır. 20 öğrenci ile öğretime başlayan okuldan bu tarihten sonra uzun yıllar yaklaşık her yıl 15 öğrenci mezun olmuştur.
I. Dünya Savaşı sırasında kapatılan okul, 1924'te yeniden açılmıştır. Bu tarihten 1930 yılına kadar okula ilkokul mezunları kayıtları yapılmıştır. 1930'dan sonra ise ailesi çiftçi olmak kaydıyla ortaokul mezunlarına eğitim verilmiş ve öğrenim süresi üç yıl olarak belirlenmiştir
Okul 1949'dan sonra Bölge Ziraat Okulu olarak öğrencilere eğitim verirken bir yandan da Yetişkin Çiftçi Kursları ile bölge çiftçini modern tarım teknikleri ile tanıştırmış ve 1950'den sonra Türk tarımının en önemli atılım ivmelerinden birisi olmuştur.
1967 tarihinde çıkan kanunla da ismi Ziraat Meslek Okulu olarak değiştirilmiştir
1980 yılından itibaren Tarim ve Köyişleri Bakanlığı'na bağlı, Kurumlar Sınavı ile mecburi hizmet yükümlüsü olarak ortaokul mezunu öğrencileri kabul eden ve gıda ağırlıklı 4 yıl teknik eğitim veren yapısına kavuşmuş ve Ziraat Meslek Lisesi adını almıştır.
1993 yılında bölge çiftçisinin tarımsal mekanizasyon konusunda eğitilmesi misyonunu da üstlenerek Ziraat Meslek Lisesi adının yanı sıra Tarımsal Mekanizasyon Egitim Merkezi unvanını almıştır.
1997 yılından itibaren parasız yatılı öğrenci alımına son verilerek Kurumlar Sınavı ile gündüzlü ve paralı yatılı öğrencilerin kayıtları yapılmaya başlanmıştır.
Tarım ve Köyişleri Bakanlığı; gelen talepler neticesinde, 14 Kasım 2000 tarihinde okulun ismini Gıda Teknolojisi Meslek Lisesi olarak degiştirilmiş ve 2001-2002 öğretim yılından itibaren bu program uygulanmaya başlanmıştır.
Daha sonra Talim Terbiye Kurulu Başkanlığının teklifleri ve Tarım ve Köyişleri Bakanlığı kuruluş yasası gereği bakanlığın aldığı karar neticesinde 2003 – 2004 öğretim yılından itibaren Bursa Tarım Meslek Lisesi Gıda Teknolojisi olarak eğitimine devam etmiştir.
Cumhuriyetten önce 450, Cumhuriyetten sonra da 4500'e yakin Ziraat Teknisyeni mezun eden Bursa Tarım Meslek Lisesi yetiştirdiği teknisyenler ve eğittiği çiftçilerle Türk Tarımına ve Türk Gıda Sanayiine 115 yıldır hizmet etmektedir.
Bakanlar kurulu Bursa Tarım Meslek Lisesi'ni 2005/9139 sayılı kararla kapatmaya karar vermiştir. (Resmi Gazete bağlantısı. 
Okul bir protokol ile tümüyle Millî Eğitim Bakanlığına devrolmuş ve statüsü değişmiştir.
2015 yılında adı (Kuruluş dönemi padişahı olan Abdülhamit'in adı verilmiştir.) "Hamidiye Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi" olarak değiştirilmiştir. Tarım, Gıda Teknolojileri, Yiyecek içecek hizmetleri, Hayvan Yetiştiriciliği ve Sağlığı ile Laboratuvar hizmetleri alanlarında eğitim vermektedir.
Okulda bir müze bulunmaktadır. Bir pansiyon binası, yemekhane ve spor salonu bulunmakta. İlaveten iki hayvan yetiştirme işletmesi, seralar, traktör tamirat garajı ve antika traktörler bulunmaktadır.
Okulda 2020 yılı içerisinde Bursa Büyükşehir Belediyesi ile Bursa Valiliği ortaklığı içinde tadilat ve tamirat işleri yapılmakta. Harap bölgeler, bakım gerektiren binalar iyileştirilmektedir.

Hanlar Bölgesi, Bursa'nın merkezinde, 14. yüzyılda oluşmaya başlayan, 16. yüzyılın ortalarına kadar padişahların ve devletin ileri gelenlerinin yaptırdığı
anıtsal yapılar ile gelişen ticaret merkezi.
Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluş döneminde Orhan Gazi Külliyesi’ndeki Emir Han’ın etrafında, dönemin kervan yolu baz alınarak şekillenen ve 16. yüzyıl ortalarına kadar  sayıları gittikçe artan birçok ticaret yapısının yanı sıra  kentin sosyal-kültürel ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik  cami, medrese, hamam gibi yapıları içerir. Bölge, günümüzde de ticari işlevini korumakta ve Osmanlı döneminin ticaret kültürünü sürdürmektedir.
Bursa kentinin merkezinde, 106.833 m²'lik bir alanı kaplar. Doğusunda tarihi Belediye Sarayı ve Çömlekçiler Caddesi, batısında Cemal Nadir Caddesi, güneyinde Atatürk Caddesi, kuzeyinde ise Cumhuriyet Caddesi bulunur.

14. yüzyıldan itibaren Bursa'da mahalleler hanların etrafında konumlanarak bir yol ağı ile çarşıya bağlanmıştır. Ticari hayat ile kamu binaları arasındaki ilişkinin bir sonucu olarak 19. yüzyılda belediye binası da Orhan Gazi Külliyesi'nin medrese ve imaretinin bulunduğu alana inşa edilmiş ve Hanlar Bölgesi daima kentin merkezi konumunda olmuştur.
Bölge, 2014 yılında  “Bursa ve Cumalıkızık: Osmanlı İmparatorluğu'nun Doğuşu” Dünya Miras Alanı 'nın  bileşenlerinden birisi olarak UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne girmiştir.

1340’larda Bursa Hisarı’nın doğusunda kalan alanda Sultan Orhan'ın Orhangazi Külliyesi'ni inşa ettirdiği alan, diğer padişahlar döneminde eklenen yapılarla, Bursa’nın kent merkezi haline gelmiş ve önemli bir ticaret merkezi olmuştur.
Orhan Gazi döneminde henüz sur içinde olan eski kentte, nüfusun hızlı bir şekilde artması üzerine ticaret ve zanaatla ilgili eylemler surların kervan yoluna en yakın bağlantı sağlayan kapısının hemen dışına çıkarılmış; tehlike karşısında ticaret mallarının  kolaylıkla güvenceye alınabilmesi için çarşının kaleye yakın bir yerde kurulmasına dikkat edilmişti. Orhan Gazi Külliyesi'nin oluşumuyla birlikte çevresinde yavaş yavaş konutlar ve sabit pazar alanları da oluştu. Hanlar Bölgesi'nin en eski pazar mekanı, Hisar ve İnebey Medresesi arasındaki Tahtakale idi ("Taht el Kale" Türkçede "Kale altı" anlamına gelir). Dağ köylülerinin getirdiği ürünler, kale içine hijyen sebebiyle sokulmayıp, burada satılmaktaydı. Tahtakele, Tuz Pazarı, Çiçek Pazarı gibi çoğu pazar sabitlenerek günümüze kadar geldi. Hanlar Bölgesi'nin çevresine o dönemde Celalî isyanlarına karşı dış sur inşa edilmiş; şehrin güvenli hale gelmesinden sonra yıkılmıştır.
Bölge, gelişimini batı-doğu doğrultusunda sürdürdü. İpek ticaretinin gelişmesine bağlı olarak yeni bedesten ve hanlar inşa edildi. Üzerinde dükkânların bulunduğu dar ve uzun sokaklardan oluşan çarşılar, hanların etrafında gelişti; Kentin yeni mahalleleri çarşının etrafında inşa edildi. Hanlar Bölgesi'nde imar çalışmaları İstanbul'un fethinden sonra bile devam etti.
Bölge bir yandan gelişirken bir yanda da gerek 17. ve 18. yüzyıllarda Celali İsyanları sonucu, gerekse yaşanan yangınlar ve depremler nedeniyle büyük yıkımlar yaşadı.  19. yüzyıl öncesinde çok geniş bir alana yayılan ticaret merkezi, bu devirde planlama çalışmaları sonrasında etrafı yollar ile çevrili sınırlı bir alana dönüştü ve birçok anıtsal yapı yıkıldı.
Cumhuriyetin ilanından sonra bölgede yeni ticaret yapıları ile yönetim ve kültür yapıları inşa edildi. 1958 yangınından sonra İtalyan mimar ve şehircilik uzmanı Luici Pigginato'dan planlama yapması istendiyse de plan uygulanamadı ve bölgede apartmanlaşmanın önüne geçilemedi.
Günümüzde 30'a yakın han, çarşı ve pazar yönetiminin çatısı altında toplandığı "Bursa Tarihi Çarşı ve Hanlar Birliği" adlı sivil toplum kuruluşu; güneyinde Atatürk Caddesi, kuzeyinde Cumhuriyet Caddesi, doğusunda Gökdere Bulvarı, batısında Cemal Nadir Caddesi olarak tanımlanan bölgenin; tarihi dokusunun korunmasına, sosyal yaşamın ihtiyaç ve gereklerinin çağa uygun bir şekilde giderilmesine, toplam geliri arttıran bir cazibe merkezi haline getirilmesine çalışmak amacıyla kurulmuştur.

Hanlar bölesindeki üç tip yapıdan ilki, Han yapıları idi. Hanlar, ticaret ve konaklama olmak üzere iki işleve sahipti. Üst katları özellikle toptancı ve yabancı tüccarların konaklaması, alt katları ürünleri depolama için kullanılan iki katlı yapılardı. Bazen alt katlar perakende satış için de kullanılmıştır.

Apolyont Hanı, Balibey Hanı, Emir Hanı, Eski İpek Hanı, Fidan Hanı, Geyve Hanı, Koza Hanı, Pirinç Hanı, Tuz Hanı, Kütahya (Çukur) Hanı, Tahtakale (Yoğurt) Hanı, Eskişehir Hanı, Kapan Hanı, Galle Hanı

Osmanlı döneminde her han, belli bir tür materyalin kapalı pazar yeri olma görevini fermanla tekeline geçirdiği için burada toplanıp perakendecilere ve esnafa satılan ticaret maddesi o hana ismini vermiştir. Örneğin satılan madde un ise o han un kapanı, sebze ise sebze hanı, pamuk hanı, pirinç hanı gibi isimlerle anılmıştır.

Bölgedeki hanlar iki katlı olup, ortada dört yandan revaklı geniş bir avlusu bulunan kare veya dikdörtgen şeklinde planları bulunmaktadır. Tüccarların gereksinimleri nedeniyle bu plan tercih edilmiştir. Her tüccarın bir oda ve bir depo tutup işini bitirinceye kadar geçici bir ticaret ve konaklama düzeni kurmasına imkân verecek tarzda planlanmışlardır. Hanların her iki katında da revaklar bulunur, revakların gerisinde hücreler yer alır. Hanlarda ayrıca bir de ahır bölümü bulunur. Bu plan tipleri, form ve tasarım olarak özgünlüğünü korumuş ve hanların günümüze kadar ticari fonksiyonlarını sürdürmesinde etkili olmuştur.
Hanlar Bölgesi'ndeki yapılarda sadelik ısrarla vurgulanmış, Selçuklu kervansaraylarında görülen ihtişamlı süslemeye yer verilmemiştir. Ancak taş ve tuğla nöbetleşe kullanılarak meydana getirilen almaşık örgü sistemi yoluyla cephelerdeki tekdüzelik ortadan kaldırılmıştır. Hanlar Bölgesi'nde yalnız Koza Han'ın heybetli taç kapısında yoğun süsleme görülmektedir.

Hanlar bölgesindeki ikinci yapı tipi, bedestendir. Bedesten, perakende satış için kullanılan yapılardır. Yabancı tüccarların geceleri en kıymetli mallarını bile saklayabilecekleri bir depo işlevi de görürdü. Bursa'da Yıldırım Bayezid devrinde inşa edilen bedesten, Osmanlı İmparatorluğu'nun ilk bedestenidir. Bursa Bedesteni'nde merkezde değerli malların satıldığı dükkânlar, etrafında daha sıradan malların satıldığı dükkânlarla çevrelenmişti. Günümüzde de iç bedesten kuyumcuların olduğu yapıdır; dış bedestende ayakkabı, giysi gibi ürünler satılır.

Bat Pazar Çarşısı, Bayathane, Çancılar Çarşısı, Çiçek Pazarı, Cumhuriyet Caddesi, Demirciler Çarşısı, Gümüşçeken Çarşısı, İnönü Caddesi, Kayhan Çarşısı, Orhan Boğazı Çarşısı, Orhangazi Altgeçit Çarşısı, Tuz Pazarı Pazar Yeri, Ulu Camii Caddesi Çarşısı, Atatürk Caddesi, Tahtakale Çarşısı, Ünlü Cadde

Bakırcılar Çarşısı, Bedesten Civarı Çarşısı, Bedesten Kuyumcular Çarşısı, Eski Aynalı Çarşı, Eski Sahaflar ve Gelinlikçiler Çarşısı, Gelincik Çarşısı, Gümüşçüler Çarşısı, İvaz Paşa Çarşısı, Kapalı Çarşı, Kapalı Çarşı Alt Çarşısı, Nilüfer Köylü Pazarı, Okçular Çarşısı, Sipahi Çarşısı, Tuzpazarı Çarşısı, Ulu Çarşı (Havlucular Çarşısı), Uzun Çarşı, Yorgancılar Çarşısı, Vaiziye Medresesi Çarşısı, Kubbeli Hal

Irgandı Köprüsü (Arastalı Köprü)

Farklı padişahlar döneminde sırasıyla şu hanlar inşa edilmiştir:

Orhan Gazi döneminde
Emir Han,
I. Murat döneminde
Kapan Han,
Lala Şahin Paşa tarafından Bezir Han,
Yıldırım Bayezid döneminde
Yıdırım Bayezid tarafından Bedesten,

Çelebi Sultan Mehmet döneminde
Çelebi Sultan Mehmet'in vakfına ait İpek Han
Hacı İvaz Paşa tarafından yapılan ve Çelebi Sultan Mehmet'e hediye edilen Geyve Hanı,
Çelebi Sultan Mehmet'in vezirlerinden Bayezid Paşa tarafından kendi medresesine vakıf olarak yaptırılan Yoğurt Han,
II. Murat döneminde
Tüccar Muslihiddin tarafından arasta köprü olarak yapılan Irgandı Köprüsü,
Bayezid'in damadı Buharalı Emir Efendi vakfına ait Kütahya Han,
Hasan Paşa olarak bilinen Sarraf Mustafa tarafından yapılan Katır Han,

Fatih Sultan Mehmet döneminde
Timurtaş Paşa'nın oğlu Omur Bey tarafından Tuz Pazarı Hanı,
Fatih'in veziri azamlarından Mahmut Paşa (veya oğlu) tarafından vakıf olarak Fidan Han,
Fatih'in komutanlarından Karaca Bey'in vakfına ait Karaca Bey Hanı,
II. Bayezid döneminde
II. Bayezid tarafından vakıf olarak yapılan Koza Han ve Pirinç Han,
Hamza Bey'in oğlu Bali Bey tarafından Balibey Han,
Başcı İbrahim tarafından vakıf olarak yapılan Doğan Gözü Hanı,
Demirtaş Paşa Zade Ali Bey'in oğlu Mahmut tarafından Eski-Yeni Han
Hamza Bey'in torunu Kara Mustafa Paşa tarafından Kamberler Hanı,
Kanuni Sultan Süleyman döneminde
II. Bayezid'in veziri Davut Paşa tarafından Davut Paşa Hanı,
Kanuni'nin devlet adamlarından Semiz Ali Paşa tarafından Galle Pazarı Hanı
Ayrıca yapılış tarihi bilinmeyen şu hanlar da Hanlar Bölgesi'nde bulunmaktadır.

Mudanya Han,
Kepezler Hanları
Zeytin Hanları

Hannibal Barca (Pönce: 𐤇𐤍𐤁𐤏𐤋𐤟𐤁𐤓𐤒; MÖ 247 – MÖ 183/181), tarihte Hannibal Büyük olarak da tanınır; İkinci Pön Savaşı sırasında Roma Cumhuriyeti'ne karşı Kartaca kuvvetlerini komuta eden Kartacalı general ve devlet adamıdır. Batı tarihinin en büyük askeri dehalarından biri olarak kabul edilmekte olup Büyük İskender, Julius Caesar, Scipio Africanus ve Pirus ile birlikte antik çağın zirvesine yerleştirilmektedir.
Hannibal, Akdeniz havzasının en büyük güç mücadelesinin yaşandığı bir dönemde, Birinci Pön Savaşı'nda Roma'nın Kartaca'yı yenmesinin yarattığı derin gerginlik ortamında büyüdü. Babasının ona empoze ettiği "Roma'nın hiçbir zaman dostu olmayacağım" yemini, yaşamının eksenini belirledi. MÖ 218'de Saguntum'u kuşatarak İkinci Pön Savaşı'nı başlatan Hannibal, savaş filleriyle donanmış ordusuyla Alpler'i aşarak İtalya'yı istila etmiş; Ticinus Muharebesi, Trebia Muharebesi, Trasimene Gölü Muharebesi ve Cannae Muharebesi'nde Roma'ya tarihin en büyük askerî yenilgilerini tattırmıştır.
Cannae Muharebesi'nde (MÖ 216) uyguladığı çift kuşatma manevrası, askeri tarih yazımında "mükemmel savaş" olarak nitelendirilen taktik dahiliğinin simgesi haline gelmiştir. Theodore Ayrault Dodge, Hannibal'ı "stratejinin babası" olarak nitelendirmiştir. Bu nitelendirme, Dodge'un 19. yüzyıl romantik tarih yazımı geleneğine ait bir yorumdur ve modern akademik çevrelerin bir bölümü tarafından abartılı bulunmaktadır; ancak Hannibal'ın askeri düşünce tarihi üzerindeki kalıcı etkisini ifade eden bir şiar olarak yaygın kullanımını sürdürmektedir. Savaşın ardından Kartaca'da suffetes (baş magistrat) seçilen Hannibal, kapsamlı mali ve siyasi reformlar gerçekleştirmiş; ancak oligarşiyle çatışınca sürgüne gitmek zorunda kalmıştır. Seleukos İmparatorluğu'na ve ardından Bitinya Krallığı'na sığınan Hannibal, MÖ 183/181 yılında Bitinyalı yetkililerin onu Romalılara teslim edeceğini anlayınca zehir içerek intihar etmiştir. Ölümü, bugünkü Gebze'ye karşılık gelen antik Libyssa'da gerçekleşmiştir.

Hannibal, Kartaca'da yaygın bir Sâmî-Fenike kişi adıydı. Kartaca kaynaklarında ḥnbʿl (𐤇𐤍𐤁𐤏𐤋) biçiminde kaydedilmiştir. Bu isim, Fenike-Sâmî kökenli bir ön hece olan Ḥanno- (ya da Ḥanni-) ile Kenanlı tanrı unvanı Baalın ("efendi", "rab") birleşiminden oluşmaktadır; adın ikinci unsuru olan Baal, Kartaca'nın baş tanrısı Baal Hammon ile bağlantılı olmakla birlikte onunla özdeş değildir. Kesin seslendirme tartışmalıdır; önerilen biçimler arasında Ḥannobaʿal, Ḥannibaʿl ve Ḥannibaʿal yer almakta; ortak anlam "Baal'ın lütfu" ya da "Baal'ın merhameti" şeklinde yorumlanmaktadır. Yunan tarihçiler adı Anníbas (Ἀννίβας) olarak aktarmışlardır.
Fenikeliler ve Kartacalılar kalıtsal soyadı kullanmamaktaydı; bu nedenle aynı adı taşıyanlar patronimik ya da lakaplarla birbirinden ayrılırdı. Barca (Pönce: 𐤁𐤓𐤒, brq) sözcüğü, "yıldırım" ya da "şimşek" anlamına gelen Sâmî kökenli bir lakaptır. Bu lakap, Hannibal'ın babası Hamilcar Barca'ya saldırılarının hızı ve vahşeti nedeniyle verilmiştir. Sözcük, İbranice Barak, Arapça Barq ve Aramice Barkho ile köken birliği taşımaktadır. Dikkat çekici bir dilbilimsel ayrıntı olarak bazı araştırmacılar, 20. yüzyıl Almancasındaki Blitzkrieg (yıldırım savaşı) teriminin Hannibal'ın Barca lakabıyla zihni bir bağ kurduğuna dikkat çekmiştir; zira Barca = "yıldırım" ve Hannibal'ın İtalya'daki süratli harekât tarzı bu bağlantıyı güçlendirmektedir. Hamilcar'ın soyundan gelenler, Barcidler olarak anılmaktadır. Antikçağ'da "Hannibal" adı çok yaygındı; bu nedenle daha sonraki dönemlerde O, "Hamilcar'ın oğlu Hannibal" ya da "Hannibal Barcid" biçiminde anılmaktaydı.
Ayrıca antik kaynaklar, birden fazla Kartacalı komutan ve devlet adamının "Hannibal" adını taşıdığını kaydetmektedir. Polybios, Hannibal'ın "zulüm" damgasını yemesinin kısmen, aynı adı taşıyan ve gerçekten vahşi eylemleriyle tanınan bir subay olan Hannibal Monomakhos ile karıştırılmaktan kaynaklandığını ileri sürmüştür; bu durum, antik kaynakların eleştirel okunması açısından önemlidir.

Hannibal, İkinci Pön Savaşı'nı yalnız yürütmedi; Barcid ailesi ortak bir savaş şirketini andıran koordineli bir komuta yapısı oluşturuyordu.
Hasdrubal Barca (MÖ yakl. 245–207), Hannibal'ın erkek kardeşleri arasında en önemli askeri rolü üstlenmiştir. İkinci Pön Savaşı boyunca İspanya'yı savundu; ancak Scipio'nun MÖ 209'da Kartaca Nova'yı alması ve MÖ 208'deki Baecula muharebesi onu İspanya'yı terk etmek zorunda bıraktı. İspanya'yı terk ederek Alpler'i aşıp İtalya'ya geçen Hasdrubal, MÖ 207'de Metaurus Nehri kıyısındaki muharebede hayatını kaybetti; kesik başı Hannibal'ın kampına fırlatıldı. Hasdrubal'ın ölümü, Hannibal'ın İtalya'da izole kaldığının kesin bir işaretiydi. (MÖ 206'daki Ilipa muharebesi ise Hasdrubal'ın ölümünden sonra gerçekleşti ve İspanya'da kalan Kartaca kuvvetlerinin de yenilgisini tamamladı.)
Mago Barca (MÖ yakl. 243–203), üç kardeş arasında en genci ve Cannae zaferinin haberini Kartaca Senatosu'na taşıyan komutandır. Trebia Muharebesi'nde pususu gizlice hazırlayan gizli kuvveti komuta etmiş; Cannae'de ise ağabeyi Hannibal'ın yanında görev almıştır (antik kaynaklar onun Cannae'deki tam komuta konumunu açıkça belirtmez; bazı tarihçiler onu merkez piyadenin yardımcı komutanı, bazıları ise rezerv kuvvetlerin başında gösterir). Daha sonra İspanya'ya gönderildi; İspanya'nın yitirilmesinin ardından MÖ 205'te Cenova (Liguria) kıyılarına çıkarma yaparak yeni bir İtalya cephesi açmayı denedi. Ancak bu girişim Hannibal'la koordineli bir harekâta dönüşemedi ve Mago MÖ 203'te aldığı yaranın sonucunda deniz yolculuğu sırasında hayatını kaybetti.
Hasdrubal Gisco'nun oğlu Hasdrubal (MÖ yakl. 270–202), Barca ailesi üyesi olmamakla birlikte İkinci Pön Savaşı'nın kilit Kartacalı komutanlarından biriydi. Cannae muharebesinde değil, ilerleyen yıllarda İspanya'da ve Kuzey Afrika'da kilit görevler üstlendi; Büyük Ovalar Muharebesi'nde (MÖ 203) yenilgiye uğrayıp Kartaca'ya döndüğünde kalabalık tarafından linç edilmemek için intihar etti. Ölümünün tam zamanlaması konusunda antik kaynaklar görüş ayrılığı içindedir: Britannica bu intiharın Büyük Ovalar yenilgisinin (MÖ 203) ardından, Zama Muharebesi'nden (MÖ 202) önce gerçekleştiğini savunurken; bazı kaynaklar ölümünü Bagrades Nehri yenilgisinin (MÖ 203 sonu veya MÖ 202) hemen ardından Zama'yla eş zamanlı olarak konumlandırmaktadır. Her iki görüş de intiharın Zama öncesinde yaşandığı noktasında birleşmektedir. Bu figür, Pön Savaşları araştırmacıları tarafından hâlâ yeterince incelenmemiş bir komutan olarak değerlendirilmektedir.
Bu üç kardeşin koordineli faaliyetleri, İkinci Pön Savaşı'nı salt Hannibal'ın tek kişilik başarısı olarak değil, bir aile projesi olarak değerlendirmeyi mümkün kılmaktadır. Buna karşın modern popüler tarihçilikte bu kardeşler Hannibal'ın gölgesinde kalmış; onların ayrı analizlere layık birer komutan olduğu akademik çevrelerin dışında yeterince anlaşılamamıştır.

Hannibal'ın yetiştiği ve mücadelesini verdiği Kartaca devletinin siyasi yapısını anlamak, tarihsel bağlamı kavramak açısından zorunludur.

Roma'nın vatandaş askerinden oluşan ordu düzeninin aksine, Kartaca ağırlıklı olarak paralı askerlerden (mercenarii) oluşan heterojen ordulara dayanmaktaydı. Bu orduların çekirdeği Kartacalı ve Libyalı piyadeleri, Numidyalı süvarileri, Kuzey Afrika'nın Atlas Dağları'nda evcilleştirilen savaş fillerini ve İspanya'dan temin edilen Kelt ve İber savaşçıları kapsamaktaydı. Ordu aynı zamanda Rodos ve Balear adalarından getirilen sapancıları, İyon ve Yunan şehirlerinden toplanan zırhlı hoplitleri de bünyesinde barındırıyordu. Bu çeşitlilik, Hannibal'ın taktik esnekliğinin temel kaynağını oluşturmaktaydı.
Numidia hafif süvarisi, antikçağın en nitelikli atlı birliklerinden biri olarak kabul edilmektedir. Kuzey Afrika yerlilerinden oluşan bu süvariler eyer kullanmadan, zırhsız ata biner; mızrak ve kısa kılıçla donanmış olarak keşif, taciz ve takip görevlerini üstlenirdi. Hannibal'ın tüm büyük zaferlerinde bu birlikler belirleyici rol oynamıştır. Roma'nın paralı askerler yerine vatandaş ordusuna dayanması ise özellikle ağır kayıp dönemlerinde daha dayanıklı bir insan kaynağı havuzu yaratmıştır; bu temel yapısal fark, iki devletin savaş stratejisini kökten biçimlendirmiştir.

Hannibal'ın İtalya seferindeki ordusunun etnik bileşimi kaynaklarda ayrıntılandırılmıştır. Libyalı piyade (Libya-Fenikeliler olarak da bilinir), Kartaca ordusunun en disiplinli ve ağır zırhlı unsurunu oluşturuyordu; Roma'nın standardize lejyon teçhizatına benzer zırh, kalkan ve uzun mızrakla donanmıştı. Bu birlikler Cannae'de Hannibal'ın kanat harekâtının belkemiğini oluşturdu; 90 derecelik saptırma manevrasını başaran unsurun tam da Libyalı ağır piyade olması tesadüf değildi. İber piyade çeşitli silah geleneklerine sahipti: kısa falkata kılıcı (falcata) ve yuvarlak kalkan (caetra) taşıyan hafif piyade; uzun mızraklı ağır piyade; ve keskin nişancı olarak ünlenen sapancı birlikler. Galyalı savaşçılar, genellikle üst gövdelerini açık bırakarak büyük uzun kalkan ve ağır kılıçla savaşır; yüksek sesli savaş çığlıklarıyla düşmanda korku yaratırdı. Bu savaşçıların berserker geleneğine yakın savaş tarzı, psikolojik baskı unsuru olarak işlev görürdü; ancak disiplin ve uzun süreli muharebe ısrarı konularında Libyalı piyadeye kıyasla güvenilirliği daha düşük sayılırdı.
Balear sapancıları (Baleares insulani), antikçağın en yetenekli mancınıkçıları olarak bilinirdi. Balear Adaları'ndan (başta Mallorca ve Menorca) gelen bu savaşçılar, çocukluktan itibaren sapan kullanmaya alıştırılırdı; aktarıma göre anneleri çocuklarına ekmek ancak sapanla hedef vurabilirse yedirirdi. Kurşun ya da taş gülle kullanan Balear sapancıları 200 metreye yakın mesafeden hedef vurabilirdi; bu mesafe antik dönemin yay menziliyle yarışan bir etkinliğe karşılık geliyordu. İspanyol ağır süvarisi, tam zırhlı binicilerden oluşan ve Cannae'de Roma'nın sağ süvarisini çabucak ezerek arkadan sarma manevrasını gerçekleştiren kritik birlikleri oluşturuyordu. Bu birliğin komutanı, Hannibal'ın süvari komutanı Hasdrubal'dır (Hasdrubal Barca ile

Harmancık, Bursa'nın nüfus bakımından en küçük ilçesidir. Uludağ'ın güneyinde yer alır.

Eski ismi Çardı'dır. İlçe Osmanlının fethine kadar Bizans İmparatorluğunun bir parçası olmuş, 1261'den sonra Bizans'a bağlı bir tekfurluk tarafından yönetilmiştir. İlçeye 2 km uzaklıkta bulunan Kepekdere Mahallesi yakınlarında Değirmen önü mevkiinde sulama kanalı açılması sırasında MÖ 3000 yıllarına ait gaga ağızlı testi bulunması Harmancık tarihinin en az 5000 yıllık bir tarihe sahip olduğu kanaatini güçlendirmiştir. Geçmişte Harmancık nahiye merkezi olan mahallenin adı Çardı idi. Nahiyenin tamamına Harmancık denilmekteydi.
Harmancık'ın, Osman Gazi'nin hizmetine giren Harman-kaya tekfuru Köse Mihal ile ilgisi yoktur. Yıllarca bazı araştırmacılar tarafından hatalı bir şekilde Harmancık'a Harman-Kaya denmiştir. Harman-Kaya, bugün Bilecik il sınırlarında İnhisar ilçesine bağlı Harman köyüdür. Köse Mihal'in kabri de oradadır. Tavşanlı-Harmancık yolu üzerinde Merkez Yeniköy yakınlarında bulunan ve halk arasında "Köse Kalfa" olarak bilinen mezar ise "Köse Hasan Dede" adında bir tekke şeyhine aittir. Osmanlıca haritalarda burada "Köse Halife Tekkesi" adında bir tekkenin olduğu görülür. "Köse Hasan Dede" yani "Köse Halife-Kalfa", isim benzerliğinden dolayı "Köse Mihal" ile karıştırılmıştır.
Doğu Roma İmparatorluğu'ndan beri Adranos (Orhaneli) kazasına bağlı Harmancık nahiyesi iken 1868-1882 yılları arasında bir süre Bursa'ya bağlı kaza yapılmış, bir süre de Gökçedağ nahiyesi (bugün Dursunbey ilçesine bağlı) ile birlikte Adranos kazasına bağlı nahiye yapılmışlardır. 1882'de yeniden eski haline döndürülerek Harmancık ve Gökçedağ, Orhaneli kazasına bağlı nahiye yapılmıştır. 1882'de Orhaneli yeniden kaza statüsüne geçti ve Harmancık nahiyesi yeniden Orhaneli'ne bağlandı. Orhaneli ilçesine bağlı Harmancık bucağının merkezi olan Harmancık köyünde 1972'de belde belediyesi kuruldu. 1987'de ise Harmancık, Orhaneli ilçesinden ayrılarak ilçe statüsünü kazandı.

Bursa şehir merkezine 85 km uzaklıktadır. Harmancık, Uludağ'ın güneyinde, yüksek yaylalar arasında yer alır. En yakın mahallesi Ece ve Kepekdere (Mahmutlar) Mahallesidir. Mahalleleri genelde ilçe merkezine 1 ila 10 km uzaklıktadır. Bursa, Balıkesir ve Kütahya il sınırlarının birleştiği yerdedir. Komşuları Dursunbey (Balat, Balıkesir), Tavşanlı (Kütahya), Orhaneli, (Bursa) ve Keles'tir. Harmancık ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği (Rakım) 688 metredir. İlçenin yüzölçümü 400 km²dir.

Uludağ'ın güney etekleri diyebileceğimiz bir alanda yer alan Harmancık, Asar Dağı ve Küplü Dağı arasındaki havzadadır. Dolayısıyla dağlık ve engebeli bir araziye sahip olmasına karşın ormanlık ve maki bitki örtüsü hakimdir. Üç tarafında küçük dereler yer alır (Batısında Şadırvan Deresi, güneydoğusunda Eskici Deresi, güneyinde Çardı Deresi). Dereler etrafındaki tarla ve bahçeleri sulamada kullanılır, Çardı Deresi'nde balık tutulur.

Karasal ılıman Marmara geçiş iklimi görülür; yazları çok sıcak, kışları ise serttir. Yağışlar kar ve yağmur şeklindedir. Nisan ayına kadar aralıklarla süren kırağı yağışı bitkileri olumsuz etkiler. İlçenin etrafı çam ormanları ile çevrilidir.

İlçe, bir merkez belediye ve 31 mahalleden oluşur 6.145 nüfuslu ilçede halkın büyük çoğunluğu tarım ile uğraşır. İş olanaklarının kısıtlılığı nedeniyle sürekli dışarıya göç veren bir ilçedir. İlçe nüfusu, Bursa nüfusunun binde beşini oluşturur.
İlçenin nüfusu 2020 genel nüfus sayımına göre 6.145'tir.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

1994'teki madencilik krizine kadar en önemli gelir kaynağı madencilik olmuştur. İlçe, geniş krom yataklarına sahiptir. Türkiye'de krom ilk defa 1848'de Amerikalı Lawrence Smith tarafından Harmancık'ta Dağardı-Koca Maden'de bulunmuştur. 1950'lerden bu yana faaliyet gösteren Hayri Ögelman Madencilik adlı özel kuruluş ile krom işletmecisi Etibank'ın 1994'te faaliyetlerine son vermesi ve Gedikören Mahallesi civarındaki mermer ocaklarının kapanması ile ilçede işsizlik artmıştır. Bölge halkından pek çok kişi yakın çevredeki Tunçbilek, Orhaneli kömür işletmeleri ve termik santrallerinde çalışmaktadır.
İlçede tarım arazisinin yetersiz olması nedeniyle tarım ile geçim sağlayan aile sayısı azdır. Genellikle aile ihtiyacını karşılamak üzere, ticari amaçla satışı yapılamayacak miktarlarda sebze ve meyve yetiştirilmektedir. Buğday, arpa, mısır, ayçiçeği ve baklagil tarımı yapılır.
Ticaret hayatı fazla gelişmiş değildir. İlçe merkezinde Çarşamba günleri kurulan pazar ve her yıl Ağustos'ta düzenlenen 7 günlük panayır ilçe ekonomisine canlılık getirir. Son yıllarda ilçe ekonomisi maden ocaklarının kapanmasından dolayı olumsuz etkilenmiş ve hızlı bir göç başlamıştır.

Harmancık Belediyesi 12 Şubat 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hocailyas Ortaokulu, Bursa'nın Osmangazi ilçesinde Kapalıçarşı yakınında 1468 yılında inşa edilmiş bir okul binasında hizmet vermekte olan ortaöğrenim kurumu.
2024 itibarıyla 10 derslikli olan okul, 37 öğretmen ve 571 öğrenci ile öğrenime devam eder. Okulda 1468 yılından beri  aynı adla (Hoca İlyas) eğitim verilmektedir. "Türkiye'nin en eski okulu" olarak bilinir.
Okul binası ilk olarak devrin zengin tüccarlarından Hoca Mehmet Çelebi tarafından babası Hoca İlyas adına yaptırıldı ve Hoca İlyaszade Vakıf Mektebi olarak vakfedildi. Kümbetli Mektep olarak bilinen ilk bina, 1855 depreminde tamamen yıkılmış ama 1910'da Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından yeniden inşa edilmiştir. Bina, 1919'da başlayan Yunan işgalinde Yunan karargâhı olarak kullanıldı. Bursa'nın işgalden kurtuluşundan sonra onarılarak yeniden okul işlevine döndü.
Okulun adı "Hoca İlyaszade İlk Mektebi" iken "Müdafa-i Milliye Hoca İlyaszade İlk Mektebi" olmuş, 1948-1953 yılları arasında "15. mektep" olarak anılmış, 1997-1998 öğretim yılında "Hocailyas İlköğretimokulu, 2012-2013 öğrenim yılında  "Hoca İlyas Ortaokulu " adını almıştır.  Okul, 2018 yılında 550. yılını kutlamıştır.
Okuldan mezun olan ünlü isimler arasında karikatürist Cemal Nadir, öğretmen Hafız Zekeriya İtil (Muazzez İlmiye Çığ'ın babasıdır),Milli Eğitim Bakanlarından Orhan Cemal Fersoy ve Milli Savunma Bakanlarından Ümit Halit Bayülgen, tiyatrocu Altan Erbulak, eski Kara Kuvvetleri Komutanı Nurettin Ersin yer alır.
Okulun banisi Hoca Mehmet Çelebi'nin mezarı, okulun haziresinde yer almakta idi. Haziredeki mezar taşları günümüzde Muradiye Camii bahçesindedir.

Hünkâr Köşkü Müzesi, Bursa'da Uludağ'ın eteklerindeki Temenyeri'de bulunan tarihî yapıda 2003 yılında ziyarete açılan bir müze.
Osmanlı Sultanı Abdülmecid devrinde av köşkü olarak yapılan bina, Osmanlı sultanlarının ve Bursa ziyaretleri sırasında Atatürk'ün konakladığı bir mekandır.
Müzede köşkü konut olarak kullanmış üç padişah ve Atatürk'e ait silikon heykeller, yemek takımları, şahsi giysiler sergilenir. Bahçesindeki müştemilat binası 2009'dan beri sosyal tesis olarak kullanılır.

Hünkar Köşkü, 1844 yılında Sultan Abdülmecid'in Bursa gezisi nedeniyle, dönemin Bursa valisi Mehmet Salih tarafından av köşkü olarak yapılmıştır. Yapımı 19 günde tamamlanmıştır. Bu köşkte 1844 yılında Sultan Abdülmecid, 1862 yılında Sultan Abdülaziz ve 1909 yılında V. Mehmet (Sultan Reşat) konaklamışlardır. 
Gazi Mustafa Kemal Atatürk bu köşkü ilk olarak 16 Ekim 1922 tarihinde ziyaret etti. Bu ziyareti sırasında İsmet İnönü ve Kazım Karabekir'la, Lozan Barış Antlaşması'na gidecek belgeleri konuştu. Atatürk'ün ikinci ziyareti, 28 Eylül 1925 tarihinde Şapka Devrimi'nin gerçekleştirildiği dönemlere denk gelen Bursa gezisi sırasındadır. Atatürk, bu ziyarette Hünkar Köşkü'nde halka hitaben bir konuşma yapmıştır. Manevi kızı Sabiha Gökçen ile 1925 yılındaki ziyareti sırasında köşkün bahçesinde tanıştı. Atatürk, 1931 ve 1935 yıllarında tekrar Hünkar Köşkü'nü ziyaret etmiştir.
Kasr-ı Hümayun, Kasr-ı Millî, Cumhuriyet Köşkü ve Atatürk Köşkü adlarıyla anılan bina, 1982-1983 yıllarında onarım gördü. 1995 yılında Bursa Büyükşehir Belediyesi tarafından restore edildi. 1995'teki restorasyon sırasında mevcut eşyalar restorasyon atölyelerinde onarım görmüş ve özgün hallerine dönüştürülmüşlerdir.
Köşk, 2003 yılında müzeye dönüştüldü, Hünkar Köşkü Müzesi adıyla ziyarete açıldı. Müzede, köşkü konut olarak kullanmış üç padişah ve Atatürk'e ait yemek takımları, şahsi giysilerin yanı sıra 2015'te yapılan silikon heykelleri sergilenmektedir.
Bahçesindeki müştemilat binası sosyal tesis olarak düzenlenerek 2009'da sosyal tesis olarak hizmete girdi. 2011 yılında Koruma Kurulunun onayladığı proje doğrultusunda tesis binası yenilenerek, tesise restoran kısmı da eklendi.

Mimarisi Fransız ampir üslupta yapılmış olan köşkün içindeki süslemeler 19. yüzyıl özelliklerini taşır. Tavan kalem işi süslemeleri, Bursa seyir panoramasına hakim bahçesi, dönemi yansıtan orijinal eşyaları ve Atatürk odası ziyaretçilerin ilgisini çekmer.
İki katlı zarif bir yapıya sahip olan Hünkar Köşkü'nün bahçesinde cephesi Kütahya çinileri ile kaplanmış bir çeşme bulunmaktadır. Sıvanmış duvarları ahşap çatılı ve ince çıtalarla kaplı olan köşkte, bekçi ve danışma odası ile bir de garaj vardır.

Köşkün giriş holünün karşısındaki çift kanatlı kapıdan kabul salonuna geçilir. Kabul salonu, duvar ve tavan yüzeylerinde görülen kalem işi süslemeleriyle son derece etkilidir. Bu salonun doğusundaki kapıdan Atatürk'ün yatak odasına girilmektedir. 

Ortalama 28 metrekare alana sahip odada, Atatürk adına özel olarak yapılmış karyolanın baş kısmında K&A (Kemal Atatürk) ibresi yer alır. Bu karyolanın üst kısmında duvarda asılı duran çerçeveli fotoğrafta Atatürk'ün halka hitaben yaptığı konuşmanın resmi yer almaktadır. Ayrıca Atatürk'e ait olduğu bilinen, yatağın yanında yer alan rugan terlikler köşkün etkileyici ve kıymetli eşyalarındandır.

Çok sade düzenlenmiş odada bulunan çalışma masası, dinlenme kanepesi ve sehpanın üzerinde yer alan çay fincanı, Atatürk'ün kullandığı eşyalardan bazılarıdır. 

Oymalı, ahşap korkulukları olan merdivenle bodrum katına inilmektedir. Yuvarlak kemerli giriş kısmından Havuzlu salon'a geçilir. Bu salona "Havuzlu salon" denilmesinin sebebi, salonun ortasında küçük bir havuzun olmasıdır. Bu salon serin olmasından dolayı daha çok yazın kullanılmıştır.

Bodrum katının en görkemli bölümü havuzlu salonun doğusundaki yemek odasıdır. Odanın ortasında 14 sandalyeli, kenarları oval ceviz masa yer alır. Odanın tam ortasında, tavanın göbeğinde yer alan yeşil bir düzlüğe uzanmış olan aslan figürü, hangi yönden bakılırsa bakılsın, bakan kişiye dönük konumda görünmektedir. Bu özellik, resmin çiziminde kullanılan perspektif tekniğinden kaynaklanmaktadır. Ayrıca bu figürden dolayı bu oda Aslanlı Oda olarak da bilinmektedir.

Eski dönemlerde müştemilat olarak kullanılan köşk bahçesi içindeki ek bina, günümüzde Bursa Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenerek 14 Temmuz 2009 tarihinde, önündeki bahçelerle birlikte sosyal tesis olarak kullanılmaya başlanmıştır.

I. Andronikos Komninos (Yunanca adı Ανδρόνικος Α’ Κομνηνός Andronikos I Komninos) (1118, Konstantinopolis- 12 Eylül 1185, Konstantinopolis), 1183-1185 yılları arasında Bizans imparatoru olmuştur. İmparator I. Aleksios ve İrini Dukena'nın oğlu sebastokratōr İsakios Komninos'un oğludur. Komninos Hanedanı'nın son temsilcisidir. Devlet düzeninde reform yapmaya çalıştıysa da Batı Hristiyanlığına karşı gösterdiği büyük düşmanlıkla Norman istilasını hızlandırmıştır.

Andronikos Komninos yaklaşık 1118 yılında doğmuştur. Hem akıl ve hem vücut bakımından yetenekliydi. Yakışıklıydı, çok iyi ve inandırıcı bir şekilde konuşurdu, hareketli, zorluğa dayanıklı, cesur bir kişi idi. Ancak ahlak bakımdan biraz zayıflık göstermişti. Büyük bir askeri general ve çok yetenekli bir siyaset adamıydı.
Andronikos'un gençlik yılları askerlik ile geçmiş olmakla beraber bu askerlik sırasında eğlencesi eksik olmamıştı. 1141'de Selçuklular tarafından esir alındı ve bir yıl onların elinde esir kaldı. Sonra fidyesi ödemedi ve Konstantinopolis'e gitti. Orada kuzeni olan İmparator I. Manuil'in gözüne girip sarayda yaşamaya başladı. Burada yeğeni olan prenses Evdoksiya'yı kandırdı ve prenses onun metresi oldu. 1152de Evdoksiya ile birlikte önemli bir askeri komutanlık görevi ile Kilikya'ya gitti. Bu görevde iken Mopsuesta şehrine onun planlaması ve komutası altında yapılan kuşatma ve hücumda başarısız oldu. Yine Konstantinopolis'e döndü.
İkinci defa bir başka bir themaya askeri vali olarak görevlendirildi. Fakat bu görevi de kısa zaman sonra bırakıp tekrar Konstantinopolis'e döndü.
Burada Evdoksiya'nın erkek kardeşlerinin hazırlamış olduğu bir pusudan bir şans eseri kurtulabildi. Bu sırada 1153'te Andronikos İmparator aleyhine hazırlanan bir komploya katıldı. Ama bu komplo İmparator tarafından öğrenildi. Andronikos dahil komplo liderleri uzun hapis cezasına çarptırıldılar. Andronikos 12 yıl hapis kaldı ve bu hapislik sırasında bir sıra başarısız kalan kaçma girişimlerinde bulundu.

En sonunda 1165'te hapishaneden kaçmayı başardı. Serüvenli bir kaçıştan sonra Galiçya'daki Prens Yaroslav'ın sarayına erişti. Burada Prens tarafından koruma altında iken Prens ve İmparator I. Manuil arasında bir ittifak yapılmasına aracı oldu. Bu başarısı dolayısıyla  I. Manuil'in tekrar desteğini kazandı. Bir Rus ordusu ile I. Manuil'in Macaristan'ı istila seferine katıldı ve Semlin şehrinin kuşatılmasında bulundu. Bu başarılı askeri sefer 1168'de bittiği zaman Andronikos İmparator ile birlikte Konstantinopolis'e geri döndü. Fakat bir yıl sonra I. Manuil'in kendine halef olarak seçtiği, sonradan Macaristan Kralı III. Béla adını alacak, kişiye sadakat yemini vermediği için İmparatorla arası açıldı. Kilikya theması valisi olarak atanarak Konstantinopolis'teki saraydan sürgün edildi.
Fakat İmparator'un gazabından kurtulmak için theması başına gitmeyen Andronikos Antakya Prensi olan Raymondo'ya sığındı. Onun sarayında yaşarken Prensin güzel kızı ve Bizans İmparatoriçesi Antakyalı Maria'nın kız kardeşi olan Prenses Filippa'ya aşık olup onu baştan çıkardı. Bunu duyan Bizans İmparatoru bu baştan çıkarmayı bir onur davası olarak gördü. Andronikos'a olan kızgınlığının artması haberi Antakya'ya kadar ulaştı. Bunun üzerine Andronikos Kudüs'e Haçlılar Devleti Kralı I. Amalrik'in sarayına kaçtı ve o da Andronikos'u Beyrut'a vali tayin etti.
Andronikos Kudüs'te Bizans İmparatoru'nun yeğeni olan ve ölmüş Kudüs Kralı III. Baoudin'in dul karısı olan Theodora Komnini ile karşılaştı ve 56 yaşında olmakla beraber onu da baştan çıkarmayı başardı. Bizans İmparatoru'nun bu duruma olan kızgınlığından kaçmak için Theodora ile birlikte Şam'a geçip Şam Hükümdarı Nureddin Mahmud Zengi'ye sığındılar. Orada da kendilerini güvenli görmeyip birlikte serüvenli bir uzun yolculuğa başladılar. İran'ı batıdan doğuya geçip Türkistan'a girdiler ve oradan Hazar Denizi'nin etrafını dönerek Kafkaslardan güneye geçerek Karadeniz kıyısına geldiler. Komninos Hanedanı'nın ortaya çıktığı yer olan Ünye (o zamanki Oinaion) civarındaki bir kaleye yerleştiler.
Andronikos'un kalede bulunmadığı bir gün Bizans Trabzon theması valisi kaleye bir baskın verdi ve Theodora ve iki çocuğunu esir alıp Konstantinopolis'e gönderdi. 1180 başlarında ailesini kurtarmak için Andronikos Konstantinopolis'e geldi. Çok yalvarıcı dramatik tavırlarla ellerini zincirle bağlamış şekilde İmparator'un huzuruna çıktı ve ondan kendinin ve ailesinin affını istedi. İmparator bu affı verdi; ama Andronikos'u Theodora ile birlikte tekrar Ünye'de yaşamak üzere sürgüne gönderdi.

1143-1180 arasında hüküm süren İmparator I. Manuil'un kuzeni olan Andronikos, Manuil'in ölümünden sonra, halk tarafından sevilmeyen dul imparatoriçe Antakyalı Maria'nın, imparator naibi olarak ülkeyi yönetmesine karşı çıktı. 1182 baharında bir ordu toplayarak, küçük yaştaki imparator II. Aleksios'u korumak bahanesiyle Konstantinopolis'e (İstanbul) girdi ve iktidarı ele geçirdi.
Bunun başlıca sonuçlarından biri çoğunluğunu Venediklilerle Cenevizlilerin oluşturduğu Batılıların kentte topluca öldürülmesi oldu. Andronikos, hemen ardından dul imparatoriçe Maria'yı da öldürttü. Eylül 1183'te Aleksios'la birlikte hükmetmek üzere taç giydi. İki ay sonra Aleksios'u boğdurttu. Zorbalığını yasallaştırmak için de Aleksios'un 13 yaşındaki dul karısı Fransalı Agnes ile evlendi. Bu sırada 65 yaşındaydı.
Başkenti bir kan gölüne çevirmesine karşın, yozlaşmış siyasal sistemde giriştiği reformlar, mevki ve makam satışını yasaklaması, rüşvet alan görevlileri cezalandırması, en önemlisi de ayrıcalıklarıyla imparatorluğun birliğini zayıflatan büyük feodal soyluların ve toprak sahiplerinin gücünü kırması, eyaletlerdeki yaşam koşullarını iyileştirme yönünde sonuçlar verdi. I. Manuil'in Batı yanlısı siyasetine karşı çıkarak, Doğu Kilisesi'nin bağımsızlığını vurguladı; böylece Batı Hristiyanlarının düşmanlığını pekiştirdi. Aynı yıl, Macar kralı III. Béla, Batı yanlısı olan dul imparatoriçenin intikamını almak gerekçesiyle imparatorluk topraklarına girerek birçok kenti yağmaladı. II. Guglielmo komutasındaki Sicilya Normanları Ağustos 1185'te, Yunanistan üzerine yürüyerek imparatorluğun ikinci önemli kenti olan Selanik'i ele geçirdiler. Normanların yaklaşmakta olduğu yolundaki haberler üzerine başkentte bir ayaklanma patlak verdi. II. İsaakios imparator ilan edildikten sonra Andronikos, isyancı bir grup tarafından öldürüldü.

I. Andronikos iki defa evlendi ve birçok metresleri oldu.
Birinci karısının ismi bilinmemektedir ama bu ilk karısından üç çocuğu olmuştur:

Manuil Komninos (d. 1145): III. Giorgi'nin kızı Rusudan ile evlendi ve Trabzon İmparatoru I. Aleksios ile David Komninos'un babasıdır.
İoannis Komnenos (yak. d. 1159 veya 1160): 1183 ile 1185 arasında babası yanında ortak imparator oldu ama 1185 yılında öldürüldü.
Maria Komnini
Metresi olan Theodora Komnini'den iki çocuğu olmuştur:

Aleksios Komninos
İrini Komnini.

Bizans-Norman Savaşları

Özel

Genel

Gregory, Timothy E. (2008). Bizans Tarihi. çev. Esra Ermert. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları. ISBN 978-975-08-1507-2. 
Norwich, John Julius (1999). Byzantium, the apogee (İngilizce). Londra: Penguin. ISBN 0-14-011448-3. 
Alexander Kazhdan, (Ed.) (1991). The Oxford Dictionary of Byzantium (İngilizce). Oxford ve New York: Oxford University Press. ISBN 0-19-504652-8. 
Gibbon, Edward (1999) [1788]. "48". The Decline and Fall of the Roman Empire (İngilizce). 5. Londra: Penguin. ISBN 9780307700766.

I. Bayezid (Osmanlıca: بايزيد اول, romanize: Bâyazîd-i Evvel) ya da bilinen adıyla Yıldırım Bayezid (Osmanlıca: یلدیرم بايزيد; y. 1354, Edirne – 8 Mart 1403, Akşehir), Osmanlı İmparatorluğu'nun dördüncü padişahıdır. 16 Haziran 1389'dan 20 Temmuz 1402'ye kadar yaklaşık 13 yıl boyunca Osmanlı İmparatorluğu'na hükmetti.
Osmanlı padişahı I. Murad ve Gülçiçek Hatun'un oğlu olarak doğdu. Şehzade olarak Birinci Kosova Muharebesi'ne katıldı; babasının öldürülmesi sonrasında kardeşi Şehzade Yakub'u öldürterek tahta çıktı. İktidarının ilk yıllarında Rumeli'ye seferler düzenledi. Vidin, Eflak ve Bosna yörelerine Paşa Yiğit, Hoca Firuz ve diğer akıncı beyleri komutasında akıncı birlikleri sevk edildi. Eflak Voyvodası Mirce'nin Karnobat'a ilerlemesi üzerine Arkus Ovası'nda iki ordu karşılaştı. Osmanlı zaferiyle sonuçlanan savaşın ardından Eflak Voyvodalığı, vasal devlet statüsüne girdi. 1396'da Haçlı ordusu, Osmanlıların ilerleyişini durdurmak için Niğbolu'da saldırıya geçti; ancak Osmanlılar Niğbolu Muharebesi'ni kesin bir zaferle sonuçlandırdı. Bu zaferinden sonra Abbâsi halifesi I. Mütevekkil, I. Bayezid'e "Sultan-ı İklîm-i Rum" unvanını verdi.

Babası Sultan I. Murad, annesi Rum asıllı olan Gülçiçek Hatun'du. Bazı kaynaklara göre doğum tarihi 1360, bazı kaynaklara göre ise 1354'tür; türbesinde doğum tarihinin 1354 olduğu yazmaktadır. Adı babaannesinin babası Türkmenlerin Şeyh Edebali diye andığı Ebâ Yezîd'in adından gelir. Küçük yaştan itibaren zamanın seçkin âlimlerinden genel İslam eğitimi ve değerli kumandanlardan askerlik, sevk ve idare dersleri aldı. Osmanlı tarihlerinde kendisinden ilk olarak söz edilmesi, 1381'de Germiyanoğulları Beyi Süleyman Şah'ın kızı Devlet Sultan/Hatun'la evlenişi nedeniyledir. Bu evlilik babası I. Murat'ın Germiyan topraklarının neredeyse tamamını "gelin çeyizi" olarak sınırlarına katmak politikasının sonucuydu. 1381 yılında evlenişinin takip eden yıllarda devlet idaresinde yetişmesi için Sultanönü, Eskişehir ve sonra Germiyan ili Kütahya sancakları beyliğine atandı. Sancaklarının askeriyle Anadolu ve Rumeli yakalarında savaşlarda babasının safında yer aldı. 1385'te kardeşi Şehzade Savcı Bey'in, Bizans veliahdı Andronikos Paleologos ile birlikte hareket ederek ayaklanmasının bastırılışı ve Şehzade Savcı'nın gözlerine mil çekilmesi sonucu öldürülmesi olayları ile de Osmanlı tarihlerinde bahsi geçmektedir. 1389'da Sırpların çoğunluğunu oluşturduğu Haçlı ordusu ile yapılan Birinci Kosova Muharebesi'ne katıldı. Osmanlı ordusunun sağ kanadının komutanlığını yaptı; savaşta büyük kahramanlık gösterdi ve savaşın Osmanlılar tarafından kazanılmasında komutası altında bulunan Osmanlı sağ kanadının Sırplara bir karşı taarruz ile Sırp ordusunu çökertmesi çok önemli katkı sağladı. Babası Sultan I. Murad, bu savaş sonunda bir Sırp soylusu olan Milos Obilic tarafından öldürülünce, devlet ileri gelenlerinin ortaklaşa kararı ile Osmanlı tahtına geçti.

I. Bayezid, I. Kosova Muharebesi'nin son saatlerinde babasının suikasta uğrayıp öldürülmesi üzerine, öldürülen Sırp prensi Lazar Hrebeljanović'ın eşi Milica ve küçük oğlu Stefan Lazarevic savaş alanından çağrılarak kendisine biat ettirildi. Bu biat töreni biter bitmez kaçan düşman askerlerinin peşinde olan kardeşi Yakup Çelebi çağırtılarak çadırda boğduruldu. Böylece Bayezid, tahtın tek varisi konumuna ulaştı. Zamanının tarihçisi Âşıkpaşazâde, Yâkub'un öldürülmesi “o gece askeri iztiraba düşürdü” demektedir.

1389'da ilk olarak I. Bayezid, Anadolu işlerini bir köşeye koyup Rumeli sorunları ile ilgilendi. Sırbistan işlerini yoluna koymak için çaba verdi. Kosova Savaşı'nda öldürülen Sırp Kralı Lazar'ın ardılı olan İstvan Lazaroviç'le yeni bir anlaşma yapılarak Sırplar için yıllık vergi ödenmesi tayin edildi ve yeni kralın kız kardeşi Mara Despina'nın I. Bayezid ile evlenmesi için anlaşma yapıldı. Yeni bir Hristiyan ittifakını önlemek amacıyla Vidin, Eflak ve Bosna yörelerine Paşa Yiğit, Hoca Firuz ve diğer akıncı beyleri komutasında akıncı birlikleri sevk edildi. Yoğun bir Türkmen grubunun Üsküp ve civarına yerleştirilmesi sağlandı. Padişah kışı Edirne'de geçirdi. Edirne'nin imar edilmesi için uğraştı. Hükümdarlığını kutlamaya gelen elçileri kabul etti. Venedik Cumhuriyeti elçisi Francesko Kuirini'ye Venedik ticari kolonilerine tanınan imtiyazların devam etmesi için güvence sağlandı.
1391 ilkbaharında Anadolu'da Kastamonu seferi yapmaktayken Eflak Voyvodası Mirce, Tuna Nehri'ni geçip Karinabad'a kadar ilerledi. Bunun üzerine I. Bayezid hızla Rumeli'ye Mirce üzerine yöneldi. Arkus Ovası Muharebesi'nde Mirce komutasındaki Eflak ordusuna karşı çıktı. Savaşı Osmanlı ordusu kazanıp Eflak Voyvodası Mirce esir alındı. Mirce ile yapılan anlaşmaya göre Mirce çok yüksek bir kurtuluş akçesi ödemek zorunda kalıp ülkesine dönebildi. Eflak Voyvodalığı da Osmanlı Devleti'ne bağımlı bir vasal devlet statüsüne girdi.
1393'te de I. Bayezid Anadolu'da Amasya ve civarında iken Macarların saldırıları üzerine Rumeli'ye döndü. Bulgarların başkenti olan Tırnova'yı ele geçirdi. Macar-Bulgar karışık orduları işgaline uğrayan Tuna boyu kaleleri olan Silistre, Niğbolu ve Vidin'i tekrar Osmanlı egemenliğine aldı. Niğbolu kalesine kapanmış Bulgar Kralı Şişman ve oğlu Aleksander kısa bir kuşatma sonunda bu kalede I. Bayezid eline esir düştüler.

1394'te Selanik ve Yenişehir'i (Mora Yarımadası) alan Osmanlı orduları, Teselya ve Arnavutluk'a kadar ilerlediler.
1395'te Bizans İmparatoru ve prenslerinin Serez'de görüşmeleri başarısız kalınca I. Bayezid komutasında Osmanlı ordusu güneye Yunanistan üzerine hücuma geçip Tırhala, Domacia, Patras ve Farsala şehirlerini eline geçirdi. Sonra tarihî Termopylae Geçidi'nden geçerek Atika Yarımadası bölgesine girdi. Yunanistan'daki başarısından sonra I. Bayezid yine o yaz sonu Anadolu'ya Kastamonu'ya yöneldi.
23 Eylül 1396 tarihinde Rumeli'de ilerlemekte olan Haçlı Ordusu'nu Niğbolu Muharebesi ile mağlubiyete uğrattı. Haçlı Ordusu tamamen dağıldı.
1397'de Balkanlardaki akıncı grupları Evrenos Bey, Murtaza Bey ve Yakup Paşa komutalarında Venedik'e bağlı olan Koron ve Modon kaleleri ile Mora'ya akınlar tertip ettiler. Bu akınlar yıldırma ve yağma toplama hedefliydi; bu kaleler ve arazileri fethetmeleri ve arazilerine yeni Türkmen aileleri yerleştirilmeleri ön görülmemekteydi. Tam aksine Rumeli'nin bu yörelerinin bazı yerlerinde bulunan halk toplu olarak Anadolu'ya göç ettirilmişti.

1389'da I. Bayezid'e yönelik daha büyük bir tepki Anadolu Türkmen beyliklerinden gelmişti. Yakup Çelebi'nin öcünü almak üzere, Germiyanlı, Aydınlı, Saruhanlı, Menteşeli, Hamitli beylikleri ve hatta Sivas Hükümdarı Kadı Burhaneddin eyleme geçmişlerdi. Amaçları giderek büyüyen Osmanlı devletinin gücünü kırmak ve kaybettikleri topraklar varsa bunları geri almaktı.
1390 baharında I. Bayezid yanına vasal devletlerden katkılar olarak Sırp Kralı İstvan Lazaroviç ile Bizans İmparatorunun oğlu ve veliahtı Manuil'i alarak başarılı bir Anadolu seferi gerçekleştirdi. Hızla hareket ederek Aydınoğulları, Saruhanoğulları, Germiyanoğulları, Menteşeoğulları ve Hamitoğulları beyliklerini ortadan kaldırdı. Saruhan beyleri Hızırşah ve Orhan Bey'in Bursa'da, Germiyanlı Yakup Bey'in İpsala'da ve Aydınlı İsa Bey'in ise Tire'de oturmaları emredildi. Antalya'ya kadar indi. Bu arada Bizans'ın elinde bulunan Anadolu içinde dört tarafı Osmanlı arazisi ile çevrili bir enklav şeklindeki Filedelfiya (şimdiki Alaşehir) kalesini vasalı olan Manuil'e zaptettirdi. O yıl sonbaharda Karamanoğlu Alâeddin Bey, Candaroğulları Beyi Süleyman ve Sivas Hükümdarı Kadı Burhaneddin arasındaki ittifakı yıkmak için Konya'yı kuşattı. Yıldırım'ın eniştesi olan Karamanoğlu Alâeddin Bey barış imzalayarak Çarşamba Suyu'na kadar topraklarını Osmanlılara bırakmak zorunda kaldı.
1391-92 kışını Bursa'da geçiren I. Bayezid 1392 baharında Kastamonu üzerine yürüyerek, Candaroğlu topraklarını ele geçirdi. Kadı Burhaneddin üzerine gönderilen öncü Osmanlı birlikleri önce Osmancık Kalesi'ni aldılar. Fakat Kadı Burhaneddin ordularına karşı yapılan Kırkdilim Muharebesi'nde yenilip bu ordunun komutanı olan, I. Bayezid'in büyük oğlu Şehzade Ertuğrul Çelebi bu savaşta şehit düştü. Kadı Burhaneddin'in Moğol asıllı akıncıları Anadolu Osmanlı topraklarına yayıldı. I. Bayezid ise Macar ordularının Rumeli'de yaptıkları hücumları önlemek amacıyla Rumeli'ye dönmek zorunda kaldı.
1393 baharında Anadolu büyük bir savaş ortamı hâlini alıp I. Bayezid müttefikleri ile Kadı Burhaneddin müttefikleri arasında yer yer patlak veren savaşlara sahne oldu. Anadolu'da sefere çıkan I. Bayezid bu defa Amasya ve yöresine yöneldi. I. Bayezid'in yerel müttefiki Niksar merkezli Canik bölgesi yerleşikli Taceddinoğullarıydı. Bunun sefer sonucunda Amasya, Merzifon, Turhal ve Tokat kaleleri Osmanlılar eline geçmiştir.
I. Bayezid bu stratejik önemi çok büyük sınır bölgesini yeni bir Osmanlı eyaleti olarak organize etmiş ve eyalet valiliğine oğlu Mehmet Çelebi'yi atamıştır. O yıl yazı da I. Bayezid Rumeli'ye dönüp Bulgar ve Macarların Tuna kalelerini işgali sorunu ile uğraşmak zorunda kaldı.
1394'te Timur, Dicle'yi geçip Anadolu'ya girmişti. Anadolu'da ve Suriye'de yerel egemenliğini yitirmiş veya yitirme tehlikesi altında olduğu görünen beyler, Timur'a yanaştılar. Buna karşılık I. Bayezid güney Anadolu'da egemenlik gösteren Mısır merkezli Memlûklülerle dostane ilişki kurmak niyetiyle Mısır'a bir elçi gönderdi.
1395'te Rumeli'de Yunanistan üzerine bir seferden sonra, o yazın da yine ivedilikle Anadolu'ya döndü ve Candaroğullarına bağlı Sinop Kalesi'ni kuşattı. Candaroğlu İsfendiyar Bey bir barış teklif etti ve kendisi anlaşma ile bir bağımlı vasal devlet statüsüne girdi. I. Bayezid kışı Bursa'da geçirdi.
1396'da en önemli olay Niğbolu Muharebesi oldu. Büyük bir Haçlı ordusuna karşı çok önemli bir zafer kazanan I. Bayezid bu savaştan büyük ganimetle kışı geçirmek için Anadolu'daki Bursa başkentine döndü. Savaş ganimetlerini Bursa'nın imarına sarf etmeye başladı. Bursa Ulu Camii bu ganimetlerin kullanıldığı eserlerin başında gelir. Ayrıca Bursa'da bir hastane, bir darûlhayr, Ebu İ

I. Justinianus (Latince: Flavius Petrus Sabbatius Iustinianus; Grekçe: Ἰουστινιανός Ioustinianos; 482 – 14 Kasım 565), ayrıca Büyük Jüstinyen olarak da bilinir, 527 ile 565 yılları arasında Bizans imparatorudur.
Hükümdarlığı, hırslı ancak yalnızca kısmen gerçekleştirilen renovatio imperii veya "İmparatorluğun restorasyonu" ile bilinir. Bu hırs, feshedilmiş Batı Roma İmparatorluğu topraklarının kısmen geri alınmasıyla ifade edilir. Generali Belisarius, Kuzey Afrika'daki Vandal Krallığı'nı hızla fethetti. Daha sonra, Belisarius, Narses ve diğer generaller Ostrogot Krallığı'nı fethederek Dalmaçya, Sicilya, İtalya ve Roma'yı yarım yüzyıldan fazla süren Ostrogot yönetiminin ardından imparatorluğa geri kazandırdılar. Praetorian prefect Liberius, İber Yarımadasının güneyini geri alarak Spania eyaletini kurdu. Bu seferler, Batı Akdeniz'de Roma kontrolünü yeniden kurarak İmparatorluğun yıllık gelirini bir milyon solidi kadar artırdı. Justinianus hükümdarlığı sırasında, Karadeniz'in doğu kıyısında daha önce hiç Roma egemenliğine girmemiş bir halk olan Tzani'ye de boyun eğdirdi. Doğuda ise I. Kubâd döneminde ve daha sonra I. Hüsrev döneminde Sasani İmparatorluğu ile mücadele etti; bu ikinci çatışma kısmen onun batıdaki hırsları nedeniyle başladı.
Mirasının daha da yankı uyandıran bir yönü, birçok modern devlette hâlâ medeni hukukun temeli olan Roma hukukunun tek tip yeniden yazılması olan Corpus Iuris Civilis idi. Onun hükümdarlığı aynı zamanda Bizans kültürünün filizlenmesine de işaret eder ve yürüttüğü inşaat programı Ayasofya gibi eserler verdi. Doğu Ortodoks Kilisesi'nde kendisine "İmparator Aziz Justinianus" denir. Restorasyon faaliyetleri nedeniyle, Justinianus 20. yüzyılın ortaları tarihyazımında bazen "Son Romalı" olarak anılmıştır.

Justinianus, Tauresium'da Dardania, 482 civarında doğdu. Anadili Latince olan (muhtemelen anadili Latince olup imparator olan son Roma imparatoru), Illyro-Romen, Trako-Romen,[15] olduğuna inanılan köylü bir aileden geliyordu. Daha sonra aldığı Iustinianus cognomeni, dayısı Justinus tarafından evlat edinildiğinin göstergesidir. Hükümdarlığı sırasında, doğum yerinden çok uzak olmayan Justiniana Prima'yı kurdu. Annesi Justinus'un kız kardeşi Vigilantia'dır. İmparator olmadan önce imparatorluk muhafız birliklerinden (Excubitores) birinin komutanı olan Justinus, Justinianus'u evlat edindi, onu Konstantinopolis'e getirdi ve çocuğun eğitimini sağladı. Sonuç olarak, Justinianus hukuk, ilahiyat ve Roma tarihi konularında iyi bir eğitim aldı. Justinianus, imparatorun kişisel koruması olarak hizmet etmek üzere scholae palatinae'den seçilen 40 adamdan biri olarak candidatus olarak görev yaptı. Justinianus döneminde yaşamış tarihçi İoannis Malalas, görünüşünü kısa, açık tenli, kıvırcık saçlı, yuvarlak yüzlü ve yakışıklı olarak tanımlar. Dönemin başka bir tarihçisi olan Prokopius, Justinianus'un görünüşünü zalim İmparator Domitianus ile karşılaştırır, ancak bu muhtemelen bir iftiradır.
İmparator I. Anastasius 518'de öldüğünde, Justinianus'un önemli yardımı ile Justinus yeni imparator ilan edildi. Justinus'un saltanatı sırasında (518-527), Justinianus imparatorun yakın sırdaşıydı. Justinianus çok fazla hırs gösterdi ve Justinus onu 1 Nisan 527'de ortak imparator yapmadan çok önce gerçekte etkili olan naip olarak işlev gördüğü düşünülüyordu. ancak bunun kesin bir kanıtı yoktur. Justinus hanedanının sonlarına doğru bunadığından, Justinianus de facto hükümdar oldu. General Vitalianus'un Justinianus veya Justinus tarafından düzenlendiği varsayılan suikastının ardından, Justinianus 521'de konsül ve daha sonra doğu ordusunun komutanı olarak atandı. 1 Ağustos 527'de Justinus'un ölümü üzerine, Justinianus tek egemen oldu.

Tek hükümdar olarak Justinianus, büyük bir enerji gösterdi. Çalışma alışkanlıkları nedeniyle "hiç uyumayan imparator" olarak biliniyordu. Yine de cana yakın ve yaklaşması kolay biri gibi görünüyor. 525 civarında, Konstantinopolis'te metresi Theodora ile evlendi. Aktris olan Theodora, Justinianus'tan yirmi yaş küçüktü. Daha önceki zamanlarda, Justinianus sınıfından dolayı onunla evlenemezdi, ancak dayısı İmparator I. Justinus, eski aktrisler ile evlilikler üzerindeki kısıtlamaları kaldıran bir yasa çıkarmıştı. Evlilik bir skandala yol açsa da, Theodora İmparatorluğun siyasetinde çok etkili olacaktı. Diğer yetenekli kişiler arasında hukuk danışmanı Tribonianus; Saray bürokrasisinin diplomat ve uzun süredir başı olan Petrus; Justinianus'un maliye bakanları, vergileri daha önce hiç olmadığı kadar verimli bir şekilde toplamayı başaran ve böylece Justinianus'un savaşlarını finanse eden Kapadokyalı İoannis ve Petrus Barsumes; ve son olarak, olağanüstü yetenekli generalleri Belisarius ve Narses.
Justinianus hükümdarlığının tamamında popüler değildi; başlarda, Nika Ayaklanması sırasında tahtını neredeyse kaybediyordu ve memnun olmayan işadamları tarafından imparatorun hayatına karşı bir komplo 562 gibi geç bir tarihte ortaya çıkarıldı. Justinianus, 540'ların başında vebaya yakalandı, ancak iyileşti. Theodora 548'de nispeten genç bir yaşta, muhtemelen kanserden öldü; Justinianus ondan yaklaşık yirmi yıl daha uzun yaşadı. Her zaman teolojik konulara ilgi duyan ve Hristiyan doktrini üzerine tartışmalara aktif olarak katılan Justinianus, yaşamının sonraki yıllarında dine daha da bağlı hale geldi. 14 Kasım 565'te çocuksuz öldü. Yerine kız kardeşi Vigilantia'nın oğlu olan ve Theodora'nın yeğeni Sophia ile evli olan II. Justinus geldi. Justinianus'un cesedi, 1204 yılında Dördüncü Haçlı Seferi'nin Latin Devletleri tarafından şehrin yağmalanması sırasında kutsallığına saygısızlık edilene ve soyulana kadar Havariyyun Kilisesi'nde özel olarak inşa edilmiş bir türbeye gömüldü.

Justinianus, yargı reformlarıyla, özellikle de daha önce denenmemiş olan tüm Roma hukukunun tamamen gözden geçirilmesiyle kalıcı bir ün kazandı. Justinianus'un yasalarının toplamı bugün Corpus Iuris Civilis olarak biliniyor. Codex Justinianus, Digesta ya da Pandectae, Institutiones ve Novellae'den oluşur.
Hükümdarlığının başlarında, Justinianus bu görevi denetlemek için quaestor Tribonianus'u atamıştı. 2. yüzyıldan itibaren imparatorluk anayasalarının bir kodlaması olan Codex Justinianus'un ilk taslağı 7 Nisan 529'da yayınlandı. (Son versiyon 534'te yayınlandı.) Bunu 533'te eski hukuk metinlerinin bir derlemesi olan Digesta ya da Pandectaeve hukuk ilkelerini açıklayan bir ders kitabı olan Institutiones izledi. Justinianus'un saltanatı sırasında çıkarılan yeni yasaların bir koleksiyonu olan Novellae, Corpus'u tamamlar. Novellae, külliyatın geri kalanının aksine, Doğu İmparatorluğunun ortak dili olan Yunanca olarak ortaya çıktı.
Corpus, Latin hukukunun (dinsel Canon Yasası dahil) temelini oluşturur ve tarihçiler için daha sonraki Roma İmparatorluğu'nun kaygıları ve faaliyetleri hakkında değerli bir fikir sağlar. Bir koleksiyon olarak, leges (kanunlar) ve diğer kuralların ifade edildiği veya yayınlandığı birçok kaynağı bir araya toplar: uygun yasalar, senatör istişareleri (senatusconsulta), imparatorluk kararnameleri, içtihat hukuku ve hukukçuların görüş ve yorumları (responsa prudentium). Tribonianus'un bu çalışması, Roma hukukunun hayatta kalmasını sağladı. I. Basileios ve VI. Leon'un hazırlattığı Basilika'da ifade edildiği gibi, daha sonraki Bizans hukukunun temelini oluşturdu. Justinianus yasasının tanıtıldığı tek batı eyaleti İtalya'ydı (554'teki sözde Pragmatik Yaptırım tarafından fethedildikten sonra), 12. yüzyılda Batı Avrupa'ya geçecek ve sonunda Avrupa imparatorlukları tarafından Coğrafi keşifler zamanında Amerika'ya ve ötesine yayılan Kıta Avrupası hukuk kurallarının çoğunun temeli olacaktı. En sonunda Doğu Avrupa'ya geçti ve burada Slav baskılarında yer aldı ve Rusya'ya da geçti. Etkisi günümüze kadar devam etmiştir.
Fahişeleri sömürüden ve kadınları fuhuşa zorlamaktan korumak için yasalar çıkardı. Tecavüzcüler ağır cezalar gördü. Ayrıca, politikalarına göre: cinsel istismarı önlemek için büyük suçlarla itham edilen kadınlar diğer kadınlar tarafından korunmalıdır; bir kadın dul ise, çeyizi iade edilmelidir; ve bir koca, karısının iki kez rızası olmadan büyük bir borcu üstlenemezdi.
Justinianus, 541'de düzenli konsül atanmasını durdurdu.

Justinianus'un verimli, ancak popüler olmayan danışmanları seçme alışkanlığı, hükümdarlığının başlarında tahtına neredeyse mal oluyordu. Ocak 532'de, Konstantinopolis'teki normalde rakip olan araba yarışı fraksiyonlarının partizanları, Nika Ayaklanması olarak bilinen bir ayaklanmada Justinianus'a karşı birleştiler. Onu Tribonianus ve diğer iki bakanını görevden almaya zorladılar ve ardından Justinianus'u devirmeye ve onun yerine merhum imparator Anastasius'un yeğeni olan senatör Hipatius'u tahta geçirmeye çalıştılar. Kalabalık sokaklarda ayaklanırken, Justinianus başkentten deniz yoluyla kaçmayı düşündü, ancak sonunda, görünüşe göre ayrılmayı reddeden karısı Theodora'nın isteği üzerine kalmaya karar verdi. Sonraki iki gün içinde, isyanların generalleri Belisarius ve Mundus tarafından acımasızca bastırılmasını emretti. Prokopius, Hipodrom'da 30.000 silahsız sivilin öldürüldüğünü anlatır. Theodora'nın ısrarı üzerine ve görünüşe göre kendi kararına karşı, Justinianus, Anastasius'un yeğenlerini idam ettirdi.
İsyan sırasında meydana gelen yıkım, Justinianus'a adını kubbeli mimari yeniliği ile Ayasofya başta olmak üzere bir dizi muhteşem yeni bina ile ilişkilendirme fırsatı verdi.

Justinianus'un saltanatının en göze çarpan özelliklerinden biri, Batı Akdeniz havzası çevresinde 5. yüzyılda İmparatorluk kontrolünden çıkmış olan geniş arazilerin geri kazanılmasıydı. Bir Hristiyan Roma imparatoru olarak Justinianus, Roma İmparatorluğunu eski sınırlarına geri getirmenin ilahi görevi olduğunu düşündü. Hiçbir zaman askeri seferlere şahsen katılmamış olmasına rağmen, yasalarının önsözlerinde başarılarıyla övündü ve onları sanat ile anılmasını sağladı. Yeniden fetihler büyük ölçüde generali Belisarius tarafından gerçekleştirildi.

Justinianus, Sasani İmparatorluğu ile süregelen düşmanlıkları dayısı I. Just

I. Prusias Cholus (Yunanca: Προυσίας ὁ Χωλός) (MÖ 243-182 yıllarında yaşadı, MÖ 228-182 yılları arasında hükümdarlık sürdü) Bitinya kralı, Ziaelas'ın oğlu. Bursa (Prusa) şehrinin kurucusu ve isim sahibidir.

Makedonya kralı II. Dimitrios'un kızı III. Apama ile siyasi bir evlilik yaptı.
Prusias, Byzantion'a karşı savaştı (MÖ 220), sonrasında I. Nikomidis'in daveti üzerine İstanbul Boğazı'na yerleşen Galatları yenilgiye uğrattı. Bitinya krallığının sınırlarını Pergamon kralı I. Attalos ve Karadeniz kıyısındaki Heraclea Pontica ile yaptığı bir dizi savaş sonucunda genişletti. Makedonya kralı V. Filippos, MÖ 202'de Kieros ve Myrelia'yı verdi. Bu yerleşim yerlerinin adını Prusias ve Apameia olarak değiştirdi. Hannibal'ın Roma ile olan savaşında, yaptığı antlaşma gereği tarafsız kaldı. III. Apama'dan II. Prusias isminde bir oğlu oldu.

Habicht, Christian, s.v. Prusias I., RE. Bd. ХХШ, 1. 1957

I. Süleyman (Osmanlıca: سلطان سليمان اول Sultân Süleymân-ı Evvel, divan edebiyatındaki mahlasıyla Muhibbi; 6 Kasım 1494, Trabzon - 7 Eylül 1566, Zigetvar), Osmanlı İmparatorluğu'nun onuncu padişahı ve 89. İslam halifesidir. Batı'da Muhteşem Süleyman, Doğu'da ise adaletli yönetimine atfen Kanûnî Sultan Süleyman (Osmanlıca: قانونى سلطان سليمان) olarak da bilinmektedir. 1520'den 1566'daki ölümüne kadar, yaklaşık 46 yıl boyunca Osmanlı İmparatorluğu'na hükmetti. Toplamda 13 kez sefere çıktı ve saltanatının 10 yıl, 1 ayını seferlerde geçirdi. Osmanlı İmparatorluğu'nda en uzun süre hüküm süren ve en uzun süre sefer yapan padişahtır.
Süleyman, 30 Eylül 1520'de babası I. Selim'in yerine padişah oldu ve saltanatına Orta Avrupa ve Akdeniz'deki Hristiyan güçlere karşı seferler düzenleyerek başladı. 1521'de Belgrad'ı ve 1522-1523'te Rodos Adası'nı fethetti. Ağustos 1526'da Mohaç Muharebesi'nde Macaristan'ın askerî gücünü kırdı ve büyük bir kısmını topraklarına kattı. Süleyman, Osmanlı İmparatorluğu'nun ekonomik, askeri ve siyasi gücünün zirvesine hükmederek, 16. yüzyıl Avrupası'nın önde gelen hükümdarlarından biri haline geldi. Süleyman, 1529'daki Viyana Kuşatması'nda fetihleri kontrol altına alınmadan önce, Hristiyanların kaleleri olan Belgrad ve Rodos'un yanı sıra Macaristan'ın büyük bölümünün fethedilmesinde Osmanlı ordularına bizzat liderlik etti. Safevîlerle olan çatışmasında Orta Doğu'nun büyük bir bölümünü ve Cezayir'e kadar Kuzey Afrika'nın geniş alanlarını ilhak etti. Onun yönetimi altında Osmanlı donanması, Akdeniz'den Kızıldeniz'e ve Basra Körfezi'ne kadar denizlere hâkim oldu. Zigetvar Kuşatması'nın sonlanmasından bir gün önce, 7 Eylül 1566'da 71 yaşındayken öldü.
Genişleyen bir imparatorluğun başında bulunan Süleyman, toplum, eğitim, vergi ve ceza hukuku ile ilgili önemli hukuki değişiklikleri bizzat başlattı. Onun reformları, imparatorluğun baş kadısı Ebussuud Efendi ile birlikte yürütülerek Osmanlı hukukunun iki biçimi olan sultani ve dini hukuk arasındaki ilişkiyi uyumlu hale getirdi. Süleyman, aynı zamanda seçkin bir şair ve kuyumcuydu; Osmanlı İmparatorluğu'nun sanatsal, edebi ve mimari gelişiminde "Altın Çağ"ını yöneten büyük bir kültür hamisi oldu.
Süleyman, Osmanlı geleneğini bozarak, hareminden bir kadın olan, Sünni İslam'a geçen ve kızıl saçları nedeniyle Batı Avrupa'da Roxelana adıyla ünlenen Rutenya kökenli bir Ortodoks Hristiyan olan Hürrem Sultan ile evlendi. Süleyman'ın 46 yıllık iktidarının ardından, 1566'da ölümünün ardından yerine oğlu II. Selim geçti. Süleyman'ın diğer potansiyel varislerinden Mehmed ve Mustafa öldüler; Mehmed 1543'te çiçek hastalığından öldü, Mustafa ise 1553'te sultanın emriyle boğularak öldürüldü. Diğer oğlu Bayezid ise bir isyanın ardından dört oğluyla birlikte 1561'de Süleyman'ın emriyle idam edildi. Her ne kadar akademisyenler onun ölümünden sonraki dönemi basit bir gerilemeden ziyade bir kriz ve adaptasyon dönemi olarak görseler de, Süleyman'ın saltanatının sonu Osmanlı tarihinde bir dönüm noktası oldu. Süleyman'dan sonraki on yıllarda imparatorluk, genellikle Osmanlı İmparatorluğu'nun Dönüşümü olarak adlandırılan önemli siyasi, kurumsal ve ekonomik değişimler yaşamaya başladı.
Yanlış kanaatin aksine en çok sefere çıkan padişah Kanuni Sultan Süleyman değil Fatih Sultan Mehmet'tir. Mehmet Han çıktığı 25 seferle liderken Süleyman Han 13 sefere çıkarak bu konuda ikinciliği elde edebilmiştir.

6 Kasım 1494 tarihinde, Trabzon'da doğdu. Babası, Süleyman doğduğu zaman Trabzon valisi olan ve 1512 yılında padişah olarak tahta çıkan I. Selim, annesi ise Ayşe Hafsa Valide Sultan'dır. Çocukluk yıllarını, süt kardeşi Yahya Efendi ile birlikte Trabzon'da geçirdi. 7 yaşındayken; bilim, tarih, edebiyat, din ve askeriye alanlarında eğitim almak için İstanbul'a, Topkapı Sarayı'ndaki Enderûn'a gönderildi.
1508 yılında Şarkî Karahisar Sancak Beyi olarak atandı ancak babası Selim'in kardeşi, Amasya Sancak Beyi Ahmed'in itirazı sonrasında Bolu'ya atandı. Ahmed'in buna da itiraz etmesi sebebiyle atandığı Kefe sancağına 1509 Temmuz'unda çıktı. Babası I. Selim'in 1512'de tahta çıkmasından sonra İstanbul ve Edirne'de oturdu. 1513 yılında Saruhan sancak beyliğine atandı. Burada, sonraları başdanışmanlarından biri olacak olan Pargalı İbrahim ile yakın bir arkadaşlık kurdu. Yaklaşık yedi yıllık Saruhan sancak beyliğinin ardından, 1520 yılının 21 Eylül'ü 22 Eylül'e bağlayan gecesi babası I. Selim'in ölümü üzerine İstanbul'a hareket etti ve tahtta hak iddia edecek başka kimse olmadığından herhangi bir mücadele vermeden 30 Eylül 1520 tarihinde onuncu Osmanlı padişahı olarak tahta çıktı. Tahta geçişinden birkaç hafta sonra Venedik Elçisi Bartolomeo Contarini, Süleyman'ı "Yirmi altı yaşında, uzun fakat sırım gibi ve kibar görünüşlü. Boynu biraz fazla uzun, yüzü zayıf, burnu kartal gagası gibi kıvrık. Gölge gibi bıyığı ve küçük bir sakalı var. Cildi biraz soluk olsa da yüzü oldukça hoş. Derisi solgunluğa meyilli. Akıllı bir hükümdar olduğu söyleniyor ve herkes onun saltanatının hayırlı olacağını umuyor." şeklinde tanımlamıştır.

I. Süleyman'ın tahta geçmesinden kısa bir süre sonra Şam Beylerbeyi Canberdi Gazâlî, Süleyman'ın padişahlığını tanımadı ve kendi hükümdarlığını ilan ederek isyan başlattı. Merkezden gönderilen Ferhad Paşa komutasındaki birlikler, Zülkadriye Eyaleti'nde bulunan kuvvetler ve Şam'daki kuvvetlerin etkinlikleri sonucunda Şam yakınlarında 27 Ocak 1521 tarihinde yapılan Mastaba Muharebesi sonucunda Gazali'nin yenilmesi ve öldürülmesiyle isyan bastırıldı. Gazali'nin yerine Şam Beylerbeyliği'ne Ayas Mehmed Paşa atandı. Aynı yılın sonunda ise doğu cephesinin merkezi halinde bulunan Diyarbakır Beylerbeyi Bıyıklı Mehmed Paşa'nın vefatı üzerine yerine Divane Hüsrev Paşa tayin edildi.
Süleyman ilk seferini 18 Mayıs 1521'de, Macaristan Krallığı'nın yönetimindeki Belgrad (o dönemdeki adı Nándorfehérvár) üzerine yaptı. Çevresindeki Böğürdelen, Zemun ve Salankamen şehirlerinin alınmasının ardından 1 Ağustos günü kuşatılan şehir, 29 Ağustos 1521 tarihinde teslim oldu. Avrupa'da gerçekleştirilebilecek fetih ve seferler için önemli bir merkez olan Belgrad'ın fethi hakkında Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu'nun İstanbul elçisi "Belgrad'ın ele geçirilmesi, Macaristan Krallığı'nın çöküşüne sebep olan olayların başlangıcıydı. II. Lajos'un ölümü, Budin'in ele geçirilişi ve Erdel'in işgaliyle devam eden süreçte Macaristan İmparatorluğu yıkılmış ve diğer ülkeleri de benzer sonu yaşayacağına dair bir korku sarmıştı." ifadelerini kullanmıştı.

Ertesi yıl Süleyman, Hospitalier Şövalyeleri'nin bulunduğu Akdeniz'deki Rodos adasına karadan sefer düzenledi. Kuşatmaya katılacak olan Osmanlı donanması ise Haziran 1522'de adanın "Cem Bahçesi" körfezine demir attı. Süleyman'ın da arasında olduğu kara kuvvetleri, Marmaris'ten gemi yoluyla 28 Temmuz günü adaya geçti. Yaklaşık 100.000 kişi ve 400 gemiden oluşan Osmanlı ordusu, 6 aydan fazla süren kuşatma, 26 Aralık 1522'de şövalyelerin başı Philippe Villiers de L'Isle-Adam'ın teslim koşullarını kabul etmesi ve adanın hakimiyetinin Osmanlı İmparatorluğu'nun eline geçmesiyle sona erdi. Adada Hristiyan kimliğiyle yaşayan Cem Sultan'ın oğlu Murad ve Murad'ın oğulları boğduruldu, eşi ve iki kızı İstanbul'a gönderildi. Rodos'un alınmasının ardından şövalyelerin elinde bulunan Bodrum, Tahtalı ve Aydos kaleleri ile İstanköy ve Sömbeki adaları da alındı.
Şubat 1523'te İstanbul'a dönüşünün ardından Süleyman, saltanatının ilk üç yılında görev yapan Sadrazam Pîrî Mehmed Paşa'yı emekliye ayırdı. 27 Haziran 1523 günü ise daha önce görülmemiş bir biçimde has odabaşısı İbrahim Ağa'yı sadrazam olarak atadı. Sadrazamlığa ek olarak kendisine Rumeli Eyaleti'nin yönetimini de verdi. Sadrazamlık yetkisinin kendisine verilmesini bekleyen ikinci vezir Ahmed Paşa, vali olarak atandığı Mısır'da 1524 yılı başlarında isyan çıkararak bağımsızlığını ilan etti. Ahmed Paşa'nın öldürülmesiyle isyan bastırıldı ve Sadrazam İbrahim Paşa, Mısır'ı düzene sokmakla görevlendirildi.

Mart 1525'te, Süleyman Kâğıthane'de avlandığı sırada yeniçeriler şehirde ayaklanma başlattılar. Kısa sürede bastırılan ayaklanma sonrasında Yeniçeri Ağası Mustafa Ağa, kâhyası Kıran Bali ile reîsü'l-küttâb Haydar idam edildi. Mısır'ı düzene koyan İbrahim Paşa ise 6 Eylül 1525 günü İstanbul'a döndü. Bu dönemde İstanbul'a gelen Fransa elçisi Jean Frangipani, 24 Şubat 1525'teki Pavia Muharebesi sonrası Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu'na esir düşen Kral I. François için, kralın annesi Louise de Savoie'un ricası üzerine Süleyman'dan yardım istedi. Yazdığı mektupla yardım sözü veren Süleyman, iki devlet arasında anlaşma sağlanıp François serbest bırakılsa da Macaristan üzerine sefer gerçekleştirme kararı aldı. Macaristan üzerine önce Sadrazam İbrahim Paşa'yı gönderdi, 23 Nisan 1526'da ise Süleyman'ın önderliğindeki ordu Macaristan'a hareket etti. İbrahim Paşa komutasındaki kuvvetler, Petrovaradin ve İyluk şehirleriyle on bir kale ele geçirdikten sonra, Özek kalesini de aldı. Bosna beyleri de Sirem bölgesindeki bazı kaleleri ele geçirmişti. Macaristan Kralı II. Lajos'un liderliğindeki ordu ile Tuna kıyısındaki Mohaç düzlüğünde karşılaşan Osmanlı ordusu, 29 Ağustos 1526 günü yapılan muharebeyi kazanarak Doğu Avrupa'daki Macar direncini kırdı. Lajos ise muharebeden kaçan bazı askerlerle birlikte bataklıkta boğularak öldü. Osmanlı ordusu yürüyüşüne devam ederek, 20 Eylül günü Budin'e girdi. Şehrin anahtarını alan ve yaklaşık on dört gün boyunca kral sarayında kalan Süleyman, dönüşte Segedin ve bazı şehirleri de alarak 21 Eylül'de Peşte'ye geçti ve Macaristan'ın başına Erdel Voyvodası János Zápolya'yı getirdi. Macaristan'ın Osmanlı İmparatorluğu'na bağlanması ve Fransa-Osmanlı ittifakıyla 5 Ekim 1526 tarihinde sona eren yedi aylık sefer sonrasında, 13 Kasım 1526 tarihinde İstanbul'da zafer alayı düzenlendi. Osmanlı ordusunun Macaristan'da olduğu 1526 Ağustos'unda, Safevîlerin desteğiyle Bozok'ta Baba Zünnûn İsyanı baş gösterdi. Çevredeki bölgelere yayılmasının ardından 1527'de Diyarbekir Beylerbeyi Hüsrev Paşa ve Adana Sancak Beyi Pîrî Be

I. Theodoros Laskaris (Yunanca: Θεόδωρος Α' Λάσκαρις, Theodōros I Laskaris) (d. y. 1174/1175 - ö. 1221/Ağustos, 1222), (1204-1221 veya 1205–1222) arasında İznik imparatoru olmuştur.

Theodoros Laskaris, Konstantinopolis'te adı bilinen ama o zamana kadar büyük nüfuzu olmayan ve politika işlerine karışmayan âsil Laskaris ailesinin bir ferdidir. Babası  Manuel Laskaris (d. 1140); annesi Joanna Karatzaina (d. 1148) olup kendisinden büyük dört erkek kardeşi (Manuel Laskaris (ö. y. 1256), Mihail Laskaris (ö. 1261/1271), Georgios Laskaris ve Konstantinos Laskaris (ö. 19 Mart 1205) ile iki küçük erkek kardeşi (Aleksios Laskaris ve İsaakios Laskaris) vardı. Büyük kardeşi Konstantinos Laskaris 1204-1205 arasında Konstantinopolis'in Latinler tarafından kuşatılması sırasında Bizans imparatoru olmuştu. Küçük kardeşi olan  Aleksios Laskaris ise, Latin İmparatorluğu'nun bir generali olarak Frank askerlerle birlikte sonradan İznik imparatoru olan  III. İoannis'e yardım eden Bulgarlara karşı savaşmış ve esir olup ve gözleri kör edilmiştir. 1199'da I. Theodoros, Bizans imparatoru III. Aleksios ile Efrosini Dukena Kamatera kızı olan Anna Komnini Angelina evlenmiştir.
Theodoros (1203-1204)de  Dördüncü Haçlı Seferi sırasında Latinlerin Konstantinopolis'i kuşatmaları sırasında Bizans'in savunucusu olarak ün kazanmıştır. Latin ordusunun  Konstantinopolis'e girişine kadar şehirde kalmış; şehir Latinlerin eline düştükten sonra ailesi ile birlikte Boğaz üzerinden şehirden kaçmayı başarmıştır. Bu sırada Konstantintinopolis'i savunan Bizans ordusu kardeşi Konstantinos Laskaris'i imparator olarak seçmişler; fakat şehir düşüp yeni Latin İmparatorluğu idaresi kurulunca bu görevin anlamı kalmamıştır. Theodoros, Bitinya'ya geçerek kendini İznik hakimi ilan etmiş ve burası Bizanslılar için önemli bir dayanış noktası olmuştur. Daha önce imparator olarak ilan edilen kayınbiraderi ve kardeşi hayatta oldukları için ve Latin ordularının İznik'i devamlı tehdit altında bulundurdukları için Theodoros önce kendini imparator olarak ilan etmekten kaçınmıştır.

Theodoros 1205'te Latin orduları ile Edremit'te yaptığı savaşı kaybetmiştir. Fakat Latinler bundan faydalanamamışlardır, çünkü Bulgar Çarı Kaloyan  komutasında Bulgar ordusu Latin ordusunu aynı yıl Edirne (Adrianopolis)'de bir meydan savaşında yenip büyük zayiatlar verdirmiştir. Bunun üzerine Theodoros kendini İznik'te Bizans imparatoru ilan etmiştir. Fakat taç giyme töreni eski Konstantinopolis Patriği İoannis Kamateros'un rahatsızlığı yüzünden gerçekleşmemiştir. Bu Patrik ölünce I. Theodoros İznik merkezli olarak yeni bir Hristiyan Ortodoks Patriği tayin etmiş (Partik IV. Mihail) ve Mart 1208'de taç giyme töreni İznik'te yapılmıştır.
1206 yılında Latin imparatoru Henri idaresindeki Latin İmparatorluğu ordusu yeniden İznik topraklarına hücumlara başlamıştır. 1209 yılında I. Theodoros, Bulgar Çarı Kaloyan ile yeni bir ittifaka girmiş ve Latinlerin ilerlemelerini durdurup karşı hücumlara başlamıştır.
1211'de sabık Bizans imparatoru III. Aleksios, Anadolu Selçuklu Devleti hükümdarı I. Gıyaseddin Keyhüsrev'in desteğini sağlamış ve I. Keyhüsrev'le birlikte  bir ordu ile İznik üzerine ilerlemeye başlamıştır. Selçuklu ve İznik orduları birkaç sonuçsuz biten meydan savaşı yapmışlar fakat Antiochia ad Maeandrum yakınlarında yapılan bir savaşta Selçuklu ordusu yenik düşmüş ve Selçuklu Sultanı I. Keyhüsrev savaş sırasında öldürülmüştür. İzniklilere esir düşen sabık III. Aleksios ise İznik'te bir manastıra kapatılıp 1211'de orada ölmüştür.
Buna karşılık aynı yıl Latin orduları İznik kuvvetlerini yenmiş ve Marmara Denizi'nin güney batı kıyılarını ellerine geçirmişlerdir. Aynı yıl bir diğer gelişme ise Trabzon imparatoru'nun kardeşi David Komnenos'un idaresinde bulunan Paflagonya'nın bu idarecinin ölümü üzerine İznik İmparatorluğu'nun eline geçmesidir. 1214'te I. Theodoros, Latin İmparatorluğu ile İznik İmparatorluğu'nun efektif idari merkezi olan Kemalpaşa (Nymphaion)'da bir barış antlaşması imzalamıştır. 1219'da ise Latin İmparatoru Henri'nin yeğeni ile evlenmiştir. Bu barışçıl yakın ilişkilere rağmen 1220'de Latinlerle yeni bir savaş çıkmış, ama hemen barış antlaşması yenilenmiştir.
I. Theodoros Laskaris Kasım 1221da ölmüş ve yerine damadı III. İoannis İznik imparatoru olmuştur. Hayatının sonunda bu devlet yalnızca eski Bizans İmparatorluğu'nun Asya ve Bitinya eyaletlerinde oluşuyordu. I. Theodoros politik ve askerî bilgisi ile Haçlı Latinlerin Anadolu'ya doğru ilerleyişini durdurup, eski Bizans'in yaşamını ve kültürünü İznik'te sürdüren yeni devlet yaratmış bir kişi olarak tarihe geçmiştir.

Birinci karısı Anna Komnini Angelina (d. 1176 - ö. 1212) olup  1199da evlenmişler ve üç kızları ve gençken ölen iki oğulları olmuştur:

Nikolaos Laskaris (ö. 1212)
İoannis Laskaris (ö. 1212)
İrini Laskarina: Önce general Andronikos Paleologos ile sonra İznik imparatoru III. İoannis ile evlenmiştir.
Maria Laskarina: Macar Kralı  IV. Béla ile evlenmiştir.
Eudokia Laskarina: Önce Robert de Courtenay nişanlanmış; sonra 1230'de Anadolu Valisi Anseau de Cayeux ile evlenmiştir.
I. Theodoros ikinci evliliğini Ermenistan Kralı III. Ruben'in kızı olan Ermenistanlı Filipa ile yapmıştır. Bir yıl sonra dinsel nedenler dolayısıyla bu evlilik feshedilmiştir. Bu evlikten  1214de olan oğulları önce gayrimeşru sayılmış fakat sonra Trakya Dükü olarak görevlendirilmiştir.
I. Theodoros üçüncü evliliğini Latin imparatoru Pierre ile Yolande'nın kızı Marie de Courtenay ile 1219 yılında yapmış; ama çocukları olmamıştır.

Norwich, John Julius (1999). Byzantium: The Decline and Fall (İngilizce). Londra: Penguin. ISBN 0-14-011447-5.

II. Mehmed (Osmanlıca: محمد ثانى, romanize: Meḥemmed-i Sânî) veya bilinen adıyla Fatih Sultan Mehmed ya da ünvanı olan Fatih (30 Mart 1432, Edirne - 3 Mayıs 1481, Gebze), Osmanlı İmparatorluğu'nun 7. padişahıdır. İlk olarak 1444-1446 yılları arasında kısa bir dönem, daha sonra 1451'den 1481 yılındaki ölümüne kadar 30 yıl boyunca hüküm sürdü. 29 Mayıs 1453 tarihinde İstanbul'u fethetti ve yaklaşık bin yıllık Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu'na son verdi. Fetihten sonra "Fatih" ünvanıyla anılmaya başladı. Bu olay, birçok uzman kişi tarafından Orta Çağ'ın sonu ve Yeni Çağ'ın başlangıcına neden olan tarihî olaylardan biri olarak görülmektedir.
II. Mehmed, 30 Mart 1432 tarihinde Edirne'de doğdu. Babası altıncı Osmanlı padişahı II. Murad, annesi ise Hüma Hatun'dur. Küçük yaşta tahsiline ve yetişmesine çok önem verilen Şehzade Mehmed, devrin en üstün âlimlerinden eğitim gördü. 11 yaşına geldiğinde idari yönden tecrübe kazanması için Manisa sancakbeyliğine tayin edildi. Felsefe, hadis, tefsir, fıkıh, kelâm, tarih, geometri ve matematik alanlarında fevkalâde yetişti. 1444 yılında II. Murad, tahtı 12 yaşındaki oğlu Mehmed'e devrederek Manisa'ya çekildi. Ancak Osmanlı tahtına küçük yaşta birisinin geçtiğini duyan Avrupa ülkeleri, bir kez daha Osmanlı topraklarına yöneldi. Bunun üzerine II. Murad, 1446 senesinde tekrar tahta geçti.
II. Mehmed, 1451 yılında babasının ölmesi üzerine 19 yaşında tekrar Osmanlı tahtına oturdu. Osmanlı donanmasını güçlendirip Konstantinopolis'e saldırmak için hazırlıklara başladı ve şehri 1453'te 21 yaşındayken fethedip Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu'na son verdi. Ardından 1460'ta Mora Despotluğu'nu, 1461'de ise Trabzon İmparatorluğu'nu ele geçirip Bizans'ın son iki kalıntısını da egemenliği altına aldı. 1473'te, Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'ı Otlukbeli Muharebesi ile mağlup etti. Bunların yanı sıra, Anadolu'da ve Güneydoğu Avrupa'da fetihlerini sürdürüp Karaman ve çevresi, Sırbistan, Eflak, Bosna, Arnavutluk, Kırım gibi önemli bölgeleri Osmanlı İmparatorluğu'na kazandırdı. 1481 yılında Anadolu'ya doğru yeni bir sefere çıkan Sultan Mehmed, yolun başında hastalandı ve 3 Mayıs 1481 tarihinde, Gebze yakınlarında yer alan Hünkârçayırı'ndaki ordugâhında 49 yaşındayken öldü. Mezarı İstanbul'un Fatih ilçesindeki Fatih Camii'nde yer almaktadır.
Fatih Sultan Mehmed, İstanbul'u fethettikten sonra kendini "Roma hükümdarı" (Kayser-i Rûm) ilan etti ve hayatının geri kalanında Osmanlı Devleti'ni Roma İmparatorluğu'nun devamı olarak, kendini de imparatorluğun "yerine geçen" değil onu "devam ettiren" kişi olarak gördü. Saltanatı süresince birçok siyasi ve sosyal reform yapan II. Mehmed, döneminde çıkardığı kanunları ''Fâtih Kanunnâmesi'' adıyla kitaplaştırıp yürürlüğe koydu. Sanatı ve bilimi teşvik etti ve saltanatının sonlarına gelindiğinde, "yeniden inşa" programı sayesinde Konstantinopolis'i gelişen bir imparatorluk başkentine dönüştürdü.

Fâtih Sultan Mehmed'in doğum adı olan Mehmed, İslam peygamberi Muhammed'in adından türemiş Arapça kökenli bir sözcüktür ve "övülen, methedilen, her türlü övgüye layık olan" anlamlarına gelmektedir. Türkler Muhammed ismini "Mehemmed" diye telaffuz ettikleri için kaynakların bazılarında Mehemmed şeklinde geçmiş; sonra bu isim Mehmed, ondan sonra ise Mehmet olarak okunmaya başlanmıştır. Mehmed ismi ayrıca, Muhammed isminin kısaltılmış ve Türkçeleştirilmiş hâlidir.
II. Mehmed 1453 yılında, 21 yaşındayken İstanbul'u fethederek Roma İmparatorluğu'nun varisi olan 10 asırlık Bizans İmparatorluğu'na son verdi ve bu olay bazı tarihçiler tarafından Orta Çağ'ın sonu ve Yeni Çağ'ın başlangıcı olarak kabul edildi. Bu fetihten sonra; "Zafer Kazanan, Fetheden" anlamlarına gelen Fâtih, ''Fethin Babası'' anlamına gelen Ebû'l-Feth (ابو الفتح), "Roma İmparatoru" anlamına gelen Kayser-i Rûm (قیصر روم) ve daha sonraki dönemlerde "Çağ Açan Hükümdar" ünvanları ile anıldı. Kayser-i Rûm ünvanı II. Mehmed'in Rum olduğunu göstermez, bu ünvan siyasi emeller için kullanılmıştır. Zira II. Mehmed, İstanbul'un Fethi'nden sonra Doğu Roma İmparatorluğu'nun bütün eski topraklarının yasal hükümdarı olduğunu ileri sürüyordu.
Batı'da Grand Turco ("Büyük Türk") takma adıyla bilinen II. Mehmed'in adı, birçok tarihî kaynakta, Mehmed isimli diğer padişahlarınki gibi Muhammed şeklinde veya divan edebiyatındaki mahlasıyla Avni şeklinde de geçmiştir. Kıvâmî'nin Fetih-nâme'si gibi kendi yaşadığı devrin harekeli metinlerinde isminin açıkça Muhammed okunacak şekilde (مُحَمّدْ) yazılmış olması isminin aslında Muhammed olduğunu göstermektedir. Ayrıca Sultanü'l-Berreyn ve Hakanü'l-Bahreyn ("İki Karanın Sultanı ve İki Denizin Hakanı") ünvanını da kullanmıştır. Burada "iki kara" ile kastedilen Anadolu ve Rumeli iken, "iki deniz" ile kastedilen de Akdeniz ve Karadeniz'dir.

II. Mehmed, hicrî takvime göre 27 Receb 835 (30 Mart 1432) Pazar günü şafak vaktinde, devletin başkenti Edirne'de, II. Murad'ın dördüncü oğlu olarak dünyaya geldi. Annesi Hüma Hatun; tarihçi Franz Babinger ve yazar Lord Kinross başta olmak üzere birçok kaynağa göre gayrimüslim bir cariyedir. Türk tarihçi Halil İnalcık da bu görüştedir. Yine Babinger'e göre annesi, ölümünden sonra Türk-Fars efsanelerindeki cennetkuşu hümadan esinlenilerek "Hüma Hatun" olarak adlandırılmıştır.
Bir anlatıya göre Mehmed iki yaşına kadar Edirne'de kaldıktan sonra, 1434 yılında sütninesi ve küçük ağabeyi Alâeddin Ali ile birlikte, on dört yaşındaki büyük ağabeyi Ahmed'in Rum sancakbeyi olduğu Amasya'ya gönderildi. Burada ağabeyi Şehzade Ahmed'in erken yaşta ölmesi üzerine Mehmed altı yaşında Rum sancakbeyi oldu. Diğer ağabeyi Alâeddin Ali ise Manisa'da Saruhan sancakbeyi oldu. İki yıl sonra, babaları II. Murad'ın talimatıyla iki kardeş yer değiştirdi ve Mehmed Saruhan sancakbeyi oldu. Halil İnalcık; Mehmed'in altı yaşında Amasya'ya Rum sancakbeyi olarak tayin edilmesinin şüpheli olduğunu, 1443 baharında 12 yaşındayken, eski Türk devlet geleneğine göre idare ve hükûmet işlerine alışması için, iki lalası ile birlikte Edirne'den Manisa'ya vali gönderildiğinin bilindiğini belirtmiştir.
Mehmed'in eğitimi için babası çeşitli hocalar görevlendirdi. Ancak zeki olduğu kadar hırçın bir çocuk da olan Mehmed'in eğitilmesi kolay olmadı. Bu nedenle babası, heybetli ve otoriter bir din âlimi olan Molla Gürânî'yi görevlendirdi. Gürânî, muhtemelen II. Mehmed'in ilk saltanatı (1444-1446) ve daha sonra tekrar Manisa'ya yollanması sırasında onun yanında bulundu. Rivayete göre Sultan Murad, Gürânî'ye bir değnek vermiş ve Mehmed itaatsizlik ederse kullanmasını söylemiştir. Molla Gürânî, Şehzade Mehmed'e dersini dikkate almayan bir öğrencinin hocası tarafından dövülmesi ile ilgili olan edebi bir cümleyi inceletmiş, Mehmed de durumun ciddiyetini kavrayarak eğitimine önem vermeye başlamıştır.

Şehzade Mehmed'in medrese kökenli hocalarının yanı sıra, bilgi edindiği bazı Batılı şahsiyetler de vardı. Saruhan (Manisa) sarayında İtalyan hümanisti Anconalı Ciriaco ve saraydaki başka İtalyanlar onun Avrupa tarihi ile Antik Yunan filozoflarının hayatlarıyla ilgili kitaplar okumasına önayak olmuştu. Bu durum Şehzade Mehmed'e çok kültürlülük kazandırmıştır. Topkapı Sarayı arşivinde bulunan, II. Mehmed'in şehzadelik yıllarına ait olan karalama defterinde Latin harfleri, Arap harfleri, Roma büstlerini andıran insan çizimleri ve Osmanlı figürleri bulunmaktadır. Fâtih Sultan Mehmed'in Arapça ve Farsçanın yanı sıra Latince, Yunanca ve İtalyancayı çok iyi bilmesi, bu dönemdeki münasebetlerine dayandırılmaktadır. Öte yandan, Mehmed'in çeşitli İslamî yazıları okumasının bir padişah olarak ihtirasları üzerinde önemli bir tesiri olacaktı. Konstantinopolis'i fethetme arzusu, Kindî ve İbn Haldun gibi Arap düşünürlerin yazılarından ilham aldı ve bir Müslüman ordusunun şehri fethedeceğini bildiren, İslam peygamberi Muhammed'e atfedilen bir söz tarafından daha da gelişti.

II. Murad, 1442 yazında Karaman beyi İbrahim'i Anadolu'da yenilgiye uğrattıktan sonra Ekim ayında Edirne'ye döndüğünde János Hunyadi, Macar kralı Ladislas ve Sırp despotu Yorgo Brankoviç önderliğindeki bir Hristiyan ordusunun Tuna'nın güneyindeki Osmanlı topraklarını istila etmeye başladığı haberini aldı. Ordu; Tuna'yı hızla geçip ilerlemiş, Niş Muharebesi'ni kazanıp Niş ve Sofya'yı ele geçirmiş ve Balkan geçitlerine dayanmıştı. Aynı dönemde Amasya'dan Şehzade Ali'nin öldüğü haberi geldi. İki ağabeyinin erken yaştaki ölümü sonucu Mehmed tahtın vârisi oldu.
II. Murad, Hristiyan ordusunun İzladi'de durdurulmasının ardından başlayan müzakereler sırasında Mehmed'i Manisa'dan Edirne'ye getirtti. 12 Haziran 1444 tarihinde, Edirne'de Macarlarla antlaşma yaptıktan bir ay sonra oğlu Mehmed'i Edirne'de Sadrazam Çandarlı Halil Paşa denetiminde "kaymakam" olarak bırakarak Hamitoğlu Beyliği topraklarını işgal eden Karamanlıların üzerine yürümek üzere Anadolu'ya geçti ve Karamanoğulları ile Yenişehir'de bir anlaşma yaptı. Yenişehir'den ayrıldıktan sonra Ağustos ayında Mihaliç'te yeniçeri ağası Hızır Ağa ve diğer beylere tahttan oğlundan yana resmen çekildiğini duyurdu ve ordusu Edirne'ye dönerken kendisi Bursa'da kaldı. II. Murad'ın 1444 yazında doğuda ve batıda barışı sağladığını düşünerek tahttan çekilmesi Edirne'de bir otorite boşluğu yaratarak devleti buhrana sürükledi. Dış siyasette ihtiyatlı davranmayı tercih eden Sadrazam Halil Paşa ile Mehmed'in etrafında toplanmış Şahabeddin, Zağanos ve Turahan paşalar arasında rekabet baş gösterdi. Bu rekabet, 1444-1453 arasında Osmanlı Devleti'nde yaşanan başlıca politik gelişmelerin belirleyici etmenlerinden biri olmuştur.

Ağustos başında Macar kralı Ladislas'ın Osmanlılarla yapılan barışı geçersiz sayarak yeni bir Haçlı seferine çıkacağını ilan etmesi başkent Edirne'de paniğe yol açtı ve halk şehri terk etmeye başladı. Konstantiniyye'de Rumların himayesinde olan ve Osmanlı tahtında hak iddia eden Orhan Çelebi, bu sırada Çatalca yakınlarında İnceğiz'e ve Dobruca'ya geçerek bir isyan girişiminde bulundu. Bu girişim, Şahabeddin Paşa tarafından önlendi ve Orhan Çelebi Konstantiniyye'e kaçtı. Aynı dönemde başkentte kendini Hu

IKEA (İsveççe telaffuz: [ɪˈkêːa]), Delft, Hollanda merkezli montaja hazır mobilya, mutfak aletleri ve ev aksesuarları tasarlayan ve satan çok uluslu bir İsveçli şirketler grubudur. 1943'te 17 yaşındaki Ingvar Kamprad tarafından İsveç'te kurulan IKEA, 2008'den bu yana dünyanın en büyük mobilya perakendecisidir. Bloomberg Milyarderler Endeksi'ne göre Ocak 2018 itibarıyla Kamprad, $58,7 milyarlık tahminî net servetiyle dünyanın en zengin sekizinci kişisidir.

1943'te Ingvar Kamprad, IKEA'yı posta yoluyla satış işi olarak kurdu ve beş yıl sonra mobilya satmaya başladı. İlk mağaza 1958 yılında Älmhult, Småland'da Möbel-IKÉA (Möbel İsveççe "mobilya" anlamına gelir) adı altında açıldı. İsveç dışındaki ilk mağazalar Norveç (1963) ve Danimarka'da (1969) açıldı. Mağazalar 1970'lerde Avrupa'nın diğer bölgelerine yayıldı, İskandinavya dışındaki ilk mağaza İsviçre'de açıldı (1973), ardından Batı Almanya'da açıldı. (1974).
1973'e gelindiğinde, şirketin büyümesi o kadar büyüktü ki kaynakları zorluyordu. Alman yöneticiler yanlışlıkla Koblenz'den (Almanya) yaklaşık 320 km uzaklıkta, Konstanz'da (Almanya) bir mağaza açtılar. Bu on yılın ardından, Japonya (1974), Avustralya, Kanada (1975), Hong Kong (1975), Singapur ve Hollanda (1978) gibi dünyanın diğer yerlerinde mağazalar açıldı. IKEA, 1980'lerde Fransa ve İspanya (1981), Belçika (1984), Amerika Birleşik Devletleri (1985), Birleşik Krallık (1987), ve İtalya gibi ülkelerde mağazalar açarak daha da genişledi. (1989). 53 mağaza ile Almanya, IKEA'nın en büyük pazarıdır ve onu 51 mağaza ile Amerika Birleşik Devletleri izlemektedir.
IKEA, Şubat 2010'da Latin Amerika'ya girdi ve Dominik Cumhuriyeti'nde açıldı. Bölgenin en büyük pazarlarına gelince, 2020 yılına kadar Meksika'ya girmedi ve Brezilya'da mağazası bulunmamaktadır.
Ağustos 2018'de IKEA, Hindistan'daki ilk mağazasını Haydarabad'da açtı.
Kasım 2021'de IKEA, Filipinler'de Pasay City'deki Mall of Asia Kompleksi'nde 65.000 metrekarelikdünyanın en büyük mağazasını açtı.

1 önceden İngiliz Hong Kong, 2 önceden Çekoslovakya'nın bir parçası, 3 önceden Yugoslavya'nın bir parçası
4 2022 yılında tüm mağazalar kapatıldı

IKEA mağazaları tipik olarak sarı vurgulu mavi binalardır. (Aynı zamanda İsveç'in ulusal renkleridir)Genellikle tek yönlü bir düzende tasarlanırlar, müşterileri IKEA'nın "uzun doğal yol" olarak adlandırdığı şey boyunca saat yönünün tersine yönlendirir, müşteriyi mağazayı bütünüyle görmeye teşvik etmek için tasarlanmıştır. (Müşterinin doğrudan istenen mal ve hizmetlerin görüntülendiği bölüme gittiği geleneksel bir perakende mağazalarının aksine) Genellikle galerinin diğer bölümlerine giden kısayollar vardır.
Sıra, ilk olarak, seçilen öğelerin sergilendiği mobilya galerilerinden geçmeyi içerir. Müşteri bir alışveriş sepeti alır ve daha küçük ürünler için açık raflı bir "Market Hall" deposuna gider, self-servis mobilya deposunu ziyaret ederek daha önce sergilenen showroom ürünlerini kolilenmiş halinde alır. Bazen, satın aldıktan sonra aynı sitedeki veya yakındaki bir sitedeki harici bir depodan ürün almaya yönlendirilirler. Son olarak, müşteriler ürünleri için bir kasada ödeme yaparlar. Bir depodan müşterinin evine veya mağazasına gönderilmesi gereken belirli koltuk renkleri gibi tüm mobilyalar mağaza düzeyinde stoklanmaz.

Çoğu mağaza, alt katta pazar yeri ve self servis depo ile üst katta showroom'a sahip olma düzenini takip eder. Bazı mağazalar tek katlıdır, bazılarında ise sahada daha fazla stok tutulmasına izin vermek için ayrı depolar bulunur. Tek katlı mağazalar, ağırlıklı olarak arazi maliyetinin 2 katlı bir mağaza inşa etme maliyetinden daha az olacağı alanlarda bulunur. Bazı mağazalarda, satış günü boyunca büyük miktarlarda stoğa erişilmesini sağlamak için makine kontrollü silolara sahip çift seviyeli depolar bulunur.
Çoğu IKEA mağazası, kasaların hemen önünde, deponun sonunda "olduğu gibi" bir alan sunar. İade edilen, hasar gören ve daha önce sergilenen ürünler burada sergilenir ve önemli bir indirimle, aynı zamanda iade yapılmaz bir politikayla satılır.

IKEA kataloğu, yaklaşık 12.000 ürün içerip dünya üzerinde 160 milyon da baskı yapıp (2006) müşterilere ücretsiz bir şekilde posta veya dükkanlardan ulaştırır. IKEA kataloğunun Kitab-ı Mukaddes'in baskısını (53 ila 100 milyon kopya olarak tahmin ediliyor) geçtiği düşünülüyor.

IKEA, üreticiler ile OEM anlaşmaları yaparak kendi mağazaları için üretim yaptırır. Bununla beraber ürünler demonte olarak satıldığı için hacimsel olarak az yer kaplarlar. Bu sayede ürünlerin, stoklama ve üretim maliyetleri minimumda tutulur.
Şirket ürünlerini müşterilerin ihtiyaçlarına ve yaşam alanlarına uygun şekilde tasarlar ve üretir. Ayrıca, çevre dostu malzemeler kullanarak ve sürdürülebilirlik stratejileriyle, doğal kaynakları korumayı hedefler.
IKEA sattığı ürünlerin kalite-fiyat oranı sayesinde bugün dünyanın en yaygın mobilya mağaza zincirine sahiptir.
1943 yılında Ingvar Kamprad daha kendisi 17 yaşındayken IKEA'yı Älmhult, İsveç'te kurdu. IKEA'nın ismi büyüdüğü köyün ve mülkünün birleşmiş halidir: Ingvar Kamprad Elmtaryd Agunnaryd. Bu kısaltma rastlantı olarak Yunanca sözcük οικία [oikia] (ev) ve Fincedeki oikea (doğru) sözcüğüne benzemektedir.

1958'den beri her IKEA mağazasında, 2011 yılına kadar köfte, et suyu paketleri, yaban mersini reçeli, çeşitli bisküviler ve krakerler ve somon ve balık yumurtası gibi markalı İsveç yapımı özel yiyecekler satan bir kafe bulunur. Yeni etikette çikolatalar, köfteler, reçeller, krepler, somon ve çeşitli içecekler gibi çeşitli ürünler bulunuyor.[81][82]
Kafeler öncelikle İsveç yemekleri sunsa da menü her mağazanın kültürüne, yemeğine ve konumuna göre değişir. 38 farklı ülkedeki restoranların bulunduğu menü, Suudi Arabistan'da şavurma, Kanada'da poutine, Fransa'da makaron ve İtalya'da gelato gibi yerel yemekleri içerir. Endonezya'da İsveç köftesi tarifi, ülkenin helal gereksinimlerini karşılayacak şekilde değiştirilmiştir. İsrail'deki mağazalar, hahamların gözetimi altında koşer yiyecekleri satıyor. Koşer restoranları mandıra ve et bölümlerine ayrılmıştır.
Birçok yerde, IKEA restoranları her gün mağazanın geri kalanından önce açılır ve kahvaltı servisi yapar. Tüm gıda ürünleri İsveç tariflerine ve geleneklerine dayanmaktadır. Gıda bölümü, IKEA'nın satışlarının %5'ini oluşturuyor. Ağustos 2020'den bu yana IKEA, tüm Avrupa mağazalarında patates, elma, bezelye proteini ve yulaftan yapılan bitki bazlı köfteler sunmaktadır.

Her mağazanın Småland (İsveççe: Küçük Arazi; aynı zamanda kurucusu Kamprad'ın doğduğu İsveç'in Småland eyaletidir) adında bir çocuk oyun alanı vardır. Ebeveynler çocuklarını oyun alanının kapısına bırakır ve başka bir girişe vardıklarında onları alırlar. Bazı mağazalarda, tesis personeli tarafından, çocukların ihtiyaç duyduğu ebeveynleri beklenenden daha erken çağırmak için kullanabilecekleri ücretsiz çağrı cihazları ebeveynlere verilir; diğerlerinde ise personel, mağaza içi anons sistemi üzerinden anons yaparak veya cep telefonlarını arayarak velileri çağırır. En büyük Småland oyun alanı, Hindistan'ın Navi Mumbai kentindeki IKEA mağazasında bulunuyor.

IKEA etkisi
Avrupa Perakende Yuvarlak Masası

Resmî site  1 Aralık 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Resmî site (Türkçe) 6 Aralık 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

IV. Nikomidis Filopator, y. MÖ 94 - MÖ 74 yılları arası Bitinya kralı. III. Nikomidis'in oğlu ve ardılıdır.

Nikomidis'in doğumu ya da tahta çıkmadan önceki hayatı ile ilgili hiçbir bilgi yoktur. Tahta çıkışı babasının ölümünün ardından gerçekleşmiştir. Saltanatın ilk yıllarına görece bir barış hakimken ülkesinin sınırları kısa bir süre sonra Roma Cumhuriyeti'nin en büyük düşmanlarından biri olan Pontus kralı VI. Mithridatis tarafından taciz edilmeye başlandı.
Nikomidis'in ordusu, MÖ 90 yılında Mithridatis tarafından desteklenen kardeşi Socrates tarafından bozguna uğratılınca Nikomidis İtalya'ya kaçmak zorunda kaldı. Burada Roma Senatosu'nun da cesaretlendirmesiyle gücünü toparlayarak Mithridatis'in topraklarına saldırdı ancak yenilince MÖ 88 yılında yeniden Roma'ya kaçmak zorunda kaldı.
Roma ile olan yakın bağları nedeniyle yardım talebi kabul gördü ve güçlü Konsül Lucius Cornelius Sulla'nın Küçük Asya'ya gönderilmesiyle Birinci Mithridatis  Savaşı başlamış oldu. Sulla ile Mithridatis gelecek üç yıl boyunca birkaç kez karşı karşıya geldiler ve nihayet MÖ 85 yılında Mithridatis barış talep edince ağır bir tazminat karşılığı krallığını kurtarabildi.
Nikomidis MÖ 84 yılında Bitinya'da saltanatını yeniden tesis etti. İlerleyen yıllar görece barış içerisinde geçti ancak Bitinya her geçen yıl daha da Roma kontrolü altına girdi. MÖ 80 yılında genç Jül Sezar elçi olarak Nikomidis'in sarayında bulundu. Bu sırada Nikomidis ile sevgili oldukları söylentileri ortaya çıktı ve bu söylentiler gelecekte politik rakipleri tarafından kendisine takılan "Bitinya Kraliçesi" lakabıyla birlikte hayli başını ağrıttı.
Nikomidis'in Bitinya kralı olarak son büyük icraatı MÖ 74 yılında Bitinya Krallığı'nın tamamını Roma Cumhuriyeti'ne miras bırakmak oldu. Roma Senatosu bu fırsatı kaçırmadı ve Bitinya yeni bir Roma eyaleti olarak onaylandı.

Özel

Genel
Suetonius, On iki Sezarın hayatları: "Caesar"
 Bu makale, artık kamu malı olan bir yayından metin içermektedir: Smith, William, (Ed.) (1870). "Nicomedes III". Dictionary of Greek and Roman Biography and Mythology.

Ilıca, doğal olarak oluşan kaynaklardır. Çözünmüş mineraller içeren sert su üretir. Tuzlar, kükürt bileşikleri ve gazlar, yeraltından geçerken kaynak suyunda çözünebilen maddeler arasındadır. Çözünmüş mineraller suyun tadını değiştirebilir. Mineral kaynaklarından elde edilen mineral su ve Epsom tuzu gibi çökelmiş tuzlar uzun zamandır önemli ticari ürünler olmuştur. Bazı mineral kaynakları, arsenik gibi önemli miktarda zararlı çözünmüş mineral içerebilir ve içilmemelidir..  Kükürt kaynakları, tehlikeli ve bazen ölümcül olan hidrojen sülfür (H2S) nedeniyle çürük yumurta gibi kokar.. Bu bir gazdır ve genellikle solunduğunda vücuda girer. İçme suyunda alınan miktarlar çok daha düşüktür ve zarara neden olma olasılığı düşük kabul edilir. 

Dârüşşifâ
Resort otel
Sanatoryum
Pansiyon
Tatil köyü
Spa
Sauna

Irgandı Köprüsü, Bursa kentinde, zanaatçıların geleneksel el sanatlarını icra ettiği köprü. 1442 yılında Irgandılı Ali'nin oğlu Hacı Muslihiddin tarafından inşa edildi. 1854 yılında Büyük Bursa Depremi'nde hasar gördü. Kurtuluş Savaşı'nda Yunan ordusu tarafından bombalandı. Irgandı Köprüsü, 2004 yılında Osmangazi Belediyesi tarafından yenilendi ve kullanıma açıldı.
Yerel olarak Irgandı Köprüsü, dünyada üstünde çarşı bulunan sadece dört köprüden biri olduğu iddia edilmiştir, bu iddia doğru değildir. Bulgaristan'da Osma Köprüsü (Lofça), İtalya'da Ponte Vecchio Köprüsü (Floransa) ve Rialto Köprüsü (Venedik) bir yana, Almanya'da Krämerbrücke (Erfurt), İngiltere'de Pulteney Köprüsü (Bath) ve High Bridge (Lincoln), Fransa'da Pont de Rohan (Landerneau) ve Pont des Marchands (Narbonne) körprüleri bulunmaktadır.

Türkiye'deki köprüler listesi
Türkiye'deki tarihi köprüler

 OpenStreetMap'te Irgandı Köprüsü ile ilgili coğrafi veriler

Işıklar Jandarma Astsubay Meslek Yüksekokulu (JAMYO), Bursa'da, Jandarma Genel Komutanlığına astsubay yetiştirmek için önlisans (meslek yüksekokulu) düzeyinde eğitim ve öğretim yapan iki yıl süreli bir askerî okuldur. 18 Aralık 2017 tarihinde alınan karar ile daha önce Türk Silahlı Kuvvetleri Kara ve Hava harp okullarına öğrenci yetiştiren okul, İçişleri Bakanlığına bağlı Jandarma ve Sahil Güvenlik Akademisi Komutanlığına devredilerek Işıklar Jandarma Astsubay Meslek Yüksek Okulu adını almıştır. Okul eğitime 5 Ocak 2018 tarihinde diğer okuldan yapılan nakille bin 700 öğrencisi ile başlamıştır. Eylül 2018'den itibaren Işıklar Jandarma Astsubay Meslek Yüksekokulu, her yıl bin 500 yeni öğrenci alarak eğitimine devam etmektedir.

Işıklar Askerî Lisesi 1844 yılında, Sultan Abdülmecid devrinde askerî idadilerin açılmalarına karar verilmesi üzerine Mekteb-i Fünun-u İdadi adı altında kuruldu. Bir kumaş fabrikasının kamulaştırılarak okul haline getirilmesiyle 15 Şubat 1845 tarihinde açıldı. İlk okul komutanı Yüzbaşı Ali Efendi idi. 5 sınıflı olarak açılan okulun ilk yılında yalnız 5. sınıfa 32 öğrenci alındı, diğer sınıflar sonraki yıllarda açıldı. Öğrencilerin bir kısmı yatılı; diğerleri gündüzlü idi. Okul, ilk mezunlarını 1853 yılında verdi.

1855 yılındaki Büyük Bursa depreminde hasar gören okul; bu dönemde civardaki birkaç evin de kamulaştırılması ile genişletildi. Bugünkü okul binalarının yapımı 21 Mayıs 1890 tarihinde 14.000 metrekarelik bir alan üzerinde başladı. 29 Mayıs 1892 tarihinde Bursa Valisi Münir Paşa tarafından büyük bir törenle hizmete açıldı. I. Dünya Savaşı'ndan sonra Bursa'nın Yunan işgaline uğraması ile öğrenime ara veren okul; Türk Kurtuluş Savaşı'nın kazanılmasından sonra 28 Kasım 1922 tarihinde Askerî İdadi adıyla açıldı.
1926 yılında Bursa 2. Lisesi adı altında sivilleştirilip Millî Eğitim Bakanlığı idaresine bırakıldıysa da aynı sene yeniden Millî Savunma Bakanlığı'nın yönetimine girdi ve Bursa Askerî Lisesi adını aldı. 1928 yılından itibaren okulun ilk beş sınıfı ve sonraki senelerde de her sene birer sınıf olmak üzere ilk ve orta kısımları kaldırıldı; yalnız lise kısmı kaldı.

Bursa Askerî Lisesi, 31 Temmuz 1961 tarihinde tekrar lağvedildi; bina ve tesisler önce 1. Ordu istihbarat birliğine, bir yıl sonra da Personel Okuluna teslim edildi. Eylül 1973 tarihinde Genelkurmay Başkanlığı ülkede yeniden ikinci bir askerî lisenin açılmasına karar verilmesi üzerine; tarihi Bursa Askerî Lisesi, açılışından 129 yıl sonra ikinci kez, Işıklar Askerî Lisesi adı ile 28 Haziran 1974 tarihinde hizmete girdi. Okul ertesi yıl, "yabancı dile ağırlık veren" sistemle öğretime başladı; ve 4 sınıflı oldu.
Işıklar Askerî Lisesi, Hava Kuvvetleri Komutanlığı ile Kara Kuvvetleri Komutanlığı arasında 2008'de yapılan protokol ile Hava Kuvvetleri Komutanlığına devredildi ve Işıklar Askerî Hava Lisesi Komutanlığı adını aldı. 
2016 Türkiye askerî darbe girişiminden sonra ilan edilen OHAL kapsamındaki Kanun Hükmündeki Kararname gereğince 31 Temmuz 2016 tarihinde diğer askeri liselerle birlikte kapatıldı.

7 Ağustos 2016'da tarihi Işıklar Askerî Hava Lisesinin geleceğini İl Jandarma Alay Komutanı Tuğgeneral Ahmet Hacıoğlu açıkladı. Ahmet Hacıoğlu'nun açıklamalarına göre Işıklar Askerî Hava Lisesi, Jandarma ve Sahil Güvenlik Akademisine devredilecekti. Nitekim 18 Aralık 2017'de Işıklar Askerî Hava Lisesinin ismi "Işıklar Jandarma Astsubay Meslek Yüksek Okulu" olarak değişti. Bursa İl Jandarma Komutanı Tuğgeneral Ahmet Hacıoğlu'nun açıklamasına göre okul eğitime Eylül 2018'de başlayacak. Jandarma Genel Komutanlığının resmî Facebook sayfasından yapılan açıklamaya göre okul 05.01.2018 tarihinde diğer okullardan yapılan nakille bin 700 öğrencisine eğitim vermek üzere açıldı. Okul Eylül 2018'den itibaren her yıl bin 500 öğrenciye eğitim vermek üzere kendi öğrencilerini alacak.

Kuleli Askerî Lisesi
Maltepe Askerî Lisesi
Heybeliada Deniz Lisesi
Milli Savunma Üniversitesi

Kaftan (Farsça: خفتان, haftan), üste giyilen, kumaştan yapılan, uzun, süslü ve astarsız elbise, hilat. Üzerine cübbe giyilirdi. Kaftanlar cins ve nevilerine göre murabba, keçe, çuha gibi isimler alır. Kaftanların kıymetleri, renk, şerit ve düğmelerinden anlaşılırdı.
Ağır kıymetli kumaştan yapılanların önü ve kolları altın telli şeritler ve kordonlarla süslenirdi. Kadifeden yapılan vezir kaftanları ise kıymetli düğmeli, sırma şeritli olur ve kışın üzerine samur kürk geçirilirdi. Yeniçeriler, entariler üzerine kaftan giyer, yürürken zorluk vermemesi için eteklerini toplayıp bellerine sokarlardı. Bunlara dolama denilirdi.
Kaftan, en eski Türk giysisi olarak görülmektedir; bu kostümün tarihi Hun ve Göktürk dönemlerine kadar uzanmaktadır. Osmanlılarda, önemli hizmetler görenleri mükafatlandırmak için, padişah tarafından kaftan hediye edilirdi. Kumandanlara bir imtiyaz verildiği zaman, buna işaret olarak kılıç ve kaftan verilirdi.
Padişah tarafından Mekke Şerifi ile başkalarına ihsan olunan kaftanları giydirene kaftan ağası denirdi.
Mükafat maksadıyla kaftanı, bazen padişahlar giydirdikleri gibi sadrazamlar ve vezirler de giydirirlerdi.

Karacabey, eski ismi Mihaliç, Bursa'nın 70 km batısında yer alan Bursa'ya bağlı bir ilçedir.
Uluabat Gölü kuzeyinde bulunan Karacabey; doğusunda Nilüfer ve Mudanya, güneyinde Mustafakemalpaşa ve Uluabat Gölü, batısında Balıkesir'in Bandırma, güneybatısında Balıkesir'in Susurluk ilçesi ile çevrilidir.
Toprakları yüksek verimli Karacabey Ovası'nda en çok buğday, domates, arpa, mısır, fasulye, bezelye, şeker pancarı, pamuk, ayçiçeği ve tütün yetiştirilir. Ayrıca sebzecilik ve meyvecilik gelişmiştir, hayvancılık ileri düzeydedir. Hayvancılık halka büyük gelir sağlar.
İlçe merkezi, Bursa şehir merkezine 70 km'lik işlek bir karayoluyla bağlanır.

Antik Çağda Karacabey'de bir kent yoktu. Ancak kuzeyinde, daha büyük olasılıkla batısında Rhyndakos nehri yakınında Artaioteikhos adında bir kent bulunduğunu biliyoruz. Tarihte sırayla Bitinyalılar, Lidyalılar ve Pers Krallığının egemenliğine girmiştir.
Kentin belli başlı tarihî eserleri Sultan I. Murat'ın yaptırdığı Ulu Camii, 1457 yılında Karaca Bey tarafından yaptırılan Karacabey Cami (İmaret Cami) ile Karacabey-Bursa yolu üzerinde ve Uluabat kıyısındaki Osmanlı dönemi yapısı Issız Han'dır.
Karacabey'in Marmara Denizi sahilinde bulunan Bayramdere, Ulubat Gölü'nün güneyinde bulunan Ayvaini Mağarası turistik yerleridir.
Ayrıca Karacabey'de 5 ayrı festival yapılmaktadır. Bunlar "Leylek Festivali, Uçurtma Festivali, Mısır Festivali, Ihlamur Festivali ve Bisiklet Festivali"dir. Karacabey'de bir de panayır vardır.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Karacabeyin en büyük parkıdır. İçinde park oyuncakları, kaydırak, salıncak, dönme dolap, tahterevalli ve spor aletleri bulunur. Atatürk Kültür Parkı içinde göl bisikleti de bulunur. Atatürk Kültür Parkı'nda 2-3 restoran bulunur. Atatürk Kültür Parkı'nda yüzme havuzu, halı saha, çiçeklerle donatılmış şekiller ve şekilli ağaçlar vardır. Ek olarak her 24 Nisan Uçurtma Şenliği yapılmaktadır.

Heykel yani Cumhuriyet Meydanı Karacabey şehrinin tam merkezidir. Cumhuriyet Meydanı'na bağlanan 7-8 yol vardır. Cumhuriyet Meydanı'nda Karacabey Belediye binası, hükûmet konağı otel, banka, taksi durakları ve lokantalar vardır.

Heykel'den pazar yerine kadar olan trafiğe kapalı özel yoldur. Çok sayıda dükkân bulunur.

Adını Ord. Prof. Dr. Ahmet Şevki Akçay'dan alan park, bulunduğu bölgede toplanma merkezi olarak kullanılan ve ilçenin en eski parklarından biri olma özelliğini taşır.

Şehrin dışında bulanan yaş meyve-sebze halinin yanındadır. İçerisinde yapay göl, büfe, restoran, kafe, düğün salonu, çocuk parkı, lunapark, halı saha, yüzme havuzu bulunur.

Uzun ağaçların yemyeşil bir bahçenin içerisinde kendinizi doğanın bir parçası hissedeceğiniz 1950'lerde yapılmış terminalin üst kısmında bulunan alanda yerleşir. İçerisinde kafeler, restoranlar ve düğün salonu bulunur.

Uzun çam ağaçları, piknik masalarıyla yemyeşil bir alan tertemiz bir hava ile sizi içerisinde huzurla tanıştıracak güzel bir piknik yeridir. Esentepe Mahallesi'nin bitiminden sonra başlar. Ayrıca yüksekokul, liseler ile komşudur.

Türkiye'de bilinen dört longoz ormanı içerisinde subasar özelliğine sahip alanı en büyüğü olan Karacabey Longozu, Güney Marmara akarsularının büyük bölümünün birleşmesiyle oluşan Susurluk Irmağı, Bursa'nın Karacabey ilçesine bağlı Yeniköy yakınlarında Marmara Denizi ile buluşmaktadır. Subasar olarak da bilinen longozlar bir çeşit orman ekosistemidir. Bitki ve kuş çeşitliliği bakımından oldukça zengin olan Karacabey Longoz Ormanları el değmemiş doğası ile ülkemizdeki nadir yerlerden birisidir.

İlçenin en işlek caddesidir. Bankalar, mağazalar, marketler ve birçok dükkân bulunur. Heykel'den Kültür Park'a kadar devam eder.

Karacabey; Bursa-İzmir, Bursa-Balıkesir, Bursa-Çanakkale yolları arasında bulunduğu için birçok firma tarafından ilçeye ulaşım kolay bir şekilde sağlanır. Karacabey Şehirlerarası Otobüs Terminali ilçenin öğretmenler evi adlandırılan mekanın alt kısmında kalır.

Kamil Koç, Metro, Ulusoy, Pamukkale ve Karacabey Seyahat başta olmak üzere ilçenin diğer il ve ilçelere ulaşımını sağlarlar.

Terminal, devlet hastaneleri ve Heykel'de bulunun duraklarda şehir içi arzu ettiğiniz yere uygun fiyatlarla ulaşımı sağlarlar.

200 yataklı modern bir hastanesi bulunur. Yeri soğan pazarı yanındadır.

Karacabey 1 nolu Aile Hekimliği Merkezi (Heykel)
Karacabey 2 nolu Aile Hekimliği Merkezi (Esentepe)
Karacabey 3 nolu Aile Hekimliği Merkezi (Gazi Mahallesi)

Karacabey Özel Polikliniği (Bursa Caddesi)

İlçede birden fazla özel diş, göz klinikleri mevcuttur.

Karacabey Meslek Yüksek Okulu Karacabey ilçesinin Esentepe mevkiinde bulunan, Uludağ Üniversitesine bağlı bir yükseköğretim kurumudur. Halihazırda okulun KYK tarafından yaptırılan yurt binası da mevcuttur.

Farabi Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi
Karacabey Mesleki ve Teknik Anadolu Teknik Lisesi
Karacabey Anadolu Lisesi
Karacabey Dayı Karacabey Anadolu Lisesi
Karacabey İmam Hatip Lisesi
Özel Özkocaman Anadolu ve Fen Lisesi
Sadık Yılmaz Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi
İMKB Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi
Karacabey Ulviye Matlı Fen Lisesi

Atatürk İlkokulu
Cumhuriyet İlkokulu
TOKİ Şehit Yüzbaşı Erhan Kındır İlkokulu
Şehit Serkan Şahin Ortaokulu
Özel Özkocaman İlkokulu
Ulubatlıhasan İlkokulu
Şehit Bahadır Tayfur İlkokulu
Ömer Matlı İlkokulu
Hacı Ahmediye Onur İlkokulu
İstiklal Ortaokulu
14 Eylül Ortaokulu
Özel Özkocaman Ortaokulu
Karacabey Ortaokulu
Ertuğrul Gazi Imam Hatip Ortaokulu
Adnan Menderes Ortaokulu
Muhsin Özdamar Ortaokulu
Murat Hüdavendigar İlkokulu

Yabancı dil, resim, müzik, el sanatlarına yönelik çeşitli kurslar Karacabey halkına sunulmaktadır.

Karacabey'de Radyo Extra (90.3) ve Yörem FM (106.9) adıyla yayın yapan iki yerel radyo kanalı bulunmaktaydı. Günümüzde sadece Yörem FM radyo kanalı yayın yapmaktadır. Yerel televizyon kanalı yoktur. İlçede ayrıca Yörem, Meltem, Takip ve Karacabey Haber gazeteleri yayın yapmaktadır.

Marmara Bölgesi'nin güneyinde yer alan Karacabey, 40. kuzey paralelin 25 km kuzeyinde ve 28. doğu meridyenin 20 km doğusunda yer alır. Doğudan Mudanya ve Bursa, güneyden Mustafakemalpaşa, Susurluk; güneybatıdan Manyas; batıdan Bandırma ve kuzeyden Marmara Denizi ile çevrilidir. Bursa-Çanakkale, Bursa-Balıkesir ve İzmir karayollarının kavşak noktasında yer alması ilçenin önemini arttırır.
İlçenin yüzölçümü 1.158 km²dir. Karacabey'in deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 36 metredir.

İklimi Marmara iklimidir, Akdeniz ikliminin az da olsa Karadeniz iklimine geçiş özelliği gösteren şeklidir. Ünlü Mihaliç peyniri -halk ağzında Mağlıç- Karacabey'e özgüdür.

Akçasusurluk Mahallesi
Karacaahmet Mahallesi
Canbalı Mahallesi
Gazi Mahallesi
Esentepe Mahallesi
Emirsultan Mahallesi
Hüdavendigar Mahallesi
Tabaklar Mahallesi
Sırabademler Mahallesi
Saadet Mahallesi
Tavşanlı Mahallesi
Yeni Mahalle
Garipçe Mahallesi
Selimiye Mahallesi
Yenice Mahallesi
Runguçpaşa Mahallesi
Nasrettin Mahallesi
Mecidiye Mahallesi
Mamuriyet Mahallesi
Abdullahpaşa Mahallesi
Drama Mahallesi
Hamidiye Mahallesi
Hayırlar Mahallesi
Bayramdere Mahallesi (NOT Bu Mahalle İlçeye 30 km Uzaktadır)

Karacabey Haber 4 Mayıs 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Karacabey Kaymakamlığı12 Ocak 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Karacabey Belediyesi13 Nisan 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Karacabey Belediyespor; Bursa ilinin Nilüfer ilçesinde kurulup 2018'den bu yana Karacabey ilçesinde, futbol, basketbol ve voleybol branşında faaliyet gösteren spor kulübü. Futbol takımı 2. Lig'de mücadele etmektedir.

Kulüp aslen 1999 yılında Nilüfer Belediyespor adıyla kurulmuş, daha sonra 2008 yılında Futbol branşı Nilüfer Belediyespor'dan ayrılarak Bursa Nilüferspor A.Ş. adını almıştır. Karacabey Belediyesi tarafından satın alınmış ve ismi Karacabey Birlikspor olarak değiştirilmiştir. 2018-19 sezonu öncesi ismi Karacabey Belediyespor olarak değişti.
2004-2005 sezonunda Amatör Ligde Şampiyon olarak 3. Lige yükselmiştir.
2005-2020 arası 15 yıl aralıksız 3. Lig'de mücadele etti.(2005-2008 Nilüfer Belediyespor, 2008-2016 Bursa Nilüferspor, 2016-2018 Karacabey Birlikspor, 2018-2020 Karacabey Belediyepor).
2010-2011 sezonunda 3. Lig 1. Grubu 2. sırada tamamlayarak 2. Lige yükselmek için Play Off oynamaya hak kazandı. Play Off yarı final maçında Ünyespor'a kaybederek şansını yitirdi.
2011-2012 sezonunda 3. Lig 3. Grubu 5. sırada tamamlayarak 2. Lige yükselmek için Play Off oynamaya hak kazandı. Play Off yarı finalinde Sancaktepe Belediyespor'u geçerek finale yükseldi. Play Off finalinde Tarsus İdman Yurdu'na 3-0 yenilerek 2. Lig'in kapısından döndü.
2018-19 3. Lig 3. grupta yer alan Karacabey Belediyespor Hasan Şermet yönetiminde 34 maçta 17 galibiyet, 7 beraberlik ve 10 mağlubiyet aldı. 58 puan toplayarak grubunu 3. tamamladı ve play-off oynamaya hak kazandı. Play-off yarı finalinde Serik Belediyespor'a 0-1 ve 2-4'lük maçlar sonucunda elenerek 2. Lig'e çıkma şansını kaybetti.
2019-20 sezonunda Erdoğan Yılmaz idaresinde 3. Lig 3. Grup'ta mücadele eden Karacabey Belediyespor, ligin bitimine 6 hafta kala Şampiyonluğunu ilan ederek tarihinde ilk kez 2. Lig'e yükseldi.
2021-2022 sezonunda da TFF 2. Lig Beyaz Grup'ta mücadele etmektedir. Ligin ilk yarısının ardından teknik direktörlük koltuğuna Ertunga Kuşhan yerine Tahsin Tam getirildi. Tahsin Tam yerine yeni sezon için teknik direktörlük koltuğuna Recep Çetin getirildi. 2021/2022 sezonunda ise 1. Lige yükselme play-off turunda Bodrumspora yenilerek elenmiştir.
2024/25 sezonu için takımın başına Cihan Erdil getirildi.

3. Lig
Şampiyon: 2019-20
Play Off Finali: 2011-12
Play Off Yarı finali: 2010-11, 2018-19
2. Lig
Play Off Finali: 2021-22
Amatör Lig
Şampiyonluk: 2004-2005
Türkiye Kupası
Son 16: 2023-24

2. Lig: 6 sezon
2020-
3. Lig: 15 sezon
2005-2020
Amatör Lig: 6 sezon
1999-2005

TFF.org'da Karacabey Belediyespor
Instagram'da Karacabey Belediyespor

Karacabey Longoz Ormanı Bursa'nın Karacabey ilçesinde bulunan longoz ormanıdır.

Karacabey Longozu Marmara Denizi'nin güney kıyısında yer alan delta ve Susurluk Irmağı'nın oluşturduğu Kocaçay Deltası göl, bataklık, kumul ve subasar orman ekosistemlerin oluşumundan meydana gelmektedir. Güney Marmara akarsularının büyük bölümünün birleşmesiyle oluşan Susurluk Irmağı, Bursa'nın Karacabey ilçesine bağlı Yeniköy yakınlarında Marmara Denizi ile buluşmaktadır.

Deltanın batı yarısında, toplam alanı 194 ha olan ve Mihaliç Deresi tarafından beslenen Dalyan ve Poyraz gölleri, 600 ha alan kaplayan sazlıklar, 730 hektarlık bir alana yayılmış dişbudak, kızılağaç ve söğütlerden oluşan subasar ormanlar ve çok çeşitli floraya sahip geniş bir kumul bandı bulunmaktadır.

Su zengini bir orman oluşunun beraberinde derelerin taşıdığı alüvyonlarla dolan toprağı sayesinde önemli bir bitki çeşitliliği mevcuttur. Sulak alanlarla iç içe olduklarından yağmurların etkisiyle orman tabanındaki su seviyesinin hemen yükselmesiyle farklı bir doğa harikasına dönüşüyor. Delta oluşumlarında meydana gelen longozlar yağışların başlamasıyla birlikte giderek suyla doluyor ve yılın büyük bölümünü sular altında geçiriyor. Nehirlerin taşıdığı alüvyonlarla zenginleşen toprak yapısı suyla buluşunca muhteşem bir doğa harikası ortaya çıkıyor ve bölge her mevsim farklı renk ve canlılara ev sahipliği yapıyor. Yaz aylarında sular çekilince longozun tabanı yemyeşil bir örtüyle kaplanıyor.
Yanı başımızdaki gizli cennet Karacabey Longoz Ormanları'nı içine alan 2000 hektarlık Kocaçay Deltası, Kuş Gölü'nden gelen Karadere, Uluabat Gölü'nden gelen Uluabat Deresi ve Bursa'dan gelen Nilüfer Çayı'nın birleşerek oluşturduğu, Kocaçay'ın Marmara Denizi'ne dökülmesiyle oluşan bir alan.

Subastı Longoz'a hayat veren bitki ve ağaç çeşitliliği ağırlıklı olarak dişbudak, söğüt ve kızılağaç oluşturmaktadır. Nilüfer, Karabaş otları, nergis, zambak, süsen ve bunun yanında çeşitli kumul bitkileri ile göz doldurmaktadır.

Alanda tespit edilen 270 kuş türü, böcek familyası, yabani atlar, balık türlerine ev sahipliği yapmakta.Kara leylek, pasbaş patka, bataklık kırlangıcı, akça cılıbıt, küçük balaban, gece balıkçılı, alaca balıkçıl, küçük ak balıkçıl, gri balıkçıl, kuğu, yeşilbaş, çıkrıkçın, macar ördeği, elmabaş patka, ak kuyruklu kartal, sakarmeke, poyrazkuşu, sumru, küçük sumru ve pek çok ağaçkakan türü sayılabilir. 2013 yılından beri bölgenin kuş ve yaban hayatını belgeleyen Doğa Fotoğrafçısı Alper Tüydeş elde ettiği foto kapan görüntüleriyle de Saz kedisi, yaban kedisi, su samuru gibi türlere de ait izler, fotoğraflar ve görüntüler elde ettiğini söylüyor. Yılan balıklarına hala rastlanabiliyor.

Karagöz ve Hacivat, taklide ve karşılıklı konuşmaya dayanan, iki boyutlu tasvirlerle bir perdede oynatılan gölge oyunudur. Karagöz oynatıcısına kurgusal, hayali denir. Yardımcıları çırak, yardak, dayrezen, sandıkkardır. Oyunda konuşmaların değişmesi baş hareketleriyle yapılır.
Bu iki karakterin gerçekten yaşayıp yaşamadığı, yaşadıysa nerede nasıl yaşadığı kesin olarak bilinmemektedir. Anlatılanlar rivayete dayanır, zira gerçekten yaşamış olsalar bile büyük ihtimalle bahsedilen dönemde tarih kitaplarına girecek kadar önemli bulunmamışlardır. Halk bilimcileri Karagöz'ün bazı oyunlarda Çingene olduğunu kendi ağzıyla itiraf etmesi, Bulgar gaydası çalması ve Evliya Çelebi'nin tanıklığına dayanarak Bizans imparatoru Konstantin'in Çingene seyisi Sofyozlu Bali Çelebi olduğunu ileri sürmektedir. Bir diğer rivayet ise Hacı İvaz Ağa ya da halka mal olan adıyla Hacivat ve Trakya'da bulunan Samakol köyünden demirci ustası Karagöz, Orhan Gazi devrinde Bursa'da yaşamış cami yapımında çalışan iki işçidir. Kendileri çalışmadıkları gibi diğer işçilerin de çalışmasını engellemektedirler. Orhan Gazi'nin, "cami vaktinde bitmezse kelleni alırım" dediği cami mimarı, caminin vaktinde bitmemesine Karagöz ve Hacivat'ın neden olduğunu söyler. Bunun üzerine bu ikili başları kesilerek idam edilir. Karagöz ve Hacivat'ı çok seven ve ölümlerine çok üzülen Şeyh Küşteri, ölümlerinin ardından kuklalarını yaparak perde arkasından oynatmaya başlar. Bu sayede Karagöz ve Hacivat tanınır.

17. yüzyılda son şeklini alan Karagöz gölge tiyatrosunun ne zaman Osmanlı topraklarına geldiğiyle ilgili farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bu görüşlerden bazıları şunlardır:

Birinci görüş: Padişah Yavuz Sultan Selim'in 1517 yılında Mısır’ı ele geçirmesinden sonra bu ülkeden Anadolu'ya gelmiştir. Sultan Selim, Memluk Sultanı Tomanbay’ın asılışının canlandırıldığı gölge oyununu seyretmiş ve çok beğenmiş. Sanatçıları İstanbul'a getirtmiş, bu sanatçılar da İstanbul'da başka sanatçıları yetiştirmişlerdir.
İkinci görüş: Yahudiler tarafından İspanya ve Portekiz’den getirilmiştir.
Üçüncü görüş: Anadolu'ya Cava Adalarından ve Hindistan’dan Çingeneler eliyle getirilmiştir. Buna dayanak olarak çingenelerin Anadolu'ya geliş tarihleri ile Karagöz'ün geliş tarihinin çakışması gösterilmektedir.
Dördüncü görüş: Çin'den Moğollar'a geçen bu gölge oyununu Türkler de Anadolu'ya göçerken beraberlerinde getirmişlerdir. Orta Asya’da çadırlarda oynatılan ve "Çadır Hayal" ya da "Kolkorçak" adı verilen bir tür kukla oyunu ile Karagöz oyunu arasında büyük benzerlikler vardır. "Kolkorçak" sözü, Türkçede Korçok, Konçak gibi "çocuk" anlamına gelen yarım düzine kadar sözü çağrıştırmaktadır.

"Karagöz ve Hacivat" oyunlarında, Osmanlı İmparatorluğu'nda yaşayan ve toplumun farklı sosyal ve ekonomik katmanlarından gelen tiplerle (kabadayılar, uyuşturucu müptelaları, engelliler vb), İmparatorluk şemsiyesi altında yaşayan çeşitli milletleri temsil eden tiplemelerin (Yahudi, Rum, Arap, Kürt, Acem, Arnavut vb.) hemen hepsi yer alır. Bu tiplemeler temsil ettikleri kitlenin en temel özellikleri (kılık, kıyafet, davranış biçimleri, şarkılar, danslar, maniler vb.) ile ön plana çıkarlar ve perdede göründükleri anda bu özellikleri (işaretleri) ile anında fark edilirler. Bu tiplemeler ve temel özellikleri şunlardır:

"Karagöz": saçı olmayan başına “ışkırlak” adı verilen şapka giymektedir. Hiçbir zaman işleri düzgün gitmemiş ve gitmeyen Karagöz eğitim almamış cahil bir kişidir. Hacivat'ın ona bulduğu geçici işlerde çalışır. İçi dışı bir, olduğu gibi görünen, tepkilerini çabuk açığa vuran bir halk adamıdır. Halkın sağduyusunu temsil etmektedir. Merttir, cesurdur bu yüzden başı sürekli beladadır. Meraklı, patavatsız ve açık saçık konuşur. Bazen hile yaparak diğerlerini kandırmaya çalışır. Karısı ile sürekli didişir.
"Hacivat": Yukarıya doğru kıvrık sivri bir sakalı olan Hacivat, kurnaz, içten pazarlıklı bir tiptir. Eğitim almış olduğu bellidir ve her konuda iyi kötü bilgi sahibidir. Herkesin nabzına göre şerbet verir. Karagöze göre daha kültürlü, aklı başında ve güvenilir bir tiptir. Arapça ve Farsça sözcükleri sıkça araya sokuşturduğu süslü bir dille konuşur. Bu nedenle Karagöz onun dediklerini çoğu zaman anlamaz ya da anlamazlıktan gelir. Oyunlardaki gülütler genelde bu söz oyunlarına ve yanlış anlaşılmalara dayanır.
"Çelebi": İstanbul lehçesiyle konuşan kibar aile çocuğudur. Ailesinden kalan mirasla geçinir. İyi giyinip, güzel konuşur. Şiir okumasını sever.
"Tiryaki": Uyuşturucu müptelası bir işsizdir. Bu nedenle hep uyuklar. Tütün, nargile, kahve, gibi keyif verici maddelere de düşkündür.
"Beberuhi": Diğer adları “Altı kulaç” ve “pisbop”tur. Yılışık ve yaygaracı olan bu karakter hızlı hızlı konuşur, işi gürültüye getirir, sık sık ağlar.
"Kayserili": Asıl adı Mayısoğlu olan karakter, Kayserili şivesiyle konuşur ve genellikle bakkal veya pastırmacı olarak perdede gözükür. Bir işareti de kolundaki yumurta sepetidir.
"Kastamonulu": Asıl adı “Himmet Dayı” veya “Himmet Ağa” olan bu iri yarı adamın mesleği odunculuktur ve işareti elindeki baltasıdır. Kaba saba bir adamdır ve Kastamonu şivesiyle konuşur.
"Laz": Tipik işareti elinde taşıdığı kemençedir. Hızlı konuşur, kimseye konuşma fırsatı vermez, çabuk öfkelenir, çabuk sakinleşir.
"Kürt": Genellikle hamallık ya da bekçilik yapar, şiveli konuşur.
"Acem" (Püser, Nöker): Ya İran'dan ya da Azerbaycan'dan gelmiştir. Mesleği genelde halıcılık, antikacılık ya da tefeciliktir. Bu zengin tip eğlenceye düşkündür ve etrafına para saçar.
"Arap": İki farklı türü vardır, ya “Ak Arap” veya “Kara Arap” olarak perdede gözükür. Çoğunlukla halayık, uşak veya deveci rolündedir. Kına, kahve, fıstık satar. Ak Arap'ın diğer adları: Hacı Fitil, Hacı Kandil, Hacı Şamandıra'dır.
"Arnavut" (Mestan Ağa, Bayram Ağa, Celo Ağa, Recep Ağa, Şaban Ağa, Ramazan Ağa): Bahçıvan, ciğerci, celep, korucu veya bozacı rolündedir. Cahil cesareti vardır. Çabuk öfkelenip hemen silahına davranır, bir kabadayı gibi davranır fakat sıkıyı görünce kaçar.
"Rumelili" ("Muhacir"): Trakya şivesiyle konuşan ve adı çoğunlukla “Hüsmen Ağa” olan bu tip perdeye pehlivan ve arabacı olarak gelir. Güreşte yenilince mızıkçılık eder.
"Yahudi" ("Çıfıt"): Korkak, yaygaracı ve geveze olan bu karakter eskici, sarraf veya tefeci olarak perdede gözükür. İnatçı ve pazarlıkçıdır.
"Frenk" ("Rum"): Türkçe kelimelerin arasında sıklıkla Rumca kelimeler sarf eder. Mesleği çoğunlukla doktor, meyhaneci, terzi ya da tacirdir.
"Ermeni": Müzik ve şiire düşkündür. Mesleği ya kuyumculuk ya da lağımcılıktır.
"Çerkez": Başında kalpak ve belinde kılıç vardır.
"Tuzsuz": Bu kabadayı tiplemesinin asıl adı "Tuzsuz Deli Bekir"dir. Kaba kuvvetine güvenir ve etrafındakilere sürekli çatar, gözdağı verir. Her an kavga çıkarmaya hazırdır.
"Matiz": Rumca'da matiz sarhoş anlamına gelir. Elinde sürekli olarak şarap şişesi bulunan Matiz tasviri, sarhoş, külhanbeyi vb tipleriyle yaklaşık olarak aynıdır.
"Zeybek": Adaletsizliğe, haksızlığa ve zulme uğrayanları korumak için halkın içinden çıkarak başkaldıran silahlı bir halk kahramanıdır. Eşkiyaya karşılık olarak da kullanılmaktadır.
"Zenneler": Oyunun temasına göre farklı farklı rollerde gözükürler. Genelde az konuşurlar. Zenne Karagöz'ün karısı rolündeyse perdede gözükmez sadece sesi duyulur.
"Çengi": Genelde oyunun sonunda ortaya çıkıp oynayan bu karakterin adı genelde “çengi kız” veya “Afet”tir.
"Cazu": Uçmak ve insanları farklı kılıklara sokmak gibi doğaüstü yetenekleri olan yaratıklardır. Bir ejderin veya bir küpün üzerine binmişlerdir ve ellerinde yılan şeklinde kamçıları vardır.
"Cin": Bir diğer doğaüstü bir yaratıktır.
Bunların dışında Osmanlı imparatorluğu sınırları içinde yaşamış her türlü tip perdede yerini almıştır. Bunlardan bazıları: "Rum", "Çingene" "Külhancı", "Pişekâr", "Kavuklu", "Kilci", "Tulumbacılar", "Bekçi", "İmam", "Haham", "Doktor", "Sünnetçi", "Bolulu Aşçı", "Hokkabaz", "Soytarı", "Curcunabazlar", "Köçek", "Cambaz", "Ayvaz Serkis", "Denyo", "Aşık Hasan", "İskele Kâhyası", "Seymenler", "Deliler", "Dansöz", "Bok Ana", "Hımhım", "Kekeme", "Fahişe", "Hermafrodit", "Canan", "Ferhat", "Tahir", "Yaşar (Karagöz'ün oğlu"), "Sivrikoz" (Hacivat'ın oğlu), Hacivat'ın kızı, Sirin'in annesi, Zühre'nin babası vb.

Karagöz tiplemeleri bazı sanat tarihçileri ve araştırmacılar tarafından kategorilere ayrılarak da incelenmiştir. Örnek olarak bu konuda çok geniş araştırmalar yapmış olan Metin And oyunlardaki tiplemeleri 11 sınıfta incelemiştir

Eksen kişiler (Karagöz, Hacivat)
Kadınlar (Zenneler, Kanlı Nigar, Salkım İnci, Karagöz'ün karısı, Hacivat'ın Kızı vs.)
İstanbul ağzıyla konuşanlar (Çelebi, Tiryaki)
Anadolulu kişiler (Bolulu, Kastamonulu, Kayserili)
Anadolu dışından gelen kişiler (Kürt, Laz, Arnavut, Arap, Acem)
Müslüman olmayan kişiler (Rum, Ermeni, Yahudi)
Kusurlu ve ruh hastası olan kişiler (Kekeme, Kambur)
Kabadayılar ve sarhoşlar (Matiz, Tuzsuz Deli Bekir, Sarhoş)
Eğlendirici kişiler (Köçek, Çengi, Cambaz, Hokkabaz)
Olağanüstü kişiler ve yaratıklar (Cazular, Cinler, Canan)
Geçici, ikincil kişiler ve çocuklar (Çeyiz taşıyıcıları, Satıcılar vs.)

Türk Gölge tiyatrosu olarak bilinen Karagöz-Hacivat oyunları dört bölümden oluşur. Bunlar:

I. Mukaddime (Giriş, Öndeyiş veya Prolog): Bu başlangıç bölümünde kamıştan yapılmış Nareke adı verilen düdüğün çalınması eşliğinde göstermelik adı verilen ve genellikle bir ev ya da bitki benzeri bir manzara tasviri Küşteri Meydanı adı verilen perdenin aşağısından ağır ağır yukarıya doğru yükseltilir. Önce perdeye Hacivat gelir ve bir semai okuyarak Karagöz'ü davet eder. Karagöz de bu daveti kabul ederek Hacivat'la atışmaya başlarlar.
II. Muhavere (Söyleşi veya Atışma): Bu bölümde Hacivat'la Karagöz birbirlerine bilmeceler sorarlar. Başlarından geçen bir olayı ya da gördükleri bir düşü gerçekmiş gibi anlatırlar.
III. Fasıl (Oyun): Karagöz oyunlarının ana bölümü budur. Asıl konunun geliştiği bu bölümde oyunun konusuna göre diğer karakterler de oyuna dahil olurlar. Bu bölümün müzikleri arasında gazeller de önemli bir yer tutar. Karagöz'ü yaratan kişi olarak bilinen "

Kars, Kars ilinin merkezi olan şehirdir. Türkiye'nin rakımı en yüksek il merkezlerinden biri olan, köyleri ile birlikte Kars merkez nüfusu 2023 itibarıyla 122.524 olarak bildirilmiştir. Merkez ilçeye bağlı, 23 mahalle ve 72 köy bulunmaktadır. Çeşitli etnisitelerin birlikte yaşadığı il merkezinde kültürel farklılıklardan ve zenginliklerden bahsetmek mümkün olup kozmopolit bir yapı söz konusudur. Kars, Kültür ve Turizm Bakanlığının 2023 yılı için Türkiye Turizm Stratejisi 2023 ve Turizm Stratejisi Eylem Planı kapsamına alınan 15 il merkezinden birisidir. Bu proje ile hedeflenen, il merkezlerini "Kültür Turizmi Geliştirilecek Marka Kentler" ilan edip gelişmelerini sağlamaktır.
Kars, geçmişte Bagratlı Krallığı'na ve Cenub-u Garbi Kafkas Hükûmeti'ne (Güneybatı Kafkasya Cumhuriyeti) başkentlik yapmış bir sınır şehridir. Bu özelliği ile Türkiye'de herhangi bir ülkeye başkentlik yapmış ender şehirlerden birisidir.
Türkiye'nin Kafkasya'ya açılan kapısı konumundaki bu şehir, Kafkas Üniversitesinin açılmasıyla hızla gelişmeye başlamış ve zaman içinde bir öğrenci kenti durumuna gelmiştir. Ayrıca şehir merkezine altı kilometre uzaklıktaki Kars Harakani havalimanı sayesinde de bölgesinde ulaşım ağının kesiştiği bir noktada yer alır. Bunun dışında kara ve demir yolu ağlarıyla ülkenin diğer yerleşim birimlerine ulaşımda da bir sorun yoktur.
Kentte 2004 yılından bu yana Azerbaycan Başkonsolosluğu bulunmaktadır.

Kars merkez ilçesi, Doğu Anadolu Bölgesi'nin, Erzurum - Kars Bölümü'nde yer alır. Kuzeyinde; Susuz, Arpaçay ve Akyaka'yla, doğusunda; Ermenistan'la, güneyinde; Digor ve Kağızman'la, batısında ise Selim ve Erzurum sınırlarıyla çevrilidir. Merkez ilçe yedi ilçe içinde sadece Sarıkamış ile komşu değildir. Serhat şehri Kars'ın bazı merkezlere olan uzaklığı şöyledir:

Kars'ın denizden yüksekliği yaklaşık 1.750 metredir. Şehir arazisinin büyük bölümü yaylalardan oluşur. Akarsu vadileriyle yer yer parçalanan yörede yaylalar dalgalı düzlüklerden oluşur. Kars ilinde yer alan önemli yükseltiler olan Allahuekber Dağları, Kısır Dağı, Akbaba Dağı, Aladağ ve Aşağıdağ'ın bir kısmı merkez ilçe sınırları içerisindedir. Kars Çayı, kentin güneybatısından geçer. Kent aynı adlı ovanın üzerinde kurulmuştur.

Kars'ta karasal iklim hakimdir. Kars yaylalarının Kars yöresine ait olan iklimi, yüksek ve denizden sıradağlarla ayrılmış olduğundan çok serttir. Kışları kurak, yazları ise yağışlı geçen ilde en kurak geçen mevsim olan kışın sıcaklıklar zaman zaman -39 °C'ye kadar düşer. Karla kaplı gün sayısı ortalama 120'den fazladır. Burada don vakalarına sıklıkla rastlanmaktadır.

Ormanların çok yer tutmadığı şehrin doğal bitki örtüsü bozkırdır. Kars coğrafyası, önemli ekolojik sistemlerden sayılan plato ve dağ ça­yırlarına ev sahipliği yapmaktadır. Burada 1250'ye yakın tohumlu bitki doğal olarak yetişir. Bu bitkilerden 100 adeti dünyada başka hiçbir yerde yetişmeyen nadir bitki türleridir. Kars adını taşıyan birçok bitki çeşidi vardır. Örnek olarak: lathyrus karsianus, festuka karsiana, allium karsianum, caucalis karsianum ve nonea karsensis bunlardan birkaçıdır.
İlkbaharın gelmesi ile birlikte yörede kardelenler ve düğün çiçekleri açar. Ayrıca bahar aylarında yapılan tarla sürümlerinde ortaya çıkan lathyrus tuberosus yani koşkoz, yumrularının soyulması ile yenir. Bunun yanı sıra topuz dikeni, deli haşhaş, ısırgan otu, mantar, evelik, aş otu, kuşyemi ve yemlik gibi doğal bir şekilde yetişen bitkiler kaynatılarak yenir. Kars'ta sanayinin yeterince gelişmemesi olumsuzluk olarak değerlendirilse de toprak ve su kirlenmesinin pek yaşanmadığı bir olumlu özellik söz konusudur.

Kâşgarlı Mahmud eserlerinde Kars kelimesi için: deve veya koyun yününden yapılan elbise ve karsak derisinden güzel kürk yapılan bir hayvan, bozkır tilkisi, olarak söz eder. Bir kaynağa göre Kars adı, MÖ 130-127 tarihleri arasında Kafkas Dağlarının kuzeyinden gelen Ön Bulgarların Velentur boyunun Karsak Oymağı'ndan gelmektedir. Bununla beraber, "Kars" adının Karsak oymağından geldiği önermesi akademik literatürde genel kabul görmemiş, tarihî gerçeklerle bağdaştırılamayacağı yönünde eleştiri almıştır.
Bölgenin 9. yüzyıldaki (yaklaşık MS 888) adı literatürde Vanand'dır. MS 928'den 961 yılına kadar Kars bölgenin başkentliğini yapmıştır ve eldeki bulgular şehrin o zamanki adının Ermenice: Ղարս "Ghars" veya Կարս "Kars" olduğunu göstermektedir.
Aynı zamanda Kars şehrinin adını Gürcücede kapı kenti anlamına gelen Kariskalaki kelimesinden aldığı da söylenmektedir.

Kars yöresinde Alt Paleolitik Dönemin hareketli olduğu kazılarda ele geçen buluntulardan saptanmıştır. Tombultepe'de bu döneme ait şölyen-aşölyen tipte işlenmiş el baltaları ve büyük yongalar bulunmuştur. Merkez ilçenin yaklaşık 18 kilometre uzaklığında bulunan Borluk Vadisi'nde musteryen tipte araç; Ağzıacık Suyu'nun batısında ise bazalttan yapılmış ve çok aşınmış bir uç bulunmuştur. Bu örnekler Orta Paleolitik Dönemden kalmıştır. Üst Paleolitik Dönemde yöre insanlarının avcılık ve toplayıcılık ile ilgilendiklerine dair bilgi, yapılan kazılar sonucunda elde edilen araç-gereçlerden tespit edilmiştir. Ayrıca bu dönemde Camışlı Köyü'nde dağ keçileri ve geyiklerinin resmedildiği duvarlar bulunmuştur. Paleolitik Dönemin hemen ardından gelen Mezolitik Dönemde mikrolit adı verilen küçük araç ve gereçlere rastlanmıştır.
Neolitik Dönemde yörede henüz doğru anlamda yerleşmelerden söz etmek mümkün değildir. Çıldır Gölü üzerinde bulunan Akçakale Adası'nda bu döneme ait taş anıtlar ve duvar resimleri bulunmuştur. Burada o dönem menhirlerine, dolmenlerine ve kromleklerine rastlanmıştır. Avrupa kültürüne has bu dolmenler doğuda ilk kez Kars'ta görülmüştür.
Azat Köyü'nde bulunan Dündartepe Höyüğü'nde, bakır madeninin kullanılmaya başlandığı Kalkolitik Dönemde, yapılan araç-gereçlere ait buluntular elde edilmiştir. Bunun dışında bakır ve kalay madenlerinin ilk kez karıştırıldığı Tunç Dönemine ait çanak, çömlek ve değişik gereçler de bulunmuştur. Kars Kalesi mevkiinde bu döneme ait bir açkı taşı, el değirmeni taşları, bir çekiç, delinmiş üstü çizgili ve süslü hayvan, küçük bir taş hayvan, el yapımı çanak-çömlekler ve yapı kalıntıları olduğu düşünülen iri taş yıkıntıları bulunmuştur.

Kars yöresinde yazılı tarih Urartuların bölgede hüküm sürmesi ile başladı. MÖ 9. ve 6. yüzyılları arasında bölgeyi hakimiyeti altına alan Urartular büyük bir krallıktı. Ayrıca bu krallığa bağlı yerli krallıklar da mevcuttu. Kars'taki krallığın ismi Diauekhi Krallığı idi. Yöre insanlarının o dönem vergi olarak hükümrana altın, gümüş, tunç, at, sığır ve koyun ödedikleri saptanmıştır.
MÖ 550 yılında Urartular'ın Persler egemenliğine girmesiyle yöre için yeni bir tarih sayfası açılmıştı. Pers hükümdarı Kralların kralı lakaplı imparator I. Darius ülkeyi satraplık adı verilen 23 büyük ve 127 küçük birime bölüp yönetmişti. Kars o dönem 18. Saptrak'lık içinde yer almıştır. Bu yöre, Kral Darius'a her yıl 400 gümüş talent ve 20.000 at göndermekle yükümlüydü. Perslerin ardından bu yöre sırasıyla Arşaklılar, Tigranlar ve Sasanilerin eline geçmişti.

Bugünkü Doğu Anadolu Bölgesi'ni ele geçirme amacıyla 638 yılında Araplar ilk seferine başlamışlardı. Halife Ömer döneminde İslam ordusunun kumandanı olan İyas bin Ganem komutasındaki Arap ordusu bu yılda ancak Van Gölü yöresine kadar ilerledi. 642 yılında bölgeye bu seferde Habib bin Mesleme komutasındaki ordu sefere girişti. O dönem Kars'ı da ele geçirmek isteyen kuvvetler sadece Divin'i almışlardı. Kars 646 yılında Araplar'a kendiliğinden teslim olmuş ama halkın büyük bir kısmı Selçuklu Hanedanı'nın bu bölgeye geldiği 1064 yılına kadar yani 420 yıl boyunca Hristiyan olarak kalmışlardı. Bu dört asırda Müslüman Araplar, Bagratlılar ve Bizanslılar arasında sürekli el değiştiren yöre Alparslan'ın Malazgirt Meydan Muharebesi'nden sonra Türkler'in eline geçmişti. Bu dönem ile bilinmesi gereken en önemli hususlardan bir tanesi de Kars'ın, Ermeni-Gürcü Bagrat Krallığı'na başkentlik yapmış olmasıdır.

Alparslan'ın 1064 yılında Anadolu'ya düzenlediği sefer neticesinde bölge Selçuklu Hanedanı egemenliğine girmişti. Alparslan ve oğlu Melikşah'ın dönemlerinde yöre savaş yüzü görmeyen, ancak Melikşah'ın vefatı ile onun oğulları olan Muhammed Tapar, Berkyaruk ve Sencer arasında tahta çıkma mücadelesi baş göstermişti. Bununla birlikte artan düzensizlik Kars yöresini de etkilemişti. Muhammed Tapar ile Berkyaruk 1103 yılında o dönemin en önemli şehirleri arasında sayılan Divin'de karşı karşıya geldiler. Tarihte Divin Savaşı adını alan bu çarpışmanın galibi Berkyaruk oldu. Bölgeyi bir süre idare eden Berkyaruk'un ölümüyle idare yetkisini Muhammed Tapar aldı. Bundan kısa bir süre sonra Saltuklular Ani şehrine girmiş fakat Gürcüler'le yaptıkları savaşı kaybedince yöreyi onlara bırakmışlardı. 1164'te, yöre tekrar Selçuklular'ın eline geçti. Bu zamandan sonra tekrar bir Gürcü akını olmaması için yöredeki önemli kalelerin surları ve burçları onarıldı ancak 1174'te Gürcü Kralı III. Georgi'nin saldırısıyla yöre yeniden el değiştirdi. Neticede yapılan bakım ve onarım çalışmalarının yetersiz kaldığı anlaşıldı. 1243 yılında yapılan Kösedağ Savaşı'nın ardından tüm bölge Moğollar'ın hakimiyeti altına girdi. Yöre daha sonra Altın Orda Devleti, Karakoyunlular ve Akkoyunlular'ın egemenliği altına girdi.

Yavuz Sultan Selim doğuya yapmış olduğu son seferinde yöreyi Osmanlı topraklarına katmak istemişse de bunu gerçekleştiremeden İstanbul'a dönmüştü. 1534 yılında ise oğlu Kanuni Sultan Süleyman tarafından Osmanlı Devleti topraklarına bu yöre dahil edilmişti. 1745 yılında Afşar-Osmanlı Savaşında Nadir Şahın zaferine tanık oldu. Kars 19. yüzyıla kadar birçok kez Ruslar ve İranlılar'ın saldırısına uğradı. Bu yüzyılda Ruslar ve Osmanlılar arasında sürekli el değiştiren yöre, 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Rus ordusunun komutanı olan İvan Paskeviç tarafından ele geçirildi. Kars'ı Rus topraklarına katan Paskeviç, 11.000 Osmanlı askerini de esir almıştı. Bundan kısa bir süre sonra yöre, Osmanlılar tarafından alındı.
1853-1856 yılları arasındaki Kırım Savaşı olarak 

Aynı zamanda Kartacalılar olarak da bilinen Pönler (Latince: tek. punikus, çoğ. Punici) kökenleri Fenikelilere dayanan Antik Kartaca (Kuzeydoğu Cezayir ve modern Tunus) halkıydı. Halkın konuştuğu dil olan Pönce, Fenikece dilinin bir lehçesidir.
Fenikeli atalarının aksine Kartacalılar, Kuzeybatı Afrika hinterlandını ve Trans Sahra ticareti yollarını kapsamış bir toprak aristokrasisine sahipti. Daha sonraki zamanlarda, klanlardan biri İberya’da Helenistik sisteme sahip bir imparatorluk kurdular.
Diğer Fenike halkları gibi Pönlerin de kentleşmiş kültürleri ve ekonomileri denizle güçlü bir şekilde bağlantılıydı. Yurtdışında, Berberi Kuzeybatı Afrika'nın bazı kıyı bölgeleri ile Tunus ve Libya'nın yanı sıra Sardunya, Korsika, Sicilya, Balear Adaları, Malta ve batı Akdeniz'in diğer küçük adaları üzerinde kontrol sağladılar. Balear Adaları, Sardunya, Korsika ve Sicilya'da hinterlandındaki bağımsız yerlilerle güçlü ekonomik ve politik bağları da vardı. Pönlerin denizdeki varlığı ve ticareti Akdeniz'e ve ötesinde yer alan Atlantik İberya, Britanya Adaları, Kanarya Adaları ve Batı Afrika'ya kadar uzanıyordu.
Pön halkının teknik başarıları arasında renksiz cam üretimine geçiş ve erimiş demirin saflığını artırmak için lakustrin kireçtaşı kullanımı sayılabilir.
Pön kültürünün çoğu, MÖ 264'ten 146'ya kadar Roma ve Kartaca arasında gerçekleşen Pön Savaşlarının bir sonucu olarak yok edildi. Pön Savaşlarından sonra Romalılar Pön terimini hain anlamına gelen sıfat olarak kullandılar.
İber'den Kıbrıs'a kadar uzanan yerleşim yerlerinde Pön kalıntıları hala bulunabilir.

Septimius Severus (Fenikeliler tarafından kurulan Libya, Leptis Magna doğumlu Pön kökenli Roma İmparatoru)
Caracalla
Vibia Perpetua (erken Hristiyan şehit, aynı zamanda Kartaca doğumlu)
Hannibal, Kartacalı general
Hamilcar Barca, Kartacalı general, Hannibal'in babası
Hasdrubal Barca, Kartacalı amiral, Hannibal'in erkek kardeşi
Dido, Kartaca'nın kurucusu ve ilk kraliçesi

Fenike dili
Antik Kartaca
Tunus tarihi
Plautus'un Poenulus adlı komedisi, Romalıların Kartacalılara karşı bakış açısını göstermektedir. Pön dilinde çok sayıda bölüm içerir.
Nar cinsi olan Punica, Romalılar tarafından mala punica ("Pön elması") olarak bilinir.

Kazakistan, resmi adıyla Kazakistan Cumhuriyeti, topraklarının büyük bölümü Orta Asya'da, küçük bir bölümü ise Doğu Avrupa'da bulunan denize kıyısı olmayan bir ülkedir. Kuzey ve batıda Rusya, doğuda Çin, güneydoğuda Kırgızistan, güneyde Özbekistan, güneybatıda Türkmenistan ile sınır komşusudur ve Hazar Denizi kıyısına sahiptir. Başkenti Astana, en büyük şehri ve önde gelen kültür ve ticaret merkezi ise Almatı'dır (1997 yılına kadar başkentti).
Kazakistan, dünyanın dokuzuncu en geniş ülkesidir ve denize kıyısı olmayan en geniş ülkedir. Tepeli platolar ve ovalar geniş topraklarının yaklaşık yarısını oluştururken, alçak araziler başka bir üçte birini oluşturmaktadır. Ülkenin güney ve doğu sınırları dağlık bölgelerden oluşmaktadır. Kazakistan'ın nüfusu 20 milyondur ve dünyada en düşük nüfus yoğunluklarından birine sahip olup, 6 /kilometrekare (16.000.000 kişi/sq mi) den daha azdır. Kazaklar ülkenin çoğunluğu oluştururken, etnik Ruslar önemli bir azınlık oluşturmaktadır. Laik bir ülke olan Kazakistan Müslüman çoğunluklu bir ülkedir ve azınlık Hristiyan topluluğuna sahiptir.
Kazakistan, Paleolitik çağdan beri iskân edilmiştir. Antik çağda, Sakalar, Massagetler ve İskitler gibi çeşitli göçebe halk bölgeyi hakimiyeti altına almış, Ahamenişler ise ülkenin güneyine doğru genişlemiştir. Türk göçebe halkları 6. yüzyıldan itibaren bölgeye girmiştir. 13. yüzyılda, bölge Cengiz Han döneminde Moğol İmparatorluğu tarafından fethedilmiştir. İmparatorluğun ardılı Altın Orda'nın 15. yüzyılda dağılmasının ardından, Kazak Hanlığı kabaca, modern Kazakistan'a karşılık gelen bir alan üzerinde kurulmuştur. 18. yüzyıla kadar, Kazak Hanlığı üç jüz (kabile bölümleri) halinde parçalanmış olup, bunlar Rus İmparatorluğu tarafından kademeli olarak  fethedilmiştir. 19. yüzyılın ortasına gelindiğinde, tüm Kazakistan Rus yönetimi altına girmiş konumdaydı. 1917 Ekim Devrimi'ni müteakip Rus İç Savaşı'nın ardından, Sovyetler Birliği'nin bir özerk cumhuriyeti haline gelmiştir. Statüsü 1936'da birlik cumhuriyetliğine yükseltilmiştir. Sovyet hükûmeti bölgeye etnik Ruslar ve diğer etnik grupları yerleştirmiştir. Bu durum Sovyet döneminde etnik Kazakların azınlık durumuna gelmesine neden olmuştur. Kazakistan, 1991'deki Sovyetler Birliği'nin dağılması sırasında birlikten bağımsızlığını ilan eden son ülke olmuştur.
Kazakistan, Orta Asya'da bölgenin GSYİH'sının %60'ını oluşturmakta olup bölgede hem ekonomik olarak hem de siyasi olarak egemen konumdadır. Bu ağırlıklı olarak ülkenin petrol ve gaz endüstrisi aracılığıyla gerçekleşmektedir; ayrıca devasa mineral kaynaklarına sahip olup, demir ve gümüş üretiminde dünyanın en yüksek üreticilerinden arasında yer almaktadır. Kazakistan ayrıca bölgede en yüksek İnsan Gelişmişlik Endeksi sıralamasına sahiptir. Üniter anayasal cumhuriyet olan Kazak hükûmeti istibdadçıdır. Bununla birlikte, 2019'da ülkeyi bağımsızlıktan bu yana yöneten Nursultan Nazarbayev'in istifasından sonra ülkede, demokratikleşme ve siyasi reform konusunda kademeli çabalar yaşanmıştır. Kazakistan, Birleşmiş Milletler, Dünya Ticaret Örgütü, Bağımsız Devletler Topluluğu, Şanghay İşbirliği Örgütü, Avrasya Ekonomik Birliği, Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü, AGİT, İslam İşbirliği Teşkilatı, Türk Devletleri Teşkilatı ve TÜRKSOY'a üye devlet olup, Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi'nde Özel Misafir statüsüne sahiptir.

"Kazak" adı Kazakların göçebe kültürünü yansıtan bir Eski Türkçe sözcük olan "gezinmek" anlamına gelir. Farsça olan son eki -stan ise "arazi" veya "yer" anlamına gelir, bu nedenle Kazakistan sözcüğü tam anlamıyla "gezginlerin ülkesi" olarak çevrilebilir.

Paleolitik dönemden bu yana Kazakistan'da yerleşim vardır. Bölgedeki iklim ve arazi koşulları göçebe yaşam tarzına uygun olduğundan, Pastoralizm Neolitik Dönem boyunca gelişmiştir.
Kazak bölgesi, karasal İpek Yolları'nın atası olan Avrasya ticareti Bozkır Rotası'nın önemli bir parçasıdır. Arkeologlar, insanların bölgenin büyük bozkırlarında ilk önce atı evcilleştirdiklerine inanmaktadırlar. Yakın tarih öncesi dönemlerde, Orta Asya'da muhtemelen Proto-Hint-Avrupa Afanasiyevo kültürü, daha sonra Andronovo kültürü gibi erken Hint-İran kültürleri ve daha sonra Saka ve Massagetler gibi çeşitli kültürlere sahip halklar yaşamışlardır. Diğer gruplar arasında ülkenin güney bölgesinde, göçebe İskitler ve Pers İmparatorluğu vardı. MÖ 329 yılında, Büyük İskender ve onun Makedonya Ordusu Jaxartes Savaşı'nda İskitlere karşı, bugün Siri Derya (Seyhun) Nehri olarak bilinen modern Kazakistan'ın güney sınırına kadar uzanan Jaxartes Nehri boyunca savaşmışlardır.

Kumanlar, 11. yüzyılın başlarında modern Kazakistan'ın bozkırlarına gelip daha sonra Kıpçaklar ile birleştiler ve geniş Kuman-Kıpçak Hanlığı'nı kurdular. Antik şehirler Taraz (Aulie-Ata) ve Hazrat-e Turkestan, İpek Yolu boyunca Asya ve Avrupa'yı birbirine bağlayan önemli yol olarak hizmet verirken, gerçek siyasi konsolidasyon sadece 13. yüzyılın başlarında Moğol yönetimi ile başladı. Dünya tarihinin en büyük imparatorluğu olan Moğol İmparatorluğu'na bağlı olarak idari bölgeler kuruldu. Bu idari bölgeler Kazak Hanlığı altında toplandı.
Bu dönem boyunca, geleneksel göçebe yaşam tarzı ve hayvancılığa dayalı ekonomik yapı step bölgelerinde baskın olmaya devam etmiştir. 15. yüzyılda Türk kabileler arasında belirgin Kazak kimliğinin ortaya çıkması ile başlayan süreç 16. yüzyılın ortalarında Kazak dili, kültürü ve ekonomisinin ortaya çıkması ile pekişmiştir.
Yine de bölge; yerli Kazak Emirleri ve Farsça konuşan güneydeki komşuları arasında bitmek bilmeyen bir çekişmenin merkezi olmuştur. En yüksek mevkide, Kazak Hanlığı; Orta Asya'nın bir kısmını yönetmiş olup, Kumanya'yı kontrol etmiştir. 17. yüzyılın erken dönemlerinde, Kazak Hanlığı'nın kabileler arasındaki çekişmelerin etkileri ile mücadele etmesi, nüfusun büyük, orta ve küçük topluluklar arasında bölünmesinde etkili olmuştur. Politik anlaşmazlık, kabileler arasındaki çekişme, doğu ve batı arasında kara yoluyla ticareti sağlayan ticaret yollarının öneminin azalması, Kazak Hanlığını zayıflatmıştır. Hive Hanlığı bu fırsatı değerlendirerek Mangışlak Yarımadası'nı ilhak etmiştir. Özbekler, Rusların varışına kadar geçen iki yüzyıllık süre boyunca bölgedeki varlığını sürdürmüştür.
17. yüzyıl esnasında Kazaklar, Batı Moğol kabilesinin bir federasyonu olan aralarında Çungarlar'ın da bulunduğu Oyratlar ile savaşmıştır. 18. yüzyılın başları Kazak Hanlığı'nın refah seviyesine ulaştığı en üst nokta olarak belirtilmiştir. Abulhair Han liderliğinde, Kazaklar Çungarlar'a karşı 1726'da Bulanty Nehri Savaşı'nda ve 1729 yılında Anrakay Savaşı'nda önemli zaferler kazanmıştır.
Abılay Han; Çungarlara karşı 1720'den 1750 yılına kadar yapılan önemli savaşlara katılması sonrası kendi halkı tarafından kahraman ilan edilmiştir. Kazaklar, Volga Kalmukları'nın sık akınlarından mağdur olmuşlardır. Hokand Hanlığı; Kazakların bu güçsüzlüğünden yararlanarak, Çungarların ve Kalmukların akınlarından sonra aralarında 19. yüzyılın ilk çeyreğinde başkent olan Almatı'nın da bulunduğu bugünkü Kazakistan'ın güney kısmını işgal etmiştir. Ayrıca, Buhara Emirliği; Ruslar kontrolü ele geçirene kadar Çimkent Bölgesi'ni yönetmiştir.

18. yüzyılın ilk yarısında, Rus İmparatorluğu; 46 Kale ve 96 Tabya serisinin olduğu, aralarında Omsk (1716), Semey (1718), Pavlodar (1720), Orenburg (1743) ve Petropavlosk (1752) şehirlerinin de bulunduğu Irtysh Hattı'nı, Kazakların ve Oyratların Rus topraklarına olan akınlarını önlemek amacıyla inşa etmiştir. 18. yüzyılın sonlarına doğru Kazaklar; Volga'nın merkezinde ortaya çıkan Pugaçov İsyanı'ndan yararlanarak, Rusların ve Volga Almanlarının yerleşim yerlerine akınlar yapmışlardır. 19. yüzyılda Rus İmparatorluğu Orta Asya'daki etkisini arttırmaya başlamıştır. “Büyük Oyun” periyodunun; yaklaşık 1813 yılından 1907 yılında Britanya ve Rusya arasında yapılan Antanta kadar sürdüğü görüşü genel olarak kabul edilmiştir. “Büyük Oyun” yarışının çıkış noktası; İngilizler için Rusların, Afganistan ve Pers İmparatorluğu'nun içlerine kadar ilerlemesinin, İngilizlerin Orta Doğu ve Hindistan'daki ekonomik ve ticari çıkarlarına zarar vereceği kanısı oluşturmuşken Ruslar için; Orta Asya içlerine doğru ilerlemeleri durumunda çok önemli ekonomik ve askeri kazançlar sağlayabilecekleri kanısı oluşturmuştur. Yalnız, her iki ülkenin de Orta Asya'da egemenlik kurma konusundaki ilk girişimleri başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Ancak, Çar 2. Alexander döneminden itibaren, Rus hükûmetinin Orta Asya'da yaşayan Rus kökenli kişilerin temel haklarının korunması adına başlattıkları propaganda çalışmaları, Rusların bölgeyi sömürge konumuna getirmeye başlaması açısından oldukça önemli bir adımdır. Rus Çarları, bugünkü Kazakistan Cumhuriyeti sınırları içerisinde yer alan pek çok bölgeyi etkili bir şekilde yönetmiştir.
Rus İmparatorluğu'nun yeni bir yönetim sistemi uygulamasını başlatması, askeri garnizonlar ve kışlalar inşa etmesi, Hindistan'ın güneyinden Güneydoğu Asya'ya kadar etki alanını genişleten İngiltere'ye karşı “Büyük Oyun” olarak da bilinen Orta Asya'da egemenlik kurma çabaları ile doğrudan ilgilidir. Ruslar 1735 yılında Orsk'da ilk karakolu inşa etmiştir. İlaveten, Ruslar; Rus dilini bütün okullarda ve hükûmetçe düzenlenen organizasyonlarda öğretmişlerdir.
Rusların uygulamak için çabaladıkları sistem, Kazaklar arasında kızgınlığın artmasında ve 1860'lı yıllarda Rus yönetimine karşı Kazak başkaldırıların çıkmasında etkili olmuştur. Bu durum, geleneksel göçebe yaşam tarzının ve hayvancılığa dayalı ekonominin bozulmasına, insanların açlık ve kıtlık yüzünden sıkıntılar yaşamasına ve bazı Kazak kabilelerin yok olmasına neden olmuştur. 19. yüzyılın sonlarına doğru başlayan Kazak ulusal mücadelesi kendi ulusal dillerini ve kimliklerini korumak adına Rus İmparatorluğu'nun asimile etme girişimleri sonucu başlamış bir direniştir.
1890'lardan itibaren, Rus İmparatorluğu topraklarından gelen yerleşimciler bugünkü Kazakistan topraklarını özellikle de Semirechye vilayetini koloni haline getirmeye başlamıştır. 1906 yılında Orenburg'dan Taşkent'e ka

Keles, Bursa ilinin, şehir merkezine 61 km uzaklıktaki bir ilçesidir. Doğusunda ve kuzeydoğusunda İnegöl ilçesi, güneydoğuda Kütahya'nın Domaniç ve Tavşanlı ilçeleri, kuzeyde merkez ilçe, batıda ise Orhaneli ilçesi ile çevrilidir. İlçenin yüzölçümü 617 km²dir. Keles ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.013 metredir. Orhaneli ilçesine bağlı bir bucak iken ilçe olmuştur.
Keles Deresi vadisinde kurulmuştur. Keles Deresi, Uludağ-Eğriöz Dağları arasındaki platoyu yaran Kocasu Çayı'nın bir koludur. Batıdan Hüseyin Alanı Geçidi ile Bursa'ya, doğudan Tepel Geçidi ile İnegöl'e bağlanır.

İlçe halkının büyük bölümü geçimini tarım ve hayvancılıktan sağlamaktadır. Tarım ürünleri içerisinde en önemli gelir kaynağını çilek, kiraz, vişne, tütün, nohut, anason gibi ürünler oluşturmaktadır. Verimli tarım ancak Nilüfer Çayı vadisi ve Kocasu ırmağı vadisinde yapılmaktadır.
İlçede sanayi kuruluşu yoktur. Son yıllarda süt işleme tesisleri merkez ve köylerde kurulmaya başlanmıştır. İlçede Keles Linyitleri Başmühendisliğine ait linyit kömürü ocağı bulunmaktadır. Son yıllarda biraz kar yapan işletme 2020'den sonra hızla zarar etmeye başlamıştır. Bölgenin doğal yapısına telafisi mümkün olmayan zararlar vermiştir.
İlçede sanayi gelişmediği için Keles ilçesi, Sanayi Kentleri Bursa ve İnegöl'e yoğun göç vermektedir. Halk tarım ve hayvancılık gelirlerinin yanında Bursa ve diğer illere mevsimlik işçilik için çalışmaya gitmektedirler.
Haydar ve Belenören (Hereke, Heracles) mahallesi yakınlarında doğal sıcak su kaynakları bulunur ancak turizme yönelik tesisler yapılmamıştır. Harmancık; trekking, kamp ve avcılık için uygun bir bölgedir.

İlçenin nüfusu 2020 genel nüfus sayımına göre 11.499'dur.
İlçe bağlısı 42 mahalleden oluşmaktadır.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

1953 yılına değin Orhaneli'ne bağlı nahiye olan Keles bölgesinde Bitinya, Doğu Rum (Bizans) kalıntıları bulunur. Vaktinde önemli yerleşim birimlerinden biri olmuştur. M.S. 548'de yaygın bir vebadan sonra yöre önemini yitirmiş ve kent terkedilmiştir ancak Uludağ'ın (Keşiş Dağı) keşişler tarafından önem kazanması ile Keles'e canlılık gelmiştir. Osmanlı Beyliği'nin kurulduğu 12. yüzyılda göçmen Yörük boyları bölgeye gelip yerleşmiştir. Moğol istilasından kaçarak Anadolu'ya göçen Türk boyları Selçuklu İmparatorluğu idaresinde uç beyliği olarak Karacadağ yöresine yerleşmişler, beylik genişleyince Keles ve civarındaki yaylalar yazlık olarak kullanılmıştır. Keles'e 4 km mesafedeki Kocayayla'da o dönemde Sultan otağ çadırı kurulduğu bilinmektedir. Kocayayla'da yapılan Sultan Camii'nin ve ilçe merkezinde bulunan tarihi kilise zamanla tahrip edilmiş ve şu anda bu kalıntıntılara rastlamak artık mümkün değildir. Yıldırım Bayezid'in kardeşi Yakup Çelebi tarafından yaptırılan külliyeden geriye sâdece hamam kalmıştır ve ilçedeki en önemli tarihî eserdir.
Ahmet Vefik Paşa'nın valiliği döneminde Aydınlı (?) Yörükler Keles'e yerleştirilmiştir. Yunan işgali sırasında ilçe büyük zarar görmemiş, Kelesli milisler Türk Kurtuluş Savaşı'nda büyük yararlılık göstermiştir.
Keles uzunca bir süre Cebel (Dağ) ya da Cebel-i Cedîd (Yeni dağ) nahiyesi olarak anılmıştır, 1868-1882 arasında bir süre Bursa merkez kazaya bağlı nahiye yapılmış, sonra yeniden Adranos/Orhaneli kazasına bağlanmıştır, 1953'te ilçe olmuştur.
Bizanstan kalma olan Keles ismi Orta Asya kökenli zannedilmiş, hatta Özbekistan'da Taşkent'e bağlı bir yerleşim biriminin adının da Keles olduğu öğrenildikten sonra kardeş şehir ilân edilmiştir. Benzer şekilde İzmir'in Kiraz ilçesinin cumhuriyet evveli ismi de Keles olup eski Helen kolonilerindeki Koloê isminden kalmadır.

Keles; 29° 10′ ve 29° 30′ batı meridyenleri, 39° 50′ ve 40° 10′ kuzey paralelleri arasında yer almakta olup ilçe topraklarının tamamı Ege Bölgesi sınırları içindedir. Topraklarını; doğuda İnegöl, güneydoğuda Domaniç ve Tavşanlı, güneyde Harmancık, batıda Orhaneli, kuzeyde Osmangazi ilçeleri çevirir.
İlçe; Uludağ'ın güneydoğu uzantılarından olan Tepel Dağı'nın yine güney ve güneybatı yamaçlarını içine alan, bazı bölümleri düz bazı bölümleri dalgalı bir araziye sahiptir. Arazinin hemen hemen tamamı dağlık olmasına rağmen genel olarak kültüre elverişlidir. Topraklarının %57'sini (364 km²) ormanların teşkil ettiği Keles, Bursa'nın orman bakımından en zengin ilçesidir.
İlçede hakim olan toprak tipi “kahverengi orman toprağı” olup fazla miktarda kireç ihtiva eder, ancak kil oranı düşük olduğundan kolay işlenir. Toprakta %30 kireç, %19 fosfor ve %2 oranında organik madde bulunduğu, toprağın asidik derecesinin (PH) 7.70 olduğu tespit edilmiştir.
Kocasu yatağı ve havzası tamamen alüvyonlu topraklardan oluşur. Toprak kalınlığı bu sahalarda 8–10 m'yi bulur, diğer bölgelerde ise genellikle 50–100 cm'dir.
İlçe topraklarında birbirinden ayrı iki dağ sırası bulunmakta; bunlar güneydoğu-kuzeybatı doğrultusunda uzanmaktadır. Bu iki dağ sırası arasında yaylalar ve tepelik sahalar vardır. Genel olarak ilçenin deniz seviyesinden yüksekliği 1.050 m olup en alçak yer Yazıbaşı Köyü'nün Kocasu kıyıları (500 m), en yüksek yer Tepel Tepesi (2.052 m) zirvesidir.

Yöre; Marmara Denizi'ne yakın olmakla beraber Uludağ, deniz etkisinin içerilere kadar sokulmasını önler. Bu yüzden bölgede ılıman iklim ile karasal iklim arasında bir geçiş iklimi hüküm sürer. Yağışlar daha çok ilkbahar ve kış mevsimlerinde görülür. Kışın yağış genellikle kar şeklindedir. En soğuk ay şubat, en sıcak ay ise ağustos ayıdır. Yıllık ortalama 782,9 mm ile Bursa'nın en çok yağış alan ilçesi Keles'te günlük yağış değeri en fazla 129,9 mm olarak 23 Aralık 1986 günü ölçülmüştür.

Belediye 4 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
YerelNET
Keles Kaymakamlığı 4 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Keles Belediyesi 12 Şubat 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kemalpaşa tatlısı (Mustafakemalpaşa Peynir Tatlısı veya Mustafakemalpaşa Tatlısı), Bursa'nın Mustafakemalpaşa ilçesinde, küçük süthanelerde üretilmeye başlanan bir peynir tatlısıdır. Halen 15'e yakın tesiste, günde 1 milyon adete varan üretim miktarlarına erişmektedir. Ramazan aylarında tüketim artmaktadır. Kemalpaşa Tatlısı, Mustafakemalpaşa Peynir Tatlısı veya Mustafakemalpaşa Tatlısı 18.06.2021 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Aslı Mustafakemalpaşa peynir tatlısı olan ve yaygın adıyla Kemalpaşa tatlısı olarak bilinen tatlı ilçede günlük üretilir ve taze olarak tüketilir. İlçe dışında ise raf ömrünün kısalığı nedeniyle peynir oranı düşük ve kurutulmuş tatlı satışı yapılmaktadır. Bu nedenle ilçede yenilen tatlı ile dışarıda tüketilen tatlı arasında belirgin lezzet farklılıkları bulunmaktadır.

Süt, dev kazanlarda pastörize edilmekte ve peynire dönüştürülmektedir. Yaklaşık 1 ton sütten, 160 kg tatlılık peynir elde edilmektedir. Kazanlarda bu peynir, un, irmik ve yumurta ile hamur haline getirilerek, Kemalpaşa Tatlısı şeklinde kesilmekte ve 320 derecelik fırınlarda, 17 dakika pişirilmektedir. Fırın sonrası soğuyan tatlılar, kullanıma hazır hale gelmektedir.

Tatlı, kaynayan şekerli suya atılarak, şişmesi sağlanır ve şerbetin içinde soğutulur. Süzülerek tepsilere dizilen Kemalpaşa Tatlısı ceviz, fındık, fıstık, tahin (sık sık), kaymak, hatta dondurma ile servis edilebilir.

Şambaba tatlısı

Kemalpaşa tatlısı 24 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kestane şekeri, kestane ve şekerli şerbet karışımı bir tatlı.
İlk defa Fransa veya İtalya'da ortaya çıktığı düşünülen tatlı, birçok dilde Fransızcadaki Marron glacé adıyla bilinir ve Fransa'da özellikle Noel döneminde tüketilir. Türkiye'de üretimi 19. yüzyıl başında Bursa'da başlamış ve Bursa şehrinin adıyla tanınmıştır.

Haşlanıp kabukları soyulan kestaneler tülbentlere bağlanıp kaynayan şerbet içine batırılır. Daha sonra sade ya da çikolata ile kaplanarak tüketime sunulur.

Haçlı Seferleri sırasında Kudüs'ü ele geçirdikten sonra şeker üretimini öğrenen Haçlılar, Avrupa'ya dönerken "beyaz tuz" dedikleri şekeri dönerken yanlarında getirmişlerdi. Avrupa'da böylece şekerli yemekler pişirilmeye ve kestane yetişen yerlerde kestane şekerlemeleri yapılmaya başladı. Kestane şekerinin bugün bildiğimiz şekilde glaze sosla ilk olarak nerede üretildiği konusunda kesin bir bilgi yoktur. Birçok dilde Fransızcadan geçen Marron glacé adıyla bilinen kestane şekerinin, günümüzdeki haliyle ilk defa 16. yüzyılda üretildiği sanılmaktadır.
Kestane şekerinin bilinen ilk yazılı tarifi 17. yüzyılın sonlarında XIV. Louis'nin saray mutfağına aittir. Tarif, Fransa'da dönemin yeni mutfak akımının önde gelen isimlerinden François Pierre La Varenne'in 1667'de yayımladığı "Le parfaict confiturier' adlı kitapta yer almaktadır. Efsaneye göre şef, kazayla bir kestaneyi şekerle pişirmiş, bu şekilde kestane şekerini keşfetmiştir.  İtalyancada ise kestane şekerinin tarifinin yer aldığı bilinen en eski kaynak 1790'da Torino'da basılan Confetturiere Piemontese adlı incelemedir ancak tarifin çok daha önce, Savoy Dükü I. Charles Emmanuel'in saray şeflerinden biri tarafından 16. yüzyılda Cuneo şehrinde icat edildiği rivayet edilir. Fransa'da kestanenin yaygın olduğu Lyon şehrinde ise kestane şekerinin, Fransa'ya şekerin geldiği 15. yüzyılda Lyon'da doğduğu rivayet edilmektedir.
19. yüzyıla kadar Fransa'da özel günlere seçkinlere sunulan lüks bir tatlı olan kestane şekeri, günümüzde de özellikle Noel'de tüketilir. Kestane şekeri, 19. yüzyılda fabrikalarda üretilmeye ve daha geniş kitlelerce tüketilmeye başladı. Kestane şekeri üreten ilk fabrika, 1882'de Clément Faugie adlı bir Fransız tarafından Ardèche kentinin Privas komününde kurulmuştur.
Osmanlı Devleti'nde sarayın helvahânesinde 15. yüzyıldan beri incir, ceviz, kayısı ve badem şekerlemesinin yanı sıra kestane şekeri üretilirdi. Kestane şekeri, bugün bildiğimiz şekilde 1900'lü yılların başından itibaren, Bursa'da Şekerciler Çarşısı'nda da üretilmeye başlamıştır. Kestane şekeri yapmayı başaran ilk kişi, Şekerci Hakkı Efendi idi.  Bu ürünle Bursa Mamulat ve Mahsulat Sergisi'nde madalya kazanmıştı.

Türkiye'de kestane şekeri  1900'lü yılların başında Bursa'da  Şekerciler Çarşısında üretilmeye başladı ve kestane şekerinin Türkiye'deki üretim merkezi uzun yıllar Bursa oldu. 2021'de Bursa Ticaret ve Sanayi Odası tarafından coğrafi işaret tescili yaptırılmıştır. Coğrafi işaret sicil belgesindeki ürün tanımına göre  Bursa Kestane Şekeri, Uludağ’da yetişen kestane meyvesinin şekerli şerbet karışımı ile üretilir. Rengi kehribar ve sarımsıdır. Meyve oranı en az %63-71 (şuruplu kestane şekerinde meyve oranı en az %60), meyvede kabuk oranı % 25 veya daha düşüktür.

Bozdağ kestanesi İzmir'in Ödemiş ilçesinin Hacı Hasan, Kemer, Yılanlı, Elma Bağı, Ovacık köyleri yöresinin doğa özelliklerine göre doğal olarak yetişen akkoza, tekoza, karaaşı türü kestane ağaçlarının meyvesinden üretilen kestane şekeridir. Bu kestane çeşitleri, iç kabuğu kolay aryılan, tatlı üretimine dağılıp parçalanmayan, uzun süre renk kaybetmeyen kestanelerdir. Bozdağ kestanesinden üretilen kestane şekerinin taneleri iri parlak, bütünlüğü dağılmamış, hoş  lezzetlidir. Ödemiş Ticaret Odası'nın başvurusu ile 2000'de coğrafi işaret tescili yapılmıştır.

Kestel, Bursa iline bağlı bir ilçedir. Nilüfer, Osmangazi, Yıldırım, Gürsu ile beraber Bursa merkezi oluşturur.

Bölgede hafif karasal iklim görülür. Denize uzak olmasından dolayı diğer ilçelere nazaran daha kuru havası vardır. İlçede Bursa Çimento Fabrikası ile çok sayıda tekstil ve otomotiv fabrikası bulunur. Aynı zamanda ilçede tarım çok önemli bir gelir kaynağıdır. İlçedeki şeftali ve deveci armudu üretimi çok fazladır.
İlçenin yüzölçümü 396 km²dir. Kestel ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 122 metredir.

Doğu Roma İmparatorluğu'nun sınır kalesi olması nedeniyle, Latin dilinde Kalecik anlamına gelen Kastel (Castel) ismini almış, ilçenin 1306 yılında Dimbos Muharebesi'nin ardından Osmanlılar'ın eline geçmesi ile ismi Kestel olmuştur. 1938'de Bursa'nın bir bucağı 1960'ta belde haline gelmiştir.
IV. Mehmet zamanında Vânî Mehmed Efendi tarafından sınır kalesi olmaktan çıkarılıp yerleşim merkezi olarak kullanılmaya başlanmıştır. 1877-78 Osmanlı-Rus Harbi'nden sonra Bulgaristan'dan gelen bir grup göçmenin yerleştirildiği bölgeye daha sonra da göçler devam etmiş; göçlerle büyüyen Kestel 1938'de merkez bucak, 25 Mayıs 1959'da belde, 1990'da ise ilçe olmuştur.

İlçenin nüfusu 2020 genel nüfus sayımına göre 70.865'tir.
İlçe; 35 mahalleden oluşmaktadır.

Ağlaşan, Ahmet Vefik Paşa, Aksu, Alaçam, Babasultan, Barakfakih, Burhaniye, Çataltepe, Derekızık, Dudaklı, Erdoğan, Esentepe, Gölbaşı, Gölcük, Gözede, Kale, Kayacık, Kazancı, Kozluören, Lütfiye, Narlıdere, Nüzhetiye, Orhaniye, Osmaniye, Saitabat, Sayfiye, Serme, Seymen, Soğuksu, Şevketiye, Turanköy, Ümitalan, Vani Mehmet, Yağmurlu, Yeni.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Kestel kaymakamlığı 3 Ekim 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kite Kalesi (Bizans dönemi adıyla: Kitai), Bursa ilinin Nilüfer ilçesine bağlı Ürünlü Mahallesi'nde bulunan tarihi kaledir. Bizans İmparatorluğu döneminde bölgenin en önemli savunma ve yönetim merkezlerinden biri olan yapı, Osmanlı İmparatorluğu döneminde de askeri işlevini sürdürmüştür. Bursa Ovası'ndaki diğer kalelerin aksine sarp bir tepeye değil, düz bir ova üzerine inşa edilmiştir.

Kite, Bizans döneminde Bitinya bölgesinde, Prusa (Bursa) ile Apollonia (Gölyazı) arasındaki lojistik hattı koruyan stratejik bir "Tekfurluk" (Valilik) merkeziydi. Kale, Bursa'nın fethine giden süreçte Osmanlı kuvvetleri için aşılması gereken önemli bir engel teşkil etmiştir.
Tarihçi Halil İnalcık'a göre; Osmanlılar 1302 yılındaki Koyunhisar Muharebesi'nden sonra İznik ve Bursa'yı abluka altına almış, Bursa'nın dış dünyayla bağlantısını kesmek için çevresindeki Kite, Kestel ve Atranos (Orhaneli) kalelerini hedef almıştır.
1303 yılındaki Dimbos Muharebesi'nde Osmanlılara karşı ittifak kuran tekfurlar arasında yer alan Kite Tekfuru, yenilgi sonrası kalesine sığınmıştır. Osman Gazi komutasındaki birlikler kaleyi kuşatmış ve kısa sürede ele geçirmiştir. Dönemin kroniklerinden Aşıkpaşazade Tarihi'nde, Kite Tekfuru'nun kale önünde idam edilerek bölgedeki diğer tekfurlara gözdağı verildiği anlatılır.

Kite Kalesi, fethin ardından terk edilmemiş ve Osmanlı askeri teşkilatının bir parçası olarak kullanılmaya devam etmiştir. Özellikle 17. yüzyıl kayıtları, kalenin askeri statüsünü koruduğunu göstermektedir:

Müstahfızan Teşkilatı (1660): Hicri 1070 (Miladi 1660) tarihli "İcmal-i Tımarha-i Mustahfızan" (Kale Muhafızları Tımar Özeti) defterinde, Hüdavendigar (Bursa) Sancağı'na bağlı kaleler arasında Kite de sayılmıştır. Belgede Kite Kalesi'nde görevli muhafızlara tımar tahsis edildiği görülmektedir. Bu kayıt, kalenin 17. yüzyıl ortalarında faal bir garnizona sahip olduğunu kanıtlar.
Kale Emekdarları (1732): Hicri 1145 (Miladi 1732) tarihli bir başka berat kaydında ise "Kite Kalesi emekdarlarından Mustafa" ifadesi yer almaktadır. Bu belge, kalede uzun süre görev yapmış askerî personelin (emekdar) varlığını doğrulamaktadır.

Kite Kalesi, "Castrum" (Ordugah) tipinde, dikdörtgen planlı bir ova kalesidir. Savunma zafiyeti oluşturabilecek düz bir zemine inşa edildiği için sur duvarlarının dönemin standartlarına göre daha kalın ve yüksek yapıldığı düşünülmektedir.
Duvar örgüsünde Bizans mimarisine özgü, tuğla ve moloz taşın sıralı olarak kullanıldığı "almaşık teknik" görülür. Günümüzde kalenin ana gövdesi büyük ölçüde yıkılmış olsa da, Ürünlü Mahallesi'nin çeşitli noktalarında sur temelleri ve duvar kalıntıları yüzeyde görülebilmektedir. Ayrıca kale surlarından sökülen devşirme malzemelerin, köy meydanındaki tarihi Kite Hamamının inşasında kullanıldığı tespit edilmiştir.

Bursa Kuşatması
Dimbos Muharebesi
Ürünlü, Nilüfer

Türkiye Kupası 1999-2000 Sezonu Türkiye Kupası turnuvasının 38. organizasyonudur. Profesyonel liglerden 64 takımın katıldığı 1999-2000 Sezonu, 3 Mayıs 2000 tarihinde oynanan final maçıyla sona erdi. Diyarbakır Atatürk Stadyumu'nun ev sahipliği yaptığı final maçında Antalyaspor'u 5-3 yenen Galatasaray 13. kez şampiyon oldu.
Türkiye Kupası 1999-2000 Sezonu statüleri:
- Tüm eşleşmeler tek maç üzerinden oynanmıştır.
- Eşleşmelerde eşitliğin bozulmadığı durumlarda önce 30 dakika (2 x 15) uzatma oynanmış, sonrasında seri penaltı atışlarına başvurulmuştur.

1. kademe kuraları 19 Ekim 1999 tarihinde çekildi. Tüm müsabakalar 27 Ekim 1999 tarihinde ve tek maçlı eliminasyon sistemine göre oynandı.

2. Kademe'ye, 18'i 1. kademeden yükselen, 10'u da 1998-99 Türkiye 2. Futbol Ligi Yükselme Grubu'nda oynamış toplam 28 takım katıldı. Kademe kuraları 2 Kasım 1999 tarihinde çekildi. Müsabakalar, 10 Kasım 1999 tarihinde ve tek maçlı eliminasyon sistemine göre oynandı.

3. Kademe'ye, 14'ü 2. kademeden yükselen, 18'i de Türkiye 1. Futbol Ligi 1998-1999 Sezonu'nda oynamış toplam 32 takım katıldı. Müsabakalar, 14-15 Aralık 1999 tarihlerinde ve tek maçlı eliminasyon sistemine göre oynandı.

(*) Sakaryaspor Türkiye Kupasından çekildiği için Bakırköy 4. tura yükseldi.

4. kademeye, tamamı 3. kademeden yükselen 16 takım katıldı. Müsabakalar, 18-19 Ocak 2000 tarihlerinde ve tek maçlı eliminasyon sistemine göre oynandı.

Çeyrek final maçları tek maç üzerinden 2 Şubat 2000 tarihinde oynanmıştır.

Yarı final maçları tek maç üzerinden 16 Şubat 2000 tarihinde oynanmıştır.

Türkiye Kupası 1999-2000 Sezonu Finali, 3 Mayıs 2000 tarihinde Diyarbakır Atatürk Stadyumu'nda oynandı. Karşılıklı atılan ikişer golle normal süre 2 - 2 eşitlikle tamamlandı. Galatasaray uzatma süreleri içinde Hakan Ünsal, Mehmet Yozgatlı ve Hakan Şükür'ün attığı gollerle maçı 5 - 3 kazanarak 13. kez Türkiye Kupası'nın sahibi oldu.

TFF Türkiye Kupası 1999-2000 15 Temmuz 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
RSSSF Türkiye Kupası 1999-2000 19 Kasım 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

MACKOLIK 20 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2000-01 UEFA Kupası finalinde Liverpool, rakibi Deportivo Alavés'i dramatik bir altın golle 5-4 yenerek 3. kez UEFA Kupası'nı müzesine götürdü. O sezon, Liverpool aynı zamanda EFL Cup ve FA Cup'ı da kazanarak sezonu üç kupayla kapattı.

1 Bu maç Viyana'daki Prater Stadyumu'nda oynandı. Çünkü Leicester City kulübünün yöneticileri UEFA'ya başvurdu ve Yugoslavya'daki siyasi gerginlikler nedeniyle Belgrad'da maç yapmak istemediklerini beyan etti. UEFA da 12 Eylül 2000 tarihinde aldığı bir kararla hem Belgrad'da oynanması gereken maçın tarafsız bir sahada oynanmasına karar verdi hem de bu maçın 21 Eylül 2000'den bir hafta sonra oynanmasına karar verdi. Bu karar doğrultusunda da o sezon sonuna kadar hiçbir Yugoslav takım, kendi sahasında Avrupa Kupaları maçı yapamadı.[1]

1 Bu rövanş maçı Vigo'da oynandı ve maç, aslında 5-3'lük Celta Vigo galibiyetiyle sonuçlandı. Fakat daha sonra Crvena zvezda'ın iki cezalı oyuncuyu maçta oynatması nedeniyle maç, UEFA tarafından 3-0'lık Celta Vigo galibiyeti olarak tescil edildi.

UEFA Kupası 2000-01 sezonunun resmî ağ sayfası 29 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
RSSSF.com'da UEFA Kupası 2000-01 sezonuna ait sonuçlar 14 Ağustos 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Türkiye Kupası 2002-03 Sezonu Türkiye Kupası turnuvasının 41. organizasyonudur. 2002-03 Türkiye Kupası'na profesyonel liglerde oynayan 48 takım katılmıştır.
Türkiye Kupası 2002-03 Sezonu statüleri:
- Tüm eşleşmeler tek maç üzerinden oynanmıştır.
- Eşleşmelerde eşitliğin bozulmadığı durumlarda önce, altın golün uygulandığı, 30 dakika (2 x 15) uzatma oynanmış, sonrasında seri penaltı atışlarına başvurulmuştur.

1. kademeye, 10'u 2001-02 Türkiye 2. Ligi B Kategorisi Yükselme Grubu'nda mücadele etmiş olanlar, 20'si 2001-02 Türkiye 2. Ligi A Kategorisi'nde mücadele etmiş olanlar ve 3'ü de 2001-02 Süper Lig Sezonu'nda 16.-18.'lik arasındaki sıraları alarak küme düşenler olmak üzere toplam 33 takım katıldı. Kura çekimi 22 Ekim 2002 tarihinde Ankara'da gerçekleştirildi. Gümüşhane Doğanspor kura sonucunda doğrudan üst tura yükseldi. Müsabakalar, eşleşmeye göre ilk takımın sahasında tek maç eliminasyon şeklinde 5 Kasım-6 Kasım 2002 tarihlerinde oynandı ve galip gelen takımlar 2. kademeye yükseldi.

2. kademeye, 17'si 1. kademeden yükselen, 15'i de 2001-02 Süper Lig Sezonu'nda ilk 15 sırayı alanlar olmak üzere toplam 32 takım katıldı. 2. kademe kuraları 12 Kasım 2002 tarihinde İstanbul'da çekildi. Müsabakalar 3-4 Aralık 2002 tarihinde ve tek maçlı eliminasyon sistemine göre oynandı.

Kademe kuraları 9 Aralık 2002 tarihinde İstanbul'da çekildi. Müsabakalar, eşleşmeye göre ilk takımın sahasında tek maç eliminasyon şeklinde 18 Aralık 2002 tarihinde oynandı ve galip gelen takımlar çeyrek finale yükseldi.

Çeyrek final eşleşmelerini belirleyen kura çekimi 5 Şubat 2003 tarihinde Ankara'da gerçekleştirildi. Müsabakalar, eşleşmeye göre ilk takımın sahasında tek maç eliminasyon şeklinde 4 ve 5 Mart 2003 tarihlerinde oynandı ve galip gelen takımlar yarı finale yükseldi.

Yarı final maçları tek maç üzerinden 9 Nisan 2003 tarihinde oynanmıştır.

Final maçı 23 Nisan 2003 tarihinde Antalya Atatürk Stadyumu'nda oynandı. Gençlerbirliği'ne 3-1'lik skorla üstünlük sağlayan Trabzonspor 6. kez müzesine götürdü.

2002-03 Türkiye Kupası 26 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., tff.org
2002-03 Türkiye Kupası 22 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., rsssf.com
2002-03 Türkiye Kupası 25 Nisan 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., mackolik.com

MACKOLIK 20 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2012-13 Beko Basketbol Ligi, Türkiye'nin en üst düzey profesyonel basketbol ligi olan Türkiye Basketbol Ligi'nin 47. sezonudur.
2011-12 sezonunda Türkiye Basketbol 2. Ligi'nde gerçekleştirilen müsabakalar sonucunda Optimum TED Kolejliler ve Gaziantep BŞB, 2012-13 sezonunda mücadele etmeye hak kazandı. Sezonunun fikstürü 19 Ağustos 2011'de Abdi İpekçi Arena'nda çekildi. Geçtiğimiz sezon öncesi uygulamaya konan play-off'larda tüm serilerin 0-0 başlaması ve takımların kadrolarında bulundurdukları beş yabancı oyuncudan en az birinin Avrupalı olması kuralları bu sezon da devam etti.
13 Ekim 2012'de başlayacak olan normal sezon, 5 Mayıs 2013 tarihine kadar devam edecek. Play-off müsabakaları ise 8 Mayıs 2013 tarihinde başlayacak. Normal sezon sıralamasında ilk 8'de yer alan takımlar play-off müsabakalarına katılmaya hak kazanacak, son 2 sırada yer alan takımlar ise Türkiye Basketbol 2. Ligi'ne düşecek. Beko Basketbol Ligi Lig Kurulunun aldığı karar doğrultusunda play-off'a 0-0 başlanmasından dolayı normal sezon maçları, puan sıralaması sonucunda karşı takıma göre üst sırada yer alan takımın, play-off müsabakalarında kademelerdeki kazanılmış maç sayısına göre ilk maçı ya da maçları kendi sahasında oynamasını sağlayacak.

2012-2013 sezonunda 10 farklı ilden 16 takım ligde mücadele etmiştir.

*42 yıllık Türkiye Basketbol Ligi tarihi boyunca elde ettiği şampiyonluk sayısı.
**43 sezonluk Türkiye Basketbol Ligi tarihi boyunca katıldığı sezon sayısı.

06 Mayıs 2013 itibarı ile güncellenmiştir

Türkiye Basketbol Ligleri

Türkiye Kupası 2015-16 sezonu veya sponsorluk anlaşması gereği 2015-16 Ziraat Türkiye Kupası, Türkiye Futbol Federasyonu tarafından düzenlenen Türkiye Kupası'nın 54. organizasyonudur. Kupayı kazanan Galatasaray, 2015-16 Süper Lig şampiyonu olan Beşiktaş ile 2016 Süper Kupa'nda karşılaştı.

Türkiye Kupası statüsü 31 Temmuz 2014 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

2015-2016 sezonu Ziraat Türkiye Kupası ön eleme turu kurası TFF'nin Beykoz-Riva'da yer alan idari merkezinde çekildi. Ön eleme turu müsabakaları, profesyonel liglerde temsilcisi olmayan 30 ilin amatör takımları katılmıştır. Ziraat Türkiye Kupası ön eleme turu'nda tek maç eleme usulüne göre 1. takımların ev sahipliğinde oynanan karşılaşmalar 2 Eylül 2015 Çarşamba günü oynanmıştır.

2015-2016 sezonu Ziraat Türkiye Kupası 1. eleme turu kurası TFF'nin Beykoz-Riva'da yer alan idari merkezinde çekildi. 1. eleme turu müsabakalarına, ön eleme turundan gelen 15 takım ve 57 3. Lig takımları katılmıştır. Ziraat Türkiye Kupası 1. eleme turu'nda tek maç eleme usulüne göre 1. takımların ev sahipliğinde oynanan karşılaşmalar 9 Eylül ve 16 Eylül 2015 Çarşamba günleri oynanmıştır.

İkinci tur kuraları 11 Eylül 2015'te TFF'nin Riva'daki idari merkezinde bulunan Orhan Saka Salonu'nda çekildi. Kura çekimine Spor Toto Süper Lig'den Eskişehirspor, Akhisar Belediyespor, Kasımpaşa, Çaykur Rizespor, Medicana Sivasspor, Kayserispor, Osmanlıspor ve Antalyaspor takımlarının yanı sıra, PTT 1. Lig'den 18, Spor Toto 2. Lig'den 36 ve 1. turu geçen 36 takım katıldı. 22-23 eylül tarihlerinde tek maç eleme usulüne göre oynanan müsabakalar sonucunda rakiplerini eleyen toplam 49 takım üçüncü tura yükseldi.

54 takımın mücadele ettiği üçüncü turda, ikinci turda rakiplerini eleyen 49 takımın yanı sıra Süper Lig 2014-15 Sezonunu 6. ile 10. sıralar arasında tamamlayan Bursaspor, Gaziantepspor, Gençlerbirliği, Mersin İdmanyurdu ve Torku Konyaspor da  katıldı.
Üçüncü tur kuraları 22 Ekim 2015 tarihinde TFF'nin Riva'daki idari merkezinde bulunan Orhan Saka Salonu'nda çekildi. Tek maç eleme usulüne göre oynanan müsabakalar sonucunda rakiplerini eleyen toplam 27 takım grup müsabakalarına katılma hakkı kazandı.

Grup aşaması, 3. tur maçları sonunda tur atlayan 27 takım ve 2014-15 Süper Lig'de ilk 5 sırayı alan takımların direkt katılımı ile toplam 32 takım arasında oynanmıştır. Takımlar dörderli 8 gruba dağıtılarak ve her grupta takımlar çift devreli lig usulüne göre birbirleriyle karşılaşmıştır. Maçlar, 15 Aralık 2015 ile 28 Ocak 2016 tarihleri arasında oynanmıştır. Gruplarını ilk 2 sırada tamamlayan takımlar Son 16 turuna yükselmiştir. Takımların gruplarını belirleyecek kura çekiminde seri başı sistemi uygulanmıştır. Kura torbaları belirlenirken takımların öncelikle 2015-2016 sezonunda yer aldıkları ligler, ardından 2014-2015 sezonunda bulundukları ligler ve sezon sonu sıralamaları ile gerekirse topladıkları puanlar baz alınmıştır.
Türkiye Kupası grup aşaması kuraları, Türkiye Futbol Federasyonu'nun Riva'da bulunan Hasan Doğan millî takımlar Kamp ve Eğitim Merkezi Orhan Saka Salonu'nda 7 Aralık 2015 tarihinde çekilmiştir.

Grup aşamasına katılmaya hak kazanan takımlar:

Türkiye Kupası Son 16 turunuda, grup aşamasında gruplarını ilk 2 sırada tamamlayan 16 takım tek maçlı eliminasyon sistemi ile karşılaşmıştır. Maçlar grup birincilerinin sahasında 30 Ocak / 31 Ocak / 1 Şubat 2016 tarihlerinde oynanmıştır. Eşleşmeler aşağıdaki gibidir:

Türkiye Kupası çeyrek finallerinde, son 16 turundan gelen 8 takım, çift maçlı eleme sistemi ile karşılaşmıştır. İlk maçlar 9/10/11 Şubat 2016, ikinci maçlar ise 1/2/3 Mart 2016 tarihlerinde oynanmıştır. Çeyrek final kuraları çekilirken takımlar, grup aşaması torbaları belirleme esaslarına göre 4 seribaşı ve 4 seribaşı olmayan takım şeklinde 2 torbaya ayrılmıştır.

Türkiye Kupası çeyrek final ve yarı final kuraları, Türkiye Futbol Federasyonu'nun Riva'da bulunan Hasan Doğan Millî Takımlar Kamp ve Eğitim Merkezi Orhan Saka Salonu'nda 2 Şubat 2016 tarihinde çekildi. İlk maçlar 9/10/11 Şubat 2016 ikinci maçlar 1/2/3 Mart 2016 tarihlerinde oynanmıştır.

İlk maçlar 20 Nisan 2016 ikinci maçlar 4/5 Mayıs 2016 tarihlerinde oynanmıştır.

Antalya Stadyumu'nda saat 21.15'te başlayan karşılaşmayı Mete Kalkavan yönetmiştir.

10 Şubat 2016 itibarıyla

2015-16 Türkiye Kupası Fikstür ve Sonuçlar23 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2015 Rus Su-24 uçağının düşürülmesi, 24 Kasım 2015 tarihinde Rusya Hava Kuvvetleri'ne ait Suhoy Su-24 tipi uçağın sınır ihlali gerçekleştirmesinden dolayı Türk Hava Kuvvetleri tarafından düşürülmesi olayıdır. Aynı zamanda 1950'li yıllardan beri ve Soğuk Savaş süreci sonrası ilk kez bir NATO üyesi ülke tarafından doğrudan Rus uçağı düşürüldü. Rusya, Suriye İç Savaşı'na müdahil olduğundan beri ilk ciddi kaybını bu olay neticesinde yaşadı.
Türk Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Başkanlığı'nın yaptığı açıklamaya göre Türk hava sahasını ihlal eden uçak, beş dakika içerisinde on defa uyarılmasına rağmen sınır ihlaline son vermeyince angajman kuralları gereği iki Türk F-16 uçağı tarafından vuruldu. Uçak, Suriye Türkmen Ordusu'nun kontrolündeki Bayırbucak bölgesine düştü. Uçaktaki iki pilot paraşüt ile atlamasına rağmen, pilotlardan biri Suriye Türkmen Ordusu'na bağlı 10. Tümen tarafından ölü olarak ele geçirildi. Diğer pilot sağ olarak Lazkiye'deki Rus üssüne ulaştırıldı. Helikopterle pilotları arama sırasında muhalifler tarafından bir helikopter düşürüldü ve bir Rus deniz piyadesi vuruldu. Düşen uçağın parçalarının etrafa savrulmasından dolayı Hatay'ın Yayladağı ilçesinde de iki Türk vatandaşının yaralanmasına sebebiyet verdi. Rusya Savunma Bakanlığı ise uçağın Türk hava sahasını ihlal etmediği iddiasında bulundu. ABD öncülüğünde IŞİD'e karşı yapılan Doğal Kararlılık Operasyonu'nun Sözcüsü Albay Steve Warren ise Rus uçağının sınır ihlaline karşı on defa uyarıldığını doğruladı. NATO ise ellerindeki verilerin Rus uçağının Türk hava sahasını ihlâl ettiği yönünde olduğunu açıkladı.

22 Haziran 2012 tarihinde Suriye tarafından ihtar yapılmadan Türk Hava Kuvvetleri'ne ait RF-4E Phantom keşif uçağı düşürüldü. Olay çerçevesinde Türk Silahlı Kuvvetleri, Suriye'ye karşı angajman kurallarını değiştirdi ve Suriye sınırı boyunca askeri hazırlık yaptı. Yeni angajman kuralları gereği, Suriye tarafından sınıra yaklaşan her askeri unsur tehdit olarak değerlendirilerek askeri hedef muamelesi görmeye başladı.
Rusya, Suriye İç Savaşı'na doğrudan müdahil olan birkaç ülkeden biri olmakla birlikte, 30 Eylül 2015 tarihinden itibaren Suriye'de Esad hükûmetinin yanında, IŞİD ve hükûmet karşıtı gruplara karşı hava saldırısına başladı. Rusya'nın Esad hükûmeti yanında Suriye'de operasyonlara başlaması ile uçakları birçok defa Türk hava sahasını ihlâl etti. Ekim 2015'in başlarında beri Türkiye ve NATO, Rusya'yı Türk hava sahasını ihlal etmemesi için uyardı. Yaklaşık iki aydan beri beş defa sınır ihlâli konusunda Rus makamları uyarıldı. En son ikaz 15 Ekim 2015 tarihinde Türkiye Genelkurmay Başkanlığı Karargahı'nda gerçekleştirildi. Dokuz kişilik Rus heyeti ile on iki kişilik Türk heyeti toplandı. Rus heyetine "altı çizilerek angajman kurallarının en sıkı şekilde uygulanacağı" söylendi. NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, bu sınır ihlâlleri için "pek kaza gibi durmadığını" ve "bir ülkenin hava sahasının ihlal edilmesi kabul edilemeyeceğini" söyledi. "Türkiye'nin hava sahasının aynı zamanda NATO'nun hava sahası" olduğunu belirtti.
Kasım 2015'in ortalarında ise Türkiye, Bayırbucak bölgesinde Rusya'nın sivil Türkmen köylerine karşı girişilen hava saldırılarına tepki gösterdi. Bunun için Rusya Federasyonu'nun Ankara Büyükelçisi Andrey Karlov, Türkiye Dışişleri Bakanlığı'na çağrıldı. Bu çatışmalar sonucunda yeni sığınmacıların Türkiye'ye akın etmek isteyeceğini, en başta bunun sınır güvenliği konusunda sorunlar çıkaracağı söylendi. Bunun terörle mücadele olmadığı ve sivil Türkmen köylerinin bombalandığı, Rusya'nın bu tutuma devam etmesi durumunda ciddi sonuçlar doğabileceği ve bir an önce operasyona son verilmesi istendi. Türkiye hükûmeti, Esad hükûmetinin Bayırbucak Türkmenlerine yönelik saldırılarını durdurması ve Rus uçaklarının bombardımanının sona ermesi için Birleşmiş Milletler'e başvurdu. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ne Türkmenlere yapılan saldırının değerlendirilmesi için toplanma çağrısı yapıldı.
Son üç gün içerisinde Suriye hükûmeti ve hükûmet karşıtı güçler arasındaki çatışmalar nedeniyle yaklaşık 2000 insan bölgeden ayrılmak zorunda kaldı. Rus hükûmeti ise bölgede IŞİD ve IŞİD destekçisi gruplar olduğunu iddia ederek Esad hükûmetinin gerçekleştirdiği operasyona doğrudan destek verdi.

Türk Hava Kuvvetleri'ne ait keşif amaçlı uçuş gerçekleştiren iki adet F-16 tipi savaş uçağı tarafından 24 Kasım 2015 tarihinde 09:24 saatinde Rus Hava Kuvvetleri'ne ait Suhoy Su-24 tipi bir saldırı uçağı düşürüldü. Türkiye'nin New York'taki Birleşmiş Milletler Daimi Temsilciliği tarafından Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Başkanı Büyükelçi Matthew Ryeroft ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-Moon'a yazılan mektuba göre milliyeti bilinmeyen iki adet Su-24 uçağı Yayladağı yakınındaki Türk hava sahasına yaklaştı. Acil telsiz kanalından uçaklara beş dakika içerisinde on defa hemen geri dönmeleri yönünde 26 Haziran 2012 tarihli yeni askeri angajman kurallarına dayanılarak uyarıda bulunuldu. Uyarıları dinlemeyen uçaklar, 09:24'te 19.000 feet yükseklikte 17 saniye süresince 1.36 mil (2.19 km) boyunca Türk hava sahasını ihlâl etti. İhlalin ardından bir Rus uçağı Suriye hava sahasına geri döndü. Diğer Türk hava sahasında bulunan uçağa ise Türk F-16 uçakları angajman kurallarını dikkate alarak ateş açtı. Ateş edilen uçak Suriye sınırlarını içerisinde bir noktaya düştü. Anadolu Ajansı tarafından Türk askeri kaynaklarına dayandırılarak hava sahasına dair ihlâli gösteren, Rus Su-24 uçağının iz analizi haritası ortaya çıkarıldı. Haritada Türkmen Dağı'nda düşmeden ve Türk savaş uçakları tarafından vurulmadan önce Rus saldırı uçağının Yayladağı üzerinde Türk hava sahası ihlâlini gösteren detaylar bulundu. Türkiye Genelkurmay Başkanlığı tarafından daha sonra ise on kez Rus uçaklarının uyarıldığını gösteren ses kaydı yayımlandı. Ses kaydında İngilizce olarak "Hemen yönünüzü güneye doğru çevirin" denilerek, uçaklar sınır bölgesine yaklaştıkça ikaz sayısının arttırıldığı söylendi. Rus savaş uçağına Diyarbakır'daki Birleşik Komuta ve İhbar Merkezi tarafından ikazlar yapıldı.
Rusya Savunma Bakanlığı'nın yaptığı açıklamaya göre ise Hmeymim Hava Üssü'ne geri dönüş rotasında olan Su-24 saldırı uçağı, Türk sınırından bir kilometre uzaklıkta ve 6 bin metre yükseklikte olduğu sırada Türk F-16'ları tarafından Suriye sınırları içerisinde düşürüldü. Yaptıkları analizler sonucunda ise kesinlikle Türk sınırını ihlâl etmediklerini iddia etti. İlk açıklamalarında ise uçağın büyük ihtimal Suriye sınırları içerisinden karadan edilen ateş sonucunda düşürüldüğü söylenmişti. Ateş edilen uçaktan atlayarak Kürt Dağı'na düşen ve Esad hükûmetine bağlı askerler tarafından sağ olarak bulunarak Lazkiye'deki Rus üssüne ulaştırılan Rus pilot Konstantin Murachtin, Türk uçakları tarafından " telsiz ya da göz teması olarak hiçbir ikaz almadıklarını ve Türk hava sahasını ihlâl etmediklerini" iddia etti.

İki pilot uçağın ateş alması ile birlikte paraşütle atladı. Atlayışları sırasında muhalifler tarafından ateş açıldı. Paraşütle atlayan pilotlardan biri Suriye Türkmen Ordusu kontrolündeki Türkmen Dağı'na düştü. Ölü bedeni Suriye Türkmen Ordusu'na mensup 10. Tümen tarafından bulundu. Rusya Genelkurmay Başkanlığı yaptığı açıklama ile Suriye sınırları içerisinde karadan açılan ateş sonucunda paraşütle atlayan iki pilottan birinin öldürüldüğünü onayladı. Diğer pilot ise Ensar-üş Şam kontrolündeki Kürt Dağı'na düştü. Rusya'nın Paris Büyükelçisi Aleksandr Orlov, Europe 1 adlı radyoya yaptığı açıklamada paraşütle atlamayı başaran diğer pilotun Suriye Silahlı Kuvvetleri tarafından sağ olarak bulunduğunu söyledi. Kürt Dağı'na paraşütle inen asker, bölgedeki muhaliflerden kaçmayı başardı. Lazkiye'deki Rusya'ya ait hava üssüne getirildiğini belirtti. Rusya Savunma Bakanı Sergey Şoygu'da pilotun Hmeymim Hava Üssü'ne sağ olarak getirildiğini onayladı. Suriye Türkmen Ordusu'na bağlı 2. Sahil Tümen Komutanı Yardımcısı Alparslan Çelik ise pilotlara paraşütle yere inerlerken ateş açıldığı ve ikisinin de ölü olarak ele geçirildiğini iddia etmişti.
İki Rus Mi-8 helikopteri, Rus Suhoy Su-24M uçağındaki pilotları kurtarma ve arama çalışmaları kapsamında alana gönderildi. Helikopterlerin ikisi de Suriye Türkmen Ordusu'na mensup muhalifler tarafından düşük yoğunluklu ateş altında kaldı ve bir Rus deniz piyadesi öldürüldü. Tarafsız bölgeye iniş yapıldıktan sonra zarar gören helikopter terkedildi ve mürettebatın tamamı tahliye edildi. Özgür Suriye Ordusu'na bağlı 1. Sahil Tümeni'ne mensup muhalifler tarafından ABD yapımı BGM-71 TOW tanksavar füzesi ile imha edildi.

ABD Devlet Başkanı Barack Obama, "Rusya'nın Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu'nu değil, IŞİD’i hedef alması durumunda bu tür problemlerin olmayacağını ve Türkiye'nin kendi hava sahasını ve topraklarını korumaya hakkının bulunduğunu" söyledi.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, "Rus uçağının Türkiye'ye karşı tehdit oluşturmadığını, Türk F-16 uçakları tarafından vurulduğu sırada Suriye-Türkiye sınırından 1 kilometre uzakta olduğunu ve sınırdan yaklaşık 4 kilometre uzak bir noktaya düştüğünü" iddia etti. "Rusya ve Türkiye ilişkileri bakımından çok ciddi sorunlara neden olacağını" söyledi. Bir başka açıklamasında ise "Türkiye'nin bilerek Rusya ve Türkiye ilişkilerini çıkmaza sürüklediğini ve Türkiye'den hâlâ özür beklediklerini" söyledi.
Rusya Başbakanı Dmitriy Medvedev, "Rus uçağının düşürülmesinin Rusya ve NATO arasındaki gerilimin artmasına neden olduğunu" söyledi.
Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, savaş uçağının düşürülmesi sonrası 25 Kasım 2015 tarihinde Türkiye'ye yapacağı ziyareti iptal etti. "Türkiye'de en az Mısır kadar terör tehdidinin yüksek olduğunu" iddia ederek Rus turistlere Türkiye'ye gitmemelerini söyledi. Aynı zamanda "planlı bir provokasyon olduğunu" iddia etti ve "Türkiye ile savaşa girmediklerini" belirtti.

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, "Hava sahasının ihlal edilmesi sonucu angajman kuralları gereği müdahalenin yapıldığını, Türkiye'nin sınırlarını koruma hakkına her ülkenin saygı duyması gerektiği

2016-17 Süper Lig ya da resmî adıyla Spor Toto Süper Lig Turgay Şeren Sezonu Süper Lig'in Spor Toto sponsorluğunda düzenlenecek 7., toplamda 59. sezonudur. Sezon 19 Ağustos 2016'da başlamıştır ve 4 Haziran 2017'de sona ermiştir.
13 Temmuz 2016 tarihinde, Futbol Federasyonu Başkanı Yıldırım Demirören'in yaptığı basın toplantısında 2016-17 Süper Lig sezonunun 7 Temmuz 2016 tarihinde hayatını kaybeden Turgay Şeren'e adanarak Turgay Şeren Sezonu olarak isimlendirileceğini açıklanmıştır.
Sezonun ilk golünü 19 Ağustos'ta Adanaspor - Bursaspor arasında oynanan maçın 24. dakikasında Adanaspor adına Renan Diniz kaydetmiştir.
Sezon sonunda 15. şampiyonluğuna ulaşan Beşiktaş, böylece armasına 3. yıldızı eklemeye hak kazanmıştır.

2016-2017 Sezonu Spor Toto Süper Lig istatistikleri13 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2020-21 Türkiye Kupası veya sponsorluk anlaşması gereği 2020-21 Ziraat Türkiye Kupası, Türkiye Kupası turnuvasının 59. organizasyonudur.

2020-21 Türkiye Kupası takvimi 1 Ekim 2020 tarihinde Türkiye Futbol Federasyonu'nun internet sitesinden duyurulmuştur.

Karşılaşmalar tek maç üzerinden oynayacak ve 90 dakikada eşit bozulmaması durumda 15'er dakikadan iki uzatma oynanacak ve yine eşitlik bozulmazsa seri penaltı atışları yapılacak.

Üçüncü tur kuraları 23 Ekim 2020'de çekildi. Maçlar 3-5 Kasım 2020 tarihlerinde oynanmıştır.

Kura çekimi 6 Kasım 2020'de yapılmıştır. Kura çekiminde seri başı sistemi uygulanır. Seri başı takımlar belirlenirken takımların öncelikle 2020-21 sezonunda yer aldıkları ligler, ardından 2019-20 sezonunda bulundukları ligler ve sezon sonu sıralamaları ile gerekirse topladıkları puanlar baz alınır. Maçlar 24-26 Kasım 2020 tarihlerinde oynanmıştır.

Kura çekimi 27 Kasım 2020'de yapılmıştır. Kura çekiminde seri başı sistemi uygulanır. Seri başı takımlar belirlenirken takımların öncelikle 2020-21 sezonunda yer aldıkları ligler, ardından 2019-20 sezonunda bulundukları ligler ve sezon sonu sıralamaları ile gerekirse topladıkları puanlar baz alınır. Maçlar 15-17 Aralık 2020 tarihlerinde oynanmıştır.

Türkiye Kupası'nın son 16 turu kuraları 18 Aralık 2020 tarihinde çekilmiştir. Kura çekiminde seri başı sistemi uygulanır. Seri başı takımlar belirlenirken takımların öncelikle 2020-21 sezonunda yer aldıkları ligler, ardından 2019-20 sezonunda bulundukları ligler ve sezon sonu sıralamaları ile gerekirse topladıkları puanlar baz alınır. Maçlar 12-14 Ocak 2021 tarihlerinde oynanmıştır.

Türkiye Kupasının çeyrek final kuraları 15 Ocak 2021 tarihinde çekilmiştir. Kura çekiminde seri başı sistemi uygulanır. Maçlar 9-11 Şubat 2021 tarihlerinde oynanmıştır.

Türkiye Kupasının yarı final kuraları 15 Ocak 2021 tarihinde çekilmiştir. Maçlar 16-17 Mart 2021 tarihlerinde oynanmıştır.

2021-22 Süper Lig ya da resmî adıyla 2021-2022 Spor Toto Süper Lig Ahmet Çalık Sezonu Türkiye'nin en üst düzey futbol ligi olan Süper Lig'in 64. sezonudur. 13 Ağustos 2021 tarihinde başlayan sezon, 22 Mayıs 2022 tarihinde sona ermiştir. Trabzonspor sezonu 81 puanla şampiyon olarak tamamladı.
Fikstür çekimi 13 Temmuz 2021'de Riva, Beykoz'da yer alan Orhan Saka Salonu'nda gerçekleştirilmiştir. Sezonun ilk maçı Beşiktaş ile Çaykur Rizespor arasında yapılmış olup bu maçı Beşiktaş 3-0 kazanmıştır. Sezonun ilk golü bu maçın 9. dakikasında Beşiktaş adına N'Koudou tarafından atıldı.
22. haftadan itibaren sezona 11 Ocak 2022'de geçirdiği trafik kazası sonucu yaşamını yitiren futbolcu Ahmet Çalık'ın anısına 2021-2022 Spor Toto Süper Lig Ahmet Çalık Sezonu ismi verilmiştir.

27 Ekim 2021 tarihinde merkez hakem komitesi başkanlığı görevine gelen Ferhat Gündoğdu ve ekibi 13 Süper Lig hakemini listeden çıkardı. 4 Nisan 2022 tarihinde Türkiye Futbol Federasyonu başkanı Nihat Özdemir görevinden istifa etti. Bu istifanın ardından Merkez Hakem Kurulu Başkanı Ferhat Gündoğdu görevinden istifa etti. Yerine Sabri Çelik'in geldiği açıklandı. Bu görev değişikliğinin ardından daha önceden görevden alınan 13 hakemden biri olan Cüneyt Çakır ligin 34. haftası itibarıyla tekrar maç verildi. Ligde sezonunu 81 puanla zirvede tamamlayan ve 37 sezon aradan sonra şampiyonluk hasretine son veren Trabzonspor, 7'nci kez mutlu sona ulaştı.

Not: İtalik yazılanlar UEFA Pro Lisans'a sahip değildir.

Yaz transfer dönemi 17 Haziran 2021 tarihinde başlayıp 8 Eylül 2021 tarihinde sona erdi.
Kış transfer dönemi ise 12 Ocak 2022 tarihinde başlayıp 8 Şubat 2022 tarihinde sona erdi.

İlk Gol: Beşiktaşlı Kévin N'Koudou (13 Ağustos 2021 tarihinde Çaykur Rizespor'a)
En Farklı Galibiyet: 7 fark
Adana Demirspor 7 - 0 Göztepe (22 Mayıs 2022, 38. Hafta)
Bir maçta bir oyuncu tarafından atılan en çok gol sayısı: 5
Mario Balotelli; Adana Demirspor 7 - 0 Göztepe (22 Mayıs 2022, 38. Hafta)
En gollü maç: 9 Gol
Alanyaspor - Kayserispor : 6-3 (18 Ekim 2021, 9. Hafta)

3. Lig ya da sponsorluk anlaşması gereğince Nesine 3. Lig, Türkiye'deki profesyonel ligler içerisinde 4. kademede ve en altta bulunan ligdir.
1967'de başlayan 3. Lig, 1980-1984 yılları arasında uygulamadan kaldırıldı. 2001'e kadar 3. kademe olarak kalan lig, aynı yıl 2. Lig'in kurulmasıyla 4. kademeye dönüşmüştür. 2024-25 sezonunda Nesine ile yapılan sponsorluk anlaşması sonucu Nesine 3. Lig adı altında oynanmıştır.
Kasım 2023 tarihinde Filbox, 3. Lig maçlarının yayın haklarını aldığını duyurdu. 6 Mart 2024'te TFF, her hafta düzenli olarak ligden bir maçın federasyonun YouTube kanalından canlı yayımlanacağını açıkladı. Daha sonra bu sayı haftada 10 maça çıktı. 16 Ocak 2025'te yayın haklarının HT Spor tarafından sezon sonuna kadar satın alındığı açıklandı.
2025-2026 sezonunda TFF 3. Lig'de çift devreli lig müsabakaları sonunda, gruplarında ligi 13, 14., 15. ve 16. bitiren 4'er takım olmak üzere toplam 16 takım Bölgesel Amatör Lig'e düşer.

TFF 3. Lig, bir önceki sezonun sonunda Bölgesel Amatör Lig müsabakaları sonucunda TFF 3. Lig'e yükselen 12 takım, TFF 2. Ligden düşen 6 takım ve TFF 3. Lig'de kalan 46 takım olmak üzere 64 takımdan oluşur.
TFF 3. Lig bu statünün ekinde yer alan bölgesel olarak ayrılmış 16 takımlı 4 grupta çift devreli lig usulüne göre oynanır
TFF 3. Lig'de çift devreli lig müsabakaları sonunda, gruplarında ligi 13, 14., 15. ve 16. bitiren 4'er takım olmak üzere toplam 16 takım Bölgesel Amatör Lig'e düşer.
TFF 3. Lig'de çift devreli lig müsabakaları sonunda gruplarında 1. sırayı alan takımlar TFF 2. Lig'e yükselirler. Bu müsabakalar sonunda gruplarında 2., 3., 4. ve 5. sırayı alan takımlar, TFF 2. Lig'e yükselecek son 2 takımın belirleneceği Play-Off müsabakalarına katılacak takımları oluştururlar. Play Off müsabakaları grup içi eşleşmeler ve final müsabakalarından oluşur.
Play-off:
Grup içi play off müsabakaları 2 tur şeklinde oynanır.
1. turda kendi gruplarında 2. sırayı alan takımlar ile 5. sırayı alan takımlar, 3. sırayı alan takımlar ile 4. sırayı alan takımlar eşleşir. Eşleşmeler çift maç eleme usulüne göre, ilk maçlar 4. ve 5. sıraları alan takımların sahasında oynanır
2. tur müsabakaları her iki grupta 1. turdan gelen takımlar arasında, çift maç eleme usulüne göre ve ilk maç ligi daha alt sırada bitiren takımların sahasında olacak şekilde oynanır. 2. Tur müsabakaları sonunda tur atlayan takımlar tarafsız sahada oynanacak olan final müsabakası oynamaya hak kazanır.
Play Off Müsabakalarında iki maç sonunda, galibiyet veya beraberlik sayılarının eşit olması halinde, toplamda daha fazla gol atan takım tur atlar. Atılan gollerin eşit olması halinde ise, ikinci müsabaka sonunda on beşer dakikalık iki uzatma devresi oynanır. Uzatma devrelerinde de eşitliğin bozulmaması durumunda, kazanan takım penaltı vuruşları sonucunda belirlenir.
Final müsabakaları, grup içi play off müsabakaları sonucunda başarılı olan her gruptan 1 takım olmak üzere toplam 4 takım arasında TFF tarafından belirlenecek tarafsız sahalarda tek maç eleme usulüne göre oynanır. Final müsabakalarında 1. Grup ile 2. Grup; 3. Grup ile 4. Grup eşleşir. Final müsabakalarının normal süresi berabere sonuçlandığı takdirde, on beşer dakikalık iki uzatma devresi oynanır. Uzatma devresinde gol atılamazsa, kazanan takım penaltı vuruşları sonucunda belirlenir. Final müsabakalarını kazanan 2 takım TFF 2. Lige yükselir.
2025-2026 Sezonu Bölgesel Amatör Lig müsabakaları sonunda 5 takım bu statü ve ilgili talimatlardaki kriterleri karşılamaları şartıyla TFF 3.Lig'e yükselir.

Nesine 3. Lig'de sezon, 6 Eylül 2025 tarihinde başlayacak ve ilk yarı 14 Aralık 2025 tarihinde sona erecek. İkinci yarı 10 Ocak 2026 tarihinde başlayacak ve normal sezon 18 Nisan 2026 tarihinde sona erecek. Nesine 3. Lig'de 26. hafta müsabakaları hafta içi oynanacak.

Ana madde: 2025-26 3. Lig

Ana madde: 3. Lig şampiyonları listesi

Not: Tablo son 10 sezonunun Şampiyonlarını göstermektedir. Ayrıntılar ve geçmiş sezonlar için Ana Maddeye bakınız.

Ana madde: 3. Lig gol kralları listesi

Not: Tablo son 10 sezonunun Gol Krallarını göstermektedir. Ayrıntılar ve geçmiş sezonlar için Ana Maddeye bakınız.

Dördüncü kademe lig olarak 3. Ligin oynanmaya başlandığı 2001-2002 sezonunda bu yana takımların gösterdikleri performans şu şekildedir:
Son Güncelleme: 15.07.2023 (en son 2022-2023 sezonu verileri eklendi.)

Play Off maçları dahil değildir.
İsim değiştiren takımlar yeni isimleriyle yazılmıştır.

3. Lig Şampiyonu Takımlar - TFF 9 Haziran 2014 tarihinde Archive.is sitesinde arşivlendi

Akdeniz Üniversitesi, 20 Temmuz 1982 tarihinde Antalya'da kurulan bir devlet üniversitesidir. Kampüsünün geniş ve yeşil bir araziye sahip olması ve Konyaaltı Sahili'ne yakınlığı ile Boğaziçi Üniversitesi'nden sonra Türkiye'nin en güzel ikinci kampüsü seçilmiştir.

Akdeniz Üniversitesi, Isparta’daki birimlerini 1992 yılında kurulan Süleyman Demirel Üniversitesine; Burdur’daki birimlerini 2006 yılında kurulan Mehmet Akif Ersoy Üniversitesine; Alanya’daki birimlerini ise 2015 yılında kurulan Alanya Alaaddin Keykubat Üniversitesine devretmiştir.
Tıp Fakültesi, Hukuk Fakültesi, Turizm Fakültesi ve İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi ile ülkenin önde gelen öğretim kurumlarından biridir. İlk yüz naklinin yapıldığı üniversite, tıp tarihinde bir devrim yaratmıştır. Türkiye'nin en iyi 7. devlet üniversitesidir. Akademik çalışmaları baz alındığında en çok akademik makale veren 5. üniversitedir. Kamu Personeli Seçme Sınavı kapsamında elde ettiği başarı Türkiye ortalamasının üstündedir.
24 fakülte, 7 enstitü, 2 yüksekokul, 12 meslek yüksekokulu ile 52 adet araştırma ve uygulama merkezinde eğitim ve araştırma faaliyetlerine devam etmektedir. Ayrıca Avrupa Üniversiteler Birliği ve Kafkasya Üniversiteler Birliği üyesidir.

Diş Hekimliği Fakültesi
Edebiyat Fakültesi
Eğitim Fakültesi
Fen Fakültesi
Güzel Sanatlar Fakültesi
Hemşirelik Fakültesi
Hukuk Fakültesi
İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
İlahiyat Fakültesi
İletişim Fakültesi - 1998 yılında Bakanlar Kurulu kararı ile kurulmuş ve 2000-2001 eğitim-öğretim yılında eğitime başlamıştır. Kurucu dekanlığını Hikmet Seçim'in yaptığı fakültede daha sonra Ümit Atabek dekanlık görevini 2005-2008 yılları arasında yürütmüştür. Fakültede "Halkla İlişkiler ve Tanıtım", "Radyo-TV ve Sinema", "Gazetecilik" ve "Reklamcılık" bölümleri bulunmaktadır. Fakülte dekanlığı görevini daha sonra Hürriyet Konyar, M. Bilal Arık, Ahmet Ayhan, Mustafa Şeker ve Figen Ebren yürütmüşlerdir. Fakülte dekanlığı görevini 2024 yılından itibaren Seçil Deren van Het Hof yürütmektedir. Fakültede 2022-2023 Akademik yılında 10 profesör, 14 doçent, 2 doktor öğretim üyesi, 9 öğretim görevlisi, 8 araştırma görevlisi olmak üzere toplam 45 akademisyen görev yapmaktadır. Halkla İlişkiler yüksek lisans programı 2001 yılından bu yana sürmektedir. 2007 yılında Radyo Televizyon ve Sinema Bölümü ve 2008 yılında Gazetecilik Bölümü kurulmuştur. Artan talep nedeniyle ikinci öğretim programları açılmış olup 2011 yılında Radyo Televizyon ve Sinema Bölümü, 2012 yılında Gazetecilik ile Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü ikinci öğretim programları kapsamında öğrenciler eğitim almaya başlamıştır. Fakültede lisans eğitimi yanı sıra tüm bölümlerde yüksek lisans eğitim de verilmektedir. Doktora programı ise "İletişim" ortak programı olarak açılmıştır. Fakülte akademik dergisi Akdeniz İletişim ULAKBİM tarafından taranmaktadır. Akdeniz İletişim Gazetesi ve Üniversite FM 91.3 ise yayınlarını öğrencilerin katkılarıyla sürdürmektedir. Fakülte bünyesinde çevrimiçi yayın yapan AKÜN TV, Haziran 2014'te yayın hayatına başlamıştır.
Kemer Denizcilik Fakültesi
Kumluca Sağlık Bilimleri Fakültesi
Manavgat Sosyal ve Beşeri Bilimler Fakültesi
Manavgat Turizm Fakültesi
Mimarlık Fakültesi
Mühendislik Fakültesi
Sağlık Bilimleri Fakültesi
Serik İşletme Fakültesi
Spor Bilimleri Fakültesi
Su Ürünleri Fakültesi
Tıp Fakültesi
Turizm Fakültesi
Uygulamalı Bilimler Fakültesi
Ziraat Fakültesi

Akdeniz Uygarlıkları Araştırma Enstitüsü
Eğitim Bilimleri Enstitüsü
Fen Bilimleri Enstitüsü
Güzel Sanatlar Enstitüsü
Prof. Dr. Tuncer Karpuzoğlu Organ Nakli Enstitüsü
Sağlık Bilimleri Enstitüsü
Sosyal Bilimler Enstitüsü

Antalya Devlet Konservatuvarı
Yabancı Diller Yüksekokulu

Adalet Meslek Yüksekokulu
Demre Dr. Hasan Ünal Meslek Yüksekokulu
Elmalı Meslek Yüksekokulu
Finike Meslek Yüksekokulu
Göynük Mutfak Sanatları Meslek Yüksekokulu
Korkuteli Meslek Yüksekokulu
Kumluca Meslek Yüksekokulu
Manavgat Meslek Yüksekokulu
Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu
Serik Gülsün-Süleyman Süral Meslek Yüksekokulu
Sosyal Bilimler Meslek Yüksekokulu
Teknik Bilimler Meslek Yüksekokulu

Akdeniz Üniversitesinde akademik yıl Güz ve Bahar dönemi olarak iki döneme ayrılmıştır. Güz dönemi Eylül-Ocak, Bahar dönemi Şubat-Haziran aylarını kapsamaktadır.

Öğrencilerin kayıt, kabul, sınav ve değerlendirme işlemleri 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu ve bu kanuna dayalı olarak çıkarılan Yükseköğrenim Kurulu kararlarına ve yönetmeliklerine göre yapılmaktadır. Bu konuda Öğrenci İşleri Dairesi Başkanlığı tarafından hazırlanan kitapçık kayıt sırasında öğrencilere sunulmaktadır.

Akdeniz Üniversitesi'ne giriş ve kayıtlarla ilgili her türlü başvuru, Öğrenci İşleri Dairesi Başkanlığına yapılır. Öğrenciler, her dönem başında ilan edilen süreler içinde kayıtlarını yenilemek zorundadırlar. Akdeniz Üniversitesinde her öğrencinin kendi bölümünden bir danışmanı vardır. Dönem kayıtlarında öğrenci, akademik danışmanına başvurabilir. Danışman, öğrencinin diğer sorunları ile de yakından ilgilenir.

T.C. vatandaşları ve yabancı uyruklu öğrencilerin bir yükseköğrenim kurumundan diğerine veya aynı üniversitenin bir bölümünden diğerine geçişleri Yükseköğretim Kurulunca belirlenen "Yükseköğretim Kurumları arasında öğrencilerin Yatay Geçiş Esasları"na uygun olarak yapılır. Akdeniz Üniversitesi içinde fakülte, yüksek okul veya bölümler arasında yatay geçişler "Yükseköğretim Kurumları Arasında Ön lisans ve Lisans Düzeyinde Yatay Geçiş Esaslarına İlişkin Yönetmelik" çerçevesinde yapılır.

Üniversitede, aşağıdaki öğrenci toplulukları bulunmaktadır.

Resmî site

Akseki, Antalya ilinin bir ilçesidir.

Eski adı Marla olan Akseki, Toroslar üzerinde kurulmuştur. Daha sonra Selçuklu ve Osmanlı yönetimine geçen ilçede, Roma İmparatorluğu dönemlerinden bu yana toplumların yaşadığı bilinmektedir. Malazgirt Muharebesinden sonra Türk varlığı günbegün artmış daha çok oğuzların Afşar boyuna ait Türkmenler yerleşmiştir. 1872'de Alanya'dan ayrılan Akseki, 1901 yılında Antalya Konya Eyaleti dahilinde bağımsız bir sancak olmuştur. Bu arada Akseki ilçesinin sınırları daraltılmış, bazı köyler Seydişehir ilçesine bırakılmıştır. İbradı, önceleri bir kasabayken, 1991 yılında ilçe yapılarak Akseki'den ayrılmıştır.

Kardelen çiçeğinin ana yurdu olarak bilinen Akseki ilçesi, Antalya iline bağlı Batı Torosların güneyinde kurulmuş bir ilçedir. Doğusunda Gündoğmuş, Bozkır, batısında Manavgat, İbradı, kuzeyinde Beyşehir, Seydişehir, güneyinde Manavgat ve Gündoğmuş ilçeleri yer alır.
İlçenin yüzölçümü 1.544 km²dir. Akseki ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.065 metredir. İlçenin coğrafi yapısı Manavgat Irmağının oluşturduğu büyük bir vadi ile engebeli ve dağlık bir görünüme sahiptir. İlçenin büyük bir çoğ Kartallı Mağara (Bağarcık) Kuyucak, Düdencik Mağarası (Çınardibi), Bucakalan Mağarası, Göktepe Yaylası, Çimi Yaylası, Irmak Vadisi ilçenin diğer çekiciliği olan yerlerdir. Akseki'de; karasal iklim görülür. Ortalama sıcaklık 13,1 derece olup maksimum sıcaklık 36,7 derecedir. Akseki'de kışın sıcaklık -20 dereceye kadar düşebilmektedir.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Yöre halkının başlıca geçim kaynakları; ormancılık, ticaret ve hayvancılık olup bağcılık ve badem yetiştiriciliği de fazladır. Oldukça taşlı olan bölgede sulanabilen arazilerde meyvecilik ve sebzecilik de yapılmaktadır.

M1

Aksu, Antalya'nın merkez ilçelerinden birisidir. Batısında Muratpaşa, Kepez ve Döşemealtı doğusunda Serik ilçeleri bulunur. 2024 sonu itibarıyla nüfusu 82.560'tır. Aksu ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 15 metredir. İlçenin yüzölçümü 406 km²dir. Akdeniz'e de küçük bir kıyı şeridiyle bağlantısı olan ilçenin kuzeyinde ise Burdur ili bulunmaktadır. İlçe 2008 yılında merkez ilçenin doğusunda kuzey-güney yönünde dağınık halde bulunan birçok mahallenin bir araya getirilmesiyle oluşturulmuştur. İlçenin merkezi Aksu Çayı'nın batısındadır. Şu anki ilçe merkezi olan bölge Antalya-Alanya yolu üzerinde olması, civardaki tüm köylerin pazarı olması, eski Anadolu Öğretmen Okulu'nun bulunması ve iplik fabrikasına yakın olması gibi çeşitli faktörlerle gelişmiştir. 2008 yılında ilçe merkezi olmasından sonra çeşitli bankaların şubeleri de bölgede faaliyet göstermeye başlamıştır.
İlçe ekonomisi tarım ve turizme dayanmaktadır. Antik Perge kenti, Kurşunlu Şelalesi, EXPO 2016 Fuar Merkezi ilçe sınırları içerisinde yer almaktadır.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Antalya Aksu Kaymakamlığı 28 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Antalya Aksu Belediyesi 1 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Perge 18 Mayıs 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Antalya Expo2016
Kurşunlu Şelalesi 7 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Alanya Arkeoloji Müzesi, Antalya ili Alanya ilçesinde bulunan müze.
Müze, Ankara'da bulunan Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nden getirilen Tunç Çağı, Urartu, Frig ve Lidya dönemine ait eserlerle 1967 yılında açılmıştır. Daha sonra, bölgedeki kazı çalışmalarından çıkan eserlerle müze genişlemiş ve zenginleşmiştir.
Müzenin arkeoloji ve etnografya bölümleri vardır. Arkeoloji bölümünde Alanya çevresinde bulunarak sergilenen en eski tarihli eserlerden biri, M.Ö. 7. yüzyıla ait Fenike dilindeki Cebelireis Dağı Yazıtı'dır. Müzenin en önemli eseri ise mitolojide dramatik bir öyküsü olan Herakles'in heykelidir. İsa'dan sonra 2. yüzyıla tarihlenen bronz döküm Herakles heykeli ayrı bir salonda sergilenmektedir.
Alanya Arkeoloji Müzesi'nde Arkaik, Klasik, Hellenistik, Roma, Bizans dönemine ait bronz, mermer, pişmiş toprak, cam ve mozaik buluntularla zengin bir kül kutuları ve sikke koleksiyonu vardır. Bunların yanı sıra Selçuklu ve Osmanlı dönemlerine ait Türk - İslam eserleri de bulunmaktadır.
Etnografya bölümünde Alanya çevresinden derlenen ve bölgenin folklorik özelliklerini yansıtan, yörük kilimleri, alaçuvallar, heybeler, giysiler, işleme örnekleri, silahlar, günlük kullanım kapları, takılar, el yazmaları ve yazı takımları gibi objeler ile eski bir Alanya evine ait günlük oda sergilenmektedir. Ayrıca, müze bahçesinde de Roma, Bizans ve İslami dönemlere ait taş eserler vardır.

Alanya Kalesi, Antalya'nın ilçesi Alanya'nın simgelerinden biri olan kale. Denizden yaklaşık olarak 250 metre kadar yükselen bir yarımada üzerinde bulunmaktadır. Surlarının uzunluğu toplam olarak 6,5 kilometredir.
Eski dönemlerde Kandeleri olarak adlandırılan Alanya yerleşimine kale Helenistik dönemde inşa edilmiştir. Günümüzdeki tarihi dokusu 13.yüzyıl Selçuklu eseri olan kalenin tarihi Helenistik döneme kadar inmektedir. Kale, 1221 yılında kenti alıp yeniden inşa ettiren Selçuklu Sultanı I. Alaeddin Keykubad tarafından yaptırılmıştır. Kalede toplam 83 kule ve 140 burç vardır. Orta Çağ'da surların içinde bulunan kentin su gereksinimini sağlamak üzere 1200 kadar sarnıç yapılmıştır. Sarnıçların bir kısmı hâlen kullanılmaktadır. Surlar, planlı bir şekilde Ehmedek, İçkale, Adam Atacağı, Cilvarda burnu, Arap Evliyası ve Esat Burcu'nu takiben Tophane ile Tersane'yi geçip Kızılkule'de bitecek şekilde yapılmıştır.

Romalı korsan Tryhos'un savaşçıları tarafından MÖ 2. yüzyılda Korakesion adıyla kuruldu. Doğu Akdeniz'deki korsan faaliyetlerinden
rahatsız olan Romalılar, kaleyi MÖ 64-65 yıllarında ele geçirdiler. Kale ve etrafındaki yerleşim, 1220-1221 yıllarında
I. Alaeddin Keykubad tarafından Selçuklu ülkesine katıldı Sonra sırasıyla Karamanoğulları, Memlükler idaresine geçmiş, son olarak da I. Süleyman tarafından fethedilmiştir.
Yarımadanın zirvesinde günümüzde müze olarak düzenlenen İçkale bulunmaktadır. Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubad sarayını burada inşa ettirmiştir. Günümüzde de kalede yerleşim vardır. Kale motorlu taşıt trafiğine açık olmakla beraber yürüyerek ise takribi 1 saatte İçkale'ye varılmaktadır. Ayrıca kaleye teleferik ile ulaşım sağlanmaktadır.

Sitti Zeynep Türbesi
Alanya Feneri

Alanyaspor ya da sponsorluk anlaşması gereği Corendon Alanyaspor, Antalya'nın Alanya ilçesindeki futbol kulübüdür. Renkleri turuncu ve yeşildir. Maçlarını 9.727 kişilik Alanya Oba Stadyumu'nda oynamaktadır. 2015-16 sezonunda 1. Lig'de mücadele eden Alanyaspor, play-off maçları sonucu 2016-17 sezonunda Süper Lig'de mücadele etmeye hak kazandı. 2019-20 sezonunda Ziraat Türkiye Kupası'nda finale yükselmeyi başarmış fakat finalde Trabzonspor'a yenilerek kupayı 2.sırada bitirmiştir. Kulübün ayrıca 2025-2026 sezonu itibarıyla Kadınlar 3. Ligi’nde mücadele eden kadın futbol takımı da mevcuttur.

Alanyaspor kulübü 1948 yılında doktor Ali Nazım Köseoğlu ve bir grup genç tarafından kuruldu. Kulübün ismi önce Alanya Kalespor, daha sonra ise Kale Gençlikspor olarak değişmiştir. İlk forma rengi mavi-beyaz olmuştur. 1966 yılına kadar yarı federe statüde devam eden kulüp, 1965-66 sezonunda federe statüye kavuşmuştur. Aynı sezonda ilk kez Antalya Amatör Kümesi'ne kırmızı-beyaz renklerle katıldı.
1982 yılı Mayıs ayında yeni yönetimin başındaki Hüseyin Arıkan başkanlığında yapılan tüzük değişikliği sonrası takım bugünkü rengi olan turuncu-yeşil renkleri aldı ve ismini de Alanyaspor olarak değiştirildi. 1984-85 sezonunda Türkiye 3. liglerinin kurulması ile Alanyaspor 3. Lig'e alındı. Böylece Alanya profesyonel liglerde oynayan ilk futbol takımına kavuşmuş oldu. Yine bu dönemde, uzun yıllar bitirilemeyen Alanya Stadyumu'nun inşaatı tamamlandı.
1987-1988 sezonunda kulüp 3. Ligde grubunda şampiyon olarak ilk kez Necati Azakoğlu başkanlığında 2. Lig'e yükseldi. 1993-94 sezonunda Türkiye Kupası'nda 6. tura kadar çıkma başarısı gösterdi.
1996-97 sezonunda tekrar 3. Lig'e düşen kulüp, 2003-04 sezonunda 3. Ligde şampiyon olarak bitirerek 2. Lig'e yükseldi.
2005-06 sezonunda grubu lider tamamlayan Alanyaspor, yükselme grubuna katılmaya hak kazandı. Yükselme grubunu 5. sırada tamamlayan takım, ekstra play-off oynamaya hak kazandı. Ankara'da oynanan play-off karşılaşmalarında Pendikspor'a elendi.
2007-08 sezonunda klasman gruplarını lider tamamlayan takım, Çankırıspor'a yenilerek bir üst lige yükselme şansını kaybetti. Bu sezonda Türkiye Kupası'nda dönemin Süper Lig ekiplerinden Sivasspor'u 1-0 yenen Alanyaspor, tarihinde ilk kez bu kupada gruplara kalma başarısı gösterdi. Grup maçlarında Alanyaspor ilk kez Fenerbahçe ile resmi müsabaka oynadı. 23 Ocak 2008'de Alanya Millî Egemenlik Stadyumu'nda oynanan maç Fenerbahçe'nin 10-3 galibiyetiyle sonuçlandı. Bu karşılaşma Alanyaspor'un tarihinde ilk kez 4 büyüklerden bir takım ile resmi maç oynaması bakımından önemlidir. Alanyaspor'un grubunda Fenerbahçe dışında Kayserispor, Şanlıurfaspor ve Gaziantepspor da yer almaktaydı. Diğer maçlarda ise Şanlıurfaspor ve Gaziantepspor'a 3-0'lık skorlarla boyun eğen Alanyaspor, Kayserispor'a ise 5-0 yenildi ve Türkiye Kupası grubunu puansız tamamladı.
2008-09 sezonunda Türkiye Kupası'nda Süper Lig ekibi Gençlerbirliği'ni 2-1'le eleme başarısı gösteren Alanyaspor, bu yıl da gruplara kaldı. Grup maçlarında Sivasspor ve Manisaspor ile 2-2 berabere kaldı. Denizlispor'a 1-0, Konyaspor'a ise 4-0 yenildi.
2009-10 sezonunda takım son haftada Konya Şekerspor'la deplasmanda berabere kalarak, bir alt lige düşmekten son haftada kurtuldu. 2010-11 sezonunda ise ligi 16. sırada tamamladı.
2011 yılında yaşanan başkanlık krizinin ardından Mevlüthan Çavuşoğlu kulüp başkanlığını 15 günlüğüne geçici olarak devraldı ve bu 15 günün ardından Hasan Çavuşoğlu oldukça geniş bir listeyle başkanlığa seçildi.
2012-13 sezonunda oldukça istikrarsız sonuçlar alan Alanyaspor ligi 9. sırada tamamladı. 2012-13 sezonun devre arası kampını Alanya'da geçiren Galatasaray'la Alanya Oba Stadyumu'nda bir hazırlık maçı yapan Alanyaspor 6-2'lik skorla yenildi.
2013-14 sezonunda oldukça başarılı sonuçlar alan turuncu-yeşilliler, ligin devre arasında Fenerbahçe ile 12 Ocak 2014 günü Alanya Oba Stadyumu'nda oynadığı hazırlık maçını 2-1 kazandı. 2013-14 sezonunda 2. Lig Kırmızı grubu 2. sırada tamamlayan Alanyaspor, Play-off mücadelelerinde çeyrek finalde Amed Sportif Faaliyetler'i iki maçta da 1-0, yarı finalde MKE Ankaragücü'nü dış sahada 1-0 ve evinde 3-2 yenip finale yükseldi. Final mücadelesinde de normal süresi ve uzatmaları 0-0 biten maçta penaltı atışlarıyla Hatayspor'u 4-3'lük skorla eleyen Alanyaspor 1. Lig'e yükseldi.
2014-15 sezonu öncesi Albimo firmasıyla isim sponsorluğu anlaşması yapan Alanya ekibi 1. Ligde o sezonu Albimo Alanyaspor adıyla geçirdi. 2014-15 sezonunda ligi 3.sırada bitiren Alanya takımı play-off mücadelesi ilk maçında Samsunspor'a elenerek Süper Lig'e çıkma şansını kaybetti.
2015-16 sezonunda isim sponsorunu değiştirerek Multigroup Alanyaspor adını alan kulüp ligi 3. sırada tamamladı ve Süper Lig'e yükselmek için play-off oynama hakkı elde etti. İlk turda Balıkesirspor'u eleyen Alanyaspor, finalde Adana Demirspor'la eşleşti. Adana Demirspor'u penaltılarla 3-1 yenen Alanyaspor, Süper Lig'e çıktı.
2016-17 sezonunda sponsorluk anlaşması gereği kulüp adı Aytemiz Alanyaspor olarak değiştirildi. Bu sponsorluk anlaşması 2021-2022 sezonu sonuna kadar sürmüştür.
2018-19 sezonunun 30. haftasında Kayserispor deplasmanında 1-1 berabere kalan Alanyaspor kafilesindeki futbolculardan Caulker, Djalma, Baiano, Cisse, Welinton, Sackey ve Šural birlikte Alanya'ya dönmek için vip minibüs kiraladı. Kayseri'den yola çıkan minibüs, Antalya-Alanya kara yolunda, şehir merkezine 5 kilometre kala Dinek mevkisinde yoldan çıkarak devrildi. Kazada yaralanan 7 futbolcu, ambulanslarla Alanya'daki özel bir hastaneye kaldırıldı. Yaralı futbolculardan Josef Šural ameliyata alındı fakat tüm müdahalelere rağmen öldü.
2019-20 sezonunda ligi 34 maç sonunda 57 puanla 5. sırada bitirerek tarihinde ilk kez bir UEFA müsabakasına katılım hakkı elde etti. Pandemi dolayısıyla tek maç üzerinden olan elemede, Norveç takımı Rosenborg'a 1-0 yenilerek elendi.2019-2020 sezonu Türkiye Kupasında da başarılı olan Alanyaspor kupada finale yükseldi. Finalde Trabzonspor'a yenilerek kupayı alamayan Alanyaspor Süper Lig tarihinde en başarılı sezona imzasını atmış oldu.
2020-2021 sezonu Türkiye Kupası çeyrek Final mücadelesinde Galatasaray'ı eleyerek yarı finale çıkan Alanyaspor yarı finalde Antalyaspor'a yenilerek Kupaya veda etti.
2020-2021 sezonuna da başarısına devam eden  Alanyaspor, 21 takımlı Süper Ligi 40 maçta 60 puanla 7. sırada bitirdi.
Alanyaspor 2021-22 sezonuna Çağdaş Atan yönetiminde başladı. 3 haftanın sonunda 1 galibiyet 2 mağlubiyetin ardından Atan'ın görevine son verildi. 4 haftada oynanacak Giresunspor maçı öncesi takımın başına Bülent Korkmaz getirildi. Sezonun ilk devresini 8 galibiyet, 4 beraberlik ve 7 mağlubiyetle 8 sırada tamamlanmasının ardından teknik direktör Bülent Korkmaz görevinden istifa etti. Korkmaz'ın ardından daha önceden Alanyaspor'da yardımcı antrenörlük görevinde bulunmuş Francesco Farioli teknik direktörlük görevine getirildi.
Alanyaspor Farioli yönetiminde Süper Lig 2021-2022 sezonunu 64 puan toplayarak beşinci sırada tamamladı.
2021-22 sezonu Türkiye Kupasında Alanyaspor, yarı finalde Sivasspor'a elenerek Kupaya bir kez daha yarı finalde veda etti.
2022-23 sezonunda sponsorluk anlaşması gereği kulüp adı Corendon Alanyaspor olarak değiştirildi. 2024 yılı Ocak ayında FIFA'dan yapılan açıklamada kulübe 3 dönem transfer yasağı getirildi.
Alanyaspor 2022-23 sezonunu 36 maç sonucunda 41 Puanla 15.sırada tamamladı.
Alanyaspor 2023-24 sezonunu 38 maç sonucunda 52 Puanla 8.sırada tamamadı.
Alanyaspor 2024-25 sezonunu 26 maç sonucunda 45 Puanla 12.sırada tamamladı.

Alanyaspor'un ilk taraftar grubu 1985 yılında U.Veysel, Abdullah Bilen, Salih Sertgöz, tarafından kurulan Eren-Gençlik adındadır.10 yıl faaliyetlerine devam eden grup daha sonra bıraktı.1998 yılına kadar kısa süreli gruplar tribünlerde yer aldıktan sonra ALTAD kuruldu.1998 yılında gayrı resmî olarak kurulan ve 2000 yılından bu yana resmi olarak faaliyet gösteren ALTAD (Alanyaspor Taraftarlar Derneği) kulübün en büyük taraftar grubudur. Dernek dönemin kaymakamı Cengiz Gökçe, Alanyaspor başkanı Hasan Hacıince ve yönetim kurulu üyeleri Mevlüthan Çavuşoğlu ve Turan Görgün'ün çabalarıyla kurulmuştur. Derneğin kurucu üyeleri Uğur Veysel Okşar, Şeyhmus Altundal, Yusuf Koca, Mustafa Yıldırım, İbrahim Erdoğan, Ali Mercan, Kemal Sevindik, Mehmetşah Çiçek, Muhammet Özmen ve Mehmet Uyar'dır.Dernek Başkanlığını Uğur Veysel Okşar'ın yaptığı yönetim kurulu taraftarın gelişmesinde, kadın taraftarların tribünlere gelmesinde önemli roller üstlendi. Alanyaspor taraftarı ALTAD2000 öncülüğünde birçok kulüp taraftarları ile iyi ilişkiler kurdu. Bu misafirlikleri sebebiyle de TFF'den ve Spor Toto Müdürlüğünden Fair Play ödülleri aldı. 2018 yılında faaliyetlerine ara veren dernek üyeleri halen tribünlerde yer almaktadır. 2023 Yılında Şimşekler grubunun Alanyaspor yönetimi tarafından feshedilmesiyle birlikte Eski grup üyeleri Tershane grubunu kurdu.2026 Yılı itibarıyla Tershane ve Yörükler grupları tribünde aktiflerdir.

12 Eylül 2025 itibarıyla

Not: Uyruk bilgisi futbolcuların FIFA uygunluk kurallarınca oynayabileceği millî takımı gösterir. FIFA kuralları haricinde başkaca uyruğa da sahip olabilirler.

Süper Lig: 10 Sezon
2016-

1. Lig: 11 sezon
1988-1997, 2014-2016

2. Lig: 10 sezon
2004-2014

3. Lig: 11 sezon
1984-1988, 1997-2004

Amatör Lig: 36 sezon
1948-1984

Türkiye Kupası
Finalist (1): 2019-20
Yarı final (1): 2020-21, 2021-22

1. Lig:
Play Off Şampiyonluğu (1) : 2015-2016

2. Lig:
Play Off Şampiyonluğu (1) : 2013-2014

3. Lig:
Şampiyonluk (2) : 1987-1988, 2003-2004

Not: Tablo son 10 sezonu göstermektedir. Ayrıntılar ve geçmiş sezonlar için Ana Maddeye bakınız.

Kulüp, 1986 yılından beri çoğu Türk, birçok teknik direktörle çalışılmıştır. 22 Mart 2025 tarihinden itibaren Portekizli teknik direktör João Pereira ile çalışılmaktadır.

1948 yılında kurulan kulübün 20 farklı başkanı olmuştur. Başkanlık görevini 2011 yılından beri Hasan Çavuşoğlu yürütmektedir.

Alanyaspor Kulübü, tarihinde ilk kez kurduğu kadın futbol takımıyla 2025-2026 sezonu itibarıyla Kadın

Alaşehir, Antik Çağ'da Philadelphia (Grekçe: Φιλαδέλφεια, yani ‘kardeşini sevenin şehri’) adıyla kurulan kent, 1390 yılında Osmanlılar tarafından fethedilene kadar bu adla anılmıştır. Türkiye'nin Ege Bölgesi'nde bulunan Manisa ilinin ilçelerinden biridir.

Alaşehir, İç Ege Bölgesi'nde, Batı Anadolu'daki doğu-batı yönlü ovalardan biri olan Gediz Ovası'nın doğu kesiminde bulunmaktadır. İlçenin yüzölçümü 971 km²dir.
Alaşehir ilçe merkezi 28 derece 31 dakika 38 saniye doğu boylamı, 38 derece 21 dakika 41 saniye kuzey enlemi üzerinde bulunmaktadır.
Alaşehir ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 198 metredir.

İlçe, Alaşehir çayının da içinden aktığı bir grabenden ve bunu güneyden ve kuzeyden sınırlayan oldukça yüksek plato ve dağlardan ibarettir. İlçenin coğrafi alanı içerisinde dört önemli jeomorfolojik ünite bulunmaktadır. Bu jeomorfolojik üniteler güneydeki Bozdağlar kütlesi, kuzeyindeki Uysal dağları kütlesi ve bu iki dağ kütlesi arasındaki Alaşehir Ovası ve güneydoğusundaki engebeli Uluderbent Çayı Vadisi'dir.
Bozdağların ortalama yükseltisi 1000–1100 m kadar olan plato yüzeyleri üzerinde bazı yerlerde yükseltisi 2000 m'yi aşan doğudan batıya doğru Dindarlı Dağları (1040 m), Çaldağı (1430 m), Karaöküz Dağı (1396 m), Hacıalikarlığı (1839 m), Gözlüğbaba Dağı (1879 m), Çulha Dağı (1555 m), Karadağ (1400 m) ve Kartal Tepe (2070 m) gibi yüksek doruklar bulunmaktadır. Genel olarak 1000 m yükseklikte bulunan kuzeydeki dağlık kütleyi ise, doğudan batıya doğru sırasıyla Uysal Dağları (1311 m), Umurbaba Dağı (1555 m), Karadağ (1108 m) ve Kaysan Tepe (1135 m) oluşturmaktadır.
Gediz Nehri'nin bir kolu olan Alaşehir Çayı'nın içinden aktığı Alaşehir Ovası, doğuda Kocaçay'ın dar bir yarma vadiden çıkıp ovaya dahil olduğu kesimden başlamakta, Alaşehir çayının Gediz nehrine kavuştuğu Salihli Ovası'na kadar devam etmektedir. 8 ilâ 15 km genişliğindeki ova verimli topraklara sahiptir. Alaşehir çayının kuzeyden güneye doğru akan önemli bir deresi olmamasına karşın güneyde Alaşehir Derbendi, Buldan Derbendi, Sarıkızçayı, Zeytin Çayı, Avra Çayı, Şahyar Deresi, Alkan Çayı, Kurudere, Değirmendere ve Göbekli Deresi gibi güneyden kuzeye doğru akan dereleri vardır.
Gediz grabeninin doğu bölümünü oluşturan Alaşehir çayı vadisi, Batı Anadolu Fay kuşağı içerisinde deprem riskinin yüksek olduğu bir sahadır. Kandilli Rasathanesi kayıtlarına göre 28 Mart 1969 tarihinde 6,5 büyüklüğünde bir deprem meydana gelmiş; bu depremde 68 kişi ölmüş, 4651 konutta yıkılmış veya çok ağır hasar görmüştür.

İlçede Akdeniz ikliminden karasal iklime geçiş özelliği gösteren bir iklim egemendir. Genel olarak ılıman bir iklimin geçtiği Alaşehir'de yaz ayları oldukça sıcak ve kurak geçer. Kışlar soğuk ve kar yağışlıdır. Yazın bölgede sıcaklığın 40 dereceye kadar çıktığı görülür. Kışın yıllık yağış ortalaması 500 mm³ olup yağışların büyük bir kısmı kış aylarında düşer.

İlçe ekonomisi tarım, hayvancılık ve sanayiye dayalıdır. Yetiştirilen başlıca tarımsal ürünler, üzüm başta olmak üzere, tütün, pamuk, tahıl, armut ve zeytindir. Hayvancılıkta sığır ve koyun yetiştirilir. İlçede ayrıca 150 üzüm ihracatı yapan firma, 80 üzüm işletmesi, Tariş Üzüm Entegre Tesisleri ve Suma Fabrikası ile Sarıkız Maden Suyu Fabrikası bulunmaktadır.

İlçeye ulaşım D 585 kara yolu ve demir yolu ile sağlanmaktadır. İlçe genelinde ve çevre ilçelere ise toplu taşıma hizmeti Manisa Büyükşehir Belediyesine ait araçlar ve yine Büyükşehir Belediyesinin denetlediği özel toplu taşıma araçları ile sağlanmakta olup bu araçlarda Manisa kart kullanılmaktadır.

Sultaniye üzümünün yetiştiği nadir bölgelerden biridir, yemek kültürü gelişmiştir, Ege Bölgesi'nde olduğu için genelde zeytinyağlı ve hafif yemekler yenilir. Ayrıca kapaması da meşhurdur.Yörükan seyahat notunda geçmiştir.

Filadelfiya veya Philadelphia (Grekçe: Φιλαδέλφεια) isminin Türkçede, "kardeş sevgisi" anlamına geldiği söylenir. Antik Katakekaumene bölgesinde bulunan 10 kentin oluşturduğu dekapolisin şehirlerinden biridir. Filadelfiya'nın kuruluşu Pergamon Kralı II. Attalos'a dayandığı tahmin edilmektedir. MÖ 159 yılından başlayarak başkent Bergama Krallığı'nın yönetimine geçen II. Attalos, kurduğu şehirlerle ve kültüre verdiği destekle ün yapmıştır. Turizm şehri Antalya da II. Attalos tarafından kurulmuştur ve Attaleia (Tr. "Attalos şehri") denilmiştir. Attalos kendisinden önceki kral olan ağabeyi II. Eumenis'i çok seviyordu. II. Attalos bu sebepten "kardeşini seven" diye çevrilebilen "Philadelphus" lakabıyla bilinirdi. Filadelfiya şehrinin madeni paraları da birbirine tıpatıp benzeyen bu iki kardeşin görüntüsünü taşır. Onların birbirlerine duydukları kardeş sevgisi de yeni kurulmuş olan şehrin adı bu şekilde oluştuğu farz edilir.
William Barclay'a göre bu yeni yerleşimin amacı, bir Grek kültür merkezi olarak komşuları Misya, Lidya ve Frigya'yı etkilemekti. (MÖ 19)

Alaşehir; eski dönemlerde bilinen Filadelfiya (Philadelphia), Sart'ın yaklaşık 50 km kadar güneydoğusunda, Gediz grabenininde geniş bir ovanın güney yamacında kuruluydu. Hem iklim yönünden, hem de güneyinde ve kuzeyinde bulunan dağlardan (horst) ovaya inen alüvyon toprakları sayesinde çok verimli bir araziye sahipti. Bu yüzdendir ki Alaşehir antik dönemden bugüne kadar bağcılıkla ün kazanmıştır. Öte yandan yörenin bu yapısı büyük tehlikeleri de içeriyordu. Filadelfiya'daki deprem izleri başka yörelere göre daha yoğundu. 17'de Sart'ın yanı sıra on kenti yıkan korkunç depremin sarsıntıları başka yerlerde sona ererken, Filadelfiya'da yıllar sonra dahi hissedilmeye devam etti. MÖ 63 yılında Amasya'da doğan ünlü coğrafyacı Strabon Filadelfiya'ya "deprem şehri" lakabını vermişti. Gerçekten de Filadelfiya'da hemen her gün artçı şoklar hissediliyordu. Şehir halkının büyük bir kesimi yeni sarsıntılardan ve yıkıntı taşlarından korktukları için açık arazide çadırlarda kalmayı tercih ediyordu.
Korkunç depremden sonra Roma imparatoru Tiberius, Sart'a yaptığı yardım gibi Filadelfiya'ya da yardım etti, şehir halkı onun onuruna şehrin adını "Kayser'in yeni şehri" anlamında Neocaesaria olarak değiştirdi. Yıllar sonra imparator Vespusyan Flavius'un döneminde tekrar isim değişikliği oldu. Bugünkü Alaşehir bir süre için Filavya adını taşıdı.

Yeni Ahit'te adı geçen Yedi Kilise'nin yedisi de bugünkü Türkiye toprakları içindedir. Filadelfiya Kilisesi de bunlardan biridir.
Alaşehir Pergamon Kralı II. Attalos (MÖ 150-138) tarafından kurulmuş olup o dönemdeki ismi Filadelfiya'dır. Bergama Krallığı zamanında önemli bir kent olan Filadelfiya, Roma döneminde de önemini korumuştur. Roma döneminde daha da gelişen kent MS 40 yıllarında Hristiyanlığın yaygınlaşması ile birlikte Pavlus'un müritlerinin toplandığı bir yer olmuştur. Filadelfiya Kilisesi, Pavlus döneminde kurulmuştur.

Bizans döneminde önemli bir askeri üs olan kent, bir süre müslüman Araplar tarafından feth edilmeye çalışılmıştır. Zaman içerisinde yaşanan depremlerle kentteki yapılar hasar görmüştür.

Malazgirt Savaşı (1071) sonrasında yöreye gelen bazı Türkmen boyları buraya yerleşmiştir. Alaşehir, Selçuklu Hanedanı ile Bizanslılar arasında sık sık el değiştirmiştir.

Aydınoğulları Beyliği, Osmanlılar tarafından ilhak edilinceye dek, şehre egemen olmuştur.

Kent, Yıldırım Bayezid tarafından 1391'de Osmanlı topraklarına katılmıştır. İsmini Yıldırım Bayezid döneminde almıştır. Yıldırım Bayezid'in şehrin tepesi Toptepe'ye çıkarak "Ne âlâ şehir!" (Ne harika şehir!) dediği rivayet edilir. Bu temcidle şehrin ismi Alaşehir olarak kalır. Aziz Yuhanna Kilisesi yıkılmamış ve yıktırılmamıştır lâkin karşısına bir cami inşa edilmiştir. Bu cami "Yıldırım Bayezid Camii"dir ve ibadete açıktır. Timur istilasından sonra yaşanan Fetret Devri sürecinde, 1402'de yeniden Osmanlı topraklarına dahil olmuştur. 19. yüzyılda Aydın Vilayeti'nin Saruhan Sancağına bağlı bir kaza olan Alaşehir, cumhuriyetin ilanına kadar Aydın İli Manisa Sancağına bağlı kalmıştır.

I. Dünya Savaşı'ndan sonra Mondros Mütarekesi'ne dayanılarak başlatılan Ege'deki Yunan işgaline karşı direnişi örgütlemek amacıyla, Erzurum Kongresi'nden kısa bir süre sonra Alaşehir Kongresi (16–25 Ağustos 1919) yapılmıştır. Bu kongrenin toplanmasına Balıkesir eski Mutasarrıfı Hacı Muhittin Bey'in önemli katkıları olmuştur. Bu kongrenin Erzurum ve Sivas Kongrelerinden farkı, sivil memurlar ve yerel eşrafın önderliğinde toplanmasıdır. Bu kongre ile Alaşehir'in Anadolu'da Kuvâ-yi Milliye'nin örgütlenmesinde katkısı olmuştur.
15 Mayıs 1919'da İzmir'e giren Yunan ordusu 24 Haziran 1920'de Alaşehir'e varmış, 5 Eylül 1922 tarihinde Türk ordusu tarafından geri alınmıştır. Millî Mücadele'de işgalci Yunanlara karşı baş kaldıran ve bu amaçla milis teşkilatları kurarak direnen ilk şehirlerimizden birisi Alaşehir'dir.

Cumhuriyetin ilanından sonra Manisa iline bağlı ilçe konumunu sürdürmüştür. Mübadele sonrası ilçeden göç eden Rum nüfus Yunanistan'da Nea Filadelfia (Yeni Filadelfiya) kentine yerleşmişlerdir.
Alaşehir'den günümüze gelebilen tarihî eserler arasında; Filadelfiya Aziz Yuhanna Kilisesi (turizm için "Philadelphia St. Jean Church" diye de tanıtılır), Bizans dönemine ait sur kalıntıları, Yıldırım Bayezid Camii, Şeyh Sinan Camisi ve Türbesi, Güdük Minare Camisi, Yağhane Camisi, Kadı Şeyh Camisi ve Türbesi, Rahmanlı Dede (Tepeköy mahallesinde) bulunmaktadır.
Daha önceleri Sarıgöl ilçesi Alaşehir'e bağlıyken 4 Eylül 1957'de 7033 sayılı kanunla Alaşehir'den ayrılarak Manisa iline bağlı bir ilçe olmuştur. 6 Aralık 2012 tarihinde yayımlanan On Üç İlde Büyükşehir Belediyesi ve Yirmi Altı İlçe Kurulması ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile Manisa Büyükşehir Belediyesi kurulmuş ve Alaşehir de bu kanunun maddeleri uyarınca Manisa Büyükşehir Belediyesi sınırları içerisine girmiştir.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Alaşehir Kaymakamlığı 10 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ali Gürbüz (d. 26 Ekim 1987 Antalya, Türk başpehlivan. 650., 651., 658. ve 660.Kırkpınar Yağlı Güreşleri'nde birinci gelerek dört kez başpehlivan unvanını kazandı.

1987'de Korkuteli - Antalya'da doğdu. Eski Kırkpınar başpehlivanlarından Recep Gürbüz'ün oğlu ve pehlivan Mehmet Öztürk'ün torunu olan Ali Gürbüz, üç kuşağı başpehlivan olan bir ailedendir. 2004 yılında lise eğitimini Murat Paşa Lisesi'nde tamamladıktan sonra aynı yıl Gazi Üniversitesi Beden Eğitimi Spor Yüksek Okulu'nu kazanarak lisans eğitimine Ankara'da başladı. Üniversite eğitimi esnasında minder güreşine yöneldi.

Minder güreşinde de güreşen Ali Gürbüz, 2007 yılında Gençler Avrupa Şampiyonası'nda ve Gençler Dünya Şampiyonası'nda üçüncülük elde etti.
1998 yılında Kırkpınar Yağlı Güreşleri'nde Er Meydanı'na çıktı. 1998 yılı Kırkpınar Yağlı Güreşleri'ne katıldığı ilk güreş deneyiminde Minik 2 Boyunda ikincilik kürsüsüne çıktı. Daha sonra sırasıyla 2002 yılında Tarihi Kırkpınar Yağlı Güreşlerinde Tozkoparan Boyunda yine ikinci oldu. 2003 yılında Deste Küçük Boyda birincilik kürsüsüne çıktı. 2005 yılı Kırkpınar Yağlı Güreşlerinde Deste Büyük Boyda, 2006 yılında da, Küçük Orta Büyük Boyda birinci oldu. 2008 yılında Kırkpınar Yağlı Güreşlerinde Er Meydanında Başaltı Boyunda birincilik kürsüsüne çıkarak Başpehlivan Boyunda güreşmeye hak kazandı.
2009 yılında Kırkpınar Yağlı Güreşleri'nde üçüncü oldu.
2010 yılında Kırkpınar Yağlı Güreşleri'nde ikinci oldu.
2011 yılı 650. Tarihi Kırkpınar Yağlı Güreşleri'nde final müsabakasında Başpehlivan Recep Kara'yı yenerek ilk defa Kırkpınar Başpehlivanı olarak Er Meydanı'nda altın kemer kuşandı.
2012 yılında 651. Kırkpınar Yağlı Güreşleri finalinde yine Recep Kara'yı yenerek unvanını korudu. Ayrıca 2. Arnavutköy Yağlı Güreşlerinde birinci olarak başpehlivanlık kazandı.
2013 yılında yapılan 652. Kırkpınar yağlı güreşlerinde ise İsmail Balaban'ı finalde yenerek üst üste 3. kez baş pehlivan oldu ve böylelikle altın kemerin ebedi sahibi oldu. Fakat doping testi pozitif çıktı ve altın kemer İsmail Balaban'a verildi.
2016 Yılı 655. Kırkpınar Yağlı Güreşleri'nde kürsü yaparak üçüncü olmuştur.
2018 Yılı 657. Kırkpınar Yağlı Güreşlerinde yarı finale çıkmıştır. Yarı finalde Şaban Yılmaz'a yenilerek, üçüncülük kürsüsünde yer almıştır. Aynı yıl 25. Gönen Yağlı Güreşleri'nde ve 33. Kandıra Yağlı Güreşlerinde birinci olarak başpehlivanlık kazandı.
2019 yılında yapılan 658. Kırkpınar Yağlı Güreşleri finalinde bir önceki yılın başpehlivanı Orhan Okulu'yu yenerek 3. kez başpehlivan oldu. Aynı yıl 60. Geleneksel Kurtdereli Yağlı Güreşleri'nde birinci olan Ali Gürbüz, Kurtdereli başpehlivanlığı unvanını almıştır.
2020 yılında yapılması gereken 659. Kırkpınar Yağlı Güreşleri COVID-19 salgını kapsamında alınan tedbirler nedeniyle yapılamamıştır.
2021 yılında yapılan 660. Kırkpınar Yağlı Güreşleri finalinde İsmail Koç'u yenerek 4. kez başpehlivanlığı kazandı. Osman Özgün, Tanju Gemici, Ertuğrul Dağdeviren, Serhat Gökmen ve Orhan Okulu'yu mağlup eden Ali Gürbüz finale kalmıştı Aynı yıl 61. Geleneksel Kurtdereli Yağlı Güreşleri'nin başpehlivanı Ali Gürbüz oldu.
2022 yılında yapılan 661. Kırkpınar Yağlı Güreşleri, önceki iki yılın başpehlivanı olan Ali Gürbüz için altın kemerin ebedi sahibi olma yılıydı. 1. turda Ali Yanatma'yı mağlup ederek 2. tura yükselen Ali Gürbüz, 2. turda Mehmet Yeşil Yeşil'e yenilerek elenmiştir.
2023 yılında 29. Gönen Sebeplili Hüseyin Yağlı Güreşleri'nde birinci olarak başpehlivanlık kazandı.
2024 yılında 916. Aybastı Perşembe Yaylası Yağlı Güreşleri, 16. Sekapark Yağlı Güreşleri, 13. Beyağaç Hüseyin Çokal Yağlı Güreşleri, 2. Fethiye Mustafa Kiremitli Yağlı Güreşleri ve 2. Şahinbey Yağlı Güreşleri'nde birinci olarak başpehlivanlığı kazandı.
2025 yılında 349. Mustafakemalpaşa Kabulbaba Yağlı Güreşlerinde, 48. Yapraklı Yağlı Güreşlerinde ve 41. Karamürsel Yağlı Güreşleri'nde birinci olarak başpehlivanlık kazandı.

Son Güncelleme: 31.05.2026

2008

22. Dirmil Altın Sipsi Yağlı Güreşleri
2009

47. Nilüfer Çalı Yağlı Güreşleri
5. Antalya Kepez Yağlı Güreşleri
2010

16. Gebze Hünkar Çayırı Yağlı Güreşleri
48. Nilüfer Çalı Yağlı Güreşleri
18. Menteşe Yağlı Güreşleri
Sancaktepe Yağlı Güreşleri
Aksu Yağlı Güreşleri
2011

12. Kumluca Yağlı Güreşleri
17. Gebze Hünkar Çayırı Yağlı Güreşleri
3. Sekapark Yağlı Güreşleri
650. Kırkpınar Yağlı Güreşleri
659. Tarihi Elmalı Yeşilyayla Yağlı Güreşleri
24. Dirmil Altın Sipsi Yağlı Güreşleri
Korkuteli 23. Altın Kiraz Yağlı Güreşleri
10. Avcılar Gece Yağlı Güreşleri
2012

8. Antalya Kepez Yağlı Güreşleri
13. Kumluca Yağlı Güreşleri
Demre Yağlı Güreşleri
Mustafakemalpaşa Yalıntaş Yağlı Güreşleri
Kemer Yağlı Güreşleri
Çan Yağlı Güreşleri
4. Çorum Yağlı Güreşleri
4. Sekapark Yağlı Güreşleri
2. Arnavutköy Yağlı Güreşleri
651. Kırkpınar Yağlı Güreşleri
660. Elmalı Yağlı Güreşleri
2013

19. Gebze Hünkar Çayırı Yağlı Güreşleri
18. Feslikan Yağlı Güreşleri
2014
-
2015
-
2016

54. Nilüfer Çalı Yağlı Güreşleri
91. Büyükmandıra Yağlı Güreşleri
53. Tekirdağlı Hüseyin Pehlivan Yağlı Güreşleri
2017

285. Çardak Yağlı Güreşleri
13. Alanya Gökbel Yağlı Güreşleri
2018

79. Dursunbey Yağlı Güreşleri
33. Kandıra Yağlı Güreşleri
30. Korkuteli Yağlı Güreşleri
27. Seydikemer Seki Yağlı Güreşleri
25. Sancaktepe Yağlı Güreşleri
25. Gönen Yağlı Güreşleri
24. Hünkâr Çayırı Yağlı Güreşleri
19. Kumluca Yağlı Güreşleri
17. Hendek Selmandede Yağlı Güreşleri
14. Alanya Gökbel Yağlı Güreşleri
14. Kemer Yağlı Güreşleri
10. Sorgun Yağlı Güreşleri
7. Kavaklı Koca Yusuf Yağlı Güreşleri
4. Serik Yağlı Güreşleri
4. Muratpaşa Yağlı Güreşleri
2019

658. Kırkpınar Yağlı Güreşleri
667. Elmalı Yağlı Güreşleri
1. Egepol Bergama Yağlı Güreşlerii
20. Kumluca Yağlı Güreşleri
94. Büyükmandıra Yağlı Güreşleri
25. Hünkarçayırı Yağlı Güreşleri
32. Dirmil Altınyayla Yağlı Güreşleri
8. Çan Yağlı Güreşleri
15. Alanya Gökbel Yağlı Güreşleri
60. Kurtdereli Yağlı Güreşleri
2. Burdur Yağlı Güreşleri
Topçam Yağlı Güreşleri
28. Seydikemer Yağlı Güreşleri
Altıeylül Yağlı Güreşleri
13. Şile Yağlı Güreşleri
7. Köyceğiz Yağlı Güreşleri
Osmancık Yağlı Güreşleri
6. Boyabat Yağlı Güreşleri
2021

660. Kırkpınar Yağlı Güreşleri
15. Kartepe Hergeleci İbrahim Yağlı Güreşleri
23. Feslikan Yağlı Güreşleri
61. Kurtdereli Yağlı Güreşleri
14. Şile Yağlı Güreşleri
13. Sekapark Altınkemer Yağlı Güreşleri
562. Akhisar Çağlak Yağlı Güreşleri
1. Pamukkale Yağlı Güreşleri
16. Silivri Belediyesi Kavaklı Yenici Mehmet Yağlı Güreşleri
Denizli ? Merkezefendi Yağlı Güreşleri
26. Gebze Hünkar Çayırı Yağlı Güreşleri
6. Yuntdağı Yağlı Güreşleri
2022

670. Elmalı Yağlı Güreşleri
12. Sorgun Yağlı Güreşleri
29. Seki Yağlı Güreşleri
27. Hünkar Çayırı Yağlı Güreşleri
24. Malkaralı Fehmi Özkan Yağlı Güreşleri
3. Bigalı Mehmet Çavuş Yağlı Güreşleri
3. Susurluk Göbel Katrancı Mehmet Yağlı Güreşleri
7. Aksu Yağlı Güreşleri
2023

671. Elmalı Yağlı Güreşleri
63. Kurtdereli Yağlı Güreşleri
29. Gönen Sebeplili Hüseyin Yağlı Güreşleri
25. Konyaaltı Feslikan Yağlı Yağlı Güreşleri
17. Alanya Gökbel Yağlı Güreşleri
10. Manavgat Yağlı Güreşleri
8. Yuntdağı Yağlı Güreşleri
1. Marmaris Yağlı Güreşleri
2024

916. Aybastı Perşembe Yaylası Yağlı Güreşleri
16. Sekapark Yağlı Güreşleri
13. Beyağaç Hüseyin Çokal Yağlı Güreşleri
2. Fethiye Yağlı Güreşleri
2. Şahinbey Yağlı Güreşleri
2025

349. Mustafakemalpaşa Kabulbaba Yağlı Güreşleri
48. Yapraklı Yağlı Güreşleri
41. Karamürsel Yağlı Güreşleri

Antakya (Grekçe: Ἀντιόχεια Antiócheia, Süryanice: ܐܢܛܝܘܟܝܐ Anṭiokia, İbranice: אנטיוכיה, antiyokhya, Gürcüce: ანტიოქია, Ermenice: Անտիոք Antiok, Latince: Antiochia ad Orontem, Arapça :انطاکیه Anṭākiya), Asi Nehri kıyısına kurulmuş bir antik kent. Kalıntıları günümüz Antakya şehrinde bulunur ve modern şehre ismini verir.
Antakya Büyük İskender'in generallerinden I. Seleukos tarafından milattan önce dördüncü yüzyılın sonunda kuruldu. Şehrin gelişmesinde coğrafi, askerî ve ekonomik konumu büyük bir etken olmuştur. Şehrin Baharat Yolu, İpek Yolu ve Kral Yolu'nun yakınlarında bulunması ekonomik olarak gelişmesini hızlandırmış ve Yakın Doğu'nun başkenti olma yolunda İskenderiye'ye rakip olmasını sağlamıştır. Şehir ayrıca Helenistik Yahudiliğin ve İkinci Tapınak Dönemi Yahudiliğinin ana merkezlerinden biridir. Antakya'nın şehirleşmesinin büyük bir bölümünü Roma İmparatorluğu topraklarının Doğu Akdeniz bölgesindeki en önemli şehirlerden biri olduğunda yaşamıştır.
Antakya, hem uzun tarihi hem de Helenistik Yahudiliğin ve Erken Hristiyanlığın ortaya çıkmasında oynadığı kilit rolü sebebi ile "Hristiyanlığın Beşiği" olarak adlandırılır. Hristiyan Yeni Ahit, "Hristiyan" isminin ilk olarak Antakya'da ortaya çıktığını ileri sürer.
Şehir, Suriye Tetrapolisi olarak bilinen (Antioch, Seleucia Pieria, Epemiye, Laodicea) şehirlerden birisidir.
Şehir, Augustus zamanında yarım milyon nüfusa sahip bir metropoldü ancak, Orta Çağ'da yaşanan savaşlar, sık yaşanan depremler ve Moğol istilaları ardından Antakya'dan geçmeyi bırakan ticaret yollarının değişmesi sebebi ile önemini kaybetmiştir.

Antakya'dan önce aynı bölgede Meroe adlı bir yerleşim bulunmaktaydı. Burada Herodot'un "Pers Artemis'i" olarak adlandırdığı, Semitik tanrılardan Anat'a ait bir tapınak bulunmaktaydı. Bu tapınak Antakya'nın Doğu mahallesinde bulunuyordu.
Silpius Dağı (Habib-i Neccar Dağı)'nın eteklerinde Io veya Iopolis adında bir yerleşim yeri bulunmaktaydı. Bu isim kendilerini Attik İyonyalılarla bağdaştırmak isteyen Antakyalılar tarafından kullanılırdı. Io'nun küçük bir tüccar Yunan kolonisi olduğu düşünülmektedir.

Ayrıca Antakyalı Yunan Tarihçi İoannis Malalas ova içinde Asi Nehri kenarında Bottia adında ilkel bir yerleşimin de olduğunu belirtmektedir.

Milattan sonra 4. yüzyılda yaşamış Antakyalı bir hatip olan Libanios'un yazılarında Büyük İskender'in Antakya mevkiinde kamp kurduğu ve Antakya'nın kuzeybatısında Zeus'a bir sunak yaptırdığını belirtmiştir. Bu olay sadece Libanios'un yazılarında geçmektedir. Muhtemelen Antakya'nın statüsüne yükseltmek amacı ile yapılmış olabileceği düşünülse de gerçek olmaması için bir sebep bulunmamaktadır.
MÖ 323 yılında Büyük İskender'in ölümünden sonra, generalleri işgal ettikleri bölgeleri kendi aralarında paylaşmıştır. I. Seleukos MÖ 301 yılında, İpsos Savaşı'nın ardından Suriye topraklarının hakimiyetini kazanmış ve Suriye'nin kuzeybatısında dört "kardeş" şehir kurmaya başlamıştır. Bunlardan biri babası Antiochus'un şerefine kurduğu Antakya'dır. Suda'ya göre ise şehrin adı I. Seleukos'un oğlu I. Antiohos'tan gelmektedir. I. Seleukos'un onaltı Antioch kurduğu düşünülmektedir.
I. Seleukos, Antakya'nın kurulacağı yeri dinî bir törenle seçmiştir. Zeus'un hayvanı olduğuna inanılan kartala bir parça kurban eti verilmiş ve kartalın bu adağı taşıdığı yere şehir kurulmuştur. Seleukos bu dini töreni saltanatının 12. yılında Kadim Makedon Takviminin Artemisos (MÖ Mayıs 300 yılı) ayının 22. gününde gerçekleştirmiştir. Antakya kısa zamanda Seleucia Pieria'nın üstüne çıkarak Suriye'nin başkenti olmuştur.

Orijinal Selevkos şehri, mimar Xenarius tarafından İskenderiye'nin ızgara planı taklit edilerek yapılmıştır. Libanios bu şehrin ilk binasını ve yerleşim planını şu şekilde anlatır. Şehrin kalesi, Habib-i Neccar Dağı'nın üstünde bulunuyordu ve şehrin geneli dağın kuzeyinde, nehrin saçaklandığı yerde dağın yamaçlarında yerleşmişti. Şehir merkezinde iki büyük sütunlu yol kesişiyordu. Kısa bir süre sonra şehrin doğusuna Antiochus I tarafından ikinci bir mahalle kuruldu. Kendine ait surları bulunan bu mahalle, Strabon'nun tabirine göre Yunan şehrinin aksine yerel kültüre sahipti.
Asi Nehri'nin içinde şehrin kuzeyinde büyük bir ada bulunmaktaydı. II. Seleukos Kallinikos bu ada üzerinde üçüncü bir "şehir" kurmaya başladı. Bu şehir III. Antiohos tarafından tamamlandı. IV. Antiokhos Epiphanēs tarafından MÖ 175-164 yılları arasında dördüncü ve son mahalle eklendi. Bu mahallenin eklenmesi ile Antakya, Tetrapolis olarak bilinmeye başladı. Şehrin çapı batıdan doğuya 6 kilometre kuzeyden güneye bundan biraz daha az uzunluktaydı. Bu alanın içinde birçok büyük bahçe bulunmaktaydı.
Yeni şehir Atinalıların yakınlarda bulunan Antigonia şehrinden getirdiği göçmenler, Makedonyalılar ve Yahudiler (Kuruluştan itibaren tüm hakları verilmiş olan)'in karışımından oluşmaktaydı. Antakya'nın kuruluştaki özgür nüfusu 17.000 ve 25.000 arasında  olduğu tahmin edilmektedir. Bu sayıya köleler ve yerel göçmenler dâhil değildir. Antakya'nın nüfusu geç Helenistik Dönem ve Erken Roma Dönemi'nde 500.000 kişiyi geçerek zirve noktasına ulaşmış ve Roma İmparatorluğu içinde Roma ve İskenderiye'den sonra en büyük üçüncü şehir olmuştur. 4. Yüzyılın ikinci yarısında Libanios'a göre nüfus 150.000 ve İoannis Hrisostomos'a göre de 200.000'dir (çocuklar ve köleler bu sayıya dâhil değildir.).
Şehrin Heraclea mahallesinin yaklaşık 6 kilometre batısında, ortasında Büyük Apollon Tapınağı bulunan bol ağaçlıklı ve su kaynaklı cennetten bir köşe Daphne (Defne) bulunmaktaydı. Bu tapınak I. Seleukos tarafından yaptırılmış ve Apollon'u Müzlerin başı olan Musagetes formunda tasvir eden, heykeltıraş Bryaxis tarafından yapılmış görkemli bir heykelle zenginleştirilmiştir. Daha sonra Diocletianus tarafından yer altına bu tapınağa eşlik edecek bir Hekate tapınağı yapılmıştır. Daphne'nin doğal güzelliği ve gevşek ahlakı tüm Batı dünyasında ün salmıştı ve doğal olarak Antakya'da bu üne ortak oluyordu.
Antakya I. Antiohos döneminde Selevkos İmparatorluğu'nun başkenti ve mahkeme şehri olmuştur, fakat asıl önem kazanması Ankyra Muharebesi sonucu Selevkos İmparatorluğu'nun Anadolu'da hâkimiyeti kaybetmesi ve güç merkezinin Anadolu'dan kaymasına dayanır. Aynı şekilde bu savaş, dolaylı yoldan Pergamon Krallığı'nın yükselişine sebep olmuştur. Bu savaş sonrası Selevkoslar Antakya'da yaşamış ve başkentlerine de en iyi şekilde bakmışlardır. Helenistik Dönem ile alakalı bilgiler geç Roma döneminde yaşamış yazarlardan geldiği için Suriye dışında kalan bölgelerle alakalı bilinenler çok sınırlıdır. Romalı yazarlar şehirde Yunanlar tarafından yapılmış önemli binalar arasında sadece günümüzde de hâlâ Habib-i Neccar Dağı'nın eteklerinde kalıntıları bulunan tiyatrodan ve Asi Nehri'nin içindeki adada bulunan saraydan bahsetmektedir. Cicero, Pro Archia'da Antakya'dan "En bilge insanların bulunduğu ve en özgürlükçü araştırmaların yapılabildiği kalabalık bir şehir." olarak bahseder. Selevkos döneminden bu arayışlarda bulunan ve günümüze gelen kayda değer isimler Stoacı Felsefeci Antakyalı Apollophanes ve yazar Phoebus'tur.
Şehrin nüfusunun büyük bir bölümü yüzeysel olarak Helenik'ti ve resmi olmayan hayatta Aramice konuşuluyordu. Krallara verilen lakaplar genelde Aramice oluyordu. Kuzey Suriye'nin büyük tanrıları olan Dafni ve Apollon dışında büyük oranda Meroe'nun Pers Artemis'i, Hierapolis Bambyce'in Atargatis'i gibi yerel tanrılara inanılıyordu.
"Altın Şehir" sıfatından şehrin görünümünün çok görkemli olduğu çıkarımını yapabiliriz. Fakat şehir, bulunduğu bölgenin sismik hareketliliğe çok sık maruz kalması sebebiyle bu görkemi koruyabilmek için sürekli bir bakım-onarıma ihtiyaç duyuyordu. Kayıtlı ilk büyük depremin, şehir ile ilgili bildiklerimizin büyük bir bölümünün kaynağı olan yerel tarihçi İoannis Malalas, MÖ 148 yılında meydana geldiğini ve çok büyük bir yıkıma sebep olduğunu yazmıştır.
Şehrin sakinleri isyana yatkın, dönek ve sefahat düşkünlüğü dillere düşmüş bir hâldeydi. Selevkos hanedanının MÖ147'de I. Aleksandros'a karşı ve MÖ129'da II. Dimitrios'a karşı çıkan isyanları gibi iç anlaşmazlıklarında şehir sakinleri, şiddet içeren bir tutumla isyanlarda rol alıyorlardı. Öyle ki, MÖ129'daki isyanda II. Dimitrios'u sarayında kuşatan Antakyalılara karşı, Yahudilerden oluşan askerî birliğini göndererek şehrin kontrolünü ciddi kıyımla ve büyük bir bölümü yanmış olarak geri ele alabilmiştir. Antakya halkı Selevkos Hanedanı'nın son dönemlerinde zayıf hükümdarlarının açık bir şekilde aleyhine dönmüş ve MÖ 83 yılında II. Tigran'ı şehri ilhak etmesi için davet etmiş, MÖ 65 yılında XIII. Antiohos'u tahttan indirmeye çalışmış ve ertesi yıl Roma Cumhuriyeti'ne katılmayı talep etmiştir. Bu istekleri MÖ 64 yılında kabul görmüş ve Suriye ile birlikte civitas libera (serbest şehir) olarak Roma Cumhuriyeti hükmü altına girmiştir.

Romalılar "melez" Antakyalılara sınırsız bir aşağılama ile bakıyorlardı. Fakat, İmparatorluğun doğusuna başkent olmak için çok uzakta ve ücrada kalan İskenderiye'nin aksine, çok daha merkezi bir yerde ve ticaret yolları üstünde bulunan Antakya en başından itibaren Roma imparatorları için değerli bir şehirdi. Romalılar, şehri belli bir dereceye kadar Doğu'daki Roma yapmaya çalıştılar. MÖ 47 yılında Jül Sezar şehri ziyaret etmiş ve özgürlüğünü onaylamıştır. Silpius Dağı'nın üstünde muhtemelen şehrin benimsenmesini sağlayan Augustus tarafından yaptırılmış büyük bir Jüpiter Tapınağı bulunuyordu. Roma tipi bir forum yapılmış ve Tiberius güneyde Silpius Dağı'na doğru iki uzun sütunlu yol yaptırmıştır. Agrippa ve Tiberius tiyatroyu büyütmüş ve Trajan onların başlattığı işi bitirmiştir. Antoninus Pius doğu-batı ana yolunu granitle kaplatmıştır. İmparatorların adını taşıyan bir circus, yeni sütunlu yollar, çok sayıda hamam ve bu hamamları besleyecek su kemerleri yapıldı, bu su kemerlerinin en iyilerinden birisi Hadrianus adına yaptırılandır. Roma müvekkili Kral Hirodes şehrin doğusuna uzun bir stoa inşa etti ve Agrippa bunun güneyinde yeni bir kenar mahalle yapılmasını teşvik etti.
Antakya'ya Romalılar tarafından 

Antalya'da spor, Türkiye'nin Antalya ilinin spor tarihçesini, spor kulüplerini, önemli spor tesislerini konu almaktadır.
Antalya'nın futbol, basketbol, voleybol, hentbol gibi farklı branşlarda faaliyet gösteren spor takımları vardır.

İl sınırları içinde 197 adet tescilli spor kulübü ve 7.443'ü aktif 58.395 sporcu bulunmaktadır. Bu kulüplerde futbol, basketbol, hentbol, voleybol, atletizm, güreş, judo, karate, tekvando, tenis, masa tenisi, sutopu ve yüzme başta olmak üzere birçok spor dalında faaliyet yapılmaktadır.
Futbolda, Akrepler takma ismini kullanan Antalyaspor, şehri Türk futbolunda en üst düzeyde temsil etmektedir. Antalyaspor, 2025-26 sezonu Süper Lig'deki 30. sezonu olan kırmızı beyazlı takım, karşılaşmalarını 29.307 kişilik Antalya Stadyumu'nda oynamaktadır.
Antalyaspor, Süper Lig'de hiç şampiyon olamadı ve Süper Lig'de en iyi derecesini 58 puan toplayarak Süper Lig'i 5. sırada tamamladığı 2016-17 sezonunda elde etti. En çok puan topladığı sezonu ise 59 puanla Süper Lig'i 7. sırada tamamladığı 2021-22 sezonu oldu. 1999-00 sezonunda Galatasaray ile 2020-21 sezonunda da Beşiktaş ile Türkiye Kupası finalleri oynadı ve oynadığı 2 finali de kaybetti. Süper Kupa'nda ise tarihinde ilk kez 2021 Türkiye Süper Kupası oynadı ve rakibi Beşiktaş'a normal ve uzatma süreleri 1-1 biten maçta seri penaltılar sonucu 4-2 mağlup oldu ve kupayı kaybetti. Avrupa kupalarındaki en iyi başarısı ise 2000-01 sezonunda UEFA Kupası'nda 1. tur'dur.
İlin diğer profesyonel futbol takımlarından Alanyaspor da 2015-16 yılını 1. Lig play-off şampiyonu olarak tamamlayıp 2016-17 sezonunda ilk kez Süper Lig'de mücadele etme hakkı kazanmasıyla Antalya ilk kez bir Süper Lig sezonunda iki takımla temsil edilmiştir.
1207 Antalyaspor şehrin Kadınlar Süper Ligi'nde yer alan tek kadın futbol takımıdır.

Türkiye'de yağlı güreşin yarışma biçiminde düzenlenen en üst seviyesi Kırkpınar Yağlı Güreşleri'nde Antalyalı pehlivanlar özellikle Recep Gürbüz'ün 1988 yılındaki başpehlivanlığı kazanmasının ardından bu yana hemen her yıl ilk üçe girdiler. 1987'de Recep Gürbüz'ün üçüncülüğünden, 2016'daki turnuvaya kadar geçen 29 yılın 18'inde en az bir Antalyalı pehlivan ilk üçe girdi. Ayrıca bu süre zarfında 29 kez Antalyalı pehlivanlar podyumun ilk üç basamağından en az birinde kendine yer buldular.
Kırkpınar Yağlı Güreşleri'ni 2002 yılında Hasan Tuna, 2006 yılında Osman Aynur(en kısa sürede biten Kırkpınar finali 6. Dakikada Recep Karayı yendi.), 2009 ve 2010 başpehlivanı Mehmet Yeşil Yeşil, 2011-2012 yıllarında altın kemeri alan Ali Gürbüz 2013 yılında İsmail Balaban ve 2015 yılında Orhan Okulu Antalya'ya şampiyonluk getirdiler.
Kırkpınar'dan daha eski bir geçmişe sahip olan ve 2016 Eylül'ünde 664.'sü düzenlenen Tarihi Elmalı Yeşilyayla Yağlı Pehlivan Güreşleri de her sene Antalya'nın Elmalı ilçesinde düzenlenir.
Bütün bunların yanında Antalya Gençlik ve Spor İl Müdürlüğü, il çapında çeşitli amatör spor faaliyetleri düzenler. Bunlar, atletizm, basketbol, voleybol, golf, güreş, futbol, judo, tekvando, hentbol, tenis, okçuluk, yüzme gibi dallar için çeşitli tesisler çoğunlukla il merkezindedir. Saklıkent'te kayak tesisleri, diğer ilçelerde de çeşitli spor salonları ve tesisleri bulunmaktadır.
Türkiye'nin 10. hipodromu olan Antalya Hipodromu kentteki önemli yarışlara ev sahipliği yapmaktadır.

Bugüne kadar Antalya'da ulusal ve uluslararası pek çok spor organizasyonunun karşılaşmaları düzenlenmiştir.

2001 yılında 32. Avrupa Erkekler Basketbol Şampiyonası Türkiye'de düzenlendi. Türkiye organizasyona İstanbul, Ankara ve Antalya'daki spor salonlarıyla ev sahipliği yaptı. Turnuva boyunca yapılan 36 karşılaşmanın grup aşamasındaki 12; eleme aşamasındaki 2 karşılaşmaya Antalya'daki Anfaş Expo Center evsahipliği yaptı. Ayrıca turnuvanın açılış gösterisi de Antalya'daki tarihi Aspendos tiyatrosunda yapıldı.

Türkiye Futbol Federasyonu 11 Nisan 2003 tarihinde aldığı kararla 2002-03 sezonu Türkiye Kupası finalinin Antalya Atatürk Stadı'nda oynanmasına karar verdi. Kupa finaline çıkan Trabzonspor ile Gençlerbirliği arasında 23 Nisan 2003'te oynanan karşılaşmayı Trabzonspor 3-1 kazanarak, Türkiye Kupası'nı altıncı kez müzesine götürdü.
İlk olarak 2001-2002 sezonunda İsviçre'de gerçekleştirilen Avrupa 17 Yaş Altı Futbol Şampiyonası'na 4-16 Mayıs 2008 tarihleri arasında Antalya ev sahipliği yaptı. Turnuva boyunca 3 stadyumda oynanan 15 karşılaşma sonunda İspanya şampiyon olurken, ev sahibi ülke Türkiye yarı finalde elendi.
6 Haziran 2009'da Uluslararası Hentbol Federasyonu'nun aldığı kararla 2010 Dünya Plaj Hentbol Şampiyonası Antalya'da düzenlendi. Hem erkekler hem de bayanlarda düzenlenen dünya şampiyonalarının karşılaşmaları Lara plajında yapıldı. Erkeklerde Brezilya, bayanlarda Norveç turnuvalarını şampiyon tamamladılar. Ev sahibi ülke Türkiye erkeklerde bronz madalya; kadınlarda ise beşincilik elde etti.
1997-1998 sezonunda düzenlenmeye başlanan Avrupa Kadınlar 19 Yaş Altı Futbol Şampiyonası'nın onbeşinci turnuvası UEFA'nın Ekim 2010'da aldığı kararla 2-14 Haziran 2012'de Antalya'da düzenlendi. 8 takımın katıldığı turnuva boyunca 4 stadyumda 15 karşılaşma oynandı. İsveç, turnuvayı şampiyon tamamladı. Bu şampiyonaya ilk kez katılan ev sahibi ülke Türkiye ise grup aşamasında aldığı 1 puanla turnuvadan elendi.
1977 yılında FIFA Dünya Gençler Şampiyonası adı ile başlayan organizasyonun 19. ayağı olan ve 21 Haziran ile 13 Temmuz 2013 tarihleri arasında Türkiye'de düzenlenen 2013 FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası'nda oynanan 52 karşılaşmanın 7'si Antalya Akdeniz Üniversitesi Stadyumu'nda oynandı. Turnuvayı Fransa şampiyon tamamlarken, Türkiye çeyrek finalde şampiyon Fransa'ya 4-1 kaybederek turnuvayı ilk 8 içinde tamamladı.
Türkiye Futbol Federasyonu 29 Temmuz 2015 tarihinde aldığı kararla 2015-16 sezonu Türkiye Kupası finalinin Antalya Stadyumu'nda oynanmasına karar verdi. Kupa finaline çıkan Galatasaray ile Fenerbahçe arasında 26 Mayıs 2016'da oynanan karşılaşmayı Galatasaray 1-0 kazanarak, Türkiye Kupası'nı on yedinci kez müzesine götürdü.
2022 FIVB Kadınlar Dünya Kulüpler Şampiyonası 14-18 Aralık 2022 tarihlerinde Antalya Spor Salonu'nda düzenlenmiş ve İtalyan temsilcisi Imoco Volley şampiyon olmuştur.

Antalya'nın Atatürk Stadyumu 2016'da yıkılıp, süper lig maçları için Antalya Stadyumu yapılmıştır.

Antalya 10.000 Kişilik Salon 'un yapımı ile Antalya'nın kapalı spor salonu ihtiyacı karşılanmıştır.

Olimpik Yüzme Havuzları

Önemli ya da Türkiye liglerinde yer alan kulüplerin maç yaptığı tesisler tablolarda yer almıştır.
Kaynak:

Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali, 1964 yılından bu yana Türkiye'nin Antalya ilinde düzenlenen film festivalidir. Direktörlüğünü Deniz Yavuz'un üstlendiği festival, Antalya Büyükşehir Belediyesi ve Antalya Kültür Sanat Vakfı tarafından her yılın sonbahar mevsiminde Antalya genelindeki çeşitli mekanlarda gerçekleştirilmektedir.
Antalya Altın Portakal Film Festivali, Avrupa ve Asya'nın en köklü film festivallerinden biri, Türkiye'nin ise en eski ve uzun soluklu film festivalidir. Festival, 2005 yılından bu yana Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali adıyla gerçekleşmekte; festival programı içinde uluslararası yarışma bölümü de yer almaktadır.

Antalya'da yıllar boyu düzenlenen pek çok etkinliğin temeli 1950'de Aspendos Tiyatrosu'nda atılmıştır. Serik ilçesi Belkıs köyündeki Roma dönemine ait Aspendos Tiyatrosu'nun harabe olmaktan kurtulması ise Gazi Mustafa Kemal’in 9 Mart 1930’da tiyatroyu ziyareti sırasında söylediği "Bu tiyatroyu onarınız ama, kapısına kilit vurmayınız. Burada temsiller veriniz, güreşler düzenleyin" sözlerinden dolayıdır. Bu ziyaretten iki yıl sonra 1932 yılında Belkıs Harabeleri olarak anılan Aspendos Tiyatrosu kısmen onarılmış ve tiyatroda gelirleri Kızılay'a aktarılacak bir güreş karşılaşmaları düzenlemiştir. Bu tarihten sonra Aspendos'ta okul, halk evi gibi kurumlar yararına güreş düzenlemek gelenek hâline gelmiştir.

1950 yılına gelindiğinde tiyatroda düzenlenen Belkıs Güreşleri, Antalya'daki düzenli ve kalabalık kitlelere hitap eden etkinliklerin başlangıcıdır. 1950-1953 yılları arasında düzenlenen bu güreşlerin amacı ise eğlence kadar o dönemdeki siyasi yapıdır. 1950 seçimleri öncesi tüm ülkede olduğu gibi iktidar partisi Cumhuriyet Halk Partisi ile muhalefet partisi Demokrat Parti'nin siyasi rekabeti Aspendos'a da taşınır.
1950-53 yılları arasında yapılan güreşlere 1954-1958 yıllarında milletvekili seçimleri, Aspendos'un onarıma alınması gerekliliği ve katılımcılara kalacak yer ayarlanamaması nedeniyle yapılamadı.

1950-1953 yılları arasında düzenlenen ve halkın büyük ilgisini çeken festivaller, dört yıllık bir aradan sonra 1959 yılında "Antalya Festivali" adıyla yeniden canlandırıldı. Bu yeni dönemde festival yalnızca ismini değil, organizasyon yapısını da değiştirdi. 1 Mayıs 1959'da başlayan festival, üç gün boyunca sürdü ve Antalya'nın kültürel ve sosyal yaşamında önemli bir yere sahip oldu.
Festivalin organizasyonu için Antalya Belediyesi tarafından özel bir komite kuruldu. Bu komite, önceki yıllarda siyasi çekişmelerle anılan festivallerin aksine, daha kapsayıcı bir yapıya sahipti. Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ve Demokrat Parti (DP) il temsilcileri, festivalin düzenlenmesinde birlikte görev aldılar. Ayrıca Antalya'yı Tanıtma ve Turizm Derneği Başkanı ile Antalya Borsa ve Ticaret Odası Başkanı da organizasyona destek verdi. Bu iş birliği, Antalya'da festivalin siyaset üstü bir etkinlik haline gelmesine katkı sağladı.
1959 Antalya Festivali, yalnızca bir eğlence faaliyeti olmanın ötesinde, kentin tanıtımı ve sosyal birliği açısından da önemli bir rol oynadı. Antalya'nın kültürel potansiyelini ortaya koyan bu etkinlik, sonraki yıllarda düzenlenecek olan Antalya Altın Portakal Film Festivali gibi büyük organizasyonların da temelini oluşturdu.
Festivalden önce PTT tarafından iki valörden ibaret Aspendos pulları satışa çıkarıldı. Antalya Belediyesi de festival için seferberlik ilan ederek 30 Nisan gününü temizlik günü ilan ederek, Antalyalılardan şehrin temizliği konusunda duyarlı davranmalarını istedi.
Daha önceki festivallerin en büyük ilgi çeken bölümü olan yağlı güreşlere ilaveten Ankara, Eskişehir, Denizli ve Antalya Esnaf Spor kulüplerinin serbest güreş takımları festival için davet edildi. İlk günkü güreşler Antalya Atatürk Stadyumu'nda yapıldı. Serbest güreşlerin finalleri de yağlı güreş müsabakaları ile birlikte Aspendos'ta düzenlendi.
Bu festivalde daha sonraki yıllarda geleneksel hâle gelecek olan ilkler yaşandı. Antalya'yı Tanıtma ve Turizm Derneği festivalle ilgili bir basın toplantısı düzenleyerek festival programı açıkladı. Ayrıca Altın Portakal Festivali'nde geleneksel olarak düzenlenen festival korteji, festivalin ilk günü Cumhuriyet Meydanı'nda mehter takımı, Isparta tümen bandosu, güreşçiler, itfaiye teşkilatı, okul öğrencileri ve meslek teşekkülleri ile yapıldı. Böylece festival tarihinin ilk korteji gerçekleşmiş oldu.
Antalya Belediyesi, 1960 yılında Antalya Festivali'ni düzenlemesi için film yönetmeni ve belediye başkanı Ömer Eken'in yakın arkadaşı Behlül Dal'a yetki verdi. Behlül Dal tarafından yapılan avam projeye göre festival organizasyonu için 14 komite kurulup, 80 kadar insan görevlendirildi. Ancak 27 Mayıs günü başlayacak ve üç gün sürmesi öngörülen festival 27 Mayıs sabahı gerçekleştirilen askeri darbe nedeniyle yapılamadı. Yirmi yıl sonra 17. Altın Portakal Film Festivali de yine bir darbe 12 Eylül Darbesi yüzünden yapılamayacaktı.
Antalya Festivali, 1959 yılında yeniden düzenlenmeye başlanmasının ardından her geçen yıl daha kurumsal ve kapsamlı bir yapıya kavuştu. 1961 yılında festivalin başlangıç tarihi 27 Mayıs olarak belirlendi. Bu yıl önemli bir değişiklik yapılarak, önceki yıllarda festivali organize eden festival komitesinin yerini, doğrudan Valilik ve Belediye Başkanlığına bağlı Antalya Festivali Konseyi aldı. Bu değişim, festivalin daha resmi bir yapıya kavuşmasını sağladı.
1961 festivalinin açılış töreni stadyumda gerçekleştirilirken, etkinlikler yalnızca şehir merkeziyle sınırlı kalmayıp Perge, Aspendos, Side ve Alanya gibi tarihi ve turistik merkezlerde de düzenlendi. Festival, 28 Mayıs 1961 tarihinde sona erdi. Bu yaygınlaştırma, Antalya'nın kültürel zenginliğini öne çıkarmayı ve bölge turizmini canlandırmayı amaçlıyordu.
1962 yılında ise festival daha da zenginleştirildi. Bu yıl festivale ilk kez fuar bölümü eklendi. Festival 12 Ekim - 21 Ekim 1962 tarihleri arasında yapıldı ve açılış töreni Cumhuriyet Meydanında gerçekleştirildi. Bu yıl ayrıca sportif etkinlikler de programa dahil edildi ve Antalya Festival Kupası adıyla futbol müsabakaları düzenlendi.
Uluslararası işbirlikleri açısından da 1962 festivali dikkat çekiciydi. Türk-Alman Dostluk Derneği’nin girişimiyle festivalde ilk kez Alman Kültür Filmleri, ayrıca Amerikan Haberler Servisi film ekibi tarafından hazırlanan tanıtım filmleri, park miradoru olarak anılan alanda halka sunuldu. Bu gelişme, festivalin yalnızca yerel değil, uluslararası bir boyut kazanmaya başladığının da göstergesidir.
1961 ve 1962 yıllarındaki bu gelişmeler, Antalya Festivali’nin yalnızca bir eğlence organizasyonu değil, aynı zamanda kültürel, sportif ve diplomatik açıdan önemli bir platforma dönüştüğünü ortaya koymaktadır. Bu yıllar, festivalin büyüme ve çeşitlenme sürecinde dönüm noktası niteliğindedir.
1 Ekim-10 Ekim 1963 tarihinde yapılan festival, geçen yıla benzer bir programla ve Akdeniz Fuarı oluşturma hayaliyle açıldı. Programda Cumhurbaşkanlığı Filarmoni Orkestrası'nın konseri, Devlet Tiyatrosu’nun Orhan Asena’nın Tohum ve Toprak isimli eserini Aspendos Tiyatrosu’ndaki temsili, Shell Şirketi Film Ekibi’nin film gösterimleri vardı. Karaalioğlu Parkı fuar alanında Buket mağazasının pavyonunda gösterilen televizyon Antalyalılar tarafından büyük ilgi gördü.

Uzun yıllar “belediye tabibi” olarak görev yapan Avni Tolunay’ın 1963 yılında Antalya belediye başkanlığına seçilmesiyle, o yılların Türkiyesi’nde en revaçta sanat dalı olan sinema da festival bünyesine katıldı. Böylece 1964 yılında “Antalya Altın Portakal Film Festivali” ortaya çıktı. Festivalle birlikte kent için o dönem başlayan amblem arayışında Antalya'nın portakalı, denizi, tarihsel öğeleri Venüs heykeliyle bütünleştirildi ve portakal sadece ödülde kalmadı, film festivaline de adını verdi.
1964-1973 yılları arasında aynı çizgide devam eden Altın Portakal Film Festivali 1973 yılında belediye başkanlığına seçilen Selahattin Tonguç tarafından da devam ettirildi. 1978 yılında plastik sanatları da bünyesine alan festival, bu dalda uluslararası olarak gerçekleştirildi.
1979'da sansür kurulunun üç filmi yasaklayarak yapımın bazı bölümlerini de kesmek istemesi üzerine tüm yapımcı ve yönetmenler festivalden çekilme kararı aldı. Jüri üyelerinin de filmleri değerlendirmeme kararı almasıyla festival yönetimi, sanatsal etkinliği iptal etme kararı aldı. Festival bir yıl sonra da 12 Eylül Darbesi nedeniyle gerçekleştirilemedi.
1985 yılına kadar Antalya Belediyesi önderliğinde gerçekleşen festival o yıl, dönemin Belediye Başkanı Yener Ulusoy öncülüğünde kurulan Antalya Kültür Sanat Turizm Vakfı tarafından organize edilmeye başladı. 1985 yılında festivale Akdeniz Akdeniz adlı Uluslararası Müzik Yarışmasını da ekleyerek yeni bir boyut katan Yener Ulusoy, Akdeniz ülkelerini kapsayan bu yarışmayı 1985-1988 yılları arasında Altın Portakal Film Festivali ile birlikte gerçekleştirdi.
Festival, 1989-1994 yılları arasında, Belediye Meclis Üyeleri, turizm kuruluşları ve Antalya Ticaret Odası temsilcilerinden oluşan Festival Yürütme Kurulu adlı platform tarafından organize edildi. 1995 yılında Antalya Büyükşehir Belediyesi önderliğinde kurulan Altın Portakal Kültür ve Sanat Vakfı ile festival kurumsal bir yapıya kavuştu. Vakıf 1995 yılında düzenlediği ilk uluslararası etkinlik ile bir ilke imza atarak 1. Uluslararası Altın Portakal Kısa Film/Video Yarışması'nı gerçekleştirdi.
Festival organizasyonu, 1995'ten 2018'e kadar, "Altın Portakal Kültür ve Sanat Vakfı" (Eylül 2002'den sonra Antalya Kültür Sanat Vakfı) adıyla hizmet veren AKSAV tarafından yürütüldü. 2019'daki 56. Antalya Altın Portakal Film Festivali Anset tarafından gerçekleştirildi.
Festival, ulusalda elde ettiği deneyim ve başarıyı 2005 yılında Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali adını alarak uluslararası platforma taşıdı. Festivalin adı, 2015'te "Uluslararası Antalya Film Festivali" olarak değiştirildi ve organizasyon tamamen "uluslararası" kimliğe büründü. Festivalde verilen ödülün adı ise "Altın Portakal" oldu. 2017 ve 2018'deki festivallerde, 1964'ten beri aralıksız

Antalya Atatürk Evi ve Müzesi, Antalya Muratpaşa ilçesinde Atatürk Caddesi üzerinde bulunan Mustafa Kemal Atatürk'ün 6-11 Mart 1930 tarihleri arasındaki Antalya ziyaretinde kaldığı ve sonradan müzeye dönüştürülen iki katlı ev.

Müzenin bulunduğu bu bina  iki katlı yığma taş duvarlı bir yapıdır.
Bir dönem valilik binası olarak kullanılan ve Atatürk'ün Antalya'ya ziyaret edeceği haberi üzerine Antalyalıların birkaç günde içini temizleyip döşeyerek, Atatürk'e hediye ettikleri yirminci yüzyılın başlarına tarihlenen Atatürk Evi, iki katlı, üzeri kiremit çatı, taş bir yapıdır. Girişinde uzun bir hol, holün sağında bir salon, bir oda, banyo ve mutfak, solonda da iki oda ve üst kata çıkan merdiveni vardır. Üst katta ise, holden ayrı olarak birisi balkonlu olmak üzere yedi odası vardır.

Atatürk'ün ölümünden sonra, Antalya Atatürk Evi, Özel İdareye geçmiş, 1939'da Akşam Kız Sanat Okulu ve Kız Enstitüsü binası olarak kullanılmıştı. 1952 yılında Tarım Bakanlığına devredilen ev, son yıllara kadar Teknik Ziraat Müdürlüğünün büroları olarak kullanılmıştır. 1984 yılında ev, Kültür ve Turizm Bakanlığına devredilmiş, şehrin yeni imar planı uygulaması sırasında caddede kaldığı için yıkılmış ve yıkılan binanın aynısı Kepez Elektrik şirketi tarafından biraz geri çekilerek yeniden yaptırılmıştır. Dikdörtgen planlı, iki katlı, iki cepheli, üzeri kiremit örtülü kırma çatılı taş-tuğla duvarlı olan bina 1986 yılından beri Atatürk Evi ve Müzesi olarak hizmet vermektedir. onarılmış, Atatürk Müzesi olarak 1986 yılında ziyarete açılmıştır.
Bu müzede Atatürk'ün özel eşyaları ile Atatürk pulları, para koleksiyonları ayrıca Atatürk'ün Antalya'ya geldiği dönemde yerel basının çıkarttığı gazetelerin ana sayfaları sergilenmektedir. Müze, pazartesi günleri kapalıdır. Giriş ücretsizdir.

Antalya Müzesi - Antalya Atatürk Evi Müzesi 7 Mart 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Antalya Atatürk Stadyumu, Antalya'da 12 bin 453 koltuk kapasiteli olan ve bir dönem Antalyaspor'un maçlarını oynadığı stadyum.
1965'te açılan stadyum 2010 yılında çürük raporu alarak resmi maçlara kapatıldı. 2016 yılı Şubat ayında yıkılmıştır.

Fransız mimar Furet Turn tarafından tasarlanan Antalya Şehir Stadyumu'nun temeli 1964'te atıldı ve ertesi yıl hizmete açıldı. Zaman içinde kısım kısım eklemelerle stadyumun kapasitesi 12 bin 453'e kadar çıkartıldı.
1998 yılında Antalyaspor'un maçlarını kentin kuzeyindeki Varsak Stadyumu'nda oynaması gündeme gelince kullanılmaması düşünüldü. Ancak Varsak Stadyumu'nun altyapı eksiklerinin tamamlanamaması sağlam raporu alınamaması sonucu Antalya Atatürk Stadı'nın genişletilmesine karar verildi. Antalya Büyükşehir Belediyesi'nin yaptığı çalışmayla çevresi SİT alanı olan stadyumda çalışma yapılabilmesi izni çıktı ve stadyuma kale arkası tribünleri eklendi.
Antalya Atatürk Stadyumu uzun yıllar Türkiye'deki milli bayramların kentte kutlandığı yer olarak kullanıldı.
Antalya Atatürk Stadyumu 23 Nisan 2003 tarihinde oynanan Türkiye Kupası finaline ev sahipliği yaptı. Finalde Trabzonspor, Gençlerbirliği'ni 3-1 yenip kupayı müzesine götürdü.
Stadyumda 2007'de çim yenileme çalışması yapıldı. 2010 yılında ise stadyumun taşıyıcı kolonlarında görülen çürüme nedeniyle Türkiye Futbol Federasyonu'ndan izin alınmadı ve Antalya Atatürk Stadyumu için 'maç oynanamaz' raporu verildi. Maçlarını oynamak için yeni stadyum arayışına giren Antalyaspor, 2012 yılına kadar Antalya Mardan Stadyumu'nu 2015 yılına kadar da Akdeniz Üniversitesi Stadyumu'nu kullandı.
Antalyaspor Onursal Başkanı Menderes Türel, Antalya Büyükşehir Belediyesi başkanı olarak 2014 yılında yaptığı açıklamada Antalya Atatürk Stadı'nın yıkılarak Karaalioğlu Parkı'na dahil olacağını söylemiş, 2016'daki yıkımın ardından stadın olduğu bölge Büyükşehir Belediyesi'nce Karaalioğlu Parkı ve Çevresi Kent Tasarım Projesi kapsamında gösteri alanı olarak düzenlenmiştir.

11 bin 548 kapasiteli stadyumun sahası 105 metre uzunluğunda ve 68 metre genişliğindedir. Tümü koltuklu olan tribünlerde engelliler için ayrılan bir kısım bulunmaktadır. Stadyumun 170 kişilik protokol tribünü, 150 kişilik basın tribünü ve yayın odası bulunmaktadır.
Stadyum içinde boks, judo ve havalı silahlar atış salonu ile masa tenisi çalışma alanlarına da sahip.

Antalya Bilim Üniversitesi (eski adı ile Uluslararası Antalya Üniversitesi), 2010 yılında Antalya'da kurulan bir vakıf üniversitesidir. 21 Temmuz 2010 tarihli Resmî Gazete kararıyla Antalya'da kurulmuş olan ikinci üniversite ve ilk vakıf üniversitesidir. Antalya Bilim Üniversitesi, Gaye Eğitim Sağlık Spor ve Çevre Vakfı tarafından kurulmuştur. 2012-13 eğitim öğretim dönemine öğrenci alımına başlayan üniversitenin rektörü Prof. Dr. Semih Ekercin'dir.
Resmî Gazete haberine göre; 6 fakülte (İktisadi ve idari bilimler, Mühendislik, Turizm, Hukuk, İletişim ve Güzel sanatlar ve mimarlık), 4 yüksekokul (Sivil havacılık, Yabancı diller, Adalet meslek yüksekokulu ve Meslek yüksekokulu) ve 2 enstitüden (Sosyal bilimler, Fen bilimleri) oluşacaktır. Okula ulaşım özel servislerle ve toplu taşıma ile sağlanmaktadır. Eğitim dili İngilizcedir. Okulda 83 ülkeden öğrenciler bulunmaktadır. İlk mezunlarını 2017'de vermiştir.
Şu an merkez kampüste bir rektörlük, iki eğitim binası ve 1 yurt binası ile şehir yerleşkesinde ise hazırlık bölümü ve yüksek lisans ile hizmet vermektedir. Kız yurdu merkez kampüs içinde, erkek yurdu okulun bulunduğu Döşemealtı ilçesindedir.
Üniversitenin bağlı olduğu Gaye Vakfı ve mütevelli heyeti, Rixos Turizm Grubu ve Tamince ailesi ile bağlantılıdır.
2021-22 eğitim-öğretim yılında 1260 ön lisans, 3714 lisans, 546 yüksek lisans ve 4 doktora öğrencisi olarak toplamda 5524 öğrenci öğrenim görmekteydi. 2022 yılı itibarıyla üniversite kapsamında 47 profesör, 19 doçent, 120 doktor, 63 öğretim görevlisi ve 38 araştırma görevlisi olmak üzere toplam 287 akademik personel görev yapmaktaydı.

Diş Hekimliği Fakültesi
Sağlık Bilimleri Fakültesi
İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi
Güzel Sanatlar ve Mimarlık Fakültesi
Hukuk Fakültesi
Turizm Fakültesi

Yabancı Diller Yüksekokulu
Adalet Meslek Yüksekokulu
Meslek Yüksekokulu
Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu
Sivil Havacılık Yüksekokulu

Resmî site

Antalya Büyükşehir Belediyesi, Antalya ili sınırlarının belediye işlerini yürüten kamu kuruluşu. Antalya Büyükşehir Belediye Başkanlığı, Muratpaşa'daki Mevlana kavşağında bulunan ve 2017 yılında açılan hizmet binasındadır. Mevcut belediye başkanı Muhittin Böcek'in tutuklanması ve İçişleri Bakanlığınca görevden uzaklaştırılmasının ardından 11 Temmuz 2025'te Belediye Meclisinde yapılan seçim sonucu Büşra Özdemir Antalya Büyükşehir Belediye Başkanvekili seçilmiştir.

Antalya'da ilk belediye hizmeti Osmanlı devrinde geldi. Bu dönemde Konya'ya bağlı bir sancak olan Antalya'da belediyecilik hizmetlerini üstlenen kişi Muhasebeci Abdullah Efendi'ydi.
Osmanlı devlet anlayışında belediyenin karşılılığı olan terim şehrin güveniliri anlamına gelen şehremini (şehir emini) idi. Belediye başkanlarına da şehremini adı verilmekteydi.
Osmanlı döneminde modern anlamda ilk belediye anlayışı; Tanzimat fermanından sonra Kırım Harbi sırasında müttefiklerden esinlenerek oluşturuldu. 1913 yılında çıkarılan Dersaadet Teşkilat-ı Belediyesi Hakkında Kanun-ı Muvakkat kanunu ile belediyecilik yeniden düzenlendi. Şehremini Meclisi yerine Encümen-i Emanet kuruldu. Cumhuriyet dönemi ile birlikte belediye işleri valilerin görev alanlarına dahil edildi.
Antalya Belediyesi 2 Eylül 1993'te büyükşehir konumuna yükseltildi ve o tarihte Antalya Belediyesi, Antalya Büyükşehir Belediyesi unvanını aldı.

6 Mart 2008 tarihinde kabul edilen 5747 sayılı Bakanlar Kurulu kararıyla Aksu ve Döşemealtı ilçesi kurulup Antalya Büyükşehir Belediyesi'ne bağlanmıştır.

Aksu
Döşemealtı
Kepez
Konyaaltı
Muratpaşa
30 Mart 2014 tarihinde yapılan Mahalli İdareler Genel Seçimlerinden itibaren Antalya ili mülki sınırları içerisinde kalan toplam 19 ilçe Antalya Büyükşehir Belediyesi sorumluluğuna dahil edilmiştir.
30 Mart seçimlerinden sonra Antalya Büyükşehir Belediyesi mücavir alanına dahil edilen ilçeler;
Akseki, Alanya, Demre, Elmalı, Finike, Gazipaşa, Gündoğmuş, İbradı, Kaş, Kemer, Korkuteli, Kumluca, Manavgat ve Serik'tir

Antalya Büyükşehir Belediyesi'nin sekiz anonim şirketi, kamu kuruluşu olarak ise ASAT olmak üzere bir kuruluşu bulunmaktadır.

ANÇET A.Ş.
ANET A.Ş.
ANSET A.Ş.
Antalya İnsan Kaynakları A.Ş.
Antalya Sosyal Hizmetler A.Ş.
Antalya Ulaşım A.Ş. - Antalya Büyükşehir Belediyesine bağlı toplu taşıma hizmeti veren kuruluştur. AntObüs adı altında Antalya'nın merkez ilçelerinde otobüs servisi işletmektedir. AntRay; Kepez, Konyaaltı, Muratpaşa ve Aksu'da servis veren tramvay sistemidir.
İşletmede olan 3 ve inşaatı planlanan 2 tramvay hattı vardır. Şirket ayrıca, Kepez'deki Antalya Şehirlerarası Otobüs Terminalini işletir ve Antalya Kart adlı, merkez ilçelerde toplu ulaşıma binmek için kullanılan kartı üretir. Belirli yerlerde bulunan kart yükleme noktalarında karta para yüklenebilir ya da isimsiz kart çıkartılabilir. İsimli kartlar ise Doğu Garajı Kart Merkezi ve Batıgar Kart Merkezi'nden çıkartılabilir.

Antepe A.Ş.
Ekdağ A.Ş.

Kaynak:

Mevcut belediye başkanı Muhittin Böcek'in tutuklanması ve İçişleri Bakanlığınca görevden uzaklaştırılmasının ardından makam boştadır.

Antalya Büyükşehir Belediyesi 3 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Antalya Büyükşehir Belediyesi Spor Kulübü, Antalya'nın çeşitli spor dallarında etkin bir durum da olması fikriyle kurulmuştur.

Antalya Büyükşehir Belediyesi Tekerlekli Sandalye Basketbol Takımı, günümüzde Tekerlekli Sandalye Basketbol 1. Liginde mücadele etmektedir. Antalya basketbolu, büyükşehir belediyesi bazında uzun yıllar Basketbol Süper Liginde oynamaya devam ettikçe şubenin etkinliği az olan engelli basketbolu da bir hareket ve atak kazandı. Netice olarak uzun süreler asansör takım hüviyetinde olan Antalya Büyükşehir Belediyesi Tekerlekli Sandalye Basketbol Kulübü 2024-2025 yılında Tekerlekli Sandalye Basketbol 1. Liginde mücadelesini sürdürmektedir.

Antalya Büyükşehir Belediyesi Erkek Masa Tenisi Takımı, 2018-2019 sezonundan küme düştüğü 2020-2021 sezonuna kadar Türkiye Masatenisi Süper Ligi'nde mücadele etmiş ve 2021-2022 sezonundan bu yana Türkiye Masatenisi 1. Ligi'nde mücadelesine devam etmektedir.

1990-1997 yılları arası 7 sezon 3. Ligde mücadele eden Antalya Köy Hizmetlerispor'un yarışmacı hakları satın alınarak kurulmuştur. 2014-25 sezonunda da Antalya 2. Amatör Ligi'nde mücadele eden futbol A takımının yanı sıra; A genç, B genç ve minikler yaş gruplarında da mücadele etmektedir.

Antalya Büyükşehir Belediyesi Ampute Futbol Takımı, 2024-25 sezonunda da Ampute 1. Ligi'nde mücadele etmektedir.

Antalya Büyükşehir Belediyesi Kadın Basketbol Takımı, 2024-25 sezonunda Kadınlar Bölgesel Basketbol Ligi'nde mücadele etmektedir.

Basketbol dalında da Antalya için atılımlar yapılmıştır. Büyükşehir belediye spor kulübü basketbol takımı 1. Ligde mücadele vererek basketbol ligindeki dev takımları kent halkıyla buluşturarak gençlerin bu spor dalına olan ilgi ve sevgisini arttırmıştır. Basketbol kız takımı kurularak 1. Lige yükselmiştir. Ancak daha sonra kriz nedeniyle takımlar kapatılmıştır. Daha sonra Sayın Türel belediye başkanlığına geçmesiyle erkek basketbol takımı tekrar kurulmuş ve Beko Basketbol Ligi'ne çıkmıştır. Belediye başkanlığı sürecinde iyi işler yapan ekip Sayın Akaydın döneminde de başarılarını sürdürmektedir. Takım lige çıktığı ilk iki sene 6. olup play off oynamıştır. Daha sonraki sene de hedefinin play off olmasına rağmen son haftalardaki maddi imkansızlıklar sebebiyle alınan yenilgilerle 2009-2010 sezonunu ilk 6 içinde bitirememiştir. 2010-2011 sezonuna hedefini genç kadrosuyla ligde tutmak isteyen takım daha ligin başında aldığı galibiyetlerle basketbol otorilerlerinin gönlünü feth etmiştir. Ayrıca Antalya BB, Efes Pilsen'i deplasmanda 3 sene sonra yenen ilk takım olmuştur. 2011-2012 yılında Antalya BB deplasmanda Beşiktaş Milangaz'ı 100-99, Galatasaray Medical Park'ı 92-82 yenmiştir. Takım 2011-2012 sezonunda Beko Basketbol Ligi'nde mücadelesini etmiş ve ligde kalmayı başarmıştır. 2012-2013 sezonunda Beko Basketbol Ligi'nden küme düşmüştür. Takım 2013-2014 sezonunda Türkiye Erkekler Basketbol 2. Ligi'nde mücadele eden takım 2014 yılı itibari ile erkek basketbol takımını profesyonel liglerden çekmiştir.
Antalya BŞB SK erkek basketbol faaliyetlerini günümüzde alt yapı nezdinde sürmektedir.

Resmî Web Sayfası

Antalya Havalimanı (IATA: AYT, ICAO: LTAI), Türkiye'nin Antalya iline hizmet veren uluslararası havalimanıdır. Havalimanı, özellikle yaz aylarında Türkiye'nin güney sahillerine gelen milyonlarca yerli ve yabancı turisti ağırlamaktadır. Uluslararası Havalimanları Konseyi'nin (ACI) 2018 verilerine göre yolcu hareketliliği bakımından Avrupa'nın en işlek 14. havalimanı olan yapı, DHMİ'nin 2019 Aralık sonu verilerine göre İstanbul Havalimanı'nın ardından Türkiye'nin en işlek ikinci havalimanıdır.

Havalimanı, başlangıçta askerî amaçla kullanım için inşa edilmiştir. Türk Hava Yolları'nın tarifeli seferlerini önce küçük bir kulübede, 1960 yılından itibaren ise 300 metrekarelik terminal binasında icra etmeye başladığı havalimanı, 1985 yılında uluslararası trafiğe açılmıştır. İç ve dış turizmdeki gelişmelere paralel olarak havalimanının ilk dış hatlar terminalinin yapımına Temmuz 1996'da Bayındır Holding tarafından başlanmış ve terminal Nisan 1998'de hizmete girmiştir. Bu terminal, Türkiye'de yap-işlet-devret modelinin uygulandığı ilk havalimanı terminal işletmesidir. 1999'da Fraport, dış hatlar terminalinin işletmecisi Bayındır Holding'den 25 milyon avro karşılığında terminal işletmesinin yüzde elli hissesini satın almış, Nisan 2006'da geriye kalan hisseleri Bayındır Holding'den satın alarak terminal işletmesinin tamamına sahip olmuştur.
Bölgenin yoğunlaşan uluslararası yolcu trafiğini yönetmek üzere ikinci dış hatlar terminalinin yapımı ve işletilmesi DHMİ tarafından ihale edilmiş, ihaleyi kazanan Çelebi Holding-IC Holding konsorsiyumu Mayıs 2004'te inşaata başlamış ve terminal Nisan 2005'te faaliyete girmiştir. Çelebi-IC konsorsiyumu, terminali sözleşme süresinin dolduğu Eylül 2009'a kadar işletmiştir. Her iki dış hatlar terminali de İnşaat Mühendisleri Odası'nın 50 Yılda 50 Eser listesinde yer almıştır.
Mayıs 2007'de havalimanının iç hatlar ve birinci dış hatlar terminalleri, VIP ve CIP terminalleri ile 2009'dan itibaren başlamak üzere ikinci dış hatlar terminalinin işletme hakkını 2,4 milyar avro karşılığında ve 2024 sonuna kadar kullanmak üzere Fraport-IC konsorsiyumu elde etmiştir. Bu konsorsiyum, mevcut iç hatlar terminalini 100 milyon avroluk yatırım ile yenilemiş ve yenilenen terminal, inşaatına başlandıktan 11 ay sonra, Nisan 2010'da hizmet vermeye başlamıştır. Mayıs 2018'de TAV Havalimanları, IC İçtaş'ın hisselerini satın alarak Fraport ile eşit ortak olmuştur.
Havalimanı, Uluslararası Havalimanları Konseyi tarafından 2011 yılında "10-25 milyon yolcu" kategorisinde "Avrupa'nın En İyi Havalimanı" ödülüne layık görülmüştür.

Antalya Havalimanı'na aşağıdaki havayolları tarafından hem tarifeli hem de charter seferler düzenlenmektedir.

Kaynak Vikiveri sorgusuna bakın.

2000 - Dış hatlar terminalinde toplam yolcu sayısı bakımından ilk kez 9 milyon hacmine ulaşıldı.
2003 - Dış hatlar terminalinde toplam yolcu sayısı bakımından ilk kez 10 milyon hacmine ulaşıldı.
DHMİ'nin 2019 Aralık sonu verilerine göre Antalya Havalimanı, Türkiye havalimanlarındaki dış hat yolcularının yaklaşık %26'sına ev sahipliği yapmıştır.

Havaş Web Sitesi 11 Nisan 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

TGS Web Sitesi 13 Mayıs 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Havaş Web Sitesi 11 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Çelebi Web Sitesi 17 Mayıs 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Antalya Havalimanı Transfer 2 Mart 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

9 Kasım 2002 - Mısır'ın Hurgada Havalimanı'ndan kalkan Rus Tyumen Havayolları'na ait Antonov An-26 tipi kargo uçağı, saat 19 sıralarında yakıt ikmali için Antalya Havalimanı'na inişe geçtiği sırada piste yaklaşık 300 ila 400 metre kala irtifa kaybetti ve elektrik tellerine takılarak düştü. Kazada 20 kişi yaralandı.
26 Ocak 2019 - Olumsuz hava koşulları sonucunda saat 11 sıralarında oluşan hortum, havalimanındaki direkleri yıktı, havalimanı apronundaki iki uçak ve bir polis helikopterinde kısmî hasara sebebiyet verdi; iki otobüs, bir minibüs ve iki merdiveni devirdi. Antalya Valisi Münir Karaloğlu, olayda 12 kişinin yaralandığını açıkladı.
24 Kasım 2024 - Rusya'nın Soçi Havalimanı'ndan kalkan Azimuth Airlines'a ait SU95 tipi yolcu uçağının iniş sırasında motorunda yangın çıktı. Olayda ölen veya yaralanan olmazken havalimanına inişler yaklaşık beş saat boyunca yapılamadı.

Antalya Havalimanı resmî sitesi
Antalya Havalimanı (DHMİ) 19 Ağustos 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
* Antalya Havalimanı Transfer 2 Mart 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Antalya Hipodromu, Antalya'nın Döşemealtı ilçesinde bulunan bir hipodromdur.

Antalya Hipodromu'nun yapımına Türkiye Jokey Kulübü tarafından 2017 yılında başlanmış olup hipodromun 19 Ocak 2022 yılında açılışı yapılmıştır. Antalya Hipodromu, Diyarbakır (1.458.750 m²) ve Ankara 75. Yıl (1.383.282 m²) Hipodromlarının ardından ülkenin en büyük 3. hipodromu (810.762 m²) olma özelliğini taşımaktadır. 810 bin metrekare alan üzerine kurulan hipodromda sentetik ve yarı sentetik olmak üzere iki pist bulunmaktadır. Sentetik pistin uzunluğu 1980 metre olup yarı sentetik pistin uzunluğu ise 1830 metredir. Ayrıca tek tip olarak inşa edilen çift katlı 46 ahır bloğunda 1104 safkan barınabilmektedir. 1400'ü dış alan, 400'ü de kapalı olan olmak üzere 1800 oturma kapasiteli tribün binasının yanı sıra hipodromda ayrıca yarışları ayakta izlemek isteyenler için de açık alan bulunmaktadır. Antalya Hipodromu gece yarışlarına ev sahipliği yapan 8. hipodrom olup aydınlatma çalışmalarının tamamlanması sonucu hipodromdaki ilk gece yarışları 9 Şubat 2022 tarihinde yapılmıştır. Ayrıca 168 metrekarelik bir scoreboard ile 124 metrekarelik bir led ekran da hipodromda yarış severlerin seyir zevki açısından yer almaktadır. Antalya Hipodromu, 19 Ocak 2022 tarihinde Türkiye’deki 10. hipodrom olarak yarış fikstüründeki yerini almıştır.
Ayrıca hipodrom içinde kurulan atlı terapi merkezinde ise Türkiye Jokey Kulübü'nün sosyal sorumluluk projesi kapsamında hayata geçirdiği alanda engelli çocuklar için terapi günleri de düzenlenecek olup, oluşturulan piknik alanlarında ise bölge halkının kullanımına imkan sağlanmaktadır.

Antalya Kemerspor, Antalya'nın Kemer ilçesinin Tekirova beldesinde kurulan Türk futbol kulübü. Bölgesel Amatör Ligde mücadele etmektedir.

Mavi-beyaz renklere sahip kulüp, 18 Şubat 2003'te Tekirova Belediyespor adıyla kuruldu. Kurulduğu yıl, Antalya İkinci Amatör Küme'yi ikinci sırada tamamladı. 2003-04 sezonunda ligi şampiyon tamamlayarak Antalya 1. Amatör Küme'ye yükseldi.
Ertesi sezon sonunda, ligde kazandığı şampiyonlukla, Antalya Süper Amatör Küme'ye çıkmaya hak kazandı. Burada 4 sezon boyunca mücadele eden Tekirova Belediyespor, 2008-09 sezonunun sonunda şampiyonluk ipini göğüsleyerek 3. Lig'e terfi maçlarına katıldı. Yükselme grubunun Kayseri'de oynanan yarı final maçında, Bağlum Belediyespor'u 2-0 yendi ve finale yükseldi. Yine Kayseri'de oynanan final maçında ise Tekirova Belediyespor, normal süresi 1-1 biten maçta Kumluca Belediyespor 'u, penaltı atışları sonunda 4-3 yendi ve 3. Lig'e yükselmeye hak kazandı.
2012-13 sezonunda 3. Ligde grubunu 5. sırada tamamlayarak 2. Lige yükselmek için Play Off oynamaya hak kazandı. Play Off yarı finalinde İstanbulspor'u 4-1 yenerek finale yükseldi. Malatya İnönü Stadında, Pazarspor ile oynadığı final maçını penaltılarla kaybederek 2. Lige yükselemedi.
11 Haziran 2014 tarihinde yapılan Genel Kurulun ardından kulübün ismi Kemer Tekirovaspor olarak değiştirildi.
24 Mayıs 2015 tarihinde yapılan Genel Kurulun ardından kulübün ismi Kemerspor olarak değiştirildi. Ancak daha önce faaliyet gösteren Kemerspor ile karışmaması için TFF tarafından kuruluş yılı olan 2003 ile birlikte Kemerspor 2003 olarak düzeltildi
2017-18 sezonunda 3. Lig'de grubunu 3. sırada tamamlayarak 2. Lig'e yükselmek için Play Off oynamaya hak kazandı. Play Off yarı finalinde Bayrampaşaspor'a elenerek finale yükselemedi.
2018-19 3. Lig 2. grupta yer alan Kemerspor 2003, Tuğrul Metin ile başladığı sezonda 19. haftanın ardından Alaattin Gülerce yönetiminde ligde mücadele etti. 34 maçta 12 galibiyet, 7 beraberlik ve 15 mağlubiyet aldı. 43 puan toplayarak grubunu 12. tamamladı.
2020 Kasım ayında Antalya Kemerspor adını aldı.
2020-21 sezonunda 3. Lig 1. Grupta mücadele eden kulüp, sezonu 14. sırada düşme hattında tamamlayarak 12 yıldır mücadele ettiği 3. Lige veda ederek Bölgesel Amatör Lige düştü. 2021-22 sezonunu 3. Sırada tamamlayan kulüp sonraki sezon fikstüre girmesine rağmen ligden çekildi.

3. Lig
Play Off Final (1): 2012-13
Play Off Yarı final (1): 2017-18

Amatör Lig
Antalya Süper Amatör Lig Şampiyonluğu (1): 2008-09
Antalya 1. Amatör Lig Şampiyonluğu (1): 2004-05
Antalya 2. Amatör Lig Şampiyonluğu (1): 2003-04

3. Lig: 12 sezon
2009-2021

Bölgesel Amatör Lig: 2 sezon
2021-2023

Amatör Lig: 6 sezon
2003-2009

TFF.org'da Antalya Kemerspor
Transfermarkt.com.tr'de Antalya Kemerspor profili 5 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Antalya Kültür Sanat Vakfı (AKSAV) 1964 yılından 1985 yılına kadar Antalya Belediyesi önderliğinde gerçekleştirilen Antalya Altın Portakal Film Festivali’ne kurumsal bir kimlik kazandırmak amacıyla 1995 yılında kuruldu.

1985 yılından, AKSAV'ın kurulduğu 1995 yılına kadar festivalin kurumsallaşma çabaları devam etti. 1985-1988 yılları arasında Yener Ulusoy öncülüğünde kurulan Antalya Kültür Sanat Turizm Vakfı tarafından organize edilen festival; 1989 - 1994 yılları arasında Belediye Meclis Üyeleri, turizm kuruluşları ve Antalya Ticaret Odası temsilcilerinden oluşan FESTİVAL YÜRÜTME KURULU adlı platform tarafından düzenlendi.
1995 yılında Antalya Büyükşehir Belediyesi önderliğinde Altın Portakal Kültür ve Sanat Vakfı adıyla 52 üyeyle kurulan Vakıf, Eylül 2002 'den beri Antalya Kültür Sanat Vakfı (AKSAV) adıyla hizmet vermektedir. Vakfın Kurucular Kurulu, Antalya'nın iş, politika, medya ve kültür-sanat dünyalarının önemli isimlerinin de aralarında bulunduğu 113 kişiden oluşuyor.

Vakfın temel amacı "Antalya'nın kültürel, sanatsal, tarihi, folklorik ve turistik potansiyelini, değerlerini ve zenginliklerini üst düzeyde değerlendirmek; film, müzik ve diğer sanat dallarını desteklemek ve geliştirmek; ulusal kültür ve sanat değerlerimizle birlikte Antalya'yı ve ülkemizi uluslararası platformda dünya kamuoyuna tanıtmak" tır. Hedefleri doğrultusunda yurtdışında da etkinlikler düzenlemek üzere yapılandırılmış olan AKSAV'ın birincil misyonu ise, "geleneksel olarak gerçekleştirdiği Antalya Altın Portakal Film Festivali'nin, Türkiye'nin uluslararası platformda tanıtılmasına katkıda bulunacak prestijli festivaller arasında yer almasını sağlamak"tır.

Avrupa ve Asya’nın en köklü film festivallerinden biri, Türkiye'nin ise en eski ve uzun soluklu film festivali olan Antalya Altın Portakal Film Festivali, ulusalda elde ettiği deneyim ve başarıyı, uluslararası platforma taşıyarak büyük bir sinema etkinliği haline gelmiştir.
Antalya’yı kucaklayan, Türk sinemasına sarılan, yüzünü dünya sinemasına dönen uluslararası bir film festivali olma yolunda sağlam adımlarla ilerleyen Antalya Altın Portakal Film Festivali çerçevesinde, Ulusal ve Uluslararası Yarışma’nın yanı sıra, Ulusal Belgesel Film Yarışması ve Ulusal Kısa Film Yarışması da yer almaktadır. Festivalimizde ayrıca, başta Asya ve Avrupa sineması olmak üzere, dünya sinemasının önemli ve saygın isimlerinin filmleri de sinemaseverlerle buluşmaktadır.

2010 yılında bir ilke imza atılarak gerçekleştirilen Antalya TV Ödülleri’nin 2.si 29- 30 Nisan 2011 tarihleri arasında gerçekleştirilecek.
Altın Portakal´dan sonra bir ilke daha imza atan Antalya'da, Türk Sineması´nın Oscarları sayılan Altın Portakal´dan sonra, beyazcamın Oscarları da dağıtılıyor.
Altın Portakal, Türkiye´nin en köklü sinema festivali ve Türkiye´de yapılan en büyük etkinlik. Türk sinemasının neredeyse tüm yıldızları kariyerlerine Altın Portakal´la başladılar. 47 yıl önce sinema dünyası için hedeflenen "sinemada kaliteyi teşvik etme" misyonu, Antalya Televizyon Ödülleri'yle, televizyon sektörüne de taşınıyor.
Türkiye'de TRT ile başlayan özellikle 90'lı yılların başında özel televizyon kanallarıyla birlikte büyük bir ivme kazanan televizyon sektörünü ödüllendirerek televizyon disiplini çevresinde faaliyet gösteren girişimci, sanatçı, ara teknik eleman ve izleyicilerin motivasyonuna katkı sağlamayı hedefleyen Antalya TV Ödülleri, Antalya Büyükşehir Belediyesi'nin desteğiyle Antalya Kültür Sanat Vakfı tarafından organize edilecektir.
Antalya Büyükşehir Belediyesi ve Antalya Kültür Sanat Vakfı (AKSAV) tarafından geçtiğimiz yıl  “ilk kez” düzenlenen “AntalyaTelevizyon Ödülleri” Türk Televizyonculuğunda yeni bir dönem başlattı. Türkiye'nin “EMMY” ve “ALTIN KÜRE”si olmaya aday ödül töreni televizyon dünyasında büyük bir eksikliği gidermeyi hedefliyor.
Antalya Televizyon Ödülleri, beyazcamın ünlü, saygın ve önemli isimlerini Antalya´da buluşturuyor. Antalya, TV Ödülleri'yle, sinema dünyasından sonra televizyon dünyasının da odağı haline gelecek...
Güvenilir, saygın ve kurumsal bir televizyon ödülü yaratmayı amaçlayan Antalya TV Ödülleri, televizyon yayıncılığının kalitesini artırmak hedefiyle yola çıkmıştır. Antalya TV Ödülleri’nde toplam 35 ayrı kategoride ödül verilmektedir.

Altın Portakal Şiir Ödülü, AKSAV (Altın Portakal Kültür ve Sanat Vakfı) ile AKSEV (Akdeniz Sanatevi) işbirliğiyle 1997 yılında kurulmuştur. Ödül, iki dereceli olarak başlayan ilk yılın ardından tek kitaba verilerek günümüze kadar sürdürülmektedir. Her yılın şiir ödülü, seçici kurul üyeleri tarafından, bir önceki yıl yayımlanan şiir kitapları arasında yapılan değerlendirme sonunda belirlenerek Altın Portakal Şiir Ödülü'ne değer görülen kitabın şairi için, bir sonraki yıl Şiir Sempozyumu düzenlenmekte; ödüllü şairin şiiri ve yapıtı şiir insanları tarafından bildiriler sunularak değerlendirilmektedir.
Sempozyumda sunulan bildiriler genellikle aynı yıl içinde kitaplaştırılarak Altın Portakal Şiir Ödülü ve Sempozyumu’nun belgesi olarak yayımlanmaktadır. Türkiye'de ilk kez gerçekleştirilen bu uygulama Altın Portakal Şiir Ödülü'ne özgün ve saygın bir konum sağlamakta; 21 Mart Dünya Şiir Günü’nü de kapsayan nitelikli bir edebiyat şenliği olarak onu ayrıcalıklı kılmaktadır. Altın Portakal Şiir Günleri, ayrıca şiir odaklı çeşitli sergi, panel ve yayınlarıyla her yıl şiirseverlerle bütünleşerek Türkiye'nin en önemli edebiyat etkinliklerinden biri olmayı kurumsal olarak sürdürmektedir.
Altın Portakal Şiir Ödülü'ne değer görülen yapıtlar ve şairler:

1997 : "Opera 1-4004" adlı yapıtıyla Enis Batur.
       (İkincilik Ödülü, “Meğer Söz Gümüş” ve “Avlu” adlı yapıtlarıyla Sina Akyol)

1998 : "40 Şiir ve Bir" adlı yapıtıyla Haydar Ergülen,
1999 : "Sessiz Arka Bahçeler" adlı yapıtıyla Gülten Akın,
2000 : "Küflü Şimşek" adlı yapıtıyla Mehmet Taner,
2001 : "Hazer İçin Birkaç Sarı Gül" adlı yapıtıyla Hüseyin Ferhad,
2002 : "Hayalete Övgü" adlı yapıtıyla Ahmet Oktay,
2003 : "Yavru Aslan'dan Konu Komşuya" adlı yapıtıyla Necmi Zekâ,
2004 : "Cendere" adlı yapıtıyla Güven Turan,
2005 : "Beni Hiç Göremezsin" adlı yapıtıyla Yücel Kayıran,
2006 : "Ba" adlı yapıtıyla Birhan Keskin,
2007 : "Ultra-Zone’da Ultrason" adlı yapıtıyla Lale Müldür,
2008 : "Bana Düşlerini Anlat" adlı yapıtıyla Cevat Çapan,
2009 : "Temmuz İçin Yaralı Semah" adlı yapıtıyla Kemal Özer,
2010 : "Myndos Geçişi" adlı yapıtıyla Emirhan Oğuz.
2011 : "Nidâ" adlı yapıtıyla Ahmet Telli.

Dünyaca ünlü besteci-piyanist Fazıl Say'ın Sanat Yönetmenliği'ni üstlendiği Uluslararası Antalya Piyano Festivali, her yıl Kasım ayında düzenlenmektedir. Antalya Kültür Merkezi Aspendos Salonu'nda gerçekleştirilen konserler son 3 yıldır Moskova Virtüözleri'ni, Azize Mustafa Zadeh'i ağırlıyor. Türkiye'nin bu alanda süreklilik arzeden tek festivali olan Uluslararası Antalya Piyano Festivali, her yıl yerli ve yabancı dünyaca ünlü sanatçıları Antalyalı sanatseverlerle buluşturuyor. Klasikten, jaza, Latin'den özel şovlara kadar zengin bir program sunan festival 2010 yılında 11.'sini gerçekleştirecek. Festivale katılan sanatçılar da, düzenlenen workshoplarla müzik eğitimi alan gençleri okullarında dinleyerek eğitimlerine önemli katkılar koymaktadır..

https://web.archive.org/web/20180901080538/http://www.altinportakal.org.tr/
http://www.antalyatelevizyonodulleri.com 9 Eylül 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://web.archive.org/web/20140722091107/http://www.altinportakalsiirodulu.com/
https://web.archive.org/web/20090902104448/http://www.halkinportakali.com/
http://www.antalya.bel.tr 3 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Antalya Kültürlerarası Diyalog Merkezi (kısaca AKDİM), Antalya'da faaliyet gösteren, kültürlerarası diyalogu geliştirmek için kurulan bir dernektir. Dernek 2006 yılında kurulmuştur.
Misyonunu insanları değişik platformlarda bir araya getirip, bunun için sanattan spora, geziden konferansa, geniş bir yelpazede program sunmakla kendini tanımlıyor. Gelirini, programlardaki sponsorlardan ve üye bağışlarından karşılamaktadır. 

Kültürlerarası Birliktelik Platformu (KABİP, önceliği özellikle Türkiye'de yaşayan yerleşik yabancılar ve Türk vatandaşları bir araya getirmeye çalışan bir platformdur.
Bu platform altında Salı Çayları, Doğa Yürüyüşleri, Yemek Kulübü, Bilgilendirme Seminerleri, Yabancılar için Türkçe Kursu, Tema ve Özel Günler (Yaşlılar Haftası, Aşure Günü, Polis Haftası, Paskalya, Kadınlar günü, Bayramlar, Anneler ve Babalar Günü vb.), Kültür Gezileri gibi değişik sosyal faaliyetler etkinleştirmektedir. 

Birlikte Yaşama Platformu (BİYAP), çeşitli konferanslar, seminerler, konserler, gönül kahvaltıları, 
imza günleri, Türkçe Olimpiyatları ve sergiler düzenleyerek insanları kültür, sanat, ilim ve bilim dünyası ile buluşturmaya hedefleyen bir platform.

Geliştirme Platformu (GEP) ile kişisel ve kariyeri geliştirmeyi hedefleyen ve bunun için çeşitli Dil, Bilgisayar, Hitabet vs. 
kursları düzenlemektedir.

Relax ve Spor Platformunda (RESOP), çeşitli spor ve dinlendirici (Avcılık, Tenis, Binicilik, vs.) değişik faaliyetler 
düzenlemektedir.

AKDİM düzenlediği geniş yelpazeli ve kapsamlı faaliyetleri ile Antalya başta olmak üzere tüm Türkiye'de tanınan ve birçok bakanların ve bürokratların programlarına katıldığı bir dernektir. 

Yaptığı Başlıca Organizasyonlar:
- Demokratikleşme Sürecinde Sivil Toplumun Etkisi, Hizmet Hareketi

- Sivil Anayasa Konferansı

- Derin Devlet Tasfiye mi Oluyor ?

- Evrensel Parametrelerde Hukuk ve İnsan Hakları

- Türkçe Olimpiyatları İl Etkinlikleri (2009 – 2010 – 2011 – 2012)

- Diyalog İftarları (2011 – 2012)

Prof. Helen Rose Ebaugh - Akademisyen 

Prof. James C. Harrington - Akademisyen 

Uğur Kepir - Eğitimci 

Prof. Alexander Scott - Akademisyen 

Prof. Martha Ann Kirk - Akademisyen 

Doç.Dr. Murat Kaplan - Akademisyen

www.akdim.org

Antalya Müzesi, Antalya'da bulunan, dünya çapında bir heykel koleksiyonuna sahip arkeoloji müzesi.
Antalya ve civarındaki bulunan eski eserleri işgal güçlerinden korumak için 1922 yılında kurulmuştur. Türkiye'nin en büyük arkeoloji müzelerinden birisidir. Çoğu, Antalya sınırlarında yaşamış üç önemli Akdeniz antik uygarlığı olan Likya, Pamfilya ve Pisidya uygarlıklarına ait yüz bine yakın eser barındırır. Mermer eserlerin çoğu Perge örenyerinden gelmiştir.
Müze, 1937-1972 arasında Yivli Minare Camii'nde hizmet verdikten sonra, düzenlenen ulusal proje yarışması sonucu tasarlanıp inşa edilen modern müze binasına taşındı. 1988'de "Avrupa Konseyi Yılın Müzesi Özel Ödülü"'ne değer görüldü; 2012, 2014 ve 2015 yıllarında da mükemmellik sertifikası kazandı.
Antalya Müzesi binası, depreme dayanaksız olduğu gerekçesi ile 16 Temmuz 2025'te ziyarete kapatılmış; eserler müze bahçesindeki konteynerlere aktarılmıştır. Müze binasının yıkımı 2025 yılı Eylül ayında gerçekleşti. Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü, aynı alanda inşa edilecek yeni müze binasının 2026 yılı sonunda kadar bitirilmesinin hedeflediklerini açıklamıştır.

I. Dünya Savaşı'ndan sonra Antalya ve civarı İtalyan güçleri tarafından işgal edildi. 1919'da  İtalyan işgal kuvvetleri ile birlikte Antalya'ya gelen arkeologlar, yöreyi gezerek buldukları antik kitabe ve heykelleri İtalyan Konsolosluğu'na taşımaya başladılar. Antalya Lisesi’nde öğretmenlik yapan Süleyman Fikri Bey, tarihî eserleri medeniyet adına topladıklarını iddia eden İtalyanların engel olmak için Antalya Mutasarrıflığına başvurarak kendisinin "Eski Eserler Müdürü" olarak  görevlendirilmesini talep etti. Maarif Müdürlüğü ve Mutasarrıflık kararıyla  "Fahrî Eski Eserler Müdürü" tayin edilince Kaleiçi'ndeki Tekeli Mehmet Paşa Camii'nin yanında terk edilmiş küçük Bayraktar Baba mescidini düzenleyip eski eserleri bu mekanda topladı. Böylece Antalya Müzesi'nin temeli atıldı.
İşgal süresince İtalyanların eski eserleri toplamasını engelleyen Erten, 1921'de İtalyanların Antalya'yı terk etmesinden sonra, daha önce konsoloslukta topladıkları eserleri Kaleiçi'ndeki mekana nakletti.

Kaleiçi'ndeki terk edilmiş mescitte toplanan eserler, Kurtuluş Savaşı'ndan sonra Rum halkın Antalya'yı terk etmesi ile boşalan Panayia Kilisesi'ne taşındı. Antalya Müzesi'nin gerçek anlamda binası 1922'de Panayia Kilisesi'nde oluşturuldu. O güne kadar fahri müze memuru olan Süleyman Fikri Bey, 1923 yılında müzenin resmî memuru, 1924'te müze müdürü oldu. 1941'de emekli olana kadar  müzenin müdürlüğünü sürdürdü. Antalya ve çevresinde eski eserlerle ilgili araştırmalar yaparak müzeye değerli eserler ve belgeler kazandırdı.
1937 yılından müze  Yivli Minare Camii'ne taşındı ve 35 yıl bu yapıda hizmet verdi. Panayia Kilisesi ise bir süre müze deposu olarak kullanıldı. 1940'lı yıllarda Halkevi tarafından Batı müziği konser salonu olarak işlevlendirildi; 1950'lerin başında camiye dönüştürülerek Alaaddin Cami adını aldı.

Antalya'nın 15 km. doğusunda bulunan ve Helenistik dönemin en zengin ve güzel şehirlerinden biri olan Perge antik kentinde 1946'da başlayan kazılarda çıkarılan heykel ve lahitler müzenin bahçesini doldurunca Antalya Müzesi için yeni bir  bina ihtiyacı doğdu. 1964 yılında Güneybatı Anadolu'nun arkeolojik ve etnografik eserlerini barındırmak üzere Bayındırlık Bakanlığı tarafından  ulusal bir mimari proje yarışması açıldı. Yarışmada Doğan Tekeli, Sami Sisa ve Metin Hepgüler'in hazırladığı proje birinci seçildi.

Müze, Konyaaltı ilçesinde bulunan binasına 1972'de taşındı. Yerleşimi, sergi düzenlemeleri tamamlandıktan sonra 25 Kasım 1972'de hizmete açıldı. Arkeolojik eserlerin yanı sıra Selçuklu ve Osmanlı devri çinileri ve etnografik eşyalar için salonlar bulunmaktaydı.
Perge kazılarında 1981 yılında vücudunun çıplak alanlarında beyaz mermer, giysili alanları ve saçlarında koyu renk mermer kullanılmış bir dans eden kadın heykeli bulundu. Dünyada bir benzeri daha bulunmayan 2 metre 25 santimetre boyundaki bu heykele Dansöz Heykeli adı verildi ve müzenin simgesi oldu.
Antalya Müzesi 1982 yılında tadilat için kapatıldı; 1985 yılında tekrar ziyarete açıldı. Yapılan düzenlemeler ve müzecilik faaliyetleri sonucunda 1988 yılında "Avrupa Konseyi Özel Ödülü"ne layık görüldü. Müze binasında 2001 ve 2005 yılları arasında tekrar iyileştirme yapıldı; binanın batısına iki katlı yeni bir bölüm, alt katlarına ise yeni ve modern depolar eklendi. Öğretmen Ayhan Çetin tarafından Çocuk Salonu bölümü düzenlendi; bu bölümde kaybolmaya yüz tutmuş zanaatlere ilişkin maketler sergilendi. 2010'da bu bölüm müze arkeologu Mustafa Samur tarafından genişletilerek Karain Mağarası'ndan itibaren önemli arkeolojik alanların maketleri eklendi.   Müze, 2012, 2014 ve 2015 yıllarında ise mükemmellik sertifikaları kazandı.

1984 yılında Elmalı ilçesinde gerçekleştirilen kaçak kazılar sonucunda ele geçirilip yurt dışına kaçırılan ve büyük bölümü 15 yıl süren hukuk mücadelesinin ardından 1999'da Türkiye'ye geri getirilen Elmalı Sikkeleri, on yıl boyunca Ankara'daki Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde muhafaza edildikten sonra 2009'da Antalya Arkeoloji Müzesi'nin talebi ile Antalya'ya getirildi. 27 Ekim 2009'da gerçekleştirilen törenin ardından ziyarete açıldı.
Perge Örenyeri'ndeki kazılar sonucunda 1980 yılında  2. yüzyıla ait bir Herakles heykelinin alt yarısı çıkarılmıştı. Yorgun Herkül adlı heykelin üst yarısının Boston Güzel Sanatlar Müzesi'nde  bulunduğunun 1990 yılında tespiti üzerine başlayan çalışmalar sonucunda heykelin  üst kısmı 2011'de teslim alınıp Türkiye'ye getiridi. Heykelin alt ve üst kısımları birleştirilip 9 Ekim 2011'de Antalya Müzesi'nde sergilenmeye başladı.

Kültür ve Turizm Bakanlığı, 20 Mart 2025 tarihinde müze binasının yıkılmasına karar verdi. 2020'de alınan bir deprem performans analizi raporuna dayanan bu karar, kamuoyunda tartışmaya ve itirazlara sebep oldu. Çeşitli meslek odaları ve 13 sivil toplum kuruluşu yıkımın durdurulmasını ve yapının korunmasını talep etti. Yıkıma gerekçe olan raporların kamuoyu ile paylaşılmaması eleştirilere yol açtı ve protestolar düzenlendi.
Müze, 16 Temmuz 2025'te ziyarete kapatıldı; eserler müze bahçesindeki konteynerlere aktarıldı. Müze binası 2025 yılı Eylül ayında tamamen yıkıldı. Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü, aynı alanda inşa edilecek yeni müze binasının 2026 yılı sonunda kadar bitirilmesinin hedeflediklerini açıkladı.

Müze binası, Eylül 2025'te yıkılmıştır. Aynı arazide yeni binanın 2026 sonunda tamamlanması beklenmektedir.
1972-2025 arasında hizmet veren müze binası Türkiye'nin yarışma projesiyle yapılan ilk müze binasıdır. Mimar Doğan Tekeli, Sami Sisa ve Metin Hepgüler'in hazırladığı ve 1964 yılında yapılan ulusal yarışmada birinci seçilen proje inşa edilmiştir. Cumhuriyet dönemi modern mimarisini yansıtan müze tasarımı daha sonra inşa edilen müzelerin tasarımlarını etkilemiş ve kent belleğinde yer etmiştir.
7.000 metrekaresi kapalı alan olan 30.000 metrekarelik bir alana kurulan müze, 14 sergi salonu ile heykel ve değişik eserlerin sergilendiği açık hava galerileri ve bahçeyi içeren çok parçalı bir kompleks idi. Yapıda sergi alanları dışında  kütüphane, konferans salonu, amfi, sanat galerisi bulunmaktaydı. Binalar yarı açık bir avlu etrafında toplanmakta, avludaki koridorlardan müzenin farklı seksiyonlarına ulaşılmakta idi.
Müzenin girişinde sağına ve soluna birer seramik pano yerleştirilmiştir. Antalyalı seramik sanatçısı Tufan Dağıstanlı'nın eseri olan panolardan sağ duvardaki Kaleiçi'nin minyatürüleştirilmiş halini, karşıdaki ise Antalya çevresindeki önemli antik kent ve ören yerlerini gösterir. İlki 1984'te, ikincisi ise 1986'da yapılmıştır.

Müze koleksiyonu, 2025'te yıkılan müze binasında şu 14 salonda sergilenmiştir:

Attika Tipi Dionysiak Lahit

Antalya Arkeoloji Müzesi, Müzelerin Yıldızları 53. Bölüm, TRT 2
Resmî site 24 Nisan 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü - Antalya Müze Müdürlüğü sayfası 26 Aralık 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Antalya Ovası, Akdeniz bölgesi, Antalya bölümünde batıda Beydağları, kuzeyde Toros Dağları ve doğuda yine Toros Dağları ile Antalya Körfezi arasında kalan ovalara Antalya Ovası denir. Bunlar üzerinde bulunan ilçelerin adlarına göre; Serik, Manavgat, Alanya Ovaları isimlerini alırlar.
Antalya ovası, başta Aksu Çayı'nın Antalya Körfezi'ni doldurmasıyla oluşmuştur. Delta ovası değil, kıyı ovasıdır. Antalya ovalarının en belli başlı özellikleri ise, Toros Dağlarından gelen Aksu, Köprü Çayı, Manavgat Irmağı, Alara Çayı, Karpuz Çayı ve Dim Çayı gibi çayların sulamaları ile bol ürün almalarıdır.
Antalya ovası, Bey Dağları dibinden, doğuda Armutlu Koyu'na kadar yaklaşık 100 km uzunluğundadır. Genişliği Antalya merkezde 30 km iken doğuya doğru daralır, Serik'te 15 km, Manavgat'ta 10 km'dir. Toplam alanı 1500 k2'dir. Karpuz Çayı'na varmadan ova biter. Ovanın kuzey sınırında ova ile dağ arasında girinti çıkıntı olsa bile sınırları belirgindir, dağ ovadan sonra birden yükselir. Antalya Ovası, en geniş yeri Bey Dağları dibi olmak üzere, doğuya doğru daralan bir yarım aya benzer.
Antalya Ovası oluşum bakımından iki farklı tabakadan oluşur. Birinci bölüm, denizden itibaren 25–40 m kadar birden yükselen kalker traverten tabakasıdır. Bu bölüm Bey Dağları'ndan Lara, Aksu merkezine ve kuzeyine kadar devam eder. Kıyıdan 10–15 km içeriye uzanan bu ova üzerinde fazla akarsu yoktur. Ovadaki küçüklü-büyüklü sayısız çöküntü alanı yağış sularını yeraltına indirir, tüm akış yeraltından ilerler. Denizden belli alanlarda çıkan güçlü kaynaklar bunun delilidir. Bu birinci sekinin üzerinde belirgin ikinci bir seki daha başlar. Dik bir falez ile birbirlerinden ayrılırlar. Bu falezli alanın üzerinde denizden 250 m, alt ovadan 200 m yüksekliğe sahip Döşemealtı ve Yenice Boğazı taraflarında ikinci kademe uzanır. Daha düz olan bu alan tarımsal açıdan önemlidir. Batı tarafına Düzlerçamı adı verilir. Ovanın kuzey ve batısı, dağlardan gelen akarsuların taşıdığı alüvyonlar ile doldurulmuştur.
Bu ovalarda elde edilen başlıca ürünler ise yurdumuza milyonlarca dolar döviz sağlayan pamuk, pirinç, susam, buğday, arpa, zeytin, narenciye ürünlerinden muz, portakal, limon gibi ürünlerdir.

Antalya Oyuncak Müzesi, 23 Nisan 2011'de açılan Antalya Büyükşehir Belediyesi'ne bağlı bir oyuncak müzesidir.
Tarihî Kaleiçi Yat Limanı'nda tarihi bir handa bulunmaktadır. Koleksiyonunda, 1860'lı yıllardan 1990'lı yıllara kadar uzanan döneme ait yaklaşık 3 bin oyuncak bulunur.
Türkiye'deki üçüncü oyuncak müzesidir.

Oyuncak müzesinin kuruluşu için çalışmaları, Antalya Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Daire Başkanlığı tarafından Eylül 2010'da başlatıldı. İstanbul Oyuncak Müzesi'nin kurucusu Sunay Akın’ın danışmanlığında yürütülen çalışmalar sonucu müze, 23 Nisan 2011'de düzenlenen törenle tarihi Kaleiçi Yat Limanı'ndaki bir handa hizmete girdi.
Temmuz 2011'de koleksiyona yeni oyuncaklar eklendi ve Eylül 2011'de de çocukların eğitimi için atölye çalışmalarına başlandı.
Çocuklar bireysel olarak veya aileleri ile birlikte bu atölye çalışmalarına katılabilmektedir.
Antalya Oyuncak Müzesi, şehrin turizmine sunduğu çeşitlilik ve üniversite işbirliği ile gerçekleştirilen eğitimler yoluyla kent kültürüne katkıları nedeniyle 2021'de Tarihi Kentler Birliğinin düzenlediği Müze Özendirme Yarışması’nda "Yaşam Kültürü Müzeleri" dalında ödüle değer görüldü.
Sürdürülebilirliği artırmak adına müzede çeşitli etkinlikler yapılmaktadır. Müzede tahta oyuncak boyama, maske yapımı atölyesi, origami, krigami, yapboz, kilden heykelcilik, kum boyama, resim sanat atölyeleri, drama ve oyunculuk atölyeleri yer almaktadır.

Kaleiçi'nde müze binası olarak yeniden işlevlendirilmiş eski bir han binasında ter alır. 11 adet salon ve 500 kişi kapasiteli bir amfitiyatrosu vardır.

Müzede 11 salon ve 44 vitrinde dünya oyuncak tarihinin önemli örneklerinden oluşan yaklaşık 750 oyuncak sergilenir.
Oyuncakların büyük bölümü Schuco, Lehma, Steiff, Louis Marks, Nekur, Fatoş gibi oyuncak üreticilerinin üretimleridir.
Nasreddin Hoca ve eşeği, Şirinler, Külkedisi ve Balkabağı Arabası, Daltonlar, Red Kit, Micky Mouse, Temel Reis ve Keloğlan gibi karakterlerin figürleri yer alır.
Sanayi Devrimi sonrası ortaya çıkan ilk fabrikaların ürettiği oyuncak örnekleri müzede yer almaktadır. Ek olarak, oyuncak tarihinin örnekleri ve bebek evlerinin en nadir bulunan örnekleri müzede yer almaktadır.

Antalya Stadyumu ya da sponsorluk anlaşması gereği Corendon Airlines Park Antalya, Antalyaspor'un iç saha maçlarını oynadığı 29.307 kişilik koltuk kapasitesine sahip futbol stadyumu.
26 Ekim 2015'te, Süper Lig 2015-16 sezonu 9. haftasındaki Antalyaspor-Beşiktaş maçıyla resmî açılışı yapılan stadyumda ilk resmî gol de Beşiktaş'lı Necip Uysal tarafından kaydedildi.

2000'li yılların başından itibaren dünyanın çeşitli yerlerinden pek çok futbol kulübü Antalya'yı kış aylarındaki kampları için tercih etmeye başladı. Bu dönemde Antalya'da düzenlenen Efes Cup turnuvaları da kentte kamp yapan takımlar için bir hazırlık turnuvası niteliği kazandı.
Antalya'nın konaklama sektöründe kendini daha çok geliştirmesi ve uygun iklim zamanla ildeki takım sayısının 10 binlerin üzerine çıkmasına neden oldu. Ancak Antalya'da takımların maç yapabilecekleri stadyumların sayısı azdı ve kulüpler de kaldıkları otelin tesislerini kullansalar da bu yeterli olmuyordu. Antalya'daki en büyük stadyum olan Atatürk Stadyumu 1965'te tamamlanmış eski bir stadyumdu ve 2011'de aldığı çürük raporuyla da devre dışı kaldı. Böylece kente gelen takımların tesis sıkıntısı daha da belirginleşti.
Atatürk Stadyumu'nun kullanılamaz raporu alması o dönemde Süper Lig'de mücadele eden Antalyaspor'un da stadyumsuz kalmasına ve önce Mardan Stadyumu, sonra da Akdeniz Üniversitesi Stadyumu'na taşınmasına neden oldu.

Antalya'ya yapılacak stadyum için ilk somut öneri şehir merkezindeki Sakıp Sabancı Bulvarı üzerinde ve Antalyaspor Tesisleri'nin karşısındaki alan olarak seçildi. Proje için bu alanda karar kılındığında atılması gereken bir dizi adım vardı.

Öncelikle projeye göre stadyumun yapılacağı yer şehrin merkezinde ve en işlek caddelerinden biri olan Yüzüncü Yıl Bulvarı'nın devamında bulunuyordu. Bunun için öncelikle çevresindeki yolları dar olan bölgenin trafiğinde düzenleme yapılması ve geniş bir otopark alanına ihtiyaç vardı. Bununla ilgili olarak Karayolları, proje alanının doğusundan gelen trafiği ve batıya daha hızlı taşımak için 2009 yılında Atatürk Bulvarı ve Sakıp Sabancı Bulvarı'nı Antalyaspor Kavşağı adını verdiği alt geçit ile birbirine bağladı.
İkinci olarak belirlenen alanda 1991 yılında başlanan ve 2001'de tamamlanmadan yıkım kararı verilen ve kısmen de yıkılan olimpik yüzme havuzu bulunuyordu. Yıkım kararına yapılan itiraz nedeniyle de hukuken oldukça sorunlu olan bu yapının yıkılmasının yanında 2001 yılında açılan ve kentteki çeşitli organizasyonlara ev sahipliği yapan Dilek Sabancı Spor Salonu'nun da yıkımı gerekiyordu.
Yeni Antalya Stadyumu için Antalya Büyükşehir Belediyesi, 21 Ocak 2008 tarihinde yüklenici firmayla proje imzaladı ve bu dönemde inşaat alanında yer alan ve yıkılması gereken olimpik havuz inşaatı yıkıldı. Ancak 2009 yılında Antalya Büyükşehir Belediyesi'nin yönetiminin değişmesi ve yeni yönetimin mahkeme kararlarını gerekçe göstererek stadyum için yapılan planlarda değişikliğe gitmesi ve hatta stadyumun şehir merkezinin dışına Pınarlı'ya taşıma isteği projenin durmasına neden oldu. Durdurulan projeyle ilgili 2008'de belediyeyle sözleşme imzalayan şirket, zarara uğradığı gerekçesiyle dava açtı. Konuya ilişkin davayla ilgili Sayıştay'ın 9 Ocak 2014 tarihinde mahkemeye gönderdiği raporda, sözleşmenin iptalinin kamuyu zarara uğratacak şekilde yapıldığı ve zararın başta Mustafa Akaydın olmak üzere projenin iptaline yol açan 197 sayılı meclis kararına onay veren meclis üyelerine faiziyle birlikte ödettirilmesi istendi. O dönem belediye başkanı olan Mustafa Akaydın ise tazminat ödeme konusunun temyizde olduğunu ve son bilirkişi raporunun belediyenin lehinde olduğunu ifade etti.

Antalya'ya yapılacak yeni stadyumla ilgili bir diğer öneri ise Antalya Havalimanı'na yakın bir bölgede olan Aksu ilçesindeki Pınarlı'da deniz kabuğu şeklinde bir stadyum yapılmasıydı. 2016 Avrupa Futbol Şampiyonası'nı düzenlemeye aday olan Türkiye'nin UEFA'ya bildirdiği stadyumlar arasında Antalya için Pınarlı projesi yer aldı. Ancak Türkiye 2016 Avrupa Futbol Şampiyonası'nı düzenleme hakkını 6'ya karşı 7 oyla Fransa'ya kaptırınca bu proje rafa kalktı.
2011 seçimleri öncesinde Gençlik ve Spor Bakanlığı Türkiye'de 25 yeni stadyumun yapılacağını açıkladı ve bu stadyumlardan birinin de Antalya'da olacağı ve stadyumun 33 bin kişilik olacağı duyuruldu.
7 Aralık 2012 tarihinde yapılan stadyum ihalesini Akay İnşaat kazandı ve inşaat firması yüzme havuzundan kalan molozları temizleyip, Dilek Sabancı Spor Salonu'nu da yıktı ve temel için arazide hazırlıklar yaptı. 23 Haziran 2013 tarihinde stadyumun temeli atıldı.

Pınarlı projesi için belirlenen deniz kabuğu tasarımının aksine 100. Yıl Projesi'nde stadyum için Antalya ilinin üzerinde barındırdığı pek çok antik kentin arenalarına benzetilerek tam yuvarlak bir tasarım belirlendi.
Betonarme olarak yükselen stadyumda tribünler betonarme prekast elemanlardan üretildi. Çatı ise narin ve estetik bir çelik konstrüksiyon ile kapatıldı. 2014 yılı ortalarında kaba inşaatı biten stadyumun çatı inşaatı da kaba inşaatın tamamlanmasıyla başladı. Çatı örtüsü, makasların uç kısmında Türkiye'de üretilen policam şeffaf çekme akrilik levha, kalanı ise kenetli sistem ile kaplandı. Çimlerin daha iyi gelişmesi için çatının 5 bin metrekarelik kısmında cam yerine ışık geçirgenliği daha yüksek olan şeffaf çekme akrilik levha kullanıldı.
Çatı inşaatının son aşamasında stadyumun 16 bin metrekarelik çatısının 13 bin metrekarelik alanına güneş enerjisi panelleri yerleştirildi. Türkiye'de ilk kez bir stadyumda yapılan bu uygulamayla Antalya Arena stadyumu, kendi enerjisini üretmesinin yanında, 16 Eylül 2015'ten bu yana Antalya'nın elektrik şebekesine bir günde ortalama 550 evin kullandığı miktarda elektriği vermektedir.
Mimari yapısı nedeniyle stadın güney tribünü önünde yeterince güneş almayan çimlere ışıklandırma ve havalandırma desteğiyle özel bir çalışma uygulanmaktadır. Stat zemininin 113 metrekare olan çim bölümünün güney tribünü önündeki bir kısmı özel ışıklandırma ve havalandırma yöntemleriyle korunmaktadır.
Ekim ayında inşaat süreci tamamlanan Antalya Arena, 2015-16 Süper Lig sezonunun 9. haftasında oynanan Antalyaspor - Beşiktaş maçına hazır hale getirildi.

Antalya Arena'da ilk resmî maçın Beşiktaş'la yapılacağı 14 Ekim 2015'te açıklandı. Stadyumun ilk maçı öncesi yerleşim planları tamamlandı, bilet gişeleri kuruldu ve maçtan dört gün önce de bilet satışlarına başlandı.
Antalyaspor Kulübü, açılış maçına özel taraftar ürünlerini de maç öncesinde satışa çıkardı.
Süper Lig'in 2015-16 sezonunun 9. haftasındaki maç öncesi Antalyaspor ligde 14 puanla 6., Beşiktaş ise 19 puanla ilk sıradaydı.
Maçın 14. dakikasında topu Antalyaspor ağlarına gönderen Beşiktaşlı Necip Uysal, bu stadyumdaki ilk resmî golü kaydeden futbolcu oldu. 21. dakikada ise Antalyasporlu Samuel Eto'o, takımı adına Antalya Arena'daki ilk golü atan futbolcu olarak kaydedildi. Maçı 5-1 kazanan Beşiktaş'ın diğer gollerini Ricardo Quaresma, Mario Gómez, Olcay Şahan ve Cenk Tosun attı. Maçı 19 bin 691 biletli seyirci takip etti.

Antalyaspor, stadyumun açılışından bu yana stadı kiralamış olup kullanım hakkının kendisinde olduğu dönemlerde zaman zaman stat isim ve tribün isim sponsorluğu anlaşmaları yapmıştır. 2024-2025 sezonunda aldığı tribün sponsorluklarıyla Doğu Tribünün ismi Corendon Doğu Tribünü olmuştur. Stadın, 2024-2025 sezonunda VIP, Misafir, Kuzey Kale, Güney Kale ve Batı tribünlerinin isim sponsorlukları bulunmamaktadır. 2022-2023 sezonu itibarıyla Corendon Airlines ile stadyumun isim hakkı için 5 yıllık sözleşme imzalanmış ve stadyumun adı Corendon Airlines Park Antalya olmuştur.

Proje maliyeti 103 milyon lira olan Antalya Stadyumu, 200 bin metrekareden daha geniş bir alana inşa edildi.

Çatısına inşa edilen 11.000 m²lik güneş panelleri sayesinde günde ortalama 7.200 kilowatt saat enerji üretebilen stadyum, 16 Eylül 2015 tarihinden bu yana kendi elektriğini üretmekte ve şehir şebekesine de elektrik vermektedir.

26 Mayıs 2016'da oynanan final maçını Galatasaray kazanmıştır. Maçı kazanan Galatasaray, üst üste üçüncü, toplamda 17. Türkiye Kupası'nı kazanmıştır.

22 Mayıs 2026’da oynanan final maçını Trabzonspor kazanmıştır. Maçı kazanan Trabzonspor, toplamda 10. Türkiye Kupası’nı kazanmıştır.

TFF.org'da Antalya Stadyumu

İsmail Cem Televizyon Ödülleri, 2010 yılından beri, İsmail Cem'in anısına Antalya Büyükşehir Belediyesi ve Antalya Kültür Sanat Vakfı (AKSAV) tarafından Antalya'da yapılmış etkinlik.
Antalya Televizyon Ödüller ile, 1990'lı yıllarda özel televizyonculuğun başladığı Türkiye'de, ABD'deki Emmy ve Altın Küre gibi televizyon yapımlarının ödüllendirildiği bir yarışmanın eksikliğinin giderilmesi hedeflenmiştir.
2010 yılında 41 dalda ödül verildi. İsmail Cem Özel Onur Ödülü, Cem Ailesi ve Mustafa Akaydın'ın ev sahipliğinde yapılan, cumhurbaşkanı, başbakan, kültür bakanı, siyasi partilerin liderleri ve sanat ve kültür insanlarının katılımıyla oluşturulan, özel bir jüri tarafından verildi. Konaklama sponsoru Mardan Palace, resmî sponsoru Banvit idi.
İsmail Cem'in ailesinin talebi ile, ertesi yıl yapılan etkinliğin adı "Antalya Televizyon Ödülleri" olarak değiştirildi. Etkinlik 2. Antalya Televizyon Ödülleri adıyla, yine Antalya Büyükşehir Belediyesi ve Antalya Kültür Sanat Vakfı (AKSAV) tarafından 30 Nisan 2011 tarihinde TNT sponsorluğunda gerçekleştirilerek gelenekselleştirildi. 2012 itibarıyla 35'i yarışma ve 2'si özel olmak üzere toplam 37 kategoride ödül verilmektedir.
9-10 Mayıs 2014 tarihinde planlanan 5. Antalya Televizyon Ödülleri'nin, 30 Mart seçimlerinde Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı seçilen Menderes Türel tarafından iptal edildiği açıklandı. Gerekçe olarak Antalya Televizyon Ödüllerinin Antalya'nın tanıtımına hiçbir katkısı bulunmadığını söyledi.

2010 İsmail Cem Televizyon Ödülleri
2011 Antalya Televizyon Ödülleri
2012 Antalya Televizyon Ödülleri
2013 Antalya Televizyon Ödülleri

Antalya Şehirlerarası Otobüs Terminali, Antalya ili'nin Kepez ilçesinde bulunan otobüs terminalidir. Ana çatısı altında şehirlerarası yolcu terminali, giden yolcu peronları ve ilçeler terminali adında üç bölümü bulunmaktadır.

Bugün Markantalya olarak bilinen alışveriş merkezinin yerinde bulunan eski otobüs terminalinin yetersizliği üzerine 1990'larda yapılarak 1997'de hizmete açılmıştır. 2010'ların başında Mustafa Akaydın döneminde Aksu'da doğu terminali planlansa da halen gerçekleşmemiştir. İkinci Menderes Türel döneminde Döşemealtı'ya taşınma projesi hazırlansa da, 2019'da belediye yönetiminin değişmesi sonrası taşınma projesi rafa kalkmıştır.

Otogar ve Batıgar tramvay istasyonları üzerinden raylı ulaşım imkanları mevcut olması ile beraber, terminalden Lara yönüne kalkan TL94 numaralı terminal otobüsü hattı ve 600 numaralı Havalimanı seferi mevcuttur. Terminal yerleşkesinin güneyinde de şehiriçi otobüs depolama ve hareket merkezi bulunmaktadır.

Antalyaspor (erkek hentbol takımı), 2012-2022 yılları arasında Antalyaspor adına mücadele etmiş takımıdır.

Antalyaspor Derneği yönetimi, 2012 yılının Ağustos ayında almış olduğu karar sonrası erkek hentbol takımını bünyesinde açmaya karar vermiştir. Antalyaspor yönetimi, Türkiye Hentbol Federasyonu'nun da daha önce almış olduğu karar doğrultusunda profesyonel futbol takımı erkekler Süper Lig'inde mücadele etmiş takımlar doğrudan Türkiye Erkekler Hentbol Süper Ligi'nde mücadeleye hak kazanır maddesinden yararlanarak Türkiye Hentbol Federasyonu'na başvuru da bulunmuş ve kulübün başvurusu da 29.08.2012 tarihinde federasyon tarafından kabul edilerek Türkiye Erkekler Hentbol Süper Ligi'ne kabul edilmiştir. Takım, 2012-2013 sezonunda Türkiye Erkekler Hentbol Süper Ligi'nde ilk kez mücadele etmiştir.
Antalyaspor yönetimi, Antalyaspor (futbol takımı) maçlarını Akdeniz Üniversitesi Stadyumu'nda oynadığından dolayı Akdeniz Üniversitesi yönetimi ile bir dostluk köprüsü kurmuş ve hentbol takımının yönetimini Akdeniz Üniversitesine bırakmıştır. Ayrıca takımın maçlarının da Akdeniz Üniversitesi BESYO Spor Salonu'nda oynamasına dair karar kılınmıştır. 2011-2012 sezonunda Türkiye Erkekler Hentbol Süper Ligi'nden küme düşen Akdeniz Üniversitesi Erkek Hentbol Takımı da kendini fesh ederek Antalyaspor Erkek Hentbol Takımı bünyesine geçmiştir.
Takım 2012-2013 sezonunda Akdeniz Üniversitesi Antalyaspor Erkek Hentbol Takımı adıyla mücadele etmiş ve Akdeniz Üniversitesi Antalyaspor Erkek Hentbol Takımı 2012-2013 Türkiye Erkekler Hentbol Süper Ligi'ndeki ilk sezonunu 10. sırada ve 18 puanla tamamlayarak 13 takımlı ligde kalmayı başarmış ve ilk 8 takımın oynadığı play off'lara kalamayarak normal sezonu tamamlamıştır.
Bir önceki sezonun aksine 2013-2014 sezonu başında ise Akdeniz Üniversitesi hentbol takımının yönetiminden feragat etmiştir. Antalyaspor Kulübü Derneği bünyesindeki tüm amatör branşlar gibi hentbol takımının yönetimi de Antalyaspor Derneği bünyesine geçmiş ve takımın Akdeniz Üniversitesi Antalyaspor Erkek Hentbol Takımı olan ismi Antalyaspor Erkek Hentbol Takımı olmuştur. Takım, 2013-2014 sezonundan itibaren Türkiye Erkekler Hentbol Süper Ligi'nde bu isimle mücadele etmeye başlamıştır. Antalyaspor Erkek Hentbol Takımı, 2013-14 sezonunu 11. sırada tamamlayarak ligde kalmayı başarmıştır. 2014-2015 sezonunda ise takım normal sezonu 10. sırada tamamlayarak play out grubuna kalmış ve 6 takım arasında oynanan play out grubunu lider tamamlayarak ligde kalmayı haftalar öncesinden garantilemeyi başarmıştır. Takım 2016-17 sezonundan itibaren maçlarını yeni açılan Antalya Spor Salonu'nda oynama kararı almıştır. Antalyaspor Erkek Hentbol Takımı, 2015-16 sezonunda normal sezonu 9. sırada tamamlayarak play out grubuna kalmış ve oynanan play out grubunda ligde kalmayı haftalar öncesinden garantilemeyi başarmıştır. 2016-17 ve 2017-18 sezonlarını orta sıralarda tamamlayan Antalyaspor Erkek Hentbol Takımı, 2017-2018 sezonu başında Antalyaspor Derneği'nden Antalyaspor A.Ş.'nin bünyesine geçmiş ve 2018-2019 sezonunda da Türkiye Erkekler Hentbol Süper Ligi'ni 2. sırada tamamlamış ve tarihinde ilk kez Avrupa Kupaları'nda mücadele etme hakkını kazanmıştır. Ayrıca 2018 yılında şube tarihinin ilk isim sponsorluk anlaşması da bu dönemde yapılmıştır. CIP Travel Agency ile yapılan sözleşme sonrası takımın liglerdeki ismi CIP Travel Antalyaspor olmuştur.
CIP Travel Antalyaspor Erkek Hentbol Takımı, 2019-2020 sezonunda devam eden ligi 4. sırada tamamlamıştır. Ancak pandemi dolayısıyla 12 Mayıs 2020'de THF'nin almış olduğu karar sonrası play off etabı oynanmayan lig bu sıralama ile tescil edilmiş ve sezonda şampiyon ya da küme düşen takım belirlenmemiştir. Pandemi dolayısıyla oynanacak Türkiye Kupası'da 2019-2020 sezonu için iptal edilmiştir. Avrupa'da ise tarihinde ilk kez EHF Kupası'nda mücadele eden takım pandemi öncesinde Avrupa Hentbol Federasyonu (EHF) Kupası 1. tur rövanş maçında deplasmanda Romanya temsilcisi Dobrogea Sud Constanta'a 29-16 mağlup olup elenmiş ve kupaya erken veda etmiştir. 2020-2021 sezonu öncesinde Antalyaspor Erkek Hentbol Takımı, 2017-2018 sezonu öncesinde olduğu gibi Antalyaspor A.Ş.'den Antalyaspor Derneği'nin bünyesine geçmiştir. Yine 2020-2021 sezonu öncesi isim sponsoru olan CIP Travel Agency ile anlaşması sona eren takım liglerde Antalyaspor Erkek Hentbol Takımı olarak mücadelesine devam etmektedir.
Antalyaspor Erkek Hentbol Takımı, 2020-2021 sezonunda ligi 8. sırada tamamlamış ve Türkiye Kupası'nda ise çeyrek final turunda kupaya veda etmiştir. Avrupa'da ise EHF Kupası'nda pandemi sebebiyle hiçbir maça çıkamayan takım, 2. turda Yunan rakibinin seyahat kısıtlaması sebebiyle tur atlamış ancak 3. turda ise Ukrayna temsilcisi Donbas ile oynanacak maça kadroda yaşanan koronavirüs vakaları ve karantina süreci sebebiyle çıkamayacağını bildirmiş ve Avrupa'ya veda etmiştir. Takım, 2021-2022 sezonunda da ligi 8. sırada tamamlamış ve Türkiye Kupası'nda ise çeyrek final turunda kupaya veda etmiştir.
Antalyaspor Erkek Hentbol Takımı, 2022-2023 sezonu öncesinde Türkiye Erkekler Hentbol Süper Ligi'ne katılım ücretini yatırmamış ve liglerden çekilme kararı almış olup şubeyi kapatmıştır.

Antalyaspor resmî ağ adresi 31 Mart 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Antalyaspor (futbol takımı) ya da sponsorluk anlaşması gereği Hesap.com Antalyaspor, Antalyaspor'un 1966 yılında kurulan ve Antalya'yı 1. Lig'de temsil eden futbol takımıdır. Lakapları Akrep olan takımın renkleri, kırmızı ve beyazdır. Takım, kurulduğu 1966 yılından 2010 yılına kadar iç saha maçlarını Antalya Atatürk Stadyumu'nda oynamış, 2015-16 sezonunda ise Antalya Stadyumu'na taşınmıştır.
Antalyaspor, Süper Lig'de en iyi derecesini 58 puan toplayarak 5. sırada tamamladığı 2016-17 sezonunda elde etmiştir. En çok puan topladığı sezonu ise 59 puanla Süper Lig'i 7. sırada tamamladığı 2021-22 sezonu olmuştur.
Antalyaspor, Türkiye Kupası'nda sırasıyla 1999-00 ve 2020-21 sezonlarında final oynamış fakat oynadığı iki finali de kaybetmiştir. Takım, Süper Kupa'ya ise 2020-21 Türkiye Kupası finalisti olarak katılmış ve Beşiktaş'a seri penaltılar sonucu kaybetmiştir.
Türkiye'yi Avrupa kupalarında 3 kez temsil eden Antalyaspor, bu alanda en iyi derecesini 2000-01 UEFA Kupası'nda 1. Tur'a yükselerek elde etti.

Türkiye'de ulusal ligin kurulmasının ve futbola olan ilginin artmasının arından yerel ligler kaldırılarak ulusal liglere kurulmaya başladı. Türkiye Futbol Federasyonu'nun 1965 yılında her ilin bir takımı olması için çıkardığı izinle Türkiye'nin çeşitli illerinde yerel liglerde mücadele eden futbol takımları birleşip şehirlerinin adına mücadeleye başladı.
Ülkedeki bu hareketlilik Antalya Beden Terbiyesi Bölge Başkanlığı Bölge İstişare Kurulunu da harekete geçirdi. 5 Haziran 1966'da Antalyaspor Kulübü'nü kurmak için bir araya gelen Yenikapı Suspor, İlk Işık ve Ferrokromspor kulüplerinin yöneticileri tüzel kişiliklerini feshederek Antalyaspor'a katıldıklarını bildirdiler. Kısa süre sonra ilin yerel gazetesi olan İleri Gazetesi'nde yayınlanan tüzüğün 2. maddesinde belirtilen kurucu üyelerince yönetim kurulu oluşturuldu. Antalyaspor, 2 Temmuz 1966 tarihinde bakanlık tarafından tescil edildi ve resmen kuruldu.

Antalyaspor profesyonel liglere 1966-67 sezonunda 17 takımlı Türkiye Profesyonel 2. Ligi Kırmızı Grup'tan katıldı.
Antalyaspor, 1966-67 ve 1969-70 sezonu arasında mücadele ettiği 4 sezonda çıktığı 134 maçta 53 galibiyet, 45 beraberlik ve 46 yenilgi aldı. Bu sonuçlarla takım %39,55 galibiyet ve 56,71 başarı yüzdesi yakaladı.

Kırmızı beyazlı takımın lige katıldığı sezon 10 kulüp daha kuruluş aşamalarını tamamlayarak 2. Lig'den profesyonel liglere katıldı. Bu yüzden bir önceki sezon 2. Lig'de iki grupta 22 olan takım sayısı, 1966-67 sezonunda 33 takıma yükseldi.
Antalyaspor ilk profesyonel maçına 11 Kasım 1966 tarihinde Edirnespor karşısında çıktı ve mücadele 1-1 sona erdi. Bu maçta Antalyaspor'u 1-0 öne geçiren Yalçın Demir, Antalyaspor'un profesyonel liglerdeki ilk golünü kaydetmiş oldu.
Ligdeki ilk yenilgisini 2. haftada Sakaryaspor'dan alan Antalyaspor, bir sonraki hafta Bandırmaspor'u 3-2 yenerek ilk galibiyetini de almış oldu. Bandırmaspor maçından 1 hafta sonra Türkiye Kupası'nda Kayseri Şekerspor'a uzatmaya giden maçta 3-2 kaybetti ve elendi. Antalyaspor o sezonu 12 galibiyet ve 5 beraberlikle 29 puanla 11. bitirdi.
1967-68 sezonunda 20 takımlı 2. Lig'de inişli çıkışlı bir grafik sergileyen Antalyaspor, 38 maçta 44 puan aldı ve 4. oldu. Türkiye Kupası'nda ise mücadele etmedi. Ertesi sezon lige iyi başlayan kırmızı beyazlı takım 18 takımlı ligin ikinci yarısında sadece 4 galibiyet alabildi ve 37 puanla sezonu 5. bitirdi. Antalyaspor, 1969-70 sezonunda yine istikrarsız bir görüntü çizerek lig sonunda 31 puanla ve averajla 6. olabildi.

Antalyaspor için 1970'li yıllar çok başarılı geçmedi. Yıllar boyunca istikrarlı sonuçlar alamayan Antalyaspor, bu on yıllık süreçte çoğunlukla ligi orta sıralarda tamamladı. Ancak son 1978-79 ve 1979-80 sezonlarında biraz daha toparlandı ve ligi iki sezonda da 3. bitirmesinin yanında Türkiye Kupası'nda da 4. kademeye kadar çıkmayı başardı.
Antalyaspor 1970-71 sezonundan 1979-80 sezonuna kadar çıktığı 302 maçta 104 galibiyet, 95 beraberlik ve 103 yenilgi aldı ve bu sonuçlarla %34,43'lük galibiyet, %50,15'lik başarı oranı elde etti.
1970-71 sezonunda  Antalyaspor, 16 takımlı 2 Lig Kırmızı Grup'ta yer aldı ve bu on yılı Kırmızı Grup'ta geçirdi. Lige kötü başlayan ve 13. haftada sadece 2 galibiyeti olan kırmızı beyazlılar daha sonra biraz olsun toparlandı ve sezonu 29 puanla 9. sırada tamamladı. 1971-72 sezonuna 5-0'lık Sarıyer galibiyetiyle başlayan Antalyaspor, o sezon 2 haftadan daha fazla üst üste galip gelemedi ve sezonu 6 takımla beraber aynı puanla, 28 puanla tamamlayıp ligden düşen İzmirspor'un 1 puan önünde averajla 8. oldu. Ertesi sezon da Antalyaspor en fazla üst üste 2 kez galip gelebildi ve uzun beraberlik serilerinin ardından sezonu düşme hattının 2 puan üzerinde 29 puan ve averajla 9. sırada bitirdi. 1973-74 sezonunun ilk yarısını 15 maçta 8 beraberlikle geçen Antalyaspor, ligin ikinci yarısında biraz daha toparlandı ve sezon sonunda 33 puan ve averajla kendine 7. sırada yer buldu. Bir sonraki sezon da kırmızı beyazlıların beraberliklerle başladığı bir sezon oldu. Sezonu 9 galibiyet ve 10 beraberlikle kapatan takım, Sakaryaspor'u averajla geçerek 28 puanla 10. olabildi.
1975'ten itibaren Antalyaspor, Türkiye Kupası'nda sürekli var oldu. İlk yarısında sadece 3 galibiyet alıp, sezonu 28 puanla Eskişehir Demir'in ardından averajla 11. tamamlayan takım, kupada aynı sezon en iyi derecesini yapıp 4. Kademe'ye yükseldi. Ancak Boluspor'a elendi. 1976-77 sezonunda ilk 7 haftayı galibiyetsiz kapattı ama ligin ortasında yakaladığı galibiyet serisiyle üst sıralara tırmandı. Ancak son 10 maçta 1 galibiyet alabildi. Antalyaspor sezon sonunda 32 puanla 5. sırada yer aldı, Türkiye Kupası'nda ise Nevşehirspor'a 1. Kademe 2. Etap'ta elendi. 1977-78 sezonuna ilk haftalara istikrarsız başlayan Akrepler, ilk yarının son 5 haftasında yenilgi almasa da ikinci yarıdaki 16 maçta 4 galibiyet aldı ve sezona 31 puanla 8. sırada nokta koydu. Kupaya ise Tirespor yenilgisiyle 2. Kademe 2. Etap'ta veda etti. Takip eden sezonda Antalyaspor sezona çok iyi başlamasa da son 20 haftada 2 yenilgi aldı ve 10 galibiyet ve 14 beraberlikle 34 puan toplayıp averajla Düzcespor'un önünde 3. oldu. Takım kupada 3. kademede Sivasspor'a kaybedip elendi. 1979-80 sezonunda ise Antalyaspor ligin ikinci yarısında galibiyet almakta zorlanarak başladı ve bu dönemde tek beraberlik aldı. Sadece 4 beraberlikle son 10 yıllık süreçte en az beraberlik aldığı sezonda Antalyaspor, 14 galibiyetle 32 puana ulaşıp sezonu 3. bitirdi. Türkiye Kupası'nda ise 3. kademede Kütahyaspor'u eledi ama bir sonraki aşamada Sakaryaspor'a elendi.

Antalyaspor 1980'li yıllarda ilk kez 1. Lig'e çıkma başarısı gösterdi. Bu süreçte 4 sezon 1. Lig'de yer alan kırmızı beyazlılar, 6 sezon da 2. Lig'de yer aldı. Bir önceki döneme göre daha başarılı yıllar geçiren Akrepler, 2 şampiyonluk elde ettiği 10 yıllık dönemde 1. Lig'i alt, 2. Lig'i ise üst sıralarda bitirdi. Bunun yanında Türkiye Kupası'nda da 6. Kademe'ye kadar çıkmayı başardı.
Antalyaspor 1980-81 sezonundan 1989-90 sezonuna kadar çıktığı 332 maçta 139 galibiyet, 75 beraberlik ve 118 yenilgi aldı ve bu sonuçlarla %41,86'lık galibiyet, %53,15'lik başarı oranı elde etti.
1980-81 sezonunda yeni getirilen sistemle iki olan grup sayısı üçe çıkarıldı ve Antalyaspor A Grubu'nda mücadele etti. Lige çok kötü başlayan ve ilk 11 maçında galibiyet alamayan Antalyaspor, sonraki 23 maçta 12 galibiyet alarak toparlandı sezonu 33 puanla 8. sırada bitirdi.
81-82 sezonu Antalyaspor için dönüm noktası oldu. 2. Lig B Grubu'nda yer alan ve sezona tarihinin en iyi girişini yapan takım, Karşıyaka'yla birlikte sezonun son haftasına kadar sürecek şampiyonluk yarışına girdi. Sezonu aynı galibiyet ve beraberlik sayısıyla ve dolayısıyla puanla bitiren iki takımın kendi aralarında Antalya'da oynadıkları maç 0-0, İzmir'de oynadıkları maç ise 2-2 sona ermişti. Antalyaspor sezon sonunda averajla şampiyon oldu.
10 Nisan 1982'de İzmir Atatürk Stadyumu'nda oynanan Karşıyaka - Antalyaspor maçının özellikle Antalyaspor açısından önemi büyüktür. Otobüslerle İzmir'e giden 20 binin üzerinde Antalyaspor taraftarı, takımlarına daha önce hiçbir deplasman taraftarının yakalayamadığı taraftar sayısına ulaşarak çok büyük destek verdiler. O gün stadyumda olan taraftarlar hatıralarında Antalya'da maça gitmeyen erkeğin kalmadığını söyler. Maç öncesinde Antalyaspor 29, Karşıyaka ise 26 puandaydı. Karşıyaka karşısında 2-0 öne geçen kırmızı beyazlılar, rakibine karşı üstünlüğünü koruyamadı ve karşılaşma 2-2 sona erdi. Antalyaspor sezon sonuna kadar maç kaybetmeyerek elindeki puan üstünlüğünü iyi değerlendirdi. Sezonun son maçına Balıkesirspor deplasmanında çıkan ve şampiyonluk için beraberlik alması yeten Antalyaspor, 0-0'lık sonuçla istediğini elde etti ve sezonu averajla Karşıyaka'nın önünde şampiyon tamamlayıp tarihinde ilk kez 1. Lig'e yükseldi.
Antalyaspor Süper Lig'deki ilk sezonunda ilk maçını Fenerbahçe'ye karşı yaptı ve 1-1'lik sonuçla ilk beraberliğini aldı. Metin Şahin de Antalyaspor'un 1. Ligdeki ilk golünü kaydeden futbolcu oldu. Kırmızı beyazlılar ilk yenilgisini ise 2. haftadaki Beşiktaş deplasmanında 6-0'lık sonuçla aldı. Galibiyet için 5. haftayı bekleyen takım, Antalya Atatürk Stadyumu'nda Ankaragücü'nü 1-0'lık sonuçla yendi. Antalyaspor, o sezonu 29 puanla 14. tamamladı ve averaj farkıyla Mersin İdman Yurdu'nu geçip ligde kaldı. Kupada ise 5. Kademe'de Kocaelispor'a elendi.
1. Lig'de 3 sezon oynayıp bu sürede en iyi derecesini 14. olarak elde eden takım, 1984-85 sezonunu 28 puanla 17. tamamlayıp 1. Lig'den düştü. Bir yıl 2. Lig'de mücadele eden Antalyaspor, ertesi sezon 52 puanla 2. Lig'i şampiyon tamamlayarak 1986-87 sezonunda tekrar 1. Lig'deki yerini aldı. Fakat o sezonu 24 puanla 18. tamamlayıp bir kez daha 2. Lig'e düştü. 2. Lig'e yeniden dönen Antalyaspor, üç puanlı sistemin ilk kez uygulandığı 1987-88 sezonunda Kahramanmaraşspor'la girdiği şampiyonluk yarışını kaybetti ve 55 puanla 2. sırada kalarak üst lige dönemedi. Kupada ise 1. Kademe'den öteye gidemedi. 1988-89 sezonunda Akrepler bir önceki sezona göre daha çok puan

Antik çağdaki koloniler, geniş bir bölgeden ziyade bir ana şehir veya metropolden (büyük şehir) oluşan ve Demir Çağı sonrası kurulmuş şehir devletleriydi. Bir koloni ile metropol arasındaki bağlar genellikle yakındır ve klasik antik dönemde belirli biçimler alırlar. Genellikle Fenikeliler, Kartaca, Roma, Büyük İskender ve halefleri tarafından kurulan koloniler bulundukları metropollere bağlı kalmışlardır; ancak Arkaik ve Klasik dönemlerdeki Yunan kolonileri, kuruldukları andan itibaren egemen olan ve kendi kendilerini yöneten koloniler olmuşlardı. Yunan kolonileri genellikle ana şehirdeki toplumsal huzursuzlukları çözmek ve nüfusun bir kısmını dışarı atmak amacıyla kurulurdu. Helenistik, Roma, Kartaca ve Han Çinlilerinin kolonileri ise ticaret, genişleme ve imparatorluk kurma amacıyla yapılıyordu.

Tarihteki en eski kolonileşme süreçlerinden biri MÖ 1000 yılları civarında, tarıma dayalı bir medeniyete sahip olan Güney Arabistan'daki Sabalar, Kuzey Etiyopya ve Eritre'nin yaylalarını kolonileştirmeye başladı. Sabalıların ilişki kurduğu yerli halklar, çağdaşı olan Agau halkının atalarıdır. Güney Arap kültürü ile Agau kültürünün kaynaşması, bugün Habeşi halkı olarak bilinen üçüncü bir kültürün ortaya çıkmasına neden oldu.

Mısır yerleşimi ve kolonizasyonu, MÖ 3200'den itibaren güney Kenan bölgesinin her yerinde, hemen hemen her türden arkeolojik buluntu aracılığıyla belgelenmiştir. Bu buluntular arasında mimari yapılar (kale, set ve binalar), çanak çömlek, kaplar, aletler, silahlar, mühürler ve daha birçok eşya bulunmaktadır. Narmer, Kenan'da Mısır çanak çömleği ürettirmiş ve bunları Arad, En Besor, Rafiah ve Tel Erani gibi bölgelerden Mısır'a geri ihraç etmiştir. Son zamanlarda, Tel Aviv'de Tunç Çağı'na tarihlenen bir Mısır yerleşimine ait çağdaş bir bira fabrikası bulundu. Gemi yapımcılığı eski Mısırlılar tarafından MÖ 3000'li yıllarda, hatta belki daha da önce biliniyordu. Amerika Arkeoloji Enstitüsü MÖ 3000'e tarihlenen en eski geminin muhtemelen Firavun Aha'ya ait olabileceğini bildirmektedir.

Fenikeliler, MÖ 1. binyılın başlarında Akdeniz'in en büyük ticaret gücüydü. Mısır ve Yunanistan ile ticari ilişkileri vardı ve günümüz İspanya'daki Gadir (modern Cádiz) ve modern Fas'taki Tingis ve Mogador'a kadar batıda koloniler kurdular. İspanya ve Fas'tan Fenikeliler, Atlas Okyanusu'na ve İngiltere ile Senegal'e giden ticaret yollarına erişimi kontrol ettiler.
Fenike kolonilerinin en ünlüsü ve başarılısı MÖ 814-813 yıllarında Lübnan'ın Akdeniz kıyısında yer alan tarihi bir liman olan Sur kentinden gelen yerleşimciler tarafından kurulmuş ve Kart-Hadasht (Qart-ḥadašt, tam çevirisiyle "Yeni Kent" anlamında) olarak adlandırılmış olup, Türkçede Kartaca olarak bilinir. Kartacalılar daha sonra Batı Akdeniz'de kendi kolonilerini kurdular; bunların arasında güneydoğu İspanya'da bulunan Carthago Nova kolonisi de vardı; ancak bu koloni daha sonra düşmanları Roma tarafından fethedildi.

Barselona'da bulunan Pompeu Fabra Üniversitesi Arkeoloji Profesörü María Eugenia Aubet'e göre:Batı'da Fenike materyallerinin en erken varlığı İspanya'nın Huelva antik kentinin sınırları içinde belgelenmiştir... 1997 yılında Huelva'daki Plaza de las Monjas'ta bulunan yeni malzemeler arasında Fenike çanak çömleğinin yüksek oranda bulunması, bölgede ilk temasların seyrek olduğunu değil, MÖ 9. yüzyılın başından itibaren Fenike halkının düzenli olarak burada bulunduğunu göstermektedir. Kartaca'daki en erken katmanlardan alınan son radyokarbon tarihleri, bu Tirus kolonisinin kuruluşunu MÖ 835-800 yıllarına yerleştiriyor; bu tarihler, Flavius Josephus ve Timeus'un şehrin kuruluşu için verdiği tarihlerle örtüşmektedir.

Antik Yunan'da, yenilen halklar bazen yabancı bir düşmanın boyunduruğundan kaçmak için evlerini terk ederek bir koloni kurarlardı. Bazen iç savaşlarda yenilenlerin başka bir yerde yeni bir şehir kurmak üzere ayrılmasıyla koloniler oluşurken; bazen nüfus baskısını hafifletmek ve dolayısıyla iç karışıklığı önlemek için; ve bazen de dışlanma sonucu oluşmuşlardır. Ancak genellikle koloni kurucuları yabancı ülkelerle ticari ilişkiler kurmayı ve metropolün zenginliğini artırmayı amaçlıyordu. Koloniler İyonya ve Trakya'da MÖ 8. yüzyılın başlarında kurulmuştu.
Otuzdan fazla Yunan şehir devletinin, Akdeniz dünyasının her yanına dağılmış çok sayıda kolonisi bulunuyordu. MÖ 9. yüzyılın sonundan MÖ 5. yüzyıla kadar, İyonya Birliği'nin en aktif koloni kurucu şehri olan Milet, doğuda Karadeniz kıyılarından, batıda İber Yarımadası'na, Güney İtalya'da Magna Graecia'dan, Kuzey Afrika'nın Libya kıyılarına kadar 60'tan fazla koloniye ev sahipliği yapmıştır.
Yunanlılar iki benzer koloni türü kurmuşlardı:

apoikía (ἀποικία, ἀπό apó “uzakta” + οἶκος oîkos “ev”, pl. ἀποικίαι apoikiai ), bağımsız bir şehir devleti
emporion (ἐμπόριov, pl. ἐμπόρια emporia ), bir ticaret kolonisi.
Yunan şehir devletleri MÖ 900  ile MÖ 800 yılları arasında koloniler kurmaya başladı. Kurulan ilk iki koloni Suriye kıyısındaki El Mina ve Napoli Körfezi'nde bulunan Ischia'da yer alan Yunan ticaret merkezi Pithecusae idi. Her iki koloni de yaklaşık MÖ 800 yılında Euboealılar tarafından kurulmuştu.

Karanlık Çağlar ile Arkaik Dönem'in başlangıcı arasında Yunanistan'dan iki yeni kolonist dalgası yola çıktı; ilki MÖ 8. yüzyılın başlarında ve ikincisi MÖ 6. yüzyılda. Nüfus artışı ve evlerdeki kalabalık koşullar, tek başına yeterli bir açıklama gibi görünmüyor. Bunun yerine, Yunan şehir devletleri arasındaki rekabetten kaynaklanan ekonomik ve siyasi dinamikler, asıl teşvik edici faktör olarak daha uygun görünüyor. Bu şehir devletleri, yeni ortaya çıkan bir kavram olarak, genellikle lidersiz bir yapıya sahipti ve ekonomik etki alanlarını genişletmeye çalışıyorlardı. Bu Yunan yayılmasıyla birlikte Akdeniz Havzası'nda madeni para kullanımı da yaygınlaştı.
Batı Akdeniz'de, özellikle günümüz Güney İtalya'sında, etkili birçok Yunan kolonisi kurulmuştur. Bunların bazıları şunlardır:

Kyme
Rhegion(Halkida ve Messina tarafından, yaklaşık M.Ö. 8. yüzyıl)
Siraküza (Korint ve Tenea tarafından, yaklaşık M.Ö. 734)
Naxos(Halkida tarafından, yaklaşık M.Ö. 734)
Massalia (günümüz Marsilya'sı, Fokaia tarafından, yaklaşık M.Ö. 598)
Agathe(Massalia'dan kısa bir süre sonra, Fokaia tarafından)
Hyele (İtalya'da, Fokaia ve Massalia tarafından, yaklaşık M.Ö. 540)
Emporion (İspanya'da, Fokaia ve Massalia tarafından, M.Ö. 6. yüzyıl başları)
Antipolis (Fransa'da, Achaea tarafından)
Alalia (Korsika'da, Fokaia ve Massalia tarafından, yaklaşık M.Ö. 545)
Kirene (Libya'nın Kirenaika bölgesinde, Thera tarafından, M.Ö. 762/61 ve 632/31)
Yunanlılar Karadeniz'de Kırım'ı da sömürgeleştirdiler. Burada kurdukları yerleşim yerleri arasında Hersonisos (bugünkü Sivastopol) şehri de vardı. Önemli Yunan kolonilerinin bulunduğu bir diğer alan ise Adriyatik Denizi kıyısındaki antik İlirya kıyılarıydı (örneğin Aspalathos, günümüzdeki Hırvatistan, Split).
Cicero, Yunan kolonileşmesinin yaygınlaşmasına değinerek, "Gerçekten de barbarların topraklarının Yunan sahiliyle çevrili olduğu anlaşılıyor."  der. Yeni bir koloni yola çıktığında, genellikle birkaç formül ciddi ve kutsal günleri şekillendiriyordu. Eğer bir Yunan şehri bir koloni göndermeye karar verirse, vatandaşlar genellikle önceden Delphi Kahini gibi bir kahine danışırdı. Koloni kurma girişimlerinde farklı yöntemler kullanılırdı. Bazen belirli vatandaş sınıfları bu girişimlere katılmaya çağrılırd, bazen de çok çocuklu ailelerden kura ile bir oğul seçilirdi. Katılmak isteyen yabancılar da kabul edilirdi. Ayrıca, göçmenleri yönlendirmek ve gerekli düzenlemeleri yapmak için saygın bir kişi seçilirdi. Bu kişiler genellikle "kurucu" olarak adlandırılır ve ölümlerinden sonra kahraman olarak onurlandırılırdı. Bu kurucuları ölümlerinden sonra kahraman olarak anmak adettendi. Kutsal ateşin bir kısmı Prytaneum'daki halk ocağından alınarak, yeni kentin halk ocağındaki ateş bu ateşle yakıldı. Tıpkı her bireyin kendine ait özel mabetleri olduğu gibi, yeni topluluk da kendi tanrılarına tapınmayı sürdürdü; koloni, yüzyıllar boyunca geldikleri ana şehrin önemli festivallerine elçiler ve adak hediyeleri gönderdi.
Makedonya ve Büyük İskender'in fetihlerinin ardından Mısır'dan Hindistan'a kadar uzanan çok sayıda Helenistik koloni kurulmuştu.

Mikenliler, MÖ 15. yüzyılda Rodos, Girit ve Kıbrıs'a (Teukros'un ilk koloniyi kurduğu söylenir) ve Anadolu kıyılarına ulaşmıştı. Ayrıca İyonya ve Pontus'a da Rumlar yerleştirilmişti. Milet, İyonya'da Anadolu'nun batı kıyısında, Meander Nehri'nin ağzına yakın bir yerde bulunan antik bir Yunan kentiydi. Geç Tunç Çağı'nda (MÖ 13. yüzyıl) Milet, Güney Orta Anadolu'dan gelen Luvice konuşan Karyalıların gelişine tanık oldu. Aynı yüzyılın sonlarına doğru başka Yunanlılar da geldi. Kent o dönemde Hitit İmparatorluğu'na karşı ayaklanmıştı. Bu imparatorluğun yıkılmasından sonra şehir MÖ 12. yüzyılda yıkılmış ve MÖ 1000'li yıllardan itibaren İyonyalılar tarafından yoğun bir şekilde yeniden iskan edilmiştir.
MÖ 6. yüzyılın ortalarında Pers istilasına uğramadan önce Milet, en büyük ve en zengin Yunan şehri olarak kabul ediliyordu. Anadolu kıyılarında yüzyıllar boyunca çok sayıda antik Yunan şehir devleti kurulmuştu. Yunanlılar Batı felsefesini Anadolu'nun batı kıyısında başlatmışlardı (Sokrates Öncesi felsefe). Miletos okulunun tanınmış filozofları arasında Thales, Anaksimandros, Anaksimenes ve Apollonlu Diogenes yer alır. Herakleitos, bir başka antik Yunan şehri olan Efes'te yaşıyordu ve Anaksagoras, İyon Birliği'nin bir üyesi olan Klazomenai kentindendi. Anadolu'da çeşitli şehir devletlerinde Antik Yunan lehçelerinin hepsi konuşuluyordu ve Anadolu'daki Antik Yunan tiyatrolarının listesi Yunanlıların yerleştiği yerler arasında en uzun olanlardandır.
Yunanlılar geleneksel olarak Karadeniz'in güney kıyılarında ve Kuzeydoğu Anadolu'da Pontus Alpleri'nde, Kafkasya yolu üzerindeki Kars bölgesinde ve Gürcistan'da yaşıyorlardı. Güney Rusya, Ukrayna ve Kırım'dan gelenler sıklıkla 'Kuzey Pontuslular' olarak adlandırılırken, tam anlamıyla Pontus'un kendisi olan 'Güney Pontuslular' ola

Austin, ABD'nin Teksas eyaletinin başkentidir. 2020 nüfus sayımına göre 961.855 nüfusuyla ABD'nin en kalabalık 13. şehri, Teksas'ın en kalabalık 5. şehri ve (Phoenix'ten sonra) ABD'nin en kalabalık ikinci eyalet başkentidir. Tahmini 2,55 milyon sakiniyle Austin metropol alanı ise ülkenin en büyük 25. metropol alanıdır. Austin, Travis County'nin ilçe merkezi ve en kalabalık şehridir ve bazı kısımları Hays ve Williamson ilçelerine uzanmaktadır. 27 Aralık 1839'da kurulan şehir, 2010 yılından bu yana Amerika Birleşik Devletleri'nin en hızlı büyüyen büyük şehirlerinden biridir.
Teksas Tepelik Bölgesi'nin merkezinde yer alan Austin, Lady Bird Gölü ve Colorado Nehri üzerindeki Travis Gölü, Barton Springs, McKinney Şelaleleri ve Walter E. Long Gölü de dahil olmak üzere çok sayıda göl, nehir ve su yoluna ev sahipliği yapmaktadır. Bölgedeki insan faaliyetlerine dair kanıtların en az 11.200 yıl öncesine dayandığı tahmin edilmektedir; ilk yerleşim Clovis halkları ve daha sonra Tonkawa gibi Amerikan yerli grupları tarafından yapılmıştır. Austin ve San Antonio yaklaşık 129 km (80 mil) uzaklıktadır ve her ikisi de I-35 koridoru üzerinde yer almaktadır. San Antonio-Austin birleşik metropol bölgesinin yaklaşık 5 milyon nüfusu vardır. Austin, bitişik ABD'deki en güneydeki eyalet başkentidir ve Küreselleşme ve Dünya Şehirleri Araştırma Ağı tarafından Gamma+ seviyesinde küresel bir şehir olarak sınıflandırılmıştır.
Austin sakinleri Austinliler olarak bilinir. Bunlar arasında devlet çalışanları, üniversite öğrencileri, müzisyenler, yüksek teknoloji çalışanları ve mavi yakalı işçilerden oluşan çeşitli bir karışım yer almaktadır. Şehrin resmi sloganı, Austin'i "Dünyanın Canlı Müzik Başkenti" olarak tanıtıyor; bu, şehrin birçok müzisyenine ve canlı müzik mekanına, ayrıca uzun süredir devam eden PBS TV konser serisi Austin City Limits'e bir göndermedir. Austin, paralel film, interaktif medya ve müzik festivallerinin yıllık bir birleşimi olan South by Southwest'e (SXSW) ev sahipliği yapmaktadır. Şehir ayrıca, teknoloji ve geliştirme şirketlerinin hızlı akışı nedeniyle 1990'larda "Silikon Tepeleri" takma adını benimsemiştir. Son yıllarda, bazı Austinliler, küçük, benzersiz ve yerel işletmeleri büyük şirketler tarafından ele geçirilmekten koruma arzusuna atıfta bulunan gayri resmi "Austin'i Tuhaf Tutun" sloganını benimsemiştir. Süregelen hızlı gelişim ve soylulaştırma, bohem köklerini zorluyor ve "Eski Austin"e duyulan nostaljiyi körüklüyor. 19. yüzyılın sonlarından beri Austin, gün batımından hemen sonra tepeler boyunca yayılan renkli ışık parıltısı nedeniyle "Mor Taç Şehri" olarak da bilinmektedir.
Hükûmet ve eğitime odaklanan güçlü bir ekonomik yapıdan doğan Austin, 1990'lardan beri teknoloji ve iş dünyasının merkezi haline gelmiştir. Austin'deki teknoloji kökenleri, savunma elektroniği yüklenicisi Tracor'un (şimdiki BAE Systems) 1962'de şehirde faaliyetlerine başlamasıyla 1960'lara kadar uzanmaktadır. IBM ise 1967'de Selectric daktilolarını üretmek üzere bir tesis açarak şehre gelmiştir. Texas Instruments iki yıl sonra Austin'de kuruldu ve Motorola (şimdiki NXP Semiconductors) 1974'te yarı iletken çip üretimine başladı. 3M, Advanced Micro Devices (AMD), Agilent Technologies, Amazon, Apple, CrowdStrike, Dell, Expedia, Facebook (Meta), General Motors, Google, IBM, Intel, NXP Semiconductors, Oracle, Tesla ve Texas Instruments dahil olmak üzere birçok Fortune 500 şirketinin genel merkezi veya bölgesel ofisi Austin'de bulunmaktadır. Eğitim açısından Austin, ABD'nin en büyük üniversitelerinden biri olan ve 50.000'den fazla öğrencisi bulunan Texas Üniversitesi'ne (Austin) ev sahipliği yapmaktadır. 2021 yılında Austin, şehrin ilk (ve şu anda tek) büyük profesyonel spor takımı olan Austin FC'ye ev sahipliği yapmaya başladı.

Austin'in resmen 12 tane kardeş şehri vardır:

Austin Şehri resmi websitesi6 Aralık 1998 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
DMOZ Open Directory Projesi "Austin" maddesi  (İngilizce)
Wikivoyage "Austin" maddesi5 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Avokado (Persea americana), ana vatanı Orta Meksika olan çiçekli bitkiler (kapalı tohumlular) sınıfından tarçın ve kafur ağacını da içine alan defnegiller familyasına ait bir ağaç ve bu ağacın meyvelerinin adıdır. Timsah armudu da denen avokado meyveleri, küre biçiminde, oval, elips ya da armut gibi eriksi tipli; yeşil, kırmızı ya da erguvani renktedir. Eti krem sarı ya da beyazımsıdır. Avokado ağaçları kısmen kendi kendine tozlaşır ve meyve verimini korumak için genellikle aşılama yoluyla çoğaltılır. Taze olarak tüketilir ayrıca yemeklerde ve salatalarda kullanılır. Çok besleyicidir. Tropik iklime sahip bölgeler yanında subtropikal iklime, don olayının fazla olmaması kaydıyla Akdeniz iklimine sahip çeşitli bölgelerde de yetiştirilir.

Avokadonun anavatanı Puebla eyaleti ve Meksikadır. Yerel ve yabani ortamda yetişen ıslah edilmemiş türü criollo adı ile bilinir, küçük, koyu siyah bir deriye sahip meyvesinin ortasında büyük bir tohum bulunur. Avokado kullanımı ile ilgili en eski olgulara Coxcatlán, Puebla, Meksika'da M.Ö 10.000 yılına ait bilgileri içeren bir mağarada rastlanmıştır. Avokado orta amerika ve Güney amerika'da da uzun bir ıslah hikâyesine sahiptir. Avokado gibi şekil verilmiş sürahi M.S 900 yılında İnka öncesi Chan Chan şehrinde bulunmuştur. Avrupa'da avokado ile ilgili bilinen en eski yazılı kayıt Martín Fernández de Enciso (doğum.1470–ölüm.1528) tarafından 1518 ya da 1519 yıllarında yazılan, Suma De Geographia Que Trata De Todas Las Partidas Y Provincias Del Mundo kitabındadır. Bilinen ilk 'avocado' kelimesinin kullanıldığı İngilizce yayında Hans Sloane tarafından 1696'da yapılan Jamaika bitkileri indeksindedir. Bitki Endonezya'ya 1750'de Brezilya'ya 1809'da, Levant'a 1908'da girmiştir ve Güney Afrika, Avustralya'ya 19. yüzyıl sonunda giriş yapmıştır.

"Avokado" kelimesi Türkçeye İngilizce "Avocado" kelimesinden bu kelime de İspanyolca aguacate kelimesinden gelmektedir. Bu kelime de İspanyolcaya Nahuatl dilindeki ahuácatl (testis (meyvenin şeklini belirten referans bir kelime)) kelimesinden gelmektedir. Avokadolar Aztekler'de 'bereket meyvesi' diye bilinirdi. Güney Amerika'da Arjantin,Bolivya,Şili,Peru ve Uruguay'da Avokado Keçuva dilindeki adıyla palta olarak bilinir. Diğer İspanyolca konuşulan ülkelerde ve Portekizce de ise adı abacatedir. Bu meyve, şekline ve belli kültür türlerindeki düz yeşil kabuk yüzeyine yapılan atıfla avokado armudu veya timsah armudu diye de bazen adlandırılır. Nahuatl ahuacatl kelimesi diğer bir kısım kelimelerle de ilişkilendirilebilir. Mesela ahuacamolli, avokado çorbası veya sosu anlamındadır ve bu kelimeden İspanyolcada avokado ile yapılan ve avokadonun bilinmesini sağlayan bir meze guakamole türetilmiştir.
İngilizce bilinen en eski bu meyve ile ilgili yazılı kullanım 1697'de "Avogato Pear"dı. Bu kelime sonradan "alligator pear" (timsah armudu) şeklini almıştır. The "advocate"-formuna diğer bazı Germanik dillerde rastlanmaktadır. Örneğin Almanca Advogato-Birne, İsveççe advokatpäron, Danca advokat-pære ve Hollandaca advocaatpeer. Hindistan'ın bir kısım bölgelerinde ise bu meyve tereyağı meyvesi ("butter fruit") diye bilinir. Çin'de ise è lí (鳄梨, "timsah armudu"nun doğrudan çevirisi") veya huángyóu guǒ (黄油果, "tereyağı meyvesi") olarak bilinir.
Türkiye'de halk arasında bazı kesimlerce bu meyve Amerikan armudu adıyla da anılmaktadır.

20 metreye kadar uzayabilen ağacın, sıralı ve 12–25 cm arası uzunlukta yaprakları bulunur. Çiçekleri pek göze çarpmaz yeşilimsi sarı renkte 5 ile 10 mm genişliğindedir. Armut şekilli meyvesi 7 ila 20 cm uzunluğundadır, ağırlığı 100 gr ila 1000 gr ağırlığındadır, ortasındaki geniş tohum 5 cm ila 6.4 cm uzunluğundadır.
Subtropikal türleri donsuz ve az rüzgar gerektiren bir iklimi tercih eder. Aşırı rüzgar nemi düşürür, çiçekleri kurutur ve polenlemeyi etkiler. Her ne kadar, Hass kültür türü -1'e kadar olan ısılara tahammül ederse de hafif donlar olgunlaşmamış meyvelerin ağaçtan düşmesine neden olur. Yaklaşık 1 metreden fazla derinliğe sahip iyi havalandırılmış toprağa da ağaç ihtiyaç duyar. Aşırı tuzlu toprak ürün verimini düşürür. Bu toprak ve iklim dünyanın ancak sayılı bölgelerinde olur. Güney İspanya, Portekiz, Fas, Girit, Levant, Güney Afrika, Kolombiya, Peru, Orta ve Kuzey Şili'nin belli bölgeleri, Vietnam, Endonezya, Güney Hindistan'ın belli bölgeleri, Sri Lanka, Avustralya, Yeni Zelanda, Filipinler, Malezya, Orta Amerika, Karayipler, Meksika, Kaliforniya, Arizona, New Mexico, Teksas, Florida, Hawaii, Ekvador ve Ruanda. Bütün bu bölgelerde farklı kültür türlerine sahiptir.

Ticari üretimde hektar başına yılda ortalama 7 ton ürün alınabilir, bazı bahçelerde bu hektar başına 20 tonu bulabilir. Zeytin gibi düzensiz ürün vermesi sorun teşkil edebilir zira 1 yıl yüksek verim alınırken bunun ardından düşük verim alınan bir yıl takip eder. Avokado dona tahammül edemez bu sebeple tropik ve subtropik iklimlerde yetişir. Bununla birlikte soğuğa dayanıklı varyetelerde bulunmaktadır mesela Ettinger varyetesi gibi varyeteler -6 dereceye kadar az bir yaprak hasarı ile dayanabilir. -10 dereceye kadar dayanıklı varyetelerinde bulunduğu iddia edilmektedir.
Avokado klimakterik bir meyvedir (muz da bir diğeri) bunun anlamı, meyve ağaç üstünde olgunlaşmaya başlar ancak esas olgunlaşması (sararıp) yenilecek hale gelmesi ağaçtan koparıldıktan sonra olur. Avokado yeşil olarak toplanır ve dondurucuda 3.3 ile 5.6 derecede saklanır ve son güzergahına ulaştırılır. Avokadonun yetişmesinden sonra yenebilir hale gelmesi vakit alır. Meksikalı yetiştiricilerin Hass Avokadosu %23 oranında yenilebilir hale geldiğinde kuru materyal içerir diğer ülkelerde de aynı standarda sahiptir. Avokado toplandıktan birkaç gün sonra oda sıcaklığında da sararıp yenilebilir hale gelir. Bazı marketlerde daha hızlı şekilde etilen (karpit) gazı ile muamele edilerek yenilecek hale getirilmektedir. Bazı hallerde ise müşterilerinin en iyi şekilde kendilerine geri dönmesini isteyen ticari üreticiler avokado meyvesini iyice yetişip sararması için ağaçta bırakırlar ancak eğer ağaçta meyve çok fazla bekletilirse düşüp zarar görebilir.

Avokadonun kültür çeşitleri (türleri) olan alt varyeteler şu varyetelerine dayanmaktadır.

Persea americana var. drymifolia (Meksika varyetesi).
Persea americana var. floccosa
Persea americana var. guatemalensis (Guatemala varyetesi).
Persea americana var. nubigena
Persea americana var. steyermarkii
Avokado türleri çiçeklerindeki erkek ve dişi organların ayrı zamanlarda olgunlaşmaları (dichogamy) yüzünden, kendisine ancak kısmen verimlidir. Bunun üzerine uzun bir büyüme dönemi bu ağaçların ve meyvesinin büyümesini zorlu hale getirir. Pek çok kültür türü tohumla büyütülen ağacın üzerine yapılan aşı ile çoğaltılır zira bu mutasyonları en aza indirdiği gibi meyve veriminin de korunmasını sağlar. Modern yetiştirme programları da izolasyon ile rastgele çapraz polenlemeyi en aza indirerek yeni türler yaratır. Bu konunda Kaliforniya Üniversitesi ve Volcani Centre'daki "Instituto de Investigaciones Agropecuarias" gibi dünyada enstitüler bulunur.
Avokado çiçekleri hem dişi, hem erkek organa sahip olmasına rağmen bu organlar aynı anda işlev yapmazlar. Çiçekler iki eşeyli bir açılma düzeni gösterir. Her çiçek ilk açıldığında dişi safhadadır. Bu safhada dişi organ başka çiçeklerden gelen çiçek tozlarını kabul eder, erkek organlar çiçek tozu saçmazlar. Bu safhaya “Dişi Safha” denir. Daha sonra çiçek kapanır, gece kapalı kalır, ertesi gün aynı çiçek tekrar açılır. Bu açılışta ise erkek organlar çiçek tozu saçarken dişi organ artık kabul edici değildir. Dişicik tepesi kararmış ve kurumaya başlamış olabilir. Bu safhaya da “Erkek Safha” denir. Avokado çiçeğinin bu durumu bilimsel olarak “Senkronoiz Dikogami” olarak adlandırılır. Yani erkek ve dişi organların olgunlaşması farklı zamanda ama günün hep aynı saatlerinde olur.
Avokado çeşitleri çiçek tipi bakımından A ve B tipi olarak 2 grupta sınıflandırılır.

A tipi çeşitlerde çiçek ilk günün sabahı dişi, ertesi gün gündüz geç saatlerde veya öğleden sonra erkek safhadadır.
B tipi çeşitlerinde ise çiçek birinci gün öğleden sonra dişi, sonrasında kapanıp ertesi sabah erkek safhadadır. 
Bu duruma göre kültür türleri şu şekilde sınıflandırılmaktadır.

"A" tipi kültür türleri: Hass, Gwen, Lamb Hass, Pinkerton, Reed.
"B" tipi kültür türleri: Fuerte, Sharwil, Zutano, Bacon, Ettinger, Sir Prize, Walter Hole.
Avokado çiçeğinin bu iki eşeyli açılma düzeninden dolayı iyi bir meyve tutumu ve yüksek verim alabilmek için A ve B tipi çeşitler birlikte dikilmelidir. Ancak aynı tipteki kültür türlerinden bazıları gün ve saat farkı ile de olsa farklı zamanlarda çiçek açtıklarından belli ölçüde birbirlerini tozlama imkânı da bulunmaktadır.
Belli Hass, gibi kültür türleri düzensiz verim nedeniyle belli yıllarda iyi ürün verir. Soğuk (avokado ağaçlarının pek tolere edemedikleri bir durum) gibi bir durumdan kaynaklı düşük ürün verme hali ağaçların bir sonraki yıl için daha bol ürün vermesine neden olur. Bazı yıllar ise çevresel koşullar tohumsuz (çekirdeksiz) avokado meyvelerinin oluşmasına neden olabilir. Avokado endüstrisinde bunlar "cukes" diye bilinir ve küçük boylarından dolayı bunlar ticari olarak dışlanır satılamazlar.

Avokado anaçları genellikle meyve vermesi için tohumdan çoğaltılır. Normalde tohumdan ağacın büyütülmesi 4 ile 6 yıllık bir vakit alabilir ve ancak bu ağaçların tohumların alındığı ana ağaçla aynı meyve kalitesine sahip olması pek olası değildir. Bu sebeple sadece anaçlar tohumdan çoğaltılabildiği gibi çelikten de köklendirilerek çoğaltılabilir. Bu anaçlar 1 yıl serada büyütüldükten sonra artık aşılanmaya hazır hale gelir. Bunun ardından göz aşısı veya kalem aşısı ile çoğaltılır. Bu şekilde aşılana ağaç satıma hazır hale gelmeden önce 6-12 ay kadar daha büyütülür. Anaçlar genel koşullar gözönünde tutularak seçilir zira fakir toprak ve kök boğazı çürüklüğü gibi mantar hastalıkları anaçları tehdit eden durumlardır.

Kapalı ortamlarda avokado çukur bardaklarla özel bir teknikle çimlendirilebilir. Bunun için olgunlaşmış ve buzdolabın

Avrupa E-yolları (İngilizce: International E-road network;Fransızca: Routeeuropéenne;Almanca: Europastraße;İtalyanca: Strade europee) Birleşmiş Milletler Avrupa Ekonomik Komisyonu tarafından geliştirilmiş olan, Avrupa'da bulunan ana kara yollarını numaralandırma sistemidir. Avrupa ana karayollarına dâhil olan, çok defa ülkeler arası sınırları da geçen bu yollar; E 01'den başlayarak artar şekilde numaralandırılmıştır. Bu numaralama sistemi ilk defa 1975'te uygulanmış ve 1993'te sistemde büyük bir revizyon yapılmıştır. Bu numaralama Birleşmiş Milletler Avrupa Ekonomik Komisyonu'na üye olan tüm ülkeleri kapsadığı için, Avrupa E-yolları ağına bağlı Kafkas ülkeleri (Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan) ve bazı Orta Asya ülkeleri (Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan ve Türkmenistan) ana kara yolları da Avrupa E-yolu numaralandırma sistemine dâhildirler.
Sisteme dâhil birçok ülkede hem ulusal kara yolu numarası ve hem de Avrupa E-yolu numarası yollar üzerinde bulunan tabelalarda gösterilmektedir. Bazı ülkeler (İsveç ve Belçika) sadece Avrupa E-yolları numaraları kullanmakta ve E-yolları ağına dâhil yollar için değişik ulusal kara yolu numaralama sistemi kullanmamaktadır. İrlanda'da yollarda genellikle sadece ulusal numaralama sistemi numaraları verilmektedir ama 2007'den itibaren yenilenen Avrupa E-yolları ağına dâhil yollarda hem ulusal hem de Avrupa E-yolu numaraları gösterilmektedir. Birleşik Krallık içinde Avrupa E-yolu numaraları resmen kabul edilmemiştir ve bu ülkede hiçbir yol Avrupa-E yolu numarasını göstermemektedir.
Dünyanın diğer kıtalarında da benzer ülkeler arası kara yolları ağı geliştirme sistemleri bulunmaktadır: Mesela Amerika kıtası için Panamerikan Karayolu, Afrika kıtası için Trans-Afrika Otoyol Ağı ve Asya Otoyolu Projesi.

Birleşmiş Milletler Avrupa Ekonomik Komisyonu (UNICE) tarafından Avrupa E-yolları için sınıflandırma ve numaralama şu prensiplere göre hazırlanmıştır:

Referanslı yollar ve referanslılar arası yollar ana ağ sistemi kara yolları olup A-sınıfı E-yolları olarak adlandırılmaktadır. İkinci derecede branş, bağlayıcı ve birleştirici yollara B-Sınıfı Avrupa E-yolları adı verilmiştir.
Genel olarak ikili sayılı numara verilen A-Sınıfı Avrupa E-yolları numaralaması için şu prensipler uygulanmıştır:
Kuzey-güney referanslı yollar: Bunlara numara 5 ile biten ikili numara verilmiştir (Mesela E95.). Bu tip yollara verilen numaralar, batıdan doğuya doğru artmaktadır (Mesela E95, E5'e kıyasla daha doğudadır.).
Batı-doğu referanslı yollar: Bunlara numara 0 ile biten ikili numara verilmiştir; (Mesela E70). Bu tip yollara verilen numaralar kuzeyden güneye doğru artmaktadır (Mesela E80, E70'e kıyasla daha güneydedir.).
Kuzey-Güney referanslılar arası yollar: Bunlara tek ikili numara verilmiştir ve bu tek ikili numara, arası birleştirilen kuzey-güney referanslı yolların numaraları arasındadır. Mesela tek ikili numaralı E87 kuzey-güney referanslı E85 ile E95 yollarının arasını birleştirir. Bu tip yollara verilen numaralar batıdan doğuya doğru artmaktadır.
Batı-doğu referanslılar arası yollar: Bunlara çift ikili numara verilmiştir ve bu çift ikili numara, arası birleştirilen batı-doğu referanslı yolların numaraları arasındadır. Mesela çift ikili numaralı E84 batı-doğu referanslı E80 ile E90 yollarının arasını birleştirir. Bu tip yollara verilen numaralar kuzeyden güneye doğru artmaktadır.
E 99 yolunun doğusunda bulunan kuzey-güney A-sınıfı yollara, 101'den 129'a kadar olabilen, tek olan üçlü numara verilmiştir. Paragraf 2'de verilen diğer kurallar, bu yolların numaralanmasında uygulanmıştır.
Genel olarak üç sayılı numara verilen B-Sınıfı Avrupa E-yolları numaralaması için uygulanan prensipler şunlardır:
B-Sınıfı Avrupa E-yollarına verilen üçlü sayıdan birincisi kuzeyindeki en yakın referanslı yolun ilk sayısı, ikincisi batısındaki en yakın referanslı yolun numarasının ilk sayısı ve üçüncü ise bir seri numarası olur.
E 101 doğusunda bulunan B-sınıfı yollara 0'la başlayan ve 001'den 099'a kadar üçlü numara verilmiştir.

Avrupa E-yolları numaralama sistemi, 1975'te kurulduğu zaman yukarıdaki prensiplere çok sıkıca uyulmuştu. Fakat 1992'de büyük bir değişiklik yapılınca bazı istisnaların bulunabileceği prensibi kabul edilmiştir. Buna baş neden Avrupa E-yol numaralarının uygulanmasının ülkelere fazla maliyet yaratmasının istenmemesindendir. Şu anda istisnalar şunlardır:

E 47 ve E 55 olarak değiştirilmesi gerekirken sırasıyla İsveç ve Norveç'te 1992'den önceki numaraları olan E 6 ve E 4 numaralarını değiştirmeden tutmalarına izin verilmiştir. Bu iki ülke içinde sadece E-yolu numarası kullanılmaktadır ve ana yolların ulusal numaraları bulunmamaktadır, Bu nedenle E-numarası değiştirme kara yolu sisteminin tabelalarının hemen hepsinin değiştirilmesini gerektirmekte ve değiştirme maliyeti çok yüksek olmaktadır. İsveç ve Norveç dışında Danimarka'dan itibaren E 47 ve E 55 numaraları kullanılmaktadır.
Estonya'dan Polonya gidiş yolu olan E 67;
Finlandiya'da E 63 ve E 8;
İspanya ile Portekiz'de E 80
numaralanmasında ortaya çıkmıştır.

Aşağıda verilen listelerde:

Bir tire ('-'), ismi verilen iki şehir/konum arasındaki kara yolu bağlantısını gösterir.
Üç nokta ('...') iki şehir/konum arasında ya deniz veya diğer su yüzeyinin bulunduğunu belirtir. Bu işaretlerle gösterme bu iki şehir/konum arasında bir feribot işletildiğini göstermez ve deniz/su üzerinde hiçbir bağlantı olmaması da olasıdır. Genel olarak uluslararası feribot bağlantıları özel şirketler tarafından herhangi bir devletin desteğini sağlamadan veya herhangi bir devlet ile anlaşma olmadan işletilmektedir. Bu nedenle feribot işletilmesi veya kaldırılması özel şirket inisiyatifine kalmıştır.

1977'de imzalanan anlaşma ile Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) desteğiyle hayata geçirilmiş bir projedir.
Proje adı "Trans-European North-South Motorway (TEM) Project" olan, Türkiye dâhil, on dört ülkede uygulanan bir projedir. Projede dört tane de gözlemci ülke yer almaktadır.
Proje, Birleşmiş Milletler Avrupa Ekonomik Komisyonunun Ulaşım Biriminin (UNECE) altında yer alır.

Avrupa'da ve projeye dâhil olan ülkelerdeki uluslararası kara trafiğini kolaylaştırmak,
Ulaşımın verimliliğini artırmak,
Avrupa'nın içindeki otoyol ağını dengelemek ve açıklarını kapamak,
Avrupa'daki ulaşım altyapı sistemlerinin entegrasyonunu sağlamak.

Projeye dâhil olan ülkelerin çoğunun önemli ekonomik sıkıntılar yaşamasına rağmen 1 Ocak 2005 itibarıyla 23.325 km'lik projenin %45 ine tekabül eden 10.632 km'lik kısmı kullanımda, 1.106 km'si yapım aşamasındadır.
Otoyol yönetimi, yol ekonomisi, planlama ve dizayn, inşaat gibi konuların ayrıntılı ele alınmıştır.
Bir sürü dilde yayımlanan teknik belgeler (rehberler, öneriler, metotlar vs.) devamlı güncellenmektedir.
TEM ağındaki bilgiler işlenmekte ve güncellenmektedir.
Proje finansmanı için yeni yolların bulunmasına başlanmıştır.

 Avusturya
 Bosna-Hersek
 Bulgaristan
 Çek Cumhuriyeti
 Ermenistan
 Gürcistan
 Hırvatistan
 İtalya
 Litvanya
 Macaristan
 Polonya
 Romanya
 Slovakya
 Türkiye

 İsveç
 Karadağ
 Sırbistan
 Ukrayna

 Azerbaycan

 - 2960 km (1850 mil): Greenock - Glasgow - Preston - Birmingham - Southampton... Le Havre - Paris - Orléans - Bordeaux - San Sebastián - Madrid - Sevilla - Algeciras
 - 3590 km (2244 mil): Inverness - Perth - Edinburg - Newcastle - Londra - Folkestone - Dover... Calais - Paris - Lyon - Orange - Narbonne - Girona - Barselona - Tarragona - Castellón de la Plana - Valensiya - Alicante - Murcia - Almería - Málaga - Algeciras
 - 1830 km (1144 mil): Hoek van Holland - Rotterdam - Eindhoven - Maastricht - Liège - Bastogne - Arlon - Lüksemburg - Metz - Saint-Avold - Strazburg - Mulhouse - Basel - Olten - Bern - Lozan - Cenevre - Mont Blanc - Aosta - Ivrea - Vercelli - Alessandria - Cenova... Bastia - Porto Vecchio - Bonifacio... Porto Torres - Sassari - Cagliari... Palermo
 - 1660 km (1038 mil): Amsterdam - Utrecht - Arnhem - Emmerich - Oberhausen - Köln - Frankfurt - Heidelberg - Karlsruhe - Offenburg - Basel - Olten - Luzern - Altdorf - San Gottardo - Bellinzona - Lugano - Chiasso - Como - Milano - Piacenza - Parma - Modena - Floransa - Roma
 - 4920 km (3075 mil): Karesuando - Arvidsjaur - Östersund - Mora - Säffle - Göteborg... Frederikshavn - Aalborg - Århus - Vejle - Kolding - Frøslev - Flensburg - Hamburg - Hannover - Göttingen - Kassel - Fulda - Würzburg - Nuremberg - Münih - Rosenheim - Wörgl - Innsbruck - Brenner - Fortezza - Bolzano - Trento - Verona - Modena - Bologna - Cesena - Perugia - Fiano Romano - Napoli - Salerno - Sicignano - Cosenza - Villa San Giovanni... Messina - Katanya - Siraküza - Gela
 - 2920 km (1825 mil): Helsingborg... Helsingør - Kopenhag - Køge - Vordingborg - Farø - Nykøbing Falster - Gedser... Rostock - Berlin - Lübbenau - Dresden - Teplice - Prag - Tábor - Linz - Salzburg - Villach - Tarvisio - Udine - Palmanova - Mestre - Ravenna - Cesena - Rimini - Fano - Ancona - Peskara - Canosa - Bari - Brindisi... Gümeniçe - Preveze - Rhion - Patras - Pyrgos - Kalamata (aşağıda E 4'e bakın.)
 - 3800 km (2375 mil): Malmö - Ystad... Świnoujście - Wolin - Goleniów - Szczecin - Gorzów Wielkopolski - Świebodzin - Zielona Góra - Legnica - Jelenia Góra - Harrachov - Železný Brod - Turnov - Mladá Boleslav - Prag - Jihlava - Brno - Bratislava - Rajka - Csorna - Szombathely - Zalaegerszeg - Nagykanizsa - Letenye - Zagreb - Karlovac - Rijeka - Split - Dubrovnik - Petrovac - Podgorica - Bijelo Polje - Üsküp - Kırçova - Ohri - Manastır - Niki - Vevi - Kozani - Larisa - Domokos - Lamia - Brallos - Itea - Antirrion... Rhion - Egion - Korint - Tripoliçe - Kalamata... Kissamos - Hanya
 - 4340 km (2713 mil): Vardø - Vadsø - Varangerbotn - Utsjoki - İnari - İvalo - Sodankylä - Rovaniemi - Kemi - Oulu - Jyväskylä - Heinola - Lahti - Helsinki... Gdańsk - Świecie - Łódź - Piotrków Trybunalski - Katowice - Žilina - Bratislava - Győr - Budapeşte - Szeged - Subotica - Novi Sad - Belgrad - Niş - Kumanova - Üsküp - Veles - Gevgelija - Evzoni - Selanik - Katerini - Larisa - Lamia - Atina... Hanya - İraklion - Agios

Avrupa E-yolu E87 Kuzey-Güney referanslılar arası bir yol olarak 2030 km (1269 mil) uzunlukta kuzeyde Odessa, Ukrayna'da başlayan ve Antalya, Türkiye'de sona eren bir uluslararası Avrupa E-yoludur. Bu E-yolu Ukrayna, Moldova, Romanya, Bulgaristan üzerinden Türkiye'nin batısına inmekte Antalya'da son bulmaktadır. Eceabat-Çanakkale arasında Çanakkale Boğazı'nı düzgün işleyen feribot ile geçmek gerekmektedir.
Avrupa E-yolu E87: Odessa – Izmail – Reni – Galati – Tulça (Tulcea) – Köstence (Constanţa) – Varna – Burgas – Malko Tarnovo – Dereköy – Kırklareli – Babaeski – Havsa – Keşan – Gelibolu – Ezine – Ayvalık – İzmir – Selçuk – Aydın – Denizli – Honaz – Acıpayam – Korkuteli – Antalya

Avrupa E-yolları

[1]15 Mart 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. "European Agreement on Main International Traffic Arteries (AGR)" : Avrupa E-yolları üzerinde 14 Mart 2008 tarihli anlaşma metni (pdf) (İngilizce) (Erişme tarihi:14.7.2009).
[2] 29 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Avrupa E-yolu E87

Bademağacı, Antalya ilinin Döşemealtı ilçesine bağlı bir mahalledir. Antalya-Burdur kara yolu üzerinde, Dağbeli beldesi ile komşu, Çubuk Geçidi'ne ise 5 km mesafededir.

Bademağacı, Anadolu Selçuklu Devleti'nin son Dönemlerine denk gelen 1200 – 1300'lü yıllarda, rivayetlere göre Yörüklerden Mahmut, Mustafa, Hasan ve İbrahim isimli kişiler tarafından Obalar halinde kurulduğu anlatılmaktadır. Bademağacı, Selçuklular ve Osmanlılar zamanında Şirnes/Şirnez Köyü adı ile bilinmektedir. Cumhuriyet'in ilanından sonra önce Bademköy daha sonra da Bademağacı adını almıştır. 1972'de belediye teşkilatı kurularak kasaba/belde olmuştur. 22.03.2008 tarih ve 26824 sayılı mükerrer Resmi Gazetede yayımlanan 5747 Sayılı Kanun gereği kurulan Döşemealtı İlçesi'ne bağlandı.

Antalya iline 50 km, Döşemealtı ilçesi merkezine 35 km uzaklıktadır.

Bademağacı Belediyesi Resmi İnternet Sitesi

Bademağacı Höyüğü

Tüytop ya da badminton, raket ve bir tür tüylü topla oynanan tenis benzeri bir oyundur.
Kaz tüyünden yapılan bir top ve raketle oynanan bir oyun olan Badminton, badminton topu'nun file üzerinden rakip alana atılması ve geri dönmemesini sağlamak amacına dayanan bir spor dalıdır.
Tenis oyunları grubundan olması nedeniyle rakipler arasında bir net (file) bulunur. Dolayısıyla herkes kendine ayrılan sahada oynar, topu (tüytop) oldukça zararsızdır, böylece yaralanma veya sakatlanma riski en düşük etkinliklerdendir.

MÖ 5. yüzyılda Çinliler Badminton'un atası sayılan Ti Jian Zi adı verilen bir oyun oynarlarmış. Yine badmintona benzeyen bir oyun,19.yüzyıl ortalarında Hindistan'da poona adıyla oynanıyormuş. Birçok açıdan günümüz badmintonuna benzeyen bu oyunu gören İngiliz subaylar, 1860 yıllarında bunu ülkelerine getirmişler. Beauford Dükü'nün kızları bu oyunu ilk defa Badminton Evi'nde oynamışlardır. Badminton ismi de bu salondan gelmektedir.

J.L. Baldwin isimli sporcu, bu sporun kurallarını ilk koyan kişidir. 1870'li yıllarda Hindistan'dan dönen İngiliz subayları, Badminton'u J.L. Baldwin'in koyduğu kurallara göre oynamaya başlamışlardır. Dört yıl gibi kısa sürede İngiltere'de ilk badminton kulübü kuruldu ve kuralları belirlenen oyun ülke geneline yayıldı. Daha sonra, çeşitli ülkelere yayılan badminton, 1934'te Uluslararası Badminton Federasyonu'nun kurulması ile yeni bir ivme kazanmıştır. 1934'ten beri özellikle Çin ve Endonezya bu oyunda hayli başarılı olmaktadırlar.

Bu oyunda temel prensip topu karşı tarafa atarak puan almaktır,
Bu oyunun her seti 21 puandır,
Bir set üzerinden 21 puan aracılığı ile 2 puan üzerinde olan taraf kazanmış olur.
Badmintonda aradaki puan farkı 2 oluncaya kadar oyun devam edebilmektedir fakat skor 29-29 olduğunda 30. sayıyı alan taraf oyunu kazanacaktır.
Oyuna başlama durumu hakemin yazı-tura atmasıyla gerçekleşmektedir.
Yazı ve turayı kazanan taraf sahayı ya da topu seçme hakkına sahip olmaktadır.
Başlangıç vuruşu esnasında, servis sırasında her iki ayak da yerde olması gerekiyor.
Eğer top fileyi aşmaz ise, sahanın dışına çıkarsa ya da boy hizasını geçerse puan kaybı yaşanmaktadır.

Badminton, ilk kez 1972 Münih oyunlarında olimpiyat sahnesine gösteri sporu olarak çıkmıştır. Yine, 1988'de Seul'de bir kez daha denenen badminton, 1992'de Barselona'da esas spor olarak ilk kez oynanmıştır. Asya ülkelerinin yanı sıra Danimarka ve İngiltere de bu oyunda en iyi olan ülkeler arasında yer almaktadır. Badminton esasında atası sayılan sporlardan çok farklılaşmamıştır. Denebilir ki, 1800'lerde nasıl oynanıyorsa, bugün de aşağı yukarı aynı şekilde oynanmaktadır.

31 Mayıs 1991'de Türkiye Badminton Federasyonu kurulmuştur. 104 üye olarak 3 Kasım 1991'de Uluslararası Badminton Federasyonu'na tam üye olmuştur. Türkiye'de ilk kez düzenlenen Badminton Ligi Tespit Müsabakaları 11 Bölgeden 24 takımın katılımı ile 4-7 Nisan 1994 tarihleri arasında Ankara'da gerçekleştirilmiştir. Üniversiteler 1. ve 2. Liginden başka, 10'u 1.Lig, 20'si Bölgesel lig olmak üzere toplam 30 kulübün mücadele ettiği deplasmanlı Badminton Ligi'ne 2000 yılında minikler ligi de dahil olmuştur.

1 adet mantar ya da plastik bir başlığa takılı 14 ya da 16 tüyden oluşan, ağırlığı 4,73 g ile 5,50 g arasında değişen "kuş" adı verilen tüylü bir top, 2 adet raket ve esnek ayakkabılar (yaralanmaları engellemek için).
Badminton teorik olarak her yerde oynanabilir. Ancak rüzgâr alan yerlerde oynanamaz. Kapalı spor salonları çok uygundur. 6.10 m X 13.40 m ebatındaki kortla çok fazla yer işgal etmez.

Dünya Badminton Federasyonu29 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Türkiye Badminton Federasyonu13 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Badminton hukuku
Badminton tarihi
WorldBadminton.com25 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Badminton Central24 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Badders.com
Badzine.info17 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Akdeniz Oyunları'nda badminton
Yaz Olimpiyatları'nda badminton
Dünya Badminton Federasyonu
Türkiye Badminton Federasyonu
Speed badminton

Bakanlar kurulu veya Bakanlar konseyi, bazı devletlerde üst yürütme organına verilen geleneksel bir isimdir. Genellikle kabine terimine eşdeğerdir. Devlet Konseyi terimi, kabineye de atıfta bulunabilen benzer bir addır, ancak terimler belirli ülkelerde eşit değildir örneğin, İspanya ve Hindistan.
Bakanlar Kurulu genellikle bir bakanlıktan sorumlu bakanlardan ve kurula başkanlık eden başbakandan oluşur. Gerektiği yahut uygun gördüğü takdirde ülkenin Devlet Başkanı veya Cumhurbaşkanı, Bakanlar Kuruluna başkanlık edebilir.

Savunma (liste)
Dış işleri (liste)
Göç
Kalkınma
Ticaret
İletişim
Maliye (hazine) (liste)
Sanayi
Bayındırlık
Ulaştırma
Tarım
İklim değişimi
Enerji
Çevre (liste)
Hayvancılık
Madencilik
Orman
Doğal kaynaklar
Petrol
Su kaynakları
Balıkçılık
Eğitim
Kültür
Sağlık
Bilgi
İçişleri (liste)
Adalet
Çalışma
Din
Bilim ve Teknoloji
Spor
Turizm

Bat Yam, İsrail'de bir şehir. Akdeniz kıyısında bulunan şehir, Tel Aviv bölgesinin güneyindedir. Nüfusu yaklaşık 130.000'dir. Bat Yam şehri 1926 yılında Ortodoks Yahudiler tarafından Bayit VaGan ismiyle kuruldu. Kent 1929 yılında Filistin ayaklanmaları sırasında Arap saldırılarına maruz kalmıştır. Yeniden düzenlenmesi için 1930 yılında İngilizler tarafından boşaltılan Bayit VaGan şehrinin adı, 1938 yılında Bat Yam olarak değiştirilmiştir. 1958 yılında şehir statüsü kazanan Bat Yam, kitlesel göçler sayesinde büyümüştür. Düşük emlak fiyatlarının da etkisiyle, 1970 ve 1980'li yıllarda düşük gelirli Yahudi aileleri, ülke içinden ve Arap ülkelerinden Bat Yam'a göç etmiştir. Bat Yam şehri, Türkiye eski cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ve eski başbakan Tansu Çiller tarafından da ziyaret edilmiştir.

 Kragujevac, Sırbistan
 Livorno, İtalya
 Kutno, Polonya
 Villeurbanne, Fransa
 Valparaíso, Şili
 Aurich, Almanya
 Neukölln, Berlin, Almanya
 Salinas, Ekvador
 Antalya, Türkiye
 Edirne, Türkiye

Bektâşîlik, adını 13. yüzyıl Anadolu'sunun İslâmlaştırılması sürecinde etkin faaliyet gösteren Hacı Bektaş-ı Veli'den alan, daha sonra 16. yüzyılın başlarında Balım Sultan tarafından kurumsallaştırılan bir tarikat.
Hacı Bektaş-ı Veli'nin öğretilerinin kökeni Türkistanlı âlim Ahmed Yesevi'ye kadar uzanmaktadır. Bektaşilik hiyerarşisinde en yüksek unvan dedebabadır, onu halifebaba ve baba takip eder.
1930 yılına kadar Hacı Bektaş-ı Veli Türbesinde olan Bektaşi Dergahı, Atatürk'ün tekke ve zaviyeleri kapatması sonrasında Tirana'da bulunan Dünya Bektaşi Merkezi'ne taşınmıştır. Dergah Dede'si Baba Mondi'dir.

Türkiye’de Alevilik denildiğinde ilk akla gelen isim Bektâşîliktir. Bektâşîlik, aslında Hacı Bektaş-ı Veli tarafından kurulduğuna inanılan bir İslâmî tarikattır. Bu tarikat mensupları (el alarak ya da diğer bir deyişle nasip alarak bu örgütlenmeye katılan kişiler) ise Bektâşî olarak adlandırılırlar. Ancak Ali ve Ehl-i Beyt sevgisi, tevella (Ehl-i Beyt’i sevenleri sevme) ve teberra (Ehl-i Beyt’i sevmeyenleri sevmeme) gibi Alevîliğin temel esaslarına bağlı oluşları dolayısıyla Bektâşîliğe Alevilik de denilebilir. Anadolu, Azerbaycan, Balkanlar ve İran'daki tüm Alevî tarikat mensupları On İki İmam inancına bağlıdır. Başlangıcından günümüze kadar kökenleri Horasan Melametîliğine dayanan bu tarikatlar, tarihî gelişim süreci içerisinde Vefâ'îyye/Bâbâ'îyye (Baba İlyas/Baba İshak), Yesevîlik/Âhilik, Kalenderîlik/Haydarilik, Rufâîlik/Gâlibîlik, Saltuk'îyye/Barak’îyyûn, Hurûfîlik/Bektâşîlik, Nîmetullahîlik/Nûrbakşîlik, Şahkulu Baba/Zünnun'îyye, Çelebî'yye/Celâl'îyye, Gül Baba/Dedebabalık (Bektâşî Babagan) ve Alicilik/Harabatîlik olarak sıralanabilir.

Türkiye’de her Bektâşî Alevî olduğu hâlde her Alevî, Hacı Bektaş-ı Velî’yi "Horasan Ereni" sayıp hürmet etmesine rağmen Bektâşî değildir. Bu yüzden Köy Bektâşîsi, Kent Bektâşîsi ayrımı yapılmaktadır. Köy Bektâşîlerine Alevî denildiği hâlde Şehir Bektâşîlerine Bektâşî denilir. Bektâşîlikle ilgili çalışması bulunan Abdülkadir Sezgin'e göre Alevî kelimesi ile Bektâşî kelimesi arasında herhangi bir fark bulunmamaktadır. Her iki grup da Hacı Bektaş-ı Velî’yi sevip saymalarına rağmen Aleviler Hacı Bektaş Dergâhı’na değil, Muhammed'in soyundan geldiğine inanılan Alevî ocaklarına bağlıdırlar. Aslında Bektâşîlik bir tarikat olduğundan bu tarikatın yollarına uyan herkes Bektâşî olabilir.

Bektâşîlik, Hümanist esaslı bir öğretidir. Öğretinin odağında "insan" vardır. Amacı, İnsan-ı kâmil olarak tanımlanan olgun, yetkin insana ulaşmaktır. Bu ise belirli bir eğitim sürecini gerekli kılar. Hacı Bektaş-ı Velî’nin Türk dünyasının felsefesine çok büyük katkıları olmuş olup hâlen yaygın olarak kullanılan birçok özlü sözü bulunmaktadır. Öncelik yol kurallarındadır. Onlar "Hatır kalsın, yol kalmasın" diyerek bunu açıklarlar.

Anadolu Selçukluları dönemi ile Osmanlı Devleti’nin kuruluşu sürecinde “Ahilik” Anadolu'daki sosyal yaşantının gelişmesine çok önemli katkılarda bulunmuştur. Kendi kural ve kurullarına sahip, günümüz esnaf odalarına benzer bir işlevi olan “Ahilik Teşkilatı” iyi ahlâkın, doğruluğun, kardeşliğin, yardım severliğin kısacası bütün güzel meziyetlerin birleştiği bir sosyo-ekonomik düzendir. Ahiler’in reisi olan ve Kırşehir’de yaşayan Ahi Evran’nın Hacı Bektaş Veli ile de dostlukları vardı. Sivas’taki Ahiler çok geniş bir teşkilâta sahip oldukları gibi Babâîler ile de sıkı münasebetlerde bulunuyorlardı. Bayburt’taki Ahiler’in başkanlığına ise “Ahi Emir Ahmed Bayburdi” getirilmişti. Bektâşîler, Ahilik teşkilâtının kurucusu ve 1826'ya kadar Osmanlı Devleti'nin en gözde ordusu Yeniçeri Ocakları’nın manevî liderleriydi. Ahilik teşkilâtı münasebetiyle esnafla iç içe olması ve Padişahın aldığı bazı ekonomik kararlara esnaflarla birlikte tepki göstermesi Yeniçeriler’in sonunu hazırlardı. Sık sık padişah değişikliklerine ve iç isyanlara neden olan Yeniçeri Ocakları, daha sonra “Vaka-i Hayriye” olarak adlandırılacak olan olay neticesinde, 16 Haziran 1826 tarihinde Pâdişah II. Mahmud tarafından ortadan kaldırıldı.

Bu Alevilik Tarikatı’nın kurulmasında etkin görev üstlenmiş olan kişi Hacı Bektaş-ı Veli’dir. Hacı Bektaş-ı Veli, Horasan Melametîliği’nden aldığı “Dört Kapı” anlayışının her kapısına “onar makam” eklemek suretiyle, “Dört Kapı Kırk Makam”’dan oluşan Tarikat altyapısını kurar. Buna, “Bektâşî Seyr-î Sülûğü” de denir. Kaygusuz Abdal, Bektâşî erkannâmesi üzerinde bazı düzenlemeler yaparak Bektâşîliğin ilk "erkannâmesini" yazar. Böylece Bektâşî Tarikatı'nın ilk “tüzük yapıcısı” Kaygusuz Abdal olmuş olur. Balım Sultan’sa bu erkannâmeyi sonradan geliştirmiş ve kurumlaştırmıştır. Hacı Bektaş-ı Veli’den sonra Tarikatın başına Abdal Musa geçmiştir. Bektâşîlik; Horasan Melametîliği, Nakşibendilik, Yesevilik, Ahilik, Kalenderîlik, Haydarilik, Vefâilik, Babâîlik, Bâtınîlik ve Hurufîlik gibi akımlardan etkilenmiş, hatta bazılarını kendi içinde harmanlayarak şekillenmiştir.

Meşhur Velâyet-Nâme onu Şiîliğin unvan mezhebini taşıyan Câ’fer-i Sâdık’tan Beyazid Bistâmî’nin getirdiği hırkayı giymiş olan “Lokman Perende” vasıtasıyla Hoca Ahmed Yesevi’ye bağlar. Velâyet-Nâme üzerinde uzmanlaşmış yazarların nakletiklerine göre Hacı Bektaş’ın Tarikat silsilesi önce Kutb'ûd-Dîn Haydar’a, ondan da Lokman Serhasî’ye ve oradan da Şücâ’ed-Dîn Ebû’l Bekâ Baba İlyas el-Horasanî vasıtasıyla Hoca Ahmed Yesevi’ye bağlanmaktadır. Âşık Paşa tarihinde ise “Hacı Bektaş” Horasan’dan “Menteş” adındaki kardeşiyle beraber Sivas'a gelerek Baba İlyas Horasanî’ye mürid oldular. Bu intisaptan sonra Hacı Bektaş önce Kayseri’ye oradan da Kırşehri’ne geldi, sonra da Karacahöyüğe yerleşti. Buna göre Hoca Ahmed Yesevi müridlerinden olduğuna dâir rivayetin doğru olmadığı anlaşılıyor.

Hacı Bektaş-ı Veli dağınık Alevi ve Alevilik türevi akımları ve toplulukları içine almış, yeniden kalıba dökmüş, Aleviliği yeniden derneştirmiş ve Alevi-Bektâşîliğin yolunu çizmiştir. Bunu da doğallıkla kurduğu tarikatıyla yapmıştır. Çevresine bir takım görevliler almış, bunların bir bölümünü kimi yerlere görevlendirerek göndermiş, oralarda “aydınlatma/irşat” çalışmaları yaptırmış, Anadolu'daki diğer Alevi ocakları ile ilişki kurarak kendine bağlamış ve onları yönlendirmiştir. Bu nedenlerle Hacı Bektaş-ı Veli, Alevi-Bektâşî toplumunun gözünde yolun-yolağın “Piri” ve Tarikat kurucusudur. Anadolu'ya gelmeden önce hacca gittiği söylenir. Hoca Ahmed Yesevi’nin müritlerinden olan Hacı Bektaş-ı Veli Anadolu’nun Türkleşmesinde ve müslümanlaşmasında büyük bir rol oynamıştır. Kendileri denildiği gibi farklı bir din getirmemiş, aksine İslam’ın daha iyi tanınmasına vesile olmuştur. Öyle ki, Rumeli’nin tamamı mezhepte Sünnîliği Tarikatta ise Bektâşîliği benimsemiştir. Her ne kadar bugün Bektâşîlik bir takım grup tarafından kötü gösterilmeye çalışılsa da, Bektâşîlik İslam’ın esaslarına uyan tasavvufta insanı odak noktası alan bir Tarikattır.

Çeşitli Türk kabileleri Anadolu’ya göç etmeğe başladıklarında özellikle de Anadolu Selçukluları’nın en debdebeli devri olan Büyük Âlâ’ed-Dîn Key-Kûbâd’ın iktidarına rast gelen zaman dilimi içerisinde Anadolu’da Şiîlik bir hâyli ilerlemiş ve İkinci Gıyas’ed-Dîn Key-Hüsrev’in saltanatının başlangıcında Babâîler İhtilâli patlak vermiş ve Hacı Bektaş da bu arada çok kuvvetli nüfuz sahibi bir şahsiyet olarak ortaya çıkmıştı. Vilâyetnâme’ye göre Sultan Âlâ’ed-Dîn bile, Şamanî Türkler’in İslamiyet’e girmelerine bir vesile olan Hacı Bektaş’ın hâlifesi “Kara Donlu Can Baba” dolayısıyla hünkâra karşı derin bir hürmet beslemekteydi. Hacı Bektaş’ın yurt edindiği Kırşehir yolu Dulgadır Türkmenleri’nin arasından geçmekteydi. Bu nedenle Halep, Adana ve havalisinde yaşayan Türkmenler arasında hünkârın adı saygıyla anılmaktaydı. Akşehir’deki “Mahmud Hayranî” ile Sivrihisar’da yaşayan “Yunus Emre” de hünkâra âhid verenler arasındaydı. Ahlat'ta da Hoylu Burak Baba’nın müridlerinden “Baba Emîrci” bulunuyordu. O devirlerde Anadolu'daki Bektâşî nüfuzunun en hâkim bulunduğu yerler arasında Ankara, Sivas, Konya, Kayseri, Kırşehir ve güneye doğru yayılmış olan Türkmen Aşîretleri'nin yerleşmiş oldukları vilâyetlerdi.

Anadolu Selçukluları'nın yıkılmasından sonra ise Karaman Oğlu Mehmet Bey’in Konya’ya hâkim olması üzerine, o devre kadar devletin resmî dili olan Farsça’yı yasaklayarak Türkçe’nin konuşulmasını emretti. Bu karar en fazla Bâtınî-Şiî babaların amaçlarına yardımcı oldu. Oba ve yaylâlarda yaşayan ve kentleşememiş olan Türk aşîretleri ve bütün Türkmenler kendilerine öz dilleriyle hitap eden bu Şîʿa-i Batıni Babalarına candan gönül vererek kuvvetle bağlandılar.

Bu bölgede Bektâşîliğin yayılması maksadiyle Hacı Bektaş’ın halifelerinin üçüncüsü olan Hâcim Sultan memur tâyin edilmişti. Kermeyan Beyi Uşak civarında “Susuz Köyü” yurt olarak Hâcim Sultan'a vermişti. Daha Hacı Bektaş hayâttayken Bektâşîlik Batı Anadolu'ya yayılmıştı. Hattâ onun mânevî himmetiyle Batı Anadolu fethedilmişti. Germeyan Bey’in yönetimi altındaki ordu Kütahya, Tavşanlı, Altuntaş, “Kermeyan Kalesi” diye meşhur olan kaleyi, Denizli, Uşak, Sandıklı ve Işıklı'yı aldı. Kermeyan Vilâyetinde kışlak ve yaylâk tutan “Akkoyunlu Aşîreti” baştanbaşa Hacı Bektaş’ın halifesi olan Hâcim Sultan’a intisap etmişlerdi. Germeyan Bey fethettiği memleketlere “Bey” oldu. Akdeniz sahillerine de önemli bir askeri kıt'a sevk etti. Ayrıca, Balıkesir, Edremit ve çevresini fethetti.

Vilâyetnâme’ye göre bunun başlangıcı Osman Gazi’ye elif tâcının bizzât Hünkâr tarafından giydirilmesiyle başlamaktadır. H. 687 / M.1288 yılında Anadolu Selçuklu Sultanı Üçüncü Âlâ’ed-Dîn-i Key-Kubâd Osman Gazi’ye Altunbaşlı Sancak ve tabel gönderdi. Osman Gazi’nin beline kendi belindeki kılıcı bizzat Hacı Bektaş Veli taktı. “Ve önünden sonun görmeğe: Ugınden Sugm Gurgele!” diye dua etti. Hâlbuki Hacı Bektaş’ın M. 1271 tarihinde vefat ettiği göz önüne alınacak olursa bu rivayetin doğruluğu pek zayıftır. Bir başka rivayete göre ise, Orhan Gazi Yeniçeri’yi kurduktan sonra Hünkâr’ın Amasya taraflarındaki “Suluca Karahöyüğü” adındaki ikametgâhına giderek bütün asker hakkında onun hayır duasını almıştı. O da elinin birini 

Beldibi Mağarası, Antalya-Kemer sahil yolunun yaklaşık 40. km'sinde Çamdağ tünelinin hemen çıkışında yer alan bir kaya altı sığınağıdır. Obaköy mevkiindedir.
Deniz sahilinde 25 m yükseklikte sığınak biçiminde bir mağaradır. Doğal tahribatla büyük ölçüde zarar gördüğünden içindeki dolgu tabakaları yağmur suları ve rüzgarla sürüklenerek akıp gitmiştir.
Beldibi Mağarası, Antalya bölgesinin ikinci önemli Prehistorik merkezidir. Tümü Mezolitik kültürleri içeren 6 tabaka tespit edilmiştir. Yapılan kazılarda Üst Paleolitik ve Mezolitik döneme ait çakmak taşı aletler ele geçirilmiştir. Ayrıca kaya altı sığınağının duvarlarında, şematize insan, dağ keçisi ve geyik resimleri bulunmaktadır. Yerli ve yabancı turistlere devamlı açık olan bir arkeolojik sit alanıdır.
Mezolitik Çağın, seramikli ve seramiksiz bölümleri en güzel bir biçimde, Beldibi Mağarası'nda bulunan malzemelerle tanınmaktadır. Çakmaktaşı gereçlerin yanı sıra, çanak çömlek parçaları ve özellikle aşı boyası ile kayalar üzerine yapılmış yaban keçisi ve benzeri hayvan figürleri ile ilgi çekicidir. 1956 yılında E.Y Bostancı tarafından bulunan mağaradaki bilimsel kazılar, ancak 1959 yılında başlamıştır. 1960,1966 ve 1967 yıllarında kazıya devam edilerek doğuda altı metre derinliğe inilmiştir.
Çevresi çam ormanı ile kaplı Beldibi Mağarası üst Paleolilitik, Epipaleotilik ve Neolitik avcılar tarafından gerektiğinde bir sığınma ve yurt yeri olarak kullanılmıştır. Kazılarda Paleolitik, Mezolitik ve Mezolitik'ten Neolitik'e geçiş evrelerini yansıtan 6 katmanla karşılaşılmış; 4, 5 ve 6. katmanlar Üst Paleolitik döneme tarihlendirilmiştir.
Buluntular arasında, beyaz kalker ve deniz hayvanı kabukları, katkılı hamurdan iyi fırınlanmamış çanak çömlek parçaları, dar ağızlı kaplar ve çeşitli biçimli tutamaklarda vardır. Buna karşılık bezemeli parçalar bulunmamaktadır. Ayrıca çakmak taşından bol miktarda alet ve artıklar bulunmuştur. Bunlar arasında mikro kalemler, aylar, saplı uçlar, trapez biçimliler, saplı bıçaklar ve ok uçları, orak bıçak dikkati çekmektedir.
Beldibi Mağarası'nda yaşayan toplulukların avcı ve toplayıcı oldukları, ancak çevrelerindeki yabani tahılları orak bıçaklarla topladıkları, ele geçen diğer bulgulara bağlı olarak söyleyebilmek mümkündür. Karain Mağarası'nda eksik olan mezolitik kültürünü de bu yerleşme yeri tamamlamaktadır.

Belek, Antalya'nın Serik ilçesine, bağlı bir mahalledir.

4 Kasım 1998 tarihinde belediye statüsü alarak beldeye dönüştü. 12 Kasım 2012'de TBMM'de kabul edilen 6360 sayılı kanun ile mahalle oldu.

Belek, 108 tesis, 73 bin 605 yatakla Antalya'nın ve aynı zamanda Türkiye'nin en yüksek dördüncü turist kapasitesine sahip kentidir. 2019 yılında Antalya'yı ziyaret eden 12,4 milyon turistten 1,6 milyonu Belek'te konaklamıştır.

Belek Turizm Merkezi'nde 20 tesiste 55 futbol sahası ve 13 antrenman alanı, 43 tesiste farklı özelliklerde toplam 253 tenis kortu bulunmaktadır.

Antalya, Türkiye'nin en büyük golf destinasyonu konumundadır. Uluslararası Golf Tur Operatörleri Birliği (IAGTO) tarafından 2008 yılında Avrupa'da Yılın En İyi Golf Bölgesi ödülüne layık görülen Belek, 11 turistik tesis bünyesinde 27 golf sahası barındırmaktadır. Belek bölgesi 2019 yılında 568,477 turisti golf turizmi kapsamında ağırlamıştır.

Belek, bugüne dek ev sahipliği yaptığı ulusal ve uluslararası zirve, kongre ve konferanslar ile bir kongre turizmi merkezi olarak da öne çıkıyor. Belek'te 500 kişiden 5 bin kişi kapasiteye kadar anında tercüme yapabilme özelliğine sahip toplam 204 kongre - toplantı salonu bulunuyor. Yıl boyunca ulusal tıp ve bilim kongreleri ile prestijli firmaların toplantılarına ev sahipliği yapan Belek, son yıllarda önemli uluslararası toplantıların da adresi olmaya başladı.

Belek, çok uzun yıllardır insan popülasyonunun yoğun olduğu bir bölge olduğu için, canlı çeşitliliği insan yaşamına ve küçük alanlara uyum sağlayabilen türlerle sınırlanmıştır. 200'e yakın omurgalı canlı türünün bu bölgede yaşadığı bilinmektedir. Bu türler içerisinde 38 memeli, 88 kuş, 31 sürüngen, 5 amfibi (çift yaşamlılar), 38 balık ve 51 dikkate değer omurgasız türünün listesi yapılmıştır. Belek sahil bölgesinde tilki, gelincik, sincap, kirpi gibi canlılar sıklıkla görülmektedir. Kuş gözlemciliği açısından, en iyi bölgelerden olan Belek'te, pek çok kuş kışlayıp üremektedir. Ayrıca, az bulunan bukalemunlar gibi sürüngenler, deniz kaplumbağaları, kara kaplumbağaları, tatlı su kaplumbağaları Belek'in doğal yaşam alanları içinde özgürce yaşamaktadır.
Akdeniz'de yaşayan 5 ayrı deniz kaplumbağası türünün ikisi Caretta caretta (Atlantik Okyanusu'na mahsus çok iri deniz kaplumbağası) ve Chelonia mydas (yeşil kaplumbağa) Antalya sahillerinin 17 bölgesini yumurtlama kumsalı olarak kullanmaktadır. Belek, Kaş, Manavgat, Tekirova, Çıralı, Olympos, Adrasan, Kumluca, Kale (Demre) kumsalları da birinci dereceden deniz kaplumbağası yumurtlama sahasıdır.

Belek, doğal bitki örtüsü ve faunasıyla dar bir alanı kapsamasına rağmen, doğal yaşam çeşitliliği oldukça geniştir. Bölgedeki ormanlar kumulları kaplamakta ve en geniş bitki örtüsünü oluşturmaktadır. Belekteki yoğun Akdeniz fıstık çamı ormanlarının, yöresel türlerden biri olduğu bilinmektedir. Ayrıca yoğun çam ormanlarının altında Akdeniz çalıları ve sahile indikçe maki bitki örtüsü bulunmaktadır. Bu ormanlar, çiçek ve fauna açısından en zengin alanlardır. Görsel olarak en güzel ve zengin kırlar buralardadır.
Belek'in doğal ortamlarının çeşitliliği, çiçeklerinin zenginliğine dayanır. Belek'te 58 aile, 118 tür, 16 alt tür tanımlanmıştır. En zengin çiçek türleri, kumul bitki örtüsünde (27 ailenin 51 türü) ve fıstık çamı ormanlarında (31 ailenin 51 türü) bulunmaktadır. 1995'te Belek'te daha önce söz edilmeyen 40 bitki türü bulunmuş, 28 botanik aileden 48 egzotik türün de listesi yapılmıştır.

Belek'in nüfusu ortalama 6.640 kişidir. D 400 kara yolu (Antalya-Alanya kara yolu) üzerinde 2 tane Belek kavşağı bulunur. Eğer Antalya tarafından gelirseniz Sillyon kavşağından, Alanya tarafından geliyorsanız Serik otogar kavşağından Belek'e ulaşabilirsiniz.

YerelNET'te Belek Belediyesi 17 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bergamot (Citrus bergamia), sedef otugiller (Rutaceae) ortalama 4 m boyunda bir ağaç türü. Esas vatanı Batı Hindistan'dır. Yaprakları uzun ve koyu yeşildir. Çiçekleri beyaz renkli ve küçük olup, meyveleri küre veya armut biçiminde, 5–7 cm çapında etli kısmı ekşi lezzetli, kabuk kısmı limon sarısı renklidir.
Türkiye'de yetiştiği yer  Akdeniz'in kıyı kesimleridir (Adana, Mersin, Hatay, Antalya). Meyve kabuklarından sıkma usulü ile bergamut esansı elde edilmektedir. Aynı zamanda kabukları soyularak distilasyon yöntemi ile kabuk yağı da elde edilmektedir. Yeşilimtrak sarı renkli, hoş kokulu ve acı lezzetli bir sıvıdır. Parfümeri (ıtriyat) sanayisinde kullanılmaktadır.
Usaresinden kalsiyum sitrat ve sitrik asit elde edilir. Koku vermesi için bazen çaylara da karıştırılır. Çay sektöründe kullanılan aromasına Earl Grey aroması ismi de verilir. Ayrıca reçeli de yapılır.
Bergamot ismi Türkçe "Bey Armudu" sözcüğünün bozularak önce İtalyancaya (Bergamotto) ardından da Fransızcaya (Bergamote) geçmesiyle oluşmuştur.
Başka bir anlatıma göreyse bergamot meyvesinin adının İtalyancaya  Bergamotta diye geçmesinin sebebi bu meyvenin Bergama Krallığıyla ilgisi olmasıdır.
Günümüzde Türkiye'de Antalya, Mersin, Adana civarlarında yetişir.
Ayrıca bu bitki günümüzde Hindistan'da da yetişmektedir. Hindistan'a da İtalyanlar vasıtasıyla geçmiştir.

Beşiktaş Futbol Yatırımları Sanayi ve Ticaret A.Ş. ya da kısaca Beşiktaş Futbol A.Ş., İstanbul merkezli profesyonel Türk futbol takımıdır. Takım, 1903 yılında kurulan Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün futbol şubesi olarak Ağustos 1911 yılında kuruldu ve 18 Temmuz 1995 tarihide kurulan Beşiktaş Futbol Yatırımları Sanayi ve Ticaret A.Ş. ile şirketleşti. Beşiktaş Futbol A.Ş.'nin hisse senetleri Borsa İstanbul'da işlem görmektedir. Menkul değer sembolü BIST:BJKAS
Takım, Türkiye Süper Lig'inde mücadele etmektedir; iç saha maçlarını 42.684 kapasiteli Beşiktaş Park'ta oynamaktadır.
Armasında ay-yıldız taşıma izni verilen 28 Türk kulübünden biridir. Beşiktaş, Türkiye futbol tarihinin başarılı ve en çok taraftarı olan spor kulüplerinden birisidir.
Beşiktaş'ın toplamda 16 Süper Lig (14 Süper Lig + 2 Federasyon Kupası), 11 Türkiye Kupası ve 10 Süper Kupa şampiyonluğu bulunmaktadır.
Ayrıca profesyonel lig öncesi ile birlikte 14 kez Süper Lig'de, 2 kez Federasyon Kupası'nda, 2 kez Türkiye Futbol Şampiyonası'nda, 3 kez de Millî Küme'de şampiyon olmak üzere tarihinde toplam 21 Türkiye şampiyonluğu yaşamıştır. Takım ayrıca 1986-87 sezonunda Şampiyon Kulüpler Kupası'nda çeyrek finale çıkarak tarihinin en iyi derecesini elde etti.

Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün faaliyetlerini hızlandırdığı ilk dönemde futbol gölgede kalmışsa da 1910'ların sonundan itibaren kulüpteki atlet ve jimnastikçiler futbola daha fazla ilgi duyup kendi aralarında maçlar yapmaya başladılar. O yıllarda gençliğin ilgisi futbola kaymak üzereydi ve Beşiktaş Kulübü'nün az ilerisinde Valideçeşme ve Basiret gibi iki güçlü futbol takımı kurulmuştu.
1911 Ağustos'unda Valideçeşme futbol takımının başkanı ve kurucusu olan Ahmet Şerafettin Bey (Şeref Bey) futbolcularıyla Beşiktaş Kulübü'ne katıldı. Beşiktaşlı gençlerin kurduğu futbol takımlarını tek bir çatı altında toplamayı amaç edinen Şeref Bey'in girişimleri sonucu, Basiret Kulübü de Beşiktaş'a katıldı. Bu şekilde Futbol Şubesi, resmi olarak Kulüp'te faaliyete başladı.
Resul, Rıdvan, Behzat, Doktor Sabri, Kaptan Şair Kazım, Sadi (Baltalimanı), Doktor Mehmet, Asım, Şeref, Doktor Ali ve Fahri'den oluşan ilk futbol takımının malzemelerinin masraflarını da İpekçi İhsan isimli bir sporsever karşıladı. Birinci takımın yanı sıra ikinci, üçüncü, dördüncü takımlarını da kuran futbol şubesi, Kulübümüz'ün Akaretler'deki bahçesinde futbol idmanlarını hızlandırdı. Böylece futbol Beşiktaş'ta bir anda 1 numaralı spor olmaya başladı. Ancak Balkan Savaşları'nın ardından I. Dünya Savaşı'nın da başlamasıyla Beşiktaş'ın sporcuları cephelere koştu ve spor faaliyetleri yok denecek duruma geldi.
Dünya Savaşı'nın sona ermesiyle sağ kalan sporcular semte ve Kulübe dönmeye başladı. Futbol Şubesi'nin kurucusu Şeref Bey de Romanya cephesinden geri döndü. İstanbul'da düşman işgalinin olduğu yıllarda çeşitli sıkıntılar çekildi. Daha önce bir kilisenin binasına taşınan kulüp malzemelerinin bir kısmı Rumlar'ın elinde yağma olmaktan kurtarılıp, Akaretler'de başka bir binaya nakledildi. Bir taraftan düşmanla yapılan Millî Mücadele'ye yardım edildi. Diğer taraftan da futbol takımı Şeref Bey tarafından tekrar güçlü hale getirildi.

Beşiktaş, 1920'lerin öncesinde iki ezeli rakibiyle karşılaşmamışsa da Süleymaniye ve İdman Yurdu'nu mağlup etmiş bir takımdı. 1919'da Beşiktaş ve diğer kulüplerin lige katılma isteği Lig Tertip Komitesi tarafından uzun bir süre bekletildikten sonra kabul edilmedi. Pazar günleri de azınlık takımları Pera, Araks, Maccabi, Stella, Stragglers'in yer aldığı Pazar Ligi maçları oynanıyordu.
Şeref Bey, Beşiktaş gibi cuma ligine alınmak istemeyen takımların idarecileriyle İstanbul Türk İdman Birliği Ligi adı altında bir lig kurdu. İlk sezonda Beşiktaş şampiyon olarak tarihindeki ilk şampiyonluğu kazanmış oldu. Sonraki sezon lige katılan 10 takım A Grubu'nda Beşiktaş, Hilâl, Kumkapı, Altınörs ve Türkgücü, B Grubu'nda da Darüşşafaka, Vefa, Üsküdar, Beylerbeyi ve Haliç şeklinde yer aldı. Grubunda bütün maçlarını kazanan Beşiktaş, finalde diğer grubun birincisi Darüşşafaka ile karşı karşıya geldi. 23 Temmuz 1920'de oynanan bu maçı Siyah-Beyazlı takım, 2-1 kazanarak bu ligdeki ikinci şampiyonluğunu elde etti.
Aynı yıl Pazar Ligi'ne de ilk defa katıldı. Genelde azınlık takımlarının bulunduğu ligdeki iki Türk takımı Beşiktaş ve İttihatspor anlaştılar. Beşiktaş, İttihatspor'a iki oyuncusunu verdi. Sezon sonunda İttihatspor şampiyon olurken, Beşiktaş da ikinci oldu ve Millî Mücadele dönemindeki Türk milletine moral verdiler. Sonraki sezon İttihatspor Ermeni sporcular tarafından sahiplenince, ligdeki tek Türk takım Beşiktaş hâline geldi. Bir Ermeni, bir Yahudi, üç Rum ekip ve Beşiktaş ile düzenlenen son Pazar Ligi'ndeyse 14 maçta 10 galibiyet 4 beraberlikle şampiyon Beşiktaş oldu.

Cuma ve Pazar liglerinin sona ermesinden sonra Türkiye çapında bir futbol şampiyonası düzenlenmesine karar verildi. Bu şampiyonaya katılacak takımların belirlenmesi için ise İstanbul Ligi kuruldu. Beşiktaş, eleme usulü oynanan 1923-24 sezonunda üç maçı da kazanarak finale çıkıp, Galatasaray ile eşleşti. 22 Ağustos 1924'te oynanan maç tarihteki ilk Beşiktaş-Galatasaray derbisi oldu. Galatasaray'ı finalde Refik Osman ve Edip'in golleriyle 2-0 yenen Beşiktaş, bu ligin ilk şampiyonu oldu. 22 Kasım 1924'te ise Beşiktaş ve Fenerbahçe, bir dostluk maçında tarihlerinde ilk kez karşı karşıya geldiler. Bu maçı Fenerbahçe 4-0 kazandı. İki takım arasındaki ilk karşılaşma ise 1926-27 sezonunda oynandı ve maç 0-0'lık beraberlikle sonuçlandı.
1931-32 sezonunda maç hasılatlarının dağıtımı konusunda Galatasaray ve Fenerbahçe, federasyonla anlaşamayarak ligden çekilme kararı aldı. 6 Kasım 1931'de Beşiktaş, Fenerbahçe'yle oynayacağı maç ile sezonu açması gerekirken rakibinin gelmemesi ile maçı hükmen kazandı. Sezonun ilk yarısında Beşiktaş ikisi hükmen olmak üzere 4 galibiyet, 1 beraberlik alarak ligi birinci tamamladı ancak maç hasılatları konusunda ezeli rakiplerinin yanında olan Beşiktaş, sorun çözülemeyince devre arasında ligden çekildi.
Beşiktaş, İstanbul Ligi'nde ikinci şampiyonluğunu 1933-34 sezonunda kazandı. Bir sezon sonra Şeref Bey, Çırağan Sarayı bahçesini alıp kulübün malı yapıp futbol sahası hâline getirmişti. İsim olarak "Şeref Stadı" belirlendi ancak daha sonra kavgalar çıkıp asılan tabela indirildi. Kulüp içindeki bu huzursuzluk futbol takımına da yansıdı ve son iki maçtaki puan kayıplarıyla şampiyonluk gitti.
Birkaç sezonluk huzursuzluk döneminden sonra Beşiktaş 1937-38 sezonunda Fenerbahçe ve Güneş SK ile aynı puan aldı. Takımlar aralarında maç yapmayı beklerken Güneş kulübünün baskılarıyla daha önce kullanılmayan "averaj" kuralı ile şampiyonluk Güneş Kulübü'ne verildi. Bu sezondan sonra Beşiktaş İstanbul Ligi'ndeki en iyi dönemini yaşadı. Namağlup üçüncü olan kadrosunu değiştirmeyen Beşiktaş, 5 sezon üst üste şampiyon oldu. Bu sezonlardan üçünü namağlup, ikisini 18 maçta 18 galibiyet ile bitirdi. 1943-44 sezonunda ikinci oldu ancak sonraki iki sezonu yine namağlup olarak şampiyon bitirip "Yenilmez Armada" adını aldılar. Bu dönemde Beşiktaş'ta, Hüsnü Savman, Vedii Tosuncuk, Hüseyin Saygun, Şeref Görkey, Eşref Bilgiç, Hakkı Yeten, Şükrü Gülesin, Kemal Gülçelik, Faruk Sağnak gibi Türk futbolunun önemli isimleri yer alıyordu.
1946 şampiyonluğu ardında bir üçüncülük, iki ikincilik alan Beşiktaş kadroyu yeniledi. Kadrosuna Nusret Ülük, Ali İhsan Karayiğit, Süleyman Seba, Recep Adanır, Şevket Yorulmaz gibi gençleri ekledi ve 1950 ve 1951 yıllarını da şampiyon olarak bitirip İstanbul Ligi'nin son iki şampiyonluğunu aldı.

Mayıs-Haziran 1950'de Beşiktaş, bölgesel yıldızlar karması takımlarına karşı yedi maç oynayarak ve New York'taki final maçında Manchester United ile karşılaşarak bir aylık bir Amerika Birleşik Devletleri turuna çıktı. Takım, New York, Boston, Chicago ve Philadelphia'yı da içeren duraklarda 5 galibiyet, 1 beraberlik ve 1 mağlubiyetle (27 gol attı, 10 gol yedi) turu tamamladı; Haziran ortasında Türkiye'ye döndüklerinde kadro Ankara'da Cumhurbaşkanı Celâl Bayar tarafından karşılandı.
Futbola ilgi arttıkça profesyonelleşmenin gerekliliği dikkat çekiyordu bu yüzden 1951'de İstanbul Profesyonel Ligi'nin kurulmasına karar verildi. Beşiktaş bu ligin ilk sezonunu da namağlup olarak şampiyon bitirdi. 1953-54 sezonunda da şampiyon olan Beşiktaş sonraki sezon şampiyonluğu averajla kaybetti. 1955 sonrası ligin son sezonu olan 1959'a kadar Beşiktaş tarihinde ilk kez beşinciliğe düştü, şampiyonluk adaylarından biri olamadı. Beşiktaş'ın profesyonel lig şampiyon kadroları şöyleydi:

1952 İstanbul Profesyonel Ligi Şampiyon Kadrosu: Ergün İstemi Aker, Mehmet Atçılar, Kemal Ünlü, Kamil Üzülme, Vedii Tosuncuk, Eşref Özmenç, Ali İhsan Karayiğit, Nusret Ülük, Tanaş Çaçi, Sami Özer, Recep Adanır, Şevket Yorulmaz, Hüseyin Saygun, Faruk Sağnak, Coşkun Taş, Metin Erman, Süleyman Seba, Cihat Yetiş, İbrahim
1954 İstanbul Profesyonel Ligi Şampiyon Kadrosu: Ergün İstemi Aker, Bülent Gürbüz, Kamil Üzülme, Vedii Tosuncuk, Eşref Özmenç, Ali İhsan Karayiğit, Nusret Ülük, Özcan Esinduy, Metin Erman, Recep Adanır, Şevket Yorulmaz, Fahrettin Cansever, Faruk Sağnak, Sami Özer, Coşkun Taş, Ercan Ertuğ, Şefik Alnıak, Selahattin

Futbol sevgisi yalnızca İstanbul'da sınırlı kalmamıştı. Yerel ligler oluşturulmuş ve takımlar kurulmuştu. Yurt çapında takımların karşılaştığı ilk organizasyon olan Türkiye Futbol Şampiyonası, 1924'te Eskişehir'de düzenlendi. Beşiktaş, bu ilk yurt çapında düzenlenen turnuvada yarı finale yükselip, o senenin şampiyonu Harbiye Talimgâh'a 2-0 yenilerek elendi. Üçüncülük maçında ise Turan Sanatkâran Gücü'nü yenerek Türkiye üçüncüsü oldu. Bu turnuvadaki ilk şampiyonluğunu 1934'te Altay Spor Kulübü'nü 3-1 yenerek aldı.
1951'deki turnuvaya İstanbul birincisi olarak katılan Beşiktaş, Adana Demirspor ve Altay'ı yendi. Son maçında Gençlerbirliği ile karşılaşan Beşiktaş, 0-0 biten ilk yarının ardından rakibinin sahadan çekilmesi ile 3-0 hükmen gelerek bu turnuvadaki ikinci ve son şampiyonluğunu kazandı. 1951'den sonra profesyonel liglere geçildiği için bu turnuva amatör takımların 

Birinci Haçlı seferi, 1096-1099 tarihleri arasında gerçekleşen tarihteki ilk haçlı seferidir. Katılan orduların miktarı ve sonuçları bakımından en önemli Haçlı seferidir.
Birinci Haçlı seferi diğer Haçlı Seferleri gibi dalga dalga çoğunluğu dinsel heyecana kapılmış fakat önemli bir kısmı ise şahsı için macera ve avantaj arayan sürüler halindeki Avrupalı Hristiyanların o zaman Hristiyan olan Avrupa üzerinden ve Balkanlardan yürüyerek, Müslüman arazilere girmeleri Anadolu'da Anadolu Selçuklu Devleti ve hükümdarı I. Kılıç Arslan elinde bulunan arazilere geçerek savaşıp Antakya'ya varmaları; bir büyük Antakya Kuşatması'ndan sonra oradan Suriye ve Lübnan üzerinden sonra Filistin'e ve Kudüs'e varmaları ve 1099 yılında Kudüs kuşatması, ele geçirilmesi ve katliamı şeklinde gerçekleşmiştir.

Filistin'de her üç dinin mensupları barış ve huzur içinde yaşarken, Avrupa'daki Hristiyanlar bir "Haçlı" seferi organize etmeye karar verdiler. Papa II. Urbanus 25 Kasım 1095 günü Clermont Konsili'nde "Kutsal Toprakları Müslümanlardan kurtarmak" çağrısı yaptı.

Birinci Haçlı Seferi'nin başlatılmasının stratejik ve jeopolitik nedenleri ne olurlarsa olsunlar, seferi başlatan ana faktör Bizans imparatoru I. Aleksios'un Avrupa'dan destek yardım istemesi oldu. I. Aleksios, Selçuklu Türklerinin Nikea (günümüzde İznik) kadar batıya gelip yerleşmelerinden ve Konstantinopolis'in böylece tehdit altında kalmasından dolayı endişeliydi. Mart 1095'te Piacenza Konsili'ne elçiler göndererek Papa II. Urbanus'tan Selçuklu Türkleri'ne karşı yardım talep etti. II. Urbanus bu talebi pozitif tutumla karşıladı. Buna neden belki de 40 yıl önce Ortodoks ve Katolik Kiliselerinin birbirinden tamamen ayrılıp Hristiyanlık alemini ikiye bölmelerini engellemek ve Doğu'da Ortodoks Kilisesine yardım elini uzatarak Papa'ya öncelik tanınması prensibine uygun olarak Hristiyan alemini birleştirmekti.
Temmuz 1095'te bir askeri sefere gitmek için asker toplamak nedeniyle Papa II. Urbanus kendi doğduğu ülke olan Fransa'ya döndü. Fransa'daki gezileri sonunda Kasım ayında bir Clermont Konsili toplandı. Bu konsilin açılış konuşmasında II. Urbanus Fransız Soyluları ve kilise rahiplerinden oluşan bir seyirci kalabalığına; Doğulu Hristiyanlara, kutsal ülkelere giden Hristiyan hacı adaylarına inanılmaz zulümler yapıldığı iddiasını dillendirdiği önemli bir dinsel nutuk (vaaz) verdi. Bu konuşmanın birçok değişik ayrı versiyonu bulunmaktadır. Bunlardan beşi orada bulunan din adamları tarafından ve diğerleri ise bu vaazı doğrudan doğruya duymayan kişiler tarafından eserlerine konmuştur. Ama bunların hepsi Birinci Haçlı Seferi'nden sonra Haçlılar tarafından Kudüs'ün ele geçirilmesinden sonra yazılmıştır. Bu nedenle II. Urbanus'un eksiksiz ve ekli olan parçalardan arındırılmış olarak bu dinsel vaazda gerçekten ne dediğini bilmek imkânsızdır.
Bütün versiyonlar ayrıntılara göre birbirlerinden değişiktir. Fakat genel olarak II. Urbanus Avrupa'daki cemiyetin şiddet hareketleri ile dolu olduğunu ve Tanrının Barışının korunması gerektiğini; yardım isteyen Doğu'da Bizanslılara destek sağlanması gerektiğini; Doğu'da Hristiyanlara karşı işlenen suçlar bulunduğunu ve yeni bir çeşit savaşın, silahlı olarak yapılan bir haccın, gerekli olduğunu ve böyle bir haccı yerine getirirken ölenlerin günahlarından arınıp cennete gideceklerini ve bu haccı yerine getirip dönenlerin de cennette yerleri bulunduğunu bildirmiştir.
Fakat hiçbiri bu haccın son hedefinin Kudüs'e gitmek olduğunun açıkça belirtildiğini ifade etmemektedir. Fakat II. Urbanus'un sonraki vaazlarından son hedefin Kudüs'e doğru bir askeri sefer olduğu tekrar tekrar açıklanmıştır.

Urbanus'un verdiği dinsel konuşma çok güzel planlanmıştı. Haçlı seferi kavramını ortaya atmak için güney Fransa'nın iki önemli lideri olan "Toulouse Kontu Raymond de Saint-Gilles" ve Le Puy Başpiskoposu Adhémar de Monteil ile konuşmuştu. Adhémar, Clermont Konsilinde şahsen bulunmuş ve bu konsilde "haç takma"ya, yani Haçlı Seferine gitmeye, başta talip olmuştu. Bundan sonra 1095'te ve 1096'nın sonlarına kadar II. Urbanus bu mesajını ülkeyi gezerek Fransa'ya yaymaya uğraştı ve kendinin Fransa'da varamadığı yerlerine kendine vekil olan piskoposlara ve papazlar göndererek bu Urbanus'un fikirlerinin yayılmasını ve herkesçe kabul görmesini sağladı. Yine Papa vekilleri papazlar bu fikirlerin Fransa, Almanya ve İtalya'da yayılmasına neden oldular. Bu konuşmaya gelen yanıt Bizans imparatoru I. Aleksios'un, hatta II. Urbanus'un, beklediğinden çok daha pozitif oldu. II. Urbanus Fransa'da yaptığı gezilerde Haçlı Seferine bazı kişilerin (kadınların, keşişlerin ve hastaların) katılmasını yasaklamak istediğini açıkladı ama bu istekleri Hristiyan ahali tarafından kabul edilmediği hemen aşikar oldu. Sonunda bu silahlı haç seferine gitmeye gönüllü olanlar yüksek tabakadan askerlik bilen şövalyeler değil; hiçbir savaş yapma yeteneği olmayan ve çok az serveti olan veya hiç serveti olmayan köylüler oldu. Kilise veya sivil bürokrasi tarafından kontrol edilemeyen yeni bir Hristiyan inanç sistemi coşkusu Avrupa'nın her yanına yayıldı. Bu coşkuyu ortaya çıkaran tipik bir ayinde önce II. Urbanus'un ortaya attığı fikirler açıklanmaktaydı; sonra Haçlı Seferi gönüllüleri ortaya çıkıp Kudüs'teki "Kutsal Kabir Kilisesi" (Kıyamet Kilisesi) ne gidip kutsal hacı olmaya yemin etme töreni yapılmakta ve bu gönüllülere bezden bir kırmızı istavroz (haç) verilmekte ve bunu elbiseleri üstüne dikmeleri istenmekteydi.
Neden bu kişisel dinsel coşkunun Avrupa'yı sardığını ve neden beklenenden çok daha büyük sayıda kişinin gönüllü olarak buna iştirak ettiğini açıklamak istenmektedir. Buna verilecek en uygun cevabı Ashbridge şöyle ifade etmiştir:

Haçlı seferine gitmek idealine açıkça katılan binlerce kişinin tam sayısını bulma imkânı elimizde olmadığı gibi, günümüzde elimize geçmiş olan kaynak ve delilleri kullanarak, buna katılanların psikolojik yapılarına, içgüdülerine, maksatlarına, bilinçli veya bilinçsiz kararlarına delillere dayanan bir açıklama göstermek imkânı da çok sınırlıdır.

Yine de bazı hipotezler ve açıklamalar yapılmıştır:

Orta Çağlarda, dinsel olmayan sektörlerde bile şahsî dinî inanç, hayatın her köşesine girmiş olduğu çağlarda, Haçlı idealine katılanların da bu sosyal çalkantıya, şahsî dinsel coşkuyla iştirak etmeleri, derin şahsî inanç yüzünden olabildiği düşünülebilir. Fakat elimizde bulunan kaynaklar şahsî kayıtlardan gelmediği için ve okuryazarlığı hiç olmayan köylülerden değil papazlar ve keşişlerin elinden çıktığı için, bu fikri doğrulamak veya yalanlamak için elimizde inanılır birincil kaynak olmadığı açıktır.
Birçok düşünür, özellikle Fransa'da ortaya çıkan kırsal açlık ve devamlı savaşlar nedeniyle birçok köylünün bu hedefsiz sonuçsuz hayattan bıkıp daha çekici bilinmedik ama çok hikâyelere konu olan ülkelere gitme ve orada kendini gösterme nedeni ile ortaya çıktığı iddia edilmiştir. Ama bunu eldeki belgelerle delillendirmek güçtür.
Diğer taraftan yüksek sınıfın bir çeşit kazanç, parasal veya politik iktidar hırsı ile hareket ettiğini söylemek mümkündür. Özellikle Norman Otranto Kontu Boemondo'nun hikâyesi belki buna bir delil olarak alınabilir. 20. yüzyıl İngiliz tarihçisi Steven Runciman'a göre, Birinci Haçlı Seferine katılan soyluların ve şövalyelerin genellikle ailelerinin en küçük çocuklarıdır ve ailelerinden pek fazla miras beklememekte oldukları çok olasıdır. Bunların şanslarını Doğuda denemeye çalışmaları olası olduğu kabul edilebilir. Fakat Birinci Haçlı Seferine katılan soyluların çoğunun Kutsal Ülkede kalmayıp kendi ülkelerine dönmeleri gerçeği bu hipotezi biraz zayıflatmaktadır. Diğer taraftan Birinci Haçlı Seferine iştirak eden soylu ailelerin Haçlı Seferine katılmalarının aileye çok büyük bir maliyet yarattığı ve Doğudan gelen ganimet ve talanın bu masrafları hiç karşılamadığı da bilinmektedir. Örneğin Haçlı Seferine katılmak için "Robert Curthose" dükü olduğu Normandiya'yı kardeşine satmıştır; Godfrey de Bouillon ailesinin büyük arazilerini kiliseye ipotek karşılığı olarak vermiştir.

Bizans'ın Hristiyanlardan istediği yardım büyük sürüler gibi insan halinde değildi. Bu Bizanslıların özellikle Bizans İmparatoru I. Aleksios'un hiç beklemediği ve hiç istemediği şekildeydi. Yardım büyük insan sürüleri olarak gelmesi I. Aleksios'ta büyük şaşkınlık hatta korku yarattı. Özellikle bu güruhların iaşesi ve barınması eğer bir düzene konulmazsa Bizans topraklarının ve şehirlerinin talan edileceğini ve hem kırsal hem de şehirsel ahaliye çok büyük zararların doğacağını anlamıştı. Diğer taraftan düzenli Haçlı ordularının komutanlarının, çoğu bu sefere bir dinsel görevi yerine getirmek için değil, hükümdarlığını yapabilecekleri topraklar bulup, zapt etmek ve kendileri idaresinde özerk devlet kurmak için katıldıkları gayet açıkça bilinmekteydi.
Bu tehlikeleri karşılamak için I. Aleksios çok uygun bir plan yapmış ve genellikle Bizanslılar bu planı genellikle başarı ile uygulayabilmiştir. Bu plana göre Bizans elinde bulunan Balkan topraklarına giren Haçlı ordularına Bizans ordu birlikleri refakatçi verilecek ve Haçlı orduları bu refakatçilerin kılavuzluğu ve idaresi altında Balkanlarda iyice belirlenmiş menzil mevkilerinde kalıp geçecekti. Bu refakatçi Bizans ordusu, Haçlı ordusunun yem yiyecek bulma araştırmaları da denetleyecekti. Belirli menzil kamplarda iaşe ihtiyacının karşılanması için pazar bulunacak ve Haçlı güçleri bu pazarlardan kendi paraları ile iaşe ihtiyaçlarını karşılayacaklardı. Birinci Haçlı Seferinde bazı Bizans şehirleri (örneğin Niş) böyle bir menzil olmayı ve menzil pazarın kurulmasına karşı çıkmış; şehirleri yakınında böyle bir menzil mevkii ve pazar kurulursa bu pazara ve menzil mevkiine iaşe tedarik etmeme kararı almışlardı. Diğer taraftan Haçlılar bu pazarlarda istenen iaşe maddesi fiyatların çok yüksek olduğunu ve Haçlıların tacirler ve yerliler tarafından devamlı aldatıldıkları şikâyetleri devamlı olarak çıkmıştı. Bu nedenle Haçlı seferi üyeleri ile Balkanlarda yerli halk arasında devamlı potansiyel bir çatışma hali mevcut olmuştu. Bu Bizans refakat ordul

Biyogaz terimi temel olarak organik atıklardan kullanılabilir gaz üretilmesini ifade eder. Diğer bir ifade ile Oksijensiz ortamda mikrobiyolojik floranın etkisi altında organik maddenin karbondioksit ve metan gazına dönüştürülmesidir. Biyogaz elde edinimi temel olarak organik maddelerin ayrıştırılmasına dayandığı için temel madde olarak bitkisel atıklar ya da hayvansal gübreler kullanılabilmektedir. Kullanılan hayvansal gübrelerin biyogaza dönüşüm sırasında fermante olarak daha yarayışlı hale geçmesi sebebiyle dünyada temel materyal olarak kullanılmaktadır. Aynı zamanda tavuk gübrelerinden de oldukça verimli biyogaz üretimi sağlanabilmektedir. Tavuk gübresinin kullanımı tarım için önemlidir. çünkü bu gübre topraklarda verim amaçlı kullanılamaz. Topraklarda tuzluluğa sebep olurlar. Kullanılamayan bu gübre biyogaza dönüştürüldüğünde yarayışlı bir hal almış olur. Günümüzde biyogaz üretimi çok çeşitli çaplarda; tek bir evin ısıtma ve mutfak giderlerini karşılamaktan, jeneratörlerle elektrik üretimine kadar yapılmaktadır.

Biyogaz üç evrede oluşur Bunlar,

Hidroliz
Asit oluşturma
Metan oluşumu dur.
Birinci aşama atığın mikroorganizmaların salgıladıkları enzimler ile çözünür hale dönüştürülmesidir. Bu aşamada polisakkaritler monosakkaritlere, proteinler peptidlere ve aminoasitlere dönüşür. Bundan sonraki aşamada asit oluşturucu bakteriler devreye girerek bu maddeleri asetik asit gibi küçük yapılı maddelere dönüştürürler. Asit oluşumu üretim esnasında pH'nın düşmesine neden olabilir bu durum metan oluşumunu sağlayacak bakteriler üzerinde olumsuz etki yaratabilir. Son aşamada ise bu maddeleri metan oluşturucu bakteriler biyogaza dönüştürürler. Görüldüğü gibi biyogaz oluşumu mikrobiyolojik etmenler ile gerçekleşmekte ve doğal olarak bu mikrobiyolojik organizmaların etkileneceği her türlü koşul biyogaz üretimini de etkilemektedir.
Hidroliz aşaması: İlk aşamada mikroorganizmaların salgıladıkları selular enzimler ile çözünür halde bulunmayan maddeler çamur içerisinde çözünür hale dönüşürler. Uzun zincirli kompleks karbonhidratları, proteinleri yağları ve lipidleri kısa zincirli yapılara dönüştürürler. Bu basit organiklere dönüşüm sonucunda birinci aşama olan hidroliz tamamlanmış olur.
Asit oluşturma aşaması: Çözünür hale dönüşmüş organik maddeleri asetik asit, uçucu yağ asitleri, hidrojen ve karbondioksit gibi küçük yapılı maddelere dönüşür. Bu aşama anaerobik bakteriler ile gerçekleştirilir. Bu bakteriler metan oluşturucu bakterilere uygun ortam oluştururlar.
Metan oluşumu: Bakterilerin asetik asidi parçalayarak veya hidrojen ile karbondioksit sentezi sonucunda biyogaza dönüştürülmesi işlemdir. Metan üretimi diğer süreçlere göre daha yavaş bir süreçtir. Metan oluşumundaki etkili bakteriler çevre koşullarından oldukça fazla etkilenirler.

Biyogaz üretimi için kullanılan materyaller, hayvansal gübreler, organik atıklar ve endüstriyel atıklar olarak üç başlık altında incelenebilir. Bu bağlamda kullanılan materyaller,

Hayvansal atıklar
Hayvancılık ile elde edilen atıklar,
Hayvan gübreleri,
Bitkisel atıklar
Bahçe atıkları,
Yemek atıkları,
Endüstriyel atıklar
Zirai atıklar,
Orman endüstrisinden elde edilen atıklar,
Deri ve tekstil endüstrisinden ele edilen atıklar,
Kağıt endüstrisinden elde edilen atıklar,
Gıda endüstrisi atıkları,
Sebze, tahıl, meyve ve yağ endüstrisinden elde edilen atıklar,
Şeker endüstrisi atıkları,
Evsel katı atıklar,
Atıksu arıtma tesisi atıkları.
Biyogaz üretimi tarımsal atıklardan yararlanılarak yapılabileceği gibi endüstriyel atıklardan yararlanılarak da yapılabilmektedir. Kentsel atıkların ayrı ayrı toplanılması ve kanalizasyon atıklarının arıtma tesislerinde toplanılmasıyla önemli ölçüde biyogaz üretim imkânı vardır. Bu çerçevede Türkiye'de İzmir Büyükşehir Belediyesi'nin Büyük Kanal Projesi çerçevesinde yaptığı bazı çalışmalar bulunmaktadır.

Genel olarak biyogaz oluşumuna etki eden mikrobiyolojik bakterilerin etkileneceği her faktör biyogaz üretimini de etkiler. Bir bakterinin yaşamsal faaliyetlerini devam ettirebilmesi için belirli sıcaklık ve pH değerlerine ihtiyacı vardır. Aynı zamanda toksisite de bakterilerin faaliyetlerini direkt olarak etkiler. C/N oranı (Karbon / Azot) bir bakterinin ayrıştırma hızına etkisi bulunduğu için önemlidir. C/N oranın dar olması bakterilerin o atığı daha hızlı ayrıştırması anlamına gelir. Son olarak da biyogaz üretiminin yapıldığı reaktörde organik yükleme hızı ve hidrolik bekleme süresi de biyogaz üretimine direkt olarak etkiler.
Sıcaklığın biyogaz üretimine etkileri:
Metanojenik bakteriler çok yüksek ve çok düşük sıcaklık değerlerinde aktif olmamaktadır. Bu yüzden biyogaz üretiminin gerçekleşeceği reaktör sıcaklığı biyogazın üretimine veya hızına direkt olarak etki etmektedir. Bu bakteriler sıcaklık değişimlerine karşı da oldukça hassastırlar. Reaktörün içerisindeki sıcaklık bekleme süresini ve reaktör hacmini de belirler. Sıcaklığın düzeyine göre sınıflandırılması üç şekilde yapılabilir.

Psikofilik sıcaklık aralığı = 12-20 Derece
Mesofilik sıcaklık aralığı = 20-40 Derece
Termofilik sıcaklık aralığı = 40-65 Derece
pH'nın biyogaz üretimine etkileri:
Metan oluşturucu bakteriler için en uygun pH değerleri nötr veya hafif alkali değerlerdir. Anaerobik şartlarda fermantasyon işlemi devam ederken 7-7.5 arasında değişir. pH değerinin 6.7 düzeylerine düşmesi durumunda bakteriler üzerinde toksit etki yapar. Asit oluşturucu bakterilerin ise sayısı artarak pH'nın düşmesine ve metan oluşumunun durmasına sebep olabilirler. Bu gibi durumlarda reaktöre organik madde yüklenmesi kesilerek asit oranının düşmesi sağlanır. pH'nın kararlı bir hale gelebilmesi için kimyasal da kullanılabilmektedir. Bu kimyasallardan bir tanesi sönmüş kireç olarak bilinen kalsiyum hidrooksittir.
Toksisite'nin biyogaz üretimine etkileri:
Mineral iyonları, ağır metaller ile deterjan gibi maddeler bakterilerin gelişimi üzerinde olumsuz etkiler oluştururlar. Bu maddelerin biyoreaktörlere sızması ile üretimin yavaşlaması veya durması söz konusu olabilmektedir. Tavuk yetiştiriciliğinde yemlere antibiyotik katılması, gaz üretiminde tavuk gübrelerinin kullanıldığı sistemlerde toksisite etkisi yapmaktadır. Bu şekildeki yemlerle beslenen tavukların gübrelerinde de antibiyotikler bulunmakta ve bu antibiyotikler metan oluşturucu bakteriler üzerinde olumsuz etki yapmaktadır.
C/N oranı'nin biyogaz üretimine etkileri:
Anaerobik bakteriler karbonu enerji elde edebilmek için kullanmaktadırlar. Azot ise bakterilerin büyümesi ve çoğalması için gerekli olan diğer maddedir. C/N oranı biyogaz elde edilecek olan atık için uygun değerlerde olmalıdır. Oran 23/1 düzeyinden fazla ve 10/1 oranından az olmamalıdır. Azot oranının fazla olması amonyak oluşumu sebebiyle biyogaz üretimini olumsuz etkilemektedir.
Organik yükleme hızı'nın biyogaz üretimine etkileri:
Organik yükleme hızı, birim hacim(m³) bioreaktörlere günlük olarak beslenen organik madde miktarıdır. Organik yükleme hızının mümkün oldukça optimumda tutulması gereklidir Aksi halde pH seviyesi düşerek gaz oluşumunu tamamen durabilmektedir.

Biyogazın üretimi için tasarlanmış yapıların genel ismidir. Küçük hacimli ve büyük hacimli olarak ikiye ayrılabilir. Küçük hacimli reaktörler hacim olarak 3 ton a kadar olabilmektedir. Ancak yapılan araştırmalarda 10 tonun altında istenilen verimlilikte olmamaktadır. Biyoreaktörün tasarımında üretimin kesik kesik mi yoksa sürekli mi olacağı da belirleyici bir unsurdur. Dünyada biyoreaktörü ve biyogazı en çok kullanan ülke Çin dir. Bu ülkenin kendine has küçük kapasiteli reaktörleri de vardır. Son dönemlerde ucuz maliyeti nedeniyle torba tipi ya da balon tipi reaktör modelleri de yaygınlaşmaktadır. Ancak bu model reaktörlerin verimli hizmet süreleri takriben 2 - 3 yıl kadardır. Biyogaz üretiminde ise kullanılan en yaygın üç reaktör aşağıdaki gibidir,

Sabit kubbeli (Çin tipi) reaktörler,
Hareketli kubbeli (Hint tipi) reaktörler
Torba tipi (Tayvan tipi) reaktörler

1980 - 86 yılları arasında Türkiye'de Toprak-Su araştırma enstitüleri tarafından yoğun olarak araştırılmıştır. Daha sonra ise bu konudaki araştırmalar üniversiteler bünyesinde bireysel olarak devam etmiştir. Biyogaz üretimi herkesin kendi başına yapabileceği bir şey değildir. Bu üretim için eğitimli ve gerekli donanımı olan kişiler tarafından desteklenmesi gerekmektedir. Türkiye'de bu konuda yeterli bilgiye sahip kişilerin bulunması hususunda sorunlar bulunmaktadır.
Türkiye'deki pilot uygulamalardan birisi Tübitak destekli Kocaeli Belediyesinin iştiraki olan İzaydaş bünyesinde kurulmuş olan biyogaz tesisidir. (www.biyogaz.org.tr) 2400 metre küplük 2 ana fermanterden oluşan tesis 350 kW kapasitesindedir.

Dünyada biyogaz üretim ve kullanımı giderek gelişmektedir. Hayvan gübresinden elde edilen biyogazın tesis oranları dikkate alınırsa dünyadaki tesislerin %80'i Çin'de %10'u Hindistanda, Nepal ve Tayland'ta bulunmaktadır. Tesis sayısına göre ise ülkelerin sıralaması yanda tabloda verilmiştir.
Avrupa'nın hayvan gübresi ile elde ettiği biyogaza ve tesis sayısına bakılacak olursa bu noktada Almanya 2,200 tesis ile en fazla üretim yapan ülke konumundadır. Bu ülkeyi 70 tesis ile İtalya takip etmektedir. Almanya'da biyogaz tesislerinin yapımı 1993 yılından itibaren artmış ve yine aynı yıldan günümüze kadar 139 tesisten 2,200 tesise kadar artmıştır.

Biyogaz doğalgazın kullanım alanlarıyla paralel olarak kullanılabilen bir enerji kaynağıdır.
Biyogaz kullanım alanları aşağıdaki gibi sıralanabilir,

Doğrudan yakarak ısınma ve ısıtma,
Motor yakıtı olarak kullanımı suretiyle ulaşım,
Türbin yakıtı olarak kullanımı ile elektrik üretimi,
Yakıt pillerinde kullanımı,
Mevcut doğalgaza katılarak maliyetlerin düşürülmesi,
Kimyasal maddelerin üretimi sırasında biyogaz kullanımı.
Tüm bu kullanım alanlarının yanı sıra biyogaz çevreye karşı duyarlı bir enerji kaynağıdır. Bu yüzden gelişen koşullarda çevre kirliliğinin önlenmesinde yeşil yakıt olarak bilinen organik madde kökenli biyogaz kullanımı daha önemlidir. Biyogaz üretimi için kullanılan ham maddeler tarımsal arazilerde üretildiği için, tarı

Boranı, İran ve Mizrahi mutfağında yoğurtla hazırlanan bir aperitiftir. Ispanak ve diğer malzemelerle hazırlanan boranı, Urfa ve Isparta başta olmak üzere Türkiye'nin çeşitli yörelerinde farklı şekillerde hazırlanmaktadır. Yalvaç ve Mecitözü civarlarında ise, ıspanaklı ve fasulyeli olmak üzere iki çeşidi bulunmaktadır. İçerisine bulgur katılarak haşlanmak suretiyle pişirilir. Üzerine sarımsaklı yoğurt ve tereyağı dökülerek servis edilir. Genellikle kuru soğan ile birlikte tüketilir. Azerbaycan gibi Kafkasya ülkelerinde de popülerdir.

Urfa (Şanlıurfa) Pencer (pazı) (Beta vulgaris) Boranısı etli ve köfteli(bulgurdan yapılan) olarak pazının (pencerin) saplarının kullanılmasıyla yapılan, sarmısaklı yoğurtla birlikte sunulan, hazırlanması zaman alan, emek ve ustalık gerektiren, yöresel bir ziyafet yemeğidir. Ayrıca yapımında Şanlıurfa Biberi (isot) ve Urfa'da üretilen ülke çapında bir üne sahip Sadeyağ kullanılır.
Urfa (Şanlıurfa) Pencer (Pazı) Boranısı Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Urfa Keme Boranısı Yemeği / Şanlıurfa Keme Boranısı Yemeği, köftelik ince bulgur, keme mantarı, yörede yetişen İvesi ırkı kuzunun eti, coğrafi işaret tescilli Şanlıurfa Biberi ile Şanlıurfa Sadeyağı / Urfa Yağı kullanılarak yapılan yöresel bir yemektir.
Keme mantarı Şanlıurfa ilinde, toprak yüzeyinden 5 ilâ 10 cm derinde doğal olarak yetişen, görünüşüyle patatesi andıran ve yörede “keme mantarı” olarak adlandırılan Terfezya mantarıdır. Keme mantarı, su tutma kapasitesi az olan ve çabuk kuruyan, geçirgen ve kumlu topraklarda sıcaklığın 20 °C civarında olduğu dönemlerde toprağı kabartıp çatlatarak yerini belli eder. Biyolojik özelliği itibarıyla yörede martın sonu ile en fazla mayıs ayının ilk haftasını kapsayan sürede doğadan toplanır. Keme mantarının sadece doğadan toplanması sebebiyle Urfa Keme Boranısı Yemeği / Şanlıurfa Keme Boranısı Yemeği keme mantarının toplanabildiği ve tazeliğini koruduğu dönemde üretilebilmektedir. Urfa Keme Boranısı Yemeği Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Etli boranı yemeği, Kırşehir'de ayva ve parça et ile ile yapılır. Hem tatlı hem de acı bir tadı olduğu için oldukça ilginç bir yemek olarak Kırşehir'de halen yapılmaktadır.

Diyarbakır Kenger Boranisi malzemeleri kenger, süzme yoğurt, buğday unu, kuru soğan, tereyağı, sarımsaktır. Diyarbakır Kenger Boranisi  20.08.2021 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Kırşehir Ayva Boranısı 24.01.2022 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Malzemeleri; mantar veya haşlanmış yumurta, yoğurt, sarımsak, tereyağı, sıvı yağ, tuz, maydanoz ve baharat olarak toz kırmızıbiber ve pul kırmızı biberdir. Alaca borana yemeği 01.02.2024 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Çorum adına coğrafi işaret almıştır.

Kalye

Brest (Belarusça: Брэст; Rusça: Брест; Lehçe: Brześć; Ukraynaca: Берестя), Belarus'un güneybatısında bulunan ve aynı ismi taşıdığı Brest Voblastı'nın başkenti. Nüfusu 310,800 olan kent, 145 km²'lik bir alan üzerine kuruludur.

Brest şu şehirlerle kardeş şehir olmuştur:

 Oryol, Rusya
 Moskova, Rusya
 Nijniy Tagil, Rusya
 Astrahan, Rusya
 Kovrov, Rusya
 Tümen, Rusya
 Petrozavodsk, Rusya
 Sankt Petersburg, Rusya
 Lutsk, Ukrayna
 İvano-Frankivsk, Ukrayna
 Lublin, Polonya
 Biała Podlaska, Polonya
 Siedlce, Polonya
 Terespol, Polonya
 Pleven, Bulgaristan
 Botoşani, Romanya
 Coevorden, Hollanda
 Xiaogan, Çin
 Port-sur-Saône, Fransa
 Mittleres Schussental, Almanya
 Halep, Suriye
 Antalya, Türkiye

 Wikimedia Commons'ta Brest, Belarus ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Brest
BrestOnline.com (Rusça)
Entry in the Encyclopedia of Ukraine 24 Eylül 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Jewish Brest-Litovsk (Brisk)- Your Virtual Shtetl (Town) 14 Eylül 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Brest Rowing Course
Streets of Brest 9 Ekim 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Brest.the.by 22 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Rusça)
YadYisRoel.com 16 Nisan 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
FJC.ru, Federation of Jewish Communities of the CIS
Geschichtswerkstatt Europa Project on the representation of the Brest fortress

Bronz madalya, bazı spor yarışmalarını üçüncü olarak tamamlayan sporcu veya sporculara verilen ve bronzdan yapılmış madalyadır. Bronz madalyanın üçüncüler için verilmeye başlanması ilk olarak St. Louis, Missouri'de düzenlenen 1904 Yaz Olimpiyatları'nda başlandı. Bu zamana değin sadece ilk iki sıradaki sporcular madalyayla ödüllendirilmekteydi.

İlk modern Olimpiyat Oyunları olan 1896 Yaz Olimpiyatları'nda birinciler gümüş madalya ve zeytin dalı ile ödüllendirilmekteydi. Yarışmaları ikinci tamamlayanlara bronz madalya ve defne dalı verilirken üçüncülere herhangi bir ödül verilmemekteydi. Günümüzde yaygın olarak kullanılan altın-gümüş-bronz madalya sistemi ise ilk olarak 1904 Yaz Olimpiyatları'nda kullanıldı.
1928 ile 1968 arasındaki oyunlarda madalya tasarımları hemen hemen aynıydı. Floransalı sanatçı Giuseppe Cassioli tarafından üretilen bu tasarımın ön yüzünde; elinde zeytin dalı tutan kadınla birlikte, oyunların kaçıncı kez düzenlendiği ve ev sahibi şehir yazılıydı. Arka kısmında ise temsili bir Olimpiyat şampiyonunun kabartması yer almaktaydı. 1972 Yaz Olimpiyatları ile birlikte ön yüzdeki tasarımda ufak değişiklikler yapıldı ve Antik Olimpiyat Oyunları'na atıfta bulunmak amacıyla bir Roma amfitiyatrosu eklendi. Arka kısımdaki tasarım ise tamamen ev sahibi şehrin tasarımına bırakıldı. 2004 Yaz Olimpiyatları'ya birlikte madalya tasarımında yeniden değişikliğe gidildi ve arka plana ilk modern Olimpiyatlara ev sahipliği yapan Panathinaiko Stadyumu'nun görüntüsü eklendi.
Oyunlarda verilen madalyaların basımı ev sahibi şehrin sorumluluğundadır. Boks ve judo gibi bazı branşlarda, yarı finalde elenen iki sporcu da bronz madalya ile ödüllendirilmektedir. Öte yandan Kış Olimpiyat Oyunları'nda verilen madalyalarda çok daha farklı tasarımlar kullanılır.

1995 yılında, sosyal psikologlar Victoria Medvec, Scott Madey ve Thomas Gilovich'in yaptığı bir araştırma sonucunda Olimpiyatlarda bronz madalya kazanan sporcuların, gümüş madalya kazanan sporculardan daha mutlu oldukları belirlendi. Gümüş kazananların, altın madalyanın sahibi olamadıkları için hayal kırıklığına uğrarken; üçüncü olup, bronz madalyanın sahibi olanların ise dördüncü olmadığı ve herhangi bir madalya kazandığı için mutlu olduğu gözlemlendi.

Üçüncülük maçı
Gümüş madalya

Tarih boyunca Olimpiyatlarda verilen madalyaların tasarımları (İngilizce)

Bucak, Burdur ilinin 44 km uzağındaki ilçesidir. Burdur-Antalya Karayolunun 44. kilometresinde bulunan Bucak; doğuda Sütçüler, güneyde Antalya, batıda ve kuzeyde Burdur, Çeltikçi ve Ağlasun ile çevrilidir.

Bucak, ilçe olarak 1926 yılında Burdur iline bağlanmış, aynı yıllarda belediye teşkilatı kurulmuştur. Bucak ilçesinin geçmişteki adı Oğuzhan'dır. Fakat Cumhuriyet döneminde yapılan siyasi düzenlemeyle 30.05.1926 tarih ve 877 sayılı kanunla bugünkü adı olan Bucak'ı resmen almıştır.

İlçenin yüzölçümü 1.511 km²dir.  Bucak ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 811 metredir. Bucak ilçesinin 35 köyü bulunmaktadır. Ayrıca Kızılkaya ve Kocaaliler Belde Merkezleri, bu ilçeye bağlıdır.

İlçe; 2 belde, 35 köy ve 20 mahalleden oluşmaktadır.

Nüfusun %78'i çiftçidir. Küçük esnaf ve sanatkar ise nüfusun %12'lik bölümünü oluşturmaktadır.
Bucak, Antalya'ya olan yakınlığı ve bölgeyi diğer illere bağlayan karayolu üzerindeki konumu ile büyük bir gelişme göstermiştir. Karayolu nedeniyle ilçede nakliyecilik ve buna bağlı olarak da oto tamirciliği gelişmiştir.
Küçük sanayinin, özellikle oto sanayinin, ileri düzeyde oluşu, oto parçası ticaretinin doğmasına da neden olmuştur. Yerli ve yabancı her türlü aracın yedek parçasını ilçede bulmak mümkündür.
İlçede üç binin üzerinde küçük sanayi esnafı bulunmakta olup, küçük sanayiciler motorlu araç tamiri, oto elektrikçiliği, motosiklet tamirciliği, akücülük, lastikçilik ve ayar servisleri gibi dallarda çalışmalarını sürdürmektedir. İlçe merkezinde küçük sanayi yapı kooperatifinin yürüttüğü sanayi sitesi inşaatı bitmiştir.
Oto tamirciliğinin yaygın olmasının yanı sıra, yörenin orman zenginliği sonucu atelye işletmeciliği de gelişmiştir. İlçede torna-tesviye, karoser, boya, mobilya, ağaç ve demir doğrama ile kaporta atelyeleri mevcuttur. İlçe ormanlarından elde edilen keresteler bölge dışında aranan hammadde olmuş ve çok sayıda atölye tarafından üretilen keresteler bölge dışına gönderilmektedir.
İlçede günlük 6000 ton çimento kapasiteli çimento fabrikası (As Çimento), tuğla fabrikaları, saatte 30 ton kapasiteli yem fabrikası (faal değil), 2 adet plastik fabrikası (su hortumu, poşet, elektrik borusu, sera örtüsü), akü fabrikası, piston fabrikası, mermer fabrikaları ve çok sayıda mermer atölyesi, 2 adet portatif çelik iskele imalathanesi, 4 adet soğuk hava deposu bulunmaktadır ayrıca üretimine başlatılan inşaat yapıştırıcılığı da etkili olmaktadır.
İlçe sınırları içinde son yıllarda zengin mermer yatakları bulunmuş ve işletmeye açılmıştır. Mermercilik, Bucak sanayisinin lokomotifi olmuştur.
İlçedeki mermer fabrikalarında, dış kaplamada kullanılan traverten türü mermer üretilmektedir. Bu fabrikalar, Organize Sanayi Bölgesi olmaması nedeniyle, 1. ve 2. sınıf tarım arazileri üzerinde münferit bir şekilde kurulmakta, giderek yaygınlaşmaktadır.
İlçede Bucak-Antalya karayolunun üzerinde büyük bir hızla gelişen Organize Sanayi Bölgesi
kurulmuştur.
İlçede iklimin ılıman oluşu ve arazinin elverişli olması her türlü ziraatin yapılmasına imkân vermektedir. Toplam 300.000 dekar tarım alanının 236.000 dekarında kuru, 64.000 dekarında da sulu tarım yapılmaktadır.
İlçe arazisinin dağlık kesiminde (Melli-Aksu Bölgesi) zeytin, incir, üzüm, şeftali, fıstık, susam, narenciye ve sebze yetişir. Ovalık arazide ise ağırlıklı olarak kültür bitkileri, hububat ve meyve yetiştirilir. Meyvecilik özellikle Karapınar, İncirdere, Kızılcaağaç köyleri ile Kocaaliler ve Kızılkaya beldelerinde gelişmiş olup, Ortadoğu Ülkeleri'ne ihraç edilmektedir.
İlçede büyük yapraklı Virjinya tipi tütün yetiştirilmekte, işlenmesi için Adana'ya gönderilmektedir.
İlçe hayvancılık açısından da gelişmiştir. Süt ve besi sığırcılığı, keçi, koyun ve kümes hayvancılığı yapılmaktadır. İlçede 16.970 baş sığır, 24.500 baş koyun, 71.200 baş keçi ve 450.000 adet de tavuk bulunmaktadır.
İlçede 4 adet peynir mandırası ve birçok süt toplama merkezi kurulmuştur. Antalya ve İstanbul'daki bazı otellerin peynir ihtiyacını Bucak karşılamaktadır.
Karacaören Baraj Gölü'nde tatlı su balıkçılığı yapılmaktadır. Sazan, levrek, kefal ve yayın balığı başlıca balık çeşitleridir.
Kargı Baraj Gölü'nde balıklandırma çalışmaları yapılmış olup, son yıllarda tarla/havuz balıkçılığı konusunda eğitici çalışmalar yapılmış, üreticiler konuya özendirilmiştir. İlçede iki tanesi Heybeli ve Kuşbaba'da olmak üzere 6 tesiste havuz balıkçılığı yapılmaktadır. Arıcılık, gezginci arıcılık şeklindedir. İlçede toplam 3.000 adet fenni kovan mevcuttur.

İlçe sınırları içinde bulunan Kızılsu ve Onaç Çayı üzerinde sel kapanları yapılarak araziye olan olumsuz etkileri önlenmiştir. İlçenin doğusunda Isparta'nın Eğirdir ilçesinden doğup Akdeniz'e dökülen Aksu Nehri; Çamlık beldesi ile Elsazı, Karacaören, Kızıllı ve Kargı köyleri sınırları içinde verimli bir ova oluşturmuştur. DSİ 13. Bölge Müdürlüğü'nce, bu akarsu üzerinde sulama, taşkından koruma ve elektrik üretme amaçlı Karacaören 1 ve Karacaören 2 baraj inşaatları bitirilmiş ve her iki barajda elektrik üretimine başlanmıştır. Ayrıca 2005 yılında sulama amaçlı Onaç 2 Barajı hizmete girmiştir.

Burdur'un genelinde olduğu gibi okuma-yazma bilen nüfus oranı Bucak'ta da oldukça yüksektir (%99). Ancak okuma-yazma bilen nüfus içinde yüksekokul mezunu sadece %5'lik bir orana sahiptir. Son yıllarda üniversite mezunu sayısı hızla artmaktadır. İlkokul ve ortaokul mezunu nüfus oranı ise %70'tir. Okuma-yazma bilen nüfusun %12'si lise ve dengi okul mezunu, %13'ü de okuma-yazma kursu bitirenlerden oluşmaktadır.
Ortaöğretim kurumları olarak Bucak ilçesinde; Bucak Anadolu lisesi, Bucak Şehit Ayfer Gök Anadolu Lisesi, Mehmet Cadıl Anadolu Lisesi, Adem Tolunay Fen Lisesi, Anadolu İmam Hatip Lisesi, Akdeniz Mesleki ve Teknik Lisesi, Necati Topay Mesleki ve Teknik Lisesi, Endüstri Meslek Lisesi, Anadolu Meslek Lisesi bulunmaktadır.
İlçede Mehmet Akif Ersoy Üniversitesine bağlı Bucak Uygulamalı Teknoloji ve İşletmecilik Yüksekokulu, Emin Gülmez Teknik Bilimler Meslek Yüksekokulu ve Bucak Hikmet Tolunay Meslek Yüksekokulu bulunmaktadır. Hikmet Tolunay Meslek Yüksekokulu ve Emin Gülmez Teknik Bilimler Meslek Yüksekokulu Oğuzhan Kampüsü içerisinde bulunmaktadır. Diğer yüksekokullar ilçenin değişik bölümlerine dağılmıştır. Oğuzhan kampüsünde kredi yurtlar kurumuna bağlı 500 kişilik kız ve erkek öğrenci yurdu bulunmaktadır.
İlçede Çıraklık Eğitim Merkezi, Sanayi Sitesi Kooperatifinin Sosyal Tesisleri'nde faaliyet göstermekte olup, 24 dalda çırak, kalfa ve ustalık eğitimi vermektedir.
İlçe merkezinde 200 yataklı Devlet Hastanesi bulunmaktadır. İkisi ilçe merkezinde olmak üzere toplam 7 adet sağlık ocağı ve köylerde 18 adet sağlık evi mevcuttur.
Bucak'ta; Çamlık beldesinde Cremna, Ürkütlü beldesinde Comane, Kocaaliler beldesinde Milyas ve bir de Cotrula isimli pek çok antik şehir kalıntısı ile, İncirdere ve Susuz köylerinde tarihi han ve antik kent kalıntıları bulunmaktadır.

Bucak'ta Bucak Gençlik Spor Kulübü, Bucak Belediyesi Oğuzhan Spor Kulübü, Bucak Belediyesi Oğuzhan Doğa Sporları Kulübü ve Bucak Avcılar ve Atıcılık Kulübü vardır.

Bucak ilçesi Akdeniz Bölgesi göller yöresi içerisinde yer almaktadır. Bucak ilçesi Burdur iline bağlı olup, Burdur ilinin yüzölçümü ve nüfusu itibarıyla en büyük ilçesidir. Bucak 1926 tarihinde ilçe olmuştur.

Uysal, Mustafa Ali. Salnamelere Göre Burdur (1868-1914). İstanbul: Libra Kitapçılık ve Yayıncılık. ISBN 978-605-7884-83-1. OCLC 1184019947. 
Uysal, Mustafa Ali (Sonbahar 2010). "XIX. Yüzyılın İkinci Yarısında Bucak'ta İdari ve Sosyal Yapı". Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi. Burdur. 2 (3): 103-119. 25 Mart 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi15 Mayıs 2022. 

Bucak Belediyesi 2 Temmuz 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Visitbucak.tr bucağın genel tanıtımını yaptığı tarihi kültürü ve doğal alanların paylaşım yaptığı ve yerel işletmelerin tek bir çatı altında toplayan bir websitesi
Yerelnet: Bucak 13 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Burdur, Burdur ilinin merkezi olan şehirdir.

Burdur isminin Roma hukukunda üst düzey yönetici ve yargıçların kullandığı Latince "praetor" kelimesinden geldiği düşünülmektedir. Güney Afrika'nın başkenti Pretorya'nın ismi de aynı kökenden gelmektedir.

Burdur, 2007, 2008 ve 2009 yıllarında OKS ve SBS'de birinci, 2007 yılında ÖSS'de yedinci, 2008 yılında beşinci olmuştur. İlde Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitim Bakanlığı'na bağlı olarak 157 İlköğretim Okulu, 156 Ana sınıfı, 8 Bağımsız Anaokulu, Ortaöğretimde; 17 Genel Lise, 26 Meslek Lisesi, 4 Anadolu Lisesi, 2 Anadolu Öğretmen Lisesi, 1 Sosyal Bilimler Lisesi ve 2 Fen Lisesi olmak üzere toplam 53 lise bulunmaktadır. İldeki okullarda okul öncesinde 3.495 öğrenci, 279 öğretmen, ilköğretim okullarında 28.376 öğrenci, 1.431 öğretmen, ortaöğretimde 9.919 öğrenci, 752 öğretmen mevcuttur. Sınıf başına düşen öğrenci sayısı: Okul öncesi 14, İlköğretim 17, Ortaöğretim 18'dir. İlde okullaşma oranı: Okul öncesi %49,33, ilköğretim %99,20 ve ortaöğretim %91,89. Okur yazarlık oranı %98'dir. Öğretmen başına düşen öğrenci sayısı: Okul öncesi 14, ilköğretim 20, ortaöğretim 13. İl merkezine yatılı olmak kaydıyla 1 Sosyal Bilimler Lisesinin, 1 Anadolu Güzel Sanatlar Lisesinin ve 1 Fen Lisesinin Bakanlık yatırımı olarak yapılması sağlanmalıdır. İlköğretimde taşımalı sistem çerçevesinde, il genelinde, 210 okuldan 49 okula 7660 öğrenci taşınmaktadır.

Burdur'da Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi'ne bağlı Eğitim Fakültesi, Veteriner Fakültesi, Burdur Ağlasun, Bucak (2) ve Gölhisar Uygulamalı Bilimler Yüksekokulu, Gölhisar Meslek Yüksekokulu ile Sağlık Yüksekokulu bulunmaktadır. Bu fakülte ve yüksekokullarda 204 akademik personel, 11818 öğrenci ve 88 idari personel bulunmaktadır.

Merkez ilçeye bağlı 51 köy ve 35 mahalle bulunmaktadır.

Kaynak:

Burdur'da bulunan Yörükler tarafından yaylalarda her yıl Yörük festivalleri düzenlenmektedir.

Burdur'un meşhur yiyecekleri:

Burdur Şiş
Ceviz Ezmesi
Cevizli Sucuk
Su Böreği
Arabaşı
Kuş Yoğurdu
Burdur Kebabı
Gazel Böreği
Göller

Salda Gölü

Burdur Ulu Camii
Tarihi Saat Kulesi

Burdur Müzesi
Burdur Doğa Tarihi Müzesi
Taş Oda Etnografya Müzesi
Çelikbaş Konağı
Baki Bey Konağı
Mısırlı Konağı

İnsuyu Mağarası

Helenistik dönemden kalma antik kent Sagalassos, Ağlasun ilçesinde bulunmaktadır. İlde tarihi kütüphane, tiyatro sahnesi gibi eserler bulunmaktadır. Kazı çalışmaları ve araştırmalar hâlen devam etmektedir.

İlin girişinde bulunan otobüs terminalinden tüm illere seferler yapılmaktadır.

Şehir merkezine her gün İzmir'den gelen Göller Ekspresi ve Güller Ekspresi ile ulaşım sağlanmaktadır. Göller Ekspresi ile Burdur'a gitmek isteyen yolcular, Gümüşgün Tren İstasyonu'nda inip TCDD servisiyle Burdur Garı'na ulaştırılmaktadır. Güller Ekspresi ise doğrudan Burdur Garı'nda durmaktadır.

Burdur'da havalimanı bulunmamaktadır. Hava ulaşımı için genellikle en yakında bulunan Isparta'daki Isparta Süleyman Demirel Havalimanı veya Antalya Havalimanı tercih edilmektedir.

En yakın deniz ulaşımı, 120 km uzaklıktaki Antalya Limanı üzerinden sağlanmaktadır.

Burdur Kart, Burdur'da kullanılan bir akıllı kart olup Kentkart projesinin bir parçasıdır. Burdur Belediyesi'ne bağlı belediye ve halk otobüslerinde kullanılmaktadır. Kart, basım merkezlerinden ve yetkili bayilerden temin edilebilir ve dolumu da bu noktalarda yapılabilmektedir. Burdur Kart'ın ayrıca Burdur Mobil adında bir mobil uygulaması da bulunmaktadır.

Burdur, spor alanındaki gelişimiyle öne çıkan illerden biridir. İlk kadın güreşi Burdur'da kurulmuş ve ilk sporcuları da dünyada dereceler yapmıştır.

Burdur, Türkiye'nin Akdeniz Bölgesi'nin kuzeybatısında yer alan bir ildir. Batıda Denizli, kuzeyde Afyonkarahisar, doğuda Isparta ve güneyde Antalya ile komşudur. Göller Yöresi'nde bulunan Burdur, adını taşıyan Burdur Gölü başta olmak üzere birçok doğal göle sahiptir. İl, karasal iklim ve Akdeniz ikliminin geçiş bölgesinde bulunur. Coğrafi konumu nedeniyle tarım, hayvancılık ve mermercilik önemli ekonomik faaliyetler arasındadır.
İl merkezinin denizden yüksekliği merkezde 963 metredir. Burdur merkez ilçesinin yüzölçümü 1.567 km²dir.

Burdur Valiliği10 Mayıs 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Burdur Belediye Başkanlığı19 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Burdur, Türkiye'nin bir ilidir. Türkiye'nin Akdeniz Bölgesi'nde yer alır. Burdur'un trafik plaka kodu 15'tir.
Burdur ilinin nüfusu 273.716'dır. Bu nüfusun %72,4'ü şehirde yaşamaktadır (2020 sonu). İlin yüzölçümü 7.175 km2'dir. İlde km2'ye 38 kişi düşmektedir. (Bu sayı merkez ilçede 71'dir.)
İlde yıllık nüfus %1,37 oranında azalmıştır. İl merkezinin denizden yüksekliği ortalama 1.000 metredir.
2021 yılında TÜİK verilerine göre merkez ilçeyle beraber 11 ilçe ve 15 belediye vardır. Bu belediyelere bağlı 127 mahalle ve 193 köy vardır.

İllerde protokolde ilk sırada yer alan vali, merkezi yönetimi temsil eder ve cumhurbaşkanı tarafından atanır. Büyükşehir dışındaki illerde yerel yönetim, il ve ilçeler düzeyindedir. Belediye Başkanı, belediye sınırları içinde kalan seçmenin oy çokluğu ile seçilir. Aynı seçmen, ilçe belediye meclisi için oy kullanarak ilçelerin belediye meclislerini; ildeki bütün seçmenler ise il genel meclisi için oy kullanarak il genel meclisini oluşturur.
İl genel meclisi ve belediye meclisi üyelikleri için yapılan seçimlerde, onda birlik baraj uygulamalı nispi temsil sistemi, belediye başkanlığı seçiminde ise çoğunluk sistemi uygulanır. İl genel meclisi ve belediye meclisi üye sayıları ilçe nüfusuna göre, kontenjandan kalan sayıların partilere dağılımı ise D'Hondt sistemine göre belirlenir (Kanun:2972-Madde:23)
İl Genel Meclisi, İl Özel İdaresinin karar organıdır; başkanını üyeleri arasından gizli oyla seçer ve kendi içinden gizli oyla bir yıl görev yapacak 5 kişilik İl Encümenini belirler.
Merkezi yönetim, vali ve il müdürlerinden oluşur. İl Özel İdaresi (İl Genel Meclisi ve İl Encümeni) seçilmişlerden oluşur, ancak vali başkanlığında görev yapar. Yerel yönetim ise belediye başkanları ve belediye meclislerinden oluşur.
Burdur Valisi, 1978 Tutak doğumlu Tülay Baydar BİLGİHAN'dır. Eylül 2024/321 sayılı kararla, İçişleri Bakanlığı Personel Genel Müdür Yardımcısı iken atanmıştır.
Burdur Belediye Başkanı, 1973,Burdur doğumlu Ali Orkun Ercengiz (CHP), 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde %46,28 oy oranıyla seçilmiştir.
2019 Türkiye yerel seçimleri sonuçlarına göre Burdur İl Genel Meclisi üye sayısı, 18 AK Parti, 4 CHP, 4 MHP ve 1 İYİ Parti'den olmak üzere 27'dir. Burdur Belediye meclisi ise 15 CHP ve 10 AK Parti'den olmak üzere 25 üyeden oluşur.
2023 Genel seçimleri sonuçlarına göre TBMM'de Burdur'u temsilen AK Parti'den 2 milletvekili (Adem Korkmaz, Mustafa Oğuz) ve CHP'den 1 milletvekili (İzzet Akbulut) vardır.

Klasik Grek Çağı'nda Pisidya olarak bilinen bu bölge, Türklerin gelişiyle birlikte Burdur adını almıştır. Burdur isminin kökeniyle ilgili farklı rivayetler bulunmaktadır. Bunlardan birine göre, Burdur Gölü çevresinin güzelliği karşısında hayran kalan Türkmen boylarından Kınalı oymağı mensupları, “Cennet buradadır” ifadesini kullanmış; zamanla bu söz kısalarak “Burdur” şeklinde halk arasında yerleşmiştir. Burdur şehrinin kurucuları olan Kınalı oymağı, ilk olarak bugünkü Hamambendi mevkiinde “Tirkemiş” adında bir kasaba kurmuştur. Bir başka güçlü rivayete göre, Burdur'a yaklaşmasına rağmen yaşlılığı nedeniyle şehri göremeyen aşiret beyi, “Burada güzel kokular hissediyorum. Burası çok bereketli bir yer olmalı.” diyerek aşiretine, “Burada durun ve şehri buraya kurun!” talimatını verir. Rivayete göre “Burada dur” ifadesi zamanla “Burdur”a dönüşür. Türklerin bu bölgeye gelişi 1071 Malazgirt Meydan Muharebesi'ne dayanır. Bugünkü Burdur toprakları Anadolu Selçuklu Devleti idaresinden sonra Hamitoğulları Beyliği eline geçmiştir. 1391 yılında Yıldırım Beyazıt tarafından Osmanlı topraklarına katılmıştır. 1852'de yapılan yöresel idare reformu ile Burdur Sancağı olmuş ve Cumhuriyetle birlikte 11 ilçeye sahip olmuştur. Şu anda Burdur ili, merkez ilçeyle birlikte 11 ilçeden oluşmaktadır.
Burdur ilinin 1926'ya dek tek ilçesi Tefenni iken, o yıl Bucak da ilçe yapılmıştır. 1936'da ise Yeşilova ilçe olmuştur. Tefenni'nin nahiyesi olan Gölhisar, Ağlasun ise 1958'de ilçe olmuşlardır. İlçe sayısı 1980'li yıllara kadar 5 olarak kalmış ve 1988'de Karamanlı ve Kemer, Altınyayla, Çavdır ve Çeltikçi'nin ilçe olmasıyla bu sayı 10'a ulaşmıştır.

Helenistik dönemden kalma antik kentler olan Sagalassos Ağlasun ilçesinde; Kibira ile Bubon Gölhisar ilçesinde; Balbura Altınyayla ilçesinde; Kremna, Keraitae, Sia, Panemoteikhos, Kodroula ile Milyos ise Bucak ilçesinde bulunmaktadır. Bu antik kentlerden Kibira, Bubon ve Balbura Likya Antik Bölgesi'nde, diğerleri ise Pisidya Antik Bölgesi'nde bulunmaktadır. İlde tarihi kütüphane, tiyatro sahnesi gibi eserler bulunmaktadır. Kazı çalışmaları ve araştırmalar hâlen devam etmektedir.

Burdur ili, 36°53′ – 37°50′ kuzey enlemleri ile 29°24′ – 30°53′ doğu boylamları arasında yer alır. Burdur, Göller Yöresi veya Göller Bölgesi adıyla bilinen alanda bulunmaktadır.
İlin doğal yapısı oldukça engebelidir. İl arazisinin; 

%60,6'sı dağlık,
%2,7'si yayla,
%19'u ova,
%17,6'sı ise diğer engebeli alanlardan oluşur.
Burdur ili, tümüyle 950 metrenin üzerindedir ve ortalama yüksekliği 1.000 metredir. Burdur; 

güneyden Batı Torosların uzantısı olan Boncuk Dağları, Elmalı Dağı ve Katrancık Dağı,
doğudan yine Batı Torosların uzantısı olan Kuyucak ve Dedegöl Dağı,
kuzeyden Burdur Gölü ve Karakus Dağı sırası,
batıdan ise Acıgöl ve Eseler Dağları gibi doğal sınırlarla çevrilidir. En yüksek yeri ise 2.598 metrelik Koçaş Dağı'dır.
Burdur ili toprakları genelde killi ve kireçlidir.
Burdur'un güneyde Antalya, batıda Denizli, güneybatıda Muğla, kuzeyde Afyonkarahisar ve kuzeydoğuda Isparta ile sınırı vardır.

Burdur, Akdeniz Bölgesi'nin iç kesimlerinde yer aldığından karasal iklim özellikleri görülür. Kışlar sert ve genellikle kar yağışlı, yazlar ise sıcak ve kurak geçer.
Burdur'da çok sayıda göl ve çeşitli büyüklüklerde akarsular bulunmaktadır.
Türkiye'nin önemli göllerinden biri olan Burdur Gölü, her türlü su sporu için elverişlidir. Burdur'un diğer önemli gölleri arasında Salda, Yarışlı, Karataş ve Gölhisar Gölü yer alır. Birçok sulama göleti ile birlikte Karacaören, Yapraklı, Onaç 1, Onaç 2 ve Karamanlı barajları bulunmaktadır.

Burdur ilinin 2010 TÜİK verilerine göre merkez ilçe ile beraber 11 ilçe, 19 belde ve 182 köyü vardır. Bu ilçeler alfabetik olarak Ağlasun, Altınyayla, Bucak, Çavdır, Çeltikçi, Gölhisar, Karamanlı, Kemer, Tefenni ve Yeşilova'dır.

Güncel Nüfus Değerleri(TÜİK 9 Şubat 2026 verileri)
Burdur ili nüfusu: 277.226'dır. Bu nüfusun %74,55'i şehirlerde yaşamaktadır (2025 sonu). İlin yüzölçümü 7.175 km2dir. İlde km2ye 39 kişi düşmektedir. (Bu sayı merkez ilçede 77'dir.) İlde yıllık nüfus %0,51 oranında artmıştır. Nüfus artış oranı en yüksek ve en düşük ilçeler: Merkez ilçe (%2,20) - Kemer (-%3,09)
09 Şubat 2026 TÜİK verilerine göre merkez ilçeyle beraber 11 ilçe, 15 belediye, bu belediyelerde 129 mahalle ve ayrıca 193 köy vardır.

Testi Kebabı
Şiş
Peynirli Pide
Kömbe (Çanak Ekmeği)
Guymak
Ceviz Ezmesi
Kabak Helvası
Muhallebi

Burdur'un merkezi ilçelerinden Bucak'ta Kanal 15 adıyla yayın yapan bir yerel televizyon kanalı ve Burdur'dan yayın yapan Burdur FM (96.5) radyo kanalı bulunmaktadır. Ayrıca Burdur Gazetesi, Çağdaş Burdur Gazetesi ve Burdur Yenigün Gazetesi adında yerel gazeteler vardır.

2018-2019 Sezonu sonunda, Burdur'un BAL futbol takımı Bucak Belediye Oğuzhanspor play-off'da başarısız olmuş ve ligi 10. sırada bitirmiştir. Futbol kadın 3.liginde 1, voleybol ve hentbol bölgesel kadın liglerinde 2 takımı vardır.
Futbol Türkiye Kupası'nda 26.09.2018 tarihinde Bucak Bld. Oğuzhanspor, 3. turda elenmiştir.
Burdur'un önemli spor tesisi Burdur Gazi Atatürk Stadyumu (5.000)'dur. Burdur ilinde Bucak Kapalı Spor Salonu (2025'te açıldı), Burdur Merkez Kapalı Spor Salonu (inşaat aşamasında), Bozkurt Mahallesi Çok Amaçlı Kapalı Spor Salonu (hizmete açık) ve Gölhisar Kapalı Spor Salonu (hizmete açık) bulunmaktadır.

Burdur yöresi halk oyunları

Burdur Valiliği
Burdur Belediye Başkanlığı
Burdur il kültür ve turizm müdürlüğü
YerelNET Burdur 12 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Büyük Taarruz (Osmanlı Türkçesi: بیوك تعرض), Türk Kurtuluş Savaşı sırasında Türk ordusunun Yunan kuvvetlerine karşı başlattığı genel saldırıdır. Bakanlar Kurulu taarruz kararını almış ve 14 Ağustos 1922 tarihinde kolordular taarruz için yürüyüşe geçmiş, 26 Ağustos'ta saldırı başlamış, 9 Eylül'de Türk Ordusu İzmir'e girmiş ve 18 Eylül'de de Yunan Ordusu'nun Anadolu'yu tamamen terk etmesiyle savaş sona ermiştir.

Türk Ordusu Sakarya Meydan Muharebesi'ni kazanmış olsa da Yunan ordularını savaşa zorlayarak yok edecek bir durumda değildi. Türk ordusunun bir taarruza girişmesi için büyük eksikleri vardı. Bunların giderilmesi için halktan son bir kez özveride bulunması istendi. Bütün mali kaynaklar son sınıra kadar zorlandı ve hemen hazırlıklara başlandı; subaylar ve askerler taarruz için eğitilmeye başlandı. Ülkenin tüm kaynakları ordunun emrine verildi. Muharebelerin fiilen sona erdiği Doğu ve Güney cephesindeki birlikler de Batı cephesine kaydırıldı. Öte yandan İstanbul'da da Türk kurtuluş mücadelesine destek veren dernekler İtilaf Devletleri'nin silah depolarından kaçırdıkları silahları Ankara'ya gönderdiler. Türk ordusu ilk kez taarruza geçecekti ve bu yüzden sayıca Yunan birliklerinden üstün olmak zorundaydı. Anadolu'da bu dönemde 200.000 Yunan askeri vardı. Türk ordusu da bir yıllık hazırlık sonucunda ordudaki asker sayısını 186.000'e yükselterek Yunan birliklerine yaklaştı. Ancak Türk ordusu tüm bu çabalara rağmen süvari birlikleri dışında Yunan birliklerine bir üstünlük sağlayamamış, ancak bir denge kurulabilmişti.
Taarruz zamanı yaklaştıkça Sakarya Meydan Muharebesi'nden önce çıkartılan ve üç defa süresi uzatılan ve süresi 4 Ağustos'ta sona erecek olan Başkomutanlık yasasının süresinin yeniden uzatılması gündeme geldi. Bunun için Mustafa Kemal Paşa 20 Temmuz'da Türkiye Büyük Millet Meclisinde Ordunun maddi ve manevi gücü millî gayeyi tam bir güvenle gerçekleştirecek düzeye ulaşmıştır. Bu sebeple yüce meclisimizin yetkilerine lüzum kalmamıştır. diyerek yasadaki olağanüstü maddelere gerek olmadığını bildirdi. Başkomutanlık yasası meclisin verdiği kararla oy birliğiyle süresiz uzatıldı. Sakarya Meydan Muharebesi'nden sonra kamuoyunda ve TBMM’de taarruz için sabırsızlıklar baş gösterdi. Bu gelişmeler üzerine Mustafa Kemal Paşa, 6 Mart 1922 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisinin gizli bir toplantısında endişe ve huzursuzluk duyanlara "Ordumuzun kararı, taarruzdur. Fakat bu taarruzu tehir ediyoruz. Sebebi, hazırlığımızı tamamen bitirmeye biraz daha zaman lazımdır. Yarım hazırlıkla, yarım tedbirlerle yapılacak taarruz, hiç taarruz etmemekten çok daha kötüdür." diyerek bir taraftan zihinlerdeki şüpheyi bertaraf etmeye çalışırken diğer taraftan da orduyu son zaferi sağlayacak bir taarruz için hazırladı.
1922 yılının Haziran ayı ortalarında, Başkomutan Müşir Gazi Mustafa Kemal Paşa, taarruza geçme kararını aldı. Bu karar sadece üç kişi ile paylaşıldı: Cephe Komutan Mirliva İsmet Paşa, Genelkurmay Başkanı Birinci Ferik Fevzi Paşa ve Millî Savunma Bakanı Mirliva Kâzım Paşa. Asıl amaç; kesin sonuçlu bir muharebenin ardından, düşmanın savaşma azim ve iradesini tamamen ortadan kaldırmaktı. Büyük Taarruz ve bu taarruzu taçlandıran Başkomutanlık Meydan Muharebesi, Türk Kurtuluş Savaşı'nın son safhasını ve zirvesini teşkil etti. Mustafa Kemal Paşa, 3 yıl 4 aylık süreçte Türk milletini ve ordusunu adım adım hedefe taşıdı. Batı Anadolu'yu Türk Ordusu'na karşı savunmayı planlayan Yunan Ordusu; Gemlik Körfezi'nden Bilecik, Eskişehir ve Afyonkarahisar ilinin doğusu ile Büyük Menderes Nehri'ni takiben Ege Denizi'ne dayanan savunma hattını bir yıla yakın bir süre ile tahkim etti. Özellikle Eskişehir ve Afyon bölgeleri gerek tahkimat gerekse birlik miktarı bakımından daha kuvvetli tutulmuş, hatta Afyonkarahisar ilinin güneybatısındaki bölge birbiri gerisinde beş savunma hattı şeklinde tertiplenmiştir.
Hazırlanan Türk taarruz planına göre 1. Ordu kuvvetleri, Afyonkarahisar ilinin güneybatısından kuzeye doğru taarruza geçtiğinde Afyonkarahisar ilinin doğusu ve kuzeyinde bulunan 2. Ordu kuvvetleri de taarruzla kesin sonuç alınmak istenen 1. Ordu bölgesine düşmanın kuvvet kaydırmasına engel olacak ve Döğer bölgesinde bulunan düşman ihtiyatlarını kendi üzerine çekmeye çalışacaktır. 5. Süvari Kolordusu da Ahır Dağları'ndan aşarak düşmanın yan ve gerilerine taarruz ederek düşmanın İzmir ile telgraf ve demir yolu irtibatını kesecektir. Baskın prensibi ile Yunan ordusunun imhasının gerçekleşmesi düşünüldü ve Mustafa Kemal Paşa, 19 Ağustos 1922 tarihinde Ankara'dan Akşehir'e giderek 26 Ağustos 1922 Cumartesi sabahı Türk ordusuna taarruz emrini verdi.

26 Ağustos gecesi 5. Süvari Kolordusu, Ahır Dağları üzerindeki Yunanların gece savunmadığı Ballıkaya mevkiinden sızma yaparak Yunan hatlarının gerisine intikale başladı. İntikal bütün gece sabaha kadar sürdü. Yine 26 Ağustos sabahı Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, yanında Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa ve Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa ile birlikte muharebeyi idare etmek üzere Kocatepe'deki yerini aldı. Büyük Taarruz burada başlayarak, topçuların sabah saat 04.30'da tanzim ateşi ile başlayan harekât, saat 05.00'te önemli noktalara yoğun topçu ateşi ile devam etti. Türk piyadeleri, sabah 06.00'da Tınaztepe'ye hücum mesafesine yaklaşarak tel örgüleri aşıp Yunan askerini süngü hücumu ile temizledikten sonra Tınaztepe'yi ele geçirdi. Bundan sonra saat 09.00'da Belentepe, daha sonra Kalecik - Sivrisi ele geçirildi. Taarruzun birinci günü, sıklet merkezindeki 1. Ordu Birlikleri, Büyük Kaleciktepe'den Çiğiltepe'ye kadar 15 kilometrelik bir bölgede düşmanın birinci hat mevzilerini ele geçirdi. 5. Süvari Kolordusu düşman gerilerindeki ulaştırma kollarına başarılı taarruzlarda bulunarak, 2. Ordu da cephede tespit görevini aksatmadan sürdürdü.
27 Ağustos Pazar sabahı gün ağarırken Türk ordusu bütün cephelerde yeniden taarruza geçti. Bu taarruzlar çoğunlukla süngü hücumlarıyla ve insanüstü çabalarla gerçekleştirildi. Aynı gün Türk birlikleri Afyonkarahisar'ı geri aldı. Başkomutanlık Karargâhı ile Batı Cephesi Komutanlığı Karargâhı Afyonkarahisar'a taşındı.
28 Ağustos Pazartesi ve 29 Ağustos Salı günleri başarılı geçen taarruz harekâtı, 5. Yunan Tümeni'nin çevrilmesi ile sonuçlandı. 29 Ağustos gecesi durum değerlendirmesi yapan komutanlar, hemen harekete geçerek muharebenin sür'atle sonuçlandırılmasını gerekli buldular. Düşmanın çekilme yollarının kesilmesi ve düşmanı çarpışmaya zorlayarak tamamen teslim olmalarını sağlama yolunda karar aldılar ve karar süratli ve düzenli bir şekilde uygulandı. 30 Ağustos 1922 Çarşamba günü taarruz harekâtı, Türk ordusunun kesin zaferi ile sonuçlandı. Büyük Taarruz'un son safhası Türk askerî tarihine Başkomutanlık Meydan Muharebesi olarak geçti.
30 Ağustos 1922 Başkomutanlık Meydan Muharebesi sonunda, düşman ordusunun büyük kısmı dört taraftan sarılarak Mustafa Kemal Paşa'nın ateş hatları arasında, bizzat Zafertepe'den idare ettiği savaşta, tamamen yok edildi veya esir edildi. Aynı günün akşamında Türk birlikleri Kütahya'yı geri aldı.
Savaş havada da sürdü. 26 Ağustos günü, hava bulutlu olmasına rağmen, Türk uçakları keşif, bombalama ve kara birliklerini korumak için havalandı. Av uçakları gün boyunca sürdürdükleri devriye uçuşları sırasında, dört defa düşman uçakları ile karşı karşıya geldiler. Girişilen hava çarpışmalarında üç Yunan uçağı kendi hava hatlarının gerisine indirildi ve bir Yunan uçağı da bölük komutanı Yüzbaşı Fazıl tarafından Afyonkarahisar'ın Hasanbeli kasabası civarında düşürüldü. İleriki günlerde de keşif ve bombalama uçuşları gerçekleştirildi.
Anadolu'daki Yunan kuvvetlerinin yarısı imha veya esir edildi. Kalan bölümü ise üç grup halinde çekildi. Bu durum karşısında Çalköy'de yıkık bir evin avlusu içinde Mustafa Kemal Paşa, Fevzi Paşa ve İsmet Paşa ile buluşarak Yunan ordusunun kalıntılarını takip etmesi için Türk ordusunun büyük kısmının İzmir istikametinde ilerlemesini kararlaştırdılar ve müteakiben de Mustafa Kemal Paşa o tarihî "Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!" emrini verdi.
1 Eylül 1922 tarihinde Türk ordusunun takip harekâtı başladı. Muharebelerden kurtulan Yunan birlikleri İzmir'e, Dikili'ye ve Mudanya'ya düzensiz olarak geri çekilmeye başladı. Yunan ordusu Başkomutanı General Nikolaos Trikupis ve kurmayları ile 6.000 asker, Afyonlu Ahmet Çavuş önderliğinde 2 Eylül de Uşak'ta Türk birliklerine esir düştüler. Trikupis, Yunan ordusunun başkomutanlığına atandığını Uşak'ta Mustafa Kemal Paşa'dan öğrendi.
Türk ordusu bu muharebede, 15 günde 450 kilometre mesafe katederek 9 Eylül 1922 sabahı İzmir'e girdi. Sabuncubeli'nden geçen 2. Süvari Tümeni, Mersinli yolu ile İzmir'e doğru ilerlerken bunun solunda 1. Süvari Tümeni de Kadifekale'ye doğru yürüdü. Bu Tümenin 2. Alayı, Tuzluoğlu Fabrikası'ndan geçerek Kordonboyu'na ulaştı. Yüzbaşı Şerafettin Bey İzmir Hükûmet Konağı'na, 5. Süvari Tümenin öncüsü Yüzbaşı Zeki Bey Kumandanlık Dairesine, 4. Alay Komutanı Reşat Bey de Kadifekale'ye Türk bayrağını çektiler.

Büyük Taarruz'un başladığı günden 4 Eylül'e kadar Yunan ordusu 321 kilometre geri çekildi. 7 Eylül'de Türk birlikleri İzmir'e 40 kilometre kadar yaklaşmıştı. 9 Eylül 1922 tarihli New York Times gazetesi Yunan ordusunun kayıplarının ve Türk ordusunun ele geçirdiklerinin 910 savaş topu, 1.200 kamyon, 200 otomobil, 11 uçak, 5.000 Makineli tüfek, 40.000 tüfek ve 400 vagonluk cephane olduğunu yazdı. Ayrıca 20.000 Yunan askerinin de esir düştüğünü belirtti. Devamında Yunan ordusunun savaşın başında 200.000 kişiden oluştuğunu ve şu anda yarısından fazlasını kaybettiğini ve Türk süvarilerinden dağınık halde kaçan Yunan asker sayısının ancak 50.000'i bulabildiğini yazdı.
Büyük Taarruz'da Türk Ordusu, 7.244.088 piyade mermisi, 55.048 top mermisi ve 6.679 bomba kullandı. Muharebelerde 6.607 piyade tüfeği, 32 hafif makineli tüfek, 7 ağır makineli tüfek ve 5 top kullanılamaz durumuna geldi. Yunanlardan 365 top, 7 uçak, 656 kamyon, 124 binek aracı, 336 ağır makineli, 1.164 hafif makineli tüfek, 32.697 piyade tüfeği, 294.000 el bombası ve 25.883 sandık pi

Büyükelçi veya sefir, başka bir ülkede siyasî ve hukukî olarak ülkesini temsil eden kişidir. Büyükelçiler, görevli bulundukları ülkede, vatandaşı oldukları ülkenin devlet başkanını temsil eder.

Devletler Genel Hukukunun bir sonucu olarak kurulurlar. Diplomatik olarak diğer ülkelerle iletişim kurarlar. Ülkesi adına, başka bir ülkede üst düzey faaliyette bulunurlar. Büyükelçilik binası ve arazisi görev yapılan ülkenin başkentinde bulunur. Örneğin Türkiye'nin Almanya büyükelçiliği, Almanya'nın başkenti Berlin'dedir. Büyükelçilerin sınırsız diplomatik dokunulmazlıkları vardır.
İhtiyaç hâlinde başka şehirlerde de temsilcilikler açılabilir. Bu temsilciliklere başkonsolosluk veya konsolosluk denir. Başkonsolosluklarda ve konsolosluklarda, vatandaşların resmî işlemleri yapılır. Büyükelçiliklerde ise vatandaşların değil, devletin kendisine ait işlemler gerçekleştirilir. Örneğin, New York'da Türk konsolosluğu vardır, ama büyükelçilik Washington'dadır.
Büyükelçiler, temsil ettikleri ülke devlet bașkanının imzasını taşıyan bir güven mektubunu atandıkları ülke devlet başkanına özel bir törenle arz eder ve ancak bu törenden sonra resmen göreve başlamış kabul olunurlar. Demokrasilerde büyükelçiler ülkelerinde sorumlu hükûmet tarafından atansa da, devlet başkanının kişisel temsilcisi olduklarından, hükûmetler bu atamaları gerçekleştirmeden önce, sembolik yetkili devlet başkanlarından dahi ön onay almaya gerek duyarlar. Büyükelçi atamalarında, temsilcinin görev yapacağı ülke(ler) hükûmet(ler)inden de diplomasi dilinde agreman denilen ön onay alınır. Devletler, diplomatik ilişkide bulundukları her ülkeye mukim bir büyükelçi göndermeyebilirler. Onun yerine bir ülkede mukim olan büyükelçi çevre ülkelerden bazıları nezdinde de akredite olunabilir.
Büyükelçinin temsil işlevi dışındaki başlıca görevi, ülkesi ile nezdinde görevli bulunduğu ülke(ler) arasında siyasi, askeri, ekonomik, toplumsal, kültürel vb. ilişkileri geliştirmeye çalıșmaktır.
Görev süresi sona eren bir büyükelçi, yine kendi devlet başkanının imzasını taşıyan, görevli bulunduğu ülke(ler) devlet başkan(lar)ına muhatap bir mektup ile geri çağrılır. Uygulamada, bu mektup, genellikle, görev yerine yeni gelen büyükelçi tarafından, kendi güven mektubu ile birlikte, nezdine atanılan devlet başkanına takdim olunur.

Diplomasi
Başkonsolos
Uluslararası İlişkiler

G. R. Berridge, Diplomacy: Theory & Practice, 3rd edition, Palgrave, Basingstoke, 2005, ISBN 9783030859305 (İngilizce)
Garrett Mattingly, (1963), Renaissance Diplomacy, The Bedford Historical Series, London: Cape, OCLC 270845938 (İngilizce)
Alexander De Groot, (1978), The Ottoman Empire and the Dutch Republic: a History of the Earliest Diplomatic Relations, 1610–1630, Leiden: Nederlands Historisch-Archaeologisch Instituut Leiden/Istanbul, ISBN 978-90-6258-043-9 (İngilizce)
Daniel Goffman, Virginia H.Aksan (2007), "Negotiation With the Renaissance State: The Ottoman Empire and the New Diplomacy", The Early Modern Ottomans: Remapping the Empire, Cambridge: Cambridge University Press, pp. 61–74, ISBN 978-0-521-81764-6 (İngilizce)

Cacık, yoğurt, su, salatalık ve sarımsak ile yapılan soğuk Türk mezesi olarak bilinse de içine birçok sebze katılarak yapılan çeşitleri vardır. En çok bilinen çeşidi salatalık cacığıdır. Nane, yeşil soğan, kekik, dere otu, zeytinyağı vb malzeme ile zenginleştirilebilir. İçine rendelenmiş havuç ve marul katılan cacığa ise kış cacığı denir. Yunan mutfağında Τζατζίκι (caciki) (Rum cacığı) olarak bilinen bir çeşidi yapılır. Daha kıvamlı olup sos ya da meze olarak tüketilir.

Basılı ilk yemek kitabı Melceü’t-Tabbâhîn'de tarifi şu şekilde verilmiştir:
Bir iki hıyarı ince çentip bir miktar tuz serptikte savuralar. Badehu birkaç diş sarımsağı bir kap içinde tuz ile iyice ezip halloldukta âlâ ezilmiş torba yoğurdu veyahut çanak yoğurdu içine mezburu koyup iyice çalkalandıkta çentilmiş hıyarın üzerine döküp ve birkaç pare buz ilavesiyle tenâvül buyrula. Fasl-ı sayfda pek âlâdır. Taşralarda bir fincan sirke ilave ederler.

Antalya yöresinde yapılan çağla cacığı çağla, süzme yoğurt, su, sarımsak, zeytinyağı, tuz ve taze nane içerir. Süzme yoğurda su katıldıktan sonra karışıma kıyılmış çağla ve sarımsak eklenir. Üzerinde zeytinyağı gezdirilir ve nane yaprakları ile süslenir.

Sirkeli salata olarak da bilinen sirkeli cacık yapmak için dövülmüş sarımsak çırpılmış yoğurdun içine eklenmeden evvel bir saat suda bekletilir ve su ile birlikte ilave edilir. İnce kıyılmış salatalık, tuz ve nane sarımsaklı yoğurta eklenir. Son olarak sirke eklenir ve cacık iyice karıştırılır.

Sivas'ta bulgur katılarak yapılan meze çeşididir.

Ankara'da yapılan cacık çeşididir. Malzemeleri; yemlik (Tragopogon), yoğurt, salatalık, sarımsak, sıvı yağ kuru nane ve tuzdur.

Abhaz mutfağında yapılır. Malzemeleri, yoğurt, su, yeşil soğan, salatalık, turp, yumurta, sarımsak, acıka, dereotu, taze ahushua ile hazırlanır.

Abhaz mutfağında yapılır. Malzemeleri, haşlanmış dana eti, yoğurt, maden suyu, yeşil soğan, hardal, salatalık, turp, bıldırcın yumurtası, dereotu ile hazırlanır.

Van'da kahvaltılık olarak tüketilen cacık çeşididir. Koyu kıvamlıdır.

Aşotu cacığı, Havuç cacığı, Hıyar cacığı, Ispanak cacığı, Haşlanmış keme cacığı, Marul cacığı, Maydanoz cacığı, Pancar cacığı, Semizotu cacığı, Turp cacığı, Yarpuz cacığı yapılmaktadır.

Soğanlı cacık, Kenger cacığı ve Otlu cacık yapılır.

Mast-o-khiar çeşidi vardır. Yoğurt ve salatalık ile hazırlanır.

Tarator

Şevketibostan (Osmanlıca شوكتِ بوستان) ya da bostanotu, şevketotu, mübarekdikeni, akkız (Centaurea benedicta), papatyagiller familyasından, Batıda Portekiz'in kuzeyinden Fransa'nın güneyine, Doğuda İran'ın doğusuna kadar Akdeniz Havzasında yetişen ve yemeği yapılan, 60 cm boyunda bir yıllık dikenli bir bitki. Topraküstü kesimleri körpeyken kesilip toplanan bitki, iyice soyulup dikenlerinden arındıldıktan sonra sebze olarak tüketilmek üzere Ege ve Akdeniz bölgesindeki pazarlarda satılmaktadır.

Ege Bölgesinde sıklıkla tüketilen yabani bitkilerden olan Şevketibostan ya da askalivrus/askolibrus (Ασκαλίβροι, Ασκολίμπροι) Girit mutfağında ve Girit'ten batı Anadoluya göç eden Girit Türkleri tarafından kemikli kuzu etiyle pişirilerek (şevketibostan yemeği) ya da haşlama salata (şevketibostan salatası) olarak tüketilir. Girit'in dağ köylerinde bundan farklı olarak hâlâ arapsaçıyla veya enginarla birlikte de pişirilmektedir.

 Vikitür'de Centaurea benedicta ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

D.350, Türkiye'de bulunan bir devlet kara yoludur.
Karayolu, Muğla'nın Seydikemer ilçesindeki D.400 kavşağından başlar, Konya'nın Ereğli ilçesindeki D.330devlet yolunda sona erer.
Muğla, Antalya, Burdur, Konya ve Karaman illerinden geçer.
Yol, 9 kısım ve 3 ayrı parçadan oluşur. Toplam uzunluğu 308 km'dir.
Yolun Çavdır Kavşağı-Antalya Kavşağı arası olan 91 km'lik kısım, Uluslararası  yolunun bir parçasını oluşturur.
Yol, Seydikemer- Elmalı kavşağı arasında Karabel (1.300 m.), Korkuteli-Antalya arasında Tahtalıbel (970 m.) kara yolu geçitlerini aşar.
2026 yılı KGM verilerine göre yolun 218 km.lik kısmı bölünmüş yoldur.

D 350 devlet yolu, Fethiye ile Ereğli, Konya arasında aşağıdaki şehirlerin güzergahından geçer ve önemli kavşaklar ile kavşaklardan ayrıldığı karayolları istikametleri aşağıda gösterilmiştir:

D.400, Türkiye'de bir devlet kara yoludur. Batı-doğu doğrultusundaki 5 ana devlet yolundan en güneyde ve en uzun olanıdır.

Kara yolu, Ege sahilindeki Muğla'nın Datça ilçesinden başlar, Hakkâri'nin Yüksekova ilçesinde, Esendere Sınır Kapısı'nda sona erer. Muğla, Antalya, Mersin, Adana, Osmaniye, Gaziantep, Şanlıurfa, Mardin, Şırnak ve Hakkâri illerinden geçen yolun toplam uzunluğu 1.976 km'dir. 37 kısımdan oluşur.
D.400, Türkiye'nin güneyinden geçen batı-doğu uzantılı dört ana devlet yolundan birisi ve tüm devlet yolları içinde en uzun olanıdır.
Yolun Şanlıurfa-Cizre arasında kalan bölümü  uluslararası yolunun bir parçasını oluşturur. (458 km)
Adana'da Seyhan, Ceyhan'da Ceyhan, Birecik'te Fırat, Şırnak'ta Dicle nehirlerinin üzerinden geçer.
Türkiye'nin en önemli turizm merkezleri ve Dalyan, Letoon, Patara, Demre, Olympos, Phasalis, Perge, Aspandos, Side, Alara Han, Alania, Anamuryum gibi antik şehirlerden geçer.
2026 yılı KGM verilerine göre yolun 1414 km.si bölünmüş yoldur. Yolun geriye kalan 560 km.sinin 332 km.sinde bölünmüş yol çalışmaları sürmekte ya da ihale aşamasındadır. Geriye kalan Datça- Bozburun kavşağı ve Şırnak-Hakkari arasındaki toplam 228 km.si ise tek yoldur. 2023 Kahramanmaraş depremleri'nde yolun Adana-Şanlıurfa arası bazı kesimlerinde hasar oluştu.

D.400 devlet yolu, Datça ile Yüksekova arasında aşağıdaki şehirlerin güzergahından geçer ve önemli kavşaklar ile kavşaklardan ayrıldığı karayolları istikametleri aşağıda gösterilmiştir:

D.400 Devlet yolu üzerinde 38 adet tünel bulunmaktadır. En uzun tünel, Bozyazı-Aydıncık arasında 2023 yılında trafiğe açılan 2.309 m-2.229 m uzunluğunda olan çift tüplü Gözce T8 tünelidir.

D 440

D.650, Türkiye'de bir devlet kara yoludur.
D.650, Kuzey-Güney doğrultusundaki ana alter devlet yollarından birisidir. Karasu'dan, D 400'ün bulunduğu Antalya'ya kadar uzanmaktadır.D.010'dan başlayıp, D.100, D.200/, D.300/, D.350/ devlet/uluslararası yollarını ile  / ve   otoyollarını keserek D.400'de sona erer.
Sakarya, Bilecik, Eskişehir, Kütahya, Afyon Isparta, Burdur, Antalya İl topraklarından geçer.
Yol, 4 Ayrı parça ve 14 kısımdan oluşur. Toplam uzunluğu, 591 km'dir. KGM verilerine göre bu yolun tamamı bölünmüş yoldur.
Yol başlangıcından Osmaneli yakınlarına kadar (128 km.) Sakarya Nehri vadisinde yer alır. Yol Vezirhan-Bilecik k. arasında Ertuğrulgazi (745–840 m.) ve Osmangazi (2x2465 m.) tünellerinden geçer. Yol, Eskişehir sınırı-Kütahya arasında Porsuk Baraj Gölü ve Porsuk Çayı kenarındadır. Yol, Ağlasun k.-Çeltikçi arasında Çeltikçi (1225 m.) ve Antalya il sınırı-Antalya arasında Çubukbeli (925 m.) geçitlerini aşar.

D 650 devlet yolu, Sakarya ile Antalya arasında aşağıdaki şehirlerin güzergahından geçer ve önemli kavşaklar ile kavşaklardan ayrıldığı karayolları istikametleri aşağıda gösterilmiştir:

D.685, Türkiye'nin güneybatısında  bulunan bir devlet yoludur.
Isparta Süleyman Demirel Havalimanı yakınlarında başlar Antalya Havalimanı yakınlarında sona erer.
Isparta, Burdur, Antalya ili topraklarından geçer.
Yol, iki ayrı parça ve beş kısımdır. Uzunluğu 178 km.'dir. 2026 verilerine göre bu yolun 74 km.lik kısmı bölünmüş yoldur.
Yol, Ağlasun ilçesinde Sagalassos Antik Kenti yakınından geçer.
Yolda 3 tane de kara yolu tüneli bulunmaktadır: Isparta il sınırı-Burdur il sınırı arasında Kazak 1 Tüneli (158 m.) Kazak 2 Tüneli (227 m.) ve Isparta il sınırı- Antalya il sınırı arasında Kargı Tüneli (2x 580 m.)
Yol, Isparta il sınırı- Antalya il sınırı arasında Karacaören Baraj Gölü -Aksu Çayı yanından geçer.
Yolun son kısmı, Kurşunlu Şelalesi Tabiat Parkı yanından geçer

1. Kısım (42 km)

D 650 ile birleşme
32-01 kavşağı
Isparta, D 330 kavşağı
D 685-02 kavşağı
Bu kısım yolun devamı olmadığı zamandan kalma yolun dallanmış bölümüdür.
2. Kısım (41 km)

D 695-02/03 ayrımı
Köroğlu Beli 950m/Isparta-Burdur il sınırı
Ağlasun, 15-25 kavşağı
Çeltikçi, D 650 ile birleşme
3. Kısım (24 km)

D 685-02 kavşağı
32-23 kavşağı
Isparta-Burdur il sınırı
4. Kısım (36 km)

Karacaören Barajı
Burdur-Antalya il sınırı
5. Kısım (37 km)

Karaöz
07-01 kavşağı
D 400 ile birleşme

Damlataş Mağarası, Antalya'nın Alanya ilçesinde deniz kıyısında bir mağaradır. Alanya şehir merkezine 3 km uzaklıkta ve tarihi Alanya Kalesi'nin batı kıyısında bulunmaktadır. Mağara, sarkıtlardan damlamaya devam eden su damlaları nedeniyle Damlataş adını almıştır.
1948 yılında liman inşaatında kullanılmak üzere taş ocağı olarak tespit olunan bugünkü yerinde, bir dinamit ateşlenmesi sonucu bulunmuştur. Birbirinden güzel binlerce sarkıt ve dikitlerle süslü bu mağara hemen koruma altına alınıp mağara hakkında araştırmalara başlanmıştır ve turizme açılmıştır. Damlataş Mağarası, Türkiye'nin turizme açılan ilk mağarasıdır.
Mağaranın kapısından içeri girince 50 m uzunluğunda bir geçit, 13–14 m çapında ve 15 m yüksekliğinde silindirik bir boşluk, ayrıca 15000 senede oluşmuş sütunlar vardır. Mağaranın iki katlı olan boşluğu 2500 m³ hava ihtiva etmektedir.  Mağaranın içindeki ısı yaz-kış 22 °C'dir. Nem %95, sabit basınç 760mm'dir. Mağaranın havasında yüzde 71 azot, yüzde 20,5 oksijen, onbinde 2,5 karbondioksit ve bir miktar radyoaktivite ile iyonlar bulunmaktadır.
Mağaranın ortamında bulunan normalden 8-10 misli fazla karbondioksit ve yüksek oranda nem gibi özelliklerinden dolayı astım hastalığına iyi gelmesinin tespit edilmesinden sonra mağara, astım hastaları tarafından özellikle ziyaret edilen bir yer haline gelmiştir. Günde 4 saat olmak üzere 21 gün şifa amacıyla mağarada kalan astım hastası sayısı 2014 yılında yaklaşık 4 bin kişi olmuştur.
Alanya'ya tedavi için gelen hastaların, öncelikle bir doktordan mağaraya girmesinde bir sakınca olmadığına dair rapor alarak, mağaranın ilgili memuruna baş vurması gerekmektedir. Tedavi süresince sembolik bir ücret ödenir.

Damlataş Mağarası, Alanya Belediyesi sitesi6 Nisan 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Demre (Eski adı, Kale), Antalya ilinin turistik ilçelerinden birisidir.

Myra (Demre) her zaman Likya'nın en önemli şehirlerinden birisi olarak bilinir. En erken sikkeler MÖ 3. yüzyıl tarihlenir. Fakat şehrin en azından MÖ 5. yüzyılda kurulduğu tahmin edilmektedir. Roma egemenliği döneminde Myra gelişmiş ve zenginleşmiş şehirliler sivil projelere cömertçe para yardımında bulunmuşlardır. Sen Pol Roma'ya gitmek için Andriake Limanından hareket etmeden evvel M.S. 6. yüzyılda şehri ziyaret etmiştir. Bizans döneminde Myra önemli bir idari ve dini bir merkez olmuştur. Piskoposluk merkezi de olan Myra'da St. Nicholaus IV. yüzyıl başında Piskopos olarak görev yapmış; halka kendini sevdirmiş, inancı uğruna çok acılar çekmiştir. Myra o zamandan sonra hep haç yollu yapılan bir yer olmuştur. Bu bakımdan Demre, Hristiyan Dünyasının her bakımdan ilgisini çekmiştir. Her yıl 6 Aralık'ta Noel Baba etkinliklerini yapmak geleneksel hale gelmiştir. Myra gibi önemli bir şehirden kalabileceği beklenen kalıntıların birçoğunu bugün Demre'de göremiyoruz. Likya'nın en büyük tiyatrosundan kalanlar bugün ayaktadır ve bu aynı zamanda Likya'nın en iyi korunmuş tiyatrosudur. 29 oturma sırası ve 9-10 bin seyirci kapasiteli tiyatro tepeye yaslanmıştır. Bugün bile bazen festival ve oyunlar için kullanılmaktadır.
Myra metropoli muhtelif tip Likya mezarlarını önemli örneklerini ihtiva etmektedir. Tiyatro doğu ve batı metropoli diye ikiye ayrılmış ve Myra'nın arkasında yükselen kayalık, tepede kurulmuştur. Kayalar oyularak mezarlar kabartma ve yazılarla süslenmiştir. Başka önemli bir kalıntı St. Nicholaus kilisesidir. Kilise bugün 7 m. toprak seviyesinin altındadır. St. Nicholaus kemikleri kilise içindeki mermer bir mezarda bulunuyordu. Fakat bazı kemikler İtalyanlar tarafından çalınmış ve Bari'ye kaçırılmıştır. Bir Rus Prensi 1862 yılında Kiliseyi restore ettirmiş olup, St. Nicholaus Rusya'da çok kutsal sayılmaktadır. Ruslar bir kilise çanı ilave ederek kubbeyi bir ilaç tonozu ile değiştirmişlerdir. St.Nicholaus çocukları, gemicilerin ve ağır işlerde çalışan işçilerin koruyucu azizidir. Bilindiği üzere de bütün Dünya çocuklarının Noel Babasıdır.
İlk defa 1904 yılında Eynihal adıyla köy statüsüne kavuşan Demre; 6 Haziran 1968 tarihinde 4 mahallenin birleşmesiyle Belediyelik; 4 Temmuz 1987 günü o dönem bağlı olduğu Kaş'tan ayrılarak Kale adıyla ilçe olmuştur. İlçe 2005 yılında Demre adını almıştır.

Demre, Antalya körfezinin batısında Teke Yarımadası'nın güneyinde yer alan bir ilçe olup, doğusunda Finike ilçesi, batısında Kaş ilçesi, güneyinde ise Akdeniz ile sınırdır.
Üç tarafı dağlarla çevrili bulunan ilçenin kurulduğu Demre Ovası, Demre Çayı'nın getirmiş olduğu verimli alüvyonlu topraklardan meydana gelmiştir. Akdeniz ikliminin tipik karakteristik özelliklerinin görüldüğü ilçede yazları sıcak ve kurak, kışları ılık ve yağmurlu geçer. Dalmaçya kıyı tipine sahiptir.
İlçenin yüzölçümü 329 km²dir. 47.322 hektarlik toplam arazinin tarım arazisi 5.350 hektar, çayır mera arazisi 50 hektar, orman arazisi 31.922 hektar, su yüzeyi 300 hektar ve tarım dışı arazi ise 9.600 hektardır.
Demre ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 11 metredir.

İlçenin ekonomisi %90 tarıma dayalıdır. İlçe aslında turizm cenneti olmasına rağmen turizm tesislerinin yetersizliği nedeniyle halk geçimini tarım ile sağlamaktadır. Türkiye'nin en çok Sivri Biber üreten yerlerinden biridir. Demre Sivrisi adını buradan almaktadır. İlçedeki seralarda turfanda sebze üretimi yapılmaktadır. İlçe tarımının önemli bölümünü narenciye oluştururken 1970 yılından itibaren seracılığa geçilmesi nedeniyle narenciye alanlarının yerini seralar almıştır.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

İlçe tarihi geçmişi ve coğrafi konumu itibarı ile turizm beldesidir. İlçede tarihten kalan Noel Baba Kilisesi, Myra Antik Kenti ve Tiyatrosu, Andreake Antik Kenti, Kaya Mezarları, Simena Antik Kenti turizm için cazibe oluşturmaktadır. Kekova adaları, Batık Kent'in tertemiz denizi ve iklimi ile de belde coğrafi yönden de turizm açısından şanslı bir yerleşim yeridir. İlçenin bütün bu özelliklerine rağmen turizmden yeterli derecede faydalandığı söylenemez. Bunun sebebi ulaşımın zorluğu ve konaklama tesislerinin azlığı nedeniyle hizmet sektörünün gelişmemesidir.

İlçede 3 adet spor kulübü bulunmaktadır. Bunlar;

Demrespor, Antalya süper amatör liginde mücadele etmektedir.
Kekovaspor, Antalya süper amatör liginde mücadele etmektedir.
Beymelekspor, Bölgesel Amatör Lig 7. Grup'da mücadele etmektedir.

 Klintsı, Rusya

Demre Belediyesi17 Mayıs 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Uzaydan Demre10 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Dolma, Balkan, Güney Kafkasya, Orta Asya, Akdeniz, Ege ve Orta Doğu mutfaklarında yeri olan  bir yemek çeşididir. Biber, domates, soğan, patlıcan ve kabak gibi sebzelerden yapılmaktadır. 2017 yılında Azerbaycan'ın "Dolma yapımı ve paylaşımı geleneği" UNESCO Somut Olmayan Kültürel Miras Listelerine dahil edilmiştir. Bu geleneğe halen daha Azerbaycan'da rastlanmaktadır. Dolma aynı zamanda geleneksel Irak mutfağının en popüler yemeklerinden biridir ve Irak'ın yöresel yemeği olarak kabul edilir. Dolma, Irak'taki tüm etnik gruplar tarafından tüketilir.

Dolma kelimesi Türkçedeki dolmak fiilinden türemiştir. Yunan mutfağında gemista veya tsounidis, İtalyan mutağında ripieni, Hindistan mutfağında dorma, ve Arap ülkelerinde mahshi olarak adlandırılır.

Dolma, yüzyıllardır ilk olarak yapıldığı Orta Doğu mutfağının bir parçasıdır. Her ne kadar "dolma" terimi Osmanlı'nın Topkapı Sarayı mutfağında ortaya çıkmış olsa da, Osmanlı öncesi Arap mutfağında dolma sayılabilecek "etle doldurulmuş patlıcan" tariflerine rastlanmaktadır. Benzer şekilde, Antik Yunanlar tatlandırılmış peynirle doldurulmuş incir yaprağına "thrion" demekteydi.
Dolma, İran'da en azından 17. yüzyıldan beri yapılmaktadır. Nasıreddin Şah'ın 19. yüzyılda yazdığı notlarda doldurulmuş üzüm yaprakları, lahana yaprakları, salatalık, patlıcan, elma ve ayva da dahil olmak üzere çeşitli malzemelerden yapılan dolma tarifleri yer almaktadır. Kaydedilen tariflerde kıyma, sote nane, pirinç ve safran kullanımına da rastlanmaktadır.
Dolmaya aynı zamanda Sefarad Yahudilerinin mutfağında da rastlanmaktadır. Yahudi aile geleneklerinde diğer dolma türlerinde bulunmayan bazı varyasyonlar vardır. Irak Yahudilerinin mutfağındaki tatlı ve ekşi aromalı dolmalar bu varyasyonlardan biridir. Kış aylarında dolma yapımında kullanılan lahana, İran ve Osmanlı İmparatorluğu'ndaki köylülerin temel gıdalardan biriydi ve Balkanlara da yayılmıştı. Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Yahudiler, dolma yaparken yerel olarak yetiştirilen üzüm yapraklarını kullanmış ve yemeğin Türkçe ismini kabul etmiştir. Doğu Avrupa'daki Yahudiler, koşer etten yapılan çeşitli lahana dolmaları hazırlamıştır. Bu yemeğe Rusçada golubtsy, Ukraynaca holubtsi, Lehçede gołąbki ve Yidiş'te holishkes veya teibel denmektedir. Et pahalı olduğu için bazen pirinç etle karıştırılır. Avrupa'daki Yahudiler bazen pirincin yerine arpa, ekmek veya kaşa kullanmaktadır.
Hindistan mutfağında dolmaya sadece Bengal mutfağında rastlanmaktadır. Bu mutfaktaki en yaygın dolma türü Potoler dormadır.

Acur dolması
Ayva dolması
Biber dolması
Balkabağı dolması
Domates dolması
Enginar dolması
Erik dolması
Evelik dolması
Kabak dolması
Kabak çiçeği dolması
Kalamar dolması
Kara lahana dolması
Kaz dolması
Midye dolması
Mumbar dolması
Şıhıl mahşi
Dalak dolması
Şımşıpe
Şalgam dolması
Tavuk dolması
Patlıcan dolması

15. Yüzyıl dolma çeşitleri: İşkembe dolması (zerbûdil), piyaziyye(soğan dolması), tuffâhiyye (elma dolması)dır.
16. Yüzyıl dolma çeşitleri :Çakal erikli yaprak dolması, havuç dolması, koruklu kabak dolması, körpe bal kabağı dolması, lahana dolması, patlıcan dolmasıdır.
17. Yüzyıl dolma çeşitleri :Balık dolması(uskumru, tekir, mercan, palamut), karpuz dolması, lisan-ı sevr dolmasıdır.
18. Yüzyıl dolma çeşitleri :Ayva dolması, ıspanak dolması, mülebbes dolma, pırasa dolması, şeyhü’l mûîşidir.
19. Yüzyıl dolma çeşitleri :Adi yaprak dolması, ayva yaprağı dolması, bamya dolması, balkabağının bütünce dolması, bütünce lahana dolması, domates dolması, enginar dolması, fındık yaprağı dolması, kaburga dolması, kavun dolması, kuzu dolması, midye dolması, mumbar dolması, patlıcandan Halep dolması, piyazlı kabak, sakız kabağı dolması, şalgam dolması, şirden dolması, taze etli yaprak dolması, tavuk dolması, vişneli yaprak dolması, yalancı balık dolması, yalancı dolma, yalancı patlıcan dolması, yeşilbiber dolmasıdır.

Basılı ilk yemek kitabı Melceü’t-Tabbâhîn'de çok çeşitli dolma tarifleri vardır. Bunlar:

Mülebbes Dolma
Yalancı Balık Dolması
Halep Dolması
Yalancı Dolma
Vişne Yalancı Dolması
Kavun Dolması
Piliç veya Tavuk Dolması
Midye Dolması
Âdi Yaprak Dolması
Domates ve Frenk Patlıcanı Dolması
Patlıcan Yalancı Dolması
Balık Dolması
Mumbar ve Şirden

Mükemmel ve Mufassal Aş Ustası'da çok çeşitli dolma tarifleri vardır. Bunlar: Enginar dolması, Soğan dolması, Yeşil biber dolması, Şalgam dolması, Etli kavata dolması, Kırmızı ve yeşil domates dolması, Pırasa dolması, Patlıcan dolması, Sakız kabağı dolması, Asma kabağı dolması, Hıyar dolması, Acur dolması, Asma yaprağı dolması, At kestanesi yaprağı dolması, Pazı yaprağı dolması, Lahana yaprağı dolması, Ebegümeci yaprağı dolması, fındık yaprağı dolmalarıdır.

Yahudi ailelerin Simha Tora'da lahana dolması yemesi adettendir.
Süryaniler Lent için etsiz dolma hazırlarlar. Geleneksel malzemeler mevcut olmadığında, Hindistan'ın Batı Bengal kentindeki Ermeni Hristiyan topluluğu Noel'i Anglo-Hint mutfağının yerel bir çeşidi olan potoler dorma ile kutlar. Gemista veya tsounidis adı verilen dolmalar da Yunan mutfağında yaygındır.
Müslüman aileler genellikle Ramazan ayında ve kutsal ayın sonunu kutlayan Ramazan Bayramı kutlamalarında iftar yemeğinin bir parçası olarak dolma servis ederler. Nevruz bayramında büyük tencerelerde dolma hazırlanır.

Ermenistan Dolma Festivali
Sarma

Domates (Solanum lycopersicum), patlıcangiller (Solanaceae) ailesinden, anavatanı Güney ve Orta Amerika olan, meyvesi yenebilen otsu bitki türü. Domatesin eş anlamlısı kızanak sözcüğüdür.

10 veya 15 cm boya sahip olan domates bitkisinin hafif odunsu bir gövdesi vardır. 10–25 cm uzunluğunda olan yapraklarının üzerinde 5-9 yaprakçık bulunur. Yaprakları tüylüdür. 1–2 cm uzunluğunda ve genellikle sarı olan domates çiçekleri bir sap üzerinde 3-12 adettir. Genellikle kırmızı, yenilebilen meyvesi yabani bitkilerde 1–2 cm çapında iken, kültür bitkilerinde daha büyüktür. Çoğu vitamin bu meyvede bulunur ve kanseri önleyici yapısı vardır. Bu vitamin ve önleyici mineraller domatesin kabuğunda bulunur.

ABD'de 1893 yılında mahkeme sebzelerle birlikte saklanıp yenildiğinden onu sebze diye sınıflandırmıştır fakat gerçekte meyvedir. Domatesin ilginç bir tarihi vardır. Bolivya ve Peru'da yabani sarı renkli bir domates türü bulunmuş ve sonra Meksika'da yetiştirilip, Kristof Kolomb'un Amerika'yı keşfinden sonra Avrupa'ya gemilerle gönderilmiştir. İtalyanlar sarı renginden ötürü onu altın elma olarak adlandırdı, ama çok geçmeden kırmızı türleri ortaya çıktı. Domates ABD'de ilk defa Thomas Jefferson tarafından yetiştirildi. Ama pek çok insan zehirli olduğuna inanarak yemeyi reddetti, ta ki 1900'e kadar. Uzun zaman önce, pek çok Avrupalı için aşk elmasıydı, çünkü insanları romantik yaptığına inanılıyordu. Domates adı İspanyolca tomateden, gelmektedir, bu isim de Nahuatl dilinde tomatotldan alınmıştır.
Halk dilinde domates manasında alaganta, azak, banadura (banader), cırtatan, cırtlavuk, domatiz, dongurak, eyrim, firek (fıreng), frenk elması, gafete (kafete), gırmuzu, gille, göğ baldırcan, hambalcan, herim, hülek, kalmi, kardoş, kavanez, kıldır, lalik (lolik), mamador (manator), mamya (maye, mamye, maniya), menize, misir, mülye, solik, şamik, tevris, tıkıl (tıhıl), tomat (tomati, domat), topalak ve topul gibi sözler de kullanılmaktadır.

Dünya domates ekim alanında 2021 yılında %22 ile Çin en büyük paya sahiptir. Çin'den sonra sırasıyla %16,4 ile Hindistan ve Nijerya, %3,3 ile Pakistan ve %3,2 ile Türkiye gelmektedir. Bu beş ülke dünya domates ekim alanının yaklaşık %61,2'sini oluşturmaktadır. 2021'de dünya domates ekim alanının bir önceki yıla göre %3,2 artmasında Çin, Hindistan ve Pakistan'da domates ekim alanlarının bir önceki yıla göre artması etkin rol oynamaktadır.

Ayaş domatesi 05.10.2022 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Ankara için coğrafi işaret almıştır.
Boyabat Gazidere domatesi 12.04.2019 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Sinop için coğrafi işaret almıştır.
Çanakkale domatesi 13.07.2023 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Çanakkale için coğrafi işaret almıştır.
Guldar domatesi 26.07.2023 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Bingöl için coğrafi işaret almıştır.
Koyulhisar domatesi 20.01.2021 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Sivas için coğrafi işaret almıştır.
Kozluk domatesi 07.12.2023 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Batman için coğrafi işaret almıştır.
Safranbolu Maniye domatesi 18.08.2022 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Karabük için coğrafi işaret almıştır.
Simav Eynal domatesi 08.09.2022 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Kütahya için coğrafi işaret almıştır.
Sof domatesi 25.12.2023 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Gaziantep için coğrafi işaret almıştır.

Domates tarımı bilgileri

Döşemealtı, 2008 yılında kurulan Antalya'nın merkez ilçelerinden biridir. Antalya'nın kuzeyinde yer alır. El dokuması halılarıyla ünlüdür. 2022 yılı itibarıyla nüfusu 79.495'tir. 32 mahallesi vardır.
İlçenin yüzölçümü 687 km²dir. Döşemealtı ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 303 metredir.

Adını Düden Şelalesi'ni besleyen Kırkgöz Gölü'nden alarak 1934 yılında Korkuteli Kızılcadağ ve çevre köylerinden gelen aileler ve daha sonra zamanın Antalya Valisi Haşim İşcan tarafından 60 adet iskân evi yaptırılmış ve bu konutlara Kıbrıs'tan gelen 60 Türk vatandaşı aile yerleştirilmesiyle Kırkgöz Yeniköy adında bir köy kurulmuştur. Bölgede göçebe olarak yaşayan Yörüklerin de yerleşik düzene geçmesiyle genişleyen bir köy olmuştur. Antalya'ya 20 km uzaklıkta olup, Antalya-Burdur karayolu üzerindedir.
Antik çağda Pamfilya kentleri ile Pisidia kentlerinin birbirine bağlayan yollardan birisi olan Derbent boğazındaki döşeme taş yolundan almıştır. Bizans, Selçuklu, Osmanlı dönemlerinde de işlevini sürdürmüş olan döşeme yol yakın zamana kadar Yörükler tarafından göç yolu olarak kullanılmıştır. Döşeme taşlardan oluşan bu yol Döşemealtı platosuna adını vermiş olup 4 m genişliğindedir. Bu nedenle yöre halkı "döşeme" yolun geçtiği boğazı "döşeme boğazı", yolun altında kalan düzlüğü de; "Döşemealtı" olarak adlandırmıştır.
Kırkgöz Yeniköy kurulmazdan önce Osmanlı zamanında bölgede yaşayan Karabayırlı, Nebilerli, Karamanlı, Yeni Osmanlı Yörükleri küçük köyler ve obalar oluşturmuşlardır. Bu köyler ve obalara döşeme antik yolun alt kesiminde yer alması nedeniyle Döşemealtı köyleri denilmektedir.
1970'li yıllarda Yeniköy Nahiye Müdürlüğü olması nedeni ile Kepez üstünde bulunan; Duacı, Kirişçiler, Kevşirler, Başköy, Odabaşı, Selimiye, Dereli, Çıplaklı, Kızıllı, Ekşili, Karaveliler, Killik, Camili, Ahırtaş, Bıyıklı, Kömürcüler, Yağca, Çığlık, Nebiler, Yukarı Karaman (Şimdi Düzlerçamı), Yeşilbayır, Dağbeli, Bademağacı köyleri Yeniköy nahiyesine bağlanmıştır.
1973 yılında Dağbeli ve Bademağacı'nda Belediye teşkilatları kurulmuştur.
Kırkgöz-Yeniköy 17 Aralık 1977 tarihinde 2.711 nüfusa ulaşarak belediye teşkilatı kurmuş Yerleşim alanının ismi Yeniköy olmasına rağmen belediyenin ismi "Döşemealtı Belediyesi" olarak tescil edilmiştir.
Döşemealtı'nda bulunan  köylerinden olan Yeşilbayır'da, 1994 yılında nüfusu 2000'in üzerine çıkması sonucu Yeşilbayır Belediyesi kurulmuştur. 1999 yılında ise yine Döşemealtı köyü olan Yukarıkaraman ve Nebiler köylerinin birleşmesi sonucu Düzlerçamı Belediyesi, Çığlık köyünde ise Çığlık Belediyesi kurulmuştur.
2005 yılında Antalya Büyükşehir Belediyesi'nin sınırlarının genişlemesi sonucu, Döşemealtı'nda bulunan Döşemealtı Belediyesi, Yeşilbayır, Düzlerçamı Belediyesi, Çığlık Belediyesi Büyükşehir sınırlarına alt kademe belde belediyesi olarak katılmışlardır. Aynı tarihte Çıplaklı Köyü  Döşemealtı Belediyesi'ne mahalle olarak katılmıştır.
5747 Sayılı Büyükşehir Belediyesi Sınırları İçerisinde İlçe Kurulması ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun'un 6 Mart 2008 tarihinde yürürlüğe girmesiyle birlikte Düzlerçamı, Yeşilbayır ve Çığlık ilk kademe belediyeleri kapatılarak mahalleleri ile birlikte Döşemealtı Belediyesine katılmıştır. Döşemealtı merkez olmak ve ekli (4) sayılı listede adları yazılı köyler bağlanmak üzere Antalya ilinde Döşemealtı ilçesi kurulmuştur.
Döşemealtı ilçesine bağlı Beldeler; Dağbeli, Bademağacı, Ekşili ve Karaveliler.
Döşemealtı ilçesine bağlı Köyler; Ahırtaş, Akkoç, Aşağıoba, Bıyıklı, Camili, Dereli, Ilıca, Karataş, Kevşirler, Killik, Kovanlık, Kömürcüler, Selimiye, Yağca.
Döşemealtı İlçe Merkezi Mahalleleri; Altınkale Mah, Yeşilbayır Mah, Ayanlar Mah, Aydınlar Mah, Orta Mahalle, Çığlık Mah, Düzlerçamı Mah, Karaman Mah, Nebiler Mah, Yalınlı Mah, Çıplaklı Mah, Tomalar Mah, Bahçeyaka Mah, Yeniköy Mah.

İlçe uzun yıllar tarıma dayalı bir ekonomiye sahip olmuş; başta pamuk, zeytin, buğday, arpa, mısır, yulaf, susam, soğan, narenciye ile her türlü sebze ve meyve üreticiliği geçim kaynağı olmuştur. Ayrıca küçükbaş ve büyükbaş hayvancılığı ile Döşemealtı halısı dokumacılığı başka bir geçim kaynağını oluşturmuştur. Fakat günümüzde bölgenin imara açılmış olması tarım arazilerinin azalmasına sebep olmuş, Organize Sanayi Bölgesinin kurulması ile iş istihdamı bu yöne kaymıştır.

Döşemealtı ilçesine 2004 yılında 5393 sayılı yasa ile Çıplaklı mahallesi  4. mahalle olarak katılmış, 6450 olan nüfusu 7311'e, 2007 yılı sayımları ile de 12.078'e ulaşmıştır. 5747 sayılı, "Büyükşehir belediyesi sınırları içerisinde ilçe kurulması ve bazı kanunlarda değişiklik yapılması hakkında kanun" ile Yeşilbayır, Düzlerçamı ve Çığlık belediyelerinin kapatılıp mahalleye dönüştürülmesiyle Antalya'da kurulan 5 merkez ilçeden birisi olmuş ve bu katılımlarla nüfusu 25.000'e çıkmıştır.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

II. Gıyaseddin Keyhüsrev Bin Keykubat tarafından (1236-1246) zamanında yapılmıştır.
Antalya-Burdur karayolu üzerinde Antalya'ya 30 km uzaklıkta bulunan Kırkgöz Han'ı kitabesine göre II. Gıyaseddin Keyhüsrev Bin Keykubat tarafından 1236-1246 yılları arasında yapılmıştır. Osmanlılar zamanında onarılmıştır. Beden duvarlarından dışarıya doğru fırlayan abidevi portali bezemesizdir. Tonazla örtülü uzun ve yatay bir holden sonra (15×49 m) 51×49 m genişliğinde büyük bir avluya girilmektedir. Bu avlunun doğu ve batısında kalın kesme taş payeler kesme taştan sivri kemerli revaklar sıralanmıştır. Giriş kapısının arkasında sivri beşik tonozlu iki eyvan bulunmaktadır. Bu bölümlerin diğer bölümlerden farklı oluşu özel bir nitelik taşıdığını göstermektedir. Kuzey cephesini içeriden tamamen kapatan tonozla örtülü olan kesme taştan bir bölüm bulunmaktadır. Hanın yapı malzemesini moloz taş duvarlar oluşturmaktadır. Revak kemerlerinin arasındaki dolgular Osmanlı dönemine aittir. Avlu çevresindeki bölümler yuvarlak kemerlerle birbirlerine ve duvarlara bağlanmıştır. Döşemealtı belediyesinin talebi üzerine Vakıflar Bölge Müdürlüğünce restorasyon çalışmalarına başlanmış olup, kısa sürede tamamlanarak turizme açılmıştır.

Döşemealtı'na ismini veren Antik Yol-Derbent Boğazı. Antik çağda Pamphylia kentleriyle Pisidia kentlerini birbirine bağlayan yollardan biri olan Derbent Boğazı, Bizans, Selçuklu, Osmanlı dönemlerinde de işlevini sürdürmüş, hatta yakın zamanlara kadar Yörüklerin göç yolu olmuştur.
2000 yıl boyunca işlevini sürdüren bu yolda kontrol altında tutmak amacıyla çeşitli dönemlerde askeri konak olarak kullanılmış yapılar bulunmaktadır. Döşeme taşlardan oluşan bu yol Döşemealtı platosuna adını vermiştir. Yol yüzeyi üzerinde 4 m genişliğinde taş döşelidir. Bu nedenle yöre halkı bu yola kısaca “Döşeme”, yolun geçtiği boğaza “Döşeme boğazı”, yolun altında kalan düzlüğe de “Döşemealtı” denmiştir. İlk baslarda düzlüğe ve buradaki bir grup köye; daha sonralarında platonun tamamına, nahiye merkezine ve belediyeye antik yoldan esinlenerek “Döşemealtı” adının verilmiş olması bu yolun yöre için taşıdığı önemi vurgular.

Antalya Döşemealtı Kaymakamlığı6 Mayıs 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Antalya Döşemealtı Belediyesi13 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Düden Şelalesi, Antalya şehir merkezine yaklaşık 10 kilometre uzaklıktadır. Kaynağını Kepez Hidroelektrik Santrali'nden alır ve Düdenbaşı denilen noktada yeryüzüne çıkar. Düden Çayı boyunca iki kola ayrılır. Antalya'ya yaklaşık 7 kilometre uzaklıkta olan kolu Aşağı Düden (ya da Karpuzkaldıran Şelalesi) ve Varsak'a 1 km uzaklıkta olan kolu Yukarı Düden Şelalesi'dir. Her iki şelale de Akdeniz'e dökülür.
Aşağı Düden Şelalesi, Lara yakınlarında şehir merkezine 8 kilometre uzaklıktadır. Bu bölümü yaklaşık 40 metrelik falezlerden denize dökülmektedir. Çok yakınında Gençlik Parkı ve Karpuzkaldıran Askeri Tesisleri bulunur.
Yukarı Düden Şelalesi'ne aynı zamanda İskender Şelalesi de denilir. MÖ 334-333 yıllarında Pamfilya'yı fetheden Büyük İskender'in bu bölgeden geçerken atlarını sulattığı söylenmektedir. Yukarı Düden Şelalesi'nin bulunduğu alan 1970 - 1972 yılları arasında Devlet Su İşleri tarafından piknik ve mesire yeri haline getirilmiştir.

Türkiye'deki şelaleler listesi

Dünya Ralli Şampiyonası (İngilizce: World Rally Championship, kısaca WRC), 1973 yılında Monte Carlo Rallisi ile başlamış olan uluslararası bir otomobil yarışı şampiyonasıdır. Organizasyon, uluslararası motor sporlarının yönetim organı olan Fédération Internationale de l'Automobile (FIA) tarafından düzenlenmektedir. Şampiyona, farklı kıtalarda asfalt, toprak, çakıl, kar ve buz zeminlerde gerçekleştirilen rallilerden oluşur.

WRC başlangıçta yalnızca markalar (üreticiler) şampiyonası olarak düzenlenmiştir. Sürücüler için Dünya Ralli Şampiyonası 1979 sezonunda resmî olarak oluşturulmuştur. 1980'li yıllarda yüksek performanslı Grup B araçlar şampiyonaya damga vurmuş, ancak güvenlik gerekçeleri nedeniyle 1986 sezonu sonunda bu kategori kaldırılmıştır. Sonraki yıllarda Grup A regülasyonları uygulanmış, 1997 sezonuyla birlikte World Rally Car (WRC) teknik kuralları yürürlüğe girmiştir.
2011 sezonunda 1.6 litre turbo beslemeli motorlara geçilmiş, 2017 yılında araçların aerodinamik yapıları ve motor güçleri artırılmıştır. 2022 sezonu itibarıyla Rally1 kategorisinde hibrit güç üniteleri kullanılmaya başlanmıştır.

Her ralli, trafiğe kapalı normal yollar üzerinde koşulan “özel etaplar”dan (special stage) oluşur. Yarışmacılar etapları zamana karşı geçer ve toplam en kısa süreyi elde eden ekip ralliyi kazanır. Her ekip bir sürücü ve bir co-pilottan oluşur. Co-pilot, etap sırasında sürücüye yol notlarını okuyarak yönlendirme yapar.
Şampiyonada sürücüler, co-pilotlar ve üreticiler klasmanları bulunmaktadır. Ayrıca WRC2 ve WRC3 gibi alt kategoriler de düzenlenmektedir.

WRC tarihinde birçok başarılı sürücü yer almıştır. Fransız pilot Sébastien Loeb, 2004–2012 yılları arasında kazandığı dokuz şampiyonluk ile en çok şampiyonluk yaşayan sürücü konumundadır. Bir diğer Fransız sürücü Sébastien Ogier de çoklu dünya şampiyonlukları elde etmiştir.
Üreticiler kategorisinde ise Citroën, Ford Motor Company, Toyota, Subaru ve Hyundai Motor Company gibi markalar fabrika takımlarıyla mücadele etmiştir.

Türkiye, Dünya Ralli Şampiyonası takvimine ilk olarak 2003 yılında dahil edilmiştir. Rally of Turkey adıyla düzenlenen organizasyon, 2003, 2004, 2005 ve 2006 yıllarında gerçekleştirilmiştir. 2007 sezonunda takvimden çıkarılan yarış, 2008 yılında yeniden takvime dahil edilmiştir.
2009 yılından itibaren bazı rallilerin dönüşümlü olarak iki yılda bir yapılması kararlaştırılmıştır. Türkiye Rallisi 2010 yılında son kez organize edilmiş ve ardından takvimden çıkarılmıştır. Yapılan görüşmeler sonucunda organizasyon 2018 yılında yeniden takvime alınmış ve Marmaris merkezli olarak düzenlenmiştir. 2019 ve 2020 sezonlarında da gerçekleştirilen Türkiye Rallisi, 2021 yılı başında alınan kararla tekrar takvimden çıkarılmıştır.

Günümüzde WRC, küresel ölçekte düzenlenen ve motor sporlarının en üst düzey ralli organizasyonu olarak kabul edilen bir şampiyona niteliğini sürdürmektedir.

WRC Resmi Web Sitesi25 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Rally Guide4 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Ralli rehberi)
Rallystuff.net (Resmî olmayan WRC Haberleri & Forum)
RallyBase13 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Rallye-Info.com27 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Eskiden WRC-Online.net)
Dünya Ralli Şampiyonası Antalya

Edessa (/ɪˈdɛsə/; Grekçe: Ἔδεσσα, romanize: Édessa), Yukarı Mezopotamya'da, Seleukos İmparatorluğu'nun kurucusu Kral Selevkos I Nicator (MÖ 305–281 ) tarafından Helenistik dönemde kurulan antik bir şehir (polis) idi. Daha sonra Osroene Krallığı'nın başkenti oldu ve Roma eyaleti Osroene'nin başkenti olarak devam etti. Geç Antik Çağ'da, Hristiyan öğreniminin önde gelen merkezi ve Edessa Katekistik Okulu'nun merkezi oldu. Haçlı Seferleri sırasında, Edessa Kontluğu'nun başkentiydi.
Şehir, Habur'un bir kolu olan Daysan Nehri'nin (Latince: Scirtus; Türkçe: Kara Koyun) kıyısında bulunuyordu ve yüksek merkezi kale Şanlıurfa Kalesi tarafından korunuyordu.
Eski Edessa, Şanlıurfa İlinde modern Urfa'nın (Türkçe: Şanlıurfa; Kürtçe: Riha; Arapça: الرّّهَا, romanize: ar-Ruhā; Ermenice: Ուռհա, romanize: Urha) öncüsüdür. Kentin modern isimleri büyük olasılıkla yerleşimin I. Seleukos Nicator tarafından yeniden kurulmasından önce bölgenin Süryanice adı olan Urhay veya Orhay'dan (Klasik Süryanice:ܐܘܪܗܝ, romanize:ūūrhāy /ōōrhāy) gelmektedir. Selevkosların Selevkos–Part Savaşlarındaki yenilgisinden sonra Edessa, karışık bir Helenistik ve Semitik medeniyetle Osroene Krallığı'nın başkenti oldu. Osroen isminin kökeni muhtemelen Orhay kelimesi ile ilintilidir.
Roma Cumhuriyeti, MÖ 69'dan itibaren Osroene Krallığı ve başkenti Edessa üzerinde siyasi nüfuz kullanmaya başladı. 243 veya 248 yılına kadar yerel Osroene kralları olmaya devam etse de, 212 veya 213'te bir Roma kolonisi oldu. Geç Antik Çağ'da Edessa, Sasani İmparatorluğu ile Roma-Pers sınırında önemli bir şehirdi. Şapur I'in (h. 240-270) Roma topraklarını üçüncü işgalinde saldırısına direndi. 260 Edessa Savaşı, Shapur'un Roma imparatoru Valerian'ı (h. 253–260) yendiğini ve onu canlı ele geçirdiğini gördü; bu, Roma devleti için eşi görülmemiş bir felaketti. Geç Antik Laterculus Veronensis, Edessa'yı Roma eyaleti Osroene'nin başkenti olarak adlandırır. Romalı asker ve Latin tarihçi Ammianus Marcellinus, şehrin heybetli surlarını ve 359'da II. Şapur'un (309–379) saldırısına nasıl başarılı bir şekilde direndiğini anlatır.
Şehir, ünlü Edessa Okulu'na ev sahipliği yapan Yunan ve Asur (Süryani) teolojik ve felsefi düşüncenin merkeziydi. Edessa, Yunan Chronicon Paschale tarafından 609'da meydana geldiği kaydedilen bir olay olan 602-628 Bizans-Sasani Savaşı sırasında Persler tarafından ele geçirilene kadar Roma'nın elinde kaldı. Roma kontrolü, Herakleios'un (r. 610-641) Bizans-Sasani Savaşı'nda ortaya çıktı, ancak şehir 638'de Levant'ın Müslüman fethi sırasında Rashidun Halifeliği'ne tekrar Romalılara kaybedildi. Bizans İmparatorluğu, bir dizi başarısız girişimin ardından 10. yüzyılın ortalarında şehri geçici olarak geri alana kadar Romalıların kontrolüne geri dönmedi.
Bizans İmparatorluğu, 1031'de kontrolü yeniden ele geçirdi, ancak uzun süre onların egemenliğinde kalmadı ve yüzyılın sonuna kadar birkaç kez el değiştirdi. Birinci Haçlı Seferi'nin başarısından sonra kurulan Haçlı devletlerinden biri olan Edessa İlçesi, Haçlıların şehri Selçuklulardan geri almasıyla şehir merkezliydi. İlçe, Zengi hanedanının kurucusu Imad al-Din Zengi'nin şehri ele geçirdiği ve Edessalı Matta'ya göre Edessalıların çoğunu öldürdüğü 1144 Edessa Kuşatması'na kadar varlığını sürdürdü. Türk Zengi hanedanının toprakları, sonunda 1514 Çaldıran Savaşı'ndan sonra 1517'de Osmanlı İmparatorluğu tarafından alındı.

Kentin en eski adı, MÖ 2.000 yılında Asur çiviyazısıyla kaydedilen Admaʾ (Adme, Admi, Admum; Aramice: אדמא) idi. Süryanicede ܐܕܡܐ Adme olarak geçmektedir.
Antik kent, MÖ 303 yılında I. Seleukos Nicator tarafından Helenistik bir askeri yerleşim yeri olarak yeniden kurulmuş ve adına da suyu bol olmasından dolayı Makedonya'nın eski başkenti gibi Edessa vermiştir. Daha sonra MÖ 2. yüzyılda Callirhoe'da Callirrhoe veya Antiochia olarak yeniden adlandırıldı. Bu isimler IV. Antiochus Epiphanes tarafından basılan Edessan sikkelerinde, MÖ 175-164 yılları arasında bulunur.
Antiochus IV'ün saltanatından sonra, şehrin adı Yunancada Edessa'ya geri döndü ve ayrıca Ermenicede Urha veya Urha (Ուռհա), Aramice'de (Süryanice) Urhay veya Orhay (Klasik Süryanice: ܐܘܪܗܝ, romanize: ʾŪrhāy / ʾŌrhāy) olarak geçiyor. Yerel Neo-Aramice'de (Turoyo) Urhoy, Arapçada ar-Ruhā (الرُّهَا), Kürt dillerinde Riha, Latinceye Rohais ve son olarak Urfa veya Şanlıurfa olarak Türkçeye geçmiştir. Aslen Aramice ve Süryanice olan bu şehir ismi Farsça Hüsrev (Khosrow) isminden türemiş olabilir.
6. yüzyılın başlarında sel felaketinden sonra şehre yardım eden imparatorda I. Justinianus'a ithafen Justinopolis olarak da adlandırılmıştır. Bazı Yahudi ve Müslüman geleneklerine göre, İbrahim'in doğduğu yer olan Keldanilerin Ur'udur. Ancak bu tez MS 1. yüzyılda İbrani Kutsal Kitabı'nın Latinceye çevirmesi sonrası çeviri hatası nedeniyle Ur ve Urhay şehirleri karıştırılması sonrası ortaya çıkmıştır.

Edessa, verimli bir ovayla çevrili bir tepeler halkasının ortasında bir sırt üzerinde bulunuyordu ve bu nedenle elverişli bir konuma sahip olduğu düşünülüyordu. Sırt, Küçük Asya'nın güneyindeki Toros Dağları'nın bir parçası olan Masius Dağı'nın bir uzantısıydı. Kent bir kavşak noktasındaydı; Fırat üzerindeki Zeugma'dan Dicle'ye doğu-batı karayolu, Samosata'dan (günümüz Samsat'ı) Carrhae (günümüz Harran'ı) üzerinden Fırat'a giden kuzey–güney güzergahı Edessa'nın bulunduğu sırtta buluşurdu.

MÖ 2. yüzyılın ikinci yarısında, Seleukos İmparatorluğu Partlarla (MÖ 145-129) savaşlar sırasında dağılırken, Edessa, Osroene krallığını (Edessa olarak da bilinir) kuran Abgarid hanedanının başkenti oldu. Bu krallık, Araplar tarafından kuzey Arap Yarımadası'ndan kurulmuş ve yaklaşık dört yüzyıl hüküm (MÖ 132 ila MS 214) sürmüştür. Edessa önceleri aşağı yukarı Partların, ardından Ermenistan kökenli Tigranes'in himayesi altındaydı, Edessa Ermeni Mezopotamya'nın başkentiydi, daha sonra Pompey döneminde Roma İmparatorluğu'na geçti. Trajan tarafından ele geçirilip yağmalanmasının ardından, Romalılar Edessa'yı 116'dan 118'e kadar işgal ettiler, ancak yerel halkın Partlara olan sempatilerin dolayı Lucius Verus'un daha sonra 2. yüzyılda şehri yağmalamasına yol açtı.
Hristiyanlık, 2. yüzyılda Edessa'da kısa süreliğine kabul görmüştür.; gnostik Bardaisan, kentin yerlisiydi ve sarayda bir filozoftu. 212'den 214'e kadar krallık bir Roma eyaletiydi.
Roma imparatoru Caracalla, 217 yılında muhafızlarından biri tarafından Edessa'dan Carrhae'ye (şimdi Harran) giden yolda öldürüldü. Edessa, Osroene eyaletinin sınır şehirlerinden biri oldu ve Sasani İmparatorluğu sınırına yakın bir yerde kaldı. Edessa Savaşı, imparator Valerian komutasındaki Roma orduları ile imparator I. Şapur komutasındaki Sasani kuvvetleri arasında 260 yılında gerçekleşti. Roma ordusu, Valerian'ın kendisi de dahil olmak üzere Pers kuvvetleri tarafından yenildi ve bütünüyle ele geçirildi. Bu Roma impratorluğunda bir ilkti.
Bu şehirde krallık kuran kabilelerin edebi dili, Süryanice'nin geliştiği Aramice'ydi. Müvekkil kral Abgar IX (179-214) hariç, sikkeler üzerinde Süryani efsaneleri kullanan Edessa'da Helenistik kültürün izleri kısa sürede boğulmuş ve buna karşılık gelen Yunan halk yazıtları eksikliği vardır.

540'tan sonra yazılmış bir Süryani vakayinamesi olan Edessa Chronicle'a göre, Edessa katedral kilisesi, Roma İmparatorluğu'ndaki Hristiyanlara yönelik genel zulmü sona erdiren Diocletianus Zulmünün ve 313 Licinius Mektubu'nun sona ermesinden hemen sonra kuruldu. Katedral kilisesi Kutsal Bilgeliğe adanmıştı. Şehirde yaklaşık 23 farklı manastır ve kilisenin var olduğu biliniyor ve en az bir o kadarı şehrin hemen dışında; bunlar birçok hacıyı cezbetti. Hatta Caesarealı Eusebius, Kilise Tarihi'nde 4. yüzyılın başlarında "bütün şehrin" "İsa'nın adına adandığını" iddia etti; aslında şehrin en azından 5. yüzyılın başlarında Yahudilerin yanı sıra bazı pagan sakinleri de vardı.
Eusebius ayrıca Abgar Efsanesinin temel metinleri olan Edessa devlet arşivlerinde Abgar'ın İsa'ya Mektubu ve İsa'nın Abgar'a Mektubu'ndan alıntı yaptığını iddia etti.
Yüksek statülü bir Romalı hanımefendi ve yazar olan Egeria, 384'te Kudüs'e giderken Edessa'yı ziyaret etti; Havari Thomas'ın bir şehitliğini ve şehrin surlarına yazılmış İsa Mektubu metnini gördü, şehri koruduğu söylendi. Harflerin daha önce bildiğinden daha uzun bir versiyonunu gördü ve kutsal sözlerin şehre bir Pers saldırısını püskürttüğünden emin oldu. Edessa Chronicle'a göre, 394'te Aziz Thomas'ın kalıntıları büyük St Thomas Kilisesi'ne çevrildi ve 442'de gümüş bir tabutla kaplandı. 6. yüzyılın sonlarında yaşamış Frenk menkıbe yazarı ve piskopos Gregory of Tours'a göre, kalıntıların kendileri Hindistan'dan getirilmişti, Edessa'da ise Temmuz ayında azizin onuruna kilisede yıllık bir panayır (ve gümrük vergilerinin hafifletilmesi) düzenlendi (3 Temmuz'da Aziz Thomas Bayramı kutlandı), bu sırada Gregory, sığ kuyularda suyun göründüğünü ve sineklerin ortadan kaybolduğunu iddia etti. Joshua the Styllite'ye göre, 346 veya 347'de şehir surlarının dışında bazı şehit azizler için bir türbe inşa edildi.
Abgar Efsanesinin daha ayrıntılı bir versiyonu, Edessa'nın devlet arşivlerine dayandığı iddia edilen ve hem Abgar V'den Tiberius'a (r. 14-37) hem de imparatorun sözde cevabına psödepigrafik bir mektup da dahil olmak üzere, Addai'nin 5. yüzyılın başlarındaki Süryani Doktrininde kaydedilmiştir. Bu metne göre, Edessenliler Hristiyanlığı erken benimseyen kişilerdi; Buna karşılık komşu şehir Carrhae'nin (Harran) sakinleri paganlardı. Edessa Chronicle of Edessa'ya göre, 5. yüzyılın başlarında ilahiyatçı ve piskopos Rabbula, bir sinagog olan bir binada Aziz Stephen'a adanmış bir kilise inşa etti.
Nisibis (Nusaybin), 363'te beş Transtigrit vilayeti ile birlikte Perslere devredildiğinde Suriyeli Efrem, memleketini Edessa'ya bıraktı ve burada ünlü Edessa Okulu'nu kurdu. Büyük ölçüde Pers Hristiyan gençlerinin katıldığı ve İskenderiyeli Cyril'in arkadaşı Rabbula'nın Nestorian eğilimleri nedeniyle yakından izlediği bu okul, Üç Bölümlük Tartışmalarla ünlü piskopos Ibas yönetiminde en yüksek gelişimine ulaşmış, 45

Elma (Malus domestica), gülgiller (Rosaceae) familyasından kültürü yapılan bir meyve türü.
Eski Türkçede "alma" diye bilinen adının, meyvenin rengi olan "al" (kırmızı)'dan geldiği bilinmektedir. Elmanın ilk olarak Kuzey Anadolu'da, Güney Kafkaslar, Rusya'nın güneybatısında kalan bölgeler ve Orta Asya (Kazakistan'ın doğusu) dolaylarında ortaya çıktığı sanılmaktadır. Tür, bütün dünyaya Orta Asya'dan yayılmıştır. Besin değeri çok yüksek olan bir meyvesi vardır. Tarih boyunca kültür çalışmalarıyla 1000 farklı elma çeşidi üretildiği tahmin edilmektedir.

En yakın akrabaları armut ve malta eriğidir. 5–12 m'ye kadar uzanan yaprak döken tacı geniş küçük bir ağaçtır. Yapraklar karşılıklı dizilişli, basit oval biçiminde, ucu sivri ve kenarları dişli, alt yüzü hafif tüylüdür. 5–12 cm uzunluğunda 3–6 cm genişliğindeki yaprakların sapı 2–5 cm kadardır. 
Çiçekler yapraklarla birlikte açar. Beyaz olan çiçekler genellikle ilk açtığında açık pembedir. 2,5-3,5 cm çapında 5 taç yapraklıdır. Meyve sonbaharda olgunlaşır, ekseriya 5–8 cm çapındadır.

-36 °C soğuğa dayanabilir. Kurak ve sıcaktan hoşlanmaz. Toprağı tınlı, tınlı-kumlu, en az 1 m derinlikte olmalıdır. pH değeri 6-7 olan toprağı sever. Taban suyu 1 m'den yakın olmamalıdır. Taşlı ve kireçli toprağı sevmez.

Amasya elması: Türkiye'nin hemen hemen her yerinde, eğer mevsimiyse, mutlaka Misket elması "Amasya Elması" olarak karşınıza çıkar. Kışın yenilen önemli bir çeşittir. Meyvesi orta irilikte, sap tarafı biraz genişçedir. Sapı uzunca ve kahverengidir. Kabuğu yapışkan, ince, yeşil üzerine açık kırmızıdır. Etli kısmı tatlı, sulu, güzel kokulu ve gevrektir. Çekirdekleri parlak kahverengi ve dolgundur. Ortalama ağırlığı 90 gramdır.Amasya adıyla bütünleşen Misket, özelliğini yine Amasya'nın coğrafi yapısında alır. Söylendiğine göre Amasya vadisi, misketin yetişmek için tam aradığı ortammış. Boğazın esintisi elmaya ayrı bir tat verir. Kokusu da burada gizlidir.
Amasya Misket'inin en büyük özelliği bir yıl meyve verirse diğer yıl vermemesidir. Bir yüzü kırmızı, diğer yüzü ise sarı ila yeşilimsi bir renk taşır. İnce kabuklu, hoş kokuludur. Sert ve dayanıklıdır. Uzun süre saklanmaya elverişlidir. Amasya elmasının iki türü vardır. Daha küçük ve tatlı olanına Misket elması denir. Daha iri ve aşılı olanına ise KABAK elması adı verilir. Amasya elması meyveye geç yatar ve 8-10 yaşından önce ürün vermez.

Demir elması: Kışlık çeşittir. Meyvesi irice, yuvarlak koniktir. Kabuğu ince, yeşil üzerine koyu kırmızı çizgili ve seyrek beneklidir. Eti gevrek, kokusuz ve mayhoştur. Çekirdekleri ufak, dolgun ve uzuncadır. Ortalama ağırlığı 125 gramdır.
Starking delicious elması: Kışlık çeşittir. Meyvesi iri, yuvarlak konik, dilimli, sarı üzerine kırmızı, seyrek noktalı ve parlaktır. Eti sarımsı, yumuşak, tatlı, sulu ve kokuludur. Ortalama ağırlığı 208 gramdır.
Golden delicious elması: Kışlık çeşittir. Meyvesi orta iri, yuvarlak koniktir. Sapı çok uzundur. Kabuğu donuk sarı-yeşil, çok paslı ve seyrek beneklidir. Eti sıkı, az mayhoş, çok sulu ve hoş kokuludur. Ortalama ağırlığı 136 gramdır.
Jonathan elması: İri, silindirik ya da konik biçimdedir. Kabuğu düzgün ve kırmızıdır. Eti açık sarı sulu ve tatlıdır.
Hüryemez elması: Kışlık çeşittir. Meyvesi çok iri, basıktır. Sapı uzun ve kalındır. Kabuğu sarı-yeşil, seyrek kahverengi beneklidir. Eti gevrek, çok sulu ve çok mayhoştur. Çekirdekleri kısa dolgundur. Ortalama ağırlığı 300 gramdır.
Granny smith elması: Kışlık çeşittir. Meyvesi iri, yuvarlak ve kabuğu koyu veya açık yeşil renktedir. Tadı mayhoş sert ve suludur. Bir yıl boyunca kalite kaybı olmaksızın soğuk hava depolarında saklanabilir. Düşük kalorili ve yüksek olan lif ve potasyum, değerlerinin yanında faydalı antioksidanlar içerir. Ortalama ağırlığı 186 gramdır.

Elmanın kültür çeşitleri aşıyla üretilir. Ancak bazı çeşitler kök sürgünü ile üretilebilmektedir. Anaç olarak tohumdan yetiştirilmiş yabani elmalar kullanılır.
TÜİK 2019 verilerine göre:

Elma üretimin 2/3'ü Isparta, Karaman, Niğde, Antalya, Kayseri ve Konya illerimizde gerçekleştirilmektedir.
Elma üretimi en fazla yapıldığı ilimiz Isparta'dır. Isparta'da 2019 yılında 732 bin ton elma üretim ile toplam elma üretiminin %20'sini gerçekleşmiştir.
Türkiye'de yaklaşık 1.7 milyon dekar alanda elma üretimi yapılmaktadır. Niğde, Isparta ve Karaman en fazla elma alanı bulunan illerimizdir.
Amasya'nın elması ünlüdür.

Meyve verme yaşı ağacın çeşidine göre değişir. Bazı ağaçlar (m9 gibi), ilk dikildiği yıl meyve verir. Bazı ağaçlarsa (m106 gibi), üçüncü yaşında meyve vermeye başlar. En geç verime başlayan ağaçlar ise normal elmanın çekirdeğinden üretilen ağaçlardır. Bu ağaçlar 5 ile 6 yaş arası meyve vermeye başlar.

2019'da Dünya elma üretimi 87 milyon ton idi ve Çin toplamın %49'unu üretiyordu (tablo). İkincil üreticiler Amerika Birleşik Devletleri ve Türkiye idi.

Türkiye'de iyi gelir sağlayan meyve türlerinden birisi elmadır. Üretimi oldukça iyi düzenlenmiş bulunan yerlerde dönümden ortalama 1500–2000 kg meyve elde edilebilmekte, bakım şartlarının iyi olduğu durumlarda bu miktar 3000 kg'a kadar yükselmektedir. Bu miktar bazı ülkelerde üç tonun üzerindedir. Türkiye'de elma tüketimi kişi başına 20 kg civarında olup, ülke dünyada en fazla elma tüketenler arasında yer almaktadır.
Türkiye'de organik tarım düşüncesinin yaygınlık kazanmasıyla birlikte birçok yerde yerel olarak bilinen elma türlerinin ticari olarak üretilebilmesi için çalışmalar başlatılmıştır.

Araştırmalar elmanın, prostat ve akciğer kanseri riskini azalttığını göstermiştir. Diğer birçok meyve gibi elma da yüksek miktarda C vitaminine eşdeğer olan fenolik bileşenler ve kanser riskini ve DNA hasarını azaltan değerli antioksidanlar içermektedir. Bundan ayrı olarak, zengin lif içeriği kalın bağırsak faaliyetlerine yardımcı olmasının yanında kalp hastalıklarında, kilo vermede ve kolesterolün kontrolünde etkilidir. Elmanın içeriğindeki bazı kimyasallar Parkinsonizm ve Alzheimer gibi beyin hastalıkları konusunda da koruyucudur. Çünkü taze elmada bulunan bazı antioksidanlar, beyin hücrelerini oksidatif stresten kaynaklanan nörotoksiditeden korumaktadır. Kabuklu yenmesi daha yararlıdır.

Elma bol vitamininden dolayı çok sevilen meyvelerden biridir. Vitaminlerden A oldukça fazla miktarlarda bulunur. B vitamini ise pek azdır.
Elma yiyenlerde akli bozuklukların ve teneffüs yolları rahatsızlıklarının azaldığı ve diş çürümesi nisbetinin % 30'dan daha az olduğu tıbbi kaynaklarda belirtilmektedir. Elmanın % 83-85'i su, 0,40'ı protein, 8,35'i invert şeker, 1,60'ı sakkaroz, 0,07'si tanen, 1,32'si ham lif, 0,41'i kül, ayrıca çok az miktarda mangan, bakır, flor, magnezyum, kalsiyum, potasyum vs. maddeleri ve 100 gramında 59 kalori içerir.

Elma çekirdeğinin yağı, kozmetik üretimi için elma çekirdeklerinin preslenmesi ile elde edilir. Ayrıca elmadan elma şarabı, elma reçeli, elma sirkesi, elma şekeri, elma suyu, elma dolması, elmalı turta gibi öğünlerin alınmasında da kullanılır.

Ülkelere göre elma üretimi sıralaması
Yeşil elma
Yerelması
Laz elması
Hemşin elması
Batum elması
Fuji (elma)
Malus × robusta
Malus rockii

1922 Konyaspor 1955 yılında kurulan Konya merkezli futbol takımıdır.

1955 yılında Konya Şeker Fabrikası çalışanları tarafından Konya Şekerspor adıyla kurulan kulüp, 2004-2005 sezonuna kadar sürekli amatör liglerde mücadele ederken, 2004-2005 sezonu sonunda 3. Lig'e yükseldi. 2005-2006 sezonunda, 3. Lig 3. Grup'u 15. sırada tamamlayıp amatöre düşen kulüp, 2007-2008 sezonu başında tekrar 3. Lig'e yükseldi.
2007-2008 sezonunu Levent Numanoğlu teknik direktörlüğünde ligi 3. sırada bitirerek 2. Lig'e çıktı. İlk kez katıldığı 2. Lig'de Play-Off müsabakalarına katılmaya hak kazansa da, yarı finalde Tarsus İdman Yurdu ile karşılaşan Anadolu Selçukluspor, karşılaşmayı 3-1 kaybederek Play-Off finaline kalamadı. 2010-2011 sezonunda yine Play-Off müsabakalarına katılmaya hak kazanmıştır. Fakat Sakaryaspor'a 3-1 yenilerek elenmiştir.
2012-13 sezonu başında, Konyaspor ile iş birliğine gidip Konyaspor'un pilot takımı olmasından dolayı kulübün adı, Anadolu Selçukluspor olarak değiştirilmiştir. 2014-15 sezonu başında Anadolu Selçukluspor olan kulübün adı, Konya Selçuklu Belediyesi'nin talebiyle Anadolu Selçukspor olarak değiştirilmiştir. 1 Haziran 2019 tarihi itibarıyla ise 1922 Konyaspor adını benimsemiştir.
Kulüp 2008'den 2022'ye kadar 14 yıl aralıksız 2. Lig'de mücadele etmiştir. 2021-22 sezonunda 2. Lig'den 3. Lig'e düşmüştür. 3 sezon boyunca ise 3. Lig'de mücadele eden 1922 Konyaspor, 2024-25 sezonu sonunda profesyonel liglere veda etti ve Bölgesel Amatör Lig'e düştü. 18 Ağustos 2025 tarihinde Lig'den çekildi.

2. Lig
Play Off Yarı final (2) : 2008-2009, 2010-2011

3. Lig
Üçüncülük (1) : 2007-2008

2. Lig: 14 sezon
2008-2022

3. Lig: 5 sezon
2005-2006, 2007-2008, 2022-2025

Bölgesel Amatör Lig: 1 sezon
2025-

Amatör Lig: 51 sezon
1955-2005, 2006-2007

*Kademe-Klasman grubu olan sezonlar birleştirilerek yazılmıştır.
*Play Off maç sonuçları sezona dahil değildir.

Resmî site
TFF.org'da 1922 Konyaspor

Aden, Yemen'de bir şehir. Aden Körfezi'nin kıyısında bulunur ve Babü'l Mendep'in 170 km kadar doğusundadır. Aden'in antik ve doğal limanı, bugün bir kıstakla anakaraya bağlanan bir yarımada oluşturan sönmüş bir yanardağın kraterinde yer alır. Günümüzdeki liman ise yarımadanın diğer tarafındadır. Şehirde Aden Üniversitesi ve ülkenin ikinci büyük havaalanı olan Aden Uluslararası Havaalanı yer alır. Aden, Aden Körfezi'ne de ismini verir.
Aden, birleşmeden önce Güney Yemen'in başkentiydi. Günümüzde şehir bir serbest bölgedir. Nüfusu yaklaşık 1–1.2 milyon civarındadır (2026).
Aden, Yemen’deki iç savaş nedeniyle siyasi olarak önemli bir şehir haline gelmiştir. Bir dönem ülkenin geçici başkenti olarak kullanılmıştır. Şehir, çatışmalardan kaçan insanlar için de bir sığınma noktası olmuştur.

Antik çağda, baharat yolu (spice route) üzerinde önemli bir ticaret noktasıydı. Orta Çağ’da Yemenli, Etiyopyalı ve Arap yönetimler altında bir ticaret merkezi olarak gelişti.16. yüzyılda Osmanlılar kontrol etti, ancak deniz ticareti önemini kısmen kaybetti.1839’da İngilizler tarafından ele geçirildi ve uzun süre İngiliz sömürgesi oldu.1967’de bağımsızlık kazandı ve Güney Yemen’in başkenti oldu.1990’da Kuzey ve Güney Yemen birleşince başkent Sana oldu, ancak Aden ekonomik merkez olarak kaldı.

Aden, dünya deniz ticaretinde önemli bir konuma sahiptir çünkü: Kızıldeniz ve Hint Okyanusu arasında yer alır. Uluslararası gemiler için yakıt ve lojistik merkezi olarak kullanılır.
Ekonomisi büyük ölçüde:Liman faaliyetleri, deniz ticareti, petrol rafinerisi (özellikle “Little Aden” bölgesi) üzerine kuruludur.

Aden tarih boyunca farklı kültürlerin buluşma noktası olmuştur. Şehirde camiler, kiliseler ve tapınakların bir arada bulunması, çok kültürlü yapısını gösterir. Bu durum, Aden’i tarihsel olarak bir kültürel etkileşim merkezi yapmıştır.

Akçadağ, Malatya'nın bir ilçesidir.

Tarihi eski dönemlere uzanan ilçede ilk yerleşim MÖ 111'de Tunç Çağı devrinde başlamış, Geç Hitit, Roma ve Bizans devirlerinde devam etmiştir. Bu devirlerin yörede yaşandığı, Akçadağ ilçe merkezinde yer alan Akçadağ Höyük ve Akçadağ kasabasında yer alan Ören Höyük ile Akçadağ Ören Kasabası yolu üzerinde bulunan İkinciler Höyük'te yapılan yüzey çalışmalarıyla belirlenmiştir. İlçe Müslüman-Arap devletlerinin kendilerini güvenlik altına alarak Bizans saldırılarından korunmak için paralı askerler ve Türkmen ailelerin yerleştirilmesiyle Anadolu'da Türklerle tanışan ilk yerleşim yerlerinden biridir.

İlçe Osmanlı döneminde de yerini korumuş ve Kürne ve Kürecik bölgelerinde çıkan isyanlar nedeniyle Osmanlı Devleti hükümdarı 2. Abdülhamit tarafından Hamidiye Kışlası kurulmuş Sultan Abdülhamit'in Doğu Anadolu'da meydana getirdiği bu alaylar çerçevesinde köy Osmanlı ordusuna at ve zahire yetiştirmiştir.
Akçadağ, Osmanlı devrinde tahminen 1850 yıllarında bugünkü Levent bucağında teşkilatlandırılmış, 1858 yılında da ilçe merkezi şimdiki yerine Arga'ya nakledilmiştir.

Akçadağ'ın Malatya'ya uzaklığı 35 km'dir. Akçadağ ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.731 metredir. İlçe dağlık ve ovalık bir konumda olup karasal iklim etkisindedir.
İlçenin batı ve kuzeybatısında 850 ile 1.660 rakımları arasında, ilçenin doğusunda Malatya merkez ilçesi, güneyinde Yeşilyurt ve Doğanşehir ilçeleri, batısında Kahramanmaraş iline bağlı Elbistan ilçesi kuzeyinde Darende ve Hekimhan ilçeleri bulunmaktadır.
İlçenin yüzölçümü 1.118 km²dir.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

İlçenin Kürecik ve Levent olmak üzere 2 bucağı; Merkez, Bahri, Ören ve Yukarı Kozluca olmak üzere 4 belediyesi, 9 mahallesi, 72 köyü ve 169 mezrası vardır.

Eğitim ve kültürel faaliyetler ile halkın büyük şehirlerle fazla ilişki kurması, çok sayıda vatandaşın Avrupa ülkelerine işçi olarak gitmesi, ilçenin kısıtlı olan sosyal hayatını modern hale getirmiştir. Okuma yazma oranı %98 gibi yüksek bir rakama ulaşmıştır.

İlçe, tarihî eser bakımından, eski konaklama merkezleri olan han kalıntıları açısında zengindir. Bunlardan Sarıhacı, Bekiruşağı ve Esenbey köylerinde, yine Kürecik bucağına bağlı Düvencik Köyü (güneşli) civarındaki Hititler devrinden kalma Ferik Kalesi ve kaya manzaraları sayılabilir.

Başpınar, Akpınar, Karadağ eteklerinde Yaylımlı Köyü Humarağılı Mezrası yakınlarında yaklaşık 3 metre çapındaki yapay mağara (yerel halk arasında "Gâvur Kayası" olarak bilinir) ile Sultansuyu gezilebilecek yerler arasında sayılabilir.

İlçe sınırları içerisinde TİGEM'e bağlı Sultan Suyu üretme Çiftliği mevcut olup, bu çiftlikte tarım ve meyvecilikle birlikte hayvancılık yapılmaktadır. Türkiye'nin ünlü yarış atları burada yetiştirilmektedir. Çiftçiliğin her türlüsüyle uğraşılmaktadır ve aile ekonomisi genellikte tarıma dayanmaktadır. Burada çalışan insanlar dışında yerli halkın %75,3'ü geçimini kayısıdan temin etmektedir. Dünya kayısı üretiminin %80'i Türkiye'den ve bu üretimin tamamı Malatya'dan sağlanmaktadır. Malatya'da yetişen kayısının hem şeker oranı hem kilo bazındaki değeri açısından hem de her sene Malatya ilinde düzenlenen kayısı festivalinde 1. olmasından dolayı ilçe ekonomisi için büyük önem arz etmektedir.

Akçadağ Kaymakamlığı

Alaçam, Samsun ilinin batıdan Yakakent, güneyden Vezirköprü, doğudan Bafra ilçeleri ve kuzeyden Karadeniz ile çevrili bir ilçesidir. İlçenin yüzölçümü 598 km²dir. Alaçam ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 63 metredir. Samsun'a uzaklığı 78 km'dir.

Alaçam yerleşimi modern tarihçiler tarafından Zaliche antik yerleşimi ile ilişkilendirilmektedir. Bu antik yerleşimden, 6. yüzyılda yaşamış Bizanslı coğrafyacı Hieroklesin Sinekdimos adlı eserinde Saltos (Latince "orman") Zalihis (Σάλτος Ζαλίχης) adıyla dağ ormanlarının yakınında bulunan bir kasaba olarak bahsedilmiştir. Yerleşimin bir ara Leontopolis adıyla da anıldığı görülmektedir. Yerleşim piskoposluk merkezi olmuş ve Türkler'in egemenliğine girene kadar bu özelliğini korumuştur. Marcian; günümüzde yerleşim yeri içerisinden geçen ve Uluçay adıyla bilinen nehrin adını "Zale´cus" olarak belirtirken, nehrin ağzında Zagorus veya Zagorum'dan yaklaşık 90 stadia uzaklıkta, aynı adı taşıyan küçük bir kasabadan bahsetmektedir.
Yerleşim Danişmentlilerce zaptedilerek Tralköy adını almıştır. Selçuklu döneminde Tralköy adı Uluköy olarak değiştirilmiş, 1385'te İlhanlılar döneminde ise ilçe Alaçam adını almıştır.
Alaçam adının; ilçenin ortasından geçen Uluçay'ın kenarındaki "Uluçam" denilen büyük çam ağaçlarından geldiği söylenmektedir. Alaçam, Anadolu Beylikleri döneminde Eretna Beyliği'nin devamı olan Kadı Burhanettin tarafından ele geçirilmiş, ardından Candaroğulları ve İsfendiyaroğulları'nın hakimiyetine girmiştir (1390). 1398'de ise Osmanlı egemenliğine giren Alaçam, Anadolu Türk Birliğinin bozulmasıyla 1402'de tekrar Candaroğulları'nın eline geçmiştir. Çelebi Mehmet'in Canik Bölgesi'ni ele geçirmesiyle Alaçam Osmanlı'nın olmuş ve bu hakimiyet II. Murat döneminde sağlamlaşmıştır. Osmanlı'dan beri bir Türk kasabası olan Alaçam 1 Eylül 1944 tarihinde Samsun'un sekizinci ilçesi olmuştur.
Osmanlı döneminin ilk yıllarında nahiye statüsünde olan Alaçam, 1642 yılı kaydında Canik sancağına bağlı kaza olarak görülmekte olup kazaya bağlı 18 köyde 253 hane bulunmaktadır.
1836 yılında Alaçam kaza merkezi İslam ve Rum olmak üzere iki mahalleden oluşmakta olup Müslümanlar 64 hanede 248 erkek nüfus, Rumlar ise 47 hanede 180 erkek nüfus olarak kaydedilmiştir. 1864 Kafkas Göçü sonucu Anadolu'ya Kafkaslardan önemli bir nüfus hareketi olmuştur. Bu kapsamda 1870-1873 tarihli Trabzon Vilayet Salnamesine göre Alaçam nahiyesinin köylerine 86 hanede 270 Çerkes göçmen yerleştirilmiştir. Bu tarihlerde nahiyenin merkez yerleşim ve 39 köyünde olmak üzere 3.986'sı Müslüman, 828'i Rum ve 270'i Çerkes olmak üzere 5.074 erkek nüfus yaşamaktadır. 1878'de 4.750 Müslüman ve 1.286 Rum olmak üzere 6.036 erkek nüfus kaydedilmiş olup bu kadarda kadın yaşadığı kabulüyle nahiye nüfusunun 12.072 olduğu değerlendirilmektedir. 1910 yılında Alaçam nahiyesinde 53 köy bulunmakta olup nahiye genelinde 2.930 hanede 15.236 Müslüman, 751 hane de de 4.603 Rum yaşamaktadır. Bu tarihte kaza merkezinde kadın ve erkek olmak üzere 303 hanede 1.598'si Müslüman ve 282 hanede 1.712'si Rum toplam 3.310 kişi yaşamaktadır. Hükûmet Konağı 1963, Şadi Bey Camii 1515, Çarşı Camii 1887 yılında yapılmıştır. 1950'lerde Alaçam Ortaokulu açılmış, 1901-1902 yılları arasında Alaçam-Bafra yolu yapılmıştır.

İlçenin ekonomisi genel olarak tarım ve hayvancılığa dayanmaktadır. Bunun yanında balıkçılık da yapılmaktadır. Üretimi en çok yapılan tarım ürünü buğday, arpa ve pirinçtir. İlçenin doğu, kuzey ve kuzeydoğu kesimlerini içine alan Kızılırmak Delta sahasında yer alması tarımsal potansiyelinin yüksek olmasını sağlamıştır. Ayrıca fındık, ceviz, lahana, biber gibi sebze ve meyve yetiştiriciliği de yapılmaktadır. Mera hayvancılığının yoğun olduğu Alaçam'da profesyonel yöntemlerle besi hayvancılığı yapan işletme ve yatırımcıların sayısı artarak devam etmektedir.
İlçe merkezine 7 km uzaklıkta Toplu mahallesi sınırlarında inşa edilen “Balıkçı Barınağı”, başta Göçkün, Toplu ve Doyran gibi kıyı mahalleleri olmak üzere; yakın çevredeki balıkçılar için toplanma alanı oluşturmuş ve ilçe ekonomisinde etkin rol oynamıştır.
Son yıllarda ilçeye gelen tekstil yatırımı yeni istihdamlar yaratarak yaklaşık 250 kişinin iş sahibi olmasını sağlamıştır.
İlçeye özgü her hafta Çarşamba günleri kurulan halk pazarı ilçede önemli dinamizm sağlamaktadır.
2018 yılı itibarıyla açılan “Alaçam Köy Ürünleri Pazarı” Gökçeboğaz Kavşağı mevkiisinde Kadın girişimcileri destekleyen bir projeyle Alaçam'da hayata geçirilmiş ve her hafta Pazar günleri organik köy ürünlerinin doğrudan tüketiciye ulaştırıldığı bir pazar özelliği taşımaktadır.
İlçede 1 adet küçük oto sanayi sitesi yer almakta olup, Alaçam ve Yakakent ilçelerine hizmet vermektedir.

Alaçam ilçesinin orman varlığı ise Amasya Orman Bölge Müdürlüğü (AOBM, 2019) verilerine göre toplamda 29.720,30 hektardır.
Ormanlık sahalar ilçenin güney, güneydoğu ve güneybatı kesiminde yer alır. Deniz seviyesinden 500–700 m yüksekliğe kadar geniş yapraklı ormanlar (meşe, gürgen, palamut, akçaağaç), 700–1000 m arası karışık ormanlar (meşe, gürgen, palamut ve çam ağaçlarının birlikte bulunduğu kuşak) ve 1000 m'nin üzerinde iğne yapraklı çam, göknar, ladin gibi türler bulunur. Orman yetişmeye uygun olmayan sıcaklığı düşük tepelerde alpin çayırlara rastlanmaktadır.

Şablon:Alaçam İlçe Tarım ve Orman Müdürlüğü, 2022
Şablon:Vejetasyon Coğrafyası Ders Notları, 2016
Çok yıllık, soğanlı, genişçe uzun şeritsi yapraklı, yaklaşık 40–45 cm boyunda, beyaz çiçekli bir bitkidir. Çiçek sayısı 3-15, koronalı, korona tepallerin 2/3'ü kadardır. Çiçeklenme zamanı, ağustos-ekim ayları arasındadır.
Tüm Akdeniz ülkelerinde ve Karadenizin güney kıyılarında yetişir. Türün nesli tehlike altındadır. Türkiye'de bulunan zambakların ülke dışına çıkarılması suçtur. Türe yönelik en önemli tehdit, kıyı bölgelerinde hızla yayılan yazlık konutlardır.
Dünya'da türü tehlikede olan kum zambağı Alaçam ilçesi Geyikkoşan sahilinde büyük bir alanda görülebilmektedir.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Yapılan araştırmalarda Alaçam İlçesi Karşıyaka Mahallesi Sivri Tepe Mevkii'nde şehre hakim doğal bir tepe üzerinde kurulmuş bir höyük yerleşmesidir. Höyük üzerinde ve çevresinde yoğun miktarda keramik parçalarına rastlanmıştır. Ayrıca yol açma sırasında tahrip edilen kısımlarında da keramik, kiremit ve kemik parçalarına rastlanmıştır. Höyük tepesinin etrafının sur duvarları ile çevrili olduğu ve bu sur duvarlarının bazı kısımlarının korunduğu özellikle kuzey ve doğu taraflarında görülmektedir. Kale duvarlarının kapladığı alan yaklaşık 30×60 metre genişliğindedir. İlk ve Orta Tunç Çağı, Demir Çağı, Helenistik Çağ, Orta Çağ yerleşimleri tespit edilmiştir.

İlçenin merkezinde bulunan Çeşme, Karşıyaka, Yenicami mahallelerini kapsayan sit alanı içerisinde bulunan 61 adet tescilli yapı bulunmaktadır. Tescilli yapıların dışında tescil edilmeyen konut sayısı da hayli fazladır. Tescilli yapıların büyük çoğunluğunu konutlar oluşturmaktadır. 1 cami, 1 çeşme, 1 hamam ve 3 tane işyeri de tescili yapılar arasında yer almaktadır. İlçede bulunan yapıların yapılış tarihleri ile ilgili kesin bir bilgi olmamakla birlikte plan özellikleri ve mimari elemanları açısında değerlendirildiğinde pencere sövelerindeki eğrisel söve başlıkları, merdiven tipi ve Osmanlı Barok üslubunun izlerini taşıması, ıslak hacimlerin yapı içinde yer alması ve sofada yer alan lavabonun gösteriş öğesi olarak yapıya 19. yy. sonlarında girmesiyle birlikte yapıların birçoğunun 1890 yıllarında inşa edilmiş olabileceği düşünülmektedir.

İlçenin 2 km kuzeyinde deniz kıyısında temiz kumsalı, çınar, kavak ve taflan ağaçlarından oluşan güzel koruluğu ile Geyikkoşan mesire yeri yer almaktadır. Burası adını koruluğun içindeki Geyikkoşan Baba Türbesi'nden alır. Bir rivayete göre Geyikkoşan Baba Türbesi'nin bulunduğu yerdeki tarlayı, evcilleştirmiş olduğu geyikleri çifte koşarak sürermiş. Bu nedenle bu koruluğa Geyikkoşan denilmiş. Bu yöre hem piknik yeri olarak hem de denize girmek için ideal bir yerdir.
İlçenin güneyinde Vezirköprü sınırındaki denizden yüksekliği 1.665 m olan Dürtmen Yaylası da doğal güzellikleriyle görülmeye değer bir mesire alanıdır. Dürtmen Yaylası'na ulaşım asfalt yoldan sağlandığı için kolay olmaktadır. Kızılırmak deltasının bir kısmı da ilçe sınırları içindedir.

Geyikkoşan mevkiinde 6 Mayıs tarihinde Hıdırellez Şenlikleri yapılmaktadır. Bu şenliklerde Türkiye genelinden amatör ve millî güresçiler davet edilerek yağlı pehlivan güreş müsabakaları düzenlenir. Bu şenliklerin kökeninin 600 yıllık bir efsaneye dayandığı söylenmektedir. 600 yıl öncesine dayanan Geyik Baba efsanesi, ilçede tazeliğini halen koruyor. Efsaneye göre o dönemde sık ve büyük ağaçlarla dolu bir orman olan Geyikkoşan mevkiinde bir dede yaşarmış. Küçük tarlasını çevredekilerden habersizce eğittiği iki geyiğiyle gizlice sürermiş. Aynı zamanda Arap komutan olan ’Geyik Baba’ lakaplı dede, her yılın 6 Mayıs'ında tüm işlerini bırakarak o mevkideki koyun, kuzu, inek cinsinden hayvanları kesip fakir halka ziyafet verirmiş. Altın boyunduruk ve altın sabanıyla yine bir gün tarlada çift sürerken birkaç kişi tarafından görülmüş. Yabancılardan ürken geyikler kontrolden çıkıp bugün Kışlakonak Mahallesi (Gelemet) başlarında bulunan Meydancık Dağı'na kaçmış. Altından yapılmış boyunduruk ve sabanın halen dağın bir yerinde olduğuna inanılıyor.
Geyikkoşan'da vefat ettiği söylenen ’Geyik Baba’nın mezarını Arap Ordusu Komutanı Ebu Eyüb El-Ensari de askerleriyle ilçeden geçerken ziyaret etmiş. Halk da ’Geyik Baba’ ismindeki komutan adına türbe inşa etmiş. Günümüze ulaşan Geyik Baba Türbesi ziyaret ediliyor. İlçeye 2 km uzaklıkta Geyikkoşan mesire alanı, her senenin 6 Mayıs'ında Hıdırellez Şenlikleri'ne ve yağlı pehlivan güreşlerine ev sahipliği yapıyor.
Dürtmen Yaylası eteklerinde bulunan Hüseyin Dede Türbesi çevresinde de 7 Mayıs'ta benzer şenlikler düzenlenir.
Geyikkoşan
sahilinde Alaçam Öğretmen Evi vardır. Burası Alaçam içinde yaşayan insanların boş zamanlarda gel

Almus, Karadeniz Bölgesi'nde Tokat iline bağlı, merkezi il merkezine 34 km mesafede bir ilçe olup, doğusunda Reşadiye ilçesi ve Sivas ili Hafik ilçesi, batısında Tokat ili, kuzeyinde Niksar ilçesi, güneyinde Sivas ili bulunmaktadır. Başlangıçta köy ve nahiye iken idari taksimatta bucak merkezi olmuş, 1 Mart 1954'te ilçe olmuştur. 2020 yılı nüfus sonuçlarına göre nüfusu 23.825 kişidir.
Almus ilçesi ceviz büyüklüğündeki vişnesi ile ünlüdür. Yakın zamana kadar yaklaşık 30 yıllık bir geçmişi bulunan "Almus vişne festivali" yapılırdı (ilk festival dönem kaymakamı Duran Duman'ın talimatı ile başlamıştır). İlçenin sosyoekonomik yaşamında ve tanıtımında önemli bir yer tutan bu festival son birkaç yıldır yapılmamaktadır.

Fatih Sultan Mehmet devrinde Rum eyaletinin bir kısmında mevcut seraskerliklerin şöylece dağıldığı görülmektedir. Amasya müstakil bir seraskerlik bölgesi sayıldığı halde, 1972 kayıtlarına göre Tokat-Yıldız-Tozanlı ile birlikte tek bir seraskerlik Gavurni-Kafirni (şimdiki Almus) ayrı bir seraskerlik görülmektedir.
Eyalet'i Rum'daki 15. asır kalelerinden bahsedilirken Tozanlı nahiyesinde bir kale kaydı bulunmaktadır. Burasının Akarçay (Meğrelli) kasabası yaylasının üzerinde bulunan ve Akıncı Kalesi diye adlandırılan yer olması kuvvetle muhtemeldir. Yukarıdaki kayıtlara göre Almus'un bulunduğu mıntıka yani Tozanlı'nın mevcudiyetini 1453'ten öncelerine kadar götürmek mümkün olabilmekte, bundan öncelerine ait devirler hakkında ayrıntılı bilgi bulunmamaktadır.
Bugün ilçe hudutları dahilinde eski tarihe ışık tutacak kalıntılara, topraktan pişmiş mezar lahitleri, küp kırıklarına rastlamak mümkün olmaktadır. Buna göre Almus ve civarının Bizans ve ondan öncesi Roma İmparatorluğu devirlerinde meskun bir alan olduğu söylenebilir. Yerleşme alanlarının daha ziyade dere civarlarına veya tepelere dağıldığını kalıntıların buralarda bulunuşu teyit etmektedir.
İlçede bulunan yerleşimlerin önemli bir bölümü Roma ve Bizans döneminden kalan adlarını 1960'lara dek korumuş, ancak bu tarihten sonra tüm yerleşimlere Türkçe adlar verilmiştir. Ceget, Daduhta, Eftelid, Ekseri, Elpid, Filtise, Firedökse, Gibis, Leveke, Mamu, Meğelli, Muhad, Sideri, Tiyeri, Tomara, Varzil, Zora, Zuğri (Zevğari) gibi Yunanca kökenli eski köy adları hâlen halk arasında kullanılmaktadır.
Almus bölge adı Osmanlı kayıtlarında genellikle Amlus şeklinde yazılır. Bu adın kaynağı ve anlamı bilinmemektedir. Şimdiki ilçe merkezi olan Almus kasabası eski kayıtlarda Gavurini veya Kâfirini olarak anılır.Fuat Köprülü'nün Almus adını Bulgar (itil) Türklerinin hükümdarları olan Almış Han'dan türetme önerisi bilim çevrelerinde ciddiye alınmamıştır. Ramazan Durmaz'ın Eftelit (Yunanca Eftalithos, yani "yeditaş") adını İlk çağ'da bugünkü Afganistan'da hüküm süren Eftalit (Akhun) kavmine bağlama önerisi de spekülatif niteliktedir.
Ogurlar, Hunlar’la karışınca "karışmış" (Bulgamış) manasına gelen "Bulgar" adını aldılar. Eski Türk Bulgarlarının boylarından olan Varsaklar'dan bir ihtiyar, bize, kendilerinin "Abdallarla karışmış" olduğunu söylemişti. Bu noktada, Eftelit ile Almus / Almuş adını şöylece birleştirebiliriz: İdil Bulgarlarının hanı Almuş Han, Müslümanlığı kabul eden bir hükümdardı. Oradan, bazı İdil Bulgari oymaklarının buralara (Anadolu'ya) geldiği açıkça görülüyor. (Dipnot: Almış Han 921 yılında Müslümanlığı kabul eden İlk Türk hükümdarıdır)
Tokat ilinde eski adları ile; Almus (İtil Bulgarları/Almış Han) Kınık (24 Oğuz boyundan birisi), Avara, Yukarı Avara (Avar Türkleri), Eftelit (Eftalit/Akhun Türkleri), Çokabdal, Abdaldamı, Tomara (Kuman prenslerinden Tamara) Kımıza (Kımız) gibi, adları Eski Türk Tarihine atfedilmesi çok muhtemel yerleşim birimlerinin bulunması, Malazgirt'ten çok daha önceki devirlerde Bulgar, Avar, Oğuz, Kuman, Akhun gibi Türk boylarının Tokat Havzasına yerleştiğini gösteren etimolojik verilerdir. Tokat'ta bu konuya ilişkin olarak derinleştirilecek tarihi ve etimolojik araştırmalar ile Anadolu'daki Türk varlık başlangıcının, Malazgirt Zaferi'nden çok önceki yıllara götürüleceği ve bu varlığın Anadolu'daki ilk merkezlerinden birinin Tokat Platosu olduğunun bilimsel anlamda ispatlanacağı söylenebilir.

Kuzey yarımküresinde, enlemi: 40 derece, 22 dakika, boylamı: 36 derece 55 dakikadır. İlçenin yüzölçümü 1.033 km²dir. Almus ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 852 metredir. Almus'un iklimi Karadeniz'in tesiri altında kalan sahalarla Orta Anadolu'nun kara iklimi yanında geçiş teşkil eder. Yağış genellikle aylara dağılmıştır. Ortalama olarak yağış 5442 mm'dir. Ocak, şubat, mart, nisan, mayıs aylarında maksimum dereceye yükselir. En az yağış düşen aylar temmuz ve ağustostur. Baraj yeri ilçenin en verimli arazileri üzerinde bulunmaktadır. Vadinin aşağı kısımlarına doğru kaya mütecanis massif ve ince taneli andezidik lavlardan müteşekkildir. Bu andezitler genellikle kütle halinde olup, üst kısımlarına doğru iyice tabakalaşmış, lav akıntıları breş, konglemera ve tüfleri ihtiva etmektedir. Almus Baraj Gölünde su tutulmayı Ekim 1966'da başlanmış olup yüzölçümü 3130 ha'dır.

Almus'un yemek kültürü oldukça zengin ve iştah açıcıdır. İlçede yöreye has pek çok miktarda leziz yemekler yapılmaktadır. Özellikle hamur işlerinden Çökelekli, Katmer, Cızlak, Haşhaşlı ve Cevizli Çörek, Mantı, Yuğurtmaç; çorbalardan tarhana, Kuskus, Bacaklı Çorba, Helle Çorbası, gendime Toygası Çorbası; pilavlardan Keşkek, Mercimekli Bulgur Pilavı; tatlılardan Zile Pekmezi, Cevizli Şeker Sucuğu (Köme) Tırtıl Baklavası, Yufka Tatlısı, Zambak Reçeli yöreye has yemeklerin başlıcalarıdır.
Tokat ve Almus başta olmak üzere yerleşimde yaylacılık vardır. Yöre halkları yazın yaylalara yerleşirler. Köyleri Yayla Kültür Festivalleri olur. Yöresel oyunlar oynanır, halaylar çekilir.

Tokat ili dahilindeki turizme en uygun bölge Almus ilçesidir. İlçenin hemen yanı başındaki baraj gölü geniş yüzölçümü ve kıyılarını çevreleyen çam, kayın, gürgen ve meşe ormanları ile bir tabiat harikasıdır. İlçede konaklama tesisleri bulunmaktadır. Almus Baraj Gölü kıyıları çadırlı kamp yapmaya da uygundur. Gölde doğal olarak yetişen sazan türleri ve yayın gibi balıklar yanında, çiftliklerde yetiştirilen alabalık temin etme imkânıda mevcuttur. Göl amatör olta balıkçılığına açık olup, amatör balıkçılardan herhangi bir ücret alınmamaktadır. Göl sürat motoru ve su kayağı gibi çeşitli su sporları içinde uygun bir ortam oluşturmaktadır.
Almus ilçesi yayla ve dağcılık turizmi içinde çok uygun doğal şartlara sahiptir. Özellikle ilkbahar ve yaz mevsiminde ilçeyi çevreleyen yayla ve dağlarda el değmemiş bakir bir doğayı yaşama imkânı bulabilirsiniz. Piknik ve mangal için çok uygun açık alanlarda tamamen doğal beslenme ile yetiştirilmiş kuzu ve dana etlerinden tadabilirsiniz. Dilerseniz gölün hiçbir sanayi artığı bulunmayan sularında yetişen balıklardan ızgara yapabilirsiniz.

Almus kaymakamlığı 6 Ocak 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Alucra, Giresun ilinin bir ilçesidir. Giresun il merkezine 127 km, Gümüşhane iline 147 km, Erzincan iline 148 km uzaklıktadır. İlçenin yüzölçümü 1.138 km²dir. Alucra ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.475 metredir.

Alucra'nın yerleşim tarihi Hititlere kadar uzanmaktadır. İskitler, Kimmerler, Medler, Persler, Romalılar ve Bizanslılar (Doğu Romalılar) bölgede sırasıyla hakimiyet kurmuşlardır.
MS 391 yılında Alucra Orta Asya'dan gelen Kıpçak ve Peçenek Türklerinin istilasına uğramış, bölge 60 yıl kadar Türklerin yönetiminde kalmıştır. 8. yüzyılda ise Maveraünnehirden gelen Oğuzlar, Türkmenler; Çamoluk, Çakmak ve Koman bölgelerine yerleşmişlerdir.
1071 Malazgirt Meydan Muharebesi'nden sonra Alucra ve çevresi Türkmen beyi Kuşluhan Bey tarafından fethedilmiş ve Danişmendliler Beyliği'nin idaresine verilmiştir. Bölge, Bizans ve Mengücekliler arasında bu dönemlerde birkaç kez el değiştirmiştir.
Osmanoğulları Anadolu birliğini kurunca, Alucra da bu beyliğe katılmış oldu. Bir dönem Türkmen Uzun Hasan önderliğinde Akkoyunlular Alucra'yı kendi topraklarına kattılar. Ancak Fatih Sultan Mehmed bu bölgeye sefer düzenleyerek geri aldı. Otlukbeli Muharebesi'nden sonra da Alucra bölgesi tamamen Osmanlı idaresinde kalmış oldu. Aluç ağacının çok olması dolayısıyla bu dönemde ismini aldığı sanılmaktadır. Başka bir rivayete göre de Fatih Sultan Mehmed, Şebinkarahisar'da iken elini Alucra'ya uzatarak "el-ücrâ" (ücra yer) diye söylediği rivayet edilir.
Anadolu'da çıkan Celali İsyanları'ndan Alucra da etkilenmiştir. Bu bölgedeki isyancı Türkmenler Kuyucu Murat Paşa tarafından sindirilmiştir. Bağırsak Deresi ismi, karınları yarılarak suya atılanlar dolayısıyla verilmiştir.
Gelvaris Sipahi ve Tederrüs Vakfı, Giresun'un Alucra ilçesine bağlı olan ve günümüzde Hacıhasan Köyü olarak bilinen eski adıyla Gelvaris köyünde kurulmuş tarihi bir vakıftır.
Vakfın öne çıkan temel özellikleri şunlardır:
Eğitim ve Askeri Odak:

Vakfın ismi, temel işlevlerini açıkça belirtir. "Tederrüs" ders verme ve eğitim faaliyetlerini, "Sipahi" ise askeri eğitim ve atlı asker yetiştirilmesini ifade eder.
İşlevi: Bölgede hem dini ve ilmi eğitimlerin verildiği bir merkez hem de Osmanlı ordusu için sipahi (atlı asker) eğitimi sağlayan bir askeri tesis/zaviye vakfı olarak hizmet vermiştir.
Tarihi Arka Plan: Arşiv belgelerine dayanan araştırmalara göre, Gelvaris köyünde vaktiyle bir malikane zaviye vakfı ile sipahilik ve tederrüs vakfının bir arada bulunduğu anlaşılmaktadır.
Araştırmacı Notu: Bu vakıfla ilgili detaylı tarihi belgeler ve vakfiye kayıtları, bölge tarihçisi Murat Dursun Tosun tarafından yapılan çalışmalarla gün ışığına çıkarılmıştır.
Sipahi Eğitim Merkezi: Köyün coğrafi olarak Alucra'nın geneline göre daha düz ve geniş bir araziye sahip olması, burayı atlı asker (sipahi) eğitimi ve binicilik faaliyetleri için ideal kılmıştır. Sadece yerel değil, çevre bölgelerden gelen sipahi adaylarının da burada eğitildiği tahmin edilmektedir.
Kayıp Ferman: 1912 tarihli bir Osmanlı belgesinde, vakfın sınırlarını belirten orijinal fermanın kaybolduğu ve kayıtlarda bulunamadığına dair bilgiler yer almaktadır.
I. Dünya Savaşı'nda Alucra'da bir cephe oluşturulmuş, cephe komutanı Mareşal Mustafa Fevzi Çakmak karargahını bugünkü Fevzi Çakmak ile Yeşilyurt köyleri bölgesinde kurmuştur. Yeşilyurt köyü Kurbaba Dağı civarında şehitlik mevcuttur.
Halkının tamamına yakını Türkmen/Çepnilerden oluşur.

Alucra ilçesinde kemençe, davul ve zurna ile karışık horonlar oynanır.

1896 yılına kadar Mindeval ve Kuvata adında iki nahiyesiyle idare edilen Alucra, bu tarihten sonra Şebinkarahisar Mutasarrıflığına bağlı bir ilçe olmuştur. İlçe merkezi Karabörk, Kemallı, Koman köyleri arasında zaman zaman yer değiştirdikten sonra, şimdiki yerine yerleşmiştir.
1933 yılında Şebinkarahisar'ın da ilçe olmasıyla Alucra, Giresun iline bağlı bir ilçe olmuştur.

2024 Türkiye yerel seçimleri sonucunda AK Parti adayı Faruk Demirağ seçimi kazandı ve belediye başkanı oldu.

Alucra yöresinde Karadeniz iklimi ile karasal iklim arasında bir geçiş iklimi görülür. İlkbaharda karların erimesi ve yağmurların başlamasına paralel olarak akarsuların debisi artar. Bu mevsimde debisi en yüksek akarsu Bağırsak Deresi'dir.
İnce Dere, suyunun büyük kısmını Gavur Dağları'ndaki karların erimesinden alır. Dere yaz kuraklığından dolayı ağustos ayında tamamen kurur. Bağırsak Deresi de yazın beslenemediği için kuruma noktasına gelir.
Moran Deresi ise Bağırsak ve İnce Dere'ye göre rejimi daha düzenli olup yazın da sularını akıtmaya devam eder.

Yıllık yağış miktarı: 560 mm
Ortalama sıcaklık: 18ºC
Ortalama en düşük sıcaklık: -1,9 °C
Akarsuların debisi ve yıllık yağış miktarına bakıldığında genel olarak düzensiz bir rejim olduğu anlaşılır. Bu hâliyle Alucra'nın iklimi Karadeniz ikliminden çok karasal iklimdir.

Alucra yöresi, bitki örtüsü bakımından yayla özelliği taşır. Dağların kuzey yamaçları ağaçlarla kaplı iken, güney yamaçları daha sade görünüşlüdür. Yörenin karakteristik bitki örtüsü, ormanlar ve geniş otlaklardır. Ormanlık alanlar merkeze yakın yerlerde çam ağaçlarından oluşurken, Zilovacık gibi daha yüksek yerlerde yerini köknar ağaçlarına bırakır. Muhtelif yerlerde hiçbir ticari değeri düşük olan fındık da yetişir. İlçe merkezindeki başlıca ağaç türleri selvi ve kavaktır. Bölgenin en önemli ormanları Tohumluk Ormanı, Zilovacık Ormanı, Çalgan Ormanı, Boyluca Ormanı ve Aralıktepe Ormanı’dır. Yayla düzlüklerinde geniş otlaklar uzanır. Gavur Dağları eteklerindeki otlaklar, büyükbaş hayvancılık için önem arz eder. Ekili alanlarda en fazla tahıl yer alır. Bunun başlıca sebebi yağış azlığı ve yaz kuraklığıdır. Bunda yörenin tabii su kaynakları bakımından çok yetersiz olması da etkendir. Sulanabilir alanlarda patates, fasulye, şeker pancarı ve kara lahana tarımı yapılmaktadır. Meyvecilik neredeyse yoktur.

İlçede yaylacılık gelişmiş durumdadır. Eskiden bölge halkı hayvan otlatmak için yaylaya göç ederken, son yıllarda temiz dağ havası alarak dinlenmek ve çeşitli yayla şenliklerine katılarak eğlenmek için yaylaya çıkmaktadır. 

Seyd-i Bekir Türbesi: Doludere Köyü’ndedir.
Sarı Dede Türbesi: İlçe merkezindeki Babapınar Mahallesi’ndedir
Mayıs Deresi (Hayran Kaplıcaları): Aktepe Köyü’nün Belençayır Mahallesi’ndedir.
Arda Boğazı: Arda Köyü yakınındaki dönemeçte yer alır.
Kamışlı Gözesi: Kamışlı Köyü’ndedir.
Kamışlı Kilisesi: Kamışlı Köyü’ndedir.
Çayır Göze: Karaağaç Mahallesi’ndedir.
Seyyid Mahmud Çağırgan Veli Türbesi: Boyluca Köyü’ndedir.
Seyyid Çağırgan İsmail Hakkı Veli Türbesi: Fevzi Çakmak Köyü’ndedir.
Çağırgan Gülami Yakup Efendi Türbesi: Gürbulak Köyü’nün Yukarı Mahallesi’ndedir.

Giresun Üniversitesi Alucra Turan Bulutçu Meslek Yüksekokulu 20 Ağustos 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Laboratuvar ve Veteriner Sağlık, Bankacılık ve Sigortacılık, Maliye, Halkla İlişkiler, Medya ve İletişim, Büro Yönetimi ve Yönetici Sekreterliği, İşletme ve Muhasebe programları ile bunların ikinci öğretimleri (İÖ) olmak üzere toplam 13 program bulunmaktadır.
3.150 m²’lik kullanım alanına sahip 4 katlı yüksekokul binasında 17 derslik ile 19 ve 25 bilgisayarlı iki bilgisayar laboratuvarı bulunmaktadır. Bu laboratuvarlarda internet erişimi vardır. Ayrıca okul içerisinde bir radyo istasyonu da bulunmaktadır. 2.500 kitap kapasiteli bir kütüphane, 30 kişilik histoloji ve anatomi laboratuvarları, profesyonel 5 kamera ve 12 fotoğraf makinesi, 2 kurgu bilgisayarı ve bir stüdyo içeren medya atölyesi ile 250 m² kullanım alanına sahip bir öğrenci kantini bulunmaktadır. 80 m² büyüklüğünde bir salonu ve 150 m² alana sahip 300 kişilik bir yemekhanesi bulunmaktadır.
Kredi ve Yurtlar Kurumuna (KYK) ait 250 yatak kapasiteli erkek öğrenci yurdu ile 250 yatak kapasiteli kız öğrenci yurdu bulunmaktadır.

İlçe merkezine bağlı 6 mahalle bulunmaktadır. Bunlar:

Babapınar Mahallesi
Karaağaç Mahallesi
Kemallı Mahallesi
Mesudiye Mahallesi
Topçam Mahallesi
Yunus Emre Mahallesi

Alucra'ya karayolu ile Giresun, Ordu, Samsun, Trabzon, Ankara, İzmir, Bursa ve İstanbul'dan düzenli otobüs seferleri yapılmaktadır.

Alucra Kaymakamlığı 1 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Alucra Belediyesi26 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Alâeddin Camii, Konya'da Alâeddin Tepesi adlı höyüğün üstünde Anadolu Selçuklu Devleti devrinde şehrin ulu camisi olarak inşa ettirilmiş yapıdır.
Konya'nın en büyük ve en eski camisidir. Yapımı iki aşamada gerçekleşmiştir: ilk aşama I. Mesud döneminde başlayıp onun ölümünden sonra yerine geçen II. Kılıçarslan'ın caminin avlusuna bir kümbet inşa etmesi ile son bulmuştu. Yaklaşık 26 yıl sonra I. İzzeddin Keykavus yapıyı genişletmeye başlamış; ölümü üzerine yarım kalan inşaat I. Alaeddin Keykubad'ın saltanatının ilk yıllarında tamamlanmıştır.
II. Kılıçarslan'ın caminin avlusunda inşa ettirdiği kümbet Selçuklu hanedanının büyük kısmının mezarı olmuştur. I. İzzeddin Keykavus'un yapımını başlattığı ikinci kümbet ise tamamlanamadan kalmıştır.

Anadolu Selçuklu Devleti'nin eski başkenti Konya'da bulunan yapı, iç kalede kasrın ortasında Taht Mahallesinde inşa edilmişti. Günümüz Konya'sında, şehir merkezinde sondaj ve arkeolojik kazıların dahi yapıldığı bir höyük üzerinde, Alâeddin Tepesi'nde yer almaktadır.

Doğu-batı doğrultusunda uzanan dikdörtgen bir plana sahiptir. Kitabelerden birisinde cami mimarının Dımaşk.lı Mehmed b. Havlan, mütevellisinin Atabeg Ayaz olduğu belirtilmiştir.
Biri doğu cephesinde, diğerleri kuzey cephede dört kapısı vardır. Günümüzde doğu cephesindeki kapı kullanılır.
İki farklı dönemde inşa edilen yapıda üç farklı iç mekan düzenlemesi görülür. I. Mesud döneminde başlayıp, II. Kılıçaslan'ın saltanat döneminde tamamlanan mekan, kubbe ile örtülüdür. Batıda ve doğudaki bölümlerin yapım ise I. İzzeddin Keykavus döneminde başlanmış, I. Alâeddin Keykubad döneminde tamamlanmıştır. Bu bölümlerdeki düz toprak dam örtüyü taşıyan tuğla kemerler farklı dönemlere ait, çeşitli sütun ve sütun başlıkları ile taşınmaktadır.
Abanoz ağacından minberi Türk sanatının çok değerli bir eseridir. Minberin usta kitabesinden 1155 yılında Ahlatlı usta Hacı Mengüm Berti tarafından yapıldığı anlaşılmaktadır.
Maksûre kubbesinde ve mihrapta kalan parçalardan Alâeddin Camii'nde çini süsleme bulunduğu anlaşılmaktadır. Mihrapta kullanılan renkler. Anadolu Selçuklu çinilerinde kullanılan patlıcan moru, firuze ve siyahtır. Çini malzeme üzerinde usta olarak Kerimüddin Erdişah adı yer alır.
Caminin minaresi Osmanlı döneminde yapılmıştır ve avluda bulunur.
Alâeddin Camii, II. Abdülhamid tarafından yaptırılan tamir ve bazı değişikliklerden sonra, 1914-1918, 1920-1923 ve 1940-1945 savaş yıllarında askerî işlere tahsis edilerek kapatılmıştır. 1958'den itibaren duvarlarında çok tehlikeli çatlakların belirmesi üzerine tekrar kapatılarak tamirine başlanmıştır.

Yapının avlusundaki iki türbeden tamamlanmış olanı II. Kılıçarslan ait; iki katlı, ongen prizma gövdeye sahip özgün bir eserdir. Çininin içinde günümüzde sekiz sanduka vardır. Sandukalardan birinin II. Kılıçarslan'a ait olduğu bilinir. Diğer sandukalarda yatanların kim olduğu kesin olarak bilinmez. İ. Konyalı, sandukaların II. Rükneddin Süleyman Şah (ö.1204), III. Kılıçarslan (ö. 1205), I. Gıyaseddin Keyhüsrev (ö. 1211), I. Alâeddin Keykubad (ö. 1237), II. Gıyaseddin Keyhüsrev (ö. 1246), IV. Kılıçarslan (ö. 1266) ve III. Gıyaseddin Keyhüsrev'e (ö. 1284) ait olduğunu öne sürmüştür. Bunlara I. Kılıcarslan'ın oğlu Şehinşah ile III. Kılıcarslan, II. İzzeddin Keykavus ile III. Gıyaseddin Keyhüsrev'in de eklenebileceği de iddia edilir.
Avludaki ikinci türbe, inşaatı yarım kalmış sekizgen planlı yapıdır. İçinde sanduka bulunmaz. Selçuklu sultanlarından biri için yapıldığı kesin olmakla beraber kimin için inşa edildiği bilinmemektedir.

Fact Sheet:alâeddin Camii;Konya 4 Mayıs 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Alâeddin Tepesi, Türkiye'nin Konya ili kent merkezinde, üzerinde Alâeddin Camii ve avlusunda sekiz Anadolu Selçuklu Sultanı'nın mezarı da dahil olmak üzere önemli tarihî yapılar bulunduran tepe.
Konya ovasının batı kenarındaki dağların son yamaçlarına yakın bir mevkide yer alan, 450 x 350 metre boyunda, 20 metre yüksekliğinde oval planlı bir höyüktür. Şehrin tarihi boyunca gelişimi bu tepenin etrafında şekillenmiştir. Frig döneminden Cumhuriyet dönemine kadar mimari ve arkeolojik mirası katmanlar halinde bünyesinde barındıran tepe, adını üzerindeki Orta Çağ Konyası'nın ulu camisi olarak inşa edilen Alâeddin Camii’nden ve Konya Köşkü olarak da bilinen Alaeddin Köşkü'nden alır. Günümüzde bir mesire yeridir. Çevresini bir tramvay hattı dolaşır.

1941 yılında Türk Tarih Kurumu'nun yaptığı kazılar sonucunda, Alâeddin Tepesi üzerindeki ilk yerleşimlerin MÖ 3000'li yıllarda, Erken Tunç Çağında yapıldığı bilinir. Tepe, sonraları Hititlere ev sahipliği yaptı. Hitit Krallığı'nın MÖ 1190'da yıkılmasının ardından Friglerin egemenliğine girdi. Bu dönemde tepeye "Kawania" ismi verilmişti. Friglerin ardından bölge Lidyalıların eline geçti. MÖ 547 yılında Lidya Krallığı'nı yıkan Ahameniş İmparatorluğu döneminde ise Kapadokya satraplığına bağlı bir kent haline geldi.
Kawania, eski Yunancada "Kaoania" olarak telaffuz edilmekteydi. Bu dönemde kentin adını, ses benzerliğinden ötürü Yunancada "tasvir" anlamına gelen "İkonion"a bıraktığı tahmin edilmektedir. Doğu Roma İmparatorluğu'nun hüküm sürdüğü dönemde İkonion, çevresindeki geniş bir bölgenin idari merkezi konumundaydı. Bu dönemde tepeyi çevreleyen surlar yenilenirken, sur dışına da bazı yapılar inşa edildi.
11. yüzyılın sonlarında Anadolu Selçuklu Devleti'nin başkenti olan Konya'nın ulu camisi ve Selçuklu sarayı Alaeddin Tepesinin kuzeyine inşa edildi. Caminin avlusuna  II. Kılıç Arslan ve I. İzzeddin Keykavus tarafından birer türbe inşa edildi. II. Kılıçarslan'ın türbesi, kendisinden sonraki yedi sultanın daha gömüldü.
Anadolu Selçuklu Devleti 1308’de yıkıldı. Karamanoğulları yönetimine giren kent, 1468’de nihai olarak Osmanlı İmparatorluğu'na katıldı. Alaeddin Tepesi üzerindeki Selçuklu sarayı, 17. yüzyıla kadar Beylerbeylik yerleşkesi olarak kullanıldı. 17. yüzyılda terk edildi ve harap hale geldi.
Tepe, 19. yüzyıl sonunda hızla meskenlerden arındırıldı. 20. yüzyıl başında Rum Mektebi ve bir tiyatro binası inşa edildi, daha sonra orduevi, düğün salonu gibi yapılar yapıldı. Çıplak bir tepe olan Alaaeddin Tepesi, 1910'lardan sonra ağaçlandırıldı ve ağaç dikilen yerleri piknik yeri olarak kullanılmaya başlandı. Tepeye yeni bina yapılmaması, mevcutların kaldırılması, ağaçlandrılıp ağaçlandırılmaması konuları zaman zaman basında tartışıldı.
Tepe, 13 Kasım 1982'de Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu’nun kararı ile "Arkeolojik, Tarihi ve Doğal Sit Alanı” olarak tescil edildi. Çevre ve Şehircilik Bakanlık Makamının 10 Mayıs 2019 tarihli "olur"u ile “Doğal Sit – Nitelikli Doğal Koruma Alanı” olarak belirlendi.

Tepede yer alan ve günümüze kadar ulaşan en önemli yapı, tepenin kuzeyindeki Alâeddin Camii ve kümbetleridir. Yapımı 1220 yılında tamamlanan cami, adını Selçuklu sultanı I. Alaeddin Keykubad'tan alır. II. Kılıç Arslan tarafından yaptırılan avludaki büyük türbe, ongen planıyla devrin diğer mezar yapılarından farklıdır. Bu yapıda II. Kılıç Arslan dahil sekiz sultanın mezarı bulunmaktadır. Sultanlar Türbesinin yanında I. İzzettin Keykavus'un yaptırdığı ancak yarım kalan bir türbe daha mevcuttur. Türbelerin her ikisi de kümbet tipindedir, çokgen gövdeli üzeri külahla örtülü yapılardır.

Alaeddin tepesinde, II. Abdülhamid devrinde vali Avlonyalı Ferid Paşa'nın yaptırdığı su haznesi bulunur. Valiliği döneminde yaşanan su sıkıntısı nedeniyle bir su komisyonu kuran ve halktan 16bin altın lira toplayan Ferid Paşa, Konya'nın 23 km güneybatısında Çayırbağı köyündeki kaynak suyu Alâeddin Tepesi'nde yapılan depoya getirilmiştir.  Depo girişinin iki yanına yuvarlak kemerli çeşmeler yapıldı. Moloz taş ve kesme taştan yapılan 500 metreküp hacmindeki depo, 1902'de halkı katıldığı büyük bir törenle açıldı. Depo, 1954 yılında kullanım dışı kaldı.  

Tepenin Mevlâna Külliyesi'ne bakan kısmında, 1936 yılında Ulusal Mimarlık Akımı tarzında inşa edilen Şehitler Anıtı yer almaktadır.

1954 yılında Belediye tarafından Alâeddin Gazinosu olarak inşa edilmiştir. 1958'de ABD'nin Kaliforniya eyaletinin Torrance şehri ile Konya'nın kardeş şehir olmasının hatırasına ismi, Torrance Gazinosu olarak değiştirildi. Daha sonra Alâeddin Keykubat Düğün Salonu olarak işlev gören yapının konservatuvar binası olarak yeni bir işlev kazanmasına 2022'de onaylanmıştır.

Kilise sokağı üstünde1960 yılında inşa edilmiş Orduevi binası bulunur. Aynı yerde daha önce ordu adına Askeri Kütüphane olarak 1927'de inşa edilmiş bir bina bulunuyordu. Bu bina orduevi binası olarak kullanılmış, 1960 yılında yıkılarak yeni orduevi binası inşa edilmiştir.

Selçuklular döneminde tepenin kuzeyine Selçukluların merkezi olan bir saray yaptırılmıştı. Bu sarayın bir parçası olarak tepenin eteğinde, bir burç yapısının üzerinde III. Kılıçarslan devrinde yapılan  köşk, Alâeddin Keykubad devrinde tamir edilince Alêedin Köşkü olarak anılır oldu. İki katlı köşkün duvarları çini ve yazı bordürleri ile süslü idi.  Üst katında üç yanı konsollar üzerine oturan balkonlarla çevrilmiş kare planlı bir salon vardı. İran'daki benzerleri, örneğin Âli Kapı Köşkü gibi etrafı seyretmek üzere inşa edilmişti. Yapı, Bursa, Edirne ve Topkapı Saraylarına ve bilhassa Adalet Kulelerine ilham kaynağı olan çok önemli bir Selçuklu saray yapısı olarak kabul edilir.
Köşk, Anadolu Selçuklu Devleti yıkıldıktan sonra önce Karamanoğulları'na, sonra Osmanlılar'a geçti. 17. yüzyıla kadar Osmanlı Devleti tarafından beylerbeyi yerleşkesi olarak kullanıldı. Sultan Cem, 1474-1481 yılları arasında burada sancak beyi sıfatıyla oturdu. Saray, 17. yüzyılda terkedilip harap oldu. 1905-1908 yılları arasında, Konya Valisi Cevad Bey'in emri ile yıktırıldı.
Kalıntıların büyük kısmı kaybolmuştur; yalnız sur hattındaki kerpiç beden duvarları ile köşkü taşıyan iki konsol varlığını sürdürür. Geriye kalanların üstü 1961'de mimar İhsan Kıygı tarafından geliştirilen bir koruma çatısı ile koruma altına alınmıştır. Bu betonarme kabuk çatı, Türkiye'nin arkeolojik alanda ikinci koruma çatısı uygulaması idi (İlki, Karatepe-Aslantaş arkeolojik alanında Turgut Cansever tarafından tasarlanan koruma çatısı idi). Koruma çatısı  2016-2017 yılında taşıyıcı sisteminin yıprandığı gerekçesiyle yıkılarak ortadan kaldırıldı.

Geçmişte höyüğün üstünde, kayıtlara "Amphilokios Kilisesi", "Eflatun'un Rasathanesi", "Saat Kulesi" gibi adlarla geçen bir Bizans kilisesi de bulunmaktaydı. Caminin güneyinde, kıble duvarının hemen yanında bulunan  ve 10. veya 11. yüzyıllarda tepede inşa edilen kiliseden günümüze hiçbir iz gelmemiştir. 13. yüzyılda yazılan bazı kaynaklara göre bu kilisenin içinde İlkçağ'ın tanınmış filozofu Eflatun'un mezarı bulunmaktadır. 1465-1466 yıllarında bölgeden geçen Vasilij adındaki bir Rus tüccar, kilisenin Türkler'in "Eflatun Kilisesi", Hristiyan halkın ise "Amfilokios Kilisesi" dediğini aktarmıştır. Mezar, Eflatun'a değil, 4. yüzyılda yaşamış Amfilokios adlı din adamına aittir. Yapıya verilen "Eflatun" adının, Amfilokios adından halk ağzından bozularak meydana geldiği ya da binanın Ankaralı Aziz Hagios Platon'a ifade edilmiş olabileceği şeklinde görüşler mevcuttur. Konya'da Osmanlı devri başladığında Eflatun Mescidi adıyla ibadete açık olan bu yapı; 1872 yılında artık cemaati kalmadığından saat kulesine dönüştürüldü. I. Dünya Savaşı sırasında cephanelik olarak kullanılmasının ardından 1920'lerde ortadan kaldırıldı. Günümüzde ise yerlerinde orduevi durmaktadır.

Tepenin güneyinde ise 20. yüzyıla kadar Rum ve Ermeni toplulukların yaşadığı bir mahalle yer almaktaydı. Bu toplulukların birbirine bitişik kiliseleri, 1920'lerde ortadan kalkmıştır.

Tepe, 19. yüzyıl sonuda süratle meskenlerden arındırılmıştı. 20. yüzyıl başında   tepenin çıplak bir hale geldiği dönemde Eski Kilise Sokağı üzerinde Rum Mektebi ve Tiyatro binası inşa edildi. Rum Tatbikat Mektebi, 1933 yılında Cumhuriyet Fırkası Genel Merkezi'nin talebi üzerine, 500 lira bedelle Cumhuriyet Fırkasına verilmiş ve Halkevi binası olarak kullanılmıştır. Rum Tiyatro Binası ise 1960 yılında yanıncaya kadar, Belediye Sinema binası olarak kullanılmıştır.

Anadolu Kaplanları 1980'li yıllardan günümüze Türkiye ekonomisindeki ve sanayi üretimindeki payları dikkat çekici ölçüde ve hızda artan bir grup şehir ve bunların yakın bölgeleri için kullanılan bir tanımdır. Bu bölgelerden yetişen sanayici iş insanları ve bunların şirketleri için de kullanılır. Anadolu Kaplanları'nın liderliğini ve başkentliğini Denizli (20) yapmaktadır.
Şehirler bazında ele alındığında, tanımın özellikle Denizli başta olmak üzere, Gaziantep, Kahramanmaraş, Kayseri, Balıkesir ve Konya için kullanıldığı görülmektedir. Bazı kaynaklarda söz konusu ekonomik büyüme trendi içinde siyasî yankılar da aranmakta ise de terim öncelikle ekonomiktir.

Yönetim merkezleri en büyük şehirlerde yerleşik olan şirketler, üretim merkezlerinin nerede olduğuna bakılmaksızın, genellikle Anadolu Kaplanları tanımı içinde anılmamaktadır. Ancak, üretim operasyonlarını orta büyüklükteki şehir merkezlerinde gerçekleştiren büyük şehir şirketleri de hesaba katıldığında, tanımın kapsamı daha genişlemektedir.
Anadolu Kaplanları olgusu ve özellikle Denizli Sanayisi 2006 yılı içinde ABD kamu televizyon kanalı PBS'nin bir filmine konu edilmiş, uluslararası medyada çeşitli yazılarda olguya değinilmiş, uluslararası danışmanlık şirketlerinin araştırmalarında yer almıştır.
İstanbul Sanayi Odası'nın Türkiye'nin en büyük bin şirketini derecelendiren yıllık araştırmalarından en yakın tarihlisi olan 2005 sıralamasına göre, Anadolu Kaplanları tanımına en iyi uyan merkezlerde yerleşik ve Türkiye'nin ilk 1000'i içinde yer alan şirketlerin sayısı tabloda yer almaktadır. Bu şirketlerin ardından başka büyük ölçekli şirketler ve çok sayıda KOBİ geldiği göz önüne alınmalıdır.
İş dünyası içinde Anadolu Kaplanları tanımını veya varyantlarını kullanan ödüller, konferanslar ve kurumlar bulunmaktadır.
Anadolu Kaplanları, terim olarak, hızlı gelişen Doğu Asya ülkeleri için kullanılan "Asya Kaplanları" teriminden hareketle literatüre geçmiştir.

Andırın, Kahramanmaraş ilinin bir ilçesidir.

Anadolu Selçuklu Devletinin Moğol istilası ile çöküşü sırasında Kahramanmaraş ve çevresinde, Dulkadiroğulları Beyliği'nin sınırları içinde 200 yıl kadar kalan Andırın, 1515 yılında bu beyliğin Osmanlı İmparatorluğuna bağlanması ile de Osmanlı İmparatorluğu sınırları içerisine girmiştir.
Yavuz Sultan Selim 1514 yılında çıktığı Çaldıran seferinden dönerken sefere çağrılmasına rağmen Osmanlı ordusuna katılmayan Dulkadir beyi Alaüddevle üzerine yürüyüp Andırın'ın Akkale mevkiine geldiğinde kendisini karşılayan eşrafın gençlerini işaret ederek "bunların arasından Mekteb-i Enderun’a talebe alınsın" şeklinde emir verdiği, bu mektebe öğrenci olarak girenlere izne gelişlerinde "enderunlu", buna izafeten yerleşim yerine "Enderun" denildiği, bu kelimelerin daha sonra andıran ve Andırın şeklinde söylenmeye başladığı bilinmektedir.
1908 yılında 2. Meşrutiyetin ilanı ile Maraş Halep'ten ayrılmış ve görülen lüzum üzerine Andırın ilçe teşkilatı lağvedilerek Andırın Göksun'a bağlı bir nahiye şekline getirilmiştir.
20 Ekim 1918'de mondros mütarekesinin imzalanmasından sonra işgal hareketleri ile birlikte Fransızlarla birlikte Ermeniler de Maraş'a girmişlerdir. Ermeniler Fransızların giremediği Andırın'a girmişler, insanlık dışı imha hareketleri ile birçok köyü yakıp yıkmışlar, önlerine geleni akıl almaz bir şekilde öldürmüşlerdir. Andırın Kurtuluş Savaşı'nda Çukurova (Kilikya)'daki savaşın merkezini teşkil etmiştir.
4 Eylül ile 12 Eylül 1919 tarihleri arasında yapılan Heyet-i temsiliye'nin seçildiği Sivas Kongresi'nden sonra Çukurova bölgesi Kuvâ-yi Milliye Teşkilatının kurulması için, bizzat Mustafa Kemal Paşa tarafından görevlendirilen Osman Tufan Paşa 1920 yılı ocak ayı başında Sivas-Develi-Göksun güzergahını takip ederek Andırın'a gelmiştir. Andırın'da hemen teşkilatını oluşturan Osman Tufan Paşa, İbrahim ve Ali Yaycıoğlu, Musa Beyazıt, Hacı Zülfikaroğlu, Ahmet Paşa, Musa Kayran ve Şakir Bozdoğan gibi grup ve bölük komutanlarından oluşan birlikleri ile, Andırın, Kadirli, Haruniye, Osmaniye ve Kozan'ın kurtuluş hareketinin öncüsü olmuştur.

İlçenin nüfusu 2020 adrese dayalı nüfus sayımına göre 32.377'dir. İlçenin etnik yapısı Türkler ve Çerkezlerden oluşur.
İlçe 57 mahalleden oluşmaktadır.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

İlçede Akdeniz iklimi görülmektedir. Andırın Kahramanmaraş'ın ve bölgenin en yeşil ve ormanlık ilçesidir. Oldukça engebeli bir arazi yapısına sahiptir. Andırın ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.054 metredir. İlçenin en yüksek noktası Boncuk Tepesi 2.249 m yükseltidedir. İlçenin yüzölçümü 1.202 km²dir.

Elma Dağı
Tırıl Dağı
Akça Dağı
Sarımsak Dağı
Başdoğan Dağı
Karüce Dağı
Topuçlu Dağı

Karasu ırmağı

Beşbucak yaylası
Altınboğa yaylası, Andırın ilçesinin ulaşımı en kolay yaylasıdır.
Çokak Yaylası Andırının kuzeyinde bulunmaktadır.
Halbur Yaylası Andırın-Geben Karayolu üzerindedir.
Kümbetir Yaylası, Yeşiltepe Köyü sınırları içerisindedir.
Meryemçil Yaylası, Geben-Göksun kara yolu üzerindedir.
Mazgaç Yaylası
Kırksu Yaylası, Geben Kasabasında bulunmaktadır.
Akifiye Yaylası
S Yaylası, Akgümüş mahallesi sınırları içerisinde bulunmaktadır.
Kuyucak Yaylası, Arıklar mahallesi sınırları içerisinde bulunmaktadır.
Rifatiye Yaylası

Alameşe (Babikli) Kalesi
Anacık Kalesi
Azgıt Kalesi
Beyoğlu (Çürük) Kalesi
Bossek (Tuğluca) Kalesi
Boynuyoğunlu Kalesi
Burunönü (Çöğdür) Kalesi
Bülen Kalesi
Büveme Kalesi
Copçalar (Çınkırlı) Kalesi
Çebiş Kalesi
Çuhadarlı (Keçibucu-Mitel) Kalesi
Haştırın Kalesi
Hisar Kale
Kabakoz Kalesi
Kaleboynu Kalesi
Kalekısığı Kalesi
Keleşli Kalesi
Torlar/Tatarlı/Tahirli Kalesi

İlçenin kara yolu ile; Kahramanmaraş ili, Göksun ilçesi, Kadirli ve Düziçi ilçelerine ulaşımı vardır. Ayrıca ilçeden Adana'nın Saimbeyli ilçesine patika yolu ile ulaşım mevcuttur.

Ankara – Konya Yüksek Hızlı Treni ya da kısaca Ankara – Konya YHT, 317,267 kilometre (197,141 mi) uzunluğundaki Ankara – Konya güzergâhında TCDD Taşımacılık tarafından işletilen Yüksek Hızlı Trendir.
250 kilometre/saat (160 mph) azami hıza uygun Ankara – İstanbul yüksek hızlı demiryolu ve 300 kilometre/saat (190 mph) azami hıza uygun Polatlı – Konya yüksek hızlı demiryolu üzerinde hizmet veren YHT hattı, 23 Ağustos 2011'de hizmete girmiştir.

Ankara - Konya YHT hattının 5 istasyonu bulunmaktadır. Bunlar (Ankara kalkışlı olarak) sırasıyla Ankara YHT Garı, Eryaman YHT Garı, Polatlı YHT Garı, Selçuklu YHT Garı ve Konya Garı'dır.

YHT hattında 250 kilometre/saat (160 mph) azami hız yapabilen CAF tarafından üretilen 6 vagonlu HT 65000 yüksek hızlı tren setleri veya 300 kilometre/saat (190 mph) azami hız yapabilen Siemens AG tarafından üretilen Siemens Velaro marka 8 vagonlu HT 80000 yüksek hızlı tren setleri kullanılmaktadır.

Günlük Ankara kalkışlı 5; Konya karşılıklı 5 adet seferin düzenlendiği tren hattında sefer süresi yaklaşık 1 saat 45 dakikadır. Ankara – Konya arası tren ücreti Ocak 2026 itibarıyla 430₺ olarak belirlenmiştir.

Yüksek Hızlı Tren

TCDD resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TCDD Taşımacılık resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Arabaşı ya da arabaşı çorbası, Türk mutfağının İç Anadolu'ya özgü çorbasıdır. Tarihi Selçuklu'ya dayanmaktadır. Diğer beylikler de bu yemeği Karamanoğulları'ndan öğrenmiş ve İç Anadolu Bölgesi'nde yaygınlaşmıştır.
Arabaşı isminin nereden geldiği konusunda farklı rivayetler olmakla birlikte kesin bir bilgi yoktur. Yaygın görüş özellikle İç Anadolu Bölgesi'nde soğuk kış günlerinde akşam yemeğinden sonra ara sıcak olarak tüketildiğinden “ara-aşı” kelimelerinden geldiği yönündedir.
Çorbanın özelliği ekmek ile birlikte değil, beraberinde hamur yutularak yenmesidir. Çorbası ile hamuru birbirinden ayrılamaz bir yemek olan arabaşı çoğu yörede bir ritüeldir.
Yalnızca un, su ve biraz da tuz eklenerek pişirilen hamur; ilk örnekleri keklik etiyle, sonraki örnekleri horoz etiyle yapılan bu çorbayla yutularak tüketilmektedir. Eskiden çorbası aynı tastan ortak olarak içilirdi ve çorbaya hamuru ilk defa düşüren kişinin evinde bir sonraki arabaşı yapılırdı.

Arabaşı, yaygın olarak İç Anadolu Bölgesi'nde görülür. Türkiye'de Çorum, Nevşehir, Ankara, Antalya, Burdur, Denizli, Muğla, Niğde, Sivas, Konya, Aksaray, Uşak, Afyonkarahisar, Mersin, Eskişehir, Karaman, Kütahya, Çankırı, Kırıkkale, Kırşehir, Yozgat, Isparta ve Kayseri'nin Türkmen ağırlıklı ilçelerinde bilinir.
Bunların dışındaki illerin bazı ilçelerinde yapılır. Örneğin Afyonkarahisar'da Emirdağ ve Eskişehir'de Sivrihisar civarında sıklıkla yapılırken bu ilçe ve yakın ilçeleri dışındaki kesimlerde pek bilinmez. Sivas'ta Yozgat ve Kayseri'ye yakın olan Gemerek ve Şarkışla ilçelerinde yapılır. Ankara'da Polatlı, Şereflikoçhisar ve Evren ilçelerinde yapılırken Kırıkkale'de ise Yozgat'la komşu ilçe Delice'de yapılır. Delice'nin hemen yanı başındaki Balışeyh'te ise bilinmez. Adana'da Pozantı ilçesinde meşhurdur ama diğer illerinde pek bilinmez.

Yozgat arabaşısı, 27 Aralık 2013 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Sivrihisar arabaşısı, 21 Şubat 2022 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

  == Kaynakça ==
  1. Yöresel Bir Çorba: Arabaşı(Arap aşı, Ara aşı) Badem, Abdullah, Akturfan, Mustafa 
https://www.researchgate.net/publication/347520627_Yoresel_Bir_Corba_Arabasi_Arap_asi_Ara_asi Erişim tarihi:12.05.2026
  2. Arabaşı Çorbası Ulutürk, Muammer  Türkiye Turizm Ansiklopedisi  https://turkiyeturizmansiklopedisi.com/arabasi-corbasi Erişim tarihi:12.05.2026

Arapgir, Malatya iline bağlı bir ilçedir. Doğu Anadolu Bölgesi'nin batı kesiminde, Yukarı Fırat Bölümü'nde, Fırat Vadisi'nin batı yakasında, Malatya iline 114 km mesafede yer almaktadır. TÜİK 2023 yılı ADNKS nüfus sayımına göre tüm ilçe nüfusu belde ve köyleriyle birlikte 10.641'dir.
Burada 1249 yılında Arapgir Katedrali inşa edilmiştir.

Çubuk adlı komutan Arapgir'in savaşla alındığı ve iki komutan tarafından kuşatıldığı, komutanlardan birinin adının Cihangir diğerinin Arap Mehmet olduğu, Cihangir'in şehit olduğu ve baştaki üst komutanın Arap Gir diye emir verdiği ve şehrin isminin bundan sonra Arapgir olarak kaldığı rivayeti vardır.
Melikşah'ın Anadolu'ya gelmediği Süleyman Bin Kutlumuş'u memur ettiği tarihi bir gerçeklik olarak kabul edilir. Kutlumuş oğlu Süleyman bu savaşta bulunsa veya bir üst komutan olsa da olay hikâyede söylendiği gibi olsaydı Arapgir şehri bu ismi daha önce Bizanslılar ve Ermeniler tarafından kullanılmış olması gerekecekti.

Arapgir'in eski adı Daskuza'dır. Daskuza (Arapgir) civarındaki yerleşim birimlerinin en eskilerinden olup Malatya ili ile yaşıt sayılabilir.
Arapgir, 577 yılında Arap Hatem Tai tarafından fethedilmiştir. Bizans İmparatorluğu ile yakın ilişki içerisinde bulunmuştur. 1070 yılından sonra Anadolu Selçuklu Devleti idaresine geçmiştir Ermeni yerleşimleride bu dönemde ticaretin bölgede gelişmesi için Selçukluların teşviki ile başlamıştır. Selçukluların Moğollara Kösedağı Savaşı'nda yenilmesinden sonra Moğolların, Anadolu beyliklerinin kurulmaya başladığı dönemde Karakoyunluların eline geçer. 1515 Çaldıran Savaşı'ndan sonra Osmanlı Devleti'nin egemenliği altına girer.
1518 yılında tutulan ilk Osmanlı Tesnit Tahrir defterinde Diyarbakır eyaletinin 12 sancağı bulunmaktaydı. Bu defterde Arapgir de yer almakta ve 10. sırada bulunmaktaydı. 1928 yılına kadar Elazığ'a bağlı iken, 1927-1928 tarihli devlet salnamesinde ise Arapgir, Malatya'ya bağlı bir kaza olmuştur.
1988 yılına kadar Arapgir ve Arapkir şeklinde her iki yazım şekli de resmî olarak kullanılmıştır. A. Cengiz Sezer'in yaptığı araştırmalar ve başvurular sonucu 22 Temmuz 1988 tarihinde Vejdi Gönül imzası ve İller İdaresi Genel Müdürlüğü'nün 420.208/14-5606 sayılı yazısı ile Arapgir olarak “g” harfi ile kullanılmasına karar verilmiştir.

İlçe, engebeli ve dağlık bir bölgeye sahiptir. Doğu Anadolu Bölgesi'nin batı kesiminde, Yukarı Fırat Bölümü'nde, Fırat Vadisi'nin batı yakasında, Malatya iline 114 km mesafede yer almaktadır. Arapgir'in toprakları doğuda Elazığ'ın Ağın, batıda Malatya'nın Arguvan, kuzeyde Erzincan'ın Kemaliye ve Sivas'ın Divriği, güneyde Elazığ'ın Keban ilçeleri ile çevrilidir. İlçe merkezinde rakım 1250 metredir. Yüzölçümü 964 km²dir. 2000 genel nüfus sayımına göre ilçe merkezi 10.180, köylerin nüfusu 6.445 olup toplam nüfus 17.070'tir. İlçenin Taşdelen olmak üzere 1 bucağı, merkez olmak üzere 1 belediyesiyle 42 köyü ve 49 mezrası vardır.

Arapgir ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.166 metredir. İlçenin yüzölçümü 987 km²dir. İlçeyi yüzey şekilleri bakımından üç bölümde incelemek gerekir.

İlçenin batı ve kuzeyindeki dağlık bölüm.
İlçe merkezinin doğusunda kalan bölüm
Güney bölümünü oluşturan orta yükseklikteki az engebeli "Dişterik" yazısı.

Göldağı: Yüksek, uzun ve devamlı antiklinal durumlu bir sıradağdır. En yüksek tepesi At Kuyruk Sallamaz zirvesinde 2393 m'yi bulur. Arapgir'e doğru birdenbire kesilir. Bu sıradağ diğerleri gibi yayvan ve çok geniş değildir. Arada sert kayalıklar; yer yer derin vadilerle parçalanmıştır. Buna rağmen buralarda arazi çetin değildir. Göldağı ormandan yoksun, ancak, yaylacılığa çok elverişlidir. İlçe merkezinin sulama ve içme suyunun tamamını Göldağı karşılar. Eteklerinden çok sık mesafelerden çıkan kaynak sularla küçük düzlükler, çayır ve meyve bahçelerini oluşturmaktadır. Özellikle vadi boylarınca uzanan yeşilliklerin kavak, çınar, söğüt ve meyve ağaçları ile bunların arasında birkaç dönümden oluşan çok sayıda sebze bahçeleri süsler.
Sarıçiçek Yaylası: Arapgir'in kuzeyinde yer alır, üstü çok geniş dalgalı buna rağmen kenarları diktir. Bünyesinde mezozoik kalkerleri teşkil eden düzgün bir sırt hâlinde, Eğerli Dağı'nı (2275 m) geçtikten sonra Divriği'yi Arapgir'e bağlayan yola geçit veren Mamahar Gediği'ne kadar devam eder.

Sarıçiçek Yaylası'ndan başlayıp doğuya doğru Fırat Nehri'ne kadar uzanan yayın içinde kalan ve Dutluca (Aşutka) Ovası'nı da içinde bulunduran bölüm, yüksekliği 1000 – 1100 m kadar olan az dalgalı bir arazidir.

Arguvan ilçesi ile sınır teşkil eden Söğütlü Çayı'nın kuzeyinde, içinde Taşdelen nahiyesi de bulunan, orta yükseklikte, az engebeli araziye Dişterik Yazısı denir. İlçenin köylerinin çoğu bu bölümde yer alır. Küçük bir ovadır.

Yıllık sıcaklık ortalaması: 11,7 °C
En soğuk ay: Aralık
Sıcaklık ortalaması: -2,0 °C
En sıcak ay: Temmuz
Sıcaklık ortalaması: 25,0 °C
Yağış miktarı (yıllık): 563,3 mm

Malatya-Arapgir Karayolu bir kuşak ya da bağlantı yolu değil, şehirlerarası karayoludur. Malatya'nın Karadeniz Bölgesine açılan kapısı, Erzincan, Sivas ve Elazığ illeri arasında önemli bir şehirlerarası yoldur. Ayrıca 2014 yılında inşaatına başlanan ve hala devam eden Divriği-Arapgir-Keban Yolu Tünelleri Projesi bölgenin ulaşım anlamında zor şartlarını ortadan kaldırıyor. Sarıçiçek-1 Tüneli 1600 metre ve Sarıçiçek-2 Tüneli 1100 metre toplam uzunluğu 2700 metre olan iki tüpten oluşmaktadır. Malatya ile Arapgir Merkez arası mesafe yaklaşık olarak 120 kilometredir. Malatya ile Arapgir Merkez arası süre yaklaşık olarak 1 saat 30 dakika sürmektedir. Malatya Arapgir minibüsleri 7 gün hizmet vermektedir. Arapgir'den Malatya merkeze gidene kadar 25 durak vardır. Yaklaşık 45 dakika sürmektedir.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Arapgir ilçesi 63 mahalleden oluşmaktadır.

İlçenin en önemli tarihî eserleri arasında Ulu Camii bulunmaktadır. Bu eserin 14. yüzyıl yapısı olduğu sanılmaktadır. Yine Yeni Camii'nin Akkoyunlular döneminde (1389-1551) yapıldığı söylenmektedir. Cafer Paşa Camii 1694 tarihinde Cafer Paşa tarafından yaptırılmıştır. Mirliva Ahmet Paşa Camii (şimdiki adı ile Çarşı Camii'dir), Mirliva Ahmet Paşa tarafından yaptırılmıştır. Bu cami 17. yüzyıla aittir. Gümrükçü Osman Paşa Camii 1823-1824 tarihinde yapılmıştır. Çobanlı Camii yapım tarihi 1893 olarak bilinmektedir. Ayrıca Molla Eyüp Camii, Osman Paşa Camii ve Çarşı Hamamı ilçede bulunan diğer tarihî eserler arasındadır. 
Anadolu'daki en eski cemevi de Arapgir sınırlarında yer alan Onar Mahallesi'nde inşa edilmiştir. 
Ayrıca ilçede birkaç kale kalıntısı, eski mezarlıklar ve de bir gümüş madeni bulunmaktadır.
1915 öncesi Arapgir'de 7 Ermeni kilisesi bulunmakta idi. Günümüze sadece bir tanesi kalıntı hâlinde yetişebilmiştir.

Abdullah Cevdet (1869-1932)
Cevat Çobanlı (1870-1938)
Zehra Bilir (1913-2007)
Kavalalı Mehmed Ali Paşa (1769-1849)
Yusuf Kamil Paşa (1808-1876)
Hamdi Suat Aknar (1873-1936)
Cemal Azmi (1868-1922)
Fethi Gemuhluoğlu (1923-1977)
Rasim Tekin (1877-1939)
Çubuk Bey
Mehmet Fahri Oral (1911-1980)
Aram Açıkbaşyan (1867-1915)
Vahagn Davtyan (1922-1996)
Hacı İbrahim Paşa (1632-1772)
Hacı Mehmet Paşa (Vefatı 1775)
Ethem Paşa (1862)
Cevat Çobanlı (Orgeneral) (1873-1938)
Adnan Çobanlı (1924-1968)
Mehmet Şakir Paşa (1844-1903)
Mehmet Celal Azmi (1968-1922)
Mirliva Ahmet Paşa (14.YY)
Dr. Abdullah Cevdet Karlıdağ (1869-1932)
Prof. Dr. Osman Nuri Eralp (1878-1940)
Prof. Dr. Hamdi Suat Aknar (1873-1940)
Gümrükçü Osman Paşa (Vefatı 1938)
Prof. Dr. Ahmet Afif Erzen (1913)
Karabaş-ı Veli Hazretleri (1604-1681)
Süreyya Mustafa Paşa (1878)
Hüseyin Avni Karaahmetoğlu (1864-1954)
Müderris Hacı Ahmet (1837-1893)
Ahmet Fatih Paşa (1844-1903)
Abdurrahman Şener Efendi (1853-1925)
Abdullah Dilaver Argun (D.1902)
Ahmet İzzettin Çağpar (1893-1952)
Hattat Hacı Mahmut Yazıcı (1881-1946)
Cafer Paşa
Ethem Paşa
Kara Süleyman Paşa
Yusuf Paşa
Gümrükçü Osman Paşa
Süleyman Paşa
Mustafa Süreyya Paşa

Selami Tekkazancı
Şemsi Belli
Mehmet Bakır
Erol Özyiğit
Kemal Naci Ekşi
İlyas Salman
Naim Cömertoğlu (Vali)
Tuncay Kavuncu (Tuğgeneral)
Mevlüt Yalçın (Tuğgeneral)
Recai Uğurluoğlu (Tümgeneral)
Şinasi Doğu (Tuğgeneral)
Cemil Özer (Tümgeneral)
Metin Emiroğlu
Vali Yılmaz Ergun
Ahmet Genç
Dr. K. Naci Ekşi
Prof. Dr. Muhan Bali
Prof. Dr. Seyfettin Uludağ
Prof. Aydın Akkaya

Mehmet Reşat Tardu
Mehmet Sevigen
Battal İlgezdi
Yüksel Çengel
Ferit Mevlüt Aslanoğlu
Metin Emiroğlu
Dr. İsmail Namık Gedik
Gülay Yedekci

Mehmet Ali Aydınlar
Emin Cankurtaran
Adil Üstündağ
Turan Tuna
Ercihan Ekşi
Yakup Aydın Karabay
Halit Polat
Ali Meral
Yüksel Kadıoğlu
Enver Çam
Derman Ünsal

İdraki (1285-1324)
Remzi (1848-1907)
Rengi (1817-1890)
Fehmi Gür (Şair)

19. yüzyıl ortalarında eski Arapgir terk edilerek bugünkü yerine taşındığından sanat değeri yüksek birçok tarihî yapı, eski Arapgir'de kalmıştır. Bu tarihî eserlerin birçoğu harap hâldedir. Eski Arapgir'de Hanikah, Cafer Paşa Camii, Osman Paşa Hamamı, Çarşı Hamamı, Miran Çayı kıyısındaki Harap Pazar harabeleri, Berenge Deresi boyunca uzanan vadi ile Kaynarca gezilecek ve görülecek yerler olarak sayılabilir. Arapgir ilçesine 15 km uzaklıkta bulunan Onar köyünde Roma döneminden kalma 18 kaya mezarı bulunmaktadır. 28 Nisan 2011 tarihinde bu kaya mezarları 1. derece arkeolojik sit alanı ilan edilmiştir. Ayrıca köyde 1224 yılında inşa edilmiş, tarihin bilinen en eski cemevi bulunmaktadır. Günümüzde Meydan Köprüsü, Gümrükçü Osman Paşa Camii, Millet Hanı ve Çobanlı Konağı restorasyon çalışmaları bitirilerek turizme kazandırılmıştır.
Yine Arapgir'de bulunan kaya arası kanyonu yer yer dik ve sarp kayalıklardan oluşup 17 bin 847 metre uzunluğundadır. Kanyonun doğa sporlarının, balık ve kara avcılığı, dağcılık, turizm ve yaylacılık faaliyetleri için doğal ortam olduğu gözlemlenir. İlçede 2 yıldızlı, 52 kişi kapasiteli turistik otel bulunmaktadır.
27 Kasım 2021 tarihinde Arapgir'in Cittaslow (Yavaş Sakin Şehir) üyeliği kabul edildi.

İlçenin ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayanır. İlçe Tarım Müdürlüğü'nü

Artova, Tokat'ın bir ilçesidir. Tokat il merkezine 37 km uzaklıktadır. 2020 yılı nüfus sonuçlarına göre ilçenin nüfusu 8.132 kişidir. İlçenin yüzölçümü 444 km²’dir. Artova ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.189 metredir.
İlçenin doğusundan 20 km uzunluğunda kaplama bir kara yolu ile Sivas-Tokat kara yoluna ulaşılır. Buradan Tokat il merkezine 18 km mesafede olup, güneyindeki 17 km mesafelik kara yoluyla Yeşilyurt ve 29 km'lik kara yolu ile Sulusaray ilçesine ulaşım sağlanmaktadır.

Bazı tarihi kaynaklar Artova ilçesinin kuruluşunun Yavuz Sultan Selim’in Çaldıran seferine dayandırmaktadırlar. Evliya Çelebi Seyahatnamesinde “ ... şimale doğru giderek Çamlıbel dağından, Sivas eyaleti toprağında mahsulü çok, mamur ve müzeyyen kasaba misali köylerden geçtik. Arıkova (Artova) kasabasına geldik. Oradan da yine şimale giderek Şeyh Nusrettin Tekkesine uğradık” kaydı bulunmaktadır. 1 Haziran 1944'te ilçe olmuştur.

İlçeye bağlı 27 köy ve 1 beldenin toplam nüfusu 10.636, ilçe merkez ve köy nüfus toplamı ise 16.246'dır. İlçe merkezi nüfusunda 1990-2000 yılları arasında %21,1 artış olmasına rağmen, 1990-2000 yılları arasında köy nüfusunun toplamında %19,8 oranında bir azalma görülmektedir. İlçe merkez ve köylerinin genel olarak 1990-2000 yılları arasında toplam nüfusunda %8,2'lik bir azalma söz konusudur.

2005 yılından itibaren ilçenin dönüm noktası sayılan çimento fabrikasıyla yeni bir atılım hamlesiyle ilçe son 15 yıl içerisinde çok fazla bir gelişim gösterememiştir. 

Artova Kaymakamlığı Resmi Sitesi 4 Mart 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Artova Belediye Başkanlığı Resmi Sitesi 4 Mart 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Arhangelos Mihael kilisesi ya da diğer adıyla Aya Elenia Kilisesi, Konya’nın Sille Mahallesi’nde yer alan bir tarihi kilisedir.

İsa’dan sonra 327 yılında Bizans İmparatoru Konstantin’in annesi Helena tarafından yaptırılmıştır. Bu kilise, Anadolu’nun ilk kiliselerinden biri olarak bilinmektedir. Aya Elena Kilisesi, 5 bin yıllık tarih boyunca birçok medeniyete ev sahipliği yapmış olan Sille Mahallesi’nde bulunur. İçinde Roma, Bizans, Anadolu Selçuklu, Karamanoğlu Beyliği ve Osmanlı izleri barındıran bu mahalle, tarih ve kültür açısından oldukça zengindir.
Kilisenin iç yapısında, Yunan harfleriyle yazılmış Türkçe bir tamir kitabesi bulunmaktadır. Bu kitabe, kilisenin tarihine dair bilgi vermektedir ve 1833 tarihli olduğu bilinmektedir. Rum Kırımı ve Ahali Mübadelesi'nden dolayı kilisenin tarihî Hıristiyan cemaati yok olmuştur.

Aydın, Türkiye'nin bir ilidir. İdari merkezi Efeler şehridir. İl, 2024 itibarıyla 1.161.702 kişilik nüfusuyla Ege Bölgesi'nin üçüncü büyük şehridir. Aydın'ın güncel nüfusu 1.165.943'tür. 17 ilçesi vardır.
Aydın'ın trafik plaka kodu 09'dur.

Aydın, tarih boyunca yetiştirdiği filozoflar, bilim insanları ve tarihçiler açısından zengin bir geçmişe sahiptir. Ünlü tarihçi Herodotos, Aydın ili için "Gökyüzünün altındaki en güzel yeryüzü" demiştir. Karacasu ilçesinde, Unesco Dünya Mirası Listesi'nde olan Afrodisias Antik Kenti bulunmaktadır.

Aydın 37°K 27°D koordinatlarında yer alır. Aydın ilinin yüzölçümü 8.116 km2dir. Kuzeyinde İzmir, kuzeydoğusunda Manisa, doğusunda Denizli, güneyinde Muğla ve batısında Ege Denizi yer alır. Ortalama deniz seviyesi 64 metredir.
Aydın'da 395.494 hektar alanda sulu tarım yapılmaktadır. Zeytinlik ve meyvelikler en geniş alanı kaplar.

Ege Denizi'ne doğru dik uzanan dağlar ve bunları ayıran ovalardan oluşur.

Aydın'da bitki örtüsü, Akdeniz ikliminin özelliklerini yansıtır. İl yüzölçümünün büyük bir kısmında maki ve orman örtüsü vardır. Makilik alanlar bodur ağaç ve çalılar ile kaplıyken ormanlarda ise piynar, meşe, çınar, karaçam, kızılçam, fıstık çamı, ıhlamur, kestaneve defne gibi türler yer alır.

Aydın ilinde yazları sıcak ve kurak, kışları ılık ve yağışlı geçen Akdeniz iklimi (Köppen: Csa) etkilidir. Bu iklim şartları ve topoğrafik yapı Aydın ve çevresinde iki ayrı bitki topluluğunun (maki ve orman) gelişmesine neden olmuştur. Kar yağışı ender görünür.

Doğu-batı ekseninde kıvrımlar çizerek boydan boya akan ve Ege Bölgesi'nin önemli akarsularından biri olan Büyük Menderes, bölgenin en önemli nehirlerinden biridir. Diğer küçük akarsular arasında Çine Çayı, Karpuzlu Çayı ve Büyük Menderes'in kollarından olan Akçay ve Dandalaz Çayları bulunmaktadır. İlde 14 baraj (Kemer Barajı, Topçam Barajı, Yaylakavak Barajı, İkizdere Barajı, Adnan Menderes Barajı, Karacasu Barajı, Gökçeburun Barajı, Katrancı Barajı, Hamzabali Barajı, Başçayır Barajı, İsabeyli Barajı, Güvendik Barajı, Karacahayıt Barajı ve Koyunlar Barajı) ve 10 adet gölet bulunmaktadır. DSİ tarafından ilde inşa hâlinde bulunan baraj, gölet, sulama, taşkın ve içme suyu tesis projeleri de bulunmaktadır.

Güncel Nüfus Değerleri (TÜİK 9 Şubat 2026 verileri)
Aydın İl Nüfusu: 1.172.107(2025 sonu). İlin yüzölçümü 8.116 km²dir. İlde km²ye 144 kişi düşmektedir. (Yoğunluğun en fazla olduğu ilçe: 534 kişi ile Kuşadası'dır.)
İlde yıllık nüfus artış oranı %0,53 olmuştur. Şubat 2026 TÜİK verilerine göre 17 ilçe ve belediye, bu belediyelerde toplam 671 mahalle bulunmaktadır.
Nüfus artış oranı en yüksek ve en düşük ilçeler: Kuşadası (%3,22) - Yenipazar (-%2,01).

Aydın ili madencilik açısından zengindir. Özellikle seramik ve cam endüstrisi için önemli endüstriyel ham maddeler olan feldspat ve kuvars il ekonomisine katkıda bulunmakta ve ihraç edilmektedir. İlde işletilen kömür, mermer, kuvars, feldispat ve zımpara taşı çıkarılan maden sahaları bulunmaktadır. Ekonomik olmaması veya düşük kalitesi nedeniyle henüz çıkarılmayan; potansiyel ve görünür rezervlere sahip altın, asbest, bakır-kurşun-çinko, barit, cıva, demir, diatomit, grafit, kükürt, vermikülit, talk ve uranyum yatakları bulunmaktadır.
İl oldukça zengin jeotermal sahalara sahiptir. Buharkent, Germencik, Sultanhisar, Efeler, Kuşadası'nda işletilen veya potansiyel olarak keşfedilmiş jeotermal kuyular bulunmaktadır. İlde ayrıca 8 jeotermal elektrik santrali bulunmaktadır.

2018-2019 sezonu sonunda, Aydın ili spor kulüplerinden bir üst lige yükselen ya da küme düşen olmamıştır. Futbolda Nazilli Belediyespor 2. Ligde play-off maçları sonunda lig 10.su olmuştur. Aydın'ın tek süper lig takımı Aydın Büyükşehir Belediyespor Kadın Voleybol takımı Avrupa'da Challenge Cup'ta final oynayarak 2. olma başarısını elde etmiştir. Aydın PTT SK, Hentbol Erkekler 1. Lig'de 9. olmuştur. Diğer kulüpler 2., 3. ve bölgesel ligdedir.
Aydınspor isimli spor kulübü Aydın ilini temsil etmekteydi. Günümüzde Süper Amatör Lig'de olan Aydınspor 1991-1992 sezonunda Süper Lig'e yükselmişti.
Önemli spor tesisleri: Adnan Menderes Stadyumu (10.988), Mukan Perinçek Stadyumu (10.500), Kuşadası Özer Türk Stadı (8.000), Söke Şehir Stadı (5.000), Atatürk Spor Salonu (2.000), Mimar Sinan Spor Salonu (2.000), Kardeşköy Sentetik Atletizm Pisti ve 3 adet yarı olimpik kapalı yüzme havuzu.

Büyükşehir illerinde merkezi yönetim, vali, il müdürleri ve il danışma kurulundan oluşur. Aydın, bir ‘büyükşehir'dir. Bu özelliğine göre yönetimi belirlenmiştir. Protokolde ilk sırada yer alan vali, merkezi yönetimi temsil eder ve cumhurbaşkanı tarafından atanır. Büyükşehir yapılan illerde, İl Genel Meclisinin yetki ve görevleri Büyükşehir Belediye Meclisi'ne devredilmiş ve kaldırılmıştır. Aydın Valisi Yakup Canbolat, Ağustos 2023/376 sayılı kararla Bursa Valisi iken atanmıştır.

Büyükşehir belediyelerinde yerel yönetim; büyükşehir belediye başkanı, büyükşehir belediye meclisi ve büyükşehir belediye encümeninden oluşur.
Yerel yönetimi temsil eden büyükşehir belediye başkanı, ildeki tüm seçmenlerin oy çokluğu ile seçilir. Yerel seçimlerde ilçe belediye başkanı ve İlçe Belediye Meclisi için de oy kullanılarak ilçelerin belediye meclisleri oluşur. İlçe Belediye meclislerinden alınan üyelerle (başkan kontenjanı, ilçe nüfusu ve parti oy oranına göre) de Büyükşehir Belediye Meclisi oluşur. Bu mecliste ilçe belediye başkanları da yer alır. Meclisin başkanı büyükşehir belediye başkanıdır. Büyükşehir belediye encümeni, belediye başkanının başkanlığında, belediye meclisinin kendi üyeleri arasından bir yıl için gizli oyla seçeceği beş üye ile biri genel sekreter, biri malî hizmetler birim amiri olmak üzere belediye başkanının her yıl birim amirleri arasından seçeceği beş üyeden oluşur. (5216 saylı kanun 16. madde)
Aydın Büyükşehir Belediye Başkanı, Özlem Çerçioğlu (CHP), 31 Mart 2024 seçimlerinde %50,53 oy oranıyla seçilmiştir. Aydın Büyükşehir Belediye Meclisi üye sayısı 82 olup büyükşehir belediye başkanı, 18 ilçe belediye başkanı ve 63 üyeden meydana gelmektedir. Bunların 56'sı CHP,19'u AK Parti, 6'sı MHP ve 2'si İYİ Parti'ye mensuptur.
Özlem Çerçioğlu, 14 Ağustos 2025'te, parti içindeki bazı sorunları beyan ederek Cumhuriyet Halk Partisi'nden ayrılıp iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi'ne katıldı ve "Erdoğan'ın himayesinde" hizmet etmek istediğini belirtti.
İlçe belediyeleri, 2024 Türkiye yerel seçimleri'ne göre, iki değişik parti tarafından yönetilmektedir. Bu ilçelerden 14'ü CHP'li ve 4'ü AK Parti'li belediye başkanıdır.

İlde bir devlet üniversitesi bulunmaktadır. Aydın Adnan Menderes Üniversitesi, 1992 yılında kurulmuştur. Üniversitede 3 enstitü, 20 fakülte, 1 devlet konservatuvarı, 6 yüksekokul, 19 meslek yüksekokulu ile 35 araştırma ve uygulama merkezi bulunmaktadır. Ayrıca toplam 446 ilköğretim okulu bulunmaktadır.

Osmanlı hükûmetinin İngiliz sermayeli Ottoman Railway Company / Osmanlı Demiryolu Şirketi (ORC)'ne verdiği imtiyaz ile inşa edilen ve Aydın'a kadarki kısmı 1 Temmuz 1866'da hizmete giren İzmir-Alsancak – Eğirdir demiryolu ve bu hattın şubesi olan Ortaklar – Söke şube demiryolu Aydın iline hizmet vermektedir. Anadolu'nun ilk, Osmanlı İmparatorluğu'nun ikinci demiryolu olan bu hat, Ege Bölgesi'nin güney ve güneydoğusunda çıkarılan madenler ile Küçük Menderes ve Büyük Menderes ovalarında yetiştirilen çeşitli tarım ürünlerinin, özellikle incirin İzmir Limanı'na daha hızlı getirilip ihracatının yapılabilmesi amacıyla inşa edilmiştir. 1935 yılında TCDD tarafından satın alınarak kamulaştırılmıştır. Hat üzerinde Göller Ekspresi ve Güller Ekspresi Anahat Trenleri ve Basmane – Denizli, Basmane – Nazilli, Söke – Denizli ve Söke – Nazilli Bölgesel Trenler hizmet vermektedir.

İzmir ile Aydın arasında, İzmir - Aydın Otoyolu olarak bilinen Otoyol 31 bulunmaktadır. Bu otoyol üzerinde de Türkiye'nin en uzun üçüncü tüneli, Türkiye Otoyolları üzerindeki en uzun ikinci tüneli olan 75. Yıl Selatin Tüneli bulunmaktadır. Aydın Büyükşehir Belediyesi Sarı Otobüslerinin 11.12.2015 tarihinde hizmete başlaması ile ilçeler arası ulaşım daha da kolaylaşmış ve Aydın Büyükşehir Belediyesi'nin belirlediği fiyat politikası ile diğer ulaşım seçeneklerine kıyasla biraz daha uygun hâle gelmiştir. İl genelinde toplu taşımada Aykart kullanılmaktadır. Ayrıca yapımı devam eden Otoyol 31'in 140 km'lik Aydın-Denizli Otoyolu kısmının inşaatı devam etmektedir. Otoyolun kalan kısmının açılması ile birlikte Ege Bölgesi ile Akdeniz Bölgesi arasındaki ulaşımın kısalacağı, turizm ve ticaret gelirlerinin de pozitif yönde artacağı öngörülmektedir.

Kuşadası Limanı'ndan deniz yolu ulaşımı sağlanmaktadır. Burası kruvaziyer turizminin önemli limanlarından biridir. Ayrıca Yunanistan'ın Sisam adasına karşılıklı feribot seferleri düzenlenmektedir.

Aydın'ın Efeler ilçesinde bir havalimanı bulunmaktadır. 1.435 metre uzunluğunda piste sahip olan bu havalimanı yıllarca kullanılmamıştır. 2012 yılında işletme hakkı Devlet Hava Meydanları İşletmesi tarafından 20 yıllığına Türk Hava Yolları Anonim Ortaklığına devredilmiştir. Günümüzde Türk Hava Yolları Uçuş Akademisi adıyla, 27 eğitim uçağıyla pilotaj eğitimi için kullanılmaktadır.

Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi'ne bağlı bir eğitim ve araştırma hastanesi, Sağlık Bakanlığı'na bağlı 10 tane devlet hastanesi, altı entegre devlet hastanesi, üç ağız ve diş sağlığı merkezi, 128  Aile Sağlığı Merkezi bulunmaktadır. Ayrıca Efeler ilçesi Kuyulu mahallesi sınırları içerisinde 1500 yatak kapasiteli, günlük 20 bin kişiye hizmet verecek olan Aydın Şehir Hastanesi, inşaatı tamamlandıktan sonra 22 Aralık 2025 tarihi itibarıyla hizmet vermeye başlamıştır.

T.C. Aydın Valiliği

Aziz Pavlus Kilisesi veya Aziz Pavlos Kilisesi, Konya'nın Meram ilçesinde bulunmakta olan tarihî bir Roma Katolik kilisesidir. Kilisenin Pavlus'un adını taşımasının sebebi, Anadolu'ya yaptığı ilk misyonerlik gezisi esnasında İkonium'a (Konya) gelmesidir.
Kilise, 1910 yılında, burada uzun yıllar boyunca çalışmış olan Fransız teknisyen ailelerine dini yardım ve desteği veren Assomptionistes rahipler tarafından inşa edilmiştir. Gotik stilde inşa edilmiş olan kilise, şehirdeki pek çok kilise arasında ayakta kalan tek kilisedir. Diğerleri yıkılmış veya hristiyan topluluğu azaldıkça, camiye dönüştürülmüştür.
Kilise 1963 yılında bakım ve onarım geçirmiştir.

Kesme sille taşından yapılmış olan kilise, şehir merkezinde Alâeddin Tepesi'nin güneydoğu tarafında konumlanmaktadır.

Katolik Kilise. "Aziz Pavlos Kilisesi". 22 Nisan 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 24 Ağustos 2007. 

 OpenStreetMap'te Aziz Pavlus Kilisesi (Konya) ile ilgili coğrafi veriler

Bakır Taş Çağı, MÖ 5000-3000 yılları arasını kapsayan tarih öncesi dönemdir. Bakır Çağı'nın bir diğer adı Maden Taş Çağı'dır. Taş aletler yanında bakırın da kullanılmaya başlamasından dolayı Kalkolitik Çağ olarak adlandırılan bu dönem, Geç Neolitik Çağ'ın devamıdır. Bu çağda da, Neolitik Çağ'da olduğu gibi, bölgesel farklılıklar bulunmaktadır.
İlk bakır izabesine dair kanıtlar Sırbistan'daki Rudnik Dağı civarında bulunan yaklaşık MÖ 5500'de var olmuş bir arkeolojik yerleşim bölgesinde rastlanmıştır. Bakır Çağı'nın başlangıcı ve bitişi Avrupa ve Yakın Doğu'da aynı zamanlara denk gelirken, Çin'de MÖ 3000, Sahra-Altı Afrika'da MÖ 2000 Güney Amerika'da MÖ 1400 yılları civarında başlamıştır. Afrika ve Amerika'daki eritme ve izabe yöntemlerinin bağımsız bir şekilde geliştiği düşünülmektedir. Kuzey Amerika'da ise bakır izabesi Avrupalıların kıtaya ayak basmasına kadar görülmemiş, ancak bakır cevheri çeşitli başka yöntemlerle mücevher ve eşya yapımında kullanılmıştır. Avustralya'da ise yerliler tarafından bakırın da dahil olduğu herhangi bir metalin kullanımına tarihte ve tarih öncesinde rastlanmamıştır.
Anadolu'da bulunan Hacılar, Canhasan, Kuruçay Höyükleri bu devirde var olmuş yerleşim yerlerine örnek oluşturur.

Kalkolitik Çağ, Erken, Orta ve Geç olmak üzere üç evrede incelenir. Bu evreler arasında çömlek biçimleri, metal kullanımının yaygınlığı, sanat tarzı, bina inşası ve ekonomik aktiviteler bakımından kültürel, sosyal ve teknolojik çeşitli farklar bulunmaktadır.

Geç Neolitik dönemde yaşanan yangınlardan sonra ileri üretici dönem denilen Kalkolitik dönem başlamıştır. Bu dönemin en önemli özelliği taş aletlerin yanı sıra bakırın da kullanılmaya başlanmasıdır. İkinci önemli özellik ise özgün desenli kapların üretilmesidir. Kalkolitik Çağ'ın ilk evresi olan Erken Kalkolitik'te nüfus artışıyla birlikte yerleşim yeri sayısında da artış vardır.
Anadolu'daki önemli yerleşim yerleri arasında Hacılar Höyük, Kuruçay Höyüğü, Can Hasan Höyüğü, Köşk Höyük, Yumuktepe, Tülintepe Höyüğü, Norşuntepe, Korucutepe, Kurban Höyük, Samsat ve Tilkitepe sayılabilir. Tüm bu yerleşimlerin yanı sıra Doğu Anadolu'da, günümüz Malatya şehri sınırları içerisinde yer alan Arslantepe (Eski Malatya) yerel Kalkolitik kültürlerin anlaşılması ve doğru tanınması bakımından çok önemlidir. Arslantepe ve Hacınebi (Şanlıurfa) gibi kazılardan elde edilen sonuçlar Mezopotamya'nın etkisi ile bölgede bir kentleşme sürecinin başladığı fikrini kökünden yıkmıştır.

Çatalhöyük kemik buluntuları sonuçlarına göre R1b ve R1a Y-DNA haplogrubu MÖ 5000-4700 yıllarında Anadolu'ya gelerek Anadolu yerli insanını oluşturduğu ve bu toplumun Mezopotamya'dan çok daha önce şehirleşme sürecine girdiği anlaşılmıştır. Bu haplogrubun Kurgan hipotezine göre Proto-Hint-Avrupalılar tarafından Karadeniz-Hazar steplerinden Anadolu, Avrupa ve Asya'ya yayıldığı düşünülmektedir.

İkinci evreyi oluşturan geç kalkolitik dönem kabaca MÖ 4. bine tarihlenir. Küçük kutsal alanlardan başka ortak tapınaklar bulunmamaktadır. Genel olarak sadece bebekler ev içlerine gömülmüştür. Yetişkinler ise yerleşim dışına gömülmektedir. Halk tarım ve hayvancılıkla yaşamını sürdürmüş, zaman zaman avcılık ve balıkçılık da yapmıştır. Maden kullanımıyla ilgili olarak ticaret oldukça yaygınlaştırılmıştır.
Anadolu bu dönemde büyük olasılıkla Boğazlar üzerinden gelen göçlere sahne olmuştur. Buna bağlı olarak nüfus artmış ve yeni yerleşim yerleri ortaya çıkmıştır. Artık Anadolu'nun bütününde homojen bir kültürden söz etmek söz konusu değildir. Göçlerle gelen etkiler sonucu eski ince kap formlarının yanında onlardan tümüyle farklı, siyah zemin üzerine beyaz boya ile yapılmış çizgilerle bezenmiş yeni kap çeşitleri ortaya çıkmıştır. Daha önceki gerçekçi Anatanrıça figürinlerinin aksine son derece soyut, fakat yine Anatanrıçayı ifade eden, mermerden yapılma idoller yaygınlaşmıştır.

Daha yoğun bir yerleşim görmüş olmasına karşın Kalkolitik Çağda da Anadolu'da bir kültür bütünlüğünden söz edilemez. Bu dönemde Anadolu'nun coğrafi ve topoğrafik konumu gereği bazı dış etkiler söz konusudur. Kuzeybatı Anadolu, Balkanlar ve Ege Adalarında, Doğu ve Güneydoğu Anadolu, Kuzey Mezopotamya'da, Çukurova ise Kuzey Suriye'de gelişen kültürlerin etkilerini gösterir.
Kalkolitik Çağ'da Anadolu'da ölü gömme adetleri bölgelere göre değişiklik göstermektedir. Ölüler yerleşim yeri içine veya yerleşim yeri dışına toprak, küp ya da taş sanduka biçimli mezarlara gömülmüş, yanlarına ölü hediyesi olarak çanak, çömlek, süs eşyası ve silahlar bırakılmıştır.

Anadolu'da bugüne kadar tanınan en gelişmiş Erken Kalkolitik kültürü Hacılar'da bulunur. Kare ya da dikdörtgen planlı, taş temelli, kerpiç yapılar düz damlıdır. Evler arasındaki dar sokakları ve yerleşmenin etrafını çevreleyen kerpiç koruma duvarı ile Hacılar bir kent görünümündedir. Bitişik düzendeki evlere geniş avludan açılan kapılardan girilir. Evlerdeki geniş mekanlarda küçük bir kutsal alan, işlik, kuyu ve çanak çömlek atölyeleri bulunmaktadır.
Hacılar'da bu çağın en belirgin özelliği, el yapımı, boyalı çanak çömleğin kullanılmış olmasıdır. Hacılar'ın Erken Kalkolitik Çağ'a ait V - I katlarında (MÖ 5400 - 4750), teknik ve form açısından ileri bir düzeye erişmiş parlak perdahlı, tek renkli çanak çömleklerinin yanı sıra zengin bezeklere sahip boyalı çanak çömlek giderek artış göstermektedir. Boyalı olanlar krem ya da pembemsi sarı renkte zemin üzerine kırmızımsı kahverengi ile yapılmış geometrik motiflerle bezenmiştir. Oval ağızlı kaseler, küre gövdeli çömlekler, iri vazolar, dikdörtgen çanaklar, küpler ve testiler değişik kap formları arasındadır. Neolitik Çağ'ın devamı olan pişmiş toprak tanrıça heykelciklerinin çoğu oturur durumda ve daha şematik olarak yapılmıştır. Taş, kemik ve az sayıdaki bakır eşya da aynı geleneğin devamıdır.

Geç Kalkolitik Çağ'ın Batı Anadolu'daki önemli yerleşme birimlerinden biri de Beycesultan'dır. Denizli iline bağlı Çivril ilçesinin 5 km güneydoğusundaki bu yerleşim yerinde saptanan 40 yapı katından XL - XX'nin (MÖ 4000 - 3000) Geç Kalkolitik Çağ'a ait olduğu anlaşılmıştır. Dikdörtgen planlı kerpiç yapıların bazıları uzun ve (MEGARON) tipini andırmaktadır. Yapıların içinde duvarlara destek görevi yapan payeleri, ocak yerleri, duvar kenarlarında sekileri, içleri sıvalı silo / erzak bölümleri bulunmaktadır. Beycesultan'da bir çömlek içinde ele geçmiş olan gümüş yüzük, bakır aletler, hançer parçası ve üç iğne maden aletler bakımından önemli bir grubu oluşturur. Geç Kalkolitik Çağ seramiği gri, siyah, kahverengi zeminli ya da bu renkler üzerine beyaz geometrik boyalı, bazıları çizi bezelidir.

İç Anadolu'nun kuzey kesiminde bugüne değin karşılaşılan en eski yerleşim Geç Kalkolitik Çağ'a aittir. Bunlardan Alişar ve Alacahöyük buluntular müzelerde sergilenmektedir. Yozgat ilinin 67 km güneydoğusundaki Alişar'da yapılan kazılarda 19 - 12 M katları ile Çorum ili, Alaca ilçesinin Höyük köyündeki Alacahöyük'te yapılan kazılarda 15 - 9. katlarının Geç Kalkolitik Çağ'ın sonuna ait olduğu anlaşılmıştır. Her iki yerleşim yerinde de dikdörtgen planlı kerpiç yapılara ait kalıntılar ve kahverengi, siyah, koyu gri renklerde çanak çömleklere rastlanmıştır. Tek renkli olan seramiklerin bazısı çizi ya da oyma bezeklidir. Kap formları arasında meyvelikler, maşrapalar ve küpler çoğunluktadır.
Müzede Doğu Anadolu'nun Orta Kalkolitik Çağı, Tilkitepe malzemeleri ile temsil edilmektedir. Van Gölünün güneydoğusundaki Tilkitepe'de yapılan kazılarda, obsidiyen aletler ve hammaddelerin yanı sıra Halaf seramiği olarak adlandırılan boyalı çanak çömleklere de rastlanmıştır.

Karaman ilinin 13 km kuzeydoğusundaki Kalkolitik Çağ yerleşim yeri olan Canhasan'da bu çağın üç evresi (3 - 1. katlar) saptanmıştır. Konya Ovasını Çukurova'ya bağlayan doğal yol üzerindeki konumu gereği Canhasan, bu bölgeler arasındaki ticari ve kültürel bağlantıyı sağlayan bir yerleşim yeri durumundadır. Hacılar'a benzer dikdörtgen planlı evlerin duvarları geometrik motifli resimlerle bezelidir. El yapımı, ince çeperli seramik krem ya da devetüyü astarlıdır. Tek renkliler yanında kırmızı ya da siyah renk boyalılar ve bazıları beyaz bir madde ile doldurulmuş çizi bezekli olanlar vardır. Bakırdan bir bilezik, topuz ya da asa başı ile bazı bakır parçalar Canhasan'ın önemli bakır buluntuları arasında yer alırlar.

TAY (Türkiye Arkeolojik Yerleşmeleri Projesi)29 Haziran 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bartın, Karadeniz Bölgesi'nin batı bölümünde yer alan Bartın ilinin merkezi olan şehirdir. Şehirden geçen Bartın Çayı'ndan denize gemiyle gidilebilir. Bu özelliğiyle Türkiye'de deniz trafiğine uygun tek akarsudur.
İl merkezinin rakımı 25 m'dir. Merkez ilçenin yüzölçümü 1.091 km²dir.

Adını, kenarında kurulduğu Bartın Çayı'nın Antik Çağ'daki isminden (Parthenios) alır. Parthenios, Yunan mitolojisinde tüm okyanusların kişileşmiş hâli olan Okeanos'un çocuğu olan yüzlerce tanrıdan birisi idi ve Sular Tanrısı idi. Romalılar devrinde Bartın Çayı'na Parthenius denilirdi. Çayın kıyısında kurulan şehre ise Parthenia adı verildi. Bu isim zamanla Bartın'a dönüşmüştür.

Bartın, tarihî Paflagonya antik kentlerinden Sesamos (Amasra), Kromna (Kurucaşile) ve Erythinoi (Çakraz)'ı sınırları içerisinde bulunduran bir yerleşimdir. Bartın'ın ilk sahiplerinin, MÖ 14. yüzyılda Gaskalar ve MÖ 13.yüzyılda Hititler olduğu kabul edilir. Daha sonra Bolu çevresine yerleşen Bitinyalılar ile Kastamonu çevresinde hüküm süren Paflagonyalılar arasında kalan Bartın, bu iki gücün egemenliğine girdi. MÖ 12. yüzyıl sonlarında Bartın Friglerin eline geçti.
Bartın ve çevresi, MÖ 7. yüzyıl sonlarında Kimmerlerin, MÖ 6. yüzyılda Lidyalıların, MÖ 547 yılında Perslerin hâkimiyetine girdi. Pers hâkimiyetine MÖ 334 yılında, Makedonya Kralı Büyük İskender son verdi. Bartın'ın yönetimi İskender'in komutanlarından Eumenes'e verildi. MÖ 279'da yöre Pontus Krallığı'nın hâkimiyetine girdi.

Pontus Krallığı'nın egemenliğine, MÖ 70'te Anadolu'ya giren Romalılar son verdi. Bartın, MS 395'te, imparatorluğun Doğu ve Batı olarak ikiye bölünmesinden sonra Doğu Roma İmparatorluğu'nun bir parçası oldu.

Bartın ve çevresi MÖ 390 yıllarında Peçenek ve Kumanların, MS 798'de Emevi halifesi Abdülmelik komutasındaki Arapların, 800 yıllarında Selçukluların ve 865 yılında Rusların akınlarına hedef oldu. 1084'te Anadolu Selçuklu hükümdarı Kutalmışoğlu Süleyman Bey'in komutanlarından biri olan Emir Karatekin yörede bir Türk emirliği kurdu. Bartın, bu emirliğin bir parçası idi.
Haçlı Seferleri sırasında İstanbul'dan Samsun'a kadar Karadeniz sahilinin tamamı yeniden Doğu Roma'nın egemenliğine girdi. Bartın ve çevresi 11. yüzyıl sonlarında Anadolu Selçukluları'nın, 1326'da Candaroğulları Beyliği'nin ve 1392'den itibaren Osmanlı Devleti'nin yönetimine girdi.

1392'den itibaren Osmanlı Devleti sınırları içinde yer alan kent, 1402'de gerçekleşen Ankara Savaşı sonunda bir süre için İsfendiyaroğlu Beyliği'nin eline geçti. 1460'ta Kuzey Anadolu seferine çıkan Fatih Sultan Mehmet Bolu'ya geldiğinde, İsfendiyaroğulları Beyi İsmail Bey kendisine bağlılığını bildirdi. Fatih, Ekim ayında Bartın'a geldi ve bugünkü Orduyeri'ne ordugâhını kurdu.
Yeniden bir Osmanlı kenti olan Bartın, 1460-1692 arasında Anadolu Beylerbeyliği'ne bağlı Bolu Sancağı'nın sınırları içinde idi. 1692-1811 yılları arasında voyvodalıkla yönetildi. 1811 yılında yeniden kurulan Bolu Sancağı'na bağlandı ve Oniki Divan adını aldı. 1867'de ilçe oldu. 1876 'da ise Belediye teşkilatı kuruldu.

Bartın, 1924 yılında Zonguldak'ın bir ilçesi oldu. 7 Eylül 1991 tarihinde il statüsüne kavuştu. Bartın'ın dört ilçesi (Merkez, Amasra, Ulus ve Kurucaşile), ayrıca Kozcağız, Hasankadı, Arıt, Abdipaşa, Kumluca beldeleri ve 260 köyü vardır.
Bartın'ın siyasal, ekonomik ve sosyo-kültürel tarihini yansıtan eşya, fotoğraf ve belgeler, Hükûmet Caddesi'ndeki tarihî bir binada 2019'de açılan Özel Bartın Kent Müzesi'nde sergilenmektedir.

Merkez ilçe; 2 belde, 137 köy ve 28 mahalleden oluşmaktadır.

Kaynak:

Bartın, Türkiye'nin nüfus bakımından en küçük illerinden biridir. Şehirde 1 yerel televizyon kanalı ve 2 yerel radyo kanalı vardır.
Yerel Kanallar

Bartın TV (BTV)
Yerel Radyolar

Radyo74 (90.2)
Bartın FM (106.0)
Yerel Gazeteler

Bartın Halk Gazetesi
Bartın Takip Haber
Bartın Olay Gazetesi
Bartın Her gün Gazetesi
Bartın Pusula Gazetesi
Bartın Gazetesi

Bayat, Çorum ilinin bir ilçesidir.

Bayat, tarihi MÖ 1. yüzyıla dayanan bir yerleşim birimidir. Şehrin kuzeydoğusundaki kaya mezarlarının roma döneminden kaldığı sanılmakla birlikte ilçe sınırları içerisinde birçok yerde roma medeniyetine ait para, heykel ve mezarlara rastlanılmaktadır.

İlçenin yüzölçümü 717 km²dir. Bayat ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 697 metredir. Orta Karadeniz Bölgesi ile İç Anadolu Bölgesi kesim noktasında Köroğlu Dağlarının doğuya uzantısı ile İç Anadolu'nun Orta Kızılırmak bölümünde yer alır. Çorum'a uzaklığı 83 kilometredir. Yılık ortalama yağış  miktarı 445,2 mm'dir.
İlçedeki en önemli akarsu Karatepe ve Öbek Tepesinden çıkan kar suları ile beslenen kuzeyden güneye doğru 45 kilometrelik bir vadi oluşturan ve Kızılırmak'a dökülen Bayat çayıdır. İlçenin kuzeyinde 2013 metre yüksekliğinde Öbek Tepesinin yer aldığı Karatepe mevcuttur. Kuzeyden güneye doğru gidildikçe rakım küçülerek 500 metreye kadar düşmektedir. Bu nedenle ilçe kuzeyi dağlık, güneyi küme halinde tepelerin ve kısmen ovaların yer aldığı kırık, dalgalı ve engebeli bir arazi yapısına sahiptir. İlçenin kuzeyinde yer alan dağlık ve ormanlık kesimde Türkiye'de Karadeniz iklimi, güneyde ise, karasal iklim hüküm sürmektedir. İlçe iki iklim arasında geçiş bölgesinde yer almaktadır. Bu sebeple yazlar sıcak ve kurak, kışlar soğuk ve kar yağışlı geçer. Yağışlar düzenli olmayıp, en çok ilkbahar mevsiminde yağış almaktadır. İlçenin dağlık kesimi genelde çam ve meşe ormanı ile kaplıdır. Ovalık kesimde ise bozkırlar yer almaktadır. İlçenin oksijen deposu Karatepe ormanlık alanıdır.

Türkçenin Bayat ilçesinde kullanılan şivesinin Batı Anadolu ağızları içindeki konumu
Prof. Dr. Leyla Karahan'ın Anadolu Ağızlarının Sınıflandırılması (Türk Dil Kurumu yayınları: 630, Ankara 1996) adlı çalışmasına göre şöyledir:

İlçenin ekonomik yapısı coğrafi yapıya göre şekillenmiştir. İlçe kuzeyinde dağlık kesimde yer alan 18 köy halkı  şehirlerde inşaat işçiliği, kısmen orman ürünleri, az da olsa tarım ve hayvancılık ile Linyit Kömür işletmesinde işçilik yaparak geçimlerini sağlamaktadır. Ovalık kesimde yer alan köylerde ise halk, tarla tarımı ve hayvancılık yaparak geçimini sağlamaktadır. İlçede toplam 47.874 hektar tarım arazisi mevcuttur. 2002 yılı verilerine göre 13.090 büyükbaş ve 6.400 adet küçükbaş hayvan mevcuttur. İlçede un ve yem fabrikaları ile linyit kömür işletmesi mevcuttur. İlçenin özellikle dağ köylerinin geçim kaynakları mevsimlik inşaat işçiliğine dayanmaktadır
İlçede bir lise, bir Anadolu lisesi bir de çok programlı lise ve 6'sı ilçe merkezinde olmak üzere toplam 57 ilköğretim okulu mevcuttur. Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğünce yaptırılan 500 kişilik kapalı spor salonu 2003 yılı itibarıyla tamamlanmış ve faaliyete geçirilmiştir. İlçede 50 yatak kapasiteli devlet hastanesi, merkez sağlık ocağı, Barak ve Yoncalı Köylerinde birer adet sağlık ocağı mevcuttur.

YerelNet11 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Çorum-Bayat Belediyesi12 Mart 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Belh (Darice ve Farsça:بلخ, Balkh), Türkçe (Uygur Lehçesinde) Balık (kent), Afganistan'ın kuzeyinde yer alan eski bir yerleşim yeridir.
Büyük Uygur Uygarlığı döneminden kalma antik kentlerden biridir. (Hanbalık-Başkent, Baybalık, Uluğbalık, Ordubalık gibi gibi kentlerden adı sadece Balık olan kenttir, Uygur el yazmalarında adı geçer). Eski Belh şehri (bugünkü Afganistan'ın en eski şehridir) Veda'lı ismi Bhakri'yle ilişkilidir ki sonradan Yunanlar Buhara'ya Bactra demiştir ve ismini Bactra'ya vermiştir. Takharistan veya Bactria'nın merkezi ve başkenti olarak bilinirdi. 365 metre rakıma sahip, mevsimlik akan Belkh Nehri'nin sağ kıyısından 12 km ileride olan eski Belh, bugün çoğunlukla bir enkaz yığınıdır. Belh, bir zamanlar Horasan’ın önemli şehirlerinden birisiydi. Afganistan'da Türk halkları'nın ve Türk kültürünün görüldüğü bir bölgedir.
Bir zamanlar dünyanın önemli bir şehriyken Moğollar tarafından tamamen yok edilmiştir. Bugün Afganistan’ın kuzeyinde merkeze bağlı küçük bir şehirdir ve başkent Mezar-ı Şerif’in 20 km kuzeybatısında, Amu Derya’nın yaklaşık 74 km güneyindedir.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin doğduğu şehirdir. Ayrıca islam dünyasında "Kubbet-ül islam" olarak da bilinir.

 Buhara, Özbekistan
 Konya, Türkiye
 Merv, Türkmenistan

Birecik, Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nin Orta Fırat bölümünde Şanlıurfa iline bağlı bir ilçedir. Fırat Irmağının eskiden sadece doğu kıyısındayken son yıllarda her iki kıyısı üzerindedir. Deniz seviyesinden 349 metre yükseklikte kurulmuştur.
Birecik Şanlıurfa'ya 83 km, Gaziantep'e 63 km uzaklıktadır. Evler, ırmak boyundaki dar bir düzlükte ve bunun gerisinde yükselen dik bir yamaç -halk arasındaki adıyla "Yeşildağ"- üzerine yayılır. Bu yamaç üzerinde bir de kalesi vardır. Fırat, Birecik'in bulunduğu noktadan itibaren aşağıya doğru ufak çapta nehir nakliyatına elverişlidir. Bu sebeple, Birecik eskiden beri kara ve nehir ulaşımı arasında bir aktarma yeri olarak önem kazanmıştır. Daha sonraki devirlerde İstanbul-Bağdat demiryolunu Birecik'ten değil de biraz güneyden geçmesi ve kervan ticaretinin eski önemini kaybetmesiyle kasaba gerilemeye başladı. İnşası 1951'de başlayıp 1956'da sona eren Birecik Köprüsünün yapılması kasabanın önemini yeniden artırdı.

Birecik, ilçede konuşulan Türkçe ile de önemli konumdadır. Tarihçi İlber Ortaylı Birecik'te konuşulan Türkçenin saf Oğuz Türkçesi olduğunu belirtmiştir.
Birecik ağzının öne çıkan özellikleri şunlardır:

Şimdiki zaman eki olarak "-yor" eki yerine "-y" eki kullanılır.
Örnek:
geliyor--> geliy,
gidiyor--> gidiy,
okuyor --> okuy,
yapıyor--> yapıy,
vuruyor--> vuruy,

1. Çoğul Şahıs eki olarak "-ik,-ık" kullanılır.
Örnek:
geliyoruz--> geliyik,
gidiyoruz--> gidiyik,
okuyoruz --> okuyık,
yapıyoruz--> yapıyık,
vuruyoruz--> vuruyık

Bazı kullanımlarda ünlü daralması görülmez.
Örnek:
yapmıyorlar mı? --> yapmaylar mı?,
gitmiyorlar mı? --> gitmeyler mi?,
gelmiyorlar mı? --> gelmeyler mi?

Bazı sözcüklerin farklı kullanımları vardır.
Sıfat Örnek:
yeni --> yengi,
Zamir Örnek:
kendileri --> genler,
bana      --> bene,
sana      --> sene

gıcık ve kasıt anlamında kullanılan "karez"
Örnek:
"bene karezin mi var?",
"karezine yapıysın."

Aramice Bîrsâ kelimesinden türeyen ve Arapça kale, hisar anlamına gelen el-Bîre olarak olarak bahsedilen Birecik, “küçük kale” anlamına gelmektedir. Antik dönemde yerleşimden “Makedonopolis” olarak da bahsedilmiştir.
Fırat Nehri kıyısında yer alan yerleşimin tarihi, bu konumundan ötürü oldukça eski dönemlere kadar uzanmaktadır. Hititler döneminde iskanın başladığı düşünülen Birecik'e MÖ 9. yüzyıl ortalarında Asurlular hakim olmuştur. Daha sonra Pers, Makedon ve Seleukoslar'ın egemenliğine giren yerleşim MS 2. yüzyılda kesin olarak Roma topraklarına katılmıştır. Roma İmparatorluğunun bölünmesiyle Bizans topraklarında kalan yerleşim 637 yılında İyâz bin Ganm komutasındaki Arap ordularınca ele geçirildi. Abbasiler döneminde yerleşim yeniden imar edildi. Bizans ve Arap güçleri arasında sıkça el değiştirdi.
11. yüzyılın ikinci yarısında yerleşim Büyük Selçuklu Devleti'nin egemenliğine girmiş, 1096'da ise Bizanslılar tarafından yeniden ele geçirilmiştir. Ancak Bizans hakimiyeti de kısa sürmüş ve yerleşim Birinci Haçlı seferi sırasında 1098'de kurulan Urfa Kontluğu topraklarına katılmıştır. Musul atabegi İmâdeddin Zengî 1144'te Urfa'yı Haçlı Kontluğundan aldıktan sonra 1145'te Birecik bir süre kuşatsa da ele geçiremedi. Kale, 1150 yılında Urfa kontesi Beatrice tarafından Bizans İmparatorluğuna satıldı.
Yerleşim bir süre sonra Artuklular hakimiyet kurmuş, sonrasında yerel valilerce yönetilmeye başlayan yerleşim, 1182'de şehre gelen Selahaddin Eyyubi'ye bağlılığını bildirmiştir. 1260 yılında Hülagû Han tarafından ele geçirilen ve yağmalanan Birecik, hemen sonrasında Memlukluların eline geçmiştir. 1264'teki Moğol kuşatmasında şehir yakılırken yaşayanların büyük kısmı da öldürülmüştür. Baybars'ın Birecik'e doğru hareketi sonucu kuşatma kaldırılmış ve Memlükler kaleyi tahkim etmiştir.
Birecik; Memluklü-İlhanlı, Memluklü-Ak-Koyunlu ile Karakoyunlulara arasında uzun süren hakimiyet mücadelesinin etkisinde kalmıştır.
Memlüklerin Anadolu'ya gerçekleştirdiği harekâtlarda önemli bir üs konumunda olan Birecik kalesi 1275 yılında Moğollar tarafından yeniden kuşatıldı. Ancak Baybars'ın yardıma gelmesiyle Moğollar kuşatmayı kaldırarak geri çekildi.
1418 yılında şehir Karakoyunlular tarafından yağmalandı. 1472 yılında Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan tarafından ele geçirildi. Ancak yerleşim kısa süre sonra yeniden Memlük denetimine girdi.
Birecik, 1516 yılında Osmanlı topraklarına katıldı. Bir süre Diyarbekir Eyaleti'nin sancaklarından oldu. Liman şehri olması ve tersanenin varlığıyla Anadolu'dan Bağdat ve Basra'ya ulaşımda önemli bir merkez konumunda bulundu. Halep ve sonrasında Rakka eyaletlerinin bir sancağı olan yerleşim, 19. yüzyıl ortalarında Halep Eyaleti'nin Rakka sancağına bağlı bir kaza konumundaydı. Halep Vilayeti'nin kurulmasıyla Urfa sancağının bir kaza merkezi oldu.
I. Dünya Savaşı sonrasında 27 Şubat 1919'da İngiliz güçleri Birecik'e girmiş, ancak aynı yıl içerisinde Fransız kuvvetleri Birecik'e yerleşmiştir. Fransızlar 10 Temmuz 1920'de Birecik'ten çekilmiştir. Cumhuriyetin ilanıyla kaza merkezi statüsünde bulunan yerleşim Şanlıurfa ilini oluşturan ilçelerden biri oldu. 1956 yılında Fırat Nehri üzerinde inşa edilen köprü sayesinde şehir yeniden gelişme gösterdi.
Kelaynak kuşlarıyla ünlü, Fırat nehrinin çekiciliği ile doğal ve tarihî eserleriyle göze hoş gelen bir ilçedir. 
Birecik köprüsü Türkiye'nin ikinci uzun ırmak köprüsüdür. Birecik kuzeyinde Birecik Barajı güneyinde ise, Karkamış Barajı arasında göl havzasında kalmaktadır. İlçe ekonomisi genelde Antep fıstığı üreticiliği üzerine kuruludur.
Gerek konumu gerek Hastane ve resmi işlemler sebebiyle Gaziantep'e yakın olan ilçe Halfeti ilçesi ile birlikte 2023 yılında İçişleri Bakanlığı'na referandum ile oylama yapılarak Gaziantep'e bağlanma talebinde bulunmuştur. içişleri bakanlığı tarafından konu incelenmektedir.

Birecik, Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nin Orta Fırat Bölümünde, Şanlıurfa iline bağlı Fırat Nehri kıyısında bir ilçedir. Birecik ilçesi doğudan Arat ve Babadağları, güneydoğudan Suruç sınırında Beko Dağı ve kuzeybatıdan da Kalazan Dağı ile çevrilidir. Fırat Nehri üzerindeki konumu, yerleşmenin tarih boyunca önemli bir merkez olmasına neden olmuş, özellikle Anadolu ve Mezopotamya arasındaki ticarette bir bağlantı noktası olma özelliğini, 19. yüzyılda yakın çevreden demiryolunun geçmesi ve Ortadoğu'nun siyasal yapısındaki değişimlere değin korumuştur. Yörede hem kara hem de nehir ticareti önem kazanmıştır. Fırat Nehri hem nehir taşımacılığına, hem de açtığı dar vadi ile kara ulaşımına olanak sağlamıştır. Fırat Nehri'nin özellikle Birecik ile Basra Köprüsü'nün arasındaki bölümünde nehir taşımacılığı yapılmıştır. 1956 yılında Fırat üzerinde Birecik Köprüsü'nün yapılmasıyla yeniden ticaret ve tarımsal etkinlik gelişme göstermiştir. İlçe halkı tahıl ve baklagiller tarımıyla meşgul olur. Fıstık yetiştirme de ilçenin ekonomik hayatında çok önemli bir yer tutar.
İlçenin yüzölçümü 912 km²dir.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Birecik coğrafi konumu nedeniyle turistlerin çok fazla ilgisini çeken bir ilçe olmamasına rağmen tarihi dokusu ve doğal yaşamı sayesinde özellikle kültür gezilerini tercih eden turistlerin ilgisini çekmektedir. Dünyada sadece Fas'ta, Türkiye'de Birecik'te ve çok az sayıda Suriye'de yaşayan Kelaynak kuşları ilçenin simgesi durumundadır. Türkiye'de yaşayan yaklaşık 100 bireyin göç etmesine izin verilmemekte ve göç zamanı kuşlar kafeslere alınmaktadır. Kelaynaklarla ilgili gerek Avrupa gerek Türkiye kaynaklı kuşları güvenli şekilde göç ettirebilmeyi amaçlayan yeni projeler geliştirilmektedir.
Kelaynakların yanı sıra son zamanlarda sayıları gittikçe azalan Çizgili ishak kuşu da şehrin bir diğer önemli simgesidir. Fakat bilinçsiz yapılaşma sonucunda yaşam alanları olan söğütlükler gittikçe daralmış ve buna bağlı olarak popülasyonu da azalmıştır.
Birecik ilçesinin tarihi simgesiyse şehrin kuzeyinde Fırat'ın doğusundaki bir tepe üzerinde yerleşmiş olan Birecik kalesidir. Kalenin yapım tarihi tam olarak bilinmemekle birlikte ilk olarak Asurlular zamanında yapıldığı iddia edilmektedir. Üzerinde bulunan 12 burçtan günümüze sadece biri kısmen ulaşabilmiştir. Şehrin çevresini kuşatan surlar tamamen yıkılmış sadece 2 adet şehir kapısı ve 1 adet burcu ayakta kalmıştır. Ayakta kalan kapılar şehrin kuzeydoğusundaki Urfa kapısı ve şehrin kuzeyindeki Meçan kapısıdır. Şehrin  kuzeybatısındaki Bağlar kapısı ve güneyindeki Meydan kapısı ise günümüze ulaşamamıştır.
Şehirde ayrıca Selçuklular zamanından kaldığı tahmin edilen Ulu Camii ve Birecik Kalesi önemli tarihî eserlerdendir.

Birecik Kaymakamlığı14 Haziran 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Birecik Belediyesi 9 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Birecik Haber

Bolu, Türkiye'nin bir ilidir. Türkiye'nin Karadeniz Bölgesi'nin Batı Karadeniz Bölümü'nde yer alır.
2023 itibarıyla nüfusu 326.409 olan ilin yüzölçümü 8.313 km2'dir. İlde km2'ye 39 kişi düşmektedir. (Bu sayı Merkez'de 132'dir). İl merkezinin denizden yüksekliği yaklaşık 725 metredir.
2020 yılında TÜİK verilerine göre Bolu'nun merkez ilçeyle beraber 9 ilçesi, 12 belediyesi, bu belediyelerde 93 mahallesi ve 487 köyü vardır.
Bolu'nun trafik plaka kodu 14'tür.

MÖ 8. yüzyıldan sonra batıdan gelen Bitinyalılar bu bölgeye yerleşti. Daha sonra Bithynia olarak adlandırılan bu topraklardaki başlıca yerleşme yerleri Kienos (daha sonra Prusias, bugün Konuralp) ile Bithynion (bugünkü Bolu)'du. İskender'in ölümünü izleyen dönemde Bolu yöresinde bağımsız Bitinya Krallığı kuruldu.
Roma döneminde Bithynium olarak anılan kente İmparator Claudius'un hüküm sürdüğü yıllarda Claudiopolis adı verildi. MS 2. yüzyıl başlarında İmparator Hadrianus'un sevgilisi Antinous'un doğum yeri olması nedeniyle önem kazanan kent daha sonra Hadrionapolis olarak adlandırılmaya başlandı. Bizans döneminde "Polis" olarak anılan ve bir piskoposluk merkezi olan kente, 11. yüzyılda yöreye gelmeye başlayan Türkmenler "Bolu" adını verdiler.
Roma döneminde önemi artan Bithynia, Bizans yönetimi altındayken elverişli doğal konumu sayesinde 7. ve 8. yüzyıllardaki Arap akınlarından etkilenmedi. 11. yüzyıldan sonra Bizanslılar ile Anadolu Selçuklular arasında el değiştiren yöre 13. yüzyılda Anadolu Selçuklularının, daha sonra İlhanlıların eline geçti. Osman Gazi döneminde (1299-1324) Konur Alp tarafından Osmanlı topraklarına katıldı ve sancak merkezi yapıldı. 1324-1692 döneminde Bolu'yu yöneten sancak beyleri arasında Konur Alp, Gündüz Alp ve Zor Mustafa Paşa dikkat çeker. I. Süleyman (Kanuni Sultan Süleyman) döneminde ise Bolu, idari ve askerî açıdan önem kazanmış, bu dönemdeki reformlar Bolu'nun yönetimini de etkilemiştir.
Bu dönemde İsfendiyaroğulları'nın kısa süreli istilasına uğrayan Bolu, 1692'den itibaren sancak beyleri yerine atanan Voyvodalar tarafından yönetilmeye başlandı. 1811'de II. Mahmud voyvodalığı kaldırınca, Bolu-Viranşehir adıyla yeniden sancak oldu. 1864 Vilayet Nizamnamesi ile Bolu Sancağı Kastamonu Vilayeti'ne bağlandı. II. Meşrutiyetten(1908) Cumhuriyet dönemine kadar bağımsız sancak olarak yönetilen Bolu, 1923'te Vilayet haline getirildi. Bolu'nun son mutasarrıfı Ahmet Fahrettin Bey, Bolu'nun ilk valisi oldu.
Bolu'da Batı Anadolu Ağzı kullanılmaktadır.

Türkiye yüzölçümünün %1,015'lik bölümünü kaplayan Bolu ili, 8.276 km² (827.600 Ha.) yüzölçümü ile Karadeniz Bölgesi'nin Batı Karadeniz Bölümünde yer alır. İl arazisinin yaklaşık %18'ini tarım alanları oluşturmaktadır. İl genelinde orman alanları %59'luk bir yer kaplarken, bu oran Türkiye genelindeki ormanların %2,55'ine karşılık gelmektedir. Çayır ve meraların kapladığı alan yaklaşık %15'tir. Geriye kalan %8 dolayında alan ise tarım dışı alanlardır.
Ortalama rakım 1000 m, merkez ilçenin rakımı ise 725 m civarındadır. Matematiksel konum açısından 30°32′ - 32°36′ doğu boylamları ile 40°06′ - 41°01′ kuzey enlemleri arasındadır.
Bolu, Karadeniz iklimi ile karasal iklim arasındaki geçiş alanında bulunur. Karadeniz kıyısındaki ilçelerde Karadeniz ikliminin özellikleri ağır basarken; iç bölgelere gidildikçe, kıyıya paralel uzanan dağların Karadeniz üzerinden gelen nemli havanın önünü kesmesiyle iklim karasallaşır. Seben, Mudurnu ve Kıbrısçık, Gerede'nin güney kesimleri ve Dörtdivan'ın güneyinde karasal iklim özellikleri ağır basmaktadır.
Bolu, iklimlerin kesiştiği bir il olmasından ötürü çok çeşitli flora ve fauna özelliklerine sahiptir. Kıyılardaki otsu bitkiler yıl boyu yeşil kalırken; karasal iklimin görüldüğü güney kesimlerde yaz kuraklığı ile sararırlar. Orman oranı açısından en zengin illerimizden biridir. Karadeniz ikliminin görüldüğü kıyı bölgelerde kayın ve meşe, yüksek yerlerde göknar ve sarıçam türleri ağır basmaktayken; karasal olan iç bölgelerde antropojen bozkırlar görülür. Karasal yerlerdeki yüksek dağlarda yer yer karaçam ve meşe topluluklarına rastlanmaktadır.
Bolu il merkezine göre; Dörtdivan, Yeniçağa ve Gerede ilçeleri doğuda, Mengen kuzeydoğuda, Göynük ve Mudurnu ilçeleri güneybatıda, Seben ve Kıbrıscık ilçeleri ise güneyde yer almaktadır. Bolu'nun, batısında Düzce ve Sakarya, güneybatısında Bilecik ve Eskişehir, güneyinde Ankara, doğusunda Çankırı, kuzeyinde Zonguldak ve kuzey doğusunda Karabük illeri yer alır. İl sınır uzunluğu 621,4 km'dir.
Düzce'nin 584 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname (09.12.1999 tarih ve 23901 sayılı Resmi Gazete) ile il olmasıyla birlikte, Bolu'nun denizle bağlantısı kalmamıştır.

İllerde protokolde ilk sırada yer alan vali, merkezi yönetimi temsil eder ve cumhurbaşkanı tarafından atanır. Büyükşehir olmayan illerde yerel yönetim, il ve ilçe belediyeleri düzeyinde yürütülür. Belediye Başkanı, belediye sınırları içinde kalan seçmenin oy çokluğu ile seçilir. Aynı seçmen, ilçe belediye meclisi için oy kullanarak ilçelerin belediye meclislerini; ildeki bütün seçmenler ise il genel meclisi için oy kullanarak il genel meclisini oluşturur.
İl genel meclisi ve belediye meclisi üyelikleri için yapılan seçimlerde, onda birlik baraj uygulamalı nispi temsil sistemi, belediye başkanlığı seçiminde ise çoğunluk sistemi uygulanır. İl genel meclisi ve belediye meclisi üye sayıları ilçe nüfusuna göre, kontenjandan kalan sayıların partilere dağılımı ise D'Hondt sistemine göre belirlenir. (Kanun:2972-Madde:23)
İl Genel Meclisi, İl Özel İdaresinin  karar organıdır; başkanını üyeleri arasından gizli oyla seçer. Ayrıca, İl Genel Meclisi kendi içinden gizli oyla bir yıl görev yapacak 5 kişilik il encümenini seçer.
Merkezi yönetim, vali ve il müdürlerinden oluşur. İl Özel İdaresi (İl Genel Meclisi ve İl Encümeni) seçilmişlerden oluşur, ancak vali başkanlığında görev yapar. Yerel yönetim ise belediye başkanları ve belediye meclislerinden oluşur.
Bolu Valisi, 1978 doğumlu Abdülaziz Aydın'dır. Abdülaziz Aydın, Eylül 2024 tarihli ve 321 sayılı Cumhurbaşkanlığı kararıyla Ümraniye Kaymakamı iken Bolu Valiliğine atanmıştır.
Bolu Belediye Başkanı, 1973, Bolu doğumlu Tanju Özcan (CHP), 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde %52,90 oy oranıyla seçilmiştir.
2019 Türkiye yerel seçimleri sonuçlarına göre Bolu İl Genel Meclisi üye sayısı, 16 AK Parti, 5 CHP ve 2 MHP olmak üzere 23'tür. Bolu Belediye meclisi ise 18 CHP ve 13 AK Parti olmak üzere 31 üyeden oluşur.
2023 Türkiye genel seçimleri sonucuna göre Bolu'nun Türkiye Büyük Millet Meclisindeki milletvekili sayısı 3'tür: AK Parti (Yüksel Coşkunyürek), CHP (Türker Ateş) ve MHP (İsmail Akgül)

Güncel Nüfus Değerleri (TÜİK 9 Şubat 2026 verileri)
Bolu ili nüfusu: 327.173'dur. Bu nüfusun %76,32'si şehirlerde yaşamaktadır (2025 sonu). İlin yüzölçümü 8.313 km2dir. İlde km2ye 39 kişi düşmektedir. (Bu sayı Merkezde 138'dir.) İlde yıllık nüfus artış oranı %0,23 olmuştur. Nüfus artış oranı en yüksek ve en düşük ilçeler: Kıbrıscık (%34,63) - Seben (%-3,61)
09 Şubat 2026 TÜİK verilerine göre merkez ilçeyle beraber 9 ilçe, 12 belediye, bu belediyelerde 95 mahalle ve ayrıca 486 köy vardır.

Not: 1999 yılında Düzce ilinin kurulması ile nüfus azalmıştır. 

İzzet Baysal Şükran Günleri, Bolu Valiliği, Bolu Belediye Başkanlığı ve Abant İzzet Baysal Üniversitesi işbirliği ile, çeşitli sivil toplum örgütlerinin de katılımıyla, her yıl Mayıs ayının 2. haftasında düzenlenen ve bir hafta devam eden günlerdir. Boluluların "Bolu'nun Babası" lütfuna mazhar olmuş Merhum İzzet Baysal, bu günlerde düzenlenen çeşitli sanatsal ve kültürel etkinliklerle anılır.

Aşçılık ve Turizm Festivali, Bolu'nun Mengen ilçesinde, her yıl Haziran ayında düzenlenmektedir. Türkiye'de tek aşçılık okulunun bulunduğu yer olan Mengen'de düzenlenen festivalde çeşitli etkinlikler düzenlenmektedir.

Köroğlu Yayla Şenlikleri, Dörtdivan'a bağlı Köroğlu Yaylası'nda her yıl Temmuz ayı içinde düzenlenmekte; halk oyunları gösterileri, yarışmalar, güreş müsabakaları, konserler gibi çeşitli etkinlikler yapılmaktadır.

Atatürk'ün Bolu'ya geliş tarihi olan 17 Temmuz 1934 tarihinden beri her yıl aynı tarihte düzenlenmektedir. Atatürk'ün Bolu'ya gelişi, çeşitli sanatsal, kültürel ve sportif etkinliklerle kutlanmaktadır.

İzzet Baysal Günleri: Mayıs ayının 2. haftası (Bolu)
Akşemsettin Anma Günü: Mayıs ayının son Pazar günü (Göynük)
Babahızır Anma Günü: Haziran ayının son Pazar günü (Mengen)
Şair Dertli Anma Günü: Temmuz ayının içinde (Yeniçağa)
Şeyh-ül Ümran Günü: Temmuz ayının 1. Pazar günü (Mudurnu)
Tekke Ümmi Kemal Günü: Temmuz ayının ilk Cuma günü (Bolu)
Hayrettin-i Tokadi Günü: Temmuz ayının 3. Pazar günü (Bolu)
Atatürk'ün Bolu'ya Gelişi: 17 Temmuz (Bolu)
Ahilik Kültür Haftası: Ekim Ayının 2. haftası (Mudurnu)

Karagöl Şenlikleri: Haziran ayı içinde (Kıbrıscık)
İpekyolu Kültür Festivali: Haziran ayı içinde (Mudurnu)
Aşçılık ve Turizm Festivali: Haziran ayı 3. hafta sonu (Mengen)
Dörtdivan Şenlikleri: Temmuz ayı içinde (Dörtdivan)
Sarıalan Yayla Şenliği: Temmuz ayı 2. hafta sonu (Bolu)
Yamaç Paraşütü Festivali: Temmuz ayı 3. hafta sonu (Abant/Mudurnu)
Esentepe Yağlı Güreşleri: Temmuz ayı içinde (Gerede)
Elma Festivali: Ekim ayı ilk haftası (Seben)
Bolu Beyaz Et Festivali: Temmuz Ayı içinde (Bolu)
Marka Şehir Bolu ve Uluslararası Köroğlu Festivali Eylül-Ekim (Bolu)
Bunlar dışında Bolu merkez ve ilçelerindeki yaylaların hemen hemen hepsi, yaz aylarında kendi yaylalarında yayla bayramları düzenlemektedir.

Bolu'da, Temmuz-Ağustos ayları içinde yaklaşık 1 ay boyunca devam eden panayır düzenlenmekte iken, depremden sonra panayır kaldırılmış, sadece lunapark eğlencesi devam etmektedir. Bazı ilçelerde de her yıl düzenli olarak panayırlar açılmaktadır. Bolu'nun olduğu kadar Türkiye'nin de en ünlü panayırları arasında yer alan Gerede Panayırı bunların en önemlisidir. Gerede Panayırı her yıl Eylül ayının üçüncü cuma günü başlamaktadır.

2018-2019 Sezonu sonunda, Futbol takımı Boluspor, 1.Lig'de 9. olmuştur. Bolu'nun  BAL'daki takımı Yeniçağaspor küme düşmüştür. Voleybol Kadınlar liglerinde 2 takımı ligde kalmıştır. Bask

Boyabat, Sinop iline bağlı bir ilçedir. Sinop il merkezine 82 km uzaklıktadır. Doğuda Durağan, kuzeyde Ayancık, Gerze ve Erfelek, güneyde Saraydüzü ilçeleriyle komşudur. İlçenin yüzölçümü 1.512 km²dir. Boyabat ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 328 metredir.

Boyabat, boy ve abat sözcüklerinden oluşmuş bir sözcüktür. Boy, uzunluk ya da kabile, soy, aşiret; abat, mağrur, imar edilmiş anlamına gelmektedir.

İlçenin MÖ 600 yıllarında kurulduğu sanılmaktadır. İlçeyi ilk kuranların Kaşkalar olduğu tahmin edilmektedir. Sonrasında ise Hitit, Paflagonya, Lidya, Pers, Makedonya, Pontus, Roma, Bizans egemenliklerine girmiştir.
MÖ 300 ve MÖ 60 arası Pontus Krallığı'nın batı sınırını oluşturmuştur. Fakat sonrasında farklı Yunan ve Makedon devletlerinin ve daha sonra Roma İmparatorluğu'nun batı sınırı olarak hizmet gören ve şehre hakim büyük bir kayalık tepe üzerine o dönemde inşa edildiği tahmin edilen, Boyabat Kalesi zaman içinde şehrin öneminin artmasına ve gelişmesine büyük katkı sağlamıştır.
Boyabat Türklerin eline ilk defa Malazgirt Savaşı'ndan sonra geçmiştir. Osmanlı İmparatorluğu'nun himayesine girmesi ise Fatih Sultan Mehmet'in Trabzon Rum İmparatorluğu'nu fethetmesiyle gerçekleşmiştir. İlçe, Osmanlı zamanında Kastamonu sancağına bağlı bir kadılıktı. Tanzimat Dönemi'nde nahiyeye çevrilmiş, 1868 yılında da kazaya dönüştürülmüştür. 1924 yılında il olan Sinop'a bağlanarak şehrin en büyük ilçesi konumuna gelmiştir. İlçede Osmanlı Devleti'nden kalma birçok eser vardır: Akmescit Camii, şu anda harabe halinde olan Çay Mahallesi'ndeki medrese, Daylı Türbesi, Aşıklı Tekke Türbesi, Büyük Cami, Bekir Paşa Su Kanalı.
Cumhuriyet döneminde Sinop iline bağlı bir ilçeye dönüşürken gelişmesini de hızla sürdürmektedir.

Arazi Mezozoik, Senozoik ve Kuvarterner zamanlarda oluşmuştur. Arazi, yüksek dağ dizilerinden meydana gelir. Çöküntüler ve sel yarıntıları da dikkati çekmektedir. İlçeden Kızılırmak Nehri'nin kolu olan Gökırmak geçmektedir.

İlçe ekonomisi, sanayi, tarım, hayvancılık ve orman ürünlerinden oluşmaktadır. Tuğla toprağı açısından zengin olduğu için ilçe ekonomisi genel olarak toprak sanayisine dayanmaktadır. İlçede çok sayıda tuğla ve kiremit üreticisi bulunmaktadır. İlçede öne çıkan diğer bir sektör ormancılıktır.

İlçede, 30.450 hektar tarım arazisi mevcut olup, bunun %50'si tarla bitkileridir. Başlıca tarım ürünleri olarak tahıllardan buğday, arpa ve çeltik, baklagillerden dane fiğ, endüstriyel bitkilerden şeker pancarı, yumru bitkilerden hayvan pancarı ve yem bitkilerinden yeşil ot fiğ ve silajlık mısır üretimi öne çıkmaktadır.

Boyabat'ın Mehreç İşareti tescilli ürünleri:

Boyabat Sırık Kebabı
Boyabat'ın Menşe Adı tescilli ürünleri:

Boyabat Çemberi
Boyabat Gazidere Domatesi 

İlçenin kurulduğu Gökırmak Vadisi'nde karşılıklı sarp iki kayalık tepeden biri üzerinde kurulmuştur. Bu yapıda Geç Roma, Erken Bizans dönemine ait buluntuların da sergilenmektedir.

Boyabat Kalesi karşısındaki park içerisinde bulunan kule 1982 ile 1983 yıllarında inşa edilmiş çokgen gövdeli ve minare görünümündedir.

Yıldırım Beyazıt vakfiyesi olan esas cami yıkılmış 1856 tarihinde moloz taştan dikdörtgen planda inşa edilmiştir. Tek minarelidir.

Adını üzerine inşa edildiği kayadan alan caminin 1782 yılında yapıldığı düşünülmektedir. Moloz taş ve tuğladan yapılmıştır. Minaresi ahşap ve çinkodan yapılmış olup yöresel özellik taşımaktadır.

Arasta tipi bir Osmanlı Çarşısı görümümünde olan Orta Çarşı 1925 yılında çıkan bir yangın nedeniyle tamamen yanmıştır. Yerine dikdörtgen ve kare planlı, çoğunlukla 2 katlı yapılardan oluşan günümüz Orta Çarşısı inşa edilmiştir. Çarşıda geleneksel meslekler olan bakırcılık, kalaycılık, dericilik, ayakkabıcılık, yorgancılık, semercilik, sepetçilik, tuzculuk ve fırıncılık gibi meslekler yapılmış olup bir kısmı günümüzde de varlığını sürdürmektedir. 2022 yılında başlayan bir restorasyon sürecinden geçmiştir.

Şehir nüfusunun çoğunu zamanında köylerden veya şehir merkezinden göç eden ve emeklilik sonrası geri dönen kesim oluşturur.

Not: 1954 yılında Durağan ilçesinin kurulması ile nüfus azalmıştır.

İlçede 1950 yılında 20 yataklı sağlık merkezi olarak faaliyetine başlayan, günümüzde B hizmet sınıfı kriterlerini karşılayan, 145 yataklı bir adet devlet hastanesi bulunmaktadır. Hastane Mahallesi'ndeki yerinden Çamlıca Mahallesi'ne 1998 yılında taşınmıştır.

Koronavirüs hastalığı 2019 (COVID-19) şiddetli akut solunum sendromu koronavirüsü 2 (SARS-CoV-2)'nin neden olduğu bulaşıcı bir hastalıktır. İlk vaka ile Çin'in Hubei eyaletinin Wuhan şehrinde Kasım 2019 tarihinde karşılaşılmıştır. O zamandan bu yana yayılmaya devam etmiş ve dünya genelinde pandemiye neden olmuştur. Ancak bu pandemi 2022 yılında birçok ülkede sona ermiştir. 3 Mart 2020 itibarıyla dünya çapında ölüm oranı %3,4 olup, 12 Nisan 2024 tarihi itibarıyla Dünya'da 704.753.890 onaylanmış vaka, 675.619.811 iyileşen varken virüs nedeniyle 7.010.681 hasta öldü.
COVID-19 semptomları genellikle değişkendir fakat ateş, öksürük, yorgunluk, nefes almakta zorluk, anozmi (koku alma duyusunda kayıp) ve tat alma duyusunda kayıp gibi semptomlar sıkça görülen semptomları arasındadır. Semptomlar virüsle temastan bir ile on dört gün içerisinde görülmektedir. Enfekte olan kişilerden yaklaşık olarak beş kişiden birinde herhangi bir belirti görülmemektedir. Çoğu insanda hafif semptomlar görülmesine karşın bazı insanlarda akut solunum sıkıntısı sendromu (ARDS)'nin görülmesine neden olabilmektedir. ARDS sitokin fırtınalarına, çoklu organ yetmezliğine, sepsise ve tromboza neden olabilmektedir. (Özellikle akciğerler ve kalpte olmak üzere) Organlarda uzun vadeli hasarlar gözlemlenmiştir. Hastalığın akut evresini geçirmiş olmalarına rağmen çeşitli etkileri aylarca yaşamaya devam eden kayda değer sayıda hastanın bulunması endişelere neden olmaktadır. Bu durum ayrıca uzun COVID olarak da bilinmektedir. Bu etkiler arasında şiddetli yorgunluk, hafıza kaybı da dahil olmak üzere bilişsel problemler, düşük derecelerde ateş, kaslarda güçsüzlük ve nefes darlığı bulunmaktadır.
COVID-19'a neden olan virüs çoğunlukla enfekte bir kişinin başka bir kişiyle yakın temasta bulunmasıyla bulaşmaktadır. Virüsü içeren küçük damlacıklar ve aerosoller enfekte kimsenin nefes alması, öksürmesi, hapşırması, şarkı söylemesi veya konuşması durumunda ağız ve burnundan yayılabilir. İnsanlar virüsün ağız, burun veya gözlere gelmesi durumunda enfekte olurlar. Virüs ayrıca kontamine yüzeyler nedeniyle de bulaşabilmektedir, fakat hastalığın bulaşmasının ana yolunun bu olmadığı düşünülmektedir. Hastalığın aktarımının ne şekilde olduğu kesin olarak nadiren tespit edilebilir, ancak enfeksiyon çoğunlukla insanların belli bir süre boyunca birlikte bulunmaları durumunda gerçekleşmektedir. Enfekte kimse semptom göstermeye başlamadan iki gün önce bile başkalarına bu virüsü bulaştırabilir. Ayrıca COVID-19 semptom göstermeyen kimselerden de bulaşabilir. Normal vakalarda on güne kadar, ağır vakalarda ise iki hafta boyunca enfekte kalabilmek mümkündür. Hastalığın teşhisi için çeşitli yöntemler geliştirilmiştir. Teşhis için en yaygın kulanılan yöntem nazofaringeal sürüntü yardımıyla uygulanan gerçek-zamanlı polimeraz zincir reaksiyonudur (rRT-PCR).
Önleyici tedbirler arasında fiziksel veya sosyal mesafe, karantina, kapalı alanların havalandırılması, öksürme ve hapşırma durumunda ağız ve burunun kapatılması, ellerin yıkanması ve yıkanmamış ellerin yüzden uzak tutulması yer alır. İletim riskini en aza indirmek için halka açık ortamlarda yüz maskeleri kullanılması tavsiye edilmiştir. Çeşitli aşılar geliştirilmiş ve çeşitli ülkelerce toplu aşılama kampanyaları başlatılmıştır.
Virüsü inhibe eden ilaçların geliştirilmesi için çalışmalar devam etse de, birincil tedavi şu an için semptomatiktir. Kontrol altına alma işlemleri; semptomların tedavisini, destekleyici bakımı, izolasyonu ve deneysel önlemleri içerir. 

COVID-19'un semptomları, hafif semptomlardan ağır hastalığa kadar değişkenlik göstermektedir. Yaygın semptomları arasında baş ağrısı, koku ve tat kaybı, burun tıkanıklığı ve burun akıntısı, öksürük, kas ağrısı, boğaz ağrısı, ateş ve nefes alma güçlüğü yer alır. Aynı enfeksiyona sahip kişilerde farklı semptomlar görülebilmektedir ve bu semptomlar zamanla değişiklik gösterebilir. Daha önceden kulak, burun, boğaz rahatsızlığı olmayan kişilerde koku kaybı ile tat kaybının aynı anda görülmesi % 95 özgüllük oranıyla COVID-19 ile ilişkilendirilir.
Çoğu hasta (%81) hafif ile orta şiddette semptomlar gösterirken (hafif derecede zatürreye kadar), bir kısmı (%14) ağır semptomlar göstermekte (nefes darlığı, hipoksi, %50'den fazla akciğer tutulumu gibi), az bir kısmı ise (%5) kritik semptomlar göstermektedir (solunum yetmezliği, şok, çoklu organ disfonksiyonu gibi). Enfekte kişilerden ortalama olarak beşte biri hiçbir semptom göstermemektedir. Asemptomik taşıyıcılar genellikle test olmamaktadır ve hastalığı bulaştırabilirler. Bazı enfekte kişiler daha sonradan semptom göstermeye başlayabilir veya çok hafif semptomlar gösterebilirler, bu kişilerde hastalığı bulaştırabilmektedir.
Çoğu enfeksiyonda olduğu gibi enfekte olunduktan sonra ilk semptompların ortaya çıkması için kuluçka süresi olarak bilinen belirli bir sürenin geçmesi gerekir. COVID-19'un kuluçka süresi ortalama dört ila beş gündür. Çoğu semptomik kişi temastan iki ila yedi gün arasında semptom göstermeye başlar ve neredeyse semptomik hastaların tamamı on iki gün dolmadan bir veya birden fazla semptom gösterir.
COVID-19 enfeksiyonu her bulaştığı kişide farklı etkiler yarattı

COVID-19, şiddetli akut solunum sendromu koronavirüs 2 (SARS-CoV-2) virüs suşu enfeksiyonundan kaynaklanır.

COVID-19 genellikle, solunum yoluyla bulaşmaktadır; enfekte kimsenin öksürmesi, hapşırması, konuşması veya nefes alması ile bulaşabilir. Enfeksiyona virüs içeren partiküllerin solunması, virüs içeren solunum damlacıklarının veya aerosollerinin, enfekte olan hasta ile yakın temasta bulunan kişilerin ağız, burun veya gözlerine girmesi neden olur. Bulaşıcı olan ortalama 1000 SARS-CoV-2 viryonunun insandan insana geçebildiği ve enfeksiyona neden olduğu düşünülmektedir. 
Temas süresi arttıkça ve bireyler arasındaki fiziksel mesafe azaldıkça COVID-19'un bulaşma riski artmaktadır. Yakın mesafeler yere düşen daha büyük damlacıkları ve aerosolleri içerebilirken, daha uzun mesafeler yalnızca aerosolleri içerir. Daha büyük damlacıklar da buharlaşarak aerosollere dönüşebilir. Kasım 2020 itibarıyla, büyük damlacıklar ile aeresoller arasındaki önem farkı net değildir, ayrıca virüsün bir odadan uzak bir mesafedeki başka bir odaya hava kanalları gibi yollarla taşınabilme ihtimalinin olup olmadığı da bilinmemektedir. Hava yoluyla bulaşma özellikle; restoranlar, korolar, spor salonları, gece kulüpleri, ofisler ve ibadethaneler gibi yüksek risk içeren kapalı alanların az havalandırılmış ve kalabalık olması durumunda gerçekleşebilmektedir. Ayrıca, sağlık hizmeti ortamlarında da hava yoluyla bulaşma durumu COVID-19 hastalarına aerosol oluşturan tıbbi prosedürler uygulanması sonucunda yaşanabilmektedir.
Sosyal mesafe uygulaması ile kumaş yüz maskeleri, cerrahi maskeler, solunum maskeleri gibi yüz kaplamalarının takılması damlacık iletimini kontrol altına alma yöntemlerindendir. İyi bir hava sirkülasyonu sağlamak ve dışarıdaki havanın kullanımını artırmak amacıyla, ısıtma ve havalandırma sistemlerinin bakımlarının yaptırılması kapalı alanlarda hastalığın bulaşma riskini azaltabilir.
Bir enfekte kişi tarafından enfekte edilen kişi sayısı genellikle değişkenlik göstermektedir; Eylül 2020 itibarıyla enfekte bir kişinin ortalama olarak 2-3 kişiyi enfekte ettiği tahmin edilmektedir. Gripten daha bulaşıcı ancak kızamıktan daha az bulaşıcıdır. Sıklıkla kümeler halinde bulaşır, enfeksiyonların ini genellikle bir bölge veya belirli bir vakaya kadar sürülebilmektedir. Yayılmasında, bir kişinin birden fazla kişiye hastalığı bulaştırdığı "süper-yayılma olayları"nın etkisi büyüktür.

Şiddetli akut solunum sendromu koronavirüs 2 (SARS-CoV-2), yeni bir şiddetli akut solunum sendromu koronavirüsüdür. İlk olarak Vuhan'daki akut solunum yolu hastalığı vakaları kümesine bağlı zatürre geçiren üç kişiden tespit edildi. Yeni SARS-CoV-2 virüsünün tüm özellikleri doğadaki ilintili koronavirüslerde de görülmektedir.
Vücut dışarısında virüs koruyucu balonunu patlattığı için sabun ile yok edilebilmektedir.
SARS-CoV-2 orijinal SARS-CoV ile yakından bağlantılıdır. Hayvan kökenli olduğu düşünülmektedir (zoonotik). Genetik analizler, koronavirüsün, yarasadan bulaşan iki suşla birlikte Sarbecovirus (B soyu) alt cinsinde Betacoronavirus cinsi ile genetik olarak kümelendiğini ortaya çıkarmıştır. Yarasa korona virüs örnekleriyle %96 genom seviyesinde benzerlik gösterir (BatCov RaTG13). SARS-CoV-2'nin yapısal proteinleri arasında membran glikoproteini (M), zarf proteini (E), nükleokapsid proteini (N) ve başak proteini (S) bulunur. SARS-CoV-2'nin M proteini, yarasa SARS-CoV'nin M proteinine %98,6 benzerdir, pangolin SARS-CoV ile %98,2 homolojiyi korur ve SARS-CoV'nin M proteini ile %90 homolojiye sahiptir; ancak MERS-CoV'nin M proteini ile benzerliği yalnızca %38'dir.
SARS-CoV-2 binlerce farklı varyasyonu vardır.

İlk olarak Çin'in Vuhan bölgesinde 2019 yılında COVID-19 ortaya çıktı. Hızlı bir şekilde diğer bölgelere ve diğer ülkelere yayıldı. 2019 yılında ortaya çıkan ve salgın hâline gelen koronavirüsün daha fazla yayılmasına engel olmak amacıyla Çin hükûmeti şehri 23 Ocak 2020 tarihinden itibaren karantina altına aldı. Bunun yanı sıra şehre yapılan uluslararası uçuşlar da iptal edildi. Almanya, Türkiye, Fransa gibi pek çok ülke Çin Halk Cumhuriyetinden gelen tüm yolcuları termal dedektörlerle kontrol etmeye başladı. Şehre 1 hafta içinde hastaneler yapıldı ve şehir ekonomisi durma noktasına geldi. Çin hükûmeti halka ilaç ve maske dağıtımına başladı, ayrıca çoğu ülke karantina bölgesindeki vatandaşlarını bölgeden tahliye etti. Dünya Sağlık Örgütü bölgesel düzeyde tehlike düzeyini "çok yüksek" olarak belirledi. Salgının ülke düzeyinde yayılmasından sonra Vuhan'dan başka pek çok şehir daha karantinaya alındı. Birçok bölgeye sağlık ekipleri yönlendirildi ve toplu taşıma durduruldu.

Dünya Sağlık Örgütü, hastalığın tanısı için çeşitli test protokolleri açıklamıştır. Standart test yöntemi, gerçek zamanlı revers transkriptaz polimeraz zincir reaksiyonu (rRT-PCR) olmaktadır. Bu test, kişiden alınacak nazofarengeal

Cemil Keleşoğlu, (d. ? - ö. 14 Temmuz 1960, Yassıada, İstanbul), Türk bürokrat.
1939-1940 yılları arasında Acıpayam kaymakamlığı, 1954-1955 yılları arasında Denizli ve 1955-1960 yılları arasında Konya valilikleri yapmıştır. Konya valisi iken 1957-1958 yılları arasında aynı zamanda Konya Belediye Başkanlığı da yapmıştır. 27 Mayıs darbesinde tutuklanarak Yassıada'ya götürüldü.
14 Temmuz 1960 tarihinde Yassıada'da bileklerini keserek intihar etti. Yassıada'da oda arkadaşı olan eski Demokrat Parti milletvekili Gıyasettin Emre'ye göre kendisini intihara iten sebep, buradaki teğmenlerden birinin onu herkesin gözü önünde dövmesiydi.
Samet Ağaoğlu ise anılarında Keleşoğlu'nun mahkemece ceza verilip mahkum edilmeden önce ölmesi halinde eşi ve çocuğuna aylık bağlanacağını, aksi takdirde eşi ve çocuğunun "aç kalacağını" düşündüğü için intihar ettiğini iddia etmektedir.
Karatay, Konya'da Cemil Keleşoğlu Lisesi vardır.

Cemil Keleşoğlu Lisesi 18 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

CiNii (/ˈsaɪniː/) Japon kütüphanelerindeki Japonca eserleri ve Japonya'da yayımlanan İngilizce eserleri içeren bir bibliyografik veritabanıdır. Veritabanı Nisan 2005'te kurulmuştur ve Ulusal Bilişim Enstitüsü tarafından yönetilmektedir.
Veritabanı, 3.600'den fazla yayın, 22 milyondan fazla makale içermektedir. 2012'de bir ayda 2,2 milyon kişi veritabanını kullandı, bununla beraber 30 milyondan fazla kere içeriklere erişim sağlandı. Japonya'daki en büyük ve en kapsamlı veritabanıdır.

Veritabanı, dergi ve makalelerin her birine NII Makale Kimliği (NAID) atar. Kitaplar için ise farklı bir tanımlayıcı olan NII Alıntı Kimliği (NCID veya 書誌ID) diğer adıyla NACSIS-CAT Kayıt Kimliği kullanılır.

NCID BA04004867 for the 1951 Little, Brown edition and of The Catcher in the Rye
NCID BB17611495 for the 2010 Penguin edition of The Catcher in the Rye
NCID BA36680090 for a 1952 edition of Kiken na nenrei (危険な年齢), NCID BN01880084 for a 1964 edition of Rai-mugi batake de tsukamaete (ライ麦畑でつかまえて), and NCID BA61718322 for a 2003 edition of Kyatchā in za rai (キャッチャー・イン・ザ・ライ), all three being Japanese translations of The Catcher in the Rye
NCID BB13715590 for a 1997 edition of Mai tian li de shou wang zhe (麦田里的守望者), a Chinese translation of The Catcher in the Rye.

CiNii 3 Mart 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İngilizce CiNii 11 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Cidde (Arapça: جدة), Suudi Arabistan'ın Hicaz bölgesinde, Kızıldeniz kıyısında yer almaktadır. Bir valilik görevi gören Cidde, Mekke vilayetinin en büyük şehridir ve başkent Riyad'dan sonra ülkenin ikinci büyük şehridir. Cidde, ülkenin ticaret merkezidir. Cidde'nin ne zaman kurulduğu bilinmemekle birlikte, 647 yılında Halife Osman'ın, İslam hacıları için kutsal Mekke şehrine giden Müslüman yolculara hizmet veren bir seyahat merkezi haline getirmesiyle önemi artmıştır. O zamandan beri Cidde, Suudi Arabistan'a gelen milyonlarca hacı için bir geçiş kapısı görevi görmüştür.
2022 yılı itibarıyla yaklaşık 3.751.722 nüfusa sahip olan Cidde, Hicaz'ın en büyük şehri ve Orta Doğu'nun dokuzuncu büyük şehridir. Ayrıca İslam İşbirliği Teşkilatı'nın (İİT) idari merkezi olarak da hizmet vermektedir. Kızıldeniz kıyısındaki Cidde İslam Limanı, dünyanın otuz altıncı büyük limanı ve Orta Doğu'nun (Dubai'nin Cebel Ali Limanı'ndan sonra) ikinci büyük ve ikinci en işlek limanıdır. 
Cidde, İslam'ın en kutsal şehri olan Mekke Şerifliği'ne (doğuya 65 kilometre) açılan ana kapıdır; ikinci en kutsal şehir olan Medine ise kuzeye 360 ​​kilometre uzaklıktadır. Ekonomik olarak Cidde, Suudi Arabistan ve Orta Doğu'da bilimsel ve mühendislik alanındaki liderliğin sermaye yatırımını daha da geliştirmeye odaklanmaktadır. Cidde, 2009 yılında İnovasyon Şehirleri Endeksi'nde Afrika, Orta Doğu ve 'stan ülkeleri bölgesinde dördüncü sırada yer almıştır.
Cidde, Suudi Arabistan'ın başlıca tatil şehirlerinden biridir ve Küreselleşme ve Dünya Şehirleri Araştırma Ağı (GaWC) tarafından Beta dünya şehri olarak adlandırılmıştır. Şehrin Kızıldeniz'e yakınlığı nedeniyle, ülkenin diğer bölgelerinden farklı olarak balıkçılık ve deniz ürünleri yemek kültürüne hakimdir. Şehrin Arapça sloganı "Jeddah Ghair" olup, "Cidde farklıdır" anlamına gelir.

Cidde kentinin tarihi merkezi "Al-Balad" olarak adlandırılan deniz kıyısındaki bölgedir. Yerel mimari üslup ile yapılmış tarihi evleri ve sur kalıntılarıyla UNESCO dünya miras listesi 2014 yılında girmeye hak kazanmıştır.

I. Selim tarafından 1517 yılında fethedilmiştir. Osmanlı hükûmeti 1525 yılında duvarları onarmıştır. Yeni Türk duvarları 6 adet kapı ve kule içermektedir. Ayrıca Cidde Redif Kışlası o dönemde yapılmıştır.

Cidde ekonomik, kültürel ve politik kriterlere göre belirlenmiş 25 kardeş şehre sahiptir;

2009 Cidde seli
Cidde Televizyon Kulesi

Farsi, Hani M.S. (Mohamed Said). Jeddah: city of art: the sculptures and monuments. London: Stacey International, 1991. ISBN 0-905743-66-0
Facey, William & Grant, Gillian. Saudi Arabia by the First Photographers. ISBN 0-905743-74-1
Tarabulsi, Mohammed Yosuf. Jeddah: A Story of a City. Riyadh: King Fahd National Library, 2006. ISBN 9960-52-413-2
John F. Keane. Six months in the Hijaz : journeys to Makkah and Madinah 1877-1989. Manchester: Barzan Publishing, 2006. ISBN 0-9549701-1-X
Al-Khaldi, Ibrahim. The Bedouin Photographer - Al-Mosawwir Al-Badawi. Kuwait, 2004.
Badr El-Hage. Saudi Arabia : caught in time 1861-1939. Published by Garnet, Reading, 1997. ISBN 1-85964-090-7
Captain G. S. Froster. A trip Across the Peninsula - Rehla Abr Al-Jazeera. Mombai, India, 1866.
From Bullard to Mr Chamberlain. Jeddah, 1925 Feb. (No.# secrets) - Archived Post.
Al-Rehani. Nejd and Its Followers.
Al-Turki, Thuraya. Jeddah: Um Al-Rakha wal Sheddah. Published by Dar Al-Shrooq.
Al-Harbi, Dalal. King Abdulaziz and his Strategies to deal with events : Events of Jeddah. King Abdulaziz National Library, 2003. ISBN 9960-624-88-9
Didier, Charles. Séjour Chez Le Grand-Cherif De La Mekke. Librairie De L. Hachette et, Rue Pierre.
Didier, Charles. Rehla Ela Al-Hejaz: A trip to Hejaz. Translated from "Séjour Chez Le Grand-Cherif De La Mekke" into Arabic. Paris, 1854. ISBN 9960-677-14-1

Cidde Belediyesi (Arapça)
Cidde Prensliği11 Ocak 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (Arapça)
City of Jeddah Resmi site (İngilizce)
Interactive Jeddah Map from Jeddah Municipality (Official)
Jeddah Strategic Plan Elements

Darende (Türkçe telaffuz: [daɾændæ]), Malatya ilinin bir ilçesi. 
İlçe merkezi, Malatya kentinin 74 km (46 mil) kuzeybatısında, Sivas'ın 140 km (87 mil) güneyinde ve Kayseri'nin 117 km (110 mil) doğusunda yer alır. Batısında ve kuzeyinde Sivas, doğusunda Hekimhan, güneyinde Akçadağ ve Elbistan, kuzeybatısında Gürün, kuzeyinde Kuluncak ve Kangal ilçeleri bulunmaktadır. İlçenin yüzölçümü 1.482 km²dir. Darende ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.032 metredir.

Darende, geçmişte Taranda/Tiranda/Daranda ayrıca Tiryandafil ve Derindere olmak üzere pek çok isim ile anılmıştır. Bölgenin, Arslantepe ve Cafer Höyük gibi komşu arkeolojik sitlere dayanarak MÖ 7000-5000'den beri yerleşim yeri olduğu varsayılmaktadır.

Darende'de bilinen ilk idari birim Hititlerce kurulmuştur. İlçe sınırları içinde Hitit dönemine ait kalıntılardan biri Darende merkezinin batısındaki Arslantaş bölgesinde yer alan bir çift aslan heykelidir. Kronolojik olarak, idare kontrolü Hitit, Mitanni, Asur, Ahameniş, Roma, Bizans, Emevi, Abbasi, Selçuklu, Danişmendli, Anadolu Selçuklu, İlhanlı, Eretna, Dulkadiroğulları, Memlûk ve Osmanlı altında kalmıştır.
Bölgeyi çevreleyen doğal kanyonların düzenleşiminden ötürü (örneğin Tohma kanyonu), ilçe bölgesinin komşu birçok yöreden gelen ticaret, göç ve askeri güzergahların bir kesişim noktası olduğu bildirilmiştir; örnek olarak, I. Şuppiluliuma, Hitit hakimiyetini Akdeniz ve Mezopotamya'da Yeni Krallık'a karşı genişletirken ilçe bölgesini güneye ulaşmak için kullanmıştır ve I. Basil, Müslümanlara karşı seferlerini ilçe bölgesi üzerinde yürütmüştür.
1921 yılında Yozgat Milletvekili Süleyman Sırrı İÇÖZ, Darende'nin il olması için TBMM'ye teklifte bulunmuş, meclis genel kurulu büyük bir tepki göstererek öneriyi reddetmiştir.

İlçe topraklarını Güneydoğu Toroslar'ın kuzeye doğru yönelmiş dağ sıraları ve bunların arasında bulunan çöküntü alanı engebelendirmektedir. Bu alanın güneyinde Nurhak Dağları'nın uzantıları bulunmaktadır. Ayrıca kuzeydoğuya doğru uzanan ve Tohma Suyu Vadisi ile kesilen bu dağlık alanda ayrı ayrı dağlar bulunmaktadır. Günpınar Şelalesi ilçe sınırlarındaki Tohma Çayı üzerinde bulunur. Güneydoğu Toroslar'ın bir kolu olan Hezanlı Dağı ilçenin batısını engebelendirir.
Darende'nin doğu sınırı boyunca uzanan Akçababa Dağları ise Nurhak Dağları'nın kuzeydoğu uzantılarıdır. Ancak bunlar çok yüksek dağlar değildir. Akçababa Çalı Tepe ve kuzeydeki Leylek Dağı bu bölümdeki en yüksek dağlardır. İlçede aşınma sonucu ortaya çıkmış platolar oldukça geniş bir yer tutmaktadır.
İlçe topraklarını Tohma Suyu ile onun kollarından Balıklıtohma Çayı sulamaktadır. Bu iki akarsuyun birleştiği yerde ilçenin en önemli ovası olan Mığdı Düzü Ovası bulunur. Yaklaşık 5000 hektarlık bir alana yayılan Mığdı Düzü'nün orta kesimleri düz olup, kenarlara doğru yükselir ve engebeli bir görünüm alır. Akarsuların taşıdığı alüvyon lardan ötürü bu ova tarım yönünden oldukça verimlidir. İlçede sulanabilir arazi olarak Tohma Çayı boyundaki araziler sayılabilir. Yeniköy, Balaban, Ağılyazı ve Başdirek ovaları ilçenin tarım yapılabilen diğer ovalarıdır.

İlçede karasal iklim hüküm sürmektedir. Yazları sıcak ve kurak, kışları soğuk ve yağışlı geçer.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

İlçenin ekonomisi büyük ölçüde tarım ve hayvancılığa dayalıdır. Yetiştirilen başlıca tarımsal ürünler; arpa, buğday, şeker pancarı, nohut ve patatestir. Sulak kesimlerde de sebzecilik yapılmaktadır. İlçede meyve bahçeleri de yaygın olup; dut, kayısı ve üzüm yetiştirilen meyvelerin başında gelmektedir. Hayvancılıkta sığır, koyun ve kıl keçisi besiciliği yapılmaktadır.
İlçenin en büyük gelir kaynağı kayısı olup, 1,5 milyon civarında kayısı ağacı vardır. Malatya'nın toplam kayısı üretiminin 4'te birini karşılayan Darende, Türkiye dışındaki ülkelere de kayısı ihracatı yapmaktadır.
İlçe topraklarında krom ve demir yatakları vardır.

Türk halk müziği üzerine bir metaveri analizi, Darende'ye ait on iki türkü rapor etmiştir:

Darende'nin esnaf ve zanaatkârları arasında, Hazeyince/Hazeynce olarak adlandırılan bir mini kripto dil ortaya çıkmış ve günümüze kadar kullanılmaya devam edilmiştir.
Bu mini dilin kelime dağarcığı, Arapça, Farsça ve Rusça gibi dillerden devşirilmiş ve Türkçe gramerin içine gömülmüştür. Bu sayede, iletişim esnasında esnaf ve zanaatkârların dışında bırakılmak istenen kimseler iletişim dışı bırakılabilmektedir.

Darende'de geleneksel olan yaz festivallerinden biri Zengibar Karakucak Güreş ve Kültür Festivali festivalidir. (Karakucak stili bir Oğuz-Türki güreş stilidir.)

Yerelnet profili
Darende Kaymakamlığı resmî sitesi 15 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Darende Belediyesi resmî sitesi 13 Nisan 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Devrek, Zonguldak ilinin bir ilçesidir. Türkiye'nin kuzeyinde, Karadeniz Bölgesi'nin Batı Karadeniz Bölümü'nde yer almaktadır. Yüzölçümü 953 km²dir. Devrek ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 91 metredir.

Devrek yöresi, önemli uygarlık merkezlerinden uzakta kalan coğrafi konumu ve denizin ile iç kesimlerle bağlantısını engelleyen doğal yapısı dolayısıyla, önemli olayların ve kitleleri etkileyen ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasi gelişmelerin uzağında kalmıştır. Bu yüzden, yörenin tarihi ile ilgili olarak çok fazla belge ve eser bulmak mümkün görünmemektedir.
Devrek yöresinde, yörenin tamamını içine alan bir tarama kazı yapılmamıştır. Bununla birlikte Prof. Dr Güngör Karauğuz tarafından yörede yapılan yüzey araştırmaları, Devrek yöresinde yaklaşık 5000 yıl öncesine ait uygarlık izlerinin varlığını ortaya koymuştur.
Devrek çayının taşımacılığa uygun olmaması ve vadide geniş düzlüklerin bulunmaması dolayısıyla, yöredeki yerleşmeleri küçük köyler biçiminde düşünmek gerekmektedir.
Devrek yöresindeki ilk siyasi otoritenin varlığı ile ilgili olarak henüz yeterli bilgiye sahip değiliz. Daha çok Kızılırmak yayının doğusunda gelişen Hitit egemenliğinin güney ve batı yönünde geliştiği dikkate alınırsa Devrek yöresinin Hitit egemenliğine girmiş olması hiçbir şekilde düşünülemez. Yine Hititler döneminde Paflagonya yöresine egemen olduğu kabul edilen Palla'ların ülke ve egemenlik sınırlarının nerelere kadar uzandığı bilinmemektedir. Aynı şekilde bu yörede egemenliğinden söz edilen Gaşkaların gerçekte bu yöre ile hiçbir ilişkisi olmamıştır.

Yöredeki yerleşmelerin büyük ölçüde Frigler döneminde gerçekleştiği ve Frig egemenliğinin bu yöreyi de içine aldığı genellikle kabul edilmektedir. Herodotos'un Tarihler'inde bütün bu yörenin Mariandyn ülkesi olarak gösterilmesi ve yöre halkından sadece Mariandynler olarak söz edilmesi Mariandynlerin bir süre sonra yörede hakim unsur olarak görüldüğünü ortaya koymaktadır.
Frig devletinin yıkılmasında (M.O. 676) birinci derecede etkili olan Kimmerlerin Sinop- Gordion arsında izledikleri yol tam olarak bilinmemekle birlikte, şehirlere yönelik bu yağma ve talan yolculuğu sırasında bu yöreye hakim oldukları şeklindeki geleneksel söylentinin doğru olma ihtimali görünmemektedir.

Devrek yöresi Krezüs döneminde Lidya'nın hâkimiyetine geçmiştir. Frigler ve Lidyalılar döneminde, tarihte 2. kolonizasyon hareketi olarak bilinen ticari amaçlı yerleşimler döneminde (M.O. 750-550) Yunan Megaralılar Ereğli'ye, Teionlar Filyos'a, Miletoslar de Amasra'ya yerleşmişlerdir. Bu yerleşimler Filyos çayı ve Bartın çayı ağızlarından iç kesimlere doğru gelişmiştir.
Perslerin Lidya devletine son vermesiyle Devrek yöresi Pers İmparatorluğuna katılmış oldu. Kuzey Anadolu kıyıları, dolayısıyla Paflagonlar ve Mariandinler Daskleion satraplığına (valiliğine) bağlanmıştır.

İskender'in Anadolu seferi sırasında Paflagonya'dan gelen bir elçi kurulu İskenderin huzuruna gelerek, ordusuyla memleketlerine girmemesi kaydıyla onun egemenliğini kabul ettiklerini bildirdiler (M.Ö.333). İskender'in ölümünden sonra tüm Anadolu toprakları Seleukos krallığı sınırları içinde kaldı. Ancak Seleukos'un M.Ö. 280 yılında öldürülmesi üzerine krallık toprakları üzerinde yeni ve daha küçük krallıklar kuruldu. Bu dönemde Bartın Çayının batısında kalan topraklarda Bitinya Krallığı kurulmuştur. Devrek yöresi de bu krallığın sınırları içinde kalmıştır.

Roma yayılmacılığı karşısında direnemeyen Anadolu krallıkları birer birer Roma egemenliğine katıldılar. Bitinya Krallığı da M.Ö. 74'te Roma toprakları arasına katılmıştır. Roma İmparatorluğunun 395'te ikiye ayrılmasından sonra Devrek yöresi de Bizans İmparatorluğunun toprakları içinde kalmıştır.

Malazgirt zaferini izleyen yıllarda Anadolu'ya doğru başlayan büyük istila hareketinin Kuzeybatı Anadolu yöresinde nasıl geliştiğini tam olarak bilmiyoruz. Ancak, Paflagonyalı bir aileden olan Aleksis Komnenos'un Ereğli'ye giderken Baba Dağlarında (veya Ereğli'de) Bizanslıları takip eden Selçukluların saldırısına uğraması Devrek yöresinin de bu dönemlerde (1074) istila edilmiş olabileceğini düşündürmektedir. Ancak bu istila hareketinin yerleşme biçiminde olmadığı da muhakkaktır.
Sonraki yıllarda Paflagonya yöresinde Süleymanşah adına fetihlerde bulunan Emir Karatekin, Kastamonu ve Çankırı yörelerinde elde ettiği başarılarla, Batı Karadeniz kıyılarının fethi için köprübaşını tutmuştur. Bu fetihler sırasında Emir Karatekin'in arkadaşı Osman tarafından fethedilen Eflanus (Samsun/Osmancık) Karabük Eflani zannedildiği için bu yörenin de Emir Karatekin tarafından fethedildiği sanılmıştır.
Bu fetih veya istila hareketi sırasında Türk boylarının Anadolu'da Karadeniz ile Çanakkale Boğazı, Ege Denizi, Doğu Akdeniz ve Antalya körfezine kadar yayıldıkları genel olarak kabul edilmektedir. Bizans İmparatorunun 1081 yılında Anadolu Selçuklu Sultanı Süleymanşah'la yapmış olduğu Dragos anlaşması ile anlaşmaya adını veren suyun (Kocaeli) doğusunda kalan tüm Anadolu topraklarını en azından şeklen Türklere bırakmış göründü. Böylece başlangıç olarak kimi yöreler için geçici de olsa Anadolu'nun fethi, bu arada tabii ki Devrek yöresinin de fethi tamamlanmış oldu. Bu fetih sırasında Türkmenlerin (göçebe Türkler) Devrek yöresine geldiklerini kabul ediyoruz.

İlk Haçlı seferi, doğrudan Türkiye Selçuklu Devleti üzerine düzenlenmemiş olmasına rağmen, Anadolu'da düzeni bozmuş ve Türkiye Selçuklu devletini zayıflatmıştı. Bu sonuçtan yararlanan Bizans İmparatorluğu, bütün Adalar Denizi kıyılarına hakim olduğu gibi, Trabzon'a kadar Karadeniz kıyılarına da sahip olarak Türkleri tüm kıyılardan içerilerdeki yaylalara doğru çekilmeye zorlamıştır.
Bu geri çekilme hareketi sırasında doğal olarak Devrek yöresi de Türklerin elinden çıkmış ve artık Bizans'ın elinde olan Bolu ile Gerede, Kuzeybatı Anadolu'da yeni Selçuklu-Bizans sınırını teşkil eder konuma gelmiştir.

Miryakefalon Savaşının (1176) Bizans üzerinde meydana getirdiği büyük tahribattan ve taht kavgalarından yararlanan Selçuklu Türkleri, Batı yönünde olduğu gibi kuzey yönünde de fetihlerde bulunmuşlardır. Ankara Meliki Muhiddin Mesud da Kastamonu taraflarında Bizanslılara karşı bir buçuk yıl gaza yaptı; pek çok esir aldı. Muhiddin Mesud'un bu seferleri sırasında uzun süren bir kuşatma sonucunda Dadybra'yı (Safranbolu) ve ardından da Krateia (Gerede) ve Claudiopolis'i (Bolu) aldı.
Dönemin tanıklarından Bizanslı tarihçi Nicetas Khoniates'in Dadybra'nın fethi sırasında Devrek'i çevreleyen dağlardan “Babadağı” diye söz etmesi ve Dadybra'nın yardımına gelen bir Bizans birliğinin Babadağı'nda Türkler tarafından pusuya düşürülmesi, Devrek'in de aynı tarihlerde (1196), hatta bu tarihten önce alınmış olduğuna ve üstelik de Türkleştirilmiş olduğuna kanıt olarak gösterilmektedir.

Anadolu Selçuklu Devletinin yıkılması sonrasında Devrek yöresinin konumu biraz belirsiz gibi görünse de genel olarak bu yörenin Candar-oğullarının egemenliği altında olduğu kabul edilmektedir. 16. yüzyıl kayıtlarına göre Hızırbeyili yöresi (Devrek-Çaycuma) Bedil köyünde Candar-oğulları zamanından kalma Hasan Şeyh zaviyesinden bahsedilmesi, bu yöredeki Candar-oğulları egemenliğinin varlığını hiçbir şüphe bırakmayacak şekilde ortaya koymaktadır.

Devrek yöresi, Yıldırım Beyazıt'ın Anadolu Türk Birliğini kurma politikası dâhilinde Candaroğulları Beyliğini ortadan kaldırmasıyla 1392 yılında Osmanlı Devleti topraklarına katılmıştır. Devrek yöresinin Osman Gazi'nin silah arkadaşlarından Hızır Bey tarafından fethedildiğine ilişkin iddia; Devrek yöresinin eski adı olan Hızırbey İli adı ile Hızır Bey adının ilişkilendirilmesinden kaynaklanmaktadır.
Osmanlı İmparatorluğu'nda Bolu Sancağına bağlı olan Devrek yöresinin Osmanlı kaynaklarında adı ilk kez 1519 yılı kayıtlarında geçmektedir. Bolu sancağının, daha önceki yüzyıllara ait tahrir kaydı olmadığından o devirlerin idari yapısı hakkında kesin bir şey söylemek mümkün değildir. Dolayısıyla Devrek için de aynı şekilde daha önceki yıllar hakkında bir şey söyleyemiyoruz.
Devrek 1519 tahririnde 60 hane, 1568 tahririnde 118 hane nüfusu bulunan bir köy olarak kaydedilmiştir.
Devrek Yöresinin de içinde bulunduğu Hızırbeyili nahiyesi, idari taksimat olarak, Anadolu Eyaletinin Bolu Sancağı içinde yer almıştır. Buradaki anlamı itibarıyla, nahiye denilince bir iskan yeri değil, coğrafi konumu itibarıyla birbirine yakın olan yerleşim yerlerini içine alan bir coğrafi birliktelik anlaşılmalıdır. Hızırbey ili nahiyeleri ifadesiyle sadece Devrek değil; Devrek'le birlikte Çarşamba (Çaycuma) ve Zonguldak il merkezi kastedilmektedir.
Katip Çelebi'nin Cihannuma adlı eserine ve Atik Askeri defterine göre Hızırbeyili nahiyesinde Devrek, Dirgine, Yılanca, Çarşamba, Tefen, Perşembe ve Hisar-önü kazaları yer alıyordu. O dönemde kaza denilince bugünkü anlamda bir idari yönetimi değil, mahkemenin bulunduğu yeri, kadılığın kadılık mıntıkasını anlamak gerekmektedir.
Devrek 1692 yılına kadar Mutasarrıflık içinde Bolu'ya bağlı kaldı. 1692–1811 yılları arasında 119 yıl voyvodalık (Ayanlık) yönetimini yaşadı. Etrafa korku salan, devlet içinde devlet gibi hareket ederek etrafa zulm saçan meşhur Devrek Ayanı Molla Ali'nin 1811 yılında ortadan kaldırılması ile ayanlık yönetimi sona erdi.
1811'den sonra Viranşehir Sancağının kurulmasıyla Çarşamba, Perşembe, Tefen kazaları Viranşehir sancağına bağlanmış, Devrek, Dirgine, Yılanlıca ve Hisar-önü kazaları ise Bolu sancağı içinde kalmıştır.
2 Eylül 1836 tarihinde uygulamaya konulan yeni idari taksimata göre Devrek yöresi Bolu sancağı içinde Hüdavendigar (Bursa) Müşirliğine bağlanmıştır. Çarşamba, Perşembe ve Tefen kazaları da Viranşehir sancağı içinde Ankara Müşirliğine bağlanmıştır.
1839 yılında Bolu sancağının Kastamonu eyaletine bağlanmasıyla birlikte Devrek yöresi de Kastamonu Eyaleti içinde yer almışsa da bir süre sonra 1844-1845 yıllarında Bolu eyalet haline getirilmiş ve bugünkü Zonguldak ili coğrafyası bu eyalet içinde yer almıştır. 1846 yılında bu uygulamadan vazgeçilerek tekrar bir önceki uygulamaya dönülmüştür.
1864 Vilayetler Nizamnames

Divriği, Sivas'ın bir ilçesidir. İlçe, Fırat Nehri'nin bir kolu olan Çaltı Çayı Vadisi kenarında kurulmuştur. Divriği ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.013 metredir. İlçenin yüzölçümü 2.632 km²dir. Doğusunda Erzincan iline bağlı İliç ve Kemaliye ilçeleri, batısında Sivas iline bağlı Kangal, kuzeyinde İmranlı ve Zara ilçeleri, güneyinde ise Malatya iline bağlı Arguvan, Arapgir, Hekimhan ilçeleri vardır. Nüfusu 2023 verilerine göre 16.893'tür.
Divriği ilçesi çok dağlık bir bölgeyi içine almaktadır. Dağlar arasında dik ve derin vadiler içerisinde Fırat'ın küçük kolları akmaktadır. Arazi çıplak ve vahşi görünüşlüdür. Toprakları zengin demir madenleri barındırır. Bu yüzden ilçede çalışmakta olan maden firmaları vardır.
Geçmişte, Mezopotamya'ya demir ihraç ederek zenginliğini arttıran yörede Orta Çağ'da inşa edilmiş olan Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası en önemli tarihi cazibe merkezidir.
Dağların yüksek, serin ve yaylacılığa elverişli şeklide otlaklarla kaplı olması, ayrıca toprak veriminin düşüklüğü yaylacılığı ön plana çıkarmıştır.
Başlıca yaylaları: Yama, Sarıçiçek, Göldağı, Eğrisu, Demirli ve Dumluca Yaylası olmakla birlikte birçok köyün kendine ait yaylaları vardır.
İlçenin önemli dağları, kuzeyde Çengelli Dağı (2650 m), Deli Dağ (2150 m) Eferdi, Göldağ ve Akdağ'dır. Güneyde Yama, Demirli, Geyikli Güneydoğuda Sarıçiçek, doğusunda Iğınbat; batıda Dumluca yer alır.

Sivas ilinin büyük ilçelerinden biri olan Divriği, Hitit İmparatorluğu'ndan itibaren iskân görmüş önemli bir yerleşim merkezidir.

Hititler zamanından beri yerleşim alanı olarak bilinen Divriği'nin adı, eski Yunan yazmalarında Apbrike olarak geçmektedir. Bizans devrinde Teprike olarak yaygın bir hal almış ve Türklerce Divrik adıyla anılmıştır. Arap coğrafyacıları ise şehrin adını ilk kaynaklara uygun olarak Abrik şeklinde tespit etmişlerdir.

Divriği, Bizans ile İran arasında sınır karakollarından birini meydana getiriyordu. İmparator Herakleios tarafından Sasani yayılmasından kurtarılmıştır. Divriği, kısa zamanda bu sefer Arapların saldırılarıyla karşılaştı. Bu devirde Divriği kendi adıyla anılan ırmağın (Bugünkü Çaltı Çayı) üstünde yüksek bir tepede sağlam bir kale olarak stratejik bir değer taşımakta idi. Çevredeki halk, Doğu Hristiyanlığı ile paganizmin karışımından meydana gelen ve Aziz Pavlos'un yaymış olduğu mezhebin mensupları idi. Bu yüzden Paulisyenler adıyla anılan bu mezhebin başlıca merkezlerinden biri idi. Divriği'nin yakınında bulunan büyük bir mağara ile kilise, şehre kutsallık kazandırıyor ve mağarada saklanan din şehitlerinin cesetleri ise Ashab-ı Kehf olarak değerlendiriliyordu. Dik kafalı ve zorlu bir topluluk olan Paulisyenler bir yandan Ortodoks Bizans'la, bir yandan da Araplarla süregelen uğraşmalarında kimi zaman başarılar elde etmişlerdir. I. Basileios 870 yılında Divriği önünde Paulisyenlere karşı büyük bir başarı kazanmışsa da ertesi yıl Paulisyenler Ankara'ya kadar bütün Kapadokya'yı ele geçirmişlerdir.

Malazgirt Meydan Muharebesi'nden sonra Divriği Türk egemenliğine girdiği, Divriği'nin Alp Arslan'ın komutanı Mengücek Gazi'ye verildiği ve onun bağlı olduğu Oğuz boylarından Kayı, Bayat, Karaevli ve Akevli boylarının yerleştiği bilinmektedir. Mengücek Gazi'nin oğlu İshak'ın 1142 yılında ölümü üzerine ikiye ayrılan Mengüçlü Beyliği'nin Divriği kolunu Süleyman Bey kurmuştur. Bu beylik kültürel bir gelişme gösterirken bir yandan da Anadolu Selçuklu Sultanlığı'na bağlı olarak gazalara katılmıştır.
Bu devirde Süleyman Şah'ın 1224 tarihinde yaptırdığı kale ile oğlu Ahmetşah tarafından 1228 yılında yaptırılan Ulu Cami ve ayrıca Ulu Cami'ye bitişik olarak Ahmetşah'ın karısı Turan Melek tarafından yaptırılan darrüşifa büyük bir önem taşır. Divriği'deki son Mengücek Beyi Salih'e ait kitabe 1252 tarihini göstermektedir.
Anadolu'daki Türk Birliği'nin dağılmış olduğunu bu devirde, Sivas Eratna Beyliği'ne bağlanmışken Divriği'nin Memlûk Sultanlığı yönetiminde kaldığı görülür.

1398'de Karayülük Osman'ın Sivas Sultanı Kadı Burhaneddin'i Zara ile Divriği arasında yenilgiye uğratıp öldürmesinden sonra yöreye egemen olan Osmanlı Beyi Yıldırım Beyazıt, Divriği Kalesi'ni Mısırlı Vali İbrahim Şuhri'nin oğlundan teslim almış, ancak 1401'de Timur'a karşı Memlük İmparatorluğu ile bir anlaşma yaparken bu kaleyi yine onlara bırakmak zorunda kalmıştır. Divriği'nin Türk Beyliğine kesin olarak katılması, Yavuz Sultan Selim devrinde Mercidabık Zaferi'nin sonunda olmuştur.
Osmanlı İmparatorluğu'nca Sivas Beylerbeyine bağlı bir sancak olarak teşkilatlanan Divriği; Harput, Arapkir ve Zara yolu üzerinde önemli bir konaktı. 17. yüzyıldan başlayarak Anadolu'da güvenliğin bozulması üzerine Tunceli dağlarına sığınan eşkiyaların baskısı altında kaldı. 200 yıl süren bu güvensizlik devresinde şehir güvenilir sığınaklardan biriydi.
Cumhuriyet devrinde Sivas İli'nin yeniden teşkilatlanması üzerine Divriği bir ilçe haline getirilmiştir.

İlçenin en önemli akarsuyunu Kangal ilçesi Karagöl dağlarından çıkan Çaltı Suyu teşkil eder. Bu ırmak üzerinde yapılmış olan baraj uzun yıllar Divriği'nin elektrik ihtiyacını karşıladı (1950-1978). Sonraki yıllarda ilçede elektrik tüketiminin artması ile sadece çarşının elektriğini üretebilir hale geldi. Bedrettin Nebipaşagil ve Abdalgilin Halil yıllar yılı bu barajı çalışır ve üretir halde tuttular. Daha sonraki yıllarda interkonnekte sistemin devreye girmesiyle bu elektrik üreten baraj Divriği Belediyesi tarafından devre dışı bırakıldı. Bu su aktığı vadi boyunca tek bir fayda sağlamadan Kemaliye ilçesi topraklarında Karasu'yla karışarak Fırat'ı oluşturur. Sulamada fayda sağlayan bu suyun kollarıdır. Bunların en önemlisi Sincan ve Hamu Dereleri ile Mıh Çayı, Çaltı Çayı ve Palha Çayı'dır.
Divriği'nin batısında Pireyp (Pir Eyüp) adı verilen bölgede çeşitli çaylar bulunmaktadır. Divriği'ye yaklaşık 30 dakika uzaklıktaki bu bölgenin çaylarını dağlardan gelen tatlı sular oluşturmaktadır. Ayrıca bu bölgedeki çaylardan biri yıllar önce, Aşağı Hamam'ın su ihtiyacını karşılamıştır. Bu sistem, küçük bir kanaldan oluşmakta ve günümüzde bölgenin incelenmesi durumunda rastlanabilecek bir hâldedir. Divriği'de bulunan dağlardan bazılarında da tatlı su kaynakları görmek mümkündür. Yörede akıllara işlemiş düşüncelerden biri de yeraltı akarsularıdır. Öyle ki, Çakırtarla (Savrun) köyünde yer alan akarsulardan birinin suyunda büyük bir azalma olduğu, bu suyun yakınlardaki köylerden biri olan Maltepe'den (Hornovu, Hornevil) kaynayarak yeni bir akarsu oluşturduğu ve menderesler çizerek aktığı söylenir.

İlçede karasal iklim özellikleri görülür. Kışları karlı ve soğuk, yazları sıcak ve kurak geçer. İlçenin bazı dağlarında meşe, ardıç ve çam türü seyrek orman alanları mevcuttur.

Aşağı Hamam
Divriği Kalesi
Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası (UNESCO Dünya Mirası Listesindedir)
Kesdoğan Kalesi
Hüseyin Gazi Türbesi
Divriği Konakları (Ayanağa Konağı, Abdullah Paşa Konağı vs.)
Divriği Taş Evleri
Divriği geneline yayılmış sayısız harabe ve oyma mağaralar
Avşarcık Köyü'ndeki eski harabeler ve dev mezarı
Çiğdemli (Tuğut) Köyü'nde yer alan konak, evler

Divriği Kaymakamlığı 28 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Divriği Belediyesi
YerelNET
Divriği Efsaneleri, Sivas Efsaneleri, Kutlu Özen, 2001

Doğanşehir, Doğu Anadolu Bölgesi'nde Malatya iline bağlı bir ilçe. Malatya'ya 58 km uzaklıkta olup, ova ve dağlık bir alanda kurulmuştur. İlçenin doğusunda Adıyaman ilinin Çelikhan ilçesi, güneyinde Adıyaman ili Besni ve Gölbaşı ilçeleri, batısında Kahramanmaraş'ın Elbistan ilçesi, kuzeydoğusunda Akçadağ ve Yeşilyurt ilçeleri bulunur.
2023 Kahramanmaraş depremlerinde ilçe ağır hasar almıştır.

İlçe tarihi ve mesire yerleri açısından zengindir. İlçe merkezinde tarihi sur kalıntıları MÖ 66 yılında Bizans döneminde yapılmıştır. Mesire yeri olarak Erkenek vadisinde bulunan şelale ile tabii yerleri, Sürgü kasabası içinde yer alan Pınarbaşı, Takaz, Göğtepe Yaylası sayılabilir.
İlçenin ilk yerleşiminin MÖ 66 yılında Romalılar tarafından oluşturulduğu sanılmaktadır. Kısa el değiştirmelerle 758 yılına kadar Bizanslıların elinde kalan Zipetra adlı ilçe, bu tarihte Abbasi halifesi Harun Reşit tarafından ele geçirilmiş ve imar edilmiştir. 857 yılına kadar Arapların elinde kalan ilçe, daha sonra Bizanslılar'ın eline geçmiş, 1399 yılında Yıldırım Beyazıt tarafından Osmanlı topraklarına katılmış, 1401 yılında ise Timur tarafından yağmalanmıştır. 1515 yılında tekrar Osmanlı topraklarına katılan ilçe 1877'den önceki adı Viranşehir veya Harapşehir olan ilçe, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Posof, Ardahan, Şavşat, Artvin ve Trabzon'dan getirilerek yöreye yerleştirilen halkından dolayı Muhacir Köyü diye adlandırıldı. Besni'ye bağlı bir köy iken aynı yılda nahiye merkezi olmuştur. 1929'da bucak merkezi oldu. 1933'te Doğanşehir adını alan ilçe, 1 Nisan 1946'da Akçadağ ilçesinden ayrılarak bağımsız bir ilçe durumuna getirilerek Malatya'ya bağlanmıştır.

İlçenin yüzölçümü 1.364 km²dir. Doğanşehir ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.223 metredir.

İlçenin en önemli gelir kaynağı tarımdır. Son yıllarda önemli gelişme gösteren meyvecilik önemli bir geçim kaynağını oluşturmaktadır. Bunlardan kayısı ve elma en önemlileridir. Elmacılıkta son yıllarda önemli bir artış olmaktadır. Hayvancılık genel olarak köylerde yapılmaktadır. İlçe merkezi ve köylerinde geleneksel değerlere, mahalli örf ve adetlere önem verilmektedir.
Son yıllarda tütün yetiştiriciliği bir hayli önem kazanmıştır. İlçeye önemli bir sermaye girişi sağlayan tütün bitkisi artık neredeyse tek ürün haline gelmiştir. Bir zamanlar en popüler sanayi bitkisi olan şeker pancarının üretimi ise son 10 yıl içerisinde giderek azalmış ve artık günümüzde bitme noktasına yaklaşmıştır. Bir zamanlar meyvecilikte elmaya bir yönelme olsa da maliyetin yüksek olması, pazar sorunu gibi sorunlardan ötürü ilçede en çok yetiştirilen ve ilçeye en yüksek girdi sağlayan tarımsal bitki 2015 yılı itibarıyla tütündür.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

İlçenin 5 bucağı, 6 belediyesiyle 31 mahallesi vardır.
Reşadiye mahallesi 1986 yılındaki deprem afeti sonucu ikiye ayrılmıştır. Mahallenin yarısı Çelikhan yolu üzerindeki kısma taşınmıştır. Böylece iki tane Reşadiye Köyü oluşmuştur. Yakın dönemde taşınan köye resmi olarak Güzel Köy ismi verilmiştir.

Türkiye coğrafya kitabı, Kültür Bakanlığı. Cilt no: 27

Doğanşehir Kaymakamlığı 4 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Eflani, Karabük'ün kuzeydoğusunda bulunan bir ilçe.
Merkezinde ve çevre köylerinde kaya mezarları, tarihi su yolları, türbeler ve camiler bulunmaktadır.
İlçede mermer ocakları vardır, çıkartılan mermerlerin büyük bir bölümü ihraç edilmektedir. Her yıl Hindi Festivali ve Karabük, Kastamonu ve Bartın illeri ile ortak sınırlara ve Türkiye'nin en uzun yaylası unvanına sahip Ulu Yayla'da Ulu Yayla Şenlikleri yapılmaktadır. Ulu Yayla şenlikleri Sinsin Ekibi, Mehter gösterileri(davul, zurna, keman ve köçek eşliğinde yapılan bir gösteri) ile başlamakta ve diğer eğlencelerle sürmektedir.
Eflani'nin bilinen tarihi, Bitinyalılar tarafından buraya bir savunma kalesi kurması ile başlar. 1084'te Kara Tigin Bey tarafından ele geçirilen bölge, bir süre sonra Bizans hakimiyetine girmiş ve 1213'te tekrar Türk hakimiyetine geçmiştir. Kastamonu'nun sancak olmasından sonra Eflani'nin stratejik ve askeri önemi azalmıştır.

Bitinya Kralı II. Nikomedes saraydaki iktidar kavgalarını önlemek için, Paflagonya bölgesine oğlu Pylaimenes'i özerk kral olarak atamıştır. MÖ 1. yüzyılda Roma ile Bitinya arasında savaşlar sürmekte idi, bu sebeple Bitinyalıların burada bir savunma kalesi kurdukları düşünülmektedir. 1084'te Kastamonu ve Sinop bölgelerini hakimiyeti altına alan Kara Tigin Bey (Emir Karatekin), Eflani bölgesine de hakimiyeti altına almıştır. Daha sonra Bizans hakimiyetine geçen bölge 1213 yılında tekrar Türk hakimiyetine geçmiştir. Sultan Mesut bölgedeki karışıklıkları sonlandırması için görevlendirdiği komutanın, karşı safa geçmesi üzerine, bölgeyi Kastamonu bölgesi komutanlarından Şemsettin Yaman Candar'a vermiştir. 1292'de Mahmut'un Kastamonu Kalesi'ni Candar Bey'e teslim etmemesi üzerine, Şemsettin Yaman Candar Eflani'de bulunan kaleye yerleşmiş ve 1309'da Eflani Candaroğulları Beyliği'nin ilk merkezi durumuna gelmiştir. Kastamonu Süleyman Paşa tarafından tekrar alınmış ve beyliğin merkezi Kastamonu'ya taşınmıştır. Kötürüm Beyazıt'ın oğlu 11. Süleyman Bey, I. Murat'ın yardımı ile yönetime gelmiştir ve buna karşılık Eflani kalesi ve çevresini hediye olarak vermiştir. Bölge Amasra'da bulunan Cenevizlilere ve Candaroğulları'na karşı bir savunma noktası oluşturmuştur. Fatih Sultan Mehmet Ceneviz problemini çözmek için 1459'da çıktığı Amasra seferinde, birliklerini Eflani'de toplamıştır.
Kastamonu'nun sancak olarak Anadolu Beylerbeyliği'ne katılmasıyla, Eflani stratejik ve askeri önemini kaybetmiş ve Pazar olarak anılmaya başlamıştır. Kastamonu Sancak Beyliği'ne bağlanan bölge, tanzimat fermanının ardından kurulan vilayet teşkilatı ile 35 köyüyle Kastamonu Vilayeti'nin Safranbolu ilçesine bağlı bir bucak haline gelmiştir. Cumhuriyetin ilanından önce Kastamonu iline bağlı Safranbolu ilçesine bağlıydır. Cumhuriyet dönemine geçildiğinde, 1927'e kadar Kastamonu ilinin Safranbolu ilçesine bağlı olan Eflani, 1927'de Zonguldak iline bağlanmıştır. 3 Mart 1953 tarihli ve 8349 sayılı Resmi Gazete'de yayınlanan 6068 sayılı Kanun ile merkezi Çelebiler olmak üzere ilçe olan Eflani, 1995'te Karabük'ün il olması ile 54 köyü ve 5 mahallesi ile Karabük'e bağlanmıştır.

Karabük iline 47 km uzaklıkta olan Eflani, yüksek dağlar ve vadiler arasında yer alır. İlçenin yüzölçümü 674 km²dir. Eflani ilçe merkezinin denizden ortalama yüksekliği 909 metredir. Toplam nüfus 12.270 kişidir ve bunun 3.897'si şehir merkezinde diğerleri ise köylerde yaşamaktadır. İlçenin en önemli yükseltisi 1.043 metre yüksekliği ile Tepedağ'dır. Eflani 1953 yılında ilçe olmuş, 1995 yılına kadar Zonguldak'a bağlı kalmıştır ve ardından Karabük iline bağlanmıştır.
Yağışlı bir iklime sahip olan Eflani, zengin bir bitki örtüsü ve orman alanlarına ve mermer yataklarına sahiptir. Çıkartılan mermerlerin önemli bir kısmı ihraç edilmektedir. Ormancılık ve hayvancılık bölge ekonomisinde önemli yere sahiptir. Ortakçılar (Bostancı), Bostancılar ve Esencik (Kulüp Köyü) isimlerinde üç tane göleti bulunmaktadır. Her yıl aralık ayının 2. haftasında Hindi Festivali yapılmaktadır ve yine her yıl Ulu Yayla Şenlikleri yapılmaktadır.
Bölgedeki tarihi yapıtlardan; Taşhan, Evliyahanı ve Refikdayıoğulları Oteli ile Tabaklar Köprüsü özelliklerini korumaktadırlar. Gelicek ve Karacapınar köylerindeki birçok ev koruma altına alınmıştır. Tarihî eserler arasında, kalıntılarına rastlanan su yolları, manastır yıkıntıları, kaya mezarları, tümülüsler ve höyükler ile mağaralar mevcuttur. Eflani ilçesi düz, yüksek ve bozkırlı bir arazide kurulduğu için kışları çok sert geçer. Ölçülen en düşük sıcaklık 29 Şubat 1929 tarihinde -43,7 derecedir.

Tanzimat fermanına kadar Kastamonu Sancak Beyliğine bağlı olan Eflani, fermanın ardından Kastamonu Vilayeti'nin Safranbolu ilçesine bağlı bir bucak haline gelmiştir. 1927 yılında ise Zonguldak iline bağlanmış, 1953'te çıkartılan 6608 sayılı kanun ile ilçe merkezi olmuş ve 1 Eylül 1953 tarihinde ilçe merkezinde belediye teşkilatı kurulmuştur. 1995'te Karabük'ün il olmasıyla birlikte, 54 köyü ve 5 mahallesi ile Karabük'ün ilçesi durumuna gelmiştir.
Eflani Kaymakamı, Tolga Özdemir'dir. İlçede yalnızca Eflani belediyesi vardır. 2004 yılı seçimlerinde İbrahim Ertuğrul 775 oy ile, oyların %42,84'ünü alarak Eflani Belediye Başkanlığına seçilmiştir. Seçmen sayısının 2.245 olduğu 2004 yılı seçimlerinde, katılım oranı %81,69 olmuştur.

Eflani'de Eflani İMKB Çok Programlı Lisesi, Eflani Atatürk İlköğretim Okulu, Şehit Alişen Korkut İlköğretim Okulu, Avni Akyol Yatılı İlköğretim Bölge Okulu ve Şehit Yaşar Semerci İlköğretim Okulu olmak üzere 5 okul bulunmaktadır.
Eflani İMKB Çok Programlı Lisesi 1977'de eğitime açılmıştır ve 2000-2001 yıllarında bünyesine Ticaret Lisesi Muhasebe bölümü ve Kız Meslek Lisesi Giyim Teknolojisi Bölümleri'ni alarak çok programlı liseye dönüşmüştür. Ekim 2005'te İMKB tarafından yaptırılan yeni binaya taşınmış ve adını Eflani İMKB Çok Programlı Lisesi olarak değiştirilmiştir. 2007-2008'de Çocuk Gelişimi bölümü açılmıştır. Okulun yabancı eğitim dili İngilizcedir. Açık basketbol ve futbol sahası bulunmakta olan okulun kullanım alanı 5.238 m2dir.
1993'te kurulan Şehit Yaşar Semerci İlköğretim Okulu, şehir merkezine 10 km uzaklıkta Osmanlar Köyü'nde bulunmaktadır. Avni Akyol Yatılı İlköğretim Bölge Okulu 1992'de, ve Eflani Atatürk İlköğretim Okulu ise 1927'de kurulmuştur.
Yükseköğretim kurumu olarak Karabük Üniversitesi'ne bağlı Eflani Meslek Yüksekokulu bulunmaktadır.

Eflani Belediyesi 10 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Eflani Kaymakamlığı 1 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
^ Mesafe tablosu (Eflani Safranbolu) 17 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Elbistan (Kürtçe: Olbiston), Kahramanmaraş iline bağlı bir ilçedir. Akdeniz Bölgesi, İç Anadolu Bölgesi ve Doğu Anadolu bölgelerinin kesiştiği noktada konumlanmıştır. Şehir merkezinin nüfusu yaklaşık olarak 110.000'dir. TÜİK 2023 yılı ADNKS nüfus sayımına göre tüm ilçe nüfusu belde ve köyleriyle birlikte 127.755'tir. Elbistan, 6 Şubat 2023'te meydana gelen Kahramanmaraş depremlerinden önemli ölçüde etkilenmiştir. Depremler sonrasında yaşanan göç hareketleri nedeniyle ilçenin nüfusu 2022'de 141.307 iken 2023 yılında 127.755'e gerilemiştir. 2024 yılında ise nüfus yeniden artış göstererek 130.246'ya ulaşmıştır.

Roma ve Bizans döneminde Plasta diye adlandırılan şehir Ermenice kaynaklarda Ablasta, Ablastayn; Arapça kaynaklarda Ablestin, Ablusteyn; Farsça kaynaklarda Ablistin olarak geçer. Osmanlı hakimiyetine girmesiyle bugünkü söylenişine uygun şekil almıştır. Halk arasında Albıstan şeklinde de telaffuz edilir. Elbistan, Bizans İmparatorluğu'nun Ablasta olarak adlandırdığı bir yerleşim yeridir. IV. Murad, Bağdat Seferi sırasında Osmanlı kaynaklarında Albustan olarak adlandırılan Elbistan'dan geçmiştir. Ablastan, Albıstan gibi farklı dönemlerde değişik isimlendirmeler yapılmış olup Arap tarihçiler tarafından ise Ablustayn olarak bahsedilmiştir. XVI. yüzyıldan itibaren Arap tarihçisi İbn İyâs dışındaki tüm tarihçiler tarafından Albistan veya Elbistan olarak bahsedilmiştir.

İlçe sınırları Doğu Anadolu Bölgesi'nin Yukarı Fırat Bölümü'ndedir. Elbistan ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.136 metredir. İlçenin yüzölçümü 432 km²dir. İlçenin toplam yüzölçümü 2.201 km²dir. Yaklaşık olarak 37 doğu meridyeni - 38 kuzey paraleli arasında bulunan Elbistan'ın kuzeyinde Darende ve Gürün, güneyinde Nurhak ve Ekinözü, doğusunda Malatya, Doğanşehir ve Akçadağ, batısında ise Afşin ve Göksun ilçeleri bulunmaktadır. Elbistan, Malatya şehir merkezine 120 km, Sivas'a 232 km, Adıyaman'a 160 km, Kayseri'ye 216 km, Adana'ya 280 km ve bağlı bulunduğu Kahramanmaraş şehir merkezine ise 158 km uzaklıktadır. İlçenin konumu nedeniyle bir tarafı soğuk iken diğer tarafı sıcaktır.

Elbistan'ın tarihi çok eskiye dayanır. İlçe höyük oluşumları açısından çok zengindir. Kara Höyük Mahallesinde yapılan kazı çalışmalarında Geç Hitit dönemine ait bazı eserler gün yüzüne çıkarılmıştır. Ayrıca Elbistan ilçesindeki Yukarı Ceyhan bölgesinde yapılan kazılarda şu ana kadar 21 tane höyüğe rastlanmıştır. Bugün Kahramanmaraş Müzesi'nde bulunan Maraş Aslanı Arıtaş'ta bulunmuştur. Elbistan'da henüz bir müze olmadığı için bu eserler; İstanbul, Ankara, Adana ve Kahramanmaraş'ta sergilenmektedir. Elbistan ve köylerinde Oğuzların Avşar, Bayat, Beydili boyları çoğunlukta olmakla birlikte hemen hemen 24 Oğuz boyunun tamamı mevcuttur.

Bizans ile Abbasiler arasında 9., 10. ve 11. yüzyıllarda çeşitli savaşlar meydana geldi. Elbistan, 1084'te Selçuklular tarafından fethedildiyse de, Haçlı Seferleri sırasında sık sık yağmalandı ve el değiştirdi. Elbistan, 1144 yılında Anadolu Selçuklu Devleti Sultanı I. Mesud zamanında tekrar alındı. Ancak bu dönemde de sık sık Danişmentliler ile mücadele edildi. Ardından, 1190 yılında II. Kılıçarslan ülkeyi 11 oğlu arasında paylaştırdı. Elbistan Tuğrul Şah'a verildi. Bölge Kösedağ Muharebesi'nden sonra Moğol hakimiyetine girdi. Hakimiyet 1273-1277 yılları arasındaydı. Moğol hakimiyetinden sonra, 15 Nisan 1277 tarihinde Memlûk Sultanı Baybars'ın Moğol ordusunu yenmesi ile 112 sene Memlûk Devleti bütün bölgede egemen oldu. Dulkadiroğulları Beyliği, bölgede 176 sene Memlük Devleti'ne bağlı olarak hakimiyet kurdu. Bölge, Osmanlılarca ilk defa I. Bayezit döneminde kuşatıldıysa da (1399), bu girişim başarısızlıkla sonuçlandı. 1400 yılında da Timur, Elbistan ve yöresini yağmaladı. Bu yağmadan sonra Elbistan 16. yüzyılın başlarına kadar yağmalandı. Bölge, Osmanlılarca 1515 yılına kadar çeşitli şekillerde kuşatıldıysa da bu girişimler başarılı olamadı.

Elbistan, Osmanlı Devleti'ne son katılan beylik olan Dulkadiroğlu Beyliği'ne başkentlik yapmıştır. Beyliğin başkenti ancak 1507'de Elbistan'ın savaşta tamamen yakılmasından sonra Maraş'a taşınmıştır. Ancak kısa bir süre Maraş'tan yönetilen beylik 1515'te Turnadağ Muharebesi ile Osmanlı İmparatorluğu'na katılmıştır.

I. Selim döneminde Turnadağ Muharebesi (1515) ile Osmanlı İmparatorluğuna katıldı. 1522 yılında Maraş bölgesi, özel yönetiminden ayrılır, sancak haline gelir ve Elbistan da Maraş'ın kazası haline gelir. Evliya Çelebi'nin Seyahatnâme'sinde bölge hakkında bilgiler verir: Bu dağlar ve beldelerde hep Türkmenler otururlar. Lisanları (kendileri gibi) Buhara illerinden gelmedir. Bütün Türkler on iki çeşit lisan üzere konuşurlar.Abdülaziz döneminde, Halep Vilayeti kurulunca Maraş kazaya dönüşürken, Elbistan ve köy çevresi eski önemini kaybetmiştir. 1871 yılında da Elbistan'da ilk kez belediye teşkilatı kurulmuştur.  I. Dünya Savaşı'nda Osmanlı'nın Halep'i kaybetmesiyle, Halep Vilayeti'ne bağlılık sona ermişti.

Türkiye Cumhuriyeti'nin ilanından sonra Maraş günümüzdeki şeklini aldı ve Elbistan tamamen Maraş'a bağlandı. Yerleşik hayata geçtikten sonra yaylaya çıkma geleneği 1980'lerden sonra terk edilmiştir.
İlçe, 2023 Kahramanmaraş depremleri sebebiyle ağır hasar görmüştür.

1970'li yıllardan beri il olmayı isteyen Elbistan halkı, bu konuda çeşitli girişimlerde bulundu. 12 Şubat 1993 tarihinde bu isteğine çok yaklaşan Elbistan, heyette bulunan muhtar Nuri Taphasanoğlu sayesinde birçok girişime imza attı. Başbakan Süleyman Demirel, muhtar Taphasanoğlu'nun ısrarcı davranışları üzerine ceketinin arkasını imzalayarak; "Muhtarım, Elbistan il oldu" yazıp altını imzaladı. Ancak Elbistan ilçe olarak kalmaya devam etti.
Uzun yıllar süre gelen Elbistan'ın il olma hususu 2000 yılında TBMM'ye verilen kanun teklifiyle resmiyet kazanmıştır. Kahramanmaraş'ın büyükşehir statüsüne geçmesi ile bu konu zamanın akışına bırakılmıştır.

Kahramanmaraş'ın Pazarcık ilçesinde 6 Şubat 2023 Pazartesi günü sabah saat 04.17'de 7,7 büyüklüğünde bir deprem meydana geldi. Deprem, Kahramanmaraş, Hatay, Osmaniye, Adıyaman, Gaziantep, Şanlıurfa, Diyarbakır, Malatya ve Adana başta olmak üzere çevre illerde yoğun şekilde hissedildi ve yıkıma neden oldu. 7,7 büyüklüğündeki depremin ardından saat 13.24'te bir deprem daha meydana geldi. Merkez üssü Kahramanmaraş'ın Elbistan ilçesi olan depremin büyüklüğü 7,6 olarak kaydedildi. Elbistan'da deprem nedeniyle 900'den fazla kişi hayatını kaybetti.

İlçenin ekonomisinde tarım ve tarıma dayalı ticaret ağırlıklı paya sahiptir. Termik santraller ve şeker fabrikası dışında sanayi henüz gelişmemiştir. Özellikle kırsal kesimlerde tarım büyük önem arz etmektedir. Afşin-Elbistan termik santralleri Türkiye'nin elektrik üretimine önemli bir katkı sağlamaktadır. Şu anda mevcut olan iki santral toplam 17 milyar kwh elektrik üretmektedir. Bölgedeki kömür yataklarının toplam 5 milyar tondan fazla rezerve sahip olduğu MTA kurumunca açıklanmıştır. Bölgenin en büyük şeker fabrikası olan Elbistan Şeker Fabrikası ovada ve civar illerde yetişen pancarları işler.
Cumhuriyet'in ilk yıllarından itibaren sürekli sosyolojik gelişmeler gösteren Elbistan'ın en önemli geçim kaynağı tarım ve hayvancılıktır. Tarımsal olarak üretilen en önemli ürünler tahıl ve şeker pancarıdır. İlçede ayrıca şeker fabrikası, PVC kapı ve pencere fabrikası, tuğla fabrikası gibi birçok sanayi kuruluşu bulunmaktadır. Bunlara ek olarak, kömür dışında sınırları içerisindeki köylerde mermer, krom gibi madenler bulunmaktadır. Ayrıca devlet tarafından bir Organize sanayi bölgesi kurulması kararlaştırılmış olup bu OSB'nin sanayileşmeyi çok hızlandırması beklenmektedir.
2019 yılında Tarım ve Orman Bakanlığı'nca Doğan kırsal mahallesine kurulacak besi çiftliğinde her yıl 100 binden fazla büyükbaş hayvan yetiştirilecektir. Organize Bölgesi'nin kurulması kararlaştırılmış olup bu tesisin kapsayacağı arazi 4 bin dönümden çok olacaktır. Bu besi bölgesinin çevresinde ayrıca çeşitli kesimhaneler, sucuk ve et ürünleri fabrikaları, bir yem fabrikası ve deri işleme fabrikaları bulunacaktır.
26 Ocak 2015 tarihinde Elbistan Organize Sanayi Bölgesi'nde 1. etap alanına ait yol, içme suyu, atık su, yağmur suyu ve iletişim hatlarının döşenmesini kapsayacak altyapı projesi için ilk kazma vuruldu.

Gölbaşı-Nurhak yolu ile Elbistan güneydoğu illerinin batıya açılan kapısıdır. Ayrıca Elbistan-Afşin-Sarız yolunun faaliyete geçmesi, havaalanının yapılması ve Kayseri-Malatya hızlı tren projesinin Elbistan üzerinden planlanması, Elbistan'ın gelişmesine büyük katkı sağlayacaktır. Elbistan 140.000'i aşan nüfusuyla ve içinde barındırdığı ticaret hacmi  ve oluşan sermaye açısından Türkiye'nin 18 ilinden daha büyüktür.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Elbistan'da köyler dahil toplam 95 okul bulunmaktadır. Sadece şehir merkezinde toplam 13 ilkokul, 10 ortaokul, 10 lise ve 6 (4 ayrı kurum) özel eğitim kurumu, 10 dershane ve 1 MYO ve 1 fakülte vardır. KSÜ'ye bağlı meslek yüksek okulu bulunmaktadır. Yürütme Kurulunun 3 Ağustos 1988 tarihli kararı ile İnönü Üniversitesi'ne bağlı olarak kurulmuştur. 9 Mayıs 2018 tarih ve 7141 sayılı kanun ile kurulan Kahramanmaraş İstiklal Üniversitesi'ne bağlanmıştır. Ayrıca Elbistan Mühendislik Fakültesi 2011 yılında KSÜ'ye bağlı olarak kurulmuştur. 18 Mayıs 2018 tarihinde yeni kurulan Kahramanmaraş İstiklal Üniversitesi'ne bağlanmıştır.

Şehirde iki devlet hastanesi vardır. En büyüğü 2017 yılında açılan 300 yataklı Elbistan Devlet Hastanesi'dir. Diğeri de Elbistan Ağız ve Diş Hastanesi'dir.

I. Ayşe Hatun
Sitti Mükrime Hatun
Osman Necati Erginöz
Mustafa Köker
Eczacı Lütfü Bey (Köker)
Eğitimci Hüsamettin Yinanç
Hasan Reşit Tankut

Erol Uğurlu
Mehmet Erten
Mükrimin Halil Yinanç
Zeynel Doğan
Sermest Bulut
Mazlum Çimen
Adnan Yüksel
Mehmet Çevik
Fatih Hilmioğlu
Hacı Orman
Mahir İpek
Tahsin Yücel

Mahir Ünal
Besime Konca
Ülkü Söylemezoğlu
Emin Soysal
Mazhar Özsoy
Aziz Tunç
Ali Karaoba
Ali Rahmi Beyreli
Ali Şahin
Mehmet Erten
Hasan Reşit Tankut


Erbaa, Türkiye'nin Tokat ilinin bir ilçesi ve ilçenin merkezi olan şehirdir. 2021 verilerine göre şehrin nüfusu 73.354, ilçenin ise 99.815'tir ve Tokat'ın ardından ilin en yüksek nüfuslu ilçesi konumundadır. Bereketli Erbaa Ovası, konumu, iş olanakları, sanayisi ve OSB gibi önemli etkenler sayesinde göç almaya devam eden bölgenin cazibe merkezi olmuş bir ilçesidir.

Erbaa kelimesi, Arapça olup "dört" anlamına gelmektedir. Osmanlı İmparatorluğu kayıtlarında ise 18. yüzyılın başlarından itibaren Erbaa adının kullanıldığı görülmektedir. Bir ara bu kelime "Nevahi-i Erbaa" şeklinde kullanılmıştır. Mevzubahis dönemde Niksar-Amasya arasında en önemli yerleşim birimleri; Erek, Karayaka, Sonusa ve Taşâbat idi. Nüfus yönünden ancak birer nahiye büyüklüğünde ve aynı bölgede olmalarından hepsine birden Nevahi-i Erbaa yani "dört nahiye" denilmiştir. Hatta tahakkuk eden vergiler de bu isimle kaydedilmiştir. H.1256/M. 1840'ta, Erbaa adıyla bu dört nahiyenin (Erek, Karayaka, Sonusa, Taşâbat) vergisi 47.243 kuruş olarak resmi evraka geçmiştir.
Buna göre Erbaa; Erek, Karayaka, Sonusa ve Taşâbat'ın genel bir adı olmuş, dördü birden sanki bir ilçe görünümünü almıştır. Hatta resmiyette Kaza-i Erbaa tâbiri de kullanılmıştır. Daha sonra Erek diğerlerine göre daha fazla gelişim gösterince, Erbaa adını tek başına alarak 1872'de ilçe olmuştur. Kalan üçü yani Taşâbat, Karayaka ve Sonusa ise Erek'e yani bugünkü Erbaa'ya bağlanıp onun köyleri olmuşlardır. Daha sonra 1944'te Taşabat'ın yani günümüzdeki Taşova'nın Erbaa'dan ayrılıp ayrı bir ilçe olmasıyla Sonusa da Taşova'ya bağlanmıştır.

2011 yılında Çorum'un Bayat ilçesinde bulunan ocağa kadar Anadolu'daki en eski yer altı maden işletmesi MÖ 5000 yılına ait olup Erbaa'nın Kozlu köyünde olarak kayıtlara geçmiş ve bilinmiştir. Bu maden ocağına "Eski Gümüşlük" olarak bilinen mevkiide yapılan sondaj destekli aramalar sayesinde ulaşılmış ve ODTÜ Fizik Bölümü Radyokarbon laboratuvarında yapılan C-14 analizleri sonucunda MÖ 5000 tarihine ulaşılmıştır. Araştırmacılar, yörede ihtiyaç duyulan bakır gereksiniminin binlerce yıl boyunca bu maden ocağından karşılandığı ihtimali üzerinde durmaktadır. 

Günümüzde Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde sergilenmekte olan ve müzenin en değerli parçalarından biri olan"Bebeğini Emziren Ana" heykelciği Erbaa ilçe merkezi sınırlarında bulunan Horoztepe Arkeolojik Sit Alanı'nda yapılan arkeolojik kazılar sırasında bulunmuştur. Hatti Uygarlığı'na ait MÖ 2400-2200 yılına tarihlenen ve bazı önemli buluntuları 1950'li yıllarda yurt dışına kaçırılan Horoztepe'de diğer bazı önemli buluntulara şunlar örnek verilebilir: 

Horoztepe'de bulunan eserler, yöre halkının Alacahöyük'te olduğu gibi sanat ve madencilik uğraşlarının önemli düzeye ulaştığını, dönem insanının madeni işleme bilgisinin yüksek olduğunu ve göstermektedir. 1954'te yapılan kazıların üzerinden 67 yıl geçtikten sonra (Eylül 2021) Erbaa Belediyesi, Erbaa TSO ve Yaşar Üniversitesi'nin destekleriyle yeni bir kazı çalışması başlatılmıştır.

Dünyanın ilk coğrafyacısı olarak bilinen Amasyalı Strabon Roma Dönemi'ndeki adı Phanaroia olan Erbaa Ovası'nın coğrafyasını ve bitki örtüsünü şöyle tanımlamaktadır: "Sidene ve Themiskrya Pharnika'ya sınır oluşturur. Bu bölgelerin yukarısında Pontus'un en iyi bölümü olan Phanaroia uzanır çünkü; Phanaroia bölgesinde zeytin yetişir, kaliteli şarap elde edilir ve bazı başka faydalar sağlanır. Doğu tarafta bölge uzantısıyla paralel gidişatta Paryadres yer alır, batı tarafta ise Lithros ve Ophlimos uzanır. Phanaroia oldukça uzun ve geniş bir vadidir. Topraklarını Armenia'dan Lykos ile Amaseia civarının dar geçitlerini aşarak gelen İris sular; iki ırmak vadinin yaklaşık ortasında birleşir."
Strabon yukarıdaki ifadesinde de görüleceği üzere günümüz Erbaa topraklarını tüm Pontus'un en iyi bölümü olarak ifade etmiştir. "Armenia'dan Lykos" olarak belirttiği ırmak günümüzdeki Kelkit Çayı'nın o dönemki adıdır. Yine Amaseia civarının dar geçitlerini aştığı belirtilen İris ise günümüzdeki Yeşilırmak'ın o dönemki adıdır. Bahsedilen iki ırmağın birleştiği yer ise günümüzde Erbaa'ya bağlı ve ilçe merkezine 13 km. uzaklıktaki Kale köyüdür. Bahsedilen Tozanlı ve Kelkit, Erbaa'da birleştikten sonra Yeşilırmak adı ile Çarşamba'da denize dökülür.
Büyük Mithridatis unvanlı Pontus kralı VI. Mithridates Eupator, "Boğazkesen" olarak bilinen bu birleşim noktasının hemen yakınında yer alan ve günümüzde Çevresu köyünün kurulu olduğu topraklara kendi adını taşıyacak bir kent kurulması emrini verdi. Böylelikle M.Ö. 2.yüzyıl sonları - 1. yüzyıl başları aralığında Eupator'un ismini taşıyan Eupatoria veyahut Türkçe okunuşuyla Evpatorya kurulmuş oldu.
Şehrin kaderindeki kırılma noktası ise Üçüncü Mithridatis Savaşı'nda yaşandı. Boğazkesen geçidini ve şehri savunmakla görevli olan Phoiniks, M.Ö. 71'de bu görevinde sadakatsizlik göstererek direniş göstermeksizin şehri ve geçidi Roma Cumhuriyeti ordularına teslim etti. VI. Mithridates, savaştan dört yıl sonra M.Ö. 67'de şehri tekrar ele geçirdi ancak bu durum şehre bir ödül değil ceza olarak döndü. Adını taşıyan şehrin ona yaptığı ihanetin intikamını tüm şehri yakıp yıkarak aldı. Her ne kadar daha sonraki süreçte şehri yeniden imar edip ayağa kaldırmaya karar verdiyse de savaş döneminin çalkantılı koşulları imar çalışmalarının bitmesine fırsat vermedi. M.Ö. 65 sonu - M.Ö. 64 başı dolaylarında şehir Roma Cumhuriyeti'nin ünlü kumandanı Gnaeus Pompeius Magnus tarafından tekrar ele geçirildi ve çalışmalar yarım kaldı.
Büyük Pompey olarak da bilinen ünlü Roma Generali Gnaeus Pompeius Magnus harap olmuş bu şehrin olanaklarını artırdı, arazisini büyütüp şehri ayağa kaldırdı ve yeni şehrin adını kendi isminden hareketle “Büyük Pompeius’un Kenti” anlamına gelen Magnopolis koydu. Siyasi istikrarsızlığın uzun yıllar boyunca aşılamadığı bölgede, şehir yok olana dek II. Farnekes de dahil olmak üzere birden fazla hükümdar hüküm sürdü. Tarihi belgelere ve arkeolojik buluntulara dayanarak şehrin M.S. 2. yüzyıl ortalarında veya 3.yüzyıl başında terk edilmiş/yok edilmiş olabileceği düşünülmektedir. 2012 yılında Kale köyü, Boğazkesen Mevki'nde defineciler yaptığı kaçak kazılar ile buldukları iki kaya mezarını tahrip etmiştir. Bu kaya mezarlarının VI. Mithridates'in kızının kayıp mezarı olabileceği belirtilmiştir.
Mithridatis Savaşları dönemi, şehir için sonun başlangıcına dönük fitili ateşlemiş ve Gaziosmanpaşa Üniversitesinde görevli Öğretim Üyesi Dr. Murat Tekin'in tabiriyle " Adının büyüklüğünü tarihte yaşamasına engel olmuştur."
Boğazkesen'de Bizans, Selçuklu ve Osmanlı gibi farklı dönemlerde tadilat görmüş olan ve yapım tarihi tam olarak bilinmeyen Boğazkesen Köprüsü de bulunmaktadır. Yavuz Sultan Selim ve ordusunun Çaldıran Muharebesi'ne giderken geçtiği bu tarihi köprünün günümüzde yalnızca ayakları sağlam biçimde durmaktadır. Ayrıca bu köprüyü ve geçidi korumakla görevli Boğazkesen Kalesi'nin de kalıntıları mevcuttur.
Erbaa'nın Hacıpazar köyünde 1983 yılında tesadüfen bulunan Bizans Dönemi'ne ait bazı eserler Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde korunmaktadır. Yine ilçeye bağlı bazı köylerde irili ufaklı tarihi kalıntılar bulunmaktadır.

Erbaa, İslamiyet ile Danişmentliler Beyliği'nin öncüsü Melik Ahmet Gazi tarafından 1077'de fethedilmesi ile tanışmıştır. Bu fetih ile başlayan sürecin ilçedeki en önemli yapısı ise Akça köyünde bulunan Silahtar Ömer Paşa Camii'dir. Halen sağlam bir şekilde ayakta olan ve kullanılmaya devam eden cami, "Çandı Tekniği" sayesinde hiç çivi kullanılmadan, ahşap ve kesme taştan yapılmıştır.
Caminin inşa kitabesi günümüze ulaşmadığından dolayı tarihlendirme hususunda görüş farklılıkları bulunur. İlk görüşe göre 1676 yılında inşa edilmiş, 17. yüzyılın ikinci yarısına ait bir Osmanlı eseridir. İkinci görüşe göre ise cami bir Selçuklu eseridir ve inşa kitabesinin olmayışından ötürü sehven Osmanlı eseri sanılmaktadır.
Erbaa ilçe merkezinin yani o yıllardaki ismi ile Erek'in 1600'lü yıllarda çok küçük bir yerleşim yeri olduğu Evliya Çelebi'nin o tarihte yaptığı gezide bugün Erbaa'ya bağlı köy olan Koçak'a uğramış ve konaklamış olmasına rağmen Erbaa'ya uğramayıp Niksar'a geçmiş olmasından anlaşılmaktadır. Son olarak Osmanlı Devleti'nin döneminden günümüze ulaşan bir diğer yapıya ise Ravakbaba Türbesi ve Ravakbaba Camii örnek verilebilir. Erbaa, 1872 yılında Amasya vilayetine bağlı bir kaza olmuştur. Erbaa'nın 1904'teki nüfusunun cinsiyete göre etnik ve dinsel dağılımı ise şu şekildedir.

Erbaa, üst üste yaşadığı 1939 Erzincan Depremi, 1942 Niksar-Erbaa Depremi ve 1943 Erbaa Depremi'nden sonra neredeyse tamamen haritadan silinmiştir. Bu afetler ve sonrasında yaşanan gelişmeler Erbaa'nın yerinin tamamen değiştirilmesine giden süreci ortaya çıkarmıştır.

1939 Erzincan Depremi'nin ardından yapılan çalışmalar sonrası 4 Ocak 1940'ta belirlenen sonuçlarına göre ilçe merkezi ve köylerde 2276 bina yıkılmıştır. 921 kişi ölmüş, 585 kişi yaralanmıştır. Bu büyük felaket sonrası Kızılay, Erbaa'ya 200 yataklı bir sahra hastanesi kurmak için hazırlıklar yapmıştır.
Bu felaket sonrası kurtarma ve yardım çalışmalarındaki üstün gayretlerinden ötürü 24 Nisan 1940'ta Erbaa'dan 52 mahkûm affa uğramıştır. Depremden sonra yetim kalan çocuklardan 16 tanesi Malatya Çocuk Esirgeme Kurumuna, 3 tanesi Adana Çocuk Esirgeme Kurumuna, 17 tanesi ise Ankara Çocuk Esirgeme Kurumuna gönderilmiştir.

20 Aralık 1942'de gerçekleşen ve depremin merkez üssünün yörenin kendisi olmasından ötürü Erbaa tarihinde yaşanmış en yıkıcı, en büyük depremdir. Bu deprem sonucunda Erbaa'da 2295 ev, 4 otel, 4 fırın, 127 dükkân, 8 kahvehane, 13 depo ve bir mezbahane ile Belediye Binası yıkılmıştır. Sadece bir hamam ile birkaç ahşap yapı ayakta kalabilmiştir. Toplam 534 kişi can vermiştir.

Toplam 12 kişinin can verdiği bu deprem üst üste yaşanan depremlerden en hafif olanıdır. Bu depremlerin ardından zorunlu olarak Erbaa'nın zemini ile ilgili devlet eliyle ilgili çalışmaların başladığı sürece girilmiştir.

Üst üste üç büyük felaket yaşayan yörede, gelen heyetler tarafından jeolojik ve tektonik araştırmalar yapılmış v

Ereğli, Konya ilinin güneydoğusunda yer almaktadır. İlçenin kuzeyinde Emirgazi, doğusunda Niğde, güneyinde Karaman ve Halkapınar, batısında ise Karapınar bulunmaktadır. Konya'ya 150 kilometre (93 mi) uzaklıktadır.

İlçe adını, Bizans İmparatoru Herakleios'tan (Ηράκλειος) alır, bu ad ise Yunan mitolojisinde yarı tanrılaşmış bir kahraman olan Herakles'ten gelmektedir. “Herakleion” kelimesi zaman içinde Türkçenin ses yapısına uygun olarak sırasıyla; Herakle, İrakle, Eregle, Eregli, Eregliyye ve son olarak Ereğli şeklini almıştır.
Evliya Çelebi Seyahatnamesinde ise I. Alaeddin Keykubad'ın Ereğli'den bir sefer dönüşü geçerken Peygamber Pınar'ı denilen (şu anda Akhüyük köyünde bulunan) çamurun, yaralı askerlerinin yaralarına şifa olduğundan dolayı buraya Erkili (Ereğli) dediği için adını buradan aldığı yazılır.

Tarih boyunca Hitit, Asur, Kimmer, Frig, Lidya, Pers, İskender İmparatorluğu, Roma İmparatorluğu ve Bizans idaresinde bulunmuş Ereğli, 9 asırda Bizans ile Abbasiler arasındaki mücadeleye sahne oldu. Anadolu Selçukluları zamanında Türklerin idaresine giren ve 1211 ve 1216 yılları arasında Kilikya Ermeni Krallığı işgalinde kalan Ereğli, Anadolu Beylikleri zamanında Nure Sufi Bey'in kurduğu Karamanoğlu Beyliğinin 1250 ve 1256 yılları arasındaki ilk başkenti olmuştur. İlçe, Fatih Sultan Mehmet devrinde Osmanlı topraklarına katıldı. 1553'te Kanuni Sultan Süleyman İran seferi dönüşünde çadır kurup konaklamış ve oğlu Şehzade Mustafa'yı Ereğli'de boğdurtmuştur. 1700lü yıllarda konar göçer  Bekdik Türkmenleri yoğun olarak zorunlu iskana tabi tutulmuştur. Bağdat Demiryolu'nun ilçeden geçmesi ile Ereğli'nin önemi daha da arttı. Osmanlı Devleti'nin son döneminde Konya vilayetine bağlı bir kaza merkezi olan Ereğli, Cumhuriyet döneminde de ilçe olma durumunu devam ettirdi.

Ereğli ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.055 metredir. Ereğli'nin nüfusu 148.161'dir (95.734'ü merkezde). İlçenin yüzölçümü 2.214 km²dir. 50'si kırsalda olmak üzere toplam 87 mahallesi bulunan ilçenin halkının yarıdan fazlası geçimini tarım ve hayvancılıktan sağlamaktadır. İlçenin en önemli akarsuyu İvriz Çayı üzerinde kurulu olan İvriz Barajı, Ereğli'de hem tarım alanlarını sulamakta hem de içme suyu ihtiyacını karşılamaktadır. İlçede baklagiller, sanayi bitkileri, meyve, sebze ve yem bitkileri yetiştirilmektedir. Ereğli'de yetiştirilen kirazların bir bölümü ihraç edilmektedir.
Ereğli, Güney Kore'nin Kwangjin kenti ile kardeş şehir anlaşması imzalamıştır. Ayrıca şehirde Kwangjin Kardeşlik Parkı adı altında bir kardeşlik parkı mevcuttur.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Türkiye'deki göçer toplulukların yoğun olarak yerleştiği bir bölgedir. Tarihi süreçte Toros eteklerinde yaylayan ve kışlayan göçer grupları bu bölgeyi zamanla mesken tutmuşlardır. Beğdili, Afşar, Varsak Türkmen boylarının yoğunluğu vardır. Ayrıca Türkmen nüfusunun yanında; Horzum, Işıklı, Honamlı ve Tekeli yörük boylarının da yerleşik oldukları düşünülür.

 Gwangjin, Seul (2001)
 Belebey (2021)

Özel

Genel
Düşünceler ve Anılar II : M. Ali Eren (1911-2001), İvriz Köy Enstitüsü9 Temmuz 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Düşünceler ve Anılar I : M. Ali Eren, Ereğli Lisesi Müdürü

Ereğli Kaymakamlığı
Ereğli Belediyesi 13 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ereğli Rehberi 7 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Eskipazar, Karabük iline bağlı bir ilçedir. Denizden ortalama 747 metre yükseklikte yer alan ilçe, Karadeniz Bölgesi ile İç Anadolu Bölgesi arasında geçiş kuşağında konumlanmaktadır. İlçe merkezinin 3 kilometre batısında bulunan Hadrianapolis Antik Kenti, Batı Karadeniz'in en önemli arkeolojik alanı olup mozaikleri nedeniyle "Karadeniz'in Zeugması" olarak anılmaktadır.

Eskipazar, Karadeniz Bölgesi'nin Batı Karadeniz Bölümünde yer alır. Yüzölçümü 754 km²'dir. İlçenin doğusunda Çankırı'nın Çerkeş, kuzeydoğusunda Ovacık, batısında Bolu'nun Mengen, güneyinde Gerede, kuzeyinde ise Karabük il merkezi yer almaktadır. 

Eskipazar, doğal yapısı bakımından üç iklim kuşağına ayrılır: Kuzeydoğuda, Karabük sınırından Eskipazar çayı vadisi boyunca uzanan köyler ılık ve yağışlı Karadeniz ikliminin etkisi altındadır. Doğuda ise Ovacık-Çerkeş sınırına kadar uzanan ve "Sırt" adıyla bilinen yörede karasal iklim hâkim olup kışlar sert geçmekte, Karadeniz'in ılıklığı buraya yeterince ulaşamamaktadır. 

Eskipazar çayı vadisindeki arazi dar fakat verimlidir; sebze ve meyve yetiştiriciliğine elverişlidir. İlçe, orman açısından zengin bir yapıya sahiptir. Eskipazar Orman İşletme Müdürlüğü'ne bağlı 18.743 hektar orman bulunmakta olup ormanlarda karaağaç, sarıçam, köknar, kayın ve meşe türleri yer almaktadır. Mevcut orman potansiyelini değerlendirmek amacıyla 1976 yılında Eskipazar Orman İşletme Müdürlüğü kurulmuştur. 

2023 yılında başlanan Yazıboy Mağarası kazılarında ortaya çıkan taş alet endüstrisi, Eskipazar'daki ilk yerleşimin en az 6.000 yıl önceye, yani M.Ö. 4. binyıla dayandığını kanıtlamaktadır. Eskipazar ve çevresine yerleşen ilk halkın Proto-Hititler olduğu kabul edilmektedir. M.Ö. III. binyılda Paflagonya dahil tüm Anadolu'da gelişmiş bir kültür mevcuttu. 
M.Ö. 2000 yıllarında Balkanlar'dan gelen Babris, Bitinyen ve Tinye gibi kabileler bölgeye yerleşmiştir. Hititlerden sonra sırasıyla Frigya ve Kimmer hâkimiyetine giren bölge, M.Ö. 543-333 yılları arasında Pers egemenliğine girmiş; Büyük İskender'in M.Ö. 333'te Anadolu'ya girmesiyle Pers hâkimiyeti sona ermiştir. Büyük İskender'in M.Ö. 323'teki ölümünün ardından bölge önce Selevkoslar, ardından Bitinya Krallığı hâkimiyetine girmiş; bu krallık sonunda Roma tarafından ortadan kaldırılmıştır. 

2011 yılında kent çevresinde gerçekleştirilen yüzey araştırmalarında bulunan bir yazıt, Hadrianoupolis'in Roma döneminde Paflagonya bölgesi için önemli bir pazar yeri olduğunu ortaya koymaktadır. Bu bulgu, "Eskipazar" adının yaklaşık 1.800 yıl öncesine dayandığına işaret etmektedir. 
Roma İmparatoru Hadrianus, M.S. 123-124 ve 129-132 yılları arasında Anadolu'yu iki kez ziyaret ederek kentlere büyük maddi katkılar sunmuş; kentte imparatorun onuruna yapılar inşa edilmiş ve şehre onun adı verilmiştir. 
İmparator I. Theodosius döneminde (M.S. 384-385), Paflagonya ve Bitinya'nın bir bölümü "Honorias" adlı yeni bir eyalet hâline getirilmiş; Hadrianoupolis bu eyaletin önemli bir piskoposluk merkezi konumuna yükselmiştir. 
Kentin en parlak dönemi M.S. 4-7. yüzyıllara denk gelir. Nekropolis çalışmaları, bu dönemde kentin nüfusunun 50.000 kişi dolaylarında olduğunu ortaya koymuştur. 

Hristiyanlık tarihi açısından Hadrianoupolis'i ayrıca önemli kılan, Aziz Alypius Stylites'in (M.S. yaklaşık 522-640) bu kentte doğmuş olmasıdır. Aziz'in kentteki bir sütun üzerinde yaklaşık 50 yıl yaşadığı ileri sürülmektedir. Alypius, gençliğinde annesi tarafından Piskopos Theodore'nin yanına dini eğitim için gönderilmiş; 32 yaşında Hadrianoupolis'e dönerek kentin eski nekropolü yakınlarındaki eski bir pagan tapınağı üzerinde Azize Euphemia adına bir kilise inşa etmiştir. Kilisenin hemen yanına bir sütun dikmiş ve yaklaşık 53 yıl bu sütunun üzerinde yaşamıştır. Hristiyanlık tarihinin dört büyük sütun azizinden biri kabul edilen Alypius'un başının bugün Aynaroz'daki Kutuloumousou Manastırı'nda korunduğu bilinmektedir. Alypius aynı zamanda çocuğu olmayan kadınların şifacısı ve yeni doğan çocukların koruyucu azizi olarak kabul edilmektedir. 

M.S. 8. yüzyıldan sonra kentle ilgili bilgiler Oğuzlar dönemine kadar oldukça kısıtlıdır. Bu aralıkta kentin deprem, yangın ya da bir akın sonucu terk edildiği düşünülmektedir. Selçuklular, harap hâlde buldukları kente "Viranşehir" adını vermiştir; bu isim hâlen bölgede kullanılmaktadır.

Çankırı ilinin Çerkeş ilçesinin Eskipazar nahiyesi vardır. 1 Nisan 1946 tarihinde 4869 sayılı Kanun ile ilçe statüsüne kavuşan Eskipazar, 1995 yılına kadar Çankırı iline bağlı bir ilçe olarak kalmıştır. 6 Haziran 1995 tarihinde Resmî Gazete'de yayımlanan 550 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile Karabük il statüsü kazanınca Eskipazar da Çankırı'dan alınarak Karabük'e bağlanmıştır.

2025 yılı verilerine göre ilçenin toplam nüfusu 12.570 olup bunun 6.626'sı erkek, 5.944'ü kadındır. İlçe merkezi nüfusu 6.231, köy ve belde nüfusu ise 6.339'dur. 2000 yılında 16.365 olan ilçe nüfusu, sonraki yirmi beş yılda belirgin biçimde azalmıştır. 

İlçe nüfusu geçimini tarım, hayvancılık, esnaflık, işçilik, orman işçiliği, memurluk ve emeklilik gelirleriyle sağlamaktadır. Sanayi ve ticaret henüz gelişme aşamasındadır; ilçe merkezinde bir tekstil atölyesi, bir orman ürünleri fabrikası, iki hindi kuluçka atölyesi ve dört un fabrikası bulunmaktadır. 
Hadrianapolis Antik Kenti'nin 2025 yılı başında resmî ören yeri statüsü kazanmasıyla birlikte turizm, ilçe ekonomisinde giderek daha belirleyici bir yer edinmeye başlamıştır.

Hadrianapolis Antik Kenti, ilçe merkezinin yaklaşık 3 kilometre batısında, "Viranşehir" olarak adlandırılan mevki ve çevresindeki arazi üzerinde yer almaktadır. Budaklar, Büyükyaylalar, Çaylı ve Beytarla köyleri antik kent alanı içinde kalmaktadır. 
M.Ö. 1. yüzyılda kurulduğu ve M.S. 8. yüzyıla kadar iskân gördüğü tahmin edilen kentte, Karabük Üniversitesi Arkeoloji Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Ersin Çelikbaş başkanlığında kazı ve restorasyon çalışmaları sürdürülmektedir. 

Kiliselerin tabanında, pek çok hayvan tasvirini barındıran mozaikleriyle ünlenen antik kent, bu nedenle "Karadeniz'in Zeugması" olarak anılmaktadır. At, fil, panter, geyik ve grifon gibi hayvanların tasvir edildiği mozaiklerin ortak özelliği, başka hiçbir yerleşim yerinde görülmeyen özgün yorumlama tarzlarıdır. Dört Nehir Kilisesi'nin zemin mozaiklerinde, Hristiyan inancında cennet nehirleri olarak bilinen Geon (Nil), Phison, Tigris (Dicle) ve Euphrates (Fırat) nehirlerinin insan biçiminde (personifikasyon) betimleri yer almaktadır; bu tarz bir betimleme dünyada başka bir örnekte rastlanmamıştır. 

Bugüne kadar antik kentte iki hamam, iki kilise, bir savunma yapısı, kaya mezarları, tiyatro, bir kemerli ve kubbeli yapı, anıtsal kültik niş, sur, villa ve çeşitli kült alanları tespit edilmiştir. 
M.S. 3. yüzyıla tarihlenen bir kale, 7. yüzyıla kadar çeşitli değişikliklerle kullanılmıştır. İç kalede bulunan demir maske, alanın askerî amaçlı kullanıldığını kanıtlamaktadır. 
Kentin Güney Nekropol alanında bulunan el yapımı çanak çömlekler ile Tunç Çağı'na ait dokuma aletleri, antik kent alanının Roma döneminden çok önce iskân gördüğünü ortaya koymaktadır. 

2024 yılı kazılarında, M.S. 5. yüzyıla ait, Hz. Süleyman'ın at üzerinde şeytanı mızraklarken betimlendiği bir amulet (muska) gün yüzüne çıkarılmıştır. Amulet, Anadolu arkeolojisinde daha önce benzeri bulunmayan eşsiz bir eserdir; benzer bir betim yalnızca Kudüs'te ortaya çıkarılmıştır. 
2025 yılı başında ise M.S. 5. yüzyıla ait, "Ludus Latrunculi" ve "Duodecim Scripta" adlı antik strateji oyunlarında kullanılan kemik oyun taşları bulunmuştur. Taşların üzerindeki 4 ve 8 kollu semboller, kentte konuşlanan Roma askerî birliğinin varlığını daha da somutlaştırmaktadır. 

Şubat 2025 itibarıyla Hadrianapolis Antik Kenti resmî ören yeri statüsüne kavuşmuştur. Karşılama merkezi, kafeterya, hediyelik eşya dükkânları ve mescit içeren modern ziyaretçi kompleksi tamamlanmıştır. 

İlçe merkezinin kuzeydoğusunda, 300 metre yükseklikte konumlanan Asar Kalesi ile çevresindeki kaya tünelleri ve antik döneme ait mezar yazıtları, ilçenin diğer önemli tarihi unsurları arasında yer almaktadır. 

Eskipazar köylerinde geleneksel yaşam biçimi büyük ölçüde sürdürülmektedir. Köy odaları, düğün, nişan ve dini bayramlarda toplumsal bir buluşma mekânı işlevi görmektedir.

Eskipazar Kaymakamlığı resmî web sitesi
Eskipazar Belediyesi resmî web sitesi

Etli ekmek, Konya yöresine ait olan ve özellikle bu yörede yapılan bir çeşit ince ve kenarsız içli pide türüdür. Konya haricinde Kastamonu, Mardin ve Sivas gibi çeşitli yörelerde de farklı türleri yapılmaktadır.

Çapraz bıçaklarla kıyma şeklinde kesilmiş tercihe göre kuzu veya dana eti ve her biri ince doğranmış soğan, domates ve biberden oluşan karışım uzunlamasına açılmış ince hamurun üzerine yayılır. Karışımlı hamur, 90 cm (35 in) kadar elde sündürülür ve fırına sürülüp çift yönlü pişirilir.

Konya etli ekmeği, etli ekmeğin en bilinen türüdür. Konya etli ekmeği genellikle 180 gram hamur, 100 gram et, 100 gram sebzeyle yapılmaktadır. Etli ekmeğin eti bazen düve etinin kaburga ve boşluk kısmından alınarak yapılır. Konya etli ekmeğinde tercihe bağlı olarak eklenen malzemeler domates, yeşil biber, soğan, maydanoz ve tuzdan oluşan sebze karışımıdır ve bunların et ile yoğrulmasıyla meydana gelir. Konya etli ekmeğinin genel olarak Konya'da yapılan has yerlerinde boyunun azami olarak 90 cm, eninin ise 20 cm olduğu görülür. 09.06.2017 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Kastamonu Daday etli ekmeği Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır. Daday etli ekmeği, incecik açılmış yufka içine kıyma, soğan ve baharatlardan oluşan harcın konulması ve odun ateşinde pişirilmesiyle yapılan kapalı pidedir.

Yapımında genellikle kuzu kıyması tercih edilen Mardin etli ekmeğinin en büyük özelliği hamurun içine yağda kavrulmuş kıyma ve diğer malzemelerin konulmasından sonra hamurun ikiye katlanıp etrafının kapatılmasıdır.

Sivas etli ekmeği, Türk Patent ve Marka Kurumuna tescillenmek ve coğrafi işaret alınması için başvuru yapılmıştır.

Gaziantep ya da halk arasında kullanılan eski ve kısa adıyla Antep (Osmanlıca: عینتاب, Ayntab) Türkiye'nin Gaziantep ilinin merkezi olan şehirdir. 1,9 milyona yakın merkez nüfusuyla Türkiye'nin en fazla nüfusa sahip 5. şehri ve 2,250 milyon genel nüfusu ile Türkiye'nin 9. Büyük ilidir.
Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde bulunan Gaziantep, aynı zamanda bir eğitim, ticaret ve sanayi şehridir. Dünya üzerinde hâlâ yaşanan en eski şehirlerden biridir. Yazları sıcak ve kurak, kışları ise serin ve yağışlı geçer. Don olayı az görülür, sıcaklık sıfır derecenin altına az düşer. Gaziantep'in deniz seviyesinden yüksekliği 850 metredir.  Orta Fırat Bölümü'nde bulunan ve geçiş bölümünde yer alan Gaziantep'te karasallaşmış akdeniz iklimi görülmektedir.[1] Bunlara ek olarak  Gaziantep, Türkiye sanayisi ve ticaretinde de önemli bir yer tutar. Bunun sebepleri arasında Gaziantep'in Anadolu ile Orta Doğu arasında bir konumda bulunması ve liman kentlerine yakınlığı sayılabilir. Rumkale ve Gaziantep Kalesi Gaziantep'in simgeleri arasında sayılabilir.

Günümüzdeki Gaziantep'in yakınlarında bulunan Dülük (Dolikhe ya da Doliche) bu bölgedeki en eski kenttir. Arkeolojik kazılar sonucunda bu kentte Paleolitik dönemden beri insanların yaşadığı bilinmektedir. Ancak Dülük, Erken Tunç Çağı'ndan sonra sürekli bir yerleşim yeri hâline gelmiştir. Bu kent, İpek Yolu üzerinde bulunduğu için çok gelişmiştir.
İlk kurulduğunda Babil yönetimi altında kalan kent, MÖ 1700'lü yıllarda Hititler'in eline geçer. Hititler'den sonra Mısır yönetimine geçen kent, MÖ 700-MS 546 arasında ise kronolojik sırayla Medler, Asurlular ve Persler tarafından yönetilir. MÖ 6. yüzyılda ise kentte sırasıyla Makedonya, Selevkos ve Komagene uygarlıklarının yönetimi başlar. Değişik medeniyetlere ev sahipliği yapan Antep, 1516 yılında Osmanlıların eline geçmesiyle ilk dönemlerde Arap ve Halep Eyaleti'ne bağlı bir konumda iken, 1531 yılında Dulkadir Eyaleti'nin teşekkül etmesi sonucu, bu eyaletin sınırları arasında yer alarak 1818 senesine kadar bu konumunu muhafaza eder. Bu tarihten itibaren yeniden Halep eyaletine sancak olarak bağlanır. Şehir, Osmanlı kent kültüründe önemli bir yer almıştır.

Romalılar, Dülük yakınlarına Antiochia ad Taurum adında yeni bir kent kurar. Bu kent İsa'nın havarilerinden Yuhanna'nın Hristiyanlık'ı yaymak için seçtiği merkezlerden biri olmuştur. Kent, MS 395 yılında Bizans İmparatorluğu'nun eline geçer. MS 636 yılında halife Ömer bin Hattab, İslamiyet'i yaymak için Ayıntap ve Hatay yöresini Bizanslıların elinden alır. Bu şekilde Ayıntap halkı İslamiyet'i kabul eder. Bu arada Dülük, hızla eski önemini yitirmektedir.
1071 yılında Alp Arslan'ın Malazgirt Savaşı'ndaki zaferinden sonra kent Selçuklu yönetimine geçer. Bir dönem Eyyübilerin eline geçen kent, 1270 yılında Moğolların Ayıntap'a saldırmasıyla, 1389 yılında Dulkadiroğulları'nın ve 1471 yılında Memlük Devleti'nin egemenliğine geçmiştir.

1516 yılında Yavuz Sultan Selim'in Mercidabık Muharebesi'ndeki zaferinden sonra Ayıntap, Osmanlı yönetimine geçer. Osmanlılar döneminde kente çok sayıda cami, medrese, han ve hamam inşa edilmiştir. 1516-1596 yılları arasında kent, üretim, ticaret ve el sanatları yönünden de çok gelişmiştir. 1641 ve 1671 yıllarında iki defa kenti ziyaret eden Evliya Çelebi, kentte 22 mahalle, 8 bin ev, 100 kadar cami, medrese, han, hamam ve bir de kapalı çarşı olduğunu yazar ve seyahatnamesinde aynen "Dünya yüzünden geniş bir ili, göz alıcı büyük yapıları her yerden aranan eşyası, birçok mezraları, bolluk ve verimliliği, bitimsiz yiyecek ve içecek pınarları ve ırmaklarıyla burası 'Şehr-i Ayıntab-ı Cihan'dır" der. Osmanlı döneminde Ayıntap, asla kendi eyaletinde olmayıp, önce Maraş (bugünkü Kahramanmaraş), sonra Halep eyaletinde yer almıştır. Coğrafi yakınlık sebebiyle Ayıntap'ın kültürel yapısında Suriye Havzası'nın yansımaları mevcuttur.[2]

I. Dünya Savaşı'ndan sonra Mondros Antlaşması ile birlikte Osmanlı Devleti parçalanır. 17 Aralık 1918 tarihinde Antep, Birleşik Krallık'a, 5 Kasım 1919 tarihinde Fransa'ya bırakılır. Ermeni Lejyonu da bu savaşta görev almıştır. Şehre 8 Şubat 1921 Günü Gazilik unvanı Verilmiştir.
Antep halkı, 1920 yılında, Fransız birliklerinin Antep'e yerleşmesi üzerine direnişe başlar. 1920 yılının Ocak ayında Karayılan komutasındaki çeteler, Fransızların bir süvari birliğini pusuya düşürür. Şahin Bey, 200 kişilik milis gücüyle 1920 yılının Mart ayına kadar Antep'teki Fransız askerlerine karşı savaşır. Ancak açlık, cephanesizlik ve şehre yardım ulaşamaması sebebiyle Antep halkı, 9 Şubat 1921'de teslim olmak zorunda kalır. Savaş tam 10 ay 9 gün sürer. 25 Aralık 1921'de Ankara Anlaşması gereğince Fransız birlikleri şehri boşaltır.

Gaziantep, 1987 yılında çıkarılan 3398 sayılı kanun ile büyükşehir unvanı kazandı. Başlangıçta iki ilçe (Şahinbey ve Şehitkamil) Gaziantep Büyükşehir Belediyesi'nin sınırlarına dahil edildi. 2004 yılında çıkarılan 5216 sayılı kanun ile büyükşehir belediyesinin sınırları valilik binası merkez kabul edilerek yarıçapı 30 kilometre olan dairenin sınırlarına genişletildi. Bu sınırlar içinde kalan ilçeler, büyükşehir ilçe belediyeleri hâline geldi. 2012 yılında çıkarılan 6360 sayılı kanun ile 2014 Türkiye yerel seçimlerinin ardından büyükşehir belediyesinin sınırları il mülki sınırları oldu.
Şu anda üç merkez ilçesi vardır bunlar; Şahinbey, Şehitkamil ve Oğuzeli ilçeleridir.
2013 yılında Suriye İç Savaşında NATO üyesi Türkiye'ye yönelik herhangi bir askeri hamleye karşılık askeri hamle için Gaziantep'e Adana ve Kahramanmaraş'ın ardından Türkiye'nin isteğiyle MIM-104 Patriot yerleştirilmiştir.
2023 Kahramanmaraş depremlerinde kent ağır hasar gördü.

Gaziantep'in geneline hâkim olan Karasal İklim ile beraber ilin batı kesimlerinin iklim özellikleri tartışmalıdır. Sıcaklık sıfırın altına gündüzleri pek düşmez, karlı gün sayısı ortalama iki gündür. En sıcak ay ortalaması 27,7 derecedir. Geçiş bölgesi olması itibarıyla zeytin, bağ, limon ve turunçgiller iklim şartlarına elverişlidir. Tarım olarak zeytin yetiştiriciliği ve fıstık yetiştiriciliği yaygındır. Nizip zeytini bu bölgeye has bir zeytin türüdür.

1987 yılında Gaziantep büyükşehir statüsü kazanıp il merkezinde yeni ilçeler kurulmuştur. Bu yıldan itibaren il merkezi nüfusu aşağıdaki gibidir.

2004 yılında çıkarılan kanun nedeniyle il merkezinde olmayan Oğuzeli ilçesi de büyükşehir sınırlarına girmiş olup 2008-2012 yılları arasındaki nüfus verilerine Oğuzeli de dahil edilmiştir. 2012 yılında ise ilin tamamı büyükşehir sınırlarına girmiştir.

Arap coğrafyacı Dimeşkî 14. yüzyılın başlarında Antep'in sakinlerinin Türkmen olduğunu yazmıştır.
Şehri 27 Mayıs 1834 tarihinde ziyaret eden Pierre Martin Rémi Aucher-Éloy 12 bin nüfuslu Antep'in nüfusunun Ermeniler ve Türklerden oluştuğunu belirtmiştir. 1862 yılında şehri ziyaret eden İrlandalı diplomat James Lewis Farley şehirde, müslüman ahalinin zengin kısmını ve çevredeki taşra halkını temsil eden 18 bin Türk ile 8 bin 500 Ermeni ve 500 Yahudi'nin yaşadığını yazmıştır. 1895 senesinde Fransız coğrafyacı Élisée Reclus Antep'te çoğunlukla Türkmenlerin yaşadığından bahsetmiştir. 1911 yılında yayımlanan Encyclopædia Britannica'nın on birinci baskısı ve sonraki baskılarda Antep şehrindeki Müslüman sakinlerin çoğunlukla Türkmen kökenli olduğu belirtilmiştir. Fransız işgalinde yer alan komutanlardan Maurice Abadie, Antep sancağının nüfusunun büyük çoğunluğunun Türklerden, geriye kalan nüfusun ise Arap, Kürt, Ermeni, Çerkes ve Yahudilerden oluştuğunu belirtmiştir. Antepli Ermeniler Birliğine göre 1914 senesinde 80 bin nüfuslu şehirde 30 bin Ermeni, 2 bin Kürt, birkaç yüz Çerkes ve geriye kalan nüfusunu Türkler oluşturmaktaydı.
Gaziantep ve çevresinin, özellikle kırsal kesiminin tarihi demografik yapısı, ağırlıklı olarak 11. yüzyıldan itibaren bölgeye yerleşen Oğuz/Türkmen boylarıyla şekillenmiştir. 16. yüzyıl Osmanlı Mufassal Tahrir Defterleri'ndeki hane ve vergi kayıtları incelendiğinde, Ayıntab liva merkezinde ve kırsalını oluşturan köy ile mezralarda nüfusun ezici çoğunluğunun yerleşik ve konar-göçer Türkmen cemaatlerinden (özellikle Bozok, Bayat, Avşar, Kızık ve Beğdili boylarına mensup gruplar) oluştuğu görülmektedir. Bunun yanı sıra, Erkân-ı Harbiye-i Umumiye (Osmanlı ve Erken Cumhuriyet dönemi Genelkurmay Başkanlığı) haritaları gibi resmi askeri kayıtlara dayanan kapsamlı toponomi ve yerleşim envanterleri de Antep kırsalındaki yerleşimlerin köklü bir Türkmen karakteri taşıdığını doğrulamaktadır. Aynı kayıtlarda bölgede Kürt ve Arap yerleşimlerinin varlığı da belgelenmekle birlikte, bu yerleşimler sayısal ve demografik olarak azınlıkta kalmış; kırsalın genelinde ana kurucu ve hakim unsur Türkmenler olmuştur. Tarihsel olarak Türkmen boylarının yoğun yerleşim alanı olan bölge (özellikle Barak Ovası ve çevresi), günümüzde de bu köklü Türkmen nüfus yapısını korumakla birlikte, Cumhuriyet sonrası sanayileşme ile çevre illerden yoğun göç alarak demografik çeşitliliğini artırmıştır.

2024 yılı itibari ile Gaziantep 106 coğrafi işaretli ürünle Türkiye'de en fazla ürüne sahip ildir.

Gaziantep'te çok çeşitli el sanatları bulunmaktadır. Geçmişte Gaziantep'teki en yaygın el sanatları dericilik, bakırcılık, yemenicilik, kilimcilik, el işlemeciliği ve kuyumculuktur. Bunlardan el işlemeciliği, bakırcılık ve kilimcilik önemini hâlâ korumaktadır. Özellikle Gaziantep'in kendine özgü motiflere sahip olan kilimleri ve bakır ürünleri çok meşhurdur. Gaziantep'e özgü kilim çeşitleri; Baklava Dilimleri, Habbap Ayağı, Kuş Kanadı, Zincir Göbek, Dirsek Göbek, Pençe Göbek, Çarkıfelek, Parmak Göbek ve Atom Göbek'tir. Ayrıca hanımların pek çok evde yaptığı Antep işi, dantel ve örgü gibi başka el sanatları da mevcuttur.

Gaziantep'in çok zengin bir mutfağı vardır, toplamda 300'e yakın yemek çeşidine sahiptir. Türkiye'nin lezzet ve gastronomi şehri olarak kabul edilir. Bu mutfak seneler boyunca çeşitli geleneklerin ve uygarlıkların harmanlanmasıyla zenginleşmiştir. Antep mutfağı özellikle kebap, et yemekleri, tencere yemekleri ve tatlıları ile meşhurdur. Beyran, alinazik, içli köft

Gemerek, Sivas ilinin bir ilçesidir. Şarkışla ilçesine bağlı bir bucak iken 1953 yılında ilçe olmuştur. 2'si belediye (Sızır, Çepni), 35'i köy olmak üzere 38 yerleşim biriminden oluşur.

Ermeniler tarafından Gamirk (Ermenice: Գամիրք) olarak Telaffuz edilen Gemerek (Osmanlıca: ‏‏‏كمرك‏ - گمرك - گمهرك) ismine dair yeterince açıklayıcı herhangi bir yazılı bilgi mevcut değildir.

Gemerek Türkiye'deki sol akımı harekâtında bulunan Deniz Gezmiş'in de yakalandığı yerdir. 12 Mart Darbesinin ilk günlerinden sonra Yusuf Aslan ile birlikte Sivas'a gitmekteyken motosikletleri bozuldu. Bir ihbar sonucu polislerin gelmesi üzerine çıkan çatışmada Aslan ile birbirlerini kaybettiler. Yusuf Aslan Şarkışla'da, Gezmiş ise 16 Mart 1971 Salı günü Gemerek'te etrafı sarılarak yakalandı ve Kayseri'ye getirildi. "Deniz Gezmiş Ağıdı" adıyla bilinen türkünün içerisinde de bu konudan bahsedilmektedir.

Sivas'ın batısında yer alan ilçenin, doğusunda Şarkışla, güneybatısında Kayseri, kuzeybatısında Yozgat bulunur. İlçenin yüzölçümü 1.131 km²dir. Gemerek ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.214 metredir. Karasal iklimin tesiri altındadır. Kışları soğuk, yazları sıcak ve kurak geçer. Maksimum 40 °C, minimum -34,4 derece sıcaklık görülür. Yılın 125-145 gününde don olayı yaşanır. Sızır kasabasının kuzey batısı ormanlık alanlarla kaplı olup bu bölgede çok sayıda yayla mevcuttur. Bunlardan bazıları, Hatabalanı, Kaymaklı, Tealtı, Tosun, Üsünkalin, Kısık, Oluk, Karamıklı ve Gevrekgil yaylalarıdır.

Gemerek ilçesine bağlı Sızır beldesine yaklaşık 1 km mesafededir. Göksu Çayı üzerinde yer almaktadır. Yörede en sık ziyaret edilen gezi ve dinlenme alanlarından birisidir. Doğa yürüyüşü için uygun bir çevre alanı vardır. Çağlayanın yer aldığı alanın içerisinde çay bahçesi ve alabalık restoranı bulunmaktadır.

Büyük Pur Dağı ve Küçük Pur Dağı üzerinde Güneş batarken bir atın şahlandığı ve üzerindeki kişinin bu atı dağın sırtında koşturduğuna dair bir söylenti vardır. Bu dağlar Kayseri'ye bağlı Akkışla ilçesi yakınlarındadırlar. Sivas-Kayseri otoyolu yakınlarda "Etlik" olarak bilinen bölgede tek başına bir mezar bulunduğu ve her cuma geceleri ateş yandığı söylenir. Ayrıca salı günü ile ilgili inanışlar da yaygındır. Salı günü yola çıkmanın uğursuzluk getireceğine ve örgü örülmeyeceğine inanılırken kışlık yiyeceklerin ağzının salı günü açıldığında bereketli olacağı kabul edilir. Nuh peygamberin tavuğun göğüs kemiğine bakarak gemisini yaptığı yörede anlatılmaktadır.

Gemerek ilçesi ve bağlı köyler oldukça zengin bir kültürel birikime sahiptir. 1970'li yıllarda Mehmet Güner Demiray tarafından başta Sivas Folkloru ve Türk Folkloru gibi dergiler olmak üzere pek çok süreli yayında Gemerek halk kültürü üzerine bir dizi derleme ve araştırma yazısı yayınlanmıştır. Bu yazılarda Gemerek yöresine özgü halk kültürü unsurlarından olan Yoğurt Bayramı, Bulgur Çekimi, Halillelle Oyunu, Yüzerlik, Firik gibi pek çok konu anlatılmıştır. Ayrıca tamamı Gemerek ile ilgili olan Üç Türkünün Üç Doğuş Hikâyesi, Halk Destanları, Atasözleri, Söylentiler ve Fıkralar, Batıl İtikatlar, Mahalli Deyimler ve Hikâyeler, Ninniler, İlençler ve Kakınçlar, Cenaze Töreni, Halk Hekimliği, Ad Koyma, Yöresel Yemekler, Maniler, Sünnet Düğünü, Masal ve Oyun Tekerlemeleri gibi derleme ve inceleme yazıları bu dergilerde basılmıştır. "Çevre İncelemesi" başlığıyla "Gemerek ve Köyleri" yazı dizisi ise 7 bölüm halinde yine Sivas Folkloru dergisinde yer almıştır.

Geçmiş zamanlarda Gemerek'in yeni kurulduğu dönemlerde cadıya, deve benzer bir yaratık yöredeki insanlara, sürülere musallat olur, gelip evlere girerek insanları kaçırır. Bir gün bütün insanların bir savaşa katılmak için yurtlarını terk etmesi gerekir. Geride yalnızca bir kadın kalır. Kadın evinde yemek pişirmiş yağ eritmektedir. O esnada kapı çalınır. Yalnızlığın etkisiyle bir insan görmek umuduyla hiç düşünmeden, kim olduğunu sormadan kapıyı açar. Ama açmasıyla birlikte bayılır. Kendine geldiğinde karşısında başka hiçbir canlıya benzemeyen bir yaratık görür. Ama bu kez kendine hakim olur ve iyi davranarak içeri buyur eder. Erittiği yağa bal katarak birlikte yiyeceklerini söyler. Sonra da kızgın yağı getirerek dağ yaratığının üzerine döker. Bunun üzerine yaratık böğürerek kaçar ve ormana girerek kaybolur. O günden sonra bir daha kimse ilişmez yeni kurulan bu yerdeki evlere ve insanlara.

Gemerek adının kökeni - Gemerek Belediyesi 23 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
SİVAS TESCİLLİ TABİAT VARLIKLARI, Gemerek İlçesi Sızır Şelalesi 17 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sivas İli Yüzey Araştırmaları, Merkez ve İlçeler (Höyükler ve Tarihi Yerleşim Alanları, 1992 - 1993 - 1994 - 1995, İndirilebilir PDF)
Zencirkıran Masalı (Bir Gemerek Masalı - Fuat Akkaya, Sivas Folkloru, 1974, Sayı:13-14)
Halillelle Oyunu (Mehmet Güner Demiray, Sivas Folkloru, 1973, Sayı:7, Sayfa:12)

Giresun, Türkiye'nin bir ilidir. Türkiye'nin Karadeniz Bölgesi'nde yer alır. Giresun, fındığı ile tanınır. Kirazın bütün dünyaya buradan yayıldığı kabul edilir. Karadeniz'e kıyısı olan Giresun doğudan batıya Trabzon, Gümüşhane, Erzincan, Sivas ve Ordu illeriyle çevrilidir.
Giresun'un trafik plaka kodu 28'dir.
Yerli halkın çoğunluğunu Çepniler oluşturur. 1.500'lü yıllardaki Osmanlı Tahrir Defterlerinde yöreye Vilayet-i Çepni de denmektedir.
Giresun, Mustafa Kemal Atatürk’ün 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıktıktan sonraki dönemdeki kişisel muhafızlarının (Topal Osman ve silah arkadaşları) memleketidir. Şehir, Aksu ve Batlama vadileri arasında denize doğru uzanan bir yarımada üzerinde kurulmuştur. Tam karşısında Karadeniz’de bulunan Giresun Adası (Aretias) vardır. Giresun ili 1920 yılına kadar Trabzon iline bağlı kalmış, bu tarihte sancak, 1923'te ise il olmuştur. 1923’te Giresun ili; Merkez, Tirebolu ve Görele ilçeleri ile bunlara bağlı Bulancak, Keşap ve Espiye bucaklarından ibaretti. 1933'te Şebinkarahisar'ın illiğinin kaldırılması ile Şebinkarahisar ve Alucra ilçeleri de Giresun'a bağlanmıştır. 1934'te Bulancak, 1945'te Keşap, 1957'de Espiye, 1958'de Dereli, 1960'ta Eynesil, 1987'de Piraziz ve Yağlıdere, 1992’de ise Çanakçı, Güce, Doğankent ve Çamoluk ilçeleri kurulmuştur. Böylece ilçe sayısı 16’ya yükselmiştir.

Giresun isminin kökeni hakkında üç rivayet vardır. Rivayetlerden birincisi; "Kerasus" kelimesinden gelmektedir. Birinci rivâyete göre bu isim, "Kerasus"ta bol miktarda yetişen kirazdan gelmiştir. İkinci rivâyete göre ise; Giresun denize doğru uzanan bir yarımadanın üzerine kurulmuştur. Bu yarımadanın şekli de boynuza benzemektedir. İşte bu sebepten Yunancada boynuz anlamına gelen "Keras"dan türemiştir. Üçüncü rivayet ise Spartaküs isyanını bastıran ünlü Romalı General Kerasus'a atfen verilmiş olmasıdır.

Giresun, bir Miletos kolonisi olarak kurulmuştur. Yunanca adı "Kerasus"dur. İsminin, yabani kiraz ağaçlarından dolayı "Kiraz diyarı" olabileceği söylenir.
Giresun, 1397'de Türkmen beyi Emir Oğlu Süleyman Bey tarafından fethedilerek Türk yurdu haline getirilmiş olup, Eski Türklerde adı Vilayet-i Çepni'dir. Vilayet-i Çepni güneyde Gümüşhane/Koyulhisar, Gürgentepe; doğuda Beşikdüzü Abdal Musa (Sis) dağının etekleri, Kürtün hattı iç kesimlere yayılan bölgedir. Türkmen boylarından olan Çepnilerin buraya Horasan'dan tarihi İpek Yolu'nun Gümüşhane, Kürtün civarındaki gümüş madenlerinin ve limanların güvenliğini sağlamak üzere gönderilmiş olabileceği belirtilmektedir.
Giresun Çepnileri makamı Gümüşhane'nin Güvende yaylasında bulunan Güvenç Abdal'ın müridleriydiler. Giresun merkezi, 1397 yılından bu yana düşman işgali görmemiştir.

Giresun, yeryüzü şekilleri bakımından engebeli bir görünüme sahiptir ve dağlar, vadiler ve dik kıyılar geniş yer kaplar. Karadeniz kıyısı boyunca uzanan oldukça dar ve alçak düzlüklerden oluşan kıyı şeridi ile güneydeki Kelkit Çayı Vadisi arasını kaplayan Giresun Dağları, şehrin yeryüzü şekillerinin çatısını oluşturur. Kıyıdan 50–60 km içeride, kıyıya paralel olarak yükselen bu dağların ortalama yüksekliği 2000 metredir.
Bazı yerlerde 3.000 m'yi aşan Giresun Dağları'nın en önemli yükseltileri şunlardır: Abdal Musa Tepesi (3.331 m), AkılBaba (3.300 m), Cankurtaran Tepesi (3.278 m), Gâvur Dağı Tepesi (3.067 m), Küçükkor Tepesi (3.044 m), Karagöl Dağları üzerindeki Karataş Tepesi (3.107 m) ve Kırkkızlar Tepesi (3.040 m). Kıyıya paralel olarak yükselen bu dağlar üzerinden kıyı ile iç kesimler arasındaki ulaşım, Şehitler (2.350 m) ve Eğribel (2.200 m) geçitleri ve Kurtbeli mevkii (1.760 m) ile ilçelerin yayla yollarından sağlanır.
Giresun ilinin deniz seviyesinden yüksekliği yaklaşık 10 metredir.
Şebinkarahisar, Alucra ve Güce ilçelerini içine alan ve daha az engebeli olan güney kesiminde ortalama yükseklik 1000-1500 metre civarında olup arazi Kelkit Vadisi'ne doğru eğimlidir.
Giresun'un güneyini kuşatan dağlar kuzeye ve güneye doğru alçalarak belirli yerlerde düzlükler oluşturur. 1750-2200 metre yükseklikteki bu düzlüklerde pek çok yayla vardır. Giresun Dağları üzerindeki bu yaylaların başlıcaları Kümbet, Kulakkaya, Bektaş, Tamdere, Karagöl, Eğribel, Kazıkbeli, Çakrak, Paşakonağı, Karaovacık ve Sisdağı'dır. Espiye ilçesinin düzenlemiş olduğu yayla şenlikleri vardır.

İllerde protokolde ilk sırada yer alan vali, merkezi yönetimi temsil eder ve cumhurbaşkanı tarafından atanır. Büyükşehir dışındaki illerde yerel yönetim, şehirler düzeyindedir. Belediye Başkanı, belediye sınırları içinde kalan seçmenin oy çokluğu ile seçilir. Aynı seçmen, ilçe belediye meclisi için de oy kullanarak ilçe belediye meclisini oluşturur. İldeki tüm seçmenler ayrıca il genel meclisi için oy kullanarak il genel meclisinin oluşmasını sağlar. İl genel meclisi ve belediye meclisi üyelikleri için yapılan seçimlerde, onda birlik baraj uygulamalı nispi temsil sistemi, belediye başkanlığı seçiminde ise çoğunluk sistemi uygulanır İl genel meclisi ve belediye meclisi üye sayıları ilçe nüfusuna göre, kontenjandan kalan sayıların partilere dağılımı ise D'Hondt Sistemine göre belirlenir (Kanun:2972-Madde:23)
İl Genel Meclisi, İl Özel İdaresinin karar organıdır, başkanını üyeleri arasından gizli oyla seçer. Ayrıca, İl Genel Meclisi kendi içinden gizli oyla bir yıl görev yapacak 5 kişilik il encümenini seçer.
Merkezi yönetim, vali ve il müdürlerinden oluşur. İl Özel İdaresi (İl Genel Meclisi ve İl Encümeni) seçilmişlerden oluşur, ancak vali başkanlığında görev yapar. Yerel yönetim ise belediye başkanları ve belediye meclislerinden oluşur.
Giresun Valisi, 1976 Kozan doğumlu Mustafa KOÇ'tur. Ocak 2026/1 sayılı kararnameyle Ağrı Valisi iken atanmıştır.
Giresun Belediye Başkanı, 1973 Giresun doğumlu Fuat KÖSE (CHP), 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde %54,56 oy oranıyla seçilmiştir.
2019 Türkiye yerel seçimleri sonuçlarına göre Giresun İl Genel Meclisi üye sayısı, 28 AK Parti, 7 CHP  ve 5 MHP'den olmak üzere 40'tır.
2023 Genel seçimleri sonucu, Giresun'u temsilen TBMM'ye AKP'den 2 milletvekili (Nazım Temas, Ali Temür), CHP'den 1 milletvekili (Elvan Işık Gezmiş) ve MHP'den 1 milletvekili (Ertuğrul Gazi Konal) seçilmiştir.

2016 TÜİK verilerine göre ilde merkez ilçe ile beraber 16 ilçe, 8 belde ve 551 köy vardır.
İlçeler:

Alucra
Bulancak
Çamoluk
Çanakçı
Dereli
Doğankent
Espiye
Eynesil
Görele
Güce
Keşap
Merkez
Piraziz
Şebinkarahisar
Tirebolu
Yağlıdere

Güncel Nüfus Değerleri (TÜİK 9 Şubat 2026 verileri)
Giresun ilinin nüfusu 455.074'tür. Bu nüfusun %72,83'ü şehir merkezinde yaşamaktadır (2025 sonu). İlin yüzölçümü 6.831 km2'dir. İlde km2ye 65 kişi düşmektedir. (Bu sayı Merkezde 383'tür.) İlde yıllık nüfus %0,19 oranında azalmıştır. Nüfus artış oranının en yüksek ve en düşük olduğu ilçeler sırasıyla Doğankent (%11,22) - Çamoluk (%-8,77)'tur.
09 Şubat 2026 TÜİK verilerine göre merkez ilçeyle beraber 16 ilçe, 25 belediye, bu belediyelerde 211 mahalle ve ayrıca 548 köy vardır.

Yöre halkı büyük şehirlere göçe başladığından beri eski gelenekleri az da olsa terk etmiştir. Ancak büyük çoğunluk eski Karadeniz gelenek ve göreneklerine bağlıdır. Bu gelenek ve görenekler çoğunlukla eski inanışlara dayanır. Karadeniz kültürü etkisini sözlü olarak hâlâ göstermektedir. Müzik ve folklorda bu etkiyi görmek mümkündür.
Her yıl mart ayının 14’ü yılbaşı kabul edilir. O sabah erkenden kalkılır, deniz veya akarsudan su alınır ve eve gelinir. Sağ ayakla eşikten geçilerek eve girilir. Su evin dört bir yanına serpilir. Eğer hayvanlar varsa su onların üzerine de serpilir. O gün kimse, uğursuzluk getireceği düşüncesiyle evine misafir kabul etmez. Ancak ayağının uğurlu olduğuna inanılan biri varsa çağrılır. Gelen kişi sağ ayağını içeriye atar, "Yeni yılınız hayırlı olsun, martınızı bozuyorum" der, o gece evde ısırgan veya paça pişirilir, içine yeşil boncuk atılır. Bunları yerken boncuk kimin ağzına gelirse o yıl bu kişi ekine başlar, aile içerisinde bol rızıklı kabul edilir.
Yine martın 14’ünde günler sayılmaya başlanır. Martın 14’ü, 15'i, nisanın 16'sı ve mayısın diğer günleri bu şekilde adlandırılır. O günlerdeki havanın durumuna göre o ayların nasıl geçeceği hakkında fikir yürütülür.
5-6 mayısta eski bir Türkmen geleneği olan Hıdrellez kutlanır. Bu günde Hızır ve İlyas'ın bir araya geldiğine ve artık kış ayının bitip güzel günlerin geleceğine inanılır. Gök Tanrı'ya en yakın yerlerde yani yüksek tepelerde kutlamalar yapılır. Akşamdan  üç beş genç kız niyet tutarak bir gül ağacının dibine yüzüklerini gömerler. Sabahleyin mani okuyarak yüzükleri çıkarırlar. Söylenen maninin manasına göre talihlerini denerler.
Ramazan'da çocuklar, Dımbılçı denen gruplar hâlinde maniler söyleyerek iftardan sonra evlerin kapılarını çalar ve hediyeler toplar.
Cenazelerde telkin verilir, kırkıncı ve elli ikinci günde dualar okutulur. Eski zamanlarda zengin ve hatırlı şahısların mezarlarının başında ilk üç veya yedi gece kandil yakılırdı. Şehrin birçok yerinde kutsal ocak yerleri bulunur. Ocak yerlerinde dilekler tutulur, hastalıklara şifa, dertlere deva aranır. Ateş kutsaldır, su dökülmez.

Giresun'da şehir içi ulaşım dolmuşlar ile sağlanır. Şehirler arası yolculuklarda terminallerden kalkan otobüsler mevcuttur ve hemen hemen her şehre otobüs bulmak mümkündür. Ordu-Giresun Havalimanı'ndan kalkan uçaklar ile şehirler arası yolculuk ve uluslararası yolculuk yapılabilmektedir. Ayrıca Ordu'ya her 20 dakikada bir, Trabzon'a her yarım saat başı dolmuş bulunmaktadır.

Giresun Üniversitesi

102.5 Frekansı: Giresun FM denilince akla gelen en ikonik bilgi 102.5 frekansıdır. Şehir merkezinden köylere kadar ulaşan güçlü bir verici kapasitesiyle uzun yıllar boyunca Giresun'un en net dinlenen radyosu olmuştur.
Format: Yayın hayatına başladığı 90'larda ve 2000'lerin başında ağırlıklı olarak Türkçe Pop ve Karma Müzik formatıyla hizmet vermiştir. Ancak yerel bir kanal olmanın gereği olarak Karadeniz müziğine de geniş yer ayırmıştır. Günümüzde ildeki yerel medya kuruluşları şunlardır:

Giresun haber 29 Ocak 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Giresun TV (Medya Canlı Yayın Organı)
Dereli TV

Göksun, Kahramanmaraş ilinin bir ilçesidir. Nüfusu 49.145 (2025), nüfus yoğunluğu km² başına yaklaşık 27 kişi, İlçenin yüzölçümü ise 1.942 km²dir. Göksun ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.347 metredir.
1908 yılında Kahramanmaraş iline bağlanmıştır. İlçe belediyesi 1908 yılında kurulmuştur. İlçede toplam 51 mahalle ve 7 kasaba vardır. (2012 yılında Kahramanmaraş'ın büyükşehir olmasıyla köy tüzel kişilikleri sona ermiş, köyler mahalleye dönüşmüştür.)
İlçenin eski adları: Kokusus, Cocussus, Kokson, Koksen, Köksün, Göksün. Orman bölgesinde olduğundan kereste fabrikaları mevcuttur. Batısında Dibek Dağı, kuzeyde Binboğa Dağları yer alır. Başlıca tarım ürünleri buğday, şekerpancarı, fasulye, nohut, elma, üzümdür. Göksun elması kendine has aroması ile meşhurdur.
07 Kasım 2020 tarihinde hizmete giren Kahramanmaraş-Göksun duble karayolu sayesinde, Göksun-Kahramanmaraş merkezleri arasındaki mesafe 80 km'den 64 km'ye yolculuk süresi ise 80 dakikadan yaklaşık 40 dakikaya düşmüştür.

Göksun'un bilinen tarihi, Asurlar ve Genç Hitit Dönemi ile M.Ö 1200'lü yıllara kadar eskiye dayanır.
Göksun'da, ilk siyasi teşekkül Mama Krallığı olmuştur. Sonra Asur Koloni Çağı ve Genç Hitit Dönemi yaşanmıştır. Bu gün Kırıkkilise, Kazandere, Hacıkodal, Büyük Çamurlu, Küçük Çamurlu, Büyükkutu, Küçükkutu ve Değirmendere yerleşim alanlarında yapılan arkeolojik çalışmalarda Hitit dönemiyle ilgili çok sayıda höyük, kaya mezarı, tapınak ve sunak gibi arkeolojik kalıntılar bulunmaktadır. Göksun, Kapadokya Satraplığı, Selefkoslar, Romalılar ve Bizans döneminde de kalma sunaklar, kilise ve tapınak kalıntıları, kale, amfitiyatro, kaya mezarları, kaya evleri, höyük, hamama rastlanmıştır.
Roma ve Bizanslılar döneminde Cocusus ya da Cocussos (Kokussos), Ermeniler tarafından da Kokson, Cosor gibi isimlerle adlandırılmıştır. Dulkadiroğulları Beyliği (1337) ile 1515 yılına kadar geçen 178 yıllık sürede Göksun, Dulkadiroğullarının en önemli merkezlerinden biri olmuştur. 1522 yılında Kanuni Sultan Süleyman döneminde Göksun'da Osmanlı hâkimiyeti kurulmuştur. Maraş Sancağı'nın kurulunca bir dönem Elbistan'a bağlı bir nahiye olan Ahsendere sınırları içerisinde kalan Göksun, kısa bir süre Andırın nahiyesine bağlanmıştır. 16. yüzyılın başlarından 1907 yılına kadar nahiye olarak yapılandırılan Göksun, 21 Kasım 1907 tarihinde Sultan II. Abdülhamid'in iradesiyle kaza (ilçe) olmuştur.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

2009 Medair TC-HEK helikopter kazası

Göksun Kaymakamlığı 17 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Göksun Belediyesi9 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.kahramanmaras.gov.tr/goksun 12 Eylül 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://web.archive.org/web/20120925011853/http://www.goksun.pol.tr/ Göksun İlçe Emniyet Müdürlüğü
http://goksun.meb.gov.tr/ 21 Haziran 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Göksun İlçe Millî Eğitim Müdürlüğü
http://www.goksuntarim.gov.tr/ 27 Ocak 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Göksun İlçe Gıda Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü
http://www.goksunogretmenevi.meb.k12.tr/ 31 Temmuz 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Göksun Akşam Sanat Okulu ve Öğretmenevi

Göynük, Bolu ilinin güneybatısında yer alan bir ilçedir. İlçe, 7 mahalle ile 66 köye sahiptir. Göynük, şeker fasulyesi, uğut marmelatı, tokalı örtüleri ve ahşap oymacılık işleri ile ünlüdür. 20. yüzyıl başlarına ait eski Türk evleri bakımından zengin olan ilçe, sahip olduğu 137 adet tarihî konut, 21 cami, türbe, çeşme, hamam, kule ve hazire olmak üzere toplam 158 adet sivil mimari eser sebebiyle Kentsel SİT Alanı ilan edilmiştir. İlçede ayrıca 14. yüzyılda Gazi Süleyman Paşa tarafından inşa ettirilen tarihi cami, hamam ve konak da bulunmaktadır.

Bolu yöresine ilk yerleşenlerin Bebrikler olduğu sanılmaktadır. Bebrikya adıyla anıldığı sanılan bu yöreye MÖ 8. yüzyıldan sonra batıdan gelen Bitinyalılar yerleşmiştir. Bitinya olarak adlandırılan bu topraklardaki başlıca yerleşim yerleri Kienos (daha sonra Prusias, bugün Konuralp) ile Bithynion (bugünkü Bolu)’du. İskender’in ölümünü izleyen dönemde Bolu yöresinde bağımsız Bitinya Krallığı kurulmuştur. Roma Askeri yolunun “Dadastan” adı ile bilinen şimdiki Göynük'ten geçtiği tarih kitaplarında ifade edilmektedir. Göynük'ün bilinen en eski adı “Koinon Gallicanon”'dur. İlçe Türk beyliklerinin, Bizans, Roma ve Osmanlı medeniyetlerinin yerleşim bölgesindedir. İlçenin Susuz, Kilciler, Narzanlar, Boyacılar köylerinde ve bu köylerin civarlarında Bizans devrine ait yazılı eserler bulunmuştur. Ayrıca Kilciler Köyü'nde bir de kilise kalıntısı bulunmaktadır. Beldede günümüze kadar ayakta kalabilmiş tarihî eserler ve yapılar mevcuttur.

1464 yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından hocası Akşemseddin için yaptırdığı türbedir. Altıgen bir yapıya sahip olan türbenin kubbesi kasnaksız, kefeki taşından yapılmıştır. Girişi doğu yönünde olan kapısının üzerinde sivri kemerli bir alınlık yer alır.
Türbenin içi çok sadedir. Kubbenin oturduğu pandantifler ilgi çekicidir. Her kenarda, altta ve üstte ikişer sıra halinde yer alan pencerelerden üst sıradakiler geç devre ait renkli camlı alçı şebekelerle süslenmiştir. Türbede 2,50 × 0,50 metre boyutunda Akşemseddin'in sandukası, ayrıca Akşemseddin'in oğulları Sadullah ile Emrullah çelebilerin sandukaları vardır. Kapakları nar çiçeği motifiyle bezenmiş, kabartma yazı ile süslü ve ceviz ağacından yapılmış olan bu sandukalar Osmanlı ağaç işçiliğinin en güzel örneklerindendir.

Yöredeki en güzide Osmanlı mimarilerinden olan cami, 1331-1335 tarihleri arasında Orhan Gazi'nin oğlu Gazi Süleyman Paşa tarafından tek şerefeli, tek minareli ve tek ahşap kubbeli olarak inşa edilmiştir. 1948-1960 yıllarında restore edilen caminin en büyük özelliği yöredeki ilk Osmanlı eserleri içinde en sağlamlarından biri olmasıdır.

Göynük'ün simgelerinden biri olan Zafer Kulesi ilçeye hakim bir tepeye 1923 tarihinde Cumhuriyet döneminin ilk Kaymakamı Hurşit Bey tarafından yapılmıştır. Altıgen taş temel üzerine, 3 katlı ahşap yalı baskı mimarisiyle yapılan Zafer Kulesi, Kurtuluş Savaşı'nın başarılarını ebedileştirmek için anıtsal eser olarak yapılmıştır.

Gazi Süleyman Paşa tarafından Gazi Süleyman Paşa Cami ile aynı tarihte yapılmıştır. Hamam, 1331-1335 yılları arasında tamamen traverten kesme taş ile yapılmış olup kadın ve erkek bölümleri ayrıdır. Eser bölgenin en eski ve en büyük hamam olma özelliğini korumaktadır. Evliya Çelebi Seyahatnamesi'nde Ankara ve İstanbul'da dahi böyle muhteşem bir hamam bulunmadığı konusu övgü ile bahsedilmektedir.

Asıl mesleği deri tabakçısı olarak bilinen Tabak Dede'nin hayatı ile ilgili bilgiler çeşitli menkıbelere dayanmaktadır. Tabak Dede, çeşitli rivayetlere göre ermiş ve ermişlikte yüksek bir mertebeye ulaşmıştır.
Ömer Sıkkın Akşemsettin ile aynı dönemde yaşamış olan Hacı Bayram Veli'nin müritlerindendir. O dönemlerde Göynük'te oturup, bıçakçılık yaparak geçimini sağlayan Ömer Sıkkıni'nin, miladi 1475 yılında vefat ettiği rivayet edilmektedir. Ömer Sıkkıni halk arasında “Bıçakçı Dede” diye de bilinmektedir.

Göynük'ün Bizanslılar döneminde de bir yerleşim yeri olduğunun kanıtı olan Kilciler Köyü'nde bu döneme ait bir kilise kalıntısı ile o devirlere ait mezar kitabeleri vardır. Friglere ait en eski yazılı belge 1966 yılında Göynük'ün Soğukçam (Germonos) Köyü'nde bulunmuştur. Burada Friglere ait kalıntılar vardır. Bunların en önemlilerinden biri ise yüksek bir kaya üzerine yazılı kitabedir. Ayrıca tarihî ahşap Göynük evlerinden ve Osmanlı konaklarından günümüze taşınan örnekleri de mevcuttur.

İlçe mevcut durumu ile tarihî dokusu bozulmamış ender rastlanan Osmanlı kasabalarından birisidir. Göynük en eskisi yaklaşık 700 yıllık eski eser niteliğindeki konut, işyeri, hamam, türbe, hazire, tarihî çınar ağaçları gibi tarihî değerlerle süslü olup bu eserler hâlen işlevlerini sürdürmektedirler. Bu değerlerle birlikte hâlen yaşayan bir tarih olan ilçede kültürel değerler ve gelenekler, giyim kuşam, yöresel folklor, yöresel mutfak kültürü ve sosyal ilişkiler hâlen orijinalliğini koruyarak yaşatılmaktadır.
İlçede korunan yapıların yanı sıra tüm yerleşim alanı kentsel SİT alanıdır. Bu konuda yapılan çalışmalar eski araştırmalar ile birleştirilerek geçmiş ve bugünkü durumlar tespit edilmiştir. En son kapsamlı çalışma ise 1991 yılında İller Bankası, Göynük Belediyesi ve Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu tespit elemanlarının ortak çalışmaları ile hâlen yürürlükteki “Koruma Amaçlı İmar Planı” yapılarak yürürlüğe konulmuştur.

İlçede bulunan eğitim-öğretim kurumları;
Göynük Halk Eğitim Merkezi,[13] 22 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Hacıapti Mah.
Orhan Çalış Çok Programlı Lisesi,[ http://orhancaliscpl.meb.k12.tr/]Yenice Mah.
Akşemseddin İmam Hatip Lisesi,[14] 9 Haziran 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Sofuali Mah.
Egemenlik İlköğretim Okulu,[15] Yenice Mah.
Göynük İlköğretim Okulu,[16] Hacıapti Mah.
Ali Ericek İlköğretim Okulu,[17] 29 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Dedeler Köyü
Ekinciler 75. Yıl İlköğretim Okulu,[18] Ekinciler Köyü
Kuyupınar Ovaboyu İlköğretim Okulu,[19] Kuyupınar Köyü
Narzanlar İlköğretim Okulu,[20] Narzanlar Köyü
Nejla Türk İlköğretim Okulu,[21] 1 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Ahmetbeyler Köyü
Akşemseddin İmam Hatip Lisesi Erkek Öğrenci Yurdu,[22] 9 Haziran 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Sofuali Mah.
İlim Yayma Kız Öğrenci Yurdu, Sofuali Mah.
Mahmut Ericek Erkek Öğrenci Yurdu, Sofuali Mah.
Özel Fetiye Hatun Ortaöğretim Kız Öğrenci Yurdu, Sofuali Mah.

İlçenin ekonomisi küçükbaş kümes hayvancılığı ve tarıma dayalıdır. Öncesinde ilçe genelinde yüzden fazla el tezgâhında el dokuması bez ve kumaş dokuması yapılırken, günümüzde bu faaliyet yaygınlığını kaybetmiştir, ilçe merkezinde belediyeye bağlı bir kurs ile bir dokume evinde varlığını devam ettirmektedir. Kılavuzlar köyünde tahta oymacılığı günümüze taşınan el sanatlarındandır. Göynük, Çatacık köyü alçı taşı ve mermer sahasıdır ve bu konuda faaliyet gösteren işletmeler mevcuttur.
Ayrıca Göynük havzasından kömür madeni çıkarılmaktadır. İlçede hemen hemen hiçbir şekilde değerlendirilmeyen ve kömürden sonra en önemli enerji kaynağını oluşturan bitümlü şistler, sentetik sıvı yakıt olarak kullanılabilirliğinin yanı sıra, petro-kimya sanayii için de girdi olma potansiyeline sahiptir.
Vergi dairelerinin 31.12.2011 tarihi itibarı ile verilerine göre ilçede 136 basit usulde gelir vergisi, 577 gerçek usulde gelir vergisi, 90 kurumlar vergisi olmak üzere 803 mükellef vardır. Bolu ili genelinde gelişmekte olan ilçeler sınıflandırılmasında son sıralarda yer almaktadır.

Göynük, Bolu'nun güneybatısında yer alıp il merkezine 95 km uzaklıktadır. İlçe Bilecik, Eskişehir, Ankara ve Sakarya illerinin sınır komşusudur. 1.000–1.500 m arasında bir şeritte sıralanan yaylaların en önemlileri Çubuk Yaylası, Arıkçayırı Yaylası, Bulanık Yaylası, Değirmenözü Yaylası, Hacımahmut Yaylası yaylalarıdır.
İlçenin 30 km güneydoğusunda dik yamaçlar arasında bir vadide Himmetoğlu Köyü yakınında “Çatak Sıcak Su Kaynağı” bulunmaktadır. Kaplıcanın 32 °C sıcaklıkta olan suyu kalsiyum bikarbonatlıdır. Romatizma ve siyatik gibi rahatsızlıklara iyi gelmektedir. Çevrede bulunan kalıntılardan Romalılardan beri kullanıldığı sanılmaktadır.
Geyik, karaca ve diğer yabani hayvanların korunarak çoğaltılması amacıyla kurulan yaban hayatı geliştirme sahası olan Göynük Kapıdağı Ormanı, Çatak Kaplıcaları, ilçenin 27 km doğusunda denizden yüksekliği 820 m olan (18 ha alanı) Sünnet Gölü, ilçenin 11 km kadar kuzeyindeki heyelan sonucunda meydana gelen (15 ha alanı) Çubuk Gölü, Bölücekova köyü şelale ve kanyonu görülmesi gereken turistik yerler ve diğer coğrafi yer şekilleridir.
İlçenin yüzölçümü 1.407 km²dir. Göynük ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 747 metredir.
Göynük'te yerleşme ile gelişme alanları flişlerden yapılıdır. Bolu ve Abant deprem üs merkezleri etkisindedir. Dik yamaçlarda kaya düşmeleri olabilmektedir. Türkiye Deprem Bölgeleri Haritası'nda 2. derece tehlikeli bölge içindedir.

Çubuk Gölü'nün yaklaşık olarak 13 metre derinliğinde ve 15 hektar genişliğinde olduğu bilinmektedir. Gölün doğal yapısı, yüzme, balık tutma, kano veya sandalla gezi gibi birçok doğal aktivite için elverişlidir. Gölün güney kıyısında, Göynük Şelalesi gibi doğal güzellikler de bulunmaktadır. Aynı zamanda, kuş gözlemciliği yapmak isteyenler için de çekici bir destinasyondur. Gölün çevresinde yer alan ormanlık alanlar ve sulak alanlar, birçok kuş türüne ev sahipliği yapmaktadır. Gölün çevresindeki doğal alanlar, yürüyüş ve trekking yapmak isteyenler için de ideal bir ortam sağlamaktadır.

Göynük'ün doğusunda yer alan ve doğal güzellikleri ile turizm açısından önem taşıyan bir göldür. Göl, 820 metre yükseltide olup 22 metre derinliğindedir. Gölün bulunduğu bölgede yer alan Sünnet Gölü Kaplıcaları mevcuttur.

Göynük ilçesinin büyük bir bölümü İç Anadolu iklim bölgesi içindedir. Ayrıca Karadeniz iklimi etki alanı içerisinde bölümleri de mevcuttur. Bolu ilinin güneyinde yağışlar, kuzeye göre daha azdır. İlçede yağışların %68'i ilkbahar ve kış aylarında görülür. Göynük'te kış aylarında yağışlar genelde kar olarak d

Güdül, Ankara ilinin kuzeybatısında yer alan bir ilçesidir. 2020 yılında Sakin Şehir unvanını almıştır.

Güdül ilçesinin tarihi, M.Ö. 3000–3500 yıllarına kadar uzanmaktadır. Kirmir Çayı Vadisi'nde bulunan mağaralarda yapılan arkeolojik incelemeler, bölgede Hitit uygarlığının varlığını ortaya koymaktadır. Hitit Devleti'nin yıkılmasının ardından, yöre merkezi İzmit olan Britinya (Bithynia) Krallığı'nın sınırları içerisine dahil olmuştur. Yapılan araştırma ve incelemelerde Güdül çevresinde tarih öncesi çağlardan beri yerleşildiği anlaşılmıştır. İlçe yakınından geçen Kirmir Çayı boyunca kayalara oyulmuş mağaraların Etiler'e (MÖ 2000) ait olduğu sanılmaktadır. Daha sonra Frigler (MÖ 8. yüzyıl) bu yörede hakimiyet sürmüşlerdir.
İn-Önü denilen bu mevkideki mağaralarda haç işaretlerine rastlanmış, Romalılarca Hristiyanlığın yayılması sırasında buraların mesken edildiği anlaşılmıştır. Daha sonra Bizanslıların yaşadıkları sanılmaktadır.
İlçenin İnözü Vadisi mevkiinde yer alan mağaralarda bulunan haç işaretli sıva kalıntıları, bu alanların Roma Dönemi'nde Hristiyanlar tarafından kullanıldığını göstermektedir. Aynı şekilde, Çağa beldesinde ortaya çıkarılan ve “Çoban Hamamı” olarak bilinen yapı, antik kaynaklara göre Avrupa'dan Kudüs'e uzanan hac yolu üzerinde yer almaktadır. Bu yapının Roma döneminden itibaren termal kaynaklara dayalı olarak bir sağlık merkezi işlevi gördüğü düşünülmektedir.
Güdül ve çevresindeki köylerde bulunan taş eserler, çanak çömlekler, hayvan figürleri ve toprak küpler, bölgenin Bizans İmparatorluğu döneminde de yerleşim amacıyla kullanıldığını göstermektedir.
1071 tarihli Malazgirt Zaferi ile Anadolu'nun kapıları Türklere açılmış, Güdül ve çevresi Anadolu Selçukluları'nın idaresine geçmiştir.
İlçe, Anadolu Selçuklu hükümdarlarından I. Mesut'un eniştesi ve Ankara Emiri olan Şehabüldevle Güdül Bey tarafından şimdiki yerinde, tahminen 850 yıl evvel kurulmuş olup, Orta Asya'dan Anadolu'ya ilerleyen 24 Oğuz boylarından birçoğu, bölgeye hakim olmuşlardır. Bu boylardan en önemlisi Kınık, Kayı ve Afşar boylarıdır. Güdül'ün Afşar ve Kayı adlarında iki mahallesi vardır.
Ayaş ilçesine bağlı bir nahiye iken 7033 sayılı Kanun ile 1 Eylül 1957 tarihinden itibaren  ilçe olmuştur.

İlçenin yüzölçümü 540 km²dir. Güdül ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 737 metredir. Karasal iklim tipi görülmektedir. Kışları soğuk yazları ise sıcak olup az yağış almaktadır. İlçe yıllık olarak 506 mm yağış almaktadır. Yağışlar genellikle ilkbahar ve sonbaharda düşmektedir. En yüksek sıcaklık (+30, +35) derece, en düşük sıcaklık (-10, -20) dereceleri arasındadır.
Arazi yapısı oldukça dağlık olan İlçede, az miktarda tarıma elverişli toprağa can veren ve Sakarya Nehri'nin bir kolu olan Kirmir Çayı, Suvari Çayı ve İlhan Çayı geçmektedir.
Güdül ilçesi güneyde Ayaş, kuzeyde Çamlıdere, batıda Beypazarı ve doğuda Kızılcahamam ilçeleri ile komşudur.
İlçenin önemli yükseltileri arasında Köroğlu Dağları ile bağlantılı Güvercinlik Tepesi (1528 m), Kavaklı Dağı (1983 m), Dikmen Tepesi (1151 m) ve Sivri Tepe (1341 m) yer almaktadır.[1]
Ankara'ya 90 km olan Güdül'ün komşuları, 32 km Ayaş, 33 km Beypazarı, 60 km Çamlıdere, 60 km Kızılcahamam ve 93 km Kıbrıscık'tır.

Güdül ilçesi 2016'da başlayan zorlu cittaslow yolculuğu sonucu 2020'de cittaslow ünvanı alarak Türkiye'nin 18. cittaslow şehri olmuştur. Bölgeyi ziyaret eden cittaslow Türkiye heyeti buradaki kelebek çeşitliliğine dikkat çekerek bu potansiyelin gerekli projelerde kullanılması ve desteklenmesi gerektiğini belirtmişlerdir. Güdül cittaslow ünvanını kazandığında dönemin belediye başkanı Muzaffer Yalçın idi.
Tahtacıörencik Doğal Yaşam Kolektifi (TADYA) Cittaslow kriterleri arasında yer alan yerel üretimin desteklenmesi adına ilçede faaliyet göstermektedir. 2013 Yılından beri aktif olan bu topluluk; zehirsiz tarım, agroekoloji ve topluluk destekli tarım modellerini uygulayarak yerel üreticilerin ürünlerini doğrudan tüketicilere ulaştırmasını sağlamaktadır. Bu model, ilçenin kırsal kalkınma stratejisinin ve sürdürülebilir yerel ekonomi vizyonunun temel taşlarından birini oluşturmaktadır.
Cittaslow özelliklerine göre turizm; kitlesel bir tüketim aracı olarak değil, yerel kimliğin, doğal dokunun ve zanaatın korunarak ekonomik gelire dönüştürüldüğü bir "Sürdürülebilir Yerel Kalkınma" modeli kapsamında ele alınmaktadır. Güdül'de turizm gelirleri dev fabrikalar yerine butik pansiyonculuk, yerel rehberlik ve üreticiden doğruca tüketiciye ulaştırılan doğal ürün satışları aracılığı ile doğrudan yerel halkın gelir seviyesine katkı sağlamayı hedeflemektedir. İlçe turizm açısından büyük bir hazineye sahiptir.
Güdül Salihler Kaya Yazıtları
İnönü Mağaraları
Kirmir Çayı
Güdül Sorgun Göleti
Yukarıda sıralanmış turistik mekanlar ilçede gezilmesi gereken yerlerin başında gelmektedir.
Güdül, Cittaslow kriterleri çerçevesinde geleneksel üretim yöntemlerini korumaya odaklanmıştır. İlçenin en önemli ekonomik değerlerinden biri olan Güdül Leblebisi, geleneksel olarak odun ateşinde ve kumda kavrularak üretilmektedir. Ayrıca bölgede yaygın olarak yetiştirilen Ankara keçisinden elde edilen tiftik üretimi ve yerel bağcılık faaliyetleri, ilçenin kültürel ve ekonomik sürdürülebilirliğinin temel taşlarını oluşturmaktadır. Yerel halk tarafından kurulan kooperatifler aracılığıyla üretilen erişte, tarhana ve bazlama gibi ürünler, sakin şehir vizyonuna uygun olarak doğrudan tüketicilere ulaştırılmaktadır.https://goankara.com.tr/Food/Index/49?language=1

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Güdül'ün 31 mahallesinin 5'i merkezde bulunmaktadır. Merkez mahallelerinde 2.588 kişi (%32,15) yaşamaktadır. En uzak mahallesi ise 22 km uzaklıktaki Güneyce'dir. İlçede nüfusu en fazla olan, 955 kişi ile yine Güneyce mahallesidir. Güdül'ün nüfusu 2017 yılında %2,8 azalmıştır.

İlçenin kuzeyinde ve Sorgun Köyü yöresinde bulunan orman alanı ile bu alan içerisinde yer alan gölet doğal zenginliklerdendir. Kirmir Çayı Vadisi'nde kayalara oyulmuş İn-önü mağaraları, Çağa Kasabası'nda bulunan Roma Tümülüsü, Kavaközü Köyü'nde bulunan Samutbali Türbesi ve Tekke mevkiinde Kasım Baba Türbesi ilçenin kültürel zenginlikleri arasındadır. Ayrıca Kamanlar Köyü'nde Şehit Tolga Akpınar Parkı görülmeye değer yerlerindendir. Merkezdeki 20 adet leblebi imalathanesinden Türkiye'nin her yerine leblebi gönderilmektedir.
Güdül ilçesi, tarihi ve doğal zenginlikleriyle çeşitli turizm olanakları sunmaktadır. İlçede bulunan İnözü Vadisi, Hitit, Frig ve Roma dönemlerinde kullanılmış mağaralarıyla dikkat çekmektedir. Vadideki bu mağaralar, tarihî miras açısından önemli birer arkeolojik alan niteliği taşır.
Doğa turizmi açısından ilçede yer alan Kirmir Vadisi, doğa yürüyüşü ve bisiklet turları için uygun koşullara sahiptir. Sorgun Köyü sınırlarında bulunan Sorgun Yaylası ise dağ yürüyüşü, çadırlı kampçılık, günübirlik dinlenme ve sportif olta balıkçılığı gibi etkinlikler için elverişli bir ortam sunmaktadır.
Kirmir Çayı Vadisi içerisinde bulunan Kasım Baba Türbesi ve Samutbaba Türbesi, ilçede inanç turizminin önemli noktaları arasında yer alır. Ayrıca, Güdül ile Dörtdivan ilçeleri sınırlarında yer alan Kavaklı Dağı, Savari Deresi'nin oluşturduğu 10 kilometre uzunluğundaki vadiyi kapsamaktadır. Bu vadi, nesli tehlike altında olan kara akbabanın (Aegypius monachus) üreme alanlarından biridir.
İlçede her yıl haziran ayında Kiraz Festivali, temmuz ayında ise Güdül Kapama Şöleni düzenlenmektedir. Bu etkinliklerde yöreye özgü geleneksel yemekler tanıtılmakta, yerel mutfak kültürü katılımcılara sunulmaktadır. Güdül mutfağında öne çıkan lezzetler arasında ocakaşı, göceaşı, mancar, mıhlama, mercimek pilavı, ekşili dolma, güdül kapaması, sübere, sulguç ve keyman gibi yemekler ile höşmerim, şibit ve haside gibi geleneksel tatlılar bulunmaktadır.

Güdül, başkenti olan Ankara'ya 75 km uzaklıktadır. Hem tarihi zenginlikleri hem de doğal güzellikleri açısından ziyaretçilerini bekleyen sakin bir ilçedir. İlçeye ulaşım seçenekleri arasında toplu taşıma ve karayolu vardır. Güdül'e gitmek isteyen kişilerin sıklıkla kullandığı yöntem karayoludur. Ankara-Beypazarı karayolu üzerinde bulunan Güdül'e yol ayrımından sol tarafa saparak ulaşabilirsiniz. Toplu taşıma seçeneğini kullanmak isterseniz de Ankara büyükşehir belediye otobüsleri Ego (615) hat seferleri ile rahatlıkla ulaşım sağlayabilirsiniz. Otobüsler Ulus'tan hareket etmektedir.

Güdül Kaymakamlığı 20 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Güdül Belediyesi 7 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Gürün, Sivas'ın en güneyindeki ilçesidir. Kuzeyinde Kangal, doğusunda Malatya'ya bağlı Darende ve Kuluncak ilçeleri, güneyinde Kahramanmaraş'ın Elbistan ve Afşin ilçeleri ve batısında ise Kayseri'nin Pınarbaşı ve Sarız ilçeleri ile sınırı bulunmaktadır. 2022 nüfus istatistiklerine göre toplam nüfusu 18.009 olan Gürün'e bağlı 60 köy ve 19 mahalle bulunmaktadır.

Gürün şehrinde yerleşimin geçmişiyle ilgili bazı görüşler bulunmaktadır. Tabal'ın doğu sınırında Asurlular tarafından Tilgarimmu, Antik Dönem İbranice kaynaklarda (Yaratılış Kitabı) Togarmah olarak bahsedilen yerleşimin Gürün olduğu düşünülmektedir. Gürün merkez Şuğul Mahallesi sınırları içerisinde kaya mağaraları bulunmakta olup Şuğul Kanyonundaki Hitit kitabelerinden yola çıkarak bu mağaraların MÖ 2. binde Hititler döneminde yapıldığı düşünülmektedir.
Hitit kralı I. Şuppiluliuma döneminde (MÖ 1344-1322) doğusundaki Hurriler üzerine düzenlediği seferde Tegarama şehrini ele geçirmiştir. Bazı araştırmacılar bu şehri de Gürün'le bağdaşlaştırmaktadır. III. Şalmanezer'in hükümdarlığı (MÖ 859-824) döneminde Asurlular Tabal ülkesinin doğu sınırındaki Tilgarimmu yerleşimini ele geçirmişlerdir. Bu çağlarda yerleşim, vadi geçitleri sayesinde Tabal ülkesinin doğudaki ülkelerle ulaşım güzergahı üzerinde yer almakta olduğundan önemli bir konumdadır. Ayrıca bölgedeki demir yataklarının varlığı da antik yerleşimin önemini arttırmıştır.
Klasik Antik Çağ'da Gauraina adıyla yerleşimden bahsedilmeye başlanmıştır.
Ahameniş İmparatorluğu döneminde Kapadokya satraplığı sınırları içerisinde yer alan yerleşim, MÖ 330'larda Makedonya Krallığı tarafından ele geçirilmiştir. Ancak kısa süre sonra Ahameniş satraplarından bir hanedan tarafından kurulan Kapadokya Krallığı egemenliğine girmiştir. Kapadokya Krallığı döneminde (MÖ 320-MS 17) stratigos tarafından yönetilen Sargaurasene satraplığı topraklarında yer almaktadır. II. Tigran'ın hükümdarlığının başlarında Ermenistan Krallığı tarafından ele geçirilse de kısa süre sonra Lucius Cornelius Sulla komutasındaki Roma Cumhuriyeti Ermeni güçlerini yenerek kendilerine bağımlı Kapadokya Krallığına bırakmıştır. Roma güçlerinin çekilmesiyle Ermeni-Kapadokya krallıkları arasında sık sık el değiştiren bölge, MÖ 69 yılında Roma Cumhuriyeti'nin galibiyetiyle sonuçlanan Tigranakert Muharebesi neticesinde kalıcı olarak Kapadokya Krallığına bağlanmıştır. Yerleşim, Kapadokya Krallığı'nın Roma İmparatorluğu tarafından ilhakı sonrasında kurulan Kapadokya Eyaleti şehirleri içerisinde yer almış, Roma İmparatorluğu'nun ikiye ayrılmasıyla da Bizans İmparatorluğu sınırlarında kalmıştır.

11. Yüzyıl ikinci yarısından itibaren Türk akınlarına maruz kalan yerleşim 1071 yılındaki Malazgirt Muharebesi sonrası Dânişmendliler Beyliği hakimiyetine giren yerleşim 12. yüzyıl sonlarına doğru Anadolu Selçuklu Devleti topraklarına katılmıştır. 1243 yılındaki Kösedağ Muharebesi sonrasında Moğol İmparatorluğu ve akabinde ardılı İlhanlılar'ın hakimiyetine katılmıştır. İlhanlılar'ın zayıflamasına müteakip Eretna Beyliği ve bu beylikten sonra da Memlûk Devleti ile Dulkadiroğulları Beyliği sınırları içerisinde görülen yerleşim, I. Bayezid taraflarından ele geçirilse de 1402 yılında Timur'un egemenliğine katılmıştır. Bir süre Timurlular'a bağlı yöneticilerin egemenliğindeki yerleşim 1408 yılı dolaylarında kesin olarak Osmanlı hakimiyetine katılmıştır.

1530 yılı Osmanlı tahririnde Divriği ve Darende sancağının Darende kazasının bir nahiye merkezi olarak görülmektedir.
Gürün nahiyesi 16. yüzyılda 2'si Gayrimüslimlerden oluşan mahalleden olmak üzere toplam 16 yerleşim biriminden oluşmaktadır. İlk tahrirlerde 14 yerleşim birimine sahipken 1548 yılı tahririnde Çukur ve Kavak köylerinin eklenmesiyle nahiyeye bağlı yerleşim birimi sayısı 16'ya çıkmıştır.
1548 yılı Divriği tapu defterine göre de bu sancağa bağlı nahiye olarak görülen yerleşim, 1583 yılında bağlı 10 köyüyle birlikte Yeni-İl'in nahiyesi konumundadır. 1583 yılında Gürün nahiyesinde 399 Müslüman hane ile 277 Hristiyan hane bulunmaktadır. Aynı yıl nahiye merkezi konumundaki Gürün yerleşiminde ise; 149 müzevvec (evli), 84 mücerred (bekar) Müslüman ile 178 müzevvec (evli), 84 mücerred (bekar) Hristiyan erkek nüfus kaydedilmiştir. 1630-31'de nahiyeye bağlı 15 köy, 1652-53'te ise nahiyenin 14 köyü bulunmaktadır. Buna göre nahiyeye bağlı köyler; Akkaş (Etyemez), Göricek, Gübin (Gübün), Hamal, İnanç, İncesu, Karahisar, Kavak, Koyuncalu, Sarıca, Sazcığaz-ı Süfla (Sularbaşı), Sazcığaz-ı Ulya (Yukarı Sazcığaz), Telin ve Yuva'dır. 

1650 yılı dolaylarında yerleşimi gören Evliya Çelebi seyahatnamesinde yerleşimi şöyle anlatır; Afşin'den kuzeye doğru giderek Gürün kasabasına geldik. Gürün, Sivas eyaletinde, Engel toprağında, 150 akçelik nahiye kazasıdır. 1000 haneli olup, camisi, mescidi, hanı, hamamı, sultan çarşısı olan şirin bir kasabadır. Türkmen Ağası hükmündedir. Şehir içinden nehir akar.
1845 yılı cizye defterine göre şehirde, 5'i Müslümanların yaşadığı ve 4'ü Hristiyanların yaşadığı olmak üzere 9 mahalle bulunmaktadır. Müslümanlar'ın yaşadığı Abdul Fettah Mahallesinde 178 hane, Ulya Mahallesinde 114 hane, Emin Bey Mahallesinde 109 hane, Şuğul Mahallesinde 106 hane, Sadık Ağa Mahallesinde 89 hane bulunmakta olup toplam Müslüman hane sayısı 596'dır. Hristiyanlar'ın yaşadığı Cesm-i Cesim Mahallesinde 485 hane, Mirimsar Mahallesinde 461 hane, Mahtum Mahallesinde 220 hane, Katolik Mahallesinde 81 hane bulunmakta olup toplam Hristiyan hane sayısı 1.247'dir. Buna göre şehirde Hristiyanlar çoğunlukta olup şehirdeki toplam hane sayısı 1.843'tür. Yerleşim kısa süre sonra kaza statüsüne ulaşmış ve göç almaya başlamıştır. 19. yüzyılda Gürün'de şal üretimi ön plana çıkmış, 500 civarında bulunan tezgahlarda şalın yanı sıra kumaş üretimi de gerçekleştirilmesiyle şehrin ticari hayatı gelişmiştir. 9 Mayıs 1865'te Gürün ilçe merkezi içerisinden geçen Tohma Çayı'nın meydana getirdiği ve 1 kişinin öldüğü selde; 32 ev, 1 kilise, 10 civarında bezzaz dükkânı, 1 değirmen ve debbağ hane tahrip olurken tarla ve bahçeler de su ve suyun getirdiği moloz altında kalmıştır. 1872-1873 yılında yerleşim 20 mahalleden oluşurken, nahiyeye bağlı 31 köy bulunmaktadır.
1895-96 yılı Gürün nahiyesinin nüfusu kadın ve erkek olmak üzere; 12.181'i Müslüman, 7.347'u Ermeni (6.472'si Gregoryen, 530'u Protestan, 345'i Katolik) ve 3'ü Rum toplam 19.531 kişiden oluşmaktadır. Yerleşimin nüfusunun artmasıyla Gürün merkezinde bazı mahalleler bölünmek durumunda kalmıştır. Örneğin 3 Aralık 1900 tarihinde Çakşur-ı Bâlâ Mahallesi; 177 hane ve 553 nüfusuyla Çakşur-ı Bâlâ, 148 hane ve 549 nüfusuyla Kenba, 132 hane ve 294 nüfusuyla Çakşur-ı Vusta olmak üzere üçe ayrılmıştır. 11 Nisan 1905'te de Sümüklü (Şugul) Mahallesi ikiye ayrılmıştır. 1871-72 yılında Şugul-i Zîr Mahallesinde 1 kilise inşa edilmiş, sonrasında yanan kilise ve okulu 1900 yılı başında Protestanlar tarafından yeniden inşa edilmek istenmiştir. Bu tarihte Gürün'de 1.322 hanede 6.683 Gregoryen Ermeni, 88 hanede 566 Protestan ve 87 hanede 397 Katolik nüfus bulunmaktadır.

1914 yılında Gürün kazası; 15.640'ı Müslüman ve 8.905'i Ermeni (7.788 Gregoryen, 703 Protestan ve 414 Katolik) olmak üzere toplam 24.545 kişiden oluşmaktadır. 1913 yılı sonu-1915 yılı başında Gürün'e 24 hanede olmak üzere 106 Rumeli muhaciri yerleştirilmiştir. 25 Eylül 1915 tarihine ait belgeye göre Gürün'ün 22 mahallesi ve köyünden 1.863 haneden 4.541 erkek ve 4.429 kadın olmak üzere toplam 8.970 Ermeni Tehcir Kanunu uyarınca Gürün'den gönderilmiştir. Gürün'e Müslümanların iskânı devam etmiş, 1915-16 yıllarında 19 hanede 105 kişi Bulgaristan, Rusya, Romanya vb. yerlerden (bazı kaynaklarda tamamı Karapapak) gelmiştir. Mayıs 1916 ile Aralık 1918 arasında I. Dünya Savaşı sırasında toprakları (Kars, Erzurum, Ardahan ve Eleşkirt dolaylarından) Ruslarca ele geçirilen 69 hanede 281 kişilik (149'u Türk ve 132'si Kürt) göçmen grubu Gürün kazasına yerleştirilmiştir. Son grup göçmenler savaş sonrasında memleketlerine dönmeyip Gürün'de kalmak istemiştir. Gürün ilerleyen yıllarda da göç almaya devam etmiştir. Türkiye-Yunanistan nüfus mübadelesi uyarınca 1924 yılı Mayıs ayında Gürün'ün Reşid Efendi, Fazlı Ağa, Hamidiye, Karatepe, İhsaniye, Fettah Ağa, Çakşur ve Çakşur-ı Zir mahalleleri ile Saraydere mevkiine, Manastır vilayetinin Kayalar kazasından (70-80 hane mübadil Gramatik köyünden) gelen 234 hanede 883 nüfus mübadil iskân edilmiştir. 9/10 Kasım 1924'te Yugoslavya'da Boşnak Müslümanlar'ın maruz kaldığı Šahovići (Şahoviçi) Katliamından sonra topraklarını terk etmek zorunda kalan Boşnak'lardan 10 hanede 61 kişi Gürün'e yerleştirilmiştir. Ancak bir süre sonra bu göçmenler Gürün'den ayrılarak başka yere yerleşmişlerdir. Bu tarihten sonra Gürün'e Doğu Anadolu'dan göç yaşanmıştır. 1932 yılı itibarıyla Gürün'e 84 hanede 419 göçmen yerleştirilmiştir.

Coğrafi olarak İç Anadolu ve Doğu Anadolu Bölgesi sınırları içinde kalan Gürün; Sivas, Malatya, Kayseri ve Kahramanmaraş illerinin farklı farklı en uç noktalarında bulunur. Sivas'a 137 km, Malatya'ya yaklaşık 140 km, Kayseri'ye ise 190 km uzaklıktadır. 69 bağlı köyü bulunmaktadır. Şehir merkezinde Aktaş ve Bozkuşlar adıyla iki otel bulunmaktadır.
İlçe merkezinin batı tarafında yer alan ve yaklaşık 2 km uzaklıkta bulunan Şuğul Mahallesi, bu vadiye ev sahipliği yapmaktadır. Ulaşım mahalleye ayrılan tali yol üzerinden yapılmaktadır. Yaklaşık 3,5 km sonra Mağarabaşı ve Kuşkayası mevkilerinde yer alır. Tohma Dağı'ndan kaynaklanan ırmağın aktığı, dik kayalarla çevrili kanyona ulaşılmaktadır.
İçerisinde yürüyüş yolu yapılmış olan kanyonun girişinde, eskiden bir balık lokantası ve kır kahvesi bulunmaktaydı, yeni düzenlemelerden sonra vadi içerisinde şu an bir işletme bulunmamaktadır. İlçe merkezinin güneyinde, 10 km mesafede Gökpınar Gölü bulunur.
İlçenin yüzölçümü 2.632 km²dir. Gürün ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.324 metredir.

2022 nüfus istatistiklerine göre Gürün'ün toplam nüfusu 18.009 olup merkez nüfusu ise 10.657 ve köy nüfusu ise 7.352 kişiden oluşmaktadır. En çok nüfusu olan mahallesi ise Çay

Hafik, eskiden Koçhisar, Sivas ilinin 39 km doğusunda yer alan, 1.765 km² yüzölçümüne sahip bir ilçesidir. Kızılırmak havzasında Sivas-Erzincan kara yolu üzerinde kurulmuştur. Bilinen en eski adı Hafik olup 13. yüzyılda İbni Bîbî tarafından kaydedilmiştir. 1873 yılında Koçhisar adıyla kaza olmuştur. 1926 yılında Hafik adı yeniden kullanılmaya başlanmıştır.

İlçede ilk yerleşim Hafik Gölü'nün kuzey kıyısına yakın bir yerdeki Pılır Höyük'tedir. Höyükte İlk Tunç Çağı ve Kalkolitik Dönem gereçleri veren katmanların ve gölün su düzeyinin altında üst katmanların çanak çömleğinden tümüyle farklı bir tür çanak çömlekle karşılaşılmıştır. Neolitik Dönem özellikleri gösteren bu buluntuların yanı sıra aynı döneme işaret eden başka buluntular da vardır. Çakmaktaşından minik uçlar, obsidyenden mini yaprak uçlar baskı çentikli olarak dişlikleri, el değirmeni taşları, tokmakları, kumtaşından yapılmış idoller ve hayvan kemikleri Pılır Höyük'te yapılan sondajda, yapı kalıntısı olarak da silindir biçimli çukurlar ve ağaç parçaları saptanmıştır. Ağaç parçaları ve ahşap izleri, kazıklara aittir. Neolitik Dönem'den sonra da Pılır'da yerleşim devam etmiştir. Ayrıca Beypınarı köyündeki Tekur Kalesi'nde toplanan seramiklerin incelenmesi sonucunda Helenistik-Roma Dönemi, Orta Çağ kaba seramiği ve boyalı seramik ve Erken Tunç Çağı perdahlı seramiklerden bu bölgenin Erken Tunç Çağı'nda yerleşim gördüğünü kanıtlamaktadır. 3000 yıllık yerleşimi olan Karlı Köyü, Boztepe Höyüğü'nde 1955 yılında Burney'in yüzey araştırmaları sonucunda MÖ 3000 ve Demir Çağı'na ait seramikler tespit edilmiştir. Bununla birlikte MÖ 3000 nite, kaba, Orta ve orta nitelikli parçalar arasında kara özelliklerini gösterenlerin yanı sıra yerel nitelikli olanları da vardır. Köylerinden bazılarında eski yıkık kiliseleri hâlen mevcuttur.

Hafik Sivas-Erzincan kara yolu üzerinde 37. km'sinde yer almaktadır. Girişinden E-23 karayolu geçmektedir. Hafik ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.311 metredir. İlçenin tepe mahallesi gibi yüksek yerleri de 1.400 rakımlıdır. İlçe batısında Sivas, doğusunda Zara kuzeybatısında Tokat kuzeyinde Doğanşar, güneyinde de Kangal ilçeleriyle komşudur. Karasal iklim hüküm sürmektedir. Genel flora steptir (bozkır). Yazın sıcak ve kurak, kışın ise kar yağışlı ve çok soğuktur. İlçede bol miktarda göl ve ırmak bulunmaktadır. İlçenin gölleri: Hafik Gölü, Lota Gölü, Çekme Gölü, Ayı Gölü, Kemis ve Törük Gölleridir. Bu göllerin en büyüğü Hafik Gölü'dür (1 km²). İlçenin yüzölçümü 1.765 km²dir.

İlçenin 2,1 km kuzeyinde, jips platosu üzerinde gelişmiş olan doğu-batı uzanımlı geniş ve yayvan şekilli karstik çanağın tabanında, yaklaşık 2 km genişlikte bir alanı kaplayan Hafik gölü ortalama 2 metre derinliktedir.  Hemen hemen tüm çevresi sazlık ve dibi balçıkla kaplı olan gölün suyu tatlıdır. Gölün su kaynağı daha çok gölün tabanında kaynayan su, ayrıca yağmur ve kar sularından oluşmaktadır. Sularında sazan balığı ve kerevit yetişen bu göl küçük bir kuş cennetidir. Buna ilaveten ilçedekiler bu gölde sazan, aynalı sazan, sarı sazan, kara sazan, kambur sazan, alabalık, kefal ve gümüş balığı tuttuklarını belirtmişlerdir. Kıyılarındaki sazlıklar; karabatak, yaban kazı, yaban ördeği. Yeşilbaş, kılkuyruk, angut, turna ve balıkçılların beslenme ve konaklama alanıdır. Hafik gölünün yağışlı mevsimlerde kabaran suları doğusundaki Kızılırmak'ın önemli bir kolu olan Koç Deresi'ne akar. Geniş tabanlı tekne şekilli vadisiyle jips platosuna yerleşmiş olan arasu, Hafik Gölü'nün yer aldığı karst çanağında vadisini genişletmesi sonucu kapmıştır. Göl yer altı karst boşlukları ile de derenin yeraltı su tablasına bağlantılıdır. Gölde balık tutma izni maliye tarafından ihale ile balıkçılara verilir.  Gölün etrafında mesire alanları mevcuttur. Buralarda çeşitli tesisler mevcuttur.

Hafik Gölü'nü boşaltan derenin doğusunda 5 km mesafede yine aynı jips platosu üzerinde açılmış olan doğu batı uzanımlı yayvan şekilli daha büyük bir uvalanın tavanında yassı sırtlar ve basık koni şekilli jips tepeleriyle ayrılmış iki göl ile arada yazın kuruyan geçici göl alanları yer alır. Buradaki göllerin morfolojisi Hafik gölünden oldukça farklıdır. Lota gölünün yerleştiği uvala ve çevresinde jipslerde gelişen morfolojinin en güzel örneklerini gözleme olanağı vardır.  Yaklaşık 250 metre çapında daireler şeklinde olan iki göl, aynı özellikte iki yuvarlak jips dolinini doldurmuştur. Birbirine yaklaşık 500 metre uzaklıkta olan göllerin doğudaki 50 metre batıdaki 135 metre derinliktedir. Aynı düzeyde olan göl yüzeyleri yıl içerisinde 3 metreye ulaşan alçalıp yükselme gösterirler. 

Belediye
Kaymakamlık 25 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hafik Efsaneleri, Sivas Efsaneleri, Kutlu Özen, 2001
Hafik ve Zara'da Eğrilce (Emin Kuzucular, 1973, Sivas Folkloru)
Sivas İli Yüzey Araştırmaları, Merkez ve İlçeler (Höyükler ve Tarihi Yerleşim Alanları, 1992 - 1993 - 1994 - 1995, İndirilebilir PDF)

Halfeti, Şanlıurfa ilinin bir ilçesidir. Şanlıurfa'nın batısında yer almaktadır.
İlçenin yüzölçümü 609 km²dir. Halfeti ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 409 metredir.

MÖ 855 yılında Asur kralı III. Şalmanezer tarafından kurulduğu zaman "Şitamrat" adını taşıyordu. Şehir, tarihi boyunca Hitit, Asur, Med, Pers, Makedon, Selevkos ve Partlar'ın idaresinde kalmıştır. Yunanlar buraya "Urima" adını vermişlerdir. Süryaniler ise "Kal'a Rhomeyta" ve "Hesna d'Romaye" adlarını kullanmışlardır. Güneydoğu Anadolu, Roma İmparatorluğu döneminde Orshoene Eyaleti içinde yer almış ve kale bu eyaletteki önemli şehirlerden birisi olmuştur. 2. yüzyılda Bizanslıların eline geçince bu kez "Romaion Koyla" adını almıştır. Şanlıurfa ve çevresi Ömer döneminde İslam ordularınca fethedilmiş ve daha sonra Emevi, Abbasi, Selçuklu, Zengi ve Eyyübiler'in hâkimiyetlerinde bulunmasına rağmen Rumkale olarak bilinen yerleşim Müslüman devletlerin toprakları dışında kalmıştır. Urfa Haçlı Kontluğunu kuran Baudouin 1116 yılında Rumkale'yi Ermeni Prensi Gog-Vasil'in elinden aldı. Urfa kontesi Beatrice 1150 yılında Rumkale'yi, Ermeni Katolikosuna teslim etti. Rumkale, 1260 yılında İlhanlı hükümdarı Hülagu'nun orduları tarafından ele geçirildi.
1280 yılında Beysari komutasındaki Memluk ordusu tarafından kuşatılmış, sonuç alınamayınca şehirdeki Hristiyan mahalleleri beş gün süreyle yağmalanmıştır. 1292 yılında bu kez Memluk Sultanı Eşref tarafından ele geçirilen ve son kez Memlükler tarafından tamir edilen şehre "Kal'at-ül Müslimin" adı verildi. Yavuz Sultan Selim zamanında Osmanlılara geçen şehir, zamanımızda da kullanılan "Urumgala" ve "Rumkale" adlarını alarak Halep Eyaleti'ne bağlandı. Osmanlı döneminde hudut şehri özelliğini kaybeden yerleşim stratejik önemini kaybetmiştir. Şehrin nüfusunun 19. yüzyılda 5-10 haneye kadar düşmesi ve Rumkale'nin harap olmasıyla yerleşim alanı Fırat'ın karşı sahiline nakledilmiş ve bugünkü Halfeti yerleşimi kurulmuştur. 1926 yılına kadar Birecik'e bağlı bir nahiye olan Halfeti, 1954 yılında ilçe haline getirilmiştir.
Gaziantep'e yakın olan ilçe Birecik ilçesi ile birlikte 2023 yılında, İçişleri Bakanlığı'na referandum ile oylama yapılarak Gaziantep'e bağlanma talebinde bulunmuştur. İçişleri Bakanlığı tarafından konu incelenmektedir.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Halfeti 2014 yılında yürürlüğe giren 5216 sayılı Büyükşehir belediyesi kanuna göre 9 merkez mahalle 35 bağlı mahallesi olmak üzere toplam 44 mahalleden oluşur. 2014 yılı Genel Nüfus sayımına göre ilçenin nüfusu 38.345'tir. Halfetililerin dili diğer ilçelerinden ayrılan bir yapı olan batı grubu dil ailesine sahiptir ve Gaziantep şivesiyle aynı sayılır. Çünkü 1920 yıllarında Fransızların işgali karşısında dağıtılan Gaziantepli bazı aileler Yavuzeli, Araban ve Halfeti'ye göç etmiştir.
Ayrıca 35 km uzunluğundaki sahil yolu ile Birecik'e bağlanmıştır. İlçe Merkezinin Şanlıurfa'ya uzaklığı 112 km, Gaziantep'e uzaklığı 105 km'dir. Yurttaşların Şanlıurfa il merkezi ile ilişkileri resmi işlerin görülmesi gibi durumlarda olmaktadır. İlçenin ekonomik bağlantısı ve sosyal/kültürel aktiviteleri Gaziantep'ledir.
İlçe yeni yerleşim yerinde hızlı bir nüfus artışıyla karşılaşırken, eski yerleşim yeri ise turizme açılmış, kent, ciddi bir tarihi ve doğa turizmi payına sahip olmuştur. Güneydoğu Anadolu bölgesinde alternatif turizm alanında cazibe merkezi haline gelmiştir.

Halfeti ilçesinin yüzde 80'i Birecik Barajı'nın yapımı ve evlerin su altında kalmasıyla birlikte, 15 kilometre uzaklıkta kurulan yeni yerleşim merkezine taşındı. Taş mimarisiyle yapılmış evlerin ve camilerin su altında kaldığı ilçe, aradan geçen süre içerisinde doğal güzelliğiyle dikkat çekiyor.
Fırat Nehri'nin altında kalan taş mimarisiyle "Saklı cennet" ve "Kayıp kent" olarak da anılmaya başlanan Halfeti, yerli ve yabancı turistlerin yoğun ilgi gösterdiği bir belde haline geldi.
Halfeti ilçesi, Türkiye'den 21 şehrin, dünyada 287 şehrin dâhil olduğu, Uluslararası Koordinasyon Komitesi toplantısında ‘Cittaslow’ (Sakin Şehir) unvanını aldı.

Halfeti, Birecik Barajı'nın suları altında kalmasıyla Yeni Halfeti ve Eski Halfeti olarak ikiye ayrılmıştır. Eski Halfeti'nin sular altında kalması ile halk göç etmiş ve Yeni Halfeti denilen Kara Otlak mıntıkasına taşınmıştır. Eski Halfeti'nin bulunduğu zengin yer şekilleri birçok efsanenin doğmasına neden olmuştur.

Bölge halkınca Hz. Ali'nin bir müddet Rumkale'de kaldığı düşünülür. Hikâyeye göre şeytanın köpek kılığında onun bulunduğu yere girmesi üzerine Hz. Ali'nin fırlattığı kaya, Ali Kayası olarak anılır. Göktanrı inanışında da yaygın olan taş ve kayaların bir kült olması, bölge halkının Hz. Ali'ye bağlılığı ile birlikte bu efsaneye yol açmıştır.

Rumkale civarında bulunan iki mağaradan biri olan Hıdırellez, içinde bulunduğu zor durumu aşmak için dua eden ardından da taş kesilen bir kadın efsanesine ev sahipliği yapmaktadır. Anadolu'nun her yanında rastlanılabileceği gibi Hıdırellez, Halfeti de de kutlanır ve dünyanın yenilenmesini niteler. İsmini aldığı bu mağarada bulunan sarkıtların emildiği takdirde sütü az gelen kadınların sütünü artıracağına inanılır.
Rumkale civarında bulunan ikinci mağara olan Henislik, anlatılan efsanede adını açıklamamaktadır ancak Henislik'in döneminde ateşe verilme sebebine açıklık kavuşturmaktadır. Bu efsane, birbirine kavuşamayan iki aşığı konu alan bir aşk efsanesidir.

Eski Halfeti'nin içinden geçerek şehri ikiye ayıran Fırat Nehri, bölgede birçok efsaneye konu olmuştur. Türk mitolojisinde rahatsızlık yaratan ruhani varlıkları anlatmak için kullanılan Demonoloji alt başlığının bir örneği olarak Dişi Ruh efsanesi bu yörede yer almaktadır. Normalde insanlara zarar verdiği iddia edilen bu ruhani kadının yakasına bir iğne takılırsa, takan kişinin hizmetine gireceği ve yaptığı işlerde bolluk getireceğine inanılmaktadır.

Bu efsane Fırat'ın kaynağını anlatır ve kırk pınarlı bir yerden doğduğunu iddia eder. Anlatılan efsane, Köroğlu'nun atını yıkadığı ve onu canlandıran suyun ab-ı hayat olduğunu ve Fırat'ın başlangıcı olduğunu söyler. Bölge halkınca bu şifalı suyun senede bir gün aktığı ve aktığı gece suya girenlerin iyileşeceği söylenir. Ayrıca bu gün, Hızır ile İlyas'ın buluştuğu söylenir.

Halfeti'nin öne çıkan güzelliklerinden biri olan Karagül; ilk olarak Lomo Sait tarafından yetiştirilmiş, şimdilerde ise evlerin bahçe ve saksılarında amatör biçimde yetiştirilmeye devam etmektedir. Efsaneye göre Halfeti'de bulunan en güzel kırmızı gülleri yetiştiren Vartuhi, nehrin karşı kıyısında Fırat isimli bir gence aşık olmuştur. Birbirlerine aşık olan gencin ilişkisine Vartuhi'nin babasının karışmasıyla ikili baskılara dayanamamış ve Fırat nehrinde intihar etmişlerdir. İnanışa göre aşıkların ölümünün ardından Halfeti'deki tüm kırmızı güller siyah olmuş ve bu güller artık sadece Halfeti'de yetişirmiş.

Türkçenin Halfeti ilçesinde kullanılan şivesinin Batı Anadolu ağızları içindeki konumu Prof. Dr. Leyla Karahan'ın Anadolu Ağızlarının Sınıflandırılması (Türk Dil Kurumu yayınları: 630, Ankara 1996) adlı çalışmasına göre şöyledir:

İlçe merkezi Gaziantep-Şanlıurfa karayoluna (İpekyolu) 40 km uzunluğundaki asfalt bir yol ile bağlanmıştır.
Ayrıca 35 km uzunluğundaki sahil yolu ile Birecik'e bağlanmıştır. İlçe merkezinin Şanlıurfa'ya uzaklığı 112 km, Gaziantep'e uzaklığı 105 km'dir. Yurttaşların Şanlıurfa il merkezi ile ilişkileri resmî işlerin görülmesi gibi durumlarda olmaktadır. İlçenin ekonomik bağlantısı Gaziantep iledir.
Bu bakımdan gerek ilçe merkezinden gerekse köylerden Gaziantep'e gidip gelen çok sayıda vasıta vardır.
İlçe sınırları içinde yaklaşık 60.000 metre asfaltlanmış yol, 28.000 metre stabilize yol mevcuttur.
Yaz ve kış mevsimde bütün köylerle ulaşım sağlanmaktadır.

Halfeti'de sanayi gelişmemiştir. İlçede ufak çaplı un değirmenleri ve briket imalathaneleri dışında tesis bulunmamaktadır. Yatırımların ilçe yerine Birecik ve Gaziantep'e yönelmesi, sanat kollarının da yok olmasına neden olmuştur. Soğuk demircilik ayakkabıcılık, marangozluk ve oto tamirciliği gibi işler bile nerdeyse yoktur. İlçe ekonomisi genelde tarım ve hayvancılığa dayanmaktadır. En yaygın yetiştirilen tarım ürünlerinden biri fıstıktır. Ekilebilir arazilerinin %98'inde kuru, %2'sinde sulu tarım yapılmaktadır. Tarımı yapılan ürünler buğday, arpa, mercimek Antep fıstığı, bağ ve zeytindir.

2016 yılında düzenlenmeye başlanan Meyve Yemekleri festivali, Halfeti yöresinde yetiştirilen meyvelerin çeşitli yemekler içinde sunulmasıyla yörede bir gelenek haline gelmiştir. Turizm açısından da önemi bulunan bu etkinlik, hem bu değerlerin daha büyük kitlelere ulaşmasına hem de gelecek nesillere aktarılmasına katkıda bulunmaktadır. Halfeti'nin mutfak kültürü son derece zengindir. Yöreye özgü yemekler arasında içli köfte, ekşili köfte, patlak kavurması, mercimekli pilav, mukaşerli bulgur pilavı, semsek, dolma eziği, lölezli pilav, patlıcanaşı, kabak ekşilemesi, borani ve tiritli köfte yer alır. İlçenin mutfağında öne çıkan önemli tatlardan biri de şabut balığıdır. Yöresel tatlılar ise sargılı burma, hapse, peynir helvası, cevizli sucuk, pestil, kırma ve küncülü helva olarak sıralanabilir.

YerelNET
Halfeti Gezi Rehberi11 Haziran 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi, resmî kısaltmasıyla DEM Parti veya eskiden bilinen adıyla Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi (Yeşil Sol Parti); 25 Kasım 2012 tarihinde Eşitlik ve Demokrasi Partisi ile Yeşiller Partisi'nin birleşmesiyle kurulan ve Türkiye'de faaliyet gösteren bir Türk siyasi partisidir. Eş genel başkanları Tülay Hatimoğulları ve Tuncer Bakırhan'dır. TBMM'de 56 milletvekili ile temsil edilmektedir. Parti, kendini "sol özgürlükçü" fikirleri ağırlıkla benimseyen bir siyasi parti olarak tanımlamaktadır. Simgesi ağaç, güneş ve insan biçiminden oluşmaktadır.

Türkiye'de, 1970'li yıllarda dünyadaki benzer örnekleri gibi, güncel çevre sorunlarına tepki olarak çevreci hareketler oluşmuştur. Ancak 1980'li yıllara kadar bu hareketler sivil toplum düşüncesi merkezinde cemiyet, dernek veya vakıf gibi örgütlenmeler şeklinde ortaya çıkmıştır. Ülkede ilk olarak 1987 yılında Yeşil Barış Çevre Derneği ve Türkiye Hava Kirliliğiyle Savaş Derneği girişiminde siyasal parti kurma çalışmaları yapılmış ve 6 Haziran 1988 tarihinde genel başkanlığını Celal Ertuğ'un yaptığı ilk Yeşiller Partisi kurulmuştur. Bu ilk parti deneyimi özellikle liberal ve sol kanatlar arasında sık sık yaşanan çekişmeye sahne olmuş ve 1994 yılında Anayasa Mahkemesi'nin partinin Anayasada öngörülen genel teşkilatlanma ve faaliyet barajını aşamadıkları gerekçesiyle verdiği karar ile son bulmuştur.
Partinin kapatılmasını takip eden dönemde Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP) gibi yeni sol anlayışla kurulan partiler içerisinde yer alan çeşitli yeşil sosyal hareketler ve siyasi gruplar 2002'de Yeniden Yeşiller Girişimi çağrısıyla bir araya gelmiştir. 2008 yılına kadar Türkiye Yeşilleri veya Yeşiller Türkiye Koordinasyonu adı altında faaliyet gösteren bu hareket aynı yılın 30 Haziran'ında Türkiye'nin ikinci Yeşiller Partisi'nin kuruluşunu gerçekleştirmiştir. Bilge Contepe ve Ümit Şahin yeniden kurulan Yeşiller Partisi'nin eş sözcüleri seçilmişlerdir. 2007 yılında gerçekleşen genel seçimlere partiden Bilge Contepe ve Neriman Gül Eren bağımsız olarak katılmış ancak başarılı olamamıştır.

İkinci yeşil siyaset deneyimi de karşılaşılan örgütsel sorunlar karşısında uzun ömürlü olamamıştır. Parti 25 Kasım 2012 tarihinde bağımsız bireylerin de dâhil olduğu bir süreç sonunda 2010 yılında ÖDP'den ayrılan Özgürlükçü Sol Hareket kanadının ve eski Sosyaldemokrat Halk Partisi (SHP) üyelerinin kurduğu ve genel başkanlığını Ferdan Ergut'un yaptığı Eşitlik ve Demokrasi Partisi (EDP) ile birleşme kararı alarak Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi (YSGP) ismini almıştır. YSGP'nin ilk eş sözcüleri Sevil Turan ve Arif Ali Cangı olmuştur.

Kürt sorununa barışçı ve şiddetsiz çözüm öneren, daha önce 2011 genel seçimlerinde Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) öncülüğünde kurulan Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku'nu destekleyen ve Halkların Demokratik Kongresi'nin (HDK) kuruluşunda yer alan yeşiller hareketi 2012 yılında çeşitli toplumsal örgütlerin bir araya gelerek bir ittifak partisi olarak kurduğu Halkların Demokratik Partisi'nin (HDP) bir bileşeni olmuştur. 

2014 Türkiye cumhurbaşkanlığı seçiminde Selahattin Demirtaş'ı ve Haziran 2015 genel seçimlerinde HDP'yi desteklemişlerdir. HDP ile nasıl bir ilişki kurulacağı parti içinde ayrılıklara sebebiyet vermiştir. 2 Nisan 2016 tarihinde gerçekleşen ve partinin resmî kısaltmasının "Yeşil Sol Parti" olarak değiştirildiği kongrenin ardından yeşillerin, yeşil feministlerin ve özgürlükçü sosyalistlerin oluşturduğu Yeşil Siyaset Platformu partiden ayrılmıştır. Ayrılığın ardından çalışmalarına devam eden bu platform 2020 yılında üçüncü Yeşiller Partisi'nin kuruluşunu gerçekleştirmiştir.
Yeşil Siyaset Platformu ile yaşanan ayrılıktan sonra YSGP, HDP'nin bileşeni olarak siyaset yapmaya devam etmiş ve bu süreçte gerçekleşen seçimlerde HDP ile birlikte hareket etmiştir. HDP'nin Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılma ihtimalinin gündeme geldiği dönemde ilk olarak 16 Ekim 2022 tarihinde gerçekleşen kongrede parti logosu değiştirilmiştir. Daha sonra 14 Mart 2023'te Selahattin Demirtaş, HDP'nin kapatılması durumunda 2023 genel seçimlerinde HDP'li milletvekili adaylarının Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi listelerinden gireceğini belirtmiştir.
24 Mart 2023 tarihinde alınan karar üzerine Halkların Demokratik Partisi (HDP), Emekçi Hareket Partisi (EHP) ve Toplumsal Özgürlük Partisi (TÖP) 2023 genel seçimlerine Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi listelerinden girme kararı aldı. Daha sonra 6 Nisan 2023 tarihinde Emek Partisi (EMEP) de genel seçimlere Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi listelerinden girme kararı aldı.
Parti seçimlerde %8.82 oy oranıyla 4.803.774 oy almış ve 24 siyasi parti arasında 5. parti olmuştur. Bu sonuçlarla Yeşil Sol Parti 28. dönemde 61 milletvekili çıkarmaya hak kazanmıştır.
2023 yılında parti 4. Olağanüstü Kongre'sinde ve eş genel başkanlığa Tülay Hatimoğulları ve Tuncer Bakırhan seçildi. Parti kongrede adını "Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi" olarak değiştirdi ve HEDEP kısaltmasını benimsedi. Ancak Yargıtay HEDEP kısaltmasını kabul etmedi ve değiştirilmesini istedi. Aralık 2023'te partinin kısaltması DEM Parti olarak belirlendi.

2012-2023 döneminde, parti tüzüğünde eş genel başkanlık pozisyonu, "eş sözcü" olarak tanımlanmıştır.

2026'te DEM Parti'nin Merkez Yürütme Kurulunu (MYK) oluşturan üyeleri:

Çözüm süreci
Kürt siyasi hareketi
Halkların Demokratik Kongresi
Emek ve Özgürlük İttifakı

Resmî site
X'te Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi
Facebook'ta Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi
Instagram'da Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi
YouTube'da Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi

Hasandağı ya da Hasan Dağı deniz seviyesinden 3258 metre yüksek olan tepesiyle bir volkanik dağdır.
Büyük Hasan ve Küçük Hasan Dağı olmak üzere iki büyük krateri vardır. Melendiz dağının büyük kısmı, bu iki kraterden çıkan lavlardan meydana gelmiştir. Büyük Hasan dağında iyi muhafaza edilmiş bir ana krater ile onun etrafında parazit koniler bulunur. Küçük Hasan dağının zirvesi bir Somma durumundadır. Yani eski kalderanın sınırlarını teşkil eden dikliklerin artıkları vardır. Bunlar sayesinde ilk kraterin şeklini çıkarmak mümkündür. Adı geçen kraterden çıkan andezit ve bazalt lavları kuzeye doğru akarak geniş bir alana yayılmış, tüfler ise Kızılırmak'a kadar ulaşmıştır. Bu dağ Aksaray il sınırları içerisinde yer almaktadır. Hasan dağı Aksaray iline aittir. 1750 metresine kadar meşe ormanlarıyla kaplıdır. Dağın eteklerinde ve çevresinde çeşitli Türk boyları ve özellikle de Yörükler yaşarlar. Özellikle ana volkan konisini oluşturan Büyük Hasan Dağı (3268 m); kuzeybatısındaki Aksaray Ovası batısındaki Obruk Platosu ve güneyindeki Bor Ovası düzlüklerinden aniden yükselerek kasvetli bir doğal Abide görüntüsü sunmaktadır. Bu ana volkan konisinin doruğu tipik bir kraterden oluşmakta ve kraterin tabanında bir krater gölü bulunmaktadır. Ana koninin hemen güneydoğusundaki daha küçük boyutlu ve yükseltisi daha az olan ikiz koni ise Küçük Hasan Dağı (2844 m) olarak anılmaktadır. Bu volkan konisinin de doruğu tipik bir krater halindedir. Oldukça taze ve karakteristik volkan şekilleriyle Türkiye'nin en genç volkan dağları arasında bulunan Hasan Dağı volkanik ünitesi tarihi çağlardan bu yana daldığı uykusuna devam etmektedir. Dağın eteklerinde Antik Roma şehri Nora bulunmaktadır.
Dağ, çeşitli safhalarda püskürmüş olan materyallerden oluşmuş tipik bir volkan konisi görünümündedir. Temelde, koninin iskeletini oluşturan andezitler, onun üzerinde ise bazalt akıntıları bulunmaktadır. Son dönemde ise, eski lav akıntılarındaki yarıklardan çıkan genç bazalt akıntıları ve bazalt koniler (kül konileri) meydana gelmiştir. Dağın doruğunda ana baca üzerinde bir krater, doğu yamaçlarda ise parazit koniler bulunmaktadır. Dağın yamaçlarında, dördüncü zamanda meydana gelen aşınmalarla vadi biçimindeki yarıntılar meydana gelmiş durumdadır. Hasan dağlarının hemen yakınında Melendiz Dağı bulunur. Bu dağ da, oluşum zamanı, yapı ve şekil bakımından Hasan dağına benzer özellikler gösterir. Tuz Gölü'nün güneyinde bulunan Karacadağ, Meke Dağı ve Karadağ da Erciyes Dağı ve Hasandağı ile aynı hat üzerinde bulunan diğer volkan konileridir.
20 Eylül 2020'de Hasandağ'ın güneybatısında meydana gelen 5.3 şiddetindeki depremin ardından dağda basınçlı gaz çıkışları (fümerol) oluştu.

 Kasım 2021'de yapılan incelemeler sonucunda magma düzeyinde yükselmeler tespit edildi.

Antik yerleşim olan Çatalhöyük'teki insanlar Hasan Dağı'nın etrafından obsidyen toplarlardı ve muhtemelen diğer yerleşim yerlerindeki insanlarla lüks eşyalar için takas yaparlardı. Obsidyen aynalar ve pullar da bulunmuştur. Bazen sanat tarihçileri tarafından ilk manzara olarak tanımlanan ve kimi insanlara göre tasviri yerleşim yerindeki evlerin üzerinden yükselen Hasan Dağı'nın Çatalhöyük halkı için önemi bir duvar resmi olarak da görülebilir.
Arap-Bizans savaşları sırasında Bizans'ın başkenti İstanbul'u akınlara karşı uyarmak için Bizans İşaret Sisteminde güneyden kullanılan ikinci dağdır.

Ankara'dan Aksaray'a 3 saatte gidilebilir. Aksaray'ı geçtikten sonra Hasan Dağı'na iki yoldan ulaşabilirsiniz. Hasan Dağı'na Batı yönünden yaklaşmak için Yukarı Dikmen Köyü'nü, Kuzey yönünden yaklaşmak için ise Helvadere'yi tercih edebilirsiniz.

Aksaray'ı geçince sağda Taşpınar kasabası sapağını geçtikten 3–5 km sonra Taşpınar köprüsünden sola dönülüyor. İlk olarak karşınıza Aşağı Dikmen Köyü çıkıyor. Köyü geçince yol ikiye ayrılıyor. Sağ yol Yukarı Dikmen Köyü'ne (tabela mevcut) sol yol ise Gözlükuyu Köyü'ne gidiyor. Etkinliğe Yukarı Dikmen'den başlayıp önce patikayı sonra dere yatağını takip ederek, uygun kamp yerlerine ulaşılabilir.

Eski ismi Harlıdere, tarihte ise Nora olarak isimlendirilmiş olan Helvadere'den dağ evine giden yol veya inşaat hâlindeki astım hastanesine ve yaylaya gidilen toprak yoldan dağa doğru sapılarak taşlıklı geniş bir patika ile vadi içindeki kamp alanına varılabilir. Vadinin her iki yanı da kuraktır ve gri rengiyle çok uzak mesafelerden bile seçilebilir. Kamp alanının bulunduğu vadinin devamında, bacalar olarak isimlendirilen mevkiinin 150 m kadar ilerisinde vadi tabanı seviyesinde en kurak mevsimlerde dâhi su bulmak mümkündür.

Zirvesine ulaşmak için pek çok yol vardır. Herhangi bir teknik tırmanış zorluğuyla karşılaşılmaksızın iyi bir tempo ile rahat bir rotadan günübirlik olarak dâhi zirveye ulaşmak mümkündür. En kolay yol, dağın doğu yamacındaki çarşak saha tarafından gerçekleştirilir. Karsız mevsimlerde iniş, zaman zaman tehlikeli olabilir. Dağ sâdece Yılankar rotası ile, bugüne kadar bilinen 4 kişinin hayatını kaybetmesine sebep olmuştur. Dik kayalık kısımlardan günün belirli saatlerinde taş düşmeleri de görülebilir. Kış mevsiminde zeminin karla örtülmesi ile birlikte dik ve uzun yamaçların rüzgâra açık olan kısımları kimi zaman buz hâlini alabilir. Bu ihtimâller göz önünde bulundurarak krampon ve buz kazması alınmalıdır. Karşılaşılabilecek bir diğer sorun ise yükseklikten meydana gelebilecek muhtemel dağ hastalıkları olabilir. Ancak bunlar baş ağrısı ve mide bulantısından farklı şeyler olmayacaktır. Zirve çanağı (veya krater ağzı olarak da isimlendirilir) çok eski tarihlerde bir göle sahip olsa da günümüzde kurak bir çukurdur. Zirve, krater çukurunun güney yönünde yükselir ve birkaç adım kenarında 5 çadır sığabilecek büyüklükte kamp alanları vardır. Açık havalarda; zirveden Melendiz, Erciyes, Aladağlar, Bolkarlar ve Karacadağ rahat bir şekilde görülebilir.

Büyük Hasan Dağı dağcılık ve doğa sporları açısından da önemli bir potansiyele sahiptir. Gerek yerli ve gerekse yabancı doğa sporcuları yılın her mevsimi tırmanışlar gerçekleştirmektedir. Daha ziyade kış mevsiminde kış tırmanışlarına sahne olan Büyük Hasan Dağı'na yaz mevsiminde su kaynaklarının yetersizliği nedeniyle daha seyrek tırmanış yapılmaktadır. Günümüzde herhangi bir planlı koruma uygulamasının olmadığı Hasan Dağı'nda koruma-kullanma dengelerinin oluşturulup doğal potansiyelinin geliştirileceği projelere gereksinim vardır.

Hasan Dağı eteklerinde alt ve üst kısım hâlinde meşe, orta kısım ise bir kuşak dağ kavağı ağaçları görülür. Çevrenin tabi bitki örtüsü bozkır bitkileridir. İklim; kışları soğuk ve sert, yazları ise yağış azlığı sebebiyle kuraktır.

Bu formasyon Melendiz ve Hasan dağları silsilesinin kuzey, batı ve güneyinde geniş sahalar kaplamaktadır. Başlıca indifa noktaları Hasan dağı volkanları ile oradaki birçok lâv menfezi (ve üzerlerindeki koniler) dir. Ayrıca, Gollü dağ indifa noktaları ile Çınarlı mıntakasındaki koniler büyük miktarda kül ve lapilli (isim, jeoloji, (l ince okunur), Fransızca lapilli Yanardağlardan fırlayan çok küçük katı parça.) tahassulüne (Tahassul: Hâsıl olmak. Üremek. Husule gelmek. Bir araya birikip sâbit ve bâki olmak. Netice olarak çıkmak.) yol açmış, bunlar da etüt sahası sınırlarının çok dışarılarına kadar gitmişlerdir. Üç nevi depozit mevcuttur:

Homojen depozit
Tabakalı depozit
Karma karışık depozit.
Hasan dağının (Leskeri tepe - Tarık tepe mıntakası) güney ve güneybatısında homojen kül ve lapilli çökeltileri bulunmaktadır. Mukavemetsiz (yekdiğerine iyi kaynamamış) beyaz vitrik kül matriksinin içinde muntazam bir şekilde dağılmış ufak ve orta boy beyaz ponza taşı çakılları yer almıştır. Daha seyrek olarak siyah obsidien (obsidiyen isim, Fransızca obsidien Cam kaya.) parçaları ile bir miktar lâv çakılı da vardır. Altunhisar'ın batısında birçok aflörman (Mostra,aflörman jeolojide herhangi bir jeolojik birimin (anakaya, sığ çökeltiler ya da değişik minerallenmelerin) herhangi bir kazı yapmadan yüzeyde gözlenebilen kısmına verilen isimdir.
Mostralara genellikle erozyonun yoğun olduğu bölgelerde daha sık rastlanır. Bunun yanında insan kaynaklı mostralara da rastlamak mümkündür (yol yapımları sırasında ya da herhangi bir madencilik faaliyetinin olduğu bölgelerde). Mostralar sayesinde mostranın bulunduğu bölgenin yapısal jeolojisi hakkında önemli bilgiler elde edilir. Bunun yanında mostralar sayesinde temel jeoloji kurallarının (istiflenme kuralı (Süperpozisyon prensibi (law of superposition)), orijinal yatay çökelme kuralı (en:principle of original horizontality) ve yanal devamlılık kuralı (en:principle of lateral continuity) gelişmesinde önemli katkılarda bulunmuştur. Bu nedenle mostra için jeolojinin temel elementi denilebilir.

Madencilikte ise mostra veren cevherler genellikle yüzey madenciliği yöntemi ile üretilirler.) görülmüştür.Göllü Dağ bölgesinde tabakalanmış ve boy sırası ayrıtlanmış ponza taşı aflörmanları bu kesimin karakteristik bir özelliğini teşkil eder. Buralarda siyah obsidienler ponza taşı yataklarında önemli bir yekûn tutmaktadırlar. İnce ve kalın taneli lapilli tabakaları burada katkı halinde bulunurlar. Çiftlik'in kuzeyinde yol malzemesi çıkartılan bir taş ocağı halen işletilmektedir. Altunhisar civarında ufak bir aflörmanda tabakalanmış lapilli volkanik kül ve lapilli içinde sayısız andezitik lâv çakılı görülmüştür. Bu formasyon Yakacık vitrik tüfleriyle uygunsuzluk göstermektedir. Yine burada yumuşak malzeme tipik bir dendritik drenaj şekli gelişmiş bulunmaktadır.
Ovada yer almış bulunan bir sürü kül ve cüruf konisi (tümseği) nin örtüsü üstünde sık sık tabakalanmış ve Periklinal yatımlı kül ve ponza taşı lâpillisine rastlanmaktadır. Üçüncü tip depozitler Hasan dağının kuzeyi ile kuzeydoğusunda bulunurlar. Çeltek'in güneyinde ve İlhara mıntakasındaki tabakalanmamış küller irili ufaklı lâv ve tüf blokları ihtiva etmekte olup, bunlar tabiî olayların etkisiyle mukavemetsiz matrikslerden kolayca sıyrılmakta ve açığa çıkmaktadırlar. Çeltek'in güneyinde Göstük tüfitleri doğrudan doğruya bu karmakarışık kül çökeltisiyle örtülüdür. Küllerin vücuda getirdiği d

Hatay, Türkiye'nin en güneyinde yer alıp Akdeniz Bölgesi'ndedir. Akdeniz'in doğu ucunda kıyıları ve şehir merkezi bulunmaktadır. Hatay ilinin merkezi Antakya'dır.
Hatay ili, 2024 yılında 1.562.185 kişiden oluşan bir nüfusa sahipti. Akdeniz'in doğu şeridinde 35° 52' - 37° 4' kuzey enlemleri ile 35° 40' - 36° 35' boylamları arasında yer alan Hatay'ın doğusunda ve güneyinde Suriye, batısında Akdeniz, kuzeybatısında Adana, kuzeyinde Osmaniye ve kuzeydoğusunda Gaziantep bulunur.
Hatay'ın deniz seviyesinden yüksekliği yaklaşık 85 metredir.
Hatay'ın trafik plaka kodu 31'dir.

Hatay, 1930'larda ortaya atılmış bir yer adıdır. Osmanlı döneminde bugünkü Hatay'ın kapsadığı topraklar İskenderun ve / veya Antakya olarak adlandırılıyordu. Nitekim Osmanlı döneminde bu bölge Halep Eyaleti'ne bağlı bir sancak idi. Fransa ile Suriye arasında Eylül 1936'da imzalanan anlaşmada da "Sandjak d'Alexandretta" (İskenderun sancağı) veya "Liwaa el İskenderuna" (İskenderun livası) geçer. Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş yıllarında İskenderun ve Antakya Türkiye'nin sınırları dışında kalıyordu (bkz. Hatay Sorunu). Bu iki bölgenin kaderinin belirleneceği sırada TBMM'de Siirt mebusu olarak bulunan İsmail Müştak Mayakon, 10 Ekim 1936'da Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan “Tarihten Bir Yaprak” adlı makalesinde, Çin'in kuzeyinden gelen ve "Hatay Türkleri" olarak anılan Türklerin daha sonra buraya yerleştiğini, bundan dolayı da bu yörenin Hatay olarak adlandırılması gerektiğini yazmıştır. Bu yazının ardından önce Türk basınında Hatay adı kullanılmış, daha sonra Türkiye'ye katılan bu bölgeye resmen Hatay adı verilmişti. Nitekim 1940 genel nüfus sayımında bölge "Hatay vilayeti" olarak yer almıştır. Hatay adının Hitit prensliklerinin kurduğu Hattena Krallığı'ndan geldiği ve yöreye bu adı 1936'da Atatürk'ün verdiği de ileri sürülmüştür. Konuya dair ikinci makale aynı yazar tarafından 22 Ekim günü "Hata-Hatay ve Oronte-Uratube" başlığıyla yayınlanır.

Hatay Türkiye'nin en önemli eski yerleşim yerlerinden biridir. Yapılan arkeolojik araştırmalarda milattan önce 100.000 ile 40.000 yılları arasına tarihlenen bulgulara ulaşılmıştır.
İl toprakları ilk Tunç Çağı'ndan itibaren Akad İmparatorluğu ve M.Ö. 1800-1600 yılları arasında Amoriler Yamhad Krallığına bağlı bir beyliğin sınırları içerisinde yer almıştır.
M.Ö. 17. yüzyıl sonlarında Hititlerin ve M.Ö. 1490 yıllarında Mısır'ın egemenliğine girmiştir. Daha sonra Mitanni Krallığı'nın parçası haline geldi. Ardından bölge modern Hatay eyaletine adını veren Hititler ve Geç Hititler halkları tarafından yönetildi. Palistin'in Neo-Hitit krallığı da burada bulunuyordu.
Bölge Asurlular'ın (Urartular tarafından kısa süreli işgali hariç) ve daha sonra Yeni Babilliler ve Persler'in hakimiyetine girdi.
Bölge, Suriye Tetrapolisi (Antioch, Seleucia Pieria, Apamea) ve Laodikya adlı dört Yunan kentine ev sahipliği yapan Helenistik Seleukos İmparatorluğu'nun merkeziydi.
Eyaletteki ünlü arkeolojik alanlar arasında Aççana Höyük, Tell Tayinat, Tell el Cüdeyde Höyük ve Antakya bulunmaktadır.
MÖ 300 yılında Antakya kurulmuş ve kent hızla gelişmiştir.
Kent M.Ö. 64 yılında Roma İmparatorluğu'na katılmış ve İmparatorluğun Suriye eyaletinin başkenti olmuştur. MÖ 64'ten itibaren Antakya şehri Roma İmparatorluğu'nun önemli bir bölgesel merkezi oldu.

Bölge M.S. 638'de Râşidîn Halifeliği tarafından fethedildi ve daha sonra Emevi ve Abbâsî Arap hanedanlarının kontrolü altına girdi.
877'de Tolunoğulları'nın fethettiği topraklar sırayla; İhşîdîler ve Selçuklular tarafından yıkılan Halep merkezli Hamdanoğulları (Beni Hamdan/Hamdânîler) egemenliğine girdi.

969'da Antakya şehri Bizans İmparatorluğu tarafından yeniden ele geçirildi. 1078 yılında Bizans generali Philaretos Brachamios tarafından Antakya'dan Edessa'ya kadar bir beylik kuruldu. 1084 yılında Rum Sultanı (Anadolu Selçuklu hükümdarı) I. Süleyman tarafından ele geçirildi.
1086'da Halep Sultanı (Suriye Selçukluları hükümdarı) Tutuş'a geçti. Selçuklu egemenliği, Hatay'ın 1098'de Haçlılar tarafından ele geçirilmesine kadar 14 yıl sürdü ve bir kısmı Antakya Prensliği'nin merkezi haline geldi.
İl, 11. yüzyıldan itibaren Halep merkezli Hamdaniler tarafından kısa bir İhşîdîler hakimiyetinin ardından kontrol edildi.
Hatay 11-12. yüzyıllarda Haçlı Seferleri sırasında da önemli rol oynadı. Aynı zamanda, Hatay'ın çoğu Moğollar ile ittifak kuran ve 1254'te Antakya Prensliği'nin kontrolünü ele geçiren Kilikya Ermeni Krallığı'nın bir parçasıydı. Hatay, 18 Mayıs 1268'de Memlükler tarafından Moğol-Ermeni ittifakından alındı ve daha sonra 15. yüzyılın başında Timur'a kaptırıldı.

1516'da Yavuz Sultan Selim bu toprakları fethetmiş ve Osmanlı İmparatorluğu dönemi başlamıştır. Memlûk Devletinden zapt edilen Antakya, Osmanlı İmparatorluğu'nda önce Halep'e bağlı bir sancak ve daha sonra kaza olarak yönetilmiştir. Bu dönemde Antakya, Asi Nehri ile Habib-i Neccar Dağı arasındaki dar ve meyilli alanda, 1,5–2 km²'lik bir alan üzerine yerleşmiş orta büyüklükte bir şehirdi. Osmanlı İmparatorluğu'nun Hatay'daki hakimiyeti 1918 yılına kadar devam etti.

3 Temmuz 1938'de Türk ve Fransız heyetleri arasında yapılan antlaşma ile Hatay'da eşit sayıda olacak şekilde toplam 5.000 kişilik Türk ve Fransız askerî gücü konuşlandırıldı. Bu şekilde Hatay'ın statüsü korunmuş oldu. Türk Ordusu 4 Temmuz 1938'de Hatay'a girerek görevine başladı. Seçimler ile oluşturulan Hatay Meclisi 2 Eylül 1938'de toplanarak bağımsız Hatay Cumhuriyeti'ni ilan etti. Cumhurbaşkanlığına Tayfur Sökmen, Başbakanlığa ise Abdurrahman Melek seçildi. (bkz. Hatay Sorunu)

Ankara'da, Fransa ile Türkiye arasında, 23 Haziran 1939 tarihinde "Türkiye ile Suriye Arasında Toprak Sorunlarının Kesinlikle Çözümüne İlişkin Antlaşma"nın imzalanması ile Fransa, Hatay'ın Türkiye'ye katılmasını kabul etmiştir. Bunun üzerine Hatay Devlet Meclisi, 29 Haziran 1939 tarihinde oy birliği ile Türkiye Cumhuriyeti'ne iltihak kararı aldı. Türkiye ise, 7 Temmuz 1939 günü çıkarılan bir yasa ile "Hatay" ilini kurarak bağlanma işlemini sonuçlandırdı. 23 Temmuz 1939'da Fransız Birlikleri Hatay'ı terk ettiler.
2012 yılında çıkarılan 6360 sayılı kanun ile Hatay'da sınırları il mülki sınırları olan Büyükşehir Belediyesi kuruldu ve 2014 Türkiye yerel seçimlerinin ardından Büyükşehir Belediyesi çalışmalarına başladı.

Hatay, kuzey-doğu yönünde eşit enlem ve boylam hattıyla geçilir. Arazinin %46'sı dağ, %33'ü ova ve %20'si yayla ve yamaçtır. En belirgin özelliği kuzey-güney doğrultusunda uzanan Nur Dağları ve en yüksek zirvesi Mığırtepe'dir (2.240m), diğer doruklar ise 1.739 m'deki Ziyaret Dağı ve Keldağ'dır (Jebel Akra veya Casius).
Arap-Nubia Kalkanı ve Anadolu kara kütlelerinin birbirini itmesiyle oluşan Ilin peyzajını oluşturan arazi kıvrımlar, Horst–graben formasyonunun klasik bir örneği burada Hatay'da buluşur. Asi Nehri, Lübnan'daki Bekaa Vadisi'nde doğar ve Suriye ve Hatay'dan geçerek Karasu ve Afrin Çayı'na boşalır. Samandağ'daki deltasından Akdeniz'e akar. Amik Ovası‘nda Amik Gölü vardı ancak bu 1970'lerde kurutuldu ve bugün Amik halen ovaların en büyüğü ve önemli bir tarım merkezidir. İklim, ılık ve yağışlı kışlar ve sıcak, kurak yazlar ile tipik Akdeniz iklimidir. İç kesimlerdeki dağlık alanlar kıyıdan daha kurudur. Bazı maden yatakları vardır. Türkiye'nin en büyük demir-çelik fabrikası İskenderun‘dadır. Yayladağı ilçesinde Hatay Gülü adlı rengarenk bir mermer üretilir.
İlin Altınözü, Antakya, Arsuz, Belen, Defne, Dörtyol, Erzin, Hassa, İskenderun, Kırıkhan, Kumlu, Payas, Reyhanlı, Samandağ ve Yayladağı olmak üzere 15 ilçesi vardır.
Akdeniz'deki önemli bir liman şehri olan İskenderun ve merkez ilçesi Antakya, ilin en büyük iki yerleşim yeridir ve en önemli geçim kaynağı portakal ve turunçgil bahçeleridir.

Ayrıca bakınız: 2023 Kahramanmaraş depremleri
Hatay, 6 Şubat 2023 tarihinde Kahramanmaraş'ın Elbistan ve Pazarcık merkezli 7.8 ve 7.6 büyüklüğündeki ve 20 Şubat günü Hatay'ın Defne ve Samandağ ilçeleri merkezli 7.2 ve 6.4 olmak üzere dört büyük depremden büyük hasar aldı. Özellikle Antakya, Kırıkhan ve Defne ilçeleri en çok etkilenen ve en çok hasarın olduğu ilçelerdir. Depremler sonucu sadece Hatay'da 20.000 in üzerinde insan hayatını kaybetti ve yüzbinlerce insan evlerini terk etmek zorunda kaldı.

İl topraklarının %46,1'ini dağlar, %33,5'ini ovalar ve %20,4'ünü platolar oluşturur. İl topraklarının en önemli yükseltisini kuzey-güney hattında uzanan Nur Dağları (Gavur Dağları ve Amanos Dağları olarak da bilinir) oluşturur. Bu sıradağların en yüksek noktası ise Mığırtepe'dir (2.240 metre). Öteki önemli dorukların yüksekliği 2.000 metreden azdır. Yüksek, dik ve kolay geçit vermeyen bir yapı gösteren Amanos Dağları, Samandağ sınırları içinde Asi Vadisi ile kesintiye uğrar. Aynı dağlık dizi Asi Vadisi'nden hemen sonra Yayladağı ilçesi sınırları içinde de devam eder. Bu bölgede Ziyaret Dağı ile 1.739 metre yükseklikteki Keldağ iki önemli yükselti olarak göze çarpar.

Amik Ovası ilin en önemli düzlüğüdür ve bu topraklarda tarım oldukça gelişmiştir. Diğer önemli düzlükler Erzin, Dörtyol, Payas, İskenderun ve Arsuz Ovası'dır.

Hatay il topraklarının ana çatısını Amanos Dağları oluşturur. Bu dağ sırası ile körfez arasında Erzin, Dörtyol, Payas, İskenderun ve Arsuz düzlüğü uzanır. Bu arazinin jeolojik yapısını peridotit, serpantin ve gabro gibi yeşil kütleler oluşturur. Amanos Dağları'nın bittiği noktada Kel dağı'nın başladığı kesimlerde yüzeysel kütleler vardır. Bir diğer önemli düzlük olan Amik Ovası'nda ise serpantin, plantum, peridotit ve gabro gibi sarı kütleler bulunmaktadır. 

Hatay ilinin doğal bitki örtüsünü makiler ve ormanlar oluşturur. Maki türleri 4 - 5 metre boyunda ve tüylü yapraklı bitkilerdir. Bunlar 800 metre yükselti kuşağına dek yayılır. Mersin, defne, kekik ve lavanta ilde en çok rastlanan maki türleridir. Amanos Dağları'nın denize bakan yamaçlarında makilik alanlardan sonra 800 metreden 1.200 metreye dek ardıç gibi ibreli ağaçlarla, meşe, kayın, kızılcık, kavak, çınar ve tespih gibi yapraklı ağaçlardan oluşan ormanlar bulunur. 1.200 metrenin üzerinde, ibreli ağaçla

Havza, Samsun'un Amasya'ya komşu olan bir ilçesidir. İlçe merkezi Samsun'a 84 km uzaklıktadır. Ayrıca ilçe 1925 yılında Amasya'dan ayrılarak Samsun'a bağlanmıştır.

Havza'nın isim olarak kökeninin Hititler'in Amasya valisi olan Kavuzhan'dan kaynaklandığı, adına izafeten "Kavza" olduğu rivayet olunmakta ve bu ismin zamanla halk ağzında ve söyleyiş kolaylığı sebebiyle "Havza" haline geldiği ileri sürülmektedir.
Ne var ki bu bilgiler Rum Pontuslular'dan günümüze ulaşan bazı haritalarda ve diğer belgelerde şehrin adının "Khavza" olarak yazılmış oluşuyla birlikte değerlendirildiğinde "Kavza"nın, gerçekte olup olmadığı ya da kim olduğu meçhul “Kavuz Han”a ithaf edilerek bu şehre verilen bir isim olmak yerine Havza'nın Rumcadaki söyleniş biçimi olma olasılığını daha çok ön plana çıkardığından pek de sağlıklı bir iddia olmadığını ortaya koymaktadır.
Asar-ül Bilad adlı kitabın  yazarı Zekeriya bin Mahmut el Kazvini, kitapta 1050 yılında olan bir depremden söz ederken depreme uğrayan yerleşim yerinin adı olarak "Ancere" kelimesini kullanılmıştır. Zekeriya b.Mahmut el Kazvini, ”Asar-ül Bilad” adlı eserinde bu Hançere (Ancere) kasabasını şöyle tanımlıyor; "..Ancere Anadolu'da bir şehir olup orada ters akan bir ırmağı vardır. Rivayet olduğu üzere 8 Ağustos 442 (Milâdî takvimde 1050 yılı) Pazartesi zelzele olmuş, zelzele 2 gün devam ettiğinden Ancere'deki birçok bina yıkılmış; bir kilise yere batarak hiçbir eser kalmamış, yerinden gayet sıcak bir su çıkıp yetmiş kadar mezrayı harap etmiş, birçok kişinin boğulmasına sebep olmuş, sıcak suyun akışı dokuz gün devam ettiğinden herkes dağ başlarına kaçmış daha sonra su çekilmiş ve bir miktar kalmıştır...” Ancere kasabası, Havza'nın şimdiki yerine göre Aslanağzı Kızgözü hamamının batı tarafında, düz bir yerde olduğu tarihî vesikalarda zikredilen malumattan anlaşılmaktadır.
Havza'nın eski adı ve bu şehrin yerinde daha önce başka bir yerleşim olup olmadığı konusunda yaptığı araştırma bulgularını dile getiren Zübeyrzade Mehmet Fuat Efendi de “Yurdumuz Havza” adlı eserinde; Havza'nın “nam-ı kadimi”(eski adı) nın belli olmadığını belirterek, “..Gerçi milattan evvel ve sonraları şimdiki Havza'nın yerinde büyük ve muntazam bir şehrin mevcut olduğunu bazı Rum tarihçileri yazmakta ve eski Rumların, Bizanslıların buraları icra-i hükûmet (idare) ettiklerini göstermekte iseler de bunların ne dereceye kadar mevsuk (inanılır) oldukları anlaşılamamakla beraber esasen ne malumatların bizimle bir alakası ne de o şehrin şimdiki Havza ile bir ilişkisi yoktur..” demiştir.
Mehmet Fuat Efendi'nin sözünü ettiği Rum tarihçilerinden günümüze kadar intikal eden bir rivayete göre, bugünkü Havza'nın yerinde Hançereden de önce mevcut yerleşimin batı ve kuzey-batı istikametinde adı “Çetrik” (Çermik) olarak anılan oldukça büyük bir yerleşim merkezi bulunuyordu. Bu yerleşim merkezinde sırasıyla Hititler, Pontuslular ve Romalılar hüküm sürdüler.
Kuruluşu ve adının kaynağı konusunda böylesine çok değişik görüş ve iddialarla karşılaşılan Havza'nın, Roma ve Bizans İmparatorlukları zamanında bir kaplıca beldesi olduğunu ifade etmesi bakımından “Thermee Phoseemeomitearem” olarak anıldığı belirlenmiştir. Antik Anadolu Coğrafyası (Geographika) yazarı Strabon’un söz konusu eserinde  yerleşimin adından “Phazemotis, sıcak su kaynaklarının bulunduğu yer” olarak bahsedilirken Evliya Çelebi'nin “Seyahatnâme”sinde geçen bir diğer isim de “Koze” kazasıdır.
Nihayet, 1524 yılından sonra benimsenip özellikle resmî kayıtlarda kullanılarak yaygınlaştırılan ve günümüze kadar ulaşan "Havza" (Osmanlıca: خوضه), adından önce anıldığı şekli ile “Hevze” ve “Hevize” Türk dilinde olduğu gibi Arapça ve Farsça'da da herhangi bir anlam ifade etmez. Havza'ya gelince “dalmak” ve “havz etmek” anlamına geldiği gibi “bir parça” veya “ara” anlamlarını da ifade eder.

Havza yöresinin yazılı tarih öncesi dönemlerini aydınlatan çalışmaların ilki 1971 yılından önce ikincisi de 1972-1973 yıllarında Prof. Dr. U. Bahadır Alkım ve ekibi tarafından yapılmış, Tarih Kurumu adına yürütülen bu küçük çaplı kazı ve yüzey araştırmaları sonucu saptanan en eski bulgular Havza sınırları içinde Paleolitik dönemden bu yana yerleşildiğini ortaya çıkarmıştır.
Her iki tarihte yapılan kazı ve yüzey araştırmaları sırasında Havza sınırları içerisinde toplam 17 höyük ve düz yerleşme alanı, 6 Roma Geç Antik Çağ yerleşmesi, 7 tümülüs, 1 kaya mezarı, 1 mezarlık alanı ve 1 antik kaplıca kalıntısı tespit edilmiş buralarda Erken Tunç Çağı, Orta Tunç Çağı, Demir Çağı, Roma ve Geç Antik Çağ uygarlıklarına ait yerleşimlerin bulunduğu belgelenmiştir.

Amasyalı Coğrafyacı Strabon'a göre Samsun-Amasya toprakları arasında Phazamonitis diye anılan bir bölge vardır. Bugünkü Havza'yı da içine alan bölgeyi Strabon şöyle anlatıyor: "Roma komutanlarından Pompeus, Pontus krallarından Mithridatis'le yaptığı savaşta tarihsel kaynaklarda Mithridatis Savaşları olarak anılan Pontus zaferini kazandıktan sonra bu bölgede yaptığı gezi sırasında burada bulunan Phazemon mahallesindeki yerleşmeyi bir kent olarak ilan etmiş ve Neapolitis ismini vermiştir." (Merzifon tarihi konusunda yapılan bazı araştırmalarda, araştırmacılar bu kentin, yüzyıllar boyunca adı birçok değişikliklere uğrayan Merzifon olmasının kuvvetli bir olasılık olduğu üzerinde durmaktadır.)
"Bu ülkenin kuzey kısmı, Gazelonitis ve Amisoslular'ın ülkesiyle sınırdaştır. Batısı, Halys nehri, doğusu Phanoria ve geri kalan kısmı da hepsinin en büyüğü ve en iyisi olan benim ülkem Amasia ile çevrilidir. Phazamonitis’in Phanaroia’ya doğru uzanan kısmında Stiphane isminde denize benzeyen bir göl vardır. Burada pek çok balık ve her çeşit otlak bulunur. Bu gölün kenarında şimdi terk edilmiş olan İkizari Kalesi ve yakınında şimdi harabe halinde olan bir saray vardır. Ülkenin geri kalan kısmı genellikle ağaçsız ve ekime elverişlidir. Amaseialıların ülkesinin üst tarafında, Phazemonitis Sıcak Su Kaynakları bulunur, bunlar sağlık için çok iyidir."
Türkiye'nin tarihi coğrafyasını ve arkeolojisini incelerken başvurulan kaynakların ilk sırasında gelen Amasyalı Strabon'un “Geographika” (Coğrafya) adlı bu eseri kimi araştırmacılara göre MÖ 7 yılında, kimilerine göre de MS. 18-19 yılları arasında yazılmıştır.
Tıpkı Evliya Çelebi gibi yazdığı her yeri gezip, yerinde inceleyerek anlatan Strabon'un Havza'yı da kapsayan alanın "Phazemonitis" olarak tanımlandığını belirtmesi diğer tarihsel kaynaklarında teyit ettiği gibi söz konusu tarihte ve öncesinde buraların Pontus sınırları içinde olduğunu ve Strabon'un kaydettiği Pontus-Roma savaşları sırasında Pont sınırı veya Pont karargahı olarak kullanıldığını ortaya koymaktadır.
Bölge tarihi açısından çok önemli olan Mithridates Savaşları (Pontus-Roma savaşı) genel olarak bölge ve Havza tarihi konusunda üzerinde durulması gereken önemli bir dönüm noktasını teşkil eder. Çünkü bu tarihte Strabon'un da sınırlarını aynı şekilde çizdiği alanda (ki bu alan, günümüzdeki yerleşim yerlerine göre kuzeyde Kavak ya da genel olarak Samsun'un güney kesimleri, Ladik ve Havza ile güneyde Merzifon'a kadar uzanan hattın doğuda Niksar ve batıda Kızılırmak'la çevrildiği bir bölgeyi içine almaktadır) Pontus Krallığı ile Romalılar arasında yapılan kanlı savaşlar sırasında bölgede bulunan hemen hemen tüm yerleşim merkezleri yerle bir edilmiş ve yakılmıştır. Bu tahribatın Pontus uygarlığı ile sınırlı olmayıp bölgede yaşanmış Hitit çağı ve tarihten önceki devirlere (Paleolitik, mezolitik, kalkolitik ve bakır çağı) ait izlerinde önemli oranda silinmesine neden olduğu kuşkusuzdur.
Bu açıklamadan sonra tekrar Strabon'un coğrafya eserine dönecek olursak, tanımlanan bölgede Amaseialıların (Amasya) ülkesinin üst tarafında bulunan Phazemonitis sıcak su kaynaklarının Havza kaplıcaları olduğu kesindir.
Nitekim Strabon'un sözünü ettiği bu sıcak su kaynaklarının Havza'da bulunduğu yine Strabonu kaynak göstermek suretiyle başka eserlerde de belirtilmiştir.

Havza'nın tarihi, kuruluş itibarıyla çok eskilere dayanmaktadır. Milattan önce 2000'li yıllarda, Kızılırmak ve Yeşilırmak deltaları arasında kurulmuş olup, kuruluşu Hitit Uygarlığı dönemine uzanmaktadır. MÖ. VII. yüzyılda Samsun'un İyonyalılar tarafından kıyı kenti olarak kuruluşundan bir süre sonra, Miletlilerin etki alanına giren bölge, daha sonra Kafkaslardan gelen Kimmerler'in istilasına uğramış, yapılan savaşlar sonuncunda ise, önce Persler tarafından idare edilmiş, Büyük İskender'in Anadolu'yu istilasından sonra Makedon İmparatorluğu'nun egemenliğine girmiştir. MÖ I. yüzyılda Roma istilasına uğrayan Havza, daha sonra Roma İmparatorluğu'nun bölünmesiyle, Doğu Roma İmparatorluğu'na dahil olmuştur.

Havza, 1071 Malazgirt Savaşı'ndan sonra Türk hakimiyetine girmiş ise de Haçlı Seferleri sonucu sık sık el değiştirmiştir. XIII. yüzyılda Selçukluların eline geçen bölge, Selçuklu Hanedanlığı'nın çöküşünden sonra Canik Beyliği'ne ve daha sonra da 1414'te Osmanlı Yönetimine geçmiştir.

Havza ilk fethedildiği zaman, buraya Türk aşiretlerinden Gidürlü, Çarıklı ve Kanıklı aşiretleri yerleştirilmiş olduğundan bugün, bazı köyleri bu isimlerle anılmaktadır. Havza'nın o gün için 50 kadar mahallesi vardır. Kaza olarak genel nüfusu da 30.000 civarındadır.

Halas Nahiyesi: Havza ilçesinin güneydoğu taraflarını çevreler.
Kamlık Nahiyesi: Havza ilçesinin kuzey doğu taraflarını çevreler.
Gidürlü Nahiyesi: Havza ilçesinin kuzey batı taraflarını çevreler.
Simre Nahiyesi: Havza ilçesinin batı taraflarını çevreler.

Bu başlık altında, hicri 1297, 1301, 1311, 1312, 1313, 1314, 1318 ve 1324 tarihli salnameler (yıllık rapor) incelenmiş, ilk iki salnamede Havza'nın bir nahiye konumunda olması nedeniyle ve genelde söz konusu salnamelerin kendi hazırlanma tekniği itibarıyla çok yüzeysel (sadece bağlı olduğu vilayet ve sancak isimleri ile bunlara ait yönetici isimleri) bilgiler temin edilebilmiştir.

1297 (1876) yılı salnamesi
Havza ilk kez bu salnamede yer almıştır. Buna göre Sivas vilayeti, Amasya sancağına bağlı bir nahiye (bucak) konumundadır.

1301 (1880) yılı salnamesi
Havza; Sivas vilayeti, Amasya sancağı, Osmancık kazasına bağ

Haymana, Ankara'nın güneyinde bir ilçedir. Geçmişte Hitit, Frigya, Pers, Galat, Roma-Bizans hâkimiyeti altına girmiş bir yerleşim yeridir. Ankara il merkezine 74 km uzaklıktadır.  Haymana ilçesi; güneyde Cihanbeyli ve Kulu, doğusunda Bala, batısında Polatlı, kuzeyinde Gölbaşı ilçeleri ile komşudur.  Deniz seviyesinden yüksekliği 1259'dur. 

'Haymana' isminin Arapça 'çadır" anlamına gelen "خيمة (khayma)" adından geldiği ve Haymane bölgedeki bütün konar-göçerleri belirtmek amacıyla verilmiş isim olduğu, Osmanlı döneminde ilçenin bugün bulunduğu yerde “Ulu” (büyük) ve “Kiçi” (küçük) adlarıyla iki ayrı Haymane bulunduğu, bu kazaların birleşmesiyle yerleşim “iki Haymane” anlamına gelen “Haymaneteyn” olarak anılmaya başlanmıştır.
Bir başka iddiaya göre Hayme Hatun (Hayme Ana), Süleyman Şah'ın vefatının ardından aşiretin başına geçerek Anadolu topraklarını yurt edinmiştir. Zaman içinde Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat aşireti Ankara civarında Karacadağ eteklerine yerleştirir. Bu Karacadağ eteklerine daha sonra kendisinin adı verilir ve bu ad zaman içerisinde, 'e' harfinin düşmesiyle "Haymana" olur.

Haymana ve yöresi paleolitik çağlara uzanan bir geçmişe sahiptir. İlçenin değişik yörelerinde, özellikle Gavurkale Harabeleri'nde bulunan tarihî kalıntılar ve yapılan kazılarda çıkartılan eserlerin incelenmesiyle ilçe topraklarının Hititler, Frigyalılar, Persler, Galatlar, Romalılar ve Bizanslıların idaresinde kaldığı görülmektedir. MÖ 17. yüzyıl sonlarında bölgeye Hititler egemen olmuş, MÖ 12. yüzyılda Anadolu'ya yapılan kavimler göçüyle Hititler yıkılmış ve Haymana ve çevresi de Frigler'in egemenliğine geçmiştir. Frigler'in Kimmerler tarafından yıkılmasından sonra Pers ve Makedon Krallığı egemenliğinde kalan yerleşim MÖ 3. yüzyıl civarlarında Galatlar'ın denetimine geçti. Romalılar Galatlar'ı yenmesine rağmen yönetimi Galatlı prenslere bırakarak yöreyi denetim altında tuttular. MÖ 25'te Augustus döneminde Ankara ile birlikte Haymana'da kesin olarak Roma egemenliğine alındı. 8. yüzyılda Ankara'yla birlikte Haymana da Arap akınlarına uğradı. Haymana ovasında yapılan savaşta Arap orduları Bizans kuvvetlerini yenilgiye uğrattı. Bizanslılar'ın Anadolu'ya yeniden hâkim olmasıyla Haymana ve çevresi 1073 yılına kadar Bizans yönetiminde kaldı. Bu tarihte Türkler'in ele geçen bölge 1101 yılında Haçlı kuvvetlerince ele geçirildi. Haçlı seferleri ve sonrasında Bizans egemenliğinde bulunan yerleşim 1127 yılında yeniden Türkler'in denetimine geçti. Danişmendliler'in yerleştiği Haymana 1143 yılında Sultan I. Mesud döneminde Selçuklu denetimine girdi. Kösedağ Savaşı sonrasında 1304 yılında Ankara ile birlikte Haymana'da bir süre İlhanlılar’ın yönetimine geçmiş, Anadolu Selçuklular’ın da zayıflamasıyla kimi beylikler bağımsız hareket etmeye başlamıştır. 1354 yılında Orhan Gazi’nin oğlu Süleyman Paşa tarafından Ankara ile birlikte Osmanlı topraklarına katılan Haymana, 1402 yılında gerçekleşen Ankara Savaşı’na kadar Osmanlı yönetiminde kalmıştır. Yavuz Sultan Selim tarafından 1521 yılında yeniden Osmanlı topraklarına katıldı. Çaldıran Muharebesi’nden sonra Şeyhbızın aşireti Haymana topraklarına yerleştirildi.
16. yüzyıl Osmanlı kaynaklarında Haymana, Ankara sancağı içerisinde yer alan konar-göçer yurdu olarak anılmaktadır. 1523 tahririnde Haymana ovasında Karaman vilayetinden, Kırşehir, Dulkadirli, Adana, Bayburt, Germiyan, Bağdat ve şark vilayetlerinden gelen cemaatler görülmektedir. Celali isyanları devrinde Ankara’da olduğu gibi Haymana’da da nüfusta azalmalar meydana gelmiştir. 1859’da Ankara’yı ziyaret eden A.D. Mordtmann, bu tarihte Haymana’ya Kırım’dan gelen Tatar, Çerkes ve Kazakların yerleştirildiği belirtilmiştir. 18. ve 19. yüzyıllarda Haymana, Ankara sancağının on üç kazasından biri olarak kayıtlara geçmiştir.
1880’lerde Haymana kazasının merkezi günümüz Polatlı ilçesine bağlı Sivri köyüdü. Rivayetlere göre Sivri köyündeki Hükûmet Konağı’nın yanmasından sonra ilçe merkezi günümüzdeki yerine taşındı. Başka ve yaygın olan rivayete göre 1862 yılında Sivri köyündeki yangından sonra çeşitli köylere taşınan ilçe merkezi son olarak 1880 ya da 1888 yılında Hacı Göken Ağa’nın çiftliğinde bulunan, civar köy ve kasabaların kaplıcası olarak kullanılan ve “Yaban Hamam” olarak bilinen yerde kuruldu. Hükûmet Konağı'nın 1882 yılında tamamlanması nedeniyle yerleşimin kuruluş tarihi 1880 olarak kabul edilmektedir. O dönemde az sayıda Rum ve Ermeni'nin de yaşadığı Haymana'nın ilk belediye başkanı Rum kökenli Topal Petro'dur.
1881 yılında yapılan ilk nüfus sayımına göre Haymana kazasının nüfusu 23.328 Müslüman, 23 Rum ve 5 Ermeni olmak üzere 23.356 kişi olup, 1907 tarihli Ankara Vilayet Salnamesinde ilçe nüfusu 33.725 Müslüman, 153 Gayrimüslim olmak üzere 33.878 kişi olarak belirtilmiştir.

İlçe, Ankara'nın güneyinde yer alır. Haymana'nın Ankara kent merkezine 55, Polatlı'ya 35, Gölbaşı'ya 40 kilometre uzaklıktadır. İlçenin doğusunda Balâ ve Gölbaşı, güneyinde Kulu ve Cihanbeyli, batısında Polatlı ve kuzeyinde Gölbaşı ilçeleri yer alır.
İlçenin yüzölçümü 2.164 km²dir. Haymana ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.219 metredir.
İlçe topraklarının 2/3'ünü Haymana Platosu oluşturur. Ormanlık alan yok denecek kadar azdır. İlçenin sınırlarında bulunan dağlardan Karacadağ'ın yüksekliği 1.724 m, Mangaldağ 1.436 m ve Çaldağı 1.351 m'dir. 297,6 hektar alanda tarım yapılmaktadır.
Haymana ilçesi, sıcak yer altı suları ve kaplıcaları ile ünlüdür.
Ayrıca Gavur Kalesi bulunmaktadır.

Haymana, 78 mahalleden oluşmaktadır. Haymana dışa göç veren bir ilçedir. Bunun sebebi geçim şartlarının zorlaşması ve insanların cazibe merkezi hâline gelen Ankara'da yaşamak istemesidir.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Haymana'nın 78 mahallesinin 6'sı merkezde bulunmaktadır. Merkez mahallelerinde 9.912 kişi (%36,34) yaşamaktadır. En uzak mahallesi ise 66 km uzaklıktaki Alahacılı'dır. İlçede nüfusu en fazla olan, 842 kişi ile yine Kerpiç mahallesidir. Haymana'nın nüfusu 2017 yılında %3,2 azalmıştır.

Hekimhan, Malatya ilinin bir ilçesidir. "Hekimin Hanı" olarak anılmış, adı zamanla değişmiştir.
İlçenin en yüksek noktası, kuzeyinde yer alan Zurbahan dağıdır (2091 m). İlçenin tarihi binaları arasında Taşhan kervansarayı (Selçuklu döneminden), bir hamam ve bir camii (Osmanlı döneminden) sayılabilir.
İlçenin yüzölçümü 1.514 km²dir. Hekimhan ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.125 metredir.

Kangal'dan çıkan bir kafile veya kervan, eskiden Alacahan'a, sonra Hasançelebioğlu Hanı'na, oradan Küllühan'a, oradan da Hekimhan'a gelirdi. Malatya'ya gitmek için de Hasani Patrik Hanı'na uğrayarak (şimdiki Fethiye'ye) düzlük ortasındaki Yazıhan'dan Malatya'ya varırdı.
Hekimhan'ın geçmişinden de anlaşılacağı üzere, bir ulaşım ağının içerisinde bulunmasından dolayı, uygun şartlara sahip bir konaklama bölgesi olarak tespit edilmiş ve revize edildikten sonra meskun mahal olarak kurulmuştur. Bu durum, Köprülü zamanında yapılan ve tüm Anadolu'yu kapsayan revizyon sürecine rastlar. Buna ek olarak bir rivayete göre de Taşhan'daki bu revizyon, IV. Mehmet'in Bağdat seferi sırasında yaptırdığı yol üzerinde olmasından kaynaklanmaktadır. Malazgirt Zaferi'yle birlikte, Danişmendliler'den sonra Malatya'yı yurt edinen Selçuklular dönemi Malatya'nın altınçağı olmuştur. Şehir, mimarî eserlerle süslenmiş, halkın yüzü gülmüş, birçok bilgin Malatya'ya gelip yerleşmiştir. Bugün Malatya çevresindeki birçok eser, bu devrin bize kadar gelebilen armağanlarıdır. Günümüzde Taşhan diye anılan ve ilçenin kuruluşu hakkındaki en kesin kanıya varabileceğimiz 3 adet kitabeyi barındıran hanın 1. kısmı olan kuzeydeki eski kısmı da Selçuklular devrinde, giriş kapısı üzerindeki 3 ayrı yazı (Bu kitabenin sol kenarı Ermenice, orta Selçuklu, sağ kenarı da Süryanice olarak yazılmıştır. Bu yazılar birbirlerini teyid eder mahiyettedir.) ile yazılmış kitabesinden Selçuklu sülüsü ile yazılı olanına göre;
1218 Miladi 615 Hicri yılında, tahta çıkmadan önce Malatya Valisi olarak vazifelendirilmiş olan 2. Kılıçarslan'ın torunu, 1. Gıyasettin Keyhüsrev'in oğlu Anadolu Selçuklu Sultanı 1. İzzettin Keykavus (1219 - 1237) tarafından devrin ünlü doktorlarından Malatyalı Ebu-l Hasan Ela-Şamas El Hekim Selim El-Malati'ye yaptırılmıştır. Ve daha sonra da onun hekimliğine vurgu yapılarak yapıya halk arasında 'Han-ı Hekim' yani Hekimin Hanı denilmeye başlanmıştır.
Selçuklu Sultan Hanlarının geleneklerini devam ettiren yapı, önde revaklı kare avlu, avluyu takiben de hol kısmından oluşur. Dikdörtgen planlı ve avlulu, eyvanlı yapı grubundadır. Eski Malatya'daki büyük hanın stilindedir. Yukarıda anlamı açıklanan ve ilk bölümün giriş kapısının üstünde bulunan kitabe dışında bir de hanın avlulu kısmının inşa kitabesi bulunmaktadır. Bu kitabe Selçuklular zamanında yapılan bölümün giriş kapısının üzerine yerleştirilmiştir.
Handaki 3. kitabe Osmanlı devrindeki tamir kitabesidir. Bu kitabe kapalı kısmın, giriş kapısının sivri kısmının üzerindedir. Üzerindeki 1071 Miladi senesinin muharrem ayı, 1160 senesinin eylül ayına isabet eder. Avlunun çevresindeki bu 2. kısım kitabedeki tarihten de anlaşılacağı üzere, IV. Mehmet'in saltanat yıllarında Köprülü Mehmet Paşa tarafından yaptırılmıştır. Burası şimdiki iş yerleri olarak kullanılan kısımdır. Ölçüleri birbirini tutmayan odalarca sarılmıştır. Odaların üstü beşik tonazlarla örtülü olup içlerinde birer ocak vardır. Bu yerler Köprülü Devrinde günümüzdeki hükûmet daireleri yerine devlet iaşe konağı olarak kullanılmak üzere inşa edilmiştir. Kaza çevresindeki topraklar da vakıf arazisi olarak ayırtılmıştır. Bu topraklar tapu kayıtlarında bugün bile Köprülü Mehmet Paşa'nın üzerine kayıtlı olarak görülmektedir.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Türkçenin Hekimhan ilçesinde kullanılan konuşma dili Batı Anadolu ağızları içindeki konumu Prof. Dr. Leyla Karahan'ın Anadolu Ağızlarının Sınıflandırılması (Türk Dil Kurumu yayınları: 630, Ankara 1996) adlı çalışmasına göre şöyledir:

Hekimhan Kaymakamlığı 9 Ocak 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hekimhan Belediyesi 25 Ekim 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Henan (Çince: 河南; pinyin: Hénán), Çin'in Orta Çin bölgesinin doğusunda bulunan bir eyalet.
Henan'in tek karakterlik kısaltılması "豫" (yù). Bu, Henan'in bazı bölgelerini içeren Han Hanedanı eyaleti (zhou) olan Yuzhou'dan alınır. "Hé" (河) ile "nán" (南) karakterlerinden oluşan eyalet ismi "ırmağın güneyi" anlamına gelir ve bu Sarı Irmak'ın konumu ile ilgilidir, ancak eyaletin dörtte biri Sarı Irmak'ın kuzeyinde bulunur.
Henan'de tarihi olarak çeşitli Çin imparatorluklarının başkentleri olarak işlev göstermiş Luoyang ve Kaifeng kentleri bulunmaktadır. Henan'ın 94,02 milyon kişilik nüfusu var ve 2010'daki nüfus sayımına kadar Çin'in en yüksek nüfusuna sahip eyalet idi, ancak günümüzde Guangdong ile Şantung eyaletlerinden sonra üçüncü sırada yer almaktadır.

2020 yılı Çin Ulusal Nüfus Sayımı'na göre Henan Eyaleti'nin toplam nüfusu 99.365.519.

Henan Eyaleti sınırları içerisinde nüfusları 10 bin'i aşan etnik gruplar şunlardır:

Henanlıların çoğu Beifanghua'nın farklı lehçelerini konuşurlar. Bu lehçeler dilbilimciler tarafından "Zhongyuan Guanhua" kategorisinin farklı değişkeleri olarak sınıflandırılır. Buna istisna olarak, Henan'in kuzeybatı köşesinde Beifanghua değil, Çin dillerinin ayrı bir dalını teşkil eden Jin Çincesinin farklı lehçeleri konuşulur.

 Wikimedia Commons'ta Henan ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Resmi site 9 Şubat 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hicaz Demiryolu ya da diğer adıyla Hamidiye Hicaz Demiryolu, II. Abdülhamid tarafından 1900-1908 yılları arasında Şam ile Medine arasında inşa ettirilen 1.322 kilometre uzunluğundaki demiryolu hattıdır. 1908 yılından sonraki eklemelerle 1.900 km uzunluğa kadar çıkmıştır. Demiryolunun teknik işlerinin başında Alman mühendis Meissner bulunuyordu. Demiryolu hattının inşaatında 2666 kâgir köprü ve menfez, yedi demir köprü, dokuz tünel, 96 istasyon, yedi gölet, 37 su deposu, iki hastane ve üç atölye yapılmıştır. II. Abdülhamid demiryolu boyunca telgraf hattı çekilmesini de emretmiştir. Telgraf hatlarıyla beraber demiryolunu Arap bedevilerin saldırılarından korumak için birçok karakol da inşaâ edilmiştir. Demiryolu, asıl hedefteki ulaşım noktası olan Mekke'ye kadar uzatılamamıştır.
Hicaz Demiryolu'nun inşası için siyasi, ekonomik, askeri, dinî birçok sebep bulunmaktadır. İstanbul ile Kutsal Topraklar arasındaki ulaşımı güçlendirmek, bu bölgelere taşınacak askerlerin ulaşımını kolaylaştırmak, hacıların daha güvenli bir şekilde hacca gidip gelmesini sağlamak, Osmanlı İmparatorluğu'nun bu topraklardaki fiili hakimiyetini güçlendirmek ve Arap ülkelerinin ekonomik gücünü yükseltmek öncelikli hedefler arasındadır. Ancak projede Alman mühendislerinin çalışmasının en temel sebebi Almanya'nın Berlin'den başlayıp İstanbul üzerinden geçerek Hicaz bölgesine ulaşımı kolaylaştırılmasını istemeleridir. O dönemde Mısır İngilizlerin işgali altındadır ve Süveyş Kanalı kontrolleri altındadır. Almanlar ileride Osmanlı topraklarında üzerinden İngilizlere karşı açmayı planladıkları bir cephe için en kısa yol bu demiryoluyla olacaktı.

Demiryolunun inşası 1900 yılında başlamıştır, yapımında çoğunlukla Türkler, bölge işçileri ve Osmanlı askerleri çalışmış, ama bunun yanında Almanların teknik tavsiyeleri ve destekleri de alınmıştır. Yapımda Alman mühendislerin de yer almasına rağmen mühendislerin çok önemli bir kısmı Türk'tü. Ve kendilerini büyük ölçüde geliştirme imkânı buldular. Aynı yıllarda yapılan bir diğer demiryolu da Bağdat Demiryoludur. Demiryolunun yapımı için Osmanlı konsoloslukları yurt dışında yardım paraları toplamıştır. Demiryolunun yapımı için birçok bağış kampanyası başlatılmış ve bizzat Sultan II. Abdülhamid 50.000 Lira ile ilk bağışı yapmıştır. Belli miktarda maddi bağışta veya katkıda bulunan kişilere Hicaz Demiryolu Madalyası ve bir hatıra olarak, yaptıkları bağış miktarını da gösteren bir berat belgesi verilmiştir.
Birçok devlet Osmanlı İmparatorluğu'nun bu projesine karşı çıkmıştır. Bunların en başında bulunan İngiltere'idi. İngilizler tarafından demiryolu projesinin aleyhine birçok propaganda yapılmıştır. bunların arasında: Toplanan bağışların demiryoluna gitmediği ve Osmanlı İmparatorluğu'nun bu paraları hazineye aktardığı gibi birçok şey vardı.
Yapımından sonra ise sıkıntı yaşanmıştır. Özellikle soygunculukla ve Hacı kafilelerini yağmalamakla geçinen Arap kabileleri bu sefer demiryolunu hedef almış, bölgedeki halk ise çokça traversleri söküp kendi işlerinde kullanma girişiminde bulunmuştur. Demiryolu hattı I. Dünya Savaşı sırasında Arap isyancılar tarafından ağır hasarlara uğramıştır. Sevr Antlaşması ile Osmanlı Devleti demiryolundaki haklarından vazgeçmek zorunda kalmıştır.

Hinterland (Şehir, liman ya da benzeri) "arkasındaki toprak parçası" anlamındaki Almanca bir kelimedir.
Bu terim İngilizcede ilk defa 1888 yılında George Chisholm tarafından Handbook of Commercial Geography adlı eserinde Almancadaki "hinterland" kelimesini İngilizceye alarak kullanılmıştır. İngilizcede ilk olarak kullanıldığı anlamıyla terim, ithalat ve ihracat malzemelerinin depolandığı ve sevk edildiği yer ile ilişkilendirilmiştir. Daha sonra ise kelimenin kullanımı, belirli bir insan yerleşiminin etkisi altındaki herhangi bir yeri içerecek şekilde genişletilmiştir.
TDK tarafından bulunan karşılığı iç bölgedir ve doğru yazılışı hinterlanttır.

Bir deniz kenarının ya da nehir kıyısının arkasında bulunan alan. Öncelikle hinterland doktrinine göre hinterland, bir limanın arkasında bulunan iç bölgedir ve bu kıyıya sahip olan devletin egemenliği altındadır ya da sahipliği (egemenliği) talep edilir.
Nakliye alanında hinterland, bir limanın hem ithalat hem de ihracat yapılan iç bölümlerine verilen isimdir.
Terim ayrıca bir şehir, ilçe ya da kasabının etrafındaki bölgeye atıfta bulunmak için de kullanılır.
Daha genel bir kullanımda ise hinterland, kentsel bir alana ekonomik olarak bağlanmış kırsal alanı tanımlamak için de kullanılmış olabilir. Söz konusu anlamda hinterlandın büyüklüğü coğrafyaya, limana, bu yerleşim alanına ya da liman ile hinterland arasındaki ulaşım kolaylığına ve dolayısıyla ulaşım hızına bağlı olabilir.
Tarihsel sömürgecilikte, her ne kadar koloninin bir parçası olmasa da Avrupa devletlerinin Afrika'daki eski kolonilerini çevreleyen ve koloni tarafından etkilenmiş alanların tanımlanmasında kullanılmıştır. Yine o dönemde ekonomik olarak kullanımında hinterland, müşterilerin toplanılmasının istendiği ve hizmet satışını çevreleyen bölgeye atıfta bulunmak için de kullanılmıştır.
Almancada Hinterland, Provinz (il) olarak kullanımı daha yaygın olmasına karşın bazı zamanlar genel kapsamda altyapının daha az gelişmiş durumda bulunduğu daha az nüfusa sahip bir alanı tanımlamak için de kullanılır. Aynı şekilde Amerika Birleşik Devletleri'nde ve özellikle Ortabatı eyaletlerinde (okyanus limanlarından uzakta bulunan Alman Kültür Mirası'nın bir bölgesi) bu anlamda kullanılır ve bu kullanımında nüfus yoğunluğu yüksek olan deniz kıyısındaki yerleşimler kast edilmemektedir. Terime yakın olarak bu alanlar için "the sticks" (kırsal alan), "the boonies" (taşra), Alaskalılarca kullanımlarda "Backcountry" (arkadaki ülke), "Boondocks" (taşra) ve "The Bush" (Kuzey Amerika karayolu ağına bağlı olmayan devletin herhangi bir bölgesi), Avustralyalılarca kullanımda ise "outback" gibi terimler kullanılır.
İtalya'da hinterland, bir şehrin metropoliten alanını, özellikle Milano belediyesinin dışında kalan bir alanı tanımlamak için kullanılır.

Terim özellikle İngiliz politikacılar tarafından yaygın şekilde, bir bireyin akademik, sanatsal, kültürel, edebi ve bilimsel arayışlar gibi bir alanın derinliklerine yönelik yetersizliği ya da yetkinliğinin ifade edilmesi amacıyla kullanılmıştır. Örneğin; "X kişisi sonsuz hinterlanda sahip" ya da "X kişisinin herhangi bir hinterlandı yok" şekillerinde kullanılmıştır.

Höyük, (Hüyük, Öyük veya Üyük de denir) eski yerleşim yerlerinin zamanla toprakla örtülüp tepe biçimine gelmiş haline verilen isim. Höyükler genelde üst üste gelmiş çok evreli yerleşim yeri birikimleridir ve günümüze göre en yakını en üstte olmak üzere eskiye doğru uzanan bir katmanlaşma gösterirler. 1-40 metre yükseklikte ve 1000-1500 metre genişlikte olabilirler. Uygarlıkların araştırılmasında önemli referanslardır.

Kelime tarihte ilk olarak öyük (yığma tepe) anlamında Dîvânü Lugati't-Türk'te geçmektedir. Eski Türkçedeki örüş- (yükselmek) veya öri/örki (yüksek) kökünden türediği düşünülmektedir.

Türkiye, özellikle de Anadolu'da çok sayıda höyük vardır. Ancak bunların büyük kısmı korumasız durumdadır. Çoğunlukla etraflarında çit ve/veya uyarı levhası dahi bulunmaz. Önemli bir kısmı tarım arazilerinin içerisindedir. Büyük bir bölümü define arayıcıları tarafından kısmen veya ciddi hasar verecek şekilde tahrip edilmişlerdir.
Orta Anadolu höyüklerinde neolitik, kalkolitik ve tunç çağı yerleşmelerinin üzerinde, Frig, Hitit, Selçuklu ve Osmanlı yerleşimleri görülebilir. Hatta modern yerleşimlerin bir kısmı da höyükler üzerinde kuruludur. Anadolu'da bilinen en büyük höyük Aksaray ili sınırları içinde Yeşilova beldesinde yer alan Acemhöyük'tür. Anadolu'da yaklaşık 20.000 höyük bulunduğu tahmin edilmektedir. Bunların en bilinenleri:

Megalit
Tümülüs
Kurgan

Çağdaş bir höyük 10 Eylül 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Zincirlikuyu halk plajı geçiş yolu girişinde yer alan çağdaş höyük (Mersin, Erdemli, Kumkuyu).

I. Alâeddin Keykubad (Eski Anadolu Türkçesi: علاء الدٖين كيقباد بن كيخسرو; d. y. 1192 - ö. 31 Mayıs 1237), Anadolu Selçuklu Devleti'nin 1220-1237 yılları arasındaki hükümdarıdır. Anadolu Selçuklu Devleti'ne en parlak günlerini yaşatan sultandır. Büyük Keykubad olarak da bilinir. Saltanatı boyunca inşa ettirdiği ve çoğu günümüze kadar ulaşan eserler, idari ve askeri bakımdan hem şahsına hem de devletine kazandırdığı prestij nedeniyle Türkiye ve dünya literatürünün en ünlü Anadolu Selçuklu sultanıdır. Konya'daki Alâeddin Camii, Niğde'deki Niğde Kalesi, Antalya'daki Yivli Minare Camii ve Beyşehir'deki Kubadabad Sarayı, Sultan Alâeddin'in yaptırdığı en önemli eserlerdir.
1190'lı yılların başında doğduğu tahmin edilir. 1220 yılında Anadolu Selçuklu tahtına geçti. 1221 yılında Alanya (Alaiye) Kalesi'ni fethetti. Saltanatı yıllarında Anadolu'da Moğol tehlikesi ortaya çıkınca, Eyyubiler ile anlaşıp devletin önemli şehirlerinin surlarını (Konya, Sivas vb.) güçlendirerek birtakım önlemler aldı. Döneminde, ilk kez denizaşırı sefer düzenlenerek Kırım'da Suğdak Limanı alındı. Erzincan'ı alarak Mengücekliler Beyliği'ne, Harput'u da alarak Artukluların Harput koluna son verdi.
1230'da, Yassıçemen Muharebesi ile Harezmşahlar Devleti hükümdarı Celaleddin Harezmşah'ı yenilgiye uğrattı ve Harezmşahların yıkılmasına neden oldu. Bu da Anadolu Selçuklu Devleti'ni Moğollar ile sınır komşusu haline getirdi. 31 Mayıs 1237 tarihinde, Ramazan Bayramı'nın üçüncü gününde, Kayseri'de huzurunda bulunan yabancı elçiler için büyük bir ziyafet verdi ve bu ziyafette yediği bir kuş etinden dolayı zehirlenerek o gece öldü. Oğlu Gıyâseddin Keyhüsrev veya Emir Sadeddin Köpek tarafından zehirlendiği ileri sürülmektedir. Naaşı Konya'ya götürülüp zamanında Sultan I. Mesud (1116-1156) tarafından Alâeddin Tepesi'nde yaptırılmış olan ve "Kümbed-hâne" adı ile anılan anıt mezarda defnedilmiştir.

Muhtemelen 1190'da dünyaya gelmiştir. Babası, Sultan I. Gıyâseddin Keyhüsrev'dir. Annesinin kim olduğu, çocukluğu ve meliklik dönemi hakkında fazla bilgi bulunmaz.
Babası 1196'da tahtı kardeşi Rükneddin Süleyman'a bırakmak mecburiyetinde kalıp gurbet hayatına çıktığında Alâeddin Keykubad, ağabeyi I. İzzeddin Keykavus'la birlikte babasının yanında bulundu. Dördüncü Haçlı Seferi öncesine kadar (1200 - 1204 arası) İstanbul'da Bizans İmparatorluğu'nda kaldı. İzzeddîn Keykavus ve Alâeddin Keykubad'ın babaları ile birlikte geçirdikleri gurbet hayatı sırasında ikisinin eğitimi ile Seyfeddîn Ayaba'nın ilgilendiği bilinir. Ayrıca kesin olarak hangi döneme ait olduğu bilinmese de Dizdar adı ile tanınan Emir Bedreddîn Gevhertaş, Alâeddin Keykubad'ın lalasıydı. Ana dili olan Türkçenin yanında, Farsça, Rumca ve Arapça öğrendi. Ayrıca yüksek İslami ilimleri ve astronomiyi öğrendi.
II. Süleyman Şah'ın ölümü üzerine tekrar sultan olmak üzere Konya'ya doğru harekete geçen babası Gıyâseddin Keyhüsrev, geçişine izin vermesi için İznik İmparatoru I. Theodoros Laskaris ile anlaşma yaparak Ladik, Honas ve bazı kaleleri bırakmayı kabul ettiğinde kaleler teslim edilene kadar onu ağabeyi İzzeddin Keykâvus ile İznik'te rehin bıraktı. İki kardeş, bir süre İznik'te tutsak olarak kalsa da daha sonra Hacib Zekeriya'nın yardımı ile kaçarak Anadolu'ya geçtiler. I. Gıyâseddin Keyhüsrev 1205 yılında yeniden Selçuklu tahtına geçince Keykubad'ı Tokat'a melik tayin etti. 6 yıl süren meliklik döneminde devlet yönetimini öğrendi ve tecrübe sahibi oldu.

Babasının ölümünden sonra devlet erkanı Sultanlığa ağabeyi I. İzzeddin Keykavus'u seçti; Kayseri'de yapılan bir törenle tahta çıkardı. Bunu kabul etmeyip tahta geçmek isteyen Keykubad, Erzurum meliki olan amcası Tuğrul Şah ve Ermeni Kralı II. Levon ile anlaşarak ağabeyinin bulunduğu Kayseri'yi kuşattı. Fakat taraftarları ağabeyi ile birleşince zor durumda kalarak Ankara Kalesine sığındı. Ankara Kalesi ağabeyi Keykavus tarafından kuşatıldı. Alâeddin Keykubad, bir yıl süren direnişten sonra erzak tükenince; kendisine ve Ankara halkına zarar verilmemesi şartıyla 1213 baharında teslim oldu. Ağabeyi onu önce Elazığ'ın Baskil ilçesindeki Masara (Minşar) Kalesi'ne daha sonra Malatya'daki Kezipert Kalesi'ne hapsetti. İzzeddin Keykâvus'un Keykubad'ı öldürmesine hocası Mecdüddin İshak engel olmuştur.

Keykavus'un oğlu olmadığından 1220 yılında ölümü üzerine tahta kimin geçeceği konusu ümeranın yapacağı toplantıda çıkacak karara bağlıdır. Bu tarihte taht için Selçuklu soyundan üç aday vardır; Malatya'da Kezirpert Kalesinde tutulan Alaeddin Keykubat, Celalüddin Keyferidün bir başka kalede ve amca Muğisüddin Tuğrul Şah ise Erzurum hakimiydi. Yeni sultanın seçimi için toplanan emirler şunlardır, Vezir Mecdeddin Ebubekir, Beylerbeyi Seyfeddîn Ayaba, Emîr-i Âhûr Zeyneddîn Beşâra, Sivas Subaşısı Emîr-i Meclis Mübârizeddîn Behramşâh, Çaşnigir Mübarizüddin Çavlı, Emir-i Ahur Zeynüddin Beşare, Pervane Şerefüddin Mehmed, ( Şerafettin Muhammed olarak da geçer.), Sahib Mecdüddin Abi, Tuğrai Şemsüddin Hamza, Emir-i Arz Nizamüddin Ahmed Münşi-i Arz Şemseddin İsfahani ve Malatya Subaşısı Melikü'l Ümera Bahâeddîn Kutluğca. Görüşmelerde vezir ve pervanenin şiddetli karşı çıkmasına rağmen Beylerbeyi ve Emir-i Meclis, Alâeddin Keykubad'ı "diğerlerine zorla kabul ettirmişlerdir".
Yeni hükümdarı tutuklu bulunduğu yerden çıkarıp Konya'ya getirme görevi Seyfeddin Ayaba'ya verildi. Böylece İzzeddin Keykâvus'un yüzüğünü yanına alan Emîr Seyfeddin Ayaba, Alâeddin Keykubâd'ı, tutuklu bulunduğu Kezipert Kalesinden çıkararak Sivas'a getirdi. Melik Alâeddin Keykubâd Sivas'ta tahta çıkartıldı. Ardından Konya yolunu tutan Alaeddin Keykubad'a Kayseri, Akşehir ve Konya'da muhteşem karşılama törenleri yapıldı. O tahta çıktığında Abbasi Halifesi Nâsır, İslam filozoflarından Şihabeddin Sühreverdî ile menşur, hil‘at, çetr ve diğer saltanat alâmetlerini göndererek hükümdarlığını tasdik etmiştir.

Alâeddin Keykubad tahta çıktığında ilk işi Asya'yı ve Doğu Avrupa'yı kasıp kavurmakta olan Moğol istilasına karşı önlemler almak oldu. Konya, Kayseri ve Sivas gibi şehirlerin surlarını ve sınır kalelerini yeniden inşa ettirdi. Bağdat'ı Moğollara karşı savunmak için asker talep eden Abbasi halifesine Bahâeddin Kutluğca kumandasında beş bin kişilik bir kuvvet gönderdi. Moğolların Bağdat'ı istila etmekten vazgeçmesi üzerine bu birlik geri gönderilmiştir.

Yazı Kayseri'de geçirdikten sonra "Kalonoros" adıyla bilinen ve Kilikya Ermeni Krallığı'na bağlı olan Kyr Vart adlı şahsın yönetiminde bulunan Alanya Kalesi üzerine seferine çıktı. Ordusu ve Antalya'dan gelen deniz kuvvetleri ile kış mevsiminde kaleyi kuşattı. İki aylık kuşatmanın sonunda kale teslim oldu. Yapılan anlaşmaya göre Sultan Alâeddin kaleyi teslim alarak Kyr Vart'ın kızı ile evlenecek, ona Alanya'ya karşılık Akşehir beyliği ve birkaç köyün mülkiyeti verilecekti. Böylece Sultan Akdeniz sahilindeki bu kaleye kendi adına nisbetle "Alâiye" denilmesini, yeniden imarını ve burada bir tersane inşasını emretti (1221). Kyr Vart'ın kızı ile düğün yaptı. Tarihe Mahperi Sultan (Hunat Hatun) olarak geçen Hristiyan eşinden oğlu II. Gıyâseddin Keyhüsrev dünyaya gelmiştir.
Sultan, Alaiye'nin fethinden sonra kışı geçirmek üzere Antalya'ya gitti; yolculuk esnasında Kyr Vart'ın kardeşinin idaresindeki Alara Kalesi de fethedildi.

Ümera tarafından tahta çıkması kararıyla sonuçlanan "meşveret meclisi"ndeki ("Meclis-i Meşveret") emirlerin bir kısmı, bir önceki sultan I. İzzeddin Keykavus'un maiyetindeki emirlerdi ve Keykubat'a karşı tutumdaydılar. Hatta bir zamanlar Keykubat'a bağlı olan, hapse girince yeni sultana hizmet eden emirler de vardır. Buna rağmen Keykubat'ı tahta getirmelerinin ancak, sekiz yıllık bir tutukluluk hayatından sonra, saltanat yönünde bir umudu olmadığı bir sırada tahta geçirmekle bağışlanacaklarını, hatta bir minnet duygusundan yararlanacakları düşüncesi olabileceği ileri sürülmektedir. Böylece emirler arasında eski rekabetin yerini, bir kader birliğiyle birlik olma hali ortaya çıkmıştır. Ayrıca Keykubat, daha önceki sultanlar gibi tahta geçince emirleri değiştirme olanağına sahip olamamış, birkaçı dışında diğer emirler makamlarını elde tutmaya devam etmişlerdir. Değiştirilen emirler, Sahib Mecduddin Abi ve Pervane Şerefüddin Mehmed'dir, bunlar yerine Reşüddin ve Celaleddin Keyser (ya da Kayser), Naib-i Sultanlığa Hokkabazoğlu olarak bilinen Kayseri Subaşısı Emir Seyfüddin Ebu Bekir, Celâleddin Karatay ile Emir-i Candar olarak Mübarizüddin İsa Candar'ın atamalarıdır.
Esasen kendisini tahta çıkaran emirlerin zaten servetleri ve nüfuzları büyüktür. Çok büyük gelir kaynaklarını ellerinde tutmaları sayesinde çok sayıda köleleri ve gulamlardan oluşan maiyet kuvvetleri vardır. Bu maddi güç ve kalabalık maiyetleriyle devlet içinde büyük bir sosyal ve askerî güce sahiptiler. Bu gücün yayılma alanı, kaçınılmaz olarak devlet yönetim mekanizmasında, uzun yıllar boyunca edinilmiş deneyim ve ilişkiler sayesinde onlara geniş bir inisiyatif ve nüfuz vermektedir. Bu ümera içinde gücü ve inisiyatifi en geniş olanın merkez beylerbeyi olan Seyfeddin Ayaba'dır. Sahip olduğu adamlarının sayısı bile Konya sarayınınkinden fazla görünmektedir. Günümüze bu konuda ulaşan bilgi, Konya Sarayı'nda günde 30 koyun kesilirken Emir Seyfedin Ayaba'nın konağında günde 80 koyun kesildiği yönündedir. Kuşkusuz bu rakkamlar, Emir'in maiyetinin, Saray maiyetinden bile çok kalabalık olduğunu göstermektedir. Sonuç olarak Emir Ayaba ve onunla birlikte hareket eden diğer emirlerin sultan üzerindeki baskısı ağır bir hal almıştır. Emir Ayaba'nın devlet yönetimindeki nüfuzu ve kudreti, sultanınkinin çok üstündedir, tüm önemli devlet meseleleri sultana değil ona sorulmaktadır. Nitekim kısa süre sonra sultan ve ümera arasında gerginlikler ve rahatsızlıklar artmıştır. Emirleri doğrudan doğruya tasfiye edecek gücü olmadığını bilen Alaeddin Keykubat, hiç olmazsa maddi güçlerini zayıflatmak amacıyla olsa gerek, tahta çıktıktan süre sonra başkent Konya, daha sonra da Sivas ve Kayseri surlarının onarılmasını, bunun için gerekecek harcamanın ise emirler tarafından karşılanmasını emretmiştir. Kuşkusuz bu

I. Gıyaseddin Keyhüsrev (Arap alfabesiyle: غياث الدين كيخسرو بن قلج ارسلان (Gīyās el-Dīn Keyhüsrev bin Kılıç Arslān)) (ö. 1211) Türkiye Selçuklu Sultanı ve II. Kılıç Arslan'ın oğludur. İki değişik dönemde tahta çıktı.
1192'de çıktığı Anadolu Selçuklu tahtını dört yıl sonra II. Süleyman Şah'a terk etmek zorunda kalmış; dokuz yıl maceralı bir hayat sürdükten sonra Süleyman Şah'ın ölümü üzerine geri dönüp tekrar tahtı ele geçirmiştir. Saltanatı sırasında Antalya'yı fethederek Anadolu'yu milletlerarası ticaret yollarının merkezi haline getirdi. Kayseri'de kızkardeşi adına yaptırdığı Gevher Nesibe Dârüşşifâsı ve Tıp Medresesi İslami dönemde Anadolu'da yaptırılan en eski hastane ve dünyanın ilk tıp fakültelerindendir.

Babası Anadolu Selçuklu Sultanı II. Kılıçarslan, annesi Bizanslı bir prensestir. II. Kılıçarslan'ın on bir oğlundan en küçüğüydü.
1186'da ülkesini oğulları arasında paylaştıran babası ona melik sıfatıyla Borgulu ve Kütahya yörelerinin yönetimini verdi. Meliklik döneminde idaresi altındaki uç bölgesinde oturan Türkmenler ve ağabeyleri Muhyiddin Mesud ve Kutbüddin Melikşah ile birlikte Bizans İmparatorluğu'na, Alman İmparatoru Friedrich Barbarossa kumandasındaki Haçlı ordularına ağır kayıplar verdirdi.

II. Kılıç Arslan hayattayken oğulları arasında veliahtlık mücadelesi başladı. Sivas Meliki Kutbüddin Melikşah Konya'da kendisini zorla veliaht ilân ettirince Borgulu'ya giden II. Kılıçarslan, Keyhüsrev'i veliaht ilan etti. Birlikte Konya'ya yürüyüp şehre hakim oldular. Aksaray'a kaçan Kutbeddin'in peşinden giden Gıyaseddin Keyhüsrev babası ile birlikte şehri kuşattı. Kuşatma sırasında II. Kılıçarslan hastalanıp ölmesi üzerine Gıyaseddin Keyhüsrev Konya'da tahta çıktı (1192).
I. Gıyaseddin Keyhüsrev, 1196'ya kadar sürecek ilk saltanatı döneminde Menderes nehrine dek uzanan Bizans topraklarını fethetmiş; bu sırada özellikle Karia ve Tantalus halkından tutsak aldığı Hristiyan halkı nüfuzu azalmış olan Akşehir bölgesine yerleştirmiştir. Kendilerine toprak, ziraat aletleri ve tohumluk verip beş yıl vergiden muaf tuttuğu esirler; Bizans'la anlaşma sağlandığında ülkelerine dönmediği gibi kimi Bizans şehirlerinin Hristiyan halkı da kitleler halinde Selçuklu ülkesine göç etti.
Bu dönemde kardeşlerinden Tokat Meliki Rükneddin Süleyman Şah, onu devirip hükümdar olmak için hazırlıklar yapmaktaydı. Süleyman Şah, Keyhüsrev'in babasını zehirlediği iddiası ile onu yıpratmaya ve hükümdar olduğunda kardeşlerini yerlerinde bırakacağına söz vererek onları kendi yanına çekmeye çalıştı; Sonunda Konya üzerine yürüyerek şehri kuşattı. Dört aylık kuşatmadan sonra Gıyaseddin Keyhüsrev, Konya halkının çektiği sıkıntıyı bizzat yaşadığı için şehri terk edeceğini bildirdi, iki taraf arasında anlaşmanın imzalanmasından sonra şehri terk etti.

Konya'dan ayrıldıktan sonra dokuz yıl sürecek gurbet hayatına başlayan Gıyaseddin Keyhürev, tahtı yeniden elde etmek ümidiyle diğer kardeşlerini çevredeki hükümdarları ziyaret etti. Önce Selçuklulara tâbi Kilikya Ermeni Kralı I. Levon'un prenslik merkezi Sis'te, ardından kardeşleri Tuğrul Şah ve Kayser Şah'ın yanında Elbistan ve Malatya'da kaldıktan sonra Eyyûbîlerin Suriye sultanı el-Melikü’l-Âdil'in yanına Halep'e gitti. Bir süre de Âmid'de ve Ahlatşahlar'dan Balaban'ın yanında kaldı.
Ziyaret ettiği hükümdarlardan umduğu desteği bulamayınca Trabzon'a geçerek oradan bir gemiyle İstanbul'a gidip Bizans'a sığındı. İmparator III. Aleksios, onu Bizans'ın ileri gelen devlet adamlarından Manuel Mavrozomes'in kızı ile evlendirdi. Keyhusrev, Haçlıların İstanbul'u işgali üzerine (Şubat 1204) kayınpederinin malikanesine  gitmek zorunda kaldı.

II. Süleyman Şah, 1204'te öldüğünde yerine bir süre II. Süleyman Şah'ın çocuk yaştaki oğlu III. Kılıç Arslan geçti ama 8 ay hüküm sürebildi. Kardeşinin ölüm haberini alan I. Gıyaseddin Keyhüsrev, Sultan'ın çocuk yaşta olmasından rahatsız olan devlet adamlarının çağrısına uyarak tahtını yeniden ele geçirmek üzere harekete geçti. Konya'ya gidebilmek için İznik İmparatorluğu topraklarından geçmek zorundaydı. Bu devletin başında olan Laskaris'in şartlarını kabul etmek zorunda kaldı: Denizli ile Honaz'ı iade etmesi ve şehzadelerini rehin bırakması gerekmişti (Tahtını geri aldıktan bir süre sonra oğullarına kavuşabildi.) Eski meliklik şehri Uluborlu'ya gidip hazırladığı ordu ile Konya üzerine yürüdü. Bir aylık kuşatma başarısız olunca Ilgın'a çekildi. Babasının askeri üssü olan Aksaray'ın halkı kendisini davet edince Aksaray ile Konya şehirleri arasındaki geleneksel el rekabet, Konyalılar'ın da onu davet etmesini ve Konya'da adına hükümdar olarak hutbe okunmasını sağladı. Hızlıca şehre giden Keyhusrev, ikinci kez tahta çıktı (1205. Konyalıların III. Kılıçarslan'a dokunulmaması şartı nedeniyle Tokat'ın idaresini yeğenine verdiyse de sözünde durmayıp onu Tokat'a göndermedi, ortadan kaldırdı Tahtını elde eder etmez kızkardeşi Nevher Nesibe adına Kayseri'de bir Dârüşşifâsı ve Tıp Medresesi yaptırdı. Bu çifte yapı, İslâmî dönemde Anadolu'da yaptırılan en eski hastahane ve dünyanın ilk tıp fakültelerindir.
Haçlılar'ın İstanbul'u işgalinden sonra Komnenos ailesinden Aleksios ve David Komnenos|David İstanbul'dan kaçarak Trabzon'da Trabzon İmparatorluğu'nu kurmuştu. I. Gıyaseddin Keyhüsrev Karadeniz'deki ticaret yollarını kesen Trabzon İmparatorluğu üzerine bir sefer düzenleyerek bu yolu yeniden Türklere açtı. Yine Komnenos ailesinden Theodoros Laskaris ise İznik İmparatorluğu'nu kurmuştu. Gıyaseddin Keyhüsrev, Laskaris'in yayılma politikasına karşı önlem olarak kayınpederi Manuel Mavrozomes'e Menderes vadisi, Denizli Honaz yöresinin yönetimini verdi.
Türkiye Selçukluları, kendilerini denizaşırı ülkelere ulaştıracak bir limanları olmadığından, Anadolu toprakları üzerinde gerçekleşen ticaretten yeterince yararlanamıyordu. Bunun bilincinde olan Gıyaseddin Keyhüsrev, önemli dış ticaret limanı olan ve Latinlerin İstanbul'u işgalinden sonra Aldo Brandini adlı bir İtalya'nın kontrolüne geçmiş bulunan Antalya'yı 1206'da kuşattı. Kıbrıs Kralı Gautier de Montbeliard'dan yardım alması kuşatmanın sonuçsuz kalmasına neden oldu. Sultan, kuşatmayı kaldırdı ancak ertesi yıl şehrin Bizans ahalisi ile anlaşarak şehri tekrar kuşatma altına aldı. 5 Mart 1207'de şehir fethedildi. Antalya'ya atanan ilk vali, Mübarizeddin Ertokuş oldu ve bu görevi 22 yıl sürdürdü. Antalya'nın fethi ile güneyde önemli  bir ticaret limanı ve şehrine sahip olan Selçuklular ilk kez Avrupalılar'la ticari ilişkilere girip antlaşmalar yaptılar.
Gıyaseddin Keyhüsrev, güneydoğudaki ticari gelişmeye verdiği önem nedeniyle Antalya'nın ele geçirilmesinin ardından Kilikya Ermeni Krallığı'na karşı harekâta girişti. Önce Eyyubilerin eline geçmiş bulunan Maraş'ı ardından Ermenilerin eline geçmiş olan Petrus'u Selçuklu topraklarına kattı. Ermeni Prensi Levon'la Anadolu Selçuklularına sadık kalması, Türkiye-Suriye ticaret yoluna ve Halep Eyyûbî sınırlarına saldırmaması, ayrıca savaş tazminatı ödemesi şartıyla bir barış antlaşması imzaladı.
I. Gıyaseddin Keyhüsrev, sultanların ülke topraklarını oğulları arasında paylaştırma geleneğine son vererek merkezi yönetimi güçlendirdi. Vilayetleri yönetmekle görevlendirilen şehzadeleri merkezi yönetime bağlı birer vali durumuna getirdi.
I. Teodor Laskaris yönetimindeki İznik İmparatorluğu'nun güçlenmesinden rahatsızlık duyan Sultan I. Gıyaseddin Keyhüsrev, geçmişte kendisini İstanbul'daki sarayda ağırlamış olan III. Aleksios'u Laskaris'in yerine İznik İmparatorluğu tahtına çıkarmak üzere 1211'de harekete geçti. Alaşehir Muharebesinde bir Frenk paralı askeri tarafından öldürüldü. Geçici olarak Nazilli ilçesinin Bozyurt köyüne gömülen sultanın bedeni, daha sonra Konya'ya götürülüp Alâeddin Camii yanındaki Sultanlar Türbesi'ne defnedilmiştir.

I. Kılıç Arslan ya da Kılıçarslan (Arap alfabesiyle: قلچ أرسلان‎; 1079 - 13 Temmuz 1107, Habur Çayı), Anadolu Selçuklu Devleti'nin kurucusu olan Kutalmışoğlu Süleyman Şah'ın oğlu ve ikinci Anadolu Selçuklu sultanıdır.
I. Haçlı Seferi’nde mağlup olup başkent İznik’i Bizans’a teslim etmek zorunda kaldıktan sonra 1101 Haçlı Seferi’nde üç ayrı Haçlı ordusuna karşı kazandığı başarılarla Haçlı hareketini durdurmuş; İstanbul’dan Suriye’ye giden yolun hem Bizans, hem de Haçlı ordularına kapanmasını sağlamıştır.
I. Kılıç Arslan, Haçlılarla yaptığı mücadelelerin yanı sıra Anadolu’da yaptığı seferlerle devletinin rakibi Danişmendli Beyliği’nin nüfuzunu kırmak için çalıştı; son döneminde Malatya'yı merkez yaparak devleti Doğu Anadolu'nun en güçlü devleti hâline getirdi. Dedesi Kutalmış’tan beri süregelen Büyük Selçuklu tahtını ele geçirme çabasını sürdürerek Musul'u ele geçirdi. Burada Büyük Selçuklu hükümdarı adına okunan hutbeyi kendi adına çevirterek Büyük Selçuklu tahtına adaylığını gösterdi.
Genç yaşta ölümü ile Haçlılar’a karşı yürütülen mücadele ve Anadolu Selçuklu Devleti’nin siyasî birliği zaafa uğramış, Anadolu Selçukluları fetret devri içine girmiştir.

Doğum tarihi ve yeri kesin olarak bilinmez. Babası, Anadolu Selçuklu Devleti’nin kurucusu Kutalmışoğlu Süleyman Şah’tır. Adı Bizans kaynaklarında “Klitziasthlas” olarak geçer; Latin kroniklerinde babasının adıyla (Soliman) zikredilir.
Süleyman Şah'ın 1086 yılında Suriye seferinde Melik Tutuş'la mücadelesi sırasında giriştikleri Ayn Seylem Savaşı'nda ölümünden sonra oğulları Kılıç Arslan ve Kulan Arslan, Tutuş tarafından Antakya'ya götürülmüştür. Daha sonra 1087 ilkbaharında bölgeye gelen Büyük Selçuklu Devleti Sultanı Melikşah ise Kılıç Arslan ve Kulan Arslan'ı İsfahan'a götürmüştür. Böylece Melikşah, ölümüne kadar Süleyman Şah'ın bu iki oğlunu serbest bırakmamış ve 1086-1092 yılları arasında Kutalmışoğulları'nın Anadolu'da hakimiyetlerine müsaade etmemiştir. Bu yüzden Anadolu Selçuklu Devleti, Melikşah'ın ölümüne kadar altı yıl saltanat naibi Ebu'l-Kasım'ın hükümdarlığında kalmıştır. Kılıç Arslan ve Kulan Arslan, 1092 yılında Melikşah'ın ölümüyle beraber serbest kalmış ve İznik'e gitmişlerdir. Bazı kaynaklara göre Melikşah'ın ölümünden sonra meydana gelen taht kavgaları sırasında ortaya çıkan karışıklıktan yararlanarak kaçmışlar, bazı kaynaklara göre Büyük Selçuklu tahtına çıkan Sultan Berkyaruk'un izni ile Anadolu'ya geçebilmişlerdir.

Kılıç Arslan ve Kulan Arslan İznik'e ulaştıklarında Bizanslılar, şehri kuşatma altına almış durumdaydılar. Ebu-l Kasım'ın ölümü üzerine yerine geçen Ebu'l Gazi, Süleyman Şah'ın oğulları İznik'e gelince, idareyi onlara devretti. Büyük kardeş Kılıç Arslan, sultan unvanını aldı ve İznik'teki muhariblerin kadın ve çocuklarını getirerek şehirde yerleştirerek şehri kendisine payitaht (başkent) yaptı. Bu tedbirleri alan Kılıç Arslan, Ebu'l Gazi'yi başkentin kumandanlığından alarak yerine Muhammed'i beylerbeyi makamına çıkarmış ve diğer beyleri onun idaresine vermiştir.
Geçmişte babasına tâbî olan Anadolu'daki feodal beyler, babasının ölümünden sonra müstakil hareket etmeye başlamış olduğundan tahta çıktığı sırada sadece kendisi gelene kadar Ebu'l Kasım'ın ve Ebu'l Kasım'dan sonra kardeşi Ebu'l Gazi'nin muhafaza etmiş olduğu yerler Kılıç Arslan'ın kontrolünde bulunmaktaydı.

İznik'te yönetimi ele alan Kılıç Arslan, bir taraftan babası Süleyman Şah'ın ölümünden beri dağılmış bulunan devletin birliğini kurmaya çalışırken, bir taraftan da Bizans'a karşı sürdürülen mücadeleyi devam ettirme taraftarıydı. İlk önce İznik'i kuşatmış olan Bizans ordusunu geri çekilmek zorunda bıraktı. Bizanslıların taarruza geçerek Marmara sahillerini işgale başlamaları üzerine beylerbeyi makamına çıkardığı İlhan lakaplı İlhan Muhammed'i Bizans üzerine göndermedi. İlhan Muhammed Apolyont ve Kapıdağ havalisini işgal edince Bizans imparatoru I. Aleksios, kendisine karşı denizden bir ordu gönderse de İlhan Muhammed, gölün girişinde şiddetli bir hücum yaparak Bizanslılar'ı bozguna uğratmıştır. Fakat imparatorun karadan gönderdiği ordu İlhan'ı esir ve mağlup etmiştir. Bizans'a karşı düzenlenen ilk sefer böylece sonuçsuz kalmıştır.
Bu sırada Anadolu'nun batısında yeni bir Türk beyi adından söz ettirmeye başlamıştı. İzmir'i ele geçirerek kendi donanmasını oluşturan Çaka Bey, Bizans'a karşı seferler düzenlemekteydi. Çaka Bey, Ebu'l Kasım'ın devleti idare ettiği dönemde Selçuklularla ittifak yapmıştı ve geçmişte Midilli, Sakız, İstanköy ve Rodos adalarını da fethederek Bizans'ın başkenti İstanbul'u tehlikeye atmıştı. Çaka Bey'in günden güne gücünü artırarak bölgede etkili nüfuz sahibi olması üzerine Sultan Kılıç Arslan aynı düşmana karşı savaşan Çaka Bey ile ittifak kurmaya çalıştı ve kızı ile 1092 yılında diplomatik amaçlı bir evlilik gerçekleştirdi. Bu arada Çaka Bey, denize açılarak Çanakkale istikametinde ilerlemiş ve o dönem Bizans'ın doğu gümrüğü sayılan Abidos'u kuşatmıştı. Selçukluların Çaka Bey ile ortak hareket etmesini önlemek isteyen Bizans imparatoru I. Aleksios, Çaka Bey'in asıl niyetinin İznik olduğunu söyleyerek Kılıçarslan'ı kayınpederine karşı kışkırttı. Kılıç Arslan, Çaka Bey'in gittikçe güçlenmesini kendisi açısından endişe verici bularak Bizans ile ittifak kurdu. Abidos kuşatması sırasında Bizans donanması denizden, Selçuklu ordusu ise karadan Çaka Bey'e karşı harekete geçti. İki devlet arasındaki ittifaktan haberi olmayan Çaka Bey, I. Kılıç Arslan ile bir görüşme talep etti. Kendisini merasimle karşılayan I. Kılıç Arslan, verilen ziyafet sırasında kılıcını çekerek Çaka Bey'i öldürdü.
Çaka Bey'in ölümünden sonra Kılıç Arslan ve imparator I. Aleksios aralarında varmış oldukları anlaşmanın devam etmesine karar verdiler. Ancak bu barış dönemi kısa sürdü. Türkler Bitinya bölgesindeki Bizans topraklarına akınlar düzenlemeye başladı. Balkanlarda Kumanlar ile savaşmakta olan imparator, bu savaşı bitirdikten sonra Türk akınlarına karşı Sapanca Gölü'nün güneyinden İzmit körfezine uzanan bir kanal kazdırıp içini su ile doldurarak Türklerin İzmit çevresine girmesini engellemek istedi. Fakat bu işe girişemeden Mayıs 1096'da Haçlı Kuvvetlerinin Tuna'yı aşarak imparatorluk topraklarına girdiğini öğrendi.

İmparator Aleksios Komnenos, Türkleri Anadolu'dan atmak ve kaybedilen toprakları geri almak maksadıyla 1091'de Papa II. Urban'dan yardım talebinde bulunmuştu. Ne var ki Bizans'ın istediği küçük askeri yardımlar yerine çok büyük kitleler harekete geçmiş ve çoğu disiplinsiz, savaştan anlamayan insanlardan oluşan ilk Haçlı kitleleri Avrupa'dan yola çıkarak akın halinde doğuya ilerlemişlerdi. Keşiş Pierre L'Ermite'in idaresinde toplanmış Fransız, Alman, İtalyan ve diğer milletlerden oluşan ilk Haçlı ordusu, yağma ve çapulla yol alarak İstanbul'a ulaşınca İmparator Aleksios Komnenos, birliklerin kente zarar vermesini önlemek için harekete geçti.
1 Ağustos 1096'da İstanbul'a varan bu ordu hemen Boğaz'dan Anadolu'ya geçirilerek Yalova yakınlarındaki Kibotos karargâhına yerleştirildi. Haçlılar böylece Türkiye Selçuklu Devleti'nin sınırına ulaşarak yağma akınları yapmaya başladı. İmparator I. Aleksios'la, Bizans'ın kendilerine sağlayacağı yardıma karşılık Anadolu'da ele geçirecekleri yerleri bu devlete bırakacakları hususunda bir anlaşma yapan Haçlılar, Selçuklu başkenti İznik yakınlarına kadar ilerleyerek buradaki köyleri yağmaladılar.
Eylül ayı sonlarına doğru 6.000 kişilik Alman-İtalyan birliğinin İznik civarındaki Kserigordos adında bir kaleyi ele geçirdiğini öğrenen Sultan Kılıç Arslan bir ordu göndererek kaleyi geri aldı. Selçuklu karşısında alınan bu mağlubiyetin intikamını almak üzere yaklaşık 20.000 kişiden oluşan Haçlı ordusu Kibitos'tan ayrılarak İznik üzerine yürüdü. Düşmanı karşılamak üzere yola çıkan Selçuklu ordusu Drakon (Kırkgeçit) adlı köyde yapılan savaşta galip gelerek Haçlı karargahını da ele geçirdi. Ancak bunlar, Anna Komnini'ye göre İlhan'ın, İbnü'l Kalanisi'ye göre Kılıç Arslan'ın kardeşi Kulan Arslan'ın (bazı kaynaklarda Davud olarak geçer) komutasındaki Selçuklu ordusu ve Türkmenler tarafından İzmit'e ulaşamadan imha edilmiştir. Bazı kaynaklara göre Anadolu Selçukluları 60.000 Haçlıyı imha etmiştir.

Keşiş Pierre L'Ermite'in ordusuna karşı kazanılan başarı, Kılıç Arslan'ın Haçlılar'ı küçümsemesine yol açtı. Haçlıların İznik'e kadar ilerleyemeyeceğini ve ülkesi için bir tehdit olamayacağını düşünerek 1095'te Kardeşi Kulan Arslan'ı yerine vekil bırakıp Ermeni Gabriel'in kontrolündeki Malatya üzerine yürüdü.
Eski bir Bizans valisi olan Ermeni Gabriel, daha sonra Türk beylerinin hakimiyetini tanıyarak hakimiyetini korumuştu. Kılıç Arslan, Orta Anadolu'da güçlü bir devlet haline gelen Selçukluların rakibi Danişmendliler'den önce kenti ele geçirmek genişlemesini engellemek istiyordu. Malatya'yı günlerce kuşatmasına rağmen sağlam şehir surlarını geçemeyen Kılıç Arslan, bu sırada çok büyük ve askerî gücü yüksek bir Haçlı ordusunun İstanbul'dan Anadolu'ya geçerek İznik üzerine hareket ettiğini haber alınca kuşatmayı kaldırdı ve İznik'e dönmek için yola çıktı. Bundan sonra I. Kılıç Arslan uzun süre Haçlılar ile mücadele etmek zorunda kalmış ve 1105 yılına kadar yaklaşık on yıl doğuya karşı bir harekette bulunamamıştır.

Disiplinsiz halk kitlelerinden oluşan ilk Haçlı ordusundan sonra Bizans'ın başkenti İstanbul'a kontların ve düklerin komutasındaki, disiplinli ve savaşçı şövalyelerden oluşan Haçlılar gelmişti. Miğferli ve zırhlı 100.000 askerden başka diğer asker, kadın ve çocuklarla beraber sayıları 600.000'i bulmuştur. Haçlılar, İstanbul'a ulaştıklarında I. Aleksios ile bir anlaşma yapmış ve Anadolu'ya geçirilmişlerdir. Bu antlaşmaya göre Haçlılar, Anadolu'da ele geçirdikleri yerleri Bizans'a teslim edecek, Bizanslılar da Anadolu'da Haçlılar'a rehberlik yapacaktır. Nitekim bu gelen Haçlılar ve Bizanslılar, Anadolu Selçukluları'nın başkenti İznik'i kuşattılar. İznik'in surlarla ve göl sularıyla çevrili olmasından dolayı kuşatma zorlaşmış ve şehirdeki Türkler, göl vasıtasıyla temel ihtiyaçlarını karşılamışlardır. Bu sırada Kılıç Arslan Malatya şehrini ku

1. Lig ya da sponsorluk anlaşması gereği Trendyol 1. Lig, Türkiye'deki ikinci seviye futbol ligi.

TFF 1. Lig, 2024-2025 sezonu sonunda Süper Lig'den düşen 3 takım, TFF 2. Ligden bu lige yükselen 4 takım, ligde kalan 13 takım olmak üzere 20 takımdan oluşur. 
TFF 1. Lig 20 takım arasında çift devreli lig usulüne göre oynanır.
Çift devreli lig müsabakaları sonunda TFF 1. Lig'de  17., 18, 19. ve 20. sıraları alan 4 (dört) takım TFF 2. Lig'e düşer.
Çift devreli lig müsabakaları sonunda TFF 1. Lig'de, 1. ve 2. sıraları alan iki takım Süper Lig'e yükselir.
Çift devreli lig müsabakaları sonunda TFF 1. Lig'de 3., 4., 5., 6. ve 7. sırayı alan toplam beş takım Süper Lig'e yükselecek 3. takımın belirleneceği Play-Off Müsabakaları oynarlar.
a) Çift devreli lig müsabakaları sonunda TFF 1. Lig'de puan sıralamasında 3. olan takım doğrudan Play-Off Finaline yükselir.
b) Çift devreli lig müsabakaları sonunda TFF 1. Lig'de puan sıralamasında 4. olan takım ile 7. olan takım; 5. olan takım ile de 6. olan takım eşleşirler. Müsabakalar tek maç eleme usulüne göre 4. ve 5. olan takımların sahasında oynanır.
c) Bu müsabakalarda normal süre berabere sonuçlanırsa müsabaka on beşer dakikalık iki devre halinde uzatılır. Uzatma devrelerinde eşitlik bozulmazsa, kazanan takım penaltı noktasından yapılacak vuruşlar sonucunda belirlenir.
d) Bu müsabakalar sonucunda kazanan takımlar, finalist takımı belirlemek için çift maç eleme usulüne göre ve ilk maç puan sıralamasına göre ligi daha altta bitirmiş takımın sahasında olacak şekilde eşleşirler. İki maç sonunda, galibiyet veya beraberlik sayılarının eşit olması halinde, toplamda daha fazla gol atan takım tur atlar. Atılan gollerin eşit olması halinde ise ikinci müsabaka sonunda on beşer dakikalık iki uzatma devresi oynanır. Uzatma devrelerinde de eşitliğin bozulmaması durumunda, kazanan takım penaltı vuruşları sonucunda belirlenir. Kazanan takım ligi 3. Sırada bitiren takımın finalde rakibi olur.
Final Müsabakası TFF tarafından tespit edilecek tarafsız sahada tek maç eleme usulüyle oynanır. Final müsabakasının normal süresi berabere sonuçlanırsa müsabaka on beşer dakikalık iki devre halinde uzatılır. Uzatma devrelerinde eşitlik bozulmazsa, kazanan takım penaltı noktasından yapılacak vuruşlar sonucunda belirlenir. Kazanan takım Süper Lig'e yükselen 3. takım olur.

Trendyol 1. Lig'de sezon 8, 9, 10, 11 Ağustos 2025 tarihlerinde başlayacak ve 26, 27, 28, 29 Aralık 2025 tarihlerinde oynanacak olan müsabakalar sonrasında devre arası verilecek. İkinci yarı 9, 10, 11, 12 Ocak 2026 tarihlerinde oynanacak olan müsabakalarla başlayacak ve normal sezon 2 Mayıs 2026 tarihinde sona erecek. Trendyol 1. Lig'de 7, 26, 30 ve 34. hafta müsabakaları hafta içi oynanacak.

Kurulduğu yıl olan 1963 ile 2001 yılları arasında Türkiye 2. Futbol Ligi olarak ifade edilen lig, 2001-2006 yılları arasında Türkiye 2. Futbol Ligi A Kategorisi olarak anılmaya başladı. 2005-06 sezonunda İddaa'nın sponsor olmasıyla İddaa Lig A, 2006-07 sezonunda Türk Telekom'un sponsor olmasıyla ismi Türk Telekom Lig A, 2008 yılında Bank Asya'nın sponsor olmasıyla Bank Asya 1. Lig olarak değiştirildi. 2 Nisan 2012 tarihinde Bank Asya'nın sponsorluk anlaşmasını tek taraflı feshetmesi nedeniyle lig sponsorsuz kaldı. 17 Ağustos 2012 tarihinde TRT ve PTT arasındaki anlaşma gereğince ise PTT 1. Lig adını aldı. Eylül 2016'da anlaşmanın sonlanması sonrası yeniden TFF 1. Lig olarak adlandırılmaya başlandı. 2023 Trendyol 1. Lig Sponsor oldu. 

21 Kasım 2016'da, 2017-18 sezonundan itibaren beş sezon boyunca Süper Lig ve 1. Lig yayın haklarının devri için ihale gerçekleştirildi. İhale sonucunda Digitürk; 1. Lig'in yayın ve isim haklarının ile görüntülerin mobil ortamlardaki yayın haklarının da aralarında bulunduğu ihalede verdiği $500 milyon+KDV'lik teklifiyle bu haklara sahip oldu. 10 Eylül 2020'de Digiturk, 1. Lig'i TRT'ye verdi.Türkiye Futbol Federasyonu ve Digiturk arasında, 2027 yılına kadar Trendyol Süper Lig ve Trendyol 1. Lig'in beIN Sports'ta futbolseverlerle buluşması için yayın hakları anlaşması imzalandı. 9 Ağustos'ta başlayacak yeni sezonun tüm maçları sadece beIN Sports ekranlarında yayınlanacak.

2025-2026 sezonu başında F Süper L.'den düşen  Bodrum FK, Sivasspor, Hatayspor, Adana Demirspor'un yanı sıra F 2. Lig'den yükselenSarıyer SK, Serikspor ve Vanspor, F 1. Lig'de yer aldılar.

NOT: Bu Tablo yapım aşamasındadır henüz tamamlanmamıştır (2026-27 Sezonu Tablosu)

2010-11 sezonundan beri 1. Lig'de kulüpler Türk vatandaşlığına sahip olmayan üç yabancı oyuncu bulundurma hakkına sahiptir. Ayrıca TFF'nin en son düzenlediği ve 2012-13 sezonundan itibaren geçerli olan yabancı statüsünde alınacak olan en fazla üç yabancı futbolcunun yaş sınırına bakılmaksızın anlaşma yapılabilmesine karar verdi. Ayrıca üç yabancı dışında Azerbaycan, Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan ve Kırgızistan vatandaşı iki futbolcu ile de yaş sınırına bakılmaksızın sözleşme imzalamak ve müsabakalara çıkarmak mümkündür. Ancak takım bir alt lige düşerse bu yabancı futbolcuları müsabakalarda oynatamaz. Ayrıca, yabancı olan bir futbolcu aynı zamanda Türkiye vatandaşlığına da sahip ise yabancı futbolcu sayılmamakta ve yabancı kontenjanını doldurmamaktadır.
16 Ocak 2015 tarihinde Türkiye Futbol Federasyonu Yıldırım Demirören'in 1. Lig kulüplerinin başkanları ile yaptığı toplantının ardından 2015-16 sezonundan itibaren geçerli olmak kaydı ile yabancı sınırlaması 3'ten 5'e çıkartılmıştır. Bu 5 futbolcunun tamamı ilk 11'de yer alabilecek. Ve ayrıca 18 kişilik müsabaka kadrolarında Türkiye A millî takımında oynama uygunluğu bulunan en az 13 futbolcuya yer verme zorunluluğu getirilmiştir.
Süper Lig'den 1. Lig'e düşen takımlar bir sezon boyunca kadrosunda bulunan yabancı futbolcu sayısı eğer üçten fazla ise yabancı kontenjanını boşaltıncaya kadar bir sezon yabancı futbolcu transferi yapamaz. Ama kadrosunda bulunan yabancı futbolcuları, sayısına ve yaş sınırına bakılmaksızın sözleşmeleri bitene kadar kadrolarında bulundurabilirler. Fakat ellerindeki yabancı futbolcuları 18 kişilik maç kadrosuna en fazla üç yabancı futbolcu (ekstra olarak Türk devletlerinden de en fazla 2 futbolcu) olacak şekilde oynatabilirler. Bu bir sezon bittikten sonra ise bu kulüp Süper Lig'e çıkamamış ise o yabancı futbolcuların sözşleşmeleri devam ediyorsa kulübüyle kalır, eğer sözleşmesi bitmiş ise o kulüp elinde en fazla 3 yabancı futbolcu olacak şekilde o futbolcular ile tekrar anlaşma imzalayabilir.
2015-16 sezonundan itibaren 4 sezon boyunca uygulanacak olan yabancı statüsü 20 Mart 2015 tarihinde karara bağlanarak kamuoyuna duyuruldu. Bu karar çerçevesinde kulüpler istedikleri sayıda profesyonel futbolcuyla sözleşme imzalayacak, fakat A takım listelerinde en fazla 25 futbolcuya yer verebilecek. A takım listesinde, en az 15 futbolcu Türkiye A millî takımında oynama uygunluğuna sahip olacak. En az bir tanesi A millî takımında oynamaya uygun olmak üzere en fazla 3 kaleciye A takım listesinde bulundurulabilecek. Kulüpler, 18 kişilik maç kadrosunda, A millî takımda oynamaya uygun en az 13 futbolcuyu bulundurmak zorunda olacaklar ve bu 13 futbolcudan en az birisinin de kaleci olma zorunluluğu olacak. Takımların müsabaka kadrolarında yer alabilecek 5 yabancı futbolcu da ilk 11'de oynayabilecek. Yabancı uyruklu futbolcularla sözleşme imzalayacak kulüpler Yerli Futbolcu Teşvik Fonuna 1 futbolcu için 20.000 ₺, 2 futbolcu için 40.000 ₺, 3 futbolcu için 60.000 ₺, 4 futbolcu için 150.000 ₺, 5 futbolcu için 300.000 ₺ ve 6 ve üzerindeki her futbolcu için 200.000 ₺ ödeme yapacak.

1268 Kilikya depremi, 1268 yılında 60.000'den fazla insanın ölümüne yol açan çok şiddetli bir depremdir. Deprem Güney Ön Asya'daki Kilikya Ermeni Krallığı'nda meydana geldi. Merkez Adana şehrinin kuzeydoğusuydu. O zamanki adıyla Sis yani Kozan'da olduğu sanılmaktadır. Adana ve çevresi büyük yıkıma uğradı. Deprem günü insanlar günlük rutinlerini gerçekleştirirken hiç beklenmedik korkunç bir ses duyuldu. Ardından sarsıntılar ile şehir yerle bir oldu. Evlerin neredeyse tamamı yıkıldı. İnsanlar kıyametin koptuğunu sandı. Bunların yanı sıra yangınlar ve tsunami de meydana geldi. Adana'ya giden yollar da yerle bir oldu. Enkaz altından kurtulan insanlar bu yüzden şehirde hapsoldu. Açlık, susuzluk vb. pek çok olaydan dolayı enkazda ölmeyen pek çok insan da hayatını kaybetti. Anadolu coğrafyasındaki en ölümcül depremlerden biridir.

Most deadly earthquakes in history

15 Temmuz Şehitler Köprüsü veya eski adıyla Devlet Bahçeli Köprüsü, Türkiye'nin Adana kentinde Seyhan Nehri üzerinde bulunan bir karayolu köprüsüdür. Köprü, 28 Nisan 2023 tarihinde açılmış olup Seyhan ile Yüreğir ilçelerini birbirine bağlamaktadır.
Köprü, 825 m uzunluğa ve 40 m genişliği ile Türkiye'nin en uzun dördüncü köprüsüdür. Her yönde üç karayolu şeridi taşımaktadır. Köprünün günlük trafiğinin 55.000–60.000 araç olacağı tahmin edilmektedir.
Köprü, Adana Büyükşehir Belediyesi tarafından yapılmaya başlandı. 30 Mart 2016 tarihinde düzenlenen törenle temeli atılan köprünün inşaatına resmi olarak başlandı. Köprünün başlangıçta 2017 yılının ikinci yarısında hizmete açılması beklense de çeşitli nedenlerden dolayı açılış 28 Nisan 2023 tarihinde gerçekleşti. Projenin maliyeti 120 milyon TL olarak bütçelenmiştir.
Köprü, başlangıçta 1996 yılına kadar Adana'nın bir ilçesi olan Osmaniye doğumlu olan Milliyetçi Hareket Partisi'nin (MHP) genel başkanı Devlet Bahçeli'nin adına Devlet Bahçeli olarak adlandırıldı. Daha sonra 2016'daki 15 Temmuz Darbe Girişimi'nin anısına 15 Temmuz Şehitler Köprüsü olarak adlandırıldı.

1998 Adana-Ceyhan depremi veya 1998 Adana depremi, yaklaşık 6,3 büyüklüğünde depremdir. Deprem, 27 Haziran 1998 tarihinde yerel saatle 16.55'te Çukurova olarak bilinen Türkiye'nin güney bölgesini vurdu.
Bu olay Türkiye'nin beşinci büyük şehri olan Adana ve Adana bölgesinin en kalabalık yörelerinden bir tanesi olan Ceyhan'ı ve bu iki şehir arasında Ceyhan Nehri boyunca yerleşmiş olan köylerde 145 kişinin ölümüne, 1.500 kişinin yaralanmasına ve binlerce kişinin evsiz kalmasına yol açtı. Ceyhan ilçesinde kayıpların ve hasarın çoğu binaların mühendislik yetersizliğinden kaynaklandı. Toplam ekonomik kayıp tahminen 1 milyar US$ dır. Depremde Adana'da 128 Osmaniye'de 7 Mersin'de 4 Hatay'da 5 kişi öldü. Türkiye'nin güney bölgesinde geniş bir alanda hissedildi.

Adana-Ceyhan Depremi 1998. Recep Efe, Dr.Sefa Sekin. (Çantay Kitabevi, İstanbul)

Türkiye Erkekler Voleybol İkinci Ligi, Türk voleybolunda Efeler Ligi'nden sonra en önemli üçüncü lig konumundadır.

GRUP AŞAMASI: Takımlar maçlarını iki devreli deplasmanlı lig usulüne göre oynayacaktır. Grup maçları sonunda, gruplarını 1.,2. ve 3.(birinci, ikinci ve üçüncü) sırada bitiren 15 takım ile 11 takımla oynanan gruplardan en iyi 4.sırayı alan (galibiyet, puan, set ve sayı averajına göre) 1 takım, toplam 16 takım yarı finale yükselir
LİGDEN DÜŞME: 8'li gruplarda son sırayı alan takım ile 11-12'li gruplarda ise son iki sırayı alan takımlar bölgesel lige düşerler.
ÖNEMLİ: Bir üst ligde takımı bulunan kulüpler Yarı Finalde yer alamaz. Üst ligde takımı bulunan kulübün yerine sıradaki takım Yarı Finalde oynamaya hak kazanır.
YARI FİNAL: 5 grubun 1.,2. ve 3.'leri (birinci, ikinci ve üçüncü) 15 takım ile 11 takımla oynanan gruplardan en iyi 4. sırayı alan (galibiyet, puan, set ve sayı averajına göre) 1 takım toplam 16 takım 4'erli 4 gruba ayrılır. Takımlar Federasyonca belirlenecek illerde tek devreli lig usulü mücadele ederler. Yarı final müsabakaları sonucunda gruplarında 1. ve 2. olan 8 takım Finale kalır.
FİNAL: Yarı Finalden gelen toplam 8 takım 4'erli 2 gruba ayrılır. Federasyonca belirlenecek ilde tek devreli lig usulü maçlarını oynarlar. Final maçları sonunda her iki grubun 1. ve 2.'leri toplam 4 takım 1. Lige yükselir.

2. Lig erkeklerde 5 grupta 51 takım bulunmaktadır.
2024-25 Sezonu Erkekler 2. liginde, geçen yıl ligde kalan 31 takım, bölgesel ligden çıkan 8 takım, bölgesel ligden alınan 7 takım, yerel ligden alınan 5 takım, toplam 51 takımla 5 grup oluşturulmuştur.
Geçen sezon 1. Lig'den düşen 4 takım ve Bölgesel Lig'den çıkan 1 takım ile 2.ligde yer alan 8 takım 2025-26 sezonunda lige katılmamışlardır.

Not:2006'dan beri olan sonuçlar eklenmiştir. Daha öncesi araştırma gerektirmektedir.

5 Ocak Fatih Terim Stadyumu, Adana şehir merkezinde yer almış eski stadyum. 1938 yılında hizmete giren stadyumun adı, Adana'nın 5 Ocak 1922 tarihinde düşman işgalinden kurtulması ve Türkiye millî futbol takımı ile Galatasaray teknik direktörlüğü yapmış Fatih Terim'den gelmekteydi.

1938 yılında 60 kulvarlı ve 9.600 kişilik olarak hizmete giren stadyum, 1975 ve 1988 yıllarında yapılan tadilatlarla son halini almıştır. Son halindeki kapasitesi 16.095 kişilikti.
Mülkiyeti Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü'ne ait Reşatbey Mahallesi, 14 pafta, 1381 ada, 58 parselde kayıtlı 37.315 m²'lik taşınmazın bir kısmı üzerine 1938 yılında 105x70 ebadında 60 kulvarlı 2.000 kişilik kapalı, 7.600 kişilik açık olmak üzere toplam 9.600 kişilik olarak yapılarak hizmete girdi. Stadyumun zemini çimdi.
1975 yılında 700 kişilik maraton tribünü, 1988 yılında 5.000 kişilik kapalı tribün inşaatı tamamlanarak yeniden hizmete giren stadyumun kapasitesi 14.085'e çıkarılmıştı. Maraton tribünü altında 23,90x15,45 ebatlarında 4 adet çok gayeli antrenman salonları bulunmaktaydı. Işıklandırma sistemleri mevcuttu. 2,10 x 1,80 kesitli betonarme box sistemli 2 adet sporcu çıkış tünelleri ve akordeon sistemli açılır-kapanır hakem çıkış tüneli bulunmaktaydı.
Tesis bünyesinde; 5 adet amir odası, muhasebe, saha komiseri, personel odası, 2 adet kazan dairesi, depo, ışıklandırma kumanda odası, artezyen ve trafo odası bulunmaktaydı. Kapalı tribünde, ses düzenlenmesi, canlı yayın, medya bölümleri bulunmaktaydı. 4 adet sporcu 1 adet hakem soyunma odaları, WC ve duşları mevcuttu.
25 Ocak 2014 tarihinde stadyumun ismi Adana 5 Ocak Fatih Terim Stadyumu olarak değiştirildi. Stadyumdaki son maç 14 Şubat 2021'de, Adanaspor ile Adana Demirspor arasında gerçekleştirildi. Stadyumdaki son golü, Adana Demirspor oyuncusu Lucas Rangel atmıştı. Stadyum 2021 yılının temmuz ile eylül ayları arasında yıkıldı.

www.worldstadiums.com Adana

Adana iline bağlı 15 ilçe bulunmaktadır.

Aladağ
Ceyhan
Çukurova
Feke
İmamoğlu
Karaisalı
Karataş
Kozan
Pozantı
Saimbeyli
Sarıçam
Seyhan
Tufanbeyli
Yumurtalık
Yüreğir

Görevde olan vali ve kaymakamlar aşağıdaki tabloda gösterilmiştir. (Haziran 2026)

31 Mart 2024 Yerel seçimleri sonucu seçilerek göreve başlayan Büyükşehir ve ilçe belediye başkanlıklarının bilgileri aşağıdadır.

Feke Belediye Başkanı Cömert ÖZEN (Y.Refah Partisi) ve Saimbeyli Belediye Başkanı Mahmut DAL (Bağımsız), 14 Ağustos 2024 tarihinde AK Parti'ye geçmişlerdir.

Büyükşehir Belediye Meclisi, ilçelerin meclis üyelerinin bir kısmından oluşur. Bu sayılar genel toplama eklenmez. İlçe belediye başkanları ve seçecekleri kontenjan adayları, büyükşehir meclisinin bir kısmını oluşturur. Diğerleri ilçe nüfusu ve partinin aldığı oy oranına göre belirlenir.
Adana Büyükşehir Belediye Meclisi üye sayısı 79, İlçe belediyelerinin toplam üye sayısı 327'dir.

Güncel Nüfus Değerleri (TÜİK 9 Şubat 2026 verileri)
Adana İl Nüfusu: 2.283.609'tür (2025 sonu). İlin yüzölçümü 13.844 km2dir. İlde km2ye 165 kişi düşmektedir. (Yoğunluğun en fazla olduğu ilçe: 1.762 kişi ile Seyhan'dır.) İlde yıllık nüfus %0,14 oranında artmıştır. 9 Şubat 2026 TÜİK verilerine göre 15 ilçe ve belediye, bu belediyelerde toplam 831 mahalle bulunmaktadır. Nüfus en çok artan ilçe: Sarıçam (%4,70), nüfusu en çok azalan ilçe: Feke (-%3,29)

^a Adana'nın büyükşehir statüsü alması nedeniyle 1985 sonrasında il merkezi nüfusu tabloda yer almamıştır.  ^b Bahçe, Düziçi, Kadirli ve Osmaniye, yeni kurulan Osmaniye iline bağlandığı için 1990 sonrası veriler tabloda yer almamıştır. Bkz. Osmaniye'nin ilçeleri

*Metropol ilçelerin merkeze uzaklıkları, kaymakamlık ile valilik arasındaki uzaklıktır.

Adana şehri
Adana ilindeki yerleşim yerleri listesi

Adana 01 FK, 2016 yılında Adana ilinde kurulmuş bir futbol kulübüdür. 2. Ligde mücadele etmektedir.

2016 yılında Adana Ülkügücü adıyla kurulan kulüp, 2021-2022 sezonu sonunda Adana Süper Amatör Ligi'ni 2. sırada tamamladı. Ancak COVID-19 pandemisi dolayısıyla play-off maçlarının oynanmaması üzerine ertesi sezon Bölgesel Amatör Lig'de mücadele etmeye hak kazandı. Bölgesel Amatör Lig 2020-2021 sezonu COVID-19 salgını nedeniyle oynanmadı. Kulüp, 2021-2022 sezonu başında adını Adana 1954 FK olarak değiştirdi ve aynı sezon Bölgesel Amatör Lig 4. Bölge 1. Grup'ta şampiyon olarak play-off maçları oynama hakkı elde etti. 4. Bölge play-off'unda Kepez Belediyespor'a penaltılara uzayan maçta kaybederek elendi. 2022-23 Bölgesel Amatör Lig'de 7. grupta oynadığı 15 maçta 11 galibiyet ve 4 beraberlik alan takım, depremler öncesinde ligde ilk sırada yer aldığı için TFF tarafından 3. Lig'e yükseltildi. 2023-2024 sezonunu şampiyon tamamlayarak 2. Lig'e yükseldi.
Kulübün Adana 1954 FK ismi 2024 yılında Adana 01 FK, renkleri de sarı-siyah olarak değiştirildi.

2. Lig: 3 sezon
2024-

3. Lig: 1 sezon
2023-2024

Bölgesel Amatör Lig: 2 sezon
2021-2023

Amatör Lig: 5 sezon
2016-2021

TFF.org'da Adana 01 FK
Instagram'da Adana 01 FK
X'te Adana 01 FK
Facebook'ta Adana 01 FK

Adana Atlı Spor Kulübü, Adana'da bulunan at biniciliği alanında faaliyet gösteren kulüp.

1985 yılında Suphan Tekin, Nusret Balkaroğlu ve Behçet Homurlu tarafından başlatılan çalışmaların ardından 5 Kasım 1991 tarihinde Adana'da kurulmuştur. Dönemin siyasileri ve üyelerin yardımlarıyla tesislerin inşaatına başlanmıştır.
Sırasıyla başkanlar

Suphan TEKİN: Kurucu Başkan 1991-1997
Behçet HOMURLU: Başkan 1997-1998
Mehmet BULDURGAN: Başkan 1998-1999
Behiç PAKYÜREK: Başkan 1999-2001
Adil BAŞOĞLU: Başkan 2001-2002
Esat TUĞBERK: Başkan 2002-2008
Suha Mutlu: Başkan 2008-

Türkiye Binicilik Federasyonu'na bağlı olan Adana Atlı Spor Kulübü'nün milli binicisi yoktur. 20x60 m boyutlarına sahip bir kapalı manej, 40x80 m boyutlarında bir açık manej, 30x30 m boyutlarında bir ısınma sahası, 3 adet 44 boxluk ahır, 6 adet padok mevcuttur. Kulübün aktif yarış koşan ve lisanslı sporcu sayısı 13 tür

Adana Atlı Spor Kulübü Resmi sitesi 25 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Türkiye Binicilik Federasyonu 25 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Adana ASKİ SK, 2001 yılında Tarsus merkezli olarak kurulan spor kulübü 2014 yılından itibaren Adana Su ve Kanalizasyon İdaresine devredilmiştir. Basketbol, voleybol, futbol, güreş, karate, atletizm ve boks branşlarında faaliyet gösteren kulübün başkanı Şevket Can'dır. Tarsus Belediyespor'a bağlı bir branş takımı olarak kurulan takım 5 Haziran 2014 tarihinde Adana Su ve Kanalizasyon İdaresine devredilerek Adana ASKİ adını almıştır.
Kulübün en başarılı takımı olan kadın basketbol takımı Kadınlar Basketbol Süper Liginde yer almakta ve maçlarını Tarsus Spor Salonu'nda oynamaktadır. Erkek futbol takımı ve kadın voleybol takımı ise kendi branşlarında amatör liglerde mücadele etmektedir. Güreş, karate, atletizm ve boks ve uzakdoğu sporları takımları ise branş federasyonlarının çeşitli organizasyonlarda boy göstermektedir.

2007-08 Türkiye Kadınlar Basketbol 2. Ligini nağmalup olarak tamamlamış ve Türkiye Kadınlar Basketbol Süper Ligine yükselmiştir.
Türkiye Kadınlar Basketbol Ligindeki ilk yılı olan 2008-09 sezonunda play-offlara kalmış ve çeyrek finalde Mersin Büyükşehir'e 2 - 1 yenilerek sezonu tamamlamıştır. 2009-10 sezonunda play-off çeyrek finalinde Galatasaray'a 2 - 0 ve 2010-11 sezonunda play-off çeyrek finalinde BOTAŞ'a 2 - 1 yenilerek elenmiştir. 2010-11 sezonu Türkiye Kupası yarı finalinde Beşiktaş'ı 68 - 63 mağlup ederek Galatasaray'ın finaldeki rakibi olmuş fakat final maçını 68 - 53 kaybederek gümüş madalyanın sahibi olmuştur. 2011-12 sezonunun normal sezonunu onbirinci tamamlamış ve ve statü gereği play-out grubunda yer almıştır. Play-Out grubunu ikinci tamamlayarak bir sonraki sezon yine 1. Ligde devam etme hakkı kazanmıştır. 2012-13 sezonunda play-off çeyrek finalinde Kayseri Kaski'ye 2 - 0 yenilerek sezonu tamamlamıştır. 2013-14 sezonunda normal sezonu onbirinci sırada tamamlayarak play-offlara kalamamış, bir sonraki yıl 1.ligde mücadeleye devam etmektedir.

 Türkiye Kupası:
 İkinci (2): 2010-11, 2014-15
 Türkiye Kadınlar Basketbol 2. Ligi
 Şampiyon (1): 2007-08

X'te Adana ASKİ SK

Adana Alparslan Türkeş Bilim ve Teknoloji Üniversitesi (ATÜ), 2011 yılında Adana'da kurulan bir devlet üniversitesidir. Türkiye Büyük Millet Meclisinin 31 Mart 2011 tarihinde çıkardığı 6218 Sayılı Kanun'la kurulmuştur. ATÜ akademik olarak; 1 enstitü, 7 fakülte ve 1 yüksekokuldan oluşmaktadır.
ATÜ'nün rektörlüğünü Ağustos 2024 tarihinden bu yana Prof. Dr. Adnan Sözen yürütmektedir. Üniversite 2017 yılında kendi yerleşkesi olan Sarıçam Yerleşkesi'ne taşınmıştır. Üniversitenin adı 2019 yılında Adana Alparslan Türkeş Bilim ve Teknoloji Üniversitesi olarak değiştirilmiştir.
Yükseköğretim Kurulu kararları doğrultusunda, üniversitenin Havacılık ve Uzay Bilimleri alanında ihtisaslaşması kararlaştırılmıştır. Bu doğrultuda kampüs kuzeybatısına 240 metre uzunluğunda bir insansız hava aracı pisti inşa edilmiştir.
2023-2024 eğitim-öğretim yılını; 147'si doktora, 519'u yüksek lisans öğrencisi olmak üzere toplam 4869 öğrenci ve 420 akademik personel ile tamamlamıştır. 2024-2025 eğitim-öğretim yılında Bilgisayar ve Bilişim Fakültesi'nde 734, Havacılık ve Uzay Bilimleri Fakültesi'nde 394, İktisadi İdari ve Sosyal Bilimler Fakültesi'nde 2042, Lisansüstü Eğitim Enstitüsü'nde 650, Mimarlık ve Tasarım Fakültesi'nde 239, Mühendislik Fakültesi'nde 1854, Bilişim Teknolojileri Meslek Yüksekokulu'nda 150 kayıtlı olmak üzere toplam 6063 öğrenci bulunmaktadır. 2024 yılı itibarıyla üniversite kapsamında 34 profesör, 64 doçent, 111 doktor, 75 öğretim görevlisi ve 131 araştırma görevlisi olmak üzere toplam 415 akademik personel görev yapmaktadır.

Bilgisayar ve Bilişim Fakültesi
Bilgisayar Mühendisliği
Yazılım Mühendisliği
Yapay Zeka Mühendisliği
Bilişim Sistemleri Ve Teknolojileri
Bilgi Güvenliği Teknolojisi
Veri Bilimi Ve Analitiği
Mühendislik Fakültesi
Biyomühendislik
Elektrik – Elektronik Mühendisliği
Endüstri Mühendisliği
Enerji Sistemleri Mühendisliği
Gıda Mühendisliği
İnşaat Mühendisliği
Maden Mühendisliği
Makine Mühendisliği
Malzeme Bilimi ve Mühendisliği
İşletme Fakültesi
İşletme
Uluslararası Ticaret ve Finansman
Yönetim Bilişim Sistemleri
Turizm İşletmeciliği
Siyasal Bilgiler Fakültesi
Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi
Uluslararası İlişkiler
Havacılık ve Uzay Bilimleri Fakültesi
Havacılık ve Uzay Mühendisliği
Mimarlık ve Tasarım Fakültesi
Mimarlık
İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi
Psikoloji
Türk Dili ve Edebiyatı
Mütercim Tercümanlık

Yabancı Diller Yüksekokulu

Lisansüstü Eğitim Enstitüsü

Teknoloji Transfer Ofisi Uygulama ve Araştırma Merkezi
İleri Teknolojiler Uygulama ve Araştırma Merkezi
Kariyer Planlama Uygulama ve Araştırma Merkezi
Kadın Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi
Sürekli Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi
Türkçe Öğretimi Uygulama ve Araştırma Merkezi
Uzaktan Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi

Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Bölümü
Türk Dili Bölümü

Barınma İmkânı
Adana, öğrencilerin barınma imkânı açısından şanslı olduğu şehirlerden biridir. Şehirde birçok devlet yurdu ve özel yurt bulunmaktadır. Üniversite yerleşkesinin etrafında öğrencilerin barınabileceği birçok daire de bulunmaktadır. Sarıçam bölgesinde kira fiyatları daha uygun olduğu için üniversite etrafındaki daireler öğrenciler tarafından da tercih edilmektedir. Ayrıca kampüs bitişiğinde 3 bloktan oluşan 1300 kişilik Kut'ül Amare Erkek Öğrenci Yurdu bulunmaktadır. Aşağıda Kredi ve Yurtlar Kurumuna bağlı olan devlet yurtlarının isimleri verilmiştir.

Adana Öğrenci Yurdu
Çukurova Erkek Öğrenci Yurdu
Fevzi Çakmak Kız Öğrenci Yurdu
Kut'ül Amare Erkek Öğrenci Yurdu
Mahmut Sami Ramazanoğlu Kız Öğrenci Yurdu
Sabancı Kız Öğrenci Yurdu
İngilizce Eğitim
Üniversite, British Council'in yükseköğretim kurumları için geliştirmiş olduğu “Yükseköğretimde İngilizce Eğitim Kalitesinin Geliştirilmesi Programı” için Türkiye'de belirlemiş olduğu 5 pilot üniversiteden biridir. Ayrıca “Pearson Assured” tarafından akredite edilmiş, dolayısıyla da kalite güvencesi sağlanmış bir İngilizce eğitimi vermektedir. ATÜ birkaç bölüm haricinde tamamıyla %100 İngilizce eğitim vermektedir. Buna bağlı olarak birçok bölümde yabancı öğretim üyeleri bulunmaktadır.

Bilgisayar Mühendisliği (%100 İngilizce)
Yazılım Mühendisliği (%100 İngilizce)
Yapay Zeka Mühendisliği (%100 İngilizce)
Biyomühendislik (%100 İngilizce)
Elektrik – Elektronik Mühendisliği (%100 İngilizce)
Endüstri Mühendisliği (%100 İngilizce)
Enerji Sistemleri Mühendisliği (%100 İngilizce)
Gıda Mühendisliği (Türkçe)
İnşaat Mühendisliği (%100 İngilizce)
Maden Mühendisliği (%100 İngilizce)
Makine Mühendisliği (%100 İngilizce)
Malzeme Bilimi ve Mühendisliği (%100 İngilizce)
İşletme (%100 İngilizce)
Uluslararası Ticaret ve Finansman (%100 İngilizce)
Yönetim Bilişim Sistemleri (%100 İngilizce)
Turizm İşletmeciliği (%100 İngilizce)
Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi (%100 İngilizce)
Uluslararası İlişkiler (%100 İngilizce)
Havacılık ve Uzay Mühendisliği (%100 İngilizce)
Mimarlık (Türkçe)
Mütercim Tercümanlık (%100 İngilizce)
Öğrenci Toplulukları
Üniversitede; Sağlık, Kültür ve Spor Daire Başkanlığı bünyesinde 23 aktif topluluk bulunmaktadır.

Kütüphane
ATÜ Kütüphanesi'nde 27.000 üzerinde basılı kaynağın yanı sıra, 66.500 e-dergi, 240.000 e-kitap, 23.000 e-sesli kitap bulunmaktadır. 41 adet elektronik veritabanı ve basılı popüler kültür, sanat, edebiyat ve bilim dergileri de bulunmaktadır. Şu an Mühendislik Fakültesi binasında bulunan kütüphane, ilerleyen yıllarda kendi binasına geçecek ve envanterini genişletecektir.
Yemek ve Ulaşım Hizmeti
Yemekhane rezervasyon sistemi ile çalışmaktadır. Haziran 2024 itibarıyla rezervasyonlu yemek ücreti 10 TL, rezervasyonsuz yemek ücreti 30 TL'dir. Ulaşım Hizmetlerine gelecek olursak; bu konu iki başlık altında incelenmelidir. Birincisi Adana'ya olan ulaşımdır. Adana Otogarı ve Çukurova Uluslararası Havalimanından gün boyu Türkiye'nin her yerine ulaşmak mümkündür. Özellikle Çukurova Uluslararası Havalimanı bünyesinde her gün İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya, Trabzon, Van ve Kıbrıs uçuşları düzenlenmektedir. ATÜ Kampüsü içerisinde Adana Büyükşehir Belediyesine ait olan otobüs garajı bulunmaktadır. Bu sayede 116, 121, 144, 151, 155, 160-A, 160-B otobüs hatları ile kampüse ulaşmak mümkündür.

Adem Ersoy (2011-2015)
Aykut Gül (2015-2016;vekaleten)
Mehmet Tümay (2016-2024)
Adnan Sözen (2024-)

Adana Alparslan Türkeş Bilim ve Teknoloji Üniversitesi 30 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Adana Altın Koza Film Festivali, her yıl Türkiye'nin Adana şehrinde düzenlenen uluslararası film festivalidir. Festivalde, jüri tarafından seçilen filmlere, çalışanlarına ve oyuncularına "Altın Koza" heykelciği ödülü verilmektedir. Festival, ilk olarak 15-22 Mayıs 1969 tarihleri arasında Altın Koza Film Festivali adıyla düzenlenmiştir. 2009 yılında Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali adını alan festival, 2016 yılında ise adını, Uluslararası Adana Film Festivali olarak değiştirilmiştir.
Festivalde Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması, Öğrenci Filmleri Yarışması, Dünya Sineması Örnekleri, Özel Bölümler, Kısa Film Bölümleri yer almaktadır. Ayrıca 2015 yılında ilk kez "Adana Konulu Senaryo Yarışması" festivalin yarışmalı bölümlerine eklenmiştir.

Çukurova’nın ürünü pamuğu simgeleyen Altın Koza Film Festivali ilk kez 1969 yılında ‘Altın Koza Film Şenliği’ adıyla Adana Belediyesi ve Adana Sinema Kulübü öncülüğünde gerçekleştirildi. Türk Film Arşivi'nin katkılarını da yanına alan Altın Koza Film Festivali, o tarihten bu yana her yıl zenginleşen içeriği ile sadece Çukurova’nın değil, Türkiye'nin en önemli kültür – sanat etkinliklerinden biri oldu.
Şenlik, ilk kez düzenlendiği 1969 yılından itibaren Türk sinemasına verdiği ödüllerle destek olmaya başladı. İlk yıl, Metin Erksan, Kuyu filmi ile En İyi Yönetmen ve En İyi Film dallarında Altın Koza'yı evine götürürken, Fatma Girik, Ezo Gelin ile En İyi Kadın Oyuncu, Yılmaz Güney, Seyyit Han ile En İyi Erkek Oyuncu ödüllerine sahip olan ilk Altın Kozalı sanatçılar oldu.
1973 yılına kadar Şenlik beş kez sinemaseverlerle buluştu. Ancak Altın Koza, ekonomik imkânsızlıklar nedeniyle on sekiz yıl sürecek bir suskunluğa gömüldü. 1992 yılında Adana Büyükşehir Belediyesi, Adanalılar ve sanat dünyasından gelen “Altın Koza yeniden canlansın” talebini sonuçsuz bırakmayarak Şenliği, Türk sanat dünyasına yeniden armağan etti. Altın Koza, bu süreçte Adana kültür sanat yaşamındaki boşluğu doldurması gerektiğini düşünerek sinema şenliğini bir kültür sanat festivaline dönüştürdü.

Altın Koza Kültür ve Sanat Festivali, 1992'de düzenlediği Ulusal Uzun Film Yarışması'nın yanı sıra Türk Sineması'nın geleceğine de sahip çıktı. Festival, Öğrenci Filmleri Yarışması‘nı da programına ekledi ve Türkiye'de ilk kez bu alanda yarışma düzenleyen Festival oldu. Altın Koza Kültür ve Sanat Festivali ayrıca resim, tiyatro, müzik, fotoğraf ve düşünsel çalışmaları Adanalı sanatseverlerin beğenisine sundu.
1998'de Adana depremine duyarsız kalamayan Adana Büyükşehir Belediyesi Yönetimi o yıl Altın Koza bütçesini depremzedeler için kullanarak Festivali düzenlememe kararı aldı. 1999'da ise Marmara depremi nedeniyle ülkede ulusal yas ilan edilmesi sonucu Festival gerçekleştirilemedi. Festival bütçesi o yıl da Marmara depreminden zarar gören depremzedelere aktarıldı.
1999 yılı itibarıyla Altın Koza yıla yayılan kültür sanat etkinlikleriyle devam etti. 7 yıllık aradan sonra 12. Altın Koza Film, Kültür ve Sanat Festivali adıyla 2005 yılında 31 Mayıs – 05 Haziran tarihleri arasında yapıldı. 2005 yılından bu yana kesintisiz devam eden Festival, programına eklediği ‘Dünya Sineması’ ve ‘Akdeniz Filmleri Seçkisi’ ile uluslararası kimliğe bürünmüş ‘Akdeniz Ülkeleri Uluslararası Kısa Film Yarışması’ ile de bu kimliğini pekiştirmiştir.
Altın Koza Film Festivali, Akdeniz ülkelerinin yanı sıra Amerika Birleşik Devletleri’nden Japonya’ya kadar dünyanın pek çok ülkesinden filmi, sektörün her alanında görev yapan sinema profesyonelini konuk eden bir sinema platformu haline gelmiştir. Festival her yıl Türk sinemacıların yanı sıra Avrupa’dan da yaklaşık 700 konuğu ağırlamakta ve her yıl yaklaşık 70 bin izleyiciye ulaşmaktadır.
2015 yılında festivalin yarışmalı bölümleri 'Adana Konulu Senaryo Yarışması' eklenmiştir.2016 yılında da ismi Adana Film Festivali olarak değişmiştir. İlk defa bu isimle 23. Uluslararası Adana Film Festivali düzenlenmiştir. Festivalin 2019 yılında ise yeniden eski adını alarak "Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali" olarak anılmaya başlamıştır.

Resmi site

Adana Arkeoloji Müzesi (Adana Müzesi),  Türkiye'nin en eski müzelerinden biri olup 2017'en beri Adana'nın Seyhan ilçesinin Döşeme Mahallesindeki eski Millî Mensucat Fabrikasındaki Adana Müze kompleksinde hizmet veren arkeoloji müzesidir..
Türkiye Cumhuriyetinin ilanından bir yıl sonra, 1924 yılında kurulan bu müze, Türkiye'nin en eski on müzesinden birisidir ve Cumhuriyet tarihinin ilk yüzyılında önemli bir yer edinmiştir.
Müze, Prehistorik dönemden itibaren insanlık tarihine ilişkin bilgilerin metinler, görseller, dioramalar ve canlandırmalarla sunulduğu sekiz salon içermektedir. Müze koleksiyonu, tarih öncesi dönem eserlerinin yanı sıra Hitit, Asur, Fenike, Frig, Arkaik, Helenistik, Roma ve Bizans dönemlerine ait taş eserler, heykeller, kitabeler, lahitler, steller ve mimari parçalar gibi objeleri; ayrıca pişmiş topraktan üretilmiş çanak, çömlek, çeşitli kaplar, silindir ve damga mühürler, sikkeler ve diğer arkeolojik buluntuları içermektedir.
Sergilenen başlıca eserler arasında Hatti Fırtına Tanrısı Tarhunda'ya ait taş heykel, Anadolu hiyeroglif yazıtlı anıtı, Babil anıtı, Roma dönemine ait mermer insansı lahit ve Akhilleus lahdi ile Seyhan ilçesinde denizden çıkarılan bronz erkek heykeli yer almaktadır.

Adana Arkeoloji Müzesi Cumhuriyetin ilanından hemen sonra 1924 yılında kurulmuş olup, Türkiye'nin en eski on müzesinden biri olma unvanını taşımaktadır. İlk olarak çevredeki sütun başlıkları ve lahitlerin Polis Dairesinde toplanmasıyla kurulan müze, Halil Kamil Bey'in müdür olarak atanması ve başarılı çalışmaları sonunda, 1928'de Taşköprü'nün başında şimdi yıkılmış olan Cafer Paşa Camii'nin Medresesi'nde ziyarete açılmıştır. 1950 yılında, Kuruköprü'de yer alan ve bir dönem etnografya müzesi olarak kullanılan Kuruköprü Anıt Müzesi'ne taşınmıştır.

Bir süre sonra medresesinin yıkılmasının ardından müze, Kuruköprü mahallesindeki Rum Anıt Kilisesi’ne taşındı ve "Adana Müzesi" adıyla hizmet verdi. Müze müdürü Rıza Yalgan'ın çalışmaları sonucu 1935'te Çukurova'nın etnografyasını anlatmak amacıyla müzeye yeni bir bölüm eklendi. Böylece müze, "Adana Arkeoloji ve Etnografya Müzesi" oldu.

1966'da Reşatbey mahallesinde yeni bir müze binasının yapımı başladı. Bina tamamlanınca arkeolojik eserler yeni müze binasına taşındı. Adana Arkeoloji Müzesi, 5 Ocak 1972'de açılışı yapılan müze binasında 30 yıl kadar hizmet verdi.
Kuruköprü'deki bina ise bir süre müze deposu olarak kullanıldıktan sonra 1983'teki restorasyon çalışmalarının ardından Etnografya Müzesi olarak hizmete vermiştir.

Adana'da kentin ilk fabrikalarından biri olan Milli Mensucat Fabrikasının 2013'te bir müze kompleksi olarak kullanılmak üzere restore edilmesine karar verilmiştir. 2017'de restorasyonun ilk etabı tamamlandığında Adana Arkeoloji Müzesi, bu yeni müze kompleksine taşındı. Müze, yeni binasında 18 Mayıs 2017 tarihinde ziyarete açıldı.
Restorasyonun ikinci etabı, 2018'de tamamlandı ve Mozaik Teşhir Salonu ziyarete açıldı. Bu alanda, Roma dönemine ait Roma dönemlerine tarihlenen 16 mozaik yer alır. Müze, yeni yerine taşındıktan sonra Turex Uluslararası Fuarcılık tarafından düzenlenen “Shining Star Awards’ 2019 Eğlence, Etkinlik ve Rekreasyon Ödülleri'nde “En Başarılı Müze ve Ören Yeri” kategorisinde ödüle değer görülmüştür.

Adana Arkeoloji Müzesi'nde, Adana ve çevresinden derlenen arkeolojik eserler ile Gözlükule höyüğü (Tarsus), Yümüktepe höyüğü (Mersin), Karatepe antik kenti, Soğuksutepe gibi höyük ve iskân yerlerinde yapılan arkeolojik kazılarda çıkan eserler ile bulunur. Bu eserler, prehistorik (tarih öncesi), Hitit, Asur, Fenike, Frig, Helenistik, Roma ve Bizans devirlerine ait kitabe heykel, lahit, mimari parçalar stel gibi taş eserler, pişmiş topraktan yapılmış çanak, çömlek, çeşitli kaplar, silindirik ve magma mühürleri, madeni paralar ve diğer arkeolojik buluntulardır.
Müzede ayrıca Selçuklu ve Osmanlı devirlerine ait islami eserler ile, giyim kuşama, halk sanatlarına ve el işlerine, yörük çadırlarına ve yörüklerce kullanılan eşyaya ait derlenmiş etnografya malzemesi de yer alır.

1958'de Tarsus'ta bulunup Adana Arkeoloji Müzesi'ne taşınan 3843 envanter sayılı lahit, müzenin önemli eserlerindendir. Lahdin uzun yüzlerinden birinde, Truva kahramanlarından Hektor'un fidye karşılığında kurtarılması, sağda Kral Priamos'un Akhilleus'ten yardım istemesi ve solda kralın arabasından inmesi, arka planda ise ejderhaları tasvir eden kabartmalar yer almaktadır.

Boğaların çektiği bir araba üzerinde ayakta duran fırtına tanrısını temsil eden 2,5 metre yüksekliğindeki heykel, müzede teşhir edilen önemli eserlerdendir. 1998 yılında Adana'nın Cine köyündeki bir tarlada gömülü olarak bulunmuştur.

Adana'daki Müzeler 26 Şubat 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Adana Arkeoloji Müzesi Bilgi Afişi

Adana Atatürk Evi Müzesi, 15 Mart 1923 tarihinde Mustafa Kemal Atatürk ve eşi Adana'yı ziyareti sırasında konakladığı, 1981'de müzeye çevrilmiş müze-ev.
Adana Seyhan Caddesi üzerindedir. Ramazanoğulları ailesine mensup Suphi Paşa'ya ait olan bina, Atatürk Bilim ve Kültür Müzesi Koruma ve Yaşatma Derneği'nce kamulaştırılmış ve restore edilmiştir. ve 1981 yılında, Atatürk'ün 100. doğum yılı dolayısıyla, Müze Müdürlüğüne bağlı bir müze olarak ziyarete açılmıştır.
Her yıl 15 Mart'ta Mustafa Kemal Atatürk'ün Adana'ya gelişi resmi töreni bu müzede tertiplenir. Müzede Atatürk'ün Adana seyahati ile ilgili fotoğrafları, bilgiler ve belgelerle birlikte, etnografik eserler de sergilenmektedir.

19. yüzyılda yapılmış klasik Adana evlerine benzemektedir. İki katlı, çıkmalı, kırma çatılı, duvarları taştan kâgir bir yapıdır. Kültür Bakanlığı tarafından Korunması Gerekli Taşınmaz Kültür Varlığı olarak tescil edilmiş koruma altına alınmıştır.
Müzenin alt katında 2 oda bulunmaktadır. Bu odalar Çalışma Odası ve kütüphanedir. Çalışma odasında Türk Kurtuluş Savaşı döneminde ve sonrasında çıkan yerel gazeteler yer almaktadır. Bunlar Yeni Adana, Türk Sözü, Çukurova, Dirlik gazeteleridir. Kütüphanede ise bağış yoluyla toplanmış Osmanlıca ve Türkçe dilinde 2000 kadar kitap mevcuttur.
Müzenin üst katında ise sofada Nevzat Duruak tarafından yapılmış bir Atatürk heykeli bulunur. Sofadan ayrı 9 oda bulunmaktadır. Bunlar yatak, çalışma, basın, mücahitler, oturma, Hatay, silah, yaver, Kuvâ-yi Milliye odalarıdır.

Yatak odası:Pirinç karyola ile desteklenmiş sim işlemeli bir yatak, masa örtüsü ve Maraş işi iki koltuk, elbise dolabı.
Çalışma odası:bir Maraş işi koltuk, masa, sandalye, telefon, dolap ve Atatürk portresi.
Basın odası:Vitrin içerisinde muhafaza Yeni Adana Gazetesinin ciltlenmiş Pozantı nüshaları, çalışanların resimleri,
Mücahitler odası:Abdülgani Girici'nin ve diğer mücahitlerin resimleri, Abdülgani Girici'ye ait madalya ve Mustafa Kemal Atatürk'ün vefat vaktine ayarlanmış bir saat,
Oturma odası:Ceviz ağacından yapılma bir sandalye, nargile, madeni mangal, yöresel kilim ve halılar,
Hatay odası: Mustafa Kemal'in Adana'yı ziyareti sırasında Fransız işgalinden rahatsız olan Ayşe Fıtnat hanım liderliğindeki heyeti kabul etme olayını canlandıran mankenler, ceviz oynalı sehpa, Türk bayrağı ve Hatay'dan gelen heyetin çeşitli suretlerii.
Silah odası:çeşitli boyutlarda tüfek ve tabancalar, paşa apoleti, Mustafa Kemal'in veladet ettiği evin maketi, Osmaniye'den Anıtkabir'e giden taşlardan bir parça, vitrin içerisinde muhafaza çeşitli yıllara ait madeni paralar.
Yaver odası. Mustafa Kemal'in yaverinin kaldığı oda içerisinde bir pirinç karyola ile desteklenmiş sim ve gümüş işlemeli örtüye sahip yatak, ceviz kaplamalı bir elbise dolabı, madeni ibrik, leğen.
Kuvâ-yi Milliye odası: Mustafa Kemal, İsmet İnönü ve Kuvâ-yi Milliye'nin kuruluşunda ve döneminde yer almış kişilerin büstleri

Adana'daki Müzeler 26 Şubat 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Büyükşehir Belediyesi Adana Basketbol, Adana'yı Kadınlar Basketbol Süper Ligi'nde temsil eden basketbol takımıdır.

Mersin Basketbol Gençlik ve Spor Kulübü, 2014-2015 sezonunda oynadığı TKBL maçları sonucunda Kadınlar Basketbol Süper Ligine çıkmayı başaramamış ve hedefini ertesi sezona bırakmıştır. 2015-16 sezonunda da ise takım oynadığı maçlar sonucunda tarihinde ilk kez Kadınlar Basketbol Süper Ligine yükselmiştir. Böylelikle 2016-17 sezonu itibarı ile Mersin şehrinin kadın basketbolunda ikinci takımı olma unvanına da sahip olmuştur. Kulüp 01.08.2016 tarihinde Mersin'e sağlık sektöründe hizmet eden Mersin Doğuş Hastanesi ile isim sponsorluğu konusunda anlaşmış ve yeni sezonda Süper Ligde MBK Doğuş Hastanesi adıyla mücadele etmiştir.
Takım Mersin'den Adana'ya taşınmış ve adı Adana Basketbol Kulübü olmuştur.

TBF Kulüp Profili 23 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Adana Bedesteni, Ramazanoğlu Piri Mehmet Paşa tarafından 1531-1540 yılları arasında yaptırılan tarihi bir yapıdır ve Adana Ulu Camii külliyesi içinde yer alır. Bu yapı, Ramazanoğlu Vakfıyeleri'nde "Sekiz Kapılı Çarşı" olarak anılmaktadır.

16. yüzyılda inşa edilen Adana Bedesteni, Hicri 954 tarihli Vakfiyede bahsedildiği üzere çarşı içerisinde 65 dükkân ile 4 peyke barındırmaktadır. Bu peykelerde pirinç, yağ, bal, pekmez, un, incir, kuru üzüm, buğday ve arpa gibi ürünler satılmaktaydı. Ayrıca pazar yeri sakinleri için 300 sofa (sergi yeri) ve hayvan alım satımı için boş arazi bulunmaktaydı. Tüm bu alanlar surla çevrili olup, sekiz kapısı vardı. Faroqhi'nin 1994'te "Osmanlıda Kentler ve Kentliler" adlı eserinde Adana'da dikkat çekici boyutlardaki bu hanlar kompleksinden bahsetmektedir. Çarşının, sadece dükkânlardan oluşan bir bütün olmadığı, Ramazanoğullarının vakıf eserlerinden oluşan dokunun ve Ulu Cami Külliyesi'nin bir parçası olduğu belirtilmektedir.

Birçok dükkân, orijinal mimari özelliklerini yitirmiş durumdadır. Ancak, yapılan yeniliklerle dükkânlarda birim ölçeğinde bozulmalar yaşanmış olsa da, bütün olarak Adana'nın tarihi ticaret merkezinin ana nüvesini oluşturmaya devam etmektedir. Özellikle bedesten olarak adlandırılan kısımda ve Ali Münif Yeğenağa Caddesi üzerindeki dükkân sırasında yapının özgün mimari özellikleri hala korunmaktadır. Ancak, çarşının özgün halindeki hacimsel bütünlüğü artık hissedilmemektedir. Günümüzde hâlen ticari fonksiyonlarını sürdüren bedesten ve arasta, yoğun taşıt trafiği olan Ali Münif Yeğenağa Caddesi'nin etkisi altında, hem fiziksel hem de fonksiyonel olarak olumsuz bir şekilde etkilenmektedir.

Adana Büyükşehir Belediyesi Tiyatro Salonu, Türkiye'nin Adana kentinde bulunan bir tiyatro merkezidir. Merkez, Adana Büyükşehir Belediye Binası içerisinde yer almaktadır. Sayısız tiyatro gösterileri, konserler ve konferanslara ev sahipliği yapmış olup kentin hâlen faaliyet en eski tiyatro salonudur.
Tiyatro, 1938'de bir Halkevi olarak inşa edildi. 1951 yılında, Türkiye'deki tüm Halkevleri'ni kapatan ulusal hükûmetin getirdiği yasanın ardından belediye binasına dönüştürülmüştür. 1958 yılında kurulan Adana Şehir Tiyatrosu, 15 Ekim 1958'de Harput'taki ilk Amerikalı oyununu sergiledi. Çukurova Devlet Senfoni Orkestrası, ilk konserini 1992 yılında salonda gerçekleştirdi.
525 kişilik tiyatro salonu, Çukurova Devlet Senfoni Orkestrası ve Adana Şehir Tiyatrosu'nun daimi merkezidir. Senfoni Orkestrası her cuma, Ekim-Mayıs ayları arasında konser vermektedir. Şehir tiyatrosu, haftada iki kez sahne almaktadır. Birkaç özel tiyatro, konser grubu da yıl boyunca tiyatro salonunda sahne alır.

Adana Demirspor, resmî olarak 28 Aralık 1940'ta Adana'da kurulmuş, renkleri mavi-lacivert olan spor kulübüdür. 2. Lig'de mücadele etmektedir. 1960 yılında Adana kentinin TFF tarafından organize edilen profesyonel ligde temsil edilen ilk takımıdır. Bu şekilde İstanbul, Ankara ve İzmir takımlarından sonra profesyonel ligde oynayan ilk takım olmuştur.
6 Şubat 2021 tarihine kadar maçlarını 16.095 kişilik 5 Ocak Fatih Terim Stadyumunda oynamıştır. Ankaraspor'la oynanan son maçtan sonra, maçlarını Yeni Adana Stadyumunda oynamaya başlamıştır. Şu anda futbol şubesinde faaliyetlerini sürdüren kulübün geçmişte özellikle yüzme ve sutopu şubelerinde de ulusal ve uluslararası başarıları olmuştur. 30 Nisan 2021 tarihinde ise kulüp şirketleşmiştir. 2020-21 sezonunda 1. olarak doğrudan Süper Lig'e yükselmiştir. Süper Lig'de 26 yıl aradan sonraki ilk sezonunu 9. sırada tamamlamıştır. 4 sezon kaldığı Süper Lig'den 2024-25 sezonunda düşmüştür.
Bu dönemde 2022-23 sezonunu lig 4.'sü olarak tamamlayarak tarihindeki en başarılı Süper Lig sezonunu yaşayan kulüp, Fenerbahçe'nin Türkiye Kupasını kazanmasıyla birlikte Konferans Ligine katılmaya hak kazanmış ve tarihinde ilk kez Avrupa kupalarında ülkeyi temsil etme hakkına sahip olmuştur.

II. Dünya Savaşı sırasında, silah altında bulunan askerler dışındaki gençleri savaşa hazırlama amacıyla çıkartılan Sivil Savunma Mükellefiyeti adı altındaki yasayla, kamu ve özel sektörde 500 kişiden fazla eleman çalıştıran kuruluşların bir spor kulübü kurmaları mecburiyeti neticesinde 1938 yılında TCDD 6. İşletme Bölge Müdürlüğü bünyesi içerisinde temelleri atılan kulübün ilk kurucu üyeleri Eşref Demirağ, Vasfı Ramazan, Hasan Silah, Hikmet Tezel, Feridun Kuzeybay, Seha Keyder, Emin Ersan, Esat Gürkan ve Kenan Gülgün'dür. Adana Demirspor futbolun dışında yüzme, sutopu, bisiklet ve güreş dallarına da büyük önem vermiştir.
Adana'nın ilk kulüpleri sayılan İdman Yurdu, Torosspor ve Seyhanspor dışında yine müessese takımı olan Millî Mensucat ve Adana Demirspor gibi ligi oluşturan takımların katılımıyla Çukurova Futbol Ligi oluşturulmuştur. 1942 yılından 1953 yılına kadar Adana Demirspor bölge şampiyonu olarak gruplara katılmaya hak kazanmıştır. 1947 yılında grup şampiyonu olmuş, Ankara'da yapılan Türkiye Futbol Şampiyonası final karşılaşmalarında Ankara Demirspor ve Fenerbahçe'nin ardından Türkiye üçüncüsü olma başarısı göstermiştir. 1951 yılında Balıkesir'de yapılan final karşılaşmalarında Beşiktaş ve Altay'ın ardından Türkiye üçüncüsü olmuştur. 1953-54 futbol sezonunda Adana Demirspor Türkiye Amatör Takımlar Şampiyonası finalinde oynadığı Ankara Hacettepe SK takımını Selami Tekkazancı (Füze Selami)'nın golüyle 1-0 yenerek Türkiye Şampiyonu olmayı başarmıştır.
1940 yılından 1969 yılına kadar kulüp başkanları TCDD 6. İşletme Bölge Müdürlüğü bünyesinden oluşmuştu. TCDD 6. İşletme Bölge Müdürlüğü bünyesi dışından ilk başkan Mahmut Karabucak olmuştur.

1960-61 Millî Lig sezonunda, üç büyük il dışından lige katılan ilk takım olma şerefine nail olan Adana Demirspor maçlarını federasyonun kararı gereği Ankara'da oynamıştır. Aynı sezon ligden düşmüştür. 1963-64 sezonunda Orhan Şeref Apak'ın Federasyon Başkanlığı döneminde yeni kurulan 1. Lig'e (eski 2. Lig) Adana Demirspor, önceki yıllarda kurulmuş profesyonel takım olduğu için alınmıştır. Bu sezon Çukurova İdman Yurdu ile beraber, Ankara, İstanbul ve İzmir kulüplerinin dışında lige katılım sağlayan ilk profesyonel Anadolu kulübü olmuştur.
On yıl Süper Lig'e çıkma uğraşı veren Adana Demirspor nihayet 1972-73 sezonunda Muharrem Gülergin ve Nuri Şengezer'in gayretleriyle Adana'da Uşakspor'u Fatih Terim ve Bektaş'ın golleriyle 2-0 yenerek bu amacına ulaşmıştır. Fatih Terim'in kaptanlığında 1973-74 Türkiye 1. Futbol Ligi sezonunda yeniden Süper Lig'e merhaba demiştir. Bu sezondan itibaren 11 sezon Süper Lig'de (eski 1. lig) kalmıştır. 1977-78 sezonunda Türkiye Kupası'nda Trabzonspor'la final oynamıştır.

1983-84 Türkiye 1. Futbol Ligi sezonu sonunda, 11 sezon üst üste Süper Lig'de barınan Adana Demirspor yeniden 1. Lig'e düşmüştür. 1983 yılında kulüp başkanı Erol Erk'in girişimleriyle Adana Demirspor Kulübü kendi lokaline kavuşmuştur. 1985-86 sezonunda Adem Atılgan'ın başkanlığı döneminde Muhammet Kaymak'ın parasal desteği ayrıca teknik direktör Ali Hoşfikirer'in gayretleriyle Adana Demirspor, 1987-88 Türkiye 1. Futbol Ligi sezonunda Süper Lig'de oynamaya hak kazanmıştır. 1987-88 Türkiye 1. Futbol Ligi, 1988-89 Türkiye 1. Futbol Ligi ve 1989-90 Türkiye 1. Futbol Ligi olmak üzere 3 sezon Süper Lig'de oynayan Adana Demirspor, 1989-90 Türkiye 1. Futbol Ligi sezonu sonunda devrin Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Selahattin Çolak başkanlığında, 1. Lig'e düşmüştür. 1990-91 sezonunu yeniden 1. Lig'de geçirmek zorunda kalan Adana Demirspor, bu ligde düştüğü sene yeniden şampiyon olarak 1991-92 Türkiye 1. Futbol Ligi sezonunda Süper Lig'de oynamaya hak kazanmıştır, bu sezon sonunda Süper Lig'de barınamayarak tekrar 1. Lig'e dönmek zorunda kalmıştır. 1993-94 sezonunda Metin Türel'in idaresinde Ankara'da Çanakkale Dardanelspor ile oynadığı 1. Lig'i play-off final karşılaşmasını Timuçin ve Ercan'ın golleriyle 2-1 kazanarak şampiyon olmuş, 1994-95 Türkiye 1. Futbol Ligi sezonunda yeniden Süper Lig'de oynamaya hak kazanmıştır.

1994-95 Türkiye 1. Futbol Ligi sezonunda başkanlığı devrin Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Aytaç Durak, teknik direktörlük görevini ise Samet Aybaba üstlenmiştir. Süper Lig'e çok iyi başlayan, 5. hafta sonunda 4 büyüklerin ardından 5. sırada olan Adana Demirspor, 1994-95 Türkiye 1. Futbol Ligi sezonu 5. haftasında sahasında oynadığı Gaziantepspor maçında, 68. dakikada Gaziantepspor lehine verilen penaltı sebebiyle, teknik direktör Samet Aybaba'nın tahrikleri ile çıkan olaylar neticesinde 3 hafta tarafsız sahada oynama cezası almış ve devamında toparlayamayarak çok kötü bir sezon geçirip sezonu 15 puanla son sırada tamamlayarak 1. Lig'e düşmüştür. 1994-95 Türkiye 1. Futbol Ligi sezonundan sonra Adana Demirspor Süper Lig'e ancak 26 yıl sonra yükselebilmiştir. O sezon, üç yabancısı Fernand Coulibaly, Emmanuel Duah, Sob Evariste Dibo dikkat çeken performans sergilemiştir. 1995-96 sezonuna şampiyonluk parolasıyla başlayan Adana Demirspor'da işler istenildiği gibi gitmemiş ve 1996-97, 1997-98 sezonlarında da 2. Lig'de oynamak durumunda kalmıştır. 1998-99 sezonunda 2. Lig 3. Klasman grubunda oynayan Adana Demirspor, son maçında İstanbul'da Bakırköyspor'a 4-0 yenilerek, grubu 37 puanla 7. sırada tamamlamış, tarihinde ilk kez 1999-2000 sezonunda 3. Lig'de oynamak durumunda kalmıştır.

1999-00 sezonunda 3. Lig 3. grupta oynayan Adana Demirspor, grubu 57 puanla 3. sırada tamamlamıştır. 2000-01 sezonunda 3. Lig 3. grupta oynayan Adana Demirspor, grubu 65 puanla 1. sırada tamamlayıp, 2001-02 sezonunda 2. Lig'de oynamaya hak kazanmıştır.

2001-02 sezonunda 2. Lig 3. Klasman grubunda, grubu 31 puanla 1. sırada bitirerek, ekstra play-off müsabakalarına katılmaya hak kazanmıştır. Denizli'de yapılan elemeleri finalde Karşıyaka'yı yenip şampiyon bitirerek 1. Lig'e yükselmiştir. Ancak diğer sezon Lig A ve Lig B olarak ikiye ayrılan 2. Lig statüsünde Lig A'da oynayarak yine, daha sonra 1. Lig olarak devam eden statüde devam etmiştir. 2002-03 sezonunda 1. Lig'de oynayan Adana Demirspor, ligi 42 puanla 10. sırada tamamlamıştır. 2003-04 sezonunda 1. Lig'de oynayan Adana Demirspor, ligi 33 puanla 16. sırada tamamlamış ve 2. Lig'e düşmüştür.

2004-05 sezonunda 2. Lig C grubunda grubu 48 puanla 5. sırada tamamlamıştır. 2005-06 sezonunda 2. Lig 2. Klasman grubunda oynayan Adana Demirspor, grubu 23 puanla 3. sırada tamamlamıştır. 2006-07 sezonunda 2. Lig 5. Klasman grubunda grubu 34 puanla 1. sırada tamamlamış ve yükselme grubuna çıkmıştır. Yükselme grubunu 31 puanla 3. sırada tamamlayıp, ekstra play-off müsabakalarına katılmak zorunda kalmıştır. 22 Mayıs 2007 tarihinde Bursa'da elemelere katılmış, Alanyaspor ve Kardemir Karabükspor'u eleyerek finale çıkmış, finalde Giresunspor'a 5-1 yenilerek 1. Lig'e yükselememiştir. 2007-08 sezonunda 2. Lig 2. Klasman grubunda oynayan Adana Demirspor, grubu 40 puanla 1. sırada tamamlamış ve yükselme grubuna çıkmıştır. Yükselme grubunda son iki haftaya ilk iki sırada giren takım, arka arkaya Adanaspor A.Ş. ve Mersin İdman Yurdu'na kaybedilen iki maç sonunda, 33 puanla 3. sırada tamamlayıp, ekstra play-off müsabakalarına katılmak zorunda kalmıştır. İskenderun Demir Çelikspor'u 1-0 ve Çankırı Belediyespor'u 3-0 yenerek finale çıkmış, finalde son dakika golüyle Güngören Belediyespor'a 1-0 yenilerek 1. Lig'e yükselememiştir. 2007-08 sezonunda ekstra play-off final müsabakası sonunda, Aytaç Durak önderliğinde yıllardır gelmeyen başarılar ve Mustafa Tuncel başkanlığında üst üste 2 sezon finalde elenmenin stresi ile maç sonunda, sezon boyunca Adana Demirspor Kulübü'ne büyük destek veren taraftarlar, Aytaç Durak aleyhinde sloganlar atmış ve neticede Aytaç Durak kulüpten desteğini çektiğini açıklamıştır. 

2008 yılı yaz aylarında sürekli ertelenen ve Mavi Şimşekler ile başkan Mustafa Tuncel arasında sert tartışmaların yaşandığı kongreler neticesinde Mehmet Gökoğlu başkan seçilmiştir. Kayyumun bile tartışıldığı bu dönemde başkan seçilen Mehmet Gökoğlu görevi devraldıktan sonra, zor günlerinde Adana Demirspor Kulübü'ne verdiği destekten ötürü Aytaç Durak'a teşekkür etmiş, yaşanan olaylardan dolayı üzüntülü olduğunu ve kötü tezahüratı önlemekte kararlı olduklarını belirtmiştir.
2008-09 sezonuna Başkan Mehmet Gökoğlu ve teknik direktör Metin Yıldız ile başlayan Adana Demirspor, 25'ten fazla futbolcuyu takımdan göndermiş ve yepyeni bir takım oluşturmuştur. Takım kademe ve klasman gruplarında başarısız olarak TFF 2. Lig'de devam etmiştir. 2009-10 sezonunda Başkan Bekir Çınar ve teknik direktör Hüseyin Özcan ile klasman grubu birincisi olarak çıktıkları play-offlarda ilk turda Tavşanlı Linyitspor'a yenilerek elenmişlerdir. 2010-11 sezonunda Başkan Mustafa Tuncel ve teknik direktör Ali Güneş ile yine klasman grubundan yükseldikleri play-offlarda ilk turda Yeni Ma

Adana Devlet Tiyatrosu, Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü'ne bağlı yerleşik bölge tiyatrolarından biridir.
Hacı Ömer Sabancı Kültür Merkezi’nin 168 kişilik salonunda oyunlarını sergilemektedir. 25 Ekim 1981’de William Shakespeare'in Kral Lear adlı oyunun galası ile hizmete başlamıştır. Yerleşik kadro ile oynanan ilk oyun, 11 Kasım 1982'de Ira Levin imzalı “Ölüm Tuzağı” olmuştur. Kurumun ilk müdürü, Şakir Gürzumar'dır.
Bu kurumda görev yapmış bazı tanınmış sanatçılar şunlardır: Ali Sürmeli, Uğur Polat, Halil Doğan, Güven Kıraç, Mustafa Uğurlu, Galip Erdal, Fikret Vurucu, Serhat Nalbantoğlu, Vahide Perçin, Bersun Goriça, Deniz Akel, Osman Wöber, Şekip Taşpınar, Tayfun Erarslan, Mustafa Kurt.

Resmî site 15 Mayıs 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Adana'daki tiyatrolar

Adana Devlet Tiyatrosu Sayfası 7 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Adana Erkek Lisesi (AEL), ilk adı Mekteb-i Rüşdiye-i Askeri olan ve kuruluşu resmi olarak 1883'e tarihlenen, Adana'nın en eski okulu. Merkez Seyhan ilçesinde, İstiklal Mahallesinde bulunmaktadır.

Erken dönem kayıtları Adana'nın işgali sırasında yok edilen lise, 1924'te Adana Lisesi, 1927'de Adana Erkek Lisesi adını almıştır. Okul 1932'de, eski ismi Adana Sultanisi olan Adana Kız Lisesinin kurulmasıyla, yerini bu okula bırakarak bugünkü yerine taşınmıştır. Okulun eski tarihi binası halen ayaktadır. İlerleyen yıllarda bu binaya ek binalar da yapılmıştır. Uzunca süre erkek öğrencilerin okuduğu okulda daha sonra karma eğitim başlamıştır. Bir dönem yabancı dil ağırlıklı (Süper Lise), Müfredat Laboratuvar Okulu gibi alt bölümleri olan okul halen Adana Erkek Anadolu Lisesi adıyla hizmet vermektedir.

Adana'nın ve Türkiye'nin en eski okullarından olan AEL mezunları arasından edebiyat, sanat ve spor alanında ün yapmış isimler çıkmıştır. Orhan Kemal, Yılmaz Güney, İlhan Selçuk, Turhan Selçuk, Demirtaş Ceyhun, Hasan Hüseyin Korkmazgil, Faruk Tınaz, Hakkı Bulut, Aytaç Arman, Ruhi Su, Murat Kekilli, Ali Özgentürk ve Nihat Ziyalan gibi isimler bunlara örnek verilebilir.
Eski mezunları çeşitli dönemlerde bir araya gelerek anma günleri düzenlemektedir.

Resmi Site 1 Aralık 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Adana Fen Lisesi, 2 Eylül 1987 tarihinde Adana'da MEB onayı ile kurulan bir eğitim kurumudur.
Lisenin eğitim-öğretim hizmetlerine başladığı bina, 1909 yılında Türk-Ermeni iç çatışması sonrası yetim kalan Ermeni çocukları için kullanıma sunulan tarihi Eytamhane, -diğer adıyla- Taş Bina'dır. Eytamhane mektebi, eğitim ve sosyal hizmetlerine başladığı günden itibaren sırasıyla Ermeni Yetimhanesi, Kızlar Okulu, Enver Paşa Mektebi, Eytamhane İlkokulu olarak dönemin şart ve ihtiyaçlarının şekillendirdiği üzere işlevsel bir dönüşüme uğramış olup; sonraları, Erkek Öğretmen Okulu, Kız Öğretmen Okulu, Eğitim Enstitüsü ve Adana Anadolu Lisesi ismi altında Türkiye Cumhuriyeti kurumları olarak tarihsel varlığını sürdürmüş ve 1987 yılından bu yana ise değişen statüsü ile, Adana Fen Lisesi olarak eğitim-öğretim hayatına devam etmektedir.
Adana Fen Lisesi, şehir merkezinde, yaklaşık 40 dönümlük bir yeşil alan üzerine kurulmuş pansiyonlu bir okuldur. Bugün, Taş Bina'da 9. ve 10. sınıf derslikleri, öğretmenler odası, proje odası, edebiyat odası, revir, psikolojik danışma ve rehberlik servisi ile bir üst katında pansiyoner öğrencilerin misafir edildiği yatakhane bölümü bulunmaktadır. İdare yeni ek binasında ise idari bölüm odaları, fizik, kimya, biyoloji ve bilgisayar laboratuvarları, kütüphane, satranç odası ile 11. ve 12. sınıf derslikleri yer almaktadır. Yemekhane, etüt salonu, kapalı spor salonu, açık spor ve yürüyüş alanları, öğrenci kafeteryası ve dinlence kamelyaları okulun diğer bağımsız birimlerini oluşturmaktadır.

2008 yılında Adana'daki orta öğretim kurumları arasında yapılan bilgi ve kültür yarışmasında birinci seçilen okul, aynı yıl OYAK Grubu'nun 6.sını düzenlediği "Liseler arası Matematik Yarışması"nda ikinci oldu.
Okulun Aysun Tokkuzun isimli öğrencisi, 2007 yılındaki ÖSS'de EA-1, SAY-1 ve SÖZ-1 alanında 1. oldu. Ali Gökçe isimli öğrencisi ise, 2009 yılındaki ÖSS'de SAY-1 alanında 3. oldu.
2011 yılında yapılan Avrupa Birliği Bilgi Yarışması'nda okulu Barış Arslan, Emre Öztürk ve Muhammed Burak Bereketoğlu temsil etmiştir. Okul, yarışmayı Adana birincisi olarak tamamlamış ve Türkiye finallerine gitmeye hak kazanmıştır.
Özellikle fen bilimleri alanında olmak üzere birçok olimpiyat, nitelik yarışması, proje sunumu ve bölge sınavında ulusal ölçekte ismini duyurmuş olan Adana Fen Lisesi'nin ayrıntılı başarı kayıtlarına okul iletişiminden veya internette bulunan mezun portallarından ulaşılabilir.

Adana Garı, Adana'nın Seyhan ilçesi Kurtuluş Mahallesi'nde yer alan TCDD'ye ait hemzemin ana tren istasyonudur.
Günümüzde TCDD 6. Bölge Müdürlüğüne ev sahipliği yapan ve Adana – Mersin demiryolu ve Adana – Halep demiryolunun başlangıç noktası olan garın ilk binası Mersin – Tarsus – Adana Railway / Mersin – Tarsus – Adana Demiryolu (MTA) Şirketi tarafından inşa edilerek 2 Ağustos 1886'da hizmete girmiştir. Günümüzdeki gar binası ise Chemins du Fer Impérial Ottomans de Bagdad / Osmanlı İmparatorluk Bağdat Demiryolu (CIOB) Şirketi tarafından inşa edilerek 27 Nisan 1912'de hizmete girmiştir.
1886 – 1933 yılları arasında sık sık farklı şirketler tarafından işletilen istasyon, 27 Nisan 1933'te -o sıralar adı Devlet Demiryolları Umum Müdürlüğü olan- TCDD'nin denetimine girmiştir.
Bir kenar peronu ve bir ada peronundan oluşan istasyon, Toros Ekspresi, Erciyes Ekspresi ve Fırat Ekspresi Anahat Trenleri ve Mersin – Adana, Mersin – İskenderun ve Mersin – İslahiye Bölgesel Trenleri'ne hizmet vermektedir.
Gar; ana binası, lojmanları ve bakım-tamir atölyeleri ile kentin orta kesiminde yaklaşık 450.000 m² büyüklükte bir alanı kaplamaktadır. Gar binasının önünde Uğur Mumcu Meydanı bulunmaktadır. Bu meydana üç büyük sivri kemerle açılan, geniş ve yüksek bir mekana sahip olan garın orta bölümünde bekleme salonu, gişeler, danışma ve eşya emanet bölümü gibi standlar yolculara hizmet vermektedir. Soldaki bölümün üst katında hareket memurluğu, gar müdürlüğü ve VIP salonu vardır. Binanın sağında ve solunda ayrıca lojmanlar mevcuttur. İstasyonun, yolcu trenleri için üç peronu bulunmaktadır.

TCDD
Adana – Yenice – Mersin demiryolu
Adana – Fevzipaşa – Halep demiryolu

TCDD resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TCDD Taşımacılık resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Adana Görüşmesi (Adana Mülakatı, Yenice Görüşmesi veya Yenice Mülakatı), 30-31 Ocak 1943 tarihlerinde, Türkiye Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ile Birleşik Krallık Başbakanı Winston Churchill'in gerçekleştirdiği iki taraflı toplantıdır.

Toplantı, günümüzde Mersin'in Tarsus ilçesine bağlı Yenice'de, Adana – Mersin demir yolu hattı üzerindeki Yenice Tren İstasyonu'nun bir tren vagonunda gerçekleştirilmiştir. Bu nedenle de Yenice Mülakatı, Yenice Görüşmesi gibi adlarla da anılmıştır. Türk ve İngiliz diplomatlar ve resmi yetkililerin görüşmelerinde Türk tarafı Ankara'da görüşülmesini, İngiliz tarafı ise Kıbrıs'ta görüşülmesini teklif etmişti. Nihayetinde taraflar bu istasyonda mülakatı gerçekleştirmeyi kararlaştırmışlardır.
Hilmi Uran anılarında bu mevkiyi şöyle tarif etmiştir: "Sonraları bu görüşme Adana Mülakatı diye anılır oldu. Fakat hakikatte iki devlet adamının telâkisi Adana'da değil, Yenice istasyonunda ve vagon içinde olmuştu. Yenice, Tarsus'a bağlı küçük bir Nusayri köyüdür ve Adana'ya yirmi üç kilometre mesafededir. Konya istikametinden gelen trenler burada, Adana ve Mersin cihetine gitmek üzere ikiye ayrılır. İstasyon, yüksek okaliptüs ağaçlarının gölgelendirdiği şirin bir yerdir."

1943 yılı Ocak ayında Kazablanka'da Kazablanka Konferansı'nı gerçekleştiren Amerika Birleşik Devletleri başkanı Franklin D. Roosevelt ve Birleşik Krallık Başbakanı Winston Churchill, Nazi Almanyası'na karşı Balkanlar'dan bir cephe açmayı tasarlamışlardır. Kazablanka Konferansı'nın hemen ertesinde Adana'ya gelen Churchill, bu tasarı hakkında İsmet İnönü'yle görüşmüştür. Görüşmede İngiliz tarafının amaçladığı Türkiye'yi, Mihver Devletlerine karşı Müttefik Devletler ile birlikte II. Dünya Savaşına girmesi için ikna etmekti. Türk tarafı ise bu isteklere Sovyetler Birliği'ne ve savaş sonrası Avrupasındaki artan nüfuzuna ve gücüne yönelik kaygılarını belirterek karşılık vermiştir. Ayrıca Türk Ordusu'nun Mihver Devletlerine karşı savaşa girmesi isteniyorsa malzeme ve teçhizat eksikliğinin giderilmesi ve takviye edilmesi gerekliliği öne sürülmüştür. Churchill'in bunlara yanıtı ise Sovyetler konusunda endişeleri azaltıcı telkinler ve teçhizat tedariki için de Amerikan ve İngiliz yardımı vaatleri olmuştur.

Türk tarafının öne sürdüğü gerekçeler ve kaygılarla savaşa girme ısrarının üstesinden geldiği, Türkiye'nin savaşa girişini ötelediği bir netice ortaya çıkmıştır. Ayrıca Türkiye, bu görüşmede öne sürdüğü kaygılarını gidermeleri adına Batı'dan askeri malzeme yardımı sözü de almıştır. Öte yandan Sovyetler Birliği'nin 1943'teki Moskova Konferansında şiddetli biçimde gündeme getirdiği üzere Türkiye'nin müttefik kuvvetlerden yana açıkça tavır almadığı ve savaşa girmekten kaçındığı eleştirilerine neden olmuştur.

Adana Kalesi, Adana'nın merkezinde Tepebağ ve Kayalıbağ mahallelerinde bulunan Geç Roma Dönemi'ne kadar uzanan tarihi yapıdır.

Geç Roma Dönemi'ne kadar uzanan kale çeşitli yönetimler altında kullanılmış olup, Harun Reşid'in halifeliği zamanında Abbasiler tarafından mevcut kale yıktırılarak bulunduğu yere daha büyük bir kale yaptırılmıştır. Evliya Çelebi Seyahatnamesi'nde şu şekilde anlatılmaktadır: "Dört köşeli çevresi dört yüz adımdır. Yedi kulesi, iki kapısı vardır." 18. yüzyıl Osmanlı döneminde şehrin güvenliği, hazinenin saklanması ve hapishane olarak da kullanılmıştır. Kale kapılarından birisi Taşköprü'den şehre girişte de kullanılmıştır. Yunan İsyanını bastırmak isteyen Osmanlı, Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa'dan yardım istemiş, bunun karşılığında Kavalalı Mehmet Ali Paşa ise Mora'yı istemiştir. Yunanistan'ın bağımsızlığı sonucu Mora'yı alamayan Kavalalı Mehmet Ali Paşa saldırıya geçmiştir.
Kütahya Antlaşması sonucu Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın oğlu Kavalalı İbrahim Paşa Adana taraflarına çekilmiştir. 31 Temmuz 1832'de Adana Mısır Ordusu'nun eline geçti. 8 Ekim 1832'de kalede cephane patlaması, kale ve köprüde hasar meydana geldi. Adana Kalesinde meydana gelen bu olay sonrasında Kalekapısı ve İçkale'de önemli ölçüde yıkıma uğramıştır. II. Mahmud Kütahya Antlaşması'ndan memnun kalmamıştı ve Osmanlı casusları tarafından yağma yapıldığı düşünülüyordu. Çözülemeyen sorunlar sonucunda 4 yıl sonra Kavalalı İbrahim Paşa Mısır'a çekilirken Osmanlıların eline geçmemesi amacıyla Adana Kalesi'ndeki cephaneyi ateşe verdirtmiş ve kale duvarlarının bir kısmı yıkılmıştır.

Adana Katliamı (Kilikya Katliamı) veya Osmanlı Türkçesi ile Adana İğtişaşı (Ermenice: Ադանայի կոտորած) olarak da adlandırılan, 1909 Nisan'ında Osmanlı İmparatorluğu'nun Adana vilayetinde meydana gelen karşılıklı silahlı etnik çatışmalar sonucu Adana bölgesindeki Müslüman nüfus tarafından Ermeni mahalle ve köylerinde yapılan Ermeni karşıtı pogrom. Olaylarda 15.000 ile 30.000 arasında Ermeni'nin öldürüldüğü rapor edilmektedir. 
Osmanlı ve Türk kaynakları ile bunun aksi yönde iki tarafın karşılıklı çatışmaları neticesinde her iki taraftan ölenlerin olduğunu belirtmektedir. Bu olaylar üzerine hükûmet derhâl Rumeli'den Adana'ya asker sevk etmiş, bunların gelmesi üzerine olaylar yeniden alevlenmiş ama bu defa isyan çabuk bastırılmıştır. Cemal Paşa, Adana Vakası'nda 17.000 Ermeni ve 1.850 Müslüman öldüğünü, eğer şehrin nüfus oranı Ermenilerin lehine olsaydı bu sayıların tersine tecelli etmiş olacağını belirtmiştir. Yeni Tasvir-i Efkâr gazetesi de ölenlerin sayısını şöyle vermiştir: Müslümanlardan 1.186 kişi, gayrimüslimlerden ise 5.243 kişi. Ayrıca İsmail Hami; ölü sayısını 1.850 Türk, 1.700 Ermeni olarak tespit etmiştir. Öte yandan Patrikhane kendi yaptırdığı araştırma ile 21.300 ölü rakamı çıkarmıştır. Edirne mebusu Babikyan Efendi, meclise takdim etmek üzere bir rapor hazırlamıştı. Pek kısa bir zaman sonra öldüğü için mecliste görüşülemeyen bu raporda ölü sayısını 21.001 olarak gösteriyordu. Cemal Paşa'nın verdiği rakam, mahkemelerin bitmesinden sonraya ait olduğu cihetle, olay sırasında kaçıp da sonra geriye gelenler olabileceği düşünülürse ölen Ermenilerin 21.000'den ziyade 17.000'e yakın olduğu kabul edilebilir.

Yaşanan olayların farklı taraflarca farklı isimlerle anılır;

Adana İğtişaşı (Adana Karışıklığı): Osmanlı yöneticilerine göre
Adana Vak’ası (Adana Olayları): Yerel hükûmet temsilcilerinin adlandırmasına göre
Adana Faciası: Ermeni kaynaklarına göre
Adana Katliamı: Misyoner kaynaklarına göre
Bu tanımlamaların yanında olaylar bazı kaynaklarda "Adana İsyanı" veya "Adana Ayaklanması" şeklinde de geçer.

Nüfus: Çukurova ya da antik ve Orta Çağ ismiyle Kilikya, Ermenistan devletinden önceki son uzun süreli Ermeni devleti olan Kilikya Ermeni Krallığı'nın kurulduğu coğrafi bir bölgedir. Önce Memlüklerin ve daha sonra da Osmanlı yönetimine altına giren bölge bu dönemlerde önemli bir Ermeni nüfusuna ev sahipliği yapmıştır. Bu bölge 1894-96 çatışmalarında zarar görmemiştir. Ermeni milisleri ve Hamidiye Alayları arasında özellikle Güneydoğu ve Doğu Anadolu'da gerçekleşen çatışmalardan korunan Ermeni nüfus, Adana ve çevresinde bu olaylarında sonrasına tarihlenen resmî Osmanlı 1914 nüfus sayımında hâlâ belirgin şekilde 52.650 kişi (Müslüman nüfus: 341.903) ile bölgede varlığını korumaktadır. Bu Ermenilerin bölgenin önemli bir azınlığı olduğu göstermektedir.
31 Mart Vakası: Meşrutiyet yönetimde iktidarda olan İttihat ve Terakki partisi ile şeriat yanlısı diğer gruplar arasında 12-13 Nisan gecesi çıkan isyan, 13 Nisan'da (Rumi takvime göre 31 Mart) Hareket ordusu tarafından bastırılmıştır. Olaylar bu dönemde ülkedeki siyasi çalkantıyı ortaya koymaktadır. Adana Olayları ise hemen bir gün sonra 14 Nisan 1909'da patlak vermiştir. Bölgedeki İngiliz Elçisi, olaylardan önce kentte taraflar arasında yaşanan etnik gerilimi politik nedenlere bağlıyor ve şu şekilde rapor ediyor: "Meşrutiyet'in ilanından sonra (24 Temmuz 1908), neredeyse Adana'da hiç kimse gerçekten tatmin oluşmamıştı. Türkler artık daha uzun süre efendi olamayacakları düşüncesinden nefret ediyorlardı. Ermeniler özerlik için acele etmek istiyorlardı. Yunanlar meşrutiyete güvenmiyorlardı çünkü kendilerinin onun oluşumuna katkısı olmamıştı ve çünkü meşrutiyette, eski rüşvet sisteminde sahip olmaktan memnun oldukları bazı imkânları kaybedecek gibi görünüyorlardı..."

Meşrutiyet öncesinde gayrimüslimlerin silah taşıması yasaktı. Bu yasak kalkınca Çukurova Ermenileri özellikle kilise destekli şekilde silahlanmaya başlamışlardır. Mısır'a kaçan Ermeni piskopos Muşeg'in silahlanma ve öldürme temalı sözleri önlemlidir;

"İntikam; cinayete karşı cinayet; silah satın alınız. 1895'teki her Ermeni'ye karşı bir Türk."
"Bir ceketi olan onu satıp silah almalıdır."
Türklere yönelik provokasyonlar: Adana'nın yerel gazetelerinden İtidal, olaylarda Türkleri kışkırtan yazılara yer vermiştir. Gazetenin sahibi İhsan Fikri Bey kurulan mahkemede yargılanmıştır.

Şahitlerden birisi Hagop Terziyan idi. Yaşananları incelemek için İstanbul'dan iki heyet gönderildi. Biri Adana'da, diğeri Osmaniye'de olmak üzere iki savaş mahkemesi (Divan-ı Harb-i Örfi) kuruldu. Heyetlerden biri Mersin Mutasarrıfı Esad Bey başkanlığında Şura-yı Devlet üyesi Faik Bey ile Cinayet Mahkemesi üyesi Artin Mosmorciyan Efendi'den, diğeri ise Meclis-i Mebûsan üyeleri Yusuf Kemal (Tengirşenk) başkanlığında Babikyan Efendi, Arif Bey ve Musdikyan Efendi'den oluşuyordu.

Ermeni tezi: Olayları daha önce Çukurova ve ülkenin doğusunda yaşanan etnik çatışmalar ile 1915'teki 24 Nisan Tutuklamaları ve 27 Mayıs'ta çıkarılan Tehcir Kanunu'da bir bütün olarak görür. Yaşananları İttihat ve Terakki yönetimince planlanan bir Ermeni halkına karşı yapılan bir soykırım (Ermeni Soykırımı) olarak değerlendirir.
Türk tezi: Yaşanan yıkım ve kayıpları Ermeni ulusal hareketince organize edilen Ermeni isyanlarının bir parçası olarak görür. Çatışmanın karşı taraf tarafından başlatıldığını, amacının ayrı bir devlet kurmak olduğunu savunur. Etnik çatışmada kayıp Ermeni rakamlarını abartılı bulsa da çatışmalarda Ermenilerin öldüğünü kabul eder. Bunun yanında olaylardaki Osmanlı karşıtı yabancı ülkelerden verilen desteğe ve kayıplar içinde yer alan Müslüman nüfusa vurgu yapar.

Kibaroğullarının Ağıdı (Müftü'ye Ağıt, Müftü'nün Ağıdı) isimli Adana yöresine ait ağıt, 1909 Adana Olayları sonrası gerçekleşen idamlardan Bahçe Müftüsü için oluşturulmuştur. Ağıdın dönemi konusunda kaynaklar başka zamanlar ya da farklı idam yerlerine işaret etseler de, Prof. Dr. Ali Osman Öztürk yaptığı araştırma sonucu Bahriye Nazırı ve 4. Ordu Kumandanı Cemal Paşa'nın anılarından şu bölüme ulaşır:

“İdam olunan Müslümanlar arasında Adana’nın en eski ve en zengin ailelerine mensup gençler bulunduğu gibi, Bahçe kazası müftüsü de vardı. Bu müftünün o havali Türkleri nezdinde pek büyük bir nüfuzu vardı”.
Müftünün idamı konusuna Ahmet Kocaman şu şekilde ışık tutar:

"Sultan Reşad tahta çıktığı sıralarda, Çukurova’da Ermeniler devlete karşı ayaklanırlar. Bahçe Müftüsü, 'Ermenilerin kanı da malı da helaldir.' şeklinde fetva verdiği için, hükûmet tarafından Dörtyol’da astırılır. Anası, bunlar için ağıt yakar." (aslında Sultan II. Abdülhamit dönemi)
Ağıt, olaylara karışan provokatif bir müftünün idamının yani devlet tarafından cezalandırıldığının kültürel belgesidir.
Haçin Ağıdı, şimdiki adı Saimbeyli olan ilçenin Ermenice kökenli adı Haçin'dir. Çoğunluğunun Ermeni olduğu ilçede, Türk azınlık yaşamaktadır. Hikâye olayları Türklerin gözünden anlatır.

Mahşer kazanı kurmuşlar
Bebekleri kaynatırlar
Gün görmedik hanımları
Süngü ile oynatırlar
Adanayi Voghb (Adana Ağıdı), Simpad Pürad tarafından bestelenen, Ermeni ağıdı. Ermeni kayıpları için bestelenmiştir. Ağıttan bir bölüm:

Ateşler içinde üç gün üç gece,
İçerden kılıç, dışarıdan topla,
Sildiler Ermeniyi dünya yüzünden,
Kanlar akıyor berrak sulardan.

Kasap Misak Ağıdı, Kapadokya kökenli Yunan müzisyen Theodoros Demircioğlu tarafından 1960 öncesinde plağa okunan bir ağıttır. Ağıt, Misak adlı Ermeni bir kasabın 1909 Adana Olayları sonrasında idam edilişini anlatır. Eserde Karamanlıca lehçe özellikleri görülür. Ağıttan bir bölüm:

Bu ne haldır, Kasap Misak?
Bu haline can dayanır mı?
Goyun gibi asıldın sen,
Seni gören inanır mı?
Tarsus'un Kırmızı Kilimleri (The Red Rugs of Tarsus), Tarsus Amerikan Lisesinde, o dönemdeki adıyla Aziz Paul Enstitüsünde görevli kadın öğretmen Hellen Davenport Gibbons'ın anılarını içeren kitap.

Adana Koleji (İngilizce: Adana College), Adana'nın Seyhan ilçesinde bulunan ortaöğretim kurumu. 23.08.1960 günü, 63 öğrenciyle Adana Şakirpaşa Havaalanı civarındaki bir binada eğitim-öğretimine başlamıştır. Günümüzde Baraj Yolu'ndaki yerleşkesinde eğitim-öğretime devam etmektedir. Adana'nın eğitim-öğretimine devam eden en eski kolejidir.
Kurucusu ve ilk müdürü Matematik Öğretmeni Ahmet Küstü'dür.

23.08.1960 günü, eğitim-öğretime başlayan Adana Koleji'ne, öğrenci mevcudunun hızla artması üzerine ilk binası yeterli olmamış ve okul, 1961-1962 öğretim yılında, Reşatbey Semtinde Stadyum civarındaki “Bosnalılar Köşkü” adıyla anılan binaya nakledilmiştir ve yine aynı yıl ilkokul bölümü açılmıştır.
1963-1964 öğretim yılında, Özel Adana Koleji bünyesinde, Özel Adana Lisesi eğitim-öğretime başlamıştır. Özel Adana Koleji Ortaokulu ilk mezunlarını 1962-1963 yılında, Lisesi ilk mezunlarını 1964-1965 yılında vermiştir.
1975-1976 öğretim yılında Baraj Yolu'ndaki 6500m2 arsa üzerinde inşaatı tamamlanan kendi binasına taşınmış ve tek bina olması nedeni ile ilkokul bölümünü aynı yıl kapatmıştır.
Özel Adana Lisesi 1982-1983 Öğretim yılından itibaren bazı derslerin öğretimini yabancı dille yapan “Anadolu Liseleri” statüsüne geçmiş ve öğretim süresi 7 yıla çıkarılmıştır.
1988-1989 öğretim yılı başında 18 derslikli ve ilk katında konferans salonu bulunan ek bina inşaatı bitirilerek, Özel Adana Lisesi ek binaya taşınmıştır. Aynı yıl 2 Anasınıfı ve 9 şubesiyle Özel Adana Koleji İlkokulu yeniden eğitim-öğretime başlamıştır.
Adana'da ilk Özel Fen Lisesi 1990-1991 öğretim yılında Özel Adana Koleji bünyesinde “Özel Adana Fen Lisesi” adıyla eğitim-öğretime açılmıştır.

ÖSYM'nin 2001 kitapçığında dil alanında Türkiye Özel Okullar 1.si olan Özel Adana Koleji;

1991′de ÖYS'de dil alanı Türkiye 1.si,
1992′de dil alanı Türkiye 5.si,
1998′de TM alanı Türkiye 51.si Adana 1.si,
2000′de dil alanında Adana 1.si,
2001′de sayısal alanı Türkiye 14.sü Adana 1.si,
2001′de dil alanı Türkiye 77.si Adana 1.si,
2002′de TÜBİTAK kimya olimpiyatları Akdeniz bölge 1.si
2006 OKS'de Türkiye 3.sü Adana 1.si,
2006 ÖSS'de Sayısal 2 puan türünde Türkiye 62.si Adana 3.sü,
2008 OKS'de Türkiye 1.si,
2008 OKS'de Adana 7.si,
2009 ÖSS'de Yabancı dil alanında Türkiye 7. si Adana 1.si,
2009 ÖSS'de Yabancı Dil alanında Türkiye 7.si Adana 1.si,
2010 SBS'de 500 tam puan alarak Türkiye 1.si 6 öğrenci,
2011 SBS'de Adana 5.si öğrenciler yetiştirme başarısı göstermiştir.

Adana Koleji Resmi Sayfası 8 Mart 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kuruköprü Anıt Müzesi ve Geleneksel Adana Evi (Adana Etnografya Müzesi, Eski Müze), Adana il merkezinde bulunan bir etnografya müzesi.
Eski bir Rum kilisesi içinde bulunan müzede, Çukurova köylerinde ve Toroslar'da yaşayan Yörüklere ait oldukça eşyalar sergilenir.

1845 yılında Kuruköprü mevkiinde inşa edilen Türkiye-Yunanistan nüfus mübadelesi ile Rum cemaatin şehirden ayrılması ile terk edillen Anıt Kilisesi, müze olarak yeniden işlevlendirilmiş; Adana Arkeoloji ve Etnografya Müzesine ev sahipliği yapmıştır.
1972 yılında arkeoloji müzesi için yeni bir müze binası inşa edilip eserler yeni müzeye  taşınınca Kuruköprü'deki eski kilise binası bir süre müze deposu olarak kullanıldı. Yapı, 1983 yılında restore edildi ve etnografya müzesi olarak ziyarete açıldı.
2008 yılında binada  yeniden restorasyon çalışmaları başladı ve etnografik eserler, Arkeoloji Müzesi'ne taşındı. Restorasyon, 2015'te tamamlandı. Müze, 2017'deki açılış töreni ile Adana Kuruköprü Anıt Müzesi ve Geleneksel Adana Evi adıyla hizmete girdi.

1 sayılı vitrin: Ham deri çarık, zemzem takımı, bakır kahve ibriği, ahşap kahve değirmenleri, mangal, hedik, ellik, körük, kirkit, keserler, gelin takunyası, güneş ölçme aleti
2 sayılı vitrin: Ney, kaval, aşiret zurnaları
3 sayılı vitrin: Altın küpe, kolye ve bilezikler
4 sayılı vitrin: Gümüş kemerler ve kemer tokaları
5 sayılı vitrin: Gümüş hamaylı kolyeler ve tesbihler
6 sayılı vitrin: Gümüş halhal, yüzük, tepelik ve bilezik, ağızlık, sürmedan, köstekli saat
7 sayılı vitrin: Yaylı kabak kemane, yaylı tambur, kemençe
8 sayılı duvar vitrini: Kılıç ve kalkan
9 sayılı vitrin: Cepken, sırma işlemeli kadın giysisi, manken üzerinde simle dokunmuş kadın kıyafeti
10 sayılı vitrin: Manken üzerinde iki adet bindallı ve cepken

El dokuma tezgâhları, ıstar, mekik, kirkit, yay, ılkıdır, kirmen, çıkrık ve duvarda kilim örnekleri yer almaktadır.

Kurulmuş halde olan kara kıl çadırın içinde çeyiz çuvalları, yerde keçeler, kilimler, duvar yastıkları, fener, keklik kafesi, hızman, tüfek ve barutluk vardır. Çadırın önünde deri çarık ayakkabı, ağaç su kabı, dibek, yayık, haviye ve kaşıklık bulunmaktadır. Çadırın sol tarafında deri yayık başında Türkmen kızı, el değirmeni, duvarda eli belinde koç boynuzu motifli kilim yer almaktadır.

Ortada bir mangal ve giyinmiş kuşanmış Türkmen kızı mankeni bulunmaktadır. Duvarda ise geyik derisi ve yazılı bakır tepsi vardır.

1-2-3 sayılı vitrinler: Taş baskılı ve tezhipli Kur'an ve cüzler
4 sayılı vitrin: Kılıç, kama ve hançer örnekleri
5 sayılı vitrin: Barutlu dolma tüfekler ve barutluklar
6 sayılı vitrin: Çakmaklı tabancalar
7 sayılı duvar vitrini: Kılıç ve kalkan
8 sayılı vitrin: Sırma ve sim işlemeli peşkir ve para keseleri
9 sayılı vitrin: Aşiret kadınının genel giysileri

Toros Dağlarında yaşayan aşiretlerin el dokuma, cicim, zili, sumak, ilikli, düz dokuma kilim örnekleri, halı, heybe, seccade, yastık örnekleri teşhir edilmektedir. Ayrıca, keçe seccade ve çeyiz çuvalı vardır.

Adana Kültür ve Sanat Merkezi, Türkiye'nin Adana kentinde, eski Adana Kız Lisesi binasında  bulunan kültür merkezidir.
Şehir merkezinde Taşköprü'nün güneyinde, Seyhan Nehrinin batı kıyısında, Seyhan Caddesi üzerindeki tarihî okul binasında 2006 yılında hizmete girmiştir.

Adana Kültür ve Sanat Merkezi, Sultan II. Abdülhamit döneminde inşa edilmiş  ve uzun yıllar okul olarak kullanılmış bir tarihî yapıda 2006 yılında hizmete açılan hizmete açılmıştır.
Osmanlı hükûmeti, II. Abdülhamit döneminde  Adana'da Vilayet Meydanı'na yakın bir nehir kıyısında askerî rüştiye kurmaya karar vermişti. Rüştiye binası Adana Valisi Abidin Paşa tarafından 1881- 1885 yıllarında yaptırıldı. O sırada Adana'daki en yüksek binalardan biriydi.
İnşaat tamamlandığında bina bir askeri rüştiye olarak değil, 5 yıllık bir Mekteb-i İdadi olarak kullanıldı; ardından 8 yıllık bir Mekteb-i İdadi'ye dönüştürüldü. 1894-1895 eğitim-öğretim yılında, yatılı öğrencilerin konaklaması için binaya mutfak ve yemek salonu eklendi. Bina, I. Dünya Savaşı sırasında askeri bir depo olarak kullanıldı ve Fransız işgalinden sonra, Adana Sultani oldu.
Cumhuriyetin ilanı sonra, bir süreliğine Erkek Lisesi olarak hizmet veren bina, 1934 yılında Adana Kız Lisesi'ne dönüştürüldü. 1998 Adana-Ceyhan depremi sırasında hasar gören bina depremin ardından boşaltıldı, 2005 yılına kadar boş kaldı.
2005- 2006 arasında İl Özel İdaresi tarafından restore dilmiş ve Kültür ve Sanat Merkezi olarak kullanılmak üzere Adana Büyükşehir Belediyesi'ne devredilmiştir. Konferans ve sergilere ev sahipliği yapmaktadır. Bir odasında Kız Lisesi döneminin bir sınıfı yaşatılmaktadır.

Bina, Seyhan kıyısında bir yalı gibi inşa edilmiştir. Kesme taştan yapılmış üç katlı düz bir yapıdır. İki ana kat ve bir bodrum katından oluşan binanın tüm katlarında odalar büyük bir salona açılır. Bu boşluklar günümüzde fuaye olarak kullanılır.
Katları birbirine bağlayan ahşap merdivenler nehre bakan pencerelerle aydınlatılır. Üst katta sergi ve toplantı salonları ile kent yöneticileri için ayrılmış bir oda bulunur.

Adana Merkez Otogarı, ya da halk arasındaki adları ile Merkez Otogar veya Adana Otogarı, Adana'nın Seyhan ilçesinde bulunan ve 122.250 m² bir alanda kurulu olan şehirler arası otobüs terminalidir. D 400 yolu üstüne kurulan otogar otoyola da yaklaşık 6,5 km uzaklıktadır. İçerisinde toplam 31 tane yazıhanesi ve 72 peronu bulunan otogardan Türkiye'nin çoğu kentine sefer kalkmaktadır.
Adana Büyükşehir Belediyesi, Merkez Otogar'ın yanı sıra daha çok ilçeler arası seyhatler yapan dolmuşların kalktığı Yüreğir ilçesindeki Yüreğir Otogarını da işletmektedir.

Şu anki Merkez Park ile Sabancı Merkez Camii'nin olduğu konumda yer alan eski otogar yaşanan taşkınlar ve artan talepler doğrultusunda yetersiz kalmaya başlamıştı. 1980'lerde yeni otogar için temeller atılmış ancak inşaat sürecinde yaşanan aksaklıklar nedeniyle yeni otogarın açılışı 1992 yılına kadar gecikmiştir. 1992 yılının Aralık ayında ise yeni otogar açılabilmiştir.
Mevcut otogarın yeniden inşaatı için Adana Büyükşehir Belediyesi'nin çalışmaları bulunmaktadır. Yeniden inşaat edilmesi durumunda otogar ile YHT arasında bir bağlantı merkezi de kurulacaktır.

Adana Metrosu, Türkiye'nin Adana ilinde hizmet veren metro sistemidir. Sistemin ilk ve tek hattı olan M1 (Hastane - Akıncılar) Metro Hattı, 13,5 km uzunluğundadır ve 13 istasyondan oluşmaktadır. Hat, Nisan 2009'da kısmî olarak hizmete girmiştir, birkaç ay sonra da tekrar kapatılmıştır. Daha sonra Mayıs 2010'da tekrar açılmıştır. M1 hattının 1. etabı mevcutken 2. etabı Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın onayıyla 2024 Yatırım Programı'na alındı.

1988'de projelendirilen metronun inşasına 1996'da başlandı. 2000 yılında ödenek olmadığından yapımı durduruldu. 2006 yılında yapımına yeniden başlandı. Nisan 2009'da, seçimler için 8,5 km'lik bölümü hizmete açıldı ancak seçimlerden birkaç ay sonra tekrar kapatıldı. Mayıs 2010'da yeniden hizmete açıldı.

13,5 kilometrelik M1 (Hastane - Akıncılar) Metro Hattı üzerinde tamamı engelli erişimine uygun olan 13 istasyon bulunmaktadır. İstasyonların 4'ü hemzemin, 5'i viyadük, 4'ü ise yer altındadır.

Yaklaşık 10,5 kilometre olması hesaplanan hat, 2024 Yatırım Programı'na Cumhurbaşkanı'nın onayıyla alınarak 2024-2026 yılları arası yapılacak projeler arasına girdi. Hatta ayrılan bütçe miktarı 11.180.787.000 TL.

Hat
Hat uzunluğu: 13,5 km
İstasyon sayısı: 13
Araç sayısı: Üçlü katarlar halinde 350 kişilik 36 araç
Kapasite: 660.000 kişi/gün (2. etap tamamlandığında)
Elektriklendirme: 750 V DC
Besleme tipi: Havaî hat
Bilet sistemi: Kentkart
Araç
Azami hız: 80 km/sa
Yolcu kapasitesi: 311 kişi
Boyu: 27 metre
Genişliği: 2,65 metre
Ağırlığı: 41 ton
Her üç araç bir katar olmak üzere toplam 12 katardan oluşmaktadır.

Metro Durakları-Saatleri 13 Nisan 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Adana Sinema Müzesi, Türkiye'nin Adana kentinde bulunan bir sinema müzesidir.
Adanalı yönetmenler, oyuncular, yapımcılar, eserleri filme konu olan Adanalı yazarları tanıtmak üzere 23 Eylül 2011 tarihinde açılmıştır. Türkiye'nin ikinci sinema müzesidir.
Müze binası, Seyhan ilçesine bağlı Kayalıbağ Mahallesinde, Seyhan Nehrinin batısındaki, iki katlı eski bir Adana evidir. Zemin katında film afişleri sergilenir. Sergilenen afişlerdeki en az bir isim (örneğin yönetmen, oyuncu, senarist) Adanalıdır.
Birinci katta, Yılmaz Güney'in fotoğraflarının, eşyalarının ve rol aldığı filmlerin afişlerinin sergilendiği bir oda bulunur.  Diğer odalar Adana Sanatçıları Odası, Yeni Kuşak Sanatçılar Odası, Adana Yapımcıları Odası, Mehmet Baltacı Koleksiyonu Odası gibi adlar taşır. Altın Koza Odası'nda  Adana Büyükşehir Belediyesi'nin düzenlediği Altın Koza Film Festivalinin geçmişi sergilenir.
Müzede yer verilen sinemaya emek vermiş diğer kişilerden bazıları ressam ve sinemacı Abidin Dino, romanları pek çok filme ilham kaynağı olan  Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Muzaffer İzgü, yönetmen Şahin Kaygun, oyuncu Şener Şen, yönetmen Ali Özgentürk; Şener Şen'in babası oyuncu Ali Şen, Orhan Duru, Aytaç Arman, Bilal İnci, Meral Zeren, Menderes Samancılar, Nurhan Tekerek ve Mahmut Hekimoğlu'dur.
İkinci katta fotoğraf ve sinema sanatına ait bir kütüphanesi bölümü de vardır. Kütüphanede sinema tarihçisi Alberto Modiano'nun bağışladığı 3.500 kitap bulunur.

Müzede engellilere uygun giriş, park alanı, refakat hizmeti, lavabo, sesli betimleme ve hissedilebilir yüzey bulunmaktadır.

For images5 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ramazanoğulları Camii veya Adana Ulu Cami, Adana'da bulunan, 16. yüzyıldan kalma tarihî bir camidir.
Ramazanoğulları Beyliğinin başyapıtı olan cami, şehrin en önemli tarihi yapılarından birisidir. 1998 yılında Sabancı Merkez Camii'nin hizmete açılmasına kadar Adana'nın en büyük camisi olma özelliğini korumuştur.
Yapımına Ramazanoğlu Halil Bey tarafından 1509'da başlandı; Halil Bey'in ölümü üzerine oğlu Piri Mehmet Paşa tarafından 1541 yılında tamamlandı. Ramazanoğlu Halil Bey ve Piri Mehmet Paşa ile Mehmet Paşa'nın iki oğlu caminin güneydoğusundaki 1541 tarihli türbede yatmaktadır. Cami, [[1998 Adana-Ceyhan depremi]nde hasar görmüş; 1998-2004 yıllarında onarılıp ibadete açılıştır.
Caminin mimarisi Selçuklu ve Memluk üsluplarını taşır. Duvarları siyah beyaz mermer taşlarla bezelidir. Batı ve doğuda birer kapısı bulunur. Batı kapısı üzerinde iki yılan kabartması olan bir kubbe ve bir kitabe vardır. Doğu kapısı üzerinde ve minberinin üstünde de birer kitabesi bulunur. 16. yüzyıldan kalma çinileri meşhurdur.
Medrese, türbe, imaret, dar'ül hadis, dar'ül şifa, sıbyan mektebi gibi yapıları da içeren Ramazanoğlu Külliyesi'nin bir parçasıdır. Külliyenin günümüze kadar gelebilmiş diğer kısımları; medrese, türbe ve Ramazanoğulları Saray Selamlığıdır. Medrese, Türk-İslam Kültür Merkezi adıyla işlev görmektedir. Ramazanoğulları saray selamlığı ziyaret açıktır ve Çukurova Üniversitesine bağlı bir kültür merkezi olarak kullanılmaktadır. Günümüze gelememiş imaretin yerinde, geçmişte Adana Islahanesi, Hamidiye Sanayi Mektebi  ve İnkılap İlkokulu olarak kullanılmış, halen imam hatip ortaokulu olarak kulanılan tarihî bir eğitim binası bulunur.

Cami

Külliye yapıları

Dick Osseman’ın Adana Ulu Camii Fotoğrafları 14 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Adana Ulu Camii Panoromik Görüntüsü, Mekan360.com sitesi

Adana Yeşiloba Hipodromu, Türkiye'nin Adana kentinde bulunan bir hipodromdur. Hipodrom, Seyhan ilçesine bağlı Yeşiloba mahallesinde yer almaktadır.

Adana'da at yarışları 1962 yılında Şakirpaşa Havalimanı yakınlarındaki bir yarış pistinde başladı. Yarış pisti, kısa bir süre sonra mevcut yerine 66.6 hektarlık bir alana taşındı. Açılışta, bugün hala hizmet veren kum yol bulunmaktaydı. Çim pist 1996 yılında tamamlandı ve 1998 ilkbaharında yarışmalara ev sahipliği yapmaya başladı. İki pistin yanı sıra, 2000 yılının sonbaharında eğitim pisti açıldı. Hipodromda 3 pist bulunmaktadır.
3,000 kişilik bir kapasiteye sahip olan ikinci seyirci standları Ocak 1999'da açıldı.

Hipodrom, yarış, antrenman ve ahır tesislerinden oluşan 66.6 hektarlık bir alanı kaplamaktadır. 1.800 m uzunluğunda ve 25 m genişliğinde kum oval, tüm hava koşullarında yarışılan 1,600 m uzunluğunda ve 20 m genişliğinde çim oval ve eğitim için 1,400 m uzunluğunda ve 15 m genişliğinde bir kum oval olmak üzere üç iç içe geçmiş pist bulunmaktadır.
Yenisi 3 katlı 3,000 kişilik modern bir yapı olmak üzere iki seyirci tribünü bulunmaktadır. Kompleksin içinde ayrıca 5 restoran, yiyecek satıcıları, çocuklar için oyun alanı ve haflinger padokları bulunmaktadır. 1 hektardan büyük bir alan, ziyaretçiler için bir rekreasyon alanı olarak belirlenmiştir.
Hipodromda 5 midilli ahırı, ayrıca bir yulaf deposu ve bir at nalı bulunmaktadır. Pansiyon alanında 1260 ahır ve bir ameliyat ünitesine ev sahipliği yapan modern bir at hastanesi vardır. Ayrıca bu alanda alışveriş ve servis merkezi bulunmaktadır.

Yeşiloba Hipodromu'na Adana şehir merkezinden Barkal minibüsleri, Tarsus ve Mersin'den TOK ve Koç minibüsleri ile ulaşılabilir.
Hipodromun 1,6 km doğusunda bulunan Şehitlik Tren İstasyonuna Adana Merkez, Şakirpaşa, Yenice, Tarsus ve Mersin Merkez istasyonlarından sıkça sefer yapılmaktadır.

Adana kebabı, Adana'ya özgü, "zırh" adı verilen, satıra benzer bir bıçak ile elde kıyılan parça etten yapılan Türk mutfağında bir kebap veya şiş köfte çeşidi.
Adana kebabını diğer kebaplardan ayıran en belirgin özellik kullanılan ettir. Et, doğal ortamda ve kendine has bir floraya sahip bölge yaylalarında yetiştirilmiş erkek koyunlardan elde edilmiş olmalıdır. Üretim tekniği ve ustalık da ürüne önemli ölçüde farklılık katar. Karışım hazırlanırken kullanılan malzemeler kırmızı pul biber, kuyruk yağıdır. Adana kebabının servisi, tamamlayıcı unsurlar olan yeşillik, sumaklı soğan salatası ve salatayla yapılmalıdır.
Kuzu eti, kuzu kuyruk yağı, pul biber ve tuz ile yapılır. Mevsiminde ise pul biber elde edilen ve yörede kök biber denilen kırmızı biber, taze olarak minik küpler halinde doğranıp eklenir. Bunların dışında hiçbir baharat konulmaz.
Adana Kebabı Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Yaylalarda doğal ortamda yetiştirilmiş, en az bir yaşındaki erkek koyundan elde edilen et, yağ, sinir, damar ve zarlarından ayrılır. Ayıklanan et parçalar halinde bir gün dinlendirilir. Dinlenmiş et zırh tabir edilen ve iki elle kullanılan keskin bıçakla kıyılır. Kıyılmış et miktarının %30'u kadar kuyruk yağı zırh ile ayrıca kıyılır. Kıyılmış et ile kıyılmış kuyruk yağı, kırmızı pul biber ve tuz ilave edilerek yoğrulur. Karışım Adana kebabının ana unsurunu oluşturur. Yoğrulmuş karışım ikinci kez zırh ile kıyılır. En az 4-5 saat buzdolabında dinlendirilir. Hazırlanan karışım, 0,5 cm kalınlığında, 3 cm eninde 90–120 cm uzunluğunda şişlere sıvanır gibi saplanır. Şişlendikten sonra 1 saat kadar şişte dinlendirilir. Bu dinlendirme el suyunun etten akması içindir. Saplama esnasında el suya batırılıp şiş üzerindeki et sıvazlanır. Bu işlem etin şişten dökülmemesi için yapılır. Elde kalan su az olmalıdır, çok olursa et haşlanır, kebabın tadı bozulur. Bir kişilik Adana kebabı 180 gramdır. Bir buçuk tabir edilen Adana Kebabı'nın eti ise 270-280 gramdan az olamaz.

Adana kebabı alevsiz, durgun, korlu meşe kömürü ateşinde pişirilir. Pişirme derecesi etin kırmızıdan koyu kahverengine dönmesine kadar devam eder. Pişirme sırasında şişler sık sık çevrilir. Yağı pide ekmekle alınır. Bu işlem yapılmazsa yağ ateşe düşerek alevlenir ve kalitenin bozulmasına neden olur.

Adana kebabı coğrafi tescilli olup üretimi için Adana Ticaret Odası'ndan izin alınmalıdır.

Tipik bir servis Adana kebabı porsiyonu; kömürde pişmiş etin yanında közlenmiş domates ve biber, mevsim salata, nane-maydanoz-süs biberi-limon tabağı, soğan salatası ve ezme ile gelir. Yöresel bir içecek olan şalgam suyu, ayran veya rakı ile tüketilir. Adana'ya özgü olsa da tüm Türkiye'de kebapçıların menülerinde yer alır.

Adana Ticaret Odası Adana Kebap Yönergesi

Adana İdman Yurdu veya sponsorluk anlaşması gereği Bitexen Adana İdman Yurdu, 2008-09 yılında Kadınlar 2. Lig 4. Grubu lider bitirerek tarihinde ilk kez Kadınlar 1. Ligine yükselmiştir. 2009-10 yılında takım ligdeki ilk sezonunda ligi 6. sırada tamamlamıştır. 2010-11 sezonunda ise tarihinin en başarılı sezonunu geçiren kulüp ligi 3. sırada tamamlayarak TFF'nin verdiği 10.000 TL para ödülünü de kazanmıştır. 2011-12 sezonunda da ise ligin bir sezonluk yenilenen statüsü gereği klasman grubunda mücadele eden takım orada 2. olarak şampiyonluk grubuna kalmamış ve sezonu erken kapatmıştır. 2012-13 sezonunda da ise transfer döneminin başlarında ekonomik olarak sıkıntı çeken kulüp mevcut başkan Metin Taylancı'nın yoğun çabaları sonucu bu dar boğazdan kurtulup gerekli transferleri ve oyuncuların lisanslarını çıkartarak sezona başlamıştır.
Adana İdman Yurdu, şehrin en üst ligdeki tek kadın futbol takımı olarak Kadınlar 1. Liginde mücadelesini sürdürmektedir.

10 Ocak 2016 itibarıyla
Teknik direktör:  Aslı Canan Sabırlı

Not: Uyruk bilgisi futbolcuların FIFA uygunluk kurallarınca oynayabileceği millî takımı gösterir. FIFA kuralları haricinde başkaca uyruğa da sahip olabilirler.

Adanaspor, 1954 yılında Adana'da kurulan bir kulüptür. 3. Lig'de mücadele etmektedir.

Adanaspor, amatör olarak 4 Nisan 1932 tarihinde kurulmuş olup 23 Ocak 1954 tarihinde Mehmet Şanlıtürk, Mehmet Eroğlu, Mustafa Bekbaş, Ali Gedikbaş, Ahmet Kavrakoğlu, Musa Çaldağ, Nevzat Ağaoğlu, Cumali Aslankeser, Selim Zeper ve İsmail Kaplakaslan tarafından sarı-lacivert renklerle profesyonel faaliyetlerine başlamıştır. 1964 yılında sarı-lacivert renkler bırakılıp yerine hâlen kullanımda olan turuncu-beyaz renkler seçilmiştir. Turuncu renk Adana'da yetişen Narenciyeyi beyaz ise Pamuku temsil eder. 1966 yılında Akınspor ve Torosspor'u da bünyesine katan Adanaspor, 1966-67 sezonunda Türkiye 2. Ligi'nde yer alan Adanaspor, 1970-71 sezonu sonunda Türkiye 1. Ligi'ne terfi etme başarısı gösterdi.
Aynı yıl Gençlik ve Spor Bakanlığı Kupasını da kazanan Adanaspor, 1972-73 sezonunda Gençler Ligi'nde de bulunduğu grupta şampiyon oldu. 1971-1984 yılları arasında, 13 yıl boyunca Türkiye 1. Ligi'nde mücadele eden Adanaspor, bu dönemde 3 kez UEFA Kupasına ve 1 kez de Balkan Kupasına katılma başarısını gösterdi.
1983-84 futbol sezonunda Türkiye 2. Ligine düşen Adanaspor, 1987-88 sezonunda yeniden şampiyon olarak Türkiye 1. Ligine yükselme başarısı göstermiştir.
Ekonomik sıkıntıların yoğun olduğu bu dönemde, sürekli yenilenen kongreler, istikrarsız yönetimler, futbol takımına yansıyınca 1990-91 sezonu sonunda Adanaspor tekrar 2. Türkiye Ligi'ne düşmüştür.
1996 yılında, Genel Kurul kararı ile şirketleşme yolunda ilk adımı atarak Adanaspor Spor Faaliyetleri A.Ş. adını almıştır. 1997-98 futbol sezonu sonunda Adanaspor futbol takımı yeniden Türkiye 1. Ligi'ne yükselme başarısı göstermiştir. Ancak 2000-01 sezonunda yeniden 2. Lig'e düştü. 1. Lig hasreti sadece 1 sene sürdü ve 2001-02 sezonunda 2. Lig A Kategorisi'nde 3. olarak Süper Lig'e dönmüştür.
Şirket hisselerinin Uzan ailesine geçmesinden sonra bu ailenin 2003 yılından itibaren yaşadığı ekonomik sorunlar yüzünden zor durumda kalmış ve 2005 yılı aralık ayında şirketin tasfiyesi istenmiştir.
Ekonomik zorluklar yüzünden önce 2003-04 sezonunda 2. Lig A kategorisine, ertesi sezon 2. Lig B kategorisine düşmüştür. Aynı sebepler yüzünden maçlara çıkamayan Adanaspor, Türkiye 3. Futbol Ligine düşmüştür. Kulüp tasfiye sebebiyle kapanma noktasına gelmiştir.
Türkiye'nin “ İlk kadın spor kulübü başkanı ” Adanaspor başkanlığını yapmış olan Fahrunnisa Hancıoğlu'dur.
Ayrıca 2009 yılında kurulan Dişi Kaplanlar “Türkiye'nin ilk kadın taraftar grubu” olma özelliğini taşır. Dişi Kaplanlar hâlen aktif olarak Adanaspor tribününe katkılar sağlamaktadır.
2015-16 sezonunda 1. Lig şampiyonu olmuştur ve Süper Lig'e yükselmiştir. 2016-17 sezonunda Süper Lig'i son sırada tamamlayarak tekrar 1. Lig'e düştü. 2017'den bu yana 1. Lig'de mücadele etmektedir.
2024 yılı ocak ayında FIFA'dan yapılan açıklamada kulübe transfer yasağı getirildi. 17 Ocak 2024'te Fenerbahçe ile oynanan Türkiye Kupası maçında 6-0 kaybedilmesinin ardından teknik direktör Mustafa Kaplan ile karşılıklı anlaşılarak sözleşmesi feshedildi.
27 Ekim 2024 tarihinde teknik direktör Kemal Kılıç ile yolları ayırdı.
31 Ekim 2024 tarihinde teknik direktör Yusuf Şimşek ile anlaşıldığını kamuoyuna duyurdu.
2024/25 1. Lig sezonuna 2-1'lik Erokspor galibiyeti ile başlayan Toros Kaplanlar 31 Ağustos 2024 tarihinde teknik direktörleri Sol Bamba'nın hayatını kaybettiğini açıkladı.

Adana Demirspor ve Adanaspor arasındaki rekabet iki kulübün kuruluşundan beri sürmektedir. Adana dışında en büyük rekabeti Tarsus İdman Yurdu ve Mersin İdman Yurdu'yla yaşamaktadır ve bu rekabetin uzun bir geleneği vardır.

2006 yılında kurulan takım EBBL'de oynamıştır. 2010 yılında TB2L'ye yükselmiştir. 2012'de TB2L'de sondan 3. olarak EBBL'ye düşen takım 2014'te yeniden TB2L' ye yükselmiştir.

19 Kasım 2025 itibarıyla

Not: Uyruk bilgisi futbolcuların FIFA uygunluk kurallarınca oynayabileceği millî takımı gösterir. FIFA kuralları haricinde başkaca uyruğa da sahip olabilirler.

Süper Lig: 22 Sezon
1971-1984, 1988-1991, 1998-2001, 2002-2004, 2016-2017

1. Lig: 33 Sezon
1966-1971, 1984-1988, 1991-1998, 2001-2002, 2004-2005, 2008-2016, 2017-2025

2. Lig: 3 Sezon
2005-2006, 2007-2008, 2025-2026

3. Lig: 2 Sezon
2006-2007, 2026-

Amatör Ligler: 12 Sezon
1954-1966

Süper Lig
İkincilik (1): 1980-1981
Üçüncülük (1): 1975-1976
Dördüncülük (2): 1974-1975 1977-1978
• Türkiye Kupası
Yarı final (1): 2001-2002
Çeyrek final (2): 1971-1972 1972-1973
• Gençlik ve Spor Bakanlığı Kupası
Şampiyonluk (1): 1970-1971

1. Lig:
Şampiyonluk (3): 1970-1971, 1987-1988, 2015-2016
Play Off Final (1): 2011-2012

2. Lig:
Şampiyonluk (1): 2007-2008

Başbakanlık Kupası
Final (1): 1980-1981

Ana madde: Adanaspor sezonları listesi

Not: Tablo son 10 sezonu göstermektedir. Ayrıntılar ve geçmiş sezonlar için Ana Maddeye bakınız.
23. Haftadan İtibaren Ligden Çekildi**

Adanaspor resmî web sitesi
Taraftar Resmi Web Sitesi
TFF.org'da Adanaspor
Instagram'da Adanaspor
Facebook'ta Adanaspor
X'te Adanaspor

Adanaspor-Adana Demirspor derbisi veya Adana Derbisi, Türkiye'de futbol derbilerinden biridir. Tarihi kökleri, takımların kuruluş sürecindeki gerginliklere ve yıllar içinde gelişen rekabete dayanır. Uzun süre 5 Ocak Stadı'nda devam eden mücadele, 2021 sonrasında Yeni Adana Stadı'nda sürecektir. Yeni stadyumda henüz derbi maçı oynanmamıştır. Ancak bu stadın yarısı Adana Demirspor'un renkleri mavi-lacivert, diğer yarısı da Adanaspor'un renkleri turuncu-beyaz olacak şekilde koltuklandırılmıştır. Derbinin 5 Ocak Stadı'nda sürdüğü eski dönemlerde de benzer şekilde Adana Demirspor taraftarları, stadın kuzey tarafında toplanır ve taraftar grubu Şimşekler Grubu kuzey kale arkasında veya kuzey kapalı tribünde yer alırken; Adanaspor taraftarları ve taraftar grubu Turbeyler de güney taraf ve kale arkasında bulunmaktaydılar.
Önceleri yerel düzeyde karşı karşıya gelen takımların rekabeti, 1970'lerin ortalarından 1980'lerin ortalarına kadar aynı anda Süper Lig'de mücadele ettikleri için arttı. Daha sonra farklı kategorilerde yer aldıkları için düzenli biçimde lig maçlarında karşılaşamadılar ancak bir dönem, sezon başlamadan önce oynanan TSYD Kupası maçlarında iki takım karşı karşıya gelirdi. 1990'ların sonlarında Adanaspor'un Süper Lig'e yükselmesi ve sonra kapanma sürecine girmesi ile 2000'lerin başında derbiler yeniden sekteye uğramıştır. Bu süreçte tribünde taraftar gruplarının da yeniden şekillenmesi ve gittikçe öne çıkması ile saha içindeki mücadele saha dışında, örneğin internet ortamında da devam etti. 2012'den itibaren iki takımın aynı ligde olmalarıyla canlanan derbide son maç 2020-21 sezonunda 1. ligde oynandıktan sonra, o sezon Adana Demirspor'un Süper Lig'e çıkması ve Adanaspor'un 1. Lig'de devam etmesiyle derbi mücadelelerinde yeniden bir araya girildi.
Adana'nın en önemli iki futbol takımının yaptığı 63 maçta Adanaspor 22, Adana Demirspor 16 galibiyet aldı. İki takım arasındaki 25 maç berabere sonuçlanırken, en farklı galibiyet ise 1995-1996 sezonunda oynanan ve Adana Demirspor'un 7-0'lık galibiyetiyle sonuçlanan maçtır.

Akbank, 30 Ocak 1948'de Adana'da Hacı Ömer Sabancı'nın da aralarında bulunduğu bir grup iş insanı tarafından bölgedeki pamuk üreticilerine finansman sağlamak amacıyla kurulmuş özel banka. 2025 yıl sonu itibarıyla 3,5 trilyon türk lirası seviyesini aşan aktif büyüklüğü ile Türkiye'nin en büyük bankalarından biri haline gelmiştir. Akbank 2017 yılında Brand Finance tarafından hazırlanan “Dünyanın En Değerli 500 Banka Markası” araştırmasında üst üste 6. Kez ‘Türkiye’nin En Değerli Banka Markası’ olmuştur. Akbank bu marka değeri ile dünya genelinde 500 bankanın bulunduğu listede 94. sırada yer almıştır. Akbank ayrıca, 2015 yılında Brand Finance'in yaptığı “Dünyanın En Değerli 500 Markası” araştırmasında “Türkiye’nin En Değerli Markası” olmuştur.
Banka'nın İstanbul’daki ilk şubesi 14 Temmuz 1950 tarihinde Sirkeci’de açılmış, 1954 yılında ise Genel Müdürlük İstanbul’a taşınmıştır. 1963 yılında tüm bankacılık işlemlerinde otomasyona geçmiştir. Banka’nın ilk yurt dışı temsilciliği Almanya’nın Frankfurt şehrinde açılmıştır. Banka, 1983 yılında ise daha sonra adı Sabancı Bank olarak değiştirilen ve yurt dışında kurulan ilk Türk özel sektör bankası olan Ak International Ltd.’i hizmete açmıştır. 1996 yılında Ak Yatırım Menkul Değerler AŞ, 1997 yılında Ak Yatırım Ortaklığı AŞ, 2000 yılında Ak Portföy Yönetimi AŞ ve Özel Bankacılık Bölümü ve 2002 yılında Ak Emeklilik AŞ’yi kuran Akbank, 2005 yılında Ak Finansal Kiralama AŞ’yi de bünyesine katmıştır. Mayıs 2005'te Ak Emeklilik, Ak Sigorta’ya satılmıştır.

II. Dünya Savaşı’ndan sonra, Hacı Ömer Sabancı, Adanalı sanayici Ahmet Sapmaz ve Bekir Sapmaz kardeşler, Adana’nın sanayi kuruluşu Millî Mensucat’ın sahipleri dört iş insanı Nuh Naci Yazgan, Nuri Has, Mustafa Özgür ve Seyit Tekin ile birlikte bir banka kurmaya karar vermişlerdi. Kurucuların hepsi, Adana’da yaşayan Kayserili iş adamlarıydı. Amaçları bölgenin pamuk üreticilerine finansman sağlamaktı. Banka, 12 Nisan 1947 tarihinde "Adana-Kayseri Bankası" adıyla finans sektöründe yerini aldı. İki şehrin baş harfleri nedeniyle “Akbank” adıyla anıldı. Bu isim, aynı zamanda bölgede yetişen pamuğu temsil ettiği için seçilmişti. Tek şube ile küçük bir mahalli banka olarak kurulan Akbank, o dönem faaliyette olan dört bankanın en küçüğüydü.

Akbank'ın kurucu ortakları ve hisseleri şöyleydi: Nuri Has (%15), Hacı Ömer Sabancı (%15), Nuh Naci Yazgan (%15), Mustafa Özgür (%15), Ahmet ve Bekir Sapmaz (%15), Seyit Tekin (%5). Kurucu ortaklardan geriye kalan %20'lik hissenin Adanalı ve İstanbullu itibarlı iş adamlarına satılması için kota konuldu. %10 hisse Adanalı iş adamlarına, %10 hisse ise İstanbullu iş adamlarına ayrıldı. Bu hisselerin de satılması ile 83 iş insanı bankanın kurucu ortaklar heyetinde yer aldı.
Bankanın İstanbul’daki ilk şubesi 14 Temmuz 1950 tarihinde Sirkeci’de açıldı, 1954 yılında ise Genel Müdürlük İstanbul’a taşınmıştır.
Kurucu ortaklar bankayı 1962 yılına kadar yönettiler. Yönetim kurulu başkanlığını ortaklardan Seyit Tekin’in oğlu İbrahim Tekin yürüttü. 1962’de Sabancı Ailesi bankaya hakim oldu. Türkiye İş Bankası eski Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Dallı, Akbank’ın yönetim kurulu başkanlığına getirildi. Akbank 1963 yılında tüm bankacılık işlemlerinde otomasyona geçti. Banka’nın ilk yurt dışı temsilciliği Almanya’nın Frankfurt şehrinde açıldı.
Dallı, politikaya atılıp 1969 seçimlerinde milletvekili olunca bankanın yönetim kurulu başkanlığına İş Bankası’nın eski yöneticilerinden Bülent Yazıcı getirildi. 70'li ve 80'li yıllarda Naim Talu’nun üstlendiği bu görevi 1998’den 2008'e kadar Erol Sabancı yürütmüştür. 2008 Mart ayından beri Akbank Yönetim Kurulu Başkanlığı görevini, Suzan Sabancı Dinçer yürütmektedir.

Kasım 2008'de dünya çapında yaşanan ekonomik kriz, Türkiye'yi derinden etkilemeye başladığında, Akbank'ın 1.000'e yakın personelini işten çıkarttığı haberleri yayıldı. Bank Sen, işten çıkarılanların sayısının 1.400'ü bulduğunu ve bunun bankanın toplam iş gücünün %10'unu oluşturduğunu açıklayarak Akbank'ı protesto etti. Banka yetkilileri başlangıçta basının konuyla ilgili sorularını cevaplamaktan kaçındılar. Ancak, kısa bir süre sonra yaptıkları açıklamada, öncelikle bankanın toplam istihdamının azalmakta değil artmakta olduğunu, büyüme hedeflerinin değişmediğini, "devamlı olarak genç ve yetenekli kişileri bünyesine kattığını" belirterek "performans değerlendirmeleri ve emeklilik nedenleriyle, bankamızdan personel ayrılmaları da olmaktadır" dediler. Buna karşılık toplu işten çıkarılanların sayısı konusunda bir bilgi vermediler. Akbank'ın toplu işten çıkarmaları sendikalar ve basın tarafından eleştirildi.

Akbank'ın 9 iştiraki bulunmaktadır.
Ak Finansal Kiralama AŞ, 1988 yılında kurulan şirketin tüm hisseleri 2005 yılında Akbank tarafından alınmış ve şirket bankanın iştirakleri arasına katılmıştır. Şirket leasing kapsamında bulunan tüm ekipmanlar için müşterilerine çözümler sunmakta, danışmanlık ve operasyonel destek sağlamaktadır.
Ak Yatırım Menkul Değerler AŞ, 1996 yılında kurulmuştur.Yerli ve yabancı yatırımcılara hisse senedi, tahvil-bono, repo, yatırım fonları, Vadeli İşlemler ve Opsiyon Borsası işlemleri alım satımında aracılık hizmetleri veren Ak Yatırım, müşterilerine kurumsal finansman konularında danışmanlık hizmeti de sunmakta, araştırma bölümünün hazırladığı raporlarla müşterilerin yatırım kararlarını desteklemektedir. Ak Yatırım, ABD kurumsal yatırımcılarına, Türkiye sermaye piyasalarına erişim sağlanmasına yönelik olarak, Ağustos 2009'da Wall Street'in en eski finansal hizmetler ve dealerlar arası aracılık kuruluşlarından biri olan Murphy & Durieu, L.P. ile stratejik işbirliği anlaşması yapmıştır.
Ak Portföy Yönetimi AŞ, Sermaye piyasalarında kurumsal ve bireysel portföylere, portföy yönetimi hizmeti vermek amacıyla 2000 yılında kurulan Ak Portföy Yönetimi AŞ (AKPortföy), %99,99 Akbank iştirakidir. AKPortföy, Akbank, Ak Yatırım ve AvivaSA'ya ait yatırım fonları ile Ak Yatırım Ortaklığı portföyünü yönetmektedir.
Akbank N.V., 15 Haziran 2012 tarihi itibarıyla faaliyetlerine son vererek Akbank AG bünyesinde birleşmiştir.
Akbank AG, Almanya'da faaliyet gösteren şirket, Akbank'ın %100 iştiraki olup kurumsal bankacılık hizmetleri sağlamaktadır.
Akbank Dubai Limited, Aralık 2009'da Dubai Uluslararası Finans Merkezi'nde (DIFC) kurulan Akbank (Dubai) Limited satın alma ve birleşmelerde aracılık, halka arz ve Türk şirketlerinin farklı borsalarda kote edilmesi gibi konularda faaliyet göstermektedir. Akbank iştiraki olan şirket aynı zamanda müşterilerine fon sağlama, proje finansmanı ve özel bankacılık (private banking) faaliyetlerinde de aracılık ve danışmanlık hizmetleri vermektedir.
Akbank Ventures BV, Akbank'ın global dünyadaki ayak izini genişletmek, trendleri daha yakından takip etmek ve bu bilgi birikimini kendi bünyesine aktarmak için yeni teknolojiler odaklı yatırımlar yapabilmek amacıyla Hollanda'da kurulmuştur.
Aköde Elektronik Para ve Ödeme Hizmetleri A.Ş., 2019 yılından bu yana Tosla markasıyla bireysel ve kurumsal kullanıcılarına finansal hizmetler sunmaktadır. “Cebin, işin ve senin için” sloganıyla hareket eden Tosla, fintech alanındaki yenilikçi çözümleriyle kullanıcıların günlük finansal işlemlerini kolaylaştırmaktadır.
Stablex Kripto Varlık Alım Satım Platformu A.Ş., 2021 yılında blokzinciri ve kripto varlıklar alanında hizmet vermek amacıyla kurulan Stablex, Mayıs 2023'te Ak Yatırım Menkul Değerler A.Ş. tarafından çoğunluk hisseleri satın alınarak Ak Yatırım bünyesine katılmıştır. 2025 yılından itibaren yasal düzenlemeler uyarınca bankalar ve sermaye piyasası aracı kurumları gibi finansal kuruluş kapsamına alınmıştır.

Akbank, Küresel İlkeler Sözleşmesi imzacısı bir şirkettir. Bu imza ile Akbank, insan haklarına saygılı, güvenli ve nezih iş ortamı sağlamak, çevreyi korumak, şeffaf kurumsal yönetimi kapsayan politika ve uygulamalar gerçekleştireceğine dair sorumluluk almaktadır.
Akbank 2009 yılında kurumsal sosyal sorumluluk faaliyetlerinin takibi amacıyla Kurumsal Yönetim ve Sosyal Sorumluluk Komitesi'ni oluşturmuştur. Banka kurumsal yönetim ve sosyal sorumluluk konularında çeşitli uygulamalara sahiptir.

Temettü politikasını açıklayan ilk bankadır.
Kurucu hisselerini geri satın alan ilk bankadır.
Kurumsal Yönetim İlkeleri'ni faaliyet raporunda duyuran ilk bankadır.
Kurumsal Yönetim İlkeleri'ni web sitesinde duyuran ilk bankadır.
Küresel İlkeler Sözleşmesi Raporu'nu (Global Compact) yayımlayan ilk bankadır.
Mevduat bankaları arasında GRI standartlarına göre sürdürülebilirlik raporunu yayınlayan ilk bankadır.
Karbon Saydamlık Projesi (Carbon Disclosure Project)
Cancun Bildirisi (Cancun Communique)
REC (Regional Environment Center)

Akbank'ın sanat merkezi olan Akbank Sanat 1993 yılında kurulmuştur. Akbank Sanat 2003 yılından itibaren çağdaş sanata yönelerek yeni bir yapılanmaya girmiş ve düzenlediği sergilerle uluslararası birçok sanatçının eserlerini Türkiye'ye getirmiştir. İstanbul'un kültür ve sanat hayatında önemli bir yeri olan Beyoğlu'nda sürekli faaliyet gösteren Akbank Sanat yıl boyunca sergiler, söyleşiler, konferanslar, film gösterimleri ve konserlerle 700'ün üzerinde etkinlik organize etmektedir. Litografi ve serigrafi atölyesinde ise sanatçılara baskı yapma imkânı sunmaktadır.

41 yıldır Türkiye'nin birçok ilinde çeşitli oyunları sahneye taşımıştır. Hürriyet gazetesinin gerçekleştirdiği sosyal sorumluluk kampanyası çerçevesinde yeni oyunlar sergilemektedir.

Türkiye'de gerçekleştirilen en büyük caz organizasyonudur.

Türkiye'de kısa film kültürünün yayılmasını, profesyonel ve amatör sinemacıların tanıtılmasını hedefleyen festival; 2004'ten bu yana sürmektedir.

Dünya sinemasının seçkin ve özgün filmlerinin yer aldığı festivale, birçok filmin oyuncuları ve yönetmenleri de katılmaktadır. 2004 yılından beri, Akbank tarafından desteklenen organizasyon, çoğunluğu genç bir izleyici kitlesine sahiptir.

Eylül 2008'den itibaren Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi'nde yer aldı. 385 eserle, şu zamana kadar İspanya dışında gerçekleştirilen en büyük Salvador Dali sergisidir.

Heykel sanat

Akyayan Gölü, Çukurova ovasının güneydoğusunda Ceyhan Irmağının denize döküldüğü yerin batısında yer alan bir göldür. İdari olarak Adana il sınırları içerisindedir. Bölgede herhangi bir koruma statüsü yoktur. Ceyhan nehrinin yatak değiştirmesi, deniz hareketleri ve Ceyhan nehrinin taşıdığı alüvyonların birikmesi ile bugünkü halini almıştır. Alüvyal baraj gölüdür.
Göl alanı ortalama 3100 hektardır. Denizden yüksekliği 2 metre, en derin yeri yaklaşık 3 metredir. Dar bir boğazla denizle ilişkili olmasına rağmen yakınından geçen Ceyhan nehrinden etkilendiği için suları çok az tuzludur. Özellikle taşkın dönemlerinde göle bol miktarda tatlı su karışmaktadır. Bu nedenle ekolojik olarak Akyatan lagününden daha farklı bir yapısı vardır. Saz, kamış, kındırandan oluşan hayli zengin bir bitki örtüsüne sahiptir. Akyatan lagününde olduğu gibi göl ile deniz arasında yüksek kumullar bulunmaktadır. Lagünde sazan, yılan balığı gibi tatlı su balıklarının yanı sıra kefal, levrek gibi deniz balıkları da avlanmaktadır. Ekolojik yönden bol gıdalı bir göldür. Akyatan lagününde olduğu gibi ılıman bir iklime sahip olması, besin maddeleri yönünden oldukça zengin oluğu su kuşlarının tercih sebebidir.
Akyatan lagününden küçük olmasına rağmen, kuluçkaya yatan, kışlayan türler bakımından aynı zenginliği göstermektedir.Kış aylarındaki kuş popülasyonu, 100.000'in üzerindedir.

Oluşumlarına göre Türkiye'nin gölleri listesi
Türkiye'deki göller

Akçatekir, Adana ilinin Pozantı ilçesine bağlı bir mahalledir. Köy, Adana şehir merkezine 88 km, Pozantı'ya 16 km uzaklıktadır.
Adana-Ankara E-90 oto yolunun 90'ıncı kilometresinde yolun her iki yakasında çok geniş bir alana yayılmıştır. 
Bürücek Yaylası, Akçaköy ve Tekir Yaylası'nın birleşmesiyle oluşan Akçatekir, Pozantı ilçesinin bir mahallesi konumundadır. Çam, ardıç ve meyve bahrasında kurulmuş olan yaylada, yayla mimarisine uygun yapıların yanında farklı mimari tarzların örneklerini de görmek mümkündür. Her yıl 30 Ağustos tarihinde Akçatekir Yaylası Geleneksel Yayla Şenlikleri yapılmaktadır.
Kış aylarında dağlardan akan çayların sesleri tüm bölgeyi sarar ve oksijen deposu havası ile insanı sağlıklı hissettirir. Sucuk-ekmek kasapları, lokantaları ve dağlardan toplanan karlar ile yapılan "karsambaç" tatlısı vardır.
Pozantı 80.Yıl Devlet Hastanesi'ne bağlı Akçatekir Semt Polikliniği sadece yaz döneminde uzman hekim ve diş hekimleriyle hizmet vermektedir.
3 eczane sürekli hizmet vermektedir.

Akören, Konya il merkezine 54 km uzaklıkta bir ilçedir. İlçenin eski adı "Akviran"dır.

Akören civarındaki yerleşimin MÖ. 7000-6500 yıllarına kadar gittiği tahmin edilmektedir. Akören'e 49 km uzaklıktaki Çatalhöyük'te yapılan kazılarda neolitik çağa ait kalıntılar bulunmuştur. Bölge Hitit, Roma ve Bizans döneminde de bir yerleşim yeri olarak kullanılmıştır. "Gavurlar Hamamı" ve "Horozun Tepesi" olarak bilinen yerlerdeki kalıntılar Hitit ve Roma döneminde de burada yerleşim olduğunu göstermektedir. Yine Akören'e 3 km uzaklıktaki Orhaniye köyünün Ertaş boğazında antik dönemde adı "Dinorna" olan ve Bizans döneminden kalma bir kent vardır.
MS. 11. yüzyıldan itibaren ise bölgeye Bayındır ve Kayı Türk boylarının yerleştikleri söylenmekle birlikte şu anda bölgede yaşayan halkın 200 yıl önce buraya gelmiş olduğu da belirtilmektedir. Millî mücadele döneminde  köyün ileri gelenlerinden Toraman Koca olarak bilinen eşkiya komşu ilçe Bozkır'da çıkan Bozkır isyanı sırasında ilçe bir süre isyancıların
kontrolü altına almıştır.

İl merkezine 54 km uzaklıktadır. Sınırları içinde May Barajı, Akören Göleti, May ve Çat Deresi vardır. İlçenin yüzölçümü 640 km²dir. Akören ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.106 metredir.

1800'lü yılların sonu ve 1900'lü yılların başında Kırım'dan gelerek bu bölgeye yerleşen Ahmediye (Yıkık) ve Süleymaniye (Susuz) köyleri Kırım kültürüne sahiptir.

İlçe halkı ziraat, hayvancılık ve tekstilden geçimini sağlamaktadır.

Akören'in nüfusu 5.766'dır.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Akören Ali Rıza Ercan Meslek Yüksek Okulu bin öğrenci kapasiteli olup, Akörenli eski milletvekillerinden Ali Rıza Ercan anısına oğlu Nurullah Ercan tarafından yaptırılmıştır. Seydişehir'in kurucusu manevi Şahsiyet Seyyid Harun Veli'nin küçük kardeşi Körpe Seyit'in kabri Kayasu (May) kasabası yanındadır.
Koca Cami ve tarihi Koca Çeşme ilçe merkezindedir. İlçede mevcut 2 adet Yüğ bulunmaktadır. 1.'si Alaşana Bağları yöresinde olup 2.'si ise Karahüyük köyü içindedir.
İlçenin en eski tarihi yeri Orhaniye (Üsküse) köyünün doğusunda bulunan Dinorna bölgesidir.
İzmir Selçuk'ta bulunan ve 1950'lerin Akören hayatını canlandıran emekli öğretmen Ayhan Çetin tarafından Çetin Kültür Köyü Müzesi uluslararası bir üne kavuşmuştur.

Akören Belediyesi 6 Ağustos 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Aladağ, Adana ilinin bir ilçesidir.
Doğusunda Kozan ilçesi, güneyinde İmamoğlu ve Karaisalı ilçeleri, batısında Pozantı ilçesi ve kuzeyinde Niğde ile Kayseri illeri vardır. Yüzölçümü 1.340 km² olup nüfusu 2022 nüfus sayımına göre 15.897'dir. Aladağ ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 967 metredir.
İlçenin merkezi Aladağ kasabasıdır. Eskiden Karsantı adıyla Karaisalı ilçesine bağlı bir bucak olan ilçe, 1987 yılında ilçe olmuştur. İlçenin kuzey kesiminde Toros Dağları'nın Aladağlar adıyla anılan bölümü bulunmaktadır. İlçe de adını bu dağlardan almaktadır. İlçe coğrafî açıdan dağlık bir bölgede olduğundan tarımda verimlilik düşüktür. İlçe, 6360 sayılı kanunla Büyükşehir ilçe belediyesi statüsüne dönüştürülmüş olup, 31 mahallesi bulunmaktadır.
Turizm açısından en ünlü yerleri; Akören Kilisesi, Meydan Kalesi, Küp Şelalesi, Başkanın Çardağı, Ağacakise Anıt Ağaç, Simit Çağlayanı, Eğner, Kapuzbaşı Çağlayanı, Mazılık Ören Kalesi, Posyağbasan Kalesi, Sandıklı su ve Acı sudur.

Aladağ'ın eski adı Karaköy olup 1973 yılında Karsantı olarak değiştirilmiştir. Burası 1987'de ilçe merkezi olunca bugünkü adı verilmiştir. Bu isim de Toros Dağları'nın Aladağlar adıyla anılan bölümünden gelmektedir. Antik çağlarda Anadolu'da konuşulan Luvi dilinden geldiği düşünülen Karsantı adı, Osmanlı Devleti kayıtlarında Karsandı olarak geçmektedir. Ayrıca Karaköy adından da bahsedilmektedir.

Eski bir yerleşim yeri olduğu bilinen Aladağ, Hitit, Roma ve Bizans egemenliklerinin ardından Selçuklu Hanedanı zamanında da yerleşim yeri olarak kullanılmıştır. 1360'lı yıllarda şehir Ramazanoğulları Beyliği'ne, Yavuz Sultan Selim zamanında da Osmanlı Devleti'ne ilhak olmuştur. 1973'te şehirde belediye örgütü kurulmuştur. 1987'de aynı adlı ilçenin merkezi olmuştur.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Aladağ'ın 31 mahallesinin 4'ü merkezde bulunmaktadır. Merkez mahallelerinde 4.080 kişi  (%25,7) yaşamaktadır. En uzak mahallesi ise 39,5 km uzaklıktaki Topallıdır. Merkez mahalleleri dışında nüfusu en fazla olan yer 1.664 kişi ile Büyüksofulu mahallesidir. Aladağ'ın nüfusu 2017 yılında %2,68 azalmıştır.
Aladağ ilçesinin mahallelerinin ilçeye uzaklığı, rakımı ve nüfusu

Km, Sinanpaşa Mahallesi'nde bulunan kaymakamlığa olan uzaklıktır.

T.C. Aladağ Kaymakamlığı 12 Mart 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Aladağlar, Kayseri-Niğde-Adana illeri arasında bulunan dağ sırası, bitki örtüsü ve hayvan çeşitliliği bakımından zengindir. Bu nedenle dağın 54.524 hektarlık bölümü ilk önce Hacer Ormanı Tabiat Parkı adı altında koruma altına alınmıştır, ardından 1995 yılında biraz daha geniş bir yüz ölçümüyle millî park ilan edilmiştir.

Akdeniz Bölgesi'nde, Niğde, Kayseri, Adana illeri sınırları içinde Aladağlar üzerinde yer almaktadır. 1995 yılında ilan edilmiştir. Yüz ölçümü 55.065 hektardır. Toros sıradağlarının en yüksek zirvelerine sahip olan Aladağlar jeolojik olarak da Türkiye'nin en ilginç yerlerinden biridir. Buzul Gölleri ve Kapuzbaşı Şelaleleri görülmeye değer yerlerdir. Millî parkın düşük rakımlı kesimlerinde kızılçam bulunurken, yüksek kesimlerde sedir, karaçam ve göknar toplulukları bulunmaktadır. Ağaç sınırının üzerinde ise kayalar arasında yetişen alpin çayırlar mevcuttur. Alanın florasında endemik bitki türleri oldukça fazladır. Millî parkta yaban keçisi, yaban domuzu, kurt, çakal, sansar, gelengi gibi memeliler bulunur. Ayrıca kaya kartalı ve küçük kartal gibi kartal türleri ile sakallı akbaba, kızıl akbaba ve küçük akbaba bulunur. Kuş gözlemcilerinin özellikle görmek için geldiği urkeklik de bölgede çoğalan önemli kuşlar arasındadır.
Aladağlar'ın güney kısımda Akdeniz İklimi, kuzey kısımlarında Karasal iklim hâkimdir. Güney bölümde kızılçam, sedir, karaçam ve Toros göknarı yaygındır. Kuzey yamaçlarda, İran-Turan bitki topluluğuna ait bozkır türleri yaygındır. Kuzey bölümlerde insan baskısıyla Antropojen bozkır alanları artmaktadır.
İlk baharda eriyen karlardan dolayı Aladağlar'da birçok göl oluşur ama kurak yaz mevsiminde bu göllerden çoğu buharlaşıp yok olur. Yalnızca yer altı suları ile de beslenen birkaç göl kalır. Aladağlar içinde birçok gölün bulunduğu genişçe bir kazanı andırır.
Kalker kayalardan oluşan Aladağlar'da Emli, Barazama vadileri ve güney yamaçları dışında ormanlık alan görülmez. Dağda alpin bitki toplulukları gelişmiştir.
Aladağlar, hem Türkiye'den hem de diğer ülkelerden dağcıların Türkiye'de en çok rağbet ettikleri yerlerden biridir. Alanda dağcılık, yürüyüş, kuş gözlemciliği, kampçılık gibi aktiviteler yapılmaktadır. Yüksek kaya duvarları, derin vadiler ve buzul gölleri önemli çekim noktalarındandır.

En yüksek doruğu 3771 metre yüksekliğindeki Kızılkaya'dır. Aladağlar'da, tırmanışlar için 3700 metre üzerinde dört doruğun yanı sıra 3500 metrenin üzerinde 50'den fazla doruk vardır. Bu doruklar Niğde il sınırları içinde devam eden Toros dağ kıvrımlarının (Orta Toroslar) en yüksek doruklarıdır.
Bölgede 100 yıldan fazla süredir profesyonel dağcılık yapılmaktadır. Kaydedilen ilk tırmanış jeolog Franz Schaffer'in 1901 yılında gerçekleştirdiği Alacabaşı çıkışıdır. Bilimsel amaçlı gerçekleştirilen bu seyahati takiben Avrupalı tırmanıcılar Georg Künne, Wilhelm Martin ve Marianne Martin tarafından 1927 yazında bölgeye bir ekspedisyon gerçekleştirilmiştir ve Demirkazık, Kızılkaya, Eznevit, Kaldı ve Alaca zirvelerinin ilk çıkışları yapılmıştır.
Her mevsimde tırmanış gerçekleştirmek mümkündür. Ancak dağcıların bu kararı kendi bilgi, deneyim ve fiziksel yeterliliklerine göre karar vermesi gerekir. Kışın yoğun kar, tipi ve rüzgar görülür, sıcaklıklar uzun süre donma noktasının altında seyreder. Sıcaklıkların yükselmesiyle birlikte ilkbahar mevsimi en fazla çığın görüldüğü zamanlardır. Şubat-mayıs arasında tırmanış yapacak kişilerin çığ koşullarına özellikle dikkat etmesi gerekir. Havaların ısındığı, kar miktarının azaldığı ve günlerin daha uzun olduğu haziran ve temmuz aylarında tırmanış faaliyetleri artar. Bu dönemde su kaynakları da boldur. Ağustos ve eylül ayları hava koşullarının en stabil olduğu, yağışın çok az görüldüğü aylardır. Bu aylar da tırmanışa uygun olsa da, yaz sonuna doğru su kaynaklarının kurumasından dolayı tırmanışçılar yanlarında ihtiyaçları olan suyu taşımak zorundadırlar.
Tırmanış yapacak kişilerin olası acil durumlarda iletişimi sağlamak adına tırmanışlarını jandarmaya bilgilendirmesi gerekmektedir. Bunun haricinde, Uludağ'da yaşanan bir kaza sonrası Türkiye genelinde dağcılık amacıyla gerçekleştirilen her türlü tırmanış için önceden yazılı izin alınması gerektiğine dair bir genelge yayınlanmıştır. Ancak bu genelge beraberinde tartışmaları da beraberinde getirmiş, pek çok dağcı tırmanış izninin dağcılığın ruhuna aykırı olduğunu belirtmiştir. 2022 Aralık itibarıyla bu uygulamada tutarsızlıklar vardır.
Bölgede farklı derece ve zorluklarda pek çok tırmanış rotası bulunmaktadır. Ziyaretçiler eğer deneyim sahibi değillerse olası kazaları önlemek adına tırmanışlarını sadece rehber eşliğinde gerçekleştirmeleri gerekir. Millî park sınırlarının hemen dışında, kuzeyde Çukurbağ ve Demirkazık köylerinde, güneyde ise Ulupınar ve Kapuzbaşı köylerinde aktif pek çok turizm firması, rehber ile pansiyon ve bungalov tipi konaklama tesisi vardır.

Tutulan kayıtlara göre Aladağlar, Türkiye'de en çok dağ kazasının yaşandığı bölgedir. Bunun en büyük sebebi, diğer dağlara kıyasla bölgeye daha fazla sayıda eğitim, tırmanış ve yürüyüş amaçlı faaliyet düzenlenmesi denebilir. Türkiye'deki ölümlü dağ kazaları en çok düşme ve çığ sebebiyle gerçekleşmiştir. Bölgede kaydedilen ilk ölümlü kaza 1956 yılında olmuştur ve Engin Kongar hayatını kaybetmiştir.

Demirkazık Tırmanışı: Aladağların en önemli zirvelerinden olan Demirkazık (3757 m) tırmanışı için Çukurbağ köyünden yaya olarak 1,5 saat uzaklıktaki Sokullupınar kamp yeri olarak seçilir. Kamp yerinden doruğa tırmanış ve dönüş normal olarak 10-12 saat sürer. Aladağlar'da birden fazla tırmanış yapacaklar Yedigöller bölgesini ya da Çelikbuyduran mevkiini kamp yeri olarak seçebilirler. Çukurbağ köyü Yedigöller arası yaya olarak 10-12 saattir. Yedigöllerden Emler Zirvesi, (3723 m) Kızılkaya, (3771m) Direktaş (3510 m) zirvelerinde çeşitli rotalardan tırmanmak mümkündür. Demirkazık köyünde İl Özel İdaresi tarafından yaptırılmış olan 100 yataklı yeni ve modern bir dağ evi bulunmaktadır. Burada yemek ve duş imkânı olduğu gibi, bir kütüphane ve dinlenme salonu da mevcuttur. Dağ evinden hareket edilerek birçok spor ve geleneksel tırmanış rotalarının bulunduğu Cımbar Boğazı'na ulaşmak ve Demirkazık (3756) ile Küçük Demirkazık (3425m) zirvelerine tırmanmak mümkündür.
Ayrıca, Çukurbağ köyünden hareketle 1,5-2 saatlik bir yürüyüş sonunda Emli vadisi girişine varılır. Buradan da Kaldı (3734 m), Güzeller (3461 m) ve Alaca (3588 m) zirvelerine tırmanmak mümkündür.

Millî Park'a Adana, Kayseri ve Niğde illerini çevreleyen karayolu, havayolu ve demiryolu ile ulaşılabilir. Milli Park İstanbul'a 795 km, Ankara'ya 365 km, Adana'ya ise 160 km mesafededir. Demirkazık köyüne ulaşım, Niğde ve Adana'dan Çamardı otobüsleri ile sağlanmaktadır. Kayseri-Yahyalı arası 66 km, Niğde-Çamardı arası 65 km, Adana-Çamardı arası ise 160 km'dir. En yakın havalimanı Çukurova Havalimanı'dır. Demiryolu ile ulaşmak isteyenler Niğde istasyonunda indikten sonra karayoluyla devam etmelidir.

Türkiye'deki dağlar listesi
Türkiye'deki yanardağlar

 Wikimedia Commons'ta Aladağlar ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

- Aladağlar 22 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ali Hadi Bara (9 Eylül 1906, Tahran - 30 Ağustos 1971, İstanbul), Türk heykeltıraş.
Eserleri ile Türk heykelciliğinde katı biçimciliğin aşılmasında etkili olmuş, yeni anlatım olanakları sunmuştur.

9 Eylül 1906 günü Tahran'da doğdu. Babası Cafer Efendi, annesi Leh asıllı Bezmi Hanım'dır. Ağabeyi Mehmet Sadi'den sonra ailenin ikinci çocuğudur. Ailesi, o dört yaşındayken Türkiye'ye geldi. Küçük ahşap heykelcikler yapan babasından heykel ile ilgili ilk izlenimlerini aldı. Anne ve babasının farklı kültürlere mensup olması onun hem doğu, hem batı kültürünü tanımasında ve sanatçı kişiliğinin gelişmesinde etkili oldu.
İlkokuldan sonra yazıldığı Saint Joseph Fransız Lisesi'nde Fransız kültürü ile tanıştı. Fikret Mualla, Turgut Zaim gibi geleceğin önemli sanatçılarıyla arkadaşlık kurdu. Resim sevgisi nedeniyle 1923 yılında St. Joseph'den ayrılıp Sanayi-i Nefise Mektebi'ne kaydoldu ama ailesinin ekonomik koşullarının bozullması nedeniyle bir ay sonra okulu bırakarak Fransızların işlettiği demiryollarında memurluğa başladı. 2 yıl sürdürdüğü bu görevi sırasında sanat eğitimine dönebilmek için fırsat kolladı ve sonunda yeniden sınavları kazanarak kaydolduğu okulundan 1927 yılında mezun oldu.
Mezuniyetinin ardından üç yıllık yurt dışı bursu kazanarak Bedia Hanım ile birlikte Paris'e gitti. Çift, okuldan tanışmakta idi ve Paris'e gitmeden önce evlenmişlerdi. Ali Hadi, Paris'teki Julian Akademisi'nde Henri Bouchard’ın öğrencisi oldu. Ayrıca Charles Despiau’dan özel dersler aldı, ünlü sanatçı Aristide Maillol'un yanında çalıştı. İlk yaptılarında Bouchard'dan ziyade Despiau ve Maliol'un etkileri görüldü. Bu etkinin hissedildiği ve 1929'da Paris'te Sonbahar Sergisi'nde yer alan "Havva Figürü", önemli bir anıtsal yapıtıdır. Havva, günümüzde İstanbul Resim ve Heykel Müzesi'ndedir. Sanatçının bilinen ilk heykeli olan 1928'de Paris Sonbahar Sergisinde sergilediği Bedia'nın Başı ise günümüzde kayıptır.
Ali Hadi, yurda döndüğünde Güzel Sanatlar Akademisi'ne kütüphane memuru ve asistan olarak girdi (1930). Müstakil Ressamlar ve Heykeltıraşlar Birliği'ne katılarak bazı sergilerinde yer aldı. 1933'te akademideki modelaj atölyesinin başına getirildi. Soyadı kanunu çıktığında "Bara" soyadını aldı (1934). İlk anıt eseri olan Adana Anıtı'nın açılışı 1935'te gerçekleşti, 1937'de askerliğini yaparken komutanının görevlendirmesi ile İstanbul Harbiye'deki Harbiye Atatürk Anıtı'nı gerçekleştirdi.
1941 - 1943 yılları arasında Zühtü Müridoğlu ile birlikte yaptıkları İstanbul Beşiktaş'taki Barbaros Anıtı klasik heykel geleneğinin ilgi çekici örneklerindendir. Kaide üzerindeki kabartmaları Müridoğlu, figürleri Ali Hadi Bara yapmıştır. Ali Hadi, 1943 yılında ikinci kez askere alınarak Sarıkamış'a gitti. Askere alınma ve bütçe konusundaki sıkıntılar nedeniyle anıtın açılışı 25 Mart 1944 tarihinde onbinlerce kişinin katılımıyla gerçekleşti.
Sanatçı, 1946-1947 yıllarında Caddebostan Plajyolu'nda kendi atölye- evini tamamlayarak oraya yerleşti. Bu atölyeye geçtikten sonraki dönemde soyut sanatla ilgilendi ve 'soyuta geçiş' dönemini yaşadı. 1949 yılında yaz tatlini geçirmek ve sanattaki gelişmeleri takip etmek için Paris'e gittiğinde Paris'te öğrenim görmekte olan öğrencisi İlhan Koman, ilgisini yeni soyut sanat eserlerine çekmişti. Oradaki izlenimlerininin etkisiyle yurda döndükten sonra figüratif çalışmalardan uzaklaştı, soyut anlayışta eserler vermeye başladı. Feza Çağı adlı yapıtı, bu dönemdeki önemli yaptılarındandır.
1950 yılında tekrar Akademi'de göreve başlayan Ali Hadi Bara, ikiye ayrılan heykel atölyelerinden birisinin başına Zühtü Müridoğlu ile birlikte getirildi. 1951-1953 yılları arasında Anıtkabir çalışmalarına katkıda bulundu.
İlk demir heykellerini üretmeye 1954 yılında başladı. Akademide bir metal atölyesi kurulmasını sağladı. Kuramsal çalışmalara yoğunlaşarak İlhan Koman ve mimar Tarık Carım ile beraber Türk Grup Espas adıyla bir topluluk oluşturdu. Grup, Fransa'daki Groupe Espace adlı topluluğun düşüncelerine paralel olarak plastik sanatların sentezi konusu üzerinde durmaktaydı. 1956-1957 yıllarında Plajyolu'ndaki atölyesinden ayrılıp Kandilli'de, kayıkhanesini atölye olarak kullandığı bir yalıya taşındı. Bu atölye-evin plastik sanatların sentezi düşüncesi doğrultusunda yenilenmesi fikri uygulanamadı.
Sürekli uluslararası sergilere ve bienallere katılan sanatçını 1957 yılında 4. Sao Paolo binealine katılan eserleri büyük beğeni kazandı ancak birincilik ödülünü politik nedenlerle alamaması, kariyerindeki ilgi çekici bir gelişme idi. Kararı protesto eden Brezilyalı ve Uruguaylı sanatçılar, Bara'ya sanat çalışmalarından ötürü takdirlerini bildiren bir yazı sunmuşlardır.
1960'lı yılların ikinci yarısında demir levhalarla çalışmayı bıraktı, yeni arayışlara yöneldi ve organik formları inceledi. Uzayda yapılan keşifler onun koni, küre gibi yalın geometrik biçimlerle yaptığı çalışmalara esin verdi.
1970 yılında üst üste iki kez felç geçiren sanatçı, 30 Ağustos 1971 günü İstanbul'da öldü.

1932- Atatürk büstü ve Tevfik Fikret büstü
1933- Mareşal Fevzi Çakmak büstü
1933 - 1935 - Adana Anıtı
1936 - Gemlik Atatürk Heykeli, ikinci bir Atatürk büstü ve Ahmet Rasim büstü
1937- Harbiye Anıtı
1937- Tors
1938- Nazilli Atatürk Heykeli (Zühtü Müridoğlu ile)
1939- Atatürk başı
1941 - 1943 Barbaros Anıtı (Zühtü Müridoğlu ile)
1945-1946 - Berin Timuçin Başı, Güzin Bara Başı, Zonguldak Atlı Atatürk Anıtı ve Atlı İnönü Anıtı
1952- Boşlukta Sürekli Biçim, Değişebilir Heykel, Tektonik, Boş-Dolu
1956- 28. Venedik Bienali'ne katılan iki demir heykel
1957 - 4. Sao Paolo Bineali
1961 - 6. Sao Paolo Bienali, Paris Rodin Müzesi 2. Çağdaş Uluslararası Heykel Sergisi
1966 - Paris Rodin Müzesi'nin Uluslararası Heykel Sergisi
Organik Form
Kompozisyon
Feza Çağı
Koni

Analı kuzulu köfte ya da sadece Analı kuzulu; Akdeniz Bölgesi'nin doğusu, Güneydoğu Anadolu ve Doğu Anadolu'nun bazı kesimlerinde yapılan yöresel bir yemektir. Bulgur ve kıymanın macun kıvamına gelinceye kadar yoğrularak, hazırlanan hamurun açılıp içine kıyma doldurulmasından sonra pişirilen sulu bir yemektir.
İsteğe göre kıyma yerine Van'a has olan murtuğa ile doldurulabilir. Dışı da sadece bulgur ve kitekten hazırlanarak içi unlu ve cevizli içle doldurulabilir. Sosuna doğranmış ıspanak ve sadece bulgur karışımından oluşan köfteler eklenebilir. Köfteler misket büyüklüğünde olup, yarım su bardağı sıvı yağ ve salçadan oluşan suya atılarak pişirilir.
İnce bulgurdan hazırlanan büyük köftelerin (analı) içine kıyma ve baharatlı harç konur; daha küçük köfteler (kızlı) ise içsiz olarak hazırlanır. Bu köfteler genellikle et suyu, nohut ve salça ile hazırlanan bir sulu yemekte birlikte pişirilir.
Yemeğin adı, büyük ve küçük köftelerin bir arada bulunmasından gelir ve bu yönüyle aileyi simgelediği düşünülür. Protein ve karbonhidrat açısından zengin olan analı kızlı, özellikle kalabalık sofralarda ve özel günlerde tercih edilir. Yapımı emek isteyen bu yemek, Türk mutfağının paylaşım kültürünü yansıtan önemli örneklerden biridir.

Malatya Analı Kızlı Köfte / Malatya Tiritli Köfte 24.09.2021 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Analı kuzulu köfte tarifi

Atatürk Parkı, Adana'nın Seyhan ilçesinde Ziyapaşa Bulvarı ve Atatürk Caddesi arasındaki şehir parkı.
Cumhuriyetin ilk yıllarında şehir plancısı Hermann Jansen tarafından Adana için hazırlanan imar planına göre tasarlanmış  ve Ulus Parkı'ndan sonra şehrin ikinci büyük parkı olarak 23 Nisan 1935'te hizmete girmiştir. 47bin metrekare üzerine kurulmuştur.  Açılışından itibaren çeşitli tören ve toplantıların gerçekleştirildiği, cumhuriyet dönemi ile özdeşleşmiş simgesel bir parktır. Yayalar tarafından iki bulvar arasında geçiş amaçlı da kullanılır.

Parkın Atatürk Caddesi'ne bakan tarafında bronz bir heykel grubu bulunur. Heykel grubunun en önemli elemanı, yüksek bir mermer kaide üzerindeki pelerinli Atatürk heykelidir. Heykelin çevresinde üç farklı figür  vardır: Elinde altı ok tutan çıplak erkek heyeli, vurulan bir Mehmetçik'in tüfeğini alarak mücadeleye devam eden bir Türk kadını, bir askerin önünde eğilip saygıyla Türk bayrağını öpen bir Türk kadını.  Heykeller Ali Hadi Bara tarafından tasarlanmış, kaide ve çevre düzenlemesini eski Beşiktaş Jimnastik Kulübü başkanlarından Abdullah Ziya Kozanoğlu yapmıştır.
Çeşitli aktivitelerin gerçekleşeceği bir mekân olarak düşünülen parkın ilk tasarımında Şehir Oteli, gazino, resmigeçit alanı, konser bahçesi, çocuk oyun alanı, yüzme havuzu, güneş banyo yeri, banyo binası, 6  tenis alanı, çimenlik ve gül bahçesi yer almaktaydı.
Orijinal plana göre, 1944-45 yılları arasında parkın içine Belediye Oteli inşa edilmiştir. Mimar  Muhittin Güreli tarafından tasarlanan L şeklindeki yapı, 1950'lerde kısa bir süre otel olarak kullanıldı. 1963'te Çukurova Koleji olarak hizmete girdi; daha sonra İktisadi Ticari İlimler Akademisi binası olarak hizmet verdi. 1979'da Akademi binası olarak kullanımı da sonlandıktan sonra Su ve Kanalizasyon İdaresi, sağlık merkezi, nikâh salonu, kültür merkezi gibi işlevlerle kullanılan yapı, 1990'larda parkı yeniden düzenleme çalışmaları sırasında bir bölümü dışında o yıkıldı.  Kalan bölüm, 2024'e kadar sanat galerisi olarak kullanılmış; depremde hasar gördüğü gerekçesiyle 2024'te yıkılmıştır.
Atatürk Parkı'nda yer alması planlanan yüzme havuzu 1938'de yapıldı. 1960'larda Ziyapaşa Bulvarı'nın açılmasından sonra yüzme havuzu, park sınırlarının dışında kaldı. 2008'e yıkılan yüzme havuzunun yerinde 2009'da yeni bir yüzme havuzu yapıldı.
Parkın güney batısına 1964'te  mimar Demirtaş Ceyhun tarafından Adana Gençlik Sarayı inşa edildi, 1990'larda yıkıldı.
Bir dönem içinde küçük bir hayvanat bahçesi de bulunan Atatürk Parkı, birçok kuş türüne ev sahipliği yapar. En çok görülen türler Arap bülbülü, güvercin, kumru, karatavuktur. Mısır meyve yarasası ve sincap, Atatürk Parkı'nda görülen canlı türlerindendir.

Kılavuz Hatice

Atatürk Yüzme Havuzları Kompleksi, Türkiye'nin Adana kentinde bulunan bir yüzme kompleksidir. Kompleks, Seyhan ilçesinde yer almakta olup 1936 yılında inşa edilmiştir ve iki adet olimpik açık yüzme havuzu ile bir adet kapalı olimpik yüzme havuzuna ev sahipliği yapmaktadır.
Atatürk yüzme havuzu, 10 şeritlidir ve 2.4 metre derinliğe sahip olup 5.5m yüksekliğinde 3 katlı asansörlü dalış kulesi ve 2,200 kişilik seyirci standları bulunmaktadır. 100. Yıl havuzu, 10 şeritlidir ve 2.4 metre derinliğe sahip olup seyirci standları bulunmaktadır. Yarı olimpik uzunluktaki kapalı yüzme havuzu ise beş şeritlidir ve 1.8 metre derinliğe sahiptir.
Ek olarak, fitness merkezinde kardiyovasküler klima cihazları, vücut geliştirme ekipmanları ve serbest ağırlıklarla donatılmıştır. Tesiste ayrıca iki kafeterya, sauna ve çok amaçlı odalar bulunmaktadır.

Avrupa E-yolu E90, batı-doğu referanslı 4770 km (2981 mil) uzunlukta batıda Lizbon, Portekiz'de başlayan ve Türkiye'nin güney-doğusuna geçip Türkiye-Irak sınır kapısı olan Habur'da Irak'a erişip orada sona eren bir uluslararası Avrupa E-yoludur. Bu E-yolu Portekiz, İspanya, İtalya, Yunanistan, Türkiye'den gecip Irak'a varmaktadır. Barselona, İspanya ile Sicilya'nın batısında bulunan Mazara del Vallo arasında Akdeniz üzerinden geçileceği kabul edilmektedir. Sicilya'nin doğusunda ise Messina'dan İtalya yarımadasının burnunda bulunan Reggio di Calabria arasında Messina Boğazı, İtalya'da Brindisi ile Yunanistan'da İgoumenitsa arasında Adriyatik Denizi geçişi feribot ile yapılması gerekmektedir ve bu deniz geçişleri için her mevsim düzgün işleyen feribot seferleri bulunmaktadır. Türkiye'de Gelibolu ile Lapseki arasında Çanakkale Boğazı geçişi 1915 Çanakkale Köprüsü üzerinden gerçekleşmektedir.
4770 km (2981 mil): Lizbon – Madrid – Barselona … Mazara del Vallo – Palermo – Buonfornello – Messina … Reggio di Calabria – Metaponto – Taranto – Brindisi … Gumeniçe – Yanya - Kozani – Selanik – Dedeağaç (Alexandroupolis) – Gelibolu … Lapseki – Bursa – Ankara - Aksaray – Adana – Toprakkale - Nurdağı - Gaziantep - Nusaybin – Habur – Irak

Avrupa E-yolları

"European Agreement on Main International Traffic Arteries (AGR)" : Avrupa E-yolları üzerinde 14 Mart 2008 tarihli anlaşma metni15 Mart 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (pdf) (İngilizce) (Erişim tarihi:14.7.2009).
Avrupa E-yolu E90 24 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kuruköprü Anıt Kilisesi veya eskiden Aya Nikola Kilisesi, Türkiye'nin Adana kentinde Rum cemaat tarafından 1845 yılında inşa edilmiş, günümüzde müze olarak hizmet veren Rum Ortodoks kilisesidir.
Seyhan ilçesine bağlı Kuruköprü mahallesi'nde Ziyapaşa Bulvarı üzerinde yer almaktadır.

1839'da Tanzimat Fermanı'nın ilanı ile Osmanlı İmparatorluğu'ndaki gayrimüslimlere  okul ve ibadet yerleri inşa edebilme olanağı sağlanması üzerinde Rum cemaat tarafından 1845 yılında yaptırıldı. Bu bilgi, batıdaki kapı üstünde, mermer levha üzerindeki Rumca dokuz satırlık kitabede yer almaktadır.
Kilise, Türkiye-Yunanistan nüfus mübadelesi sonucunda Rum cemaati  ayrılmasından sonra terk edildi. Boş kalan kilise binası, müze binası olarak yeniden işlevlendirildi ve Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk müzelerinden birisi olan Adana Arkeoloji Müzesi'ne ev sahipliği yaptı.
1972'de  Arkeoloji müzesinin yeni binasın taşınmasından sonra kilise binası, müze deposu olarak kullanıldı. 1983'te Adana Etnografya Müzesi olarak yeniden ziyarete açıldı.
Bina, 2013-2015 arasında restore edildi ve 2015'te Kuruköprü Kilisesi Anıt Müzesi ve Geleneksel Adana Evi adıyla ziyarete açıldı. 2016'da mekânın isminden "kilise" ifadesi kaldırıldı.

Aytaç Durak (d. 2 Ağustos 1938, Karaisalı, Adana) Türk siyasetçi. Eski Adana Büyükşehir Belediyesi Başkanı.

1938 yılında Adana'nın Karaisalı İlçesi'nde, tüccar bir ailenin altı çocuğundan ikincisi olarak dünyaya geldi. İlkokulu Adana Gazipaşa İlkokulu'nda, ortaokulu Tepebağ Ortaokulu'nda, liseyi de Adana Erkek Lisesi'nde tamamladı. 1957 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık-Mühendislik Fakültesi, İnşaat Mühendisliği Bölümünü kazandı. Eğitiminin ardından 1963 yılında mezun oldu. Ardından çalışma hayatına atıldı ve 1963-1965 yılları arasında DSİ Adana İçme Suları Şefi, 1965-1968 yılları arasında YSE yani bugünkü adıyla Köy Hizmetleri Adana İl Müdürü olarak görev yaptı.
Bu sıralarda evlendi. Askerliğini yedek subay olarak Ankara Mamak Muhabere Okulu'nda, kıta hizmetini ise Askeri Araştırma ve Geliştirme Dairesi (ARGE)'nde tamamlayarak terhis oldu ve memleketi Adana'ya döndü.

Daha sonraları iki yüksek mühendis kardeşiyle ortak olarak, Adana' da 2000'in üzerinde konut yaptı. İnşaat Müteahitliği yaptığı dönemlerde aktif politikada da yer aldı. 1963-1980 yılları arasında Adalet Partisi'nden 4 dönem Belediye Meclis Üyeliği ve Adana Ticaret Odası Meclis üyeliklerinde bulundu. 11 Aralık 1977 Adana belediye başkanlığı seçimine bağımsız olarak adaylığını koymasına karşın sonradan AP adayı Ali Sepici lehine çekildi ve AP belediye meclis aday listesinin 13. sırasında kendine yer buldu. Durak, müteahhitliği döneminde 3 kez Adana Vergi Rekortmenleri arasında yer aldı. Birleşmiş Kentler ve Yerel Yönetimler Dünya Teşkilatı Dünya Yönetim Kurulu üyesi olarak görev yaptı.
25 Mart 1984, 27 Mart 1994, 18 Nisan 1999, 28 Mart 2004 ve 29 Mart 2009 tarihinde yapılan yerel seçimlerde beş kez Adana Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevine seçilirken 26 Mart 1989 seçimlerinde 2. sırada yer alarak belediye başkanlığı seçimini kaybetti. 2010 yılında ise Türkiye Cumhuriyeti İçişleri Bakanlığı tarafından görevinden alındı. 2014 Mart ayında yapılan yerel seçimlerde bağımsız olarak adaylığını koysa da, 4 Mart 2014 tarihinde yapmış olduğu açıklamayla MHP'den Başkan Adayı olan Ceyhan belediye başkanı Hüseyin Sözlü lehine adaylıktan çekildi.

Surp Asdvadzadzin Katedrali (Ermenice: Սուրբ Աստվածածին եկեղեցի, lafzen 'Tanrı'nın Meryem Ana Katedrali'; Türkçe: Azize Meryem Ana Kilisesi), Osmanlı İmparatorluğu yönetimi sırasında Adana'daki Ermeni Apostolik Kilisesi'nin Kilikya Kutsal Makamı katedraliydi. Katedral 1840 yılında inşa edilmiş ve 1922 yılına kadar Ermeni Apostolik cemaatine hizmet vermiştir. Aramyan lisesi ve Ermeni Apostolik piskoposluğu da daha sonra kilise mülkünde inşa edilmiştir.
1915'teki Ermeni Kırımı sırasında Adana Ermenilerinin tehciri sonrasında kilise binası askeri depo olarak kullanılmıştır. 1918'de kısa bir süre Meryemana Katedrali aslına uygun olarak restore edildi; gerçi 3 yıl sonra Hristiyanlar Kilikya'yı boşaltmak zorunda kaldı.
Türk hükûmeti 1923 yılında binaya el koymuş ve devlet binasına dönüştürmüştür. 1930'larda bina yerel bir sinema girişimcisi olan Baki Tonguç'a kiralandı. Burada 1960'ların sonlarına kadar hizmet veren Adana'nın en büyük kapalı sinema salonu Tan Sineması 'nı açtı. Tarihî katedral, 1970'lerde Türkiye Merkez Bankası'nın bölge genel merkezinin inşasına yer açmak için yıkıldı. Cumhuriyetin ilk 50 yılında Ermeni kültürel mirası büyük ölçüde Ermeni karşıtlığı içinde yıkılmış veya tamamen yok edilmişti.

Aşlama Adana yöresine özgü meyan kökünden yapılan bir içecek türüdür. Adana Aşlama, meyan (Glycyrrhiza glabra) bitkisinin kökünün dövülerek terbiye edilmiş lifli halinin içme suyu ve buz ile birlikte soğuk olarak demlenip süzülmesi ile elde edilen ve buzlu su ile seyreltilerek servis edilen içecektir. Adana Aşlamada herhangi bir katkı maddesi kullanılmaz. Adana Aşlamacıları ürünü satarken geleneksel bir kıyafet giyer ve özel tasarlanmış servis takımı kullanırlar. Bu servis takımda aşlamacının sırtına astığı aşlama güğümü, beline bağlı bardaklık, bir elinde bardak yıkama için kullandığı su dolu ibrik ve diğer elinde birbirine vurarak ses çıkarıp çevreye aşlamacı geldiğini haber vermek için kullanılan 2 pirinç tas bulunur. 150 yıldan fazla süredir bölgede meyan yetiştiği için Adana'da geleneksel olarak aşlama yapılır.
Adana Aşlama Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

BOTAŞ (Boru Hatları ile Petrol Taşıma Anonim Şirketi), 1,83 milyar lira olan sermayesinin tamamı Türkiye Varlık Fonu A.Ş. adına kayıtlı olan ve 233 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi bir İktisadi Kamu Kuruluşu'dur. (KİT'tir)
Genel Müdürlüğü Ankara Bilkent'te bulunan BOTAŞ, yıllık yaklaşık 20 Milyar TL cirosu ile Türkiye'nin en büyük kuruluşları arasında yer almaktadır. 2008 Fortune 500 listesinde net satış rakamlarına göre 2. sırada yer almıştır. 1974 yılında TPAO'ya bağlı iştirak olarak kurulan BOTAŞ 1995 yılında İktisadi Devlet Teşekkülü statüsü kazanmıştır. Günümüzde doğalgaz piyasasında tanımlanmış olan gaz ithalat, ihracat, depolama, iletim, toptan satış, LNG ticareti, petrol iletimi faaliyetlerini yürütmektedir. Şirket Avrupa'nın gaz ihtiyacını karşılamakta Rusya dışında alternatif yollar bulma stratejisine göre şekillenen ancak daha sonra lağvedilen NABUCCO projesinin %16,67 oranında hissedarı konumunda bulunmaktaydı. Yine BOTAŞ, TANAP projesinde de %30 oranında ortaktır. 2024 yılı itibarı ile yaklaşık 3000 personele sahiptir. Petrol ve Doğal gaz ana başlıkları altında ikili bir yapıdadır. Ankara'da Doğal Gaz İşletme ve Piyasa İşlemleri Bölge Müdürlüğü bulunmaktadır. Buraya bağlı olmak üzere Doğal Gaz İletim l. Bölge ve  Doğal Gaz İletim Il. Bölge Müdürlükleri bulunmaktadır. Ayrıca Kırklareli, Bursa, İzmir, Konya, Diyarbakır, Erzurum, Samsun ve Kahramanmaraş'ta İşletme Müdürlüğü  şeklinde teşkilatlanmıştır. Bununla birlikte sıvılaştırılmış doğal gaz ayrıca bir yönetim birimi olarak Marmara Ereğlisi'nde bulunan LNG İşletme Müdürlüğü olarak kurum yapısında yer alır. Ceyhan'da bulunan Petrol İşletmeleri Bölge Müdürlüğü ise Kerkük - Yumurtalık Boru hattı üzerinde faaliyet göstermektedir. Yine petrol taşımacılığında Batman'da üretilen Türk petrolünün sevkiyatını ise Hatay - Dörtyol'da bulunan Dörtyol İşletme Müdürlüğü yapmaktadır.
BOTAŞ çeşitli bağlı şirketler üzerinden de faaliyetlerde bulunmaktadır. BIL (BOTAŞ International Limited A.Ş.) BTC projesi kapsamında Türkiye'den geçen hattın işletmesinden sorumlu bir şirket olarak faaliyet gösterir. BTC projesi temelinde kurulmuştur. Yine TANAP projesi kapsamında yürütülen faaliyetler BOTAŞ bünyesinde yer alan TANAP Doğalgaz İletim A.Ş. tarafından gerçekleştirilmektedir. Son olarak yurt dışı petrol ameliyeleri gerçekleştiren ve daha önce TPAO'ya ait bir iştirak şirket olan TPIC 2013 yılı başında BOTAŞ'a bağlanmıştır.

Boru Hatları ile Petrol Taşıma A.Ş. (BOTAŞ), 27 Ağustos 1973 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti ile Irak Cumhuriyeti Hükümetleri arasında imzalanan Ham Petrol Boru Hattı Anlaşması çerçevesinde kurulmuştur[cite: 2]. Şirketin ilk kuruluş amacı, Irak ham petrolünün Ceyhan Terminaline taşınmasını gerçekleştirmektir[cite: 2]. Bu doğrultuda, 7/7871 sayılı Kararnameye istinaden 15 Ağustos 1974 tarihinde Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO) bünyesinde faaliyete geçmiştir[cite: 2, 8].
Türkiye'nin enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesi politikası doğrultusunda, başlangıçta sadece boru hatları ile petrol taşımacılığı yapan kurum, 1987 yılından itibaren boru hatları ile doğal gaz taşımacılığı ve doğal gaz ticareti alanlarında da faaliyet göstermeye başlamıştır[cite: 3]. Bu süreçle birlikte BOTAŞ, hizmet fonksiyonunun yanı sıra ticari bir kimlik de kazanmıştır[cite: 3].
9 Şubat 1990 tarihli ve 397 sayılı "Doğal Gazın Kullanımı Hakkında Kanun Hükmünde Kararname" ile BOTAŞ'a verilen doğal gazın ithali, dağıtımı (şehir dağıtımı hariç), satışı ve fiyatlandırması konularındaki tekel konumu, 2 Mayıs 2001 tarihinde Resmî Gazete'de yayımlanan 4646 Sayılı Doğal Gaz Piyasası Kanunu ile sona ermiştir[cite: 4]. Söz konusu kanun; doğal gazın ithali, iletimi, dağıtımı, depolanması, pazarlanması, ticareti ve ihracatı ile bu faaliyetlere ilişkin tüm gerçek ve tüzel kişilerin hak ve yükümlülüklerini düzenlemektedir[cite: 5]. BOTAŞ, günümüzde 4646 Sayılı Kanun çerçevesinde bir piyasa oyuncusu olarak faaliyetlerini sürdürmektedir[cite: 6].

Ocak 1967: Batman-Dörtyol Ham Petrol Boru Hattı (HPBH), TPAO'ya bağlı olarak kuruldu[cite: 8].
Ağustos 1973: Türkiye Cumhuriyeti ile Irak Cumhuriyeti Hükümetleri arasında Ham Petrol Boru Hattı Anlaşması imzalandı[cite: 8].
Ağustos 1974: Irak ham petrolünün İskenderun Körfezi'ne taşınmasını sağlamak amacıyla, TPAO'ya bağlı olarak BOTAŞ kuruldu[cite: 8].
Mayıs 1977: Irak-Türkiye I. HPBH işletmeye açıldı[cite: 9].

Şubat 1984: Batman-Dörtyol HPBH, 2929 Sayılı Kanun gereği BOTAŞ'a devredildi[cite: 9].
Ocak 1985: 233 Sayılı Kamu İktisadi Teşebbüsleri Hakkında KHK'nin yürürlüğe girmesiyle BOTAŞ'ın ana sözleşmesi yeniden düzenlendi ve 14 Ocak 1985 tarihli Ticaret Sicili Gazetesi'nde yayımlandı[cite: 9].
Şubat 1986: BOTAŞ ile Soyuzgazexport arasında ilk doğal gaz alım anlaşması imzalandı[cite: 9].
Eylül 1986: Ceyhan-Kırıkkale HPBH işletmeye açıldı[cite: 9].
Haziran 1987: Türkiye'ye ilk doğal gaz ithalatı gerçekleştirildi[cite: 9].
Temmuz 1987: Irak-Türkiye Petrol Boru Hattı'nın kapasitesi yıllık 70,9 milyon tona yükseltildi[cite: 9].
Ağustos 1987: Irak-Türkiye II. HPBH işletmeye açıldı[cite: 9].
Nisan 1988: Cezayir ile LNG alım anlaşması imzalandı[cite: 9].
Ekim 1988: Doğal gaz, Ankara'da konut ve ticari sektörde kullanılmaya başladı[cite: 9].
Kasım 1988: Doğal Gaz İşletmeleri Bölge Müdürlüğü faaliyete geçti[cite: 9].

Ocak 1992: Doğal gaz İstanbul'da kullanılmaya başladı[cite: 9].
Aralık 1992: Doğal gaz Bursa'da kullanılmaya başladı[cite: 9].
Ağustos 1994: Marmara Ereğlisi LNG Terminali tamamlanarak işletmeye alındı[cite: 9].
Şubat 1995: BOTAŞ, TPAO'dan ayrılarak Kamu İktisadi Teşekkülü (KİT) statüsünde bir Anonim Şirket olarak yeniden yapılandırıldı[cite: 9].
Haziran 1995: BOTAŞ'ın faaliyet alanına yurt dışında petrol ve doğal gaz arama, sondaj, üretim, taşıma, depolama ve rafinaj gibi tüm petrol ameliyelerini yapma yetkisi eklendi[cite: 9].
Kasım 1995: Nijerya ile 22 yıllık LNG Alım Anlaşması imzalandı[cite: 9].
Temmuz 1996: BOTAS International Limited (BIL) şirketi, uluslararası projelerde görevlendirilmek üzere kuruldu[cite: 9].
Ağustos 1996: Yeni bir arz kaynağı olarak İran ile ilk doğal gaz alım anlaşması imzalandı[cite: 9].
Eylül 1996: Doğal gaz İzmit'te kullanılmaya başladı[cite: 9].
Ekim 1996: Doğal gaz Eskişehir'de kullanılmaya başladı[cite: 9].
Ekim 1997: BOTAŞ, Rus Gazprom şirketinin de ortak olduğu "Turusgaz" şirketine %35 hisse ile ortak oldu[cite: 9].
Aralık 1997: Rusya Federasyonu ile Karadeniz üzerinden 25 yıllık Gaz Alım Anlaşması imzalandı[cite: 10].
Şubat 1998: Rusya Federasyonu ile Batı hattından 23 yıllık Gaz Alım Anlaşması imzalandı[cite: 10].
Mayıs 1999: Türkmenistan ile 30 yıllık Gaz Alım Anlaşması imzalandı[cite: 10].

Mart 2001: Azerbaycan ile 15 yıllık Gaz Alım Anlaşması imzalandı[cite: 10].
Mayıs 2001: İran'dan ilk gaz alımı gerçekleştirildi[cite: 10]. Aynı ay, 4646 sayılı Doğal Gaz Piyasası Kanunu'nun yayımlanmasıyla piyasanın liberalleşmesindeki ilk adım atıldı[cite: 10].
Eylül 2001: Bursa ve Kırklareli Şube Müdürlükleri faaliyete geçti[cite: 10].
Ekim 2001: Kayseri İşletme ile Erzurum, Konya ve Çarşamba Şube Müdürlükleri faaliyete geçti[cite: 10].
Kasım 2001: İzmir Şube Müdürlüğü faaliyete geçti[cite: 10].
Ocak 2002: İstanbul İşletme Müdürlüğü faaliyete geçti[cite: 10].
Eylül 2002: Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) Hattı'nın Türkiye kesiminin yapımı BOTAŞ'a verildi ve bu amaçla BTC Proje Direktörlüğü kuruldu[cite: 10].
Ekim 2002: Nabucco Projesi'ni gerçekleştirmek üzere BOTAŞ, Bulgargaz, Transgaz, MOL ve OMV Erdgas arasında Viyana'da İşbirliği Anlaşması imzalandı[cite: 10].
Şubat 2003: Mavi Akım Doğal Gaz Boru Hattı'ndan gaz alımına başlandı[cite: 10].
Aralık 2003: Yunanistan ile 15 yıllık ihracat anlaşması imzalandı[cite: 10].
Mart 2004: BOTAŞ'a bağlı şehir dağıtım şirketi ESGAZ (Eskişehir Gaz Dağıtım Şirketi) özelleştirildi[cite: 10]. Ayrıca Nabucco Study Company Pipeline GmbH şirketine %20 hisse ile ortak olundu[cite: 10].
Nisan 2004: BOTAŞ'a bağlı BURSAGAZ (Bursa Gaz Dağıtım Şirketi) özelleştirildi[cite: 10]. Yunanistan'a doğal gaz ihraç etmek üzere 10 yıl süreli Doğal Gaz İhracat Lisansı alındı[cite: 10].
Nisan 2005: Türkiye Doğal Gaz Ana İletim Hatlarını işletmek üzere BOTAŞ'a İletim Lisansı verildi[cite: 10].
Mayıs 2005: Kahramanmaraş Şube Müdürlüğü faaliyete geçti[cite: 10].
Haziran 2005: Türkiye-Yunanistan Doğal Gaz Hattı'nın yapımına başlandı[cite: 10].
Kasım 2005: 4646 sayılı Kanun gereğince ilk kez kontrat devirleri ihalesi yapıldı[cite: 11].
Aralık 2005: BOTAŞ'ın sermayesi 1,83 Milyar YTL'ye yükseltildi[cite: 11].
Mayıs 2006: Ceyhan'da BTC Ham Petrol Ana İhraç Boru Hattı'ndan ilk petrol yüklemesi yapıldı[cite: 11].
Temmuz 2006: Rusya, İtalya ve Türkiye hükümet başkanlarının katılımıyla Mavi Akım Doğal Gaz Boru Hattı'nın resmi açılışı gerçekleştirildi[cite: 11].
Mart 2007: Bakü-Tiflis-Erzurum (Şahdeniz) Doğal Gaz Boru Hattı tamamlandı[cite: 11].
Nisan 2007: BOTAŞ, Gazprom ve Shell Enerji arasında ilk kontrat devri anlaşması imzalandı[cite: 11].
Kasım 2007: Türkiye'den Yunanistan'a ilk doğal gaz ihracatı gerçekleştirildi[cite: 11].
Aralık 2007: Doğal gaz boru hatlarının uzunluğu 9.798 km'ye, gaz arzı sağlanan il sayısı ise 54'e ulaştı[cite: 11].
Aralık 2008: Alman RWE firması, 6. ortak olarak Nabucco projesine katıldı[cite: 11].
Ocak 2009: 2008 yılı sonu itibarıyla doğal gaz ulaştırılan il sayısı 63'e yükseldi[cite: 11].

Ocak 2010: 2009 sonu itibarıyla boru hattı uzunluğu 11.332 km'ye, gaz arzı sağlanan il sayısı 66'ya ulaştı[cite: 11].
Aralık 2010: 2010 sonu itibarıyla boru hattı uzunluğu 11.593 km'ye, ulaşılan il sayısı 67'ye yükseldi[cite: 11].
Aralık 2011: Yıl sonu itibarıyla doğal gaz sağlanan il sayısı 71 oldu[cite: 11].
Aralık 2012: Yıl sonu itibarıyla BOTAŞ'ın doğal gaz boru hatlarının toplam uzunluğu 12.290 km'ye ulaştı[cite: 11].
Doğal gaz ticareti piyasasındaki tekel konumu 2001 yılında yürürlüğe giren 4646 sayılı yasa ile sona ermiş olup yine söz konusu yasa gereği 2009 yılında faaliyet alanlarına göre tüzel kişiliklere bölünmesi, iletim faaliyeti hariç diğer tüzel kişiliklerin 2011 yılına kadar öze

Barit (BaSO4) baryum sülfattan oluşan bir mineraldir. Genellikle beyaz ya da renksizdir, bazen de sarı ve gri olabilir. Baryumun ana kaynağıdır. Işıma yapan şekline bazen Bologna Taşı da denir.
Barit genellikle kireçtaşlarındaki kurşun - çinko damarlarında, sıcak kaynak yataklarında ve hematit cevheriyle birlikte oluşur. Sıklıkla anglesit ve selestit mineralleriyle birlikte bulunur.
Barit ismi Yunanca βαρύς (ağır) sözcüğünden türetilmiştir. 
Mohs sertliği 3. Kırılma indeksi 1,63. Özgül ağırlığı 4,3-5. Kristal yapısı ortorombiktir.

Amerika Birleşik Devletleri'nde 19. yüzyılda çıkarılmaya başlanan barit ilk olarak 1845 yılında boya üretiminde kullanılmış ancak 1908 yılından sonra sondaj çamurlarında katkı maddesi olarak kullanılmaya başlanmasıyla hem üretimi hem de tüketimi artış göstermiştir. Türkiye'de ise 1964 yılından sonra barit üretimi gelişmiş ve yayılmıştır

Barit kullanımı genel olarak üçe ayrılarak incelenir: Sondajlık (%90), kimyasal (%7) ve dolgu malzemesi (%3).
Kaba haliyle ya da sadece yıkama, sudan geçirme, eleme, yüzdürme ve manyetik ayırma gibi basit işlemlerden geçirilen barit ilk ürün olarak alıcı bulur. Kaba hâldeki baritin çoğunluğu minimum bir saflığa ve yoğunluğa ulaşana kadar işlemden geçirilir. Ağır çimento olarak kullanılan barit ezildikten sonra elenerek aynı büyüklüğe getirilir. Baritin çoğu öğütülerek sanayi ürünlerinde katkı malzemesi olarak ya da petrol veya doğalgaz kuyularını açarken ağırlık yapan katkı malzemesi olarak kullanılır. Dünya üzerinde sondajda kullanılan barit, API 13A uluslararası standardına göre, Türkiye'de ise TS 919 standardına göre üretilmektedir.
Barit boya ve kâğıt yapımında da kullanılır. Her ne kadar baritin içinde ağır metal olan baryum bulunsa da, baryumun düşük çözünürlüğü nedeniyle birçok hükûmet tarafında toksik maddeler arasında sayılmaz.

Dünya'da şu anda tanımlanmış ve bilinen barit rezerv miktarının 550 milyon ton olduğu, ancak tüm dünya rezervinin ise 2 milyar ton olduğu tahmin edilmektedir.
1997' dünya barit üretimi 6,826 milyon ton, 1999'da ise 5,660 milyon ton olmuştur. Petrol üretimindeki azalmalar barit talebini doğrudan düşürmektedir.

Türkiye'de [Adana] Feke ilçesi Belenköy Mahallesınde, Konya iline bağlı Hüyük ilçesi İlmen Mahallesinde,Antalya iline bağlı Alanya - Gazipaşa ilçeleri çevresinde, Giresun ilinde, Muş ilinde, Çanakkale ilinde, Kocaeli ilinde, Karaman ilinde, Gümüşhane ilinde, Bayburt ilinde, Isparta ilinde, Sivas ili Koyulhisar ilçesi Yenice Köyü'nde, Ereğli ilçesinde barit yatakları bulunmaktadır.

Mineraller listesi
Son Olarak da Batman'ın Sason ilçesin de 288.000 Ton Rezerv bulunmuştur.

Devlet Planlama Teşkilatı Madencilik Özel İhtisas Komisyonu Raporu, Ankara 2001
U.S. Geological Survey Mineral raporu - Ocak 1996 (İngilizce)24 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
U.S. Geological Survey Mineral raporu - Ocak 2001 (İngilizce)24 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Maden Tetkik Arama Genel Müdürlüğü sitesinde Barit ile ilgili bilgiler
Barit Maden Türk AŞ'nin sitesi, Barit ile ilgili bilgiler27 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Barit üretimi ve ihracatçı4 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bağdat Demiryolu (Fransızca: Chemins du Fer Impérial Ottomans de Bagdad, romanize: Osmanlı İmparatorluk Bağdat Demiryolu, Rapor işareti: CIOB), Osmanlı İmparatorluğu'nda Konya'dan Bağdat'a ulaşmak üzere 1903'te yapımına başlanan 1597 km. uzunluğundaki demiryolu hattıdır. Demiryolu hattının uzunluğu İstanbul - Konya arasındaki Osmanlı Anadolu Demiryolları ve diğer bağlı hatlarla beraber 3205 km.'ye ulaşmaktadır. Zamanının en büyük altyapı projelerinden biri olan demiryolu hattının inşası on yıllar sürmüştür. I. Dünya Savaşı'nın başında bile hattın tamamlanabilmesi için 960 km. gerekmekteydi. Demiryolu hattının Bağdat'a uzanan kesimi ancak 1930'ların sonunda tamamlanabilmiş ve İstanbul'dan Bağdat'a ilk tren 1940'ta yola çıkmıştır. 1940'tan Irak'ın işgali'nin başladığı 2003'e kadar Türkiye – Suriye – Irak arasında kesintisiz bir şekilde tren işletmeciliği yapılmıştır. Irak'ın işgaliyle birlikte özellikle Irak'ta tren işletmeciliği sekteye uğramıştır. 2000'li yılların sonlarında üç ülke arasında tren işletmeciliği yeniden başlamış ancak 2011'de Suriye İç Savaşı'nın patlak vermesiyle yeniden durmuştur.
Bağdat Demiryolu'nun inşası ve işletilmesi, 1903'te 99 seneliğine Alman sermayeli Chemins du Fer Impérial Ottomans de Bagdad / Osmanlı İmparatorluk Bağdat Demiryolu (CIOB) Şirketi'ne verilmiştir. Şirket, demiryolunu bölüm bölüm inşa etmeyi planlamış ve ilk olarak 1903'te Konya – Ereğli arasında hattın inşasına başlamıştır.
Demiryolunun (özellikle de Almanya tarafından) inşa edilmesi İngiltere'yi ve Rusya'yı oldukça rahatsız etmişti. Başlangıçta projenin İstanbul – Ankara – Sivas – Diyarbakır – Bağdat güzergahında inşa edilmesi planlanmış, ancak Ruslar planlanan hattın kendi sınırlarına (o yıllarda Kars, Rus toprağıydı) yakın olması ve olası bir Osmanlı müdahalesini kolaylaştıracağı için hattın inşa edilmesini istememiştir. Aynı şekilde İngilizler de Hindistan'daki sömürge varlığına ve deniz ticaretine zarar vereceği için hattın inşa edilmesini istememiştir. Rusya'nın baskıları sonucu güzergâh İstanbul – Eskişehir – Konya – Adana – Halep – Bağdat olarak değiştirilmiştir. Ancak demiryolu İngilizler için rahatsızlık oluşturmaya devam etmiş ve Basra Körfezi'ne kadar ulaşması planlanan demiryolunu engellemek için çok uğraşmışlardır. Demiryolu, Osmanlı İmparatorluğu açısından I. Dünya Savaşı'nın temel sebeplerinden biri olmuştur.
İstanbul'da Sultanahmet Meydanı'nda bulunan Alman Çeşmesi, Bağdat Demiryolu'nun yapımının Alman firmalarına verilmesi üzerine Alman İmparatoru II. Wilhelm tarafından hediye edilmiştir.
Günümüzde Bağdat demiryolu, Türkiye, Suriye ve Irak arasında paylaşılmıştır. Demiryolu hattının Çobanbey – Nusaybin arasındaki kesimi bugün Türkiye – Suriye sınırının büyük bir kısmını teşkil etmektedir. Türkiye sınırları tarafında kalan bu kesimin, Suriye'nin bağımsızlığını kazanmasından sonra Türkiye'nin demiryolu ağının kalanıyla bağlantısı kesilmiştir. Bağlantıyı yeniden sağlamak için 1953 – 1960 yılları arasında Narlı – Karkamış demiryolu hattı inşa edilmiştir. Günümüzde Bağdat demiryolunun orijinal güzergahının Türkiye ve Irak kısımları aktif, Suriye kısmı ise Suriye İç Savaşı sebebiyle kapalıdır.

Ana Hatlar
Konya – Ulukışla – Yenice demiryolu
Adana – Yenice – Mersin demiryolu
Adana – Toprakkale – Fevzipaşa – Halep demiryolu
Halep – Karkamış – Şenyurt – Nusaybin demiryolu
Nusaybin – Kamışlı – Yarubiye demiryolu (Rabia, Irak bağlantısı)
Bağdat – Beyci – Musul – Rabia demiryolu (ICD Kuzey Hattı) (Yarubiye, Suriye bağlantısı)
Şube Hatları
Toprakkale – İskenderun demiryolu
Şenyurt – Mardin şube demiryolu
Bağlantılı Hatlar
Eskişehir – Afyonkarahisar – Konya demiryolu
Ulukışla – Boğazköprü demiryolu
Fevzipaşa – Narlı – Yolçatı – Kurtalan demiryolu
Narlı – Karkamış demiryolu
Şam – Hama – Halep demiryolu
Hama – Lazkiye demiryolu
Halep – Deyrizor – Ebu Kemal demiryolu (Huseybe, Irak bağlantısı)
Deyrizor – Kamışlı demiryolu
Hadise – Beyci – Kerkük demiryolu (ICD Yatay Hattı)
Bağdat – Ka'im – Huseybe & Ka'im – Akaşat demiryolu (ICD Batı Hattı) (Ebu Kemal, Suriye bağlantısı)
Bağdat – Basra yüksek hızlı demiryolu (ICD Güney Hattı)

Özel
Albayrak, Mustafa. "Osmanlı-Alman İlişkileri'nin Gelişimi ve Bağdat Demiryolu'nun Yapımı", OTAM Ankara Üniversitesi Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Dergisi, Sayı:6, Ankara, 1995.
Genel

Adana Bebekli Kilise veya Aziz Pavlus Kilisesi (Ermenice: Սուրբ Պողոս եկեղեցի Surp Boos Egeetsi), üzerinde Meryem'in tunçtan heykelinin bulunduğu, tahminen 1880-90 yılları arasında yapılan Adana'nın merkezindeki İtalyan katolik kilisesidir. Ermeni Apostolik Kilisesi olarak inşa edilmiştir.

1915 Tehcir Yasası'ndan sonra Adana'da Ermeni cemaat kalmamıştır ve Bebekli kilise Katolik Cemaate verilmiştir. Kilisenin tepesindeki Meryem Ana'nın 2.5 metrelik tunç heykeli bebeğe benzetildiği için halk arasında Kilisenin ismi "Bebekli Kilise" olarak geçer. Kilise Pavlus adına yaptırılmıştır. Kilise hem katolik cemaati, hem de Protestan Cemaati tarafından kullanılmaktadır.
Kilise, 2011 yılında kılıç ve bıçakla saldırıya uğramış, İsa ve Meryem ikonaları kırılıp, eşyaları tahrip edilmiştir. Öte yandan, saldırganlar verdikleri ifadelerinde ise Ogün Samast'a özendiklerini söylediler.

Beton (Fransızca: le béton, Latince: bitumen), çakıl, kum gibi "agrega" denilen maddelerin bir bağlayıcı madde ve su ile birleştirilmesinden meydana gelen inşaat yapı taşıdır.
Beton denince akla gri renkte taş gelir. Gri veya ona yakın rengi günümüzde kullanılan bağlayıcı maddenin çoğunlukla Portland çimentosu olmasındandır. Genellikle çimento kullanılsa da betona çeşitli özellikler verebilmek için çeşitli katkılar ve bağlayıcı maddeler kullanılmakta (örn. alçı, kireç vb.). Mesela portland çimentolu betonda bağlayıcı, portland çimentosu ve su karışımıdır. Asfalt ve diğer başka malzemeler de bağlayıcı olarak kullanılır; "asfalt betonu" ve "polimer betonu" elde edilir. Ancak genellikle "beton" denince portland çimentolu beton akla gelir.
Günümüzde beton - kullanımı çok yaygın olan bir yapı malzemesidir. Beton gerektirmeyen inşa neredeyse yoktur. Baraj, kanal gibi su yapılarının yanında yol, bina, köprü ve diğer yapıların inşaatında kullanılır. Hem bir taşıyıcı eleman ve hem de dekoratif malzeme olarak ortaya çıkar. Dayanıklılığı, yangına karşı direnci, su geçirmezliği, ekonomik üretimi, enerji verimliliği, yerinde imalat bakımından da başlıca beton tercih nedenleridir. Beton ayrıca hazır betonarme ürün yapımında da kullanılır. Modern yapılarda nükleer radyasyona karşı da kullanılır. Dünya ortalaması olarak kişi başına yıllık beton üretimi bir ton civarındadır.

Beton yaklaşık olarak değişik şekillerde ve genel anlamda 5000 yıldan beri kullanılmaktadır. Eski Mısırlılar kil harcını piramitlerin yapımında kullanmışlardır. Harç kireç taşının (CaCO3) ısıtılması ve karbondioksit gazının (CO2) çıkarılması ile elde edilmekteydi. Elde edilen kireç, agrega ile karıştırılarak harç olarak kullanılmaktaydı. Daha sonra CO2 olarak sertleşen orijinal CaCO3 veya kireç taşına çevrilmekteydi. Su ile sertleşen hidrolik çimentonun bulunuşu, Romalılara kadar uzanır. Romalılar kireç hamurunu, pozolanik volkanik küle karıştırmaktaydılar. Bu amorf silisten oluşan pozolan, suyun mevcudiyetinde alkali ile kimyasal olarak reaksiyona girerek silis jeli olarak sertleşir.
Pozolan kelimesi, maddenin bulunduğu Pozzuoli isimli İtalyan kasabasından gelmekteydi. Bu konuda ilk patent İngiliz James Parker'e 1796'da verilmiştir. 1824'te de İngiliz duvarcısı Joseph Aspdin kireç taşını kille yakarak bir bağlayıcı madde, çimento elde etti. Portland Adası'ndaki kireç taşına benzediği için Portland çimentosu ismini verdi. Bundan sonra yapılan evler barajlar yollar çimento karıştırılan agregalarla yapılmaya başlandı.

Beton için gerekli olan çimento ve agrega, ayrı sanayi dallarında hazırlanır. Son adım, karışımın hazırlanıp betonun kullanılması safhasıdır. Uygun karışım oranlarının seçilmesi; ekonomi, işlenebilme, mukavemet, dayanıklılık ve görünüş gibi özelliklerin dengeli elde edilmesini sağlar. Bunlar kullanıldığı yere göre değişir. Agreganın durumuna, çimento cinsine göre pek çok karışım oranı hesap metodu teklif edilmiştir. Karışım suyunun çimento miktarına oranı, betonun mukavemetine tesir eden en önemli bir etkendir. Diğer önemli bir etken de beton içindeki hava miktarıdır. Bu miktar normal betonda yaklaşık % 0,3-3 civarındadır. Bu iki tesir beton kalitesinin kontrolünde en önemli iki faktörü teşkil etmektedir. Ayrıca beton karışımın homojen olarak elde edilmesinde de önemlidir.
Karıştırma işi, inşaat yerinde betoniyerlerle gerçekleştirilir. Bazı özel durumlarda karışım, küreklerle de yapılabilir. Genel olarak karışımı meydana getiren çimento torba, agrega ağırlık (veya bazı hallerde görünen hacim) ve su da hacim olarak ölçülür. Karışımı hazırlayan (veya hazır beton satan) merkezi kuruluşlar da mevcuttur. Buraya yapılacak istek karşılığında, kullanıma hazır, istenen kalitede karışım, inşaat yerine getirilir. Karışım, sabit karıştırıcılarda yapılabildiği gibi, hareketli karıştırıcılarda da gerçekleştirilebilir. Bu çeşit merkezi beton santrallerinin faydası, karışımın kontrollü olarak yapılmasıdır. Uygun kum ve çakıl bulunduğunda kolayca iyi kalitede beton elde edilebilir.
Karışımın homojen bir şekilde elde edilmesinden sonraki yapılan iş, bunun yerleştirilmesidir. Eğer hazırlanan karışım döküm yerine yakın değilse bunun bu yere iletilmesi gerekir. Bu işlem araba ve kova veya pompa kullanılarak da gerçekleştirilebilir. Kalıba yerleştirilen karışımda bulunan hava kabarcıkları titreştirici kullanılarak çıkarılabilir ve betonun iyi yerleşmesi sağlanabilir. Küçük işlerde, şişleme de tatbik edilebilir. Titreştirme, dış merkezli bir kütlenin bir eksen etrafında döndürülmesi suretiyle elde edilir. Bu vibrasyon denilen titreştirme, beton içinde yapılabildiği gibi, kalıbın titreşimiyle de elde edilebilir.
Betonun elde edilmesinde en son adım, dökülmüş betonun bakımı ve sertleşmesidir. Sertleşme portland çimentosunun hidratasyonu, su ile kimyasal reaksiyona girmesi sonucu meydana gelir. İlk günlerde nemli şartların belirli süre devam ettirilmesi önemlidir. Bunun için betonun dış yüzü, su ile ıslatılabileceği gibi, nemli örtüler de kullanılabilir. Tam hidratasyonun elde edilmesi için çimento türü ve sıcaklığa bağlı olarak uzun bakım süresine ihtiyaç duyulabilir. Çoğu hallerde yedi gün kafidir. Genellikle betonun suyunun buharlaşması sonucu sertleştiği zannedilir. Gerçekte bu doğru değildir. Su olmaksızın ne hidratasyon ne de sertleşme olabilir. Su, çimentonun hidratasyonu sonucu kaybolur ve ancak fazla suyun buharlaşmasına müsaade edilebilir. Betonun geçirdiği devrelerdeki kimyasal reaksiyonlar oldukça karmaşıktır.
Artık üretilen betonlarda oluşan sorunlar nedeni ile üretilen katkı malzemeleri kullanılmaktadır.
Bu katkılar hem betonun mukavvemetini yükseltip suyun zararlarından korur hem de katkının kıvamına göre akışkan ya da katı olmasının ayarlanmasını sağlar.

Beton dayanıklılığı dış ortamdaki agresif ögelere karşı direncidir. Bu ögelerin yanında betonu oluşturan bileşenlerin de bazı durumlarda tepkimelere girişmesi olasıdır. Alkali-Agrega tepkimesi gibi. Bu tür iç korozyon olayları dış ortama bağlı olarak şiddetlenebilir.
Betonun doğal kimyasal zararlara karşı dayanıklı olması, fizikokimyasal dış etkenler sonucu niteliklerini kaybetmemesi gerekir. Bunun için yeterli kimyasal dayanıma (dayanıklılığa) sahip bulunması istenir. Çimentoyla yapılmış herhangi bir elemanın çimentoyla yaptığı reaksiyon sonucunda zamanla mukavemeti artacağına azalmamalıdır.
Beton çeşitli zararlı etkiler altında bir takım kimyasal reaksiyonlar nedeniyle sahip olduğu mukavemeti zamanla kaybedebilir. Bu durumda yapı betonun maruz kaldığı kuvvetlere dayanamamanın bir sonucu olarak, kısmen veya tamamen yıkılır veya kullanılamaz hale gelir.
Fiziko-kimyasal bir süreç olan Karbonatlaşma ise ortamın alkalinitesini düşürerek koruyucu oksit tabakasının tahrip olmasına neden olur. Betonun alkalinitesi, hidrate olmuş çimentonun içerdiği Ca(OH)2 ile sağlanır ve pH 12 civarındadır. Ancak Ca(OH)2 zamanla havadaki CO2 ile reaksiyona girerek CaCO3'e dönüşür ye pH 8'in altına düşebilir. Atmosferdeki miktarı hacimce %0.03 olan C02'nin kırsal bölgelerde bile karbonatlaşmaya olan etkisi söz konusudur. CO2 konsantrasyonu arttıkça karbonatlaşma oranı artmaktadır. Karbonatlaşma derinliğinin birkaç mm ile sınırlı olduğu bilinmesine karşın kusurlu betonda, herhangi bir mekanik zorlama olmaksızın çatlaklar oluştuğundan, karbonatlaşma derinliğinin 10 cm'den fazla olduğu tespit edilmiştir.

Betonun standart basınç dayanımı 28 gün boyunca 20(+/-2)°C sıcaklıkta ve %100 nemli ortamda ve kireçli suda kür edilen, çapı 150 mm, boyu 300 mm olan silindir numunelerin eksenel basınç altındaki dayanımı olarak tanımlanır. Gerilme cinsinden ifade edilen dayanım, kırılma yükünün, silindir alanına bölünmesi ile elde edilir. Beton sınıfları concrete = beton kelimesinin baş harfi olan "C" ile ifade edilir. Örneğin C20/25, 28 günlük karakteristik silindir basınç dayanımı 25 MPa yani 250 kgf/cm² olan betondur.

Otoklavlı havalı beton
Asfalt beton
dekoratif beton
Öngerilmeli beton
Lif takviyeli beton
telkari beton
Genişletilmiş polistiren beton
Köpük beton
hidrofobik beton
Metakaolin
kütle beton
nanobeton
Geçirgen beton
fotokatalitik beton
Cilalı beton
polimer beton
Pozzolan
Pozzolana
Öndökümlü beton
Hazır beton karışımı
Silindirle sıkıştırılmış beton
Roma betonu
Lastikli asfalt
tuz betonu
Kendiliğinden yerleşen beton
Kendi kendini iyileştiren beton
kendiliğinden yayılan beton
Damgalı beton
kükürt betonu
Sinkrete

Betonun yapay bir taşı olması nedeniyle mikro yapısı incelenebilir. Sertleşmiş betonda petrografi klasik petrografiden daha basit ancak daha karmaşıktır. Bütün minerallerin inceleyip sayılması gerekmediği için basit, petrografide yapılan gözlemler neden sonuç ilişkisi içerisinde bir kompozisyon haline getirmesi gerektiği için karmaşıktır. Özel tekniklerle hazırlanan numuneler incelenirken agrega dağılımı, çatlak gelişimi, soğuk derz oluşumu, tamir bölgesi betonun boşluk yapısı, bağlayıcı maddenin dağılımı ve su-çimento oranı hakkında yakalanan ipuçlarını iyi değerlendirip betonun kalitesi ile ilgili önemli sonuçlara varılabilir.
Beton petrografisi genellikle kafalardaki soru işaretleri kaldırmak için uygulanan bir tekniktir. Örneğin malzeme mukavemet testini geçememişse, ciddi bir kusur gözlemlendiyse, hava miktarı ile ilgili belirsizlikler varsa, uygulamada standardın dışında bir iş yapılmışsa, yağmur altında beton dökümü yapılmışsa ya da beton genç yaştayken ciddi çatlaklar oluştuysa bu yönteme başvurulur.
Günümüzde petrografik inceleme denilince en çok bahsedilen teknik florasanlı epoksi tekniğidir. Petrografik incelemeyi dört kısma ayırabiliriz. Birincisi gözle ve elle muayenedir, sahadan kesilip alınan numuneler ya da laboratuvarda kür edilen numuneler petrografik analiz için kesilip analiz edilmeden önce gözle ve elle muayene edilir. Numune üzerindeki belirgin kusur, çatlak, donatı, boşluk ya da jel oluşumu fotoğraflanarak kaydedilir. Görsel muayeneden sonra beton numunesi kesilerek üç farklı ön numune elde edilir ve bunlardan daha sonra düzlem kesit analizi için bir numune, ince kesit analizi için bir numune ve ha

Bici bici muhallebisi, yaz dönemlerinde yenilen, Adana iline özgü bir tür tatlı. Halk arasında kısaca bici bici adıyla anılır. En bilinen şekliyle rendelenmiş buz, pişmiş nişasta, pudra şekeri ve şerbetten oluşur. Bici bici geçmişte neredeyse tamamen seyyar satıcılarda satılan bir ürün olmasına rağmen son yıllarda restoranlarda ve kafelerdede tatlı olarak sunulmaktadır. Bursa ve Adana'da sıkça tüketilen tatlı, son yıllarda Akdeniz Bölgesi'ndeki illerde de yaygınlaşmıştır. Bursa'da evlerde de yapılan tatlı, aynı zamanda seyyar satıcılarda satılmaktadır. Adana ve civarında ise lüks kafeteryalarda yer almaktadır.
Adana Bici Bici Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.
Bici bicinin orijinal tarifinde kullanılan nişasta jölesi, günümüzde çoğu yerde olduğu gibi hazır kalıplar halinde yapılmazdı. Eski Adana ustaları bu jöleyi geniş bakır tepsilerde ince katmanlar halinde döküp gece boyunca açık havada serinlemeye bırakırdı. Hatta bazı ustalar, jölenin kıvamının daha iyi tutması için özellikle gece nemini ve sabah serinliğini “doğal kıvam verici” olarak görürdü. Bu yüzden aynı tarif, farklı şehirlerde birebir uygulanmasına rağmen aynı sonucu vermezdi.

Bir porsiyon Bici bici dört temel malzemeden oluşur:

Bici. Bici bici'nin katı kısmıdır. Su ve nişasta kaynatılarak kalın bir muhallebi karışımı elde edilir. Karışım bir tepsiye aktarılıp soğutulur. Bu tepsi seyyar arabada servise hazır olarak bulundurulur.
Rendelenmiş buz. Servis için arabadaki büyük buz kalıbından elde edilir.
Tat veren sıvılar. Bunlardan en bilinenleri seyreltilmiş kızılcık şerbeti, meyan kökünden elde edilmiş bir boya ile hazırlanan şurup ve gül suyudur.
Şeker. Genelde pudra şekeri kullanılır, havanda dövülmüş toz şeker de kullanıldığı olur.

Normal boy bir kase içine küp küp doğranmış bir miktar bici konur. Özel hazneli bir kürekle kazınan buz, bicinin üzerine kaseden neredeyse taşan bir tepe oluşturacak şekilde eklenir. Buzun üzerinden şerbetler dökülür, en sonunda şeker serpilir. Şerbet ve şeker nedeniyle eriyen buz, dipteki bicilerin üzerine akar ve bicinin etraflarında inceltilmiş bir şerbet birikir.
Hazırlama şeklinde ufak farklılıklar mümkündür. Ustaların bazısı buzu ekledikten sonra kaşıkla bastırarak ortasını açar ve şekeri oraya doldurur. Şerbeti veya şekeri önceden eklemek ustanın kararıdır. Tabağı süslemek için üstüne bir nane yaprağı bırakılabilir, farklı renkli iki şerbet kullanılabilir veya tekrar beyaz buz eklenebilir

Bici bici'nin seyyar satıcılarda satılması bazı olası sağlık sorunlarını da beraberinde getirir. Bunların çoğu güney illerindeki aşırı sıcaklardan doğabilecek sorunlardır.
Arabadaki buz erimemesi için genelde bir beze sarılır. Bu bezin temiz olmaması halinde her porsiyon bici bici hastalık taşıyabilir. Bunun sebebi bezin buz için rendelenen yüzey kısmına her zaman temas etmesidir. Günümüzde bu iş için daha uygun olan yalıtımlı kutulara rastlamak olasıdır. Başka bir sağlık sorunu da sıcakla fazla kalmış, eskimiş bicinin bozulma olasılığıdır. Buna sebep olabilecek en büyük etken muhallebinin üstü kurumaması için biciyi bezle veya temiz olmayan bir naylonla örtmektir. Kirli bezin bici biciye teması, kirli naylonun üzerinde yoğuşan suyun tekrar biciye damlaması ve sıcağın etkisiyle bicinin içinde mikroorganizmalar üreyebilir.
Bunun yanında seyyar satılan her üründe dikkat edilmesi gereken noktalardan satıcının temizliği, tezgâhın ve arabanın temizliği, ürünün tazeliği, üretim şartları ve satış öncesi saklama şartları da gözönünde bulundurulmalıdır.

Karsambaç, sadece buz ve çok daha değişik şerbetlerle hazırlanan başka bir tatlıdır. Bici bici'ye benzer fakat içinde nişasta ile hazırlanan bici bulunmaz.
Kar Helvası, Karsambaç ile çok benzer olmakla birlikte onun aksine pekmez değil çoğunlukla vişne vb. meyve şurupları ile yapılır. Nazilli ve civarında yoğun olarak tüketilir.
Karlı Şurup, Yazın dağlardan toplanan karın bir kap içinde, pekmez, vişne, karadut gibi meyve şuruplarının karıştırılmasıyla hazırlanan soğuk yiyecek. Özellikle Denizli ve çevresinde yaygın olarak tüketilir.

Büyük Saat, Türkiye'deki en yüksek saat kulesidir ve yüksekliği 32 metredir. Saat kulesi Adana'nın  Karasoku Mahallesinde Seyhan ilçesinde bulunur.

Büyük Saat inşasına Ziya Paşa ile başlandı ve 1882 yılında (Abidin Paşa zamanında) tamamlandı. Büyük Saat tarihte modernleşmenin simgesi olarak görülmüştür. Belediye Başkanı Hacı Yunus'un da inşaat için önemli bir katkısı olmuştur. O zamandan beri, Adana'nın en önemli yerlerinden biri olarak anılmaktadır. 2013 yılında restorasyonu çalışmasına başlanmış ve 2014 yılında restorasyonu bitmiştir.

Yüksekliği 32 metre olan kule kare prizma şeklindedir ve kulenin duvarları tuğla ile inşa edilmiştir. Temel derinliği 35 metre olduğu söylenir. Kulenin inşası sırasında Osmanlıda saat kuleleri vardı. Bu saat kuleleri arasında en yükseği Büyük Saattir. İkincisi ise Dolmabahçe Saat Kulesi'dir.

Safranbolu'da bulunan ve 2012'de açılan Zamanın Tanığı Saat Kuleleri Parkı'nda Büyük Saat'in bir maketi de yer alır.

Ceyhan, Adana ilinin ilçesidir. Adana'ya 47 kilometre uzaklıktadır. Adana'nın merkez ilçeleri dışında en fazla nüfusa sahip ilçesidir.

Ceyhan, kuruluşundan günümüze kadar şu adları almıştır: 1860 yılında Yarsuat, 1896 yılında II. Abdülhamid'e ithafen Hamidiye, 1909'da Urfiye ve Cumhuriyet sonrasında 3 Mayıs 1929'da Ceyhan.

Şehrin bilinen tarihi 9 bin yıl öncesine dayanmaktadır. Ceyhan Ovası Hitit, Asur, Fenike, Mısır, İran, Roma ve Bizans medeniyetlerine evsahipliği yapmıştır.
Boğazköy ve Kültepe tabletlerinde adı geçen üç krallıktan, Luvi Krallığının (MÖ 1900) Ceyhan Nehri'nin doğu kısmında, Arzava Krallığının ise (MÖ 1500-1333) nehrin batı kısmında kurulduğu anlaşılmaktadır. Luviler Asurluların, Arzavalılar ise Hititlerin egemenliği altına girmişlerdir. Kizzuwatna Krallığı ise Seyhan ve Ceyhan nehirleri arasında kurulmuş olup Hitit egemenliğine girmiştir.
MÖ 1200 yılında Hitit Krallığının ortadan kalkması ile Kue Krallığı kurulmuş (MÖ 1190-713), Kral Asistavands Karatepe şehrini kurdurmuştur. Daha sonra bölge Asurların, Babillerin, Perslerin, Büyük İskenderin, Selevkosların, Helenistik Mısır Krallığının, Roma İmparatorluğunun, Bizans İmparatorluğunun, Emevilerin, Abbasiler'in, Tolunoğullarının, Hamdanilerin ve tekrar Bizans'ın eline geçti.
1071 Malazgirt Meydan Muharebesi sonrası, Süleyman Şah (Anadolu Selçuklu Devleti'nin kurucusu) 1083 yılında Ceyhan Ovası'nı ve Adana'yı tamamen ele geçirdi. 1097 yılında Kilikya Ermeni Krallığına bağlanan Ceyhan 14. yüzyılda Mısır Memlüklülerinin eline geçer ve sonrasında Dulkadir oğlu Beyliği topraklarına katılır. O yıllarda nüfusu 5.000'dir. Ceyhan, 1353-1515 yılları arasında Memlüklere bağlı Ramazanoğulları Beyliği'nın hakimiyeti altında kalmıştır. Bu topraklar için Memlükler ve Osmanlılar 1485-1498 yılları arasında savaştılar. 1515 yılından itibaren Yavuz Sultan Selim'in Mısır seferi sırasında Adana toprakları Ceyhan Ovası ile birlikte Osmanlı Devletinin idaresine girdi.
1525 yılına ait Osmanlı Tapu tahrir defterinde adı Yarsuvat olarak geçmektedir. Yarsuvat Kırımca'da nehir kenarı anlamına gelmektedir. Bu dönemde bölgeye yerleştirilen Kınık Türkmenleri, Oğuzların Üçok koluna ait Denizhanoğulları soyundan gelmektedir. Nitekim bugün bölgede kalabalık bir nüfusa sahip olan Sırkıntıoğulları, Karsantıoğulları, Kozanoğulları, Cerit, Yüreğir, Barak, gibi Türkmen obaları Oğuzların Kınık boyuna bağlıdırlar. Konar-göçer Oğuzların Türkmen, Avşar boyları uzun yıllar yörede kışlak olarak yaşamışlardır.
1833-1840 tarihleri arası Ceyhan Ovası el değiştirerek Mısırlı İbrahim Paşa'ya geçmiştir. İbrahim Paşa özellikle Menemencioğulları Türkmenleri başta olmak üzere diğer Türkmen boylarının yardımıyla Konya'ya kadar ilerleyerek Osmanlı yönetiminden çıkmıştır. Mısırlı İbrahim Paşa kendisine destek vermeyip Osmanlıyı destekleyen aşiretlere ise çok acımasız davranmıştır. Örneğin Sırkıntıoğulları ve Karsantıoğulları'nın tüm mallarını yağmaladığı gibi, bu Türkmenleri kılıçtan geçirme kararını bile almıştı. Ancak Menemencioğlu Ahmet Bey'in itirazı nedeniyle bu kararını uygulayamamıştır. Mısır ordusu bölgede Osmanlı yanlısı Türk boylarını sindirmek için özellikle sürgün taktiğini çok kullanmıştır. Özellikle bölgenin en büyük aşireti olan Sırkıntı Türkmenlerini pasivize etmek için Sırkıntıoğlu Murtaza Bey, İbrahim Paşa'nın emriyle Mısır'a sürgün edilmiştir. Ceyhan 1841 yılında tekrar Osmanlı yönetimine geçmiştir. Kurtuluş Savaşı yıllarında ise Türkmen boyları tarafından kurulan Kuvay-ı Milliye birlikleri bölgede destan yazmışlardır. Sırkıntılar grup komutanlığı gibi birçok birlikler Ceyhan'ın kurtuluşuna önemli katkıda bulunmuşlardır.
Kırım Savaşı'ndan sonra Osmanlılar buraya Nogay Türklerini ve 93 Harbi'nden sonra da Rumeli Türklerini iskan etmişlerdir. 1896 yılında II. Abdülhamid tarafından Hamidiye adı verilmiş 1908 yılında ise Urfiye olarak değiştirilmiştir.
19 Temmuz 1926'da ilçe yapılmış ve Cebelibereket (Osmaniye) vilayetine bağlanmış ve son olarak 3 Mayıs 1920 tarihinde çıkarılan yasa ile adı Ceyhan olarak değişmiştir. 1933 yılında Cebelibereket ilinin ilçe yapılması üzerine bugünkü statüsüne kavuştu.

Akdeniz Bölgesi'nde yer alan Ceyhan Adana'ya 47 km uzaklıkta, Akdenize 30 km uzaklıkta, 36. ve 37. kuzey enlemleri ile 35. ve 36. doğu boylamları arasında olan bir ilçedir. Güneyde Yumurtalık, Kuzeyde Kozan, kuzeybatısında İmamoğlu, kuzey doğusunda Kadirli, batıda Yüreğir, doğuda Osmaniye, Hatay iline bağlı Erzin ilçesi ile komşudur.
İlçenin 71 mahallesi vardır ve önemli bölümü tarımsal arazi ile kaplıdır. Ceyhan ilçesinin yüzölçümü 1.426 km²dir. Ceyhan ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 29 metredir.
En önemli akarsu Ceyhan Nehri ilçenin kenarından geçmektedir ve uzunluğu 509 km'dir. Ayrıca Mercin Suyu, Karaçay, Handeresi, Çeperce Deresi ilçenin akarsularıdır.
Yazları sıcak ve kurak, kışları ılık ve yağışlı geçen ilçenin iklimi tipik Akdeniz iklimidir. Yağış miktarı Ceyhan Ovası'nda 600–750 mm iken, dağlık alanlarda 750–1000 mm arasında olup, yağışların %50'si kışın, %27'si ilkbaharda, %18'i sonbaharda, %5'i yaz aylarında düşer.
Ceyhan'ın bitki örtüsünü makiler oluşturmaktadır. Ceyhan büyük bir ova olduğu için orman alanlar tahrip edilerek tarım alanlarına dönüştürülmüştür. Buna rağmen yer yer çam ormanlarına rastlanır.
Ceyhan'da son yıllarda oluşturulan Okaliptüs (sıtma ağacı-selvi) ormanları ise geniş alanlar kaplamaktadır. Yine tarımı geliştirmek için ekilen zeytin, turunçgil, kavak ekili alanlar da geniş yer kaplamaktadır.
Ceyhan tabi orman bakımından fakirdir. Lakin kerestecilik maksadıyla okaliptüs ve kavak yetiştiriciliği yapılmaktadır. Ceyhan'da kerestecilik ve mobilyacılık gelişme göstermiştir.
Ceyhan'da üretilen orman ürünleri genellikle kereste ve odun olarak tüketilmektedir.

Ceyhan, güneyden ve kuzeyden iki önemli yolla çevrilidir.
Avrupa'yı Asya'ya bağlayan E-90 ve E-91 karayolu ile Türkiye'de İç Anadolu ve Ege'yi Güneydoğuya bağlayan D-400 Devlet Karayolu Ceyhan'dan geçmektedir. D-400 Karayolu Ceyhan Şehrinin 3 km kadar Kuzeyenden geçerken yine TAG (Tarsus-Adana–Gaziantep Otoyolu) olarak adlandırılan E-90 ve Avrupa'yı Beyrut ve İsrail'e bağlayan TEM otoyolu da Ceyhan'ın 7 km kadar güneyinden geçmektedir.
Ayrıca Türkiye'yi Ortadoğu'ya bağlayan demiryolu hattı Haydarpaşa-Bağdat Demiryolu da Ceyhan'dan geçmektedir.
Ceyhan, Adana Havaalanına da 50 km uzaklıktadır. Deniz ulaşımı için de Yumurtalık ve İskenderun limanlarına yakındır. Kısacası deniz, hava, kara ve demiryolundan ulaşımı kolay bir ilçedir.

Ana geçim kaynağı olarak tarım gösterilebilir. İlçe, tipik bir Çukurova ilçesi olarak, geçmişte akıllara yer eden pamuk üretimiyle anılsa da, şimdilerde değişen ekonomik kaygılar sebebiyle, dönemden döneme değişmekle beraber buğday, mısır, karpuz, soya ve yerfıstığı üretimine de sıklıkla rastlanır. Köylerde ufak çapta küçük ve büyük baş hayvancılık da yapılır. Tarımın ekonomide yoğun olarak yer alması, Ceyhan'ın ticaret ve sanayi imkânlarını da arttırmıştır. Ceyhan çevresinde eskiden onlarca çırçır fabrikası yer alırken bugün bunlar yerini mısır kurutma tesislerine bırakmıştır. Ayrıca; Yumurtalık Serbest Bölgesine, Yumurtalık-Sugözü Termik Santraline, BOTAŞ'ın BTC (Bakü-Tiflis-Ceyhan) Boru Hattı olarak bilinen ve Bakü'den Yumurtalık'a uzanan Petrol Boru Hattına, Hatay sınırındaki Toros Gübre Sanayii'ne, Adana ve Osmaniye Organize Sanayi Bölgelerine yakınlığı da Ceyhan'ın ekomisinde etkili rol oynar.

İlçeye bağlı; 112 mahalleden oluşmaktadır.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Ceyhan'ın 112 mahallesinin 31'i merkezde bulunmaktadır. Merkez mahallelerinde 113.914 kişi (%70,9) yaşamaktadır. En uzak mahallesi ise 40,5 km uzaklıktaki Günlüce mahallesidir. Merkez mahalleleri dışında nüfusu en fazla olan, 3.806 kişi ile Büyükmangıt mahallesidir. Ceyhan'ın nüfusu 2017 yılında %0,28 artmıştır.
Ceyhan ilçesinin mahallelerinin ilçeye uzaklığı, rakımı ve nüfusu

* Km, Burhaniye Mahallesi'nde bulunan kaymakamlığa olan uzaklıktır.

Ceyhan'ın Futbol liglerinde 3 takımı vardır.

Kadir Aydar 2024-2025
Hülya Erdem 2021-2024
Kadir Aydar 2019-2021
Ali Alper Boydak 2017-2019
Alemdar Öztürk 2014-2017
Hüseyin Sözlü 1999-2014
Emin Civelek 1994-1999
Mehmet Şerif Yiğit 1989-1994
Mahir Alp Boydak 1984-1989
Rifat Atik 1981-1983
Şahin Özbilen 1963-1980
Ökkeş Sabitoğlu 1955-1960
Yusuf Mülayim 1954-1955
Mustafa Akçalı 1952-1954
Lütfi Başeğmez 1951
Mustafa Aydar 1947-1950
Sait Akman 1945-1946
Hakkı Mete 1943-1944
Arif Hikmet Özbilen 1941-1942
Selahattin Sepici 1939-1940
Hacı Ahmet Topsakal 1935-1938
Rıfat Çetinsoy 1928-1932
İbrahim Mete 1930-1931
Selim Aytemur 1927
Hacı Mücteba Yücekök 1926-1927
Hasan Sağındık 1924-1925
Mehmet Payaslı 1923-1924

Haydar Ağa Cami (Kurtkulağı)
Yılankale
Ulu Cami
Sirkeli Höyüğü
Muradiye Cami
Durhasandede Türbesi
Dumlu Kalesi

Ceyhan Belediyesi 1 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ceyhan Nehri ya da eski adıyla Piramos (Yunanca: Πύραμος Pyramos veya Latince: Leucosyrus, Grekçe: Λευκόσυρος), Türkiye'nin en önemli akarsularından birisidir. Çukurova'nın iki ana hayat kaynağından birisidir. (diğeri Seyhan Nehri'dir.) Uzunluğu 509 km.dir. Elbistan'ın 3 km Güneydoğusunda, Pınarbaşı Mevkii'nden doğan ve Elbistan'ın ortasından geçen Ceyhan, şehrin can damarıdır. Akdeniz Bölgesi'nin en büyük akarsularındandır. Çukurova'da geniş bir delta oluşturarak Akdeniz'de İskenderun Körfezi'ne dökülür. Başlıca kolları; Söğütlü, Hurman, Göksun, Mağara Gözü, Fırnız, Tekir, Körsulu ve Aksu çaylarıdır. Ceyhan Nehri Kahramanmaraş İl sınırları içerisinde genellikle derin vadilerden geçmektedir. Bu vadilerin birçoğu baraj suları altında kalmıştır. Menzelet Baraj gölünün bitiş noktasından itibaren başlayan Kısık Vadisi (Kanyonu) hala doğal yapısındadır. Ceyhan vadisi barajlar için son derece elverişli olması nedeniyle üzerinde birçok baraj kurulmuştur. Nehir üzerinde kaynağından denize doğru sırasıyla Sarsap, Kandil, Sarıgüzel, Hacınınoğlu, Menzelet, Kılavuzlu, Sır (Kahramanmaraş), Berke, Aslantaş (Osmaniye), Oşkan ve Berkman hidroelektrik santralleri yer almaktadır. Ayrıca Ceyhan tarım sulaması yönünden büyük bir kaynaktır.
Orta Asya'da bulunan Seyhun ve Ceyhun olan nehir isimleri Orta Asya'dan göçen Türkler tarafından Çukurova'ya geldiklerinde, Ceyhan ve Seyhan olarak konulmuştur. Roma döneminde ise şimdiki Ceyhan ilçesinin bulunduğu yerdeki Roma'ya ait kentin ve nehrin ortak adı ise Pyramus'tur.

Türkiye'deki akarsular listesi

Ceyhanspor, Adana'nın Ceyhan ilçesi merkezli Türk spor kulübü. Forma rengi yeşil-beyaz olan ekip Adana Süper Amatör Ligi'nde mücadele etmektedir. Takma ismi Panzerlerdir.

Kulüp, Ceyhanspor adıyla amatör olarak 1927 yılında, profesyonel olarak 10 Eylül 1967 tarihinde kurulmuştur. Kulübün kurucuları, Hakkı Yeşil, Sait Yalçın, Ahmet Temiz, Cemal Baysal, Nail Atabey, Erdal Turan Sancar ve Mustafa Işıktır. Kurulduğu yıl 3. Futbol Liginde mücadele etmeye başlayan takım, 1977-78 sezonunda 3. Ligden amatöre düştü. 1980-81 sezonunda Amatör Ligde terfi maçlarında Şampiyon olan takım o yıllarda 3. Lig kaldırıldığı için 2. Futbol Ligine (şimdiki 1. Lig) yükseldi. 3 sezon bu ligde Süper Lig'e yükselme mücadelesi veren takım 1983-84'te bir alt lig olan 3. Futbol Ligine düştü. 5 sezon da burada mücadele ettikten sonra 1988-89 sezonunda 3. Futbol Liginde grubunu son sırada tamamlayarak Amatöre düştü. Ertesi yıl Amatör Ligde Şampiyon olup 3. Lige terfi müsabakalarında da başarılı olunca 3. Futbol Ligine geri döndü. 2001 yılına kadar 3. seviye lig olan 3. Ligde mücadele eden takım 2001 yılından itibaren 4. seviyeye düşen 3. Ligde mücadele etmeye başladı ve 2008-09 sezonunda 4 Mayıs 2008'de Mezitlispor ile Ceyhanspor takımları arasında oynanan 3. Lig maçıyla ilgili ''Müsabaka sonucunu etkileme'' nedeniyle 3. Ligden Amatöre düşürüldü.
2010-11 sezonunda Adana Süper Amatör Ligde Şampiyon olarak Bölgesel Amatör Lige yükseldi.
2013-14 sezonunda Bölgesel Amatör Ligde grubunda Şampiyon olmasına rağmen play off maçında Niğde Belediyespor'a 4-0 kaybederek 3. Lige yükselemedi.
Kulüp, 2015-2016 sezonu öncesi adını Ceyhan Belediyesi Futbol Kulübü olarak değiştirdi. Kulüp, 2016-2017 sezonu öncesi eski adına geri döndü.

 Selahattin Ünlü (1967-1968)
 Gazanfer Olcayto (1968-196?)
 Selahattin Ünlü (197?-197?)
 Ahmet Karlıklı (1971-1972)
 Kahraman Karataş (1997)
 İbrahim Okutan (2005-2006)
 Orhan Kapucu (2006-2007)
 Murat Sönmez (2009)
 Kahraman Karataş (2011-2012 / 2012-2013)
 Ender Traş (2014)
 Hayrettin Gümüşdağ (2014-2015)
 İrfan Yüce (2015-2016)
 Yavuz Hastoprakcılar (2016-2017)
 Nuh Alca (2017-2018)
 Tekin İncebaldır (2019)
 Bülent Ayhan (2019-2025)

10 Mayıs 2022 itibarıyla

Not: Uyruk bilgisi futbolcuların FIFA uygunluk kurallarınca oynayabileceği millî takımı gösterir. FIFA kuralları haricinde başkaca uyruğa da sahip olabilirler.

Bölgesel Amatör Lig

Şampiyonluk (1) : 2013/14
Şampiyonluk (2) : 2019/20
Amatör Lig

2. Lige Yükselme (1) :1980/81
3. Lige Yükselme (2) : 1967, 1989/90, 2019/20
Adana SAL

Şampiyonluk (1) : 2010/11

1. Lig: 3 Sezon
1981-1984

2. Lig: 26 Sezon
1967-1978, 1984-1989, 1990-2001

3. Lig: 10 Sezon
2001-2009, 2020-2022

Bölgesel Amatör Lig: 10 Sezon
2011-2020, 2022-

Adana Süper Amatör Lig: 6 Sezon
1978-1981, 1989-1990, 2009-2011

Not: Tablo son 10 sezonu göstermektedir. Ayrıntılar ve geçmiş sezonlar için Ana Maddeye bakınız.

TFF.org'da Ceyhanspor

D.815, Türkiye'de bulunan bir devlet yoludur.
Karayolu, Kayseri'nin Pınarbaşı ilçesinde D.300 devlet yolu kavşağından başlar, Adana'nın Karataş ilçesinde sona erer.
Kayseri ve Adana illerinden geçer.
Yol, 6 kısımdan oluşur. Uzunluğu  302 km.'dir. 2026 verilerine göre bu yolun 173 km'lik kısmı bölünmüş yoldur.
Yolun, Pınarbaşı-Sarız arasında Dokuzdolambaç Geçidi (1710 mt.) ve Kaan Geçidi (1565 m.), Tufanbeyli-Saimbeyli arasında Obrukbeli Geçidi (1610 mt.), Feke-Kozan arasında Üskiyen Geçidi (920 mt.) önemli kara yolu geçitleridir.
Yol, Saibeyli- Feke arasında Göksu Çayı, Feke-Kozan arasında Kozan Baraj Gölü kenarından geçer.
Adana'yı kuzeyden güneye geçen yol, Karataş ilçesinde Akdeniz'e ulaşır.

D.815 devlet yolu, Pınarbaşı ile Karataş arasında aşağıdaki şehirlerin güzergahından geçer ve önemli kavşaklar ile kavşaklardan ayrıldığı karayolları istikametleri aşağıda gösterilmiştir:

Daşoğuz (Türkmence: Daşoguz), Türkmenistan'ın aynı isimli Daşoğuz vilayeti'nin yönetim merkezi olan şehirdir.
Daşoğuz (Дашховуз, Ташауз) (Türkmence Daşoguz). Eski adı olan Daşhowuz, Taş ve Havuz sözcüklerinin birleşiminden oluşmuştur ve taştan yapılma havuz anlamına gelir. Aslında Daşoğuz, dış oğuzlar demektir. Orta asırlarda Türkmen boyları iç ve dış olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Türkmenistan'ın kuzeyindeki şehir, Daşoğuz vilayeti'nin başkenti. Şavat (Amuderya nehrinin sulama kanalı) kanalının iki kıyısında yerleşiktir. Tren istasyonu, otogar, havaalanı vardır. Nüfusu — 166,5 bin.
Şehir 1681 yılında kervansaray olarak kurulmuştur, Hiva hanlığının uç kısmında, Türkmen toprakları ile sınırda. 1873 yılında Hiva Hanlığı sınırları içerisinde Rus İmparatorluğu'na dahil edilmiştir. Taşkent bekliği'nin merkezi görevini de yapmıştır. 1920 yılından itibaren Horezm Halk Sovyet Cumhuriyeti sınırları içerisinde, 1924 yılından itibaren şehir, Türkmen Vilayeti merkezidir. 1924 yılının Ekim ayından itibaren Türkmenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti sınırları içerisinde, 1925 yılından beri bölge merkezi; 1939—63 yıllarında eyalet merkezi, 1970 yılından beri yine vilayet merkezi olmuştur. 1992 yılında kullanılan Rusça adı TAŞAUZ, Türkmence DAŞHOWUZ olarak değiştirilmiştir, 1999 yılında ise, Devlet Başkanı Saparmurat Niyazov'un teklifi üzerine Daşoğuz olarak adlandırılmaya başladı.
Şehir ulaşımı devlete ait otobüsler, dolmuş, belediyeye ait ve özel taksilerle yapılmaktadır. Şehirde Türkmenistan'ın en eski havaalanlarından birisi mevcuttur. Sovyetler zamanında Aşkabat, Moskova, Ufa, Leningrad, Taşkent, Mineralnıye Vody, Bakü vs. şehirlere çok sayıda sefer yapılmakta idi. Halen Aşkabat, Mari, Türkmenabat, Balkanabat, Türkmenbaşı şehirlerine düzenli olarak uçak seferleri yapılmaktadır. Şehirde şehirlerarası otobüs terminali vardır. 1994 yılında troleybüs deposu inşaatına karar verilmişti ama belirsiz nedenlerden dolayı yapılmadı. Daşoğuz Tren İstasyonu, 1996 yılında kurulmuş olup, Türkmenistan'da ve Aral Bölgesinde en büyük ve en modern sayılır.

Debrecen (Macarca telaffuz: [dɛbrɛtsɛn]), Macaristan'da Budapeşte'den sonra ikinci büyük en geniş şehirdir. Debrecen, Kuzey Alföld bölgesi ve Hajdú-Bihar  eyaleti başkentinin bölgesel merkezidir.

İlk defa 1235 tarihinde "Debrezun" adı ile bahsedildi. Teorisyenler ismin  Kuman  kökünden olduğunu söyler. Diğer dillerde: Slovakça Debrecín, Romanca Debretin, Almanca Debrezin, Sırpça  Debr(e)cin dir.

Debrecen Büyük Macaristan Ovası'nda  Budapeşte'nin 220 km (137 mi) doğusunda konumlanır. Yakınında olan  Hortobágy Macaristan içinde bir ulusal parkdır.
Şehir Budapeşte'den Macaristan'ın ana ulaşım merkezinden bir dereceye kadar kendi başına kalmasına alışık. Buna rağmen, M3 (M35) otoyolun yeni bölümü halihazırda seyahat zamanını önemli derecede kısalttı.
Debrecen Havalimanı (Macaristan'da ikinci en geniş) yakınlarda daha çok uluslararası uçuşları almak için modernizasyon geçirdi. 
Daha uzun dönemde, Debrecen'in Ukrayna ve Romanya'ya ya yakınlığı onun önemli bir ticaret merkezi ve daha geniş uluslararası bölge için gelişmesine olanak olanak verebilir. 
Şehirdeki yerel ulaşım için  Debrecen’de Halk ulaşımı'na bakınız.

2011    225 223
Etnik gruplar (2001 sayımı)

Macarlar - 94.7%
Roma - 0.5%
Diğerleri - 0.8%
Cevapsız - 4%
Dinler (2001 sayımı)

Kalvenist - 38.7%
Roma Katolik - 15.4%
Yunan Katolik - 8.2%
Lutheran - 0.5%
Diğerleri - 1.5%
ateist - 24.8%
Cevapsız - 10.9%

Debrecen, geniş bir üniversite olan Debrecen Üniversitesi'ne ev sahipliği yapar. Ana yapı onun mimari işçiliğiyle tanınır. Üniversite pek çok departmanlara sahiptir ve Avrupa'da büyük bir araştırma binasıdır.
Debrecen, önemli bir koro ile ilgili yarışma yeridir, Bela Bartok  Uluslararası korosal Yarışma ve European Grand Prix for Choral Singing'in bir üye şehridir.

Şehir, tanınmış bir futbol kulübü olan Debreceni VSC sahiptir. Halihazırda Macaristan'da en iyi takımlardan biridir. Arka arkaya gelen 2004/2005, 2005/2006, 2006/2007  sezonlarında ve 2008/2009 sezonu ulusal şampiyonluğunu kazanmıştır. City Park (Nagyerdő)  Oláh Gábor caddesinde olan sahası 10.000 kişiliktir. Takımın forma rengi kendi sahasında kırmızı, deplasmanda ise beyazdır. 
Şehir geçen yıllarda, Temmuz 2001'de  ikinci Altletizm Dünya Şampiyonası ve 2006 Ekim ayında ilk IAAF Dünya Yol Koşu Şampiyonası'na ev sahipliği yapmıştır. Aynı zamanda  2007 Avrupa SC Yüzme Şampiyonası'na ev sahipliği yapmıştır. 2002 yılında Debrecen, Dünya Artistik Cimnastik Şampiyonası'na ev sahipliği yapmıştır.
Şehir, 2010 Gençler Olimpik Oyunları açlışına ev sahipliği yapmaya resmi adaydı.

Protestan Büyük Kilisesi (Nagytemplom)
Şehir Park (Nagyerdő) ve spa
Déri Müzesi (Mihály Munkácsy'nin yağlı boya tablo sanat koleksiyonunu içerir; ayrıca, insan eliyle yapılmış bir Antik Mısır koleksiyonuna sahiptir.
Flower Carnival of Debrecen her yıl Ağustos ayının yirminci günü yapılır.

Ferenc Barnás (doğum 1959), romancı
Zsolt Baumgartner (doğum 1981), ilk Macar  Formula One sürücüsü
Mihály Fazekas (1766-1828),yazar
Mihály Flaskay (doğum 1982), kurbağlama yüzücüsü
Nóra Görbe, (doğum 1956), aktris, sarkıcı ve pop ikonu
Dr. George Karpati (1934-2009), doktor, asabiyeci, cerrah, öğretmen, yazar
Rivka Keren (doğum 1946), İsrailli yazar
Imre Lakatos (1922-1974), matematik ve bilim filozofu
Paul László (1900-1993), mimar
Kocsár Miklós (doğum 1933), besteci
Magda Szabó (1917-2007), yazar
Mihály Csokonai Vitéz (1773-1805) şair
Chaim Michael Dov Weissmandl (1903-1957), rabbi ve Holokost aktivisti

Endre Ady (1877-1919), şair
Géza Hofi, (1936-2002) stand-up komedyen
Sándor Szalay (physicist) (1909-1987), fizikçi, ATOMKI kurucusu
Árpád Tóth (1886-1928), şair

Debrecen aşağıdaki yerlerle ikiz dir:

(İngilizce) Resmî Site24 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
DKV - Public Transport Official Site13 Şubat 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(İngilizce) History of Debrecen and Hajdú-Bihar county
(Macarca) Hajdu Online - county portal5 Aralık 2012 tarihinde Archive.is sitesinde arşivlendi
(Macarca) Debrecen Online portal27 Nisan 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Aerial photography: Debrecen29 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tour guide to Debrecen on SeeUinHungary.com11 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(İngilizce) (Almanca) Tram in Debrecen17 Nisan 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Debrecen photo gallery8 Ekim 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Demokrat Parti, 7 Ocak 1946'da kurulan, kurulduğu yıl yapılan seçimlerde azınlıkta kalıp 4 yıl sonra yapılan seçimlerde (14 Mayıs 1950) 27 yıllık tek parti dönemini sona erdiren Türk siyasi partisi olarak bilinir. Sırasıyla 1950, 1954 ve 1957 seçimlerini kazanmış ve 10 yıl boyunca iktidar olmuştur. Demokrat Parti, 27 Mayıs 1960 askeri darbesi ile iktidardan düşürülmüş ve 29 Eylül 1960'ta kapatılmıştır. Demokrat Parti'nin kısaltması DP olarak yazılmaktadır.

Büyük Buhran ve II. Dünya Savaşı arası geçen yıllarda, dünyada faşizm ve otoriter yönetimler güçlenmekteydi. 1924 ve 1930'da iki defa çok partili demokratik yaşama geçmeyi deneyen Türkiye, bunda başarısız olunca, özellikle 1930'dan sonra iktidarı elinde bulunduran Cumhuriyet Halk Partisi devlet ile özdeşleşmeye başladı. Parti ilkeleri anayasaya girince (1937) bu süreç doruk noktaya ulaştı. CHP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk 1938'de hayatını kaybedince yerine seçilen İsmet İnönü, II. Dünya Savaşı başlayınca, eski devrin küskünlerini de etrafında toplayarak ülkede, savaş günleri sırasında alınan kararlara muhalif olabilecek bir kitlenin oluşmasına engel oldu.
Savaşın özellikle ekonomiyi kötü yönde etkilemesi, büyük kentlerde karaborsacılığın ortaya çıkması, sermayenin belirli ellerde toplanmasını kolaylaştırdı ve bu, bir kent burjuvazisi oluşturdu. Kırsalda, genç nüfusun silah altına alınması küçük ve orta büyüklükteki çiftçinin üretimini düşürdü. Büyük toprak sahipleri arzı kendileri kontrol etmeye başladı. Artan talep karşısında arzdaki daralma enflasyonu ve hayat pahalılığını artırdı. İktidarın önlem olarak düşündüğü çözümlerden ilki Varlık Vergisi oldu. Devlet tarafından salınan ağır vergileri ödeyemeyen bütün iş adamları Aşkale'ye gönderilerek orada taş kırmak gibi işlerde amele olarak kullanıldı. Keyfi uygulamalara sebep olan bu vergi kent burjuvazisini iktidara cephe almaya itti. Diğer önlem ise Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu'ydu. Bu kanunla büyük toprak sahiplerinin toprakları bölünerek, küçük çiftçiye destek sağlamak hedefleniyordu. Ancak bu, devletin Türkiye'deki bütün arazilerin zaten %70'ten fazlasına sahip olduğunu bilen toprak sahiplerini muhalefet saflarına kanalize etti. İsmet İnönü'nün devletçilik uygulamaları sonucu oluşan ekonomik darboğaz zaten toplumu da aynı yöne iletmiş durumdaydı.
II. Dünya Savaşı 1945'te demokrasilerin zaferi ile son bulduğunda Türkiye bu durumdaydı. Aynı zamanda savaşın sonlarına doğru ülkede özellikle basın ve aydın çevrelerde, demokrasi arzusu artık yüksek sesle dillendirilir olmuştu. Bir yandan da II. Dünya Savaşı'nın galiplerinden olan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nin lideri Stalin, Türkiye'den Kars, Ardahan ve Artvin'i istiyordu. SSCB'ye karşı Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşik Krallık'a yaklaşan Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, 19 Mayıs 1945 günü yaptığı konuşmada bu arzuya yeşil ışık yaktı. Zaten TBMM içinde muhalefet, 1945 bütçe görüşmelerinde su yüzüne çıkmıştı. Mustafa Kemal Atatürk'ün son başbakanı Celâl Bayar, Adnan Menderes, Feridun Fikri Düşünsel, Yusuf Hikmet Bayur, Emin Sazak bütçeye red oyu verdiler. Asıl kırılma Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu görüşülürken ortaya çıktı. Tasarının 17. ve 21. maddeleri tartışılırken Celâl Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan ve Emin Sazak sert eleştiriler dile getirdiler. Bu yasanın görüşüldüğü günlerde Celâl Bayar, Adnan Menderes, Fuad Köprülü ve Refik Koraltan, CHP Grubu'na Dörtlü Takrir adlı bir önerge verdiler. Önerge ülke ve parti yönetiminde özgürlükçü bir anlayış içeren düzenlemeler yapılmasını öngörüyordu. Ancak Dörtlü Takrir reddedildi (12 Haziran 1945). Bunun üzerine, Menderes ve Köprülü o günkü Vatan gazetesinde CHP iktidarına karşı o güne değin örneğine rastlanmayan sertlikte yazılar yazmaya başladılar. Sonuç olarak Menderes, Koraltan ve Köprülü partiden ihraç edildiler (Eylül 1945). Aynı gruptan olan Celâl Bayar ise önce milletvekilliğinden sonra da CHP'den istifa etti. Celâl Bayar, 1 Aralık 1945'te parti kuracaklarını açıkladı. İnönü tarafından Çankaya Köşkü'ne çağrılan Bayar, cumhurbaşkanından gerekli desteği aldıktan sonra 7 Ocak 1946 günü Demokrat Parti (DP) kuruldu.

Demokrat Parti programını iki esas etrafında şekillendirmişti: liberalizm ve demokrasi. Cumhuriyet Halk Partisinin ekonomi politikası olan devletçiliğin aksadığı yönler vurgulanarak CHP'ye karşı çıkılmaktaydı. Demokrat Parti üzerinde daha önceki acı tecrübelerin yarattığı ilk kuşkular dağıldığında büyük kitlelerin DP'yi desteklediği görüldü. Bunu şüphesiz iktidardaki CHP de görmekteydi. Meclis tek dereceli seçim kanununu ve 21 Temmuz 1946'da seçimlerin yapılmasını kabul ederek dağıldı. DP başta seçime katılıp katılmama konusunda kararsız kalsa bile katılmaya karar verdi. Bunun üzerine iktidar basın kanununda değişikliğe gitmeye karar verdi. İktidarın basın üzerindeki baskısı daha da arttı. Bozuk olan ekonomide dış ödeme dengesinin bozulması sonucu 7 Eylül 1946'da Türk lirasının değeri düşürüldü. Bu olay DP'ye daha çok prim kazandırdı ve iktidarın güç yitirmesine neden oldu. 1947'de bütçe görüşmeleri sırasında Başbakan Recep Peker ile DP'liler arasında sert tartışmalar yaşandı. DP, TBMM'yi terk etti. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün araya girmesi ile sorun aşıldı.
7 Ocak 1947'de DP ilk kurultayını yaptı. Bu toplantıda özgürlük ve demokrasi arzuları bir defa daha vurgulanırken bunları içeren Hürriyet Misakı kabul edildi. Bunun üzerine iktidar tarafından DP'ye sert hücumlar başladı. Haziran ayında Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ile Demokrat Parti Genel Başkanı Celâl Bayar arasında bir dizi görüşmeler yapıldı ve sonunda İnönü 12 Temmuz 1947'de 12 Temmuz Beyannamesi'ni yayınladı. Beyannamede İnönü, siyasal partilerin Türk demokrasisinin vazgeçilmez unsurları olduğunu vurguladı. Başbakan Recep Peker ayrıldı ve yerine Hasan Saka getirildi.
DP içerisinde bu yumuşama ve iktidarla düzeltilen ilişkiler tepki çekti ve bunun güdümlü demokrasi olduğunu öne süren bir grup partiden ayrıldı. Bu grubu oluşturan Fevzi Çakmak, Yusuf Hikmet Bayur, Kenan Öner, Osman Bölükbaşı, Sadık Aldoğan ve Yusuf Kemal Tengirşenk, 20 Temmuz 1948'de Millet Partisini (MP) kurdu. Böylece 12 Temmuz Beyannamesi ile hem Cumhuriyet Halk Partisi hem de DP, sertlik ve otoriteryanizm yanlısı gruplardan kurtulmuş bulunuyordu. DP, 17 Ekim 1948'de ara seçimlere, seçime güven duymadığı için MP ile birlikte katılmadı. 16 Ekim 1949 ara seçimlerinde de bu tavrını sürdürdü.
DP ikinci büyük kurultayını 20 Haziran 1949'da yaptı. Seçimlerde milletvekili adaylarının %80'ini örgütün saptaması kabul edildi. Bu kurultayda seçimlerde alınan oylara sahip çıkılmasını içeren Milli Teminat Andı kabul edildi. Ancak iktidar bu anda "Milli Husumet Andı" adını taktı. 16 Şubat 1950'de gizli oy, açık tasnif ve yargı denetimini kabul eden, Yargıtay ve Danıştay üyelerinden oluşan bir Yüksek Seçim Kurulunu öngören seçim yasası kabul edildi. DP bu kanuna çok çabalamasına rağmen nispi temsil ilkesini koyduramadı. Bu şartlar altında Türkiye, 14 Mayıs 1950 seçimlerine gitti.
Seçim sonuçlarını takip eden 22 Mayıs 1950 tarihinde TBMM'de yapılan oylamada Celal Bayar Cumhurbaşkanı, Refik Koraltan da meclis başkanı seçilmiştir. Öte yandan Demokrat Parti'nin genel başkanı olarak da Adnan Menderes seçilmiş ve hükûmeti kurma ile görevlendirilmiştir (Aslan, 2014: 40). Bundan sonraki süreç, Demokrat Parti'nin iktidar süreci olarak devam etmiştir. Demokrat Parti dönemi olarak nitelendirilen 1950-1960 yılları arası iç ve dış siyasette çok önemli gelişmelerin yaşandığı önemli bir dönem olarak tarihte yerini almıştır

14 Mayıs 1950 günü yapılan seçimler Türkiye'de 27 yıllık tek parti devrini sona erdirdi. 1923'ten beridir tek başına ülkeyi idare eden Cumhuriyet Halk Partisi iktidarı halk oyu ile Demokrat Parti'ye devredecekti. Seçim sonuçlarına göre DP %52.7 oy alarak 408 milletvekilliği kazanmıştı. CHP %39.4 ile 69 milletvekili ile temsil edilme hakkı kazandı. Millet Partisi 1, bağımsızlar 9 milletvekiline sahip oldular. Mustafa Kemal Atatürk'ten sonra 11.5 yıldır cumhurbaşkanlığı görevinde bulunan İsmet İnönü artık ana muhalefet lideriydi. 22 Mayıs 1950 günü TBMM açıldı. Refik Koraltan başkanlığa seçildi. Ardından yapılan cumhurbaşkanlığı oylamasında DP Genel Başkanı, İzmir milletvekili Celâl Bayar 453 milletvekilinin katıldığı oylamada 387 oy alarak Türkiye Cumhuriyeti'nin üçüncü cumhurbaşkanı seçildi. Hükûmeti kurmakla DP Aydın Milletvekili Adnan Menderes görevlendirildi. Aynı gün Menderes kendisinin ilk, Cumhuriyet'in 19. Hükûmeti'ni kurdu. 2 Haziran'da güvenoyu aldı. 9 Haziran 1950'de DP Genel İdare Kurulu Adnan Menderes'i genel başkanlığa seçti. Dünyada belki çok nadir görülen bir olay gerçekleşmişti. Uzun yıllar boyu ülkeyi kendi otoritesi ile yöneten iktidar, tamamen serbest, hür, kansız ve hilesiz bir seçim ile yerini bir başka partiye bırakmıştı. Bu yüzden 1950 seçimleri, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde Beyaz ihtilal olarak adlandırılmıştır.
Hükûmet programında devri sabık yapılmayacağı belirtilerek, 27 yıllık dönemin hesabını sormaya kalkmayacağı açıklandı. Ancak DP'nin yasal anlamda ilk çalışması Arapça ezan yasağını kaldırmak oldu. Radyoda dini yayınlar yapılması ve mevlit yayınlanması üzerindeki yasaklar kaldırıldı.
II. Dünya Savaşı boyunca başarılı bir biçimde yürütülen tarafsızlık politikası, uygun dış ticaret ilişkileri geliştirmişti. Bu yüzden DP iktidarı ilk yıllarında dış kredi kaynakları bulmada başarılı oldu ve bunlardan yararlandı. Ayrıca savaş boyunca Merkez Bankası rezervleri de altın ve döviz bakımından iyi bir seviyeye ulaşmıştı. Kore Savaşı'na asker gönderilmesi ve böylece NATO'ya giriş vizesinin alınması uluslararası koşulları Türkiye'nin lehine çeviriyordu. Tarım ürünlerinin dış pazarda uygun fiyatlardan müşteri bulması ve Marshall Planı çerçevesinde dışarıdan gelen para bu ilk dönemde ciddi bir iktisadi ferahlama getirdi. Tarımda makineleşme sağlandı. Karayolları politikasına hız verildi, köyler kasabalara kasabalar da kentlere hızlı bir biçimde bağlanmaktaydı.
Kitlelerin II. Dünya Savaşı yıllarında yaşanan yoksulluğu henüz u

Dumlu Kalesi, Ceyhan'ın 17 km kuzeybatısında Sağkaya bucağının Dumlu (Tumlu) mahallesinin batısında ve 75 m kadar yükseklikteki sert kalkerli bir tepe üzerindedir. 12. yüzyılda yapıldığı sanılmaktadır. Çevresi 800 metredir. Sekiz burçludur. Ovaya bakan doğu köşesinde gözetleme kulesi bulunmaktadır. Tek kapısı doğuya bakmaktadır. Kale içerisinde yapı kalıntıları ve sarnıçlar yer almaktadır. Tepe etrafında kaya mezarları görülmektedir.
Kalenin kuzeyinde yarım haç şeklinde birçok mezar vardır. Bu mezarlar genelde küçük el yapımı mağaralar biçimindedir. Kuzeybatısında mozaikler bulunan kalede yakın zamanda bir mağara mezar ve bir toplu mezar ortaya çıkmıştır.
Köylülerin anlatımlarına göre kalenin tarihi dokusu 1989'da ABD'lilerin petrol arama çalışmaları sırasında zadelenmiştir.

 OpenStreetMap'te Dumlu Kalesi ile ilgili coğrafi veriler

Epirojenez, yer kabuğunun geniş bir alanda yükselmesi veya alçalması olayına verilen addır. Bu olayın sonucunda kara veya kıta oluşumu gerçekleşir.
Yer kabuğu, manto üzerinde yüzer durumda bulunur ve belirli bir dengeye sahiptir. Bu dengeye izostatik denge denmektedir. Yer kabuğunun ağırlığının değişmesi bu dengeyi bozar ve bunun sonucunda epirojenik hareketler oluşur. Bu dengenin bozulmasında başlıca nedenler şunlardır; denizlerde birikme, karalarda aşınma, buzullaşma, buzulların erimesi.

Dış kuvvetlerin ayrışmış maddeleri taşıması ya da buzulların erimesi gibi nedenlerden ötürü, yer kabuğunun yükü azalmaktadır. Hafifleyen yer kabuğu, mantonun kaldırma kuvvetinin de etkisiyle yükselirken, deniz seviyesi gerilemektedir. Deniz gerilemesi regresyon olarak adlandırılır. Bu oluşumun sonucunda eski kumsallar, deniz seviyesine göre yüksekte kalır ve kıyı taraçlarını oluşturur.

Yer kabuğu, üzerindeki yük arttığı için alçalmaktadır. Dış kuvvetlerin taşıdığı materyalleri belirli bir alanda biriktirmesi, buzul oluşumu, volkanik faaliyetler sonucu çıkan materyallerin birikmesi gibi nedenlerden dolayı yer kabuğu ağırlaşıp alçalabilir. Yer kabuğu çökerken deniz karaya doğru ilerler, bu olaya transgresyon adı verilir.

Hüseyin Samet Arabacı (2022). 10. Sınıf Coğrafya Ders Kitabı. Yıldırım Yayınları. s. 19.

Ermeni Kırımı, 1915 Olayları, Ermeni Tehciri veya Ermeni Soykırımı (Ermenice: Հայոց Ցեղասպանութիւն, Hayots Tseğasbanutiun), Osmanlı hükûmetinin Ermenilere karşı gerçekleştirdiği sürgün ve katliamlardır. Etnik temizliğin sonucunda ölen Ermenilerin sayısı tartışmalıdır; sayı, çeşitli araştırmacılara göre 600.000 ile 1,5 milyon arasında değişiklik gösterir. 1914 yılında Osmanlı topraklarında yaşayan Ermeni nüfusu  hakkında yapılan farklı tahminler mevcuttur. Osmanlı resmî kayıtlarına göre 1,2 milyon ile Ermeni Patrikhanesi'ne göre 1 milyon 914 bin 620 Ermeni yaşıyordu. 1922 sayımlarına göre ise 817 bin Ermeni 'mülteci' olarak Osmanlı topraklarını terk etmiş, 95 bin Ermeni ise din değiştirerek Türkiye topraklarında yaşamaya devam etmiştir. Bu tahminlere göre Osmanlı topraklarında bulunan 900 bin Ermeni hayatta kalmışken, 300 bin ile 1 milyon arasında Ermeni hayatını kaybetmiştir. Olayların başlangıç tarihi çoğunlukla 250 Ermeni aydının ve komite liderinin Osmanlı yöneticileri tarafından İstanbul'dan Ankara'ya sürüldüğü ve birçoğunun öldürüldüğü 24 Nisan 1915 ile ilişkilendirilir. Ermeni Kırımı, sağlıklı erkek nüfusun toptan öldürülmesi ya da askere alınarak zorla çalıştırılması ve sonrasında kadın, çocuk ve yaşlılarla birlikte ölüm yürüyüşü koşullarında Suriye Çölü'ne sürülmesi gibi olaylarla birlikte I. Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında iki aşamada gerçekleşti. Osmanlı askerlerinin koruması eşliğinde yaşadıkları yerlerden sürülen Ermeniler; sürgün sırasında yiyecek ve su sıkıntısı yaşadı; ayrıca çeşitli raporlara göre zaman zaman soygun ve katliamlara maruz kaldı. Ülke genelindeki Ermeni diasporası, genel anlamda Ermenilerin Doğu Anadolu'dan sürülme işleminin doğrudan bir sonucu olarak ortaya çıktı.
Yapılan katliamların Ermenileri ortadan kaldırmak için düzenli bir şekilde gerçekleştiğini öne süren bazı tarihçiler, ölümleri ilk modern soykırımlardan biri olarak kabul etti. Ermeni Kırımı, soykırım çalışmaları alanında Holokost'tan sonra üzerinde en çok araştırma yapılan ikinci konu oldu.
Osmanlı İmparatorluğu'ndan sonra gelen devlet olan Türkiye Cumhuriyeti, soykırım sözcüğünün Osmanlı yönetiminin son yıllarında gerçekleşen toplu katliamları tanımlamak için doğru terim olmadığını belirterek sözcüğü kullanmayı reddeder. Son yıllarda Türkiye Cumhuriyeti, Ermeni Kırımının bir soykırım olarak tanınmasına yönelik çağrılarla tekrar karşı karşıyadır. 2021 itibarıyla 33 ülke (parlamento ve siyasi organı) tehcirleri resmen soykırım olarak tanımlamıştır ve bu görüş birçok soykırım araştırmacısı tarafından da paylaşılır.

Raphael Lemkin "soykırım" (genocide) terimini, Yunancada "ırk" anlamına gelen genos ve Latincede "katletmek" anlamına gelen cide sözlerini birleştirerek 1943 yılında üretti ve Ermeni katliamlarının da bir soykırım olduğunu şu sözlerle gündeme getirdi: "Soykırım [kavramı] ile ilgilenmeye başladım, çünkü birçok kez gerçekleşti. Önce Ermenilerin başına geldi, ardından da Hitler harekete geçti."
Bahsi geçen toplu katliamların varlığını tamamen yok sayanlar gibi, bu katliamları tanımlamak için doğru kelimenin "soykırım" olmadığını savunanlar da bu terimin siyasi meşruiyetini reddederler. İlk kesimi temsil edenler "Sözde Ermeni Soykırımı", "Ermeni tezleri", "Ermeni iddiaları" ve "Ermeni yalanları" gibi adlandırmaları tercih ederler.

Tarihsel Ermenistan'ın Batı Ermenistan olarak da bilinen batı kısmı Amasya Antlaşması (1555) ile Osmanlı hâkimiyetine girmiş ve Kasr-ı Şirin Antlaşması (1639) ile Doğu Ermenistan'dan kesin bir şekilde ayrılmıştı. Bu bölünmeden sonra zaman zaman bölgeye Osmanlı veya Türk Ermenistanı şeklinde isimler verilmişti. Ermeniler, Osmanlı İmparatorluğu'ndaki millet sistemi dahilinde yarı özerk bir cemaatti ve büyük çoğunluğu Ermeni Apostolik Kilisesi'nin ruhani liderlerinden olan Kostantiniyye Ermeni Patriği etrafında toplanmıştı. İmparatorluğun başta başkent İstanbul olmak üzere çeşitli batı illerinde geniş Ermeni gruplara rastlansa da Ermeni nüfusun çoğunluğu imparatorluğun doğu illerinde yaşıyordu.
Ermeni cemaati üç farklı mezhepten oluşuyordu; büyük çoğunluğun bağlı olduğu Ermeni Apostolik Kilisesi'nin yanı sıra Ermeni Katolik ve Ermeni Protestan mezhepleri de mevcuttu. Millet sistemi sayesinde Ermeni cemaatine kendi yönetim sistemi altında (örneğin kilisenin kendi yargı sistemini oluşturması) kendisini idare etme izni verilmişti. Ayrıca bu sistemle birlikte Osmanlı yönetimi Ermeni cemaatinin işlerine oldukça az müdahale ediyordu. Düzyanları (darphaneciler), Balyanları (saray mimarları) ve Dadyanları (barutçu ve sanayi fabrikası yöneticileri) kapsayan İstanbul merkezli zengin sosyete Amira sınıfı dışındaki Ermeni nüfusun yaklaşık %70'i taşrada tehlikeli koşullar altında fakir bir şekilde yaşıyordu.
10 Ocak 1828 tarihinden itibaren Katolik ve Gregoryen Ermeniler arasında ihtilaf çıkmıştı. İstanbul Ermeni Patrikliğinin baskısı ve Ermeniler arasında artan iç çatışmaların sonucu olarak Padişah II. Mahmut tarafından çıkartılan bir fermanla, Ankara ve İstanbul'da yaşayan Katolik Ermeniler, Osmanlı sınırlarında bulunan bölgelere zorunlu göçe tabi tutuldular. (II. Mehmed'in Bursa'dan İstanbul'a getirdiği Ermeniler hariç tutulmuştur.) Sürgün esnasında, Katolik Ermeniler Gregoryen Ermeniler tarafından yapılan sıkıntılı muamelelere maruz kalmış, İstanbul'da ve Ankara'da sahip oldukları gayrimenkul ve değerli eşyalara Gregoryen Ermeniler tarafından el konulmuştur. Aynı yıl patlak veren 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı'nda Katolik Ermenilerin Osmanlı yanında yer alarak Ruslara karşı Ahılkelek'teki savunmaya katılmaları, Katolik Ermenilere yönelik olumsuz izlenimi yok etmiş; baskıların azalmasını, sürgünden dönmelerine izin verilmesini sağlamıştır. Bu dönem, Katolik Ermenilerin ayrı bir millet ve kilise olarak tanınmalarına yardımcı olmuştur. 6 Ocak 1830 tarihinde Padişah II. Mahmud tarafından ilan edilen bir fermanla millet olarak tanınan Katolik Ermenilerin kilisesine diğer Katolik azınlıklar da bağlanmıştır.
Ermeni nüfusla ilgili var olan verilerde, Ermeni Patrikhânesi'ne ait rakamlar ile Osmanlı resmî rakamları birbirini tutmaz. Patrikhâneye göre 1882 yılında 1.630.000'i Vilâyat-ı Sitte'de, 280.000'i Kilikya'da ve 135.000'i İstanbul'da olmak üzere imparatorlukta 2.660.000 Ermeni yaşıyordu. İmparatorluğun 1882-1893 arası devam eden nüfus sayımlarındaki Atik ile Sicil Vukuat Defterleri, kadın ve erkeklerin birlikte kaydedildiği ilk defterlerdir. 1893'te biten sayıma göre İmparatorluğun 1.001.465 Ermeni vatandaşı bulunur. 1914 Osmanlı İmparatorluğu nüfus sayımı verilerine göre imparatorluğun 1.173.422 Ermeni vatandaşı bulunur.
Ermeniler doğu illerinde çeşitli Türk, Zaza ve Kürt gruplara zaman zaman fazla vergi ödemek zorunda kalıyordu. Ayrıca haydutluk ve insan kaçırmalara maruz kalıyor, Müslüman olmaya zorlanıyorlardı. Bunlar yaşanırken merkezî ya da yerel devlet makamları, Ermenileri korumak için harekete geçmiyordu. Müslüman ülkelerde uygulanan zimmi sistemine uygun olarak Osmanlı İmparatorluğu'nda da Hristiyan ve Yahudilerin bazı özgürlükleri kısıtlanıyordu. İmparatorluğun zimmî sistemi büyük ölçüde Ömer Paktı örnek alınarak oluşturulmuştu. Devlet gayrimüslimlerin mülk edinme, yaşama ve ibadet etme özgürlüklerini koruyordu ancak özünde ikinci sınıf vatandaş statüsüne düşmelerini sağlıyordu. Örneğin gayrimüslimleri küçük düşürücü bir şekilde tanımlamak için gâvur sözcüğünü kullanıyordu. Ömer Paktı kapsamında gayrimüslimlerin yeni ibadet alanları inşa etmesi yasaklansa da bu yasağa Osmanlı İmparatorluğu'nun her bölgesinde uyulmadı. Bazı yerlere ibadethane inşa edilmesinin önüne geçilse de bazı bölgelerde yeni ibadet yapılarının ortaya çıkışı görmezden gelindi. Dini azınlık mahallelerinin oluşumu ile ilgili herhangi bir yasa bulunmamasına rağmen ibadet yeri oluşturma engeli yüzünden gayrimüslim halk, var olan tapınaklara yakın yerlerde toplanıp yaşamaya başladı.
Diğer yasal sınırlamalara ek olarak, Hristiyanlar birçok alanda Müslümanlara eşit sayılmamış ve çeşitli yasaklara maruz kalmışlardır. Örneğin bir Müslüman yargılanırken Hristiyan ve Yahudilerin tanıklığı mahkemeler tarafından kabul edilmiyor; tanıklıkları ancak ticari davalarda geçerli oluyordu. Gayrimüslimlerin silah taşıması, deveye ve ata binmesi yasaktı. Evlerinin Müslümanlarınkinden yüksek olmaması gerekiyordu. Ayrıca bazı dini uygulamaları kısıtlanmıştı; örneğin kiliselerin çan çalması yasaktı.

19. yüzyılın ortalarında üç büyük Avrupalı güç olan Büyük Britanya, Fransa ve Rusya, Osmanlı'daki Hristiyan azınlıkların durumunu sık sık gündeme getirir oldu ve azınlıklara Müslümanlarla eşit haklar verilmesi için yönetime baskı yapmaya başladı. 1839'dan anayasanın ilan edildiği 1876'ya kadar göreve gelen Tanzimat dönemi Osmanlı hükûmetleri, azınlık haklarını iyileştirmeyi amaçlayan bir dizi ıslahat yaptı. Ancak imparatorluğun Müslüman nüfusu Hristiyanlarla eşit statülere sahip olmayı reddedince ıslahatların çoğu hiçbir zaman uygulamaya geçemedi. 1870'lerin sonunda Rumlar ve Balkanlardaki çeşitli Hristiyan milletleri Osmanlı yönetimini istemiyorlardı ve zayıf durumdaki Osmanlı'dan ayrılmak için büyük güçlerden yardım alıyorlardı.
Diğer Hristiyan toplulukların ayrılıkçı hareketlerini sürdürdüğü yıllarda Ermenilerin büyük çoğunluğunda böyle bir girişim gözlemlenmemişti ve bu yüzden Millet-i Sadıka yani "sadık millet" şeklinde anılıyorlardı. 1860'ların ortalarında ve 1870'lerin başlarında Ermeni toplumundaki bu pasiflik yerini yeni düşünce akımlarına bıraktı. Avrupa üniversitelerinde ya da imparatorluktaki Amerikan misyoner okullarında eğitim gören aydınların öncülüğünde Ermeniler, ikinci sınıf vatandaş statülerini sorgulamaya ve Osmanlı yönetiminden daha iyi bir muamele görmek için çeşitli yöntemlerle baskı uygulamaya başladı. Böyle bir zamanda Ermeni Cemaati Konseyi, Batı Ermenistan'daki köylülerin imzalarını toplayarak Osmanlı hükûmetine bir dilekçe yazdı. Bu dilekçede "Ermeni kasabalarında [Müslüman] Kürtler ve Çerkesler tarafından yapılan yağma ve işlenen cinayetler, vergi toplanmasında usulsüzlükler, hükûmet yetkililerinin cezaî davranışları 

Ermeni mimarisi, estetik veya tarihsel bağlantıları Ermeni halkına dayanan mimari eserleri kapsar. Bu mimari üslubu belirli coğrafi ya da kronolojik sınırlar içine yerleştirmek zordur, ancak birçok anıtı tarihi Ermenistan ve uzantısı coğrafyalarda oluşturulmuştur. Ermeni mimarisinin en önemli örnekleri genel olarak Orta Çağ'da ve 7. yüzyıl'da inşa edilen kiliseleri olarak kabul edilir. Bu mimari gelenek, hem Bizans mimarisi hem de Fars mimarisi ile etkileşim içinde gelişmiş, özgün bir üslup oluşturmuştur.

Ermeni mimarisinin en erken örnekleri M.S. 4. yüzyılda Hristiyanlığın, Ermenistan'ın resmî dini olarak kabul edilmesinden sonra ortaya çıkmıştır. 7. yüzyıl, Ermeni mimarisinin klasik dönemi olarak kabul edilir. Bu dönemde merkezi planlı, haç biçimli ve kubbeli kiliseler inşa edilmiştir. Orta Çağ boyunca, Bagratuni Hanedanı ve Sünik Prensliği dönemlerinde yeni mimari merkezler gelişmiştir. Tatev Manastırı ve Noravank Manastırı bu dönemin başyapıtları arasında yer alır. 11. yüzyıldan itibaren Ani başkenti, geniş ölçekli taş işçiliği ve çok kubbeli bazilikalarıyla “taşın başkenti” olarak anılmıştır.

Ermeni mimarisinin en ayırt edici özelliklerinden biri, yüksek merkezi kubbe ve haç planlı iç düzendir. Genellikle tüf taşı veya bazalt kullanılır; taş yüzeylerde kabartma haçlar (haçkar) ve geometrik süslemeler öne çıkar. Erken dönem kiliselerinde dikey vurgulu siluetler, kubbeyi taşıyan konik çatı formu ve zengin taş oymacılığı görülür. Cep düzenleri genellikle üçlü niş sistemiyle dengelenmiştir; bu özellik, daha sonra Gürcü mimarisi ve Rus Ortodoks mimarisi üzerinde de etkili olmuştur.

Eçmiyazin Katedrali - 4. yüzyıl; dünyanın en eski katedrallerinden biri.
Zvartnots Katedrali - 7. yüzyıl; dairesel planıyla klasik dönem simgesi.
Ani Katedrali - 989; mimar Trdat tarafından inşa edilmiştir.
Tatev Manastırı - 9. yüzyıl; Sünik bölgesinde yer alır.
Noravank Manastırı - 13. yüzyıl; mimar Momik'in eseri.

Ermeni mimarisi, Orta Çağ boyunca Kafkasya, Doğu Anadolu ve İran mimarilerini etkilemiştir. Ermeni taş işçiliği teknikleri, Selçuklu mimarisi ve erken Osmanlı mimarisi üzerinde de dolaylı izler bırakmıştır. Günümüzde Ermeni Apostolik Kilisesi'nin mimari geleneği, hem Ermenistan'da hem diaspora topluluklarında sürdürülmektedir.

1461 Trabzon Futbol Kulübü ya da sponsorluk anlaşması gereğince KCT 1461 Trabzon Futbol Kulübü veya eski adıyla Hekimoğlu Trabzon, 1986'da Trabzon'un Ortahisar ilçesine bağlı Düzyurt Mahallesinde kurulmuş bir spor kulübüdür. 2. Lig'de mücadele etmektedir.

Düzyurtspor dönemi
1986 yılında Düzyurtspor adıyla kurulan kulüp 1998 yılına kadar Trabzon 2. Amatör Lig'de mücadele etti, hedeflenen başarıyı gösteremeyince 1998 yılı sonunda yönetim kurulunun istifasıyla karşılaştı. 4 yıl boyunca kongre yapamayan kulüp, sonunda kayyuma devredildi. 2002 yılında kulüp kapanmak üzereyken, kulüpte daha önce futbol oynamış şu anki teknik direktör Ömer Ortakudaş, yeni yönetim kurulu üyelerini toplayarak kulübün kapanmasını engelledi. Altyapısı ve herhangi bir tesisi olmayan kulüp, köyün gençlerini renklerine bağlayarak tekrar lige katıldı. Düzyurtspor bu sırada altyapıdan futbolcu yetiştirme çalışmalarına da başladı.
2005-2006 sezonunda kurulan kadro, Trabzon 2. Amatör Lig'de oynadığı 16 maçın tamamında galip gelerek Düzyurtspor'un 20. kuruluş yılında ilk şampiyonluğunu kazandırdı. 2006-2007 sezonunda Trabzon 1. Amatör Lig'de ilk play-off'a kalma başarısını gösterdi. 2007-2008 sezonunda başkanlığa gelen Erdoğan Genç, aynı zamanda Birlik Nakliyat adlı kamyoncular birliğinin de başkanı olması sebebiyle kulübe mali olarak destek oldu ve o yıl Düzyurtspor, Trabzon Süper Amatör Lig'e yükseldi. Süper Amatör Lig'deki 2. yılında Trabzon şampiyonu olan Düzyurtspor, Bölgesel Amatör Lig'e yükseldi.
2011-2012 sezonunda tarihinde ilk kez BAL'da mücadele eden kulüp, 3. grubu 3. sırada tamamladı. 2012-2013 sezonunda, Bölgesel Amatör Lig 1. grupta bitime 1 hafta kala Arhavispor maçında şampiyonluğunu ilan ederek tarihinde ilk kez 3. Lig'e yükseldi.
2013-2014 sezonunda 3. Lig 2.Grup'ta mücadele eden kulüp, uzun süre lider konumda olduğu ligi şampiyon olarak tamamlayıp 2. Lig'e yükseldi. Böylelikle Türk futbolunda 2. Lig'e yükselen ilk köy takımı unvanına sahip oldu. 2014-2015 Sezonunda 18 takımın mücadele ettiği Kırmızı Grubu 17.tamamlamış ve 3. Lig'e düşmüştür.

İsim değişikliği Hekimoğlu Trabzon
2018-19 sezonu öncesinde Hekimoğlu Döküm Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi bünyesine dahil edilen kulübün tüm kurumsal kimliği buna göre yenilenmiş ve adı da Hekimoğlu Trabzon Sportif Anonim Şirketi olmuştur. Sezonu 3. Lig 1. grupta yer alan Hekimoğlu Trabzon Bülent Demirkanlı yönetiminde çıktığı 32 maçta 18 galibiyet, 12 beraberlik ve 2 mağlubiyet aldı. 66 puan toplayarak grubunu Şampiyon tamamlayan Hekimoğlu Trabzon 4 sezonun ardından 2. Lig'e yükselmiştir.
2019-20 sezonunda 2. Lig Beyaz Grubu 3. sırada tamamlayarak 1. Lige yükselmek için Play Off oynamaya hak kazandı. Play Off çeyrek final maçında Sancaktepe'ye 3-1 kaybederek bu şansı kullanamadı.

Kulüp yöneticileri 24 Aralık 2021'de 1461 Trabzon kulübünün ruhunu yaşatmak adına kulübün ismini 1461 Trabzon Futbol Kulübü olarak değiştirdi.

17 Kasım 2025 itibarıyla

Not: Uyruk bilgisi futbolcuların FIFA uygunluk kurallarınca oynayabileceği millî takımı gösterir. FIFA kuralları haricinde başkaca uyruğa da sahip olabilirler.

2. Lig
Play-off final (1): 2023-24
Play-off Yarı final (1): 2020-21
Play-off Çeyrek final (3): 2019-20, 2021-22, 2022-23

3. Lig
Şampiyonluk (2): 2013-14, 2018-19
Play-off Yarı final (1): 2015-16

Bölgesel Amatör Lig
Şampiyonluk (1): 2012-13

Trabzon 1. Amatör Lig
Şampiyonluk (1): 2010-11

Trabzon 2. Amatör Lig
Şampiyonluk (1): 2005-06

2. Lig: 7 sezon
2014-2015, 2019-

3. Lig: 5 sezon
2013-2014, 2015-2019

Bölgesel Amatör Lig: 2 sezon
2011-2013

Trabzon 1. Amatör Lig: 5 sezon
2006-2011

Trabzon 2. Amatör Lig: 20 sezon
1986-2006

Resmî site 
TFF.org'da 1461 Trabzon FK 
Facebook'ta 1461 Trabzon FK 
X'te 1461 Trabzon FK

Abdullah Paşa Çeşmesi, 1844 yılında zamanın Trabzon Valisi Hazinedarzade Abdullah Paşa tarafından yaptırılan, Trabzon'un Gülbahar Hatun Mahallesi'nde yer alan çeşme.

Çeşme ilk olarak bugün Trabzon Taksim meydanında bulunan su makseminin önünde yer alıyordu. Daha sonra cadde genişletme çalışmaları sebebiyle maksem yıkılmış, çeşme ve çeşmenin kitabesi sökülüp Gülbahar Hatun Camii'nin yakınlarında bir yere atılmıştır.
Çeşmenin atıl vaziyetteki parçalarının alınıp bugünkü Zağnos Paşa kulesinin doğu girişindeki yerine inşası zamanın garnizon komutanı Hüsnü Göktuğ Paşa tarafından gerçekleştirilmiştir.

Çeşmenin cephesinde mermer taş levhalar kullanılmıştır. Çeşme genişliği 2.10 metre, saçağa kadar olan yüksekliği 3.02 metredir. Çeşme üzerinde 0.79x1.56 metre boyutlarında kitabe, birkaç kademeli saçak ve süslemeli taç bulunmaktadır. Dışarıdan görüntüsü bir taç kapıyı çağrıştırmaktadır.
Çeşmenin önünde sade görünüşlü bir mermer yalak vardır.

Çeşmede 4 sütun, 9 satır ve 18 beyitten oluşan bir kitabe bulunmaktadır. Dikdörtgen çerçeve üstünde yan yana dizilmiş yaprak motifleri ile süslenmiştir. Saçağın üzerindeki frizin iki yanında birer rozet bulunur. Bu frizin üzerine taç kısmı oturur. Taç kısmı, ortada elipsoid Abdülmecid Tuğrası, yanlarda birer rozetten çıkan kıvrık dallar, üstte yelpaze şeklinde bir sorguç-tepelik ile köşelerde rozetler bulunmaktadır.
Osmanlı Türkçesi ile kitabe üzerindeki yazı:
1. Asr-ı şevket-hasr-ı Han Abdülmecid'dê ba-sebat Buldu ab û tab-ı umranî ser-a-ser kâinat
2. Oldu cuy-î cud ü nehr-î intizamî sû-be-sû Gülistan-î âlêmê revnak-feza hem-çün Herat
3. Mukteza-yî sırr-ı "En-nâsü alâ dîn-ül-mülûk" Oldu pir-ü meşreb-î âlîsine ehl-î necat
4. Olmadâ her dem müşiran-î kibar-i devleti Sayesinde mazhar-î hayr ü hisal-i münciyat
5. Trabzon'un ya'ni ez-cümle müşir-î efhamı Âsaf-ı ayn-ı inayet vali-î valâ-sıfât
6. Ya'ni Abdullah Pâşâ-yı himem-perver kânın Menba'-î zatîsidir bir çeşmesar-î mekremat
7. Trabzôn'ın halkı cümlê "el-ataş"-gûyâ iken Nehr-i cudî cuş edip manende-î ayn-ül-hayat
8. Süls-i mal-î dader-î cennet-mekânından kavidir Nâm-dâş-î camî'-ül-Kur'an-ı Kerrubî-simat
9. Kaayakıldâ (?) maksemin inşa edip bu çeşmenin Cebr meydanîne karşı etti icra-yı Fırat*
10. Çok değil bû çeşmenin bir katresî olsa eğer Lezzet-efza-yı mezak-î şaribin ü şaribat
11. Feyz-i sârisi değil maksur bu dil-cû çeşmeden Müştefiz olmakta zi-rûh ile enva'-ı nebat
12. Cüst-ü-cu-yî ab-ı hayvan-ı dua kıl ba'd-ez-în Hızriyâ ba-reşha-î enbur-i ferhunde-nikâat
13. Nazil oldukça semadan ab-ı sâf olsun baid Zat-ı Abdullaah Pâşâ'dan umum-i hâdisat
14. Reh-ber olsun zatınâ ma'-ül-vüsul-i matlebe Hızr-ı tevfik-i ilâhî ba-füyuz-î bahirat
15. Vire merhum Hazret-î Osmân Pâşâ'ya dahi Adn-i a'lâ'da keremle Hak kusur-i âliyat
16. Ettiğinden çün revan-i eşref-î Sibtayn'ı şad Ba-füyuz-î âb-ru-yî ehl-i beyt-i tahirat
17. Selsebil-î havz-ı Kevserden ilâ yevm-ül-ebed Nuş edê selsal-i azb-î hoş-güvar-î safıyat
18. Hızriyâ tarîhi oldû ab-ı gevher-veş bedid Aktı Abdullaah Pâşâ çeşmesî hem- çün Fırat
Günümüz Türkçesi ile kitabe üzerindeki yazı:
1. Abdülmecid Han'ın çok parlak saltanat döneminde bütün kâinat bayındırlaşmanın mutluluğuna kavuştu.
2. O padişahın cömertlik deresi ve dirlik-düzenlik ırmağı dünya gülistanına Herat şehrini andıran bir parlaklık getirdi.
3. "Halkın refahı hükümdarların boyunlarının borcudur" ilkesi doğrultusunda, memleket kurtarıcı kişiler, o padişahın üstün nitelikli davranışına katıldılar.
4. Zamanın yüksek mevki sahipleri, onun sayesinde, kurtarıcılık ve eyilik-yaparlık erdemleriyle şereflendiler.
5. Bu arada Trabzon'un en büyük idare amiri, eyilik kaynağı bir vezir ve yüksek nitelikli bir vali olan
6. Himmet sahibi Abdullah Paşa ki bir eyilikler çeşmesinin pınarını oluşturmaktadır,
7. Trabzon halkının hepsi susuzluktan yakınırken, onun cömertlik ırmağı dirilik suyu gibi çağlayıp,
8. Allah'a en yakın meleklerin mertebesindeki Kur'an derleyici yüce kişinin adaşı olan cennetlik kardeşinin vasiyeti üzerine, onun bıraktığı malın üçte bir bölüğü ile,
9. Kayakıl mevkiinde bu çeşmenin "maksem"ini yaptırıp Köprü Meydanı karşısında Fırat Nehri gibi şu bol suyu akıttı.
10. Bu çeşme suyunun bir damlasının bile, kadın-erkek bütün Trabzon halkının ağzına tad vermesini imkânsız saymamak gerekir.
11. Onun eyilikleri dar bir çerçeve içinde kalmamakta, bütün canlılar ile her çeşit bitkiler bu gönülçekici çeşmeden yararlanmaktadırlar.
12. Ey Hızrî, şimdi, mutlu nüktelerden oluşan bir duanın dirilik suyunu, dere halindeki damlalar arasından bulmağa çalış!
13. Temiz sular gökyüzünden yere indikçe, Abdullah Paşa'nın şahsı bütün tehlikelerden uzak kalsın.
14. Tanrının Hızır aracılığıyle sağladığı imkânlar, onun emellerinin su gibi gerçekleşmesine, açık - seçik nimetler şeklinde, kılavuzluk etsin.
15. Tanrı, Osman Paşa'ya da Adin Cennetinde yüksek saraylar armağan kılsın.
16. Hasan ve Hüseyin Efendilerimizin ruhunu hoşnut etmiş bulunduğu için, Peygamberimiz Efendimizin hanesi halkının yüzü suyu hürmetine.
17. O da kevser havuzunun beslediği selsebil çeşmesinden ter-temiz ve bal gibi tatlı sular içsin.
18. Ey Hızrî, şu tarih parlak bir cevher gibi belirmiş bulunuyor: Abdullah Paşa'nın çeşmesi Fırat nehri gibi akmaktadır.

Abydos (Grekçe: Ἄβυδος, Latince: Abydus), Misya'da bulunan eski bir şehirdir. Çanakkale Boğazı'nın Asya kıyısındaki Nara Burnu burnunda, antik Sestos şehrinin karşısında ve Türkiye'deki Çanakkale şehrinin yakınında yer alıyordu. Abidos y. MÖ 670 boğazın en dar noktasında  kuruldu ve böylece 13. yüzyılda Lampsakos ve Kallipolis arasındaki geçişle yerinin alınmasına ve 14. yüzyılın başlarında Abidos'un terk edilmesine kadar  Avrupa ve Asya arasındaki ana geçiş noktalarından biriydi.
Yunan mitolojisinde Abidos, Hero ile Leandros efsanesinde Leander'in evi olarak sunulmaktadır. Şehir ayrıca, 12. yüzyıl yazarı Theodore Prodromos tarafından yazılan ve Dosikles'in Abidos'ta Rodanthe'yi kaçırdığı Rodanthe ve Dosikles romanında da geçmektedir.

1675'te Abidos'un yeri ilk kez tespit edilmiş ve daha sonra Robert Wood, Richard Chandler ve Lord Byron gibi çok sayıda klasikçi ve gezgin tarafından ziyaret edilmiştir. Şehrin akropolü Türkçede Mal Tepe olarak bilinir.
Şehrin terk edilmesinin ardından, Abidos kalıntıları 14. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar yapı malzemesi olarak yağmalanmış ve duvar ve bina kalıntıları en az 19. yüzyıla kadar rapor edilmeye devam etmiştir; ancak çok az şey kalmış ve bölge 20. yüzyılın başlarında kısıtlı bir askeri bölge ilan edilmiş, bu nedenle çok az veya hiç kazı yapılmamıştır.

İlyada'da Abidos, Troya'nın müttefiki olarak anılmaktadır ve Strabon'a göre Truva Savaşı'ndan sonra Bebryces ve daha sonra Traklar tarafından işgal edilmiştir. Abidos'ta Afrodit Porne (Fahişe Afrodit) tapınağı bulunduğu için şehrin başlangıçta bir Fenikeliler kolonisi olduğu öne sürülmüştür. Abidos, yaklaşık MÖ 1000 yılında Priapos ve Prokonnesos şehirlerinin kurulmasıyla eş zamanlı olarak Miletli kolonistler tarafından yerleşime açılmıştır y. MÖ 670. Strabon, Lidya Kralı Gigis'in Miletlilerin Abidos'a yerleşmesine izin verdiğini aktardı; bunun, Trakya'nın Küçük Asya'ya baskınlarını önlemek için garnizon görevi gören Miletli paralı askerler tarafından gerçekleştirildiği ileri sürülmektedir. Şehir, Hellespont'taki yüksek ton balığı verimi nedeniyle gelişen bir ton balığı ihracat merkezi haline gelmiştir.
Abidos, MÖ 520'lerde Pers yanlısı bir tiran olan Daphnis tarafından yönetiliyordu, ancak 514'te Pers İmparatorluğu tarafından işgal edildi. I. Darius, 512'deki İskitya seferinin ardından şehri yıktı. Abidos, MÖ 5. yüzyılın başlarında İyonya Ayaklanması'na katıldı, ancak şehir, 480'de, Yunanistan'a ikinci Pers saldırısının başlangıcında, I. Serhas ve Pers ordusunun Yunanistan'a doğru yürüyüşlerinde Abidos'tan geçerek Hellespont'u Xerxes'in Ponton Köprüleri üzerinden geçmesiyle kısa bir süreliğine Pers kontrolüne geri döndü. Başarısız Pers istilasından sonra Abidos, Atina liderliğindeki Delos Birliği'nin bir üyesi oldu ve Hellespont bölgesinin bir parçasıydı. Görünüşte bir müttefik olan Abidos, bu süre boyunca Atina'ya düşmanca davrandı ve 4-6 talentlik bir phoros katkısında bulundu. Ksenofon, Abidos'un kendi yazıları sırasında Astyra veya Kremaste'de altın madenlerine sahip olduğunu belgeledi.

İkinci Peloponez Savaşı sırasında, Dercylidas önderliğindeki bir Sparta seferi MÖ 411 yılının Mayıs başlarında Abidos'a ulaştı ve şehri Delos Birliği'nden ayrılıp Atina'ya karşı savaşmaya ikna etti. Bu sırada Abidos'un harmost'u (komutanı/valisi) oldu. Bir Sparta filosu, MÖ 411 sonbaharında Abidos'ta Atina tarafından yenilgiye uğratıldı. Abidos, MÖ 409/408 kışında Atinalılar tarafından saldırıya uğradı, ancak Hellespont Frigyası'nın satrap'ı (valisi) Farnabazos önderliğindeki bir Pers kuvveti tarafından püskürtüldü. Dercylidas, en az y. MÖ 407 yılına kadar Abydos'un harmost'u görevini yürütmüştür. Aristoteles'e göre, Abidos bu dönemde oligarşik bir yapıya sahipti. MÖ 394'te Korint Savaşı'nın başlangıcında, Sparta Kralı II. Agesilaus, Trakya'ya Abidos'tan geçti. Abidos, savaş boyunca Sparta'nın müttefiki olarak kaldı ve Dercylidas, 394'ten MÖ 407 civarında Anaksibios tarafından yerini alana kadar şehrin harmost'u olarak görev yaptı y. MÖ 390; ikincisi, MÖ 390 civarında Atinalı general İfikratis tarafından Abidos yakınlarında bir pusuya düşürülerek öldürüldü y. 389/388. Korint Savaşı'nın sonunda, MÖ 387'de Antalkidas Barışı'nın şartları uyarınca Abidos, Pers İmparatorluğu'na ilhak edildi. Pers İmparatorluğu içinde Abidos, Hellespont Frigyası satraplığının bir parçası olarak ve 368'de tiran Philiscus tarafından yönetildi. y. MÖ 360 olarak şehir, tiran İfiadis'in kontrolüne girdi.

Abidos, MÖ 336 baharında II. Filip'in generali Parmenion liderliğindeki bir Makedon ordusu tarafından ele geçirilene kadar Perslerin kontrolü altında kaldı. MÖ 335 yılında, Parmenion Pitane şehrini kuşatırken, Abidos da Rodoslu Memnon liderliğindeki bir Pers ordusu tarafından kuşatıldı ve bu durum Parmenion'u Pitane kuşatmasını bırakıp Abidos'u kurtarmak için kuzeye yürümeye zorladı. İskender, 334 yılında Sestos'tan Abidos'a feribotla geçti ve güneye, Truva şehrine gitti, ardından Abidos'a geri döndü. Ertesi gün İskender Abidos'tan ayrıldı ve ordusunu kuzeye, Percote'ye götürdü. İskender daha sonra Abidos'ta ve Küçük Asya'daki diğer şehirlerde bir kraliyet darphanesi kurdu.
İskender'in MÖ 323'te ölümünden sonra, Hellespont Frigyası satraplığının bir parçası olan Abidos, Babil Bölünmesi sonucunda Leonnatos'un kontrolüne geçti. MÖ 321'deki Triparadisos Bölünmesi'nde Arrhidaeus, Hellespont Frigyası satrapı olarak Leonnatus'un yerini aldı.
302 yılında, Dördüncü Diadochi Savaşı sırasında, Trakya Kralı Lisimahos, Küçük Asya'ya geçerek I. Antigonos'un krallığını işgal etti. Teslim olan komşu şehirler Parion ve Lampsacus'un aksine, Abidos Lisimahos'a direndi ve kuşatıldı. Ancak, Kral I. Antigonos'un oğlu Dimitrios tarafından gönderilen bir takviye kuvvetinin gelmesinden sonra Lisimahos kuşatmayı bırakmak zorunda kaldı. Polibios'a göre, MÖ üçüncü yüzyılda, komşu Arisbe şehri Abidos'a bağlı hale gelmişti. Dardanos şehri de Helenistik dönemde bir noktada Abidos'un kontrolüne girdi. Abidos, MÖ 281'den sonra Seleukos İmparatorluğu'nun bir parçası oldu. Şehir, MÖ 245'te Mısır Kralı III. Ptolemaios tarafından fethedildi ve en az MÖ 241'e kadar Ptolemaiklerin kontrolü altında kaldı, zira Abidos MÖ 200 civarında Pergamon Krallığı'nın bir parçası olmuştu.

İkinci Makedonya Savaşı sırasında, MÖ 200 yılında Makedonya Kralı V. Filippos tarafından Abidos kuşatılmış ve bu sırada birçok vatandaşı teslim olmaktansa intihar etmeyi tercih etmiştir. Marcus Aemilius Lepidus, kuşatma sırasında Roma senatosu adına bir ültimatom vermek üzere V. Filippos ile görüşmüştür. Sonuç olarak, takviye kuvvetlerinin olmaması nedeniyle şehir V. Filippos'a teslim olmak zorunda kalmıştır. Makedonya işgali, MÖ 196'da savaşın sonunda Flamininus Barışı'ndan sonra sona ermiştir. Bu sırada Abidos, Makedonya işgali sonucunda büyük ölçüde nüfusunu kaybetmiş ve kısmen harap olmuştu.
MÖ 196 baharında Abidos, Seleukos İmparatorluğu'nun Megas Basileus'u III. Antiohos tarafından ele geçirildi  ve şehir MÖ 192/191'de yeniden tahkim edildi. III. Antiohos daha sonra Roma-Seleukos Savaşı sırasında Abidos'tan çekildi ve böylece Roma ordusunun MÖ 190 Ekim'inde Küçük Asya'ya taşınmasına olanak sağladı. Dardanos daha sonra Abidos kontrolünden kurtarıldı ve MÖ 188 tarihli Apamea Antlaşması Abidos'u Pergamon Krallığı'na geri verdi. MÖ 2. yüzyılda Abidos'ta bir Gimnasion faaliyet gösteriyordu.

Pergamon Kralı III. Attalos, MÖ 133'te ölümünde krallığını Roma'ya miras bıraktı böylece Abidos, Asya eyaletinin bir parçası olmuştur. Strabon'un yazdığı dönemde Abidos'un Astyra veya Kremaste'deki altın madenleri neredeyse tükenmişti. Şehir, MS 62 tarihli lex portorii Asiae'de Asya eyaletinin telonia'ları (gümrük evleri) arasında sayıldı ve conventus juridici Adramitteion'un bir parçasıydı. Abidos, Tabula Peutingeriana ve Antoninus Yol Rehberi'nde anılmaktadır. Abidos darphanesi MS 3. yüzyılın ortalarında faaliyetini durdurdu.
Abidos'un, Sestos ve Lampsacus ile birlikte, MS 3. yüzyıla ait bir Çin metni olan Weilüe'de Roma İmparatorluğu'nun "üç büyük başkentinden" biri olarak anıldığına inanılmaktadır. Şehir, Marmara Denizi'nin güney girişinde gümrük toplama merkezi ve MS 3. yüzyıldan 5. yüzyıla kadar bir komes ton Stenon (Boğaz Kontu) veya bir arhon tarafından yönetiliyordu.

Papa I. Martinus, 653 yazında Konstantinopolis'e giderken Abidos'ta dinlendi. 7. yüzyıldaki idari reformların sonucu olarak Abidos, Opsikion themasının] bir parçası olarak yönetilmeye başlandı. Abidos'un kommerkiarios makamı ilk olarak 7. yüzyılın ortalarında belgelenmiştir ve daha sonra bazen 8. yüzyılda ortaya çıkan ve kalenin askeri valisi olan parafilaks makamı ile birleştirilmiştir; bu dönemde komes ton stenon makamından son kez bahsedilmiştir.
MS 7. yüzyıldan sonra Abidos önemli bir liman kenti haline geldi. Mesleme bin Abdülmelik, Konstantinopolis'e karşı yürüttüğü sefer sırasında Temmuz 717'de Abidos'ta Trakya'ya geçti. Abidos'taki arkonluk makamı 8. yüzyılın sonlarında yeniden kuruldu ve 9. yüzyılın başlarına kadar sürdü. 801 yılında İmparatoriçe İrini, Abidos'ta toplanan ticari vergileri azalttı. Irini'nin halefi İmparator I. Nikiforos, şehir dışından satın alınan kölelere vergi getirdi. Şehir daha sonra Ege Denizi themasının bir parçası oldu ve bir tourmarchēs (τουρμάρχης) merkeziydi.
Abidos, MS 904 yılında Konstantinopolis'e giderken Trabluslu Leon liderliğindeki bir Arap filosu tarafından yağmalandı. Bardas Fokas'ın isyanı MS 989 yılında İmparator II. Basileios tarafından Abidos'ta bastırıldı. 992 yılında Venediklilere özel bir ayrıcalık olarak Abidos'ta indirimli ticari tarifeler verildi. 11. yüzyılın başlarında Abidos ayrı bir komutanlığın merkezi haline geldi ve Abidos stratigos (vali) makamı ilk kez 1004 yılında Hellespont'un kuzey kıyısı ve Marmara Denizi adaları üzerinde yetkiyle anıldı.
1024 yılında, Chrysocheir adlı birinin önderliğindeki bir Rus baskını, Abidos'taki yerel komutanı yenerek Hellespont üzerinden güneye doğru ilerledi. Malazgirt Meydan Muharebesi'nin ardından Abidos, Selçuklu Türkleri tarafından ele geçirildi, ancak 1086 yılında g

Activision, bilgisayar oyunları dağıtımı yapan firmadır. Dağıtımını üstlendiği oyunlar arasında Call of Duty, Quake (lisans hakları artık Bethesda'nın) Doom, (lisans hakları artık Bethesda Softworks'e ait) Total War, Tony Hawk, Soldier of Fortune, Spider-Man, (lisans hakları Marvel'a devredildi) Guitar Hero gibi seriler bulunmaktadır.
2008 Yılında Blizzard Entertainment ile birleşmiş. 2022 yılında Xbox Game Studios tarafından satın alınmıştır. 1979 yılında Kaliforniya'da kurulmuştur. 2005 yılında şirketin değeri $1.4059 milyar dolar olarak hesaplanmıştır.

Barnstorming (1981) (Atari 2600)
River Raid (1982) (Atari 2600)
Battlezone (1998)
Call of Duty (2003)
Civilization: Call to Power (1999)
Doom 3 (2004)
GUN (2005)
Hacker (1985)
MechWarrior 2: 31st Century Combat (1995)
The Movies (2005)
Pitfall! (1982) (Atari 2600)
Quake (1996) and the Quake series
Rome: Total War (2004)
Star Trek: Armada (2000)
Star Trek: Bridge Commander (2002)
Tony Hawk's Pro Skater (1999)
Vampire: The Masquerade - Bloodlines (2004)
X-Men Legends (2004)
X-Men Legends II: Rise of Apocalypse (2005)
Prototype (2009)
Prototype 2 (2012)
Cabelas 4X4 Off Road Adventure 3
Sekiro: Shadows Die Twice (2019)

Tüm Çalıştığı Firmalar Listesi
Beenox Studios2 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Infinity Ward14 Haziran 2002 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
ID Software10 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Luxoflux Corp.5 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Neversoft 
Raven Software18 Haziran 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Shaba Games
Toys for Bob6 Kasım 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Treyarch10 Mart 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Vicarious Visions15 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Z-Axis Ltd.

Resmi Web Sitesi17 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Afşar boyu veya Avşar boyu, Oğuz Kağan Destanı'na göre Oğuzların 24 boyundan biri ve Kaşgarlı Mahmud'a göre Divân-ı Lügati't-Türk'teki yirmi iki Oğuz bölüğünden  diye tanımladığı altıncısıdır. Bu boyların Bozoklar kolundan (sağ kolundan) Oğuz Kağan'ın oğlu Yıldız Han'ın dört oğlundan en büyüğü olan Afşar'ın soyundan gelir.

Afşar boyu adları şunlardır: Alplū, Araşlū, Ağaçlu, Ağanlu, Ağca İnlü, Ağca İvaz Hacılu, Alhanlar Ağızlu, Ahşamlu, Bekeşlū, Gündüzlü, Hacısamlu, Imirlü, İzollu, Köse Aḥmedlū, Köselü, Pāpāglū, Kasımlū, Kereḵlū, Karalu, Karaçorlu, Karamanlu, İmanlu, Şayiplü Kızıllu, Kilelü (Kileler), Salmanlu, Senelü, Sevinçlü, Seydi Fakihlu, Sığırlu, Sıraçlu, Sofular Yörükleri, Şadıllı/Şadlu, İnallu, Sindelli, Tur Ali Hacılu, Receplü, Balabanlu, Karabudaklı ve Qirqlū. Imirlū oymağı özgün Oğuz boyu olan Eymür oymağı ile ilgilidir.

Afşarlar Orta Asya'da iken Dede Korkut destanlarında Oğuzeli diye geçen Sir-Derya bölgesinde yaşamışlardır. Büyük göç ile birlikte Huzistan yoluyla bir grup da Irak, Suriye, Ermenistan yoluyla Anadolu'ya gelmişler, bu arada İran, Irak, Suriye, Afganistan ve Azerbaycan'a da yayılmışlardır. Afşarlar, Oğuz'un öteki torunları Kınıklar ve Kayılar gibi devlet kurmuş, büyük hükümdarlar ve sülaleler yetiştirmişlerdir. Karamanoğulları, Akkoyunlular, Aksungurlular, Özeroğulları, Sırkıntıoğulları, Karsantıoğulları, Küçük Alioğulları ve Kozanoğulları gibi, Afşarlardan kurulu ya da onların güçlü desteği ile yaşamış sülaleler de bulunmaktadır.
Gazneli Mahmut zamanında Oğuzlar'a Türkmen denmeye başlanmıştır. Anadolu'daki en güçlü Türkmen boyu olduğu ve devlet yönetmiş sayılı boylardan olduğu kayıtlarda yer alan Afşarlar İran Devleti'nin başına Safevilerden sonra geçen ikinci Türk boyudur. Sonuçta bu Türk boyu geniş bir bölgenin tarihinde belirleyici unsur olmuştur.

Afşarlar Türk tarihinin farklı aşamalarında kendilerinden söz ettirmişlerdir. Bu aşamalar aşağıdaki maddelerde toplanabilir.

Musul Atabeyleri (diğer adı Zengiler) Musul ve Halep yöresine egemen olmuşlardır.
Şumlaoğulları İran'ın Huzistan bölgesinde hakimiyet kurmuşlardır.
Karamanoğulları Beyliği Afşar boyunun Karamanlı kolundandır.
Alâiye Beyliği Karamanoğulları sülalesinden gelen beyler tarafından kurulmuştur.
Germiyanoğulları Beyliği (Alişiroğulları diye de bilinir) Malatya yöresinden Kütahya'ya gelerek yerleşmişlerdir.
İnançoğulları Denizli yöresinde kuruldu.
Aydınoğulları Beyliği Afşar olabileceği düşünülür. (Osmanlı arşivlerinde Aydınlı aşireti, Afşar olarak kayıtlıdır)
Saruhanoğulları Beyliği Afşar boyunun Saruhanlı kolundandır veya başka bir iddiaya göre Saruhanoğulları Beyliğinin kökeninin İznik İmparatoru III. İoannis Vatatzes'in döneminde 1241-1250'lerde Trakya'dan getirtilip Batı Anadolu'ya, Menderes vadisi ve Frigya, Bitinya olmak üzere sınırlara yerleştirilmiş olan Kuman/Kıpçaklar'la ilgili olduğu öne sürülmektedir.
Sevindik Han Beyliği Erzurum-Kars civarında kurulmuştur.
Dulkadiroğlu Beyliği Anadolunun güneyinde Elbistan merkez olmak üzere kurulmuştur. (1298-1522) Anadolu Afşarları'nı iki gruba ayırmak mümkündür. Birinci grup, Karamanoğulları gibi, Selçuklu Hanedanı zamanından itibaren Anadolu'nun çeşitli illerine dağılmış, çok eskiden yerleşik hayata geçmiş olan gruptur. İkinci grup ise, 1865 yılına kadar güney Anadolu'da göçebe hayat sürmekte iken, bu tarihten sonra yerleşik hayata geçen Afşarlardır.
Türklerin tarihi coğrafyası içinde pek çok yerleşim yeri adı taşımaktadır. Ayrıca yaygın bir soyadı olarak günümüze kadar gelmiştir. Afşar boyu Türklük şuuru oldukça güçlü olan bir boydur.

Balkanlar'da da Afşar boyuna mensup insanlar vardır. Bu aileler Karamanoğulları ve Dulkadiroğulları Beyliklerinin Osmanlının göç politikası sebebiyle ve Fırka-i İslahiye olayının sonucunda 15., 16., 17. ve 18. yüzyılda sürgün yoluyla Konya, Karaman, Adana, Mersin, Kahramanmaraş, Kayseri ve Sivas, civarından gönderilip toplu şekilde yerleşmişlerdir. Kayseri'de yoğun olarak yaşamaktadırlar. Bulgaristan'da Kırcaali-Hasköy, Yunanistan'da Gümülcine bölgelerinde toplu, Makedonya, Kosova yine Bulgaristan'da Deliorman civarında dağınık şekilde yaşarlar. Bulgaristan'ın Kırcaali ilindeki Durallar, Karalılar, Sindelli, Köseler ve Balabanlı, Eskicuma, Tırnovtsa,Pirliköy Sıratça gibi köyler örnek gösterilebilir. Balkanlar'daki Afşar grubu içerisinde Dulkadirli, Karamanlı, Danişmedlü ve Bozuluslu oymakları çoğunluktadır.

Nadir Şah ve İran ve Azerbaycan'da Afşar Devleti. Safeviler devrinde, Fars ve Huzistan'daki Afşar oymaklarından bir kısmının Azerbaycan (Kuzeyli-Güneyli) ve özellikle Urmiye havalisine gelip yerleştikleri tahmin edilmektedir. Afşarlar Safevi devletini kuran 7 Türk kabilesinden biridir. Horasan'daki Afşarların Kırklu oymağına bağlı Nadir Şah'ın Azerbaycan tarihine çok önemli katkıları olmuştur. Afşar hanedanlığında Nadir Şah Afşar öldürüldükten sonra zamanla karışıklar olmuştur.
Karabağ Hanlığı'nın hanedanı Cevanşirler
Urmiye Hanlığı'nın başkenti Urmiye, hâlen İran'da "Afşarların şehri" diye bilinir.
Erdebil Hanlığı Beyliğin kurucuları Saruhanbeyli Afşarlarıdır.

Afşarlar nihayet 18. yüzyıl ve 19. yüzyılda ve özellikle Anadolu'nun güney ve orta bölgelerinde Kayseri, Sivas, Adana, Kahramanmaraş, Gaziantep, Hatay, Mersin'de Kozanoğulları, Bozdoğan, Menemenci, Sırkıntı, Kırıntı, Karsantı, Cerit gibi Türkmen boylarını Osmanlı Devleti'nin iskân politikasına karşı Dadaloğlu tarafından dile getirilen,Kalktı göç eyledi, Afşar elleri,Ağır ağır giden eller, bizimdir.Arap atlar yakın eder ırağı,Yüce dağdan aşan yollar, bizimdir.şiiriyle ve Ferman Padişahınsa Dağlar Bizimdir sözüyle de kendilerinden söz ettirmişlerdir. Kayseri'de her yıl Dadaloğlu (Afşar) Şenlikleri yapılmaktadır, Afşar kurultayı düzenlenmektedir.

Türkiye Türkmenleri
Türkmenler
Yörük
Bayat
Nadir Şah
Afşar Hanedanı
Türk Boylarının Tamgaları

http://www.avsarobasi.com 1 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://www.academia.edu/42100757/İnallı_Aşireti_Oymağı_obaları_Cemaatleri_boy_yapıları_ve_Tarihi?email_work_card=thumbnail
https://islamansiklopedisi.org.tr/avsar 12 Nisan 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ahmet Zahrettin Sebuhi Ertegün (30 Temmuz 1923, İstanbul –  14 Aralık 2006, New York), Türk-Amerikan müzik yapımcısı, iş insanı ve Atlantic Records'un kurucusudur. The Rolling Stones, Led Zeppelin'in yanı sıra Eric Clapton, Aretha Franklin ve Ray Charles gibi isimleri müzik dünyasına kazandırdı.

Ahmet Ertegün'ün büyük dedesi İbrahim Edhem Efendi, Üsküdar Özbekler Tekkesi'nin son postnişîni idi. Washington büyükelçisi Münir Ertegün ve Hayrünnisa Rüstem'in ikinci oğludur. Babası Münir Ertegün, Millî Mücadele döneminde önemli görevler ve hizmetler yapmış bir devlet adamıydı. Cumhuriyetin ilanından sonra, genç Türkiye Cumhuriyeti'nin Milletler Cemiyeti'ndeki temsilcisi ve daha sonra büyükelçi olarak çeşitli Avrupa başkentlerinde ve daha sonra Amerika'da bulundu.
Ahmet Ertegün, 1923 yılında İstanbul'da doğdu. Babasının görevi dolayısıyla İsviçre, Paris ve Londra'da okula giden Ertegün, 1935 yılında babasının Washington'a büyükelçi olarak atanmasıyla birlikte ABD'ye yerleşti.
14 yaşındayken annesi Ahmet'e, Cootie Williams'ın enstrümental West and Blues başlıklı albümü ile birlikte ses kayıt edebilen bir plakçalar hediye etmiş. Ertegün bir yandan çalarken kendi yazdığı sözleri mikrofona okuyor ve bunları kaydediyor, abisi Nasuhi Ertegün ile birlikte odalarında sevdikleri müzikleri dinliyorlardı. "16 yaşındayken bir pop müzik uzmanı sayılabilecek kadar bilgim, 18 yaşındayken de 50 bin plağım vardı" diyen Ertegün, abisi ile beraber o yıllarda Duke Ellington, Lena Horne, Jelly Roll Morton gibi sanatçılarla arkadaşlık kurdu. 1945 yılında babası Münir Ertegün'ün ölümünün ardından ailesi Türkiye'ye döndü. Ahmet Ertegün, ağabeyi Nasûhî Ertegün ile birlikte Amerika'da kaldı. Ahmet Ertegün, St. John’s Koleji'nde Özgür Sanatlar okudu.

Ertegün Kardeşler, 1947 yılında Herb Abramson ile beraber, aile dostları olan diş hekimi Dr. Vahdi Sabit'ten 10 bin dolar borç alarak Atlantic Records adlı plak şirketini kurdu. Siyâhî müzisyenlerle arasındaki iyi bağlardan ötürü dönemin en önemli jazz müzisyenleri ile sözleşme yaptı.

1947'de Atlantic Records yapımcılığını üstlendiği ilk albümü çıkardı. İlk olarak stüdyolarında Harlemaies'in The Rose of the Rio Grande başlıklı albümü kaydedildi. 1949 yılının Nisan ayında çıkarılan Stick Mcghee’in Drinkin’ Wine Spo-Dee-O-Dee başlıklı albümü, 1 milyondan fazla satışı ile Atlantic'in ilk hiti oldu. 1955 yılında Elvis Presley'e kontrat imzalaması için 25 bin dolar teklif edildi, ancak 20 bin dolar farkla sözleşme RCA Records plak şirketine satıldı. 1959'da Arif Mardin de aralarına katıldı."Atlantic Records'u kurmamızın sebebi, müziklerini beğendiğimiz birkaç şarkıcı ile kontrat imzalamak ve satın almak isteyeceğimiz albümlerini çıkartmaktı. Açıkçası asla çok eğlenceli bir şeyler yaparak para kazanabileceğimi düşünmedim. Yanılmış olduğum için çok mutluyum."Ray Charles, Aretha Franklin, Ella Fitzgerald, Miles Davis gibi isimlerin albümlerinin yapımcılığını üstlenen Ertegünler, Frank Zappa, Stevie Wonder, The Rolling Stones, Bee Gees, Led Zeppelin, Genesis, Emerson Lake & Palmer, Bette Midler gibi birçok ismin üne kavuşmasında büyük rol oynadı.

Ertegün, 1991 yılında Boston'daki Berklee Müzik Okulu tarafından fahrî doktor unvanına lâyık görüldü.
1993 yılında National Academy of Recording Arts & Sciences tarafından ödüllendirildi ve 2000 yılında Amerika Birleşik Devletleri Kongre Kütüphanesi tarafından yaşayan efsane unvanıyla onurlandırıldı.
İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından düzenlenen İstanbul Caz Festivali'nin ilk yaşam boyu başarı ödülü 2002 yılında Ahmet Ertegün'e takdim edildi.
Haziran 2006'da 40'ıncı Montrö Caz Festivali'nin açılış konseri, kendisinin onuruna verildi.

Ertegün, Amerikalı ünlü caz şarkıcısı Ray Charles'ın 1952-1959 yılları arasında seslendirdiği kayıtlardan derlenen Pure Genius: The Complete Atlantic Recordings adlı koleksiyonun yapımcısı olarak en iyi tarihî albüm kategorisinde Grammy Ödülü'ne aday gösterildi. Daha önce üç farklı alanda Grammy Ödülü kazanmış olan Ertegün, 2006 yılı töreninde icon adı verilen onur ödülüne layık görüldü. Bu ödül, müzik dünyasına emeği geçen kişiler için ilk kez verilmeye başlanmıştı. Ertegün, ödülünü alırken tek cümle söyledi:"Bana bu imkânı tanıyan Amerika'ya ve sevgili anavatanım Türkiye'ye teşekkür ederim."

29 Ekim 2006'da New York'ta bir The Rolling Stones konseri sırasında ayağının kayması sonucu düşerek başını vuran Ertegün hastaneye kaldırıldı. New York Presbyterian Hastanesi'nde yapılan ilk müdahalesinden sonra yoğun bakıma alındı, 14 Aralık 2006 günü öldü. Naaşı, Türkiye'ye getirilerek 19 Aralık 2006'da ailesinin diğer fertleri gibi Üsküdar Özbekler Tekkesi'nin hazîresine defnedildi.

10 Aralık 2007'de Londra O2 Arena'da Ahmet Ertegün Anma Konseri adıyla bir yardım konseri düzenlendi.

Amerikan Türk İş Adamları Derneği başkanlığı yaptı.
New York Cosmos kulübünü 1971'de kurarak futbolu ABD'ye soktu.
Kâtibim'i Amerikan müziğine kazandırdı.
Münir Ertegün Tarih Araştırma Vakfı'nı kurdu.

Cumhuriyet ile yaşıt olan Ertegün, yaşamının büyük kısmını Türkiye dışında geçirmesine rağmen Türkiye'nin tanıtımı için gönüllü bir kültür elçisi olarak çalıştı. Hem Türkiye'ye yatırım getirmek hem de Türkiye'ye yatırım yapmak isteyenlere yardımcı olan Ertegün, medyada da büyük işlere imza attı. Bir Bodrum aşığı olan Ertegün, müzik sevgisi kadar doğa sevgisi ile de şaşırtıcıydı. Büyük bir koleksiyoner olarak isimsiz Türk ressamlarının tablolarına ilgi göstermiştir.
Eartha Kitt'in yorumu ile Üsküdar'a gider iken şarkısının melodisinin Amerikan kültürünün bir parçası haline gelmesini sağladı.
Ağabeyinin anısına Rock and Roll Hall of Fame (Nesûhî-Ahmet Ertegün Rock and Roll Şöhretler Müzesi) kuran Ahmet Ertegün, Amerika'daki Türk cemiyetinin önemli isimlerindendi. Bugün Cleveland Ohio'daki müzenin ana sergi salonu Ertegün'ün ismini taşıyor.
2004 yılında New York'ta inşâ edilen Time Warner Center gökdeleninde Ertegün Caz Şöhretleri Müzesi'nin sponsoru oldu.
Amerika'ya Avrupa futbolunu ilk getiren kişi olan Ertegün, 70'li yıllarda New York Cosmos takımını kurdu. Diego Maradona'yı almak istediğinde, Maradona henüz 17 yaşındaydı. Lig büyüdükçe iyi oyuncular getirdi. Pele, Carlos Alberto, Franz Beckenbauer ve Galatasaray'dan kaleci Yasin gibi isimleri takıma aldı.
Ray Charles'ı anlatan Ray başlıklı filmde Curtis Armstrong, Bobby Darin'ı anlatan Beyond the Sea başlıklı filmde ise Tayfun Bademsoy tarafından canlandırıldı.

Genel
Ahmet Ertegün'ün hayatı ve müzik tarihindeki önemi(abonelik gereklidir) 12 Ağustos 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Dünya Müziğinde İki Yapımcı: Ahmet Ertegün ve Arif Mardin(abonelik gereklidir) 12 Ağustos 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ahmet Ertegün ve Atlantic Records(abonelik gereklidir) 12 Ağustos 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Discogs'ta Ahmet Ertegün diskografisi
Atlantic Records 18 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ahmet Ertegün Tribute sayfası 22 Temmuz 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ahmet Metin Genç (d. 4 Şubat 1972, Trabzon), Türk avukat, siyasetçi ve mevcut Trabzon Büyükşehir Belediye başkanı.

1972 yılında Trabzon'un Maçka ilçesinde doğdu. İlk, orta ve lise eğitimini Maçka'da tamamladıktan sonra Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun oldu.

Dokuz Eylül Üniversitesi'nden mezun olduktan sonra serbest avukatlık yaptı. 2001 yılında AK Parti Trabzon İl başkan yardımcılığı görevini üstlendi. 2004 yılında AK Parti Trabzon İl başkanı oldu. 2007 Türkiye genel seçimlerinde Trabzon'dan 7. sırada milletvekili adayı oldu ancak AK Parti Trabzon'da 6 sıra kazandığı için milletvekili olamadı. 2014 Türkiye yerel seçimlerinde Ortahisar Belediyesi'nin ilk belediye başkanı oldu ve bu görevi 2024 yılına kadar sürdürdü. 2024 Türkiye yerel seçimlerinde Trabzon Büyükşehir Belediye başkanı olarak seçildi ve 5 Nisan'da mazbatasını alarak görevine başladı.

Özlem Genç ile evlenen Ahmet Metin Genç'in 2 çocuğu vardır.

Instagram'da Ahmet Metin Genç
X'te Ahmet Metin Genç
Facebook'da Ahmet Metin Genç
Malatya Büyükşehir Belediyesi'nde Ahmet Metin Genç

Aktau (Kazakça: Ақтау) veya Aktav, 1992'ye kadar Şevçenko veya Port Şevçenko (Şevçenko Limanı) olarak bilinen, Kazakistan'ın Mangışlak Yarımadası'nda bulunan Mangistav eyaletinin merkezidir. Ülkenin Hazar kıyılarında bulunan tek liman kentidir. Sovyetler birliği döneminde oluşturulan planlı ve düzenli şehir yapısıyla dikkat çekmektedir. Rakımı normal deniz seviyesinin 18 metre altındadır. Nüfusu 2016 yılı verilerine göre 190.000'dir.
Aktau Kazakça ak (beyaz, ak) ve tau (dağ) sözcüklerinden türemiştir, Türkçe karşılığı Akdağ'dır.

Aktau topraklarına önce ilk yerlileri olan İskit kabileleri yerleşmiştir. Bu, yapılan arkeolojik kazılarda bulunmuş olan eski yerleşimcilerin kalıntılarından anlaşılmıştır. Modern Aktau şehri ise Sovyetler Birliği döneminde bulunan uranyum ve petrol rezervleri sonrası 1961'de kuruldu. 1963'te şehir statüsü kazandı. Şehir 1964'ten 1991'e kadar Ukraynalı ozan Taras Şevçenko'ya atfedecek şekilde Şevçenko ismini kullandı. Sovyetler Birliği'nin dağılması sonrası bağımsız Kazakistan devletinin kurulmasıyla bugünkü adını aldı.

Aktau'da karasal iklim hakim olup yazları sıcak ve kuru, kışları soğuk ve hafif bir hava fark edilmektedir.

Ocak ayı ortalaması -4 C
Temmuz ayı ortalaması +27 C olmaktadır. Aktau'da deniz sezonu mayısta başlayıp eylüle kadar devam eder ve kıyılarda bu dönemde sıcaklık +21 C dolaylarındadır.

Kültürel bölgeler & Tarih müzeleri
Beket-Ata Camii
Yntimak Meydanı
Dramatik Tiyatro
Sahil ve plajları

Aleksios Komninos, Latince: Alexius Comnenus, (Yunanca: Ἀλέξιος Κομνηνός), Bizans imparatoru II. İoannis ile karısı Macaristanlı İrini'nin en büyük oğulları. Şubat 1106 tarihinde Balabista, Makedonya'da doğmuştur. 16 ya da 17 yaşında babası tarafından ortak imparator ilan edilmiş, 2 Ağustos 1142 tarihinde Attalia, Pamfilya'da ölmüştür. Maria Komnene'nin ikiz kardeşi, imparator I. Manuil, sebastokratōr Andronikos Komnenos ile sebastokratōr İsaakios Komnenos'un ağabeyidir.

Aleksios, babası tarafından 1122 yılında ortak imparator ilan edilmiş ancak 1142 yılında ölmüştür. Bu babasının bir av kazasında ölmesinden bir yıl önce gerçekleşmiştir. II. İoannis'in hükümdarlığı, öncülü I. Aleksios veya ardılı I. Manuil kadar iyi kaydedilmemiştir. Bu nedenle oğlu Aleksios'un hayatı hakkında bilgi kısıtlıdır.
Theodore Prodromos tarafından İoannis ve oğlu için yazılmış bir medhiye, Aleksios'un taç giyme töreni üzerinedir. Her iki hükümdarı, "Atalarından gelen hak ve bir miras konusu olan august tacı ve asası ile imparatorların ve kralların kral doğanları, eski gelenek ve ayrıcalıkların reformcuları" diyerek selamlar.
Ölümüne neden olan hastalık, "başta şiddetli şekilde saldıran yükselen ateş şeklini alan" tarif edilmektedir. Öldüğü yer, babasının bir sefer sırasında Lake Pousgousē (muhtemelen modern Beyşehir Gölü) etrafındaki topraklarda düzen sağlamak için üst seçtiği Attalia'dır. Aleksios'un genç kardeşi Andronikos, naaşa Konstantinopolis'e götürülürken eşlik etmesi için görevlendirilmiştir. Ancak bu görevi yerine getirirken oda hastalanmış ve ölmüştür.

Karısının kimliği belirsizdir. Muhtemelen iki kere evlenmiştir, ilki Kievli I. Mstislav'ın kızı Dobrodjeja Mstislavna ve ikincisi Gürcistanlı IV. David'in kızı Katay'dır. Her iki kadının Komninos Hanedanı ile evlendiği kesindir. Ancak koca ya da kocalarının kim olduğu konusunda birçok teori vardır. Kızı Maria Komnini, pansebastos Aleksios Aksuh ile evlenmiştir. Aleksios, II. İoannis'in yakın arkadaşı olan Megas Domestikos ("Bizans ordusu komutanı") İoannis Aksuh'un oğludur. Aleksios Aksuh, Kilikya dükü ve protostrator olarak hizmet etmiştir. Fakat 1167 yılında I. Manuil ile ters düşmüştür. İoannis Kinnamos ve Nikitas Honiatis, cadılık eylemleri dahil suçlamalarda bulunulduğunu raporlamışlardır. O ve adı günümüze ulaşmamış latin bir cadı, imparator karısı Antakyalı Maria'nın düşükle sonuçlanan hamile kalmasına neden oldukları nedeniyle suçlanmışlardır. Bunu Maria'ya hap vererek yaptıkları belirtilmiştir. Aleksios hayatını keşiş olarak bitirmiştir. Aleksios Aksuh'un karısı Maria Komnene'nin bu olay nedeniyle damgalandığı söylenir. Maria, hayatın sonunu akıl hastalığından muzdarip geçirmiştir.
Maria Komnini ve Aleksios Aksuh çifti, kısa bir süre imparator III. Aleksios'a karşı kısa bir süre iktidara gelen "Şişman" İoannis Komnenos'un ebeveynidir. Trabzon İmparatorluğu'nun ilk imparatoru I. Aleksios Komnenos'un karısı Theodora Aksuhina muhtemelen Şişman İoannis'in kızıdır.

Dipnotlar

Genel
Honiatis, Nikitas (1984). O City of Byzantium: Annals of Niketas Choniates. transl. by H. Magoulias. Detroit. ISBN 0-814-31764-2. 9 Haziran 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 17 Aralık 2010. 
Paul Magdalino (2002). The Empire of Manuel I Komnenos, 1143–1180. Cambridge University Press. ISBN 0-521-52653-1.

Ali Şükrü Bey (1884; Beşikdüzü, Trabzon - 27 Mart 1923, Ankara), Türk asker, gazeteci ve siyasetçi.
Osmanlı Meclis-i Mebûsan 6. dönem milletvekili ve TBMM 1. dönem Trabzon milletvekili olarak yer aldı; 1. TBMM'de Mustafa Kemal'e karşı en sert muhalefeti ortaya koyan milletvekili olarak tanındı. 1923'te bir suikast sonucu öldürüldü. Öldürülmesi, Türkiye'nin ilk siyasi suikastlarından biri olarak bilinir.

Ali Şükrü Bey, Trabzonlu olup 1884 yılında Beşikdüzü'ne bağlı Denizli köyünde doğmuştur. Babası mütekaid Bahriye kolağası (önyüzbaşı veya kıdemli yüzbaşı) Hacı Hafız Ahmet Kaptan'dır. Aileleri mahallen "Reisoğulları" namıyla meşhurdur.
Heybeliada'da bulunan Bahriye Mektebi'nde öğrenim gördü. Okulu 1904 yılında tamamladı ve bahriye erkan-ı harp subayı oldu. 1909 yılında kurulan Donanma-yı Osmanî Muavenet-i Milliye Cemiyeti'nin kurucularından birisi oldu ve bir süre ikinci başkanlık görevini üstlendi. Cemiyetin Osmanlı donanması için almak istediği nakliye gemilerini almak üzere Liverpool'a gönderildiğinde eğitimini tamamladı ve çok iyi düzeyde İngilizce öğrendi. İngiltere'de bulunduğu dönemde Türkiye aleyhine yapılan propagandalara karşı çalıştı; Liverpool Times gazetesinde çeşitli makaleleri yayımlandı.

Yüzbaşı rütbesinde iken askerlikten istifa edip siyasete atılmaya karar verdi. İttihat ve Terakki aleyhtarı görüşlere sahipti. 1920'de Osmanlı Meclis-i Mebûsan'ında Trabzon mebusu seçildi. İstanbul'un işgalinden sonra Meclis-i Mebusan'ın kendini feshetmesi üzerine Ankara'ya giderek ilk Türkiye Büyük Millet Meclisine Trabzon milletvekili olarak girdi.

Ali Şükrü Bey, TBMM'ye girişinden hemen sonra, halkın Millî Mücadele'ye inandırılması ve düşman propagandalarının etkisiz hale getirilmesi amacıyla meclis tarafından oluşturulan İrşad Encümeni'ne katıldı ve bu encümenin bir üyesi olarak civar illeri gezdi.
Muhafazakâr bir yapıda olan Ali Şükrü Bey mecliste, Mustafa Kemal'in önderliğindeki Birinci Grup'a muhalif milletvekillerinin toplandığı İkinci Grup'un liderlerinden biri oldu. 28 Nisan 1920'de içki yasağı konusunda meclise yasa teklifi verdi ve yasalaşması için büyük çaba sarf etti.
İkinci grubun görüşlerini açıklamak ve yaymak üzere Mustafa Kemal'in Hâkimiyet-i Milliye gazetesine karşı Tan gazetesini yayımlamaya başladı. 68 sayı çıkabilen gazetenin hemen hemen tüm başyazılarını Ali Şükrü Bey yazdı.
Lozan görüşmelerinden sonra yapılan meclis oturumlarında; İsmet İnönü'nün hariciyeci olmadığı için Lozan'da acemice işler yaptığını ve TBMM'nin kendisine verdiği yetki sınırlarının dışına çıkarak müzakereleri sürdürdüğünü savundu. Lozan'da devam eden müzakerelerin durumu hakkında TBMM'ye açıklanan resmi bilgiler ile dış kaynaklı haberler arasında çelişkileri dile getirdi.
27 Mart 1923 günü ortadan kaybolmuş, iki gün sonra kardeşi Şevket (Doruker) Bey tarafından hükûmete bildirilmiş, üç gün sonra da cesedi bulunmuştur. Hükûmet, olayın failinin Topal Osman olduğuna hükmetmiş ve onu tutuklamak üzere hareket geçmiştir. Nihayetinde Topal Osman, yaralı bir şekilde tevkif edilmiş bir halde iken Meclis'in idam kararı sebebiyle Ulus Meydanı'nda başı olmadan ayaklarından asılmıştır. Ali Şükrü Bey'in cenazesi Hacı Bayram Camii'nde cenaze namazının ardından Trabzon'a gönderilmiş ve Boztepe'de defnedilmiştir.

Ali Şükrü Bey'in cinayeti, Türkiye'nin ilk siyasi suikastlarından biri olarak bilinmektedir.

Ali Şükrü Bey, 27 Mart'ta ortadan kaybolmuş; 3 gün sonra kardeşi aranması için Bakanlar Kuruluna başvurmuştu. Ali Şükrü Bey'in cesedi, Ankara'nın Mühye köyü civarında bulundu; boğularak öldürüldüğü anlaşıldı. Meclise katillerin meclis kapısı önünde asılarak teşhiri için yasa teklifi verildi.
Cinayeti araştırmak üzere kurulan komisyon, Ali Şükrü Bey'i Topal Osman'ın Ankara'da, Papazınbağı'ndaki evinde öldürdüğünü tespit etti. Teslim olmayı kabul etmeyen Topal Osman, 1 Nisan'ı 2 Nisan'a bağlayan gece Muhafız Taburu jandarmaları ile kendi adamları arasında yaşanan çatışmada yaralı olarak ele geçirildi, tutuklanması gerekirken Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı'nın komutan vekilli İsmail Hakkı Tekçe tarafından başı kesilerek infaz edildi ve defnedildi. Ali Şükrü'nün katillerinin meclis önünde asılması teklifi yasalaşmış olduğu için Topal Osman'ın başsız cesedi sonradan mezardan çıkarılmış ve ayağından darağacına asılmıştır.

Hacıfettahoğlu, İsmail (2003). "Ali Şükrü Bey Emperyalizme Karşı Bir Hürriyet Kahramanı", Atlas Yayıncılık
Mısıroğlu, Kadir (1996). "Ali Şükrü Bey", Sebil Yayınları
Alkan, Necmettin (2017). Ali Şükrü Bey. Mücadeleyle Geçen Bir Ömür, Kronik Kitap.
Alkan, Necmettin (2018). Ali Şükrü Bey'in Makaleleri Medeniyet, Tarih ve Siyaset, Trabzon Büyükşehir Belediyesi Yayınları.

Amenapırgiç Ermeni Kilisesi veya Kaymaklı Manastırı (Ermenice: Ամենափրկիչ Վանք Amenaprgič Vank, Türkçe: 'Aziz Kurtarıcı Manastırı'), 15. yüzyılda kurulmuş ve Trabzon'da yer almış olan tarihî Ermeni manastırıdır. Manastır zamanında Trabzon bölgesinin Ermenileri için en önemli ibadethane olarak kullanılmıştı fakat 1915 Ermeni Kırımı'ndan sonra ise harabeye dönmüştür ve bugün bir çiftlik yeri olarak kullanılmaktadır.
Kompleksden günümüze sadece kilise harabeleri, bir şapel ve kırımdan sonra duvarların içine yerleştirilimiş haçkar adlı mezar taşları kaldı. Manastır, Trabzon İmparatorluğu zamanlarda 1424 senesinde Hoca Sıtepanos Şemsedli (Şemseddin) tarafından inşa edildi. Eskiden manastırın jamatun içinde bir süt çeşmesi bulunduğu için manastıra Kaymaklı Manastırı denildi. 1915 Ermeni Kırımı'nda manastıra saldırılmıştır ve Trabzon Ermenilerini sürgün etmek için manastır toplama kampı olarak kullanılmıştır. Manastır devlet tarafından korunma altına alınmamış ve kendine brakılmış, sonraları arazisine bir çiftlik yerleştirilmiştir. Çan kulesinin kalıntıları üstünde bir ev inşa edilmiştir. 17. yüzyılda boyanmış olan tarihî freskoların çoğu çürümüştür.

Trabzon Governorship. "Kaymaklı Monastery". 5 Temmuz 2007 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 24 Ağustos 2007.

Ammianus Marcellinus, Antakya doğumlu Romalı tarihçi. 322-400 yılları arasında yaşamış olan Marcellinus imparator Iulianus ile birlikte Pers seferine katılmıştır. 31 kitaptan oluşan bir Roma tarihi (Res Gestae) yazan Marcellinus'un eserinden 353-378 yılları arasındaki olayları anlattığı 14-31. kitaplar günümüze kalmıştır.

325-330 yılları arasında Antioch'da (Antakya) doğmuştur. Yaşamı hakkında çok fazla bilgi bulunmamaktadır. Eldeki bilgilerin hemen hepsi kendi eserinden bildiklerimizden ibarettir. Doğduğu şehir olan Antakya Roma İmparatorluğunun en önemli şehirlerinden biriydi. Yazarın burada uzun bir süre yaşadığını biliyoruz. Büyük ihtimalle varlıklı bir aileye mensuptu ve açıkça iyi eğitim gördüğü anlaşılmaktadır. En azından Rumca ve Latince edebiyat dallarında oldukça sağlam bilgi birikimine sahip olduğu anlaşılmaktadır. Ammianus genç yaşlarda orduda muhafız (protector domesticus) subayı olarak görev aldı. Görevi gereği ordu komutanı (magister militum) Ursicinus'a kişisel olarak eşlik etmek ve onu korumaktı. Tahminlere göre Ursicinus, Ammianus'un hem hamisi (Patronus) hem de destekleyicisiydi. 354 yılında Ammianus amirine Antakya'ya kadar eşlik etti ki o sırada şehirde Constantius Gallus ve eşi Constantina hüküm sürmekteydi. 355 yılında Köln'deki “Gasıp Silvanus’un ortadan kaldırılması harekatına katıldı. Ammianus 357 yılına kadar Ursicinus’un maiyetinde, o dönemde bir “Caesar” olarak Constantius'un bir akrabası olan Julian'ın yönettiği –Ammianus ileride tarih eserinde bu şahsı bir kahraman olarak tasvir etmiştir-, Galya'da kaldı. Daha sonra Ammianus Ursicinus ile beraber imparatorluğun doğusuna yöneldi ve burada Pers İmparatoru II. Şapur'a karşı savaşa katıldı. Bu savaşlar sırasında üstünlük kuran Persler 359 yılında Roma'nın doğu bölgelerini içine alan geniş çaplı bir işgal harekâtı yürütmekte iken, bir Roma müstahkemi olan Amida'nın Persler tarafından ele geçirilmesi sırasında hayatta kalabilen çok az sayıda insandan birisi olmak, Ammianus için çok sert bir tecrübe olmuştu. Şehirde kalan herkesi kıyımdan geçiren Persler'in elinden güçlükle kaçabilmişti. Amida'nın kuşatılması ve şehrin düşüşünü ayrıntılı ve canlı biçimde eserinde anlatır ki bu olay Roma tarihine dair klasik eserlerden sayılan hiçbir eserde bulunmaz. 360'ta Ursicinus görevinden alındı ancak Ammianus orduda hizmet etmeye devam etti. Julian'ın 363 yılındaki felaketle sonuçlanan Pers seferine katıldı. 363 yılında ordudan ayrıldı ve Yunanistan, Trakya ve Mısır'a seyahat etti. 380 yılında Roma'ya gitti. Aynı şehirde daha sonra tarihî eseri olan (icraatlar) Res Gestae'yi kaleme aldı. Eserinin tam adı bilinmemektedir. Ammianus'un eserinin kendi zamanında tanınıyor olma ihtimali vardır. Antiochlu tanınmış retorik ustası Libanios ile Ammianus arasında yazılan bir mektupta eserin son derece sevildiği yazılmaktadır. Mektupta Ammianus'un eserini 390'lı yıllarda Roma'da ders olarak anlattığı ve büyük bir ilgi ve dikkatle takip edildiğinden bahsetmektedir. Yine Ammianus'un daha sonra senatoya alındığı tahminleri bulunmakla ne senato konusunda ne de senatörlerle ilişkisi kesin olarak bilinememektedir. Aynı şekilde Yazarın ölüm yılında tam olarak bilinemiyor, ancak yapılan araştırmalar 395-400 yılları arasında bir tarihte ölmüş olabileceğini ortaya koymuştur.

Res Gestae 31 kitaptır Latince olarak kaleme alınmıştır. Bir Roma tarihi olarak yazılan eser Tacitus'un eserinin devamı niteliğindedir. İmparator Nerva'nın ölümünden İmparator Valens'in öldüğü zamana (Hadrianapolis Savaşı) kadar meydana gelen olayları anlatır. Eserin tamamı elimizde bulunmamaktadır, yalnızca 353 yılından sonraki olayları konu alan 18 eser günümüze ulaşabilmiştir. Eserini Tacitus, Heradotos, Srabon, Xenophon, Josephus ve Karrhaili Magnus gibi antik çağın önemli yazarlarının eserlerinden, resmi belgelerden ve kendi gözlemlerinden yararlanarak kaleme almıştır. Eserinde hayranı olduğu Tacitus'un eserine erişmeye çalışmış ve Herodotos'un oldukça fazlaca etkisinde kalmıştır. Eserin bir diğer önemi de Türk tarihi açısından son derece önemli bilgilere yer vermesidir. Hunların Avrupa önlerinde ilk kez görülmelerinden, Hunların Alanları hakimiyetleri altına alarak Don Nehri üzerinden Avrupa içlerine ulaşmasına, Gotları mağlup etmelerine, kültürlerine adetlerine ve sosyal yaşamlarına dair birçok enteresan bilgi ihtiva etmektedir. Gerçi bu bilgilerin birçoğunda yazarın taraflı görüşüne şahit olsak da bu bilgileri ihtiva ediyor olması bile eseri başlı başına değerli kılmaktadır.

Anahit veya Batı Ermenice Anahid (Ermenice: Անահիտ, Farsça: آناهید) Ermeni mitolojisinde doğurganlık, şifa, bilgelik ve su tanrıçasıydı. İlk dönemlerde savaş tanrıçasıydı. MÖ 5. yüzyılda Aramazd ile birlikte Ermenistan'ın ana tanrısıydı. Ermeni tanrıçası Anahit, benzer İran tanrıçası Anahita ile akrabadır. Büyük olasılıkla Med işgali veya erken Ahameniş dönemi sırasında İranlılardan etkilenilen Anahit'e tapınma, Ermenistan'da çok önemliydi. Artaşes, Anahit'in heykellerini dikip ve onlara tapınılması için emirler veriyordu.

Strabon'a göre, "Ermeniler, Perslerin ve Medlerin dinini paylaşmış ve özellikle Anaitis'i saygıyla anmışlardı. Ermenistan kralları "bu kültün kararlı destekçileri"ydiler ve Hristiyan olmadan önce III. Tiridatis, resmî olarak Aramazd-Anahit-Vahagn üçlüsüne dua ederdi ancak "bütün insanlığın hayırseveri, bütün bilginin annesi, büyük Aramazd'ın kızı olan büyük hanım Anahit'e özel bir bağlılık gösterdiği söylenir." Agathangelos'a göre, Ermenistan kralının, tanrıçanın festivalini kutlamak için Acilisene'deki Eriza (Erez) tapınağına yılda bir kez seyahat etmesi gerekiyordu; Tiridatis tahta çıktığı yıl bu yolculuğu yapmış, kurban sunmuş ve çelenkler takmıştı. Eriza'daki tapınak, "Ermenistan'daki en zengin ve en saygın" tapınak gibi görülüyor, rahipler ve rahibeler tarafından yönetiliyordu, bu kişiler ise evlenmeden önce tapınakta hizmet eden seçkin ailelerden geliyordu. Bu uygulama, yine Sümer-Akdit sinkretik etkilerini ortaya koyabilir ve diğer bölgelerde başka bir şekilde kanıtlanmamıştır. Plinius, Marcus Antonius'un askerlerinin, tamamen altından yapılmış devasa bir tanrıça heykelini kırdığını ve parçaları aralarında paylaştığını bildirir. Ayrıca Plinius'a göre, Dio Cassius tarafından desteklenen Acilisene'nin sonunda Anaïtica olarak adlandırıldığı söylenir. Dio Cassius ayrıca Albanya ve İberya sınırlarında yer alan Cyrus Nehri boyunca başka bir bölgenin de "Anaïtis ülkesi" olarak adlandırıldığını belirtir.

Agathangelos'a göre, Kral Trdat, onu "büyük Hanım Anahit'i, ulusumuzun şanı ve canlılığı... bütün iffetin annesi ve büyük ve cesur Aramazd'ın soyundan gelme" olarak över. Tarihçi Berossus, Anahit'i Afrodit ile özdeşleştirirken, Orta Çağ Ermeni yazmanları onu Artemis ile özdeşleştirir. Strabon'a göre, Anahit'in ibadeti kutsal fuhuş ritüellerini içeriyordu, ancak daha sonraki Hristiyan yazarlar böyle bir gelenekten bahsetmez.

İsim, benzer bir ilahi figür olan Avestaca Anahita'ya (Aredvi Sura Anahita) karşılık gelir.

Satala Afrodit
Anahita
Aramazd
Astğik
Vahagn
Hayk
Anat
Sarpanit

Boyce, Mary (1983), "Anāhīd", Encyclopædia Iranica, 1, New York: Routledge & Kegan Paul, ss. 1003-1009 
Petrosyan, Armen (2002). The Indo‑european and Ancient Near Eastern Sources of the Armenian Epic. Washington, D.C. : Institute for the Study of Man. ISBN 9780941694810. 5 Kasım 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 11 Nisan 2023. 
Petrosyan, Armen (2007). "State Pantheon of Greater Armenia: Earliest Sources". Aramazd: Armenian Journal of Near Eastern Studies. Cilt 2. ss. 174-201. ISSN 1829-1376. 
Gelzer, Heiner (1896). "Zur armenischen Götterlehre". Berichte über die Verhandlungen der Königlich Sächsischen Gesellschaft der Wissenschaften zu Leipzig. ss. 99-148. OCLC 665221528.

Anna Komnini (Grekçe: Ἄννα Κομνηνή, Ánna Komnēnḗ; 1 Aralık 1083 - 1153), genellikle Latin alfabesi ile Anna Comnena olarak yazılır, Bizanslı prenses, âlim, hekim, hastane yöneticisi ve tarihçi. Bizans imparatoru I. Aleksios ile karısı İrini Dukena'nın kızıdır. Babasının hükümdarlığını anlatan ve babası hakkında bir prenses tarafından yazılmış tek kitap olan Aleksiad'ı yazmıştır.

Anna, 1 Aralık 1083 tarihinde Konstantinopolis'te imparatorluk sarayının Porphyra odasında doğdu ve böylece bir Porfirogenita'dır. Aleksiad kitabında, imparatorluk mirasının, "Mor Oda'da Doğarak" başladığını belirtir. Yedi çocuğun en büyüğüdür; kardeşleri sırayla Maria, II. İoannis, Andronikos, İsaakios, Eudokia ve Theodora'dır fakat babasının gözdesi olarak kalmıştır. Aleksiad kitabında, Anna Aleksios ve İrini ile ilgili ilişkisini belirtirken ebeveynler için olan yakınlığını vurgular. Aleksiad kitabında, Anna çocukluğunun başlarında, Anna'nın ilk nişanlısı Konstantinos Dukas'ın annesi önceki imparatoriçe Maria Bagrationi tarafından yetiştirildiğini yazar. Anna'nın gelecekte kayınvalidesi tarafından yetiştirilmesi yaygın bir gelenektir.

Aleksiad kitabının başında eğitimi hakkında yazmış ve edebiyat, Yunan dili, retorik ve bilim ile ilgili tecrübesinin altını çizmiştir. Orta Çağ alimlerinden Nikitas Honiatis Anna'nın eğitimine değinmiş ve Anna "tutkuyla felsefeye bağlanmış, tüm bilimlerin kraliçesi olmuş ve her alanda eğitilmiştir" şeklinde yazmıştır. Anna'nın aldığım eğitim ile ilgili algısı vasiyetnamesinde anne ve babasının eğitim almasına izin vermeleri ile kendini gösterir. Bu vasiyet, çağdaşı Georgios Tornikes tarafından Anna'nın cenazesinde verdiği konuşma ile tezattır. Bu konuşmada, Odysseia gibi antik şiirleri gizli okumak zorunda kaldığını çünkü anne ve babasının, erkekler için "tehlikeli" ve kadınlar için "aşırı sinsi" çoktanrıcılık ve diğer "tehlikeli serüvenler" ile ilişkileri onaylamadığını söylemiştir. Tornikes, Anna "ruhunun zayıflığını güçlendirmiş" ve "anne ve babasının yakalamamasına dikkat ederek" şiir ile çalıştığını söylemiştir.

Orta çağın aristokrasisinde gelenek olduğu üzere, Anna daha bebek iken nişanlandı. İmparator VII. Mihail ile Maria Bagrationi'nin oğlu Konstantinos Dukas ile evlenecekti. Bu nişanın olduğu zaman I. Aleksios'un henüz oğlu yoktu, genç Konstantinos, Bizans İmparatorluğu'nun ortak imparatoru ilan edildi. Anna'nın kardeşi İoannis 1087 yılında doğdu ve Konstantinos imparatorluk iddiasını kaybetti. Bundan kısa bir süre sonra da öldü.
1097 yılında, 14 yaşında Anna Komnini, Caesar Nikiforos Bryennios ile evlendi. Nikiforos Bryennios, I. Aleksios tahta geçmeden önce tac için mücadele etmiş aristokrat bir aileden geliyordu. Nikiforos ayrıca devlet insanı, general ve tarihçi olarak tanınıyordu. Anna, bu evliliğin aşktan çok politik bir birliktelik olduğunu iddia eder. Fakat, çoğunlukla, kırk süren başarılı bir birlikteliktir ve bu evlilikten dört çocuk doğmuştur:

Aleksios Komnenos, megas doux (c. 1102 - c. 1161/1167)
İoannis Doukas (c. 1103 - 1173 sonrası)
İrini Doukaina (c. 1105 - ?)
Maria Bryennaina Komnini (c. 1107 - ?)
Anna, yalnızca entelektüel seviyede değil ama günlük konularda da yetkin olduğunu kanıtlamıştır. Babası, Konstantinopolis'te onun yönetmesi için inşa ettiği büyük bir hastane ve yetimhane ile görevlendirmiştir. Anna, bu hastanede, diğer hastane ve yetimhaneler de olduğu gibi, tıp öğretmiştir. Gut konusunda uzman kabul edilir. Anna, babasının son hastalığında onu tedavi etmiştir.

1087 yılında, Anna'nın kardeşi İoannis doğdu. Doğumundan birkaç yıl sonra, 1092 yılında, İoannis imparator olarak belirlenmişti. Nikitas Honiatis'a göre, İmparatoriçe İrini'nin "tüm etkisini [Anna'nın] tarafında kullanmasına" ve Anna'nın kocası Nikiforos Bryennios'u İoannis yerine imparator belirlemesi için İmparatoru ikna etmek için "sürekli teşebbüs etmesine" rağmen İmparator Aleksios, İoannis'i tercih etti. Yaklaşık 1112 yılında, Aleksios romatizma hastalığına yakalandı ve hareket edemez oldu. Sonuçta sivil hükûmet karısı İrini'ye verdi, O da yönetimi Bryennios'a yönlendirdi. Honiatis, İmparator Aleksios ölüm döşeğinde imparatorluk yatak odasında yatarken, İoannis geldi ve "sanki yastaymış" görünürken "gizlice" babasının yüzüğünü aldığını belirtir. Anna'da babasının hastalığı sırasında kocasının tercihi için çalıştı. 1118 yılında, I. Aleksios öldü. Din adamları, Aya Sofya'da İoannis'i imparator ilan ettiler.
Smythe'e göre, Anna "kandırılmış hissetti" çükü o "miras ona geçmeliydi.” Gerçekten, Aleksiad'da, Anna Komnini'ye göre, "tac ve imparatorluk hükümdarlık" doğumu ile ona verilmişti. Stankovich, Aleksiad'da olayların tasvirinde, Anna'nın "ana amacı" olarak, "kardeşi İoannis'e göre önceliğini" ve taht üzerine "hakkını vurgulamak" olduğunu belirtir.
Bu inanış bakış açısına göre, Jarratt ve diğerleri, Anna "neredeyse kesinlikle" Aleksios'un cenazesinde İoannis'e suikast komplosuna katıldığını kaydederler. Gerçekten, Hill'e göre, İoannis'i tahttan indirmek için askeri bir güç oluşturdu. Honiatis'e göre, Anna "ihtiras ve intikam ile uyarılmış" şekilde kardeşini öldürmek için komplo kurdu. Smythe, komplonun "sonuca ulaşmadığını" belirtir. Jarratt ve diğerleri, bundan kısa bir süre sonra Anna ile Bryennios'un "başka bir komplo kurduklarını" kaydeder. Fakat Hill'e göre, Bryennios, İoannis'i tahttan indirmeyi red ederek, Anna'nın planlarını devam ettirmesinin önüne geçti. Honiatis'e göre, bu red ile, Anna feryat etmiştir ki "doğa cinsiyetler konusunda hata yapmış, kadın olmalıydı." Jarratt ve diğerlerine göre, bir "cinselleştirilmiş öfkenin tekrarını" göstermiştir. Gerçekten, Smythe, Anna'nın amaçlarının "hayatındaki erkekler tarafından engellendiğini" ileri sürmüştür. İrini, diğer yandan, Hill'e göre, "yerleşik" imparatora karşı isyan planlarına katılmayı reddetmiştir. Hill belirtir ki Honiatis'in sahip olduğu kaynaklar, 1204'ten sonra yazmıştır ve "gerçek" olayları göreceli "kaldıracak kadar daha uzaktır" ve "gündemi" 1204 yılında Konstantinopolis'in düşüşünün "sebeplerini aramasıdır".
Komplolar ortaya çıkmış ve Anna mülklerine kapanmıştır. Kocasının ölümünden sonra, annesi tarafından kurulmuş Kecharitomene manastırına kapanmıştır. Orada ölümüne kadar kalmıştır.

Manastırına kapandığında, Anna zamanını felsefeye vermiştir. Aristoteles'e adanmış çalışmaları da kapsayan saygın entelektüel külliyatı elinde tutuyordu. Anna'nın entelektüel dehası ve engin bilgisi birkaç tane olan çalışmalarında görülür. Diğer şeylerin arasında, felsefe, edebiyat, gramer, din, astronomi ve tıp ile aşinaydı. Aleksiad isimli baş eserini yazarken, hafızasından Homeros ve İncil'den küçük hatalar ile alıntı yapabilmesinden bunu görebiliriz. Efes metropoliten piskoposu Georgios Tornikes gibi çağdaşları, "hem din hem din dışı en yüksek bilgeliğin en yüksek zirvesine" ulaşmış bir kişi olarak saygı duyardı. Tarihçi olarak, Nikiforos Bryennios I. Aleksios'un hükümdarlığına odaklanmış "Tarih için malzemeler" isimli bir makale üzerine çalışıyordu. 55 yaşında, Anna kocasının çalışmasını bitirerek, Grekçe yazılmış ve babasının hayatı ve hükümdarlığını (1081-1118) anlatan bu tamamlanmış çalışmaya Aleksiad ismini verdi. Aleksiad bugün 11. yüzyılın sonu ile 12. yüzyılın başı arasında Bizans siyasi tarihinin ana kaynağıdır. Tamamlandığında tümü 15 cilttir.
Aleksiad kitabında, I. Aleksios ile Batı arasındaki siyasi ilişkilerin ve savaşların iç yüzünü anlatır. Canlı bir biçimde silahlar, taktikler ve muharebeleri tasvir eder. Şu da not edilmelidir ki yazdığı olaylar, kendisi çocuk iken olmuştur ve görgü tanılığını içermez. Tarafsızlığı konusunda babasını öven ve ardıllarını kötüleyen şekilde yazdığı unutulmamalıdır. Hırçın taraftarlığına rağmen, Birinci Haçlı Seferi hakkında anlattıkları, tarih için büyük değer taşır çünkü mevcut tek Bizanslı görgü tanığıdır. Bizans seçkinlerinin anahtar kişiliklerinden bilgi toplama şansına sahipti; kocası Nikiforos Bryennios 1097 yılında paskalyadan önceki perşembe günü Konstantinopolis dışında haçlı lider Godfrey de Bouillon ile çarpışmış, teyzesinin kocası Georgios Paleologos, Haziran 1097 tarihinde I. Aleksios'un Haçlılar ile gelecek stratejileri tartıştığı ortamda bulunmuştur. Böylece Aleksiad Bizans seçkinlerinin bakış açısından görülen Birinci Haçlı Seferi'ndeki olaylarına yer vermiştir. Geniş çaplı batılı Avrupalı kuvvetlerin imparatorluğun içinde ilerlemesi ile ilgili hissedilen telaşı ve Konstantinopolis'in güvenliği ile ilgili tehlikeler ile ilgili duydukları endişeleri içerir. Anna ilk kez Balkanlardan Ulahlar ve Daçyalıları tanımlamıştır, Aleksiad (XIV. kitap), yerlerini Haemus dağlarının etrafı olarak betimler: "...eteklerinin her iki yanında çok müreffeh kabileler ikamet eder, Daçyalılar ve Traklar kuzey tarafında, güney tarafında daha çok Traklar ve Makedonlar".
Babası Robert Guiscard liderliği altında 1081 yılında Balkanlar'da Bizans topraklarını işgal eden bir güney İtalyan Norman olan haçlı lider I. Boemondo'ya olan özel itimatsızlıktır.
Anna'nı yazım tarzı, Thukydides, Polybios ve Ksenophon sonra tasarlanmıştır. Sonuçta dönemin Attisizm karakteristiği ile mücadele eder ve sonucunda dil oldukça yapaydır. Aleksiad kitabının büyük kısmında, olayların kronolojisi doğrudur bunun istisnasıdır imparatorluk arşivlerine erişimi mümkün olmadığından Anna'nın manastıra sürgün edildikten sonra olan olaylardır. Her neyse, tarihi, zamanının standartlarına uygundur.
Anna Komnini'nin kesin ölüm tarihi belirsizdir. Aleksiad kitabından 1148 yılında hala yaşadığı anlaşılmaktadır. Üstelik kitap Anna'nın duygusal fırtınalarına da ışık tutmaktadır. Hiç kimsenin onu farketmediğini üstelik çoğunun ondan nefret ettiğini yazmıştır. Böylece toplumun onu zorladığı tecrit edilmiş bir yerde yaşamışına kızgındır.

Anna Komnini, Sir Walter Scott'un 1832 yılındaki Paris Kontu Robert romanında bir kurgusal karakteri oynamıştır.
Hayatına kurgusal bir bakış, 1928 yılında Naomi Mitchison tarafından yazılmış Anna Comnena romanında ve Tracy Barrett tarafından gençler için yazılmış Anna of Byzantium romanında verilmiştir.
Polonyalı 

Araklı, Trabzon ilinin bir ilçesidir. Batısında Arsin, doğusunda Sürmene ilçeleri ile çevrilidir. Trabzon'un nüfus bakımından en büyük 3. ilçesi konumundadır.
Araklı ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 7 metredir. İlçenin yüzölçümü 464 km²dir.

Mevcut ismin kayıtlara geçmiş en eski formu 15. yüzyıla ait bir Trabzon İmparatorluğu belgesinde "Herakleia" şeklinde ve Sürmene bandonuna bağlı bir köyün adı olarak geçer.
Herakleia isminin 626 yılında Trabzon'da bulunduğu bilinen Doğu Roma İmparatoru Herakleios ile ilgili olduğu düşünülmektedir. Sasani Seferlerinden sonra Sourmaina (Sürmene) yakınlarında Herakleia (Ηρακλεια) adlı yerleşim yerinin kuruluşu gerçekleşmiştir. Bizantolog Anthony Bryer, Herakleios'un 626 yılında tarihi Sürmene yerleşiminde konaklarken eşi Martina’dan olan oğlu Heraklonas’ın burada doğduğunu ve Herakleia isminin de buradan geldiğini iddia etmiştir. 1830-1832 yılları arasında Fransa konsolosu olarak Trabzon’da görev yapan Victor Fontanier ise Araklı’dan Héraclée adıyla bahsetmiştir. Araklı adının Arakale kelimesinden bozularak üretildiği de iddia edilmektedir.
Gerçekte Araklı isimlendirmesi, Trabzon İmparatorluğu'nun son dönemine ait resmi kayıtlarda "Herakleia" olarak görünen köyün adının, Osmanlı döneminde, aynı bölgede yoğunlaşmış şarap ve rakı üretimine de atfen, halk etimolojisi yolu ile "Arak-lı" olarak yakıştırılması ile ortaya çıkmıştır. Dönüştürülen bu ismin kökü olan Arak genel olarak damıtılmış içkileri, özelde ise rakıyı ifade eden Osmanlıca bir terimdir.

Doğu Karadeniz'deki diğer yerlerde olduğu gibi Araklı'nın da tarih öncesi arkeolojik çalışmalarla aydınlatılmış değildir. Ancak binyıllar boyunca Doğu-Batı ticaretinin en canlı güzergâhı olan İpek Yolunun Karadeniz'e Ulaştığı toprakların üzerinde kurulmuş olması ticari değerinin yanında askeri ve jeostratejik değerlere sahip olması ilçedeki yerleşimin Trabzon'dan çok sonra olmadığını düşündürtmektedir. Doğu Karadeniz'i Güneyden kuşatan ve savunmasını kolaylaştıran, dağlar Anadolu'ya hükmeden yönetimlerin bölge üzerinde otorite kurmasını, ticari ve sair ilişkilerle bölge kültürünün değiştirilmesini uzun süre engellemiş kendi bildiğince kendine yeterek yaşamayı benimseyen bir insan tipinin oluşmasına neden olmuştur. Hititler döneminde bölgenin madenlerini işleyen halkı Haliblerden maden alındığı, Asurluların Batı İran'dan gelerek bölgeyle sınırlı ticari ilişkilerde bulundukları bilinmektedir.
Bölge ilk sömürgeci ziyaretini MÖ 750 yıllarında Miletliler vasıtasıyla yaşadı. Ancak bu yıllarda Kafkasya üzerinden başlayan Kimmer akınları sebebiyle sömürgeciler bölge yerleşmeye fırsat bulamadılar. Kimmerler'den sonra İskitler, Medler ve Persler kısa süreli hakimiyetleri olmuştur. Trabzon çevresindeki halklardan bunların özelliklerine yaşama biçimlerine yetiştirdikleri karakterlere dair bilgilerden söz eden Ksenophon MÖ 400 yılında Bayburt-Trabzon yolculuğunda bölgenin yerli halkları olan Kolhlar Makronlarla savaşlarını eseri Anabasis'te yazar.
Araklı, Trabzon'un doğusunda olup, ilk yerleşim merkezi bugünkü ilçe merkezinin batısında bulunan 'Konakönü' mevkiidir. İlçe, 1916 yılında Rus işgaline uğramış ve 1918 yılında bu işgal sona ermiştir. 1953 yılında Sürmene'den ayrılarak ilçe olmuştur.

Araklı'nın 70 km güneyinde bulunan çam ağaçlarıyla kaplı 'Pazarcık' Turizm Bakanlığı'nca turizm merkezi olarak ilan edilmiştir. Pazarcık'a girişte Pazarcık Mağarası bulunmaktadır. Yeşilyurt Beldesi ve Yılantaş Yaylası'nda her yıl 25 Ağustos'ta şenlikler yapılmaktadır. Araklı Bayburt yolunun Çatak mevkisine 2,5 km mesafede bulunan Asmasu Şelalesi yüksekliği ve su debisi yönünden bölgenin doğal güzelliklerinden biridir. Yeşilyurt'ta, I. Dünya Savaşı'ndan kalma bir şehitlik bulunmaktadır. İlçe merkezine 10 km uzaklıkta Bereketli köyünde 'Acısu' olarak bilinen madensuyu vardır. Ayrıca 55 km uzaklıkta Çörmeler Pilitli'de ve 80 km uzaklıkta Balahor'da madensuyu şifalı olarak bilinmektedir.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Karatepe silsilesi ile Küçükdere dağ silsilesinin kıyıya kısmen dik olarak inmesinin belli oranda iç kısımlara kadar uzanmasını sağlamıştır. Arazi Yapısının çok engebeli ve dağlık olması tarıma olan ilgiyi azaltmıştır. Tarım sınırı kıyıdan yaklaşık 600 km'ye kadar çıkmaktadır. İlçede yoğun olarak mısır, fındık ve çay üretimi yapılabilmektedir. Bunun yanında önemli olmayan miktarlarda baklagil de yetiştirilmektedir.
İlçede hala geleneksel "Ahır" hayvancılığı devam etmektedir. Etinden, sütünden ve derisinden gereği gibi yararlanma beklentisi ve becerisi oluşamamıştır. Halk daha çok kendi ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik bir hayvan bakıcılığı yapmaktadır. İlçede ve köylerinde toplam 247 adet saf "Jersey" ineği bulunmaktadır, bu rakam, ihtiyaçları karşılamada yetersiz kalmaktadır. Ayrıca 9223 tane de yerli kara inek olduğu ilçe tarım müdürlüğünün verilerinde tespit edilmiştir.
Arıcılık, yavaş yavaş olsa da gelişmektedir. 1650 arıkovanı ile 181 belgeli arıcı yılda 4500 ton bal üretmektedir. Özellikle bölgede üretilen ve "Cifin" denilen çiçeğin özününde karıştığı için "Delibal" olarak adlandırılan bu balın besin değeri yüksek olduğu bilinmektedir.
Denizlerimizde çeşitli sebeplerden meydana gelen verimsizlik denize kıyısı olan ilçemiz içinde olumsuzluklar oluşturmuştur. Bunun yanında bilinçsiz avlanma neticesinde ilçe deniz kıyısında olmasına rağmen yeterli oranda balık tüketememektedir. Ancak son yıllarda Sahil Güvenlik teşkilatının kurulması, bu tür avlanmaları ve balık nesillerinin tükenmesini önleyici uygulamaları başlatmıştır.

İlçe sınırları içerisinde bulunan Pazarcık mevkiinin Turizm bakanlığınca birinci dereceden turizm bölgesi ilan edilmesinin ardından bölgeye olan ilgi daha da artmıştır. Her yıl gerek Trabzon'un yerli halkı gerek komşu illerden bölgeye yoğun olarak ziyaretçi gelmektedir.
Özellikle şehir dışında yaşayan Trabzon halkının en fazla rağbet ettiği alan Pazarcık olmaktadır. Gösterilen bu yoğun ilgiye paralel olarak bölgede konaklama ve benzeri temel ihtiyaçları karşılayacak yeni tesisler inşa edilmiştir. Böylece yeni istihdam alanları oluşturulmuştur. Yayla turizmi artık Araklı halkı için yeni bir ekonomik canlılık kaynağı olmaya başlamıştır. Geldiğimiz aşamada çok büyük etkisi olmamakla birlikte yayla turizmi hızla gelişmektedir.
Ayrıca Araklı'dan Trabzon istikametine doğru yaklaşık 3 km uzakta tarihi Kalecik Kalesi bulunmaktadır ki kale Canayer Kalesi'nin bir uzantısıdır.

Araklıspor, 3. Lig 2. grupta oynayan bir futbol takımıdır. Araklıspor, Trabzon'un ilçelerinden Araklı'nın takımıdır. Renkleri yeşil-siyahtır. Daha önce 2000-2001 sezonunda eski 3. Lig'de de oynamıştır. 2001-2003 arasında yeniden Trabzon Amatör Ligi'nde oynadıktan sonra yeniden 3. Lig'e (4. kademe) dönmüştür.
Kendi grubunda lider olan Araklıspor 2006-2007 sezonunda 15 Nisan 2007 Pazar günü kendi sahasında konuk ettiği Bulancakspor'la 1-1 berabere kalarak, 2. Lig B kategorisine çıkmayı garantilemiştir.
Ayrıca 2006-2007 sezonunda Türkiye'nin tek, Avrupa'nın ise 7 yenilgisiz takımından biri olmayı başarmıştır.

Araklı YerelNET sayfası 9 Ekim 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Araklı Kaymakamlığı Resmi İnternet Sitesi 5 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Araklı Belediyesi Resmi İnternet Sitesi 23 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Arsin, Trabzon ilinin bir ilçesidir. Doğusunda Araklı batısında ise Yomra ilçeleri ile çevrilidir.

Osmanlı kayıtlarında bahsi geçen Arsen köyü günümüz Elmaalan mahallesinde bulunmaktadır. Günümüz Cumhuriyet ve Yenimahalle mahallelerini ise tarihi Kocaba köyü oluşturmaktadır. Osmanlı kayıtlarında geçen “Nefs-i Yomra nam-ı diğer Arsen” olarak Yomra nahiyesinin merkezi olarak bahsedilen yerleşim bölgesi; Arsen, Kocaba, Sotoko (günümüz Arsin yerleşiminin batısındaki sahil yerleşimi?) ile günümüzde tanımlanamayan Mazela, Cacanoy, Mahuranda, Alano gibi bir grup yerleşimini kapsamaktadır.
Buradan yola çıkıldığında 15. ve 16. yüzyıl kayıtlarında Nefs-i Yomra'nın aynı yerleri içerdiği düşünüldüğünde 1486 yılı tahririnde yerleşimde 270 Hristiyan hane, 35 bive (dul kadın), 17 mücerred (bekar erkek) ve 4 hane baştina Hristiyan ile 1 Müslüman hane bulunmaktadır. 1515 yılı tahririnde 295 Hristiyan hane, 48 bive (dul kadın), 33 mücerred (bekar erkek), 74 hane baştina Hristiyan ve 2 hane müsellem Hristiyan ile 2 Müslüman hane bulunmaktadır. 1554 yılı tahririnde 202 hane, 43 mücerred (bekar erkek), 77 hane baştina Hristiyan ile 9 hane ve 3 mücerred Müslüman bulunmaktadır. 1583 yılı tahririnde 173 hane Hristiyan ile 1 mücerred ve 7 bennak hane Müslüman bulunmaktadır.
17. yüzyılda Yomra nahiye merkezinden “Arsenler” ya da “Arsenler maa mahallat” olarak da bahsedilmiştir. İlerleyen yıllarda ise “Arsen-i Bala” ve “Arsen-i Zir” olarak bahsedilmeye başlanmıştır. Arsen yerleşim bölgesi, Sürmene nahiyesi Pazar yerine yakınlığı ve kervanyolu üzerinde olması nedeniyle uzun yıllar Yomra Nahiyesinin merkezini oluşturmuş ancak 19. yüzyıldan itibaren nahiye merkezi; Çarşamba günleri kurulan pazarı ve iskelesinin bulunması gibi etkenlerle günümüz Yomra merkezini oluşturan Durana yerleşimine taşınmıştır.
1651 yılına ait kayıtta Nefsi- Yomra'yı (Arsenler maa mahallat) oluşturan yerleşimler boş ve harabe olarak kaydedilmiştir.
İlerleyen yıllarda yerleşim yukarı ve aşağı olmak üzere “Arsen-i Bala” (Elmaalan) ve “Arsen-i Zir” (günümüz Arsin) olarak adlandırılmaya başlamıştır.
Cumhuriyet dönemi ile birlikte 1937 yılında İçişleri Bakanlığı umumi müfettişliklerin yurt çapında yaptığı incelemelere dayanarak 22 adet yeni ilçe kurulması ile ilgili bir kanun tasarısı hazırlamış ve tasarının incelenerek görüşlerin Başbakanlığa gönderilmesi talebiyle Bakanlıklara  gönderilmiştir. Tasarıda Trabzon'da merkezi Arsenizir kasabasında olan Yomra adında yeni bir ilçe kurulması ve yeni ilçenin Dirona ve Kodil adlarına iki nahiyesinin olması gündeme gelmiş ancak çıkan ihtilaflar nedeniyle bu gerçekleşmemiştir.
Arsin ilçesinin köyleri 1946 tarihine kadar Trabzon ili merkez ilçesinin Yomra nahiyesine bağlı olarak kaldı. 1946 yılında Arsen-i zir köyü nahiye merkezi olacak şekilde Arsin nahiyesi ile belediye teşkilatı kurulmuştur. 19 Haziran 1957 tarihinde Arsin ilçe olmuş ve 4 Nisan 1959 tarihinde Arsin ilçesi fiilen teşkilatlandırılmıştır.

İlçe merkezi sahil kesiminden ve hafif meyilli bir araziye sahiptir. İlçenin topografik yapısı, sahilden iç kesimlere doğru gidildikçe eğimi artan bir yapıdadır. Bazı köylerde eğim %70'lere kadar varmaktadır. İlçede 5 akarsu bulunmaktadır. Bunlar Yanbolu, Falkoz, Arsin, Kendirlik ve Sifla (Süfla) dereleridir.
Arsin ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 21 metredir. İlçenin yüzölçümü 157 km²dir. İlçenin tarımsal alanı 9.530 hektar, ormanlık alanı 6362 hektar, çayır mera  alanı 583 hektardır, elverişsiz alanı ise 425 hektardır. Tarım arazisi kullanma şekline göre; tarla alanı 10.400 dekar, yem bitkileri alanı 232 dekar, sebzecilik alanı 658 dekar, çay alanı 350 dekar, fındık alanı 83.590 dekar ve kivi alanı ise 70 dekardır. İlçenin merkezinin rakımı 10 metredir. Koordinatlar; 39-50 derece doğu boylamı, 40-50 derece kuzey enlemidir.

Bölgesel iklime bağlı olarak ilçede yazları serin, kışları ılık geçer. Ilıman iklim bölgeye hâkimdir. Yıllık ortalama yağış miktarı 1000 – 1100 mm arasında değişir ve ortalama sıcaklık 15,5 derecedir. Bölgenin yüksek kesimleri ve vadiler yaz ve sonbahar ayları başlangıcı dışında sislidir. Bulutluluk derecesi 6/10'dur. En bulutlu ay şubat ayıdır. En bulutsuz ay haziran ve ekim aylarıdır. Bölgede hâkim rüzgârın hızı 1,6 m/sn'dir. Bölgeye egemen rüzgârlar aralık ayında Kıble ya da Lodos, haziran ayında Güney, kasım ayında Batı, diğer aylarda Batı-Kuzey rüzgârlarıdır. En hızlı rüzgârlar şubat ayında Batı ve Kuzeybatıdan esmektedir. En soğuk ayın sıcaklık ortalaması 7,75 derecedir. En sıcak ayın sıcaklık ortalaması ise 24,05 derecedir. En düşük ortalama nem oranı 69,2 ile aralık ayında görülür. En yüksek ortalama nem oranı 83,5 ile mart ayında görülür.

İlçe, Trabzon ilinin 20 km doğusunda Trabzon-Rize sahil şeridi üzerinde kurulmuş bulunmaktadır. Doğusunda Araklı, batısında Yomra ile çevrili, kuzeyinde Karadeniz, güneyinde Gümüşhane ilinin Yağmurdere bucağı ile çevrilidir. Karadeniz ile 7 km deniz kıyısı, batıda Yomra ilçesi ile 28 km mülki kara sınırı, doğuda Araklı ilçesi ile 35 km mülki taksimat sınırı mevcut bulunmaktadır.

2009 Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi sonuçlarına göre ilçe merkezinde 10.395 kişi, köylerde 17.974 kişi olmak üzere toplam nüfus 28.369'dur.
17 Ağustos 1999'da meydana gelen Gölcük Depreminden sonra bölgeden köylere ve ilçeye göçler gerçekleşmiştir.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

İlçe Millî Eğitim Müdürlüğüne bağlı 1 Genel Lise, 1 Anadolu lisesi, 1 İmam - Hatip Lisesi, 10 adet 8 Yıllık İlköğretim okulu, 21 adet 5 sınıflı İlköğretim okulu olmak üzere toplam 33 okul bulunmaktadır. 3'ü İlçe Merkezine bağlı olan ve 8'i köy okulu olmak üzere toplam 11 okul kapalı olduğundan bu köylerde bulunan öğrenciler taşımalı sistemle en yakın ilköğretim okulunda öğrenim görmektedir. Taşımalı sistemde bulunan okul sayısı 26, 11 yerleşim biriminde taşınan öğrenci sayısı 1.101 kişidir. İlçede 1 adet Arsin Lisesi Öğrenci Pansiyonu bulunmaktadır. Bu öğrenci pansiyonunda 86 kız, 168 erkek öğrenci olmak üzere toplam 254 öğrenci kalmaktadır. Ayrıca ilçede 3 adet özel pansiyon da mevcuttur. Merkez Öğrenci Pansiyonunda 16 öğrenci, Örnek Köy Öğrenci Pansiyonunda 11 öğrenci, Başdurak Öğrenci Pansiyonunda 4 öğrenci kalmaktadır.

İlçe Sağlık Grup Başkanlığı bünyesinde 7 tane Sağlık Evi mevcuttur. Bu sağlık evlerinden Yeni Mahalle Sağlık Evinde Ebe bulunmaktadır. Ancak Yeni Mahalle'de bulunan nüfus sayısı azlığından dolayı Yeni Mahalle sağlıkevi kapanmıştır. Sağlık Grup Başkanlığı emrinde 2 ambulans hizmettedir. Arsin Devlet Hastanesi, Harmanlı Sağlık Ocağı ve Başdurak Sağlık Ocaklarında 1'er adet hizmet binası, 4'er adet de lojman bulunmaktadır.

İlçenin toplamda arazi alanı 16.900 hektardır. Bu arazinin %59,39'u tarım, %37,64'ü orman, %3,44'ü çayır-mera, %2,51'i ürün getirmeyen arazidir.
İlçe ve köylerinde yaş fasulye, kuru fasulye, mısır, patates, biber, patlıcan, karalahana, domates ve salatalık ekimi yapılmaktadır. İlçede aile ihtiyacını karşılayacak küçük çapta hayvancılığın yanında meyvecilikle uğraşılmaktadır. Başlıca yetiştirilen meyveler; fındık, karayemiş, limon, portakal, mandalina, kiraz, ceviz, armut, ayva, elma, incir, dut, erik ve çaydır.
Kivi dekara verimde fındığın on katı gelir getiren ayrıca bölgeye iyi adapte olmuş ve fındığa alternatif sayılan bir üründür. Bundan yüzden İlçede İl Özel İdare kaynaklarıyla alınan fidanlarla bahçe tesisine devam edilmiştir. Şu anda toplam 52 kivi bahçesi bulunmaktadır.
Seracılık 1994 yılından itibaren ilçede başlamıştır. Şu anda 21 adet sera bulunmaktadır.

İlçe sınırları içerisinde bulunan Yanbolu Deresinde tabi olarak bıyıklı sazan, alabalık türünde balıklar bulunmaktadır. İlçede kültür balıkçılığı istenilen seviyede gelişmemiş bulunmaktadır. Yanbolu Deresi üzerinde 100 ton/yıl kapasiteli bir adet işletme bulunmaktadır. Sifila deresi üzerinde bir adet 40 ton/yıl kapasiteli balık havuzu bulunmaktadır. Bu iki balık havuzunda ekonomik nedenlerden dolayı üretim yapılamamaktadır. Yine İlçenin Yanbolu deresi üzerinde küçük çaplarda iki tane aile tipi balık havuzu bulunmaktadır. Derelerin doğal florası zengin olduğundan balıklandırmaya elverişlidir.

İlçede hayvancılık yüksek kesimlerde yaygınlaştırılmış olup, hayvancılığın geliştirilmesi için suni tohumlama, yem üretimi ve ahır ıslahının birlikte yürütülmesi gerekmektedir. Bu amaçlara yönelik olarak hayvan pancarı silajlık mısır ve pancar fiği ekimine ağırlık verilmiştir. 22 Ekim 2001 tarihinde Tarım İl Müdürlüğünden  bir boğa ilçeye verilmiştir. Toplam büyükbaş hayvan sayısı 5.527, küçükbaş hayvan sayısı 3.640, kümes hayvanı sayısı 6.240 ve arı kovanı sayısı ise 1.600 adettir.

İlçede Kütüphane Memurluğu mevcut bulunmaktadır. Bu memurluk Özel İdare binasının 1. Katında hizmettedir. Kütüphane 95 m² alan kapsamaktadır. Burası 1 salon, 3 odadan ibarettir. Toplam 2 personeli mevcuttur. 1 adet hizmetli kadrosu boştur.
Kütüphanede 6.519 adet kitap mevcuttur, okuyucu mevcudu 5.891, kayıtlı üye sayısı 281'dir.
2003-2004 İlçe Halk Eğitimi Merkezinde 33 Meslek Kursuna 544 kursiyer kayıt olmuştur. 524 kursiyer başarı belgesi almıştır. Kültürel ve Sosyal alanda 9 kurs açılmış olup, 135 kişi bu kurslara katılarak başarılı olmuştur. Ulusal Eğitime Destek Kampanyası başlatılmıştır. Okur-yazar olmayan çağ nüfusu tespit edilmiş bulunmaktadır ve okuma yazma kursu açılmıştır. Bu konudaki çalışmalar sürmektedir.

Trabzon Arsin ilçesinin turistik tesislerinin hatırı sayılır bir kısmı bu ilçede yer alır. Yörede Yanbolu Deresinin denize kavuştuğu ve Araklı ilçesi ile sınırdaştır. Yanbolu yolu santa harabelerine bağlantı yolu oluşturur.

Takım 1973 yılında Nihat Gürsoy tarafından kurulmuştur. Kulübün ilk başkanı Nihat Gürsoy'dur. Takımın renkleri sarı-siyahtır. 1995-1996 sezonunda İbrahim Usta takımı 2. amatör kümeden alarak başkan oldu. 1995-1996 yıllarında namağlup ve gol rekoru kıran ve 1. amatör kümeye, oradan da mağlup olarak Arsinspor'u terfi müsabakalarına getirdi. İbrahim Usta 3 yıl 3. lige çıkmak için büyük mücadele v

Avrasya Üniversitesi, Trabzon'da yer alan; Maçka İmar, Eğitim, Kültür ve Sosyal Hizmet Vakfı tarafından kurulan bir vakıf üniversitesidir. Üniversite, 25 Kasım 2010 tarihinde kabul edilen kanun ile kurulmuş ve 2011-2012 eğitim-öğretim yılında faaliyete başlamıştır.

Avrasya Üniversitesi, Maçka İmar, Eğitim, Kültür ve Sosyal Hizmet Vakfı tarafından kurulmuş olup, TBMM'de kabul edilen kanunun 28 Ocak 2011'de Resmî Gazete'de yayımlanmasıyla tüzel kişilik kazanmıştır.
İlk olarak Mühendislik-Mimarlık Fakültesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Fen-Edebiyat Fakültesi ve Meslek Yüksekokulu ile eğitim-öğretime başlayan üniversite, ilerleyen yıllarda yeni fakülte, yüksekokul ve enstitüler açarak büyümüştür. 2020-2021 yılında üç enstitü tek çatı altında Lisansüstü Eğitim Enstitüsü adıyla birleştirilmiştir. 2021 yılında ise İletişim Fakültesi kurulmuştur.
Üniversitenin Yomra yerleşkesine 2019 yılında bir yangın çıkmıştır.

Mühendislik ve Mimarlık Fakültesi
Fen-Edebiyat Fakültesi
İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
Sağlık Bilimleri Fakültesi
İletişim Fakültesi

Uygulamalı Bilimler Yüksekokulu
Turizm ve Otel İşletmeciliği Yüksekokulu
Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu
Meslek Yüksekokulu

Lisansüstü Eğitim Enstitüsü

Pelitli Yerleşkesi
Yomra Yerleşkesi
Ömer Yıldız Yerleşkesi
Kaşüstü Yerleşkesi

Resmî site

Ayasofya (resmî adıyla Ayasofya Camii) ya da eskiden Ayasofya Kilisesi (Yunanca: Ἁγία Σοφία), Trabzon'un Fatih Mahallesi'nde bulunan kiliseden çevrilmiş bir camidir.
Orta Çağ'da denize yakın bir konumda ve tepelik bir arazi üzerinde inşa edilmiş bir manastır kilisesi idi. Trabzon İmparatorluğu'nun günümüze ulaşan en iyi korunmuş anısı kabul edilir. Bizans taşra üslubu ile, Gürcü soğan kubbe, Selçuklu taş işçiliğinin bir uyum içinde kullanıldığı sıra dışı bir mimarisi vardır.
Trabzon İmparatorluğu döneminde Kutsal Bilgelik'e adanmış kiliselerden biri olan Ayasofya, tarih boyunca farklı işlevlerle kullanıldı. 16. veya 17. yüzyılda cami, I. Dünya Savaşı yıllarındaki Rus işgali sırasında askerî karargâh, hastane, depo; sonra yine cami oldu; 1964 yılında müzeye dönüştürüldü. Yapı, 28 Haziran 2013 tarihinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın katılımı ile resmi olarak ilk Cuma namazının kılınmasıyla Ayasofya, cami olarak ibadete açılmış ve müze işlevini yitirmiştir.

Trabzon kent merkezinde, kayalık bir burun üzerinde, eski bir Roma bazilikasının yerine inşa edilmiş olan Ayasofya, zamanla denize dolgu yapılması ve 2006 yılında devlet sahil yolunun deniz dolgusu yapılarak inşa edilmesi sonucu günümüzde denizden yaklaşık yarım kilometre içeridedir.

1204 yılında Bizans İmparatorluğu başkentinin Latin istilasına uğraması üzerine imparatorluğun yeni bir yönetim merkezinden idare edilmesi zorunluluğu doğmuş; Trabzon'da Bizans'ın yeni yönetim merkezlerinden biri kurulmuştu. "Trabzon İmparatorluğu" olarak adlandırılan yeni idari oluşum, 13. yüzyılda kentte ciddi bir imar faaliyetine girdi. Ayasofya, bu imar faaliyeti sırasında inşa edilmiştir.
Ayasofya'nın Trabzon Rum İmparatoru I. Manuil zamanında 1250-1260 arasında yapıldığı kabul edilir. Kilisenin yerinde eski bir yapının varolduğu sanılmaktadır. Kimi kaynaklara göre ise 1204 öncesinde yapılmış, I. Manuil döneminde yenilenmiş bir yapıdır. Kilise, 13. yüzyılda kent dışında kurulan manastıra bağlı idi ancak zamanla manastırın diğer ögeleri yok olmuştur.
Trabzon İmparatorluğu'nu yöneten Komninos hanedanının karmaşık politik ilişkilerinden dolayı, mimarisi ve süslemeleri farklı devletlerle ilişkileri yansıtacak şekilde çok farklı özellikleri barındıran bir kilise yapısı inşa edilmiştir. Örneğin güney cephedeki bir dizi taş süslemede Gürcü etkisi varken atı cephesindeki dış narteks girişinde Selçuklu üslubunda taş süslemeler yapılmıştır. 

Yapının içindeki fresko resimlerin 1260'a doğru tamamlandığı düşünülür. Fresklerde, İncil’den alınma konulara yer verilmiştir. Kubbe’de Pantokrator İsa, onun altında melekler korosu ve yazı kuşağı; kuşağın altında dizi halinde meleklerin yer aldığı bir friz, vardır; pencere aralarında oniki aziz tasvirleri yer alır. Pandantiflerde ise değişik görünümlere yer verilmiştir. 

Mabedin batı tarafındaki dört köşe planlı ve iç duvarlarında resimler bulunan çan kulesi, kiliseden ayrı olarak 1427'de inşa edildi; içindeki süslemeler 1443'te yapıldı. Yapıdan 25 metre ileride yer alan bu kule yıldızları gözlemek, astronomi dersleri vermek amacıyla kullanılmıştır. Kulenin ayrıca deniz feneri olarak da kullanılmış olabileceği düşünülür.
Yapı, Fatih Sultan Mehmed'in 1461 yılında Trabzon'u fethinden sonra da bir süre kilise olarak kullanılmaya devam etti.
Trabzon hakkındaki yayınlarda Ayasofya’nın cami oluşu için farklı tarihler verilir. 1648’de Trabzon’a gelen Evliya Çelebi'ye göre 1583 yılında sultanın emriyle Kürd Ali Bey adında bir ayân tarafından (J. von Hammer'in elindeki nüshaya göre söz konusu valinin adı "Kurd"dur) bir minber ve müezzin mahfili eklenerek camiye dönüştürülmüştür. Ayasofya’yı cami halinde gören ilk Batılı seyyah, 1609’da Trabzon’dan geçen Fransız Julien Bordier'dir. Julian Bordier camiye dönüştürülen yapının onarılmadığı için boş tutulduğunu ve ibadet için kullanıldığını bildirmiştir. Kimi araştırmalara göre ise Osmanlı Sultanı III. Murat zamanında Trabzon Beylerbeyi Ali Bey’in girişimleriyle camiye 1670 tarihinde çevrilmiştir.
Uzun süre ibadete kapalı olan yapı, 1864’te Bursalı Rıza Efendi'nin teşvikleriyle onarıldı. Müslüman cemaatin topladığı 95.000 kuruş ile Rum ustalar tarafından onarılarak yeniden ibadete açıldı. Ancak kentin dışında olması dolayısıyla, sürekli kullanılmayan cami, Osmanlı döneminde son olarak 1880’lerde onarıldı. I. Dünya Savaşı sırasında Trabzon’u işgal eden Rus ordusu tarafından depo ve askerî hastane olarak kullanıldı. Savaş sonrasında 1960 yılında dek cami olarak kullanılmaya devam etti.
İngiliz arkeolog ve sanat tarihçisi David Talbot Rice, Ayasofya’daki freskleri açığa çıkarmak için bir proje başlattı. 1957-1962 yılları arasında Edinburgh Üniversitesi’nden Russell Vakfı uzmanları tarafından yürütülen çalışmalarla Ayasofya’nın iç yüzeylerini örten 19. yüzyıl sıvaları kaldırılarak altındaki freskler günışığına çıkarıldı. Bizans sanatıyla ilgili çevrede heyecan uyandıran bu çalışmanın ardından yapı, Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından restore edildi ve evrensel değer taşıyan fresklerin sergilenebilmesi için Ayasofya, müzeye dönüştürüldü
2000'li yıllarda müzenin camiye dönüştürülmesi gündeme geldi ve tartışmalara yol açtı. Yapının camiye dönüştürülmesi kimi muhafazakâr siyasetçi ve medya kurumlarınca desteklenirken; kimi aydınlar ve aktivistler freskler ve yapının zarar göreceği gerekçesiyle müze statüsünü yitirmesine karşı çıktı. 2013'te "Trabzon Ayasofya Müzesi müze olarak kalmalı" şeklinde bir imza kampanyası yapıldı.
Ayasofya'nın müze işlevi iptal edilerek 3 Haziran 2013 tarihinde Kültür Bakanlığı tarafından Vakıflar Genel Müdürlüğüne teslim edildi. Ardından mahkeme kararları ve vakıf kaydı dolayısıyla Ayasofya, 28 Haziran 2013 Cuma günü cami olarak ibadete açıldı.

Yapı, geç Bizans Kiliselerinin en güzel örneklerinden biri olarak kabul edilir. Kapalı kollu haç planlıdır, yüksek kasnaklı bir kubbeye sahiptir. Kuzey, batı ve güneyinde revaklı üç kirişi bulunmaktadır. Yapı ana kubbenin üzerine değişik tonozlarla örtülmüş ve çatıya farklı yükseltiler verilerek kiremitle örtülmüştür.
Üstün bir işçiliğin görüldüğü taş plastiklerde Hristiyan sanatının yanı sıra Selçuklu Dönemi İslam sanatının da etkileri görülür. Kuzey ve batıdaki revak cephelerinde görülen geometrik geçmeli bezemeleri içeren madalyonlarla, batı cephesinde görülen mukarnaslı nişler Selçuklu taş işlemelerindeki özellikleri taşımaktadır.

Binanın en görkemli cephesi güneyidir. Burada Adem'le Havva'nın yaratılışı kabartma olarak bir friz hâlinde anlatılmıştır. Güney cephesindeki kemerin kilittaşı üzerinde Trabzon'da 257 yıl hüküm süren Komninos Hanedanı'nın sembolü olan tekbaşlı kartal motifi bulunmaktadır.
Kubbede ana tasvir İsa, onun tanrısal yönünü aksettiren Hristos Pantokrator (Her şeye kâdir İsa) tarzıdır. Bunun altında bir kitabe kuşağı, daha altta ise melekler frizi bulunur. Pencere aralarında on iki havari tasvir edilmiştir. Pandantiflerde değişik kompozisyonlar yer almaktadır. İsa'nın doğumu, vaftizi, çarmıha gerilişi, kıyamet günü gibi sahneler betimlenmiştir. Apsis tonozun ortasında anelipsis sahnesi görülüyor.

Camiye çevrilen kiliseler
Fethiye Camii (Kars)
Yeni Cuma Camii
Ortahisar Fatih Camii

Bafra, Samsun ilinin bir ilçesidir. Karadeniz'e 20 kilometre uzaklıkta olan ve Kızılırmak'ın biriktirdiği birikinti ovası üzerinde kurulmuş bir yerleşim yeridir. Bafra ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 25 metredir. Bafra Ovası tanınmış yerlerinden biridir. Bafra'nın nüfusu 144.465'tir. Bafra nüfusunun %49,46'sı erkek, %50,54'ü ise kadınlardan oluşmaktadır.

İlçenin adının M.Ö. 521 yıllarında Fenikeliler zamanında ticaret gemilerini yanaştığı koylara kurulan, ticaret evlerine, "bafira" ya da "bavra" denilmesinden geldiği sanılmaktadır. Luvi Dili'nde Kızılırmak'a verilen "Ba-Hura" (Büyük Irmak) adından geldiğini söyleyenlerde vardır. İlçenin tarihi MÖ 5000 yıllarına kadar uzanmaktadır. İkiztepe ören yerinde yapılan araştırmalarda Kalkolitik döneme (MÖ 5000-4000) ait yerleşim yerlerinin izine rastlanmıştır. İkiztepe ören yerinde MÖ 4000 yıllarından MÖ 1700 yıllarına kadar 2300 yıl boyunca sürekli yerleşim yapıldığı yapılan araştırmalarda anlaşılmıştır. Burada Eski Tunç Çağı (MÖ 3000-2000) ve Erken Hitit (MÖ 1900-1800)-Ki, bazı kaynaklarda başkentleri Hattuşaş olan Hititlerin Anadolu'ya Kızılırmak Vadisi'nden geldikleri için, sonra dan kutsal (ilahi) başkentlerinin İkiztepe olduğu belirtilmektedir. - dönemi kültürlerinin izlerini taşıyan çok sayıda eser ve kalıntı bulunmuştur. MÖ 670 yıllarında Paflagonların da Kızılırmak Vadisi'nde yaşadıkları bilinmektedir. MÖ 6. yüzyılda Lidyalıların eline geçen bölgeyi MÖ 546'da Persler istila etmiştir. İkiztepe'de Helenistik döneme (MÖ 330-30) ait bir anıt mezar da bulunmaktadır. Bu bölge MÖ 47'de önce Roma (bu dönemde Gadilon ve Helega adlarını almıştır), sonra da Bizans egemenliğine girmiştir. 1071 Malazgirt Savaşı'ndan sonra Selçuklular'ın eline geçen Bafra'ya 1214 yılında Anadolu Selçuklu Hükümdarı I. İzzeddin Keykavus Türkmen aşiretlerini yerleştirmiştir. 1243'te başlayan Moğol istilaları Selçuklu İmparatorluğu'nun yıkılması ve Türk beyliklerinin kurulmaya başlamasına neden olmuştur. Bu dönemde bölgede küçük bir Selçuklu beyliği olan Bafra Beyliği kurulmuştur. 1460'ta ise Bafra, Osmanlı hakimiyetine girmiştir.
Bafra ilçesi Osmanlı İmparatorluğu devrinde Trabzon Vilayeti'ne bağlı Canik Sancağı'na ait bir kazaydı. Hangi tarihte kaza merkezi olduğu kesin olarak bilinmemektedir. Salname kayıtlarına göre 1854 yılı sonlarında kaza merkezi olduğu anlaşılmaktadır. İmparatorluk zamanında 1876 harbinden sonra Kırım'dan Bafra'ya çok sayıda Türk gelmiştir. Daha sonraları çıkan Balkan ve I. Dünya savaşları Türk halkının azalıp, fakirleşmesini, azınlık olmalarına rağmen Rum ve Ermenilerin iktisadi hayatı ellerine geçirip zenginleşmelerini sağlamıştır. Bundan dolayı cesaretlenerek Pontus Cumhuriyeti kurma hevesine kapılan Rumlar Mavri Mira Cemiyeti'ni kurmuşlardır. Fakat 1919'da Millî Mücadele'nin başlamasıyla bu amaçları gerçekleşememiş, daha sonra Yunanistan'ın Kavala, Drama ve Selanik yörelerinden gelen ve tütün yetiştirme işini çok iyi bilen Türklerle mücadele etmişlerdir. Bafra'ya gelen mübadiller özellikle ilçe merkezinin güney kısmında kalan Kızılırmak nehri boyundaki köylere yerleştirilmişlerdir. Bunun dışında ilçe merkezindeki Gazipaşa Mahallesi ile Sarıköy, Sarıkaya, Kahraman köyleri başta olmak üzere birçok köye yerleştirilmişlerdir. Bafra'nın tarımsal, kültürel ve ekonomik gelişiminde mübadillerin yeri son derece önemlidir. Mücadelenin ardından 1950-1951 yıllarında Bulgaristan'ın Deliorman bölgesinden az sayıda Türk Bafra'ya yerleşmiştir. Ancak Bafra'da yaşadıkları toplumsal ve ekonomik sorunlardan dolayı pek çoğu göçmenlerin daha yoğun yaşadığı bölgelere veya sanayi şehirlerine yerleşmişlerdir. Daha sonra Alaçam ilçesinin köylerinden gelen insanlar ile Doğu Karadeniz, Tokat, Sivas ve Anadolu'nun çeşitli illerinden gelen insanlar ilçeye yerleşmişlerdir.
1893 yılı Osmanlı nüfus sayımına göre Bafra'da yaşayan kişi sayısı 62.782'dir. Bunların büyük çoğunluğu (yani %62'si (38.936 kişi)) Türklerden oluşmaktadır. Bafra'daki Rum nüfusu ise 22.834 kişidir (%36). Günümüzde Rum nüfusu tamamen Yunanistan'a göç etmiş olup onların yerine Yunanistan'daki (Batı Trakya hariç) Müslüman halk yerleştirilmiştir. Göç eden Müslüman halkın çoğu Türk olup Pomak bir azınlık da ilçede mevcuttur. Pomakların köylerde yaşayan bir kısmı hâlen kültürlerini sürdürmektedirler. Ayrıca Balkan Savaşları (1912) sonrası Kosova'dan gelen Arnavut göçmenlerden büyük bir nüfus Bafra çevresine yerleştirilmiştir. Arnavutça çoğu Arnavut tarafından unutulmuştur, sadece yaşlılar arasında köylerde konuşulmaktadır.

İlçenin doğusunda Samsun Merkez ilçe ve Ondokuzmayıs ilçesi, kuzeyinde Karadeniz, batısında Alaçam, güneyinde Kavak, Havza ve Vezirköprü ilçeleriyle çevrilmiştir. İlçenin yüzölçümü 1.503 km²dir. 175.000 hektar araziye sahip olan ilçenin Samsun'a uzaklığı 51 km'dir.
Kızılırmak deltasını kaplayan Bafra Ovası güneyde dağlarla çevrilidir. Bunlardan en yükseği 1224 m ile Nebiyan Dağı'dır. Bu dağlar Canik Dağları'nın uzantılarıdır. Bafra'nın en büyük, Türkiye'nin ise en uzun akarsuyu Kızılırmak bu dağları derin bir vadi ile geçerek ovaya ulaşır. Bafra Ovası tamamen Kızılırmak'ın etkileri ile oluşmuştur. Irmağın denize yakın kısımlarında birçok göl oluşmuştur. Nebiyan Dağı'nın etekleri ise yayladır.
Kızılırmak'ın uzunluğu 1355 km'dir. Sivas'taki Kızıl Dağ'dan doğar, Orta Anadolu'da geniş bir yay çizerek Bafra'dan denize dökülür. En çok Nisan ve Temmuz dönemlerinde su taşır.
Kızılırmak'ın denize döküldüğü yerde oluşmuş göller, ırmağın her iki yakasında da yer alır. Batıdaki göl Karaboğaz, doğudaki ise Balık Gölleri'dir. Doğu yakada yer alan göllerin başlıcaları şu göllerdir; Dutdibi, Liman, Hayırlı, Çernek, Uzungöl, Tombul göl, İnce göl. Göllerin çevresi sazlık ve bataklıktır. Ancak ormanlık alanlar da vardır.

İlçede hakim rüzgarlar genellikle mevsimlere göre farklılıklar gösterir. Yaz mevsiminde Karadeniz Bölgesi'nde mevzii yüksek basınç, Anadolu'da ise mevzii bir alçak basınç merkezi meydana gelir. Dolayısıyla Karadeniz'den antisiklon merkezine doğru akan rüzgarlar oluşur ve bunlar Kuzey-Doğu ve Kuzey-Batı rüzgarlarıdır. Kış mevsiminde ise geçici alçak basınç merkezlerinin etkisi altındadır. İlçede güneybatı ve güney yönlerinden esen kuru ve sıcak rüzgarlar, ilçede bulunan nemi azaltır.
İlçenin nem ortalaması %73'tür. Özellikle nisan ve mayıs aylarında bu rakam ortalama %77-79'a ulaşır. Aralık ayında ise %70'e düşer. İlçenin mutlak nemi ise yılda ortalama 5,0 gramdır. Mutlak nem sıcaklıkla doğru orantılı olduğundan yaz aylarında en yüksek değeri bulur.
İlçeye en fazla yağış kasım ayında, en az yağış ise mayıs ayında düşer. Yıllık ortalama yağış miktarı 700 mm civarındadır. Yağmurlu gün sayısı yılda ortalama 100 gündür.

Samsun-Bafra Grubu: Samsun, Maden, Canik, Evkaf, Bafra, Alaçam, Çarşamba, Sinop, Gerze tütünleri bu grubu oluşturur. Bu gruptaki tütünler çok düşük oranda nikotinli, küçük boyutlu, kırmızı, açık kırmızı renkli, ince damarlı, ince nesiçli elastikiyeti, yüksek, tok içimli, tatlı aromatik kokulu tütünlerdir. Yabancı sigara üreticileri sigara harmanlarını ıslah etmek aromatik özelliklerinden dolayı kalitelerini yükseltmek, lüks harmanların nefasetini artırmak, tok içimli çeşitler yapmak maksadıyla bu tütünleri talep etmektedirler.
Özellikle Bafra tütünleri dünyanın en yüksek evsaflı sigara tütünleri olarak devamlı aranmıştır. Küçük boyutları, ince nesiçleri, parlak ve cazip renkleri kendilerine has kokuları, sigara verimleri, tat-lezzet ve içimi itibarıyla eşi bulunmayan tütünler olmuşlardır.
Dünya sigara harmanlarının Samsun-Bafra tütünü ihtiyacına karşılık üretimin az olması ve giderekte azalması bu tütünlerin harmanlarda az kullanılmasına sebep olmuştur. Marmara Bölgesi tütünlerinde olduğu gibi bu tütünlerin üretimi de devamlı düşmektedir. Hükûmetin TEKEL'i kapatmasıyla bölgede tütün üretimi hemen hemen sıfırlanmıştır.

Pide: Kapalı Bafra Pidesi Bafra'nın kendine has yemeğidir. Normal pide hamurundan farklı yapılır.
Nokul: Bafra Nokulu üzümlü, fındıklı, cevizli olarak yapılan bir hamur tatlısıdır. İnce hamurdan, şerbetsiz olarak yapılır.
Kaymaklı Lokum: Manda sütünden elde edilen kaymaktan sadece belirli aylarda yapılır.
Dondurma: özellikle vanilyalı dondurma Bafra'da normalden fazla dövülerek (yaklaşık 8 saat) sarıya yakın bir renk alır.

Karadede Panayırı: 100 yıllık bir geçmişi olan ve her yıl Ağustos ayının son pazar günü Bafra'nın Gökçeağaç Köyü'nde kurulan tarihi panayırdır. Panayıra her yıl binlerce kişi katılmakta, panayır kapsamında konserler, değişik etkinlik ve gösteriler düzenlenmekte ayrıca alış-veriş pazarı kurulmaktadır.
Bafra Karpuz Şenliği: Bafra karpuzunu Türkiye'ye ve tüm dünyaya tanıtmak ve çiftçilerimizi daha iyi ürün elde etmeye teşvik etmek amacıyla kutlanmaktadır. Her yıl Ağustos ayının son haftasında yapılan kutlamalarda konserler, folklor gösterileri, sergiler ve konferans gibi etkinlikler düzenlenir. Bu etkinlikler iki gün sürer. Bafra halkı çoluk çocuk bu etkinliklere katılır. Ancak belediye desteği olmadığı için şenlik düzenlemesi 2014 itibarıyla durdurulmuştur.
Sele-Sepet top Kandil Şenlikleri: Ramazan ayının 15. gecesinde yapılan bir eğlence ve anma şenliğidir.
Neyzen Tevfik Kültür Şenlikleri: İlçenin Kolay Beldesi'nde her yıl Ağustos ayının son haftasında kutlanır. Şenliklerde müzik ve folklor gösterileri, tiyatro faaliyetleri, halk ozanlarından deyişler, sergiler ve diğer etkinlikler yapılmaktadır.
Kapıkaya Fest Doğa ve Spor Festivali: Bafra Kapıkaya Tepesi'nde 5 gün 4 gece süren festival, çeşitli doğa sporlarını aynı ortamda yapma imkânı sunar. Her yıl Temmuz ayında Ulusal ve Uluslararası birçok sporcu ve doğa severi bir araya getirmeyi amaçlayan festival ilk olarak Temmuz 2018'de yapılmıştır.

Günümüze kadar önemini koruyan ve Türk kültürünün vazgeçilmez unsurları olan halı, kilim örücülüğü gibi değerler Bafra'da sürdürülmektedir. Kilim dokumacılığı, hasır ve zembil örücülüğü, yöre hanımlarının yaptığı el işi işlemeler ve oyalar özellikle dağ köylerinde sürdürülen değerlerdir.

Bafra oyun havası

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle 

Basın İlan Kurumu (BİK), 9 Ocak 1961 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanan ve 195 sayılı Kanun ile kurulan, resmi ilanların ulusal-yerel basında paylaştırılmasında aracı olan özerk kurum.
Basın İlan Kurumunun temel görevi, kamuya ait resmi ilan ve reklamların süreli yayınlarda ve internet haber sitelerinde yayımlatılmasına aracılık etmektir. Kurumun görevine dair işlemlerinde düzenleyici, denetleyici ve destekleyici fonksiyonları bulunmakta olup, sadece resmi ilan ve reklam yayımlama hakkı bakımından mevzuat düzenlemekte, buna ilişkin denetim yapmakta ve müeyyide uygulayabilmektedir.
Resmi ilan yayımında temel gaye kamuoyunun bilgilendirilmesidir. Kurum, basının desteklenmesine yönelik faaliyetleri kapsamında basın kuruluşları ile basın derneklerine ve basın sendikalarına kredi desteği vermektedir.
Kurumun idari yapısı Genel Kurul, Denetçiler, Yönetim Kurulu, Genel Müdürlük ve şube müdürlüklerinden oluşmaktadır.
Basın, Hükûmet ve Tarafsızlar adıyla nitelenen üç grupta eşit sayıda temsil edilen toplam 42 üyeden oluşan Genel Kurul, resmi ilan ve reklam yayımlayacak gazetelerin ve internet haber sitelerinin taşıması gereken vasıflar ve yerine getirmesi gereken sorumluluklar ile ilan ve reklam yayımına ilişkin usul ve esasları belirlemektedir.
Basın Ahlak Esasları çerçevesinde bir şikâyete dayalı olarak veya resen inceleme yapan Kurum, basın kuruluşlarınca ve internet haber siteleri tarafından basın ahlak esaslarına dair hükümlerin ihlal edildiğini belirlemesi halinde müeyyide uygulamaktadır.
Kurulmasındaki amaç besleme basının oluşmasını engellemek ve yerel basının güçlenmesine olanak tanımaktır. Bunun dışında, ortağı olduğu mevkutelere kredi açmak, basın derneklerine yardımda bulunmak, basın mesleğinde fikren ve bedenen çalışanlara borç vermek, yine bu kişilerden yardıma muhtaç olanlarıyla, ölenlerin yardıma muhtaç ailelerine para yardımı yapmak ve her türlü sosyal girişimde bulunmak da görevleri arasındadır.
Genel Müdürlüğü İstanbul'da olan Basın İlan Kurumu 1 Kasım 2020 tarihinden itibaren 81 ilde faaliyet göstermektedir.

Bath (İngilizcede [ˈbɑːθ] olarak telaffuz edilir), Birleşik Krallık'ın İngiltere ülkesinin Güney Batı bölgesinde bulunan bir kentsel yerleşimdir. Törensel Somerset kontluğunda bulunur. Yerel idare olarak 1996'dan beridir "Bath ve North East Somerset Tek Seviyeli Yerel İdare" merkezidir. Şehir statüsü Kraliçe I. Elizabeth tarafından 1590 yılında verilmiştir.
Şehir ilk olarak Romalılar tarafından Aquae Sulis adında bir kaplıca olarak kurulmuştur. Daha sonra halk arasında İngilizcede banyo, kaplıca anlamına gelen Bath sözcüğünün şehrin adı olarak kullanılması yaygınlaşmıştır.
Şehirde bulunan önemli mimari özellikler taşıyan yapılar arasında Bath Kraliyet Tiyatrosu, Lansdown Crescent, Royal Crescent, The Circus ve Pulteney Köprüsü vardır.
Bath Şehri 1987'den beri UNESCO Dünya Mirası listesi listesinde bulunmaktadır.
2021'de şehir, ünlü maden kaynakları ve 18. ve 19. yüzyıllarda Avrupa hamam kültürünün yükselişine dair mimari tanıklığı ile  "Avrupa'nın Büyük Kaplıca Şehirleri" adı altında ulusötesi UNESCO Dünya Mirası alanının bir parçası oldu.

Bath, Birleşik Krallık'ın başkenti olan Londra'nın 159 km batısındadır. Kent Güney Batı İngiltere bölgesinin merkezi olan Bristol'ün 21 km güneydoğusunda olup bu şehre A4 numaralı anayol ile bağlıdır. En yakın otoyol M4 olup yaklaşık 21 km güneydedir.

2011 nüfusu sayımına göre Bath'ın nüfusu 88,859 kişidir. Birleşik Krallık hükûmeti tarafından düzenlenen 2001 nüfus sayımına göre Bath, Chew Vadisi'ne kadar Bath'ın etrafındaki alanları içeren Kuzey Doğu Somerset bölgesi ile 169.040 kişilik nüfusu sahiptir; ortalama yaş 39,9 (millî ortalama 38,6).
Bath Şehri nüfusunun etnik kökeni, (2001 Nüfus Sayımına'na göre) İngiltere ortalamalarıyla karşılaştırılarak, şöyle verilir:

Bath'ın nüfusunun %71'i kendini Hristiyan olarak tanımlamaktadır; bunun dışında herhangi bir din %0,5'i aşmamaktadır. Bu veriler genelde millî ortalamalar ile karşılaştırılabilir, fakat bu bölgenin nüfusunun %19,5'i oluşturan dinsizlerin sayısı %14,8 olan millî ortalamadan çok daha büyük. Bölge nüfusun %7,4'ü en son 12 ayda kendini "sağlıksız" hissederken bunun millî ortalaması %9,2. Ülke çapında nüfusun %18,2'si bir uzun vadeli hastalıktan muzdariptir; bunun Bath'taki oranı %15,8'dir.

Bath Şehrinde iki üniversite bulunmaktadır:

Bath Üniversitesi 1966'da kurulmuştur. Son istatistiklere göre 3.756'si diploma-üstü çalışma yapan 13.216 öğrencisi bulunmaktadır. "Sunday Times" gazetesi için hazırlanan araştırmalara göre Bath Üniversitesi 2011 yılı için İngiltere'de "Yılın Üniversitesi" olarak ilan edilmiştir.
Bath Spa Üniversitesi: Üniversite statüsünü Ağustos 2005'te almıştır. Daha önce 1898 "Bath Güzel Sanatlar Akademisi" ve 1947'den itibaren "Bath Yüksek Öğretmen Okulu" olarak eğitim sağlamış; 1992'den itibaren yüksek eğitim diplomaları için ders veren ama diplomayı başka üniversite adına veren bir "Bath Yüksek Eğitim Koleji kurumu haline geçmiştir. Son istatistiklere göre 2,605'i diploma-üstü çalışma yapan 4,505 öğrencisi bulunmaktadır.
Şehirde üniversite alt diplomasi, okul sonrası ve meslek eğitimi sağlayan yani "ileri eğitim" veren "City of Bath College" adlı bir eğitim kurumu bulunur.
Şehirde mürebiyyelik ve çocuk bakıcılık öğrenimi için çocuk bakımı eğitimi veren "Norland College" adlı bir eğitim kurumu vardır.
Bath şehrinde 7 tane devlet ikincil eğitimin son sınıfında A-level imtihanlarına ve böylece üniversitelere giriş sağlayan "6. Sınıf Koleji" ismi verilen kurum bulunmaktadır. Ayrıca seçimle öğrenci alan ve paralı özel eğitim veren ve içlerinde son sınıfta A-level imtihanlarına hazırlayan eğitim veren paralı özel okul mevcuttur.
Bath'ta 27 tane devlet ilköğretim okulu bulunur.

Bath'ın iki tane yerli gazetesi vardır: Bath Chronicle ve Bath Times. 1760'tan beri yayımlanan "Bath Chronicle", Eylül 2007'de haftalık gazeteye değişmesine kadar bir günlük gazete idi. Bath Times reklamlara dayanarak bedavaya verilen haftalık gazete. Her iki gazetenin sahibi Northcliffe Media.
Televizyonda Bath, Bristol'dan yayım yapan BBC West ve ITV Wales ve West stüdyoları tarafından hizmet edilir.
Şehre yayım yapan radyo istasyonlarının içinden TotalStar Bath, Heart Bath, Brunel Classic Gold ve Bath Üniversitesi'ne ait olan ve hem kampüste hem de internette mevcut olan 1449AM URB istasyonu.

Bath'ın dört tane resmî kardeş şehir anlaşması vardır:

 Aix-en-Provence, Fransa
 Alkmaar, Hollanda
 Braunschweig, Almanya
 Kaposvár, Macaristan
Bunun dışında Avustralya'daki Manly kasabası ile tarihî bağlantısı ve Japonya'nın Beppu kenti ile iktisadî antlaşması vardır.

Resmî turizm sitesi6 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Curlie'de Bath (DMOZ tabanlı) (İngilizce)

Bayburt, Türkiye'nin Doğu Karadeniz bölgesinde yer alan ve Çoruh nehri kıyısındaki bir şehirdir. Şehir, Bayburt ilinin de idarî merkezi ve merkez ilçesidir.

Yerleşim tarih boyunca çeşitli yönetimlerin egemenliğinde olmasından ya da birçok halkın yaşamasından kaynaklı çeşitli adlandırmalar almıştır. Bizanslılar dönemindeki kaynaklarda Payper, Paypert ve Babert olarak yerleşimden bahsedilmiştir. Arap kaynaklarında Bâbirt (بابرت) adıyla görülen Orta Çağ dönemi Ermeni kayıtlarında Payberd(Բաբերդ), 1291 yılında II. Mesud adına basılan sikkede Baypırt, Akkoyunlularla ilgili yakın zamanlı yayınlarda Pâpîrt (پاپيرت), yerleşimi gören İtalyan seyyah Marco Polo’nun kitabında Paipurth ve Osmanlılarda Bayburd (بايبورد) şeklinde yerleşim adlandırılmıştır. Berd, Ermenice kale anlamına gelmekle birlikte yerleşimin tam etimolojik anlamı bilinmemektedir. Evliya Çelebi eseri olan seyahatnamesinde tarihi kronolojiyle çok uymayacak şekilde, Akkoyunlu beylerinin Danişmetlilerle birlikte tarihi Horasan bölgesindeki Mahan diyarından Anadolu'da Bayburt dolaylarına geldiklerinde hazine ve maden bularak zenginleştikleri ve eski Türkçede zengin anlamına gelen “bay” oldukları, bunun sonucunda da yerleşime Bay-yurd adını verdiklerini belirtmiştir.

Doğu Karadeniz bölgesinde bulunan yerleşim, Bizans döneminde Haldia Theması sınırları içerisinde yer almış ve Bayburt kalesi I. Justinianus (527-565) devrinde tahkim edilmiştir. Bizans-Arap mücadelesi sonrasında Pakraduni Hanedanlığı topraklarına katıldı.
Bayburt ve yöresi Türkler'in Anadolu'da ilk yerleştikleri bölgelerdendir. 1054 yılında Tuğrul Bey komutasındaki Selçuklu akınlarına kalmış, ancak şehir merkezi ve kalesi doğrudan kuşatılamadı. 1072 yılında Saltuklu Beyliği tarafından ele geçirildi. Birinci Haçlı Seferi sırasında Bizans Valisi Theodoros Gavras tarafından ele geçirilse de 1098'de Danişmend Gazi'nin oğlu İsmail tarafından Danişmendliler Beyliği hakimiyetine alındı. Danişmendliler Beyliği'nin yıkılmasını müteakip yeniden Saltuklu Beyliği egemenliğine giren yerleşim 1202 yılında beyliğin yıkılmasıyla Anadolu Selçuklu Devleti hakimiyetine girdi. II. Süleyman Şah'ın kardeşi ve Erzurum Meliki olan Muğiseddin Tuğrulşah döneminde Bayburt kalesi önemli bir tamirattan geçirildi. 1202-1230 arasında Erzurum Meliki olan Muğiseddin Tuğrulşah ve oğullarının hakimiyetinde olan yerleşim 1230 yılında Sultan Alaaddin Keykubat tarafından tekrar Selçuklu denetimine alındı.
1243 Kösedağ Muharebesi sonrasında Moğol baskısını yaşasa da Selçuklu hakimiyetinde kalan yerleşim 1308 yılında Anadolu Selçuklu Devletinin yıkılmasıyla İlhanlı valilerinin egemenliği altına girdi. İlhanlılar devrinde Tebriz-Trabzon İpek Yolu üzerinde bulunması sayesinde ticari ve ekonomik yönden oldukça zenginleşti. Bu dönemde Ceneviz ve Venedik ticaret kervanlarının güzergahında bulunan yerleşim, ünlü seyyah Marco Polo tarafından da ziyaret edilmiştir. İlhanlı hükümdarı Ebu Said Bahadır Han'ın 1334 yılında ani ölümünden sonra yaşanan iç karışıklık esnasında İlhanlı komutanlarından Alaeddin Eretna tarafından yeni kurduğu Eretna Beyliği topraklarına katıldı. Erzincan beyliğiyle yaşanan mücadeleler neticesinde Erzincan Beyliği hakimiyetine giren yerleşim, Kadı Burhâneddin'in Erzincan Beyi Mutahharten üzerine 1395 yılında yaptığı sefer sırasında Akkoyunlu beylerinden Kutlu Bey oğlu Ahmed Bey'in yardımıyla ele geçirilmiş ve Kadı Burhâneddin tarafından da ikta olarak Ahmed Bey'e verilmiştir. Çok kısa süren Karakoyunlu hâkimiyetinden sonra yerleşim 1501 yılına kadar Oğuzların Bayındır boyu'na mensup Akkoyunlular'ın denetiminde kaldı. Bu dönem, şehrin demografik ve kültürel Oğuz-Bayındır karakterinin pekiştiği ana süreç oldu. Bu tarihte Safeviler tarihinde ele geçirilen Bayburt, 1514 yılı Ekim'inde Bıyıklı Mehmed Paşa tarafından Osmanlı topraklarına katıldı. Osmanlı'nın ilk dönemlerinde Safevi sınırına yakın bir kaleye sahip olması nedeniyle stratejik önemi bulunan yerleşim Erzurum Eyaletinin sancağı konumundaydı. Bununla birlikte Erzurum savaşlar nedeniyle harap ve boş olduğundan 1534 yılına kadar Bayburt, eyaletin merkez sancağı ve beylerbeylerinin ikametgâhı konumundaydı. 1553 yılında Şah Tahmasb komutasındaki Safevi akınlarında şehir başarıyla savunuldu. İlerleyen yıllarda bazen sancak bazen de paşa sancağının bir kazası konumundaydı.
Osmanlı döneminin ilk yıllarında Gayrimüslim nüfusun fazla olduğu şehirde, 17. yüzyıldan itibaren Müslüman nüfusun oranı artmıştır. 1642 yılı avarız defterine göre şehirde 6 mahalle ve 12 adette cemaate bağlı birim bulunmakta olup, avarız vergisi kaydı tutulan 475 Müslüman, 247 Hristiyan hane ile 78 askeri görevli mevcuttur. Bayburt ilerleyen yıllarda ticari hayatı önemini korumakla birlikte önemi azalmaya başlamıştır.
Evliya Çelebi 1647 yılında şehri ziyareti sırasında burada her pazar günü Kadızâde Mehmed Bey Camii önünde kurulan pazarda 5-10 bin kişinin alışveriş ettiğini, 300 dükkân ve bir bedestenin bulunduğunu, kıymetli seccade ve kilimlerin başka yerlere ihraç edildiğini belirtir. 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında 19 Temmuz 1829'da Bayburt Rusların eline geçti.
Birkaç aylık kısa Rus egemenliği, Edirne Antlaşması uyarınca son buldu. Ancak Rus güçleri geri çekilirken şehirde ve kalede önemli tahribat yaşandı. Avrupalı seyyahların anlatılarında, yaşanan bu tahribat nedeniyle şehrin yarısının tahrip olduğu, yoksulluk ve sefalet içerisinde bir şehir olarak görülmektedir. 1845 yılı Bayburt Temettuat defterine göre şehirde; 9 mahallede (Cami-i Kebir, Fettahan, Uzunkadı, Ahmed-i Zencani, Kadızade, Kaleardı, Veysel Efendi, Tuzcuzade, Karasakal) 261 hane yaşamaktaydı. Ancak bununla birlikte yakın zamanlardaki doğum-ölüm belgelerinde Zahid Efendi, Şeyh Hayran, Şingah ve Veli Şaban olmak üzere 4 mahalleden daha bahsedilebilmektedir.

1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı sonrasında Osmanlı'nın doğudaki toprak kayıplarının neticesinde sancak statüsüne çıkarılmışsa da 1888'de tekrar kaza statüsüne getirildi. Erzurum Sıhhiye Müfettişi Doktor Şerif Bey tarafından 1913 yılında hazırlanan rapora göre; kaza merkezinde 8.184'ü Müslüman ve 1.915'i Ermeni olmak üzere 10.099 kişi yaşamaktaydı. Bina olarak ise Bayburt merkezde hükûmet konağı, belediye binası, redif dairesi, 1 rüşdiye, 4 iptidaiye (ilkokul), 1 inas ibtidaisi, 2 Ermeni iptidaisi (ilkokul), telgrafhane, 3 hamam, 500 dükkân ve mağaza, 50 kahve, 10 han, 3 otel, 4 meyhane, 13 değirmen, 25 fırın, 1 mezbaha, 1 debbağhane (tabakhane), 1 sabunhane, 1 mumhane, 7 cami, 3 mescit, 12 medrese ve 2 kilise ve 2.183 ev bulunmaktaydı.
I. Dünya Savaşı esnasında Osmanlı güçlerinin çekilmesiyle 16 Temmuz 1916'da Bayburt şehri yeniden Rus işgaline uğradı. Rus işgalinden önce şehrin Müslüman ahalisinin de önemli kısmı güvenli gördükleri bölgelere doğru çekilmişti. 18 Aralık 1917'de imzalanan Erzincan Mütarekesi sonucu Rus güçlerinin 21 Şubat 1918 tarihinde çekilmesiyle Bayburt yeniden Osmanlı hâkimiyetine katıldı. Rus işgali ve sonrasında otorite boşluğundan faydalanan bazı Ermeniler ve Rumlardan oluşan çetelerin faaliyetleri sonucu şehirdeki Müslüman halkın bir kısmı öldürülmüş, yaşananlar esnasında binaların çoğu da hasar görmüştür.
1927'ye kadar Erzurum'a bağlı olan Bayburt, bu tarihte Gümüşhane'ye bağlı bir ilçe oldu. 21.06.1989 tarihinde Bayburt ilinin kurulmasıyla da ilin merkez ilçesi oldu.
Toponimi ve etnografya çalışmaları; Bayburt ve çevresinin demografik yapısının iki ana Türk zümresinin birleşimiyle oluştuğunu göstermektedir. Şehrin ana nüfus gövdesini oluşturan Oğuzların Bayındır boyu unsurlarına, tarihsel süreçte Kafkasya üzerinden güneye inen Kıpçak Türkleri dahil olmuştur. Bu Kıpçak unsur Bayburt'a Oğuz Türklerinin aksine Horasan bölgesinden değil, Kafkasya'dan inmişlerdir. Bu yoğun Kıpçak bakiyesine Bayburt'tan başka Gümüşhane ve Yusufeli'nde de rastlanır.

Bayburt yüzölçümü ve nüfusu itibarıyla Türkiye'nin en küçük illerinden biridir. Yüzölçümü bakımından 81 il içerisinde 74. sıradadır. Doğu Karadeniz sıradağlarının hemen güneyindeki Çoruh vadisinde yer alır. Kuzeyde Trabzon ve Rize ile doğuda Erzurum güneyde Erzincan ve batıda Gümüşhane illeri ile komşudur. Merkez ilçenin yüzölçümü 2.705 km²dir.
Bayburt'un engebeli arazisinin jeolojik yapısı oldukça karışıktır. Kuzeyde ve doğuda Soğanlı dağlarının güney kesimlerindeki küçük alanlarda bol fosil bulunmaktadır. İlin yer altı zenginlikleri arasında gümüş, bakır, kurşun, çinko karışımı damarlar ile linyit rezervleri bulunmaktadır.
İlin toplam alanının %45'i dağlardan oluşur. Bayburt'u Karadeniz'den ayıran sıradağlar batıdan doğuya sırayla Zülfe (2750 m) Kemer (2856 m) Soğanlı (2750 m), Haldizen (3000 m), Kırklar (3350 m) dağları. Güneyde sıralanan dağlar ise Çavuşkıran (2850 m), Kop (2600 m), Çoşan (2963 m), Sarıhan (2400 m), Otlukbeli (2520 m) ve Pulur (2300 m) dağlarıdır.
İki dağ silsilesinin arasında Çoruh Nehri akmaktadır. Çoruh'un ana kaynağı Mescit Dağı'ndan gelmektedir. Nehir il sınırlarına Güneydoğudan girmektedir. Bu ana kol Masat vadisinde Maden bucağı yakınlarında Kop suyu ile birleşir. Irmak burada geniş bir alana yayılmış olup, Bayburt ovasının oluşumuna ve taşıdığı alüvyonlarla sulu tarıma olanak sağlar. Bayburt'tan geçmeden önce civarındaki birçok derenin de suyunu topladığından şehrin içinden oldukça coşkulu bir biçimde akar. Kale tepesi ile Duduzar tepesi arasında derin bir vadi oluşturduktan sonra Kale ardından yine düz bir biçimde devam eder. Düzeker ovasında ırmağın diğer önemli bir yan kolu olan Değirmencik suyunu alır. Daha sonra dirsek yaparak Çoruh ırmağı derin Çoruh vadisine girer. Doğuya doğru akışına devam ederek ili terk eder.
Dağlarla çevrelenen ve ortasında akan Çoruh Irmağı'nın kollarıyla parçalanan Bayburt Ovası yaklaşık 900 km²'dir ve dört önemli bölümden meydana gelir. Batıda yer alan Mormuş Düzlüğü, kuzeyde Aydıntepe Ovası, kuzeydoğuda Değirmencik kesiminde yer alan Düzeker Ovası ve güneydoğu bölümünde Keçevi Düzü; 1.500–1.700 m arasında yüksekliklere sahip ovalardır. İl merkezinin denizden yüksekliği ise ortalama 1.550 metredir.

Ekonomik hayat, tarihi gelişim içinde çok fazla deği

Flavius Belisarius (Yunanca: Φλάβιος Βελισάριος; 505 – Mart 565), İmparator I. Justinianus döneminde Doğu Roma İmparatorluğu’nun başkomutanı (Magister Militum) olan Bizans generaliydi. Döneminin en önemli askeri liderlerinden biri olarak kabul edilir. İmparatorluk adına yürütülen büyük seferlerde görev almış; Kuzey Afrika’daki Vandallar Savaşı, İtalya’daki Gotlar Savaşı (535-554) ve doğu sınırındaki Sasani savaşlarında önemli rol oynamıştır.

Bilinen ilk büyük komutanlık başarısı, 530 yılında Sasani İmparatorluğu'na karşı kazanılan Dara Muharebesi olmuştur. Ertesi yıl Callinicum Muharebesi'nde yenilgi alsa da askeri kariyeri devam etmiştir.
532 yılında çıkan Nika Ayaklanması sırasında isyanın bastırılmasında kritik rol oynamıştır. Hipodrom çevresinde gerçekleştirilen müdahalede isyan ağır şekilde bastırılmış ve büyük can kayıpları yaşanmıştır.
533 yılında Kuzey Afrika’ya gönderilerek Vandal Krallığı'na karşı sefer düzenlemiş ve kısa sürede krallığı yıkarak bölgeyi Bizans kontrolüne almıştır.
535 yılında İtalya'daki Ostrogotlar Krallığı'na karşı Gotlar Savaşı (535-554) başlatılmış ve Belisarius Sicilya'dan ilerleyerek Roma’yı ele geçirmiştir. 537-538 yıllarında Roma kuşatmasını başarıyla savunmuştur. Daha sonra Ravenna'nın düşmesiyle Ostrogot Krallığı büyük ölçüde çöküş sürecine girmiştir. Ancak İmparator I. Justinianus'un desteğinin azalması nedeniyle siyasi olarak geri planda kalmıştır.
Daha sonraki yıllarda sınırlı kaynaklarla yeniden görevlendirilmiş ve Bizans sınırlarını tehdit eden Hun ve diğer akıncı gruplara karşı savunma görevlerinde bulunmuştur.
Bazı geç dönem kaynaklarında, son yıllarını siyasi gözden düşmüş ve kısmen yoksulluk içinde geçirdiği aktarılır; ancak bu bilgiler özellikle Procopius’un tartışmalı anlatılarına dayanmaktadır.
Belisarius, askeri dehası, küçük kuvvetlerle büyük başarılar elde etmesi ve savunma odaklı taktikleriyle Bizans askeri tarihinin en önemli komutanlarından biri olarak kabul edilir.

Mardi, Herman Melville romanı (1849)
Count Belisarius, Robert Graves romanı (1938)
Konstantiniyye Oteli, Zülfü Livaneli romanı (2015)
Total War: Attila adlı bilgisayar oyununun "The Last Roman" adlı ek paketi (2015)
İranlı müzisyen Farya Faraji'nin "Belisarius" adlı eseri (2023)

Procopius

Prokopius (Çev.: Orhan Duru) (2009, yeni baskı 2011), Bizans'ın Gizli Tarihi, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. ISBN 9944884549
Prokopius, De Bellis (Savaşlar Tarihi) (özgün metin), 6. yüzyıl Bizans birincil kaynağı
J. B. Bury (1923) History of the Later Roman Empire [1] 2 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., (İngilizce)
Boss, R.; Chapman, P.; Garriock (1993) Justinian's War: Belisarius, Narses and the Reconquest of the West, Montvert Publications, ISBN 1-874101-01-9
Downey, Glanville (1960) Belisarius: Young General of Byzantium, Dutton
Grant, Percy Stickney (1907) The Search of Belisarius: A Byzantine Legend, Brentano's
Gibbon, Edward (1776–1789) The History of the Decline and Fall of the Roman Empire Chapter 41
Stanhope, Philip Henry (Lord Mahon) (1848; rev. ed. 2006) The Life of Belisarius, Evolution Publishing, ISBN 1-889758-67-1
Brunius, Teddy (1971) The Letter of Belisarius, Ekdosis Ellēnikēs Etaireias Aisthētikēs

Beş İmparator Yılı adını, 193'e isnat edilen, Roma imparatoru unvanına talip 5 kişiden alır.
193 yılı, 31 Aralık 192 tarihinde İmparator Commodus'un öldürülmesiyle başladı. Ardından Şehir Valisi Pertinax 1 Ocak 193'te İmparator oldu. Pertinax 28 Mart193'te Praetorian muhafızları tarafından bir suikastla öldürülünce yerine İmparatorluk unvanı için Titus Flavius Sulpicianus'la (aynı zamanda Pertinax'ın kayınpederi ve yeni şehir valisi) girdiği açık artırmayı kazanan Didius Julianus geçti. Flavius Sulpicianus her askere sadakatları için 20.000 sestertii teklif etmiş olup(yıllık gelirlerinin 8 katı) bu miktar aynı zamanda 161'de Marcus Aurelius'un tarafından güvenliğinin sağlanması için verilen paraya eşittir. Aynı şekilde Didius Julianus mezatı kazanabilmek için teklifini her asker için 25,000 sestertii'ye çıkarmış ve Senato tarafından 28 Mart'ta İmparator ilan edilmiştir.
Bununla beraber, üç göze çarpan Romalı daha taht için meydan okudu, bunlar; Suriye'de Imag Pescennius Niger, Büyük Britanya'da Clodius Albinus ve Pannonia'da Septimius Severus. Septimius Severus Didius Julianus'u yerinden etmek için Roma'ya doğru harekete geçti ve 1 Haziran 193'te başını kesti, ardından Praetorian muhafızları işten çıkardı ve Pertinax'ı öldüren askerleri idam etti. Gücünü takviye eden Septimius Severus, Pescennius Niger'i 193'te önce Cyzicus Savaşı'nda ardından da Nicea Savaşı'nda yendi ve son olarak 194 İssos Savaşı'nda kesin bir bozguna uğrattı. Clodius Albinus başlangıçta kendisini halef göstereceğini düşündüğü Septimius Severus'u desteklemesine rağmen Severus'un niyetinin başka olduğunu anlaması üzerine 195'te kendisini imparator ilan etti ancak Septimius Severus tarafından 19 Şubat 197'de Lugdunum Muharebesi'nde bozguna uğratıldı.

Pertinax6 Nisan 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., De Imperatoribus Romanis
Didius Julianus 27 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., De Imperatoribus Romanis
Septimius Severus26 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., De Imperatoribus Romanis
Pertinax21 Ocak 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Livius
Didius Julianus 24 Kasım 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Livius

Bu ekümenik konsil, tüm Hristiyan âlemini temsil eden bir meclis aracılığıyla Kilise içinde uzlaşma sağlama çabalarının ilk örneklerinden biriydi. Córdobalı Hosius'un müzakerelere başkanlık etmiş olması muhtemeldir. Konsilin başlıca başarıları, Tanrı'nın Oğlu'nun ilahi tabiatına ve Baba Tanrı ile olan ilişkisine dair Kristolojik meselenin çözüme kavuşturulması, İznik İkrarı'nın (İman Açıklamasının) ilk kısmının oluşturulması, Paskalya tarihinin değişmez şekilde kutlanmasını zorunlu kılması ve erken dönem kilise hukukunun ilan edilmesidir.SEC, ss. 44–94

İznik Konsili'nin toplanmasına sebep olan ana etken, İskenderiye ruhbanları arasında İsa'nın doğası, kökeni ve Baba Tanrı ile olan ilişkisine dair teolojik tartışmalardı. Uzmanlar, bu tartışmanın 318 ile 322 yılları arasında başlamış olabileceğini öne sürmektedir. Tartışmanın asıl kaynağı kesin olarak bilinmemekle birlikte, ana figürler Başpiskopos İskenderiyeli Aleksandros ve Presbüteros Arius idi. Arius'un öğretilerinin bir kısmını, kendi yazılarından elimizde kalan birkaç parçadan bilsek de, çoğunluğunu rakiplerinden, özellikle Aleksandros ve İskenderiyeli Athanasius'tan öğreniyoruz. Arius, Aleksandros'un kristoloji konusundaki öğretilerini eleştiriyordu. Aleksandros, İsa'nın ezelden beri Baba'dan meydana gelmiş Oğul Tanrı olduğunu savunurken; Arius ve takipçileri, yalnızca Baba'nın sonsuz olduğunu, Oğul'un Baba'dan doğduğunu veya yaratıldığını, dolayısıyla bir başlangıç noktasına sahip olup Baba'ya tabi olduğunu öğretiyordu. Arius, Aleksandros'u, Sabellius'un öğretilerinin bir takipçisi olmakla suçluyordu. Sabellius, o dönemde Doğu'da genel olarak kabul edilenin aksine, Baba, Oğul ve Kutsal Ruh'un tek bir kişi olduğunu savunuyordu. Aleksandros, Mısır ve Libya'daki piskoposları bir araya getirerek bir konsil topladı ve bu konsilde Aleksandros'un görüşü benimsendi. Ancak Arius, konsilin kararlarını kabul etmeyi reddetti ve bunun sonucunda Aleksandros tarafından, bazı takipçileriyle birlikte, aforoz edilerek İskenderiye'den sürüldü.
Bunun ardından Arius, Roma İmparatorluğu'nun doğusundaki kiliselerde dolaşarak görüşünü yaymaya ve destek toplamak için piskoposlara mektuplar yazmaya başladı. Arius'un destekçileri arasında Nikomediyalı Eusebius ve Sezariyeli Eusebius bulunuyordu; bu piskoposlar, Arius'un görüşlerini ve İskenderiye Kilisesi'ne dönüşünü savunuyorlardı. Aleksandros da mektuplar yazarak kendi görüşünü savunmaya devam etti.
Aleksandros ve Arius arasındaki teolojik tartışmaya paralel olarak, İskenderiye Kilisesi'nde Meletian Şizmi ortaya çıktı. Likopolis Piskoposu Meletius, Diocletianus zulmü sırasında hapsedilen İskenderiyeli I. Petros'un temsilcisi olarak görev yaptı. Ancak Petros'un 311'deki ölümünün ardından, ruhban kutsama yetkisini kullanmaya devam etti ve Petros'un yerine geçen Achillas ile Aleksandros'un otoritelerini tanımayı reddetti.

324 yılında Doğu Roma İmparatoru Konstantin, Batı Roma İmparatoru Licinius'u mağlup ederek Roma İmparatorluğu'nun tek hükümdarı oldu. Bu dönemde, muhtemelen Nikomediyalı Eusebius'tan, Aleksandros ve Arius arasındaki tartışmadan haberdar oldu.  Konstantin, Kilise içindeki bu anlaşmazlığın çözülmesi için birkaç mektup yazdı. Bu, Konstantin'in Kilise'deki tartışmalara ilk müdahalesi değildi. Daha önce, Kuzey Afrika'daki Donatist şizmini çözmeye çalışmıştı. Önce Roma Piskoposu Miltiades’i anlaşmazlığı dinlemesi için görevlendirdi ve “Hiçbir yerde, hiçbir türden hiçbir şizm veya ayrılığın kalmasını istemiyorum.” diyerek Arles Konsili'ni topladı.
Konstantin'in mektupları, vekili olarak Piskopos Cordubalı Hosius tarafından İskenderiye'ye götürüldü. Hosius, sonrasında Paskalya tarihini kararlaştırmaya yönelik bir konsil yönetti ve ardından Doğu piskoposlarını Antakya'ya çağırdı.
Bu konsil, Aleksandros'un görüşünü destekledi ve Oğul'un "yokluktan doğmadığı, fakat Baba'dan doğduğu; yaratılmadığı, fakat orijinal kalıp olduğu" yönünde bir inanç bildirgesi yayımladı. Ayrıca Arius'a karşı aforozlar da ekledi. Caesarealı Eusebius ise Baba ve Oğul'un farklı doğalara sahip olduğunu söylediği için geçici olarak aforoz edildi.
Sonrasında piskoposlar, ya kendi teşvikleriyle ya da Konstantin'in emriyle, "büyük ve hiyerarşik konsil" için Asia Minor'da, Ankara'da toplandılar. Ancak daha sonra Konstantin, konsili Nikomedia'daki başkentine yakın olması sebebiyle, hem kendisinin kolayca ulaşabileceği hem de imparatorluğun her yanından piskoposların rahatça gelebileceği Bitinya'daki İznik'e taşıdı. Ayrıca imparator, yönetiminin 20. yılı için İznik'te bir kutlama planlamıştı.

Konsil için gerekenler, piskoposların yolculukları da hesaba katılarak, İmparatorluk hazinesinden karşılandı. Antakyalı Athanasius'un verdiği geleneksel olarak kabul gören 318 kişilik bilgiye dayanarak, çağdaş raporlar katılımcı sayısının 250 ile 300 arasında olduğunu gösteriyor. 318 aynı zamanda Yaratılış Kitabı'na göre İbrahim'in ev halkının sayısıydı. Konsilin son kararını imzalayan kişiler olarak 200-220 isim yazıyor. Her piskoposun presbiteroslarını ve diyakozlarını da hesaba katarsak, toplam katılım 1200 ile 1900 arasında oluyor. Yirmi tane Mısır ve Libya'dan, elli tane Filistin ve Suriye'den ve yüzden fazla Asia Minor'dan olacak şekilde katılımcıların çoğu doğuluydu. İran ve İskitya'dan birer piskopos vardı. Batıdan katılanlar ise Hosius, Kartacalı Caecilianus, Dieli Nicasius, Calabrialı Markos, Pannonialı Domnus, Victor ve Vicentius ile Roma piskoposu Silvester'i temsilen iki presbiterosdu. Doğu piskoposlarından Arius'un ana destekçileri Nikomedialı Eusebius, Caesarealı Eusebius, Efesoslu Menophantus, Scythopolisli Patrophilus, Neroniaslı Narcissus, Marmarikeli Theonas, Ptolemaisli Secundus ve İznikli Theognis idi. Ana Arius karşıtları ise İskenderiyeli Aleksandros, Antakyalı Eustathius, Ankaralı Markellos ve Yeruşalimli Makarios'du.
Konsil, İznik'in İmparatorluk sarayında gerçekleşti. Caesarealı Eusebius'un tanımına göre piskoposlar, yüksek ihtimalle dikdörtgen bir bazilikada toplandılar.

Konstantin, piskoposların gelişinin ardından konsili resmi girişle açtı. Eusebius, onu "Tıpkı Tanrı'nın göksel melekleri gibi, parlak pelerini ışık hüzmeleri gibi parlayarak, mor bir elbisenin ateşli ışığıyla aydınlanıyordu ve altın ve değerli taşların göz kamaştırıcı parlaklığıyla süslenmişti." diyerek betimliyor. Sonrasında katılımcıların çoğunun bildiği Grekçe yerine Latince kullanarak bir açılış konuşması yaptı. 5. yüzyıl kilise tarihçisi Sokrates Skolastikus, açılış tarihi olarak 20 Mayıs 325'i veriyor; ancak haziranın sonlarında da olabilir.
Yüksek olasılıkla Konstantin'in temsilcisi olarak Hosius konsile liderlik etti. Konstantin de tartışmalara (Grekçe olarak) katıldı ancak bir piskopos olmadığı için kendisini oy verenlerden biri olarak görmedi. Sonraki konsillerin aksine İznik Konsili'nde detaylı bir "acta" olmadığı için konsildeki tartışmaların kesin sırası belirlenememektedir. O dönemin kilise konsillerinin modeli Roma Senatosu'ndan alınmıştır. Yani yöneten kişi yüksek derecede kontrole sahiptir ve katılımcılar hiyerarşiye bağlı olarak sırayla konuşurlar. Muhtemelen tartışılan ilk konu, Caesarealı Eusebius ve diğer piskoposların Antakya'daki aforozlarıydı, çünkü konsilin devamına katılıp katılamayacaklarını bu belirleyecekti. Eusebius'a göre onun iman açıklaması kabul edildi ve kendisi geri alındı. Antakyalı Eustathius'un bir kaydı, Eusebius isimli birinin iman açıklamasının konsil tarafından reddedildiğini söylüyor, ancak bu muhtemelen Nikomedialı Eusebius'unki idi.
Eski ikrarlara bakılarak bir iman ikrarı taslağı oluşturuldu (muhtemelen daha küçük bir topluluk tarafından) ve her bölümü konsil tarafından tartışıldı. İkrarın son halini kabul eden piskoposların sayısı büyük bir çoğunluktu; ancak, iki piskopos bu ikrarı kabul etmedi. Ariusçu konusunun yanı sıra konsil aynı zamanda Paskalyanın tarihini hesaplama konusunu da ele aldı ve bazı Doğu piskoposlarının karşı çıkmalarına rağmen Roma ve İskenderiye metodunu kabul etti. Piskoposlar ayrıca Meletian şizmi konusunda da bir karara vardılar ve 20 kanon çıkardılar. Konsil, temmuzun ilk aylarında kapandı. Piskoposlar, Konstantin'in yönetiminin 25 Temmuz'daki 20. yıldönümü kutlamalarına davet edildiler. Hem piskoposlar hem de imparator, konsilin kararlarının imparatorluk boyunca yayılmasını isteyen mektuplar yazdılar. Bu mektuplar, kilise içindeki birliği ve konsilin kararlarının etkinliğini sağlama amacı taşıyordu.

Birinci İznik Konsili, Kilise'nin ilk ekümenik konsiliydi. İznik, "teorik olarak olsa bile Roma İmparatorluğu'nun her yerindeki kiliselerin temsil edildiği, bütün kilisenin genel olarak çağrıldığı ve toplandığı ilk girişimdi."
Grekçe'den gelen (Antik Yunanca οἰκουμένη oikouménē, kelime anlamıyla "yaşanılan yer") "ekümenik", "dünya çapında" anlamına gelir, ancak genellikle bilinen yaşanılan Dünya ile sınırlandırılır ve bu dönemde Roma İmparatorluğu ile neredeyse eş anlamlıdır. Terimin bir konsil için en erken kullanımı, Eusebius'un Konstantin'in Hayatı adlı eserinden, 338 civarından kalmıştır ve burada "Ekümenik konsil çağırdı" (σύνοδον οἰκουμενικὴν συνεκρότει, sýnodon oikoumenikḕn synekrótei) ifadesi yer alır. Ayrıca, Papa Damasus I ve Latin piskoposlara 382 yılında Birinci Konstantinopolis Konsili'nden gönderilen mektup da bu terimi içerir.
Kilisede bir karara varmak amacıyla bütün Hristiyan dünyasını temsilen bir heyetin ilk defa toplanmasıyla tarihi bir öneme sahip olan bu konsil, Kristoloji'nin teknik yönlerinin tartışıldığı ilk olay olmuştur. Genel ikrar ve kanonların kabul edilmesi için bir başlangıç yapılmıştır. Bu konsil, genel olarak Hristiyan tarihinde yedi ekümenik konsilin dönemi için bir başlangıç olarak kabul edilir.

Konsil, Hristiyan inancının bir özeti niteliğinde bir iman ikrarı oluşturdu. Pek çok ikrar zaten mevcuttu ve bunların çoğu, Arius dahil pek çok konsil üyesine uygundu. En erken zamanlardan beri, pek çok ikrar Hristiyanları tanımlamak, ayırmak ve tanıtmak için hizmet etmiştir, özellikle vaftiz sırasında. Örnek olarak, Roma'da özellikle Lent ve Paskalya dönemlerinde Havarileri

Bizans ipeği, Bizans İmparatorluğu'nda (Byzantium) dördüncü yüzyıldan 1453'teki İstanbul'un Fethi'ne kadar dokunan ipektir.
Bizans başkenti Konstantinopolis, avrupa'da ilk önemli ipek dokuma merkezidir. İpek, Bizans ekonomisinde en önemli emtialardan biridir ve devlet tarafından hem ödeme hem de dimlomasi amaçlı kullanılmıştır. Ham ipek, Çin'den getirilirdi ve kaliteli kumaş haline getirilip, yüksek fiyatla dünyaya satılırdı. Sonraları, ipek böceği yumurtaları Bizans'a kaçırıldı ve ipek ticaretinin önemi kademeli olarak azaldı. I. Justinianus'un hükümdarlığından sonra ipek üretim ve ticareti imparatorluk tekeli haline geldi, sadece imparatorluk fabrikalarında üretildi ve yetkili alıcılara satıldı.
Bizans ipekleri, parlak renkleri, altın ipliği kullanımı ve dokuma tezgâhında dokunmuş kumaştaki nakışın resimsel karmaşıklığına yaklaşan çetrefilli tasarımlar için önemlidir. 12. yüzyılda İtalyan ipek dokuma endüstrisinin kurulmasına ve Dördüncü Haçlı Seferi (1204) ile Bizans İmparatorluğu'nun fethi ve parçalanmasına kadar, Bizans, Erken Orta Çağ boyunca Avrupa'da ipek üretimine hakim oldu.

Roma İmparatorluğu döneminde, ipek tekstili, Asya'dan İpek Yolu üzerinden Han Çin'den, Part İmparatorluğu ve sonraları Sasani İmparatorluğu'nu geçerek Suriye'deki ticaret merkezlerine gelerek Batı'ya karayoluyla ulaşırdı. Ham ipek, ipek iplik ve bitmiş kumaşların ithalatları kaydedilmiştir ancak İpek böceğinden bu tekstillerin üretim teknikleri, Bizans İmparatoru I. Justinianus'a (482-565 arası hükümdar) kadar Çinliler tarafından dikkatle korunan bir sırrı olarak kaldı. 553-54'te ipekböceği yumurtaları Orta Asya'dan kaçırıldı, Bizans ipek dokumacılığı endüstrisinin çiçek açması için ortam oluşturdu.
Nasturi Hristiyan keşişler tarafından Çin'den ipekböcek yumurtalarını kaçırdıktan kısa bir süre sonra, 6. yüzyıl Bizans tarihçisi Menander Protektor, Soğdianalıların Bizans İmparatorluğu'yla doğrudan Çin ipek ticareti yapma girişiminde bulunduğunu yazar. Ak Hun İmparatorluğu'nu yenmek için Sasani hükümdarı I. Hüsrev ile bir ittifak kurduktan sonra, Göktürk Kağanlığı'nın hükümdarı İstemi Yabgu'ya, Soğdianalı tacirler Bizanslılar ile ticaret yapmak için Pers ülkesinde seyahat etme ayrıcalığı kazanma taleplerinin Sasani kralı tarafından dinlenmesi için yanaştılar. İstemi Yabgu ilk önce talebi reddetti ancak ikincisinde Soğdiana elçisi heyetini Sasani kralına göndermeyi onayladı, elçiliğin üyeleri zehirlenerek öldü. Soğdianalı diplomat Maniah, İstemi Yabgu'yu Konstantinopolis'e doğrudan elçi göndermek konusunda ikna etti, elçi heyeti 568 yılında ulaştı, Bizans hükümdarı II. Justinus'a sadece hediye olarak ipek değil ama Sasanilere karşı ittifak önerdi. II. Justinus mutabık kaldı ve Soğdianalılar tarafından istenen doğrudan ipek ticaretini sağlama almak için Göktürk Kağanlığı'na elçi heyeti gönderdi. Bununla birlikte, 6. yüzyıldan başlayarak Bizans ipekli üretimi yapılsa bile, Çin çeşitleri hala daha iyi kalitede kabul edildi, birçok farklı arkeolojik sitelerde bulunan diğer Bizans sikkeleri yanında Sui Hanedanı  (MS 581-618) dönemine ait ve 1953 yılında Şansi eyaletinde bulunan Çin mezarında bulunan II. Justinus saltanatı sırasında basılan bir Bizans solidus sikkenin keşfiyle bu gerçeğin belki de altı çizilmiştir. Çin tarihlerine göre, Çin'de daha eski bir Roma diplomatik geleneğini sürdüren Bizanslılar (yani "Fu-lin"), Çin Tang Hanedanı sarayına (MS 618-907) birçok kez ve bir seferinde Song Hanedanı'na (960-1279) büyükelçiler gönderdip cam eşyaları gibi egzotik hediyeler sunarken Çin ipeği ticaretine sürekli bir ilgi göstermişlerdir. 7. yüzyıl Bizans tarihçisi Teofilakt Simokata, Çin'in tasviri, coğrafyası, Sui Hanedanı'nın (581-618) ülkeyi yeniden birleşmesi hakkında oldukça doğru bir tasvir sağlamıştır ve hatta, muhtemelen İmparator Taizong (626-649 arası hükümdar) isminden aynı zamanda türetilmiş, hükümdarlarını "Göklerin oğlu" anlamında Taisson olarak isimlendirmiştir. Dönemin Çin kaynakları, yani Tang'ın Eski ve Yeni Kitabı, Konstantinopolis şehrininin I. Muaviye (Emevîler'in kurucusu) tarafından nasıl kuşatıldığını ve daha sonradan nasıl haraca bağlandığını tasvir eder.
Yeni tezgâh çeşitleri ve dokuma teknikleri de bir rol oynamıştır. Düz-dokuma veya çizgili ipekler Roma dünyasında dolaşıma girmişti ve desenli damasko ipek kumaş giderek daha karmaşık geometrik desenler ile 3. yüzyıl ortalarından itibaren göründü. Atkı yüzlü bileşik dikişler 600'ün sonra olmayan zamanlarda geliştirildi ve ertesi birkaç yüzyılda Bizans ipekleri için polikrom (çok renkli) bileşik dikişler standart dokuma haline geldi. Tek renk pahalı kumaşlar, 1000 civarında, hem Bizans hem de İslam dokuma merkezlerinde moda oldu; bu kumaş desenleri oluşturmak için renk yerine zıt renk malzemelerinden yararlanılıyordu. Az sayıda kanaviçe dokuma Bizans ipeği de günümüze ulaşmıştır.

Pahalı Sur moru ile Kumaş boyamaya ilişkin yönetmelikler yıllar boyu değişiyordu, ancak bu renklerle boyanmış olan bezler genellikle belirli sınıflarla sınırlıydı ve diplomatik hediyelerde kullanılıyordu. Bizans ipek atölyelerinde kullanılan diğer boyalar, boya otu, kırmız, indigo, muhabbet çiçeği ve bakkam ağacıdır. Altın iplik, ipek çekirdeğin etrafına sarılı gümüş-kaplama şeritlerle yapıldı.
Figürlü (desenli) 6. (ve muhtemelen 5.) yüzyılın Bizans ipekleri, iki atkı renginde çalışan kalpler, svastikalar, palmetler ve yapraklar gibi küçük motiflerin genel tasarımlarını gösterir. Daha sonra, tanınabilir bitki motifleri (lotus yaprakları ve çiçekler gibi) ve insan figürleri görünür. Günümüze ulaşan tekstil belgeler, Konstantinopolis ile 7. yüzyıldaki İslam'ın yayılışı sonrası yıllarda Akdeniz ve Orta Asya'nın yeni İslamî tekstil merkezleri arasında teknik ve ikonografik temalarda zengin bir el değiştirmeyi belgeliyor. 8. ve 9. yüzyıl tasarımları, dikey eksende ayna görüntüsü tersine çevrilmiş insan veya hayvan figürleri çiftleriyle doldurulmuş yuvarlak veya madalyon dizilerini göstermektedir. Birçok motif, Yaşam ağacı, kanatlı atlar, aslanlar ve hayali canavarlar da dahil olmak üzere Sasani tasarımlarını yansıtır ve uzmanların kökeninin Bizans mı yoksa İslam mı olduğu konusunda anlaşamayacakları günümüze ulaşmış parçalar vardır. Moda olan desenler av sahneleri veya quadriga (dört at arabası) gibi kraliyet sarayının faaliyetlerini ve ilgilendiklerini çağrıştırır.

Akdeniz'deki Bizans ve İslami dokumacık merkezlerinde kullanılan beş temel örgünün - çizgili, dikiş, damasko, lampas ve goblen - en önemli ürünü samite (ipekli kalın kumaş) denilen atkı yüzlü bileşik dikiş idi. Sözcük Eski Fransızca samit, ortaçağ Latincesinde samitum, examitum olarak kullanılmış, buradan Bizans Yunancasına  ἑξάμιτον çözgü ve atkıda altı ipliğin kullanımını gösteren anlamında hexamiton "altı ip" olarak geçmiştir. Samite kumaşta ana çözgü iplikleri kumaşın her iki tarafında zıvana ve desen atkıları tarafından gizlenir, sadece görünür yerde atkıları tutan bağlama çözgüleri bulunur.
Bu pahalı ipekler - kelime anlamıyla ağırlığıyla altın eden - 4 ile 12. yüzyıllar arası Bizans İmparatorluğu'nun güçlü siyasi silahlarıydı. Bizans ipeğinden diplomatik hediyeler Franklar ile ittifakı güçlendirdi. Bizans, Venedik, Pisa, Ceneviz ve Amalfi deniz kuvvetlerine Bizans topraklarına deniz ve askeri yardım sağlamak için ipek ticareti imtiyazları verdi.

Bizans ipek dokumacılığın etkisi derindi. Bizans ipek saray ritüeli ve kilise uygulamaları Franklar tarafından kabul edildi, tıpkı İslam dünyasında, Bizans sarayı stil ve kıyafet tarzının yankılanması gibi. Bizans, ayrıntılı ipek giysiler geliştirdi ve ipeklerin sivil ve askeri üniforma ve zengin dini kıyafetler için kullanım tarzını belirledi... Bu ipekler, ihtiyaç duyulduğunda kârlı bir şekilde el değiştirebilir taşınabilir zenginlik biçimi olarak kullanıldı.

İpekler, Batı Avrupa'da mücellitlik (ciltçilik), önemli kişilerin mezarlarından ve kutsal emanetlerin saklandığı sandıklardan günümüze ulaşmıştır. Ancak kiliselerde ve zenginlerin evlerinde duvar örtüsü ve perde yanında giysi ve kıyafetlerde kullandığı açıktır. Kaynaklar, ipeklerin özgün kökeni hakkında ender kayıt tutmuşlardır, ancak bazen desenleri kökeni Bizans olarak tanımlamaya izin verecek kadar ayrıntılı olarak tarif etmişlerdir.
Anglosakson İngiltere'de, en azından 7. yüzyılın sonlarında, Benedict Biscop ve diğerleri tarafından Roma'dan getirilen ipek vardı. Roma ya da Kutsal Topraklar'a (Suriye ya da Mısır ipeklerinin de satın alınabileceği) giden zengin hacılar için önemli ve kolaylıkla taşınan bir satın alınırdı ve Roma ve Pavia'da üsleri olan tüccarlar tarafından İngiltere'ye getirilir ya da muhtemelen Baltık yolunu kullanan İskandinav tüccarlarından da satın alınırdı. Pavianlıların İngiliz tüccarlarından toplamayı zor ya da tehlikeli bulduğu ipek üzerine gümrük vergisi yerine İngiliz krallığı doğrudan onalara bir tutar ödediği eşsiz bir özel düzenlemenin yapılması gerekiyordu. Diplomatik hediyeler, Konstantinopolis'teki İmparatorluk sarayından da gönderilirdi; bu hediyeleri alan hükümdarlar onları diğer birçok hükümdara hem kendi topraklarında hem de dışında kiliselere geçirirlerdi. Şarlman sadece Kral Mercia'lı Offa'ya değil Mercia ve Northumbria'nın piskoposluklarına da verdi.

Dokuma elbiseler ve döşeme kumaşlarının yanı sıra, Bizans atölyelerinin ayrıca dokuma kanaviçeler ve çoğu zaman figüratif sahneler içeren dekorasyona sahip zengin nakışlı kumaşlar da ürettiği bilinmektedir. Günümüze ulaşmış en etkileyici örneği 10. yüzyıl "Bamberger Gunthertuch" dokunmuş kanaviçe parçasıdır ki kişileştirilmiş iki kadın simgesi arasında yerleştirilmiş bir imparator tasviri alan iki metre kare üzerinedir. Yaklaşık bir yüzyılın ardından, Almanya'da Bamberg Piskoposu tarafından Konstantinopolis'e yapılan hac yolculuğu sırasında satın alındı. Seyahati sırasında öldü ve kefen olarak kullanıldı. İşlemeli dini sahneler ayrıca cüppe ve duvar halılarında da kullanıldı ve ünlü İngiliz Opus Anglicanum, Bizans nakışından çok etkilenmiş gibi görünmektedir. Bu devam eden Geç Antik eğilim, Mısır mezarlıklarındaki buluntulardan bilinen

Robert Allen Zimmerman veya sahne adıyla Bob Dylan, (24 Mayıs 1941, Minnesota), Amerikalı müzisyen ve yazardır.
13 Ekim 2016'da Nobel Vakfı tarafından 2016 Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görüldü. Hem Oscar'ı hem de Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanmış olan iki yazardan biridir (diğeri George Bernard Shaw).
Dylan; Nobel, Pulitzer, Oscar ve Grammy ödüllerinin hepsine sahip olan ilk kişidir.
Dylan St. Louis İlçesi, Minnesota'da doğup büyüdü. 1962'de ağırlıklı olarak geleneksel folk şarkılarından oluşan kendi adını taşıyan ilk albümünün ardından, ertesi yıl The Freewheelin' Bob Dylan 'ı piyasaya sürerek söz yazarı olarak çığır açtı. Albümde "Blowin' in the Wind" ve konusal olarak karmaşık "A Hard Rain's a-Gonna Fall" yer alır. Şarkılarının çoğunda eski halk şarkılarının ezgileri ve deyimleri uyarlandı.
1964'te siyasi içerikli The Times They Are a-Changin' ve lirik açıdan daha soyut ve içe dönük olan Another Side of Bob Dylan'ı yayınladı. 1965 ve 1966'da Dylan, Amplifikatörlü rock enstrümantasyonunu benimseyerek 15 ayda 1960'ların en önemli ve etkili üç rock albümünü kaydını yaparak, folk sadelik taraftarları arasında tartışmalara yol açtı: Bringing It All Back Home, Highway 61 Revisited (her ikisi de 1965) ve Blonde on Blonde (1966). Altı dakikalık "Like a Rolling Stone" (1965) şarkısı popüler müzikte ticari ve yaratıcı sınırları büyüttü.
Temmuz 1966'da bir motosiklet kazası nedeniyle Dylan'ın turda çekildi. Bu dönemde daha önce turnesinde kendine destek olan The Band üyeleriyle çok sayıda şarkı kaydı yaptı. Bu kayıtlar 1975'te The Basement Tapes ortak albümü olarak yayınlandı. 1960'ların sonlarında ve 1970'lerin başlarında Dylan, John Wesley Harding (1967), Nashville Skyline (1969) ve New Morning 'de (1970) country müziğini ve kırsal konuları keşfetti. 1975'te, çoğu kişinin forma dönüş olarak gördüğü Blood on the Tracks 'i yayınladı. 1970'lerin sonlarında yeniden doğmuş bir Hristiyan oldu. 1980'lerin başında daha tanıdık rock temelli üslubuna dönmeden önce birçok çağdaş İncil müzik albümü çıkardı. Dylan'ın 1997 tarihli Time Out of Mind albümü, kariyerinde bir Rönesans başlattı. O zamandan beri, en sonuncusu Rough and Rowdy Ways (2020) olmak üzere, eleştirmenlerce beğenilen beş orijinal materyal albümü yayınladı. Ayrıca 2010'larda özellikle Frank Sinatra tarafından kaydedilen şarkılar olmak üzere geleneksel Amerikan standartlarının türlerini içeren üç albümlük birçok kayıt yaptı. Dylan 1980'lerin sonundan bu yana, Never Ending Tour olarak bilinen turneye çıktı.
Dylan 1994'ten beri dokuz çizim ve resim kitabı yayınladı ve eserleri büyük sanat galerilerinde sergilendi. 145 milyondan fazla plak satarak tüm zamanların en çok satan müzisyenleri'nden oldu. Başkanlık Özgürlük Madalyası, on Grammy Ödülü, Altın Küre Ödülü ve Akademi Ödülü dahil olmak üzere çok sayıda ödül aldı. Dylan, Rock and Roll Onur Listesi, Nashville Söz Yazarları Onur Listesi ve Şarkı Yazarları Onur Listesi'ne alındı.
2008'de Pulitzer Ödül Kurulu, "olağanüstü şiirsel güçlü lirik kompozisyonlarla işaretlenmiş, popüler müzik ve Amerikan kültürü üzerindeki derin etkisi" nedeniyle ona özel bir alıntı yaptı. Dylan, 2016 yılında "büyük Amerikan şarkı geleneğinde  yeni şiirsel ifadeler yarattığı için" Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görüldü.

Robert Allen Zimmerman (Shabtai Zisel ben Avraham) 24 Mayıs 1941 tarihinde Minnesota eyaletinin Duluth şehrinde bulunan St. Mary's Hospital'de Abram Zimmerman ile Beatrice "Beatty" Stone'nın oğlu olarak dünyaya geldi. Aynı eyaletin Hibbing şehrinde büyüdü. Büyükbabası Zigman Zimmerman ve babaannesi Anna Zimmerman Trabzon (Osmanlı Devleti)'dan Odessa (Rus İmparatorluğu)'ya göç etmiş ve 1905 yılında yaşanmış antisemitik pogramından sonra ABD'ye göç ettiler. Annebabası Benjamin Edelstein ve anneannesi Lybba Edelstein Litvanyalı Yahudi olup 1902 yılında ABD'ye göç ettiler. Dylan 2004 yılında Chronicles: Volume One adlı anı kitabında; babaannesinin ailesinin Kağızmanlı olduğunu ve evlenmeden önceki adının "Kirghiz" (Kırgız) olduğunu; ayrıca babaannesinin kökeninin İstanbul'a uzandığını söylemiştir.
Sonradan "Huzurevine oranla daha fazla kişinin öldüğü yer" olarak tanımlayacağı üniversiteden atıldığında, henüz 18 yaşında bir gençti. Yirmisinde ise dağınık ve kirli saçları, eski püskü giysileri, omzunda gitarı ile New York'ta, "Beatnik"lerin arasında bulunmuştur. Ona göre New York "Henüz çok fazla insanın gitmediği, gidenin de geri dönmediği" bir yer ve oraya gitmek, "Aya gitmek gibi bir şey"dir.

"The Freewheelin' Bob Dylan" 1963'te piyasaya çıktığında, Dylan, en iyi olma yoluna çıkmıştır. Albümün kapağında New York sokaklarında sevgilisi Suze Rotolo ile birlikte çekilmiş bir fotoğrafı bulunmaktadır. "Blowin' In The Wind", herkesin diline düşmüştür.
Her seferinde farklı bir şeylerden bahseden Dylan; savaşların anlamsızlığından, Tanrı’dan, adaletsizlikten, seksten, aşktan, sevgiden bahsetmiştir. Her seferinde değişik kesimlerin tepkisini çekmiştir. Bir şeyler söylüyordu; fakat bir başka sefer aynı şeyleri tekrarlamıyordu. Çoğu kişiye göre o, sadece içinden geleni yapıyordu. Belki de, kitleler onu görmek istedikleri gibi görüyordu. Folk müziği seçmesinin nedeni de zaten, gitarı ve armonikasından başka hiçbir şeye ihtiyaç duymayacak olmasıydı.
Joan Baez’in söylediğine göre, "gördükleri sadece kendi için bir şey ifade ediyordu". "Başkalarının ihtiyaçları için kafa yoran biri değildi." Yine de Baez ona aşık oluyordu. Geceliği on iki dolarlık izbe bir otel odasında gazetecilere üstünde kocaman siyah ceketi, beyaz gömleği ve mor kol düğmeleri ile röportaj verirken, Baez'in gözünde "Gözleri bütün gerçekleri görmüş gibi yaşlı ve kendi bir kış yaprağı kadar naif"ti.
Dylan, 1965'te İngiltere turnesi sırasında yanındaki "elit bohemlerle" birlikte Savoy Otel'de ikamet etmiştir. Ve Marianne Faithfull ona yakın olabilmek için otele gider, odada bir köşeye çekilir. Dylan'ın daktilosuna, "eninin ideal mısra ölçüsü olduğunu söylediği" kalın bir tuvalet kağıdı takılıdır. Faithfull onun dikkatini çekmediğini düşünürken, o, sürekli bir şeyler yazmıştır. Ne yazdığını sorduğunda, aldığı cevaba şaşıracaktır Faithfull. Dylan, onun hakkında bir şiir yazmaktaydı.
Dylan'ın teklifi üzerine, yeni albümünü dinlerler bir gece otel odasında. Ona göre; "Onun özel dinleyicisi olmanın bir bedeli vardır, O gece duygusal biri olmuş, ona kur yapmaktadır".
Fakat Faithfull hamiledir ve bir hafta sonra evlenecektir. Faithfull'un o gece gerçeği söylediği için pişmanlık duymasının nedeni, onunla yatamamış olması değil, o tuvalet kâğıtlarına kendi için yazılanları hiçbir zaman öğrenemeyecek olmasıdır.
İngiltere turnesi Joan Baez’le ilişkilerinin de sonu olur. Forest Hill Konseri’ne kendini davet ederek New York’tan Amerika’ya açılmasına yardımcı olan Joan Baez’i, İngiltere turnesinde sahneye davet etmemiştir.
1973’teki “Pat Garrett and Billy The Kid” albümüne kadar bir süre sessiz kalır. Bu yıl, “Knockin’ on Heaven’s Door” ile Bob Dylan olduğunu bir kez daha hatırlattığı yıldır. Üç yıl sonra gelen Desire albümündeki “One More Cup Of Coffee” ise bir başka klasik olacaktır.

Beni Orada Arama
No Direction Home Bob Dylan
Don't Look Back
We Are The World

Boztepe, Trabzon'un Ortahisar ilçesinin 3 kilometre güneydoğusunda yer alan bir tepedir. Değirmendere Vadisi Boztepe'nin doğusunda yer alır.
Bölge eski zamanlardan beri dinî açıdan önemli bir yer, ziyaretgah olmuştur. Bizans ve Pontus döneminde  tepeye Minthrion adı veriliyordu. Boztepe'de dört kutsal çeşme vardır.

Aziz John Kilisesi tepenin en yüksek mevkisindedir. Bölgede daha önce on dokuzuncu yüzyıldan kalma bir kilise olan bir cami bulunmaktadır. Kilise de Mithras'a adanmış bir tapınağın yerini almış olabilir, bu da Minthrion isminin kökeni olabilir.
Kaymaklı Manastırı, "süt çeşmesi" olarak bilinir.
Skylolimne, artık çoğunlukla kuru bir göl.
Kaymaklı Manastırı'nın şapkası süt çeşmesi olarak bilinir.
Ejderha Çeşmesi, (Rumca: Δράκοντπήάσον) Hoşoğlan köyü yakınlarındadır. John Lazaropoulos'un Trebizondlu Aziz Eugenios hakkındaki Logos'una göre, Trebizondlu Aleksios II burada bir ejderha öldürmüştür.
Panagia Theoskepastos Manastırı

Trabzon Haritası
Kaymaklı Manastırı bilgi: www.trabzon.gov.tr

British Museum, İngiltere'nin Londra şehrinde bulunan bir insanlık tarihi, sanat ve kültür müzesidir. Sekiz milyon eserden oluşan kalıcı koleksiyonu, dünyanın en büyük ve en kapsamlı koleksiyonlarından biridir. Müze, başlangıcından günümüze kadar insan kültürünün öyküsünü kayıt altına almaktadır. British Museum, tüm bilgi alanlarını kapsayan ilk halka açık millî müzedir.

British Museum, hekim ve doğabilimci Sir Hans Sloane'un (1660-1753) biriktirdiği ünlü bir kitap, el yazması ve doğa tarihi nesneleri koleksiyonunun hükûmet tarafından satın alınmasıyla 1753'te kuruldu. Oxford kontları Edward ve Robert Harley'nin daha önce miras bıraktıkları önemli el yazması kütüphanesi ve Sir Robert Bruce Cotton'ın (1571-1631) bağışlamış olduğu el yazmaları, sikkeler ve antikalar da Sloane koleksiyonuna katıldı. II. George'un, Krallık Kütüphanesi'ni 1757'de armağan etmesinden iki yıl sonra müze, Bloomsbury'deki Montagu House'da halka açıldı.
19. yüzyılda arkeolojiye ilgi artınca, British Museum, armağan, satın alma ya da çalma-kaçırma (özellikle Anadolu'dan) yoluyla Antik Çağ'la ilgili paha biçilmez yapıtlar elde etti. Atina Akropolisi'ndeki klasik Yunan heykellerinin (Elgin mermerleri) 1816'da elde edilmesi buna örnek verilebilir. 1823'te III. George'un kütüphanesinin alınmasıyla genişleyen koleksiyon için daha geniş bir yer gereksinmesi doğunca, tasarımını Sir Robert Smirke'ün yaptığı günümüzdeki yapı, 1847'de Montagu House'un yerini aldı. Müzenin başkütüphanecisi Sir Anthony Panizzi'nin çizdiği planlara göre yapılan dev kubbeli kütüphane on yıl sonra tamamlandı. Müzenin doğal tarih koleksiyonu, 1883'te Güney Kensington'a taşınarak Doğa Tarihi Müzesi (Natural History Museum) adını aldı. British Museum'daki ve öbür kütüphanelerdeki el yazması ve basılı kitap koleksiyonlarının bir araya getirilmesiyle de 1973'te British Library (Britanya Kütüphanesi) oluşturuldu.

British Museum koleksiyonları dört ana bölümde toplanmıştır: Eskiçağ yapıtları bölümü; sikkeler ve madalyalar bölümü; baskılar ve çizimler bölümü; günümüzde ayrı bir yapıda bulunan "Museum of Mankind" ("İnsanlık Müzesi") adı verilen etnografi bölümü.
Antik çağ yapıtları bölümü Mısır, Batı Asya, Antik Yunan ve Antik Roma, Tarih öncesi İngiltere, Orta Çağ ve Doğu yapıtlarından oluşan ayrı ayrı koleksiyonları kapsar. Müzedeki ünlü yapıtlar arasında, Mısır hiyerogliflerinin Reşit Taşı, Asurbanipal'ın Ninova'daki sarayından gelme Asur kabartmaları, Bodrum'daki Mausoleion'dan frizler, Sutton Hoo Gemi Mezarlığı, tunç ve fil dişinden Afrika heykelcikleri, Breadalbane Broşu sayılabilir.

British Museum resmi web sitesi 27 Kasım 1999 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Call of Duty (Türkçe: Görev Çağrısı, İngilizce telaffuz: [koɫ of dʉti]), birinci şahıs nişancı türü aksiyon oyunları serisidir. Call of Duty 4: Modern Warfare, Call of Duty: Modern Warfare 2, Call of Duty: Modern Warfare 3, Call of Duty: Modern Warfare, Call of Duty: Black Ops 2, Call of Duty: Black Ops 3, Call of Duty: Ghosts, Call of Duty: Advanced Warfare, Call of Duty: Infinite Warfare oyunları modern zamanlara göre kurgulanmıştır. Call of Duty: Black Ops'ta Soğuk Savaş dönemi oyuna konu edilmiştir. Başta Call of Duty: WWII olmak üzere serinin diğer oyunları ise II. Dünya Savaşı konuludur.
Call of Duty önce Microsoft Windows platformu üzerinde başlamış ve ileriki oyunlarla birlikte konsollara da taşınmıştır. Serideki oyunlar Infinity Ward, Treyarch, Gray Matter Interactive, Spark Unlimited, Pi Studios ve Amaze Entertainment gibi birçok yapımcı firma tarafından farklı zamanlarda geliştirilmiş, Activision ve Aspyr Media tarafından da piyasaya sürülmüştür. Oyunlarda ayrıca id Tech 3, IW engine, In Home Engine ve Treyarch NGL gibi farklı oyun motorları kullanılmıştır.

Infinity Ward tarafından geliştirilen ve Activision tarafından 29 Ekim 2003 tarihinde piyasaya sürülen serinin ilk oyunudur. id Tech 3 7 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. oyun motorunu kullanır. Oyundaki Cpt. Price oyuncuların beğenisini toplamıştır. Oyuncular Activision'a Cpt. Price'ın yeni oyunlarda da yer alması için mektup ve e-postalar yağdırmışlardır. Call of Duty 2'de Captain Price tekrar kendini göstermiştir. Ancak oyunun diğer serilerinde Captain Price'ın yerini torunu olan John Price almıştır. Cpt. Price Call of Duty 4: Modern Warfare, Call of Duty: Modern Warfare 2 ve Call of Duty: Modern Warfare 3 oyunlarında da mevcuttur.

Call of Duty'nin gördüğü büyük ilgi üzerine genişleme paketi olarak piyasaya sürülen birinci şahıs nişancı türü bir aksiyon oyunudur. United Offensive, 14 Eylül 2004 tarihinde Gray Matter Interactive tarafından geliştirilmiş ve Activision tarafından dağıtımı üstlenilmiştir. Serinin ilk oyunununun devamı niteliğindeki United Offensive'in konusu Kardeşler Takımı (Band of Brothers) filminden büyük ölçüde etkilenmiştir. Ayrıca "Sicilya Görevi" isimli bölümün The Guns of Navarone adlı filmden etkilendiği tartışılmaktadır.

Infinity Ward tarafından geliştirilen ve Activision tarafından 25 Ekim 2005 tarihinde piyasaya çıkarılan serinin 2. oyunudur. 13 Haziran 2005'te Mac OS X ve 15 Kasım 2005'te Xbox 360 versiyonları raflardaki yerini almıştır. Bu oyunda da Cpt. Price kendisini göstermiştir. Serinin en beğenilmiş oyunlarından biridir. Serinin bu oyunundaki dinamik oynanış yapısı ve gerçekçilik çok beğenilmiştir. Oyun Rus, İngiliz ve Amerikan saflarında yer alınarak Rusya, Kuzey Afrika, Fransa ve Almanya'da geçmektedir.

Xbox 360, PlayStation 2 ve Wii platformlarında piyasaya sürülen serinin üçüncü oyunudur. II. Dünya Savaşı'nda sadece Fransa cephesini konu alan oyundur. Aynı zamanda Treyarch'ın yapımcılığını yaptığı ilk Call of Duty oyunudur.

Serinin beşinci, Treyarch'ın ikinci oyunudur. Yine II. Dünya Savaşı'na dönülmüştür fakat bu sefer Pasifik Cephesi de oyuna eklenmiştir. Treyarch'ın ilk oyunu Call of Duty 3 gibi bu oyun da beğeni toplamıştır. Oyunda bir komutan mutlaka ölür. Savaşta 2 türlü ordu vardır. Ama 1943-1944 yıllarının Rus cephesinde olmaması eleştiriye neden olmuştur. Bu oyundaki Viktor Reznov Ve Dimitri Petrenko Call of Duty: Black Ops'ta da oyuncuların karşısına çıkmıştır.

Seri 2008'den bu yana 9 yıl aradan sonra tekrar II. Dünya Savaşı geri dönüyor. Oyunun yapımcılığını bu kez Call of Duty: Advanced Warfare' ın yapımcısı Sledgehammer Games üstleniyor. İlk resmi fragmanı 26 Nisan 2017'de yayınlandı.

Serinin bomba etkisi yaratan oyunudur. Seride ilk defa II. Dünya Savaşı konusunun dışına çıkılıp modern savaşlar konu edilmiştir. Bu oyun çok iyi eleştiriler almıştır. Activision tarafından çıkartılmıştır. Yaşanan olaylar hayali bir Üçüncü Dünya Savaşı'nı konu alır. Oyunda Call of Duty 2'deki en beğenilen komutan Captain Price görülemez ama onun yerine torunu ordudaki görevini üstlenmiştir. Oyunda Modern Warfare 2 ve 3'teki John 'Soap' MacTavish Çavuş olarak kontrol edilir. Ana düşman Ultranasyonalist Parti lideri Imran Zakhaev'dir. Aynı zamanda Zakhaev'in yardımıyla terör eylemleri yapan Khalad al Asad, oyundaki 2 numaralı teröristtir.

Infinity Ward tarafından geliştirilen ve Activision tarafından 10 Kasım 2009 tarihinde piyasaya çıkarılan serinin 6. oyunudur. Oyun Call of Duty 4: Modern Warfare'ın devamıdır. Oyunda bazı karakterlerin ölümü ve geri dönüşü senaryoya büyük katkı sağlamıştır.

Infinity Ward tarafından geliştirilen oyunun çıkış tarihi 8 Kasım 2011'dir. Oyun Birleşik Krallık, Almanya, Çekya, Amerika Birleşik Devletleri, Somali, Sierra Leone ve Fransa'da geçmektedir.

Treyarch tarafından geliştirilen oyun yine Activision tarafından dağıtıldı. Oyunun konusu Soğuk Savaş'tır ve çıkış tarihi ise 9 Kasım 2010'dur. Oyunun ilk önce Infinity Ward tarafından geliştirileceği sanılıyordu ama serinin 7. oyununda Treyarch başrolde oldu.

Treyarch tarafından geliştirilen oyunun çıkış tarihi 13 Kasım 2012'dir. Oyun 2025 yılında geçmekte olup yönetilen karakter ise Alex Mason'ın oğlu David Mason'dır. Black Ops'taki Hudson Black Ops 2'de de vardır ve Frank Woods ile Alex Mason da savaşa katılmaktadır. Oyunda ara sıra farklı karakterler yönetilebilmektedir.

Oyunun senaryo bakımından serinin önceki iki oyunuyla alakası yoktur. Sadece oyunun Rise&Fall adlı bölümde Hendricks tarafından bir önceki oyundaki Raul Menendez'in adı geçer. Oyunda bir karakter, oyun boyunca oynanmaktadır. Oyun Black Ops 2'den 40 yıl sonra, 2065 yılında geçer. Oyuna başlamadan önce karakteri cinsiyeti ve tipi (dış görünüşü) ayarlanır ve oyuna başlanır. Oyunun konusu, ilk bölümde bir robotun, karakterimizin bütün uzuvlarını koparması ve karakterimize biyonik uzuv takılması ile tekrar hayata dönmesidir.

Oyun Treyarch tarafından geliştirilmiş ve Activision tarafından 12 Ekim 2018 tarihinde yayınlanmıştır. Serinin diğer oyunlarından farklı olarak bu oyun single-player, yani hikâye moduna sahip değil. Bunun yerine oyunda Zombi, Blackout ve Battle Royale modları bulunuyor.

Infinity Ward tarafından geliştirilen oyunun çıkış tarihi 5 Kasım 2013'tür. Oyunda Amerika Birleşik Devletleri'ne karşı birleşerek bir tehdit ve tehlike oluşturan The Federation adındaki Güney Amerika Devletleri ile ABD arasında geçen savaş konuyu oluşturur. ABD  bu tehlikeye karşı Ghosts timiyle oyunda yer alır. Ghosts timi Elias, Keegan, Hesh, Merrick, Logan adındaki askerlerden meydana gelmiştir.Senaryonun 10 yıl öncesinde Elias'la aynı tarafta olan Rorke, oyundaki Geçmişi anlatan bir bölümde Elias'ın onun yerine daha fazla kişiyi kurtarmasını bahane ederek bulunduğu Ghost takımına ihanet eder ve oyunun baş kötü karakteri olur.

Sledgehammer Games tarafından geliştirilen, Activision tarafından ise yayımcılığı yapılan birinci şahıs nişancı türü video oyunudur. Call of Duty serisinin 11. oyunudur. Sledgehammer Games oyunun Microsoft Windows, Xbox One ve PlayStation 4 sürümlerini, High Moon Studios ise PlayStation 3 ve Xbox 360 sürümlerini geliştirmiştir. Çıkış tarihi 2 Kasım 2014'tür. Oyunun hikâyesi 2054 yılında geçiyor. Ülkeler askeri ihtiyaçlarını Atlas Corporation adlı özel bir şirketten karşılıyorlar. Şirketin başında ise Jonathan Irons bulunuyor.

Serinin yeni oyunu Modern Warfare serisi ve Ghosts ile ünlenen Infinity Ward tarafından geliştirilecek ve Activision tarafından yayımlanacak. Serinin 13. oyunu olma özelliği taşıyor. Oyuncular Call of Duty: Ghosts'un devamı olacağını söyleseler de firmadan tam tersi bir açıklama geldi: "Bambaşka bir Call of Duty olacak."  Oyunun yayınlanan fragman videosu Dünya'nın en beğenilmeyen oyun videosu ve Dünya'nın en beğenilmeyen 2. videosu olmuştur.

Call of Duty Resmi Sitesi11 Aralık 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Call of Duty: Black Ops Cold War, Treyarch ve Raven Software tarafından geliştirilen ve Activision tarafından yayınlanan bir birinci şahıs nişancı video oyunudur. Black Ops serisinin beşinci ve Call of Duty serisinin on yedinci oyunudur. Oyun 13 Kasım 2020'de piyasaya sürüldü.

Call of Duty: Black Ops Cold War, "gerçek olaylardan esinlenerek" Soğuk Savaş dönemini konu almaktadır.

18 Mayıs 2019'da Kotaku, Sledgehammer Games ve Raven Software'in stüdyolar arasında artan gerilimlere sahip olması nedeniyle planlanan 2020 oyununun bir karışıklık içinde olduğunu bildirdi. İki kaynak oyunu bir "karmaşa" olarak nitelendirdi. Yanıt olarak Activision, Raven ile birlikte geliştirmeye liderlik etmesi için Treyarch'ı görevlendirdi.
4 Ağustos 2020'de Activision, ikinci çeyrek kazanç çağrısında 2020'de yeni bir Call of Duty unvanının piyasaya sürüleceğini ve Treyarch ile Raven'ın oyunu geliştirdiğini doğruladı. Bu, Modern Warfare 3'ten bu yana iki stüdyo tarafından ortaklaşa geliştirilen ilk Call of Duty oyunu olacak. Ayrıca ilk kez Raven Software ana geliştirici unvanına sahip oldu, daha önceki oyunlarda olduğu gibi çok oyunculu ve ekstra özelliklere yardımcı oldular. Activision başkanı Rob Kostich, ikinci çeyrek kazanç çağrısı sırasında Black Ops Cold War'un Call of Duty: Modern Warfare (2019) ve Call of Duty: Warzone ile "sıkı bir şekilde bağlantılı" olacağını doğruladı.

Call of Duty oyunlarıyla ilgili duyuru ve pazarlamalar genellikle oyunun sonbahar çıkışına göre Nisan veya Mayıs civarında yapılırdı. Ancak Activision, Black Ops Cold War'u Ağustos 2020'de alternatif gerçeklik oyunu (ARG) olarak tanıtmaya başladı. YouTube'daki Call of Duty topluluğunda ünlü olan çeşitli YouTuber'lara sandıklar gönderildi. 10 Ağustos 2020'de açılmasına izin verildiğinde, bir slayt projektörü, kasa başına 10 farklı slayt ve bir bildiri tarafından karşılandılar. 14 Ağustos 2020'den itibaren Black Ops Cold War, pawntakespawn.com adlı bir web sitesinde hayranları şifreleri ve bulmacaları çözmeye ikna ederek şifreler çözüldükten sonra pazarlanmış oldu. Web sitesi, hayranların Soğuk Savaş boyunca karşılık gelen yıllarla ilgili haber bölümleri ve görüntüleri içeren VHS kasetlerini izlemelerine izin verdi.
19 Ağustos 2020'de, tüm şifreler çözüldüğünde, Black Ops Cold War'un fragmanı yayınlandı. Tanıtım fragmanı, eski Sovyet PGU KGB muhbiri ve iltica eden Yuri Bezmenov ile aktif önlemleri tartışan 1984 röportajından bölümler içeriyor. Dünya çapındaki açıklamanın 26 Ağustos 2020 için yapılması planlanıyor.

CBR.com, teaser fragmanının, 1989 Tiananmen Meydanı protestolarının bir saniyelik tasvirinden dolayı Çin'de yasaklandığını bildirdi. Bunun yerine düzenlenmiş bir fragman yayınlandı.

Resmi internet sitesi 19 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Mehmed Cemal Azmi Bey (Osmanlıca: جمال عزمى بك; 1868, Arapkir - 17 Nisan 1922, Berlin), Osmanlı devlet adamı.
I. Dünya Savaşı sırasında olağanüstü sivil ve askeri yetkilerle Trabzon valisi olarak görev yapan Cemal Azmi; savaştan sonra kurulan mahkeme tarafından Trabzon'da Ermeni Soykırımı yapmaktan suçlu bulunup idama mahkûm edilmiş ve Ermeni komitacıların düzenlediği bir suikast sonucu Berlin'de öldürülmüştür.
Tartışmalı bir kişilik olan Cemal Azmi Bey, bir yandan Trabzon valiliği döneminde binlerce Ermeninin boğulmasından sorumlu tutulmakta ve Trabzon Celladı veya "Trabzon'un kasabı" olarak anılmakta iken bir yandan da Rus donanmasının şehri bombalamasına karşı durmuş, Türk ordusuna erzak sağlamak ve Türk ahaliyi Ermeni grupların saldırılarından korumak için büyük çaba göstermiş kurban olarak görülür.

1868 yılında Arapkir’de dünyaya geldi. Babası defter-i hakani (Tapu dairesi) müdürlerinden Osman Nuri Bey, annesi Gülsüm Hanım’dır.
Arapkir’deki ilk tahsilinden sonra öğrenimine İstanbul’da devam etti. 1891’de Mülkiye Mektebi’nin yüksek kısmını bitirdi ve öğretmenliğe başladı. Elaziz İdadisi’nde öğretmenlik, Şam Islahhanesi’nde mektep müdürlüğü yaptıktan sonra Suriye Vilayeti maiyet memurluğunda kaymakamlık stajı yaptı. 1896-197 arasında Suşehri, Ustrumca, Avrethisar, Kosova Merkez kazası kaymakamlıklarında bulundu.
Kosova Merkez Kazası kaymakamlığı sırasında İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne üye oldu. II. Meşrutiyet’in ilanından sonra Seniçe mutasarrıfı olarak atandı. Ardından Siverek, Bolu, Lazistan sancaklarında mutasarrıf olarak görev yaptı. Rize’de görev yaparken kendisine “eli sopalı mutasarrıf” nâmı verildi. I. Dünya Savaşı öncesinde  Trabzon’a vali olarak atandı.

Cemal Azmi Bey, savaş boyunca çeşitli ülkelere ait istihbarat kuruluşlarının üssü haline gelen Trabzon’da dört yıl vali olarak görev yaptı. Osmanlı gizli örgütü Teşkilat-ı Mahsusa’ya her türlü destek ve yardımı sağladı; toplantılarına katıldı; daha önce görev yaptığı Rize bölgesindeki eşkıyaların Teşkilat-ı Mahsusa emrine girmesini sağladı. 3. Ordu’nun ihtiyaçlarını karşılamada etkin rol aldı.
Ruslar’ın Erzurum'u işgal etmesi üzerine 17 Şubat 1919’da Trabzon’u Rum Metropolit Hrisontos’a teslim ederek şehri terk etti, vilayet erkanı ile birlikte o zaman bir ilçe merkezi olan Ordu'ya yerleşti.

İşgalci İtilaf Devletleri tarafından tutuklanmak isteyince ülkeyi terk etti, ailesiyle Berlin’e yerleşti. Berlin’de küçük bir dükkân açarak tütün ticareti ile uğraştı. Dükkânı, kendisi gibi ülkeden kaçan Talat Paşa, Dr. Bahattin Şakir Bey, Doktor Nazım gibi ittihatçıların buluşma noktası haline geldi.

“Trabzon Tehcir Mahkemesi” olarak adlandırılan davada gıyabında yargılandı. İttihat ve Terakki merkezinden aldığı emirleri Trabzon’da uygulamakla suçlandı; birçok Ermeni’nin onun emriyle kurşuna dizilerek veya kayıklara bindirilip denize atılarak öldürüldüğü iddia edildi.  21 Mayıs 1919’da sonuçlanan davada suçlu bulunup gıyabında idama mahkûm edildi.

Cemal Azmi Bey’in ismi, 1919’da Erivan’da toplanan Batı Ermenileri İkinci Kongresi'nde öldürülmesine karar verilen kişiler arasında yer alıyordu.
17 Nisan 1922’de Berlin’de “Nemesis” adlı Ermeni örgütün fedaileri tarafından İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin ileri gelenlerinden Dr. Bahattin Şakir Bey ile birlikte ailesinin gözü önünde öldürüldü. Mezarı, Berlin Türk Şehitliği'ndedir.

1926'da Türkiye hükûmeti, Ermeni çeteciler tarafından siyasi nedenlerle öldürülenlerin ailelerine yardım etmek için bir yasa çıkardı. Meclisin kabul ettiği listede Talat Paşa, Cemal Paşa, Bahattin Şakir, Cemal Paşa'nın yaveri Süreyya ve Nusret Beyler ve Sait Halim Paşa ile birlikte Cemal Azmi Bey de yer aldı.

Talat Paşa
Bahattin Şakir

Cevdet Sunay Müzesi, Trabzon'un Çaykara ilçesinde bulunan, Türkiye'nin 5. Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'ın doğup büyüdüğü ve daha sonra onarılarak müze hâline getirilen tarihî mekân.
Müze, Çaykara ilçesine 21. km uzaklıkta bulunan Ataköy beldesindedir. 1900 yılında Ataköy'de doğan, Genelkurmay Başkanlığı, Türkiye'nin 5. Cumhurbaşkanlığı ve Kontenjan Senatörlüğü yaptıktan sonra 1982 yılında ölen, Trabzon'un yetiştirdiği devlet adamı Cevdet Sunay'ın doğduğu ev restore edilerek 2001 yılında Cevdet Sunay evi- Müzesi olarak ziyarete açılmıştır.
Yapı iki katlı tipik bir köy evi olup dış duvarları kesme taştan, iç bölmeler ahşaptan yapılmıştır. Alt kat depo olarak kullanılmaktadır. Müze olarak düzenlenen zemin katın doğu-batı istikametinde iki kapısı vardır. Girişte geniş bir salon yer almakta, burası geleneksel Karadeniz köy evinin oturma mekanı olarak kullanıldığı biçimiyle düzenlenmiş duvarlar Cevdet Sunay'ın yaşamından kesitleri yansıtan görsellerle süslenmiştir. Çalışma odası olarak düzenlenen mekanda Cevdet Sunay'ın kitapları, fotoğrafları, şilt, berat ve diğer belgelerle çalışma masası ve koltuklar yer almaktadır. Yatak odası, kendi kullandığı karyola, komodin ve diğer özel eşyalarla, misafir odası da yine kendisine ait özgün eşyalarla süslenmiştir.

2008 Trabzon Turizm Rehberi

Félix Marie Charles Texier (d. 29 Ağustos 1802, Versay - ö. 1 Temmuz 1871, Paris), Fransız mimar, arkeolog ve gezgin.

Paris Güzel Sanatlar Yüksek Okulu'nu bitirmiş; Fransız Bilimler Akademisi ve Paris Arkeoloji Enstitüsü üyelikleri yapmıştır. Bayındırlık İşleri Müfettişliği görevi esnasında Fransız Hükûmeti tarafından Anadolu'ya gönderilmiştir. İlki 1833 ve ikincisi 1843 yılında olmak üzere Anadolu'da yıllarca süren seyahat ve incelemeleri sırasında Türkiye'nin çok büyük bir kısmını baştan başa gezip dolaşmış, kazılar yapmış, araştırmalarda bulunmuş ve bütün bu çalışmalarının sonuçlarını yayınlamıştır. Bu eserin, Türkiye Arkeolojisi için belki de en orijinal kısmı, topografik haritasını çıkartıp birçok yerini resimlediği Hititler'in başşehri Hattuşaş (Boğazköy) ile buranın açık hava tapınağı olan Yazılıkaya'yı bulmuş ve dünyaya tanıtmış olmasıdır. Gezip dolaştığı yerlerde sadece antik devirlere ait değil, daha sonraki devirlere ait (Selçuklu, Beylikler, Osmanlı vb.) de önemli şehirlerin, yapı ve anıtların çizimlerini yapmış, uzmanlar tarafından gravürlerle durumlarını tespit etmiştir. Bunlarla da yetinmemiş, Anadolu'nun jeolojik yapısı, coğrafi özellikleri, yer altı ve yer üstü kaynakları ve kültür merkezlerinin tarihi ve o günkü halkın etnik, demografik, kültürel, ekonomik vb. durumu hakkında bilgi vermiş, gözlemlerini aktarmıştır. Texier ilmi merak ve özel ilgileri ile Osmanlı Devletinin hakim olduğu topraklarda seyahat ve araştırma yapmak isteyenleri caydırıcı, kasıtlı ve yanlış propaganda ve görüşleri, kendi çalışmalarına ve görüp yaşadıklarına dayanarak, gerek basın-yayın yoluyla, gerekse aydınlatıcı konferanslarıyla, etkisiz kılmak için de gayret sarf etmiştir.
Yazarın Türkiye'ye ilk seyahatinin (1833-1837) sonuçlarını ihtiva eden Fransızca orijinali, büyük boyda 862 sayfa metin, 239 gravür ve plan ile 5 haritadan oluşmaktadır. Texier ilk seyahatinden on yıl sonra (1843 yılında) Türkiye'ye yaptığı ikinci seyahatini takiben bu eserini, yeni bilgi ve belgeler eklemek suretiyle, daha da olgunlaştırarak yeni bir versiyonunu, yine Paris'te önce 1862, sonra 1882 yıllarında olmak üzere iki kez daha bastırmıştır. Bu defa tek cilt halinde ve 757 sayfa (fakat küçük punto ile çift sütun/1514 sayfa) olarak yayınlanan bu yeni baskı, yukarıda anılan üç ciltlik ilk baskıdan daha az hacimli değildir. Ancak gravürler ve çizimler bakımından ilk baskı daha zengindir.
Ali Suat Bey'in son baskıdan yaptığı tercümeyi esas almakla birlikte, ilk baskıdaki gravür ve çizimlerle bu eseri zenginleştirildi. Ali Suat Bey'in Arap harfli Türkçe tercümesinde 63 gravür, çizim ve resim varken son bu neşride 300 dolayında fazla gravür, çizim ve resim vardır.
Texier'in bu dev eseri, yayınlanır yayınlanmaz ilim dünyasında büyük yankı uyandırmıştır. İçeriği bakımından özellikle Anadolu'yu ilgilendirmesi sebebiyle Türk aydınlarının da dikkatini çekmiş ve daha Milli Mücadele devam ederken, Ali Suat Bey (1869-1932) tarafından Türkçeye tercüme edildi.

Asie mineure: description géographique, historique et archéologique des provinces et des villes de la Chersonnèse d'Asie, 1862 - Küçük Asya
Historique et Archéologique des Provinces et des Villes de la Chersonnése d'Asie (Paris, Typoqraphie de Firmin Didot Frères, Fils et C., Editeurs de L'Institut de France, 1862, 1882)
Description de l'Arménie et de la Perse, de la Mesapotamie (Paris, 1842-1845) - Armeniya, şran ve Mezopotamya'nın Tasviri
Edesse et ses Monuments (Paris, 1859) - Urfa ve Anıtları
L'Architecture Bizantine ou Recueil de Monuments, des Premiers Temps du Christianisme ou Orient (Londra, 1864, R.P Pullar ile birlikte) - Bizans Mimarlığı
The Principal Ruins of Asia Minor (Londra, 1865, R.P Pullar ile birlikte) - Küçük Asya'nın En Önemli Harabeleri

KÜÇÜK ASYA: Coğrafyası, Tarihi ve Arkeolojisi, Charles Texier, Enformasyon ve Dokümantasyon Hizmetleri Vakfı

Tulum, Anadolu'nun kuzeydoğusunda Rize, Artvin, Ardahan, Erzurum ve Gümüşhane'de kullanılan nefesli bir halk çalgısı. Balkan yarımadası ve İskoçya'da kullanılan gaydadan en önemli farklı pes sesleri kontrol edebilen boruya sahip olmamasıdır.

Tulum'un bir enstrüman olarak kullanılmaya başlandığı tarih hakkında kesin bir bilgi olmamakla birlikte Mezopotamya'da ortaya çıktığı sanılmaktadır. Aristophanes'in Akharniyalılar oyunundan (MÖ 425) ve Suetonius'un imparator Nero'nun (MS 54–68) hayatını anlattığı eserinde Utricularius adlı bir tulumcunun varlığından Antik Çağ'da Akdeniz uygarlıklarınca ödünçlendiği anlaşılmaktadır. İskoç gaydasının atası olan gayda-tulum benzeri nefesli sazların Romalılar tarafından Mısır, Anadolu veya Trakya üzerinden kıta Avrupasına taşındığı teorisi bu yüzden kabul görmektedir. 17. yüzyılda bölgeye gelen Evliya Çelebi seyahatnamesinde "dankiyo tulum sazı" ve "Sazende-i dankiyo düdüğü" olarak tanımladığı enstrümanı Trabzon yakınlarında yaşayan halkın icat ettiğini bildirmiştir. Bununla birlikte Antik Yunanca olup "Hayvan derisinden yapılmış torba" anlamına gelen dankiyo kelimesi bugün Trabzon'da neredeyse hiç bilinmediği gibi dini sebeplerle ya da küçükbaş hayvancılığın terkedilmesiyle unutulmuştur. Türkiye-Yunanistan nüfus mübadelesine kadar Rumlar tarafından özellikle Maçka ve Kuzey Gümüşhane'de (Krom, Santa, İmera) yoğun olarak kullanılmaktaydı. Yine 1900'lü yıllara kadar Araklı Karadere vadisindeki Hemşinli orjinli köylerde çalınmakla beraber günümüzde sadece halk tarafından eskiden çalındığı bilinmektedir. Bunun yanı sıra Bayburt'un kuzeyinde yer alan ve Trabzon'a komşu olan bazı köylerde kullanılmaktadır. 1970'lere dek Holo boğazı köylerinde de çalındığı bilinmekte, kemençenin bazı parçaları çalmak için tulum gibi akort edildiğinden Trabzon folklorunda etkisi sürmektedir. Rize'nin İkizdere (bazı köyleri), Pazar, Ardeşen, Çamlıhemşin, Hemşin, Fındıklı, Güneysu, Artvin'in Arhavi, Hopa, Borçka, Yusufeli, Şavşat, Murgul ve Erzurum'un İspir ve Tortum ilçelerinde geleneksel olarak çalınır. Artvin'in iç bölgelerinde Gürcüler tarafından da geleneksel enstrüman olarak kullanılmaktadır. Ardahan ilinin kuzeyi olan Posof ve Hanak'ta kullanılır. İç bölgelerde Tatos Dağları sınırından itibaren yerini davul-zurnaya bırakmaktadır. Tulum, Gümüşhane'de, şehir merkezinin doğusunda bulunan Merkez ilçe köylerinin genelinde davul-zurnayla beraber geleneksel çalgıdır. Önceleri bu yörede yoğun olarak çalınmakta olan tulum günümüzde yerini daha çok davul-zurnaya bırakmıştır ancak bazı Gümüşhane köylerinde yoğun olarak kullanılmaya devam edilmektedir. İran'da Ney Anban adıyla bilinmektedir.

Tüyleri temizlenmiş çebiç adı verilen oğlak derisinden delik yerleri bağlanıp, gövde bölümü elde edilir. Ön ayaklardan birine lülük, birine de nav takılarak yapılmaktadır. Geleneksel olarak boynuzdan yapılan navlar günümüzde ahşaptır. Mübadele ile Yunanistan'a göçen Karadeniz Rumları nav bölümünü boynuzdan yapmaya devam etmektedir ve içine yöresine göre zimbon (Trabzon), çimon/çibu (Rize), zimbon ve çimon kelimeleri Latince "tulum" anlamına gelen tsimpona teriminden ödünçlenmiştir. Terim Yunancaya zampuna (ζαμπούνα η) İtalyanca ise sampogna “tulum, koyun postundan yapılan çoban çalgısı" formunda geçmiştir. Adı verilen kamıştan yapılan komalı-pentatonik sipsi yerleştirilmektedir. Lülükten dudula adlı ağızlıktan üflenerek şişirilen enstrümanda sıkışan hava nav içinde bulunan zimbona gelir ve burada parmaklar sayesinde istenilen ses elde edilir.

"B - si" "A -la" "G -sol" karar seslerinde akort edilen ve komalı pentatonik bir enstrüman olup tek oktavlık ses rengine sahiptir.

Türkçe tulum "deri kap". 13. yüzyıl öncesinde ilk olarak Hakas lehçesinde tulug formunda tespit edilmiştir. Yunanca tilimos “meşin torba”? veya tol-mak “dolmak” fiilinden türediği de ileri sürülmektedir.

Çeşitli dillerde tulum terminolojisi:

Tulum (Türkiye)
Dankiyo, zimpona (Pontus Rumcası)
Guda (Lazca)
Gayda (Bulgarca, Türkçe Trakya'da)
Gajda (Makedonya)
Parakapzuk (Ermenice)
Gudastviri (Gürcüce)
Chiboni (Gürcüce Acaristan ve Artvin'de)
Shuvyr (Çerkez)
Sahbr, Shapar (Çuvaş Türkçesi)
Duda (Macarca)
Tulug (Azerice)
Sabouna (Yunanca)
Ney Anban(Farsça)

Gayda
Kemençe

Özhan Öztürk (2005). Karadeniz Ansiklopedik Sözlük. 2 Cilt. Heyamola Yayıncılık. İstanbul. ISBN 975-6121-00-9
Picken, Laurence. Folk Music Instruments of Turkey. Oxford University Press. London.
Gerard Clauson. An Etymological Dictionary of Pre-Thirteenth Century Turkish. Oxford University Press. 1972

David Megas Komninos (Yunanca: Δαβίδ Μέγας Κομνηνός, Dabid Megas Komnēnos) (yaklaşık 1408 - 1 Kasım 1463), 1459 yılından 1461 yılına kadar Trabzon İmparatorluğu'nun son imparatoru. Trabzon imparatoru IV. Aleksios ile Theodora Kantakuzini'nin oğludur.

David, büyük ağabeyi ve öncülü IV. İoannis'in hükümdarlığında önemli bir rol oynamıştır. Trabzon'da taca varisliği gösteren bir saray unvanı olan despot unvanı kendisine verilmişti. David, kardeşinin Cenevizliler karşı diplomatik ataklarına katılmıştır. 1458 yılında Osmanlı Sultanı II. Mehmet ile Edirne'de anlaşma imzalamış, aynı yılın daha sonrası, yeğeni Theodora'yı Akkoyunlular hükümdarı Uzun Hasan ile evlendirmek üzere ona eşlik etmiştir.

David, tacı ağabeyinin ölümünden sonra, 22 Nisan 1459'dan önce bir zaman giymiştir. İoannis, arkasında Aleksios isminde genç bir oğul bıraktıysa da Trabzon İmparatorluğu'nun zor dönemden geçiyor olması, onun zaten despot olarak ilan edilmesi, herhangi bir muhalefet ile karşılaşmadan imparator olmasını sağladı.
David, Kırım Gotlarından ve Trabzon kontrolü altındaki Mangup'un yarı bağımsız hükümdarının kızı Maria ile evlenmiştir. 1447'den önce bir zaman Maria öldü. David, Bizans imparatoru VI. İoannis'in torununun torunu Eleni Kantakuzini ile evlendi.
Gürcü prensler ile Akkoyunlular hükümdarı Uzun Hasan'ın desteği dışında Osmanlı'ya karşı bir Haçlı seferi düzenleyebilmek için Burgonya Dükü İyi Philip'in dikkatini çekti. Bu çabaları II. Pius tarafından desteklendi. Candaroğulları Beyliği ve Karamanoğulları Beyliği desteğini almak için çaba sarf etti.
Osmanlıya karşı Batı desteği hala çok uzaktı. David, çok yanlış bir zamanlamayla, Sultan'dan öncüllerinin ödediği haraçtan vaz geçilmesini, daha kötüsü Uzun Hasan'dan aracılık etmesini istedi. Bunu Sultan hakaret kabul etti ve 1461 yazında bir sefere karar verdi. Sultan, boğazlardan büyük bir deniz filosu yolladı, kişisel olarak da Anadolu'yu geçecek kara birliklerine kumanda etti. II. Mehmet, Sinop'u aldıktan sonra filoyu Trabzon'a yolladı. Ordusunu Uzun Hasan üzerine yolladı. Bu, David'in önemli müttefiki ile ayrı düşmesine neden oldu. II. Mehmet, Trabzon'a hareket etti. Donanması, karaya çoktan inmiş, David'in ordusunu yenmiş ve şehri bir aydan fazla zamandır kuşatma altında tutuyordu. Osmanlı komutanı Mahmud Paşa, David ile teslim görüşmelerine başlamıştı. David'in haznedarı Georgios Amiroutzes teslim olmasını tavsiye etti. II. Mehmet bu görüşmelerden memnun olmasa da devam etmesine izin verdi. David, ailesi, mahiyeti ve servetine dokunulmadan ve Trakya'da iyi bir emeklilik sözüyle teslim olmaya ikna edildi.

David ailesi ile beraber Edirne'ye yerleştirildi ve yıllık yaklaşık 300.000 gümüş eden Struma Nehri vadisindeki emlakların gelirini toplamaya başladı. David'in Uzun Hasan ile olan ilişkisi ve Sultan'a ihaneti ortaya çıkarılınca, Mart 1463 tarihinde tutuklandı.
II. Mehmet düşük imparatora sert bir sesle bağırdı: "Kur'an ile ölüm arasında bir tercih yap!" David cevap verdi: "Yapılacak hiçbir tercihim yok. Tanrı beni Hristiyan olarak dünyaya getirdi. Hiçbir tehdit beni atalarımın dininden dönmeye zorlayamaz." II. Mehmed son olarak “ O halde öl! İnatçılığınla örnek olduğun oğullarını da yanında günahına ortak ederek götüreceksin" dedi. Fatih'in bir işareti üzerine David Komnenos ve yedi oğlunun başları hemen kesildi. Cesetleri Yedikule Şatosu'nun arkasındaki boş araziye atıldı. Başları kesilenlerin annesi ve eşi olan İmparatoriçe Eleni ölenlerin mezarlarını kazmak için surların dışına çıktı ve cesetlerin üzerindeki yırtıcı kuşlarla epey mücadele ettikten sonra sekiz çukur kazmayı ve eşiyle çocuklarını gömmeyi başardı.

İlk karısı Gotlu Maria'dan çocuğu olmadı. İkinci karısı Eleni Kantakuzini'dan:

Basileios, 1463 idam edildi
Manuil, 1463 idam edildi
İsmi günümüze ulaşmamış oğlu, 1463 idam edildi
Georgios, (1460-1463'ten sonra)
Anna (1447-1463'ten sonra), önce Makedonya Beylerbeyi Zağanos Paşa ile sonra İlvan Bey'in oğlu Sinan Bey ile evlendi
İsmi günümüze ulaşmamış kızı, Guria Prensi II. Mamia ile evlendi

Alexander Kazhdan, (Ed.) (1991). The Oxford Dictionary of Byzantium (İngilizce). Oxford ve New York: Oxford University Press. ISBN 0-19-504652-8. 
W. Miller, Trebizond: The Last Greek Empire of the Byzantine Era, Chicago, 1926.

Deniz Harp Okulu ('DHO) ya da geleneksel adıyla Bahriye Mektebi; 1773 yılında Cezayirli Gazi Hasan Paşa tarafından Kasımpaşa, İstanbul'da Kasımpaşa'da Taşkızak tersanesi içinde, Mühendishane-i Bahri Humayun adı altında kurulmuş, 1851 yılında Heybeliada'ya taşınmış, 1985'ten itibaren de Tuzla, İstanbul'da bulunan Türk Deniz Kuvvetleri ve Sahil Güvenlik komutanlığı'na muharip subay yetiştiren askeri eğitim kurumudur. Mezuniyet törenleri her yıl 31 Ağustos'ta yapılan Deniz Harp Okulunda, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı ve Sahil Güvenlik Komutanlığı bağlısı birliklerde görev yapmak üzere subay yetiştirilmektedir. Okulda endüstri, elektrik-elektronik, bilgisayar, makine ve gemi inşa mühendisliği bölümleri vardır. Ayrıca okulun Pusula adında bir de öğrenci dergisi mevcuttur. Okulun komutanlığını Tümamiral Ramazan Özoğul yapmaktadır. Öğrencilere bahriyeli denmektedir.

Deniz Harp Okulu'nun temelini 1773 yılında Osmanlı Sultanı III. Mustafa döneminde kurulan Tersane Hendesehanesi adı verilen okul oluşturmuştur. Bu okulun kurulması için dönemin Kaptan-ı Deryası Cezayirli Gazi Hasan Paşa'nın emrinde Baron de Tott görevlendirilmiştir. Eğitim ilk olarak yaşlı denizcilere verilmiştir. Sultan III. Mustafa ve Baron de Tott zaman içinde eğitimin geliştirilmesini kararlaştırmışlardır. Bu okul, tam olarak bir okul mahiyyetinde olmamış, üç aylık bir kurs vazifesi görmüştür.
Bundan sonra, yine Baron de Tott ve Cezayirli Gazi Hasan Paşa'nın çalışmaları sonucunda Kasımpaşa'da bulunan Tersane-i Amire'nin Darağacı adı verilen bölgesinde 1776 Şubatında Hendesehane-i Bahri adlı başka bir okul açılmıştır. Okulun eğitim süresi 3 yıl olmuştur. Okulun adı, 1784'te Mühendishane-i Bahr-i Hümayun olarak değiştirilmiş ve yeni bir binaya taşınmıştır. Okul, 1795'te iki bölüme ayrılmıştır. İlk bölümde, Güverte Subayları; İkinci Bölümde, Gemi İnşa Subaylarının eğitimi verilmiştir. 1822 yılında okul, Tersane'nin Parmakkapı bölgesinde bulunan başka bir binaya taşınmıştır.
1838 yılında Güverte Subaylarının yetiştirildiği bölüm Heybeliada'daki Kalyoncu Kışlasına taşınmıştır. 1850'de okulun diğer bölümü de Heybeliada'daki Bahriye Kışlasına taşınmıştır. Tanzimat dönemi ile birlikte okulun eğitim sistemi İngiliz usulü düzenlenmiştir. Bu dönemde okulun bir adı mevcut olmayıp pek çok isimle anılmıştır. Bunlar;

Mekteb-i Bahriye
Mekteb-i Bahriye-i Şahane
Mekteb-i Fünun-i Bahriye
Mekteb-i Fünun-i Bahriye-i Şahane
dir.
Sultan Abdülaziz döneminde okulun eğitimi bir defa daha düzenlenmiş bunun sonucunda, okulun eğitim süresi 8 yıla çıkarılmıştır. Bunun 4 yılı idadi, 2 yılı harbiye, 2 yılı da eğitim gemilerinde olmak üzere düzenlenmiştir.
1909 yılında okulun eğitim sistemi tekrar İngiliz usulüne göre düzenlenmiştir. Balkan Savaşları döneminde de bir düzenleme yapılmıştır. Bunun sonucunda 4 yıl Bahriye Mektebinde okuyan öğrenciler, 1 yıl okul gemilerinde Deniz Talebesi adıyla, sonraki 3 yılda da Mühendis olarak eğitim görmüşler ve sonrasında Üsteğmen rütbesinde esas göreve başlamışlardır.
Cumhuriyet döneminde ilk düzenleme, 1924 yılında yapılmıştır. Okul; Güverte, Makine ve Kâtip olarak üç sınıfa ayrılmıştır. Güverte ve Makine sınıfları için eğitim süresi 1 yılı hazırlık olmak üzere 4 yıl olmuştur. Mezunlar, okul gemilerinde Deniz Talebesi olarak 1 yıllık eğitim almışlar ve bunun sonucunda Mühendis rütbesiyle esas görevlerine başlamışlardır. Genelkurmay'ın 1928 tarihli düzenlemesiyle Heybeliada Bahriye Mektebi adında olan okulun ismi Deniz Lisesi olarak değiştirilmiştir. Bunun dışında Kasımpaşa'da Deniz Çekirdek Okulu adıyla başka bir okul Lise üstü eğitim için kurulmuştur. 1930'da ise bu sistemden vazgeçilmiş ve İki okulun Heybeliada'da eğitime devam etmesi kararlaştırılmıştır. Okulun ismi ise Deniz Harp Okulu ve Lisesi olarak değiştirlmiştir. II. Dünya Savaşı esnasında tedbir olarak okul Mersin'e taşınmıştır. 1946'da Heybeliada'ya geri dönülmüştür.
Eğitim sistemi; 1953, 1969, 1970, 1974 yıllarında pek çok defa değiştirilmiştir. Okul binasının yeterli ihtiyaçları karşılayamaması üzerine Tuzla'da yeni binanın inşaatına 1977'de başlamıştır. İnşaat, 1985'te tamamlanmış ve okul Tuzla'ya taşınmıştır. Dekanlık görevini Marmara Üniversitesi Coğrafya Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Cemaletin Şahin yürütmektedir.

Milli Savunma Üniversitesi

 Vikikaynak'ta Deniz Harp Okulu ile ilgili metin bulabilirsiniz.

Resmî site
Pusula Dergisi12 Kasım 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Gaius Aurelius Valerius Diocletianus (d. 245–ö. 311) 20 Kasım 284 ile 1 Mayıs 305 tarihleri arasında hüküm sürmüş, Roma İmparatorluğu'nu Doğu Roma ve Batı Roma olarak ikiye bölen ve doğu kısmının imparatorluğunu üstlenen bir Roma imparatoruydu.
Diocletianus, tarihçiler tarafından Üçüncü Yüzyıl Krizi (235-284) olarak bilinen döneme son vermiştir. Otokratik bir hükûmet kurmuştur. Roma İmparatorluğu'nun Dominate, Tetrarşi ya da Roma İmparatorluğu'nun sonraki dönemi olarak bilinen (Augustus tarafından oluşturulan Principate sistemine karşılık) ikinci dönemi için zemini hazırlamıştır. Diocletianus'un reformları devlet yapısını temelden değiştirmiş ve imparatorluğun ekonomik ve askerî açıdan dengeye oturmasını sağlamış, bu sayede imparatorluk bir yüzyıl daha bütünlüğünü korumuştur.

Alt tabakadan bir İlliryalı (Solin yakınlarındaki Dioklea) olarak dünyaya gelen Diokles ordu kademelerinde yükseldi. Aşağı Tuna'nın savunmasından sorumlu olarak Moesia kumandanlığı yaptığı biliniyor. 282'de yukarı Tuna'daki lejyonlar Carus'u imparator ilan ettiğinde Diokles de yeni imparatorun güvenini kazanmaya başladı. 283'te konsül oldu ve imparatorluk muhafızlarının süvari bölümünün kumandanlığına getirildi.
Roma İmparatorluğu'nun yükselen yıldızı Carus'un oğlu Numerian'ın kayın pederi Flavius Aper'di. 283 yılında Carus Batı'yı en büyük oğlu Carinus'a emanet ederek, Aper ve Diokles ile birlikte Doğu'ya Sasani İmparatorluğu üzerine yürüdü. Carus Sasanilerin başkentini talan etti ve büyük bir zafer kazandı. Ancak anlatılana göre yıldırım çarpması sonucu temmuz veya ağustos ayında öldü. Böylece arkasında yeni Augustus olarak Numerian'ı ve imparatorluk topraklarına geri götürülmesi gereken bir ordu bırakmış oldu. Aper Numerian'ın hasta olduğunu iddia etti, bu yüzden de imparator kapalı bir arabada seyahate başladı. Askerler gelen kokudan şüphelenerek arabayı açtıklarında Numerian'ın ölmüş olduğunu fark ettiler. Fırsattan yararlanan Diokles, Aper'i Numerian'ı öldürmekle suçladı ve askerlerin önünde bizzat kendisi öldürdü. Hemen akabinde askerler Diokles'i imparator seçtiler.
Ancak Batı'da bir başka meşru imparator daha vardı: Carus'un büyük oğlu Carinus. Carinus ve Diocletianus Belgrad yakınlarında Margus Muharebesi'nde karşılaştılar. Diokles Carinus'u öldürdü ve Diocletianus adıyla Roma İmparatorluğu'nun tek yöneticisi oldu. Kaynaklar muharebe sırasında yaşanalar konusunda çelişmektedir. Aurelius Victor'un anlattığına göre Carinus savaşı kazanmak üzereydi ancak karısının baştan çıkarttığı subaylarından biri kendisini arkadan vurmuştu. Eutropius ise ordusunun Carinus'u yüzüstü bıraktığını anlatmaktadır. Diocletianus alışılmadık bir merhamet göstererek Carinus'un Praetorian prefect'i ve konsülü Aurelius Aristobulus'u öldürmedi ve görevinde bıraktı. Daha sonra Aristobulus'u Afrika konsülü yaptı ve Urban prefect mertebesine getirdi. 285'in aralık ayında Diocletianus subaylarından Maximian'ı Sezar yaptı. 286'da Maximian Augustus konumuna yükseltildi.
235 ve 284 yılları arasında 20-25 imparator, yaklaşık olarak her iki, üç yılda bir yeni bir imparator başa gelmişti. İkisi haricinde bunların hepsi ya suikaste kurban gitmişti ya da savaşta öldürülmüştü. Başlangıçta 284 ile 298 yılları arasında Diocletianus da selefleriyle aynı kaderi paylaşacakmış gibi gözüküyordu. İmparatorluğun bir ucundan öbür ucuna uzun savaşlarda yer alıyor, geniş sınırları muhafaza etmeye çalışıyor ve iç isyanları bastırmakla uğraşıyordu. Ancak 298 yılına gelindiğinde Tuna ve Ren üzerindeki Germen istilacıları defetmiş, Suriye ve Filistin'deki Sasani saldırılarını durdurmuş ve siyasi düşmanlarını yenilgiye uğratmıştı.

Roma İmaparatorluğu'nu neredeyse yıkılmanın eşiğine getiren elli yıldan uzun süren iç dengesizliklerin ardından Diocletianus konumunu güvenli hale getirerek kayda değer bir başarı sağlamıştı. Diocletianus Roma'nın mevcut devlet yapısının sürdürülemez olduğunu düşünüyordu. Önceki nesillerde yaşanan kargaşaları engellemek ve imparatorluğun devamını sağlamak için bir dizi reform başlattı. Bu reformların arasında daha kolay yönetilir hale getirmek için imparatorluğun bölünmesi, imparator seçimi için yeni bir sistem, otokratik bir yönetim ve cumhuriyetçiliğin kalan tüm izlerinin temizlenmesi ve enflasyonla mücadeleyi amaçlayan ekonomik reformlar vardı.
İmparatorun konumu başlangıçta anayasal bir hükümdar olarak dikkatlice maskelenmiş bir diktatörlük mevkiiydi. Meşruiyetini büyük ölçüde karmaşık bir cumhuriyetçi unvan ve uygulamalar düzeninden alan imparator Princep haline geldiğinde ("eşitlerin birincisi", yani "Principate") gücünün büyük bölümünü lejyonlar ve imparatorluk muhafızlarına kumandanlık etmesinden alıyordu. Bu durum tüm imparatorluk unvanları içinde en önemlisi ve imparator kelimesinin kökeni olan imperator (En yüksek kumandan) unvanıyla yansıtılmıştır. Bu düzenlemeler imparatorluğun ilk iki yüzyılında işlemişti. Ancak Septimius Severus döneminden itibaren yöneticiler cumhuriyetçi kuralları giderek zayıflatmaya ya da hepten yok saymaya ve anayasal hükümdardan ziyade daha fazla diktatör gibi hüküm sürmeye başladılar. Bu süreç makamın temellerinin ve meşruiyetinin altını kazmaya başladı. Diocletianus makamın daha itibar sahibi ve daha dengeli hale gelmesi için askerî güçten daha fazlasına dayanması gerektiğini fark etmişti. Bu yüzden imparatorluk meşruiyeti için dine dayalı bir temel oluşturmaya çalıştı. Buna göre kendisi yarı ilahi bir hükümdar ve yüksek konumda bir rahip olacaktı. Eski cumhuriyet unvanı Pontifex Maximus yeni bir önem kazanmaya başlayacaktı.
Diocletianus kendine Dominus et deus ("Efendi ve Tanrı" yani Dominate) şeklinde yeni bir unvan seçti. Ayrıca kendisi Jovius, Maiximian da Herculius unvanını aldı. Böylece kendilerini Jüpiter ve Herkül ilişkilendirmişlerdi. Diokletian gerçekten bir tahtta oturuyordu. Halk içinde gözükmezdi ve şayet huzuruna çıkılacaksa ziyaretçi yere uzanmak ve kesinlikle imparatora bakmamak zorundaydı. Ancak belki cüppesinin eteğini öpebilirdi. Bu şekilde Diokletian mesafeli, gizemli, teokratik ve otokratik bir makam yaratmıştı.
Edward Gibbon'ın bir analizine göre Diocletianus bu törenleri kibrinden ötürü yaratmamıştı. İmparatora yönelik bu tip azamet Augustus'un döneminden beri vardı. Ancak Augustus bunu gizlerken Diocletianus bunu açıkça teşhir ediyordu.

Diocletianus başa geçtikten sonraki ilk dokuz yılın ardından imparatorluğun tek bir imparator tarafından yönetilemeyecek kadar büyük olduğu sonucuna varmıştı. Ren civarındaki barbar istilaları, Mısır'daki sorunlar ve imparatorluğun iç sorunlarıyla aynı anda başa çıkmak mümkün değildi. Getirdiği radikal çözüm haritanın tam ortasından, Roma'nın biraz doğusunda yukarıdan aşağıya düz bir çizgi çekip doğu ve batı olmak üzere imparatorluğu ikiye bölmekti. Bu bölünme kısa vadede kalıcı olmadıysa da 395'ten sonra gerçekleşecek daimi bölünmeye emsal teşkil etmişti.
Roma sisteminde imparatorlarının neye göre başa gelecekleri hiçbir zaman çözülememişti. Net bir kural yoktu ve bu da genellikle iç savaşlara neden oluyordu. İlk imparatorlar evlat edinme yöntemini benimsemişlerdi. Buna göre bir oğul ve vâris evlat ediniyorlardı. Ordu evlat edinme yöntemini beğenmiyor ve imparatorun oğlunun vâris olarak kabul edildiği biyolojik veraseti tercih ediyordu. Senato yeni bir imparator seçme hakkı olduğuna inanıyordu. Dolayısıyla genellikle en azından üç vâris bulunuyordu.
Bu sorunu çözmek ve Doğu ve Batı olmak üzere bölünen imparatorlukta kimin imparator olacağı sorusunu yanıtlamak için Diocletianus Tetrarşi ya da "dörtlü yönetim" adı verilen sistemi kurdu. Buna göre Doğu'da bir kıdemli imparator, Batı'da bir kıdemli imparator başa geçecek, bunların yanında da birer ast imparator olacaktı. Roma imparatorlarına verilen çok sayıda unvan içinde en önemlisi Augustus'du. Bu yüzden iki kıdemli imparator Augustus unvanını alacak, diğer iki ast imparator ise Sezar unvanını alacaktı. Diokletian'ın tasarladığına göre kıdemli imparatorlardan biri emekli olduğunda ya da öldüğünde Sezar onun yerini alacak ve yeni bir ast imparator seçecekti.
292 yılına gelindiğinde Diocletianus sistemi oturtmuş, kendisine Doğu İmparatorluğu'nu seçmiş ve Maximian'a da Batı İmparatorluğu'nu vermişti. İmparatorluk iktidarı artık iki kişinin arasında bölüştürülmüştü. İkisi de kendilerine yeni başkentler seçtiler. Diocletianus'un kendine seçtiği başkent Nicomedia (bugünkü İzmit) idi. Eski başkent imparatorluğun kaderinin orduların gücüyle belirlendiği yerlerden çok uzaktaydı. İki imparatorun imparatorluğu yönetmesini kolaylaştıran bölünme Roma'da kalan senatoyu daha da kenara itmişti. 293 yılında Diocletianus ve Maximian birer Sezar atadılar (sırasıyla Galerius ve Constantius) ve vârisleri olarak belirlediler. Ancak bunlar yalnızca vâris değildi. Her birine kabaca imparatorluğun dörtte biri verilmişti.
Diocletianus'un başa gelmesinden önce neredeyse kesintisiz yarım asırlık iç savaş dönemi düşünüldüğünde Tetrarşi'nin dört imparatorun açgözlülüğüne yenik düşmemesi kayda değerdir. Ancak Roma siyasetinin fırsatçı yapısı çok geçmeden Tetrarşi'nin çözülmesine ve monarşinin yeniden kurulmasına neden oldu. 305 yılında Diocletianus emekli oldu ve Maximian da aynı şekilde davranmaya ikna edildi. İki Sezar önceden tasarlandığı gibi kıdemli imparatorlar oldular. Ama iş yeni Sezarları seçmeye geldiğinde ordu ve senato araya girdi ve kendi adaylarını öne sürdüler. 306 yılında Konstantin batıda bir iç savaş başlattı ve 312'de bu savaşı kazandı. 324 yılı itibarıyla Licinius'dan imparatorluğun doğu bölümünü aldı ve 337 yılında ölümüne kadar tüm imparatorluğu kendi yönetti. İkitidar tekrar Konstantin'in oğulları arasında bölündü. Taht Julian, Valentinian I ve Theodosius I ve diğerlerinin yönetiminde sözde birleştirildiyse de 395 yılına gelindiğinde doğu ve batı kalıcı olarak bölündü.

Diocletianus başa geçtiğinde Roma ekonomisi çökmenin eşiğindeydi. Elli yıl süren iç savaş, Sasanilerle yaşanan çatışmalar, siyasi nedenlere dayalı hacizler ve halkın ordu tarafından yağmalanması geniş çaplı yoksulluğa neden olmuştu. Vergiler düşüktü ve 

Dmitri İvanoviç Yermakov (Rusça: Дмитрий Иванович Ермаков) (1846 - 10 Kasım 1916), Kafkasya fotoğraflarıyla tanınan Rus fotoğrafçıdır.

Yermakov, 1846'da İtalyan mimar Luigi Caribaggio ve Avusturya kökenli Gürcü bir annenin çocuğu olarak Tiflis'te dünyaya geldi. Annesinin daha sonra bir Rusla evlenmesiyle üvey babasının soyadını aldı. 30'lu yaşlarında 93 Harbi'ne askeri topoğraf olarak katıldı.

Sonraki yıllarında Tiflis'te fotoğrafçılıkla uğraştı. İran'a kadarki bölgeyi seyahat eden Yermakov, Kafkasya'daki birkaç arkeolojik geziye katıldı. Bu gezilerde yerli halkın fotoğraflarını çekti. Bu fotoğraflar, bölgedeki insanların 19. yüzyılın sonlarındaki yaşam tarzını, geleneklerini ve kıyafetlerini belgelemektedir. Binlerce örnek günümüzde Gürcistan'daki müzelerde sergilenmektedir. 

Oryantalizm

Don Kişot (İspanyolca telaffuz: [doŋ kiˈxote]) veya Don Kihote (İspanyolca telaffuz: [doŋ kiˈʃote]), İspanyol yazar Miguel de Cervantes tarafından yazılan klasik bir romandır. İlk olarak 1605 ve 1615 yıllarında iki bölüm halinde yayımlanan roman, Batı edebiyatının kurucu eserlerinden biri olarak kabul edilir ve genellikle ilk modern roman olarak değerlendirilir. Roman, birçok tanınmış yazar tarafından "tüm zamanların en iyi kitabı" ve "dünya edebiyatının en iyi ve en merkezi eseri" olarak nitelendirildi. Aynı zamanda dünyanın en çok tercüme edilen kitaplarından biri ve tüm zamanların en çok satan romanlarından biridir.
Romanın konusu, La Mancha'da yaşayan ve alt tabaka soylu olan Alonso Quijano'nun maceralarına odaklanır. Quijano, okuduğu şövalye romanslarına kendini öyle kaptırır ki aklını yitirir ve Don Kişot de la Mancha adını alarak gezgin bir şövalye olmaya karar verir. Amacı, şövalyelik geleneğini yeniden canlandırmak ve ülkesine hizmet etmektir. Yanına sadık bir silahşor olarak basit bir köylü olan Sancho Panza'yı alır. Sancho, Don Kişot'un yüce söylemlerine karşılık, pratik zekâsı ve saf gerçekçiliğiyle hikâyeye ayrı bir boyut kazandırır. Romanın ilk bölümünde Don Kişot, dünyayı olduğu gibi görmek yerine, kendini efsanevi bir şövalye hikâyesinin başkahramanı olarak hayal etmeyi tercih eder. Ancak Salvador de Madariaga'nın Guía del lector del Quijote adlı eserinde belirttiği gibi, hikâye boyunca "Sancho’nun ruhu gerçeklikten hayale yükselirken, Don Kişot’unki ise hayalden gerçeğe doğru alçalır."
Bu kitap, edebiyat dünyasında derin bir etki bıraktı; Alexandre Dumas'ın Üç Silahşorlar (1844) ve Edmond Rostand'ın Cyrano de Bergerac (1897) eserlerindeki doğrudan göndermeler bunun en açık kanıtıdır. Mark Twain, kitabın "ortaçağ şövalyelik saçmalığına duyulan hayranlığı dünyadan silip süpürdüğünü" söyleyerek ona duyduğu hayranlığı dile getirdi. Pek çok eleştirmen tarafından tüm zamanların en büyük edebi eseri olarak kabul edilmektedir.

Cervantes, çalışmalarını dilin Orta Çağ biçimi olan eski İspanyolca'dan bolca örnekleme yaparak modern İspanyolca dilinde yazdı. Temmuz 1604'te Cervantes, eserin ilk bölümünün haklarını bilinmeyen bir meblağ karşılığında yayıncı Francisco de Robles'a sattı. Basım ruhsatı Eylül'de verildi, basımı Aralık'ta tamamlandı ve kitap 16 Ocak 1605'te çıktı.
Eserin satış başarısı, korsan basımlara zemin hazırladı. 1614 yılında gizemli bir yazar tarafından Avellaneda mahlasıyla sahte bir ikinci bölüm yayınlandı. Bu gelişme, Cervantes'i gerçek bir ikinci bölüm yazmaya teşvik etti ve yeni sahte kitapların önüne geçmek niyetiyle olay örgüsünde Don Kişot'u öldürdü. Bu ikinci eser Cervantes'in ölümünden bir sene önce, 1615 yılında yayınlandı.

Cervantes, hakikatte öyle olmadığı halde, ünlü kişilere atfedilerek, süslü sözlerle doldurulmuş olan ve böylece yazarının aslında okura karşı sahtekarlık yapmış olduğu dönemin şövalyelik romanlarını eleştirir. Ona göre bu tür hilekâr tutumlar yerine, yazar özgün olabilmeli ve bu uğurda gerektiğinde yerleşik kalıplarla kavga ederek ve okuru aldatmaksızın ona ulaşabilmelidir. Cervantes'in yine roman kahramanları üzerinden, eski dönemi temsil eden şövalyelik romanlarına yönelik eleştiride bulunurken, "akıllıca sanattan mahrum" bu eserlerin, gereksiz kimseler gibi Hristiyanlık topraklarından kovulması gerektiğinin belirtilmesi dikkat çekicidir.

Don Kişot (Alonso Quijano): Şövalye serüvenleri okumaktan aklı karışmış yaşlı bir aristokrat. Kitabın ana karakteridir.
Rosinante: Don Kişot'un atı.
Sancho Panza: Don Kişot'un silâhtarı.
Dulcinea del Toboso: Don Kişot'un sevdiği kız. Gerçek adı Aldonza Lorenzo'dur.

La Mancha ilinde yaşayan 50'li yaşlarında  bir aristokrat olan Alonso Quijano, şövalye kitaplarına takıntılıdır. O kadar çok okur ki, sonunda çıldırır. Fakat sadece şövalyelerle ilgili konularda çıldırmıştır, diğer konularda ise son derece akıllı bir asilzadedir. Quijano şövalye kitaplarını okuya okuya iyice onlara özenir. Dedesinden kalma zırh, kılıç vs aletleri temizler, kendi gibi sıska olan atını da eyerleyip yola çıkar. Sonra komşusu Sancho Panza'yı vali yapma vaatleriyle kandırıp kendine silahtar yapar. Bir köylü kızını da sevgilisi ilan eder. Ve her şeyini bırakıp yollara düşer.

Romanın Türkçe baskısı Roza Hakmen çevirisiyle YKY tarafından yayınlandı. Romanın arka kapağında şu sözcükler kullanıldı:Romanın 'öz' babası Miguel de Cervantes Saavedra, kendisini izleyen tüm romancıları yapıtlarının 'üvey' babası konumuna düşüreceğini -çünkü Don Quijote'den şu ya da bu biçimde etkilenmemiş tek büyük romancı yoktur- (...) okuruna seslenirken bilebilir miydi?" Jale Parlanın yerinde saptamalarıyla: "Shekaspeare'le birlikte belki de ilk kez 'modern' okuru düşleyen" ve sadece "şövalye romanları"nınn değil, "Rönesans'ta kullanılan bütün yazınsal türlerin otoritesini yıkan" bu öncü yazarın, "1605 yılından beri en çok okunan, en çok sevilen, en çok yorumlanan ve yeniden en çok yazılan" ve belki postmodern anlatıyı bile dört yüzyıl önceden haber veren bu öncü romanı, ilk kez tam anlamıyla Tükçede. 
La Mancha'lı Yaratıcı Asilzade Don Quijote, Roza Hakmen'in İspanyolca aslından yaptığı tam metin çeviriyle (ve Ahmet Güntan'ın şiir çevirileriyle) nihayet dilimizde.
İspanya edebiyat tarihinin en önemli ismi sayılan Cervantes, Don Quijote'yi İspanyolca yazmıştır. İspanyolca ismin Türkçe telaffuzu Don Kişot değil, Don Kihote'dir. Türkiye'de neden doğru kullanılmadığı sorusu ise şöyle açıklanabilir: Fransız İhtilali'nin Osmanlı İmparatorluğu üzerindeki etkileri ve sonrasında yavaş yavaş nükseden Fransız hayranlığı neticesinde, birçok Fransızca eser Osmanlı'nın ilgi odağına yerleşti. Tanzimat döneminde Don Quijote'nin Fransızca baskıları (Don Quichotte) okunurdu. Eserin Fransızcadaki telaffuzu ise Don Kişot'tur. Dolayısıyla yapılan ilk çevirilerde Don Quijote'nin dilimize aktarımı çevirinin çevirisi biçiminde ilerledi.

Don Kişot karakterleri listesi
Don Kişot duvar halıları
Dünya çapında en çok satan kitaplar listesi

Dortmund, Kuzey Ren-Vestfalya'nın Köln ve Düsseldorf'tan sonraki üçüncü büyük şehri ve Almanya'nın dokuzuncu büyük şehridir. 614.495 nüfusuyla Ruhr'un (alan ve nüfus bakımından) en büyük şehri ve aynı zamanda Vestfalya'nın en büyük şehridir. Ren-Ruhr Metropol Bölgesi'nde, Emscher ve Ruhr nehirleri (Ren'in kolları) üzerinde yer alır ve Avrupa Birliği'nde GSYİH bakımından ikinci büyük metropol bölgesidir ve doğu Ruhr'un idari, ticari ve kültürel merkezi olarak kabul edilir. Dortmund, Hamburg'dan sonra Aşağı Almanca lehçesi bölgesinin ikinci büyük şehridir.
Yaklaşık 882 yılında kurulan Dortmund, İmparatorluk Serbest Şehri oldu. 13. ve 14. yüzyıllar boyunca, Hansa Birliği'nin Ren, Vestfalya ve Hollanda Çevresi'nin "başkenti" idi. Otuz Yıl Savaşları sırasında şehir yıkıldı ve sanayileşmenin başlangıcına kadar önemini yitirdi. Şehir daha sonra Almanya'nın en önemli kömür, çelik ve bira merkezlerinden biri haline geldi; sonuç olarak, II. Dünya Savaşı sırasında Almanya'nın en ağır bombardımana maruz kalan şehirlerinden biri oldu. 12 Mart 1945'teki yıkıcı bombardımanlar, şehir merkezindeki binaların %98'ini yok etti. 1.110'dan fazla uçağın katıldığı bu bombardımanlar, II. Dünya Savaşı sırasında tek bir şehri hedef alan en büyük bombardımanlardı. 
Bugün, şehrin binalarının yaklaşık %30'u savaştan öncesine dayanmaktadır. Yüzyıllarca süren çelik ve kömür sanayilerinin çöküşünden bu yana, bölge uyum sağladı ve yüksek teknoloji biyomedikal teknolojisine, mikro sistem teknolojisine ve ayrıca hizmetlere yöneldi. Diğer önemli sektörler arasında perakende, eğlence ve turizm ekonomisi, yaratıcı endüstriler ve lojistik yer almaktadır. Dortmund, İnovasyon Şehirleri Endeksi'nde "Düğüm Şehir" olarak sınıflandırıldı, Avrupa Birliği'ndeki on iki inovasyon şehri arasında yer aldı ve Almanya'nın en sürdürülebilir ve dijital şehri  oldu. Kuzey Ren-Vestfalya'nın üçüncü en işlek havaalanına sahip olan Dortmund, çevredeki Ruhr bölgesi ve Benelüks ülkeleri için önemli bir ulaşım kavşağıdır ve Avrupa'nın en büyük kanal limanıyla Kuzey Denizi'ndeki önemli deniz limanlarına bağlantısı vardır.
Dortmund, birçok kültürel ve eğitim kurumuna ev sahipliği yapmaktadır. Dortmund Teknik Üniversitesi, Dortmund Uygulamalı Bilimler ve Sanatlar Üniversitesi, Uluslararası Yönetim Okulu ve 49.000'den fazla öğrencisi olan diğer eğitim, kültür ve idari tesislerin bulunduğu yerdir. Ostwall Müzesi, Sanat ve Kültür Tarihi Müzesi ve Alman Futbol Müzesi gibi birçok müzenin yanı sıra Konzerthaus veya Dortmund Opera Binası gibi tiyatrolar ve müzik mekanları da bulunmaktadır. Belediye topraklarının neredeyse yarısı su yolları, ormanlık alanlar, tarım alanları ve Westfalenpark ve Rombergpark gibi geniş parklara sahip yeşil alanlardan oluşmaktadır. Bu durum, geçmişte yaklaşık yüz yıllık kapsamlı kömür madenciliği ve çelik üretimiyle keskin bir tezat oluşturmaktadır ve bu da zengin bir Gründerzeit mimari mirası yaratmıştır. Borussia Dortmund, en başarılı Alman futbol kulüplerinden biridir.

Dortmund şehrinde insanların ilk yerleşke tarihine ait arkeolojik izler, Cilalı Taş Devrine kadar uzanıyor. "Dortmund" ilk defa tarih sahnesinde 'Throtmanni' terimiyle MS 882 yılında çıkıyor. MS 990 senesine ait ortaya çıkan bulgulardaysa; o yerleşkede pazar kurma, alışveriş yapma gibi faaliyetlere yönelik ilk hukuki kurallar bulunmakta.
1152 yılında, sonraki zaman diliminde Kutsal Roma İmparatorluk makamına kadar yükselecek olan Kral Friedrich Barbarossa tarafından Dortmund'da, kralın yönetim, ticaret ve sosyal hayata yönelik karar ve danışma heyetleriyle istişaresine sahne olan bir toplantı gerçekleştirilmiştir. Bunun sonucu olarak, takip eden yıllarda birçok zanaâtkar, esnaf ve tâcir, kraliyet konağının çevresi başta olmak üzere Dortmund'a taşınıp yerleşmiş, ticari ve sosyal faaliyetlerine burada devam ettikleri gibi, şehrin gelişmesine de katkıda bulunmuşlardır.
19. yüzyılın ortalarından itibaren kömür madenciliği ve çelik işleme, Dortmund'un tekrar yükselişini ve bir sanayi şehrine dönüşmesini gördü. 1847'de Cöln-Minden Demiryolu'nun açılmasından bu yana Dortmund, Ruhr bölgesinde önemli bir ulaşım merkezi haline gelmiştir. Ekonomik kalkınmaya bir diğer önemli katkı, 1899 yılında Dortmund-Ems Kanalı ve dolayısıyla limanın açılmasıyla sağlanmıştır.
1905 gibi erken bir tarihte, Körne'nin kuruluşu, 1928 Ruhr Bölgesi'nin Yeniden Düzenlenmesi Hakkında Kanun ile Hörde şehrinin (şimdiden 1.340 şehir hakkı almış) kurulmasına yol açan bir birleşmeler dalgası başlattı. 1928 ve 1929 kuruluşlarından bu yana, Dortmund bölgesi eski Grafschaft Mark alanında, eski Serbest İmparatorluk Kenti Dortmund bölgesinden daha fazla olmuştur. İkinci Dünya Savaşı'nın patlak vermesine kadar, şehir manzarası küçük bir kasabadan büyük bir şehre dönüştü. Birkaç yıl içinde şehir merkezi, 1904'te Althoff'un mağaza binası, 1912'deki Krügerhaus veya yeni bir ana istasyon, postane inşa ederek tüm istasyon alanı gibi yeni binaların inşasıyla kökten değişti. ve bir ticaret merkezi olarak Löwenhof veya Hansastrasse'deki atılım gibi kentsel planlama önlemleri.
II. Dünya Savaşı sırasında kentin yüzde 90'ından fazlası ve tarihi kiliseleri, merkezdeki toplam 105 hava saldırısı ve 22.242 tondan fazla bomba ile yok edildi. Yüksek oran, kısmen Dortmund şehrinin bir saldırının tek hedefi haline geldiği sekiz büyük saldırıdan kaynaklanıyor. 12 Mart 1945'teki büyük saldırı sırasında 4.800 tondan fazla bomba şehre çarptı. Bu saldırı bir Alman şehrine karşı en ağır bombalı saldırı oldu. Bu son büyük saldırının ardından sosyal ve ekonomik yaşam durdu.
Bununla birlikte, gerçek yeniden yapılanma, ilk olarak savaş sonrası günlük yaşamda ilk olarak ulaşım ve bağlantı yolları olarak temizlenen zemin ve yukarıdaki sokaklardaki altyapı hatları tarafından belirlendi. Böylece, şehirlerin işlenmesi tamamen yeni bir planlama yerine yeniden yapılanma ve değişiklik olasılığı olarak görülüyordu. Bununla birlikte, savaş sonrası halkın farkındalığı, Orta Çağ kentinin düzeninde sanayileşmenin bir ürünü olarak kentsel durumu tekrarlamama arzusuyla şekillendi. Bu nedenle yeniden yapılanma yıllarının planlama hedefi, kendisini eski ve tarihi mirastan kasıtlı olarak farklılaştırması gereken yeni, açık ve geleceğe dönük bir Dortmund'du. Dortmund nüfusunun şiddetli muhalefetine rağmen, belediye binası veya sinagog gibi cityscapeı şekillendiren birçok bina yıkıldı veya yeniden inşa edilmedi.
Genel olarak, yeniden yapılanma hızla ilerledi, böylece 500.000'inci nüfus 1950'de doğdu.%2,3 işsizlik oranı ile 1952'de tam istihdam hakim oldu ve mükemmel ekonomik koşullar göçmenleri, özellikle de doğu bölgelerinden gelen mültecileri giderek daha fazla çekti. 1956 gibi erken bir tarihte Dortmund'da 624.000 kişi yaşıyordu. 1965 yılında şehir 658.075 nüfusuyla tarihi bir zirveye ulaştı.

Dortmund, 2018 yılında 587.010 nüfusa sahipti ve bunların %35,6'sı göçmenken, çoğu Türk, Suriye, Fas, aynı zamanda Yugoslav, Polonya ve Rus kökenli idi.

Şehirde SPD'nin baskın olduğu bir siyasi eğilim vardır. SPD 2004 yerel seçimlerinde oyların %41'ini alarak en fazla oy alan parti olmuş, onu oyların %32'sini alan Hristiyan Demokrat Birliği takip etmiştir. Yeşiller Partisi %11'lik oy oranıyla üçüncü sıraya yerleşmiştir.

Dortmund Havalimanı şehrin doğusunda yer alan orta büyüklükteki bir hava meydanıdır. Şehrin tren istasyonu Almanya'daki en yoğun trafiğe sahip istasyonlardan biridir.
Araç trafiği en az olan şehirlerden biridir.

Dortmund iyi bir toplu taşıma sistemine sahiptir. Birkaç metro hattı ve otobüs hatları tüm şehri birbirine bağlamaktadır.
Şehir, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra araba dostu olarak yeniden inşa edildi. En çarpıcı özellikler, kent merkezinin güneyinde kentsel alan boyunca uzanan federal yol B1 ve eski şehir duvarı boyunca dört ila altı şeritli şehir içi halkasıdır. Bu halka içinde, araç trafiği çok sınırlı bir ölçüde mümkündür, çünkü bu alanın çoğu yaya bölgesine geliştirilmiştir.

Şehir, Bundesliga'da oynayan Borussia Dortmund takımına ev sahipliği yapar. Takım 1997'de UEFA Şampiyonlar Ligi'ni kazanmıştır.

Şehirde iki adet büyük üniversite bulunmaktadır. Bunlardan Dortmund Üniversitesi 25.000'i aşkın öğrenci ve 4.000'e yakın öğretim görevlisine sahiptir.

 Trabzon, Türkiye
 Zwickau, Almanya
 Amiens, Fransa
 Leeds, Birleşik Krallık
 Rostov-na-Donu, Rusya
 Buffalo, ABD
 Netanya, İsrail
 Novi Sad, Sırbistan
 Xi'an, Çin

Dortmund Panoramik Fotoğraflar 1 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Almanca)

Dârülmuallimîn, Sultan Abdülmecid döneminde, 16 Mart 1848 tarihinde rüşdîyyelere erkek öğretmen yetiştirmek üzere açılan okuldur. 1839 yılında ilan edilen Tanzimat Fermanı ile başlayan bugünkü  modern eğitim ve öğretimin ilk modelini oluşturan rüştiye mekteplerinde başarılı öğretim yapılabilmesi için ortaya çıkan öğretmen ihtiyacının karşılanması gerekiyordu. Darülmuallimin, Darülmuallimin-i Rüşdî olarak da anılır. Darülmuallimin'in açılmasından sonra, sırasıyla Darülmuallimin-i Sıbyan (1870), Darülmuallimin-i İdâdî (1877) ve Darülmuallimin-î Âli açılmıştır. Böylece Türkiye'de öğretmenlik, orta öğretimin ilk basamağından sonra ilköğretim basamağı ile ortaöğretimin ikinci basamağında da çağdaş anlamda meslekleşme sürecine girmiştir. Bu girişimde Darülmuallimin-i Rüşdî bahsi geçen öğretmen okullarının öncüsü  kabul edilir.

Dârülmuallimât

Ebu'l-Fida  (Arapça: أبو الفداء, Kürtçe: Ebûlfîda Îsmaîlê Hemewî veya Ebu'l-Fida İsmail Hamavi (Tam künyesi: el-Melik el-Müeyyed İmadeddin Ebu'l-Fidâ İsmail bin Efdal Ali bin Mahmud) (Kasım 1273-27 Ekim 1331) Kürt filozof, komutan, İslam tarihçisi, coğrafyacı ve (1320-1331) döneminde Eyyubiler Hama Emiridir.
Ay üzerindeki Abulfeda Krateri, ona ithafen adlandırılmıştır.

Ebu'l Fida 1273 tarihinde Hama Emiri II. Mansur Mahmud'un kardeşi ve Ebu'l Fida'nın babası olan Malik el-Efdal'in Moğollar'ın istilasından kaçtığı yer olan Şam'da doğmuştur. Babası zamanın ünlü komutanlarındandı. Ebu'l Fida aynı zamanda Selahaddin Eyyubi'nin babası olan Necmeddin Eyyub'un torunudur.
İyi bir eğitim görmüştür. Çocukluğunda, Kur'an ve bazı fen ilimlerini tahsil etmekle geçirdi. Fakat on iki yaşından itibaren erken bir zamanda sık sık özellikle Haçlılara karşı yapılan askeri seferlere katıldı. 12 yaşında Hospitalier şövalyeleri'nin elinde bulunan Markab muhasarasında Hama Emiri refakatinde bulundu ve çok yararlılıklar gösterdi. Daha sonra Akka, Humus, Trablus ve Rumkale kalelerinin fethine katıldı.
Ebu'l Fida Memlüklü Sultani Baybars'ın Halep'e gönderdiği orduda bazı birlikleri komuta etti. 1298'de Memlük Sultanı Nasır Muhammed'in hizmetine girdi. 1299'da yarı bağımsız irsi Hama Emirliği kaldırıldı; Memlüklüler Devleti'nin bir parçası oldu. Ebu'l Fida hemen bu şehre emir olarak tayin edilmedi ama 1300'de Memlüklüler Şam valisi idaresi altında Hama idarecisi görevi verildi. Kendinin üstünde yörel idareci olan Memlüklüler Şam Valisi olan Emir Tankız ile araları açıldı. Fakat önemli Memlüklu emirleri ve sarayı içinde isim yapmaya başladı. 1312'de Memlükluler devleti içinde Hama şehri idarecisi olarak Melik us-Sahn unvanı verildi. Malatya'da Moğollarla yapılan savaşta büyük mücadele örneği gösterdi. Bu başarılarından dolayı kendisine Sultan tarafından 28 Şubat 1320'de irsi olarak Hama emirliği ve Malik ül Müeyyed unvanı verildi. 1320/1321'de Memlüklu Sultanı Nasır Muhammed'in Hicaz'a yaptığı Hac seferinde ona refakat etti.
Ebu'l Fida epey yıl emir olduğu yerleri sükûnet ve ihtişam içinde, kendini hükûmetin verdiği görevlere ve aynı zamanda şöhretini borçlu olduğu bilimsel çalışmalara adayarak yönetti. Ebu'l Fida, zamanında edebiyat insanlarının, bilim adamlarının cömert bir koruyucusu idi. 1331 yılında Hama'da öldü. Kendi yerine Hama emirliğine, Şam Emiri Tankiz'in da tavsiye ettigi, oglu Efdal Muhammed geldi.

Ebul Fida yaşadığı ve karşılaştığı vakaları yazmasıyla ünlü oldu. Tarih ilmi sahasında en çok tanınan eseri İbn Esir'in El-Kamil fit Tarih adlı ünlü eserinin bir devam mahiyetinde olan Muhtasaru Tarih il-Beşer dir. Bu eserde, ilk peygamber ve ilk insan olan Adem'den başlayarak 1328 yılına kadar vuku bulan hadiselere yer vermiştir. Eser Batı dillerine tercüme edilmiş ve 1870 yılında İstanbul'da ve 1908 yılında Mısır'da basılmıştır.
Ebul Fida'nın bir diğer mühim eseri 1316-1321 tarihleri arasında yazdığı Takvim ül Buldan (Şehirler Dizisi) adlı eseridir. 28 bölümden ibaret, genel coğrafya kitabıdır. Mukaddimeden sonra yeryüzünün denizlerini, dağlarını, ırmaklarını ve göllerini anlatır. Metin, birtakım cetvelleri de ihtiva etmektedir. Bu cetvellerde yer adları ile bunların coğrafi koordinatları gösterilmiştir. Ebu'l Fida bu eserinde, Batlamyus, Muhammed İdrisi, İbn Havkal, İstahri ve Biruni'ni eserlerinden faydalanmıştır. Çeşitli coğrafi hususlarla birlikte Dünya'nın başlıca şehirlerini de bir çizelge halinde anlatmıştır. Avrupa'da bu kitap Reinaud ve De Slane tarafından 1840 yılında neşredilmiştir. Fransızca tercümesi 1848-1883 yılları arasında yayınlanmıştır.
Ayrıca Ebul Fida'nın tıp üzerine yazdığı Kunaş adlı bir kitabı vardır.

The Archival and Documentation Site on Muslims in Britain 10 Eylül 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
The Biographty of Tabari, the Great Islam Historian, in the Renaissance (Monthly Islamic Journal) (İngilizce)
Muslim Scholars of Hama (İngilizce)
Studies on Abul-Fida' al-Ḥamawi (1273-1331 A.D.), Farid Ibn Faghül, Carl Ehrig-Eggert, E. Neubauer. Institute for the History of Arabic-Islamic Science (Institut für Geschichte der Arabisch-Islamischen Wissenschaften) at the Johann Wolfgang Goethe University, Frankfurt am Main, Germany, 1992. (İngilizce)
Selin, Helaine (1997), Encyclopaedia of the history of science, technology, and medicine in non-western cultures., Dordrecht: Kluwer Academic Publishers, ISBN 0-7923-4066-3. (İngilizce)

Erzurum Kongresi, 23 Temmuz-7 Ağustos 1919 tarihleri arasında Erzurum'da toplanan kongredir. 17 Haziran'da Vilâyât-ı Şarkıye Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti Erzurum şubesi tarafından toplanan Erzurum Kongresi, Erzurum Umûmî Kongresi veya Umûmî Erzurum Kongresi olarak da anılır.
Kongreye çoğunluğu işgal altındaki 5 doğu ili Trabzon, Erzurum, Sivas, Bitlis ve Van'dan gelen 62 delege katılmış; 2 hafta süren kongrede alınan kararlar kurtuluş mücadelesinde izlenen çizgide önemli ölçüde belirleyici olmuştur.
Kongreyi geçici başkan olarak Erzurum delegelerinden Hoca Raif Efendi açmış, yoklamanın ardından yapılan oylamada Mustafa Kemal Paşa kongre başkanlığına getirilmiştir.
Aslında Kongre görüşmelerinin 10 Temmuz'da başlaması öngörülmüş, delegelerin bir bölümünün anılan tarihte Erzurum'a gelememesinden dolayı ertelenerek 23 Temmuz'da görüşmelere başlanılmıştır.
23 Temmuz-7 Ağustos 1919 tarihleri arasında merkezi İstanbul'da bulunan Vilâyât-ı Şarkiyye Müdâfaa-i Hukûk-ı Milliye Cemiyeti'nin Erzurum şubesiyle Trabzon Muhâfaza-i Hukûk-ı Milliye Cemiyeti'nin Erzurum'da birlikte düzenledikleri mahalli kongreye Maçka temsilcisi olarak İzzet Eyüboğlu katıldı. Bu kongrede Mustafa Kemal Paşa oy çokluğu ile başkanlığa, Maçka temsilcisi İzzet Bey ve Erzurumlu Hoca Raif Efendi başkan vekilliğine seçildi.

Manda ve himaye reddedilerek ilk kez ulusal bağımsızlığın koşulsuz olarak gerçekleştirilmesine karar verilmiştir.
İlk kez millî sınırlardan bahsedilmiş ve Mondros Ateşkes Antlaşması'nın imzalandığı anda Türk vatanı olan topraklarının parçalanamayacağı açıklanmıştır.
Toplanış şekli bakımından bölgesel olmasına karşın aldığı kararlar bakımından millî bir kongredir.
İlk defa geçici bir hükûmetin kurulacağından bahsedilmiştir.
Erzurum Kongresi, Sivas Kongresi'ne bir ön hazırlık çalışması niteliğindedir.
İlk kez başkanlığını Mustafa Kemal'in yaptığı dokuz kişilik bir Temsil Heyeti oluşturuldu. Bu Temsil Heyeti bir hükûmet gibi görev yapacaktır. (Temsil Heyeti'nin görevi TBMM'nin açılmasına kadar devam edecektir.)
Erzurum Kongresi'nin bir önemi de Batı Anadolu'da Yunan kuvvetlerine karşı mücadele eden Kuvâ-yi Milliye üzerinde büyük moral etkisi yapmış olmasıdır.
Erzurum Kongresi, Mustafa Kemal'in sivil olarak görev aldığı ilk yerdir. Bölgesel bir kongredir.

Kongre, 1881 yılında Mıgırdıç Sanasaryan tarafından kurulan ve 1912'de Ermeni olaylarından sonra kapatılan Sanasaryan Koleji'nin binasında gerçekleştirildi. Kolej, bir eğitim  kurumu olmanın yanı sıra bölgedeki önemli bir Ermeni kültür merkeziydi. Kolej binası, I. Dünya Savaşı sırasında askerî hastane olmuş; işgal yıllarında Ruslar ve Ermeniler tarafından kullanılmış ve 1918'de devlet tarafından satın alınıp Mekteb-i Sultani binası yapılmıştı.
Bağımsız 40'tan fazla odası bulunun bina, 2011-2013'te onarım gördü. Bir bölümü Erzurum Resim Heykel Müzesi, ikinci katındaki Kongre'nin gerçekleştiği salon ve iki oda, Kongre ve Milli Mücadele Müzesi olarak ziyarete açılmıştır.

Erzurum Kongresi delegeleri listesi
Erzurum Atatürk Evi Müzesi

Fabius Brest (31 Temmuz 1823 - 5 Kasım 1900) Fransız oryantalist ressam.

Fabius Brest, Marsilyalı Émile Loubon ve Parisli Constant Troyon tarafından eğitilmiştir. Filistin'de yaşadığı süre boyunca çevresinden etkilenen Loubon'un tavsiyesi üzerine 1855-1859 yılları arasında Türkiye'ye seyahat etmiştir. Türkiye'de birçok manzara resmi yapmıştır. Oryantal ve oryantal mimarisi hayatı boyunca en çok eser verdiği alan olmuştur.

Musée des beaux-arts de Béziers : La place de l'At-Meïdan à Constantinople
musée de l'Échevinage de Saintes : Les Bords du Bosphore à Bebeck.
Musée d'art de Toulon : Le Plan d'Aups
Musée des Beaux-Arts de Marseille : Un caravansérail à Trébizonte ; Vue de Constantinople, côté Asie ; Vue de Constantinople, cote d'Europe ; Vue de Constantinople.
Musée des beaux-arts de Nantes : Vue de Constantinople.
Musée du quai Branly : Café Maure à Alger, café des platanes
Musée des beaux-arts de Pau : Rue de la colonne brûlée à Constantinople.

Lynne Thornton, Les Orientalistes, peintres voyageurs, Courbevoie, ACR Édition Poche Couleur, 1994 978-2-86770-060-6.
Christine Peltre, Dictionnaire culturel de l'orientalisme, Paris, Éditions Hazan, 2003 2-85025-882-2.

Forum Trabzon veya bazen halk arasında Trabzon Forum, Türkiye'nin Trabzon ilinde hizmet veren alışveriş merkezi. Trabzon Forum, 34 bin 500'ü mağaza, 4 bini hipermarket, 5 bini yapı market, 2 bin 200'ü restoran, 3 bini sinema, bin 800'ü park alanı, 500'ü eğlence alanı ve kalan kısmı yeşil alan olmak üzere toplam 72.281 metrekarelik bir alana inşa edilmiştir. Binanın temeli 2006'da atılmıştır. Multi Turkmall'ın Türkiye'deki dördüncü AVM tasarımı olup yapıldığı dönemde Karadeniz'in en büyük AVM'si olarak lanse edilen proje, 21 Haziran 2008'de dönemin Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı olan Recep Tayyip Erdoğan tarafından açılmıştır.
Forum Trabzon, Mart 2022'de 53 milyon Euro karşılığında Artaş Holding tarafından Multi'den satın alındı.

Forum Trabzon'un konsept tasarımını Hollandalı T-T Design, mimarisini Portekizli CPU Architects ve Türkiye'den Arup Mühendislik üstlenmiştir. Kamuoyuna 100 milyon avroya mal olduğu açıklanan AVM'nin mimarisi deniz feneri hatlarını taşımaktadır.
Tesisin 1716 araçlık bir otoparkı bulunmaktadır. Yapının toplam alanı 76.000 m²'dir.

Trabzon'un ilk modern alışveriş merkezi olan ve 16 Aralık 2006'da açılan Mirapark Alışveriş Merkezi'nden sonra Trabzon'da açılan ikinci alışveriş merkezi Forum Trabzon'dur. Forum Trabzon, özellikle KTÜ kampüsüne yakınlığıyla üniversite öğrencilerinin ulaşımı açısından avantajlı hale gelmiş ve Trabzon'daki alışveriş noktalarından biri olmuştur. 2014 verilerine göre %60'ı il dışı ziyaretçi olmak üzere; Forum Trabzon'u yılda 12 milyon kişi ziyaret etmekte, burada 1500 kişilik istihdam sağlanmaktadır. 2013 verilerine göre ise Forum'u aylık ortalama 850 bin kişi ziyaret etmiştir.
Ayrıca, 2010'da Forum Trabzon'da yapılan "Dünyanın En Büyük Ebrusu" rekor denemesi başarılı oldu ve bu ebru Guiness Rekorlar Kitabı'na girdi.

Forum Trabzon'un lansman afişlerinde "Forum" kelimesinin tam ortasına Trabzon kelimesinin konulması ve kelimenin "FoTrabzonrum" olarak okunması "Trabzon'un Rum kenti olduğu çağrışımı yaratıldığı" söylemiyle tepki çekmiştir. Forum Trabzon açıldıktan kısa bir süre sonra yüksek kira bedelleri tartışma yaratmış ve bazı kiracılar kepenk kapatma eylemine gitmiştir.

Ekovitrin Dergisi Ekonomi Oscarları - 2011'in Türkiye'deki En İyi AVM'si

Resmî site

François Rabelais (d. 1483 ile 1494 yılları arasında, Chinon, Fransa - ö. 9 Nisan 1553, Paris), Fransız yazar, doktor, Rönesans düşünürü, keşiş ve Antik Grekçe bilgini. İsminin harflerinin yerini değiştirerek oluşturduğu Alcofribas Nasier mahlası veya Séraphin Calobarsy olarak da tanınır. Tarihsel olarak elimizdeki bilgiler ve eserlerden onun bir fantezi, hiciv, grotesk, müstehcen güldürü ve şarkı yazarı olduğunu biliyoruz. Bir baba ile oğlunun hikâyelerinden oluşan Gargantua ve Pantagruel baş yapıtlarıdır. Rabelais klasik dünya edebiyatının büyük yazarları arasında sayılmakta ve modern Avrupa edebiyatının kurucularından olduğu kabul edilmektedir. Hümanizmin öncülerindendir, Desiderus Erasmus'la çağdaştır. Jean Paul Sartre, Rabelais'nin üslubuna hayranlığını saklamaz ve onun Avrupa düşüncesinin ve Hümanizmin tekamülü açısından önemini Erasmus ile Montaigne arasında köprü olmak derecesinde görür.

Bir avukatın oğludur. Fontelay-le-Comte'daki Fransiskan okulunda eğitim gördü ve orada bir rahip oldu. Rabelais burada Yunanca ve Latince öğrendi ve eski eserleri (hümaniteleri) okudu. Ayrıca bilim, filoloji ve hukuk alanında da çalışmalar yaptı ve bu çalışmaları onun, aralarında Guillaume Budé'nin de bulunduğu çağının Hümanistleri tarafından, tanınmasına neden oldu. Çalışmalarının Fransisken Kilisesi tarafından yönlendirilmesi onu bezdirdi ve Papa VII. Clement 'ye bir dilekçe yazarak Fransisken Kilisesinden ayrıldı. Montpellier Üniversitesi'nde tıp öğrenimi gördü. Lyons'a doktor olarak gönderildi. Doktorasını verdiği sıralarda, ünlü eserleri ‘Gargantua’ ile ‘Pantagruel’ yayımlanmıştı.
Bu eserleri yüzünden Kilise ve Sorbonne'luların lanetine uğradı, eseri sansürlendi ve toplandı, Rabelais Metz'e kaçtı. Hayatının geri kalan yıllarını Quimper yakınlarında geçirdi. Rabelais, Yunan ve Latin Edebiyatı'nı en ince ayrıntısına kadar bilen, Fransız rönesansının en büyüklerinden sayılır. Coşkun bir yaşama sevgisiyle, öğrenme aşkıyla doludur. Eserlerinde canlı, mizah yüklü bir üslûpla yeni insanı yaratmaya çalışmıştır.

Gargantua ve Pantagruel, beş kitaptan oluşan bir seri:
Pantagruel (1532)
La vie très horrifique du grand Gargantua, genellikle Gargantua (1534)
Le Tiers Livre ("Üçüncü kitap", 1546)
Le Quart Livre ("Dördüncü kitap", 1552)
Le Cinquiesme Livre (Beşinci kitap. Bu kitabin Rabelais tarafından yazılıp yazilmadığı tartışmalıdır)

François Rabelais (çev. Nurullah YILDIZ)  (2018 1. basim) Pantagruel, Hasan Ali Yücel Klasikler Dizisi Istanbul:İş Bankası Kültür Yayınları ISBN 9786052953464
François Rabelais (çev. Birsel Uzma)  (2012) Pantagruel, Dünya Edebiyatı Dizisi, Istanbul:Everest Yayınları  ISBN 9786051415208
François Rabelais (çev. Birsel Uzma)  (2011) Gargantua, Istanbul:Everest Yayınları   ISBN 9789752899179
François Rabelais (çev. İsmail Yergüz)  (2010) Gargantua, Ütopya Dizisi  Istanbul:Say Yayınları   ISBN:
François Rabelais (çev. Azra Erhat, Sebahhattin Eyüboğlu, Vedat Günyol)  (2006 1. basim) Gargantua, Hasan Ali Yücel Klasikler Dizisi Istanbul:İş Bankası Kültür Yayınları  ISBN:

Fırat, Güneybatı Asya'nın en uzun ırmağıdır.
Başlangıç noktaları Ağrı Diyadin'den kaynağını alan Murat Nehri ve Erzurum Dumludağ'dan kaynağını alan Karasu Nehri'dir. Bu nehirler Elazığ il sınırlarında birleşerek Fırat Nehri'ni oluşturur. Fırat Nehri sırası ile; Erzincan, Sivas, Tunceli, Elazığ, Malatya, Diyarbakır, Adıyaman, Gaziantep, Şanlıurfa il sınırını belirledikten sonra Suriye, daha sonra Irak topraklarına girer. Irak'ta denize uzak olmayan bir noktada Dicle Nehri ile birleşerek Şattü'l-Arab'ı oluşturur ve Basra Körfezi'ne dökülür. Nehrin en önemli kolları Murat Nehri, Karasu Nehri, Tohma Çayı, Peri Çayı, Kahta Çayı, Çaltı ve Munzur Suyu'dur.

Batı dillerinde Fırat Nehri, Euphrates olarak geçer. Euphrates adı Yunancadan gelen bir sözcüktür. İsmin asıl kaynağı konusunda çeşitli görüşler bulunmaktadır:

Eski Farsçadaki Ufratu' ve Akad dilindeki Purattudur. Eski Farsçadaki sözcüğün Avesta'da geçen huperethuua (geçmesi kolay) olduğu tahmin edilmektedir.
Arapça tasasızlık, rahatlık anlamına gelen "ferahat" kelimesinden gelmektedir.
Fırat; Akadcada Pu-rat-tu, Sümercede Buranun olarak geçmektedir. Kelimenin Hint-Avrupa kökenli olmadığı, Akadca ve Sümerceden kaynaklandığı, Eski Farsça ve Farsça aracılığıyla diğer dillere geçtiği görüşü ağırlık kazanmaktadır. Eski Asur dillerinde de fonetik olarak Fırat sözcüğüne yakın olan pratru kelimesi de ilk gelene ait olan anlamında kullanılmıştır.

Toplam uzunluğu 2.800 km, Türkiye sınırları içinde kalan bölümün uzunluğu ise 1263 km'dir. 720.000 km² su toplama havzasına sahiptir. Türkiye'nin en geniş havzasına sahip olan Fırat Nehri yılda ortalama 30 milyar m³ su taşımaktadır. Bu suyun %80'i Keban barajının yukarısından kaynaklanır. Kış yağışların kar şeklinde olmasından dolayı debi 200 m³/sn'dir. Yağmurlar ve kar erimeleri sebebiyle ilkbaharda hızla yükselerek 2000 m³/sn'ye ulaşır. Temmuzdan itibaren azalmaya başlayan su Eylül-Ekim aylarında en düşük seviyeye ulaşır.
Fırat Nehri'nin rejimi Türkiye'deki diğer akarsulara göre daha düzenlidir. Mart ile Haziran ayları arasında yavaş yavaş kabarır, Temmuz ile Ocak ayları arasında çekilmiş olmasına rağmen yine de bol su akışı olur.

Nehir üzerine Türkiye'nin en büyük barajları inşa edilmiştir. Bu barajlardan Keban Barajı (Elazığ), Karakaya Barajı (Malatya-DİYARBAKIR-Çüngüş), Atatürk Barajı (Adıyaman-Şanlıurfa), Birecik Barajı (Birecik) ve Karkamış Barajı (Kargamış) tamamlanmıştır. 60 metre yüksekliği ve 4.5 km uzunluğu ile Suriye'nin en büyük barajı olan Tabka Barajı da Fırat üzerinde yer alır.
Ayrıca Fırat'ın suyu inşa edilen Şanlıurfa Tünelleri ile Harran Ovası'na ulaştırılmıştır. Binlerce yıldır kuru tarım yapılan ovada sulu tarıma geçilmiş, katma değeri yüksek tarım ürünleri yetiştirilmeye başlanmıştır.
Fırat üzerine kurulmuş beş HES ile Türkiye hidroelektrik üretiminin %31'i elde edilir. Nehir, yüksek dağlar arasında dar ve derin vadilerden akması hidroelektrik potansiyelinin yüksek olmasını sağlamıştır.
Fırat Nehri'nin Türkiye'de en hızlı aktığı yer olan Erzincan'da her yıl yüzlerce turist rafting yapmak için buraya akın etmektedir. Rafting özellikle Avrupalılar tarafından çok sevilen bir spordur ve aynı zamanda spor yapmak için Türkiye'ye geldikleri dallardan en önemlisidir.

Fırat, Batı Asya'nın en uzun nehridir. Karasu Nehri veya Batı Fırat (450 kilometre (280 mi)) ile Murat Su veya Doğu Fırat'ın (650 kilometre (400 mi)) suları birleşir ve güneydoğu Türkiye'nin Keban ilçesinin 10 kilometre (6,2 mi) yukarısına doğru akar. Daoudy ve Frenken, Murat Nehri'nin kaynağından Fırat'ın uzunluğunu 3.000 kilometre (1.900 mi)'de Dicle ile birleştiği yere koydular ve bunun Türkiye içinde 1.230 kilometre (760 mi), Suriye'de 710 kilometre (440 mi) ve Irak'ta 1.060 kilometre (660 mi) olduğunu hesapladılar. Aynı rakamlar Isaev ve Mikhailova tarafından da verilir. Fırat ve Dicle'yi Basra Körfezi ile birleştiren Şattülarap'ın uzunluğu çeşitli kaynaklar tarafından 145-195 kilometre (90-121 mi) olarak verilir.
Hem Karasu hem de Murat Su, Van Gölü'nden kuzeybatıya sırasıyla 3.290 metre (10.790 ft) ve 3.520 metre (11.550 ft) odsü rakımlarda çıkarlar. Keban Barajı yerinde, şimdi Fırat'ta birleşen iki nehir 693 metre (2.274 ft) odsü rakımına düşer. Keban'dan Suriye-Türkiye sınırına kadar, nehir 600 kilometre (370 mi)'den daha kısa bir mesafeden 368 metre (1.207 ft)'de daha akar. Fırat Nehri Yukarı Mezopotamya ovalarına girdiğinde, derece önemli ölçüde düşer; Suriye'de nehir 163 metre (535 ft) düşerken, Hīt ile Şattü'l-Arab arasındaki son kısımda nehir sadece 55 metre (180 ft) odsü'inde akar.

Suriye'de üç nehir suyunu Fırat'a katar; Sajur, Balikh ve Habur. Bu nehirler Suriye-Türkiye sınırı boyunca Toros Dağları'nın eteklerinde yükselir ve Fırat'a nispeten az su katarlar. Gaziantep yakınlarındaki iki dereden çıkan ve Tişrin Barajı'nın rezervuarı ‘na boşalmazdan önce Menbiç çevresindeki ovayı boşaltan Sajur bu kolların en küçüğüdür. Balikh suyunun çoğunu Ayn al-'Arus yakınlarındaki karstik bir kaynaktan alır ve Rakka şehrinde Fırat'a ulaşana kadar güneye doğru akar. Uzunluk, drenaj havzası ve deşarj açısından Habur bu üçünün en büyüğüdür. Başlıca karstik kaynakları, Al-Haseke‘yi geçen Habur'un güneydoğudan aktığı, nehrin güneye döndüğü ve Busayrah yakınlarında Fırata aktığı Ra's al-'Ayn civarındadır. Fırat Nehri Irak'a girdikten sonra, Fırat havzasını Dicle havzasına bağlayan kanallar olmasına rağmen Fırat'ın artık doğal kolları yoktur.

Dünyanın en uzun nehirleri

Fırat Nehri Üzerindeki Barajlar5 Mayıs 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Fırat Üniversitesi 8 Şubat 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Geç Orta Çağ, Avrupa tarihinin 1250-1500 yılları arasında devam ettiği dönemdir. Geç Orta Çağ, Orta Çağ döneminin sonu olup Erken Modern Dönem'den önce gelmektedir.
Yaklaşık olarak 1300 yılına gelindiğinde, Avrupa'da yüzyıllarca süren refah ve büyüme durdu. Büyük Kıtlık ve Büyük Veba Salgını de dahil olmak üzere bir dizi açlık ve hastalık, Avrupa nüfusunu felaket öncesi durumun yaklaşık yarısına düşürdü. İstihdam eksikliğinin yanı sıra toplumsal huzursuzluk ve endemik savaş getirdi. Dönemin pek çok sorununa katkıda bulunmak için, Katolik Kilisesi'nin birliği geçici olarak Batı Bölünmesi ile parçalandı. Bu olaylara bazen Geç Orta Çağ Krizi olarak da adlandırılmaktadır.
Tüm bu krizlere rağmen, 14. yüzyıl aynı zamanda sanat ve bilim alanında büyük bir ilerleme zamanıydı. Orta Çağ'da kök salmış olan eski Yunan ve Roma metinlerine olan ilginin ardından İtalyan Rönesansı başladı. Klasik düşüncelerin bu akını ile birlikte, basılı kelimenin ve demokratik öğrenmenin yaygınlaştırılmasına yardımcı olan basılanın keşfi vardı. Bu iki şey daha sonra Protestan Reformasyonu'na götürdü. Dönemin sonlarına doğru coğrafi keşifler başladı. Osmanlı İmparatorluğu'nun genişlemesi doğu ile ticaret imkânlarını kesmesi Avrupalılar yeni ticaret yolları aramaya zorladı. 1492'de Kristof Kolomb Amerika'ya ve 1498'de Vasco da Gama'nın Afrika ve Hindistan'a sefer düzenledi. Bu keşifler, Avrupa ülkelerinin ekonomisini ve gücünü güçlendirdi.
Bu gelişmelerin getirdiği değişiklikler, bu dönem genellikle Orta Çağ'ın sonu ve Yeni Çağ ve modern tarihin başlangıcı olarak kabul edilmektedir.

Omacl.org: Original sources on the Late Middle Ages
Historyteacher.net: Collection of links on the Late Middle Ages in Europe9 Haziran 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Gülbahar Hâtûn Camii ya da Büyük İmaret Cami ya da Hâtûniye Camii Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim tarafından annesi Gülbahar Hatun adına 1514 yılında Trabzon'da yaptırılmış bir camidir.

Gülbahar Hatun Camii, kendi adıyla anılan mahallede Atapark'ın güneyinde yer alır. Zamanla etrafındaki medrese, imaret, mektep, darü'l-kurra ve türbe ile bir külliye oluşturmaktaydı. Bugün diğerleri yıkılarak sadece doğusundaki türbe ayakta kalmıştır. 
Annesi Gülbahar Hatun'un anısına Yavuz Sultan Selim tarafından 16. yy'ın ilk çeyreğinde (1514) yaptırılmıştır. Zamanında medrese, mektep, imaret ve hamam yapılarını da kapsayan büyük bir külliye içinde yer alıyordu. Toplum hizmetinde birçok vakfı olduğu anlaşılan bu değerli Osmanlı hatununun birçok vakfı gibi buradaki külliyenin de diğer yapıları günümüze ulaşamamıştır.

Camii, beş küçük kubbe ile örtülü beş bölümlü son cemaat yeri, büyük tek kubbe ile örtülü harem kısmı ile doğu ve batıdaki üzeri kubbeli birer zaviye odasından meydana gelmiştir. Son cemaat yerindeki mermer sütunların başlıkları stilize baklava motifidir. Mihrap ve minberi de mermerlerden olan Caminin minberi sade işçiliklidir. Mihrap da ise bitkisel bezeme ve mukarnaslı kavsaraya yer verilmiştir.

Giriş kapısı üzerindeki kitabe, caminin 1885 yılında onarıldığını bildirir. İçteki iyi kalabilmiş kalmişi süslemeler de bu yıllara ait olmalıdır. Trabzon'un ünlü camilerindendir. Camii şu anda Atapark'ta bulunmaktadır. Trabzon'da halkın bir buluşma yeri olarak tanınmaktadır.

 OpenStreetMap'te Gülbahar Hatun Camii ile ilgili coğrafi veriler

Gümüşhane, Gümüşhane ilinin merkezi olan şehirdir.

Türkçe: gümüş ve Farsça: خانه hane=khane kelimelerinin birleşmesi ile oluşmuştur. Şehir ismini yakınlarındaki gümüş madenlerinden almıştır. Bizans döneminde şehrin bulunduğu bölge Haldia (Chaldia) isimleri ile bilinmektedir. 17. yüzyıldan itibaren Osmanlı kaynaklarında yerleşim Gümüşhane olarak adlandırılmaya başlanmıştır. 1850'lerde Helen Revivalizmi'nin bölgede de etkinleşmesi ile birlikte eğitimli Rumlar tarafından şehre Yunanca, gümüş kenti anlamına gelen Argyropolis (Yunanca: Αργυρούπολις. άργυρος argyros "gümüş" + πόλις (polis) kent) denmeye başlanmıştır. Yabancı seyyahlarda kendi dillerine göre kenti adlandırmakla birlikte Argyropolis adını yaygın şekilde kullanmışlardır. Günümüzde Yunanistan'da Atina'nın güneyinde ve Girit'te aynı isimli kentler bulunmaktadır.

Gümüşhane şehrinde yerleşimin ne zaman başladığına dair bilgi bulunmamaktadır. İlk yerleşim, günümüzde şehrin batı-kuzeybatısında bulunan Canca Mahallesi'nde kurulmuştur. Canca Mahallesi'nin güneybatısındaki sarp kayalık alanda da Canca Kalesi bulunmaktadır. Kalenin yapılış tarihi bilinmemektedir. Evliya Çelebi Seyahatnamesinde, İskender'in hükümdarlığı sırasında (MÖ 336-323) Philikos adlı bir görevlisinin bölgede gümüş madenleri bulmasıyla beraber kalenin onarıldığını yazmış olup buna göre kalenin yapılış tarihi daha eski dönemlere uzanmalıdır. Ancak bu görüş, arkeolojik bulgularla birlikte henüz kesinleşmemiştir.
Kimmer ve İskit saldırılarından sonra Pontus Krallığı ve Roma İmparatorluğu, yerleşimin içinde olduğu bölgeye hakim olmuştur. Roma İmparatorluğu'nun bölünmesiyle birlikte yerleşimin de içerisinde olduğu bölge Bizans idaresinde kalmıştır. Bizans kaynaklarında geçen Tzanicha ya da Tzantzakon olarak geçen bahsedilen yerin Canca Kalesi ve yerleşimi olduğu düşünülmektedir. Bizans döneminde yerleşim Haldia theması içerisinde bulunmaktadır. 7. yüzyıl sonlarından itibaren yerleşiminde içinde olduğu bölgeye Arap akınları yaşanmış ve 8. yüzyıl ortalarına kadar yerleşim Bizans-Arap güçleri arasında el değiştirmiştir. Araplar'ın çekilmesiyle yeniden Bizans hakimiyetine katılan yerleşim, 1048 yılından itibaren geçici olarak Türk hakimiyetine girmiştir. 1071 yılında gerçekleşen Malazgirt Meydan Muharebesi sonrasında Emir Mengücek tarafından Türk idaresine alınmıştır. II. Gıyâseddin Keyhüsrev 1237 yılında Anadolu Selçuklu Devleti tahtına geçtikten sonra Trabzon üzerine düzenlediği sefer esnasında tarihi Gümüşhane yerleşimini de ele geçirmiştir. Selçukluların Moğol hakimiyetine girmesinin akabinde İlhanlılar bölgeye hakim olmuş, İlhanlılar'ın zayıflamasıyla da 14. yüzyıl ortalarında Celayirliler'in hakimiyetine katılmıştır. Bundan sonra tarihi yerleşim ve çevresi sırasıyla Eretna Beyliği, Kadı Burhâneddin Devleti, Akkoyunlular, Karakoyunlular ve zaman zamanda Trabzon İmparatorluğu'nun hakimiyeti altında kalmıştır. Osmanlılar'ın 1461 yılında Trabzon İmparatorluğu'nu ilhak etmesiyle yerleşim Osmanlı hakimiyetine girse de 1467'de Akkoyunlular'ca ele geçirilmiştir. 1473 yılında gerçekleşen Otlukbeli Muharebesi'nden sonra kesin Osmanlı hakimiyetine geçmiştir.
1486 yılı kaydında yerleşim "Palu Canca" adıyla bir köy olarak görülmektedir. Osmanlı idaresine geçtikten sonra savaşlarda harap olan yerleşimlerin canlandırılması için çeşitli çalışmalar yapılmış, madenciliğinde gelişmesiyle yerleşim de nüfus artmaya başlamıştır. Bunun sonucunda günümüz Canca Mahallesinin olduğu ilk yerleşim Eski Canca adıyla görülmeye başlarken, günümüz yerleşim merkezinin 4 km güneybatısında Musalla Deresine bakan yamaçta (günümüz Süleymaniye Mahallesi (Gümüşhane) "Nefs-i Canca-yı Ma'den" yerleşimi de kurulmuştur. Bu yeni kurulan yerleşim 17. yüzyılda "Nefs-i kasabayı Gümüşhane nâm-ı diğer Canca" olarak kaza merkezi olarak görülmektedir. 1554 yılında yerleşimde 31 Müslüman hane ve 13 Müslüman mücerred (bekar erkek) ile 113 Hristiyan hane ve 27 Hristiyan mücerred (bekar erkek) kaydedilmiştir. Bu tarihte her hanede ortalama 5 kişinin yaşadığı kabulü ve bekar erkeklerle birlikte 760 kişiye ilave olarak vergiden muaf kişiler ve askeri görevlilerde yerleşimde yaşamaktadır. 1583 yılında ise 50 Müslüman hane 16 Müslüman mücerred (bekar erkek) ile 594 Hristiyan hane kaydedilmiştir. Özellikle madencilik faaliyetlerinin artmasıyla dışarıdan çalışmaya gelinmesine bağlı olarak Hristiyan nüfusta çok yüksek artış olmuştur. Bu tarihte yerleşimde yaşayan sayısı, kayıtlı olanlara ilave olarak vergiden muaflarla birlikte 3300-3500 civarında tahmin edilmektedir. 1643 tarihli avarız kaydına göre yerleşimde; Canca, Meşhed, Hızır İlyas, Hamam ve Ermeni olmak üzere 5 mahalle bulunurken, 134'ü Müslüman ve 569'u Hristiyan olmak üzere toplam 703 hane yaşamaktadır. Kazada 58'i Müslümanlara ve 24'ü Hristiyanlara ait olmak üzere 82 bahçe kaydedilmiştir. Bu tarihte kaza merkezinde; 11 yeniçeri, 8 kale muhafızı, 17 dergah-ı ali sipahileri, 5 tımarlı sipahi, 2 sair olmak üzere 41 ehl-i örf (devlet görevlisi) bulunmaktadır. Bu tarihte şehir sakinlerinin önemli kısmı Canca Madenlerinde çalışmaktadır. Bu kayıtta Canca Mahallesinden 99 Müslüman, diğer dört mahalleden de 545 Hristiyan bu madende çalışmaktadır.
17. yüzyıl başlarında Hacıemin Mahallesi'nin bulunduğu yerde darphane açılmış ve bir süre faaliyet göstermiştir. 18. yüzyılda kasabadan sadece Gümüşhane olarak bahsedildiği ve Canca adının kullanılmadığı görülmektedir. 18. yüzyılda maden ocaklarının suyla dolmaya başlamasıyla madenciliğin yapılamaması sonucu şehrin gelişimini azalmaya başlamıştır. Madenciliğin bitmeye başlamasının yanı sıra 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı da şehrin gerilemesine sebebiyet vermiş, Hristiyan nüfus başta Rusya olmak üzere Osmanlı sınırları dışı ya da içerisindeki başka yerlere göç etmeye başlamıştır. 19. yüzyılda yerleşimi ziyaret eden yabancı seyyahlar madenciliğin bittiğinden bahsederken, halkın ana geçim kaynağının özellikle ayva ve elma yetiştiriciliği başta olmak üzere meyvecilik olduğunu belirtmişlerdir. 1837 yılı nüfus defterine göre yerleşimde 391'i Müslümanlar, 262'si Rumlar ve 185'i de Ermenilerden olmak üzere toplam 838 hane bulunmaktadır. Osmanlı kaynaklarına göre 1839-1861 yılları arasında kasabadaki 384 Hristiyan'ın Osmanlı sınırları içerisindeki başka yerlere ya da Rus topraklarına göç ettiği görülmektedir.
1869 yılında Gümüşhane'de belediye teşkilatı kurulmuş olup ilk belediye başkanı da Hafız Mustafa Efendi olmuştur. 1870 yılında 14 mahallesi bulunan yerleşimde 920 hane bulunmaktadır. 1876 yılında Gümüşhane kasaba merkezinde 11, Bahçeler mevkiinde de 5 adet olmak üzere 16 mahallesi bulunmaktadır. Kasabada merkezinde mahallelerden; 5'i Müslüman, 5'i Rum ve 1'de Ermeni nüfustan oluşmaktadır. Bu mahalleler, Süleymaniye Cami etrafında kurulan Cami-i Kebîr Mahallesi, Cami-i Kebîr Mahallesinin karşısındaki yamaçta bulunan Cami-i Sagîr Mahallesi, Cami-i Cedîd Mahallesi, Cami-i Çarşı Mahallesi, Cami-i Rüstem Mahallesi, Ermeni (Kilise) Mahallesi, İstavroz Mahallesi, Meryem Ana Mahallesi, Ayatodor Mahallesi, Hızırilyas Mahallesi ve Ayana Mahallesidir. Bahçeler mevkisi günümüz şehir merkezi dolayları olup bu mevkide tamamı Müslümanlardan oluşan mahallelerin adı da; Daltaban, Sorda (Bağlarbaşı), Burhaneddin (günümüz Özcan Mahallesi), Emirler ve Saadeddin (günümüz Hasanbey ve Karşıyaka mahalleleri) şeklindedir. 1876 yılı sayımında sadece erkek nüfus sayılmış olup buna göre; Cami-i Kebîr Mahallesinde 55 hanede 173 erkek, Cami-i Sagîr Mahallesinde 41 hanede 109 erkek, Cami-i Cedîd Mahallesinde 76 hanede 149 erkek, Çarşı Mahallesinde 9 hanede 25 erkek, Emirler Mahallesinde 103 hanede 244 erkek, Sorda Mahallesinde 62 hanede 132 erkek, Burhaneddin Mahallesinde 76 hanede 179 erkek, Saadettin Mahallesinde 10 hanede 22 erkek, Ermeni Mahallesinde 54 hanede 147 erkek, Meryemana Mahallesinde 105 hanede 253 erkek, Hızırilyas Mahallesinde 41 hanede 137 erkek, Ayatodor Mahallesinde 22 hanede 51 erkek, Ayana Mahallesinde 5 hanede 9 erkek, İstavroz Mahallesinde 208 hanede 649 erkek yaşamaktadır. Bu tarihteki kayda göre kasabada 14 mahalle olup toplam hane sayısı da 867'dir. 1883'te madenlerin işletmesi hakkını alan Daniel Pappa et Co. şirketi, bir süre madenleri çalıştırmış ancak ekonomik olmaması nedeniyle faaliyetini durdurmuştur. Madencilik faaliyetlerinin bitmesinin yanı sıra, Trabzon-Erzurum yolu güzergahı üzerinde olması nedeniyle kasaba merkezi Harşit Çayı kenarında eskiden bahçelerin bulunduğu Bahçeler mevkisine doğru taşınmaya başlamış ve günümüz yerleşiminin temelleri atılmıştır. 93 Harbi'nde Gümüşhane Rus güçlerince ele geçirilmese de güvenlik nedeniyle göç hareketleri görülmüştür. Öncesinde ve sonrasında madencilik faaliyetlerinin azalması ve bitmesiyle birlikte de Gümüşhane'den göçler görülmüştür. 1893-1894 yıllarında yaşanan kıtlık nedeniyle de özellikle Hristiyanlar başta olmak üzere Trabzon'a göç yaşanmıştır. 1856 yılında ilan edilen Islahat Fermanı uyarınca Hristiyan nüfusa getirilen, Müslümanlar gibi askerlik yapma zorunluluğundan dolayı da yurt dışına gitmek ve yabancı ülke vatandaşlığına geçmek istemekteydiler. 1902 yılına ait bir kayda göre Gümüşhane sancağından çalışmak üzere Rusya başta olmak üzere yurt dışında çalışmak için 684'ü Hristiyan ve 585'i Müslüman olmak üzere toplam 1.264 kişi pasaport başvurusu yapmıştır. Özellikle Hristiyan nüfus çalışmaya gittiği yerlerde kalıcı olarak yerleşmeye başlamış ve ailesini de getirmek için başvurular yapmaya başlamıştır. 1895 yılında Anadolu genelinde olduğu gibi yerleşimde 25 Ekim 1895'te Ermeni isyanına sahne olmuştur. Dönemin Zaptiye Nazırı Hüseyin Nâzım Paşa'nın raporuna göre 247 hane Ermeni'nin olduğu kasabada yaşanan olaylarda, sekizi Ermeni ve ikisi Müslüman olmak üzere toplam 10 kişinin öldüğü belirtilmektedir. 1904 yılı salnamesine göre kasabada 5.930 kişi yaşamakta olup bunun 3.240'ı Müslümanlardan oluşmaktadır.
Kasabadaki Ermeni nüfus sayıca az olduğunda 27 Mayıs 1915'te çıkarılan Tehcir Kanunu uyarınca zorunlu göçe tabi tutulmamıştır. I. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı güçlerinin çekilmesiyle Rus güçleri 19 Temmuz 1916'

Publius Aelius Traianus Hadrianus (Latince telaffuz: [(h)adriˈjaːnus]; 24 Ocak 76 – 10 Temmuz 138), 117 ile 138 yılları arasında Roma imparatoruydu. Hadrianus, Hispania Baetica'da bir İtalik yerleşim yeri olan ve İspanya'daki modern Sevilla'ya yakın olan Italica'da doğdu. Aelia gensinin kolu olan Aeli Hadriani, doğu İtalya'daki Hadria kasabasından geliyordu. Nerva-Antoninus hanedanının bir üyesiydi.
Hadrianus siyasi kariyerinin başlarında, iktidardaki imparator Trajan'ın büyük yeğeni Vibia Sabina ile evlendi. Bu evlilik ve Hadrianus'un daha sonra imparator olması, muhtemelen Trajan'ın karısı Pompeia Plotina tarafından teşvik edildi. Hadrianus tahta geçtikten kısa bir süre sonra, muhtemelen saltanatının güvenliğini tehdit ettikleri için önde gelen dört senatörü yasadışı bir şekilde öldürttü; bu ona senatonun ömür boyu sürecek düşmanlığını kazandırdı. Trajan'ın yayılmacı politikalarını ve Mezopotamya, Asurya, Ermenistan ve Daçya'nın bazı bölgelerindeki toprak kazanımlarını terk ederek daha fazla hoşnutsuzluk kazandı. Hadrianus istikrarlı, savunulabilir sınırların geliştirilmesine ve imparatorluğun farklı halklarının Roma önderliğinde panhellenik bir imparatorluğun tebaası olarak birleştirilmesine yatırım yapmayı tercih etti.
Hadrianus, gayretli bir şekilde kendi İmparatorluk ideallerinin ve kişisel ilgilerinin peşinden gitti. İmparatorluğun hemen hemen her eyaletini ziyaret etti ve imparatorluk ve eyalet işlerine, özellikle de inşaat projelerine doğrudan müdahale etmeyi tercih etti. Özellikle Britanya'nın kuzey sınırını belirleyen Hadrian Duvarı'nı inşa etmesiyle tanınmaktadır. Roma'da Pantheon'u yeniden inşa ettirdi ve büyük Venüs ve Roma Tapınağı'nı yaptırdı. Mısır'da ise İskenderiye Serapeumu'nu yeniden inşa ettirdiği tahmin edilmektedir. Yunan kültürünün ateşli bir hayranı olarak Atina'yı İmparatorluğun kültürel başkenti olarak tanıttı. Yunan genç Antinous ile olan yoğun ilişkisi ve Antinous'un zamansız ölümü Hadrianus'un yaygın ve popüler bir kült oluşturmasına yol açtı. Hadrianus saltanatının sonlarında Bar Kokhba isyanını bastırdı; bu isyanı panhellenik idealinin başarısızlığı olarak gördü.

Hadrianus'un son yılları kronik hastalıklarla geçti. Evliliği hem mutsuz hem de çocuksuz geçti. 138 yılında Antoninus Pius'u evlat edindi ve Antoninus'un Marcus Aurelius ve Lucius Verus'u kendi varisleri olarak kabul etmesi koşuluyla onu halefi olarak atadı. Hadrianus aynı yıl Baiae'de öldü ve Antoninus, Senato'nun muhalefetine rağmen onu tanrılaştırdı. Daha sonraki tarihçiler onu Roma'nın sözde "Beş İyi İmparatoru"ndan biri ve "iyiliksever bir diktatör" olarak saydılar. Esrarengiz ve çelişkili, hem büyük bir kişisel cömertlik hem de aşırı zalimlik kapasitesine sahip ve doyumsuz bir merak, kibir ve hırsla hareket eden biri olarak tanımlandı.

Bir söylenti Hadrianus'un İspanya'da doğduğunu anlatsa da, kendi yazdığı ve şimdi kayıp olan otobiyografisine göre Hadrianus, Roma'da 24 Ocak 76'da İtalyan kökenli ama kuşaklar boyu İspanya da yaşamış bir ailenin üyesi olarak doğdu. praetorio derecesinden bir senatör olan Babası Publius Aelius Hadrianus Afer, zamanının çoğunu Roma'da geçirirdi. Hadrianus’un ataları İtalya'daki antik bir kent olan Picenum, Hadria'dan gelir, ancak aile Scipio Africanus Major'un Hispania Baetica'yı fethinden hemen sonra buradaki Italica şehrine yerleşmişlerdir. Hadrianus Afer, gelecekteki imparator Trajan'ın kuzeniydi. Karısı Domitia Paulina, Gades'dendi (Cadiz) ve Domitiiler başka bir İspanya kökenli aileydi. Hadrianus'un Genç Domitia Paulina adında bir kız kardeşi vardı. Afer'in 85 civarında ölümünden sonra o sıralar dokuz yaşında olan Hadrianus, Trajan ve Publius Acilius Attianus'un vesayeti altına girdi (daha sonra Trajan’ın praefectus praetoriosu olan). Hadrianus, döneminin genç aristokratları gibi değişik konularda eğitildi ve Yunan Edebiyatı öğrenmeye olan düşkünlüğü nedeniyle kendisine Graeculus ("Küçük Yunan") lakâbı verildi.
Hadrianus 14 yaşındayken Italica'yı ziyaret etti ve orada askere yazıldı ancak bundan sonra gelişiminden sorumlu olan Trajan tarafından geri çağrıldı. Onuruna colonia yapıldığı halde Hadrianus Italica'yı bir daha hiç ziyaret etmedi. İlk askeri görevi Lejyon II ''Adiutrix'' tribunelüğüydü. Sonra, Almanya'daki Lejyon I ''Minervia'''ya transfer oldu. 98'de Nerva ölünce Hadrianus, Trajan'ı hemen şahsen bilgilendiren ilk kişiydi. Önce yukarı Pannonia lejyon'una legate ve sonunda da aynı eyalete vali oldu. Aynı zamanda kısa bir süre için Atina archon'uydu ve Atina vatandaşlığına seçilmişti.
Hadrianus, Dacialılara karşı yapılan savaşta oldukça aktifti (Lejyon V ''Macedonica'' legate'si olarak) ve rivayete göre başarıları içim Trajan'dan ödüller kazanmıştı. Saltanatında askerî eylemlerin yokluğuna bağlı olarak, Hadrianus'un askeri becerileri hakkında çok fazla bilgi yoktur, her halukârda ordu hakkındaki güçlü ilgisi, bilgisi ve yönetim becerisinin ispat ettikleri onun olası stratejik yeteneğini gösterir.
Hadrianus, Trajan'ın İran seferine onun karargâhında legate olarak katıldı. Hadrianus ne başlangıç aşamasındaki zaferlerde, ne de savaşın ikinci aşamasında isyan Mezopotamya'ya yayıldığında kayda değer bir şey yaptı. Her halükarda Suriye valisinin artan huzursuzluğu düzenlemek için Dacia'ya gönderilmek zorunda kalınmasının ardından, Hadrianus'a bir yer değiştirmeyle Suriye valiliğine getirildi ve kendisine özgürce komuta etme yetkisi verildi. Trajan ciddi olarak hastaydı ve Roma'ya dönmeye karar verdi. Hadrianus, ordunun arkasını kollamak için muhafız olarak Suriye'de kaldı. Trajan, iyice hastalanmadan önce ancak Selinus'a kadar gelebildi. Hadrianus, her halukârda apaçık halef olduğu halde henüz Trajan'ın varisçisi olarak evlat edinilmemişti. Karısı Plotina (Hadrianus destekçisidir) tarafından refakât edilen Trajan, ölüm döşeğinde yatarken, sonunda Hadrianus'u halefi olarak evlat edindi ve ardından öldü. İddialara göre olayların şekli başka türlü olsaydı sorun bu kadar sessiz çözülemezdi.

Hadrianus hemen Lejyonların desteğini sağladı — olası muhalifi Lusius Quietus, anında ortadan kaldırıldı. Senatonun onayını takiben Trajan'ın belki de tahrif edilmiş evlatlık edinme belgeleri takdim edildi (Trajan'ın himayesinde büyüdüğü halde). Yine de, bu evlatlık edinmenin evraklarının tahrif edildiği söylentisi biraz daha devam etti. Hadrianus'un meşrutiyetinin gerçek kaynağı Suriye ordularının doğrulaması ve Senatonun tasdikinden sonra ortaya çıktı. Tarihi belgelere göre Hadrianus'a düşkünlüğü bilinen Trajan'ın karısı Plotina'nın kâğıtların taklidini yaptırdığının uzun süre spekülasyonu yapıldı.
Hadrianus öncelikle Roma'ya gitmedi. Elini bağlayan doğudan ayrılarak, Trajan zamanında çökmüş olan Yahudi isyanını bastırdı — ardından Tuna cephesine gitmek için ayrıldı. Hadrianus'un yerine eski muhafızı Attianus, Roma'dan sorumluydu. Attianus orada Lusius Quietus'un da dahil olduğu dört senatör tarafından hazırlanan bir entrikayla kuşatılmış olduğunu "keşfetti" ve senatodan ölümlerini talep etti. Mahkemede herhangi bir duruşma olmaksızın, yakalandılar ve düşünmeksizin öldürüldüler.
Hadrianus bu sırada Roma'da olmadığı için, Attianus kendi inisiyatifini kullanarak hareket edebilirdi. Elizabeth Speller'e göre ölümlerinin sebebi Trajan'ın adamı olmalarıydı.

Askeri yönetici olarak kendi büyük kişiliğine rağmen, Hadrianus'un yönetimi büyük askeri çatışmaların eksikliği ile dikkat çeker. Askeri açıdan savunulamaz olduğu gerekçesiyle Trajan'ın Mezopotamya'daki fetihlerinden feragât etti. 121 yılında neredeyse Perslerle bir savaşa giriyordu ancak tehdit barışla sonuçlanan müzakereyle önlendi. Hadrianus'un Yahudiye'deki Yahudi karşıtı tavırları Bar Kokhba ve Rabbi Akiva önderliğinde büyük bir Yahudi ayaklanması'na yol açtı (132–135). Hadrianus'un ordusu sonunda isyanı bastırdı ve Yahudilere karşı Babylon Talmud'uduna istinaden dinsel baskı devam etti.
Barış politikası, imparatorluk sınırları boyunca kalıcı tahkimatların yapılmasıyla güçlendirildi. Bunların en ünlü olanı İngiltere'deki büyük Hadrian Duvarı'dır. Tuna ve Ren sınırları düzenli aralıklarla genellikle ahşap tahkimatlar, hisarlar, ileri karakollar ve özellikle iletişimi geliştirmek ve yerel bölgelerin güvenliğini sağlamak için gözetleme kuleleri inşa edilerek tahkim edildi. Moralleri korumak ve orduyu artan sabırsızlıktan korumak için Hadrianus, yoğun rutin talimler oluşturdu ve orduları kişisel olarak denetledi. Sikkelerinde, askeri imajı sivil imajından daha sık göründüğü halde, Hadrianus'un politikası Kuvvet kaynaklı ve antlaşmalardan oluşan bir barıştı.

Hadrianus, Ronald Symehas tarafından Roma İmparatorları arasında "çok yönlü" bir imparator olarak tasvir edilmiştir. Hadrianus aynı zamanda entelektüel ve sanatsal alanların tümünde bilgisini göstermeyi severdi. Hepsinden öte, Hadrianus sanatı himaye ederdi: Tibur'daki (Tivoli) Hadrian Villası kutsal arazi parçasının yeniden düzenlenmesi olan İskenderiye bahçesinin Roma'daki en güzel örneğidir, kendi bahçesini yapmak için birçok mermerin yerini değiştiren Kardinal d'Este tarafından yağmalanan kalıntıların büyük bölümü kaybolmuştur. Roma Pantheon'u, orijinal olarak Agrippa tarafından inşa ettirilmiştir ancak M.S. 80'de bir yangınla yıkılmış ve ardından Hadrianus zamanında yeniden kubbe formunda yeniden yapılmış ve günümüze kadar ulaşmıştır. En iyi korunmuş Antik Roma yapıları arasındadır ve İtalyan Rönesansı'nda ve Barok dönemde birçok büyük mimarı oldukça etkilemiştir.
Saltanatından çok önce, Hadrianus mimari üzerine güçlü bir ilgi gösterdi ancak göründüğü kadarıyla bu hevesi her zaman hoş karşılanmadı. Örneğin, Trajan Forumu'nun ünlü mimarı Damascuslu (Şamlı) Apollodorus, onun çizimlerini dikkate almadı. Hadrianus'un selefi Trajan, Apollodorus ile mimari bir problem üzerine konuşurken, Hadrianus akıl vermek için sözünü kesince Apollodorus, "Defol git ve kabaklarını boya. Bu problem hakkında hiçbir şey bilmiyorsun." diye cevapladı. "Kabaklar" diye bahsedilen, Hadrianus'un villasındaki "serapeum" gibi boyanmış kubbelerdi. Söylentiye göre Hadrianus, Trajan'ın ardından imparator olunca Ap

Hafız Mehmed Bey (1874, Sürmene - 13 Temmuz 1926, İzmir), TBMM 1. Dönem'de Trabzon mebusluğu yapmış ve II. İcra Vekilleri Heyeti'nde 8 Şubat 1921 - 30 Mart 1921 tarihleri arasında vekaleten (Celalettin Arif Bey'in yerine) Adliye Vekilliği yapmış siyaset adamıdır. Öncesinde Meclis-i Mebûsan 4. ve 5. Dönem Trabzon mebusluğunu da yürütmüştür. Sürmene eşrafından, Memiş Ağa'nın torunu ve Hacı Yakubzâde Ahmed Ağa'nın oğludur.

Ermeni Soykırımı olayları hakkında;

sözlerini söylediği iddia edilmektedir ve kaynak olarak 27 Nisan 1919 Takvîm-i Vekâyi No 3540 gösterilmektedir.
Takvîm-i Vekâyi'nin 27 Nisan 1919 sayısı bölgesel tayinler ve maaş hususu ile alakalıdır ve Ermeni kelimesi dahi geçmemektedir.
Bu konuda üretilmiş olan kaynaklar sağlam bir delile dayanmamaktadır ve dahası 3540 No'lu baskı 27 Nisan 1919'da değil 5 Mayıs 1919'a çıkmıştır.
Böyle bir ifadede bulunduğuna dair şüpheler vardır.

Teşkilat-ı Mahsusa ile bağlantılı olarak ismi sıklıkla anılır.

İzmir Suikastı olayı ile ilgili olarak İzmir'de kurulan İstiklâl Mahkemesi tarafından 13 Temmuz 1926'da idam edilen 13 kişiden biridir. Cezası ertesi gün İzmir Hükûmet Konağı önünde infaz edilmiştir. Ancak, muhtemelen sağlığındaki hizmetlerinden ötürü ve Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası-İzmir Suikastı olayı döneminin karışık bir dönem olmasıyla, sonradan kızı Meliha Engin'e 5269 ve 5814 sayılı Kanunlar gereğince vatani hizmet tertibinden aylık bağlanmıştır.

Khalybler (Yunanca: Χάλυβες, Χάλυβοι) veya Chaldoi (Yunanca: Χάλδοι) klasik dönem yazarlarına göre Klasik antik dönemde Pontus ve kuzey Anadoludaki Kapadokya'da yaşamış halktır. Yaşadıkları bölge Haldia olarak bilinirdi. Haldia, Kızılırmak'tan Giresun ve Trabzon'a kadar uzanırdı.
Khalybler, Mossynoikoi ve Tubal/Tabal/Tibareniler klasik dönem yazarlarına göre Demir Çağı'nda yaşamış ilk milletlerdendi. Χάλυψ, Yunancada, "işlenmiş demir, çelik" anlamına gelir. Kelime, Latinceye, chalybs yani "çelik" olarak geçmiştir. Yunanca bir isim olan Khalybe Hititçede "Kızılırmak diyarı" anlamına gelen Khaly-wa kelimesinden türemiştir. Sadece bir halkı ifade etmekte kullanılmayan Khalybes terimi, Yunancada "demir ticareti yapan Karadeniz'deki sahil halkları" anlamına da gelmektedir.
Khalybler ile ilgili bilinen bilgiler klasik dönem yazarlarının yazdıklarıyla sınırlıdır. Homeros, Strabon ve Ksenophon bu yazarlara örnektir.
Roma İmparatorluğu zamanlarında, Chaldaei (eşsesli ama Semitik Khaldea bir alakası yok) ve Khalybes Plutarkhos tarafından bahsedilmiştir (Lucull. c. 14). Plutarkhos'a göre bu halklar, Roma İmparatorluğu'nun Pontus bölgesinin Pontus Kapadokyası bölümünde yaşamışlardır.

Giorgi Leon Kavtaradze: Probleme der historischen Geographie Anatoliens und Transkaukasiens im ersten Jahrtausend v. Chr., in: Orbis Terrarum 2 (1996) S. 191-216
David Marshall Lang, Грузины. Хранители святынь, Москва. Центрполиграф, 2006. pp. 71–72

Hayasa-Azzi veya Azzi-Hayasa (Hititçe: Ḫaiaša, Ermenice: Հայասա) Geç Tunç Çağınde Doğu Anadolu'nun kuzeyinde hüküm sürmüş iki krallıktan oluşan konfederasyondur. Konfederasyon, Güney Trabzon'da hüküm sürmüş Hayasa, ve Fırat ile Hayasa'nın arasında var olmuş Azzi krallıklarından meydana gelmektedir. Hayasa-Azzi konfederasyonu, MÖ 14. yüzyılda Hititler ile çatışmıştır. Bu çatışma, MÖ 1190 civarında Hatti'nin çöküşüne yol açmıştır.

1920'lerde İsviçreli bilgin Emil Forrer tarafından deşifre edilen Hitit yazıtları, Van Gölü çevresindeki bir dağ ülkesinden bahsetmektedir. Bu ülkenin adı Hayasa ve/veya Azzi'dir. Bazı önde gelen otoriteler, Azzi'yi Işuwa'nın kuzeyinde konumlandırırken diğerleri Hayasa ve Azzi'nin aynı devlet olduğunu kabul ederler.
Hitit Kralı Telepinu ve III. Tudhaliya arasındaki dönem kabataslak kaydedilmiştir. Bu dönemde yazılmış kayıtlardan, Hititlerin başkentleri Hattuşaş'ı Tudhaliya'nın saltanatından önce terk ettiği ve başkentlerini Sapinuwa olarak belirledikleri anlaşılmaktadır. MÖ 14. yüzyılın başlarında Sapinuwa da yakılmıştır. III. Hattuşili'nin kayıtlarına göre, Azziler Samuha'yı hudut bölgesi haline getirmiştir. Kendilerini "büyük medeniyet" olarak kabul eden Hititlerin "Barbar" kabul edilen hangi devletlerle mücadele ettikleri kesin olarak bilinmemektedir.

Hattuşaş'ın Kaşka, Hayasa-Azzi ve diğer devletler tarafından saldırıya uğraması sonucunda III. Tudhaliya, Kızılırmak'ın yukarı mecrasında konumlanmış kült merkezi Samuha kentini Hitit hükümdar ve maiyetinin geçici başkenti yapmaya karar vermiştir. Bununla birlikte, Samuha kenti Azzi ülkesinden gelen birliklerce geçici olarak ele geçirilmiştir. Bu sırada Hatti krallığı o kadar kuşatılmıştı ki, komşu devletler Hattilerin yakın gelecekte çökmesini bekliyordu. Mısır firavunu III. Amenhotep, Arzawa kralı Tarhundaradu'ya şöyle yazmıştır: "Her şeyin bittiğini ve Hattuşaş ülkesinin felç olduğunu duydum." (EA 31, 26-27) Buna karşın, Tudhaliya birliklerini kısa sürede toparlamayı başarmıştır. Bu durum Hatti Krallığını işgal eden Kaşka ve Hayasa-Azzi devletlerini şaşırtmış olabilir. Tudhaliya, daha sonra general Şuppiluliuma'yı (daha sonra Hitit Kralı oldu) Hatti'nin kuzeydoğu sınırlarına Hayasa-Azzi birliklerini yenmesi için göndermiştir. Hayasalılar ilk başta Hitit komutanı ile savaşmak çekinmiştir. Hittitolog Trevor R. Bryce, Tudhaliya ve Suppiluliuma'nın Hayasa-Azzi'yi işgal ettiğini yazmaktadır. İşgalci birlikler daha sonra Hayasa-Azzi Kralı Karanni (veya Lanni) ile Kumaha şehrinin yakınlarında hesaplaşmıştır. Savaştan bahseden Deeds of Suppiluliuma isimli kitapta savaşın sonucunun ne olduğu yazmamaktadır. Bununla beraber Hititlerin Hayasa-Azzi'yi işgalinin başarıyla sonuçlandığı neredeyse kesindir. Suppiluliuma bölgeyi Hititlerin vasal devleti ilan ettiği anlaşmayı Hayasa-Azzi'lerin lideri Hakkana ile imzalamıştır.
Anlaşmaya göre, Hayasalıların elinde bulundurduğu tüm esirleri Hititlere geri gönderecek ve Suppiluliuma'nın "Hattilerin Ülkesi" olarak tanımladığı toprakları terk edeceklerdi. Kısıtlamalara rağmen, Hayasaların lideri Hakkani siyasi ve askeri konularda silik ve itaatkâr değildi. Esir tutulan binlerce Hitit mahkûmun serbest bırakılmasına karşılık, Hattilerin esir tuttuğu Hayasan mahkûmlarının iade edilmesini talep etmiştir.
Saltanatları sırasında, Boğazkale'deki çivi yazılarında Hayasa ve/veya Azzi devletlerini art arda yöneten üç kralın ismi geçmektedir. Bu krallar, Karanni, Mariya ve Hakkani (veya Hukkana) idi. Hakkani, bir Hitit prensesi ile evlenmiştir. Suppiluliuma kral olduğunda, Hakkani Suppiluliuma'nın kız kardeşiyle evlenmek istemiştir.
Hakkani ile imzalanan bir antlaşmada I. Suppiluliuma evlilikle alakalı hükümlülüklerden bahsetmektedir:

Size evlenmeniz için verdiğim kız kardeşimin kız kardeşleri var; kız kardeşimle evlendiğinizde onlar sizin de kardeşiniz olacak. Hatti topraklarında bir yasa vardır. Kız kardeşlerinize, görümcelerinize ya da kuzenlerinize yanaşmayın; buna izin verilmiyor. Hatti Diyarı'nda böyle bir davranışta bulunan kişi yaşamaz; ölür. Ülkenizde kendi kız kardeşinizle, görümcenizle veya kuzeninizle evlenebilirsiniz; çünkü uygar değilsiniz. Hatti'de böyle bir eyleme izin verilemez.

Hayasa-Azzi krallığı bir süre Hititlerin vasal devleti olarak kalmıştır. Suppiluliuma ve oğlu II. Arnuwanda'nın veba sonucu öldüğü düşünülmektedir. Murşili'nin saltanatının yedinci yılında, "Azzilerin efendisi" Anniya, Kaşkalar'ın Pihhuniya ile birleşmesinden yararlanmış ve sınır bölgesi Dankuwa'ya baskın düzenlemiştir. Baskında orada tutulan Hayasalıları ülkesine geri almıştır.
Cavaignac, Anniya'nın saltanatı boyunca birkaç bölgeyi yağmaladığını ve esirleri serbest bırakmayı reddettiğini yazmaktadır. Anniya'nın isyanına Hititler kısa sürede tepki göstermiştir. Hitit Kralı II. Murşili Pihhuniya'yı mağlup etmiş ve Hayasa-Azzi sınırlarına saldırarak esirlerin salınmasını talep etmiştir. Anniya, Murşili'nin talebini reddedince, Murşili Hayasa sınırlarındaki Ura Kalesi'ne saldırmıştır. Sonraki baharda, Murşili birlikleriyle Fırat'ı geçmiş ve ordusunu İngalova'da yeniden düzenlemiştir. Bu bölge, yaklaşık 1000 yıl sonra Ermeni Arsak Krallığı'nın mezar yeri olacaktı. Ele geçirilen kalelerden biri Van Gölü'nün batı tarafında yer almaktadır.
Murşili'nin saltanatının 7 ve muhtemelen 8. yılında, Hayasa-Azzi'ye düzenlediği saldırılara rağmen, Anniya halen esirleri salıp salmamak konusunda kararsızdı. Anniya 2 yıl sonra bile esirleri iade etmeyi reddetmiştir. Murşili saltanatının 9. yılında, Anniya bir kez daha Hattiler'in Kuzeydoğu sınırındaki kuzey bölgesini işgal etmiştir. Istitina topraklarını yok eden Anniya, Kannuwara şehrini kuşatma altına alarak büyük bir karşı saldırı başlatmıştır. Buna ek olarak II. Murşili, Hititlerin Suriye'deki topraklarını kontrol eden kardeşi Sarri-Kusuh'un aynı yıl içinde ölmesiyle zor bir döneme girmiştir. Bu durumu fırsat bilen Nuhašše halkı, Hitit yönetimine karşı bir isyan başlatmıştır. II. Murşili, general Kurunta'yı Suriye isyanını bastırması için Suriye'ye, general Nuwanza'yı (veya Nuvanza') ise Hayasa-Azzi birliklerini Hattilerin kuzey bölgesinden sınır dışı etmesi için göndermiştir. Bazı kahinlere danışan II. Murşili, Nuwanza'ya Yukarı Hatti bölgesini Hayasa birliklerinden alması için seçmiştir. Nuwanza, Hayasa-Azzi'li işgalcileri mağlup etmiştir. O tarihten sonra, Yukarı Hatti bölgesi kral tarafından atanan yerel valilerce yönetilmiştir. II. Murşili Hayasa-Azzi'yi saltanatının onuncu yılında fethetti. Bununla beraber Hayasa-Azzi'liler bir yıl sonrasına kadar resmi olarak fethedildiklerini kabul etmediler.

Murşili, Hayasa-Azzi'yi bir kez daha Hititlerin vasal devleti haline getirmiştir. Anniya'nın yenilmesinden sonra yazılmış Hitit (veya Asur) kayıtlarında Hayasa-Azziler birleşik bir ulus olarak geçmemektedir. Hayasa'ların askerî gücü, II. Murşili'nin Hayasa-Azzi seferiyle neredeyse sıfırlanmıştır.

Hayasa isminin Ermenilerin kendi dillerindeki adı Hayk veya Hay ile olan benzerliği ve Ermenistan'ın Ermenice adının Hayastan olması, Hayasa-Azzi konfederasyonunun günümüz Ermenilerinin genetiğini şekillendirmiş olabileceğini düşündürmektedir. Ayrıca konfederasyonda Ermenice konuşulmuş olabileceği de isim benzerliğinden dolayı ihtimaller arasındadır. Bir teori, Hay'ın Proto Hint-Avrupa dilinde "metal" anlamına gelen * h₂éyos (veya muhtemelen * áyos), kelimesinden türediğini öne sürmektedir. Bu teoriye göre, bölgede geliştirilen madencilik tekniklerine atıfta bulunan Hayasa adı, "metal toprağı" anlamına gelmektedir. Hayastan terimi, eski Mezopotamya tanrısı Haya (ha-ià) ve Enki ile ilişkilendirilen başka bir tanrı olan Ebla ile de bağlantılı olabilir. 1962'de yazılmış Büyük Sovyet Ansiklopedisi, Ermenilerin MÖ 12. yüzyılda Hayasa'nın Şupria'ya göç edişinden bahsetmektedir. Bu durum, iki isim arasında benzerliğin rastlantısal olma olasılığı nedeniyle itirazlara açıktır.
Hayasa-Azzi'nin kapsadığı alan, sonraki dönemde Küçük Ermenistan olarak bilinecek bölgenin yanı sıra Antik Ermenistan'ın batı ve güneybatı bölgelerinden oluşmakta idi. Aramadz, Anahit, Mher, Nane ve Barsamin gibi Hristiyanlık öncesi Ermeni tanrıların ana tapınakları Hayasa'da bulunmaktaydı. MÖ 1. biyıla tarihlenen Arsak hanedanının kraliyet mezarları bu bölgede yer almaktadır.
Bununla birlikte, bazı akademisyenler Ermenilerin Hayasa bölgesine özgü olduklarına, diğer akademisyenler ise kuzey veya doğu bölgelerinden (modern Güney Gürcistan veya kuzey Ermenistan) Hayasa bölgesine taşındıklarına inanmaktadır. Tarihçiler arasında küçük bir grup, Friglerin Hititleri istilasıyla beraber, varsayımsal olarak Ermeni-Frigler olarak adlandırılan topluluğun Hayasa-Azzi'ye yerleştiğini ve Urartu'nun batı bölgelerine yayılmış yerel halkla kaynaştığını iddia etmektedir. Ermeni-Frig bağlantısına dair neredeyse hiçbir kanıt yoktur.

Hurriler
Frigyalılar
Hititler
Hint-Avrupa dilleri

Vyacheslav V. Ivanov ve Thomas Gamkrelidze, "Hint-Avrupa Dillerinin Erken Tarihi", Scientific American; hac. 262, N. 3, 110-116, Mart 1990.

Hayri Gür Spor Salonu, Trabzon'un Ortahisar ilçesinin Pelitli semtinde bulunan ve Basketbol Süper Ligi'nde mücadele eden Trabzonspor'a ev sahipliği yapan, 7.500 kişi kapasiteli spor salonu.

Salon EYOF Trabzon 2011 için yapılmaya başlanmıştır. Önceleri salonun 5.000 kişi kapasiteli olması planlansa da, daha sonra bu rakam 7.500'e çıkartılmıştır. Salon Trabzon'un Pelitli semtinde bulunur. Bunun için adı Trabzon Pelitli Spor Salonu olması öngörülse de; Trabzonspor'un ilk teknik direktörü ve Trabzon'un önemli spor adamlarından Hayri Gür'ün vefatı üzerine; dönemin Trabzon valisi Recep Kızılcık salona Gür'ün adının verileceğini söylemiştir. EYOF Trabzon 2011 basketbol müsabakaları bu salonda oynanmıştır. Türkiye Basketbol Ligi takımlarından Medical Park Trabzonspor maçlarını bu salonda oynamıştır.
2023-2024 sezonu itibarıyla Trabzonspor maçlarını bu salonda oynamaktadır.

Salonun kapasitesi 7.500 kişidir.

Türkiye Basketbol Federasyonu 2011 Gençler Basketbol Şampiyonası
Türkçe Olimpiyatları 2011
Beko All Star 2012 Trabzon
Fiba EuroChallenge Final Four 2015

Trabzonspor
Trabzonspor BK (eskiden)

360 Derece Sanal Tur 21 Haziran 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Haşim Ağa Konağı, 1895 yılında Hüseyin Ağa tarafından inşa edilmiş olan bir konaktır. Trabzon'un Sürmene ilçesi Gültepe köyünde bulunmaktadır. Yapı 99 pencereli konak olarak da bilinmektedir. Sen Anlat Karadeniz dizisi bu konakta çekilmiştir.

Allah'ın 99 ismini tasvip etmek için konağın 99 penceresi vardır. Ayrıca yapının iki tane giriş kapısı vardır, biri batıda diğeri ise doğuda. Bina yaklaşık 450 metrekarelik bir alanı sahip ve toplam on oda, üç banyo ve dört salondan oluşuyor. Konağın üç şöminesi ve iki kahve ocağı vardır.

Eski Haşim Ağa Konağı tamamen ahşaptan olduğu için yangın nedeniyle kullanılmaz hale gelir. Daha sonra Haşim Ağa'nın torunu Hüseyin Ağa, dedesinin adını taşıyan 99 pencereli konağı yaptırır. Hüseyin Ağa, babası ve dedesi gibi Rusya ile yaptığı gıda ve iplik ticareti sayesinde büyük bir servet biriktirebilmiştir.

Hermes (Yunanca: ʽἙρμῆς ), Yunancada "Hermes Trimegustus" (üç kere kutsanmış hermes) anlamına gelmektedir. Zeus ve Maia'nın oğludur. Zeus'un habercisidir. Tanrıların en kurnazı sayılır, tanrıların en hızlısıdır. Bir de Caduceus adında büyülü bir altın değnek taşır. Gigantlar arasındaki karşıtı Hippolytos'dur.

Üstün nitelikleri olan Hermes, efsaneye göre daha bir günlükken ayağa kalkar, beşiğinden çıkar, kaplumbağa kabuğundan yaptığı bir liri çalıp ondan çıkan seslerle eğlenir. Bir gün kırlarda dolaşırken tanrı Apollon'un koruması altındaki inekleri sürer. Apollon olayı öğrenince çok kızar; cezalandırılması için Hermes'i kolundan tutup, Zeus'a götürür. Ne var ki, Hermes'in lirinden çıkan sesler Zeus'u ve Apollon'u etkiler. Zeus; cezalandıracağı yerde, Hermes'e kanatlı bir başlıkla bir çift ayakkabı vererek onu tanrıların habercisi yapar. Haberci Hermes ölülerin ruhlarını yeraltına götürür; çobanlarla, yolunu şaşıran yolculara kılavuzluk eder. Yaşlı Kral Priamos'u, Hektor'un ölüsünü almak için Aşil'in barınağına götüren de odur. Ayrıca Odysseus'a Moly isimli bir bitkiyi vererek Kirke'nin tuzağından kurtaran da odur.
Hermes'in İo efsanesinde de önemli bir görev üstlendiği görülür. Zeus, sevgilisi su perisi İo'yu kıskanç karısı Hera'dan kurtarmak için, onu ineğe dönüştürür. Hera ineği armağan olarak ister ve alır. Kocasının kendisini aldattığından kuşkulandığı için, başına da bekçi olarak 100 gözlü canavar Argos'u diker. Argos uyurken bile birkaç gözü açık kaldığından, her şeyi görür. Bu yüzden ona yanaşmak çok tehlikelidir. İo'nun kurtarılması için Zeus, Hermes'i görevlendirir. Hermes canavarın yanına oturarak eline lirini alıp tatlı tatlı çalmaya başlar. Bu hoş müzikle Argos Panoptis'un gözlerinin tümü ağır ağır kapanır, giderek derin bir uykuya dalar. Hermes de uyuyan canavarın kafasını keser.
Çevik haberci Hermes tüm atletlerin koruyucusu olduğu gibi akıllı ve kurnaz olduğu için hırsızların, kumarbazların ve tüccarların da koruyucusudur. Liri, kavalı, notaları, astronomiyi, ölçü birimlerini ve sporu icat etmiştir. Hermes mitolojistlerce eril öğenin temsilcisi olarak kabul edilir.

Hermes Roma mitolojisinde Merkür olarak anılır. Güneş'e en yakın gezegene onun adı verilmiştir. Hermes'in aslen Mısır mitolojisindeki Thot olduğu iddia edilmektedir. Bazı düşünürler Hermes'in İslam mitolojisindeki İdris olduğu kanaatindedirler. Hermes veya İdris geleneği Babil, Mısır ve Yunan düşüncelerinin temeli olmakla birlikte İslam düşüncesinin de temelini oluşturan yabancı kaynaklardan sayılır.

Hidroelektrik santrali, barajda biriken su yer çekimi potansiyel enerjisi içermektedir. Su, belli bir yükseklikten düşerken, enerjinin dönüşümü prensibine göre Yerçekimi Potansiyel Enerjisi önce kinetik enerjiye daha sonra da türbin çarkına bağlı jeneratör motorunun dönmesi vasıtasıyla potansiyel elektrik enerjisine dönüşür. Buna da yenilenebilir enerji sınıfına giren hidroelektrik enerji santrali denir. Fizikten bilindiği gibi 1 kg'lık bir kütle, 1 m yükseklikten düştüğünde:
W (kg m²/sn²=N-m=joule)= m(kg)*g (m/sn²)*h (m)= 9.8 N-m'lik iş yapılmış olur.
Net düşüşü 100 m olan bir barajda 1 ton suyun yaptığı iş
W = 1000*9.8*100 = 980.000 N-m = 980 000 joule(j) dür.

Birbiri ile irtibatı bulunan iki su seviyesi arasındaki farka kot farkı denir. Bir hidroelektrik santralda düşüş ise üst su seviyesi ile çıkış su seviyesi arasındaki yükseklik farkıdır. Cebrî borular ve diğer yerlerdeki kayıplar göz önüne alınmazsa bu mesafeye net hidrolik düşü denilebilir.
Yukarıdaki örnek devam ettirilirse 1 kWh= 3.600.000 j olduğundan, 1 ton suyun yaptığı iş;
980 000/3 600 000= 0.27 kWh olacaktır.
Tersten okunduğunda
1 kWh enerji için, 3.600.000/980.000=3,67 m³ su harcamak gerekir.
1 kWh enerji için harcanan su miktarına özgül su sarfiyatı denir. Net düşü (yükseklik) ile ilgilidir. Baraj su seviyesi düştükçe özgül su sarfiyatı yükselir. Yani aynı enerji için daha çok su harcanır.

İş= m*g*h = Q*1000*9.8*h/3600000 (kWh) olduğuna göre;

  
    
      
        o
        z
        g
        s
        u
        s
        a
        r
        =
        
          
            
              Q
              (
              
                m
                
                  3
                
              
              )
            
            
              i
              s
            
          
        
        =
        
          
            3600
            
              g
              (
              m
              
                /
              
              s
              
                n
                
                  2
                
              
              )
              ×
              h
              (
              m
              )
            
          
        
        (
        
          m
          
            3
          
        
        
          /
        
        k
        W
        h
        )
      
    
    {\displaystyle ozgsusar={\frac {Q(m^{3})}{is}}={\frac {3600}{g(m/sn^{2})\times h(m)}}(m^{3}/kWh)}
  

  
    
      
        o
        z
        g
        s
        u
        s
        a
        r
        =
        
          
            
              Q
              (
              
                m
                
                  3
                
              
              )
            
            
              i
              s
            
          
        
        =
        
          
            3600
            
              9.8
              ×
              h
              (
              m
              )
            
          
        
        (
        
          m
          
            3
          
        
        
          /
        
        k
        W
        h
        )
      
    
    {\displaystyle ozgsusar={\frac {Q(m^{3})}{is}}={\frac {3600}{9.8\times h(m)}}(m^{3}/kWh)}
  
  olur.

Yukarıdaki örnekte anlatılan işi 1 saniye içinde yaptıran 980 000 N-m/sn'lik güç tür. 1 N-m/sn = 1 watt olduğundan, eşdeğeri 980 kW'lık güçtür.
Yapılan işin, yükseklik (net düşü) ve türbin çarkından geçen suyun kütlesi ile, suyun debisi (Q m³/sn) ile doğru orantılıdır. Ayrıca üretilen güç;

  
    
      
        P
        =
        
          h
          (
          m
          )
          ×
          m
          (
          k
          g
          
            /
          
          s
          n
          )
          ×
          g
          (
          m
          
            /
          
          s
          
            n
            
              2
            
          
          )
          ×
          η
        
        =
        W
      
    
    {\displaystyle P={h(m)\times m(kg/sn)\times g(m/sn^{2})\times \eta }=W}
  

  
    
      
        P
        =
        
          h
          (
          m
          )
          ×
          
            Q
            (
            
              m
              
                3
              
            
            
              /
            
            s
            n
            )
            ×
            1000
            (
            k
            g
            
              /
            
            
              m
              
                3
              
            
            )
          
          ×
          g
          (
          m
          
            /
          
          s
          
            n
            
              2
            
          
          )
          ×
          η
        
        =
        W
      
    
    {\displaystyle P={h(m)\times {Q(m^{3}/sn)\times 1000(kg/m^{3})}\times g(m/sn^{2})\times \eta }=W}
  

  
    
      
        P
        =
        
          
            
              h
              (
              m
              )
              ×
              
                Q
                (
                
                  m
                  
                    3
                  
                
                
                  /
                
                s
                n
                )
                ×
                1000
                (
                k
                g
                
                  /
                
                
                  m
                  
                    3
                  
                
                )
              
              ×
              g
              (
              m
              
                /
              
              s
              
                n
                
                  2
                
              
              )
              ×
              η
            
            
              10
              
                3
              
            
          
        
        =
        k
        W
      
    
    {\displaystyle P={\frac {h(m)\times {Q(m^{3}/sn)\times 1000(kg/m^{3})}\times g(m/sn^{2})\times \eta }{10^{3}}}=kW}
  

  
    
      
        P
        =
        
          
            
              h
              (
              m
              )
              ×
              
                Q
                (
                
                  m
                  
                    3
                  
                
                
                  /
                
                s
                n
                )
                ×
                1000
                (
                k
                g
                
                  /
                
                
                  m
                  
                    3
                  
                
                )
              
              ×
              9.81
              (
              m
              
                /
              
              s
              
                n
                
                  2
                
              
              )
              ×
              η
            
            
              10
              
                6
              
            
          
        
        =
        M
        W
      
    
    {\displaystyle P={\frac {h(m)\times {Q(m^{3}/sn)\times 1000(kg/m^{3})}\times 9.81(m/sn^{2})\times \eta }{10^{6}}}=MW}
  

olarak bulunur.
Yıllık üretilen elektrik miktarı; 
  
    
      
        =
        
          P
          (
          W
          )
          x
          8760
          (
          h
          )
        
        =
        (
        W
        a
        t
        t
        h
        o
        u
        r
        )
      
    
    {\displaystyle ={P(W)x8760(h)}=(Watthour)}
  
 olarak bulunur.

Hidroelektrik santrallar, kaynağına göre, rezervuarlı ve kanal tipi olarak tesis edilebilirler.

Rezervuarlı santrallarda elektrik tüketimi yaklaşık ne kadar ise suyun ne kadar kullanılacağı belirlenir ve buna göre baraj yapılır.
Kanal tipi santrallar, suyu biriktirme olnağı olmadığı için suyun debisine göre elektrik üretir. Rezervuralı santrallere göre ucuzdur.

Bir hidroelektrik santral binlerce parçadan meydana gelir. Ana bölümleri şunlardır:

Rezervuarlı santrallarda baraj, kanal tipi santrallerde tünel ya da açık kanal, nehir tipi santrallerde ise regülatör şeklinde olabilir.

İletim hattına suyu ileten yapıdır. Izgaralar, kapak ve kapak açma-kapama mekanizmalarından oluşur. Rezervuarlı santrallerde su girişi, yüzen cisimlerin borulara girmemesi için baraj gövdesinin orta kotlarında yapılırlar.

Hidroelektrik tesisinin işletmede öngörülen debideki suyu iletmesinde kullanılır. Trapez, duvarlı, kapalı duvarlı, tünel veya doğrudan cebri borularla iletilebillir. Kanal sonu yükleme odasına bağlanır. Kanal boyunca sanat yapıları mevcuttur.

İletim hattı ile santral arasında, ölçüleri debi ve düşüye göre hesaplanan kalın etli büyük çaplı çelik ya da CTP -açılımı cam elyaf takviyeli plastikdir- borulardır. Santralin jeolojik yapısına göre gömülü oldukları gibi, görünür olanlarıda vardır. Türbin çarkını çeviren suyun geçişine olanak sağlar. İletim hattı bulunan Hidroelektrik santallerinde genellikle iletim hattı ile cebri boru arasında regülatörün yaptığı su dengelemesi gibi görev alan Yükleme Havuzu yapısı bulunur. İletim hattından gelen ve burada bulunan su iletim hattında oluşabilecek su seviyesi düşüklüğü durumunda cebri boruda basınç eksikliği oluşmasını engellemek amacıyla dengeleme işlevini yerine getirir.

Cebri boru sonuna monte edilen, salyangoz biçimindeki basınçlı su haznesidir. Suyun çarka çevresel olarak ve her bir noktadan eşit debide girmesini sağlar. Çevresel olarak sabit kanatçıkları suya yön verir, açılıp-kapanabilir k

Horon, Doğu Karadeniz Bölgesi'nde oynanan geleneksel halk danslarının genel adıdır. Sinop'ta (Doğu Karadeniz göçmenleri ve kısmen yerli halk tarafından), Samsun, Ordu, Giresun, Trabzon, Rize, Artvin, Gümüşhane, Ardahan'ın Posof ilçesinde ve Bağdeşen köyün'de, Bayburt'un Aydıntepe ilçesi, Erzurum'un İspir, Tortum ve Olur ilçelerinde (kısmen horon-bar karışık)  ve Doğu Karadeniz'den göçenlerden dolayı Sakarya'da oynanan çevik hareketli oyunlardır.

Yunanca "dans" anlamında horos (χορός) kelimesiyle ilişkili olup, Türkçe içerisinde bilinen ilk kayıt Bahrü'l-Garâib tarafından yapılmış ve 15. yüzyılda Rum kadınlarının sıra halinde oynadığı bir halk dansı için kullanılmıştır.

Karadeniz bölgesinde Samsun sınırından Gürcistan sınırına kadar olan bölgede, düğün, nişan, asker uğurlaması, yayla şenlikleri gibi toplu eğlencelerde kemençe, klarnet, tulum ve davul-zurna eşliğinde, yalnız erkekler (erkek horonu), yalnız kadınlar (kız horonu) ya da kız-erkek karışık (karma horon) olarak; türkü eşliğinde (sözlü horon) ya da sadece çalgı eşliğinde; düz çizgi, yarım daire ya da halka yapısı formunda; hızlı ve çevik hareketlerle oynanmaktadır. Beşikdüzü, Çarşıbaşı, Akçaabat, Yomra, Of, Sürmene, Aydıntepe, Çaykara, Kemalpaşa, Giresun, Görele, Güce, Eynesil, Espiye, Şebinkarahisar, Ordu, Perşembe, Ulubey, Gülyalı, Kabadüz, Fatsa, Piraziz, Bulancak, Artvin, Rize, Borçka, Şavşat, Posof, Ardeşen, Fındıklı, Pazar, Çamlıhemşin, Hemşin, İspir, Tortum, Hopa, Arhavi ve neredeyse bütün yörelerde, yalnız erkekler (erkek horonu), yalnız kadınlar (kız horonu) ya da kız-erkek karışık (karma horon) olarak; türkü eşliğinde (sözlü horon) ya da sadece çalgı eşliğinde; düz çizgi, yarım daire ya da halka yapısı formunda; hızlı ve çevik hareketlerle oynanmaktadır.

Bölge dışında, savaşlar sonucunda göç edip daha çok Adapazarı, İzmit, Bolu, Bursa, Sinop, Düzce gibi illere yerleşen Karadenizli muhacirler ile 1923 Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi'nde bölgeden Yunanistan’a gönderilen Hristiyan Rumlar ve Gürcistan’ın Acara bölgesi'nin halkı tarafından, horon milli bir dans olarak oynanmaktadır. Düz Horon (Omal), Deli Horon, Acara Horonu, Hemşin Horonu, Artvin yöresinde oynanan horon çeşitlerinden birkaçıdır.

Karadeniz dışında Anadolu ve Yunanistan’da çeşitli halk oyunlarında her iki formda yaygındır. Lucian’ın (MS 125-190) bahsettiği geleneksel oyuncuların zincir oluşturduğu dans aynı isimle halen daha Ege adaları'nda oynanılmakta olup, önce birbirinden ayrı oynayan erkek ve kadın grupların karışarak oyunu birlikte oynaması Karadeniz horonlarında da izlenmektedir. Düz sıra halinde veya dairesel olarak oynanan horonda, hangi formun orijinal olduğunu saptamak oldukça güçtür.
Erkekler tarafından oynanan horonlar ne kadar hızlı ve sert ise, kadınların oynadığı ve “kız horonu” denen horonlar da o kadar yumuşak ve zarif hareketlerle oynanır. Kadın-erkek karışık oynanan horonlarda bu hızlı ve sert hareketlere kadınların da uyum sağladıkları, erkekler kadar ustalıkla oynadıkları görülür.
Horonlar, türkü eşliğinde (sözlü horon) ya da sallama, sıksara (Sera), sık horon horonlarında olduğu gibi sadece çalgı eşliğinde, sadece kadınlar (kız horonu), sadece erkekler (erkek horonu) ya da kadın erkek karışık (karma horon) olarak, düz bir sıra halinde ya da halka oluşturularak oynanır.

Rize ve Trabzon gibi sahil kesiminde oynanan horonlara göre daha değişik bir yapıdadır. Sahilde oynanan horonlarda, çok hızlı omuz silkme ve ayak sallama figürleri karakteristik iken, Artvin horonlarında hareketler daha çok tüm vücudun hareketi, ayakların sertçe yere basması vb. biçimindedir. Yine sahil horonlarında çalgı kemençe iken, Artvin'de tulum ve akordeon dur. Öztürk'de Trabzon Bölgesi horonlarını daha doğudaki Laz, Hemşin, Gürcü horonlarından ayıran önemli bir farkın Trabzon horonlarında öne çıkarılan omuz silkme figürü olduğunu yazıyor.
Artvin de horon Lazlar'ın yaşadığı Hopa, Arhavi ve Borçka (bir kısmı) ve Gürcü köylerinde geleneksel olarak oynanmakta olup Artvin'in iç kesimlerinde Artvin Ahıska Türklerinin oyunları davul ve zurna eşliğinde bar oyunları (Atabarı gibi) ve Ahıska - Kafkas dansı oynanır. En az beş kişi ile oynanan horonlar, oyunları iyi bilen, yaşça büyük, sevilen ve sayılan bir kişi tarafından yönetilir. Oynayanları coşturmak için söylenen “kollar dik”, “dik oyna” “vurdu-çıktı” gibi komut ve “ii-hu ii-hu!” gibi naralarla oyuncular daha da neşelenir ve hareketlenirler.
Saygun, Artvin horonlarını genel olarak “koşmalı horonlar” ve “koşmasız horonlar” diye ikiye ayırıyor ve “seyahat esnasında koşmasızlardan bir-ikisini mümkün oldu ise de koşmalı nev’ine hiç tesadüf edemediğim cihetle bu nev’ine ait misâl veremiyeceğim” diyor ve şöyle devam ediyor:
“Düz horonlara gelince: Koşmasız horonlar, Artvin’in esas sazı olan “tulum zurna”nın refakati ile icra edilirler. Tulum zurnanın her raksa aid olarak mütemadiyen tekrarlandığı kısa motifleri icra eden sazcının, melodinin ritmine göre ayağını vurması âdettir. Bu oyunların birçok nev’ileri vardır: “Deli horonu”, Sâlyabasa, Titreme oyunu, “Kabak havası” bu cümledendir. Bunlara âid olarak kısa motifleri sazcı icra ederken, oyuncuların teşkil ettiği halkanın ortasında bulunur. Oyuncuların yarım daire halinde raks etmeleri de vakidir" (Saygun, 1937).

Doğu Karadeniz'in kapısı konumunda bulunan Ordu'da oynanan Gürcü horonu, mısıroğlu horonu, milli horon, Boztepe horonu, kol horonu, melet horonu, Perşembe horonu, nalcı horonu, iskilip horonu, eşkıya horonu, Harşit horonu (Cemo) da Karadeniz Bölgesinde oynanan horon türlerine örnektir. Ordu Karşılaması, Metelik oyun havası, Kol havasıda Ordu'da oynanan oyun türlerine örnektir. Ayrıca Ordu'da Giresun karşılamasıda icra edilmektedir. Davul-Gırnata başta olmak üzere bağlama ve kemençe ile de horon ve karşılama türü oyunlar oynanmaktadır. Ordu ile Giresun karşılaması müzik ve ritim hatta oynanış ile aynı olsalar da aralarındaki fark Giresun'da daha çok 2 ayak Ordu'da ise tek ayak ağırlıklı oynanmasıdır. 2 ayak horonu ile 3 ayak horonu farkı gibi düşünebiliriz.

Çamlıhemşin'den horon çeşitleri: Rize, Hemşin, Yüksek Hemşin, Papilat, Memetina, Bakos, Çarişka, Aleka, Sırtlı, Mahmutoğlu, Gant, Hevrek, Hanlakıt, Yali ve Çano'dur.

Gümüşhane ilinde; Gümüşhane Merkez, Torul, Kürtün ve Şiran ilçelerinde tipik Doğu Karadeniz kıyı şeridi figür, tavır, ezgi ve enstrümanları görülebilirken ilin güneydoğu kısmına doğru yöneldiğimizde; Kelkit'te oynanan horon türü oyunlar incelendiğinde Kuzeydoğu Anadolu-bar figürleri ve tavrının da etkisi görülmeye başlanır. Gümüşhane il olarak bakıldığında horon ile bar bölgesi olarak gösterilebilir.Gümüşhane merkezinde ve Torul, Kürtün ilçelerinde horonlar geleneksel olarak kemençe ve davul-zurna eşliğinde oynanırken şehir merkezinin doğusunda bulunan Merkez ilçe köylerinde davul-zurna, tulum yaygındır ve yer yer kemençe de görülür. Şiran'da horonlara ağırlıklı olarak davul-zurna eşlik eder ve bazı Şiran köylerinde kemençeye de rastlanır, Kelkit-Köse ilçelerindeyse ağırlıklı olarak davul-zurna kullanılır. Kelkit ve Köse ilçelerinin ana oyunu bar halk oyunudur. Şiran ve Gümüşhane merkez ise bar ile horonun geçiş bölgesidir. 
Gümüşhane'de oynanan başlıca horonlar şunlardır: Sıksara, Dizden Kırma (Urum Diki), Bıçak Oyunu, Mavrangel, Dik Horon, Düz Horon, Hey Mustafa, Üç Ayak, Cemo, Beş Ayak, Sorda Diki, Lazutlar.

Her horonun bir pişme, coşma noktası bulunmaktadır. Oyuncuların elleri yukarıdayken horon başının ya da kemençecinin "şimula" ya da "alaşağı" komutuyla horoncular adım atarak omuz titretme hareketini içeren aşağı alma hareketini yaparlar. Horon oynayanlar, kemençeci hatta seyredenler oyun sırasında kendilerinden geçerek anlamsız sesler çıkartabilir, horoncuları gayrete getirmek için naralar atabilir, tıslayabilir ya da gayret sözleri sarf edebilirler.
Artvin ili, Borçka ilçesinden bu tür sözlere örnekler (Gürcüce): Şuhto bico (oyna oğlan), şeni celi (senin belin), şeni hdeba (sana yakışır), elias gogonebia (elias kızlar), hehe lamazat lamazat (hehheh güzel güzel), gogonebia ahla (kızlar şimdi), pehpeh suhto suhto (atla atla), hoho çemo hute (sarıl bana), ahla bicebo (şimdi oğlanlar), rcalebi geyhade ahla (geline bak şimdi), malemoooy (çabuk gel)... Horonlar, horonbaşının (hovarda) verdiği komutlarla oynanır. Artvin horonlarında verilen bu tür komutlara örnekler: Deli Horon'da: Başla, başla-işle, işle, işle-kollar üste, kollar siya-kındır oyna, dura dura-kollar çabuk-gel oguna diza-vur orta topuk, gel horo, alasiya, az vur oyna, tek çökme. 
Hemşin Horonu'nda: Siya, siya-savuş, savuş-geldum, geç-geç-te, dura-geldi Hemşin.

Halk Oyunlarında Horon. Horon Oyunları, Horon Yöreleri11 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sinop, Samsun, Ordu, Giresun, Trabzon, Gümüşhane, Rize, Artvin horonları (Kara Lahana)
Horon Müzikleri

I. Farnekes; 5. Pontus kralıdır. Babası III. Mithridatis, annesi Laodiki'dir. Babasından sonra genel kabule göre MÖ 185 yılında tahta geçmiştir. Ancak bu tarihi 197 yılına kadar uzatan görüşlerde bulunmaktadır.
MÖ 183'te önemli liman kenti Sinop'u ele geçirmiştir. Sinopluların müttefiki Rodoslular bu durumu Roma'ya şikâyet etse de MÖ 188'de imzalanan Apamea Antlaşması ile Anadolu topraklarında hegemonyasını genişleten Romalılar bu duruma sessiz kalmıştır.
Bu başarısından sonra daha da yayılmacı bir politika izleyen Farnekes, Pergamon Krallığı II. Eumenis ve Kapadokya Kralı IV. Ariarathes için tehdit oluşturmaya başlamıştır. Kısa süre sonra Kapadokya Krallığı'nı işgal etmeye başlaması üzerine Pergamon Krallığı, Kapadokya Krallığı, Bitinya, Kizikos ve Hereaklia gibi krallık ve şehir devletleri kendisine karşı birlik oluşturup karşı saldırıya geçmiştir. Yaşanan çatışmalar sonucunda yenilmiş ve Roma Cumhuriyeti'nin de müdahil olmasıyla MÖ 178 gibi Sinop hariç aldığı Kapadokya ve Galatya topraklarından çekilmek zorunda kalmıştır. Yaşananlardan sonra stratejik konumu nedeniyle krallığının başkentini Amasya'dan Sinop'a taşımıştır.
Sinop'tan sonra Karadeniz sahili boyunca ilerleyişini sürdüren Farnekes tarafından Giresun Kalesi inşa ettirilmiş ve burada yeni oluşturulan ya da onarılan yerleşime de Farnakyas (Farnakia) adı verilmiştir.
Karadeniz kıyı şeridindeki hakimiyetini Karadeniz'in kuzeyindeki Kırım Yarımadası ve diğer sahil kentleriyle müttefiklik kurarak onları barbar akınlarına karşı korumak amacıyla hamilik rolü üstlenmiştir ki bu durum ilerleyen yıllarda Pontus Krallığı'nın hakimiyet sahasının buraları da içerecek şekilde genişlemesinde önemli rol oynayacaktır.
MÖ 170'te tahtta olduğu bilinmekle birlikte sonraki yılları hakkında bir süre bilgi bulunmamaktadır. Ancak Seleukos İmparatoru I. Dimitrios'un diplomatik ilişkileri çerçevesinde III. Antiohos'un oğlu Prens Antiohos'un kızı Nysa ile evlendiği bilinmekte olup Atina ile iyileşen ilişkilerine istinaden MÖ 160/159 yılında yeni evlendiği eşi ve kendisi adına Delos'ta yazıtlar ve bronzdan heykeller dikilirken, altından taç verildiği göz önünde bulundurulduğunda bu tarihlerde hala Pontus kralı olduğu görülmektedir.
Genel kanı MÖ 155 yılında öldüğü şeklinde olup yerine kardeşi IV. Mithridatis geçmiştir.

I. Selim (Osmanlıca: سلطان سليم اول, romanize: Sultan I. Selim) veya bilinen adıyla Yavuz Sultan Selim (d. 10 Ekim 1470 - ö. 22 Eylül 1520), Osmanlı İmparatorluğu'nun 9. padişahı ve 88. İslam hâlifesidir. "Hâdimü'l-Haremeyni'ş-Şerîfeyn" (iki kutsal caminin hizmetkârı) unvanına ve divan edebiyatındaki "Selîmî" mahlasına sahiptir. Babası sekizinci Osmanlı padişahı II. Bayezid, annesi II. Gülbahar Sultan'dır. 1512-1520 yılları arasında süren yalnızca 8 yıllık saltanatında Osmanlı İmparatorluğu'nu muazzam bir hızla genişletti ve özellikle 1516 ile 1517 yılları arasında düzenlediği Büyük Mısır Seferi ile tüm Doğu Akdeniz ile Mısır dahil önemli Orta Doğu bölgelerini ele geçirdi. Padişahlığı döneminde Anadolu'da birlik sağlandı ve Mısır'da hüküm süren Memlûk Devleti'ne son verildi. Devrin en önemli iki ticaret yolu olan İpek ve Baharat Yolu'nu da ele geçiren Osmanlılar, bu sayede doğu ticaret yollarını da tamamen kontrolleri altına aldılar.
10 Ekim 1470 tarihinde Amasya'da doğan ve şehzadeliğini Trabzon'da geçiren I. Selim, Osmanlı tahtına babası Sultan II. Bayezid'e karşı darbe yaparak çıktı. Şehzade Selim'e kızı Ayşe Hatun'u vermiş olan Kırım Hanı Mengli Giray, ona askeri destek sağlayarak tahta geçmesine yardım etti. 1512'de tahta çıkan Sultan Selim, babasının son dönemlerinde doğuda ortaya çıkan Şii Safevî tehlikesine karşı mücadeleye girişti. İki sene sonra İran'a yaptığı seferde Safevî hükümdarı Şah İsmail'i Çaldıran Muharebesi ile mağlup etti, ülkenin başkenti Tebriz'e kadar ilerledi ve bundan sonra "Yavuz" lakabıyla anılmaya başladı. 1515'te, Sadrazam Hadım Sinan Paşa öncülüğünde gerçekleşen Turnadağ Muharebesi ile Dulkadiroğulları Beyliği'ni ortadan kaldırdı ve Anadolu'daki Türk siyasi birliğini tam anlamıyla sağladı.
İran seferinden sonra Memlûk Devleti'ne karşı harekete geçen I. Selim, ''Büyük Mısır Seferi'' olarak bilinen seferde yapılan Mercidâbık, Gazze, Ridâniye ve Kahire muharebeleri ile Memlûkleri yıkarak Suriye, Filistin, Levant, Mısır ve Hicaz gibi stratejik bölgeleri devletin topraklarına kattı. Seferden sonra İslam peygamberi Muhammed'in Kutsal Emanetler olarak kabul edilen eşyalarını İstanbul'a getirtti. 1520'de Batı'ya doğru yola çıkan Sultan Selim, 22 Eylül 1520 tarihinde Çorlu'da bulunan ordugâhında, sırtında çıkmış olan büyük bir çıban yüzünden 49 yaşındayken öldü ve yerine oğlu Süleyman geçti. Türbesi İstanbul'un Fatih ilçesindeki Yavuz Selim Camii'nde yer almaktadır.
1520'deki ölümü sırasında Osmanlı İmparatorluğu, Selim'in 8 yıllık hükümdarlığı sırasında yüzde yetmiş kadar büyüyerek yaklaşık 3,4 milyon kilometrekareye yayıldı. Selim'in Orta Doğu'yu ve özellikle İslam dünyasının kalbi olan bölgeleri fethetmesi ve Mekke ve Medine şehirlerine giden hac yollarının kontrolünü üstlenmesi, Osmanlı İmparatorluğu'nu önde gelen Müslüman devletlerden biri yaptı. I. Selim'in fetihleri, imparatorluğun coğrafi ve kültürel ağırlık merkezini önemli ölçüde Balkanlar'dan Orta Doğu'ya kaydırdı.

Sert mizacı ve cesaretinden dolayı "Yavuz" olarak anılan ve Osmanlı belgelerinde adı "Selim Şah" olarak geçen I. Selim, 10 Ekim 1470 tarihinde babası Şehzade Bayezid'in sancakbeyi olduğu Amasya'da dünyaya geldi. Annesi, kimi kaynaklara göre Dulkadiroğulları beyi Alaüddevle Bozkurt Bey'in kızı Gülbahar Hatun, bazılarına göre ise Alaüddevle Bozkurt Bey'in kızı Ayşe Hatun'dur. Tarihçi Feridun Emecen, annesinin adının Gülbahar diye gösterilmesinin bir yakıştırmadan ibaret olduğunu, annesinin "Ayşe Hatun" olduğu bilgisinin 16. yüzyıl tarihçilerinden Cenâbî tarafından açık şekilde zikredildiğini aktarmıştır. Bu durum Selim'in annesinin adının kronolojik analizler çerçevesinde Ayşe Hatun da olabileceğini göstermektedir.
Kaynaklarda daha küçük yaşta iyi bir eğitim gördüğü ve babası Bayezid'in kendine özel hoca tayin ettiği belirtilir. Meşhur bir rivayete göre, on yaşlarında iken dedesi Fatih Sultan Mehmed tarafından kardeşleri Ahmed, Korkut, Mahmud, Âlemşah ve amcası Cem'in oğlu Oğuz Han ile birlikte İstanbul'a çağrıldı. Fatih torunlarına büyük ilgi gösterdi, onları sünnet ettirdi ve bir ay süren şenlikler düzenlendi. Bu, muhtemelen Selim'in dedesi Fatih'i ilk ve son görüşü oldu, ancak bu olay onun hâfızasında önemli bir yer kazandı. Daha sonraki bir rivayete göre, sonraları kendine Fatih Sultan Mehmed'in bir resmi gösterildiğinde çocukluğunda onun dizlerinde büyüdüğünü, yüzünün şeklinin hayalinden silinmediğini belirtmiş, nakkaşın resmi dedesine tam olarak benzetemediğini söylemiştir.

Osmanlı Devleti'nin, devlet tecrübesi kazanmaları için şehzadeleri küçük yaşlarda sancaklara gönderme usulü gereği Şehzade Selim de Trabzon'a vali olarak atandı. Fatih Sultan Mehmed zamanında, Sivas vilâyetinin Amasya Sancağı'nda büyük oğlu Şehzade Bayezid sancakbeyi iken; yine Sivas vilayetine bağlı Trabzon Sancağı'nda da sancakbeyi olarak Bayezid'in en büyük oğlu Abdullah bulunmaktaydı. Trabzon'da, İçkale Camii'nin şadırvanında bulunan ve Abdullah'ın Hicrî 875 (1470) yılına ait olan kitâbesinden hareketle Şehzade Abdullah'ın Trabzon sancakbeyi olarak 1481 yılına kadar bu görevde kaldığı anlaşılmaktadır.
Şehzade Abdullah'tan sonra Trabzon sancakbeyi olan ikinci ve son şehzade Yavuz Sultan Selim'dir. Fatih Sultan Mehmed'in vefatından sonra padişah ilan edilen II. Bayezid, Şehzade Selim'i Trabzon'a sancakbeyi olarak tayin etti. Buraya tayin tarihi bazı arşiv belgelerine göre Hicrî 892 (1487) olmalıdır. Şehzade Selim, 1487-1510 yılları arasında yaklaşık 23 yıl boyunca Trabzon'da valilik yaptı.
Selim, valiliği sırasında devlet işleri yanında ilimle de uğraştı ve âlim Abdülhalim Efendi'nin derslerini takip etti. Daha o zamanlarda Selim, devletin bel kemiği olan Türkmenlerin devletten duyduğu memnuniyetsizliği ve İran'daki Safevî Devleti'ne yönelmelerini fark etti. Bundan dolayı Şehzade Selim, Türkmenleri devlete bağlamak için İstanbul yönetiminden izin almaksızın Gürcüler üzerine seferler yaptı ve bunların en önemlisi olan 1508 yılındaki Kutaisi seferinde Kars, Erzurum, Artvin illeri ile birçok yeri fethederek buraları Osmanlı topraklarına kattı; bu nedenle babası tarafından takdir edildi. Hatta devlet töresine göre elde edilen ganimetin beşte birini devletin hazinesine katması gerekirken, onu da mücahit Türkmenlere bıraktı.

Sultan II. Bayezid'in 8 oğlu olmuştu. Bunlar yaş sırası ile Abdullah, Şehinşah, Âlemşah, Ahmed, Korkut, Selim, Mehmed ve Mahmud'dur. Ahmed, Korkut ve Selim dışındakiler babalarının sağlığında ölmüşlerdi. Selim Trabzon, Korkut Saruhan, Ahmed ise Amasya illerinde görev yapıyordu. Selim'in oğlu Süleyman, Kefe'de sancakbeyi iken; Ahmed'in oğlu ise Bolu sancakbeyi olarak görev yapıyordu. Karaman valisi Şehzade Şehinşah'ın 1511 yılındaki ölümü üzerine, Beyşehir'de bulunan oğlu Mehmed, Konya'ya tayin edildi. Şehzade Âlemşah'ın oğlu Osman ise Çankırı sancakbeyi olarak görevdeydi. Şehzade Mahmud'un oğlu Orhan, babasının Manisa'ya (Saruhan) nakli ile Kastamonu'ya atanmış, Mahmud'un diğer oğlu Musa ise Sinop'un sancakbeyi olmuştu. Şehzade Mahmud'un en küçük oğlu Emirhan'ın ataması ise çok küçük olduğundan henüz yapılmamıştı.
Şehzade Selim, Trabzon valiliği sırasında askeri başarılardan dolayı yeniçerilerin desteğini arkasına almıştı. Ancak Osmanlı bürokrasisi, Şehzade Ahmed'in tahta çıkmasını desteklemekteydi. Manisa vilayetinde bulunan Şehzade Korkut'un erkek çocuğu olmadığından tahta çıkma şansı az olarak görülmekteydi. Konya'daki Şehzade Şehinşah ise, 2 Temmuz 1511'de babasından 6 ay evvel öldüğünden taht kavgasına dahil olmamıştı.
Şehzade Selim, uzun zamandır kötü giden devlet işlerinden ötürü babasının hükümdar olarak gücünün giderek zayıfladığını, özellikle Amasya'da bulunan ağabeyi Ahmed'in taht için en başta gelen aday sıfatıyla öne çıktığını fark etti ve bu durumu kabullenmedi. Böylece bir taraftan kardeşleri, diğer taraftan ise babasıyla taht için zorlu bir mücadeleyi göze almaktan çekinmedi. Fatih Kanunnâmesi'ne göre, hükümdar olan kişi devletin selâmeti için diğer kardeşlerini öldürecekti. Bunun için kardeşleri Korkut ve Ahmed'i yakından takip ediyordu. Diğer taraftan Selim'in Trabzon'da kazandığı başarıları her tarafta duyulmuş, lehine propagandalar yapılmaya başlanmıştı.

Saltanatı ele geçirmek için kardeşleri gibi Selim de hazırlık yaptı ve kendi askerlerine ek olarak Kırım Hanlığı kuvvetlerinden de istifade etti. Rumeli'ye geçtiğinde yanında Kırım Hanı'nın küçük oğlunun komutasında 350 kadar asker de vardı. Ayrıca taraftarları sayesinde Yeniçeri Ocağı'nın desteğini de elde etmişti. Selim, kendine Trabzon'a ilaveten Kefe verildi ise de bunu kabul etmedi. Bunun üzerine kendine nasihat vermesi amacıyla ulemadan kişiler yollansa da Selim bunları geri çevirdi. Anadolu'da nereyi istersen verelim önerisi gelse de, istediği gibi bir cevap alamayınca derhal Kırım Hanı'ndan aldığı kuvvetle Silistre yoluyla Rumeli'ye geldi. Ulemalar tekrar yollansa da, Selim buna da kesin olarak ret cevabı verdi. Ayrıca Selim'in bu hareketinden önce, Şehzade Korkut da babasından izin almaksızın Antalya'dan kalkıp Manisa'ya gitmişti. Bu hareketleri doğru bulmayan Şehzade Ahmed, babası Bayezid'den Korkut ve Selim'i öldürtmek için izin istedi, ancak Bayezid bunu kabul etmedi.
Şehzade Selim'in Rumeli'ye geçişi İstanbul'da duyulunca, Selim üzerine asker sevk edilmesi konusu gündeme geldi. Bunu haber alan Selim asi olmadığını, babasına saygılarını arz etmek için geldiğini beyan etti ve kendine nasihat için babası tarafından yollanan elçiye itibar etti. Bunun üzerine İstanbul'a dönen elçi, Selim'in babasının elini öpmek için geldiğini söyledi.
Selim karşıtları bu oyunu kabul etmeyerek Selim'in üzerine Rumeli beylerbeyi Hasan Paşa'yı gönderdiler, ancak Hasan Paşa savaşmaksızın Edirne'ye döndü. Bunun üzerine Sultan II. Bayezid, bizzat oğlu Selim'e karşı harekete geçti. II. Bayezid yaşlı olduğundan ötürü arabayla hareket etti ve Çukurçayır denilen yerde Selim'in ordugâhının karşısına geldi. Selim karşı taraftan taarruz olmadıkça kesinlikle saldırılmamasını emretti. Bayezid, binmiş olduğu arabanın penceresinden elini öpmeye gelen oğlunun kuvvetleri gösteri

II. Aleksios Komninos (Yunanca: Αλέξιος Β’ Κομνηνός, Alexios II Komnēnos) (d. 10 Eylül 1169 – Ekim 1183, Konstantinopolis). 1180-1183 yılları arasında Bizans imparatoru. Küçük yaşta tahta çıktı. Kısa saltanatı boyunca imparatorluk gücü fiili olarak naiplerin elindeydi.
Bizans İmparatoru I. Manuil ve Antakyalı Maria'nın oğlu idi. Annesinin annesi Antakya Prensliği prensesi Antakyalı Konstans'tır. Babası tarafından AIMA kehaneti gereği çok beklenen bir erkek vâristi.

24 Eylül 1180'de babası I. Manuil öldüğü zaman daha 11 yaşında olan oğlu II. Aleksios Bizans İmparatoru oldu. Annesi olan Latin asıllı Antakyalı Maria (Lakabı Xene "yabancı") ismi ile bir manastırda rahibe idi ve bazı tarihçilere göre oğlunun taht naibi oldu.
Konstantinopolis'te en yüksek devlet idaresine gelen ilk Latin asıllı kişi olarak zaten şehir halkı arasında dezavantaja sahipti. Şehir halkı I. Manuil'in İtalyan ve Frank asıllı tüccarlara sağladığı ayrıcalıklar hakkında çok hoşnutsuzdu. Bu sefer de Antakyalı Maria'nın daha fazla ayrıcalıklar vermesi bekleniyordu ve bunların gerçekleşmesi uzun sürmedi. Antakyalı Maria diğer bir Latinlere karşı çok sempatisi olan ölmüş kocasının yeğeni (protosebasus) olan ve Haçlı Kudüs Kraliçesinin amcası olan bir başka Aleksios'u kendine baş danışman seçti. II. Aleksios zamanın tarihçisi Nikitas Honiatis'e göre imparatorluk idaresi ile ilgili değildi.
Çok geçmeden Konstantinopolis'te protosebasus Aleksios'un Antakyalı Maria'nın sevgilisi olduğu söylentileri yayıldı. Fakat güzelliği ünlü olan Antakyalı Maria'nın, tarihçi Nikitas Honiatis tarafından çirkinliği bildirilen protosebasus Aleksios'a nasıl sevgili olacağı problemli bir yargıdır.
Genç II. Aleksios'u tutan taraftarları, taht naibi anne imparatoriçe ve kuzen (protosebasus) aleyhine, bir komplo düzenlediler. Bu komplonun başında Latin asıllı Sezar Montferratlı Renier'in karısı ve II. Aleksios'un baba-aynı kızkardeşi olan Maria bulunuyordu. Bu komplo hemen taht naibi tarafından öğrenildi. Komplo liderleri kaçıp Ayasofya'ya sığındılar. Fakat taht naibi Ayasofya'ya sığınma hakkını tanımadı ve komplocuları alıp getirmek için saray Varangian muhafızları gönderildi. Bu dini sığınma hakkını korumak için Ortodoks Patriği araya girdi ve komplocular cezalandırılamadılar. Fakat Antakyalı Maria bu sefer Ortodoks Patriği'nin şehir surları dışında bir manastıra kapatılmasına emir verdi. Fakat halk, Patriği kaldığı manastırdan omuzlar üstünde taşıyarak şehre geri getirdi. Halkın taht naibinden hoşnutsuzluğu gittikçe arttı.
Bu imparatorluk gücüne karşı ortaya çıkan kargaşalıktan faydalanan eski imparator I. Manuil'in birinci derece kuzeni olan general Andronikos Komninos 2 Mayıs, 1182de Konstantinopolis'e girdi. Bu kişinin yaşı 64 idi ama bunu göstermiyordu ve devamlı zamparalıkları ile çok ünlü idi. En son olarak akrabalığı, yeğeni, olması dolayısıyla evlenemediği metresi Teodora ile Karadeniz kıyısında sürgünde olan Andronikos halk tarafından nerede ise bir tanrı gibi karşılandı. Halk sokaklara dökülüp yabancı taht naibi Antakyalı Maria aleyhine gösteri yapmaya başladı. Andronikos fiilen iktidar yetkileri olan protosebasus Aleksios ve Antakyalı Maria'yı taht gücünden uzaklaştırdı ve bu yetkiyi kendisi yüklendi. Konstantinopolis halkı çok acayip bir psikolojiye kapılıp genel olarak tüm yabancılar aleyhinde gösterilerine devam edip bu sefer şehirde bulunan Latin asıllıları öldürmeye başladılar. 80.000 Latin asıllının, özellikle Venedikli tüccarların, öldürüldüğü bildirilir. İktidarı fiilen eline geçirmiş olan Andronikos Komninos bu katliama karşı hiçbir tedbir almadı.

Genç imparatorun gerçek ve muhtemel savunucularının hepsi Andronikos tarafından elimine edilmeye başlandı. Baba-aynı kız kardeşi Maria ve kocası aniden bilinmeyen nedenle öldüler ve herkes bunun zehirlenme olduğunu bilmekteydi. Andronikos, II. Aleksios'a annesinin idam edilme kararını kendisinin imzalamasına zorladı ve Antakyalı Maria zindan hücresinde boğularak öldürüldü. II. Aleksios'un taç giyme töreni yapılmasına izin verdi. Ama ona hiçbir siyaset alanında en küçük bir şey bile söylemesine izin verilmedi. 
1180 yılında II. Aleksios, o vakit 9 yaşında bir kız olan, Fransız Kralı VII. Louis'in üçüncü karısından olan kızı olan Fransalı Agnes ile bir siyaset icabı nişan yaptı. Bu kız Ortodoks olarak Anna adını alıp Bizans sarayına yerleşti ve imparatoriçe olarak sayılmaya başladı. Ama nikâh töreni yapılmadı.
Eylül 1183 tarihinde Andronikos resmen kendini ortak imparator olarak ilan edip taç giydi. Kasım 1183 tarihinde imparatorluğun idaresinin ikiye bölünmesinin devlete zarar getireceği bahanesi ile genç II. Aleksios'u yay kirişi ile boğdurup öldürttü. Hemen sonra 64 yaşında bulunan Andronikos öldürttüğü II. Aleksios'un 12 yaşındaki imparatoriçe olarak anılan sözlüsüyle evlenip bir derece daha meşruluk kazandı.
II. Aleksios'un güya saltanat ettiği yıllarda Bizans İmparatorluğu birçok yabancı işgallerine hedef oldu. 1181 yılında Macaristan Kralı III. Béla, Syrmia ve Bosna yörelerini Macaristan'a ilhak etti. O yıl daha sonra Venedikliler hukuken Bizans'a bağlı olmakla beraber II. Basileios zamanından beri idare ettikleri Dalmaçya kıyılarının Venedik toprağı olduğunu açıkladılar. 1182'de Anadolu Selçuk Sultanı II. Kılıç Arslan Bizans arazilerine girip Bizans elinde bulunan Kütahya (Cotyaeum) şehrini kuşatıp aldı ve sonra da Sozopolis şehrini aldığı Bizans tarihçileri tarafından belirtilmiştir.

Gregory, Timothy E. (2008). Bizans Tarihi. çev. Esra Ermert. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları. ISBN 978-975-08-1507-2. 
Norwich, John Julius (1999). Byzantium, the apogee (İngilizce). Londra: Penguin. ISBN 0-14-011448-3. 
Alexander Kazhdan, (Ed.) (1991). The Oxford Dictionary of Byzantium (İngilizce). Oxford ve New York: Oxford University Press. ISBN 0-19-504652-8. 
Gibbon, Edward (1999) [1788]. "48". The Decline and Fall of the Roman Empire (İngilizce). 5. Londra: Penguin. ISBN 9780307700766. 
Honiatis, Nikitas (1984). O city of Byzantium: annals of Niketas Choniates (İngilizce). İng.çev.: Harry.J. Magoulias. Detroit: Wayne State University Press. ISBN 0-8143-1764-2.

II. Bayezid (Osmanlıca: بايزيد ثانى, romanize: Bayezīd-i Sānī; 3 Aralık 1447veya 1448 Dimetoka – 26 Mayıs 1512, Havsa), divan edebiyatındaki mahlasıyla Adlî, Osmanlı İmparatorluğu'nun sekizinci padişahıdır. 22 Mayıs 1481'den 24 Nisan 1512'de tahttan indirilinceye kadar Osmanlı İmparatorluğu'nu yönetti. Tahta geçtiğinde 511.000 km²'si Asya'da, 1.703.000 km²'si Avrupa'da olmak üzere toplam 2.214.000 km² olan imparatorluk toprakları, ölümünde yaklaşık 2.375.000 km² idi.
Fatih Sultan Mehmed ve Gülbahar Hatun'un oğlu olarak Dimetoka Sarayı'nda doğdu. Şehzadelik eğitimini Amasya'da aldı ve 27 yıl boyunca Amasya Sancakbeyi olarak görev yaptı. Bu süreçte Otlukbeli Muharebesi'nde sağ kol kumandanı olarak görev yaptı. 1481'de babasının ölümü üzerine tahta çıktı. Kardeşi Cem Sultan, Bayezid'in iktidarını tanımadı ve Bursa'da kendi adına hutbe okuttu ve para bastırdı. II. Bayezid, Yenişehir Muharebesi'nde Cem Sultan'ın ordusunu yendi. Kahire'ye kaçan Cem Sultan, Memlûkler'in yardımıyla yeniden saldırdı, ancak başarısız olunca Rodos Şövalyeleri'ne sığındı. Ardından Papalık'ta esir tutuldu ve bu durum, II. Bayezid'in Otranto'dan çekilmesini sağladı ve Avrupa'ya sefer yapmasını engelledi.
1483'te ilk büyük seferini yapan Bayezid, Hersek Düklüğü'nü ilhak etti. 1484'te Boğdan Voyvodası'nın yıllık vergisini ödememesi sebebiyle Boğdan Seferi'ne çıktı ve Kili ve Akkerman'ı Osmanlı topraklarına kattı. Böylelikle Karadeniz'deki mutlak egemenliğini pekiştirdi ve Kırım Hanlığı ile kara bağlantısını sağladı. 1485'te başlayan Osmanlı-Memlûk Savaşı, 1491'deki barış antlaşmasıyla sona erdi ve savaş öncesi sınırlara dönüldü. 10 Mart 1492'de üçüncü büyük seferine çıkan Bayezid, Belgrad'ı kuşattı ancak başarılı olamadı. 1493'te Macaristan Krallığı ile yapılan Krbava Muharebesi'nde kesin zafere ulaştı. Aynı yıl Lehistan Krallığı'nın Boğdan Prensliği'ne saldırması üzerine Osmanlı-Lehistan Savaşı başladı. Osmanlı zaferiyle sonuçlanan savaşın ardından ateşkes imzalandı ve iki ülke arasında 120 yıllık barış dönemi başladı. Bayezid, 1499'da Sapienza Deniz Muharebesi'nde Venediklileri yenerek, Osmanlı İmparatorluğu'nun ilk açık deniz zaferini kazandı ve İnebahtı'yı topraklarına kattı. 1501'de Papalık'ın desteğiyle Fransa, Venedik ve Ceneviz, Osmanlılara ait Midilli Adası'nı kuşattılar, ancak başarısız oldular.
1501 yılında İran'da Akkoyunlu Devleti'nin yerine Şii Türkler tarafından Safevî Devleti kuruldu. Safevî hükümdarı Şah İsmail, Dulkadiroğulları Beyliği'nin üzerine yürüdü ve Anadolu'daki Şii etkisini artırdı. Safevîlerin görevlendirdiği Şahkulu, 1511'de Anadolu'da Şahkulu İsyanı'nı başlattı. Bayezid, isyanı bastırması için Sadrazam Hadım Ali Paşa'yı görevlendirdi. Sonunda Şahkulu öldürüldü, ancak Hadım Ali Paşa da savaşta aldığı yaralardan dolayı öldü. Halkın ve yeniçerilerin desteğini alan Şehzade Selim, Konstantiniyye'ye yürüdü; babası Bayezid'i tahttan çekilmeye zorladı ve onu sürgüne gönderdi. Bayezid, yolculuk sırasında hayatını kaybetti.

II. Bayezid'in ismi Latin harfli Türkçe metinlerde Beyazıt, Beyazıd, Bayezit, Bayezıd gibi değişik imlâlar ile yazılsa da sultanın adı; bütün Osmanlıca yazıtlarda Bâyezid (بايزيد) olarak geçmektedir. Türk Dil Kurumu, günümüzde Beyazıt, Bayezit şeklindeki yazımları benimsemiştir. Modon fetihnamesinde, Emîru'l-Mü'minîn Sultânu'l-Guzât ve'l-Mücâhidîn Nâsiru's-Seriat ve'l-Milleti ve'd-Dîn Giyâsu'l-İslâm ve Mu'înu'l-Müslimîn Sultân Bâyezîd diye anılmıştır.

II. Bayezid'in doğum tarihi tarihçiler arasında tartışmaya yol açmaktadır. Güvenilir bir Osmanlı bibliyografya ansiklopedisi doğum tarihinde bu tartışmayı karşılamak amacı ile bu tarihi Aralık 1447/Ocak 1448 olarak vermektedir. Bugün Yunanistan sınırları içerisinde kalan, Osmanlı zamanında ise Edirne'ye bağlı bir kaza merkezi olan Dimetoka'daki Dimetoka Sarayı'nda dünyaya geldi. İstanbul'un Fethi'nden sonra, 7 yaşlarındayken Hadım Ali Paşa danışmanlığında Amasya valisi oldu. Burada o dönemin en ünlü âlimlerinden dersler aldı ve padişah olacak şekilde yetiştirildi. O günlerde Amasya kenti bir eğitim ve kültür merkeziydi. Devrin meşhur âlimlerinden dersler aldı, İslami ilimlerin pek çoğunu öğrendi. İslam ilmi alanında ders aldığı hocalarından birisi de Şeyh Yavsi olarak bilinen Bayrami tarikat şeyhi de olan Şeyh Yavsî olmuştur. İslami ilmin yanı sıra matematik ve felsefe tahsili de aldı. Ayrıca Şeyh Hamdullah'tan da hat dersleri aldı. Arapça ve Farsça'nın yanı sıra; Çağatay lehçesi ve Uygur alfabesini de öğrendi.
Şehzade Bayezid sancakbeyi olarak 27 yıl Amasya'da oturdu. Bu görevde iken 1473'te Otlukbeli Savaşı'nda sağ kol kumandanı olarak görev aldı. Ayrıca 1479'da İran'dan gelen tüccarların mallarının yağmalanması üzerine, Şehzade Bayezid'in vali olarak gönderdiği kuvvetler Torul ve çevresini Osmanlı topraklarına kattı.
Fakat genellikle Amasya sarayında mistik, yarı şairane bir yaşam sürdüğü ve bu dönemde afyon kullandığına dair iddialar da vardır.

Fatih Sultan Mehmed'in 3 Mayıs 1481'de Gebze yakınlarında beklenmedik bir şekilde vefat etmesi üzerine Sadrazam Karamanî Mehmed Paşa, Bayezid ve Bayezid'in kardeşi Cem Sultan'a ulaklar gönderdi. Ancak Cem Sultan, kendisine gönderilen haberci yolda, II. Bayezid'in damadı olan Anadolu Beylerbeyi Güveği Sinan Paşa tarafından yakalanarak alıkonduğu için babasının ölüm haberini geç öğrendi. Bu arada Bayezid'in tarafını tutan yeniçeriler İstanbul'da isyan ederek Cem Sultan taraftarı Karamanlı Mehmed Paşa'yı 4 Mayıs 1481'de öldürdüler ve Bayezid'in oğlu Şehzade Korkut'u babasına vekâleten tahta çıkardılar.

Babasının vefatını öğrenen ve devlet büyüklerinin acele başkente gelmesi hakkında gönderdikleri mektupları alan II. Bayezid maiyetinde 4 bin kişi olduğu halde Amasya'dan yola çıkıp 9 günde Üsküdar'a geldi. Ertesi gün oğlu Şehzade Korkut'tan saltanatı resmen teslim alıp 22 Mayıs 1481'de Osmanlı tahtına çıktı. II. Bayezid ilk olarak kapıkullarına üçer bin akçe cülus bahşişi dağıttı. Yeniçerileri ulufelerini günlük 5 akçeye çıkarttı. Vezirlere ve beylere de istedikleri köyleri mülk olarak verdi.

Cem Sultan ağabeyi II. Bayezid'in padişahlığını kabul etmedi. Böylece Osmanlı devleti II. Bayezid ile Cem Sultan arasında uzun süren ve en sonunda Avrupa'nın da içine karıştığı bir taht kavgasına sahne oldu.
II. Bayezid İstanbul'da tahta çıkmış olmasına rağmen Cem Sultan 4 bin askeriyle İnegöl önlerinde Bayezid'in henüz hazır olmayan Ayas Paşa idaresindeki ordusu ile savaştı. Bu savaşı kazanan Cem Sultan Bursa'da kendi adına hutbe okutmak ve para bastırmak suretiyle hükümdarlığını ilan etti. Bursa'da 18 gün saltanat süren Cem Sultan civardaki şehir ve kasabalara da hâkimiyetini kabul ettirdi ve II. Bayezid'e İmparatorluğu eşit olarak paylaşma teklifinde bulundu. Buna göre İmparatorluğun Anadolu toprakları Cem Sultan'a verilecekti. Ancak devletin ikiye bölünmesi anlamına gelen bu teklif, sadece Bayezid tarafından değil tüm devlet ileri gelenleri tarafından dehşetle karşılandı. Osmanlı Devleti'nin bölünmesini kendi çıkarlarına uygun gören Avrupalılar ve Memluklular bu konuda Cem Sultan'ı desteklediler.
1481 Haziran'ında II. Bayezid'in ordusuyla Yenişehir Muharebesi'nde yenilen Cem Sultan önce Konya'ya çekildi. Konya'da yeterince destek bulamayan Cem Sultan Tarsus'a geçti. Daha sonra da Memluk sultanından aldığı davet üzerine Kahire'ye gitti. Kahire'de büyük ilgi gören Cem Sultan orada kaldığı süre içerisinde Mekke'ye giderek hac vazifesini yerine getirdi. Bu dönemde, ağabeyi II. Bayezid kendisine padişahlıktan vazgeçmesi halinde 1 milyon akçe vermeyi teklif etti. Ama Cem Sultan bu teklifi reddetti. Benzeri teklifler tekrar yapıldıysa da, bunlar da sonuç vermedi.
Memlûkler'in ve eski Karaman Beylerinin yardımıyla tekrar bir ordu toplayan Cem Sultan, 27 Mayıs 1482'de Konya'yı kuşattı. Ancak Osmanlı Ordusu'nun Konya'ya hareket etmesi üzerine kuşatma kaldırıldı. İki taraf Akşehir'de karşılaştı. Savaşı kaybeden Cem Sultan Ankara'ya geçti. Ankara'da da kaçışına devam eden Cem Sultan 1482 yazında otuz kadar adamıyla birlikte Rodos'a gitti. Cem Sultan 29 Temmuz 1482'de Rodos Şövalyeleri'nin Büyük Üstadı Pierre d'Aubusson tarafından büyük bir törenle karşılandı. Cem Sultan'ın amacı Rumeli'ye geçerek mücadelesini sürdürmekti. Ancak bundan sonra bir daha hayattayken vatanına dönemedi. Artık, Cem Sultan için Avrupa'da maceralı bir esaret hayatı başladı.

Cem Sultan Rodos'a çıkmasından sonra Papa VIII. Innocentius'in isteği üzerine Fransa'ya gönderildi. Bu gelişmeden sonra önceleri Osmanlı Devleti'nin bir iç meselesi olan taht mücadelesi, böylelikle milletlerarası bir mesele hâline geldi. Bu olaydan çıkar sağlamak isteyen Papa VIII. Innocentius'un, Cem Sultan'a, Hristiyan olması hâlinde onu Osmanlı Devleti'nin başına geçirebileceğini teklif ettiği söylenir.Osmanlı Devleti'ne karşı yeni bir Haçlı seferi gerçekleştirmek için Cem Sultan'ı kullanmayı düşünen Papa VIII. Innocentius 1492'de öldü. Böylece Cem Sultan daha serbest bir hayata kavuştu. Fakat bu defa Fransa Kralı, Cem Sultanı kendi siyasi emelleri için bir koz olarak kullanmak istedi. Bu amaçla hareket eden Fransa Kralı VIII. Charles Roma üzerine yürüyerek 26 Ocak 1495'te Cem Sultan'ı Papa'dan teslim aldı. Fransız Ordusu ile beraber yola çıkan Cem Sultan, 25 Şubat 1495'te öldü. Bazı kaynaklar, Cem Sultan'ın elindeki kıymetli rehineyi bırakmak zorunda kaldığı için Papa tarafından zehirletildiğini ifade etmektedir.
Cem Sultan'ın ölümünü öğrenen II. Bayezid Osmanlı ülkesinde 3 gün yas ilan etti. Ülkedeki camilerde Cem Sultan için gıyabi cenaze namazı kılındı. Ayrıca II. Bayezid kardeşinin günahlarının bağışlanması için fakirlere 100 bin akçe sadaka dağıttı.
İtalya'da toprağa verilen Cem Sultan'ın cenazesi de pazarlık konusu oldu. Uzun süren bir mücadelenin ardından Cem Sultan'ın cenazesi, vefatından 4 yıl sonra 1499'da Osmanlı topraklarına getirildi. Mudanya'da karaya çıkarılan cenaze Bursa'da Muradiye Camii'nin haziresinde kardeşi Şehzade Mustafa'nın da mezarının içinde bulunduğu türbe'ye gömüldü.

Cem Sultan Avrupa'dayken, İspanyollar karşısında yenilgiye uğrayan Endülüs'teki Müslüma

III. Aleksios Angelos (Yunanca: Αλέξιος Γ' Άγγελος - Alexios III Angelos) (d. y. 1153 – ö. 1211) 1195-1203 döneminde  Bizans imparatoru olmuştur.

Babası Andronikos Dukas Angelos Anadolu'da bir askerdi (d. y. 1122 – ö. 1185'ten sonra) ve annesi olan Öfrosin Kastamonitissa (d. y.1125 – ö. 1195den sonra) ile 1155'ten önce evlenmiştir. Aleksios Angelos bu ailenin ikinci oğludur. Babasının annesi I. Aleksios ile İrini Dukena'nin en küçük kızı Theodora idi. Babasının babası ise Sicilya'da bir amiral olan Konstantinos Angelos (d. y. 1085 – ö. Temmuz 1166'dan sonra) olup Filadelfiya'li olan Manolis Angelos adlı bir kişinin oğlu idi. Küçük kardeşi olan II. İsaakios 1185de bir halk devrimi ile imparatorluk tahtına geçmiştir. Bu isimlerden açıktır ki Aleksios ailesinin Bizans hükümdarları ile yakından ilişkileri bulunmaktaydı.
I. Andronikos'un imparatorluk döneminde Aleksios Angelos, babası ve erkek kardeşleri ile birlikte (y. 1183 de) İznik (Nicea) ve Bursa (Prousa)'da imparator aleyhinde çıkan isyanlara yakından katkılarda bulunmuşlardı. Bu nedenle Aleksios, Bizans ülkesinden kaçmış ve gençlik hayatının birkaç yılını ülkenin güneyinde bulunan Müslüman emir ve hükümdarların maiyetinde sürgünde geçirmiştir. Bunlar arasında Selahaddin Eyyubi de bulunmaktaydı.
Küçük kardeşi İsaakios Angelos, I. Andronikos'un son hükümdarlık yıllarında bu imparatorun hışmına uğramış ve imparator Konstantinopolis'te olmadığı bir sırada 11 Eylül 1185 tarihinde Stephanus Hagiochristophorites adlı yüksek rütbeli bir saray mensubu tarafından tutuklanmak istenince onu öldürmüştür. Sonra İsaakios doğrudan Ayasofya Kilisesine giderek oraya sığınmış ve başından geçenleri herkese anlatmıştır. I. Andronikos zaten genel zalim tutumu ve Norman Sicilya Krallığı'nın karadan ve denizden tehditlerine gösterdiği vurdumduymaz tutum yüzünden halk tarafından sevilmemekteydi ve İsaakios'un bu hareketi Konstantinoplois'te bir halk devriminin çıkmasına bir kıvılcım olmuştur. İsyan edip sokaklara dökülen halk Ayasofya'da 12 Eylül'de İsaakios'u Bizans imparatoru seçmişlerdir. Şehre dönen I. Andronikos bu isyanı bastıramamış; şehirden kaçmış; fakat yakalanarak halk tarafından feci bir şekilde öldürülmüştür. Böylece 1185'te küçük kardeşi imparator olunca Aleksios Angelos imparatorluk tahtına çok daha  yaklaşmıştır.
1185'in sonlarında Aleksios Antakya'da Haçlı Latinler tarafından tutuklanmış; kardeşi II. İsaakios onu kurtarmak için Akka'ya (Acre) 80 kadırgadan oluşan bir Bizans donanma filosu göndermiş; Aleksios kurtarılmıştır ama filo Norman Sicilyalar tarafından imha edilmiştir.
1190da Konstantinopolis'e gelen Aleksios, kardeşinin verdiği yüksek paye olan sebastokratōr unvanı ile Bizans saray bürokrasisi içinde önemli bir görevi yüklenmiştir.

1195de II. İsaakios Bulgaristan üzerine açtığı bir sefer sırasında Trakya'da bir sürek avına katılmışken Aleksios karısı Euphrosyne Doukaina Kamatera'nın yardımıyla ordu askerleri tarafından III. Aleksios Angelos adıyla  imparator ilan edilmiştir. II. İsaakios kaçmakta iken Makedonya'da Stagira şehrinde yakalanmıştır. III. Aleksios'un küçük kardeşi olan II. İsaakios'un gözlerini kör ettirmiş ve onu kapalı hapse attırmıştır.
III. Aleksios bu cürümünü unutturmak ve imparatorluk pozisyonunu güçlendirmek nedeniyle büyük paralar sarf edip İmparatorluk devlet hazinesini boşaltmıştır ve ülkenin malî bakımdan yıkımına neden olmuştur. Aynı nedenlerle ordusunda bulunan subayların disiplinsiz hareketlerine göz yummuş ve bundan dolayı disiplinsiz ordusu ile ülkesini savunmasız bırakmıştır. 1195'te Kutsal Roma Cermen imparatoru VI. Heinrich, III. Aleksios'u 500 kilo altın haraç vermeye zorlamıştır. İmparatoriçe ve imparatoriçenin yandaşı olan general Vatatzes bu ödemeye engel olmaya çalışmışlar fakat general Vatetzes, III. Aleksios'un emri ile bir suikaste kurban gitmiştir ve ödeme yapılmıştır.
Bizans İmparatorluğu bu sefer doğudan Anadolu Selçuk Devleti tarafından hücuma uğramıştır. Bu sorunla uğraşılırken batıda Bulgarlar, Ulahlar, Kumanlar, Uzlar ve Peçenekler Makedonya ve Trakya ovalarını hiçbir şekilde direnç görmeden talan etmeye başlamışlardır. Bulgar Kralı Kaloyan bazı önemli Bizans şehirlerini kendi ülkesine katmıştır. III. Aleksios bu tehlikelere askerî olmayan yeni yerleşke ve diplomatik politikaları ile karşı koymaya çalışmıştır. Bizans'ın batı sınırlarında toprak ve diğer imtiyazlar vererek yeni muhacirler yerleştirip ve sınırları bunlar vasıtası ile koruma siyaseti uygulanmıştır. Fakat bu aksi tesirler ortaya çıkarmış, buralarda büyük topraklar elde edenler başlarına buyruk olup merkezî devlet kanun ve vergilerinden kaçınma yolunu tercih etmişlerdir. Bizans devletinin böylece sınırları korunmuş olmakla beraber, devletin yaptırım gücü çok daha zayıflamıştır.

Çok geçemeden Aleksios yeni ve çok daha zorlu bir güçlükle karşılaştı. 1202'de birçok Batı Avrupalı prens yeni bir Haçlı seferine çıkmak hedefiyle Venedik'te toplandılar ve bu Haçlı Seferi sonradan Dördüncü Haçlı Seferi olarak anıldı. Tahttan indirilmiş olan II. İsaakios'un oğlu olan IV. Aleksios Konstantinopolis'ten yeni olarak kaçmış ve Venedik'e gelmişti. Orada Haçlı Seferine katılmak üzere bulunan Batılı Prenslerine kendinin Bizans İmparatorluğu tahtına geçmesine destek sağlamalarını istedi. Buna karşılık olarak hem birbirinden ayrılmış olan Doğu Ortodoks Hristiyan ve Katolik Hristiyan mezheplerinin birleşmesini kabul etmeyi ve Venedikliler tarafından ücretli taşıma ile Konstantinopolis'e getirilecek olan Haçlı ordularının o zamana kadar geri kalan borçlarını ödemeyi üstlenmeyi; Konstantinopolis'ten Filistin kıyılarına kadar denizden gitmek için taşıma masraflarını ödemeyi ve ek olarak askeri yardım sağlamayı kabul edeceğini bildirdi.
Bu Haçlı Seferi planlanırken hedef önce Mısır'a çıkmak ve orayı ele geçirdikten sonra Kudüs'e yönelmekti. Fakat Haçli prensleri Aleksios'un tekliflerini çok çekici bulup  önceden Konstantinopolis'e kadar götürülüp orada Aleksios'un tahta çıkmasına destek sağlamayı kabul ettiler. Böylece Haçlı Seferi için birlikler Venedik gemileri ile Haziran 1203'te Konstantinopolis önüne geldiler.
Tahta bulunan III. Alekios'un bu büyük filoya ve Haçlı birliklere karşı savunma imkânları pek azdı. Haçlılar bir ültimatom verip tahtı gaspetmiş olan III. Aleksios'un tahttan indirilip daha önce imparator olan ve hukuksuz bir şekilden tahttan indirilmiş olan II. İsaakios'un ve yanlarında getirdikleri oğlu Aleksios'in imparatorluğa getirilmesini istediler. III. Aleksios'un mali yardım ve hatta rüşvet olarak vermeyi teklif ettiği meblağı yeterli görmediler ve Aleksios daha yüksek meblağı toplamasının imkânı olmadığını bilmekte idi. Bizans donanması eski ve tahtaları çürümüş 20 gemiden oluşmaktaydı ve bu donanmanın Haçlılara refakat eden Venedik gemilerine karşı koymak imkânları yoktu. Kayınbiraderi Theodoros Laskaris komutası altında bir ordu Üsküdar'da Haçlı birlikleri tarafından yenilgiye uğratıldı. Haçlı ordusu karaya çıkıp Konstantinopolis'i kuşatmaya aldılar. Temmuz ortasında kör ve ihtiyar Venedik Doçesi Enrico Dandolo komutasındaki Venedik birlikleri Haliç'teki duvarları gemileri üzerinde kurdukları platformları kullanarak aştılar ve şehre girip önemli mahalleleri zaptetmeyi başardılar. Bu sırada bir yangın çıktı ve bu yangın ile işgalci orduları dolayısıyla şehrinin halkının büyük bir kısmı büyük zararlara uğradı. III. Aleksios bunu karşılamak için Haçlı birliklerinden çok büyük bir Bizans gücüyle St Romanos kapısından bir huruç hareketine girişti; ama son anda cesaretini yitirip şehre geri kaçtı. 17/18 Haziran gecesi, Aleksios Bizans saraylarına yeni bir hücuma girişmeye söz verdi. Ama yine o gece gizliden bir tek kızı İrini ile birlikte ve 500 kg. altını devlet hazinesinden alarak bir küçük kayıkla şehirden kaçtı. Karısını ve diğere kızlarını arkada şehirde bıraktı.
Böylece hükümdarsız kalan ve kuşatma altında bulunan şehirde Ayasofya'da bir devlet konseyi toplandı. Burada alınan kararla Haçlıların meşru imparator saydıkları olan ve hapiste bulanan II. İsaakios ikinci defa olarak İmparatorluk tahtına geçirildi. İsaakios'un tahta geri gelmesini önlemek için gözlerine mil çekilip kör edilmiş olmasına rağmen eski yasalar bir kenara itilip bu karışıklık içinde meşru bir imparator olarak kabul edildi.

Dördüncü Haçlı Seferi Haçlılarının 17 Temmuz 1203'teki Konstantinopolis'e ilk hücumundan sonra başşehri bırakıp kaçan III. Aleksios Haçlı kuvvetlerine karşı önce Edirne (Hadrianapolis)'den sonra (Mosynopolis)'den Bizanslıların direnişini organize etmeye çalışmıştır. 1204'te Haçlıların Konstantinopolis'e ikinci hücumu ile şehri zaptetmeleri ve Latin İmparatorluğu kurmalarından sonra (imparatorluk tacını IV. Aleksios'tan gasp edip bu ikinci hücuma karşı şehrin savunmasını yapmış olan) Murzuphlus lakaplı V. Aleksios'ta Mosynopolis'te bu direnişe katılmıştır.
Önce iki sabık Bizans İmparatorları arasındaki ilişkiler iyi olmuş III. Aleksios'un kızı Eudossia Angelina, V. Aleksios Dukas ile evlenmiştir. Fakat Latin Haçlılar Trakya'daki Bizans direncine de hücum edip III. Aleksios'u Teselya'ya kaçmaya zorlamışlardır. III. Aleksios bu kaçıştan hemen önce çok kıskanç bir kararla Bizans tahtına tekrar geçmesini önlemek için damadı V. Aleksios Dukas'ın gözlerini kör ettirmiştir. Teselya'ya kendini kovalayan Haçlılara direnişe geçemeyen III. Aleksios karısı Eufosin ile birlikte kendisine Selanik Dükalığı verilmiş olan I. Bonifacio del Monferrato'ye teslim olmuşlar ve Selanik'te hapis edilmişlerdir. 1205'te hapisten kaçmayı başaran III. Aleksios bu sefer Epir Despotluğu'nu kurmakta olan I. Mihail Komnenos Dukas'a sığınmaya çalışmıştır, fakat Bonifacio tarafından yakalanıp maiyeti ile birlikte Montferrat'a hapse gönderilmiştir. 1209'da tekrar Selanik'e getirilip o yıl Epir Despotu I. Mihail Komnenos Dukas'ın Bonifice'ye mühim bir fidye meblağı ödemesinden sonra serbest kalıp Epir'e gitmiş fakat Epir Despotu I. Mihail onu Anadolu'ya İznik İmparatorluğu'nu kurmakta olan diğer damadı I. Theodoros'a göndermiştir.
I. Theodoros kendi kurduğu devlette sabık Bizans imparatoru olan

Joseph Pitton de Tournefort (5 Haziran 1656, Aix-en-Provence - 28 Aralık 1708, Paris), Fransız doğabilimci.

Montpellier Üniversitesi çerçevesinde botanikte uzmanlaşarak 1683'te Paris Kraliyet Botanik Bahçesi'ne profesör olarak atandı. 1699'da, Karlofça Antlaşması'ndan sonra Fransız hükûmeti tarafından botanik araştırmaları yapmak ve bitkiler toplamak üzere doğu seyahatine gönderildi.
Bu gezinin ilk bölümü Ege adalarına yaptı. 23 Mayıs 1700'de bir hekim ve bir ressamla birlikte Marsilya'dan hareket eden Tournefort önce Girit'e, oradan da Ege adalarının büyük bir bölümünü gezdikten sonra Mart 1701 sonunda İstanbul'a vardı. Tournefort, İstanbul'da kısa bir süre kaldıktan sonra Karadeniz yoluyla Doğu Anadolu Bölgesi ve Kafkasya'ya doğru yola çıktı.
Tournefort, Erzurum valiliğine atanan Köprülü Numan Paşa ve maiyetine katılarak denizyoluyla Trabzon'a doğru yola çıktı. Oradan Erzurum'a ulaşarak Tiflis ve Erivan'a kadar gitti. Ağustos 1701'de Erzurum'a döndükten sonra Ankara üzerinden Bursa'ya, oradan da İzmir'e geldi. Oradan Mısır ve Arabistan'a gitmek niyetinde olan Tournefort, sonunda bu yolculuktan vazgeçerek 3 Haziran 1702'de Marsilya'ya döndü.
Getirdiği malzemenin tasnifi ve kitabın hazırlanışı tamamlanmadan Tournefort evinden botanik bahçesine giderken bir araba kazasında öldü. Relation d'un voyage du Levant adlı seyahat kitabı iki cilt halinde 1717'de basıldı, bunu aynı yıl üç ciltlik Lyon baskısı izledi.

Kabak tatlısı, balkabağı, helvacı kabağı ya da kestane kabağıyla yapılan bir tür tatlı.

Dış kabukları soyulup çekirdekleri çıkarılan kabak doğranır. Doğranan kabakların üzerlerine toz şeker dökülür ve şekeri emip sulanıncaya değin bekletilir. Daha sonra biraz su eklenerek yumuşayıncaya değin pişirilir. Üzerine dövülmüş ceviz içi, fındık, badem veya hindistancevizi rendesi serpilir. Kabakları bir süre haşladıktan sonra, haşlama suyuyla şerbet yapıp üzerine dökülerek de hazırlanır.
Genellikle Türkiye'nin batısında ve kuzeybatısında, özellikle Aydın ve Sakarya'da yaygındır.

Adapazarı beyaz kestane kabağı kullanılarak yapılır. Adapazarı Kabak Tatlısı 03.05.2021 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Antalya Kabak Tatlısı 12.04.2021 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Aydın Kabak Tatlısı; halk arasında öküz kabağı olarak bilinen Cucurbita moschata türü bal kabağından üretilir. Aydın Kabak Tatlısı 17.08.2021 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Hatay Kabak Tatlısı; Cucurbita maxima ve Cucurbita moschata türündeki kışlık bal kabaklarının kireç kaymağında dinlendirilmesinin ardından, şerbet içinde pişirilmesi ile yapılır. Hatay Kabak Tatlısı 05.10.2021 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Kafkas Ordusu (Rusça: Кавказскaя армия / Kavkazskaya Armiya), I. Dünya Savaşı'nda Rus İmparatorluğu'nun Kafkasya Cephesinde bulundurduğu ordu. Savaş öncesi bu ordunun bütün kuvveti, 100 tabur, 117 bölük ve 250 toptan ibaretti.  Bu ordu nun komutanı İllarion İvanoviç Borontosv-Daşkov'tur. 23 Şubatta Rusya'da Şubat Devrimi ile başlayan sorunlar orduda disiplini hissedilir derecede bozmuştur. Bahardan itibaren, hijyen ve gıda kaynaklı sorunlar ve tifüs salgını bu orduyu yıpratır ve dağılmasına yol açar.

1914 yılında Kafkas Askeri Bölgesi Valisi İllarion İvanoviç Borontosv Daşkov sorumlu olmaktadır fakat askeri faaliyetlerin planlanması, hareketleri ve askerlerin idaresi valinin yardımcısı General Aleksandr Zakharevich Myshlayevsky tarafından yürütülmektedir. bu dönemde Kafkas ordusunun düzeni savaş başlamadan önce iki grup olarak yapılanmış ve bu gruplar ise iki ana faaliyet alanına (Kafkasya Cephesi  ve İran Cephesi) göre dağıtılmışlardı. General Nikolai Yudenich Sarıkamışda bulunmaktaydı.

II. Kafkas Kolordusu
(2 adet) Piyade tümen
(2 adet) Topçu tugayı
(2 adet) Plastun (Kazak) Tugayı
1. Kafkas Kazak Bölümü
II. Türkistan Kolordusu
(2 adet) Tugay.
(2 adet) Piyade topçu taburı
1. TransHazar Kazak Tugayı
Savaş başlamadan önce Kafkasya Cephesindeki gücü iki ana bölümde yoğunlaşmaktaydı.

Oltu yönü (Kars - Erzurum): 6 bölümden oluşmakta. Sarıkamış ve çevresinde takviyelenmiş olarak
Revan yönü (Erivan - Alaşkert): Yaklaşık 2 tümen, çok sayıda süvariden oluşmakta. Iğdır ve çevresinde takviyelenmiş olarak.

Kahramanmaraş, halk arasındaki kısa adıyla Maraş (Yunanca: Γερμανίκεια Germanikeia, Ermenice: Մարաշ Maraş,) Türkiye'nin Kahramanmaraş ilinin merkezi olan şehirdir. Maraş Muhaberesi sırasında işgale direnişi nedeniyle Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından 05 Nisan 1925 tarihinde şehre İstiklâl Madalyası verilmiştir. Maraş olan adı, 7 Şubat 1973 tarihinde Türk Kurtuluş Savaşı'nın başarı ile sonuçlanmasında dolayı adı Kahramanmaraş olarak değiştirilmiştir.
Geç Hitit şehri olan Gurgum'un bulunduğu yerde kurulmuştur. Sistematik bir kazı yapılmamış olmasına rağmen birçok Hitit anıtı bulunmuştur.
Osmanlı seyyahı Evliya Çelebi, Seyahatnamesinde Maraş halkı için, "kelimatları lisan-ı Türkidir ve ekseriya halkı Türkmendir" der. Maraş ve çevresi başta Oğuzların Avşar, Bayat ve Beğdili boyları çoğunlukta olmakla birlikte hemen hemen yirmi dört Oğuz boyunun tamamı mevcuttur.
2012'de çıkarılan 6360 sayılı kanun ile büyükşehir olmuştur. Dövme Dondurması, tarhanası ve biberi şehrin önemli tescilli gıdalarıdır.
Kahramanmaraş il merkezinin deniz seviyesinden yüksekliği 568 metredir.
Kahramanmaraş 31 Ekim 2025'te Paris'te yapılan oylama neticesinde UNESCO yaratıcı şehirler ağında "Edebiyat Şehri" olarak dahil edildi.

Erken Demir Çağ ve Geç Hititler döneminde başkent olarak kullanılmış, Luvilere Kurkuma ve Asurlurlar içinse Markas olarak bilinen bir antik kent'idi. MÖ 711 yılında Asurlular tarafından fethedilmiş ve adı resmî olarak Markas'a değiştirilmiş. Kahramanmaraş'ın Kurtuluş Savaşı'ndan önceki adı Maraş'tır. Kurtuluş Savaşı'ndan sonra bütün kent İstiklal Madalyası ile ödüllendirilmiş, daha sonra ise Türkiye Büyük Millet Meclisi kararıyla 07 Şubat 1973 Tarihinde "Kahraman" unvanı verilmiştir. Aynı zamanda Maraşspor Türk Futbol Takımı'nın ismi de Kahramanmaraşspor olarak değiştirilmiştir.

Tekir Vadisi ve Döngel Köyündeki mağaralarda yapılan araştırmalarda ele geçen buluntular yörede insan yerleşiminin Üst Paleolitik Çağda başladığını; Neolitik, Kalkolitik ve Eski Tunç Çağlarında da sürdüğünü göstermektedir. 2009 yılında Kahramanmaraş merkezde yapılan kazılar esnasında da milattan sonra 300-400 yıllarına ait olan Germanicia Antik Kenti'ne dair birtakım mozaikler bulunmuş ve üzerlerinde çalışmalara başlanmıştır.
Asur yazıtlarında adı "Markasi" veya "Markas" olarak geçen şehir, bir Geç Hitit devleti olan Gurgum Krallığı'nın başkenti oldu. MÖ 711 yılında Asurlular tarafından Gurgum Krallığı ilhak edilince, Markas vilayet merkezi yapıldı. Daha sonra Persler, Romalılar, Bizanslılar, Araplar, Selçuklular, Memluklular, Dulkadiroğulları ve Osmanlılar şehre hakim olmuşlardır.
11. yüzyılın sonlarında Anadolu'ya kesin olarak yerleşen Türklerin egemenliğinde kaldı. 1243'te Moğol işgaline uğrayan Maraş, II. Anadolu Beylikleri devrinde Dulkadiroğulları'nın oldu. 12 Haziran 1515 tarihinde Turnadağ Muharebesi ile Osmanlı egemenliğine geçen Maraş, 1515-1919 yılları arasında Osmanlı egemenliğinde kaldı. Mütareke Döneminde önce İngilizler, sonra Fransızlar tarafından işgal edildi.
Maraş'a Türk Kurtuluş Savaşı sırasında halkın gösterdiği direnişten dolayı 7 Şubat 1973'ten itibaren Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Kahramanlık unvanı verilerek adı Kahramanmaraş olarak değiştirildi.

Kahramanmaraş'ın Türk Kurtuluş Savaşı'ndaki yeri özellikle Türk-Fransız Cephesi ve Maraş Savunması maddelerinde daha detaylı olarak anlatılmaktadır.

Osmanlı İmparatorluğu'nun Birinci Dünya Savaş'ında mağlup olmasının ardından Maraş önce Britanya İmparatorluğu tarafından işgâl edilmiştir. Daha sonra Britanya İmparatorluğu ile Fransa arasında yapılan anlaşma uyarınca İngilizler şehri Fransızlara bırakmışlardır.
Fransızların şehrin kalesindeki Türk Bayrağını indirmeleri, suçsuz kişileri öldürmeleri, Maraş ileri gelenlerini tutuklamaları tepkileri artırmış, 28 Kasım 1919 Cuma günü Ulu Camii imamı Rıdvan Hoca'nın "Kalesinde bayrağı dalgalanmayan ülkede cuma namazı kılınmaz" sözü ile Fransızlara karşı ayaklanan halk kurtuluş savaşını başlatmıştır. Maraş'lılar topluca Kaleye hücum ederek, indirilen Bayrağı yeniden Kale burçlarına diker ve Cuma namazı orada eda edilir. Bayrak olayının ardından şehir adım adım savaşa sürüklenir. Sütçü imam'ın ilk kurşunu sıkmasıyla halk ayaklanmaya başladı.
Aslanbey Başkanlığında kurulan Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, her mahallede kurularak faaliyete geçer. 20. ve 3. Kolordudan subayların gelişi ve Mustafa Kemal`in Ankara`dan yayınladığı bildiriler neticesinde Maraş Halkı 11 Şubat 1920`de mücadeleye başladı. 72 gün süren mücadele sonunda Fransızlar yenilgiye uğratılır ve şehir Fransızlardan temizlenir. Maraş, kurtuluş savaşında kurtulan ilk şehirlerden birisidir. Bu nedenle önce istiklal madalyası ile ödüllendirilerek, dünyada istiklal madalyası alan ilk şehir olmuş daha sonra ise Kahraman unvanını almıştır.

2012 yılında çıkarılan 6360 sayılı kanun ile Kahramanmaraş'ta sınırları il mülki sınırları olan büyükşehir belediyesi kuruldu ve 2014 Türkiye yerel seçimlerinin ardından büyükşehir belediyesi çalışmalarına başladı. 2023 Pazarcık ve Elbistan merkezli depremlerinde şehir merkezi yıkıma uğradı. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ile TOKİ tarafından şehirde düzenli konutlar yapılmaya başlandı ve bazı etapları depremzedelere teslim edildi.

2012 yılında Kahramanmaraş büyükşehir statüsü kazanıp ilin tamamı büyükşehir sınırlarına girmiştir ve merkez ilçe Dulkadiroğlu ve Onikişubat ilçelerine ayrılmıştır.

Kahramanmaraş'ın 10 tane kardeş şehri bulunmaktadır.

Maraş Savunması
Maraş dövme dondurması
Eshab-ı Kehf
Kahramanmaraş Kalesi
Kahramanmaraş Olayları
"Dünyanın en saçma binası"
Afşin Koçovası Sarımsağı
1114 Maraş depremi
2023 Kahramanmaraş depremleri

Kahramanmaraş Büyükşehir Belediyesi

Kaledibi Kilisesi, Trabzon'nun Ortahisar ilçesinde yer alan bir kilisedir.

Yunan haçı planında inşa edilen kilise, doğu-batı doğrultusunda uzanmaktadır. Kesme ve moloz taşlarla yığma yapı sisteminde inşa edilmiştir. Üç apsisli ve üç nefli olan yapıda narteks bulunmamaktadır. Apsisler içten bakınca yarım daire, dıştan bakınca ise poligonal şekillidir. Yan apsislerden ana apsise kapılarla girilebilmektedir. Yüksek bir kasnakla desteklenen kubbeyi dört sütun taşımaktadır. Yapının tavanı ise kırma çatıyla kaplanmıştır. Kilisenin güney, kuzey ve batısında üç girişi bulunmaktadır. Ahşap ve çift kanatlı olan on iki yuvarlak farklı boyutlardadır.

Theodora Tzanichites ve Gregory Kamachenos tarafından inşa ettirilen yapı, 1306'da Aziz Yuhanna Kilisesi adıyla açılmıştır. Kilise, Trabzon'un fethiden sonra cami olarak kullanılmış ve 1856'da Metropolit Constantios tarafından restore ettirilmiştir. Sonraki dönemde depo olarak kullanılan yapı, 1998'de çok amaçlı salona dönüştürülmüştür. Yapı günümüzde de Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlı, Bilim ve Sanat Merkezi Çok Amaçlı Salon olarak işlev görmektedir.

Yaylabaşı, Erzurum ilinin Olur ilçesine bağlı bir kırsal mahalledir.

Yaylabaşı'nın eski adı Kamrisi'dir. Nitekim Kamrisi (ქამრისი), 1595 tarihli Osmanlı mufassal defterinde Kamris (كامریص) olarak geçer. Bu yerleşimin adı 1928 tarihli Osmanlıca köy listesinde Kamis (كامیس) şeklinde yazılmıştır. 1886 tarihli Rus nüfus tespitinde ise köy "Kyamis" (Кямисъ) adıyla kaydedilmiştir.
Kamrisi köyü, Orta Çağ'da Gürcistan'ı oluşturan bölgelerden biri olan Tao'da yer alır. Nitekim Osmanlılar bu bölgeyi 16. yüzyılda, 1549 tarihli Gürcistan seferinin ardından Gürcülerden ele geçirmiştir.
Kamrisi köyü, 1574 tarihli Osmanlı mufassal defterinde Ardahan-i Büzürg livasının Panaskerti nahiyesine bağlıydı. Büyük bir yerleşim olan köyün nüfusu, tamamı Hristiyan olan 90 haneden oluşuyordu. 1595 tarihli ve Defter-i Mufassal-i Vilayet-i Gürcistan adlı Osmanlı tahrir defterine göre ise, Gürcistan Vilayeti içinde, Penek livasının Panaskerti nahiyesine bağlıydı ve nüfusu 58 Hristiyan haneye düşmüştü. Köyde çoğu Ermeni olmak üzere, Ermeniler ve Gürcüler yaşıyordu.
Kamrisi köyü, Çıldır Eyaleti'nin 1694-1732 dönemini kapsayan Osmanlı cebe defterinde Kamris (كامریس) şeklinde geçer. Bu defterde aynı idari konumla kaydedilmiş olan köyün hasılası Hicri 1109 (1697/1698) tarihinde 1.500 akçe, Hicri 1118 (1706/1707) tarihinde 4.000 akçe idi.
Kamrisi, 1835 tarihli Osmanlı nüfus defterinde Çıldır Eyaleti'nin Penek sancağının köylerinden biriydi. Sadece erkek nüfusunun tespit edildiği bu tarihte köyde 15 hanede 32 Müslüman erkek bulunuyordu. Erkek sayısı kadar kadın eklenince, köyün toplam nüfusunun yaklaşık 64 kişiden oluştuğu ortaya çıkar.
Kamrisi köyü, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'nın ardından imzalan Berlin Antlaşması uyarınca Osmanlı Devleti tarafından Rusya'ya bırakıldı. Rus idaresinin 1886 nüfusu sayımında "Kyamis" (Кямисъ) şeklinde kaydettiği köy, Oltu sancağının Tausker kazasına bağlı Olur nahiyesinin 18 köyünden biriydi. Nüfusu, 47'si erkek ve 35'i kadın olmak üzere, 18 hanede yaşayan ve tamamı Türk olarak kaydedilmiş 82 kişiden oluşuyordu. Havdos veya Havdosi köyünün nüfusu, 1896 yılında 132 kişi, 1906 yılında 123 kişi olarak tespit edilmiştir. Bu tespitlerde de köyün nüfusunun tamamı Türklerden oluşuyordu.
Kamrisi veya Kyamis, 1928 tarihli Osmanlıca köy listesinde Kamis (كامیس) adıyla Erzurum vilayetinin Oltu kazasına bağlı Olur nahiyesinin köylerinden biriydi. Kamrisi veya Kamis köyü, 1940 genel nüfus sayımında aynı idari konuma sahipti ve nüfusu 181 kişiden oluşuyordu. Kamrisi veya Kamis Türkçe olmadığı için köyün adı 1959 yılında 7267 sayılı kanunla Yaylabaşı olarak değiştirilmiştir. 1965 genel nüfus sayımına göre Yaylabaşı köyünde 323 kişi yaşıyor ve bu nüfus içinde 135 kişi okuma yazma biliyordu.
1993 yılında Büyükşehir olan Erzurum'da, 2012 yılında 6360 Sayılı Yasa ile, tüm köylerin tüzel kişiliği kaldırılmıştır. Bu köy de Olur Belediyesi'nin bir mahallesi olmuştur.

Yaylabaşı, Erzurum il merkezine 189 km, Olur ilçe merkezine 17 km uzaklıktadır. Mahalle, Olur'un kuzeydoğusunda olup, 25.06 numaralı Ardanuç-Olur il yoluna, Boğazgören Mahallesi üzerinden 12,7 km'lik bir köy yoluyla bağlıdır.

Yaylabaşı, Olur için uzaydan görüntü siteleri: Google, Yahoo, Microsoft

Kanuni Anadolu Lisesi, eskiden Ellinikón Frontistírion Trapezoúntos (Yunanca: Ελληνικόν Φροντιστήριον Τραπεζούντος), 1889 yılında Mühendis Kakudilis tarafından inşa edilmiştir. Günümüzde Türkiye Cumhuriyeti Milli Eğitim Bakanlığına bağlı bir lise olarak hizmet vermektedir. Bina, görkemiyle ve tarihe tanıklık etmesiyle Trabzon'un tarihi ve estetik açıdan en değerli yapılarından biridir. Ayrıca bina Trabzon şehrinin en etkileyici Rum eseri olarak kabul edilmektedir.

Trabzon, Bizans İmparatorluğu'nun ardından kurulan Orta Çağ imparatorluklarından biri olan Trabzon İmparatorluğu'nun başkentiydi. Bu şehir 1461 yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedildi. Fetihten itibaren Rum nüfus güçlü kültürleriyle aynı topraklarda hayatını sürdürdü. Yüzyıllar boyunca bu bölgede Türkler, Rumlar ve Ermeniler bir arada yaşadılar.
1682/3 yılında Osmanlı İmparatorluğu döneminde Trabzon'da bir Rum eğitim kurumu olarak Sevastos Kiminitis tarafından kurulmuştur. 1817 yılında Savvas Triantafyllidis eğitim kurumunun müdürü olmuştur. Bu dönemde okul yüksek bir eğitim standardını yakalamıştır. Özellikle 1856 yılından itibaren Osmanlı Devleti yönetimi Atina'dan Yunan öğretmenlerin gelip, Frontistirion kurumunda eğitim vermelerine izin vermiştir. O dönemde okula gelen öğretmenlerden biri de Savvas Triantafyllidis'in oğlu Periklis Triantafyllidis dir. Preklis, Frontistirion'da Klasik Psikoloji eğitimi vermiş ve bölgede konuşulan Pontus Rumcasısını kayıt altına alan çalışmalar yapmıştır.

1889 yılında bugünkü binanın inşa edilmesinin ardından, Frontistirion 1902 yılında yeni binasına taşınmıştır. Mühendis Kakudilis tarafından 16.000 altın lira maliyetle inşa edilen görkemli üç katlı bina o tarihte 36 sınıfa sahipti ve sahilde denize nazır olarak sonradan yıkılan Rum Ortodoks Kilisesi Nissalı Gregor'un ve Ermeni Kilisesinin yakınında yer alıyordu.

1916 yılı Rus İşgali'ne kadar bina Dar'ul-Muallimin olarak ortaokullara öğretmen yetiştiren bir okul olarak hizmet vermiştir. Tanzimat fermanı ile birlikte modern eğitimin örneği olan Rüşdiyelerin dönemin Osmanlı topraklarında birçok şehirde hızla açılmasıyla birlikte doğan öğretmen ihtiyacını karşılamak için Dar'ul Muallimin'ler kurulmaya başlanmıştır. Trabzon'da kurulan Dar'ul Muallimin de bu zincirin bir parçası olmuştur.
1918 yılı itibarıyla Kurtuluş Savaşı'nın ardından, işgalden kurtulan birçok bölgemizden öğrenciler eğitimlerine başlamak için ya da tamamlamak için bu okula gelmişlerdir.
1934 yılında, Trabzon Lisesi'nde başlayan tadilat faaliyetleri sebebiyle, 2 okul birleştirilmiştir. Ardından bina Trabzon Lisesi olarak hizmet vermeye başlamıştır.
1940 yılı ile birlikte bina, 9 yıl süreyle Erkek İlkokulu olarak kullanılmıştır. 1949 yılından 1978 yılına kadar Öğretmen Okulu olarak kullanılan bina, 1978 yılında Fatih Yüksek Öğretmen Okulu adı altında Karadeniz Teknik Üniversitesi'ne bağlanarak üniversite eğitimi vermeye başlamıştır.

1982 yılındaki Kuruluşunda orman müdürlüğü binasında bulunan Trabzon Anadolu Lisesi, 1984-1985 eğitim öğretim yılına Frontistirion'un hemen yanında bulunan eski yatakhane binasında başlamış, tadilatların sona ermesiyle 1985 yılının hemen başında ikinci sömestrde ünlü tarihi binasına taşınarak hizmet vermeye başlamıştır. 1999 yılında okul Kanuni Anadolu Lisesi unvanını almıştır.

Kanuni Anadolu Lisesi 2015-2016 öğretim yılını 66 öğretmeni, 2 rehber öğretmeni 817 öğrencisiyle bitirmiştir. Toplam 30 derslik, 3 fen laboratuvarı, 1 Bilgisayar laboratuvarı, 1 müzik sınıfı, 1 resim sınıfı vardır. Ayrıca okul 1 spor salonu, 1 yemekhane, 1 kütüphane, 1 Konferans salonu ve de 1 kantine sahiptir. Okul tam gün eğitim vermektedir. Isınma şekli kömür kaloriferdir.

Kara Veba olarak da bilinen Kara Ölüm, insanlık tarihinde kaydedilen en ölümcül salgındır. Avrasya ve Kuzey Afrika'da 75-200 milyon kadar insanın ölümüne yol açtığı düşünülmektedir. 1346-1353 yılları arasında Avrupa'da zirveye ulaşan salgın, insanlık tarihinde kaydedilen en ölümcül salgındır. Hastalığın sebebi Yersinia pestis bakterisidir. Genellikle hıyarcıklı veba görülse bile, pnömonik veba ve septisemik veba da görülebilir.
Kara Ölüm, ikinci veba salgınının başlangıcıdır. Veba, Avrupa tarihinin seyri üzerinde önemli etkisi olan dini, sosyal ve ekonomik çalkantılar yaratmış.
Kara Ölüm'ün kökeni tartışmalıdır. Pandemi ya Orta Asya'da ya da Doğu Asya'da ortaya çıktığı tahmin edilse de ilk kesin görünümü 1347'de Kırım'da olmuştur. Kırım'dan büyük olasılıkla Ceneviz gemilerinde seyahat eden ve siyah farelerde yaşayan pireler tarafından taşınmıştır. Akdeniz Havzası'ndan yayılarak Konstantinopolis, Sicilya ve İtalyan Yarımadası üzerinden Afrika, Batı Asya ve Avrupa'nın geri kalanına ulaşmıştır. Kara Veba'nın karaya çıktıktan sonra esas olarak kişiden kişiye pnömonik veba olarak yayıldığına ve böylece salgının iç bölgelere hızlı yayılmasını açıkladığına dair kanıtlar bilinmektedir; bu, birincil vektörün hıyarcıklı vebaya neden olan sıçan pireleri olması durumunda beklenenden daha hızlı olmasıdır. 
Kara Ölüm, Geç Orta Çağ'da Avrupa'yı vuran ikinci büyük doğal afettir (ilk olanı 1315-1317 Büyük Kıtlığıydı) ve Avrupa nüfusunun yüzde 30 ila yüzde 60'ını öldürdüğü tahmin edilmektedir. Vebanın 14. yüzyıldaki yaklaşık 475 milyon olan dünya nüfusunu 350-375 milyona düşürdüğü tahmin edilmektedir. Geç Orta Çağ boyunca başka salgınlar da olduğu bilinmektedir ve diğer katkıda bulunan faktörlerle birlikte Avrupa nüfusu 1300 yılındaki seviyesini 1500 yılına kadar geri kazanamamıştır.  

"Kara Veba" ismi, Türkçeye İngilizce olan "Black Death" isminden geçmiştir.
İngilizce iki kelimenin birleşimiyle oluşmuştur. Danimarkalı sözcük ögesi üstünde modellenmiştir.

Black, Death

Kurbanların derisinde beliren siyaha yakın iç kanama kaynaklı yaralardan atıfta bulunulduğu düşünülmektedir.
Sözcük yapısının kökeni Danca olan "den sorte død" tümlecinden geldiği bilinmektedir.
Black (Kara) kelimesi Avrupa'da salgına atıfta bulunan salgın dönemi kaynaklarında (14 ve 15. yy) varlığı kanıtlanmamıştır.
Spesifik kullanım ilk kez 15 ve 16. yüzyıllarda İsveç ve Danimarka kroniklerinde görünür. İsveççe: '† swarta dödhen', Dancada : 'den sorte død' tümleçleri kullanılmıştır. Danca terimler Avrupa dillerine adapte edildiği düşünülmektedir
Daha önceki metinlerde salgına Salgın Hastalık (Pestilence), Veba (The Plague), Büyük Salgın (Great Pestilence), Büyük Ölüm (Great Death) ya da The Forste Moreyn veya İlk Veba (First Pestilence) denmektedir. Latince Pestis veya Pestilentia; Epidemia; Mortalitas gibi adlarla anılmaktadır. 14. yüzyılın sonlarına doğru Avrupa'da diğer salgın hastalıklardan ayırt etmek için İlk Veba (The Forste Moreyn) adı kullanılmıştır.
'Kara Ölüm' Terimi 1750'lere kadar bu salgını tanımlamak için kullanılmamıştır. İlk kez 1755'te kullanıldığı tanımlanıp onun da Dancadan tercüme edildiği tahmin edilmektedir. 'Kara Ölüm' ismi İlk kez İsveçli ve Danimarkalı tarihçiler tarafından 15 ve 16. yüzyıllarda popüler hale gelip ve 16 ve 17. yüzyıllar arasında diğer dillere aktarılmıştır.

Araştırmalar, vebanın ilk kez Avrupa ve Asya'da Erken Tunç Çağında görüldüğü öne sürmüştür. Bu salgının M.Ö. 3000 civarında 'Neolitik Düşüş' ile ilişkili olabileceği tahmin edilmektedir. Bu vebanın yanı sıra hayvan hastalıkları ve tarımsal kıtlık Neolitik Düşüşün sebepleri arasında olduğu düşümülmektedir.
Aşağıda tarihe adını yazmış veba salgınlarına yer verilmiştir.

Doğu Roma ve Akdeniz kıyı kenarlarını etkileyen bir veba salgınıdır. İki asır boyunca (541-686) kendini yenileyip 25-100 milyon insanın ölümünde sorumlu olduğuna inanılsa da 2019 yılında yapılan araştırmaların bu veba salgınının ölüm oranı ve sosyal etkilerinin abartıldığı hakkında bir iddia ortaya atılmıştır.
Doğu Roma İmparatorluğu'nda Sicilya Vebası
745 yılında Sicilya'da başlayan salgın, dönemin imparatorluğu olan Doğu Roma’ya da ulaşmıştır. Salgının etkisi o kadar büyük olmuştur ki İmparator V. Konstantin başkent Konstantinople’yi terk ederek Bitinya’ya (Kocaeli yarımadası) gitmiştir. 748 yılında salgın sona erince Doğu Roma İmparatorluğu nüfusun yarısından fazlasını kayıp verip, salgın sonrasında başkent Konstantinople hayalet bir  şehre dönüşmüştür. Azalan nüfus karşısında İmparator V. Konstantin Yunanistan ve adalarından binlerce kişiyi zor kullanarak başkente getirtip yerleştirmiştir. Artan nüfusla birlikte başkent bir yıl içerisinde salgın öncesi haline dönmüştür.

İspanya, Güney Afrika, İngiltere ve Mısır'da yakın tarihlerde (1582-1609) etkili olmuştur. 5000-9000 insanın ölümüne neden olmuştur.

1629 ve 1631 yılları arasında İtalya'da etkisini gösteren bu veba salgını 280.000'e yakın kişinin ölümüne neden olmuştur.

İngiltere'de ortaya çıkan veba salgınının 100.000'e yakın kişiyi öldürdüğü tahmin edilmektedir. Bu veba salgını Londra'da büyük çaplı karantinalara sebep olmuş, 1665 ve 1666 yılları arası etkisini göstermiştir.

1738 yılında Balkanlar'da ortaya çıkan bu veba salgını 50.000'den fazla insanın ölümüne neden olmuştur.

1770 ve 1772 tarihleri arasında Rusya'da etkisini gösteren bu veba salgını 50.000'den fazla insanın ölümüne neden olmuştur.
Tarih boyunca etkisini gösteren vebanın etkileri sadece yukarıda belirtilenlerle kalmamış, daha onlarca salgın yaşanmıştır. Ancak bu salgınlar küçük ve yetersiz kaynaklardan dolayı göz ardı edilebilir.

Veba hastalığı ortaya çıktığında gerek Viyana’da ve gerek Avrupa’daki ilk tepki “Tanrı’nın insanları cezalandırdığı” şeklinde olmuştur. Bu görüş 17. yüzyıla kadar devam edip, o dönemdeki din adamlarına göre insanlar; insanlık dışı davranışlarda bulunmuşlar, Tanrı'yı unutmuşlar, O'nun emirlerine itaat etmemişler, etrafındakileri sevmeyi unutmuşlar ve bu yaptıklarının karşılığında da bu şekilde bir cezaya çarptırılmışlardır.
Dönem insanlarına göre Tanrı gazabını olağanüstü olaylarda göstermiştir. Bunlardan birisi kuyruklu yıldızlardır. 1582, 1606 ve 1618 yıllarında görülen kuyruklu yıldızlar ile veba hastalığı arasında bir ilişki kurulmuş, hastalığın ortaya çıkmasında kuyruklu yıldızların görülmesinin etkili olduğuna inanılmıştır. 1582'de görülen kuyruklu yıldızın Prag, Thüringen, Hollanda ve diğer bölgelere bir kâbus gibi çöken yerel bir veba çeşidini, 1606 yılında görülen kuyruklu yıldızın ise, genel bir vebayı dünyaya getirdiğine inanılmıştır.
Dönemin din adamlarına göre vebanın ortaya çıkmasında diğer bir suçlu, farklı din mensupları olmuştur. Bu bağlamda özellikle Yahudiler suçlu görülmüş ve onların şehir halkı için hayat kaynağı olan kuyuları zehirledikleri iddia edilmiştir. Bu kuyulardan su içenlerin çoğu o gün ölmüştür. Bu kuyu zehirleme iddiaları öncelikle Güney Fransa'da yayılmaya başlamış sonrasında ise bir saman alevi misali bütün Avrupa'ya yayılmıştır. Öyle ki bütün kaynak ve çeşme sularına böyle bir zehir katıldığı böylece herkesin tehdit altında olduğu düşüncesi şeklinde bir panik havası oluşmuştur. Bu yüzden insanlardan kimse bu sulardan içmemiş sadece biriken yağmur sularını ve de nehir sularını içmişlerdir. Bu hastalığın yayılmasını kolaylaştırmıştır.
Özellikle 14. yüzyılda Yahudilere yönelik olan bu suçlamalar artmış ve birçok Yahudi'nin sorgusuz sualsiz katledilmesine neden olmuştur. Yahudilere karşı uygulanan bu sert politikada ruhban sınıfının yanında eğitimli tebaa da önemli bir rol oynamış ve halkı onlara karşı kışkırtmışlardır. Yöneticiler ve Papa da; Yahudilerin kuyuları zehirlemesinin nedeni olarak, Yahudilerin Hristiyanları öldürerek Hristiyanlığı ortadan kaldırmak gibi bir amaç taşıdıkları konusunda halkı kışkırtmışlardır. Yine bir başka inanışa göre; Yahudiler kuyuları zehirlemek için gizli liderlerini Toledo’da karşılamışlar ve Asya’dan gelen vebanın zehrini ondan temin etmişler veya da zehirli örümceklerle, baykuşlarla ve diğer zehirli hayvanlarla bu hastalığı yaymışlardır. Bu konuda diğer bir iddia ise hastalığın Yahudi büyüsü ile yayılmasıdır.
1348 yılının Mayıs ayında Provence şehrinde Yahudiler halkın da destek verilmesiyle kurban edilmeye başlanmıştır. Elli binden fazla Yahudi katledilmiştir. Zürich yönetimi de bu iddiaların neticesinde hiçbir Yahudi’yi ülkesine kabul etmemeye karar vermiş ve bu uygulamalar Basel, Freiburg, Strasburg gibi bölgelerde de geçerli olmuştur. Yahudilere uygulanan bu cezalar genellikle onların yakılması veya onların canlı canlı toprağa gömülmesi şeklinde olmuştur. Yahudilerin yakılmadığı yerlerde ise o yerleşim yerlerinin sakinleri öfkeden deliye dönmüş bir şekilde ellerinde kılıçlar ve ateşler ile Yahudileri ölüme zorlamışlardır. Bu korku o kadar yayılmıştır ki Yahudiler zorlamalara gerek kalmadan kendileri bir yere toplanarak kendilerini yakmışlardır.
İlk Yahudi zulmü Salzburg ve Hallein şehirlerinde baş göstermiş, ardından Viyana’ya sıçramıştır. Kyburg kalesinde koruma altına aldığı birkaç yüz Yahudi, öfkeli bir halk grubu tarafından yakılmıştır.
Polonya Kralı Büyük Casimir, bu dönemde Yahudilere karşı koruma politikası gütmüş ve nereden gelirlerse gelsinler onları kendi ülkesinde korumuştur. Herzog Albrecht, Viyana dışındaki bölgelerde de Yahudilere uygulanan bu davranışların durmasını istemiş ve onlara kötü davrananların ve onları öldürenlerin Mautern şehrinde 600 Pfund; Krems ve Stein’de ise 400 Pfund ceza ödemeleri gerektiğini emretmiştir. Suikastçılar ise ya hemen öldürülmüş veya sonradan acı içinde ölecekleri hapishanelere atılmışlardır. Bu uygulamalardan sonra Albrecht “Yahudi dostu” olarak anılmaya başlanmıştır.

Şu anda da doğru kabul edilen baskın modern teoriye göre; kuraklık sebebiyle kemirgenler, pireler ve keneler otlak alanlardan insanların daha kalabalık olduğu yerlere kaçmaya başlaması dolayısıyla yersina pestis basilini taşıyan hayvanların insanların yerleşim bölgelerine kaçması salgının hızını büyük ölçüde artırmıştır.
Yersina pestis basili 1894'te Hongkong'da 

Karadeniz Bölgesi, ismini Karadeniz'den alan, Sakarya Ovası'nın doğusundan Gürcistan sınırına kadar uzanan Türkiye'nin yedi coğrafi bölgesinden biridir. Gürcistan, Doğu Anadolu Bölgesi, İç Anadolu Bölgesi, Marmara Bölgesi ve adını aldığı deniz ile komşudur. Türkiye'deki bölgeler arasında büyüklük bakımından üçüncü sırada yer almaktadır, ayrıca doğu batı genişliği ve yerel saat farkı en fazla olan bölgedir. Karadeniz Bölgesi'nin en büyük ve gelişmiş şehirleri sırasıyla 1.371.274 nüfusuyla Samsun, ardından Trabzon, Ordu, Tokat ve Zonguldak'tır.
Orta Karadeniz; Batı ve Doğu Karadeniz bölümünden daha düz olduğu için burada nüfus toplu olarak serpilmiştir. Batı ve özellikle Doğu Karadeniz bölümünde ise engebe ve yükselti fazla olduğundan dolayı nüfus dağınık olarak dağılmıştır.

Batı Karadeniz Bölümü, Karadeniz Bölgesi'nin üç bölümünden, en batıda olanıdır. Kızılırmak deltasının batı kenarından başlayıp Sakarya ve Bilecik'in doğusuna kadar uzanır. Bölüm genel olarak dağlıktır.
Orman ürünleri ve ormancılık önemli gelir kaynağıdır. Bolu ve Düzce çevresinde çok sayıda kereste fabrikası bulunmaktadır. Zonguldak çevresi maden çıkarımı, Ereğli-Karabük çevresi maden işletmeleri ile Türkiye ekonomisine önemli katkıda bulunur. Batı Karadeniz'in en önemli katkısı ise maden çıkarma ve işleme alanındadır. Bölgenin önemli şehirlerinden birisi olan Karabük de giderek gelişimini sürdürmektedir.
Özellikle son yıllarda Batı Karadeniz bölgesinin en önemli gelir kaynaklarından biri turizmdir. Bölgedeki Amasra, Kastamonu, Safranbolu, Ereğli, Eskipazar ve Bolu gibi turistik merkezler yerli ve yabancı turistlere alternatif turizm hizmetleri sunarak ekonomiye önemli katkı sağlamaktadır. Yağış miktarı 1500-1600 milimetre arasındadır.

Orta Karadeniz Bölümü, Karadeniz Bölgesi'nin orta bölümüdür. Melet Çayı'ndan Sinop'un doğusuna kadar uzanır. Doğu Karadeniz Bölümü'ne göre güneye daha fazla sokularak Tokat ve Çorum illerinin büyük bölümleri ile Amasya ilinin tamamını içine alır.
Yer şekilleri Doğu ve Batı Karadeniz'e oranla daha sadedir. Dağların yükseltisi azalmış ve dağlar içeriye çekilmiş durumdadır. Bunun sonucunda tarım alanları ve ulaşım çok gelişmiştir. 
Orta Karadeniz, Doğu Karadeniz'e nazaran en az yağış alan, kıyı ile iç kesim arasında farklılığın en az olduğu bölümdür. Yine de yağış boldur ve yağışlar her mevsime dengeli olarak dağıldığından kurak mevsim yoktur. Türkiye ekonomisine katkısı daha çok tarım alanındadır. Yağış miktarı 1000 milimetreye kadar çıkmaktadır. Dağları kıyıya paralel uzanır. Başlıca dağları Canik Dağları, Akdağ ve Kocadağ'dır.
Bu bölümde tarım alanları daha çoktur. Yeşilırmak, Kızılırmak ve Kelkit Çayı'nın aşağı kesimleri buradadır. Kızılırmağın denize döküldüğü kesimde Bafra, Yeşilırmak'ın denize döküldüğü kesimde Çarşamba delta ovalarını oluşturmuşlardır. Ayrıca iç kesimlerde Suluova, Niksar, Erbaa, Zile ve Merzifon ovaları yer alır. Bu bölümde yağışlar doğu bölümüne göre daha azdır. Çünkü buradaki dağlar, doğudakiler kadar yüksek değildir. Denize etkisi iç kesimlere kadar sokulabilmektedir. Bu durum, kıyı ile iç kesimler arasındaki iklim farklılıklarının belirgin olmamasına neden olmuştur.

Doğu Karadeniz Bölümü, Karadeniz Bölgesi'nin en dağlık, en fazla yağış alan, bulutlanmanın ve nem oranının en fazla olduğu bölümdür.
Bölgede en çok balıkçılık ve tarım yapılan bölümdür ve halk geçimini balıkçılık ve tarımdan kazanır. Ayrıca Karadeniz Bölgesi'nin en çok çay, fındık ve mısır yetiştirilen bölümüdür. Ulaşımın en zor, engebeli ve en çok göç veren bölümüdür. Tarım alanı kıyı şeridi boyunca dardır. Bölgenin engebeli olmasından dolayı makineleşme azdır.
Rize, Artvin, Trabzon, Giresun, Ordu, Gümüşhane ve Bayburt önemli yerleşim merkezidir. Türkiye'de yaylacılık merkezi olan alpin çayırlıkların en güzel örnekleri Doğu Karadeniz Bölümü'nde, özellikle Rize çevresinde görülür. Ayder, Anzer, Çağırankaya yaylaları bunlara örnektir. Yıllık yağış oranı 2500 milimetreye kadar ulaşır.
Bölgede eski adı "Şerah" olan bir krater gölü Uzungöl bulunur. Uzungöl yaklaşık 1000 metre uzunluğu, 500 metre eni ve ortalama 15 metre derinliğe sahip bir dağ gölüdür. Ormanlar arasında yer alan gölde alabalık yetiştirilir. Of'a olan uzaklığı yaklaşık 38 kilometredir ve Of'dan dolmuşlar bulunmaktadır. Yolun büyük kısmı asfalttır.
Kıyı ile iç kesimler arasında iklim ve bitki örtüsü birbirinden tamamen farklıdır. Kıyı şeridinde tipik Karadeniz iklimi hüküm sürer. İç kesimlerde ise rakım ile doğru orantılı olarak nemli karasal iklim ve hatta mikro ölçekte tundra iklimi görülmekte, hava sıcaklığı -40 °C derecelere kadar düşebilmektedir.
Doğu Karadeniz Bölümü'nde işletilen en önemli yer altı zenginliği, Artvin yakınlarındaki Murgul'da bulunan bakır madenidir. Türkiye'de üretilen bakırın büyük bir kısmı bu bölümdeki yataklardan elde edilir. Çıkarılan bakır cevheri Murgul ve Samsun'daki fabrikalarda işlenir.
Posof'daki Kol Kalesi, Trabzon'daki Atatürk Köşkü, Giresun Kalesi, Doğu Karadeniz'deki tek ada olan mitolojik Giresun Adası (Aretias), Kümbet Yaylası ve Bektaş Yaylası, Maçka'daki Sümela Manastırı, Ordu Çambaşı Yaylası, Boztepe, her yıl düzenlenen yayla şenlikleri bölümün önemli turizm değerleridir.
Doğu Karadeniz bölümü yaylaları ile dünyaya ismini duyurmuş bir destinasyonda yer alır. Bu bölgede Ayder yaylası, Pokut yaylası, Sal yaylası, Sis Dağı yaylası, Borçka Karagöl yaylası, Anzer yaylası, Kiraz yaylası, Kafkasör yaylası ve Perşembe yaylası her yıl yüz binlerce yerli ve yabancı turiste ev sahipliği yapar. Doğu Karadeniz'in yaylaları yüksek rakımı ve tertemiz havası ile Türkiye'nin en dikkat çekici yerlerindendir.

Akarsu açısından Türkiye'nin en zengin bölgelerinden birisi olup, Karadeniz Bölgesi'nden çıkan sular Karadeniz'e dökülmektedir. Türkiye'nin en uzun nehri Kızılırmak, bölgenin Orta Karadeniz bölümü kıyısında denize dökülmektedir. Orta Karadeniz bölümünün bir diğer önemli akarsuyu da Samsun ilinin Çarşamba ilçesinden Karadeniz'e dökülen Yeşilırmak'tır. Sakarya Nehri de Marmara Bölgesi sınırları içinde denize dökülmektedir.
Çoruh Nehri, dünyanın en hızlı akan nehirlerinden biridir ve Artvin ilinin en büyük akarsuyudur. Bu illerdeki hemen hemen bütün çay ve dereler Çoruh'un kollarını oluştururlar.
Kaynağını Mescid Dağı'nın batı yüzünden alır. Önce batı doğrultusunda akıp Bayburt ve İspir'den geçtikten sonra bir yay çizerek, Yusufeli'nin Yokuşlu köyü önünde Artvin il sınırlarına girer. Yusufeli, Artvin ve Borçka'nın içerisinden geçtikten sonra Borçka'nın Muratlı kasabasından geçerek burada il ve ülke sınırlarını terk eder ve Batum'da Karadeniz'e dökülür. Toplam uzunluğu 376 km'dir. Doğu Karadeniz bölgesindeki en önemli akarsulardan biri de Kelkit Çayıdır. Uzunluğu 320 km olan Kelkit Çayı, Sivas'ın Karadeniz bölgesindeki Akıncılar, Suşehri, Gölova, Koyulhisar ilçeleri ile, Giresun'un Şebinkarahisar, Alucra ve Çamoluk ilçelerinden geçerek Orta Karadeniz bölgesine ulaşarak vadiler aracılığı ile Karadeniz'e dökülür.
Karadeniz Bölgesi sınırları içinde birçok doğal ve yapay göl vardır. Başlıca doğal göller Yeniçağa, Efteni ve Abant gölleridir.
Karagöl, Şavşat ilçe merkezinin 48 km kuzeyinde yer almaktadır. Sahara Yaylası ise ilçe merkezine 17 km uzaklıktadır.
Başlıca yapay göller Sarıyar, Çamlıdere ve Gökçekaya baraj gölleri ile Tortum, Sera, Yedigöller ve Zinav gölleridir. Giresun'un Dereli ilçesinde bulunan Mavi Göl masmavi rengiyle görenleri kendisine hayran bırakır. Ordu'nun Ulubey ilçesi Ohtamış köyünde bulunan Ohtamış Şelalesi 30 metre yüksekliğiyle Karadeniz'in en büyük şelalesidir. Bunlar dışında Karadeniz Bölgesi'nde fındık, çay, kivi gibi besinler çok üretilir. Bu da ülke ekonomisine katkıda bulunmaktadır. Fındık, sahil şeridi boyunca yetiştirilir. Yağ oranı ve besin değerleri açısından dünyanın en kaliteli fındığı Giresun ilinde yetiştirilir.
Türkiye'nin kuzeyinde, Sakarya'nın doğusundan Gürcistan'a kadar Karadeniz'e paralel olarak bir şerit gibi uzanır.

Gerçek alanı olan 122.121 km² ile Türkiye topraklarının %18'ini kaplar. Bölge doğu ve batı doğrultusunda 1400 km, kuzey ve güney doğrultusunda 100–200 km ile bir şeride benzer.

Bölgedeki millî parklar; Kastamonu ve Bartın sınırları içinde kalan Küre Dağları Millî Parkı, Trabzon ilindeki Altındere Millî Parkı, Kastamonu ili ile Çankırı ili sınırları içerisinde yer alan Ilgaz Dağı Millî Parkı, Bolu ilinin Zonguldak iline komşu olduğu kesimde kurulan Yedigöller Millî Parkı ve büyük bir bölümü Rize ili Çamlıhemşin ilçesi, küçük bir bölümü de Artvin ili Yusufeli ilçesi sınırları içinde kalan Kaçkar Dağları Millî Parkı'dır. 51.500 hektarlık bir alanı kaplayan Kaçkar Dağları, 1994 yılında millî park ilan edilmiştir. Türkiye'deki 48 Millî Park alanından birisi olan Hatila Vadisi Millî Parkı sahası, merkez ilçe sınırları içerisindedir, Hatila Vadisi'ndeki Hatila Deresi ve birçok yan derelerini içerir. Karagöl Sahara Millî Parkı, Türkiye'deki 48 Millî Park alanından birisidir ve Artvin'in Şavşat ilçesi sınırları içerisinde yer almakta olup iki ayrı sahadan oluşur: Bunlar Karagöl ve Sahara Yaylası'dır.

Kıyıda yıl boyu yağışlı ve ılıman Karadeniz iklimi görülür. Bu iklimin oluşmasının sebebi; Karadeniz'den gelen nemli hava kütlelerinin kıyıya paralel uzanan Kuzey Anadolu dağ yamaçlarına bol yağış bırakmasıdır. Türkiye'nin en yağışlı bölgesi olan Karadeniz'de yağışlar bir mevsimde yoğunlaşmamış, yıl geneline yayılmıştır. Karadeniz Bölgesi'nde yaz kuraklığı ve orman yangınları yaşanmaz. Nemlilik ve bulutlanmanın fazla olması nedeniyle yıllık ve günlük sıcaklık farkları en az bu bölgededir. Dağlar kıyıya paralel uzandığından, dağların gerisinde kalan iç kesimleri deniz etkisi altına alamamış ve iklim karasallaşmıştır ve kuraklaşmıştır. İç kesimlerde, rakım ile doğru orantılı olarak karasal iklim (Dsb), nemli karasal iklim (Dfb) ve mikro ölçekte tundra (ET) iklimi görülmektedir. Bununla birlikte Orta Karadeniz bölümünde yükseltinin az olması, Kızılırmak ve Yeşilırmak Vadileri'nin varlığı, bu bölümde denizel etkinin vadi tabanlarından iç kesimleri sokulmasına sebep olur.
Bölgenin doğal bitk

Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ), Trabzon'da yer alan bir devlet üniversitesi ve Türkiye'nin teknik yükseköğretim kurumları arasındadır. Üniversite, 20 Mayıs 1955 tarihli 6594 sayılı Kanun ile kurulmuştur. İstanbul ve Ankara illeri dışında kurulan ilk üniversite ve İstanbul Teknik Üniversitesi sonrasında Türkiye'nin ikinci teknik üniversitesi olarak kabul edilir.
Kuruluş kararını izleyen yapılanma sürecinde 19 Eylül 1963 tarihinde çıkarılan düzenleme ile rektörlük ve fakülte kadroları ihdas edilmiş ve Temel Bilimler, İnşaat Mimarlık, Makina Elektrik ve Orman fakülteleri oluşturulmuştur. 1983 yılında 2809 sayılı Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı Hakkında 41 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabulüne Dair Kanun ile ismi Karadeniz Üniversitesi olarak değiştirilmiştir. 1987 yılında ise 3389 sayılı kanun ile yeniden Karadeniz Teknik Üniversitesi olarak isimlendirilmiştir.
Günümüzde KTÜ, fakülteler, enstitüler, yüksekokullar ve meslek yüksekokullarından oluşan geniş bir akademik yapıya sahiptir. Üniversite bünyesinde çok sayıda araştırma ve uygulama merkezi faaliyet gösterir ve bölgesel kalkınma odaklı çalışmalar yürütür.
Üniversitede eğitim dili programlara göre Türkçe ve İngilizce olarak düzenlenir. Birçok lisans ve lisansüstü programda zorunlu İngilizce hazırlık sınıfı bulunur ve bazı programlarda derslerin önemli bir bölümü İngilizce verilir. KTÜ ayrıca uluslararası akademik işbirlikleri ve öğrenci hareketliliği programlarında etkin bir enstitüdür.

Trabzon Milletvekili Mustafa Reşit Tarakçıoğlu ve 28 arkadaşının verdiği teklifin, Türkiye Büyük Millet Meclisinde 20 Mayıs 1955 tarih ve 6594 sayılı kanunla kabul edilmesi ile kurulmuştur. Trabzon'da bulunan üniversitenin açılışı  20 Mayıs 1955 tarihinde dönemin Başbakanı Adnan Menderes tarafından yapılmıştır. Karadeniz Teknik Üniversitesi, Türkiye Cumhuriyeti'nin en eski dördüncü üniversitesidir. İstanbul ve Ankara illeri dışında kurulan ilk üniversitedir. Ayrıca kurulan ikinci teknik üniversitedir. Kökleri İstanbul Üniversitesi, İstanbul Teknik Üniversitesi ve Ankara Üniversitesi gibi Osmanlı dönemine dayanmayan, Türkiye Cumhuriyeti'nin sıfırdan kurduğu ilk üniversite olan Karadeniz Teknik Üniversitesi, kuruluşundan yaklaşık sekiz yıl sonra, 19 Eylül 1963 tarihinde, 336 sayılı kanunla Rektörlük ve Fakülte kadroları verilerek Temel Bilimler, İnşaat-Mimarlık, Makina-Elektrik ve Orman Fakülteleri kurulmuştur.  Üniversitede 12 fakülte, 1 yüksekokul, 8 meslek yüksekokulu ve 6 enstitü bulunmaktadır. 2250 kişilik akademik kadrosu, ülke çapından ve birçok farklı ülkeden yaklaşık 30 bine yakın öğrencisi ile Türkiye'nin önemli üniversiteleri arasında yer almaktadır.
28.03.1983 tarih ve 2809 sayılı Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı Kanunu ile bir bölge üniversitesi misyonu üstlenen KTÜ, Karadeniz Bölgesinin Ünye'den Artvin'e kadar uzanan bölümündeki tüm yüksekokul, enstitü ve akademileri bünyesinde toplayan Karadeniz Üniversitesi (KÜ) olarak yeniden yapılanmıştır. KTÜ'nün İnşaat-Mimarlık Fakültesi, Makina-Elektrik Fakültesi, Yer Bilimleri Fakültesi ile Temel Bilimler Fakültesi kapatılarak, KÜ bünyesinde Mühendislik-Mimarlık Fakültesi ile Fen-Edebiyat Fakültesi kurulmuştur, ayrıca Trabzon İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi (TİTİA), KÜ İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi'ne, Trabzon Akçaabat'ta bulunan Fatih Yüksek Öğretmen Okulu da KÜ Fatih Eğitim Fakültesine dönüştürülmüştür. Bununla birlikte, Hacettepe Üniversitesi, Trabzon Tıp Fakültesi ile KTÜ Tıp ve Sağlık Bilimleri Fakültesi'nin birleştirilmesiyle KÜ Tıp Fakültesi kurulmuştur. Üniversite tarafından 1987 yılında yapılan başvuru üzerine TBMM'nde yapılan düzenleme ile üniversite adı yeniden Karadeniz Teknik Üniversitesi  olarak yapılandırılmıştır. Daha sonraki yıllarda KTÜ bünyesinde Karadeniz Bölgesi'nin birçok ilinde fakülte ve yüksek okul açılmıştır. KTÜ, 1982 ile 2006 yılları arasında, bölge üniversitesi olarak hizmet vermiş, bünyesinden Artvin Çoruh Üniversitesi, Giresun Üniversitesi, Gümüşhane Üniversitesi, Ordu Üniversitesi, Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi ve Trabzon Üniversitesi olmak üzere, 6 üniversite doğmuştur. Türkiye'nin her tarafında çalışan çok sayıda akademik ve teknik personel mezun etmiştir. Özellikle mühendislik, mimarlık alanında Türkiye'nin öncü eğitim kurumlarından olmuştur. Türkiye'de İstanbul'dan sonra pek çok mühendislik bölümü eğitimi ilk kez Trabzon'da verilmiştir. Türkiye'de de birçok üniversitenin akademik altyapısını oluşturur.

Kafkasya Üniversiteler Birliği'nin üyesidir.

Karadeniz Teknik Üniversitesi'nde eğitim dili Türkçe ve İngilizcedir. Yeni gelişmeler doğrultusunda bölümlere yeni kayıt yaptıran öğrenciler lisans eğitimlerine başlamadan önce zorunlu İngilizce hazırlık programına devam etmek durumundadırlar. 22 bölümde zorunlu İngilizce hazırlık programı uygulanmaktadır ve ilgili bölümlerin öğrencileri lisans programı derslerine başlayabilmeleri için gerekli İngilizce yeterliliğini tamamlamalıdırlar. Yüksek lisans ve doktora programları da bu uygulama içerisinde yer almaktadır. Ayrıca, hazırlık sınıfı bulunan bölümlerde %30'a varan oranda dersler İngilizce verilmektedir. Bununla birlikte, bazı lisansüstü dersleri de İngilizce verilmektedir. Ayrıca İnşaat Mühendisliği ve Elektrik-Elektronik Mühendisliği programlarında lisans düzeyinde %100 İngilizce eğitim-öğretim faaliyeti de sürdürülmektedir.
Talep edilmesi durumunda değişim programı öğrencileri için ayrı sınıflar oluşturularak İngilizce dersler verilebilir. Bütün değişim öğrencilerine öğrenim anlaşmalarında Türkçe Dil Kursu'na yer vermeleri konusunda teşvikte bulunulmaktadır. Bunun yanında, üniversite dil merkezi ücretsiz olarak temel Türkçe kursu vermektedir.

Trabzon ilinin çeşitli bölgelerine dağılmış olarak 9 adet yerleşke bulunmaktadır. Üniversitenin ana yerleşkesi Kanuni Kampüsü'dür.

Rektörlük
Mühendislik Fakültesi
Mimarlık Fakültesi
Fen Fakültesi
Edebiyat Fakültesi
Orman Fakültesi
İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
Yabancı Diller Yüksekokulu
Fen Bilimleri Enstitüsü
Sosyal Bilimler Enstitüsü
Karadeniz Araştırmaları Enstitüsü
Uygulama ve Araştırma Merkezleri
Faik Ahmet Barutçu Kütüphanesi
Osman Turan Kültür ve Kongre Merkezi
Atatürk Kültür Merkezi

Tıp Fakültesi
Diş Hekimliği Fakültesi
Eczacılık Fakültesi
Sağlık Bilimleri Fakültesi
Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu
Sağlık Bilimleri Enstitüsü
Adli Bilimler Enstitüsü
İlaç ve Farmasötik Teknoloji Uygulama ve Araştırma Merkezi

Trabzon Meslek Yüksekokulu

Sürmene Deniz Bilimleri Fakültesi
Abdullah Kanca Meslek Yüksekokulu

Sürmene Deniz Bilimleri Fakültesi, Deniz Ulaştırma-İşletme Mühendisliği Bölümü

Of Teknoloji Fakültesi

Araklı Meslek Yüksekokulu

Maçka Meslek Yüksekokulu

Arsin Meslek Yüksekokulu

Deniz Bilimleri ve Teknolojisi Enstitüsü
Sahil Sosyal Tesisleri

2019 U.S. News & World Report tarafından yayınlanan Dünya Üniversiteler Sıralaması'nda, dünyanın en iyi 1100. üniversitesi olmuştur. Aynı sıralamada "mühendislik" alanında ise dünyada 574. sıradadır.
Shanghai Jiao Tong Üniversitesi tarafından yayınlanan 2018/2019 ARWU Dünya Üniversiteler Sıralaması'nda, "inşaat mühendisliği" alanında en iyi 201-300, "makine mühendisliği" alanında en iyi 301-400, "kimya mühendisliği" alanında ise en iyi 401-500 üniversite arasında yer almıştır.
Leiden Üniversitesi tarafından yayınlanan CWTS Leiden Ranking 2019 Dünya Üniversiteler Sıralaması'nda, dünyada 818. sıradadır. Aynı sıralamada "tıp ve sağlık bilimleri" alanında 596, "mühendislik ve temel bilimler" alanında 656, "matematik ve bilgisayar bilimleri" alanında 690. sıradadır.
ODTÜ bünyesindeki URAP Araştırma Laboratuvarı tarafından her yıl yayınlanan Dünya Üniversiteler Sıralaması'nda, dünyada 1135. sıradadır. Aynı sıralamada "mühendislik bilimleri" alanında 756, "inşaat mühendisliği" alanında 378, "tıp ve sağlık bilimleri" alanında 897. sıradadır.

Geçmiş birkaç yılı aşkın sürede çalışanları ilgilendiren uluslararası aktivitelerde ve Japonya’da, Merkez Asya Türk Cumhuriyetlerinde ve birçok Avrupa ülkelerinde bulunan üniversitelerle öğrenci değişimlerinde büyük bir artış olmuştur. Türkiye‘ de Sokrates–Erasmus programına ilk katılan üniversitelerden biri olan KTÜ, S967ile eşleşti ve Erasmus patentini 2003 yılında elde etti.(Patent no: 221082-IC-TR ERASMUS-EUC-1). O zamandan beri karşılıklı anlaşmaların, giden ve gelen öğrenci değişimlerinin sayısı düzenli olarak artmıştır. Asıl amaç yurt dışına gönderdiğimiz öğrenci kadar öğrenci kabul etmektir. Bu yüzden üniversitemiz gelen öğrencilerin buradaki kalışlarını eğlenceli ve ödüllendirici bir serüven haline getirmelerine yardımcı olmak için elinden geleni yapmaktadır. 2014-2021 yılları arasında öğrenci ve personel değişimi Erasmus+ adı altında devam edecektir.

AKTS (Avrupa Kredi Transfer Sistemi), öğrenci hareketliliğini kolaylaştırmak ve öğrencilerin yurtdışında gördükleri eğitimlerinin kendi ülkelerinde tanınmasını garanti altına almak için Avrupa Birliği tarafından geliştirilmiş bir akreditasyon sistemidir. Avrupa Komisyonu Eğitim ve Kültür Dairesi tarafından verilen en prestijli ödül  AKTS etiketi için tüm Avrupa genelinde 31 farklı ülkeden yapılan başvuru çalışmalarında, aralarında Karadeniz Teknik Üniversitesi'nin de bulunduğu beş Avrupa üniversitesi başarılı bulunmuş ve ödülü almaya hak kazanmıştır.

Bir bölümdeki tüm dersler için AKTS kredisi öğrencinin iş yüküne dayalı olarak hesaplanmaktadır. Bu durum aşağıdaki maddeleri içerir:

Bölümdeki her bir ders için amaçlar ve öğrenme çıktılarının belirlenmesi
Yarıyılda kazanılması beklenen öğrenme çıktılarını elde etmek için yürütülmesi gereken aktivitelerin belirlenmesi
Eğitmen ve öğretim görevlisi gibi derslerde yönetici rolünü üstlenen şahıslara sorarak, her bir ders sona erdiğinde başarılı öğrencilere doldurmaları için anket sunarak ve daha güvenilir bir tahminde bulunmak adına ana hatları hesaba katmayarak ortalama bir değer elde ederek bu aktiviteleri tamamlamak için gerekli olan sınıf içindeki ve sınıf dışındaki zamanın önceden kestirilmesi
Bölümdeki her bir ders için gerekli olan toplam sürenin bir ya

Karalahana ya da yaprak lahana (Brassica oleracea Acephala), turpgillerden (Brassicaceae), geniş ve kalınca gevşek kat kat yaprakları olan, kış sebzesi olarak yetiştirilen ve yaprakları koyu yeşil olan bir lahana çeşididir. Karadeniz (Artvin, Bartın, Kastamonu, Zonguldak, Karabük, Samsun, Giresun, Ordu, Rize, Trabzon) halkının temel besin maddesidir. Yaz-kış yenilen bu sebzenin adı Eski Yunanca'daki lahana "yenilebilen sebze" kelimesinden gelmekte ve bölgede (Lazca); Lu farklı yörelerdeki adlarıyla Kelem, (Ordu ve Giresun'un tamamı, Trabzon'un Şalpazarı ilçesi, Samsun'un Çarşamba, Terme ve Salıpazarı ilçeleri); Pancar, Pezük (Gürcüce); Şaviphali, (Zonguldak, Bartın, Kastamonu); Kara Mancar (Ayrıca Mancar-Manca çeşitli yörelerde Kara Lahana dışında çeşitli otlardan yapılan yiyecek anlamınıda taşır. Yani Kara Lahana dışındaki Yeşilliklerede Mancar-Manca denmektedir. Manca veya Mancar Kelimesinin kökeninin İtalyanca; Mangia, Latin dillerinde ve Rumence'de ki Mangiare kelimesinden geldiği sanılır.) olarak da bilinmektedir.
Lahana, çoğunlukla sonbahar ve kış hasadında, çoğu taze sebze bulunamazken yetiştirilir. Soğuk hava, kalitesini ve lezzetini artırır. Yaprakları taze olarak veya pişmiş sebze olarak yenebilir.
İçerdiği A, B6, C, K vitaminleri, Folik asit, lif, karotenoidler, kalsiyum, demir ve manganez miktarı nedeniyle süper gıda olarak kabul edilmektedir. Bağışıklık sistemini destekleme, kan basıncını düzenleme ve çeşitli kanser türlerinin riskini azaltma gibi sağlık açısından faydaları bulunmaktadır.

100 gram taze karalahana ortalama şunları içerir:

Karalahananın mucizevî faydaları 19 Haziran 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kırmızı (KARA) Lahana Nedir?

Acephala grubu

Kaval, çoban çalgısı olarak bilinen kaval, yörede daha çok şimşir ağacından (nadiren livori, incir ve erik ağacından), altta 1 ve üstte 7 delikli olarak imal edilir. Dilli kaval ve dilsiz kaval olarak adlandırılan iki türü vardır. Dilli kavalın ucunda ses üretimini sağlayan bir düdük bulunur. Dilsiz kaval ise içi boş bir boru olup çalan kişi nefes teknikleriyle istenen sesi çıkarır. Çobanların kavalı üflemesindeki bir amaç, otlanan koyun keçi gibi hayvanların sakin kalması ve sürüden ayrılmamasıdır, bu gelenek hâlen günümüzde de uygulanmaktadır.

Dilsiz Kaval üflenme teknikleri açısından Ney'e benzer fakat ayrıldığı önemli farklılıklar vardır. Dilsiz kavaldan ses çıkarmak için dudaklar U harfi biçimine getirilir ve çeneye paralel tutulan kaval yüz ekseninden yaklaşık 45 derece sağ ya da sola saptırılarak ses çıkarılmaya çalışılır.
Dilli kavalda ses çıkartmak daha kolay olsa da çalmak için horlatma denilen ve alt-üst çene kemiklerinin de kullanıldığı nispeten kolay bir yöntem uygulamak gerekir. Yapı olarak oldukça basit olan kaval nefese büyük özgürlük tanıdığı için çok değişik üfleme teknikleri geliştirilebilir.
Kavaldan şu şekilde ses elde edilebilir:
1.Dudaklar "tu" sözünün söylendiği şekilde büzülür.
2. Kavalin ağızlık kısmı büzülmüş durumdaki dudakların sağ tarafına 2/3 oranında yerleştirilir, sağ elle kavalın alt kısmı sol elle de üst kısmı tutulmalıdır.
3.Nefes (soluk) kavalın ağızlık kısmının içerisine çarptırılacak şekilde fazla abanmadan üflenir.
Başlangıçta ses elde etmek için kavalın tüm perdeleri açık bırakılmalıdır. Perdeler parmak boğumlarıyla kapatılır. Kavalda nüanslar değişik şekillerde yapılır. Anadolu'da en yaygın şekil kavalın özellikle uzun tonlarda aşağıdan ağız kısmına doğru sallanmasıyla yapılır, ayrıca nefes şiddetini arttırıp azaltmakla, kafayı hafifçe sallamakla ve perde üzerindeki parmağı hafifçe hareket ettirmekle de değişik şekillerde nüans yapılabilir.

Kavalın kökeni hakkında değişik görüşler varsa da insanoğlunun en eski çalgılarından olduğu bilinmektedir. Ortadoğu ve orta Asya'da değişik formlarına rastlanır.

Kelkit, Gümüşhane'nin yüzölçümü bakımından en büyük ilçesidir ve nüfus olarak da Gümüşhane'nin yaklaşık %27'sini oluşturur.

Antik dönem coğrafyacısı Strabon'un eserinde, Pharnakeia (Giresun) ile Trapezus (Trabzon) dolaylarında yaşayan Appaitler'in Kelkit halkının soyundan geldiği bilgisi mevcuttur. Bilge Umar bu bilgiden yola çıkarak Kelkit kelimesinin Luvice Kar-ka ve Doruk Yeri anlamına gelen Kra-ka kelimelerinden türeyen Kerka kelimesinden gelebileceğini ifade etmiştir. Paul Wittek ise Kelkit Nehrinin antik çağdan itibaren Yunanca kurt anlamına Lykos adıyla anıldığı ve Ermenilerin de bu adı Kurt Irmağı anlamına gelen Gail-Get olarak çevirdiği ve Kelkit adının da buradan türediği şeklinde bir iddia sunmuştur.

Kelkit sınırları içi ve yöresinde yapılan araştırmalar sonucunda, Geç Bakır Çağı dönemine tarihlenen keramik parçalarına rastlanılmasıyla MÖ 3000 dolaylarına kadar yerleşim tarihini uzatmaktadır. Kelkit'in güneydoğusundaki Sadak köyü yakınlarındaki Satala kenti bulunmaktadır. Antik Satala yerleşimi, Karadeniz ile Kapadokya Bölgesi arasındaki ulaşım yolu üzerinde olması nedeniyle uzun süreler boyunca önemini korumuştur. Gümüşhane yöresiyle birlikte Kelkit, Hititler'i egemenliği sonrasında Urartuların egemenliği altına girmiştir. Sonrasında Ahameniş İmparatorluğu sırasında satraplık idaresinde yönetilen bölge, MÖ 331'de Büyük İskender'in Persleri yenmesinden sonra yöre Makedonya İmparatorluğu hakimiyetine katılmıştır. Pontus Krallığı egemenliği sonrasında yöreyi Roma ve Bizans hakimiyeti izlemiştir.
Roma döneminde önemli Kelkit sınır şehri konumunda olup bir askeri üs olan Satala antik kentinde Roma ordusunun XV. Apollinaris Lejyonu üstlenmekteydi. Bizans döneminde bir süre dini açıdan önem kazanmış ve daha sonra sönükleşmiştir. Kelkit ve çevresi daha sonra Bizanslılar-Emeviler ve Bizanslılar-Abbasiler arasında birkaç defa el değiştirmiştir. Bizans İmparatoru Herakleios, 635'te Sasaniler üzerine sefer düzenlemiş ve Kelkit vadisinden geçmiştir. 7. yüzyıl sonuna kadar Bizans-Sasani çarpışmalarına sahne olmuştur. Bizanslıların bu hakimiyeti, 13. yüzyılda kurulacak olan Trabzon İmparatorluğuna kadar devam etmiştir. Anadolu Selçukluları 1016 yılında Doğu Anadolu'ya seferler yapmış ve 1058'de yöreyi ele geçirmiştir. Malazgirt Savaşı'ndan (1071) sonra Gümüşhane ve çevresinde Selçuklu egemenliği başlamıştır. Kaynaklardan öğrenildiğine göre 14. yüzyılın ikinci yarısından sonra Çepniler bu bölgeye yerleşmiştir. Fatih Sultan Mehmet'in Trabzon'u ele geçirmesinden sonra Osmanlılar yöreye hakim olmuşlarsa da Akkoyunlular bu bölgede hakim olmuşlardır. Sonrasında Safevîler'in eline geçen yerleşim ve çevresi, Yavuz Sultan Selim'in Çaldıran Seferinden (1514) sonra da Osmanlı topraklarına katılmıştır.
Osmanlı idaresiyle birlikte Kelkit, Bayburt Sancağının bir kazası konumunda görülmektedir. 1516 yılında yapılan tahrirde Kelkit kazasında 128 köy ve 36 mezra kaydedilmiş olmakla birlikte bölgede yaşanan savaşlar nedeniyle bu köylerden sadece 56'sında yerleşim görülmektedir. Yerleşimin olduğu köylerde de nüfus oldukça azalmış durumdadır. 1530 yılı tahririnde Kelkit kazası 122 köy ve 22 mezradan oluşurken, Osmanlı'nın iskan politikaları neticesinde 95 köyde yerleşim görülmeye başlamıştır. 1591 yılında da Celali isyanları gibi nedenlerle Kelkit kazasında köy sayısı 107 ve mezra sayısı 19'a düşerken bu köylerden de yerleşim olan sayısı 85'tir. 16. yüzyıl kayıtlarına bakıldığında Kelkit kazasında 1516 yılı tahririnde tahmini olarak 1.530 Müslüman ve 1.923 Hristiyan, 1530 yılı tahririnde 5.460 Müslüman ve 3.520 Hristiyan, 1591 yılı tahririnde 9.640 Müslüman ve 4.972 Hristiyan yaşamaktadır. Kelkit 16. yüzyıl başlarında kaza statüsündeyken 1533 yılında Erzurum Eyaleti'nin kurulmasıyla bir ara sancak statüsüne yükselmiş ancak 1542 yılında Bayburt sancağının nahiyesi, 1568 yılında Bayburt sancağının kaza statüsüne düşürülmesiyle kazaya bağlı nahiye statüsü 1591 yılı kayıtlarında da aynen devam etmiştir. 1642 yılı kayıtlarında yerleşim Erzurum Eyaletine bağlı bir kaza statüsündedir. 1642 yılına ait avarız defterine göre Kelkit kazasında 92 köy bulunmaktadır. Bu tarihteki kayıtlar incelendiğinde bölgeye dışarıdan Müslüman halkın yerleştirilmesi ve Hristiyan nüfustan bazılarının Müslüman olmasının yanı sıra Celali isyanları sonucu özellikle Hristiyan nüfusun daha güvenli yerlere göç etmesiyle Kelit kazasında Müslüman nüfusa ait hane sayısı %92, Hristiyan nüfusa ait hane sayısı ise %8 olarak görülmektedir. Esasen 16. yüzyılda ve 17. yüzyıl başlarında Kelkit kaza ya da nahiye olarak tanımlanmakla birlikte henüz merkez yerleşim bulunmamaktadır. Kâtip Çelebi 1627 yılında Erzurum dolaylarına gittiğinde Kelkit'i de görmüş ve cami ve hamamın düzlükte olduğu ve evlerinin çoğunlukla tahtadan olduğu bilgisini vermiştir. 18. yüzyıl başlarında Erzurum Eyaletine bağlı nahiye konumunda olan yerleşimin 19. yüzyıla kadar Erzurum'a bağlı kaldıktan sonra Trabzon Eyaletinin Gümüşhane Sancağına, 93 Harbi sonrasında da Bayburt Sancağına katılmıştır. 1828 yılında Rus İmparatorluğu orduları tarafından ele geçirilse de kısa süre sonra Ruslar'ın çekilmesiyle yeniden Osmanlı güçlerince ele geçirilmiştir.
19. yüzyıl kayıtlarına göre Kelkit kazasının merkezi Çiftlik kasabası olarak belirtilmektedir. 1849 yılında Kelkit kazasının toplam 89 köy, 5 mahalle ve 1 mezra bulunurken, bunlardan sadece 4 köyde Hristiyan nüfus yaşamaktadır. Bu tarihte kaza genelinde 2.077 Müslüman hane, 18 Rum hane ile 15 Ermeni hane yaşamaktadır. 1875 yılında Kelkit kazasında 95 köy bulunurken toplam 2.641 hane bulunmaktadır. Bu tarihte kazada 7.748 Müslüman, 438 Rum, 148 Çerkes ve 71 Ermeni olmak üzere toplam 8.415 erkek nüfus görülmektedir. Salnamelerdeki bilgilere göre 1870 yılında Kelkit kazasında belediye teşkilatı kurulurken ilk belediye başkanı da bu görevi yaklaşık bir yıl sürdüren Mikdatbeyzâde Hasan Efendi'dir. 1878 yılında Kelkit kazasında 93 köy bulunurken, kaza genelinde 8.658 Müslüman, 510 Rum ve 71 Ermeni olmak üzere toplam 9.239 erkek nüfus bulunmaktadır. 1881 yılında Kelkit kazasında 57 cami ve mescit, 44 medrese, 5 kilise, 1 rüştiye mektebi, 31 dükkân, 6 han ve 1 hamam bulunmaktadır. Bu tarihte kazaya bağlı 6 nahiye görülmektedir. 1887 yılı kayıtlarında bakıldığında kazada 40 dükkân, 1 bezirhane, 55 değirmen ve 2 fırın bulunmaktadır. 1881 ve 1887 yılı kayıtlarına göre kazanın kaymakamlığını Ahmed Hakkı Efendi yapmaktadır. 1887 yılında kazadaki 3.924 hanede, kadın ve erkek olmak üzere 22.548 Müslüman, 304 Rum, 129 Ermeni ve geri kalanı yabancılardan olmak üzere 23.257 kişi yaşamaktadır. 1888 yılında Bayburt sancağının lâğvedilmesi üzerine aynı yılın Mart ayında Kelkit kazası son kez Gümüşhane sancağına bağlanmıştır.
1903 yılında Kelkit kaza merkez olan Çiftlik kasabasında 330 hane bulunmaktadır. Kasabada, hükûmet binası, 2 cami, 2 medrese, 4 han, 72 dükkân, 8 kahvehane, 1 hamam, 5 fırın ve 4 su değirmeni yer almaktadır. Kaza genelinde ise 1903 yılı kayıtlarına göre 4.044 hane yaşamaktadır. 1914 yılına gelindiğinde Kelkit kazasında 33.130 Müslüman, 614 Rum ve 482 Ermeni yaşamaktadır.
19. yüzyıl sonlarında Trabzon vilayetinin Gümüşhane sancağına bağlı bir kaza merkezi idi. I1. Dünya Savaşı sırasında 22 Temmuz 1916'da Rus kuvvetlerince ele geçirdi. Rusların Erzincan Mütarekesi'ni takiben 4 Şubat 1918 tarihinde Kelkit'i boşaltmasıyla oluşan otorite boşluğunda Ermeni çetelerinin saldırıları yaşandı. 17 Şubat'ta Osmanlı kuvvetleri kasabayı tam olarak geri aldı. Cumhuriyetin ilanından sonra 1925'te Gümüşhane'ye bağlanmıştır.
Yöredeki yapı kalıntıları arasında XV. Legio Apollinaris armalı tuğla parçalarının bulunuşu Roma dönemindeki Satala kentinin buradaki varlığına işaret etmektedir. Buluntular arasındaki tunç Artemis büstü bugün British Museum'dadır. Ayrıca ilçede günümüze gelebilen eserler arasında;

Stala Kalesi,
Sadak Kervansarayı,
Sadak Hamamı,
Sadak Köyü Çeşmesi
Sadak Köyü Camisi
Çambaşı Köyü Camisi bulunmaktadır.
Geçmiş yıllarda köy statüsündeki Karaçayır yerleşimi, 19 Nisan 2015'teki referandum sonucunda Kelkit'in mahallesi statüsüne dönüşmüştür.

1954 yılında Kelkit Gençlerbirliği ve Kelkit Gücü ismi ile kurulan iki takımın birleştirilmesiyle oluşan ve günümüzde Bölgesel Amatör Lig'de mücadele etmekte olan Kelkit 1954 SK il genelinde faaliyet gösteren eski profesyonel futbol kulüplerindendir. Ayrıca ilçede uzak doğu sporları ve vücut geliştiriciliği dallarında Türkiye ve dünya şampiyonu yetiştirilen spor salonları da mevcuttur.

Doğu Karadeniz Bölgesinde; Gümüşhane ilinin bir ilçesi olan Kelkit, doğusunda Köse İlçesi, batısında Şiran ilçesi, kuzeyinde Gümüşhane ili, güneyinde Erzincan ili ile çevrilidir.
İlçe toprakları dağlık ve engebeli bir arazi yapısına sahiptir. Gümüşhane'nin güney kesiminde yer alan ilçe toprakları akarsu vadileri ile yarılmış birbirine paralel dağ sıralarından oluşmaktadır. Kuzeyini Gümüşhane Dağları, güneyini Çimen, Akdağ (Sipikör) ve Otlukbeli dağları engebelendirmektedir. İlçenin çevresinde genişleyen Kelkit Vadisi, Kelkit ırmağı ile sulanmakta ve tarım alanını oluşturmaktadır. Ayrıca ilçe topraklarında Tarıma elverişli olarak Özlüce Vadisi, Horançor Vadisi ve Koşmaşat Vadisi bulunmaktadır.
Kelkit Çayı, Çimen Dağları'ndan çıkan ve Yeşilırmak'ı besleyen en büyük koldur. Kelkit'te Sıtma Pınarı, Gorden, Korpuğar, Eğri Göze, Gülizarın Pınarı, Karapuğar, Bekir Çavuş'un Puğar, Yardibi, Korgöze, Keşiş Puğarı, Üçgözeler ve Bülbülyuvası gibi birçok su kaynağı bulunmaktadır. Çevresindeki dağların yüksek kısımlarında yaylalar bulunmaktadır. Yaz aylarına doğru az da olsa halkın hayvanlarını yaydığı veya şehirden uzaklaşıp kafasını dinlemek istediği en önemli yaylalar Kelkit, Ernek, Pernek, Türünk, Deredol, Tarbast ve Sipikor'dur.
Kelkit'te toprak örtüsü olarak, alçak kesimlerde kavak, ardıç ve meşe ağaçları, yüksek kesimlerde sarıçam, titrek kavak, gürgen gibi ağaç türleri görülmektedir. Düzlük alanlardaki toprak örtüsü kuşburnu, geven, yabani kekik, sığır kuyruğu, dağ reyhanı ve benzeri yabani bitkilerle kaplıdır.
Gümüşhaneye 60 km uzaklıktaki ilçenin 200

Kemençe; rebap, keman türü yaylı çalgılarla akraba olduğu düşünülen, bir yay yardımıyla çalınan üç telli geleneksel halk çalgısının adı olup klasik kemençe ile karıştırılmasını önlemek amacıyla Karadeniz kemençesi olarak da adlandırılmaktadır.

Bilinen en eski yaylı enstrüman olan rebap (Arapça rababah) Avrupa'ya, 9. yüzyılda Bizans üzerinden (lyra adıyla) ve MS 11. yüzyılda Müslüman Arapların kontrolü altında olduğu dönemde İspanya üzerinden Rebec adıyla iki koldan yayılmış, Orta Çağ ve Erken Rönesans dönemi boyunca yoğun olarak kullanılmıştır. Çok sayıda farklı teoriye karşın Karadeniz kemençesinin Rumlar tarafından Kapadokya kemanesi olarak da adlandırılan kabak kemaneden form olarak ne zaman farklılaştığı kesin olarak bilinmemektedir.
Araştırmacı yazar Mehmet Bilgin'in Doğu Karadeniz Etnik Tarihi Üzerine adlı yazdığı kitapta, Karadeniz kemençesinin Kıpçak Türklerine ait bir çalgı olduğunu, Gagavuz Türklerinin de bu çalgıya kumança ve oyununun adına da horon dediklerini yazmıştır.

Karadeniz kemençesi temel müzik aleti olduğu özellikle Ordu'nun Perşembe ilçesinden itibaren Ordu, Giresun, Gümüşhane, Trabzon, Rize, Artvin'in Arhavi, Hopa ve Borçka'nın bazı köylerinde, Bayburt'un kuzeyinde kalan köylerinde, Sivas'ın iç Karadeniz bölgesinde kalan Suşehri, Akıncılar çevresinde ve Cumhuriyet döneminde doğu karadenizlilerin topluca göç ettiği Samsun, Adapazarı, İzmit, Yalova, Orhangazi ve köylerinde ve büyük şehirlerde, Türkiye-Yunanistan nüfus mübadelesiyle Yunanistan'a giden Rumlar tarafından başta Selanik olmak üzere Kuzey Yunanistan'da yer alan göçmen köylerinde kullanılmaktadır. Kemençe artık evrensel bir çalgı aleti olma yolunda emin adımlarla ilerlemiştir. İç Anadolu ve Doğu Anadolu bölgelerinde de ilgisi görülmektedir.

Karadeniz kemençesi genellikle beş yarım sesten oluşan aralıklarla örneğin G [sol] –D [re] –A ([la]) veya E [mi] –A [la] –D [re)formunda akort edilmekle birlikte, nadiren de olsa tulum ezgileri çalınmak istendiğinde (özellikle Trabzon Maçka) da (A [la] – A [la] – D [re] formu kullanılmaktadır. Mübadeleye kadar Rumlar tarafından Trabzon'da yoğun olarak kullanılan tulum 1970'lere kadar Trabzon'un Holo  ve Maçka bölgelerinde de Müslümanlar tarafından kullanılmıştır. Geçmişte yaygın olarak yapılan küçükbaş hayvancılığın terkedilmesi tulum ve şimşir kavalın yerini kemençeye bırakması sonucu getirmiş olmalıdır.

Kemençenin gövdesi dut, karadut, akçaağaç ardıç, ladin veya erik ağacından tamamen elde oyularak tip ve özelliklerine göre 3-15 gün içerisinde yapılmaktadır. Özellikle Görele, Tirebolu, Espiye, Samsun Alaçam, Eynesil, Mesudiye, Akyazı, Vakfıkebir, Akçaabat, Tonya, Maçka, Sürmene'de süreklilik arzeden kemençe yapımcılığı genellikle babadan oğula geçmekte ve yapımcılar hiçbir resmi eğitim kurumunun formasyonundan geçmemektedir. Kelkit Vadisi'nin Suşehri, Şebinkarahisar bölgesinde kemençe yapımı özellikle Alevi kökenli bölgelerde gelenek olarak devam ettirilirken bugün sadece icracıları kalmıştır. Bu bölgede kemençe genellikle dut ve erik ağacından yapılırdı, ön kapak gürgen, yay ise aygır kılından yapılırdı.
19. yüzyıla dek bağırsak olan teller yerini metal olanlara bırakmıştır. Teller inceden kalına doğru zil, sağır ve bam olarak adlandırılmaktadır.

Çok yakın zamana kadar bu kemençe formu standart kemençe formu ile beraber İç Karadeniz Bölgesinde Şebinkarahisar, Alucra, Suşehri, Akıncılar, İmranlı, Çamoluk, Koyulhisar ve Gölova çevresindeki ilçelerde kullanılmaktaydı ve gelenek olarak icra edilmekteydi. Bugün ise yörede standart kemençe formuna geçiş başlamıştır. Her iki formun da kullanıldığı Kelkit Vadi bölgesinde, Karadenizin sahil tarafında çalınan standart kemençeye göre bu bölgedeki kemençe form olarak değişim yaşamamıştır. Zamanla farklılaşan burgular ve kemençenin kafa kısmı ilk formuna en yakın şekilde kalmıştır. Yöredeki kemençe en çok erik ağacından yapılıp kapak kısmında Borçka ladinin yerine daha sert olan gürgen ağacı kullanılırdı. Yayı ise aygır kılından yapılırdı. İnce tel sahildeki formdan farklı olarak bam telinin yerine takılır, bam teli ise ince sesli telin takıldığı sol tarafa takılırdı. Ses olarak bölge genellikle ince sesli olan zil kemençeyi tercih etmekteyse de orta sesli ve pes kemençelere de eğilim vardır. Bölgedeki ilçelerden hala kemençe icracıları çıkmakta, özellikle Alevi köylerinde bu bir gelenek olarak devam etmekteydi.

Görele kemençesi, yürek biçimindeki burguluğu, kısa sapı dar ve uzun gövdesiyle dikkat çekicidir, narindir. Göğsündeki delikler kemanınkini andırır. Bir kuyrukla gövdeye bağlanan teller, eşikle dip eşiğin üstünden geçilerek akort burgularına bağlanır, sarılır. Göğüsle teknenin dibi arasına can direği denen bir ahşap çubuk sıkıştırılır. Can direği tel köprünün altında bulunur. Can direği ses özelliği kazandırır kemençeye. Can direği olmazsa yeterli ses çıkmaz. Kemençe çalınırken sol elle tutulur, sapından kavranır kemençe, havada durdurulur. Kemençeyi tutan sol el, parmakları tellere basarak istenen sesleri bulur. Sağ eldeki yay tellere sürtülür. Bir tel üstündeki melodi(ezgi, hava) çalınırken kemençenin yayı bu telin yanındaki tele de sürtülür. Kemençe dörtlü paralelle çalışır (ikili, dörtlü, altılı seslere paralel ses denir). Kemençenin orta teli (la) ortak çalınır. Orta telle birlikte, ince tele de kalın tele de istenen sese göre birlikte basılır (Kemençede sağ tel kalın, sol tel incedir). Kemençe çalınış özelliğiyle, dörtlü paralel çalışma yönüyle doğu tekniği içinde çok sesli tek çalgıdır. Müzikte, çok seslilikte yapı farkı görülür. Doğuda koma sistem, batıda tampere sistem vardır.
Görele kemençesinin özellikleri: Kemençe ardıç, erik, dut, kiraz ağacından yapılır. Kapağı ladin ağacındandır. Kapak kalınsa ince ses, kapak inceyse kalın ses verir. Kemençeyle her ezgi çalınabilir. Perdesizdir.
Kulak yeteneğine, parmak yeteneğine bağlı olarak çalınır.

Tekne boyu: 41 cm
Tutma yeri (sap, tuşe)	: 10 cm
Baş (kafa)	: 6.5 cm
Geniş taban eni: 10 cm
Dar taban eni: 6.5 cm
Derinlik: 2.5 cm
Kapak kalınlığı: 2 mm'ye yakın
Kulak-Ön yüzeyin üstünde: 1.5 cm
Kravat: 18.5 cm
Tel alt bağlantı kuyruğu: 13 cm
Tel köprüsü genişliği: 5 cm
Tel köprüsü yüksekliği: 1.2 cm
Yay boyu: Aşağı yukarı kemençe boyu kadar
Kapak üzerinde bulunan
Durumundaki cep uzunluğu: 5.5 cm
İki cep arası: 3 cm
Kemençenin boyu: 55 cm
Sürmene yapımı kalın kemençe ölçüleri

Kemençe boyu: 51 cm
Tekne boyu: 41.5 cm
Geniş taban tekne
ön yükseklik: 5 .5 cm
Tutma yeri (sap) dar
Taban arka yükseklik: 5 cm
Geniş taban eni: 10 cm
Dar taban eni: 7 cm
Tekne taban kalınlığı: 3.5 mm
Tekne yan kalınlık: 3.5 mm
Tekne yan yükseklik: 5 mm
Klavye tel yükseklik
(Burgulara yakın kısım) : 0.8 mm
Klavye tel yükseklik
(tekne tarafında olan kısım: 2.5 mm
Kapak üstü kaş uzunluk- en: 6 cm – 3.3 mm
Kapak üstü kaşın tekne dar
Kısım uzaklığı –yukarıdan: 28 cm
Kapak üstü kaşın tekne geniş
Kısım uzaklığı –aşağıdan: 14 cm
Klavye: 8 cm
Klavye genişlik: 2.5 cm
İki kaş arası mesafe: 3 cm
Tel alt bağlantı kuyruğu: 10 cm
Zil (ince)tel: 0.25–028 mm
Orta tel: 0.28-0.30 mm
Kalın tel: 2 numara, sarma tel (keman teli)
Yay boyu: 50 cm
Eşik yükseklik: 2 cm
Burgu bağlantı kafa derinlik -
Genişlik: 4.5 cm—2.5 c
Kapak kalınlığı: 2 mm
Kazıkdan Dize Kadar 10 cm

Mustafa Duman Trabzon Araştırmaları Merkezi Vakfı. İstanbul, 2004
Özhan Öztürk .Karadeniz ANsiklopedik Sözlük. 2. Cilt. Heyamola Yayıncılık. Istanbul. 2005. ISBN 975-6121-00-9
Anabrittanica Genel Kültür Ansiklopedisi (1993), İstanbul
Tanju Ozanoğlu.
Doğu Karadeniz Bölgesinin Etnik Tarihi üzerine, Mehmet Bilgin, Serender Yayınevi, Trabzon, 2007

Trabzon ve Yöresinde Kemençe 5 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Klasik Kemençe Nedir?
Karadeniz Yöresinde Yaşayan Kemençelik Âşıklık Geleneği 27 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kizikos (Grekçe: Κύζικος), günümüzde Balıkesir ilinin Erdek ilçesi yakınlarında, Marmara Denizi kıyısındaki Misya antik kentidir. Aslen Marmara Denizi'nde bir ada olduğu söylenen ve eskiden ana karaya yapay yollarla bağlanan klasik dönemde Arctonnesus adıyla anılan bugünkü Kapıdağ Yarımadası'nın güney kıyı tarafında bulunuyordu.

Propontis'te önemli bir stratejik konuma sahip Arktonessos'un anakaraya bağladığı kıstağın hemen kuzeyinde yer alan Kizikos, bugün "Belkıs" ve "Balkız" olarak da anılmaktadır. Kentin yerleşim alanı kuzeyde Dindymos Dağı (Ayı Dağı), Hamamlı ve Belkıs (Yeniköy)
köyleri; batıda Erdek Körfezi ve Düzler köyü, güneyde Erdek-Edincik-Bandırma karayolu; doğuda Aşağıyapıcı köyü ve Bandırma Körfezi ile sınırlanmıştır. Kizikos, bulunduğu konum nedeni ile Propontis denizi, (Marmara Denizi) Küçük Asya'nın batı dünyasına açılmasını sağlayan en önemli etkenlerden bir tanesidir. Tam bu noktada kentin coğrafi konumu ve korunaklı limanları, Hytos, Panarmos ve Thrakisos sayesinde antik dönemden itibaren Propontis de daima söz sahibi olmuş, verimli topraklarının yanı sıra ilk dönemlerden beri gelişen Karedeniz ile yapılan deniz ticareti ile
zenginleşerek Anadolu'nun en önemli kentlerinden biri olmayı başarmıştır. Strabon, Kizikos'un bu durumunu, güzellik, büyüklük ve yönetimin mükemmelliği ile Asya‟nın en önemli kentleriyle yarışır durumda olduğunu ve kentin yerleşim düzeninin Rhodos,
Massalia ve Karthago ya benzediğini söyler. Tüm bunların yanı sıra, MÖ 6. yüzyılın ortalarından itibaren bastığı elektron sikkeler kentin hem ticaretinin gelişerek zenginleşmesine hem de ünlenmesinde önemli katkı sağlamıştır. Kentin antik coğrafyası hakkında birçok bilgi veren Strabon, kentin çevresinin beş yüz stadion genişliğinde olduğunu, şehrin güney kısmının bir düzlükte, kuzey kısmının ise Arkton Oros Dağı yamaçlarına kurulduğunu belirtir. İki köprüyle ana karaya bağlanan bir ada üzerinde, limanlarının yanı sıra iki yüzden fazla geminin barınabileceği doğal bir koya sahip olduğunu belirtmiştir. Bu noktada şehrin üzerinde kurulduğu toprak parçasının bir ada mı yoksa bir yarımada mı olduğu antik kaynaklar tarafından tartışılan bir konu olmuştur.

Antik Çağ'ın büyük coğrafya bilgini Amasyalı Strabon, MS 17-18 yıllarında yazdığı sanılan ünlü Coğrafya adlı kitabında şöyle ifade eder: "Kizikos, Propontis'te (Marmara Denizi)  bir ada olup, kıtaya iki köprü ile bağlıdır. Köprülerin yakınında aynı ismi taşıyan, gerektiğinde kapatılabilen iki limanı ve iki yüzden fazla gemiyi alabilecek büyüklükte barınağı bulunan bir kent vardır" der. Kizikos'un büyüklüğünden, güzelliğinden, yönetiminin mükemmelliğinden" söz eder.
Strabon, "Geographia" adlı eserinde, Homeros'a göre Troia toprakları, Kizikos kentinden Aisepos Irmağı'ndan sonra başlar. 'İda'nın eteklerindeki Zeleia'da yaşayanlar, Aisepos'un kara sularından içen Aphneler, Troialılar, bunlar da Lykaon'un şanlı oğlu Pandaros tarafından yönetildiler." (İlyada, ii. 824). O (Homeros), bunları Likyalılar (Troas'ta Troialıların müttefiki olarak yerleşmiş olan Likyalılar) da der. Onlara, Aphnitis Gölü'nden (Manyas Gölü) ötürü Aphneler dendiği de zannedilmektedir. Daskylitis Gölü (Kuş Gölü) de bu adla anılır." demektedir. Buna göre Troia'nın tam olarak nerede olduğunu Çanakkale'den ziyade, daha yukarıda, Marmara Denizi kıyısında aramak gerekir.
Ünlü yazar Herodotos kaynaklı bilgiler, bölgenin MÖ 7. yüzyılın başlarında, ''Didumus Dağı'' eteğinde Kizikos şehrinin egemenliği altında olduğu gözükmekte. Artake gibi Kizikos şehri de ismini kurucusundan almış. Kizikos'un yaptırdığı eserler arasında Hadrian Tapınağı, Kizikos Amfitheatrı, Altıköşe kuleler, Bouleuterion, Palata Çeşmesi, Agios Nikolas Kilisesi, Muhle Kalesi (Muhla Kalesi), Zeytin adasında yer alan Meryem Ana Klisesi ve genç vaftiz havuzu bulunuyor.

Kizikos (Yunanca: ΚΥΖΙΚΟΣ) antik dönemdeki hazırladığı ünlü şaraplarının yanı sıra bir diğer ünlü olduğu konu darb ettiği elektron antik sikkelerdir. Arkaik Dönem'den Hellenistik Dönem'e kadar 240'tan fazla farklı antik sikke tipi mevcuttur. Kizikos (Yunanca: Κύζικος) özellikle arkaik dönemde antik sikkeler üzerinde çeşitli hayvanları Aslan, Kartal, Panter, Boğa, Koç, Domuz, Yunus, Ton balığı, Horoz ve çeşitli mitolojik yaratıklar Griffon, Sfenks, Centaur, Daemon, Gorgon başı, Pegasus antik sikkeler üzerinde darbedilmiştir. Antik dönemlerde Marmara [Propontis] Denizi'ndeki ticaret yollarının güvenliğini de Kizikos [ Yunanca ΚΥΖΙΚΟΣ ] sağlamıştır. Aynı zamanda önemli bir darphane olan Kizikos (Yunanca: ΚΥΖΙΚΟΣ) Yunan dünyasında erken dönemlerden itibaren antik sikke basımına başlamış ve MS 3. yüzyıl ortalarına kadar kendi sikkelerini basmayı sürdürmüştür. Kizikos antik kentinin sembolü Orkinos balığıdır. Antik kentin darbetmiş olduğu antik sikkeler üzerinde görülmektedir.

MÖ 790: Miletoslu göçmenler, Kizikos ve Prokonnes'te (Marmara Adası) koloniler kurdu.
MÖ 680: Kizikos'a büyük bir Miletos göçmen grubu daha geldi. Kyzikos'un "Altın çağı" başladı.
MÖ 410: Kizikos'u saran Persler'e karşı yardıma gelen Atinalı Alkibiades Bandırma Körfezi'nde yaptığı deniz savaşını kazandı.

Kizikoslu Androsthenes, MÖ 200'lerde Seleukos kralı III. Antiohos zamanında yaşadı.
Kizikoslu Eudoksos, MÖ 130, denizci ve kaşif.
Kizikoslu Gelasius, MS 5. yüzyıl kilise tarihçisi.
Kizikoslu Adrastus, bir matematikçi

Klasik antik çağ, MÖ 8. yüzyıl ile MS 5. yüzyıl arasındaki Greko-Romen dünyası denen, Antik Yunanistan ve Antik Roma'nın iç içe geçmiş uygarlıklarını kapsayan, Akdeniz merkezli kültürel tarih dönemidir. Bu çağ, hem Yunan hem de Roma toplumlarının geliştiği ve Avrupa, Kuzey Afrika ve Batı Asya'nın büyük bölümünü etkileyen bir dönemdir.
Geleneksel olarak, Homeros'un (MÖ 8. – 7. yüzyıl) kaydedilen en eski Epik Yunanca şiiriyle başlar ve Hristiyanlığın ortaya çıkışı ile (MS 1. yüzyıl) ve Batı Roma İmparatorluğu'nun çöküşüne (MS 5. yüzyıl) kadar devam eder. Geç Antik Çağ (250–750) sırasında, Erken Orta Çağ (600–1000) ile örtüşen bir dönem olan klasik kültürün gerilemesi ile sona erer. Böylesine geniş bir tarih ve bölge, birçok farklı kültürü ve dönemi kapsar. "Klasik antik çağ", Edgar Allan Poe'nun sözleriyle, "Yunanistan'ın zaferi ve Roma'nın ihtişamı"nın (ing: "the glory that was Greece, and the grandeur that was Rome") daha sonraki insanlar arasında idealleşen vizyona da atıfta bulunur.
Antik Yakın Doğu'dan bazı etkilerle birlikte antik Yunanlar'ın kültürü, Roma imparatorluk dönemine kadar Avrupa sanatının, felsefesinin, toplumunun ve eğitiminin temeliydi. Romalılar bu kültürü korudu, taklit etti ve kendileri onunla rekabet edebilene ve klasik dünya Yunanca kadar Latince konuşmaya başlayana kadar yaydı. Bu Greko-Romen kültürel temel, modern dünyanın dili, siyaseti, hukuku, eğitim sistemleri, felsefesi, bilimi, savaşı, şiiri, tarihçiliği, etiği, retoriği, sanatı ve mimarisi üzerinde son derece etkili olmuştur. Klasik kültürün hayatta kalan parçaları, 14. yüzyılda başlayan ve daha sonra Rönesans denilen canlanmaya yol açtı ve 18. ve 19. yüzyıllarda çeşitli neo-klasik canlanmalar meydana geldi.

Klasik antik çağın en erken dönemi, Bronz Çağı Çöküşü sonrasında tarihi kaynakların kademeli olarak yeniden ortaya çıktığı arka planda gerçekleşir. MÖ 8. ve 7. yüzyıllar, en erken Yunan alfabetik yazıtlarının 8. yüzyılın ilk yarısında ortaya çıkmasıyla, hâlâ büyük ölçüde proto-tarihsel'dir. Homeros'in genellikle MÖ 8. veya 7. yüzyılda yaşadığı varsayılır ve yaşamı genellikle klasik antik çağın başlangıcı olarak kabul edilir. Antik Olimpiyat Oyunları'nın geleneksel kuruluş tarihi de aynı döneme, yani MÖ 776'ya denk gelir.

Fenikeliler aslında 8. yüzyılda Akdeniz ticaretine hakim olarak Kenan limanlarından hakimiyetlerini artırdı ve MÖ 814'te Kartaca kuruldu. Kartacalılar MÖ 700'de Sicilya, İtalya ve Sardinya'da Etrürya ile çıkar çatışmalarına yol açan sağlam kaleler kurdular. Kition'da bulunan bir stel, Kıbrıs'ın Tyrian yönetiminden Yeni Asur İmparatorluğu'na devrinde önemli bir adımı işaret ederek Kıbrıs'ın MÖ 709'da Kral II. Sargon'nun adanın yedi kralına karşı kazandığı zaferden bahseder.

Arkaik dönem Yunan Karanlık Çağı'nı takip etti ve siyaset teorisi'nde önemli ilerlemeler ve demokrasi, felsefe, tiyatro ve şiir'in yanı sıra Karanlık çağlarda kaybolmuş yazı dilinin yeniden canlandırılmasına da tanık oldu.
Çanak çömlekçilikte, Arkaik dönem, daha sonraki Karanlık Çağların Geometrik stil'den bir kaymaya işaret eden Oryantalize Stil'in gelişimine ve Mısır, Fenike ve Suriye kaynaklı etkilerin birikimine tanık olur.
Arkaik çağın son dönemleriyle ilişkilendirilen çanak çömlek stilleri, MÖ 7. yüzyılda Korint'te ortaya çıkan siyah figürlü çanak çömlek ve Andokides Ressamı tarafından yaklaşık MÖ 530'da geliştirilen onun halefi Kırmızı Figürlü Stil'dir.

Etrüskler MÖ 7. yüzyılın sonlarına doğru bölgede siyasi hakimiyet kurarak aristokrat ve monarşik seçkinler oluşturdular. Görünüşe göre MÖ 6. yüzyılın sonlarına doğru Etrüskler bölgedeki güçlerini kaybettiler ve bu noktada İtalik kabileler, yöneticilerin güç kullanma yetenekleri üzerinde çok daha büyük kısıtlamalarla bir cumhuriyet kurup hükûmetlerini yeniden oluşturdular.

Efsaneye göre, Roma MÖ 21 Nisan 753'te Truva prensi Aeneas'ın ikiz torunları Romulus ve Remus tarafından kuruldu. Efsaneye göre, şehirde kadınlar yokken Latinlerle Sabinlerin birleşmesine yol açan, Latinler Sabinler'leri festivale davet edip evli olmayan bakirelerini çaldı.
Arkeolojik kanıtlar gerçekten de MÖ 8. yüzyılın ortalarında Roma Forumu'nda ilk yerleşim izlerini gösterir ama Palatino Tepesi'ndeki yerleşimler MÖ 10. yüzyıla kadar uzanıyor olabilir.
Roma'nın yedinci ve son kralı Lucius Tarquinius Superbus idi. Tarquinius Priscus'un oğlu ve Servius Tullius'un damadı olarak Superbus, Etrüsk doğumluydu. Onun hükümdarlığı sırasında Etrüskler güçlerinin zirvesine ulaştılar. Superbus, Roma halkını öfkelendirerek Tarpeian Kayası'ndaki tüm Sabine türbelerini ve sunaklarını kaldırıp yok etti. Romalı soylu Lucretia'nın kendi oğlu tarafından tecavüze uğradığını fark edemeyince halk onun yönetimine itiraz etmeye başladı. Lucretia'nın akrabası Lucius Junius Brutus (Marcus Brutus'un atası), Senatoyu çağırdı ve MÖ 510'da Superbus ve monarşiyi Roma'dan kovdurdu. Superbus'un sınır dışı edilmesinden sonra, MÖ 509'da Senato bir daha asla bir kralın yönetimine izin vermeme kararı aldı ve Roma'ya cumhuriyetçi hükümet'i yeniden getirdi.

Antik Yunan'ın klasik dönemi, MÖ 510'da Atina tiranlığının çöküşünden MÖ 323'te İskender'in ölümüne kadar, özellikle MÖ 5. ve 4. yüzyılların çoğuna karşılık gelir. 510'da Spartalı birlikler, Atinalıların Peisistratos'un oğlu Hippias tiranını devirmesine yardım etti. Sparta kralı I. Cleomenes, İsagoras tarafından yönetilen Sparta yanlısı bir oligarşi kurdu.
Kallias Barışı ile sonuçlanan Pers-Yunan savaşları (MÖ 499–449 ), sadece Yunanistan'ın Makedon, Trakya ve İyonya'nın Pers yönetimi'nden kurtarılmasına yol açmadı ama aynı zamanda Atina'nın Attika-Delos Deniz Birliği'nde baskın konuma gelmesiyle sonuçlandı. Bu ise Sparta ve Peloponnesos Ligi ile çatışmaya yol açarak sonuçta çıkan Peloponez Savaşı (MÖ 431-404) Sparta'nın zaferiyle sonuçlandı.
Yunanistan 4. yüzyıla Sparta hegemonyası altında girdi ancak MÖ 395'te Spartalı yöneticiler Lysander'ı görevden aldı ve Sparta deniz üstünlüğünü kaybetti. Atina, Argoz, İstefe ve Korint, son ikisi eski Spartalı müttefikler, MÖ 387'de sonuçsuz şekilde biten Korint Savaşı'nda Sparta egemenliğine meydan okudu. Daha sonra MÖ 371'de Theban generalleri Epaminondas ve Pelopidas Leuctra Muharebesi'nde zafer kazandı. Bu savaşın sonucu, Sparta üstünlüğünün sonu ve Theban hegemonyası'nın kurulmasıydı. Thebes, MÖ 346'da Makedon'un yükselen gücü tarafından nihayet gölgede bırakılıncaya kadar konumunu korumaya çalıştı.
II. Filip (MÖ 359–336 bsp;) yönetiminde, Makedonya Paeonyalılar, Traklar ve İliryalılar'ın  topraklarına doğru genişledi.
Philip'in oğlu Büyük İskender (MÖ 356–323 ) Makedon gücünü yalnızca merkezi Yunan şehir devletleri üzerinde değil, aynı zamanda Mısır dahil olmak üzere Pers İmparatorluğu'na ve doğuda Hindistan'a kadar uzanan topraklara kadar yaydı.
Klasik dönem geleneksel olarak, M.Ö. 323'te İskender'in ölümünde ve o sırada Diadohoi'ler arasında bölünmüş olan imparatorluğunun parçalanmasıyla sona erer.
MÖ 546 yıllarında Pers Kralı Kyros, Sardes'i yakıp yıkarak Lidya Krallığı'na son vermiş ve Anadolu'da MÖ 300 yılına kadar sürecek olan Pers Egemenliğini başlatmıştır. Persler sadece Anadolu'yu ele geçirmekle kalmayıp, zaman zaman yaptıkları savaşlarla, Trakya ve Yunanistan'da da etkili olmuşlardır. Bu nedenle MÖ 5. yüzyıl Helen Sanatı Anadolu'da Pers etkisi altında kalmış ve Grek-Pers Sanatı olarak literatüre geçmiştir. Bu dönemde Anadolu ilk defa, doğu ile batı arasında gerçek bir köprü vazifesi görmüş ve Persler tarafından yapılan Kral Yolu, İran içlerinden Ege kıyılarına kadar ulaşmıştır.
MÖ 5. yüzyılda heykeltıraşlıkta insan vücudunun gerçek anatomik yapısı ortaya çıkmıştır. Dönemin en önemli yapıtlarından olan ve dünyanın yedi harikasından ikisi, Artemis Tapınağı ile Halikarnas Mozolesi Anadolu'da inşa edilmişlerdir.

Geç Antik Çağ
Kavimler Göçü
Antik Yunanistan
Antik Roma
Klasisizm
Klasik çalışmalar

Kolbastı, Faroz Kesmesi, Hoptek ya da Metelik Trabzon, Ordu, Giresun ve kısmen Rize'de oynanan bir halk dansının adıdır.

Bir anlatıya göre 1930'lu yıllarda ağaların olduğu bir dönemde ortaya çıkmıştır. Rivayete göre Faroz, Değirmendere, Arafilboyu ve Boztepe'deki mağaralarda ağalar eğlenirdi. Kolluk kuvvetlerinin bu eğlencelere baskın yaptığı, ağaların da basılmamak için kapıya gözcü yerleştirdiği söylenmektedir. Rivayete göre gözcüler kolluk kuvvetlerini gördüğü an içeri haber getirir, içerdekiler haberi aldıklarında sesi kısarlardı. Basılan ağalar kısık sesle "Geldiler, bastılar, vurdular" demeye başlardı. Kol kuvvetleri böyle baskınlar yaptığı için oyuna kolbastı denildiği iddia edilmektedir. Bununla birlikte Anadolu'nun neredeyse her yerinde Kol oyunu, Kol horonu, Kol havası adlarıyla oynanan halk oyunlarının varlığı bu tezin bir yakıştırma olduğunu düşündürmektedir.
Bir diğer anlatı ise, Farozlu balıkçıların bereketli avlardan sonra düzenledikleri eğlencelerde hoptek adıyla oynanan ve sonradan Faroz kesmesi adı verilen oyunun 1970'lerde Erkan Ocaklı'nın okuduğu Kolbastı türküsünden sonra popüler olması üzerinedir. Oyunun en eski adı olan Hoptek kelimesinin kökeni bilinmemekte Slav dilleriyle ilişkili olduğu ileri sürülmektedir.

Kolbastı adlı ezgi Nejat Buhara tarafından Trabzon'da derlenmiş ve müzik repertuvarına Trabzon ezgisi olarak geçmiştir. İlk kolbastı kaydı ise taşplağa Trabzon havalarını da okuyan Picoğlu Osman tarafından 1943 yılında yapılmış olup bugün bilinen ezgilerin tümünden farklıdır ve hoptek oyununun orijinal kaydesi olması muhtemeldir.
Bununla birlikte Karadeniz'de 9/8'lik kol oyunu havaları, 7/8'lik kol horonları, Trabzon'da Kolbastı/optek, Giresun'da metelik olarak dereboyu kavaklar adlandırılan müziklerin tümüyle kolbastı oynanabilmektedir.

Günümüzde kolbastı adıyla oynanan oyun Anadolu'da kol oyunu olarak bilinen oyunlardan hem çok daha hızlı hem de figürsel ve adımlama tekniği açısından farklıdır. Kolbastıda yöreye uygun kürek çekme, yüzme, ağ atma, olta atma, ağ çekme, balık tutma gibi yerli insanların uğraşlarını simgelediği iddia edilen gelişigüzel hareketler vardır. Buna karşın son yıllarda oyunun popülerlik kazanmasıyla daha da hareketli bir hal almıştır. Özellikle Avrupa Türkleri oyuna yeni hareketler eklemiştir. Trabzonsporlu futbolcular bazı galibiyetlerini sahada veya soyunma odasında kolbastı oynayarak kutlamaktadır.

Trabzon Gençlik Merkezi Kolbastı Ekibi 4 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bütün bir millet kolbastı oynuyor
Zülfü Livaneli'nin Köşesinden Kolbastı Hakkında

Korkut Ata (Dede Korkut), Oğuz Türklerinin eski destanlarında yüceltip kutsallaştırılmış; bozkır hayatının geleneklerini ve törelerini çok iyi bilen, kabile teşkilatını koruyan yarı-efsanevi bir bilgedir ve Türkler'in en eski destanı olan Dede Korkut Kitabı’ndaki hikayelerin anlatıcısı ozandır.
Adı, tarihî kaynaklarda ve çeşitli Oğuz rivayetlerinde kimi zaman sadece “Korkut”, kimi zaman “Korkut Ata” olarak geçer; Batı Türkçesinde “Dede Korkut" olarak da anılır. Sirderya havzasında tespit edilmiş halk anlatıları onu bir baksı (Şaman) olarak tanıtırken yazılı kaynaklarda hükümdarlara vezirlik, müşavirlik yapmış bir Müslüman Türk velisi olarak tanıtılmıştır. Oğuzların İslâm'ı kabul edişlerinden önceki dönemlerin bir kâhini (kam, baksı) olduğu, İslâmlaşma sürecinde kültürel değişime paralel olarak bir evliya kimliğine büründüğü düşünülür. 2018'de Türkiye, Azerbaycan ve Kazakistan'ın UNESCO Somut Olmayan Kültürel Miras Listeleri'ne dahil edilmiştir.
Kazak ve Kırgız bahşılarının piri olarak da tanınmaktadır. Bir söylenceye göre Kırgız şamanlarına kopuz çalmayı ve türkü söylemeyi öğretmiştir. 

Halk rivayetlerine göre aydın, berrak gözlü bir dev kızından dünyaya gelen Dede Korkut'un 
hayatı hakkında tarihi kaynaklardaki bilgiler birbirinden farklıdır. Korkut Ata'dan bahsedilen en eski tarihî kaynak İlhanlı veziri Reşidüddin'in Câmiü’t tevârih'idir. Tabip Reşidüddin'in 1305 yılında bir heyetle yazdığı bu ünlü kitapta dört Oğuz hükümdarının çağdaşı olarak Korkut'tan bahsedilir. Bu esere göre Korkut, Bayat boyundan olup Kara Hoca'nın oğludur. 295 yıl yaşamıştır. Oğuz sülalesinin dokuzuncu hükümdarı İnal Sır Yavkuy zamanında ortaya çıkmış; onuncu hükümdar Kayı İnal Han'ın ve ondan sonraki üç Oğuz hükümdarının müşavirliğini yapmıştır. Bir menkıbeye göre Kayı İnal Han Muhammed peygamber devrinde Müslüman olmuş ve Dede Korkut'u Peygamber'e elçi göndermiştir.
Ebü’l-Hayr-ı Rûmî’nin kaleme aldığı ve Saru Saltuk’u konu alan Saltukname (1480)’ye göre Korkut Ata Osmanoğulları ile aynı soydandır. Eserin ikinci ve üçüncü cildinde Osmanoğulları’nın soyu İshak peygamberin oğlu Ays nesline dayandırılmakta ve Korkut Ata soyundan oldukları belirtilmektedir.
Tebrizli Bayatî Hasan b. Mahmûd’un eseri olan Câm-ı Cem-Âyin (1481) adlı Osmanlı silsilenamesine göre Korkut Ata, 28. Oğuz Hanı Kara Han tarafından Medine’ye gönderilmiş; İslam peygamberi ile tanıştıktan sonra Oğuzlar’a İslamiyet’i öğretmekle görevlendirilen Selman-ı Farisi ile birlikte dönmüştür. Aynı kaynakta onun Ürgenç Dede adlı bir oğlu olduğu kayıtlıdır.
15. yüzyılda kaleme alınan Velâyet-nâme-i Hacı Bektâş-ı Velî’de Korkut Ata, Türk söylencelerinde Hanlar Han’ı olarak adı geçen Oğuz padişahı Bayındır Han ve onun beylerbeyi Kazan ile birlikte anılmıştır; bunların ölümüyle Oğuz cemaatinin dağıldığı söylenir.
Ebu'l Gazi Bahadır Han'ın 1659-1660 yıllarında yazdığı Şecere-i Terakime adlı eserine göre Korkut Ata, Kayı boyundandır, Abbasiler devrinde yaşamıştır ve Oğuz ilinde çok sayılan bir devlet müşaviridir.

Ebülgazi Bahadır Han’a göre 295 yıl, bir halk rivayetine göre 100 yıl yaşamış olan Dede Korkut’un ölümü hakkındaki rivayetler de çok çeşitlidir. Kazaklar arasında yaygın olan menkıbeye göre yirmi yaşında iken rüyasında aklar giymiş bazı yaratıklar ona kırk yıl yaşayacağını haber vermiş, bunun üzerine Korkut ölümsüzlük istemeye karar vermiştir. Karşılık beklemeden hastalara yaptığı yardımlar Allah katında makbule geçmiş ve bir gün uykuda iken Allah ona, "Ölümü kendin arzu etmedikçe ölmeyeceksin" demiştir.
Bir başka rivayete göre Korkut Ata uzun süre ölümden kaçmak istemiş ama nereye gitse “mezar arayan Korkut için” mezar kazan birilerini görmüştü. Sonunda 300 yaşında iken kendisi için kazılan mezarlardan birinin yanında ölmüştür. Dede Korkut’un ölümden kaçma çabası, Sümerler’de Gılgamış Destanı’nda  Gılgamış’ın ölümsüzlüğe ulaşma uğraşları ile anlatılan ölümsüzlük arayışının bir uzantısı olarak düşünülebilir.

Azerbaycan'da ve Anadolu’da  Dede Korkut'a  ait olduğu iddia edilen kimi mezarlar vardır.
1638 yılında Alman imparatorunun Moskova ve İran elçisi Adam Olearius, Dede Korkut'un Demirkapı- Derbend şehri yakınlarında “İmam Korkut”  adlı bir İslam velisinin mezarını gördüğünü anlatmıştır. İran ve Dağıstan Tatarları arasındaki sınırı belirleyen küçük bir ırmağın kenarında bulunan mezar, kaya içine oyulmuş büyük bir mağara şeklinde olup tabutu dört tahtadan yapılmıştı. Olearius’un yerlilerden dinleyip aktardığı  söylenceye göre kopuz çalıp şiirler söyleyen bu İslam velisi, peygamberin yakınlarındandı ve onun ölümünden sonra 300 yıl daha yaşamıştı; putperest Lezgiller’i İslam’a davet için gittiği sırada öldürülmüştü.
Evliya Çelebi  Seyahatname’de, 1647’de Demir Kapu’da gördüğü ziyaretgâhın Dede Korkut’a ait olduğunu yazar. Olearius’un bahsettiği mezarı aramaya sonradan Rus doğubilimci Wilhelm Barthold da gitmiş fakat bulamamıştır. Mezarın zamanla kaybolduğu düşünülür.
Evliya Çelebi 1655’te gördüğü Ahlat’tan bahsederken de “Ahlat'ta yatanlardan birisi de Korkut Han'dır şeklinde bahseder.
Sirderya havzasında yaşayan Kırgız, Kazak, Karakalpak ve Türkmenler tarafından ziyaret edilen ve Korkut Ata'nın kabri olarak bilinen bir mezar daha vardır. Kalinski ile Kızılorda arasında Sirderya nehrinin Aral gölüne yakın bir yerinde sahilde bulunmaktadır.
Bayburt’un güney doğusundaki Masat köyünün hemen çıkışında halk arasında Ali Baba Türbesi denen Türkmen türbesinin Dede Korkut 'a ait olduğu iddia edillir. Bu tez, şair Orhan Şaik Gökyay tarafından ortaya atılmıştır.

Dede Korkut’un kişiliği hakkındaki bilgiler halk efsanelerinden, Dede Korkut Kitabı’ndan ve Oğuzların tarihi ile ilgili bilgi veren yazılı kaynaklardan gelir.
Dede Korkut Kitabı’na göre destanın anlatıcısı ozan, Oğuzların Bayat boyundan olup İslam peygamberi Muhammed'in yaşadığı zamana yakın bir dönemde yaşamış Müslümandır; kalp gözü açık; hikmetli sözler sahibi bilge bir ozandır; Oğuz beylerinin ve halkın töresini, geçmişini bilen, halkın her müşkülünü halleden geleneksel bir eğitici, yol gösterici ve akıl hocasıdır.  Köklerinin ozan/baksı geleneğine dayandığı, sıradan insan olmayıp Tanrı tarafından seçilmiş olduğu, söylediklerinin kendi duygu ve düşüncelerinden ziyade Hak Tealâ‟nın ilham etmesiyle ortaya çıktığı anlaşılır.
Tarihî kaynaklarda Dede Korkut'un şahsiyeti hakkında verilen bilgiler büyük ölçüde Kitâb-ı Dede Korkut'taki bu bilgilerle örtüşür. Korkut Ata'nın birçok Oğuz hükümdarına vezirlik, müşavirlik yaptığı, bazı beylerin çocuklarına ad verdiği aktarılır. Hem geçmişte hem de gelecekte olacakları bilen, Türkler arasında büyük bir üne sahip biri olarak tanıtılır; velilik özelliği öne çıkartılır.
Halk anlatılarında Korkut Ata eşsiz bir halk şairi, kopuz ve dombranın mucidi olarak tanıtılmıştır. Kopuz çalmak ve şamanlık yapmak için kendisinin Ata ruhlar tarafından görevlendirildiğine inanılır. Karakalpakistan'da derlenmiş bir efsane onun kopuzun nasıl yapılacağına olağanüstü varlıklardan öğrenmiştir. Bir başka söylenceye göre hızlı koşan devesine binerek halkının sonsuza dek yaşayacağı cennet gibi bir mekan arayan Ata Korkut, “ölümsüz hiçbir şey yokmuş” fikrine gelmiş ve sonsuz hayatı kopuzun ezgilerinde aramaya başlamış; nesilden nesile geçen  kıymetli sözler ve ezgiler üretmiştir. Şiir ve ezginin atası kabul edilir.
Söylencelerde Korkut Ata'nın doğaüstü güçleri öne çıkarılmıştır. Kendisinden  “Ölü dersem ölü değil, diri dersem diri değil” sözleriyle bahsedilir. Tüm hayvanların ve özellikle de kuşların dilini bildiği anlatılır. Ayrıca kendisinin “Tuman" adını verdiği bir yiğit de tüm kuşların dilini bilir. Azerbaycan Türkleri arasındaki yaygın bir inanışa göre, dünyadaki her şeyin adını Korkut Ata koymuştur. Yiğitlere de ad vermiştir.

Korkut kelimesinin  "kor" ve "kut" kelimelerinin birleşiminden oluştuğuna işaret edilmiştir. Kut, sahibine hayatında fayda ve irfan getiren, ahlaklı duruş ve davranışlarla kazanılan, ilahi kaynaklı bir cevherdir. Dolayısıyla Korkut, kut'u "kor" haline gelmiş, yani yoğunlaşmış ve derinleşmiş, bir arif, bir bilge kimse manasına gelmektedir. Bu etimolojik perspektif, Korkut Ata'nın efsanelerdeki kişiliği ve fonksiyonu ile örtüşmektedir. Alternatif olarak, Korkut sözcüğü'nün "korkutmak" ile alakalı olarak türediğine dair bir görüş de vardır. Bu versiyonda Korkut; çok büyük, ulu, heybetli, korku veren veya korkutucu düş anlamına gelebilir. Bu konuda Türkolog Louis Bazin, Korkut Ata'nın silahsız, dolayısıyla korku kaynağı değil, bilakis, öğütleriyle insanlardaki ilahi ilhamı harekete geçirmeye çalışan bir bilge ozan olduğuna işaret ederek, korkutmak temelli etimolojik perspektifin doğru olmadığını savunmuştur.

Dede Korkut Hikayeleri
Dede Korkut Hikayeleri (çizgi film)

Ksenofon (Yunanca: Ξενοφῶν, y. MÖ 431 - y. MÖ 354), Sokrates'in öğrencisi olan Yunan filozof, yazar, tarihçi ve askerdir.
Ksenofon, uzun yıllar Anadolu'yu işgal eden Pers ordularında bulunmuş, çoğunlukla İranlıların askerî eğitim ve öğretim düzenleriyle ilgili görüşlerini yazmıştır. Bunlarla birlikte Pers ordularının tüm sefer kayıtlarını tutmuştur. Onun tarih yazımında hemşehrisi Thukydides'ten etkilendiği söylenebilir.
Anabasis adlı eseri ilk aşamalarda alan rehberi olarak Büyük İskender tarafından İran seferlerinde en önemli kaynak olarak kullanılmıştır.

Anabasis
Cyropaedia
Hellenika (MÖ 410 - 362 arası Yunan tarihi)
Agesilaus

Memorabilia
Oeconomicus
Symposium
Apology
Hiero

On Horsemanship
The Cavalry General
Hunting with Dogs
Ways and Means
Constitution of Sparta

Wikisource 15 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. daki eserleri

Kuymak, Samsun'dan Ardahan'a yani Ordu, Giresun, Gümüşhane, Trabzon, Rize, Bayburt, Artvin, Erzurum'un Oltu, İspir ve Tortum ilçelerinde yaygın olan, Karadeniz Bölgesi'ne ait bir yemek. Gürcistan, Dağıstan, Azerbaycan ve Kafkasya'nın bazı bölgelerinde de çok popülerdir. Mısır unu, tereyağı ve genellikle minci adı verilen tuzlu çökelek (bazı yörelerde telli peynir veya su peyniri) kullanılarak yapılan mısır lapasının adıdır.

Eski Türkçe “kuyma” döküm (demir) ya da dökme ekmek, lavaş sözcükleri ile eşkökenlidir. Bu sözcük ayrışa, Moğolca “qoymag“ katmer, gözleme sözcüğü ile de eşkökenlidir. Anadolu'nun başka yörelerinde peynir kullanılmadan hazırlanan arpa ve buğday lapalarını tanımlamak için de kullanılmaktadır. Trabzon'un orta kesimlerinde, Erzurum, Gümüşhane, Bayburt, Ardahan-Posof'ta ve Artvin'in iç kesimlerinde kuymak; Ordu, Tokat, Sivas, Giresun ve Trabzon'un batısında “yağlaş” (yağlı aş); Trabzon’un doğusu, Rize ve Artvin sahilinde muhlama denir. Tümü Türkçe olan bu adlandırmaların dışında, Trabzon'un Rumca konuşulan köylerinde ve Rize'nin Çamlıhemşin ilçesinde ise havits adıyla da bilinir. Tereyağı yerine kaymak kullanılarak hazırlanırsa Trabzon'da “yayla kuymağı”, Rize'de hoşmerim (kaymaklı kuymak) olarak adlandırılmaktadır.
Mısır unu yerine bayat mısır ekmeğinin ufalanarak kullanılması durumunda ise yöresel ağızlara göre cumur, çumur ya da zumur olarak adlandırılmaktadır.
"Çürük" sözcüğü, kuymak olarak da adlandırılmaktadır; yemeğe peynirin konması aşamasına "peyniri çürütmek" ismiyle de adlandırılmaktadır.

İlk önce tencereye Artvin'e özgü kaymak konur. Kaymak yandıktan sonra yavaş yavaş mısır unu ilave edilir. Mısır unu ilave edildikten sona kaymakla beraber kavrulur ve bazen azar azar ılık su koyulur. Un kavuruldukça yavaş yavaş da yağ çıkmaya başlar. Sonra da tabağa konulup servis edilir.

Yağ eritildikten sonra mısır unu ile biraz kavrulur. Yağ salınmaya başlayınca 'soğuk' su ilave edilir. Minci peyniri ya da imansız peynir konulabilir. Kaynayınca karıştırma işlemi bırakılır. Orta ateşte fokurdayıp dibi kızarır ve yağ üstüne çıkınca kapatılır. Sıcak servis yapılır.

Genişçe bir tavada tereyağı eritilip, mısır unuyla hafif kavrulur. Burada kullanılan mısır unu, balıkların kızartılırken kullandıkları mısır unundan daha kalınca öğütülmüş olandır. Ama diğeriyle de yapılabilir. Trabzon tereyağı kendine has reyhasıyla mısır ununu pembeleştirince kaynar su ilave edilir ve iyice karıştırılır. Bir süre sonra yağ kendini göstermeye başlar. Erzurum'a ait telli peynir ilave edilir ve kısa süre hızlıca karıştırılır.

Un, süzme yoğurt ve sıcak su ile tencerede karıştırılır, karışım ocağın üzerine alıp katılaşıncaya kadar pişirilir ve sonrasında bakır tavaya eklenir. Ardından başka bir tencerede yakma kıvamına getirilerek eritilen has tereyağı pişen kuymağın üzerinde gezdirilerek servis edilir.

Polenta (yemek)
Rize muhlaması
Kaçamak (yemek)
Plaska

Kuzey Kıbrıs, resmî adıyla Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC), Kıbrıs adasının kuzeydoğu kısmını kapsayan de facto bir devlettir. Yalnızca Türkiye tarafından tanınır ve toprakları diğer tüm devletler tarafından Kıbrıs Cumhuriyeti'nin bir parçası olarak kabul edilir. Kuzey Kıbrıs, kuzeydoğuda Karpaz Yarımadası'nın ucundan başlayarak, batıda Güzelyurt Körfezi, Koruçam Burnu ve en batıdaki en uç noktası olan Erenköy eksklavına kadar uzanır. En güneydeki noktası Akıncılar köyüdür. Birleşmiş Milletler kontrolündeki bir tampon bölge, Kuzey Kıbrıs ile adanın geri kalanı arasında uzanır ve adanın en büyük şehri ve her iki tarafın başkenti olan Lefkoşa'yı böler.
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ne uluslararası toplum tarafından ekonomi, ulaşım, spor gibi alanlarda ambargolar uygulanmaktadır. Ambargolardan dolayı ekonomik olarak Türkiye'ye bağımlı hâle gelmiştir. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Türkiye tarafından ekonomik, siyasi ve askerî olarak desteklenmektedir. Ülke 2000'li yılların başlarından itibaren ekonomik sıkıntılar yaşamaya başlamıştır fakat 2001 yılından itibaren ekonomide hızlı bir büyüme yaşanmıştır.

Kıbrıs'ta Venedik Cumhuriyeti hâkimiyeti, 26 Şubat 1489'da başladı. O dönemde adanın hâkimi olan Lüzinyan kralı, Katerina Kornaro adlı bir Venedik soylusuyla evlendi. Kral ölünce ada Venediklilere kaldı.
Adayı yöneten Venedikli, Mağusa'da ikamet etmekteydi. Venedikliler döneminde askeriyeye önem verilmiş, Mağusa'nınki başta olmak üzere kaleler sağlamlaştırılmıştı. Lefkoşa Surları ise 8 milden 3 mile indirilerek yeniden yapılmıştır.

Fetihten önce Kıbrıs, Doğu Akdeniz'deki Osmanlı Devleti'ne ait gemilerine akın yapan Hristiyan korsanlarının sığınağı hâline gelmiştir. Bu korsanlar genellikle deniz ticaret gemilerine ve hacca giden yolculara saldırarak buradaki yol güvenliğini yok etmektedir. Bunun gibi nedenlerden dolayı Kıbrıs'ın alınması gerekli görülmüştür.
Kıbrıs, II. Selim'in hükümdarlığı esnasında, Lala Mustafa Paşa komutasındaki ordu ve Piyale Paşa komutasındaki donanma tarafından, 1 Temmuz 1570'te başlayıp 1 Ağustos 1571'de Mağusa'nın fethedilmesiyle Osmanlı idaresine girdi. Kıbrıs'ın fethiyle Osmanlı Devleti, Doğu Akdeniz'e tamamen hâkim olmuştur.
15 Eylül 1570 tarihinde Lala Mustafa Paşa, tören ile Lefkoşa şehrine girmiştir. Kıbrıs fethedildiği tarihte adada çok az sayıda Ortodoks Rum vardı. Çünkü Venedikliler Katolik idi ve Ortodoks Kilisesi'ne yaşama hakkı tanımıyordu. Osmanlı Devleti Ortodokslara serbestçe kilise kurma ve gelişme imkânı sağladı. Böylece adada Ortodoks Kilisesi gelişti ve Katolik Kilisesi etkinliğini kaybetti.
1571 yılında Kıbrıs'ta yapılmış bulunan nüfus sayımında yerli halkın nüfusu 150.000'dir. Burada bulunan Türk askeri ise 30.000 kadardır. Fethin ardından Karaman'dan adaya göç ettirilen Türkler, adanın ilk Türk sakinleridir. Bugün adada yaşayan Kıbrıs Türklerinin (Kıbrıs Harekâtı'ndan sonra Türkiye Cumhuriyeti'nden gelenler hariç) soyu bu Osmanlı idaresinde adaya gönderilen Türklerden gelmektedir.

93 Harbi'nde Rus İmparatorluğu karşısında yenilen Osmanlı, Ruslara karşı fazla ödün vermemek amacıyla, Birleşik Krallık'ın isteği üzerine ada 92.799 sterline kiralanmıştır. Osmanlı mülkiyeti devam ediyor sayılmakla birlikte, yönetim tamamen Birleşik Krallık'a geçti. Birleşik Krallık adayı "Komiser" diye tabir ettiği yüksek rütbeli yöneticilerle idare etmiştir. 1914'te başlayan I. Dünya Savaşı'nda Osmanlı'nın Birleşik Krallık karşısındaki Almanya'nın yanında savaşa girmesi üzerine Birleşik Krallık adayı ilhak edip adaya vali tayin etti. 1923'te imzalanan Lozan Barış Antlaşması'nın 21. Maddesi gereğince, Birleşik Krallık'a ilhakı tanındı. 1925 yılında Kıbrıs kraliyet kolonisi olarak ilan edildi ve adaya ilk Türkiye Cumhuriyeti konsolosu atandı.
Ekim 1931'de itibaren Rumlar Enosis isteğiyle ayaklandı, Rumlar'ın Birleşik Krallık yönetimine karşı ayaklanması sonucu Birleşik Krallık'ın politikası sertleşti. Yunan ve Türk tarihinin okutulması, iki ülkenin bayraklarının kullanılması ve Yunan ya da Türk ulusal kahramanlarının resimlerinin sergilenmesi yasaklandı. Türk topluluğu Enosis'e karşı olduğunu açıkladı. 1943 yılında Kıbrıs Adası Türk Azınlığı Kurumu (KATAK) kuruldu. Fakat KATAK'ın faaliyetini yetersiz bulan Fazıl Küçük KATAK'tan ayrılmış ve 23 Nisan 1944'te Kıbrıs Millî Türk Halk Partisi (KMTHP)'ni kurmuştur.
II. Dünya Savaşı'nın ardından kolonilerin tasfiyesi eğilimi yaygınlaşınca, Yunanistan Hükûmeti 1954'te Birleşmiş Milletler'e ulusların kendi kaderlerini tayin haklarının (Self-determinasyon) Kıbrıs için de uygulanması yolunda başvuruda bulundu. Türkiye'nin karşı çıktığı bu istek Birleşmiş Milletler'ce reddedildi.
EOKA 1 Nisan 1955'te adada faaliyete geçti. Rumlar arasında Enosisçi-Anti Enosisçi çatışması başladı. Türkiye ilk kez sorunda taraf olmayı kabul etti ve 29 Ağustos'ta Londra'da Birleşik Krallık ve Yunanistan'ın katıldığı toplantıda, Türkiye de temsil edildi. 15 Kasım 1957'de Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT) kuruldu. 1958 yılında gündeme gelen MacMillan Planı'na göre Kıbrıs'ın İngiliz Milletler Topluluğu içinde kalmasına ama Türkiye ve Yunanistan'la da bağlara sahip olmasına karar verildi.

1960'ta kurulan Kıbrıs Cumhuriyetinde her iki toplum da %70 Rum-%30 Türk oranında her kurumda temsil hakkına sahipti. Fakat Kıbrıs Cumhuriyeti cumhurbaşkanı III. Makarios 30 Kasım 1963'te 13 maddeden oluşan anayasa değişikliği önerilerini sundu. Bunlar arasında anayasanın değişmez maddeleri, Kıbrıs Türk'ü olan Başkan Yardımcısının veto hakkının ortadan kaldırılması, Temsilciler Meclisinde ayrı çoğunluklar ilkesinin ortadan kaldırılarak kararların basit çoğunlukla alınması, ayrı belediyelerin ortadan kaldırılması gibi maddeler de bulunmaktaydı.
ABD Başkanı Kennedy, Makarios'a bundan vazgeçmesini önerdi ve Türkiye değişiklikleri kabul etmeyeceğini bildirdi. Kıbrıs Türkleri'nin de reddi üzerine Kıbrıs Rumlarıyla Kıbrıs Türkleri arasında 21 Aralık 1963'te Kanlı Noel adı verilen toplumlararası çatışmalar patlak verdi. Bu çatışmalarla birlikte Kıbrıs Türklerinin hükûmetteki temsiliyeti sona ererken, yer yer Türklere karşı katliamlar yaşandı, 25.000 civarında Kıbrıslı Türk göçmen oldu ve enklavlarda yaşamaya başladı. Bu dönemdeki yönetimin adayı Yunanistan'a ilhak planı olan Akritas Planı daha sonraları basına sızdı.
1967'de Rum saldırıları tekrar başladı. Yunanistan Ordusu'nun 15 bin askeri, gayri resmî olarak adaya yerleştirildi. Türklere karşı sürdürülen sindirme politikasının durdurulması için Türkiye ve Yunanistan başbakanları arasında düzenlenen toplantı bir sonuç vermeyince, Türkiye askerî müdahalede bulunacağını açıkladı.
TBMM hükûmete müdahale yetkisi verdi. Türk uçakları Kıbrıs üzerinde uçmaya başladı. Donanma ve çıkarma birlikleri harekete geçti. ABD’nin arabuluculuğuyla Yunanistan birliklerinin geri çekilmesi sağlanınca, Türkiye harekâtı durdurdu. Yunanistan'ın askerleri üç Türk köyünden geri çekilirken arkalarında 24 ölü bıraktılar. 1964’ten beri Türkiye’de bulunan Rauf Denktaş gizlice adaya gitti. Denktaş, Yunanlarca tutuklandı ama Türkiye ve ABD’nin itirazı üzerine iade edildi.
1970'li yılların başlarında Yunanistan'ı kontrol eden askerî cunta yönetimi, III. Makarios'un tutumları ve enosisin yolunda ilerleme olmamasından dolayı memnun değildi. Cunta, 15 Temmuz 1974 tarihinde Kıbrıs Ulusal Muhafız Birliği'ne emir vererek bu birliğin komutanının görevinden alınmasını ve adanın kontrolünü Yunan subayların bulunduğu bu birliğin almasını istedi. Birlik aynı gün Lefkoşa'daki Başkanlık Sarayı'nı bastı ve III. Makarios görevden alındı. Nikos Sampson yeni hükûmetin devlet başkanı olduğu dünyaya ilan edildi. Her ne kadar milliyetçi Rumlar tarafından darbe yapılsa da Yunanistan ile birleşmedi, Kıbrıs'ın bağımsızlığı devam etti ve bağımlı bir yönetim olmadı. Türkiye Cumhuriyeti, gerçekleştirilen darbe nedeniyle Zürih ve Londra Antlaşması'nın IV. maddesine istinaden gerçekleştirdiğini savunarak 20 Temmuz 1974 tarihinde Kıbrıs'a karadan ve havadan harekât başlattı. Türk birlikleri, adaya indikten kısa bir süre sonra adanın büyük şehirlerinden bir olan Girne'ye girdi. Başkent Lefkoşa'ya doğru ilerlemeye başladı. 22 Temmuz'da taarruz sonucunda Türk birlikleri önce Girne’ye girdi, daha sonra da başkent Lefkoşa’ya yöneldi. Ateşkes başlamadan Girne-Lefkoşa hattı birleşti.
Geçici ateşkes ilan edildiyse de Rum birliklerinin bu ateşkes kurallarına uymaması sonucu Türkiye Dışişleri Bakanı Turan Güneş’in “Ayşe tatile çıksın” parolasıyla 13 Ağustos'ta Türk birlikleri tekrar ilerlemeye başladı. Türk birlikleri 14 Ağustos'ta başkent Lefkoşa'ya, 15 Ağustos'ta Lefke ve Mağusa'ya girdi. Uluslararası baskılar sonucunda ateşkes ilan edildi ve adanın %37'si Türkler'in kontrolüne geçti. 170.000 civarındaki Kıbrıslı Rum kuzeyde bulunan evlerinden göç ettirildi, 50.000 Kıbrıslı Türk ve daha sonra da Türkiye'nin teşviki ile Türkiye'den gelen göçmenler ise bu evlere yerleştirildi.

Kıbrıs Harekâtı sonrasında 1976'da Kıbrıs Türk Federe Devleti kurulmuştur.
15 Kasım 1983'te Kıbrıs Türk Federe Devleti meclisi self-determinasyon hakkını kullanarak oy birliği ile aldığı bir kararla, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ni ilan etmiştir. KKTC'nin kuruluş bildirgesini kurucu cumhurbaşkanı Rauf Denktaş okudu. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin kurulması, Kıbrıs Cumhuriyeti, Yunanistan’ın ve pek çok devletin yanı sıra Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin de tepkisini çekti.
Güvenlik Konseyi, 18 Kasım’da aldığı bir kararla bağımsızlık kararını kınadı. 13 Mayıs 1984’te de Güvenlik Konseyi 550 sayılı kararı ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ilanını ayrılıkçı bir hareket olarak tanımladı.

Kıbrıs Sorunu, dünyanın gündemine girdiğinden beri başta Birleşmiş Milletler bünyesindeki çalışmalar olmak üzere adanın birleştirilmesi gayesi ile birçok faaliyet yürütülmüştür. Fakat bunlardan bir sonuç alınmamıştır. Bunlardan biri olan 2004 Annan Planı referandumu da Kıbrıslı Türklerin "kabulü" ve Rumların "reddi" ile gerçekleşmemiştir. 1 Mayıs 2004'te Kıbrıs Cumhuriyeti tüm adayı temsilen Avrupa Birliği’ne girmişlerdir.

Toprakları kuzeyde D

Kuştul Manastırı veya Hızır İlyas Manastırı (Yunanca: Ιερά Μονή του Αγίου Γεωργίου Περιστερεώτα Iera Moni tou Agiou Georgiou Peisteriota "Aziz George Peristeriotas Manastırı"), Trabzon ili Maçka ilçesi Esiroğlu Beldesi Şimşirli sınırları içerisinde bulunan; turizm açısından önem taşıyan bir manastır.
Kuştul Manastırı, 752 tarihinde yapılmış olup 1203'te yağmalanıp bir süre terk edildikten sonra 1393'te tekrar faaliyete başlamıştır. 1904'teki yangında tamamen yanınca üçüncü kez yapılmıştır. Günümüze pek az kalıntısı gelen manastırın içindeki mağaranın kuzeyine yaslanmış küçük kilisenin çok eski olmadığı bilinmektedir. Manastırın içine girilince, iç avlunun sağında ve solunda iki-üç katlı manastır odaları yerleştirildiği görülmektedir. Kuzeydekilerin misafir odaları, güneydekiler keşiş odaları olarak tanımlanmaktadır. Cumont'un 1903'te çektiği fotoğraftan manastırın; büyük bir kilisenin yanında haç planlı başka bir kilise ile manastır yapılarından oluştuğu anlaşılmaktadır. Batı cephesinden bir merdivenle içine girilen manastır; geniş holleri ve salonlarıyla dikkat çekmektedir. Haç planlı kilisesi zamanla yıkılmış ve hiçbir iz bırakmadan yok olmuştur. Bu yok oluşun manastırın define avcılarınca tahrip edilmesinden kaynaklandığı iddia edilmektedir. Manastırın batıya uzanan dehlizleri olduğu belirlenmişse de bugün kullanılmaz durumdadır.

Sümela Manastırı
Vazelon Manastırı
Kızlar Manastırı

2008 Trabzon Turizm Rehberi - Trabzon Belediyesi Yayınları

Küçük Ayvasıl Kilisesi veya Azize Anna Kilisesi (Yunanca: Ἁγία Άννα), Trabzon'daki en eski kiliselerden biridir. Üç nefli olan yapı, yığma taşlardan yapılmıştır.

Kilisenin girişindeki kitabede kilisenin MS 884'te I. Basileios tarafından onarıldığı yazmaktadır. 1923 yılına kadar kilise olarak kullanılan yapı, günümüzde boştur.

Kilisenin güney ve batıda olmak üzere iki girişi vardır. T planlı payeler binayı 3 nefe ayırır. Apsisler hem içten hem de dıştan yuvarlak planlıdır. Yan apsislerde iki, ana apsiste üç pencere vardır. Basık tonozlar nefleri çevrelemektedir. Yapının dış cephesinde figürlü kabartmalar, iç yüzeyinde fresk resimlerine rastlanmaktadır. Bu fresklerden birinde İsa'nın çarmıhtan indirilişi tasvir edilmektedir. Freskte İsa'nın gövdesi ve ve başı kısmen görülüyorken, Meryem genel hatlarıyla belirgindir. İsa'nın sol tarafında ise biri kadın üç kişi tasvir edilmiştir.

 OpenStreetMap'te Küçük Ayvasıl Kilisesi ile ilgili coğrafi veriler  
 Wikimedia Commons'ta Küçük Ayvasıl Kilisesi ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Kırgızistan (Kırgızca: Кыргызстан, romanize: Qırğızstan, Kırgızca telaffuz: [qɯrʁɯsˈstɑn]  ( dinle)), resmî adıyla Kırgız Cumhuriyeti (Kırgızca: Кыргыз Республикасы, romanize: Qırğız Respublikası ; Rusça: Кыргызская Республика, romanize: Kyrgyzskaja Respublika), Orta Asya'daki bir ülkedir. Kırgızistan, (Azerbaycan, Kazakistan, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Özbekistan, Türkiye ve Türkmenistan ile birlikte) günümüzdeki yedi bağımsız Türk devletlerinden biri olup Türk Devletleri Teşkilatı ve TÜRKSOY'un üyesidir. Denize kıyısı olmayan ülkenin komşuları kuzeyde Kazakistan; batıda Özbekistan, güneybatıda Tacikistan ve güneydoğuda Çin'dir.
Kırgızistan'ın tarihi, çeşitli kültürleri ve imparatorlukları kapsar. Kırgızistan, oldukça dağlık arazisiyle coğrafi olarak izole olmasına rağmen, diğer ticari yolların yanı sıra İpek Yolu'nun bir parçası olarak birçok büyük medeniyetin kavşağında yer almıştır. Bir dizi kabile ve klanın yaşadığı Kırgızistan, periyodik olarak daha büyük bir hakimiyet altına girdi. Atalarının izini süren göçebe Türkler ilk olarak Kırgız Kağanlığı'nı 13. yüzyılda kurulmuş daha sonra Kırgızistan Moğol İmparatorluğu tarafından fethedilmiştir. Moğollardan bağımsızlığını yeniden kazandıktan sonra Çungar Hanlığı tarafından işgal edilmiştir. Çungarların düşüşünden sonra Kırgızlar ve Kıpçaklar Hokand Hanlığı'nın ayrılmaz bir parçası olmuştur. 1876'da Kırgızistan, Rusya İmparatorluğu'nun bir parçası oldu ve 1936'da Sovyetler Birliği'nin kurucu cumhuriyeti olmak için Kırgız Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti kuruldu. Mihail Gorbaçov'un SSCB'deki demokratik reformlarının ardından 1990 yılında bağımsızlık yanlısı aday Askar Akayev cumhurbaşkanı seçildi. 31 Ağustos 1991'de Kırgızistan, Moskova'dan bağımsızlığını ilan etti ve demokratik bir hükûmet kuruldu. Kırgızistan, 1991'de Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra bir ulus devlet olarak egemenliğine kavuştu.
Bağımsızlığın ardından Kırgızistan resmi olarak üniter bir başkanlık cumhuriyetiydi. Lale Devrimi'nden sonra üniter bir parlamenter cumhuriyet haline geldi, ancak kademeli olarak 2021'de başkanlık sistemine dönmeden önce yarı başkanlık cumhuriyeti olarak yönetildi. Bağımsızlığını ilan ettikten sonra ülkede etnik çatışmalar, isyanlar, ekonomik sıkıntılar, geçiş hükûmetleri  ve siyasi çatışmalar devam etti.
Kırgızistan; Bağımsız Devletler Topluluğu, Avrasya Ekonomik Birliği, Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü, Şanghay İşbirliği Örgütü, İslam İşbirliği Teşkilatı, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı, Türk Devletleri Teşkilatı, TÜRKSOY üyesidir. İnsani Gelişmişlik Endeksi'nde 118. sırada yer alan gelişmekte olan bir ülkedir ve Orta Asya'nın en fakir ikinci ülkesidir. Ülkenin geçiş ekonomisi büyük ölçüde altın, kömür ve uranyum yataklarına bağımlıdır.

Kırgızistan, "Kırgız ülkesi" manasına gelir. Kırgız adının kökeni hakkında ise birkaç teori vardır. Bunlardan birincisi -iz eki (iki - iz = ikiz vb.) almış "kırk"tır. Yani Kırk-ız, "Kırklar"dır Bir başka teoriye göre de "Kırgız" adı, "kırk uz" yani "kırk boy" anlamına gelmektedir ve Kırgız bayrağındaki kırk ışınlı güneş de bu kırk boyu temsil etmektedir. Konu ile ilgili diğer bir teori de Prof. Dr. Nadir Devlet'in Çağdaş Türkiler kitabında geçmektedir. O da Kırgız adı Türkçede kır - gez'mekten geldiğini söylemiştir.

Kırgızlar, Göktürk devrinde Kögmen (Sayan) Dağları'nın kuzeyinde yaşamışlardır. En büyük genişlemesine MS 840'ta Uygur Kağanlığı'nı yendikten sonra ulaşmışlardır. 9. yüzyılda tüm dağınık kabileleri tek bir ulusta birleştiren bir savaşçıyı içeren Manas Destanı adlı bir hikâye anlatma geleneği vardır. UNESCO Somut Olmayan Kültürel Miras Listeleri'ne girmiştir. 12. yüzyılda Kırgız hakimiyeti Moğolların yayılması sonucu Altay Sıradağları ve Sayan Dağları'na kadar küçülmüştür. On üçüncü yüzyılda Moğol İmparatorluğu'nun yükselişiyle Kırgızlar güneye göç ettiler. Kırgızlar barışçıl bir şekilde 1207'de Moğol İmparatorluğu'nun bir parçası oldular. Daha sonra bugün yaşadıkları topraklara gelen Kırgızlar, Karahanlılar zamanında Müslüman olmuşlardır. Issık Gölü, tüccarlar ve Uzak Doğu'dan Avrupa'ya giden diğer gezginler için bir kara yolu olan İpek Yolu üzerinde bir mola yeriydi. Bu sebeple Kırgız kabileleri 17. yüzyılda Moğollar, 18. yüzyılın ortalarında Mançurya Qing Hanedanı ve 19. yüzyılın başlarında Hokand Hanlığı tarafından istila edildi. 1842'de Kırgız kabileleri Hokand'dan ayrıldılar ve Ormon Han liderliğindeki Kara-Kırgız Hanlığı devleti altında birleştiler. On dokuzuncu yüzyılın sonlarında, bugünkü Kırgızistan'ın doğu kısmından bulunan Isık-Kul Bölgesi, Tarbagatai Antlaşması ile Qing Hanedanı tarafından Rus İmparatorluğu'na bırakıldı. O zamanlar Rusçada "Kırgızistan" olarak bilinen bölge 1876'da resmen İmparatorluğa dahil edildi. Rusların işgali çok sayıda isyanla karşılandı ve Kırgızların çoğu Pamir Dağları'na ve Afganistan'a taşınmayı seçti. 1916 Orta Asya Ayaklanması'nın bastırılması, daha sonra birçok Kırgız'ın Çin'e göç etmesine neden oldu.

Başlangıçta 1919'da Sovyet gücü bölgede kabul görmüştür ve Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti içinde Kara-Kırgız Özerk Bölgesi oluştu. Kara-Kırgız terimi 1920'lerin ortasında Ruslar onları aynı zamanda Kırgız olarak bakılan Kazaklardan ayırıncaya kadar kullanılmıştır. 5 Aralık 1936'da Kırgızistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti, tam bir Sovyetler Birliği cumhuriyeti olarak kabul görmüştür.
1920'ler boyunca Kırgızistan, kültür, eğitim ve sosyal yaşam açısından epeyce geliştirildi. Okur yazarlık büyük ölçüde gelişti ve standart bir edebi dil ortaya çıkarıldı. Ekonomik ve sosyal gelişme de dikkate değerdi. Kırgız millî kültürünün çok sayıda yönleri Stalin'in milliyetçi eyleminin baskısına rağmen muhafaza edilmişti ve bu nedenle, tüm Birlik otoriteleri ile olan gerginlikler sürmekteydi.
Sovyet açıklık ve dürüstlük politikasının ilk yılları, Kırgızistan'da siyasi iklim üzerinde küçük bir etki göstermiştir. Bununla birlikte Cumhuriyet'in basın mensuplarına daha fazla liberal bakış edinmeleri ve Yazarlar Birliği'nce yeni bir yayın olan Literaturniy Kirghizstan'ı kurmaları için izin verilmişti. Gayriresmî siyasi gruplar yasaklanmıştı ancak 1989'da derin iskân krizi ile uğraşmak için ortaya çıkan birkaç grubun faaliyetlerine izin verilmişti.
1990 yılının Haziran ayında Özbekler ve Kırgızlar arasındaki etnik gerginlikler Özbeklerin olduğu Oş İli'ni kaplamıştı. Şiddetli karşılaşmalar birbirini izledi ve bir güvenlik ve sokağa çıkma yasağı ortaya çıkmasına neden oldu. 1990 yılının Ağustos ayına kadar düzen eski haline getirilemedi.
1990'ların başları Kırgızistan'a yeni değişimler getirdi. Kırgızistan Demokratik Hareketi, Parlamento'nun desteğiyle önemli bir siyasi güç haline geldi. Kırgız Bilim Akademisi'nin liberal başkanı Askar Akayev 1990 yılının Ekim ayında başkan seçildi. Takip eden Ocak ayında Akayev, yeni hükûmet yapılarını öne sürdü ve çoğunlukla daha genç ve reforma yönelik siyasetçilerden oluşan yeni bir hükûmet tayin etti.

1990 yılının Aralık ayında Yüksek Sovyet, cumhuriyetin adını Kırgızistan Cumhuriyeti olarak değiştirmek üzere oy verdi. 1991 yılının Şubat ayında başkent Frunze'nin adı devrim öncesi adı olan Bişkek olarak değiştirildi. Bağımsızlığa giden bu estetik hareketlere rağmen, ekonomik gerçeklikler Eski Sovyetler Birliği'nden ayrılmaya karşı durur gibi gözükmekteydi. 1991 yılının Mart ayındaki Sovyetler Birliği'nin yaptığı bir referandumda seçmenlerin %95,7'si eski Sovyetler Birliği'nin yenilenmiş federasyon olarak tutulması önerisini uygun buldular.
19 Ağustos 1991'de Olağanüstü Hal Komitesi, Kırgızistan'da Akayev'i indirme girişiminin görüldüğü Moskova'da güç elde etti. Ertesi hafta darbenin sönmesinden sonra Akayev ve İkinci Başkan German Kuznetsov Sovyetler Birliği Komünist Partisi'nden istifalarını açıkladılar ve tüm daire ve sekreterya istifa etti. Bunu 31 Ağustos 1991'de Sovyetler Birliği'nden bağımsızlığı sağlayan Yüksek Sovyet oylaması takip etti.

1991 yılının Ekim ayında Akayev rakipsiz ilerledi ve oyların %95'ini alarak doğrudan yeni bağımsız cumhuriyetin başkanı seçildi. O ay diğer yedi cumhuriyetin delegeleriyle birlikte Yeni Ekonomik Toplum Paktı'nı imzaladı. Sonunda 21 Aralık 1991'de diğer dört Orta Asya cumhuriyeti ile birlikte Bağımsız Devletler Topluluğu'na resmen katıldı. 1992'de Kırgızistan, Birleşmiş Milletler ve Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı'na katıldı. 5 Mayıs 1993'te ülkenin resmi adı Kırgızistan Cumhuriyeti'nden Kırgız Cumhuriyeti'ne değişti.
2005 yılının Mart ayındaki parlamenter seçimlerden sonraki Lale Devrimi, Başkan Akayev'i 4 Nisan 2005'te istifaya zorladı. Muhalefet liderleri koalisyon kurdular ve yeni hükûmet Başkan Kurmanbek Bakiyev ve Başbakan Feliks Kulov altında şekillendi.
Bununla birlikte, organize suçla bağlantılı olduğu iddia edilen çeşitli grup ve hizipler iktidar için yarışırken, siyasi istikrar zor görünüyordu. Mart 2005'te seçilen 75 Parlamento üyesinden üçü suikasta kurban gitti ve bir başka üye de 10 Mayıs 2006'da öldürülen kardeşinin ara seçimde koltuğunu kazanmasından kısa bir süre sonra suikasta kurban gitti. Dördünün de büyük yasadışı iş girişimlerine doğrudan karıştığı söyleniyor. 6 Nisan 2010'da Talas ilçesinde halk ayaklandı. Protestolar şiddetlendi ve ertesi gün Bişkek'e yayıldı. Protestocular, Cumhurbaşkanı Bakiyev'in ofislerinin yanı sıra devlet radyo ve televizyon istasyonlarına saldırdı. İçişleri Bakanı Moldomusa Kongatiyev'in dövüldüğüne dair çelişkili haberler vardı. 7 Nisan 2010'da Cumhurbaşkanı Bakiyev olağanüstü hal ilan etti. Polis ve özel servisler çok sayıda muhalefet liderini tutukladı. Buna karşılık protestocular, başkent Bişkek'teki iç güvenlik karargahının (eski KGB karargahı) ve bir devlet televizyon kanalının kontrolünü ele geçirdi. Kırgızistan hükûmet yetkililerinin raporları, başkentte polisle çıkan kanlı çatışmalarda en az 75 kişinin öldüğünü ve 458 kişinin hastaneye kaldırıldığını belirtti. Raporlar, polisle çıkan çatışmalarda en az 80 kişinin öldüğünü söylüyor. 8 Nisan 2010'da eski Dışişleri Bakanı Roza Otunbayeva liderliğindeki bir geçiş hükûmeti, başkent

Kırım (Ukraynaca: Крим, Krym; Rusça: Крым, Krym, Kırım Tatarcası: Къырым, Qırım), Doğu Avrupa'da, Karadeniz'in kuzey kıyısında yer alan ve Karadeniz ile Azak Denizi tarafından çevrelenen Ukrayna’da bulunan bir yarımada. Ukrayna'nın Herson Oblastı'nın güneyinde ve Rusya'nın Kuban bölgesinin batısında bulunmaktadır. Perekop Kıstağı ile Herson Oblastı'na bağlanmaktadır ve Kerç Boğazı ile Kuban'dan ayrılmaktadır.
Kırım toprakları tarihi boyunca birçok kez müdahaleye uğramıştır. İlk zamanlar Kırım'da Kimmerler, Antik Yunanistan, İskitler, Gotlar, Hunlar, Bulgarlar, Hazarlar, Bizans Yunanları, Kıpçaklar, Osmanlı Türkleri, Altın Orda Tatarları ve Moğollar hakimiyet kurmuştur. 13. yüzyılda Venedikliler ve Cenevizliler tarafından kısmen kontrol altına alındı; bunu izleyen dönemde sırasıyla 15. yüzyıldan 18. yüzyıla kadar Kırım Hanlığı ve Osmanlı İmparatorluğu, 18. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar Rus İmparatorluğu, II. Dünya Savaşı sırasında Almanya ve daha sonra 20. yüzyılın geri kalanında Sovyetler Birliği içinde Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti ve Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti. Günümüzde Rusya ile birlikte Abhazya, Güney Osetya, Kırgızistan, Kuzey Kore, Küba, Nikaragua, Sudan, Suriye, Zimbabve ve Afganistan tarafından Rusya'nın bir parçası kabul edilmekteyken, kalan ülkeler Ukrayna'nın parçası olarak kabul etmektedir. Kırım günümüzde Rusya'nın fiili işgali altındadır.

Kırım, adını Altın Orda Devleti'nin Kırım eyaleti başkenti olarak orijinal haliyle Qırım (bugünkü Eski Kırım) şehrinden alır. Qırım, Kırım Tatarcası ile "tepem" anlamına gelir (qır-tepe,ım-benim). Sayı, Qırım kelimesinin etimolojik olarak diğer sürümleri de bulunmaktadır. Antik Çağda Kimmerya olarak çevrilebilecek Promontorium Cimmerium (Κιμμέριον ἄκρον) olarak da tanımlanmıştır.

430'dan sonraki yıllarda, Attila'nın amcası Aybars'ın egemenliğine giren Alanlar'ın, daha 3. yüzyılda kurulan Sudak (Soğdak) Aradav'da (sonraları Feodosya, Kaffa ve Kefe adlarını aldı) şehirlerini almasıyla Kırım Yarımadası'nın Türk tarihi ile ilgisi başlamıştır. Hun Türk İmparatorlu'ğunun yıkılışından sonra Kuban, Azak ve Don Nehri ağızlarında çeşitli Türk boyları ve bunlar arasında Bulgar Türkleri oturuyordu. 6. yüzyılın  son yarısında Avarlar ve diğer Türk boylarının akınları olmuştur. Kersones, Sudak ve Kerç bunlara karşı Bizans'ın dayanak noktaları idi. 7. yüzyılda Kırım'ın bozkırları Hazar Türkleri'nin yönetimine geçti. Bunlar Kırım'ı, Göktürkler'de olduğu gibi Tudun veya Todun unvanlı valilerle yönetiyorlardı. Kırım, daha sonra 8. yüzyılda ise Hazarlar'ın bir vilâyeti oldu. Hazarlar'ın yıkılışından sonra da Kırım, Hazarya veya Gazarya adında küçük bir devlet olarak kalmış, 10. yüzyılda Azak Denizi ile birlikte Karadeniz'e de Hazar Denizi denilmiştir. 1083'te bu küçük Türk devleti halâ yaşıyordu. Selçuklu Emîri Hüsameddin Çoban, 1221'de Kırım seferinde, bu Hazar bölgesinde Sudak çevresinde Kıpçıklar ve onların müttefiki Ruslarla savaşmıştır. Hazarlar'dan sonra Peçenekler, daha sonra da Kıpçaklar komşu bozkırları ve Kırım'ı alarak buraya yerleştiler. Kültürlerini bugün de koruyan Karaim Türkleri Hazarlar'dan gelmekte olup, daha 11. yüzyılda bunların Türkçe Tevrat örnekleri vardı.
1227'de Cengiz Han'ın ölümünden sonra kurulan Moğol Hakanlığı zamanında, Cengiz'in büyük oğlu Cuci'nin oğlu Batu Han 1227 -1256 yıllarında büyük bir ordu ile Doğu Avrupa'yı alıp Altın Orda Devleti'ni kurdu. 1241'de Batu Han İdil Nehri'nin aşağı yatağında ve kıyısında kurduğu Orda (kışla), Saray (Volga'daki Eski Saray) adını alarak kısa zamanda en önemli siyasi ve ticarî merkez oldu. Kısmen Karakurum'a bağlı olarak Batu Han'ın egemenliği 1256'da ölümüne kadar sürmüştür. Bundan sonra gelen küçük kardeşi Berke Han'ın (1256-1266) Müslümanlığı kabul etmesiyle, ülkede İslâm inancı yayılmaya başlamıştır. Berke Han zamanında Altın Orda en parlak devrini yaşamıştır. Batu Han'ın kurduğu Saray şehrine «Taht İli» denirdi. Bu şehir Berke Han zamanında daha elverişli bir yere taşınarak Yeni Saray veya Saray Berke adını aldı. Özbek Han zamanında (1313-1340) İslâm dini, 1320'den sonra büsbütün güçlendi.
1239'da Altın Orda (Kıpçak Hanlığı) gelince, kıyılar dışında bütün Kırım yarımadası bir Türk ülkesi durumundaydı. Kuzeyde Hazarlar ve Kıpçaklar zamanında Kırım limanları, iç muhtariyetlerini korumak şartıyla yüzyıllar boyu Bizans'a bağlı kaldılar. Fakat Karadeniz ticareti Venedikliler'in, sonra 1261'de Mihail Paleologos'a yardımlarına karşılık Cenevizlilerin eline geçti. 1266'da Altın Orda hanı Mengü Timur'dan ticaret için Kefe'de yerleşme izni aldılar ve sahillerde başka koloniler kurdular. 1381'de de bir anlaşma ile buralardaki egemenliklerini Altın Orda Devleti'ne tasdik ettirdiler. İç tarafta Eski Kırım veya Salgat (Solhat), Altın Orda genel valilerinin oturduğu yer olup, Kefe'den sonra yarımadanın en önemli ticaret merkezi idi. Kefe'de ise Han adına Müslümanlar'ın işine bakan bir Bas-kak ile bir Tamgacı (gümrükçü) bulunuyordu. Kırım yarımadasının yalı boyu bölgesi tamamıyla Ceneviz kolonisi olmakla beraber, 1475'te Osmanlı egemenliğine geçinceye kadar Türk Hazarlar'ın bir anısı olarak Hazariye (veya Gazariya) adını koruyordu.
13. ve 14. yüzyıllarda Altın Orda, siyasi, ekonomik ve kültür bakımından Türk dünyasının en önemli bir ülkesi idi. Özbek Han'ın eşlerinden biri, Andronikos Paleologos'un kızı idi. Böylece Bizans'la sonra Memlûkler, Osmanlılar, Litvanya ve Lehistan devletleriyle yakın münasebet kurmuşlardı. Ayrıca Yıldırım Bayezit ve Toktamış arasında Timur tehlikesine karşı yakın dostluk vardı. Toktamış (1376-1396) onların son büyük yöneticisi olmuş, Timur tarafından Saray şehri yıkılıp halkı kılıçtan geçirilmiştir.
1357'de Altın Orda hanlarından Canibeg'in ölümünden sonra taht kavgaları, 1391 ve 1395 Timur - Toktamış savaşları sonunda Kıpçak İli güçsüz düşmüş ve 1502'de bu devlet son bulmuş, yerinde Kırım, Kazan, Sibir, Astarhan hanlıkları ve Nogay Mirzalığı doğmuştur.
Böylece, 14. yüzyıl sonlarına kadar Altın Orda idaresinde kalan Kırım'da, 1395'lerde Cengiz soyundan Cuci'nin oğlu Tokay Timur'dan gelen Baştimur sikkelere kendi adını da koydurmuştu. Onun oğulları Kırım'da ayrı bir hanlık kurmayı başarmışlardır. Fakat Don - Dinyeper arasında uzanan Kırım Hanlığı'nın gerçek kurucusu Hacı Giray'ın kendi adını taşıyan en eski tarihli sikkesi 1442 yılından kalmadır. 1454'ten itibaren Bahçesaray bunların merkezi idi. 1466'da Hacı Giray ölünce oğulları taht kavgası ve karışıklık çıkardılar. Fatih Sultan Mehmet 1475'te Gedik Ahmet Paşa'yı kuvvetli bir donanma ile gönderip Kefe'yi ve Kırım sahillerindeki Cenevizliler'e ait bütün limanlar ele geçirildi. Cenevizliler tarafından tutsak edilen Mengli Giray kurtarılıp hanlığa getirilerek Osmanlı sultanına bağlı olmayı kabul etti. Mengli Giray ile yerleşen Kırım Hanlığı ilk defa 1484'te Sultan II. Bayezit'in Akkirman seferine katılarak işbirliği yapmıştır. Yavuz Sultan Selim'e kızını vermiş olan Mengli Giray, ona ordusal destek sağlayarak tahta geçmesine yardım etmiştir. Bundan sonra hanlar sultanın özel buyrukları ile onaylandı. Fakat Rusya kuvvetlenince, 300 yıl boyunca kendi hanları idaresinde ve Osmanlı İmparatorluğu içinde yaşayan Kırım Hanlığı'na göz dikmiş, 1736'da Kırım yarımadasına girerek Bahçe Saray'da iki bin evi ve Han Sarayı'nı yakmış, Selim Giray'ın kurduğu zengin kitaplık da mahvolmuş, Kalgay'lar'ın merkezi Akmescit de yakılmıştır. Bundan sonra Şahin Giray ihanetle Rusya'ya kaçıp onlara sığındığından 1774'te Kaynarca Antlaşması ile Rusya Kırım'ın bağımsızlığını ve tarafsızlığını Osmanlı Devleti'ne kabul ettirdikten sonra 1783'te de Kırım'ı ilhak etmiştir. 1917'de Kırım Türkleri bağımsızlıklarını ilân edip devlet kurdularsa da 1920 sonlarında devrim güçleri gelince durum değişmiş, ilk dünya savaşından sonra 19 Ekim 1921'de özerk Sovyet cumhuriyetleri arasına katılmıştır. II. Dünya Savaşında bazı Kırımlıların Alman kuvvetlerine katıldığı ileri sürülerek Nazilere yardım eden Kırım'lılar önce Sibirya'ya, sonra Orta Asya steplerine sürgün edilmiştir.

Kırım Karadeniz'in kuzeyinde Azak Denizi'nin güneyinde bir yarımadadır. Kerç yarımadası ile doğuya doğru uzanır. Kuzeye doğru çorak bozkırlar hafif engebeler ile 1000-1500 metreye doğru yükselir. Dikenli fundalıkları, koyun, keçi üretimiyle Akdeniz'i andırır. Güney yamaçları sert eğimlerle, kayalık körfezlere iner. Kuzey rüzgarlarına kapalı olan bu alanda Akdeniz iklimi egemendir. Ortalama sıcaklık Yalta'da 13C° dir ve yılın 70 günü yağmurludur; fakat kışları oldukça serttir. Yağışlar kış ve sonbahar mevsiminde olur. Eskiden Ukrayna topraklarına Perekop yarımadası ile bağlanmakta olup yapılan kanalla Ukrayna ile fiziki bir bağlantısı kalmamıştır.

Kırım ekonomisi tarım, balıkçılık, madencilik ve turizm ağırlıklıdır. Yalta ve Massandra bölgelerinde şarap üretimi yapılmaktadır.

Kırım'ın 2005 nüfus sayımı sonuçlarına göre nüfusu 1.994.300 idi. 1989-2001 yılları arasında Kırım'ın nüfusu 396.795 (1989 yılı nüfusunun %16,33'ü) azalmıştır. Kırım Tatarları gibi grupların geri dönüşlerine karşın 2001-2005 arasında daha 239.400 (2001 yılı nüfusunun %2'si) azalmıştır.
2001 Ukrayna nüfus sayımına göre, Kırım'ın nüfusu 2.033.700 idi.

Ülke nüfusunun büyük çoğunluğu Rus olmakla birlikte, ülkede Ukraynalılar ve Kırım Tatarları oldukça büyük nüfusa sahiptir.
Ruslar: %58,32; Ukraynalılar: %24,32; Kırım Tatarları: %12,1; Beyaz Ruslar: %1,44; diğer Tatarlar: %0,54; Ermeniler: %0,43; ve Yahudiler: %0,22.
Diğer azınlık grupları: Polonyalılar, Moldovalılar, Azeriler, Özbekler, Koreliler, Yunanlar ve Karadeniz Almanları, Çuvaşlar, Romanlar, Bulgarlar ve Gürcüler'dir.
Kırım'daki nüfus sayımlarının etnik dağılım detaylı listesi aşağıdadır.

Ukrayna'ya bağlı olduğu dönemde devletin resmi dili Ukrayna dili idi; Sayı devlet işlemleri sıklıkla Rusça ile yürütülmekteydi. Eğitim ve devlet işlerindeki Ukraynacalaştırma girişimi fazla başarılı olamamıştır. 
Geniş ölçüde konuşulan diğer dil de Kırım Tatarcası'dır. 2001 Nüfus sayımına göre, Kırım sakinlerinin ana dilleri: %77 Rusça, %11,4 Kırım Tatarcası ve %10,1 Ukraynaca id

Kırım Tatarları ya da Kırımlılar (Kırım Tatarcası: qırımtatarlar, qırımlılar), anayurtları Karadeniz'in kuzeyindeki Kırım yarımadası olan Türkî halktır. 1783'te Kırım Hanlığı'nın Rusya tarafından ilhak edilmesiyle birlikte Osmanlı Devleti'ne zorunlu göçe tabi tutulmuşlar ve kendi vatanlarında azınlığa düşmüşlerdir. SSCB döneminde Stalin'in emriyle 18 Mayıs 1944'te sürgüne uğrayarak nüfuslarının yarısını yitirmişlerdir. SSCB'nin yıkılmasıyla sürüldükleri topraklardan Kırım'a geri dönmeye başlayan halk, Ukrayna'nın ana Müslüman unsurunu oluşturur.
Günümüzde Kırım Tatarlarının sürgünden dönen kısmı Kırım'da, sürgünden dönemeyenlerin çoğu Özbekistan'da, Rusya İmparatorluğu'nun Osmanlı İmparatorluğu'na zorunlu göçe tabii tuttuğu kısmı ise Dobruca (günümüzde Romanya ve Bulgaristan'da kalmaktadır) ve Türkiye'de yaşarlar.

Kırım Tatarları Kırım'da bir halk olarak ortaya çıkmış olup farklı tarihsel dönemlerde Kırım'da yaşayan çeşitli halkların torunlarıdır. Çeşitli zamanlarda Kırım'da yaşayan ve Kırım Tatar halkının oluşumunda yer alan ana etnik gruplar: İskitler, Sarmatlar, Alanlar, Yunanlar, Gotlar, Ön Bulgarlar, Hazarlar, Peçenekler, Çerkesler gibi halklardır. Bu farklı etnik konglomeranın tek bir Kırım Tatar halkına birleştirilmesi yüzyıllar boyunca gerçekleşti. Bu birleşme sürecindeki bağlantı unsurları, bölgenin, Türk dilinin ve İslam dininin ortaklığıydı.
Kırım, konumu gereği tarih boyunca birçok göçebe ve yerleşik halka ev sahipliği yapmış bir yarımadadır. Kırım'ın kıyı kesimleri çoğunlukla denizcilikle ve ticaretle uğraşan halklarca yurt edilirken, Kırım'ın iç kesimleri ve kuzeyinde yer alan düzlükler göçebe halkların yurt tuttuğu bölgelerdir. Bu nedenle Kırım kıyılarına, Kerç boğazına ve Azak kıyılarına başta Antik Yunan kolonileri yerleşmiş, daha sonra onların yerini Bizans ve Ceneviz kolonileri almıştır. Kırım'ın iç kesimleri ve Karadeniz kuzeyinde yer alan düzlüklerde ise İskitler, Kimmerler, Hunlar, Alanlar, Hazarlar, Göktürkler ve Kıpçaklar gibi göçebe bozkır halkları yerleşmiştir. Moğol İmparatorluğu'nun orduları bu bölgeye geldiklerinde karşılarında Kıpçakları buldular. Deşt-i Kıpçak, Moğol hakimiyetine girdikten sonra bölgedeki tüm halklar da bu devlete tabii oldular . Ancak Moğol ordusunun yalnızca komuta kademesi Moğol olup, geri kalanı Türklerden oluşmaktaydı. Az sayıda Moğol askeri ve boyları da bu çoğunlukta Türkleşmişlerdir. Cengiz Han'ın ölümünden sonra Cuci'nin oğlu Batu Han'a düşen Deşt-i Kıpçak, Kafkasya, Rus prenslikleri, İdil boyu, Hazar'ın kuzey kıyıları ve batıda kalan tüm topraklar Altın Orda Devleti adı ile anılmıştır. Bu devletin ardılları olan Kırım Hanlığı, Kazan Hanlığı, Astrahan Hanlığı, Sibir Hanlığı ve Şeybânî Hanlığı genel olarak Kıpçak kökenli Türklerden oluşmuşlardır. Bu ardıllardan Karadeniz'in kuzeyinde hükmeden Kırım Hanlığı'nın halkına Kırım Tatarları denmiştir.
Kırım Tatar halkının oluşumunda önemli bir rol, Tarih yazımında Kumanlar olarak bilinen Batı Kıpçaklarına aittir. Eski zamanlardan beri Kırım'da yaşayan diğer tüm halkları içeren konsolide etnik grup oldular. XI-XII yüzyıldan Kıpçaklar Volga, Azak ve Karadeniz bozkırlarını yerleşmeye başladı (o zamandan 18. yüzyıla kadar Deşt-i Kıpçak (Kıpçak Bozkırı) olarak adlandırıldı). 11. yüzyılın ikinci yarısından bu yana aktif olarak Kırım'a taşınmaya başladılar. Cuman'ların önemli bir kısmı Kırım dağlarında saklandı, Birleşik Kuman-Rus birliklerinin Moğollardan yenilgisinden ve daha sonra Kuzey Karadeniz bölgesindeki Cumanian proto-devlet oluşumlarının yenilgisinden sonra kaçtı.

XV yüzyılın sonunda, bağımsız bir Kırım Tatar etnik grubunun oluşumuna yol açan ana Önkoşullar yaratıldı: Kırım Hanlığı'nın siyasi egemenliği Kırım'da kuruldu, Türk dilleri (Hanlık topraklarında Cuman-Kıpçak) baskın hale geldi ve İslam, yarımada boyunca devlet dininin statüsünü kazandı. Kırım, İslam dini ve Türk dilinin Kuman nüfusunun "Tatarları" adını alan bir üstünlükle, yarımadanın çok etnikli konglomerasını pekiştirme süreci başladı ve bu da Kırım Tatar halkının ortaya çıkmasına neden oldu.

13. yüzyılın başında, nüfusun çoğunluğu Türk halkından oluşan Kırım, Kumanlar, Altın Orda'nın bir parçası oldu. Kırım Tatarları çoğunlukla 14. yüzyılda İslam'ı kabul ettiler ve daha sonra Kırım Doğu Avrupa'daki İslam medeniyetinin merkezlerinden biri haline geldi. Aynı yüzyılda, Altın Orda'nın Kırım Ulusunda ayrılıkçılığa yönelik eğilimler ortaya çıktı. Kırım'ın Altın Orda'dan fiili bağımsızlığı, Altın Orda Toktamış'ın güçlü Hanının kızı ve Nogay Ordası kurucusu Edige Han'ın eşi olan Prenses (Khanum) Canike'nin başlangıcından bu yana sayılabilir. Saltanatı sırasında, 1437'de ölümüne kadar Kırım tahtı mücadelesinde Hacı Giray'ı güçlü bir şekilde destekledi. Canike'nin ölümünden sonra Kırım'daki Hacı Giray'ın durumu zayıfladı ve Kırım'dan Litvanya'ya gitmek zorunda kaldı
Kırım'ın Türkçe konuşan nüfusu çoğunlukla 14. yüzyılda İslam'ı kabul etmişti, Altın Orda Özbeg Han'ın dönüşümünün ardından.[1736 yılında Kırım ilk Rus işgali zamanında 51], Han arşivleri ve kütüphaneler İslam dünyasında ünlü olmuş ve Han Krym altında-Girei Aqmescit şehri Kezlev Limanı Rotterdam ve Bakhchysarai ile karşılaştırıldığında kanalizasyonu bulunan Molière dururken Avrupa'nın en temiz ve en yeşil şehir olarak nitelendirildi. Şehre Fransız kanalizasyonu uygulandı ve tiyatro ile donatılmış oldu.

Kırım tatarları üç alt etnik gruba ayrılırlar:
Tatlar: Dağ yahudileri olarak bilinen Tat halkı ile bağlantıları yoktur. Ortayolaq lehçesi konuşurlar ve yaklaşık %55 ile en büyük alt etnik gruptur.
Yalıboyu (Yalıboylu) Tatarları: Kıyılarda yaşayan ve Türkiye Türkçesine en yakın lehçeyi konuşan Yalıboylu Tatarları yaklaşık %30 oranındadırlar.
Nogaylar: Kuzey bölgelerde yaşayan, yaklaşık %15 oranındaki Nogaylar, Çöl lehçesini konuşurlar.
Tehcir ve soykırım, üç alt etnik grubun birleşmesinin dramatik bir şekilde hızlanmasına katkıda bulunmuştur.

Türkiye'de Osmanlı dönemindeki yoğun zorunlu göç nedeniyle çok sayıda Kırım Tatarı olduğu bilinmekle birlikte, nüfus sayımlarında köken sorulmadığından kesin sayıları bilinmemektedir. Ancak, Osmanlı İmparatorluğu arşivleri baz alınarak yapılan hesaplamalara göre yaklaşık 1.200.000 kişi Kırım Hanlığı'ndan Osmanlı topraklarına göç etmiştir. Türkiye Cumhuriyeti'nin nüfus artış oranlarına düşünüldüğünde 5.000.000 Türk vatandaşının Kırım kökenli olması olasıdır.
O dönem Osmanlı İmparatorluğu toprağı olan, günümüzde ise Romanya ve Bulgaristan arasında paylaşılan Dobruca bölgesinde de toplamda 50.000 civarı Kırım Tatarı'nın kaldığı düşünülmektedir. Burada yaşayan Kırım Tatarlarının önemli bir kısmı Türkiye'ye ve az bir kısmı da Kanada'ya göç etmişlerdir.

SSCB'nin çöküşünden sonra Ukrayna'da kalan Kırım Özerk Cumhuriyeti'nde ise, sürgündeki Kırım Tatarlarının Kırım'a geri dönmelerine görünüşte müsaade verilmesine rağmen Kırım'daki Rus yetkililerce ve Moskova etkisindeki Kiev hükûmetince sürekli zorluklar çıkarılmış ve geri dönüş yavaşlatılmaya çalışılmıştır. 1990 sonrası on binlerce Kırım Tatarı kendi imkanlarıyla Kırım'a döndükten sonra 2000'li yıllarda geri dönüş hızı binlerle ifade edilmeye başlanmıştır. Sürgünden Kırım'a geri dönen Kırım Tatarlarının sayısı 2014 Rus işgali öncesinde 350.000 kişi olduğu tahmin edilmekle birlikte Rus işgalinin getirdiği olumsuz koşullar, baskı ve insan hakları ihlalleri nedeniyle yaklaşık 20.000 Kırım Tatarı Ukrayna anakarasına zorunlu göçmek durumunda kalmıştır. Yan taraftaki demografik haritalarda da görüleceği üzere, 1939 yılına atıf yapan haritada Kırım Tatarları 18 Mayıs 1944 Kırım Tatar Sürgünü öncesinde kıyı kesimlerinde çoğunluktaydılar, iç kesimde yaşayan Kırım Tatarları ise Çarlık döneminde Osmanlı topraklarına zorunlu göçmek durumunda kalmışlardı. 2001 yılına atıf yapan haritada ise Kırım Tatarları iç kesimlere yerleşmek zorunda kaldılar. Birçok insan vatandaşlık almaktan ve haklarını kullanmaktan yoksun kaldı, Kırım'da bıraktıkları hiçbir mülkü geri alamadılar ve geldikleri ilk yıllarda turistik Kırım kıyılarında yaşamaları yasaktı.
Kırım'ın Rusya tarafından işgal edilmesi sonrası Kırım'da 300.000 ila 350.000 kişi olduğu tahmin edilirken, Kırım'dan Ukrayna'ya sığınan Kırım Tatarlarının sayısının 20.000 kişi olduğu düşünülmektedir. Bu sığınmacıların önemli bir kısmı Lviv ve Kiev'de yaşamaya çalışmaktadır. Ukrayna anakarasında ise 1990 yılı öncesinde sürgünden dönüp Kırım'a girmesi engellenen ve bu nedenle Herson'a yerleşen 10.000 ila 15.000 kişi bulunmaktadır. Ayrıca Kırım'ın Kerç boğazının karşı kıyısı olan Krasnodar'da da yine 1990 öncesi gelip Kırım'a girmesi engellendiği için oraya yerleşen 10.000 kişi kadar Kırım Tatarının olduğu tahmin edilmektedir.
Kırım Tatar Sürgünü ile çoğunlukla Özbekistan'da olmak üzere eski Sovyet coğrafyasında önemli miktarda Kırım Tatarı yaşamaktadır. Özbekistan'da kalanların sayısının 150.000 ila 200.000 kişi olduğu tahmin edilmektedir. Eski Sovyet coğrafyasında yaşayanlar ise dağınık hallerde binlerle ifade edilmektedirler.
Almanya, Amerika Birleşik Devletleri, Hollanda ve Kanada'da yaşayan Kırım Tatar diasporaları da çoğunlukla Türkiye'deki Kırım Tatar diasporasındandırlar.

Yurtlar veya göçebe çadırları, geleneksel olarak Kırım Tatarlarının kültürel tarihinde önemli bir rol oynamıştır. Farklı yurt türleri vardır; bazıları büyük ve açılıp kapanabilen, "terme" olarak adlandırılırken diğerleri küçük ve katlanmayan (otav) olarak adlandırılır.
Nevruz bayramında Kırım Tatarları genellikle yumurta, tavuk çorbası, kabaklı etli börek (kobete), helva ve tatlı kurabiyeler pişirirler. Çocuklar maskeler takar ve komşularının pencerelerinin altında özel şarkılar söylerler ve karşılığında şekerler alırlar.
Göçebe bozkır Kırım Tatarlarının şarkıları (makamları) diyatonik, melodik sadelik ve kısalık ile karakterize edilir. Dağlık ve güney sahil Kırım Tatarlarının şarkıları Türkü olarak adlandırılır ve zengin süslemeli melodiler ve ezgilerle söylenir. Ev halkı lirizmi de yaygındır. Kırım tatillerinde ve düğünlerinde zaman zaman genç erkekler ve kadınlar arasında şarkı yarışmaları düzenlenilir. Ri

Kızlar Manastırı veya Panagia Theoskepastos Manastırı (Yunanca: Παναγία Θεοσκέπαστος, "Tanrının koruduğı Panagia"), Trabzon'un Ortahisar ilçesinde bulunan, Trabzon İmparatorluğu döneminde inşa edilmiş eski bir kadın manastırıdır.

Manastır, III. Aleksios (1349-1390) döneminde inşa edilmiştir. Birkaç kez büyük onarımlardan geçtikten sonra 19. yüzyılda bugünkü şeklini almıştır.
Yapının aslına uygun restorasyonu 2014 yılının Mart ayında Kültür ve Turizm Bakanlığı başlatılmıştır. 2 milyon TL'ye mal olan restorasyon, 2018 yılında tamamlanmıştır.

Trabzon şehrine bakan Boztepe dağının eteklerinde konumlanmıştır. İki teras üzerine inşa edilen manastır kompleksi, koruyucu yüksek bir duvarla çevrilidir. Manastır başlangıçta güney tarafındaki kaya kilisesi, girişindeki şapel ve birkaç odadan oluşmaktaydı. Kaya kilisesinin içinde III.Aleksios, eşi Theodora ve annesi İrene'den bahseden yazıt ve portreler bulunmaktadır.

Sümela Manastırı
Vazelon Manastırı
Kuştul Manastırı

Lahor (/ləˈhɔːr/ lə-HOR; Urduca: لاہور; Pencapça: لہور), Pakistan'ın Pencap eyaletinin başkenti ve en büyük şehridir. Karaçi'den sonra Pakistan'ın en büyük ikinci, 13 milyonu aşan nüfusuyla da dünyanın en büyük 26. şehridir. Pencap'ın kuzeydoğu bölgesinde, Ravi Nehri boyunca yer almaktadır. Lahor, Pakistan'ın başlıca sanayi ve ekonomi merkezlerinden biridir. Geniş Pencap bölgesinin tarihi başkenti ve kültür merkezi olmakla birlikte Pakistan'ın sosyal açıdan en liberal, ilerici ve kozmopolit şehirlerinden biridir.
Lahor'un kökeni antik çağlara kadar uzanmaktadır. Şehir, 10. yüzyılın sonlarında öne çıkmasına rağmen yaklaşık iki bin yıldır yerleşim görmektedir. Lahor, Orta Çağ döneminde Hindu Şahlar, Gazneliler ve Delhi Sultanlığı da dahil olmak üzere birçok imparatorluğa başkentlik yaptı. İhtişamının doruğuna 16. yüzyılın sonları ile 18. yüzyılın başları arasında Babür İmparatorluğu döneminde ulaştı ve uzun yıllar başkent olarak hizmet verdi. Bu dönemde Orta çağ dünyasının en büyük şehirlerinden biriydi. Şehir, 1739 yılında Afşar hükümdarı Nadir Şah'ın güçleri tarafından ele geçirildi. Babür otoritesi yeniden tesis edilse de, 1748 ve 1798 yılları arasında Afganlar ve Sihler arasında çekişme yaşanırken bir çöküş dönemine girdi. Lahor sonunda 19. yüzyılın başlarında Sih İmparatorluğu'nun başkenti oldu ve kaybettiği ihtişamının bir kısmını geri kazandı. Lahor, 1849'da İngiliz Raj'ına bağlandı ve İngiliz Pencap'ının başkenti oldu. Lahor hem Hindistan'ın hem de Pakistan'ın bağımsızlık hareketlerinin merkezinde yer aldı; şehir hem Hindistan Bağımsızlık Bildirgesi'nin hem de Pakistan'ın kurulmasını talep eden kararın alındığı yer oldu. Pakistan'ın bağımsızlığından önceki Bölünme döneminde en kötü ayaklanmalardan bazılarına sahne oldu. Pakistan Hareketi'nin başarıya ulaşması ve ardından 1947'de İngiliz Hindistan'ının bölünmesinin ardından Lahor, Pakistan'ın Pencap eyaletinin başkenti ilan edildi.
Lahor, Pakistan üzerinde güçlü bir kültürel etkiye sahiptir. UNESCO Edebiyat Şehri ve Pakistan'ın yayıncılık endüstrisinin önemli bir merkezi olan Lahor, Pakistan'ın edebiyat sahnesinin önde gelen merkezi olmaya devam etmektedir. Şehir aynı zamanda Pakistan'ın önde gelen üniversitelerinden bazılarının bulunduğu önemli bir eğitim merkezidir. Lahor uzun yıllar boyunca Pakistan'ın film endüstrisi Lollywood'a ev sahipliği yaptı, ancak son yıllarda film çekimlerinin çoğu Karaçi'ye kaydı. Lahor, Kavvali müziğinin önemli bir merkezidir. Şehir aynı zamanda Pakistan'ın turizm endüstrisinin büyük bir kısmına ev sahipliği yapmakta olup, Surlarla Çevrili Şehir, ünlü Badşahi ve Vezir Han camilerinin yanı sıra çeşitli Sih ve Sufi türbeleri gibi önemli cazibe merkezlerine sahiptir. Lahor ayrıca her ikisi de UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde yer alan Lahor Kalesi ve Şalemar Bahçeleri'ne de ev sahipliği yapmaktadır.

Lahor'un adının kökeni belirsizdir. Şehrin adı erken dönem Müslüman tarihçiler tarafından Luhawar, Lūhār ve Rahwar olarak çeşitli şekillerde kayıtlara geçti. İranlı hezârfen ve coğrafyacı Ebu Rayhan Al-Biruni, 11. yüzyılda yazdığı Kanun adlı eserinde şehirden Luhāwar olarak bahsederken, Delhi Sultanlığı döneminde yaşamış olan şair Amir Khusrau şehrin adını Lāhanūr olarak kaydetti. Yâkût el-Hamevî, şehrin adını Lawhûr olarak kaydederken, Lahâwar olarak meşhur olduğunu da belirtti. Fars tarihçi Firişta, eserinde şehirden Alahwar olarak bahseder; el-Ahwar da başka bir varyasyonudur.
Bir teoriye göre Lahor'un adı Ravāwar kelimesinin bozulmuş halidir, zira Sanskritçeden türeyen dillerde R'den L'ye geçişler yaygındır. Ravāwar, muhtemelen Vedalar'da Iravati Nehri olarak bilinen Ravi Nehri'nden türetilmiş bir isim olan Iravatyāwar isminin basitleştirilmiş telaffuzudur. Bir başka teori ise şehrin adının "demirci" anlamına gelen Lohar kelimesinden türemiş olabileceğini öne sürmektedir.

Lahor'un erken tarihine dair kesin bir kayıt bulunmamaktadır ve belirsiz tarihi geçmişi, kuruluşu ve tarihi hakkında çeşitli teorilerin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Hindu efsanesi, Güneş hanedanının kurucusu Keneksen'in şehirden göç ettiğini belirtmektedir.
Büyük İskender'in tarihçileri, MÖ 326'daki istilası sırasında Lahor'un bulunduğu yere yakın herhangi bir şehirden bahsetmezler, bu da şehrin o zamana kadar kurulmadığını veya kayda değer olmadığını düşündürmektedir. Batlamyus, Coğrafya adlı eserinde Çenab ve Ravi nehirlerinin yakınında bulunan Labokla adlı bir şehirden bahseder. Bu şehrin, antik Lahor'a ya da şehrin terk edilmiş bir öncülüne atıfta bulunulduğu düşünülmektedir. Çinli seyyah Xuan Zang, MS 630 yılında Hindistan gezisi sırasında bölgeyi ziyaret ettiğinde Lahor olabilecek büyük ve müreffeh isimsiz bir şehrin canlı bir tasvirini yaptı. Xuan Zang, o zamanlar Taank egemenliği altında olan şehri büyük bir Brahmin şehri olarak tanımlandı.
Lahor'dan ismen bahseden ilk belge, MS 982'de yazılan Hudûd el-âlem'dir ("Dünyanın Bölgeleri") ve burada Lahor'dan "etkileyici tapınakları, büyük pazarları ve büyük meyve bahçeleri" olan bir şehir olarak bahsedilmektedir. Önceleri bir kasaba olan Lahor, ilk olarak 11. yüzyılda Sufi aziz Ali el-Hacvery döneminde önemli bir şehir olarak ortaya çıktı. Lahor'un 11. yüzyılda Gazneli Sultan Mahmud tarafından ele geçirilmesinden öncesine ait çok az referans vardır. Bu süre zarfında Lahor, başkentini Waihind'den buraya taşıyan Üdi Shahi imparatorluğundan Raja Anandapala yönetiminde Pencap'ın başkenti olarak hizmet vermiş gibi görünmektedir.

Sultan Mahmud, 1020 ve 1027 yılları arasında Lahor'u fethederek Gazne İmparatorluğu'nun bir parçası haline getirdi. Malik Ayaz'ı 1021 yılında vali olarak atadı. 1034 yılında şehir, Multan'ın asi valisi Nialtigin tarafından ele geçirildi. Ancak onun kuvvetleri 1036 yılında Malik Ayaz tarafından püskürtüldü.
Sultan İbrahim'in desteğiyle Melik Ayaz, Gazneli istilasından sonra harap olan şehri yeniden inşa etti ve yeniden nüfuslandırdı. Ayrıca şehrin surlarını inşa etti ve 1037-1040 yıllarında daha önceki bir kalenin kalıntıları üzerine kagir bir kale inşa edildi. Hindu prenslerden oluşan bir konfederasyon, Ayaz'ın yönetimi sırasında 1043-44 yıllarında Lahor'u başarısızlıkla kuşattı. Şehir, şiirleriyle ünlü bir kültür ve akademi merkezi haline geldi.
Lahor, 1152 yılında Hüsrev Şah döneminde resmî olarak Gazne İmparatorluğu'nun doğu başkenti haline getirildi. Gazne'nin 1163'te düşmesinden sonra tek başkent haline geldi. Onların himayesi altında, Gazne İmparatorluğu'nun diğer şehirlerinden şairler ve âlimler Lahor'da toplandı. Orta Çağ Gazneliler döneminde Lahor şehrinin tamamı muhtemelen modern Şah Alami Çarşısı'nın batısında ve Bhatti Kapısı'nın kuzeyinde yer alıyordu.

1186'daki Lahor Kuşatması'nın ardından, Gurlu hükümdar Muhammed şehri ele geçirdi ve son Gazneli hükümdar Khusrau Malik'i hapsetti, böylece Lahor üzerindeki Gazneli egemenliği sona erdi. Lahor, 1206 yılında Gûrlu Muhammed'in öldürülmesinin ardından Delhi Sultanlığı'na bağlı Memlük hanedanının önemli bir kuruluşu haline geldi. Memlük sultanı Kutbiddin Aybek döneminde Lahor, Orta Çağ İslam dünyasından şair ve bilginleri kendine çekti. Bu dönemde Lahor'da Farsça yazan şairlerin sayısı diğer tüm şehirlerden daha fazlaydı. Aybek'in ölümünün ardından Lahor önce Multan Valisi Nasir ad-Din Qabacha'nın kontrolü altına girdi ve ardından 1217'de Delhi'deki Şemseddin İltutmuş tarafından kısa süreliğine ele geçirildi.
Harezmşah sultanı Celâleddin Harezmşah, 1223 yılında yerel Hokharlarla ittifak kurarak Cengiz Han'ın ülkesini işgalinden kaçtıktan sonra Lahor'u ele geçirdi. Mangburni daha sonra İltutmuş'un ordusunun 1228'de Lahor'u yeniden ele geçirmesinin ardından Lahor'dan Uç Şerif şehrine kaçtı. Moğol istilası tehdidi ve Lahor'daki siyasi istikrarsızlık, gelecekteki sultanların Delhi'yi saltanat için daha güvenli bir başkent olarak görmelerine neden oldu; her ne kadar Delhi bir ileri üs olarak görülse de, Lahor yaygın olarak kuzeydoğu Pencap'taki İslam kültürünün merkezi olarak kabul ediliyordu.
Lahor, İltutmuş'un Delhi'deki torunlarının yönetiminde giderek daha zayıf bir merkezi yönetim altına girdi ve şehirdeki valilerin büyük bir özerklikle hareket ettiği bir noktaya geldi. Kabir Han Ayaz'ın yönetimi altında Lahor, Delhi Sultanlığı'ndan neredeyse bağımsızdı. Lahor, 1241 yılında Moğol ordusu tarafından yağmalandı ve harap edildi. Lahor valisi Malik İhtiyaruddin Karakaş Moğollardan kaçarken, Moğollar şehri birkaç yıl boyunca Moğol şefi Tuğrul'un yönetimi altında tuttu.
1266 yılında Sultan Balaban, Lahor'u yeniden fethetti, ancak 1287 yılında Moğol hükümdarı Temür Han yönetimindeki Moğollar, kuzey Pencap'ı tekrar ele geçirdi. Moğol istilaları nedeniyle Lahor bölgesi sınırda bir şehir haline geldi ve bölgenin idari merkezi güneye Dipalpur'a kaydırıldı. Moğollar 1298'de kuzey Pencap'ı tekrar işgal etti, ancak ilerleyişleri Delhi Sultanı Alaeddin Halaci'nin kardeşi Uluğ Han tarafından durduruldu. Moğollar, 1305 yılında Lahor'a tekrar saldırdı.

Lahor, 1320-1325 yılları arasında Tuğluk hanedanından Gıyâseddin Tuğluk döneminde kısa bir süre yeniden gelişti, ancak şehir 1329'da Orta Asya Çağatay Hanlığı'ndan Tarmaşirin ve ardından Moğol şefi Hülechü tarafından tekrar yağmalandı. Hokharlar 1342'de Lahor'u ele geçirdi, ancak şehir Gazi Malik'in oğlu Muhammed bin Tuğluk tarafından geri alındı. Zayıflayan şehir daha sonra bilinmezliğe gömüldü ve 1394 yılında Hokhar şefi Shaikha tarafından bir kez daha ele geçirildi.

Lahor Mühendislik ve Teknoloji Üniversitesi

Lahore - Vikigezgin (en) 27 Ağustos 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Resmi "Lahore" websitesi (İngilizce)
"Open Directory" Lahor (İngilizce)
Lahor Gorulecek yerler (İngilizce)
Lahor Haritasi Urdu 24 Aralık 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Lahor tarihi ve diger enformasyon 31 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Lahor Allama Ikbal Enternasnol Havaalani (İngilizce)
Lahor Yuksek Mahkemesi5 Temmuz 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Lahor Ticarret ve Sanayi Odasi 2 Aralık 2020 tarihinde

Laz böreği (Doğu Lazcası: Paponi); yufka, tereyağı, muhallebi ve şerbet ile yapılan bir tatlı çeşididir. Türkiye'de Doğu Karadeniz bölgesinde ve özellikle Lazların yaşadığı Artvin, Rize ve Trabzon illerinde yapılır. Yunanistan'da ise "sütlü börek" anlamına gelen galaktobureko (Yunanca: γαλακτομπούρεκο) adıyla, yufka yerine irmik lapası kullanılarak yapılır. Günümüzde yufka yerine milföy, muhallebi yerine krema kullanılarak yapılanları da mevcuttur. Krema ya da muhallebi; limon, portakal veya gül suyu ile tatlandırılabilir.
Türkiye'de birçok restoranda Laz böreğini yemek mümkündür. "Hopa Laz Böreği" adıyla Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenen tatlı, 2019 yılında coğrafi işaret belgesi almıştır.

Artvin Hopa Laz Böreği dinlendirilen hamurun ince yufkalar halinde açıldıktan sonra; hazırlanan kendine has muhallebinin yufkaların ortasına konularak pişirilmesi ile elde edilen üründür. Hopa Laz Böreği Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Selanikli Türklerin mutfağındaki tatlılardan biridir. Hamuru un, yumurta, tuz, su, yağ ve sirke ile hazırlanır. İçi için ise yumurta, süt ve şeker çırpılarak hazırlanır. İki yufka arasına iç malzemesi dökülür ve birlikte tatlı fırında pişirilir. Tatlının üzerine şerbet dökülür.

Lazca (Lazca: ლაზური ნენა, romanize: lazuri nena, Megrelce: ლაზური ნინა, romanize: lazuri nina) Türkiye'nin Doğu Karadeniz kıyı şeridinde Rize ilinin Pazar ilçesinde bulunan Melyat Deresi'nden başlayarak Gürcistan'ın Türkiye ile paylaştığı Sarp köyüne uzanan bölgede yaşayan Laz halkı tarafından konuşulan eski Kolhi dilinin devamı olduğu düşünülen bir Güney Kafkas dilidir.
Lazca yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Lazca, Türkiye'deki ve Gürcistan'daki Lazların sadece küçük bir kesmince konuşulmaktadır. Lazlarda anadili olarak Lazcanın yerini Türkiye'de Türkçenin, Gürcistan'da Gürcücenin almasından dolayı dil, Türkiye'de ve Gürcistan'da yok olma sürecine girmiştir ve UNESCO, Türkiye'de ve Gürcistan'da Laz dilini Dünya yıllık "Atlas of the World's Languages in Danger" (Tehlikede olan Dünya Dilleri Atlası)na eklemiştir ve burada Türkiye'de ve Gürcistan'da Laz dilini "definitely endangered language" (kesinlikle tehlikede bir dil) olarak tanımlamıştır. Aynı durum başka ülkelerde yaşayan Lazlar için de söz konusudur.

Lazca, Laz halkının yerli olarak yaşadığı Ardeşen, Pazar, Fındıklı, Arhavi, Hopa, Kemalpaşa, Borçka ve İkizdere (birkaç köy) ilçelerinin yanı sıra 93 Harbi'nden sonra göç edilen Marmara ve Batı Karadeniz bölgelerindeki Akçakoca, Bursa, Düzce, Gemlik, Gölcük, Hendek, İzmit, Karamürsel, Maşukiye, Samsun, Sapanca, Yalova, Akyazı kentlerine bağlı bazı köylerde konuşulmaktadır.
Bunun yanı sıra Gürcistan'ın Batum kentinin beş köyünde ve şehir merkezinde, Osmanlı ve Sovyetler Birliği'nin sürgün politikaları neticesinde Lazların sürüldükleri; Kazakistan ve Kırgızistan gibi ülkelerde Lazlar tarafından konuşulmuş olduğu tahmin edilmektedir. Aynı zamanda, Laz diasporasının yaşadığı Almanya, Hollanda, Fransa, Avusturya, İsviçre, İsveç gibi Avrupa ülkelerinde yaşayan Lazlar tarafından da konuşulmaktadır.
1975 yılında köy nüfusları baz alınarak Doğu Karadeniz'de Lazca konuşanların sayısının yaklaşık 90.000, Marmara bölgesinin Laz çoğunluklu köylerinde Lazca konuşanların sayısının ise yaklaşık 25.000 kişi olduğu hesaplanmıştı. Peter Alford Andrews, 1992 yılında Doğu Karadeniz'de yaptığı ve ilçe yerlilerinin dahil edildiği araştırmada Lazca konuşan nüfusun Arhavi'de %100, Ardeşen ve Fındıklı'da %80, Pazar ve Hopa'da %50, Çamlıhemşin'de %45 ve Borçka'da %5 oranında olduğunu yazmıştı.

Lazca dilbilimsel olarak Güney Kafkas dil ailesinin Karto-Zan dilleri grubunun Zan dilleri koluna bağlı bir dildir. Güney Kafkas dil ailesi Gürcüce, Lazca, Megrelce ve Svanca'dan oluşmakta olup Gürcüce ve lehçeleri, Megrelce ve Lazca bu aile içinde Karto-Zan grubunu oluşturmaktadır. Lazca bu grup içinde Megrelce ile birlikte Zan dilleri kolunu oluşturmaktadır. Tüm bu diller Proto-Güney Kafkasya diliden türemiş Kafkas dilleridir.
Lazca, birlikte Karto-Zan grubunu oluşturduğu Megrelce ile kısmi karşılıklı anlaşılabilirliğe sahiptir. Lazca ve Megrelce son 500 yıl içinde bölgeye Türk akınları sonucunda kuzeyde Megreller (Megrelce) ve güneyde Lazlar (Lazca) kalacak şekilde ikiye ayrılıp farklılaşmıştır.
Tüm Kafkas dilleri gibi Lazca bol miktarda ünsüz sese (İngilizce: consonant) sahip olup diğer Güney Kafkas dillerinde bulunmayan /f/, /y/ ve /h/ gibi ünsüzleri ve Hopa ve Borçka (Çxala) lehçesinde kullanılan küçükdilsil ünsüz /q/ sesini de barındırdığından ait olduğu dil ailesinin ünsüz sayısı bakımından en zengin dilidir. Lazca, özellikle büyük kentlere göçen genç nüfusun hızlı asimilasyonu sonucu yok olmak üzeredir.

 20. yüzyıla kadar Lazlar ve Megreller bağlı bulundukları ülkeler doğrultusunda Arap, Gürcü ve Kiril alfabelerini kullanılmışlardır. Lazların MÖ 6.-7. yüzyıllar ve sonrasında Helen kolonizasyonu ile başlayan Laz-Yunan ticari ve kültürel ilişki döneminde tapınaklarına Yunan harfleriyle yazılar yazdıklarını biliyoruz. Hatta Lazların Kudüs'te kendilerine ait bir kiliselerinin olduğunu, Lazca yazılmış İncillerinin bulunduğunu da biliyoruz. Yunan kaynaklarına göre Kolhis'de, bugünkü Poti çevresinde Kolhis Akademisi bulunmakta idi. Kolhis Akademisi'nde felsefe ile retorik dersleri veriliyordu ve kolonicilerin çocukları olan Yunan öğrenciler de burada eğitim görüyordu. Akademide muhtemelen Antik Kolh dili ve Grekçe eğitim verilmekte idi.
17. yüzyıl Türk gezgini Evliya Çelebi'nin yazdığı "Seyahat Defteri"nde geçen Lazca metinler, Lazcaya ilişkin bilinen en eski yazılı kayıtlardır. Latin harfleriyle yazılmış bilinen en eski Lazca kayıt, İspanyol filolog Lorenzo Hervás'ın 1787'de yazdığı Kelime Bilgisi, Çok Dillilik ve 150'den fazla dile giriş (1787) kitabında geçmektedir. Kitapta Lazca sözlük listesi ve dilbilgisi notları yer almaktadır. Hervás, Lazca ile ilgili bilgileri Polonyalı bir Prens vasıtasıyla İstanbul'da yaşayan İtalyan şarkiyatçı E. Toderini'den toplamıştır. Hervás, Lazcanın Ardeşen-Pazar diyalekti ve Arhavi-Fındıklı diyalekti olmak üzere iki diyalektini tespit etmiştir. Hervás, Lazca üzerine yazdığı bölümü "Lezgi Dili" olarak adlandırdığı için bu çalışmanın varlığı 2011 yılına kadar Lazca üzerine çalışan akademisyenlerce bilinmiyordu. 19 ve 20. yüzyılda Rosen, Klaproth, Bopp, Erckert ve Sauer gibi dilbilimciler de Lazca üzerine çalışmalar yapmıştır. Alman etnolog Adolf Dirr'in Kafkas halk şarkılarını kaydettiği ses kayıtlarında en eski Lazca ses kaydı yer almaktadır. 38 halk şarkısından oluşan kayıtlar 1909-1913 yılları arasına tarihlenmektedir. İoseb Kipşidze, Sergi Jgenti, Guram Kartozia, İoseb Megrelidze, İuri Siharulidze ve İrine Asatiani Lazca üzerine çalışmalarda bulunmuş Gürcü akademisyenlerdir. Yazıya geçirilmiş en eski Lazca şiir 1898 yılına tarihlenmektedir.
Yakın tarihte ilk Lazca çalışmalarını, ilk Lazca grameri yazan Rus filolog Niko Marr'a göre Hopalı Faik Efendi başlatmıştır. Niko Marr, Fındıklı'dan Reşit Hilmi Pehlivanoğlu başta olmak üzere Hopa'nın Kuledibi köyünden Ahmed Mehmed Köroğlu, Arhavi'nin Pilarget köyünden Ali Kurdoğlu ve Arhavi'nin Çarnavati köyünden Hanife Cezaşi'nin dönemin tanınmış Laz şairlerinden olduğunu yazmıştır.
Marr'ın kendisi ise, 1910 yılında yayımlanan Laz Dilinin Grameri adlı eserinde Lazcayı Gürcü alfabesinin temel alan bir yazı sistemiyle yazmıştır. Bu eserin “Xрестоматией” (“Antoloji”) ((sayfa: 81-123)) adlı bölümde Lazca metinlere yer vermiştir. Destan, mesel, şiirlerden oluşan bu metinlerin bir kısmını Rusçaya çevirmiş, bir kısmını kendisinin geliştirdiği yazı sistemiyle yazılmış halde bırakmıştır. Laz Dilinin Grameri'nin son kısmı olan “Cловарем”da (Sözlük) (sayfa: 125-240) Marr, Lazca kelimeleri Gürcü alfabesiyle yazmış, bu kelimelerin anlamlarını Rusça vermiştir. Nitekim sözlük bölümünün başlığı “Чанско-русскiй словарь” (Çanca-Rusça Sözlük”) adını taşımaktadır. Bazı kelimelerin Lazcaya hangi dilden girdiğini belirtmiş, Yunanca ve Osmanlıca kelimelerin kendi alfabeleriyle özgün biçimlerini de eklemiştir. 

Günümüze ulaşmış en uzun Lazca destanın yazarı Nuri Duduşi de dönemin tanınmış Laz şairlerinden biriydi. 1910 yılında Abdullah Aşıkhasanoğlu'nun Lazcanın okullarda okutulmasıyla ilgili yaptığı talep Osmanlı devleti tarafından kabul edildiyse de, I. Dünya Savaşı'nın patlak vermesiyle Lazca eğitim Osmanlı'da başlamadı. 1920'lerde İskender Chitaşi, Sohum'da direktörlüğünü yaptığı Laz okullarında kendi geliştirdiği Laz alfabesini kullanıp yazdığı Oxesapuşi Supara adlı ders kitabıyla Lazca eğitim verdi. Sonra yine Abhazya'da Mçita Muruʒxi gazetesi yayımlanıp Lazca tiyatro eserleri sergilendi, Lazca broşürler basıldı. 1930'larda Atatürk'ün aracılığı ile Türkiye'ye getirilen Fransız dilbilimci Georges Dumézil de Arhavili Lazlar arasından derlediği masalları “Contes Lazes” ismini verdiği kitapta Paris'te yayımladı.
Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarında Lazcanın unutturulması için çaba sarf edildi. Lazcanın konuşulduğu bölgedeki okullarda "Lazca Konuşanlarla Mücadele Kolları" adında öğrenci kulüpleri oluşturuldu. Lazca konuştuğu tespit edilen öğrenciler fiziksel şiddet ve baskılarla karşı karşıya geldi. Aynı dönemde belediyelerin Lazca konuşanlara ceza kesme yetkisi bulunmaktaydı. 1939'da Artvin Halkevleri Lazcadaki Türkçe kelimeleri araştırmaya başladı. Bunun üzerine dönemin TDK Lengüistik-Etimoloji bölümünün başkanı Hasan Reşit Tankut, bu çalışmanın faydasız ve siyasi olarak zararlı olduğunu ve çalışmaların folklor üzerine yoğunlaştırılmasının gerektiğini CHP Genel Sekreterliğine yazdı.
Laz alfabesi Latin kökenliydi. Mevcut Türk alfabesine Lazca sesler eklenerek yeni alfabe oluşturuldu. 1991'de Osman Tamtruli'ye ait Nana Nena isimli Lazca ders kitabı Almanya'da yayımlandı. 1992'de Lazuri Ambarepe (Lazca Haberler) isimli bir dergi yine Almanya'da yayına başladı. Ardından Parpali dergisi geldi. Ardından alfabe Türkiye Lazlarının çıkardığı Lazca dergi Ogni ile Türkiye'de ilk kez kullanıldı. Ayrıca, Mjora ve Sima gibi Lazca dergiler bu alfabe ile birkaç sayı çıkardılar. 1996 yılında Faruk Benli ilk Lazca-Türkçe sözlüğü yazdı. 1999'da kurulan Gelişim TV, Lazca programların yayımlandığı ilk televizyon kanalı oldu. 2000 yılında Metin Erten tarafından hazırlanan ilk Lazca-Türkçe Türkçe-Lazca Sözlük yayınlandı. 2000 yılında Türkiye'da Lazca üzerine yapılmış ilk bilimsel çalışma olan Pazar Lazcası ve Adların Durum Ekleri isimli tez, Boğaziçi Üniversitesi'nde Tanju Gürpınar tarafından yayımlandı. 2004'te Tine Amse-de Jong'un yazdığı 400 sayfalık Lazca-İngilizce sözlük, 2007 yılında İsmail Avcı Bucaklişi, Hasan Uzunhasanoğlu ve İrfan Çağatay Aleksiva'nın ortak yazdığı, en kapsamlı Lazca-Türkçe sözlük olan, Büyük Lazca Sözlük (Didi Lazuri Nenapuna) yayımlandı. 2011'de ilk Lazca roman olan Daçxuri, Lazcaya resmi olarak çevrilen ilk kitap olan Çita Mapaskiri (Küçük Prens) ve ilk Lazca deneme olan Si Giçkin yayımlandı. Aynı yıl ilk kez Türkiye'deki bir üniversitede (Boğaziçi Üniversitesi) Lazca dersi verilmeye başlandı. 2013 yılında Türkiye'de ilk kez ilkokul ve ortaokul seviyesinde seçmeli Lazca dersler verilmeye başlandı.
2015 yılında Çamlıhemşin'deki Komilo köyü, Lazca adını resmiyette geri alan ilk köy oldu. 2016'da CHP milletvekili Mehmet Bekaroğlu, TBMM'de ilk kez Lazca konuşma yaptı. İl

12. Hava Ulaştırma Ana Üssü, kurye ve personel nakli, şehit nakli, arama kurtarma, sıhhı tahliye, ulaştırma hizmetleri, kargo indirme, özel harekât personeli atma ve 1. Komando Tugayı ile birlikte hava indirme görevlerini icra etmektedir. 1948 yılında C-47 uçaklarının Türk Hava Kuvvetleri'nin envanterine katılmasıyla personel ve malzeme atma görevine başlamıştır.

1974 yılında Kıbrıs'a paraşüt hücum indirmesi yapılmıştır. Komutanlık 14 Ağustos 1984'te Türk Silahlı Kuvvetleri Üstün Cesaret ve Feragat Madalyası ile ödüllendirilmiştir.
2019-20 Koronavirüs pandemisinde yurt dışındaki vatandaşların ülkeye dönmesinde ve Güney Afrika, İspanya, İtalya, İngiltere ve ABD gibi birçok ülkeye tıbbi malzeme ve ekipman yardımlarının taşınmasında görev almışlardır.

221. Filo (Esen) - C-160D, A-400M
222. Filo (Alev) - C-130B/E

Abdülmelik bin Mervan (Arapça: عبد الملك بن مروان; Abdülmelik bin Mervan, Temmuz/Ağustos 646 veya Haziran/Temmuz 647, Medine - 8 Ekim 705, Şam), Nisan 685'ten ölümüne kadar Emeviler'in beşinci halifesi.

Abdülmelik 646'da Medine'de doğmuştur. Gençliğini babası olan ve sonradan halife olan Mervan bin Hakem'in yanında Medine'de geçirmiştir. Gayet iyi bir dini eğitim almıştır ve Medine'de dini alimlerle ve ulema ile yakın bağlantılar kurmuştur. 16 yaşına geldiğinde halife II. Muaviye tarafından bazı sınırlı devlet görevleri verilmiştir. 685'te Abdullah bin Zübeyr taraftarlarının Hicaz ve Medine'de Şam'daki Emevilere karşı ayaklanması sırasında babası ile birlikte Medine'den ayrılmak zorunda kalmıştır. Şam'a gitmekte iken yolda isyanı bastırmak görevi ile Şam'dan Hicaz'a gönderilen Emevi Suriye ordusuna danışman olarak katılmış ve bu görevde iken ayaklanmanın ortaya çıkarttığı sorunların çözümlenip sulh ve sükunun sağlanması için önemli katkıları olmuştur.
684'te II. Muaviye Şam'da halifelikten feragat ettiğinde babası I. Mervan Emeviler halifesi olunca, babasının yakın danışmanı olmuştur. Mervan'ın dokuz ay süren halifeliği önce diğer Emevilere karşı iç savaşla ve sonra da Hicaz'da isyan etmiş olan ve kendi halifeliğini ilan eden Abdullah bin Zubeyr ayaklanması ile uğraşmakla geçmiştir. 683'te babası I. Mervan'ın ölümüyle Abdülmelik Şam'da Emeviler halifesi ilan edilmiştir. Fakat bu sırada Abdullah bin Zübeyr Irak ve Hicaz'da halife olarak kabul edilmekteydi.

Abdülmelik Emeviler halifeliğini eline geçirdikten sonra Hicaz ve Irak'ta hala önemli olan Abdullah bin Zübeyr sorunun halletmeye karar verdi. Bu sorunu halleden unsur Abdülmelik'in önce Hicaz'a gönderdiği ordu komutanı ve sonra Irak valisi yaptığı Haccâc bin Yûsuf es-Sekafî adlı Arap komutan oldu.
Haccâc, Şam'da Abdülmelik'in veziri olan Ravh bin Zenba'nın hizmetinde iken temayüz etmişti. Abdülmelik'in Mus'ab bin Zübeyr üzerine Irak'a göndereceği askerler arasındaki isyanı hemen bastırmış ve bu ordunun Irak seferinde ordunun artçılarına komuta etmişti.
691'de Abdülmelik tarafından bu Suriyeli ordudan 12.000 kişilik bir güce komutan tayin edilmiş ve Hicaz'da halifeliğini ilan edip yıllardır orada hüküm süren Abdullah bin Zübeyr üzerine gitme ve bu isyanı bastırma görevi verilmişti. Haccâc önce kendi doğum yeri olan Taifi eline geçirdi ve burayı kendine üs yaptı. Burada, Abdülmelik'in isteğine göre, Abdullah bin Zübeyr ile müzakerelere geçti ve Hicaz'da ve Abdullah bin Zübeyr'in merkezi olan Mekke'de savaş çıkıp kan dökülmesini önlemeye çalıştı. Müzakereler sürüncemeye girince Haccâc, Abdülmelik'ten Abdullah bin Zübeyr'e hücum için izin ve ordusuna Suriye'den takviye asker istedi ve Abdülmelik bunları kabul etti. Haccâc o yılki hac görevini yapmak için Abdullah bin Zübeyr'den Mekke'ye gitme izini istedi ama bunu Abdullah bin Zübeyr kabul etmedi. Bunun üzerine Haccâc yeni takviyeli ordusuyla Hac mevsimi Mekke'ye hücuma geçti. Abdullah bin Zübeyr'in ordusu Arafat'ta mağlup edilerek Mekke'yi kuşatmaya aldı. Yedi ay süreyle Mekke kuşatılıp, şehir etrafında bulunan tepelerden mancınıklarla bombardımana tutuldu. Şehir halkından birçok kişi öldü ve Kabe bu bombardımanda yıkıldı. Aralarında Abdullah bin Zübeyr'in iki oğlu da bulunan 10.000 kişi taraf değiştirip Abdülmelik'i halife olarak kabul etti. Ekim 692'de küçük oğlu ile birlikte Abdullah bin Zübeyr Kabe civarında savaşmakta iken öldürüldüler ve böylece Hicaz yeniden Emevilerin eline geçti.
Sonra Hicaz valiliğini üstlenen Haccâc, çok şiddetli ve zalim idaresi ile oranın halkı tarafından devamlı şikâyete konu oldu.
Haccâc'ın Hicaz'da başarılarını gören Halife Abdülmelik bu sefer onu Irak yöresine vali olarak atadı ve idare ettiği bölgede Haccâc'a her türlü şahsi idare yetkisini verdi. Haccâc bu yeni görevine başladığı zaman birçok kişi Basra ve Kufe'yi terk etmeyi tercih ettiler. Fakat Haccâc buna izin vermeyeceğini ilan etti ve hemen zor kullanarak bu yöreleri terk edenleri geri döndürdü. Yeni göçleri de yasak etti. Bundan sonra epeyce uzun bir müddet Haccâc devamlı ve ciddi askeri mücadelelere girişerek idare ettiği bölgedeki dinsel isyanları bastırdı. Bu dinsel isyanlar arasında Salih bin Musarrih'in isyanı ve Salih'in öldürülmesinden sonra Sabib tarafından devam ettirilen isyan da bulunmaktaydı. Bu isyancılar arka arkaya kendi üzerlerine Haccâc tarafından gönderilen askerî güçleri yenik düşürdüler ve hatta Kufe'yi bile ellerine geçirdiler. Fakat Haccâc'ın bitmez tükenmez baskısı ve Abdülmelik'in Haccâc'a devamlı Suriye'den ordu takviyesi sağlaması sonunda Haccâc'ın galip gelip isyanları bastırmasıyla sonuç buldu.
699 ve 701 arasında "Abdurrahman bin Muhammed bin Astat"'ın Irak'ta çıkardığı isyan da Haccâc tarafından bastırıldı. Bu dönemde Haccâc'ın eyalet orduları Türkistan'a girdiler ve bu yöreleri de Emevi devletine kattılar.
Abdurrahman bin Muhammed bin Astat, bu sefer Haccâc'ın ona kendi ordusuyla doğu Türkistan'da Zundil'in topraklarına ganimet elde etmek amacıyla akın ve hücumlarda bulunması hakkındaki emirlerini fazla bularak yeni bir isyana geçti. Fakat Abdurrahman Irak'ta bulunan ve Suriye'den takviye alan Haccâc güçlerine karşı yenik düştü. Doğuya Türkistan'a kaçmak zorunda kaldı. Haccâc'ın orduları onu takip ettiler. Doğu Türkistan'da bulunan bir şehir kapılarını o şehre sığınmak isteyen Abdurrahman'a kapattı. Gittiği diğer bir şehir idarecileri ise Abdurrahman'ı yakalayıp hapse attı. Zundil bu şehrin üzerine yürüyüp Abdurrahman'ı hapisten kurtardı. Fakat çok geçmeden Zundil ile Abdurrahman'ın arası açıldı. Kısa bir zaman geçmeden de Abdurrahman öldü. Zundil ölen Abdurrahman'ın kafasını kestirerek bu kesik başı Haccâc'a gönderdi ve Haccâc da bu kesik başı Şam'da bulunan halife Abdülmelik'e gönderdi.
Böylece yeniden Araplar, ellerine geçirdikleri Doğu Türkistan bölgelerini bir üs olarak kullanarak Halife Abdülmelik ölümünden sonra daha doğuya ilerlemeyi başardılar. 705'te halife olan I. Velid döneminde Merv merkezli Horasan eyaleti, bu eyalet valiliğine tayin edilen Kuteybe bin Müslim'in Orta Asya'da yaptığı fetihlere merkez oldu.

Bizans İmparatoru II. Justinianos Abdülmelik ile aynı zamanda 685'te tahta geçmişti. Daha önceki imparator IV. Konstantinos'un galibiyetleri dolayısıyla Emeviler-Bizans sınırları nispeten barışçıl idi. Fakat yeni Bizans imparatoru hemen doğu Anadolu, Ermenistan, Gürcistan ve Kuzey Suriye üzerine hücumlara geçti. Fakat Bizanslıların ilerlemesini Abdülmelik idaresindeki Emevi ordusu önleyebildi.
Bunun üzerine 688'de Emevi Abdülmelik ile Bizanslı II. Justinianos, kendilerinden daha önceki İmparator IV. Konstantinos ve Halife Muaviye zamanında yapılan antlaşmaya atıf yaparak, aralarında bir antlaşma imzaladılar. Bu antlaşma başta Bizans'ın Emevilere verdiği yıllık tazminatı yükseltti. O zaman Emeviler işgali altında olan Kıbrıs adasına atıfla Emevilere bu ada dolayısıyla Bizans, eskisi gibi yılda 1.000 Bizans altını tazminat ödeyecek ve bunun yanında ek tazminat olarak o yıl içinde olan Cuma günü sayısı kadar (yaklaşık 50 küsur) esir ve at verecekti. Kıbrıs adası vergileri iki devlet tarafından birlikte toplanacak ve eşit olarak bölüşülecekti. Bu nedenle adanın askerden arınması ve atanan ortak valiler tarafından ortakça özerk olarak idare edilecekti. Böylece Kıbrıs bir Emevi-Bizans kondominyum idaresi altına girmiş olmaktaydı ve bu kondominyum idaresi Emeviler devleti ortadan kalktıktan sonra ta 868'de sona ermiştir. Bu antlaşmanın diğer bir şartına göre Lübnan Dağlarında yaşayan (günümüz Marunilerinin cedleri olduğu kabul edilen) ve devamlı Emevilere hücum eden Hristiyan Mardaitlerin büyük bir kısmı Bizans'a göç ettirileceklerdi. En son şart olarak Ermenistan ve Gürcistan'in doğu bölgelerinden toplanacak vergiler de iki ülke arasında eşit paylaşılacaktı, ama bu bir kondominyum idaresi önerilmemekteydi.
Ama çok geçmeden Emeviler ve Bizanslılar arasında Gürcistan ve Ermenistan üzerindeki anlaşmazlık ve çarpışmalar yeniden başladı. 691'de büyük bir Emevi ordusu Doğu Anadolu üzerine yürüdü ve (şimdi Sivas ve Amasya arasında bulunan Sulusaray mevkiinde) Sebastopolis Muharebesi yapıldı. Bu savaşta Neboulos komutasındaki 20.000 kadar Slav asıllı Anadolu'ya yeni göç ettirilmiş ahaliden toplanan Bizans askeri, Leontios komutasındaki Bizans ordusunu terk etti ve Emeviler büyük bir askerî zafer kazandılar. Bundan sonra şimdiki Doğu Anadolu, Ermenistan ve Gürcistan Abdülmelik'in eline geçti.

Halife Abdülmelik'in hükümdarlığı döneminde Emeviler birkaç başarısız girişimden sonra Kuzey Afrika'daki topraklarını daha emniyet altına alıp genişletmeyi başardılar.
683'te "Kuseyle" adlı bir Müslümanlığa dönmüş ve müslümanlar arasında yetişmiş olan lider altında Berberler ve Bizanslılar Emevileri İfrikiye adı verdikleri Kuzey Afrika'dan ve özellikle Emevi Arap merkezi olan Kayrevan'dan atmayı başarmıştı. Bu şehirde yaşayan Arap asıllıların çoğu da Mısır'a göç etmişlerdi.
686'da halife Abdülmelik İfrikiye'yi fetheden ünlü Arap komutan Ukbe bin Nafi'nin ordusunda bulunmuş olan Zuheyr bin Kays komutasındaki bir Arap ordusu yine İfrikiye'ye gönderdi. Bu ordu Bizanslı Hristiyan ve Berberlerden kurulu olan Kusayila'nın komutası altında olan mahalli orduyu Kayrevan'ın bulunduğu ovada yapılan Mamma Muharebesinde büyük bir yenilgiye uğrattı ve Kuseyle öldürüldü böylece Kayrevan ve İfrikiye tekrar Emevi Araplarin eline geçti.
Fakat bu kalıcı olmadı. Bizanslılar özellikle Sicilya'da bulunan donanmaları ve topladıkları güçleri ile İfrikiye'de Berka'ya bir çıkartma yaptılar. Çok geçmeden sahil bölgelerini ellerine geçirdiler. Bu arada Kayrevan'dan güneye çekilmiş olan Berberiler de hücuma geçti. Zübeyr bin Kays Kayrevan'da kalmayı emniyetli bulmayarak Mısır'a yürüyüşle çekilmek üzere sahile gelip Bizanslıların merkez edindikleri Derne üzerine yürüdü. Fakat küçük orduyla kalabalık Bizans birlikleri karşısında tutunamayan Arap ordusu tümüyle imha edildi ve böylece 688'de Emeviler İfrikiye'den ikinci bir defa atılmış oldular.
Abdülmelik buna çok üzülmüş ama Abdullah bin Uzeyr ile meşgul olduğu için İfrikiye 

Altıeylül, Balıkesir ilinin bir ilçesidir.

12 Kasım 2012 tarihinde Meclis Genel Kurulunda kabul edilen 6360 sayılı kanun ile kurulmuş ve 2 Eylül 2013 tarihinde ilçeye ilk kaymakam atanmıştır. 2014 Türkiye yerel seçimleri ile birlikte, ilçeye ilk belediye başkanı seçilmiştir. İlin iki fiili merkezinden biridir.
İlçenin yüzölçümü 956 km²dir. Altıeylül ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 305 metredir.
Daha önceden bulunan Merkez ilçesinin Altıeylül ve Karesi olarak ikiye bölünmesiyle birlikte, 13 merkez mahalle ve 81 kırsal mahalle ilçeye bağlanmıştır. Balıkesir ili, büyükşehir statüsü kazandığı için köyler de mahalle statüsü almıştır. Şu anda Altıeylül ilçesinde 94 mahalle bulunmaktadır.
Balıkesir Büyükşehir Belediyesinin tahsis etmiş olduğu eski Balıkesir Belediye binası iki kısım olarak ayrılarak Altıeylül ve Karesi Belediyeleri hizmet binası olarak kullanılmaktadır.

Tarihi geçmişi eski çağlara uzanan ve pek çok uygarlığın izlerini taşıyan Balıkesir, Selçuklular zamanında Türk yurdu olmuş, Osmanlı Döneminde de parlak yıllarını yaşamıştır. Balıkesir, Milli Mücadelede düşmana karşı koyan ilk iller arasında yer almış, Alaca Mescit'te toplanan 41 kişilik heyet Balıkesir Kuvayimilliyesini kurarak Atatürk'ün önderliğinde yürütülen Milli Mücadeleye büyük destek vermiştir. 1923'te Sancak Teşkilatı kaldırılınca Karesi Vilayeti, 1926 yılında da Balıkesir Vilayeti adını almıştır.
Altıeylül ilçesi ise 6 Eylül 1922 yılında düşmana karşı verilen mücadelede kazanılan zaferden ve Balıkesir'in Kurtuluşu olan 6 Eylül gününden almıştır.

Atatürk Parkı ve 6 Eylül Fuarı
Kentin 1944 planını tasarlayan Ernst Arnold Egli'nin plan notlarında kentin en önemli gereksinimlerinden biri olarak vurguladığı futbol stadyumunun yapımına 1939 yılında, Atatürk Parkı'nın yapımına  24 Haziran 1934 tarihinde başlanmıştır. Parkın batısındaki Kurtdereli Spor Salonu, 1963 yılında; olimpik yüzme havuzu 6 Ağustos 1969'da hizmete açılmıştır. 19 Mayıs 1952 tarihinde açılan stadyum bugün parkın güney sınırını oluşturmaktadır.
Atatürk Parkı, 1942 yılında tamamlanmasının ardından  kentin en önemli rekreasyon alanı ve aynı zamanda sosyal mekanlarından birine dönüşmüştür. Park Gazinosu'nda balolar ve konserler düzenlenmekte ve geniş terası açık havada gerçekleştirilen danslı-yemekli toplantılar (gardenparti) için kullanılmaktadır. 1942 yılından itibaren parkta düzenlenen etkinlikler pek çok gazete haberine konu olmuştur. 2000'lerin ilk yıllarına kadar düzenlenmiş olan 6 Eylül Fuarı bunlardan biridir.
Tarihi Atatürk Parkı 2006 yılında Balıkesir Belediyesi tarafından yenilenerek Nisan 2008 tarihinde yeniden halka açılmıştır.

Şehrin spor kulüplerinden Balıkesirspor'un futbol stadyumu (Balıkesir Atatürk Stadyumu) bu ilçede bulunmaktadır. Ayrıca, 2014 yılında ilçede Altıeylül Belediyespor kurulmuştur.

İlçe, TÜİK verilerine göre, 2020 yılı itibarıyla, 182.073 nüfusludur. Altıeylül, Karesi'den sonra Balıkesir'in en çok nüfusa sahip ilçesidir.

2019 yılı itibarıyla Altıeylül ilçesinin en çok nüfusa sahip mahallesi Bahçelievler'dir.

Altıeylül Belediyesi resmî sitesi 18 Ağustos 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Altıeylül Kaymakamlığı resmî sitesi 5 Nisan 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Eretna Bey (Eski Anadolu Türkçesi: ارتــنــا) veya tam adıyla Alâeddin Eretna, Eretna Beyliği'nin kurucusu ve ilk sultanıdır.
Uygur kökenli olan Eretna, 1343-1352 yılları arasında Eretna Beyliği'ni yönetmiştir. Başlangıçta İlhanlı subayı Çopan ve oğlu Timurtaş'ın hizmetinde subay olan Eretna, Timurtaş'ın bölgeye İlhanlı valisi olarak atanmasının ardından Anadolu'ya geldi. Timurtaş'ın yarımadanın batı çevresindeki Türkmen isyanlarını bastırmaya yönelik seferlerine katıldı. İsyan bastırma hareketleri Timurtaş'ın Mısır'a sığınması ve sonrasında ölümü ile yarıda kaldı. Timurtaş'ın ölümünün ardından Eretna Bey saklanmaya başladı. İlhanlıların dağılmasının ardından Hasan Büzürg sultanlığındaki Celayiriler ile ittifak oldu. Celayiri lideri Hasan Buzurg, düşmanı olan Çobanoğulları ve diğer Moğol lordlarıyla çatışmak için doğuya döndüğünde hakimi olduğu Anadolu topraklarını Eretna Bey'in yönetimine bıraktı. Eretna, yönetimine giren bu topraklarda gücünü pekiştirmek için  tanınma talebinde bulundu. Sonrasında ise tabiiyeti konusunda Moğol devletleri ve Memlüklüler arasında ikili bir politika güttü. 1343 yılında, kendi topraklarının sultanı olarak bağımsızlığını ilan etti. Saltanatı boyunca beylik büyük ölçüde müreffeh olarak tanımlandı ve ülkesinde düzeni sağlama çabalarıyla Köse Peygamber olarak tanındı.

Hem kendi özellikleri, hem de İlhanlılar'ın Anadolu valisi Timurtaş'ın akrabası olması nedeniyle, İlhanlı hükümdarı Ebu Said Bahadır Han'ın emirleri arasına girdi ve Timurtaş'ın yardımcılığı görevini aldı. Timurtaş'ın Anadoluda hakimiyet kurma idealleri uğruna istilacı ve yayılmacı politikaları sonucu, İlhanlı emirleri olan Eretna ve Sungur Aga'ya karşı cephe aldı. Bu iki emir Karamanoğulları'na kaçtı.
Ebu Said'in Timurtaş'ın babası Emir Çoban'ı öldürmesi üzerine sıranın kendisine geldiğini düşünen Timurtaş 1328'de Mısır'a kaçtı. Bunun üzerine Eretna, Sivas'a geldi ve yönetimi eline aldı.
Timurtaş'ı cezalandırmak isteyen Ebu Said, Iraç Noyan komutasında ordu yolladı. Iraç Noyan, Eretna'ya Timurtaş'ı takip etmek için kendisiyle gelmesini teklif etti. Sivas'ı bırakamayacağını söyleyerek teklifi reddeden Eretna'ya karşılık Iraç, Sivas'ı kuşattı ancak başarılı olmadı. Iraç, Sivas'tan ayrılıp Niksar'a gittiği sırada Karamanoğulları tarafından öldürüldü.

Bosworth, Clifford Edmund (1996). New Islamic Dynasties: A Chronological and Genealogical Manual. Edinburgh University Press. 
Cahen, Claude (2012). "Eretna".  Bearman, P.; Bianquis, Th.; Bosworth, C. E.; van Donzel, E.; Heinrichs, W. P. (Ed.). Encyclopaedia of Islam. II. E. J. Brill. 
Göde, Kemal (1995). "Eretnaoğulları". TDV İslâm Ansiklopedisi. TDV İslâm Araştırmaları Merkezi. Erişim tarihi: 22 Ekim 2023. 
Masters, Bruce Alan; Ágoston, Gábor (2010). Encyclopedia of the Ottoman Empire. Infobase. 
Melville, Charles (12 Mart 2009). "Anatolia under the Mongols".  Fleet, Kate (Ed.). The Cambridge History of Turkey (1 bas.). Cambridge University Press. ss. 51-101. doi:10.1017/chol9780521620932.004. ISBN 978-1-139-05596-3. Erişim tarihi: 22 Ekim 2023. 
Nicolle, David (2008). The Ottomans: Empire of Faith (İngilizce). Thalamus. ISBN 978-1-902886-11-4. 
Peacock, Andrew Charles Spencer (17 Ekim 2019). Islam, Literature and Society in Mongol Anatolia. Cambridge University Press. 
Sinclair, T. A. (31 Aralık 1989). Eastern Turkey: An Architectural & Archaeological Survey (İngilizce). II. Pindar Press. ISBN 978-0-907132-33-2. 
Sinclair, Thomas (6 Aralık 2019). Eastern Trade and the Mediterranean in the Middle Ages: Pegolotti's Ayas-Tabriz Itinerary and Its Commercial Context. Taylor & Francis. 
Spuler, Bertold; Ettinghausen, Richard (2012). "Īlk̲h̲āns".  Bearman, P.; Bianquis, Th.; Bosworth, C. E.; van Donzel, E.; Heinrichs, W. P. (Ed.). Encyclopaedia of Islam. II. E. J. Brill. 
Sümer, Faruk (1969). "Anadolu'da Moğollar" [Mongols in Anatolia] (PDF). Journal of Seljuk Studies. Ankara: Selçuklu Tarih ve Medeniyeti Enstitüsü (1970 tarihinde yayınlandı)19 Ekim 2023. 
Uzunçarşılı, İsmail Hakkı (20 Nisan 1968). "Sivas - Kayseri ve Dolaylarında Eretna Devleti" [State of Eretna in Sivas - Kayseri and Around]. Belleten. Turkish Historical Association. 32 (126): 161-19028 Ekim 2023.

Bahçelievler, İstanbul iline bağlı bir ilçedir. Avrupa Yakası'nda yer alan ilçe; güneyde Bakırköy, batıda Küçükçekmece, kuzeyde Bağcılar ve doğuda Güngören ilçeleriyle komşudur. 1992 yılında Bakırköy ilçesinden ayrılarak ilçe statüsüne kavuşmuştur. Bahçelievler, toplam 11 mahalleden oluşmaktadır ve ilçeye bağlı bucak veya köy bulunmamaktadır.
1950'li yıllara kadar, bugünkü Bahçelievler ilçesinin bulunduğu alanda Kocasinan ve Yenibosna köyleri yer almaktaydı. İlçenin oluşumu, Bakırköy'ün O-1 Karayolu'nun (eski adıyla E-5) kuzeyine doğru genişlemesiyle gerçekleşmiştir.
Bahçelievler'in nüfusu, komşu ilçelerde olduğu gibi 1960'lı yıllardan itibaren hızlı bir artış göstermiştir. 1960 yılında 8.500 olan nüfus, 1965 yılında 20.881'e ulaşmıştır. 1975 yılına gelindiğinde ise ilçenin nüfusu 100 bini aşmıştır.
İlçenin yüzölçümü 17 km²dir. Bahçelievler ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 68 metredir.

Bahçelievler'de 11 mahalle vardır:

Bahçelievler ve çevresi, Bizans İmparatorluğu döneminde tarım ve bağcılığın yoğun olarak yapıldığı bir bölge olup, Hepdemon olarak adlandırılmaktaydı. Hepdemon, Rumeli'den gelen kervan ve askeri konvoyların İstanbul'a geçiş güzergâhı üzerinde bulunuyordu. Bölgeye birçok imparator sarayı, kilise ve konut inşa edilmiştir. Topraklarının genişliği, İstanbul'a yakınlığı ve bol su kaynakları sayesinde önemli bir karargâh haline gelmiştir. Büyük depremlerde halk bu bölgeye sığınır ve afetin dinmesine kadar burada kalırdı. Ayrıca Hepdemon, başkente ve Marmara kıyılarına yakınlığı nedeniyle rağbet gören yazlık bölgelerden biri olmuştur.
Hepdemon kiliseleri meydanında Ayios, İonnis, Evangelistis ve Vaktitis kiliseleri çok meşhurdur. Bu kiliselerde imparatorlar taç giyerdi. Tarih boyunca Rum Ortodoksların tarım alanı olarak kullandığı ilçe toprakları, Türklerin İstanbul'u fethetmesiyle zaman içinde terk edilmiştir. Bölge, Osmanlı döneminde Bakırköy ve Yeşilköy'deki küçük alanlar dışında büyük ölçüde sahipsiz kalmıştır. Osmanlı Devleti, İstanbul'daki toplumsal ihtiyaçları vakıflar aracılığıyla karşıladığından, devlet bünyesinde kentsel sorunlara yönelik ayrı bir örgütlenmeye gerek duymamıştır.
II. Meşrutiyet'ten sonra, Hazine-i Hassa mallarını Maliye Hazinesi'ne devrederken Bahçelievler ve çevresindeki alanlar da bu mallar kapsamındaydı. Bu araziler, 1912'den sonra bir komisyon tarafından değer biçme yoluyla satılmıştır.
Cumhuriyet döneminde Avrupa ile ekonomik ilişkilerin gelişmesiyle demiryolları yetersiz kalmış ve yeni karayollarının yapımına hız verilmiştir. Bugün "Londra Asfaltı" olarak bilinen ve 2×2 şeritli şekilde Bahçelievler'in kuzeyinden geçen yol da bu dönemde inşa edilmiştir. Yol boyunca iskân ve istihdam alanları oluşturulmuş, birçok mahalle bu yol boyunca gelişmiştir.
1955-1960 döneminde belediye, karayolları, limanlar dairesi ve daha sonra devreye giren İmar İskan Bakanlığı ile ortak çalışmalar sonucunda proje ve uygulamaların yoğun olduğu hareketli bir süreç yaşanmıştır. 1959 yılında İstanbul İmar ve Planlama Müdürlüğü kurulmuş ve bu müdürlükçe üretilen çalışmaların denetimi ile uygulamaya dönüşmesi için bir idare kurulu oluşturulmuştur. 1960'larda Londra Asfaltı'nın yetersiz kalması üzerine güneyden yeni bir yol olan E-5 inşa edilmiş ve bu yol Bahçelievler'i güneyden sınırlandırmıştır. Bu yol boyunca birçok fabrika kurulmasıyla yerleşim kent görünümü kazanmış, büyük iskân alanları oluşmuş ve bugünkü Bahçelievler inşa edilmiştir. İlçe, bu yıllarda idari açıdan Bakırköy'e bağlı olduğundan idari ve sosyal açıdan yetersiz kalmış, dışa bağımlılığı artmıştır. 1978'lerden itibaren ilçede, devletin yapılaşma politikaları doğrultusunda bugünkü görünümünü oluşturan yüksek binalar inşa edilmiştir. Buna rağmen Bahçelievler, İstanbul'un diğer ilçelerine kıyasla daha az gecekonduya sahip olup, yerleşim planlı bir şekilde gelişmiştir.
Bugün ilçe sınırları içinde yer alan Bahçelievler Mahallesi, 1980 öncesinde İstanbul Belediyesi sınırları içinde bulunmaktaydı. Ayrıca, günümüz ilçe sınırları içerisinde Kocasinan ve Yenibosna adı altında iki belde belediyesi faaliyet göstermekteydi. 1982 yılında İstanbul Belediyesi'ne bağlı bir şube müdürlüğü haline getirilen Kocasinan ve Yenibosna belediyeleri, 1984 yılında büyükşehir uygulamasına geçilmesiyle birlikte Bakırköy İlçe Belediyesi'ne bağlanmıştır.
İlçe, 3806 sayılı yasa ile 25 Ağustos 1992 tarihinde Bakırköy ilçesinden ayrılarak Bahçelievler ilçesi olmuştur ve bu tarihte Bahçelievler İlçe Belediyesi kurulmuştur. Yönetim yapısının ve bağlılıklarının bu kadar sık değişmesi, ilçedeki sosyoekonomik gelişmeyi ve yönetim geleneklerinin oluşumunu olumsuz yönde etkilemiştir.

Havuzlu Köşk (Siyavuş Paşa Kasrı), Milli Egemenlik Parkı içinde yer almaktadır. Yapılan ekleme ve değişikliklere rağmen, köşk genel görünümüyle 16. yüzyıl Osmanlı sivil mimarlığının tüm özelliklerini yansıtmaktadır. Günümüzde çocuk kitaplığı olarak kullanılmaktadır. Adını, 16. yüzyılda III. Mehmed döneminde iki kez sadrazamlık yapmış olan Siyavuş Paşa'dan almıştır.
Siyavuş Paşa Çeşmesi de günümüze ulaşmıştır. Ayrıca, Siyavuş Paşa Kasrı çevresinde bulunan diğer tarihi kalıntıların han ya da hamam olduğu düşünülmektedir.

Çobançeşme Köprüsü (Mimar Sinan Köprüsü), Londra Asfaltı'nın Atatürk Havalimanı kavşağında yer almaktadır. Altı kemerli ve 38 metre uzunluğunda olup, yontma taşlardan inşa edilmiştir. Bizans İmparatorluğu dönemine ait bu köprü, suyu bol olan Ayamama Deresi üzerine kurulmuşken, günümüzde derenin suları çekilmiş ve kuru bir dere yatağı üzerinde bulunmaktadır. Çoban Çeşmesi ise aynı köprünün yanındadır.

Soğanlı Çeşmesi, Bizans İmparatorluğu döneminde askerlerin susuzluğunu giderebilmek amacıyla yapılmıştır.

Yenibosna Merkez Mahallesi'nde, Yenibosna İlköğretim Okulu'nun güneybatısında yer almaktadır. Günümüzde tamamen viran olmuş ve yalnızca sarayın kalıntıları mevcuttur. Yapılan incelemelerde Osmanlı dönemine ait olan bu sarayın ismini, bugünkü Yugoslavya sınırları içinde bulunan Bosna kentinden aldığı belirlenmiştir. Önceleri Saray Bosna olarak adlandırılan yapı, bir saldırı sonucu yıkıldıktan sonra Viran Bosna adını almıştır.

Bahçelievler, Türkiye ekonomisinde bazı yönleriyle ilklere imza atan ve önemli gelişmelere tanıklık eden bir ilçedir. Bu ilklerden bazıları şunlardır:

Yenibosna Doğu Sanayi Sitesi: Türkiye'nin ilk sanayi sitelerinden biridir.
Coca Cola İncirli Fabrikası: Türkiye'nin ilk kola fabrikasıdır.
Ömür Restaurant ve Yoğurt: Kanlıca Yoğurdu ile rekabet eden Ömür Yoğurtları, zamanında bölgenin önemli turistik mekanlarından biri olmuştur.
Kuyumcukent: Türkiye'nin yeni kuyumculuk merkezidir.

İhlas Holding
Türkiye Gazetesi
TGRT Haber
Feza Gazetecilik
İTKİB Dış Ticaret Kompleksi
İstanbul Vizyon Park
Nish İstanbul

MetroPort AVM
Kadir Has Çocuk Dünyası
Metro Cash&Carry Merter
Koçtaş Yenibosna
Wedding World AVM (Kuyumcukent)
StarCity Outlet
Ömür Plaza
Şirinevler Osmanlı Çarşı Outlet
Eskidji Bit Pazarı

İstanbul Vergi Dairesi Başkanlığı Bahçelievler Hizmet Binası bünyesinde bulunan vergî daireleri şunlardır:

Kocasinan Vergi Dairesi,
Yenibosna Vergi Dairesi,
Güneşli Vergi Dairesi,
Merter Vergi Dairesi,
14 Nolu Daimi Takdir Komisyonu,
Nakil Vasıtaları Vergi Dairesi Müdürlüğü Bahçelievler Tahsilat Şubesi.
Bu kurumlar, Bahçelievler Kamu Binaları kompleksi içinde yer almaktadır.

İstanbul Fizik Tedavi Rehabilitasyon Eğitim ve Araştırma Hastanesi
Bakırköy Dr. Sadi Konuk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Bahçelievler Semt Polikliniği
Bahçelievler Ağız ve Diş Sağlığı Merkezi
Bahçelievler Devlet Hastanesi

Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi – Bahçelievler Kampüsü (İncirli Kavşağı)
Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi Bürosu (Talat Paşa Caddesi)
İstanbul Kültür Üniversitesi – Yenibosna Kampüsü (Kuleli)
İstanbul Aydın Üniversitesi Hazırlık Okulu (Adnan Kahveci Bulvarı, Yayla – eski Londra Asfaltı)
İstanbul Aydın Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi (Çalışlar Caddesi)

E-5 (D100)
Basın Ekspres Yolu

Adnan Kahveci Bulvarı (Eski Londra Asfaltı)
Naci Kasım Caddesi
İzzettin Çalışlar Caddesi
Ferit Selim Paşa Caddesi
Talat Paşa Caddesi
Deli Hüseyin Paşa Caddesi

(Kocasinan Merkez, Cumhuriyet, Soğanlı, Siyavuşpaşa, Şirinevler, Hürriyet mahalleri)

Bağcılar Caddesi
Umut Caddesi
Rehber Caddesi
Alpay Caddesi
Kıbrıs Caddesi
Mustafa Kemal Paşa Caddesi
Çavuşpaşa Caddesi
Siyavuşpaşa Caddesi
Barbaros Caddesi
Kemal Sunal Caddesi (Şirinevler'den Vatan Caddesi Kanal D ve Hürriyet binasına kadar olan dere yolu, Tavukçu Dere Yolu)
Mahmutbey Yolu
Adnan Kahveci Bulvarı (Eski Londra Asfaltı)
Fetih Caddesi
Mimar Sinan Caddesi
Eski Edirne Yolu
Malazgirt Caddesi
Atatürk Caddesi

(Yenibosna Merkez, Fevzi Çakmak, Zafer, Çobançeşme mahalleleri)

Atatürk Caddesi
Ahmet Yesevi Caddesi
Yıldırım Beyazıt Caddesi
Fatih Caddesi
Mithat Paşa Caddesi
Sanayi Caddesi
29 Ekim Caddesi
Değirmenbahçe Caddesi
Yalçın Koreş Caddesi

Bahçelievler Belediyesi
Bahçelievler Kaymakamlığı24 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
T.C. İstanbul Valiliği (Harika İstanbul) / Bahçelievler Tanıtımı

Belediye başkanı, bir şehir veya kasabanın belediye hükûmetindeki en üst düzey yetkili olarak görev yapar. Dünya genelinde, bir belediye başkanının yetkileri ve sorumlulukları ile bir belediye başkanının seçimi veya diğer şekillerde görevlendirilmesi konusunda yerel yasalar ve adetler arasında geniş bir farklılık bulunmaktadır. Seçilen sistemlere bağlı olarak, bir belediye başkanı belediye hükûmetinin baş yürütme görevlisi olabilir, sadece bağımsız gücü olmayan çok üyeli bir yönetim kurulunu yönetebilir veya sadece sembolik bir rol oynayabilir. Bir belediye başkanının görev ve sorumlulukları, belediye yöneticilerini ve çalışanlarını atamak ve denetlemek, seçmenlere temel hükûmet hizmetleri sağlamak ve bir belediye yönetim organı tarafından kabul edilen yasaları ve yönetmelikleri uygulamaktır (veya bir devlet, bölgesel veya ulusal yönetim organı tarafından zorunlu kılınır). Bir belediye başkanının seçilme seçenekleri, halk tarafından doğrudan seçilme veya seçilmiş bir yönetim kurulu veya kurul tarafından seçilme gibi seçenekleri içerebilir.

Modern İngiltere ve Galler'de belediye başkanının pozisyonu, feodal lord'un mülkiyet görevlisi veya vekili (bkz. borough) tarafından türetilir. Londra'nın baş mahkemesi portreeve unvanını, Norman Fethi'nden sonra bir asırdan daha fazla bir süre taşımıştır. Bu görevli, Kral John'dan elde edilen bir ayrıcalık olan halkın seçimiyle göreve gelirdi. 12. yüzyılın başlarına gelindiğinde, portreeve unvanı, Londra'nın baş görevlisi olarak kullanımdan kalktı ve yaklaşık 1190 yılında Winchester'da da aynı unvan kullanılmaya başlandı. Diğer kasabalar daha sonra bu unvanı benimsedi.
19. yüzyılda, Birleşik Krallık'ta 1882 Belediye Şirketleri Yasası, 15. Bölüm, belediye başkanlarının seçimini düzenlemiştir. Belediye başkanı, bir yıl boyunca görev yapacak nitelikli bir kişinin, aldermanlardan veya meclis üyelerinden veya buna uygun kişilerden oluşan belediye konseyi tarafından yıllık olarak 9 Kasım'da seçilmesi gerekiyordu. Görev süresi bir yıldı, ancak yeniden seçilme hakkı vardı. Hastalık veya uzaklık durumunda bir vekil atayabilirdi ve bu vekilin ya alderman ya da meclis üyesi olması gerekiyordu. Belediye başkanı, iki aydan fazla süreyle kasabadan ayrı kaldığında niteliksiz hale gelir ve görevini boşaltmak zorunda kalırdı. Belediye başkanı, görev yaptığı yıl ve takip eden yıl boyunca ex officio bir barış hakimi olarak görev yapardı. Aldığı ücret, konseyin makul gördüğü şekilde belirlenirdi. Bu hükümler şu anda yürürlükten kaldırılmıştır.
Orta Çağ'da Galler'de, Hywel Dda Kanunları, belediye başkanını (Latince: maior; Galce: maer) kralın topraklarının kölelerini yönetmekle görevli bir pozisyon olarak kodlamıştır. Bağımlılığını ve taça olan bağlılığını korumak için, bu pozisyon, klan gruplarının liderlerine yasaklanmıştır. Ayrı bir belediye başkanı olan "inek gübresi belediye başkanı" (Galce: maer biswail), kraliyet sığırlarının denetiminden sorumluydu. İskoçya ve İrlanda mahkemelerinde benzer görevler vardı.
Modern İngiltere ve Galler belediyelerinde ve kasabalarında belediye başkanlığı makamı, 20. yüzyılda önemli idari görevleri içermemekte ve genellikle yerel başarı, konseyde uzun süreli hizmet veya geçmiş hizmetler için bir onur olarak kabul edilmekteydi. Belediye başkanının, çoğunlukla sivil, törensel ve temsilî işlevlere ve kamu refahının ilerletilmesi için toplantıların yönetimine zamanını ayırması beklenirdi. Belediye başkanlarının idari görevleri arasında parlamento seçimlerinde dönüş görevini üstlenmek ve konsey toplantılarını yönetmek yer alırdı.
Bir kasaba konseyinin başkanı resmi olarak "kasaba belediye başkanı" olarak bilinir (ancak halk arasında genellikle kasaba kelimesi atlanır). Bu kişi, cinsiyete bakılmaksızın "belediye başkanı" olarak adlandırılır; bir belediye başkanının eşi bazen "belediye başkanı eşi" olarak bilinir. 1974 yerel yönetim reformlarından bu yana, İngiltere'nin belediye statüsü olan yerel yönetim bölgelerine belediye başkanları da atanmaktadır. Bu, ayrı belediye başkanları bulunan kasabaları içeren bölgelerde belediye başkanlarının olmasına yol açar. Belediye statüsü olmayan bölgelerde, sivil liderlik rolü, belediye başkanlığı statüsü olan bir bölgenin belediye başkanıyla aynı işlevleri üstlenen konsey başkanı tarafından yerine getirilir.
İngiltere'deki bazı şehirlerde bir Lord belediye başkanı bulunmaktadır.
İskoçya'da görev sahipleri, yerel otoriteye bağlı olarak convenors, provostlar veya lord provostlar olarak bilinir.

2000 yılında yapılan reformlarla, birçok İngiliz yerel yönetimi, "sivil" belediye başkanı rolünü konseyin lideri olarak birleştiren ve her ikisinden de önemli ölçüde daha fazla yetkiye sahip olan doğrudan seçilen belediye başkanlarına sahip olmuştur.
Şu anda doğrudan seçilen belediye başkanlarının bulunduğu alanlar arasında şehirler, birkaç kasaba ve kırsal alanı kapsayan yerel yönetim bölgeleri ve 2014 yılından bu yana iki veya daha fazla yerel yönetim bölgesini içeren birleşik yetki alanları bulunmaktadır.

Orta Çağ Frank belediye başkanları veya majordomoları, Galya'nın Austrasya, Burgonya ve Neustria bölgelerindeki Merovingian Hanedanı etrafındaki kral topraklarını yöneten lordlar olarak görev yapmaktaydı. Paris belediye başkanlığı Pippinid ailesine kalıtsal hale geldi ve daha sonra Karolenj hanedanını kurdu.
Modern Fransa'da, Devrim'den bu yana bir belediye başkanı ve bir dizi yardımcı belediye başkanı, belediye konseyi tarafından kendi aralarından seçilmektedir. Çoğu idari iş onların sorumluluğunda bırakılırken, tam konsey toplantıları nispeten seyrek olarak gerçekleşmektedir. Bu model, Britanya'nın belediye başkanları, İtalya'nın sindacos'u, Almanya eyaletlerinin çoğunun belediye başkanları ve Portekiz'in belediye odalarının başkanlarıyla birlikte Avrupa genelinde taklit edilmiştir.
Orta Çağ İtalya'sında, bağımsız prenslik veya dükalık olarak kendini görmeyen şehir devletleri podestàlar tarafından yönetiliyordu.
Belediye başkanının Yunanca karşılığı demarch'tır.

Danimarka'da tüm belediyeler borgmester adı verilen bir siyasi yetkili tarafından yönetilir, yani 'belediye başkanı'. Ancak Kopenhag belediye başkanına overborgmester, yani 'lord belediye başkanı' denir. Bu şehirde diğer belediye başkanları, Danca: borgmestre (çoğul), farklı görevlerle lord belediye başkanına bağlıdır, bir başbakanın bakanları gibi. Danimarka'daki diğer belediyelerde ise sadece bir belediye başkanı bulunur.

Norveç ve İsveç'te belediye başkanı unvanı olan "borgermester" Norveç'te 1937 yılında kaldırıldı ve yerine (şehir) belediyelerin politik olmayan üst düzey yöneticisi için Norveççe "rådmann" (azaplık veya yargıç) unvanı kullanılmaya başlandı ve hala Norveç belediyelerinin üst düzey yöneticileri için kullanılmaktadır. Öte yandan, Norveç'in belediyelerinde en üst düzeyde seçilen yetkiliye "ordfører" unvanı verilmektedir, bu aslında "kelime taşıyıcı" anlamına gelir, yani "başkan" veya "başkanlık" anlamına gelir ve İsveç dilindeki "ordförande" kelimesine eşdeğerdir.
İsveç'te "borgmästare" unvanı, şehirlerin mahkemelerinin kıdemli yargıcı olan görevliye verilen bir unvandı. Bu mahkemelere İsveççe "rådhusrätt" denirdi, kelimenin tam anlamıyla "şehir salonu mahkemesi" olarak çevrilebilir ve İngilizce magistrates' court'a benzerdi. Bu mahkemeler 1971 yılında kaldırıldı. 1965 yılına kadar, bu borgmästare yargıçlar aynı zamanda tarihi nedenlerle magistrat kurulunda bazı idari görevleri de yerine getiriyorlardı. 1965 yılına kadar, magistrat veya borgmästare olmayan daha küçük şehirlerde bu tür politik olmayan idari rolleri olan "kommunalborgmästare" unvanına sahip belediye başkanları da bulunuyordu. Bu makam, 20. yüzyılın bir icadıydı çünkü İsveç'teki daha küçük şehirler, 20. yüzyılın ilk yarısında kendi mahkemelerini ve yargıçlarını kaybetmeye başlamışlardı.

İsveç'te 16. yüzyılda Kral Gustav Vasa hükûmeti önemli ölçüde merkezileştirdi ve belediye başkanlarını doğrudan atadı. 1693 yılında Kral Charles XI, Yurttaşlar Meclisinin yıllarca süren tekrarlayan dilekçeleri üzerine bir uzlaşma kabul etti ve kralın belediye başkanı atamalarına karşı çıktı. Uzlaşma şuydu: bir şehirdeki yurttaşlar genellikle yerel valinin denetimi altında bir belediye başkanı adayı belirleyebilirdi. Aday daha sonra krala sunulacak ve kral tarafından atanan kişi olacaktı, ancak kral istisnai durumlarda doğrudan belediye başkanı atayabilirdi. Bu, 1720 yılında yürürlüğe giren Devlet Yönetimi Hükmü'nde kodifiye edildi ve aynı yılın 8 Temmuz'unda Riksrådet ("Devlet Meclisi"), Yurttaşlar Meclisinin dilekçesi üzerine, adayların sadece şehir tarafından sunulabileceğine, kral veya başka birinin değil, karar verdi. Böylece, yerel valinin denetimi altındaki ve doğrudan kral tarafından atanan belediye başkanları, 1720'den sonra (sözde Özgürlük Çağı) sona erdi. 16 Ekim 1723 tarihinde, bir dilekçe sonucunda, şehrin üç aday sunması ve kralın (veya Devlet Meclisinin) birini ataması kararlaştırıldı. Bu, o tarihten itibaren tüm sonraki düzenlemelerde bir kural olarak korundu ve aynı zamanda 1809 Devlet Yönetimi'nde de bir gelenek olarak devam etti ve 1965 yılına kadar sürdü.
Finlandiya'da Tampere ve Pirkkala'da iki belediye başkanı bulunmaktadır. Genellikle Finlandiya'da en üst düzey yürütme yetkilisi demokratik olarak seçilmez, şehir konseyi tarafından bir kamu görevine atanır ve basitçe "şehir müdürü" veya "belediye müdürü" olarak adlandırılır; bu, belediyenin kendisini bir şehir olarak tanımlamasına bağlı olarak değişir. "Belediye başkanı" olan Fince "pormestari" terimi, tarihsel olarak İsveççe "borgmästare"den gelir ve karışıklık yaratır çünkü İsveç'teki gibi kayıt dairesinde ve şehir mahkemelerinde (1993 yılında kaldırılan) en üst düzey görevliyi değil, şehir müdürünü ifade eder. Ayrıca, "pormestari" unvanı, şehir müdürü görevindeki başarılı hizmetlerden dolayı verilebilen bir onur unvanıdır. Helsinki'nin şehir müdürüne "ylipormestari" denir, bu da tarihsel nedenlerle "başkan" anlamına gelir. Ayrıca, "şehir müdürü" terimi "belediye başkanı" olarak da çevrilebilir.

Alcalde makamı, Reconquista sürecin

Boeing 747 (Jumbo Jet), havayolu taşımacılığında kullanılan bir jet uçağıdır. İlk ticari uçuşunu 1970 yılında gerçekleştirmiştir. Büyüklük rekorunu Airbus A380'in hizmete girdiği 2006 yılına kadar elinde tutmuştur. 2006 yılı itibarıyla en uzun kanat genişliğine Hughes H-4 Hercules sahiptir ancak en büyük ticari uçak, Sovyet yapımı kargo uçağı Antonov An-225'tir.
Boeing Commercial Aircraft tarafından üretilen dört motorlu 747, çift katlı bir tasarıma sahiptir. İki-sınıf yerleşim planı 524 yolcu için yer sağlarken, tipik üç-sınıf yerleşim planı 416 yolcu için yer sağlamaktadır. Üst katın oluşturduğu kambur, 747'nin kolayca tanınabilmesini sağlar.
Şu anda üretimden kalkan 747 serisi ses hızının altında (genel olarak 0,85 mach) ve kıtalar arası mesafelerde (7.260 Deniz mili) uçmaktadır. Bazı modellerle New York'tan Hong Kong'a — dünyanın çevresinin üçte biri— durmaksızın uçmak mümkün olmaktadır. 1989 yılında Qantas'a ait bir 747-400'ün Londra'dan Sidney'e (18.001 km) 20 saat ve 9 dakikada uçmasına karşılık, teslimat amaçlı olan bu uçuş yolcu veya kargo yükü olmadan gerçekleştirilmiştir.

1960'lardaki hava ulaşımı patlaması sonucunda 747 doğmuştur. Boeing 707'nin önderliğini yaptığı ticari jet ulaşım dönemi uzun mesafeli yolculuk devrimini gerçekleştirmiş ve dünyanın her yerine kısa zamanda ulaşılabilmesini mümkün kılmıştır. Boeing, büyük bir hava taşıma aracı için Amerika Silahlı Kuvvetleri'ne teklif götürürken çalışmalara çoktan başlamıştı. Anlaşma Boeing yerine Lockheed firmasının ürettiği C-5 Galaxy için yapıldı ancak o sırada en sadık müşterileri olan Pan Am, 707'nin iki katı büyüklüğünde bir yolcu uçağının geliştirilmesi talebinde bulundu. 1966 yılında Boeing firması üretmekte olduğu uçağın başlangıç modelinin 747 olarak isimlendirilmesini önerdi. Pan Am firması ilk 100 serinin 25 adedini 550 milyon dolara sipariş ederek ana müşteri oldu. Orijinal tasarım tam-uzun çift-katlı uçak gövdesiydi. Tahliye yolları sorunu nedeniyle geniş-gövde tasarımına geçildi.
O zamanlar 747'nin yerini süpersonik bir tasarımın alacağı düşünülüyordu. Boeing zekice bir hareketle 747'yi kargo uçağına dönüştürülebilir şekilde tasarlamıştı. Böylece Boeing, yolcu uçağı modelinin satışları azaldığında kargo uçağı olarak üretimi sürdürebilecekti. Kokpit, 747'yi diğerlerinden ayıran şişkinliği oluşturan kısaltılmış üst kata alındı, böylece burun kısmına yükleme kapısı eklenebilecekti. Concorde ve Boeing'in üretilmemiş Boeing 2707 modeli gibi süpersonik uçakları, petrol fiyatlarının çok yüksek olduğu dönemlerde kârlı işletim için çok maliyetli olmaları ve kara üzerindeki süpersonik uçuşlarla ilgili düzenlemeler nedeniyle hiçbir zaman gereksinimleri karşılayamadı.

400 adet sattıktan sonra 747'nin modasının geçmesi bekleniyordu. Fakat 747 beklentilerin ötesine geçerek 1993 yılında 1.000 adet olan hedefini aştı. Yolcu modelinin satışlarında beklenen azalma ancak 20 yıl sonra, 2000 başlarında gerçekleşti. 747 gibi bir uçağın geliştirilmesi büyük sorumluluktu ve Boeing'in böyle bir montajı yapacak büyüklükte tesisi yoktu. Böylece şirket Everett, Washington civarındaki 780 dönümlük arazi üzerine yeni bir fabrika inşa etti. Bu fabrika şimdiye kadar yapılmış en büyük hacme sahip binadır.
Pratt and Whitney güçlü bir motor geliştirdi. JT9D isimli motor ilk kez ve sadece 747 için kullanıldı. Güvenlik ve uçabilirlik kaygılarını gidermek için 747 dört yedek hidrolik sistem, ayrı kontrol yüzeyleri, yedek ana iniş takımı, çift yapısal fazlalıklar ve standart pistleri kullanmaya imkân veren geliştirilmiş hareketli kanatlar ile donatıldı. Kanatlar 37,5 derecelik bir açıyla geriye doğru çekilerek 747'nin mevcut hangarlarını kullanabilecek boyuta gelmesi sağlandı.
Uçuş onaylaması döneminde Boeing, 747'nin test pilotu Jack Waddel'e atfen "Wadell'in Vagonu" adı verilen kamyonun üstüne monte edilmiş kokpitten oluşan alışılmışın dışında bir eğitim cihazı imal etti. Bu cihaz yüksek üst kat konumundan uçağı taksi etmeyi öğretmek amacıyla tasarlanmıştı.
Boeing firması 747'yi Pan Am'a 1970 yılında teslim etme sözü vermişti. Bu gelişim, imalat ve test için dört yıldan az bir süre demekti. İş o kadar süratli gidiyordu ki, 747'nin geliştirilmesinde çalışanlara "inanılmazlar" adı verilmişti. 747'yi geliştirme ve Everett fabrikasının inşaatı, maliyetinin büyük kısmını borçlanarak sağlamak ve şirketin varlığını 747'nin başarısına bağlamak gibi bir kumara girmek demekti. JT9D'nin geliştirilmesinde yaşanan problemler teslimatların gecikmesine yol açtı. Sonuç olarak 30 kadar uçak Everett'te öylece beklemek durumunda kaldı ve şirket iflasın eşiğine geldi.
Kumar olumlu sonuçlandı ve onlarca yıl boyunca Boeing yolcu uçağı, rakipsiz olmanın tadını çıkarttı. 747'nin rekoru, Boeing'in rakibi Airbus A380 tarafından ancak ilk teslim tarihinden 35 yıl sonra kırılabildi.

15 Ocak 1970 tarihinde, Washington Dulles Uluslararası Havaalanında Başkanın eşi Pat Nixon ve beraberindeki Pan Am yönetim kurulu başkanı Najeeb Halaby tarafından resmî olarak Pan Am Boeing 747 adını aldı. Şampanya kırmak yerine uçağa kırmızı, beyaz ve mavi su püskürtüldü.
Boeing 747'nin ilk ticari uçuşu Pan Am tarafından John F. Kennedy Uluslararası Havaalanı ile Londra Heathrow Havaalanı arasında 21 Ocak 1970 tarihinde gerçekleştirildi. Pan Am 1970'in ilkbahar ve yazında 747'yi Londra-Boston, Washington ve diğer şehirler arasındaki uçuşlarda kullanmaya başladı. Artık hava ulaşımı için yeni bir standart oluşmuştu ve diğer havayolu şirketleri kendi 747'lerini kullanabilmek için acele etmeye başlamıştı. TWA, Japan Airlines, Lufthansa, BOAC ve Northwest Orient uzun mesafe uçuşlarda 747'yi kullanan ilk firmalar olacaktı. 1970 yazında American Airlines 747'yi New York ve Los Angeles arasında servise soktu.
Başlarda birçok havayolu şirketi 747'ye kuşkuyla yaklaşıyordu. McDonnell Douglas ve Lockheed, geniş gövdeli, üç motorlu ve 747'den önemli ölçüde daha küçük "tri-jetler" üzerinde çalışıyordu. Birçok havayolu şirketi, 747'nin ortalama uzun mesafeli uçuşlar için çok büyük olduğunu düşündüğünden tri-jetlere yatırım yapmayı tercih ediyordu. Ayrıca 747'nin çift katlı yapısına rağmen Airbus A380'in de karşı karşıya olduğu mevcut havaalanlarının altyapısına uyum sağlama konusunda da endişeler mevcuttu.
Havayolu şirketlerinin diğer bir endişesi yakıt verimliliği idi. Üç motorlu bir uçağın dört motorlulara göre daha az yakıt tüketmesi ve şirketlerin maliyetleri düşürme çabasından dolayı yakıt verimliliği 1970'li yıllarda Boeing açısından sorun teşkil ediyordu.
Havayolu şirketlerinin endişeleri 1970'li yıllarda gerçek oldu. Petrol krizi ve Amerika'daki ekonomik durgunluk havayolunu tercih eden yolcu sayısını azalttı ve 747'leri doldurmak zorlaştı. American Airlines daha fazla yolcu çekebilmek için bazı koltukları çıkartıp yerine piyano barları oluşturdu. Zamanla 747'ler kargo taşımacılığına geri döndü ve satıldı. Continental Airlines yıllar sonra 747'leri servisten kaldırdı. Trijet DC-10, L-1011 ve müteakip twinjet 767 ve A300 gibi daha ufak, daha verimli geniş gövdeli uçaklar 747'nin pazar payını elinden aldı ve havayollarındaki fiyat serbestisi uluslararası noktadan noktaya uçuşları yaygınlaştırdı. Air Canada, Aer Lingus, Avianca, SAS, TAP, America West, Olympic Airways ve Japan Airlines firmaları da 747'yi servisten kaldırdı.
Buna rağmen birçok uluslararası havayolu şirketi 747'yi yoğun rotalarda kullanmaya devam etti. Bugün en büyük 747 filoları British Airways'e ve Lufthansa'ya aittir. Boeing 747-400 tipi uçakların menzili yaklaşık on veya yirmi saattir.

Boeing 747-400 serisi 747 serisinin en ekonomik jenerasyonudur. İri cüssesine büyük motorlarına yüksek sayıda yolcu taşıması uçağın yolcu başı operasyonel yakıt maliyetini 100 km/ 3,2 lt düşürmüştür. Standart bir otomobil 100 km'de 6 litre benzin harcamaktadır. Uçaktaki bu potansiyeli gören Boeing firması özel 747SR adında daha kısa, daha hafif, sağlamlaştırılmış iniş takımları, azaltılmış yakıt tanklarına sahip yeni versiyon üretmiştir. Eskiyen tasarımı ömrünü dolduran motorları sık sık bakım ihtiyacı gerekmektedir. Boeing 747-400 ile New York - Londra uçuşunun maliyeti 600 avroya kadar düşmektedir. 6000 km'lik uçuşun tek personel yakıt masrafı 192 lt yani yaklaşık 6000 TL tutara mal olmaktadır.

İlk Boeing 747 modeliydi ve 1970 yılında Pan American World Airways'te hizmete girdi. Ilk Boeing 747-100'lerin üst katında sadece 6 tane pencere vardı. Boeing 747-100 son ticari uçuşunu Ocak 2014'te Iran Air'de yaptı. Bu modelin kargo versiyonu üretilmedi ve toplamda bu uçaktan 167 tane üretildi.

Ana madde:Boeing 747SPEn küçük Boeing 747 versiyonudur. 1976 yılında Pan American World Airways'te hizmete girdi. Fakat uçak sadece 45 tane sattı ve günümüzde sadece Iran Air'de yolcu hizmeti vermektedir.

Boeing 747-200 Pratt & Whitney JT9D-7 motorlarını kullanıyor. Boeing 747-200 yolcu (-200B) kargo (-200F) ve kombi (-200M) versiyonları üretildi. Bazı 747-200'ler hâlen etkin hizmettedir. Bu modelden toplamda 393 (225 -200B, 73 -200F, 13 -200C, 78 -200M ve 4 tane askerî versiyon) üretilmiştir.

Bu modelin üst katı uzatılmıştı. Boeing 747-300 Pratt & Whitney JT9D-7 veya General Electric CF6-80C2B1 motorları kullanıyor. Toplamda 81 tane üretildi. Günümüzde hâlen Mahan Air'de yarı yolcu yarı kargo olarak hizmet vermektedir.

Ana madde:Boeing 747-400En çok satan ve en ekonomik versiyonudur. Toplamda 694 tane üretilmiştir. 2005 itibarıyla yolcu 2009 itibarıyla da kargo versiyonunun üretimi durmuştur. Son yolcu versiyonu Nisan 2005'te China Airlines'a teslim edilmiştir. Bu modeli Winglet içermiyordu. Günümüzde en büyük 747-400 kullanıcısı British Airways'tir.

En yeni Boeing 747 versiyonudur. İlk uçuşunu 8 Şubat 2010'da yapmıştır. Kargo versiyonu 12 Ekim 2011'de yolcu versiyonu ise 1 Haziran 2012'te hizmete girmiştir. Temmuz 2016 itibarıyla, toplamda 125 adet (74 kargo versiyonu ve 51 yolcu versiyonu) onaylanmış sipariş bulunmaktadır. En büyük kullanıcısı British Airways'tir. 2023 yılı itibarıyla üretimi durmuştur.

Veri tarihi: Mayıs 2017'nin sonu.

Lufthansa'ya ait bir 747, 1974 yılında Na

Boeing KC-135 Stratotanker, Boeing 367-80 prototipi temel alınarak Boeing 707 yolcu uçağıyla birlikte geliştirilen Amerikan askerî havada yakıt ikmal tankeri uçağıdır. Gövdesi, Boeing 707'ye göre daha dar ve kısadır. Başlangıçta uçak, 717 olarak tanımlandı, daha sonra bu numara başka bir Boeing uçağına verildi.
KC-135, Amerika Birleşik Devletleri Hava Kuvvetleri'nin (USAF) ilk jet motorlu yakıt ikmal uçağı olarak KC-97 Stratofreighter'ın yerini aldı. Başlangıçta stratejik bombardıman uçaklarına yakıt ikmali yapmakla görevliydi, ancak Vietnam Savaşı ve Çöl Fırtınası Operasyonu gibi çatışmalarda ABD taktik avcı ve bombardıman uçaklarının menzilini ve dayanıklılığını artırmak için yaygın olarak kullanıldı.
KC-135, 1957'de ABD Hava Kuvvetleri'nde hizmete girdi ve orijinal operatörüyle 60 yılı aşkın süredir kesintisiz görev yapan dokuz askerî sabit kanatlı uçaktan biridir. Uçak, daha büyük McDonnell Douglas KC-10 Extender tarafından desteklendi. Araştırmalar, bakım maliyetlerinin önemli ölçüde artmasına rağmen çoğu KC-135'in 2030 yılına kadar uçabileceğini göstermektedir. Bu uçaklar, kademeli olarak Boeing KC-46 Pegasus ile değiştirilecektir.

İncirlik, Adana'da bulunan 10. Tanker Üs Komutanlığı/101. HYİ Filo Komutanlığı bünyesinde yer alırlar. Filo isimleri Asena'dır.

KC-135A: 1956- 1964  732adet
KC-135B: 1963 17 adet
KC-135D: 1979 4 adet
KC-135E: 1982 160 adet
C-135F:  12 adet Fransa Hava Kuvvetleri
KC-135Q:  1961-1968 56 adet KC-135A  Lockheed SR-71havada yakıt ikmali için üretildi
KC-135R:   1982 365 adet
KC-135T:  1993 - 1995 54 adet

 ABD
 Fransa
 Şili
 Türkiye
 Rusya
Eski Kullanıcılar

 Singapur

 Wikimedia Commons'ta Boeing KC-135 Stratotanker ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

CASA/IPTN CN-235, İspanya'nın CASA ile Endonezya'nın IPTN şirketleri tarafından ortak geliştirilen, orta menzilli, çift motorlu bir askerî nakliye uçağıdır. Hem bölgesel yolcu taşımacılığında hem de askerî nakliye görevlerinde kullanılmakta olup, başlıca askerî görevleri arasında hava nakliyesi ve hava gözetimi yer alır.
CN-235'in geliştirilmesi, 17 Ekim 1979'da Airtech International ortak girişiminin kurulmasının ardından 1980 yılında resmen başladı. Uçak, 1981 Paris Havacılık Fuarı'nda kamuoyuna tanıtıldı. Prototip, 11 Kasım 1983'te ilk uçuşunu yaptı ve ilk seri üretim uçağı 19 Ağustos 1986'da tamamlandı. 1 Mart 1988'de ise düzenli hizmete girdi. Başlangıçta üretim paylaştırılmıştı: %65'i IPTN, %35'i CASA tarafından üretiliyordu. CN-235'lerin büyük çoğunluğu askerî müşteriler için üretildi, ancak birkaç havayolu sınırlı sayıda bölgesel hizmet için satın aldı. Standart konfigürasyonların yanı sıra bazı CN-235'ler silahlı saldırı ve deniz devriye görevleri gibi özel rollere uygun şekilde yapılandırıldı.
CN-235'in geliştirilmesi ve ilk üretimi ortak bir çalışma olarak yürütülse de, CASA ile IPTN arasındaki iş birliği yalnızca Seri 10 ve Seri 100/110 modellerini kapsıyordu. Sonraki versiyonlar her iki şirket tarafından bağımsız olarak geliştirildi. Bu doğrultuda, CASA uzatılmış EADS CASA C-295 modelini, IPTN ise yolcu taşımacılığına yönelik Indonesian Aerospace N-245 modelini üretti. En az 240 adet CN-235, hâlen hizmettedir ve bu uçakların toplamda 500.000'den fazla uçuş saati kaydettiği bildirilmektedir. En büyük kullanıcısı Türk Hava Kuvvetleri'dir.

Veri kaynağı Airbus MilitaryGenel özellikler
Mürettebat: iki, pilot ve yardımcı pilot
Kapasite: 51 yolcu, 35 paraşütçü, 18 sedye veya biri rampa üzerinde olmak üzere dört HCU-6/E palet; 6.000 kg (13.100 lb)
Uzunluk: 21,40 m (70 ft 2,5 in)
Kanat açıklığı: 25,81 m (84 ft 8 in)
Yükseklik: 8,18 m (26 ft 10 in)
Kanat alanı: 59,10 m2 (636,1 ft2)
Açıklık oranı: 11,27:1
Kanat profili: NACA 653-218
Boş ağırlık: 9.800 kg (21.605 lb)
Maksimum kalkış ağırlığı: 16.100 kg (35.420 lb)
Güç kaynağı: 2 × General Electric CT7-9C3 turboprop, her biri 1,305 kW (1,750 hp) (kalkış)
Performans

Seyir sürati: 450 km/sa (286 mph, 248 kn) 4,575 m (15,000 ft) irtifada
Perdövites sürati: 156 km/sa (97 mph, 84 kn) (flaplar inikken)
Menzil: 4.355 km (2.706 mi, 2.350 nmi)
Azami irtifa: 7.620 m (25.000 ft)
Tırmanma oranı: 7,8 m/s (1.780 ft/dak)

Hava Kuvvetleri Komutanlığı'nın uçak albümündeki CN-235 sayfası

Sazin (Boşnakça: Cazin), Bosna-Hersek'in Bosna-Hersek Federasyonu'nda Una-Sana Kantonu'na bağlı bir belediyedir.

Sazin'de 14. yüzyıldan kalma birçok tarihi yerler vardır. Ostrožac kalesi ve Radetina Kulesi Sazin'de bulunmaktadır. 1929'den itibaren 1941'e kadar Sazin, Vrbas Banovina'ya bağlı Yugoslavya Krallığı'nın bir parçasıydı.
1950 Sazin ayaklanması'nda, köylüler silahlanarak devlete karşı isyan başlattı. İsyan, Komünist Yugoslavya'nın parçası olan Velika Kladuša ve Slunj'da oluştu. Köylüler kendi ülkesinin çiftçilere Yugoslav hükûmeti tarafından zorla kolektifleştirmeye karşı ayaklandı. 1949 yılında bir kuraklık sonrasında, Yugoslav köylüler hükûmet tarafından belirlenen gerçekçi kotalar koyularak cezalandırıldı. Kuraklığı takiben yapılan isyan, cinayetler ve ayaklanmayı organize edenlerin zulümü, aynı zamanda birçok masum sivilin ölmesi ile sonuçlandı. Soğuk Savaş'ta Avrupa tarihininde yaşanan ilk köylü isyanı oldu.
Şehir başarıyla Bosna Savaşı sırasında Bosna Ordusu tarafından savunuldu.

Una-Sana Kantonu

Erciyes, İç Anadolu Bölgesi'nde yer alan sönmüş bir yanardağ. Kayseri'nin 25 km güneybatısındaki Sultansazlığı ovaların'ın yanından yükselen büyük kütleli bir stratovolkandır.
Yüksek derecede aşınmaya uğramış olan volkanın son olarak, Roma dönemi madeni paralarındaki betimlemelere dayanarak, MÖ. 253 yılında püskürdüğü söylenebilir. Erciyes, 3.917 metreye ulaşan zirvesi ile İç Anadolu'nun en yüksek dağıdır. 3300 kilometrekarelik alanı kaplar. Torosların kuzeydoğu uzantısı olan Aladağlar'ın en yüksek noktası olduğu kabul edilmektedir ve Alpin kuşağına dahildir.
Dağ Türkçe' deki adını, Antik Yunancadaki adı olan Argaeus (Ἀργαῖος) kelimesinin okunuş şeklinden almıştır. Ünlü gezgin ve coğrafyacı Strabon, Geographika eserinde zirvesinin hiçbir zaman kardan arınmadığını ve açık bir günde zirvesinden Karadeniz ve Akdeniz'in görülebildiğini iddia etmiştir. Günümüzde zirvesinin sadece kuzey yamacında bir buzulu kalan Erciyes'in zirvesinden Dünya'nın yuvarlaklığı sebebi ile Akdeniz ve Karadeniz'i görmek mümkün değildir.

Erciyes Dağı, 3300 kilometrekarelik bir alanı kaplayan büyük kütleli bir stratovolkandır. Kenarlarında en az 64 monogenetik baca yer almaktadır. Zirvesi deniz seviyesinden 3.917 metre, etrafındaki Sultansazlığı havzasından ise yaklaşık 3.000 metre yüksekliktedir.

3917 m'lik yükseltisi ile Türkiye'nin beşinci, İç Anadolu Bölgesi'nin ise en yüksek dağıdır.
Erciyes Dağı, Neojen (Miyosen-Alt Pliyosen) döneminden günümüze kadar aktivitesini sürdüren İç Anadolu Volkanik Bölgesinin (CAVP) önemli bir üyesi, kuvaterner yaşlı bir stratovolkandır. Erciyes Volkanı, Ecemiş-Kayseri-Yukarı Kızılırmak-Sivas bölgelerinden geçen Neojen yaşlı İç Anadolu Fay Zonu üzerinde bulunmaktadır.
Jeologlar, Erciyes'in tarihini 20 milyon yıl öncesine kadar götürürler. Yapılan araştırmalara göre, bugünkü dağ ve çevresi 20 milyon yıl önce denizle kaplıydı. Zamanla yer kabuğundaki çatlamalar sonucu deniz çevresindeki kara parçaları oluştu ve çevre göl halini aldı. Bu iş için milyonlarca yıl geçti ve nihayet 15 milyon yıl kadar önce, bu gölde volkanik patlamalar oldu. "Neojen Dönemi" adı verilen bu devrede meydana gelen bu patlamalar, gölün ortasında bugünkü Erciyes'ten 400 metre daha yüksek koni şeklinde bir dağın oluşmasına sebep oldu. Tepede bulunan krateri iki baca beslediği için, buradan fışkıran lavların iri parçaları göl içerisinde tortullaşarak yeni bir tabaka; ince toz parçaları ise dağın 100 km ötesine kadar savrularak buralarda kül yığınları meydana getirdi.
Bu durum, bugünkü Kayseri'nin çevresindeki bulunan taş ocaklarının teşekkülüne ve Göreme çevresindeki Peri Bacalarının oluşmasına ve özellikle de bims dediğimiz krater küllerinin çevrede büyük kütleler halinde bulunmasına sebep oldu. Tomarza ve Develi bölgesindeki bims yatakları, Cırgalan, Güzelyurt, Gesi çevresindeki taş ocakları, Ürgüp ve Göreme'deki rüzgârın aşındırarak oluşturduğu Peri Bacaları, Erciyes Dağı'nın bu dönemde püskürttüğü lav ve küllerin sonucu meydana geldi.
Erciyes dağı, bu ilk oluşumundan sonra uzun bir sessizlik dönemine girdi. Bu dönemde, çevresindeki gölün suları çekildi ve kara parçası oluşarak bunda da kırılma ve kaymalar meydana geldi. Tekir Yaylası, Koç Dağı, Sultan Sazlığı teşekkül etti.
Dağ daha sonra yeniden faaliyete geçti. Bunun tarihi de takriben, 2 ya da 2,5 milyon yıl önceye rastlar. Bu yeni volkanik hareket, Ali Dağı, Yılanlı Dağı, Beşparmak Dağını meydana getirdi. Bu dönemdeki patlamalarda küçük taş parçaları dağın etrafındaki volkanik tepelerin oluşmasını sağladı. Artık çevre, tamamen kara parçasıdır. Sular çekilerek oluşan arazinin tek bekçisi ise Erciyes'tir.
Erciyes Dağı, bu ikinci hareketinden sonra derin bir sessizliğe büründü. Bundan takriben bir milyon yıl önceye rastlayan bu dönem buzul çağıdır. Erciyes'i de kalın bir buzul tabakası kapladı. Dağın buzullaşma dönemi dördüncü zamanın başlangıcıdır. İnsanoğlu da bu dönemde ortaya çıktı. Erciyes kendisini insanoğluna buzlarla kaplanmış bir halde takdim etti. Bugün o dönemden kalma buz parçalarının yükseklerdeki iki bazalt yatağında bulunduğu ifade edilir. Yer kabuğunun oluşumu üzerinde araştırma yapan uzmanlar, Erciyes dağının meydana gelişini böylece anlatırken, onun üçüncü defa ateş püskürttüğü ve bunun da oldukça yeni olduğunu söylerler. Bu konuda en önemli kaynakta Miladi takvimin başlangıç dönemine rastlayan yıllarda Kayseri'ye gelen Strabon adında bir coğrafyacı, Erciyes dağında kızgın ateş bacalarının bulunduğunu buradan geceleri lavların çevreye ateş yağdırdığını söyler. Araştırmacılar, bu söylenenlerin doğru olduğunu Erciyes'in volkanik yapısının bunu gösterdiğini ifade ederler. Bu dönemdeki püskürtmeler sonucu Büyük ve Küçük Kızıltepe’ler meydana gelir. Artık ''Sönmüş bir Volkan'' ya da ''İhtiyar bir Yanardağ'' olarak adlandırılan Erciyes ilk harekete geçtiği dönemin izlerini tamamen kaybetmiştir. İlk bacalar şimdiki iki büyük zirvenin bulunduğu yerde kaybolmuş ve dağ bugünkü şeklini üçüncü ve son faaliyet döneminde almıştır. Dağın, ilk oluşumundaki yüksekliğinden de takriben 400 metre kaybettiği sanılmaktadır. Bu durumun dağın tek bir volkan yerine çeşitli volkanlardan meydana gelen bir ''volkanlar topluluğu'' oluşundan kaynaklandığı ayrıca işaret edilmektedir. Günümüzde, heybetine rağmen cazip görünüşü, büyüleyici silueti Kayseri’yi kucaklayan ihtişamı onu tabiattan çok Kayseri'nin vazgeçilmez tek sembolü haline getirmektedir. Üzerine yazılan sayısız şiir de bunun en güzel göstergesidir.
Uzmanlar, son yıllarda dünyanın çeşitli bölgelerindeki yanardağlarda görülen volkan püskürtmelerinden hareket ederek Erciyes Dağı için de öyle bir durumun söz konusu olup olmayacağı sorusuna ''Çok uzak, hatta çok zayıf bir ihtimal'' diye cevap veriyorlar ve ilave ediyorlar: “Jeolojik araştırmalar, Erciyes'in tamamen sönmüş bir dağ olduğu gerçeğini ortaya koymaktadır.”

Erciyes'e "uzaklaştıkça yakınlaşan, yakınlaştıkça uzaklaşan dağ" yakıştırması yapılır. 2.150 m yükseklikte, Kayseri'den ulaşılabilen kış spor tesisleri bulunmaktadır.
Günümüzden 1,5-2 milyon yıl önce başlayan ve "Buzul Çağı" olarak da adlandırılan (Kuaterner) IV. Zamanın sonlarında yurdumuzdaki yüksek dağlarda olduğu gibi, Erciyes Dağı'nın yüksek kesimlerinde de buzullar oluşmuştur.
Erciyes Volkanı'nda buzullaşma iki ana ve üç tali vadide gelişmiştir. Ana vadiler kuzeybatıda Aksu Vadisi ve doğuya uzanan Üçker Vadisi'dir. Bu vadiler birbiri ardına sıralanmış iyi korunmuş morenler içerirler. Dağın kuzeydoğusunda, güney ve güneybatısında sırası ile Öksüzdere, Topaktaş ve Saraycık Vadileri bulunur. Bu vadiler diğer vadilerde olduğu gibi buzul çökellerine sahip olmalarına rağmen buzullaşmanın boyutu nispeten daha küçüktür. Ayrıca, Aksu Vadisi aktif bir buzulu, Üçker Vadisi ise bir kaya buzulunu barındırmaktadır.
Buzulların yerleştikleri doruk çevresinde aşındırma etkisiyle dokuz büyük sirk (buz yalağı) oluşmuştur. Bunların en büyüğü dağın doğu kesimindeki Tekir Yaylası'nın yukarısındaki Üçker Buzyalağı'dır. Doruk çevresine yerleşen buzullar, buz yalakları ve vadiler içerisinde daha alçak kesimlere doğru sarkmışlardır. Erciyes Dağı'nın buralardaki büyük krateri, buzulların aşındırması ile silinmiş, dağın, herhalde 400 metre kadar daha yüksekte bulunan doruk bölümü böylece yıpranmalara uğramıştır.

Erciyes Volkanı'nı da kapsayan bölge, yazları sıcak ve kuru, kışları soğuk ve orta nemli bir iklim ile temsil edilir. Denizden yüksekligi 1068 m olan Kayseri meteoroloji istasyonunda ölçülen ortalama sıcaklık yaz aylarında (Haziran, Temmuz ve Ağustos ortalaması) 19 °C olup, kış ortalaması (Aralık, Ocak ve Şubat) yaklaşık 0 °C'dir. Uzun yıllar (1961-1990) yıllık ortalama yağış toplamı ise aynı istasyonda 383 mm'dir. Bunun %85'i güz, kış ve bahar aylarında, geri kalan %15'i ise yazın oluşmaktadır.

Erciyes Kayak Merkezi
Kayseri'deki dağlar listesi
Türkiye'deki dağlar listesi
Türkiye'deki yanardağlar

Kuzucuoğlu, Catherine; Çiner, Attila; Kazancı, Nizamettin (2019). "In the Footsteps of Strabon: Mount Erciyes Volcano—The Roof of Central Anatolia and Sultansazliği Basin". Landscapes and Landforms of Turkey. İsviçre: Springer Nature. ISBN 978-3-030-03515-0. 

Kültür Bakanlığı resmi websitesi  Kayseri - Erciyes 12 Haziran 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Kayseri Havalimanı, Kayseri ilinin Kocasinan ilçesinde bulunan havalimanı. IATA kodu ASR, ICAO kodu LTAU'dur. 1998 yılında sivil hava trafiğine açılmıştır. Daha önceden Kayseri Erkilet Havalimanı olarak bilinen havalimanın adı, 2025 yılında açılan yeni terminal ile birlikte Kayseri Havalimanı olarak değiştirilmiştir.
Kayseri Havalimanı'nın bitişiğinde 12. Hava Ulaştırma Ana Üs Komutanlığı konuşludur. Bu birliğe bağlı C-130, C-160, CN-235 ve A-400M tipi askeri nakliye uçakları meydanı yoğun olarak kullanırlar. Bunun dışında meydanda yoğun bir sivil kargo trafiği de mevcuttur.
Kayseri Havalimanı, Boeing 747 gibi büyük uçakları da ağırlayacak kapasitededir. Zaman zaman KC-135 askeri yakıt ikmal uçakları da meydanı kullanır.
21 Kasım 2020'de yeni terminal binasının temeli atıldı. 2023'e kadar bitmesi planlansa da yeni terminalin faaliyete alınması 2025 yılını bulmuş, 17 Ocak 2025 tarihinde dönemin ulaştırma bakanı Abdulkadir Uraloğlu'nun katılımıyla faaliyete alınmıştır. Yeni terminal projesi ile havalimanı 132 bin 500 m² büyüklüğünde aprona, 18 uçak kapasiteli park alanı ve 6 adet yolcu köprüsüne kavuşmuştur. 

Kaynak Vikiveri sorgusuna bakın.

(*)Kaynak: https://www.dhmi.gov.tr/Sayfalar/Istatistikler.aspx 

 OpenStreetMap'te Erkilet Havalimanı ile ilgili coğrafi veriler

Felahiye, Kayseri ilinin bir ilçesidir.
İlçe tarihi Hititler dönemine kadar uzanır. Hititler dönemine ait çevrede birçok tarihî eser kalıntıları mevcuttur. Sonrasında Roma ve Osmanlı yönetimine girmiştir. İlçenin yüzölçümü 444 km²dir. Felahiye ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.304 metredir.

İlçe sınırları içinde bulunan eserlere göre tarihi Hititlere kadar uzanır. Hititlerden sonra ilçe ve çevresinde çeşitli medeniyetler hüküm sürmüş olup, bunlardan en belirgini Roma ve Osmanlı'dır.
İlçenin ilk adı Rumdiğin'dir. Cumhuriyetin ilk yıllarında Yozgat İli Boğazlıyan İlçesine bağlı bir nahiye durumunda iken, 1925 yılında Yozgat İl Daimi Encümeni'nin kararı ile "Kurtuluş" anlamına gelen "Felâhiye" adını almıştır. İlçe 1926 yılında Kayseri ili merkez bucaklarından Güneşli “Mancusun”a bağlanmıştır. 1930'da bucak olmuş ve daha sonra 07.10.1957 tarihinde 7033 Sayılı yasa ile Kayseri'nin merkez ilçesinden ayrılarak ilçe olmuştur.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Kayseri'nin mahalleleri

Gökmen Çiçek (1978, Gebze, Kocaeli), Türk bürokrat. 12 Mayıs 2022'de T.C. Resmî Gazete'de yayımlanan 2022/209 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı ile Kayseri valisi olarak atandı.

1978 yılında Kocaeli'nin Gebze ilçesinde dünyaya gelen Çiçek; ilk, orta ve lise eğitimini Gebze'de tamamladı. 2001 yılında Uludağ Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümünden mezun oldu.

2004 Yılında İçişleri Bakanlığı Kaymakam Adaylığı sınavını kazanarak Kaymakamlık mesleğine başlayan Çiçek; Düzköy (Trabzon), Beydağ (İzmir) Kaymakam Vekilliği görevlerinde bulundu. 2005-2006 yılları arasında İçişleri Bakanlığı tarafından eğitim amaçlı gönderildiği, İngiltere Sheffield Üniversitesi'nde dil eğitimi ve İngiltere idari sistemi üzerine çalışmalarda bulunan Çiçek, yüksek lisans eğitimini ise Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi İşletme Ana Bilim Dalında tamamladı. 2007 yılında Akıncılar (Sivas), Kaymakamlığına atanmasını müteakiben; Kemah (Erzincan) ve Güneysu (Rize)'da Kaymakam olarak görev yaptı.
2014 yılında Türk İdareciler Derneği tarafından, Yılın İdarecisi seçilen Çiçek; sırasıyla İçişleri Bakanlığı Mahalli İdareler Genel Müdürlüğünde, Şube Müdürü, Personel Genel Müdürlüğünün çeşitli kademelerinde Şube Müdürü, Daire Başkanı ve Genel Müdür Yardımcılığı görevlerinde bulundu.
26 Aralık 2018 tarihinde Personel Genel Müdürlüğü görevine atanan Çiçek, 9 Haziran 2020 tarih ve 2020/274 sayılı Cumhurbaşkanı Kararıyla atandığı Afyonkarahisar Valiliği görevine 18/06/2020 tarihinde başladı. 12 Mayıs 2022'de T.C. Resmî Gazete'de yayımlanan 2022/209 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı ile Kayseri valisi olarak atandı.

Evli ve 2 Çocuk babası olan Çiçek, iyi derecede İngilizce bilmektedir.

Hunat Hatun Külliyesi, I. Alaeddin Keykubad'ın eşi, II. Gıyaseddin Keyhüsrev'in annesi Mahperi Hunad Hatun tarafından 1238'de Kayseri şehir merkezinde yaptırılmış olan külliye.
Hunad Hatun, Bir hadis'ten ("İnsanoğlu öldüğü zaman amel defteri kapanır. Üç şey onun amel defterinin açık kalmasını sağlar: sadaka-i cârîye, (hayrı devam eden iyilikler) faydalanılan ilim, kendisine dua eden hayırlı evlât.") ve kayınpederi I. Gıyaseddin Keyhüsrev'in genç yaşta ölen kız kardeşi Gevher Nesibe Hatun'un vasiyetiyle 1206 yılında Kayseri'de inşa olunan ilk tıp okulu ve hastanesi, Şifâiyye olan Gevher Nesibe ve Gıyasiyye Şifaiyyesi'nden etkilenerek kendini hayır işlerine verdi.
Kesme taştan inşa edilmiş olan Hunad Hatun Külliyesi cami, medrese,hamam ve türbe bölümlerinden oluşur. Külliye camiinin minaresi II. Abdülhamit tarafından yaptırılmıştır. Külliyenin dikdörtgen planlı medresesi bugün Kayseri Etnoğrafya Müzesi olarak kullanılmaktadır. Külliyenin piramit külahlı sekizgen türbesinin içinde üç sanduka bulunmaktadır. Külliyenin hamamı çifte hamamdır. Hamamın hem erkerler bölümünün kubbesi hem de kadınlar bölümünün kubbesi tuğla ile inşa edilmiştir. Külliyenin hamam bölümünde yapılan son restorasyon sırasında bazı çiniler ortaya çıkarılmıştır.
Külliyenin merkez yapısı camidir. Giriş kapısının hemen üstündeki süslemelerin altında, Tevbe Sûresi'nin 18. âyeti yazılıdır ("Allah'ın mescitlerini ancak Allah'ı ve Âhiret'i tasdik eden, namazı gereği gibi kılan, zekâtı veren ve Allah'tan başka kimseden çekinmeyen müminler bina edip şenlendirir. İşte onlar Cennet'e ve bütün muratlarına kavuşmayı umabilirler.").
Batı ve doğu kapılarının üst kısmında bulunan mermer kitâbede, "Bu mübarek caminin inşasını Keykubad oğlu yüce sultân, din ve dünyanın koruyucusu, fetihler sahibi Keyhüsrev devrinde, Şevval 635 (Haziran 1238) yılında, büyük, âlim, kanaatkâr, dünya ve dinin yüz akı hayırlar fâtihi Melike (Mahperi Hatun) oğluna emretti -Allah onun yüce varlığını devamlı kılsın, gücünü artırsın." yazmaktadır.
Cami, mihraba paralel 8 sahından oluşmaktadır. Mihrap önü kubbesi bulunan cami Malatya Ulu cami planını yansıtmaktadır. Orijinal minaresi olmayan bu tarihî camiye sonradan Osmanlılar zamanında bir “köşk minare” yapılmıştır. II. Abdülhamid döneminde caminin şimdiki hacminin üçte biri kullanılmakta iken 1900(H. 1317) tarihinde Müslüman halktan toplanan paralarla cami genişletilmiş oradaki kubbe yapılmış ve bu arada giriş kapısının sağına bir minare yaptırılmıştır. Erzurum Ulu cami mihrapönü gibi bir genişleme söz konusudur. Yapının taç kapı ve mihrap kısmı süslemeli olup geometrik bezeme kullanılmıştır.
Medrese ise dıştan kale görünümünde iken zamanla burçları yıkılmıştır. Tek katlı iki eyvanlı açık avlulu medrese plan tipindedir. Ana eyvanı süsleme kuşağı çevrelemektedir. Medresede de geometrik süslemeler hakimdir. Aslan başı şeklinde çörtenlere sahiptir. Bütün külliyede kesme taş malzeme kullanılmıştır. 1929 yılından itibaren, Vali Fuad Beyin direktifiyle müze olarak kullanılmaya başlanmıştır. Uzun yıllar Arkeoloji müzesi olarak kullanılan Medrese, 1969 yılında Gültepe'de inşa edilen yeni Kayseri Arkeoloji Müzesi'nin hizmete girmesinden sonra, 1998 yılına kadar Etnografya Müzesi olarak kullanılmıştır. 1998 yılında müze Güpgüpoğlu Konağı'na taşınmış ve Medrese Kayseri Valiliği tarafından bakım ve onarımı yapıldıktan sonra Vakıflar Bölge Müdürlüğü'ne devredilmiş ve hediyelik eşya çarşısı olarak hizmete girmiştir. Halen hediyelik eşya çarşısı olarak kullanılmaya devam etmektedir.
Türbede ise farklı bir özellik olan mukarnaslı kaidesi ilgi çelici özellik yansıtmaktadır.

Kayseri ilindeki taşınmaz kültür varlıkları

I. Baybars ya da tam künyesiyle el-Melikü'z-Zâhir Rüknüddîn Baybars el-Bundukdârî (Arapça: الملك‭ ‬الظاهر‭ ‬ركن‭ ‬الدين‭ ‬بيبرس‭ ‬البندقداري‎, d. 1223 - ö. 30 Haziran 1277), Mısır ve Suriye'de hüküm sürmüş Kıpçak asıllı Memlûk Devleti sultanıdır. Baybars, muhtemelen 15 yaşında köle olarak satın alınıp bir memlûk olarak yetiştirilmiş, yeteneği sayesinde hızla terfi ederek emirliğe kadar yükselmiştir. Mansure Muharebesi ve Ayn Calut Muharebesi'ni başarılı sevk ve idaresiyle bu muharebelerin kazanılmasında başrol oynamış ve ün kazanmıştır. Mısır Eyyûbî sultanı Turanşah'ı bir suikastla öldürmesinden sonra Kutuz sultan olmuş, Baybars çeşitli nedenlerle onu da öldürerek Memluk Sultanlığı hükümdarı olmuştur. Devletin gerçek anlamda kurucusu olarak kabul edilir. Pek çok Haçlı kalesini ve kentini ele geçirmiş, Levant'daki Haçlı varlığını birkaç sahil kentine kadar daraltmış, İlhanlılar'ın Kuzey Suriye'deki varlığına son vermiştir. Anadolu Selçuklu Devleti'ni İlhanlı işgalinden kurtarmak için Anadolu'ya bir sefer düzenlemiş olmasına rağmen Anadolu Selçuklu yöneticilerinden vadedilen desteği göremeyince ülkesine geri dönmüştür.

Sultan Baybars 1233 yılında Karadeniz'in kuzeyinde doğmuş bir Kıpçak Türküdür. Muhtemelen on dört yaşındayken Moğollar tarafından esir alınmıştır. Esir olarak Sivas-Halep üzerinden Şam'a götürülmüş buradaki köle pazarında satılmıştır. Baybars'ı alan Eyyubi sultanı Salih Eyyub'un memluklarından olan Aytekin el-Bundukdarî'dir. Daha sonra 1246'da zekasının Salih Eyyub tarafından fark edilmesi üzerine onun tarafından satın alınmış, askeri kışlaya gönderilerek askeri eğitim alması sağlanmıştır. Eğitimini tamamlayan Baybars orduya katılmış, Haçlılarla girişilen bir dizi çatışmada ordusunda yer almış, kısa sürede terfi ederek emirliğe kadar yükselmiştir.

Baybars ilk büyük askeri başarısını birkaç yüz tapınak Şövalyesinin de dahil olduğu, Fransa kralı IX. Louis komutasındaki 1.500 kişilik haçlı ordusuna karşı, Eyyubi ordusunda bir komutan olarak kazandığı Mansure Muharebesi'nde (1250) elde etmiştir. Yedinci Haçlı Seferi sırasında Haçlı kuvvetleri Dimyat'da karaya asker çıkarmış, bölgedeki Memluk askerî birliği komutanı Fahreddin çıkarmayı önleyemeyerek geri çekilmiştir. Kent halkı da Memluk askerlerinin kenti savunmadığını görünce paniğe kapılarak terk etmişlerdir. Haçlı ordusu kenti işgal etmiş, ardından Kahire yönünde ilerleyişe geçmiştir. Gece Nil'in bir kıyısında kamp kurmuşlardır. Memluk ordusu da karşı kıyıdaki kampındadır. Sabaha karşı Haçlı ordusu öncü birlik komutanı Robert of Artois, ani bir baskın vermek amacıyla ordunun büyük kısmının nehri geçmesini beklemeden geçerek, Mansure'ye üç km. mesafedeki Eyyubi ordu karargahına çok hızlı bir şekilde şafakta saldırmıştır. Mısır askerleri silahlarını ellerine alamadan öldürülmüş, küçük bir kısmı Mansure'ye kaçabilmiştir. Robert bu başarıyı genişletip Mansure'ye yürümeye karar vererek Mısır kuvvetlerinin tamamını imha etmek için hızla Mansure'ye ilerlemiştir. Soğuk kanlılığını koruyan Baybars, baskında ölen komutan Fahreddin yerine komutayı ele almış, kaçan askerleri toplayıp komutası altına almış ve kenti savunmaya hazırlanmıştır. Baybars elindeki askerleri kentin merkezinde bizzat yerleştirerek gizlenmelerini emretmiş, bunu yaparken de kentin ana giriş kapısını açtırmıştır. Robert'in öncü kuvvetleri kent karşısına geldiklerinde Robert, kentin boşaltıldığını düşünmüş ve hızla kentin merkezine, iç kale surlarına doğru at sürmüşlerdir. Baybars'ın saldırı komutu vermesiyle dar sokak ve alanlarda dövüşemeyen Haçlı ağır süvarisi kıyıma uğratılmıştır. Çok azı yaya ya da atlı olarak şehirden kaçabilmeyi başardı. Fransa kralı IX. Louis'in kardeşi Robert, Guillaume de Sonnac gibi tanınmış Tapınak Şövalyesi ölenler arasındadır. Haçlı ordusunun büyük kısmı Mansure önlerine geldiğinde Baybars'ın 8-11 Şubat arasında art arda giriştiği huruç hareketleri ile onları püskürtmeyi başaramamıştır. Savunmada kalmış ve 5 Nisan 1250 tarihine kadar kenti başarıyla ve inatla savunmuştur. Sonuçta bu tarihte Haçlı ordusu Eyyubi ordusunun esas kuvvetlerinin de baskısıyla kuşatmayı kaldırmıştı. Sahile kadar geri çekilmeyi başaramamışlar ve Haçlı ordusunun tümü, komutanları Fransız kralı dahil olmak üzere pek çok Fransız soylusu esir alınmıştır.
Bu tarihlerde Mısır Eyyubi sultanı olan Muazzam Turanşah, memluk kuvvetlerinin söz konusu muharebedeki sonuç getirici çabalarını, onların beklendiği şekilde değerlendirmemiştir. Üstelik Turanşah'ın tahta geçmesinde memluklar onu desteklemişlerdi. Dahası babasının döneminden beri görev yapan memluk emirlerini görevlerinden alıp kendi yakınları atamaktadır. Memluk emirleri bu gelişmelerden doğal olarak fazlasıyla rahatsız olmaktaydılar. Sonuçta liderliğini Baybars'ın yaptığı bir grup Memluk subayı harekete geçerek Turanşah'ı bir suikast sonucu 30 Nisan 1250 tarihinde öldürmüştür. Böylece Mısır'da Eyyubi hanedanı hakimiyeti Turanşah'ın ölümüyle son bulmuştur.
Zaten güçlü durumda olan memluk emirleri artık devlet yönetimi üzerinde karar sahibidirler. Ancak sultan tayini için hepsi de gergindir. Hanedandan birinin değil de bir Memluk emirinin tahta geçmesi halk arasında huzursuzluk yaratacaktır. Sultan belirlenmesi üzerine Memluk emirleri bir süre görüştükten sonra Salih Eyyub’un eşi Şecerüddür’ü sultan seçmeye karar vermişlerdir. Bunda hanedandan birinin dul eşi olması, devlet işlerinden anlaması ve Memluklara yakın bir tutum izlemesi kuşkusuz etken olmuştur. Lakin kısa bir süre sonra bir kadının Müslüman bir toplumda hoş karşılanamayacağı anlaşılmıştır. Hem ülke halkı arasında, hem de diğer Müslüman ülke yöneticilerinden tepkiler yükselmeye başlamıştır. Özellikle Bağdat’taki Abbasi Mustasım Billâh’ın biraz ölçüsüz mektubu durumu içinden çıkılmaz hale getirmiştir. Halife mektubunda “İçinizde sultan olacak erkek yoksa size Bağdat’tan erkek göndereyim” demektedir. Bunun üzerine Şecerüddür Memluk emiri Aybeg ile evlenip tahtı ona bırakmıştır. Böylece devletin başına bir Memluk geçmiş, Memluk Devleti resmen kurulmuştur.
Aybeg'in Şecerüddür ile evlenerek Memluk tahtına oturması, Bahri Memluklar'ı rahatsız etmiştir. Salih Eyyub ailesine güçlü bağlılıkları olan bir grup memluk, Aybeg'in devletin başına Eyyubiler'den bir meliki getirmesini şiddetle tercih ediyorlardı. Sonuçta memluklar içinde Bahrim Memluklar ile Oğuz grubu arasında bir anlaşmazlık ortaya çıkmıştı. Aybeg'in kendine bağlı kölelerden bir memluk grubu oluşturması ve kendisine muhalefet eden Bahri Memlukları cezalandırması, bu memlukların Mısır dışına, Suriye'deki Eyyubi meliklerinin yanına, Kerek, Şam ve Filistin'e, 130 kadarı ise Anadolu Selçuklu'ya kaçmasına yol açmıştır. Bir süre sonra Aybeg'in, kendi pozisyonu için bir tehlike olarak gördüğü Memluk emiri Fariseddin Aktay'ı Seyfeddin Kutuz'a öldürtmesiyle Aktay'ın yandaşı olan kalabalık bir Memluk grubunu çok daha zor bir duruma düşürmüştür. Bir süredir Bahri Memlukları emiri olan Baybars, onlarla yaptığı bir toplantıda Aybeg'e karşı mücadele edilmesi gerektiğini anlatmış, ama çoğunluk tarafından desteklenmeyince Suriye Eyyubi sultanı Nasır Yusuf’a yazarak adamlarıyla birlikte emrine girmeyi önermiştir. Kabul edilince de Suriye’ye gitmiştir. Aybeg’in hamamda öldürülmesinde parmağı olduğu ileri sürülen Kutuz tahta hakim olmuş, oğuz ve Kıpçak memluklar arasında bir denge kurmuştur.
Baybars Suriye’de Nasır Yusuf’u Mısır’a saldırmaya teşvik ediyordu, bu arada kendi adamlarıyla Mısır hakimiyetindeki bölgelere talan akınlarında bulunmaktaydı. Aybeg, Abbasi halifesinden yardım istemiş, yardım göremeyince bir ordu hazırlayarak Suriye’ye göndermiştir. Nasır Yusuf ve Baybars yenilgiye uğramış, Abbasi halifesinin araya girmesiyle iki taraf arasında ateşkes sağlanmıştır. Bu antlaşmada Bahri Memlukların Mısır’a teslim edilmesi şartı bulunuyordu, diğer yandan Baybars’ın arası Nasır Yusuf’la açılmıştır. Bu yüzden Baybars Suriye’den ayrılarak Kerek (Ürdün'de bir bölge) naibinin himayesine girmiştir. Buradan aldığı bir takviye kuvvetiyle yakınlarda bir Mısır birliği üzerine gitmiş, fakat çatışmada yine yenilgiye uğramıştır. Mısır’da ise Aybeg Bahri Memluklar’a karşı tutumunu sürdürmekte, durumdan fazlasıyla rahatsız olan emirler ise Kerek’e, Baybars’ın yanına gitmektedir. Bir yandan da Aybeg’e karşı yürümek için Baybars’a baskı yapmaktadırlar. Baybars yine bir kısım takviyeler alarak Mısır üzerine yürümüştür. Aybeg ise Kutuz komutasında bir ordu sevk etmiş, Baybars bu kez de yenilgiye uğrayıp çekilmiştir. Kutuz, esir alınan Bahri Memlukları oyalanmadan kılıçtan geçirmiştir. Baybars ve yanındakiler bu kez de Kerek naibi tarafından kente alınmayınca tekrar Nasır Yusuf’a sığınmışlardır. Bahri Memlukları Aybeg’in baskısından kurtaran, Mısırlı tarihçi İbn Tağrıberdî tarafından “güzel, dindar ve akıllı bir kadın” olarak tanıtılan Şecerüddür olmuştur. Aybeg, hamamdayken görevlendirildiği bir adamı tarafından 1257 yılı içinde öldürülmüştür. Ne var ki hep desteklediği ve desteğini gördüğü Bahri Memluklar artık eski güçlerini yitirmişlerdi, Şecerüddür'ü korumayı başaramadılar ve bir süre sonra öldürüldü. Ardından Aybeg'e bağlı memluklar, onun 15 yaşındaki oğlunu tahta oturtmuşlar, yaşının küçük olması yüzünden Kutuz'u sultan naibi yapmışlardır. Çok geçmeden Kutuz genç sultanı ve annesini hapsettirmiş, ileri gelen Bahri Memluk emirlerini öldürtmüş ve tahta geçmiştir.
Moğollar 1258 yılında Bağdat'ı ele geçirerek Abbasi halifesi Müstasım ve ailesini öldürmüş, ardından yayılmaları Kuzey Suriye'ye kadar ilerlemişlerdi. Moğol istilası 1259 yılında Halep’i kuşatmış ve ele geçirmiştir. Daha sonra ilerleme yönünü 1260’da Mısır’a çevirmişlerdir. Nasır Yusuf’un ordusu ise Moğol ilerlemesini haber alınca dağılmıştır. Bu sırada Baybars, Sultan Kutuz’un savaş hazırlıkları içinde olduğunu öğrenmiş, haber göndererek emrine girmek istediğini bildirmiştir. Moğol yayılması karşısında sadece kendisine bağlı memluklarla tutunmasının olanaksız olduğunun, Bahri memlukları da seferber etmekten başka çaresi olmadığını anlayan Kutuz, onlar üzerinde güçlü bir otoritesi olduğunu bildiğ

Jül Sezar (Latince: Gaius Iulius Caesar, Latince telaffuz: [ˈɡajjʊs ˈjuːlɪ.ʊs ˈkae̯sar]; MÖ 12 Temmuz 100 - MÖ 15 Mart 44), Romalı asker ve Roma Cumhuriyeti'nin son diktatörü olan politik liderdir. Aynı zamanda iyi bir hatip ve güçlü bir yazar olan Sezar, dünya tarihinin en etkili insanlarından birisi olarak kabul edilir. Eylemleriyle Roma Cumhuriyeti'nin Roma İmparatorluğu'na dönüşmesinde ve evlatlığı Augustus'un ilk Roma imparatoru olmasını sağlayacak olayların başlamasında kritik bir rol oynamıştır.
Roma Senatosundaki optimates kliğine mensup muhalifleri Marcus Porcius Cato ve Marcus Calpurnius Bibulus'a karşı, populares kliğine mensup bir politikacı kimliğiyle, Marcus Licinius Crassus ve Gnaeus Pompeius Magnus'la birlikte gayri resmi olarak Roma politik yaşamına birkaç yıllığına yön verecek olan birinci üçlü yönetimi kurdu. Galya'yı fethederek Roma topraklarını Atlas Okyanusu'na kadar genişletti ve aynı zamanda MÖ 55 yılında Britanya'nın Romalılarca ilk işgalini gerçekleştirdi. Triumvirliğin yıkılmasıyla birlikte Pompey ve Senato ile arası açıldı. MÖ 49 yılında Lejyonlarının başında Rubicon nehrini geçmesiyle başlayan iç savaş sonucu Roma dünyasının tartışmasız hâkimi haline geldi.
Hükûmetin kontrolünü ele almasının ardından, Roma toplumu ve yönetimini kapsayan geniş bir reform hamlesi başlattı. Hayat boyu diktatör (dictator perpetuus) ilan edildi ve Cumhuriyet bürokrasisini merkezîleştirdi. Ancak Sezar'ın eski arkadaşlarından Marcus Junius Brutus'un önderliğindeki, Cumhuriyeti eski işleyişine kavuşturmayı hayal eden bir grup senatör tarafından MÖ 15 Mart 44 tarihinde öldürüldü. Suikastın ardından başlayan yeni bir iç savaş, vârisi Gaius Octavianus'un Roma dünyası üzerinde baskın bir otokratik güç haline gelmesine yol açtı. Sezar, suikastten iki yıl sonra, MÖ 42 yılında Senato tarafından resmen kutsanarak Roma tanrılarından biri ilan edildi. Ayrıca vasiyetiyle birlikte ölümünden sonra servetinin bir kısmını Roma halkına dağıttırdı ve her Roma vatandaşına 300.000 sestertius bıraktı.
Sezar'ın hayatı hakkındaki bilgilerin çoğu veya fazlası, askerî seferlerini anlattığı, kendisi tarafından yazılmış olan "Yorumlar" (Commentarii) adlı hatıralarından ve Cicero gibi politik rakiplerinin mektup ve söylevlerinden, Sallustius'un tarihsel yazılarından ve Catullus'un şiirleri gibi çağdaşı kaynaklardan elde edilmiştir. Hayatına dair pek çok ayrıntılı bilgi sonraki yüzyıllarda yaşamış olan Appian, Suetonius, Plutarkhos, Cassius Dio ve Strabon gibi tarihçiler tarafından aktarılmıştır.

Sezar, soylarının tanrıça Venüs'ün sözde oğlu Troyalı prens Aeneas'ın oğlu Iulus'tan geldiğini iddia eden ve patrici sınıfından bir aile olan Julia gens'ine mensuptur.
"Sezar" cognomen'i, Yaşlı Plinius'a göre sezaryenle doğmuş bir atasından gelir (Latince "kesmek" anlamına gelen caedo, caedere, cecidi, caesum fiilinden türemiştir). Historia Augusta'nın bu konu hakkındaki diğer üç iddiası ise sırasıyla şöyledir: İlki Sezar'ın saçının çok sık olması (Latince caesaries); diğeri gözlerinin parlak gri olması (Latince oculis caesiis); ya da savaşta bir fil öldürmüş olması (mağribi dilinde caesai) nedeniyle bu ünvanı almıştır. Sezar'ın bastırdığı sikkeler üzerinde fil bulunması adı geçen son iddiayı destekler niteliktedir.
Antik şecerelerine rağmen Julii Caesare'ler politik olarak etkili bir aile değildi ve mensuplarından sadece üçü konsül seçilebilmişti. Sezar'ın aynı adı taşıyan babası Cumhuriyetin seçimle iş başına gelen üst düzey magistraları arasında ikinci sırada yer alan praetorluk makamına kadar yükselme başarısı göstermiş, belki de ünlü kayınbiraderi Gaius Marius sayesinde Asya eyaleti valiliği yapmıştır. Annesi Aurelia Cotta birkaç konsül çıkarmış etkili bir aileden geliyordu. Sezar'ın vasisi olarak iyi bir hatip ve dil bilimci olan Galya kökenli Marcus Antonius Gnipho'nun atandığı bilinir. Sezar'ın her ikisinin de adı Julia olan iki kız kardeşi vardı. Sezar'ın çocukluğu ile ilgili kayıtlar çok azdır. Suetonius ve Plutarkhos'un biyografilerinde Sezar'ın hikâyesi birdenbire gençliğinden başlar ve her iki eserde de açılış paragrafları kayıptır.
Sezar'ın gelişim yıllarına tam bir kargaşa hâkimdi. Roma'nın müttefiklerine verilen Roma Yurttaşlığı hakkının geri alınmasının neden olduğu kargaşa, Roma ve İtalyan müttefikleri arasında Sosyal Savaş olarak adlandırılan bir savaşa neden olurken Pontuslu VI. Mithridates Roma'nın doğu eyaletlerini tehdit eder hale gelmişti. Roma siyaseti ana olarak iki hizip olarak bölünmüş, optimates adındaki birinci hizip Senato içerisinde aristokratik yönetimi savunurken, populares hizbi doğrudan seçimleri tercih etmekteydi. Sezar'ın amcası Marius, popularis hizbine mensupken rakibi Lucius Cornelius Sulla bir optimas idi. Hem Marius hem de Sulla Sosyal Savaş sırasında sivrilmişler, her ikisinin de Mithridates'e karşı yapılan seferi komuta etmek istemesine rağmen şans başlangıçta Sulla'ya gülmüştü. Ancak Sulla ordunun komutasını ele almak için şehir dışına çıktığında bir tribün tarafından geçirilen yasa ile komuta Marius'a tevdi edildi. Sulla'nın tepkisi ordusuyla Roma'ya dönmek ve komutanlığını ilan ederek Marius'u sürgüne göndermeyi denemek oldu ancak o sefere çıktığında Marius çoktan geçici bir ordunun başına geçmişti. Marius ve müttefiki Lucius Cornelius Cinna şehri ele geçirdi, Sulla "halk düşmanı" ilan edildi ve Marius'un birliklerinin Sulla'nın destekçilerinden intikamı kanlı oldu. Marius MÖ 86 yılının başlarında öldü ancak hizip etkin bir güç olarak kaldı.
MÖ 85 yılında, Sezar'ın babası bir sabah ayakkabılarını giyerken görünürde herhangi bir neden olmaksızın aniden ölünce  henüz on altı yaşında olan Sezar ailenin başına geçti. Ertesi yıl Marius'un tasfiyesi sırasında ölen eski Jüpiter yüksek rahibi Merula'nın yerine yeni Flamen Dialis olarak atandı. Ardından bu göreve seçilen kişilerin patrici olması zorunluluğuna ilaveten bu kişinin bir patrici ile evli olması gerektiği şeklindeki geleneği, çocukluğundan beri nişanlı olduğu varsıl bir Equestrian aileden gelen Cossutia adındaki kızdan ayrılarak Cinna'nın kızı Cornelia ile evlenmek suretiyle yıktı.
Mithridates ile barış yapan Sulla artık geri dönerek Marius'un destekçilerine karşı iç savaşa devam edebilirdi. Tüm İtalya boyunca süren çarpışmaların ardından MÖ 82 Kasım'ında yapılan Colline Geçidi Savaşını kazanarak Roma'yı ele geçirdi ve kendisini diktatör olarak atadı; her ne kadar bu makama atanan kişi geleneksel olarak sadece altı ay görev yapabilse de Sulla için bir limit belirlenmemişti. Marius'un heykelleri yıkıldı ve mezarı açılarak cesedi Tiber nehri'ne atıldı. Diğer rakibi Cinna ise askerlerinin isyanı sonucu zaten öldürülmüştü. Sulla'nın yasaklamalarının ardından politik düşmanlarının yüzlercesi öldürüldü ya da sürgüne gönderildi. Sezar, Marius'un yeğeni ve Cinna'nın damadı olarak artık hedefteydi. Önce amcasının kalan mirasından, ardından karısının çeyizinden ve son olarak rahiplik görevinden mahrum bırakıldı ancak karısından boşanmayı reddedince saklanmak için kaçmak zorunda kaldı. Kendisine yönelen tehditlerden, aralarında Sulla'nın destekçilerinin ve Vesta bakirelerinin de bulunduğu aile üyelerinin arabuluculuğu sayesinde, Sulla'nın isteksizce de olsa geri adım atmasıyla kurtulabildi. Sulla'nın "Sezar'da çok sayıda Marius gördüğünü" söylediği iddia edilir.

Sezar Roma'ya dönmek yerine orduya katıldı ve Asya'da Marcus Minucius Thermus ve Kilikya'da Servilius Sauricus'un emrinde görev yaptı. Midilli kuşatmasında gösterdiği üstün hizmetlerinden dolayı Corona Civica ile ödüllendirildi. Kral IV. Nikomedes'in donanmasına eşlik ederek güvenliğini sağlamak için gittiği Bitinya'da Kralın sarayında uzun süre kalınca tüm hayatı boyunca peşini bırakmayacak olan Nikomedes'le bir ilişki yaşadığı söylentileri ortaya çıktı. Rahiplik görevinden alınması ironik biçimde ona askerî bir kariyer yapmanın yolunu açmıştı; çünkü geleneklere göre bir Flamen Dialis'in atlara dokunması, kendi yatağından başka bir yatakta üç günden fazla ya da Roma dışında bir günden fazla uyuması ya da bir orduya doğru bakması yasaktı.
İki yıl diktatör olarak görev yapan Sulla MÖ 80 yılında istifa etti ve yeniden konsülar bir hükûmet kurup bir yıl konsül olarak görev yaptıktan sonra emekliye ayrıldı. Sezar sonradan Sulla'nın diktatörlük görevinden ayrılmasıyla alay edecek ve "Sulla politikanın abecesini bilmiyor" diyecekti. Sulla iki yıl sonra MÖ 78'de öldü ve cenazesi devlet töreniyle kaldırıldı. Sulla'nın öldüğünü duyan Sezar, kendisi için yeterince güvenli hale geldiğine inandığı Roma'ya geri döndü. Tüm mallarına el konulduğundan, Roma'nın dışında alt sınıftan insanların yaşadığı Subura'da mütevazı bir eve yerleşti. Sezar'ın geri dönüşü Marcus Aemilius Lepidus tarafından Sulla karşıtı bir darbe girişimi olarak değerlendirildi ancak Sezar Lepidus'un liderliğine güvenmediğinden bu plana katılmaktan kaçındı ve bunun yerine yeniden avukatlık yapmaya başladı. Olağanüstü hitabetine eşlik eden heyecanlı jestleri, ince sesi, irtikâp ve yolsuzluk'tan adı çıkmış eski valilerin ceza davalarındaki insafsızlığı sayesinde tanınan biri haline geldi. Retoriğini mükemmelleştirmek amacıyla MÖ 75 yılında Cicero'yu da eğitmiş olan Apollonius Molon'un yanına, Rodos'a gitti.
Sezar Ege Denizi'ni geçerken Kilikyalı korsanlar tarafından kaçırıldı ve Oniki Ada'lardan biri olan küçük Farmakos adasında tutsak edildi. Esareti boyunca gururlu bir tavır sergiledi. Korsanlar fidye olarak yirmi talent altın istemeye karar verince, Sezar elli talent altın istemeleri konusunda ısrar etti. Fidyenin ödenmesinden sonra serbest bırakılan Sezar bir donanma topladı ve korsanları kovalayarak yakaladıktan sonra Bergama'ya hapsetti. Asya eyaleti valisi korsanları idam etmeyi reddederek onları köle olarak satmayı tercih etti ancak Sezar kıyıya geri döndü ve tutsak olduğu zaman söz verdiği gibi korsanları çarmıha gerdirdi. Ardından Rodos'a doğru yelken açtı ancak bir süre sonra Pontus'tan gelen işgal tehdidine karşı koymak için orduya geri çağrıldı.
Roma'ya dönüşünde, Roma politik yaşamında cursus honorum'un ilk basamağı olan tribü

Kadı Burhâneddin (8 Ocak 1345, Kayseri - Temmuz 1398, Sivas), Türk devlet adamı, alim ve Azerbaycan edebiyatı ve Divan edebiyatı şairi. Anadolu'daki Eretna Beyliği'nde vezirlik yapmıştır. 1381 yılında Eretna topraklarını ele geçirerek kendi adıyla devletini kurarak kendisini sultan ilan etmiştir. Yaygın olarak, ilk mesleği olan İslami yargıçlık görevini belirten "Kadı" ünvanıyla anılır.
Beyliğinin bağımsızlığını koruyabilmek için Osmanlılar, Memlükler, Karamanoğulları ve Akkoyunlular ile 18 yıl boyunca mücadele etmiştir. Şiirlerini, modern Azerbaycan Türkçesine oldukça yakın bir dille kaleme almıştır. Türkçe şiirlerinin yanı sıra Farsça ve Arapça da yazmış, ayrıca İslam hukuku üzerine çalışmalar yapmıştır. Divanı, Türk diliyle yazılmış ilk divan olarak kabul edilir. Kadı Burhaneddin, modern Azerbaycan ve Türk edebiyatının kurucularından biri olarak görülmekte olup, özellikle Azerbaycan Türkçesinde şiirin gelişiminde önemli bir rol oynamıştır.
7 Mayıs 2019 tarihinde, Kadı Burhaneddin'in eserleri, Azerbaycan Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu'nun 211 sayılı kararıyla, Azerbaycan Cumhuriyeti'nde kamu malı olarak ilan edilmiştir.

Asıl ismi Burhaneddin Ahmed'dir. 8 Ocak 1345 (Hicri 3 Ramazan 745) tarihinde Kayseri'de dünyaya geldi. XIII. yüzyıl başlarında Harezm'den Anadolu'ya göç edip önce Kastamonu'ya, sonra Kayseri'ye yerleşen Oğuzlar'ın Salur boyuna mensup bir aileden gelmektedir. Kadı Burhaneddin'in yaşadığı dönemde ona yakın olan ve onun Farsça "Bezm u Rezm" adlı biyografisini ve hükümdarlık döneminin tarihini yazan "Aziz bin Erdeşir-i Esterabadi", isimleri bilinen tüm cetlerinin alim-kadı olduklarını bildirmektedir.
Babası Kayseri Kadısı görevinde bulunan Şemseddin Mehmed idi. Annesi, Anadolu Selçuklular devletinde ileri gelen bir devlet adamı olan Celâleddin Mahmud Müstevfî'nin oğlu Abdullah Çelebi'nin kızı olup Anadolu Selçuklu Devleti Sultanı II. Gıyaseddin Keyhüsrev'in akrabası idi. Dulkadiroğlu Beyi Süli Bey'in kızlarından biriyle evlenmiştir. 
Kadı Burhaneddin eğitimine 4 yaşında iken babasının yanında başlamış; kısa sürede Arapça ve Farsçayı öğrenmiş ve devrin orta eğitim kurumlarında okunan lûgat, sarf, nahif, maânî, beyan, arûz, hesap, mantık ve hikmet gibi bilimleri bilir duruma gelmiş, hatta öğretmenlik yapmaya başlamıştır. 1358 yılında 14 yaşında iken babası ile birlikte Mısır'a gitmiştir. Orada öğrenimine devamla fıkıh, usûl-i fıkıh, ferâiz, hadis, tefsir, heyet ve tıp gibi bilim derslerini takip ederek dört mezhep (Hanefî, Şâfiî, Mâlikî, Hanbelî) hakkında bilgi edinmiştir. 1362 yılında Şam'a geçip; orada 1,5 yıl Mevlânâ Kutbedin Râzi'nin derslerine devam etmiştir. Oradan babası ile hacca gitmiş; Hicaz'dan dönerken babasını kaybetmiştir. 1 yıl Halep'te kalıp orada öğrenimini sürdürmüştür.
Burhaneddin 1364 yılında Kayseri'ye dönmüştür. Kayseri o zaman Selçuklu Devleti'nin yıkılmasından sonra kurulan ufak beyliklerden biri olan Sivas ve çevresinde kurulmuş olan Eretna Beyliği idaresi altındaydı ve hükümdar Giyasettin Mehmed Bey'di. Burhaneddin, babasının eski görevine tayin edilmede güçlük çekmiş ama 1365 yılında hükümdar Eretnaoğullarından Giyasettin Mehmed Bey tarafından Kayseri Kadısı olarak göreve atanmıştır. Kadı Burhaneddin bu hükümdarın yakın danışmanlığını yapmış ve kızı ile evlenip damadı olmuştur. Kısa süre sonra Giyasettin Mehmed'in öldürülmesiyle Eretna Beyliği hükümdarlığına oğlu Alâeddin Ali Bey geçmişti. Kadı Burhaneddin, başında olan eniştesi Alâeddin Ali Bey hükümdarlığı zamanında da giderek politik güç kazanarak kadılık görevine devam etmiş ve 1378'de vezirlik görevini yüklenmiştir. Kadı ve vezir olarak haksever tutumu, başarılı hükümleri ve adaletli idaresi ile halka kendini sevdirmiştir.
1381'de Alâeddin Ali Bey vebadan ölmüş ve Eretna Beyliği hükümdarlık tahtı 7 yaşındaki oğluna kalmıştır. Önce emirlerden Kılıç Aslan devlet naipliğine getirilmiştir ama emirler arasındaki siyasi güç rekabeti sürekli karışıklıklar ortaya çıkarmıştır. Kadı Burhaneddin, halkın da isteği ve ısrarı üzerine, beyliğin bu zayıflığından istifade edip 1381'de naip Kılıç Aslan'ı öldürüp onun yerine beylik naibi olmuştur.
Hemen sonra, aynı yıl 1381'de Sivas'ta istiklalini ilan ederek kendi adına hutbe okutup Sultanlık makamına geçip Kadı Burhaneddin Devleti adını taşıyan bir devlet kurmuştur. Bu devletin hükümdarlık makamında 18 yıl hüküm sürmüştür. Bir yandan kendi devletinin iç bütünlüğünü sağlayıcı politikalarla uğraşırken diğer taraftan komşu beylik ve devletler olan Akkoyunlular, Osmanlılar ve Memlûklular Devleti ile uğraşmak zorunda kalmıştır.
1392'de Kastamonu seferine çıkan Osmanlı Padişahı I. Bayezid'in eyalet askerinden kurulu öncü ordusu I. Bayezid'in büyük oğlu olan Şehzade Ertuğrul komutası altında, Kadı Burhaneddin'in askerî güçleri ile Çorum yakınlarında Kırkdilim mevkiinde savaşa girişmiş; Osmanlı ordusu yenik düşmüş ve Şehzade Ertuğrul bu savaşta ölmüştür. Bu galibiyetten sonra Kadı Burhaneddin'in Moğol asıllı akıncı kuvvetleri Osmanlı topraklarını talana başlamıştır. Yıldırım Bayezid, Macar saldırılarını önlemek maksadıyla Rumeli'ye gitmek zorunda kaldığı için, 1393 baharında Anadolu geniş bir savaş ortamına dönmüştür. Türkmen Beyleri ve kent hakimleri, ya Yıldırım ya da Kadı Burhaneddin odaklı bağlaşmalar kurmuşlar ve yer yer savaş haline geçmişlerdir. 1393'te Yıldırım'ın Amasya, Merzifon, Turhal ve Tokat kalelerini fethi ve bu bölgeye büyük yetkilerle oğlu Mehmed Çelebi'yi vali tayin etmesi sonucu bir barış dengesi sağlanabilmiştir.
Kadı Burhaneddin, kendisine isyan eden yeğeni Şeyh Müeyyed'i, Akkoyunlu hükümdarı Kara Yülük Osman Bey'le yapmış olduğu anlaşmaya uymayarak öldürmesi üzerine, 1398 yılında Akkoyunlu hükümdarı Kara Yülük Osman Bey ile savaşa girişmiş; bu savaşı kaybedip esir düşmüş ve Temmuz 1398'de öldürülmüştür. Kadı Burhaneddin Devleti de onun öldürülmesiyle birlikte son bulmuştur.

Kadı Burhaneddin Türbesi Sivas merkezde Kadıburhaneddin Mahallesi'nde bir park içerisinde bulunmaktadır. 1965 yılında dönemin valisi olan Ahmet Vefik Kitapçıgil tarafından yaptırılmıştır. Kesme taştan dört sütun üzerinde tek kubbesi bulunan bir yapıdır. Baldaken tarzında inşa edilmiştir. Mahalle sakinlerince huzursuz evliliklerde eşlerin ayrılmadan önce bu türbeye ayrı ayrı gelip (veya bir yakınlarınca getirilip) dua ettikleri anlatılmaktadır. Türbenin dört tarafının duvarla örülerek kapalı bir mekana dönüştürüldüğü ama çeştli belirtilerle bunun mezardaki veli kişi tarafından istenmediğinin anlaşılması üzerine tekrar duvarların kaldırıldığı da söylenmektedir. Bazı mahalle sakinlerinin yanından geçerken türbeye selam verdiklerine tanık olunur. Türbenin hemen yanında yine aynı adı taşıyan Kadı Burhaneddin İlköğretim okulu yer alır. (Bu okulun adı 2018 yılında değiştirilmiş olsa da mahallede ve hatta daha geniş bir çevrede bu isimle bilinmektedir.)

Kadı Burhaneddin siyasal uğraşları yanında edebiyat ve özellikle şiir ile yakından meşgul olmuş ve özellikle gazel, tuyuğ ve rubailerden oluşan büyük bir Divan ortaya çıkarmıştır. Türk edebiyatında aruz veznini Türkçeye uygulayıp divan şiirinin ortaya çıkması sürecine öncülük etmiştir. Gazelleri ve tuyuğları ile ün kazanmıştır. Tuyuğ şeklini divan edebiyatına getiren Kadı Burhaneddin olmuştur. Gazellerinin gayet içten ve aşıkane oldukları görülür. Lirik şiirlerinde cesaret göze çarpar ve bu yönüyle de klasik şiirden ayrılır. Aşk şiirlerinin yanı sıra din ve tasavvuf ile ilgili şiirleri de vardır. Şiirlerinde ne mahlası ne de adı bulunmaktadır.
600 sayfa tutan bir divanı dolduracak kadar şiir yazmıştır. Bu divanında 1500 gazel, 119 tuyuğ ve 20 rubai bulunmaktadır ama hiç kasidesi bulunmamaktadır.
İran şiirini çok iyi bilen Kadı Burhaneddin divan şiirinin öğelerini Türkçeye mal etmede emeği geçen baş Türk şairlerdendir. Divan şiirinin ilk Türkçe örneklerini veren bir şair olarak Türkçeyi aruza uydurmakta güçlük çektiği görülür. Bu aruz vezin eksikliği o kadar önemlidir ki Kadı Burhaneddin'in şiirlerinin çoğunda kullanılan vezni tayin etmek güç ve hatta bazılarında imkânsız olur. Ancak bu eksiklik XIV. yüzyıl Türk divan edebiyatına katkısı bulunan şairlerin neredeyse hepsinde görülmektedir. Kadı Burhaneddin bu müşkülatını, canlı ve samimi edası ile giderir. Günlük konuşma dilini de şiirlerinde kullanması onun şiirlerine ayrı bir özellik verir. Edebî sanatlara, özellikle cinasa düşkündür. Bazı şiirlerinde tasavvuf izleri gayet açıkça görülmekle beraber Kadı Burhaneddin'i bir sûfî ve mutasavvıf bir şair olarak dünya işlerinden el etek çekmiş bir kişi saymak doğru olmaz. Kadı Burhaneddin'in gerçek yaşamında zevk ve safa alemleri düzenlediği bilinmektedir. Kadı Burhaneddin esas itibarıyla beşeri, maddi aşkı işlemiş ve maceracı, dövüşçü, savaşçı hayatının ve ruhunun izleri çok bariz olarak şiirlerinde yansımıştır. Doğayla ilgili tasvirler yapmış ve genellikle hayatını anlatmıştır.

Özün eş-şeyh bilen serdar boler
Enel-Hak diyen berdar boler
Yiğit oldur ger Hakk için baş oynaya
Döşekde ölen murdar boler.

Hakka şükür koçlarun devrânıdur.
Cümle âlem bu demün hayrânıdur.
Gün batardan gün toğan yire değün.
Işk erinün bir nefes seyrânidur.

Gönülüme ben didüm ki kandesin,
Gamzesinün oklarıyla kandesin
Gisusiyle bende düşdüm dir gönül,
Didüm ana nola çünkü bendesin
N'ola öpdüm gözüme sürdüm seni,
Sen dahi âlemde bir turvendesin
Bendesin sen bendeyim ben tapuna,
Bendeyim ben nice ki sen bendesin
Gözlerüm giryan ü biryândur gönül,
Leblerüm şekker özün pür-handesin

 Kadı Burhaneddin Divanı Yeni Tıpkıbasım (2019) Hazırlayan: Hatice Özdil, Bitlis Eren Üniversitesi Yayınları, Ankara. (British Library'de bulunun yegane nüsha aslına uygun ölçüde ve kalitede tıpkıbasım olarak hazırlanmıştır.)

Cengiz, Halil Erdoğan (1972), Divan Şiiri Antolojisi, Ankara: Bilgi Yayınevi.
Soysal, M. Orhan: (2002) Eski Türk Edebiyatı Metinleri, Ankara: Millî Eğitim Basımevi,.
Yücel, Yaşar (1989) Anadolu Beylikleri Hakkında Araştırmalar. Cilt:2 say. 36-230  Ankara
Hakkı Devrim  (15 Mayıs 2008) Köşe yazısı ("Bir Mısra" başlığı için). Radikal Gazetesi,
Alpaslan, Ali (1977), Kadı Burhaneddin Divanı’nda

Kayseray, 1 Ağustos 2009 tarihinde Kayseri'de hizmete başlayan bir tramvay sistemidir.
Kayseray'ın ilk etap çalışmaları 2004 yılında başlamıştır. 17,5 km'lik 28 istasyona sahip ilk etap, Organize Sanayi-Doğu Terminali 1 Ağustos 2009 tarihinde işletmeye açılmıştır. İkinci etap olan İldem-Doğu Terminali hattı çalışmaları Mart 2012'de başlamıştır. Hat Ekim 2013'te hizmete girmiştir. Böylelikle tramvay hattı İldem-Beyazşehir hattıyla şehrin doğusuna uzatılmıştır. Hat uzunluğu 27 km'ye, istasyon sayısı da 43'e yükselmiştir. 3. etap olan Talas - İpeksaray Kavşağı çalışmaları da Mart 2012'de başlamıştır. 14 Şubat 2014'te üçüncü etap Üniversite kısmı, Ekim 2014'te Başbakan Ahmet Davutoğlu'nun katıldığı açılışla Talas Hattı hizmete girmiştir. Tüm etapların tamamlanmasıyla hat uzunluğu 34 km'ye, istasyon sayısı da 55'e yükselmiştir.
Dördüncü etap Anafartalar - Şehir Hastanesi - Kumsmall AVM hattının temeli 21 Kasım 2020 tarihinde atılmıştır. 2 Mart 2023 tarihinde hizmete girmiştir. 11 istasyonlu hattın uzunluğu 7 km'dir.
Beşinci etap Talas - Anayurt hattının ihalesi 30 Aralık 2020'de yapılmıştır. 28 Ekim 2023 tarihinde hizmete alınan etabın uzunluğu 5.5 km'dir. Bu hatla birlikte Kayseri'deki toplam raylı sistem uzunluğu 46 km'ye çıkmıştır. Plan aşamasındaki Anayurt'tan YHT Garına ve Kumsmall AVM'ye ve Havalimanına bağlanacak olan 13,4 km uzunluğunda diğer hatlarla bütünleşik bir hat planlanmaktadır. Bu hattın 1,9 km'si Havalimanı Kılçık Hattı olacaktır. Kent Meydanı'nın da altından geçecek olan 4,6 km'lik bir tünel planlanmaktadır.
Anayurt'tan YHT Garına kadar olacak orta vadeli proje tamamlandıktan sonra, uzun vadeli Erkilet hattı uzatma projesi ve Kadir Has Kongre Merkezi - Bekir Yıldız Bulvarı hattının yapılması planlanmaktadır.
Toplam 75 istasyon bulunan raylı sistem hattında sabah 06.00'dan gece 00.00'a kadar belirli aralıklarla sefer düzenlenmektedir. Tramvaylara binişte Kart38 kullanılmaktadır.

Gün içerisinde sefer sıklığı saatlere göre değişiklik göstermektedir.

Kayseri'deki ilk tramvay hattıdır. Çalışmaları 2004 yılında başlayan hattın ilk etabı Organize Sanayi - Doğu Terminali arası 2009 yılında işletmeye alınmıştır. İkinci etabı ise 2013 yılında Doğu Garajı - İldem arası hizmete alınmıştır. 27 km uzunluğundaki hatta 43 istasyon bulunmaktadır. Hattın sefer süresi 70 dakika olup ilk sefer en erken saat 05.20'de başlamakta ve son fer en geç 00.40'da bitmektedir. Hattın her iki ucunda da depo sahaları bulunmaktadır. 

2012 yılında mevcut tramvay hattından bir kılçık şeklinde ayrılarak inşaat çalışmaları başlamıştır. Şubat 2014'te Üniversite etabı, Ekim 2014'te ise Talas etabı tammalanmıştır. Bu sayede Cumhuriyet Meydanı - Talas tramvayı hizmete alınmıştır. 10 km uzunluğundaki hatta 18 istasyon bulunmaktadır. Hattın sefer süresi 30 dakika olup ilk sefer en erken saat 06.00'da başlamakta ve son fer en geç 00.06'da bitmektedir. 

2020 yılında Anafartalar - Kumsmall AVM etabının temeli atılmıştır. Mart 2023'te Kumsmall AVM etabı tamamlanmış ve İLDEM-5'e kadar işletilerek Kumsmall AVM - İldem 5 olarak hizmete alınmıştır. 30 km uzunluğundaki hatta 49 istasyon bulunmaktadır. Hattın sefer süresi 84 dakika olup ilk sefer en erken saat 05:45'te başlamakta ve son fer en geç 00.53'te bitmektedir. Hattın Kumsmall AVM'den sonra inşaat aşmasındaki Kayseri YHT Garı'na ve Erkilet Havalimanı'na uzatılması planlanmaktadır.

2020 yılında Talas tramvay hattından bir kılçık şeklinde ayrılarak inşaat çalışmaları başlamıştır. 28 Ekim 2023'te dönemin Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Mehmet Özhaseki'nin ilk sürüşü yaptığı seferle birlikte hem test sürüşü hem de açılışı yapılmıştır. 9,7 km uzunluğundaki hatta 18 istasyon bulunmaktadır. Hattın sefer süresi 29 dakika olup ilk sefer en erken saat 05.52'de başlamakta ve son fer en geç 23.24'te bitmektedir. Hattın son istasyonundan sonra tek hat üzerinden manevra yapmayı ve hat değiştirmeyi sağlayan kuyruk tüneli bulunmaktadır.

Tüm hatlar ortak altyapıyı, trenleri ve istasyonları kullanmaktadır. Özellikle Cumhuriyet Meydanı ile Tuna İstasyonları arasında tüm hatlar (T1, T2, T3 ve T4) arasında aktarma imkanı bulunmaktadır. T1 ve T3 hatları içinse Anafartalar ve İldem 5 arasında aktarma imkanı bulunmaktadır. T2 ve T4 hatları içinse Sema Yazar Parkı ve Şehit Mustafa Şimşek istasyonlarında aktarma imkanı bulunmaktadır.

İlk araçlar İtalyan menşeli AnsaldoBreda (yeni adıyla Hitachi Sirio) tarafından üretilmişti. 22 tramvaylık filo daha sonra toplam 38'e çıkarıldı. Mevcut filoyu büyütmek için Ağustos 2014'te Türk tramvay üreticisi Bozankaya'dan 30 ek tramvay siparişi verildi. İlk tramvay treni Mart 2016'da teslim edildi. 42 milyon Euro değerinde 30 adet tramvay aracı, 35 m uzunluğunda ve beş bölümden oluşmaktadır. Sipariş edilen araçların tamamı ise Nisan 2017'de hizmete girdi. Yapılan satın alımlar sonucu araç filosunda 38 Ansaldo Breda Sirio ve 31 Bozankaya üretimi olmak üzere toplam 69 adet araç bulunmaktadır.

2015-2017 yılları arasında Gaziantep Tramvayı'ndan, Kayseray'a 8 Alstom TFS (başlangıçta Rouen'da kullanılan) tramvay ödünç verildi.

Resmî site

Kayseri, Türkiye'nin bir ilidir. İdari merkezi Kayseri şehridir. Türkiye'nin toplam nüfus bakımından en kalabalık 15., yüz ölçümü olarak en büyük 8. ilidir.
Orta Kızılırmak Bölümünde, Erciyes Dağı'nın eteklerinde bir ildir. Kuzey ve kuzeybatıda Yozgat, kuzey ve kuzeydoğuda Sivas, doğuda Kahramanmaraş, güneyde Adana, güneybatıda Niğde, batıda ise Nevşehir illeriyle çevrilidir.
Kayseri'nin trafik plaka kodu 38'dir.

Kayseri, İç Anadolu’nun güney bölümü ile Toros Dağları'nın birbirine yaklaştığı bir yerde Orta Kızılırmak bölümünde yer alır. 37 derece 45 dakika ile 38 derece 18 dakika kuzey enlemleri ve 34 derece 56 dakika ile 36 derece 58 dakika doğu boylamları arasında bulunmaktadır. Doğu ve kuzeydoğusu Sivas, kuzeyi Yozgat, batısı Nevşehir, güneybatısı Niğde, güneyi ise Adana ve Kahramanmaraş illeri ile çevrilidir. Kayseri’nin deniz seviyesinden yüksekliği 1.054 metredir. 1929 yılında yapılan Haydarpaşa - Kars demiryolu idari sınırlarından geçmektedir.

Güncel Nüfus Değerleri (TÜİK 9 Şubat 2026 verileri)
Kayseri il nüfusu: 1.458.991 (2025 sonu). İlin yüzölçümü 16.969 km2dir. İlde km2ye 86 kişi düşmektedir. (Yoğunluğun en fazla olduğu ilçe: 888 kişi ile Melikgazi'dir.)
İlde yıllık nüfus artış oranı %0,45 olmuştur. Nüfus artış oranı en yüksek ve en düşük ilçeler: Hacılar (%3,25) - Sarız (-%6,50)
9 Şubat 2026 TÜİK verilerine göre 16 ilçe ve belediye, bu belediyelerde toplam 711 mahalle bulunmaktadır.

İllerin sosyo-ekonomik gelişmişliklerinin takip edildiği indekse göre Kayseri 1996 yılında 15. sıradayken, en son 2003 yılında hazırlanan ve 2004 Mayıs'ında yayımlanan indekste ise 19.dur. Sıra değişimi -4'tür. Her iki indeks çalışmasında da Kayseri, 2. derece gelişmiş iller arasında yer almıştır.

Sanayi siteleri ve büyük organize sanayi bölgeleri sanayi sektörünün altyapısı olarak değerlendirilebilir. Kayseri'de KSS kapsamında 3500'e yakın iş yeri yapılmıştır. İlde 8 KSS faaliyet göstermektedir. Kayseri'de 3 organize sanayi bölgesi bulunmaktadır. 1. Organize Sanayi Bölgesi dışındaki Mimarsinan Organize Sanayi ve İncesu Organize Sanayi bölgeleri 2005 yılında faaliyete başlamıştır. Sanayi altyapısı çerçevesinde Kayseri Serbest Bölgesi de önemli bir yere sahiptir. Kayseri Serbest Bölgesi, Türkiye'nin en büyük serbest bölgesi alanına sahiptir. Kayseri Serbest Bölgesinde 2007 yılı verilerine göre yaklaşık 43 tesis faaliyet göstermektedir. Kayseri 1. Organize Sanayi Bölgesinde 2006 yılı itibarıyla 711 sanayi tesisi bulunmaktadır. Bu rakam 2013'te 816'ya ulaşmıştır.

Kayseri maden varlığı açısından zengin sayılabilecek bir ildir. Kayseri'nin maden ve diğer yer altı zenginlikleri şu şekildedir:
Asbest, altın, bakır, kurşun, çinko, demir, diyatomit, fosfat, jips, kaolen, krom, kum-çakıl, manganez, mermer, tuğla-kiremit ve turba.
Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından yayınlanan bir rapora göre şehir merkezine 65 km uzaklıkta, Himmetdede beldesinde, 28,2 milyon ton altın rezervi bulunduğu belirtilmiştir.

Kayseri, orman potansiyeli bakımından zengin değildir. Türkiye orman varlığının %0,5'i Kayseri'dedir. Kayseri'de 22.000 hektar normal ve 85.000 hektar bozuk olmak üzere 107.000 hektar orman arazisi bulunmaktadır.
Orman yapısının zayıflığı orman ürünleri üretimini de sınırlamaktadır.

Tarım; Kayseri ekonomisinde sanayi, ticaret, ulaştırma sektörlerinden sonra gelmektedir. 671.000 hektar arazi tarımda kullanılmaktadır. Bu miktar il topraklarının yaklaşık %36'sına karşılık gelmektedir. İl sanayisinin %13'ü tarım dışı, %6'sı çayır-mera, %41'i orman fundalıktır. Tarım arazisinin %48'i tahıl ekimine ayrılmakta %42'si ise nadasa bırakılmaktadır. Kalanı baklagillere, endüstriyel bitkilere, yağlı tohumlara, yumru bitkilere, sebzelere ve meyveciliğe ayrılmıştır.
607.000 hektar sulanabilir arazinin 150.000 hektarı ekonomik olarak sulanabilmektedir. Sulama kapasitesi artarken sulu tarımda verim 5-6 kat artacağından sulama projeleri inşaatları sürdürülmektedir.

Kayseri'de küçükbaş ve büyükbaş hayvancılık Türkiye ortalamasına yakın olup küçükbaş potansiyeli büyükbaş potansiyeline göre daha fazla gelişmiş durumdadır. Kanatlı hayvan varlığı Türkiye ortalamasının iki katı seviyesindedir. Kayseri'nin Akkışla ilçesinde resmî rakamlarla 110.000 küçükbaş, 13.000 büyükbaş hayvan bulunmaktadır ki bu da nüfusu 7.000 olan bir ilçe için büyük rakamlardır.
Kayseri'de üretilen hayvansal ürünler içerisinde parasal değer olarak ilk sırayı et, ikinci sırayı süt, üçüncü sırayı da yumurta almaktadır. Beyaz et dördüncü ana üründür.
2024 tarihi itibari ile 5000 tona yakın Türk Somonu ihraç edilen Kayseri'de, aynı zamanda Türkiye alabalık yavru ihtiyacının da %40'ı karşılanmaktadır.

Kayseri ticaretinin ve ekonomisinin tarihi milattan öncesine dayanmaktadır. Şehrin isminin Mazaka olarak anıldığı dönemlerde, dünyada ekonominin ve ticaretin tek merkeziydi. Yeni keşfedilen belgelere göre de Türkiye ve dünyada ilk organize sanayi Kayseri'de Bacıyan-ı Rum (Ahi Evren)'in kurduğu Anadolu Bacıları) tarafından kurulmuştur. Bu bilgi, Bacıyan-ı Rum belgeselinin çekimlerini de Kayseri'de yapan, yapımcısı Nuh Mete Deniz tarafından belge ile belgelenmiş ve bilim adamlarına sunulmuştur. Aynı şekilde gerek sanayileşme ve kentleşme olgularıyla olan iki yönlü bağlantısı ve gerekse yarattığı gelir ve istihdam açısından Kayseri çok önemli bir ildir. Sanayi yapısı ile tarım ve hayvancılık potansiyeli Kayseri'deki mevcut ticari hayatın gelişmesinde önemli bir yer tutmaktadır.
Kayseri'nin sanayi üretim kapasitesi ve çeşitliliği dış ticareti de geliştirmiştir. Takribi iki milyar dolar ihracat gerçekleştirilmektedir. İlde 20.000'i aşkın ticaretle uğraşan iş yeri vardır. Ayrıca Kayseri'de bankacılık da gelişmiştir.

Büyükşehir illerinde merkezi yönetim, vali, il müdürleri ve il danışma kurulundan oluşur.
Kayseri, bir büyükşehirdir. Bu özelliğine göre yönetimi belirlenmiştir. Protokolde ilk sırada yer alan vali, merkezi yönetimi temsil eder ve cumhurbaşkanı tarafından atanır.
Büyükşehir yapılan illerde, İl Genel Meclisi, yetki ve görevlerini Büyükşehir Belediye Meclisi'ne devretmiş ve kaldırılmıştır.
Kayseri Valisi, 1978 Gebze doğumlu Gökmen Çiçek, 12.5.2022/209 sayılı kararla  Afyonkarahisar Valisi iken atanmıştır.
Vali ve kaymakamlara ait bilgiler Kayseri'nin ilçeleri sayfasında gösterilmiştir.

Büyükşehir belediyelerinde yerel yönetim; büyükşehir belediye başkanı, büyükşehir belediye meclisi ve büyükşehir belediye encümeninden oluşur.
Yerel yönetimi temsil eden Büyükşehir Belediye Başkanı, ildeki tüm seçmenlerin oy çokluğu ile seçilir. Yerel seçimlerde İlçe Belediye Başkanı ve İlçe Belediye Meclisi için de oy kullanılarak ilçelerin belediye meclisleri oluşur. İlçe Belediye meclislerinden alınan üyelerle (başkan kontenjanı, ilçe nüfusu ve parti oy oranına göre) de Büyükşehir Belediye Meclisi oluşur. Bu mecliste ilçe belediye başkanları da yer alır. Meclisin başkanı Büyükşehir Belediye Başkanı'dır.
Büyükşehir belediye encümeni, belediye başkanının başkanlığında, belediye meclisinin kendi üyeleri arasından bir yıl için gizli oyla seçeceği beş üye ile biri genel sekreter, biri malî hizmetler birim amiri olmak üzere belediye başkanının her yıl birim amirleri arasından seçeceği beş üyeden oluşur. (5216 saylı kanun 16.madde)
Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı, 1953 Develi doğumlu Dr. Memduh Büyükkılıç (AK Parti), 31 Mart 2019 yerel seçimlerinde %63,39 ve 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde %38,61 oy oranıyla seçilmiştir
İlçe belediyeleri, 2024 Türkiye Yerel Seçimleri'ne göre, dört değişik parti tarafından yönetilmektedir. Bu ilçelerden 8'si AK Parti, 4'ü CHP'li, 3'ü MHP'li, 1'i İyi Parti'li  belediye başkanıdır.
Kayseri Büyükşehir Belediye Meclisi üye sayısı 70'dir. Üye yapısı Büyükşehir Belediye Başkanı, 16 ilçe belediye başkanı ve 53 üyeden oluşmaktadır. 2024 yerel seçimleri sonuçlarına göre meclis üyelerinin 33'ü AK Parti, 11'i, MHP, 9'u CHP, 6'sı YRP, 5'i İYİ Parti, 2'si BBP'lidir Bir önceki seçim olan 2019 Türkiye yerel seçimleri'nde ise meclis 47'si AK Parti, 3'ü CHP, 15'i, MHP, 4'ü İYİ Parti, 1'i BBP'li üyeden oluşmaktaydı.

Mantı,
pastırma,
sucuk,
sucuk içi, çemen, fırınağzı, pöç, Kayseri Ketesi, yağ mantısı, Pehli, yağlama (Şebit Mantısı)'dır. Kabak çiçeği dolması ile içli köfte de yapılır, yöre sarımsak ve baharatlı yemekleri ile tanınır. Ayrıca Nevzine tatlısı da Kayseri'ye özgü bir tatlı çeşididir.

Kayseri, Mimar Sinan'ın memleketi olarak mimaride olduğu kadar taş ve ahşap oymacılığında da oldukça ileridir. Sinan'dan önce 1238 yılında Selçuklu hükümdarı I. Alaeddin Keykubad'ın karısı Mahperi Hatun tarafından yaptırılan Hunat Camii ve Külliyesi'nin taş ve ahşap işlemeciliği orijinal halini korumaktadır. Ortasındaki kubbesi ve minaresi sonradan inşa edilen külliyenin doğu ve batısındaki tac kapıları Selçuklu taş işçiliğinin en güzel örneklerindendir. Hunat Camii Külliyesi sağlam kesme taş işçiliği ve kaleyi andıran duvarlarıyla dikkati çeker. 2006'da Kayseri'nin çeşitli yerleşim yerleri gezilerek kataloglama çalışması yapılmış ve 1'i  çini, 3'ü  ahşap  kaplama, 6'sı  alçı, 60'ı  taş  malzemeden  yapılmış toplam 70 adet mihrap tespit edilmiştir.
Kayseri ili sınırları içerisinde yer alan Sultanhanı'nda da aynı üslubun uygulandığı taş işçiliği görülür. Keza; İstasyon Caddesindeki Hacı Kılıç Camii ve Medresesi ise II. Gıyaseddin Keyhüsrev'in oğlu II. İzzeddin Keykavus zamanında 1249 - 1250 tarihinde yaptırılmış olup, birbirine bitişik olan cami ve medresenin kapıları da tıpkı Hunat Hatun Külliyesinde olduğu gibi aynı ustaların elinden çıkmışçasına aynı zarafettedir.
17. yüzyılda yapılan, Cumhuriyetin ilk yıllarında tadilat edilen Güpgüpoğlu Konağında da yüzlerce yıl önceki desenlerin benzeri ağaç oyma bezemeler mevcuttur.

Kayseri Arkeoloji Müzesi
Atatürk Evi
Güpgüpoğlu Konağı Etnoğrafya Müzesi 19 Ekim 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Selçuklu Uygarlığı Müzesi (Gevher Nesibe Tıp Tarihi Müzesi)
Kayseri Lisesi Milli Mücadele Müzesi 19 Ekim 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ahi Evran Sanatkârlar Müzesi 19 Ekim 2022 tarihinde Wayback Machine sites

Kayseri Büyükşehir Belediyesi, Kayseri'nin büyükşehir sınırlarının içinde belediye işlerini yürüten kamu kuruluşudur. Belediye başkanı Memduh Büyükkılıç'tır.

Kayseri Belediyesi Osmanlı İmparatorluğu devrinde 1871 yılında kurulmuştur ve ilk Belediye Başkanı Mollaoğlu Mustafa Ağa'dır.
Cumhuriyet devrinde de Kayseri bir il belediyesi olarak kalmıştır. 3508 sayılı yasa ile Kayseri büyükşehir statüsüne geçirildi. Kayseri'nin ismi Kocasinan ve Melikgazi olan iki metropoliten ilçesi vardı.
2004 yılında yeni çıkarılan yeni Büyükşehir kanunuyla sınırları valilik merkeze alınarak genişletildi ve sınırları Hacılar, İncesu ve Talas ilçelerine doğru genişledi.
2012 yılında çıkarılan 6360 sayılı yeni Büyükşehir kanunuyla Büyükşehir belediyesinin sınırları il sınırları ve kırsal bölgeleri kapsayacak şekilde genişledi.

Akkışla
Bünyan
Develi
Felahiye
Hacılar
İncesu
Kocasinan
Melikgazi
Özvatan
Pınarbaşı
Sarıoğlan
Sarız
Talas
Tomarza
Yahyalı
Yeşilhisar

Kayseri Büyükşehir Belediyesi'nin 10 anonim şirketi, kamu kuruluşu olarak ise KASKİ olmak üzere bir kuruluşu bulunmaktadır.

Kayseri Erciyes A.Ş.
Kayseri İmar A.Ş.
Kaymek A.Ş.
Kayseri Spor A.Ş.
Kay-Tur A.Ş.
Kayseri Ulaşım A.Ş.
Yaktaş A.Ş.
Kcetaş A.Ş.
KEPSAŞ A.Ş.
Kayserigaz A.Ş.

Kayseri Kadir Has Şehir Stadyumu, Türkiye'nin Kayseri şehrinde yer alan stadyum. Ülkenin uluslararası müsabakalara ev sahipliği yapması projesi kapsamında şehir merkezindeki Kayseri Atatürk Stadyumu arazisi karşılığı özel bir şirkete yaptırılan UEFA'nın 4 yıldızlı stadyumlarından biridir.
32.864 koltuk kapasiteli olarak planlanan stadyum 56.938.000 YTL ilk ihale bedeliyle inşa edilmeye başlanmış ancak ihaleyi kazanan firmanın şartları yerine getirememesi sebebiyle 11 Temmuz 2008 tarihinde ihale feshedilmiştir. Yeniden yapılan ihale sonucu inşasına devam edilen stadyum 8 Mart 2009'da Kayserispor - Fenerbahçe maçı ile hizmete açılmıştır. Stat ismini Kayserili iş insanı Kadir Has'tan almaktadır.

Yerel maçlarda 33,000 seyirci alabilecek özelliklere sahip olan Kadir Has Stadyumu, uluslararası maçlarda sadece koltuklu seyirciye izin verilmesi nedeniyle 32,864 seyirciye ev sahipliği yapacaktır. UEFA'nın yerel maçlarda ayaktaki izleyiciler için onay vermesinden sonra özellikle son yıllarda yeni inşa edilen stadyumlarda görülen koltuksuz alanlar stadyumda da mevcuttur. 1. kat ve 2. kat tribünler arasında kalan bölgelerin tamamı yaklaşık olarak 7.500 ayakta seyirci alabilecek özelliklere sahiptir.

Oyun alanı hariç tamamı kapalı olan stadyumda çelik tavanlara toplam 384 adet radyan ısıtıcı yerleştirilmiş ve seyircilerin soğuk hava ortamından asgari derecede etkilenmemesi amaçlanmıştır. Estetik yapısıyla dikkat çeken stadyumun alttan ısıtmalı ve otomatik olarak +4 dereceye sabitlenen zemini karın erimesini sağladığı gibi soğuk havalarda sahanın donmasını engellemektedir. Drenaj sistemi sayesinde de zeminde su birikintileri oluşmamaktadır. Stadın dış cephesinin önemli bir bölümü LED sistemi ile ışıklandırılarak dış cephenin istenilen renklere bürünebilmesi hedeflenmiştir.
Kayseri Kadir Has Şehir Stadyumu'nun da yer aldığı Atatürk Spor Kompleksi'nde ayrıca olimpik yüzme havuzu, 1.000 kişilik spor salonu, 1.500 koltuk kapasiteli çim futbol sahası, IAAF standartlarına uygun atletizm pisti ve 3 adet tenis kortu da bulunmaktadır.
Toplam 196.000 metre karelik bir alana kurulan spor kompleksinin içinde yer alan stadyumda 52 adet loca, 1 adet 80 kişilik cafe, 1 adet 100 kişilik restoran ve 5.000 metre kare alışveriş merkezi bulunmaktadır. Ayrıca stadyumda 3 tane jeneratör vardır.Bu jeneratörler elektrik kesildiği zaman devreye girip aydınlatmayı sağlayacaktır. Problem çıkması halinde ise 2. ve 3. jeneratörler devreye girecek, onların da enerjisi bittiğinde depolanan enerji sayesinde 10 dakika daha maç yapılabilecektir. Bu sistem dünyadaki statlarda nadir görülür ve Türkiye'de ilk olma özelliğine sahip tek staddır.

Türkiye'de ilk kez 600 ton ağırlığında ve 232 metre uzunluğunda bir çelik aks monte edilerek stadyumun çatısı yapılmıştır. Stadın 4 tarafında bulunan ve yine ara akslarla bağlanan sistemin üzerine ışıklandırma araçları, ısıtıcılar ve dış kaplama malzemeleri yerleştirilmiştir.

Stadın açılışı, 8 Mart 2009 tarihinde, Süper Lig 23. hafta karşılaşması olan Kayserispor - Fenerbahçe futbol müsabakası ile gerçekleştirilmiştir.

Kadir Has Stadyumu'nda daha önce 3 maç yapan millî takım, bu maçların tamamından da galibiyetle ayrılmıştır. Bu maçların sadece 2'si Dünya Kupası elemeleri çerçevesinde oynanmıştır. Millî takım, bu maçlarda 11 gol atarken, kalesinde de 2 gol görmüştür.

Toplam alan: 196.000 m2
Toplam inşaat alanı: 190.000 m2 (631.517 m2)
Kapasite: 32.864
2 adet 23 kişilik loca
1 adet 80 kişilik kafe
1 adet 100 kişilik restoran
26.867 m2 yeşil alan
5.000 m2 AVM
1.000 m2 Fun Club Alışveriş Merkezi
5.000 m2 idari büro VE UEFA büroları
52.317 m2 1.523 araçlık otopark

Çim saha ölçüleri: 68x105 m.
Tribün saha mesafeleri: Kale arkaları: 9 m. yan tribünler: 7 m.
Toplam 145 bin m2 arsa, 63 bin 517 m2 inşaat alanına kurulmuştur. Stadın etrafında 27 bin m2 yeşil alan bulunmaktadır. .
Kendisine ait kapalı otoparkı ve özel girişi olan çeşitli kapasitelere sahip 52 adet loca bulunmaktadır. Ayrıca kale arkalarında 2 adet sponsor grup locası yer almaktadır.
Stadın etrafındaki 53 bin m2 alanda yaklaşık bin 500 araçlık otopark yer almaktadır. Kayseri Kadir Has Şehir Stadyumu'nun hemen yanından geçen raylı sistem sayesinde şehir merkezinden stadyuma ulaşım imkânı da en kısa ve hızlı şekilde sağlanmıştır.
Stadda toplam 3 bin 500 ton çelik kullanılmıştır. Dört bir yönden çelik konstrüksiyonlarla çevrilen Stad da, 222 m. uzunluğunda çelik aks geçilmiştir.
Stat 69 m2 büyüklüğündeki dijital skorboarda sahiptir. Bu skorboard Türkiye'deki statlarda bulunan en büyük skorboard olma özelliğine sahiptir.
Her tribünün arkasında UEFA standartlarına uygun seyirciler için kapalı alanlar bulunmaktadır. 150 metrekarelik bu alanlar kafe, restoran olarak ve çeşitli toplantılar için kullanılmaktadır.
2'si takımlar için olmak üzere 350 m2 genişliğinde toplam 4 adet soyunma odası bulunmaktadır. Takım soyunma odalarında havuz ve masaj bölümleri yer almaktadır. Ayrıca futbolcuların iç mekanda ısınmasını sağlamak amacıyla ısınma koridorları bulunmaktadır.
Stadda 150 kişi kapasiteli basın toplantı salonu bulunmaktadır. Bunun yanı sıra çok amaçlı 3 tane basın çalışma salonu ile birlikte basın tribünü ve basın locaları her türlü teknolojik donanıma sahiptir.

Şehir merkezine 7 km uzaklıkta bulunmaktadır. Ayrıca tramvay ve otobüsle ulaşmak mümkündür.

Kayseri Kalesi Kayseri'de bulunan Türkiye'nin turistik kalelerinden biridir.

Kayseri tarihin her döneminde önemini korumuş, coğrafi ve stratejik konumu itibarıyla büyük akınlara ve işgallere maruz kalmış bir şehirdir.
Kayseri'nin bu özelliklerinden dolayı çeşitli kavimler ve devletler buranın müdafaası için birçok tedbir almışlardır. Bu tedbirlerden en önemlisi bugün şehir merkezinde bulunan Kayseri Kalesi'dir.
Şehir içinde Kayseri surları ve kalesi geniş bir alana sahiptir. Kayseri surları hakkında ilk bilgi Roma İmparatoru III. Gordian zamanına (MS 238-244) ait olan sikkelerde bulunmaktadır. Bu bilgilerden surların bu tarihte inşa edilmiştir bunun olduğu için 
anlaşılmaktadır.
İkinci bilgi ise, VI. yüzyılın ilk yarısına aittir. Bizanslı tarihçi Prokopios, Kayseri'nin kuruluşunda yapılmış olan surun, birbirinden uzak tepeleri, bahçeleri ve meraları çevirdiğini ve şehrin evlerinin buraları doldurmadığını Bizans İmparatoru I. Justinianus'ın (MS 527-565) şehri koruyabilmek için eskiye nazaran daha dar yaptırdığını yani esas suru daralttığını belirmektedir.
Bu iki belge ve kayda göre Kayseri surları ilk olarak III. yüzyıl ortalarında inşa edilmiş VI. yüzyıl ortalarında daraltılmış ve tamir edilmiştir. 
Surların bugün kalan bölümlerinin hangilerinin Roma, hangilerinin Bizans'a ait olduğu konusunda kesin bir kayıt bulunmamaktadır.
Kale günümüze kadar varlığını koruyan sonradan yapılan ekleriyle, tarihçilerin orta çağ diye adlandırdıkları bir devrin mimarisidir. XIV. yüzyılda inşa edilmiştir.
Şehir merkezinde iç kale ve onu çevreleyen surların meydana getirdiği dış kale olmak üzere iki kale bulunmaktadır.

Kayseri şehrinin tarihi dış kalesinde bugün bazı parçalar ayakta durmakla beraber birçok kısımları ancak izlerini işaret edecek durumda kalıp tahrip olmuştur. Sivas kapısı, Kiçikapı ve Boyacı kapısı gibi yapılarının ancak yerlerinde adları yaşanmaktadır. Bu kuruluşlar yok olmuş durumdadır. Dış kalenin Cumhuriyet Meydanı karşısından batıya, Düvenönü'ne doğru uzanan bir kolundan bazı sıra surları ile burç kısımları halâ ayaktadır. Düvenönü köşe burcundan doğu yönüne doğru köşe ve dönüşler yaparak Boyacı Kapısı, Kiçi Kapısı ve Yoğun burç kapısına doğru uzanan sur ve burçları sırasının birçok kısımları sağlam olmak üzere Sivas Kapısı ve Yeni Kapı yerlerinden geçerek iç kaleye bağlandığı kabul edilmektedir. Ancak son zamanlarda yapılan araştırmalar neticesinde Dış Kale surları Yoğun Burç'tan batıya dönmektedir. Han Camisi'ne doğru devam etmektedir. Buradan ise nereye döndüğü bilinmemektedir. 
Kayseri şehrinin tarihi kalesinde dış kısmın sur ve burçlarında kuruluş itibarıyla farklı oluşlar vardır. İç kaleden, Düvenönü'ne ve Yoğun Burça doğru uzanan sur ve burçların arkaları (içleri) ayak, tonoz ve kemerli yüksek tutulmuş beden duvarlarıyla kademeli olarak kurulmuştur. Düvenönü ile Yoğun Burçlu kapı arasındaki sur, duvar ve burçları, yalın duvar ve masif gövdeli tesisler halindedir. Bu yapılış biçimi dış kalenin, Türk Çağından öteki yapı ve kuruluş şeklini de anlatmaktadır.
Dış kale surları bugün yok denecek kadar kalıntısı kalmış vaziyettedir. Bundan dolayı yeteri kadar bilgi mevcut değildir.

İç kale bugün başlı başına kale gibi duran ve tarihi bünyesinde geniş varlıklar taşıyan kalenin iç kısmıdır.
İç Kale Selçuklu sultanlarından I. Alaeddin Keykubad tarafından 1224 yılında büyük bir onarımdan geçirildi. Kalenin yapılış tarihini daha eskiye Bizans dönemine götürenler de vardır. Kurulduğundan beri ticari hûviyeti yüksek olan şehirde, tâcirler ve zenginler oturduğu için hemen her dönem işgal orduları Kayseri'ye göz dikmiştir.
Bu saldırılara karşı kesin çözümü kale sağlamaktaydı. Uzun yıllar Kayseri halkının oturduğu kale içerisinde 600 kadar ailenin barındığı rivayet edilir. Bu devirde kale içerisinde birkaç birkaç mahalle mevcuttu.
Kale kuzeyden güneye 800 metre, doğudan batıya 200 metre uzunluğundadır. 19 adet burcu bulunmaktadır. Bu burçların altından devriye yolu geçmektedir. İç kalenin biri kuzey doğusunda, diğeri de Kazancılar Çarşısına bakan güney batısında olmak üzere iki adet kapısı bulunmaktadır. Ancak sonradan Cumhuriyet Meydanı'na bakan kısmından içerideki inşaat nedeniyle üçüncü bir kapı daha açılmıştır.
Kalenin dış çevresinde su hendekleri bulunmaktaydı ancak son yıllarda bu su hendekleri doldurularak yeşil alan haline gelmiştir.
Kayseri coğrafi yapısı itibarıyla düz bir alandadır, bu düzlük içerisinde kalenin biraz daha yüksek kısımda olması gerekmektedir. Kayseri şehri iç kalesinde bu duruma karşılık kalenin çevrelediği orta alanın içinde yüksek kule durumunda, Dizdarlık tesisinin bulunabileceği lüzumu ortaya çıkmaktadır. Türk Çağında yapılan geniş değişiklikler sonucu kalenin sur ve burçları ile kapı kuleleri gereği ölçüsünde yükseltilmiştir.
Bugün yapı sağlam bir durumda bulunmaktadır. Bizans döneminde yapıldığı varsayılan kale Anadolu Selçuklu Devleti zamanında ve I. Alaeddin Keykubad döneminde onarılmıştır. Daha sonra Karamanoğulları ve Osmanlılar döneminde de onarılarak kullanılmıştır.
İç Kale 1950'li yıllarda sebze hali olarak kullanılmış daha sonra iç kısmına küçük dükkânlar yapılarak esnaflara tahsis edilmiş ve ticarete açılmıştır.

Güney kapısının önünde hücumu önleyecek birer mazgal göze çarpmaktadır. Kapı oturuş planında; bir kale kapısından ziyade han veya çarşı kapısı durumundadır. Yapı ve Mimari stilinde Türk Çağı özelliklerini taşır. Zemin kalın yapıda bir kitle oturmaktadır. Girişte ön kısmında, yüksek kemerli derin bir niş bulunmaktadır. Bu niş kapı önü koruması için güven verici değildir. Kapı üstünde mermer bloka işlenmiş iki satır halinde bir Farsça kitabe bulunmaktadır.

İç kale'nin doğu ve güney köşesine yakın karışık bir plan gösteren kapıdır. Türk yapı çağında mimari ekler yapılarak iç kalenin bu yüzü zenginleştirilmiş ve gösterişli bir şekilde dış şehre bağlanmıştır. Genel planda 10 ve 11 numaralı burçlar arasında iki sıralı beden duvarına açılmış iki girişi vardır. İçteki giriş eski tipte olup Bizans yapı karakterini göstermektedir. Bu iç Kapı biri kuzeyde (10) diğeri güneyde (11) nolu burcun arasında yer almaktadır. Dışa doğru ikinci giriş (Orta Giriş) bu iki burcun ön burçlarını birbirine bağlamak üzere ve orta kısmına yakın bir yerde kurulmuştur. 
Bu kapı tamamen Türk yapı çağı özelliklerini gösterir.

Kale burçlarının sayısını bazı kaynaklar 18 bazıları ise 19 adet olduğunu belirtmektedir. Mahmut Akok ve Ali Yeğen'nin kaynaklarından alınan notlara göre 18 adet burç olduğu kabul edilmektedir. 
İç kale ve kenar duvarlarında ve köşelerinde dikdörtgen planlı 18 adet burç bulunmaktadır. Bu burçlar bugün genel olarak sağlam bir durumdadır.
3 metre genişliğindeki duvarlara yaslanan burçların altlarından devriye yolu geçmektedir.
Burçların büyük bir kısmı eski burçların temelleri üzerinde otursalar da bir kısmı tamamen yeniden stratejiyle hesaplara göre kurulmuştur. Beden duvarlar ise, dış yüz itibarıyla tamamen yeni tanzim kalıntısı halindedir. Doğu ve Kuzey yönlerin alt kısım taş sıralarında eskiden (yani Bizanslı Çağından) kalan bazı örgüler görülür. Badenler üzerindeki dendanelerin hemen hepsi Türk yapı çağında yenilenmişti.
Bir Numaralı Burç
İç kale'nin panel planının batı-güney köşesinde yer almaktadır. Eski Bizans çağı yapı durumunu muhafaza eder durumdadır. Burcun üst kısmındaki etraf duvarları eski kuruluş yapısıdır. Kat bölmeleri kalın ağacı kiriş üzerinde toprak döşeme olarak yapılmıştır. Bu özelliği tamamen Türk yapı çağı özelliği gösterir.
İki Numaralı Burç
Bu burç Türk Yapı Çağı inşasıdır. İçindeki, eski Bizanslı çağından kalma üçgen planlı burç, arka duvar olarak bırakılmıştır. İç kısmı geniş bir boşluk halindedir. Vaktiyle buranın kat bölmelerinin ağaç çatkılı oldukları etraf duvarlarda görülen kiriş başı oyuklardan anlaşılmaktadır.
Üst dendane sıraları ve arkalarındaki seğirdim yerleri sağlam durumdadır. Zemin katlarından üst kata ve dendanlı kata ulaşan kağir basamaklı merdivenleri vardır.
Dört Numaralı Burç
Bu kule burcu temelden tepe dendanelerine kadar Türk Çağı yapısı bir kuruluştur. Geniş bir iç mekabi vardır. 
Bugün Kayseri Belediyesi tarafından onarılarak, dendanlı kat tabanı beton arme olarak yapılmıştır. Eskiden dört katlı olan taban döşemelerinin ağaç çatkılı olduğu tahmin edilir. Bu burcunda iç kalenin, doğu, güney köşesindeki (11 numaralı) burç gibi içe bakan yüzü duvarla kapalı olarak yapıldığı görülür.
Beş Numaralı Burç
İç kalenin kuzey yönünde, 4 ve 8 numaralı burçlar arasında sıralanmış üç burçtan ikisi 5 ve 7 numaralılarla hemen hemen aynı kuruluştadır. (7 nolu burcu son yıllarda belediye değiştirerek top atış yeri haline getirmiştir). 5 nolu burç alta dikdörtgen bir kaideye oturduğu halde, üstleri çok köşeli bir yüz ve plan özelliği göstermektedir. Bu burç bedeninin tümü Türk yapı çağı özelliği gösterir.
Sekiz Numaralı Burç
Kuzey yüzü suru ile doğu eğik oturuşlu duvarın köşesinde yer alan bu burç, dıştan kare plan kuruluşundadır. Büyüklüğü ve sağlam duruşuyla hala ayaktadır.
Burcun alt katları tamamen eski yapı özelliği gösterir. Üst kat seviyeleri Türk yapı çağı özelliğindedir. Eski bünyeye ait duvar örgülerinin yüz taşları, Türk Çağında yapılanlara nazaran daha iri ölçülerdedir.
Dokuz Numaralı Burç
İç kalenin doğu duvarı ortasında yer alan bu burcun temel ile zemin katı teşkil eden kısımları, eski yapı olarak görülmektedir. Alt bölmelerinin üstü, taş tonoz örgülüdür. Tonozun üstünden itibaren Türk Yapı Çağı'nın ek ve yeni kuruluşu başlar.
Onbir Numaralı Burç
Türk yapı çağından dış kaleyle bağlantılı bu kısmında olmasıyla ve yeniden tesis olunan kapı ile (giriş) ilgili olarak kurulmuş olmalıdır. İçe doğru arkasında eski çağın köşe burcundan mazgallı bir kısmı bulunmakta ve arka duvar gibi kullanılmaktadır.
Üste doğru yükseltilen beden duvarları, her taraf kapalı olarak kurulmuştur. İç kat bölmeleri ağaç çatkılıdır. İç kaleyi çevreleyen kalın beden duvarları yürüdümü seviyesinden, burcun içine ayrıca bir kapı ile girilmektedir. Üst katlarda doğu ve güney yönlerine vurgu yapan mazgal dişleri vardır. En üst kata ulaşan merdiven duvar içine yerleşt

Kocaeli, Türkiye'nin bir ilidir. Türkiye'nin Marmara Bölgesi'nde yer alır. Türkiye'nin en kalabalık 10. şehridir. İl, ülkenin en önemli sanayi ve ticaret kentlerinden biridir. Kocaeli; SEGE-2017 sıralamasına göre İstanbul, Ankara ve İzmir'den sonra en gelişmiş şehirdir. 2024 sonu itibarıyla 2.130.006 kişilik nüfusa sahiptir. Nüfus bakımından İstanbul ve Bursa'dan sonra Marmara Bölgesi'nin üçüncü büyük ilidir. Adını 1320 yılında İzmit yöresini fetheden Akça Koca'dan almaktadır. İstanbul, Bursa, Sakarya ve Yalova illeriyle komşudur. Kocaeli'nin deniz seviyesinden yüksekliği yaklaşık 4 metredir.
Kocaeli'nin trafik plaka kodu 41'dir.

Kocaeli, ilk çağlarda Bitinya adı verilen bölgede yer almaktadır. Megara ve Atinalılar, MÖ 712'de bugün Başiskele ilçesinin bulunduğu bölgede Astakus adlı bir yerleşim kurmuştur. Kent, daha sonra Skylax tarafından Olbia olarak anılmıştır. Pausanias, Astakus'u Trakyalı bir soylunun adı olarak anarken Yunan mitolojisinde deniz tanrısı Poseidon ile su perisi Olbia'nın oğlunun aynı adı taşıdığı bilinmektedir. Astokus halkı MÖ 262 yılında bugünkü İzmit ilçesinin yer aldığı bölgeye yerleşmiştir. I. Nikomidis tarafından kurulduğu için bu şehre Nicomedia adı verilmiştir. Bitinya Krallığı yıkılıncaya kadar ülkenin başkenti olarak kalmıştır.
İmparator Diocletian, 284 yılında Nicomedia'yı fethederek burayı imparatorluğun başkenti yaptı. Ancak İmparator Konstantin döneminde İstanbul başkent yapıldı ve şehir eski önemini yitirdi. 11. yüzyılın sonlarında Kocaeli, Selçuklu egemenliğine girmiştir. Ancak Haçlı Seferleri sırasında bölge Aleksios Komnenos tarafından ele geçirilmiştir. Kocaeli, Orhan Bey döneminde bir uç beyi olan Akçakoca tarafından fethedilmiştir. Osmanlı döneminde Nikomedya şehri önce İznikmid daha sonra İzmid (İzmit) adını almıştır. 19. yüzyılda demiryolunun kente ulaşmasından sonra Kocaeli'de ticari ve toplumsal yaşam canlanmıştır. 1888 yılında İzmit, bağımsız sancak yapılmıştır.
Kocaeli, önce İngilizler tarafından 6 Temmuz 1920'de daha sonra da Yunanlar tarafından 28 Nisan 1921'de işgal edilmiştir. Kurtuluş Savaşı sırasında 28 Haziran 1921'de şehir işgalden kurtulmuştur. Kocaeli, cumhuriyet döneminde sanayileşme sayesinde en hızlı gelişen iller arasına girmiştir. İstanbul'a yakınlığı ve ulaşım kolaylığı bölgenin sanayileşmesine etki etmiştir. 1934'te İzmit'te ilk kağıt fabrikası açılmıştır.
Kocaeli, 2 Eylül 1993'te çıkarılan 504 sayılı kanun hükmünde kararname ile büyükşehir unvanı kazandı. 2004 yılında çıkarılan 5216 sayılı kanun ile büyükşehir belediyesinin sınırları il mülki sınırları oldu.

Kocaeli ili, Marmara Bölgesi'nin Çatalca–Kocaeli Bölümü'nde, 29° 22'-30° 21' doğu boylamı, 40° 31'-41° 13' kuzey enlemi arasında yer alır. Doğu ve güneydoğusunda Sakarya, güneyinde Bursa illeri, batısında Yalova ili, İzmit Körfezi, Marmara Denizi ve İstanbul ili, kuzeyde de Karadeniz'le çevrilidir. İl merkezi İzmit'in doğusundan geçen 30° doğu boylamı Türkiye saati için esas kabul edilir. Kocaeli ilinin yüzölçümü 3.397 km²'dir. Yüzölçümü bakımından Türkiye'nin en küçük 7. ilidir. Asya ile Avrupa'yı birleştiren önemli bir yol kavşağında bulunmaktadır. Doğal bir liman olan İzmit Körfezi işlek bir deniz yoludur. İlin kuzeybatı yüzündeki İstanbul il sınırı, Darıca ile İstanbul arasında akan Kemiklidere'nin doğusundan geçer. Güneybatıda İstanbul–Kocaeli sınırı İzmit Körfezi'nin karşı kıyısında Yalova topraklarıyla son bulur. Bursa sınırını Samanlı Dağları'nın tepelerinden geçen hat oluşturmaktadır. Bu sınır ilin güneydoğusunda Sapanca gölü kıyısından Sakarya iline dayanır.

Sakarya Nehri'nin batısından Armutlu Yarımadası'na kadar uzanan Samanlı Dağları ilin güney kısmında yer alır. Kartepe eski adıyla Keltepe, 1601 metre yükseklik ile Samanlı Dağlarının ve Kocaeli'nin en yüksek noktasıdır.

İlde çok sayıda küçük dere vadisi vardır. Ovalar genellikle akarsuların yığıntılarıyla oluşmuş küçük alüvyal düzlükler niteliğindedir. Karadeniz'e dökülen akarsuların oluşturduğu vadiler, Kocaeli Yarımadası'nın yeni bir biçim almasına yol açan tektonik hareketlerin öncesinde ortaya çıkmış, buna karşılık Marmara Denizi'ne dökülen akarsu vadileri bu hareketlerin sonrasındadır.
Kocaeli Yarımadası'nın bugünkü biçimi, İzmit Körfezi ve Sapanca Gölü gibi tektonik çöküntüler, Karadeniz gibi çanaklaşmalar ve deniz yüzeyindeki değişmelerle belirlenmiş yarımadanın kıyı kesimlerinde denize taraça(teras)lar oluşmuştur. Bu arada akarsuların aşağı çığırlarında da genişleyen alüvyal dolgu tabakalar ve kıyı birikim kuşakları oluşmuştur. Daha önce de belirtildiği gibi yarımadadaki su bölümü çizgisi, İzmit Körfezi'ne çok yakın bir kesimden geçmektedir.

İl topraklarından kaynaklanan suların bir bölümü Ka­radeniz'e, bir bölümü de Marmara Denizi'ne ulaşır. Kocaeli Yarımadasında uzanan dağların sırtı İzmit Körfezi ve Mar­mara'ya daha yakın olduğundan Karadeniz'e dökülen akar­sular daha uzundur. Gebze'nin Tepecik Mahallesi yakınlarından doğan 71 km uzunluğundaki Riva (Çayağzı) Deresi İstanbul Boğazı girişinin doğusunda Karadeniz'e dökülür. Ağva Deresi de denen Göksu Deresi Karayakuplu Mahallesi yakınlarından çıkar ve Ağva'da Karadeniz'e ulaşır. Yine Karadeniz'e dökülen Yulaflı Deresi'nin uzunluğu 43 km'dir. Üzerinde İstanbul kentine su sağlayan Darlık Barajı bulunan Darlık Deresi de il topraklarından doğar. Denizli mahallesinden doğup Karadeniz'e dökülen Kocadere'nin uzunluğu 50 km'dir. İl topraklarından doğup, il sınırları içinde Karadeniz'e dökülen başlıca akarsu Kandıra ilçesindeki Sansu'dur. Sakarya Nehri'ne Karadeniz'e dökülmeden önce katılan son akarsu olan Kaynarca Deresi de Kandıra ilçesinden doğar. Samanlı Dağları'ndan doğan Kirazdere İzmit kentinde körfeze dökülür. Bu dere üzerindeki Kirazdere Barajı'nın yapımı 1997'de tamamlanmıştır. Gebze ilçesindeki Dilderesi'nin uzunluğu 12 km'dir. Pelitli köyünün güneyinden ve Tavşanlı mahallesinin kuzeyinden geçerek İzmit Körfezi'ne dökülür.

Batı bölümündeki 7 km'si Kocaeli sınırları içerisinde kalan Sapanca Gölü'nün yüzölçümü 47 km²'dir. Uzuntarla, Maşukiye ve Eşme Beldelerine sınırdır. İzmit kentine su sağlayan Kirazdere Barajı'nın ardında yer alan yapay göl ise 1,74 km²'lik bir alanı kaplar. Bir başka yapay göl de Kocaeli Büyükşehir Belediyesi tarafından kentin su ihtiyacını karşılamak için yaptırılan barajın ardında su toplanması sonucu oluşan Yuvacık Baraj Gölü'dür.

Körfez kıyılarıyla Karadeniz kıyısında ılıman, dağlık kesimlerde daha sert bir iklim hüküm sürer. Kocaeli ikliminin, Akdeniz iklimi ile Karadeniz iklimi arasında bir geçiş oluşturduğu söylenebilir. İl merkezinde yazlar sıcak ve az yağışlı, kışlar yağışlı, zaman zaman karlı ve soğuk geçer. Karlı günler sayısı ortalama 12 gündür. Kocaeli'nin Karadeniz'e bakan kıyıları ile İzmit Körfezi'ne bakan kıyılarının iklimi arasında bazı farklılıklar göze çarpar. Yazın körfez kıyılarında bazen bunaltıcı sıcaklar yaşanırken Karadeniz kıyıları daha serindir. İl merkezinde ölçülen en yüksek hava sıcaklığı 44,1 °C (13 Temmuz 2000), en düşük hava sıcaklığı -8,3 °C (23 Şubat 1985), yıllık ortalama sıcaklık ise 14,8 °C'dir. Karadeniz kıyısında yıllık ortalama yağış miktarı 1.000 mm'yi aşar. Bu miktarı güneye doğru gidildikçe azalır, İzmit'te 800 mm'nin de altına düşer (784,6 mm). Samanlı Dağları'nın körfeze bakan yamaçlarında iklim Karadeniz kıyılarına benzer. Yağış miktarı da bu kesimde farklıdır. Rüzgârlar kışın kuzey ve kuzeydoğudan, yazları ise kuzeydoğudan eser.

Kocaeli'nde bitki örtüsü, genelde Marmara Bölgesinin özelliğini taşımakla birlikte, kıyısıyla dağlık alanlar arasında önemli farklılıklar görülür. Ayrıca kuzeyden güneye doğru gidildikçe Karadeniz kıyısına özgü bitki topluluklarının yerini Akdeniz bitkileri almaya başlar. Samanlı Dağları ile Karadeniz kıyısı ardındaki alanlar sık ve nemcil ormanlarla kaplıdır. Bu ormanlar daha çok kayından oluşur; bazı kesimlerde kayına gürgen, kestane ve meşe de karışır. Samanlı Dağları'nın yüksek kesimleri iğne yapraklılarla örtülüdür. İzmit Körfezi'nin kuzey ve doğusunda Akdeniz iklimine özgü makilere rastlanır. Eskiden körfezin kuzey kıyılarında yaygın olan zeytinlikler kent ve sanayi alanı elde edilmesi amacıyla yok edilmiş durumdadır. Tahrip edilen ormanlık alanlar step bitkileri ve yalancı makilerle kaplıdır.

Güncel Nüfus Değerleri (TÜİK 9 Şubat 2026 verileri)
Kocaeli il nüfusu: 2.161.171 (2025 sonu). İlin yüzölçümü 3.398 km2dir. İlde km2ye 636 kişi düşmektedir. (Yoğunluğun en fazla olduğu ilçe: 9.818 kişi ile Darıca'dır.)
İlde yıllık nüfus artış oranı %1,46 olmuştur. Nüfus artış oranı en yüksek ve en düşük ilçeler: Başiskele (%5,11) - Karamürsel(-%0,03).
09 Şubat 2026 TÜİK verilerine göre 12 ilçe ve belediye, bu belediyelerde toplam 472 mahalle bulunmaktadır. 

Not: 1954 yılında Sakarya ilinin kurulması ile nüfus azalmıştır.

Kocaeli ili, 2018 yılı verisine göre gayri safi yurt içi hasıla bakımından ₺150,1 milyar ile ülkenin dördüncü büyük ilidir. Kişi başına düşen gelirde ise ₺79.254 ile ilk sırada yer almaktadır. Kocaeli'nin GSYİH'a yaptığı katkının yüzde 69,9'u sanayi sektöründedir. İlde Kocaeli Sanayi Odası'na bağlı yaklaşık 1300 sanayi kuruluşu vardır ve bu sanayi kuruluşları genelde Gebze, İzmit ve Körfez ilçelerinde toplanmıştır. TÜPRAŞ, Hyundai Assan, Ford Otosan, Honda, Anadolu Isuzu, Pirelli, Goodyear, Pakmaya, Aygaz, Milangaz, Petrol Ofisi, Kordsa, Çelikkord, Nuh Çimento, Marshall, Polisan, ÇBS, Mannesman Boru gibi önemli markaların fabrikaları il sınırları içinde bulunmaktadır. İldeki sanayi faaliyetleri arasında kimya sanayi yüzde 28 ile birinci sıradadır. Türkiye'de tüketilen toplam elektriğin yüzde 10'u Kocaeli'de üretilmektedir. Kocaeli'de 100 aşkın yabancı sermayeli sanayi kuruluşu vardır. Bu kuruluşlar ülkeye göre sıralandığında Almanya birinci sırada yer almaktadır. İlde 7'si faal olmak üzere 12 organize sanayi bölgesi vardır.
İhracat liginde İstanbul ve Bursa'nın ardından üçüncü sırada yer alan Kocaeli, 2020 yılında 184 ülkeye toplam 12,2 milyar dolarlık ihracat gerçekleştirdi. Birleşik Krallık şehrin en büyük ihracat pazarı olurken otomotiv endüstrisi ve m

Kocasinan, Kayseri ilinin merkez ilçelerinden biridir. Nüfus bakımından Kayseri'nin en büyük 2. ilçesidir. İlçenin yüzölçümü 1.471 km²dir. Kocasinan ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.056 metredir.

Kocasinan ilçesinin müstakil bir tarihi yapılaşması yoktur. Çünkü Kayseri şehrinin bünyesinden doğduğu için Kayseri ilinin tarihi yapısı içindedir. Bu sebeple ilçenin tarihi yapısı şehir merkezi tarihi yapısı içinde ele alınmalıdır.
Kayseri şehri klasik çağlarda Kapadokya adı verilen bölgede olup, M.Ö. 2000-1750 tarihlerinde Hitit şehir devletlerinin hakimiyeti görülür. Sonraları (M.Ö. 1200-700) Geç Hitit Devri gelir. M.Ö. 600-500 yıllarında Med ve Pers hakimiyeti başlar. Daha sonra İskender ve Diyadoklar bölgede hakimdirler. İskender'in ölümünden sonra Anadolu toprakları Diyadoklar arasında paylaşılır. Kayseri, Bağımsız Kapadokya Krallığı'nın merkezi haline geldikten sonra bu Krallık, Roma tarafından yönetilir hale gelmiştir. 395 yılında Roma İmparatorluğu'nun ikiye ayrılmasından sonra Doğu Roma İmparatorluğu sınırları içerisinde kalan bölge günümüze kadar önemini koruyabilmiştir.
Bizanslılar'ın elindeyken 7. yüzyıldan itibaren kısa sürelerle Arap komutanları tarafından zapt edilmiştir. 1071 Malazgirt Zaferi'nden sonra Selçuklular tarafından fethedilen şehir, 1127 yılında Danişmentliler'den Emir Gazi'nin eline geçmiştir. Anadolu Selçuklularından Kılıçarslan 1176 yılında Danişmentliler'den şehri geri almış, Alaattin Keykubat zamanında önem kazanmış, Konya'dan sonra Selçukluların ikinci başkenti olmuştur. 1244 yılında İlhanlı hücumlarına maruz kalan şehir Moğol-İlhanlı valilerince idare edilmiş, bunlardan Emir Eretna'nın Kayseri'de büyük bir beylik kurması üzerine 1343 yılında beyliğin merkezi olmuştur. 1381 yılında Kadı Burhanettin Beyliği'ni görüyoruz. 1398 yılında Kadı Burhanettin'in ölümü ile beylik önemini kaybetmiş, Osmanlılar'dan Yıldırım Beyazıt şehri anlaşma yolu ile hakimiyetine almıştır. 2. Mahmut döneminde Karaman'ın livası olan Kayseri, 1846 yılında Yozgat'a, 1867 yılında Ankara'ya bağlı idi. Kayseri 2. Meşrutiyetin ilanından sonra bağımsız bir sancak olmuştur. Kültepe arkeolojik sit alanı bulunmaktadır.

Not: 2008 yılında bazı belde ve köyler mahalle statüsüne geçtiğinden şehir nüfusu artıp kır nüfusu azalmıştır. 2013 yılında ise Büyükşehir yasası nedeniyle köylerin tamamı mahalle statüsüne geçtiğinden kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Kayseri'nin mahalleleri

Kocasinan Belediyesi
T.C. Kocasinan Kaymakamlığı23 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Krefeld, Almanya'nın kuzeybatısında, Kuzey Ren-Vestfalya eyaletinde (Land) bir liman kenti.

Ren Irmağının sol yakasında, Düsseldorf’un kuzeybatısında, Duisburg’un ise güneybatısında yer alır. Nüfusu, 31 Aralık 2005 itibarıyla 237.701’dir. Türk Nüfusu 10.000'e yakındır.

1373'te berat alan kent, Oranje hanedanının yönetimi altına girdiği 1600'e değin Moers (Mors) kontlarına aitti. 1752'de Prusya'ya bağlandı. Braunschweig dükü Ferdinand, 1758'de Krefeld yakınlarında, Yedi Yıl Savaşı'nın (1756-63) en büyük çarpışmalarından birinde Fransızları yenilgiye uğrattı. Kentin hâlâ ünlü olan ipeklileri ve kadifeleri 17. ve 18. yüzyıllarda Protestan ve Mennonit mülteciler tarafından üretilmeye başladı. 1901-29 arasında, başta Uerdingen ve limanı olmak üzere, birçok komşu kent Krefeld'e bağlandı. I. Dünya Savaşı'ndan sonra İtilaf Devletleri ordularınca işgal edilen (1918-26) Krefeld II. Dünya Savaşı sırasında birçok kez bombalandı. Günümüzde bir demiryolu kavşağı ve dokumacılık merkezi olan Krefeld'de, dokumacılık eğitimi veren bir teknik okul vardır.

Kültürel kuruluşlar arasında Kaiser Wilhelm ve Haus Lange müzeleri ve dokumacılık müzesi sayılabilir.

Kentte çelik, makine, kumaş ve kimyasal madde üreten fabrikalarının yanı sıra basımevleri ve boyama tesisleri de vardır. Ayrıca ekonomik faaliyet olarak otomotiv sektörü yan sanayi üretimleri de yapılmaktadır. Örneğin Audi ve BMW araçlarının kapı fitilleri üretiminin tek yeridir.

 Venlo, Hollanda
 Leicester, Birleşik Krallık
 Dunkirk, Fransa
 Leiden, Hollanda
 Charlotte, North Carolina, Amerika Birleşik Devletleri
 Beeskow, Almanya
 Ulyanovsk, Rusya
 Kayseri, Türkiye

Krefeld Belediyesinin resmi sitesi 30 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
„Krefeld Almancası“ 5 Aralık 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://web.archive.org/web/20061103235141/http://www.strassenmodenschau.de/ - "Sokak Moda-Şov"
http://www.flachsmarkt.de/ 3 Ocak 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Krefeld-Linner Pazarı
http://www.krefeld-pinguine.de/ 4 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Krefeld Buz Hokey Kulübü
http://www.kfc-online.de/ 13 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Krefeld Futbol Kulübü
http://www.theater-krefeld.de/ 23 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Krefeld Şehir Tiyatroları
https://web.archive.org/web/20080803052254/http://www.krefeldtreffpunkt.de/ - Krefeld

Libya (Arapça: ليبيا, romanize: Lībīyā adıyla Libya Devleti, Kuzey Afrika'nın Mağrip bölgesinde yer alan bir ülkedir. Kuzeyde Akdeniz, doğuda Mısır, güneydoğuda Sudan, güneyde Çad, güneybatıda Nijer, batıda Cezayir ve kuzeybatıda Tunus ile sınır komşusudur. Yaklaşık 1,8 milyon km² (700.000 mil kare) yüzölçümüyle Libya, Afrika ve Arap dünyasının dördüncü, dünyanın ise 16. büyük ülkesidir. Ülke, Libya'nın Gat kasabasının güneyinde, Cezayir'in güneydoğusunda 32.000 kilometrekarelik bir alanı kendi toprakları olarak kabul etmektedir. Başkent ve en büyük şehir, kuzeybatıda yer alan ve Libya'nın yedi milyonluk nüfusunun bir milyondan fazlasını barındıran Trablus'tur.
Libya, Geç Bronz Çağı'ndan beri İberomaurus ve Kapsiyan kültürlerinin soyundan gelen Berberi halkı tarafından iskan edilmiştir. Klasik Antik Çağ'da, Fenikeliler batı Libya'da şehir devletleri ve ticaret merkezleri kurarken, doğuda da çeşitli Yunan şehirleri kurulmuştur. Libya'nın bazı bölgeleri, tüm bölge Roma İmparatorluğu'nun bir parçası olmadan önce Kartacalılar, Numidiyalılar, Persler ve Yunanlılar tarafından yönetildi. Libya, Hristiyanlığın erken merkezlerinden biriydi. Batı Roma İmparatorluğu'nun yıkılmasının ardından, Libya bölgesi, 7. yüzyıla kadar çoğunlukla Vandallar tarafından işgal edildi; bu yüzyıldaki istilalar bölgeye İslam'ı getirdi. O zamandan itibaren, yüzyıllarca süren Arap göçü Mağrip'e doğru Libya'nın demografik yapısını Araplar lehine değiştirdi. 16. yüzyılda, İspanyol İmparatorluğu ve Hospitalier Şövalyeleri, 1551'de Osmanlı yönetimi başlayana kadar Trablus'u işgal etti. Libya, 18. ve 19. yüzyıllardaki Berberi Savaşlarına karıştı. Osmanlı yönetimi, 1911'deki Trablusgarb Savaşı'na kadar devam etti; bu savaş, İtalya'nın Libya'yı işgal etmesi ve iki koloni kurmasıyla sonuçlandı: İtalyan Trablusgarp ve İtalyan Sirenaykası, daha sonra 1934-1943 yılları arasında İtalyan Libya kolonisi olarak birleştirildi.
II. Dünya Savaşı sırasında Libya, Kuzey Afrika Cephesi'nde savaş alanıydı. İtalyan nüfusu azaldı ve Libya 1951'de bağımsız bir krallık olarak kuruldu. Albay Muammer Kaddafi liderliğindeki bir koalisyonun başlattığı askeri darbe, 1969'da Kral I. İdris'i devirdi ve bir cumhuriyet kurdu. Kaddafi, eleştirmenler tarafından sık sık diktatör olarak tanımlandı ve dünyanın en uzun süre görev yapan kraliyet dışı liderlerinden biriydi. 2011'deki iç savaşta devrilip öldürülene kadar 42 yıl boyunca hüküm sürdü; bu savaş, daha geniş Arap Baharı'nın bir parçasıydı ve yetki önce Ulusal Geçiş Konseyi'ne, ardından da seçilmiş Genel Ulusal Kongre'ye devredildi.
2011'den beri Libya, siyasi ve insani bir krizin içinde yer alıyor ve 2014'te iki rakip otorite Libya'yı yönetme iddiasında bulundu; bu da ikinci bir iç savaşa yol açtı ve Libya'nın bazı bölgeleri, Trablus ve Tobruk merkezli ayrı hükümetler ile çeşitli aşiret ve İslamcı milisler arasında bölündü. İki ana savaşan taraf 2020'de kalıcı bir ateşkes imzaladı ve bir birlik hükümeti demokratik seçimler planlamak için yetki aldı, ancak siyasi rekabetler bunu geciktirmeye devam ediyor. Mart 2022'de Temsilciler Meclisi, Ulusal Birlik Hükümeti'ni tanımayı bıraktı ve alternatif bir hükümet olan Ulusal İstikrar Hükümeti'ni (GNS) ilan etti. O zamandan beri her iki hükümet de eş zamanlı olarak faaliyet gösteriyor ve bu da Libya'da ikili iktidara yol açtı. Uluslararası toplum, birlik hükümetini ülkenin meşru hükümeti olarak tanımaya devam ediyor. 
Libya, İnsani Gelişme Endeksi'nde 115. sırada yer alan gelişmekte olan bir ülkedir ve dünyanın en büyük 10. kanıtlanmış petrol rezervine sahiptir. Libya, Afrika'da kişi başına en yüksek sera gazı emisyonuna sahip ülkedir, ancak iklim taahhütleri geliştirme konusunda çok az ilerleme kaydetmiştir. Libya, Birleşmiş Milletler, Bağlantısızlar Hareketi, Afrika Birliği, Arap Birliği, İslam İşbirliği Teşkilatı ve OPEC üyesidir. Ülkenin resmi dini İslam'dır ve Libya nüfusunun %96,6'sı Sünni Müslümandır. Libya'nın resmi dili Arapçadır ve en yaygın konuşulan dil yerel Libya Arapçasıdır. Libya nüfusunun büyük çoğunluğu Araptır.

Ülkenin adı olan 'Libya', eski Mısırlıların Nil'in batısında yaşayan Berberiler için kullandıkları Libu sözcüğünden gelmektedir. Sözcük Eski Yunancaya 'Libya' olarak geçmiştir. 1969'da iktidara gelen Kaddafi Libya Sosyalist Halk Cemahiriyesini kurdu. 2011 yılında iç savaşın sonunda Kaddafi öldükten sonra cemahiriyesi sona erdi. Ardından ülkenin adı olarak önce sadece Libya kullanılmış, yeni bir devlet kurulduktan sonra hükûmet aynı adı bırakma kararı vererek Libya Devleti adını almıştır.

Ana Madde: Libya tarihi 

Ülkenin asıl yerlileri Berberi kabilelerdir. Ancak antik çağlardan bu yana bilinen tarihinde ülkeye Fenikeliler, Kartacalılar, Büyük İskender'in orduları, Ptolemaus hanedanı ve Romalılar, Arap-İslam İmparatorluğu ile Osmanlılar hâkim olmuşlardır. Trablus, esas olarak Kartaca'ya bağlı Fenikeli bir grup koloni idi. Üç büyük şehir (Yunanca Tri: üç, polis: şehir) Oea, Sabrata ve Leptis Magna, Fenikelilerce kurulmuştu. MÖ 7. yüzyılda burası, Roma'nın Kartaca devletine son verdiği Punik savaşlarından (Fenike savaşları/Pön savaşları) sonra diğer Kartaca toprakları gibi Romalıların eline geçti. Doğu kıyılarındaki Sirenayka ise Roma İmparatorluğu hâkimiyetinden önce kurulmuş Yunan kolonisiydi. Büyük İskender'in fethinden sonra Ptolemilere, ondan sonra da Romalıların yönetimine geçti. Roma ikiye ayrılınca, Libya Doğru Roma'nın elinde kaldı.

647 yılında ise Abdullah ibn el-Sa’ad komutasındaki Arap İslam orduları Libya'ya girerek Bizanslıları mağlup etti. Trablus ve Sirenayka Halife'ye bağlanmakla birlikte Bizanslılara (İstanbul ve Şam) bağlı yöneticiler (eksarh) bölgeyi yönetmeye devam ettiler. 1146'da Sicilyalı Normanlar Trablus'u istila etti. 14. ve 15. yüzyıllarda İslam egemenliğinden sonra, 16. yüzyılda İspanyol yönetimine geçti.

Burası 1553'te, Osmanlı İmparatorluğu'na bağlı Turgut Reis tarafından fethedildi. 1611 yılına kadar paşalar tarafından yönetildi. 1611 yılında dayılık sistemi geldi. Osmanlı Devleti'nin zayıflamasına paralel olarak, Dayılar daha bağımsız hareket etmeye başladı. Dayılar birer devlet başkanı gibi başka devletlerle ikili antlaşmalar bile yapabiliyorlardı. 19. yüzyıl başlarında Libya'daki dayılar da Tunus ve Cezayir dayıları gibi Akdeniz'de Amerika Birleşik Devletleri ile mücadele etmiştir. Osmanlılar 1835 yılında Libya'daki kontrolü yeniden sağlayarak burayı merkezî yönetime bağladılar (Birinci ve İkinci Berberi Savaşı).

Osmanlı İmparatorluğu'nun zayıfladığı dönemde, 1911'de İtalyanlar bölgeyi işgal ettiler. Trablusgarp Savaşı akabinde yapılan Uşi Antlaşması ile Libya'daki fiilî Osmanlı hâkimiyeti sona ermekle birlikte, hukuken Osmanlı'ya bağlılığı benimsendi. Ülkeyi işgal eden İtalyanlara karşı Mustafa Kemal, Enver Paşa ve diğer kimi Osmanlı subaylarının örgütlediği milis kuvvetleri uzun zaman direnç gösterdi. Ancak her türlü üstünlüğe sahip olan İtalya ülkenin tamamını kontrol etmeyi başardı. Ardından İtalyan Libyası kuruldu.

Bu dönemde İtalyan sömürgeciliğine karşı Ömer Muhtar tarafından başlatılan direniş hareketi ise Ömer Muhtar'ın yakalanarak idam edilmesi sonucunda başarısızlığa uğradı. II. Dünya Savaşı'ndan sonra bölge Fransa ve Birleşik Krallık'a bırakıldı. Birleşmiş Milletler 1949'da Libya'nın bağımsız bir ülke olması gerektiği kararını aldı. Görüşmelerde Libya'yı, 1920'lerden beri İtalyanlarla mücadele etmiş olan, sonrasında Mısır'a sürgüne giden Şeyh İdris temsil etti.
1951'de Libya bağımsızlığını kazandı ve Birleşmiş Milletler aracılığıyla bağımsızlığa kavuşan ilk ülke oldu. İdris ülkenin kralı oldu.

1969'da, ordunun genç subaylarından Muammer Ebu Minyar El-Kaddafi bir grup subayla birlikte Kral İdris'e karşı bir darbe yaptı. Monarşi sona erdirildi ve Libya Arap Cemahiriyesi kuruldu. Kaddafi, o tarihten sonra kendisinin "Üçüncü Evrensel Teori" dediği, Sosyalizm ve İslam karışımı bir politik rejimi izledi. Bu sisteme İslami Sosyalizm ve Yeşil Sosyalizm gibi isimler verdi. 1990'lı yıllardan itibaren Lokerbie faciası gerekçesiyle Amerika'nın ve uluslararası toplumun sürdürdüğü ambargo 1969'dan itibaren sürdürülen kalkınma hamlesine darbe vurdu. Yönetim "Cemahiriye" tabirini kullanarak kitlelerin devleti olduğunu ifade etmektedir.
Londra-New York seferini yapan Pan Am 103 sefer sayılı Boeing 747 uçağı 21 Aralık 1988 tarihinde havada infilak etti ve İskoçya'nın Lockerbie kasabasına düştü. Uçak içindeki 259 kişi ve kasabadaki 11 kişiyle birlikte toplam 270 kişi hayatını kaybetti. Semtex adlı patlayıcıyı uçağa yerleştirenlerin Libya uyruklu olduğunun anlaşılmasından sonra, Libya'dan tazminat talep edildi. Libya her iki şüpheliyi de İskoçya'ya iade ederek kişi başı 10 milyon dolarla toplam 2,75 milyar dolar tazminat ödedi.
İskoç mahkemelerinde yargılanan şüphelilerden Lamin Khalifah Fhimah beraat etti. Libya gizli servisi üyesi olan Abdelbaset Ali al-Megrahi ise 2001 yılında ömür boyu hapse mahkûm edildi ve cezasını İskoçya'da çekmeye başladı. Yükümlü olduğu esnada prostat kanseri olan Megrahi 20 Ağustos 2009 tarihinde üç aylık ömrü kaldığı gerekçesiyle İskoç hükûmeti tarafından serbest bırakıldı. Olayda ölen yolcuların 189'u Amerikalı'ydı. Serbest bırakma kararı ABD başkanı Barack Obama tarafından "hata" olarak nitelendirildi. Megrahi 20 Mayıs 2012'de prostat kanserinden öldü. Dönemin Birleşik Krallık başbakanı Gordon Brown serbest bırakma kararının (özerk) İskoçya parlamentosuna ait olduğunu, Birleşik Krallık hükûmetinin kararı olmadığını açıklamıştı ancak daha sonradan basına sızan Wikileaks belgelerinde Birleşik Krallık hükûmetinin Libya ile ekonomik anlaşmalarının sürekliliğini sağlayabilmek için Libya'nın isteğine boyun eğerek Megrahi'nin serbest bırakılmasını teşvik ettiği ortaya çıktı.

Birleşmiş Milletler, Güvenlik Konseyi'nin kararına dayanarak Fransa, Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri'nin önderliğinde Libya'ya karşı 18 Mart 2011 akşamı havadan askerî operasyon başlattı. Operasyonun gerekçesi, Libya lideri Muammer Kaddafi'ye bağlı birliklerin halka baskı ve şiddet uygulaması ile Libya'nın BM kara

Lockheed C-130 Hercules, Lockheed (günümüzde Lockheed Martin) tarafından tasarlanan ve üretilen dört motorlu turboprop askerî nakliye uçağıdır. Hazırlanmamış pistlere inip kalkabilen uçak, başlangıçta asker, kargo ve tıbbi tahliye için tasarlandı. Çok yönlü uçak gövdesi, silahlı helikopter (AC-130), hava indirme, arama ve kurtarma, bilimsel araştırma desteği, havadan keşif, havada yakıt ikmali, deniz devriyesi ve havadan yangın söndürme gibi diğer görevlerde de kullanılmaktadır. Günümüzde birçok ülkenin ana taktik nakliye uçağı konumundaki C-130'un, sivil kullanım için geliştirilen Lockheed L-100 modeli de dâhil olmak üzere 40'tan fazla varyantı, 60'tan fazla ülkede hizmet vermektedir.
C-130, 1956 yılında ABD'de hizmete girdi ve kısa süre sonra Avustralya başta olmak üzere birçok ülke tarafından kullanılmaya başlandı. Hizmet verdiği yıllar boyunca Hercules, çok sayıda askerî, sivil ve insani yardım operasyonuna katıldı. 2007 yılında orijinal müşterisi olan ABD Hava Kuvvetleri'ne 50 yıl kesintisiz hizmet veren beşinci uçak oldu. 2024 itibarıyla 70 yıllık üretim süresine ulaşarak en uzun süre kesintisiz üretilen askerî uçak olma özelliğini korumaktadır.

1950 yılında başlayan Kore Savaşı'nda C-119 Flying Boxcars, C-46 Commandos ve C-47 Skytrains gibi II. Dünya Savaşı nakliye platformlarının o gününün muharebe sahası ihtiyaçlarını karşılamada yetersiz kaldığını gören ABD Hava Kuvvetleri, 1951 yılında Boeing, Douglas, Fairchild, Lockheed, Martin, Chase Aircraft, North American, Northrop ve Airlifts firmalarına bir Genel Harekât İhtiyacı (GOR) bildirisi yayınlayarak yeni bir nakliye uçağı ihtiyacı olduğunu belirtti.
Bu yeni nakliye uçağının acele ile hazırlanmış ham pistlerden hareket edebilmesi, 92 yolcu / 72 tam teşekküllü asker / 64 paraşütçü kapasiteli olması, asgari 2,000 km uçuş menziline sahip olması ve bir motoru dursa dahi uçuşa devam edebilmesi istenmekteydi.
Üretici firmaların ABD Hava Kuvvetlerine sunduğu on farklı tasarımdan Lockheed firmasının Model 82 tasarımı kabul edildi ve 2 Temmuz 1951 tarihinde firma ile geliştirme sözleşmesi imzalandı. Willis M. Hawkins ve Clarence "Kelly" Johnson'ın liderliğindeki Lockheed ekibi tarafından ortaya konan ilk prototip YC-130 (#53-3397 seri numaralı) 23 Ağustos 1954 tarihinde ilk test uçuşunu gerçekleştirdi. Stanley Beltz ve Roy Wimmer'ın pilotajında Kaliforniya'daki Lockheed tesisleri ile Edwards Hava Üssü arasında gerçekleşen ve 61 dakika süren bu başarılı uçuşa Kelly Johnson da bir P2V Neptune uçağı ile eşlik etti.
Gelecek vadeden bir tasarım olan ve üretilen ilk prototipleri beklenenin üstünde başarı gösteren bu yeni nakliye uçağına Yunan mitolojisinde doğaüstü bir kuvvete sahip olan Herkül'e ithafen "Hercules" adı verildi ve ABD Hava Kuvvetleri tarafından 219 adetlik ilk sipariş verildi. İlk seri üretim C-130A Hercules 7 Nisan 1955 tarihinde ilk uçuşunu gerçekleştirdi ve uçaklar Aralık 1956'dan itibaren ABD Hava Kuvvetleri Taktik Hava Komutanlığında servise girmeye başladı.

Nakliye, havada yakıt ikmali, arama ve kurtarma, deniz karakol, silah platformu, yangın söndürme, kutup araştırmaları, meteoroloji, haritacılık, hedef çekici, füze izleyici, uzay kapsülü kurtarma, STOL araştırma, insansız hava aracı kumanda, VIP ve komuta kontrol gibi değişik görevlere yönelik 40'tan fazla versiyonda 2,300'den fazla C-130 Hercules üretilmiştir. Bunlara ilaveten uzatılmış gövdeli sivil kargo versiyonu da (L-100) vardır.

C-130 Hercules, her biri 4.508 beygir gücünde dört adet Allison T56-A15 propjet motoru ile güçlendirilmiştir. T56-A15 motorları uçağa sürat, kısa kalkış ve düşük bakım giderleri sağlamıştır. Hamilton Standart tarafından yapılan pervaneler motor başına dört adettir. Uçuşta pervaneler sabit hızla döner ve uçuş için gerekli kaldırmayı, yerde ise frenleme ve hareketi sağlar. Pervane kanatlarının uzunluğu bir uçtan bir uca 4,11 metredir.
Toplam 26.340 lt kapasiteli 6 adet iç kanat yakıt tankı, gerektiğinde eklenebilen 10.300 litrelik dış kanat altı tankları ile takviye edilir. Yakıt ayrımı gerekmez, her çeşit jet yakıtı ile uçabilir. Bütün yakıt tankları direkt olarak bitişik akıtma tipi bir doldurma-boşaltma sistemine bağlıdır. Uçağın yakıt çekme oranı 2.270 lt/dk, yakıt boşaltma oranı 2.800 lt/dk'dır.
C-130'un bakımı büyük bir kolaylık ve çabukluk arz etmektedir. Gövdesinin alçak olması uçağın bakımının yer seviyesinde yapılmasını sağlar. Basit ve özel bir takım aletler sayesinde bakım için büyük tesis ihtiyacı hemen hemen ortadan kaldırılmıştır.
C-130 Hercules havalandırma sistemli ve tazyik ayarlı 122 m³ hacminde bir kargo kompartımanına sahiptir. Çok pozisyonlu arka rampası tekerlekli araçların girebilmesi için yer seviyesine indirilebilir veya çeşitli yüklerin bir kaldıraç gerekmeden direkt olarak içeri alınabilmesi için yatay duruma getirilebilir. Kompartımanın iç yüzü yükleri zapt emek ve sabit bir yere bağlamak için tertibatlandırılmıştır. Gerektiği zaman zemine yerleştirilen bir ray sayesinde genişliği 3 metreye kadar olan parçalar kolaylıkla araçtan uçağa yüklenebilir. Kabin tazyik değiştirme oranı 7.5 psi'dir. Kabin irtifası ise uçak 10 metre iken 2.400 metredir.
C-130 Hercules, şartların yetersiz olduğu durumlarda yükünü paraşüt ile veya alçak irtifadan uçarak yer kablo bağlantısı ile bırakabilir. Uçağın sahip olduğu mekanik tahliye sistemi ağır teçhizatlı ve paketlenmiş kargoyu limitlenmiş bölgelerde alçak seviyeden kısa zamanda indirmeyi sağlamaktadır.
C-130'un kokpiti alet ve kontrol düğmelerinin gruplaştırılmış bir şekilde yerleştirilmesi ve rahat pilot koltukları ile dikkat çeker. 3.7 m²'ye yaklaşan pencere alanı ile C-130 arama-kurtarma ve hava araştırmalarında mükemmel bir görüşe olanak verir. Ayrıca özel yapım koruyucu kalkanlar pencere camlarının karlanmasını önler. Uzun uçuşlar sırasında mürettebatın dinlenmeleri ve yemek yemeleri için ayrı bölmeler mevcuttur.

Türkiye'nin Soğuk Savaş'ın etkisiyle 1952'de NATO'ya katılmasından sonra hızlı ve modern bir değişim yaşanmış, hava hareketliliği artmış, yeni platformlar hizmete girmeye başlamıştır. Değişime paralel olarak orta sınıf bir nakliye uçağı ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Buna ilaveten 1960'ların başında Kıbrıs'ta yaşanan olumsuz gelişmeler sonucu Kıbrıs'a ve gerektiğinde de Yunanistan'a bir harekât yapılması ihtimali belirmiştir. Olası harekât planlarına göre böyle kapsamlı bir hava indirme için envanterdeki C-47 ve C-160 uçakları sayı ve nitelik olarak yetersiz kalmaktaydı. Bu ihtiyaçlara binaen 1963'te dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı İrfan Tansel'in direktifleri doğrultusunda nakliye ve paraşütçü kapasitesi yüksek modern bir uçak alımı gündeme gelmiş, Yarbay Abdurrahman Körezlioğlu'nun başkanlığında oluşturulan bir ekibin yaptığı değerlendirmeler sonucu C-130E Hercules'de karar kılınmış ve FMS (Yabancılara Askeri Satış) kapsamında 5 adet C-130E Hercules siparişi verilmiştir.
1963'te 5 adet C-130E siparişi verildikten sonra aynı yıl Kayseri Erkilet'te 224. Filo'ya bağlı Taktik Hava Ulaştırma Grubu oluşturulmuş ve eğitimlere başlanmıştır. 1964'te ABD'ye öğretmenlik kursu için Pilotlar, Bnb. Servet Kurt, Kd.Yzb. Erol Olguner, Kd.Yzb. Adem Uzer, Kd.Yzb. Nasır Yılmaz, Seyrüsefer Subayı Bnb. Faik Tuğrul, Uçuş Makinistleri Kd.Bçvş. Cevdet Yüksel ve Kd.Bçvş. Vefa Ündücü ile Yükleme Uzmanları Bçvş. Doğan Kümüken ve Bçvş. M.Ali Başkaya'dan oluşan bir ekip gönderilmiş, yapımı tamamlanan ilk C-130E (63-13186) bu personel tarafından Sweart, McQuire, Gender, Lakenheath yolu izlenerek 18 Eylül 1964'te Ankara Etimesgut'a getirilmiştir. 17 Ekim 1964'te Erkilet Üssü'nde nihai teslim gerçekleştirilerek ilk C-130E Türk Hava Kuvvetlerinde hizmete girmiştir.
Aynı yıl içinde 3 adet ve 1965'te de 1 adet C-130E nihai teslimatları tamamlanarak envantere dahil edilerek filodaki uçak sayısı beşe çıkmıştır. Aynı zamanda hızlı bir eğitim programıyla filo kısa sürede harbe hazır hale gelmiştir. 1971'de 224. Filonun adı 222. Filo olarak değiştirilmiştir. 1971'de 1 adet ve 1973'te 2 adet daha C-130E alınmış ve 222. Filo bünyesine dâhil edilmiştir. Aynı yıllarda ilave olarak 8 adet C-130E daha alınmak istenmişse de bu alım maddi sebeplerden ve ABD'nin böyle bir satışa sıcak yaklaşmamasından dolayı gerçekleşmemiştir.
C-130E Hercules uçakları Kıbrıs Harekâtı'nda büyük yararlılık göstermiştir. 20 Temmuz 1974 sabahı C-47 ve C-160 nakliye uçakları ile beraber Kayseri Erkilet Meydanından havalanan 6 adet C-130E, saat 05.45 civarında Kırnı bölgesine Hava İndirme Tugaylarımızı paraşütle atarak ilk dalga hava indirmesini başlatmıştır. Bu ilk indirmede bir C-130E hafif uçaksavar isabeti almış fakat görevine devam edebilmiştir. Aynı gün saat 12.55'te 6 adet C-130E ikinci bir hava indirme harekâtı gerçekleştirmiş, bunu takiben hava kararmadan 3 adet C-130E avcı uçakların desteğinde üçüncü dalga hava indirmesini gerçekleştirilmiştir. Harekâtın ilk ve en kritik gününde C-130E uçaklarımız 15 sortide yaklaşık 900 paraşütçüyü Kıbrıs'a indirerek büyük bir başarı göstermiştir. Kıbrıs Harekâtı boyunca C-130'lar Kıbrıs'a 2311 paraşütçü ve 1238 ton malzeme atmıştır.
I. Körfez Savaşı'ndan sonra US ANG (Amerikan Ulusal Hava Muhafızları) birliğinden 6 adet kullanılmış C-130B daha alınarak orta sınıf nakliye filosu büyütülmüştür. 12-949 seri numaralı C-130E bir eğitim uçuşu sırasında düşmüş olup diğer C-130B/E uçakları aktif olarak görev yapmaktadır.
Aralık 2006'da SSM ile Türk Havacılık ve Uzay Sanayii arasında imzalanan C-130E/B Aviyonik Modernizasyon (Erciyes) Sözleşmesi kapsamında, Hv.K.K.lığı envanterindeki 13 adet C-130E ve 6 adet C-130B nakliye uçağının Aviyonik Modernizasyonuna başlanmıştır.
Türk Hava Kuvvetleri, 1971'den beri kullandığı, 1960'larda Fransız-Alman işbirliğiyle geliştirilen C-160 Transall nakliye uçaklarının ekonomik ömrünün dolmaya başlamasıyla birlikte, yerini alması planlanan A-400M projesindeki gecikmeler nedeniyle bir ara çözüm arayışına girdi. Bu kapsamda, Orta Menzil Nakliye uçağı ihtiyacını karşılamak amacıyla bir satın alım projesi başlatıldı.
Bu proje neticesinde Türkiye, Suudi Arabistan Kraliyet Hava Kuvvetleri

Malazgirt Meydan Muharebesi, 26 Ağustos 1071 tarihinde Büyük Selçuklu İmparatorluğu hükümdarı Alp Arslan ile Bizans İmparatorluğu hükümdarı Romen Diyojen arasında Malazgirt Ovasında gerçekleşen muharebedir. Alp Arslan'ın kesin zaferi ile sonuçlanan bu muharebe, "Türklere Anadolu'nun kapılarını açan son muharebe" olarak bilinir ve savaşın ardından pek çok Türk Anadolu'ya yerleşmeye başlamıştır.
Malazgirt Muharebesi'nin kaybı, Bizanslılar için bir felaketti. Kayıp, iç çatışmalara ve İmparatorluğun sınır savunmasını ciddi şekilde zayıflatan bir ekonomik krize yol açtı. Sınırların korunamaması Türklerin Orta Anadolu'ya doğru gerçekleşen kitlesel hareketine yol açtı – 1080 yılına gelindiğinde Selçuklu Türkleri 78.000 kilometrekarelik bir alanı ele geçirmişti. I. Aleksios'un Bizans'ta istikrarı yeniden sağlaması ise otuz yıl kadar sürmüştü. Tarihçi Thomas Asbridge'in belirttiğine göre: "Malazgirt Bizans için acı verici bir başarısızlık" idi. Malazgirt, bir Bizans imparatorunun Müslüman bir komutana esir olduğu ilk olaydır.

1060'lı yıllarda Büyük Selçuklu Devleti hükümdarı Alp Arslan, Türk dostlarına bugünkü Ermenistan toprakları civarı ile Anadolu'ya doğru göç etmelerine izin verdi ve Türkler buralarda şehirlere ve tarım alanlarına yerleştiler. 1068 yılında Romen Diyojen, Türklere karşı bir sefer düzenledi, fakat Koçhisar şehrini geri almasına rağmen Türk atlılarına yetişemedi. 1070 yılında Türkler, Alparslan komutanlığında, günümüzde Muş'un bir ilçesi olan Malazgirt'te Manzikert (Orta Çağ Yunancasında Malazgirt) ve Erciş kalelerini ele geçirdi. Daha sonra Türk ordusu Diyarbakır'ı aldı ve Bizans yönetimindeki Urfa'yı kuşattı; ancak alamadı. Türk beylerinden Afşin Bey, güçleri arasına katıp Halep'i aldı.
Alp Arslan Halep'te konaklarken, Türk atlı birliklerinin bir kısmına ve akıncı beylere Bizans şehirlerine akınlar düzenlemesine izin verdi. Bu sırada da Türk akınlarından ve son gelen Türk ordusundan çok rahatsız olan Bizanslılar, tahta ünlü komutan Romen Diyojen'i çıkardılar. Romen Diyojen de büyük bir ordu kurup 13 Mart 1071'de Konstantinopolis'ten (bugünkü İstanbul) ayrıldı. Ordunun mevcudu 200.000 olarak tahmin edilmektedir. Bunun yanı sıra, 12. yüzyılda yaşamış Ermeni bir tarihçi olan Edessalı Matta, Bizans ordusunun sayısını 1 milyon olarak veriyor.
Bizans ordusu düzenli Rum ve Ermeni birlikleri dışında ücretli Slav, Got, Alman, Frank, Gürcü, Peçenek ve Uz askerlerinden oluşuyordu. Ordu ilk olarak Sivas'ta dinlendi. Burada halkın coşkuyla karşıladığı imparator, halkın dertlerini dinledi. Halkın Ermeni taşkınlığı ve barbarlığından yakınmaları üzerine kentin Ermeni mahallelerini yıktırdı. Pek çok Ermeni'yi öldürüp, önderlerini sürgüne yolladı. Haziran 1071'de Erzurum'a vardı. Orada, Diyojen'in generallerinden bazıları Selçuklu bölgesine ilerlemeyi sürdürmeyi ve Alp Arslan'ı hazırlıksız yakalamayı teklif etti. Bazıları da bulundukları yerde bekleyip pozisyonlarını güçlendirmeyi önerdi. Sonuç olarak ilerlemeye devam etme kararı verildi. Daha sonra Hınıs ilçesine geçmişlerdir. Malazgirt ovasına giden Bizans ordusu su ihtiyacını karşılamak için güzergah olarak kendine Hınıs içinde akmakta olan Kocasu Çayı yolunu seçmiştir ve ordu savaşta kullanılacak mızraklarını Hınıs ve çevresinde yetişen ağaçlardan imal etmiştir.
Diyojen, Alp Arslan'ın çok uzakta olduğunu veya hiç gelmeyeceğini düşünerek ve Malazgirt'i, hatta Malazgirt yakınındaki Ahlat Kalesi'ni hızlıca geri ele geçirebileceğini ümit ederek Van Gölü'ne doğru ilerledi. Öncü kuvvetlerini Malazgirt'e gönderen imparator, ana kuvvetleriyle yola çıktı.
Casuslarının verdiği bilgiyle Bizans ordusunun büyüklüğünü bilen Alp Arslan, Bizans imparatoru Diyojen'in gerçek hedefinin İsfahan'a (bugünkü İran) girmek ve Büyük Selçuklu Devleti'ni yıkmak olduğunu sezdi.
Ordusundaki yaşlı askerlerin yolda kalmasına neden olan cebri yürüyüşüyle Erzen ve Bitlis yolundan Malazgirt'e varan Alp Arslan, komutanlarıyla savaş taktiklerini görüşmek için savaş meclisini topladı. Romen Diyojen ise savaş planını hazırlamıştı. İlk saldırı Türklerden gelecek ve bu saldırıyı kırmaları durumunda da karşı saldırıya geçeceklerdi. Alp Arslan ise "Kurt Kapanı Taktiği" konusunda komutanlarıyla uzlaşmıştı.

26 Ağustos Cuma sabahı çadırından çıkan Alp Arslan, Malazgirt ile Ahlat arasındaki Malazgirt Ovası'nda, kendi ordugahının 7–8 km uzağında, ovaya yayılmış durumdaki düşman birliklerini gördü. Savaşı önlemek için imparatora elçiler göndererek barış teklifinde bulundu. İmparator, Sultan'ın bu önerisini ordusunun büyüklüğü karşısında bir korkaklık olarak yorumladı ve teklifi reddetti. Gelen elçileri, soydaşlarını Hristiyan topluluğuna geçmelerine ikna etmek üzere ellerine birer haç tutuşturarak geri yolladı.
Düşman ordusunun büyüklüğünün kendi ordusundan daha büyük olduğunu gören Sultan Alp Arslan, savaştan sağ çıkma ihtimalinin düşük olduğunu sezdi. Askerlerinin de hasımlarının sayı fazlalığı karşısında tedirginliğe düştüğünü fark eden Sultan, bir Türk-İslam adeti olarak kefene benzeyen beyaz kıyafetler giydi. Atının da kuyruğunu bağlattı. Yanındakilere şehit olduğu takdirde vurulduğu yere gömülmesini vasiyet etti. Komutanlarının savaş alanından kaçmayacağını anlayan askerlerin maneviyatı arttı. Askerlerinin cuma namazına imamlık eden Sultan, atına binip ordusunun önüne çıktı ve moral yükseltici, maneviyat artırıcı kısa ve etkili bir konuşma yaptı. Allah'ın Kur'an'da zafer vadettiği ayetleri okudu. Şehitlik ve gazilik makamlarına erişileneceğini söyledi. Müslüman Oğuzlar'dan oluşan Selçuklu ordusu savaş pozisyonuna geçti.

Bu sırada Bizans ordusunda dinsel ayinler yapılmakta ve papazlar askerleri kutsamaktaydı. Romen Diyojen de bu savaşı kazanması durumunda (buna inancı tamdı) ününün ve saygınlığının artacağından emindi. Bizans'ın eski ihtişamlı günlerine döneceğini hayal ediyordu. En ihtişamlı zırhını giydi ve atına bindi. Ordusuna zafer durumunda büyük vaatlerde bulundu. Tanrı tarafından şeref, şan, onur ve kutsal savaş sevapları verileceğini duyurdu. Alp Arslan'ın savaşı kaybetmesi durumunda her şeyini ve atalarından miras kalan Selçuklu Devleti'ni de kaybedeceğini çok iyi biliyordu. Romen Diyojen ise savaşı kaybetmesi halinde devletinin çok büyük güç, prestij ve toprak kaybedeceğini biliyordu. Her iki komutan da kaybetmeleri durumunda öleceklerinden emindi.
Romen Diyojen ordusunu geleneksel Bizans askerî kaidelerine göre düzenlemişti. Ortada birkaç sıra derinlikte çoğu zırhlı piyade birlikleri ve bunların sağ ve sol kollarında süvari birlikleri yerleştirilmişti. Romen Diyojen merkeze; General Bryennios sol kanada ve Kapadokyalı General Alyattes ise sağ kanadı komuta ediyordu. Bizans ordusunun gerisinde büyük bir rezerv bulunuyordu ve bu, özellikle taşra eyaletlerinde nüfuzlu kişilerin özel ordularının mensuplarından oluşuyordu. Geri rezerv ordusunun komutanı olarak genç Andronikos Dukas seçilmişti. Romen Diyojen'in bu tercihi biraz şaşırtıcıydı, çünkü bu genç komutan eski imparatorun yeğeni ve İoannis Dukas'ın oğlu olup, bu kişiler açıkça Romen Diyojen'in imparator olmasının aleyhindeydiler.
Savaş öğle saatlerinde Türk atlılarının toplu ok saldırısına geçmesiyle başladı. Türk ordusunun çok büyük çoğunluğu atlı birliklerden oluştuğundan ve neredeyse hepsinde de ok olduğundan bu saldırı Bizanslılar'da önemli miktarda asker kaybına neden olmuştu. Ama yine de Bizans ordusu saflarını bozmaksızın korudu. Bunun üzerine ordusuna yanıltıcı bir çekilme buyruğu veren Alp Arslan, gerilerde gizlediği küçük birliklerinin tarafına doğru çekilmeye başladı. Bu gizlediği birlikler az miktarda organize olmuş askerlerden oluşuyordu. Türk ordusu, arka saflarda bir hilâl biçiminde yayılmışlardı. Türklerin hızlıca çekildiğini gören Romen Diyojen, Türklerin saldırı gücünü yitirdiğini ve sayıca fazla olan Bizans ordusundan korktukları için kaçtıklarını düşündü. En baştan beri Türkler'i yeneceğine inanmış olan imparator, bu bozkır taktiğine kanıp, kaçan Türkler'i yakalamak için ordusuna saldırma emri verdi.
Çok az zırhları olduğu için hızlıca geri çekilebilen Türkler, zırh yığınına dönmüş Bizans süvarileri tarafından yakalanamayacak kadar hızlıydı. Ancak buna rağmen Bizans ordusu, Türkler'i kovalamaya başladı. Yan geçitlerde pusu kurmuş Türk okçuları tarafından ustaca vurulan ama buna aldırmayan Bizans ordusu saldırıya devam etti. Türkler'i iyice kovalayıp yakalayamayan, üstüne bir de çok yorulan (üstlerindeki ağır zırhların etkisi büyüktü) Bizans ordusunun hızı durma noktasına geldi. Türkler'i büyük bir hırsla kovalayan ve ordusunun yorulduğunu anlayamayan Romen Diyojen yine de takip etmeye çalıştı. Ancak bulundukları mevziden çok ileri gittiklerini ve çevreden saldıran Türk okçularını görüp kuşatıldığını çok geç zamanda anlayan Diyojen, geri çekilme buyruğu verme ikilemindeydi. Tam da bu ikilemdeyken, geri çekilen Türk süvarilerinin, yönlerini tam olarak Bizans ordusu üzerine geçip hücuma kalkmaları ve geri çekilme yollarının da Türkler tarafından kapatıldığını gören Diyojen, paniğe kapılarak çekilme buyruğu verdi. Ancak ordusu, çevrelerindeki Türk hatlarını yarıncaya kadar, yetişen Türk ordusunun ana kuvvetleri, Bizans ordusunda tam bir panik başlattı. Kaçmaya kalkan generalleri görüp daha da paniğe kapılan Bizans askerleri, en büyük savunma güçleri olan zırhlarını da atıp kaçmaya çalıştı. Ardından ustaca kılıç kullanan Türk kuvvetleriyle eşit duruma düşüp büyük çoğunluğu yok oldu.
Bunun yanı sıra, savaş esnasında Büyük Selçuklu Devleti'nin ordusuna Kürtlerin de katıldığına dair iddialar da vardır. Bu konunun ana kaynağı, 13. yüzyıl yazarı Sıbt İbnü'l-Cevzî'nin “Mir'âtü'z-Zaman Fi Tarihi'l-Ayan” adlı eserinde şöyle geçmektedir: 

Az önce 10.000 Kürt de Sultan'a katılmıştı. Bununla beraber Sultan, Tanrı'dan sonra buyruğundaki 4.000 kişilik hassa askerine güveniyordu.
Nick Holmes ise Selçuklu ordusuna katılan10.000 Kürt askerin zayıf rivayet olduğunu söylemektedir İbn Devâdâri, “Kenzü'd-dürer ve Câmiü'l-gurer” adlı eserinde Sıbt İbnü'l Cevzi'den farklı olarak Kürtler ve diğer kavimlerden olmak üzere on bin kadar insanın sava

Melikgazi, Kayseri ilinin merkez ilçelerinden biridir.
600.000'e yakın nüfusu ile Kayseri'nin en büyük ilçesidir. Şehrin tarih boyunca önemli kültür, sanayi ve ticaret faaliyetlerinin gerçekleştiği merkezidir. Modern yapılanmanın bulunduğu Erciyes yamaçlarına kadar olan bölümü kapsar.
İlçenin yüzölçümü 668 km²dir. Melikgazi ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.056 metredir.

Osmanlı mimarbaşı Mimar Sinan, Kayseri'nin Ağırnas Köyü'nde doğdu. Bu köy şu anda Melikgazi'nin Ağırnas Mahallesidir.
Melikgazi'de, Bizans döneminde inşa edilen ve Selçuklular tarafından genişletilen kentin kalesi, 13. yüzyıldan kalma Selçuklu Hatun Külliyesi, camiler, medrese ve hamamlar, saat kulesi ve bir yeraltı şehri bulunmaktadır.

Not: 2008 yılında bazı belde ve köyler mahalle statüsüne geçtiğinden şehir nüfusu artıp kır nüfusu azalmıştır. 2013 yılında ise Büyükşehir yasası nedeniyle köylerin tamamı mahalle statüsüne geçtiğinden kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Kayseri'nin mahalleleri

Kayseri Valiliği Melikgazi sayfası
Melikgazi Belediyesi 6 Nisan 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Melikgazi Kaymakamlığı

Memduh Büyükkılıç (d. 25 Ekim 1953, Develi), Türk siyasetçi ve tıp doktorudur. Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı.

25 Ekim 1953 tarihinde Kayseri'nin Develi ilçesinin Şıhlı beldesinde doğdu. Kayseri İmam Hatip Ortaokulu ve Bornova Suphi Koyuncuoğlu Lisesinden mezun olduktan sonra Ege Üniversitesi Tıp Fakültesini bitirdi. Nöroloji alanında uzmanlığını tamamladı. Niğde Devlet Hastanesi ve Kayseri SSK Hastanesi'nde uzman hekim olarak görev yaptı. Askerliğini Girne Asker Hastanesi'nde Tabib Teğmen olarak tamamladı. İzmir MTTB, Millî Gençlik Vakfı ve Hekimler Birliği vakfı gibi vakıflarda yöneticilik ve başkanlık görevleri üstlendi.

Siyasete 1993 yılında Refah Partisi ile girdi. Refah Partisi Kayseri il başkanlığı yaptıktan sonra 1995 genel seçimleri'nde 20. Dönem Kayseri milletvekili seçildi. 1998 yılında Melikgazi belediye başkanı seçildi. 1999 yerel seçimleri'nde Fazilet Partisi, 2004, 2009 ve 2014'nde AK Parti'den  4 kez aynı göreve seçildi. 2019 yerel seçimleri'nde AK Parti ve Cumhur ittifakı adayı olarak %63,39 oy oranı ile Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı seçildi. 2024 Türkiye yerel seçimlerinde AK Parti'den tekrar Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı adayı olmuştur ve kazanmıştır.

Memlûk Devleti, Eyyûbîlerin çöküşü ile Osmanlıların Mısır'ı ele geçirmesi arasında geçen üç yüzyıla yakın zaman diliminde Mısır ve Suriye'de hüküm sürmüş olan devlet. Memlûk Devleti'ni 1250 ve 1382 yılları arasında kurucu aile Bahrî Memlûkler idare etmiş, 1517'ye dek ise Burcî Memlûkler yönetimi ele almıştır. Tarihyazınında devlet bu iki hâne başlıkları altında incelenmiş olup Bahrî Memlûklerin Türk kökenli olması dolayısıyla bu devirde yöneticiler daha çok Türklerden oluşurken daha sonraki dönemde Çerkesler asıl unsur olmuşlardır. Tarihçiler arasında Türk sultanlar döneminde askerî ve siyasi olarak doruğa ulaştığı, ardından ise Çerkesler döneminde uzun süreli bir gerileme dönemine girdiğine dair evrensel bir fikir birliği vardır.
Yönetici sınıfın Türk, halkın ise çoğunlukla Araplardan müteşekkil olduğu bir yapısı bulunan Memlûk Devleti en parlak devrini I. Muhammed'in sultan olduğu yıllarda yaşamış, Çerkes kökenli Burcî Memlûkler idaresindeyse çöküş dönemine girmiştir. İdareci unsur olan memlûklerin kökeni Kuman-Kıpçak, Çerkes, Abhaz, Oğuz ve Gürcü soylu asker kölelerdi. Bu köleler askerî amaçlarla satın alındıklarından sıradan kölelerden daha yüksek statüdeydiler ve silah taşıma izinleri vardı. Zamanla güçlenerek Memlûk Devleti'ni kuran bir sosyal sınıf hâline gelen bu köleler Mısır vatandaşlarının da üzerinde bir sosyal statüye erişmişlerdir. Sultanlık, zamanla güçten düşmesine karşın Orta Çağ Mısır ve Suriyesinde gerek siyasi gerek ekonomik ve gerekse de kültürel olarak İslam'ın Altın Çağı'nı temsil eden bir güç olarak görülmektedir.

Memlûk (Arapça: مملوك) kelimesi Arapça meleke (Arapça: ملك) fiil kökünden türemiş bir ism-i mefûl olup sözlük anlamı "mâlik olunan şey", "efendisinin temellükü altında bulunan köle" demektir. Bu kelimenin menşesi muhtemel olarak Kur'an'ın birçok ayetinde geçen ibareler olup burada cins ayırt edilmeksizin kadın-erkek bütün köleler ima edilmektedir. Çeşitli İslâm ülkelerinde memlûk yerine gulâm (Arapça: غلام) ve Kuzey Afrika'daki siyahiler için ise abîd (Arapça: عبيد) kelimeleri kullanılmıştır. Memlûk kelimesi zamanla İslam tarihinde terimsel bir anlam kazanmış ve "harplerde esir düşerek veya tüccarlardan satın alınarak köle yapılan beyaz insan"ı ifade eder olmuştur. Bu anlamı ile memlûk artık "hükümdar veya emirlerin muhafız birliklerinde görev yapan özel ve hukuki bir statüye sahip asker"i ifade etmektedir. Bunların kurdukları devlete de Devletü'l-Memâlîk (Arapça: دولة المماليك) yani günümüz Türkçesindeki karşılığıyla Memlûkler Devleti denilmiştir. Çeşitli kavimlere mensup olan ve Türk adları taşıyan memlûklerin konuştukları dil de Türkçeydi, dolayısıyla Türk veya Etrâk diye çağrılıyorlardı. Bu bağlamda Memlûk Devleti adının yanı sıra ed-Devletü't-Türkiyye (Arapça: الدولة التركية) ve Devletü'l-Etrâk (Arapça: دولة الاتراك) adları da kullanılmaktaydı.
Orta Çağ günlük yazışmalarında Devletü'l-Memâlîk adı daha çok tercih ediliyor ve modern tarihçilikte Memlûk Devleti adı oturmuş olsa da resmî yazışmalarda ed-Devletü't-Türkiyye ve Devletü'l-Etrâk adları kullanılmaktaydı. Bu bağlamda gerek Bahrî gerekse de Burcî aileler tarafından kullanılan ve belirli dönemlerde değil devletin tarihî sürecinin tamamı boyunca kullanılan bu adların resmî ad olduğu çıkarımı yapılmaktadır.
Ayrıca devlete hâkim olan ilk hanedana nispetle Devletü'l-Bahriyye (Arapça: الدولة البحرية), ikinci hanedana nispetle Devletü'l-Burciyye (Arapça: الدولة البرجية) adları da yer yer kullanılmıştır. Yine ikinci hanedanın Çerkes soyundan gelmesine nispetle Devletü'l-Çerâkise (Arapça: دولة الجراكسة) de resmen kullanılmıştır. Tüm bunların yanında Ketboğa devrindeki yönetime kendinin Moğol olmasına göndermeyle ed-Devletü'l-Moğoliyye (Arapça: الدولة المغولية), Kalavun soyunun hüküm devresine Devletü'l-Kalavun (Arapça: دولة قلاوون) ya da Devletü'l-Benî-Kalavun (Arapça: دولة بني قلاوون), I. Baybars soyunun tahtta kaldığı yönetime ise ed-Devletü'z-Zâhiriyye (Arapça: الدولة الظاهرية) denmektedir.

Muhafız birliklerinde görev yapan, kendilerine has içtimai ve hukuki statüye sahip memlûkler, bir tür profesyonel asker niteliğinde İslâm toplumuna girmişler ve zamanla siyasi iktidarları ele geçiren bir güç halini almışlardır. Bunu gerçekleştirirken köle olmalarını yadırgamamışlar hatta ulaştıkları konumu bir eleme ve seçilme sonucunda elde ettikleri için memlûk kimliğini bir imtiyaz ve asalet belirtisi olarak görmüşlerdir. Memlûk sınıfına dâhil olmak için bazı önemli kriterler bulunmaktadır. Bunların başta geleni, İslâm âlimlerinin uygun bulduğu kölelik statüsünde ve beyaz ırktan olmaktır. Memlûkler, genellikle Kafkasya'dan ve Orta Asya bozkırlarından gelen ve "Türk" diye adlandırılan kavimlerden seçilirdi. Habeş, Batı Afrikalı ve Hint hadımlar memlûk statüsünde olmayıp bunlar memlûklerin hizmetindeki unsurlardı.
Muhammed ve Dört Halife devirlerinde İslâm ordusu Arap asıllı askerlerden meydana geliyordu. Fetihlerle birlikte Araplar dışında İslâm'a girenlerin sayısında hızlı bir artış görüldü. Yeni Müslüman olanlardan İranlılar ve Kıptîler gönüllü veya ücretli asker konumunda orduya katıldılar. Emevîler döneminde başta Türk, Berberî ve İranî olmak üzere Arap dışı Müslüman askerlerin sayısı daha da arttı. Emevîler için en önemli asker kaynağı Horasan'dı. Öncelikle sınır boylarında yaşayanlar büyük ölçüde Müslümanların tarafına geçmişler ve "mevâlî" sıfatıyla Arap ordularına katılmışlardı. Ancak ordunun kumanda kademesinde Araplar yer alıyor ve mevâlî statüsünde bulunanlar onların kendilerine ikinci sınıf insan gözüyle bakmasını kabullenemiyordu.
Basra Valisi Ubeydullah bin Ziyâd, 674 yılında Buhara seferinden dönerken beraberinde getirdiği 2.000 kişilik bir Türk birliğini Basra'ya yerleştirmişti. Kuteybe bin Müslim'in emrindeki 12.000 askerin de yaklaşık 7.000 kadarı, çoğunluğu Türk olmak üzere Arap dışı Müslümanlardan oluşuyordu. Diğer taraftan Velîd bin Abdülmelik zamanında gerçekleştirilen Kuzey Afrika ve Endülüs'teki fetihlerden sonra İslâm ordusunda yer alan Berberî asıllı askerlerin sayısı da çok artmıştı.
750 yılında Emevîlerin yıkılmasına sebep olan Horasan kuvvetleri arasında Türk ve İranlı unsurlar çoğunluktaydı. Bu tarihten itibaren Horasanlılar yaklaşık iki nesil boyunca Abbâsî ordusunun en önemli birliklerini teşkil ettiler. Göçebe menşeli bu askerler Irak'taki yeni konumlarına çok çabuk uyum sağladılar ve kısa zamanda halife ve halk nezdinde büyük itibar kazandılar. Emîn ve Memûn arasındaki iç savaşta kardeşini yenen Memûn, Horasan dolaylarından topladığı kuvvetlerle iktidarı ele geçirmiş ve korumayı başarmıştı. İslâm ordusundaki Arap dışı unsurlar arasında Türkler kadar nüfuzlu olanlar yoktu. Mutasım zamanında memlûk sayısında çok hızlı ve önemli bir artış oldu, ordudaki memlûklerin sayısı kısa zamanda 30.000'e ulaştı. Bu birliklerin kumanda kademelerinde yine Türkler bulunuyordu. Mutasım, Türk birlikleri için Sâmerrâ şehrini kurarak onlara geniş iktalar verdi ve yerli halkla karışmalarını engellemek amacıyla Asya steplerinden evlenecekleri kızlar getirtti.
Memlûk sistemi kısa zamanda devletin hüküm sürdüğü bütün topraklara yayıldı. Artık halifelerin memlûkleri yanında eyalet valilerinin de memlûkleri vardı. Ancak bu durum ülke içinde devlet otoritesinin ortadan kalkmasına yol açtı. Başlangıçta vilayetlerdeki düzeni memlûkler sayesinde sağlayan halifeler ve valiler bu defa onların merkeze karşı bağımsızlık mücadeleleriyle karşılaştılar. Babası Memûn'un hizmetinde bir memlûk olan Mısır vali vekili Ahmed bin Tolun, soydaşı memlûklerin desteğini alarak 868 yılında Mısır'da ilk Müslüman-Türk devletini kurdu. Yine Tolunoğullarının yıkılmasından sonra Mısır valiliğine getirilen ve Abbâsîlerin hizmetindeki başka bir Türk memlûkunun oğlu olan Muhammed bin Toğaç emrindeki 8.000 memlûkun desteğiyle Mısır'da iktidarı ele geçirip İhşîdîleri tesis etti. 969 yılında bu devleti yıkan Fâtımîler de memlûk sistemini uygulamak durumunda kaldılar. Fâtımî ordusunda başlangıçta Berberî ve Zencî birlikleri bulunuyordu. Mustansır zamanından itibaren sadece Türklerden meydana gelen memlûk birlikleri kuruldu.
Selâhaddin Eyyûbî'den itibaren Mısır ve Suriye'de istihdam edilen memlûklerin sayısı çok arttı. Bu devirde memlûkler, emirlerin birliklerinin çekirdeğini oluşturmaktaydı. Eyyûbî sultan ve meliklerinin her biri, kendi devletini korumak ve diğer bir melikin toprağı üzerindeki emellerini gerçekleştirebilmek için yeni askerî birlikler kurmak zorunda kaldı. Hasımları karşısında kendilerini güçlü kılacak bir unsur olarak memlûk istihdam etmeye başladılar. 12. yüzyılın ortalarında Orta Doğu'daki irili ufaklı bütün İslâm devletlerinde memlûklerin sayısı ve nüfuzu hızlı bir şekilde arttı. Artık Türk memlûkleri bölgede siyasi ve askerî olaylarda belirleyici bir güç olmuş ve şehzadelerin tahta geçişlerini kontrolleri altına almışlardı.
Selâhaddîn Eyyûbî'nin ölümünden sonra Mısır ve Suriye'de memlûklerin sayı bakımından oldukça arttığı görülür. Çünkü Selâhaddîn'in varisleri devletini aralarında paylaşmışlar ve başta Mısır olmak üzere Dımaşk, Haleb, Hama, Hıms, Baalbek, Kerek gibi Suriye şehirleri Eyyûbî ailesinden şehzâdelerin hüküm sürdüğü önemli merkezler haline gelmişlerdi. Eyyûbî sultanları ve melikleri, hâkimiyetlerini sağlamlaştırmak ve düşmanlarına karşı koyabilmek maksadıyla Kıpçak ülkesinden ve Mâverâünnehir'den çok sayıda memlûk getirterek bunları mükemmel askerler olarak yetiştirmişlerdi.

Memlûk gruplarının daha düzenli olarak ortaya çıkması ve nüfuzlarının artması 13. yüzyılın ilk yarısında gerçekleşti. Memlûkler 1240 yılında II. Âdil'i bir darbe ile tahttan indirerek, el-Melik es-Sâlih Eyyûb'u hükümdar yaptılar. es-Sâlih Eyyûb, Moğol İstilası'nın sebep olduğu korku ve karışıklık sırasında binicilikleri, savaşçılıkları, sadakatleri, güzellikleri ve soyları gibi meziyetleri sebebiyle pek çok Kıpçak memlûku satın aldı ve onlara hususi bir itina gösterdi. Bu yüzden onun zamanında Türk memlûklerin nüfuzu daha da arttı. Dönem aktarımına göre; "es-Sâlih, Eyyûbîlerden hiçbir hükümdarın toplamadığı kadar çok sayıda Türk memlûku toplamıştı. Öyle k

Mesleme bin Abdülmelik (Arapça: مسلمة بن عبد الملك, Yunanca kaynaklarda Grekçe: Μασαλμᾶς, Masalmas; fl. 705 – 24 Aralık 738), Emevî prens ve 8. yüzyılın ilk on yıllarının en önde gelen Arap generallerinden biridir. Bizans İmparatorluğu ve Hazar Hanlığı'na karşı birçok sefer düzenlemiştir. Özellikle Bizans başkenti Konstantinopolis'in ikinci ve son Arap kuşatmasına liderlik ettiği için büyük ün kazanmıştır.

Mesleme, Emevi halifesi Abdülmelik bin Mervan'ın (h. 685-705) oğlu ve halifeler Velîd (h. 705-715), Süleyman (h. 715-717), Yezîd (h. 720-724) ve Hişâm'ın (h. 724-743) üvey kardeşidir. Annesi köle cariye olduğu için Mesleme tahtın miras hakkından çıkarıldı. Karkisiya'nin isyancı Kays lideri Zufar bin Haris el-Kilabi ile uzlaşmak için Abdülmelik, 691 yazında Mesleme ile Zufar'ın kızı Rabab arasında bir evlilik sözleşmesi ayarladı.
705'te Bizans İmparatorluğu'na karşı yeğeni Abbas bin Velid ile birlikte komuta ettiği yıllık yaz seferi (ṣawā'if) sırasında ilk olarak bahsedilir. İlk büyük seferi, bir önceki yıl seçkin general Merdei Maimun'un yenilgisine ve ölümüne misilleme olarak başlatılan, Küçük Asya'nın güneydoğusundaki Bizans şehri Tuvana'ya karşı başlatılan 707-708 seferidir. Kuşatma kış boyunca sürdü ve Arap ordusu büyük zorluklarla karşılaştı, ancak Arapların 708 baharında bir Bizans yardım gücünü yendikten sonra şehir teslim oldu. Birkaç ay sonra, yazın Küçük Asya'ya başka bir sefer düzenleyen Mesleme, Amorium yakınlarında bir Bizans ordusunu yenerken, 709'da İsaurya bölgesine baskın düzenledi.
Aynı yıl Mesleme, Ermenistan ve Azerbaycan askeri valisi olarak, amcası Muhammed bin Mervan'ın yerine atandı. Bu, halihazırda elinde bulundurduğu Kuzey Suriye'de bulunan Kinnesrin valiliğine ekti. Kinnesrin valiliği erken dönem Arap vakainüvisleri tarafından diğer görevleri kadar iyi belgelenmemesine rağmen tarihçi Jere L. Bacharach Mesleme'nin Halep Ulu Cami'nin büyük ihtimal koruyucusu ve muhtemelen Kinnesrin'de bazı inşaat çalışmalarının sorumlusu olduğunu iddia eder. Birlikte, bu vilayetlerin komutanlığı ona Halifeliğin tüm kuzeybatı sınırının tam kontrolünü etkin bir şekilde verdi. Bu konumdan Bizanslılara karşı birkaç sefer başlattı, Galatya'yı harap etti ve 712'de Amasya'yı yağmaladı ve 714'te Malatya'yı aldı. Aynı zamanda Kafkasya'nın kuzeyinde Halifeliğin varlığını ilk kuran kişidri ve Hazarlar ile doğrudan çatışmanın (İkinci Arap-Hazar Savaşı) başlamasına yol açtı. 710'da ordusunu, 714'te ikinci seferinde alıp yıktığı Bab 'l-Abwab'a (Derbent'in Arapça adı "Kapıların Kapısı") kadar yürüdü.

715'ten itibaren Mesleme, kardeşi Halife Süleyman'ın Bizans başkenti Konstantinopolis'i fethetme planlarının baş generaliydi, çünkü Süleyman bizzat seferber olamayacak kadar hastaydı. Mesleme, kaynakların 120.000 adam ve 1.800 gemiye sahip olduğunu bildiren devasa bir orduyu yönetti. 715'in sonlarında, Arap öncü kuvvetleri Toros Dağları'nı Bizans topraklarına geçti, Mesleme, 716 baharında ana ordu ve filo ile takip etti. Arapların planlarına, 695'ten beri Bizanslıları rahatsız eden iç çekişmelerin nüksetmesi yardımcı oldu; İmparator II. Anastasios, 715 yılında III. Theodosios tarafından devrildi ve Anatolikon Theması'nın Stratigos'u olan İsauryalı Leon karşı çıktı. Mesleme, Bizanslılar arasındaki bölünmeleri kendi çıkarları için kullanmayı umuyordu ve Leon ile temaslar başlattı, ancak Leon, müzakereleri Arap generali alt etmek için kullandı ve Mesleme'nin kış üssü olarak kullanmayı amaçladığı stratejik Amorium şehrini kendisi için işgal etti. Sonuç olarak Mesleme daha batıya, Thrakesion Theması'nın kıyı bölgelerine doğru yürüdü. Leon'un Theodosius'a karşı başlattığı ve Mart 717'de Konstantinopolis'e girmesiyle biten yürüyüşü sırasında Mesleme, kışı orada geçirdi.
717 yazının başlarında, Mesleme ordusuyla birlikte Asya'dan Çanakkale Boğazı üzerinden Avrupa'ya geçti ve Konstantinopolis'i karadan ve denizden kuşatmaya başladı. Ancak donanması kısa süre sonra Rum ateşinin kullanımıyla etkisiz hale geldi ve ordusu şehrin kara savunmasını aşamadığı için kuşatma, özellikle o yıl üç ay boyunca yerin karla kaplandığı şiddetli kışa kadar devam etti. Mesleme pek çok malzeme getirmişti, ama ya çok geçmeden tükendi ya da kayboldu - Arap kaynakları Leon'un müzakerelerin çoğunluğunda Arap generali istiflenmiş malzemelerinin önemli bir bölümünü teslim etmesi veya yok etmesi için bir kez daha kandırdığını söyler - ve ordu açlık ve hastalıktan acı çekmeye başladı.
İlkbaharda, takviyeler Mısır ve İfrikiye'den iki büyük filo şeklinde geldi, ancak çoğu Hristiyan olan mürettebatlarının büyük bir kısmı Bizanslıların tarıfına geçti ve Leon'un donanması Arap filolarını yok etmeyi veya ele geçirmeyi başardı. Bizanslılar ayrıca, Küçük Asya'daki kuşatma birliklerine yardım etmek için yürüyen bir Arap ordusunu yendi, Mesleme'nin adamları da Bulgarların saldırılarıyla mücadele etmek zorunda kaldı ve bu da onlara birçok adama mal oldu. Kuşatma açıkça başarısız olmuştu ve yeni Halife Ömer bin Abdülazîz (h. 717-720) Mesleme'nin geri çekilmesini emretti. 15 Ağustos 718'de on üç aylık kuşatmanın ardından Araplar oradan ayrıldı.

Konstantinopolis'teki başarısızlığından sonra Mesleme, Hâricîler'i bastırmak için Irak'a gönderildi. Ömer'in ölümü ve 720'de kardeşiII. Yezîd'in tahta çıkmasından sonra, Ağustos 720'de mağlup edip, öldürdüğü Yezid bin Mühelleb'in isyanını bastırmakla görevlendirildi. Yine de, her iki Irak'ın valisi olarak iktidarına kızan ve ondan korkan Halife'nin ve velihatlığa müdahale etmesinden dolayı gözden düştü: Mesleme, Yezid'in oğlu Velîd yerine kardeşi Hişam'ı tercih etti. Yezid kısa süre sonra, görünüşte eyaletlerinin vergi yükünü Şam'a teslim edemediği için görevinden Mesleme'yi geri çağırdı ve onun yerine onun himayesi Ömer bin Hubayra'yı atadı.

Mesleme daha sonra kaynaklardan kaybolur ve 725 yılında, Yezid'in ölümünden ve Kafkas cephesinde Hazarlara karşı Cerrah bin Abdullah'nin yerine Mesleme'yi gönderen Hişam'ın tahta çıkmasından kısa bir süre sonra yeniden ortaya çıkar. Başlangıçta, Mesleme çoğunlukla Bizans cephesinde aktifti ve Hazarlara karşı savaş el-Harith ibn Amr al-Ta'i'yi görevlendirdi. 725 kışında Mesleme, Malatya'dan Küçük Asya'ya karşı 13 Ocak 726'da Kayseri'nin yağmalanmasıyla sonuçlanan bir sefer düzenledi. Çankırı'nın Abdallah el-Battal tarafından 727'de ele geçirilmesiyle birlikte, 720'lerde Bizanslılara karşı Arap silahlı kuvvetlerinin en büyük başarılarından biriydi bu. Birkaç ay sonra, başka türlü dikkate değer olmayan kuzey yaz seferi de Bizans topraklarına öncülük etti. 727–728'de, Adharbaycan'ın derinliklerine kadar ulaşan Hazar saldırıları, dikkatini başka yöne çevirdi. Mesleme onları geri püskürtüp Daryal Boğazı'nin kontrolünü geri alabilse de Kafkasya'daki 728 seferberliği zor, kanlı ve kararsızdı. Maslama'nın birliklerinin çok kötü havalarda otuz ile kırk güne kadar sürekli savaştığı ve Hazar kağanına karşı bir savaşta zaferini iddia etmesine rağmen, seferde herhangi bir sonuç alınamadı ve yenilgiye yaklaşıldı. Kafkasya'nın güneyinde 729'da yeniden başlayan Hazar saldırılarını durdurmak için kesinlikle çok az şey yaptı. Aynı yıl Mesleme görevden alındı ve yerine Cerrah getirildi. Daha sonra Bizans vakainüvis Günah Çıkartıcı Theofanis tarafından 730'un sonlarında Harsianon kalesinin yağmalanmasından sorumlu olarak kaydedildi, ancak Arap kaynakları bu eylem için Muaviye bin Hişâm'a itibar ederler.

Kafkasya'da durum Meslame'nin ayrılmasının ardından hızla kötüleşti. Cerrah Kafkasya'nın kuzeyine seferler düzenlerken, Hazarlar onun arkasında saldırıp, ana üssü olan Erdebil saldırdı. Şehri kurtarmak için acele eden Cerrah yenildi ve öldürüldü ve ordusu 9 Aralık 730'da şehir dışında bir muharebede fiilen yok edildi. Bu kriz karşısında Halife, Meslame'yi Ermenistan ve Adharbaycan'ın yeni valisi olarak atadı, ancak bu arada, gazi general Said bin Amr el-Haraşi durumu düzeltmeyi ve Hazar ordusunu yenmeyi başardı. İddiaya göre Mesleme, Said'in başarılarını kıskanmasından ötürü, Hişam serbest bırakılmasını emredinceye kadar Said'i hapse atmıştır. 730 ve 731 boyunca Mesleme, emrinde büyük bir orduyla Hazarların Kafkasya'nın güneyindeki vilayetleri temizledi ve ardından dağların ötesine geçerek birkaç yerleşim yerini yağmaladı ve kağan meydan muharebesinde yenildi. Ayrıca Bâb el-Abvâb'ın stratejik kalesini su kaynağını zehirleyerek işgal eden Hazarlardan kurtardı ve askeri bir koloni (misr) olarak yeniden düzenleyerek 24.000 askerle yeniden yerleşti. Ancak görev süresinin yeterince başarılı olmadığına karar verildi ve 3 Mart 732'de yerine Mervan bin Muhammed atandı.
Mesleme daha sonra kamusal yaşamdan, muhtemelen Suriye'nin kuzeyindeki geniş mülklerine çekildi. 24 Aralık 738'de öldü.

9. yüzyılın başlarında yirmi yıldan fazla bir süredir Konstantinopolis'e yapılan büyük saldırının komutanı ve "İslami Derbent'in kurucusu" olarak, Douglas M. Dunlop'a göre Mesleme "Emevi iktidarının temel desteklerinden ve Doğu sahnesinin en önemli aktörlerden biriydi". Şöhreti Müslüman dünyasında her yere yayıldı ve kahramanlıkları ve şövalyeliği efsaneye geçti. Mesleme'nin özellikle Konstantinopolis'i ele geçirme girişimi, daha sonraki Müslüman edebiyatında, çoğu yarı kurgusal, tarihsel yenilginin bir tür zafere dönüştürüldüğü hayatta kalan birkaç anlatımla kutlandı: Mesleme'nin ancak sembolik olarak Bizans başkentine girdikten sonra ayrıldığı söyleniyordu. otuz süvari eşliğinde atında; Leon onu onurla karşıladı ve onu imparatorun Arap generaline saygı gösterdiği Ayasofya'ya götürdü. Kuşatma öyküleri, Arap epik edebiyatında benzer olayları etkiledi; burada Mesleme, Bizans'a karşı savaşların bir başka efsanevi Arap kahramanı Abdallah el-Battal ile ilişkilendirildi. Özellikle Konstantinopolis'e karşı yürüttüğü sefer, 13. yüzyıl Endülüs mistik Muhyiddin İbnü'l-Arabî'ye atfedilen Muhadarat al-Abrar 17. yüzyıl Osmanlı şairi Nergisi'nin Hamse gibi sonraki Müslüman yazarlara ilham vermeye devam etti.
Dahası, 10. yüzyılda De Administrando Imperio'da kaydedildiği gibi Bizans geleneği, Mesleme kuşatma sırasında Bizanslıları, şehrin Praetor

Meteoroloji Genel Müdürlüğü, Türkiye için hava durumu tahminleri ve uyarıları yapan bir devlet kuruluşudur. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı'na bağlıdır.

Türkiye'deki ilk meteoroloji kuruluşu, 12 Kasım 1925'te Etlik'te kurulan Rasâdât-ı Cevviye Müessesesi'dir. İlerleyen dönemlerde meteorolojik hizmetlerin tek elden ve düzenli bir şekilde yürütülmesi istenmiş ve 10 Şubat 1937'de 3127 sayılı kanunla Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlığı'na bağlı olarak Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü, o zamanki adıyla Meteoroloji Umum Müdürlüğü kurulmuştur. 15 Mayıs 1957'de 6967 sayılı kanunla kuruluş Tarım Bakanlığı'na bağlanmıştır. 8 Ocak 1986'da 3524 sayılı kanunla Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü'nün organizasyon, yetki ve sorumlulukları yeniden düzenlenmiştir. 2 Kasım 2011'de yayımlanan bir kanun hükmünde kararname ile kuruluşun adı Meteoroloji Genel Müdürlüğü olarak değiştirilmiştir. 11 Ekim 2021 tarihinde Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı'na bağlanmıştır.

İç denetim birimi

Strateji Geliştirme Dairesi Başkanlığı
Stratejik Yönetim ve Planlama Şube Müdürlüğü
Yönetim Bilgi Sistemleri ve Kesin Hesap Şube Müdürlüğü
Bütçe ve Yatırımlar Şube Müdürlüğü
İdareyi Geliştirme ve İç Kontrol Şube Müdürlüğü
Yardımcı birimler

İnsan Kaynakları ve Eğitim Dairesi Başkanlığı
Özlük İşleri Şube Müdürlüğü
Atama İşleri Şube Müdürlüğü
Değerlendirme ve Disiplin Şube Müdürlüğü
Eğitim ve Yayın Şube Müdürlüğü
Dış İlişkiler Şube Müdürlüğü
Özel Kalem Şube Müdürlüğü
Basın ve Halkla İlişkiler Şube Müdürlüğü
İdari ve Mali İşler Dairesi Başkanlığı
Sosyal İşler Şube Müdürlüğü
Levazım ve İkmal Şube Müdürlüğü
Muamelat Şube Müdürlüğü
Destek Hizmetleri Şube Müdürlüğü
Koruma ve Güvenlik Şube Müdürlüğü
Döner Sermaye İşletmesi Müdürlüğü

Meteoroloji Genel Müdürlüğü'nde 3 Nisan 2021'de 16. Bölge Müdürlüğü'nün kurulmasıyla birlikte toplam 16 bölge müdürlüğü bulunmaktadır.

Meteoroloji Genel Müdürlüğü tarafından sivil ve askerî havacılık için havacılık meteorolojisi tahminleri ve raporları hazırlayan ve sunan bir internet servisi. Bazı sayfalara üyeliksiz erişim mümkün olmakla birlikte havacılık ile ilgili hizmetlerin önemli bir bölümü üyelik gerektirmektedir.

Havacılık meteorolojisi ya da aeronatik meteoroloji, her türlü hava taşımacılığında ihtiyaç duyulan  meteorolojik bilgilerle, bunların temin edilmesi için işletme ve planlama hizmetlerini kapsayan bir bilim dalıdır. Uluslararası Sivil Havacılık Örgütünce (ICAO), FIR sahası sorumluluğunu kabul eden ülkelerin, bu FIR sahalarında meteorolojik hizmet vermeleri zorunludur.

Hezarfen tarafından sağlanan hizmetlerden bazıları şunlardır:

AIRMET
GAMET
TAF
METAR
SPECI
SIGMET
Meteogramlar
Skew-T Log P
MM5
Sinoptik yer kartları
Önemli hava kartları (Significant weather charts)
Meteoroloji kod çözümleri

Meteoroloji Müzesi

Meteoroloji Genel Müdürlüğü Resmi Sitesi 25 Kasım 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Mostar (Boşnakça: Mostar, Sırpça: Мостар, Osmanlıca Köprü Hisar), Bosna-Hersek'te Hersek bölgesinin en büyük şehri ve Bosna-Hersek Federasyonu'na bağlı Hersek-Neretva Kantonu'nun idarî merkezi olan şehir.
Neretva Nehri'nin kıyısında yer alan Mostar, Hersek'in başkentidir. 105.000 nüfuslu şehir, Bosna-Hersek'teki iç savaş sırasında büyük zarar gördü. Şehre ismini veren ünlü Mostar Köprüsü Hırvatlar tarafından yıkıldı. Savaş sırasında şehrin etnik yapısı değişti. Müslümanlar Mostar'ın doğusunda, Hırvatlar batısında yaşamaya başladı. Sırpların çoğu ise şehirden ayrıldı.
Savaştan sonra şehirde zarar gören binalar tamir, tarihî eserler restore edildi. Avrupa Birliği restorasyon çalışmaları için 15 milyon dolar harcadı. Bu arada yıkılan Mostar Köprüsü ABD, Türkiye, Hollanda, İtalya ve Hırvatistan'ın katkılarıyla Yapı Merkezi tarafından temel, beden duvarları ve zemini güçlendirilen köprü, ER-BU adlı diğer bir Türk şirketi tarafından aslına uygun olarak yeniden inşa edildi. 2005 tarihinde eski Mostar şehri, UNESCO tarafından Dünya Mirası listesine alındı. Kayseri ile, Mimar Sinan'ın Kayseri doğumlu olduğu için, kardeş şehir ilan edilmiştir.

Mostar'ın kardeş şehirleri:

Mostar21 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Mostar ve mostar'a giderken
Fotoğraflı Mostar Rehberi

Nalçik (Rusça: На́льчик; Kabardeyce: Налшык/НалщӀэч; Karaçay-Balkarca: Налчыкъ), Rusya’nın güneyindeki Kuzey Kafkasya'da yer alan Kabardey-Balkarya Cumhuriyeti'nin başkentidir. Kafkas Dağları eteklerinde, 550 metre yükseklikte kurulmuştur. Kent, 150 km²’lik bir alana yayılır. Kentin 991 hektarlık bir yeşil alanı vardır. Nüfusu: 245.756 (2024).
Bugünkü Nalçik kentinin yerinde, bölgenin otokton halkı olan Çerkeslerin Kabardey boyu ve Türki bir halk olan Balkarlar yaşıyorlardı. Kent, 19. yüzyılda, 1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında bölgeyi ele geçiren Ruslar tarafından 1818 yılında bir askerî kale olarak kuruldu. Nalçik, 1 Eylül 1921'de kurulan Kabardey Özerk Oblastı'nın merkezi olarak kent statüsü aldı. Kuzey Kafkasya'daki ana yollardan Nalçik'e kara ve demiryolu uzantıları, ayrıca küçük bir havalimanı vardır.
Nalçik kenti adını, üzerinde kurulu olduğu Nalçik Irmağı'ndan alır. Ama bu ad, doğrudan Türkçedeki nal kelimesinden türemiş olarak kabul edilmektedir. Nalçik adı, Kuzeybatı Kafkas dillerinden Kabardeycede ve Türk dillerinden biri olan Karaçay-Balkarcada “küçük at nalı” anlamına gelir.
II. Dünya Savaşı'nda Nalçik, Nazi Almanyası tarafından işgal edildi (28 Ekim 1942-3 Ocak 1943) ve kent bu sırada büyük hasar gördü. Nalçik 2003'te "Rusya’nın ikinci en temiz kenti" seçildi.
Nalçik kent merkezi nüfusu içinde, 2002 sayımına göre, 130.121 Kabardey (%47,3), 87.444 Rus (%31,8) ve 31.308 Balkar (%11,4) bulunuyordu. Nalçik kentsel alanı nüfusu da, yine 2002 sayımına göre, 138.807 Kabardey (%46,2), 88.557 Rus (%29,4) ve 46.155 Balkar (%15,4) nüfustan oluşuyordu.

Roma İmparatorluğu, Roma Cumhuriyeti döneminde, Augustus'un cumhuriyeti tek başına yönetebilecek yetkiler alması ve cumhuriyet döneminde kimseye verilmemiş haklara sahip olmasıyla oluşan Antik Roma dönemidir. Augustus, MÖ 2 yılına kadar cumhuriyeti kendinden sonra da tek bir kişinin yönetebilmesini sağlayacak anayasal reformlar gerçekleştirdi ve Roma İmparatorluğu tam anlamıyla oluşmuş oldu.
Klasik dönemde Roma İmparatorluğu; Akdeniz'i ve Avrupa'nın, Batı Asya'nın ve Kuzey Afrika'nın büyük bir bölümünü kontrol ediyordu. Romalılar bu toprakların çoğunu Cumhuriyet döneminde fethettiler ve MÖ 27'de Augustus'un iktidara gelmesinden sonra Roma senatosu daha geri plana çekildi ve Roma uygarlığı daha çok imparatorlar tarafından yönetilmeye başladı. MS 4. yüzyıl boyunca imparatorluk batı ve doğu olmak üzere ikiye ayrıldı. Batı İmparatorluğu MS 476'da çökerken, Doğu İmparatorluğu 1453'te İstanbul'un Fethi'ne kadar varlığını sürdürdü.
Uzun yıllar Akdeniz çevresinde hüküm süren imparatorluk, 375 yılındaki Kavimler Göçü'yle başlayan iç karışıklıklardan sonra 395 tarihinde doğu ve batı olmak üzere ikiye ayrıldı, kuruluşundan ikiye ayrılışına kadar süper güç olarak kaldı. İmparatorluğun batıdaki kısmı olan Batı Roma İmparatorluğu Kavimler Göçü'yle Avrupa'ya gelen Hunların baskılamasıyla hareketlenen Cermen kavimlerinin Roma topraklarına saldırıları sonucu 476 yılında yıkılmış, doğu kısmıysa varlığını Doğu Roma İmparatorluğu veya Bizans İmparatorluğu olarak 1453'te Osmanlı İmparatorluğu'nun yedinci Padişahı II. Mehmet'in İstanbul'u fethine kadar sürdürmüştür.
"Roma İmparatorluğu" ünlü Latince Imperium Romanum'un Türkçesidir. Bu deyişte imperium sözcüğü bir bölge, vilayet anlamında kullanılmaktadır. Roma İmparatorluğu Avrupa'nın Romalıların egemenliği altında kalan kısmı için kullanılan bir isimdi, denilebilir. Aslında Roma kent sınırlarının aşılması ve yayılma politikası imparatorluk döneminden çok önce başlamıştı. Roma İmparatorluğu en geniş sınırlarına İmparator Trajan döneminde ulaşmış ve imparatorluk toprakları yaklaşık 5.900.000 km² büyüklüğündeydi. Avrupa tarihinin Klasik Antik Çağ'daki en geniş imparatorluğuydu.
Augustus'un hükümdarlığından yüzyıllar önce Roma (Roma Krallığı ve Roma Cumhuriyeti) zaten İtalyan Yarımadası'nı aşmış, önemli rakiplerini yenilgiye uğratmıştı. Augustus'un reformları Roma Devleti'ni bir imparatorluğa çevirmiş, 3. yüzyılın sonlarındaki Diokletian reformuna kadar sistem büyük oranda değişmeden devam etmiştir. Diokletian reformu imparatorluğu tetrarşiye dönüştürmüştür. Her ne kadar Diokletian'ın sunduğu politik sistem kısa bir süre boyunca varlığını korusa da, imparatorluğun ikiye bölünmesine yol açmıştır. Bu da Roma'nın egemenliğinin iki yüzyıl boyunca daha Doğu ve Batı Roma İmparatorluğu olarak sürdürmesine olanak sağlamıştır.
Batı Roma İmparatorluğu'nun geleneksel çöküş tarihi 4 Eylül 476'dır. Yaklaşık bin yıl sonra, 1453'te, daha çok Bizans İmparatorluğu olarak anılan Doğu Roma İmparatorluğu Osmanlı Türklerinin egemenliğine geçmiştir. Augustus'tan Batı Roma imparatorluğu'nun çöküşüne kadar Roma, Batı Avrasya'da egemen olmuş, nüfusun yarısını barındırmıştır.

 Roma, MÖ 6. yüzyılda Roma Cumhuriyeti'nin kuruluşundan kısa bir süre sonra genişlemeye başlamış olsa da MÖ 3. yüzyıla kadar İtalyan Yarımadası dışına çıkmamıştır. Cumhuriyet, modern anlamda bir ulus-devlet olmanın aksine (yönetim açısından Senato'dan farklı düzeylerde bağımsızlığa sahip) kendi kendini yöneten şehirler ağı ve askeri komutanlarca idare edilen eyaletlerden oluşmaktaydı. Devlet, Senato ile eş güdümlü olarak, yıllık seçilen magistralar (en başta da Roma konsülleri) tarafından yönetiliyordu. MÖ 1. yüzyıl, nihayetinde imparatorların yönetimine yol açacak olan siyasi ve askeri çalkantıların yaşandığı bir dönemdi. Konsüllerin askeri gücü, Roma hukukunda "komuta" (genellikle askeri anlamda) manasına gelen imperium yetkisine dayanıyordu. Zaman zaman başarılı konsüllere veya generallere onursal imperator (komutan) ünvanı verilirdi. Bu ünvanın erken dönem imparatorlarına süresiz verilmesi nedeniyle "imparator" kelimesinin kökeni de buraya dayanır.
Geleneksel olarak tarihçiler, imparatorluğu Principatus ve Dominatus olarak iki döneme ayırırlar. Principatus Augustus'un iktidara gelmesinden Üçüncü Yüzyıl Krizi'ne kadarki dönemi, Dominatus ise Diocletianus'tan batı imparatorluğunun yıkılışına kadarki dönemi kapsar. Bu ayrıma göre Principate (Latince "birincil vatandaş" anlamına gelen princeps kelimesinden gelir) döneminde mutlakıyetin gerçekleri resmî olarak cumhuriyetçi yapının ardında saklanırken Dominate (Latince "sahip" ya da "efendi" anlamına gelen dominus kelimesinden gelir) döneminde altın taçlar ve ihtişamlı imparatorluk törenleriyle açıkça gözler önüne serilmiştir. Daha yakın dönemlerde tarihçiler aradaki farkın daha ince olduğuna karar vermişlerdir. Bazı tarihi yapılar bin yıldan uzun süre devam ederek Doğu Roma dönemine kadar sürmüş ve emperyal ihtişamın görüntüsü imparatorluğun ilk günlerinden itibaren yaygın olmuştur.
Roma, İtalya dışındaki gücünü büyük ölçüde genişletirken bir yandan da MÖ 2. yüzyılın sonlarından itibaren uzun süren iç karışıklık, komplo ve iç savaş dönemi yaşamıştır. MÖ 44'te Jül Sezar, gücü kendi elinde toplamasına karşı çıkan bir grup tarafından suikasta uğramadan önce kısa bir süreliğine ömür boyu diktatör olmuştur. Suikastı düzenleyen grup, Roma'dan sürülmüş ve MÖ 42'de Filippi Muharebesi'nde Mark Antony ve Sezar'ın evlatlık oğlu Oktavianus Augustus tarafından mağlup edilmiştir. Antony ve Oktavianus, Roma topraklarını kendi aralarında paylaşmışlarsa da Oktavianus'un yükselişiyle bu durum uzun sürmemiştir. Oktavianus'un kuvvetleri, MÖ 31'de Aktium Muharebesi'nde Mark Antony ve Kleopatra'nın kuvvetlerini yenilgiye uğratmıştır. MÖ 27'de Senato, Oktavianus'a Augustus ("kutsal/yüce") ünvanını vermiş ve prokonsüller onu imperium yetkisiyle princeps ("önde gelen") ilan ederek İmparatorluk döneminin ilk dönemi olan Principatus'u başlatmıştır. Cumhuriyet ismi kağıt üzerinde kalsa da tüm yetki Augustus'un elindeydi. Augustus'un 40 yıllık yönetimi boyunca yeni bir anayasal düzen ortaya çıkmış, böylece ölümü üzerine Tiberius, yeni de facto monark olarak onun yerini almıştır.

Augustus'un yönetimiyle başlayan 200 yıllık dönem, geleneksel olarak Roma Barışı (Latince: Pax Romana) olarak adlandırılır. İmparatorluğun toprak bütünlüğü, Roma'nın daha önce hiç deneyimlemediği derecedeki bir sosyal istikrar ve ekonomik refahla pekişmiştir. Eyaletlerdeki isyanlar nadirleşmişti ve "acımasız ve hızla" bastırılıyordu. Augustus'un hanedanlık veraset sistemini kurmadaki başarısı, birçok yetenekli varis adayından daha uzun yaşamasından dolayı çok başarılı olmamıştır. Julius-Claudius Hanedanı, yerini MS 69'daki çatışmalarla dolu Dört İmparator Yılı'na bırakana kadar Tiberius, Caligula, Claudius ve Nero olmak üzere dört imparator daha çıkarmıştır. Yönetim krizinden Vespasian galip olarak çıkmıştır. Vespasian, kısa süren Flavius Hanedanı'nın kurucusu olmuş, ardından "Beş İyi İmparator" olarak anılan imparatorları (Nerva, Trajan, Hadrian, Antoninus Pius ve Marcus Aurelius) yetiştiren Nerva-Antoninus Hanedanı gelmiştir.
"Beş İyi İmparator" arasında Hadrian (MS 117-138), özellikle sınırları sağlamlaştırması ve eyaletler genelinde inşa projelerine girişmesiyle anılmaktadır. Yahudilerin o dönem yaşadığı Yahudiye'de (Judaea), onun saltanatı belirleyici bir dönüm noktası olmuştur. Roma yönetimine karşı daha önceki Yahudi isyanlarından sonra Hadrian, MS 129/130 yıllarında bölgeyi ziyaret etmiş ve Kudüs'e, kendi ailesinin adını vererek Aelia Capitolina adlı bir Roma kolonisi olarak yeniden yapılandırmıştır. Bu yeniden yapılandırma, yıkılan geçici Yahudi yerleşiminin üzerine yeni bir Roma şehir planı getirmiş ve eski Yahudi Tapınağı'nın bulunduğu yere bir Jüpiter Tapınağı'nı inşa ettirmiştir. Geç dönem gelenekleri ve arkeolojik kanıtlar, ayrıca Kutsal Kabir Kilisesi yakınlarında bir Venüs Tapınağı'nın varlığına işaret eder.
Hadrian'ın bu önlemleri, Yahudi ibadetlerine getirilen kısıtlamalarla birleşince Bar Kohba İsyanı'nı (MS 132-135) patlak vermiştir. İsyanı bastırdıktan sonra Roma kuvvetleri Yahudileri Kudüs'ten sürmüş, belirli günler dışında girişlerini yasaklamış ve şehri imparatorluk gücünün bir simgesi olarak yeniden inşa etmiştir. Çoğu bilim insanı, Hadrian dönemi Aelia'sının sursuz olduğunu, sürekli bir savunma hattından ziyade (bugünkü Şam Kapısı'nın altındaki kuzey kapısı gibi) bağımsız kapı komplekslerine sahip bir şehir olduğunu düşünmektedir.

Modern Yunan tarihçi Cassius Dio'ya göre, MS 180 yılında Commodus'un tahta çıkışı, "altın bir krallıktan pas demir krallığa" geçişi simgeler. Bu yorum, başta Edward Gibbon olmak üzere bazı tarihçilerin Commodus'un saltanatını İmparatorluğun çöküşünün başlangıcı olarak görmelerine yol açmıştır.
MS 212'de, Caracalla döneminde, Roma vatandaşlığı imparatorluğun tüm hür doğmuş sakinlerine verilmiştir. Severus Hanedanı son derece istikrarsız bir dönemdi; imparatorların saltanatı çoğu zaman suikast ya da idamla sona erdi. Hanedanın çöküşünün ardından İmparatorluk; istilalar, iç çatışmalar, hiperenflasyon ve veba ile dolu bir dönem olan Üçüncü Yüzyıl Krizi'ne sürüklenmiştir. Dünya tarihi dönemleri tanımlanırken bu kriz, bazen Klasik Antik Çağ'dan Geç Antik Çağ'a geçişi işaret eder. Aurelianus, imparatorluğu askeri olarak istikrara kavuşturmuş, Diocletian ise MS 285'te imparatorluk yapısını yeniden düzenleyerek büyük ölçüde eski hâline getirmiştir. Diocletian'ın saltanatı, imparatorluğun Hristiyanlık tehdidine karşı en koordineli çabası olan "Büyük Zulüm"ü beraberinde getirmiştir.
Diocletian, imparatorluğu her biri ayrı bir tetrarh tarafından yönetilen dört bölgeye ayırmıştır. Roma'yı kasıp kavuran düzensizliği düzelttiğinden emin olarak, ortak imparatoruyla birlikte tahttan çekilmiş ancak kurduğu Tetrarşi kısa süre sonra çökmüştür. Düzen nihayet, Hristiyanlığa geçen ilk imparator olan ve Konstantinopolis'i Doğu İmparatorluğu'nun yeni başkenti olarak kuran Büyük Konstantin tarafından yeniden tesi

Saarbrücken (Lüksemburgca: Saarbrécken; Fransızca: Sarrebruck), Almanya'nın batısında, Saarland eyaletinin başkentidir. Aynı zamanda Stadtverband Saarbrücken (Saarbrücken İli)´in merkezidir. Yüzölçümü 167,07 km²'yi bulan Saarbrücken'in 31 Mart 2006 itibarıyla nüfusu 178.412 olarak tespit edilmiştir. Km² başına 1.068 kişi düşmektedir.

Fransa-Almanya sınırının hemen yanında konumlanması dolayısıyla Fransa'nın "Sarreguemines" şehri ile bileşiktir. Saarbrücken ile Fransa'da bulunan eski sınır kapısı Forbach arası şehirleşmiş bir büyük metropol konumundadır ve bu "Saarbrücken-Forbach" metropol bölgesinin nüfusu 700.000 yakınlarındadır.
Saarbrücken  Berlin'den 728 km, Köln'den 258 km, Frankfurt'tan 184 km Mannheimdan 134 km uzaktadır. Diğer Avrupa ülkelerindeki şehirlerden Brüksel'e 308 km, Lüksemburg'a 99 km, Paris'e 392 km ve Strazburga 119 km uzakta bulunmaktadır. Saarbrücke Paris-Frankfurt TGV/ICE Hızlı tren hattı üzerindedir. ICE trenleri ile seyahat Frankfurt'a 2 saat ve Paris'e 1 saat 40 dakika almaktadır. Ayrıca Almanya'nın  ve Fransa'nın diğer şehirleri ile bölgesel tren demiryolu bağlantıları da bulunmaktadır. Saarbrücken şehri Avrupa otoyollarının da bir kavşak noktasıdır. Almanya otoyollarından A1 ile Köln'e ve A6 ile Mannheim ve Lüksemburg'a bağlı olup Fransa otoyollarından Paris'e giden A4 ve A320 Saarbrücken'den geçmektedir.

Kentte Saarland Teknik ve Ekonomi Yüksekokulu ve Saarland Üniversitesi yükseköğrenim hizmeti vermektedir. Saarland Üniversitesi'nin tıp bölümü (Homburg'da) dışında kalan diğer bölümleri Saarbrücken'daki yerleşkesinde bulunmaktadır.

Saarbrücken şehrinin şu resmî kardeş şehir anlaşmaları vardır:

 Malatya, Türkiye
 Kayseri, Türkiye
 Tiflis, Gürcistan
 Nantes, Fransa
 Pittsburgh, Pennsylvania, Amerika Birleşik Devletleri

Saarland Üniversitesi
Saarland Teknik ve Ekonomi Yüksekokulu

Saarbrücken Belediyesi 10 Kasım 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Sarıkamış, Doğu Anadolu Bölgesi'nde Kars iline bağlı bir ilçedir.

Sarıkamış adının nereden geldiğine dair çeşitli rivayetler vardır. Bunlardan en yaygın olanlarından üçü şunlardır: Türk Beylerinden biri bu toprakları bir sarık ve biraz yiyecek karşılığında aldığından bölgenin adı Sarıkamış olarak söylenmiştir. İkinci rivayete göre ise, bölgede  bulunan bebek gölünde (kurumuş bir göl) yetişen kamışların sarı olmasından gelmiştir. Üçüncü rivayete göre ise, Hazar Denizi ile Aral Gölü arasındaki Sarıkamış çukuru bölgesinden bir Türk boyunun bu bölgeye yerleşmesinden gelmektedir.

İlçede Rus hakimiyeti döneminden kalma çok sayıda tarihî eser bulunmaktadır. Bunlardan en dikkat çekeni Yukarı Sarıkamış'taki Çar Nikola Köşkü'dür. İlçenin tarihi Bizans dönemine kadar geri gitmektedir. Bölgenin Müslüman yöneticilerin hakimiyetine girişi Selçuklu döneminden başlamaktadır. Selçuklu komutanı Alparslan 16 Ağustos 1064 tarihinde Bizans kralı ile yaptığı savaşta bu bölgeyi ele geçirmiştir.
Osmanlı İmparatorluğu ile Rus İmparatorluğu arasında çıkan savaş sırasında yapılan Sarıkamış Harekâtı sonucu 90.000 Osmanlı askeri hayatını kaybetmiştir. 9. P. Tümeni 2005 yılında lağvedilerek yerine 9. Mot. P. Tug.kurulmuştur.
İlçeye bağlı Kızılçubuk köyü 1990'lı yıllarda terör olayları nedeniyle boşaltılmıştır.

2019 yılında yapılan yerel seçimlerde MHP'den Harun Hayali %42,2 oyla belediye başkanı seçildi. Belediye başkanı Harun Hayali 8 Aralık'ta geçirdiği kalp krizinin ardından 27 Aralık 2023 tarihinde öldü.

Sarıkamış, Doğu Anadolu Bölgesi'nde yer almakta olup 2634 m yüksekliğindeki Kars'a 55 km uzaklıktadır. Sarıkamış doğusunda Selim ve Kağızman, batısında Şenkaya ve Horasan, güneyinde Horasan ve Eleşkirt, kuzeyinde ise Selim ve Şenkaya ilçe sınırları ile çevrilidir. Bir plato durumunda olan Sarıkamış ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 2.087 metredir.
Sarıkamış ilçesinin yüzölçümü 1732 km² olup, 30 bin hektarlık alanı Sarıçam ormanları ile kaplıdır. Sarıkamış karasal iklime sahip olup kışları çok uzun, soğuk ve sert, yazlar ise kısa ve serin geçmektedir. Sonbaharın genelde mevsimine göre kendisini erken hissettirdiği, ilkbaharın da yoğun yağışlarıyla uzun süren bir bahar havasının hakim olduğu Sarıkamış'ın kendisine has bir iklimi vardır. Sarıkamış'ta yıllık ortalama sıcaklık değeri 3,4 °C'dir. Sarıkamış'ta sıcaklık kış aylarında -35-40 °C'ye kadar düşmekte, yazları ise en fazla 31 °C'ye kadar çıkmaktadır.
Sarıkamış'ta rakım yüksek olduğundan, Türkiye'nin, basıncı en düşük yerlerinden biridir. Ortalama yıllık basınç değeri 790 milibardır. Hakim olan rüzgarın yönü Güneybatı olup, yıllık ortalama hızı ise 2,2 m/sec'dir. Bu da yaklaşık olarak 7–10 km demektir.

Sarıkamış, Türkiye'nin önemli kış turizmi bölgelerindendir. Sarıkamış'taki kar kristal olup 1 yılın 6 ayı karla geçmektedir.
Ayrıca, Micingirt Kalesi, Kızlar Kalesi, Yedi Kilise (Yenigazi) Kalesi, Zivin Kalesi, Köroğlu Kalesi, Zek (Sırataşlar) Köyü Kalesi ve özellikle Çar Nikola Köşkü Sarıkamış'ın belli başlı tarihi ve turistik yerleridir.
2024 yılının şubat ayında Türkiye Ralli Şampiyonasının ilk ayağı Kars Valiliği önünden başlamış ve Sarıkamış etabı koşulmuştur. Bu yarış Şampiyona tarihinde kar zeminde düzenlenen ilk yarıştır.

Sarıkamış Harekatı
Sarıkamış Kayak Merkezi

Bir Tabur Tabibinin Harp Hatıraları, Dr. Mehmet Derviş Kuntman

YerelNET13 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sarıkamış Kaymakamlığı22 Şubat 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Instagram'da Sarıkamış
Sarıkamış hakkında detaylı bilgiler

Sivas, Türkiye'nin İç Anadolu Bölgesi'nde yer alan Sivas ilinin merkezi olan şehir ve bölgenin en eski ve önemli kentlerinden biridir. Doğusunda Hafik, güneyinde Ulaş ve Altınyayla, güneybatısında Şarkışla, batısında Yıldızeli ilçeleri; kuzeyden Tokat, Ordu, Giresun; doğudan Erzincan; güneyden Malatya, Kahramanmaraş ve Kayseri; batıdan da Yozgat illeriyle komşudur.
Sivas merkez ilçe nüfusu 2025 istatistiklerine göre 393.912 kişidir.

Eski adı (Latince: Sebastea, Grekçe: Σεβάστεια, Ermenice: Սեբաստիա) Sebastia, Sebasteia veya Samassia olan Sivas, Anadolu'nun en eski yerleşim merkezlerinden biridir. Kazı ve araştırmalarda ele geçen buluntular, yörede ilk yerleşimin Cilalı Taş Devri'ne (MÖ 8000-5500) uzandığını göstermektedir. Kent, MÖ 2000'lerde değişik yerleşmelere sahne olmuştur. Kaynaklarda geçen yazılı tarihi MÖ 2000 yılı başlarında Hititler ile başlamakta olup merkez Tatlıcak köyü ile Uzuntepe köyündeki höyükler, Divriği ilçesine bağlı Maltepe köyünde bulunan höyük ve Gürün ilçesi sınırlarındaki Şuğul vadisindeki Hititçe yazılar başlıca Hitit yerleşim alanlarıdır. Maltepe Höyüğü kazıları, yörede ilk yerleşmenin MÖ 2600'lerde başlayıp MÖ 2000'lere kadar kesintisiz sürdüğünü göstermektedir. Coğrafya olarak İç Anadolu'da bulunmasına rağmen Şebinkarahisar'ın 1933 yılına kadar kazaları olan Suşehri, Akıncılar, Gölova ve Koyulhisar ilçeleri Doğu Karadeniz Bölgesi'nin kültürel hinterlandında yer almaktadır. Sivas'ın ilçelerini Karadeniz'deki Suşehri ovasına Geminbeli Geçidi bağlar. Divriği ve Gürün ilçeleri de Doğu Anadolu Bölgesi'nde yer alırken, Doğanşar ile Zara'nın kuzeyi de Karadeniz Bölgesi'nde yer alır. Sivas topraklarında İç Anadolu, Doğu Karadeniz ve Doğu Anadolu bölgelerinin kültürleri de yer alır. Sivas merkez ve çevre ilçelerinde gırnata, zurna ile Sivas'a özgü halk oyunları oynanırken, Karadeniz'deki ilçelerinde kemençe ve zurna ile horonlar oynanır. Divriği ve Gürün yöresi Doğu Anadolu kültüründe yer alır. İç Anadolu bölgesindeki ilçeleri ise kültür olarak Sivas merkez bölgesinin kültür ve şivesine sahipken, Karadeniz'de kalan ilçeler büyük ölçüde Giresun ve Ordu ile aynı şiveyi kullanırlar.

MÖ 17. yüzyılda Hitit sınırları içinde yer alan kentin güney kesimi Geç Hitit devletleri döneminde Tilgarimmu adıyla anılmaya başladı. MÖ 8. yüzyılda Kimmer ve İskit istilalarına uğradı. MÖ 6. yüzyıl başlarında Medlerin, aynı yüzyılın ortalarında da Perslerin egemenliğine girdi. MÖ 4. yüzyılın ikinci yarısındaki kısa süreli yönetimin ardından Büyük İskender'in Makedonya Krallığı'na bağlandı. MS 17'de bütün Kapadokya ile birlikte Roma İmparatorluğu'nun egemenliğine girdi. Bu dönemde kısa sürelerle Partların ve Sasanilerin eline geçti. Bizans döneminde önce Armeniakon Theması'nın sınırları içindeydi. 12. yüzyılda Sebasteia Theması'na bağlandı.

Selçuklu Türkleri Malazgirt Meydan Muharebesi'nden önce Sivas'a kadar uzanmış ve 1059'a doğru bir ara kenti ele geçirmişlerdi. Ancak yörenin kesin olarak Türk egemenliğine girmesi Malazgirt Zaferi'nden kısa bir süre sonra gerçekleşti. Kutalmışoğlu Süleyman Şah'ın kumandanlarından Emir Danişment'in ele geçirdiği kent uzun bir süre Danişmentlilerin elinde kaldıktan sonra 1174'te II. Kılıç Arslan tarafından Selçuklu Devleti sınırları içine alındı. Selçuklular döneminde Sivas yeniden gelişti. Kentin surları 1221'e doğru, Sultan I. Alâeddin Keykubad tarafından onartıldı. Kısa bir süre sonra Moğolların saldırıları başladı ve Kösedağ Savaşı'ndan (1243) sonra Selçuklu topraklarıyla birlikte Sivas da Moğolların eline geçti.
Kentteki anıtların en önemlileri 13. yüzyılın ikinci yarısındaki İlhanlılar döneminde yapıldı. Sivas, Kayseri ile birlikte İlhanlıların Anadolu'ya gönderdikleri valiler tarafından merkez olarak kullanıldı. 14. yüzyılın ilk yarısında Sivas'a gelen İbn Battuta, burayı İlhanlıların Anadolu'daki en büyük şehri olarak tanımlar. İlhanlı valilerinden Alaeddin Eratna Bey, 1345'te bağımsızlığını ilan ederek önce devletine merkez olarak Sivas'ı seçti. Eretna'nın 1353'te ölümünden sonra Kadı Burhâneddin onun yerini aldı ancak Akkoyunlu Beyi Karayülük Osman ile yaptığı bir savaşta öldü (1398). Bunun üzerine Sivaslılar topraklarını Osmanlı padişahı Yıldırım Beyazıd'a teslim ettiler. 1400 yazında Timur Sivas'ı ele geçirdi, şehri savunan askerleri öldürttü, halkı kılıçtan geçirtti, şehri yağmalattı ve surları yıktırttı. Timur istilasından sonra şehir bir süre Kadı Burhaneddin'in damadı Mezid Bey'in elinde kaldı. 1403-1408 arasında yeniden Osmanlı hakimiyetine geçti ve bir eyalet merkezi oldu.

Sivas'ta bulunan yapılar 17. ve 19. yüzyıllar arasında zaman zaman Anadolu'da meydana gelen ayaklanmalardan zarar gördü. 1649'da şehirden geçen Evliya Çelebi, surların kuşattığı alanda 44 mahalleye bölünmüş 4600 ev bulunduğunu ayrıca Yukarıkale adını verdiği İçkale ve Paşa kalesindekilerle bu sayının 6060'ı bulduğunu yazar. 19. yüzyıl gezginlerinin kent nüfusu için verdikleri rakamlar genellikle birbirini tutmaz. Bu yüzyılın sonuna doğru nüfusun 30.000-45.000 arasında değiştiği sanılmaktadır. Yine 19. yüzyıl başında bütün Osmanlı topraklarında Islahat Devri başlamıştır. Önce 7 sancak ve 72 kazadan oluşan Sivas, gittikçe daralmış ve önemini kaybetmiştir. Valiliğine bile mirimiranlar atanıyordu. 1813'te bu usulden vazgeçilerek yeniden vezir atanmasına başlandı. Bir yıl sonra şehirde büyük bir veba salgını baş gösterdi. Eyalet teşkilatı bazı küçük değişikliklerle XIX. yüzyıl ortalarına kadar sürmüştür. 1863'te uygulanmaya başlanan vilayetler teşkilatı içinde kurulan Sivas vilayeti; Sivas, Amasya, Tokat ve Şebinkarahisar (Karahisar-ı Şarkî) sancaklarına ayrıldı. Bu durum Cumhuriyet döneminde sancakların vilayet hâline getirilmesine kadar devam etti.

Sivas'ın Millî Mücadele'nin kazanılmasında önemli bir yeri vardır. Bu mücadelenin hazırlık döneminde Mustafa Kemal Paşa önce, 27 Haziran 1919'da Samsun'dan Erzurum Kongresi'ni takiben burada 4 Eylül 1919'da Sivas Kongresi'ni topladı ve 18 Aralık 1919'da Ankara'ya gitmek üzere şehirden ayrıldı. Gerek 1927'de Chicago Üniversitesinden gelen arkeologların ve gerekse 1945 yılında da Türk arkeologların yaptığı kazı ve araştırmalara göre Sivas tarihin ilk dönemlerinden itibaren yerleşim birimi ve şehir merkezidir. Ayrıca dünyanın en eski medeniyetlerinden olan Persler, Etiler, Hititler, Asurlar Sivas'ta hüküm sürmüşlerdir.
Karadeniz'in tek yolcu treni olan Samsun Postası Sivas'tan gönderiliyor. Ayrıca Sivas, tren istasyonu olarak büyük bir kavşak konumundadır. Bugün birçok ilin demiryolu bağlantısı direkt olarak Sivas üzerine kuruludur. Sultan II. Abdülhamid döneminden beri vardır. Cumhuriyet tarihinin de ilk vagon ve lokomotif fabrikası ve Cer atölyesi TÜDEMSAŞ 1939'da Sivas'ta kuruldu. TÜDEMSAŞ kurulduğunda dünyanın en ileri tesislerinden biriydi. 2003 yılında Irak Savaşı'nın başlarında TÜDEMSAŞ, Saddam yönetiminin başında bulunduğu Irak'a 300 vagonluk ihracat yaptı. Bugün hâlâ dünyanın değişik yerlerinden TÜDEMSAŞ'a gelen siparişler değerlendirilmektedir ve ihracatlar devam etmektedir. TÜDEMSAŞ, Sivas'ın geçim kaynağı ve bel kemiğidir.
Atatürk'ün 'Cumhuriyetin Temellerini Burada Attık' dediği Sivas'ta 4 Eylül 1919'da, Sivas Erkek Lisesinde toplanan Sivas Kongresi, alınan kararlar bakımından Türk Kurtuluş Savaşı öncesi toplanan en önemli kongredir. Hiçbir ülkenin manda ve himayesinin kabul olunmayacağı ve milletin istikbalinin yine milletin azim ve kararıyla kurtulacağı kararları bu kongrede alınmıştır.

MÖ 7000-5000 (Sivas'ta ilk yerleşim dönemi)
MÖ 1600-884 (Hititler dönemi)
MÖ 800-695 (Frigler dönemi)
MÖ 700-546 (Lidyalılar dönemi)
MÖ 550-332 (Persler dönemi)
MÖ 333-MS 17 (Kapadokya dönemi-Makedonyalilar)
17-395 (Romalılar dönemi)
395-1075 (Bizanslılar dönemi)

Sivas merkezin yüzölçümü 3.488 km2'dir. Sivas'ın deniz seviyesinden yüksekliği 1.285 metredir.

Sivas, sert bir karasal iklim yapısına sahiptir. Kışları soğuk ve sert geçer, kış aylarında bol kar yağışı görülür ve ortalama 4-5 ay karla örtülüdür. Yazları sıcak kurak ve kısa süreli, bahar ve güz mevsimleri yağmurlu geçer.
Yapılan gözlem ortalamalarına göre (son 50 yıl içinde gözlenen) en soğuk ay -34.6 derece ile Ocak ayıdır. En sıcak ay 38.3 derece ile Temmuz ayıdır, aylık yağış ortalaması en yüksek ay Mayıs, en düşük ay Ağustostur. 1992 yılında gözlenen en yüksek nem oranı %80.0 ile Aralık ayı; en düşük nem %55.2 ile Ağustos ayıdır. Aynı yılda en yüksek basınç 874.1 mb olarak Ocak ayı, en düşük basınç ise 868 mb olarak Şubat ayıdır.

Şehrin sakinleri çeşitli devirlerde bölgede hakim olmuş devletlerce yerleştirilen Türkmenlere dayanmaktadır. Sonraki dönemlerde yabancı unsur sayılabilecek yegane topluluk Kafkas Göçmenleri olmuş ve şehir topraklarına Osmanlı hükûmetince yerleştirilmişlerdir.

İlbeyliler (ya da Elbeyliler), Alkaevli (Alkarevli, Alkırevli) boyundan Sivas, Kilis, Kahramanmaraş ve Suriye (Halep) yörelerinde yaşayan yerleşik Türkmenlerdir Alevilik ya da Hanefi Sünnilik inancına mensupturlar.. "Sivas İlbeylileri" günümüzde kendisini İlbeyli (Elbeyli) olarak kabul eden ve ağırlıklı olarak Sivas şehir merkeziyle şehrin güneybatısında 42 köyden oluşan İlbeyli yöresi'nde yaşayan veya kökeni bu köylere dayanan Türkmenlerdir. Yaklaşık beş asırlık konar göçer hayatından sonra 18. asırda yerleşik düzene geçen İlbeylilerin meskun oldukları bölgede aynı isimle kaza teşkilatı oluşturulmuş; İlbeyli kazası bu statüsünü iki asra yakın korumuştur. Osmanlı'nın son döneminde nahiye hâline getirilen İlbeyli, daha sonra bu konumunu da kaybetmiştir. İlbeyli Yöresi halkın “Üst başı Kavlak, alt başı Yanalak” diyerek sınırını çizdiği ve Sivas'ın güney batısında iskân edilmiş 42 pare köyden oluşur. Bu köyler Şarkışla ve Sivas toprakları arasında yer alır ve hepsi de idari olarak Sivas merkez ilçeye bağlıdırlar. Kültürel olarak halk şairleri ile de öne çıkarlar.

Sivas'taki köyleri: Akçainiş, Akkuzulu, Apa, Aylı, Bedirli, Bostancık, Çallı, Çaypınar, Çongar, Damılı, Damlacık, Durdulu, Eskiapardı, Eskiköy, Gazibey, Gözmen, Güney, Hanlı, Haydarlı, Hayırbey, Herekli, Kabasakal, Kahyalı, Karalar, Karalı, Kartal

Strazburg (Fransızca telaffuz: [stʁazbuʁ], Almanca: Straßburg, Fransızca: Strasbourg, Almanca telaffuz: [ˈʃtʁaːsbʊɐ̯k]), Fransa'nın doğusundaki Grand Est bölgesinin en büyük şehri ve idari merkezidir; tarihi Alsas bölgesinde yer alır. Bas-Rhin departmanının idari merkezi ve Avrupa Parlamentosu'nun resmi merkezidir.
Şehrin yaklaşık üç yüz bin nüfusu vardır ve Büyük Strazburg ile Strazburg arrondissement'ı birlikte beş yüz binden fazla nüfusa sahiptir. Strazburg metropol alanının nüfusu 2020 yılında 860.744'tür ve bu da onu Fransa'nın sekizinci en büyük metropol alanı ve Grand Est bölgesinin nüfusunun %14'üne ev sahipliği yapan bir yer yapmaktadır. Uluslararası Eurodistrict Strazburg-Ortenau'nun nüfusu 2022 yılında yaklaşık 1.000.000'dur. Strazburg, Avrupa Birliği'nin fiili dört ana başkentinden biridir (Brüksel, Lüksemburg ve Frankfurt ile birlikte), çünkü Avrupa Parlamentosu, Eurocorps ve Avrupa Birliği Ombudsmanı gibi çeşitli Avrupa kurumlarının merkezidir. Avrupa Birliği'nden ayrı bir kuruluş olan Avrupa Konseyi (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Avrupa İlaç Kalitesi Direktörlüğü (Fransızcada en yaygın olarak "Pharmacopée Européenne" olarak bilinir) ve Avrupa Görsel-İşitsel Gözlemevi ile birlikte) de şehirde bulunmaktadır. 
Basel (Uluslararası Ödemeler Bankası), Cenevre (Birleşmiş Milletler), Lahey (Uluslararası Adalet Divanı) ve New York (Birleşmiş Milletler dünya genel merkezi) ile birlikte Strazburg, dünyada ulusal başkent olmayan ve birinci dereceden uluslararası kuruluşlara ev sahipliği yapan az sayıdaki şehirden biridir. Şehir, Ren Nehri Seyirleri Merkezi Komisyonu ve Uluslararası İnsan Hakları Enstitüsü gibi birçok Avrupa dışı uluslararası kurumun merkezidir. Paris'ten sonra uluslararası kongre ve sempozyumlar açısından Fransa'nın ikinci büyük şehridir. Strazburg'un tarihi şehir merkezi olan Grande Île (Büyük Ada), 1988 yılında UNESCO tarafından Dünya Mirası Alanı olarak sınıflandırılmış olup, daha yeni "Neustadt" ise 2017 yılında bu alana eklenmiştir. Strazburg, Fransız-Alman kültürüne derinden bağlıdır ve tarih boyunca şiddetli tartışmalara konu olmasına rağmen, özellikle Fransa'nın ikinci büyük üniversitesi olan Strasbourg Üniversitesi ve Katolik ve Protestan kültürlerinin bir arada yaşaması sayesinde yüzyıllardır Fransa ve Almanya arasında kültürel bir köprü olmuştur. Ayrıca Fransa'nın en büyük İslami ibadet yeri olan Strasbourg Ulu Camii'ne de ev sahipliği yapmaktadır.
Ekonomik olarak Strazburg, imalat ve mühendisliğin yanı sıra karayolu, demiryolu ve nehir taşımacılığının da önemli bir merkezidir. Strazburg limanı, Almanya'daki Duisburg'dan sonra Ren Nehri üzerindeki ikinci büyük liman ve Paris'ten sonra Fransa'daki ikinci büyük nehir limanıdır.

Strazburg, Fransa'nın Almanya ile doğu sınırındadır. Bu sınır, modern şehrin doğu sınırı da olan Ren nehrince oluşturulmuştur ve nehrin karşı tarafında Alman kasabası Kehl'e bakar. Ancak Strazburg'un tarihi merkezi, burada Strazburg'a paralel ve kabaca Ren‘den 4 km uzakta akan Ill nehrindeki Grande Île üzerindedir. İki nehrin doğal yolları, sonunda Strazburg'un aşağısında bir yerde birleşir ancak birkaç yapay su yolu onları şehrin içinde birbirine bağlar.

Strazburg, Roma imparatoru Augustus tarafından kurulmuştur. 1681 yılında Almanlardan Fransızlara geçmiştir. 1789 Fransız Devrimi ile de kent iyice Fransız kültürünün etkisi altına girmiştir. 19. yüzyılın ikinci yarısında Otto von Bismarck tarafından yeniden ele geçirilerek Alman İmparatorluğu'na dahil edilmiş ve Alsas-Loren eyaletinin başkenti yapılmıştır. Kent I. Dünya Savaşı'nın ardından 1919'da yeniden Fransa'ya katılmıştır.
Tarihte birçok önemli olaya tanıklık etmiştir. Fransa millî marşı La Marseillaise 1792'de Rouget de Lisle tarafından burada bestelenmiştir. Gutenberg matbaayı burada icat etmiştir. Ünlü Alman yazar Goethe de hayatının bir kısmını burada geçirmiş ve burada öğrencilik yapmıştır.

Fransa'nın en önemli üniversitesinden biri olan Strasbourg Üniversitesi burada yer almaktadır. Şehir aynı zamanda EM Strasbourg Business School karargahına da ev sahipliği yapmaktadır.

Kent 1988 yılından bu yana UNESCO'nun Dünya Mirası listesinde yer almaktadır. Strazburg hem kent merkezi, hem de çevresindeki Orta Çağ ve Rönesans mimarisinin etkisiyle bir açık hava müzesini andırmaktadır. Şehrin çevreleri üzüm bağları ile çevrilidir. Şehirde çok sayıda park ve bahçe bulunmaktadır. Görülmesi gereken yerler ve müzelerin bazıları şunlardır:

Notre Dame Katedrali
La Petite France ve Ponts Couverts
Kleber Meydanı (Place Kleber)
Cumhuriyet Meydanı (Place de la République)
Kammerzell Evi, şehrin en eski evi
Botanik Bahçesi (Jardin Botanique)
Gutenberg Meydanı (La Place Gutenberg)
Rohan Sarayı (Le Palais Rohan)
Alsas Müzesi (Le Musée Alsacien)
Ill Nehri üzerinde kanal turu
Orangerie Parkı
Citadelle Parkı
Avrupa Parlamentosu
Avrupa Konseyi
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi

Şehrin takımı Fransa 1. Ligi'nde oynayan Strazburg'dur.

Strazburg'un kardeş şehirleri:

 Boston, ABD, (1960)
 Leicester, Birleşik Krallık, (1960)
 Stuttgart, Almanya, (1962)
 Dresden, Almanya, (1990)
 Ramat Gan, İsrail, (1991)
Strazburg ile işbirliği anlaşması yapan şehirler:

 Jacmel, Haiti, (1991)
 Fes, Fas (1999)
 Douala, Kamerun, (2005)
 Vologda, Rusya, (2009)
 Vahran, Cezayir, (2015)
 Kayrevan, Tunus, (2015)
 Moskova, Rusya, (2016)
 Kampala, Uganda, (2018)
 Kagoshima (şehir), Japonya, Japonya, (2019)

Fransa'daki 20.000'den fazla nüfusa sahip şehirler listesi
Strazburg'un Yağmalanması (451)

Strasbourg Belediyesi 17 Temmuz 2003 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Strasbourg müzeleri24 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Strasbourg fotoğrafları - Terra Galleria15 Mayıs 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Söğüt (Salix), söğütgiller (Salicaceae) familyasından Salix cinsini oluşturan boylu ağaç veya bodur çalı hâlinde, çoğunluğu kışın yaprak döken, ender olarak da her dem yeşil kalan odunsu bitkilerdir. Söğüt ağacının kabuğundan elde edilen salisin vücutta metabolize olarak Aspirin ilacının aktif maddesi olan salisilik asit'e dönüştürülür.

Tek bir pul ile örtülmüş olan tomurcuklar çoğunlukla sürgüne yatmıştır. Sürgünler üzerindeki dizilişleri çok sıralı sarmal birkaç türünde almaşıktır ve tepe tomurcukları pseudoterminaldir.
Yaprakları; parçalanmamış, sade ve uzun şerit hâlinde veya eliptik yapıdadır; kenarları tam veya bezeli ve ince dişli, kaba dişli, dilimli dişlidir. Genel olarak kısa saplıdır, çoğunlukla kulakçıkları vardır.
Yan durumlu çiçek kurulları başak hâlinde dik dururlar. Bazı türlerin çiçek açması yapraklanmadan önce, bazılarında ise aynı zamanda olur. Bir cinsli iki evcikli ve entomogamdırlar.
Söğütler gayet kolay kök yapabildiğinden, tohumları da kısa zamanda çimlenme özelliğini kaybettiğinden, üretilmelleri hemen her yerde çelikle ve kök sürgünü ile olur.

En eski arkeolojik kalıntıları Anadolu'daki Neolitik Çağ yerleşimlerinde bulunmuştur.
Anadolu'nun ilk yazılı metinlerinin sahibi olan Hititler, şişiyamma adını verdikleri söğüt ağacından ilaç elde etmişlerdir. Eski Sümer ve Mısır kayıtlarında söğüt ağacı kabuğunun ağrı ve ateş tedavisinde kullanıldığı ile ilgili bilgiler yer almaktadır. MÖ 5. yüzyılda Yunan doktor Hipokrat söğüdün ilaç olarak kullanımından bahsetmiştir. Amerika yerlilerinin de söğüdü tedavi amacıyla sık sık kullandığı bilinmektedir.
MÖ 8. ve 7. yüzyıl topluluklarından İskitlerin yere koydukları söğüt dallarıyla geleceği gördüğünü iddia eden kâhinleri vardı. İki bin yıl sonrasında Mevlânâ'nın Mesnevi eserinde "Parlak güneş benimle tutulsun. Söğüdün sırrı açıklansın." denmiştir. Kehanetten sorumlu Anadolu tanrısının Apollon'un aynı zamanda güneşi sembolize etmesi, söğüt bağlantılı kehanet-güneş-Apollon kültüne işaret eder. Ayrıca Sepetçi söğüdü (Salix viminalis) ve Keçi söğüdü (Salix caprea) gibi söğüt türlerinin Anadolu'da antik dönemlerden beri sepet yapımında kullanılması, sepetin Antik Yunancasının mystica olması, söğüt ağaçları ile kehanet ve gizem kültleri arasındaki bağlantıyı gösterir. Nitekim kehanetin tanrısı Apollon ile ilgili ilahilerde söğütten söz edilir. Örneğin; Apollon, hırsızlığı saptanan Hermes'in ellerini, söğüt dallarından yapılan iplerle bağlamak ister. Ama ipler yere düşer, birbirine sarılır, çoğalır, yeniden söğüt ağaçlarına dönüşürler. Böylece Apollon, küçük kardeşinin tanrısal gücünü kabul eder. :
"Böyle konuştu Apollon ve ellerini bağladı Hermes'in
Söğütten yapılmış sağlam iplerle
Ama ipler düştü yere ve ayaklarının dibinde hızla büyüdüler
Birbirine dolanarak yere kök salan söğütler
Hızla sarıp sarmaladılar ve aldılar içlerine her şeyi."
Genellikle su kenarlarında bulunan salkım söğütlerin saklanmaya elverişli olmasının de gizem ve kehanetle ilişkilendirilmesinin nedeni olduğu ileri sürülür.
Söğüt ağacı kabuğundaki ilaç için kullanılan aktif madde salisindir. Kristal formu ilk olarak 1828'de Fransız eczacı Henri Leroux tarafından ayrıştırılmıştır. Saf formu İtalyan kimyager Raffaale Piria tarafından elde edilmiştir. Suda çözündüğü zaman asit özelliği gösterdiğinden (ph 2.4) Salisilik asit olarak adlandırılmıştır.
1897'de Felix Hoffmann sentetik olarak salisin maddesinin değiştirilmiş bir formunu elde etmeyi başardı. Yeni bileşik salisilik asitten daha az mide problemlerine yol açıyordu. Bu yeni ilaç, yani Asetil Salisilik Asit Hoffman'ın işvereni olan Bayer firması tarafından Aspirin olarak adlandırıldı ve dünyanın en çok kullanılan ilacı hâline geldi.

Arta (su) ve mis (kadın) kelimelerinden oluşan, vahşi doğa, avcılık, ay, su ve nemin tanrıçası Artemis'in doğum tarihi 6 Mayıs kabul edilir. Bu tarihte kutlanan Hıdırellez geleneklerinde de söğüt yer alır.
Söğüdün ve arıların da tanrıçası olan Artemis adına yapılan Efes'teki Artemis Tapınağı'nın tasarımı arı kovanı biçimindedir. Tanrıça Artemis'in, Melissai (arılar) denilen rahibeleri, Essenes (erkek arılar) denilen hadım rahipleri vardır. Arılar söğüt ağacından propolis (Yunanca kent için veya savunma için anlamına gelir) denen sakızımsı bir madde alırlar ve kovanlarının inşasında kullanırlar. (Bu maddeye özellikle Ege'de prebolu veya diribal denir.) Artemis'in kenti koruyucu özelliği ile arıların söğütten elde ettikleri propolis ile kovanlarını koruma özellikleri özdeşleştirilmektedir.
Orta Asya ve Anadolu Türk kültüründe de kutsal sayılan söğüt, Osmanlı İmparatorluğu'nun kurulduğu merkeze de adını vermiştir.Bu açıdan söğüdün Türk kültürü ve tarihindeki yeri büyüktür.
Türkülerde sık sık başvurulan bir ağaçtır. ("Söğüt de efem yar sensin", "Söğüdün erenleri, koyverin gidenleri")

Türkiye'de doğal olarak yetişen 27 söğüt türü bulunur.

Ak söğüt (Salix alba)
Acem söğüdü (Salix acmophylla)
Badem yapraklı söğüt (Salix triandra)
Boylu söğüt (Salix excelsa)
Boz söğüt (Salix cinerea)
Defne yapraklı söğüt (Salix pentandra)
Gevrek söğüt (Salix fragilis)
İğde yapraklı söğüt (Salix elaeagnos)
Karşılıklı yapraklı söğüt (Salix amplexicaulis)
Keçi söğüdü (Salix caprea)
Kafkas söğüdü (Salix caucasica)
Mersin yapraklı söğüt (Salix myrsinifolia)
Misk söğüdü (Salix aegyptiaca)
Salkım söğüt (Salix babylonica)
Sepetçi söğüdü (Salix viminalis)
Salix apoda
Salix armenorossica
Salix elbursensis
Salix pedicellata
Salix pentandroides
Salix pseudododepressa
Salix pseudomedewii
Salix wilhelmsiana

Anadolu söğüdü (Salix anatolica)
Erguvani söğüt (Salix purpurea) (Denizli söğüdü)
Rize söğüdü (Salix rizeensis)
Trabzon söğüdü (Salix trabzonica)

 Vikitür'de Salix ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.
 Wikimedia Commons'ta Söğüt ile ilgili çoklu ortam kategorisi bulunur.

T1 (İldem 5 - Organize Sanayi) Tramvay Hattı Kayseri'deki tramvay hatlarından biridir.

T1 Hattının ilk etap çalışmaları 2004 yılında başlamıştır. 17,5 km'lik 28 istasyona sahip ilk etap, Organize Sanayi-Doğu Terminali 1 Ağustos 2009 tarihinde işletmeye açılmıştır. İkinci etap olan İldem-Doğu Terminali hattı çalışmaları Mart 2012'de başlamıştır. Hat, Ekim 2013'te hizmete girmiştir. Böylelikle tramvay hattı İldem-Beyazşehir hattıyla şehrin doğusuna uzatılmıştır. Hat uzunluğu 27 km'ye, istasyon sayısı da 43'e yükselmiştir. 14 Şubat 2014'te ise üçüncü etap Üniversite hattı hizmete girmiştir.
2015'te dönemin belediye başkanı Mustafa Çelik, hattın İncesu banliyö hattı ile bağlantılı olacak şekilde Boğazköprü'ye Boğazköprü Tren İstasyonu'na kadar 4,8 km uzatılacağını belirtmiştir. Fakat banliyö hattı açılmayıp atıl hâlde bırakılınca proje şimdilik rafa kaldırılmıştır.

T2 (Talas Cemil Baba - Cumhuriyet Meydanı) Tramvay Hattı Kayseri'deki  tramvay hatlarından biridir.

2012 yılında mevcut tramvay hattından bir kılçık şeklinde ayrılarak inşaat çalışmaları başlamıştır. 14 Şubat 2014'te Üniversite etabı, 25 Ekim 2014'te ise Talas etabı tamamlanmıştır. Bu sayede Cumhuriyet Meydanı - Talas tramvayı hizmete alınmıştır. 10 km uzunluğundaki hatta 18 istasyon bulunmaktadır. Hat T4 Cumhuriyet Meydanı - Anayurt İzzet Bayraktar Camii inşası sebebiyle 18 Temmuz 2022 tarihinde kullanıma kapanmıştır 3 Ekim 2022'de geri kullanıma açılmıştır. Hattın sefer süresi 30 dakika olup ilk sefer en erken saat 06.00'da başlamakta ve son sefer en geç 00.06'da bitmektedir.

 T2B Sema Yazar Parkı - Talas Cemil Baba
Sivas Bulvarı trafiği kapandığı zaman kullanıma açılır,geçici bir hattır.

T4 (Anayurt İzzet Bayraktar Camii - Cumhuriyet Meydanı) Tramvay Hattı Kayseri'deki hafif raylı sistem hatlarından biridir.

Kayseray T4 Hattı, 2012 yılında inşaatına başlanan ve 2014 yılında tamamlanan T2 hattının ikinci etabı olarak planlanmıştır. Başlangıçta, Eski Talas üzerinden Anayurt'a uzanması öngörülmüşken, 2016 yılında bu plan değiştirilmiş ve eski Talas bölümü nostaljik tramvay olarak ayrılmıştır. Anayurt'a ulaşacak hattın ise, mevcut T5 hattı olarak yeniden yapılması kararlaştırılmıştır. Ancak, T5 hattının yüksek maliyeti nedeniyle, hattın Anayurt kısmının mevcut batı-doğu hatlarıyla entegrasyonu tercih edilmiştir.
İhalesi 30 Aralık 2020'de yapılmıştır. T4 hattı, T2 hattına Furkan Doğan Kavşağı üzerinden bağlanacak şekilde projelendirilmiş olup, bağlantı hattı geçici süreyle hizmete kapatılmıştır. Bu kavşağa, gelecekte yapılacak T5 hattı için kullanılacak düz devam eden raylar da eklenmiştir. Kılçık bölümü inşa edildikten sonra, T2 hattı tekrar hizmete alınmıştır.
T4 hattının test sürüşleri 2023 yılında başlamış ve 28 Ekim 2023 tarihinde hattın kullanıma açılmasıyla hizmetine sunulmuştur. Hat 9,7 km olup sadece bu hatta olan yeni 9 istasyon toplam 17 istasyon bulunmaktadır. Hattın sefer süresi 30 dakika olup ilk sefer en erken saat 06.00'da başlamakta ve son sefer en geç 23.30'da bitmektedir.

T5 (Anayurt İzzet Bayraktar Camii - Kumsmall AVM) Tramvay Hattı, Kayseri'deki planlanan hafif raylı sistem hatlarından biridir.

Kayseri T5 hattı, ilk olarak 2016 yılında AYTM hattı olarak tanıtılmış olup, üç etaplı bir hattın son etabı olarak planlanmıştır. Bu son etabın, Anayurt-Erkilet Bulvarı hattının planlanan Yüksek Hızlı Tren (YHT) Gar durağına bağlanması öngörülmüştür. Ancak, Kumsmall AVM'nin açılması nedeniyle YHT Gar durağı Kumsmall AVM olarak değiştirilmiştir. Gültepe istasyonundan yer altına girerek, Cumhuriyet Meydanı'nın altından ilerlemesi ve Yeni Emniyet Müdürlüğü'nün önünden çıkması planlanmıştır. Ayrıca, İnönü Bulvarı ile Devlet Hastanesi arasında geçecek ve Meydan'dan geçecek şekilde bir plan tasarlanmıştır. 2022 yılında T4 Şehit Furkan Doğan Kavşağı inşaatı sırasında T5 hattının başlangıç yolu tamamlanmıştır.
Memduh Büyükkılıç, Ulaştırma Bakanlığı Altyapı Genel Müdürlüğü'ne Erkilet'e tramvay hattı çekilmesine yönelik bir proje sunduklarını ve onay beklediklerini belirtmiştir. Proje kapsamında, Kumsmall hattından Erkilet Bulvarı'na yeni bir hat çıkacak, bu hat üzerinden Havaalanı ve Hulusi Akar Bulvarı'na uzatılarak ring oluşturulması planlanmaktadır. Ayrıca, Erkilet bölgesindeki yol yapım ve asfalt yenileme çalışmalarının tamamlandığı ve vatandaşlardan olumlu geri dönüşler alındığı ifade edilmiştir.

Video

Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı tarafından çıkarılmış; İslamî ilimler, İslam kültür ve medeniyeti ile ilgili terimler, İslam dünyasında din, ilim, siyaset, sanat ve edebiyat alanlarında yetişmiş önemli şahsiyetler ile İslam hayatına etkide bulunmuş eserler gibi İslam dünyasının birçok alanına değinen bir içeriğe sahip Türkçe ansiklopedi.
İlgili ilim kurulları tarafından yaklaşık 500 temel kaynaktan taranarak tespit edilen madde başlıkları, 15.441 maddeden oluşmakta, bazı maddelerin farklı ilim dallarınca yazılan alt bölümleri de eklenince bu rakam 16.915'e ulaşmaktadır. Atıf maddelerinin sayısı ise 6539'dur.
Ayrıca tüm ciltlerdeki içeriğe ve madde listesine ansiklopedinin internet sitesinden çevrimiçi erişilebilmekte, arama, kopyalama ve pdf formatında indirme yapılabilmektedir. Türkiye'deki gerçek anlamda ansiklopedi sayılacak sayılı eserlerden olduğu düşünülmektedir.

1983 yılında hazırlıklara başlanmış, 1988 yılında yayıma başlayan ansiklopedinin 1. cildi on iki, 2. cildi dokuz, 3. cildi yedi ayda tamamlanmış, 2013 yılında çıkarılan 44. cilt ile ansiklopedi 25 yılda tamamlanmıştır. 2016 yılında 2 ek cilt yayımlanarak toplam cilt sayısı 46'ya ulaşmıştır.

2014: Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü

TDV İslam Ansiklopedisi İnternet Sitesi25 Mayıs 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Talas; Kayseri ilinin merkez ilçelerinden biridir.

Talas'ın tarihi MÖ 1500'lere kadar uzanmaktadır. İlçe, (MÖ 1500'lerde) Mazaklar, (MÖ 510'larda) Kapadokyalılar, (MÖ 312'de) Kayrus, (MÖ 335'te) İskender'in istilası, (MÖ 37'den 1107'ye) Romalılar, 1070'te Alpaslan'ın hâkim olduğu Talas ismi ilk kez Moutalaske olarak Aziz Sabbas'tan bahsederken geçmiştir.

1071-1168 Danişmentliler İdaresi
1077-1307 Anadolu Selçuklular İdaresi
1243'te Moğol İstilası
1312-1388 İlhanlılar İdaresi
1388-1446 Kadı Burhanettin Dönemi
1446-1467 Karahanlılar
1467+ Osmanlılar (Al-i Osman, Al-i Dulkadiriye, Ramazanoğulları, Mısır Memluku Etrakı (1835))
1510'da Safevi hükümdarı Şah İsmail'in baskısına maruz kalan Ermenilerden bir kısmı Talas çevresine yerleşmiş, Talas Osmanlı'nın son dönemlerine dek 1915'e kadar Anadolu'daki önemli Ermeni yerleşimlerinden biri olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunu müteakiben bu yöredeki Rumlar, Türkiye - Yunanistan nüfus mübadelesi esnasında Tarsus ve Silifke üzerinden gemilerle Yunanistan'a sevk edilmiştir. Bugün ilçede Ermeni ve Rum nüfusu bulunmamaktadır.

İlçe, Kayseri'nin güneydoğusunda olup 7 km mesafede olan Erciyes Dağı'nın eteğinde yer alır. Talas ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.150 metredir. Engebeli bir coğrafi yapıya sahiptir.
Akarsu ve gölü yoktur. Aşağı Talas ortalama 1.100 metre rakıma sahip bir vadi, Yukarı Talas ise 1.191 metre rakımlı bir plato görünümündedir. İlçenin güneydoğusunda 1.870 metre yükseklikte Ali Dağı bulunmaktadır. Ali Dağı, Erciyes Dağı'nın püskürtmesi sonucu oluşan volkanik bir dağdır. İlçede kışları soğuk ve kar yağışlı yazları ise sıcak ve kurak geçer. Yağmur genellikle ilkbahar ve sonbahar mevsiminde yağar. İlçede orman bulunmamaktadır, bitki örtüsü olarak çayır, mera ve otlaklarla kaplıdır. İlçenin Cebir, Çömlekçi ve Kepez köylerinde yaylalar bulunmaktadır.
İlçenin yüzölçümü 444 km²dir.

Talas'ta sıcaklık mart ayından itibaren yükselmeye başlar. Temmuz ve ağustos aylarında en yüksek değerine ulaşır. Bu aylarda sıcaklık 39-40 derecelere kadar ulaşır. Karasal iklimin etkisi ile gece sıcaklık 10 °C civarına düşebilir. Eylül ayından itibaren sıcaklık devamlı düşüş gösterir. Bu düşüş şubat sonlarına kadar devam eder. Yıllar arasında farklı bir sıcaklık farkı görülmez. Kış mevsimi siddetli soğuk ve kuru geçer. Kış mevsiminde ortalama sıcaklık -1, -2 °C kadardır. Nisan ayında bile kar yağışları görülebilir.

İlçenin iklimi karasal iklim özelligi gösterdiği için yağışlar genellikle kışın kar ve ilkbaharda yağmur şeklinde düşer. Son on yılın yıllık yağış ortalamasına bakıldığında, metrekareye 359,7 mm yağış düştüğü görülmektedir. Bu rakamlara bakıldığında Türkiye ortalaması olan (500–600 mm) yağış miktarından bile düşük olduğu görülmektedir.

Not: 2008 yılında bazı belde ve köyler mahalle statüsüne geçtiğinden şehir nüfusu artıp kır nüfusu azalmıştır. 2013 yılında ise Büyükşehir yasası nedeniyle köylerin tamamı mahalle statüsüne geçtiğinden kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

1907 öncesi Kayseri Livasına bağlı bir kasaba iken 1907'de belde teşkilatı kurulmuş ve 1911'de Kayseri'ye bağlı bir bucak olmuştur. 1987'de 3392 Sayılı Kanunla İlçe olmuştur. İlçe'nin 5 kasaba belediyesi ile 16 köyü mevcuttur. (23.07.2004 tarih ve 25531 sayılı Resmi Gazete'de yayınlanan 5216 Sayılı Büyükşehir Belediye Kanunu gereğince Talas ilçesi merkez ilçe olmuş ve 4 köy mahalleye dönüşmüştür. Bunlar Cebir, Akçakaya, Çatakdere ve Yazılı. Şu anda 12 köyü bulunmaktadır.)
2000 Yılı Nüfus Sayımı sonuçlarına göre merkez nüfusu 34.879, köylerin nüfusu 20.630 olup, toplam nüfus 55.509'dur. Yıllık nüfus artış hızı şehir merkezinde binde 27,15, köylerde ise -7,86 olup, toplamda ise 12,67 nüfus artışı görülmektedir. 
Kayseri'ye yakın olması ve yüksek yer şekillerinden dolayı sayfiye olarak ünlüdür.
Türk Kurtuluş Savaşı'nda esir edilen Yunan Ordusu Başkomutanı Trikupis'i ve maiyetini de bir süre misafir eden ilçenin Ermeni nüfusu tehcirden önce bölgede önemli bir ticaret merkezi olduğu bilinmektedir.
Mahalleler
Merkez: Yenidoğan, Bahçelievler, kiçiköy, Tablakaya, Han, Harman, Mevlana, Yukarı, Reşadiye, Akcakaya, Zincidere
Kırsal: Başakpınar, Endürlük, Kuruköprü, Çatakdere, Kamber, Koçcağız, Mengücek, Kepez, Yazyurdu, Cebir, Çömlekci, Örencik, Yamaçlı, Sosun, Süleymanlı, Sakaltutan, Ardıç, Çevlik, Alaybeyli

İlçede küçük çaplı mobilya atölyeleri, hazır giyim üzerine kurulmuş tekstil fabrikası bulunmaktadır. Erciyes Üniversitesi'nin konumu dolasıyla öğrenci yoğunluğu bulunmaktadır.
Ayrıca Zincidere 1. Komando Tugayı buradadır.

Kayseri'nin mahalleleri
Talas Amerikan Okulu

Kayseri Valiliği Sitesi6 Nisan 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Taşıt kayıt plakası bir taşıtın devlet mercilerince tanınır, sorumluluğunun kimde olduğu bilinir ve trafiğe çıkabilir olduğunu belirten, şüphe oluşursa gerekli kayıtlara kolayca ulaşmak için gerekli bilgiyi kolay okunur şekilde teşhir eden, taşıta sağlam bir şekilde tutturulmuş küçük bir tabeladır. Genellikle araba tamponunun altında bulunur.
Araçlara plaka takılması uygulaması ilk olarak 14 Ağustos 1893 tarihinde Fransa'da başladı. Motorlu araçların kimlik kartı olan plakalar 1893 tarihinde kullanılmaya başladı. Türkiye ise plaka kullanımına 1962 yılında geçti. Kare ya da dikdörtgen şeklindeki plakalarda, farklı harf, rakam ve semboller yer alır. Fransa, saatte 30 kilometre hız yapan bütün motorlu araçların üzerinde ‘araç sahibinin adı, adresi ve ruhsat numarası’ yazılı bir plaka olması kuralını getirdi. Fransa'nın ardından kısa süre sonra Belçika, ardından da İngiltere ve bütün dünya bu uygulamayı benimsedi. Türkiye'de daha önce motorlu taşıt sayısı azlığının da etkisiyle yaygın bir plaka düzenlemesi yoktu. Şehirlerin adının kısaltılmış harfleri ve 3 ya da 4 rakam kullanılıyordu. Ancak 27 Eylül 1962'de yayınlanan yönetmelik uyarınca araçlara plaka uygulamasına geçildi. Yeni tarz plakalar Kasım 1962'den itibaren taşıtlara takılmaya başladı. Tüm illere ayrı bir kod verilerek plakalar belirlendi. Örneğin; 06 Ankara'nın, 34 İstanbul'un plaka sembolü oldu. Bugün Türkiye'de 81 şehir de, farklı rakam grupları ile plakalar vardır.

01'den 67'ye kadar olan plaka kodlarında iller alfabetik olarak sıralanırken 67 Zonguldak ise alfabetik biçimdeki son şehir oldu. Daha sonra bazı ilçeler il yapılınca alfabetik sıralama bozuldu. 67-81 arasındaki plakalar, ilçelerin il yapılma yıllarına göre verildi. Karayoluna çıkan her aracın trafik denetimi, hukuki ve cezai sorumluluğu olduğu için ‘tescil plakası’ adı verilen plakalar belli standart ölçülerde aracın önü ve arkasına takılır. Daha sonra yapılan düzenlemeler ile de resmi araç plakaları, diplomatik plakalar, kişiye özel plakalar ortaya çıktı. İtfaiye, polis, jandarma, askeri araçlar için de farklı biçimde dizayn edilmiş ve farklı renkteki plakalar hayata geçti. Taksiler ve okul servis araçlarında da farklı plakalar kullanılır. Bakan, Vali, Kaymakam gibi unvan taşıyan kişilerin makam araçları da, farklı renk ile dizayn edilmiş plakalardan oluşur. Türkiye'de sadece Cumhurbaşkanı'nın makam aracında plaka bulunmaz, bunun yerine fors yer alır.

Her ülkenin kendine has araba plaka kuralları vardır, kullanılışı yöresel çeşitlilikler gösterse de belli yanları ortaktır:

Tasarımı:
Şekli ve boyutları: Dikdörtgen, içinde ülke kurallarına uygun bir ya da birkaç satır yazıya yer olur.
Renkler ve yazı tipi: Her ülkenin kendi kurallarına uygun
Delikleri: Üretici firmalarca standartlaştırıldı
Malzemesi: Genellikle metal
Üstündeki yazılar ve resimler:
Taşıtın kimin sorumluluğunda olduğu: Birçok ülkede web üzerinden taşıtla ilgili bilgilere belli kısıtlamalarla ulaşılabilir.
Taşıtın mülk boyutu: Birçok ülkede web üzerinden taşıtın belli bir borcun garantisi olup olmadığı bulunabilir (satan borcunu ödemezse satın alan arabasız kalabilir).
Yabancı taşıtın hangi ülke kökenli olduğu: Bu sayede taşıt bilgilerini nerede ne kurallara göre aramak gerektiği anlaşılabilir.
Gerekli vergileri vermiş mi? Yetkililerce vergi kontrolünü kolaylaştırır.
Varsa hangi ayrıcalıklara sahip: Örneğin Norveç'te yakıt olarak sadece elektrik kullanan arabalar otobüs şeridinde de sürülebilir ve elektrikli oldukları plaka numaralarından bellidir.

Ülkelerin plaka kuralları (İngilizce) 10 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Bu sayfada birçok ülkenin detaylı bilgi sayfalarına bağlantılar var. Ayrıca örnek plakaları da görülebilir.
Türkiye il plaka kodları

Uluslararası plaka işaretleri
Türkiye il plaka kodları

UN Economic Commission for Europe, Working Party on Road Transport (WP.11) 31 Temmuz 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Distinguishing Signs used on Vehicles in International Traffic31 Temmuz 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.unece.org/trans/conventn/Distsigns_Sept2003.pdf 31 Temmuz 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Telefon numaralandırma planı, telekomünikasyonda abone telefonlarına veya diğer telefon uç noktalarına telefon numaraları atamak için kullanılan bir numaralandırma şemasıdır. Telefon numaraları, bir telefon şebekesindeki katılımcıların alan kodu yönlendirme sistemi ile erişilebilen adresleridir. Telefon numaralandırma planları, kamu telefon şebekesinin (PSTN) idari bölgelerinin her birinde tanımlanmaktadır ve ayrıca özel telefon ağlarında da bulunmaktadır. Halka açık numara sistemleri için, coğrafî konum her bir telefon abonesine atanan numara katarında rol oynamaktadır.
Birçok numaralandırma planı, hizmet alanlarını, bir telefon abonesine ulaşmak için arama sırasının en önemli bölümünü oluşturan bir numara dizisi olan, bölge kodu veya şehir kodu olarak adlandırılan önekle belirlenen coğrafî bölgelere ayırmaktadır.
Numaralandırma planları, genellikle bireysel telefon ağlarının tarihsel gelişimi ve yerel gereksinimlerden kaynaklanan çeşitli tasarım stratejilerini izleyebilmektedir. Kuzey Amerika'da da olduğu gibi sabit uzunluklu bölge kodları ve yerel numaralar içeren kapalı numaralandırma planları arasında geniş bir ayrım yapılırken, açık numaralandırma planları ise değişken bölge kodu ile yerel numara uzunluğu veya bir abone hattına atanan telefon numarasının her ikisini birden içerebilmektedir.
Uluslararası Telekomünikasyon Birliği (ITU), üye devletin veya bölgesel yönetimlerin ağlarının intizamlı bir şekilde birlikte işlerliği için E.164 olarak adlandırılan kapsamlı bir numaralandırma planı oluşturmuştur. Söz konusu plan açık bir numaralandırma planıdır, ancak telefon numaraları maksimum 15 basamak uzunluğundadır. Standart, her bir devlet veya bölgeye uluslararası varış yönlendirmesi için her bir ulusal numaralandırma planı telefon numarasının önüne bir arama kodu (ülke kodu) tanımlar.
Bir işletme veya kuruluş kampüsünde özel olarak işletilen telefon ağlarında özel numaralandırma planları bulunur. Bu tür sistemler, PSTN'ye merkezî erişim noktası sağlayan ve aynı zamanda telefon uzatmaları arasındaki iç aramaları kontrol eden özel telefon santrali (PBX) tarafından desteklenebilmektedir.
Abone istasyonlarına atanan telefon numaralarını belirleyen numaralandırma planlarının aksine, çevirme planları müşteri arama prosedürlerini, yani bir hedefe ulaşmak için çevrilecek basamakların veya simgelerin sırasını belirler. Numaralandırma planı bu yolla kullanılmaktadır. Kapalı numaralandırma planlarında bile, bir numaranın tüm rakamlarını çevirmek her zaman gerekli değildir. Örneğin, hedef çağrı istasyonu ile aynı alanda olduğunda bölge kodu sıklıkla atlanabilmektedir.

Çoğu ulusal telefon idaresi, uluslararası E.164 standardına uyan numaralandırma planlarını yürürlüğe koymuştur. E.164'e uygun telefon numaraları bir ülke arama kodu ve bir ulusal telefon numarasından oluşmaktadır. Ulusal telefon numaraları, Avrupa Telefon Numaralandırma Alanı, Kuzey Amerika Numaralandırma Planı (NANP) veya İngiltere numara planı gibi ulusal veya bölgesel numaralandırma planlarıyla tanımlanmaktadır.
Ulusal numaralandırma planı içinde, hedef telefon numarasının bütünü bir bölge kodu ve bir abone telefon numarasından oluşmaktadır. Abone numarası, müşteri ekipmanına bağlı bir hatta atanan numaradır. Abone numarasının ilk birkaç hanesi daha küçük coğrafî alanları veya bireysel telefon santrallerini gösterebilir. Mobil ağlarda ise ağ sağlayıcısını gösterebilir. Belirli bir bölgedeki veya ülkedeki arayanların bazen aynı alandan arama yaparken belirli alan öneklerini dahil etmeleri gerekmez. Telefon numaralarını otomatik olarak arayan cihazlar bölge ve erişim kodlarını da, yani numaranın tümünü içerebilir.

Ülke kodları, yalnızca kaynak telefonun olduğundan başka ülkelerdeki telefon numaralarını çevirirken gereklidir. Bunlar ulusal telefon numarasından önce çevrilir. Kural olarak, uluslararası telefon numaraları listelerde ülke kodunun önüne artı işareti (+) eklenerek gösterilir. Bu, aboneye, aramanın yapıldığı ülkedeki uluslararası öneki çevirmesini hatırlatır. Çoğu Avrupa ülkesinde 00 iken, örneğin Kuzey Amerika Numaralandırma Planı ülkelerinde uluslararası öneki veya erişim kodu 011'dir. Bazı GSM şebekelerinde uluslararası erişim kodu yerine şebeke operatörü tarafından otomatik olarak tanınabilecek +  işaretini çevirmek mümkün olabilir.

Birçok telefon numaralandırma planı, hizmet bölgesinin coğrafi bölgelere bölümlendirilmesi temel alınarak yapılandırılmıştır. Planda tanımlanan her alana bir sayısal yönlendirme kodu atanır. Bu kavram ilk olarak 1940'ların başlarında 1947 Kuzey Amerika Numaralandırma Planı'ndan önce, Bell Sistemi'nin Operatör Ücretli Arama'sı için geliştirilmiştir. Kuzey Amerika Numaralandırma Planı ile Kuzey Amerika hizmet bölgeleri numaralandırma planı bölgelerine bölündü ve her numaralandırma planı bölgesine kısaca bölge kodu olarak bilinen benzersiz bir sayısal önek, numaralandırma planı bölge kodu verildi. Bölge kodu, hizmet bölgesinde verilen her telefon numarasının önüne eklenir.
Ulusal telekomünikasyon otoriteleri bölge kodları için çeşitli formatlar ve çevirme kuralları kullanır. Bölge kodu öneklerinin boyutu sabit veya değişken olabilir. Kuzey Amerika Numaralandırma Planı bölge kodlarında üç basamak bulunurken, Brezilya'da iki basamak, Avustralya ve Yeni Zelanda'da bir basamak kullanılır. Değişken uzunluklu formatlar, Arjantin, Avusturya (1 ila 4), Almanya (2 ila 5 basamak), Japonya (1 ila 5), Meksika (2 veya 3 basamak), Peru (1 veya 2), Suriye (1 veya 2) ve Birleşik Krallık dahil olmak üzere birçok ülkede mevcuttur. Rakam sayısına ek olarak, biçim belirli rakam desenleriyle sınırlandırılabilir. Örneğin, Kuzey Amerika Numaralandırma Sistemi zaman zaman üç konum için basamak aralığı üzerinde belirli kısıtlamalara sahipti ve karışıklık ile yanlış yönlendirmeyi önlemek için benzer bölge kodları olan yakın bölgelerden kaçınarak tahsis edilmesi gerekiyordu.
Uruguay gibi bazı ülkeler, değişken uzunluklu bölge kodlarını ve telefon numaralarını, her zaman konumdan bağımsız olarak çevrilmesi gereken sabit uzunluklu numaralarla birleştirmiştir. Bu tür idarelerde, bölge kodu telefon numarasında resmî olarak ayırt edilmemektedir.
İngiltere'de bölge kodları ilk olarak abone trank çevirme kodları olarak biliniyordu. Yerel arama planlarına bağlı olarak, genellikle yalnızca kod alanının dışından veya cep telefonlarından çevrildiğinde gereklidirler. Kuzey Amerika'da, çakışık planları olan alanlarda on haneli çevirme gerekir.
Bir telefonun bir coğrafî bölgeyle sıkı bir şekilde ilişkilendirilmesi yerel numara taşınabilirliği ve IP Üzerinden Ses hizmeti gibi teknik ilerlemeler nedeniyle bozulmuştur.
Bir telefon numarasını çevirirken, bölge kodundan önce gövde kodu (ulusal erişim kodu), uluslararası erişim kodu ve ülke kodu gelebilir.
Alan kodları genellikle ulusal erişim kodu dahil edilerek belirtilir. Örneğin, Londra'daki bir numara 020 7946 0321 olarak listelenebilir. Kullanıcılar 020'yi Londra'nın kodu olarak doğru şekilde yorumlamalıdır. Londra'daki başka bir istasyondan ararlarsa, sadece 7946 0321'i çevirebilirler. Başka bir ülkeden arama yapıyorlarsa, ilk 0 ülke kodu çevrildikten sonra atlanmalıdır.

Çevirme planı, abonenin telefonlar, özel santral (PBX) sistemleri veya diğer telefon anahtarları gibi sabit cihazlarında çevrilen rakamların beklenen sırasını; telefon aramalarının yönlendirilmesi ile telefon şebekelerine erişimi gerçekleştirmek veya yerel telefon şirketi tarafından 311 veya 411 hizmeti benzeri belirli hizmet özelliklerini etkinleştirmek veya etkilemek için belirler.
Bir numaralandırma planı içinde çeşitli arama planları bulunabilir ve bu planlar genellikle yerel telefon işleten şirketinin ağ mimarisine bağlıdır.

Kuzey Amerika Numaralandırma Planı (NANP) içinde yönetim, bölge kodu içinde yerel aramalar için aranacak zorunlu basamakların sayısını ve telefon numarasından önce 1 ön ekini ekleme gibi alternatif, isteğe bağlı dizileri belirleyerek standart ve izin verilen arama planlarını tanımlamaktadır.
Kuzey Amerika Numaralandırma Planı'ndaki kapalı numaralandırma planına rağmen, yerel ve şehirlerarası telefon görüşmeleri için birçok bölgede farklı arama prosedürleri bulunmaktadır. Bu farklılık aynı şehirdeki veya bölgedeki başka bir numarayı aramak için arayanların tam telefon numarasının yalnızca bir alt kümesini çevirmeleri gerektiği anlamına gelmektedir. Örneğin, Kuzey Amerika Numaralandırma Planı'nda yalnızca yedi haneli numaranın çevrilmesi gerekebilir, ancak yerel numaralandırma planı alanının dışındaki çağrılar için bölge kodunu içeren tam numara gereklidir. ITU-T Recommendation E.123, bazı durumlarda bölge kodunun isteğe bağlı olduğunu veya gerekmeyebileceğini belirtmek için parantez içinde listelenmesini önerir.
Uluslararası olarak, bir bölge kodu, bir ülkenin içinden arama yaparken genellikle bir yerel gövde erişim kodu (genellikle 0) ile başlar. Ancak, yerel gövde erişim kodu diğer ülkelerden arama yaparken gerekli değildir; İtalyan kara hatları gibi istisnalar vardır.
Örneğin, Sidney, Avustralya'da bir numarayı aramak için:

xxxx xxxx (Sidney içinde ve Yeni Güney Galler ve Avustralya Başkent Bölgesi içindeki diğer konumlar dahilinde - bölge kodu gerekmez)
(02) xxxx xxxx (Yeni Güney Galler ve Avustralya Başkent Bölgesi dışında, ancak yine de Avustralya dahilinde - bölge kodu gereklidir)
+61 2 xxxx xxxx (Avustralya dışında)
İşaretlemedeki artı işareti (+), artıdan sonraki rakamların ülke kodu olduğunu belirtir. Bazı telefonlar, özellikle cep telefonları, + işaretinin doğrudan girilmesine izin verir. Diğer cihazlar için kullanıcı + işaretini geçerli konumundaki uluslararası erişim koduyla değiştirmelidir. Amerika Birleşik Devletleri'nde, çoğu operatör arayan kişinin hedef ülke kodundan önce 011'i aramasını gerektirir.
Yeni Zelanda'nın kendine has bir çevirme planı vardır. Çoğu ülke bölge kodunun yalnızca farklıysa çevrilmesini gerektirirken, Yeni Zelanda'da, telefon yerel çağrı alanının dışındaysa bölge kodunu çevirmek gerekir. Örneğin, Waikouaiti kasabası Dunedin Kent Konseyi yetki alanında olup telefon n

Timur (Çağatayca: تیمور - Temür) (8 Nisan 1336 - 18 Şubat 1405) sonrasında Timur Küregen (Çağatayca: تيمور کورگن Temür Küregen), Timurlu İmparatorluğu'nun kurucusu olan Türk asker ve komutandır. 1370'ten itibaren düzenlediği seferlerle günümüzdeki Orta Asya, Rusya, İran, Hindistan, Afganistan, Kafkasya, Ortadoğu ve Anadolu'nun büyük bir bölümünü ele geçirmiştir. Çağatay ulusunu oluşturan boylardan Barlaslar'ın önderi olan Taragay ile Tekina Hatun'un çocuğu olarak 1336'da Semerkant yakınlarındaki Şehrisebz'e bağlı Hoca Ilgar köyünde dünyaya gelen Timur, 1370'te Çağatay Hanlığı'nın batısını denetim altına alan askeri bir lider olarak kendini göstermiştir.
Timur, katıldığı bir savaşta ayağı aksak kalacak biçimde darbe aldığından dolayı kendisine Aksak Timur anlamına gelen Farsça Timur-i leng, Türkçeleşmiş olarak Timurlenk, Batılılar tarafından ise Tamerlane denilmekteydi. Timur'un düşüncesi Cengiz Han'ın ölümünden sonra parçalanan ve onun torunları tarafından kurulan Çağatay Hanlığı, İlhanlılar ve Altın Orda kalıntıları üzerinde Cengiz İmparatorluğunu tek bir siyasal çatı altında yeniden ayağa kaldırmaktı. Seferleri de bu düşüncesini doğrular niteliktedir ve saltanatının sonuna doğru bunu büyük ölçüde başarmıştır. Ön­ce yeniden birleştirdiği Çağatay ulusunun başına geçti. Ardından batıda Hülagû Han topraklarını kendi hükümdarlığına kattıktan sonra kuzeye yönelip, Altın Orda'nın üzerinde ege­menlik sağladı. Ancak 1405 yılında Çin'i fethetmek üzere düzenlediği seferde yolda hastalanarak öldü. Timur, yaşamı boyunca Cengiz Han yasasına çok önem vermiştir. Cengiz Han soyundan Kazan Han'ın kızı Saray Mülk Hanım'ı nikâhına alarak damat anlamına gelen Küregen takma adını taşımaya hak kazanmıştır. Cengiz Han'ın soyundan gelmediği için "Han" unvanı yerine "Emir" unvanını kullanmıştır ve ölünceye kadar kukla bile olsa, Cengiz Han soyundan birini Han olarak yanında taşımıştır. Timur bir yandan Cengiz yasasının uygulayıcısı olurken diğer taraftan kendine İslamın Kılıcı biçiminde atıfta bulunarak fetihlerini meşrulaştırmak amacıyla İslami simgeler kullanmıştır. 1398'de Hindistan'da Delhi Sultanlığı, 1401'de Suriye'de Memluk Devleti ve 1402'de Ankara Savaşı'nda Osmanlı Devleti'ne karşı kazandığı zaferlerden sonra İslam dünyasındaki en büyük güç konumuna geldi. Hristiyan Gürcüler, ateşe tapan Hindular ve İzmir'de Hristiyan Şövalyeleri'ne karşı hareket ederken gaza ödevini yerine getiren gazi hükümdar imajını üstlendi. Ancak kimi tarihçilere göre Timur için yasa, şeriattan önce gelmekteydi.
Seferlerinin en büyük ve uzunları Batı Asya'daki seferleridir. Birincisi üç, ikincisi beş ve üçüncüsü yedi yıl sürmüştür. Kanlı ve yıkıcı seferlerine karşın, ele geçirdiği ülkelerdeki bilgelere, ustalara ve sanatkârlara zarar verilmesine izin vermeyerek, onları başkentinde toplamış Semerkant'ın o dönemin en önemli bilim, kültür ve sanat merkezlerinden biri olmasını sağlamıştır. Timur'un kurduğu devlet, Türk-Moğol devlet ilkeleri ve Türk­-Moğol askeri örgütlenme öğeleri ile İslam, özellikle İran medeniyeti öğelerinin kendine özel bir birleşimidir. Müslüman olmasının yanı sıra eski Türk-Moğol geleneklerini de yaşatmaya çalışmıştır.

Cengiz Han ölmeden önce imparatorluk topraklarını oğulları arasında paylaştırmıştı. Han, Kaşgar dolayı ile Maveraünnehir'in büyük bölümünü ikinci oğlu Çağatay'a vermiş, Moğol İmparatorluğu'nun 1294'te parçalanmasından sonra bu topraklara Çağatay'ın soyundan gelenlerin hükmettiği devlete Çağatay Hanlığı denilmekte idi. Çağatay hükümdarları Tengricilik inancını benimsiyorlardı. Ancak içlerinde Budist olanlar da vardı. Çağatay Hanlarının ciddi İslamlaşması ise Tarmaşirin'in İslam'ı kabul etmesinden sonra yaşanmıştır. 1331-1334 yılları arasında egemenlik süren ve Müslüman olduktan sonra Alaaddin adını alan Tarmaşirin, Müslümanlığı seçen ilk Çağatay Hanıdır. Bu dönemde Maveraünnehir'de yaşayan ve kent kültürüne uymuş olan Çağatay Hanlığı yapısındaki halk, kendilerine "Çağataylı" olarak hitap etmeye başlamıştır. Bu dince İslamlaşmış, dil olaraksa Türkleşmiş Çağataylılar tarihçiler tarafından Çağatay Türkleri ve kullandıkları dil de Çağatayca ya da Çağatay Türkçesi olarak adlandırılmıştır.
Timur, o dönemde Çağatay Hanlığı toprakları içerisinde yer alan Semerkant kenti ile Belh kenti arasında eski adı Keş olan Şehrisebz şehri sınırları içerisinde Hoca Ilgar köyünde dünyaya geldi. Şerefeddin Al-i Yezdi'nin Zafername adlı yapıtında Timur'un doğum tarihi 12 Nisan 1336 Perşembe, On İki Hayvanlı Türk Takvimi'ne göre Sıçan Yılı olarak verilmektedir. Söylentiye göre Timur, avucunda pıhtılaşmış kan ve yaşlı adam saçları gibi beyaz saçlarla doğmuştur. Avucunda kan ile doğması zamanın egemeni anlamına gelen sahip kıranlık belirtisi olmakla birlikte ileride çok kan dökeceği biçiminde yorumlanmıştır. Timur Sâhipkıran sanını ilerleyen yıllarda Cihangir sanı ile birlikte kullanmıştır. Saçlarının beyazlığı ise erken yaşta meydana gelen bir olgunluk görülüp onun ileride büyük işler başaracağına inanılmıştır.
Kaynaklarda Timur'un babasının adının Taragay, annesinin adının Tekira Hatun olduğu kaydedilmektedir. Çağatay ulusunu oluşturan Türk-Moğol boylarından Barlaslar'ın önderi olan Taragay, yalnızca kendi oymağında değil tüm Çağatay ulusunda saygın bir bey idi. Moğolların Gizli Tarihi adlı yapıtta belirtildiğine göre Barlaslar aynı zamanda Cengiz Han'ın da atası olan Moğolların efsanevi atası Alangoya'nın soyundan gelmektedir. Dul olduğu halde iki çocuk doğuran Moğolların büyük efsanevi atası ve büyük annesi olarak kabul edilen Alangoya yalnızca Cengiz Han'ı değil onunla birlikte “Nirun” yani ışığın çocukları adı verilen bir yığın boyu ilgilendirir. Cengiz Han'ın boyu Borciginler gibi Timur'un boyu Barlaslar da bunlar arasında sayılmaktadır. Barlaslar boyundan olan Timur'un 15. yüzyılın başına ilişkin mezar yazıtında da Alangoya'dan, tıpkı Meryem Ana gibi saygıyla sözedilir. Yine Timurlu dönemine ilişkin bir minyatürde Alangoya yanında bir kurt ile betimlenmiştir.
Timur'un doğduğu dönemde Barlaslar, İslam dininin dışında Şamanizm ve Budizm ile ilişkili insanları da barındırmaktaydı. Aynı zamanda bu yoğun halk hareketleri halkların kültürel olarak birbirlerini etkilemelerine ve karışmalarına neden olmuştur. Bunun doğurduğu sonuçlardan biri olarak bir Moğol boyu olan Barlaslar, Moğolcanın yanı sıra Türk dillerinin Uygur kökenli bir türü olan ve Farsçadan yoğun biçimde etkilenmiş olan Çağataycayı da kullanmaktaydılar. Avrupalı tarihçiler arasında Timur'un soyu tartışılmaktadır. Timur ile konuşmuş ve birebir olarak söyleşmiş bir tarihçi olan İbn Haldun, kendi kitabında Timur'u, Türk olarak tanımlamıştır. Elçi olarak Semerkant'a Timurun sarayına giden İspanyol asilzade Ruy Gonzales De Clavijo Timur'un Hayatı & Kadiz'den Semerkant'a Geziler kitabında Timur'un, Türk göçmenlerinin ırkından olup soylarıyla övünen asil bir soydan geldiğini belirtmiştir. Richard Bulliet, Barlasların Moğollukla ilgisi olmadığını söylerken Rene Grousset'de Timur'un kendi zamanında yazılan kitaplarda soyunun Cengiz'e dayandırıldığını, oysaki onun Moğollukla ilgisi olmadığını belirterek Timur'un Türk olduğunu söylemektedir. Zeki Velidi Togan'a göre Cengiz Han Türk'tür bu nedenle Timur da Cengiz ile aynı kökten olduğu için o da Türk'tür. Fransız Türkolog Jean-Paul Roux ise Timur'un Türkleşmiş bir Moğol olduğunu ileri sürmektedir. Türkiye'de Timur tarihinin önde gelen adlarından Prof. Dr. İsmail Aka, Timur ve Devleti adlı yapıtında, Timur ve Cengiz'in aynı soydan geldiklerini yazmaktadır ancak, Türk ya da Moğol olduğu konusunda bir şey söylememektedir. Ona göre Timur'un ilk evlilikleri ve kız kardeşlerinin yaptığı evlilikler onun soyunun sıradan bir yere bağlanmadığını göstermektedir. Prof. Dr. Hayrunisa Alan da Bozkırdan Cennet Bahçesine Timurlular adlı yapıtında Timur ve Cengiz'in uzak atalarının bir olduğunu belirtmektedir. Ancak, o da İsmail Aka gibi Timur'un Türk ve Moğol olduğu konusunda bir şey söylememektedir.
Emir Timur'un soyu ölümünden sonra torunu Uluğ Bey tarafından Issık Göl dolayından getirilip Semerkant'ta yazılarak, Timur'un mezarı üzerine dikilen yeşim taşı üzerinde şu biçimde kaydedilmiştir: Emir Timur Küregan b. Emir Taragay b. Emir Berkel b. Emir İlengir b. Emir İtil b. Emir Karaçar Noyan b. Emir Suguçcin b. Emir Erdemci Barula b. Emir Kaçulay b. Emir Tummanay. Timur'un ceddi Tumanay'ın beşinci göbekten Cengiz Han'ın da atası olduğu düşünülmektedir. 

Çağatay Hanı Tuğluk Emir Timur 1360 yılında Maveraünnehir'e geldiği dönemde burada bulunan bazı beyler bölgeyi terk etmelerine karşın Timur akıllıca bir iş yaparak Çağatay hanına bağlılığını bildirdi. Bundan böyle, Çağatay Hanı'nın bendesi olacaktı. Karşılığında ise atalarının yurdu olan Keş ve çevresi kendisine bırakılmıştı. Yirmi dört yaşındaki Timur, Barlas boyunun başına geçmeyi başarmıştı. Timur, yeni durumunu pekiştirmek için Horasan'ın Belh kentinde bölgesel bir güç olarak ortaya çıkmış, soylu yönetici Kazakhan'ın torunu Emir Hüseyin'inin yanına giderek onunla bağlaşma kurdu. Timur'un, Hüseyin'in kız kardeşi Aliye Türkanağa'yla evliliği aralarındaki ilişkiyi pekiştirdi. Timur'un Çağatay Hanına bağlılığı uzun sürmedi, çünkü bazı boy beylerinin çı­kardığı kanlı bir ayaklanma sonucu, Çağatay Hanı oğlu İlyas Ho­ca' yı Maveraünnehir'e vali olarak atadı. Çağatay Hanı Tuğluk Timur, oğlu İlyas Hoca Oğlan'ı Maveraünehir'in yönetimine getirirken, Emir Begicek'i onun atabegliğine, Timur'u da hizmetine atamıştı. Timur, emir komuta zincirinde ikinciliğe razı olmadı. Tepki vermekte hiç gecikmedi. Timur ve Hüseyin o andan itibaren kanun kaçağı olup gizlenmek zorun­da kaldılar. Ondan sonraki birkaç yıl, iki arkadaş Timur ve Hüseyin geçimlerini eşkıyalık, yol kesicilik ve paralı askerlikten sağlayarak, Asya'nın yukarı taraflarında dolaşıp durdular. Kimi dönem şansları yaver gidi­yor ve hatırı sayılır bir ganimet ele geçiriyorlardı. Ancak Çağatay Hanına yerlerini belli etmemek için devamlı hareket etmek zo­rundaydılar. Tarihi kayıtlara göre, bir ara Timur'un maiyetinde yalnızca karısı ve bir tek adamı kalmıştı. 1362'

Timur İmparatorluğu, Timurlu Devleti, Timurlular veya Turan İmparatorluğu (Çağatayca: کورگن Küregen, tarihe geçtiği adı تیموریلر Temürīlār; Farsça: گوركانى Gurkānī), Fars ve İslam medeniyeti unsurları ile Türk-Moğol devlet ve askeri teşkilat unsurlarını bünyesinde barındıran Emir Timur tarafından kurulmuş bir devlettir.
Timurlu İmparatorluğu Hunlar, Göktürkler, Uygurlar, Karahanlılar, Gazneliler, Selçuklular ve Harezmşahlar'ın yıkılmasından sonra Türklerin Türkistan'da kurduğu en büyük devlet olmuş ve bu devirde Türkistan ve Horasan, İslam mimarisi açısından en parlak dönemini yaşamıştır. 15. yüzyılın sonlarından itibaren Türkistan, Harezm, Kırım, Kazan ve Azerbaycan'da Uygur alfabesi'yle yazılan Çağatay Türkçesi de yüksek bir kültür dili haline gelmiştir. Dinin, ilim ve sanatın koruyucusu olan Timur; Türkistan'da Türkçenin, Türk sanat ve kültürünün Fars kültürünün baskısı altında yok olup gitmesini önlemiş ve öne geçmesini sağlamış, Türk edebiyatı büyüme ve gelişme göstermiş, sanat, bilim ve edebiyat dünyası Timur Rönesansı'nı yaşamıştır.
Timur, Semerkant’ı imparatorluğunun başkenti yaptıktan sonra, şehri görkemli mimarî yapılarla donattırıp seferlerde ele geçirdiği şehirlerdeki alimleri, bilim adamlarını ve öğretmenleri Semerkant'a getirtmiştir. Timur, Türklerinin göçmen hayatı yaşadığı Mâverâünnehr’i şehirleştirmiş, obaları iskân etmiş, su kanalları inşasıyla milleti tarıma geçirmiş, büyük şehirleri ticâret yollarına bağlamış, pek çok kütüphane ve medrese yaptırmıştır. Bu nedenle, 14. ve 15. yüzyıllar Semerkand’ın altın dönemi olarak tarihe geçmiştir. Timur'dan sonra hükümdar olan oğulları ve torunları da aynı şekilde hareket ettiler. Timur ve halefleri döneminde gelişen sanat ve bilim dünyası nedeniyle bu dönem Timurlu Rönesansı olarak anılmaktadır. Timurluların Türkistan'a hakimiyeti Özbek, Kazak ve Türkmenlerin günümüze kadar ulaşacak olan tarihlerinin önemli bir  noktasını teşkil eder. 1507'de Timurlular'ın Türkistan'daki hakimiyetine, Özbekler tarafından son verildi. Bu mücadeleler sırasında hanedandan etkinlik gösteren Babür, bir başarı sağlayamayınca önce Afganistan’a, sonra da Hindistan'a çekildi, orada Babür İmparatorluğu'nu  kurdu. Timur hanedanı, Babür'ün Hindistan'da kurduğu devlet ile varlığını koruyabildi.

Timur, Türk kimliğini gururla benimsemiş ve kendisine yakıştırılan "Moğol" ifadesinden nefret etmiştir. Timur'a atfedilen otobiyografide, Timur'un babasının Ebu'l-Atrak (Türklerin babası) soyundan geldiğini ifade ettiği yazılmıştır.
Timurlu hükümdarı Uluğ Bey'in Tārīkh-i arba' ulūs (Dört ulusun tarihi) adlı eserine ve bu eserden özetlenmiş Shajarat al-atrāk (Türklerin soyağacı) kaynaklarına göre, Timurlular, Yafes'in oğlu Türk'ün torunlarıydı. Şecere kayıtlarında "Türk" isimli karakter, yaygın bir şekilde "Türklerin Babası" olarak da anılırdı. Mughul ve Tatar adlı ikiz kardeşler, Türk'ün soyundan gelen Alyeh Han'ın çocuklarıydı ve bu nedenle Türk'ün beşinci nesil torunlarıydı.
Uluğ Bey'in eseri Moğolları Türk olarak sınıflandırırken savaşçı ruhlarını da övmüştür. Uluğ Bey, Börçigin ve Timurluların soy kayıtlarında Yāfas, Türk, Mughūl, Tātār ve Ughūz karakterlerini dahil etmiştir.

Timurlular dönemi tarihçisi Şerafeddin Ali Yezdi, Zafername adlı eserinde Timur Devleti'nin adının Turan olduğunu belirtmektedir. Timur, devletinin adının Turan olarak, Ulu Dağ yamacında (bugünkü Kazakistan) bulunan ve bugün Karsakpay Yazıtı olarak bilinen bir kaya parçasına yazılmasını bizzat emretmiştir. Orijinal metinde şu ifadeler yer alıyor:

"... Turan Sultanı Timur Bey, üç yüz bin askerle Bulgar Hanı Toktamış Han'ın üzerine İslam için yürüdü..."
Timurlular dönemi edebiyatında, ülke resmen İran ve Turan (Farsça: ایران و توران) adıyla anılırdı; tıpkı 'Türk' ve 'Tacik' kelimelerinin bir araya getirilmesi gibi. İki bölge arasındaki sınırın Ceyhun Nehri olduğu düşünülüyordu. Her iki terim de imparatorluk gelenekleriyle ilgiliydi; İran, Pers ve Pers-İslam kökenliyken, Turan, Türkler ve Moğolların bozkır imparatorluklarıyla ilişkiliydi. Maveraünnehir aynı zamanda bölgenin adı olarak da karşımıza çıkar. 
Şii yazarlara göre Timurluların yönetici hanedanına Gürkani adı verilmiştir. Gürkani, 'damat' anlamına gelir ve Timur'un Cengiz soyundan geldiğini iddia edemediği için yönetimini meşrulaştırmak amacıyla kullandığı bir unvandır. Bu amaçla Cengiz Han hanedanına mensup Saray Mülk Hanım adında soylu bir kadınla evlendi.

Timur, 1370-1405 yılları arasında yaptığı seferlerle, Harezm, Doğu Türkistan, İran, Azerbaycan, Hindistan Delhi Sultanlığı, Irak, Suriye, Altın Orda Devleti ve Osmanlı Devleti'nin de içinde bulunduğu topraklara hâkim olmuştur. Onun fetihleri, sonuçları açısından, Türk tarihini derinden etkilemiştir. Böylece, 16. yüzyıldan itibaren Rusya'nın Kafkaslar ve Deşt-i Kıpçak'a doğru yayılması söz konusu olacaktır.
Timur, 1401'e kadar yapılan dört seferle Irak ve Güney Anadolu, 1398-1399 seferleriyle Hindistan Delhi Sultanlığı'nı, 1401-1402'de Suriye'yi fethetti. 1402'de yapılan Ankara Savaşı'nda, Osmanlı Devleti'ni mağlup ederek fetret devrinin başlamasına neden oldu.
Timur'un Türkistan'a hâkimiyeti Özbek, Kazak ve Türkmenlerin günümüze kadar ulaşacak olan tarihlerinin de nirengi noktasını teşkil eder. 1398-1399'da Hindistan Delhi Sultanlığı'na düzenlediği sefer de bölgedeki siyasi ve kültürel yapının değişmesine sebep olmuştur. Ancak Timur'un 1399'da yedi yıl süren Anadolu Seferi'ne çıkıp, 1402 Ankara Savaşı ile I. Bayezid'i yenip, Anadolu'yu ele geçirmesi, Osmanlı tarihinde unutulmaz bir yer tutar. Anadolu'dan sonra Çin seferine çıkan Timur yolda hastalanarak ölmüştür. (1405)
Timur'un ölümünden hemen sonra devlet oğlu ve torunları arasında paylaşılmıştır. Buna göre; Torunu Pir Muhammed başkent Semerkant'ta tahta çıkarken diğer torunları Muhammed Mirza ile İskender İran'da, 3. oğlu Miranşah Bağdat ve Azerbaycan'da, en küçük oğlu Şahruh ise Horasan'da yerleşmişlerdir.
Şahruh, Maveraünnehir bölgesini de ele geçirerek, Herat şehri merkez olmak üzere devletini kurdu. Ardından İran ve Azerbaycan'ı da hâkimiyetine alan Şahruh dönemi (1407-1447), Türkistan'da parlak bir kültür hayatının başlangıcı olmuştur.
Şahruh merkezini Herat'ta kurduğu zaman 16 yaşında olan oğlu olan sonradan Uluğ Bey yani "Emir-i Kebir" olarak anılan Muhammed Taragay bin Şahruh'u 1402'de Timur'un başkenti ve çok önemli bir merkez olan Semerkant'e vali olarak atamıştı. Muhammed Taragay  bu şehirde ve Maveraünnehir bölgesinde 1411'den itibaren babasına bağlı ama çok bağımsız bir devlet idare etmeye başlamıştı. Bu dönemde Uluğ Bey bilimsel ve özellikle astronomi ve matematik ile ilgili çok önemli çalışmalar yapmış ve büyük bir alim olarak isim yapmıştı. Kurduğu Uluğ Bey Medresesi ile buna bağlı 1424-1429'de Semerkant'te kurdurduğu rasathane 1449'da dindar fanatikler tarafından yıkılmadan önce dünyanın en ileri gözlemevi idi. Sahruh'un 1447'de ölümü üzerine, tahta oğlu Muhammed Taragay geçti ve Arapça-Farsça "Emir-i Kebir" veya "Büyük Emir" unvanının Türkçesi olan Uluğ Bey olarak tarihlerde anılmaya başladı. Uluğ Bey'in 1411'den itibaren emirlik mücadeleler içinde geçmiştir. Bir hile ile oğlu Abdüllatif tarafından 1449 yılında öldürülmüştür ve ülke dahilinde büyük karışıklıklar çıkmıştır.
Miranşah'ın torunu Ebu Said'in Akkoyunlu Uzun Hasan'a yenilmesiyle (1469) Horasan'ın batısında kalan bütün topraklar Akkoyunluların eline geçti.
Timur hanedanından yalnız Hüseyin Baykara (1469-1506) Horasan'da tutunabilmiştir. Başkenti Herat, Orta Asya tarihinde sayılı kültür merkezlerinden biri oldu. Ünlü Türk şair ve ilim adamı Ali Şir Nevai burada yetişmiştir.
Baykara'nın oğlu Mirza'nın hükümdarlığı zamanında, Özbek hükümdarı Şeybânî Han'ın başkent Herat'ı ele geçirmesi (1507), Timurluların sonu olmuştur.
Hanedandan Babür Türkistan'da başarılı olamayınca, Hindistan'a giderek 1519'da Babür İmparatorluğu'nu kurmuştur.
Timur, Cengiz İmparatorluğu'nu yeniden kurmak amacıyla faaliyetlere başlamıştı. İran'ı almış, Hindistan'a da seferler düzenlemişti. Karakoyunlu emiri Kara Yusuf ve Bağdat Emiri Ahmet Celayir Yıldırım Bayezid'e sığındığı zaman. Celayir ve Karakoyunlu Beyleri Timur hakkında atıp tuttular. Erzincan'dan kaçan Mutahharten ise Timur'u Yıldırım Bayezid'e kışkırtmıştı. Bu yüzden Timur Emirleri geri istediyse de, Yıldırım Bayezid bunu reddetti ve bu olaydan dolayı Timur ile Yıldırım Bayezid'in araları açıldı. Anadolu'ya giren ve Sivas'ı yağmalayan Timur, seçme askerlerden oluşan ordusu ile birlikte Anadolu'da ilerlemeye devam etti. Osmanlı Ordusu da harekete geçti. İki ordu Ankara'da Çubuk Ovası'nda karşılaştılar.
Yapılan Ankara Savaşı'nda Yıldırım'ın kuvvetlerinden olan Kara Tatarlar gibi kuvvetlerin Timur tarafına geçmesi Osmanlı Ordusunun dağılmasına neden oldu. (20 Temmuz 1402)
Yıldırım Bayezid, Timur'a esir düştü. Bu savaş Osmanlı Devleti'nin 11 yıl kadar duraklamasına neden oldu. Anadolu Türk birliği dağıldı ve Anadolu'daki beylikler tekrar ortaya çıkarak güçlendi. Başsız kalan Osmanlı Devleti'nde karışıklıklar başladı.
Osmanlı Devleti'nin dört ayrı bölgesinde, şehzadeler tarafından dört ayrı devlet ilan edildi. Bursa, İznik ve İzmit, Timur tarafından yağmalanıp yakıldı, Aralık 1402'de İzmir Kuşatması sonucunda İzmir alındı. 1402'den 1413'e kadar sürecek olan bu iktidar boşluğu ve taht mücadeleleri dönemine Fetret Devri adı verildi.

Ebu Said'in ölümünden sonra oğulları Semerkand, Buhara, Hisar, Belh, Kabil ve Fergana'da ayrı ayrı hüküm sürmeye başladı.

Kaydu bin Pir Muhammed bin Cihangir H. 808-812
Ebu Bekir bin Miranşah 1405-07 (H. 807-09)
Pir Muhammed bin Ömer Şeyh H. 807-12
Rüstem H. 812-17
İskender H. 812-17
Alaüddevle H. 851
Ebu Bekir bin Muhammed H. 851
Sultan Muhammed H. 850-55
Muhammed bin Hüseyin H. 903-06
Ebu'l A'la Feridun Hüseyin H. 911-12
Muhammed Muhsin Han H. 911-12
Muhammed Zaman Han H. 920-23
II. Şahruh bin Ebu Said H. 896-97
II. Uluğ Bey H. 873-907
Sultan Üveys 1508-22 (H. 913-27)

Özel

Genel
Manz, Beatrice Forbes (1989). The Rise and Rule of Tamerlane. Cambridge University Press. 
Manz, Beatrice Forbes (2020). "The Local and the

Transall C-160, Fransız Aérospatiale ve Alman MBB (Messerschmitt-Bölkow-Blohm) firmaları tarafından geliştirilen hafif sınıf bir taktik nakliye uçağıdır.

1959 yılında Fransız ve Batı Alman Hava Kuvvetlerinin hafif sınıf nakliye filosu belkemiğini oluşturan Norad uçaklarının yerini alacak yeni bir nakliye uçağı geliştirilmesi için Alman ve Fransız havacılık firmaları tarafından Transport Allianz (TransAll) adlı bir konsorsiyum oluşturulmuştur. Müşterek yürütülen çalışmalarının ardından üç adet prototip üretilmiş ve ilk prototip uçak 25 Şubat 1963 tarihinde ilk uçuşunu gerçekleştirmiştir.

 Fransa
Fransız Hava Kuvvetleri: 1967-1972 yılları arasında 50 adet C-160F ve 1977-1981 yılları arasında havada yakıt ikmali kabiliyetli 29 adet C-160NG (Yeni Nesil, Nouvelle Génération) tedarik etmiştir. C-160NG uçaklarından iki adedi ELINT elektronik harp sistemleriyle donatılarak C-160G (Gabriel); 4 adedi ise denizaltılarla haberleşmeyi sağlayan Rockwell/Collins üretimi TACAMO sistemi ile donatılarak C-160H olarak kodlanmıştır. 1994-1999 yılları arasında modernize edilen tüm filo, Mayıs 2022 tarihinde resmen envanter dışına çıkarılmıştır.
Air France: Fransız Hava Kuvvetlerinden posta hizmetlerinde kullanmak amacıyla satın alınan 4 adet C-160P uçağı emekli edilmiştir.
 Almanya
Alman Hava Kuvvetleri: 1967-1972 yılları arasında toplam 110 adet C-160D tedarik etmiştir. Bu uçakların 20 adeti 1971 yılında Türkiye'ye satılmış, kalan 90 uçaklık filo ise 2011 yılından itibaren kademeli olarak envanter dışına çıkarılmaya başlanmıştır. Yerini Airbus A400M Atlas ve C-130J Super Hercules uçaklarına bırakan Transall filosu, son olarak bünyesinde 4 uçak barındıran 63. Hava Nakliye Filosu'nun (Hohn Hava Üssü) 15 Aralık 2021 tarihinde lağvedilmesiyle tamamen envanter dışına çıkarılmıştır.
 Türkiye
Türk Hava Kuvvetleri: 1971-1972 yılları arasında Alman Hava Kuvvetlerinden 20 adet C-160D tedarik etmiş ve bu uçaklara C-160T kodlaması verilmiştir. 1974 yılında gerçekleştirilen Kıbrıs Harekâtı'na katılan C-160 uçakları, 12. Hava Ulaştırma Ana Üs Komutanlığı'ndan (Kayseri Erkilet Hava Üssü) havalanarak adaya paraşütçü indirmede büyük yararlılık göstermiştir. 55 yıllık hizmet süresi ve toplam 285.000 uçuş saatinin ardından envanter dışına çıkarılmıştır.
Dünya genelinde askeri hizmetteki son uçak olan ve "Son Mohikan" olarak adlandırılan 69-029 kuyruk numaralı C-160T, elektronik savaş görevini tamamlayarak 26 Mart 2026'da Kayseri'de jübilesini gerçekleştirmiş ve resmen emekli olmuştur.
 Güney Afrika
Güney Afrika Hava Kuvvetleri: 1967-1972 yılları arasında 9 adet C-160Z tedarik etmiştir. Bu uçaklar envanter dışına çıkarılmıştır.

EADS, Transall C-160 (İngilizce)
The Aviation Zone, Transport Allianz C-160 Transall 6 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Airforce-Technology, C-160 Transall Cargo and Tactical Transport Aircraft 4 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Deagel, C-160 Transall 10 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Tayyareci.com, Lockheed C-160 Transall 8 Temmuz 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

 Wikimedia Commons'ta Transall C-160 ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Anadolu yarımadası ile Trakya toprakları üzerine kurulan Türkiye'nin 81 ili vardır. İller, Türkiye'nin en büyük idari bölümleridir. Bu seksen bir il, dokuz yüz yetmiş üç ilçeye bölünmüştür. Bu ilçeler, en küçük idari birim olan mahalle ve köyleri içinde barındırır. İllerde yönetme ve yürütme görevi, içişleri bakanı tarafından önerilen ve bakanlar kurulunun onayından sonra cumhurbaşkanı tarafından atanan valiler tarafından yerine getirilir.
Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılışı ve 29 Ekim 1923'te Türkiye Cumhuriyeti'nin resmen kuruluşundan sonra idari sistemde değişikliklere gidildi. İki yıl sonra Ardahan, Beyoğlu, Çatalca, Dersim, Ergani, Gelibolu, Genç, Kozan, Oltu, Muş, Siverek ve Üsküdar illeri ilçeye dönüştürüldü. 1927'de ise Doğubayazıt ilçeye dönüştürüldü ve Ağrı'ya bağlandı. 1929'da Muş tekrar il oldu, Bitlis ilçe hâline getirildi. Dört yıl sonra Aksaray, Cebelibereket, Hakkâri ve Şebinkarahisar'ın ilçe olması, Mersin ile Silifke'nin birleştirilip İçel adında yeni bir ilin oluşturulmasıyla ve Artvin ile Rize'nin birleştirilip Çoruh adında yeni bir ilin oluşturulmasıyla sayı elli altıya düştü. 1936'da Rize, Tunceli ve Hakkâri tekrar il oldu, yine aynı yıl Dersim'in adı Tunceli olarak değiştirildi; 1939'da Hatay Devleti, Türkiye'ye bağlanarak il oldu. 1953'te, Uşak'ın il, Kırşehir'in ilçe olması kararlaştırıldı, 1954'te Adıyaman, Nevşehir ve Sakarya il statüsü kazandı. 1956'da Çoruh ilinin ismi Artvin olarak değiştirildi, 1957'de Kırşehir'in il statüsü geri verildi. 1957'den 1989'a kadar il sayısında herhangi bir değişiklik olmadı. 1989'da Aksaray, Bayburt, Karaman ve Kırıkkale; 1990'da Batman ve Şırnak; 1991'de Bartın; 1992'de Ardahan ve Iğdır; 1995'te Karabük, Kilis ve Yalova; 1996'da Osmaniye ve 1999'da Düzce il oldu.
Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre, Türkiye'nin nüfusu 2019 yılı itibarıyla 83 milyon kişiye ulaştı. Bu rakamın 77 milyonunu il ve ilçe merkezlerinde yaşayanlar oluşturdu. Ülkedeki en fazla nüfusu barındıran il İstanbul, en az nüfusu barındıran il Bayburt'tur. Ayrıca en büyük yüzölçümüne sahip il Konya, en küçük yüzölçümüne sahip il Yalova'dır. Merkezi İzmit olan Kocaeli ili, merkezi Adapazarı olan Sakarya ili ve merkezi Antakya olan Hatay ili dışında büyükşehir olmayan tüm illerin merkez ilçelerinin adı, il ile aynı adı taşır.

Kuruluş tarihî bölümündeki kısaltma: C.ö. = Cumhuriyet öncesi

Doğubayazıt ili, Ağrı iline bağlandı.
Çatalca ili, İstanbul iline bağlandı.
Gelibolu ili, Çanakkale iline bağlandı.
Genç ili, Bingöl iline bağlandı.
Kozan ili, Adana iline bağlandı.
Şebinkarahisar ili, Giresun iline bağlandı.
Siverek ili, Şanlıurfa iline bağlandı.
Silifke ili, Mersin iline bağlandı.

Nüfusuna göre Türkiye'nin illeri
Türkiye'nin coğrafi bölgeleri
Türkiye'nin ilçeleri
Türkiye'nin köyleri
Türkiye'de büyükşehir belediyeleri
ISO 3166-2:TR

A ^ İçel'in adı, 2002 yılında resmen Mersin olarak değiştirildi.
B ^ İstanbul'da 212, Avrupa Yakası'nın; 216, Anadolu Yakası'nın telefon kodudur.

UTC+03:00, UTC'den 3 saat ileri zaman dilimi.

Belarus ile Rusya'nın Avrupa'daki topraklarının büyük kısmı (Moskova, Sankt-Peterburg, Rostov-na-Donu, Novaya Zemlya, Franz Josef Toprakları, Kaliningrad Oblastı) Eylül 2011 itibarıyla yaz saati uygulamasını sona erdirmeye ve daimi yaz saati uygulamasında kalmaya karar vermiştir.

 Belarus
 Rusya
 Türkiye (8 Eylül 2016 tarihli Bakanlar Kurulu kararıyla Türkiye'de yaz saati uygulamasının daimi olarak devam ettirilmesi ön görülmüştür. Dolayısıyla ülkede tüm yıl boyunca bu saat dilimi kullanılmaktadır.)

 Cibuti
 Eritre
 Etiyopya
 Güney Sudan
 Kenya
 Komorlar
 Madagaskar
 Mayotte (Fransa) ve Îles Éparses (Bassas da India, Avrupa Adası, Juan de Nova Adası)
 Somali
 Sudan
 Tanzanya
 Uganda

 Bahreyn
 Irak
 Katar
 Kuveyt
 Suriye
 Suudi Arabistan
 Ürdün
 Yemen

 Bulgaristan
 Estonya
 Finlandiya (Åland dahil)
 Kıbrıs (Ağrotur ve Dikelya dahil)
 Letonya
 Litvanya
 Moldova
 Romanya
 Ukrayna
 Yunanistan

 Filistin
 İsrail
 Lübnan

Virtual International Authority File (VIAF), uluslararası sanal otorite dosyası. Çeşitli ulusal kütüphanelerin ortaklaşa oluşturduğu ve OCLC tarafından yönetilen bir projedir. Alman Ulusal Kütüphanesi ve Amerika Birleşik Devletleri Kongre Kütüphanesi tarafından başlatılmıştır.
Amaç ulusal otorite dosyalarını (örneğin Alman İsim Otorite Dosyası) tek bir sanal otorite dosyasına bağlamaktır.
Bu numaralar Vikipedi'de yer alan biyografi maddelerinde kişileri tanımlama amaçlı kullanılmaktadır.

Ortak bir uluslararası otoriteye sahip olma tartışmaları 1990'ların sonlarında başladı. Benzersiz bir ortak otorite dosyası geliştirme yönündeki birkaç başarısız girişimin ardından, yeni fikir mevcut ulusal otoriteleri birbirine bağlamaktı. Bu, süreçte önemli bir zaman ve masraf yatırımı gerektirmeden standart bir dosyanın tüm avantajlarını sunacaktı.
Proje, Nisan 1998'de Amerikan Kongre Kütüphanesi (LC), Alman Ulusal Kütüphanesi (DNB) ve OCLC tarafından, yetki kayıtlarının birbirine bağlanabileceğinin kanıtı olarak başlatıldı. Kapsamlı testlerden sonra, VIAF konsorsiyumu, Uluslararası Kütüphane Dernekleri Federasyonu'nun ev sahipliği yaptığı 2003 Dünya Kütüphane ve Bilgi Kongresi'nde kuruldu. 6 Ağustos 2003'te ve Eylül ayına gelindiğinde OCLC web sitesinde kendi sayfası vardı. Fransa Ulusal Kütüphanesi (BnF) projeye 5 Ekim 2007'de katıldı.
Proje, 4 Nisan 2012'de OCLC'nin bir hizmeti haline geldi.
Amaç, ulusal otorite dosyalarını (örneğin Alman Entegre Otorite Dosyası ) tek bir sanal otorite dosyasına bağlamaktır. Bu dosyada, farklı veri kümelerindeki aynı kayıtlar birbirine bağlanır. Bir VIAF kaydı standart bir veri numarası alır, orijinal belgelerdeki birincil "bakınız" ve "ayrıca bakınız" kayıtlarını içerir ve orijinal otorite kayıtlarına atıfta bulunur. Veriler çevrimiçi olarak erişilebilir hale getirilir ve araştırma, veri alışverişi ve paylaşımı için kullanılabilir. Karşılıklı güncelleme, Açık Arşiv Girişimi Meta Veri Toplama Protokolü'nü (OAI-PMH) kullanır.
Dosya numaraları ayrıca Vikipedi biyografik makalelerine ekleniyor ve Wikidata'ya dahil ediliyor.
Christine L. Borgman, VIAF'ı Uluslararası Standart İsim Tanımlayıcısı ve ORCID sistemleriyle gruplandırıyor ve üçünü de "isim formlarını standartlaştırmak için gevşek bir şekilde koordine edilmiş çabalar" olarak tanımlıyor. Borgman, üç sistemi de veri miktarı arttıkça ölçeği büyüyen yazar ismi belirsizliğini giderme sorununu çözmeye yönelik girişimler olarak nitelendiriyor. Borgman, diğer iki sistemin aksine VIAF'ın bireysel yazarlar veya yaratıcılar yerine kütüphaneler tarafından yönetildiğini belirtiyor.

Resmi web sitesi 19 Eylül 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
VIAF'i anlatan bir broşür 2 Mayıs 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Yayıncı: OCLC)

Vali ya da ilbay bir ili  ya da federal devletlerde bir eyaleti devlet tüzel kişisini temsilen yöneten en üst düzey idari amirdir. Valiler, yürütme erkinin bir organı olup, devlet hiyerarşisinde devlet başkanının hemen ardından gelir. Belediye başkanı gibi kendi özerk tüzel kişiliği yoktur, onun yerine devlet tüzel kişisine bağlıdır. Bir vali, seçimle ya da atamayla göreve gelebilir. Valilerin yetki alanları ülkeden ülkeye değişiklik gösterir. Bazı valiler, bölgesel hükûmetin tümü üzerinde topyekün kontrole sahipken kimilerinin göreviyse tamamen semboliktir. Kavram olarak eski Türklerdeki İlteber kavramı ile benzerlik göstermektedir.

Valiler, doğrudan cumhurbaşkanı tarafından, cumhurbaşkanı kararı ile atanırlar.
Vali, ilde cumhurbaşkanının temsilcisi ve idari yürütme vasıtasıdır.
Cumhuriyet tarihinde bugüne kadar sekiz kadın vali atanmıştır. 1991-1995 yılları arasında Muğla valiliği yapan Lale Aytaman vali olarak atanan ilk kadın olmuştur. 2011 yılında Yalova valiliğine atanan ve bu görevi 2014 yılına kadar sürdüren Esengül Civelek ikinci kadın vali olurken, 2014 yılında Kırklareli valiliğine, 2017 yılında ise Muğla valiliğine atanmıştır. 19 Şubat 2015 valiler kararnamesi ile Sinop valiliğine atanan Yasemin Özata Çetinkaya'nın ardından 31 Mayıs 2016 tarihinde açıklanan yeni valiler kararnamesi ile de Tuğba Yılmaz Yalova valisi olarak atanmış ve cumhuriyetin dördüncü kadın valisi olmuştur.
Afyonkarahisar valisi olarak atanan Aile ve Sosyal Hizmetler Bakan Yardımcısı Kübra Güran Yiğitbaşı, ilk başörtülü  ve 5. kadın vali oldu.

Vali yardımcısı veya vali muavini, il idaresi kanunu çerçevesinde ilde valinin işlerini vali adına yapan mülki idare sınıfına mensup görevdeki kişilere verilen unvandır.

Vali, bir mahalli idare birimi olan il özel idaresinin başıdır.

Valiler her ülkede olmamakla birlikte aşağıdaki ülkelerde belirtilen şekilde görev yaparlar:

ABD'nin eyaletlerini
Rusya'da 89 federal bölgeyi
Arjantin'de illeri
Brezilya'da eyaletleri
Japonya'da illeri
Meksika'nın eyaletlerini
Türkiye'de illeri
valiler yönetir.

İngiliz Milletler Topluluğu'nda İngiltere dışındaki ülkelerde kral, bir genel vali tarafından temsil edilir.

(X) Vilayet-i celilesi, Vali-i alisi (x Bey)

Türkiye'de görevde olan valilerin listesi

5442 sayılı İl İdaresi Kanunu

WorldCat, OCLC küresel kooperatifine katılım sağlayan 123 ülke ve bölgeden 17.900 kütüphanenin arşivini listeleyen bir toplu katalogdur. OCLC, Inc. tarafından işletilmektedir. Dünyanın en büyük bibliyografik veritabanıdır ve üye olan kütüphaneler toplu olarak bu veritabanının bakımını üstlenmektedir.

OCLC 1967'de Fred Kilgour liderliğinde kuruldu. Aynı yıl OCLC sonradan WorldCat halini alacak bir toplu katalog teknolojisi geliştirmeye başladı ve ilk katalog tutanakları 1971'de eklendi.
2003'te OCLC, üye olan kütüphanelerin arşivlerinin erişilebilirliğini artırmak için WorldCat'teki kısaltılmış tutanakların bir kısmını web sitesi ve kitapçı ortaklarına açtı.
Ekim 2005'te OCLC, okurların herhangi bir WorldCat kaydı ile ilgili yorum ve yapılandırılmış alansal bilgi ekleyebilmesini sağlayan WikiD adında bir wiki projesi başlattı. Sonradan WikiD sona erdirilse de kullanıcının geliştirdiği içerik sistemi WorldCat'e daha sonradan farklı yollarla entegre edildi.
2006'da WorldCat, 10 yılı aşkın bir süredir kütüphanelere hizmet veren ve daha gelişmiş aramalara izin veren FirstSearch arayüzüne ek olarak herkesin arama yapabilmesine açık bir web sitesi haline geldi.
2007'de WorldCat Identities, 20 milyon "identity"e (ağırlıklı olarak yazarların ve basılı yayınların öznelerinin metaverileri) sayfalarda yer vermeye başladı.
Mayıs 2019 verilerine göre WorldCat'te 2.8 milyar fiziksel ve dijital kütüphane yayınına ait 484 dilde 450 milyondan fazla bibliyografik tutanak ve 100 milyondan fazla kişiyi bulunduran bir kişi veri kümesi bulunmaktadır.

Open Library

Yerköy – Kayseri yüksek standartlı demiryolu ya da kısaca Yerköy – Kayseri YSD, Yerköy YHT – Kayseri YHT arasında yapımı süren 142 km uzunluğunda, 250 km/saat hıza kadar, çift hatlı, elektrikli ve sinyalli yüksek standartlı demiryolu karma (Yük-Yolcu) işletmecilik yapılması planlanan projedir.
Hattın devreye girmesiyle Yerköy-Kayseri mevcut konvansiyonel demiryolu ile 3 buçuk saatte sağlanan ulaşım 1 saatin altına, Ankara - Kayseri arası mevcut konvansiyonel demiryolu ile 7 saatte sağlanan ulaşım süresi 2 saate ve İstanbul-Kayseri arası ise 5 saat 15 dakikaya düşmesi planlanmaktadır. Projede, Yerköy, Şefaatli, Yenifakılı ve Kayseri istasyonları vardır.

Kayseri Valiliği'nden yapılan duyuruya göre, TCDD tarafından 139 kilometre (86 mi) uzunluğundaki "Yerköy - Kayseri Arası Uygulama Hızlı Tren Projesi"nin hazırlanması amacıyla düzenlenen proje ihalesi 21 Kasım 2014'te yapılmış, 14 Ağustos 2015'te ihaleyi kazanan Altınok Müşavirlik Firması ile sözleşme imzalanmış ve 13 Ekim 2015'te ise yer teslimi yapılmıştır.
3 Ekim 2019'da Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Mehmet Cahit Turhan Yerköy - Kayseri Yüksek Hızlı Tren Projesi ile ilgili net bir tarih yok, ihale hazırlık çalışmalarımız devam ediyor. Önümüzdeki yıl projesi tamamlanıp bittiğinde netleştiğinde ihalesini yapmayı planlıyoruz. İnşallah hedefimiz 2023 demiştir.
16 Aralık 2021'de ise Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Adil Karaismailoğlu; Yerköy-Kayseri Yüksek Hızlı Tren projesinin ihalesine başladıklarını ve Ankara-Yerköy-Kayseri hızlı tren projesini 4 yılda tamamlamayı hedeflediklerini söyledi.
Hattın temeli 23 Temmuz 2022'de atılmıştır. 24 Milyar TL yatırım ile gerçekleştirilmesi planlanan projenin 30 yıllık işletme sürecinde 10,5 milyar TL ekonomik katkı yapacağı ifade edilmiştir. Hattın başlangıç noktası olan Yerköy Yüksek Hızlı Tren Garı 23 Ağustos 2024 tarihinde açılmıştır.

Demiryolu hattı, Yozgat'ın Yerköy ilçesindeki Yerköy YHT Garı ile Kayseri'nin Kocasinan ilçesindeki Kayseri YHT Garı arasında inşa edilmektedir.

TCDD resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TCDD Taşımacılık resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Yunanca (Yunanca: ελληνικά elliniká veya ελληνική γλώσσα ellinikí glóssa Yunanca, dünyada çoğunluğu Yunanistan'da olmakla beraber Avustralya, Almanya ve Amerika Birleşik Devletleri'nde yaşayan yaklaşık 13 milyon kişinin anadilidir. Türkiye'de anadili Yunanca olan yaklaşık 2.500 Rum Ortodoks olduğu tahmin edilmektedir. Bunların hemen hemen hepsi İstanbul, Gökçeada ve Bozcaada'da yaşar. Bunun yanında 15. ve 17. yüzyıllarda İslamlaşan Trabzonlu ahali tarafından konuşulmaktadır. 1965 nüfus sayımında 4.535 kişi anadilini Pontus lehçesi (Yunanca) olarak kaydettirmişti. Yunanistan, Girit ve Kıbrıs'tan Türkiye'ye göç eden Müslüman Helenler de Batı Anadolu ve Mersin gibi yörelerde dillerini kısmen devam ettirmektedir.

Yunanca, genel kabul edilen görüşe göre Hint-Avrupa dil ailesinde yer alır ve aile içinde kendi başına (ve bazen Antik Makedonca ile birlikte) Helenik diller kolunu oluşturur. Bazı dilbilimciler Yunanca ve Frigceyi Hint-Avrupa dil ailesi içinde varsayımsal Greko-Frig üst grubunda birleştirir. Bunun nedeni, Frigce ve Yunancanın diğer Hint-Avrupa dillerinde bulunmayan çeşitli özellikleri paylaşması olmaktadır. Ayrıca Greko-Ermeni ile Greko-Aryan teorileri, Yunancayı sırasıyla Ermenice ve Hint-Aryan dilleri ile birleştirmeyi öngören diğer teorilerdir, ancak çok desteklenmezler.

Yunanca, kesintisiz olarak kullanılmış ve tarihi belirlenmiş en eski dillerden biridir. Tarihin büyük bir kesiminin her devrinde önemli bir edebi eser verebilmiş sayılı dillerdendir. Yunan dilinin tarihi gelişimi şu bölümlerden oluşur:

Miken Yunancası, Dor istilası öncesi Yunancadır. Mora Yarımadası ve Girit bölgesinde konuşulmuş ve Fenike alfabesi adlı ebcedden türetilen Lineer B ile yazılmıştır. Hint-Avrupa dillerinin Helen kolunun bilinen en eski dilidir.

Klasik Yunanca, Dor istilası sonrasında Ege denizi’nin iki yanında konuşulan lehçelerin toplamıdır. Klasik Yunanca dört önemli lehçeye ayrılmaktaydı:
Dorik lehçe: Epir, Mora, Girit, Oniki Adalar, Bodrum-Gökova-Datça çevresinde
Aiolik lehçe: Teselya, Sporadlar ve Çanakkale-İzmir arası Batı Anadolu çevresinde
İonia-Attika lehçesi: Atina çevresi (Attika), Euboia, Kikladlar ve İzmir-Güllük arası
Arkadia-Kıbrıs lehçesi: Merkezi Mora ve Kıbrıs

Atina’nın siyasi üstünlüğü sonucu bu dört lehçe Attika lehçesi çevresinde birleşmiş ve Koine Yunancası adlı ortak dil oluşturulmuştur. Helenistik Yunanca Antik Çağ'ın sonunda Makedonya’dan Hindistan’a kadar geniş bir coğrafyada konuşulmuş; Doğu Akdeniz havzasının, Orta Doğu’nun ve Kuzey Afrika’nın lingua franca’sı haline gelmiştir. Yeni Ahit Yunancası da Roma İmparatorluğu'nun resmi dili olan Yunanca da bu ortak dildir.
Koine, Yunanistan Ortodoks Kilisesi'nde, Kıbrıs Başpiskoposluğu'nda, İstanbul Rum Ortodoks Patrikhanesi, Antakya Patrikhanesi ve Kudüs Patrikhanesi'nde ayin dili olarak kullanılmaktadır.

Helenistik Yunanca’nın Erken Orta Çağ'dan itibaren Doğu Roma’nın halk diline dönüşmesi evresidir. Bütün Doğu Akdeniz havzasında, Karadeniz’in kuzeyi ve güneyinde, Orta Doğu’da “Rum-Romalı" denilen halkın gündelik dili haline gelmiştir.

Yunanistan'ın kurulmasıyla devletin resmi dili Katarevusa ilan edildi. Bu dil Eski Klasik Yunancanın diriltilmeye çalışılmış bir haliydi. Okullar ve resmî dairelerde sadece bu diyalekt kullanıldı; ancak halk bu diyalekte yabancı olduğundan evlerde ve sokaklarda Halk Yunancası (Demotiki) konuşulmaya devam edildi.
Demotiki'de birtakım bozulmalar olunca 1964'te okullarda Demotiki'nin de okutulmasına izin verildi.
Bu çift dillilik 1976 yılına kadar devam etti. 1976'da Yunanistan'da çıkan bir kanun ile Kathareuousa devletin resmi dili olmaktan çıkartıldı ve Demotiki resmi dil haline getirildi böylece okul, resmî daire ve evlerde konuşulan dilin aynı olması sağlandı.
1982 yılında kabul edilen ikinci bir kanunla politonik sistem terk edilip monotonik sisteme geçilmiştir. Yani sözcüklerin üzerinde vurgulu heceyi belirtmek için kullanılan aksan işaretleri üç çeşitten teke indirgenmiştir. Bu reform tutucu çevrelerce büyük bir tepkiyle karşılanmış ve "Yunancanın Katli" olarak yorumlanmıştır. Bugün dahi tutucu çevreler hala politonik sistemi kullanmakta ısrar etmektedirler. Fakat gazete, dergi, medya ve devlet yeni düzeni sürdürmektedir.

Demotiki (Dimotiki diye okunur), günümüzde Yunanca denilince anlaşılan; Yunanistan ve adalarında, ufak kelime ve telaffuz farklılıklarıyla; Kıbrıs Cumhuriyeti'nde ise halkın konuştuğu lehçedir. Bu ülkelerde bugünkü resmî lehçe Demotiki olup; Kilise yazışmaları hariç; halk, eğitim, basın-yayın, devlet organları bu lehçeyi kullanırlar.

Katarevusa, 19. yüzyılda Adamantios Korais'in büyük çabalarıyla, Antik Yunanca ile Modern Yunanca arasındaki geçişi en iyi temsil eden, modern sözcüklere eski Yunancadan karşılıklar bulmak, Yunan dilini Avrupa ve özellikle Türkçe kökenli sözcüklerden arındırmak için hazırlanmış bir lehçedir.
Her ne kadar 1976'ya kadar devletin resmî dili olarak kabul edilse de, halkın Demotiki lehçesi konuşması engellenememiştir, 1976 yılında okullardaki zorunlu Katarevusa lehçesindeki eğitim kaldırılmış, devlet yazışmaları ve medyada da kullanımı durdurulup resmi dil olmaktan çıkarılmış, revize edilmiş Demotiki resmi lehçe ilan edilmiştir.
Günümüzde hala Yunanistan Ortodoks Kilisesi'nde, Kıbrıs Başpiskoposluğu'nda, Fener Rum Patrikhanesi, Antakya Patrikhanesi ve Kudüs Patrikhanesi'nde yazışma dili olarak kullanılan lehçe Kathareuousa'dır.

Demotiki lehçesinden ayrı bir dil olacak kadar farklı bir lehçedir. Köken olarak Yunancanın Dor lehçesinin devamıdır. Yunanistan'ın Mora Yarımadası'nda bulunan birkaç köydeki yaklaşık 3.000 kişinin anadilidir.

Pontos lehçesi, büyük çoğunluğu 1923 mübâdelesinde Yunanistan'a göçmüş olan ve bugün Kuzey Yunanistan'da varlığını sürdüren Karadenizliler, Trabzon ve Rize'nin bazı köylerinde yaşayan Müslümanlar ile başta Ukrayna olmak Karadeniz sahilinde yer alan eski Yunan kolonilerinde yaşayan Ortodoks Yunan azınlıklar konuşulmaktadır. Romeika en az 5.000'i 200.000'i Yunanistan'da olmak üzere toplam 500.000 kişi tarafından ana dil olarak konuşulduğu hesaplanmaktadır.
Türkiye'de bu lehçeyi konuşanlar, konuştukları dili çoğunlukla "Roma dili" anlamına gelen "Romeika" olarak adlandırırken, Yunanistan'da 19. yüzyıldan itibaren coğrafyaya vurgu yapılarak "Karadeniz'e özgü" anlamında "Pontiaka" olarak adlandırılmıştır ve günümüzde dil bilimciler tarafından da bu şekilde bilinmektedir. Türkiye ve Gürcistan'da yaşayan topluluklarca Pontiaka adı henüz pek bilinmemekte veya yeni duyulmakta olup, "Romeika" olarak adlandırmaya devam etmektedirler. Pontos lehçesi, bir yandan Türkçe, Farsça, Ermenice, Lazca ve diğer Kafkas dillerinden etkilenirken, başta Trabzon ağzı olmak üzere Türkçenin Karadeniz lehçelerinin tümünü, Lazca ve yerel Ermeniceyi de aynı oranda etkilemiştir. Özhan Öztürk'ün Karadeniz Ansiklopedisi'ne göre Türkiye'de (Karadeniz Bölgesi) Pontos lehçesinin ana dil olduğu yerler şunlardır:

Tonya (6 köy)
Köprübaşı (6 köy)
Çaykara (17 köy)
Dernekpazarı (13 köy)
Uzungöl (6 köy)
Bulancak (3 köy)
Maçka
Torul
Yağlıdere
Santa
Rize (21 köy)
Erzincan

Kapadokya lehçesi, Bizans Yunancasından doğmuş, Orta Anadolu'da konuşulmuş bugün ise ölmek üzere olan lehçelerden biridir. 1071 yılında Malazgirt Meydan Muharebesi'nden sonra Kapadokya lehçesinin Yunanca konuşulan diğer yerlerle bağlantısı kesildiğinden, bu tarih, lehçenin gelişim sürecinin durmasının başlangıcıdır. Bununla birlikte, Türkçe çoğunluk dili hâlini almıştır. İki halk arasındaki hızlı kültürel etkileşim Yunancadan ayrılmaya başlamış olan Kapadokya lehçesini, daha da başka bir çehreye bürümüştür. Türkçe seslerden, sesli uyumlarına kadar birçok konuşma ve yazı kuralı bu dile girmiştir. Dimotiki lehçesinde hiç bulunmayan, Ü, Ö, Ş, Ç seslerinden, cümledeki öge dizilişine kadar birçok kural bu dile geçmiştir.

Kalabriya lehçesi, İtalya'nın Yunanistan'a en yakınlaştığı yerlerde, Apulia ve Kalabriya bölgelerinde konuşulan lehçedir. Çok öncelerde buralarda koloni kurmuş Yunanlar tarafından konuşulmaktadır ve Orta Çağ Yunancasından çok fazla etkilenmiştir.

Yevanik, (İbranice: Yevan = Yunan) artık konuşanı neredeyse bulunmayan Helen lehçelerinden biridir. Uzun yıllar Yahudiler tarafından konuşulmuştur. Lehçenin yazımı için çoğu zaman İbranî alfabesi kullanılmıştır. Konuşanlarının Yunan, Bulgar ve Türk toplulukları ile kaynaşmasından dolayı asimile olmaları, İsrail Devleti bağımsızlığını ilân edince, kişilerin buraya göç etmesinden ve Yahudilerce kutsal sayılan İbranîce'nin İsrail'de resmî dil olması ve Yahudi Soykırımı sonucu yok edilmelerinden dolayı, kullananların sayısı önemli ölçüde azalmıştır. 1987'de yapılan araştırmalar sonucu 35'i İsrail'de olmak üzere dünyada toplam 50 kişi Yevanik bilmektedir, ancak gelecek 15-20 yıl içinde bu dilin ölü bir dil olma ihtimali çok yüksektir.

Yunancada fiiller ve sıfatlar Almancadakine benzer bir şekilde çekimlenir. Üç ana fiil çekim türü vardır. Fakat bazı düzensiz fiiller bu üç kurala da uymayabilir. Türkçede olduğu gibi, çekimli fiilden önce özne kullanmaya gerek yoktur. Yâni; Ben gidiyorum yerine Gidiyorum denilebilir. Fakat Türkçedekinin aksine bu dilde sıfatlar da çekimlenir. Sıfatlar da çekimlenirken cinsiyet baz alınır. Yunancada isimler, eril, dişi ve nötr olarak üçe ayrılır. Dişi isimler η, eril isimler ο, nötr isimler ise το artikeli ile belirtilir. Bu kavram Türk diline yabancı bir kuraldır. Türkçe ve herhangi bir akrabasında isimlerden önce tanımlık kullanılmaz.

Yunancaya bakıldığında ilk göze çarpan sesli harfler üzerindeki vurgulardır. Yunancada Τόνος (tonos) olarak adlandırılan bu vurgu işaretleri, gerek sözcüğün telâffuzunu, gerek ise anlamını değiştirebilir. İki veya daha fazla heceye sahip tüm sözcüklerde vurgu olur. Aşağıdaki örnekte vurgu işaretinin önemi gösterilmiştir:

Είμαι γερός - eimai gerós : "sağlıklıyım" anlamına gelir; fakat vurguyu yanlış yerde kullanırsak, anlam tamamen değişir:
Είμαι γέρος - eimai géros: "ihtiyarım" anlamına gelmektedir.
Yunancada tek heceli sözcüklerde vurgu kullanılmaz, fakat bu kuralın üç istisnası vardır:



Yunancanın romanizasyonu, genelde Yunan alfabesi ile yazılan Yunanca metinlerin, Latin alfabesi ile temsili veya bunu yapmayı sağlayan bir sistemdir. Yunancanın romanizasyonu için çeşitli yöntemler kullanılmaktadır. Bu yöntemler, kaynak metnin Eski Yunanca mı Modern Yunanca mı olduğuna ve arzu edilen dönüştürmenin transkripsiyon mu transliterasyon mu olduğuna bağlı olarak değişiklik göstermektedir.
Bilimsel amaçlarda transkripsiyon değil transliterasyon gereklidir çünkü orijinal sözcüğün yazılışına dair bilginin korunması gerekir. Örneğin Yunancada hem "ο" hem "ω" harfleri Türkçe "o" okunur ama ikisi de "o" olarak çevrilirse orijinal yazılışa geri dönüşte hataya kapı açılmış olur, çünkü ikilemden kaynaklanan bir belirsizlik meydana gelmektedir. Transliterasyonda harf veya harf gruplarının çevirileri birebirdir, bilgi kaybı olmadan her iki yöne doğru çeviri yapılabilir. Transkripsiyon, orijinal dildeki telaffuzun kendisine aktarma yapılan dilde yazılı olarak ifade edilmesidir. Transkripsiyon ya ortografik transkripsiyon ya da fonetik transkripsiyon şeklinde yapılır. Fonetik transkripsiyonda, orijinal dildeki her ses farklı bir karakterle belirtilir. Ortografik transkripsiyonda, orijinal dildeki telaffuz, aktarma yapılan dildeki harfler kullanılarak yapılır, özel karakterler kullanılmaz. Bu yüzden fonetik transkripsiyonda ses kaybı ya da değişmesi meydana gelmez, ancak ortografik transkripsiyonda ses kaybı ya da ses değişikliği gerçekleşebilir.

Bu tablo, Yunan alfabesinden Latin alfabesine geçiş için çeşitli transkripsiyon ve transliterasyon kuralları listelemektedir.

Türkçe transliterasyonla ilgili ek kurallar:

Yunancada "κσ" harf çifti Türkçeye "k.s" olarak ("ks" olarak değil) çevrilecektir. "ξ" harfi ise "ks" olarak yazılacaktır. Her ikisinin de okunuşu (transkripsiyonu) "ks" şeklinde olsa da, eğer Yunanca orijinaline geri gidişi mümkün kılmak amaçlanıyorsa bu farklılık gözetilimelidir.
Eski metinlerde kullanılan (῾) işareti (spiritus asper) yerine 'h' harfi gelir. Bu işaret çağdaş yazımdan kalkmıştır.
Türkçe transkripsiyonla ilgili ek kurallar: 

kelime sonundaki ν harfi, sonraki kelime π, τ, χ ile başlıyorsa, (ikisi bir arada) /mb/, /nd/, /ng/ okunur.
kelime sonundaki ν harfi, sonraki kelime ξ, ψ ile başlıyorsa, (ikisi bir arada) /ngz/, /nbz/ okunur.
γ harfi, χ önünde /n/ okunur.
çift sessizler (σσ ve χχ gibi) tek sesli gibi okunur ve yazılırlar.

Yunancanın geleneksel çok perdeli (politonik) yazımında Eski Yunanca'nın ses vurgulamasını temsil etmek için çeşitli farklı diaktirik işaretler ve kelime başında h 'nin varlığı veya yokluğu kullanılır. 1982'de modern Yunancada resmen tek perdeli (monotonik) yazıma geçildi. Geriye sadece iki diakritik kalmıştır, bunlar vurgu belirtmeye yarayan tiz aksan ve, ardışık iki sesli harfin birleştirilmemesini belirtmeye yarayan dieresistir. Tiz aksan ve dieresis hem BGN/PCGN hem de the UN/ELOT romanizasyon sistemlerinde korunmuştur. Bir istisna vardır: αυ, ευ ve ηυ sesli harf kombinasyonlarında aksan, (v veya f'ye dönüşen) υ'dan bir evvelki sesliye kayar.

Canlıların Yunanca kaynaklı adları için sistematik adlarda yaygın kullanılan Latince ve Yunanca sözcükler listesi for help with Greek-derived scientific names of organisms

Latin-dışı harflerin transliterasyonu 20 Kasım 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Thomas T. Pedersen tarafından hazırlanmış yazı sistemleri ve transliterasyon tabloları koleksiyonu. Çoğu dilin transliterasyon sistemleri için referans tabloları da içermektedir.
Birleşmiş Milletler'in Romanizasyon Sistemleri için Çalışma Grubu 18 Ocak 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
Kongre Kütüphanesi'nin Transliterasyon tablosu 13 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
Kongre Kütüphanesi Eski ve Orta Çağ Yunanca transliterasyon tablosu 10 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.'unda bilimsel transliterasyon tarif edilmiştir. (İngilizce)

Yüksek Hızlı Tren ya da kısaca YHT, Türkiye'de TCDD'ye ait yüksek hızlı demiryolu hatları üzerinde TCDD Taşımacılık tarafından işletilen yüksek hızlı tren setleri ile sunulan yüksek hızlı demiryolu hizmetidir. 2025 yılı itibarıyla 9 farklı tren hattı ile YHT seferleri sürdürülmektedir.

İlk hizmete giren YHT hattı olan Ankara – Eskişehir YHT'nin ilk seferi 13 Mart 2009'da saat 09.40'ta Ankara Garı'ndan Eskişehir Garı'na içinde dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın da bulunduğu yüksek hızlı trenle yapmıştır. Bu sefer ile Türkiye, Avrupa'da 6. ve dünyada 8. yüksek hızlı tren kullanan ülke olmuştur. İlk YHT hattını takiben 13 Haziran 2011'de Ankara – Konya YHT hattının ticarî sefer denemesi yapılmıştır. Trenin bu denemede 287 km/sa hıza ulaştığı ve Ankara – Konya arasını dönemin parasıyla 500 TL'lik bir enerji masrafıyla kat ettiği kaydedilmiştir. Hat, 23 Ağustos 2011'de hizmete girmiştir. Peşinden 25 Temmuz 2014'te Ankara – İstanbul YHT ve İstanbul – Konya YHT hatları (Pendik'e kadar) hizmete girmiştir. 12 Mart 2019 tarihinde ise Marmaray projesi kapsamında Gebze – Halkalı arasındaki demiryolu hattının tamamlanması ile YHT seferleri İstanbul Boğazı'nın altından geçerek Halkalı'ya kadar yapılmaya başlanmıştır. 8 Şubat 2022'de Konya – Yenice yüksek standartlı demiryolu'nun Konya – Karaman kesimiyle birlikte Ankara – Karaman YHT ve İstanbul – Karaman YHT hatları da hizmete girmiştir. 26 Nisan 2023'te Ankara – Sivas yüksek hızlı demiryolu hizmete girmiş ve beraberinde Ankara – Sivas YHT seferleri başlamıştır. Açıldıktan 1 yıl sonra da İstanbul – Sivas YHT seferleri başlamıştır.
TCDD hızlı tren servisinin adını belirlemek bir için anket yapmış, ankette yüksek oy alan "Türk Yıldızı", "Turkuaz", "Kardelen", "Yüksek Hızlı Tren", "Çelik Kanat", "Yıldırım" gibi isimler arasından Yüksek Hızlı Tren adında karar kılındığını açıklamıştır.

TCDD tarafından işletilen 9 adet YHT hattı bulunmaktadır. Aşağıdaki tabloda hatların teknik özet bilgileri gösterilmiştir.

Şu anda, YHT servisinde çalışan toplam 31 adet olmak üzere iki tip yüksek hızlı tren seti vardır:

12 adet CAF tarafından üretilen HT 65000 yüksek hızlı tren seti
19 adet Siemens AG tarafından üretilen Siemens Velaro marka HT 80000 yüksek hızlı tren seti.
13 Nisan 2018'de on adet Velaro tren seti alımı için Siemens ile sözleşme imzalandı. Bu sözleşme ile Türk Velaro filosu 17 sete çıkacaktır.
Ayrıca Eskişehir – Ankara hattında test amaçlı kullanılmak üzere İtalya'dan iki adet ETR 500 Y2 tipi tren seti kiralanmıştır. Operasyon hızı 300 km/sa olan setler ile 14 Eylül 2007'deki test sürüşleri sırasında 303 km/sa hız yapılarak Türkiye rekoru oluşturulmuştur.

Her sette, önde ve arkada kontrol kabinli vagonlar, ekonomi sınıfı ve business sınıfı yolcu vagonları bulunur. Oturma düzenleri business sınıfta arka arkaya 3 koltuk (bir tarafta 1, diğer tarafta 2) ve ekonomi sınıfında arka arkaya 4 koltuk (her iki tarafta 2) şeklindedir. Toplamda 419 yolcu kapasiteli olan setlerde 55 business, 354 ekonomi sınıf, 8 kafeterya ve 2 tekerlekli sandalye bölümü bulunmaktadır. Ayrıca, HT80000 setlerinin bir vagonu içerisinde 4 koltuktan oluşan 3 adet loca odası vardır.
Otomatik kayar kapılar, vagonlar arasında geçiş sağlar. Bagaj, koltukların üstündeki üst kısımlara, vagon girişlerindeki özel bölümlere veya koltukların altına yerleştirilebilir. Birinci sınıf vagonlarda, Wi-Fi hizmeti ve dizüstü bilgisayar için güç girişleri mevcuttur. Tüm setlere tekerlekli sandalyeyle erişilebilir (yalnızca ekonomi sınıfında özel yer vardır). Ekonomi sınıfında koltuklar kumaş kaplıdır ve ses konnektörleri ve katlanabilir masalara sahiptir. Business sınıfta deri kaplı koltuklar ve 4 farklı kanalda en az 4 saat yayın yapabilen görsel ve işitsel yayın sistemi, tüm vagonlarda tavanda yol bilgisi ve reklam yayını yapan LCD ekranlar bulunmaktadır. Setlerde bulunan tuvaletler engelli yolcuların da ihtiyacının giderilmesini sağlayacak şekilde özel tasarlanmıştır. Tren ve platformlar, engellilerin rahat bir şekilde seyahat edebilecekleri şekilde tasarlanmıştır. Setler, yolculuk esnasında dışarıdan düşük gürültü gelmesini sağlayacak ses yalıtımına ve yolcuların olası kulak rahatsızlıklarının önlenmesi için basınç dengeleme sistemine sahiptir.
Güvenlik açısından, hız ve mesafe kontrol sinyal ekipmanları ve olası kazalarda vagonların üst üste tırmanmalarını önleyen dizayna sahiptirler. 1 tane makinistlerin bulunduğu bölümde 4 tane de tren dışı olmak üzere toplam 16 kameranın bulunduğu trende, uçaklardakine benzer şekilde "hadise kaydedici" de vardır. Ayrıca, makinistlerin ani bayılması ya da ani ölümlere karşı treni durduran 'Totman' cihazı ve arızaları anında tespit eden SICAS bilgisayarı mevcuttur. Tren hareket ettikten sonra giriş kapılarının otomatik olarak kilitleyen sistem, kızaklama önleme sistemi, acil durum freni, arıza ve bilgi aktarımı için GPRS modülü, giriş kapılarında sıkışmayı önleyen engel tespit sistemi ve yangın tespit sistemi de trenlerdeki diğer güvenlik sistemleridir.

TCDD Taşımacılık tarafından Konya, Eskişehir, Yıldızeli ve Sivas kalkış ve varışlı olarak çeşitli illere YHT saatleri ile uyumlu bağlantı tren ve otobüs seferleri düzenlenmektedir. Bunlar şu şekildedir:

Eskişehir – Kütahya – Afyonkarahisar – Denizli – İzmir arasında tren bağlantısı
Eskişehir – Bursa arasında otobüs bağlantısı
Konya – Karaman arasında tren bağlantısı
Konya – Antalya – Alanya arasında otobüs bağlantısı
Yıldızeli – Tokat arasında otobüs bağlantısı
Sivas – Malatya arasında tren bağlantısı

YHT, Konya – Karaman YSD hattında azami 200 km/sa, Ankara – İstanbul YHD ve Ankara – Sivas YHD hatlarında azami 250 km/sa ve Polatlı – Konya YHD hattında azami 300 km/sa hızda çalışmaktadır. Ancak YHT, Ankara – İstanbul arasında yüksek hızlı demiryolunun henüz tamamlanmamış bazı kesimlerinde 160 km/sa hız ile çalışmaktadır. Bunun yanı sıra, özellikle Ankara ve İstanbul'da olmak üzere merkez istasyona yaklaşılırken ve bazı kentsel bölümlerde de hız kısıtlamaları uygulanmakta ve yolculuk süreleri artmaktadır. Aynı zamanda, operasyonel olarak Ankara'da Başkentray ve İstanbul'da Marmaray ile ortak raylar kullanılabilmekte ve dolayısıyla yolculuk süresi artabilmektedir.

YHT hizmetinde genellikle 1 tren mühendisi (bazı trenlerde 2), bir tren yöneticisi (bazı seyahatlerde yoktur), iki tren görevlisi ve bir kafe görevlisi vardır. Birinci sınıf yolculara, biletlerini alırken satın almaları durumunda koltuklarında yemek ikram edilir. Trenlere erişirken, yolcular havaalanlarında olduğu gibi bir güvenlik kontrolünden geçmelidir.

Setlerin bakımı Ankara Eryaman YHT Garı'nın bitişiğinde bulunan Etimesgut Yüksek Hızlı Tren Ana Bakım Deposu'nda yapılmaktadır. Tesis, 2017 yılında faaliyete geçmiş, 50 bin metrekaresi kapalı 300 bin metrekare alana kurulmuştur. YHT setlerine, rutin dışı bir durum gelişmezse, plan dahilinde 3 veya 4 gün arayla bakım yapılmaktadır.

13 Aralık 2018 tarihinde saat 06.30'da Ankara YHT Garı'ndan kalkan Konya yönüne doğru hareket eden yüksek hızlı trenin Ankara'nın Yenimahalle ve Etimesgut ilçelerinin arasında yer alan Marşandiz Tren İstasyonu'nda yol kontrolü yapan kılavuz lokomotifle çarpışması sonucu Marşandiz tren kazası meydana gelmiştir. 206 yolcunun bulunduğu trende 107 kişi yaralandı ve 9 kişi öldü.

Türkiye'de yüksek hızlı demiryolu

TCDD resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TCDD Taşımacılık resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bu liste, egemen devletlere genel bir bakış sağlamaktadır ve ülkelerin egemenliklerinin tanınması hakkında bilgi veren bir listedir.
Birleşmiş Milletler'in kayıtlarına göre dünya üzerinde toplamda 205 ülke yer almaktadır.
Listelenen 208 ülke, Birleşmiş Milletler'e (BM) üyelik durumlarına göre üç kategoriye ayrılabilir: 193 BM üye devleti, 2 BM gözlemci devleti ve diğer 11 devlet. BM üyesi olmayan ülkeler ise listede eğik gösterilmiştir.
Uluslararası ortamda tanınan, Birleşmiş Milletler'e üye olmayan ülkeler şunlardır:

1971'den itibaren Birleşmiş Milletler'e üye olmayan, ancak uluslararası hukuk ve Montevideo Konvansiyonu'na göre devlet olarak tanımlanan ülke: Çin Cumhuriyeti (Tayvan)
Birleşmiş Milletler üyesi olmayıp Birleşmiş devletler tarafından tanınan, Yeni Zelanda ile "ilişkili devlet" statüsündeki ülkeler: Cook Adaları, Niue
Birleşmiş Milletler'in 41 üyesi tarafından tanınan, fakat Birleşmiş Milletler tarafından tanınmayan ülke: Sahra Demokratik Arap Cumhuriyeti (Batı Sahra)
Birleşmiş Milletler'in 97 üyesi ve Çin Cumhuriyeti tarafından tanınan ülke: Kosova
Türkiye dışında herhangi bir Birleşmiş Milletler üyesi tarafından tanınmayan ülke: Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (Kıbrıs Cumhuriyeti)
Rusya, Venezuela ve Nikaragua dışındaki Birleşmiş Milletler üyeleri tarafından tanınmayan ülkeler: Abhazya (Gürcistan) ve Güney Osetya (Gürcistan)
Birleşmiş Milletler'in hiçbir üyesi tarafından tanınmayan fiilen bağımsız ülke: Transdinyester(Moldova)
Sadece İsrail tarafından tanınan ülke: Somaliland (Somali)

Sayfa başı

Sayfa başı

Sayfa başı

Sayfa başı

Sayfa başı

Sayfa başı

Sayfa başı

Sayfa başı

Sayfa başı

Sayfa başı

Sayfa başı

Sayfa başı

Sayfa başı

Sayfa başı

Sayfa başı

Sayfa başı

Sayfa başı

Sayfa başı

Sayfa başı

Sayfa başı

Sayfa başı

Sayfa başı

Sayfa başı

Sayfa başı

Sayfa başı

Sayfa başı

Sayfa başı

Hükümran ülkeler dışında özerk yapıya ve özel statüye sahip pek çok ülke bulunmaktadır. Aşağıda bu bağımlı ülkelerin listesi verilmiştir:

Ülke
Tanınmayan devletler listesi
Ülke bayrakları listesi
Bulundukları kıtalara göre ülkeler

Büyük Atlas, Karatay Yayınları, Konya, 2010

Ürgüp, Nevşehir ilinin ilçesidir. 
Başlıca gelir kaynağı turizmdir. İlçenin yüzölçümü 587 km²dir. Ürgüp ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.068 metredir.

Ürgüp, tarih boyunca birçok medeniyete ev sahipliği yapmış olan Kapadokya bölgesinin önemli yerleşim merkezlerinden biridir. Antik çağlarda "Osiana" (Assiana) adıyla bilinen yerleşim, Bizans döneminde "Prokopi" olarak adlandırılmıştır. Bu adın, Bizans İmparatoru Maurikios'un oğlu Prokopios'tan geldiği düşünülmektedir.
Roma ve Bizans dönemlerinde Hristiyanlığın gelişmesiyle birlikte Ürgüp, dini bir merkez hâline gelmiştir. Bölgedeki kayalara oyulmuş kiliseler ve manastırlar, bu dönemin izlerini taşır. 1071 Malazgirt Savaşı sonrasında Selçuklular tarafından fethedilen Ürgüp, Anadolu Selçuklu Devleti döneminde ticari ve kültürel olarak gelişmiş ve çeşitli vakıf eserleriyle donatılmıştır.
Osmanlı döneminde Ürgüp, Niğde sancağına bağlı bir kaza merkezi olarak önemini sürdürmüştür. 19. yüzyılda çok kültürlü yapısı ile dikkat çeken Ürgüp'te Türklerin yanı sıra Rum ve Ermeni topluluklar da yaşamıştır. Cumhuriyetin ilanıyla birlikte 1924 nüfus mübadelesi sonrasında Rum nüfus Yunanistan'a gönderilmiş, yerine Batı Trakya'dan gelen Türk göçmenler yerleştirilmiştir.
Niğde'ye bağlı olan Ürgüp, 1933'te Kayseri'ye bağlanmıştır. 1954 yılında Nevşehir ilinin kurulmasıyla birlikte Ürgüp, Nevşehir iline bağlı bir ilçe olmuştur. Cumhuriyet döneminde özellikle 1980'li yıllardan sonra gelişen turizm sektörü sayesinde bölgesel bir cazibe merkezi hâline gelmiştir.

Temenni Tepesi: Ürgüp şehir merkezine hâkim bir konumda yer alan bu tepe, panoramik şehir manzarası sunar. Tepede Selçuklu döneminden kalma türbeler ve seyir terası bulunur.
Turasan Şarap Evi: Ürgüp'ün köklü bağcılık geçmişinin bir yansıması olan Turasan, Kapadokya'nın en bilinen şarap üreticilerindendir. Şarap tadımı ve üretim sürecine dair turlar düzenlenmektedir.
Ürgüp Erhan Ayata At Müzesi ve Güzel Atlar Sergisi: Ürgüp Belediyesi tarafından kurulan bu özel müze, Kapadokya'nın "Güzel Atlar Ülkesi" kimliğini vurgulayan at temalı sanat eserleriyle dikkat çeker. Müze, yaklaşık 800 parçalık koleksiyona sahiptir.
Ürgüp Müzesi: Arkeolojik ve etnografik koleksiyonlarıyla Ürgüp ve çevresinin tarihsel gelişimini sergileyen küçük ama etkileyici bir müzedir.
Üç Güzeller Peribacaları: Kapadokya'nın sembolü hâline gelmiş olan bu üçlü peribacası oluşumu, Ürgüp'ün doğal güzellikleri arasında en çok fotoğraflanan noktalardandır.
Ürgüp Şehir Hamamı: Osmanlı döneminden kalma tarihi hamam, restore edilerek turizme açılmıştır. Geleneksel mimarisi ve işlevselliğiyle ziyaretçilerin ilgisini çeker.
Mazı Yeraltı Şehri: Ürgüp'e yaklaşık 15 km mesafede bulunan Mazı Yeraltı Şehri, Kapadokya bölgesindeki en iyi korunmuş yeraltı şehirlerinden biridir. Kayalara oyulmuş çok katlı yapılarıyla tarihî bir öneme sahiptir.
Gomeda Vadisi: Doğal yürüyüş parkurları, vadinin kendine has bitki örtüsü ve kaya oluşumları ile ziyaretçilere doğa ve tarih iç içe bir deneyim sunar.

Ürgüp Belediyesi, kültürel ve sosyal ilişkileri güçlendirmek amacıyla çeşitli şehirlerle kardeş şehir protokolleri imzalamıştır:

Larissa, Yunanistan – 18 Temmuz 1996 tarihinde imzalanan protokol ile kardeş şehir olunmuştur.
Dillenburg, Almanya – 23 Ocak 1999 tarihinde imzalanan protokol ile kardeş şehir olunmuştur.
Vitebsk, Belarus – 4 Ekim 2001 tarihinde imzalanan protokol ile kardeş şehir olunmuştur.
Kireas (Prokopi), Yunanistan – 21 Ekim 2003 tarihinde imzalanan protokol ile kardeş şehir olunmuştur.
Mtskheta, Gürcistan – 3 Haziran 2004 tarihinde imzalanan protokol ile kardeş şehir olunmuştur.
Talas, Türkiye – Kayseri iline bağlı Talas ilçesi ile kardeş şehir olunmuştur.
Pamukkale, Türkiye – Temmuz 2020'de imzalanan protokol ile kardeş şehir olunmuştur.
Matera, İtalya – 2 Aralık 2011 tarihinde imzalanan protokol ile kardeş şehir olunmuştur.
Umnudelger, Khentii, Moğolistan – 1 Ağustos 2014 tarihinde imzalanan protokol ile kardeş şehir olunmuştur.
Bayan-Adarga, Moğolistan – 5 Şubat 2016 tarihinde imzalanan protokol ile kardeş şehir olunmuştur.
San Miguel de Allende, Meksika – 8 Ocak 2021 tarihinde imzalanan protokol ile kardeş şehir olunmuştur.
Kırıkhan, Türkiye – 3 Mart 2023 tarihinde imzalanan protokol ile kardeş şehir olunmuştur.

Ürgüp Rüştiye Mektebi

İlhanlılar ya da İlhanlı Devleti (Farsça: ایلخانیان, romanize: Īlkhāniyān veya Farsça: ‏سلسله یلخانی‎, romanize: Silsilaye Īlḫānī, Moğolca: Хүлэгийн улс, romanize: Hülegiyn Uls), Moğol İmparatorluğu'nun güneybatı topraklarında kurulmuş bir Moğol hanlığıydı. Resmî adıyla İran Ülkesi ya da kısaca İran olarak bilinen hanlık, Tuluy'un oğlu ve Cengiz Han'ın torunu Hülâgû tarafından kuruldu. Hülâgû, kardeşi Möngke Han'ın 1259'daki ölümünün ardından Moğol İmparatorluğu'nun Batı Asya ve Orta Asya'daki topraklarını miras alarak hanlığın temelini attı.
İlhanlıların ana toprakları günümüzde İran, Azerbaycan ve Türkiye olarak bilinen bölgeleri kapsıyordu. En geniş döneminde ise Irak, Suriye, Ermenistan, Gürcistan, Afganistan, Türkmenistan, Pakistan, Tacikistan ve Rusya'nın Dağıstan bölgesinin bir kısmını da içine alıyordu. 1295 yılında tahta çıkan Gazan ile birlikte sonraki İlhanlı hükümdarları İslam'a geçip Müslüman oldular. 1330'larda Kara Veba salgını büyük yıkıma yol açtı. Son İlhanlı hükümdarı Ebû Said Bahadır Han'ın 1335'teki ölümüyle birlikte hanlık kısa sürede dağıldı.
İlhanlı Devleti, Moğollar arasında Hülâgû Ulusu olarak biliniyordu; çünkü bu topraklar Cengiz Han'ın torunlarına tahsis edilen uluslardan birinden türemişti. İlhanlı hükümdarları, İran kökenli olmamalarına karşın kendilerini İran'ın geçmişine bağlayarak otoritelerini pekiştirmeye çalıştılar; Moğolları, Sasani İmparatorluğu'nun mirasçıları olarak göstermek amacıyla tarihçiler görevlendirdiler. Yerli entelektüeller ise bu süreci, uzun zamandır kaybolmuş bir hanedan geleneğinin yeniden canlanması olarak yorumladılar. Böylece “İran Toprakları” (Īrān-zamin) kavramı önemli bir ideoloji haline geldi ve daha sonra Safevî İmparatorluğu (1501-1736) tarafından geliştirilerek sürdürüldü. Çin'de Yuan Hanedanı döneminde yaşanan benzer bir sürece paralel olarak, Moğolların doğrudan amaçlamadığı toprak bütünlüğü fikrinin yeniden canlanması, İran'da Moğol egemenliğinin kalıcı miraslarından biri oldu.

1243 yılında gerçekleşen Kösedağ Savaşı'nda Anadolu Selçuklu Devleti'ni yenilgiye uğratan Moğollar, Karakurum merkezine bağlı olarak İran'a geçerek, 1256 yılında başkenti Tebriz olan İlhanlı yönetimini kurdular (İlhanlı: Han'a bağlı topraklar). Devletin başında da Hülagû Han bulunmaktaydı. 1256 yılında Alamut Kalesi'ni ele geçirerek Bâtınîlerin çalışmalarına son verdiler. 1258 yılında ise Bağdat'ı işgal ederek halifeliğe son verdiler. Bu orduyu Memlûk komutanı Baybars mağlup etmeyi başarmıştır. İkinci Humus Savaşı, Moğol baskısını sona erdirmiştir.
Azerbaycan'ı ele geçiren Hülagû Han, 1258'de Bağdat'ı alarak Abbasî Devleti'ne son vermiş, Anadolu Selçuklu Devleti'ni egemenliği altına almıştır. Moğollar, Anadolu'nun bilim, kültür ve ticaret merkezleri olan kentlerini yağmalamıştır. Yağmalama nedeniyle bu dönemde Anadolu'da ticaret gerilemiştir. 
İlhanlılar, Suriye ve Filistin'i işgalden sonra Mısır'a doğru ilerlemeye başladılar. Ancak Memlûkler, Ayn-ı Câlut Savaşı'nda İlhanlıları yenilgiye uğratarak Filistin ve Suriye'den çıkardılar (1260). Memlûk Sultanı Baybars, İlhanlıları ikinci kez Elbistan'da yenilgiye uğrattı (1277). Memlûkler tarafından uğradıkları yenilgiler dışında savaş kaybetmediler.
İlhanlılar, Gazan Mahmud Han (1295-1304) zamanında Müslümanlığı kabul ettiler. Aslında bu bölgede (İran'da) İslam zaten yaygındı. Bununla anlatılmak istenen idarecilerin görüş değişikliğidir. İlhanlı yöneticilerin tam anlamıyla İslam'ı seçtikleri söylenemez ancak bölgedeki halkın Müslüman olması fikir değişikliğini kısmen de olsa sağlamıştır. Yine de İlhanlıların İran topraklarındaki Müslüman çoğunluğu baskı altında yaşıyordu. Çünkü İlhanlı yöneticiler gelişmekte olan Tibet Budizmi'ni ve Diofizit'i (Nasturilik) teşvik ediyorlardı.
Gazan 1295'te Nevruz'un desteğiyle kuzeni Baydu'yu devirdi. Yardımının karşılığı olarak Nevruz, Gazan'ı Müslümanlığı kabul etmeye razı etti. İslam'a girmesiyle beraber Gazan, adını Mahmud olarak değiştirdi. Ancak çeşitli kaynaklar Müslüman olmasına rağmen Moğol Şamanizmi'ni sürdürdüğünü ve Tengri'ye taptığını belirtirler. Moğol şamanların İlhanlı İmparatorluğu'nda kalmalarına izin verilmiş ve nüfuzları hem Gazan hem de onun halefi Olcaytu saltanatında devam etmiş ama daha sonra gerilemeye yüz tutmuşlardır. Bundan önce Budizm'i benimsemişlerdi ve Müslümanlara karşı Hristiyanlarla ittifak kurmak istiyorlardı. 14. yüzyılın başlarında çıkan iç karışıklıklar sonucu İlhanlılar parçalandı (1336). İlhanlı topraklarının Azerbaycan bölümünde Çobanoğulları, geriye kalan büyük bölümü üzerinde ise Celâyirliler Devleti kuruldu.

İlhan Ebu Said Bahadır'in 1335'te ölümünden sonra İlhanlılar Devleti çözülmeye başlamıştır. İlhan unvanı, 1335-1336 döneminde Arık Böke soyundan Arpa Han'ın eline geçtikten sonra, 1336-1357 döneminde yine Hülagû Hanedanı mensupları tarafından taşınmıştır. Fakat bunlar İlhan unvanını bölgesel devletlere bağlı olarak devam ettirmişlerdir. Bunlardan Musa (1336–1337) Bağdat'ta bulunan Ali Padişah'ın etkisinde; Muhammed ile Cihan Timur (1339–1340) Celâyir Sultanlığı'nın etkisinde; Satıbey Hatun (1338–1339), Süleyman (1339–1343) ve Anuşirvan (1343–1356) Çobanoğullarının etkisinde kalarak İlhan unvanı taşımışlardır. Son olarak Tagay Timur 14. yüzyıl ortasında soyunun Cengiz Han ve İlhanlılardan geldiğini iddia ederek Horasan ve Doğu İran'da İlhan unvanını taşımıştır. Tagay Timur'un Serbedârîler tarafından öldürülmesi ile İlhanlılar sona ermiştir.

İlhanlıların kurucusu ve aynı zamanda Cengiz Han'ın torunu olan Hulagü Han devrinde tüm Müslümanların şer'i ve hukuki meselelerinde, müderris (günümüz öğretim üyesi) ve kadıların nakli ile ilgilenmek için kadi-l kudat görevi ile Şemsüddin Muhammed Kazvini görev yapardı. Kadi-l kudat sözcüğü Türkçede "Kadıların Kadısı" anlamına gelmektedir. Bu kadının günümüz eşdeğeri içişleri bakanı olarak düşünülebilir.
İlhanlılarda, Irak bölgesinde ayrı bir kadi-l kudatı bulunmaktaydı. Kadi-l kudat yönetimi hem ders verme, hem de hukuk işleriyle ilgilenirdi. Yargı ile ilgili görevleri içinde iki düşmanın mahkemesini görmek, mahkeme sicil ve zabıtlarını tutmak, dava ile ilgili hukuki anlamda yeterli ve tutarlı delilleri toplamak, iki tarafça kabul görmüş sözleşmeler ile ilgili tasarrufta bulunmak, evlenme, boşanma, nafaka gibi konularla ilgilenmek, miras, zekat ve yetim mallarını korumak gibi şer'i işler vardı. Kadi-l kudatın yerine bu işlere bakmak üzere merkez bölgesi ve merkez dışında kalan tüm yerlerde yeteri kadar vekaleten kadı da bulunurdu.
Bir kısım Moğolların İslam'ı seçmesi ile birlikte, İslam hukukunu ve aynı zamanda gelenek, görenek, adet bilen din alimlerinden görevliler görülmektedir. Bu görevli kişi her kim olursa olsun bütün davaların kararını şeriata göre verirdi. Verilen bu kararlar kesin olarak uygulanması zorunlu olan kararlardı ve itiraz etmek mümkün değildi.

Ayn Calut Muharebesi
Birinci Humus Muharebesi
Vâdi'l-Haznedar Muharebesi
Yakutiye Medresesi

Aṭā Malek Covayni, Tārih-r jahāngošā,
ed. Moḥammad Qazvini, 3 cilt., London and Leiden, 1912-37; Şablon:Farsca
(Ing. Çev. John A. Boyle) (1958) The History of the World Conqueror, 2 cilt., Manchester, (İngilizce)
Encyclopedia Iranica'da Ilhanlilar 16 Mart 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

İncesu, Kayseri iline bağlı bir ilçedir. Kayseri'nin yaklaşık 30 kilometre güneybatısında yer almaktadır.

Kayseri kuzeyinde, Melikgazi ve Hacılar doğusunda, Develi güneydoğu tarafında kalır. Kayseri'den Ulukışla'ya giden D-805 devlet yolu, şehir ve ilçenin içinden kuzey-güney istikametinde geçmektedir.
İlçenin yüzölçümü 874 km²dir. İncesu ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.093 metredir.
İncesu, Hodul Dağı sıradağlarının kuzey ucunda yer almaktadır. Kuzeybatıda Kocasinan sınırı Kızılırmak Nehri'ni izler. Güneyde kurumuş Çöl Gölü, güneydoğuda Sarı Göl ve ilçenin batısında İncesu Barajı vardır. İlçenin içinden akan ve kuzeyde Kızılırmak'a dökülen Kışla Deresi vardır.

20. yüzyılın başında İncesu'da kısmen hala Rumlar yaşıyordu. Bunların büyük bölümü Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi ile gitmiştir. İncesu'da 1660 yılında Kara Mustafa Paşa tarafından yaptırılan Kara Mustafapaşa Kervansarayı bulunmaktadır.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Kayseri'nin mahalleleri

İncesu Belediyesi 9 Ekim 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İncesu Kaymakamlığı 26 Temmuz 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

İç Anadolu Bölgesi, Anadolu'nun orta kısmında yer alan, Türkiye'nin yedi coğrafi bölgesinden biridir. Türkiye'de gelişmiş bölgeler arasında yer alır. Konumu sebe­biyle bu bölgeye "Orta Anadolu" da denir. İç Anadolu Bölgesi'nin yüzölçümü 151.000 km² olup bu alan Türkiye topraklarının %21'ini kaplar. Yüzölçümü bakımından Doğu Anadolu'dan sonra ikinci büyük bölgedir. Güneydoğu Anadolu Bölgesi dışında diğer bölgelerin hepsiyle komşudur. Aynı zamanda Türkiye'nin "tahıl ambarı" olarak da anımsanır. İç Anadolu Bölgesi'nde toplam 13 il vardır.

İl merkezleri temel alındığında, İç Anadolu Bölgesi sınırları içinde yer alan 13 il şunlardır:

Aksaray
Ankara
Çankırı
Eskişehir
Karaman
Kayseri
Kırıkkale
Kırşehir
Konya
Nevşehir
Niğde
Sivas
Yozgat
Bu illerden Ankara, Eskişehir, Çankırı ve Yozgat'ın bazı ilçeleri Karadeniz Bölgesi'ne, Sivas'ın bazı ilçeleri Karadeniz ve Doğu Anadolu Bölgesi'ne, Konya, Karaman ve Niğde'nin güney ilçeleri Akdeniz Bölgesi'ne, Kayseri'nin bazı ilçeleri Akdeniz ve Doğu Anadolu Bölgeleri'ne girer. Ayrıca Afyonkarahisar, Bilecik, Çorum, Tokat ve Erzincan illerinin bazı ilçeleri bu bölgeye girer. Karasal iklim görülür.

İç Anadolu Bölgesi dört bölümden oluşmaktadır, bunlar:

Yukarı Sakarya Bölümü
Orta Kızılırmak Bölümü
Yukarı Kızılırmak Bölümü
Konya Bölümü

Aksaray'da: Mercedes-Benz Türk Kamyon Fabrikası, Sütaş Süt Fabrikası, Balküpü Şeker Fabrikası, Un fabrikaları,
Kırşehir'de: Petlas lastik fabrikası, Kırşehir Şeker Fabrikası ve Un Fabrikaları,
Sivas'ta: Lokomotif, benzin, motor, çimento ve inşaat malzemeleri sanayii ile devlet demir yollarının tren, vagon imalatı yapan TÜDEMSAŞ fabrikası vardır.
Ankara'da: Makine, uçak, savunma sanayi, elektrikli ev aletleri, elektronik, dokuma, gıda ve içki, tarım araçları, çimento, alçı ve mobilya sanayi, elektrik üretimi-kömür madeni, trona madeni üretimi ve soda külünün ihracatı
Konya'da: Tarım araçları, besin, motor, çimento, süt ürünleri ve inşaat malzemeleri sanayi, EREĞLİ ŞEKER, Çumra Şeker Fabrikası, ILGIN ŞEKER fabrikası ve Konya şeker fabrikası bulunmaktadır.
Niğde'de: Rot başı fabrikası, halı fabrikası, şeker fabrikası, gazoz fabrikası, beton santrali, otomotiv yan sanayi
Kayseri'de: Halıcılık, mobilya, şeker fabrikası, yem, savunma sanayi, kimyasal ürünler, elektronik, beyaz eşya, CNC tezgâh üretim sanayi, meyve suyu, pamuklu dokuma, pastırma ve sucuk üretim merkezleri gibi azami 1100 fabrika ile Anadolu'nun üretim lokomotifi.
Kırıkkale'de: Orta Anadolu petrol rafinerisi, silah fabrikası, demir-çelik endüstrisi, un fabrikaları,
Eskişehir'de: Besin, yem, çimento endüstrisi, raylı sistemler, lokomotif (TÜLOMSAŞ), hava sanayi (TUSAŞ, TEI) bisküvi, çikolata, şekerleme (Eti) süt fabrikası ve süt ürünleri (PINAR) Şeker Fabrikası ticari araç fabrikası (Otokoç İnönü)
Yozgat'ta: Çimento, linyit kömür madeni, şeker fabrikası, besin, tekstil
Karaman'da: Bisküvi (BİFA Bisküvi, ANİ Bisküvi, Saray Holding), gofret, şekerleme, süt fabrikası (Halk). Tahıl ürünleri, buğday, mısır, ayçekirdeği ve özellikle yurt dışına ihracı yapılan elma üretimi yapılmaktadır.

Türkiye'nin coğrafi bölgeleri

Şuşa, Azerbaycan'ın Karabağ bölgesinde yer alan bir şehir. Azerbaycan'ın kültür başkenti. Şuşa rayonunun idarî merkezi olan yerleşim. 1992'de Şuşa Muharebesi sonucu Ermenistan Silahlı Kuvvetleri tarafından işgal edildi ve hiçbir ülke tarafından tanınmayan Dağlık Karabağ Cumhuriyeti'nin de facto yönetimi altına girdi. Şuşi ilinin merkezi oldu. 8 Kasım 2020'de ise şehir Şuşa Muharebesi sonucunda Azerbaycan kuvvetlerince ele geçirildi ve 28 yıllık fiili yönetim son buldu.
Şuşa, deniz seviyesinden 1300 ila 1600 metre yükseklikte bulunmakta olup, 2015 verilerine göre yaklaşık 4 bin kişilik bir nüfusa sahiptir. Şuşa Kalesi, Yukarı Gövher Ağa Camii, Revan Kapısı, Ağoğlan Kapısı, Hacı Kulular'ın mülkü, Hoca Mercanlı mahallesi, Karabüyük Hanım sarayı, Molla Panah Vagif Büstü, Safi Bey'in Evi, Şirinsu Hamamı, Şuşa Halı Müzesi, Şuşa Yerel Tarih Müzesi, Üzeyir Hacıbeyovun ev müzesi, Vagif Anıt mezarı, Zöhrapbeyov'un evi, Yeşil Kilise, Gazançetsots Katedrali ve Kanaç Zam Baptist Kilisesi şehirdeki önemli tarihi yapılardır.

Şuşa isminin Klasik Farsça kökenli olduğu ve bu dilde cam veya şişe manasına gelen Shīsha kelimesinden türediği düşünülmektedir. Oxford Concise Dictionary of World Place Names eserine göre şehir, Türk Kaçar Hanedanı kökenli İranlı yönetici Ağa Muhammed Şah'ın İbrahim Halil Han ile şehre girerken yaptığı konuşması üzerine bu ismi almıştır.
Şehrin eski ismi olan Penahabad ise Karabağ Hanlığı'nın ilk lideri olan Penah Ali Han'a atfen konulmuştur ve Penah şehri anlamına gelir.

Şuşa şehrinin güneyinde Kafkasya'nın en eski yerleşim bölgelerinden biri bulunmaktadır. 1970'lerde Şuşa Mağarası'nda yapılan arkeolojik kazılarda Paleolitik Çağ'a ait taş aletler bulunmuştur.
Şuşa'nın çevresinde bulunan araziler tarih boyunca Med İmparatorluğu, Ahameniş İmparatorluğu, Ermenistan Krallığı, Albanya, Ermeni Bagratuni Krallığı, Safevîler, Karabağ meliklikleri ve Karabağ Hanlığı gibi çeşitli devlet ve otoritelerin kontrolünde bulunmuştur.

Şuşa'dan bir yerleşim yeri olarak tarihte ilk olarak Orta Çağ'da, 15. yüzyıla ait bir Ermeni dini metinde bahsedildiği öne sürülmektedir. Bu metin Erivan'ın Matenadaran müzesinde sergilenmektedir. Bu yazıt, aynı zamanda bu şehirde üretilmiş ilk yazılı eser olmuş, Ter-Manuel tarafından 1428'de yazılmıştır. Ayrıca bazı kaynaklara göre bölgede Varanda Melikliği döneminde, Şahnazeryan ailesine ait Şuşi isimle antik bir Ermeni kalesi yer aldığı da belirtilmiştir.
Azerbaycanlı ve bazı 19. yüzyıl Ermeni kaynaklarına göre ise Şuşa şehrinin 1750-51 yıllarında Karabağ Hanlığı'nın banisi Penah Ali Han tarafından Penahabad ismi ile kurulduğu belirtilmiştir. Bu teori, Büyük Sovyet Ansiklopedisi ve İslam Ansiklopedisi gibi kaynaklar tarafından da desteklenir.  İbrahim Halil Han Şuşa'yı başkenti gibi genişletip, şehrin savunma kabiliyetini güçlendirmiştir.

1805 yılında Rus İmparatorluğunun Karabağ'ı ele geçirmesine kadar, Şuşa birkaç defa Kaçarlar tarafından kuşatılmıştır. Rus İmparatorluğu'nun yönetimi altında da Karabağ, Azerbaycan kültürünün, edebiyatının ve müziğinin merkezi olmuştur.
1851'de Şuşa'nın toplam nüfusu 15.194 olup, 1886'da 30.000, 1910'da 39.413, 1916'da 43.869 kişi ile önemli bir büyüme göstermiştir. 1916'da nüfusun çoğunluğunu 23.396 kişi ve %53 oran ile Ermeniler oluştururken, Azerbaycanlılar da 19.121 kişi ile halkın %44'ünü oluşturmuştur.
Rus İmparatorluğu'nun yıkılmasından sonra bölgede Azerbaycan-Ermenistan Savaşı yaşanmıştır.

16 Temmuz 1923 tarihli AK(b)P Merkez Komitesi Başkanlık Divanı toplantısının özel kararıyla Şuşa, Dağlık Karabağ Özerk Oblastı'na Şuşa Rayonu olarak dahil edildi. 1989'da kentin toplamda 23.156 kişilik olan nüfusunun %92'sini Azerbaycanlıların, geriye kalan azınlık nüfusunu ise 1.620 kişi ile (%7) büyük oranda Ermeniler oluşturmaktaydı.

Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra gerçekleşmiş Karabağ Savaşı sırasında 8-9 Mayıs 1992 tarihlerinde meydana gelen Şuşa Muharebesi'nin sonucu Ermenistan Silahlı Kuvvetleri tarafından bölge, Rus destekli Ermeniler tarafından işgal edilmiştir. İşgal sonrasında Şuşa kentinin nüfusunun büyük çoğunluğunu oluşturan Azerbaycanlılar şehirden göç etmeye mecbur bırakılmıştır.

2020 Dağlık Karabağ çatışmalarının bir parçası olan Şuşa Muharebesi çevresince şehirde 4 Kasım tarihinde Azerbaycan ve Ermenistan güçleri arasında çatışmalar baş gösterdi. Fransız medya kuruluşu Le Monde 6 Kasım'da çatışmaların Azerbaycan lehine devam ettiğini açıklayan bir haber yayımladı. Çatışmalar sonucunda şehirdeki sivillerin bir kısmının Dağlık Karabağ Cumhuriyeti'nin başkenti olan Hankendi'ye kaçtığı bildirildi.
Şehirin, 8 Kasım 2020'de Azerbaycan Silahlı Kuvvetleri tarafından ele geçirildiği öne sürüldü. Bu iddia, Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev tarafından 8 Kasım 2020 tarihinde Şehitler Hiyabanında yapılan bir açıklamada duyuruldu. Bu ifadelerin ise Dağlık Karabağ Cumhuriyeti yetkilileri ile Ermenistan Savunma Bakanı tarafından doğru olmadığı iddia edildi. Dağlık Karabağ Kurtarma Servisi “Şuşa Azerbaycan için erişilemez bir rüya olmaya devam ediyor. Yoğun yıkıma rağmen kale şehir düşmanın saldırılarına karşı koyuyor" açıklamasında bulundu, fakat 9 Kasım'da Karabağlı yetkililer şehrin Azerbaycanlıların kontrolüne girdiğini onayladı. Azerbaycan Cumhuriyeti Savunma Bakanlığı 9 Kasım 2020 tarihinde, şehirde Azerbaycan bayrağının çekilmiş olduğu bir video yayınladı. Şehrin diğer birimleri Rusya, Ermenistan ve Azerbaycan arasında imzalanan 2020 Dağlık Karabağ Ateşkes Antlaşması'na göre Rus barış gücü denetiminde Ermeni kontrolünde kaldı. 2023 Dağlık Karabağ çatışmaları sonrası ilin kalan yerleşim birimleri, 26 Eylül 2023'te Azerbaycan kontrolüne devredilmiştir..

1823 Rus nüfus sayımına göre  Şuşa'da 1,111 (72.5%) Müslüman, 421 (27.5%) Ermeni aile yaşamaktaydı. Yedi yıl sonraki 1830 verilerine göre Şuşa'daki Müslüman ailelerin sayısı 963'e (55.8%) gerilemiş, Ermeni aile sayısı ise 762'ye (44.2%) çıkmıştır. Bölgeyi 1824'te ziyaret etmiş İngiliz general Albemarle earlü George Keppel Şuşa'nın 2000 ev ihtiva ettiğini, kasabada yaşayanların dörtte üçünün Tatar, geri kalanının da Ermeni olduğunu kaydetmiştir. 1826-1828 İran-Rus Savaşı sonucunda bu nüfus değişimi ve göçlerin gerçekleştiği düşünülmektedir.
1851'de Şuşa'nın nüfusu  15.194 kişi olup, 1886'da 30.000, 1910'da 39.413 ve 1916'da 43.869 kişiye yğkselmiştir. 1916'da  23.396 (53%) kişinin Ermeni, 19.121 (44%) kişinin Tatar olduğu tespit edilmiştir.
1920'de meydana gelmiş Şuşa katliamı sonucunda şehrin nüfusunda önemli bir azalma meydana gelmiş ve bölgedeki Ermeni sayısında ciddi bir düşüş yaşanmıştır. 1989 yılı nüfus verilerine göre Şuşa bölgesinin %91,7'si, Şuşa şehrinin ise %98'i Azeri kökenlidir. Bu dönemde şehir nüfusu 17.000, il nüfusu 23.000 kişi olarak kaydedilmiştir. Ermeni nüfus Karabağ'ın dağlık bölgelerinde yoğunlaşmıştı.
1992'de Şuşa'nın Ermeni güçlerince ele geçirilmesinin ardından bölgedeki Azeri nüfusu Şuşa'yı terk etmiştir. 1992'den 2020 Dağlık Karabağ Savaşı'na kadarki süreçte Şuşa'nın nüfusunun tamamını Ermeniler oluşturmuş, bu kişiler çoğunlukla Karabağ'ın ve Azerbaycan'ın bölgelerinden (Bakü) gelen savaş mültecileri olmuştur. 1992'den 2020 yılına kadar süren Ermeni işgali sırasında Şuşa'da Azeri nüfusu bulunmamaktaydı. 2020 Dağlık Karabağ Savaşı sırasında Şuşa'nın kontrolünün tekrar Azerbaycan güçlerine geçmesiyle birlikte Şuşa'daki Ermeni nüfusunun büyük bir kısmı şehri terk etmiştir.

Şuşa'daki camilerin listesi
Şuşa'nın Kurtuluşu Madalyası
Füzuli–Şuşa Otoyolu
Şuşa Beyannamesi
Şuşa Devlet Tarih ve Mimari Koruma Alanı
Şuşa Katliamı
Şuşa Müzikal Drama Tiyatrosu
Şuşa Devlet Sanat Galerisi
Şuşa Yerel Tarih Müzesi

Chkeidze, Thea (2001). "GEORGIA v. LINGUISTIC CONTACTS WITH IRANIAN LANGUAGES". Encyclopaedia Iranica, Vol. X, Fasc. 5. ss. 486-490. 18 Mart 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 9 Kasım 2020. 
Everett-Heath, John (2018). "Shusha". The Concise Dictionary of World Place-Names (4 bas.). Oxford University Press. ISBN 978-0191866326. 6 Mart 2019 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 9 Kasım 2020. 
Fisher, William Bayne; Avery, P.; Hambly, G. R. G; Melville, C. (1991). The Cambridge History of Iran. 7. Cambridge: Cambridge University Press. ISBN 0521200954. 18 Mayıs 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 9 Kasım 2020.

1989 Devrimleri, diğer adıyla Komünizmin Çöküşü, Doğu Bloku'nda ve dünyanın diğer bölgelerinde Marksist–Leninist hükûmetlerin çöküşüne yol açan bir dizi liberal demokrasi yanlısı harekettir. Bu dalga bazen Ulusların Sonbaharı olarak da adlandırılır ve Ulusların Baharı teriminin bir uyarlamasıdır.
1989 Devrimleri, Sovyetler Birliği'nin dağılmasında, komünist rejimlerin sona ermesinde ve Soğuk Savaş'ın bitmesinde belirleyici rol oynamıştır. Bu süreç, uluslararası ilişkilerde güç dengesini değiştirmiş ve Soğuk Savaş sonrası dönemi başlatmıştır.
İlk kıvılcım 14 Ağustos 1980'de Polonya Halk Cumhuriyeti'nde patlak veren büyük çaplı grevlerdi. Bu grevler Ağustos Anlaşmaları ile sonuçlandı ve Solidarność'un kurulmasına yol açtı. 1989'da başlayan dalga Polonya, Macaristan, Doğu Almanya, Bulgaristan, Çekoslovakya ve Romanya'ya yayıldı.
4 Haziran 1989'da Polonya'da yapılan seçimler, Doğu Bloku'ndaki ilk serbest seçimler oldu ve komünist yönetimin sona ermesini sağladı. Aynı yıl içinde Macaristan'da reform görüşmeleri yapıldı, Baltık Yolu ile milyonlarca kişi insan zinciri oluşturdu, Doğu Almanya'da Pazartesi gösterileri başladı ve Kasım ayında Berlin Duvarı'nın yıkılması ile süreç sembolik doruğa ulaştı.
Romanya'da ise süreç şiddetli oldu; Romanya Devrimi sırasında devlet başkanı Nikolay Çavuşesku devrildi ve idam edildi. 1991 sonunda Sovyetler Birliği resmen dağıldı, Yugoslavya ise parçalanarak yeni devletlere bölündü.

1980'de Polonya'daki işçi huzursuzluğu, bağımsız bir sendika olan Dayanışma'nın kurulmasına yol açtı. Lech Wałęsa liderliğindeki bu hareket zamanla siyasi bir güç haline geldi. Ancak 13 Aralık 1981'de Polonya başbakanı Wojciech Jaruzelski, Polonya'da sıkıyönetim ilan ederek Dayanışma'ya karşı baskı başlattı; sendikanın faaliyetlerini askıya aldı ve tüm liderlerini geçici olarak tutuklattı.

1950'lerden itibaren bazı Doğu Bloku ülkeleri sınırlı siyasi ve ekonomik reform girişimlerinde bulunmuştu (ör. 1956 Macar Devrimi, Prag Baharı). Ancak 1985'te reform yanlısı Sovyet lideri Mihail Gorbaçov'un iktidara gelişi, daha kapsamlı bir liberalleşme eğilimini başlattı. 1980'lerin ortasında Gorbaçov önderliğindeki genç kuşak Sovyet bürokratları, uzun süren Brejnev durgunluğunu tersine çevirmek için köklü reformların gerekli olduğunu savunmaya başladı.
Ekonomik büyümenin sona ermesiyle Sovyetler ağır bir krize girdi; Batı teknolojisine ve kredilerine duyulan ihtiyaç arttı. Ordunun, KGB'nin ve dış müttefiklere verilen sübvansiyonların maliyeti, zaten zayıflamış Sovyet ekonomisini daha da zorladı.

Gorbaçov 1985'te SBKP Genel Sekreteri oldu. İlk büyük reform adımları 1986'da başladı: glasnost (açıklık) ve perestroyka (ekonomik yeniden yapılanma) politikaları ilan edildi. 1989 baharında Sovyetler Birliği, canlı medya tartışmalarının yanı sıra, yeni kurulan SSCB Halk Vekilleri Kongresi için çok adaylı seçimlere sahne oldu. Ancak glasnost, siyasi eleştirilere yalnızca devletin izin verdiği sınırlı bir çerçevede imkân tanıyordu; Doğu Bloku halkları hâlâ gizli polis ve siyasal baskıya tabiydi.
Gorbaçov, Orta ve Güneydoğu Avrupa'daki komünist liderleri de benzer reformları uygulamaya çağırdı. Macaristan ve Polonya gibi ülkelerde reformist hareketler cesaretlenirken, Doğu Almanya lideri Erich Honecker, Bulgaristan'da Todor Jivkov, Çekoslovakya'da Gustáv Husák ve Romanya'da Nikolay Çavuşesku gibi sertlik yanlısı liderler bu çağrıları reddetti.

1980'lerin sonuna gelindiğinde Kafkasya ve Baltık ülkelerinde daha fazla özerklik talepleri yükseldi ve Moskova'nın kontrolü zayıflamaya başladı. İlk çatlaklardan biri Aralık 1986'da Kazakistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nde görüldü: halk, parti liderliğine bir Rus'un atanmasını Jeltoqsan protestolarıyla reddetti.
Kasım 1988'de Estonya Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti egemenlik bildirgesi yayımladı, bu da diğer cumhuriyetlere örnek oldu.
Çernobil faciası (Nisan 1986), büyük siyasi ve toplumsal sonuçlar doğurdu. Felaket, glasnost politikasının önemini artırdı. Ekonomik maliyeti tam olarak bilinmemekle birlikte, Gorbaçov'a göre Sovyetler Birliği yalnızca temizleme ve dekontaminasyon için 18 milyar Sovyet rublesi (o dönemde yaklaşık 18 milyar ABD doları) harcadı ve bu süreç ülkeyi neredeyse iflas ettirdi.

1980'lerin ortalarından itibaren Dayanışma yalnızca yeraltında, Katolik Kilisesi'nin desteğiyle varlığını sürdürdü. Ancak 1980'lerin sonuna gelindiğinde hareket o kadar güçlendi ki, Wojciech Jaruzelski'nin reform girişimlerini boşa çıkardı. 1988 Polonya grevleri ülke çapında kitlesel protestolara dönüştü ve hükûmeti Dayanışma ile diyaloga zorladı.
9 Mart 1989'da taraflar, çift meclisli bir yasama organı kurulmasında anlaştılar (Polonya Yuvarlak Masa Görüşmeleri). Var olan Sejm alt meclis oldu; yeni kurulan Senato halk tarafından seçilecekti. Geleneksel olarak sembolik bir makam olan cumhurbaşkanlığı ise daha geniş yetkilerle donatıldı.
7 Temmuz 1989'da SBKP Genel Sekreteri Mihail Gorbaçov, dolaylı biçimde Sovyetlerin diğer Doğu Bloku ülkelerine güç kullanarak müdahale etmeyeceğini ilan etti. Avrupa Konseyi toplantısında yaptığı konuşmada, doğrudan Brejnev Doktrini'ne atıf yapmadı, ancak şu ifadeyi kullandı: 
“İç işlerine herhangi bir müdahale ve devletlerin egemenliğini kısıtlamaya yönelik her girişim—ister dost, ister müttefik, ister başka bir ülke olsun—kabul edilemez.”
Bu yeni yaklaşım esprili bir şekilde Frank Sinatra'nın My Way şarkısına gönderme yapılarak Sinatra Doktrini olarak adlandırıldı. Böylece Polonya, Varşova Paktı içinde Sovyet hâkimiyetinden kurtulan ilk ülke oldu.

1980'lerde devrimler yalnızca Doğu Bloku'nda değil, bazı Batı Bloku rejimlerinde de gerçekleşti.
Şubat 1986'da Filipinler'deki Halk Gücü Devrimi, diktatör Ferdinand Marcos'u barışçıl bir şekilde devirdi ve Corazon Aquino'yu devlet başkanı yaptı.
1987'de Güney Kore'de Haziran Demokratik Ayaklanması, Chun Doo-hwan'ın halefi olarak Roh Tae-woo'nun seçim yapılmadan atanmasına karşı başladı. 1988 Seul Olimpiyatları öncesinde şiddeti tırmandırmak istemeyen hükûmet, protestocularla uzlaşarak serbest seçimleri kabul etti, siyasi tutuklulara af çıkardı, basın özgürlüğünü geri verdi ve anayasada reform yaptı (29 Haziran Bildirisi).
1990'larda Güney Afrika'daki apartheid, Pinochet rejimi, Suharto yönetimi gibi rejimler Batı'nın mali ve diplomatik desteğini çekmesiyle gerilemeye başladı. Birinci İntifada, Filistin topraklarındaki İsrail işgaline karşı patlak verdi ve Hamas hareketinin doğuşuna yol açtı. Aynı dönemde Arjantin, Gana, Paraguay, Surinam, Tayvan ve Yemen gibi birçok ülkede otoriter yönetimler sona ererek demokratik hükûmetler kuruldu.
Demokrasilerin sayısı kullanılan ölçütlere göre değişmekle birlikte, 1990'ların sonunda dünyada 100'den fazla demokratik ülke bulunuyordu. Bu sayı, birkaç on yıl öncesine göre kayda değer bir artıştı.

21 Nisan 1988'de başlayan ve Mayıs boyunca devam eden bir grev dalgası Polonya'yı sarstı. İkinci dalga 15 Ağustos'ta Jastrzębie-Zdrój'deki Temmuz Manifestosu kömür madeninde patlak verdi; işçiler, Dayanışma sendikasının yeniden yasallaştırılmasını talep ediyorlardı. Birkaç gün içinde on altı maden daha greve gitti; ardından birçok tersane, 22 Ağustos'ta da 1980'de Dayanışma'nın doğuşuna sahne olan Gdańsk Tersanesi greve katıldı. 31 Ağustos 1988'de Dayanışma lideri Lech Wałęsa, nihayet görüşmeyi kabul eden komünist yetkililer tarafından Varşova'ya davet edildi.
18 Ocak 1989'da iktidardaki Polonya Birleşik İşçi Partisi'nin Onuncu Genel Kurulunda sert tartışmalar yaşandı. Birinci Sekreter Wojciech Jaruzelski, Dayanışma ile resmî müzakereler başlatmak için parti desteğini alabildi; bunu da ancak engellenmesi halinde tüm parti liderliğinin istifa edeceğini söyleyerek sağladı. 6 Şubat 1989'da Varşova'daki Sütunlar Salonu'nda Yuvarlak Masa görüşmeleri başladı. 4 Nisan 1989'da imzalanan Polonya Yuvarlak Masa Anlaşması, Dayanışma'yı yasallaştırdı ve kısmen serbest parlamento seçimlerinin 4 Haziran'da yapılmasını kararlaştırdı. Bu tarih, aynı zamanda Pekin'de Tiananmen Meydanı katliamının ertesi gününe denk geliyordu.
Seçimlerin sonuçları siyasi bir deprem etkisi yarattı: Dayanışma adayları Sejm'de kendilerine ayrılan tüm sandalyeleri kazandı. Senato'da ise 100 sandalyenin 99'unu Dayanışma, kalanını bağımsız bir aday aldı. Buna karşılık birçok tanınmış komünist aday, kendilerine ayrılmış garantili koltukları kazanacak minimum oyu bile alamadı.

15 Ağustos 1989'da, komünistlerin iki uzun süreli koalisyon ortağı Polonya Birleşik Halk Partisi (ZSL) ve Polonya Demokratik Partisi (SD), PZPR ile ittifaklarını bozarak Dayanışma'yı desteklediklerini açıkladılar. Son komünist başbakan General Czesław Kiszczak, istifa ederek bir muhalifin hükûmet kurmasına imkân tanıyacağını söyledi. Böylece Dayanışma'nın başbakanlığı üstlenmesi kesinleşti.
19 Ağustos 1989'da Tadeusz Mazowiecki, Dayanışma destekçisi bir editör ve Katolik bir entelektüel, Polonya başbakanlığına aday gösterildi; Sovyetler Birliği bu adıma itiraz etmedi. Beş gün sonra, 24 Ağustos 1989'da Polonya parlamentosu 40 yılı aşkın tek parti yönetimine son vererek Mazowiecki'yi ülkenin ilk komünist olmayan başbakanı seçti. Mazowiecki, 378 kabul oyuna karşılık yalnızca 4 ret ve 41 çekimser oy aldı. 13 Eylül 1989'da parlamentoda Dayanışma öncülüğünde ilk komünist olmayan hükûmet resmen onaylandı.
17 Kasım 1989'da Feliks Dzerjinski'nin (Çeka'nın kurucusu ve komünist baskının sembolü) Varşova'daki heykeli yıkıldı. 29 Aralık 1989'da Sejm anayasayı değiştirerek ülkenin resmî adını “Polonya Halk Cumhuriyeti”nden “Polonya Cumhuriyeti”ne çevirdi. 29 Ocak 1990'da Polonya Birleşik İşçi Partisi kendini feshederek Polonya Cumhuriyeti Sosyal Demokrasisi'ne dönüştü.
1990'da Jaruzelski cumhurbaşkanlığından istifa etti ve yerine yapılan seçimlerde Lech Wałęsa geçti. Wałęsa'nın 21 Aralık 1990'daki göreve başlaması, birçok tarihçiye göre Polonya Halk Cumhuriyeti'nin fiilen sonu ve modern Polonya Cumhuriyeti'nin başlangıcı olarak kabul edilir. Varşova Paktı 1 Temmuz 1991'de feshedildi. 27 Ekim 1991'de ilk tamamen özgür parlamento seçimleri yapıldı. Bu gelişmeler Pol

Avrafrasya, Avrasika, Afrika-Avrasya ya da Afro-Avrasya Afrika ve Avrasya'yı tek bir kıta olarak tanımlayan terimlerdir. Bütünü oluşturan kıtalar Dünya nüfusunun yaklaşık %85'ini (yaklaşık 5,7 milyar insan) kapsar. Ayrıca bu kıta Eski Dünya olarak bilinir. Bazı akademisyenler Avrafrasya olarak bahsederler, buna rağmen bu terimler genel kullanıma geçmedi. Jeopolitikada, Afrika-Avrasya'nın anakarası (Britanya Adaları, Japonya ve Madagaskar gibi adalar hariç) Dünya Adası olarak bahsedilir. Bu gezegenin en büyük kıtasıdır.
Coğrafî olarak, Afrika ve Avrasya Süveyş Kanalı ile bölünmüştür. Avrasya, buna ilaveten, Avrupa ve Asya olmak üzere bölünmüştür (jeolojik olarak bölünmesinden çok kültürel olarak bölünmüştür). Ancak gelecekte jeolojik olarak Afrika-Avrasya, Afrikanın Avrupa'ya çarpmasıyla bir süperkıta olacaktır. Bu olay tahminen günümüzden 600.000 yıl sonra, İspanya'nın güney tepelerinin Afrika'ya eriştiğinde meydana gelecektir. Bu gerçekleştiğinde, Akdeniz, Atlas Okyanusu'ndan ayrılacaktır. Afrika'nın Avrupa'ya günümüzden 50 milyon yıl içinde tamamen çarpması, Akdeniz'in kapanması ve yeni sıradağların (Alpler'e eklenerek) meydana gelmesi beklenmektedir.

Eski Dünya Afrika-Avrasya ve çevresindeki adaları kapsar.

Avrasya
Asya
Kuzey Asya
Batı Asya
Orta Asya
Doğu Asya
Güney Asya
Güneydoğu Asya
Avrupa
Kuzey Avrupa
Batı Avrupa
Orta Avrupa
Doğu Avrupa
Güney Avrupa
Afrika
Kuzey Afrika
Batı Afrika
Orta Afrika
Doğu Afrika
Güney Afrika

Alaska (İngilizce telaffuz: [əˈlæskə]  ( dinle)), Amerika Birleşik Devletleri'nin kuzeybatı ucunda yer alan bir eyaletidir. Bir yarı-eksklav olan Alaska, doğuya Kanada'nın British Columbia ve Yukon bölgeleriyle sınırlanmıştır ve batıda Bering Boğazı'ndaki bir deniz sınırını Rusya Federasyonu'nun Chukotka Otonom Okrugu ile paylaşmaktadır. Kuzeyde Arktik Okyanus'un Chukchi ve Beaufort Denizleri, güneyde ve güneybatıda ise Pasifik Okyanusu yer almaktadır.
Alaska, alan bakımından ABD'nin en büyük eyaletidir. Teksas, Kaliforniya ve Montana eyaletlerinin toplam alanının üçte birinden daha fazla alana sahiptir ve dünya çapında yedinci büyük alt bölgesel bölümüdür. Popülasyon bakımından üçüncü az olan ABD eyaletidir, 60. paralelin kuzeyinde yer alan kıta ülkesinin en yüksek nüfuslu topraklarından biridir, 2020 yılında 736,081 kişi olarak kayıtlıdır. Kuzey Kanada ve Grönland'ın toplam nüfusunun dört katından fazladır. Eyaletin başkenti Juneau, alan bakımından ABD'nin ikinci büyük şehridir ve eski başkenti Alaska, Sitka alan bakımından ABD'nin en büyük şehridir. Yaklaşık Alaska nüfusunun yarısı Anchorage metropol alanı içinde yaşamaktadır.
Alaska'nın yerli halkı binlerce yıldır orada yaşamaktadır ve bölgenin Bering kara köprüsü aracılığıyla Kuzey Amerika'nın ilk yerleşiminin giriş noktası olduğu geniş ölçüde inanılmaktadır. 18. yüzyılda ilk olarak Rus İmparatorluğu bölgeyi aktif olarak fethetmiş ve sonunda Rus Amerika'yı oluşturmuştur, bu eyaletin çoğunu kapsamaktadır. Uzak bir mülkü sürdürmenin maliyeti ve lojistik zorluğu, 1867 yılında ABD'ye 7.2 milyon dolara satılmasına yol açmıştır (2021 yılı için 140 milyon dolara eşdeğer). Alan 11 Mayıs 1912 tarihinde bir bölge olarak düzenlendikten sonra birçok idari değişiklik geçirmiştir. ABD'nin 49. eyaleti olarak 3 Ocak 1959 tarihinde kabul edilmiştir.
Alaska'nın bol miktarda doğal kaynakları, birçok eyalet ekonomisinden daha küçük olan Alaska'nın yüksek kişi başına gelirlere sahip olmasına olanak tanımıştır. Ticari balıkçılık ve doğal gaz ve petrol çıkarımı, Alaska'nın ekonomisini belirlemektedir. ABD Silahlı Kuvvetleri üsleri ve turizm de ekonomiye katkıda bulunmaktadır. Eyaletin yarısından fazlası federal yönetimin sahip olduğu topraklar içermektedir, milli ormanlar, milli parklar ve doğal hayatı koruma alanları.
Alaska'nın yerli halkı, herhangi bir ABD eyaletinde oran olarak en yüksektir, yüzde 15'in üzerindedir. Farklı yerli diller konuşulur ve Alaska yerlileri yerel ve eyalet siyasetinde etkilidir.

"Alaska" adı (Rusça: Аля́ска, tr. Alyáska), Rus sömürge döneminde Alaska Yarımadası'na atıfta bulunmak için kullanılmaya başlandı. Aleut dilinden bir deyim olan alaxsxaq'dan türetilmiştir, anlamı "ana yer" veya daha açık bir şekilde "denizin eylemi yöneltilen nesne"dir. Aynı kökten türetilmiş olan bir Aleut kelimesi olan "Alyeska" olarak da bilinir, "büyük toprak" anlamına gelir.

Alaska eyalet bayrağının tasarımı; sadeliği, özgünlüğü ve sembolizmi nedeniyle seçilen mavi zemin üzerinde sekiz altın yıldızdan oluşmaktadır. Ulusal renklerden biri olan mavi; akşam gökyüzünü, denizin ve dağ göllerinin mavisini ve Alaska topraklarında yetişen yabani çiçekleri simgelerken altın ise zenginliğin simgesidir. Alaska eyalet bayrağında çeşitli yıldızlar bulunmaktadır. Bu yıldızlardan yedisi, kuzey gökyüzünün en göze çarpan takımyıldızı olan Büyük Ayı takımyıldızını oluşturur; bu takımyıldızı, bayraktaki sekizinci yıldız olan Polaris’e, yani Kuzey Yıldızı’na işaret eden “İşaretçiler” de dahil olmak üzere “Kepçe”yi oluşturan yıldızları barındırır. Polaris; denizciler, kaşifler, avcılar, tuzakçılar, maden arayıcıları, ormancılar ve arazi ölçümcüleri için her zaman sabit kalan yıldızdır.

Birçok yerli halk binlerce yıl boyunca Alaska'yı işgal etti. Avrupalıların bölgeye varışından önce. Burada yapılan dilbilimsel ve DNA çalışmaları, Kuzey Amerika'ya Bering kara köprüsü yoluyla yerleşmenin kanıtlarını sağladı. Alaska'nın Tanana Vadisi'nde Upward Sun River sitesinde, altı haftalık bir bebek kalıntıları bulundu. Bebeklerin DNA'sı, Pleistosen döneminin sonunda diğer yerli gruplarla genetik olarak ayrı bir nüfus olduğunu gösterdi. 2013 yılında Upward Sun River sitesinde kalıntıları çıkaran Alaska Fairbanks Üniversitesi arkeologu Ben Potter, bu yeni grubu Eski Beringyalılar olarak adlandırdı.
Tlingit halkı, bugün Güneydoğu Alaska, Britanya Kolumbiyası ve Yukon bölgelerinde mal varisiyeti ve mirası için matrilineal kinship sistemi oluşan bir toplum geliştirdi. Aynı zamanda Güneydoğuda Haida halkı da özgün sanatları ile tanınan bir halktı. Tsimshian halkı 1887 yılında Britanya Kolombiyasından Alaska'ya geldi. Başkan Grover Cleveland ve daha sonra ABD Kongresi tarafından Annette Adası'nda yerleşme ve Metlakatla kasabasını kurma izni verildi. Bu üç halk, ayrıca Pasifik Kuzeybatı Kıyısı'ndaki diğer yerli halklar, 18. yüzyılın sonundan 19. yüzyılın ortasına kadar küçükpox salgınlarını yaşadı, en korkunç epidemiler 1830'lar ve 1860'lar yıllarında gerçekleşti, yüksek ölüm oranlarına ve sosyal bozulmalara neden oldu.
Aleut Adaları hala Aleut halkının denizciliği yapan toplumunun evi olarak kalmaktadır, ancak Ruslar tarafından ilk işletilen yerli Alaska halkıdırlar. Batı ve Güneybatı Alaska Yup'ik halkının evi olurken, kuzenleri Alutiiq ~ Sugpiaq Güneybatı Alaska'da yaşamaktadır. Kuzey İçbölge bölgesindeki Gwich'in halkı Athabaskan ve bugün çok tartışmalı Arctic Milli Doğal Hayatı Koruma Alanı içindeki karibuya bağımlılıkları ile bilinir. Kuzey Eğim ve Little Diomede Adası yaygın Inupiat halkı tarafından işgal edilir.

Bazı araştırmacılar, Rusların ilk Alaska yerleşimi 17. yüzyılda kurulmuş olduğuna inanmaktadır. Bu hipoteze göre, 1648 yılında Semyon Dezhnyov'un seferinin birkaç kochesi Alaska'da fırtına ile karaya vurdu ve bu yerleşimi kurdu. Bu hipotez, 1764-1765 yılları arasında Alaska'ya ziyaret etmiş olan Çukotka Coğrafyacısı Nikolai Daurkin'in ifadelerine dayanmaktadır. O Kheuveren Nehri boyunca bir köy görmüş ve "sakallı erkekler" tarafından "ikonlara dua edildiğini" bildirmiştir. Bazı modern araştırmacılar Kheuveren'i Koyuk Nehri ile ilişkilendirmektedir.
Alaska'ya ulaşan ilk Avrupalı gemi genellikle M. S. Gvozdev'in yetkilisi olarak St. Gabriel, I. Fyodorov'un yardımcı navigatörü olarak 21 Ağustos 1732 tarihinde, Sibirya Cossack A. F. Shestakov ve Rus keşifçisi Dmitry Pavlutsky (1729-1735) seferinde gerçekleştirilir. Alaska ile başka bir Avrupa teması 1741 yılında gerçekleşti, Vitus Bering St. Peter gemisi ile Rus Donanması için bir sefer liderliğinde gerçekleştirir. Gemi ekibi Rusya'ya geri döndüklerinde deniz otlarının postları dünyadaki en iyi kürk olarak değerlendirildi, kürk tüccarları küçük gruplar halinde Sibirya sahilinden Aleut Adaları'na doğru yelken açmaya başladı. İlk kalıcı Avrupalı yerleşim 1784 yılında kurulmuştur.
1774 ile 1800 yılları arasında, İspanya, Alaska'ya Pacifik Kuzeybatısının hak iddia etmek için birkaç sefer gönderdi. 1789 yılında, Nootka Sound'da bir İspanyol yerleşimi ve kalesi inşa edildi. Bu seferler Valdez, Bucareli Sound ve Cordova gibi yerlere isimler verdi. Daha sonra, Rus-Amerikan Şirketi, 19. yüzyılın başında ortasına doğru genişletilmiş bir sömürgeleştirme programı gerçekleştirdi. 1804-1867 yılları arasında New Archangel olarak yeniden adlandırılan Sitka, Alexander Archipelago'daki Baranof Adası'nda, bugün Güneydoğu Alaska'da, Rus Amerika'nın başkenti oldu. Koloni ABD'ye devredildiğinde de başkent olarak kaldı. Ruslar asla tam olarak Alaska'yı sömürgeleştirmedi ve koloni hiçbir zaman çok karlı olmadı. Rus yerleşiminin isimleri ve kiliselerinin izleri Güneydoğu Alaska'da hala var.
William H. Seward, 24. ABD Dışişleri Bakanı, 1867 yılında $7.2 milyon karşılığında Ruslar ile Alaska Satın Alma (Seward'ın Aptallığı olarak da bilinir) anlaşması yaptı. Rusya'nın o dönem hükümdarı Tsar Alexander II, Rus İmparatorluğu İmparatoru, Polonya Kralı ve Finlandiya Grand Duke'u, ayrıca satışı planladı. satın alma 30 Mart 1867'de yapıldı. Altı ay sonra komisyoncular Sitka'ya geldi ve formal transfer düzenlendi. Formal bayrak kaldırma işlemi 18 Ekim 1867 tarihinde Fort Sitka'da gerçekleşti. Törende 250 formaları olan ABD askerleri valinin evine "Castle Hill" e gitti, Rus birlikleri Rus bayrağını indirdi ve ABD bayrağı kaldırıldı. Bu olay Alaska Günü olarak kutlanır ve 18 Ekim tarihinde yasal bir tatil olarak kabul edilir.
Alaska, başlangıçta askeri olarak zayıfca yönetildi ve 1884 yılından itibaren bir vali tarafından atanmış bir bölge olarak yönetildi. Bir federal bölge mahkemesi Sitka'da kurulmuştu. ABD bayrağı altındaki Alaska'nın ilk on yılının çoğunda, Sitka, Amerikalı yerleşimciler tarafından yaşanan tek yerleşim yeriydi. Onlar "geçici bir şehir yönetimi" kurdular, bu Alaska'nın ilk belediye yönetimiydi ancak hukuki anlamda değildi. Alaska kasabalarının yasal olarak şehir olarak kurulmasına izin veren yasalar 1900 yılına kadar gelmedi ve şehirler için yerel yönetim sınırlı veya 1959 yılında devlet olunana kadar mevcut değildi.

1890'lardan başlayarak ve bazı yerlerde 1910'lara kadar uzanarak, Alaska ve yakın Yukon Bölgesi'ndeki altın koşulları binlerce madenci ve yerleşimciyi Alaska'ya getirdi. Alaska 1912 yılında organize bir toprak olarak resmen kurulmuştu. 1906 yılına kadar Sitka'da bulunan Alaska'nın başkenti, kuzeye Juneau'ya taşındı. Aynı yıl Alaska Vali Konağı'nın inşaatı başladı. Norveçli ve İsveçli göçmenler de Güneydoğu Alaska'ya yerleşti, orada balıkçılık ve ormancılık sektörlerine girdiler.
2. Dünya Savaşı sırasında, Aleut Adaları Muharebesi Attu, Agattu ve Kiska üzerinde odaklandı, bunların hepsi Japon İmparatorluğu tarafından işgal edildi. Japon işgali sırasında, Attu ve Kiska'da bir beyaz Amerikalı sivil ve iki ABD Deniz Kuvvetleri personeli öldürüldü ve yaklaşık toplam 50 Aleut sivili ve sekiz denizci Japonya'da muhafaza edildi. Aleutların yarısı muhafaza dönemi boyunca öldü. Unalaska/Dutch Harbor ve Adak, ABD Ordusu, ABD Hava Kuvvetleri ve ABD Deniz Kuvvetleri için önemli üsler haline geldi. ABD Lend-Lease programı, Amerikan savaş uçaklarının Kanada'dan 

Atlantis (Grekçe: Ἀτλαντὶς νῆσος, "Atlas'ın adası"), Platon'un Timaios ve Kritias diyaloglarında ulusların kibirlerini alegorik bir şekilde anlatmak için kullandığı efsanevi bir ada.
Platon'un hikâyesinde Atlantis, "Herkül Sütunları'nın ötesinde" yer alan, Batı Avrupa ve Afrika'nın birçok kısmını fetheden ve Solon'un zamanından 9000 yıl önce (yaklaşık MÖ 9500) Atina'yı fethetmeye çalışan; ancak başarılı olamayıp bir gecede okyanusa batan bir uygarlıktır.
Platon'un eserlerinde kayda değer bir öneme sahip olmamasına rağmen Atlantis'in edebiyat alanında önemli etkileri oldu. Atlantis'in alegorik yanı, Francis Bacon'ın Yeni Atlantis ve Thomas More'un Ütopya gibi eserlerinde de işlendi. Öte yandan, 19. yüzyılın amatör bilginleri Platon'un tarih anlatma üslubunu yanlış yorumlayarak bilimsel temeli olmayan pek çok spekülasyona neden oldular. Bu konudaki en ünlü eser, Ignatius L. Donnelly'nin Atlantis: The Antediluvian World kitabıdır. Bu spekülasyonlar sonucunda Atlantis, tarih öncesinde yaşamış ve ileri teknolojiye sahip sözde kayıp uygarlıkların ortak adı hâline geldi ve çok sayıda kurmaca esere, çizgi romana ve filme ilham verdi.
Platon'un diyaloglarında gömülü bir hikâye hâlinde olan Atlantis, genellikle Platon tarafından kendi politik teorilerini anlatmak için yaratılmış bir efsane olarak görülür. Birçok akademisyen için Atlantis hikâyesinin amacı belirgin olmasına rağmen, Platon'un hikâyesinin ne kadarının eski hikâyelerden derlendiği bir tartışma konusudur. Bazı akademisyenler Platon'un hikâyeyi Thera yanardağ patlaması veya Truva Savaşı'ndaki bazı ögelerle oluşturduğunu savunurken, bazıları ise MÖ 373'te gerçekleşen Helike'nin yıkımı veya MÖ 415-413 yılları arasında gerçekleşen Atina'nın başarısız Sicilya işgali gibi olaylardan esinlendiğini savunurlar.
MÖ 421 yılında Sokrates'in evindeki bir felsefe sohbetinde Atinalı devlet adamı Kritias, dedesi Dropides'in kendisine naklettiği efsaneyi hikâye eder. Hikâyeyi dede Dropides'e nakleden ünlü Yunan şair Solon'dur. Solon'un gösterdiği kaynak ise Mısır'da bulunduğu dönemde tanıştığı Mısırlı bir keşiştir ve keşişe göre Atlantis'e ilişkin olaylar MÖ 9000 yılında gerçekleşmiştir.
Plutarkhos'a göre Sais şehrinde Solon'la konuşan rahibin adı Sonchis idi. İskenderiyeli Clemens'e göre bu aynı zamanda Pythagoras'a ders veren Mısırlı rahibin adıdır. Platon'un hem Kritias, hem de Solon'la akrabalığı vardır. Ayrıca, kendisi de Mısır'ı ziyaret ederek birkaç yıl yaşamış ve inisiye edilmişti. Onun için, bazı Atlantologlar onun Atlantis konusunu yazmadan önce, bu konudaki bilgileri topladığı fikrindeler. Platon'a (Eflatun) göre bu kıta çok zengindi ve soylu insanlar tarafından yönetiliyordu. Bir felaket sonucu okyanusun sularına gömülmüştü.
James Churchward Atlantis'in efsanevi Mu uygarlığının bir kolonisi olduğunu belirtmiştir. İngiliz ordusunda görevli subay olarak Tibet'te bulunmuş, daha sonra dünyayı gezmiş ve araştırmalar yapmıştır. James Churchward 1883'te, Batı Tibet'te bir manastırda bu belgelerin en önemlilerini bulduğunu iddia etmiştir. Tibet'te görevli olarak bulunan Churchward, eski dinlerin kökenleri hakkındaki araştırmaları doğrultusunda Tibet'teki manastırları dolaşırken, yolu Batı Tibet'te bir manastıra düşmüş ve bu manastırın, Büyük Rahipler Kardeşliğinin önde gelen üyelerinden olan başrahibi Rishi, Churchward'a, 15 bin yıl önce yazılmış Naacal Tabletleri'ni göstermiştir.

III. Ramses'in yazdırdığı yazılarda, Atlantislilerin büyük su dairesi üzerindeki kara parçasından ve adalardan, dünyanın ucundan, dokuzuncu kuşaktan geldikleri anlatılıyor. 9. Kuşak da Antik Mısır, Yunan ve Roma'da kullanılan coğrafi bölümlere göre 52. ila 57. Kuzey enlemleri arasında kalan bölgedir.
Ünlü tarihçi Renan ise, şaşırtıcı bir şekilde Mısır sanatının gençlik dönemi olmadığı iddiasında bulunarak Mısır uygarlığı ile ilgili şüphelerini şöyle dile getiriyordu:

Mısır, sanki bu ülke gençlik dönemini hiç yaşamamış gibi, daha başlangıçta olgun, yaşlı ve mitolojik ve kahramanlık çağlarından tamamen yoksun gibi görünmektedir. Mısır uygarlığının bebeklik çağı ve sanatının da kadim dönemi yoktur. Mısır uygarlığı daha o zaman olgundu.
Herodot da 'Euterpe' adlı eserinde, Mısır rahiplerinin yazılı tarihinin kendi zamanından 12.000 yıl öncesine kadar gittiğini belirtiyor. Yani Atlantis'in batışına kadar.
5400 yıl önce Mısır'daki Siyen (Aswan) kentinin, tam olarak Yengeç Dönencesi'nin altına rastladığı dönemde inşa edilmiş olan Siyen Duvarları, tam güneşin gün dönümü anında, öğle vakti, güneş komple bir disk hâlinde bu duvarların üzerinden yansırken görülürdü. Günümüzde, Avrupa'nın bütün bilim adamları bir araya gelseler bunun bir benzerini yapamazlar diyor tarihçi Keneally Tanrının Kitabı adlı eserinde.

Amerikalı araştırmacı Robert Sarmast Platon'un ünlü diyalogları Kritias ve Timaios'ta ifade ettiği yaklaşık 50 fiziksel işaretten yola çıkarak, çalışmalarını Kıbrıs yayı ve Levantine havzası olarak tarif edilen Doğu Akdeniz kıyılarına kaydırdı. Bölge ile ilgili olarak Amerika Ulusal Okyanus ve Atmosfer İdaresinin (NOAA) hazırlamış olduğu haritalardan ve veritabanlarından faydalanan Sarmast, bu bilgilerin yeterli olmadığını görünce dünyaca ünlü Jeofizikçi Dr. John K. Hall ile iş birliğine gitti. Dr. Hall, Sarmast'a 1980'li yıllarda bir Rus petrol gemisi tarafından Doğu Akdeniz'de deniz tabanından toplanan dijital verileri iletti. NOAA ve Dr. Hall'dan gelen verileri birleştiren Sarmast, bölgenin 3 boyutlu ve bathymetric (derinlik ölçü birimi) haritalarını çıkarttı. Sarmast'a göre Atlantis Kıbrıs, Suriye arasında idi ve batan kıtanın en üst noktası ise bugünkü Kıbrıs'tı.
Sarmast Discovery Of Atlantis isimli ünlü eserinde Atlantis'in bu bölgede olmasını güçlendiren bulguları ve nedenlerini açıkladı.

Atlas Okyanusu birçok volkanik hareketlerin sık sık yer aldığı bir yerdir. 1957'de yanardağlar eşliğinde yeni bir ada Azorların yakınlarında ortaya çıktı.
Paul ve Pauline Vayntsveyga Zalittski adlı Kanadalı bir çiftin öncülüğünde yapılan deniz dibi araştırmalarında, Bermuda Şeytan Üçgeni olarak adlandırılan bölgede batık bir şehir bulundu. Araştırmacılar, Küba kıyılarından 700 metre uzaklıkta ve 180 metre derinlikte, yolları, tünelleri, piramitleri ve başka yapıları olan büyük bir şehir keşfettiler. Elde edilen görüntülerde, batık şehirde sıradan piramitlerin yanı sıra camdan yapılmış piramitlerin, Sfenks şeklinde heykel, birçok monolitik yapılar ve bina duvarlarına oyulmuş yazıtların bulunduğu görüldü.

526 yılında Antakya'da 250.000 kişi, 1042 yılında Tebriz, İran'da 40.000 kişi, 1556'da Çin'de 830.000 kişi, 1908'de Messina, Sicilya'da 200.000 kişi, 1923 Tokyo civarlarında 200.000 kişi ve 1976'da Çin'de 700.000 kişi şiddetli depremlerle hayatlarını kaybettiler. Sellere gelince Çin'de 1887'de Huang Ho nehrinin taşması en az iki milyon insanın ölümüne yol açtı. Aynı nehrin 1931'de taşması ise 4 milyon insanın ölümüne yol açtı.
Okyanusları ve kıtaları çepeçevre saran yerkabuğu birçok tektonik plakalardan oluşmaktadır. Yerküre'nin çekirdeğindeki bu patlamalar tabakaların yer değiştirmesine, büyük depremlere ve yanardağ patlamalarına neden olur. Yerküre'nin katı dış katmanını oluşturan yerkabuğunun kalınlığının Yerküre'nin çapına oranı çok düşüktür. Yerkabuğu 6 ile 70 km'lik bir katmandır ve yüzeyden derine inildikçe, her bir kilometrede sıcaklık 30 derece daha artar. Çekirdeğin üstündeki manto tabakası sıcaklık nedeniyle yumuşak ve eriyik magma hâlindedir. Çekirdekten gelen patlamalar ve basınç manto tabakası tarafından kısmen yutulur. Eriyik hâldeki manto tabakasındaki esneklik, nispeten ince olan yerkabuğunu etkileyip karaların alçalıp yükselmesine neden olarak, bu şekilde dağların ve ovaların oluşmalarını sağlar. Bu değişimlerin oluşması için milyonlarca yıllık bir süreç gereklidir. Ancak Dünya'nın çekirdeğindeki faaliyetin arttığı ve bunun da yerkabuğunu daha fazla etkilediği aktif bir dönemin olabileceği göz önüne alındığında, bunun kısa bir süreçte yerkabuğunda büyük bir etkiye neden olduğu ve atmosferde de büyük bir değişikliğe yol açtığı düşünülebilir. Denizlerin karalara olan oranıyla uyumlu olarak, yanardağ patlamalarının %80'i okyanuslarda gerçekleşmektedir. Kıtaları ve okyanusları çevreleyerek Yerküre'yi saran Okyanus Ortası Sırtı iki farklı tektonik plakayı birbirinden ayırır. Bunların faaliyetleri kıtaların yer değiştirmelerine neden olur. Tufan'a ilişkin oluşumun anlatıldığı Başlangıç 7. bölümde geçen sözlere göre, bu olayda okyanusların kaynaklarında meydana gelen bir yarılma ve patlama ile oluşan bir fışkırma olayı sonucunda meydana gelmiştir. Ayrıca, bu olayların sonucunda karalarda yükseltilerin değişerek dağların yükseldiği, ovaların da alçaldığı kayıtlıdır.

Dağların üst kısımlarında deniz canlılarına ilişkin bulunan fosiller, yüksek dağların bir zamanlar denizle kaplı olduklarını gösteren kanıtları sunarlar. Burada ortaya çıkan sorun, yüksek dağları örtecek kadar suyun nereden gelmiş olacağıyla ilgilidir. Bu suların bir kısmı kutuplarda buzullar olarak depolanmıştır; ancak bu buzullar tamamen eriyecek olsalar bile, içerdiği su miktarı karaların yüksek kısımlarını örtmeye yetmeyecektir. Yakın zamanlarda yapılan bir keşif, okyanusların tabanının daha da altında bulunan büyük bir su kaynağının olduğunu açığa çıkarmıştır. Bu yer altındaki su kaynağı, yeryüzündeki okyanuslardan üç kat daha fazla büyüklükteki bir suyu içinde barındırmaktadır. Bu suların yerin tam 700 km altında bulunan "Ringwoodite" olarak adlandırılan mavi taşların içinde bulundukları keşfedilmiştir. Bu keşif, "işte o gün derin suların tüm kaynakları yarıldı [patladı-fışkırdı] sözleriyle uyumludur. Bu durum, karaları tümüyle kaplamaya yetecek ölçüdeki su kaynağının, yer altındaki bu sular olabileceğini akla getirmektedir.

Día de los Muertos: Ölüler Günü Meksika'da 31 Ekim ile 1 ve 2 Kasım günlerinde ölüleri anmak üzere yapılan etkinliklere verilen bir addır. Kitab-ı Mukaddes'e göre en eski takvim Eylül ayı ile başlar ve birinci ayın başlangıcı yaklaşık olarak Eylül ayının 14'ü veya 15'i dir. Buna göre "ikinci ayda, ayın o

Aurika, olası bir gelecekte oluşması tahmin edilen süperkıtalardan biridir. Tahmin edilen şekilde, 200 milyon yıl içerisinde oluşacağı düşünülen diğer dört süperkıta ise Pangaea Proxima, Amasia ve Novopangaea'dır. Aurika hipotezi, 2016 yılında Instituto Dom Luiz-FCUL, VU-Amsterdam ve Monash Üniversitesi'nde çalışan araştırmacılar tarafından ortaya atılmıştır. Araştırmaları Geological Magazine'de yayınlanan ekibe Portekizli deniz jeoloğu João C. Duarte liderlik etmiştir. Bu senaryo, Atlantik levha sınırları ve 1755 Lizbon depremi gibi sıra dışı sismik olaylar üzerine yapılan araştırmalara dayanarak önerilmiştir.

Aurika hipotezine göre, Atlantik ve Pasifik Okyanusları tektonik süreçler ile kapanacak ve her ikisinin de yerini alacak yeni bir okyanus oluşacaktır. Himalaya platosunun yerçekimi nedeni ile çökmesi ile Avrasya'nın ortasında Hindistan'dan Arktik'e uzanan bir yarık oluşup Avrasya kıtasını ikiye bölecektir. Hint Okyanusu ve Güney Okyanusu yarığa doğru genişleyecektir. Avustralya ve Antartika kıtaları, Asya Adaları ve ve Güney Amerika ile çarpışacak; Kuzey Avrupa ise Kuzey Amerika ile birleşerek Antanlik'i kapatacaktır. Oluşan süperkıtanın sonucunda Hint ve Güney Okyanusları onu çevreleyecek yeni, devasa bir okyanusa dönüşecektir.

Gelecekte oluşabileceği beklenilen diğer üç süperkıta hipotezleri ise şunlardır:
• Pangaea Proxima
• Amasia
• Novopangaea

Avrupa'da din olgusunun sanat, kültür, felsefe ve hukukun gelişimi üzerine önemli etkileri olmuştur. Avrupa'da son bin beş yüz yıl boyunca en çok mensubu olan din Hristiyanlıktır. Güney Doğu Avrupa'da Türkiye, Bosna-Hersek veya Arnavutluk gibi bazı ülkelerde halkın çoğunluğu İslam inancına mensuptur. Birçok Batı Avrupa ülkesinde ise genellikle göçmenlerden oluşan Müslüman azınlıklar bulunur. Avrupa'da küçük sayıda mensuplarla temsil edilen diğer dinler Musevilik, Budizm, Sıh dini ve Hinduizmdir, bunların en büyük toplulukları ise İngiltere ve Fransa'da yaşamaktadır.

Cilalı taş devri Avrupasında tarih öncesi din hakkında çok az şey bilinmektedir. Tunç ve Demir Çağlarında Avrupa'da dünyanın diğer bölgelerinde olduğu gibi çok tanrılı dinler yaygındı (Antik Yunan İnancı, Antik Romalı İnancı, Kelt çok tanrılılığı, Germen Paganlığı vs.). Roma İmparatorluğu Hristiyanlığı resmen M.S. 380 yılında kabul etmiştir.

Gallup şirketinin 2007 ve 2008 yıllarında Avrupa ülkelerinde uyguladığı ankette "Does religion occupy an important place in your life?" (Din, hayatınızda önemli bir yer tutuyor mu?) sorusu soruldu. (Tabloda "hayır" yanıtı verenlerin yüzdesi yer almaktadır.)

Avrupa Birliği'nde din

Avrupa Ekonomik Alanı ya da kısaca AEA (İngilizce: European Economic Area), 1 Ocak 1994 tarihinde, Avrupa Serbest Ticaret Birliği ve Avrupa Birliği üyesi ülkeler arasında yapılan bir anlaşma sonucunda oluşturulmuştur. Bu kurum Avrupa Serbest Ticaret Birliği üyesi ülkelerin, Avrupa Birliği'ne girmeden, Avrupa tek pazarına katılmalarına olanak sağlar.

Avrupa Ekonomik Alanı, Avrupa Birliği'nin yirmi yedi üyesi ile Avrupa Serbest Ticaret Birliği üyesi dört ülkeden üçü olan Norveç, İzlanda ve Lihtenştayn'ın katılımlarıyla oluşur.
Diğer Avrupa Serbest Ticaret Birliği üyesi İsviçre, Avrupa Ekonomik Alanı dışında kalmıştır. Zira İsviçre Anayasasının öngördüğü bir halk oylaması sonucunda İsviçre halkı bu kuruma katılmayı reddetmiştir. Ancak İsviçre, Avrupa Ekonomik Alanı'nın dışında bazı karşılıklı anlaşmalarla Avrupa Birliği ile iş birliği yürütmektedir.

Avrupa Ekonomik Alanı, Avrupa Topluluğu gibi, dört özgürlük ilkesi üzerine kurulmuştur: insan, mal, hizmet ve anapara. Bu nedenle Avrupa Ekonomik Alanı'na üye olan Avrupa Serbest Ticaret Birliği üyeleri Avrupa Birliği üyesi ülkelerde sanki birlik üyesiymiş gibi özgürce ticaret yapmaktadırlar.
Buna karşılık olarak bu ülkeler Avrupa Birliği hukukunun bir bölümünü de olsa kabul etmek durumundadırlar. Bu ülkeler Brüksel'deki karar alma sürecindeyse çok etkiye sahip değildir.
Avrupa Serbest Ticaret Birliği üyesi ülkeler, Avrupa Birliği ile ilgili finansal harcamalara katılmazlar ancak malî olarak Avrupa tek pazarına katkıda bulunurlar. 2004 yılında Avrupa Birliği'ne ve dolaylı olarak Avrupa Ticaret Alanına giren on yeni ülkeyle birlikte kurumun finansman hisselerinde 10 kat artış gözlenmiştir. Bu kurumda Avrupa Birliği üyesi olmayan ülkeler Avrupa Birliği'nin politika ve kalkındırma fonlarından ödenek alamazlar.

Ticaret bloku
Schengen Antlaşması
MERCOSUR

Avrupa Serbest Ticaret Birliği (kısaca EFTA), 3 Mayıs 1960 tarihinde Avrupa Birliği'ne bir alternatif olarak kurulmuş, günümüzde 4 Avrupa ülkesinin üye olduğu bir uluslararası ticaret örgütüdür. Kurucular dahil üyelerinin çoğu EFTA'dan ayrılarak AB'ye girmiştir.
Üye ülkeler: Norveç, İsviçre, İzlanda ve Liechtenstein'dir. Merkezi Cenevre'dedir. Norveç ve İsviçre EFTA'dan ayrılarak AB'ye girmek istememektedir.
Kurucu antlaşma Stockholm Konvansiyonu'nun yerini, Vaduz Antlaşması almıştır.

Organizasyon 1960'ta Stockholm'da kuruldu. Bu organizasyonda Birleşik Krallık, İsveç, Norveç, İsviçre, Danimarka, Portekiz, Avusturya kurucu üyeler oldu. 1970'te İzlanda, 1986'da Finlandiya, 1991'de ise Lihtenştayn katıldı.
1973'te Birleşik Krallık ve Danimarka; 1988'da Portekiz, 2000'de Avusturya-İsveç-Finlandiya bu örgütü terk etmiştir.
EFTA, üye devletlere ticaret liberalizasyonu sağlamaktadır. Anlaşmaya göre EFTA'nın üç ülkesi 1994'te Avrupa Ekonomik Alanı (EAA)'nde etkisi olan Avrupa Birliği'nin Dahili Pazarı'nın bir parçası oluyordu. Dördüncü ülke İsviçre Avrupa Birliği ile anlaşmaları karşılıklı olarak bitirmeyi tercih etmişti. İlave olarak EFTA ülkeleri topluca serbest ticaret anlaşmasını dünyada birkaç ülke ile sona erdirdiler.

EFTA, EFTA konseyi tarafından yönetilmektedir ve EFTA sekreteryası tarafından hizmet vermektedir.

Resmi EFTA sitesi resmi site
7 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Norveç ve İzlanda Avrupa Komisyonu Delegasyonu
Avrupa Serbest Ticaret Örgütü 30 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Avrupa Arabulucusu
Utenriksdepartementets Europaportal 6 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 Wikimedia Commons'ta Avrupa Serbest Ticaret Birliği ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Avrupa Siyasi Topluluğu (AST), Fransa cumhurbaşkanı Emmanuel Macron tarafından önerilen, AB ülkeleri, Avrupa Serbest Ticaret Birliği (EFTA) ülkeleri, Batı Balkan ülkeleri, Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan, birlikten ayrılan Birleşik Krallık ve AB katılım müzakereleri dondurulan Türkiye'nin dahil olduğu ülkeleri içeren yeni bir siyasi gruptur.
Avrupa Birliği Bakanlar Konseyi başkanı olarak Macron, projeyi resmi olarak 23 ve 24 Haziran 2022 tarihlerinde gerçekleşen Avrupa Devlet ve Hükûmet Başkanları Konseyi toplantısında sundu.
Macron'un önerisine göre projenin amacı, Avrupa ülkeleri için ortak çıkar konularını ele alıp, siyasi diyalog ve işbirliğini teşvik etmek ve böylece ülkelerin güvenliğini, istikrarını ve refahını güçlendirmektir.
Ekim ayında Avrupa Birliği üyesi ülkelerin temsilcileri ve bir dizi AB üyesi olmayan ülkenin temsilcilerinden oluşan bir "AB+ zirvesi" toplantısı planlanmaktadır. AB üyesi olmayan davetlilerin Azerbaycan, Birleşik Krallık, Ermenistan, Gürcistan, İsrail, İsviçre, İzlanda, Lihtenştayn, Moldova, Norveç, Türkiye, Ukrayna ve Batı Balkan ülkeleri olması beklenmektedir.
6-7 Ekim 2022 tarihlerinde Çekya'nın başkenti Prag'da yapılan zirve, Eurovision tarafından canlı olarak yayınlandı.
29 Eylül'de Birleşik Krallık toplantıya katılacağını duyurdu ve bir sonraki toplantıya ev sahipliği yapmayı teklif etti.

Birleşik Krallık hükûmetinin talebi üzerine, Avrupa Siyasi Topluluğu, Avrupa Bayrağı veya Avrupa Birliği marşı gibi Avrupa Birliği ile ilişkili sembolleri kullanmaz. Ekim 2022'deki ilk zirvede, topluluğun İngilizce adının mavi büyük harflerle yazıldığı bir marka işareti kullanıldı. İkinci zirve öncesinde beyaz zemin üzerine mavi renkli "EPC" kısaltmasından oluşan yeni bir logo kabul edildi.

Avrupa Konseyi
Avrupa entegrasyonu
Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı
Pan-Avrupa kimliği
Avrupa'da siyaset

Avrupa Bayrağı, Avrupa Birliği'nin ve Avrupa Konseyi'nin bayrağı olarak kullanılan, tüm tüzel kişilik hakları Avrupa Konseyi Genel Sekreterliği'ne ait, mavi zemin üzerindeki 12 sarı yıldızla Avrupa'nın birliğini ve bütünlüğünü temsil eden bayraktır.
Zannedilenin aksine "Avrupa Birliği Bayrağı" diye bir şey olmayıp, 12 yıldızlı bayrak, Avrupa Bayrağı'dır. Aynı şekilde, bayraktaki 12 yıldızın, Avrupa Birliği kuruluşuyla, ilk üyelerinin sayısıyla, sonradan genişlemesiyle hiçbir ilgisi söz konusu değildir. Çünkü bayrağın mazisinin de Avrupa Birliği ile bir ilgisi yoktur. Zaten Avrupa Bayrağı ortaya çıkışı itibarıyla, Avrupa Birliği'nden öncedir.
Avrupa Parlamentosu 1985 yılında Avrupa Bayrağı'nı o zamanki Avrupa Ekonomik Topluluğu'nun resmi bayrağı olarak kullanma kararı almıştır. Bayrak 29 Mayıs 1986'da Brüksel'de göndere çekilmiştir.

Avrupa bütünleşmesi, Avrupa'daki ülkelerin politik, yasal, ekonomik ve kimi durumlarda sosyal ve kültürel olarak birbirleriyle bütünleşmesini anlatmak için kullanılan terimdir. Günümüz koşullarında Avrupa bütünleşmesi büyük ölçüde Avrupa Birliği ve Avrupa Konseyi tarafından gerçekleştirilmektedir.
Bütünleşmenin hızlı bir biçimde yürütülebilmesi amacıyla bazı bölgesel birlikler kurularak bunlara birtakım görev ve sorumluluklar yüklenmektedir. Baltık Denizi Devletleri Konseyi, Benelüks birliği ve Orta Avrupa Serbest Ticaret Anlaşması bunlara örnektir.
Avrupa bütünleşmesinin ekonomik alanda atılmış en büyük adımı Avrupa Serbest Ticaret Birliği, Euro bölgesi ve Avrupa ortak pazarı; politik alanda başarıya ulaşmış en önemli girişimi Avrupa Birliği ve toplumsal-kültürel düzeyde yürütülen adımları da Erasmus Programı, Schengen Antlaşması ve Avrupa Birliği vatandaşlığıdır. Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü ve Batı Avrupa Birliği aracılığıyla askerî alanda ve Avrupa Uzay Ajansı aracılığıyla da bilimsel araştırmalarda iş birliği kurularak bütünleşme sürecine katkıda bulunulmuştur.

Avrupa Günü
Avrosfer
Pro-Avrupacılık

Avrupa geleneksel olarak Dünya'daki 7 kıtadan biri olarak düşünülmektedir. Oysa Avrupa ve Asya coğrafi açıdan birbirleriyle bağlantılı kıtalardır ve bazen Avrasya adı altında anılırlar. Avrupa'nın geleneksel tanımına göre Ural Dağları Avrupa'nın doğudaki sınırını oluştururlar. Güneydoğu'daki sınırını Ural Nehri oluşturur. Sınır Hazar denizi, Kafkas Dağlarının zirveleri boyunca devam eder, Karadeniz, İstanbul Boğazı, Marmara Denizi ve Çanakkale Boğazı'yla belirlenir. Akdeniz Avrupa'nın güney sınırını, Atlas Okyanusu ise batı sınırını belirler. İzlanda Avrupa'dan çok Kuzey Amerika'ya yakın olmakla birlikte Avrupa'nın bir parçası olarak sayılmaktadır.

Avrupa'nın en önemli jeolojik özelliği, Güney Avrupa'nın yaylaları ve dağları ile batıda Büyük Britanya'dan doğuda Ural Dağları'na kadar uzanan geniş, kısmen su altındaki kuzey ovası arasındaki ikilemdir. Bu iki yarım Pireneler ve Alpler/Karpatların sıradağlarıyla ayrılır. Kuzey ovaları batıda İskandinav dağları ve Britanya Adaları'nın dağlık kısımlarıyla sınırlıdır. Kuzey ovalarının batık kısımlarındaki başlıca sığ su kütleleri Kelt Denizi, Kuzey Denizi, Baltık Denizi bloğu ve Barents Denizi'dir.
Kuzey ovası, eski jeolojik kıta Baltık'ı kapsar ve bu nedenle "asıl kıta" olarak kabul edilebilir, güney ve batıdaki çevre yaylalar ve dağlık bölgelerse başka jeolojik kıtaların parçalarıdır.
Avrupa'nın jeolojisi çok çeşitli ve karmaşıktır, İskoç Yaylaları'ndan Macaristan'ın inişli çıkışlı ova'larına kadar tüm kıtada çok çeşitli manzaralar oluşturur.

Avrupa nüfusu için rakamlar, Avrupa sınırlarının hangi tanımının kullanıldığına göre değişir. Birleşmiş Milletler'e göre, standart fiziksel coğrafi sınırlar içindeki nüfus 2005 yılında 701 milyondu. 2000 yılında Rusya ve Türkiye kıtalararası ülkelerinin tamamını kapsayan bir tanımla nüfus 857 milyondu. Nüfus artışı, dünyanın diğer kıtalarına kıyasla nispeten yavaş ve medyan yaş nispeten yüksektir.

Avrupa'daki en önemli nehirleri Tuna, Volga, Ren, Elbe, Oder ve Dinyeper'dir.

Yaklaşık uzunluklarıyla doğrudan Dünya Okyanusu'na veya Kapalı havzalara akan Avrupa'nın en uzun nehirleri ve geçtiği ülkeler şunlardır:

Volga(İdil) 3,690 km, Rusya
Tuna 2,860 km, Almanya, Avusturya, Slovakya, Macaristan, Hırvatistan, Sırbistan, Bulgaristan, Romanya, Moldova, Ukrayna
Ural 2,428 km, Rusya Kazakistan
Dinyeper 2,290 km, Rusya, Belarus, Ukrayna
Don 1,950 km, Rusya
Peçora 1,809 km, Rusya
Kama 1,805 km, Rusya
Oka 1,500 km, Rusya
Ağizel 1,430 km, Rusya
Tisza 1,358 km, Ukrayna, Romanya, Slovakya, Macaristan, Sırbistan
Dinyester 1,352 km, Ukrayna, Moldova
Ren 1,320 km, İsviçre, Lihtenştayn, Avusturya, Almanya, Fransa, Hollanda
Elbe 1,091 km, Almanya, Çekya
Vistül 1,047 km, Polonya, Belarus, Ukrayna, Slovakya
Tagus(Tejo) 1,038 km, İspanya, Portekiz
Loire 1,012 km, Fransa
Ebro 960 km, İspanya
Sava 933 km, Slovenya, Hırvatistan, Bosna Hersek, Sırbistan
Rhône 815 km, İsviçre, Fransa
Sen 776 km, Fransa
Po 652 km, İsviçre, İtalya

Yalnızca doğrudan Dünya Okyanusu'na veya Kapalı havza'lara akan nehirler dahil olmak üzere ortalama deşarja göre Avrupa'nın 15 nehri:

Volga - 8,087 m³/s (Doğu Avrupa'daki en büyük nehir)
Tuna - 6,450 m³/s (Orta Avrupa'daki en büyük nehir)
Peçora - 4,380m³/s
Kuzey Dvina Nehri - 3,330m³/s
Neva - 2,490 m³/s
Ren - 2,315 m³/s) (Batı Avrupa'nın en büyük nehri)
Rhône - 1,900 m³/s (Fransa'daki en büyük nehir)
Dinyeper - 1,700 m³/s
Po - 1,460 m³/s (İtalya'nın en büyük nehri)
Vistül - 1,080 m³/s (Polonya'daki en büyük nehir)
Don - 890 m³/s
Mezen - 890 m³/s
Loire - 889 m³/s (Fransa'nın en uzun nehri)
Elbe - 860 m³/s
Glomma - 709 m³/s (Norveç'in en uzun ve en hacimli nehri)

İzlanda, Faroe Adaları, Büyük Britanya, İrlanda Adası, diğer Britanya adaları, örneğin Azorlar, Madeira, Balear Adaları, Korsika, Sardinya, Sicilya, Malta, On İki Adalar, Girit, Ege Adaları, Åland, Gotland, Saaremaa, Kanarya Adaları, Kıbrıs, Svalbard, Hinnøya, Senja, Zealand, Fyn ve Kuzey Jutland Adası.

Avrupa'nın en büyük sıradağları ve en yüksek noktaları şunlardır:

Ural Dağları, Narodnaya Dağı (1895 m)
Kafkas Dağları, Elbruz Dağı (5642 m)
Karpat Dağları, Geristort Tepesi (2655 m)
Alpler, Mont Blanc Tepesi (4810 m)
Apenin Dağları, Corno Grande (2912 m)
Pirene Dağları, Aneto (3404 m)
Cantabria Dağları, Torre de Cerredo (2648 m)
İskandinav Dağları, Galdhøpiggen (2469 metre)
Dinar Alpleri, Maja Jezercë (2648 m)
Balkan Dağları, Botev (2376 m)

Avrupa'da coğrafi enleme ve denizlerin etkisine bağlı olarak sıcaklık ve yağışın değiştiği çok farklı iklim tipleri görülür. Avrupa ikliminin başlıca özelliği ılıman olmasıdır. Kuzeyde az bir alan hariç tamamı orta iklim kuşağında yer alır. Avrupa'da aşırı sıcaklıklar (Sahra'da olduğu gibi) ve aşırı soğuklar (Sibirya'da olduğu gibi) görülmez.
Kıtanın batısında denizel etki fazla görülürken doğuya gittikçe kısmen karasallaşır. Kuzeyde dar alanlı olarak soğuk iklim görülmesine karşılık güneyde de Akdeniz iklimi görülmektedir
Yıllık ortalama sıcaklık dereceleri, genel olarak kuzeyden güneye doğru artmaktadır. Termik genlik (fark) ise batıdan doğuya doğru artar ve dolayısıyla doğuda iklim sıcaklık yönünden kontinental bir hal alır.
Yağış miktarları yeryüzü şekillerine bağlıdır. Genel olarak dağ yamaçlarına fazla yağış düşerken, ovalara daha az yağış düşmektedir. Yıllık yağışlar batıdan doğuya doğru azalır ve bu azalma dağlık alanların yamaçlarında daha da belirginleşir. Yağışlar mevsimsel olarak, en fazla kuzey bölgelerinde ilkbahar ve yaz mevsiminde düşerken, güneyde Akdeniz kıyılarında kış mevsiminde düşer. Orta Avrupa'da ise, yağışın mevsimlere göre dağılışı düzenlidir.
Avrupa'da bulutluluk süresi, güneydoğudan kuzeybatıya doğru, kar yağışları güneyden kuzeye doğru, karın yerde kalma süresi ise ovalardan dağlara doğru artar. Yıllık güneşlenme süresi ise kuzeyden güneye doğru artış göstermektedir.
Kıtanın kuzeyinde kutup altı (Subarktik) veya Tundra iklimi hâkimdir. Burada yazlar çok kısa sürer. Bu dönemde gündüz süresi uzundur. Orta Avrupa'nın kuzeyinde gündüz süresi 20 saate yaklaşır. 66°33'tan geçen Kuzey Kutup Dairesi'nin kuzey kesimine tekabül eden İskandinavya yarımadası ve Rusya Federasyonunun kuzey kesimlerinde devamlı gün düzlere geçilir.
Avrupa'nın batı sahillerinde Okyanusal İklim etkilidir. Buralarda kışlar ılık ve yazlar serin geçer. Kışların ılık geçmesi Gulf Stream sıcak su akıntısının etkisi ile olur. Atlas Okyanusunun orta kısmın da batı rüzgarları ile gelen bu akıntılar, kışın hava sıcaklığının düşmesini engeller. Bu nedenle sıcaklık Baltık ve İskandinavya ülkelerinde doğudaki sahalara göre birkaç derece yüksektir. Örneğin aynı paralelde Moskova'da Ocak ayı ortalama sıcaklığı -10 °C iken İskandinavya'nın Kuzey Buz Denizi kıyılarında 0 °C'dir. Başka bir ifade ile Gulf Stream sıcak su akıntısı, Batı Avrupa kıyılarında sıcaklığı karaların iç kısımlarına göre 10 °C daha yüksektir.
Karasal iklim, kıtanın denize uzak olan iç, doğu ve kuzey kesimlerinde görülür. Burada kış dönemi soğuk ve karlı, yazlar sıcak geçer. Yağış çoğunlukla ilkbahar ve yaz döneminde düşer.
Avrupa'nın Akdeniz'e komşu olan sahalarında yazları sıcak ve kurak, kışları ılık ve yağışlı geçen Akdeniz iklimi etkilidir. Bu sahalara düşen yıllık toplam yağış miktarı çok farklıdır. Dağların yüksek ve cephelerin geliş yönüne bakan kesimlerine bol miktarda yağış düşerken dağlar arasındaki oluklar ve İspanya'nın güney kesimi daha az (400–500 mm) yağış almaktadır.
Kıtanın dağlık kesimlerinde ise kışlan çok soğuk ve karlı, yazları serin ve kısa süren soğuk iklim görülür. Kar yağışı fazla alan İsviçre'nin Alp dağlarında kayak sporları yapılır.

Lüksemburg
Andorra
Vatikan
San Marino
Kuzey Makedonya
Sırbistan
İsviçre
Lihtenştayn
Avusturya
Macaristan
Çekya
Slovakya
Belarus
Moldova
Ermenistan
Kazakistan

İzlanda
Birleşik Krallık
İrlanda
Malta
Kıbrıs

Azerbaycan
Gürcistan
Kazakistan
Rusya
Türkiye

İspanya (Ceuta ve Melilla)

Lüksemburg
Monako
San Marino
Vatikan

Lihtenştayn (başkent: Vaduz; en büyük kent: Schaan)
Malta (başkent: Valletta; en büyük kent: Birkirkara)
San Marino (başkent: San Marino; en büyük kent: Serravalle)
İskoçya (başkent: Edinburgh; en büyük kent: Glasgow)
İsviçre (başkent: Bern; en büyük kent: Zürih)
Kazakistan (başkent: Astana; en büyük kent: Almatı)
Türkiye (başkent: Ankara; en büyük kent: İstanbul)

14: Rusya (Norveç, Finlandiya, Estonya, Letonya, Litvanya, Polonya, Belarus, Ukrayna, Gürcistan, Azerbaycan, Kazakistan, Çin, Moğolistan ve Kuzey Kore)
9: Almanya
8: Avusturya, Fransa, Sırbistan, Türkiye
7: Macaristan, Polonya, Ukrayna
6: İtalya
5: Bulgaristan, Hırvatistan, Romanya, İsviçre, Belarus, İspanya, Kazakistan, Slovakya, Kuzey Makedonya
4: Belçika, Yunanistan, Arnavutluk, Karadağ, Slovenya, Çekya, Letonya, Litvanya, Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan
3: Finlandiya, Norveç, Lüksemburg, Bosna-Hersek
2: İsveç, Hollanda, Andorra, Lihtenştayn, Estonya, Moldova
1: Danimarka, İrlanda, Birleşik Krallık, Monako, Portekiz, Vatikan, San Marino
0: İzlanda, Malta, Kıbrıs

Avrupa demografisi ile ilgili net bir tanım yapmak, Avrupa'nın sınırlarının nasıl tanımlandığına konusunda bir uzlaşma olmadığı için oldukça zordur. 2005 yılında Birleşmiş Milletler’in fiziksel coğrafi sınırlara göre yaptığı araştırmaya göre Avrupa’nın nüfusu 825 milyon’dur. Rusya ve Türkiye gibi her iki kıtada yer alan ülkeler de buna dahil edildiğinde 2009 yılında yapılan hesaplamalar ile bu rakam 831.4 milyon’a çıkmıştır. Avrupa'da nüfus artış hızı, diğer kıtalar ile karşılatırıldığında oldukça düşüktür; ayrıca ortalama yaş oranı da tüm kıtalar arasında en yüksek olanıdır.
Rönesans’tan beri Avrupa kültür, ekonomi ve sosyal hareketler konusunda dünyanın geri kalanını da etkilemiş önemli bir bölge olduğu için, Avrupa’nın demografisindeki değişiklikler hem tarihsel bağlamda hem de uluslararası ilişkiler ve nüfus konuları bağlamında oldukça önemlidir.
Avrupa’da geçmişte ve günümüzde yaşanan demografik değişikliklerin dinsel, ırksal, ekonomik ve göçler bağlamında sonuçları olmuştur. Mesela Polonya’da kürtaja kısıtlama getirilmiş, İrlanda ve Malta’da istisnalar dışında yasaklanmıştır. Geçmişte doğum kontrol yöntemlerine de bazı ülkelerde kısıtlamalar getirilmişse de bugün bu durum geçerli değildir. Günümüzde Belçika, Hollanda, Lüksemburg ve İsviçre gibi ülkelerde ötanazi serbesttir. Belirtilen bu hususların Avrupa’nın demografisinde nasıl değişikliklere yol açacağı henüz belli değildir.

Diğer anakaralara göre, Avrupa'nın demografisinin dönüşüm hafiftir. 1950'lerden beri, Avrupa'nın nüfusunun önemi azalır.

Her ne kadar Avrupa’nın tanımlanması konusunda kesin bir uzlaşma yok ise de aşağıdaki liste bu bağlamda en kapsamlı olanıdır.

Çoğu Avrupa dili Hint-Avrupa dil ailesine üyedir. 2018'le birlikte 744 milyonluk toplam Avrupa nüfusunun %94'ü bir Hint-Avrupa dilini ana dili olarak konuşmaktadır. Her biri 200 milyon konuşanla Latin, Cermen ve Slav dilleri Avrupalıların %90'ını oluşturarak en büyük grubu oluşturmaktadır. Daha küçük Hint-Avrupa dillerine Helenik (Yunanca, 13 milyon), Baltık (7 milyon), Arnavutça (5 milyon), Hint-Aryan (Romanca, 1,5 milyon) ve Kelt (Galce de dahil, 1 milyon) dilleri örnek verilebilir.
Hint-Avrupa olmayan dilleri konuşan yaklaşık 45 milyon Avrupalıdan çoğu Ural veya Türk aileleri içindeki dilleri konuşmaktadır. Mâmâfih, daha küçük gruplar (Bask ve Kafkasya'nın çeşitli dilleri gibi) Avrupa nüfusunun %1'inden daha azını oluşturmaktadır. Göçler içinde en fazla Arapçanın konuşulduğu, yaklaşık toplam nüfusun %4'üne tekabül eden hatırı sayılır Afrika ve Asya dillerini konuşan topluluklar getirmiştir.
Beş dil Avrupa'da 50 milyondan fazla kişi tarafından ana dil olarak konuşulur: Fransızca, İtalyanca, Almanca, İngilizce ve Rusçadır. Rusça bunlardan en fazla ana dil olarak konuşulmasına rağmen (Avrupa'da 100 milyondan fazla), 200 milyona yakın yabancı dil olarak konuşan insanlar da eklenince İngilizce en büyük konuşana sahiptir.

Hint-Avrupa dil ailesi, Proto-Hint-Avrupa dili'nden gelmekte olup binlerce yıldır konuşulduğuna inanılmaktadır. Hint-Avrupa dillerinden türeyen dillerin ilk konuşmacıları, yaklaşık 4.000 yıl önce yeni başlayan Bronz Çağı ile Avrupa'ya genişlemiştir.

Kabaca 215 milyon Avrupalı (özellikle de Batı ve Güney Avrupa'da) ana dili olarak Romen dillerini konuşmaktadır. En büyük gruplara Fransızca (y. 72 milyon), İtalyanca (y. 65 milyon), İspanyolca (Kastilya) (y. 40 milyon), Rumence (y. 24 milyon), Portekizce (y. 10 milyon), Katalanca (y. 9 milyon), Sicilyaca (y. 5 milyon, ayrıca İtalyanca altında sınıflandırılır), Venedik dili (y. 4 milyon), Galiçyaca (y. 2 milyon), Sardunyaca (y. 1 milyon), Oksitanca (y. 500.000) örnek verilebilir.
Romen dilleri Geç Antik Çağ'da Roma İmparatorluğu'nun belli bölgelerinde konuşulan Halk Latincesi'nden türemiştir. Latince, ayrıca Hint-Avrupa'nın İtalik grubunun bir parçasıydı. Romen dilleri filogenetik olarak İtalyan-Batı, Doğu Romen (Rumence dahil) ve Sardunyaca'ya bölünmüştür. Avrupa'nın Romen dillerini konuşan bölgesine zaman zaman Latin Avrupa denir.

Cermen dilleri Batı, Kuzey ve Orta Avrupa'daki baskın dil ailesini oluşturur. Yaklaşık 210 milyon Avrupalı Cermen dillerini ana dili olarak konuşmaktadır; en büyük gruplara Almanca (y. 95 milyon), İngilizce (y. 70 milyon), Hollandaca (y. 24 milyon), İsveççe (y. 10 milyon), Danca (y. 6 milyon) ve Norveççe (y. 5 milyon) dilleri örnek verilebilir.
Cermen diller için güncel olarak iki tane alt grup bulunmaktadır: Batı Cermen dilleri ve Kuzey Cermen dilleri. Üçüncü bir grup olan Doğu Cermen dillerinin günümüzde soyu tükenmiştir. Bilinen kalan Doğu Cermence yazılar Gotça yazılmıştır. Batı Cermen dilleri; Anglo-Friz (İngilizce de dahil), Aşağı Almanca, Aşağı Frankoniyence (Felemenkçe de dahil) ve Yüksek Almanca (standart Almanca da dahil) dillerine bölünebilir.

Almanca; Almanya, Avusturya, Lihtenştayn, İsviçre'nin büyük bölümü (Almanya ve Avusturya sınırdaki kuzeydoğu bölgeleri dahil), Kuzey İtalya (Güney Tirol), Lüksemburg ve Belçika'nın doğu kantonlarında konuşulmaktadır.
Alman lehçelerinin birkaç grubu vardır:

Yüksek Almanca bazı diyalekt ailelerini içermektedir:
Standart Almanca
Lüksemburgca'nın da dahil olduğu orta Almanya'da konuşulan Merkez Almanca
Merkez ve Yukarı Yüksek Almanca arasında geçiş lehçeleri ailesi olan Yüksek Frankoniyence
Avusturya-Bavyera ve İsviçre Almancası dahil olmak üzere Yukarı Almanca
Almanya'da geliştirilen ve İbranice ve Yüksek Almancanın birçok özelliğini taşıyan Yahudi dili, Yidiş
Aşağı Almanca (Aşağı Sakson dahil) Kuzey Almanya'nın çeşitli bölgelerinde ve Hollanda'nın kuzey ve doğu bölgelerinde konuşulur. Almanya'nın resmi dillerinden biridir. Aşağı Sakson (Batı Aşağı Almanca) ve Doğu Aşağı Almanca olarak ayrılabilir.
Felemenkçe; Hollanda, Belçika'nın kuzey yarısında, aynı zamanda Fransa'nın Nord-Pas-de-Calais bölgesinde ve Almanya'da Düsseldorf'un etrafında konuşulur. Belçika ve Fransa kaynaklarında, Felemenkçe bazen Flamanca olarak adlandırılır. Felemenkçe lehçeleri çeşitlidir ve ulusal sınırlarca değişkenlik gösterir.

Anglo-Frizce dil ailesi artık çoğunlukla, Anglo-Saksonlar tarafından konuşulan Eski İngilizce dilinden gelen İngilizce (Anglic) ile temsil edilmektedir:

Birleşik Krallık'ın ana dili ve İngilizce konuşan Avrupa'da da kullanılan İngilizce
Ulster ve İskoçya'da konuşulan İskoçça
Frizce, Almanya ve Hollanda'da Kuzey Denizi'nin güney kıyısında yaşayan 500.000 Friz tarafından konuşulmaktadır. Frizce altında Batı Frizce, Saterland Frizcesi ve Kuzey Frizce de bulunmaktadır.

Kuzey Cermen dilleri, İskandinavya ülkelerinde konuşulmakta olup, Danca (Danimarka), Norveççe (Norveç), İsveççe (İsveç ve Finlandiya'nın bir kısmı), Elfdalian dili (orta İsveç'in küçük bir bölümünde), Faroece (Faroe Adaları) ve İzlandaca (İzlanda) dillerini kapsamaktadır. Bu sebeple bazen İskandinav dilleri olarak da adlandırılırlar.
İngiltere tarihinin erken dönemlerinde İskandinavya'dan olan göçler göz önüne alındığında İngilizce, İskandinav dilleri ile uzun bir etkileşim geçmişine sahiptir ve İskandinav dilleriyle çeşitli özellikleri paylaşmaktadır.

Slav dilleri, Güney, Merkez ve Doğu Avrupa'nın büyük bir bölümünde konuşulur. Yaklaşık 250 milyon Avrupalı Slav dillerini ana dili olarak konuşmaktadır. En büyük gruplara Rusça (y. 110 milyon Avrupa Rusyası'nda ve yapışığındaki Doğu Avrupa'da, Rusça, Avrupa'daki en büyük dil topluluğunu oluşturmaktadır), Lehçe (y. 55 milyon), Ukraynaca (y. 40 milyon) Sırp-Hırvatça (y. 21 milyon), Çekçe (y. 11 milyon), Bulgarca (y. 9 milyon), Slovakça (y. 5 milyon) Beyaz Rusça ve Slovence (her biri y. 3 milyon) ve Makedonca (y. 2 milyon) örnek verilebilir.
Filogenetik olarak, Slav dilleri üç alt gruba ayrılır:

Lehçe, Çekçe, Slovakça, Aşağı Sorbça, Yukarı Sorbça ve Kaşupça'yı içeren Batı Slav dilleri.
Rusça, Ukraynaca, Belarusça ve Rusince'yi içeren Doğu Slav dilleri.
Güney Slav dilleri, Güneydoğu Slav dilleri ve Güneybatı Slav dilleri gruplarına ayrılmıştır: Güneybatı Slav dilleri arasında her biri çok sayıda farklı lehçeye sahip Sırp-Hırvatça ve Slovence bulunmaktadır. Sırp-Hırvatça, hepsi Doğu Hersek lehçesine dayanan dört farklı ulusal standart olan Boşnakça, Hırvatça, Karadağca ve Sırpça şeklinde tanıtılır.

Yunanca (y. 13 milyon) Yunanistan ve Kıbrıs'ın resmi dilidir ve Arnavutluk, Bulgaristan, İtalya, Kuzey Makedonya, Romanya, Gürcistan, Ukrayna, Lübnan, Mısır, İsrail, Ürdün, Türkiye ve dünya çapındaki Yunan topluluklarında Yunanca konuşan yerleşim bölgeleri vardır. Attika Grekçesi'nden türeyen (önce Koini ve sonra Orta Çağ Yunancası aracılığıyla) modern Yunan lehçeleri; Kapadokya Yunancası, Pontus Rumcası, Girit Yunancası, Kıbrıs Rumcası, Katarevusa ve Yevanik'tir.
Kalabriya Yunancası, tartışmalı şekilde Yunancanın bir Dor lehçesidir. Sadece Güney İtalya'da, Güney Calabria bölgesinde (Grekanik olarak) ve Salento bölgesinde (Griko olarak) konuşulur. 1930 ve 1950'lerde Alman dilbilimci Gerhard Rohlfs tarafından incelenmiştir.
Tsakonca, Mora Yarımadası'nın Leonidio köyü çevresindeki Aşağı Arkadya bölgesinde konuşulan Yunancanın Dor lehçesidir.

Baltık Dilleri, Litvanya'da (Litvanca (y. 3 milyon), Samogitçe) and Letonya'da (Letonca (y. 2 milyon), Latgalyaca). Samogitçe ve Latgalyaca genellikle sırasıyla Litvanca ve Letonca'nın lehçeleri olarak kabul edilir.
Arnavutça (y. 5 milyon) Tosk Arnavutçası ve Geg Arnavutçası olmak üzere iki büyük lehçeye sahiptir.Arnavutluk ve Kosova'nın yanında aynı zamanda Kuzey Makedonya, Sırbistan, Yunanistan, İtalya ve Karadağ'da da konuşulmaktadır. Arnavut diasporasında da büyük çapta konuşulmaktadır.
Şu anda altı tane yaşayan Kelt dili bulunmaktadır. Bu diller kuzeybatı Avrupa'da "Kelt halkları" tarafınca konuşulur. Altı dilin tamamı Ada Kelt dilleri ailesine ait olup, sırasıyla;
Briton ailesi: Galce (Galler, y. 700.000), Kernevekçe (Cornwall, y. 500) ve Bretonca (Breton, y. 200.000)
Gal ailesi: İrlandaca (İrlanda, y. 140.000), İskoçça (Kelt) (İskoçya, y. 50.000) ve Manca (Man Adası, 1.800)
Kıta Kelt dilleri, önceleri İber yarımadası ve Galya'dan Anadolu'ya Avrupa'da konuşulmuş olsa da milattan sonra ilk asırda soyu tükenmiştir.
Hint-Aryan dillerinin bir tane büyük temsilcisi vardır: Romanca (y. 1.5 milyon konuşan). Dil, Geç Orta Çağ Dönemi'nde Avrupa'ya tanıtılmıştır.
İran dilleri, Avrupa'da yerel olarak Kuzey Kafkasya'da temsil edilmektedir. Özellikle Osetçe (y. 600.000) örnek verilebilir.

Ural dilleri kuzey Avrasya'ya özgüdür. Fin-Ugor dilleri, Samoyed dilleri haricindeki diğer Ural dillerini içine alır. Baltık-Fin dilleri, Finceyi (y.5 million) ve Estoncayı (y. 1 million) kapsamaktadır. Sami dilleri ise (y. 30.000) Fin dilleriyle yakınlık göstermektedir.
Ugor dilleri, Avrupa'da tarihsel olarak 9. yüzyılda Macarların Karpat Havzası'nın fethi ile tanıtılan Macarca (y. 13 milyon) ile temsil edilmektedir.
Samoyedik Nenetsçe dili, Avrupa'nın uzak kuzeydoğu köşesinde bulunan Nenets Özerk Okrugu'nda konuşulur.

Avrupa'daki Oğuz dillerine Türkiye'de ve göçmen topluluklarda konuşulan Türkçe, Azerbaycan ve Güney Rusya'nın bir kısmında konuşulan Azerbaycanca ve Gagavuzya'da konuşulan Gagavuzca dahildir.
Avrupa'daki Kıpçak dillerine Kırım'da konuşulan Kırım Tatarcası, Tataristan'da konuşulan Tatarca, Başkurdistan'da konuşulan Başkurtça ve Kazakistan'da konuşulan Kazakça dahildir.
Ogur dilleri, tarihsel olarak Doğu Avrupa'ya özgü olsa da; günümüzde Çuvaşistan'da konuşulan Çuvaşça istisna olmak üzere birçoğunun soyu tükenmiştir.

Bask dili (ya da Euskara, y. 750.000), çoğunlukla kuzeydoğu İspanya ve kısmen güneybatı Fransa'da batı Pirene dağlarında yer alan Bask bölgesinde, Basklar tarafından konuşulan izole dildir. 750.000 kişi tarafından akıcı konuşulmasının yanında 1.5 milyon kişi tarafından anlaşılabilir. Eski Akuitanca diliyle direkt bağlantılı 

Avrupa kültürü, Avrupa anakarası üzerinde bulunan ulusların öz kültürlerinin birbirleriyle olan ortak noktaları ya da birbirine geçerek oluşturduğu ortak birikim olarak tanımlanabilir. Avrupa kültürü başlıbaşına Batı Kültürünün kendisi ya da kaynağı olarak nitelendirilebilir. Ortak bir Avrupa kültüründen söz edilebilmesini sağlayabilecek en önemli ölçüt, Avrupa'nın neredeyse tamamına yayılmış olan Hristiyanlık inancıdır. Geçmişte bu oluşum kendi içinde bölünerek ayrışmışsa da tarih boyunca Avrupa'yı birleştiren ve bütünleştiren en önemli öge olmuştur. Avrupa'da tarihin tüm çağları boyunca belirli ve çeşitli boyutlarda kültürel hareketler de yaşanmıştır. Haçlı birlikleri, rönesans ve reform hareketleri, sanayi devrimi bunlardan birkaçıdır.
Felsefe akımları, müzik türleri ve yakın müzik zevki, danslar ve folklorde yakınlık, Aynı dil ailesine mensup çeşitli lehçeler Avrupa içindeki uluslararasında birbirine yakınlık duygusu oluşturur. Avrupa genelinde ve özellikle Avrupa Birliği bünyesinde Avrupa'nın ortak kültürünü vurgulayan, kültürlerarası bütünleşme amaçlayan pek çok program uygulanır. Avrupa Birliği içinde kültürel etkinliklerin yaygınlaştırılması için atılan adımlar arasında en önemlileri yedi yıl sürmesi öngörülen Kültür 2000 programı, Avrupa Kültür Ayı etkinliği, Media Plus programı, Avrupa Birliği Gençlik Orkestrası gibi orkestralar ve Avrupa Kültür Başkenti düzenlemesidir.
Avrupa Birliği, kültürel politikalar için ayırdığı bütçe aracılığıyla birlik üyesi ülkelerde ortaya konan kültür olaylarına ödenekler verir. Kültürler ile ilgili politikalar genellikle her bir üye ülke tarafından bağımsız olarak belirlenir. Üye devletler arasında kültürel dayanışma ve iş birliği Maastricht Antlaşması'nda bir topluluk olarak tanımlanmasından beri Avrupa Birliği'nin ilgilendiği temel konulardan biri olmuştur.

Avrupa Birliği'nin simgeleri
Avrupa Birliği marşı
UEFA Şampiyonlar Ligi Marşı

Popüler müzik:

Dua Lipa, Little Mix, Coldplay, One Direction, Ellie Goulding, Skepta, Charli XCX, Stormzy, Tinie Tempah, Dizzee Rascal, Calvin Harris, Jax Jones (Birleşik Krallık)
Felix Jaehn, Nena, Kay One, Alex C, Alle Farben, Loredana, Xavier Naidoo, Toni Erdmann, Cascada, Eko Fresh, RAF Camora, Dagi Bee, Bausa, Capital Bra, Robin Schulz, Bushido, Namika, Scooter, Groove Coverage, MoTrip, Azet, Veysel, Dardan, Bibi H, Rammstein, Zedd, 187 Strassenbande, Bonez MC, Gzuz (Almanya)
Cleo, Doda, RTCN Chrzelice, Sitek, Ewelina Lisowska, Sokół, Bedoes, Tede, Donguralesko, Margaret, Donatan, Gromee, Tulia, Sławomir, C-BooL (Polonya)
Timati, Feduk, T.A.T.u., Gamora, Rasa, Hammali & Navai, Aleksey Vorobyev, Leningrad, Anna Semenovich, Dima Bilan, Mc Doni, Grebz, Oxxxymiron, Serebro, Rompasso, Filatov & Karas, Vremya i Steklo, Gorky Park, Pharaoh, Allj, Algie & Kravtsov (Rusya)
Álvaro Soler, Enrique Iglesias (İspanya)
Black M, Willy William, Stromae, Maître Gims, Indila, Kendji Girac, Daft Punk, Imany, David Guetta, Soprano, Martin Solveig (Fransa)
Andrea Bocelli, Gigi D'Agostino, Alex Gaudino, Francesco Gabbani, J Ax, Gue Pequeno, Tiziano Ferro, Benny Benassi, Fabio Rovazzi, Marracash, Ghali, Fedez, Sfera Ebbasta, Tacabro (İtalya)
Inna, Alexandra Stan, Elena, Dan Balan, G Girls, Lora, Akcent, Sandu Ciorba, Morandi (Romanya)
Preslava, Krisko, Malkata, Tsvetelina Yaneva, Galena, Deni, Suzanitta (Bulgaristan)
Seiler and speer, Christina Stürmer, Parov Stelar, Skero, Falco (Avusturya)
Ektor, Krystof, Rest, Slza, Atmo music, Helena Vondrackova (Çek Cumhuriyeti)
Kontrafakt, Celeste Buckingham, Rytmus, Majk Spirit (Slovakya)
Lofti Begi, Dj Szatmari, Follow the Flow, Essemm, Pixa x Hero, Mr.Busta, Farkasok (Macaristan)
Severina, Ceca, Ivana Selakov, Mile Kitic, Tanja Savic, Anastasija (Sırbistan)
Tima Belorusskih, Max Korzh, Iowa, Dmitry Koldun, Lsp (Bielorrusia)
Ruslana, Jamala, Pianoboy, Alekseev, Monatik, VovaZIL'Vova, TNMK, Seryoga, Max Barskih, Nastya Kamenskikh, Alina Grosu, Yarmak (Ukrayna)
ABBA, Zara Larsson, Swedish House Mafia, Danny Saucedo, Basshunter, Loreen, Galantis, Thrife, DJ Black Moose, Lykke Li (İsveç)
Kygo, Alan Walker, Sigrid, Marcus & Martinus, Madcon, Jesper Jenset (Norveç)
The Rasmus, Alma, Nightwish, Lordi (Finlandiya)
Tiësto, Afrojack, Hardwell, Martin Garrix, Armin van Buuren, Laidback Luke, Nicky Romero, Sbmg, Boef, Oliver Heldens, Natalie La Rose (Hollanda)

Arnavut kültürü
Alman kültürü
Andorra kültürü
Avusturya kültürü
Azerbaycan kültürü
Belarus kültürü
Belçika kültürü
Bosna Hersek kültürü
Bulgaristan kültürü
İngiltere kültürü
Çek kültürü
Danimarka kültürü
Estonya kültürü
Ermenistan kültürü
Fin kültürü
Fransız kültürü
Gürcü kültürü
İzlanda kültürü
İrlanda kültürü
İspanyol kültürü
İsveç kültürü
İsviçre kültürü
İtalyan kültürü
Kazakistan kültürü
Letonya kültürü
Lihtenştayn kültürü
Litvanya kültürü
Lüksemburg kültürü
Macar kültürü
Kuzey Makedonya kültürü
Malta kültürü
Moldova kültürü
Monako kültürü
Karadağ kültürü
Hollanda kültürü
Norveç kültürü
Polonya kültürü
Portekiz kültürü
Romen kültürü
Rus kültürü
San Marino kültürü
Sırp kültürü
Slovak kültürü
Sloven kültürü
Türk kültürü
Ukrayna kültürü
Hırvat kültürü
Yunan kültürü
Birleşik Krallık kültürü
Galler kültürü
İskoçya kültürü
Kuzey İrlanda kültürü
İngiliz kültürü

Avrupa tarihi, Avrupa'nın tarih öncesinden başlayarak günümüze kadar olan tarihini içerir. Arkeolojik kazılar Avrupa kıtasında MÖ 35.000 yılına kadar uzanan bir insan varlığının olduğunu doğrulamaktadır. Avrupa'da kayda geçmiş ilk yazılı belge olarak ise MÖ 700 yıllarında Antik Yunanistan'da Homeros'un yazdığı İlyada destanı gösterilebilir. Antik Yunanistan'ın yanı sıra, MÖ 8. yüzyılda kurulmuş olan Roma Krallığı, Avrupa'da kayda geçmiş ilk gelişmiş uygarlıklar arasındadır. Antik Yunanistan ve Antik Roma uygarlıkları MS 4. yüzyılda çökmüşler, aynı yüzyılda Hristiyanlık dini Avrupa kültürünü etkisi altına almaya başlamıştır.
Orta Çağ'ın başlarında Avrupa derin bir duraklama dönemine girmiş, Orta Doğu ve Asya'daki birçok gelişmiş uygarlığın gerisinde kalmıştır. Ancak Yeni Çağ'da başlayan Rönesans ve Reform hareketlerinden sonra, Avrupa tekrar askeri, ekonomik, demokratik ve teknolojik bakımlardan dünyanın diğer bölgelerini yakalayabilmiş, daha sonra da önlerine geçmiştir. Bu üstünlüklerini kullanan Avrupa ülkeleri diğer kıtalarda koloniler kurmuş, bu kıtaların ekonomik kaynaklarını sömürerek kendi halklarına diğer kıtaların halklarından daha yüksek bir refah düzeyi sağlamışlardır.
20. yüzyıla kadar ekonomik ve askeri açılardan dünyaya egemen olan Avrupa ülkeleri, dünyanın ekonomik ve askeri liderliğini ABD'ye kaptırdılar. Ayrıca Asya kıtasındaki refah düzeyi birden yükselmeye başladı. Önce Japonya ve Kore, sonra da Çin ve Hindistan gibi Asya ülkeleri hızla büyüyerek Avrupa'ya rakip haline geldiler. Bu arada Avrupa ülkeleri güç birliğine giderek Avrupa Birliği'ni oluşturdular. Günümüzde 27 Avrupa ülkesini içinde barındıran Avrupa Birliği, topluca dikkate alındığında toplam ithalat, ihracat ve GSMH gibi açılardan dünyadaki en güçlü ekonomik birliktir.

İnsana benzer canlılar arasında Homo erectus ve Neandertal adı verilen varlıkların Avrupa'daki geçmişi milyonlarca yıl öncesine dayanmaktadır. Bu iki canlı türü zamanla ortadan kaybolmuş, bilimsel adı homo sapiens olan modern insanlar Avrupa'da yaklaşık MÖ 35.000 civarında ortaya çıkmıştır.
Avrupa'da tarihöncesi dönemde yaşayan kayda değer kültürler arasında Buzul Çağı'nın son dönemlerinde MÖ 20.000- 10.000 yılları arasında yaşamış Gravettien, Solutre ve Magdalen kültürlerini sayabiliriz. MÖ 12.500 civarında Buzul Çağı'nın sona ermesi üzerine Avrupa'da doğa ve iklim koşullarında olumlu bir değişiklik gözlendi. Ortalama sıcaklık hızla büyük bir artış gösterdi, deniz seviyesi giderek yükseldi. Avrupa'daki yerleşik toplumlar ilk olarak MÖ 7. milenyumda Balkanlar'da ortaya çıktı. Cilalı Taş Devri, 6. milenyumda Orta Avrupa'ya, 5. ve 4. milenyumlarda da Kuzey Avrupa'ya ulaştı. Başlangıcı MÖ 3000 yılına dayanan İngiltere'deki Stonehenge anıtları bu dönemden kalma en iyi korunmuş yapıların arasında sayılırlar.
Avrupa MÖ 3500-1700 arasında Bakır Çağına girdi. Günümüzde Avrupa'nın en büyük linguistik grubu oluşturan Hint-Avrupa halklarının bu dönemde Orta Asya'dan Avrupa'ya göç ettikleri düşünülmektedir. Anadolu'da MÖ 1300 yılı civarında başlayan Demir Çağı, Avrupa'ya oldukça gecikmeli olarak MÖ 1000 yılı civarında ulaştı. İtalya Yarımadası'daki Etrüsk uygarlığı bu dönemin Avrupa'daki en önemli örneklerinden birisidir.

Antik Yunanistan'ı kuran Yunanların MÖ 3000 yıllarında kitleler halinde Balkan Yarımadası'nın güneyine yerleştikleri düşünülmektedir. Antik Yunan uygarlığının filizlenmeye başladığı MÖ 23. ve 17. yüzyıllar, Proto-Grek dönemi olarak adlandırılır. MÖ 1600'den 1100'e kadar olan dönem ise, Homeros'un efsanelerinde masallaştırdığı Truva'ya karşı savaşan Kral Agememnon'un başında olduğu Miken Yunan Çağı'dır. MÖ 1100'den MÖ 8. yüzyıla kadar olan dönem, hiçbir yazılı eserin günümüze ulaşamadığı ve sadece yetersiz arkeolojik kalıntıların bulunduğu Yunan Karanlık Çağı olarak adlandırılır. Herodot'un Tarihler, Pausanias'ın Yunanistan'ın Tanımı, Diodorus'un Biblioteca ve Jerome'nin Kranikon adlı eserleri bu dönemle ilgili bazı kısa bilgiler ve dönemin kralları hakkında bilgi verir. Büyük İskender'in hükümdarlığının başlaması ile Antik Yunan Çağı sona ermiş, Helenistik çağ başlamıştır. Bu dönemde kurulan Yunan şehir devletleri, demokrasinin ilk temellerinin atıldığı yerlerdir. Eshilos, Aristofanes, Evripides, Sofokles, Aristo, Eflatun, Sokrates, Herodot ve Ksenofon gibi büyük filozofların yetiştiği Atina, Sparta, Tebai ve Nakşa şehirleri gerek birbirleriyle gerek o dönemin en önemli güçlerinden biri olan Persler ile üstünlük mücadelelerine girmişlerdir. MÖ 323'te ölen Büyük İskender Balkan yarımadasından Afganistan ve Pakistan'a kadar uzanan topraklarda büyük bir imparatorluk kurmuştur.

Antik Roma, MÖ 9. yüzyılda İtalya Yarımadası'nda kurulan Roma şehir devletinden doğarak tüm Akdeniz'i çevreleyen bir imparatorluk haline gelen medeniyetin adıdır. Roma'nın MÖ 27 Nisan 753 tarihinde Truva prensi Aeneas'ın torunları olan Romulus ve Remus adlı ikiz kardeşler tarafından kurulduğuna inanılır. Zamanla yarımadada yaşayan Etrüskler güçlerini yitirdiler. MÖ 509'da Roma uygarlığı monarşiden oligarşi ve cumhuriyetin bileşimi bir demokrasiye dönüştü. Bu dönemde Roma Cumhuriyeti bir halk meclisi tarafından seçilen Romalı konsüller ve Roma Senatosu tarafından yönetiliyordu.

MÖ 52'de Galya'yı Roma Cumhuriyeti topraklarına katan Jül Sezar diktatör ilan edildi. Caesar Augustus döneminde ise devlet Roma İmparatorluğu'na dönüştü. "Beş İyi İmparator" döneminde (96-180) imparatorluk toprak genişliği, ekonomi ve kültür bakımından doruk noktasına ulaştı. Pax Romana sırasında iç ve dış tehditlerden uzak Roma zenginleşti. Trajan döneminde Daçya'nın fethi ile imparatorluk en geniş sınırlarına ulaştı. Roma toprakları 6,5 milyon km²'lik bir alanı kapsıyordu. İmparatorluğun yönettiği topraklarda Romalıların dili olan Latince, Avrupa'da Lingua franca (ortak dil) haline geldi. Latince günümüze kadar yaşayan bir dil olarak ulaşmıştır.
330'da İmparator Konstantin Byzantium kentini Yeni Roma adıyla başkent yaptı. 395'te I. Theodosius'un ölümünden sonra imparatorluk doğu ve batı olarak ikiye ayrıldı.

Roma İmparatorluğu doğu ve batı olarak ikiye bölününce gücünü önemli ölçüde yitirdi. Hispania, Galya ve İtalya'yı içine alan Batı Roma İmparatorluğu, imparatorluk sınırları dışında yaşayan Gotlar, Vandallar, Lombardlar, Franklar, Jütler ve Saksonlar gibi çoğu Germen kökenli barbar kavimlerin saldırılarına uğradı. Hun saldırıları karşısında Tuna Irmağı'nın güneyine itilen Vizigotlar 410'da Alarik'in önderliğinde Roma kentini ele geçirdiler. Batı Roma İmparatorluğu nihayet 476'da sona erdi. Roma'nın yıkılışı Orta Çağ'ın başlangıç tarihi kabul edilir.
Gotların batı kolu olan Vizigotlar, İtalya'dan sonra İspanya'ya yerleşerek burada güçlü bir krallık kurdular. Başka bir Germen halkı olan Vandallar da komutanları Genserik'in önderliğinde, 455'te Roma'yı ele geçirip yağmaladılar. Barbar halklarından sayılan Franklar da batıya doğru ilerleyerek Galya'nın içlerine kadar girdiler. Jütler ve Saksonlar ise, o dönemde Roma'nın eyaleti olan Britannia'ye akınlar düzenlediler.
Gotların doğu kolu olan Ostrogotlar da Roma topraklarını istila ettiler ve İtalya'da bir krallık kurdular. Ancak bu krallığın ömrü uzun olmadı ve 60 yıl sonra ortadan kalktı. Barbar akınları sırasında İtalya'da kalıcı bir yönetim oluşturulamadı. Bizans İmparatoru I. Justinianus, bu siyasal boşluktan yararlanarak İtalya'yı da bir süre imparatorluğunun topraklarına kattı. Ancak I. Justinianus'un 565'teki ölümünden sonra, İtalya Lombardlar tarafından istila edildi.

Germen kökenli barbar kavimlerden biri olan Franklar 6. yüzyılda Hristiyanlığı kabul ettiler. Karolenj hanedanına üye olan Frank kralları günümüzdeki Almanya, Fransa, Belçika, Hollanda, İsviçre ve İtalya'nın kuzeyini kapsayan toprakları ellerine geçirerek Karolenj İmparatorluğu'nu kurdular. Günümüzdeki Fransa'nın adı Germen bir ırk olan Frankların kurduğu bu imparatorluğa dayanmaktadır.

768'de Frankların başına geçen Şarlman bu imparatorluğun sınırlarını en yüksek boyutlarına ulaştırdı. 25 Aralık 800 tarihinde Vatikan'daki Aziz Petrus Bazilikası'nda Papa III. Leo Şarlman'ı imparator ilan ederek 5. yüzyılda yıkılmış olan Roma İmparatorluğu'nun varisi yaptı. O zamana kadar Roma İmparatoru unvanını taşıyan tek hükümdarlar olan Bizanslılar 812'de Şarlman'ın imparatorluk unvanını istemeyerek kabullenmek zorunda kaldılar. Şarlman'ın 814'teki ölümünden sonra Karolenj İmparatorluğu zayıfladı. 10. yüzyılın ortalarında Cermen hükümdarlarından I. Otto, Şarlman'ın hüküm sürdüğü toprakların çoğunu ele geçirerek Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu'nu kurdu. 962'de Papa XII. Ioannes I. Otto'ya Roma imparatoru sıfatını verdi. Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu 1806 yılına kadar ayakta kaldıysa da zamanla gücünü kaybederek önce Orta Avrupa'daki Alman devletçiklerin bir konfederasyonu haline geldi, sonra da yerini Avusturya İmparatorluğu'na bıraktı.

774 yılına kadar İtalya'nın kuzeyi bir Cermen halkı olan Lombardların elinde kaldı. 751'de Lombardlar güneye inerek Ravenna'yı ele geçirdiler. Papa Franklardan yardım istedi. Franklar Lombardları yenerek Orta İtalya'yı Papa'ya geri verdiler. Böylece Roma kenti civarında bağımsız bir Papalık Devleti kurulmuş oldu. Buna cevap olarak Papa III. Leo, Frankların kralı Şarlman'ı imparator ilan ederek Franklara saygınlık sağladı. 11. yüzyılda da Venedik Cumhuriyeti, Ceneviz Cumhuriyeti, Lombard Birliği, Napoli Krallığı ve Floransa Cumhuriyeti gibi şehir devletleri güç kazandı. Bu dönemde Papalık ve Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu iki büyük güç merkezi halindeydi. İtalya'daki kent devletlerinde bu iki güç merkezinin yanlıları arasında büyük çatışmalar çıktı. Bu iki siyasi grup Guelfolar ve Ghibellinolar olarak tanındı.

Büyük Britanya 55 - 410 arasında Roma İmparatorluğu'na bağlı Britannia eyaletiydi. 5. yüzyılda adada Hristiyanlık dini yayılmaya başladı. Adanın yerli halkı olan Keltlere 5. yüzyılda adaya göç eden bir Cermen halkı olan Anglosaksonlar katıldı. Fransa'dan gelerek adayı istila eden Normanlar 1066'da I. William'ın liderliği altında Hastings Muharebesini kazanar

Avustralya, anakara Avustralya, Tazmanya, Seram, Yeni Gine'nin büyük bölümü (en uç batı ve doğu bölümleri hariç) ve diğer komşu adaların bazılarından oluşan kıta. Kıta, bazen teknik kaynaklarda anakara olan Avustralya'dan ayrılması için Sahul, Avustralineya ya da Meganezya isimleriyle bilinir. İngiliz kavramındaki geleneksel yedi kıtanın en küçüğüdür. Yeni Zelanda Avustralya kıtasının bir parçası değildir, su altındaki ayrı Zelandiya kıtasının bir parçasıdır. Zelandiya da Avustralya da, Avustralasya ve Okyanusya olarak bilinen geniş bölgelerin parçasıdır.
Avustralya kıtası sığ denizlerle örtülü bir kıta sahanlığında uzanır. Son buzul çağının MÖ 18000 civarındaki zirvesinde deniz seviyesinin düşük olmasından dolayı kıta tek bir kara parçasından oluşmaktaydı. Son on bin yılda deniz düşük rakımlı bölgeleri sular altında bırakmış ve günümüzdeki kurak ve yarı-kurak Yeni Gine ile Tazmanya adalarını oluşturmuştur.

Basklar, İspanya'nın kuzeyi ve Fransa'nın güney batısındaki özerk bölgede yaşayan bir halktır.
Dilleri Baskçadır ve dil bilimcilerce Hint-Avrupa dilleri Avrupa'ya yayılmadan önce Avrupa'da konuşulan dillerden arta kalan tek dil olduğu söylenmektedir. Baskça, izole bir dil olmasından ötürü dünyada hiçbir dille yakın akrabalığı bulunmamaktadır.

Türkçede kullanılan Bask sözcüğü; Fransızca Basque'dan gelmiştir. Fransızcaya ise Pireneler'de konuşulan bir Latin dili olan Gaskoncadan geçmiştir. Çağdaş Baskçada Bask halkı kendine Euskaldunak adını vermektedir.

Basklar; Pirenelerin batısında yer alan, dört bölgesi İspanya'da, üç bölgesi Fransa'da bulunan ve Bask ülkesi olarak bilinen, çoğunluğu Kuzey Navara'da yaşayan yerli bir halktır. Kökenleri Akitanyalılara kadar gitmektedir. Bilinen ilk Bask devleti 9. yüzyılda kurulan Pamplona Krallığı'dır. Bu devlet daha sonra Navarra Krallığı adını almıştır. 1959 yılında kurulan ve bağımsızlık yanlısı örgüt olan ETA, bu bölgede yıllardır bağımsızlık için bir kampanya sürdürmektedir ancak bu başarılı olmamıştır. 1968'den bu yana dünyanın birçok yerinde düzenlediği kanlı eylemlerle 850 kişinin ölümüne neden olan ETA, İspanya'nın yanı sıra Avrupa Birliği ve ABD tarafından da terör örgütleri listesine yer almaktadır.

Bask Ülkesi idari olarak 1978 yılındaki Özerklik Yasası ile 3 ilin birleştirilmesiyle oluşturulmuştur. Bunlar Alava, Biskay ve Guipuzcoa'dır. Yalnız Bask Ülkesi terimi genellikle bu 3 ilin oluşturduğu idari yapıyla sınırlandırılmamaktadır. Navarra ve İparralde denen Fransa sınırları içindeki Pays Basque bölgesi de tarihi Bask ülkesinin kültür alanlarıdır.

Bask Ülkesi yaklaşık 2.123.000 kişilik bir nüfusa sahiptir. 279.000 Araba'da, 1.160.000 Bizkaia'da ve 684.000 Gipuzkoa'da yaşamaktadır. Bölgede resmi diller Baskça ve İspanyolcadır. Baskça konuşulan nüfus giderek gerilemekte olup Bölgede Baskça konuşan nüfus yalnızca %27'dir. Önemli şehirleri; Başkent Vitoria/Gasteiz, Bilbao/Bilbo ve San Sebastian/Donostia'dır. Navarra ise yaklaşık 560.000 kişilik bir nüfusa sahiptir. Bölgenin en önemli kenti Pamplona şehridir. Bölgede Baskça ve İspanyolca resmî dildir. Bölgede Baskça resmi dil olmasına karşın bu dili konuşan nüfus sadece kuzeyde yaşamaktadır ve toplam nüfusa oranları ise yalnızca %11'dir. Fransa sınırları içindeki Bask Bölgesi yaklaşık çeyrek milyon nüfusa sahiptir. Yerli halk bu bölgeye İparralde adını vermektedir. Bayonne,Biarritz ve Anglet bölgenin önemli şehirleridir.

Pek çok Bask ekonomik ve siyasi sorunları dolayısıyla bölgeden göç etmek zorunda kalmıştır. En büyük göç Arjantin'e olmuştur. Yaklaşık %10'unun Bask kökenli olduğu tahmin edilmektedir. Meksika'da Bask toplulukları genellikle Monterrey ve Durango eyaletlerine yerleşmişlerdir. Diğer bir önemli Bask topluluğu ise ABD'nin Idaho eyaletinde yaşamaktadır. Boise şehrinde bir Bask Müzesi ve Kültür Merkezi bulunmaktadır.

Kuzey Amerika Bask Cemiyeti
Euskara Kultur Elkargoa- Bask Kültür Vakfı7 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Age: Basklarla İlgili Uluslararası Genetik DNA Projeleri 8 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NABO (Kuzey Amerika Bask Organizasyonu) Resmi İnternet Sitesi
Kuzey Amerika Bask Diasporası. 17 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Arjantin'deki Bask Diasporası.
Bask Cemiyeti-Eusko Ikaskuntza. 6 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bask Kültür ve Tarihi Ansiklopedisi.6 Haziran 2002 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Euskonews, Bask Kültürü ile ilgili dergi yayını. 17 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bask Özerk Bölge Hükümeti.
Buber'in Baskça İle İlgili Sayfası 28 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

MS 5. yüzyılda Akdeniz'de meydana gelen büyük değişiklik genelde Roma'nın çöküşü olarak adlandırılır. Yüzyılın başında Roma İmparatorluğu hâlâ Büyük Britanya'dan Büyük Sahra'ya, İspanya'dan Orta Doğu'ya kadar uzanmaktaydı.
Ancak yüzyılın sonunda Roma İmparatorluğu'nun batı eyaletleri barbar kralların eline geçmişti. Bu değişimin kesin nedenleri bilim insanlarını yüzyıllarca uğraştırmış olmasına rağmen bazı ipuçları seçilmektedir.
Roma İmparatorluğu'nun 4. yüzyıl başlarında özellikle batı eyaletlerine olmak üzere, Kavimler Göçü sonucunda Roma İmparatorluğu'nun topraklarını istila eden barbarların büyük göçleriyle karşılaşması, politik olarak parçalanmasına yol açmıştır. Roma'da çok yaygınlaşan ahlaksızlık, iç mücadele, Hristiyanlığın doğuşu, mezhep kavgaları ve Kavimler göçü sonucu imparatorluk topraklarını istila eden barbar kavimlerin saldırıları sebebiyle zayıflayıp 395 yılında ikiye ayrılan Roma İmparatorluğu'nun batı kısmı da bu gibi sebeplere bağlı olarak devamlı gerilemiştir.
Bunun sonucunda Batı Roma'da idare imparatorların elinden çıkıp, özel muhafızlara kumanda eden generallerin eline geçti. Alarik komutasında Vizigotlar, Adriyatik kıyılarını 397 yılında ele geçirdiler, bilahare 410 yılında Roma'yı yağmaladılar. Franklar, Kuzey Galya'yı (406); Burguntlar, Savoia'yı (443) işgal ettiler. Vandallar, Galya ve İspanya'yı kırıp geçirdikten sonra Afrika'ya geçtiler. Afrika'dan Roma'ya geçip şehri tekrar yağmaladılar. İtalya'ya giren Hunları, Papa I. Leo ancak haraç vererek durdurabildi (452). İtalya'da idare yerel aşiretlerin eline geçip, imparatorların hiçbir gücü kalmadı. Vizigotlardan Odoakr adlı bir aşiret reisi, İmparator Romulus Augustus'u 476'da tahtından indirdi. Odoakr, imparatorluk alametlerini Bizans'a göndererek, kendisini İtalya kralı ilan etti. Böylece Batı Roma İmparatorluğu da resmen tarihe karışmış oldu.

Benelüks; Belçika, Hollanda ve Lüksemburg'un coğrafi olarak birlikteliğini anlatan, politik ve ekonomik iş birliği temeline oturan uluslararası bir birliktir. "Benelüks" adı, bu üç ülkenin kendi dillerindeki adlarının ilk hecelerinin birleştirilmesiyle (BELGIË, NEDERLAND, LUXEMBURG) oluşur. Bu coğrafi bölge (2020'ye göre nüfusu 29,5 milyon) gerçek bir bütünü oluşturur. Ortak bir tarih, bu ülkelerin Escaut, Meuse ve Ren'in birbirine karışan deltaları çevresindeki konumları, topraklarının darlığı, yüksek nüfus yoğunluğu (1992 verilerine göre Hollanda'da km²ye 450 kişi, Belçika'da 328 kişi) ve karşılıklı alışverişe dayanan bir ekonomi, bu bütünün temel özellikleridir.

İş birliği 1944 yılında malların ve hizmetlerin, halklarının serbest dolaşımını sağlamak maksadıyla adı geçen üç ülkenin aralarındaki sınırları kaldırmaları sonucu başlamıştır. 3 Şubat 1958'de bu iş birliği Lahey kentinde imzalanan “Ekonomik Birlik” Antlaşması ile daha da güçlenerek Benelüks ülkeleri Avrupa'da güçlü bir oyuncu hâline gelmiştir. Elli yıllık bir süre için yapılan antlaşma, 2008'de süresiz olarak yenilenmiş ve adı da Ekonomik Benlüks Birliğinden Benelüks Birliğine çevrilmiştir.

Benelüks, sadece Avrupa Birliği'nin kurulmasında temel bir işlev olmakla kalmayıp, Avrupa'nın gelişmesine katkıda bulunan önemli girişimlere de ev sahipliği yapar. Avrupa‘nın gelişmesi, Benelüks iş birliğinin kapsamı ve şekli ile ifade olunur.

İskandinav Kurulu

Resmî siteler
Benelux resmi site 16 Ekim 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca)
Benelux Parlamentosu 16 Mayıs 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Benelux Court of Justice 25 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Benelux Office for Intellectual Property 2 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Beringia, 10-12 bin yıl öncesine kadar var olmuş Kuzey Amerika'yı Asya'ya bağlayan ve insanların ilk kez Amerika kıtasına varmalarını mümkün eden kara bağlantısıydı.

Beringia bugün Bering denizinin kuzeyinde bulunan Bering Boğazı'nın olduğu bölgedeydi. Yani Alaska (ABD) ile Sibirya'nın (Rusya) arasındaydı.

10.000 yıl öncesine kadar (bazı daha modern araştırmalara göre 11.000 veya 12.000 yıl da olabilir) son buzul çağının sona ermesi ile denizler epey alçalmış ve böylece Kuzey Amerika ile Asya'yı bağlayan Beringia denizin üstünde kalmıştır.
Deniz seviyesinin 125 m alçalması ile 40–50 km genişliğinde ve yaklaşık 85 km uzunluğunda bir kara parçası ortaya çıkmıştır. Bu karanın üstünde yeşil kırlar gelişti. İnsanlar bu kara parçasına Asya'dan göç ile yayılıp üzerinde yaşamaya başladılar. Zamanla buradan Amerika'ya doğru yayıldılar.
Uzun süre tüm Amerika yerlilerinin bu kara bağlantısı üzerinden Amerika'ya ulaştıkları kabul ediliyordu ancak daha yeni araştırmalara göre 40.000 öncesine kadar da Amerika'da yaşayan insanlar olduğu tespit edilmiştir.
Henüz tüm dünya bilimcileri tarafından kabul edilmemiş New Jersey Rutgers Üniversitesi'nce yapılan başka bir araştırmaya göre bütün Amerika yerlileri 14.000 - 12.000 zamanlarında yaşamış olan 70 insandan türemiştir.

Berlin Duvarı (Almanca: Berliner Mauer), Doğu Almanya vatandaşlarının Batı Almanya'ya kaçmalarını önlemek için Doğu Alman meclisinin kararı ile 13 Ağustos 1961 tarihinde Berlin'de yapımına başlanan 46 km uzunluğundaki duvar. Demokratik Almanya Cumhuriyeti açısından resmî adı Antifaschistischer Schutzwall (Anti-Faşist Savunma İstihkâmı) şeklindeydi.
Batı'da yıllarca "Utanç duvarı" (Schandmauer) olarak da anılan ve Batı Berlin'i abluka altına alan bu betondan sınır, 9 Kasım 1989'da Doğu Almanya'nın, isteyen vatandaşların Batı'ya gidebileceğini açıklamasının ardından tüm tesisleriyle birlikte yıkıldı.

II. Dünya Savaşı 'nın sonunda mağlup olan Almanya ve başkenti Berlin işgal kuvvetlerince Amerikan, Fransız, İngiliz ve Sovyet bölgesi olarak dörde bölündü. Kısa süre sonra Batı tarafı benzer şekilde olan yönetim birimlerini birleştirdi ve tek bir yönetim bölümüne dönüştü. Sovyetler Birliği ise bu birleşmeye karşı çıktı. Batılı işgal kuvvetleri Sovyetler'e karşı Almanya'yı tekrar inşaya girişip komünizme karşı karakol kurmayı amaçladı. Sovyetler de bu girişime karşı Doğu Almanya'da yeni bir rejim kurmaya girişti. Ekonomisi sosyalizme dayanan, siyasi yönetimi otoriter olan Doğu Almanya'dan Batı'ya kaçışlar büyük ölçüde Berlin'den gerçekleşiyordu. Doğu ile Batı Almanya arasındaki katı sınır 1952'de çizilmişti. Sadece Berlin metrosunu kullanarak 1955 yılına kadar 1950'lerin başında büyük bir ekonomik büyüme yakalayan Batı Almanya'ya 270 bin insan kaçmıştır. Zamanla tel örgü ve mevzuat değişiklikleri de Batı'ya kaçışı engelleyemez duruma gelmişti. Bunun üzerine bu kaçışları engelleyici bir duvar örme fikri, dönemin Sosyalist Birlik Partisi (SED) lideri Walter Ulbricht'in bir şeyler yapılması gerektiği konusunda Sovyet liderlerine danışması ve onaylarını alması sonucu ortaya atılmıştır. Nitekim Sovyetler Birliği, Batı Berlin'i Doğu Almanya sınırları içinde bir fesat yuvası, kapitalizmin kalesi, karşı propaganda merkezi olarak gördüğü için Berlin Duvarı'nı örmeyi çözüm olarak benimsedi.
Duvar Doğu Almanya'nın içinde ABD güdümünde kapitalist Batı Berlin'i çevrelemek için, Doğu Almanya meclisinin kararıyla 12-13 Ağustos 1961'de bir gecede örülmüştür. Planları tamamıyla gizlilik içinde gerçekleşmiştir. Öyle ki SED genel sekreteri Walter Ulbricht'in 15 Haziran 1961'de, Doğu Berlin'deki bir konferansta Batı Berlinli muhabir Annamarie Doherr'in sorusuna verdiği yanıtta geçen “Niemand hat die Absicht, eine Mauer zu errichten” (kimsenin bir duvar inşa etmeye niyeti yok) cümlesi bunun açık kanıtıdır. Duvarın ilk oluşturulan hali geçişleri engellemeyince yükseltilmiş; mayın tarlaları, köpekli askerler ve gözcü kuleleriyle geçiş tamamen engellenmiştir.

1961 yılında Berlin Duvarı'nın yerine önce sadece basit bir tel örgü çekildi. Daha sonra bu örgünün yerine adı kapitalist batıda "Utanç duvarı" olarak da bilinen Berlin Duvarı inşa edildi ve bu tel örgü duvarın üstünde yeniden yer aldı. Doğu ve Batı Berlin'in arasındaki bu duvar, aslında biri 3,5 diğeri 4,5 metrelik iki çelik parçadan oluşuyordu. Doğu tarafına bakan duvar kaçmaya yeltenecek insanların kolay görünmesi için beyaza boyanmıştı. Buna karşılık Batı Almanya'ya bakan taraf ise grafiti ve çizimlerle doluydu. Doğu kısmında duvar boyunca yerde çelik kapanlar ve mayın tarlaları bulunuyordu, 186 yüksek gözetleme kulesi ve yüzlerce lamba konmuştu. Doğu tarafında motosikletli ve yaya polisler ve köpekler de kontrol halindeydi. Duvar boyunca 25 adet karayolu, demiryolu ve suyolu sınır kapısı yer alıyordu. Kaçmak isteyen kişiler  kapanlara yakalanıp ağır derecede yaralanıyordu. Mayına basan kişiler ise hemen orada ölüyor ve böylece cezaları verilmiş oluyordu. Tüm bu kontrol ve gözetlemelere rağmen, yaklaşık 5 bin kişi tüneller, evde yaptıkları balonlar ve bunun gibi yollarla, Doğu'dan Batı'ya kaçmayı başardı.
Duvarla birlikte Doğu'dan Batı'ya kaçışlarda en büyük dramlardan biri de Bernauer Strasse'de yaşandı. Nitekim bu sokaktaki evler Doğu'da yer almalarına rağmen ön cepheleri Batı'daydı. İlk başlarda pencerelerden yaralanmayı ve sakatlanmayı göze alan kaçışlar oldu, sonraları bunu önlemek için evlerin pencereleri tuğlalandı. Kısa bir süre sonra ise bu evler tamamen yıkılarak yerlerine duvar örüldü. Doğu'dan Batı'ya kaçmak isterken ölen ilk kişi olarak bilinen Ida Siekmann, 22 Ağustos 1961'de işte burada can vermişti. Günümüzde eski Berlin duvarının bu bölgesinde duvarın bazı kalıntıları ve konuyla ilgili bir müze bulunmaktadır.
24 Ağustos 1961'de ise ilk kez silah gücüyle, 24 yaşındaki Günter Litfin'in Spree nehri üzerinden kaçışı ölümcül olarak engellendi. Sınır nöbetçilerin mermileriyle ölen son kişi ise, duvarın yıkılmasından 9 ay kadar önce 6 Şubat 1989'te kaçmaya çalışan Chris Gueffroy oldu. Berlin duvarını aşmak isterken can verenlerin sayısı hala kesin olarak bilinmemekle birlikte, en az 86 en fazla ise 238 kişi olduğu tahmin edilmektedir. Duvar boyunca, burada ölenleri anımsatan pek çok küçük anıta rastlamak mümkündür.

Doğu Alman hükûmeti son dönemine kadar bu duvarı, sosyalist Doğu'yu kapitalist Batı'ya karşı koruyan bir kalkan olarak göstermiştir. 1989 yılı başlarında Alman Demokratik Cumhuriyeti Hükûmeti, isteyen Doğu Almanya vatandaşlarının Sovyetler Birliği dahilindeki diğer Doğu Bloku ülkelerine geçiş yapabilmesine izin verdi. Bu iznin çıkmasıyla beraber binlerce Doğu Alman vatandaşı Polonya, Çekoslovakya, Macaristan, Yugoslavya SFC gibi ülkelerin başkentlerine akın etti.
Doğu Alman hükûmeti, duvarın kaldırılmasına onay vermişti. 9 Kasım 1989'da bu kararı halka açıklamak üzere bir basın toplantısı düzenlendi. Karar açıklandığı andan itibaren duvarın iki tarafında yüz binlerce insan birikmeye başladı. Gece yarısına doğru hükûmet ilk olarak Brandenburg Kapısı'ndan başlayarak barikatları ve geçiş önlemlerini kaldırdı. Her iki Almanya tarafından yaklaşan insanlar duvarın üzerinde buluştular. İnsan seli bir saat içinde yüz binlere ulaştı. Duvarın yıkımına resmi olarak 13 Haziran 1990'da, daha önce de burada adı geçen Bernauer Straße'de 300 Doğu Alman sınır askeri tarafından başlandı. Alman Demokratik Cumhuriyeti de duvarın yıkımından sonra çok fazla dayanamamış, 3 Ekim 1990'da resmen sona ermiştir. Duvarın şehrin içinden geçen kısmı aynı yılın kasım ayına kadar neredeyse tamamen ortadan kaldırıldı. Nitekim Berlinliler onlarca yıl bölünmüşlüğün yara izlerini bir an önce bertaraf etmek istiyordu.

Günümüzde duvar, sosyal açıdan yer yer kendini fark ettiriyor olsa da, fiziksel olarak hemen hemen hiç algılanmamaktadır. Bir zamanlar duvarın şehrin tam ortasından geçtiği yerler, bugün yeniden imara açılmış, yerini bina, meydan ve sokaklara bırakmıştır, diğer yerler genelde yeniden kullanıma girmiş yol ya da yeşillendirilmiş park alanıdır. Duvarın kimi kesimleri anıtsal amaçlı olarak yerinde bırakılmıştır:

Bernauer Straße/Ackerstraße
Bernauer Straße/Gartenstraße
Bösebrücke, Bornholmer Straße
Checkpoint Charlie sınır geçiş kapısı, buradaki ABD sektörüne ait kontrol kulübesi orijinal değildir, orijinali Müttefikler Müzesi'ndedir.
Friedrichstraße/Zimmerstraße
Schützenstraße
East Side Gallery, Ostbahnhof ve Warschauer Platz arasında Spree ırmağı kıyısınca uzanır.
Invalidenfriedhof, Scharnhorststraße 25
Mauerpark, Eberswalder Straße/Schwedter Straße
Niederkirchner Straße/Wilhelmstraße
Parlament der Bäume, Konrad-Adenauer-Straße, buradaki duvar kalıntıları Berlin'in farklı kesimlerinden getirilmiştir. Sadece buradan geçen yol, gerçekten de iç ve dış duvarın arasında yer alıyordu.
Potsdamer Platz
Leipziger Platz (kuzey yarısında)
Stresemannstraße
Erna-Berger-Straße
Schwartzkopffstraße/Pflugstraße, evlerin arka bahçesinde.
St.-Hedwigs-Friedhof / Liesenstraße
Yukarıda adı geçen kalıntılardan bir kısmı önümüzdeki dönemde de yerlerinden sökülmeye devam edecektir. İç ve ama genelde daha çok dış duvarın geçtiği yerler, genel olarak asfalt ya da çimenler üzerinde özel taşlarla, ara ara da yere "Berliner Mauer 1961-1989" yazısı işlenmiş bronzdan levhalarla işaretlidir. Özel olarak dikilen tabelalar da, duvara ilişkin bilgiler içerir. Eski duvar hattı boyunca yer alan çok sayıda müzede duvar hakkında önemli belge, fotoğraf ve benzeri kaynaklar yer alır. Sokak köşelerindeki rastlanabilecek gri-beyaz "Mauerweg" levhaları da bir zamanlar buradan duvarın geçtiğine işaret eder.
43 kilometrelik duvarın kimi blok parçaları Brandenburg eyaletinde bir depodadır, ancak duvar kalıntılarının bir kısmı başta ABD olmak üzere çeşitli ülkelere satılmıştır ve o ülkelerde birbirinden farklı amaçlı mekanlarda sergilenmektedir.
Budapeşte'de Terör Müzesi'nin önünde, Las Vegas'ta Main Street Station otelinin erkekler tuvaletinde, Brüksel'de Avrupa Parlamentosu binasının önünde, Montréal'de Dünya Ticaret Merkezi'nde, New York'ta 53. caddede, Vatikan bahçesinde, Strazburg'da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi binasının önünde duvarın parçalarına rastlanabilir. 24 Mayıs 2009'dan bu yana Berlin'deki Axel Springer Verlag adlı yayınevinin merkez binası önünde 'Balanceakt' adlı bir anıt yer alır. Duvarın yıkılışını simgeleyen bu anıt aynı zamanda duvarın bazı kalıntılarını da kapsar.
Ayrıca duvar parçaları anı olarak şilt haline getirilerek satışa sunulmuştur. Bunun dışında, zamanında duvar boyunca yer alan 302 gözetleme kulesinden sadece beşi yine anıtsal amaçlı olarak ayakta durmaktadır:

Treptow ile Kreuzberg ilçeleri arasında, günümüzde park haline getirilmiş sınır bölgesinde, Puschkinallee'nin bitiminde.
Kieler Straße'de Federal Askeri Hastane'nin ziyaretçi otoparkı ile kanal arasındaki ara bölgede. Günter Litfin'e ithaf edilmiştir.
Potsdamer Platz'ın hemen yakınında Erna-Berger-Straße'de. Trafiği engellediği için asıl yerinden birkaç metre kaydırılmıştır.
Henningsdorf ilçesinde, Havel'in kuzey uzantısı Nieder Neuendorf gölünün doğu kıyısında. Burada iki Almanya arasındaki sınır tesislerini konu alan sürekli bir sergi vardır.
Berlin'in kuzeyindeki banliyölerinden Hohen Neuendorf'ta şehir sınırında, yeniden yeşillendirilen ve Alman çevreci gençler kulübüne ait park alanında.

'Der Himmel Über Berlin' (Berlin Üzerinde Gök

Birleşmiş Milletler Kosova Geçici Yönetim Misyonu (İngilizce:United Nations Interim Administration Mission in Kosovo (UNMIK)) Birleşmiş Milletler'in Kosova'daki geçici misyonudur. Misyonun amacı, Kosova vatandaşlarının barışçıl ve normal yaşam şartlarında yaşaması ve Balkanlar'ın batısında bölgesel istikrarın geliştirmesine yardımcı olmaktır.
UNMIK Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 1244 sayılı kararı ile kuruldu. Karar 10 Haziran 1999 tarihinde kabul edilerek uygulamaya konuldu. Bu karar ile Kosova'da Birleşmiş Milletler himayesinde sivil ve güvenlikli bir alan oluşturuldu.
UNMIK, Kosova'nın bağımsızlığını ilan etmesinden sonra temsili düzeyde varlığını sürdürmektedir.

Genel Sekreter Özel Temsilcisi (GSÖT), Birleşmiş Milletler Kosova Geçici Yönetim Misyonu'na (UNMIK) önderlik etmesi için Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri tarafından atanır. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin 1244 sayılı kararı uyarınca misyonun en yetkili ismidir. Danimarkalı diplomat Peter N. Due, 10 Kasım 2025 tarihinden bu yana "Genel Sekreter Özel Temsilciliği" görevini yürütmektedir.

UNMIK resmî site 25 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kafkas Dağları, Kafkas Sıradağları Kafkasya'da Karadeniz ve Azak Denizi ile Hazar Denizi arasında, kuzeybatı ve güneydoğu doğrultusunda uzanan sıradağlar ve dağ sistemi. Bu dağlar kuzeybatıda Taman Yarımadası yakınlarında başlar ve güneydoğuda Abşeron Yarımadasına değin uzanır. Kafkas Dağları, Kuzey ve Güney Kafkaslar olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Kuzeyde kalan sıra dağlara Büyük Kafkas Dağları, Güney Kafkas Dağlarına ise Küçük Kafkas Dağları denir.
Büyük (Kuzey) Kafkas Sıradağları 1300 km kadar bir uzunluğa sahip olmakla birlikte, yüksekliği 2000 m'nin altına hiç düşmemektedir.
Küçük (Güney) Kafkas Sıradağları birçok küçük parçadan meydana gelmiş olup, dağlar üzerindeki tepelerin ortalama yüksekliği 3720 m civarındadır.
Güneyi dik yamaçlar biçiminde olan Kafkas Dağlarının kuzeyi, ana sıraya koşut ve gittikçe alçalan sıralarla düzlüklere kavuşarak son bulur. En yüksek doruk Kafkasya'nın Olimposu da sayılan Elbruz'dur (5642 m); Adigece: Oşhamafe, Kabartayca: Oşhamah'o/1уашъхьэмахуэ; Karaçay-Balkarca: Mingi Tav). Dikhtau (5.204 m), Koştantau (5.151), Şhara (5.068) ve Kazbek'tir (5.033 m). Başlıca geçitler Mamison ve Daryal'dır. Rusların ilk kez 1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı'nda bir yol da inşa ederek geçtiği Daryal Boğazı, Kuzey Osetya-Alaniya Cumhuriyeti başkenti Vladikavkaz'ı Gürcistan'ın başkenti Tiflis'e bağlar. Bu yola Gürcü Askeri Yolu da denir.
Kafkas Dağları üzerinde toplam 1.424 km karelik bir alan kaplayan 2.200 kadar dağ buzulu bulunur. Bu buzullar Karadeniz ve Hazar Denizi'ne dökülen çok sayıda akarsuyun beslendiği ana kaynaklardır, bu akarsuların başlıcaları Karadeniz'e dökülen Kuban, İngur ve Rioni ırmakları ile Hazar Denizi'ne dökülen Kuma, Terek ve Sulak ırmaklarıdır. Ayrıca Türkiye'de doğup gelen Kura Irmağı da Alazani gibi birçok kolunu Kafkas Dağlarından alır.
Kafkas Dağlarının en yüksek yerleri çıplak kayalar, daha aşağılarda kalıcı karlar ve buzullar, sonra sırasıyla Alp tipi çayırlar, iğne yapraklı, karışık yapraklı ve yaprak döken ormanlarla kaplıdır. Yamaçlarda çam, meşe, kayın, kestane, kızılağaç ve ıhlamur ağaçları yayılmıştır. Dağlarda yabanöküzü, elik, geyik, vaşak, gibi hayvanlar yaşar. Akarsularında bol miktarda alabalık bulunur. Alp (dağ) çayırları yazın hayvanların ve arı kovanlarının yayıldığı alanlardır. Buralarda dağ turizmi geliştirilmektedir. Maden kaynakları (kömür, demir cevheri, kurşun, çinko, bakır, molibden, manganez ve volfram vb.) zengindir. Krasnodar Kray, Stavropol Kray, Adigey Cumhuriyeti, Çeçenya ve Azerbaycan'da zengin petrol ve doğal gaz yatakları vardır, işletilir. Ayrıca zengin mineral su kaynakları da vardır.

Kafkas Dağları jeolojik olarak Avrasya ve Afrika-Arap levhaları arasındaki kavşakta yer alır ve dünyanın en sıra dışı dağ sıralarından birini oluşturur. Kafkas dağları Büyük Kafkas dağları ve Küçük Kafkas dağlarından oluşur, kuzeyde büyük sıra, güneyde küçük sıradağlar yer alır. Kafkas Kıvrım Kuşağı, temel olarak Arap levhasının Avrasya levhasına göre kuzey yönlemiş hareketi sonucu oluşur. Bu dağ oluşumu bir kıtaiçi tektonik sistemidir ve bu sistemin tektonik ifadesi Paleozoyik-Mezozoyik-Erken Senozoyik yay ardı havzasının Geç Senozoyik'te terslenmesiyle oluşmasıdır. Bu dağ sırası güneyde Transkafkasya masifiyle ve kuzeyde İskit platformuyla sınırlanır. Büyük Kafkas dağ sırası denizel paleontolojik kalıntılara dayanarak en erken Devoniyen devrinde gelişmeye başlamıştır ve Paleozoyik'ten Erken Senozoyik'e oluşumu sürmüştür. Bölge Geç Paleozoyik'te metamorfik ve magmatik olaylar, kıvrımlanma ve yükselme göstermez. Büyük kafkasya sıradağlarının kabuk kısmı kıtasaldır ve 55–60 km kalınlığa sahiptirler. Büyük Kafkasların granit tabakası onun ana sıradağ bölgesinde yüzlek vermiştir ve bu ana dağ sırası bölgesi kıvrım ve bindirme dağ kuşağının kristal çekirdeğini oluşturur. Büyük kafkasya dağ sırasının çökel örtüsü hem ana sıradağ bölgesinde hem de güney yamaçlarda (ki karasal kökenli deniz çökelleri ve hemipelajik çökellerle domine edilmiştir) yer almıştır. Ayrıca Kafkas dağlarını oluşturan yay ardı dizisinin en yaşlı çökelleri Devoniyen-Triyas dizisidir ve güney yamaçlarda yüzlek vermişlerdir.

Dünya üzerindeki en önemli biyoçeşitlilik noktalarından birisi de Kafkas sıradağlarıdır ve pek çok kuruluş tarafından sıcak nokta olarak belirlenmiştir. Sayısız bitki ve hayvan türüne ev sahipliği yapar ve bazıları bölgeye özgü yani endemiktir. Hazar Denizi ve Karadeniz arasında bir ekolojik koridor oluşturan bölge yaklaşık 500.000 km^2 alana sahiptir ve Azerbaycan, Gürcistan, Ermenistan, Rusya, Türkiye ve İran'ı kapsar. Farklı iklim tiplerini gösteren bölgede önemli bir bitki çeşitliliği görülür. Toplamda 1650 bitki ve hayvan grubu bu canlı bölgede farklı iklim kuşaklarında yaşamaktadır; ancak artık bu biyoçeşitlilik alarm vermektedir, zira insan aktiviteleri büyük oranda bölgede etkide bulunmaya başlamışlardır. Yetişmiş doğal ormanlar; tarım, inşaat ve ticari aktiviteleri dolayısıyla ormanlık alanların sadece çeyreği kaldı ve bunların da ancak yüzde 12'si saflığını korumuş durumdadır. Bölgenin biyolojik çeşitliliğine en büyük darbe kaçak ağaç kesimi, aşırı otlatma, kaçak balık avı ve su kirliliğidir. Panthera pardus saxicolor (kafkas leoparı), Kafkasya dağ keçisi, Kafkasya kızıl geyiği, Acem ceylanı, boz ayı ve Avrupa bizonu geniş Kafkas dağlarının faunasının yalnızca birkaç örneğidir. Özellikle Kafkas panteri ve Kafkas kızıl geyiğinin nesli büyük tehlike altındadır. Bugün sıradağ kuşağında 100'den az Kafkas leoparı kalmışken; binden az sayıda kızıl geyik bulunmaktadır ve kızıl geyiklerin yaklaşır yarısı sıradağların Azerbaycan kısmında yaşamaktadır.

Kafkas Dağı, Yunan ve Kafkas-Adige mitolojilerinde adı geçen dağ. Grek trajedi yazarı Aiskhylos'un "Zincire Vurulmuş Prometheus" adlı oyununda, Kafkas Dağı'nın Meot suyu (Adigece: Хы Мыут1; Azak Denizi) başında bulunduğu yazılmaktadır. Bu yer, buna göre Karadeniz kıyısında uzanan Kafkas Sıradağları üzerinde olmalıdır. Adige mitolojisine ve Nart destanlarına göre, bu yerin Kafkasya'nın en yüksek dağı Elbruz tepesi (1ошъхьамафэ; 5.642 m) ya da başka bir adla Haramoşha (Хьарам1уашъхьэ; Yasak Dağ) tepesi olduğu anlatılır. Ateşi ölümlülere yasaklayan tanrılara karşı geldikleri için Grek Prometheus ile Adige Nesren-jak'e'i (Несрэн-жак1э) Kafkas Dağına zincirlenmişlerdir. Prometheus'u Herakles, Nesren-jak'e'yi de Nart Peterez kurtarmıştır.

Adigey
Nart destanları

Demir Perde, II. Dünya Savaşı'nın sonu olan 1945 yılından Soğuk Savaş'ın sonu olan 1991 yılına kadar Avrupa'yı iki ayrı bölüme bölen ideolojik çatışma alanlarını ve fiziksel sınırları tanımlar.

"Demir perde" terimi daha önce de kullanılmış olsa da 5 Mart 1946 tarihinde Winston Churchill'in, ABD'nin Missouri eyaletindeki Fulton kentindeki Westminster Koleji'nde verdiği söylevle benimsenmiş ve Soğuk Savaş'ın habercisi olarak tanımlanmıştır.

Terim, Sovyetler Birliği'nin ve ona bağlı olan uydu devletlerinin, batı ülkeleri ve Sovyet kontrolünde olmayan ülkelerle açık temasını engelleme çabalarını sembolize eder. Demir Perde'nin doğu tarafında Sovyetler Birliği'ne bağlı veya Sovyetler Birliği'yle müttefik olan ülkeler yer almaktaydı. Demir Perde'nin iki tarafındaki devletler kendi uluslararası ekonomik ve askeri ittifaklarını geliştirmiştir:

Doğuda Sovyetler Birliği  liderliğinde Karşılıklı Ekonomik Yardımlaşma Konseyi ve Varşova Paktı,
Batıda Amerika Birleşik Devletleri liderliğinde Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü ve/veya Avrupa Topluluğu kurulmuştur.
Demir Perde fiziksel olarak kıtanın ortasında Avrupa ülkeleri arasında savunma sınırı şeklini almıştır. Bir bütün olarak Perde'nin sembolü olan Berlin Duvarı ve Checkpoint Charlie, Doğu ve Batı arasındaki en önemli sınır kabul edilmiştir.
Bazı haritalarda Yugoslavya'da demir perde'de gösterilir. Fakat Yugoslavya devlet başkanı Josip Broz Tito Sovyetlerin Yugoslavya'da hakimiyet kurmasını istememiş ve bağımsız bir Yugoslavya istemiştir. Bu yüzden Yugoslavya doğu bloğunda tam olarak yer almamıştır.

Demir Perde'nin yıkılma süreci Polonya'daki hoşnutsuzluk ile başlamış, ve 
Macaristan, Doğu Almanya, Bulgaristan, Çekoslovakya ve Romanya ile devam etmiştir. Romanya, Avrupa'da bir iç savaş sonucunda reel sosyalizmin devrildiği tek komünist devlet olmuştur.

Ayrıca 2014 yılında Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin Batı'nın Rusya'ya yeni bir Demir Perde kurmak istediğini söyledi.

Beschloss, Michael R (2003), The Conquerors: Roosevelt, Truman and the Destruction of Hitler's Germany, 1941 – 1945, Simon and Schuster, ISBN 0-7432-6085-6 
Böcker, Anita (1998), Regulation of Migration: International Experiences, Het Spinhuis, ISBN 90-5589-095-2 
Churchill, Winston (1953), The Second World War, Houghton Mifflin Harcourt, ISBN 0-395-41056-8 
Cook, Bernard A. (2001), Europe Since 1945: An Encyclopedia, Taylor & Francis, ISBN 0-8153-4057-5 
Crampton, R. J. (1997), Eastern Europe in the twentieth century and after, Routledge, ISBN 0-415-16422-2 
Ericson, Edward E. (1999), Feeding the German Eagle: Soviet Economic Aid to Nazi Germany, 1933 – 1941, Greenwood Publishing Group, ISBN 0-275-96337-3 
Grenville, John Ashley Soames (2005), A History of the World from the 20th to the 21st Century, Routledge, ISBN 0-415-28954-8 
Grenville, John Ashley Soames; Wasserstein, Bernard (2001), The Major International Treaties of the Twentieth Century: A History and Guide with Texts, Taylor & Francis, ISBN 0-415-23798-X 
Henig, Ruth Beatrice (2005), The Origins of the Second World War, 1933 – 41, Routledge, ISBN 0-415-33262-1 
Krasnov, Vladislav (1985), Soviet Defectors: The KGB Wanted List, Hoover Press, ISBN 0-8179-8231-0 
Lewkowicz, N., (2008) The German Question and the Origins of the Cold War (IPOC:Milan)  ISBN 88-95145-27-5
Miller, Roger Gene (2000), To Save a City: The Berlin Airlift, 1948 – 1949, Texas A&M University Press, ISBN 0-89096-967-1 
Roberts, Geoffrey (2006), Stalin's Wars: From World War to Cold War, 1939 – 1953, Yale University Press, ISBN 0-300-11204-1 
Roberts, Geoffrey (2002), Stalin, the Pact with Nazi Germany, and the Origins of Postwar Soviet Diplomatic Historiography, 4 (4) 
Shirer, William L. (1990), The Rise and Fall of the Third Reich: A History of Nazi Germany, Simon and Schuster, ISBN 0-671-72868-7 
Soviet Information Bureau (1948), Falsifiers of History (Historical Survey), Moskova: Foreign Languages Publishing House, 272848 
Department of State (1948), Nazi-Soviet Relations, 1939 – 1941: Documents from the Archives of The German Foreign Office, Department of State, 4 Ekim 2009 tarihinde kaynağından arşivlendi2 Mayıs 2014 
Wettig, Gerhard (2008), Stalin and the Cold War in Europe, Rowman & Littlefield, ISBN 0-7425-5542-9 

Freedom Without Walls: German Missions in the United States Looking Back at the Fall of the Berlin Wall – official homepage in English
Information about the Iron Curtain with a detailed map and how to make it by bike5 Eylül 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Peep under the Iron Curtain", a cartoon first published on 6 March 1946 in Daily Mail
Field research along the northern sections of the former German-German border, with detailed maps, diagrams, and photos.
The Lost Border: Photographs of the Iron Curtain29 Eylül 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
S-175 "Gardina(The Curtain)" Main type of electronic security barrier on the Soviet borders or (in Russian).
Remnants of the Iron Curtain along the Greek-Bulgarian border, the Iron Curtain's Southernmost part
Iron Curtain7 Nisan 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Iron Curtain Information2 Mayıs 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Historic film footage of Winston Churchill's "Iron Curtain" speech (from "Sinews of Peace" address) at Westminster College, 19462 Mayıs 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Dinsizlik ya da din dışılık, din kavramının var olmaması, reddedilmesi veya dikkate alınmaması durumudur. Tanrının varlığı tartışmasından bağımsız olarak, ritüelleriyle, anlatılarıyla, temsilcileriyle ve yöneticileriyle birlikte bütün olarak din kurumunun kabul edilmemesidir.
Dinsizlik, dinin dikkate alınmadığı apateizm ve seküler hümanizm gibi durumlara işaret edebileceği gibi, tanrının varlığı kavramına getirilen yaklaşımlara göre farklılık gösterebilmektedir. Diğer bir deyişle, tanrının var olduğuna inanan deizm, teizm ve panteizm gibi görüşler dinsizlik sınıfına girebileceği gibi, tanrının varlığının kesin olarak bilinemeyeceğini savunan agnostisizm ve tanrı olgusunun var olmadığını belirten ateizm, antiteizm ve nonteizm de dinsizlik tanımına dâhildir. Dinin gülünç olduğunu mizah yoluyla gösteren parodi din ve din olgusunu ortadan kaldırmayı savunan din karşıtlığı gibi görüşler de bu başlıkta ele alınabilmektedir.
Pew Araştırma Merkezi'nin 2012 yılında yaptığı bir çalışma, dünya nüfusunun yüzde 16'sının dinsiz olduğunu saptamıştır. KONDA tarafından 2022 yılında yapılan bir araştırma ise, Türkiye'deki dinsiz nüfus oranının yüzde 7 olduğunu göstermiştir.

PEW Araştırma Merkezinin 2012 yılında yaptığı araştırmaya göre hazırlanmış olan yukarıdaki tablo, ateistler, agnostikler ve herhangi bir din ile özdeşleşmeyen kişileri yansıtmaktadır. İnançlı kişiler arasında dindar olup olmamalarına göre bir ayrım yapılmamıştır.

Doğu Almanya veya resmî adıyla Demokratik Alman Cumhuriyeti (DAC veya Alman Demokratik Cumhuriyeti, ADC; Almanca: Deutsche Demokratische Republik, Almanca telaffuz: [ˈdɔʏtʃə demoˈkʁaːtɪʃə ʁepuˈbliːk]  ( dinle), DDR, Almanca telaffuz: [ˌdeːdeːˈʔɛʁ]  ( dinle)), günümüzdeki Almanya'nın doğu kısmında bulunmuş, 1949 ile 1990 yılları arasında var olmuş sosyalist cumhuriyet. ADC; 1945'te II. Dünya Savaşı'nın Nazilerin yenilgisiyle son bulması ve Almanya'nın işgal bölgelerine ayrılmasının ardından 1949'da Almanya Sosyalist Birlik Partisi'nin Sovyet işgal bölgesindeki topraklarda sosyalist bir devlet kurmasıyla ortaya çıkmış ve 1989 sonbaharında gerçekleşen Barışçıl Devrim ile Batı Almanya'yla yeniden birleşmesine kadar varlığını sürdürmüştür. Devletin resmî ideolojisi, Marksizm-Leninizm idi. Hükûmetin anlatısı ise Doğu Almanya'yı "işçi ve köylülerin sosyalist devleti" ve "barış Almanyası" olarak tanımlıyor, ülkenin savaşın ve faşizmin kökünü kazıdığını öne sürüyordu; öyle ki, antifaşizm ülkede bir devlet doktriniydi. Diğer sosyalist Doğu Bloku ülkeleri gibi, Doğu Almanya ve hükûmeti de 40 yıl kadar süren varlığı boyunca Sovyetler Birliği ile yakın ilişkiler ve karşılıklı etki içerisindeydi ve Varşova Paktı'nın bir parçasıydı.
Ülkenin ekonomisi büyük oranda kamu iktisadi teşebbüslerinden oluşuyor ve merkezî planlı bir model izliyordu. Konutların ve temel mal ve hizmetlerin fiyatları, arz ve talep ile bağlantılı olarak değişkenlik göstermek yerine merkezî hükûmet tarafından belirleniyor ve bu ürünlerin endüstrileri büyük ölçekte sübvanse ediliyordu. Para birimi Doğu Alman markıydı. Doğu Almanya; Sovyetlere büyük savaş tazminatları ödemek zorunda bırakılmasına, Almanya'nın endüstriyel olarak gelişmemiş ve tarih boyunca her zaman ekonomik olarak ülkenin batısına bağlı olmuş bölgesinde yer almasına, var olan zayıf endüstrisinin de II. Dünya Savaşı sırasında büyük ölçüde yok edilmesine ve hammaddelere sahip olmamasına rağmen kısa süre içerisinde Varşova Paktı'ndaki en başarılı ekonomi hâline geldi. 1950'lerin sonlarında savaş tazminatlarının Sovyetler tarafından silinmesi Alman ekonomisinin büyüme hızının artmasını sağladı; "Doğu Alman ekonomik mucizesi" ise 1961'de Berlin Duvarı'nın inşası ve diğer önlemler sayesinde doğudan batıya ve daha küçük, ancak yine de önemli bir ölçekte batıdan doğuya göç akınının durdurulması ile gerçek anlamda başladı. Kişi başına düşen millî gelir, 1950'de 11.029 $ iken 1989'a kadar 42.004 $'a yükselmişti; 1989'a gelindiğinde gayri safi yurt içi hasıla (GSYİH) 525.29 milyar $ kadardı. 1951 ve 1989 arasında Doğu Almanya, yıllık ortalama %4.5'lik bir GSYİH büyüme hızı yakalamıştı, Batı Almanya'da ise aynı oran %4.3'tü. Yeniden birleşmeden hemen öncesinin verilerine göre, ülke "çok yüksek gelişme" sınıfında tanımlanan ve neredeyse Amerika Birleşik Devletleri kadar yüksek olan bir İnsani Gelişme Endeksi'ne sahipti.
Doğu Almanya'nın toplam yüzölçümü 108.333 kilometrekare (41.828 sq mi) idi. Coğrafi olarak kuzeyinde Baltık Denizi, doğusunda Polonya, güneydoğusunda Çekoslavakya ve güneybatı ve batısında Batı Almanya yer alıyordu. Bunlara ek olarak, sınırlarının içerisinde, topluca Batı Berlin olarak bilinen, Müttefik işgali altındaki Berlin'in Amerikan, Fransız ve İngiliz sektörlerine de sınır komşuluğu yapıyordu; bu sektörler 1961 ve 1989 arasında varlığını sürdüren Berlin Duvarı ile izole edilmişti. İşgalin Sovyet sektörü olan Doğu Berlin; resmî olarak Sovyetler Birliği'nin bir parçası olmasına rağmen Doğu Almanya'nın ilan edilmiş ve de facto başkentiydi, ancak bu sınıflandırma uluslararası topluluk tarafından tam olarak tanınmıyordu. Ülke; 1950'de 18 milyon kadar bir nüfusa sahip idi, devletin son bulmasına kadar geçen sürede bu sayı 2 milyon kadar azaldı. En kalabalık şehir Doğu Berlin'di.

Mayıs 1945'te Üçüncü Reich'ın kayıtsız koşulsuz tesliminden sonra Potsdam Konferansı'nda (Haziran 1945), eski Almanya topraklarının Oder ve Neisse ırmaklarının doğusu ve Danzig kentinin Polonya'ya bırakılması kararlaştırıldı. Doğu Prusya'nın kuzey yarısı ise SSCB denetiminde olacaktı. Sonuçta Almanya, Bağlaşıklar (SSCB, ABD, Birleşik Krallık ve Fransa) arasında işgal bölgelerine ayrıldı. Ülkenin doğu kesiminin yönetimi Sovyet Askeri Yönetimi'ne bırakıldı. Yeni yönetim önce özel bankaları ve şirketleri tazminat ödemeksizin devletleştirdi. Herkesin elindeki paraları, külçe altınları, senetleri ve değerli eşyaları teslim etmesi istendi. Sökülen fabrikalar, vagonlar, lokomotifler ve hatta raylar savaş tazminatı olarak SSCB'ye götürüldü. Ayrıca 100 hektarın üzerindeki bütün topraklara karşılıksız olarak el kondu. Böylece eskiden yaklaşık 3 bin büyük toprak sahibinin elinde bulunan topraklar tarım işçilerinin, küçük işletmecilerin ve mültecilerin eline geçti.
1945 yazında bütün faşist karşıtı partiler serbest bırakıldı. Ekim 1946'da Almanya Komünist Partisi ve Sosyal Demokrat hiziplerin birleşmesiyle Almanya Sosyalist Birlik Partisi (Sozialistische Einheitspartei Deutschland - SED) kuruldu. SED'in 1948'de toplanan kongresinde yeni anayasayı hazırlamakla görevli bir Halk Konseyi (Volksrat) oluşturuldu.
Bağlaşıklar'ın yeni Almanya'nın biçimlendirilmesi üzerine görüşmeleri başarısızlığa uğrayınca; ABD, Fransa ve Birleşik Krallık kendi işgal bölgelerinde Batı Almanya'nın kurulduğunu açıkladılar (Eylül 1949). Bunun üzerine, 7 Ekim 1949'da da Sovyet bölgesinde DAC'ın kurulduğu açıklandı. Yeni anayasa Ekim 1949'da yürürlüğe girdi. Halk Konseyi Halk Meclisi (Volkskammer) adını aldı ve ayrıca bir Eyaletler Meclisi (Länderkammer) oluşturuldu. İlk genel seçimleri oyların %66,1'ini alan SED ve bağlaşıkları kazandı. Hristiyan Demokrat ve Liberal Demokrat ortaklığı %33,9 aldı. 11 Ekim 1949'da Wilhelm Pieck devlet başkanlığına getirildi. Ertesi gün Otto Grotewohl başbakanlığa seçildi. Bununla birlikte gerçek güç başbakan yardımcısı ve SED birinci sekreteri Walter Ulbricht'in elinde kaldı. 1950'de geniş kitle örgütleri ve politik partiler şemsiyesi altında Ulusal Cephe kuruldu. Ekim 1952'de ülkedeki beş eyalet (Lander) 15 ile (Bezirk) ayrıldı ve Eyalet Meclisleri kaldırıldı.
Bu dönemde ağır sanayiye öncelik tanıyan planlı bir ekonomi yürürlüğe kondu. Sanayi üretimi hızla artarken yaşam düzeyi Batı Almanya'dakinin çok gerisinde kaldı. Doğu Almanya 1952'de Batı Almanya ile olan sınırlarını kapattı. İşçilerin ulaşması gereken üretim hedeflerinin yükseltilmesi üzerine 17 Ekim 1953'te başlayan grev dalgası kısa zamanda bütün ülkeyi saran bir ayaklanmaya dönüştü. Sovyet birliklerinin yardımıyla bastırılan bu ayaklanma sırasında onlarca kişi öldü, yüzlerce kişi de yaralandı.
Savaş ertesinde SSCB, tazminat olarak Potsdam Konferansı kararları uyarınca el koyduğu kimi ekipman, para vb. geri vermeye başladı ve Sovyetlere götürülen 200 dolayındaki sanayi kompleksi 1953'te geri verildi. 1954'te Alman Demokratik Cumhuriyeti'nin (ADC) egemen bir ülke olduğu ilan edildi. Federal Almanya ile kıyaslandığında DAC, savaş borçlarını ödeme konusunda kararlıydı. 1950'de CMEA'nın üyesi oldu ve Batı Almanya'nın NATO'ya girmesi ertesi kurulan Varşova Paktı'nı (Mayıs 1955) imzaladı. Ekim 1955'te SSCB-DAC güvenlik antlaşmasını imzaladı. 1964'te imzalanan dostluk antlaşması 1975'te 25 yıl süreyle yenilendi. Öteki sosyalist ülkelerle de benzer antlaşmalar bağıtlandı.
1960'ta Pieck ölünce devlet başkanlığı kaldırıldı ve yerine Devlet Konseyi oluşturuldu. Devlet Konseyi başkanlığına da Ulbricht getirildi. Bu arada yönetimin yarattığı hoşnutsuzluk çok sayıda kişinin Batı'ya göç etmesine yol açmış ve II. Dünya Savaşı'ndan sonra yaklaşık 3 milyon kişi Batı'ya kaçmıştı. Sonunda bu kaçışları önlemek için 13 Ağustos 1961 gecesi Doğu Berlin'i Batı'dan ayıran Berlin Duvarı inşa edildi. Doğu Almanya hükûmeti, üzeri dikenli tellerle çevrili bu beton duvarın nitelikli işgücünün Batı'ya kaçmasını engelleyeceğini düşünüyordu. Batı Almanya'ya karşı uzlaşmaz bir tutum takınan Ulbricht 1971'de SED birinci sekreterliğinden çekilmek zorunda kaldı ve yerine Erich Honecker geçti.
AFC'nin 1972'de Ostpolitik'i benimsemesinden sonra iki ülke arasında diplomatik ilişkiler kurulması karara bağlandı. Mart 1974'te Bonn'da bağıtlanan uzun vadeli antlaşma; Bonn'da ve Berlin'de karşılıklı sürekli temsilcilikler kurulmasını öngörüyordu. Bu antlaşmaların ardından, kapitalist sisteme bağlı ülkelerin DAC ile diplomatik ilişki kurma dönemleri başladı. Doğu Almanya 1973'te Birleşmiş Milletler'e kabul edildi. DAC diplomatik yalnızlıktan çıktı. İki Almanya arasındaki ilişkiler gitgide yumuşarken DAC'deki seyahat kısıtlamaları da büyük ölçüde kaldırıldı. Eylül 1971'de Batı Berlin üstüne bölümlü bir antlaşma bağıtlandı; Batı Berlin konusunda kimi ayrıntılara açıklık getirildi ve Batı Berlinlilerin DAC'ı ziyaretleri başlatıldı. Böylece duvarın iki yanındaki parçalanmış aileler birbirlerini ziyaret etmeye başladılar. 1976'da Erich Honecker, Willi Stoph'un yerine Devlet Konseyi başkanlığına atandı ve Willi Stoph'u hükûmet başkanlığına getirdi. Honecker, NATO'dan çıkmasını istediği Federal Almanya'yla belirli bir yakınlaşmayı amaçladı.
Türkiye, DAC'ı 1 Haziran 1974'te tanıdı. 17 Haziran 1978'de iki ülke arasında, Ankara'da Ekonomik Teknik, Bilimsel ve sanayi İşbirliği Antlaşması imzalandı.
DAC, 1970-1980 yıllarında önemli ekonomik başarılar sağladı. Yürürlüğe konan ekonomik reformlar üretimin artmasına ve tüketim mallarının bollaşmasına yol açtı. Temel gereksinim mallarının fiyatları sabit kalırken ücretlerle birlikte annelik ve yaşlılık maaşları %25 arttı. ADC bunun sonucunda yaşam düzeyi en yüksek Doğu Avrupa ülkesi durumuna geldi.
1980'lerin başında ekonomik sorunlar belirmeye başladı. Temel gereksinim maddelerine yapılan zamlar ülkede huzursuzluk yarattı. Ayrıca 1980 Polonya olayları ve SSCB'nin Afganistan'a girmesi DAC'nin Federal Almanya ile ilişkilerini olumsuz etkiledi. Polonya'daki olayların kendi ülkelerine yansıma olasılığına karşı DAC, Polonya sınırını yasak bölge ilan ederek Batılılar'a kapattı. Dış politikada yeniden yalnızlığı seçerek Berlin'e gelen turistleri engellemek amacıyla kimi ekonom

Doğu Bloku, Komünist Blok, Sovyet Bloku ya da Demir Perde, Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği ve onun Doğu ve Orta Avrupa'daki müttefiklerini tanımlamak üzere kullanılmış olan bir terimdir. 1947'de, başta Polonya Halk Cumhuriyeti, Romanya Sosyalist Cumhuriyeti, Bulgaristan Halk Cumhuriyeti, Macaristan Halk Cumhuriyeti, Çekoslovakya Sosyalist Cumhuriyeti ve Doğu Almanya olmak üzere komünist rejim altına giren birçok ülke Moskova'dan yönetilen bir blok hâline gelmiş bulunuyordu.
"Demir Perde" tanımı 5 Mart 1946 tarihinde Fulton'da bir konferansta Winston Churchill tarafından yapılmıştır. Doğu Bloku terimi Varşova Paktı ve Comecon yerine de kullanılmaktadır.

II. Dünya Savaşı'nın ardından başlayan Soğuk Savaş ile birlikte ABD önderliğinde başlatılarak özellikle Avrupa'da sosyalizmin önünü kesmek amacını taşıyan Marshall Planı'na cevap olarak ortaya çıkmıştır. Sovyetler Birliği'ne yapılan tehditlere karşı koyarak uluslararası komünizm faaliyetlerini yeniden örgütlemek üzere, Avrupa'nın önde gelen komünist partileri Sovyetler Birliği Komünist Partisi öncülüğünde Silezya'da bir konferansta toplandılar. Bu toplantının sonunda, 5 Ekim 1947'de Kominform'un kurulduğu ilan edildi.

İşçilerin yegâne vatanı olarak kabul edilen Sovyetler Birliği'nin savunulması ve Amerika Birleşik Devletleri tarafından temsil edilen emperyalizme karşı mücadele edilmesi birliğin temel amaçları arasındadır. Kominform'un merkezi Belgrad şehri idi.

Yugoslavya SFC hiçbir zaman Varşova Paktı'nın bir parçası olmamıştır. Yugoslavya komünist bir ülke olmasına rağmen, dönemin lideri Mareşal Tito II. Dünya Savaşı esnasında direnç gösteren bir partizan olarak yönetime geldi ve bu yüzden Sovyetler Birliği ülkeyi birliğe katamadı. Soğuk Savaş esnasında Yugoslavya hükûmeti kendisini iki cephe arasında tarafsız bir noktaya yerleştirdi ve Tarafsız Müttefikler Hareketi'nin kurucularından birisi oldu.
Buna benzer olarak, Arnavutluk Emek Partisi önderliğindeki Arnavutluk, II. Dünya Savaşı'nın sonucunda Sovyet Kızıl Ordu'dan bağımsız bir şekilde yönetime geldi. Arnavutluk, Sovyetler Birliği ile bağlarını 1960'ların başlarında Çin-Sovyet ayrılığı sonucunda kopararak, Çin ile müttefik oldu.

 Arnavutluk (1946-1991, 1961'de Comecon ve Varşova Paktı faaliyetlerine katılmayı bıraktı, 1968'de Varşova Paktı'ndan ve 1987'de Comecon'dan resmî olarak çekildi)
 Bulgaristan (1946-1990)
 Çekoslovakya (1948-1989)
 Doğu Almanya (1949-1989; öncesinde Sovyetler Birliği'nin Almanya İşgal Bölgesi olarak biliniyordu, 1945-1949)
 Küba (1959'dan beri)
 Macaristan (1949-1989)
 Moğolistan (1924-1990)
 Polonya (1947-1989)
 Romanya (1947-1989, 1964'te Varşova Paktı faaliyetlerine katılımı sınırlandırdı)
 Sovyetler Birliği (1922-1991; öncesinde Rusya SFSC olarak biliniyordu (1917-1922))
 Beyaz Rusya Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti (1919-1991, 1945'ten itibaren BM üyesi)
 Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti (1919-1991, 1945'ten itibaren BM üyesi)
 Vietnam (1976-1989 önceden Kuzey Vietnam (1945-1976) ve Güney Vietnam (1975-1976) olarak biliniyordu)

 Afganistan (1979-1989)
 Angola  (1975-1991)
 Benin Halk Cumhuriyeti (1975-1990)
 Çin (1949-1961)
 Etiyopya Demokratik Halk Cumhuriyeti (1987-1991 daha önce Etiyopya Geçici Askerî Hükûmeti olarak biliniyordu (1974-1987))
 Güney Yemen (1967-1990)
 Kampuçya Halk Cumhuriyeti (1979-1989)
 Kongo Halk Cumhuriyeti (1969-1991)
 Kuzey Kore (1948-1990 daha önce Sovyet Sivil İdaresi olarak biliniyordu (1945-1948))
 Laos (1975-1989)
  Mozambik Halk Cumhuriyeti (1975-1990)
 Somali Halk Cumhuriyeti (1969-1991)
 Suriye (1963'ten beri)
 Yeşil Burun Adaları (1975-1991)
 Yugoslavya (1945-1948)

Doğu Bloku ülkelerinde devlet ateizmi politikası izlenerek dini faaliyetler sona erdirildi. Bu devletlerden bazıları kültürel miraslarını ulusal kiliselerine bağladıklarından hem halklar hem de kiliseler Sovyetler tarafından hedef alındı.

Doğu Bloku'ndaki ülkeler kimi zaman Sovyetler Birliği'nin etki küresinin içinde Kızıl Ordu sayesinde tutuluyordu. Macaristan, Sovyet kaynaklı hükûmetini devirip bunun yerine Moskova'dan bağımsız bir yol izleyen başka bir partiyi iktidara getirmesinin hemen ardından 1956 yılında Kızıl Ordu tarafından işgal edildi.
Çekoslovakya da benzer şekilde Prag Baharı olarak da bilinen liberalizasyon sürecinin ardından 1968 yılında işgal edildi. Sonraları, bu müdahaleler Sovyet resmî yaşantısında Brejnev Doktrini olarak anıldı.

1980'lerde Sovyetler Birliği Doğu Bloku'ndaki ülkeler üzerindeki baskısını azaltarak, bu ülkelerin iç işlerindeki kararlarını belirlemesine izin verdi. Brejnev Doktrini'nin yürürlükten Sinatra Doktrini lehine kalkması Avrupa üzerinde dramatik bir etki yarattı. Doğu Bloku 1989 yılında Sovyet rejiminin Doğu Avrupa'da çökmesi ile birlikte sona ermiş oldu.

Barış içinde bir arada yaşama
Doğu Bloku ekonomileri

Doğum oranı, (kaba doğum hızı), bir yılda doğan canlı bebek sayısını yıl ortası nüfusa bölünmesi ve 1000 ile çarpılmasıyla bulunan oran. 1000 nüfus başına bir yıldaki doğum miktarını oransal olarak verir. Doğumlar göç ile birlikte bir mekandaki nüfusun artmasının sebebidir. Doğumlar ile ölümler arasındaki fark Doğal Nüfus Artışını verir.
Türkiye'de kaba doğum hızı 2012'de ‰17.1 iken, 2013 yılında ‰16.92'ye düşmüştür. 2013 yılı için kaba doğum hızının en yüksek olduğu iller; Şanlıurfa ‰33, Şırnak ‰29.9, Ağrı ‰29.3, Van ‰28.6 illeridir. Doğum oranının en düşük olduğu iller ise şunlardır: ‰10.1 Kırklareli, ‰10.6 Edirne, ‰10.6 Çanakkale, ‰11 Tunceli.
Dünyada olduğu gibi Türkiye'de de doğum oranları azalmaktadır.
Dünya genelinde doğum oranlarında genel bir düşüş görülmektedir. Ortalama son 50 yılda 5.4 çocuktan, 2.1 çocuğa gerilemiştir. Yıllar itibarıyla Türkiye'deki doğum oranları şöyledir: 1980: ‰3.41, 1985: ‰2.59, 1990: ‰2.65, 2000: ‰2.53. Doğum oranı Fransa'da ‰13.1, Angola ve Mali'de ‰50, Hong Kong ve Ukrayna'da ‰8, Türkiye'de ‰17.3'tür.

Yavaş değişim: Ülkenin sosyal, kültürel ve ekonomik gelişmesine bağlı olarak doğum oranının düşmesidir. Sanayileşme, kadının çalışma hayatına katılması, eğitim düzeyinde iyileşme, şehirleşme nedenler arasındadır.
Gönüllü değişim:Devletlerin uyguladığı nüfus politikalarının sonucunda doğum oranının hızla düşmesidir. Çin'de 1970'lerde başlanan tek çocuk siyaseti, 2002'de yasal hale getirilmiştir. Sert şekilde uygulanan nüfus planlaması doğum oranlarını önemli ölçütü düşürmüştür.
Kriz modeli: Sosyal ve siyasal sistemde insanları sıkıntıya düşüren genel olaylar neden olur. Savaş, ihtilal, kargaşa, terör, göç, afetler doğum oranlarında ani düşüşlere neden olur. Türkiye en düşük nüfus artışının 1945 yılında yaşamıştır. II. Dünya Savaşı'na Türkiye'nin girmemiş olmasına rağmen etkilenmiştir.

Dünya ülkeleri kendilerine özgü sebeplerle doğum oranlarına müdahale etmeye çalışırlar. Doğum oranları, ölüm oranlarıyla birlikte nüfus artış hızını belirler. Gelişmiş ülkeler  düşen nüfus artış hızlarını artırmaya çalışır. Gelişmekte olan ülkeler kalkınmayı yavaşlattığı düşüncesi ile doğumları azaltmaya çalışırlar.
Türkiye, dünyada Endonezya'dan sonra en hızlı yaşlanan ikinci ülkedir. Yaşlı nüfusun getireceği sıkıntılardan kurtulmak için belli bir nüfus artış hızının korunması gerektiği düşünülmektedir. Bu gerekçeyle devrin başbakanı Erdoğan tarafından uzun süre en az üç çocuk söylemi gündemde tutuldu. Eski zamanlara nazaran doğumları özendirmek amacıyla çeşitli teşvikler açıklandı Aynı zamanlarda Rusya Devlet Başkanı Putin, İran cumhurbaşkanı Ahmedinejat da doğumları teşvik eden politikalar uyguladılar.

Ölüm oranı
Demografi
Morbidite oranı
Doğum oranına göre egemen devletler ve bağımlı bölgelerin listesi

Dublin (İrlandaca: Baile Átha Cliath, Áth Cliath ya da Dubh Linn diye de bilinir), İrlanda’nın başkenti ve aynı zamanda en büyük şehri. Ülkenin doğu kıyısının ortasında, Liffey Nehri'nin ağzında, Dublin Kontluğu'nun merkezinde yer almaktadır. Viking yerleşimlerinin merkezi olarak kurulan şehir, Orta Çağ’dan beri İrlanda’nın başkentidir.
Dublin şehri dendiği zaman aslında Dublin Şehir Konseyi'ne bağlı bölge kastedilse de, halk arasında Dublin’den çevre bölgelerden bazılarını, (Dún Laoghaire, Fingal ve Güney Dublin gibi), kapsayacak şekilde de bahsedilmektedir. Bu bölgeye bazen Dublin metropolü ya da Dublin kenti de denmektedir.
BBC’nin 2003 yılında, Avrupa genelinde 112 kent ve kırsal kesimden, 11.200 kişiye uyguladığı bir ankette, Dublin, Avrupa’nın yaşanacak en iyi başkenti, İrlanda ise Avrupa’nın en mutlu ülkesi seçilmiştir.
Dublin, yılda dört milyonun üzerinde ziyaretçisiyle, Paris ve Londra’dan sonra Avrupa’da en çok ziyaret edilen başkenttir.

Dublin ismi, İrlandaca'da "siyah havuz" anlamına gelen Dubh Linn kelimesinden gelmektedir. Tarihsel olarak, İrlandaca'da yazımında bh’deki b’nin üzerinde Duḃ Linn ya da Duḃlinn, şeklinde bir nokta bulunmaktadır. Fransızca konuşan Anglo-Norman’lar noktayı kaldırmışlar ve ismi Develyn ya da Dublin olarak yazmışlardır.
Bazı kaynaklarda Dublin isminin İskandinavya kökenli olduğuna dair de düşünceler bulunmaktadır. Yine de Dubh Linn ismi Viking’lerin İrlanda’ya gelmelerinden öncesine dayanır ve Eski Nors dilinde ve modern İzlandaca’da kısaca Dubh Linn kelimelerinin Eski Nors diliymiş gibi yazılmasıdır, yani Dyflinn (okunuşu "Düv-linn" şeklindedir, 'y' harfi Norveççe, İsveççe, Eski Nors dili gibi dillerde, ‘ü’ olarak okunurken İzlandaca'da yazılış aynı kalmış olsa da okunuşu /i/ sesini almıştır).
Modern İrlanda dilinde şehrin yaygın ismi Baile Átha Cliathtır. Bu isim, Türkçe’ye yaklaşık olarak “Sazlık engellerinin sığ olduğu yerdeki yerleşim yeri” şeklinde çevrilebilir. Bu kelimeyle 988 yılında II. Mael Sechnaill tarafından kurulan, Dubh Linn kasabası ve Siyah Göl ile birleşen yerleşim yeri kastedilmektedir.

Yunan astronom ve kartograf Ptolemy'nin yazıları Dublin ile ilgili en eski kaynaklardandır. M.S. 140 civarında Eblana Civitas adlı bir yerleşim yerinden bahsetmektedir. 'Dubh Linn'in yerleşim yeri olarak tarihi M.Ö. 1. yüzyıla kadar gitmektedir. Sonraları burada bir manastır inşa edilmiştir. Ama kasaba olarak 841 yılında Norse'lar tarafından kurulmuştur. 'Baile Átha Cliath' ya da kısaca 'Áth Cliath' 988 yılında kuruldu ve bir süre sonra bu iki kasaba birleşti.
Bugünkü şehir birinin İngilizceleştirilmiş ismini, diğerinin de özgün Galce ismini almıştır. Normanların İrlanda'yı işgalinden sonra Dublin başkent oldu ve iktidar, bağımsızlıklarına dek Dublin kalesinde toplandı. 14. yüzyıldan 16. yüzyılın sonlarına kadar Dublin ve çevresi (Pale, yani sınır, mıntıka olarak bilinir), İrlanda'nın hükûmet kontrolündeki en büyük alanını oluşturmaktaydı.
17. yüzyıldan itibaren, Geniş Caddeler Komisyonu'nun da desteğiyle, şehir hızla büyüdü. Kralları I. ve IV. George'lar arasındaki dönemde (yani Georgian dönemi), bir süre Londra'dan sonra Britanya İmparatorluğu'nun ikinci şehri konumundaydı. Dublin'in en ilgi çekici mimarisinin büyük bir bölümü bu dönemden kalmadır.
19. yüzyıl sonları ve 20. yüzyıl başlarında, Cumhuriyetçi devrimcilerin Birleşik Krallık'a karşı başlattıkları ayaklanmalar, 24 Nisan 1916'daki Postane Baskını ile harekât boyutuna ulaştı, ama 24-30 Nisan arasında süren Paskalya Ayaklanması, devrimcilerin teslim olmasıyla son buldu. Bu süreçte ön plana çıkan Michael Collins ayaklanmalar süresince kullandığı taktiklerle şehir içi gerilla savaşının ilk örneklerini sergiledi. Bu ayaklanmalar başkenti istikrarsız bir sürece soktu. İngiliz-İrlanda savaşı ile İrlanda iç savaşı kenti yıkıma uğrattı. Şehrin en güzel binaları bu savaşlar sırasında yıkıldı. İrlanda Bağımsız Eyaleti binaların çoğunu yeniden inşa etti. Parlamentoyu Leinster Sarayı'na taşıdı ama yeniden düzenlemek gibi büyük bir işe kalkışmadı.

Acil durum diye adlandırılan, II. Dünya Savaşı'ndan sonra, Dublin zaman-dışı bir başkent olarak kaldı: modernleşme yavaş
gerçekleşiyordu ama sonunda 1960'larda değişim hızlanmaya başladı. Son yıllarda, yerleşim, ulaşım ve iş alanında yapılan özel ve devlet girişimleriyle, Dublin'in alt yapısı oldukça değişti. Bazı ünlü sokak köşeleri hala gelişim ve değişimden önce orada bulunan bar veya dükkânın ismiyle anılmaktadır.
12. yüzyılda başlayan İngiliz kontrolünden itibaren şehir İrlanda adasının başkentliğini yapmıştır. Bağlı olduğu hükûmetler şunlardır:

İrlanda Lordluğu (1171-1541)
İrlanda Krallığı (1541-1800)
Birleşik Krallık'ın bir parçası olarak İrlanda (1801-1922)
İrlanda (1919-1922)
1922'de İrlanda'nın bölünmesinden itibaren, İrlanda Bağımsız Eyaleti'nin başkenti olmaya devam etti (1922-1937) ve şu anda İrlanda'nın başkentidir. (Bu hükûmetlerin çoğu İngiliz hükûmetiyle aynı zamanda ve genellikle rekabet içinde var olmuşlardır.)

Dublin Avrupa'nın en önemli kültürel merkezlerinden biri ve Jonathan Swift, Maeve Binchy, Bram Stoker, Oscar Wilde, William Butler Yeats, James Joyce, J.M. Synge, George Bernard Shaw, Seán O'Casey, Samuel Beckett, Brendan Behan ve Roddy Doyle gibi, birçok ünlü yazarın çıktığı bir şehirdir. Burayla ilgili en ünlü eserlerden biri James Joyce'un Dublinliler başlıklı öykü kitabıdır. Bu eserinde, Joyce 20. yüzyılın başlarında şehirdeki yerli halkı ve yaşananları tiplemelerle anlatır. Ayrıca yine Joyce'un Ulysses, romanı Dublin'de geçmekte ve kentin topografik detaylarını içermektedir.
İrlanda Ulusal Basım Müzesi, Modern Sanat Müzesi, Ulusal Galerisi, Ulusal Kütüphanesi ve Ulusal Müzesi'nin üç merkezi; ayrıca Hugh Lane Belediye Galerisi ve Chester Beatty Kütüphanesi Dublin'de bulunmaktadır.
Şehrin merkezinde, Şehir Sanat Merkezi, Dört Galeri, Douglas Hyde Galerisi, Proje Sanat Merkezi ve İber Kraliyet Akademisi gibi, birçok galeri ve sanat merkezi vardır.
Temple Bar, özellikle haftasonları, Birleşik Krallık'tan ve başka birçok yerden turist çeken popüler bir gece hayatı mekanıdır.
Şehir Dünya'nın en genç nüfusuna sahip yerlerden biridir. Yaklaşık olarak %50'si 25 yaş altındadır.

1990'ların başlarına kadar İrlanda daha çok dışarı göç verse de, şu anda Dublin'de özellikle Çin, Polonya, Filipinler, Birleşik Krallık, Nijerya, Litvanya ve Romanya'dan çok sayıda göçmen bulunmaktadır. Ayrıca AB üyesi olmayan ülkelerden, Avustralya, Yeni Zelanda ve Rusya'dan da yoğun göç almaktadır. Buna ek olarak geçtiğimiz on yıl içinde ülke dışına göç eden İrlandalılar da geri dönüp tekrar ülkeye yerleşmişlerdir.

Dublin, üç üniversitesi ve birçok diğer yükseköğrenim kurumuyla, İrlanda'nın birincil eğitim merkezidir. Şehirde 20 adet üçüncü-seviye (bir çeşit devamlı, yükseköğrenim) enstitü ve kolej bulunmaktadır. Dublin Üniversitesi, 16. yüzyıla uzanan tarihiyle İrlanda'nın en eski üniversitesidir. Bir tek koleji vardır, Trinity Koleji ve Kraliyet onayıyla, I. Elizabeth döneminde kurulmuştur. Kolej Katoliklerin özgürleşmesine kadar Roma Katoliklerine kapalı kalmıştır. Daha sonra ise 1970'e kadar Roma Katoliklerinin katılımı, Katolik hiyerarşisi tarafından, yasaklanmıştır. Ulusal İrlanda Üniversitesi'nin Dublin'de Dublin Koleji ile paylaştığı bir kürsüsü bulunmaktadır. Aslında şehrin sınırlarının biraz dışında olan, Dun Laoghaire'de bulunan, Dublin Koleji, İrlanda'daki en büyük üniversitedir. Dublin Şehir Üniversitesi en yakın zamanda kurulmuş olan kurumdur ve özellikle işletme, mühendislik ve endüstriyle alakalı fen alanlarında ön plana çıkmaktadır. İrlanda Cerrahlar Kraliyet Koleji, Ulusal İrlanda Üniversitesi’ne bağlı bir tıp kolejidir ve şehir merkezindeki St. Stephen’s Green parkı içindedir. Ulusal İrlanda Üniversitesi, Maynooth da Ulusal İrlanda Üniversitesi’ne bağlıdır ve şehrin merkezine yaklaşık 25km uzaklıkta olan Kildare ilçesine bağlıdır.
Dublin Teknoloji Enstitüsü modern bir teknik kolej olup ülkenin en büyük, üniversite olmayan, üçüncü-seviye eğitim kurumudur. Teknik konularda uzmanlaşmış olsa da birçok sanat ve insan bilimleri dersleri de verilmektedir. Dublin’in kent dışı yerleşimlerinden Tallaght ve Blanchardstown’da teknoloji enstitüleri bulunmaktadır: Tallaght Teknoloji Enstitüsü ve Blanchardstown Teknoloji Enstitüsü.
Ulusal Sanat ve Tasarım Koleji ve Dun Laoghaire Sanat, Tasarım ve Teknoloji Enstitüsü sanat, tasarım ve medya teknolojisi alanlarında eğitim vermektedir.
Bunların dışında ayrıca birçok küçük uzmanlık kolejleri ve özel kurumlar da bulunmaktadır. Örneğin, The Gaiety Oyunculuk Okulu’nda hem iki yıllık yoğun oyunculuk kursu, hem de Dublin Şehir Üniversitesi ve Dublin İşletme Okulu ile ortak, üç yıllık lisans programı bulunmaktadır. Aungier caddesinde bulunan, bu okul aynı zamanda ülkedeki en büyük, bağımsız, üçüncü-seviye kurumudur.

1853 -; Büyük Sanayii Sergisi
1865 -; Uluslararası Sanat ve Üretim Sergisi
1874 -; Uluslararası Sanat ve Üretim Sergisi

Geleneksel olarak Dublin’de Liffey nehrinin ayırdığı bir kuzey-güney ayrımı bulunmaktadır. Bazıları kuzey yakasını işçi sınıfı ve güney yakasını da orta ve yüksek sınıf olarak görmektedir. Dublin posta sisteminde kuzeye tek numaralar, Phibsboro - Dublin 7 gibi, güneye ise çift numaralar, Sandymount - Dublin 4 gibi, ayrılmıştır. Yalnızca nehrin bankı boyunca geçen bölge Dublin 8 olarak bu kural dışında kalmaktadır.
Bu ayrım yüzyıllar öncesine dayanmaktadır. Mesela Kildare Kontu evini, o zamanlar çok da kabul görmeyen, güney yakasına inşa ettirmiştir. Bunu neden yaptığını soranları, “Ben nereye gitsem moda beni takip eder” diyerek yanıtlamıştır. Kısa süre içinde de bu bölgeye birçok başka asilzade yerleşmiştir.
Kuzey-güney ayrımı Dublin alt-kültürlerinin stereotiplerinde kendini göstermektedir. Üst sınıf üyeleri, güneydeki Dublin 4, yani Ross O'Carroll-Kelly'e özgü aksan ve tavırlarla nitelenirken işçi sınıfına ait kişiler Dublin şehir-içi mahallelerine özgü aksan ve tavırlarla ön plana çıkmaktadır. Elbette böyle bir sınıflandırma kesin ve sonlandırıcı değildir.
Dublin'in ekonomik ve toplumsal gruplar

Dünya Bankası, II. Dünya Savaşı'nın ardından 1945 yılında Uluslararası Yeniden Yapılanma ve Kalkınma Bankası (IBRD=International Bank for Reconstruction and Development) adıyla kurulmuş, 1947 yılında Birleşmiş Milletler'in özerk uzman kuruluşlarından biri olma özelliği kazanmıştır.
Günümüzde dünya devletlerinin 188'i Banka üyesidir. Bunlardan 11'i, Banka sermayesinin %55'ine sahiptir. 
Dünya Bankası Guvernörler Kurulu, İcra Direktörleri Kurulu, Başkanlık organları tarafından yönetilmektedir. Guvernörler Kurulu, üye devletlerin atadıkları birer guvernör ve vekilinden oluşmakta ve yılda bir kez toplanmaktadır. İcra Direktörleri Kurulu iki yıl için görevlendirilen 24 üyeli ve sürekli karar organıdır.
Zaman içinde bir grup hâline gelerek Dünya Bankası Grubu (World Bank Group) adını alan kuruluşun bünyesinde beş ana kurum yer almaktadır.
Uluslararası Yeniden Yapılanma ve Kalkınma Bankası - IBRD 1945 yılında kurulmuş olan ve gelişmekte olan ülkelerin kamu sektörüne kredi açan bölümdür. Türkiye kuruma 1947 yılında üye olmuştur. Kişi başına GSMH'ye göre yapılan dört gruplu sınıflandırmada Türkiye 3. grupta yer almakta, böylece 5 yıl geri ödemesiz 17 yıla kadar vadeli kredi kullanabilmektedir. Türkiye'nin sermaye ve oy gücü %0,5 düzeyindedir.

Uluslararası Kalkınma Birliği (IDA - International Development Association), 1960 yılında kurulmuştur. Kişi başına gelir bakımından yoksulluk çizgisinin altında kalan ülkelere kredi açmaktadır. Bu ülkelere genel olarak sıfır faizli ve 35-40 yıl vadeli kredi kullandırmaktadır. Türkiye IDA'ya 1960 yılında katılmıştır; toplam sermaye içindeki payı %0,9'dur ve bu fondan kredi kullanmamaktadır.

Uluslararası Finans Kurumu (IFC - International Finance Corporation), 1956 yılında kurulmuştur. Bu parça, gelişmekte olan ülkelerde özel sektöre kredi açmak ve özel sektörün gelişmesini sağlamak ile görevlidir. Türkiye, bu kuruma kurulduğu yıl katılmıştır ve toplam sermaye içinde %0,6 paya sahiptir.

Çok taraflı Yatırımlar Garanti Ajansı (MIGA - Multilateral Investment Guarantee Agency), 1985 yılında kurulmuştur. Gelişmekte olan ülkelerde yapılacak yabancı yatırımlara, ticari olmayan (döviz transfer zorluğu, kamulaştırma, millîleştirme vb.) riskleri karşılamaya dönük güvenceler sağlamak ile görevli parça olarak tasarlanmıştır. Türkiye MİGA'ya 1988 yılında katılmıştır. Bu kurum içinde sermaye payı ve oy gücü %0,4 düzeyindedir.

Uluslararası Yatırım Anlaşmazlıkları Çözüm Merkezi (ICSID - International Centre for Settlement of Investment Disputes), 1965 yılında kurulmuştur. Merkez, arabuluculuk ve hakemlik davalarına bakan bir organdır. Tahkim ve Uzlaşma Panellerine ilişkin kurallar geliştirmekte, uzlaştırma komisyonu olarak iş görmektedir. Türkiye bu kuruma 1987 yılında katılmıştır.

Çeşitli gelişmeler, bazı durumlarda 2015 yılı için Binyıl Kalkınma Hedefleri‘ne ulaşılmasını sağladı. Hedeflerin gerçekleştirilebilmesi için şu altı kriterin karşılanması gerekmektedir: Afrika'da ve kırılgan ülkelerde daha güçlü ve daha kapsayıcı büyüme, sağlık ve eğitimde daha fazla çaba, kalkınma ve çevre gündemlerinin entegrasyonu, daha iyi yardımın yanı sıra ticaret müzakerelerinde hareket ve Dünya Bankası gibi çok taraflı kurumlardan daha güçlü ve daha odaklı destek.

Aşırı Yoksulluk ve Açlığın Ortadan Kaldırılması: 1990'dan 2004'e kadar, aşırı yoksulluk içinde yaşayan insanların oranı neredeyse üçte birden beşte birin altına düştü. Sonuçlar bölgeler ve ülkeler arasında büyük farklılıklar gösterse de, eğilim, bir bütün olarak dünyanın yoksulluk içinde yaşayan insanların yüzdesini yarıya indirme hedefine ulaşabileceğini göstermektedir.
Ancak Afrika'nın yoksulluğunun artması beklenmektedir ve dünyadaki yetersiz beslenen çocukların %90'ının yaşadığı 36 ülkenin çoğu Afrika'dadır.

Evrensel İlköğretimin Gerçekleştirilmesi: Gelişmekte olan ülkelerde okula giden çocukların oranı 1991'de %80'den 2005'te %88'e yükseldi. Yine de, 2005 itibarıyla %57'si kız olmak üzere ilkokul çağındaki yaklaşık 72 milyon çocuk eğitim görmüyordu.
Cinsiyet Eşitliğinin Teşvik Edilmesi: İş gücü piyasasında kadınlar için gidişat yavaş ilerlemektedir ancak erkeklerden çok daha fazla kadın - dünya çapında %60'tan fazla - ücretsiz aile işçisi olarak katkıda bulunmaktadır. Dünya Bankası Grubu Toplumsal Cinsiyet Eylem Planı, kadınların ekonomik olarak güçlenmesini ilerletmek ve ortak büyümeyi teşvik etmek için oluşturulmuştur.
Çocuk Ölümlerinin Azaltılması: Küresel olarak hayatta kalma oranlarında bir miktar iyileşme vardır; hızlandırılmış iyileştirmelere en acil olarak Güney Asya ve Sahra Altı Afrika'da ihtiyaç duyulmaktadır. 2005 yılında tahminen 10 milyondan fazla beş yaş altı çocuk öldü; ölümlerinin çoğu önlenebilir nedenlerdendi.
Anne Sağlığının İyileştirilmesi: Her yıl hamilelik veya doğumda ölen yarım milyon kadının neredeyse tamamı Sahra Altı Afrika ve Asya'da yaşamaktadır. Çeşitli sağlık müdahalelerinin büyük çapta erişilebilir olmasını gerektiren çok sayıda anne ölüm nedeni vardır.
HIV/AIDS, Sıtma ve Diğer Hastalıklarla Mücadele: Yıllık yeni HIV enfeksiyonları ve AIDS ölümleri azaldı ancak HIV ile yaşayan insanların sayısı artmaya devam etmektedir. En kötü etkilenen sekiz Güney Afrika ülkesinde yaygınlık yüzde 15'in üzerindedir. Tedavi küresel olarak arttı, ancak yine de ihtiyaçların yalnızca yüzde 30'unu karşılamaktadır. (ülkeler arasında büyük farklılıklar vardır). AIDS, Sahra Altı Afrika'da önde gelen ölüm nedeni olmaya devam etmektedir (2007'de 1,6 milyon ölüm). Her yıl 300 ila 500 milyon sıtma vakası olmakta ve bu da 1 milyondan fazla ölüme yol açmaktadır. Neredeyse tüm vakalar ve ölümlerin yüzde 95'inden fazlası Sahra Altı Afrika'da görülmektedir.
Çevresel Sürdürülebilirliğin Sağlanması: Ormansızlaşma, özellikle biyolojik çeşitliliğin azalmaya devam ettiği bölgelerde kritik bir sorun olmaya devam etmektedir. Sera gazı emisyonları, enerji teknolojisindeki ilerlemeden daha hızlı artmaktadır.
Kalkınma için Küresel Bir Ortaklık Geliştirilmesi: Bağışçı ülkeler taahhütlerini yenilediler. Bağışçılar, mevcut çekirdek program geliştirme hızına uymak için taahhütlerini yerine getirmelidir. Binyıl Kalkınma Hedefleri'nin gerçekleştirilmesine yönelik ilerlemeyi hızlandırmak için Banka Grubu'nun çok taraflı ve yerel ortaklarla iş birliğine vurgu yapılmaktadır.

Dünya Bankası ile Türkiye arasındaki ilişkiler, 1950'de Türkiye'nin Dünya Bankası'na üye olmasıyla başlamıştır. İlk işbirlikleri, Türkiye'deki liman inşaatları ve gelişim projeleriyle başlamış, bu projeler Türkiye'nin ticari ekonomisini canlandırmak ve bölgesel istikrarı sağlamak amacıyla gerçekleştirilmiştir.
Zamanla, Dünya Bankası'nın Türkiye'deki projeleri genişlemiş ve çeşitlenmiştir. Banka, enerji, sağlık, kentsel istikrar ve özel yatırımlar gibi alanlarda önemli katkılar sağlamıştır. 2012-2015 dönemi için hazırlanan Ülke Ortaklık Stratejisi (CPS), Türkiye'nin ekonomik başarısını sürdürmek ve ulusal durgunluktan kaçınmak için gerekli eylemleri belirlemiştir.
Özellikle enerji sektörü, Dünya Bankası'nın Türkiye'deki projelerinde önemli bir rol oynamıştır. 2016 yılında onaylanan Jeotermal Enerji Geliştirme Projesi, 2022 yılına kadar tamamlanması planlanan ve sürdürülebilir enerji üretimine yönelik bir projedir.
2023 yılında meydana gelen depremler, Dünya Bankası'nın Türkiye'ye olan desteğinin önemli bir kısmını oluşturmuştur. Depremlerin ardından, Türkiye'nin yeniden inşa ve toparlanma ihtiyaçlarının 81,5 milyar dolar olduğu tahmin edilmiştir. Dünya Bankası, bu süreçte Türkiye'ye önemli finansal ve teknik destek sağlamaktadır.
Dünya Bankası'nın Türkiye ile olan ilişkisi, ekonomik büyüme, yoksulluğun azaltılması ve sürdürülebilir kalkınma hedeflerine odaklanmaktadır. Banka, Türkiye'nin 2024-2028 dönemi için hazırlanan 12. Ulusal Kalkınma Planı ile uyumlu bir şekilde, ülkenin ekonomik direncini artırmayı ve kapsayıcı hizmetler ile iş olanaklarını geliştirmeyi hedeflemektedir.

Liberal uluslararası düzen

Düsseldorf, Almanya'nın en kalabalık eyaleti olan Kuzey Ren-Vestfalya'nın başkentidir. Köln'den sonra eyaletin ikinci büyük şehri ve 2024 nüfusu 618.685 olan Almanya'nın altıncı büyük şehridir. Düsseldorf'un büyük bir kısmı Ren Nehri'nin sağ kıyısında yer alır ve şehir, Neuss, Krefeld, Hilden, Langenfeld, Ratingen, Meerbusch, Dormagen, Erkrath, Solingen ve Monheim ile birlikte büyümüştür. Düsseldorf, Avrupa Birliği'nde GSYİH bakımından ikinci büyük metropol bölgesi olan ve Bonn'dan Köln ve Düsseldorf üzerinden Ruhr'a uzanan Ren-Ruhr'un merkez şehridir.
Düsseldorf, Düssel Nehri'nin ağzında küçük bir yerleşim yeri olarak başladı ve 1288'de Worringen Savaşı'ndan sonra şehir haklarını kazandı. Geç Orta Çağ ve Rönesans dönemlerinde, Berg Dükleri yönetiminde bölgesel bir siyasi ve kültürel merkez haline geldi ve daha sonra Jülich-Cleves-Berg Birleşik Dükalığı'nın başkenti oldu. 17. ve 18. yüzyıllarda sanat ve mimari gelişti ve Düsseldorf saray kültürü ve erken dönem sanat akademisiyle tanındı. Napolyon döneminde kısa bir süre Berg Büyük Dükalığı'nın bir parçası olduktan sonra 1815'te Prusya kontrolüne geçti ve 19. yüzyılda hızla sanayileşti. 20. yüzyılda Düsseldorf, Almanya'nın en önemli yönetim, ticaret ve kültür merkezlerinden biri haline geldi. 1946'da yeni kurulan Kuzey Ren-Vestfalya eyaletinin başkenti oldu ve siyasi rolünü güçlendirdi. 
Düsseldorf, GaWC Alpha dünya şehri olarak sınıflandırılmıştır. Düsseldorf, moda ve ticaret fuarlarıyla tanınan uluslararası bir iş ve finans merkezidir ve iki Fortune Global 500 şirketinin (Uniper ve Metro) ve üç DAX şirketinin (Rheinmetall, Henkel ve GEA) genel merkezine ev sahipliği yapmaktadır. Messe Düsseldorf, önde gelen ticaret fuarlarının yaklaşık beşte birini düzenlemektedir. Düsseldorf Havalimanı, Almanya'nın dördüncü en işlek havalimanıdır ve Almanya'nın en büyük kentsel alanı olan Ruhr'un ana uluslararası merkezi olarak hizmet vermektedir. Mercer'ın 2023 Yaşam Kalitesi anketi, Düsseldorf'u dünyanın en yaşanabilir onuncu şehri olarak sıralamıştır.
Düsseldorf şehrinde, Heinrich-Heine-Universität Düsseldorf, uygulamalı bilimler üniversitesi (Hochschule Düsseldorf), sanat akademisi (Kunstakademie Düsseldorf; üyeleri arasında Joseph Beuys, Emanuel Leutze, August Macke, Gerhard Richter, Sigmar Polke ve Andreas Gursky bulunmaktadır) ve müzik üniversitesi (Robert-Schumann-Musikhochschule Düsseldorf) dahil olmak üzere 22 yükseköğretim kurumu bulunmaktadır. Şehir ayrıca elektronik/deneysel müzik (Kraftwerk) üzerindeki etkisi ve Japon topluluğuyla da tanınmaktadır. Ren bölgesinin ikinci büyük şehri olan Düsseldorf, Şubat/Mart aylarında Almanya'da Köln ve Mainz'den sonra üçüncü en önemli Ren Karnavalı kutlamalarına ev sahipliği yapmaktadır.

1288 yılında, Düssel çayının Ren Nehri'ne döküldüğü yerde bulunan kasaba şehir hakkı aldı ve 14. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar Berg Dükalığı'nın yönetim merkezi oldu.

Ağırlıklı olarak Ren Nehri'nin sağ tarafında bulunan şehir Ludenberg,Gerresheim ve Hubelrath istisna olmak üzere Aşağı Ren Ovası'nın orta kısmında bulunur.
Şehrin en yüksek noktası, Hubbelrath bölgesindeki Sandberg, deniz seviyesinden 165 metre yükseklikte, en alçak nokta ise, Wittlaer yakınlarında Schwarzbach'ın Ren Nehri'ne döküldüğü yer olan yerdir ve deniz seviyesinden 28 metre yüksekliktedir.

Şehrin en önemli kulüpleri, futbol dalında Fortuna Düsseldorf, buz hokeyi dalında DEG, Amerikan futbolu dalında Düsseldorf Rhein Fire'dır. Yıllarca futbol dalında Bundesliga'da yer alan Fortuna Düsseldorf, 1997-1998 futbol sezonunda küme düştü ve tekrar 2012-2013 futbol sezonunda Bundesliga'ya çıktı.
Buz hokeyi dalında mücadele eden DEG, Metro adlı şirketin sponsor olmasıyla ismini DEG Metrostars olarak değiştirdi. Alman 1. Ligi DEL'de 8 şampiyonluğu bulunan takım, 1992 senesinde Avrupa ikincisi olmuştur.
Rhein Fire, Avrupalı kulüplerin kendi aralarında NFL ortaklığıyla düzenledikleri Amerikan Futbol Ligi-Avrupa (NFL-Europe)'da 1998'de turnuvayı şampiyon olarak tamamladılar. Kulüp şu anda NFL'den kaynaklanan bazı sebeplerden dolayı faal değil.

Heinrich Heine Üniversitesi Düsseldorf, şehrin güney kesimindedir. Yaklaşık 30,000 öğrencisi ve doğa bilimleri, matematik, bilgisayar bilimleri, felsefe, sosyal bilimler, sanat, diller, tıp, eczacılık, ekonomi, hukuk ve diğer alanlarda geniş bir konu yelpazesi vardır.
Diğer akademik kurumlar şunlardır:

Clara Schumann Musikschule (müzik okulu)
Robert Schumann Hochschule
Joseph Beuys, Paul Klee, Nam June Paik, Gerhard Richter, the Bechers ve Andreas Gursky gibi yüksek profilli sanatçılarla ünlü Kunstakademie Düsseldorf (Güzel Sanatlar Akademisi)
Hochschule Düsseldorf (Uygulamalı Bilimler) üniversitesi)
AMD Moda ve Tasarım Akademisi
Max Planck Demir Araştırmaları Enstitüsü GmbH
Goethe Enstitüsü
Yönetim ve İşletme Akademisi Düsseldorf
WHU – Otto Beisheim Yönetim Okulu (Düsseldorf Kampüsü)
Uluslararası ilk ve orta dereceli okullar:

Uluslararası Düsseldorf Okulu
Lycée français de Düsseldorf
Düsseldorf'taki Uluslararası Japon Okulu

Düsseldorf'un kardeş şehirleri:

Resmî site (Almanca)

Elbruz Dağı (Karaçay-Balkarca: Минги тау, Mingi tau — Bengü dağ; Gürcüce: იალბუზი (ialbuzi) — Konik şekilde dağ; Çerkesçe: Oşhamaho/Oşhamaf — Kutlu [Uğurlu] Dağ; Rusça: Эльбрус), 5.642 m yükseklikle (batı zirvesi; doğu zirvesi: 5.621 m) Kafkasların, Rusya'nın  ve Avrupa'nın en yüksek dağı. Elbruz; şu sıralar faal olmayan, yoğun olarak buzullarla kaplı, çift zirveli bir stratovolkandır. İki zirve arasındaki mesafe 1.500 metre olup zirve noktası güney krater kenarında bulunur. 70'ten fazla buzul, Elbruz'dan aşağıya, vadiye akar. Toplam 145 km² buzla örtülüdür.
Araplar Orta Çağ'da, Cebelü'l-Elsina جبل ال السنة "Dillerin Dağı" diye adlandırırlardı. Elbruz, "Ruhların Kralı", "Tanrıların Tahtı", "Mutluların Yeri " ve "Kutsal Yükseklik" diye de adlandırılır.
Eğer Kafkaslar Avrupa'nın sınırı olarak kabul edilirse Elbruz Avrupa'nın en yüksek dağıdır.

Elbruz, Rusya Federasyonu Güney Federal Okrugu içindeki Kuzey Kafkasya ekonomik bölgesinde, Kabardey-Balkarya'da, Gürcistan sınırının 11 km kuzeyinde, Tiflis'in yaklaşık 270 km kuzey batısında yer alır.
Avrupa'ya mı yoksa Asya'ya mı dahil edilmesi gerektiği tartışmalıdır. Kimileri Kafkaslar'ın ve dolayısıyla Elbrus'un dahili Avrasya sınırını oluşturduğu teorisini öne sürerken, Kafkasların kuzeyi Kuma-Manych Depresyonu'nu(Kuma–Manych Depression) sınır olarak tanımlayan bir görüş de vardır.
Kıtalar sadece tek bir karasal alan oluşturduğundan, fiziksel ve coğrafi olarak bakıldığında sadece tek bir Avrasya mevcut olabilir. Bu yüzden, sınırın nerede olduğu meselesi tam olarak açıklığa kavuşamaz. Tarihi bağlamda sınır sıkça yer değiştirmiştir ve bir sınırın tarihi dayanakları olan yönlendiricisi de mevcut değildir.
Elbruz'un Avrupa veya Asya içinde konuşlandırılması, Avrupa'nın en yüksek dağı meselesiyle de bağlantılıdır. Buna göre bu unvana sahip dağ artık Mont Blanc olmayacaktır. Günümüzde, Strahlenberg'in (1676 - 1747) tespit ettiği Asya sınırı yaygın kabul görmektedir. Strahlenberg, aldığı jeodezi göreviyle, daha önce kabul edilen Avrupa sınırını Don Nehri'nden Ural Dağları'na çekmiştir. En güney doğudaki sınır olarak Kafkasların kuzeyindeki Kuma-Manych Depresyonu'nu(Kuma–Manych Depression) seçer. Bu anlayışa göre Elbruz Asyalıdır.

Elbruz Holosen devrinde 14x17 km boyutlarında bir kaldera içinde oluşmuş, andesit-dazit stratovolkandır. Son patlaması, yaklaşık 2000 yıl önce (MS 50 ± 50 yıl) olmuş, bir çeşit volkanik kayaç türü olan ignimbritler, patlamaların kül yığınları ve lav akıntıları 250 km² lik bir alana yayılmıştır. Doğu zirvesinde 250 m çapında yanardağ krateri kalmıştır. Bugün Elbruz, zirve yakınındaki solfatar (gaz faaliyeti) ve sıcak su kaynağı ile volkanik faaliyetlerin çok zayıf işaretlerini gösterir. Masif buz takkesinin hızla erimesi ve yeniden bir faaliyet artışında oluşan lahardan (yanardağ yamacından akan çamurlu akıntı), Elbruz ve çevresi için potansiyel tehlike oluşturmaktadır.

Doğu zirvesine ilk çıkış, 22 Temmuz 1829'da Kabardey Çerkes'i Killar Xhaçirov tarafından, Elbruz'un eteğindeki Rus general Emanuel'in kampından zirveye tırmanışla başarılmıştır. Kamp, Elbruz çevresini araştırmak için yapılan bilimsel keşif gezisinin (ekspedisyon) konaklama noktasıydı. Bu keşif gezisine akademisyenler Kupfer, Meyer ve Fransız Ménétries dahildi. Carl Anton Meyer, Elbruz ve çevresinin ilk yükseklik verilerini elde eder.
5.642 m yükseklikteki batı zirvesine ilk tırmanış ise, 28 Temmuz 1874'te İngiliz Frederick Gardiner, Florence Crauford Grove, Horace Walker ve ekspedisyonun İsviçreli lideri Peter Knubel tarafından başarılır.
Diğer başarılı tırmanışlar:

1868, Douglas William Freshfield
1868, Adolphus Warburton Moore ve C. C. Tucker
1884, M. v. Dèchy
1888, Albert Mummery
1891, Gottfried Merzbacher
1890/96, A.W. Pastuchow (askeri topoğraf), batı- ve doğu zirvesi. Elbruz Masifi'nin ilk fiziksel haritasını hazırlar. 4.690 metredeki bir kayalık grup bu dağcının adını almıştır.
1929 ilk kayak tırmanışı, Leopoldo Gasparotto ve Hugo Tomaschek

1. ve 2. dağ tümeninin 10.000 kişilik Alman dağ komandoları (Gebirgsjäger), 14 Ağustos 1942'de 4.000 metre yükseklikteki Khotiutau geçidini aşarak, sürprize uğrayıp savaşmadan geri çekilen Elbruz Kulübesi personelini gafil avlarlar. Aralarında Josef Martin Bauer'in de bulunduğu Alman dağ komandolarının 21 alpinisti 21 Ağustos 1942'de buradan yola çıkarak zor hava şartları altında batı zirvesine tırmanır ve buraya Reich'ın savaş bayrağını çekerler. Bu olay NS-propagandasınca, alpinistlerin usta işi başarısı olarak kutlanır. Elbruz Kulübesinin fethi hakkında Sovyetlerde, kulübenin başarılı bir şekilde bombalandığı yönünde yorumların da yer aldığı efsaneler oluşur. Ancak isabet alan sadece, kulübenin alt taraflarında bulunan yakıt deposudur. 27 Eylül 1942'de Elbruz'da, Alman ve Sovyet dağ komandoları arasında yüksek irtifada bir dağ muharebesi meydana gelir. Elbruz Kulübesi, Ocak 1943'ün başına kadar Alman işgali altında kalır. Bundan kısa süre sonra batı zirvesinde yeniden Sovyet bayrağı dalgalanır.

11 bilim insanı, 1929'da 4.160 m yükseklikte Prijut 11 (Barınma 11) adını verdikleri küçük bir kulübe kurarlar. 1932'de aynı yerde, 40 kişi alabilen daha büyük bir kulübe inşa edilir. 1939'da 4.200 metrenin biraz daha üst kısmında, Rus seyahat acentesı Intourist, döviz sağlamak için Elbruz'un zirvesine gidecek olan ve özellikle batıdan gelen turistleri barındırmak üzere alüminyum giydirmeli daha da büyük bir kulübe kurar.
Bu kulübe kısa zamanda yüksek dağ kışlasına dönüşür ve birbiri ardına Rus ve Alman birliklerine üs noktası olarak hizmet eder.
16 Ağustos 1998'de ocaktan çıkan yangınla kulübe tamamen yanar. 2001 yazında yeni Diesel Hut (Diesel Kulübesi) Prijut 11 harabesinin birkaç metre altında açılır.
1933 yılında iki zirve arasındaki belende kurulan acil durum barınağı, birkaç yıl sonra çöker. Bu kulübenin kalıntıları günümüze kadar gelmiştir. Bundan başka, kısa telesiyejin sonunda, teleferiğin ikinci sektörünün üst kısmında, eski fıçılardan bir kulübe kümesi (Barrel Huts) vardır. Bunlar bugün, birçok zirve tutkunu tarafından aklimatizasyon (iklime alışma, ortama alışma, iklimuyum) amacıyla ve tırmanış için destek noktası olarak kullanılır.

Elbruz Teleferiği, Elbruz'un eteklerinde, 2.300 metredeki vadi istasyonu Polana Asau'dan, iki sektörde 3.550 metre yükseklikteki bir kayak bölgesine götürür. 1968 yılında kurulan Elbruz Teleferiği'nin toplam uzunluğu 3.620 metredir. Bunun, Polana Asau ve Staryj Krugosor arasındaki ilk sektörü 1.860 metre uzunluğa sahipken, Staryj Krugosor ile Mir arasındaki ikinci sektör 1.760 metre uzunluğundadır. Üçüncü bir sektör planlanmış olup, ikinci sektörün dağ istasyonunda inşası şimdiden öngörülmüştü. Ancak bu planların gerçekleşmesi şüphesiz kestirilemez.

Peakware 12 Aralık 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.(İngilizce)
Elbrus - Avrupa'nın en yüksek dağı? 10 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.(Almanca)
Elbrus Info Site (İngilizce)
'Priut 11' 'in tarihi 25 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Diesel Hut 14 Kasım 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Erivan (Ermenice: Երևան, bazen "Երեվան" olarak da yazılır, /ˌjɛrɛˈvɑn/; Osmanlı döneminde Farsça: ﺭﺍﻭﻦ, Revan, Azerice: İrəvan), Ermenistan'ın başkenti ve en büyük şehri olan Erivan, aynı zamanda dünyanın en eski sürekli yerleşim yerlerinden biridir. Hrazdan Nehri kıyısında yer alan Erivan, ülkenin idari, kültürel ve endüstriyel merkezidir ve en önemli şehridir. 1918'den beri başkent olan Erivan, Ermenistan tarihinde on dördüncü, Ararat Ovası'nda veya çevresinde bulunan yedinci başkenttir. Şehir ayrıca, Ermeni Apostolik Kilisesi'nin en büyük piskoposluğu ve dünyanın en eski piskoposluklarından biri olan Ararat Papalık Piskoposluğu'nun da merkezidir.
Erivan'ın tarihi, MÖ 8. yüzyıla, Urartu Kralı I. Argişti'nin MÖ 782'de Ararat Ovası'nın batı ucunda Erebuni Kalesini kurmasına kadar uzanmaktadır. Erebuni, "büyük bir idari ve dini merkez, tam anlamıyla kraliyet başkenti olarak tasarlanmıştı." Geç Antik Ermeni Krallığı döneminde yeni başkentler kuruldu ve Erivan'ın önemi azaldı. Şehir, 1603-05 yıllarındaki Büyük Sürgün sırasında, Safevi İmparatorluğu'nun yüz binlerce Ermeniyi İran'a zorla sürgün etmesiyle büyük ölçüde nüfusunu kaybetti. 1679'da şehir büyük ölçüde bir depremle yıkıldı ve daha sonra daha küçük ölçekte yeniden inşa edildi. 1828'de Erivan, Rus İmparatorluğu'nun bir parçası oldu ve bu da ataları 17. yüzyılda zorla yerlerinden edilmiş Ermenilerin geri dönüşüne yol açtı. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Erivan, Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Ermeni soykırımından kurtulan binlerce kişinin bölgeye gelmesiyle Birinci Ermenistan Cumhuriyeti'nin başkenti oldu. Şehir, Sovyetler Birliği'nin bir parçasıyken 20. yüzyılda hızla genişledi. Birkaç on yılda Erivan, Rus İmparatorluğu içindeki bir taşra kasabasından Ermenistan'ın başlıca kültürel, sanatsal ve endüstriyel merkezine ve aynı zamanda ulusal hükûmetin merkezine dönüştü. Ermeni ekonomisinin büyümesiyle Erivan büyük bir dönüşüm geçirdi. 2000'li yılların başından beri şehir genelinde birçok inşaat yapıldı ve Sovyet döneminde nadir olan restoranlar, dükkanlar ve sokak kafeleri gibi perakende satış noktaları çoğaldı. 2011 yılı itibarıyla Erivan'ın nüfusu 1.060.138 olup, bu da Ermenistan'ın toplam nüfusunun %35'inden biraz fazlasını oluşturmaktadır. 2022 yılına gelindiğinde nüfus 1.086.677'ye yükseldi. Erivan, UNESCO tarafından 2012 Dünya Kitap Başkenti seçildi. Erivan, Eurocities'in ortak üyesidir.
Erivan'ın önemli simgelerinden Erebuni Kalesi şehrin doğum yeri olarak kabul edilir, Katoghike Tsiranavor Kilisesi Erivan'ın en eski ayakta kalan kilisesidir ve Aziz Gregory Katedrali dünyanın en büyük Ermeni katedralidir. Tsitsernakaberd, Ermeni soykırımının kurbanları için resmi anıtıdır. Şehirde birçok opera binası, tiyatro, müze, kütüphane ve diğer kültürel kurumlar bulunmaktadır. Erivan Opera Tiyatrosu, Ermenistan başkentinin ana gösteri salonudur, Ermenistan Ulusal Galerisi Ermenistan'ın en büyük sanat müzesidir ve Ermenistan Tarih Müzesi ile aynı binayı paylaşmaktadır, Matenadaran ise dünyanın en büyük eski kitap ve el yazması depolarından birini içermektedir.

Erivan adının kökeni, kent merkezinin yakınındaki Erebuni adlı Urartu kalesinden gelmektedir. Kale, yapıldığı zamanlarda Urartuların en önemli şehirlerinden biri idi, ancak bu kalenin günümüze kalan parçaları sadece yıkıntı halindedir. Harabeleri Erivan'ın on iki ilçesinden biri olan Erebuni'de bulunmaktadır.
Revan, bugün Ermenistan'ın başkenti olan Erivan'a Osmanlı İmparatorluğu zamanında verilen addır. Aynı zamanda bölgede Revan Hanlığı adı verilen bir hanlık da kurulmuştur. Farsça kökenli bir ad olan Revan, giden, yürüyen anlamlarına gelir.
Erivan'ın ana simgesi, Türkiye sınırları içinde bulunan ve açık havada şehrin her tarafından görülebilen Ağrı Dağı'dır.
Şehrin armasında, Ermenistan armasında olduğu gibi, kafasının üstünde tacı olan bir arslan bulunmaktadır. Bu arma, Kilikya'nın ilk kralı I. Leo tarafından kurulan Kilikya Ermeni Krallığı'nı betimlemektedir. Dünyanın hem doğusu hem de batısında kullanılan bu heraldik sembol, güç ve görkemi simgeleştirmektedir. Bu armada; Leo'nun aslanı, Ruben Hanedanı'nın her kralı gibi taç giyerek, ön-sağ patisinde bir kral asası ve göğsünün üstünde bir Ağrı Dağı deseni ile resmedilmektedir.
27 Eylül 2004'ten beri Erivan, Erebuni-Yerevan adlı kendi marşına sahiptir. Bu marş, Paruir Sevak tarafından yazılmış ve Edgar Hovhannisyan tarafından bestelenmiştir. Bu marş, kenti en iyi betimleyen marş ve bayrağı bulmak amacıyla yapılan bir yarışmada seçilmiştir. Beyaz fonda, ortasında bir aslan ile Erivan arması ve bunun etrafında Ermenistan'ın tarihî on iki başkentini simgeleştiren on iki üçgen bulunan bayrak, Erivan şehrini en iyi betimleyen bayrak olarak seçilmiştir.

Erivan, dünyanın en eski kentlerinden biri olup, MÖ 782 yılında I. Argişti'nin buyruğuna göre bir taşın üstüne çivi yazısı ile kazılan kendi "doğum sertifikası"na sahiptir. Bu yazılar, Kuzey Kafkasya'dan gelen hücumları önlemek için bir askerî kale yapıldığını ve bu kalenin "Erebuni" ("Erivan" adının kökeni) diye adlandırıldığını anlatmaktadır Bununla beraber daha erken işgaller olduğunu ima eden belirtiler bulunmaktadır. Urartuların en güçlü olduğu dönemde bir sulama kanalı ve su deposu kuruldu. Bir yüzyıl sonra, Erebuni'nin terk edilmesini tazmin etmek için kral II. Rusa otuz kilometre kuzeye Teişebaini kalesini yaptırdı. Ardından kent, kuzey ilinin başkenti oldu. Ancak, MÖ 590 yılında şehir Medler ve İskitler tarafından yağmalandı ve yakılıp kül edildi.
Urartular döneminin sonunda devleti idare eden Ervanduni ya da Orontes Hanedanı şehrin yeniden kalkınmasına büyük katkıda bulundu. MÖ 6. yüzyıldan MÖ 4. yüzyıla kadar Ahameniş İmparatorluğu'nun Ermeni ilinin, en önemli merkezlerinden biriydi.
MÖ 4. ile MS 3. yüzyıl arasındaki dönem hakkında bilgi, kanıt ya da tarihî izah bulunmaması nedeniyle, bu dönem Erivan'ın karanlık devri olarak adlandırılmaktadır.

Orta Çağın başlangıcında (5. ve 6. yüzyıl arası dönem), şehir etkileyici derecede gelişmekteydi. Nitekim Erivan'ın ilk kilisesi olan Aziz Peter ve Paul Kilisesi 5. yüzyılda kurulmuştur (Kilise 1931'de yıkılmıştır). 640'lı yıllar boyunca birçok denemeden sonra, 658 yılında Araplar kenti ele geçirdi. O dönemlerde Erivan, Ağrı Ovasının ekonomik merkezi olan Divin'den sonra bölgenin en önemli şehri sayılıyordu ki bu 11. yüzyıla kadar böyle devam etmiştir. Araplar, özellikle kitlesel din değiştirmeler ile Ermeni nüfusunu asimile etmeye çalıştıysa da, güçlü bir direniş gösteren Ermenilerle uzlaşmak zorunda kaldılar. Bu dönemden sonraki mütevali halifeler Hristiyanlığı hoşgörüp, Ermenilere büyük oranda özerklik vermiştir. 740 yılındaki ayaklanmalara kadar Erivan, barış ve refah dolu bir dönem yaşadı. Bu ayaklanmalarda şehir yağmalandı ve bazı bölgeler yakılıp kül edildi. Bunun sonucunda ileride Ermenistan kralı olacak olan I. Aşot başkanlığında, 850 yılına kadar özerkliğini geri kazanamadı. I. Aşot, "prenslerin prensi" unvanı ile vali olarak Ermenistan'ı idare etmeye başladı. Onun bu göreve başlaması Bagratlı Krallığı'nın başlangıcının bir işaretidir.
920 yılında Doğu Roma İmparatorluğu'nun desteği ile Kral II. Aşot Erivan'ı ve bölgesini krallığa geri verdi. 10. yüzyılda, askerî ve ekonomik gücü nedeniyle Erivan, Doğu Ermenistan'ın başkenti oldu. Kent, 11. yüzyıla kadar Bagratlı Krallığı'nın bir parçasıydı, Büyük Selçuklu Devleti kenti ele geçirmeden önce 1023 yılında Bizanslılara gizlice teklif edildi. 1041'de kralın ölümüyle, Bizans imparatoru V. Mihail Erivan, Ani ve Ağrı Ovasını ele geçirdi. Ancak, Büyük Selçuklu Devletinin bölgeye tekrar taarruz etmesiyle, Bizanslılar Ani şehrine geri çekildi. Selçuklular, Erivan'ı yakıp kül etti, sokaklar cesetlerle dolu olarak şehri kendi hâline bıraktı ve 1064'te bütün krallığın idaresini ele geçirdi. 12. yüzyılda Gürcistan bölgesel bir askerî güç hâline geldi ve Büyük Selçuklu Devleti'ni geri püskürtmek için Ermenilerle birleşmeyi kabul etti. Erivan 1201'de alınarak yeniden inşa edildi ve 21 yıl boyunca bir "altın çağ" yaşadı. 1225'ten itibaren Türkmen ve Moğol istilaları birbirini izledi; bunlar, Erivan halkının Hristiyan olmasına rağmen kenti belirli bir hoşgörüyle yönetti. 1256'da Erivan, Moğol İmparatorluğu'nun dört ulusundan birinin başkenti oldu. 13. yüzyılın sonuna doğru Mahmud Gazan'ın İslam dinine geçmesi ve Moğol göçebeliği, bölgenin gelişiminde duraklamaya neden oldu. Bütün ülke kıtlıktan kırıldı ve insanlar kaçarak Erivan'ı terk ettiler. Birkaç işgalden sonra 1387'de Timur, şehri ve bölgeyi talan ederek harap etti.

16. ve 17. yüzyıllar kent için kötü bir dönem idi; şehir Safeviler ve Osmanlılar arasında bir savaş meydanı oldu ve Araplar ve Moğollar tarafından sürekli yapılan saldırılara ek olarak, 1679 yılında gerçekleşen depremle neredeyse bütün kent yıkıldı. Günümüzde bazı nadir kalıntılara rastlanmaktadır.
Şehir Rus egemenliğine 13 Ekim 1827 tarihinde geçti. Ruslar tarafından yönetildiği dönemde, (aşağı yukarı 1827 yılında) şehrin nüfusu sadece 12.500 kişi idi ve bunun neredeyse yarısı Ermeni değildi. Barışın geri gelmesi sayesinde, şehrin nüfusu yavaşça çoğalmaya başladı ve şehir bölgenin ve daha sonra da valiliğin başkenti seçildi.

20. yüzyılın başlangıcında Erivan, Rus İmparatorluğu'nun sınırlarında bulunan 30.000 kişilik nüfusa sahip bir köy idi. 29 Mayıs 1918 tarihinde tarihsel Azerbaycan toprağı olan Erivan AXC tarafından Ermenistana verildi ve 1918 yılında yeni Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti'nin başkenti olduğu ilân edildi ve 1920'ye kadar yeni bağımsız Ermenistan'ın merkezi oldu. Kentin baş kentbilimcisi Aleksandr Tamanyan, kenti tamamen yeniden biçimlendirerek bu cumhuriyeti gerçek bir değeri olan başkente dönüştürdü. Yeni alanlar, yollar, köprüler, bir uluslararası havalimanı ve 1980'lerde Erivan metrosunun inşa edilmesi ile bu büyüme, şehrin görünümünü tamamen değiştirdi.
29 Kasım 1920 tarihinde, Ermenistan'ın Sovyetleşmesinden sonra Erivan, hâlâ cumhuriyetin başkenti idi, ancak 1922 yılında Transkafkasya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti'nin kuruluşuyla birlikte başkent Tiflis oldu. 193

Ermenistan (Ermenice: Հայաստան, romanize: Hayastan, Ermenice telaffuz: [hɑjɑsˈtɑn]), resmî adıyla Ermenistan Cumhuriyeti (Ermenice: Հայաստանի Հանրապետություն, romanize: Hayastani Hanrapetut‘yun, Ermenice telaffuz: [hɑjɑsˈtɑni hɑnɾɑpetuˈtʰjun]), Avrasya'nın Güney Kafkasya bölgesinde bulunan, denize kıyısı olmayan bir ülkedir. Batı Asya'daki Ermeni Yaylaları üzerinde yer alan ülke, batısında Türkiye, kuzeyinde Gürcistan, doğusunda Azerbaycan, güneyinde ise İran ve Azerbaycan'ın bir parçası olan Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti ile sınır komşusudur.
Ermenistan üniter, çok partili, demokratik bir ulus devlettir. Urartu MÖ 860 yılında kurulmuş ve MÖ 6. yüzyılda yerini Ermenistan Satraplığı almıştır. Ermenistan Krallığı MÖ 5. yüzyılda Büyük Dikran hükümdarlığı altında yüksekliğine ulaştı. Sonra da, Hristiyanlığı resmî din olarak kabul eden dünyadaki ilk devlet oldu. Hristiyanlığın devletin resmî dini olarak kabul edilme tarihi 301'dir. Eski Ermeni krallığı, 5. yüzyılın başlarında Bizans ve Sasani İmparatorlukları arasında bölündü. 9. yüzyılda Pakratuni Hanedanlığı döneminde Ermeni Bagratuni Krallığı restore edildi. Bizanslılara karşı yapılan savaşlar nedeniyle gerileyen krallık 1045 yılında düştü ve Ermenistan kısa süre sonra Selçuklu'nun bir parçası oldu. 11 ve 14. yüzyıllar arasında Akdeniz kıyısında bir beylik ve sonrasında da krallık olan Kilikya Ermeni Krallığı kuruldu.
16 ve 19. yüzyıllar arasında Ermenistan, defalarca Osmanlı ve Pers imparatorluklarının egemenliğine girdi. 19. yüzyılda Ermenistan Rus İmparatorluğu tarafından işgal edilirken geri kalan bölgeler Osmanlı egemenliği altında kalmıştır. 1 Haziran 1915 tarihinde Osmanlı hükûmeti tarafından Takvim-i Vekâyi'de yayımlanarak yürürlüğe giren Tehcir Kanunu ile yaklaşık 422.758 Ermeni zorunlu göçe tabi tutuldu. 1918'de, Rus Devrimi'nin ardından, Rus olmayan tüm ülkeler bağımsızlıklarını ilan ettiler ve bunun sonucunda Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti kuruldu. 1920'de devlet, Transkafkasya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti'ne dâhil edildi ve 1922'de Sovyetler Birliği'nin kurucu üyesi oldu. 1936'da Transkafkasya devleti dağıldı ve Ermeni Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti de dâhil olmak üzere ortaya çıkan bu devletler Sovyetler Birliği cumhuriyetlerine dönüştü. Modern Ermenistan Cumhuriyeti, 1991 yılında Sovyetler Birliği'nin dağılması sonrası bağımsız oldu.
Ermenistan, gelişmekte olan bir ülkedir ve 2021 İnsani Gelişme Endeksi'nde 85. sırada yer almaktadır. Başkenti ve en büyük şehri Erivan'dır; Gümrü, Vanadzor, Eçmiadzin ve Hrazdan ülkenin diğer önemli şehirlerindendir. Ekonomisi büyük oranda endüstri ve madenciliğe dayanmaktadır. Ermenistan coğrafi olarak Güney Kafkasya'da yer alırken, genellikle jeopolitik bakımdan Avrupa devleti olarak kabul edilir. Ermenistan jeopolitik olarak Avrupa ile pek çok açıdan uyum sağladığından Avrupa Konseyi, Doğu Ortaklığı, Eurocontrol ve Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası dâhil olmak üzere çok sayıda Avrupa kuruluşun; Asya Kalkınma Bankası, Toplu Güvenlik Anlaşması Örgütü, Avrasya Birliği, Karadeniz Ekonomik İşbirliği, Bağımsız Devletler Topluluğu ve Avrasya Kalkınma Bankası dâhil olmak üzere Avrasya'daki belirli bölgesel grupların üyesidir. Ermenistan ayrıca dünyanın en eski ulusal kilisesi olan Ermeni Apostolik Kilisesi'ni ülkenin birincil dinî kurumu olarak kabul etmektedir. Resmî dili Ermenice olan devletin kullandığı alfabe MS 405 yılında Mesrop Maştots tarafından yaratılmıştır. Ülke 1991 yılından beri Azerbaycan'ın Dağlık Karabağ bölgesini fiilen işgal etmekte ve de facto Dağlık Karabağ Cumhuriyeti'nin varlığını desteklemekteyken 2020 yılındaki II. Dağlık Karabağ Savaşı ve 2023 Dağlık Karabağ çatışmaları sonrası bölgenin hâkimiyeti Azerbaycan'a geçmiştir.

Ermenistan'ın günümüzdeki Ermenice ismi Hayastan (Ermenice: Հայաստան), Ermenilerin ülkeleri için eskiden kullanmış oldukları Հայք (Hayk’) kelimesine (Ermeni anlamına da gelen) Farsça ülke anlamına gelen -stan ekinin eklenmesi ile oluşturulmuştur. Ancak Hayastan isminin kökeni çok daha eski tarihlere dayanmaktadır ve ilk olarak Agathangelos, Bizantionlu Faustus, Gazar Parpetsi, Koryun ve Sebeos'un eserlerinde bu isim geçmiştir.
Ad, Ermeni patrik ve MS 5. yüzyıl yazarı Horenli Musa'ya göre Babil kralını yenen ve Ararat bölgesinde kendi milletini kuran Nuh'un büyük torunu Hayk'tan (Ermenice: Հայկ) türetilmiştir. İsmin daha ilerideki kökeni belirsizdir. Ayrıca, Hay adının Ermeni Yaylası'nda hüküm sürmüş iki krallıktan oluşan konfederasyon devleti Hayasa-Azzi'den (MÖ 1600–1200) geldiği ileri sürülmektedir.
Bir coğrafi tanım olarak Arminiya veya Armaniya (    ) adına en erken Ahameniş İmparatoru I. Darius'un yaklaşık MÖ 510 tarihli Eski Farsça yazılmış Behistun Anıtı'nda rastlanır. Antik Yunan terimleri Ἀρμενία (Armenía) ve Ἀρμένιοι (Arménioi, "Ermeniler") ilk kez Miletli Hekataios (MÖ 550 - MÖ 476) tarafından anılmıştır. Bazı Pers seferlerinde görev yapan bir Rum general olan Ksenophon, MÖ 401 yıllarında Ermeni köy yaşamının ve misafirperverliğinin birçok yönünü anlatmıştır.
Bazı bilim adamları, Armenia adını Erken Tunç Çağı eyaleti Armani (Armanum, Armi) veya Geç Bronz Çağı eyaleti Arme (Şupria) ile ilişkilendirmişlerdir. Bahsi geçen krallıklarda hangi dillerin konuşulduğu bilinmediği için bu bağlantılar kesin olarak kanıtlanamamıştır.
Hem Horenli Musa hem de İstanbullu Ermeni tarihçi Mikayel Çamçiyan'e göre Armenia ismi, Hayk'ın soyundan gelen Aram'ın adından gelmektedir.
Türkçe metinlerde eskiden Ermeniyye veya Ermen diyarı olarak bahsedilmiş bölge için bu adın ilk kullanımı 17. yüzyılda gözlemlenmiştir. Evliya Çelebi'nin Seyahatnâme eserinde de bu isim adı altında ele alınmıştır.

Ermenistan, Ağrı dağlarını çevreleyen yaylalarda yer almaktadır. Ermenistan'ın kadim bir medeniyet olduğuna dair Tunç Çağı'na ve daha öncesinde, yaklaşık MÖ 4000'e kadar dayanan kanıtlar bulunmaktadır. Areni-1 mağara kompleksinde 2010 ve 2011 yıllarında yapılan arkeolojik araştırmalar, dünyanın bilinen en eski deri ayakkabısı, eteği ve şarap üretim tesisinin keşfedilmesiyle sonuçlandı.
Efsanelere göre Ermenistan'ın kurucusu Hayk'ın hikâyesine göre, MÖ 2107 dolaylarında Hayk, Babil'in Savaş Tanrısı Belus'a karşı Engil nehri kıyısındaki Çavuştepe'de ilk Ermeni devletini kurmak için savaşmıştır. Tarihsel olarak bu olay, Akad'ın MÖ 2115'te Sümer Guti Hanedanı tarafından yok edilmesiyle aynı zamana denk gelir. Bu, Hayk'ın efsanede anlatıldığı gibi "300'den fazla aile üyesi" ile birlikte ayrıldığı bir zaman ve ayrıca MÖ 2154'te Akad İmparatorluğu'nun düşüşü nedeniyle bir Mezopotamya Karanlık Çağı yaşanırken bu, efsanedeki Mezopotamya'yı terk etmesine neden olan olaylara zemin oluşturmuş olabilir.

Büyük Ermenistan bölgesinde Trialeti-Vanadzor kültürü, Hayasa-Azzi ve Mitanni (tarihî Ermenistan topraklarının güneybatısında yer alır) dâhil olmak üzere birçok Tunç Çağı kültürü ve devleti gelişti ve bunların hepsinin Hint-Avrupalı nüfusa sahip olduğuna inanılıyor. Nairi konfederasyonu ve halefi Urartu, Ermeni Yaylaları üzerinde art arda egemenliklerini kurdular. Adı geçen ulusların ve konfederasyonların her biri Ermeni etnogenezine katıldı. Erivan'da bulunan büyük bir çivi yazılı taş yazıt, Ermenistan'ın modern başkentinin MÖ 782 yazında Kral I. Argişti tarafından kurulduğunu ortaya koydu. Erivan, dünyada sürekli yerleşimin olduğu en eski şehirlerinden biridir.
MÖ 6. yüzyılın sonlarında, komşu halklar tarafından Ermenistan olarak adlandırılan ilk coğrafi varlık, Ahameniş İmparatorluğu'nun topraklarının bir parçası olarak Orontes Hanedanı altında kuruldu. Krallık, MÖ 190 yılında Kral I. Artaksias yönetiminde Seleukos İmparatorluğu'nun etki alanından tamamen bağımsız hâle geldi ve Artaksiad Hanedanı yönetimi altına girmeye başladı. Ermenistan, MÖ 95 ile MÖ 66 arasında Büyük Tigran döneminde altın çağına ulaştı ve Roma Cumhuriyeti'nin doğusunda zamanının en güçlü krallığı hâline geldi. Sonraki yüzyıllarda Ermenistan, Part İmparatorluğu'na bağlı Arşak Hanedanı'nın kurucusu I. Tiridatis döneminde Ahameniş İmparatorluğu'nun etki alanı içine girmişti. Tarihi boyunca Ermenistan Krallığı, hem bağımsızlık dönemlerini hem de çağdaş imparatorluklara bağlı olarak özerklik dönemlerini yaşadı. İki kıta arasındaki stratejik konumu, bölgenin tarih boyunca Asur (Asurbanipal yönetiminde, MÖ 669-627 civarında, Asur'un sınırları Ermenistan ve Kafkas Dağları'na kadar uzanıyordu.), Medler, Ahameniş İmparatorluğu, Yunanlılar, Partlar, Romalılar, Sasani İmparatorluğu, Bizans İmparatorluğu, Araplar, Selçuklular, Moğollar, Osmanlı İmparatorluğu, Safevîler, Afşar ve İran'ın Kaçar hanedanları ile Ruslar tarafından işgal edilmesine sebep oldu.
Antik Ermenistan'da din, tarihsel olarak İran'da Zerdüştlük inancının ortaya çıkmasına yol açan bir dizi inançla ilişkiliydi. İnançlar özellikle Mitra'ya tapınmaya odaklanılıyor ve ayrıca Aramazd, Vahagn, Anahit ve Astğik gibi bir tanrılar panteonunu da içeriyordu. 12 aydan oluşan güneş esaslı Ermeni takvimi kullanılıyordu.
Ülkede MS 40 gibi erken bir tarihte Hristiyanlık yayılmaya başladı. Ermenistan kralı III. Tiridatis (238-314) 301'de Hristiyanlık inancını devletin resmî dini yaparak Ermenistan'ı tarihte Hristiyanlığı resmî din olarak kabul eden ilk devlet yaptı. Bu, Roma İmparatorluğu'nun Galerius yönetiminde Hristiyanlığa resmî olarak bir hoşgörü tanımaya başlamasından on yıl önce ve Büyük Konstantin'in vaftiz edilmesinden 36 yıl önce gerçekleşti.
428'de Ermenistan Krallığı'nın düşüşünden sonra, Ermenistan'ın çoğu bir marzpanat olarak Sasani İmparatorluğu'na dâhil edildi. 451 yılındaki Avayr Savaşı'ndan sonra Hristiyan Ermeniler dinlerini devam ettirdiler ve Ermenistan özerklik kazandı.

Sasani döneminden (428-636) sonra Ermenistan, daha önce Bizans İmparatorluğu tarafından alınan Ermeni topraklarını yeniden birleştirerek Emevi Halifeliği altında özerk bir prenslik olan Arminiya olarak varlığını sürdürdü. Ermenistan Prensi tarafından yönetilen prenslik, Halife ve Bizans İmparatoru tarafından tanındı. Araplar tarafından oluşturulan, Gürcistan ve Albanya'nın bazı kısımlarını da içeren ve merkez

Essen, Almanya'nın en büyük kentsel alanı olan Ruhr'un merkezi ve Dortmund'dan sonra ikinci büyük şehridir. 574.682 nüfusuyla Köln, Düsseldorf ve Dortmund'dan sonra Kuzey Ren-Vestfalya'nın dördüncü büyük şehri ve Almanya'nın onuncu büyük şehridir. Essen, AB'nin GSYİH'si bakımından ikinci büyük metropol bölgesi olan daha geniş Ren-Ruhr metropol bölgesinde yer alır ve Ren bölgesinin kültürel alanının bir parçasıdır. Ruhr'daki merkezi konumu nedeniyle Essen, genellikle Ruhr'un "gizli başkenti" olarak kabul edilir.
Şehirden iki nehir geçer: kuzeyde Emscher ve güneyde Ruhr Nehri, Essen'de barajlanarak Baldeney ve Kettwig göllerinin rezervuarlarını oluşturur. Essen'in merkezi ve kuzey semtleri tarihsel olarak Aşağı Almanca Vestfalya lehçeleri bölgesine, şehrin güneyi ise Aşağı Frankonya Bergish bölgesine aittir. 
Essen, bölgenin birçok yetkili kurumunun yanı sıra, gelir bakımından en büyük 100 Alman halka açık şirketinden sekizinin (bunlardan üçü DAX endeksinde yer alan şirketlerdir) merkezi konumundadır. Essen, Almanya'nın en büyük enerji sağlayıcıları olan E.ON ve RWE'nin genel merkezlerinin burada bulunması nedeniyle genellikle Almanya'nın enerji başkenti olarak kabul edilir. 
Essen ayrıca, saygın Folkwang Sanat Üniversitesi, Zollverein Yönetim ve Tasarım Okulu ve Red Dot endüstriyel ürün tasarım ödülü aracılığıyla sanat alanındaki etkisiyle de bilinir. 2003 yılının başlarında, Essen ve yakındaki Duisburg şehirlerinin üniversiteleri, her iki şehirde de kampüsleri ve Essen'de bir üniversite hastanesi bulunan Duisburg-Essen Üniversitesi'nde birleştirildi. 1958'de Essen, genellikle Ruhr Piskoposluğu (Ruhrbistum) olarak anılan Essen Roma Katolik Piskoposluğu'nun merkezi olarak seçildi. 
Yaklaşık 845 yılında kurulan Essen, sanayileşmenin başlangıcına kadar önemli bir dini prensliğin, Essen Manastırı'nın etki alanında küçük bir kasaba olarak kaldı. Şehir daha sonra, özellikle Krupp ailesinin demir fabrikaları sayesinde, Almanya'nın en önemli kömür ve çelik merkezlerinden biri haline geldi. Essen, 1970'lere kadar ülkenin her yerinden işçi çekti; 1929 ile 1988 yılları arasında Almanya'nın beşinci büyük şehriydi ve 1962'de 730.000'i aşan nüfusuyla zirveye ulaştı. 20. yüzyılın son on yıllarında ağır sanayinin bölge genelinde gerilemesinin ardından, şehirde güçlü bir üçüncül sektör ekonomisi gelişti. Bu yapısal değişimin (Strukturwandel) en dikkat çekici tanığı, bir zamanlar Avrupa'nın en büyüklerinden biri olan Zollverein Kömür Madeni Sanayi Kompleksi'dir. Nihayetinde 1993'te kapatılan koklaştırma tesisi ve maden, 2001'den beri UNESCO tarafından Dünya Mirası Alanı olarak listelenmiştir. 
Şehrin son yıllardaki önemli başarıları arasında, 2010 yılında tüm Ruhr bölgesi adına Avrupa Kültür Başkenti unvanını alması ve 2017 için Avrupa Yeşil Başkenti seçilmesi yer almaktadır.

Zeche Zollverein, Villa Hügel, Philharmonie Essen, Museum Folkwang, Gruga, Borbeck Kalesi ve Baldeney Gölü önemli kültürel merkezlerindendir. Essen'de Borbecksch isimli bir dil de konuşulmaktadır.
Essen Işık Haftaları, her yıl Noel'e yakın zamanlarda Essen'de gerçekleştirilen ışıklandırma etkinlikleri ve toplumsal konulara dikkat çeken bir slogan eşliğinde dekoratif ışıklarla şehrin merkezini aydınlatmaktadır.

Essen şehri ve çevresi, ilk çağlardan itibaren birçok Cermen kabilesinin (mesela Chatten, Brukterer, Marser) yerleşim alanıydı. Bununla beraber bu kabilelerin yerleşke alan sınırlarını tasvir etme, elde edilen tarihî eser ve kalıntılara göre oldukça zordur.
Yaklaşık olarak 800 senesinde, bugünkü Essen şehrinin biraz daha güneyinde kalan (bugünkü ismiyle Werden) bölgesinde Werden Manastırı kurulmuştur. Bu manastır, Aziz Liudger tarafından, Hristiyanlığın Katolik inancına bağlı Benedikten tarikatına mensup olarak kuruldu. Benedikten tarikatına bağlı manastırların en önemli özelliği, her manastırın birbirinden bağımsız olma özelliğiydi.
845 senesinde soylular sınıfından bir aile, saksonyalı soyluların kız çocukları adına bir vakıf kurdu, ismi Stift Essen olan bu vakfın kurulduğu alan sonraları Hildesheim Piskoposluğu bölgesine (Hristiyanların bölgesel yönetimi) bağlı bir bölgede kurulmuştu. Stift Essen, Essen Vakfı manasına geliyordu. 804 senesinden 1803 yılına kadar varlığını sürdürmeyi başaran bu vakıf bir manada Essen şehrinin gelişmesinde merkezi bir rol üstlenmiştir. Essen Vakfı bir manastırdan ziyade, soylu ailelere mensup bekar ve dul hanımların eğitim ve barınma ihtiyaçlarına yönelik bir konut işlevindeydi.
Hem Essen Vakfı hem de Werden Manastırı, halihazırda tamamen Hristiyanlaşmış bir bölgede kurulmuştur.

Rot-Weiss Essen
SG Essen-Schönebeck
Moskitos Essen
ETB Wohnbau Baskets Essen
TUSEM Essen

 Tampere (Finlandiya)
 Grenoble (Fransa)
 Nijni Novgorod (Rusya)
 Zabrze (Polonya)

Estonca (), Estonya'nın resmî dilidir. 1,1 milyon Estonya vatandaşına ek olarak on binlerce Estonyalı göçmen tarafından konuşulan dil. Ural Dil Ailesi'nin Fin-Ugor dilleri'ne mensuptur. Dil, Finceye oldukça benzemektedir. Dili ailedeki diğer dillerden ayıran en önemli özellik, kısa, uzun ve çok uzun olmak üzere üç farklı tonlama barındırmasıdır.

Estonya'da 13. yüzyıldan 1918 yılına kadar hüküm süren Kuzey Haçlılarının etkisi nedeniyle ülke, Danimarka, Almanya, İsveç, Rusya gibi Cermen veya Slav halkların etkisinde kaldı. Bunun bir sonucu olarak geçmişte Estonca verilen eserler oldukça azdır. Bu dilde verilen eserlerin sayısındaki en belirgin artış, 19. yüzyıldaki Aydınlanma Çağı süreciyle başladı. Her ne kadar Baltık Cermenleri arasında, Estonya'yı Cermenlerle kaynaştırma düşüncesi yaygın olduysa da, Estonya'nın tarihi olarak aydınlanması ve Cermen istilası öncesindeki Eston kültürünün benimsenmeye başlanmasıyla Estonlar, Danlara ve Almanlara karşı bağımsızlık savaşlarına başladılar.
Estonya Bağımsızlık Savaşı'nın ardından, Estonca da hemen ülkenin resmî dili haline getirildi. II. Dünya Savaşı'nda Sovyetler Birliği tarafından ele geçirilen Estonya'nın resmî dilleri arasına Rusça da eklendi. Yetmişlerin ikinci yarısında, iki dil bilme baskısı nedeniyle, ülkede Rusça bilenlerin sayısı ivmeyle arttı. Rusça, Estonlara, diğer Sovyet ülkelerinde olduğu gibi kardeş halkların dili olarak tanıtıldı ve çocuklara erken yaşlarından itibaren bu dil öğretildi. Her ne kadar Eston olmayan Estonya vatandaşlarına okullarda Estonca öğretimi zorunlu olsa da, birçok kişi tarafından bu gereksiz görüldü. Perestroyka Dönemi sürecinde, Ocak 1989'da Estonca yasası kabul edildi. Sovyet Rusyası'nın dağılmasıyla beraber Estonya bağımsızlığını ilan etti ve Estonca, tekrar devletin tek resmî dili oldu.

Bilinen en eski Estonca yazıtlar 13. yüzyıldan kalmadır. Livonyalı Henry'nin vakayınamesi olan Originates Livoniae, Estonca yer isimleri, kelimeler ve cümle parçaları barındırır. Günümüze kadar gelen ve baştan sona Estonca olan en eski yazıtlar ise Kullamaa duaları olarak bilinen yazıtlar olup 1524 ve 1528 yıllarından kalmadır. 1525 yılında, Estonca yazılan ilk kitap basıldı. Kitap Luteran el yazmalarından biridir. Ancak bu kitabın alıcısına asla ulaşmadığı ve basımından kısa süre sonra yok edildiği bilinmektedir. Yine günümüze kadar gelen ilk Estonca kitap ise 1535 yılında S. Wanradt and J. Koell tarafından yazılan ve hem Almanca, hem Estonca olan Luteran soru cevap formatındaki kitaptır. Bunun dışında 1627'de din adamlarının kullanması için Almanca yazılan bir Estonca dilbilgisi kitabı basıldı. 1686'da Yeni Ahit'in bir kopyası Güney Estoncaya, 1715'te ise Estoncaya çevrildi. Daha sonra iki lehçe, Anton Thor Helle tarafından Kuzey Estonca lehçesi üzerine tekrar birleştirildi. Eston Edebiyatı'nda verilen en çok eser 19. yüzyılda, Estofili döneminde (1750-1840) yazılmıştır.
Milli Eston Edebiyatı ise 1810'dan sonra ortaya çıktı ve Kristjan Jaak Peterson gibi şairlerin felsefi şiirleri yayımlandı. 1525'ten 1917 yılına kadar 14.503 eser yayımlanırken, 1918 yılı ile 1940 yılları arasında 23,868 eser yayımlandı. Modern dönemde Jaan Kross ve Jaan Kaplinski Estoncadaki en bilinen ve kitapları en çok dile çevrilen sanatçılar olarak kaldı.

Estonca, Ural dillerinin Baltık-Fin dilleri koluna mensuptur. Bu nedenle Estonca, birçok özellik bakımından Fince ile oldukça yakın olduğu gibi, Avrupa'da Hint-Avrupa dillerine mensup olmayan birkaç dilden biridir. Her ne kadar kültürel sürecin etkisiyle Estoncada birçok komşu dillere ait sözcük bulunsa da, Estonca yine de yakın dillerden olan İsveççe, Letonca, Rusça gibi dillerin hiçbirine benzememektedir.
Estonca, Avrupa dillerinden Fince dışında Macarca ile yakın akrabadır. Ancak bu iki dil arasında da oldukça belirgin farklar mevcuttur. Estonca, Fince ve Macarca ile beraber sondan eklemeli bir dildir. Dilde sözcüklere birçok ek getirilerek oldukça uzun sözcük kurabilmek mümkündür. Ancak Estonca, diğer tüm Ural dillerinden farklı olarak ünlü uyumu özelliğini kaybetmiştir. Ancak eski Estonca metinlerde bu uyuma rastlamak mümkündür. Tüm bunların dışında Estonca, sözcük sonlarındaki seslerin aşınması özelliğine sahip olup, hemen hemen tüm günlük konuşmada bu durumla karşılaşmak olasıdır. Estonca, özne-yüklem sırası itibarıyla, Özne-Yüklem-Nesne düzenine sahiptir.

Estonca lehçeler Güney ve Kuzey lehçeleri olmak üzere iki gruba ayrılır. Kuzey Estonca lehçeleri başkent Tallinn çevresinde konuşulurken ülkenin de resmi dili olan Estonca bu lehçelerdendir. Güney Estonca lehçeleri ise Tartu ve çevresinde konuşulur. Bu ana lehçelerin dışında bir de ülkenin kuzeydoğusunda konuşulan kirderanniku lehçesi mevcuttur.
Kuzey lehçeleri kesk veya orta lehçesini de içine alır. Batı lehçeleri veya lääne, Läänemaa, Pärnumaa, Saaremaa ve Hiiumaa'nın bulunduğu saarte (adalar) ile kuzeybatı kıyılarının ida (doğu) lehçelerine karşılık gelir.
Güney grubu Tartu, Mulgi, Võro ve Seto lehçelerini kapsar. Bunlardan bazıları Güney Estonca lehçelerinin birer parçasıyken, bazıları başlı başına bir dildir. Özetle Võro başlı başına bir dilken Seto da bu dilin bir lehçesi durumuna gelmiştir.

Fincede olduğu gibi Estoncada da Latin alfabesi kullanılır ve 31 harften oluşur. Eston alfabesinin oluşumunda Alman alfabesinin büyük etkisi vardır. Bunun nedeni Estonyada 19. yüzyıla kadar üst tabakanın Almanca konuşmasıydı. Bundan dolayı ä, ö ve ü harfleri Eston alfabesine Alman alfabesinden geçmiştir.

Dile daha sonradan yabancı özel adların yazımında kolaylık sağlamak adına c, q , w, x ve y harflerinin de alfabeye eklenilmesine izin verilmiştir.

Š nin yerine sh ve ž nin yerine zh yazılabilir.
Yabancı kelimeler veya özel isimlerin dışında estoncada f, z, š ve ž harflerine bulunmaz.
Ö ve ü harfleri Almanca, İsveççe ve Türkçede olduğu gibi okunur. Ä harfi [æ] olarak okunduğu gibi a ve e seslerinin ortasına bir ses verir.
Õ harfinin verdiği ses başlı başına Estonca'ya özgü olup, /ɤ/ şeklinde okunmaktadır. Aynı harfin bulunduğu Portekizcede bu harf daha farklı okunmakla beraber, diğer dillerle karşılaştırıldığında Kazakçadaki ұ ve Vietnamcadaki ơ harflerinin verdiği seslere çok benzemektedir. Yine Türkçedeki "ı" harfi ile Rusçadaki "ы" harfleri de bu sese yaklaşık bir okunuşa sahiptir.

Estoncada farklı genişlikte ve seste on sekiz ünlü ses vardır.

Estoncada birçok durak mevcuttur. Üç farklı uzunluk mevcut olup b d g, p t k ve pp tt kk şeklinde yazılırlar. Diğer ünsüzlerin her biri ise farklı uzunluklara sahiptir. Ancak sadece kısa ve uzun ünsüzlere yazı dilinde yer verilir. Seslilerle beraber, iki segmental uzunluk bölümleri fonemiktir ve üçüncü bölüm ise kesitüstü fonemiktir. Örnekle; 'n' harfi için; lina (sayfa) sözcüğündeki n kısa; linna (kentin) sözcüğündeki n yarı uzun ve linna (kente) sözcüğündeki n ise çok uzundur. Sonuncu olanın uzunluğu dilbilgisi işareti -han ile izlenilebilirken, telaffuz ederken atlanılır.
Estonca'nın atası sayılan Proto-Fincede damaksıllaşma özelliği diğer Ural dilleri'nden farklı olarak kaybolmuştur. Ancak Estonca bu özelliği Slav dilleri'nden tekrar kazanmıştır. Bunun yanında Estoncadaki damaksıllaşma özelliği, Rusçadakinden farklıdır.

Estoncada seslerin değişmesi, farklı tonlamadaki ses uzunluklarının farklı dilbilgisi formlarıyla değişmesi yoluyla gerçekleşir.
Nicel değişiklikler (güçlü tonlama: güçsüz tonlama)

çok uzun ve uzun ünlülerin değişmesi aaa : aa, eee : ee, ooo : oo, uuu : uu (saal : saali, keelama : keelata, kool : kooli, suur : suure)
çok uzun ve uzun ünsüzlerin değişmesi nnn : nn, lll : ll (linn : linna, kallama : kallata)
uzun ve kısa ünsüzlerin değişmesi pp : p, tt : t, kk : k, ss : s (sepp : sepa, võtta : võtan, hakkan : hakata, kirss : kirsi)
güçlü ve güçsüz ünsüzlerin değişmesi p : b, t : d, k : g (kupja : kubjas, kartma : kardan, vilkuda : vilgub)
Nitel değişiklikler (güçlü tonlama: güçsüz tonlama)

uzun ve alçaltılmış uzun ünlülerin değişmesi iu : eo, ua : oa, ue : oe, uu : oo, üi : öe (pidu : peo, tuba : toa, lugema : loen, sugu : soo, süsi : söe)
güçsüz ve aşınmış güçsüz ünsüzlerin değişmesi b : m, d : n/l/r, s : r (hamba : hammas, kandma : kannan, vars : varre)
güçsüz ve yumuşamış güçsüz ünsüzlerin değişmesi b : v, d : j, g : j (kaebama : kaevata, rada : raja, märg : märja)
güçsüz ve yuvarlanmış güçsüz ünsüzlerin değişmesi b : Ø, d/t : Ø, g/k : Ø, s : Ø (tuba : toa, leht : lehe, arg : ara, mesi : mee)
Tonlamaların ad çekimiyle ayrılması

tekil yalın ve tekil tamlayan durumu zıt tonlamalara sahiptir (leht : lehe - güçlü: güçsüz, hammas : hamba - güçsüz: güçlü)
tekil yalın ve tekil parçasal tanımlık durumları aynı tonlamalara sahiptir (leht : lehte - güçlü: güçlü, hammas : hammast - güçsüz: güçsüz)
çoğul parçasal tanımlık durumu güçlü tonlamaya sahiptir (lehti - güçlü, hambaid - güçlü)
Tonlamaların eylem çekimiyle ayrılması 

-da mastar ve geniş zaman kipleri zıt tonlamalara sahiptir (lugeda : loen - güçlü: güçsüz, hakata : hakkan - güçsüz: güçlü)
-ma mastar durumu güçlü tonlamaya sahiptir (lugema - güçlü, hakkama - güçsüz)
-tud ortaçlar güçsüz tonlamaya sahiptir (loetud - güçsüz, hakatud - güçsüz)

Estoncada vurgu genelde ilk hecededir. Ancak kimi zamanlarda vurgu ikinci heceye kayabilmektedir. Aitäh "teşekkürler", sõbranna "kadın arkadaş" gibi sözcükler, vurgunun ikinci heceye kaydığı sözcüklere örnektir. Yabancı dillerden geçen sözcüklerde de genelde yine asıl dilindeki karşılığındaki vurgu alınır. İdeaal "ülkü", professor "uzman, profesör" gibi sözcükler bunlara örnektir. Vurgu, güçsüz olup, çoğu sözcük eşit vurguya sahiptir.

Tipolojik olarak Estonca, sondan eklemeli dillerle kaynaşmalı diller arasında bir geçiş görünümü vermektedir. Bunun baş nedenlerinden biri, Cermen halklarının ve dillerinin Estonca üzerinde sürekli etki bırakmasıdır. Estonca isimlerde ve adıllarda cinsiyet yoktur. Ancak birçok durum ekinin sayısı diğer Ural dillerine oranla nispeten az olup on dört tanedir.
Eylemlerin dolaysız nesneleri, yükleme durumu veya parçasal tanımlık durumu şeklinde bulunabilir. Yükleme durumu ayrıca

Estonya, resmî adıyla Estonya Cumhuriyeti (Estonca: Eesti Vabariik), Kuzey Avrupa'da bulunan bir Baltık devletidir. Kuzeyinde Finlandiya Körfezi ve Finlandiya, güneyinde Letonya, batısında Baltık Denizi ve İsveç, doğusunda Peipus Gölü ve Rusya bulunmaktadır. Başkenti ve en büyük şehri Tallinn'dir. Estonya toprakları anakara ve Baltık Denizi'ndeki 2.222 adadan oluşur. Nemli karasal iklim görülür. Ülke nüfusunun büyük çoğunluğunu bir Fin halkı olan Estonlar oluşturmaktadır. Ülkenin resmî dili, Finceden sonra dünyanın en çok konuşulan ikinci Baltık-Fin dili olan Estoncadır. Yapılan araştırmalara göre Estonya, Avrupa'nın; komşusu Finlandiya'dan sonra en temiz ikinci ülkesi, yaşam kalitesi en yüksek dokuzuncu ülkesi, en güvenli beşinci ülkesidir.
Estonya topraklarındaki ilk insan yerleşimleri en az MÖ 6500'e dayanır. Alman, Danimarka, İsveç ve Rus egemenliği altında kaldıktan sonra ülke Birinci Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru bir millî uyanış yaşamış ve 24 Şubat 1918'de Ruslardan bağımsızlığını kazanmıştır. İkinci Dünya Savaşı sırasında, 1940 yılında Estonya Sovyetler Birliği tarafından işgal edilmiş, bundan bir yıl sonra Nazi Almanyası'nın işgaline uğramış, 1944 yılında yine Sovyetler Birliği tarafından işgal edilmiştir. Yaklaşık 50 yıl boyunca kanundışı olarak Sovyet işgali altında kalmıştır. Estonya tam bağımsızlığını 20 Ağustos 1991 tarihinde kazanmıştır. Bağımsızlığın ilan edilmesinden bu yana Estonya üniter parlamenter cumhuriyet yapısını korumaktadır. Nüfusu 1.322.920 olan Estonya, Avrupa Birliği'nin, Euro Bölgesi'nin, NATO'nun, OECD'nin ve Schengen Bölgesi'nin en az nüfuslu ülkelerinden biridir. Tam bağımsızlığını elde ettikten sonra bir teknoloji devrimi gerçekleştirerek dijital dönüşümün dünyada en etkili uygulandığı ve devlet hizmetlerinin %99'unun e-Devlet aracılığıyla verildiği Estonya, teknolojik yatırımlar için gözde bir ülke konumuna gelmiştir. NATO'nun Siber Savunma Komutanlığı, Estonya'nın başkenti Tallinn'de faaliyetlerini sürdürmektedir.

Estonya'nın bilinen en eski yerleşim yeri Pärnu Nehri kıyısındaki Pulli yerleşim yeridir. 11,000 yıl öncesinde insanların yaşamış olduğu düşünülmektedir.
Tunç Çağı Estonya'da MÖ 1800'lü yıllarda başlamıştır ve bu dönemde yüksek tepelerin üzerinde korunaklı yerleşim yerleri inşa edilmiştir. Avcılık-balıkçılık-toplayıcılığa dayalı yaşamdan tarım toplumuna geçiş MÖ 1000 yılı civarında başlamış, MÖ 500 civarında, Demir Çağı'na gelindiğinde tarım toplumu tam olarak kendini gerçekleştirmiştir. Demir Çağı'nın ortalarında savaşa dayalı bir yaşam biçimi ortaya çıkmıştır.

Birçok İskandinav destanı Estonyalılarla karşılaşmadan söz eder. Bunlar arasındaki en önemli olay Estonyalıların İsveç kralı İngvar'ı öldürmesidir. 1030 yılında I. Yaroslav Estonyalıları mağlup etmiştir. 11. yüzyılda Estonyalılar çevre adalara ve İsveç'e deniz seferleri düzenlemişlerdir.
Estonya'nın pagan dini uygulamalarına dair çok az şey bilinmektedir. Ruhsal ayinlerin şamanlar tarafından yönetildiği, kutsal koruluklarda, özellikle meşe ağaçlarının bulunduğu yerlerde ibadet ettikleri bilinmektedir.
Estonya 1227'de Almanların Kılıç Kardeşliği ve Danimarkalılar tarafından fethedilmesiyle Hristiyanlaştırılmıştır. Estonya; tarihin değişik dönemlerinde Danimarka, İsveç, Polonya ve Rusya egemenliği altına girmiştir.
1700 yılında Büyük Kuzey Savaşı başlamış ve on yıl içinde Estonya'nın tamamı Rus İmparatorluğu tarafından fethedilmiştir. 19. yüzyılda aktif bir milliyetçilik akımı baş göstermiş, önce kültürel boyutlara ulaşmış, daha sonra Estonya millî kimliğinin oluşturulmasına kadar varmıştır.
Rusya'da 1917 yılında gerçekleşen Ekim Devrimi’yle Bolşeviklerin yönetimi ele geçirmesinden ve Alman ordularının Rus ordularına karşı zaferler kazanmasından sonra Rus Kızıl Ordu geri çekildi ve Alman birlikleri Estonya’ya ilerledi. Bu sırada, 23 Şubat 1918’de Estonya bağımsızlığını ilan etti. Alman birlikleri Estonya’yı ele geçirdi. Brest Litovsk Barış Antlaşması imzalandı. Almanlar 1918 yılının Kasım ayına kadar Estonya’da kaldıktan sonra tamamen geri çekildi. Böylece Bolşevik birlikleri Estonya’ya ilerledi. Bu da 14 ay sürecek olan Estonya Bağımsızlık Savaşı’nın başlamasına neden oldu.

Sovyet Rusya’ya karşı Estonya Bağımsızlık Savaşı’nın kazanılmasından sonra 2 Şubat 1920’de Tartu Barış Anlaşması imzalandı.
Estonya bu tarihten itibaren bağımsızlığını yaklaşık yirmi yıl elinde tuttuktan sonra İkinci Dünya Savaşı patlak verdi. Estonya 6 Ağustos 1940 tarihinde Sovyetler Birliği tarafından ilhak edilmiş, bundan yaklaşık bir yıl sonra Alman orduları Estonya’yı ele geçirmiş, 22 toplama kampı kurmuş, Estonyalı Yahudileri, Çingeneleri ve Sovyet savaş mahkûmlarını toplu kıyımdan geçirmiştir (bkz: Estonya'da Holokost). Almanların ve Sovyetlerin çekişmeleri sırasında Estonya nüfusunun %25’inin hayatını kaybettiği düşünülmektedir. İkinci Dünya Savaşı sırasında 90.000 civarında Estonyalı ölmüştür.
1944 yılında Estonya yeniden Sovyetler Birliği’ne dâhil olmuştur. 20 Ağustos 1991 tarihinde, Sovyetler Birliği'nin çökmesi ile birlikte, Şarkı Devrimi ile bağımsızlığını tekrar ilan etmiştir. 20 Ağustos "Estonya Ulusal Bayramı" olarak kabul edilmektedir.
31 Ağustos 1994'te Rus askerlerinin ülkeden çekilmesi ile Estonya Batı Avrupa ve diğer bölgelerdeki ülkelerle ilişkilerini bağımsız olarak yönetme hakkını almıştır.
Ülke, 29 Mart 2004 tarihinde NATO'ya, 1 Mayıs 2004 tarihinde ise Avrupa Birliği'ne katılmıştır.

Estonya parlamenter yapıya sahip temsilî demokrasinin uygulandığı bir cumhuriyettir. Çok partili siyasi sistemin bulunduğu ülkede hükûmetin başında başbakan bulunur. Estonya'da politik kültür kendini koruyarak, değişmeden devam eder. Siyasi güç uzun süreden beri siyasette olan birkaç parti arasında paylaşılır. Bu durum diğer Kuzeybatı Avrupa ülkeleri için de benzer niteliktedir.

Estonya'da yasama yetkisine Estonya Parlamentosu (Riigikogu) sahiptir. Parlamento üyeleri 4 yıllık süre için seçilir. Estonya, temsili demokrasinin uygulandığı parlamenter bir cumhuriyettir. Estonya siyasi sistemi 1992 yılında tasarlanan anayasal metine uygun olarak işler. Estonya Parlamentosu'nda 101 milletvekili bulunur. Milletvekilleri hükûmeti devletin yönetiminde esas olarak etkiler. Parlamento aynı zamanda devlet bütçesini, vergileri, devletin gelir ve giderlerini belirleyen mekanizmadır.
Parlamento Cumhurbaşkanı da dâhil olmak üzere devletin üst kademe memurlarını seçer ve atamalarını yapar. Buna ilaveten Cumhurbaşkanından gelen teklifle Ulusal Mahkeme başkanının, Estonya Merkez Bankası'nın yönetim kurulu başkanının, Savunma Birlikleri Genelkurmay Başkanı'nın da atamalarını gerçekleştirir. Parlamento üyelerinin hükûmete soru önergesi sunma hakları vardır.
Estonya hükûmeti cumhurbaşkanının aday gösterdiği, parlamentonun onayladığı başbakan tarafından kurulur. Hükûmet başbakan dâhil on iki bakandan oluşur.
Estonya'da çok gelişmiş bir e-devlet ve e-hükûmet sistemi vardır. Seçimlerde internet oylaması sistemi kullanılmaktadır. İlk internet oylaması Estonya'da 2005 yılındaki yerel seçimlerde gerçekleştirilmiştir.

Estonya, 15 ayrı yönetim birimine bölünmüştür. Bu bölgeler iktisadî ve coğrafî yapılarına göre birbirinden ayrılmıştır.
Bu bölgeler, eyalet değil de, ayrı yönetim birimleri olarak değerlendirilmelidirler.
Estonca'da Maakond adı verilen bölgeler ülkenin en büyük idari alt birimleridir. Her bölge idaresinin başında bir bölge valisi bulunur. Bölge valileri Estonya Hükûmeti tarafından beş yıllık bir süre için atanır.

Harju (Estonca: Harjumaa)
Hiiu (Estonca: Hiiumaa)
Ida-Viru (Estonca: Ida-Virumaa)
Järva (Estonca: Järvamaa)
Jõgeva (Estonca: Jõgevamaa)
Lääne (Estonca: Läänemaa)
Lääne-Viru (Estonca: Lääne-Virumaa)
Pärnu (Estonca: Pärnumaa)
Põlva (Estonca: Põlvamaa)
Rapla (Estonca: Raplamaa)
Saare (Estonca: Saaremaa)
Tartu (Estonca: Tartumaa)
Valga (Estonca: Valgamaa)
Viljandi (Estonca: Viljandimaa)
Võru (Estonca: Võrumaa)

Estonya 57,3 enlem ve 59,5 boylamları arasında yer alır.
Estonya Baltık Denizi'nın doğu kıyılarında, rakımı 50 metre olan bir alandadır.
Çoğunluğu kireç taşı ile kaplı ülkenin %50'si ormanlardan oluşur. En yaygın ağaç türleri çam, ladin ve huş ağaçlarıdır. Estonya doğal kaynaklardan yoksun olan bir ülkedir. Estonya çoğunluğu çok küçük olan 1.400 göle sahiptir. Bunlardan en büyüğü 3.555 km² olan Peipus Gölü'dür. Denize, çoğunlukla bataklık olan, 3.794 kilometre kıyısı vardır. Ülkede 1.500'e yakın ada vardır ve bunlardan Saaremaa ve Hiiumaa en büyük olanlarıdır. Ülkede çok sayıda nehir de vardır. Bu nehirlerin en uzunları Võhandu (162 km), Pärnu (144 km) ve Põltsamaa (135 km) nehirleridir.
En yüksek noktası, ülkenin güneydoğu bölgesinde bulunan 318 metre yüksekliğindeki Suur Munamägi tepesidir.
Ülkenin en çok karla kaplı olan kesimi güneydoğusudur. Kar yağışı genellikle Aralık ortalarından Mart sonlarına kadar sürebilir. Estonya ılıman iklim alanının kuzey kısmında kalır ve deniz iklimi ile karasal iklim arasında bir iklime sahiptir. Mevsimlerin uzunlukları neredeyse birbirlerine eşittir.

Estonya, ılıman iklim kuşağının kuzey kesiminde ve deniz ve kara iklimi arasındaki geçiş bölgesinde yer almaktadır. İklim, ülkenin doğu kesimlerinde daha karasal, batı kesimlerinde, özellikle adalarda daha fazla denizcidir. Estonya'da neredeyse eşit uzunlukta dört mevsim vardır. Ortalama sıcaklıklar adalarda 17,8 °C (64,0 °F) ile en sıcak ay olan Temmuz ayında iç kesimlerde 18,4 °C (65.1 °F) ve adalarda -1,4 °C (29,5 °F) ile -5,3 ° arasında değişir. C (22,5 °F) iç kesimlerde, en soğuk ay olan Şubat'ta. Estonya'da yıllık ortalama sıcaklık 6,4 °C'dir (43,5 °F). Ülke yıl içinde ortalama 1.829,6 saat güneş ışığı alır. Güneşlenme süresi kıyı bölgelerinde en yüksek, iç kesimlerde ise en düşüktür.

Estonya Savunma Kuvvetleri kara kuvvetleri, deniz kuvvetleri ve hava kuvvetlerinden oluşmaktadır. Mevcut ulusal askerlik hizmeti, 18 ila 28 yaş arasındaki sağlıklı erkekler için zorunludur ve askerler, eğitimlerine ve Savunma Kuvvetleri tarafından sağlanan pozisyona bağlı olarak 8 veya 11 aylık görev turlarına hizmet eder. Estonya Savunma Kuvvetleri'nin 

Euro (sembol: €; para birimi kodu: EUR), Avrupa Birliği'nin 27 üye ülkesinden 21'inin resmî para birimidir. Bu ülke grubu resmî olarak Euro bölgesi olarak bilinir.
Ayrıca dört Avrupa ülkesinde (Andorra, Monako, San Marino ve Vatikan) daha kullanımda olan euro, yaklaşık 358 milyon Avrupalı tarafından kullanılmaktadır. Ek olarak 190 milyonu Afrika'da olmak üzere dünya genelinde 200 milyon insan, Euroya sabitlenmiş para birimlerini kullanmaktadır.
Euro, Amerikan dolarının ardından dünyada en büyük ikinci rezerv para ve en çok kullanılan ikinci para birimi konumundadır. Eylül 2018 itibarıyla dolaşımdaki yaklaşık 1,2 trilyon € değerindeki banknot ve madenî parayla birlikte euro, dünyadaki en büyük toplam değere sahip para birimidir.
Uluslararası Para Fonunun çeşitli para birimleri arasında yaptığı 2008 yılı GSYİH ve satın alma gücü paritesi tahminlerine göre euro bölgesi, dünyadaki ikinci büyük ekonomidir.
Euro adı, 16 Aralık 1995'te resmen kabul edildi. Euro, 1 Ocak 1999'da hesap birimi olarak dünya finans piyasalarına tanıtıldı ve 1:1 (ABD$1,1743) oranı ile ECU'nun yerini aldı. Euronun madenî para ve banknotları 1 Ocak 2002'de dolaşıma girdi.

Mikrodevletler olan Andorra, Monako, San Marino ve Vatikan; AB üyesi olmamalarına karşın, yapılan antlaşmalar çerçevesinde euro kullanmaktadır. Karadağ ve Kosova ise AB ile herhangi bir antlaşma imzalamadan euro kullanmaktadır. Buna ek olarak AB üyesi ülkelere bağlı ancak kendileri AB'nin bir parçası olmayan beş denizaşırı bölgede (Saint Barthélemy, Saint Martin, Saint Pierre ve Miquelon, Fransız Güney ve Antarktika Toprakları ve Ağrotur ve Dikelya) euro kullanımı görülmektedir.
Küba'da 1998'den, Suriye'de 2006'dan, Venezuela'da ise 2018'den beri euro, dış ticaret için kullanmakta olup bu ülkeler Amerika Birleşik Devletleri'nin yaptırımları ve amborgoları sonucunda bu paranın kullanımına geçmiştir. 2009'da Zimbabve, yaşadığı hiperenflasyon nedeni ile yerli para birimini bırakarak euro ve ABD doları gibi para birimlerini kullanmaya başlamıştır.

Euro kabul edildiği zamandan beri ABD dolarının ardından en önemli uluslararası rezerv para birimini oluşturmaktadır. Gelişmiş ekonomilerde euronun rezerv olarak kullanımı, gelişmekte veya az gelişmiş olanlara göre daha azdır. IMF'ye göre 2008'de dünyadaki toplam rezerv euronun değeri 1,1 trilyon $ (850 milyon €) olmuş, euro gelişmiş ekonomilerin ulusal rezervlerinin %22'sini, gelişmekte veya az gelişmiş olanlarının ise %31'ini oluşturmuştur. Euronun ABD dolarının yerini alarak en çok kullanılan rezerv olup olamayacağı, ekonomistler arasında tartışılan bir konudur.

AB içerisinde Bulgar levi ve Danimarka kronu; ilgili ülkeler ERM II'ye üye olduklarından ötürü euroya sabitlenmiştir. Avrupa içerisinde bu ülkelere ek olarak Bosna-Hersek değiştirilebilir markı ve Makedon denarı da euroya sabitlidir.
Afrika'da ve bazı Pasifik adalarında euroya sabitlenmiş para birimlerinin kullanımı yaygındır. On dört ülkede kullanılan CFA frangı (Orta Afrika frangı ve Batı Afrika frangı), Fransız denizaşırı kolektivitelerinde kullanılan CFP frangı, Komor frangı, Yeşil Burun Adaları eskudosu ve São Tomé ve Príncipe dobrası, euroya sabitlenmiş para birimleridir. Bu ülkelerin kullandığı para birimleri (Portekiz kökenli eskudo ve dobra dışında), zamanında Fransız frangına sabitlenmiş olup bu para euro ile birlikte feshedilince euro kuruna sabitlenme meydana gelmiştir. 2013 yılında 182 milyon Afrikalının, 27 milyon euro bölgesi dışında yaşayan Avrupalının ve yarım milyonu aşkın Pasifik adalının euroya sabitlenmiş bir para birimi kullandığı rapor edilmiştir.

Euro, ABD dolarından sonra en çok kullanılan rezerv para birimidir. 4 Ocak 1999'da piyasaya sürülmesinden sonra diğer ana para birimleri karşısında değer kaybetmeye başlayan euro, 2000'de en düşük kuruna ulaştı (3 Mayıs'ta sterlin, 25 Ekim'de ABD doları, 26 Ekim'de Japon yeni karşısında). Daha sonra yeniden yükselmeye başlayan euro, 2008'de tarihî zirve noktasına ulaştı (15 Temmuz: ABD doları, 23 Temmuz: Japon yeni, 29 Aralık: sterlin). Küresel mali krizin ortaya çıkmasıyla birlikte euro, başlangıçta düşüş gösterdi ancak ilerleyen dönemlerde yeniden yükselişe geçti. 2009 yılının sonundan bu yana devam eden Avrupa borç krizinden kaynaklanan baskıya rağmen euro bu dönemde sabit kaldı.

Parasal birlik

Genel

Özel

Resmî siteler
Resmî site
The euro27 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Europa
Avrupa Merkez Bankası 16 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Heiko Otto ((Ed.)). "Euro (banknotlar ve tarih)". 1 Ocak 2018 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 1 Ocak 2018.  (Almanca) (İngilizce)

Euro bölgesi, resmî adıyla euro alanı, ortak para birimi ve yasal ödeme aracı olarak euroyu (€) seçen 21 Avrupa Birliği (AB) üyesinin oluşturduğu ekonomik ve parasal birlik. 1 Ocak 2026 itibarıyla euro bölgesinde Almanya, Avusturya, Belçika, Bulgaristan, Estonya, Finlandiya, Fransa, Hırvatistan, Hollanda, İrlanda, İspanya, İtalya, Kıbrıs, Letonya, Litvanya, Lüksemburg, Malta, Portekiz, Slovakya, Slovenya ve Yunanistan bulunmaktadır. Diğer AB üyesi ülkeler Danimarka hariç kriterleri karşıladıkları zaman euro bölgesine katılmak zorundadır. Bugüne kadar hiçbir ülke bölgeden ayrılmadı; bu yönde herhangi bir hüküm de bulunmamaktadır.

Danimarka, Maastricht Antlaşması'nda yer alan ayrıcalıklara dayanarak euroya geçmeyen AB üyesidir. Bu ülkenin hükûmetleri ya da bir referandum sonucu halkı bu yönde karar vermedikçe AB tarafından yasal bir baskıyla karşılaşmaz. 28 Eylül 2000'de Danimarka'da yapılan referanduma göre, oy verenlerin %53,2'si euroya geçmeye karşı çıkmıştır.
İsveç'in avro konusunda bir ayrıcalığı olmamasına karşın, bu ülkede gerçekleştirilen referandumlar euroya geçişi engeller durumdadır. 14 Eylül 2003'teki referanduma göre, oy kullananların %56,1'i euroya 'hayır' demiştir. Kriterleri karşıladıktan sonra Çekya, Macaristan, Polonya ve Romanya da euroya geçmek zorundadır.

Andorra, Monako, San Marino ve Vatikan AB üyesi olmamalarına karşın, yapılan antlaşmalar çerçevesinde euro kullanmaktadır. Karadağ ve Kosova ise AB ile herhangi bir antlaşma imzalamadan euro kullanmaktadır.

Avrupa Merkez Bankası17 Aralık 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Avrupa Komisyonu – Ekonomik ve Finansal İşler – Euro bölgesi27 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Faroe Adaları (Türkçe telaffuz: [farö] Faroece: Føroyar, Faroece telaffuz: [ˈfœɹjaɹ]; Danca: Færøerne), Danimarka Krallığı'na bağlıdır. İzlanda, Norveç ve İskoçya'nın Hebrid ve Shetland adaları arasında yer alan adaların nüfusu Kasım 2025 itibarıyla 54.870 olup, yüzölçümü 1.393 km2'dir (538 sq mi). Resmi dil, İzlandaca ile kısmen karşılıklı anlaşılabilir olan Faroece'dir. Arazi engebeli olup, seyrek bitki örtüsü ve az ağaç bulunan fiyortlar ve uçurumlarla kaplıdır. Kuzey Kutup Dairesi'ne yakınlığı nedeniyle, adalar yaz gecelerinde sürekli alacakaranlık ve çok kısa kış günleri yaşar; yine de, Körfez Akıntısı nedeniyle yıl boyunca ılıman sıcaklıklar ve kutup altı okyanus iklimi yaşarlar. Başkent Tórshavn, yılda sadece 840 saat ile dünyanın en az güneş ışığı alan şehridir.
Færeyinga sagası ve Dicuil'in yazıları, ilk İskandinav yerleşimini 9. yüzyılın başlarına tarihlendirir ve Grímur Kamban'ın ilk kalıcı yerleşimci olarak kaydedildiğini belirtir. İzlanda'nın sonraki yerleşiminde olduğu gibi, adaların çoğunlukla Norveçliler ve İskandinav-Gael halkı tarafından yerleşildiği ve ayrıca Gaelik kökenli köleler (yani köleler veya serfler) getirdikleri söylenir. Bununla birlikte, 2024 yılında yapılan bir çalışma, Faroe Adaları ve yakınlardaki İzlanda'nın Viking kolonizatörlerinin farklı kökenlere sahip olduğunu ortaya koymuştur.
Başlangıçta Løgting yönetiminde bağımsız bir devlet olarak yönetilen adalar, Sigmundur Brestisson tarafından Hristiyanlığın getirilmesinden sonra 11. yüzyılın başlarında Norveç yönetimine girdi. Faroe Adaları, 1397'de Norveç'in Kalmar Birliği'ne katılmasıyla birlikte fiilen Danimarka yönetimine girdi ve 1523'te bu birliğin dağılmasının ardından da Danimarka yönetimi altına girdi. 1538'de Lüterciliğin getirilmesinin ardından Faroe dili kamu kurumlarında yasaklandı ve üç yüzyıldan fazla bir süre yazılı metinlerden kayboldu. Adalar, Grönland ve İzlanda ile birlikte 1814'te Kiel Antlaşması ile resmen Danimarka'ya devredildi ve Løgting (Danimarka Yüksek Mahkemesi) daha sonra Danimarka yargı sistemiyle değiştirildi.
Løgting'in yeniden kurulması ve resmi bir Faroe yazım sisteminin oluşturulmasının ardından, Faroe dili çatışması, 20. yüzyılın ilk yarısında kilise, kamu eğitimi ve hukuk dili olarak Danca'nın yerini yavaş yavaş Faroe dilinin almasına yol açtı. Adalar, II. Dünya Savaşı sırasında İngilizler tarafından işgal edildi ve İngilizler Faroe Adaları'nın iç işlerine karışmaktan kaçındı: Bu göreceli özerklik döneminden ve 1944'te İzlanda'nın cumhuriyet ilan edilmesinden ilham alan adalar, 1946'da bağımsızlık için dar bir çoğunlukla sonuçlanan bir referandum düzenledi. Sonuçlar Kral Christian X tarafından iptal edildi ve daha sonraki müzakereler, Faroe Adaları'na 1948'de özerklik verilmesine yol açtı. 
Bugüne kadar Danimarka Krallığı'nın bir parçası olarak kalan Faroe Adaları, askeri savunma, polislik, adalet ve para birimi dışında çoğu alanda geniş bir özerkliğe ve kontrole sahiptir ve dış ilişkiler üzerinde kısmi bir kontrole sahiptir. Faroe Adaları, Danimarka ile aynı gümrük bölgesinde olmadığı için bağımsız bir ticaret politikasına sahiptir ve diğer devletlerle kendi ticaret anlaşmalarını kurabilir. Adaların İzlanda ile Hoyvík Anlaşması olarak bilinen kapsamlı bir ikili serbest ticaret anlaşması vardır. Bazı spor dallarında Faroe Adaları kendi milli takımlarına sahiptir. İskandinav Konseyi ve Avrupa Konseyi'nde Danimarka delegasyonunun bir parçası olarak temsil edilmektedirler. 
Adaların balıkçılık sektörü ihracatlarının yaklaşık %90'ını oluştururken, turizm 2010'lardan beri giderek daha önemli hale gelmiştir. 1973'te Avrupa Ekonomik Topluluğu'na (AET) katılmamış, bunun yerine kendi balıkçılık suları üzerinde özerkliklerini korumuşlardır; sonuç olarak, Faroe Adaları bugün Avrupa Birliği'nin (AB) bir parçası değildir. 1816 ile 1852 yılları arasında faaliyetleri askıya alınmış olsa da, Løgting (Faroe Adaları Parlamentosu), dünyanın en eski sürekli faaliyet gösteren parlamentolarından biri olduğunu iddia etmektedir.

Faroe Adalarının ismi Faroece Føroyar'dır. Oyar, ada(Oy) kelimesinin çoğul halidir. Ses değişikliklerinden dolayı "ada" için modern Faroece kelime oyggj'dir. İlk element, før, Eski Norsça fær (koyun) kelimesinden geliyor olabilir, ancak bu analize bazen karşı gelinir, çünkü bugünkü Faroece, koyun için seyður (Eski Norsça sauðr) kelimesini kullanmaktadır. Başka bir ihtimal de ~625 yılında adaya ilk kez yerleşen İrlandalı keşişlerin adaya Eski İrlandaca fearrann ("toprak" ya da "arazi", "mülk") adını verdikleridir. Bu isim adaya yerleşen Norveçlilerle devam edip oyar (adaları) ekini aldığıdır. İsim böylelikle "Koyun Adaları" ya da "Fearrann Adaları" olarak çevrilir.
Danca, Færøerne, aynı elementleri taşır: øerne, "adalar"; ø, "ada".
Türkçe, "Faroe Adaları" İskandinav kökten gelen kelimenin transkripsiyonudur. Bazen İngilizcede yazıldığı gibi "Faroe Adaları" olarak da yazılır.

Faroe Adaları Köppen iklim sınıflandırmasına göre subpolar okyanus iklimi (Cfc) ve tundra iklimi (ET) özellikleri gösteren bir geçiş iklimine sahiptir. Adaların topoğrafik yapısı ve Kuzey Atlantik Akıntısını üreten Atlantik Okyanusu'nun güçlü ısınma etkisi yüzünden ülkede farklı mikroiklimler görülür. Adaların kuzey kısmını kapsayan, özellikle dağlarda tundra iklimi etkisi altındadır. Ülkenin kıyı bölgelerinde ise daha kuru ve sıcak bir iklime sahip olup, daha az yağış alır.
Adalar yıl boyunca rüzgarlı, bulutlu ve serindir; yılda ortalama 210 gün yağmurlu veya karlı geçer. Kasırgalar veya kasırga şiddetindeki rüzgarlar ülkede nadir olsa da 1996 yılında Faroe Adaları'nı etkileyen Hope Kasırgası'nın hızı saatte ülkede 160 km/saat olarak ölçüldü.

St. Brendan Vadedilmiş Azizler Ülkesi'ni bulmak için harita veya yön bulmak için bir alet kullanmadan sal vasıtasıyla yolculuk yapmış İrlandalı bir rahip ve dini liderdir. Bu şahıs Faroe Adaları'nın önünden geçerken iki büyük ada gördüğünü belirtmiş ve bunları Kuşlar Adası ve Koyunlar Adası olarak adlandırmıştır. Bu iki adanın Streymoy ve Suðuroy olduğunu düşünülmektedir.

Arkeolojik kanıtlar, Faroe Adaları üzerinde ilk olarak 300 ve 600 yılları arasında ve 600 ve 800 yılları arasında ikinci varıştan önce üst üste iki dönem yaşayan İskandinav yerleşimciler olduğunu gösterir. Bilim adamları Üniversitesi Aberdeen'da bulunan erken tahıl polen evcil bitkiler, daha fazla öneriyor insanlar olabilir yaşadı Adaları önce Vikingler geldi. Arkeolog Mike Kilise kaydetti Dicuil Orada yaşayan insanlar, İrlanda, İskoçya ve İskandinavya, belki oraya yerleşen tüm üç alanda gruplar olabileceğini de öne sürdü.
484-578 yıllarında yaşayan İrlandalı bir manastır aziz olan Brendan'ın yaptığı bir sefer keşfi, Faroe Adaları'nı andıran insulae (adalar) tanımını içermektedir. Ancak bu ilişki, açıklamasında kesinlikle kesin değildir.
9. yüzyılın başlarında İrlandalı bir keşiş olan Dicuil daha net bir keşif yazmıştı. Norveçli korsanların gelene kadar neredeyse yüz yıl boyunca İngiltere'nin kuzey adalarında yaşamış olan, De mensura orbis terrae, coğrafi eseri olan exem nostra Scotia'nın ("İrlanda topraklarımız / İskoçya emanetler") güvenilir bir yer olduğunu iddia etti.
Norse ve Norse-Gael yerleşimcileri muhtemelen doğrudan İskandinavya'dan gelmedi, daha çok İrlanda Denizi, Kuzey Adaları ve İskoçya'nın Outer Hebrides'lerini çevreleyen Norveç topluluklarından (Shetland ve Orkney adaları da dahil olmak üzere), İrlandalı adalar için geleneksel bir isim olan Na Scigirí, ada sakinlerine verilen (Eyja-) Skeggjar "(Island-) Beards" kelimesini ifade eder.

Faroe hükûmeti yerel yönetimde yürütme yetkisine sahiptir. Hükûmetin başkanı Løgmaður ("Baş Yargıç") ülkenin başbakanı olarak görev yapar. Başbakan'ın kabine üyelerinin, landsstýrismaður, dışında 33 milletvekili vardır. Viking zamanlarına dayanan Faroe parlamentosu, Løgting ("Hukuk Mahkemesi"), dünyanın en eski parlamentolarından biri olduğuna inanılıyor.
Ülkede seçimler belediye, ulusal (Løgting) ve krallık (Folketing) seviyelerinde yapılır. 2007 yılına kadar ülke her birinin eşit ağırlığı olan yedi seçim bölgesine ayrılmıştı. 25 Ekim 2007'de tüm ülke tek bir seçim bölgesine dönüştürülerek her oya eşit ağırlık veren bir sisteme geçildi.

Resmî site
Official tourist site
Flick photo set4 Nisan 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 Wikimedia Commons'ta Faroe Adaları ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Fince (Fince, Ural dil ailesinin bir üyesidir ve tipolojik (tür bilimsel) olarak eklemeli bir dildir. Neredeyse tamamen sondan eklemelidir. Bükümlü bir özellik gösterir, bunun nedeni yüzyıllar içerisinde Hint-Avrupa kökenli dillerden (İsveççe, Rusça, Almanca) etkilenmiş olmasıdır. Fincede, cümledeki rollerine bağlı olarak isimler, sıfatlar, zamirler, sayılar ve fiiller çekimlenir. Cümleler normalde özne-fiil-nesne sırasıyla oluşturulur ancak çekim ve bükümün yoğun kullanımı kelime sıralamasının farklı şekillerde yapılmasına izin verir. Kelime sıralamasının değişimi vurgulanmak istenen öğeye bağlı olarak da değişir. Kelimeler İsveç alfabesinden türetilen Latin kökenli Fin alfabesiyle yazılır. Kelimeler büyük oranda yazıldığı gibi okunur. Her harf bir fonemi (sesbirim) temsil eder. Uzun ünlüler ve çift ünsüzler birbirinden ayırt edilebilir. Dilin fonetiği birçok çift ünlü içerir ancak ünlü uyumu çift ünlülerin çeşitliliğini sınırlandırır.
Fin alfabesi (aakkoset) a, b, c, d, e, f, g, h, i, j, k, l, m, n, o, p, q, r, s, t, u, v, w, x, y, z, å, ä, ö olmak üzere 29 harften oluşmaktadır. Fince j harfi Türkçedeki y harfi gibi, y harfi Türkçedeki ü harfi gibi okunur ve ä harfi ise a ve e arasında bir sestir, Azerbaycan dilindeki ə harfine eş değerdir. Tıpkı İngilizcedeki man ve cat sözcüklerindeki a'nın okunuşuna benzer.

Fince, Ural dil ailesinin Fin dilleri kolunun bir üyesidir. Fin dilleri kolu Estoncayı ve Baltık Denizi çevresinde konuşulan birkaç azınlık dilini de içerir. Fincenin diğer Ural dilleriyle (Macarca gibi) birçok bakımdan ortak yönleri vardır. Bunlar:

Hâl ekleri: Tamlayan hâlinde -n eki, belirtme hâlinde -a / -ä eki, koşul hâlinde -na / -nä eki gibi.
Çoğul eki -t ve -i.
Birinci tekil kişi sahiplik eki -ni ve ikinci tekil kişi sahiplik eki -si gibi.
Çeşitli yapım ekleri: Ettirgen -tta / -ttä yapım eki gibi.
Diğer Ural dilleriyle düzenli ses uyumları (benzerlikleri) gösteren ortak kelime dağarcığı. Örneğin kala (balık) kelimesi Kuzey Sami dilinde guolli, Macarcada hal'dır.
Fince ve diğer Ural dillerinin coğrafi kökeniyle ilgili çeşitli teoriler vardır. En yaygın görüş, Ural Dağları bölgesi etrafındaki kutupaltı orman kuşağında ve/veya orta Volga'nın kıvrımında bir yerde Proto Uralcanın ortaya çıkmış olduğudur. Ural dillerinin Proto Uralca'dan geldiğine dair en güçlü kanıt, ses benzerliklerinde belirli bir düzene sahip ortak kelime dağarcığının yanı sıra Ural dillerinin yapı ve dilbilgisinde birçok benzerliğe sahip olmalarıdır.

Fince, çoğunluğu Finlandiya'da yaşayan yaklaşık 5 milyon kişi tarafından konuşulmaktadır. Ayrıca İsveç, Norveç, Rusya, Estonya, Brezilya, Kanada ve Amerika Birleşik Devletleri'nde dikkate değer seviyede Fince konuşan azınlıklar bulunmaktadır. Finlandiya nüfusunun büyük çoğunluğunun yaklaşık % 90,37'sinin anadili (birinci dili) Fincedir. Nüfusun geri kalanı İsveççe (% 5,42), Sami dili (Kuzey, İnari, Skolt lehçeleri) ve diğer dilleri konuşmaktadır. Buna ek olarak Fince, Estonya'da yaklaşık 167,000 kişi tarafından ikinci dil olarak konuşulmaktadır. Norveç'in bazı bölgelerinde ve İsveç'in kuzeyinde konuşulan, Fincenin bir lehçesi olan 'Kven' bazılarınca ayrı bir dil olarak kabul edilmektedir.

Fince, Finlandiya'nın iki resmi dilinden (diğeri İsveççe) birisidir ve 1995'ten bu yana Avrupa Birliği'nin de resmi dillerinden bir tanesidir. Fince, milliyetçi Fennoman hareketi ile birlikte Finlandiya Büyük Dükalığı yönetimi döneminde önem kazanmaya başlamış ve 1863'te Finlandiya Millet Meclisi tarafından resmi dil olarak kabul edilmiştir. Aynı zamanda Fince, İsveç'te hâlâ resmi azınlık dili konumundadır. Nordik Dil Anlaşması'nın hükümleri gereğince, Nordik ülkelerin (Danimarka, Finlandiya, İsveç, İzlanda, Norveç) Fince konuşan vatandaşları diğer Nordik ülkelerin resmi kuruluşlarıyla iletişim kurarken herhangi bir sözlü veya yazılı çeviri ücreti ödemeden doğrudan kendi anadillerini kullanma imkanına sahiptir. Bununla birlikte İsveç'te Fincenin gelecekteki durumu ile ilgili endişeler dile getirilmektedir. Örneğin, 2017 yılında İsveç hükûmeti hakkında hazırlanan raporlar, özellikle ülkede yerleşik hâlde yaşayan % 7 civarındaki Finler'e yönelik mevcut azınlık dil politikalarına uyulmadığını göstermektedir.

Fin dilleri, Sámi dili milattan önce 1500 1000 civarında Proto-Fin dilinden ayrıldıktan sonra Proto-Fin dilinden gelişmiştir. Günümüzdeki kuramlar milattan sonra ilk 1000 yıl boyunca üç veya daha fazla varsayımsal Proto-Fin lehçesinin ortaya çıkıp geliştiğini varsayar.

13. yüzyılın başlarına ait 292 numaralı Huş Ağacı Kabuğu Belgesi herhangi bir Fin kökenli dilde yazılmış bilinen en eski belgedir. Fincenin bilinen ilk yazılı örneği ise milattan sonra 1450 yılına tarihlenen Almanca bir gezi günlüğünde bulunmuştur. Günlüğe eski Fince ile "Mÿnna tachton gernast spuho sommen gelen Emÿna daÿda" yazılmıştır. Günümüz Fincesi ile bu ifade " Minä tahdon kernaasti puhua suomen kielen, ~mutta~ en minä taida (Fince konuşmak istiyorum ~ama~ yapamıyorum) " şeklindedir. Gezi günlüğünde yazan sözler adı bilinmeyen Fin bir rahibe aittir. Günlükteki 'gelen (dil) ' kelimesi belirtme durumunda (ismin -i hâli) yanlış şekilde kullanılmıştır ve 'mutta (ama)' bağlacının eksikliği günümüzde bile Finceyi yabancı bir dil olarak öğrenip konuşanların yaptığı tipik bir hatadır. Unutmamak gerekir ki o dönemde Finlandiya'daki rahiplerin çoğunluğu İsveççe konuşuyordu.
Orta Çağ boyunca Finlandiya'nın İsveç'in hakimiyeti altında olduğu dönemde Fince sadece bir konuşma diliydi. O sıralarda uluslararası ticaret dili Orta Aşağı Almanca, yönetim dili İsveççe ve dini törenlerin dili Latinceydi. Bu, Finlerin ana dillerini sadece günlük yaşamlarında kullanabildiği anlamına geliyordu. Fince, İsveççeden daha düşük görülmekteydi ve Finler toplumda ikinci sınıf vatandaş olarak görüldükleri için hiçbir resmi durumda kendi dillerini kullanamıyorlardı. Papaz yetiştirme okullarında İsveççe eğitim vererek, kilisede İsveççe konuşarak, İsveççe konuşan hizmetli ve hizmetçilerin Fince konuşulan bölgelere göç ettirilmesini sağlayarak, Fince konuşulmasını azaltma çabaları bile vardı.

Fince için ilk kapsamlı yazı sistemi 16. yüzyılda Fin bir rahip olan Mikael Agricola tarafından oluşturulmuştur. Agricola, yazı sistemini oluştururken İsveç, Alman ve Latin yazı sistemlerini temel almıştır. Onun asıl amacı Kitab-ı Mukaddes'i tercüme etmekti ancak öncelikle standart Fincenin bugün hâlâ dayandığı yazımla ilgili kuralları belirlemesi gerekiyordu. 
Agricola'nın yazı dili Fincenin batı lehçelerini esas alıyordu ve hedefi her sesin bir harfe karşılık gelecek şekilde ifade edilmesiydi. Fakat o bu uğraşısında birçok sorunla karşı karşıya kaldı ve istikrar elde etmede başarısız oldu. Bu nedenle duruma bağlı olarak aynı sesler için farklı işaretler kullandı. Örneğin O, 'ð' sesini ifade etmek için 'dh' veya 'd' harfini, 'θ' sesini ifade etmek için de 'tz' veya 'z' harfini kullandı. Ayrıca Agricola, 'ɣ' sesini ifade etmek için 'gh' veya 'g' harfini, /h/ sesini ifade etmek için de 'ch', 'c' veya 'h' harfini kullandı. Mesela, modern yazım sisteminde 'tehtiin' olarak yazılan kelimeyi 'techtin' şeklinde yazdı. 
Daha sonraları diğerleri Agricola'nın çalışmasını gözden geçirerek daha fonemik (tek sesi tek harfle ifade eden) bir sistem için çaba sarf ettiler. Bu sırada Fince bazı seslerini kaybetti. ð ve θ sesleri standart dilden kayboldu ve sadece Batı Finlandiya'daki küçük bir kırsal bölgede yaşamaya devam ettiler. Kaybolmaları Fincenin lehçelerine belirgin nitelikler kazandırdığı için bu seslerin izleri, başka yerlerde hâlâ bulunmaktadır. Örnek vermek gerekirse, doğu ve bazı batı lehçelerinde 'θ' sesi 'ht' veya 'tt'ye dönüşmüştür. Bununla birlikte standart dilde kaybolmuş seslerin etkisi şu şekildedir:
ð, d'ye dönüşmüştür.
θ, ts'ye dönüşmüştür.
ɣ, v'ye dönüşmüştür.
Modern Fince noktalama işaretleri, İsveççe ile birlikte, çoğu alfabetik sistem kesme işareti kullandığı hâlde sözcüğün kökünü ve bazı durumlarda son ekini ayırmak için iki nokta üst üste işaretini kullanır (mesela kısaltmalardan sonra). Dilbilgisinde hata yapmamak için ekler önemlidir ve genellikle uygulanmaktadır. Mesela, EU:ssa (Avrupa Birliği'nde) örneğinde olduğu gibi.

19. yüzyılda Johan Vilhelm Snellman ve diğerleri Fincenin statüsünün iyileştirilmesi gerektiğini vurgulamaya başladılar. Mikael Agricola'nın yaşadığı zamandan beri, yazılı Fince neredeyse yalnızca dini amaçlarla kullanılmıştı. Fakat Snellman'ın, Fincenin tam teşekküllü ulusal bir dil olarak kullanılması hakkındaki milliyetçi düşünceleri önemli ölçüde destek topladı. Dilin durumunu iyileştirmek ve dili çağdaşlaştırmak için ortak çaba sarf edildi. Sonuç olarak 19. yüzyılın sonunda Fince, İsveççenin yanında yönetim, edebiyat, bilim ve sanat dili hâline geldi. 1853'te Daniel Europaeus ilk İsveççe - Fince sözlüğü yayımladı ve ardından 1866 - 1880 yılları arasında Elias Lönnrot ilk Fince - İsveççe sözlüğü derledi. Aynı dönemde Antero Warelius etnografik araştırmalar yaptı ve diğer konuların yanı sıra Fin lehçelerinin coğrafi dağılımını belgeledi.

Fincenin durumunun iyileştirilmesine dair en önemli katkılar Elias Lönnrot tarafından yapıldı. Fincenin çağdaş kelime dağarcığının oluşması ve gelişmesi üzerindeki etkisi özellikle önemliydi. Kalevala'yı derlemesine ek olarak, batı ve doğu lehçeleri savunucuları arasında gerçekleşen standart Fincenin geliştirilmesiyle ilgili anlaşmazlıklarda arabuluculuk yaptı ve Agricola tarafından tercih edilen batı lehçelerinin öncü konumunu devam ettirirken, orijinal olarak Doğu Finlandiya'daki lehçelerde bulunan kelimelerin standart dile girmesini sağladı ve böylece dil önemli ölçüde zenginleşti. Akabinde 1870 yılında Aleksis Kivi tarafından ' Seitsëman Veljestä (Yedi Kardeş)' ismiyle ilk Fince roman yayımlandı.

Fince, belirli lehçe özelliklerinin farkılılaşmasında görülebildiği gibi 2. Dünya Savaşı'ndan sonra belirli şekillerde değişmeye başladı. Örneğin, Fincenin batı lehçelerindeki 'ts' sesinin 'tt'ye dönüşmesi gibi (metsä kelimesinin mettä hâline gelmesi) veya doğu lehçelerindeki 'd' sesinin yok olması gi

Fransız İhtilali veya Fransız Devrimi (1789-1799), Fransa'daki mutlak monarşinin devrilip yerine cumhuriyetin kurulması ve Katolik Kilisesi'nin ciddi reformlara gitmeye zorlanmasıdır. Milliyetçilik akımını ve Yakın Çağ'ı başlatmasıyla Dünya ve Avrupa tarihinde büyük bir dönüm noktası olmuştur.
Fransız halkı önceki döneme göre büyük bir evrim geçirmektedir. Halk bilinçlenmektedir ve sarayın, kralın, seçkinlerin denetiminden çıkmaya başlamıştır. Şehirlerde yaşayan pek çok burjuva, büyük bir atılım içindedir. Kitaplar yaygınlaşmakta, aileler çocuklarını üniversitelere göndererek sağlam bir gelecek kurma yolunu tutarak kültürel seviyeyi yükseltmektedir. Bağımsız yayıncıların çıkardıkları gazete, bildiri ve broşürler, kitlesel bilinçlenmeye yol açmaktadır. Bu koşullar da toplumsal değişim taleplerinin olgunlaşmasına yol açmıştır.
Toprak sahipleri ve soylular ayrıcalıklarını korumaya çalışmakta; bu sebeple burjuvaların soylu tabakasına geçmesini engelleyecek barikatlar yükseltilmektedir. Soylular statülerini koruma hevesindeyken, burjuvalar da ekonomik olarak güçlenmelerine rağmen toplumsal haklarda söz sahibi olamamaktan şikâyetçidirler. Kırsal nüfus ise üzerindeki vergi yükünün hafiflemesini istemektedir.
İhtilalci düşünce, ülkede köklü yapısal değişikliklere gitmesi gerektiğine inanan katmanlar arasında yayılmaya başlamıştır. Merkezi otorite ülkenin içinde bulunduğu evrimsel süreci kavrayamamış ve eski yöntemlerle sorunları halletme yolunu seçmiştir. Oysa özellikle burjuva sınıfı, İngiliz devriminin etkisiyle geçici çözümle yetinmek değil, kitlesel olarak İngiliz modelindeki gibi ‘parlamenter monarşi rejimi’ altında yönetime katılmayı arzulamaktadır.

Toplum büyük bir hızla değişmekte, bunun altında da 'aydınlanma filozoflarının' büyük etkisi bulunmaktaydı. Aydınlanma felsefesi, mantığın, köklü gelenekleri ve siyasal rejimin mutlakiyetçi eğilimlerini ortadan kaldırmayı emrettiğine kanaat getirmiştir. Aydınlanmacılar özgürlüğün tüm alanlarda olması gerektiği fikrini savunmaktaydı. Descartes, daha XVII. yüzyılda, aklın ve eleştirel zihniyetin üstünlüğüne vurgu yapmış, Montesquieu ise yasama erkinin halkı temsil eden vekiller aracılığı ile kullanılmasını ve güçler ayrılığı ilkesinin hayata geçirilmesini önermiştir. Voltaire'e göre kral, filozoflardan kurulu danışmanların örgütüne uyarak toplumu aydınlatmayı hedeflemeli, İngiliz modelini benimseyerek, parlamenter bir sistemin kapılarını açmalıydı. Rousseau, insanların doğuştan eşit olduğuna inanmakta, çoğunluğun iradesinin (halk egemenliği) siyasal rejime hâkim olması gerektiğini vurgulamaktaydı. Diderot ile d’Alambert ise yasa önünde eşitlik, düşünce ve ifade özgürlüğü gibi talepleri dillendirmekteydi.
Aydınlanma filozoflarının etkileri yanında İngiliz Halklar bildirgesi gibi metinler ve bunların temelini oluşturan John Locke'nin fikirleri ve Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi'nde dile getirilen demokratik ilkeler ve liberal ekonomi fikirleri burjuvaları hareketlendirmiştir. Fransızlar dışarıdan gelen fikir ve hareketleri içselleştirerek ihtilale zemin hazırlamışlardır.

İhtilalden önceki yıllar Fransız ekonomisi için pek de parlak sayılmamaktadır. Gelişen ticaret, savaşlar sebebiyle yavaşlama yönüne kaymış; köylü, mahsulünden beklenen verimi alamayarak büyük sıkıntılarla karşılaşmıştır. Ayrıca, tek kıtlıkla, açlığa kadar dayanan sorunlarla karşılaşmışlar tek çözüm yolu olarak kıta şehirlere göç etme yolunu tutmuşlardır, fakat şehirlerde de onları parlak bir yaşam beklememektedir; artan nüfusun ihtiyacını şehirler karşılayamaz duruma gelmiştir. Nüfus artması doyurulması gereken insanların çoğalmasına sebep olmuştur. Gelenlerin işsizlik sorunuyla da karşılaşması, istihdam olanağı bulamamaları toplumsal sorunların artmasına neden olmuştur. Aslında Fransa'nın ekonomisi pek çok çağdaş devlete göre ileri sayılmaktaydı; fakat önceki dönemlerle karşılaştırıldığında görülen fark edilir gerileme, halkı paniğe sokmuştur. Halkın içinde bulunduğu ekonomik sorunlar vergilerin düzenli olarak ödenmemesine yol açmış devletin en önemli gelir kaynağı olan vergilerin sekteye uğraması hazineyi büyük bir bunalıma sürüklemiş, uzayan savaş maliyetlerinin fazla olması ve teknolojinin gelişmesiyle savaş masraflarının artması, bir de saray masraflarının aşırılığı sebebi ile devlet iflasın eşiğine gelmiştir. Bu nedenle kral, vergilerin artırılması ve yeni vergiler konması yolunu tutmuş; bu plan dahilinde tüm toplumda vergilerin yaygınlaşması düşüncesi ortaya çıkmıştır. Paris Parlamentosu da bu yeni vergi aleyhine onay vermeyerek genel meclisin, Etats Generaux'un toplanmasını istemiştir.

Fransa, Kuzey Amerika'daki tüm kolonilerini 1763 tarihinde, Yedi Yıl Savaşları sonunda imzalanan Paris Antlaşması ile İngiltere'ye kaptırmıştı. İngiltere, Yedi Yıl Savaşları'nın mali yükünü, yeni vergilerle kolonilerden çıkarmaya kalkışınca; bu durum Kuzey Amerika kolonilerinde huzursuzluk yaratmıştı. 1774 yılında On üç Koloni'nin başlattığı Amerikan Bağımsızlık Savaşı 1776 yılında bağımsızlık ilanıyla sürmüştü. Fransa ise bu çatışmalara büyük boyutlarda mali destek vererek dolaylı olarak katılmıştır.
Bu harp harcamaları ve giderek artan saray masrafları dolayısıyla Fransız monarşisi de mali yönden tükenmişti.

1789 yılında XVI. Louis, soyluları toplayıp toprak mülkiyeti üzerinden vergi alınmasını istediğinde soylular meclisin toplanmasını istediler. 1614 yılından beri toplanmamış olan Genel Meclis, soylular, din adamları ve halktan seçilen üç kamaradan oluşuyordu.
Meclisin toplanması, toplumsal yapıdaki çelişkilerin de ortaya çıkmasına neden oldu. Bir yanda soyluların ve din adamlarının ayrıcalıklı durumu diğer yanda da burjuvazi ve halktan temsilciler arasında mecliste ciddi sorunlar ortaya çıktı.
18. yüzyılın başlarından beri Fransa dış ticaretinin kat kat artması, burjuva sınıfını oluşturmuştu. Bu sınıf, artık sahip oldukları ekonomik güce karşılık gelecek bir politik güç istiyorlardı. Feodal yapının ve monarşinin kaçınılmaz sonucu olan sosyo-ekonomik sınırlamaların kaldırılmasından yanaydılar.
17 Haziran 1789'da ise üçüncü sınıfın temsilcileri Emmanuel-Joseph Sieyès öncülüğünde toplanıp bir kurucu meclis kurdular. Diğer sınıflara da kendilerine katılmaları için mesaj gönderdiler ve ülkenin yönetimine onlarla ya da onlar olmadan katılacaklarını bildirdiler. Bu olanları engellemek için XVI. Louis meclisin toplandığı Salle des États'ın kapatılmasını emretti. Bunun üzerine meclis Versailles sarayının hemen yanındaki tenis kortlarında toplanmaya başladılar ve burada 20 Haziran'da Fransa'ya yeni bir düzen getirilene kadar ayrılmayacaklarını söyleyen Tenis Kortu Yemini'ni ettiler. Kısa sürede ruhban sınıfının çoğunluğu da onlara katıldı.

Meclisin toplanmasıyla orta sınıftan halk, özellikle varlıklı sınıflar, monarşiye karşı savaş açtılar. Bir anayasayla monarşinin yetkilerinin sınırlandırılmasını, iç gümrük duvarlarının kaldırılarak iç ticaretin serbestleştirilmesi, vergilerin yeniden düzenlenmesi ve yönetimde daha fazla hak elde etme talebinde bulundular.
Bu talepleri XVI. Louis kabul etmedi. Orta sınıf, peşine halktan diğer unsurları da katarak 14 Temmuz 1789 günü Bastille Hapishanesi’ne saldırdı. Hapishane ele geçirilip mahkûmlar salındı.
Fransız İhtilali 1789-1815 yılları arasında beş farklı dönem yaşayarak devam etti.

Fransız İhtilali'nde çok farklı kesimler rol almıştır. Paris yoksullarının temsilcileri kendilerine Enragee (öfkeliler) adını vermişlerdi. Heberistler de yoksullara yakın ve radikal bir kesimi oluşturuyordu. İhtilali bir halk hareketinden çok salt bir ilerleme olarak anlayan üst kesim temsilcileri iki kanada bölünmüştü. Jakobenler radikal ilerlemeci, Jirondenler ise liberal ve ılımlı ilerlemeciydi. Jakobenler de daha sonra bölündü ve Danton ayrı baş çekti. Jakobenlerin içindeki en sertlik yanlıları Robespierre ve San Just'tu. San Just, "Hürriyetin istibdadını istiyoruz." paradoksal sözleriyle ün salmıştır.

14 Temmuz 1789'da Parisliler Bastille Hapishanesi'ne hücum ettiler. Bu genel ayaklanmanın ardından toplanan kurucu meclis İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi yayınladı (26 Ağustos 1789). 1789 Fransız İhtilali'nin ardından, insan haklarını korumak amacıyla Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi yayımlandı. 26 Ağustos 1789'da Fransa Ulusal Meclisi'nde kabul edilen 1789 Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi, 1791′de kabul edilen Fransız Anayasası'na önsöz olarak eklenmiştir. Ardından da ulusal egemenliğe dayanan bir anayasa hazırlayarak monarşinin yetkilerini sınırlandırdı. Bu anayasa, halk tarafından seçilecek bir parlamentonun yasama ve yürütme yetkilerini kralla paylaşmasını öngörmekteydi.
Kanunları hazırlamak, bütçeyi tasdik etmek ve hükûmetin icraatını kontrol etmek görevleri meclise verildi. Ayrıca İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi'nin esasları uygulamaya konuldu.
İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi'nin uygulamaya konulması ve bir halk meclisinin yürütme erkini ele alması, Fransa'da feodalite kurumlarını yıktı. Zaten halk yığınlarındaki soylulara karşı gelişen öfke, pek çok soylunun topraklarını bırakarak diğer Avrupa ülkelerine kaçmalarına yol açtı.
Fransa'daki tüm bu gelişmeler, tüm Avrupa açısından çok önemli sonuçlar doğuracak, sadece gelecek yılların değil, yüzyılların da içsel dinamiklerini kökten değiştirecekti.
Avrupa'da herkes, feodal sınırlamalardan kurtulan bir Fransa ekonomisinin büyük bir gelişme göstereceğini, bunun ise Fransa'yı uluslararası ticaret alanında rekabet edilmesi çok zor bir güç haline getireceğini öngörebiliyordu. Üstelik böylesi bir ekonomik büyümenin, eskisinden çok daha güçlü bir Fransız askerî gücünü besleyebilecek durumda olması, kuvvetle muhtemeldi.
Öte yandan Fransa'da ortaya çıkan, insan haklarından, eşitlikten ve özgürlükten yana bu düşünce hareketinin tüm Avrupa'ya yayılması ve mevcut monarşilerin geleceğini tehdit etmesi kaçınılmazdı.

5 Ekim 1789'da, Fransa'da ekmek talebiyle Versay Sarayı'na doğru yürüyüşe geçen kadınlar, halkın saray yönetimine boyun eğmeyeceğini göstermişti. Versay Kadınların Yürüyüşü, Fransız Devrimi'ne giden yolda anl

GUAM Demokrasi ve Ekonomik Kalkınma Örgütü; Gürcistan, Ukrayna, Azerbaycan ve Moldova'yı kapsayan bir örgüttür. 10 Ekim 1997 yılında “GUAM Danışma Formu” adıyla hayata geçirilen örgüt, 7 Haziran 2001 tarihinde “GUAM Derneği” adını almış, 23 Mayıs 2006'dan itibaren “Demokrasi ve Ekonomik Kalkınma Örgütü-GUAM” ismi ile faaliyetlerine devam etmektedir. 1999-2005 yılları arasında Özbekistan da örgüt içinde yer almıştır.
Örgütün adı, üye ülkelerin İngilizce isimlerinin baş harflerinden oluşmaktadır. Özbekistan'ın üye olduğu dönemde örgüt GUUAM adını taşımıştır. Türkiye ve Letonya ise gözlemci ülkeler arasında bulunmaktadır. Son zamanlarda Azerbaycan ile Ukrayna arasındaki ortaklaşma artmış, Gürcistan da buna dahil olmuştur. Söz konusu ülkeler arasında ticari-siyasi ilişkiler gelişme göstermiş ve çeşitli antlaşmalar imzalanmıştır.

GUAM; Azerbaycan, Gürcistan, Moldova ve Ukrayna başkanlarının 10 Ekim 1997 tarihinde Strazburg'da ortak anlaşma imzalaması sonucu faaliyete başlamıştır. İlgili ülke cumhurbaşkanları bu anlaşmada egemenlik, toprak bütünlüğü, sınırların dokunulmazlığı, demokrasi, hukukun üstünlüğü ve insan haklarına saygı ilkeleri temelinde Avrupa'da istikrarın ve güvenliğin güçlendirilmesi amacıyla her türlü iş birliğinin öneminin altını çizmişlerdir. 7 Haziran 2001 tarihinde Yalta'da yapılan GUAM'ın ilk zirve toplantısı teşkilatın uluslararası alanda yapısal olarak şekillenmesi ve resmîleşmesinde büyük rol oynamıştır. Devlet başkanları tarafından imzalanan GUAM'ın "Yalta Şartı" taraf devletler arasında iş birliğinin amaçlarını, ilkelerini ve yönlerini belirlemiştir. 22 Mayıs 2005 tarihinde GUAM'ın Kişinev'de düzenlenen zirve toplantısı üye devletlerin demokratik toplum, Avrupa'ya entegrasyon, ekonomik gelişme, bölgede istikrar ve güvenlik konularına ilişkin bakışlarını ortaya koymalarını sağlamıştır. Devlet başkanları, GUAM temelinde uluslararası bir örgütün kurulması gerektiğine dair ortak görüş belirtmişler ve bu kapsamda "GUAM Dışişleri Bakanları Konseyi" oluşturulması kararı almışlardır. Devlet başkanlarının bu kararı 22-23 Mayıs 2006 tarihinde GUAM'ın Kiev Zirve Toplantısı ile gerçekleşmiş ve böylece 1997 yılında meydana gelmiş birlik temelinde GUAM tesis edilmiştir. Kiev Zirve toplantısında Cumhurbaşkanları GUAM'ın tüzüğünü kabul etmişlerdir. Ana sözleşmede; demokratik değerlerin egemen olması, sürekli gelişmenin teminatı, uluslararası ve bölgesel güvenliğin güçlendirilmesi, Avrupa'ya entegrasyon, üye devletlerin ekonomik, insani ve sosyal alanlarda iş birliğinin genişletilmesi örgütün başlıca amaçları olarak yer almıştır. Ayrıca, GUAM devlet başkanları tarafından Kiev zirve toplantısında kabul edilen GUAM'ın kurulmasına ilişkin Kiev Bildirisi'nde aşağıdaki hususlar ve görevler açıklanmıştır:

Demokrasinin güçlendirilmesi, temel insan hakları ve özgürlüklerinin korunması, devletlerin ekonomik gelişiminin, güvenliğinin ve istikrarın sağlanması,
GUAM devletlerinin sürekli gelişimi amacıyla, dinamik ekonomik büyüme, sosyal ahenk ve çevre aracılığıyla karşılıklı ilişkilerinin güçlendirilmesi,
Bu devletlerin egemenliğini, toprak bütünlüğünü ve özgürlüğünü tehlike altına sokan, tam ölçekli demokratik reformların hayata geçirilmesini ve bölgenin ekonomik gelişmesini zorlaştıran, euro uyumunu olumsuz etkileyen ve tüm dünya birliğinin sağlanmasını tehdit eden sorunların çözümü için etkin iş birliği,
Uluslararası terörizm, aşırıcılık ve agresif ihtilaflarla mücadele konularında iş birliğinin güçlendirilmesi,
Ekonomi, ticaret ve ulaşım alanında iş birliğinin derinleştirilmesi ve Serbest Ticaret bölgesi hakkında sözleşmenin uygulanması.

GUAM devletlerinin iş birliğinin pratik tezahürü olan Sanal Merkez ve Devletlerarası Bilgi ve Tahlil Sistemi (VM / DİTS) projesi ve Ticarete ve Ulaşım Yardım (TNY) projesi gerçekleştirilmektedir. TNY, GUAM ülkeleri arasında ticaret ve ulaşım alanında ilişkilerin genişletilmesi ve güçlenmesi amacını taşır. VM / DİTS bilgi alışverişi ve diğer işleri nitelikli önlemlerle hayata geçirmek aracılığıyla ticaret ve ulaşımın gelişmesi, etkin ve güvenli faaliyet gösterilmesi sağlanır. Her iki proje GUAM-ABD Çerçeve Programı'nın temel öğeleri olarak birbirini tamamlar ve paralel şekilde hayata geçirilmesini öngörür. VM / DİTS projesi kapsamında her GUAM devletinde Millî Bilgi ve Tahlil Merkezi ve İşçi grupları oluşturulmuş ve emniyet organlarının ilgili uzmanları bu yönde ilk bilgi alışverişi yaparlar. TNY projesinin hayata geçirilmesi amacıyla her GUAM devleti ulusal planları temelinde her türlü çalışmayı sürdürürler. Ayrıca, belirtilmelidir ki, GUAM devlet başkanları Kiev Zirve Toplantısı sırasında Serbest Ticaret bölgesi hakkındaki anlaşmanın gerçekleşmesi için çalışmalara başlandığını ilan etmişlerdir.

Alpha Kiev zirve toplantısında kabul edilen "Demokrasi ve Ekonomik Kalkınma için Teşkilat-GUAM devlet başkanlarının anlaşmazlıkların çözümü üzere Ortak Deklarasyonu"nda aşağıdaki temel hususlar belirlenmiştir:

GUAM devletlerinin topraklarındaki  anlaşmazlıkların çözümü sadece egemenliğinin korunması, toprak bütünlüğü ve bu devletlerin uluslararası düzeyde tanınan sınırlarının dokunulmazlığı temelinde gerçekleştirilebilir ve bu GUAM çerçevesinde iş birliğinin temel prensibi kabul edilir;
Devletlerin toprakları asker işgaline maruz kalamaz;
Güç uygulaması, etnik temizleme deneyimi ve toprak işgali evrensel ve Avrupa değerlerine, barış, demokrasi, istikrar ve bölgesel iş birliği ilkelerine aykırıdır;
Kontrol edilmeyen bölgelerin ait oldukları devletler için topluma geri kazandırılmaları, zorunlu göçmenlerin daimi yerleşim yerlerine dönmeleri ve çeşitli etnik grupların devletlerin uluslararası düzeyde tanınmış sınırları çerçevesinde barış içinde birlikte yaşamaları, sivil toplumun gelişimi, bu bölgelerde tahrip edilmiş altyapının onarılması ve ayrıca iletişim tüm tarafların yararı için kullanılması yoluyla GUAM devletlerinin topraklarındaki anlaşmazlıkların çözümünde bu devletlerin ve uluslararası toplumun çabalarının birleştirilmesi;

Gagavuzya (Gagavuzca: Gagauziya veya Gagauz Yeri; Rumence: Găgăuzia; Rusça: Гагаузия) veya Gagavuz Yeri Özerk Bölgesi (Moldovca/Rumence: Unitatea Teritorială Autonomă Găgăuzia), Moldova'ya bağlı bir özerk devlet. Ülkeye ismini veren Gagavuzlar, Oğuz Türkü kökenlidir ve Gagavuz kelimesinin Gök-oğuzdan türediği düşünülmektedir.

Ana Madde: Gagavuzya tarihi
Şu an yaklaşık 250 bin Gagavuz, eski SSCB topraklarında yerleşiktir. Büyük bir kısmı Moldova güneyindeki Bucak yöresinde yaşamaktadır. Gagavuz köyleri Ukrayna'daki Odesa ve Zaporojye illerinde, Romanya, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan ve Kabardey'da yer almaktadır. Moldova'da "Gagavuz Cumhuriyeti" dışında, Kişinev'de 8.000, Bender'de 1.600 ve Dinyester nehrinin kuzey yakasında 3.300, Balkanlar'daki Bulgaristan ve Yunanistan'da yaklaşık 20 bin Gagavuz yaşamaktadır.
Gagavuzlar, Ortodoks Hristiyan bir Türk halkıdır. Bizans yazılı kaynaklarında Oğuzlar 11. yüzyılda Tuna nehrini geçip Balkanlardaki Makedonya, Paristrione, Yunanistan ve Bulgaristan'da yerleşen göçebe boyları olarak kaydedilmiştir.
11. yüzyılda Balkanlara göç eden Gagavuzlar Ortodoks Hristyanlığını kabul etmişler ve daha sonra Osmanlı yönetimi altında kalmışlardır. 18. ve 19. yüzyıllarda Balkanlarda başlayan ve bağımsız olma hedefini güden hareketler sırasında Bulgarların baskısına dayanamayan Gagavuzlar, 1750-1846 yılları arasında Tuna nehri üzerinden Rusya'ya göç etmişler ve Tuna bölgelerine (1769-1791) ve Besarabya'ya (1801-1812) yerleşmişlerdir. Moldova'da yaşayan ve Türkçe konuşan, Ortodoks Hristiyan Gagavuz halkının bir bölümü 19. yüzyılın başında Türk-Rus savaşları sırasında Bulgaristan'dan Moldova'ya gelmiş ve 1906 yılındaki 15 günlük bağımsızlık dönemi dışında, sırasıyla Rus, Romen ve Sovyet yönetimi altında yaşamışlardır.
Çok sayıda tarihçi, etnograf ve dil uzmanları 13. yüzyılda Dobruca topraklarında idari merkezi Korbuna şehri olan "Dobruca Prensliği" veya "Uzi Eyalet" adı altında kurularak iki yüzyıldan fazla yaşamış devlete sahip olan Gagavuzları Türk Dünyası'nın en orijinal halklarından biri olarak kabul etmektedirler.
Köylülerin ayaklanması sonunda Komrat Cumhuriyeti'nin ilan edildiği 1906 yılındaki 15 günlük bağımsızlığın dışında Gagavuz halkı, Rusya İmparatorluğu, Romanya, Almanya (II. Dünya Savaşı döneminde) ve Sovyetler Birliği'nin egemenliği altında kalmıştır.
Sovyetler Birliği'nde demokrasiye yönelik değişikliklerinin başlatıldığı 1980'lerin sonunda Gagavuz aydınları çevresinde yer alan millî bilinç yayılmaya başlamış olup Gagavuzların kültür ve ekonomik sorunlarının mevcudiyetini ileriye sürme imkânı ortaya çıkmıştır. Gagavuz aydınlarının faal üyeleri, diğer etnik azınlıklarının gayretlerini de birleştirip 1988 yılında "Gagavuz Halkı Hareketi"ni kurmuşlardır.
1989 Mayıs ayında ilk kongresini yapan "Gagavuz Halkı" adlı hareket, güney Moldova'da başkenti Komrat olmak üzere kurulacak özerk Gagavuz Cumhuriyeti'nin kendi kültürel ve ekonomik işlerini büyük ölçüde kontrol etmekle birlikte, yine Moldova'ya bağlı özerk bir yönetim talebiyle ilk önemli çıkışını yapmıştır.

Gagavuz Bölgesinde İlkokul, ortaokul ve lise düzeyinde eğitim veren 55 okul bulunmaktadır. Bu okullardan bir kısmı yalnız ilkokul, ortaokul, lise eğitimi verirken bir kısmı bu eğitimlerin tamamını vermektedir.

Türkiye Cumhuriyeti'nin önemli ayni ve nakdi yardımlarda bulunmuş olduğu Komrat Üniversitesi bulunmaktadır.
Komrat'ta TİKA'nın kurduğu yöredeki en önemli kültür merkezi niteliğinde olan, Atatürk Kütüphanesi'nde bilimsel çalışma yapmak isteyenler için ilgili her türlü kaynak bulunmaktadır. Çadır-Lunga şehrinde bulunan Gagavuz anadilinde oyunların sahnelendiği Mihail Çakır Gagavuz Millî Tiyatrosu bulunmaktadır.
Gagavuz Bölgesi'nin idari merkezi olan Komrat şehrinde, Çadır-Lunga, Vulkaneşti şehirlerinde ve Komrat'a bağlı olan Beşalma köyünde, Gagavuz tarihi ile ilgili önemli bir kaynak niteliğinde olan Antropolojik bir kaynak niteliğinde olan müzeler bulunmaktadır. Gagavuz bölgesinde okul kütüphanelerinden bağımsız olarak 45 kütüphane bulunmaktadır.
Düz Ava ve "Kadınca" adlı Gagavuz millî şarkı ve oyun (folklor) toplulukları da faaliyette bulunmaktadır. Bunların dışında da diğer benzer topluluklar da mevcuttur.

2000 yılının Ocak - Kasım tarihleri arasındaki dönemde bir çalışanın ortalama aylık maaşı 285 ML olmuştur. Aralık 2000 tarihi itibarıyla maaş borcu 31,3 ML'dir.
Ocak-Eylül 2001 döneminde bir çalışanın ortalama aylık maaşı 329 ML olmuştur. 1 Eylül 2001 tarihi itibarıyla maaş borcu 27,4 milyon ML dir. (Devlet memurlarına 7,8 milyon ML).

Alt yapının yeniden yapılanması, devlet ve özel mülkiyet şekilleri ile birlikte yeni hukuki, ekonomik ve organizasyon ilkelerine dayanmaktadır. Gagavuzya'nın altyapısındaki en zayıf yeri içme suyu temini ve sulamadır. Alt yapının diğer dallarında olduğu gibi su temini de çok büyük sermaye gerektirmektedir. Fakat bu sorunun çözümü önceliklidir, çünkü bu bölgenin sosyo- ekonomik kalkınması ön şartı bu sorunların çözülmesinden geçmektedir.
Haziran 1994 yılında Türkiye Cumhuriyeti Gagavuz Bölgesinin içme suyu ve sulama projesinin gerçekleştirilmesi için 35 milyon dolarlık kredi açmış fakat, Moldova Parlamentosu söz konusu kredinin ancak 15 milyon dolarlık kısmını onaylamıştır. Bu miktar ile Komrat şehrindeki içme suyu projesi tamamen ve Çadır-Lunga projesi kısmen gerçekleştirilmiştir. Kredinin ikinci kısmının onaylanması ile ilgili çalışmalar hâlen devam etmektedir.
Son zamanlarda altyapıya yapılan yatırımların devlete ait kısımda azalma, özel sektöre ait kısımda ise artış kaydedilmektedir.
Kullanılmakta bulunan kara yollarının uzunluğu 451,5 km. Bunlardan 219,8 km ulusal karayolları, 192 km ise - mahalli karayollarıdır. Karayollarının % 86.sı asfalttır.
Gagavuz Bölgesi'ndeki şehirlerde 100 kişiye 18 telefon, köylerde ise 100 kişiye 8,5 telefon düşmektedir. Bütün bölge televizyon ve radyo yayınlarının kapsamı dahilidedir. TIKA nın teknik yardımı ile yenilenen Gagavuz radyosu şimdilik Komrat'ın tamamı ile Çadır-Lunga şehrinin bir kısmından izlenebilmektedir. Bu radyonun Gagavuzya'nın tamamında izlenebilmesi için çalışmalara devam edilmektedir. Radyodan Gagavuzca yayınlardan arta kalan dönemde TRT-FM yayınları verilmektedir.

Gagavuzya'da Yönetim, Moldova Cumhuriyeti Anayasası, "Gagavuz Yeri Özel Hukuki Statüsü" Kanunu, Gagavuz Ana Kanunu ve Gagavuz Halk Topluluğunun çıkardığı yerel kanunlara göre yürütülmektedir.
Moldova Cumhuriyeti'nin, bağımsız devlet olarak statüsü değiştirildiği takdirde, Gagavuz halkı kendi kaderini tayin etme hakkına sahiptir. Gagavuzya; siyaset, ekonomi ve kültür konuları ile ilgili sorunları Gagavuzya Özel Hukuki Statüsü Kanununun verdiği yetkiler çerçevesinde bağımsız olarak çözmektedir. Gagauzya, kendi millî simgelerine sahiptir, arması, bayrağı ve marşı vardır. Ancak Gagavuzya'nın muhtariyetin getirdiği tam yetkilere sahip olduğunu söylemek güçtür. Örneğin hâlen kendi bütçesini yapamamakta, harcamalarını merkezi bütçenin izni dahilinde yapabilmektedir.

Yürütme başında olan Gagavuzya'nın üst görevlisi başkandır.
Gagavuzya Başkanı seçimle dört sene için halk tarafından seçilir. Gagavuzya Başkanı, aynı zamanda Moldova Cumhurbaşkanı'nın kararı ile Moldova Cumhuriyeti Hükûmet Üyeliğine de yetkilidir.
Gagavuzya'nın daimi icraat organı İcraat Komitesidir. Gagavuzya Başkanı tarafından önerilerek Halk Meclisi tarafından dört sene için tayin edilir. İcraat Komitesi Halk Meclisine yasa taslağı gönderme veya o konuda yasa çıkarılmasını isteme hakkına sahiptir.
Gagavuzya'nın idari birimleri (bakanlık) Daire Başkanları, aynı zamanda Moldova Cumhuriyeti'nin ilgili Bakanlıkları ve makamları gibi kurumların üyeleridir.

Gagavuzya'nın üst temsil organı yerel kanunları çıkarma hakkına sahip Halk Topluşu (meclisi) dir. Gagavuzya'ya dahil olan her yerleşim yeri Halk Topluşu'nda en az bir millet vekili ile temsil edilmektedir. Halk topluşundaki milletvekili sayısı 34 tür.

Gagavuzlar, 21 Ağustos 1990'da Özerk Gagavuz Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'ni, güneyde Gagavuzların en yoğun yaşadığı Komrat yöresinde ilan etmişlerdir. Bu karar, Moldova Yüksek Sovyeti tarafından iptal edilmiştir. 25 Ekim 1990'da Gagavuzlar, Gagavuz Cumhuriyeti'ni oluşturmaya yönelik seçimler yapmış, ancak Moldova milliyetçileri bu girişimi, yöreye 50,000 silahlı gönüllü göndererek önlemeye çalışmış ve Rus askerlerinin müdahalesiyle şiddet önlenmiştir. Devam eden seçimler sonucunda 31 Ekim'de Komrat'ta yeni bir Gagavuz Yüksek Sovyeti kurulmuş, Stepan Topal Başkan seçilmiştir. Moldova'nın bağımsızlığını ilan etmesinden sonra (27 Ağustos 1991), Gagavuzlar da kendi cumhuriyetlerini ilan etmişlerdir. Moldova Meclisi 23 Aralık 1994 tarihinde " Gagavuz Yeri " Özel Hukuki Statüsünü yasa olarak çıkarmıştır. Yasaya göre, Gagavuzlara Moldova Anayasası'na ters düşmemek şartıyla, çeşitli sahalarda yasa çıkarma hakkı verilmiştir. Gagauz Yeri'nin en yüksek mercii Başkandır ve Gagavuz Yeri'nin tüm makamları Başkan'a bağlıdır. Gagauz Yeri'nin Resmî dili Gagavuzca, Rumence ve Rusçadır. Gagavuzlara bu kanunla Geleceklik Hakkı tanınmıştır. Gagavuzlara özel statü tanıyan bu yasaya göre (Madde 113), Millet Kongresi, kültür, bilim, eğitim, iskan, belediye hizmetleri, sağlık, spor, bütçe, ekoloji, finans ve ekonomi alanlarında Moldova Anayasası'na ters düşmemek kaydıyla kanun yapmaya yetkili kılınmıştır.

Gagavuzya verimli toprakları dolayısıyla oldukça yüksek bir tarım potansiyeline sahiptir. Aşağıda belirtilen alanlarda yeni yatırımların yapılması ve çağdaş teknolojilerin kullanılması durumunda yüksek verim alınabileceği düşünülmektedir: Üzüm işleme, şarap üretimi 
meyve işleme (şeftali, kayısı, erik, elma, armut, ayva vb.); 
ayçiçeği, mısır, buğday, soya üretimi ve işleme; 
süt mamulleri üretimi; 
yün ve deri işleme; 
yün ve deri mamulleri üretimi; 
tütün ve tütün mamulleri üretimi 
Toprağın özel mülkiyetin elinde olması çiftliklerin gelişmesini teşvik etmektedir. Gagavuzya'nın, işletme sermayesi, kiralama (leasing) usulü öncelikli olmak üzere tarım makinelerine, çağdaş teknolojilere ve tarım ürünleri ambalajlama tekno

Gondvana (Gondwana), Prekambriyen dönemi sonunda Antarktika, Avustralya, Afrika, Güney Amerika, Hindistan, Arabistan ve Madagaskar'ın birleşmesinden oluşmuştur. Geç Prekambriyen dönemi sonunda birleşen bu jeolojik yapı (yaklaşık 600 milyon yıl önce), erken Jura döneminde ilk parçalanma aşamasına gelmiştir.Birkaç kratonun birikmesiyle oluşur. Gondwana paleozoyik dönemin en büyük kitasal kabuğudur. Dünya yüzeyinin beşte biri kadar bir alan kaplamaktadır. Süper kıta olabilmek için Euramercia ile birleşti. Mesozoyik doneminde Gondwana ve pangea yavaş yavaş ayrıldı. Gondwana kalıntıları Güney Amerika, Afrika, Antarktika, Avustralya, Hindistan yarımadası ve Arabistan'da dahil olmak üzere bugünün kıta alanının yaklaşık üçte ikisini oluşturmaktadır. Gondvana (Gondwana) ismi Avusturyalı jeolog Eduard Suess tarafından üst Paleozoyik ve Mezozoyik yaşlı formasyonları bulunan merkez Hindistan'daki Gondwana bölgesine izafeten verilmiştir, zira bu bölge diğer güney kıtalarındaki bazı formasyonlara  jeolojik yaş ve litolojik özellikler yönünden benzemektedir. ”Gondwana” terimi, bazı bilim adamları tarafından bölge ve süper kıta arasında açık bir ayrım yapmak için tercih edilmektedir.

Kıtaların sınırlarının uyumlu olduğu düşüncesi ilk olarak Francis Bacon tarafından 1620 yılında ortaya konmuştur; ancak birleşik kıta konsepti 20. asrın ilk yarısında alman meteorolog Alfred Wegener tarafından ortaya atıldı. İlerleyen yıllarda süperkıta Pangaea'nın varlığı ortaya atılacaktı. Gondvana da bu süperkıtanın güney parçasıydı. Güney afrikalı jeolog Alexander Du Toit süperkıta konseptini çok daha genişletip Our Wandering Continents adlı eserinde birleşik kıtalar için coğrafik ve jeolojik kanıtlar ileri sürmüştür. Permo-Karbonifer buzul çökelleri, flora ve fauna benzerlikleri ve belki de benzer fosillerin bu kıtalarda bulunması gibi kanıtlar ortaya konmuştur. Süperkıta teorisi gözlem ve bazı kanıtlar ışığında ileri sürülse de sistematiği ortaya konamamıştı; 1960'larda levha tektoniği konsepti yeryüzünün jeolojik yapısına çok net bir açıklama getirip kıta kayması teorisine temel olmuştur.

Levha tektoniği teorisine göre Gondvana'nın meydana gelmesi yaklaşık 600 milyon önce (geç Prekambriyen) kıta levhalarının çarpışması neticesinde olmuştur. Daha sonra permiyen döneminde Kuzey Amerika, Avrupa ve Sibirya levhalarıyla çarpışarak Pangaea'yı meydana getirdi. Gondvana'nın parçalanışı aşamalı bir süreç ortaya koymuştu. 180 milyon yıl önce Jura dönemi'nde Gondvana batı ve doğu olmak üzere ayrılma yaşadı. Bugünkü Güney Amerika ve Afrika (Gondvana'nın batı yakası) ile Madagaskar, Hindistan, Avustralya ve Antarktika (Gondvana'nın doğu yakası) ayrılmıştı. Yaklaşık 140 milyon yıl önce Gondvana'nın batı yakasının da ayrılmasıyla Atlas Okyanusu oluşmuştu. Yaklaşık aynı zamanlarda Madagaskar ve Hindistan (birleşik kıtalardı) Antarktika ve Avustralya'dan ayrıldılar, bu jeolojik olay Hint Okyanusu'nun gelişimine yol açtı. Geç Kretase döneminde Hindistan Madagaskar'dan ayrıldı ve Avustralya ile Antarktika kısmen kopmaya başlamıştı. Hindistan nihayet yaklaşık 45-50 milyon yıl önce Asya kıtasına bindirdi ve Himalaya sıradağlarının oluşu başlamıştı, aşağı yukarı aynı zamanda Avustralya da güneydoğu Asya kıyılarına yaklaşmaya başlamıştır ki bugün hala bu hareket devam etmektedir.

 Pan-African orojenesi olarak bilinen birkaç orogani, çok daha eski bir süper kıta Rodinia 'nin kıtasal parçalarının çoğunun birleşmesine yol açtı. Bu orojenik kayışlardan biri olan Mozambik Kuşağını oluşturdu ve başlangıçta Doğu (Hindistan, Madagaskar, Antarktika ve Avustralya) ile Batı Gondwana (Afrika ve Güney Amerika) arasındaki sütür olarak tanımlandı. 1990 larda üç orogani tanındı: Doğu Afrika orojenesi, Kuunga orojenisi, Doğu Gondwana ve Doğu Afrika arasındaki çarpışmada oluşan orojenes Gondwana'nın son aşamaları Laurentia ve Batı Gondwana arasındaki lapetus okyanusunun açılmasıyla çakıştı. Bu aralıkta kambriyen patlaması meydana geldi. Mozambik Okyanusu, Orta Afrika'nın Kongo Banweulu Bloğunu Neoproterozoik Hindistan'dan ayrıldı. Azania kıtası Mozambik Okyanusunda bir adaydı.
Hindistan, Kuunga orojenisini (Pinjarra orojenisi olarak da bilinir) başlatan Gondwanan konumuna ulaşmıştı. Yeni oluşan Afrika'nın diğer tarafında Kalahari, Adamastor okyanusunu kapatan Kongo ve Ria Plata ile çarpıştı. Mozombik Okyanusunun kapatılması Hindistan'ı Avusturya-Doğu Antarktika'nın yanina getirdi ve hem Kuzey hem de güney Çin, Avusturalyanın yakınındaydı. Gondwana'nın doğu kısımlarını (Doğru Afrika, Arap-Nubai Kalkanı, Seyşeller, Madagaskar, Hindistan, Sri Lanka, Dogu Antarktika ve Avustralya) birleştiren bir dizi orojenik olayı, ilk olarak Arap-Nubai kalkanı doğu Afrika orojenesinde doğu Afrika (Kenya-Tanzanya) arasında çarpıştı. Ardından Avustralya ve Doğu Antarktika kalan Gondwana c. Kuunga Orogeny Daha sonra Madagaskarlı orojen, Madagaskar, doğu Doğu Afrika ve güney Hindistan'ı etkiledi. İçinde, Neoproterozoik Hindistan, Mozambik Kuşağı boyunca dikilen, halihazırda birleştirilmiş Azania ve Kongo-Tanzanya-Bangweulu Bloğu ile çarpıştı.
18.000 km uzunluğunda Terra Australis Orogen Gondwana'nın batı, güney ve doğu sınırlarında gelişti. Bu kenardan Proto-Gondwanan Kambriyen yay kemerleri doğu Avustralya, Tazmanya, Yeni Zelanda ve Antarktika'da bulunmuştur. Bu kayışlar sürekli bir ark zinciri oluştursa da, Avustralya-Tazmanya ve Yeni Zelanda-Antarktika ark segmentleri arasında batma yönü farklıydı.

Gondwana'nın varlığı sırasında çok sayıda teras Avrasya'ya verildi, ancak bu alanların çoğunun Kambriyen veya Prekambriyen kökenli belirsizliğini koruyor. Örneğin, şu anda Orta Asya'yı oluşturan ve genellikle "Kazak" ve "Moğol terranları" olarak adlandırılan bazı Paleozoyik terranlar ve mikro kıtalar, Geç Silüryan'daki kıta Kazakistanına kademeli olarak birleştirildi. Bu blokların Gondwana kıyılarında olup olmadığı bilinmemektedir. Paleozoyik'te Fransa'nın büyük bir kısmını oluşturan Armorican arazisi, Peri-Gondwana veya çekirdek Gondwana'nın bir parçasıydı Rheic Okyanusu önünde kapandı ve Palaeo-Tethys Okyanusu arkasından açıldı. İber Yarımadası'ndan gelen prekambriyen kayalar, muhtemelen Karbonifer-Permiyen sınırına yakın Variscan orojenisinde bir oroklin olarak ayrılmadan önce çekirdek Gondwana'nın bir parçasını oluşturduğunu ileri sürmektedir.
Güneydoğu Asya, Orta Paleozoik ve Senozoyik döneminde toplanan Gondwanan ve Cathaysian kıtasal parçalarından yapılmıştır. Bu süreç, Gondwana'nın kuzey marjı boyunca üç tiftik aşamasına bölünebilir: birincisi, Devoniyen, Kuzey ve Güney Çin'de, Tarim ve Quidam (kuzeybatı Çin) ile birlikte yırtılarak, arkasındaki Palaeo-Tethys açıldı. Bu terranlar Geç Devoniyen ve Permiyen sırasında Asya'ya akın etti. İkincisi, Geç Karbonifer'den Erken Permiyen'e kadar, Cimmerian terranları Meso-Tethys Okyanusunu açtı; Sibumasu ve Qiangtang, Geç Permiyen ve Erken Jura döneminde Güneydoğu Asya'ya eklendi. Üçüncüsü, Geç Juradan Geç Juraya, Lhasa, Batı Burma'da, Woyla terranes Neo-Tethys Okyanusunu açtı; Lhasa Erken Kretase döneminde Asya'ya, Geç Kretase döneminde Batı Burma ve Woyla ile çarpıştı. Gondwana'nın uzun, kuzey kenarı Paleozoyik boyunca çoğunlukla pasif bir marj olarak kaldı. Neo-Tetis Okyanusu'nun bu marj boyunca erken Permiyen açılışı, birçoğu Himalaya Orojenisinde deforme olan ve hala deforme olan uzun bir dizi terran üretti. Türkiye'den kuzeydoğu Hindistan'a: Türkiye'nin güneyindeki Tauridler; Gürcistan'daki Küçük Kafkasya Bölgesi; İran'daki Sanand, Alborz ve Lut terranları; Hazar Denizi'ndeki Mangysglak veya Kopetdag Terrane; Afgan Terranı; kuzey Pakistan'daki Karakorum Terrane; ve Tibet'teki Lhasa ve Qiangtang terranları. Neo-Tethys'in Permiyen-Triyas genişlemesi, tüm bu terranları Ekvator boyunca ve Avrasya'ya doğru itti.

Paleozoik sırasında Güney Amerika'nın Güney Koni bölümlerinin oluşturulmasına yardımcı olan bazı bloklar arasında Gondwana'nın batı kenarı Ordovisyen'de güneydoğu Laurentia'ya kazındığında Laurentia'dan aktarılan bir parça bulunmaktadır. Bu, kuzeybatı Arjantin'de, Appalachianların çizgisini güneye kadar devam ettirmiş olabilen Famatinian orojenisinin Cuyania veya Precordillera terranıdır. Patagonya arazisinin güneybatı Gondwanan ile çarpışması geç Paleozoyik'te meydana geldi. Kuzey Patagonya Masifi'nin altından batmaya bağlı magmatik kayaçlar 320-330 milyon yıllık olarak tarihlendirilmiştir, bu da batırma sürecinin erken Karbonifer'de başladığını göstermektedir. Bu nispeten kısa ömürlüdür (yaklaşık 20 milyon yıl sürmektedir) ve iki kara kütlesinin ilk teması, Karbonifer ortalarında erken Permiyen sırasında daha büyük çarpışma ile gerçekleşmiştir. Devoniyen'de Chaitenia adında bir ada arkı, şimdi Güney-orta Şili'de Patagonya'ya akın etti.

Gondwana ve Laurasia, Karbonifer sırasında Pangea süper kıvamını oluşturdular. Orta Atlantik açıldığında Pangea Orta Jura'da dağılmaya başladı. Pangea'nın batı ucunda, Gondwana ve Laurasia arasındaki çarpışma, Rheic ve Palaeo-Tethys okyanuslarını kapattı. Bu kapanışın eğikliği, sırasıyla Marathon, Ouachita, Alleghanian ve Variscan orogeni'lerinde bazı kuzey terranlarının yanaşmasıyla sonuçlandı. Chortis ve Oaxaca gibi güney terranları, Laurentia'nın güney kıyılarındaki çarpışmadan büyük ölçüde etkilenmedi. Yucatán ve Florida gibi bazı Peri-Gondwanan terranları, büyük burun yollarının çarpışmasından tamponlanmıştı. Carolina ve Meguma gibi diğer terranlar doğrudan çarpışmaya karıştı. Son çarpışma, bugünkü Meksika'dan güney Avrupa'ya uzanan Variscan-Appalachian Dağları ile sonuçlandı. Bu arada Baltica, Uralian orogeny ve Laurasia ile sonuçlanan Sibirya ve Kazakistan ile çarpıştı. Sonunda Geç Karbonifer-Erken Permiyende Pangea birleşti, ancak eğik kuvvetler Pangea Triyas'ta çatlamaya başlayana kadar devam etti. Doğu ucunda çarpışmalar daha sonra ortaya çıktı. Kuzey Çin, Güney Çin ve Çinhindi blokları orta Paleozoyik sırasında Gondwana'dan fırladı ve Proto-Tethys Okyanusunu açtı. Karbonifer-Permiyen sırasında Kuzey Çin, Moğolistan ve Sibirya ile demirledi, bunu Güney Çin izledi. Daha sonra Cimmerian blokları Geç 

Guernsey, resmi adı Bailiwick of Guernsey (Guernsey Kraliyet Muhafızlığı) (İngilizce telaffuz: [ˈɡɜrnzi] GURN-zee; Fransızca: Bailliage de Guernesey, Fransızca telaffuz: [bajaʒ də ɡɛʁnəzɛ]) Manş Denizi'nde Birleşik Krallık'a bağlı ada. Manş Adaları'ndan biridir, Normandiya'ya yakındır. Birleşik Krallık monarkının malı sayılmakla birlikte (kraliyete bağlılık, İngilizce: crown dependency) içişlerinde bağımsızdır. AB'ye üye değildir.

Yüzölçümü: 78 km²
Başkenti: St. Peter Port
Para Birimi: Guernsey Poundu
Dili: İngilizce ve Fransızca (Normanca)
Nüfusu: 64.587 kişi (2002 tahmini)
Ortalama Ömür: 79,9 yıl (2002 tahmini)
Kişi Başına Düşen Millî Gelir: 66.000 $ (2011 tahmini)
Muhafızlık hem Guernsey'in on ilçesini hem de Herm, Jethou, Burhou, Lihou adalarıyla onların adacıklarını, "Guernsey Kraliyet Muhafızlığı" da iki yakın kraliyete bağlı adaları, Alderney'le Sark'ın (Brecqhou ada dahil) bazı hususlarına hükmetmektedir.
Savunması Birleşik Krallık'ın sorumluluğunda olmasına rağmen Guernsey Kraliyet Muhafızlığı Birleşik Krallık'a bağlı değildir. Birleşik Krallık ve İrlanda ile pasaportsuz seyahat alanındadır ama AB'ye üye değildir.
Guernsey Muhafızlığı (ile Jersey Muhafızlığı) Manş Adaları'nı oluşturuyor.

Guernsey ile Jersey'in isimleri Nors Dili köklüdür. İkinci parçası (-ey) Norscada "ada" demek.

M.Ö. 6000 yıllarına kadar yükselen deniz seviyeleri Guernsey'i Avrupa'dan bölmüştür. Bu dönemde Cilalı Taş Devrisel çiftçiler sahillerde yaşayıp dolmenler ve menhirleri kurmuştur. Guernsey adasında üç önemli menhir heykeli vardır.
Bretanya'ya giderken Britonlar Manş Adaları - Sarnia veya Lisia (Guernsey) ve Angia (Jersey) dahil işgal ettiler. Sarnia hala Guernsey'in geleneksel adıdır. Gwent Krallığından gelen Aziz Sampson Hristiyanlık Guernsey'e getirdiği inanılıyor.
M.S. 933 yılında adalar Bretanya'dan Normandiya Düklüğü tarafından alınmıştır. Manş Adaları Orta Çağ Normandiya Düklüğünün son kalıntılarıdır. Adalarında III. Charles'ın geleneksel unvanı Normandiya Düküdür.
Orta Çağ döneminde adaya sık sık Avrupalı korsanlar ile askerlerin saldırısı olmuştur. Özellikle Yüz Yıl Savaşında Capetlilerden tarafından bir süreliğine işgale uğramıştır. 1372 yılında Owain Lawgoch altında Aragonlu paralı askerler ile adayı Fransız Kralı için işgal etmiştir. Lawgoch'un esmer paralı askerleri sonra deniz ötesinden şiddetli işgalcı periler olarak Guernsey mite gelmiştir.

16. yüzyılın ortasında Normandiya'dan Kalvenciler (Protestan çeşidi) gelmeye başladı. Üç yerli Protestan kadınlar Katolik çoğunluğundan yakılarak öldürülmüştür.
İngiliz İç Savaşı süresinde Guernsey Parlamento'yu destekledi, ama Jersey Kral'ı destekledi. Bu tercih bayağı dinle ilgiliymiş çünkü Guernsey'de daha çok Protestanlar vardı, ama Kral da birkaç Berberi Korsanları'ndan alınmış Guernseyli denizcileri yardım etmemişti. Cornet Kalesi ama Kral'ı destekledi.
18. yüzyılın başında Guernsey'den Kuzey Amerika'ya göçmenliği başlıyordu. 19. yüzyılda ada küresel denizcilik endüstri ve taş endüstriden çok zenginleşmiş. Bir ünlü Guernseyli, William Le Lacheur, Avrupa'yla Kosta Rika kahve ticaretini kurulmuştur.
I. Dünya Savaşı'nda 3.000 kadar adalı Birleşik Krallık için Fransa ve Belçika'da askerlik yapmıştır.
II. Dünya Savaşı'nda Guernsey Alman ordusu tarafından işgal edilmiştir. İşgalden önce Guernseyli çocukların çoğu akrabalar veya yabancılarla yaşamak için Britanya'ya gönderilmiştir. Bazısı aileleriyle hiç birleşmemiştir.

Victor Hugo, Les Misérables dahil, en önemli eserlerini Guernsey'de sürgündeyken yazmıştır. Evi St. Peter Port, Hauteville House, Paris şehri tarafından idare edilen bir müzeye dönüştürülmüştür.

Güney Konisi (İspanyolca: Cono Sur, Portekizce: Cone Sul) Güney Amerika kıtasının Oğlak Dönencesi'nin altında kalan güney kısmıdır. Yerbilimsel olarak bu bölge Güney ve Güneydoğu Brezilya'yı (São Paulo) tanımlıyor olsa da, politik coğrafyada Arjantin, Şili, Paraguay ve Uruguay da bu bölgedeki ülkelerdir. Pasifik Okyanusu ve Atlas Okyanusu'nu güneyden birbirine bağlayan bölge ayrıca kıtanın Antarktika'ya en yakın alanıdır (1000 km).
Bu coğrafyadaki yüksek ortalama yaşam süresi, Latin Amerika'nın en yüksek İnsani Gelişme Endeksi, yüksek yaşam standartları, küresel piyasalara önemli katılımı ve yükselen ekonomileri bu alanı Güney Amerika'nın en müreffeh bölgesi yapmaktadır.

 Wikimedia Commons'ta Güney Konisi ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Pictures of the capital cities of the countries that compose the Southern Cone 23 Mart 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Güney Osetya  (Osetçe: Хуссар Ирыстон, Hussar İreşton; Gürcüce: სამხრეთ ოსეთი, Samhreti Oseti; Rusça: Южная Осетия, Yujnaya Osetiya) veya Nisan 2017 tarihinde kabul edilen resmî adıyla Güney Osetya Cumhuriyeti - Alanya Devleti Kafkasların güneyinde ihtilaflı bölge ve kısmen tanınmış devlet. Sovyetler Birliği'ne bağlı Gürcistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti bünyesinde kurulmuş Güney Osetya Otonom Oblastı topraklarında yer alır.
Resmen belirtilen nüfusu 53.000'dir, ancak diğer kaynaklar, Rus Kafkasya'nın güneyinde 3.900 km²'lik bir alanda yaşayan ve 30.000'i Tşhinvali'de yaşayan 26.000 ila 39.000 arasında daha düşük bir sayı olduğunu göstermektedir. Bölge, hem Gürcistan hem de tarafsızlık gerekli görüldüğünde uluslararası organizasyonlar tarafından -gayriresmî olarak- yasal olarak tanımlanmamış Tskhinvali Bölgesi olarak anılır.
1922'de kurulan Güney Osetya Özerk Bölgesi, 1991'de Gürcistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nden bağımsızlığını ilan etti.
Güney Osetyalılar, 1991 yılında Gürcistan'dan bağımsızlık ilan ederek bölgeye Güney Osetya Cumhuriyeti adını verdiler. Gürcistan hükûmetinin cevabı, Güney Osetya'nın özerkliğini kaldırarak bölgeyi güçle geri almaya çalışmak oldu.
Bu durum, 1991-1992 Güney Osetya Savaşı'na yol açtı. Gürcistan, 2004 ve 2008 yıllarında iki defa daha güç kullanarak bölgeyi ele geçirmeye çalıştı. Son çatışmaların yaşandığı 2008 Güney Osetya Savaşı sonunda Oset ve Rus güçleri, bölge üzerinde tam kontrolü ele geçirerek bölgenin de facto bağımsızlığını sağladılar.
2008 Güney Osetya Savaşı sonrası geçen süreçte Rusya, Venezuela, Nikaragua, Nauru ve Tuvalu belirli aralıklarla Güney Osetya'yı bağımsız bir devlet olarak tanıdılar. Tuvalu 2011 yılında tanıdığı bağımsızlığı, Gürcistan ile 2014 yılında imzaladığı ikili anlaşmalar kapsamında geri çekerek, bölgenin Gürcistan'ın bir parçası olduğu beyan etmiştir.
Gürcistan, Güney Osetya'yı bir politik kavram olarak tanımıyor ve topraklarının çoğunu Rusya tarafından işgale uğramış, Gürcistan egemenliğindeki Şida Kartli bölgesi olarak kabul ediyor.

Osetlerin bir Sarmat kabilesi olan Alanların devamı olduğu düşünülür. Alanların bir kısmı, 13. yüzyıldaki Moğol istilaları sırasında Kafkas Dağlarının güneyine geçerek bugünkü Güney Osetya'ya yerleştiler.1299'da Gori, Moğolların Kuzey Kafkasya'daki asıl vatanlarını fethetmesinden kaçan Alan kabileleri tarafından ele geçirildi. Gürcü kralı V. George, 1320'de kasabayı kurtararak Alanlar'ı Kafkas dağlarına geri püskürttü. 15. yüzyıldan, 19. yüzyıldaki Rus işgaline gelene kadar, Güney Osetya topraklarının önemli bir kısmı Gürcü Machabeli prenslerinin mülkü sayılıyordu.17. yüzyılda Kabardey prenslerinin baskısıyla Osetliler Kuzey Kafkasya'dan Gürcistan'a ikinci bir göç dalgası başlattılar. Güney Kafkasya'nın dağlık bölgelerine göç eden Oset köylüleri, genellikle Gürcü feodal beylerinin topraklarına yerleştiler. Rus Çarlığı'nın işgaliyle 1801 yılında Güney Osetya Rus Çarlığı'na katılmış oldu. Gürcü bölgelerine Oset göçü, Gürcistan'ın Rus İmparatorluğunun bir parçası olduğu 19. ve 20. yüzyıllarda da devam etti. 
Ekim Devrimi'ni izleyen yıllarda, Gürcü Menşevik yönetiminin, Rus Bolşeviklerle işbirliği yapmakla suçladığı Osetler, bağımsız bir bölge kurma isteğiyle pek çok isyan çıkardılar. 1920'de Gürcü ordu güçlerinin isyanları bastırmak amacıyla Tshinvali'ye girmesi, kanlı olaylara yol açtı. Oset tarafının iddialarına göre, 5 bin kişi öldürüldü, 13 binden fazla kişi açlık ve salgın hastalık sonucu öldü.
1921'de, Kızıl Ordu'nun Gürcistan'ı işgaliyle Gürcistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti kuruldu ve Nisan 1921'de Güney Osetya Otonom Oblastı kurularak bu cumhuriyete bağlandı.

1989 yılına gelindiğinde iki taraf arasında da milliyetçiliğin yükselmesiyle ilişkilerde gerilim başladı. 1918-1920 yıllarındaki olaylar dışında iki toplum birbiriyle barış içinde yaşamıştı. İki etnik grup arasında yüksek düzeyde etkileşim ve karşılıklı evlenmeler vardı. Güney Kafkasya'daki Oset halkının varlığına ilişkin anlaşmazlıklar, çatışmanın nedenlerinden biri olmuştur.
1988 yılında Oset Halk Cephesi; Ademon Nykhas kuruldu. 1989'da Güney Osetya Konseyi, Gürcistan Yüksek Konseyi'nden "Özerk Bölge" olan statüsünün "Özerk Cumhuriyet" seviyesine yükseltilmesini istedi. Aynı yıl, Gürcistan Yüksek Konseyi, Gürcüce'yi, ülke çapında temel dil olarak ilan etti.
1990 yılında Gürcistan Yüksek Konseyi, bölgesel partileri yasaklayan bir yasayı kabul etti. Bu, Osetler tarafından Ademon Nykhas'a karşı bir hamle olarak yorumlandı ve Güney Osetya'yı Sovyetler Birliği'ne bağlı "Güney Osetya Demokratik Cumhuriyeti" olarak ilan etmelerine neden oldu. Osetler, Gürcistan parlamento seçimlerini boykot ettiler ve kendi seçimlerini düzenlediler. Zviad Gamsakhurdia yönetimindeki Gürcistan hükûmeti, seçimlerin kanunsuz olduğunu ve Aralık 1990'da Güney Osetya'nın özerkliğini tamamen kaldırdığını ilan etti.
1990 yılının sonunda savaş patlak verdi. Güney Osetya, 1922'den beri elinde bulunan özerk bölge statüsünü 1990'da kaybetti. Pek çok Güney Osetya kasabası ve başkent Tshinvali harap olurken, binden fazla kişi öldü. 100 bin Oset, Güney Osetya ve Gürcistan'daki evlerini terk ederek Kuzey Osetya'ya sığındı. 20 binden fazla Gürcü de, Güney Osetya'dan kaçarak Gürcistan'a yerleşti. Sovyet ordusu, Ocak 1991'de Mikhail Gorbaçov'un emriyle ateşkesi kolaylaştırdı. Mart ve Nisan 1991'de, Sovyet iç birliklerinin her iki taraftaki milisleri silahsızlandırdığı ve etnik gruplar arası şiddeti caydırdığı bildirildi. Zviad Gamsakhurdia, Sovyet liderliğinin Gürcistan'ı Sovyetler Birliği'nden ayrılmamaya zorlamak için Güney Oset ayrılıkçılığını teşvik ettiğini iddia etti. Gürcistan bağımsızlığını Nisan 1991'de ilan etti. Rusya müdahale ederek çatışmaları durdurdu ve 24 Haziran 1992'de, ülkenin, Osetlerin hakim olduğu bölgelerinde de facto bir yönetim kurdukları bir ateşkes antlaşması imzalandı. Güney Osetya Cumhuriyeti hiçbir ülke tarafından tanınmadı ve bölge, de jure olarak Gürcistan'a bağlı kabul edildi. Zaman zaman sınır çatışmalarına varan karşılıklı gerilimin yaşandığı bu statüko yılları, Gürcistan'ın bölgeyi tekrar ele geçirmek isteğiyle kalkıştığı 2008'deki harekâta kadar sürdü.

Gürcistan ve Rusya arasındaki gerilim Nisan 2008'de tırmanmaya başladı. 1 Ağustos 2008'de meydana gelen bomba patlaması, Gürcü barış güçlerini taşıyan bir arabayı hedef aldı. Güney Osetliler, düşmanlıkların başlamasına neden olan ve beş Gürcü askerini yaralayan bu olayı kışkırtmaktan sorumluydu. Gürcistan cumhurbaşkanı Mikheil Saakashvili, 7 Ağustos 2008 günü saat 19.00 civarında tek taraflı ateşkes ilan etti ve barış görüşmeleri için çağrıda bulundu. Ancak, Gürcü köylerine (Güney Osetya çatışma bölgesinde yer alan) yönelik artan saldırılar, kısa süre sonra Gürcü birliklerinin silah seslerine karıştı ve daha sonra Güney Cumhuriyeti'nin başkenti olarak ilan edildi.
8 Ağustos 2008 tarihinde, Gürcü kuvvetleri, bağımsızlığını ilan eden Güney Osetya topraklarına operasyon düzenlediler. Gece saatlerinden başlayarak devam eden topçu ateşi, şehrin ağır hasarına ve sivil ölümlerine yol açtı. Oset kaynaklara göre 2 bin, Rus kaynaklara göre 1600 kişi hayatını yitirdi. Gürcü birlikleri başkent Şinvali'nin çevresindeki 8 yerleşim birimini kontrol altına aldılar, iki Rus uçağı düşürdüklerini ve üç Rus askerini yaraladıklarını iddia ettiler. Rus kaynaklar ise, Barış Gücü bünyesinde görev yapan 12 askerin öldüğünü, 150'sinin yaralandığını öne sürdü. Rusya, 150 kadar tank ve zırhlı aracın bulunduğu güçlü bir birlikle Güney Osetya'ya girdi ve Gürcü ordusuyla savaşmaya başladı, bunun üzerine Gürcistan'da seferberlik ilan edildi.
Rus ordusu ve Oset milisler, Güney Osetya'da kontrolü ele geçirdi. 9 Ağustos'ta Gürcistan devlet başkanı Mihail Saakaşvili'nin yaptığı Güney Osetya'dan çekilme açıklaması üzerine Gürcistan ordusu çekilmeye başladığını bildirdi, ama bu çekilme Rusya tarafından yalanlanıp, Gürcistan'ın ateşkes önerisi reddedildi.
Rus tankları Güney Osetya sınırını geçip, güneydeki Gürcistan kenti Gori'ye girdi. Gürcü ordusunun geri çekilmesiyle Rus güçleri ve başkent Tiflis'le arasında yalnız birkaç saatlik mesafe kaldı. Gürcistan'ın ve dünya kamuoyunun endişesine rağmen Rus ordusu Tiflis'e ilerlemedi.
13 Ağustos'ta, AB Dönem Başkanı ve Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy'nin arabuluculuğuyla bir ateşkes antlaşması kaleme alındı. Bu antlaşmaya göre:

Tüm taraflar şiddeti bırakacaktır.
Askeri eylemler duracaktır.
İnsani yardıma sorunsuz erişim sağlanacaktır.
Gürcü güçleri, kalıcı konumlarına dönecektir.
Rus güçleri çatışma çıkmadan önceki konumlarına dönecek ve Rusya, Güney Osetya sınırları içinde ilave güvenlik tedbirleri alacaktır.
17 Ağustos'ta Rusya Devlet Başkanı Dimitri Medvedev, Rus kuvvetlerinin ertesi gün Gürcistan'dan çekilmeye başlayacağını duyurdu. Rusya 26 Ağustos'ta Abhazya ve Güney Osetya'yı ayrı cumhuriyetler olarak tanıdı. Rusya'nın tanımasına cevaben, Gürcistan hükûmeti Rusya ile diplomatik ilişkilerini kesti. Rus kuvvetleri, 8 Ekim'de Abhazya ve Güney Osetya sınırındaki tampon bölgeleri terk etti ve Gürcistan'daki Avrupa Birliği İzleme Misyonu tampon bölgeler üzerinde yetkiyi devraldı. Savaştan bu yana Gürcistan, Abhazya ve Güney Osetya'nın Rus işgali altındaki Gürcü toprakları olduğunu savunmuştur.

2008 Güney Osetya savaşının ardından Rusya, Güney Osetya'yı bağımsız olarak tanıdı. Rusya tarafından bu tek taraflı tanıma, Gürcistan'ın toprak bütünlüğünün ihlali nedeniyle NATO, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı ve Avrupa Konseyi gibi Batı Blokları tarafından kınanmıştır.
Avrupa Birliği, Avrupa Konseyi, NATO ve BM üyesi pek çok ülke, Güney Osetya'nın bağımsızlığını tanımamaktadır. Pek çok ülke tarafından geçerli sayılmayan 1992'deki ilk bağımsızlık referandumundan sonra, de facto Güney Osetya Cumhuriyeti'nin ayrılıkçı hükûmeti tarafından, 12 Kasım 2006'da ikinci bir referandum düzenlendi. Tshinvali seçim otoritelerine göre halkın %95'inin katıldığı bu referandumda, seçmenlerin %99'u bağımsızlıktan yana oy kullandı. Referandum; Almanya, Avusturya, Polonya ve İsveç gibi ülkelerden gelen 34 ulusla

Helsinki (İsveççe: Helsingfors), Finlandiya'nın başkenti ve en kalabalık şehridir. Finlandiya Körfezi kıyısında yer alır ve Güney Finlandiya'nın Uusimaa bölgesinin merkezidir. Kentin belediye sınırları içinde yaklaşık 687.000 kişi yaşamakta olup, başkent bölgesinde bu sayı 1,3 milyona, metropol alanında ise 1,6 milyona ulaşmaktadır. Finlandiya'nın en büyük kentsel yerleşimi olan Helsinki, ülkenin siyaset, eğitim, finans, kültür ve araştırma alanlarındaki en önemli merkezidir. Şehir; Estonya'nın başkenti Tallinn'in 80 kilometre (50 mi) kuzeyinde, İsveç'in başkenti Stockholm'ün 400 kilometre (250 mi) doğusunda ve Rusya'nın Sankt-Peterburg kentinin 300 kilometre (190 mi) batısında yer alır. Helsinki'nin bu üç şehirle tarihî açıdan önemli bağları bulunmaktadır.
Espoo, Vantaa ve Kauniainen şehirleri ve doğudaki komşu Sipoo belediyesi de dâhil olmak üzere çevredeki banliyö kasabaları ile birlikte Helsinki bir metropol alanı oluşturmaktadır. Bu alan, genellikle Finlandiya'nın tek metropolü olarak kabul edilir ve bir milyondan fazla nüfusuyla dünyanın en kuzeydeki metropol alanıdır. Ayrıca, bir Avrupa Birliği üye ülkesinin en kuzeydeki başkentidir. Helsinki, Stockholm ve Oslo'dan sonra İskandinav ülkelerindeki en büyük üçüncü şehirdir. Kentsel alanı ise Stockholm ve Kopenhag'dan sonra İskandinav ülkelerindeki üçüncü en büyük alandır. Komşu şehir Vantaa'da bulunan Helsinki-Vantaa Havalimanı, Avrupa, Kuzey Amerika ve Asya'daki çok sayıda noktaya sık uçuşlarla şehre hizmet vermektedir. Helsinki, resmî dilleri Fince ve İsveççe olan iki dilli bir şehirdir. Nüfusun %74'ü Fince, %5'i İsveççe ve %20'si diğer dilleri konuşmaktadır.
1952 Yaz Olimpiyatları'na, 1975'te ilk AGİT/AGİK (günümüzde OSCE) Zirvesi'ne, 1983'te ilk Dünya Atletizm Şampiyonası'na ve 2007'de 52. Eurovision Şarkı Yarışması'na ev sahipliği yapan Helsinki, 2012 yılında Dünya Tasarım Başkenti seçildi. Şehir ayrıca, 2014 yılında UNESCO'nun Yaratıcı Şehirler Ağı'na “Tasarım Şehri” unvanıyla dâhil edildi. Helsinki, dünyadaki en yüksek kentsel yaşam standartlarından birine sahiptir. İngiliz Monocle dergisi 2011 yılında Helsinki'yi yaşanabilir şehirler endeksinde dünyanın en yaşanabilir şehri olarak seçti. Economist Intelligence Unit'in 2016 yaşanabilirlik araştırmasında Helsinki 140 şehir arasında dokuzuncu sırada yer aldı. Temmuz 2021'de Amerikan dergisi Time, Helsinki'yi dünyanın en harika yerlerinden biri, “gelecekte gelişen bir kültür yuvası haline gelebilecek” ve şimdiden bir çevre öncüsü olarak bilinen bir şehir olarak adlandırdı.

Helsinki, 1550 yılında İsveç Kralı I. Gustav tarafından, Hansa şehri olan Reval'e (günümüzde Tallinn) rakip olmayı hedefleyen bir ticaret kenti olarak kuruldu. Ancak bazı planların uygulanamamasından dolayı yoksulluk, savaşlar ve hastalıklarla anılan küçük bir kasaba olarak kaldı. 18. yüzyılda donanma kalesi Sveaborg'un inşaatı Helsinki'nin statüsünü iyileştirdi.

1809'da Finlandiya'nın Finlandiya Savaşı sonucunda Rus İmparatorluğu'na geçmesinin ardından Çar I. Aleksandr, yeni kurulan Finlandiya Grandüklüğü'nün başkentini Rusya'ya yakın olması nedeniyle 1812'de Turku'dan Helsinki'ye taşıdı. 1827'de Büyük Turku Yangını'nın ardından ülkenin tek üniversitesi olan Turku Kraliyet Akademisi de Helsinki'ye taşınarak günümüz Helsinki Üniversitesi adını aldı. Bu düzenlemeler kentin yeni rolünü pekiştirdi ve sürekli yeni bir yol izlemesine yardımcı oldu. Bu dönüşüm, çoğunlukla Alman mimar Carl Ludvig Engel'in planı doğrultusunda Sankt-Peterburg'u andırmak için neoklasik tarzda yeniden inşa edilen şehir merkezinde oldukça belirgindir. Başka yerlerde olduğu gibi, demiryolları ve sanayileşme gibi teknolojik gelişmeler kentin büyümesinin arkasındaki kilit unsurlardı.
Helsinki, 20. yüzyılın ilk yarısında Finlandiya İç Savaşı ve kentte iz bırakan Kış Savaşı da dahil olmak üzere Finlandiya tarihinin fırtınalı doğasına rağmen istikrarlı bir şekilde gelişmeye devam etti. Şehir 1952 Yaz Olimpiyatları'na ev sahipliği yaptı. 1970'lerde Finlandiya'nın hızlı bir şekilde kentleşmesi, Avrupa'nın diğer bölgelerine göre geç dönemlerde meydana geldi ve metropol bölgesinde nüfusu üç katına çıkardı. Helsinki'nin nispeten seyrek nüfus yoğunluğu ve alışagelmedik yapısı çoğunlukla büyümesinin gecikmesine atfedilir.

Helsniki "Baltık'ın Kızı" veya "Baltık Denizi'nin İncisi" denilir. Helsinki, Finlandiya'nın güneyinde Finlandiya Körfezi üzerindeki yarımadanın ucunda ve 315 ada üzerindedir. İç şehir, gerçek adı Vironniemi ("Estonya Burnu") ile nadiren anılan Helsinginniemi ("Helsinki Burnu") güney yarımadasındadır. Helsinki'nin şehir içi bölgesinin belirli bölgelerinde nüfus yoğunluğu özellikle Kallio bölgesinde 16.494 kişi/kilometrekare (42.720/sq mi)'ye ulaşırken, nispeten daha yüksektir. Ancak diğer Avrupa başkentlerine kıyasla 3.050/kilometrekare (7.900/sq mi) değeriyle Helsinki seyrek nüfusludur. Helsinki'nin kent merkezi dışında ve doğusunda çoğunlukla ormanlar ile ayrılan banliyöler vardır.

Helsinki'nin Başkent bölgesi denilen Helsinki metropol bölgesi (Fince: Pääkaupunkiseutu, İsveççe: Huvudstadsregionen) şu dört belediyeden oluşur: Helsinki, Espoo, Vantaa ve Kauniainen. Helsinki kent alanı, Finlandiya'nın tek metropolüdür. 1,1 milyondan daha çok nüfusu vardır ve Finlandiya'nın en yoğun nüfuslu yeridir. Başkent bölgesinin alanı 770 kilometrekare (300 sq mi)'dir. Nüfus yoğunluğu ise 1.418 kişi/kilometrekare (3.670/sq mi)'dir. Yüzölçümünün sadece yüzde 0,2'sinde ülke nüfusunun yüzde 20'sinden fazlasını kapsaması ile bölge konut yoğunluğu Fin standartlarına göre yüksektir.

Baltık Denizi ve Kuzey Atlantik Akıntısı'nın hafifletici etkisi nedeniyle, kışın sıcaklıklar kuzey mevkideki oranlardan daha yüksektir. Yine deniz etkisinden dolayı yaz aylarında günlük sıcaklıklar biraz daha serin ve iç kesimlere kıyasla gece sıcaklıkları daha yüksektir. Ocak ve Şubat aylarında ortalama sıcaklık -5 °C civarında olup Haziran ve Ağustos aylarında ortalama en yüksek sıcaklık 19-22 °C arasındadır. Şimdiye kadar şehir merkezinde kaydedilen en yüksek sıcaklık 18 Temmuz 1945'te 33.1 °C ve en düşük sıcaklık ise 10 Ocak 1987'de -34.3 °C idi.

Helsinki üç ana bölgeye ayrılmıştır: Helsinki Şehir Merkezi (Fince: Helsinki kantakaupunki, isveçce: Helsingfors innerstad), Kuzey Helsinki (Fince: Kuzey Helsinki, İsveçce: Norra Helsingfors) ve Doğu Helsinki (Fince: Itä-Helsinki, İsveçce: Östra Helsingfors). Bunlardan Helsinki Şehir Merkezi, banliyölerin aksine, sermayenin tanımsız çekirdek alanı manasındadır. İş merkezi ve şehir merkezi Kluuvi, Kamppi ve Punavuori'dedir.
Şehir merkezinin dışındaki diğer alt bölüm merkezleri arasında şehrin kuzeydoğu kesiminde yer alan Malmi (İsveçce: Malm), ve Itäkeskus (isveçce: Östra centrum), şehrin doğu kesimindedir.

Helsinki, dört yılda bir seçilen 85 üyeli bir belediye meclisi tarafından yönetilmektedir. Finlandiya'nın tüm diğer belediyelerinde olduğu gibi belediye meclisi, şehir planlaması, okullar, sağlık bakımı ve toplu taşımacılık gibi konularda temel karar verme organıdır.
Helsinki'nin günümüz belediye başkanı 2 Ağustos 2021 tarihinden bu yana Ulusal Koalisyon Partisi'nden Juhana Vartiainen'dir. Helsinki, 59 mahalleye ayrılır.

Büyük Helsinki bölgesi, Finlandiya GSYİH'inin yaklaşık üçte birini üretmektedir. Kişi başına düşen GSYİH, ulusal ortalamanın yaklaşık 1.3 kat daha fazladır. Ülkedeki 100 en büyük şirketten 83'ü Büyük Helsinki bölgesi merkezlidir. Helsinki Borsası ülkenin tek menkul kıymetler borsası olup OMX'in bir parçasıdır.

Büyük Helsinki, Finlandiya'nın GSYİH'sının yaklaşık üçte birini oluşturur. Kişi başına düşen GSYİH, ulusal ortalamanın kabaca 1,3 katıdır. Helsinki, hizmet verilen BT ve kamu sektörlerinden kâr eder. Ağır sanayi işlerinden taşınan denizcilik şirketleri de önemli sayıda insan istihdam etmektedir.
Metropol alanının kişi başına brüt katma değeri, 27 Avrupa metropol alanı ortalamasının 2 katı olup, Stockholm ve Paris'dekilere eşittir. Brüt katma değer yıllık büyüme %4 civarındadır.
En büyük 100 Fin şirketinden 83'ünün genel merkezi Büyük Helsinki'dedir. En yüksek ücretli 200 Fin yöneticinin üçte ikisi Büyük Helsinki'de ve %42'si Helsinki'de yaşıyor. En çok kazanan 50 kişinin ortalama geliri 1,65 milyon euro idi.
Musluk suyu mükemmel kalitededir ve dünyanın en uzun kesintisiz kaya tünellerinden biri olan 120 km Päijänne Su Tüneli tarafından sağlanır.

Fince ve İsveççe Helsinki'nin resmi dilleridir. Nüfusun %81.9'unun ana dili fince ve %6.2'si ise İsveççe konuşan kişilerdir.
Helsinki Finlandiya'nın en fazla yabancı nüfuslu şehridir. Helsinki'de 130'dan fazla ulusun insanı yaşamakta ve bu grubun büyük çoğunluğu Rusya, Estonya, İsveç, Somali, Sırbistan, Çin, Irak ve Almanya vatandaşlarıdır.

Birçok uluslararası limanın ve Finlandiya'nın en büyük havalimanının kavşağı olan Helsinki, Finlandiya'nın küresel geçiş kapısıdır. Şehir, Finlandiya'nın en büyük göçmen nüfusuna sahiptir. Helsinki'de 140'tan fazla millet vardır. Estonya dışında dünyada en çok Estonyalı buradadır. Estonyalı göçmenlerin sayısı 2015'ten bu yana her yıl azalarak 12.970'ten 2021'de 11.639'a düştü. 2020'de Somalili göçmenler, Helsinki'nin en büyük ikinci büyük göçmen grubu olarak Estonyalıları geride bıraktı. Helsinki'de yaklaşık 1.000 Sami yaşıyor. Yabancı uyruklular nüfusun %10,3'ünü, toplam göçmen nüfusu ise nüfusun %17,6'sını oluşturur.
Anadili yabancı olan insan sayısının 2035'te 196.500'e yani nüfusun %26'sına çıkması beklenmektedir. Nüfusun %15'ini oluşturan 114.000 kişi Avrupa dışı dilleri konuşacaktır.

Helsinki Finlandiya'nın geçiş yoludur. Kent işletme, finans, moda, tıp, eğlence, medya ve kültürde ülkenin can damarıdır. Çok sayıda çeşitli müzeler, sergi sarayları, galeriler ve sahneler mevcuttur. Finlandiya ve diğer Kuzey ülkelerinin en çok abonesi olduğu gazete - Helsingin Sanomat günlük olarak Helsinki'de basılıyor.

Helsinki'de 190 ilkokul, 41 ortaokul ve 15 meslek enstitüsü bulunmaktadır. 41 ortaokulunun yarısı özel veya devlete, diğer yarısı ise belediyelere aittir. Helsinki'de ayrıca altı üniversite ve dört politeknik okulu bulunmaktadır. Hel

Hinduizm (Sanātana Dharma - सनातन धर्म, "Ezeli-Ebedi Töre" veya Vaidika-Dharma - वैदिक धर्म, "Vedik Töre"), çok kapsamlı inanç ve yaşam felsefesinin toplamıdır. Özellikle Hindistan, Nepal, Bangladeş, Sri Lanka ve Mauritius'da yaygındır. Günümüzde yaklaşık 1,25 milyar takipçisi ile Hristiyanlık ve İslam'dan sonra üçüncü sırada yer alan Hinduizm inancının neredeyse tüm takipçileri Hindistan ve çevresinde bulunmaktadır. Bu dine mensup kişilere Hindu, Dharmi veya Sanatan denir.
Hinduizm, metinsel kaynaklarda teoloji, mitoloji ve diğer konuları ele alan bir dizi ortak kavramla işaretlenen çeşitli düşünce sistemlerini içerir. Hindu metinleri Śruti (lit. 'duyulmuş') ve Smṛti (lit. 'hatırlanmış') olarak sınıflandırılmıştır. Başlıca Hindu kutsal yazıtları Vedalar, Upanişadlar, Puranalar, Mahabharata (Bhagavad Gita da dahil), Ramayana ve Agamalardır. Hindu inançlarındaki önemli temalar arasında karma (eylem, niyet ve sonuçlar), saṃsāra (ölüm ve yeniden doğum döngüsü) ve dört Puruṣārtha, insan yaşamının uygun hedefleri veya amaçları, yani dharma (etik/görevler), artha (refah/çalışma), kama (arzular/tutkular) ve mokşa (tutkulardan ve nihayetinde saṃsāradan kurtuluş/özgürleşme) yer alır.
Hindu dinî uygulamaları arasında adanmışlık (bhakti), ibadet (puca), kurban törenleri (yacna), meditasyon (dhyana) ve yoga yer alır. Hinduizm'in merkezi bir doktrinel otoritesi yoktur ve birçok Hindu spesifik bir mezhebe inandığını iddia etmez. Ancak, akademisyenlere göre Hinduizm'in genel olarak dört büyük mezhebi vardır: Şaivizm (Şivacılık), Şaktizm (Şakticilik), Smartizm (Smartacılık) ve Vaişnavizm (Vişnuculuk).

Hindu kelimesi, Sanskritçe Sindhu kelimesinden türetilen bir egzonimdir (Hindulara dışarından verilen bir isimdir). Sindh, İndus Nehri'nin ve aynı zamanda Aşağı İndus havzasının adıdır. Antik kayıtlardaki Hindu terimi coğrafi bir terimdir ve bir dine atıfta bulunmaz. Arapça metinlerde, Farsça "Hindu" kelimesinin bir türevi olan "Hind", İndus'un ötesindeki toprakları ifade etmek için kullanılırdı ve bu nedenle, tarihçi Romila Thapar'a göre, o topraklardaki tüm insanlar "Hindu" idi. 13. yüzyılda, Hindustan kelimesi Hindistan'ın popüler bir alternatif adı olarak ortaya çıktı.
Geleneksel İtihasa-Purana ve ondan türetilmiş Epik-Puranik kronolojisi Hinduizm'i binlerce yıldır var olan bir gelenek olarak sunmasına rağmen, akademisyenler Hinduizm'i çeşitli Hint kültürleriyle ana akım Brahmanizm'in bir füzyonu veya sentezi olarak görürler. Hinduizm, İndus Vadisi Medeniyeti, Vedalar ve yerel gelenekler gibi farklı kökenlere sahiptir ve belirli bir kurucusu yoktur. Bu Hindu sentezi, Vedik dönemden sonra, yaklaşık MÖ 500 ila 200 ile yaklaşık MS 300 arasında, destanların ve ilk Purānaların yazıldığı Hinduizm'in ikinci kentleşme ve erken klasik döneminde ortaya çıkmıştır. Hindistan'da Hinduizm, Budizm'in gerilemesiyle birlikte Orta Çağ döneminde yaygınlaşmıştır. 19. yüzyıldan itibaren Batı kültüründen etkilenen modern Hinduizm, Batı'da büyük ilgi görmeye başlamıştır. Bu ilgi, özellikle yoganın ve Transandantal Meditasyon ve Hare Krishna hareketi gibi çeşitli mezheplerin popülerleşmesiyle kendisini göstermiştir.

Hindular, yaşam ve ölümün sürekli birbirini izlediğine, yani reenkarnasyona inanır. Din öğretmenleri "Guru"lar, onların inançlarında büyük önem taşırlar. Tanrı bilimleri ve felsefeleri bütünüyle ayrı olsa bile Hindular birlikte dua eder ve birlikte kutlama yaparlar. "Çeşitlilik içinde birlik" Çağdaş Hinduizm'de sıklıkla kullanılan bir kavramdır.
Hinduizm'de en önemli ilke dharmadır. Dharma, insanların toplumsal ve dinsel konumlarının gereği davranış biçimlerinden dinsel uygulama tarzlarına kadar uzanan ilkeler bütününe işaret eden bir kavramdır. En üstte bulunan gerçekliğe tapar ve bütün insanların gerçeği fark edeceğini belirtir. Hinduizm'in çoğu mezhebine ve inanışına göre sonsuz bir cehennem ve lanetlenme diye bir şey yoktur. Yalnız, MS 1300 yıllarında Madhva'nın kurmuş olduğu Vaişnavizm'in Dvaita inanışına göre sonsuz lanetlenme olgusu vardır. Madhva ruhları üçe bölmüştür:

Mokşa'ya ulaşabilecek ruhlar (Mukti-yogyas),
Sonsuza dek doğum ölüm döngüsünde kalacak olan ruhlar (Nitya-samsarins),
Sonsuza kadar lanetlenecek acı çekecek ve sonsuz cehenneme gidecek olan ruhlar (Tamo-Yogyas).
Hinduizm, tüm varlıkları biricik kaynağın açılımları kabul eden tekçi bakış açısından, ikiciliğe, Orta Doğu dinlerindeki gibi yüce bir Tanrı'ya dayalı monoteizmden, çok tanrıcılığa bütün ruhsal yolları kabul eder ve geçerli sayar.
Her varlık kendi yolunu seçmekte özgürdür; bunu ister duayla, ister içine kapanmayla, ister dalınçla yapar, isterse özverili davranışlarla. Tapınaklarda tapınmaya, kutsal metinlere ve guru disiplini geleneğine önem verir. Dinsel bayramlar, haç, kutsal ilahiler ve evlerde tapınak uygulanan geleneklerdir.
Hinduizm'de, ilk kez MÖ 800'lü yıllarda Brihadaranyaka Upanişad'ta ayrıntılı olarak açıklanan karma ve reenkarnasyon inançları bulunmaktadır.
Kişinin hayatında yaptığı, düşündüğü, duyumsadığı tüm olgular ve ussal nitelikler, kişinin gelecekteki hayatını ve bütün kişilik özelliklerini, alın yazısını biçimlendirir; başka bir deyişle Hinduizm'e göre kişi, farkında olarak veya olmayarak kendi yazgısını yaratmaktadır; Tanrı bu yazgıya "kötü" bir etki bırakacak bir şekilde karışmaz yani kişinin hayatında başına gelen kötü olayların hiçbirinin arkasında "Tanrı" yoktur ancak eğer kişi Tanrı'ya derin ve içten dua ederse Tanrı, kişinin karmasına iyi etki edebilir.

Hinduizm'in kabul ettiği inançlar genel olarak şunlardır:

Vedalar (Samhitalar, Brahmanalar, Aranyakalar ve Upanişadlar) Tanrı sözüdür, ileri düzey ruhsal varlıklar olan Rişilere vahiy yoluyla gelmiştir.
Aşkın ve içkin olan her yerde var olan, hem yaratıcı hem de yaratılışın kendisi olan ve pek çok biçimde belirebilen, ayrı biçimlerde adlandırılan, her şeyi, bütün canlıları ve evreni kapsayan, bütün canlıların yüreğinde "üst ruh" olarak var olan tek Tanrı.
Evrenin sürekli bir oluşma, korunma ve yok ediliş devrelerinden geçtiği, sonsuz olduğu.
Bütün canlıların yaptıkları, düşündükleri ve duyumsadıklarıyla kendi yazgısını yaratmaları, karma (etki tepki) yasası.
Bütün canlıların, ruhsal evrimlerini tamamlayıp Mokşa'ya ulaşıncaya dek yeniden bedenlendikleri reenkarnasyon inancı.
Bütün hayatın ve canlıların kutsal olduğu; saygıyı, sevgiyi hak ettikleri zararsızlık (ahimsa) ilkesi.
Sadece, tek bir dinin geçerli olmadığı, bütün dinlerin Tanrı'ya ulaşmada çeşitli yollar olarak kabul edilmeleri gerektiği.

Hinduizm'e göre insanın yaşamında başına gelen kötülükler ve yıkımların Tanrı ile ilgisi yoktur, Tanrı asla hiçbir şekilde kötülüğe ve yıkıma neden olmaz. Tanrı, doğa yasalarını yaratması gibi karma yasasını da var etmiştir; böylece kişi, kaderini kendisi yazmaktadır ancak "sevgi" olan Tanrı, eğer derin bir şekilde istenirse insanların karmalarına iyi etkiye neden olacak bir biçimde karışabilir. Hinduizm'de Karma üç çeşittir:

Kriyamana Karma
Prarabdha Karma
Sanchita Karma
Prarabdha Karma, karmanın değiştirilemez bölümüdür; dolayısıyla bir "sonuç"tur ve yaşanmak, katlanılmak zorundadır. Ok atanın attığı oka benzer: ok yaydan çıkmış ve okçunun artık elden çıkan ve "yazgısını yaşayacak" olan ok üzerinde yapabileceği bir şey yoktur. Tek yapacağı "Kriyamana Karma"yı, yani var olan durumunun karmasını en iyi şekilde yapıp yeni okunu en iyi şekilde kullanmaktır.
Kişi bütün karmaları temizleninceye ve ruh evrimini tamamlayıncaya dek doğum ölüm döngüsünde (samsara) kalır, artık öğrenilecek, geliştirilecek bir şey kalmayınca Mokşa adı verilen kurtuluşa ulaşılır ve artık yeniden doğum, samsara son bulur.

Hinduizm; günümüzde Hindistan, Nepal, Bangladeş, Sri Lanka, Bali ve hatta Mauritus, Güney Afrika, Fiji, Singapur, Malezya, Surinam, Trinidad ve Tobago'da ve ayrıca, özellikle İngiltere olmak üzere Avrupa'da yayılmaktadır. Bu yayılma, 19 ve 20. yüzyıllarda Hint tüccar ve işçilerin büyük bölümünün göç etmesiyle gerçekleşti. Sonraki yayılma ise, son on yıllık sürede Hint yabancı işçilerin Basra Körfezi'ne göç etmesiyle gerçekleşti.

Max Müller tarafından ortaya atılan bir teoriye göre, MÖ 2000 yılında, İndus Vadisi Uygarlığı'nın sona ermesinden sonra Kuzey Hindistan'dan gelen Aryan Kabilesi o dönemden sonraki kültürleri önemli ölçüde etkiledi. Bazı Hint tarihçilerine göre Aryanlar yerleşik kabile olsalardı günümüze kadar egemenliklerini sürdürürlerdi.
Bulunan en eski Hint yazıları Rigveda, Sama, Yajurveda ve bazı astronomik metinleri de içeren Atharvaveda'dır. Bu en eski Hint yazılarının hangi tarihte yazıldığına ilişkin kesin bilgiler yoktur. Bu yazılar; hayvan ve bitkilerin kurban edildiği eski dinî yaşam biçimi, abdest şekilleri, ilahiler ve tanrılar hakkında belirli bilgiler verir. O zamanlarda henüz ana tanrılardan sayılmayan Vişnu, Brahma ve Saraswati Tanrılarına günümüz Hinduizm'inde tapılmaktadır.

Rigveda; Tanrıları övmek ve onlara seslenmek için söylenen ilahilerden oluşur. Rigveda Vedalar arasında en eski ve en önemli olanıdır. Diğer üç Veda'da, Rigveda'nın içeriğinden birçok alıntı vardır.
Sama; kurban ayini sırasında çalınan şarkılardan oluşur.
Yajurveda; bu kurban ayinleri sırasında okunan şiirlerden oluşur.
Atharveda; kurban töreni sırasında, yapılan hataların affedilmesi amacıyla edilen dualar gibi, düşmanları yok etmek, hastalıklardan uzak kalmak için söylenen ağıt ve yakarışlardan oluşur.
Eski Vedik dininde tapınak ya da tanrının resmedilmesi geleneği yoktu. Tanrılara, kurbanların yakılmasıyla tapılırdı. Kutsal soma suyu, Ghi (tereyağı), süt, ekmek ve bazen de hayvan eti kurban edilirdi. Hinduizm, eski Hint dinlerinin ve muhtemelen kuzeyden göç eden Aryanların dininin farklı sistemlerinin bir araya gelmesidir. Tarihi karanlıkta kalmış Hindistan'a ilk yerleşen insanların büyük bir kısmı, zaman içinde güneye doğru yerleşmiştir. Lingam kültü, kutsal hayvanlar ve tanrıçalara tapma gibi unsurlar bu kültüre aittir.
Tarihi kesin olmamakla birlikte MÖ yaklaşık 1200 yıllarında Rigveda‘da Aryanların aksine Tanrıların kendilerine özgü doğa güçlerinin olduğu belirtilmiş ve yazılarda altın

Hyperboreios'lar; Uzak Kuzey'de, kuzey yelinin ötesinde oturan efsanevi ulus. Apollon, her on dokuz yılda bir yıldız değişiminde, Delphoi'ye gelmeden önce yaptığı yolculukların anısı olarak uğrardı. Hyperboreios'ların bu nedenle kimi Apollon kültlerinin menşeini oluşturdukları ve Delphoi kahinliğini kurdukları ileri sürülür.
Klasik çağda onların ülkesi iklim değişikliğinin örneği sayıldı. Burada topraktan yılda iki kez mahsul alınır, her zaman mavi gökyüzü altında uzun yıllar yaşanır, mutlu günler geçirilirdi.
Hyperboreios'lar iyilikleri sayesinde 'şifalı büyü' yapabilirler. Hyperboreios'lar ölmez, yalnızca daha iyi bir dünyaya göç ederlerdi.
Friedrich Nietzsche, eserlerinde bu terimi kullanmıştır. Yaşadığı çağda anlaşılmadığını sürekli dile getirmiş ve öldükten sonra, gelecek yüzyıllarda anlaşılacağını söylemiştir. Bunu kendisini "ölmeyen, daha iyi bir dünyaya göç eden" Hyperboreios'lara benzeterek en iyi biçimde anlatmıştır. Ayrıca filozofları birer Hyperboreios olarak tanımladığına da rastlanır.

"Şöyle bir yüz yüze bakalım. Biz, Hyperboreios'lar -ne kadar sıra dışı yaşadığımızı son derece iyi biliyoruz. "Ne karadan, ne de denizden bulabilirsin Hyperboreios'lara giden yolu." Bunu Pindaros biliyordu. Kuzeyin ötesinde, buzun ve ölümün ötesinde."

Jersey, Avrupa kıtasının batısında, Büyük Britanya'nın güneyinde yer alan ve Manş Denizi'nde bulunan Manş Adaları'ndan biridir. Adanın başkenti Saint Helier'dir. Jersey diğer Manş Denizi adaları gibi ne Birleşik Krallık'ın bir parçasıdır ne de bir taç kolonisidir. Jersey, doğrudan Britanya tacına doğrudan bağlı bir taç toprağıdır. Kendi malî, hukukî ve yargı sistemlerine ve kendi kaderini tayin etme gücüne sahip, anayasal bir monarşi altında özerk bir parlamenter demokrasidir. Adadaki vali, Kral'ın kişisel temsilcisidir. Jersey, Birleşik Krallık'ın bir parçası değildir ve Birleşik Krallık'tan ayrı bir uluslararası kimliği vardır, ancak Jersey'in savunmasından anayasal olarak Birleşik Krallık sorumludur. Birleşik Krallık'tan farklı olarak Jersey hiçbir zaman Avrupa Birliği'nin bir parçası olmamıştır.
Britanya kültürü, Jersey'i önemli biçimde etkilemiştir. Günümüzde ülkenin yerel dili olan Jèrriais dili hâlâ konuşulsa da, ana dil olarak İngilizce, para birimi olarak İngiliz sterlini kullanılmaktadır. Bunlara ek olarak, trafik soldan akmaktadır ve İngiliz okul müfredatı bu ülkede de geçerlidir.

Jersey, ıslah edilmiş arazi ve gelgit bölgesi dâhil 118,2 kilometre kare büyüklüğünde bir adadır. Manş Denizi'nde, Fransa, Normandiya'daki Cotentin Yarımadası'ndan yaklaşık 12 deniz mili ve Büyük Britanya'nın yaklaşık 87 deniz mili güneyinde yer alır. Manş Adaları'nın en büyüğü ve en güneydeki ada olarak Britanya Adaları'nın bir parçasıdır.
Ada, en büyüğü St. Ouen ve en küçüğü St. Clement olan on iki parishe bölünmüştür. Ada, Waterworks Vadisi, Grands Vaux, Mont les Vaux gibi genellikle kuzeyden güneye uzanan bir dizi vadi ile karakterizedir, ancak birkaçı Le Mourier Vadisi gibi başka yönlerde ilerler. Adanın en yüksek noktası 136m yüksekliğindeki Les Platons'tur.
Jersey Bailiwick'in parçası olan Les Minquiers ve Les Écrehous gibi birkaç küçük ada grubu vardır ancak Guernsey Bailiwick'in daha küçük adalarından farklı olarak, bunların hiçbirinde kalıcı olarak yerleşim yoktur.
Atlantik Okyanusu, Jersey'deki sıcaklık üzerinde ılımlı bir etkiye sahiptir, çünkü su havadan çok daha büyük bir özgül ısı kapasitesine sahiptir ve yıl boyunca yavaş yavaş ısınma ve soğuma eğilimindedir. Bunun kıyı kesimlerinde kışın ısınma etkisi ve yazın serinletici etkisi vardır. Kaydedilen en yüksek sıcaklık 9 Ağustos 2003 ve 23 Temmuz 2019'da 36.0°C ve kaydedilen en düşük sıcaklık 5 Ocak 1894'te -10.3°C olarak ölçülmüştür. Jersey'de nadiren kar yağar; bazı yıllar hiç kar yağmadan geçmektedir.

Jersey ekonomisi, 2019'da kişi başına 45,320£ GSYİH ile oldukça gelişmiş ve dinamiktir. Serbest piyasa ilkeleri ve gelişmiş bir sosyal güvenlik altyapısı ile bir karma piyasa ekonomisidir. Jersey'deki resmî para birimi sterlin olsa da Jersey poundu olarak bilinen kendi banknotları ve madenî paraları vardır. Jersey'nin para politikası İngiltere Bankası'na bağlıdır.
Jersey, en büyük denizaşırı finans merkezlerinden biridir. Bu durum sayesinde Birleşik Krallık ve Avrupa ülkeleri arasında finansal hizmetler için bir kanal görevi görmektedir.
Jersey ekonomisi finansal hizmetler, turizm ve otelcilik, perakende ve toptan inşaat ve tarıma dayanmaktadır.

Jersey hukuku, özellikle Norman teamül hukuku, İngiliz ortak hukuku ve modern Fransız medeni hukuku olmak üzere birkaç farklı hukuk geleneğinden etkilenmiştir. Jersey hukuk sistemi bu nedenle 'karma' veya 'çoğulcu' olarak tanımlanır ve ülkenin hukukunun kaynakları Fransızca ve İngilizcedir, ancak 1950'lerden beri hukuk sisteminin ana çalışma dili İngilizcedir.
Asıl mahkeme Kraliyet Mahkemesi'dir. İcra memuru, yargının başıdır; İcra memuru ve icra memuru vekili, Kraliyet tarafından atanır. Adanın yargı organının diğer üyeleri İcra Dairesi tarafından atanır.

Jersey'in tek kamaralı yasama organı Eyaletler Meclisi'dir. 49 seçilmiş üye içerir: 8 senatör (ada çapında seçilir), 12 Connétables (genellikle 'emniyet mensubu' olarak adlandırılır) ve 29 milletvekili (seçim bölgelerini temsil eder), hepsi dört yıllık dönemler için seçilirler.
Jersey'in 2005 yılındaki seçimlerinde katılım oranı %33'te kalmıştır. Bu rakam uluslararası alanda en düşük seçmen katılım oranlarından biridir ve bu rakam onu 2005'teki %77'lik Avrupa ortalamasının oldukça altında bırakmaktadır.

Jersey'nin dış ilişkileri Jersey Hükûmeti Dış İlişkiler Bakanı tarafından denetlenmektedir. 2007'de, Başbakan ve Birleşik Krallık Lord Şansölyesi, Jersey'nin uluslararası kimliğinin geliştirilmesi için bir çerçeve oluşturan bir anlaşma imzaladılar.
Jersey, Avrupa Birliği için üçüncü taraf bir Avrupa ülkesidir. AB ile ilişkileri, Birleşik Krallık tarafından müzakere edilen serbest ticaret anlaşması kapsamında işlemektedir. 1 Ocak 2021'den bu yana Jersey, mallar ve balıkçılık amacıyla İngiltere-AB Ticaret ve Ekonomik İşbirliği Anlaşması'nın bir parçası olmuştur. Adadan Avrupa'ya ihraç edilen mallar gümrük vergisine tabî değildir ve Jersey karasularının yönetiminden tek başına sorumludur.

Jersey'de 1821'den beri nüfus sayımları yapılmaktadır. 2011 nüfus sayımında, toplam nüfusun 97.857 olduğu tahmin edilmektedir ve bunların %34'ü adanın tek kenti olan Saint Helier'de yaşamaktadır. Jersey halkına genellikle Adalılar veya kişisel terimlerle "Jerseyman" veya "Jerseywoman" denir. Jersey doğumlu bazı insanlar kendilerini İngiliz olarak tanımlıyor.
Nüfusun etnik dağılımı: İngiliz ve Norman-Fransız kökenliler. Adadaki dinler Anglikan, Roma Katolikleri, Baptist, Methodist, Prespiteryen'lerdir.

Kullanılan telefon hatları: 65.500 (1997)
Radyo yayın istasyonları: AM NA, FM 1, kısa dalga 0 (1998)
Televizyon yayını yapan istasyonlar: 1 (1997)

577 km karayoluna sahiptir.
Gorey, Saint Aubin, Saint Helier adlı 3 limana sahiptir.

Jersey'in ineği ve ineğinin sarımsı sütü ünlüdür.

Kalmukya veya Kalmıkya (Kalmukça: Хальмг Таңһч, Rusça: Респу́блика Калмы́кия), Rusya'ya bağlı bir cumhuriyettir. Kalmukya, Avrupa sınırları içinde Budizm'in en yaygın din olduğu tek bölgedir.

Kalmukların ataları Oyratlar, Güney Sibirya steplerindeki İrtiş Nehri kıyılarından Aşağı İdil bölgesine 1630 yıllarında gelmişlerdir. İdil deltası üzerinde kuzeyde Saratov’dan güneydeki Astrahan’a kadar olan geniş steplere yerleşmiş, burada Kalmuk Hanlığı'nı kurmuşlardır.
Yerleşmelerinden 25 yıl sonra Kalmuklar Rus Çarına bağlanmışlardır. Ruslarla anlaşma yaparak, Rusya’nın güney sınırını koruma karşılığında Rus sınır yerleşimlerinde ticaret yapma ayrıcalığı kazanmışlardı. Ancak bu bağlılık daha çok sembolik kalmıştır. Kalmuk hanları genellikle “Göçebelerin Büyük Yasası” (Iki Tsaadzhin Bichig) adını verdikleri kurallara göre kendi kendine yönetim uygulamışlardır.
18. yüzyılın ortalarına doğru Ruslar Kalmukların içişlerine daha fazla karışmaya başlar. Bunun üzerine 1770 yılında son Kalmuk hanı Ubashi Han halkını anayurtları Çungarya'ya geri götürme kararı alır. Yaklaşık 168.080 kadar Kalmuk Ubashi Han'ın liderliğinde Orta Asya'nın diğer ucundaki vatanlarına doğru yola çıkar. Yolda Kazaklar ve Kırgızlarla savaşan, bir taraftan da açlık ve susuzluğa maruz kalan Kalmukların çoğu ölür. Aylarca süren zorlu yolculuğun sonunda yalnızca 66.073 kadar Kalmuk, Mançuların denetimindeki Sincan'a ulaşır.
Çariçe Katerina Kalmuk Hanlığını feshederek bölgeyi Astrahan valisine bağlar. Rusya'da kalan Kalmuklar savaşlarda Rusya adına savaşmış, yavaş yavaş yerleşik bir yaşam tarzını benimsemişlerdir.

Ekim Devrimi'nden sonra çoğu Beyaz Ordu saflarında çatışan bazı Kalmuk gruplar yurt dışına kaçtı. Kalmuk diasporası Türkiye'de bir süre kaldıktan sonra, Yugoslavya, Bulgaristan, Çekoslovakya ve Fransa'ya dağıldı. Sovyet yönetimi geride kalanları sert bir şekilde cezalandırmış, çok sayıda kişiyi idam etmiştir.
Kalmukya 4 Kasım 1920'de, Sovyetler Birliği içinde özerk bir bölge (oblast) olarak ilan edildi; 1935'te ise, özerk bir cumhuriyet oldu. Stalin döneminde Budist manastırları kapatıldı; Kalmuk dini metinleri yakıldı; 1932-1933 yılları kollektivizasyon döneminde yaklaşık 60.000 kişi açlıktan öldü.
II. Dünya Savaşı sırasında Kalmukya Nazi işgaline uğradı. 1943'te Sovyetler bölgeyi geri aldı; Sovyet yönetimi Nazilerle iş birliği yaptıkları gerekçesiyle işbirlikçi Kalmukların Orta Asya ve Sibirya'ya sürdü. Yarısı, yolda; geriye kalanların büyük bir bölümü de Sibirya'da öldü. Ancak 1957'de Kruşçev'in izniyle yurtlarına geri dönebildi. 1958'de Kalmukya, yeniden özerk  Sovyet cumhuriyeti oldu. Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra, Rusya Federasyonu'na bağlı özerk bir cumhuriyet olarak varlığını sürdürmektedir.

Kalmukya, Moskova zaman dilimindedir (MSK/MSD). UTC'e göre saat farkı +0300 (MSK)/+0400 (MSD)

Önemli nehirleri:

İdil Nehri
Kuma Nehri
Manych Nehri

Kalmukya, Hazar Denizi kıyısında yer alır. Bundan başka Kalmukya sınırları içinde birkaç göl bulunur. Bunlar: 

Manych-Gudilo Gölü
Sarpinskoye Gölü
Sostinskiye Gölleri
Tsagan-Khak Gölü

Kalmukya'nın doğal kaynakları kömür, petrol ve doğalgazdır.

Kalmukya karasal iklime sahiptir. Yazları çok sıcak ve kuru, kışları ise soğuk ve kar yağışlıdır.

Ocak Ayı Sıcaklık Ortalaması: -7 °C
Temmuz Ayı Sıcaklık Ortalaması: +24 °C
Yıllık Ortalama Yağış: 170mm (doğu bölgelerinde) - 400mm (batı bölgelerinde)

2002 istatistiklerine göre Kalmuklar nüfusun %53,3'nü oluşturmaktadır. Diğer gruplar Ruslar (%33,6), Darginler (7.295 ya da %2,5), Çeçenler (5.979 ya da %2), Kazaklar (5.011 ya da %1,7), Türkler (3.124 ya da %1,1), Ukraynalılar (2.505 ya da %0,9), Avarlar (2.305 ya da %0,8), Almanlar (1.643 ya da %0,6).

Halkın çoğunluğunu Tibet Budistleri ve Ortodoks Hristiyanlar oluşturur. Ayrıca önemli miktarda da ateist bulunmaktadır. 
Kalmuk disporası 1923'te Belgrad'da bir Budacı tapınağı kurmuş; ancak tapınak savaşta yıkılmıştır. II. Dünya Savaşı'ndan sonra Belgrad'daki Kalmuklarının çoğu, Almanya ve ABD'ye göç etmiştir. Günümüzde Kalmuklar, dünyanın dört bir yanına dağılmış durumdadır. Kalmukların en yoğun yaşadığı Amerikan eyaleti olan New Jersey'de bir Kalmuk Budist tapınağı bulunmaktadır.
Kırgızistan’ın Karakol bölgesinde yaşayan "Sart Kalmuklar" ise Kırgız kültürüne uyum sağlayarak Müslümanlığa geçmişlerdir; Kırgızca konuşmaktadırlar.

News Agency of the Republic of Kalmykia(also in Russian22 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.)
Kalmukya Cumhuriyeti resmî sitesi 25 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (ayrıca Russian 8 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.)
Official website of the Kalmyk diplomatic representation at the President of the Russian Federation(ayrıca Russian21 Aralık 2012 tarihinde Archive.is sitesinde arşivlendi)
Official website of the Kalmyk State University
Ethnologue report on Kalmyk language7 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Forum of Kalmyk Internet Community 2 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Web-Portal of the Interregional Not-for-Profit Organization "The Leaders of Kalmykia"
Mistaken Foreign Myths about Shambhala 22 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The man who bought chess 8 Temmuz 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., The Observer 29 October 2006
The Buddhist hordes of Kalmykia6 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., The Guardian September 19, 2006
Kalmyk Buddhist Temple in Belgrade (1929 - 1944)12 Aralık 2003 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Earth to Kalmykia, Come In Please 16 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. The Economist December 18, 1997

Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü (KEİÖ) (İngilizce Black Sea Economic Cooperation Organization), 25 Haziran 1992 tarihinde İstanbul'da düzenlenen zirvede imzalanan anlaşma ile kurulan ve Karadeniz havzasındaki ülkelerin ekonomik iş birliğini amaçlayan uluslararası kuruluştur.

Kurucu üyeler

 Arnavutluk
 Azerbaycan
 Bulgaristan
 Ermenistan
 Gürcistan
 Moldova
 Romanya
 Rusya
 Türkiye
 Ukrayna
 Yunanistan
Sonradan katılan üyeler :

 Sırbistan
 Kuzey Makedonya
Üyelik başvurusu kabul edilmeyen ülkeler

 Kıbrıs Cumhuriyeti
Sırbistan-Karadağ ve Makedonya'nın üyelik müzakereleri 2002 yılında başladı. 2003 yılındaki Erivan zirvesine Sırbistan-Karadağ ve Makedonya davet edildi. Sırbistan-Karadağ 2004 yılında düzenlenen Bakü zirvesinde örgüte katıldı. 2006 yılındaki bölünmeye rağmen Sırbistan hala örgüt üyesi olarak kabul edilirken, Karadağ'ın statüsü ortak olarak değiştirildi. Kıbrıs Cumhuriyeti'nin üyelik başvurusu ise Türkiye'nin vetosu (Kıbrıs sorunu) nedeniyle kabul edilmedi.

 Almanya
 Amerika Birleşik Devletleri
 Avusturya
 Belarus
 Çekya
 Fransa
 Hırvatistan
 İsrail
 İtalya
 Mısır
 Polonya
 Slovakya
 Tunus

Karadeniz Ekonomik İşbirliği fikri, 1980'li yılların sonunda Doğu Avrupa Ülkeleri ve Sovyetler Birliği'ndeki değişim sürecinin hızlandığı bir dönemde doğmuştur.
Hammadde ve enerji kaynakları yönünden çok zengin olan eski Sovyetler Birliği'nde savunma ve uzay sanayi gibi alanlara yatırım yapılmış, buna karşılık başta tüketim malları olmak üzere insana yönelik yatırımlar ihmal edilmiştir. Türkiye ise eski Sovyetler Birliği'nin çok fazla ihtiyaç duyduğu ve Batı ülkelerinde pazarlamada güçlük çekebileceği gıda ve tüketim mallarına sahip bulunmaktadır. Sanayileşmede önemli bir aşama kaydeden ve yeni bir atılıma hazırlanan Türkiye yanı başındaki bu hammadde ve enerji kaynaklarına, eski Sovyetler Birliği ise gıda ve tüketim mallarına ihtiyaç duymaktadır. Bütün bu yeni koşullar Karadeniz Havzası'ndaki diğer ülkeler için de geçerlidir. Üstelik Sovyetler Birliği'nde birçok Türk Cumhuriyetleri'nin bulunması, ilişkilerin geliştirilmesinde temel etken olabilmektedir.
Değinilen tüm bu gelişmeler, Türkiye ile Karadeniz'e kıyısı olan ülkeler arasında ekonomik iş birliği ve bölgesel bütünleşme girişimi için uygun bir ortam oluşturmuştur. KEİ fikri böyle bir ortamda ortaya atılmıştır.
KEİ, dünyada küreselleşme ve bölgesel düzeyde uluslararası bütünleşme yönünde, siyasal ve ekonomik alanda yeniden yapılanma sürecinin bir ürünüdür. Doğu Avrupa'da, ekonomik boyutta serbest piyasa ekonomisine ve siyasal boyutta çoğulcu demokrasiye geçiş sürecinin yarattığı ortamda, konumunu ve zamanlamasını bulan KEİ fikri, öncülüğünü Türkiye'nin yaptığı bir bölgesel ekonomik iş birliği girişimidir.
Başlangıçta KEİ'nin amacının Karadeniz'e kıyısı olan ülkeler arasında aşamalı olarak bir "serbest ticaret bölgesi" kurulması olduğu belirtilmiş, ancak daha sonra yapılan toplantılarda bu girişimin "ekonomik iş birliği" çerçevesinde değerlendirilmesi gereken bir girişim olarak nitelendirilmiştir.
KEİ'nin ilk kurucu üyeleri Karadeniz'e kıyısı olan Türkiye, eski Sovyetler Birliği, Romanya ve Bulgaristan'dır. Sovyetler Birliği'nin dağılması üzerine, Bağımsız Devletler Topluluğu olarak Rusya, Ukrayna, Azerbaycan, Moldova, Gürcistan ve Ermenistan kurucu üye sıfatıyla katılmışlardır. Daha sonra Karadeniz'de kıyısı olmayan Yunanistan ve Arnavutluk kurucu üye olarak katılmıştır.
KEİ ile ilgili ilk toplantı Türkiye'nin girişimi ile 19 Aralık 1990'da Ankara'da yapılmıştır. Türkiye, eski Sovyetler Birliği, Romanya ve Bulgaristan'ın resmî delegelerinin yanı sıra, eski Sovyetler Birliği Heyeti içinde; Azerbaycan, Gürcistan, Moldova ve Ermenistan Cumhuriyetleri'nin Dışişleri Bakan Yardımcıları yer almıştır. Toplantıda taraflar, Türkiye tarafından hazırlanan ve önerilen iş birliğinin temel prensiplerini kapsayan taslak üzerinde çalışmışlar, sonuç bildirgesinde "Karadeniz Ekonomik İşbirliği" nin kurulmasında anlaşmaya vardıklarını resmen açıklamışlardır. 12-13 Mart 1991 tarihlerinde Bükreş'te, 23-24 Nisan 1991 tarihlerinde Sofya'da uzman düzeyinde toplantılar yapılmıştır. Bu toplantılarda KEİ'nin amaçları ve prensipleri üzerinde ortak bir anlaşmaya varılmıştır. 11-12 Temmuz 1991 tarihlerinde yapılan toplantıda, KEİ Anlaşması metni üzerindeki çalışmalar sonuçlandırılarak, imzaya hazır hale getirilmiştir. Moskova toplantısında taraflar, KEİ Anlaşması'nın yakın bir gelecekte Türkiye'de yapılacak bir toplantıda imzalanması konusunda anlaşmaya varmışlardır.
3 Şubat 1992 tarihinde Türkiye'de; Türkiye, Rusya Federasyonu, Romanya, Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan ve Moldova Bakan düzeyinde, Ukrayna ve Bulgaristan ise Dışişleri düzeyinde katılarak, KEİ ile ilgili temel belgeyi parafe etmişlerdir.
KEİ Anlaşması, 25 Haziran 1992 tarihinde İstanbul'da düzenlenen Zirve Toplantısı'nda dokuz üye ülkenin yanı sıra, Yunanistan ile Arnavutluk'un da kurucu üye olarak katıldığı on bir ülkenin devlet veya hükûmet başkanları tarafından imzalanarak, resmen işlerlik kazanmıştır.
KEİ, bundan böyle hükûmetler boyutunun yanı sıra, parlamenterler, özel sektörler, belediyeler ve hatta hükûmetler dışı kuruluşlar boyutuyla; çalışma organları, usulleri ve yöntemleriyle; bankası, İstatistik Veri ve Ekonomik Bilgi Değişimi Koordinasyon Merkezi'yle somut projeleri sonuçlandırabilecek temel öğelere sahip olmuş bulunmaktadır. KEİ'nin uluslararası kimliği de giderek ağırlık kazanmıştır. Karadeniz Ekonomik İşbirliği'ni uluslararası bir örgüte dönüştüren KEİB Anlaşması, 5 Haziran 1998 tarihinde Yalta'da imzalanmıştır. KEİ, imzalanan anayasa ile bölgesel bir ekonomik teşkilata dönüşerek adı, Karadeniz Ekonomik İşbirliği Teşkilatı olmuştur. Yasayla kurumsallaşma dönemini kapatan KEİ, bundan sonra da program ve proje uygulamasına geçecektir.

KEİ'nin kuruluş aşamasındaki hazırlık çalışmalarında temel amaç olarak Katılan Devletler'in coğrafi yakınlıklarından ve ekonomilerinin birbirlerini tamamlayıcı özelliklerinden yararlanılarak ticari, ekonomik, bilimsel ve teknolojik iş birliğini geliştirmeleri ve Karadeniz Bölgesi'nin bir barış, iş birliği ve refah bölgesi haline gelmesi öngörülmektedir. Bu temel amaç doğrultusunda kısa dönemde bölge ülkeleriyle iş birliği için uygun ortam oluşturulması ve taraflar arasında mal ve hizmet ticaretinin arttırılması öngörülmüştür. Uzun dönemde ise amaç; bölge ülkeleri arasında ekonomik ilişkileri daha fazla geliştirebilmek için kişilerin, malların, sermayenin ve hizmetlerin serbest dolaşımını sağlamaktır. Bu amaçların gerçekleştirilmesi için uzun dönemde, aşamalı olarak Katılan Devletler arasında bir serbest ticaret bölgesinin kurulması amaçlanmıştır.

Karadeniz Ekonomik İşbirliği'ne Katılan Devletler, gerekli hükûmetler arası, parlamentolar arası, iş çevreleri arası ve finansal birimleri içine alan etkileyici bir organizasyon yapısı ortaya koymuştur. KEİ, bu yapı içinde, Katılan Devletler'in Karadeniz Ekonomik İşbirliği'ne ilişkin görüşlerini ve konumlarını koordine ve senkronize eden ve bürokratik olmayan, etkili bir araç halinde çalışacak tüm olanaklara sahip olmuştur.
Hükûmetlerarası birimler, Katılan Devletler'in Dışişleri Bakanları Toplantısı (DİBT)'nı, alfabetik sıraya göre seçilen ve altı ayda bir değişen Dönem Başkanı'nı, Üst Düzey Görevliler Toplantısı'nı, Çalışma Grupları'nı ve uzmanlardan oluşan geçici Özel Çalışma Grupları'nı içine almaktadır ve bu gruplar, Dışişleri Bakanları Toplantıları'nda oluşturulan ve KEİ faaliyetlerini ilgilendiren, somut konularda çalışmalar yürüten yan organlardır.

Bilim ve Teknoloji Konusunda İşbirliği, Bankacılık ve Finans, İstatistik Veri ve Ekonomik Bilgi Değişimi, Ulaştırma, Ticaret ve Endüstriyel İşbirliği, İletişim, Çevre Koruma, Turizm alanında İşbirliği, Tarım ve Tarımsal Sanayi, Yasalara İlişkin Bilgi, Enerji

Yatırımların Teşviki ve Korunması Konusunda Uzmanlar
Çifte Vergilendirmenin Önlenmesi Uzmanlar
Ulaştırma Şebekesi Uzmanlar
İş Alemine Mensup Kişilerin Seyahatleri
Örgütsel Konular
DİBT tarafından alınan bir karar gereğince, merkezi İstanbul'da bulunan KEİ Uluslararası Daimi Sekreteryası kurulmuştur. Başlıca görevleri arasında, DİBT için gündem taslaklarının hazırlanması, Katlımcı Devletler tarafından verilen belgelerin dağıtımı, KEİ Toplantılarına idari destek sağlanması ve KEİ belgelerine ait arşiv hizmetlerinin yerine getirilmesi gibi konular bulunmaktadır.
Parlamentolar arası birim 1993 yılında Arnavutluk, Ermenistan, Gürcistan, Moldova, Romanya, Rusya Federasyonu, Türkiye ve Ukrayna temsilcilerinin KEİ Parlamenter Asamblesi (KEİPA) kurulmasına karar vermesi üzerine faaliyete geçmiştir.
26 Şubat 1993 tarihlerinde İstanbul'da imzalanan bir deklarasyon ile KEİPA oluşturulmuştur. Amaçları şunlardır;

KEİ'ye Katılan Devletler'in tarihinden gelen ortak değerlerinden de yararlanarak bu iş birliğinin hedef ve amaçlarını bu ülkelerin parlamenterleri aracılığıyla toplumlarına benimsetmek,
KEİ bünyesinde ekonomik, ticari, sosyal, kültürel ve siyasal iş birliği faaliyetlerine yasal dayanaklar sağlamak ve KEİ'nin amaçlarının gerçekleşmesine katkıda bulunmak,
KEİ'ye Katılan Devletler'in, devlet ya da hükûmet başkanları ile dışişleri bakanları toplantılarında alınan kararların uygulanması için gerekli yasal düzenlemeleri gerçekleştirmek,
Karadeniz bölgesinde çoğulcu demokratik yapının ve siyasi istikrarın güçlendirilmesine yardımcı olmak,
Uluslararası ve bölgesel diğer kuruluşlar ve KEİ Ülkeleri arasındaki iş birliğini geliştirmektir.
Karadeniz Ekonomik İşbirliği Zirve Deklarasyonu amaçları doğrultusunda oluşturulan Karadeniz Ekonomik İşbirliği Konseyi (KEİK), KEİ'ye Katılan Devletler'in iş çevrelerini temsil etmektedir. 31 Ağustos 1992 tarihinde İstanbul'da yapılan toplantıda, KEİ Ülkeleri özel sektörleri arasında bir mekanizmanın merkezinin İstanbul'da olması kararlaştırılmıştır. KEİK, iş konseyi sistemi üzerinde, on bir taraf ülke arasında ticari ve sınai iş birliğini geliştirme amacına yönelik olarak çalışmaktadır.
KEİ'nin finansal birimi, Karadeniz Ticaret ve Kalkınma Bankası'dır. KEİ Ticaret ve Kalkınma Bankası'nı kuran 

Kavimler Göçü, MS 350-800 yılları arasında Avrupa'ya yapılan şiddetli insan göçüdür. İlk dönem ve ikinci dönem olarak ikiye ayrılmaktadır. İlk dönemki kavimler göçü Batı Roma İmparatorluğu ve Hunlar arasındaki yoğun sınır değişikliklerini kapsar. İkinci dönem kavimler göçüyse ilk dönemkinin devamı niteliğindedir. İlk gelen göçmenler Hunlar, Slavlar, Ön Bulgarlar, Alanlar tarafından Batı'ya doğru sürülen Gotlar, Anglo-Saksonlar, Vandallar ve Franklar gibi Cermen kabileleriydi. İkinci dönem göçleri de (Arap, Türk, Macar, Viking göçleri ve Moğol istilaları) Kuzey Afrika, Anadolu ve Avrupa'da derin değişimlere sebep olmuştur. İlk Çağ sona ermiş ve Orta Çağ başlamıştır.

İlk Dönem Kavimler Göçü, 4. yüzyılın ortalarında Hunlar'ın Aral Gölü ile Hazar Denizi arasındaki bölgeden Don ve Volga nehirleri arasındaki bölgeye kaymaları ile başlamıştır.

Orta Asya'daki Çin egemenliğinden kurtulmak için MS. 350 yıllarında batıya hareket eden Hun grubu, Volga-Don nehirleri arasında yaşayan Hunların daha batıya göçmelerine neden oldu. O tarihlerde Karadeniz'in kuzeyindeki düzlüklerde Cermen kavimlerinden olan Gotlar ve günümüzdeki Slav halklarının ataları olan Ön Slavlar yaşamaktaydı. 375 yılında Hunlar, Gotlar ve Ön Slavlar'ın yaşadıkları bu bölgeye girdiler.
Hunların bu bölgeye yerleşmesiyle bu bölgede daha fazla tutunamayan ve çoğunluğu Cermen olan Vizigotlar, Ostrogotlar, Anglo-Saksonlar, Franklar, Gepidler, Lombardlar, Burgundlar, Vandallar ve Cermen olmayan Slavlar batıya doğru göç etmeye başladılar. Romalıların barbar olarak adlandırdığı bu kavimler önlerine çıkan diğer kavimleri de önlerine katarak İspanya'ya hatta Kuzey Afrika'ya kadar ilerlediler. Avrupa'da yıllarca süren bu döneme Kavimler Göçü denir. Kavimler Göçü, günümüz Avrupa devletlerinin temellerinin atıldığı önemli bir olaydır. Göçün temel sebebi siyasi etmenlerdir.
Göçün ilk yıllarında Cermen kabileleri Roma İmparatorluğu'nun batı kesimindeki birçok bölgeyi ele geçirmişti. 376'da Hunlarla savaşan Got kabilesi Tervingler, Roma topraklarına girdi. Ertesi yıl, Marcianopolis'te Tervinglerin lideri Fritigern, Romalı asker Lupicinus ile buluşmasında öldürüldü. Tervingiler ayaklandı ve Got kabilesi olan Vizigotlar 410'da İtalya'yı istila etti. Büyük Teoderik komutasındakı Ostrogotlar tarafından İtalya'nın içlerine kadar takip edildiler. Galya'da Franklar ağır ağır Roma topraklarına girdiler. Allemanni'deki savaşları kazanan Vizigotlar geleceğin Fransa ve Almanya'sı olacak Frank Krallığı'nı kurdular. Büyük Britanya'ya gelen Anglo-Saksonlar ise Roma'nın Britanya'daki sonunu getirdi.

İlk Çağ sona ermiş, Orta Çağ başlamıştır.
Roma İmparatorluğu 395'te Katolik Batı Roma İmparatorluğu ve Ortodoks Doğu Roma İmparatorluğu (Bizans) olarak ikiye ayrılmıştır.
Göçlere dayanamayan Batı Roma İmparatorluğu 476'da yıkılmıştır.
Avrupa yüzyıla yakın bir süre karışıklıklar içerisinde kalmıştır.
Avrupa'da derebeylik (feodalite) rejimi ortaya çıkmıştır.
Barbar kavimlerin birbirleriyle ve Romalılarla kaynaşması sonucu yeni milletler ortaya çıkmıştır ve bunun sonucunda bugünkü Avrupa milletlerin etnik yapısının oluşumundaki katkısı çok fazla olmuştur.
Barbar kavimler arasında Hristiyanlık hızla yayılmıştır. Cermenler, Hristiyanlığı kabul ederek Orta Çağ Avrupa'sına damgalarını vurmuşlardır.
Bunun sonucunda Orta Çağ Avrupa'sında kilise, papalık ve skolastik düşünce güç kazanmaya başlamıştır.
Göçler sonunda bugünkü İspanya'ya Vizigotlar, Kuzey Afrika'ya Vandallar, İtalya'ya Ostrogotlar, bugünkü Fransa'ya ise Franklar yerleşmiştir.

567 yılında Avarlar ve Kuzey İtalya'daki Cermen kabilesi Lombardlar, Gepid Krallığı'nın büyük kısmını yok ettiler. Ön Bulgarlar yedinci yüzyılda Bizans'ın doğu Balkanlar'daki topraklarını ele geçirdiler.
Bizans-Arap Savaşları sırasında Arap 8. yüzyılın sonunda 9. yüzyılın başında(860-910), Anadolu üzerinden Balkanları ele geçirmeye çalıştılar ancak 718'de Ön Bulgarlar ve Bizans Orduları, Arapları Konstaninopolis Kuşatması sırasında yenilgiye uğrattılar. Arap-Hazar savaşlarında da Hazarlar Arapları Kafkaslar'da durdurdular. Aynı zamanlarda Emeviler, 732'de Franklar tarafından Puvatya Muharebesi'nde durdurulana dek Avrupa'yı Cebelitarık üzerinden fethetmeye başladılar.

Klasik tarih anlatısına dayanarak kavimler göçü siyasi ve askeri bir olaylar bütünü olarak açıklanmıştır ve üzerinde çokça durulmuştur zira Kavimler Göçü günümüz Avrupa'sının temelini atan, Akdeniz'in kaderini 1500 sene belirleyen bir adımdır. Çağlar boyunca bilgeler ve modern asırlardan bu yana tarihçiler Batı Roma İmparatorluğu'nun çöküşüne de neden olan bu olayı sadece tarihi kaynaklar ve arkeolojik materyaller üzerinden değerlendirmiş ve Batı Akdeniz'deki otorite kaybını ani bir çöküş, katastrofik son olarak adlandırdılar. Son yıllarda özellikle doğa bilimlerinin de toplum bilimleri ile ortak çalışması sonucu tarihçiler antik çağ sonunu ani bir yıkım, bir felaket olarak değil aşamalı bir geçiş öngörmektedirler. Doğal süreçlerin toplum yaşamı, insan medeniyeti üzerindeki etkisini hesaba katma eğilimi otaya çıkmıştır. Artık çok yönlü çalışmalar sonucu tarihçiler Kavimler Göçü'nün aşamalı bir çöküş dönemine sebep olduğu, ama daha da önemlisi kavimler göçü'nün de sadece askeri bir temelde gelişmediği ve sebeplerinin arkasında iklim değişikliğinin yattığı tezi ortaya atılmıştır. 18. asrın sonunda Edward Gibbon, anıtsal eseri 6 ciltlik “The history of the decline and fall of the Roman Empire" Batı Roma'nın yıkılışı için çok önemli bir bakış açısı ortaya koymuştur. Bu geniş ve yapısalcı bakış açısı sayesinde kavimler göçü'nün de altında yatan farklı ve dışsal nedenler gündeme getirildi. Giderek soğuyan Kuzey Doğu Avrasya bozkırlarının halklarının sistematik şekilde Akdeniz havzasına akın etmesi ve bu baskının gücü zaten Akdeniz'deki iklimsel dengesizlikle bozulan Roma'yı aşama aşama çöküşe götürmesi artık daha çok kabul gören bir yorum. Yaklaşık bir asır önce, İngiliz meteorolog Hubert Lamb, Akdeniz ve Kuzey Avrupa'yı kapsayan bir çalışma ile çok sayıda paleoklimatolojik bulgu topladı ve yorumladı. Sonuçlar bir hayli şaşırtıcıydı, zira geç Holosen'de yani son 3000-4000 yıl içinde iklimsel duraylılığın olmadığı göstermişti ve bu da yoğun olarak çevresel etkilere maruz kalındığını ortaya koymuştur. Özellikle yapılan çalışmaların tarihlendirilmesi ve tarihsel verilerle karşılaştırılması sonucu özellikle Roma'nın gücünün zirve yaptığı dönemlerin sıcak periyotlara rastladığı görülmüştür (Roman Warm Period). Yüksek ve stabil solar aktivite ve buna mukabil zayıf volkanik aktivite Roma için ciddi olarak istikrarlı bir hüküm dönemi sağlamış ve müreffeh bir toplum ortaya konmuştur. Son yıllarda tarihçiler bu paleoklimatik verileri değerlendirmeye başlamışlardır. Bu konuda bir örnek, Yaşlı Plinius'un notlarında yer almıştır. Romalı doğa bilimci Plinius, MS. 1.yy'da çevresel bir tasvirinde kayın ağaçlarıyla kaplı yüksek dağlardan bahseder ki kayın ağaçları alçak rakımlara özgüdür. Bu örnek bile iklimsel sıcak dönemi göstermesi açısından bir kanıttır. Paleoklimatik verilere göre, MS. 150-450 arası da iklimsel dengesizlik dönemi olarak kabul edilmiştir ve Kavimler Göçü'nün tetiklendiği dönemi kapsar, bu geçiş periyodu ise MS. 450 ile MS. 700 arasındaki mini buz çağı'na kavuşur ve sık sık kuzeyden ve doğudan göçer kitlelerin Avrupa içlerine girişine tanıklık edip klasik Orta Çağ'ı başlatacaktır. Uzun dönemli iklim değişikliği sonucu Kavimler Göçü denen kitlesel hareketler sık sık tekrarlanmıştır, zira Gotların göçünü müteakip, Alanlar, Alemanniler, Frank grupları bu kitlesel hareketi gerçekleştirmiştir. Kısacası disiplinler arası çalışmaların yoğunlaşmaya başladığı çağımızda kavimler göçü gibi tarihsel olaylara sadece siyasi ve askeri yönlerden değil de sosyal, ekonomik ve en temelde doğal etkiler üzerinden bakmak çok daha sağlıklı ve gerçeğe yakın yorumların önünü açabilir.

 Wikimedia Commons'ta Kavimler Göçü ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Kazakça veya Kazak Türkçesi (қазақ тілі / Qazaq tili, қазақша / Qazaqşa), Kıpçak öbeğine ait, Kazakistan'da konuşulan çağdaş Türk dillerinden biridir. Nogayca ve Kırgızcaya yakındır.
Dünyada yaklaşık 23 milyon kişi, Kazakistan'da da 13 milyon kişi tarafından konuşulmaktadır. Moğolistan'ın batı bölgesindeki Bayan Ölke (diğer adı Bayan Ölgey) eyaletinde yaşayan Kazaklar, Kazakistan'ın kullandığı alfabeyi kullanarak Kazakça yazmaktadırlar. Bayan Ölgey'in nüfusunun %94'ünü Kazaklar oluşturur. Ayrıca Rusya'nın Astrahan Oblastı'nın %14,21'inin Kazak olduğu belirtilmektedir.

Eski Türkçe kökenli sözcüklerde; baştaki y'ler c'ye (yok → coq, yıl → cıl, yay → cay, yaman → caman, yan → can), ç'ler ş'ye (ağaç → ağaş, aç → aş, açık → aşıq), ş'ler s'ye (aş → as, boş → bos, baş → bas) dönüşmüştür. Eklerde de aynı değişme olur: Qazaqşa (Kazakça)... Yabancı kökenli sözcüklerde bu değişmeler görülmez: şükir, şahar, ğaşıq (şükür, şehr, aşık). Kazakça bir sözcük birleşik ya da alıntı bir sözcük değilse ikinci heceden sonra yuvarlak ünlü barındırmaz ve bu uyumu bazı alıntı sözcüklere uydurmuştur.
J ile başlayan sözcükler c olarak okunur.: Jasaymız (yapıyoruz, yapacağız)- casaymız. Kazakçadaki (J, j) harfi Türkçedeki gibi C sesini verir. Jalğız, Jaqsı, Jaman, Jañalıq (yazılış Kazakça); Calğız, Cahsı, Caman, Cañalık okunuş. Konuşmadaki Q(Қ) harfi, Q'den sonra bir ünsüz gelirse H(Х)'e dönüşür.
Ayrıca konuşma dilinde ilk hecede ö, u ya da ü gelirse ikinci ve üçüncü hecelerde de gelebilir. Bu yazıda olmaz. Bügin- bügün, tündiz- tündüz (tün - dün); durıs-durus(dürüst).
Örnek: Körgende (yazılış) - Körgöndö (okunuş) "gördüğünde"
Kazakçada üç ayrı şimdiki zaman vardır. Jalpı osı şak (genel şimdiki zaman), nak osı şak (kesin şimdiki zaman), negaybıl osı şak (belirsiz şimdiki zaman).

Kazakçanın eski şekilleri 38 harfli Orhun yazısıyla yazılmıştır. Günümüzdeyse Kazakça bazı ilâve harfler kullanılarak Latin alfabesi, Kiril alfabesi ve Arap alfabesiyle yazılabilmektedir.
Kiril alfabeli Kazakistan Alfabesi 42 harf olup şu işaretlerden oluşmaktadır: а (a), ә (a-e arası), б (b), в (v), г (ince g), ғ (kalın g), д (d), е (e), ё (yo), ж (c), з (z), и (iy), й (y), к (ince k), қ (kalın k, q), л (l), м (m), н (n), ң(nazal n, genizden n, ñ), о (o), ө (ö), п (p), р (r), с (s), т (t), у (uv), ұ (u), ү (ü), ф (f), х(hırıltılı h), һ (geniş h), ц (ts), ч (ç), ш (ş), щ (şç), ъ (kalın ün verir), ы (ı), і (i), ь (inceleştirir), э (é), ю (yu), я (ya).

Karakalpakça

Kazakça-Türkçe, Türkçe-Kazakça Sözlük 15 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Latin harfli fakat Kiril harfleriyle de aranabiliyor.)
Kazak Edebiyatı 29 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
РУССКО-КАЗАХСКИЙ СЛОВАРЬ ҚАЗАҚША-ОРЫСША СӨЗДIК 30 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Qazaq translit Kazak Kiril yazısını QazaAqparat Latin yazısına çevirmek için
VikiSözlük Kazakça Kelimeler Kategorisi 13 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kazakistan Devlet Dil Portalı
Şakerim Kudayberdioğlu'nun Kazakça bir şiirinden örnek 2 Şubat 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kelt Denizi (İrlandaca: An Mhuir Cheilteach, Galce: Y Môr Celtaidd, Kernevekçe: An Mor Keltek, Bretonca: Ar Mor Keltiek, Fransızca: La Mer Celtique, İngilizce: The Celtic Sea), İrlanda'nın güneyinde, Atlas Okyanusu'na bağlı olan deniz. Kuzeyi St. George Kanalı, güneyi Biskay Körfezi, doğusu ise Manş Denizi ve Bristol Kanalı ile çevrilidir. Batı kısmında ise Atlas Okyanusu uzanmaktadır.

Deniz; adını, bölgeye yerleşen Keltlerden almaktadır. Bu isim, ilk kez, 1921'de, Dublin'de yapılan ve İngiltere, İrlanda, İskoçya ve Fransa'dan gelen balıkçıların katıldığı bir toplantıda, Ernest William Lyons Holt tarafından ortaya atıldı.
Önceleri, denizin kuzey kısımları St. George Kanalı'nın, güney kısımları ise Southwest Approaches'ın birer parçası sayılmaktaydı. Fakat bölgenin deniz biyolojisi, jeolojisi ve hidrolojisi farklılık gösterdiğinden, bölgeye yeni bir isim koyma gereği duyuldu. Bu isim, İngilizce konuşan ülkelerde yaygınlaşmadan önce, Fransa'da yaygınlık gösterdi. Yeni isim; önce deniz biyologları, okyanus bilimcileri daha sonraları ise petrol firmaları tarafından yaygın bir şekilde kullanılmaya başlandı. 1963'te yayımlanan Britanya atlasında yeni ismiyle yer alsa da, 1972'de yürürlüğe giren yasada; "İngiliz haritalarının Batı Deniz Sahanlığı ve petrol endüstrilerinin Kelt Denizi dediği yere (...) (Buyuk Britanya'nın) doğu kıyısında yaşayan sakinleri buna öyle dememektedirler."

Kelt Denizi'nin tabanı; Kelt sahanlığı olarak adlandırılır ve Avrupa kıta sahanlığının bir parçasıdır. Denizin kuzeydoğu kesimlerinde derinlik 90 - 100 metreye ulaşırken, Saint George Kanalı'na gidildikçe derinlik artar. Güneybatı kesimlerinde ise derinlik hemen hemen aynı olmakla birlikte 150 metreye kadar ulaşmaktadır. 50° kuzey enleminin güneyinde ise derinlikler daha düzensiz olarak dağılış göstermektedir.
Denizden, doğal gaz ve petrol çıkarımı kısıtlı olarak yapılmaktadır. 1980 ve 90'larda İrlanda'nın gaz ihtiyacının büyük bir kısmı, denizde bulunan Kinsale Head petrol kuyusundan sağlanmaktaydı.

Kimmerya, güney yarımkürede Gondvana'dan parçalanan ve Kuzey yarımkürede ise Avrasya'ya eklenen antik bir kıta veya mikrolevhaların ve mikrokıtaların bulunduğu bir çizgidir. Bugün ise Türkiye, İran, Afganistan, Pakistan, Tibet, Çin, Myanmar, Tayland ve Malezya'nın parçalarından oluşmaktadır. Kimmerya, Erken Permiyen sırasında Tetis Okyanusu'nun Gondvana tarafındaki kıyılarından parçalandı ve Yeni Tetis Okyanusu arkasında açıldığında, Permiyen sırasında Eski Tetis onun önünde kapandı. Kimmerya, Gondvana'dan doğudan batıya, Avustralya'dan ise Doğu Akdeniz'e kadar yükseldi. Birçok enlem boyunca uzandı ve çok çeşitli iklim bölgelerine yayıldı.

1883'te Avusturyalı Paleontolog Melchior Neumayr  tarafından "büyük, eski bir Akdeniz" önerildi. Jurassic faunaların dağılımını inceleyerek, Hindistan'dan Orta Amerika'ya uzanan bir Ekvator Okyanusunun Kuzey yarımkürede büyük bir kıtayı güney yarımkürede birinden ayırmış olması gerektiği sonucuna vardı. Avusturyalı jeolog Eduard Suess bu Mezozoik okyanusu "Tetis" olarak adlandırdı, gondwanaland, dil şeklindeki flora ev bir boreal kıtadan efsanevi bir kıta ayrılmış efsanevi okyanus. Alman jeofizikçi Alfred Wegener, aksine, tek, küresel bir kıta – süper kıta Pangea – onun görüşüne göre Ekvator Okyanusuna yer bırakmayan bir kavram geliştirdi. Pangea'daki kama şeklinde, doğuya bakan bir Tethys, yine de, 1958'de Avustralyalı jeolog Samuel Warren Carey tarafından önerildi. Bu okyanus daha sonra Kuzey göç eden mikrolevha veya kıtasal bloklarla ayrılmış bir okyanus dizisi olarak tanımlandı, bunlardan biri Kimmeriya idi.

1974'te, Orta Doğu'daki kapsamlı saha çalışmasından sonra, İsviçreli jeolog Jovan Stöcklin, Kuzey İran'daki Alborz aralığının Kuzey ayağını, Paleozoik 'de gondwana'nın Kuzey kıyısı ve Paleo-Tethys Okyanusunun kalıntıları olan sütun olarak tanımladı. Stöcklin ayrıca, erken bir Mezozoik veya geç Paleozoik yarığın İran plakasını Arap Plakasından ayırdığını ve başka bir Güney dikişinin Neo-Tetis Okyanusunun kalıntıları olması gerektiğini belirtti. Bu daha sonraki okyanusun açılması, Stöcklin fark etti, İran'ı bir mikro kıtaya dönüştürmüş olmalı. Bu gözlemler, Stöcklin'i daha sonra KİMMERİYA olarak bilinen şeyin küçük bir bölümünü tanımlayan ilk kişi yaptı.
Stöcklin ayrıca, teklifinin, kuzeyde angaraland ve güneyde gondwana olmak üzere iki kıtanın bulunduğu dünyanın eski konseptine benzediğini, uzun bir okyanus olan Tethys ile ayrıldığını belirtti. İran ne kıtaya aitti, ancak Tethys bölgesinin bir parçasıydı. Stöcklin'in Güney dikişi daha sonra, Karbonifer sırasında bir Gondwanan afinitesine sahip olan, ancak geç Triyas döneminde bir Avrasya afinitesine sahip olan İran'daki mikro floranın evrimi gözlemleriyle doğrulandı  İran açıkça Gondwana'dan Laurasia'ya sürüklendi.

Türk jeolog Celal Şengör nihayet Stöcklin'in İran mikro kıtası düşüncesini Türkiye'ye, daha doğuya Tibet ve uzak Doğu'ya kadar genişletti. Şengör, 1901 yılında Suess tarafından tanıtılan "Kimmerisches Gebirge"  "Kırım" veya "Kimmer Dağları" adını da yeniden kullandı.
Dağ silsilesi  alplerden Endonezya'ya  Şengör'ün tespit uzanır, Şengör'ün Tethysides süper orojenik sistemi denilen şeyi oluşturan, anastomoz dikişler çok sayıda içeren iki farklı ama üst üste orojenik sistemleri: eski Cimmerides ve genç Alpides birlikte basitleştirilmiş bir şeması. Bu iki orojenik sistem, böylece iki ana okyanus kapatma dönemi ile ilişkilidir: daha erken, Kuzey ve çok daha büyük Cimmerides ve daha sonra, Güney ve daha küçük Alpides. Cimmeria, Paleo-Tethys kapanmadan önce iki Okyanusu ayıran uzun kıta "takımadaları" idi.
Bu tethys bölgesi, böylece Avrasya'nın çoğunu ve geniş bir zaman aralığını (kuzeyden güneye) kapsar.

Laurasia, Permiyen - Kretase
Palaeo-Tethys, Erken Karbonifer - Orta Jura
Cimmeria, Triyas - Orta Jurasik
Yerel olarak hala mevcut olan Neo-Tethys, Permiyen veya Eosene Triyas
Gondvana, Ordovisiyen - Jurassic
Bununla birlikte, bu basit şema, Tetyan döngülerinin karmaşık doğasını kısmen gizler ve "Eokimmerian" ve "Neocimmerian" gibi terimler genellikle sırasıyla geç Trias ve geç Jura olayları için kullanılır. Ayrıca, iki yeni Tethyan alanı arasında bir ayrım yapılır: Alpine Tethys ve Neo-Tethys. Bu şemada Batı alanı olan Alp Tethys, güneybatı Avrupa'yı kuzey-batı Afrika'dan ayırdı ve Orta Atlantik'e bağlandı. Şimdi tamamen kapalı ve dikiş Maghrebides (Cebelitarık Sicilya uzanan) yanı sıra Apennines ve Alpler kapsar. Doğu bölgesi olan Neo-Tethys, Arabistan ve Kimmer terranes arasında açıldı. Doğu Akdeniz havzası ve Umman Körfezi, bu nedenle hala kapanmakta olan Neotethys'in kalıntıları olarak kabul edilir. Bu iki alan, Jurassic'in sonuna kadar Sicilya'nın doğusuna bağlandı.

Geç Paleozoik olarak, Kimmer blokları hala Gondwana Kuzey kenarında bulunan zaman, onlar uzakta herhangi bir aktif marjları ve orojenik kemerler vardı, ama onlar Paleo-Tethys siluran açılmasından bu yana ısıl çökme etkilenmişti. Tibet ve Kuzey-Doğu İran'daki sütür bölgeleri boyunca permiyen ofiyolitlere karbonifer, Paleo-Tethys'in aktif marjının burada bulunduğunu göstermektedir. Paleo-Tethys'de Cimmeria'yı gondwana'dan ayıran ve Neo-Tethys'i açan levha çekme kuvvetleriydi. Paleo-Tethys'deki orta okyanus sırtı, İran'daki Permiyen MORB'IN (orta okyanus sırtı bazalt) kanıtladığı gibi Avrasya'nın altına düştü. Paleo-Tethys'deki Slab roll-back, Avrasya marjı boyunca bir dizi arka ark havzasını açtı ve Variscan cordillera'nın çöküşüyle sonuçlandı. Paleo-Tethys Avrasya Güney marjı altında daldı gibi, arka ark okyanuslar Avusturya'dan Çin'e kurdu. Bu arka arklardan bazıları Kimmer Orojenezi sırasında kapandı (ör. Türkiye'deki arka ark okyanuslarının Karakaya Küre dizisi), Diğerleri açık kaldı (ör. Doğu Akdeniz'de Meliata-Maliac-Pindos arka ark okyanusları) genç arka ark okyanuslarının oluşumuna yol açar.

Türkiye, Permiyen boyunca Gondwana'nın kuzey sınırının bir parçası olan kıta bloklarının bir araya gelmesi ile oluşmuştur. Permiyen-Triyas boyunca, Paleo Tetis'in kıtasal kenarın altına sokulmasıyla (günümüzde Türkiye'nin kuzeyinde) ayrık bir deniz oluşmuş ve hızlı bir şekilde çökeltilerle dolmuştur. Geç Triyas döneminde Neo-Tetis, Doğu Akdeniz'in ve iki Doğu kolunun Bitlis-Zagros Okyanusu'na açılmasıyla Kimmeriya'nın arkasında oluşmaya başladı.
Erken Jura Kimmeriya sırasında Paleo-Tethyan volkanik yayının arkasında parçalanmaya başladı. Bu olayın sonucunda Neo-Tetis'in kuzey kolu açıldı. Paleo Tetis'in Orta Jura'da kapanışı Anadolu'daki Kimmeriya takım adalarını azalttı. Kimmeriya bloklarının güneyinde artık Neo-Tetis'in iki dalı vardı, Kuzeyde bulunan kolu daha büyük ve daha karışıkken, güneyde bulunan kolu daha azdır; Anatolide-Tauride kıtası bu iki bölgeyi birbirinden ayırmıştır. Küçük Sakarya kıtası kuzey dalı içerisinde yer almaktaydı. Apulian kıtası, Anatolide-Tauride kıtasına bağlandı.
Bu Neo-Tethyan dalları Erken Kretase döneminde maksimum genişliklerine ulaştıktan sonra Avrasya altındaki yitim yavaş yavaş onları tüketmiştir. Orta-Geç Kretase sırasında bu yitim, Batı Karadeniz Havzası olarak adlandırılan bir havza oluşturdu. Bu havza batıda Balkanlara kadar, Kuzeyde Rodop-Pontid adalarına kadar uzanmaktaydı. Kretase'de, bu havza İstanbul terranını kuzey-batı Karadeniz'deki Odessa kaya tabakasından güneye doğru itti. Eosen'de bu Terran nihayet Kimmeriya ile çarpıştı ve böylece Batı Karadeniz'deki uzantı sona erdi. Doğu Karadeniz bloku saat yönünün tersine Kafkasya'ya doğru döndürüldüğünde Doğu Karadeniz Havzası eş zamanlı olarak açıldı.
Geç Kretase zamanında kuzeyde Neo-Tetis'in içinde bulunan okyanus içi yitim Türkiye'den Umman bölgesine kadar ofiyolitik örtünün Arabistan platformu üzerine çıkmasına sebep olmuştur. Bu yitim bölgesinin kuzeyinde, Neo-Tetis okyanusunun kalıntıları kuzeye doğru batmaya başlamış ve bu batışta Oligosen zamanında Tauride bloku ile Arabistan levhasının çarpışmasına neden olmuştur. Bu sistemlerin kuzeyinde, Tauride bloku, Kretase'nin sonuna kadar Avrasya'nın Güney sınırı ile çarpıştı. Birleşme Oligosen sonuna kadar devam etti. Geç Eosen sırasında Türkiye'nin doğusunda Arap-Avrasya çarpışması iki havzayı kapattı.
Paleojen sırasında, Afrika plakasına bağlı Neo-Tethyan okyanus kabuğu, Girit ve Kıbrıs siperleri boyunca daldı. Bu kuzey Neo-Tetis'in Ankara-Erzincan kollarını kapattı. Bu kapanış sırasında Eosen devresinde, levhanın geri çekilmesi ve kopması sonucunda Pontidler'de ters dönmeye ve Türkiye'nin kuzeyinde yaygın magmatizmaya neden oldu. Bunu takiben uzatma ve yüzeye doğru çıkış, Pontidlerin altındaki litosferik maddelerin erimesine neden oldu.
Türkiye'nin güneyinde, Bitlis-Zagros batma bölgesi boyunca Neo-tethys'in kuzeydeki batışı, Geç Kretase-Eosen sırasında Maden-Helete yayında (Türkiye'nin güneydoğu) magmatizması ve Tauridlerde arka yay magmatizması ile sonuçlanmıştır.

Avrasya'nın altındaki batı Neo-Tetis'in batması İran'ın kuzeyinde magmatizmaya neden olmuştur. Erken Jura'da bu magmatizma levha çekme kuvveti üretmiş, Pangea'nın parçalanmasına ve Atlantiğin açılışına neden olmuştur. Geç Jura-Erken Kretase sırasında Neo-Tethys okyanus ortası sırtının çökmesi Gondwana'nın parçalanmasına katkıda bulundu. Aynı zamanda  Avustralya'dan Argo-Burma terranının ayrılması da buna dahil edilebilir. Orta-Doğu İran mikro kıtası (CEIM), Kuzey İran'daki bölgesel "Eocimmerian" orojenik olayı sırasında geç Triyas'ta Avrasya ile birleşti, ancak İran birkaç kıtasal bloktan oluşmaktadır ve bölge geç Paleozoyik ve erken Mesozoyik olarak bir dizi okyanus kapanışı görmüş olmalıdır.

Büyük ve Küçük Kafkasya, Geç Prekambriyen'den Jurasik'e kadar Tethyan çerçevesi içinde bir dizi terran ve mikro kıtanın birikmesini içeren karmaşık bir jeolojik tarihe sahiptir. Bunların arasında Büyük Kafkasya, Karadeniz-Merkez Transkafkasya, Baiburt-Sevanian ve İran-Afganistan terranları ve ada yayları bulunmaktadır. Kafkasya bölgesinde Paleo-Tetis sütür kalıntıları, Gürcistan'ın merkezindeki Erken Jura dizilerini geride bırakan Dzirula Masifi'nde bulunabilir. Erken Kambriyen okyanus kayaları ve magmatik bir Arkın olası kalıntılarından oluşur; 

Kişinev (Rumence: Chișinău), Moldova'nın başkenti ve en büyük şehridir. Şehir, Moldova'nın ana sanayi ve ticaret merkezidir. Ülkenin ortasında, Dinyester Nehri'nin bir kolu olan Bîc Nehri üzerinde yer almaktadır. 2024 Moldova nüfus sayımının sonuçlarına göre, şehrin nüfusu 567.000'den fazla iken, Kişinev Belediyesi'nin (şehrin kendisi ve diğer yakın yerleşim yerlerini içerir) nüfusu 720.000'den fazla kişidir. Kişinev, Moldova'nın ekonomik olarak en müreffeh yerleşim yeri ve ülkenin en büyük ulaşım merkezidir. Moldova nüfusunun neredeyse üçte biri metropol alanında yaşamaktadır.
Moldova'nın şarapçılık tarihi en az MÖ 3000 yılına kadar uzanmaktadır. Başkent Kişinev, her yıl ekim ayında ulusal şarap festivaline ev sahipliği yapmaktadır. Şehrin binaları II. Dünya Savaşı ve depremler sırasında önemli ölçüde hasar görmüş olsa da, zengin bir mimari miras hala mevcuttur. Ayrıca, savaş sonrası Sosyalist gerçekçilik ve Brütalist mimari tarzlarında tasarlanmış çok sayıda bina bulunmaktadır. 
Şehrin merkez tren istasyonu, Rus-İmparatorluk mimari tarzına sahiptir ve Romanya'ya doğrudan demiryolu bağlantısı sağlamaktadır. İsviçre-İtalyan-Rus mimar Alexander Bernardazzi, Kişinev Belediye Binası, Aziz Theodore Kilisesi ve Aziz Panteleimon Kilisesi de dahil olmak üzere şehrin birçok binasını tasarlamıştır. Şehirde Ulusal Güzel Sanatlar Müzesi, Moldova Devlet Üniversitesi, Brancusi Galerisi ve 236.000'den fazla sergiye ev sahipliği yapan Moldova Ulusal Tarih Müzesi bulunmaktadır. 
Şehrin kuzeyinde, Rusya İmparatoru I. Alexander'dan sürgündeyken Alexander Puşkin'in yaşadığı evin de bulunduğu hareketli pazarlar vardır. Bu ev şimdi müze olarak düzenlenmiştir.

Moldov - %72,8
Rus - %13,7
Ukraynalı - %8,4
Bulgar - %1,2
Gagauz - %0,9
Diğerleri - %2,9

 Wikimedia Commons'ta Kişinev ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Konfederasyon, bağımsız kuruluşlar ve kurumlar tarafından, egemenliklerini muhafaza etmek şartıyla, ortak ve sınırlı menfaatlerini sağlamak maksadıyla, bir antlaşma ile kurulan topluluklardır. Federalizm tipi devlet yapısından farklı olarak, üye devletlerin istedikleri zaman ayrılma hakkı bulunur veya ayrılma durumlarında müdahale edilmeme durumu söz konusudur. Konfederasyon tipi devlette merkezi yapı, federal devletlerdeki kadar baskın değildir. Hızlıca gelişen bir savaş tehdidi sonucu ortak çıkarlar maksadıyla kurulan ve konfederasyon yapının geçici olup ne zaman biteceği önceden belirlenen konfederasyon devlet örnekleri vardır, en popüler örnek Amerika Konfedere Devletleri'dir.
Konfederasyon tipi devlet türleri geçiş aşaması olarak da değerlendirilir. Üye devletler, merkezi yapıyı güçlendirerek federal devlet halini alabilir veya konfederasyon dağılıp geriye kalan devletler üniter yapıyla devam edebilir. Günümüzde resmî olarak konfederasyon adını taşıyan tek devlet İsviçre'dir.

Konfederasyon, uluslararası bir anlaşmayla kurulur. Bu yüzden konfederasyondan ayrılma hakkı vardır. Konfederasyonda, kurum ve kuruluşlar ancak belli ve sınırlı maksatlarla birleşmişlerdir. Konfederasyonu meydana getiren konfedere kurum ve kuruluşlar vasıfları, konfederasyon halinde de devam eder. Konfederasyona üye devletler, iç ve dış ilişkilerinde bağımsız bir devlet niteliklerini korurlar. Ortak menfaatlerini gerçekleştirmeye yarayacak nisbette bir iş birliği yaparlar; bunun dışında müstakil kurum ve kuruluşlar sıfatlarını, hak ve vazifelerini tamamıyla korurlar.
Konfederasyona dahil konfedere kurum ve kuruluşlar gerek harici gerekse dahili bakımdan tam manasıyla hakimiyetlerine sahiptirler. Üye kurum ve kuruluş devlet ise diğer devletlerle her türlü diplomatik münasebetlerde bulunabilirler. Konfedere devletler, konfederasyona dahil devletleri hiçbir taahhüt altına sokmaksızın başka devletlerle savaşa giriştikleri gibi, aynı konfederasyonda üye olan bir devlet ile savaş yaptığı zaman, bu milletlerarası hukuk bakımından bir iç savaş sayılmaz; iki devletin harbi sayılır.
Konfederasyonda üye devletlerin temsilcilerinden meydana gelen bir meclisi vardır. Bu meclis tarafından alınan kararları üye devletlerin de tatbik edebilmesi için her devletin ayrı ayrı bizzat yetkili organınca benimsenerek tasdik edilmesi gerekmektedir.
Konfederasyon devlet topluluğu bir antlaşma ile meydana geldiği için, üye devletler istedikleri zaman konfederal devletten ayrılabilirler. Konfederasyon tipi devlet topluluğuna örnek olarak Bağımsız Devletler Topluluğu ve İngiliz Milletler Topluluğu verilebilir. Yalnız, çoğunlukta federasyon devlet tipini hazırladığı için, tarihi bir önemi vardır. Gerçekten bugün federasyon tipi devletler, bir zamanlar konfederasyon şeklinde idiler. Mesela, en eski konfederasyon örneği İsviçre, 1848 tarihine kadar konfederasyon halinde idi. Bu tarihte bugünkü federal devlet durumuna geldi. Bugün bir federasyon devlet şekli meydana getiren ABD, 1776'dan 1787 yılına kadar konfederasyon devlet şekli idi. Bugünkü Birleşik Almanya da 1870 yılına kadar konfederasyon devlet durumunda idi. Şu halde tarihi bakımdan konfederasyon, federal devlet şeklini hazırlayan bir merhaledir. Bkz. Arjantin, Küba, İspanya, Kolombiya, Meksika, Kanada Federal devletlere örnek olarak verilebilir.
Fakat tam tersi bir süreç olarak bir istisna, federasyon devleti olan Yugoslavya'nın son iki üyeleri Sırbistan ve Karadağ 2003 yılında Sırbistan ve Karadağ adında bir konfederasyon devletine dönüştü. Ama 2006 yılında bu konfederasyon iki üye ülkenin sonunda yollarını tamamıyla ayırıp bağımsız olunca son buldu.

Demokratik Konfederalizm

Afanasiyevo kültürü (Rusça: Афанасьевская культура) Altay Dağları ve Minusinsk ovası civarında görülen, MÖ 3300 ile MÖ 2500 yılları arasında Kalkolitik Çağ'da var olmuş, Güney Sibirya'da bulunmuş olan en eski arkeolojik kültür. Kültürün ismi bölgede bulunan Afanasiyeva Dağı'ndan (Rusça: Гора Афанасьева) gelmektedir. Altay ve Sayan Dağları'nın kuzeybatısındaki bozkırlarda gelişmiştir. Avcılık, hayvancılık, taştan ve bakırdan eşyalar yaptıkları kazılar sonucu ortaya çıkmıştır.

Toplu mezarlar bu kültürde yaygın olarak kullanılmamıştır. Afanasiyevo mezarları genellikle tek veya küçük kolektif gömülerden oluşmuş ve ölüler mezarların içerisinde oturur pozisyonda gömülmüşlerdir. Mezar çukurları dikdörtgen veya daire şeklinde kazılmış ve mezarlar çeşitli taşlarla işaretlenmiştir.
Afanasiyevo ekonomisi sığır, koyun ve keçi yetiştirmek üzerine kuruluydu. Aynı zamanda vahşi ve evcil at kalıntılarına da rastlanmıştır. Kültür bölgedeki ilk yemek üreten toplum olmaktadır. Arkeolojik çalışmalarda kemik iğneler, çakmak taşından yapılmış ok uçları ve çeşitli aletler ortaya çıkartılmıştır. Bunlara ek olarak altın, gümüş ve bakırdan oluşan küçük eşyalara rastlanmıştır.

O zamanlarda en çok erken Hint-Avrupa toplumlarında yaygın olan metal kullanımı, at biniciliği, tekerlekli araç kullanımı ve diğer kurgan step toplumlarıyla olan kültürel ilişkiler gibi nedenlerden ötürü Afanasiyevo kültürü genellikle kökensel ve dilsel olarak Hint-Avrupalı şeklinde sınıflandırılmaktadır. Allentoft & Haak'a göre Afanasiyevo halkı Kurgan hipotezinin de desteklediği üzere Proto-Hint-Avrupalılar olarak da tabir edilen Yamnaya halkı ile genetik açıdan ayırt edilemeyecek kadar yakın olmalıdır.
Günümüzde Afanasiyevo kültürüne mensup erkek bireylerden alınmış 3 adet Y-DNA analizi bulunmaktadır. 3 analizde sonuç olarak test edilmiş tüm bireylerin Yamnaya erkeklerinin çoğunluğunda görülen R1b haplogrubuna ait olduğunu bulmuştur. Buna ilaveten 2 bireyin aynı zamanda R1b haplogrubunun alt grubu olan M269 sekansına sahip olduğu da ortaya çıkmıştır. Bu sekansın en yaygın olduğu toplumlar ise Yamnaya halkı ve modern Batı Avrupalılardır.
Pek çok kaynak, metal ve maden işlemeciliğinin Çin'e, Afanasiyevo kültürü vasıtasıyla geçtiğini öne sürmektedir.
Afanasiyevo kültürünün ilerleyen zamanlarda yerel, orman bazlı ve Hint-Avrupalı olmayan Okunev kültürü tarafından devam ettirildiği düşünülmektedir. Afanasiyevo kültürünün bulunduğu coğrafya ise Andronovo, Karasuk, Tagar ve Taştık kültürü gibi diğer kültürler tarafından istila edilmiştir.
Allentoft aynı zamanda Andronovo kültürünün Tunç Çağı ve erken Demir Çağı arasında gerçekleşmiş ikinci akım Hint-Avrupa göçleri vasıtasıyla Afanasiyevo kültürünün yerine geçtiğini bulmuştur. Tarım havzasındaki mumyaların genetik olarak Yamnaya ve Afanasiyevo kültürü yerine Andronovo kültürüne daha yakın olması da bu savı destekler niteliktedir.

Anav kültürü
Kelteminar kültürü
Andronovo kültürü
Karasuk kültürü
Tagar kültürü
Taştık kültürü

Altay dağları (Kazak Türkçesi; "Al Tay" Al dağ), Orta ve Doğu Asya'da bulunan; Rusya, Çin, Moğolistan ve Kazakistan'ın birleştiği ve İrtiş ve Obi nehirlerinin kaynaklarının bulunduğu sıradağdır. Sıradağ, kuzeydoğuda Sayan Dağları ile birleşir ve güneydoğuda giderek alçalarak Gobi Çölü'nün yüksek platosuyla birleşir. Yaklaşık 45° ila 52° K ve yaklaşık 84° ila 99° D arasında uzanır.
Bölgede Ruslar, Kazaklar, Altaylar, Moğollar ve Volga Almanları da dahil olmak üzere seyrek ama etnik çeşitliliğe sahip bir nüfus yaşamaktadır, ancak ağırlıklı olarak yarı göçebe yerli etnik azınlıklar bulunmaktadır. Yerel ekonomi büyükbaş hayvan, koyun, at yetiştiriciliği, avcılık, tarım, ormancılık ve madenciliğe dayanmaktadır. Altay dil ailesi, adını bu sıradağlardan almaktadır.

"Al", Türk lehçelerinde "altın" anlamına gelir. Altay Dağı'nın adı aynı maksatla söylenmiş olup Al=altın, tay=tağ/dağ demek olup Al-tay = Altındağ anlamındadır.
Orhun Yazıtları'nda geçen Altun-Yış (Altın Ormanı), Altayların eski adıdır.

Altay Dağları, Orta Asya'da 845.000 kilometrekarelik (326.000 sq mi) bir alanı kaplayan uzak dağlar sistemidir. Dağlar kuzeybatıdan güneydoğuya 2,525 kilometre (1,569 mil) boyunca uzanır.
Bölgenin kuzeyinde, Kolyvan Altayları olarak da bilinen Sailughem Dağları yer alır. 49° K ve 86° D'den kuzeydoğuya, 51° 60' K ve 89° D'deki Sayan Dağları'nın batı ucuna doğru uzanır. Ortalama yükseklikleri 1.500 ila 1.750 m'dir. Kar sınırı kuzey tarafta 2.000 m'de, güney tarafta ise 2.400 m'de yer alır ve bunun üzerinde engebeli zirveler yaklaşık 1.000 m daha yükselir. Sıradağlar boyunca dağ geçitleri az sayıda ve zordur; bunların başlıcaları güneyde 2.827 metrelik (Kozlov'a göre 2.879 m) Ulan-daban ve kuzeyde 3.217 metrelik Çapçan-daban'dır. Doğu ve güneydoğuda bu sıradağlar Moğolistan'ın büyük platosuyla çevrilidir, geçiş Pazırık Vadisi, Çuya (1.830 m), Kendıktı (2.500 m), Kak (2.520 m), (2.590 m) ve (2.410 m) ile Ukok (2.380 m) gibi birkaç küçük plato aracılığıyla kademeli olarak etkilenir.

Altay sıradağlarının en yüksek dağı, Ust-Kamenogorsk adlı kazak şehrinin 300 km doğusunda bulunan, 4.506 m ile Beluça dağıdır.
İkinci yüksek dağı 4.374 m yüksekliğindeki Tavan Bogd Uul'dur. Rusya, Çin ve Moğolistan sınırlarının üçgeni üzerinde bulunur.
Altay'ın tanılan en yüksek dağları şunlardır:

Beluça (4.506 m) - Rus Altay'ı
Huyten Uul (4.374 m) - Moğol Altay'ı
Yoğyi Feng (4.356 m) - Rus Altay'ı
Mönh Hayırhan Uul (4.231 m) - Moğol Altay'ı
Kast Uul (4.208 m) - Moğol Altay'ı
Sast Uul (4.193 m) - Moğol Altay'ı
Sutay Uul (4.090 m) - Moğol Altay'ı
İh Bogd Uul (3.957 m) - Gobi Altay'ı

Gerhard Klotz u. al.: Hochgebirge der Erde und ihre Pflanzen und Tierwelt, Urania Verlag, 1989 ISBN 3-332-00209-0
Ronald M. Nowak: Walker's Mammals of the World. Johns Hopkins University Press, 1999 ISBN 0-8018-5789-9

TU Dresden- Altay araştırma projesi - Kartografi entitüsü
Rus Altayında koruma altında bulunan alanlar 20 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Altay dağlarında bulunan memelilerin listesi

Andronovo kültürü (Rusça: Андроновская культура), MÖ 2000-900 yılları arasında Altay ve Tanrı dağları, Batı Sibirya ve Hazar'ın kuzeydoğusuna kadar uzanan bölgede yaşamış Tunç Çağı toplumları için kullanılan terim. Afanasiyevo kültürü ile başlayan ve İskit, Hunlar, Moğollara devam eden bozkır konfederasyonu yönetiminin temsilcisidir.
Akademisyenlerin çoğu Andronovo kültürünü erken Hint-İran dilleri ile ilişkilendirmekle beraber, kuzey sınır bölgelerinde Ural dilleri konuşulmuş olabileceğini de belirtmektedirler.

Andronovo ismi Krasnoyarsk Krai bölgesinde bulunan Rus arkeolog Arkadi Tugarinov'un 1914 yılında kültür hakkındaki ilk kalıntıları yakınında bulduğu Andronovo (Андроново) isimli bir köyden gelmektedir. Bu keşifte seramik süslemeler ve çömelme pozisyonunda duran iskeletler barındıran mezarlar bulunmuştur. Andronovo kültürünün yeni bir kültür olabileceği ilk defa 1920 yılında Sergei Teploukhov tarafından anlaşılmıştır.

Andronovo kültürü hem çoğunluğu Orta Asya'da bulunan küçük köylerden, hem de göçebe halklardan oluşmuştur. Bu köylerde savunma amacıyla inşa edilmiş hendek, yığma tepe ve keresteden çitlere rastlanmıştır. Köyler genellikle 2 ila 20 ev içermiş ancak yaklaşık 100 ev içeren yerleşimler de bulunmuştur. Evler çam, sedir ve huş ağacından yapılmış ve genellikle tepe ve nehirlerin kenarına inşa edilmiştir. 80 ila 300 metrekare evlere de rastlanmış ve bu evlerin erken Hint-İran kavimlerinde sık görülen geniş aileler için olduğu düşünülmüştür.
Andronovo kültürünün bireyleri sığır, at, koyun, keçi ve develere sahip olmuştur. Diğer göçebe halklarda da görüldüğü gibi domuz evcilleştirilmemiştir. At, sürmek ve eşya taşımak için kullanılmıştır. Tarım da Andronovo ekonomisinde büyük rol oynamıştır. Bölgesel olarak metal üretiminde de gelişmiş bir toplum olduğu bilinmektedir. Bakır cevheri MÖ 14. yüzyıl civarında Altay Dağları'ndan çıkartılmaya başlanmıştır. Pek çok tunç obje de kazılarda bulunmuştur.

Andronovalıların fiziki açıdan Kafkas ırkları ile benzer olduğu düşünülmektedir. Yapılan çalışmalar Tunç Çağı ve Demir Çağı'nda Kazakistan ve Orta Asya'daki halkların Batı Avrasya kökenli (U, H, HV, T, I ve W mt-DNA haplogruplarına sahip) olduğunu ortaya koymuş ve MÖ 700 yılına kadar bu bölgeden yaşamış bireylerden alınmış her örneğin Kafkasî kökenli olduğuna değinmişlerdir. Y-DNA incelemeleri açısından 3 bireyi incelemiş bir araştırma, 1 C haplogrubu, 2 tane R1a1a haplogrubuna sahip olduğunu bulmuştur. R1a haplogrubu, erken Hint-Avrupalı göçleri ile ilişkilendirilmiştir. Kültür bölgelerinden alınmış 2 birey Mongoloid özellikler gösterirken, 7'sinin Kafkas ırklarına atfedilen, çoğunlukla açık ten, saç ve gözlere sahip olduğu bulunmuştur.

Araştırmacıların neredeyse tamamı Andronovo kültürünün Hint-İran kültürü olduğu konusunda hemfikirdir. Kültürün bulunduğu bölgelerde günümüzde İrani kökenli olduğu iddia edilen pek çok yer ismi bulunması ve yaşadıkları bölgelerin son dönemlerinde Sakalar ve İskitler gibi İrani olduğu iddia edilen halklar tarafından hükmedilmesi bu sava önemli bir kanıt olarak gösterilmektedir. Andronovo kültürü hakkında arkeolojik kanıtlar ve Hint-Aryanların metinleri de (Vedalar ve Avesta) bu kültürün Hint-İran kimliğini desteklemektedir. Hindistan ve Orta Asya'daki Pakistan, Afganistan gibi devletlerin Hint Avrupa dilleri konuşmaya başlaması da günümüzde büyük oranda Andronovo kültürünün genişlemesine bağlı olarak açıklanabilmektedir.
Bahaeddin Ögel, Altaylar bölgesinin MÖ 2. binyılın son çeyreğinde Andronovo kültürünün etkisine girdiğini, dolayısıyla Proto-Türklerin bu kültürden gelmiş olabileceğini söylemiştir.

Afanasyevo kültürü
Anav Kültürü
Hint-Avrupa dil ailesi
Karasuk kültürü
Kelteminar Kültürü

Arap atı, zekâsı, sadakati ve dayanıklılığı ile bilinen bir at cinsidir. Kökeni İlk Çağ'a kadar dayanır. Genellikle Türkçede "Küheylan" olarak adlandırılır.

Efsaneye göre Arap cinsinin dişisini Muhammed bin Abdullah seçmiştir. Çölde uzun bir seyahatten sonra susayan kervandaki hayvanların sadakatini ve dayanıklılığını ölçmek için bir su kaynağının yakınına kadar sürdüğü hayvanları geri çağırmış, bu çağrıya yalnızca beş tane dişi at karşılık vermiş. Suyu bırakarak sahiplerine geri dönecek kadar sadık olmaları sebebiyle bu beş at, Küheyle, Seklaviye, Übeyye, Hamdaniye, Manekiye el-Hamse, yani beş olarak adlandırılmış. Bu atların, beş Arap atı türünün ataları olduğu söylenir. Bir diğer efsane de Süleyman'a Arap atı Dehman ismi dayanmaktadır.

Günümüzde hemen hemen bütün yarış atlarında Arap atı kanı bulunur. Arap atı, genetik potansiyeli nedeniyle Endülüs atı, Kırma, American Quarter, Morgan, Amerikan bineği, Appoloosa, Oldenburg ve Trakehner gibi birçok sıcakkanlı at cinsine de genlerini vermiştir. Binek atlar dışında Parcheron ve Midilli'de de Arap atı geni görülür. Biçimli başları ve yüksek kuyrukları sayesinde diğer türlerden kolayca ayırt edilirler.
Günümüzde yetiştiriciler birçok at çeşidi için "Arap kırması" yerine yeni isimler türetmişlerdir. Quarab (Arap-Quarter), Welara (Arap-Welsh Midillisi) veya Morab (Arap-Morgan) bu yeni türlerden bazılarıdır.

Arap atının, profilden bakıldığında WV şeklinde bir kafası, geniş alnı, küçük burnu, geniş burun delikleri vardır. Arap atının gözlerinin arasında bedevilerin jibbah dediği, sıcak havada nefes almayı kolaylaştıran bir çıkıntı vardır. Boynu da oldukça geniştir. Altı yerine beş bel omuru bulunduğu için sırtı diğer cinslere göre daha küçüktür. Buna rağmen ağır binicileri kolaylıkla taşıyabilir. Bir diğer önemli özelliği de doğal olarak kalkık duran kuyruğudur.

Arap atları birçok at ırkına kıyasla daha küçüktür, 1,40 ile 1,52 metre arasında bir cidago yüksekliğine sahiptir. İnce ve orta kemikli olanları 360 ile 450 kg ağırlığındadır. Bazı Polonya kökenli Arap atları ise 1,60 metre yüksekliğindedir. Bu atlar farklı fiziksel özelliklere sahip olsalar dahi hepsi çok zariftir.

Arap atları yüzyıllardır çöllerde insanlarla yakın ilişki içinde olmuşlardır. Savaşlarda başarılı olan atlar bazen evlerde misafir edilmiştir. Çocuklarla olan iyi ilişkileri nedeniyle 18 yaş altındaki çocukların binmesine izin verilen tek çeşittir.
Arap atlarının çoğu zeki, çevresiyle iyi ilişkili ve hassastır. Kolay öğrenirler, sahiplerinden sevgi gördükleri zaman buna çok iyi karşılık verirler. Bu özellikleri onları hem evcil hem vahşi yapar. Çünkü düzensiz veya gereğinden fazla tekrarlanan eğitim Arap atlarını çok hırçınlaştırabilir.
Arap atı, hızlarıyla bilinen cinslerin bulunduğu sıcakkanlı atlar sınıfına girer. Eğitiminin zor olduğunu düşünenlerin, bunun kendi davranışlarından kaynaklandığını bilmesi gerekir, çünkü Arap atı, sahibinin davranışına çok hızlı cevap veren hassas bir cinstir. Yanlış yetiştirilen Arap atları kamuoyunda olumsuz bir imaj bırakmıştır.

Safkan Arap atları gri, fındık rengi veya kırmızıdır.
Birçok Arap atının beyaz gibi görünmesine rağmen, bu aslında gri tüy renginin doğal bir özelliğidir. Birçok Arap atı doğduğunda fındık rengi veya kırmızıdır. Mevsim, yaş gibi koşullara bağlı olarak tüy renkleri değişse de derileri hep siyahtır. Beyaz Arap atları aslında gridir.
Siyah Arap atı çok nadir bulunur. Bu renk genini taşıyanlar yanlış üretim sonucu sadece bazı kahverengi atlarda siyah beneklere dönüşmüştür. Bazı gelişmiş çiftlikler sipariş üzerine farklı renklerde çiftleştirme veya DNA üzerinde değişiklik yapmaktadır.
Safkan Arap atlarında beyaz veya krem rengi tüye rastlanmaz. Yaşamış hiçbir safkan Arap atında Appaloosa (gövdenin yalnız bir bölgesinde benekler olması, gerisinin düz renk olması) benzeri bir renk görülmemiştir. Bu da DNA üzerinde çalışılarak elde edilebilir.
At sahiplerinin, iyi atın aynı zamanda güzel renkte olmasını da istemeleri, Arap atının renklerine yüklenen anlamların sadece küçük bir parçasını oluşturur. Bedevi kültüründe her rengin, her tonun bir anlamı, sosyal statü üzerine etkisi vardır. Örneğin siyah Arap atları zor bulunduklarından, sahipleri zengin veya şanslı insanlar olarak bilinir. Üzerindeki en küçük bir beyaz benek Arap atının değerini düşürür, safkan olmadığı anlamına gelir.
Gövdesinde fındık renginin farklı tonlarını bulunduran kayıtlı çok az Arap atı vardır ve hâlâ tartışma konusudurlar. Bu atlardan birçoğunun renk değiştirerek aslında gerçek Arap atı renklerinden biri olduğu görülmüştür. Bu durum en çok gri tüy renginde görülür.

Arap atlarının tüy renkleri değişse de derileri hep siyahtır. Siyah deri güneş ışınlarına karşı koruma sağlar. Göğüs ve ayakları çok kaslıdır.
Çok dayanıklı olan Arap atı, yüksek süzülebilme kabiliyeti ile iyi yol tutuşu sağlar. Dengesi iyidir ve hızlı kalkış yeteneği vardır. Savaş atlarında olması gereken özelliklerin tümüne sahiptir.

Arap atı dünyanın en eski ırkı veya en eski ırklarından biridir. Günümüzdeki oryantal kökenli Arap atları, Arabistan Yarımadası'nda bulunan MÖ 2500'lü yıllardan kalma mağara resimlerindeki at figürleriyle aynıdır. Benzer yapıdaki at figürlerine bütün Anadolu, Kafkaslar ve Mezopotamya'daki mağara resimlerinde de rastlanır.

Arap atının atalarının nerede yaşadığı halâ tartışma konusudur. Çoğu uzman Güneybatı Arabistan veya Kuzey Mezopotamya üzerinde yoğunlaşır. Mezopotamya'da görülen at figürlerinin bölge dışında da görülmesi bu at cinsinin Orta Doğu'ya göç etmiş Ön Türkler tarafından getirilen at ırklarından biri olması ihtimalini de gündeme getirmektedir.
Arap atının ilk evcilleştirilmesi devenin kullanılmaya başlanmasıyla aynı dönemlere rastlar. Çölde yaşamaya uygun yapıdaki bu atlar kısa sürede çok tutulmuş, sağlıklı damızlıklar kullanılarak geleceğe yatırım yapılmıştır.
Arap atı ırkı geliştikçe Bedeviler atlarının ırk kayıtlarını dilden dile aktararak kaydetmeye başladılar. Her aile ve kabilenin atlarının geçmişi, geldikleri dişi at gibi özellikleri hep kayıt altındaydı.
"Arap atı" isminin geçtiği en eski yazılı kaynak MS 1330 yılına aittir. Irkının en kaliteli atları Asil olarak bilinirdi ve asil olmayan atların asillerle çiftleştirilmesi yasaktı. Bu atların dişileri daha değerliydi.
Bedeviler zamanla farklı özelliklerde alt ırklar ürettiler. İlk yedi çeşit Arap atı Küheylan, Seklavi, Übeyyan, Hamdani, Maneki, Dehman ve Hedban idi.

Başlarında zırhlarıyla savaşan güçlü Arap atları Eski Mısır, Mezopotamya, Roma İmparatorluğu ve Eski Yunan sanat eserlerinde sıkça görülür.

622 yılındaki Hicretle beraber İslam dünyası Arap atlarıyla tanışmıştır. 630'lu yıllarda Müslüman toplumlar Kuzey Afrika ve Orta Doğu'ya doğru genişleme çabasına girdi. Bu genişleme 711 yılında İspanya'ya kadar vararak 720'de bütün İspanya Yarımadasını kapladı. Arap ve Orta Doğu kökenli akıncıların atları en güçlü Avrupa kökenli atları ezip geçtiler. Endülüs atı bu sırada ortaya çıkmıştır. Amerika`yı keşfedenler de beraberlerinde Osmanlı İmparatorluğu sayesinde tanıştıkları Arap atlarını götürmüşlerdir. Osmanlı İmparatorluğu 1299 yılında yükselerek Orta Doğu'nun çoğunu kontrol altına aldı. Arap atlarını savaştan ticarete birçok alanda kullandılar ve Avrupa'ya da tanıttılar. İstanbul'un ilk Arap atı harası 1864'te Aziziye'de kuruldu.

Müslümanların yaptığı fetihler ve Osmanlı, Arap atının Avrupa'ya gelişinin tek sebebi değildir. 1095'te başlayan Haçlı Seferleriyle Filistin'i işgal eden Avrupalılar geriye ganimet olarak Arap atlarıyla döndüler.
15. yüzyılın başlarında ateşli silahların keşfiyle şövalyeler ve onları taşıyan zırhlı Arap atları birleşimi ortaya çıktı.
Arap atlarının Avrupa'ya girişinin en kalabalık örneklerinden biri de Osmanlı İmparatorluğunun 1522 yılında Macaristan'a 300.000 atlı asker göndermesidir. 1529'da Viyana'ya ulaşan Türkler Polonyalı ve Macar güçler tarafından önlendiğinde ele geçirilen atlar Avrupa'daki en kaliteli Arap atlarının temelini oluşturmuştur. Daha sonra İngiliz, Rus, Polonya gibi ülkelerin kralları sömürge döneminde çölden Arap atları getirterek özellikle kendi ahırlarına katmışlardır.

Bu liste Asya'daki gökdelenlerin listesidir. Binalar en az 240 m yüksekliğindedir. En yüksek bina 828 metrelik Burc Halife'dir. Bu binada 160 kat bulunmaktadır. Asya'nın ilk gökdeleni 1990 yılında yapılan Çin Bankası Kulesi'ydi. Bu bina 367 m yüksekliğindeydi ve 74 kat bulunmaktaydı. Kuzey Amerika'nın dışında yapılan tek gökdelen idi. Asya genelinde 50'den fazla gökdelen mevcuttur. 

SkyscraperCity25 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Emporis28 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Binaların uluslararası veritabanı ve galerisi
Structurae27 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Yapıların uluslararası veritabanı ve galerisi
World's Tallest Skyscrapers 23 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Google Earth'te gökdelenlerin yerleri

Asya nehirlerinin takvimi - Asya'nın iç suları (nehirler)

Yangtze (Çin)
Obi nehri (Rusya)
Yenisey (Moğolistan)
Volga (Rusya)
Lena (Rusya)
Yana Nehri (Rusya)
İndigirka (Rusya)
Kolima Nehri (Rusya)
Amur Nehri (Rusya ve Çin)
Sarı Irmak (Çin)
Mekong (Çin, Tayland, Laos, Vietnam, Kamboçya)
Saluen (Tayland ve Myanmar)
İravadi Nehri (Myanmar)
Brahmaputra Nehri (Bangladeş, Hindistan)
Ganji Nehri (Hindistan)
Godavari Nehri (Hindistan)
Ceyhun (Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan, Kırgızistan)
Seyhun (Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan)
Ural Nehri (Kazakistan ve Rusya)
Etrak Nehri (Türkmenistan)
Terek (Rusya)
Samurçay (Rusya ve Azerbaycan)
Kura Nehri (Türkiye, Gürcistan ve Azerbaycan)
Aras (Türkiye, Ermenistan, İran, Azerbaycan)
Dicle (Türkiye, Irak)
Fırat (Suriye, Irak, Türkiye)
Şattülarap (Irak)
Kızılırmak (Türkiye)
Yeşilırmak (Türkiye)
Terter (Azerbaycan)

Asya Yüzyılı, belirli demografik ve ekonomik eğilimlerin devam edeceği varsayımıyla, Asya siyasetinin ve kültürünün 21. yüzyılda hakim olacağı öngörülen dönemdir. Asya Yüzyılı kavramı, 19. yüzyılın İngiltere'nin İmparatorluk Yüzyılı ve 20. yüzyılın Amerikan Yüzyılı olarak nitelendirilmesiyle paralellik göstermektedir.
Asya Kalkınma Bankası tarafından 2011 yılında yapılan bir çalışma, 3 milyar Asyalının (yani 2050 yılında Asya'nın tahmini 5,3 milyar toplam nüfusunun %56,6'sının) bugün Avrupa'dakine benzer yaşam standartlarına sahip olabileceğini ve bölgenin bu yüzyılın ortalarında küresel üretimin yarısından fazlasını oluşturabileceğini ortaya koymuştur.
Bazıları Asya'nın dayanışma konusundaki artan vurgusunun yanı sıra bölge ülkeleri arasındaki olgunlaşan ve ilerleyen ilişkilerin 21. Yüzyıl için daha fazla dayanak oluşturacağını ifade etmektedir. Ancak Çin ile Hindistan arasındaki ilişkiler, her iki ülkenin de Asya Yüzyılına liderlik etme umutlarının sona erdiğini göstermektedir.

1924'te Karl Haushofer, Japonya, Çin ve Hindistan'ın büyümesini öngörerek "Pasifik çağı" terimini kullandı: "Gözlerimizin önünde, içine akan güçlerle dev bir alan büyüyor... Pasifik çağının şafağını, Atlantik çağının takipçisini, yaşlanmış Akdeniz ve Avrupa çağını bekliyoruz."  Asya Yüzyılı ifadesi 1980'lerin ortasında ortaya çıktı ve 1988'de Çin'in Ulu lideri Deng Şiaoping ve Hindistan'ın Başbakanı Rajiv Gandhi ile yapılan bir toplantıya bu söz atfedildi. Gelecek yüzyılın Asya ve Pasifik yüzyılı olacağını söyleniyordu, Bunun üzerine Deng Şiaoping 'Son yıllarda insanlar sanki bu kesinmiş gibi önümüzdeki yüzyılın Asya ve Pasifik'in yüzyılı olacağını söylüyorlar. Ben bu görüşe katılmıyorum' ifadesini kullandı. Bundan önce, 1985 yılında ABD Senatosu Dış İlişkiler Komitesi'nde yapılan bir oturumda yer almıştır. Bu terim daha sonra Asyalı siyasi liderler tarafından da tasdik edilmiş ve artık medyada yaygın olarak kullanılan bir terim haline gelmiştir.

Asya'nın 2010'dan önceki otuz yıl boyunca dünyanın geri kalanına kıyasla gösterdiği güçlü ekonomik performans, belki de bir Asya Yüzyılı olasılığı için şimdiye kadarki en güçlü durumu ortaya koymuştur. Ekonomik performanstaki bu farklılık bir süredir fark edilmesine rağmen, belirli bireysel gerilemeler (örneğin 1997 Asya mali krizi) geniş kapsamlı ve genel eğilimi gizleme eğiliminde olmuştur. Ancak 21. yüzyılın başlarına gelindiğinde, Asya'nın bu güçlü performansının sürdürülebilir olmakla kalmayıp, gezegendeki güç dağılımını önemli ölçüde değiştirebilecek bir güce ve büyüklüğe sahip olduğu yönünde güçlü bir görüş ortaya atıldı. Bunun sonucunda, uluslararası diplomasi, askerî güç, teknoloji ve yumuşak güç gibi bir dizi önemli alanda küresel liderlik de Asya'nın ulus devletlerinden biri ya da birkaçı tarafından üstlenilecektir.
Asya'nın önemli ölçüde gelişmesine katkıda bulunan faktörleri ortaya koyan pek çok akademisyen arasında Kishore Mahbubani, Asya ülkelerini üstün kılan ve kendilerine Batılı benzerleriyle uyumlu hale gelme imkanı sağlayan yedi sütun ortaya koymaktadır. Bu yedi sütun şunlardır: serbest piyasa ekonomisi, bilim ve teknoloji, meritokrasi, pragmatizm, barış kültürü, hukukun üstünlüğü ve eğitim.
Profesör John West, 'Asya Yüzyılı … Bıçak Sırtında' adlı kitabında  şunu ileri sürüyor:
"21. yüzyıl boyunca Hindistan, Asya'nın lider gücü olarak ortaya çıkması pekala mümkündür. Hindistan'ın ekonomisi şimdiden Çin'den daha hızlı büyümektedir ve Çin ekonomik reform konusunda ciddi bir adım atmazsa bu eğilim devam edebilir. Ayrıca, BM'ye göre Hindistan'ın nüfusu 2022'de Çin'i geçecek ve 2100 yılına kadar yaklaşık %50 daha fazla olacaktır." 
2019'da St Andrews Üniversitesi'nde Asya Güvenliği Öğretim Görevlisi olan profesör Chris Ogden şöyle yazmıştı : "Kişi başına düşen gelir ve altyapı açısından hala görece geride olsalar da, bu zenginlik askeri, siyasi ve kurumsal etkiye dönüştükçe (Birleşmiş Milletler ve yeni Asya Altyapı Yatırım Bankası gibi kuruluşlar), Asya'nın en büyük iki gücü yapısal bir merkeziyet ve önem kazanacak ve bu da onları kritik küresel kilit noktaları haline getirecektir. Beklenti içindeki halklar ve sesini yükselten liderler bu kritik durumu hızlandırmakta ve desteklemekte ve -eğer mevcut çevre kirliliği ve yolsuzluk sorunlarının üstesinden gelinebilirse- önümüzdeki on yıllar boyunca uluslararası ilişkilerin temelini oluşturacak Asya merkezli ve Çin/Hindistan merkezli bir dünya düzeninin ortaya çıkacağını müjdelemektedir." 

Sonraki Onbir ( N-11 adıyla da bilinir), Goldman Sachs yatırım bankası ve ekonomisti tarafından tanımlanan on bir ülkedir (Bangladeş, Mısır, Endonezya, İran, Meksika, Nijerya, Pakistan, Filipinler, Türkiye, Güney Kore ve Vietnam ). Jim O'Neill bir araştırma makalesinde BRIC / BRICS ile birlikte 21. yüzyılda dünyanın en büyük ekonomileri olma potansiyelinin yüksek olduğunu belirtiyor. Banka, 12 Aralık 2005 tarihinde yatırım ve gelecekteki büyüme açısından umut vadeden bu ülkeleri seçmiştir. 2011 yılı sonunda, MINT olarak da bilinen dört büyük ülke (Meksika, Endonezya, Nijerya ve Türkiye), Sonraki Onbir GSYH'sinin yüzde 73'ünü oluşturmaktaydı. BRIC GSYH'si 13.5 trilyon dolar iken MINT GSYH'si bunun neredeyse yüzde 30'u kadardı: 3.9 trilyon dolar.

Asya'nın büyümesi garanti değildir. Liderleri, özellikle çok sayıda risk ve zorluğu yönetmek zorunda kalacaktır:

Ülkeler içinde artan eşitsizlik, zenginlik ve fırsatların üst kademelerle sınırlı kalması. Bu durum sosyal bütünlüğü ve istikrarı baltalayabilir.
Pek çok Asya ülkesi , Orta Gelir Tuzağından kurtulmalarına yardımcı olacak altyapı, eğitim ve hükûmet politikalarına gerekli yatırımları yapamayacaktır.
Yeni zenginleşen Asyalıların daha yüksek yaşam standartları istemesi nedeniyle toprak, su, yakıt veya gıda gibi sınırlı doğal kaynaklar için yoğun bir rekabet ortaya çıkacaktır.
Tarımsal üretimi, sahillerdeki nüfusu ve çok sayıda büyük kentsel alanı tehdit edebilecek küresel ısınma ve iklim değişikliği.
Çin ve Hindistan arasındaki jeopolitik rekabet.
Birçok Asya hükûmetinin başına bela olan yaygın yolsuzluk.
Yaşlanan nüfusun sürekli ekonomik kalkınma üzerindeki doğrudan rolü

Asya'nın artan ekonomik ve siyasi gücünü öngören tahminlere rağmen, Asya Yüzyılı fikri eleştirilere maruz kalmıştır. Bu eleştiriler arasında, devam eden yüksek büyüme oranının özellikle Çin anakarasında devrime, ekonomik çöküşe ve çevre sorunlarına yol açabileceği ihtimali de yer almaktadır.

Asyamerkezcilik
Asya Konseyi
Şanghay İşbirliği Örgütü
Bölgesel Kapsamlı Ekonomik Ortaklık
Güney Asya Bölgesel İşbirliği Derneği
Amerika Birleşik Devletleri-Çin ticaret savaşı
Çin Yüzyılı
Hindistan Yüzyılı
Pax Sinica
Hallyu
Çin'in barışçıl yükselişi
Asya Kaplanları
Cool Japan
Batı sonrası dönem
Alain Peyrefitte

Asyamenkul kıymetler borsaların bir listesidir. Asyanın birçok bölgesinde, birden fazla borsa var.

Kazakistan Borsası
Astana Uluslararası Borsası

Kırgızistan Borsası

Taşkent Borsası

Dalian Emtia Borsası
Shenzhen Menkul Kıymetler Borsası
Şanghay Menkul Kıymetler Borsası

Hong Kong Menkul Kıymetler Borsası
Hong Kong Exchanges and Clearing

Tokyo Menkul Kıymetler Borsası
JASDAQ
Osaka Borsası
Nagoya Menkul Kıymetler Borsası
Fukuoka Borsası
Sapporo Borsası
Ambitious
Centrex

Tokyo Menkul Kıymetler Borsası
Moğolistan Borsası
Moğolistan menkul kıymetler borsası

Chosun Borsası
Kore Borsası
Kore Menkul Kıymetler Borsası (KSE, KOSDAQ, KOFEX aracılığıyla Kore Borsası'na katıldı)
KOSDAQ

Tayvan Borsası
Taipei Borsası

İstanbul Borsası

Moskova Borsası

Afganistan Borsası

Chittagong Borsası
Chittagong Çay Müzayelesi
Dhaka Borsası

Butan Kraliyet Menkul Kıymetler Borsası

Hindistan Uluslararası Borsası
Kalküta Borsası
Bombay Borsası
Hindistan Uluslararası Borsası
Hindistan Emtia Borsası
Ulusal Emtia ve Türev Ürünler Borsası
Hindistan Ulusal Menkul Kıymetler Borsası

Maldivler Borsası

Nepal Borsası

Pakistan Borsası
Karaçi Borsası
Lahor Borsası
İslamabad Borsası

Kolombo Borsası

Nepal Borsası

Kamboçya Menkul Kıymetler Borsası

Endonezya Borsası
Jakarta Vadeli İşlem Borsası

Lao Menkul Kıymetler Borsası

Bursa Malaysia
MDEX
MESDAQ

Myanmar Menkul Kıymetler Borsası Merkezi
Yangon Borsası

Filipin İşlem Borsası
Filipinler Menkul Kıymetler Borsası
Manila Emtia Borsası

Singapur Borsası

Tayland Borsası
Alternatif Yatırım Pazarı

Ho Chi Minh City Menkul Kıymetler Borsası
Hanoi Borsası

Bahreyn Borsası

Tahran Borsası
İran Fara Borsası
İran Ticaret Borsası
İran Enerji Borsası
Tebriz Borsası
İran Petrol Borsası

Irak Borsası

Tel Aviv Menkul Kıymetler Borsası

Amman Borsası

Boursa Kuveyt

Beyrut Borsası

Muscat Menkul Kıymetler Piyasası

Filistin Borsası

Katar Borsası

Suudi Menkul Kıymetler Borsası

Şam Menkul Kıymetler Borsası

Abu Dabi Menkul Kıymetler Borsası
Dubai Finansal Piyasası
Dubai Gold & Commodities Exchange
NASDAQ Dubai

Borsalar olmayan ülkeler listesi
Borsalar listesi

Asya fili (Elephas maximus), yaşayan iki fil türünden biri, Elephas cinsinin yaşayan tek üyesidir. Aynı zamanda Asya'da yaşayan en iri hayvandır. Bu tür genelde Bangladeş, Hindistan, Sri Lanka, Çinhindi ve Endonezya'nın bazı yerlerinde görülür. Bu türün nesli tehlikededir, dünyada yalnızca 25.600 ila 32.750 arasında yabani Asya fili kaldığı düşünülmektedir.
Tarihi dönemlerde Amik ovasında, Antakya' dan Kırıkhan, Hassa, İslahiye ve Türkoğlu üzerinden Kahramanmaraş'a kadar uzanan vadideki göl ve bataklıklar civarındaki ormanlarda yaşamıştır.
1970 yılında Kahramanmaraş'ın Türkoğlu ilçesi Gâvur Gölü bataklığının kurutma çalışmaları sırasında, M.Ö 1400 yıllarına tarihlenen Asya Fili iskeleti kalıntıları bulunmuştur. Sonraki yıllarda devam eden kazılarda göl tabanından çıkarılan bütüne yakın 3 adet fil iskeleti bir araya getirilerek MTA Tabiat Tarihi Müzesi, Ege Üniversitesi Tabiat Tarihi Müzesi ve Kahramanmaraş Müzesi'nde sergilenmeye başlamıştır. Burada bulunan fil iskeletleri Türkiye açısından o kadar önemlidir ki; MTA Tabiat Tarihi Müzesi'nin logosunda Asya Fili iskeleti yer alır.
Bu türün çoğu üyesi evcildir ve taşıdığı yükü kaldırma yeteneğinden dolayı Güney ve Güneydoğu Asya'da ormancılıkta kullanılır. Tarihte bu hayvanın değirmenlerde kullanıldığı olmuştur. Yabâni filler turistlerin ne kadar ilgisini çekse de bazen köylere girip tarlaları yağmaladıkları olmaktadır.
Asya fili, daha küçük kulakları, sırtının kambur oluşu, hortumunda sadece 1 "parmak" olması, sadece erkeğinin fildişleri olması ve daha küçük oluşuyla yakın akrabası Afrika filinden hemen ayırt edilir.
Yabani Asya filinin ömrü 60, evcilinin ise 80 yıldır. Her gün vücut ağırlığının %10'u kadar yemek yerler (yani yetişkininin günde 170–200 kg. yemek yemesi gerekir). Ayrıca günde 80-200 litre su içmeleri ve suda yıkanmaları da gerekir.

Elephas maximus (Asya fili);
Elephas maximus indicus (Hint fili)
Elephas maximus maximus (Seylan fili)
Elephas maximus sumatranus (Sumatra fili)
Elephas maximus borneensis (Borneo fili) — önerilmiş ancak henüz kabul edilmemiştir.
Elephas maximus rubridens (Çin fili) †
Elephas maximus asurus (Suriye fili) †

Asya mutfağı, Asya kıtasına özgü yiyeceklerin genel adıdır. Bulundukları bölgenin adını alan bu mutfak türleri, geleneksel Çin İmparatorluğu mutfağıyla çağdaş Japon ve Kore Yarımadası mutfaklarının birleşiminden oluşan Doğu Asya; Kamboçya, Laos, Tayland, Vietnam, Brunei, Endonezya, Malezya, Singapur ve Filipinler mutfaklarını barındıran Güneydoğu Asya; bir zamanlar Britanya Hindistanı'nı oluşturan Myanmar, Hindistan, Sri Lanka ve Pakistan başta olmak üzere bölgede bulunan diğer ülkeleri içine alan Güney Asya, Orta Asya ve Orta Doğu mutfaklarıdır.

"Asya mutfağı" Birleşik Krallık'ta Güney Asya mutfağını belirtirken Amerika Birleşik Devletleri ve Avustralya'da Doğu (Çin, Japon), Güneydoğu ve Güney Asya mutfaklarını tanımlamak amacıyla kullanılmaktadır.
Kavramın Asya ülkelerindeki kullanımı farklı mutfak türlerini kapsayacak biçimde genişlemiştir. Örneğin, Hong Kong ve Kıta Çini'nde Asya mutfağı, Japon, Kore, Filipinler, Tayland, Vietnam, Malezya, Singapur ve Endonezya mutfaklarını içermekte, ancak Çin ve Hint mutfakları bu tanımlamanın dışında bırakılmaktadır.

 Çin mutfağı
Pekin mutfağı
 Hong Kong mutfağı
 Makao mutfağı
Tibet mutfağı
Uygur mutfağı
 Japon mutfağı
  Kore mutfağı
 Moğol mutfağı
 Tayvan mutfağı

 Rus mutfağı

 Afgan mutfağı
 Bengal mutfağı
 Butan mutfağı
 Hint mutfağı
 Maldivler mutfağı
 Nepal mutfağı
 Pakistan mutfağı
 Sri Lanka mutfağı

 Burma mutfağı
 Endonezya mutfağı
 Filipinler mutfağı
 Kamboçya mutfağı
 Laos mutfağı
 Malezya mutfağı
 Singapur mutfağı
 Tayland mutfağı
 Vietnam mutfağı

 Azeri mutfağı
 Bahreyn mutfağı
 Ermeni mutfağı
 Gürcü mutfağı
 İran mutfağı
 Kıbrıs mutfağı
 Kuveyt mutfağı
 Kürt mutfağı
 Filistin mutfağı
 Irak mutfağı
 İsrail mutfağı
 Lübnan mutfağı
 Suriye mutfağı
 Suudi Arabistan mutfağı
 Türk mutfağı
 Yemen mutfağı

Kafkas mutfağı

Asya mutfağına ait yemek tarifleri20 Ocak 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Asya tarihi, coğrafi olarak Asya kıtasının farklı bölgelerini kapsar. Bu tarih, özellikle merkezi Avrasya bozkırlarının konumu nedeniyle Doğu Asya, Güney Asya ve Orta Doğu (Batı Asya) gibi ana bölgelerde birbirleriyle değişen derecelerde bağlantılı gelişmeler göstermiştir.
Kıtada erken dönem medeniyetler, genellikle bereketli nehir vadilerinde ortaya çıkmıştır. Bu vadiler, tarıma elverişli topraklar ve su kaynakları sayesinde yoğun yerleşimlere imkân tanımıştır. Dünyanın bilinen en eski medeniyetlerinden bazıları bu üç ana bölgede gelişmiştir: Mezopotamya (Orta Doğu), İndus Vadisi Uygarlığı (Güney Asya) ve eski Çin uygarlıkları (Doğu Asya). Bu medeniyetler arasında ticaret yolları, teknolojik ve kültürel etkileşimler bulunmaktaydı. Örneğin tekerlek, yazı sistemleri, matematik ve metalurji gibi alanlarda karşılıklı bilgi alışverişi yaşanmıştır.
Bu erken medeniyetlerin gelişimiyle birlikte şehirleşme, devlet oluşumları ve ardından büyük imparatorluklar ortaya çıkmıştır.

Asya kıtası, insan evriminin önemli merkezlerinden biridir. Afrika kökenli Homo erectus, Asya'da bulunan en eski insan türlerinden biridir. Yaklaşık 1,8 milyon yıl önce Afrika'dan çıkarak Asya'ya yayılmış, ateş kullanımını kontrol edebilen, toplu avcılık yapan ve daha gelişmiş taş alet teknolojisi (Acheulean kültürü) geliştiren bir tür olarak bilinir. Homo erectus kalıntıları, Güney Asya, Endonezya (Java), Çin, Levant ve Anadolu'da tespit edilmiştir.
Homo erectus ile çağdaş veya biraz daha geç dönemlerde Homo heidelbergensis de Asya'nın çeşitli bölgelerinde yaşamıştır. Neandertaller (Homo neanderthalensis) ise özellikle Orta Doğu'da (Levant) yaygındı ve modern insan (Homo sapiens) ile uzun süre aynı coğrafyalarda yaşamışlardır. Neandertallerin mezar kültürü, olası müzik aletleri ve temel tıbbi uygulamalara dair bulgulara rastlanmıştır. Genellikle mızrak kullanarak avlanıyorlardı.
Denisovanlar, özellikle Sibirya ve Doğu Asya'da (Çin ve çevresi) bilinen bir diğer insan grubudur. Homo floresiensis ("Hobbit" olarak da anılır) ise Endonezya'daki Flores Adası'nda yaşamış, küçük boyutlu bir türdür.
Asya'daki bilinen en eski anatomik olarak modern insan (Homo sapiens) kalıntıları yaklaşık 60.000 ila 40.000 yıl öncesine tarihlenmektedir. Buzul Çağı boyunca Asya, insan topluluklarının Amerika, Avrupa ve Avustralya kıtalarına yayılmasında köprü görevi görmüştür.

Türkiye'nin güneydoğusunda yer alan Göbekli Tepe, MÖ yaklaşık 9600-8000 yıllarına tarihlenen, bilinen en eski anıtsal tapınak komplekslerinden biridir. Çevresinde kalıcı konut izine rastlanmaması, yapının göçebe avcı-toplayıcı topluluklar tarafından inşa edildiğini düşündürmektedir.
MÖ 8500-8000 yılları civarında tarım ve hayvancılık, Anadolu, Kuzey Mezopotamya ve Levant'ta giderek yayılmaya başlamıştır. Bu süreç, Bereketli Hilal olarak bilinen bölgede tarımsal devrimin temelini oluşturmuştur.

MÖ 6. binyılda Halaf kültürü, Levant, Suriye, Anadolu ve Kuzey Mezopotamya'da gelişmiştir. Bu kültür, kurak tarıma dayalı yerleşimleri ve karakteristik seramikleriyle bilinir. Güney Mezopotamya'da ise alüvyonlu ovalarda Ubaid kültürü (MÖ yaklaşık 5500’den itibaren) ortaya çıkmış ve sulama sistemlerinin gelişmesine öncülük etmiştir. Bu dönemde Sümer ve Elam gibi erken uygarlıkların temelleri atılmıştır.
Kalkolitik Dönem (Bakır Çağı), MÖ yaklaşık 4500’lerden itibaren Neolitik kültürlerin yerini almaya başlamış ve Tunç Çağı MÖ 3500’lere doğru Asya’nın birçok bölgesinde hâkim hâle gelmiştir.

Antik Çağ'da ilk büyük uygarlıkların ortaya çıktığı bölgeler arasında Mezopotamya, Anadolu, Mısır, İran, Hindistan ve Çin yer alır. Tarımın gelişmesi, kentleşme, yazının icadı ve devlet örgütlenmesinin ortaya çıkmasıyla birlikte bu bölgelerde birçok medeniyet kurulmuştur.
Mezopotamya, uygarlığın doğduğu bölgelerden biri olarak kabul edilir. Bilinen en eski yazılı belgeler, MÖ 4. binyılın sonlarına tarihlenen Sümer uygarlığına aittir. Sümerler yazıyı geliştirmiş, şehir devletleri kurmuş ve matematik, astronomi ile hukuk alanlarında önemli ilerlemeler kaydetmiştir. Ay takviminin kullanımı ve tekerleğin yaygınlaşması da Sümerlerle ilişkilendirilen gelişmeler arasındadır. Sümerlerin ardından Mezopotamya'da Sargon tarafından kurulan Akad İmparatorluğu bölgedeki ilk büyük imparatorluklardan biri olmuştur. Daha sonraki dönemlerde Babil ve Asur devletleri Mezopotamya'nın başlıca siyasi güçleri hâline gelmiştir.
Anadolu ile Mezopotamya arasındaki coğrafi yakınlık, iki bölge arasında yoğun kültürel ve ticari etkileşime yol açmıştır. Anadolu'nun en eski halklarından biri Hattilerdir. MÖ 2. binyılda Hint-Avrupa dilleri konuşan toplulukların Anadolu'ya göç etmesiyle Hitit Devleti ortaya çıkmıştır. Hititler, Yakın Doğu'nun en güçlü devletlerinden biri hâline gelmiş ve Mısır ile yaptıkları Kadeş Savaşı'nın ardından tarihin bilinen en eski yazılı uluslararası antlaşmalarından biri olan Kadeş Antlaşması'nı imzalamıştır. Hitit Devleti'nin yıkılmasının ardından bölgede Geç Hitit devletleri kurulmuştur.
Demir Çağı'nda Anadolu'da Frigler, Lidyalılar ve Urartular gibi devletler ortaya çıkmıştır. Lidyalılar, madeni parayı sistemli biçimde kullanan ilk uygarlıklardan biri olarak ticaretin gelişmesine katkıda bulunmuştur. Ermeniler ise daha sonraki dönemlerde Ermenistan Krallığı'nı kurmuştur.
Arabistan ve Levant bölgelerinde Sami halkları yaşamaktaydı. Bu topluluklar zamanla Araplar, Aramiler, Fenikeliler, İbraniler ve Asurlular gibi farklı halklara ayrılmıştır. İbraniler arasında Musevilik gelişmiş ve tek tanrılı dinlerin en eski örneklerinden biri hâline gelmiştir. Kutsal metinlere göre İsrailoğulları Musa önderliğinde Mısır'dan ayrılmış, daha sonra Davud döneminde Kudüs merkezli birleşik İsrail Krallığı kurulmuş, Süleyman döneminde ise devlet en güçlü dönemlerinden birini yaşamıştır. Süleyman'ın ölümünden sonra krallık İsrail ve Yahuda olmak üzere iki devlete ayrılmıştır.
İran Platosu'nda Elam Uygarlığı ilk büyük devletlerden biri olmuştur. MÖ 1. binyılda İranî halkların bölgeye yerleşmesiyle Medler güç kazanmış ve İran'ın büyük bölümünü birleştirmiştir. Medlerin ardından Büyük Kiros tarafından kurulan Ahameniş İmparatorluğu, Anadolu'dan Orta Asya'ya, Mısır'dan Hindistan sınırlarına kadar uzanan geniş bir coğrafyaya egemen olmuştur. Satraplık sistemi, gelişmiş posta teşkilatı ve merkezi yönetim anlayışı Ahameniş yönetiminin öne çıkan özellikleri arasında yer alır.
MÖ 4. yüzyılda Büyük İskender, Ahameniş İmparatorluğu'nu yıkarak Anadolu'dan Hindistan'a kadar uzanan geniş bir bölgeyi fethetmiştir. Ölümünün ardından imparatorluğu generalleri arasında paylaşılmış ve Helenistik Dönem başlamıştır. Bu dönemde İran coğrafyasında sırasıyla Selevkos, Part ve Sasani devletleri hüküm sürmüştür.
Hint alt kıtasındaki ilk büyük uygarlık İndus Vadisi Uygarlığı'dır. MÖ 2. binyılın sonlarında Aryan göçleri sonucunda Vedik Dönem başlamış ve Hinduizmin temelleri atılmıştır. MÖ 4. yüzyılda Chandragupta Maurya tarafından kurulan Maurya İmparatorluğu, Hint alt kıtasındaki ilk büyük imparatorluk olmuştur. Daha sonraki yüzyıllarda Gupta İmparatorluğu, bilim, matematik, edebiyat ve sanat alanlarında önemli gelişmelerin yaşandığı bir altın çağ dönemi oluşturmuştur.
Çin tarihindeki en eski hanedan olarak Xia Hanedanı gösterilmekle birlikte tarihsel varlığı tartışmalıdır. Tarihsel olarak doğrulanabilen ilk hanedan Shang Hanedanı'dır. Onu izleyen Zhou Hanedanı döneminde Konfüçyüsçülük ve Taoizm ortaya çıkmış, Çin düşüncesi önemli ölçüde şekillenmiştir. MÖ 221 yılında Qin Hanedanı Çin'i siyasi olarak birleştirmiş, kısa süren egemenliğine rağmen merkezi devlet yapısının temellerini atmıştır. Ardından gelen Han Hanedanı döneminde Çin siyasi, ekonomik ve kültürel açıdan önemli bir gelişme göstermiştir.
Çin'in kuzeyindeki göçebe topluluklar, uzun süre Çin devletleriyle mücadele etmiştir. Bunlar arasında Asya Hunları önemli bir yer tutar. Mete Han döneminde Hun Devleti güçlenmiş ve askerî teşkilatlanmasıyla tanınmıştır. Geçmişte Türk, Moğol ve Tunguz halklarının ortak kökenini açıklamak amacıyla ortaya atılan Altay Dil Teorisi ise günümüzde dil bilimcilerin çoğunluğu tarafından kabul görmemektedir.
Kore'nin ilk dönem tarihi büyük ölçüde Çin uygarlığından etkilenmiştir. Geleneksel anlatılarda Gojoseon'un kuruluşu farklı efsanelerle açıklanırken, tarihsel süreçte Kore'nin kuzey bölgeleri zaman zaman Çin hanedanlarının egemenliği altına girmiştir.
Roma İmparatorluğu, Antik Çağ'ın son dönemlerinde Batı Asya'nın bir bölümünü egemenliği altına almıştır. Aynı dönemde İsa'nın yaşamı ve öğretileri sonucunda Hristiyanlık ortaya çıkmış, sonraki yüzyıllarda Roma İmparatorluğu içinde yayılmıştır.
Antik Çağ boyunca Mezopotamya, Anadolu, İran, Hindistan, Çin, Mısır ve Akdeniz dünyası; ticaret yolları, savaşlar, göçler ve kültürel etkileşimler yoluyla birbirlerini etkilemiştir. Özellikle İpek Yolu, Doğu ile Batı arasındaki ekonomik ve kültürel ilişkilerin gelişmesinde önemli rol oynamıştır. Hinduizm, Budizm, Musevilik ve Hristiyanlık gibi dinler de ortaya çıktıkları bölgelerin ötesine yayılarak Asya ve Avrupa'nın tarihsel gelişimini etkilemiştir.

Orta Asya topaklarında hüküm süren Avarlar'ın içinde yaşayan Türkler aşağılanmanın üzerine Bumin Kağan liderliğinde ayaklanarak 1. Göktürk Kağanlığını kurdular. Çin o sıralar parçalanmış bir vaziyetteydi. Göktürk Kağanlığı, Çin'in üzerinde hakimiyet kurdu. Çin'nin Sui hanedanlığı etrafında birleşmesinden sonra Türkler gücünü kaybetti hatta Doğu ve Batı'ya bölündü. Daha sonrasında Tang hanedanlığı kuruldu. Tang hanedanlığı döneminde Çin 2. Altın çağını yaşadı. Göçebe halkları kontrolü altına alan Çin Talas savaşı ile birlikte gücü azalmaya ve Araplar güçlenmeye başladı.Batı Roma'nın yıkılmasının ardından geriye sadece Doğu Roma yani Bizans kaldı. Bizans, Roma'nın Batı Asya topraklarının varisi idi. Sasaniler (İran) ve Bizans arasında çekişmeler yaşanıyordu. 571 yılında Muhammet doğdu. 7. Yüzyılda İslam dini ortaya çıktı ve hızlı bir biçimde Arabistan'da yayıldı. İslam halifeliği ve diğer İslam devletleri 7. yüzyılda başlayıp tüm Orta Doğu'yu kontrol al

Avrasya Ekonomik Birliği (AEB), 29 Mayıs 2014'te Belarus, Kazakistan ve Rusya liderleri tarafından imzalanan bir antlaşma ile temelleri atılan siyasi ve ekonomik bir birliktir. AEB'ye Ermenistan'ı dahil eden antlaşma 9 Ekim 2014'te imzalandı. Birlik resmen 1 Ocak 2015'te kurulmuştur. 23 Aralık 2014'te anlaşmaya imza atan Kırgızistan'ın Avrasya Birliği'ne tam üyeliği, protokollerin onaylandığı 1 Mayıs 2015 tarihinden itibaren geçerliliğini kazanmıştır.
Birliğin temeli 1994 yılında atılmıştır.

 Belarus
 Ermenistan
 Kazakistan
 Kırgızistan
 Rusya

 Mısır
 Vietnam

 Çin
 Avrupa Birliği
 Hindistan
 İran
 Zimbabve
 Tunus
 Türkiye

EAC İşareti
Şanghay İşbirliği Örgütü
Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü
Orta Asya Birliği
Bağımsız Devletler Topluluğu
Bağımsız Devletler Topluluğu Serbest Ticaret Bölgesi

Avrasya bozkırları, Avrasya'nın ılıman otlaklar, savanlar ve çalılıkların biyolojisindeki engin bozkır ekosistemidir. Romanya ve Moldova'dan Ukrayna, Rusya, Kazakistan, Doğu Türkistan ve Moğolistan'dan Mançurya'ya uzanmaktadır. Ek olarak Macaristan'da yer alan Pannoniyen bozkırları Avrasya bozkırlarının bir uzantısı olarak kabul edilir.
Paleolitik çağdan beri, bozkırların güzergâhı Doğu Avrupa, Orta Asya, Çin, Güney Asya ve Orta Doğu'ya ekonomik, politik ve kültürel yollarla ticaret yollarını bağlamıştır. Yalnızca Antik Çağ'da ve Orta Çağ'da İpek Yolu'nun değil aynı zamanda Yakın Çağ'da Avrasya Kara Köprüsü'nün de öncüsüdür. Xiongnu, İskitler, Kimmerler, Sarmatlar, Hunlar, Harezm, Mavera-ün'nehir, Soğdlar, Siyenpiler, Moğol İmparatorluğu ve Göktürk Kağanlığı gibi tarih boyunca göçebe imparatorluklara ve birçok büyük kabile konfederasyonuna ve antik devletlere ev sahipliği yapmıştır.

Ayvacık, Türkiye'nin kuzeybatısında, Çanakkale iline bağlı bir ilçedir. Ege Denizi kıyısında yer almasıyla hem tarihi hem de doğal güzellikleriyle öne çıkar.
İlçe, antik çağlardan beri önemli bir yerleşim yeri olmuştur. Özellikle Assos Antik Kenti ve Kaz Dağları gibi tarihi ve doğal alanlarıyla tanınır. Assos, antik dönemde önemli bir liman kenti olup, günümüzde Athena Tapınağı ve antik tiyatrosuyla ziyaretçileri cezbeder. Kaz Dağları ise zengin bitki örtüsü ve oksijen seviyesiyle doğaseverlerin uğrak noktasıdır.
Ayvacık'ın ekonomisi ağırlıklı olarak tarım, hayvancılık ve turizme dayanır. Özellikle zeytincilik ilçenin önemli geçim kaynaklarından biridir. Ayrıca, ilçenin 83 km'lik sahil şeridi boyunca yer alan koylar ve plajlar, yaz aylarında turistlerin ilgisini çeker. Sivrice Plajı ve Küçükkuyu Sahili, deniz turizmi açısından popüler destinasyonlardır.
İlçenin yüzölçümü 880 km²dir. Bunun %52'si ormanlık alanlarla kaplıdır. Ayvacık ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 301 metredir. İlçeye bağlı 64 köy bulunmaktadır.
Doğuda Balıkesir ili, batıda Ege Denizi, güneyde Edremit Körfezi, kuzeyde ise Bayramiç ve Ezine ilçeleri ile çevrilidir. 2024 yılı itibarıyla ilçe nüfusu 35.088, ilçe merkezinin nüfusu ise 10.575'tir.

Ayvacık, Çanakkale ilinin güneyinde yer alan ve tarih boyunca birçok medeniyete ev sahipliği yapmış köklü bir yerleşim yeridir. Antik çağlardan itibaren önemli bir merkez olan Ayvacık, özellikle Assos Antik Kenti ve Kaz Dağları ile bilinmektedir.
Bölgenin bilinen en eski yerleşimlerinden biri olan Assos Antik Kenti, M.Ö. 6. yüzyıla kadar uzanan geçmişiyle dikkat çeker. Assos, deniz ticareti ve kültürel faaliyetleriyle öne çıkmış, Arkaik Çağ'da inşa edilen Athena Tapınağı gibi yapılarıyla ün kazanmıştır.
Osmanlı İmparatorluğu döneminde Ayvacık, stratejik konumu nedeniyle önemli bir yerleşim yeri olmuştur. Özellikle Babakale, Osmanlı döneminde inşa edilen ve Anadolu'nun en batı ucunda yer alan bir kale olarak dikkat çeker. Babakale Kalesi, 1722-1729 yılları arasında Osmanlı padişahı III. Ahmed döneminde, Kaptan-ı derya Kaymak Mustafa Paşa tarafından Fransız korsanlarına karşı korunmak amacıyla inşa edilmiştir.
Kurtuluş Savaşı sırasında, 28 Mayıs 1919'da Yunan kuvvetleri Ayvacık'ı işgal etmeye başlamış ve 4 Temmuz 1920'de ilçe merkezini ele geçirmiştir. Ayvacıklılar, Hafız Ahmet Hamdi Efendi liderliğinde Ayvacık Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'ni kurarak direnişe geçmişlerdir. Büyük Taarruz sonrasında, 21 Eylül 1922'de Ayvacık, Türk kuvvetleri tarafından işgalden kurtarılmıştır.
Cumhuriyet döneminde, Ayvacık 1926'da Ezine ilçesine bağlanmış, ancak 1928'de Milli Mücadele'ye katkılarından dolayı tekrar müstakil ilçe statüsüne kavuşmuştur.
Günümüzde Ayvacık, tarihi ve doğal zenginlikleriyle hem kültürel geziler hem de doğa tatilleri için ideal bir destinasyon olarak öne çıkmaktadır. Assos Antik Kenti, Babakale Kalesi ve Kaz Dağları gibi önemli tarihi ve doğal alanlarıyla ziyaretçileri cezbetmektedir.

Ayvacık'ın 6 mahallesinin tamamı ilçe merkezinde yer almaktadır. Merkez mahalleleri dışında en kalabalık yerleşim yerlerinden biri, turistik ve ekonomik faaliyetleriyle öne çıkan Behram (Assos) köyüdür.

Ayvacık ilçesi, Çanakkale iline bağlı olup, toplamda 64 köy ve 1 beldeye sahiptir. Belde Küçükkuyu'dur. Aşağıda Ayvacık ilçesinin köylerinin alfabetik listesi bulunmaktadır:

Ayvacık, Çanakkale'nin eğitim altyapısı, Millî Eğitim Bakanlığı'na bağlı kurumlar aracılığıyla yürütülmektedir. İlçede çeşitli seviyelerde eğitim veren devlet okullarının yanı sıra bazı özel eğitim kurumları da bulunmaktadır. İlköğretim ve ortaöğretim düzeyinde faaliyet gösteren okullar, hem merkezde hem de kırsal mahallelerde dağılmış durumdadır. Ayrıca ilçede bir Halk Eğitim Merkezi de bulunmaktadır. Bu merkezde, çeşitli yaş gruplarına yönelik mesleki ve kişisel gelişim kursları düzenlenmektedir.
Ayvacık İlçe Millî Eğitim Müdürlüğü verilerine göre, ilçede toplam 30 okul/kurum bulunmaktadır. Bu kurumlarda 226 derslik, 370 öğretmen ve 4.016 öğrenci yer almaktadır.

Ayvacık ilçesinde hizmet veren ilkokullar şunlardır:

İlçede faaliyet gösteren ortaokullar şunlardır:

Ayvacık ilçesinde hizmet veren lise ve mesleki eğitim kurumları şunlardır:

İlçede okul öncesi eğitim ve diğer eğitim hizmetleri sunan kurumlar şunlardır:

Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi'ne (ÇOMÜ) bağlı Ayvacık Meslek Yüksekokulu, ilçede yükseköğretim hizmeti sunmaktadır. Bu yüksekokulda, yerel ihtiyaçlara uygun programlar kapsamında eğitim verilmektedir ve öğrencilere hem teorik hem de uygulamalı bilgi kazandırılmaktadır. Ayvacık MYO, bölgenin sosyoekonomik gelişimine katkıda bulunmayı amaçlamaktadır.

Ayvacık, zengin kültürel mirası, antik kentleri, doğal plajları ve geleneksel köyleriyle hem yerli hem de yabancı turistlerin ilgisini çekmektedir.

Assos Antik Kenti (Behramkale)

Assos, Çanakkale'nin Ayvacık ilçesine bağlı Behramkale köyü sınırlarında yer alan, tarihi ve kültürel zenginlikleriyle öne çıkan önemli bir antik kenttir. M.Ö. 7. yüzyılda, Midilli Adası'ndan gelen Aiol kolonistleri tarafından kurulan Assos, tarih boyunca birçok medeniyetin etkisi altında kalmış ve önemli bir kültür merkezi olmuştur. Kent, M.Ö. 4. yüzyılda ünlü filozof Aristoteles'in üç yıl boyunca yaşamış ve burada bir felsefe okulu kurmuş olmasıyla da tarihi açıdan büyük bir öneme sahiptir. Assos, aynı zamanda Hristiyanlık tarihinde de önemli bir yer tutar; Aziz Pavlus'un bu kenti ziyaret ettiği bilinmektedir.
Assos Antik Kenti'nin en dikkat çekici yapılarından biri, kentin en yüksek noktasında bulunan ve M.Ö. 6. yüzyılda Dor üslubunda inşa edilen Athena Tapınağı'dır. Bu tapınak, Anadolu'da Dor tarzında inşa edilmiş tek tapınak olarak büyük bir öneme sahiptir. Tapınak, günümüzde büyük bir kısmı ayakta olmasa da, özellikle çevresindeki manzarası ile ziyaretçilere etkileyici bir görüntü sunmaktadır. Kentte ayrıca Agora, Gymnasium, Bouleuterion (meclis binası), Tiyatro ve Nekropol gibi yapılar da bulunmaktadır. Bu yapılar, antik kentin sosyal ve kültürel hayatı hakkında önemli bilgiler sunmaktadır. Assos'ta gerçekleştirilen ilk arkeolojik kazılar, 1881-1883 yılları arasında Amerikalı arkeologlar tarafından yapılmıştır. Ancak 1981 yılından itibaren Türk arkeologlar tarafından sürdürülen kazılar, kentin tarihine ışık tutmaya devam etmektedir. Son yıllarda yapılan kazılarda 2200 yıllık mozaikler ve 1800 yıllık anıt mezarlar gibi önemli buluntular keşfedilmiştir.
Assos günümüzde hem tarihi kalıntıları hem de doğal güzellikleriyle büyük bir turistik cazibe merkezidir. Behramkale köyü, taş evleri ve dar sokaklarıyla otantik bir atmosfer sunmakta olup, antik kentin yanı sıra ziyaretçilerine huzurlu bir köy yaşamı da sunmaktadır. Assos, tarih ve doğanın iç içe geçtiği, zengin kültürel mirasıyla keşfetmeye değer bir destinasyon olmaya devam etmektedir. Assos, 2017 yılından beri UNESCO Dünya Miras Geçici Listesi'nde bulunmaktadır.

Babakale Kalesi
Babakale Kalesi, Çanakkale'nin Ayvacık ilçesine bağlı Babakale köyünde yer alan Osmanlı dönemine ait bir kaledir. Osmanlı padişahı III. Ahmed döneminde, 18. yüzyılın başlarında inşa edilmiştir. Kale, Osmanlı'nın inşa ettiği en son kale olma özelliğine sahiptir. Dönemin kaptan-ı deryası Kaymak Mustafa Paşa'nın emriyle, bölgedeki korsan saldırılarına karşı korunma amacıyla inşa edilmiştir.
Kale, dikdörtgen plana sahip olup surları denize doğru uzanmaktadır. Dört burç ve mazgallarla güçlendirilmiş yapının iç kısmında bir cami ve su sarnıçları bulunmaktadır. Stratejik konumu sayesinde Osmanlı denizciliğinde önemli bir nokta olmuştur. Günümüzde kale, ziyaretçilere açık olup bölgedeki en önemli tarihi turistik yerlerden biridir.
Apollon Smintheion Ören Yeri
Apollon Smintheion Ören Yeri, Çanakkale'nin Ayvacık ilçesine bağlı Gülpınar köyünde yer alan antik bir kutsal alandır. Tapınak, Anadolu'daki Helenistik dönem tapınakları arasında önemli bir yere sahiptir ve özellikle Troas bölgesinin dini merkezi olarak kabul edilmektedir.
Tapınağın adandığı Apollon Smintheios, "Farelerin Koruyucusu Apollon" anlamına gelmektedir. Bu unvanın, bölgedeki fare istilalarına karşı korunma amacı taşıdığı düşünülmektedir. Homeros'un İlyada destanında da Apollon'un "Smintheios" sıfatıyla anıldığı ve bu kutsal alanın Truva Savaşı bağlamında önemli bir rol oynadığı belirtilmektedir. Tapınak, MÖ 2. yüzyılda inşa edilmiş olup İyon düzeninde tasarlanmıştır. Özellikle kabartmalarla süslenmiş frizleri, Truva Savaşı'nı anlatan betimlemeleriyle dikkat çekmektedir. Yapının büyük bir bölümü günümüze kadar korunmuş olup, kazı çalışmaları sayesinde önemli arkeolojik buluntular ortaya çıkarılmıştır. Günümüzde Apollon Smintheion, tarih ve arkeoloji meraklıları için önemli bir ziyaret noktasıdır.

Kadırga Koyu
Kadırga Koyu, Çanakkale'nin Ayvacık ilçesine bağlı Assos (Behramkale) bölgesinde yer alan, tertemiz denizi ve doğal güzellikleriyle öne çıkan bir koydur. Assos'a yaklaşık 2 kilometre mesafede bulunan koy, özellikle yaz aylarında hem yerli hem de yabancı turistler tarafından yoğun ilgi görmektedir.
Koy, adını Osmanlı donanmasının burada gemilerini demirlemesinden almıştır. Uzun ve geniş sahili ince çakıl taşlarıyla kaplıdır ve denizi berrak olup genellikle dalgasızdır. Bu özellikleri sayesinde özellikle dalış ve yüzme için oldukça elverişlidir. Koyun çevresi, zeytin ağaçları ve doğal bitki örtüsüyle çevrili olup huzurlu bir tatil ortamı sunmaktadır. Bölgedeki tesisler, doğayla uyumlu yapılarıyla dikkat çeker ve genellikle küçük oteller ve kamp alanları şeklinde hizmet vermektedir.

Mıhlı Şelalesi
Mıhlı Şelalesi, Çanakkale'nin Ayvacık ilçesinin Küçükkuyu beldesinde yer alan doğal bir güzelliktir. Kaz Dağları'nın eteklerinde bulunan şelale, temiz havası, yemyeşil doğası ve serin sularıyla doğaseverlerin ilgisini çeken popüler bir destinasyondur.
Şelale, Mıhlı Çayı üzerinde yer almakta olup, aynı zamanda antik dönemden kalma tarihi bir taş köprüye de ev sahipliği yapmaktadır. Roma dönemine ait olduğu düşünülen bu köprü, bölgenin tarihi dokusunu korumasına katkı sağlamaktadır. Şelalenin oluşturduğu 

Baktria-Margiyana Arkeoloji Bölgesi (İngilizce: Bactria–Margiana Archaeological Complex veya kısaca BMAC) günümüzde Türkmenistan, kuzey Afganistan, güney Özbekistan ve batı Tacikistan'da ve Ceyhun (Oxus) ırmağının üst kısımlarını kapsayan, MÖ 2200–1700 tarihleri arasında var olan, Orta Asya'nın Tunç Çağı kültürü için yapılan modern bir arkeolojik tanımlamadır. Yerleşim yerlerinin keşfi ve isimlendirmeleri Sovyet arkeolog Viktor Sarianidi tarafından (1976) yapıldı. Baktria bugün Afganistan'da bulunan Baktra denilen bölgenin Yunanca adıydı ve Margiyana bugün Türkmenistan'daki Merv şehrinin başkenti olduğu Pers satraplığı Margu'nun Yunanca adıydı.

Edwin Bryant (2001). The Quest for the Origins of Vedic Culture: The Indo-Aryan Migration Debate. Oxford University Press. ISBN 0-19-516947-6. 
CNRS, L'archéologie de la Bactriane ancienne. Paris: Editions du Centre National de la Recherche Scientifique, 1985
Fussman, G.; Kellens, J.; Francfort, H.-P.; Tremblay, X.: Aryas, Aryens et Iraniens en Asie Centrale. (2005) Institut Civilisation Indienne ISBN 2-86803-072-6
J. P. Mallory, "BMAC", Encyclopedia of Indo-European Culture, Fitzroy Dearborn, 1997 EIEC.
Lubotsky, A., "Indo-Iranian substratum" in Early Contacts between Uralic and Indo-European, ed. Carpelan et al., Helsinki (2001).
Sarianidi, V. I., Preface, in F.T. Hiebert, Origins of the Bronze Age Oasis Civilization of Central Asia, Peabody Museum, Harvard University, 1994 ISBN 0-87365-545-1
Sarianidi, V. I., "Soviet Excavations in Bactria: The Bronze Age," in G. Ligabue and S. Salvatori, editors, Bactria: An ancient oasis civilization from the sands of Afghanistan, Venice, 1990
Forizs, L. Apâm. Napât, Dîrghatamas and the Construction of the Brick Altar. Analysis of RV 1.143 (pdf, 386 kB), paper read at the Vedic Panel of the 12th World Sanskrit Conference, Motilal Banarsidass, 2007 (in preparation)

Adji Kui, Gonur Tepe findings
Dîrghatamas - An Application of the Generalization of Witzel's Grid (pdf, 706 kB)

Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT; Rusça: Содружество Независимых Государств, СНГ), 8 Aralık 1991 tarihinde Rusya, Ukrayna ve Belarus arasında imzalanan anlaşma ile kurulmuş devletler topluluğudur. Anlaşma ile Sovyetler Birliği resmen yıkılmış oldu. 21 Aralık 1991 tarihinde de Estonya, Letonya, Litvanya, Ukrayna ve Gürcistan hariç tüm eski Sovyet Cumhuriyetleri bu anlaşmayı imzaladılar.
1993 yılında Gürcistan da bu anlaşmayı imzaladı (2008'de Gürcistan ayrıldı). Üye ülkeler sırasıyla; Azerbaycan, Belarus, Ermenistan, Kazakistan, Kırgızistan, Moldova, Özbekistan, Rusya ve Tacikistan'dır.

İki kutuplu bir siyasi akım etkisinde olan Avrupa'da 1990 yılında Doğu Almanya ve Batı Almanya birleşince, Doğu Almanya NATO'ya alternatif olarak kurulmuş olan Varşova Paktı'ndan dolaylı olarak çekilmiş oldu. 1991 yılında Sovyetler Birliği'nin dağılmasını ve üye devletlerde sosyalist rejimden çok partili parlamenter rejimlere geçilmesini takip eden 1 Temmuz 1991 tarihinde Varşova Paktı dağıtıldı. Rusya'nın bölge ve dünya siyasetindeki konumunu koruyabilmek için ihtiyacı olan yeni oluşum olan Bağımsız Devletler Topluluğu, Sovyetler Birliği'nde yer almış olan 15 devletin 11'inin katılımı ile aynı yılın aralık ayında kurulmuştur. 1993 yılında Gürcistan'ın da katılımı ile üye sayısı 12 olmuştur. 2005 yılında Türkmenistan'ın tam üyelikten çıkması, Ukrayna parlamentosunun anlaşmayı onaylamaması ve 2009 yılında Gürcistan ile 2014 yılında Ukrayna'nın topluluktan ayrılması sonucunda şu an 9 üye ülkesi bulunmaktadır.
2008 Güney Osetya Savaşı ile başlayan ve Rusya ile aralarında çıkan savaş sonrası Gürcistan Cumhurbaşkanı Mihail Saakaşvili, Bağımsız Devletler Topluluğundan (BDT) çıkmaya karar verdiklerini açıkladı. 15 Ağustos 2008 tarihinde Gürcistan meclisi, Bağımsız Devletler Topluluğu'ndan ayrılma kararını onayladı. Gürcistan'ın Bağımsız Devletler Topluluğu üyeliği resmen 17 Ağustos 2009 tarihinde sona erdi.
Ukrayna, 2014 yılının Mart ayında Rusya'nın Kırım'ı ilhak etmesinden sonra topluluktan ayrıldı.

BDT'ye üye ülkelerin, çok yönlü iş birliğine yaklaşım farklılıkları ve gündemlerindeki sorunlara bölgesel çözüm arayışları gibi nedenlerden dolayı, katılımcıların sayısı ve daha etkin iş birliğinin sağlanması için bazı farklı devletler arası oluşumlara gidilmiştir. Söz konusu oluşumlar:

Ortak Ekonomik Alan Anlaşması (OEA): Belarus, Kazakistan, Rusya ve Ukrayna arasında Ortak Ekonomik Alan Kurulmasına Dair Anlaşma. Anılan ülkelerin devlet başkanları tarafından 19 Eylül 2003 tarihinde Ukrayna'nın Yalta şehrinde imzalanmıştır. Bu anlaşma üye ülkeler arasında serbest ticaret bölgeleri kurulmasını, mal ve hizmet ticaretinde sınırlamaların kaldırılarak ortak gümrük ve ticaret politikaları uygulanmasını hedeflemektedir.
Avrasya Ekonomik Topluluğu (AET): (Belarus, Kazakistan, Kırgızistan, Rusya ve Tacikistan arasında gümrük birliğinin sağlanmasını takiben ortak ekonomik alanın kurulmasını hedef alınmıştr. Topluluğun kuruluş anlaşması 10 Ekim 2000 tarihinde imzalanmış, Mayıs 2001 yılında yürürlüğe girmiştir. Mayıs 2002'de Moldova ve Ukrayna, Nisan 2003'te ise Ermenistan AET'ye gözlemci olarak katıldılar. Entegrasyon Komitesi Rusya'nın başkenti Moskova'da ve Kazakistan'ın Almatı kentinde faaliyet göstermektedir. Mayıs 2002'de AET Devletlerarası Konseyi tarafından alınan karar gereğince (Gözlemci üye olan Türkmenistan ve DTÖ'ye üye olan Kırgızistan hariç olmak üzere) Topluluk üyeleri devlet başkanları seviyesinde Dünya Ticaret Örgütü'ne katılım konularını koordine etmektedirler.

Devlet Başkanları Konseyi
Hükûmet Başkanları Konseyi
Parlamentolar Arası Asamble
Dış İşleri Bakanları Konseyi
Ekonomik Konsey
İcra Komitesi
Savunma Bakanları Konseyi
Sınır Muhafız Komutanları Konseyi
Terörle Mücadele Merkezi
Devletler Arası Banka
Devletler Arası İstatistik Komitesi
İşbirliği Komiteleri

Bering Boğazı, Asya'nın en doğu noktası (169° 44' W) ile Amerika'nın en batı noktası (168° 05' W) arasında bir boğazdır. Günümüzde Rusya ile ABD (Alaska) arasında coğrafi bir sınır konumunda olması ile birlikte Amerika ve Asya kıtalarının birbirine en yakın olduğu yerdir.

Boğaz yaklaşık 92 km genişliğinde, 30-50 metre derinliğindedir ve kuzeyindeki Chukchi Denizi (Arktik Okyanusu) ile güneyindeki Bering Denizi'ni (Büyük Okyanus) birbirine bağlamaktadır. 1648 yılında Semyon Dezhnev tarafından geçildiği kabul edilmesine rağmen; ismini boğazı 1728 yılında geçen Rus asıllı Danimarkalı kâşif Vitus Bering'den almıştır. Buzul çağı sırasında boğazın bir kara köprüsü vazifesi gördüğü bilinmektedir. Bazı bilimadamları, bu çağlarda suların büyük kısmının buzula dönüşerek deniz seviyesini düşürdüğüne ve daha fazla kara parçasını göz önüne çıkardığına inanmaktayken; bazıları da boğazın tamamen donduğunu, böylelikle insanlarla hayvanların üzerinden geçmesinin mümkün olduğuna inanmaktadır. İki yaka arasında bir günlük tarih farkı vardır.

Türk Boğazları

Borneo yüzölçümü açısından dünyanın en büyük üçüncü adasıdır. Güneydoğu Asya'da bulunur ve Endonezya, Malezya ve Brunei tarafından paylaşılmıştır.
Borneo adı adaya ilk olarak Hollandalı kâşifler tarafından verilmiş olup Batı'da da yaygın olarak kullanılmaktadır. Ada, Endonezya'da Kalimantan adı ile bilinirken, Malezya'da Doğu Malezya olarak adlandırılmaktadır.
Dünyanın en büyük yer altı nehir koridoru burada bulunmaktadır.
Çok çeşitli hayvan ve bitki türlerini barındıran yağmur ormanlarıyla ünlüdür. "Rafflesia" isimli dünyanın en büyük çiçeği Borneo adasında yaşar. 3 milyon yarasaya ev sahipliği yapan Geyik Mağarası da Borneo'dadır. Dünyanın en küçük fil türü olan Borneo filleri bu bölgeye özgüdür.
Adada yaşayan ve bazıları endemik olan hayvan türleri şunlardır: Uzun burunlu maymun, Borneo orangutanı, Borneo cüce fili, boynuzgaga, cüce yalıçapkını, Atlas güvesi, fener böceği, Borneo bulutlu parsı.

Ada birçok isimle bilinir. Uluslararası olarak, keşif çağında 16. yüzyılda Brunei Krallığı ile Avrupa temasından kaynaklanan Borneo olarak bilinir ve yaklaşık 1601 antik haritasında Brunei şehrinin Borneo olarak adlandırıldığı ve tüm adanın da Borneo olarak adlandırıldığı çok açıktır. Brunei adı muhtemelen "su" anlamına gelen Sanskritçe váruṇa (वरुण) kelimesinden veya hindu yağmur tanrısı Varuna'dan türemiştir.
Yerel halk buna Klemantan veya Kalimantan diyordu, Sanskritçe Kalamanthana kelimesinden türemiştir ve muhtemelen sıcak ve nemli tropikal havasını tanımlamak için "yanan hava" anlamına gelir. Endonezyalı tarihçi Slamet Muljana, Kalamanthana isminin Sanskritçe kala (zaman veya mevsim) ve manthana (çalkalama, yanma veya sürtünme ile ateş oluşturma) terimlerinden türetildiğini öne sürüyor, muhtemelen havanın sıcaklığını tanımlıyor.
Daha önceleri ada başka isimlerle biliniyordu. 977'de Çin kayıtları, Borneo'ya atıfta bulunmak için Bo-ni terimini kullanmaya başladı. 1225'te Çinli resmi Chau Ju-Kua (趙汝 适) tarafından da bahsedildi. Majapahit saray şairi Mpu Prapanca tarafından 1365 yılında yazılan Cava el yazması Nagarakretagama, adadan Tanjungpura Krallığı adası anlamına gelen Nusa Tanjungnagara olarak bahsetmiştir. Bununla birlikte, aynı el yazması, Barune (Brunei) ve adadaki diğer devletlerden de bahsetti.

Botay kültürü veya Botai kültürü, Bakır Çağı'a ait MÖ 3700'lü yıllarda Kuzey Kazakistan'da oluşmuş bir kültürdür. Târihte bilinen ilk at evcilleştiren kültür, Botai kültürüdür.
Bu kültürün insanları büyük yerleşim birimlerinde yaşarlar ve ağırlığı atçılık da olan çok yönlü ticâretle meşgul olurlardı. Yaygın olan diğer uğraşlar avcılık ve balıkçılığın yanında kemik, tahta ve taş işlerini kapsayan zanaatlardı. Seramikler genelde geometrik şekilde sivri bir ucu batırarak, tarayan ya da bir sicim şeklindeki süslemelerle süslenirdi. Bir kap parçasında bulunan stilize edilmiş çizim, bu kültürün tekerleği Neolitik çağ'ın sonlarına doğru bulduklarını göstermektedir.

Bakır devrinde bir step ekonomisi kültür tipi oluşarak ufak değişikliklerle binlerle yıl devâm etmiştir. At yetiştiricilerinin bulunduğu bölgedeki tabiat farklıydı: Stepler, ağaçlı stepler, tepe ve vâdîler. İnsanların hayatlarını idâme ettirebilmeleri genelde ekonomik etkinliklerini mevsimlere göre düzenlemelerine bağlıydı. Botai gibi iskânlar kışı geçirmek içindi. Baharda insanların büyük bölümü, erken erimekte olan sudan kurtulan ve dolayısıyla çabuk yeşeren güneydoğu yönündeki kumlu topraklara doğru harekete geçerlerdi. Orada kısa zaman için konutlar yapar, avlanır ve kışlıkları sağlarlardı. Bu dönemde etnik kaynaşmalar ve evlilikler olurdu. Yerleşme yerleri, her birinin sürülerini kontrol edebilmek için geniş bir yaşama alanına ihtiyâcı olduğundan birbirlerinden 150–200 km uzakta bulunurdu.

Botai yerleşim yeri (takrîben 3700-3100) 1980'de Kazak arkeolog Viktor Seibert tarafından keşfedilip o târihten beri sistematik olarak araştırıldı. Burayı  özel kılan, bugüne kadar bilinen at evcilleştiren en eski yer olarak bilinmesidir. Yerleşim bulgu yeri 15 hektar büyüklüğünde bir düzlük üzerinde bulunup İman-Burluk ırmağının kıyısında bulunmaktadır. Birçok sayıda konutun zeminde oluşturduğu çukurlar yüzeyde seçik bir şekilde görülmektedir. Arkeolojik kazılarla bugüne kadar bu anıt bölgede 10.000 m²'den daha büyük bir bölge açıldı, 100 cıvârında konut, yaklaşık 300.000 artefakt ve %99,9'u atlara ait olan yüzbinlerce hayvan kemiği ortaya çıkarıldı. 4. binyılın sonunda step iklîmi daha nemli oldu ve daha zengin bir bitki örtüsü yetişti. Paleografların ve Pedogologların verdiği bilgilere göre ot, burada 2 m'ye kadar büyük olurdu.

Fin akademisyen Asko Parpola'ya göre kültür bölgesinde konuşulmuş dilin kesin bir şekilde belirlenmesi mümkün değildir. Parpola, Ugor dillerinde yer alan at ile ilişkili kelimelerin (Macarca: ló, Mansi lū, Hantı law) ne diğer Ural dillerinde, ne de Avrasya'da konuşulmuş diğer dillerde yer almamasını öne sürerek Proto-Ugor dilinde yer aldığı varsayılan ve at anlamına gelmiş *lox kelimesinin Botai kültüründe konuşulmuş alakasız bi dilden alıntı olduğuna değinmiştir, ancak Ugor dillerindeki bu kelimelerin kökeni için başka açıklamalar da öne sürülmüştür.
Çek tarihsel dilbilimci Václav Blažek, Botai kültüründe Yenisey dilleri ile ilgili bir dilin konuşulmuş olabileceğini öne sürmektedir. Blažek'e göre Botai kültürünün dilinde yer alan pastoral yaşam ve at ile ilişkili terimler Proto Hint-Avrupa diline alıntılanmıştır. Bu iddiaya kanıt olarak Blažek, Proto Yenisey dilinde yer aldığı varsayılan ve erkek at anlamına gelmiş *ʔɨʔχ-kuʔs kelimesi ile Proto-Hint-Avrupa dilinde evcil at anlamına gelen *H1ek̂u̯os kelimesinin yakınlığını gösterir ve *H1ek̂u̯os kelimesinin kökeni için önerilen diğer açıklamaları reddeder.

[1] Anthropology research. Prehistory of Kazakhstan
[2] Horse Domestication in the Botai Culture, Eneolithic Kazakhstan
[3] 9 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Krasnyi-Yar. A Chalcolithic Botai Culture Site, Kazakhstan
[4] The Earliest Horseback-Riding and its Relation to Chariotry and Warfare
[5] 8 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Ancient Horse Corral Unearthed in Kazakhstan

Boz ayı (Ursus arctos), Ursus cinsine bağlı Avrasya'nın kuzeyinin büyük bir kısmında ve Kuzey Amerika'da yaşayan bir ayı türüdür. Carnivora takımının karada yaşayan en büyük üyelerinden biridir ve boyut açısından tek rakibi ortalama boyutları kısmen daha büyük olan kutup ayısıdır. (Ursus maritimus).
Boz ayının ana dağılım alanı Rusya'nın bazı bölümleri, Orta Asya, Çin, Kanada, ABD, İskandinavya, özellikle Romanya olmak üzere Karpatlar, Anadolu ve Kafkaslar'dır. Boz ayı bazı Avrupa ülkelerinde ulusal sembol olarak kabul edilmiştir.
Boz ayının doğal yaşam alanının daralmış olmasına ve bazı bölgelerde yerel olarak soyunun tükenmesine rağmen 2012 yılı itibarıyla yaklaşık 200.000'lik popülasyonu ile boz ayı Dünya Doğa ve Doğal Kaynakları Koruma Birliği (IUCN) tarafından asgari endişe altındaki türler arasında listelenmektedir ve boz ayı ile birlikte Ursus americanus IUCN tarafından türü tehdit altında olarak sınıflandırılmayan ayı türleridir. Ancak Kaliforniya, Kuzey Afrika ve Meksika alt türleri 19. yüzyıl ile 20. yüzyılın başlarında aşırı avlanma sonucunda soyları tükenmiştir ve Asya'nın güneyinde yaşayan alt türlerin soyları da oldukça yüksek tehdit altındadır. Küçük gövdeli alt türlerden biri olan Ursus arctos isabellinus eski yaşam alanının yalnızca %2'si bir yerde kalmış ve çeşitli vücut parçaları için kontrolsüz kaçak avlanmaya maruz kaldığı için kritik tehlike altındadır. Avrasya boz ayı popülasyonunun günümüzde izole edilmiş birkaç popülasyonun biri olarak kabul edilen Ursus arctos marsicanus İtalya'nın ortasında çok kısıtlı bir bölgede yaşayan 30 ila 40 birey boz ayıdan ibaret bir popülasyona sahiptir.

Batılı dillerde kahverengi ayı olarak bilinen Ursus arctosa, Türkiye'deki boz ayı bireyleri daha açık renk olduğu için "toprak rengi" anlamında boz ayı denir.

Boz ayılar günümüzde yaşayan ayılar arasında gövde boyutları açısından en çok farklılık gösteren türdür. Tipik boyutları hangi popülasyondan olduğuna göre farklılık gösterdiği gibi kabul edilmiş alt türlerin çoğu da boyutsal açıdan farklıdır. Bunun nedeni kısmen eşeysel dimorfizmdir; erkek boz ayılar ortalama olarak dişilerden %30 daha büyüktür. Bireyler ise mevsimsel olarak farklı ağırlıklara sahip olabilirler; kış uykusundan çıktıktan sonra ilkbahar aylarında en düşük ağırlıklarında olurlarken sonbaharın da sonlarında kış uykusuna hazırlanmak için aşırı beslenme ile birlikte fazladan ağırlıkları artar. Dolayısıyla bir ayının hem ilkbaharda hem de sonbaharda ölçülmesi ile yıllık oratalamaağırlığı bulunabilir.
Boz ayı için normal fiziksel boyutlar 1,4 ila 2,8 m arasında baş-gövde uzunluğu ve 70 ila 153 cm. omuz yüksekliğidir. Tüm ayılarda olduğu gibi kuyrukları kısadır ve 6 ila 22 cm arasında uzunluktadır. En küçük boz ayılar, yani çorak topraklarda yaşayan dişi boz ayılar ilkbahar aylarında hemen hemen yaşayan en küçük ayı türü olan Malaya ayısı (Helarctos malayanus) ile aynı gövde ağırlığına sahip iken kıyısal bölgelerde yaşayan en büyük boz ayıların erkekleri yaşayan en büyük ayı türü olan kutup ayısı ile benzer ağırlık ve büyüklüklere ulaşırlar. İç bölgelerde yaşayan boz ayılar ise algılananın aksine genellikle küçük boyutludurlar ve ortalama bir aslan ile aynı boyutlarda olup erkekleri tahmini 180 kg civarında, dişileri ise tahmini 135 kg civarındadır; kıyılarda yaşayan boz ayılar ise bu ağırlıkların iki katı civarındadır. Dünya üzerinde farklı bölgelerde yaşayan farklı alt türlere ait 19 popülasyon üzerinde yapılan inceleme sonucunda erkek boz ayıların ortalama ağırlığı 217 kg. olarak bulunurken farklı 24 popülasyon üzerinde yapılan inceleme sonucu dişi boz ayıların ortalama ağırlığı 152 kg. olarak bulunmuştur.

Boz ayıların postları sıklıkla tam olarak kahverengi değildir. Postları uzun ve sık tüylerden oluşur, enselerinde orta uzunlukta görülen yeleleri alt türlere göre farklılık gösterir. Hindistan'da boz ayılar üçleri gümüşi kızılımsı tüylere sahip iken Çin'de boz ayılar boyun, göğüs ve omuzlarını kaplayan sarımsı-kahverengi ya da beyazımsı gerdanlıkları ile çift renklidirler. Çok iyi tanımlanmış alt türler içinde bile kahverenginin çok farklı tonlarına sahip olan bireyler görülebilmektedir. Kuzey Amerika boz ayıları neredeyse siyah sayılabilecek koyu kahverengi ile neredeyse beyaz sayılabilecek krem rengi ya da sarımsı kahverengi arasında farklı renklere sahiptir ve bacakları genellikle daha koyu renklidir. Ursus arctos horribilis sırtındaki tüylerin uçları beyazımsı kahverengi kökleri ise kahverengimsi siyah renktedir. Ursus americanusun tarçın renkli Ursus americanus cinnamomum alt türü dışında günümüzde yaşayan ayılar içinde tipik olarak kahverengi olarak görünen tek ayı türü boz ayıdır. Kış aylarında postları özellikle kuzeyde yaşayan alt türlerde çok uzun ve sık tüylerden oluşur ve tüyler omuz başında 11 ila 12 cm. uzunluğa erişir. Kış tüyleri ince olmasına rağmen dokunulduğunda sert olarak hissedilir. Yaz mevsimi postu ise daha kısa ve seyrek tüylerden oluşur, uzunluğu ve tüy yoğunluğu coğrafi dağılıma göre farklılık gösterir.

Boz ayıların pençeleri çok büyük ve eğridir. Ön pençeleri arka pençelerinden daha uzundur. Pençeler 5 ila 6 cm uzunluğa erişir ve eğri boyunca ölçüldüğünde 7 ila 10 cm'e ulaşırlar. Genellikle uçları açık renkli olmak üzere koyu renkli olan pençeler bazı alt türlerde tamamen açık renklidir. boz ayıların pençeleri Ursus americanusun pençelerinden daha uzun ve daha düzdür. boz ayıların pençelerinin ucu küt iken kara ayının pençelerinin ucu sivridir. Pençe yapıları ve aşırı ağırlıkları nedeniyle boz ayılar kara ayılar gibi ağaçlara tırmanamaz ancak nadir olarak dişi boz ayıların ağaçlara tırmandığı da görülmüştür. Kutup ayısının pençeleri de boz ve kara ayılara göre farklılık gösterir. Muhtemelen buz üzerinde hareket edebilmek ve hareketli avları yakalayabilmek için kutup ayılarının pençeleri daha kısa ama geniş ve daha kıvrık olarak evrimleşmiştir. boz ayıların ayakları da oldukça geniştir. Erişkin boz ayıların arka ayakları tipik olarak 21 ila 36 cm. uzunluğunda iken ön ayakları yaklaşık %40 daha kısadır. Orta boyutlardaki boz ayıların dört ayağının da genişliği ortalama 17,5 ila 20 cm.dir. Kıyılarda yaşayan büyük boz ayı alt türleri ile Alask boz ayılarında arka ayak uzunluğu 40 cm.'ye genişliği de 28,5 cm.'ye ulaşırken çok büyük Ursus arctos middendorffi arka ayak uzunluğu 46. cm'ye kadar ölçülmüştür. boz ayılar günümüzde yaşayan ayı türleri içinde omuzları üzerinde kamburu olan tek ayı türüdür. Tamamen kas dokusundan oluşan bu kambur besin ararken kullanılan yeri kazma işleminde daha fazla güç alabilmek için evrimleşmiş olabilir.

Bilim insanları tarafından ayı türlerini ve alt türlerini tanımlamak çok sayıda farklı yöntem kullanılmaktadır ancak bu yöntemlerin hiçbiri tek başına yeterli değildir. Aynı belirli alt tür kümesini listeleyen birkaç bilimsel otorite tarafından boz ayı taksonomisi ve alt tür sınıflandırması "zorlu ve çetrefilli" bir iş olarak betimlenmiştir. Günümüzde muhtemelen genetik analizler boz ayı alt türleri ve adlandırması için bilimsel olarak en önemli ve etkin yöntemdir. Genellikle genetik analizler tür sınıflandırmasından çok klâd terimini kullanır çünkü tek başına genetik analizler bir biyolojik türü tanımlayamamaktadır. Genetik incelemelerin çoğu ayıların ne kadar yakın akraba olduğunu ya da aralarındaki genetik mesafeyi gösterir. Günümüzde geçerliliği olmayan ve her birinin kendine özgü ismi olan yüzlerce boz ayı alt türü bulunmaktadır ve bu durum kafa karıştırıcı olabilmektedir: Hall (1981) 86 farklı ayı alt türünü listelerken 90 kadar farklı alt tür de önerilmiştir. Ancak son zamanlarda yapılan DNA analizleri yaşayan tüm boz ayıları içine alan beş klâd tanımlarken, 2017 yılında yapılan filogenetik bir araştırma bir tanesi kutup ayılarına ait olmak üzere dokuz klâd olduğunu ortaya çıkarmıştır. 2005 yılı itibarıyla ise hâlâ yaşayan ya da yakın geçmişte soyu tükenmiş 15 boz ayı alt türü bilimsel çevreler tarafından genel olarak tanınmaktadır.
Bütün boz ayı alt türlerinin sayısı üzerine olduğu kadar boz ayıların kutup ayısı ile olan tam ilişkisi de tartışmalı bir konudur. Kutup ayısı boz ayıdan görece yakın zamanda ayrılmış bir türdür. Tam olarak kutup ayısının türleşerek boz ayıdan ayrıldığı nokta belli değildir ancak genetik analizler ve fosiller üzerinde yapılan araştırmalar bu ayrım noktasını 400.000 ila 70.000 yıl öncesine koymaktaysa da son zamanlarda yapılan araştırmalar bu noktayı 250.000 ila 130.000 yıl öncesine koymaktadır. Bazı farklı tanımlamalara göre boz ayı, kutup ayısı için bir paratür olarak tanımlanabilir.
Yakın geçmişte insanların neden olduğu popülasyon parçalanması dışında, DNA analizleri Kuzey Amerika'da yaşayan boz ayı popülasyonunun birbirine bağlı tek bir popülasyon sisteminin parçası olduğunu gösterir ancak muhtemelen son Buzul Çağı'nın sonundan beri izole olmuş olduğu düşünülen Kodiak Takımadası'nda bulunan popülasyonlar ya da alt türler bu genellemenin istisnasıdır. Bu veriler U. a. gyas, U. a. horribilis, U. a. sitkensis ve U. a. stikeenensis alt türlerinin belirgin olarak ayrı ve kendi içinde birleşik gruplar oluşturmadığını ve daha doğru bir tanımlamanın ekotip olduğunu gösterir. Örneğin Alaska'nın herhangi bir bölgesinde bulunan boz ayılar daha uzaklarda bulunan boz ayı popülasyonlarından çok komşu olarak yaşadıkları Ursus arctos horribilis ile daha yakın akrabadır. Morfolojik farklılıkların daha çok boz ayıların zengin somon kaynaklarına erişimi ile ilgili olduğu görülmektedir. Ursus arctos horribilis daha yüksek rakımlarda ve bitkisel besinlerin diyetlerinin temelini oluşturduğu kıyıdan uzak bölgelerde yaşamaktadır. Alexander Takımadaları'nın ayılarının tarihçesi olağan dışıdır çünkü burada yaşayan boz ayılar kutup ayısı DNA'sına sahiptirler. Bunun kökeninin Pleistosen Çağı'nda burada kalan kutup ayısı popülasyonu olduğu sanılmaktadır ancak o zamandan beri takımadaların anakara ile bağlantısı açıldığından ve anakara popülasyonu ile erkeklerin karışmasından bu ayıların genomlarının %98'i boz ayı kökeni içermektedir.

Ursus arctos alt türleri aşağıdaki 

Bölgesel Kapsamlı Ekonomik Ortaklık (kısaca BKEO; İngilizce: Regional Comprehensive Economic Partnership, kısaca RCEP) Asya-Pasifik bölgesinde on ASEAN ülkesi(Brunei, Kamboçya, Endonezya, Laos, Malezya, Myanmar, Filipinler, Singapur, Tayland ve Vietnam) ve beş adet diğer ülke - Avustralya, Çin, Japonya, Yeni Zelanda ve Güney Kore -  arasında bir serbest ticaret anlaşmasıdır. 15 üye ülke, dünya nüfusunun ve GSYİH'nin yaklaşık %30'unu oluşturmakta ve bu da onu en büyük ticaret bloku yapmaktadır. 15 Kasım 2020'de Vietnam'ın ev sahipliği yaptığı sanal ASEAN Zirvesi'nde imzalandı ve üye ülkeler tarafından onaylandıktan sonra iki yıl içinde yürürlüğe girmesi bekleniyor.
Yüksek gelirli, orta gelirli ve düşük gelirli ülkelerin bir karışımını içeren ticaret anlaşması Bali'deki 2011 ASEAN Zirvesi'nde tasarlanırken, müzakereleri resmen Kamboçya'daki 2012 ASEAN Zirvesi sırasında başlatıldı.
BKEO; Çin, Japonya ve Güney Kore (Asya'daki en büyük dört ekonomiden üçü) arasındaki ilk serbest ticaret anlaşmasıdır ve Çin'i de içeren ilk çok taraflı serbest ticaret anlaşmasıdır. Anlaşmanın imzalandığı tarihte, analistler bunun COVID-19 salgını sırasında ekonomiyi canlandırmaya yardımcı olacağını, "ekonomik ağırlık merkezini Asya'ya doğru çekeceğini" ve Çin'in bölgedeki etkisini artıracağını tahmin ettiler.

ASEAN liderleri, Kasım 2019'da çıkmayı tercih eden Hindistan'ın daha sonra katılmayı seçmesi için kapının açık kaldığını belirtti.
Düzenleme, Orta Asya'daki ülkeler ve Asya-Pasifik'teki kalan ülkeler (Güney Asya, Doğu Asya, Güneydoğu Asya ve Okyanusya) gibi diğer tüm dış ekonomik ortaklara da açık olacak.

10 ASEAN üyesi
 Brunei
 Endonezya
 Filipinler
 Kamboçya
 Laos
 Malezya
 Myanmar
 Singapur
 Tayland
 Vietnam
Ayrıca üç ASEAN Plus Three üyesi
 Çin
 Güney Kore
 Japonya
Ayrıca
 Avustralya
 Yeni Zelanda

2016'da Electronic Frontier Foundation, BKEO'nun fikrî mülkiyet hükümlerinin ilk taslağının "bir ticaret anlaşmasında görülen telif hakkı ile ilgili en kötü hükümleri" içerdiğini açıkladı. Küresel sağlık aktivistleri anlaşmayı Hindistan'nın potansiyel olarak fakir ülkelere ucuz jenerik ilaç tedarikini sona erdirdiği konusunda eleştirdi.
Hindistan, Çin'den imal edilmiş malların ve Avustralya ile Yeni Zelanda'daki tarım ve süt ürünlerinin dampinginin potansiyel olarak kendi yerel sanayi ve çiftçilik sektörlerini etkilemesi ile ilgili endişeler nedeniyle Kasım 2019'da anlaşmadan çekildi. Hindistan'ın çekilmesi nedeniyle, Çin'in BKEO'ye hakim olabileceğine dair endişeler var.
BKEO imzalandığında, Çin başbakanı Li Keçiang anlaşmayı "çok taraflılığın ve serbest ticaretin bir zaferi" olarak ilan etti. Singapur başbakanı Lee Hsien Loong, anlaşmayı "bölgemiz için önemli bir adım" ve serbest ticaret ve ekonomik karşılıklı bağımlılığa verilen desteğin bir işareti olarak nitelendirdi.

Bıldırcın, sülüngiller (Phasianidae) familyasının Coturnix, Anurophasis, Perdicula, Ophrysia cinsinden küçük yapılı kuş türlerinin ortak adıdır. Yeni dünya bıldırcınları (Odontophoridae familyası) ve üç parmaklı bıldırcınlar (Turnicidae familyası) ise yakın olarak ilgili olmamalarına karşın görünüm ve davranış benzerlikleri sebebi ile bu şekilde adlandırılmışlardır.

Bıldırcınlar küçük, tıknaz yapıda karada yaşayan kuşlardır. Tohum yiyicilerdir, bunun yanında böcek ve benzeri küçük avlarla da beslenirler. Yerde yuva yaparlar, uçuşları kısa, ileri doğru hızlıcadır. Japon ve bayağı bıldırcın gibi bazı türler göçmendir ve uzun mesafelere uçarlar.
Bazı bıldırcınların yetiştiriciliği yapılır. İnsanlar tarafından yumurta üretmek için tutulurlar. Bıldırcınlar iyi şartlarda yıllık 250-300 yumurta yapabilirler ve jumbo olarak yetiştirilen ırklar normal bıldırcınlara göre 3 kat fazla et ağırlığa ulaşabilirler.
Bıldırcınların yavruları içmeleri için konulan suyun yavruları ıslatması sonucu veya ortam sıcaklığının düşük olması sebebiyle ölebilir. aynı zamanda ilk hafta şekerli su verilmediği içinde dışkılamada zorlanan yavru hastalanır ve ölebilir.

Coturnix
Coturnix coturnix
Coturnix japonica
Coturnix pectoralis
Coturnix novaezelandiae
Coturnix coromandelica
Coturnix delegorguei
Coturnix ypsilophora
Coturnix adansonii
Coturnix chinensis
Coturnix gomerae
Anurophasis
Anurophasis monorthonyx
Perdicula
Perdicula asiatica
Perdicula argoondah
Perdicula erythrorhyncha
Perdicula manipurensis
Ophrysia
Ophrysia superciliosa

 Wikimedia Commons'ta Bıldırcın ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Bıldırcın ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Cakarta, Endonezya'nın fiili başkenti ve en büyük şehridir ve idari statüsü eyalete eşdeğer özerk bir bölgedir. Dünyanın en kalabalık adası olan Cava'nın kuzeybatı kıyısında yer alan şehir, Batı Cava ve Banten eyaletleriyle sınır komşusudur ve kuzeyde Cava Denizi'ne bakar. Cakarta yaklaşık 661,23 kilometrekare (255,30 mil kare) alanı kaplamasına rağmen, daha geniş Cakarta metropol alanı -genellikle Büyük Cakarta olarak bilinir- dünyanın en büyük kentsel yığılmalarından biridir. Şehir, Endonezya'nın siyasi, ekonomik ve kültürel merkezi olarak hizmet vermekte ve çok sayıda ulusal kuruma, şirket genel merkezine ve Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği (ASEAN) sekreterliğine ev sahipliği yapmaktadır.
Şimdiki Cakarta bölgesi, en azından MS ilk yüzyıllarından beri yerleşim yeri olmuştur ve tarihsel olarak Sunda Krallığı'na hizmet veren Sunda Kelapa limanıyla ilişkilidir. 1527'de, Demak Sultanlığı güçleri tarafından ele geçirilmesinin ardından yerleşim yeri Jayakarta olarak yeniden adlandırılmıştır. Hollanda Doğu Hindistan Şirketi daha sonra 1619'da şehri ele geçirdi ve üç yüzyıldan fazla bir süre Hollanda Doğu Hint Adaları'nın idari merkezi olan Batavya olarak yeniden inşa etti. II. Dünya Savaşı sırasında Japon işgalinden ve Endonezya'nın 1945'te bağımsızlığını ilan etmesinden sonra şehir Cakarta adını aldı ve yeni bağımsız cumhuriyetin başkenti oldu. 
Endonezya'nın başlıca finans ve ticaret merkezi olarak Cakarta, ülkenin ekonomisinde ve Güneydoğu Asya'daki bölgesel ticarette merkezi bir rol oynamaktadır. Şehir, büyük Endonezya şirketlerinin, finans kurumlarının ve Endonezya Borsası'nın genel merkezlerine ev sahipliği yapmaktadır ve iş, medya ve uluslararası diplomasi için önemli bir merkez haline gelmiştir. 20. yüzyılın ortalarından bu yana hızlı kentleşme, Cakarta'yı Endonezya takımadalarının dört bir yanından göçmenleri çeken ve ülkenin en kalabalık şehri ve bölgedeki en büyük kentsel ekonomilerden biri olarak konumuna katkıda bulunan geniş bir metropol bölgesine dönüştürmüştür. 
Jakarta, tek bir baskın etnik gruba sahip olmayan son derece çeşitli bir şehirdir. Nüfusu, Cava, Betavi, Sunda, Çinli Endonezyalılar ve Endonezya'nın diğer birçok bölgesinden gelen göçmenlerden oluşan büyük toplulukları içerir. Endonezce resmi dil ve başlıca iletişim aracıdır; Betavi kültürü ise sömürge döneminde gelişen yerel, Çin, Arap ve Avrupa etkilerinin tarihsel karışımını yansıtır. Endonezya'nın başkenti ve en büyük metropolü olan Cakarta, trafik sıkışıklığı, hava kirliliği, sel ve toprak çökmesi gibi kentsel sorunlarla boğuşmaktadır; bu sorunlar, ulusal hükûmetin Endonezya'nın gelecekteki başkentini Doğu Kalimantan'daki Nusantara'ya taşıma kararına katkıda bulunmuştur.

Bu alana ve modern Cakarta'nın çevresine 4. yüzyılda ortaya çıkan Sunda insanlarının yaşadığı Tarumanagara Krallığı hakimdi. Tarumanagara Endonezya'daki en eski Hindu krallıklarından biriydi. Tarumanagara krallığının giderek zayıflamasıyla birlikte onun topraklarında ve Cakarta'yı da kapsayan alanda yeni bir krallık olarak Sunda Krallığı ön plana çıktı. Bu krallıkla beraber 7. yüzyıldan 13. yüzyılın başlarına kadar Sunda Limanı'nı egemenliği altına alan Srivijaya Deniz İmparatorluğu da ön planda idi. 1200 yılı dolaylarında yazılı olan Çin kaynağı, Chu-fan-chi'ye göre Srivijaya İmparatorluğu Sumatra, Malay Yarımadası ve Batı Java (Sunda) topraklarında 13. yüzyılın başlarına kadar hüküm sürmüştür. Kaynak raporlarında Sunda Limanı'ndan gelen biberlerin Sunda'daki en kaliteli biber olduğu yönündedir. O dönemde yaşayan insanlar tarım alanlarında ve ahşap kazıklarla evler inşa ettikleri biliniyor. Bununla beraber eski Tarumanagara Krallığının başkenti olan Sunda Pura'ya, Sunda Krallığı döneminde o dönemin büyük limanlarından olan Sunda Kelapa limanını inşa etmişlerdir.
İlk Avrupa filosu, 1513'te Portekizlerin yeni bir baharat yolu arayışı yüzünden Malakka'dan gelen gemilerdi. Bu ilk karşılaşmadan sonra Sunda Krallığı bölgede yükselen güç olmaya başlayan Demak Sultanlığı için 1522 yılında Portekizliler ile ittifak kurup Portekizlilerin Sunda'da bir liman kurmalarına göz yummuştur. Bu antlaşma ile birlikte 1527 yılında Portekizlilere ait olan Fatahillah Savaş Gemisine, Demaklı bir Cava generali saldırdı ve Sunda Kelapa'yı fethetti. Bu taarruzla beraber Portekiz gücü Endonezya'dan çekilmiştir. Bundan sonra Sunda Kelapa, Jayakarta adını aldı ve Banten Sultanlığı Beyliğinin altında Güneydoğu Asya'nın ticaret merkezi oldu.
Prens Jayawikarta'nın ilişkileri sayesinde 1596 yılında Hollanda gemileri Banten Sultanlığının egemenliğinde olan Jayakarta'ya geldi. Hollandalılardan sonra 1602 yılında Sir James Lancaster komutasındaki İngiliz Doğu Hindistan Şirketi'nin ilk Aceh yolculuğuna ve Bantende bir ticaret sitesinin kurulmasına izin verildi. Kurulan ticaret sitesi 1682 yılına kadar İngilizlerin Endonezya'daki ticaret merkezi haline geldi.

Zamanla Prens Jayawikarta ile Hollonda arasında ilişkiler kötüleşti ve Jayawikarta'nın askerleri Hollanda kalelerine saldırdı. Bu saldırılara İngilizler de destek verdi fakat Hollandalılar, Prensi ve İngilizleri savaşta yendi. Savaşın kazanılmasında ise kısmen de olsa zamanında yetişen komutan J.P. Coen ön plandaydı. Onun gelişiyle Hollandalılar İngiliz kalelerini yakıp yıktılar ve İngilizleri kendi gemilerinden geri çekilmek zorunda bıraktılar. Birleşmiş Hollanda güçleri savaşı kazandı ve şehri yeniden adlandırarak adını Batavia olarak koydular. Hollanda'nın kurmuş olduğu koloni başkenti, Endonezya ve özellikle Çinli göçmenler için ticari bir fırsat oldu. Bir anda oluşan yüksek nüfus artışı şehirde yük oluşturdu. Sömürge hükûmeti tehcir yoluyla Çin göçünü kısıtlamaya çalışınca gerginlik arttı. Gerginliğin sonucunda 1740 yılında patlak veren bir isyan neticesinde Hollandalılar ve Endonezya yerlileri 5.000 Çinli'yi katletti. Olayların ilerleyen yıllarda da ilerlemesi üzerine Çinliler şehir duvarlarının dışına, Glodok'a taşındılar. 1835 ve 1870 yıllarında yaşanan salgınlarda birçok kişi limanı terk etti ve şehir güneye doğru genişletildi. Bu olaylar eşliğinde şimdiki Merdeka Meydanı'nın bulunduğu alanda 1818 yılında Koningsplein inşa edildi, 1913 yılında Menteng konut parkı inşasına başlandı ve son Kebayoran Baru adında Hollanda inşaat yerleşim bölgesi inşa edildi. Bu gibi gelişmelerle birlikte 1930'larda Batavia'da 37.067'si Avrupalı olmak üzere 500.000'den fazla insan yaşamaktaydı.
2. Dünya Savaşı'ndan sonra 1946 yılında bağımsızlığını kazanan Endonezya'da Endonezyalı milliyetçiler tarafından Batavia şehrinin ismi "Jakarta" (Jayakarta'nın kısaltılmışı) olarak değiştirildi.

 Pekin Çin
 Berlin Almanya
 İstanbul Türkiye
 Cidde Suudi Arabistan
 Los Angeles Amerika Birleşik Devletleri
 Yeni Güney Galler Avustralya
 Paris Fransa
 Rotterdam Hollanda
 Seul Güney Kore
 Tokyo Japonya
 Manchester Birleşik Krallık
 New Mumbai Hindistan

Resmî site

Cava insanı ya da Cava adamı (Homo erectus erectus, eski ismiyle Anthropopithecus erectus veya Pithecanthropus erectus), 1891'de Endonezya'nın Java Adası'nda bulunan insan (Homo) fosillerine verilen isim. Eugène Dubois'in öncülük ettiği kazı grubu; diş, kafatası parçası ve uyluk kemiği keşfetti. Fosillerin, insanlar ve insansı maymunlar arasındaki "kayıp halka" olduğunu savunan Dubois, türe "Anthropopithecus erectus" ismini verdi, fakat sonra "Pithecanthropus erectus" olarak değiştirdi.
Fosil, keşfedildikten sonra çok tartışma yaratmıştı. 1891'den sonra on yıldan kısa bir süre içerisinde, Dubois'in bulgularını konu alan yaklaşık seksen kitap yayınlandı. Dubois'in görüşüne rağmen, az kişi Cava Adamı'nın insanlar ve insansı maymunlar arasındaki bir geçiş formu olduğunu kabul etti. Kimileri fosilleri insansı maymun olarak niteleyerek, bazıları da insan olarak niteleyerek reddetti. Oysa çoğu bilim insanı, Cava Adamı'nı, modern insan ile hiç ilgilendirmeden, evrimin ilkel yan dalı olarak dikkate almışlardı. Dubois, 1930'larda, Pithecanthropus'un "dev gibon" gibi olduğunu iddia etti.
Nihayet, "Pithecanthropus erectus (Java Adamı)" ve "Sinanthropus pekinensis" arasındaki benzerlik; Ernst Mayr'ın 1950'de ikisini de "Homo erectus" olarak isimlendirmesine ve direkt olarak insanın evrim ağacına yerleştirmesine olanak tanıdı. Cava insanını diğer Homo erectus popülasyonlarından ayırmak için, bazı bilim insanları bunu 1970'lerde "Homo erectus erectus" olarak nitelediler. Diğer fosiller, 20. yüzyılın ikinci yarısında Cava Adası'nda bulundular. Dubois'in bulduklarından daha eskiydiler ve ayrıca Homo erectus'un bir parçası olarak düşünüldüler. 700,000 ve 1,000,000 yıllık olduğu düşünülen Cava insanı, bulundukları zamanda, keşfedilen en eski hominin fosilleriydi. Cava insanının fosilleri 1900 yılından beri Hollanda'da bulunmaktadır.

Charles Darwin insanlığın Afrika'da evrildiğini düşünüyordu, çünkü orası goriller ve şempanzeler gibi büyük maymunların bulunduğu bölgeydi. Gerçi, Darwin'in iddiaları; fosil kayıtları ile doğrulanmadan önce, hiçbir fosil kaydı yok iken söylenmişti. Jeolog Charles Lyell ve Darwin ile evrim konusunda aynı fikre sahip Alfred Russel Wallace gibi diğer bilimsel yetkililer, onun gibi düşünmüyorlardı. Çünkü Lyell ve Wallace, insanın gibonlar ve orangutanlar ile daha ilgili olduğunu savundular ve Güneydoğu Asya'yı insanlığın beşiği olarak nitelediler. Hollandalı anatomist Eugène Dubois ikinci teoriyi benimsedi ve onu doğrulamaya çalıştı.[2]

Ekim 1887'de Dubois, akademik kariyerini, modern insanın atasının fosillerini bulmak umudu ile Hollanda Doğu Hint Adaları'na gitti.[3] Orduya, cerrah olarak katıldı. [4] İş görevleri yüzünden, arkeolojik kazılara sadece Temmuz 1888'de, Sumatra'da başlayabildi.[5] Çokça memeli fosili bulması ile hükûmet, onun yanına iki mühendis ve elli çalışan atadı.[6] Aradığı fosilleri bulamayınca 1890'da Cava'ya taşındı.[7]
Dubois, Ağustos 1891'de Solo Nehri kıyısındaki Trinil'de araştırmalarına başladı. Takımı, bir diş(Trinil 1) ve kafatası parçası(Trinil 2) ortaya çıkardı. Dubois, bu türe ilk olarak "Anthropopithecus" ismini verdi. Bu ismi verdi çünkü benzer bir diş 1878'de Hindistan'da bulumuş ve yine "Anthropopithecus" ismi verilmişti.
Ağustos 1892'de, Dubois'in takımı insanınkine benzeyen uzun bir uyluk kemiği buldu. "Çok yaşlı bir dişi" 'ye ait olduğunu düşünen Dubois, türün ismini "Anthropopithecus erectus" olarak değiştirdi.[9] Dubois, 1892'nin sonlarında, türün kafatası hacminin 900 santimetreküp olduğunu tespit edince, bu türün insanlar ve maymunlar arasındaki bir geçiş formu olduğuna kanaat getirdi.[10] 1894'te, türün ismini  "Pithecanthropus erectus" olarak değiştirdi

Java Adamı yaklaşık 170 cm uzunluğundaydı ve uyluk kemiklerinin gösterdiği üzere modern insan gibi yürüyordu. Kafatası kalın kemiklere, geri çekilen alına sahipti. İri bir çene yapısına ve çıkıntılı kaş sırtlarına sahipti. 900 santimetreküp ile kafatası kapasitesi diğer H.erectus türlerinden daha küçüktü. İnsan dişlerine büyük köpek dişleri ile birlikte sahipti. Java Adamı, diğer Homo erectus'lar gibi büyük ihtimalle nadir türlerden biriydi. Java Adamı'nın keskin kabuk gibi şeyler kullanarak eti kestiğinin bulguları vardır.

Homo erectus, çoğu arkeoloğa göre ateşi kontrol etti. Trinil'de Java Adamı'nı fosillerinin yanında, yaşları 500,000 ile 830,000 yıl arsında olan yanmış odunlar bulunuldu. Ancak, merkez Cava volkanik bir bölge olduğundan, bu bulgu Java Adamı'nın ateş kullandığının kesin bir kanıtı olarak kullanılamaz.

Dağlık Karabağ Cumhuriyeti (Ermenice: Լեռնային Ղարաբաղի Հանրապետություն, Lerrnayin Gharabaghi Hanrapetut’yun) veya 2017-2023 yılları arasındaki resmî ismiyle Artsah Cumhuriyeti (Ermenice: Արցախի Հանրապետություն, Arts’akhi Hanrapetut’yun), Güney Kafkasya'da, Azerbaycan'ın uluslararası tanınmış sınırları içinde de facto devletti. Azerbaycan Devleti'nin 2023 yılında egemenliğini tesis etmesinin ardından lağvedilmiştir.
Dağlık Karabağ Cumhuriyeti, varolduğu dönemde hukuken Azerbaycan'a ait Dağlık Karabağ ve çevresindeki yedi Azerbaycan ilini kapsayan topraklar üzerinde yer alan  devletin toprakları, uluslararası toplum tarafından Ermenistan işgali altında olarak niteleniyordu.
Şubat 2017'de gerçekleştirilen referandum ile Dağlık Karabağ Cumhuriyeti olan ülke ismi Artsah Cumhuriyeti olarak değiştirilmiştir. Çoğunlukla Ermenilerin yaşadığı bölgede, Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra yükselen etnik gerilim, Ermenistan'ın desteklediği Ermeni militanlarla Azerbaycan arasında çatışmaların çıkmasına neden oldu. Ermeni güçlerinin bölgeye girişiyle birlikte Azerbaycanlılara yönelik başlattıkları katliamlar halkı göçe zorladı ve Karabağ bölgesi tamamen işgal edildi. 10 Aralık 1991'de Azerbaycanlıların boykot ettiği ve yalnız Ermenilerin katıldığı referandum sonucuna göre bağımsızlık kararı alındı ve 6 Ocak 1992'de de bağımsızlık resmen ilan edildi. Ermenistan dahil hiçbir ülke veya uluslararası kuruluş, devletin bağımsızlığını tanımadı.
2020 Dağlık Karabağ Savaşı olarak adlandırılan çatışmaların sonunda varılan ateşkes ile Ermenistan, yenilgilerini resmi olarak kabul edip Dağlık Karabağ çevresinde Ermenistan tarafından işgal edilmiş Azerbaycan topraklarından da Ermeni ordusunu çekmiştir ve bu çekilmeye paralel olarak da bölgeye Rus Barış Güçleri yerleştirilmiştir. 10 Kasım 2020 tarihinde imzalanan ateşkes bildirisi ile bölgenin güneyi Azerbaycan Cumhuriyeti'ne teslim edilmiştir. Bölgeye Rus Barış Güçleri ile beraber Türk Barış Güçlerinin de gelmesi hala hem Türk hem de Rus taraflarınca tartışılmakta olup resmi bir sonucu henüz açıklanmamıştır.
2023 Dağlık Karabağ çatışmaları sonucunda Dağlık Karabağ Cumhuriyeti yetkilileri, Rus barışı koruma güçlerinin 20 Eylül saat 13.00'ten itibaren ateşkes sağlanması yönündeki teklifini kabul etti. Anlaşma şartlarına göre de facto Dağlık Karabağ Cumhuriyeti hükûmeti silahsızlanmayı ve Azerbaycan hükûmetiyle bölgenin yeniden entegrasyonu konusunda görüşmelere başlamayı kabul etti.
Dağlık Karabağ Devlet Başkanı Samvel Şahramanyan tarafından 28 Eylül 2023 tarihinde yayınlanan bir kararnameye göre, ayrılıkçı devletin 1 Ocak 2024 itibarıyla sona ereceği açıklandı. Fakat 4 Ekim 2023'te Azerbaycan güçlerinin Hankendi'ye girmesiyle birlikte bölge üzerindeki egemenliği ele almasıyla Ermeniler bölge üzerindeki kontrolü kaybetti, DKC yetkilileri tutuklandı ve DKC'nin varlığı resmen sona erdi. 15 Ekim 2023'te Azerbaycan cumhurbaşkanı İlham Aliyev tarafından cumhurbaşkanlığının 20. yıldönümünde bina önüne Hankendi'deki DKC başkanlık binasına Azerbaycan armasının yerleştirilmesi ve Azerbaycan bayrağının göndere çekilmesiyle Azerbaycan'ın toprak bütünlüğünü sağladığı cumhurbaşkanı tarafından kamuoyuna yapılan konuşmasında resmen duyuruldu. 1 Ocak 2024'te kendi feshi etmiştir.

Ermeni ve Batılı uzmanlara göre Urartu dönemine dayanan yazıtlarda bölgeden "Ardah", "Urdehe" ve "Atahuni" gibi çeşitli isimlerle bahsediyor. Ayrıca klasik tarihçi Strabon bölgeden "Orchistene" adıyla bahsetmiştir.
David M. Lang tarafından ortaya atılan başka bir hipoteze göre "Artsah" ismi Artaksiad Hanedanı'nın kurucusu ve Ermenistan Krallığı'nın kralı I. Artaksias'tan (MÖ 190–159) gelmiştir.
Halk etimolojisine göre isim "Ar" (Aran) ve "tsah" (odun, bahçe) (Aran Sisakean bahçeleri, Kuzeydoğu Ermenistan'ın ilk nahararı) kombinasyonundan türemiştir.

Dağlık Karabağ ile ilgili günümüzdeki sorunların kökleri, Josef Stalin ve Kafkasya Bürosu tarafından verilmiş kararlara dayanır. 1917 Rus Devrimi'nden sonra Karabağ, Transkafkasya Demokratik Federasyon Cumhuriyeti'nin bir parçası olmuş, ancak bu Cumhuriyet kısa bir süre sonra ayrı Ermeni, Azerbaycan ve Gürcistan devletlerine dönüştürülmüştür. Takip eden iki yıl boyunca (1918–1920), Ermenistan ve Azerbaycan arasında Karabağ da dahil olmak üzere birçok bölgede bir dizi kısa savaş yaşanmıştır.
1918 Temmuz'unda, Dağlık Karabağ Birinci Ermeni Meclisi bölge yönetimini ilan etti ve bir ulusal konsey ve hükûmet oluşturdu. Daha sonra Osmanlı askerleri Karabağ'ı ele geçirdi.
I. Dünya Savaşı'nda Osmanlı İmparatorluğu'nun yenilgisinden sonra İngiliz kontrolüne geçmiş bölgeye geçici olarak Khosrov bey Sultanov'u (Azerbaycan hükûmeti desteğiyle) genel vali olarak atadı.
Şubat 1920'de, Karabağ Ulusal Konseyi, Azerbaycan'ın yargı yetkisini kabul etmesine rağmen, Karabağ'daki Ermeniler gerilla savaşına devam ederek anlaşmayı kabul etmediler. Anlaşma daha sonra Ermenistan'la birlik ilan eden Dokuzuncu Karabağ Meclisi tarafından iptal edildi.
Azerbaycan ordusu Karabağ'da savaşırken, Azerbaycan Bolşevikler tarafından işgal edildi. 1921'de Ermenistan ve Gürcistan, halkın desteğini almak için, Karabağ'ı Nahçıvan ve Zangezur ile birlikte Ermenistan'a tahsis edeceklerine söz veren Bolşevikler tarafından ele geçirildi. Bununla birlikte, Sovyetler Birliği'nin, Türkiye'de de komünizmin gelişeceğini uman geniş kapsamlı planları vardı. Bu yüzden Sovyetler Birliği, 3 bölgede de Ermeni çoğunluk olmasına rağmen, Zengezur'un Ermenistan'ın kontrolü altına gireceği, Karabağ ve Nahçıvan'ın da Azerbaycan'ın kontrolü altında olacağı bir bölünmeye karar verdi.
Sonuç olarak, 7 Temmuz 1923'te Azerbaycan SSC'de kurulmuş Dağlık Karabağ Özerk Oblastı'ndaki Sovyetler Birliği'nin sıkı kontrolü sayesinde, bölge üzerindeki çatışma on yıllar boyunca durmuştur.

1988 yılının başında Ermeniler ve Azeriler arasında bir dizi saldırı ve misilleme başlamıştır. Perestroyka ortamında Karabağ'daki Ermenilerin Azerbaycan rejimine karşı protestolar başlamıştır. Fakat bu muhalif hareket hızla siyasi örgütlenmeye dönüşmüş, demokrasi ve ulusal egemenliğini kazanmayı amaçlayan anti-komünist geniş bir ittifak olan Karabağ Komitesini oluşturulmuştur. 20 Şubat 1988'de Dağlık Karabağ Özerk Oblastı Ulusal Konseyinin Ermeni temsilcileri bölgenin Ermenistan ile birleşmesi için oy kullanmışlardır. Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti resmî olarak buna yanıt vermemiştir. Fakat ulusal konseyin hareketi Sumgayıt'ta 26 ile 100'den fazla Ermeni'nin öldüğü pogroma yol açtı. Ermenistan'ın Spitak şehrinde ise Azerilere saldırıldı. Pogromlar başlayınca çok sayıda Ermeni ve Azeri göç etmek zorunda kalmıştır.
7 Aralık 1988'de Spitak civarında meydana gelen ve Ermenistan'ın kuzey kesimini tahrip eden depremin ardından gelen karışık ortamda Sovyet yetkilileri Karabağ Komitesinin önderlerini tutuklayarak karşı hareketin büyümesini engellemeye çalışmıştır.
Ancak Ermeni milliyetçilerinin desteği olmadan Ermenistan'ı yönetmek için Ermenistan Komünist Partisi'nin giriştiği uygulamalar siyasi krizi derinleştirmiştir. Mart 1989'da seçmenlerin çoğu, Sovyetler Birliği'nin Yüksek Halk Temsilciler Meclisi genel seçimini boykot etmiştir. Karabağ Komitesi üyelerinin serbest bırakılması için gösteriler düzenlenmiş ve Mayıs ayında yapılan Ermenistan Yüksek Sovyeti seçiminde Ermeni seçmenler Karabağ davasını destekleyen temsilcileri seçmişlerdir. Seçimden sonra Karabağ Komitesi üyeleri tahliye edilmişlerdir.
Mihail Gorbaçov Karabağ sorunu çözmek için Özel Yönetim Komitesi'ni kurmuş ve Dağlık Karabağ Özerk Oblastı'nın özerklik haklarının artırılmasını önermiştir.
Haziran 1989'da Levon Ter-Petrosyan önderliğinde çok sayıda gayriresmî milliyetçi örgütler birleştirilerek Bütün Ermeni Hareketi (Հայոց Համազգային Շարժում Hayots Hamazgain Sharzhum) kurulmuş ve Ermenistan hükûmeti de resmen onaylamıştır. Hem Bütün Ermeni Hareketi hem de Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nde kurulan Azerbaycan Halk Cephesi, Özel Yönetim Komitesi'nin kaldırılmasını istemiştir. Ermeniler bölgenin Ermenistan'ın bir parçası olması gerektiğini, Azeriler ise Dağlık Karabağ Özerk Oblastı'nın özerkliğinin kaldırılmasını savunmuştur.
Ağustos 1989'da Karabağ'daki Ermeniler kendi Ulusal Konseyi'ni seçmiş ve Dağlık Karabağ Özerk Oblastı'nın Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nden ayrılması ve Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'yle birleştiğini açıklamıştır.
Eylül 1989'da Azerbaycan, o zamana kadar Ermenistan'ın diğer Sovyet cumhuriyetlerinden yaptığı ithalatın %90'ını karşılamakta olan hayati yakıt ve besleme hatlarına karşı ekonomik abluka uygulamaya başlamıştır.
Kasım 1989'da SSCB Yüksek Sovyeti Dağlık Karabağ Özerk Oblastı'nın özerkliğini kaldırılıp doğrudan Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'ne bağlanmasına dair karar almıştır. Fakat Sovyetlerin politikası ters etki yaratmış ve Aralık 1989'da Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti Yüksek Sovyeti ile Karabağ Ulusal Konseyi'nin ortak oturumu, Moskova'nın kararını geçersiz sayarak Dağlık Karabağ Özerk Oblastı'nın Ermenistan ile birleştiğini açıklamıştır.
Sovyetler Birliği'nin dağılmasından kısa bir süre sonra patlak veren Birinci Dağlık Karabağ Savaşıyla o dönem Azerbaycan'daki siyasi karışıklıkları ve Azerbaycan ordusundaki zayıflığı fırsat bilen Dağlık Karabağ Ermenileri bağımsızlıklarını ilan ederek Ermenistan desteğiyle Karabağ bölgesi ve daha sonra çevredeki yedi rayonu işgal edip buralarda yaşayan Azerbaycan Türkleri'ni zorla sürerek ülke topraklarının %20'sini ele geçirip Dağlık Karabağ Cumhuriyeti'ni kurmışlardır. Ancak Ermenistan dahil hiçbir BM üyesi ülke bu devleti tanımamış ve bölge de jure olarak Azerbaycan'ın bir parçası sayılmıştır. İşgal sonrası bölgede Azerbaycan'a ait birçok kültürel, dini ve tarihi yapı zarar görmüş ve birçok yerleşimin adı Azerbaycan türkçesinden Ermeniceye değiştirilmiştir.
Şubat 2017'de gerçekleştirilen 2017 Dağlık Karabağ Cumhuriyeti anayasa değişikliği referandumu ile seçmenin %90'ının onayı ile ülke ismi değiştirilmiş ve yarı başkanlık yönetim sisteminden tam başkanlık yönetim sistemine geçilmişt

Deve, devegiller (Camelidae) familyasının Camelus cinsini oluşturan iki evcil hayvan türünün ortak adı. Develer yük çeki ve binek hayvanı olarak kullanıldığı gibi, yünü, sütü, derisi ve eti için de beslenir. Yalnızca evcil türleriyle tanınan bu hayvanların yabanıl atalarından bu yana pek az değişikliğe uğradığı sanılmaktadır.
Devenin iki türü Hindistan, Pakistan, Afganistan, Mısır, İran, Suriye, Arabistan gibi Güney Asya ülkeleri ile Afrika'da yetiştirilen tek hörgüçlü deve (C. dromedarius) ve Orta Asya'da yetiştirilen çift hörgüçlü deve (C. bactrianus)dir.

En belirgin özelliği hörgüçlerinde yağ depolayabilme yeteneği olan bu hayvanın uzun bacakları, yumuşak yayvan iki toynaklı ayakları kumda ya da karda yürümesini kolaylaştırır. Aynı yandaki bacaklarını birlikte kaldırarak kendine özgü bir biçimde koşar. Ayrıca iki sırada üç tane koruyucu kirpiği, tüylü kulak delikleri, gereğinde kapanabilen burun
delikleri, keskin görme ve koku alma duyuları da kum fırtınası gibi elverişsiz çevre koşullarına uyum sağlamasına yardımcı olur. Gövdesini örten iki tip kıldan alttaki ince ve kısa olanlar bazı yumuşak ve dayanıklı kumaşların yapımında kullanılır. Genellikle çökerek dinlendiği ve bu konumdayken yüklendiği için gövdesinin yere değen bölümlerinde nasırlaşmış deri katmanları oluşur.

Deve, 50 °C sıcaklıkta 9 gün aç-susuz kalabilir. Bu süre içinde toplam ağırlığının %22'sini kaybeder. İnsan, vücudunda bulunan suyun %12'sini kaybettiğinde ölürken, deve, vücudundaki suyun %40'ını kaybettiği halde ölmez. Devenin susuzluğa dayanıklılığının diğer bir sebebi de, gündüz vücut sıcaklığını 41 °C'ye kadar çıkartan bir mekanizmaya sahip olmasıdır. Bu sayede gündüz aşırı çöl sıcağında su kaybını minimum seviyede tutabilmektedir. Soğuk çöl gecelerinde ise vücut sıcaklığı 30 °C'ye kadar düşürebilmektedir. Deve bir su kaynağı bulunca 80-90 litre su içer.

İyi bakıldığında ve eğitildiğinde deve aslında uysal hayvanlardır; ama çiftleşme (aşım) mevsiminde hırçınlaşır ve kızdırıldığında tükürür, tehlikeli biçimde ısırır ya da tekme atar. Ayrıca tek hörgüçlü türün erkeği kızdığı zaman ağzının yanından yumruk büyüklüğünde kırmızı renkli ve içi hava dolu sümüksü bir kese (kızgınlık kesesi) çıkarır.
Deve, diğer memelilerde olduğu gibi doğurarak çoğalır.

Deve güç iklim koşullarına dayanıklı, az besinle yetinebilen hayvandır. Gerektiğinde dikenli bitkiler ve kuru otlarla beslenebilir. Yeterli yiyecek bulamayınca hörgüçlerindeki yağı kullanır. Hörgüçte depolanan yağ ırka ve beslenme koşullarına göre değişmekle birlikte, iyi beslenen develerde 700–900 kg'ye kadar çıkabilir. İyi beslenmiş devenin yağla dolu olan hörgücü dik durur. Yağ azaldıkça daralır ve ucu bir yana doğru sarkar. Sanılanın tersine mide ve hörgüçlerinin su depolama özelliği yoktur. Ama susuzluğa günlerce dayanabilir. Vücut sularını yavaş yitirir ve 10 dakikada yaklaşık 60 litre su içerek kaybettiği ağırlığı yeniden kazanır.

Tek ve çift hörgüçlü deve çok geniş bir alana dağılmış olduğundan bazı bölgelerde damızlık seçimine bağlı olarak yer yer birbirinden farklı özellikler gösteren çeşitli ırklar türemiştir. Yalnızca Afrika’da 20 kadar tek hörgüçlü deve ırkı bulunmaktadır. Çift hörgüçlülere uygulanan bakım ve besleme genellikle daha yetersiz olduğundan bunlar arasında tek hörgüçlülerde rastlanan Mehari, Hecin ve Bikanir gibi seçme sonucu elde edilen ırklara rastlanmaz. Bununla birlikte çift hörgüçlüler arasında Türkistan, Moğol ve Kalmık gibi birbirinden az çok farklı tipler ortaya çıkmıştır. İklim koşulları çok değişken olan ve kışları sert geçen Türkiye, Mısır, Türkistan, İran gibi ülkelerde ise iki tür arasında melezleme yapılmaktadır. Çok eskiden beri bu yöntemle melez azmanlarının oluştuğu ve melez azmanı döllerin gövde yapısı, kemik sağlamlığı, kas gelişmesi, çevre koşullarına dayanıklılık ve iş verimi açısından söz konusu iki türe üstünlük sağladığı anlaşılmıştır.

Türkiye’de tek ve çift hörgüçlü develerin melezlenmesi ile elde edilen en önemli melezlerden biri Tüylü (ya da Tülü) devedir. Tüylü devenin erkeğine "Besrek", dişisine "Maya" denir. Soğuk bölgelerde kullanılan bu hayvanlar tek hörgüçlü ve uzun tüylüdür. Maya ile çift hörgüçlü erkek devenin geriye melezlenmesinden elde edilen çift hörgüçlü "Tavsi" deve; "Besrek" ile tek hörgüçlü dişi devenin geriye melezlenmesinden elde edilen ve özellikle Aydın ile Adana arasındaki Yörükler tarafından yetiştirilen kısa tüylü "Teke devesi"; dişi "Tekenin" "Buhur" erkeği ile geriye melezlenmesinden elde edilen "Kerteles" devesi; "Maya" ile tek hörgüçlü erkek devenin geriye melezlenmesinden elde edilen "Yeğen" devesi öbür önemli melezlerdir.
Eskiden Türkiye'de ulaştırma ve özellikle ordu hizmetinde kullanılan devenin işlevi giderek azalmıştır. 1937'de 120 bine yaklaşan deve sayısı 1980'de 12 bine, 1984'te 3 bine kadar düşmüştür. Bugün deve özellikle Yörükler arasında göç zamanı eşya taşımakta, zeytincilik bölgelerinde ulaşımı güç yerlerde devşirilen ürünlerin taşınmasında, Güney ve Doğu Anadolu Bölgesi'ndeki kurak ve yolu yetersiz bölgelerde yük hayvanı olarak kullanılmaktadır.

Encyclopaedia Britannica'nın İngilizce Deve başlığından Türkçeye çevrilmiştir.

Deve Yetiştiriciliği
Genel olarak deve türleri hakkında bilgiler içeren İngilizce bir site

Dili, Doğu Timor Demokratik Cumhuriyeti'nin başkenti ve en büyük şehri.
Doğu Timor'un Kuzey kıyısında, Timor ve Ombai Boğazı boyunca uzanan dağ sıraları arasındaki ovalara kurulu bir şehirdir. İklim tropikal olup, yağışlı ve yağışsız mevsimleri vardır.
Şehir, 1769'da, bölgenin yönetimini o yıllarda elinde bulunduran Portekiz tarafından  başkent olarak belirlenmesinden bu yana, bölgenin ekonomik merkezi ve ana limanı olarak hizmet vermektedir. Ayrıca, şehrin kendisini oluşturan kentsel bölgelere ek olarak bazı kırsal alt bölümleri de içeren Dili Belediyesi'nin başkentidir. Dili'nin giderek artan nüfusu, çoğunlukla çalışma çağındaki gençlerden oluşmaktadır. Yerel dil Tetum'dur; ancak sakinleri arasında ülkenin farklı diller konuşulan bölgelerinden gelen birçok iç göçmen de bulunmaktadır.
Yüzyıllarca Portekiz egemenliğinde kalmıştır. II. Dünya Savaşı sırasında  Müttefik ve Japon kuvvetleri arasında  savaş alanı haline geldi.  Savaşın ardından yeniden Portekiz egemenliğine döndü. 1975'te Timor'da bir iç savaş çıktı ve bu da, önce ülkede bağımsızlığın ilanına ve ardından Endonezya'nın işgaline yol açtı. Endonezya yönetimi altında, şehirde altyapı geliştirildi ve bu dönemde Dili'deki Meryem Ana Katedrali ve İsa Mesih gibi önemli yapılar inşa edildi. Nüfusu 100.000'i aştı ve coğrafi olarak genişledi.
Endonezya yönetimine karşı direniş yaşandı, ancak şiddetli baskıyla karşılık gördü. 1991'de Dili'de bir katliam yaşandı. Bu katliama karşı gösterilen uluslararası tepki üzerine 1999'da bağımsızlık oylamasına gidildi. Oylamanın ardından şehirde şiddet olayları patlak verdi, şehrin altyapısının büyük bir kısmı tahrip edildi ve mülteci akını yaşandı. Birleşmiş Milletler yönetimi devraldı. Bu dönemde uluslararası kuruluşlar şehrin yeniden inşasına başladı. Dili, 2002 yılında bağımsız Doğu Timor'un başkenti oldu.
2006 yılında rakip siyasi partiler, çeteler ve kabileler arasındaki çatışmalar ve ayaklanmalar sırasında başkent Dili ve diğer Doğu Timor kasabaları yakılarak ağır hasar gördü. 2009 yılında hükûmet, gerilimleri azaltmak için Barış Şehri kampanyasını başlattı. Nüfus artmaya devam ettikçe ve şehrin orijinal yerleşim alanı doldukça, kentsel alan ana şehrin doğusundaki ve batısındaki kıyı bölgelerine doğru genişledi.

Dili'deki altyapı gelişmeye devam etti. Şehir, Timor-Leste'de 24 saat elektrik sağlanan ilk yer oldu. Su altyapısı nispeten sınırlıdır. Şehir halkının eğitim seviyesi ulusal ortalamanın üzerindedir ve ülkenin üniversiteleri bu şehirde bulunmaktadır. Şehir sınırları içinde uluslararası bir liman ve havaalanı vardır. Ekonominn çoğu üçüncül sektöre ve kamu istihdamına dayanır. Ekonomiyi geliştirmek için hükûmet, kültürel, çevresel ve tarihi cazibe merkezlerine odaklanarak şehrin turizm potansiyelini artırmaya çalışmaktadır.

Doha (Arapça: الدوحة, ed-Devha), Katar'ın başkenti ve ana finans merkezidir. Ülkenin doğusunda, Basra Körfezi kıyısında, Vekre'nin kuzeyinde ve Havr ile Luseyl'in güneyinde yer alan şehir, ülke nüfusunun büyük çoğunluğuna ev sahipliği yapmaktadır. Ayrıca, ülke nüfusunun %80'inden fazlasının Doha'da veya çevresindeki banliyölerde (topluca Doha Metropol Alanı olarak bilinir) yaşadığı, Katar'ın en hızlı büyüyen şehridir.
Doha, 1820'lerde Al Bidda'nın bir kolu olarak kurulmuştur. Katar'ın İngiliz himayesinden bağımsızlığını kazandığı 1971 yılında resmi olarak ülkenin başkenti ilan edilmiştir. Katar'ın ticari başkenti ve Orta Doğu'daki yükselen finans merkezlerinden biri olarak Doha, Küreselleşme ve Dünya Şehirleri Araştırma Ağı'nın "dünya şehir ağına entegrasyon" ölçeğinde "beta+" olarak derecelendirilmiştir. Doha, araştırma ve eğitime ayrılmış bir alan olan Eğitim Şehri ve tıbbi bakımın idari bir alanı olan Hamad Tıp Şehri gibi Al Rayyan'ın bazı bölümlerini içermektedir. Ayrıca, Uluslararası Halife Stadyumu, Hamad Su Sporları Merkezi ve Aspire Dome'u içeren uluslararası bir spor merkezi olan Doha Spor Şehri veya Aspire Bölgesi'ni de içerir. 
Şehir, Dünya Ticaret Örgütü müzakerelerinin Doha Kalkınma Turu'nun ilk bakanlar düzeyindeki toplantısına ev sahipliği yapmıştır. Ayrıca, 2006 Asya Oyunları, 2011 Pan Arap Oyunları, 2019 Dünya Plaj Oyunları, Dünya Su Sporları Şampiyonası, FIVB Voleybol Kulüpleri Dünya Şampiyonası, WTA Finalleri ve 2011 AFC Asya Kupası'ndaki maçların çoğu da dahil olmak üzere birçok spor etkinliğine ev sahipliği yapmıştır. Aralık 2011'de Dünya Petrol Konseyi, 20. Dünya Petrol Konferansı'nı Doha'da düzenlemiştir. Ek olarak, şehir 2012 UNFCCC İklim Müzakerelerine ve 2022 FIFA Dünya Kupası'na ev sahipliği yapmıştır. Şehir, 2027 FIBA ​​Basketbol Dünya Kupası'na ev sahipliği yapacaktır. 
Şehir ayrıca Nisan 2019'da 140. Parlamentolararası Birlik Meclisi'ne ve 2012'de Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi'nin 18. yıllık oturumuna ev sahipliği yaptı. Doha, Numbeo Şehirler Arası Suç Endeksi 2021'de dünyanın en güvenli ikinci şehri olarak adlandırıldı. Endeks, 431 şehirdeki güvenliği takip ediyor.

Haziran ayı ile başlayan ve 38-48 dereceye varan sıcaklık ekim ayı ile birlikte 25-30 derece olan en düşük sıcaklığa ulaşmaktadır. Ziyaret için en uygun zaman ideal sıcaklıkta bulunan Ocak ve Şubat aylarıdır. 
Monarşiyle yönetilen ülkede 2000'li yıllardan itibaren başlayan ve hâlen devam eden yoğun bir inşaat çalışması vardır. Nüfusun büyük çoğunluğunu hâlen devam etmekte olan inşaat sektöründe çalışan yabancı uyruklu işçiler oluşturur. 
Şehrin büyük bir ticaret ve alışveriş merkezine dönüştürülüp Orta Doğu'da Dubai ile yarışır bir şehir olması planlanmaktadır. Yapımı hâlen devam eden yeni Doha Uluslararası Havaalanı Projesi (NDIA) de buna en iyi örnektir. Proje, tamamlandığında bölgenin en büyük havaalanı olarak Orta Doğu'nun yeni aktarma ve bakım merkezi olması beklenmektedir.
2006 yılında 15. Asya Olimpiyatları'na ev sahipliği yapmıştır.
Aga Khan ödülüne layık görülen Katar Ulusal Müzesi bu kenttedir.

Belediye ve Şehir Planlama Bakanlığı'na göre, 1963 yılında Katar'ın ilk belediyesi Katar Belediyesi, 11 nolu yasa ile kuruldu. Aynı yıl içerisinde ismi değişti, 15 nolu yasa ile Doha Belediyesi oldu. 2004 yılından beri Katar yedi belediyeye ayrılmakta olup Doha 2008 verilerine göre 998,651 kişilik nüfusu ile Katar'ın en büyük belediyesidir.
20. yüzyılın başında Doha dokuz ana semte ayrılmaktaydı. 2010 yılı itibarı ile Doha 60'tan fazla semte sahiptir.

Doha, Katar'ın ekonomik merkezidir. Şehir, ülkenin en büyük petrol ve doğalgaz şirketleri olan Qatar Petroleum, Qatargas ve RasGas'ın da aralarında bulunduğu çok sayıda yerli ve yabancı kuruluşun merkezine ev sahipliği yapmaktadır. Doha ekonomisi, öncelikli olarak ülkenin petrol ve doğal gaz endüstrilerinin oluşturduğu gelir üzerine kurulmuştur.

Doha, Katar Üniversitesi'nin yanı sıra Katar'daki HEC Paris'e ev sahipliği yapmaktadır.

Doha'da 2004 yılından bu yana yeni karayollarının açılması, 2014 yılında da Hamad Uluslararası Havalimanı'nın açılması ve halihazırda 85 km'lik bir metro sisteminin inşaatı da dahil olmak üzere ulaşım ağında büyük bir yatırım gerçekleştirilmektedir. Metro sisteminin ilk aşamasının açılışı, 2019 yılında olmuştur.

Doğu Avrupa Platosu (ya da diğer adıyla Rusya Platosu, ya da tarihte bilinen adıyla Sarmatik Platosu) Kuzey ve Orta Avrupa Ovası'nın doğusunda bulunan ve 25 derece boylamından doğuya doğru uzanan platoları içerir. En batısında Volhynian-Podolian Upland ve doğu sınırında Volga Yaylası bulunur. Ovada ayrıca Dnepr Havzası, Oka-Don Ovası ve Volga Havzası gibi büyük nehir havzaları bulunmaktadır. Doğu Avrupa Platosunun güney sınırlarını Kafkas ve Kırım Dağları oluşturur. Kuzeydoğu Polonya, Estonya, Letonya ve Litvanya'nın çoğunluğunu kapsayan Kuzey Avrupa Platosu ile birlikte, Avrupa Platosunu oluşturmaktadır.

Doğu Avrupa Platosu, Baltık ülkelerinin tamamını ya da çoğunu kapsar, Belarus, Ukrayna, Moldova, Romanya ve Rusya'nın Avrupa bölümü. Platonun yaklaşık alanı 4.000.000 km2 (2.000.000 sq mi) ve ortalama rakımı 170 m (560 ft)dir. Platonun en yüksek noktası Valdai Tepelerinde yer alır ve 3.469 metre (11.381,2 ft) yüksekliğindedir.

Batı: Baltık Denizi, Oder Nehri, Lusatian Neisse, Südet Krizi, Karpatlar
Güney: Balkan Dağları, Kırım Dağları, Kafkaslar. Karadeniz, Azak Denizi ve Hazar Denizi.
Doğu: Ural Dağları, Hazar Çöküntüsü
Kuzey: Beyazdeniz, Barents Denizi, Kara Denizi, İskandinav Dağları.

Romanya / Moldova
Moldova Platosu (Romanya, Moldova, Ukrayna)
Wallachian Platosu
Estonya
Letonya
Litvanya
Belarus
Belarus Tepesi
Polesiye (Belarus, Ukrayna)
Ukrayna
Sian Ovası
Volhynian-Podolian Yaylası
Podolian Platosu
Polesiye Ovası
Dnieper Yaylası
Kiev Dağları
Merkez Yaylası
Karadeniz Ovası
Azov Yaylası / Donetsk Tepeleri
Polonya
Roztocze
Mazovian Yaylası
Kazakistan (Avrupa bölgesi)
Rusya (Avrupa bölgesi)
Timan Tepeleri
Kuzey Tepeleri (Uvaly)
Mari Çöküntüsü
Valdai Tepeleri
Smolensk–Moskova Yaylası (Rusya, Belarus)
Merkezi Rusya Yaylası (Rusya, Ukrayna)
Oka-Don Ovası
Volga Yaylası
Obshchy Syrt
Hazar Çöküntüsü

Aşağıdakiler Doğu Avrupa Ovası'ndaki ana arazi şekilleridir (Kuzeyden güneye listelenmiştir). 

Kuzey Rus Ovası
Baltık Yaylası
Belarus Tepesi
Kuma–Manych Çöküntüsü
Bugulma-Belebey Yaylası
Vyatskie Uvaly

Volga Nehri (Volga Nehri)
Tuna
Ural Nehri
Vistül
Dinyeper
Don Nehri
Peçora Nehri
Kama Nehri
Oka Nehri
Ağizel Nehri
Daugava Nehri
Neman Nehri
Pregolya Nehri

Batı Sibirya Ovası

 Wikimedia Commons'ta Rusya Ovası ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

East European Plain 1 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at Ukrainian Soviet Encyclopedia
East European Plain 24 Ağustos 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at Great Soviet Encyclopedia

Doğu Timor ya da resmî adıyla Doğu Timor Demokratik Cumhuriyeti, Güneydoğu Asya'da Avustralya ile Endonezya arasında yer alan bir ada devleti. Tek komşusu Endonezya'ya bağlı Batı Timor'dur. 14,874 km² yüz ölçümüne sahip olan Doğu Timor'un başkenti Dili'dir.
16. yüzyılda Portekiz kolonisi olan Doğu Timor asırlarca Portekiz Timoru adıyla Portekiz'e bağlı kaldı. Endonezya tarafından işgal edilen Doğu Timor, 1975 yılında Endonezya'nın 27. vilayeti oldu. 1999 yılında Endonezya bölgenin kontrolü üzerindeki iddialarından vazgeçti ve Doğu Timor 20 Mayıs 2002'de bağımsız oldu. Doğu Timor Güneydoğu Asya'nın Katolik çoğunluklu nüfusuna sahip 2 devletinden biridir.
Kişi başına 800 $ millî geliri ile Doğu Timor gayri safi yurt içi hasıla ve satın alma gücü paritesi bakımından Asya'nın ve Dünya'nın en fakir ülkelerinden biridir. İnsani Gelişme Endeksine göre orta gelişmiş bir ülke olan Doğu Timor, dünya devletleri arasında gelişmişlik bakımından 142. gelmektedir.

"Timor" sözcüğünün kökeni Timur sözcüğüdür. Resmî olarak Portekizce adı Timor-Leste ([ti'moɾ 'lɛʃtɨ]), gayriresmî olarak Tetumca adı Timór Lorosa'e ve bazen İngilizce adı kullanılır. Birleşmiş Milletler Fransızca olan Timor-L'este'i kullanır. Lorosa (Tetumca'da dünyanın "doğu"su) harfi harfine "doğan güneş" anlamına gelir.

Timor halkının kökenleri Güneydoğu Asya'ya ve Avustralya'ya dayanır. İlk başlarda göçen çok küçük halk nesilden nesile dalga dalga büyümüş ve halk kalabalıklaşmıştır. İlk akrabaları Yeni Gine ve Avustralya, 40.000 yıl önce Doğu Timor'a göçmeyi başarmıştır. Milattan 3000 yıl önce doğuya doğru göçmeye başlayan Avustranasya'lılar Okyanusya adaları'na gelmişlerdir.
Bu halk Timor'da mümkün olduğunca tarımı geliştirmiştir. Son olarak gelişmiş, uygar Malay toplumu güney Çin ve kuzey Çinhindi'nden gelir.

Portekiz, Avrupa'nın ilk kolonilerini 16. yüzyılda Güneydoğu Asya'da kurdu. Başta Timor Adası'nı ve etrafındaki adaları yönetmeye çalışmalarına rağmen sonradan bir tek Doğu Timor'da kolonilerini sürdürebilmişlerdir. Bu sırada Portekiz'de Habsburg Hanedanı hüküm sürmekteydi.
Portekiz, 400 yıl kadar adayı idaresi altında tutmasının ardından, iç politikada yaşadığı sorunlarla birlikte bölgeden çekilmeye başlamıştır. Fretilin ve UDT'nin liderliğindeki bağımsızlık yanlısı hareket, aralarındaki rekabet nedeniyle bölünmüş ve üç hafta süren bir iç savaş yaşanmıştır. 28 Kasım 1975 tarihinde, iç savaşı kazanan Fretilin'in liderliğinde Doğu Timor bağımsızlığını ilan etmiştir.

Endonezya, bölge üzerindeki siyasi gücünü koruyabilmek ve ekonomik çıkarlarını sürdürebilmek için, dış politikada emperyalizme dayalı bir anlayış geliştirmiştir. Karanfil Devrimi'nin ardından Portekiz'in yönettiği sömürgelerde oluşan güç boşluğu, 28 Kasım 1975 tarihinde Doğu Timor'un bağımsızlığını elde etmesini sağlamıştır. Bu durumu egemenliğine karşı bir tehdit olarak algılayan Endonezya, dokuz gün sonra Doğu Timor'un işgal edilmesi gerektiği kararını almıştır. Timor Denizi'nde bulunan zengin petrol ve doğalgaz kaynaklarını enerji ihtiyacını karşılamak için kullanmayı amaçlayan Endonezya, aynı zamanda ülkenin tarım ve balıkçılık gibi geçim kaynaklarından yararlanmak istemiştir. ABD ve Avusturalya'yla kurulan yakın diplomatik ilişkiler, işgalin karşısındaki siyasi engelleri de kaldırmıştır. 7 Aralık 1975 tarihinde havadan ve denizden yapılan saldırılarla birlikte, Endonezya'nın Doğu Timor'u işgali başlamıştır. Dili'nin hızla alınması ve Bacau üzerinde hakimiyet kurulması, Doğu Timor tarafından etkili bir savunma yapılmasının önüne geçmiştir. Ardından ülke içerisindeki siyasi güçler, işgale karşı tavırlarını belirlemeye başlamışlardır. Fretilin, sahip olduğu iktidarı kaybetmek istememesinin yanı sıra, ideolojik olarak sosyalizm ve vatanseverliğe olan yakın duruşundan dolayı, işgale net bir şekilde karşı çıkmıştır. UDT başta olmak üzere daha sağcı politik pozisyonları temsil eden siyasi aktörler, kendi içlerinde bölünmüşlerdir. Endonezya'ya kaçan bazı üyeler Fretilin'i ciddi bir şekilde eleştirmişler, Doğu Timor'da kalan üyeler ise direniş göstermeyi tercih ederek Fretilin'le iş birliği yapmışlardır. Falintil'in kurulması sayesinde resmîleşen direniş güçleri, Sovyetler Birliği ve Çin'den aldıkları destekle birlikte dağlık bölgelerde gelişme göstermişlerdir. Endonezya ise bu süreçte saldırganlığını artırmış ve birçok sivilin ölümüne neden olmuştur. 17 Temmuz 1976 tarihinde Endonezya, Doğu Timor'u ilhak etmiştir. Fretilin ise bu süreçte verdiği mücadeleyi devam ettirmiş, UDT'nin işgale karşı çıkan grubu ve Katolik Kilisesi'yle birlikte hareket edebilmek için Marksizm-Leninizm'i terk etmiştir.
1999 yılını takiben Birleşmiş Milletler'in araya girmesiyle özerkliğin verilmesinin ardından Endonezya bölgenin kontrolü üzerindeki iddialarından vazgeçmiş ve 1999 yılında yapılan referandumun ardından 20 Mayıs 2002'de Doğu Timor yeniden bağımsızlığını kazanmıştır. 1999 yılında yapılan referandum sonrasında ve 2006 yılında rakip siyasi partiler, çeteler ve kabileler arasındaki çatışmalar ve ayaklanmalar sırasında başkent Dili ve diğer Doğu Timor kasabaları yakılarak ağır hasar görmüştür. Nüfusun çoğu mülteci kamplarına kaçmıştır ve gerginlik hâlâ devam etmektedir.

Doğu Timor'da 14 bölge vardır:

Bu 14 bölge 66 alt bölge, 452 sucos ve 2.233 kasaba, köy ve küçük köye ayrılır.

Malay Takımadalarına bağlı Küçük Sunda Adalarının bir parçası olan Timor adası bu takımadanın en büyük adasıdır. Kuzeydeki dağlık adalardan Ombai ve Wetar Boğazı ile ayrılan Timor Avustralya'dan güneydeki Timor Denizi ile ayrılır. Atauro Adası başkent Dili'nin 25 km kuzeyinde bulunur. Ülkenin batıdan Endonezya'ya bağlı olan Doğu Nusa Tenggara bölgesi ile komşudur. Doğu Timor'un en yüksek yeri Ramelau Dağı (ya da Tatamailau Dağı)'dır. 2.963 m
Ülkenin iklimi tropikal iklimdir. Ülke sıcak ve nemlidir. Ülkede kurak ve yağmurlu geçen 2 mevsim vardır. Başkent, en büyük şehir ve liman olan Dili'dir ve ülkenin kent denilebilecek tek şehridir. İkinci büyük şehir ise bir doğu kasabası olan Baucau'dur. Dili'de uluslararası bir havalimanı, Baucau, Suai ve Oecusse gibi daha küçük şehirlerde ise küçük havaalanları vardır.

Doğu Timor nüfusu yaklaşık 1 milyondur. Son zamanlarda yetişkin nüfus oranı, yüksek doğum oranları ile artmaya başlamıştır, nüfusun artmasında mültecilerin ülkelerine geri dönmesinin katkısı vardır. Nüfus özellikle başkent ve tek kenti Dili'de yoğunlaşmıştır.

Doğu Timor, Filipinler ile birlikte Asya'da Katolik nüfusun en yoğun olduğu 2 ülkeden biridir. Halkın %96,9'u Katolik, %2,2'si Protestan, %0,3'ü Müslüman ve geri kalanı Hinduizm, Budizm ile diğer yerel dinlere mensuptur.

Doğu Timor'da 2 resmî dil vardır. Bunlar, Portekizce ve Avustronezya dillerinden biri olan Tetum'dur. Halk arasında Tetum daha çok kullanılır. Bu iki dilden sonra Endonezce ve yerli dilleri konuşulmaktadır.
En önemli 15 yerli dil: Bekais, Bunak, Dawan, Fataluku, Galoli, Habun, Idalaka, Kawaimina, Kemak, Lovaia, Makalero, Makasai, Mambai, Tokodede ve Wetarese'dir.

Doğu Timor'da resmi tatiller tarihi olayları anmak, bağımsızlık ve din (Katoliklik ve Müslümanlık) için yapılır.Timor-Leste Law no. 10/2005 (16.7 KiB).

Resmi "Anısına tarihler" bunlar tatil değildir fakat iş zamanından kısıntılar yapar;

Doğu Timor Ulusal Üniversitesi

Duşanbe (Tacikçe: Душанбе) (1929'a kadar: Dyushambe; 1961'e kadar: Stalinabad), Tacikistan'ın başkenti ve en büyük şehridir. Şubat 2023 itibarıyla Duşanbe'nin nüfusu 1.228.400 olup, bu nüfusun büyük çoğunluğu Tacik'tir. 1929 yılına kadar şehir Rusça'da Dyushambe ve 1929-1961 yılları arasında Josef Stalin'in adından dolayı Stalinabad olarak biliniyordu. Duşanbe, kuzey ve doğuda Hisar Sıradağları, güneyde ise Babatag, Aktau, Rangontau ve Karatau dağları ile çevrili Hisar Vadisi'nde yer almakta olup, 750-930 metre rakımdadır. Şehir dört bölgeye ayrılmıştır: İsmail Samani, İbn Sina, Ferdowsi ve Şah Mansur.
Antik çağlarda, günümüz Duşanbe'sinin bulunduğu veya yakınındaki bölge, Mousterian alet kullanıcıları, çeşitli Neolitik kültürler, Ahameniş İmparatorluğu, Greko-Baktriya, Kuşan İmparatorluğu ve Ak Hun İmparatorluğu de dahil olmak üzere çeşitli imparatorluklar ve halklar tarafından yerleşim yeri olarak kullanılmıştır. Orta Çağ'da, Hulbuk ve ünlü sarayı gibi daha fazla yerleşim yeri günümüz Duşanbe'sinin yakınlarında kurulmaya başlandı. 17. yüzyıldan 20. yüzyılın başlarına kadar Duşanbe, zaman zaman Hisor Beyi, Belh ve nihayet Buhara tarafından kontrol edilen bir pazar köyüne dönüştü ve daha sonra Rus İmparatorluğu tarafından fethedildi. Duşanbe, 1922'de Bolşevikler tarafından ele geçirildi ve 1924'te Tacik Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nin başkenti yapıldı; bu da Duşanbe'nin gelişimini ve Tacikistan İç Savaşı'na kadar devam eden hızlı nüfus artışını başlattı. Savaştan sonra şehir, bağımsız Tacikistan'ın başkenti oldu ve günümüzde birçok uluslararası konferansa ev sahipliği yapan modern bir şehir olarak büyümeye ve gelişmeye devam etti.
Duşanbe'nin eğitim sisteminin büyük bir kısmı Sovyet döneminden kalma ve devlet kontrolünün mirasını taşımaktadır; bugün Duşanbe'nin en büyük üniversitesi olan Tacikistan Ulusal Üniversitesi hükûmet tarafından finanse edilmektedir. Duşanbe Uluslararası Havalimanı, şehre hizmet veren başlıca havalimanıdır. Diğer ulaşım biçimleri arasında 1955 yılından kalma troleybüs sistemi, küçük raylı sistem ve şehri boydan boya geçen yollar bulunmaktadır. Duşanbe'nin elektriği esas olarak Nurek Barajı'ndan üretilen hidroelektrik enerjisidir ve eski su sistemi 1932 yılından kalmadır. Tacikistan'ın sağlık sistemi Duşanbe'de yoğunlaşmıştır, yani ülkenin büyük hastaneleri şehirdedir. Şehir, Tacikistan'ın GSYİH'sının %20'sini oluşturmakta ve büyük sanayi, finans, perakende ve turizm sektörlerine sahiptir. Şehrin parkları ve başlıca turistik yerleri arasında Zafer Parkı, Rudaki Parkı, Tacikistan Ulusal Müzesi, Duşanbe Bayrak Direği ve Tacikistan Ulusal Antik Eserler Müzesi bulunmaktadır.

 Ankara, Türkiye
 Moskova, Rusya
 Sankt Peterburg, Rusya
 Boulder, Kolorado, Amerika Birleşik Devletleri
 Klagenfurt, Avusturya
 Tahran, İran
 Lahor, Pakistan
 Sana, Yemen
 Lusaka, Zambiya

Özel

Genel
Akçalı, Pınar (2014). Türk Dünyası Başkentleri22 Ağustos 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. s. 405. ISBN 978-9944-237-25-3

Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (EİT) Türkiye, İran, Pakistan tarafından kurulan ve Sovyetler Birliği'nin yıkılması sonrasında diğer Türk Devletleri ile Tacikistan ve Afganistan'ın da üye olmasıyla toplam 10 üye ülkeye sahip olan uluslararasi ekonomik işbirligi örgütüdür. Kuzey Kibris Turk Cumhuriyeti EİT'nin gözlemci üyesidir. 
EİT, üyeleri arasinda ekonomik iş birliğini güclendirerek üyelerinin kalkınma süreclerini desteklemeyi hedeflemektedir. Ticaret, ulaştırma, enerji ve turizm oncelikli işbirligi alanlarıdır. 

1985 yılında Türkiye, İran ve Pakistan tarafından kurulan EİT, 1964 yilinda kurulan Kalkınma İçin Bölgesel İşbirliği (Regional Cooperation for Development-RCD) örgütünün ardılıdır. 1992 yılında diğer Türk Devletleri ile Tacikistan ve Afganistan'ı da kapsayacak şekilde genişlemiştir.
Ekonomik İşbirliği Teşkilatı'nin tarihi köklerinde Sadabat Paktı da vardır. EIT, uye ulkelerinin sahip oldugu ortak tarihi ve kültürel miras ile cografi yakınlıgı ekonomik katma degere donuşturmeye yonelik girişimler yürütmüştür. EİT'nin genel merkezi Tahran, İran'dadır. 

Zirve: Devlet ve hükûmet başkanları düzeyinde iki yılda bir toplanır.
Bakanlar Konseyi: Dışişleri Bakanları düzeyinde yılda bir kez toplanır. En üst düzey karar alma organıdır.
Bölgesel Planlama Konseyi: Uye ülkelerin planlama teskilatları başkanları düzeyinde yılda bir kez toplanır.
Daimi Temsilciler Konseyi: Büyükelçiler ve Iran temsilcisinden oluşur.
Genel Sekreterlik
Ticaret ve Yatırım Direktörlüğü
Enerji, Madenler ve Çevre Direktörlüğü
Ulaştırma ve İletişim Direktörlüğü
Sanayi ve Tarım Direktörlüğü
Turizm Direktörlüğü

Ekonomik İşbirliği Teşkilatı üyesi ülkeler, aynı zamanda İslam İşbirliği Teşkilatı'nın da (İİT) üyesidirler. EİT'in İİT'de  1995 yılından bu yana gözlemci statüsü bulunmaktadır.

Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (EİT)
17. EİT Zirvesi
ECO Kupası
2006 Bakü Zirvesi

Resmi Website 8 Kasım 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
ECO Kültürel Enstitü 12 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
ECO Ticaret ve Gelişim Bankası 5 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
ECO Ticaret Teşvik Birimi 3 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
ECO postası 14 Şubat 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (EİT) 17 Aralık 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Elmas, bilinen en sert maddelerden biridir ve değerli bir taştır. Karbon elementinin bir modifikasyonu grafit, diğeri ise elmastır.
Elmasın saf karbon olduğu ilk olarak Fransız kimyacı Lavoisier tarafından keşfedilmiştir. Lavoisier, elması yakmış ve yanma gazının sadece karbondioksit olduğunu görünce elmasın karbon olduğu hükmüne varmıştır.

Süs boncuklarını delmek için kullanılan elmasların süreci MÖ 2. binyıla kadar uzanır. Yemen'de çalışan arkeologlar, MÖ 1200'den MS 1. yüzyıla kadar, MÖ 1000'den 600'e kadar çift elmaslı sondaj yaparken, Hajar ar Rayhani bölgesinde elmas delme kanıtlarına sahip boncuklar kazdılar. Çift elmas matkap tekniği, MÖ 600'den (MÖ 7. yy) önce Batı Hindistan'da mevcuttu. Ayrıca Güney Tayland'dan M.Ö. 400'lere giden çift elmaslı delme tekniğine dair kanıtlar da vardır. 1700'lerde Brezilya'da elmas keşfedilmeden önce, elmasların çıkarıldığı tek yer Hindistan'dı. Hindistan'daki elmaslara yapılan ilk atıflar Sanskritçe metinlerden gelir. Kautilya'nın Arthashastrası Hindistan'daki elmas ticaretinden bahseder. MÖ 4. yy'a tarihlenen Budist eserler, pırlantayı tanınmış ve değerli bir taş olarak tanımlar, ancak elmas kesiminin detaylarından bahsetmez. 3. yüzyılın başlarında yazılan bir başka Hint tarifi, bir elmasın istenen nitelikleri olarak güç, düzenlilik, parlaklık, metalleri çizme yeteneği ve iyi kırılma özelliklerini belirtir. Kalkutta, Orta Hindistan'da elmas için önemli bir ticaret merkeziydi.

Elmas madenciliğinin modern çağı, 1860'larda Kimberley, Güney Afrika'daki ilk büyük ölçekli elmas madeninin açılmasıyla başladı. Oradaki ilk elmas 1866'da Orange River kıyısında bulundu ve Eureka Diamond olarak tanındı.

1869'da, De Beers kardeşlere ait Vooruitzigt çiftliğinde Colesberg Kopje'nin yamaçlarında daha da büyük 8.350-carat (1.670 g; 58,9 oz) elmas bulundu. Bu, ünlü "Yeni Rush"ı ateşledi ve bir ay içinde, iki ila üç bin adam tarafından çılgınca çalıştırılan tepeye 800 maden arazisi ayrıldı. Arazi alçaldıkça tepecik zamanla dünyaca ünlü Kimberley Madeni haline geldi. İngiliz hükûmetinin Orange Free State'e rakip arazi talepleri için tazminat ödenmesine ilişkin anlaşmasını takiben, Griqualand West 1877'de Cape Colony'ye ilhak edildi.

1871'den 1914'e kadar, 50,000 madenci kazma ve küreklerle Büyük Deliği kazdı ve 2.722 kg (6.001 lb) elmas çıkartıldı ve 1873'e kadar Kimberley Yaklaşık 40,000 nüfuslu Güney Afrika'nın en büyük ikinci şehriydi.
Çeşitli küçük madencilik şirketleri, İngiliz işadamları Cecil Rhodes ve Charles Rudd tarafından De Beers Madencilik Şirketi ve Barney Barnato tarafından Barnato Elmas Madencilik Şirketi olarak birleştirildi. 1888'de iki şirket birleşerek De Beers Consolidated Mines'i kurdu ve bu şirket dünya elmas piyasası üzerinde bir tekel kurmaya başladı.
Bu tekel, ABD'de açılan bir antitröst davası (De Beers'ın 295 milyon ABD doları tutarında bir anlaşmanın ödenmesi üzerine yanlış yaptığını kabul etmeden karara bağladığı) ve De Beers ile Avrupa Komisyonu arasındaki gönüllü bir anlaşmanın ardından 2005 yılına kadar sona ermişti.
İkinci anlaşma, Rus madencilik şirketi Alrosa'nın temyizi üzerine bozuldu, ancak Avrupa Adalet Divanı daha sonra kararı onayladı ve Avrupa Komisyonu daha sonra De Beers aleyhinde herhangi bir işlem yapılmadan soruşturmasını tamamladı.
Bugün, yıllık küresel ham elmas üretiminin yaklaşık 130 milyon carat (26 ton; 29 küçük ton), olduğu tahmin edilir ve bunun %92'si Hindistan'da, çoğunlukla Surat şehrinde kesilip parlatılır. Dünyadaki ham elmasların yaklaşık %85'i, kesme elmasların %50'si ve endüstriyel elmasların %40'ı dünyanın elmas merkezi olan Belçika'daki Antwerp’te ticareti yapılır. Antwerp şehri aynı zamanda 1929'da ham elmaslara adanmış ilk ve en büyük elmas borsası olması için oluşturulan Antwerpsche Diamantkring'e de ev sahipliği yapar. Antwerp'in elmaslarla ilişkisi, 15. yüzyılın sonlarında, bu şehirde taşları cilalamak ve şekillendirmek için yeni bir tekniğin gelişmesiyle başladı. Antwerp'in elmas kesicileri, yetenekleriyle dünyaca ünlüdür. Elmas Bölgesi'nde 380 atölyede 12,000'den fazla uzman kesici ve polisajcı çalışır, 1,500 firmaya ve 3,500 broker ve tüccara hizmet verir.
21. yüzyılda, mükemmel sentetik elmas üretme teknolojisi geliştirildi. En son teknolojilerle üretilen elmaslar, doğal olarak oluşan elmaslarla görsel olarak aynıdır. Geleneksel elmas endüstrisi, yerden çıkarılan elmaslar ile fabrikada yapılan elmaslar arasında ayrım yaratmaya çalışmak için adımlar atmış olsa da, kısmen, her iki kaynaktan elde edilen elmasların aslında görsel olarak aynı olduğu gerçeğini küçümseyerek, mücevher kalitesinde sentetik elmasların gelecekteki geniş bulunabilirliğinin elmas pazarındaki etkisini değerlendirmek için henüz çok erkendir. Sentetikler şu anda mücevher için kullanılan mücevher kalitesinde elmas arzının %2'sini, ancak aşındırıcı uygulamalar için kullanılan endüstriyel kalitede arzın %98'ini temsil etmektedir.

Günümüzde elmasların en bilinen kullanımı, antik çağ kadar uzanan süsleme için kullanılan değerli taşlardır. Beyaz ışığın spektral renklere dağılımı değerli taşların birincil gemolojik özelliğidir. Yirminci yüzyılda, gemologlar elmasları ve diğer değerli taşları bir mücevher olarak değerleri için en önemli olan özelliklere dayalı olarak derecelendirmek için yöntemler geliştirdiler. Gayrı resmi olarak "dört C" olarak (İngilizce: carat, cut, color, and clarity) bilinen dört özellik, artık elmasların temel tanımlayıcıları olarak yaygın olarak kullanılmaktadır: karat, kesim, renk ve berraklık. Bu sistem Amerika Gemoloji Enstitüsü (GIA - Gemological Institute of America) tarafından 1953 yılında elmas özelliklerini değerlendirmek için uluslararası kabul görmüş bir standart olarak geliştirilmiştir.
Değerli elmasların çoğu, dört C'nin her biri için tek değerlere dayalı olarak toptan satış piyasasında işlem görür; örneğin bir pırlantanın 15 carat (3.000 mg), VS2 berraklık, F renk, mükemmel kesim yuvarlak pırlanta olarak derecelendirildiğini bilmek, umulan fiyat aralığını makul şekilde belirlemek için yeterlidir. Bireysel taşlar için gerçek piyasa değeri belirlemek için her bir özelliğin içinden daha ayrıntılı bilgi kullanılır. Bireysel pırlanta satın alan tüketicilere kendileri için "doğru" olan pırlantayı seçmek için genellikle dört C'yi kullanmaları tavsiye edilir. 
Diğer özellikler de değerli bir pırlantanın değerini ve görünümünü etkiler. Bunlar, floresansın varlığı, elmasın kaynağı ve elmasın hangi gemoloji enstitüsünün değerlendirdiği gibi fiziksel özellikleri içerir. Temizlik de pırlantanın güzelliğini önemli ölçüde etkiler. 
Elmasları derecelendiren ve raporlar veren kâr amacı gütmeyen iki büyük gemolojik birlik vardır (birçok derecelendirme raporu için yanlış isim olan "sertifika" terimleriyle gayri resmi olarak anılır); karat ağırlığı ve kesim açıları matematiksel olarak tanımlanırken, netlik ve renk eğitimli insan gözü tarafından değerlendirilir ve bu nedenle yorumda hafif farklılıklara açıktır. 
Bu kurumlar aşağıda listelenmiştir.

Amerika Gemoloji Enstitüsü, Amerika'da modern elmas raporları yayınlayan ilk laboratuvardı, ve tutarlı, muhafazakar derecelendirmesi nedeniyle gemologlar arasında yüksek saygı görür.
Diamond High Council (HRD) Anvers’te bulunan Belçika elmas endüstrisinin resmi sertifikasyon laboratuvarı.
Son yirmi yılda, çoğu aynı zamanda Antwerp veya New York'ta bulunan bir dizi kar amaçlı gemolojik derecelendirme laboratuvarı da kurulmuştur. Bu kuruluşlar, yukarıdaki kâr amacı gütmeyen kurumlara benzer hizmetleri sağlamaya ancak daha ucuz ve daha zamanında bir şekilde hizmet eder. GIA'nınkine benzer sertifikalar üretirler.

Elmasın tartılmasında ölçü birimi olarak karat kullanılır (1 karat 200 miligrama eşittir). Bir karat, 200 miligram‘dır (yaklaşık 0,007 onssn avoirdupois olarak tanımlanır). Bir karatın yüzde birine (0.01 karat veya 2 mg) eşit olan "nokta" birimi, genellikle bir karattan küçük elmaslar için kullanılır. Diğer her şey eşit olduğunda, karat ağırlığı arttıkça karat başına fiyat artar, çünkü daha büyük elmaslar hem daha nadirdir hem de değerli taşlar olarak kullanım için daha çok arzu edilir.
Karat İngilizce olup Arapçası Kırat'tır. Kırat keçiboynuzu çekirdeğidir. Bu çekirdeklerin ağırlıkları birbirinin aynı olması sebebiyle 1 gr'dan küçük ağırlıkların ölçüsünde kullanılmaktaydı.
Karat başına fiyat, artan boyutla doğrusal olarak artmaz. Bunun yerine, taşın karat ağırlıkları etrafında keskin sıçramalar vardır çünkü bir referans taşından biraz daha ağır olan elmaslara talep, sadece daha hafif olanlardan çok daha yüksektir. Örneğin, 0.99 karatlık bir pırlantanın karat başına fiyatı, talep farklılıkları nedeniyle karşılaştırılabilir 1.01 karatlık pırlantadan önemli ölçüde daha az olabilir. 
Haftalık elmas fiyat listesi, Rapaport Elmas Raporu, New York, Rapaport Group CEO'su Martin Rapaport tarafından farklı elmas kesimleri, berraklıkları ve ağırlıkları için yayınlanır. Günümüzde fiili (İngilizce: de facto) perakende fiyat temel çizgisi olarak kabul edilir. Kuyumcular, elmasları genellikle Rapaport fiyatı üzerinden anlaşmalı indirimlerle takas eder (örneğin, "R -%3").
Mücevher pırlantalarının toptan ticaretinde, karat genellikle satılık çok sayıda pırlantayı belirtmek için kullanılır. Örneğin, bir alıcı 100 carat (20 g), 05-carat (1.000 mg), D–F, VS2-SI1, mükemmel kesimli elmasların siparişi verebilir, bu yaklaşık özelliklerde 200 (100 carat (20 g) toplam kütlede) elmas satın alma isteğini belirtir. Bu nedenle, elmas fiyatları (özellikle toptancılar ve diğer endüstri profesyonelleri arasında) genellikle taş başına değil karat başına verilir. 
Toplam karat ağırlığı (t.c.w.) birden fazla değerli taş kullanıldığında, bir mücevher parçasındaki toplam elmas veya diğer değerli taş kütlesini tanımlamak için kullanılan bir ifadedir. Örneğin pırlanta tek taş küpeler genellikle t.c.w. satışa sunulduğunda, her bir pırlantanın değil, her iki küpedeki pırlantaların kütlesini gösterir. T.c.w. pırlanta kolyeler, bilezikler ve diğer benzer mücevher parçaları için de yaygın olarak kullanılmaktadır.

Berraklık

Filipinler, resmî adıyla Filipinler Cumhuriyeti (Filipince: Repúbliká ng Pilipinas), Pasifik Okyanusu'nun batısındaki coğrafyada konumlanan bir Güneydoğu Asya devletidir. Ülke irili ufaklı 7.641 adet ada ve adacıktan oluşur. Ancak ülkeyi oluşturan üç ana coğrafi kara parçası vardır. Bunlar Luzon, Visayas ve Mindanao'dur. Ülkenin başkenti Manila iken, en kalabalık şehri Quezon City'tir. Bu iki kent de Büyükşehir Manila yönetimsel birimine bağlıdır.
Filipinler'in deniz aşırı komşuları kuzeyde Tayvan ve Çin, batıda ise Vietnam'dır. Filipinler'i kuzeyde Luzon Boğazı, batıda ise Güney Çin Denizi çevrelemektedir. Ülkenin güneybatısında bulunan Sulu Denizi'nin karşı kıyılarında Borneo adası uzanır. Güneyde ise, Celebes Denizi ülkenin diğer adaları ile Endonezya'yı birbirinden ayırır. Filipinler'in doğusunda Filipin Denizi ve Palau ada ülkesi bulunur. Filipinler Pasifik Deprem Kuşağı'nda yer alır. Bunun için ülkede deprem sıklığı ve yıkıcılığı fazladır. Ayrıca ekvatora yakın yerleşim konumu, Filipinler'i tayfun felaketine eğilimli hâle getirmektedir. Bununla birlikte, ülke doğal kaynaklar açısından zengindir. Filipinler, dünyadaki biyolojik çeşitliliğin en fazla olduğu ülkelerden biri olup devlet sınırları dünya yüzeyindeki 342.353 km2lik alanı kaplar, Filipinler dünyanın en büyük yüzölçümüne sahip 64. ülkesidir.
Ülke yaklaşık 100 milyonluk nüfusuyla, Asya kıtasının en kalabalık 8. ülkesidir. Dünyanın ise en çok nüfus barındıran 13. ülkesidir. Ek olarak 12 milyon Filipinlinin yabancı devletlerde yaşadığı tahmin edilmektedir. Bu yönüyle Filipinliler dünyanın en büyük kopuntularından (diaspora) birini oluşturmaktadır. Filipinler çok kökenli ve mozaik kültürlü bir demografik yapıya sahiptir. Tarih öncesi devirlerde, ülkedeki ilk yerleşimleri Ön Avustralya ırklarından olan Negritoların başlattığı düşünülmektedir. Bu boyun başlattığı göç hareketini, diğer Avustronezyan ırktan olan boylar takip etmiş ve Filipinler Avustronezyan ırk için yeni bir yerleşim alanı olmuştur. Ülke topraklarında tarih boyunca, Çinliler ile Malay, Hint ve İslami kökenli hanedanlıkların egemenlik savaşı hüküm sürmüştür. MS 900-1521 yılları arasında ise Filipinler'de Datu, Rajah, Sultan ve Lakan boylarının kurduğu devletler hüküm sürmüştür.
1521'de Filipinler'e Ferdinand Magellan'nın gelmesi, ülkedeki İspanyol sömürgeciliğinin başlangıcı olmuştur. 1543'te İspanyol kâşif Ruy López de Villalobos bu takımadalara İspanyol kralı II. Felipe'nın onuruna Las Islas Filipinas adını vermiştir. Seyahatine Meksika'dan başlayarak 1565'te takımadalara ulaşan Miguel López de Legazpi, buradaki ilk İspanyol yerleşimini kurmuştur. Filipinler 300 yıldan daha fazla bir süre, İspanyol İmparatorluğu'nun bir parçası olarak kalmıştır. Bu durum, ülkede Katolikliğin baskın hâle gelmesiyle sonuçlanmıştır. Bu dönemde, Manila Asya ve Amerika kıtaları arasındaki ticaretin yönetildiği bir stratejik merkez hâline gelmiştir.
19. yüzyılın bitimiyle son dönemlerinde, Filipin Halk Uyanış Hareketi hızlı bir şekilde genişlemiştir. Bu hareket sonucunda ilk Filipin Cumhuriyeti kurulmuştur. Ancak bu devlet uzun ömürlü olmamış, Filipinlilerin bağımsızlık isteğine karşı Amerika Birleşik Devletleri bu ülkeye savaş ilan etmiştir. Filipin-Amerikan Savaşı, ABD'nin kesin galibiyeti ile sonuçlanmış, savaşta yaklaşık 1,5 milyon Filipinli ölmüştür. Bunu takip eden yıllarda, ülke Japon işgaline uğramıştır. Ancak Birleşik Devletler, takımadalardaki egemenliği yeniden sağlamıştır. Ülkedeki Amerikan egemenliği 1945'e kadar sürmüştür. II. Dünya Savaşı'ndan sonra Filipinler'in bağımsızlığı dünya devletleri tarafından tanınmıştır. Bu zamandan beri, ülkede kargaşalı bir demokrasi deneyimi sürecine girilmiştir. 20. yüzyılın ikinci yarısında ülkedeki demokratik düzen bozulmuş ve Ferdinand Marcos ülkedeki tüm gücü ele geçirmiştir. Bunun üzerine 1986'daki "İnsanların Gücü Hareketi" olarak bilinen olaylardan sonra Marcos yönetimi devrilmiştir. Bugün Filipinler, kalabalık nüfusu ve ekonomik potansiyeli ile orta güç devletlerinden biri olarak değerlendirilmektedir. Ülke; Birleşmiş Milletler, Dünya Ticaret Örgütü, ASEAN ve Doğu Asya Zirvesi örgütlerine üyedir.

Ülkeye Filipinler adı, İspanyol kralı II. Felipe'nin onuruna verilmiştir. İspanyol kâşif Ruy López de Villalobos 1542'deki seferi sırasında, Leyte ve Samar adalarını Filipinler olarak adlandırdı. Sonuç olarak, Las Islas Filipinas adlandırması takımadanın tüm adalarını kapsar biçimde kullanılmaya başlandı. Bu ad yaygınlaşmadan önce, Islas del Poniente (Batıdaki Adalar) ve Magellan'ın ada için kullandığı tabir olan San Lázaroda İspanyollar tarafından ada için kullanılmıştır.
Filipinler'in resmî adı, ülke tarihi boyunca birçok kez değişmiştir. Filipin Halk Hareketi sürecinde yapılan Malolos Kongresi'nde ülkenin adı República Filipina ya da Philippine Republic olarak adlandırılması kararlaştırılmıştır. İspanyol-Amerikan Savaşı (1898) ve Filipin-Amerikan Savaşı'ndan (1899–1902) İngiliz Milletler Topluluğu'na dâhil olunan 1935-1946 dönemine kadar ülke resmî olarak, Philippine Islands (Filipin Adaları) olarak adlandırılmıştır. Bu adlandırma, ülkenin İspanyolcada kullanılan isminin çevirisi niteliği taşır. 1898 Paris Antlaşması'nda ülke için Filipinler adı kullanılmış ve bu ad günümüze kadar ülke için yaygın olarak kullanılan isim olmuştur. Ülkenin resmî adı, II. Dünya Savaşı'ndan beri "Filipinler Cumhuriyeti"dir.

Ülkede yapılan araştırmalarda Callao (Kalo) adı verilen ön insan modelinin metatarsal kemiklerine rastlanmıştır. Bu kemikler üzerinde Uranyum-toryum tarihlendirme tekniği ile yapılan değerlendirmede, ülkedeki ilk yerleşimlerin 67.000 yıl önceye kadar gittiği saptanmıştır. Bu keşiften önce ülkedeki ilk yerleşim gösteren insanların, Palawan'da bulunarak karbon testiyle 24.000 yıl önceye tarihlendirilen Tabonlar olduğu düşünülüyordu. Negritolar da yarımadaya gelen ilk yerleşimcilerdendir. Ancak onların Filipinler'e ne zaman geldiğine dair güvenilir bir kaynak yoktur.
Antik Filipinlilerin kökeni hakkında birçok karşıtlık içeren görüş vardır. Dilbilimsel ve arkeolojik kanıtlara dayanarak en yaygın olarak kabul edilen görüş "Tayvan'dan çıkış modeli" olarak bilinir. Bu varsayıma göre, Avustronezyanlar kitle olarak MÖ 4000'den başlayarak Filipinler'e göç etmeye başlamıştır. Ancak bundan daha önce takımadaya gelenler de vardır. MÖ 1000'e kadar takım adaya yerleşenler, dört ayrı kol toplumsal grup olarak gelişim göstermiştir. Avlayıcı-toplayıcı boylar, savaşçı topluluklar, plütokratlar ve sahil şeridi beylikleridir.

Ülkedeki bazı topluluklar dağınık bir yapı teşkil ederek kendi adalarında izole bir yaşam sürdürmüştür. Buna karşın, ülkede devlet teşkilatlanması kurarak Doğu, Kuzey ve Kuzeydoğu Asya ile önemli ticari ve kültürel ilişkiler oluşturan yapılanmalar oluştu. Bu dönemde, özellikle Brunei, Çin, Hindistan, Endonezya, Malezya ve Japonya ülkenin dış ilişkilerinde önemli devletlerdir. Bunun yanında bölgedeki küçük ada devletleriyle de ticari ilişkiler gelişmiştir. Birinci binyılda ülkeyi oluşturan deniz beylikleri bu ticari ilişkilerin de yardımıyla önemli bir sosyoekonomik gelişim göstermiştir. Datular tarafından Malay Talassokrasi ile birlikte oluşturulan ittifak ve denizci beyliklerin katılımıyla İspanyolların önderliğinde kurulan bağımsız koloniler olan barangaylar bu gelişimin saç ayaklarını oluşturmuştur. Huanglar tarafından Çin himayesinde kurulan devletçikler. ve Rajahlar tarafından Hindistan hinterlandında oluşturulan krallık da ülkedeki ticari etkinliklerin gelişmesinde etkili olmuştur.
Filipinler'in millî devlet yapısındaki boy devleti hikâyesi çok eski değildir. Örneğin, Datu Puti, Atilerin yaşadığı bölgeyi satın alarak (Madja-as) Maca Emirliği'ni yönetmiştir. Maca Emirliği, kurulduğu Panay adasının adını alarak Panay Emirliği ismiyle tarih sahnesine çıkmıştır. Hint kökenli Rajah Sri Bata Shaja önderliğindeki Butuan Emirliği ülkede ticari ayrıcalıklar kazanmıştır. Lakandula hanedanlığının yönettiği Tondo Emirliği ve Cebu Emirliği de Filipinler'deki, Hint kökenli yönetimlere örnektir.
Filipinler'deki İslam bölgelerinin kurularak ülkenin İslam'dan haberdar olması 14. yüzyılın başlarına rastlamaktadır. 1380'de, Kerîmü'l-Mahdûm ve Şerîfü'l-Hâşim-Ebu-Bekir adlı Johore doğumlu bir Arap, Malakka yoluyla Sulu'ya geldi ve burada Sulu racasının kızıyla evlenerek Sulu Sultanlığı'nı kurdu. 15. yüzyılın sonlarında Mindanao adası, Johoreli Şerîf Muhammed Kabungsuvan'ın çalışmalarıyla İslam'ı tanıdı. Şerîf Muhammed, bir İranun prensesi olan Paramisuli ile evlenerek Maguindanao Sultanlığı'nı kurdu. Bu sultanlık yönetimi, Lanao'yu da içerisine alan bir konfederasyon yapısına büründü.
İslam, Mindanao'nun dışına çıkarak, kuzeyde Luzon'un güneyine kadar yayıldı. Manila, 1485-1521^deki Sultan Bolkiah yönetiminde İslamlaşmaya başladı. Tondo Emirliği, Raca Salalila'nın animistik yerli dinden vazgeçerek İslam'ı seçmesiyle Müslümanlığın yayılım alanları içerisine girdi. Ancak buna rağmen, Animist İgorotlar, Malay Madja-aslar, Ma-iler ve Butuanlar gibi topluluklar kendi kültürlerini muhafaza etti. Bunun yanında bazı emirliklerde, İslam'a karşı bir tutum oluştu. Sonuç olarak, datular, racalar, huanglar, sultanlar ve kalanlar arasındaki mücadele, İspanya sömürge yönetimi ülkeye hâkim olana dek sürdü. İspanyol egemenliği yıllarında bu devletler İspanyol İmparatorluğu'na dâhil oldu. Böylece ülkenin İspanyollaşma ve Hristiyanlaşma süreci başlamış oldu.

1521'de Portekizli kâşif Ferdinand Magellan, Filipinler'e ulaşmıştır. Sömürge kolonileri ise, İspanyol kâşif Miguel López de Legazpi'nin Meksika yoluyla adaya ayak basmasıyla 1565'te kurulmaya başlanmıştır. Ülkedeki en eski İspanyol sömürge yerleşimi Cebu'da kurulmuştur. Buradaki koloni daha sonra Panay adasına taşınmış ve yerli Visayanlar ile İspanyol askerleri arasında kurulan ittifak ülkedeki İspanyol nüfuzunu daha da artırmıştır. Böylece, bazı yerli toplulukların da desteğini alan İspanyollar İslam etkisindeki Manila yerleşimleri kendi etkileri altına almıştır. İslami yapılanmaların Manila'daki gücünü kıran İspanyollar, Manila'

Firavun faresi (Herpestes ichneumon), kuyruksürengiller (Herpestesidae) familyasından Afrika dışında yaşayan bir kuyruksüren türü.
Firavun faresi kuyruğu ile birlikte 1 metre boyundadır. Çok hareketlidir ve korkunç bir hasımdır. İnatçıdır ve avını asla elinden bırakmaz. Kobranın yaman ve çekindiği en bilinen düşmanı olan firavun faresi kobra ile karşılaşmaktan hiç korkmaz. Mücadeleden de genel olarak galip çıkar. Yılanın, saldırılarından hızla kaçıp ataklarını savuşturur ve sonunda yılanın üstüne atlayarak ensesinden yakalar.
Derisi de, kalın postu da, zehre dayanıklılığı da onu korur. Firavunlar döneminde Firavun faresi Mısırlılar için kutsaldı. Piramitlerde bu hayvanın bazı mumyalarına rastlanmaktadır. Firavun faresi timsah yumurtalarını yemeyi çok sevdiği için timsahların çoğalmasını ve Nil Nehri'ni istila etmesini önlüyordu.
Orta Doğu, İber Yarımadası, Arap Yarımadası, Güney Asya, Sahra Çölü, Kongo ve Güney Afrika'nın doğusundaki dağlar dışında tüm Afrika'da yaşarlar. Orman, savana ve çalılıkların sudan uzak olmayan yerlerinde yaşarlar.
Firavun fareleri bazen tek, bazen 2 ila 7 hayvandan oluşan gruplar hâlinde gezerler. Sürü genelde 1 erkek, birçok dişi ve yavrudan oluşur. Erkekler genelde 1 yaşına ulaştıklarında sürüyü terk ederler.
Firavun fareleri küçük memeli, kuş, balık, yumurta, meyve, kertenkele, yılan, timsah yavrusu, kurbağa ve böceklerle beslenirler. Hatta firavun fareleri engerek ve kobra gibi zehirli yılanları avlamalarıyla ünlüdür. DNA yapıları nörotoksinlere dirençli olduğu için kral kobra gibi zehirli yılanların ısırıklarından etkilenmez, aksine kanlarındaki nörotoksinler sayesinde ısırdıkları canlıları etkisiz hâle getirirler.
Firavun fareleri Dünya Doğa Koruma Birliği tarafından ekosisteme zarar veren hayvan türleri kategorisindedir.

Gediz, Kütahya ilinin bir ilçesi. İlçe Kütahya'nın 90 kilometre güney batısında yer alır. Daha yakın bir il olan Uşak'a ise 45 km mesafededir. İlçe merkezinin nüfusu 31.12.2020 itibarıyla 24.669, kasaba ve köyler nüfusu ise 25.118 olmak üzere ilçenin toplam nüfusu 49.787'dir. İlçenin yüzölçümü 1.193 km²dir. Gediz ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 732 metredir. Kütahya ilinin genelinin aksine daha ılıman bir iklim görülür; Kütahya'nın sıcaklık ortalamaları en yüksek olan ilçesidir. İlçede Murat Dağı kaplıcaları ve Ilıca kaplıcaları bulunur.

MÖ 1000 ve MÖ 700'lü yıllarda (Yaklaşık 3000 yıl önce) Frigler tarafından kurulan ve antik adı "Kadoi" veya "Kodis"dir. Daha sonra Ünlü Hükümdar İskender'in Makedonya hükümdarlığında "Kadus", Roma Döneminde "Kadi" adını aldığını basılmış sikkelerden anlaşılmaktadır. Türklerin Selçuklu ve Germiyanoğulları hakimiyetinden sonra 1429'da Osmanlılar tarafından yönetilmeye başlanmıştır.
Gediz yıllar boyunca doğal afetlerle anıla gelmiştir. Köprünün ve kalenin depremle ikiye bölünmesi ile göl suyunun sele dönüşmesi, çeşitli toprak kaymaları, resmî kayıtlara göre 1086 kişinin öldüğü 28 Mart 1970 Cumartesi saat 23.06'da gerçekleşen Gediz depremi ve 1911'de şehrin tamamen yanması ile sonuçlanan yangın bunlardan sadece bilinenleridir.
5 Ağustos 1970'te Bakanlar kurulu ile Gedizin yerleşim yeri 7 km güneybatıya doğru yeniden inşa edilmiştir. Günümüzde Eskigediz ve Gediz olmak üzere iki yerleşim yeri bulunmaktadır.
Çevre ilçe ve illerden getirilen ürünlerin (tarhana, peynir vb.) satıldığı Gediz Pazarı Gediz'in tarihinde türküsü ile ün kazanmıştır.

Gediz ilçe merkezi nüfusu 1935'te 5.549'dur.

Gediz Depremi
Gediz Muharebeleri

YerelNET
Gediz Belediyesi web sitesi

Geyik, geyikgiller (Latince: Cervidae) familyasında geviş getiren otobur memeli hayvanların ortak adıdır. Çift toynaklılar takımında bulunan akraba familyalardaki benzer hayvanlar da genel olarak geyik diye adlandırılmaktadır.

Geyikler Antarktika ve Avustralya dışındaki kıtalarda oldukça yaygın olarak dağılmıştır. Afrika kıtasında Kuzey bölümünde Tunus ve Cezayir'in Atlas Dağları'nda bir miktar kızıl geyik bulunmaktadır. Geyikler tundradan tropikal yağmur ormanlarına kadar çeşitli biyomlarda yaşar. Her ne kadar ormanlarla bağdaştırılsa da birçok geyik türü ekotondur yani ormanlar ve çalılıklar ile kırlık ve savanlar arasındaki geçiş bölgelerinde yaşar. Büyük geyik türlerinin çoğu tüm dünyada ılıman yaprak döken ağaç ormanlarında, dağlık karışık ibreli ağaç ormanlarında, tropikal mevsimlik/kuru ormanlarda ve savanlarda bulunur. Ormanlar içinde bazı bölgelerin kısmen ağaçlardan temizlenmesi aslında geyik popülasyonlarına yardımcı olur. Bu şekilde geyiklerin sevdiği ot tiplerinin yetişmesi için yer açılır. Yine de bu popülasyonların büyümesi ve hayatta kalması için gizlenmelerine yardımcı olacak uygun ve yeteri kadar ormanlık ve çalılık bulunması gereklidir. Orta ve Güney Amerika'nın broket ve pudusu ile Asya'nın munçağı gibi küçük geyikler ise genelde sık ormanlarda yaşar ve açık alanlarda pek görülmezler. Ayrıca yalnızca dağlarda, otlaklarda, bataklıklarda ve ıslak savanlarda ya da çöllerle sarılmış ırmak bölgelerinde yaşayan özelleşmiş geyik türleri de bulunur. Bazı geyikler kutup bölgesi çevresinde hem Kuzey Amerika hem de Avrasya'da yayılmıştır. Arktik tundra ve taygalarda yaşayan ren geyiği ile taygalar ve komşu bölgelerinde yaşayan sığın bunlara örnektir.
Asya'nın ılıman kesiminde geyiklerin en çok bulunduğu bölgeler Kuzey Kore, Mançurya (Kuzeydoğu Çin) ve Rusya'nın Ussuri bölgesindeki karışık yaprak döken ağaç ormanları, dağlık ibreli ağaç ormanları ve taygalardır. Bu dünyanın en zengin yaprak döken ve ibreli ağaç ormanlarından olan bölgede Sibirya karacası, sika geyiği, ren geyiği, Kanada geyiği ve sığın bulunur. Bu bölgenin hemen güneyinde Çin'de olağandışı olan Peder David geyiği ile karşılaşılır. Sika geyiği, beyaz dudaklı geyik, Orta Asya kızıl geyiği ve Kanada geyiği gibi geyikler tarih boyunca boynuzları için avlanmıştır. Ren geyiği de kısmen evcilleştirilerek sürüler hâlinde beslenmiştir.

Tropiklerde ise Güney ve Güneydoğu Asya'da Hindistan, Nepal ve bir zamanlar Tayland gibi ülkelerde büyük oranda geyiğe rastlanır. Kuzey Hindistan'ın Ganj Nehri Ovası'nın ve Nepal'in Terai bölgesinin tropikal mevsimlik nemli ve kuru yaprak döken ağaç ormanları ve hem nemli hem kuru savanlarında çital, domuz geyiği, barasinga, Hint sambar geyiği ve Hint munçağı yaşar. Ganj Ovası'nın hemen kuzeyindeki Keşmir Vadisi'nde Orta Asya kızıl geyiğinin nadir rastlanan bir alt türü olan Keşmir geyiğine rastlanır. Bir zamanlar tropikal mevsimlik nemli yaprak döken ağaç ormanları ve nemli savanları olan Tayland'ın Chao Praya Nehri Vadisi'nde domuz geyiği, Schomburgk geyiği (günümüzde soyu tükenmiştir), alından boynuzlu geyik, Hint sambar geyiği ve Hint munçağı yaşardı. Günümüzde hem barasinga hem de alından boynuzlu geyik türlerine nadiren rastlanır ve soyları tehdit altındadır. Tayland'taki domuz geyiği popülasyonu da enderdir. Çital ve barasingha büyük sürüler hâlinde yaşar, Hint sambar geyiği de büyük gruplar hâlinde bulunabilir. Bütün bu geyik türlerinin bir arada yaşamaları hepsinin beslenmek için değişik bitki türlerini tercih etmeleridir. Bu geyikler yaşam alanlarını aynı zamanda Asya filleri, çeşitli antilop türleri ve vahşi öküzler gibi diğer otçullarla paylaşırlar. Türkiye'de doğal olarak 5 geyik türü bulunur. Bunlar sığın, Mezopotamya geyiği, Algeyik, karaca ve kızıl geyiktir. Bu türlerden sığın ve Mezopotamya geyiği aşırı avlanma sonucu yok olup artık Türkiye'de görülmemektedir. Alageyik neredeyse tükenmek üzeredir, kızıl geyik tehlike altında küçük ve dağınık popülasyonlarda hayatını sürdürmektedir, karaca ise hala yaygındır fakat nüfusu azalmaktadır.
Kuzey Amerika'da en yoğun geyik popülasyonlarına Kanada Rocky Dağları ile Alberta ve British Kolombiya bölgeleri arasındaki Kolumbiya Dağları'nda rastlanır. Burada Kuzey Amerika'da yaşayan beş geyik türünün tamamına rastlanır: Ak kuyruklu geyik, katır geyiği, ren geyiği, Kanada geyiği ve sığın. Bu bölgede dağ eteklerinde nemli ibreli ağaç ormanları ve Alp tarzı otlaklar, ovalarda ise göllerin ve akarsuların yakınında tarım bölgeleri ile yaprak döken ormanlardan oluşan parklar bulunur. Ren geyiği daha yüksek rakımda subalpin otlaklar ve alpin tundralarda yaşar. Ak kuyruklu geyik, toprakların tarıma açılması ve ibreli ağaç ormanlarının açılarak yerine yaprak döken ağaçların yetişmesi nedeniyle yaşam alanlarını Kanada Rocky Dağlarının eteklerine kadar genişletmiştir.
Orta ve Güney Amerika'da çeşitli küçük broket türleri ve güneydoğu Asya'da da çeşitli küçük munçak türleri yaşar. Yukarıda belirtilen büyük geyik türlerinin aksine bu geyik türleri daha çok yalnız dolaşır ve sık ormanlarda saklanmayı tercih eder. Dolayısıyla da popülasyon yoğunlukları daha düşüktür.
Avustralya'ya 19. yüzyılda getirilen altı geyik türü buraya uyum sağlamayı başarabilmiştir. Bunlar alageyik, kızıl geyik, sambar geyiği, domuz geyiği, rusa geyiği ve benekli geyiktir. Yeni Zelanda'ya 1900'lerin başında sokulan kızıl geyik 1960'ların sonundan beri geyik çiftliklerinde evcilleştirilmiş olarak yetiştirilmektedir.

Geyik boynuzları diğer geviş getiren çift toynaklıların boynuzlarından farklıdır. Geyik boynuzları özellikle yazları olmak üzere her yıl gelişen kemiksi bir yapıya sahiptir ve genellikle yalnızca erkek geyiklerde oluşur. Genç bir geyiğin ilk boynuzları doğuştan itibaren başlarındaki iki küçük çıkıntıdan büyüyerek gelişir. Yeni çıkan boynuzlar kalın bir kadife tabakasının içinde gelişir ve bu tabaka içindeki kemik sertleşene kadar birkaç ay boynuz üzerinde kalır. Daha sonra bu kadife tabaka halk arasında inanıldığının aksine dökülmez ama yırtılarak parçalanır ve boynuzdan ayrılır. Geyiklerin izledikleri ana güzergâhların avcılar tarafından izlenebilmesinin bir yolu da geyiklerin "sürtünme"lerini izlemektir. Sürtünmeler geyiklerin bölgelerini belirlemek için göz kenarında ve alınlarındaki bezlerden salgılanan kokunun çevreye bırakılması için kullanılır. Çiftleşme mevsiminde erkekler, sürü içindeki dişileri çekebilmek için birbirleriyle boynuz boynuza dövüşür. Birbirinin etrafında dönen erkek geyikler bacaklarını büker, kafalarını eğer ve birbirlerinin üstüne saldırır.

Dişi geyik bir batında bir ya da iki yavru doğurur, üçüzlere çok az rastlanılabilir. Hamilelik süresi karaca için on ay kadardır. Yavruların çoğu kürklerinin üzerinde beyaz benekler ile doğar ancak yaşlandıkça bu lekeler kaybolur. Yalnızca alageyik bu benekleri yaşamı boyunca taşır. Geyik yavrusu doğumunu izleyen ilk yirmi dakika içinde ilk adımlarını atar. Anne geyik yavrusunu üzerinde koku kalmayıncaya kadar yalayarak temizler böylece avcı hayvanların yavruları bulmasını engeller. Yavru geyik bir hafta kadar otların içinde gizlenmiş olarak kaldıktan sonra annesi ile birlikte yürüyebilecek kadar güçlenir. Anne ve yavru yaklaşık bir yıl kadar birlikte kalır. Erkek yavru bir daha asla annesini görmez ama dişi yavru daha sonra bazen kendi yavrularıyla birlikte annesinin yanına gelerek küçük sürüler oluşturur.
Geyiklerin genellikle engebeli ormanlık araziye uygun uzun güçlü bacakları ve kıvrak, küçük gövdeleri vardır. Geyikler aynı zamanda mükemmel yüzücüdür. Alt çene dişlerinin üzerindeki yarımay şeklinde mineleri sayesinde oldukça farklı bitkileri çiğneyebilir. Geyikler geviş getirir ve mideleri dört odacıklıdır. Hemen hemen her geyiğin gözlerinin önünde bezcikler bulunur. Bu bezciklerde bölgelerini belirlemeye yarayan güçlü kokulu feromon bulunur. Birçok tür geyiğin erkekleri sinirlendiklerinde ya da heyecanlandıklarında bu bezleri geniş geniş açar. Tüm geyiklerin karaciğerinde safra kesesi bulunmaz. Boynuzu olmayan ve üst köpekdişleri fildişi gibi büyüyen su geyiği bu özellikleriyle diğer geyik türlerinden ayrılır.
Geyikler beslenmelerinde seçicidir. Yapraklarla beslenirler. Otçul standartlarında, özelleşmemiş küçük mideleri vardır. Besin gereksinimleri oldukça yüksektir. Koyun ve ineklerin yaptığı gibi düşük kalite, lifli besinlerden çok miktarda sindirmeye çalışmak yerine kolayca sindirilebilen tomurcukları, genç yaprakları, taze çimenleri, yumuşak ince dalları, meyve, mantar ve likenleri tercih eder.

Geyikler, Artiodactyla takımının Cervidae familyasını oluşturur. Bu familya ilk olarak Alman zoolog Georg August Goldfuss tarafından 1820'de yayımlanan Handbuch der Zoologie eserinde bilimsel olarak tanımlandı. Üç alt familya tanımlanmıştı: 1828 yılında İngiliz zoolog Joshua Brookes tarafından tanımlanan Capreolinae, Goldfuss tarafından tanımlanan Cervinae ve 1898 yılında Fransız zoolog Édouard Louis Trouessart tarafından tanımlanan Hydropotinae
Geyiklerin sınıflandırılmasına yönelik diğer öneriler morfolojik ve genetik farklar üzerine temellendirilmiştir. Doğa bilimci Victor Brooke 1878 yılında geyiklerin ön uzuvlarının ikinci ve beşinci metakarpal kemiklerinin özelliklerine göre iki sınıfa ayrılabileceğini önerdi: Plesiometacarpalia (Eski Dünya geyiklerinin çoğu) ve Telemetacarpalia (Yeni Dünya geyiklerinin çoğu). Misk geyiğini de Telemetacarpalia içinde Cervidae familyasına üye olarak kabul etti. Telemetacarpal geyikler yalnızca eklemden uzak olan ögelere shaip olsa da plesiometacarpal geyikler ekleme yakın ögelere de sahiptir. Yirminci yüzyılın sonuna doğru yapılmış olan ve kromozomların diploit sayılarını temel alan sınıflandırma ise içinde çeşitli tutarsızlıklar barındıran hatalı bir sınıflandırmadır.
1987 yılında zoolog Colin Groves ve Peter Grubb üç alt familya tanımladı: Cervinae, Hydropotinae ve Odocoileinae; hydropotinlerin boynuzsuz olduğunu ve diğer iki alt familyanın da iskeletsel morfolojilerinde farklılıkları olduğunu belirttiler. 2000 yılında ise bu sınıflandırmadan vazgeçtiler.
2000'lerin ikinci yarısınd

Göçebelik, bir topluluğun, bir toplumsal kümenin yaşamlarını ve soylarını sürdürebilmek için belirsiz süreli aralıklarla yer değiştirme geleneği ya da alışkanlığı. Konar göçer yaşam biçimi süren oba, boy, aşiret gibi genellikle kan bağına dayalı olarak oluşmuş toplumsal grupların bu yaşayışı göçebelik olarak adlandırılmaktadır.
Göçebelikte insanların ve hayvanların iklime, coğrafi şartlara  bağlı olarak ovaya inmesi ve dağa çıkması, daha doğrusu hayvanın doğal yaşantısına uyması (diğer bir deyişle hayvan içgüdüsüne), söz konusudur. Bu mevsimsel yer değiştirme ya da coğrafi şartlara uyum arayışı büyük oranda geçim kaynağı olan hayvancılığa bağımlığıdır. Tarıma dayalı yaşama geçilmeden önce hayvancılıkla uğraşılmakta ve bunun doğal sonucu olarak hayvanların bakım ve besleme şartları göçerliğin doğal yaşama uyumunu gerektirmektedir.

Türkler asker ve idareci olarak yerleşik düzene geçilmesi taraftarı olmamışlardır. Göçerlikten yerleşik hayata geçilmesinin siyasi egemenliklerinin ve hatta varlıklarının sonu olacağı fikrine sahiptiler. Ayrıca şehirleşmeyi tembellik olarak algılamışlardır. 11. yüzyılda göçebe Oğuzlar şehirlileri Yatuk yani tembel olarak nitelendirmektedirler.

Türk göçebeliği hiçbir yerde durmaksızın yaşamak değil mevsimsel doğal yaşama uyumdur. Hatta doğaya anlam yükleme süreci yaşayışa, geleneklere, inanışa yönelik içerikler taşıyabilmektedir. Örneğin, erkek keçi, Yörüklerde teke olarak adlandırılmaktadır ve makbul sayılmaktadır. Buna yönelik olarak Batı Akdeniz ve Güney Ege Yörüklerine ait halk oyunları bu yörenin de ismi olan Teke Yöresi oyunları olarak adlandırılmakta, hatta erkek keçiler arasındaki mücadeleyi anlatan bir halk oyunu olarak bu oyuna Teke Zortlatması denilmektedir.

Güney Asya Bölgesel İşbirliği Teşkilatı (İngilizce: South Asian Association for Regional Cooperation (SAARC)), Güney Asya ülkeleri arasında uluslararası örgüt ve jeopolitik bir birliktir. Örgüt 1985 yılında Dakka'da kurulmuş olup ekonomik ve bölgesel entegrasyonun gelişimini desteklemektedir. Merkezi Katmandu'da yer almaktadır.
SAARC 2015 yılı itibarıyla dünyanın yüzölçümünün %3'ünü, dünya nüfusunun %21'ini ve küresel ekonominin %9.12'sini oluşturmaktadır. Örgüt 2006 yılında Güney Asya Serbest Ticaret Bölgesi'nin kurmuştur.

 Afganistan
 Bangladeş
 Bhutan
 Hindistan
 Maldivler
   Nepal
 Pakistan
 Sri Lanka
Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa Birliği, Avustralya, Çin, Güney Kore, İran, Japonya, Mauritius ve Myanmar'ın örgütte gözlemci statüsü bulunmaktadır. Rusya ve Türkiye örgüte gözlemci üye olmak için başvurmuştur.

Resmî site

Halifeler listesi, İslam peygamberi Muhammed'in ölümünden sonra İslam Devleti'nin liderliğini devam ettirme iddiasında bulunan kişilerin listesidir. Hulefâ-yi Râşidîn, Emevî halifeleri, Abbâsî halifeleri, Fâtımî halifeleri (Sünniler tarafından kabul edilmezler), Memlûk Devleti himayesindeki halifeler, Osmanlı halifeleri ve son olarak 1924'te halifeliğin kaldırılmasından önce Türkiye Cumhuriyeti'nden bir halife (ki kendisi Osmanlı Hanedanı'ndandır) aşağıdaki tablolarda bulunmaktadır.

Bu ilk dört halife, Muhammed'in ölümünden hemen sonra seçimle göreve gelmişlerdir. İslam kültüründe bu halifelere "Hulefâ-yi Râşidîn" (doğru yolda olan halifeler) denmektedir. Dördüncü halife Ali'nin 661 yılında öldürülmesinin ardından, kısa bir süreliğine büyük oğlu Hasan halifelik mücadelesine dâhil olmuş; fakat İslam dünyasındaki fitneyi önlemek için Emevî ailesi ile olan hilâfet mücadelesinden çekilmiştir. 

Emevîler dönemindeki halifelerdir. Bu dönemde hilâfet ilk defa bir hanedanlığın kontrolüne girmiştir.

Abbâsîler dönemindeki halifelerdir:

Kahire'de hüküm sürmüş olan Şîa-Fâtımî halifeler. Ehl-i Sünnet tarafından halife olarak kabul edilmezler.

Abbâsî Hanedanı'nın Mısır'daki Memlûklar himayesi altında olduğu dönemdeki halifeleridir:

Osmanlı Devleti'nin Ridâniye Muharebesi'ni kazanarak Memlûk Devleti'ne son vermesinden sonra halife ünvanını üstlenen padişahlardır:

Padişah olmadığı halde halife olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından göreve seçilmiş bir Osmanlı Hanedanı üyesidir:

3 Mart 1924'te çıkarılan bir kanun ile halifelik resmî olarak kaldırılmıştır.

Osman b. Fûdî, İslam'ı yaymak ve reform etmek amacıyla Nijerya'da bir cihad başlattı ve bugünkü Nijer, Kamerun, Benin ve Burkina Faso topraklarına hâkim olarak Batı Afrika'da bir hilâfet oluşturdu.

Mirza Gulâm Ahmed'in liderliğinde 1889'da Hindistan'da kurulan Ahmedîlik, kendi içinde bir halifelik sistemi geliştirmiştir. Gulam Ahmed, Mehdi olduğunu iddia etmiş ve bu iddia üzerine kendi halifeliğini kurmuştur.

Ebu Simbel (Arapça: أبو سنبل ya da أبو سمبل), Güney Mısır'da bulunan antik tapınak.
Ramses-II, Nubya'daki isyancıları bastırmak için yaptığı sefer sırasında bir fili takip ederek Ebu Simbel'e ulaşır. Ramses, buraya iki tapınak yapmaya karar verir.
Büyük tapınak dağın içi oyularak, 20 yılda yapılır. Kapısında 4 dev boy Ramses heykeli vardır. Küçük tapınak kraliçe Nefertari ve tanrıça Hathor a adanmıştır.
Ebu arapça 'baba' anlamına gelmektedir. Tapınağın girişini açıp, içindekileri götüren Giovanni Belzoni ye yol gösteren çocuğun adı ile anılır.

Asvan Barajı yapımında Tapınak bulunduğu yerden şimdi olduğu yere taşınarak günümüzde adeta yeniden yapılmıştır.
Tapınak'ın şu anda olduğu yere taşınması, yekpare kayaların kesilip, sonra tekrar bir araya getirilmesiyle mümkün olmuştur. 
Kayaların kesilmesinin heykellerin görünüşlerine zarar vermemesi için estetik cerrahlarından bilgi alınmış, yüzlerde iz kalmaması için kesilecek yerler hassasiyetle belirlenmiştir. Yapılma gerekçesi ise Ramses'in karısına duyduğu aşkın ifadesi olmasının yanı sıra, ülkesi Mısır'ın düşmanlarına (Sudan) ne kadar güçlü olduğunu göstermek istemesidir. İçerisinde bulunan tapınma taşına senede bir gün, Ramses'in doğum gününde (21 haziran) günışığı doğrudan gelmekteyken, Asvan Barajı'nın yapımı sırasında şimdi olduğu yere taşınmasından sonra 20 Haziranda tapınma odasına günışığı doğrudan gelmekte. Baraj yapımı sırasında daha birçok tarihî eserin taşınması gerektiğinden, Mısır hükûmeti yardım eden ülkelere eserlerin bir bölümünü armağan etmişti. İspanya'ya armağan edilen Debod Tapınağı bunlardan birisidir. Bu ülkeler arasında Türkiye de vardır.

Abuja (Yorubaca: Àbújá), Nijerya'nın başkentidir. Ülkenin orta kesimlerinde, Federal Başkent Bölgesi adı verilen bölgede yer alır. Abuja özel olarak planlanmış bir şehirdir ve büyük ölçüde 1980'li yıllarda imar edilmiştir. Bunun ardından 12 Aralık 1991 tarihinde daha önce Lagos olan ülke başkenti Abuja'ya taşınmıştır. Kent merkezi nüfusunun 405.000 dolaylarında olduğu tahmin edilmektedir.
Şehrin ziyaretçilerinin dikkatini çeken başlıca yerler; Nijerya Ulusal Camii, Nijerya Ulusal Hristiyan Merkezi ve bölge coğrafyasının önemli özelliklerinden biri olan Aso Kayası'dır. Şehirdeki pek çok kamu kuruluşu bu kayanın olduğu bölgenin güneyine kurulmuştur. Başkente hava ulaşımı Nnamdi Azikiwe Uluslararası Havaalanı ile sağlanır. Şehrin, devlet memuru ve düşük gelirli sakinlerinin yaşaması için kurulmuş kenar mahallelerinde insanlar içme suyu, elektrik ve temizlik hizmetleri olmadan yaşamaktadırlar.

Nijerya'nın bağımsızlığını kazanmasından sonra ülkenin çokkültürlü ve dinsel ayrılıkları göz önüne alınarak, ülkedeki tüm topluluklara eşit görülecek bir noktada başkent kurmak için öneriler ortaya koyuldu. Sonuç olarak tarafsızlığı ve ulusal birliği simgelediği düşüncesiyle 1970'li yılların başında başkentin buraya taşınması kararlaştırıldı. Lagos'ta o yıllarda yaşanan nüfus patlaması sonucu orada hizmetlerin yetersiz kalması da bu sürecin hızlanmasında etkili oldu.
1970'lerin başında ilk işlemler başlatıldı ve yine 70'li yılların sonuna doğru başkent hizmet vermeye başladı. Ancak ekonomik ve politik dengesizliklerden dolayı 1980'lerin sonuna kadar tam anlamıyla işlevini yerine getirememiştir.
Kamu binalarının da Abuja'ya taşınmasının ardından pek çok ülke büyükelçiliklerini buraya taşıdıysa da hâlâ ülke ticaretinin en büyük merkezi olan Lagos'taki şubelerini de kapatmamışlardır. Abuja hükûmet merkezinin yanı sıra Batı Afrika Ülkeleri Ekonomik Topluluğu'nun merkez binasına ve Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü'nün de bölgesel merkezi de bu şehirde açılmıştır.
Son yıllarda Abuja'da ve içinde bulunduğu Federal Başkent Bölgesi büyük bir nüfus patlaması yaşanmıştır. Abuja'nın çevresindeki semtlerin %20 ila 30 arasında büyüdüğü sanılmaktadır. Gecekondu ve baraka türü yapılar şehrin kaldırabileceğinin çok üstünde yayılmıştır. On binlerce kişi eski Federal Bölge Başkanı Nesir Ahmmed el-Rufai'nin görev süresince evlerinden çıkartılmış ve bu alanlar yıkılmıştır.
Kentte 26 Ağustos 2011 günü Birleşmiş Milletler binasına bombalı araçla saldırı düzenlenmiş, 18 kişi ölmüştür. İstihbarat kaynakları saldırıyı yapan örgütün Boko Haram ya da Mağrip el-Kaidesi adlı örgütler olabileceğini belirtmişlerdir.

Başkentin içinde yer aldığı Federal Başkent Bölgesi yıl boyunca 3 belirgin iklimsel dönem yaşar. Bu mevsimler ılık, nemli-yağmurlu ve kurak dönemlerdir. Yağmurlu dönemler Nisan'da başlar Ekim ayında sona erer. Bu dönemlerde gün boyu 28-30 derecelerdeyken gece vakti 22-23 derecelerde seyreder. Kurak dönemlerde gün boyu sıcaklık 40 dereceye erişebilir ancak bu geceleyin 12 dereceye kadar düşer. Bölgenin yüksek rakımı ve engebeli toprak yapısı iklimi büyük ölçüde yumuşatır. Yıllık ortalama yağış miktarı 1100 ila 1600 mm arasındadır.

 Brasília
 Detroit
 Kanpur

Şehrin resmî Internet sayfası
Abuja.Net12 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Abuja'dan resimler
Abujacity.com19 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Afrika'daki açlık, Afrika genelinde egemen olan açlık sorunu.

Afrika kıtasındaki ülkeler 15. yüzyılda Portekizli denizcilerin kıtaya ayak basmasıyla Portekiz, İngiltere, Fransa, İtalya, Almanya gibi ülkelerin arasında sömürgeler olarak bölünmüş, bu durum çeşitli Afrika ülkelerinde 1970'lere kadar devam etmiştir.
Çoğu Afrika ülkesinin sınırları, sömürgeci devletler tarafından masa başında cetvelle çizilmiştir. Bu durum, Afrika'da yıllarca süren iç çatışmalar ve sınır savaşlarına sebep olmuş, bu da Afrika'daki açlığı ve yoksulluğu artırmıştır.
Sömürgeciler daha kolay yönetebilmek için Afrika ülkelerinde daima azınlıkları ve muhalefetleri desteklemiş, ayrımcılık yapmış (örn. Apartheid rejimi), bu da bir süre sonra soykırımlara neden olmuştur (örn. Ruanda soykırımı).
Afrika ülkeleri bağımsızlıklarını ilan etmelerine rağmen çoğu halk hala sömürüldükleri ülkenin dilini konuşmakta ve ekonomik olarak onlara bağlı yaşamaktadır. Ayrıca, "yeni sömürgecilik" bu ülkeleri çeşitli yollarla sömürgeci devletlere bağlı tutmakta ve dış borçlarını IMF yardımıyla artırmaktadır.

Afrika dünyanın ikinci büyük kıtasıdır.

Afrika Eyaleti, Kuzey Afrika bölümlerini içeren Roma İmparatorluğu'nun bir eyaleti
Afrika, Ohio, Orange İlçesinde bulunan bir yerleşim yeri

Afrika Bambaataa, hip hop sanatçısı
Afrikan Boy, Afro-beat-grime sanatçısı Olushola Ajose'nin takma adı
Afrika, Rus sanatçı Sergei Bugaev'in takma adı
Publius Cornelius Scipio Africanus (İÖ 236–183), Romalı general ve devlet adamı
The Africa '70, Afro-Beat müzisyen Fela Kuti'nin kurduğu grup

Dale Africa, (d. 1981), Virgin Adaları'ndan kriket oyuncusu
John Africa, (1931–1985), Amerikan zenci özgürlüğü hareketinin (MOVE) eylemcisi
Melrick Africa, (d. 1978), Namibyalı rugby oyuncusu
Cecil Afrika, (d. 1988), Güney Afrikalı rugby oyuncusu
Tatamkulu Afrika, Güney Afrikalı yazar ve şair

Africa, Francesco Petrarca'ın epik şiiri
Out of Africa Isak Dinesen adıyla yazan Karen Blixen'in anı kitabı

Africa, Miriam Makeba'nın "Miriam Makeba" albümünde (1960) yer alan şarkı
Africa, 2009 album by Perpetuum Jazzile'in "Perpetuum Jazzile" albümünde (2009) yer alan şarkı
"Africa", William Billings tarafından bestelenen ilahi (1770)
"Africa", Toto'nun şarkısı
"Africa", Karl Wolf'un, Toto'nun şarkısından temel alan şarkısı (2008)
"Africa", Fransız şarkıcı Rose Laurens'in şarkısı (1982)
"Africa", D'Angelo'nun Voodoo albümünde yer alan şarkısı (2000)
"Africa" Hall & Oates'un "Voices" albmünde yer alan şarkı (1980)
"Africa Fantasy", Camille Saint-Saëns'ın solo piyano ve orkestra için bestesi
"Afrika", Sırp new wave grubu Električni Orgazam'ın şarkısı
"It Began in Afrika", Chemical Brothers'ın şarkısı
New Africa (albüm), Amerikalı tromboncu Grachan Moncur III'ün albümü

Africa (BBC Belgeseli), Afrika jeolojisi ve biyolojisi hakkında BBC belgeseli
Africa (film), 1930 yapımı animasyon filmi
Africa, Basil Davidson'unun Afrika tarihi hakkında sekiz saatlik bir bilimsel video serisi
Benim Afrikam Özgün adı Out of Africa olan 1985 ABD yapımı otobiyografik film
A.F.R.I.K.A. 2002 Güney Kore yapımı film

Africa '70, İtalyan sivil toplum örgütü
Afrika Futbol Konfederasyonu, Afrika'da futbolu organize eden ve yöneten kuruluştur (CAF)
FIBA Afrika, FIBA üyesi 53 Afrika basketbol federasyonunun oluşturduğu konfederasyon
Out of Africa, Birleşik Krallık'ta afrikaya yardım için kurulan bir hayır kuruluşu
Republic of New Afrika, ABD'nin güneydoğusunda afro-amerikan çoğunluğa sahip ilçe ve şehirler için Yeni Afrika Devleti'ni teklif eden toplumsal hareket (RNA)

1193 Africa, Asteroid
Africa, Akademik dergi
Afrika, PlayStation 3 oyunu
Africa Twin, (Honda XRV750) motosiklet
HMS Africa, Africa isimli tüm İngiliz Kraliyet Donanması gemileri listesi
Afrika Korps, İkinci Dünya Savaşı sırasında Afrika'daki Alman ordusu

Afrika (Africa), Roma İmparatorluğuna bağlı bir eyalet. Kabaca günümüz Tunus topraklarının kuzeyini ve batı Libya'nın Gabes Körfezi boyunca uzanan Akdeniz kıyılarını içerirdi. Kıta Afrika adını bu Roma eyaletinden sonra almıştır. Aynı bölge, daha sonra Araplar tarafından da orijinal lisanına sadık kalınarak İfrikiye olarak adlandırılmıştır.

Eyalet sınırlarına, o çağların büyük şehirlerinden Byzacena'nın başkenti Hadrumetum (modern Sousse, Tunus) ve Hippo Regius (modern Annâbe, Cezayir) kentleri kadar antik Kartaca şehri de dahildi. Eyalet, Üçüncü Pön savaşı'nın ardından, daha önceki zaferlerde müsadere edilmemiş olan topraklarında dahil edilmesiyle MÖ 146 yılında kuruldu. Roma tarafından ilk olarak bir prokonsül tarafından yönetilen ve eski Kartaca topraklarının en verimli kısımlarından oluşan Afrika kolonisi olarak Africa Proconsularis ya da Africa Vetus (Eski Afrika) adıyla, Utica başkent olacak şekilde kuruldu. Geri kalan topraklar Numidya'nın müvekkil kralı Massinissa'nın idaresine bırakıldı. Bu dönemde Roma'nın Afrika politikası basitçe Sicilya'nın uzağında büyük bir gücün oluşmasını engellemekten ibaretti. MÖ 118'de Numidya prensi Jugurtha (Iugurtha), küçük krallıkları kendi idaresi altında birleştirmeye teşebbüs etti. Ancak Jugurtha'nın ölümü üzerine topraklarına Mauretanya'lı müvekkil kral Bocchus yerleştirildi ve böylece Afrikanın Romalılaştırılması kesinkes sağlanmış oldu. Jül Sezar ve Pompey arasındaki iç savaş, gözlerin kısa bir süre içinde olsa yeniden Kuzey Afrika'ya çevrilmesine neden oldu.

Augustus tarafından gerçekleştirilen birkaç politik ve eyaletsel reformu Caligula'nın reformları takip etti ancak nihai eyaletsel bölünme Claudius tarafından sonlandırıldı. Afrika bir senatoryal eyaletti. Diokletian'ın yönetimsel reformlarından sonra kuzey bölgesi, Africa Zeugitana (Africa Proconsularis adının ve prokonsül tarafından yönetilme geleneğinin kaldığı) ve güney bölgesi Afrika Byzacena olmak üzere ikiye bölündü. Bölge, 5. yüzyıldaki Germen istilasına kadar Roma İmparatorluğunun bir parçası olarak kaldı. Vandallar 429 yılında İspanya üzerinden Kuzey Afrika'ya geçtiler ve bölgeyi istila ederek Sicilya, Korsika, Sardinya ve Balear adaları'da dahil olmak üzere kendi krallıklarını kurdular. Vandallar bölgeyi savaşçı-elit olarak, sıkı bir bölme ve baskı politikası güderek ve Katolik inanç sahiplerini cezalandırarak kontrol altında tutmaya çalıştılar. 5. yüzyıl sonlarına doğru gittikçe zayıflayan Vandal devleti, topraklarının çoğunu Mauriler ve diğer çöl kabilelerine terk etmek zorunda kaldı.
533 yılında, Vandal hanedanı arasındaki anlaşmazlıkları bahane eden imparator I. Justinianus, büyük general Belisarius komutasındaki bir orduyu bölgeyi yeniden ele geçirmesi için Afrika'ya gönderdi. Kısa bir seferin ardından Belisarius Vandalları yendi ve zafer alayı ile Kartaca'ya girerek bölgede Roma hakimiyetinin yeniden sağlandığını ilan etmiş oldu. Yeniden düzenlenen Roma eyalet yönetimi çöl kabilelerinden gelen saldırıları durdurmada başarılı oldu ve tahkim edilmiş ulaşım ağı ile eyaletin iç kısımlarında da Roma hakimiyetini sağladı. Kuzey Afrika eyaletleri, İspanya'daki Roma mülkleriyle birlikte İmparator Mauricius tarafından tarafından Afrika Ortodoks Piskoposluğu olarak yeniden düzenlendi. Düzenleme başarılı oldu ve tiranik imparator Phocas 610 yılında Herakleios tarafından devrildi. 7. yüzyıl başlarında sahip olduğu İstikrar ve gücün önemi, Herakleios'un başkenti kısa bir süre içinde olsa Konstantinopolis'ten Kartaca'ya taşımasından anlaşılabilir. 640 yılıyla birlikte başlayan Müslüman saldırılarıyla karşı karşıya kalan bölge, ufak tefek aksiliklere rağmen saldırılara karşı koymayı başardı. Ancak 698 yılında Mısır'dan gelen Müslüman ordusu Kartaca'yı ele geçirerek bölgeyi fethedince, Kuzey Afrika'daki Roma ve Hristiyan saltanatı sona ermiş oldu.

Birçok kentin refahının kaynağı tarımdı. Kuzey Afrika, "İmparatorluğun tahıl ambarı" olarak adlandırılırdı. Tahminlere göre her yıl bir milyon ton hububat üretilir ve bunun da 1/4'i ihraç edilirdi. Başlıca tarım ürünleri fasulye, incir, üzüm ve diğer meyvelerdi. 2. yüzyılla birlikte zeytinyağı hububata rakip olmuş ve önemli bir ihraç kalemi haline gelmişti. İlave olarak köle yetiştiriciliği ve egzotik hayvanların yakalanması ve taşımacılığı işi yapılırdı. Ana üretim ve ihraç malları olarak tekstil, mermer, şarap, kereste, çömlekçilik ve yün öne çıkardı.

C. Hadrianus Fabius (MÖ 87—MÖ 84)

Lucius Aelius Lamia

Lucius Nonius Asprenas
Marcus Furius Camillus (17–19)
Lucius Apronius (19–21)
Quintus Junius Blaesus (21–23)
Publius Cornelius Dolabella (23–24)

Curtius Rufus

Lennox Manton, Roman North Africa (Roma Kuzey Afrikası), 1988, (İngilizce)

www.unrv.com sitesinde Roma Afrikası4 Nisan 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., (İngilizce), 2008-20-02 tarihinde erişildi.

Afrika Ekonomik Topluluğu (AEC veya AEK), Afrika ülkelerinin çoğunluğunun ekonomik kalkınması için zemin oluşturan bir Afrika Birliği ülkeleri kuruluşudur. Örgütün belirtilen hedefleri arasında ticari bölgeleri, gümrük birlikleri, ortak bir piyasa ve merkez bankası ve ortak bir para birimi oluşturulması (bknz. Afrika Para Birliği) ve böylelikle ekonomik birlik sağlanması yer almaktadır.

1 Arap Mağrip Birliği şimdiye kadar Fas muhalefeti olduğundan mütevellit AEC'ye katılmıyor.

AEC'ye katılmayan diğer Afrika bölge blokları aşağıda belirtilmiştir.

Greater Arab Free Trade Area (GAFTA) (also includes most Middle Eastern states)
Economic Community of the Great Lakes Countries (CEPGL)
Indian Ocean Commission (COI)
Liptako-Gourma Authority (LGA)
Mano River Union (MRU)
Üyeleri aşağıdaki gibidir:

The AEC founded through the Abuja Treaty, signed in 1991 and entered into force in 1994
is envisioned to be created in six stages:

(to be completed in 1999) Creation of regional blocs in regions where such do not yet exist
(to be completed in 2007) Strengthening of intra-REC integration and inter-REC harmonisation
(to be completed in 2017) Establishing of a free trade area ve customs union in each regional bloc
(to be completed in 2019) Establishing of a continent-wide customs union (and thus also a free trade area)
(to be completed in 2023) Establishing of a continent-wide African Common Market (ACM)
(to be completed in 2028) Establishing of a continent-wide economic and monetary union (and thus also a currency union) and Parliament
End of all transition periods: 2034 at the latest

Eylül 2007'den itibaren

1. aşama: Tamamlandı, Sadece Arap Maghreb Birliği üyeleri ve Sahrawi Cumhuriyeti katılmadı. Somali katıldı.
2. aşama: Sürekli ilerlemektedir, kontrol edilmesi gereken hiçbir şey bulunmamaktadır.
3. aşama:

1 Members not yet participating: DR Congo (in talks to join), Eritre, Etiyopya, Seyşeller (in talks to join), Esvatini (on derogation until SACU gives permission for Svaziland to join the FTA), Uganda (to join very soon)[1]24 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
2 Members not yet participating: Angola, DR Congo, Seyşeller [2]

4. aşama: İlerleme yok
5. aşama: İlerleme yok
6. aşama: İlerleme yok

1 not all members participating yet
2 telecommunications, transport ve energy - proposed
3 sensitive goods to be covered from 2012

The African Free Trade Zone (AFTZ) was announced on Wednesday October 22, 2008 by the heads of Southern African Development Community (SADC), the Common Market for Eastern and Southern Africa (COMESA) and the East African Community (EAC).
In May 2012 the idea was extended to also include ECOWAS, ECCAS and AMU.

African Economic Outlook
Economy of Africa
Economy of the African Union
Şablon:African Economic Community

A single African currency in our time?
African leaders agree to form single market
African Union Official Website
South African webpage on RECs9 Temmuz 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Pan-African Perspective11 Ocak 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Afrika Talanı, Afrika'nın talanı veya Afrika'nın kapışılması; Yeni Sömürgecilik (1870–1914) döneminde 1881-1914 yılları arasında emperyalist Avrupa sömürge imparatorlukları tarafından Afrika kıtasının işgal edilip paylaşılması ve sömürgeleştirilmesi talan ve yarışı.
Çin ve Hindistan'ın son yıllarda Afrika ülkelerine yönelmesi Yeni Afrika Talanı olarak da nitelendirilmektedir.

Afrika'ya uzanan ilk Avrupalılar 15. yüzyılda coğrafi keşifler çağının başından itibaren kıtada kalıcı yerleşim yerleri ile ticaret karakolları kuran Portekiz İmparatorluğudur. Fakat bundan sonraki iki asır boyunca Afrika fazla ilgi çekmemiş kıta üzerine bilgiler sınırlı kalmıştır.
Afrika içlerinin Avrupalılarca keşif süreci 18. yüzyılın sonlarında esas olarak başlamıştır. 1835 yılında kuzeybatı Afrika'nın çoğu Avrupalılarca haritalandırılmıştı. 19. yüzyılın ortalarında Avrupalı ünlü kâşiflerden David Livingstone ile H. M. Stanley Güney Afrika ile Orta Afrika'nın geniş bölgesini haritalandırmışlardır. 1850 ve 1860'larda Richard Burton, John Speke ve James Grant tarafından yapılan zorlu seferlerde merkezî büyük göller ve Nil nehrinin kaynağı bulunmuştur. 19. yüzyılın sonuna gelindiğinde, Nil ve onun kaynakları takip edilerek Nijer, Kongo ve Zambezi Nehri gibi büyük doğal kaynaklar tanınmıştır.
1870'lerin sonunda, Avrupa ülkeleri yalnızca kıtanın sahil kısımlarında yüzde 10 kadarını kontrol altında tutuyorlardı. Bunların içinde en önemlileri Portekiz'in sömürgesi Angola ve Mozambik, Birleşik Krallığın sömürgesi Cape Kolonisi ve Fransa'nın sömürgesi Cezayir olmuştur. 1914 yılında yalnızca Etiyopya, Liberya ve Derviş Devleti Avrupalıların kontrolünde olmayan bağımsız bölgelerdi.
Teknolojik ilerleme denizaşırı yayılmacılığı kolaylaştırmıştır. Sanayileşme sonucu ulaşım ve iletişim, özellikle de denizyolu, demiryolu ve telgraf hızlı gelişim göstermiştir. Tıbbî gelişme de tropikal hastalıklar için ilâçları geliştirmiştir. Sıtma tedavisinde kininin bulunmasıyla birlikte uçsuz bucaksız tropiklerin Avrupalılarca erişilmesini kolaylaşmıştır.

Afrika tarihi, Afrika kıtasında olan olayları kapsar. Afrika, modern insanın ilk ortaya çıktığı bilinen yerdir. Daha sonraki dönemlerde Kuzey Afrika'da Antik Çağ'da Mısır, Kartaca gibi medeniyetler ortaya çıkmış olmakla birlikte, kıtanın güney kısımlarında göçebe hayat devam etmiştir. Kıta, Roma'nın, Bizans'ın, Arapların, Osmanlı'nın ve en sonunda Avrupalıların işgaline uğramış, bu işgaller kıtanın sömürülmesine ve farklı fikirlerin ve dinlerin yayılmasında etkili olmuştur.

Afrika yaklaşık olarak 3,6 milyar yıl ila 2 milyar yıl önce oluştu. İnsanın evrimsel tarihi Afrika’da başladı. İlk defa Hominidler Afrika'da gelişti. İlk defa taş aletler 3.3 milyon yıl önce günümüz Kenya topraklarında kullanıldı. Bu taş aletleri Hominiler yapmıştı. Homo ergaster ilk olarak Afrika kıtasında ortaya çıktı. 1,5 milyon yıl önce ilk defa Homo erectus ortaya çıktı. Muhtemelen Homo ergesterden türemişti. Muhtemelen Homo Erectus ilk avcılardı.Homo erectus ateşi kontrol altına alabilen ve toplu avlanan bir türdü. Homo erectus ile birlikte taş teknoloji daha karmaşık bir hal aldı. Homo erectus Afrika'dan çıkan ilk insan türüydü.
İlk Homo sapiens şu anki keşifler ile Fas'ta bulundu ve yaklaşık 300.000 yaşında olduğu tahmin ediliyor. Modern insan alet yapımındada gelişmişti. Kuzeydoğu Afrika'da MÖ 10.000 - 8000 yılları arasında tarım yapılmaya başlandı. MÖ 11. bin yılda Afrika'da çömlekçilik başladı. Afrika'da hayvanlar evcilleştirilmeye başlandı. 

Antik Çağ'da Afrika birçok medeniyete ev sahipliği yapmıştır. Günümüz Mısır coğrafyasında Mısır medeniyeti kurulmuştur. Aşağı ve Yukarı Mısır siyasi olarak Firavun Narmer veya Firavun Menes tarafından birleştirilmiş; böylece Eski Krallık dönemi başlamıştır. Antik Mısır piramitleri ile tanınmaktadır. Dini yapısı ise Akhenaton dönem hariç çok tanrılı olup, Akhenaton döneminde Aton'un merkezinde yer aldığı Atenizm adlı tek tanrılı inanç sistemi benzeri yapıya geçilmiştir. Akhenaton'un ölümü ardından eski çok tanrılı yapıya geri dönülmüştür.
Orta Krallık dönemi Mısır'ın kargaşa ile geçmiştir. Mısır, Yeni Krallık döneminde emperyalist bir politika izlemiştir. Yeni Krallık dönemi sonrasında Ptolemik hanedanlığına kadar Kuşit, Asur, Pers ve Makedonya işgalinde kalmıştır. Mısır ayrıca İbrahimî dinlerde Musa ve Yusuf gibi peygamberlerin hikâyelerinin geçtiği bir coğrafyadır. Ptolemaios Krallığı'nın lideri Kleopatra'nın intiharı ile Mısır Roma eyaleti oldu. Roma kontrolü sürecinde Mısır hanedanlığın malı oldu ayrıca Hristiyanlık Kuzey Afrika'da yayıldı.

Kuzey Afrika, Yunan ve Fenike kolonizasyonuna uğramıştır. Kartaca bir Fenike kolonisi olarak kurulmuştur. Kartaca; Kuzey Afrika, Sicilya, Güney İtalya ve İber Yarımadası'nda varlığını sürdürmüştür. Kartaca, ilk başlarda monarşi ile yönetilirken daha sonrasında oligarşik cumhuriyet ile yönetilmeye başlanmıştır. Devlet, Pön Savaşları sonucunda yıkılDI. Kuzey Afrika'da antik çağda Berberiler varlık gösteriyordu. Roma Pön savaşlarından sonra Kuzey Afrika'yı kontrol altına aldı. Kavimler göçü ile birlikte Kuzey Afrika Vandal işgaline uğradı.

Etiyopya coğrafyasında ise Aksum Krallığı vardı. Aksum Krallığı resmî din olarak Hristiyanlığı seçmiştir. Sudan'da ise Kuş Krallığı hüküm sürmüştür.

Bantu halkları, Antik dönemde Batı Afrika'dan kıtanın dört bir yanına doğru yayılmışlardır.

Vandal işgali sonrası kurulan Vandal Krallığı, Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu'nun Kuzey Afrika'ya seferler düzenlemesi ile ele geçirildi. İlerleyen dönemlerde EmevîAraplar Kuzey Afrika'yı ele geçirdi. Arap akınları sonrasında Afrika'da İslam yayıldı. İslamiyet sonrasında Afrika'da İslami devletler kuruldu ve takip eden dönemlerde Kuzey Afrika'ya Haçlı Seferleri gerçekleşti.

Afrika'da da çeşitli İslamî devletler kuruldu. Mali topraklarında Mali İmparatorluğu hüküm sürdü. Mali hükümdarı Mansa Musa, serveti sayesinde büyük bir ün elde etti. 
Uganda topraklarında  Buganda hakimiyeti gerçekleşti. Batı Afrika'daki en gelişmiş krallıklardan biri ise Benin'di. 

15. yüzyıldan itibaren Afrika, Avrupalılar tarafından kolonize edilmeye başlandı. Aynı dönemde Osmanlı'nın Kuzey Afrika'ya doğru genişlemesi gerçekleşti. Bartolomeu Dias tarafından Ümit Burnu Avrupalılarca keşfedildi. Yeni Dünya'daki denizaşırı Avrupa kolonilerindeki işgücü ihtiyacını karşılamak için Amerika ve Afrika arasında geniş çaplı bir köle ticareti gelişti. Afrika'daki Avrupalı devletlerin kontrolündeki topraklar 1800'lerin sonunda kıtanın sadece %10'unu kaplarken, 1914 senesinde %90'ından fazlasını kapsar hale gelmiş, bu olay Afrika Talanı olarak isimlendirilmiştir. 20. yüzyılda Afrika devletleri Avrupalı devletlerden bağımsızlıklarını kazanmıştır. 1963'te Afrika Birliği kurulmuştur.

Afrika, hem yüzölçümü hem de nüfus bakımından Asya'dan sonra dünyanın en büyük ikinci kıtasıdır. Yaklaşık 30.065.000 km²lik alanı ile dünya topraklarının %20,4'ünü kapsamaktadır. 1.340.598.000 kişi yani Dünya nüfusunun %16.72'sini barındırmaktadır.
Afrika kıtası; kuzeyde Akdeniz, kuzeydoğuda Süveyş Kanalı ve Kızıldeniz, doğu ve güneydoğuda Hint Okyanusu ve batıda Atlas Okyanusu tarafından sınırlandırılır.
Bu sayfa Afrika'nın coğrafî kapsamına giren ülkeleri; bayrakları, başkentleri, para birimleri, resmî dilleri, yüzölçümleri, nüfusları ve coğrafî konumunu gösteren haritalar ile listelemektedir. Bu liste Birleşmiş Milletler (BM) üyesi devletleri ve diğer topraklara (BM tarafından tanınmayan devletler ve bağımlı topraklar) bölünmektedir.

Afrika Birliği
Afrika'daki büyük şehirler listesi

Wikimedia Atlas'da Afrika

Afrikaans, Afrikaanca veya Boer dili, esas olarak Güney Afrika'nın batısında ve Namibya'da konuşulan bir Batı Cermen dilidir. Dil, Felemenkçenin Hollandaca lehçesinden evrilmiştir. Daha az sayıda kişi tarafından Botsvana, Lesotho ve Esvatini'de de konuşulmaktadır.
Afrikaans, Güney Afrika Cumhuriyeti'nin 11 resmi dilinden biridir. Ana dili Afrikaans olanların sayısı 7 milyon kişi kadardır ve dil Güney Afrika toplumunun %13,5'inin ana dilini oluşturur. İkinci dil olarak konuşanlar eklendiğinde dilin toplamda 15 ile 23 milyon arasında bir konuşur sayısına sahip olduğu tahmin edilmektedir. Dil, Güney Afrika'da yaşayan çok ırklı Coloured ismi verilen halk (%75.8) ile Avrupa kökenli beyazlar tarafından (%60.8) en yüksek oranda konuşulmaktadır. Çoğunlukla Hollanda'dan göç etmiş Afrikaans konuşuru beyazlar Afrikaner olmaktadır.
Dil Almanca ve Khoisan dilleri gibi dillerden ödünçlemeler almış olmak ile birlikte söz varlığı açısından %90-95 oranında Felemenkçe kökenlidir. Bu nedenden ötürü Felemenkçe ile Afrikaans arasındaki farklar söz varlığından çok dilin analitik türde morfolojisi, grameri ve sözcüklerin yazımı ile telaffuzunda gözlemlenir. İki dil arasında yüksek bir karşılıklı anlaşılabilirlik vardır; bu oran diller yazılı olduğunda daha da artmaktadır.

Afrikaner (Boer, Felemenkçe: Afrikaander), Güney Afrika'da Hollanda kökenli, bir Hollandaca lehçesi olan Afrikaans konuşan halk.
Afrikaner, Felemenkçe Afrikalı demektir. Bu isim, Afrika'daki çoğu diğer Avrupalı yerleşimcilerin aksine, Güney Afrika'ya yerleşen Hollandalıların bu kıtayı anavatanları olarak kabul ettiklerinin ve Avrupalı köklerinden koptuklarının bir simgesidir. Boer (okunuşu: buğr) ise çiftçi demektir ve bu etnik grubun başlıca iktisadi faaliyetine işaret eder.
Güney Afrika'daki Hollanda yerleşimi, Endonezya'daki sömürgeye giden bir ikmal üssü sağlamak üzere 1652'de başladı. Güney Hint Adaları Şirketi tarafından gönderilen koyu Kalvinci Protestan yerleşimciler, yörede Hotantolar ve Boşimanlara karşı savaşarak onları kovdular. Zamanla Hollanda'dan yeni yerleşimciler geldi ve Boerların nüfusu arttı.
1707'de Afrikanerler Hollanda hükûmetinden bağımsızlık istediler. Resmen bir devlet kurulmasa da, Güney Afrika fiilen bağımsız bir idareye kavuştu. Güney Afrika, zencileri köle olarak kullanan zengin muhafazakâr Protestan beyaz çiftçilerin güç sahibi olduğu bir ülke hâline geldi.
18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Hint Okyanusu'nda artan Britanyalı etkisi sonucu Güney Afrika, Birleşik Krallık etkisine girmeye başladı. 1815'te Viyana Kongresi'yle İngiltere, yöredeki hâkimiyetini kabul ettirdi. 19. yüzyıl boyunca süren bir dizi savaş sonucu, Britanyalılar, Boerları Güney Afrika'nın içlerine doğru kovdular. Bu göç sonucu Boer nüfusu, ülkenin Orange ve Transvaal yörelerinde yoğunlaştı.

Afrikanerler, Avrupa ve Amerika'dan farklı olarak baskın şekilde Hristiyan Kalvinistlerden oluşmaktadır. Bu durum, Afrikanerleri, siyasal ve coğrafik bir izolasyona maruz bırakmış ve Aydınlanma Çağı'ndaki etkilerden uzaklaştırmıştır.
Avrupa'daki Protestan kültürünün 18. yüzyıldaki gelişmeleri, Afrikanerlerin dinsel yaşantılarına minimal seviyede etki etmiştir.
Afrikaner Kalvinizmi, Aydınlanma Çağı'ndan önceki orijinal Kalvinizmin özelliklerini taşımaktadır. Burada durum, yerli halkın dininin, Kalvinizmin kültürel özellikleriyle birleşmesi hâlidir.
Afrikanerlerin kiliseye olan katılımları 1985'te %80 civarındayken, günümüzde %49'a düştüğü tahmin edilmektedir.

İlk beyaz yerleşimciler olarak Hollandalılar geldiği için, kullanılan ilk dil de kendi dilleri olmuştur. Ancak 17. yüzyıl sonlarında Hollandalıların lisanlarında değişimler olmaya başladı. Daha sonra koloniye gelen Almanlar ve Fransızların Hollandalıların dillerine hâkim olmamaları ve kolonide bulunan yerli halk sebebiyle yerleşik olarak kullanılan Felemenkçede birtakım deformasyonlar başlamış oldu.
Daha sonra meydana gelen bu oluşuma Malayca, Zuluca, İngilizce, Portekizce ve ek olarak Khoi Khoilerin de dillerinden eklenmeler oldu. Böylelikle temel olarak ilk başta kullanılan Felemenkçe teknik olarak oldukça değişmiş oldu. 1925 yılında Parlamento, Güney Afrika'nın iki resmî dilinden biri olan Felemenkçeyi değiştirdi. Ancak, yeni bir lisan olarak Afrikaans dilinin oluşturulması ve denemesine çok fazla itiraz vardı. Marthinus Steyn, önde gelen bir hukukçu ve politikacıydı ve bu konuda muhalefetti. Karşıt fikirli kişiler, resmî bir dilin, Afrikanerlerin izole olmasına sebep olacağını; Afrikaans dilinin konuşabilecek yerli halkın zarar göreceğini düşünüyorlardı.
Günümüzde oluşturulan bu Afrikaans dili, Güney Afrika'nın 11 resmî dili içerisinde sayılmaktadır.

Afrikanerlerin geçmişe dayalı bir edebî gelenekleri vardır. Dikkate değer romancı ve şairleri; Eugene Marais, Uys Krige, Elisabeth Eybers, Breyten Breytenbach, André Brink ve Athol Fugard olarak gösterilebilir.

Gelişim Büyük Coğrafya Ansiklopedisi, Gelişim Yayınları, İstanbul (Genel Tanım)

Angola resmî adıyla Angola Cumhuriyeti (Portekizce: República de Angola), Güney Afrika'nın batı kıyısında yer alan bir ülkedir. Toplam yüzölçümü ve nüfusu bakımından Brezilya'dan sonra ikinci büyük Portekizce konuşan (Lusofon) ülkedir ve Afrika'nın yedinci büyük ülkesidir. Güneyde Namibya, kuzeyde Demokratik Kongo Cumhuriyeti, doğuda Zambiya ve batıda Atlantik Okyanusu ile çevrilidir. Angola'nın, Kongo Cumhuriyeti ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti ile sınır komşusu olan Cabinda eyaleti adında bir dış bölgesi bulunmaktadır. Başkenti ve en kalabalık şehri Luanda'dır.
Angola, Paleolitik Çağ'dan beri yerleşim görmüştür. Bantu genişlemesinin bölgeye ulaşmasından sonra, 13. yüzyılda devletler kurulmuş ve konfederasyonlar halinde örgütlenmiştir. Kongo Krallığı, 14. yüzyıldan itibaren diğer krallıklar arasında hegemonyayı elde etmiştir. Portekizli kaşifler 1483'te Kongo ile ilişkiler kurdu. Güneyde Ndongo ve Matamba krallıkları, daha güneyde Ovimbundu krallıkları ve doğuda Mbunda Krallığı bulunuyordu.
Portekizliler 16. yüzyılda kıyı şeridini kolonileştirmeye başladılar. Kongo, Portekizlilere karşı üç savaş verdi ve bu savaşlar Portekizlilerin Ndongo'yu fethiyle sonuçlandı. 19. yüzyılda köle ticaretinin yasaklanması Kongo'nun çeşitlenmemiş ekonomik sistemini bozdu ve Avrupalı ​​yerleşimciler yavaş yavaş bölgenin iç kesimlerinde varlıklarını kurmaya başladılar. Angola'ya dönüşen Portekiz kolonisi, 20. yüzyılın başlarına kadar bugünkü sınırlarına ulaşamadı ve Cuamato, Kwanyama ve Mbunda gibi yerli gruplardan güçlü bir direnişle karşılaştı.
Uzun süren sömürgecilik karşıtı mücadeleden (1961-1974) sonra Angola, 1975'te tek partili bir cumhuriyet olarak bağımsızlığını kazandı, ancak aynı yıl ülke, Sovyetler Birliği ve Küba tarafından desteklenen iktidardaki Angola Halk Kurtuluş Hareketi (MPLA); başlangıçta Maoist ve daha sonra ABD ve Güney Afrika tarafından desteklenen anti-komünist bir grup olan Angola Ulusal Bağımsızlık Birliği; Zaire tarafından desteklenen militan örgüt Angola Ulusal Kurtuluş Cephesi; ve yine Zaire tarafından desteklenen ve Cabinda dış bölgesinin bağımsızlığını hedefleyen Cabinda Enklavı Kurtuluş Cephesi arasında yıkıcı bir iç savaşa sürüklendi.
2002'deki iç savaşın sona ermesinden bu yana Angola, nispeten istikrarlı bir anayasal cumhuriyet olarak ortaya çıkmış ve ekonomisi dünyanın en hızlı büyüyen ekonomileri arasında yer almaktadır; Çin, Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri ülkenin en büyük yatırım ve ticaret ortaklarıdır. Bununla birlikte, ekonomik büyüme oldukça dengesizdir; ülkenin zenginliğinin çoğu, nüfusun orantısız derecede küçük bir kesiminde yoğunlaşmıştır, çünkü Angolalıların çoğunun yaşam standardı düşüktür; yaşam beklentisi dünyanın en düşükleri arasındadır, bebek ölüm oranı ise en yüksekleri arasındadır.
Angola, Birleşmiş Milletler, Afrika Birliği, Portekizce Konuşan Ülkeler Topluluğu ve Güney Afrika Kalkınma Topluluğu üyesidir. 2024 yılı itibarıyla Angola nüfusunun 36,6 milyon olduğu tahmin edilmektedir. Angola kültürü, yüzyıllardır süregelen Portekiz etkisini, özellikle Portekiz dilinin ve Katolik Kilisesi'nin hakimiyetini, çeşitli yerel gelenek ve göreneklerle harmanlayarak yansıtmaktadır.

Angola bayrağındaki renkler şunları temsil etmektedir: Parlak kırmızı - Angolalıların sömürge baskısı sırasında döktüğü kan, Ulusal Kurtuluş Mücadelesi ve Ülkenin Savunması. Siyah - Afrika kıtası. Ayrıca   bayrakta işçileri ve endüstriyel üretimi simgeleyen dişli çark, bir pala; köylüleri, tarımsal üretimi ve silahlı mücadeleyi simgeleyen bir yıldız bulunmaktadır. Dişli çark, pala ve yıldızın sarı renkte olması ülkenin zenginliğini ifade eder.

Ülkenin günümüzde kullanılan ismi geçmişte Angola'nın batı kesimlerinde kurulu olan ve bir Bantu krallığı olan Ndongo Krallığı'nda krala verilen unvandan gelmektedir. O dönem krallara verilen Ngola unvanı o dönem sömürge devleti olarak bölgeye gelen Portekizli denizciler tarafından önce Luanda ve çevresi için kullanılmış, daha sonraları da günümüzde başka bir ili olan Benguela'yı kapsayacak şekilde genişletilmiş, 19. yüzyıl itibarıyla de o dönem henüz sınırları tam belirlenmeyen ancak Portekiz'in hakimiyeti altına aldığı bugünkü Angola topraklarını tamamı için kullanılmıştır.

Günümüzde Angola'nın varlığını sürdürdüğü topraklarda yaşayan ilk topluluk Khoisan topluluğu olmuştur. Khoisan topluluğu ilerleyen yıllarda Bantu halkları tarafından bölgeden uzaklaştırılmıştır. 15. yüzyıl sonlarına doğru Avrupalılar ve özellikle de Portekizli denizciler ile başlayan temasın sonucunda Portekiz 1483 yılında, günümüzde Luanda'nın bulunduğu sahil kesiminde ve iç bölgelerde ticaret merkezleri oluşturmuştur. Angola'nın bugünkü sınırlarının sistematik olarak ele geçirilmesi ve işgal edilmesi ise 19. yüzyıl sonlarında başlatılmış olup, bu işgal 1920'li yıllara kadar sürdürülmüştür. Angola, 1975 yılında Portekiz'den bağımsızlığını kazanmıştır.
Angola 1920'li yılların ortasından 1960'lı yılların başına kadar 'klasik' sömürü sistemi içerisinde Portekiz tarafından yönetilmiştir. Bu dönemde koloni sahibi Portekiz, 1926 yılından Karanfil Devrimi'nin yaşandığı 1974 yılına kadar askerî cunta tarafından idare edilmiştir.
Koloni döneminde ülkenin en büyük ekonomik değerini tarım ve hayvancılık oluşturmaktaydı. Bu tür faaliyetler Avrupalı yerleşimciler tarafından büyük işletmelerde yapılmasının yanı sıra, Afrikalı yerliler tarafından da aile işletmelerinde gerçekleştirilmekteydi. Bunun haricinde koloni ülkesi için çıkartılan elmasın ihracatı, önemli bir kaynak oluşturmaktaydı.
1950'li yıllarda milliyetçi direnişin şekillenmesi ile başlayan süreç, 1961 yılında silahlı mücadeleye dönmüştür. Özellikle Afrika Yılı olarak adlandırılan 1960 yılında 18 Afrika ülkesinin sömürge sahibi ülkelerden bağımsızlığını ilan etmesi Angola'da da bu sürecin ilerlemesine neden olmuştur.
Portekiz, 1962 yılından itibaren ülkede köklü reformlar gerçekleştirerek geç sömürge dönemini devreye almıştır. Bu durum Angola'da niteliksel olarak yeni bir durum yaratsa da bağımsızlık mücadelesine herhangi bir etkisi olmamıştır. Bu mücadele dolaylı olarak Portekiz'de 25 Nisan 1974 tarihinde gerçekleştirilen Karanfil Devrimi neticesinde diktatör askerî cuntanın devrilerek yerine demokratik rejimin gelmesi sonucunda başarıya ulaşmış, yeni Portekiz Hükûmeti derhal sömürge ülkelerden çekilme sürecini başlatmıştır.

Portekiz'de gerçekleştirilen devrim, Angola'da bağımsızlık mücadelesi veren ve birbirinden farklı etnik kökenleri temsil eden FNLA (Türkçe: Angola Ulusal Kurtuluş Cephesi), MPLA (Türkçe: Angola'nın Bağımsızlığı İçin Halk Hareketi) ve UNITA (Portekizce: União Nacional para a Independência Total de Angola, Türkçe: Angola'nın Tam Bağımsızlığı için Ulusal Birlik) özgürlük hareketleri arasında iktidarı ele geçirme amacıyla gerçekleşen silahlı çatışmaların yoğunlaşmasına sebep olmuştur.
ABD, ilerleyen zamanlarda Demokratik Kongo'ya dönüşen Zaire ve apartheid rejimiyle yönetilen Güney Afrika, bu çatışmalarda FNLA ve UNITA'yı desteklemiştir. Sovyetler Birliği ve Küba ise, MPLA'nın yanında yer almıştır.
MPLA mücadeleyi kazanan taraf olarak 1975 yılında Luanda'da bağımsızlığı ilan etmiştir. FNLA ve UNITA da aynı dönemde Huambo'da bağımsızlık açıklamasında bulunmuştur. Bu karşı hükûmet her ne kadar kısa süre içerisinde dağılsa da, bağımsızlık ilanından kısa bir süre sonra taraflar arasında Angola İç Savaşı'nın başlamasına neden olan çatışmalar şiddetlenmiştir.
FNLA kısa bir süre içerisinde bu mücadeleden elenmiş, UNITA ise 2002 yılında Jonas Savimbi'nin ölümüne kadar MPLA'ya karşı savaşmayı sürdürmüştür.
MPLA ülkenin yönetimini üstlenmesinin ardından, sosyalist ülkeleri rol model alarak ekonomik ve siyasi bir rejim oluşturmuştur. Marksizm-Leninizm ve sol milliyetçiliği ön plana çıkararak, tarım sosyalizmi üzerine kurulu bir siyasi ekonomi geliştirmişlerdir. Angola Halk Cumhuriyeti'nin ekonomik yapısında petrol ve elmas başta olmak üzere doğal kaynakların işlenmesi önemli bir yere sahip olmuştur. 1977 yılında gerçekleştirilen ilk kongrede MPLA'nın ismine "işçi partisi" tanımı eklenmiştir.

Bu sistem 1990/91 yılları arasında iç savaşta yaşanan kısa süreli duraklamada çok partili sistem lehine değiştirilmiştir. 1992 yılında gerçekleştirilen ve UNITA'nın da yer aldığı genel seçimlerde MPLA parti olarak parlamentoda mutlak çoğunluğu elde etse de, partinin cumhurbaşkanı adayı José Eduardo dos Santos cumhurbaşkanı olmak için Jonas Savimbi'ye karşı gereken çoğunluğu sağlayamayarak yasa gereği zorunlu olan ikinci seçim turuna girmek durumunda kalmıştır.
Yapılan bu seçimler ülkede 2002 yılına kadar sürecek karmaşık bir yapıya sebep olmuştur. Bir tarafta MPLA ve UNITA ortaklaşa parlamentoda hatta hükûmette yer alırken, UNITA'nın askeri kanadı seçimlerden hemen sonra silahlı mücadeleyi yeniden başlatmıştır. Ülkedeki siyasi gelişmeler neticesinde yönetimde otoriter bir devlet başkanlığı yönetimi benimsenmiş, ülke genelinde ciddi yıkımlar gerçekleştirilmiştir.
2002 yılında UNITA lideri Jonas Savimbi'nin ülkenin doğusunda ordu tarafından yakalanıp vurulmasından sonra UNITA silahlı mücadeleyi bıraktığını açıklamıştır. Bu olay neticesinde silahlı kanadını lav edilen UNITA'da buradaki güçlerin bir bölümünü Angola ordusu bünyesine alınmıştır. Yeni genel başkanları Isaias Samakuva önderliğinde normal bir muhalefet partisi görüntüsüne bürünen UNITA, 2008 yılında gerçekleştirilen ve MPLA'nın oyların %80'ini elde ettiği seçimlerde bir varlık gösterememiştir.
Son yıllarda özellikle ülkede var petrol rezervlerinden elde edilen gelirlerle tüm ülkede yeniden yapılanma gerçekleştirilmektedir.
Angola'da 2010 yılında kabul edilen yeni anayasa, iktidardaki MPLA'yı güçlendirmekte ve devlet başkanına otoriter bir yönetim imkânı sağlamaktadır.

Ülkenin toplamda sahip olduğu 5.198 km sınırın 2.511 km'si Demokratik Kongo Cumhuriyeti (bu sınırın 225 km'lik bölümünü Cabinda bölgesine olan sınır oluşturmaktadır), 1.376 km'si Namibya, 1.110 km'si Zambiya ve 201 km'si ise Kongo Cumhuriyeti devleti ile oluşmaktadır .Angola sahip olduğu 1.246.700 km² ile dünyada

Apartheid (Afrikaans telaffuz: [aˈpartɦəit], Türkçe: Ayrı olmak), Afrika'nın güneyinde bulunan Güney Afrika Cumhuriyeti ile bu devlete bağlı Güneybatı Afrika'da (Namibya) 1948-1994 yılları arasında resmî devlet politikası olarak iktidarda bulunan Ulusal Parti hükûmeti tarafından uygulanan ve bu doğrultuda yasalar çıkartarak ırksal ayrışmayı savunan sistemdir. Apartheid kelimesi Afrikaanca "ayrılık" anlamına gelmektedir. Bu süreç Avrupa kökenli beyazlar tarafından, baasskap adı da verilen ve beyaz ırkın diğer ırklardan üstün olduğunu savunan bir ideoloji ile yürütülmüştür.
Uzun yıllar boyunca beyaz ırkın yönetiminde olan Güney Afrika'da Siyahilere ve diğer beyaz olmayan etnik gruplara karşı uygulanan ayrımcılık, 1948 yılı genel seçimlerinden sonra resmîleşerek sürdü. 1958 yılından itibaren yasalarla da desteklenen Apartheid sistemi, insanların kökenlerine göre sınıflandırılmaları sonucu, beyaz azınlık dışında kalanların vatandaşlık hizmetlerinden daha az yararlanmaları, devletin sağladığı sağlık ve eğitim hizmetleri gibi sosyal hizmetlerden daha az yararlanmaları gibi ırkçı uygulamalara zemin olmuştur.
Güney Afrika'da apartheid sistemine karşı Anti-Apartheid Hareketi oluşturulmuş, ülkenin ilk siyahi devlet başkanı olarak bu makama gelen Nelson Mandela iktidarıyla ırkçı-ayrımcı uygulamalar durdurulunca Apartheid yönetiminin ortadan kalkmasıyla bu hareket de son bulmuştur.

Apartheid sistemine göre Beyazlar en üst kademede yer alırken, bu grubu Asyalılar, Renkliler (Coloured) ve Siyahiler takip etmekteydi.

Siyahiler, Apartheid rejimde en dezavantajlı konumda bulunan etnik grubu oluşturmaktaydı. Apartheid sisteminde, çoğunlukla Bantu olan Siyahi nüfusun şehirlerin bazı mahallelerinden kovulmaları ve sadece Siyahilerin yaşadığı mahallelerde ya da Bantustan adı verilen, devlet tarafından tasarlanmış özerk "kabile anavatanlarında" yaşamaları zorunlu kılınmaktaydı. Bantustan bölgelerine taşınmak, Güney Afrika vatandaşlığından men edilmek anlamına da geliyordu.

Renkliler veya Coloured halkı kökensel olarak, Avrupalılar ve Hindistan, Malezya ve diğer eski koloni bölgelerinden getirilmiş işçiler ile Afrikalı Siyahilerin melezleşmesine dayanan bir etnik gruptur. Siyahilerde olduğu gibi Renklilerin de özel mahallelerde yaşamaları beklenmiştir. Renklilere oy verme hakkı Hintler ile birlikte 1980'lerde, üç kamara sistemi adı verilen, her grubun kendine ait bir kamarasının olduğu bir parlamentonun kurulması ile verilmiştir.

Apartheid yönetiminin Doğu Asyalı halklara karşı tutumu değişkenlik göstermiştir. Yönetimin ekonomik ve diplomatik ilişkiler içinde bulunduğu Japonya, Tayvan ve Güney Kore kökenli Güney Afrikalılar genellikle Beyazlar ile eşit haklara sahip olmuş ve "Onursal Beyaz" olarak sınıflandırılmıştır. Bu halkların Beyazların aksine seçme ve seçilme hakkı bulunmamış, ancak zorunlu askerlik gibi Beyazların da dâhil olduğu diğer grupların katılması gereken uygulamalara katılmaları gerekmemiştir.

Hindistan Yarımadası kökenli Güney Afrikalılar pek çok ayrımcı yasaya tabi tutulmuştur. Bazen Renkliler ile bazen de ayrı olarak sınıflandırılan Hint kökenli Güney Afrikalılar genellikle Renkliler ile benzer haklara sahip olmuştur. Hintlere seçme ve seçilme hakkı 1980'lerde gerçekleştirilen bir referandum sonucunda, üç kamara sistemi adı verilen, her grubun kendine ait bir kamarasının olduğu bir parlamentonun kurulması ile verilmiştir.

Cry Freedom (Özgürlük Çığlığı), Richard Attenborough'nun yönetmenliğinde 1987'de çekilen epik biyografik bir dram filmidir. Senaryosu John Briley tarafından, gazeteci Donald Woods'un kitaplarına dayanarak yazılmıştır. Film, Güney Afrika'daki apartheid döneminde siyah aktivist Steve Biko ile beyaz gazeteci Donald Woods arasındaki dostluğu ve Biko'nun ölümüne giden süreci konu alır. Irkçılık, ayrımcılık, sosyoekonomik eşitsizlik ve devlet şiddeti gibi temaları işleyen yapım, Güney Afrika'da çekim izni verilmediği için Zimbabve'de gerçekleştirilmiştir. Başrollerde Denzel Washington (Biko) ve Kevin Kline (Woods) yer alırken, film 6 Kasım 1987'de ABD'de vizyona girmiştir

The United Nations: Birleşmiş Milletler resmî sitesi - BM'de Apartheid süreci Partner in the Struggle against Apartheid - www.un.org 28 Ağustos 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Australopithecus afarensis ("Australo" güneye ait, "pithecus" maymun, "afar"  Etiyopya'da bulunan Afar Bölgesi, " -ensis" eki ise türün bulunduğu yöre adına ithafen getirilen ektir), Pliyosen'de Doğu Afrika'da, yaklaşık 3.9 ila 2.9 milyon yıl önce yaşamış, soyu tükenmiş bir australopitesin türüdür.

Meyve, fıstık, tohum ve yaprak yiyerek beslenen ağaçsıl maymunlar, dört ayak (kuadropedalizm) üstünde yaşıyor ya da el desteğiyle yürüyorlardı. Belli bir süre sonra bu canlılardan bir grup, ağaçlardaki yaşamı terk edip yerde yaşamlarını devam ettirdiler. Zaman geçtikçe dört ayak üzerinde veya el desteği ile hareket kabiliyetini yitirip iki ayak (bipedalizm) üzerinde yürümeye başladılar. Kuraklık Teorisi'ne göre ağaçların yok olması bu canlıların dik yürümesine neden oldu. Bunun en erken örnekleri ise A. afarensis gibi australopitesinlerde görülür.
Bulunan ilk Australopithecus afarensis, 1974 yılında Fransız Maurice Taieb ile Amerikalı paleontolog Donald Johanson’un  Doğu Afrika'da Etyopya'nın Hadar bölgesinde bulduğu, yaklaşık 3,2 milyon yıl önce yaşamış olan 105 cm boyundaki Lucy adlı fosildir. Bulunduğu zaman, bipedalizme uyarlanmış iskelet özellikleri gösteren en eski insansı Australopithecus afarensis'ti.

A. afarensis'in uzun bir yüzü, hassas bir kaş çıkıntısı ve prognatizmi (dışa doğru çene çıkıntısı) vardı. En büyük kafataslarından biri olan AL 444–2, bir dişi goril kafatası büyüklüğündedir.
Lucy'nin beyin hacmi 365-417 cc idi, numune AL 822-1'in yaklaşık 374-392 cc, AL 333-45'in yaklaşık 486-492 cc ve AL 444-2'in yaklaşık 519-526 cc beyin hacmine sahip olduğu düşünülüyor. Bu da, türün ortalama beyin hacmini yaklaşık 445 cc yapar. Bebeklerin beyin hacimleri (yaklaşık 2,5 yaşında) DIK-1-1 ve AL 333-105 örneklerinde, sırasıyla 273–277 ve 310–315 cc'dir. Bu ölçümleri kullanarak, A. afarensis'in beyin büyüme hızı şempanzelerden daha yavaş olduğu çıkartılabilir. Beyin büyüme süresi uzamış olsa da, süre modern insanlardan çok daha kısaydı, bu yüzden yetişkin A. afarensis beyni modern insana göre çok daha küçüktü. A. afarensis'in beyni muhtemelen insan olmayan maymun beyinleri gibi organize olmuştu ve insan benzeri beyin konfigürasyonuna dair hiçbir kanıt yoktu.

A. afarensis örnekleri, görünüşe göre geniş bir çeşitlilik (varyasyon) yelpazesi sergilemektedir, bu da genellikle erkeklerde kadınlardan çok daha büyük olan belirgin eşeysel dimorfizm olarak açıklanmaktadır. 1991'de Amerikalı antropolog Henry McHenry, bacak kemiklerinin eklem boyutlarını ölçerek ve bir insanı bu boyutu karşılayacak şekilde küçülterek vücut boyutunu tahmin etti. Bu, varsayılan bir erkek (AL 333-3) için 151 cm verirken, Lucy 105 cm idi.
Laetoli fosil yollarının (S1, S2, G1, G2 ve G3) beş yapımcısı için, modern insanlarda ayak izi uzunluğu ile vücut boyutları arasındaki ilişkiye dayanarak, S1'in yaklaşık 165 cm boyunda ve 45 kg ağırlığında, S2'nin 145 cm boyunda ve 39.5 kg ağırlığında, G1'in 114 cm boyunda ve 30 kg  ağırlığında, G2'nin 142 cm boyunda ve 39 kg ağırlığında ve G3'ün 132 cm boyunda ve 35 kg ağırlığında olduğu düşünülüyor. Bunlara dayanarak, S1'in bir erkek olduğu ve geri kalanının (G1 ve G3 muhtemelen gençlerin) olduğu, A. afarensis'in oldukça dimorfik bir tür olduğuna yorumlanır.

Australopithecus africanus
İnsanın evrimi
Lucy

Australopithecus africanus ("Afrika'nın güney maymunu" anlamına gelir), yaklaşık 3.7 ila 2.1 milyon yıl önce Orta Pliyosen'den Erken Pleyistosen'e kadar Güney Afrika'da yaşamış, soyu tükenmiş bir australopitesin türüdür. A. africanus'un Homo ve Paranthropus'un, sadece Paranthropus'un veya sadece P. robustus'un atası olarak çeşitli şekillerde yerleştirildiği için diğer homininlerle nasıl bir ilişkisi olduğu açık değildir. "Küçük Ayak" örneği, iskeletinin %90'ı bozulmamış ve en eski Güney Afrika australopitesini olarak, en eksiksiz korunmuş erken hominindir. Bununla birlikte, bunun ve benzeri örneklerin "A. prometheus" olarak ayrılması tartışmalıdır.

Australopithecus africanus, anatomik olarak A. afarensis'e benziyordu. İnsan ve insansı maymun benzeri özelliklerin bir kombinasyonuna sahiplerdi. A. afarensis ile karşılaştırıldığında, A. africanus'un daha büyük bir beyni ve daha küçük dişleri barındıran daha yuvarlak bir kafatası vardı, ancak aynı zamanda nispeten uzun kolları ve belirgin bir çene ile beyin kabuğunun altından dışarı çıkan güçlü eğimli bir yüz gibi bazı insansı maymun benzeri özelliklere de sahipti. A. afarensis gibi olan leğen kemiği, femur (üst bacak) ve A. africanus'un ayak izleri; iki ayak üzerinde yürüdüğünü gösterir, ancak omuz ve el kemikleri de tırmanmaya adapte olduklarını göstergesidir. A. africanus'un dişleri ve çeneleri modern insan dişlerinden çok daha büyüktu. Üst ve alt çeneleri ise modern insanınki gibi önden tamamen yuvarlaktı ve köpek dişleri A. afarensis'inkinden ortalama olarak daha küçüktü. Türün bireyleri muhtemelen meyveler, tohumlar ve bitki kökleri için yiyecek arayacakları açık ormanlık alanlarda yaşıyorlardı. Yaklaşık 2.07 milyon yıl önce, P. robustus ve H. erectus'un gelişinden hemen önce, A. africanus, İnsanlığın beşiği'nde yok oldu.

1924'te, Güney Afrika,Taung'daki bir kireç ocağında işçiler tarafından toplanan, Taung çocuğu adlı fosil, keşfedilen ilk Australopithecus fosiliydi. Bilim topluluğu başlangıçta bu kısmi kafatasının tanımlanmasını reddetti ve erken bir hominid (günümüzde hominina) formundan ziyade bir tür soyu tükenmiş inasnı maymun türü olduğunu söyledi. 1925'te Dart tarafından, yeni bir tür olarak tanıtılan bu fosil 2.8 ila 3.3 milyon yıl öncesine tarihlendi. Bir insan olmayan insansı maymun ile karşılaştırıldığında, yaklaşık 4 yaşında ve bir insanla karşılaştırıldığında 5-7 yaşlarında olacaktı. Taung çocuğu, 105 santimetre boyundaydı ve 9 ila 11 kilogram  arasındaydı. 400-500 cc'lik bir kafatası hacmine sahipti.

 Vikitür'de Australopithecus africanus ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.
 Wikimedia Commons'ta Australopithecus africanus ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Awash (bazen Hawash olarak yazılır; Afarca: We'ayot) Somalice: Webiga Dir, Etiyopya'nın önemli bir nehri. Tamamen Etiyopya sınırları içerisinde bulunur ve sularını Tadjourah Körfezi'nin yaklaşık 100 kilometre yakınlarındaki Gargori Gölü ile başlayıp, Cibuti sınırındaki Abbe Gölü (veya Abhe Bad) ile biten birbirine bağlı göller zincirine boşaltır. Amarara, Oromya ve Somali Bölgesinin yanı sıra Afar Bölgesinin güney yarısını kaplayan bir kapalı havzanın başlıca akarsuyudur. Huntingford'a göre, 16. yüzyılda Awash Nehrine Büyük Dir Nehri deniyordu ve Müslümanlar ülkesinde akıyordu. Bölge, 1980'de UNESCO Dünya Mirası olarak ilan edilmiştir.

Orta Awash Projesi websitesi 16 Haziran 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Zewdu Tememew Molla, "Dam Safety Evaluation on Koka Dam, Ethiopia". M.Sc. thesis, 2005. abstract

Aşağı Mısır (Arapça: الدلتا, al-Diltā) Mısır'ın en kuzeyinde bulunan bölgedir. Yukarı Mısır ile Akdeniz arasında kalan, El-'Aiyet, Kahire'nin güneyi ve Zavyeh Dehşur (دهشور) arasındaki verimli Nil Deltası alanıdır.

Bugün Nil Irmağı'nı deltaya taşıyan birisi batı yönündeki Raşit Kanalı, diğeri Damietta Kanalı olmak üzere başlıca iki kanal bulunmaktadır.
Yaşlı Plinius, Antik zamanlarda deltaya ulaşan Nil'in doğudan batı yönüne; Pelusiac, Tanitic, Mendesian, Phatnitic, Sebennytic, Bolbitine ve Canopic olmak üzere yedi kola ayrıldığını söylemektedir. Bugün delta bölgesi, mevcut kanal ve kanalet ağları ile oldukça iyi sulanmaktadır.
Aşağı Mısır'ın iklimi, etkisi altında bulunduğu Akdeniz iklimi nedeniyle Yukarı Mısır iklimine göre daha ılımandır. Yukarı Mısır'a göre sıcaklıkları daha az yüksek ve yağış daha fazladır.

Aşağı Mısır, Ta-Mehu yani Papirüs Ülkesi olarak bilinirdi. Nome olarak adlandırılan, ilkine el-Lişt denilen yirmi bölgeye ayrılmıştı. Aşağı Mısır büyük bir kısmı ile gelişmemiş makilik bir alan, insan yerleşimi için gelişmemiş ve sahip olduğu her çeşit çimen ve diğer bitki örtüsü ile dolu olduğundan bu nome 'lerin organizasyonu birtakım değişiklikler ile devam etti.
Aşağı Mısır'ın başkenti Memfis idi. Bu bölgenin baş tanrıçası, kobra tanrıçası olan ve firavunlarla papirüslerin koruyucu olarak kabul edilen Wadjet (Vedcet) idi. Aşağı Mısır, Aşağı Kırmızı Tacı Deşret (Deshret) ile bilinirdi ve sembolü papirüs ve arı idi.

Yukarı Mısır
Antik Mısır
Aşağı Mısır, Nil Irmağı güneyden kuzeye doğru akmakta olduğundan haritada Yukarı Mısır'ın yukarısında yer almaktadır. 

''en:Lower Egypt''

Bagirmi Krallığı, Baguirmi olarak da yazılır, 16. yüzyılda Çad Gölünün hemen hemen güneydoğusunda kurulmuş ve 1512'den 1935'e dek varlığını sürdürmüş devlet. Çad Cumhuriyeti'nin bugünkü Chari-Bagurimi iliyle kabaca örtüşüyordu. Avrupalılar, Bagirmi'nin ve öteki güçlü Orta Afrika devletlerinin (Ouaddai-Bornu-Kanem) varlığını, Dixon Denham 1823'te Çad Gölü bölgesine girdiğinde öğrendiler. Bölgeye ilişkin ayrıntılar, daha sonra özellikle Heinrich Barth ve Gustav Nachtigal'in keşifleriyle sağlandı.
Bagirmi hanedanı büyük olasılıkla 1512'de kuruldu.Mbang adı verilen Bagirmi kralı, devleti başkent Massenya'dan yönetirdi. Uyruklarının çoğu gibi hükümdarlar da 1600 dolaylarında, dördüncü sultan Abdullah döneminde İslam dinini benimsediler. 17. yüzyıl, köle ticaretinin sonucunda Bagirmilere büyük zenginlik getirdi. Ama Bagirmi Krallığı, batıda Bornu ile doğuda Ouaddai (Vaday) imparatorlukları arasında sürüp giden çekişmede bir piyon olarak kullanıldı. 17. ve 18. yüzyıllarda Bornu'ya bağımlı iken 19. yüzyıl başlarında Vaday Krallığı'nin eline düştü; sürekli yağmalanarak iki devlete de haraç vermeye zorlandı. Massenya, 1894'te Rabih üz-Zübeyr'in ordusunca yerle bir edildi. 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyıl başlarında yapılan bir dizi antlaşma, Bagirmi topraklarını Fransız denetimi altına soktu.

Bamako, nüfusu 1.690.471 olup (2006), Mali'nin en büyük şehri ve başkentidir. Günümüzde en hızlı gelişen Afrika ülkesi olarak tahmin edilir (Dünyada en hızlı gelişen 6.). Nijer Nehri üzerinde konumlanır ve ülkenin güney ucu parçasındaki Yukarı ve Orta Nijer vadisini bölen şiddetli nehir akıntısının yakınındadır. Bamako, Koulikoro yakınında yer alan nehir limanı ile ulusun yönetim merkezi ve büyük bir ticari bölge ve konferans mekezidir. Bamako, Lagos, Abidjan, Kano, Ibadan, Dakar ve Accra'dan sonra Batı Afrika'nın 7. en büyük şehre ait merkezidir. Üretimleri tekstil, İşlenmiş et ve metal mallardır. Nijer Nehri'nde ticari balıkçılık vardır. Bamako 12°39′N, 8°0′W. konumunda yer alır. Bamako ismi Bambara kelimesinden gelir anlamı "crocodile river" (Timsah Nehri)dir.

Şehir alanına yerleşim paleolitik zamanında başlar, fakat Bamako'nun kuruluşu onyedinci yüzyılda vuku bulmaktadır. Şehir pazar yeri olan kasaba olması bakımından önemliydi. 1883 yılında bölge Fransız orduları tarafından işgal edildi ve 1908 yılında Bamako Fransız Sudanı'nın başşehri oldu. Buranın nüfusu hızlı bir şekilde büyüdü ve 1960 yılında Bamako'nun nüfusu yaklaşık olarak 160.000 kişiye ulaştı.

 Angers, Fransa (since MQ 1974)
 Bobo Dioulasso, Burkina Faso
 Dakar, Senegal
 Leipzig, Almanya
 Rochester, Amerika Birleşik Devletleri (1975)
 São Paulo, Brezilya

Bangui, Afrika kıtasında bulunan Orta Afrika Cumhuriyeti'nin en büyük şehri ve başkentidir. Şehir Kongo Demokratik Cumhuriyeti ile bu bölgede sınırı belirleyen Ubangi Nehri kıyısında kuruludur.
Ülke nüfusunun büyük çoğunluğu başkent Bangui ve yakınındaki kentlerde yaşamaktadır. Bangui şehri ülke içerisinde özerk bir yönetim biçimine sahiptir. 67 km²'lik yüzölçümüyle Orta Afrika Cumhuriyeti'nin en küçük kenti olmasına karşın, 620.000'i aşan nüfusuyla aynı zamanda en kalabalık kentidir. Bangui'nin nehir kıyısına kurulmuş bir limanı, havayolu ulaşımını sağlayan bir havaalanı ve şehri Çad, Sudan ve Kamerun'a bağlayan karayolları vardır. Kentten geçen nehirden Brazzaville ve Zongo şehirlerine düzenli feribot seferleri vardır.

1887 yılında bölgede bulunan Fransız memur Pierre Savorgnan de Brazza bölgenin Fransız sömürge sistemine dahil edilecek ilgi alanlarından olduğu beyan etmiş, 1889 yılında ise o dönem verilen adı ile Haut-Oubangui (Yukarı Ubangi), günümüzde ise ülkenin başkenti olan Bangui'de ilk askerî  birlik oluşturulmuştur.1890 yılında buradan başlayarak ülkenin tamamının askerî  açıdan işgali başlatılmış, 1900 yılında kurulan Ubangi-Chari ile ülkenin tamamının Fransız askerî  bölgesi olduğu ilan edilmiştir. Ülkenin 1960 yılında Fransa'dan bağımsızlığını kazanması neticesinde yeni ülkenin de başkenti olmuştur. Günümüzde başkent Bangui, hem ticari, hem siyasi hem de kültürel açıdan ülkenin en önemli noktasını oluşturmaktadır.
1986 yılında Bangui'de gerçekleşen bir uçak kazasında, o sıra şehir üzerinde uçan Fransa Hava Kuvvetlerine ait bir savaş uçağı, yerleşim bölgesine düşerek 35 kişinin ölmesine neden olmuştur.

Bangui şehri, Ubangi Nehri'nin kuzey kıyılarında kurulu olup, nehrin güney kıyıları Demokratik Kongo Cumhuriyeti'ne aittir. Nehrin akım hızının yüksek olmasından dolayı ticari gemicilik büyük ölçüde sekteye uğramaktadır. Ubangi Nehri'nin gemi ile geçilebilir bölümleri Bangui'nin ilerisinde keskin bir dönüşle güneye yönelir ve Ekvator'un hemen güneyinde Brazzaville yakınlarında Kongo Nehri'yle birleşir. Nehir ayrıca Orta Afrika Cumhuriyeti ile Kongo Demokratik Cumhuriyeti arasında hukuki sınırı da çizer. Kongo'da bir yerleşim bölgesi olan Zongo, Ubangi'nin diğer yakasında Bangui kentinin karşısında yer almaktadır.
Kent merkezi nehir kıyısına oldukça yakın yerdedir ve şehir merkezi Bokassa'ya adanmış büyük bir zafer takı, Cumhurbaşkanlığı Köşkü ve Merkez Borsa'sına ev sahipliği yapar. 5 kilometre kuzeyde yerleşim bölgelerinin yoğunlaştığı yerlerde engebeli araziler başlar.
Orta Afrika Cumhuriyeti, Ekvator'un hemen kuzeyinde yer almasından dolayı tüm ülkede günlük sıcaklıklar yıl boyu yüksek rakamlarda seyreder. Yağmurlu dönem Mayıs ile Ekim arasında sürer. Ülkenin güneyinde yer alan, yani Ekvator'a daha yakın bir noktada bulunan Bangui, ülkenin kuzey kentlerine oranla biraz daha sıcak ve biraz daha yağışlıdır.

Orta Afrika Cumhuriyeti'ndeki şehirler listesi

Bangui nüfus bilgileri29 Aralık 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Banjul (eski adı: Bathurst), Afrika kıtasında bulunan Gambiya'nın başkentidir. Atlas Okyanusu kıyısında Gambiya Nehri'nin deniz ile birleştiği noktada ada üzerine kurulu olan şehir, 2012 tahmini nüfus verilerine göre merkez nüfusu ile ülkenin en büyük altıncı şehri konumundadır.

Şehir, ülkenin Atlas Okyanusu kıyısında, Gambiya Nehri ile birleştiği noktada zaman içerisinde oluşan kumluk alan üzerine kurulmuştur. Şehrin kurulu olduğu bölge henüz yerleşimin olmadığı dönemlerde sık ormanlık bir alan olup, yoğun bambu ağaçları bulunmaktaydı. Ülkenin yerel Mande dil ailesine üye dillerinde şehrin anlamı Bambu adası anlamına gelmektedir. Şehir bir ada üzerine kurulu olduğu için ve genişleyebileceği noktalarda da bataklıklar bulunduğu için büyütülmesi ve genişletilmesi imkânsız bir konumdadır. Şehrin böyle bir konumda olması dolayısıyla, şehrin batı bölümünde ana kara üzerinde bulunan Serekunda şehri yoğun yerleşim sonucu ülkenin en kalabalık şehri durumuna gelmiştir.
Şehir başkent olmasının yanı sıra ülkenin önemli idari bölgelerinden birini Banjul belediyesi olarak Kanifing belediyesi ile oluşturarak Greater Banjul Area bölgesini oluşturmaktadırlar.

Şehir merkezinde 2012 verilerine göre 31.928 kişi yaşarken, şehrin banliyöleri de dahil edildiğinde toplam nüfusu 357.238 kişiye ulaşmaktadır.
Nüfusun çoğunluğunu 1993 yılında gerçekleştirilen resmi sayım sonuçlarına göre Wolof etnik grubu oluşturmaktadır. Wolof etnik grubunu, Mandinka ve Fula etnik grupları izlemektedir. Nüfusu oluşturan etnik gruplar ile ilgili detaylı bilgiler şu şekildedir: %31,1 Wolof, %28,9 Mandinka, %9,8 Fula, %8,1 Serer, %6,4 Diola, %5,9  Aku, %5,1 Serahule, %1,4 Bambara, %1,1 Manjago ve %2,1 diğer etnik gruplar.

Şehir ilk olarak bölgenin İngiliz sömürgesi olduğu dönemlerde kurulmuş olup, adı Bathurst olarak belirlenmiştir. O dönemki İngiliz bölge sömürge görevlisi olarak gören alan Henry Bathurst'un isminin verildiği şehir, önemli bir ticaret ve köle ticaretinin sona erdirilmesi adına askeri merkez konumuna getirilmiştir. Bölgeye günümüzde yıkıntıları 2003 yılından bu yana UNESCO tarafından dünya mirası olarak korunan kaleler ve mevziler yapılarak, köle ticaretinin bölgenin iç kesimlerinden getirilmesi muhtemel kölelerin önünün kesilmesi amaçlanmıştır. 18 Şubat 1965 tarihinde Gambiya'nın bağımsızlığını kazanması neticesinde yeni ülkenin başkenti olarak belirlenmiştir. Şehrin ismi 24 Nisan 1973 tarihinde Afrikalılaştırma politikası nedeniyle Banjul olarak değiştirilmiştir.

Bantu dilleri, Nijer-Kongo dillerinin Sahraaltı Afrika'da konuşulan 400'den fazla dili içeren önemli bir koludur.
Lingala, Kongoca, Svahili ve Zuluca; Bantu dilleri grubundandır. Aslında Bantu'yu bir dil ailesi olarak adlandırmak yanlış olur, çok farklı kurallar içeren diller de bu grubun bir üyesi olabilir. Bantu, bölgede konuşulan dillere verilen genel addır. Bantu sözcüğünün ne anlama geldiği konusunda ortak kabul görmüş bir görüş olmasa da "bantu" birçok Bantu dilinde "insan" anlamına gelir.

Bantu dillerinin (Svahili gibi münferit istisnalar hariç) neredeyse hepsi tonlu dillerdir. Bu dillerin hepsi eklemeli dillerdir. Bu dillerde neredeyse tüm ekler ön ektir, yani ekler mesela Türkçedekinin tam zıddı şekilde kelime köklerinden önce gelir. Ayrıca Bantu dillerinde ön eklerle gösterilen isim sınıfları vardır ki bunlar Hint-Avrupa ve Sami dillerindeki isim cinsiyetlerine benzer bir şekilde bir nesnenin canlı, cansız, keskin, yuvarlak, parlak ya da düz olmalarına göre (bazen belli bir kurala uymayarak) isimleri sınıflara ayırır. Bazı Bantu dillerinde 20'den fazla isim sınıfı olabilir.

Batı Sahra (Arapça: الصحراء الغربية, es-Sahrâu’l-Garbiyye, İspanyolca: Sahara Occidental, Berberice: Taneẓroft Tutrimt), Afrika kıtasının kuzeybatısında yer alan ve 1975 yılında koloni ülkesi İspanya tarafından terk edildikten sonra Fas tarafından hak iddia edilen ve günümüzde de üçte ikisini Fas'ın fiilen yönettiği bölgedir. Bölgenin tümü üzerinde 1976 yılında bağımsızlığı ilan edilen Sahra Demokratik Arap Cumhuriyeti'nin bu ilanı Fas tarafından kabul edilmemektedir. Bölgenin sınır komşusu olarak kuzeyinde Fas, kuzeydoğusunda Cezayir, doğu ve güneyinde Moritanya yer alırken, bölgenin batısında Atlas Okyanusu yer almaktadır.

Bölgenin toplamda sahip olduğu 2.049 km sınırın 41 km'si Cezayir, 1.564 km'si Moritanya ve 444 km'si bölgenin üçte ikisini ilhak ederek elinde bulunduran Fas ile oluşurken, ülkenin ayrıca Atlas Okyanusu ile 1.110 km'lik sahil şeridi bulunmaktadır.
Toplamda 266.000 km² bir alana sahip olan Batı Sahra'da kıyı kesiminden iç kesimlere ilerledikçe 400 m'ye çıkan yükseltiler yer almaktadır. Bölgenin en yüksek noktasını 805 m ile Cezayir sınırına yakın konumda yer alan ve herhangi bir ismi bulunmayan nokta oluşturmaktadır.

Batı Sahra bölgesinde 2013 tahmini nüfus sonuçlarına göre 570.866 kişi yaşamaktadır.
Batı Sahra genç bir nüfusa sahip olup, 2015 tahmini verilerine göre nüfusun %57,46'sı 0-24 yaş aralığındadır. Ülkenin sadece %3,75'i 65 yaş ve üzerindedir.
0-14 yaş: %37.83 (erkek 109,147/kadın 106,789) 
15-24 yaş: %19.63 (erkek 56,412/kadın 55,624) 
25-54 yaş: %33.93 (erkek 95,296/kadın 98,391) 
55-64 yaş: %4.87 (erkek 12,974/kadın 14,829) 
65 yaş ve üzeri: %3.75 (erkek 9,406/kadın 11,998)

Asıl Batı Sahralılar Sahravi olarak bilinmektedir. Bunun haricinde bölgede Araplar ve Araplaşmış Berberiler yaşamaktadır.

Bölge genelinde Arapçanın yanı sıra belli bir kesim tarafından eski koloni ülkesi İspanya'dan miras kalan İspanyolca konuşulmaktadır.

Bölgede yaşayan nüfusun neredeyse tamamı Sünni İslam inancına göre yaşamını sürdürmektedir.

Fas kontrolü altında tuttuğu bölge üzerine kendi idari yapılanmasına uygun bir idari yönetim planlaması yapmaktadır. Buna göre Batı Sahra olarak adlandırılan bölgede Fas'ın on iki idari bölgelerinden olan Guelmim-Oued Noun bölgesinin küçük bir kısmı ile birlikte Laâyoune-Sakia El Hamra ve Dakhla-Oued Ed Dahab idari bölgeleri bulunmaktadır.
Fas bölgenin sadece üçte ikisini fiilen elinde tutmasına rağmen bölgenin tamamında hak iddia etmektedir. Bölgenin geri kalan üçte biri üzerinde yönetimi elinde tutan ve bu bölgeleri özgür bölge olarak adlandıran Polisario ise ilan ettiği Sahra Demokratik Arap Cumhuriyeti ile Batı Sahra üzerindeki iddiasını sürdürmektedir.

Wikimedia Atlas'da Western Sahara
János Besenyő: Western Sahara2 Ağustos 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Publikon Publishers, Pécs, 2009.
János Besenyő: The Occupation of Western Sahara by Morocco and Mauritania15 Ocak 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Periodical of the Scientific board of Military Security Office, 2010.
János Besenyő: Economy of Western Sahara10 Ağustos 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Periodical of the Scientific board of Military Security Office, 2011.
János Besenyő: Western Sahara and Migration4 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., AARMS, Volume 13, Issue 2, 2014.

Benin ya da resmî adı ile Benin Cumhuriyeti, Afrika kıtasının batı bölümünde yer alan bir ülkedir. Ülkenin sınır komşularını (kuzeyden saat yönünde ilerlendiğinde) Nijer, Nijerya, Togo ve Burkina Faso oluşturmakta olup, ülkenin güneyinde Gine Körfezi içerisinde yer alan Benin Körfezi yer almaktadır. Geçmişte Fransa sömürgesi olan ülke 1960 yılında Dahomey Cumhuriyeti adı ile bağımsızlığa kavuşmuştur. 1975 yılında ülke içerisinde yaşanan siyasi gelişmeler neticesinde ülke adı Benin Halk Cumhuriyeti olarak değiştirilmiş, 1990 yılında da rejimin bir kez daha değişmesi ile ülkenin ismi günümüzde de kullanılan Benin Cumhuriyeti olarak değiştirilmiştir. Ülkenin başkenti Porto-Novo'dur.

Ülkenin kurulu olduğu topraklara Fransa sömürgesi olduğu dönemlerde Dahomey Krallığı'nın kurulu olduğu bölgelerde yer almasına istinaden Dahomey olarak adlandırılmış, bu isim bağımsızlık döneminde de yeni ülkenin ismi olarak benimsenmiştir. Ülke içerisinde yaşanan rejim değişiklikleri neticesinde Benin adını alan ülkenin bu isminin Benin'in hem güncel toprakları hem de tarihi açısından ilişkisi bulunmayan Benin Krallığı'ndan esinlenerek kullanılmıştır.

Ülkenin toplamda sahip olduğu 2.123 km'lik kara sınırından 386 km'si Burkina Faso, 277 km'si Nijer, 809 km'si Nijerya, 651 km'si Togo ile oluşurken, ülkenin ayrıca Atlas Okyanusu'na da 121 km'lik sahil şeridi bulunmaktadır.
Togo ile Nijerya arasına sıkışmış bir ülke olan Benin 125 km. uzunluğunda bir kıyı şeridine sahiptir. Kıyıdan kuzeye doğru gidildikçe doğu ile batı arasındaki mesafe 9. paralelden itibaren birden genişler ve Natitungu dağı hizasında 325 kilometreye ulaşır. Ülkenin en güney noktası ile en kuzey noktası arasındaki uzaklık 700 km. kadardır.
Güney kuzey yönünde uzun ince bir yapıya sahip olan ülkede, kıyı şeritide yer alan lagünlerin arkasından itibaren verimli, tarıma elverişli alanlar başlamaktadır. Bu alanlar Togo Sıradağları'nın bir parçası olan Atakora Sıradağları ile birleşmektedir. Ülkenin kuzeydoğu bölümlerinde ise coğrafi yapı Nijer nehrine yaklaştıkça alçalarak düz zemin oluşmaktadır.
Ülkenin en yüksek noktasını 658 m ile Atakora Sıradağları içerisinde yer alan ve Togo sınırına yakın bir konumda bulunan Sokbaro Dağı oluşturmaktadır. Ülkenin sahip olduğu toprakların %30'u dağlık orman arazisi konumunda olurken, %12'si tarımsal alan, %4'ü ise çimenlik alanlardan ve yaylalardan oluşmaktadır.

Ülke genelinde üç farklı iklim çeşidi görülmektedir. Ülkenin güney bölgelerinde tropikal ekvator iklim hakim konumdayken, ülkenin kuzeybatı ve orta kesimlerinde Sudan iklimi, Atakora Sıradağları'nın bulunduğu kesimlerde de Atakora iklimi görülmektedir. Tropikal iklimin hakim olduğu güney bölgelerde Nisan-Temmuz ve Ekim-Kasım dönemlerinde olmak üzere iki kere yağmur sezonu yaşanmakta olup, Ağustos-Eylül dönemlerinde ise yağmur yağmasa da hava genellikle kapalı konumdadır. Bu bölgelerde ortalama yıllık sıcaklık değerleri gündüz 30 °C, gece 23 °C düzeyinde, ortalama yıllık nem değerleri ise %90 düzeyinde bulunmaktadır. Yıl içerisinde bölgeye ortalama 2000 mm yağış düşmektedir. Sudan ikliminin hakim olduğu ülkenin kuzeybatı ve orta bölümlerinde yağmur sezonu Mart/Nisan döneminden itibaren başlayarak Ekim ayına kadar sürmektedir. Bu bölgelerde ortalama yıllık sıcaklık değerleri gündüz 29 °C - 38 °C arasında, gece ise 16 °C - 26 °C arasında yer almaktadır. Yıl içerisinde bölgeye tropikal iklimin hakim olduğu bölgelerin aksine daha az yağmur düşmekte olup bu oran yıllık ortalamada 1000 mm seviyesindedir. Atakora Sıradağları bölgesinde hakim olan Atakora iklimi, Sudan ikliminde sadece ortalama yıllık yağış oranlarında farklılık göstermekte olup, bölgenin coğrafi özellikleri neticesinde bölgeye yoğun şekilde yağmur yağışları gerçekleşmektedir.

Benin genelinde hakim olan bitki örtüsü türü geniş çayır alanları olan savanlardır. Sudan ve Gine bitki örtüsü bölgeleri arasında yer alan Benin'in ülke genelinde kurak dönemlerde yapraklarını döken ağaçlara sahip orman toplulukları da mevcuttur. Ayrıca ülkede bataklıklara sahip orman bölgesi olan Lokali'de yer almaktadır.
Yabah hayat açısında ülkenin kuzey bölgelerinde yer alan W Ulusal Parkı ve Pendjari Ulusal Parkı önemli bir konumda olup, fil, aslan gibi birçok batı Afrika çayırlık alanlarında görülebilen yaban hayvanlar ülkede bulunmaktadır.

Benin'de son olarak 2013 yılında gerçekleştirilen resmi sayım sonuçlarına göre 9,983,884 nüfus tespit edilmiştir. Bu güncel olarak son resmî sayım konumunda olup, 2018 tahmini sayım sonuçlarına göre ülkede 11,340,504 nüfus belirlenmiştir. Ülke içerisindeki nüfus yoğunluğu 88,6 kişi/km2 düzeyindedir. Ülke nüfusunun büyük bölümü başkent Porto-Novo ile hükûmetin ve kamu kurumlarının merkezinin yerleşik bulunduğu Cotonou'da yaşamaktadır.
Benin genç bir nüfusa sahip olup, 2020 tahmini verilerine göre nüfusun %65,92'si 0-24 yaş aralığındadır. Ülkenin sadece %2,39'u 65 yaş ve üzerindedir.
0-14 yaş: %45.56 (erkek 2,955,396/kadın 2,906,079) 
15-24 yaş: %20.36 (erkek 1,300,453/kadın 1,318,880) 
25-54 yaş: %28.54 (erkek 1,735,229/kadın 1,935,839) 
55-64 yaş: %3.15 (erkek 193,548/kadın 211,427) 
65 yaş ve üzeri: %2.39 (erkek 140,513/kadın 167,270)
Şehirde yaşayanların oranı 2022 verilerine göre %49,5 olan ülkede, nüfusun yıllık artış oranı 2022 tahmini verilerine göre %3,34 düzeyindedir.

Ülke nüfusunun %39,2'si Fon etnik grubuna mensupturlar. Fon etnik grubu özellikle güney kesimlerde başta olmak üzere toplum içerisinde ağırlığı olan etnik grubudur. Nüfusun %15,2'si Adja etnik grubuna üye konumunda olup, ülke içerisindeki ikinci çoğunluğa sahip etnik grup konumundadır. En büyük üçüncü etnik grup %12,3 ile Yorubalar gibi Yoruboid dilini konuşan gruplardır.

Ülkenin Fransa sömürgesinden kurtularak bağımsızlığını ilan etmesi sonucu ülkenin resmi dili koloni ülkesi Fransa'nın dili olan Fransızca seçilmiştir. Resmi dilin yanı sıra ülke genelinde yerel diller olan Gur dilleri, Hausa dilleri, Eve ve Mina dilleri konuşulmaktadır. Benin'in güneyinde Fon dili yaygın olarak iletişim dili olarak kullanılmakta olup, 1,7 milyon kişi tarafından konuşulmaktadır. Ülke nüfusu genelinde ise nüfusun %47'si Fon dilini anadili olarak kullanmaktadır.

Benin genelinde yerel dinlere inananların oranı günümüzde de yüksek oranda gözlemlenebilmektedir. Vudu başta olmak üzere yerel dinlere inananların oranı %23,4 seviyesinde olup, sadece Vudu dinine inanların oranı %17,3 düzeyindedir. Yerel dinlerin dışında ülkede hakim olan din Hristiyan dinidir. Buna göre nüfusun %42,8'i Hristiyan inancına göre yaşamını sürdürmektedir. Bu oran içerisinde Katolik mezhebine mensup Hristiyanların oranı %27,1 Protestan mezhebine mensup %10,4 ve diğer Hristiyan mezheplerine mensupların oranı da %5,3 düzeyindedir. İslamiyet ülke içerisinde en yaygın ikinci din konumunda olup, islami inancına göre yaşamlarını sürdürenlerin oranı %24,4 düzeyindedir. (İngilizce)

Benin genelinde gıda ve tıbbi malzeme ihtiyaç sıkıntısı yüksek düzeyde yaşanmaktadır. Ülkede temiz su kaynaklarına ulaşabilen nüfusun oranı genel Afrika ortalamasına göre yüksek düzeyde olup, 2012 tahmini verilere göre nüfusun %76'sı temiz kaynaklardan su temin edebilmektedir. Nüfusun sadece %14,3'ü tam teçhizatlı sağlık hizmetlerinden yararlanabilen ülkde, nüfusun %85,78'si daha ilkel şartlarda sağlık hizmetini alabilmektedir. Ülke içerisinde sıtma, menenjit, tifo, hepatit, malarya çok sık görülen hastalıklar arasındadır. AIDS, Afrika kıtasının genelinin aksine düşük oranda görülmekte olup, bu oran 2012 verilerine göre %1,1 düzeyindedir.
2014 tahmini verilerine göre ülke genelinde ortalama yaşam 61.07 düzeyinde gözlemlenmekte olup, bu oran erkeklerde 59.75, kadınlarda ise 62.47 seviyesindedir.

Ülke genelinde 15 yaş ve üzerinde olan nüfusta okuma yazma bilenlerin oranı 2010 verilerine göre %42.4 düzeyindedir. Bu oran erkeklerde %55.2 iken, kadınlarda %30.3 seviyesindedir. Benin'de ilkokula gitme zorunlulu bulunmamakta olup, eğitim ve öğretim ücret karşılığında gerçekleştirilebilmektedir. Benin genelinde ücretsiz bir eğitim-öğretim Benin tarihi boyunca hiç uygulanmamıştır. İlkokul çağında okula giden erkek çocuklarının oranı tahmini %78, kız çocuklarının oranı ise tahmini %46 seviyesindedir. Benin hükûmeti bu oranları artırmak adına düzenlemeler gerçekleştirmekte olup, okula giden çocukların yüzdesini yükseltmeyi hedeflemektedir. Ülke genelinde 5-14 yaş aralığında bulunan çocukların 2006 verilerine göre %46'sı çocuk işçi olarak kullanılmaktadır.

Günümüzde Benin'in var olduğu topraklarda 17. yüzyılda Dahomey Krallığı'nın büyük bir bölümünü oluşturmaktaydı. Bu bölgeye 1805 yılında Napolyon Bonapart'ın emri doğrultusunda el koyan Fransa askerleri bölgeyi Fransa İmparatorluğu'na bağlı bir bölge konumuna getirdiler. 1814 yılında Birleşik Krallık ile sömürge bölgeleri hakimiyeti adına yaşanan çekişmenin kaybedilmesi neticesinde bölgeyi Birleşik Krallık'a bırakmak zorunda kalan Fransa, 1863 yılında ikinci imparatorluk dönemini yaşadığı bir dönemde bölgenin güneyinde yer alan Porto Novo Krallığı'nı himayesi altına alarak tekrar bölgede söz sahibi olmuştur. 1868 yılında Cotonou bölgesi için de himaye antlaşması yapan Fransa, 1879 yılından itibaren de söz konusu bölgelerin kuzey kısımlarına da el koyarak hakimiyet alanını genişletmiştir.
1890'lı yıllarda Dahomey Krallığı'nın varlığına son verilmesi ile birlikte günümüzde Benin'in olduğu bölge 1899 ile 1960 yılları arasında başkenti Dakar olan Fransız Batı Afrikası'nın bir parçası haline getirilmiştir. Dahomey'in tahtta olan son kralı Béhanzin bu olaylar neticesinde Karayip'te bulunan Martinik adasına sürgüne gönderilmiştir. Bölgenin ele geçirilmesi döneminde özellikle Fransa adına savaşan Senegal askerleri tarafında gerçekleştirilmiş, bölgenin hakimiyetini sağlamak adına da Cotonou'da liman inşa edilmiştir. II. Dünya Savaşı'nın yaşandığı dönemde önceleri Vichy Fransası'na bağlı kalan bölge 1942 yılında Charles de Gaulle önderliğindeki bağımsız Fransa'ya bağlanmıştır.
Dördüncü Fransa Cumhuriyeti anayasasının hazırlandığı dönemde denizaşırı bölgelerin de Fransız 

Berberiler (Berberi dilleri: ⵉⵎⴰⵣⵉⵖⵏ Imaziɣen, tekil ⴰⵎⴰⵣⵉⵖ Amaziɣ, ⵉⴱⴰⵔⴱⴰⵔⵉⵢⵏ Ibarbariyen, tekil ⴱⴰⵔⴱⴰⵔⵉ Barbari; Arapça: البربر‎‎ Al-Barbar, الأمازيغ Amazigh), bugünkü Mısır, Libya, Tunus, Cezayir ve Fas'ı içine alan Kuzey Afrika'nın bilinen en eski yerli halkıdır. Bazı mağara resimlerinin bulunmuş olması, Berberiler'in bu paleolitik toplulukların soyundan gelmiş olabileceği tezini güçlendirmektedir.
Bu geniş coğrafyada göçebe ya da yarı-göçebe olarak yaşayan eski kabilelerdendir. Kuzey Afrika'ya egemen olan Fenike, Kartaca, Roma, İslam ve Osmanlı kültürlerinden farklı biçimlerde etkilenmiştir. Berberiler Berberice adını verdikleri bir dile sahiptirler. Bu dilin alfabesi İbraniceye çok benzemektedir.

Berber kelimesinin kökeni olarak Latince barbarus, Yunanca barbaros ve İngilizce "barbary" gösterilmektedir. Roma dönemi askerî raporlarında Numidyalılardan barbarlar olarak bahsedilir. Berberi teriminin Vandal istilası sırasında yaygın olarak kullanıldığı görülmüştür. 8. yüzyıldan itibaren Emevilerin İspanya'yı ele geçirmesiyle beraber tüm Müslümanlara yanlış bir şekilde Morolar denilmeye başlanır. Berberi gruplarının kendilerine de Amazigh, Tizzit dedikleri bilinmektedir.

Berberiler, tarih öncesinden bu yana Kuzey Afrika'da yaşarlar. Berberiler arasında, Libya'daki Nasomonlar ve Psyller, Sahra Garamantları, Eski Afrika Numidyalıları, Gaetulları ve Mağripliler sayılabilir. Mağrip'in geniş toprakları ve dağlık engebelerin dağınık bir yapıda olması Berberiler'in bölgeye bağımsız ve kimi zaman birbirlerine düşman kabileler hâlinde yayılmalarını sağladı. Bu, aynı zamanda toplumsal örgütlemenin temelini oluşturan unsurdu. Bununla birlikte, İbn-i Haldun'un iki büyük halk topluluğuna (El-Berani ve El-Butr) böldüğü Berberiler, dıştan gelen istila tehditlerine karşı koymak için her zaman birlik içinde hareket ettiler. Önce Numidya sonra da Mauretanya kralı olan Masinissa'nın gerçekleştirdiği Berberi topluluklarının birliği kısa sürdü. Romalılar bu devletleri illere ya da protektoralara dönüştürdüler; ancak daha çok ovalarda etkin olan Romalılar, ne Sahra ve Moritanya kıyısındaki yüksek ova halklarına, ne de dağlılara boyun eğdirebildiler. İmparatorluk üzerindeki Roma etkisi azaldıkça, Berberiler'in ayaklanmaları giderek sıklaştı: Tacfarinas (17-24); Firmus ve Gildon başkaldırıları, çeşitli kavimler ve Berberi ırgatlarının ayaklanmaları Berberiler'in bağımsızlığa olan düşkünlüklerini gösterir. Bunun ortaya çıkmasında sert dinsel tartışmaların ve 4. yüzyıldaki Donatusçuluğun da etkisi vardır. Bu karışıklıklar Vandallar'ın ülkeyi istila etmesini kolaylaştırdı; ancak Vandallar ülkenin tümünü ele geçiremediler. Avras, Kabiliye, Moritanya ve Tripolitanya'ya girmediler. Doğu İmparatorluğu'na karşı direniş (533-642) daha güçlü oldu; Bizans ancak Byzakene, Tunus (eski Afrika ili) ile birkaç kenti ve müstahkem mevkiyi denetim altında tutabildi.
Araplar, 7. yüzyılın ortasına doğru Berberiler ile ilişki kurdular. Başlangıçta Berberiler gerilere sürüldüler. Kuseyle, Avras ve Tunus ile Konstantin'in yüksek yaylalarının bir bölümünü kapsayan bir Berberi krallığı kurdu (687- 690). Berberi kadın kahraman el-Kahine'ye ün kazandıran Avras direnişine karşın, Araplar'ın yeni saldırıları karşısında Berberi krallığı yıkıldı. Berberiler kitle hâlinde Müslümanlığı kabul ettiler ve Arap ordularına katıldılar. Kendilerine çok şey öğreten bir uygarlığın etkisinde kalmakla birlikte Berberiler bağımsızlıktan vazgeçmiş değillerdi; kısa süre sonra, büyük çoğunluğu Sünnilikten ayrılıp, kendi liberal geleneklerine daha yakın olan Haricilik mezhebini kabul etti. 740'ta bütün Berberi Mağrib ayaklandı; Kayravan'dan sürülen Araplar, Berberiler'i ancak 761'de Suriye birliklerini yardıma çağırdıktan sonra yenmeyi başardılar. Daha sonra Abbâsîler Doğu Mağrib'i ele geçirmek ve halkları Berberilerden oluşan, yönetim açısından kendilerine bağlı, bağımsız krallıklar (Tahert, Tilimsan, Fas, Kayveran Aglebiler krallığı) kurdurabilmek için 40 yıl mücadele ettiler.
Berberiler ile Araplar arasındaki bu uzlaşma hiçbir zaman tam olmadı ve uzun sürmedi. Sünniliğe tepki olarak Berberiler 9. yüzyılda, Haricilikle ters düşmesine karşın, Şii öğretilerini kabul ettiler. Fatımiler, Abbasiler'e karşı koyabilecek yeterli güce erişince, Berberilerin büyük çoğunluğunca desteklendi; buna karşılık küçük bir kesim, Zenateler, özerkliklerini ilan ederek Endülüs Emevî'lerine katıldılar. Fatımiler, Mısır'a yerleşince Mağrib'de karışıklıklar başladı. Ziri Hanedanını kuran Sanhaca Berberileri Doğu'da iktidarı ele geçirdiler; Zenateler Doğu Mağrib'i önce Emevîler adına yönettiler, sonra kendi hanedanlarını kurdular. 11. yüzyıldaki Hilali istilalarından sonra, dinsel bir reform hareketinden güç alan iki Berberi hanedanı, Murabıtlar ve Muvahhidler büyük imparatorluklar kurdular. Birinci imparatorluk Fas'tan Becaye'ye kadar uzayan alanca kuruldu; ikincisi tüm Mağrib'i ve Tripolitanya'yı içine aldı. Bu imparatorlukların yıkılmasından sonra, Berberiler Merini, Abdülvadi ve Hafsi krallıklarını kurdular; ancak bu krallıklar güçsüzlükleri yüzünden 14. yüzyıldan itibaren, yan yana dizilen, birbirinden kopuk birçok kent ve kabileden oluşan bir toplumsal yaşam biçimi egemen oldu. Mağrib'i kapsamamakla birlikte, önce Osmanlı egemenliği (16. yüzyıl - 19. yüzyıl), daha sonra Fransız Sömürgeciliği (19. yüzyıl-20. yüzyıl) Kuzey Afrika ülkelerini Arap ve Müslüman devletlere dönüştüren evrimi hızlandırdı; buna rağmen Berberiler, Rif ve Sahra arasında Avras ve Büyük Kabiliye dağlarına sığınarak dillerini ve geleneklerini günümüze kadar korumayı bildiler.

Kuzey Afrika bölgesinde Berberilerle Araplar arasında süregiden bir uzlaşamama sorunu vardır. Özellikle Arap milliyetçiliğinin hâkim olduğu rejimlerde Berberilerin baskı altına alındığı örnekler görülmüştür. 20. yüzyılın ikinci yarısıyla beraber sömürge konumlarına karşı mücadele başlatan Afrika halklarının mücadelesi Kuzey Afrika'da da görülmüştür. Bağımsızlıklarını kazanan ülkelerde sömürgecilerin kullandığı Fransızca, İspanyolca ve İtalyanca yerine Arapça hâkim olmuştur. Berberiler Arapça öğrenmek zorunda kalmış, okullarda anadillerini konuşmak için 21. yüzyılı beklemek durumunda kalmışlardır. Bağımsızlığın ardından Berberilerden gelen varlıklarını tanıma talepleri özellikle Fas ve Cezayir'de karşılık bulmuş, anayasal olarak Berberi varlığı tanınmıştır. Günümüzde Cezayir'de Berberi dili tanınan ulusal bir dildir ve Berberi yoğunluğu yüksek olan bölgelerde seçmeli dil olarak öğretilmiştir. Fas'ta ise 2011 yılı anayasal reformun ardından Berberi dili resmî dil ilan edilmiş ve bölgenin etnik bileşiminden bağımsız olarak zorunlu dil olarak öğretilmektedir. Kuzey Afrika ülkelerinde Berberi kökenliler sosyal hayatta en üst seviyelere gelebilmiştir. Buna en iyi örnekler olarak Cezayir Başbakanı olmuş olan Liamine Zeroual ve Fas Başbakanı olmuş olan Driss Jettou sayılabilir. Libya'da ise Berberiler Libya İç Savaşı sırasında Muammer Kaddafi rejiminin devrilmesinde aktif rol almıştır.

Dış istilalara karşı Berberiler, özellikle kırsal kesimlerde, özgün bir geleneksel sanatı korumayı başardılar; ancak bu sanatta Berberilere özgü ögeleri belirlemek de çok güçtür. Taraçalı evin, Kaid'lerin dar'ı ya da ksar'ının ve özellikle Atlas kalelerinin (tigremt) üzerinde İslam sanatının etkisi çok azdır. Ayrıca, Berberi özellikleri, elde yapılmış ev eşyalarında da kendini gösterir. Gereçler çoğunlukla kabadır (seramik toprakları); süslemeler çok eski simgeleri andırır. Arap üslubundan uzak bu simgelerde üçgenler, eşkenar dörtgenler, kafesler gibi yalın geometrik biçimler, yalın ve uyumlu renkler egemendir.

Berberi dilleri Afro-Asya dillerinin bir kolunu oluşturur. Berberi dillerinin hangi bölgeden kaynaklandığı konusunda akademik çevrelerde üzerinde uzlaşılmış bir görüş yoktur. Berberi dilleri Afrika'da yaklaşık 30 ila 40 milyon insan tarafından konuşulmaktadır. Yoğun olarak kullanılan bölgeler sırasıyla Fas, Cezayir, Mali, Nijer ve Libya şeklindedir. Mısır ve Burkina Faso sınırları içinde Berberi dillerini konuşan küçük gruplar mevcuttur.

Çoğu Mağripli Berberi kökenli olmasına rağmen, sadece bazı dağınık etnik gruplar modern zamanlarda Berberi dilini korumayı başarmıştır. Aşağıdaki tablo bu grupları özetlemektedir.

Kuzey Afrika bölgesinin tarihteki Arap fethinin ardından günümüzde Berberilerin çoğu Sünni İslam esaslarına bağlıdır. Sahara'daki Mozabitler ise İbadilik mezhebine mensuptur.
Daha önceki dönemlerde Berberilerin dinî inançları çoktanrıcılık ve animizm bileşimidir. Zaman içinde temas edilen diğer Afrika, Antik Yunan, Musevilik dinlerinden etkilenmiş ve yerel olarak farklılık göstermiştir.
Berberilerin içinde azımsanmayacak bir Yahudi toplamı olmasına rağmen, Fransa ve İsrail'e yaşanan göçlerle bu sayı gözle görülür seviyede azalmıştır. Ayrıca özellikle son dönemde Cezayir topraklarındaki Hristiyan Berberi sayısında artış görülmüştür.

Berberi topluluklarda geleneksel olarak erkekler hayvancılıkla uğraşır. Mevsimsel olarak otlakların ve sulak bölgelerin durumuna göre göç ederler. Hayvancılıkla uğraşıldığı için yün, pamuk ve boya için kullanılan bitki kökleri çok miktarda bulunur. Kadınlar aileye bakmakla yükümlüdür, ayrıca el işiyle uğraşırlar. En bilinen örneği kilim olan bu ürünler önce kendi kullanımları için ayrılır, artan miktarlar da yerel pazarda satılmak üzere değerlendirilir. Berberi toplumu kabile yapısında örgütlenmiştir. Her kabilenin bir lideri vardır. Tarihte kadın kabile liderlerinin olduğu da görülmüştür. Kabileler anaerkil veya ataerkil olabilmekte, buna göre evliliklerde erkek veya kadın seçici konumunda olabilmektedir.

Arius (256 - 336), İskenderiye'de Baucalis Kilisesi'nde görev yapmış, Libya kökenli çileci Hristiyan bir din adamıdır.
Augustinus, 354 - 430 yılları arasında yaşamış olan ünlü Hristiyan düşünürdür.
İbn-i Batuta, Orta Çağ'ın en büyük Müslüman seyyahı.
Malika Oufkir, 1953 doğumlu Fas asıllı Berberi yazar.
Tarık bin Ziyad, Endülüs'ü fetheden Müslüman komutan
Yusuf bin Taşfin, 1061-1106 arasında Murabıt hükümdarı.
Idir, Berberi asıll

Mısır tarihi'ndeki Birinci Hanedan bünyesinde bulunan bilinen kralları içerir.
Antik Mısır'ın Birinci ve İkinci Hanedanları genellikle Mısır'ın Erken Hanedan Dönemi altında gruplanırlar. O tarihlerde başkent Thinis'tir.

Mısır'ın İlk Hanedan Dönemi hakkında bilgiler birkaç anıttan ve üzerinde kraliyet isimlerinin olduğu nesnelerden gelmektedir. En önemli nesnelerden bir tanesi Narmer Paleti'dir. İlk iki hanedan hakkında Palermo Taşı üzerinde korunmuş kısa liste haricinde ayrıntılı bilgi günümüze ulaşmamıştır. Hiyeroglif'ler bu döneme kadar gelişmişti ve şekilleri küçük değişikliklerle üç bin yıldan fazla süre kullanılmıştır.
Memphis yakınındaki Helouan mezarlıklarına ek olarak Abydos, Nakada ve Sakkara'da bulunan büyük firavun veya kral mezarları, duvarların ve zemin yapımında küçük oranda taş kullanılmasının dışında büyük oranda tahtadan ve çamur tuğladan yapılmış yapılar ortaya çıkartmıştır. Taş kaliteli ziynet, kap ve bazen heykellerin üretiminde kullanılmıştır.

Boksit için çok sayıda sınıflandırma şeması önerilmiş ama 1982'den beri bir fikir birliği sağlanamamıştır.
Vadász (1951), lateritik boksitlerini (silikat boksitleri) karst boksit cevherlerinden (karbonat boksitleri) ayırdı:
Karbonat boksitleri çoğunlukla Avrupa, Guyana, Surinam ve Jamaika'da lateritik ayrışma ve ara katman kil katmanlarının (kimyasal ayrışmasında çevredeki kireçtaşları yavaş yavaş çözündükçe toplanan dağınık killer) kalıntı birikimi ile oluştuğu karbonat kayalarının (kireçtaşı ve dolomit) üzerinde bulunur.

Lateritik boksitler çoğunlukla tropik ülkelerdedir. Bunlar granit, gnays, bazalt, siyenit ve şist gibi çeşitli silikat kayaçların lateritleşmesi ile oluşmuştur. Lateritleşme, içinde demir ve alüminyum silikat minerallerinin bulunduğu yerlerde bol yağış ve ısı altında silisin eriyip uzaklaşması sonucunda demir ve alüminyumun hidroksit hâlinde kalmasıdır.
Demir açısından zengin lateritlerle karşılaştırıldığında boksitlerin oluşumu, drenajı çok iyi olan yerlerde yoğun hava koşullarına bağlıdır. Bu, kaolinit'in çözünmesini ve gibsit'in çökelmesini sağlar. Yüksek alüminyum içerikli bölgeler sıklıkla demirli yüzey tabakalarının altındadır. Lateritik boksit yataklarındaki alüminyum hidroksit neredeyse tamamen gibsittir.
Jamaika örneğinde, toprakların yakın tarihli analizi çok miktarda kadmiyum gösterdi; bu ise Orta Amerika'daki boksitin önemli volkanizma bölümlerinden olan son Miyosen kül yataklarından kaynaklandığını düşündürür.

Genellikle oolitik, masif, toprağımsı ve kil hâlinde bulunur. Diyasporit, alümin, demir ve manganez hidroksitleri ve hidrarjirit gibi minerallerin karışımından oluşmuştur.
Beyaz, gri ve muhtelif sarı renklerde olabilir. Çizgi rengi de muhtelif renklerdedir.

Bir karışım minerali olup amorf yapıdadır.

Alüminyum elde edilmesinde ve elektrik oluşumunda kullanılır.

Botsvana, resmî adıyla Botsvana Cumhuriyeti (Setsvana: Lefatshe la Botswana; İngilizce: Republic of Botswana), Afrika kıtasının güneyinde bulunan ve denize kıyısı bulunmayan kara ülkesidir. Ülke güney ve güneydoğu bölümünde Güney Afrika Cumhuriyeti, kuzey ve batısında Namibya, kuzeydoğu bölümünde ise Zambiya ve Zimbabve ile komşu konumundadır. Ülkenin kuzey bölümünde, Kasane şehri yakınlarında dünyanın dört ülke sınırının kesiştiği tek nokta olarak kabul edilen, ancak söz konusu Botsvana, Zambiya, Zimbabve ve Namibya ülkelerinin sınır anlaşmaları ile sınırlarına karşılıklı olarak resmiyet kazandırmadıkları için kabul görmeyen bir sınır noktası mevcuttur. Botsvana, Afrika kıtası üzerinde demokrasi alanında en gelişmiş ülke olarak kabul görmektedir. 2011 yılında açıklanan İnsani Gelişme Endeksi verilerinde, Botsvana Afrika kıtasının güneyinde bulunan ülkeler içerisinde en yüksek verilere ulaşmıştır.

Ülke ismi Botsvana'da çoğunluğu oluşturan Tsvana etnik grubundan gelmektedir. Tsvana dilinde 'Tsvaların ülkesi' anlamında kullanılan kelimede bulunan Tsvana kelimesinin kökeni net olarak bilinmemekle birlikte David Livingstone tarafından Tsvana'da benzer, eşit anlamlarında kullanılan tshwana kelimesinden geldiğini tahmin etmiştir.

Botsvana kıta üzerinde yaklaşık 582.000 km²'lik bir yüz ölçümüne sahiptir. Ülke genelinde 2 milyonun üzerinde bir nüfus yaşamakta olup, bu veriler ile dünya üzerinde nüfus yoğunluğu az olan ve seyrek bir yerleşimi olan ülkelerden bir tanesidir. Afrika'nın çöllerinden biri olan Kalahari çölü, ülkenin güney bölümünde önemli bir kısmı kaplamaktadır. Bu bölümler Savan adı verilen geniş çayırlar ile kaplıdır. Ülkenin kuzeybatısında dünyada denize dökülmeyen iç deltalarından olan Okavango Deltası bulunmaktadır. Ayrıca Limpopo Nehri, Kuando Nehri ve Zambezi Nehri ülkenin diğer önemli nehirlerini oluşturmaktadır. Güney Afrika Platosu'nun bir parçasını oluşturan Botsvana, yüzey şekillerinin tepelik ve yer yer kırık olduğu güneydoğu kesimi dışında bir düzlük biçimindedir. En yüksek noktasını 1.489 m ile Tsodilo Tepelikleri oluşturmaktadır.
Ülkenin toplamda sahip olduğu 4.013 km'lik sınır hattının 1.360 km'si Namibya, 1.840 km'si Güney Afrika Cumhuriyeti, 813 km'si Zimbabve ve 1 km'den az olmak üzere de Zambiya ile oluşmaktadır. Ülke nüfusun büyük çoğunluğu ülkenin doğu bölümünde yaşamaktadır.

Ülke genelinde kurak ve yarı çöl iklimi hakim bir konumdadır. Sıcaklıklar yıl içerisinde yazın 25 °C, kışın ise 13-14 °C aralığında seyretmektedir. Özellikle kış aylarında ülke genelinde gece sıcaklıkları büyük oranda düşüş göstermekte olup, gece ile gündüz sıcaklık farkları 20 °C'ye ulaştığında don oluşumuna neden olabilir. Ülke yılın altı ila dokuz ayını kurak dönem olarak geçirmekte, en çok yağışlar Aralık ile Mart ayları arasında gerçekleşmektedir.

Ülke sınırları içerisinde birçok yaban hayvan bulunmaktadır. Filler, zürafalar, çeşitli antilop türleri, aslanlar, leoparlar, çitalar, su aygırları ve zebralar bu yaban hayatın bir parçası olarak Botsvana'da gözlemlenebilmektedir. Özellikle Okavango Deltası zengin yaban hayvan çeşitliliğine sahiptir.

Botsvana, Afrika kıtasında nüfus yoğunluğunun seyrek olduğu ülkelerden biri konumundadır. 2011 yılında gerçekleştirilen son resmi sayım sonuçlarına göre sahip olduğu nüfus yoğunluğuna göre bağımsız ülkeler arasında son sıralarda yer almaktadır. Ülkede son resmi sayıma göre 2.038.228 nüfusa sahip olup, 2022 tahmini sayım sonuçlarına göre 2.384.246 kişinin yaşadığı tahmin edilmektedir. Ülke genelinde 2022 tahmini verilerine göre ortalama yıllık nüfus artışı %1,40 seviyesindedir.
Botsvana birçok Afrika ülkesinde görüldüğü üzere genç bir nüfusa sahip olup, 2020 tahmini verilerine göre %48,85'i 0-24 yaş aralığındadır. Ülkenin sadece %5,56'sı 65 yaş ve üzerindedir.
0-14 yaş: %30.54 (erkek 357,065/kadın 350,550) 
15-24 yaş: %18.31 (erkek 208,824/kadın 215,462) 
25-54 yaş: %39.67 (erkek 434,258/kadın 484,922) 
55-64 yaş: %5.92 (erkek 59,399/kadın 77,886) 
65 yaş ve üzeri: %5.56 (erkek 53,708/kadın 75,159)
Şehirde yaşayanların oranı 2022 verilerine göre %72,2 olan ülkede, nüfusun geri kalanı kırsal kesimde yaşamaktadır.

Tsvana etnik grubu ülkede çoğunluğu oluşturmaktadır. Nüfusun %79'u Tsvana etnik grubu üyesi konumundadır. Bunun haricinde Kalangalar (%11) ve Buşmanlar (diğer adı Basarwalar) (%3) diğer azınlık etnik grupları oluştururken %7 düzeyinde beyazlar ve diğer küçük etnik grupları oluşturan nüfus yaşamaktadır.

Ülkenin bağımsızlığını kazanması sonrası hızla artan nüfus, özellikle AIDS nedeniyle gerçekleşen ölümler nedeniyle önemli bir artışı beraberinde getirememiştir. 2008 yılında Zimbabve'de yaşanan kriz sonrası ülkenin nüfusu hızla artmış, o dönemde 800.000 Zimbabveli Botsvana'ya geçerek mülteci olarak yaşamını sürdürmüştür.

Botsvana'nın İngilizce ve Setsvana olmak üzere iki resmi dili mevcuttur.
Ülkenin parlamentoda konuşulan ve günlük gazetelerin dili İngilizce olup, orta öğretim seviyesinden itibaren dersler İngilizce öğretilmektedir. Halkın büyük çoğunluğu ise günlük hayatta Setsvana dili ile iletişim kurmaktadır. Öğrencilerin okula başladığı ilk öğretim seviyesinde dersler Setsvana dilinde verilmektedir.

Ülke genelinde Hristiyanlık dinine inananların oranı nüfusun neredeyse çoğunluğuna denk gelmektedir. Botsvana'da halkın %6'sı yerel dinlere inanırken, %70'i Hristiyan dininin Protestan mezhebine, %9'u Katolik mezhebine göre dini inançlarını yaşamaktadırlar. Avrupalılar tarafından misyonerlik faaliyetleri sonucu öğretilmeyen Afrika Hristiyanlığı dinine ise inananların oranı %12 civarındadır. Botsvana'da İslamiyet hemen hemen hiç görülmemekte olup, 5000 kişiden biraz fazla kişinin bu dine mensup olduğu bildirilmiştir.

Botsvana genelinde okuma yazma bilme oranı 2015 tahmini verilerine göre %88,5 olup, bu oran erkeklerde %88, kadınlar da ise %88,9 düzeyindedir.
Botsvana, Dünya üzerinde okul zorunluluğunun bulunmadığı çok az sayıda ülkelerden bir tanesi konumundadır. Ülke genelinde bulunan ilk ve orta öğretim okullarının yanı sıra başkent Gaborone'de bir üniversite bulunmaktadır. Ülke genelinde okula gitme süresi hem erkek hem de kız öğrencilerde on üç yıldır.

Ülkede temiz su kaynaklarına ulaşabilen nüfusun oranı genel Afrika ortalamasına göre yüksek düzeyde olup, 2015 tahmini verilerine göre nüfusun %96,2'si temiz kaynaklardan su temin edebilmektedir. Bunun yanı sıra nüfusun %63,4'ü tam teçhizatlı sağlık hizmetlerinden yararlanabildiği ülkede, nüfusun %36,6'sı ilkel şartlarda sağlık hizmeti alabilmektedir. Ülke içerisinde ishal, hepatit, sıtma ve tifo çok sık görülen hastalıklar arasındadır. AIDS, Afrika kıtasının en yüksek oranlarından biri görülmekte olup, bu oran 2015 tahmini verilerine göre %22,21 düzeyindedir. Bir dönem %37 düzeyinde olan oran son yıllarda söz konusu oranlara indirilmiş olsa da ülke dünya üzerinde yetişkin nüfusun bu virüse sahip olduğu en yüksek ikinci ülke konumundadır.
Bağımsızlığını kazandıktan sonra sağlık konusunda önemli adımlar atan ülke, en küçük yerleşim bölgelerinde bile sağlık hekimliği bulundurmaktadır. Şehirlerde bulunan 17 sağlık merkezinin yanı sıra, gezici sağlık birimlerini de bulunduran ülke, bu sayede tüm nüfusa sağlık hizmetlerini verebilme olanağı yakalamaktadır.

Botsvana'nın bağımsızlığını kazanmadan önce hakim olduğu bölgeler Bechuanaland adı ile anılmaktaydı.
O dönemlerde Birleşik Krallık emperyalist güçlerinin kıtanın güneyinde ilerlemesi ve Boerlerin kurduğu Boer Cumhuriyetleri'nin bölgede art ardına kurdukları devletler ile sıkıntılı bir süreç yaşayan Batsvana halkı için bu durum bir tehdit oluşturmuş, bunun neticesinde güçlerini ve bölgelerini birleştirerek varlıklarını koruma yolunu seçmişlerdir.
Birleşik Krallık hükûmeti, Batsvana halkının birleşerek oluşturduğu bölgeyi 30 Eylül 1885 tarihinde himayesi altına aldığını açıklamıştır. Bu karar neticesinde yerel halk Boerlerin baskınlarına karşı İngiliz himayesini elde etmiştir. Britanya hükûmetinin himaye altına alma kararının arka planında bölgede son dönemde yaşanan siyasi değişimler ve başta altın olmak üzere bölgede bulunan zengin yeraltı madenleri yatmaktaydı.
Bölgede, 30 Eylül 1966 tarihinde Botsvana devletinin kurulması ile İngiliz hakimiyeti ve himayesi sona ermiştir. Botsvana bağımsızlığını kazandıktan sonra İngiliz Milletler Topluluğu üyesi olmuştur.

Botsvana kendi içerisinde dokuz ayrı bölgeye ayrılmış durumdadır. District olarak adlandırılan bölgeler şu şekildedir:

Merkez Bölgesi
Ghanzi Bölgesi
Kgalagadi Bölgesi
Kgatleng Bölgesi
Kweneng Bölgesi
Kuzeydoğu Bölgesi
Kuzeybatı Bölgesi
Güneydoğu Bölgesi
Güney Bölgesi

Ülke nüfusunun büyük bir bölümü doğu bölgelerde yaşamakta olup, ülkenin en büyük şehri aynı zamanda başkent konumunda da bulunan Gaborone'dir. Ülkenin 2005 verilerine göre en büyük üç şehir merkezi sırasıyla Gaborone (214.412), Francistown (91.777) ve Molepolole'dir (65.570).

Ülke genelinde önemli yer altı madenleri mevcut olup, bu madenlerden elmasın toplamı ülke ihracatının %70'ini oluşturmaktadır. Elmasın yanı sıra bakır, nikel, tuz, gümüş, kömür ülkenin sahip olduğu diğer başlıca yer altı madenleridir.

Botsvana'da Madenler ve Mineral Kaynakları, Yeşil Teknoloji ve Enerji Güvenliği Bakanlığı ülke genelindeki madencilikle ilgili verileri muhafaza eder.
Botsvana'da faaliyet gösteren en büyük elmas madencilik şirketi olan Debswana, %50'si hükûmete ait olan ortak girişimdir.
Maden endüstrisi, tüm hükûmet gelirlerinin yaklaşık %40'ını sağlar..
Botsvana'da uranyum madenciliği henüz başlamamıştır, ancak Afrika'daki Letlhakane Uranyum Projesi, en büyük gelişmemiş uranyum projelerinden biridir. Hükûmet, 2009'un başlarında ekonomiyi çeşitlendirmeye ve elmaslara aşırı güvenmeye çalışacaklarını duyurdu.

Turizm gelirleri ülke için önemlidir. Botsvana'nın sahip olduğu önemli ulusal parklar turistlerin bu ülkeyi ziyaret etmesinde öncelikli sebeplerden biridir. Ülkede bulunan ulusal parklar şunlardır:

Chobe Ulusal Parkı
Gemsbok Ulusal Parkı, (Kgalagadi Transfrontier Ulusal Parkın bir parçası)
Makgadikgadi Pans Ulusal Parkı
Nxai Pan Ulusal Pa

Brazzaville, Afrika kıtasında bulunan Kongo Cumhuriyeti'nin hem başkenti hem de en büyük şehri konumunda olan on iki idari bölgesinden biridir. Şehir Kongo nehri kıyısında kuruludur.
Ülke nüfusunun büyük çoğunluğu başkent Brazzaville'de yaşamaktadır. Brazzaville şehri ülke içerisinde ayrı bir belediye ile yönetilmektedir. 100 km²'lik yüzölçümüyle Kongo Cumhuriyeti'nin en küçük ikinci idari merkezi olmasına karşın, 1.400.000'i aşan nüfusuyla aynı zamanda en kalabalık kentidir.

Bölgeye ilk gelen ve üs kuran kişilerden biri olan İtalyan asıllı Fransız Pierre Savorgnan de Brazza'dan ismini alan şehir, 1883 yılında Fransız Kongosu bölgesinde kurulan üssün yıllar içerisinde gelişmesi ve daha büyük bir yerleşim alanı olması ile oluşmuştur. 1880 yılında o dönemin bölge liderlerinden Makoko bölgenin kullanımını Brazza'ya vermiş, Malebo Havuzu'nda, Kongo nehrinin kuzey yakasında elde edilen bu alanda ise üs oluşturulmuştur.
1898 yılında Fransız Kongosu'nun başkenti olan şehir, 1900 yılında 5.000 nüfusa sahip bir yerleşim alanı konumundaydı. 1950 yılında 100.000 nüfusa erişen şehir, Fransız Kongosu'nun II. Dünya Savaşı'nda yenilen Fransa'nın ardından Charles de Gaulle önderliğinde oluşturulan Özgür Fransa hareketine katılması ile bu hareketin başkenti olarak ilan edilmiş, bu görevini kısa bir süre sonra da Cezayir'e devretmiştir.
Ocak 1944 yılında de Gaulles liderliğinde Fransa koloni bölgelerinin geleceğinin tartışıldığı konferansa Brazzaville'de gerçekleştirilmiştir.
1960 yılında kazanılan bağımsızlık sonrası da şehir, yeni kurulan şehir Kongo Cumhuriyeti'nin başkenti olmuştur.

Brazzaville şehri ülke içerisinde var olan on iki idari bölgesinden biri konumundadır. Ülkede var olan on ilin haricinde başkent, Pointe-Noire ile birlikte belediye statüsü ile hiçbir ile bağlı bir konumda değildir.

Brazzaville şehri, ülkenin en güney bölgesinde yer almakta olup, Malebo Havuzu'nun batı bölümünde, Kongo nehri kuzey kıyısında kuruludur. Kongo Demokratik Cumhuriyeti başkenti olan ve Kongo nehrinin güney kıyısında kurulan Kinşasa ile aralarında sadece Kongo nehri bulunmaktadır. Kongo nehrinin her iki yakasında kurulu olan şehirler, bu özelliklerinden dolayı dünyanın birbirine en yakın başkentleri konumundadırlar. Başkent belediye bölgesi olarak kuzeyinde Pool güneyinde ise Demokratik Kongo Cumhuriyeti yer almaktadır.

 Namibya / Windhoek ABD / Washington  Almanya / Dresden Senegal / Dakar Fransa / Reims

Kongo Cumhuriyeti'ndeki şehirler listesi

Brazzaville nüfus bilgileri
[1] 2 Şubat 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bujumbura, Afrika ülkesi Burundi'nin eski başkentidir ve en büyük şehridir.
Başkent 2019 yılının başında Gitega şehrine taşınmıştır. Tanganika Gölü'nün kuzeydoğu köşesinde yer alan şehrin 1994 yılı tahminî nüfusu 300.000 kadardır. Ülkenin aynı zamanda ekonomi ve ticaret merkezidir. Şehirde üretilen başlıca ürünler tekstil malları ve sabundur. Denize çıkışı olmayan ülkede Tanganika Gölü'ne kurulmuş büyük limandan ülke genelinden gelen kahve, pamuk ve kalay da yurt dışına satılır.

Başlangıçta küçük bir köy olan Bujumbura, 1889 yılında Alman Doğu Afrikası'nda askerî bir merkez olunca hızla büyümeye başladı. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Belçika'nın Milletler Cemiyeti antlaşması uyarınca himayesini üstlendiği Ruanda-Burundi bölgesinin merkezi durumuna getirildi. Bu dönemde kentin adı, Usumbura'dan bugünkü hâline, Bujumbura'ya çevrildi. O günden bu yana kent ülkedeki iki ana etnik grup Hutu milislerinin, Burundi ordusunda baskınlık sağlamış Tutsilere karşı verdiği sürekli çatışmalara sahne olmaktadır.
Kent merkezinde büyük bir ulusal stadyum, büyük bir camii, katedral, Burundi Yaşam ve Coğrafya Müzeleri ile Rusizi Millî Parkı bulunur. Tanganika Gölü içinde Bujumbura ve Tanzanya'nın Kigoma kenti arasında işleyen feribotların yanı sıra, şehir merkezinin biraz dışında uluslararası bir havaalanı da vardır. Şehirde kendi adıyla kurulmuş bir de üniversite bulunur.
3°23′G 29°22′D

Burkina Faso, Batı Afrika'da denize kıyısı olmayan bir ülkedir. Kuzeybatıda Mali, kuzeydoğuda Nijer, güneydoğuda Benin, güneyde Togo ve Gana, güneybatıda ise Fildişi Sahili ile çevrilidir. 274.223 km² (105.878 mil²) alana sahiptir. 2024 yılında ülkenin tahmini nüfusu yaklaşık 23.286.000'dir. Bağımsızlığından sonra 1958'den 1984'e kadar Yukarı Volta Cumhuriyeti olarak adlandırılmıştır. O zamanki başkan Thomas Sankara tarafından Burkina Faso olarak yeniden adlandırılmıştır. Vatandaşları Burkinabe olarak bilinir ve başkenti ve en büyük şehri Vagadugu'dur.
Burkina Faso'daki en büyük etnik grup, 11. ve 13. yüzyıllarda bölgeye yerleşen Mossi halkıdır. Ouagadougou, Tenkodogo ve Yatenga gibi krallıklar kurmuşlardır. 1896'da Fransız Batı Afrikası'nın bir parçası olarak Fransızlar tarafından sömürgeleştirildi; 1958'de Yukarı Volta, Fransız Topluluğu içinde özerk bir koloni haline geldi.
1960'ta Maurice Yaméogo başkanlığında tam bağımsızlığını kazandı. Bağımsızlığını kazandığından beri ülke siyasi istikrarsızlık, kuraklık, kıtlık ve yolsuzlukla mücadele etti. 1966, 1980, 1982, 1983, 1987 ve 2022'de (Ocak ve Eylül) iki kez olmak üzere çeşitli darbeler yaşandı. Ayrıca 1989, 2015 ve 2023'te başarısız darbe girişimleri oldu.
Burkina Faso, 2022'de 16,226 milyar dolarlık GSYİH ile dünyanın en az gelişmiş ülkelerinden biri olmaya devam ediyor. Nüfusunun yaklaşık %63,8'i İslam dinini, %26,3'ü ise Hristiyanlığı uyguluyor. Ülkenin resmi dilleri arasında Mooré, Dyula ve Fula (1998 itibarıyla) yer almaktadır ve Mooré, nüfusun yarısından fazlası tarafından konuşulmaktadır. 60'tan fazla yerel dil bulunmaktadır ve anayasa, diğer dillerin de yasa yoluyla resmi dil haline getirilmesini öngörmektedir. Eski hükümet ve iş dili, Ocak 2024'e kadar Fransızca idi; bu tarihte, anayasa değişikliğinin onaylanmasıyla statüsü İngilizce ile birlikte "çalışma dili" statüsüne düşürüldü.
Ülkenin toprakları coğrafi olarak biyolojik çeşitlilik açısından zengindir ve bol miktarda altın, manganez, bakır ve kireç taşı rezervi içermektedir. Çok kültürlü yapısı nedeniyle Burkina Faso sanatı zengin ve uzun bir tarihe sahiptir ve Ortodoks tarzıyla dünya çapında ünlüdür.
Ülke, yürütme, yasama ve yargı yetkilerine sahip yarı başkanlık sistemiyle yönetilen bir cumhuriyettir. Birleşmiş Milletler, Frankofoni ve İslam İşbirliği Teşkilatı üyesidir. 18 Ocak 2024'te Burkina Faso, ECOWAS'tan ayrıldığını açıkladı ve Sahel Devletleri İttifakı'nın (AES) kurulmasına yardımcı olduktan sonra Afrika Birliği'nden askıya alındı.

Ülkenin kurulu olduğu bölümler Fransa sömürgesi olduğu dönemlerde Volta nehrinin üst bölümünde kaldığı için Fransızcada Haute-Volta (Yukarı Volta) olarak adlandırılmış, bu isim bağımsızlık kazanıldıktan sonra da ülke ismi olarak kullanılmaya devam edilmiştir. 1983 yılında Thomas Sankara önderliğinde gerçekleştirilen devrim neticesinde Yukarı Volta'nın ismini onurlu insanların yaşadığı anayurt anlamına gelen "Burkina Faso" olarak değiştirilmiştir. Burkina Mossilerin dili olan Mòoré dilinde onurlu, bozulmayan anlamında kullanılırken, faso kelimesi de Dioula dilinde 'anavatan, baba ocağı (fa: baba, so: ev, köy) anlamına gelmektedir. Bu iki kelimenin birleştirilmesi ile ülke ismi oluşturulmuş ve günümüzde de kullanılmaktadır.

Ülkenin kuzey bölümünde yer alan Markoye'de 400.000 yıl öncesine ait kesme işlemlerinde kullanılan araç gereçler bulunmuştur. Arkeolojik araştırmalar neticesinde Burkina Faso sınırları içerisinde 14.000 yıl öncesine dayanan yerleşim alanların olduğu belirlenmiştir. O dönem ülkenin özellikle kuzeybatı bölgelerinde yaşayan topluluklar avcı ve toplayıcı olarak hayatlarını sürdürmüşlerdir. O döneme ait keşifler 1973 yılında gerçekleştirilen kazı çalışmaları neticesinde belgelenmiştir. M.Ö. 3600 ile M.Ö. 2600 yılları arasında yerleşik hayata geçmeye başlayan topluluklar tarım alanında faaliyet göstermiş ve bu dönemlerde seramik ile demir objelerin kullanıldığı yapılan kazılar neticesinde ortaya çıkarılmış ayrıca bölgede yer alan çok sayıda mağara çizimleri de gün yüzüne çıkartılmıştır.

Günümüzde Burkina Faso'da yaşayan etnik grupların bir bölümü milattan sonraki dönemlerde belli köy toplulukları oluşturarak Burkina Faso topraklarında yaşamışlardır. Bu gruplar arasında en uzun süreli yerleşik etnik grubu olan Yonyoose etnik grubu, Dogon etnik grubu en önemlileri arasında yer almıştır. Yonyoose etnik grubu 15. yüzyıldan sonra güney bölgelerden gelen Mossi etnik grubu ile birliktelik oluşturarak asimile olmuştur. Gana'nın kuzeyinde gelerek kraliçe Yennenga önderliğinde bu bölgelere ulaşan Mossiler, Yennenga'nın oğlu Ouédraogo önderliğinde bölgede kurulan ilk ve en eski krallık olan Tenkodogo Krallığı'nı kurmuşlardır. Bu dönemde Mossiler tarafından oluşturulan diğer krallıklar ise Ouagadougou Krallığı ve Yatenga Krallığı olmuştur.
Fulbe etnik grubuna mensup toplulukların 1810 yılında ülkenin kuzey bölgesinde kurdukları Liptako Emirliği, doğu bölgesinde Gulmancema etnik grubunun kurduğu Gulmu Krallığı Burkina Faso topraklarında kurulan diğer yönetim bölgeleri olmuştur.

Bugünkü Burkina Faso'nun kurulu olduğu bölgelere ilk gelen Avrupalı Alman Heinrich Barth olmuştur. Afrika kıtası üzerine yaptığı araştırmalar neticesinde kuzeyden gelerek Liptoko'ya ulaşmış, ziyaret ettiği Dori üzerinden Timbuktu'ya geçmiştir. 1884-1885 yılları arasında gerçekleştirilen Berlin Konferansı sırasında Fransa, Büyük Britanya ve Almanya'nın Sudan'ın batı bölgeleri için birbirleriyle girdikleri Afrika Talanı yarışı kapsamında Mossi yöneticileri ile gerçekleştirdikleri himaye altına alma çabaları sonuç vermemiş, bunun üzerine Fransa 1896 yılında askerî güçleri ile başkent Ouagadougou'yu alarak Mossi yöneticilerinin kaçmasını sağlamış ve bölgeyi kontrolü altına almıştır. Bu tarihten sonra yerel idareciler ile yapılan himaye anlaşmaları ile günden güne hakim olduğu bölgeleri çoğaltan Fransa günümüzde Burkina Faso'nun kurulu olduğu tüm bölgeyi kısa sürede sömürgesi olarak elde etmiştir. Bölge 1904 yılında Fransız Batı Afrikası içerisinde sömürge yönetim bölgesi olan Yukarı Senegal ve Nijer sömürge yönetiminin bir parçası olmuş, 1919 yılında ise Yukarı Volta adı altında bu yapıdan ayrılarak yine Fransız Batı Afrikası sömürge sistemine bağlı olarak yeni bir sömürge yönetim bölgesi olarak ilan edilmiştir. Yeni yönetim bölgesi vali Édouard Hesling başkanlığında gerekli ticari başarıları göstermeyerek 1932 yılında bölgenin komşu sömürge yönetim alanları olan Fransız Sudanı (günümüzde Mali), Nijer ve Fildişi Sahili sömürge yönetimleri arasında bölüştürülerek bu bölgelere ilave edilmiştir. Bölgenin bölüşülmesi neticesinde özellikle kıyı kesimlerinde ihtiyaç duyulan zorunlu iş gücünün, nüfus açısında yoğun olan Yukarı Volta nüfusu tarafından karşılanması planlanmıştır. Yukarı Volta askerleri I.Dünya Savaşı'nın yanı sıra II.Dünya Savaşı'nda da Fransız askeri olarak Tirailleurs sénégalais birliklerinde yer almışlardır.
Savaşların bitmesi neticesinde tıpkı diğer sömürge bölgeleri gibi Yukarı Volta'da Charles de Gaulle döneminde açıklanan yeni sömürge düzeni olan Fransız Birliği doğrultusunda yeniden yapılandırılmıştır. Özellikle Moogo naaba Koom II. önderliğindeki Mossiler Yukarı Volta'nın 1932 yılı sınırlarına yeniden kavuşturulması gerektiğini savunmuş, bölge 1947 yılında Fransa denizaşırı toprağı olarak kayda alınmıştır. Yıllar içerisinde siyasi hayatı şekillenen Yukarı Volta, 1948 yılından itibaren Paris'te yer alan parlamentoya vekil göndermiştir.
1950'li yıllar ile birlikte bağımsızlık düşünceleri dile getirilmeye başlanan Yukarı Volta'da, Fransa'nın 1956 yılında çıkardığı ve denizaşırı topraklarında reformları hedef alan loi-cadre Defferre yasası ile birlikte yerel hükûmetler daha fazla söz sahibi olur konuma gelmiştir. 1958 yılında gerçekleştirilen referandum neticesinde ülke Fransa ile işbirliği içerisinde olan özerk bir cumhuriyet statüsüne sahip olmuştur. Yukarı Volta 1960 yılında yaşanan Afrika Yılı kapsamında Fransa'dan bağımsızlığını ilan etmiştir.

5 Ağustos 1960 tarihinde bağımsızlığına kavuşan ülkede Maurice Yaméogo ilk devlet başkanı koltuğuna oturan isim olmuştur. Yaméogo, iktidarında kaynakların kullanımında savurgan bir siyaset izlemesi, ticari hedefleri yakalayamaması ve döneminde rüşvetin yaygınlaşması sonucu gerçekleşen halk ayaklanması sonucu Ocak 1966 yılında görevini bırakmıştır. O dönem için ordunun en tepesinde yer alan Sangoulé Lamizana ülkenin ikinci devlet başkanı olarak görevi devralmıştır. Askeri rejim idaresindeki Yukarı Volta'da 1970 yılında gerçekleştirilen referandum sonucu ülkede Ocak 1971 yılında yeni bir anayasa hayata geçirilerek ikinci cumhuriyet dönemi ilan edilmiştir. Bu olaydan sonra batı Afrika genelinde yapılan ilk çok partili parlamento seçimleri sonucu RDA partisinin temsilcisi Gérard Kango Ouédraogo başbakan olmuştur. İlerleyen dönemlerde yaşanan parti içi çekişmeler neticesinde yönetime yeniden el koyan ordu, Lamizana önderliğinde ulusal birlik hükûmetin oluşturulması ve yeni bir anayasanın hayata geçirilebilmesi için adımlar atmıştır. Bu gelişmeler neticesinde Lamizana 1978 yılında gerçekleştirilen seçimler neticesinde üçüncü cumhuriyet döneminin devlet başkanı olarak seçilmiştir. Lamizana devlet başkanı seçilmesinin sonrasında Joseph Conombo'yu başbakan olarak atamıştır. Ancak kurulan bu yeni hükûmette yaşanan iç sorunlar nedeniyle icraat gerçekleştirmekte sorunlar yaşamıştır. Ülke genelinde öğretmenlerin gerçekleştirdiği grev sonucu Saye Zerbo önderliğinde bir grup asker 25 Eylül 1980 tarihinde yönetime el koyarak darbe gerçekleştirmişler ve Lamizana'nın yerine Zerbo'yu devlet başkanı yapmışlardır.
Yukarı Volta'da 1980 yılında gerçekleştirilen askerî darbe neticesinde ordu içerisinde yer alan ve ülkenin bu durgun halinden memnun olmayan genç askerler ile kıdem olarak üstte yer alan ve iktidar mücadelesi veren daha eski askerler arasındaki iç çekişmeler sonucu kaos ortamı hakim olmuştur. Comité militaire de redressement pour le progrès national adını verdiği komite ile ülkeyi yöneten Zerbo, ülke içerisinde gösteri ve grev yapma ha

Burundi, resmî adı ile Burundi Cumhuriyeti, Doğu Afrika ile Afrika Büyük Gölleri'nin kesiştiği Büyük Rift Vadisi'nde denize kıyısı bulunmayan bir ülkedir. Kuzeyde Ruanda, doğu ve güneydoğuda Tanzanya, batıda Kongo Demokratik Cumhuriyeti, güneybatıda ise Tanganika Gölü ile çevrilidir. Ülkenin yönetsel başkenti Gitega, ekonomik başkenti ise Bujumbura'dır.
Tva, Hutu ve Tutsi halkları en az 500 yıldır Burundi'de yaşamaktadır. 20. yüzyılın başlarına dek Burundi bağımsız bir krallıktı, ardından Almanya tarafından sömürgeleştirildi. I. Dünya Savaşı'ndaki Alman yenilgisinin ardından bölge Belçika'ya devredildi. Tarihleri boyunca hep ayrı yönetimlere sahip olmuş Ruanda ve Burundi, Avrupalılarca birleştirilerek Ruanda-Urundi kolonisi haline getirildi.
Burundi Krallığı 1962'de bağımsızlığını yeniden kazandı. Ancak suikastler, darbeler ve bölgedeki genel istikrarsızlık iklimi; 1966'da monarşinin devrilerek tek parti rejiminin kurulmasına yol açtı. 1970 ve 1990'lardaki etnik temizlik ve iç savaşlar yüzbinlerce insanın ölümüne neden oldu ve Burundi'yi dünyanın en az gelişmiş ve en yoksul ülkelerinden biri haline getirdi. İkisi de Hutu olan Ruanda ve Burundi devlet başkanları 1994'te birlikte bindikleri uçağa füze atılarak öldürüldüler. Burundi İç Savaşı'nı sonlandıran Arusha Anlaşması ile 2000 yılında geçici hükûmet kuruldu. 2015'te Başkan Pierre Nkurunziza'nın üçüncü kez seçimlere katılmak istemesi üzerine büyük çaplı protestolar düzenlendi ve başarısız bir darbe girişimi gerçekleşti. Gerçekleşen seçimler uluslararası kuruluşlarca yoğun bir biçimde eleştirildi.
Burundi genel olarak kırsal bir topluma sahiptir, 2019 verilerine göre nüfusun yalnızca %13,4'ü şehirlerde yaşamaktadır. km² başına 315 kişi düşen ülke Sahra Altı Afrika'nın en yoğun nüfuslu ikinci ülkesidir. Nüfusun %85'ini Hutular, %15'ini Tutsiler, %1'den az bir bölümünü ise Tvalar oluşturmaktadır. Ülkenin resmi dilleri Rundice ve Fransızcadır. 2014'te İngilizce de resmî dil kabul edilmiştir.
Afrika'nın en küçük ülkelerinden biri olan Burundi'de artan nüfusla birlikte tarım alanlarının artması ormansızlaşma, erozyon ve habitat kaybına yol açmıştır. 2005'te ülkede orman alanlarının oranı %6'nın altına düşmüştür. Yoksulluğa ek olarak Burundi yolsuzluk, altyapı eksiklikleri, sağlık ve eğitim hizmetlerine ulaşımda zorluklar ve açlık sorunlarıyla uğraşmaktadır. 2018 Dünya Mutluluk Raporu'nda Burundi dünyanın en mutsuz ülkesi olmuştur. Burundi Afrika Birliği, Doğu ve Güney Afrika Ortak Pazarı (COMESA), Birleşmiş Milletler ve Bağlantısızlar Hareketi üyesidir.

Ülke ismi Bantu dilinde Rundiler'in yaşadığı ülke anlamına gelmektedir. Ön ek olan bu- (bu-rundi=Rundilerin yaşadığı ülke=Burundi) eki fiilerin önüne geliyor olup, bu ön ek ülke isimlerinde ku, ru hecelerinin yanı sıra u tanımlık hali eklenerek kullanılmaktadır. Rundilerin kullandığı dil olan Kirundi de aynı yapıdan gelmekte olup ki ön eki kullandığı dil anlamında kullanılmakta olup, Rundilerin kullandığı dil anlamına gelmektedir.

Ülkenin toplamda sahip olduğu 1.140 km sınırın 315 km'si Ruanda, 589 km'si Tanzanya ve 236 km'si Demokratik Kongo Cumhuriyeti ile oluşmaktadır.
Ülke genel olarak dağlık ve yaylalık bir ülkedir. Burundi'de yüksek yaylalar ortalama 1.400 ile 1.800 m yükseklikte yer almaktadır ve bu yüksek yaylalar ülkenin en yüksek noktasına kadar ulaşmaktadır. Ülkenin en yüksek noktasını 2.684 m ile başkent Bujumbura'nın 30 km güneydoğusunda bulunan ve Burundi yüksek yaylasının bir parçası olan Heha Dağı oluşturmaktadır.

Burundi konum olarak ekvatora yakın bir konumda olmasına rağmen yükseltilerin çok olması nedeniyle hafif nemli bir iklime sahiptir. Bölgede hakim olan sıcak ekvator iklimi dönemsel doğu Afrika iklimi ile üst üste gelmesi sonucu yükseltilerin de etkisi ile iklim yumuşamaktadır. Ülkenin orta bölümlerinde yer alan yaylarda sıcaklık ortalaması 20 °C düzeyinde olup, Tanganika gölü civarında yıllık sıcaklık ortalaması 23 °C, dağlık kesimlerde ise 16 °C seviyesindedir. Burundi genelinde yılda iki defa yağmur sezonları yaşanmaktadır. Bu yağmur sezonlarından kısa olanı Eylül-Kasım aylarında, uzun dönemi ise Şubat-Mayıs arasında yaşanmaktadır. Burundi genelinde ortalama yağış miktarı genellikle 1.300 mm ile 1.600 mm arasında gerçekleşmekte olup, genel olarak Burundi ortalaması 1.000 mm seviyesindedir. Yıllık yağışlardaki düzensizlik ve buna bağlı yaşanan kuraklık ve yoğun yağışların art arda gelebilmesi tarım üzerinde olumsuz etki yaratmakta olup, dönem dönem kıtlık yaşanmasına da neden olabilmektedir.

Ülkedeki belli bölgeler genel olarak tarımsal faaliyetler gerçekleştirmek adına tarım alanı olarak kullanılmaktadır. Ülkedeki yüksek kesimlerde mevcut olan nemli, sisli ve soğuk iklim emsalsiz bitki örtülerinin oluşmasında başlıca etkenler arasında yer almaktadır.
Burundi genelinde leopar, aslan, babun, zebra ve antilop çeşitleri görülebilmektedir. Bunlara ilaveten timsah ve su aygırı da sulak alanlarda yaşam sürdürmektedir.

Burundi'de son olarak 2008 yılında gerçekleştirilen resmi sayım sonuçlarına göre 8,053,574 nüfus tespit edilmiştir. Bu güncel olarak son resmi sayım konumunda olup, 2022 tahmini sayım sonuçlarına göre 12,696,478 nüfus belirlenmiştir. Ülke içerisinde 379 kişi/km² nüfus yoğunluğu ile Burundi, Afrika kıtasının nüfus yoğunluğu en fazla ülkelerinden biri konumuna taşımaktadır. Ülke nüfusunun çoğunluğu eski başkent Bujumbura'da yaşamaktadır.
Burundi genç bir nüfusa sahip olup, 2018 tahmini verilerine göre nüfusun %63,59'u 0-24 yaş aralığındadır. Ülkenin sadece %3,06'sı 65 yaş ve üzerindedir.
0-14 yaş: %43.83 (erkek 2,618,868/kadın 2,581,597) 
15-24 yaş: %19.76 (erkek 1,172,858/kadın 1,171,966) 
25-54 yaş: %29.18 (erkek 1,713,985/kadın 1,748,167) 
55-64 yaş: %4.17 (erkek 231,088/kadın 264,131) 
65 yaş ve üzeri: %3.06 (erkek 155,262/kadın 207,899)
Şehirde yaşayanların oranı 2022 verilerine göre %14,4 olan ülkede, nüfusun yıllık artış oranı 2022 tahmini verilerine göre %3,63 düzeyindedir.

Burundi'de aynı dile, ekine sahip olan ve Rundi olarak tanımlanan bir toplum yaşamaktadır. Rundi toplumu özünde üç boy olan Tutsi, Hutu ve Twa boylarından oluşmaktadır.
Günümüzde Hutu boyu ülkede çoğunluğu oluşturmaktadır. Nüfusun %85'i bu boyun üyesi konumundadır. Tutsi nüfusu toplam nüfusun %15'i seviyesinde olup, Twa boyu %1 ile ülke içerisindeki en az nüfusa sahip boy konumundadır.

Ülkenin ulusal dili Kirundi dilidir. Rundi olarak da tanımlanan ve Bantu dillerinden biri konumunda olan bu dil Burundi nüfusunun %95'i tarafından anadil olarak konuşulmaktadır. Ulusal dilin yanı sıra Milletler Cemiyeti manda bölgesi olarak Belçika'ya bağlanması nedeniyle Fransızca da ülkenin bağımsızlığı sonrasında resmi dil olarak kullanılmıştır. Burundi meclisinin 2014 yılında aldığı karar gereği İngilizce de ülkenin resmi dilleri arasına alınmıştır.

Burundi genelinde hakim olan din Hristiyan dinidir. Buna göre nüfusun %84'ü Hristiyan inancına göre yaşamını sürdürmektedir. Bu oran içerisinde katolik mezhebine mensup Hristiyanların oranı %62,1, protestan mezhebine mensup %21,6 ve diğer Hristiyan mezheplerine mensupların oranı da %2,3 düzeyindedir. İslamiyet ülke içerisinde en yaygın ikinci din konumunda olmasına rağmen nüfusun sadece %2,5'i islami inancına göre yaşamlarını sürdürmektedir. Bu iki dini haricinde diğer dinlere inanların oranı %3,6, herhangi bir din bildirimi bulunmayan nüfusun da oranı %7,9 seviyesindedir.

Ülkede temiz su kaynaklarına ulaşabilen nüfusun oranı genel Afrika ortalamasına göre yüksek düzeyde olup, 2012 tahmini verilerine göre nüfusun %75,3'ü temiz kaynaklardan su temin edebilmektedir. Tam teçhizatlı sağlık hizmetlerinden yararlanma oranının düşük olduğu ülkede, nüfusun %47,5'i bu yönde bir hizmet alabilirken, %52,5'i ilkel şartlarda sağlık hizmeti alabilmektedir. Ülke içerisinde ishal, hepatit, tifo, sıtma, humma ve kuduz çok sık görülen hastalıklar arasındadır. AIDS, Afrika kıtasının genelinin aksine düşük oranda görülmekte olup, bu oran 2013 tahmini verilerine göre %1,03 düzeyindedir.

Ülke genelinde 15 yaş ve üzerinde okuma yazma bilenlerin oranı 2008 verilerine göre %86,9 düzeyindedir. Bu oran erkeklerde %88,8 iken, kadınlarda %84,6 seviyesindedir. Burundi genelinde altı yıllık ilkokul eğitimi bulunmakla birlikte, ilkokul çağındaki kız ve erkek çocuklar arasındaki okula gitmeme oranları ile ilgili bir veri bulunmamaktadır. Burundi hükûmeti 6. sınıfa kadar olan masraflarının karşılanması yönünde faaliyetlerde bulunmaktadır. Ülkede University of Burundi adıyla devlet üniversitesi bulunmaktadır. Bunun haricinde ülke genelinde bulunan Hill University, Hope Africa University gibi üniversiteler ise özel üniversite olarak eğitim vermektedirler.
Ülke genelinde 5-14 yaş aralığında bulunan çocukların 2005 verilerine göre %19'u çocuk işçi olarak kullanılmaktadır.

Ruanda ve Burundi'nin kurulu olduğu topraklarda koloni öncesi dönemlerde ilk yerleşen toplulukların günümüzde bu ülkelerde azınlığı oluşturan Tvaların ataları olduğu tahmin edilmektedir. Bu topluluklar 8.yy'den itibaren güney kesimlerden gelen Hutu toplulukları tarafından bölgeden uzaklaştırılmışlardır. Bantu topluluklarından biri olan Hutular bölgede çiftçilik ile uğraşarak geçimlerini sağlamışlardır. 15.yy'den itibaren bölgenin kuzey kesimlerinden ilerleyen Tutsiler günümüzde Burundi'nin kurulu olduğu bölgelere gelerek yerleşmiş ve krallık kurmuşlardır. Bu krallıkta bölgede sayıca çoğunlukta olmalarına rağmen Hutular azınlığı oluşturmuş ve bu gruplar alt sınıf olarak görülmüştür. Krallığın en üst noktasında yer alan kral mwami olarak adlandırılmış ve aynı zamanda dini lider olarak da görevini yürütmüştür. Burundi Krallığı 19.yy sonlarında batılı ülkelerin Afrika'da oluşturduğu sömürge sistemlerinin bir parçası olarak Almanya'nın sömürge ülkesi konumuna gelerek varlığına son verilmiştir.

Bölge her ne kadar Almanya'nın sömürgesi haline gelmiş olsa da, Almanya ülkeye ilk başlarda el koymamış, ilk olarak 1885 yılında Kongo ile, 1886 yılında da Britanya'ya ait bölgeler ile sınırlar belirlenmiştir. 1892 yılında o dönem içerisinde Alman

Büyük insansı primatlar veya İnsangiller (Lat. Hominidae), primatlar (Primates) takımının insansılar (Hominoidea) üst familyasına ait bir familyadır. Familyanın dört cinsi iki ayrı alt familyaya bölünür; bunlar, Ponginae alt familyası bünyesinde gruplandırılan Pongo (orangutan) ile Homininae alt familyası bünyesinde gruplandırılan Gorilla (goril), Homo (insan) ve Pan (şempanze) cinsleridir.

Hominidae familyasının sınıflanması yıllar içinde çok defa değişikliğe uğramıştır. Bu familya başlarda yalnızca insan cinsini ve onun soyu tükenmiş akrabalarını içermiş, diğer büyük insansı primatlar ise Pongidae adlı ayrı bir familyada sınıflanmıştır. Bu tanım günümüzde pek çok antropoloji uzmanınca hâlâ kullanılsa da Pongidae familyasını kısmi soylu (parafiletik) bir grup durumuna sokmaktadır. Güncel taksonomi yaklaşımları ise tek soylu (monofiletik) grupların oluşturulmasını desteklemektedir. Bu doğrultuda da pek çok biyoloji uzmanı, Pongidae familyasının Ponginae alt familyası olarak Hominidae familyası içine dâhil edilmesini ve Ponginae alt familyasının da yalnızca Pongo (orangutan) cinsi ile onun Gigantopithecus gibi soyu tükenmiş akrabalarını içermesini desteklemektedir.
Hominidae familyasının Hominoidea üst familyasına ait güncel soy ağacındaki yeri aşağıda sunulmuştur:

Hominidae familyasının Hominoidea üst familyasındaki yeri ve alt türlere kadar olan ayrıntılı sınıflaması aşağıda sunulmuştur; soyu tükenmiş türler dâhil edilmemiştir:

Üst familya: Hominoidea - insansı primatlar
Familya: Hominidae - büyük insansı primatlar (hominidler)
Alt familya: Homininae
Cins: Gorilla - goril
Tür: Gorilla beringei - doğu gorili
Alt tür: Gorilla beringei beringei - dağ gorili
Alt tür: Gorilla beringei graueri - doğu ova gorili
Tür: Gorilla gorilla - batı gorili
Alt tür: Gorilla gorilla diehli - batı ova gorili
Alt tür: Gorilla gorilla gorilla - Cross Nehri gorili
Cins: Homo - insan ve yakın akrabaları
Tür: Homo sapiens - modern insanlar
Alt tür: Homo sapiens sapiens - modern insan
Cins: Pan - şempanze
Tür: Pan paniscus - bonobo (cüce şempanze)
Tür: Pan troglodytes - bayağı şempanze
Alt tür: Pan troglodytes schweinfurthii - doğu şempanzesi
Alt tür: Pan troglodytes troglodytes - merkezî şempanze
Alt tür: Pan troglodytes vellerosus - Nijerya şempanzesi
Alt tür: Pan troglodytes verus - Batı Afrika şempanzesi
Alt familya: Ponginae
Cins: Pongo - orangutan
Tür: Pongo abelii - Sumatra orangutanı
Tür: Pongo pygmaeus - Borneo orangutanı
Familya: Hylobatidae - küçük insansı primatlar

Mevcut ve soyu tükenmiş hominidlerin soy ağacı:

Cezayir, ülkenin kuzey-orta kesiminde Akdeniz kıyısında yer alan Cezayir'in başkentidir. 2025 yılında, kentsel alanda tahmini 4,325 milyon insan yaşamaktaydı. Cezayir, Cezayir'in en büyük şehri, Akdeniz'in üçüncü büyük şehri, Arap dünyasının altıncı büyük şehri ve nüfus bakımından Afrika'nın 29. büyük şehridir. Cezayir, Cezayir Eyaleti'nin başkentidir; kendi ayrı yönetim organına sahip olmadan birçok komünü kapsar. Cezayir Körfezi boyunca uzanır ve Mitidja Ovası ve büyük dağ sıralarıyla çevrilidir. Elverişli konumu, bölge için Osmanlı ve Fransız etkilerinin merkezi haline gelmesini sağlamış ve onu çeşitli bir metropol olarak şekillendirmiştir. 
Cezayir, resmi olarak MS 972'de Buluggin ibn Ziri tarafından kurulmuştur, ancak tarihi MÖ 1200 ile 250 yılları arasına kadar Fenikelilerin ticaret yerleşimi olarak uzanmaktadır. Zamanla Numidya, Roma İmparatorluğu ve çeşitli İslam halifelikleri de dahil olmak üzere birçok gücün kontrolü altına girdi. 1516'da Osmanlı Cezayir Naipliği'nin başkenti oldu ve bu statüsünü 1830'daki Fransız işgaline kadar korudu, ardından Fransız Cezayiri'nin başkenti olarak hizmet verdi. II. Dünya Savaşı sırasında, 1942'den 1944'e kadar kısa bir süre Özgür Fransa'nın idari merkezi olarak işlev gördükten sonra Fransız sömürge yönetimine geri döndü. 1962'deki Cezayir Devrimi'nden bu yana modern Cezayir devletinin başkenti olmaya devam etmektedir. 

Cezayir, çok sayıda müzesi, sanat galerisi ve kültürel kurumuyla bilinen Cezayir'in başlıca turistik destinasyonudur. En dikkat çekici olanı, geleneksel Cezayir, Osmanlı ve Endülüs mimarisine sahip UNESCO Dünya Mirası Alanı olan tarihi Kasbah'tır. Şehir ayrıca, çeşitli mimari stilleri ve eğilimleri sergileyen daha büyük bir Fransız yapımı bölüme de sahiptir. Beyaz badanalı binaları nedeniyle genellikle al bidha ("beyaz") olarak anılan Cezayir, sömürge ve yerli kentsel etkileri harmanlamaktadır. 1975 Akdeniz Oyunları'na ve çeşitli büyük uluslararası spor etkinliklerine ev sahipliği yapmış olan şehir, Arap Mağrip Birliği Danışma Konseyi'nin de merkezi konumundadır. Sonatrach Petrol Şirketi, Air Algérie ve Cezayir Bankası gibi çok sayıda Cezayirli çokuluslu şirket ve kurum şehirde bulunmaktadır.

Şehri Fenikeliler kurmuştur. Adı Ikosim'di. Şehir 1500'lü yılların başında Osmanlı İmparatorluğu'na bağlanmıştır. Yönetimi Barbaros Hayrettin Paşa'ya verilmiştir. 1830 yılında Osmanlı İmparatorluğu şehirden çekilirken burada tam 176 cami vardı. 1862 yılında ise 48 cami kaldı. Bu da Fransızların burada yaptığı tahribata bir örnektir.

 Amsterdam Hollanda
 Barselona İspanya
 Pekin Çin
 Berlin Almanya
 Bordeaux Fransa
 Cenevre İsviçre
 Dakar Senegal
 Dubai Birleşik Arap Emirlikleri
 Gaziantep Türkiye
 Kahire Mısır
 Kazablanka Fas
 Londra İngiltere
 Montreal Kanada
 Moskova Rusya
 Paris Fransa
 Roma İtalya
 Santiago Şili
 Sao Paulo Brezilya
 Sivas Türkiye
 Sofya Bulgaristan
 Şanghay Çin
 Trablus Libya
 Trabzon Türkiye
 Tunus Tunus
 Washington Amerika Birleşik Devletleri

Yeni Hayat Ansiklopedisi
Ch. André Julien: Histoire de l'Afrique du nord

Cibuti (Arapça: جيبوتي, Fransızca: Djibouti, Somalice: Jabuuti), resmî adı ile Cibuti Cumhuriyeti, Afrika Boynuzu'nda yer alan ülke, güneyde Somali, güneybatıda Etiyopya, kuzeyde Eritre ve doğuda Kızıldeniz ve Aden Körfezi ile çevrilidir. Ülkenin yüzölçümü 23.200km² (8.958 mil kare)'dir.
Antik Çağ'da, bu bölge Etiyopya, Eritre ve Somaliland ile birlikte Punt Ülkesi'nin bir parçasıydı. Yakındaki Zeyla, şimdi Somaliland'da, Orta Çağ'daki Adal ve İfat Sultanlıklarının merkeziydi. 19. yüzyılın sonlarında, yönetici Dir-Somali ve Afar sultanlarının Fransızlarla anlaşmalar imzalamasının ardından Fransız Somaliland kolonisi kuruldu ve Dire Dawa'ya (ve daha sonra Addis Ababa'ya) uzanan demiryolu sayesinde, güney Etiyopya ve Ogaden için liman olarak Zeyla'nın yerini hızla aldı. 1967'de Fransız Afar ve İsa Bölgesi olarak yeniden adlandırıldı. On yıl sonra, Cibuti halkı bağımsızlık için oy kullandı. Bu, başkentinin adını taşıyan Cibuti Cumhuriyeti'nin resmi olarak kurulmasını işaret etti. Yeni devlet, ilk yılında Birleşmiş Milletler'e katıldı. 1990'ların başlarında, hükûmet temsili konusundaki gerilimler silahlı çatışmaya yol açtı ve bu çatışma, iktidardaki parti ile muhalefet arasında 2000 yılında bir güç paylaşımı anlaşmasıyla sona erdi.
Cibuti, 20 Mayıs 2024'te yapılan nüfus sayımına göre 1.066.809 nüfusa sahip çok etnikli bir ülkedir (Afrika anakarasındaki en küçük nüfus). Fransızca ve Arapça iki resmi dilidir; Afarca ve Somalice ulusal dilleridir. Cibutililerin yaklaşık %94'ü İslam dinine mensuptur ve bu din, bölgede 1000 yıldan fazla süredir baskın din olmuştur. Somaliler ve Afarlar, en büyük iki etnik grubu oluşturur ve Somaliler nüfusun çoğunluğunu oluşturur. Her ikisi de Afroasyatik dillerin Kuşitçe koluna ait bir dil konuşur.
Cibuti, dünyanın en işlek denizcilik rotalarından bazılarına yakın olup Kızıldeniz ve Hint Okyanusu'na erişimi kontrol etmektedir. Komşu Etiyopya'dan ithalat ve ihracat için önemli bir yakıt ikmal ve aktarma merkezi ve başlıca deniz limanı olarak hizmet vermektedir. Gelişen bir ticaret merkezi olan ülke, çeşitli yabancı askeri üslere ev sahipliği yapmaktadır. Hükûmetlerarası Kalkınma Otoritesi (IGAD) bölgesel kuruluşunun genel merkezi de Cibuti şehrindedir.

Cibuti'ye bundan yaklaşık 1.000 yıl önce Arap Yarımadası'ndan göçen Müslüman Somalililer ve Afarlar yerleşmiştir.
Cibuti, 1883-1967 yılları arasında Fransız Somalilandı olarak adlandırılmaktaydı. 1967 yılında bölgenin adı Fransız Afar ve İssa Bölgesi adını almış ve sömürge kolonisi bağımsızlığını kazandığı 1977 yılına kadar bu isimle anılmıştır. Cibuti Cumhuriyeti 27 Haziran 1977 günü Fransa'dan bağımsızlığını ilan etti.

Ülkedeki iki büyük etnik grup Somalililerin İssa klanı ve Afarlar'dır. Ülkede Fransız sömürge dönemlerinden kalan insanlar olmakla birlikte büyük bir Arap nüfus da barındırmaktadır. 1990'lı yıllarda yapılan Cibuti İç Savaşı sırasında büyük bir Afar ve İssa kaybı yaşanmıştır.

Fransızca ve Arapça ülkenin resmi dilleri olmakla birlikte Somalice ve Afarca da geniş yayılım bulmuştur.

Cibuti'nin en önemli dini İslam'dır. Tıpkı diğer İslam ülkeleri gibi Cibuti'de de her köy ve kasabada bir cami bulunur. Cibuti halkının %94'ü (2012 tahminine göre 740.000) Müslümandır. Müslümanların çoğu Sünniliğin Şafiilik mezhebine bağlıdır. Müslümanlıktan sonra diğer önemli din Hristiyanlıktır.

Cibuti kuzeydoğu Afrika'da Umman Denizi'ne bağlı Aden Körfezi ve Kızıldeniz kıyısında bulunur. Ülkenin 314 kilometre kıyısı bulunmakla birlikte 113 kilometre Eritre ile, 337 kilometre Etiyopya ile ve 58 kilometre Somali ile (toplam 506 kilometre) sınırı vardır.Cibuti Büyük Rift Vadisi üzerinde yer alır.
Cibuti'nin, 23.200 km² gibi küçük bir yüz ölçümüne sâhip olmasına rağmen, üç farklı fizikî yapısı mevcuttur. Kıyı bölgesi ile yüksek yayla bölgesini en yüksek noktası 1500 m'yi bulan dağlık bölge ayırmaktadır. Yayla bölgesi yer yer derin vâdilerle bölünmüş vaziyettedir. Irmakların mevcut olmadığı Cibuti'de bir çöküntü sonucu meydana geldiği anlaşılan Hanle Ovasında mevcut iki göl vardır. Alalı ve Assal ismindeki göller tuz gölü olup, bunlardan Assal deniz seviyesinden 150 metre aşağıdadır.
Sıcak ve kurak bir iklime sâhip olan Cibuti'de senelik sıcaklık ortalaması 32 °C civârındadır. Yağış dağlık bölgelerde kıyı bölgesine nazaran biraz daha fazladır. Yıllık yağış ortalaması kıyı şeridinde 130 mm iken, dağlık bölgelerde 500 mm. civârındadır.
Bitki örtüsü çok cılızdır. Yer yer görülen fundalıklar ve otlaklar hâricinde dağlık bölgelerde az da olsa zayıf ormanlara rastlanır. Tuz göllerindeki tuz ülkenin sâhip olduğu en önemli kaynaktır. Tatlı su gölleri ve dereleri bulunmayan ülke başka hiçbir tabiî kaynağa sâhip değildir.

Cibuti 5 bölge, 1 şehir ve 11 ilden oluşmuştur.

Ali Sabieh Bölgesi (District d'Ali Sabieh)
Arta Bölgesi (District d'Arta)
Dikhil Bölgesi (District de Dikhil)
Cibuti şehri (Ville de Djibouti)
Obock Bölgesi (District d'Obock)
Tadjourah Bölgesi (District de Tadjourah)

Cibuti devletinin şu anki stratejisi sahip olduğu iyi jeostratejik konumundan faydalanmaktır. Ülkenin Bab'el Mandeb Boğaza açılımı ve istikrarlı oluşu başlıca avantajlarıdır. Özgürlüğünü ilan ettiğinden beri Cibuti, Fransa'nın dünyadaki en büyük askeri üssünü (yaklaşık 3000 asker) ve 2002'den beri de çok önemli bir Amerikan askeri üssünü barındırmaktadır. Devlet bu üslerden sırasıyla yıllık 30 milyon avro ve 30 milyon dolar gelir elde etmektedir. Devlet bu gelirlerin hemen hemen tamamını ülkenin en önemli gelir kaynağı olan limanın geliştirilmesine yönelik projeler için kullanmaktadır.
Cibuti limanı 1892'den beri faaliyet göstermektedir. Liman, 1998 yılında patlayan Etiyopya ile Eritre arasındaki savaş sırasında büyük değişim yaşadı. Eritre bağımsızlığını kazandıktan sonra Etiyopya kıyısız bir ülkeye dönüşmüş ve Assab Limanını kullanmaktaydı. Bu iki ülke arasında savaş patlayınca Etiyopya tüm alışverişini Cibuti Limanı üzerinden gerçekleştirmeye mecburdu. Ayrıca Birleşik Arap Emirleri ve Dubai Ports World (DPW) tan gelen büyük yatırımlar limanın geliştirmesinde büyük rol oynamıştır. Dubai Ports World(dünyanın 3. en büyük liman işletmecisi) 2000 yılından beri limanı yönetmektedir.
Ülke, Dorale'de daha gelişmiş ve 3. kuşak gemileri karşılayabilen yeni bir limanın inşaatını tamamlamıştır. Dorale limanı ayrıca 400 Milyon dolarlık yatırımla yapılan 20 hektarlık büyük bir serbest bölgesi içermektedir.USAID, Afrika' ya gönderilecek gıda yardımını bu bölgede depolamaktadır. 2006 yılında hizmete giren petrol terminali ise 153 milyon dolara mal olmuştur.
Ülkenin en önemli iş ortağı Fransa'dır, fakat Çin de diğer Afrika ülkelerine olduğu gibi Cibuti'ye büyük ilgi göstermektedir. Nisan 2008'de Cumhurbaşkanı İsmail Omar Geulleh Başkent Cibuti'den 15 km uzaklıkta bulunan Moucha Adalarında kumarhane ve lüks oteller inşa etmek isteyen Çin projesini açıklamıştır. Turizm bu ülkede hala az gelişmiştir.

Cibutililerin giydiği kıyafetler bölgenin sıcak ve kurak iklimini yansıtır. Batılı giyim tarzı olan kot pantolon ve t-shirt yerine erkekler genellikle beli saran sarong benzeri macawiis giyerler.

Cibuti'de LGBT hakları

(Fransızca) Resmî site

BBC News - Cibuti Ülke Profili12 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
CIA World Factbook - Cibuti2 Temmuz 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hint Okyanusu Newsletter - Cibuti18 Kasım 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
- Cibuti fotoğrafları

Dakar, Senegal'in başkentidir.
Batı Afrika'nın en batı ucundaki yarımada üzerinde yer alır. Afrika'nın en kalabalık şehirlerinden biri olan Dakar Senegal'in siyasi, ekonomik, ticari, kültürel ve dinî merkezidir. Milletlerarası hava ve deniz ulaşımında da önemli bir yere sahiptir. Yüzyıllardır Avrupa-Afrika-Amerika üçgenindeki deniz trafiğinde önemli bir kilometre taşı olmuştur.

Dakar'da yaşayan halk çeşitli etnik gruplara mensuptur. Şehrin nüfusunun % 8'ini Avrupalılar oluşturur. Şehirde yaşayanların ancak dörtte biri Dakar doğumludur. 19. asrın sonlarında 2.000 olan şehir nüfusu günümüzde 2 milyonu aşmıştır.
Şehir nüfusunun büyük bir kısmı Müslüman, % 8' ise Hristiyan'dır. Dakar'da 1963 yılında inşa edilen Dakar Ulu Camii ile birlikte çok sayıda cami, mescid ve dini eğitim kurumu bulunmaktadır. Dakar çevresinde bulunan tarikat merkezlerini her yıl binlerce kişi ziyaret etmektedir.
Dakar'a ilk gelen Avrupalı güç Portekizlilerdi. 1444 yılında Portekizlilerin Gorée Adası üzerinden ticarete başlamasıyla birlikte bir köy kurulur. Portekizlilerden sonra Hollandalılar en son olarak da Fransızlar bölgeyi ele geçirdi. 1862 yılında inşa edilen liman şehrin önemini daha da artırdı ve Avrupalı tüccarlar Dakar'a yerleşmeye başladı. Fransızların burada inşa ettiği deniz üssü şehrin askeri yönden de önemini artırdı. 1909 yılında Osmanlı Devleti Dakar'da fahri bir başkonsolosluk kurdu. 1924 yılında açılan Bamako Dakar Demiryolu şehrin ticari önemini daha da artırdı.
Dakar uzun süren Fransız sömürge yönetiminin ardından kısa bir süre Mali Federasyonunun, 20 mayıs 1960 tarihinden itibaren ise Senegal Cumhuriyetinin başkenti oldu.

Kedge Business School

 Ankara Türkiye
 Washington Amerika Birleşik Devletleri
 Ann Arbor Michigan Amerika Birleşik Devletleri
 Bakü Azerbaycan
 Cezayir Cezayir
 Rosario Arjantin

Darfur (Arapça: دارفور, Fur'ların Yurdu) Sudan'ın batısında bölge.
Bölge Libya, Çad ve Orta Afrika Cumhuriyeti ile çevrilidir. Kendi içinde 3 ayrı eyalete bölünmüştür; Batı Darfur (Garbi Darfur), Güney Darfur (Cenubi Darfur) ve Kuzey Darfur (Şimali Darfur).
Darfur, şimdiki kuzey Sudan'ın batı tarafındaki bölgede uzun yıllardan beri yaşayan Arap olmayan Afrika kökenli Furların yaşadıkları yer anlamında Arapçada “Fur Vatanı” olarak bilinen bölgeyi tanımlamakta kullanılmaktadır. Bu kavram tarihte bazı kesintiler hariç olmak üzere 1600 yılından 1916 yılına kadar hüküm sürmüş olan ayrı bir sultanlık niteliğindeki otonom devleti tanımlamakta kullanılmıştır.

Sudan'ın bugünkü Darfur Eyaleti'nin topraklarında 1640 yılından 1916'ya dek Osmanlı Devleti'ne bağlı olarak varlık gösteren Darfur Sultanlığı, 22 Mayıs 1916'da başkenti Faşir'deki muharebede İngilizler'e karşı alındığı yenilgi sonucu tarihe karıştı.

Sudan, genel olarak komşusu Çad'la çatışmalar kendi içinde iç savaşlar yaşarken, batısındaki Darfur bölgesinde yaşanmakta olan sorun, tüm dünyanın dikkatini çekmektedir. Çatışma, birkaç yıldan beri "etnik temizleme" ve katliamlara yol açarak devam etmektedir. Birleşmiş Milletler Darfur'da 180.000 kişinin öldüğünü, 2 milyona yakın insanın evsiz kaldığını bildirmektedir. İngiltere Parlamento Raporu ise ölü sayısını 300.000 olarak bildirmektedir. Evsiz kalarak mülteci durumuna düşen insanların büyük çoğunluğu, Arap olmayanlardan oluşmaktadır ve Arap Janjaweed saldırılarına maruz kalmışlardır.
Başka kaynağa göre anlaşmazlık öncesi 4–7 milyonluk nüfustan 2004 Haziran'ı itibarıyla 1,3 milyon kişi Sudan'ın diğer bölgelerine, 150 bin kişi Çad'a göç etmek zorunda kalmıştır. 30 bin dolayında kişi ise öldürülmüştür.3 Uluslararası Af Örgütünün 2008 yılı itibarıyla verdiği bilgiye göre çatışma sonucunda 90 bin kişi öldürülmüş, yaklaşık 200 bin kişi çatışmanın yol açtığı kötü şartlar ve yerlerinden sürüklenmeden dolayı ölmüş ve 2,3 milyon kişi ise zorunlu göçe tabi tutulmuştur. Sudan Hükûmeti ölenlerin sayısının 10 bin olduğunu ileri sürerken BM yaklaşık 300 bin kişinin öldüğünü belirtmektedir. Darfur'daki olaylarda ölenlerin sayısını veren raporlarda farklı rakamlar, bazı raporların sadece çatışmalarda ölenlerin sayısını vermesi ve açlık, hastalık vb. nedenlerle ölenlere yer vermemesinden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle, Darfur olayları ile ilgili hazırlanan raporlar arasında farklılıkların başlangıçta göründüğü kadar büyük olmadığı, içeriklerindeki bu farklılık dikkate alındığında anlaşılabilecektir.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Darfur'da işlenen suçlar ve suç failleriyle ilgili bir soruşturma komisyonunu görevlendirmiştir. Bu komisyonun hazırladığı rapora göre Darfur'da ciddi insanlık suçları işlenmiş olup, bu suçları işledikleri ileri sürülen gerek hükûmet yetkililerinin ve desteklediği grupların gerekse bazı ayaklanmacıların Uluslararası Ceza mahkemesinde Yargılanmaları gerekmektedir. Komisyon raporu üzere BM Güvenlik Konseyi'nin 31 Mart 2005 tarihinde aldığı 1593 sayılı kararla, Darfur'da yapılanların uluslararası barış ve güvenliği tehdit ettiğini, Uluslararası Ceza Mahkemesi statüsünün yürürlüğe girdiği 1 Temmuz 2002 tarihinden itibaren Darfur'daki olayların bu mahkemenin savcılığına intikal ettirilmesi, Sudan Hükûmetinin ve diğer tüm tarafların bu mahkeme ile işbirliği yapmalarını ve gerekli yardımda bulunmalarını öngörmüştür. İnsanlığa karşı suçlar, savaş suçları ve soykırımla suçlanan Sudan Devlet Başkanı Ömer El Beşir ve diğer devlet yetkilileri hakkında tutuklama kararı verilmiş olmakla birlikte Mahkemece şimdiye kadar yayrgılanabilmiş değildirler.
Afrika Birliği ve BM'nin desteğiyle çatışmalara son vermek için hükûmet ile ayaklanmacı gruplar arasında barış görüşmeleri süreci başlatılmıştır. Yapılan görüşmelerden sonra 5 Mayıs 2006 tarihinde Nijerya'nın başkenti Abuja'da (Kuzey) Sudan hükûmeti ile Darfur'da büyük ayaklanmacı örgüt olan SML/A lideri Minni Minnawi arasında adı Abuja Antlaşması olan barış antlaşması imzalanmıştır. Bununla birlikte Darfur'daki diğer ayaklanmacı hareket olan JEM, antlaşmaya katılmayı reddetmiştir. Bu antlaşma Darfur'un geleceğiyle ilgili önemli hükümler getirmektedir. Antlaşmanın önemli hükümleri şunlardır: Hartum Hükûmeti 2006'nın Ekim ayına kadar Janjavid milislerini silahsızlandırıp dağıtacak, PDF güçlerinin bölgedeki hareketlerine kısıtlama getirecek ve onları küçültecektir. Afrika Birliği tarafından Janjavid ve diğer silahlı grupların silahsızlandırıldığının onaylandığı takdirde ayaklanmacı grupların da silahlarını bırakacağı öngörülmüştür. Dört bin eski savaşçı Sudan ordusuna, bin savaşçı polis gücüne entegre edilecek ve üç bin savaşçı da eğitim ve talim programlarına dahil edilecektir. Darfurluların kendi yöneticilerini ve bölgesel statülerini belirleyeceği demokratik süreçler başlatılacaktır. Antlaşmayı imzalayan ayaklanmacı yetkililere hükûmetin ulusal Birlik Hükûmetinde 4. en yüksek seviyede görev verilecektir. Kurulacak Geçici Darfur Bölgesel Yönetimi'nin (GDBY) başında devlet başkanı yardımcısı olacaktır. Ayaklanmacı hareketin etkin kontrol yapacak şekilde GDBY'ye barış antlaşmasının uygulanmasıyla ilgili sorumluluk verilecektir. Bununla birlikte taraflar arasında yaşanan anlaşmazlıktan dolayı, SML/A anlaşmadan çekiliş ve anlaşma uygulanamamıştır. Fakat daha sonra 23 Şubat 2010 tarihinde Darfur'daki on küçük ayaklanmacı grubun aralarında ittifak yaparak oluşturdukları Kurtuluş ve Adalet Hareketi (Liberation and Justice MovementLJM)'nin liderliğini yapan Dr. Tijani Sese (Sissi), 20 Mart 2010 tarihinde Hartum Hükûmeti'yle ateşkes antlaşmasını imzalayarak nihai barış antlaşmasının yapılmasıyla ilgili müzakerelerde bulunacağını bildirmiştir. Aralık 2010 ile Ocak 2011 döneminde Katar'ın Doha kentinde yapılan barış görüşmeleri sonucunda taraflar arasında uzlaşma sağlanmış ve 14 Temmuz 2011 tarihinde adı Doha Belgesi olan Darfur Barış Antlaşması imzalanmıştır.

Demokratikleşme, daha demokratik bir siyasi rejime doğru demokratik bir geçişi ifade eder ve demokratik yönde gerçekleşen önemli siyasi değişiklikleri içerir. Demokratikleşme süreci, otoriter bir rejimden tam anlamıyla demokrasiye, otoriter bir siyasi sistemden yarı-demokrasiye veya hibrit bir siyasi sistemden demokratik bir siyasi sisteme geçişi içeren bir durum olabilir.
Sonuç konsolide olabilir veya demokratikleşme sık sık geri gidişlerle karşılaşabilir. Farklı demokratikleşme modelleri, bir ülkenin savaşa gitmesi veya ekonominin büyümesi gibi diğer siyasi olguları açıklamak için sıklıkla kullanılır.
Demokratikleşmenin gerçekleşmesi ve derecesi, ekonomik gelişme, tarihsel miraslar, sivil toplum ve uluslararası süreçler gibi çeşitli faktörlere bağlanmıştır. Demokratikleşmenin bazı açıklamaları, elitlerin demokratikleşmeyi yönlendirdiğini vurgularken diğer açıklamalar ise tabandan yukarıya doğru süreçlere odaklanmaktadır.
Demokratikleşmenin zıttı olan süreç demokratik gerileme olarak bilinir.

Demokratikleşme teorileri, bir siyasi rejimin diktatörlük veya otoriterlikten demokrasiye geçiş gibi büyük ölçekli bir değişimi açıklamayı amaçlar. Akademisyenler arasındaki bazı anlaşmazlıklar demokrasi kavramıyla ilgilidir. Diğer farklılıklar ise demokrasinin nasıl ölçüleceği ve hangi demokrasi endeksinin kullanılması gerektiği konularını içerir.

Yaygın olarak kullanılan bazı demokrasi endeksleri arasında V-Dem Demokrasi Endeksleri ve Demokrasi Endeksi bulunur. Demokrasi endeksleri, seçimlere dayalı, liberal, katılımcı, müzakereci, eşitlikçi ve diğer demokrasi ilkeleri arasında fark yapabilir ve diğer göstergeleri içerir. Demokrasi endeksleri, nicel veya kategorik olabilir.

Demokratikleşme teorilerinin sonuçlarını açıklamak için kullanılan bir yöntem, demokratikleşme dalgaları kavramıyla özetlenebilir.
Samuel P. Huntington tarafından belirlenen üç demokratikelşme dalgası, tarih boyunca demokrasinin büyük bir yükselişini ifade eder. Samuel P. Huntington, tarih boyunca meydana gelen üç demokratikleşme dalgasını belirlemiştir. İlk dalgada 19. yüzyılda Batı Avrupa ve Kuzey Amerika'ya demokrasi getirildi. Bu dalgayı takiben, I. Dünya Savaşı sonrasında diktatörlüklerin yükselişi yaşandı. İkinci dalga II. Dünya Savaşı sonrasında başladı, ancak 1962 ile 1970'lerin ortası arasında hız kaybetti. En son dalga ise 1974'te başladı ve hâlâ devam ediyor. Latin Amerika ve eski Doğu Bloku ülkelerinin demokratikleşmesi bu üçüncü dalga içinde yer almaktadır.
Demokratikleşme dalgaları ardından demokrasinin gerileme dalgaları da görülebilir. Bu nedenle, Huntington 1991 yılında aşağıdaki tasviri sunmuştur.

İlk demokratikleşme dalgası, 1828-1926
İlk demokrasinin gerileme dalgası, 1922-1942
İkinci demokratikleşme dalgası, 1943-1962
İkinci demokrasinin gerileme dalgası, 1958-1975
Üçüncü demokratikleşme dalgası, 1974-
Demokratikleşme dalgaları teorisi, Renske Doorenspleet, John Markoff, Seva Gunitsky ve Svend-Erik Skaaning gibi birçok başka yazar tarafından da kullanılmış ve incelenmiştir.
Seva Gunitsky'ye göre, 18. yüzyıldan Arap Baharı'na (2011-2012) kadar, 13 demokratik dalga tanımlanabilir.

Demokrasinin tarihi, demokratik gelişmenin genellikle yavaş, şiddetli ve sık sık geri dönüşlerle dolu olduğunu göstermektedir.

İngiltere'de, 17. yüzyılda Magna Carta'ya yeniden ilgi duyuldu. İngiltere Parlamentosu, 1628'de "Petition of Right"ı yürürlüğe koydu ve vatandaşlar için belirli özgürlükler sağlandı. İngiliz İç Savaşı (1642-1651), Kral ve oligarşik ancak seçilmiş bir Parlamento arasında yaşandı ve 1647'deki Putney Tartışmaları sırasında siyasi temsil hakları konusunda tartışmalar yapan gruplar arasında siyasi parti fikri şekillendi. Bunu takiben, Protectorate (1653-1659) ve İngiliz Restorasyonu (1660) daha otoriter bir yönetimi restore etti, ancak Parlamento 1679'da Habeas Corpus Kanunu'nu kabul etti ve yeterli sebep veya kanıt olmaksızın gözaltına almayı yasaklayan geleneksel uygulamayı güçlendirdi. 1688'deki Şanlı Devrim, bireylere belirli haklar ve özgürlükler kodlayan 1689 Haklar Bildirgesi'ni kabul eden güçlü bir Parlamento kurdu. Bununla birlikte, düzenli parlamentoların gerekliliğini, serbest seçimleri, Parlamento'da ifade özgürlüğü kurallarını ve monarşinin gücünü sınırlayarak, Avrupa'nın geri kalanından farklı olarak kraliyet mutlakıyetinin hakim olmayacağını belirledi. Sadece 1884'te Kabotaj Kanunu'nun kabulüyle çoğu erkek seçme hakkına sahip oldu.

Amerikan Devrimi (1765-1783), Amerika Birleşik Devletleri'ni oluşturdu. Yeni Anayasa, bir yürütme organı, ulusal bir yargı sistemi ve Senatoda eyaletleri, Temsilciler Meclisinde ise nüfusu temsil eden iki meclisli bir Kongre gibi nispeten güçlü bir federal ulusal hükûmet kurdu. İdeolojik anlamda bir başarı olan Amerikan Devrimi, hiçbir zaman tek bir diktatörü olmayan gerçek bir cumhuriyetin kurulmasını sağlamıştır; ancak oy kullanma hakları başlangıçta sadece beyaz erkek mülk sahiplerine (nüfusun yaklaşık %6'sı) kısıtlıydı. Kölelik, Amerikan İç Savaşı'nı (1861-1865) takip eden İnşa Dönemi anayasal düzenlemeleriyle Güney eyaletlerinde yasaklanmadı. Güney'deki Jim Crow ayrımcılığını aşmak için Afrika kökenli Amerikalılara sivil haklar sağlama süreci 1960'larda gerçekleşti.

Fransız Devrimi (1789), kısa bir süre geniş bir seçme hakkı sağladı. Fransız Devrim Savaşları ve Napolyon Savaşları yirmi yıldan daha uzun sürdü. Fransız Direktuvar daha çok oligarşikti. Birinci Fransız İmparatorluğu ve Bourbon Restorasyonu daha otoriter bir yönetimi geri getirdi. Fransız İkinci Cumhuriyet'te evrensel erkek oy hakkı vardı ancak onu Fransız İkinci İmparatorluğu izledi. Fransız-Prusya Savaşı (1870-71) Fransız Üçüncü Cumhuriyeti'ne yol açtı.

Almanya, 1919'da Weimar Cumhuriyeti'nin kurulmasıyla ilk demokrasisini oluşturdu. Bu parlamenter cumhuriyet, Alman İmparatorluğu'nun Birinci Dünya Savaşı'ndaki yenilgisinin ardından oluşturuldu. Weimar Cumhuriyeti sadece 14 yıl sürdü ve Nazi diktatörlüğü tarafından yıkıldı. Tarihçiler, Weimar Cumhuriyeti'nin demokratikleşme çabasının neden başarısız olduğu konusunda hâlâ tartışmaktadırlar. Almanya II. Dünya Savaşı'nda askeri olarak mağlup olduktan sonra, demokrasi ABD önderliğindeki işgal altındaki Batı Almanya'da yeniden kuruldu ve toplumun denazifikasyonu gerçekleştirildi.

1861'de İtalya'nın birleşmesinden sonra İtalya Krallığı, Kralın önemli yetkilere sahip olduğu anayasal bir monarşi idi. İtalyan Faşizmi, Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra bir diktatörlüğe dönüştü. İkinci Dünya Savaşı, İtalyan Cumhuriyeti'ni ortaya çıkardı.

Japonya'da sınırlı demokratik reformlar Meiji dönemi (Japonya'nın endüstriyel modernizasyonunun başladığı dönem), Taishō dönemi (1912-1926) ve eski Shōwa dönemi boyunca uygulandı. Özgürlük ve Halkın Hakları Hareketi gibi demokrasi yanlısı hareketlerin ve bazı proto-demokratik kurumların varlığına rağmen, Japon toplumu son derece muhafazakar bir toplum ve bürokrasi tarafından sınırlanmıştı. Tarihçi Kent E. Calder, "Meiji liderliğinin, taktiksel nedenlerle bazı çoğulcu özelliklere sahip anayasal bir yönetimi benimsediğini" belirtmektedir ve II. Dünya Savaşı öncesi Japon toplumunun, "kırsal kökenli elitler, büyük işletmeler ve askeri" gibi "gevşek bir koalisyon" tarafından hâkim olduğunu ve çoğulculuğa ve reformculuğa karşı çıktığını ifade etmektedir. İmparatorluk Meclisi, Japon militarizmi, Büyük Buhran ve Pasifik Savaşı'nın etkilerine rağmen varlığını sürdürse de siyasi partiler gibi diğer çoğulcu kurumlar var olamamıştır. II. Dünya Savaşı'ndan sonra Müttefik işgali döneminde ise Japonya daha enerjik, çoğulcu bir demokrasiyi benimsemiştir.

Latin Amerika ülkeleri, 1810 ile 1825 yılları arasında bağımsızlık kazandı ve kısa süre sonra temsilî hükûmet ve seçimlerle ilgili erken deneyimler yaşadı. Tüm Latin Amerika ülkeleri, Kolombiya'nın 1810, Paraguay ve Venezuela'nın 1811 ve Şili'nin 1818'de kurduğu temsilî kurumları bağımsızlık sonrasında hızla oluşturdu. Adam Przeworski, Latin Amerika'da temsilî kurumlarla yapılan bazı deneylerin çoğu Avrupa ülkelerinden daha erken gerçekleştiğini göstermektedir. İşçi sınıfının oy kullanma hakkına sahip olduğu kitle demokrasisi ise ancak 1930'lar ve 1940'larda yaygınlaşmıştır.

Demokratikleşmeyi etkileyen faktörler (örneğin, teşvik eden veya sınırlayan) konusunda önemli tartışmalar vardır. Ekonomik, kültürel ve tarihsel faktörlerin sürece etki ettiği belirtilmiştir. Aynı şekilde, tarihsel ve uluslararası faktörler de etkili olmuştur. Dahası, bazı argümanlar daha çok yapısal nitelikteyken diğerleri liderlik ve eyleme odaklanır. Çeşitli argümanları farklı başlıklar altında düzenlemek faydalı olabilir.

Seymour Martin Lipset, Carles Boix ve Susan Stokes, Dietrich Rueschemeyer, Evelyne Stephens ve John Stephens gibi bilim insanları, ekonomik gelişmenin demokratikleşme olasılığını artırdığını savunmaktadır. Lipset tarafından 1959'da ortaya atılan bu teori daha sonra modernleşme teorisi olarak adlandırılmıştır. Daniel Treisman'a göre, "daha yüksek gelir ile hem demokratikleşme hem de demokratik süreklilik arasında orta vadeli (10-20 yıl) güçlü ve tutarlı bir ilişki bulunmaktadır, ancak kısa süreli zaman dilimlerinde bu ilişki her zaman geçerli olmayabilir." Robert Dahl ise piyasa ekonomilerinin demokratik kurumlar için uygun koşullar sağladığını savunmuştur.
Kişi başına düşen daha yüksek bir GSYİH, demokrasiyle ilişkilidir ve bazıları en zengin demokrasilerin hiçbir zaman otoriterliğe düşmediğini iddia etmektedir. Hitler'in ve Nazi Partisi'nin Weimar Almanya'sında yükselişi açık bir karşı örnek olarak görülebilir, ancak 1930'ların başında Almanya zaten gelişmiş bir ekonomi olmasına rağmen, ülke Birinci Dünya Savaşı'ndan (1910'ların başından itibaren) bu yana neredeyse sürekli bir ekonomik kriz içinde yaşıyordu ve bu kriz sonunda Büyük Buhran'ın etkileriyle daha da kötüleşti. Ayrıca, sanayi devriminden önce demokrasinin çok nadir olduğu genel bir gözlem vardır. Bu nedenle, deneysel araştırmalar birçok kişiyi ekonomik gelişmenin ya demokrasiye geçiş şansını artırdığına ya da yeni kurulan demokrasilerin sağlamlaşmasın

Denizaşırı Çinliler (Çince (basitleştirilmiş): 海外华人; Çince (geleneksel): 海外華人; pinyin: Hǎiwài Huárén), Çin Halk Cumhuriyeti (Çin anakarası, Hong Kong ve Makao) ya da Çin Cumhuriyeti (Tayvan)'nin dışında yaşayan Çin doğumlu ya da Çin kökenli insanlardır. Büyük Çin Bölgesi'nin dışında yaşayan kısmen Çin kökenli insanlar da kendilerini denizaşırı Çinli olarak sayabilir. Denizaşırı Çinliler, Çin'deki Han etnik çoğunluğundan ya da Çin'deki diğer etnik gruplardan olabilir. Kişi başına göre Singapur, Büyük Çin'in dışındaki en büyük denizaşırı Çinli nüfusuna sahip. Avustralya ise kişi başına Asya'nın dışındaki en büyük denizaşırı Çinli nüfusuna sahip.

Çincede "Denizaşırı Çinliler" anlamına gelen ve Çin dışındaki ülkelerde yaşayan Çin vatandaşlarını tanımlamak için kullanılan çeşitli ifadeler mevcuttur: Huáqiáo (Çince (basitleştirilmiş): 华侨; Çince (geleneksel): 華僑) ya da Hokkien dilinde Hoan-kheh (Çince: 番客). 19. yüzyılın sonunda Çin hükûmeti, denizaşırı Çinlilerin hem dış yatırım kaynağı hem de yabancı ülkelerle ilgili bilgilere bir köprü olarak çok değerli olduklarını fark etti; bu nedenle Huaqiao (華僑) teriminin kullanımını tanımaya başladı. "Haigui" (海归) terimi, Çin'e geri dönmüş denizaşırı Çinliler için, guīqiáo qiáojuàn (归侨侨眷) ise Çin'e geri dönmüş akrabalar için kullanılır.
Huáyì (Çince (basitleştirilmiş): 华裔; Çince (geleneksel): 華裔; Pe̍h-ōe-jī: Hôa-è), Çin'in dışında yaşayan etnik Çinliler için kullanılır. Hǎiwài Huárén (海外华人), sık kullanılan diğer bir terim ve denizaşırı Çinliler ifadesine daha yakın bir çeviridir; Çin Halk Cumhuriyeti hükûmeti tarafından, vatandaşlığı gözetilmeksizin Çin'in dışında yaşayan Çin etnik kökenli insanları tanımlak için sık kullanılan bir ifade.
Kantonlu, Fuzhoulu, Hoklo ya da Hakka gibi etnik Han Çinlisi olan denizaşırı Çinliler, diğer denizaşırı Çinlileri "Tangren" (Çince: 唐人; pinyin: Tángrén; Jyutping: tòhng yàn; Pe̍h-ōe-jī: Tn̂g-lâng; Hakkaca: tong nyin; Fuzhou lehçesi: toung ning) olarak tanımlar. Kelime anlamıyla Tang halkı anlamına gelir ve bir zamanlar Çin'i yöneten Tang Hanedanı'na bir göndermedir. Terimin bu eski hanedanla aslında çok az alakası olmasına rağmen, Kantonlular, Fuzhoulular, Hoklolar ve Hakkalar tarafından konuşma dilinde denizaşırı Çinlileri tanımlamak için yine sık kullanılan bir ifade.
Shǎoshù mínzú (少数民族) terimi, Çin diasporasında Çin'de etnik azınlık olarak sayılan bireyler için denizaşırı Çinlileri tanımlayan çeşitli ifadelerin önüne eklenir. Shǎoshù mínzú huáqiáo huárén, shǎoshù mínzú huáqiáo huárén ve shǎoshù mínzú hǎiwài qiáobāo (少数民族海外侨胞) terimleri hepsi kullanımdadır. Denizaşırı Çinli İşleri Bürosu, resmi politika amaçları için Han Çinlileri ile etnik azınlıkların arasında ayrım yapmamaktadır. Örneğin Tibet diasporası üyeleri, bazı denizaşırı Çinlilere verilen izinlerle Çin'e seyahat edebilir. Çin diasporasındaki etnik azınlıkların sayısına dair çeşitli tahminler mevcuttur: 3,1 milyon (1993), 3,4 milyon (2004), 5,7 milyon (2001, 2010), ya da tüm denizaşırı Çinlilerin yaklaşık onda biri (2006, 2011). Sınır ötesi etnik gruplar (跨境民族, kuàjìng mínzú), ancak Çin sınırında bağımsız bir devletin kuruluşunun ardından Çin'den gittikleri durumda denizaşırı Çinli sayılır.
Hmonglar ya da Moğollar gibi Çin ile tarihi bağlantısı olan bazı etnik gruplar, kendilerini "denizaşırı Çinli" olarak tanımlamayabilir.

50 milyondan fazla denizaşırı Çinli vardır. Denizaşırı Çinlilerin çoğu Güneydoğu Asya'da yaşamaktadır; Singapur nüfusunun çoğunu oluşturmanın yanı sıra Tayland (%14), Malezya (%23), Endonezya, Brunei (%10), Filipinler ve Vietnam'da büyük Çinli azınlık nüfusları mevcuttur.

 Wikimedia Commons'ta Çin diasporası ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Çin dış göçü
Çin mahallesi
Türkiye'deki Çinliler

Dodoma, Tanzanya'nın başkentidir. Kent, Tanzanya'nın orta kesiminde, bozkırların ortasında kurulmuştur.

Dodoma, Tanzanya'nın başkentidir. Kent, 325.000 nüfusa sahiptir. 1996 yılında başkent oldu ve Tanzanya'nın 3. büyük şehridir. Ancak birçok hükûmet ofisi, önceki ulusal başkent olan Darüsselam şehrindedir. Dodoma'da üç etnik gurp vardır.
Gogo veya Wagogo, Warangi ve Sandawe kabileleri. Dodoma'da bir adet uluslararası havaalanı da mevcuttur.
Dodoma, Tanzanya'nın iç kesimlerinde yer alır. Yer şekilleri engebeli değildir. Ama iklimi genelde sıcak ve kurak geçer.Dodoma'da iki üniversite vardır. Biri St. Johns University of Tanzania'dır. Diğer üniversite ise The University of Dodoma'dır. Her iki üniversite de 2007 Eylül'de açılmıştır. İki üniversitede toplam olarak 1500 öğrenci vardır. Yeni dersliklerin ve kampüslerin açılmasıyla beraber 3-4 yıl sonra 40.000 öğrenci olması bekleniyor. Dodoma şehri, Almanlar tarafından Tanzanya merkezî demir yolunun inşası için kuruldu.

Roman Catholic Diocese of Dodoma 28 Temmuz 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Anglican Diocese of Central Tanganyika
Dodoma Tanzania Health Development 9 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Doğu Afrika Topluluğu Doğu Afrika'da Afrika Büyük Göller bölgesinde beş ülkeden oluşan hükûmetler arası bir kuruluştur. Bu ülkeler: Burundi, Kenya, Ruanda, Tanzanya ve Uganda. Örgüt, 1967 yılında kuruldu, 1977 yılında çöktü ve 7 Temmuz 2000 tarihinde yeniden canlandırıldı. 2008 yılında, Güney Afrika Kalkınma Topluluğu (SADC) ve Doğu ve Güney Afrika Ortak Pazarı (COMESA) ile yapılan müzakerelerin ardından, Doğu Afrika Topluluğu her üç kuruluşun üye ülkelerin de dahil olmak üzere genişletilmiş bir serbest ticaret alanını kabul etti. Doğu Afrika Topluluğu, Afrika Ekonomik Topluluğu'nun ayrılmaz bir parçasıdır.
Doğu Afrika Topluluğu, Doğu Afrika Federasyonu, üyelerinin tek egemen bir devlet haline getirilmesini önerilen federasyonun kurulması için potansiyel bir öncüsüdür. 2010 yılında, ortak bir para birimi ve sonunda tam bir siyasi federasyon oluşturma hedefiyle, bölgede kendi ortak mallar, emek piyasasını ve sermayesini başlattı. 2013 yılında yapılan protokolle 10 yıl içinde parasal bir birliği başlatmak planlarını özetleyen bir anlaşma imzalandı. Eylül 2018'de bölgesel bir anayasa taslağı hazırlama sürecini başlatmak için bir komite kuruldu.
Doğu Afrika Topluluğu'nun kapsadığı coğrafi bölge, 4.810.363 kilometrekarelik bir alanı (1.857.292 sq mi) kapsar ve yaklaşık 312.362.653 lik bir nüfusa sahiptir. (2022 yılı tahimini) 

2012-2013  Yoweri Museveni
2013-2015  Uhuru Kenyatta
2015-2017 John Magufuli
2017-2019  Yoweri Museveni
2019-2021  Paul Kagame
2021–günümüz  Uhuru Kenyatta

2000-2001   Francis Muthaura
2001-2006   Amanya Mushega
2006-2011   Juma Mwapachu
2011-2016   Richard Sezibera
2016-2021   Libérat Mfumukeko
2021–günümüz   Peter Mathuki

Doğu Afrika Topluluğu
Avrupa'da Doğu Afrika Topluluğu 24 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Alman ve Doğu Afrika Topluluğu İşbirliği 16 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Doğu Afrika Topluluğu Serbest Ticaret Anlaşması 4 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Doğu Afrika'da Tarım ticareti

Ekvator Ginesi ya da resmî adıyla Ekvator Ginesi Cumhuriyeti, Orta Afrika'nın batı kıyısında yer alan bir ülkedir. 28.000 kilometrekare (11.000 mil kare) alana sahiptir. Eskiden İspanyol Gine kolonisi olan ülke, bağımsızlık sonrası adını hem Ekvator'a yakınlığına hem de Afrika'nın Gine bölgesine atıfta bulunarak almıştır. 2025 yılı itibarıyla ülkenin nüfusu 1.853.559'dur ve bunların %85'inden fazlası ülkenin baskın etnik grubu olan Fang halkına mensuptur. Bioko'ya özgü Bubi halkı, nüfusun yaklaşık %6,5'ini oluşturan ikinci en büyük gruptur. Başkenti, 2026 yılında eski başkent Malabo'nun yerini alan Ciudad de la Paz'dır ve en büyük şehri Bata'dır.
Ekvator Ginesi iki bölümden oluşmaktadır. Anakara bölgesi Río Muni, kuzeyde Kamerun ve güneyde ve doğuda Gabon ile sınırlıdır. Nüfusun büyük çoğunluğunu barındırır ve Ekvator Ginesi'nin en büyük şehri Bata ile ülkenin başkenti Ciudad de la Paz'ın bulunduğu yerdir. Río Muni'nin küçük açık deniz adaları arasında Corisco, Elobey Grande ve Elobey Chico bulunur. Ada bölgesi, Gine Körfezi'ndeki Bioko (eski adıyla Fernando Po) ve Annobón adalarından oluşur. Bioko Adası, Ekvator Ginesi'nin en kuzeydeki kısmıdır ve ülkenin eski başkenti Malabo'nun bulunduğu yerdir. Portekizce konuşulan ada ülkesi São Tomé ve Príncipe, Bioko ve Annobón arasında yer almaktadır.
Günümüz Ekvator Ginesi bölgesine yerleşen ilk teyit edilmiş sakinler Pigme'lerdir; bunu MÖ 6. yüzyılda Bantu dili konuşan grupların göçü izlemiştir. Portekizli kaşif Fernando Pó, 1472'de bölgeyi keşfetti. 1778 El Pardo Antlaşması ile Portekiz, Biafra Körfezi'ndeki toprakları İspanya'ya devretti; yeni bölge, Afrika'nın paylaşımı sırasında İspanyol Gine'si olarak ilan edildi. Yaklaşık 200 yıl sonra, 1968'de Başkan Francisco Macías Nguema'nın kanlı diktatörlüğü altında bağımsızlığını kazandı. 1972'de kendisini ömür boyu başkan ilan etti, ancak 1979'da yeğeni Teodoro Obiang Nguema Mbasogo tarafından bir darbeyle devrildi ve o zamandan beri ülkenin başkanı olarak görev yapıyor. Obiang'ın rejimi, yabancı gözlemciler tarafından da yaygın olarak diktatörlük olarak nitelendirildi.
1990'ların ortalarından beri Ekvator Gine'si, Sahraaltı Afrika'nın en büyük petrol üreticilerinden biri haline geldi. Daha sonra Afrika'da kişi başına düşen gelir bakımından en zengin ülkelerden biri haline geldi; ancak zenginlik son derece eşitsiz dağılmış durumda ve petrol zenginliğinden çok az insan faydalanıyor. Ülke, 2023 İnsan Gelişme Endeksi'nde 133. sırada yer alıyor ve nüfusun yarısından azı temiz içme suyuna erişebiliyor ve çocukların %7,9'u beş yaşından önce ölüyor.
Ekvator Ginesi eski bir İspanyol kolonisi olduğu için İspanyolca ana resmi dildir. Fransızca ve (2010 itibarıyla) Portekizce de resmi diller arasına alınmıştır. İspanyolcanın resmi dil olduğu Afrika'daki tek egemen ülkedir. Ekvator Ginesi hükûmeti otoriter ve sultanisttir ve dünyanın en kötü insan hakları sicillerinden birine sahiptir ve Freedom House'un yıllık siyasi ve sivil haklar anketinde sürekli olarak "en kötülerin en kötüsü" arasında yer almaktadır. Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü, Obiang'ı basın özgürlüğünün "yırtıcıları" arasında sıralıyor. İnsan ticareti önemli bir sorun olup, ABD İnsan Ticareti Raporu, Ekvator Ginesi'ni zorla çalıştırma ve cinsel ticaret için kaynak ve hedef ülke olarak tanımlıyor. Ülke, Birleşmiş Milletler, Afrika Birliği, Frankofoni, OPEC ve CPLP üyesidir.

Ülke Ekvator'a yakın bir konumda bulunmaktadır. Ülkenin isminde bulunan Gine bir Tuareg kelimesi olan aginaw sözcüğünden gelmekte olup, sözcük siyahi anlamına gelmektedir. Bu kelimeden yola çıkarak ülke ismi Ekvator'da siyahilerin yaşadığı ülke anlamında kullanılmaktadır.

Afrika kıtasının en küçük ülkelerinden biri olarak ülke 28.051 km²'lik bir alana yayılmış durumdadır. Bu alanlardan 26.000 km²'si anakarayı oluştururken, geri kalan yüzölçümü adaları kapsamaktadır. Adalar içerisinde de Bioko 2017 km² ile en büyük ada konumundadır. Mbini anakara kıyıdan başlayarak iç kesimlerde 1.200 m'ye kadar çıkan yükseltilere ulaşmaktadır.
Ülkenin 296 km'lik bir kıyı şeridi mevcut olup, diğer ülkelerle olan kara sınırının toplamı, 350 km'si Gabon, 189 km'si de Kamerun ile olmak üzere 539 km'dir.

Ülkeye bağlı adalarda tropikal yağmur ormanları iklimi hakim olup, yağmurun en fazla yağdığı dönem Ekim ayıdır. Anakara üzerinde ise çoğu zaman kuru, kapalı ve rüzgarlı bir hava hakimdir.
Adalarda var olan yağmur ormanları goril, şempanze, leopar ve orman filleri gibi birçok vahşi hayvana ev sahipliği yapmaktadır. Anakara kıyı kesiminde bataklıklar ve sık ormanlar görülmekte olup, adalarda ve özellikle de Bioko adasında var olan ormanlık alanlar tarım alanlarına dönüştürülerek tarım yapılmaktadır.

Ekvator Ginesi, Afrika kıtası üzerinde bulunan ülkeler içerisinde bir etnik grubun genel nüfus içerisinde çoğunluğu bu kadar yüksek oranda oluşturduğu nadir ülkelerden bir tanesidir. Ülke içerisinde Fang etnik grubu %85,7 ile nüfusun dörtte üçünden daha fazla bir bölümünü oluşturmaktadır. Fanglar'dan sonra en kalabalık topluluğu Bubiler oluşturmaktadır. Bioko adasında, dağlık iç kesimlerinde çoğu kolay ulaşılamayan köylerde yaşayan Bantu grubuna dahil Bubiler, ülke nüfusunun %6,5 'ini meydana getirmektedir. Günümüzde bu bölgelerde de Fangların ağırlığının hissedilmesi ile oranları gün geçtikçe düşen Bubiler, bir dönem ülkenin %20'sini oluşturmaktaydı. Özellikle ülkeyi diktatör bir rejim ile yöneten Francisco Macías Nguemas döneminde Bubiler, etnik kimliklerinden dolayı yaşadıkları sıkıntılar nedeniyle başka ülkelere göç etmişlerdir.
Ülkenin toplam nüfusu hakkında net bir bilgi mevcut değildir. Ülkenin hükûmeti resmi sitelerinde nüfusu 1.622.000 kişi (2010 verileri) olarak açıklarken, Dünya Bankası 720.000 kişi (2011 verileri), Almanya Dışişleri Bakanlığı resmi internet sitesi 693.000 kişi (2010 verileri) ve CIA The World Factbook sitesi ise 1.679.172 kişi olarak açıklamıştır. (Temmuz 2022 tahmini verileri)
Ekvator Ginesi genç bir nüfusa sahip olup, 2020 tahmini verilerine göre %58,67'si 0-24 yaş aralığındadır. Ülkenin sadece %3,92'si 65 yaş ve üzerindedir.
0-14 yaş: %38,73 (erkek 164.417/kadın 159.400) 
15-24 yaş: %19,94 (erkek 84.820/kadın 81.880) 
25-54 yaş: %32,72 (erkek 137.632/kadın 135.973) 
55-64 yaş: %4,69 (erkek 17.252/kadın 22.006) 
65 yaş ve üzeri: %3,92 (erkek 13.464/kadın 19.334)
Şehirde yaşayanların oranı 2022 verilerine göre %74 olan ülkede, nüfusun yıllık artış oranı 2022 tahmini verilerine göre %3,50 düzeyindedir.

İspanya'nın ülkede sömürge döneminden sonra bıraktığı özelliklerinden bir tanesi de dini olmuştur. Ekvator Ginesi halkının %87'si Katolik Hristiyan inancına mensuptur. Nüfusun %5'i Protestan Hristiyan iken, ülkede 1.000 civarında Yehova'nın Şahitleri 'ne inanan bir grup vardır. Yerel dinlere inananların oranı hemen hemen yok denecek kadar az bir konumdadır.

Ekvator Ginesi, tam bağımsız bir devlet statüsü konumunda olmayan Sahra Demokratik Arap Cumhuriyeti ile birlikte Afrika kıtasında resmi dili İspanyolca olan iki ülkeden bir tanesidir. Ülkenin çoğunluğu tarafından bu dil konuşulmasa da, ülkede eğitimler İspanyolca olarak verilmektedir.
Ülke içerisinde nüfusun %80'i Bantu grubuna dahil Fang dilini konuşuyor olsa da, ülkenin anayasada da belirtildiği gibi resmi dili İspanyolca (Ekvator Gine İspanyolcası) ve Fransızca olarak belirlenmiştir. Ülke 2006 yılından bu yana Portekizce Konuşan Ülkeler Topluluğu içerisinde gözlemci statüsüne sahiptir. Bu durumdan dolayı ve ayrıca ülkesinin bu topluluğa tam üye olabilmesi adına 2010 yılında Ekvator Ginesi devlet başkanı Portekizce dilini de ülkesinin resmi dillerinden bir tanesi olarak görmek istediğini açıklamış ancak 2012 yılına kadar konu ile ilgili ciddi adımlar atılmamıştır. Ülke bu yönde atımlar atmamasına rağmen 2012 yılında topluluğa tam üye olabilmek için başvuruda bulunmuş, ancak Portekizcenin resmi dil olmaması ve insan hakları ile demokraside ilerlemeler kaydedilemediği için üyelik başvurusu kabul edilmemiştir.
Ülkede resmi dillerin yanı sıra 14 farklı yerel dil konuşulmaktadır.
Ülke 1997 yılında bu yana Frankofon Devletler Topluluğu üyesi konumundadır.

Ülke eğitim sisteminde devletin neredeyse yok denecek kadar az katkısı bulunmaktadır. Devlet okullarının olmadığı Ekvator Ginesi'nde misyoner dini okullar ile İspanyol özel okullar mevcuttur. Geçtiğimiz dönemlerde içerisinde İspanya ve Fransa kültür merkezlerinin de bulunduğu ülkenin ilk üniversitesi başkent Malabo'da açılmıştır. Anakara şehirlerinde Bata'da da ayrıca İspanya kültür merkezi mevcuttur.
Ülke genelinde UNESCO verilerine göre okuma yazma oranı %93 dolaylarındadır. Bu oran Sahraaltı Afrika bölgesinde yer alan ülkeler içerisinde en yüksek oranı teşkil etmektedir.

Bugün Ekvator Ginesi olan ülke toprakları ilk olarak 16. yüzyıl başlarında Portekiz tarafından Fernando Póo ismi ile elde edilmiştir. 1778 yılında Portekiz bölgeden İspanya lehine çekilerek, İspanya'nın Sahraaltı Afrika'sındaki tek sömürge ve koloni sisteminin kurulmasının önünü açmıştır. İspanya her ne kadar 19. yüzyılda Bioko adasında Plantasyon kursa da, bölgenin kolonileşmesine ve sömürge sisteminin kurulmasına 1926 yılında başlamıştır ve 20. yüzyıl başlarında Mbini, Bioko ve Annobón adalarının oluşturduğu İspanyol Gine Körfezi Toprakları (Territorios Españoles del Golfo de Guinea) kolonisi kurulmuştur.
Bölge 1963 yılında Ekvator Ginesi (İspanyolca: Guinea Ecuatorial) adı ile özerkliğini kazanmış, 12 Kasım 1968 tarihinde ise bağımsızlığına kavuşmuştur. Bağımsızlık ilanından üç hafta önce Francisco Macías Nguema ülkenin devlet başkanı olarak seçilerek göreve başlamıştır.
1968 baharında ülke içerisinde yaşanan huzursuzluklar anayasanın askıya alınmasına ve devlet başkanı Nguema'nın ülkeyi diktatör bir rejim ile yönetmesine olanak sağlamış, bu rejim Afrika kıtasının en kanlı rejimlerinden biri olmuştur. Bu rejim esnasında ülke nüfusun üçte biri yurt dışına kaçmış, binlerce kişi de rejim yanlıları tarafından öldürülmüştür. 4 Ağustos 1973 tarihinde oluşturulan yeni anayasanın yürürlüğe girmesi ile o güne kadar özerk bölg

Encemine ya da N'Djamena (etimolojik olarak« Dinlendik » Arapça انجمينا  veya 1973'ten önceki adıyla Fort-Lamy), Çad'ın başkenti ve en büyük şehridir.

Chari Nehri'nin Logon Nehri ile birleştiği yerde kuruludur. Komşu ülke Kamerun'un Kousséri kentine bir köprü ile bağlanır. Arrondisment adı verilen 10 yönetim birimine ayrılmış olup, özel bir yönetim statüsü vardır.

Ham pamuk üretimi, sığır yetiştiriciliği ve balıkçıklık yaygındır. Küçük ve orta büyüklükteki sanayi işletmeleriyle Çad'ın en önemli iç pazarıdır.
Toplumun yüzde 80'ini müslümanlar, yüzde 20'sini hristiyanlar ve yerel inançlar oluşturur.

Şehirde Ulusal İnsan Bilimleri Enstitüsü (1961) ve Ulusal İdare Okulu (1963) üzerine kurulmuş Çad Üniversitesi (1971) bulunur.

Çad Uluslararası Havaalanı ve Logon Gölü ile Chari Nehri arasında işleyen feribotlar mevcuttur. Ulaşım büyük ölçüde kara yolu ile sağlanmaktadır. Nijerya, Sudan ve Orta Afrika Cumhuriyeti'ne kara yolu bağlantıları vardır.
Turistik olarak görülebilecek alanlar Encemine Büyük Camii, Notre-Dame Katedrali, Çad Ulusal Müzesi ve el yapımı hediyelik eşyalar satılan şehir pazarıdır.

Yıllara göre nüfus değişimi aşağıda gösterildiği gibidir:

1937: 9,976
1940: 12,552
1947: 18,375
1968: 126,483
1993: 529,555
2005: 721,000
2009: 951,418
2010: 993,492

Toulouse, Fransa, (1980'den beri)

Eritre veya Eritre Devleti (IPA: /ˌɛrɨˈtreɪə/, /ˌɛrɨˈtriːə/) (Ge'ez: ኤርትራ ʾErtrā, Arapça: إرتريا Iritriya), Doğu Afrika'nın Afrika Boynuzu bölgesinde yer alan bir ülkedir. Başkenti ve en büyük şehri Asmara'dır. Ülke güneyde Etiyopya, batıda Sudan ve güneydoğuda Cibuti ile sınırlıdır. Eritre'nin kuzeydoğu ve doğu kısımları Kızıldeniz boyunca uzanan geniş bir kıyı şeridine sahiptir. Ülkenin toplam alanı yaklaşık 117.600km² (45.406 mil kare) olup, Dahlak Takımadaları ve Haniş Adaları'nın birçoğunu içermektedir.
Eritre'de bulunan hominid kalıntıları 1 milyon yıl öncesine tarihlenmektedir ve antropolojik araştırmalar, bölgenin insan evrimiyle ilgili önemli kayıtlar içerebileceğini göstermektedir. Eritre ve kuzey Etiyopya merkezli Aksum Krallığı, MS 1. veya 2. yüzyılda kurulmuş ve Maniheizm'in kurucusu Mani tarafından dünyanın dört büyük gücünden biri olarak kabul edilmiştir. Dördüncü yüzyılın ortalarında Hristiyanlığı benimsemiştir. 12. yüzyıldan itibaren Zagwe ve Solomonid hanedanlıkları, tüm platoyu ve Kızıldeniz kıyılarını değişken bir şekilde kontrol altında tuttu. Eritre'nin Mereb Melash ("Mereb'in Ötesi") olarak bilinen merkezi yaylaları, Etiyopya krallıklarının kuzey sınır bölgesiydi ve Bahr Negus ("Deniz Kralı") unvanına sahip bir vali tarafından yönetiliyordu.
16. yüzyılda, Osmanlıların yaylaları fethetme girişimleri başarısızlıkla sonuçlandı ve Osmanlılar, Eritre kıyı şeridiyle sınırlı kalacakları bir barış antlaşması imzalamak zorunda kaldılar. Mayıs 1865'te, kıyı ovalarının büyük bir kısmı Mısır Hidivliği'nin yönetimine girdi ve Şubat 1885'te İtalya'ya devredildi. 1885-1890 yılları arasında İtalyan birlikleri sistematik olarak Massawa'dan yaylalara doğru yayıldı ve sonunda 1889'da İtalyan Eritre kolonisinin kurulmasına ve ülkenin bugünkü sınırlarının belirlenmesine yol açtı. İtalyan yönetimi 1942 yılına kadar devam etti; bu tarihte Eritre, II. Dünya Savaşı sırasında İngiliz Askeri Yönetimi altına alındı; 1952'de BM Genel Kurulu kararıyla Eritre, yerel bir Eritre parlamentosuyla kendi kendini yönetecek, ancak dış ilişkiler ve savunma konularında on yıl boyunca Etiyopya ile federal bir statüye girecekti. Ancak 1962'de Etiyopya hükûmeti Eritre parlamentosunu feshetti ve Eritre'yi resmen ilhak etti. Eritre ayrılıkçı hareketi 1961'de Eritre Kurtuluş Cephesi'ni kurdu ve Eritre 1991'de fiili bağımsızlığını kazanana kadar Eritre Bağımsızlık Savaşı'nı yürüttü. Eritre, 1993'te bir bağımsızlık referandumunun ardından hukuken bağımsızlığını kazandı.
Günümüz Eritre'si, her birinin kendine özgü bir dili olan dokuz tanınmış etnik gruba sahip çok etnikli bir ülkedir. En yaygın konuşulan dil Tigrinya'dır. Diğerleri Tigre, Saho, Kunama, Nara, Afar, Beja, Bilen ve Arapça'dır. Tigrinya, Arapça ve İngilizce, üç çalışma dili olarak hizmet vermektedir. Çoğu sakin, Etiyopya Semitik dillerinden veya Kuşit dallarından Afro-Asyatik ailesinden diller konuşmaktadır. Eritre'de etnik Tigrinyalar nüfusun yaklaşık %50'sini oluştururken, Tigre halkı nüfusun yaklaşık %30'unu oluşturmaktadır. Buna ek olarak, Nilo-Sahara dillerini konuşan çeşitli Nilotik etnik gruplar da bulunmaktadır. Ülkedeki insanların çoğu Hristiyanlık veya İslam dinine mensuptur, küçük bir azınlık ise geleneksel inançlara bağlıdır.
Eritre, dünyanın en az gelişmiş ülkelerinden biridir. Üniter, tek partili başkanlık cumhuriyeti ve fiilen totaliter bir diktatörlüktür; ulusal yasama ve başkanlık seçimleri hiçbir zaman yapılmamıştır. Isaias Afwerki, 1993'teki resmi bağımsızlığından bu yana cumhurbaşkanlığı görevini yürütmektedir. Ülkenin insan hakları sicili dünyanın en kötüleri arasındadır. Eritre hükûmeti bu iddiaları siyasi amaçlı olarak reddetmiştir. Eritre, Afrika Birliği ve Birleşmiş Milletler üyesidir ayrıca Brezilya ve Venezuela ile birlikte Arap Birliği'nde gözlemci devlettir. Aralık 2025'te "kendisi gibi ülkelere karşı bir araç haline geldiği" gerekçesiyle çekilene kadar Hükûmetlerarası Kalkınma Otoritesi'nin bir parçasıydı.
Asmara, İtalyan sömürgeci şehir planlaması ve tasarımının etkisini yansıtan iyi korunmuş modernist mimarisi nedeniyle 2017 yılında Dünya Mirası Alanı olarak belirlenmiştir.

Bölgeyle alakalı en eski referans Punt (veya Ta Netjeru, İlah'ın toprağı anlamındadır) Antik Mısırlar tarafından MÖ 12. ile 5. yüzyıllar arasında yazılmıştır.
Modern Eritre ismi ilk kez İtalyan sömürgeciler tarafından 19. yüzyılın sonlarında kullanıldı. O Yunanca Erithrá thálassa (Ἐρυθρὰ Θάλασσα) kelimelerinden Kızıldeniz için türetilen Erythraîa (Ερυθραία) isminin İtalyanca formudur.

1995'te İtalyan araştırmacılar tarafından Buya (Eritrean Danakal)'de bulunan en eski insan yapıları biri Homo erectus ve eski Homo sapiens arasında bir ilişki olduğunu gösteriyor. Kafatasının 1 milyon yıldan daha eski olduğu görülüyor. Ayrıca Eritreli, Kanadalı, Amerikalı, Hollandalı bilim adamlarından oluşan Eritre Proje Araştırma Takımı 1999'da dünyadaki ilk kalıntıları Massawa'nın güneyindeki Zula bölgesinin yakınlarındaki bir yerde insanların ürün için kullanılan araçları, deniz kaynakları olduğunu keşfettiler.

Eritre'deki tarıma, kırsal yerleşimlere ve ticarete ait en eski kanıtlar, ülkenin batı bölgesindeki arkeolojik oluşum MÖ. 3500 yılında Gash Grup olarak adlandırılan yerde bulunmuştur.

Orta Çağ zamanında Aksum Krallığının parçalanmasıyla Eritre  toprakları bazı devletler ve kabileler arasında bölündü. 8. ve 13. yüzyıllar arasında kuzey ve batı Eritre Müslüman Beca halkının kontrolündeydi. Kalan topraklar Nagis, Baglin, Bazin, Carin ve Kata adlarında beş bağımsız krallık arasında bölüşülmüştü. Beca halkı, İslam'ı Eritre'nin büyük bölümüne getirdi ve bölgede Emevî Halifeliği'ne bağlı büyük İslam topluluğu oluşturdular. Sonrasında Abbasiler (ve Memlûklar) ve daha sonra da Osmanlı İmparatorluğu bölgeye hakim oldu. Emevîler 702'de Dahlak Takımadasını almıştır.

1517'de Osmanlılar Medri Bahri'yi fethetti. Eritre'nin kuzeydoğusunu ele geçiren Türkler, Sudan'a inerek otoritelerini kabul ettirdiler ve Habeş Eyaleti'ni kurdular. Massava ve Sevakin Türk yönetimine geçti. Massava eyaletin başkenti oldu.
Osmanlılar 1800'lerin sonundaki İtalyan işgaline kadar Eritre'ye hakim oldular.

Giuseppe Sapetto adında bir Roma Katolik papazı, 1869'da Cenovalı bir gemi şirketi olan Rubattino adına Assab bölgesini savaş yoluyla Osmanlı'ya bağlı Obock Afar Sultanlığından ele geçirdi. Bu savaş Süveyş Kanalı'nın açıldığı yıl yaşandı.

Eritre'liler Eritre Kurtuluş Cephesini (EKC) oluşturdular ve ayaklandılar. Suriye ve Mısır gibi Arap sosyalist hükûmetlerden destek alındı. Etiyopya Devleti Birleşik Devletler'in desteğini alarak Eritre'nin Etiyopyalı halkın başkenti Asmara'da bir radyo kanalı kurmuştu. EKC içindeki dini, etnik köken, klan ve bazen de kişisel ve ideolojik bölünmeler sebebiyle EKC'nin Eritre Halkı Kurtuluş Cephesiyle (EHKC) olan ilişkilerinin zayıflamasına ve araya nifak girmesine yol açtı.
EHKC, Marksizm ile siyasal ve sosyal eşitliğe inandıklarını yanlısı olduklarını ilan etti. Başkanları Çin'de eğitim gördü. O Eritre yanlılarına destek vermek için geldi. Eritre hakimiyetini elde bulundurmak için 1970'lerin sonları ve 1980'lerdeki şiddetli kavgalar EKC ile EHKC'in arasını açtı. EKC, bağımsızlık için yapılan iç çatışmada sosyal devrimin monarşiye karşı galip geldiği 1970'lere kadar Eritre hakimiyetini elinde tutmaya devam etti.

Eritre bağımsızlığını açıkladıktan sonra EHKC lideri Isaias Afewerki, Eritre'nin ilk yönetici Cumhurbaşkanı oldu. Eritre Halk Kurtuluş Cephesi (daha sonra Demokrasi ve Adalet için Halk Cephesi (DAHC) adını aldı) bir hükûmet kurdu.
Sınırlı ekonomik kaynaklarla yüzleşen ve savaşlarla onlarca kat harap olan bir ülkeyi hükûmet yeniden yapılandırmak ve korumak için Warsai Yikalo Programı olarak adlandırılan ulusal işgücü sistemini kurdular. Askerlik, sağlık hizmetleri, eğitim-öğretim ve tarımsal alanda hizmetlere hala devam ediyor.

Eritre altı bölgeye (zobas) ve bunlarda ilçelere ("sub-zobas") bölünür. Bölgelerin coğrafi konumu kendilerine has hidrolojiksel özelliklerinden kaynaklanır. Eritre hükûmetinin iki amacı: her yönetime kaldırabileceği yeteri miktarda tarımsal alan vermek ve tarihi iç bölge karmaşalarını ortadan kaldırmaktır.
Bölgeler, şu alt bölgelere sahiptir:

Eritre, Halkın Adalet ve Demokrasi Partisi (PFDJ) adında tek partili bir sisteme sahip devlettir. Her ne kadar çok partili politika 1997 kanunlarıyla kabul edilmiş olsa bile örgütlenme için başka politik grup yoktur. 75'ini EPLF gerilla üyelerinin yerel adayları ve rejime az veya çok karşı gelenler oluşturduğu 150 tane ulusal meclisin sandalyesi 1993 bağımsızlığından kısa bir süre sonra, "seçilen" şu anki cumhurbaşkanı, Isaias Afewerki tarafından şekillendirildi. Yapı geçici hükûmet başkanı tarafından hiçbir zaman duyurulmadı. Ulusal seçimler periyot zamanda belirlendi ve iptal edildi; ülkenin gündemini hiçbir zaman işgal etmedi. Eritre iç politikacıların politik danışmanların bağımsız yerel kaynakları azdır; Eylül 2001'de hükûmet kendine ait bütün ulusal basın organlarını kapattı ve hükûmeti açıkça eleştirenler tutuklandı. 2004'te Birleşik Devletler Dışişleri Bakanlığı, Eritre'yi "kaygı uyandıran ülke" ilan etti.

Eritre Ulusal seçimleri 1995'te yapılacak şekilde ayarlandı, fakat daha sonra 2001'e kadar ertelendi. Bunun sebebi Eritre topraklarının %20'sinin Etiyopya işgali altında olmasından dolayıydı. Yine de Eritre'de yerel seçimler yapılmaya devam edildi. En son yapılan yerel hükûmet seçimleri Mayıs 2004'teydi. Devlet Başkanı Danışmanı Yemane Gebremeskel seçimlerle alakalı olarak söyle konuştu. 

Seçim komisyonu toprakların geri alınana kadar seçimleri uzatma kararı aldı. Ulusal meclis seçim komisyondan seçim tarihini belirlemesini istedi. Bu sebeple ne olursa olsun seçim komisyonu ulusal seçim tarihini belirleyecek. Bu bölgesel seçimlere bağlı değildir.

Eritre, Afrika Birliği ve Afrika Birliği Örgütü'nün bir üyesiydi. Fakat Afrika Birliği ile olan temsilciliğini bıraktı.

Eritre'de eskiden çok sayıda fil yaşardı. Mısır Batlamyus kralları M.Ö. 3. yüzyılda onları savaş aracı olarak kullandı. 1955 ile 

Eski Krallık MÖ 3. bin yıllık döneme verilen addır. Mısır ilk defa bu dönemde medeniyet gelişmişliği ve başarıları açısından devamlı zirvededir. Bu dönem "Krallık" dönemleri olarak adlandırılan üç dönemden ilkidir, bunlar Nil Vadisi'nde medeniyetin en yüksek olduğu dönemlerdir (diğerleri Orta Krallık ve Yeni Krallık'tır). Eski Krallık genellikle Mısır'ın Üçüncü Hanedan'dan Altıncı Hanedan'a (MÖ 2575–MÖ 2134) kadar yönetildiği zaman aralığından bahseder. Ayrıca birçok mısırbilimci, Memphisli yedinci ve sekizinci hanedanları Memphis merkezi idari yapılanmasının devamı olması nedeniyle Eski Krallık içinde sayar. Eski Krallık dönemini, mısırbilimciler tarafından Birinci Ara Dönemi olarak adlandırılan ayrılık ve göreli kültürel düşüş dönemi takip eder.
Eski Krallık döneminde Mısır'ın kraliyet başkenti Zoser'in sarayını kurduğu Memphis'te bulunmaktaydı. Eski Krallık fazla sayıda yapılan piramit, yapıldıkları zamanda firavunlara ait gömü yerleri olarak yapılmışlardır, nedeniyle en iyi bilinen dönemdir. Bu nedenle, Eski Krallık sık sık "Piramitler Çağı" olarak adlandırılır.

Eski Krallık'ın ilk ünlü firavunu ilk piramitini Memphis'in yeni mezarlığı Sakkara'da yaptıran Üçüncü Hanedan'dan Djoser'dir (2630–MÖ 2611). Zoser'in hükmünde önemli bir kişi mezarlığın yapını denetlemiş olan vezir Imhotep'tir.

Antik Mısır'ın eskiden bağımsız olan eyaletlerinin nome olarak adlandırıldığı ve yalnızca firavun tarafından yönetildiği dönem bu dönemdir. Sonradan sonraki yöneticiler valilerin görevini zorla saymak zorunda kalmışlardır veya aksi halde vergi toplamak için çalışmak zorunda kalacaklardı. Bu çağda Antik Mısırlılar firavunun ekinleri için Nil'in yıllık taşmasını sağladığına kesin olarak inanıyorlardı. Ayrıca kendilerini özellikle seçilmiş insanlar olarak görmekteydiler, "dünyadaki tek gerçek insanoğulları".

Eski Krallık ve onun kraliyet gücü zirvesine Sneferu (2575–MÖ 2551) ile başlayan Dördüncü Hanedan yönetiminde ulaşır. Diğer tüm firavunlardan daha büyük boyutlarda taşlar kullanarak üç piramit yapmıştır: Meidum'da esrarengiz bir piramit (bir başarısızlık), ünlü Dahşur'da Bent Piramiti (diğer bir başarısızlık) ve Daşur'daki küçük Kızıl Piramit.
Sneferu'nun ardından Keops Piramiti'ni yaptırmış olan oğlu Khufu 2551–MÖ 2528) firavun olmuştur. Sonraları Mısırlılar edebiyatlarında onu zalim bir tiran olarak anlatmışlardır çünkü piramidinin tamamlanması için işçileri zorla çalıştırmıştır. Khufu'nun ölümünden sonra oğlu Djedefra (2528–MÖ 2520) ve Khafra (2520–MÖ 2494) münakaşa etmiş olabilirler. Daha sonra ikinci piramiti ve Gize'deki Sfenks'i yapmışlardır. Kanıtların yeniden incelenmesi sonucunda Sfenks'in Djedefra tarafından Khufu için yapılmış bir anıt olduğu fikri öne sürülmüştür.
Dördüncü Hanedan'ın diğer kralları Gize'daki en küçük piramiti yapmış olan Menkaura (2494–MÖ 2472) ve Şepseskaf'tır (2472–MÖ 2467).

Beşinci Hanedan Firavun'u ve merkezi hükûmeti zayıflatan reformlar başlatan Userkhaf (2465–2458 BC) ile başlar. Hükmünden sonra güçlü nomarşların (bölgesel yöneticiler) kraliyet ailesine bağlı olmaması nedeniyle iç savaşlar çıkmıştır. Kötüleşen iç savaş birliğe ve faal yönetime zarar verdi ve ayrıca kıtlığa neden oldu. Fakat düşüşün tek nedenleri bölgesel otonomi ve iç savaşlar değildi. Dördüncü Hanedan'ın çok büyük yapı projeleri hazinenin ve halkın kapasitesini aşmıştı, bundan dolayı Krallık köklerinden zayıflamıştı.
Son darbe ise bölgedeki ani ve kısa süreli soğuma ile olmuştur ve sonucunda MÖ 2200 - MÖ 2100 yılları arasında yağmur yağışında sert bir düşüş olmuştur bu da Nil'in normal taşmasını engellemiştir. Sonuç olarak onyıllarca süren kıtlık ve çatışmalar olmuştur. Ankhtifi'nin mezarındaki bir yazıtta, Birinci Ara Dönem'den bir lider Eski Krallık'ın son yıllarındaki devletin durumunu şu sözlerle anlatır: Yukarı Mısır'ın tümü açlıktan ölüyordu ve insanlar çocuklarını yiyorlardı...

Jaromir Malek, In the Shadow of the Pyramids: Egypt During the Old Kingdom, University of Oklahoma Press, 1986. ISBN 0-8061-2027-4
Egyptian Art in the Age of the Pyramids, New York, Metropolitan Museum of Art, 1999. ISBN 0-87099-906-0 (aynı isimli gezi sergisi için katalog)
Mısır Eski Krallık'ının Çöküşü17 Kasım 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Fekri Hassan'ın makalesi

On the Matrix'de Orta Doğu: Mısır, Eski Krallık — Eski Krallık'tan birçok tarihi kazı alanından fotoğraflar

Esvatini, resmî adıyla Esvatini Krallığı (Swati: Umbuso weSwatini, İngilizce: Kingdom of Eswatini) ya da eski adıyla Svaziland, Güney Afrika'da denize kıyısı olmayan bir ülkedir. Kuzeydoğusunda Mozambik ile sınır komşusu olduğu yer hariç, her tarafı Güney Afrika ile çevrilidir. Kuzeyden güneye 200 km'den (120 mil) ve doğudan batıya 130 km'den (81 mil) fazla olmayan uzunluğuyla Esvatini, Afrika'nın en küçük ülkelerinden biridir. Bununla birlikte, iklimi ve topoğrafyası, serin ve dağlık yüksek platolardan sıcak ve kuru alçak platolara kadar çeşitlilik göstermektedir. Yürütme başkenti ve en büyük şehir Mbabane, yasama ve ikinci başkent ise Lobamba'dır.
Nüfusun büyük çoğunluğunu etnik Svaziler oluşturmaktadır. Yaygın dil Svazi dilidir (yerel biçimde siSwati). Swaziler, 18. yüzyılın ortalarında Ngwane III'ün liderliğinde krallıklarını kurmuşlardır. Ülke ve Svaziler, adlarını, ülkenin genişletildiği ve birleştirildiği 19. yüzyıl kralı Mswati II'den almaktadır. Sınırları, Avrupa'nın Afrika'yı paylaşması sırasında 1881'de çizilmiştir.
İkinci Boer Savaşı'ndan sonra, Svaziland adı altında krallık, 1903'ten 6 Eylül 1968'de tam bağımsızlığını yeniden kazanana kadar bir İngiliz yüksek komisyon bölgesiydi. Nisan 2018'de kral, resmi adı Svaziland Krallığı'ndan Swazi dilinde yaygın olarak kullanılan isim olan Esvatini Krallığı'na değiştirdi.
Esvatini, alt orta gelirli bir ekonomiye sahip olarak sınıflandırılan gelişmekte olan bir ülkedir. Güney Afrika Gümrük Birliği ve Doğu ve Güney Afrika Ortak Pazarı üyesi olarak, ana yerel ticaret ortağı Güney Afrika'dır; ekonomik istikrarı sağlamak için Esvatini'nin para birimi lilangeni, Güney Afrika randına sabitlenmiştir. Esvatini'nin başlıca denizaşırı ticaret ortakları Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği'dir. Ülkenin istihdamının büyük çoğunluğu tarım ve imalat sektörleri tarafından sağlanmaktadır. Esvatini, Güney Afrika Kalkınma Topluluğu, Afrika Birliği, Milletler Topluluğu ve Birleşmiş Milletler üyesidir.
Esvatini hükûmeti, Afrika'daki son örneği olan mutlak monarşidir. Ülke, 1986'dan beri Kral Mswati III tarafından yönetilmektedir. Meclis ve Senato çoğunluğunu belirlemek için her beş yılda bir seçimler yapılır, ancak siyasi partilerin seçimlere katılması yasaktır. Esvatini anayasası 2005 yılında kabul edilmiştir.
Svazi halkı büyük sağlık sorunlarıyla karşı karşıyadır: HIV/AIDS ve (daha az ölçüde) tüberküloz yaygındır. Yetişkin nüfusun %28'i HIV pozitiftir. 2018 itibarıyla Esvatini, 58 yıl ile dünyanın en düşük 12. yaşam beklentisine sahiptir. Ayrıca 2018 itibarıyla, 14 yaş ve altındaki kişiler ülke nüfusunun %35'ini oluşturmaktadır; ortalama yaş ise 22'dir.

Ülkenin eski ismi olan Svaziland, Svazilerin yaşadığı ülke anlamını taşımaktadır. Ülke bağımsızlığına kavuşmadan önce düşünülen ilk isim olan Ngwane ismi ise Svaziland'ın ilk kralı olarak kabul edilen III. Ngwane'den gelmektedir. 18. yüzyılda yaşayan ve 1780 yılında kadar hükümdarlığını sürdüren III. Ngwane hükümdarlığı altındaki bölgelere kaNgwane adını vermiştir. Ngwane'nin sahip olduğu/yer aldığı ülke anlamına gelen bu ifadeden yola çıkarak verilmesi planlanan ülke isim daha sonra gerçekleştirilememiştir. Günümüzde de ülkede birçok kişi kendisini insan olarak tanımlamak adına Ngwane ismini kullanmaktadır.
19 Nisan 2018'de Kral III. Mswati, ülkenin adını Esvatini Krallığı olarak değiştirdi. Kral bu kararın özellikle ülkesinin yurt dışında Switzerland (İsviçre'nin İngilizce ismi) olarak telaffuz edilmesi ve bu ülke ile karıştırılması olduğunu açıklamış ve bu yüzden Svazilerin yurdu anlamına gelen ve son birkaç yıldır yaptığı konuşmalarda kullandığı Esvatini ismini ülkenin yeni ismi olarak belirlediğini açıklamıştır.

1750 yıllarında Afrika kıtasının güneyine gelen Bantu etnik grubunun bir kolu olan Nguni topluluğu bu bölgeye gelerek çiftçi ve çoban olarak bu bölgelere yerleşmişlerdir.
19. yüzyılın ilk dönemlerinde özerklikleri Büyük Britanya tarafından garanti altınan alınan Svazi topluluğu, Boerlerin 19. yüzyılda bölgeye gelmesi ile risk altına girmiştir. 1894 yılında Boer Cumhuriyeti ülkelerinde biri olarak kurulan Transvaal Cumhuriyeti Londra'nın da onayı ile Svaziland üzerinde büyük oranda hakimiyet kurmuştur. 1899 ile 1902 yılları arasında gerçekleşen II. Boer Savaşı neticesinde bölge üzerinde hakimiyeti sağlayan Britanya, 6 Temmuz 1902 tarihinde Svaziland'ın koruyuculuğunu üstlendiğini bildirmiştir. 1906 yılına kadar Büyük Britanya Güney Afrika Yüksek Komiserliği'ne bağlı olarak yönetilen Svaziland, bu tarihten itibaren bölgede yerleşik Britanyalı bir komiser atanmıştır. Ülkede idareyi Britanya adına Dlamini hanedanlığının yaptığı Svaziland'da hem 1921 yılından bu yana tahtta olan II.Sobhuza'nın, hem aşiret reislerinin hem de halkın Britanyalılara karşı olumsuz tutum ve düşünceleri olmaması ve iyi ilişkiler kurması sebebiyle mandacı ülkeye karşı kayda değer bir olumsuz durum yaşanmamıştır. 1960 yılında ülkenin ilk partisi olan Swaziland Progressive Party (SPP) kurulmuştur. Bu oluşumdan üç yıl sonra gerçekleşen bölünme ile daha radikal ve Pan-Afrikanizm ideolojisine sahip olan ve aralarında entelektüellerin, sendikacıların ve bağımsızlık yanlıların olduğu bir grup Ngwane National Liberatory Congress (NNLC) kurmuşlardır. Bu dönemde Kral II. Sobhuza'nın onaylamamasına rağmen İngiliz hükûmeti, Britanya modeline uygun olarak bir anayasa çalışması başlatmış, yapılan mitinglere ve çağrılara rağmen 1 Ocak 1964 itibarıyla anayasayı yürürlüğe sokmuştur. Bunun üzerine kral kendi partisini, Imbokodwo National Movement (INM) partisini kurarak kraliyet yanlılarını bir çatı altında toplamaya çalışmıştır. Bu parti muhafazakâr beyaz azınlık tarafından kurulan United Swaziland Association (USA) ile SPP ve NNLC partilerine karşı işbirliği yoluna gidilmiştir.
Büyük Britanya ülkeye 25 Nisan 1967 tarihinde Krallık Korumasında adı ile iç işlerinde özerkliğini vermiş, 25 Haziran 1967 tarihinde gerçekleştirilen ilk seçimlerde INM oyların %80'ini alarak mecliste mümkün olan tüm sandalyelerin sahibi olmuştur. USA'nın INM ile ortak seçimlere girmesi sonucu beyaz göçmenlere ayrılan 8 koltukta USA üyeleri tarafından kazanılmıştır. Yaşanan bu gelişme sonucu Afrikalılar arasında artan öz güven ile dile getirilmeye başlanan bağımsızlık söylemleri sonucu Büyük Britanya 6 Eylül 1968 tarihinde Svaziland'ın bağımsızlığını tanımıştır. Kral II.Sobhuza'nın büyük oğlu Makhosini Dlamini tarafından Ngwane adı ile bağımsızlığa kavuşturulması düşünülen ülke, bu adımın gerçekleşmemesiyle Svaziland adı ile bağımsız olmuştur.
Bağımsızlık sonrası ülkenin en yetkili ismi II.Sobhuza olurken, başbakanlık koltuğuna büyük oğlu Prens Makhosini Dlamini getirilmiştir. İlk seçimler sonrası USA partisi kendisini feshetmiş, 1972 yılında gerçekleştirilen yeni seçimlerde muhalefette bulunan NNLC'nin mümkün olan 24 sandalyeden 3 sandalyeyi alması sonucu kral olağanüstü durum ilan ederek parlamentoyu feshettiğini açıklamış ve 12 Nisan 1973 tarihi itibarıyla da tüm siyasi partilere yasak getirmiştir. Parlamentoyu fesheden, konuşma ve toplantı yapma özgürlüklerini kısıtlayan ve anayasayı askıya alan II.Sobhuza bu konular ile ilgili olumsuz beyanda bulunanları da tutuklatmıştır. II.Sobhuza, Güney Afrika'nın da desteği ile oluşturduğu ordu ve askeri düzendeki polis gücü ile muhalefeti bastırmıştır. 1978 yılında yeni bir anayasanın yürürlüğe girdiği ülkede yeni kurulan iki kademeli meclise Swaziland National Council ya da Libandla adı verilmiştir.
1982 yılında Sobhuza'nın ölümü sonrası ülkede uzun bir süre muhafazakâr ve reformcu kanatlar kendi istek ve arzuları yönünde iktidar mücadelesine girişmiştir. Kraliyet ailesi henüz küçük yaşlarda olan Prens Makhosetive Dlamini'yi yeni Ngwenyama (Türkçe:Aslan) olarak atamış, 18 yaşına kadar annesi kraliçe Dzeliwe yönetimi elinde tutmuştur. 1986 yılında III. Mswati olarak tahta geçen Makhosetive Dlamini ile birlikte annesi Ndlovukati (Türkçe: Dişi fil) olarak ülke yönetimini ele almışlardır.
1986 yılından bu yana iktidarda bulunan kral yaşam tarzı nedeniyle sık sık eleştirilmektedir. En yoksul ülkelerden biri konumunda olan Svaziland'da bu tür bir lüks yaşam uluslararası alanda kabul görülen bir durum olarak algılanmamaktadır. Özellikle 1996 yılından sonra ailesine ve monarşiye karşı çok sık protesto ve mitingler düzenlenmektedir. Svaziland, günümüzde Afrika kıtasında mutlak monarşi ile yönetilen tek ülke konumundadır.

Svaziland dört idari bölgeye ayrılmıştır. Her bir il 40 ilçeden oluşmakta olup, bu ilçelerin her biri bir kabile reisi tarafından yönetilmektedir.

İngiliz Milletler Cemiyeti ülkeler içerisinde mutlak monarşi ile yönetilen bir ülke olan Svaziland'da, Ngwenyana (Türkçe:Aslan) unvanına sahip kral siyasette çok önemli bir etkiye sahiptir. Ndlovukati (Türkçe:Dişi fil) unvanına sahip kralın annesi, kraliçe olarak kralın yerine vekaleten devlet yönetimi görevini üstlenebilmektedir. Ndlovukati olma koşulu kralın annesi olma şartını getirmemekte olup, farklı bir kişi de bu göreve atanabilmektedir. 1986 yılında bu yana III. Mswati'nin annesi olan Ntombi bu görevi yürütmektedir. Kraliyet sarayı ülkenin iki büyük şehri olan Manzini ve Mbabane arasında yer alan Lobamba'da yer almaktadır. Kral ve Ndlovukati'nin ülkede birçok para ve pul üzerinde resimleri bulunmaktadır.

Lobamba'da Libandla olarak adlandırılan parlamento binası da yer almaktadır. Senatoda yer alan 30 üyenin 20 tanesi kral tarafından atanmakta olup, geriye kalan 10 üye ise iki kanatlı parlamentonun diğer kanadı olan House of Assembly tarafından belirlenmektedir. 66 adet sandalyesi bulunan House of Assembly'de ise 55 üye Tinkhundla olarak adlandırılan seçim bölgelerinden seçilerek gelmektedir. Bu meclise 10 kişi yine kral tarafından atanırken, bir sandalye ise Attorney General olarak adlandırılan Başsavcılık üyesine ayrılmıştır. Her beş yılda bir yapılan seçimler ile hem Senato hem de House of Assembly üyeleri seçilmekte/atanmaktadır. En son Ağustos/Eylül 2013 döneminde yapılan seçimler ile parlamento üyeleri seçilmiştir.
1973 yılında itibaren yasak olan siyasi parti

Etiyopya veya Etyopya, resmî adıyla Etiyopya Federal Demokratik Cumhuriyeti (Amharca: Ityopp'ya Federalawi Demokrasiyawi Ripeblik), Doğu Afrika'nın Afrika Boynuzu bölgesinde yer alan, denize kıyısı olmayan bir ülkedir. Kuzeyde Eritre, kuzeydoğuda Cibuti, doğuda Somali, güneyde Kenya, batıda Güney Sudan ve kuzeybatıda Sudan ile sınır komşusudur. Etiyopya 1.104.300 kilometrekare (426.400 mil kare) yüzölçümüne sahiptir. 2025 yılı itibarıyla yaklaşık 135 milyon nüfusa sahip olup, 14. en kalabalık ülkedir. Ulusal başkent ve en büyük şehir olan Addis Ababa, ülkeyi Afrika ve Somali tektonik plakalarına ayıran Doğu Afrika Rifti'nin birkaç kilometre batısında yer almaktadır.
Anatomik olarak modern insanlar günümüz Etiyopya'sından ortaya çıkmıştır. MÖ 980'de Damot Krallığı, Eritre ve Etiyopya'nın kuzey bölgesini de kapsayan bir alana yayıldı; Aksum Krallığı ise bölgede 900 yıl boyunca birleşik bir medeniyet sürdürdü. Hristiyanlık MS 330'da krallığa ulaştı, İslam ise 615'teki ilk Hicret sırasında etkisini gösterdi. 960'ta Aksum'un çöküşünden sonra, Zagve hanedanı Etiyopya'nın kuzey-orta bölgelerini yönetti. Shewan gaspçısı Yekuno Amlak, 1270'te Ansata Muharebesi'nde hanedanı devirerek Etiyopya İmparatorluğu'nu ve Süleyman Hanedanı'nı kurdu; bu hanedan, İncil'deki Süleyman ve Saba Kraliçesi aracılığıyla Aksum'un meşruiyetini ileri sürdü ve Menelik I ilk imparator oldu. 14. yüzyıla gelindiğinde, imparatorluk toprak genişlemesi ve komşu bölgelerle savaşarak prestijini artırmıştı; En önemlisi, Etiyopya-Adal Savaşı (1529-1543), imparatorluğun parçalanmasına katkıda bulundu ve bu durum nihayetinde 18. yüzyılın ortalarında Zemene Mesafint olarak bilinen bir merkeziyetçilikten uzaklaşmaya yol açtı. İmparator II. Tewodros, 1855'te saltanatının başında Zemene Mesafint'i sona erdirerek Etiyopya'nın yeniden birleşmesini ve modernleşmesini sağladı.
19. yüzyılın sonlarından itibaren, yabancı istilalara direndi ve İmparator II. Menelik döneminde topraklarını genişletti, Afrika'nın paylaşımı sırasında bağımsızlığını korudu ve mevcut sınırlarını oluşturdu. Etiyopya, 1936'da faşist İtalya'nın işgal edip eski Eritre ve Somaliland kolonisiyle birlikte ilhak etmesiyle egemenliğini kaybetti ve daha sonra İtalyan Doğu Afrika'sını oluşturdu. 1941'de, II. Dünya Savaşı sırasında, İngiliz Ordusu tarafından işgal edildi ve 1944'te tam egemenliği geri verildi. Sovyet destekli bir askeri cunta olan Derg, İmparator Haile Selassie ve Solomonic hanedanını devirdikten sonra 1974'te iktidara geldi ve Etiyopya İç Savaşı sırasında yaklaşık 17 yıl boyunca ülkeyi yönetti. 1991'de Derg'in dağılmasının ardından, Etiyopya Halk Devrimci Demokratik Cephesi (EPRDF), yeni bir anayasa ve etnik temelli federalizmle ülkeye hakim oldu. O zamandan beri Etiyopya, uzun süreli ve çözülememiş etnik çatışmalar ve otoriterlikle damgalanmış siyasi istikrarsızlıktan muzdarip olmuştur. 2018'den itibaren, bölgesel ve etnik temelli gruplar, Etiyopya genelinde devam eden birçok savaşta silahlı saldırılar düzenledi.
Etiyopya, 80'den fazla farklı etnik gruba sahip çok etnikli bir devlettir. Ülkede en yaygın olarak benimsenen din Hristiyanlıktır ve en büyük mezhep Etiyopya Ortodoks Tevhidi Kilisesi'dir; bunu İslam ve az sayıda geleneksel inanç takip etmektedir. Ülke, BM'nin kurucu üyesi, Afrika Birliği Komisyonu'nun merkezi ve Afrika'ya odaklanan birçok küresel sivil toplum kuruluşunun merkezidir ve 2024 yılında BRICS'in tam üyesi olmuştur. Etiyopya, en az gelişmiş ülkelerden biridir, ancak bazen yükselen bir güç olarak kabul edilir; tarım ve imalat sanayilerinin genişlemesine yönelik yabancı doğrudan yatırımlar sayesinde Sahraaltı Afrika ülkeleri arasında en hızlı ekonomik büyümeyi göstermiştir; tarım, 2022 itibarıyla gayri safi yurtiçi hasılanın %37'sinden fazlasını oluşturan ülkenin en büyük ekonomik sektörüdür. Etiyopya ekonomisi sürekli büyüme gösterse de, kişi başına gelir ve İnsani Gelişme Endeksi açısından ülke Afrika'nın en yoksulları arasında yer almaktadır. Etiyopya, yüksek yoksulluk oranları, insan hakları ihlalleri, yaygın etnik ayrımcılık ve %60'lık okuryazarlık oranı da dahil olmak üzere birçok zorlukla karşı karşıyadır.

Bilim insanları tarafından Afar bölgesinde yapılan arkeolojik kazılarda 3 milyon yıllık insan iskeleti kalıntılarına rastlanılması, tarihî çağların başlamasından çok önceleri bile bölgenin, insan toplulukları için bir yaşam sahası olarak kullanıldığını gösterir. Etiyopya'dan bahseden ilk tarihî belgeleri yaklaşık MÖ 5000 yılına kadar götürebilmek mümkündür. İlk Çağ'da kuzeydeki Mısır Krallığı'nın yöneticisi olan firavunların altın, fildişi, tütsü ve köle aramak üzere Kızıldeniz kıyılarını takip ederek bu bölgeye geldikleri sanılmaktadır. Etiyopya topraklarında modern anlamda ilk kurulan devlet MÖ 8. yüzyılda ortaya çıkan D'mt Krallığı'dır. D'mt Krallığı'nın MÖ 1. yüzyılda çöküşü ile beraber bölgede, yine aynı yüzyılda Aksum Krallığı ortaya çıktı. Aksum Krallığı zamanla güçlenerek sınırlarını Habeşistan dışında bugünkü Eritre, Cibuti, Sudan, Somali ve Arabistan yarımadasında yer alan Yemen'i içine alacak şekilde genişletti.
Etiyopya devleti, 1936-1941 arasındaki Mussolini İtalya'sının istila ve işgal hareketi dâhil edilmediği takdirde, tarihi boyunca bağımsızlığını koruyabilmiş ve Afrika kıtasının bazı Avrupa devletlerince sömürge yapılamamış tek ülkesidir.
Etiyopya İmparatorluğu'na karşı 1974 yılında Derg (Türkçe: Etiyopya Geçici Askeri Hükümeti) tarafından yapılan darbenin başarılı olmasıyla, ülkede sosyalist bir yönetim kurulmuştur. Bu süreçte eğitim ve sağlık başta olmak üzere, birçok alanda reformlar gerçekleştirilmiştir.
Somali'de yakın zamanlarda kurulmuş olan Siad Barre yönetimiyle, Batı Somali'nin kontrolü üzerine yaşanan anlaşmazlıklar nedeniyle, 1977 yılında iki ülke arasında Ogaden Savaşı başlamıştır.
WSLF (Türkçe: Batı Somali Kurtuluş Cephesi) ve Somali, gerçekleştirdikleri işgal sırasında hızlı bir ilerleme göstererek Dire Dawa'ya kadar ilerlemiştir. Sovyetler Birliği, Güney Yemen, Küba ve Doğu Almanya'dan aldığı desteğin etkisiyle Etiyopya ilerlemeyi durdurarak büyük bir karşı saldırı başlatmıştır. Somali'nin geri çekilmesi ve WSLF'nin ağır bir yenilgi almasıyla, savaş sona ermiştir.
Derg'in giderek güçlenmesi ve ülkede otoriter bir yönetim kurması karşısında, muhalif gruplar kendi aralarındaki rekabeti bir kenara bırakarak büyük bir ittifak kurmuştur. EPRDF ve EPRP başta olmak üzere Marksizm-Leninizm'i benimseyen siyasi partilerle Oromia, Afar ve Ogaden'deki bölgesel kurtuluş hareketlerinin birleşiminden oluşan ittifak, Etiyopya İç Savaşı'nın başlamasına yol açmıştır. ELF ve EPLF'nin başlattığı Eritre Bağımsızlık Savaşı ilerleyen süreçte başarıya ulaşmış, ancak yaşadıkları sorunlar nedeniyle yerini Eritre İç Savaşı'na bırakmıştır.
Etiyopya ve Somali arasındaki rekabet, 1982 Etiyopya-Somali Sınır Savaşı başta olmak üzere birçok olayda kendisini göstermeye devam etmiştir. SSDF'nin liderliğinde Somali'ye karşı savaşan isyancı gruplar, Etiyopya tarafından desteklenmiştir.
Derg'in sivilleşme çalışmalarının sonucunda, WPE (Türkçe: Etiyopya İşçi Partisi) kurulmuş ve 1987 yılında Etiyopya Demokratik Halk Cumhuriyeti ilan edilmiştir. Doğu Bloku'ndaki ülkelerle oldukça yakın diplomatik ilişkiler kurulmuştur. Sovyetler Birliği, Doğu Almanya, Küba, Güney Yemen ve Libya Arap Cemahiriyesi gibi ideolojik yakınlık gösterdiği ülkelerle iş birliği içerisinde bulunan Etiyopya, İsrail'le de diğer Batı Bloku ülkelerine göre daha iyi diplomatik ilişkiler kurmuştur. Soğuk Savaş dönemi boyunca ABD ve Somali gibi ülkelerle kurulan uluslararası ilişkiler, gergin bir yapıya sahip olmuştur.
Etiyopya, Rodezya İç Savaşı sırasında ZANU'yu ve Zimbabve halkının bağımsızlık mücadelesini desteklemiştir.
Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından birçok siyasi parti sosyal demokrasi ve demokratik sosyalizme yönelirken, WPE ideolojik değişime uğramamıştır. Etiyopya İç Savaşı şiddetlenmeye devam etmiş, 1991 yılında EPRDF liderliğindeki muhalif gruplar Addis Ababa'yı işgal etmiştir. Etiyopya Demokratik Halk Cumhuriyeti dağıtılmış ve geçici bir hükûmet kurulmuştur.
WPE’nin bazı eski üyeleri, 1993 yılında EUPF adı altında bir araya gelmiştir. OLF’yle birlikte hareket ederek Oromia’da gerçekleşen çatışmalarda hükûmete karşı savaşmış ve Güney Sudan’daki gruplarla çıkarları doğrultusunda iş birliği içerisinde bulunmuşlar, ancak kayda değer bir başarı elde edememişlerdir.

Etiyopya yaklaşık 1,2 milyon kilometrekarelik bir yüz ölçümüne sahiptir. Kuzeyinde Eritre, Cibuti ve doğusunda Somali bulunurken, batıda Sudan, Güney Sudan ve güneyde Kenya komşu ülkelerdir. Etiyopya’nın denize sınırı yoktur. Ülkede birkaç sismik bölge olmasına rağmen aktif hâlde bulunan volkanlar yoktur. Dağlık bölgeler ülkenin kuzey kesimlerinde yer almaktadır (4500 metre yüksekliğe sahip Ras Dashen'in bulunduğu Semien Dağları). Orta bölgelerdeki yüksek alanlarda 4300 metreden daha yüksek olan Batu ve Karra dağlarının olduğu ikinci dağlık alan bulunmaktadır.
Etiyopya, yüksekliği 2000 ve 3000 metre arasında değişen yüksek bir platoya sahiptir. Ülkenin kuzeydoğusundan başlayan ve merkezden güneybatıya doğru genişleyen Rift Vadisi ülkeyi iki parçaya ayırmaktadır. Rift Vadisi bölgesinde daha çok bölgenin güney ve güneybatısında birçok göl bulunmaktadır. Etiyopya’da Abay olarak bilinen Nil Nehri ülkeyi kuzeybatıdan keserek ülkede yaklaşık 800 km'lik bir yol almaktadır. Etiyopya’daki en uzun iki nehir güneydoğu istikametinde akan ve yüksek bölgelerden düşük rakımlı bölgelere doğru ilerleyen Awash ve Wabishebelle nehirleridir. Ülkede 2 milyar MW hidroelektrik üretimini mümkün kılan birçok irili ufaklı nehir bulunmaktadır.

Etiyopya, etnik kökene dayalı 9 yönetim bölgesine ayrılmıştır. Bu bölgelerin yerel ismi kilildir. (çoğulu: kililoch). Bu bölgelerden ayrı iki özel yönetimli şehir bölgesi de yönetim bölgeleri içinde sayılır ve aşağıda eğik olarak gösterilmiştir. Bu 11 bölge şunlardır:

1990'lı yılların başından itibaren Etiyopya serbest pazar ekonomisine dayalı stratejiler izlemiş ve yapısal reformlar başlatmıştır.

Fildişi Sahili ya da resmî adı ile Fildişi Sahili Cumhuriyeti (Fransızca: Côte d'Ivoire, Fransızca telaffuz: [kot diˈvwaʀ]), Batı Afrika'nın güney kıyısında yer alan bir ülkedir. Başkenti Yamoussoukro ülkenin merkezinde yer alırken, en büyük şehri ve ekonomik merkezi liman kenti Abidjan'dır. Kuzeybatıda Gine, batıda Liberya, kuzeybatıda Mali, kuzeydoğuda Burkina Faso, doğuda Gana ve güneyde Atlantik Okyanusu'ndaki Gine Körfezi ile sınır komşusudur. 2024 yılında 31,5 milyon nüfusuyla Fildişi Sahili, Batı Afrika'nın en kalabalık üçüncü ülkesidir. Resmi dili Fransızcadır ve Bété, Baoulé, Dyula, Dan, Anyin ve Cebaara Senufo gibi yerel diller de yaygın olarak kullanılmaktadır. Toplamda Fildişi Sahili'nde yaklaşık 78 dil konuşulmaktadır. Ülke, İslam, Hristiyanlık ve genellikle Animizmi içeren geleneksel inançların çok sayıda takipçisi de dahil olmak üzere dini açıdan çeşitlilik barındıran bir nüfusa sahiptir.
Sömürgeleştirme öncesinde Fildişi Sahili, Gyaaman, Kong İmparatorluğu ve Baoulé dahil olmak üzere çeşitli devletlere ev sahipliği yapıyordu. Bölge 1843'te Fransa'nın himayesi altına girdi ve Afrika'nın paylaşımı sırasında 1893'te Fransız kolonisi olarak birleştirildi. 1960 yılında, 1993 yılına kadar ülkeyi yöneten Félix Houphouët-Boigny önderliğinde bağımsızlığını kazandı. Bölgesel standartlara göre nispeten istikrarlı olan Fildişi Sahili, Batı Afrika komşularıyla yakın siyasi-ekonomik bağlar kurarken, özellikle Fransa ile yakın ilişkilerini sürdürdü. İstikrarı, 1999'daki bir darbe ve iki iç savaşla (ilki 2002-2007 ve ikincisi 2010-2011 yılları arasında) azaldı. Ülkede 2016'da yeni bir anayasa kabul edildi.
Fildişi Sahili, cumhurbaşkanına verilen güçlü yürütme yetkisine sahip bir cumhuriyettir. 1960'lar ve 1970'lerde Batı Afrika'da kahve ve kakao üretimiyle ekonomik bir güç merkezi olan Fildişi Sahili, 1980'lerde bir ekonomik kriz yaşadı ve bunun neticesinde ülkede 2011 yılına kadar süren siyasi ve sosyal bir karışıklık yaşandı. Fildişi Sahili, 2011'de barış ve siyasi istikrarın geri dönmesinden bu yana tekrar yüksek ekonomik büyüme kaydetti. 2012'den 2023'e kadar ekonomi, reel olarak yılda ortalama %7,1 oranında büyüdü; bu, Afrika'daki en hızlı ikinci ve dünyadaki en hızlı dördüncü ekonomik büyüme oranıdır. 2023 yılında Fildişi Sahili, Yeşil Burun Adaları'nın ardından Batı Afrika'da kişi başına düşen GSYİH'de ikinci sırada yer aldı. Buna rağmen, 2016'daki en son araştırmaya göre, nüfusun %46,1'i çok boyutlu yoksulluktan etkilenmeye devam ediyor. 2023 yılı itibarıyla Fildişi Sahili, dünyanın en büyük kakao çekirdeği ihracatçısıdır ve bölgesi için yüksek gelir seviyelerine sahiptir. Ekonomi hala büyük ölçüde tarıma dayanmaktadır ve küçük ölçekli nakit ürün üretimi ağırlıklı olarak yapılmaktadır.

Ülkenin kurulu olduğu bölgelerde sahip olduğu çok sayıda fil nedeniyle 16.yüzyılda Portekiz Krallığı tarafından fildişi elde edebilmek ve ticaretini gerçekleştirebilmek adına fil avı gerçekleştirilmiş ve birçok fil avcılar tarafından öldürülmüştür. Bu olay nedeniyle ülkenin ismi Fransızca Fildişi Sahili anlamına gelen Côte d’Ivoire olarak belirlenmiş, fildişi uzun yıllar ülkenin en önemli ihracat kaynaklarından birini oluşturmuştur. Ancak ülke isminin her bir dilde farklı versiyonlarda söylenmesi (Fildişi Sahili, Elfenbeinküste, Ivory Coast, Costa de Marfil vb.) ve uluslararası alanlarda karışıklıklara neden olması nedeniyle 1985 yılında dönemin devlet başkanı Félix Houphouët-Boigny aldığı karar ile ülke isminin bundan sonra sadece Fransızca hâli ile kullanılabileceğini ve diğer dillere birebir çevrilemeyeceğini belirtmiştir.

Ülkenin toplamda sahip olduğu 3.458 km sınırın 545 km'si Burkina Faso, 720 km'si Gana, 816 km'si Gine, 778 km'si Liberya ve 599 km'si Mali ile paylaşılmakta olup, ülkenin ayrıca Gine Körfezi'nin batısında Atlas Okyanusu'na 515 km'lik sahil şeridi bulunmaktadır.
Ülkenin yüzey şekilleri genel itibarıyla yassı bir görünüme sahip olmakla birlikte ülkenin yüzeyi çoğunlukla yayla ve ovalardan oluşmaktadır. Ülkenin sadece batı kesimleri deniz seviyesinden ortalama 1.000 m daha yüksekte yer almaktadır. Ülkenin en yüksek noktasının Gine sınırına yakın konumda bulunan 1.752 m yüksekliğe sahip olan Nimba Dağı oluşturmaktadır. Ülkenin kuzey kesimlerinin bir bölümü Yukarı Gine Yaylaları olarak adlandırılan oluşumun içerisinde yer almaktadır. Bunun dışında kalan bölgelerde ortalama yükseklik 200 m ila 350 m arasında yer almaktadır.
Ülkenin yüksek kesimlerinde yer alan yaylalar engebeli bir arazi yapısına sahip olup, zemin sert bir yapıdadır. Alçak kesimlerde yer alan bölgelerde zemin daha yumuşak bir yapıya sahip olup, daha düz bir arazi yapısı mevcuttur. Ülke içerisinde birçok akarsu bulunmaktadır. Bunlardan en önemli dört tanesi Cavallah Nehri (700 km), Sassandra Nehri (650 km), Bandama Nehri (1050 km) ve Comoé Nehri'dir (1160 km). Fildişi Sahilinin en önemli gölleri baraj yapımı sonucu ortaya çıkmış olup, Kossou Gölü, Buyo Gölü ve Ayamé Gölü bu göllere örnek olarak verilebilmektedir.

Fildişi Sahili konum olarak 4° ve 10° kuzey enlemleri arasında yer almakta olup, Ekvator ülkenin güney sahiline 400 km uzaktadır. Ülkenin güney kesimlerinde bu yüzden nemli tropikal iklim gözlemlenmekte olup, ülkenin en kuzey bölgelerinde kurak bir iklim hakimdir. Ülke genelinde ortalama sıcaklık değerleri 28 °C düzeyinde yer alsa da, ülkenin kuzey kesimleri ile güney kesimleri arasında keskin sıcaklık değerleri gözlemlenebilmektedir.
Fildişi Sahili genelinde rüzgarlar iklim üzerinde önemli bir etkene sahiptir. Özellikle kuzeydoğu yönünde esen Alizeler ve güneybatı yönünde esen muson rüzgarları ülkede etkendir. Alizeler kış aylarında sıcak, kurak ve Sahra tozu içeren bir havanın hakim olmasına neden olmakta ve ülkede kuraklığa neden olabilmektedir. Ülkenin güney kesimlerinde ise Gine Körfezi'nden gelen Batı Afrika muson rüzgarının etkisi gözlemlenmekte olup, nemli ve sıcak bir ortamın oluşmasına neden olmaktadır. Bu rüzgarlar ülkenin güney kesimlerindeki iklimini belirlemekte olup, kuzey kesimlerinde yaz yağmurlarına neden olmaktadır.

Fildişi Sahili bitki örtüsü ve yaban hayat çeşitlilik arz etmektedir. Ülke güneyde Gine Bölgesi, kuzeyde ise Sudan Bölgesi olarak iki farklı bölgenin etkisi altındadır. Ülkenin güney kesimlerinde her daim yeşil olan yağmur ormanları ve mangrov ormanları yer alırken, kuzey kesimlerinde kurak dönemlerde yapraklarını döken ağaçları içeren ormanlar ve sahra yer almaktadır. Burada özellikle kurak ormanlar, yağmur ormanları ile sahra arasındaki geçişte arada yer almaktadır.
Ülke genelinde ağaç türü olarak Baobab ağaç türleri, dutgiller ailesine mensup ağaçlar, epifit ve salepgiller ailesine mensup ağaçlar sıklıkla gözlemlenebilmektedir.
Fildişi Sahili genelinde yaban hayatta çeşitlilik göstermektedir. Ülkeye ismini de veren fil bir dönem hem ormanlık alanlarda hem de sahrada yoğunlukla bulunmasına rağmen, yıllar içerisinde yaşanan kaçak avcılık ve yaşam alanlarının daraltılması gibi nedenlerde nüfusu azalmış, günümüzde de çoğunlukla oluşturulan rezerv alanlarda yaşamlarını sürdürebilmektedirler. Ülke genelinde fil harici su aygırı, yaban domuzu, duiker, primat üyeleri, kemiriciler, peygamberdevesi ailesi üyeleri ile leopar gibi kedigiller üyesi, kuyruksürengiller ailesine mensup hayvanlar ile naja, kara mamba, şişen engerek, gabon engereği, çıngıraklı yılanlar, Afrika kaya pitonu gibi yılan türleri gözlemlenebilmektedir. Ayrıca ülkenin steplerinde asıl sırtlanlar ve çakallar, nehir gibi sulak alanlarda da timsah yaşamaktadır. Dünya genelinde az sayıda bulunan Cüce suaygırı da ülkenin güneybatı bölgelerinde yaşam sürdürmektedir. Ülke genelinde bulunan şempanze gibi birçok hayvan ya çok az görülmekte ya da nesli tükenmek üzere bir konumdadır.

Fildişi Sahili'nde son olarak 2014 yılında gerçekleştirilen resmi nüfus sayım sonuçlarına göre 22.671.331 nüfus tespit edilmiştir. Bu güncel olarak son resmi sayım konumunda olup, 2018 tahmini sayım sonuçlarına göre ülkede 26,260,582 nüfus yaşadığı tahmin edilmektedir.
Fildişi Sahili genç bir nüfusa sahip olup, 2020 tahmini verilerine göre nüfusun %58,74'ü 0-24 yaş aralığındadır. Ülkenin sadece %2,85'i 65 yaş ve üzerindedir.
0-14 yaş: %38.53 (erkek 5,311,971/kadın 5,276,219) 
15-24 yaş: %20.21 (erkek 2,774,374/kadın 2,779,012) 
25-54 yaş: %34.88 (erkek 4,866,957/kadın 4,719,286) 
55-64 yaş: %3.53 (erkek 494,000/kadın 476,060) 
65 yaş ve üzeri: %2.85 (erkek 349,822/kadın 433,385)
Şehirde yaşayanların oranı 2022 verilerine göre %52,7 olan ülkede, nüfusun yıllık artış oranı 2022 tahmini verilerine göre %2,19 düzeyindedir.

Fildişi Sahili genelinde yaklaşık olarak 60 etnik grup yaşamaktadır. Ülke genelinde etnik gruplar kültür ve dil açısından dört grupta toplanmaktadır:

Ülke sınırları içerisinde en büyük etnik grup olan ve çoğunlukla ülkenin orta bölgelerinde yaşayan Kwalar bu gruplandırmanın bir tanesidir. Kwalar içerisinde de çoğunluğu %42 ile Akalar oluşturmaktadır. Fildişi Sahili genelinde siyasi açıdan en etkili grup olan Bauleler %23 ile bu grubun ikinci çoğul topluluğunu oluşturmaktadır. Bunların yanında %11 ile Agniler ile daha az sayıda bulunan Abeler ve Akieler de Kwalar etnik grubunun temsilci etnik grupları olarak ülkede yaşam sürdürmektedirler.
Ülkenin güneybatı kesimlerinde komşu ülke Liberya'da da yaşayan Krular etnik grubuna mensup Beteler, Krular ve Wehler yaşamaktadır. Krular güney kesimlerinde de yer almakla birlikte ülke nüfusunun %11'ini oluşturmaktadır.
Fildişi Sahilinin kuzey kesimlerinde yaşayan Voltaicler ülke nüfusunun %17,6'sını oluşturmaktadır. Bu etnik grup içerisinde ise çoğunluğu %15 ile Senufolar oluşturmaktadır.
Ülkenin kuzeybatı bölgelerinde yerleşmiş olan Mande etnik grupları içerisinde toplumun %16,5'ini oluşturan Kuzey Mandeler çoğunluğu oluşturmaktadır. Bu grubun haricinde Güney Mandeler %10 ile de diğer çoğunluğu oluşturan Mande grubudur.
Afrika kökenli etnik gruplarda çoğunluğu %77 düzeyinde Fildişi Sahili vatandaşı olarak yaşarken, %20 düzeyinde Liberya, Burkina Faso ve Gine gibi diğer Afrika ülkelerinden bu ülkeye çalışmak i

Firavun (Arapça فرعون Fir'awn; İbranice פַּרְעֹה Parʻō) Antik Mısır'da hükümdarlara verilen isim. "Büyük Ev, Saray" anlamını taşıyan kelime daha sonraları hükümdardan bahsetmek şeklini almıştır. Firavunlar aynı zamanda tanrı Horus'un yeryüzündeki simgesi ve beşinci hanedandan sonra da güneş tanrısı Ra'nın oğlu olarak da kabul ediliyordu.
Mısır toplumunda din günlük yaşamın merkeziydi. Firavun, tanrılar ve insanların aracısıydı. Böylece firavun tanrılara vekalet ederdi. Mısır'daki tüm topraklara sahipti, yasalar çıkarır vergiler toplardı ve Mısır'ı ordunun başkomutanı olarak işgalcilerden korurdu. Dini olarak, firavun dini törenleri üstlendi ve yeni tapınakları seçti. Ma'at'ı veya kozmik düzeni, dengeyi ve adaleti korumaktan sorumluydu ve bunun bir kısmı, gerektiğinde ülkeyi savunmak için savaşa girmeyi veya bunun Ma'at'a katkıda bulunacağına inanıldığında başkalarına saldırmayı içeriyordu.
Firavun olmak için anne tarafından soylu kan taşımanın daha önemli olduğuna inanılırdı. Böylece halktan kimi erkekler tam kan soylu bir kadınla evlenerek tahta çıkabilmişlerdi. Firavunların kutsal ve gizemli kabul edilen birçok adları vardır. Bunların sonuncusunu tahta çıktıkları zaman alıyorlardı ve genellikle bu ad, o firavunun izleyeceği politikanın bir habercisi olarak görülüyordu. Mesela savaş tanrısı Mantu'nun adını kullanarak Mantuhotep (Mantu hoştur) ismini alan bir firavun askeri seferler yapacağını ilan etmiş oluyordu.
Firavunlar ölene dek idarede kalıyorlardı. Bilinen en uzun iktidar 92 yılla Eski Krallık'taki son hükümdar Pepi II Neferkare'ye aittir. Uzun süre tahtta kalabilmek için her 30 yılda bir sihirli bir tören olan gençleşme festivali (heb-set) yapılıyordu. Firavun öldüğü zaman iç organları çıkarılıyor, cesedi mumyalanıyor, 70 günlük yastan sonra dirilince kullanmak üzere, özel eşyalarıyla birlikte bir lahde konuluyor ve mezar kapatılıyordu.

Antik Mısır'da Firavun, genellikle tanrısal bir varlık olarak kabul edilirdi. Bu anlayış MÖ 3000 civarında ortaya çıkmış ve Mısır'ın ilahi krallık makamı, diğer birçok toplumu ve krallığı etkileyerek modern çağa kadar varlığını sürdürmüştür. Firavun, tanrılar ve insanlar arasında aracı olarak kabul edilmiştir. Bu makam, Sümer şehir devletlerindeki duruma göre bir yenilik teşkil etmektedir; çünkü Sümer'de kral, halk ile tanrılar arasında aracılık yapmasına rağmen, yeryüzünde bir tanrıyı temsil etmezdi. Sümerlerde bunun birkaç istisnası, bu uygulamanın antik Mısır'da ortaya çıkmasından sonraya denk gelmektedir. Örneğin, Mısır hükümdarı Zoser'in çağdaşı olduğu düşünülen efsanevi kral Gılgamış'ın annesi Mezopotamya tanrıçası Ninsun, babası ise önceki Uruk hükümdarıydı. Mezopotamya'daki bir başka tanrı-kral örneği de Akadlı Naram-Sin'dir. Erken Hanedanlık Dönemi boyunca Firavun, Horus'un ilahi vücut bulmuş hali ve Yukarı ve Aşağı Mısır'ın birleştiricisi olarak temsil edilmiştir. Djedefre zamanında (MÖ 26. yüzyıl), annesi güneş tanrısı Ra tarafından sihirli bir şekilde hamile bırakıldığı için Firavun'un da bir babası yoktur. Piramit Metni 571'e göre: “... Kral, babası Atum tarafından gökyüzü var olmadan önce, dünya var olmadan önce, insanlar var olmadan önce, tanrılar doğmadan önce, ölüm var olmadan önce yaratıldı...” Horemheb heykeli üzerindeki bir yazıta göre (MÖ 14-13. yüzyıllar): “O [Horemheb] zaten annesinin koynundan şerefle ve ilahi renklerle bezenmiş olarak çıkmıştı...” Firavun, yazıtlarda düzenli olarak “iyi tanrı” ya da “mükemmel tanrı” olarak tanımlanırdı. Yeni Krallık döneminde kralın tanrısallığı, tanrı Amon-Ra'nın tezahürü olarak kabul edilmiştir. Firavun'un tanrısallığı, Mısır'ın Pers egemenliği döneminde de devam etmiştir. Pers imparatoru Büyük Darius (MÖ 522-486), Mısır tapınak metinlerinde ilahi bir varlık olarak anılmıştır. Bu tür tanımlamalar, Mısır'ı fethinden sonra Büyük İskender'e ve daha sonra da İskender'in yönetimini takip eden Ptolemaios Krallığı'nın yöneticilerine de yapılmıştır.

Firavun'un tanrısallığına dair tanımlamalar Klasik Yunan kaynaklarında daha nadirdir. Ptolemaios dönemine ait bir ilahide Firavun'un tanrısallığı anlatılır; fakat bu, Mısırlıların olduğu kadar Yunanların da tanrısal krallık kavramlarını yansıtıyor olabilir. Tarihçi Herodot, Mısırlı rahiplerin kralların tanrısallığı kavramını reddettiklerini söylemektedir. Firavun'un tanrısallığını anlatan yegâne klasik Yunan kaynağı, Diodorus Siculus'un MÖ 1. yüzyıldaki yazılarında yer almakta ve bilgi kaynağı olarak Abderalı Hekataios'a dayanmaktadır. Diodorus, I. Darius'un Mısır'da kral olarak onurlandırılan ilk hükümdar olduğunu iddia ettiği başka bir bölümde kendisiyle biraz çelişmektedir.

Mısır krallarının ve firavunlarının saltanatından sonra bile, Firavun'un kendini ilahi bir varlık gibi görmesi fikri varlığını sürdürmüş ve dini kaynaklarda anlatılmıştır. Bu kaynaklarda, Firavun kibirli bir şekilde kendi tanrısallığını iddia ederken, tek gerçek Tanrı ile kıyaslandığında aciz bir insan olduğu vurgulanır. Yaratılış Rabbah 89:3'te Firavun kendisini Nil Nehri'nin üzerindeki tanrı olarak tanımlar. Çıkış Rabbah 10:2'de ise Firavun, Nil'in yaratıcısı ve sahibi olduğunu söyleyerek övünür. Bunun üzerine Tanrı, Firavun'a Nil'in kime ait olduğu konusunda meydan okuyarak cevap verir ve ardından Nil Nehri'nden Mısır'ın tarımını mahveden kurbağalar çıkartarak bir felaket yaratır. Diğer midraş metinlerinde Firavun, kendisini evrenin ve hatta kendisinin yaratıcısı olarak görmektedir. Tanhuma'da, Hezekiel 29:9'un tefsirinde, Firavun'un kendisini evrenin efendisi olarak ilan ettiği söylenmektedir. Kendini ilahi olarak sunan Firavun, sapkın bir figür olarak temsil edilir. Bu metinlerde, Firavun'un tuvalet ihtiyacını gidermek için Nil'e gitmek zorunda kaldığında iddialarının açığa çıktığı belirtilir.

Fizân (Arapça: فزان), Libya'yı oluşturan üç eski bölgeden biridir. Diğer ikisi Trablusgarp Bölgesi ve Sirenayka'dır. Merkezi Sebha'dır. Bugünkü Libya'nın güneybatısında bulunur.
Romalılar'ın Phasania adını verdikleri bölgenin adı, bazı kaynaklarda Fezzan şeklinde geçmektedir. Fizan'da kurulan ilk devlet Fizan Kanim Sultanlığı'dır. Bu devlet daha sonra Mısırlılar'ın egemenliğine girmiştir.

1551'de Turgut Reis, Trablusgarp'ı fethedince Fizan da fiilen Osmanlı Devleti'ne katılmış ve Trablusgarp Beylerbeyliği'ne bağlı Fizan Sancağı kurulmuştur. 1556-1577 yılları arasında Osmanlı askerleri Fizan'daki şehirleri de ele geçirerek bölgedeki Osmanlı hakimiyetini kesinleştirmişlerdir. Bu sayede Sahra ticaret yollarının Akdeniz'e açılan bölümü de Osmanlı denetimine girmiş, bu da Trablusgarp eyaletinin gelirlerini önemli ölçüde artırmıştır. Osmanlı Devleti'nin sınırlarının güneye doğru genişlemesi bu devletin Çad Gölü Havzası'nda hüküm süren Bornu Sultanlığı ve Nijer Nehri havzasında kurulu Songhay Devleti ile komşu olması sonucunu doğurdu ve bu devletlerle ilk kez diplomatik ilişki kuruldu.
17. yüzyılda Cezayir ve Tunus vilayetleri gibi Trablusgarp vilayetinin de merkezi yönetim ile bağlarının gevşemesi neticesinde, Fizan'daki Osmanlı hakimiyeti de şekilsel bir hale geldi. 1711'de vilayetin İstanbul'a sözde bağlı ama fiiliyatta özerk Karamanlı Sülâlesi'nin eline geçmesiyle bölgenin devletle bağlantısı iyice koptu.
II. Mahmud döneminde (1808-1839) başına buyruk hale gelmiş bulunan eyaletlerin tekrar merkezi idareye bağlanması çabaları çerçevesinde 1835'te Trablusgarp'a gönderilen Osmanlı donanması Karamanlı Hanedanı'na son vererek vilayeti tekrar doğrudan İstanbul'a bağlanmıştır. Eyaletin 16. yüzyılda olduğu gibi gelirlerinin giderlerinden fazla olabilmesi için Sahra ticaret yollarının denetim altına alınmasına ihtiyaç duyan Osmanlı yönetimi 1850'li yıllardan itibaren güneye yayılma siyaseti takip etmiş, 1875 yılında Fizan'ın en güney ucundaki Gat kasabasının da zaptedilmesiyle bölgenin yeniden fethi tamamlanmıştır. Bu çerçevede Fizan ve Güney Cezayir'de yerleşik Tuareg kabilesi (Osmanlı kaynaklarında Tevârik) denetim altına alınmıştır.
II. Abdülhamid döneminde ise devletin en uzak vilayeti olması bağlamında, siyasi sürgün yeri olarak da kullanılmıştır. Günümüz Türkçesinde bile, bir diğer uç vilayet olan Yemen gibi, Fizan ismi de uzak mekanları anlatan bir ifade olarak kullanılmaktadır. II. Abdülhamid döneminde Fransız sömürgecilerin Sahra çölünü hakimiyet alma niyetlerinin karşısında daha güçlü durabilmek için Osmanlı Devleti yerli halkın da desteğini almaya gereksinim duydu. Bu bağlamda, bölgedeki en geniş teşkilatlanmaya sahip Senusilik hareketi ile Osmanlı Devleti arasında ittifakı andıran bir dayanışma ilişkisi kuruldu.
1911 yılında İtalya'nın Trablusgarp'a asker çıkarmasıyla bölge savaş ortamına girmiş, Fizan'da Senusiler'in de yardımıyla bir avuç Türk subayı tarafından örgütlenmiş yerli kuvvetler İtalyanların sahil kentlerinden güneye doğru yayılmasına direnmişlerdir. Ancak başarılı direniş sürerken 8 Ekim 1912'de Balkan Savaşı'nın patlak vermesiyle Osmanlı Devleti'nin tüm dikkati Rumeli topraklarının müdaafasına yoğunlaştı ve 18 Ekim 1912'de İtalya ile apar topar bir barış anlaşması imzalandı. Uşi Anlaşması ile tüm Trablusgarp vilayeti İtalya'ya bırakıldığı için Fizan da Osmanlı Devleti'nin elinden çıkmış oldu. Buna rağmen bölgede kalan Türk subaylarının yerel kuvvetlerle birlikte İtalya'ya karşı direnişi devam etti.
I. Dünya Savaşı'nda Osmanlı Devleti Şehzade Ömer Faruk Efendi'yi bölgeye göndererek direnişi sürdürdü. İtalyan işgal bölgesi sadece birkaç limanla kısıtlı kaldı.
Osmanlı Devleti'nin Birinci Dünya Savaşı'nda yenilmesiyle İtilaf Devletleri ile 30 Ekim 1918'de imzaladığı Mondros Mütarekesi'nin 17. maddesi "Trablus ve Bingazi'deki Osmanlı subayları en yakın İtalyan garnizonuna teslim olacaktır" ifadesiyle Osmanlı Devleti'nin Fizan'ı da boşaltmasını öngörmekteydi.
Söz konusu maddeye rağmen direniş devam ettiyse de kendi canının derdine düşen Türk devletinin Fizan'a herhangi bir şekilde yardım etmesi mümkün olamadığından bölge ile ilişkileri de koptu.
10 Ağustos 1920'de imzalanan ancak hiçbir zaman yürürlüğe girmeyen Sevr Anlaşması'nın 121. maddesi Osmanlı Devleti'ni Libya üzerindeki tüm haklarından feragat etmeye mecbur etti. Anlaşma yürürlüğe girmese de Fizan'da fiiliyattaki durum esasen buydu.
24 Temmuz 1923'te imzalanan Lozan Anlaşması'nın "Türkiye, (...), 18 Ekim 1912 tarihli Lausanne Andlaşması (Uşi Anlaşması) ve bu Andlaşmaya ilişkin senetler uyarınca, ne nitelikte olursa olsun, Libya'da yararlandığı bütün haklarının ve ayrıcalıklarının kesin olarak sona erdiğini tanıdığını bildirir." hükmünü amir 22. maddesi ile Türkiye, Libya (dolayısıyla Fizan) üzerindeki haklarından kesin olarak vazgeçtiğini kabul etti.
Fizan'daki Arap birliklerinin İtalyanlara direnişi ise 1930'lara kadar devam etti.
İtalyan ve Fransız işgallerinden sonra Trablusgarp, Fizan ve Sirenayka birleşip Libya Birleşik Krallığı'nı kurdular

Türk kültüründe Fizan, uzaklığı ve ıssızlığıyla bir sembol olmuştur. Bu yüzden Fizan'a sürülmek deyimi doğmuştur. Osmanlı döneminde padişahın veya üst kademe yöneticilerin bunu bir tehdit unsuru olarak kullandığı söylenir.

Trablusgarp vilayeti
Trablusgarp
Sirenayka

Freetown, Sierra Leone'nin en büyük şehri ve başkentidir. 2004 yılı nüfus sayımına göre 772.873 olan şehir nüfusunun bugün 1.070.000 aştığı sanılmaktadır. Sierra Leone yarımadasının batı bölgesinde, Afrika'nın Atlas Okyanusu'nda yer alan en önemli limanıdır. Freetown, hükûmet binalarına ev sahipliği yapmasının yanı sıra, ülkenin finans, eğitim, ulaşım, iletişim, kültür merkezi ve en büyük limanıdır.

İlk olarak 1787'de 400 kadar özgür bırakılmış köle ve siyahî Amerikan görevlilerinin yerleşmesiyle kurulan kentin önceleri bir köle pazarı olarak kullanıldığı söylenmektedir. Buraya yerleşen grup, satın aldıkları topraklarda Freetown İli'ni kurdular. 1794'te Fransızların istilasıyla sarsıldıktan sonra toparlanmaya çalışan şehir bölgedeki yerlilerin 1800'lü yıllarda ayaklanmasıyla yeniden hareketli günler yaşadı. İngilizler bölgenin denetimini ele geçirdikten sonra genişleme politikası izleyerek bugünkü Sierra Leone'nin temellerini attılar. Kent uzun süre Kraliyet Donanması'nın bölgesel üssü olarak hizmet verdi. Bunun bölgedeki köle ticaretini durdurduğu söylenmektedir. Bu pazarlarda özgür bırakılan köleler Sierra Leone'de yerleşmeye karar vermişler ve özellikle Freetown ve çevresini seçmişlerdir. Batı Afrika kıyılarından getirilmiş pek çok köle ve İngiltere için Napolyon Savaşları'nda çarpışmış askerler de burada yerleşince şehir hızlı bir büyüme süreci içine girmiştir. II. Dünya Savaşı boyunca da Freetown İngiltere'nin bir donanma üssü olmuştur.

Sierra Leone'deki genel iklim gibi, Freetown'da da baskın iklim türü tropikal iklimdir. Yıl boyunca Mayıs ile ekim ayları arası yağmurlu sezon yaşanırken genel olarak iklim tablosu kuraktır. Yağmurlu dönemlerin başlanıç ve bitişleri gökgürültülü fırtınalarla geçer. Buna tropikal savan iklimi denir.
Kasımdan şubat ayında dek olan serin dönemde kentin havasına yumuşatan en önemli etmen nemli hava ve Harmattan adı verilen ve Sahra Çölü'nden ülkeye doğru esen ılık rüzgârlardır. Yıl boyunca ortalama sıcaklıklar 21 ila 31 derece arasında değişir.

Freetown, bir belediye başkanı tarafından şehir konseyi ile yönetilir. Başkan şehrin genel yönetiminden ve yasaların uygulanıp uygulamadığından sorumludur. Belediye başkanı şehrin sakinleri tarafından doğrudan seçilir. Şehrin mevcut başkanı 2008 yılının haziranında iş başına gelen Herbert George-Williams'dır. Kentte 2002 yılında sona eren iç savaşın ardından büyük bir suç patlaması yaşanmıştır. Yankesicilik ve kapkaç ülkenin diğer kesimlerine oranla oldukça yaygındır.

Ülkedeki büyük yerel kurum ve kuruluşların genel merkezlerinin yanı sıra uluslararası pek çok şirketinde merkezleri Freetown'dadır. Şehrin ekonomisi büyük ölçüde doğal limanının etrafında döner. Bu liman dünyadaki en büyük dördünce doğal limandır. Okyanusa açılacak gemilere elverişli limanda Sierra Leone'nin ürettiği ürünler yurt dışına gönderilir ve ülke gereksinimleri buradan yurda girer. Ülkenin dışarıya, yiyecek ve içecek sanayii, balıkçılık, ayakkabıcılık, biracılık, sigara ve elmas üreticiği gibi alanlarda ürettiği malları satar.

 Kansas City, Missouri, ABD,
 New Haven, Connecticut, ABD
 Kingston upon Hull, İngiltere

Gabon ya da resmî adıyla Gabon Cumhuriyeti (Fransızca: République Gabonaise), Orta Afrika'nın Atlantik kıyısında, ekvator üzerinde yer alan, kuzeybatıda Ekvator Ginesi, kuzeyde Kamerun, doğu ve güneyde Kongo Cumhuriyeti ve batıda Gine Körfezi ile çevrili bir ülkedir. 270.000 kilometrekare (100.000 mil kare) alana ve 2,3 milyonluk bir nüfusa sahiptir. Kıyı ovaları, dağlar (merkezde Kristal Dağları ve Chaillu Masifi) ve doğuda bir savana bulunur. Libreville, ülkenin başkenti ve en büyük şehridir.
Gabon'un asıl sakinleri Bambanga halkıydı. 14. yüzyılda Bantu göçmenleri de bölgeye yerleşmeye başladı. Orungu Krallığı yaklaşık 1700 yılında kuruldu. Fransa, 19. yüzyılın sonlarında bölgeyi sömürgeleştirdi. 1960 yılında Fransa'dan bağımsızlığını kazandığından beri Gabon'un dört cumhurbaşkanı olmuştur. 1990'larda, daha şeffaf bir seçim sürecini hedefleyen ve bazı devlet kurumlarını reforme eden çok partili bir sistem ve demokratik bir anayasa getirdi. Buna rağmen, Gabon Demokratik Partisi (PDG), 2023 Gabon darbesi sırasında iktidardan uzaklaştırılana kadar baskın parti olarak kaldı. 
Gabon, İnsan Gelişme Endeksi'nde 108. sırada yer alan gelişmekte olan bir ülkedir. Kişi başına gelir açısından Afrika'nın en zengin ülkelerinden biridir; ancak nüfusun büyük bir kısmı çok yoksuldur. Omar Bongo 1967'de iktidara geldi ve Françafrique adlı bir müşteri ağı aracılığıyla gücünü istikrara kavuşturan bir hanedan kurdu.
Gabon'un resmi dili Fransızcadır ve Bantu etnik grupları ülke nüfusunun yaklaşık %95'ini oluşturmaktadır. Hristiyanlık, nüfusun yaklaşık %80'i tarafından uygulanan ülkenin baskın dinidir. Petrol ve yabancı özel yatırımlarla, Sahraaltı Afrika ülkeleri arasında dördüncü en yüksek İnsani Gelişme Endeksi'ne (Mauritius, Seyşeller ve Güney Afrika'dan sonra) ve beşinci en yüksek kişi başına düşen GSYİH'ye (PPP) (Seyşeller, Mauritius, Ekvator Ginesi ve Botsvana'dan sonra) sahiptir. OPEC'e göre Gabon'un nominal kişi başına düşen GSYİH'si 2023 yılında 10.149 dolardır.

Ülkenin ismi Portekizce bir kelime olan gabão (Türkçe: Şapka) kelimesinden gelmektedir. Bu bölgelere ilk defa gelen Portekizli denizciler gördükleri ilk nehir olan Mbe Nehrinin şekli itibarıyla bu bölgeye verdikleri bu isim yıllar içerisinde tüm ülke için kullanılmıştır.

Konum olarak Afrika kıtasının orta kesiminde batı Atlas Okyanusu kıyılarından doğuya doğru Kongo Havzası'na kadar uzanan bir bölgede yer alan Gabon, toplamda 267.667 km²'lik bir yüz ölçümüne sahiptir. Ülkenin toplamda sahip olduğu 2.251 km'lik kara sınırından 298 km'si Kamerun, 350 km'si Ekvator Ginesi ve 1.903 km'si ise Kongo Cumhuriyeti ile oluşurken, ülkenin ayrıca Atlas Okyanusu'na da 885 km'lik sahil şeridi bulunmaktadır. Batı bölgelerindeki sahil kısımlarında alçak vadilere sahip olan ülke iç kesimlere doğru ilerledikçe 200 km'nin sonunda kademeli olarak yükselerek doğu kesimlerinde yüksek rakımlara ulaşmaktadır.
Ülkenin en büyük nehri konumunda olan Ogowe toplamda 1.200 km'lik bir uzunluğa sahiptir. Kongo Cumhuriyeti'nde kaynağından çıkan ve Gabon'a doğru akan nehir ülkenin batısında Gine Körfezi'nde Atlas Okyanusu ile birleştiği noktada delta oluşturmaktadır. Günümüzde Gabon'un en yüksek noktası hakkında kaynaklar arasında 500 m'ye kadar farklılıklar içeren değişik veriler mevcuttur. Genel olarak 1.575 m yüksekliğe sahip olan Iboundji Dağı ülkenin en yüksek noktası olarak kabul görmektedir. Ülkenin kuzeydoğu ve güney bölgelerinde yer alan önemli yükseltiler ise deniz seviyesinden 1.000 m yüksekliktedir.
Gabon'un farklı bölgelerinde günümüzden yaklaşık olarak iki milyar yıl öncesi olan Proterozoik Devir dönemlerine kadar uzanan eski dönemlere ait kayalar bulunmaktadır. Bu kayalarda yine çok eski dönemlere ait fosiller ve içerisinde en meşhuru oklo olan doğal nükleer reaktörler bulunmuştur.

Ülke genelinde nemli tropikal iklim şartları hakimdir. Ocak ayı en sıcak ay olurken, Libreville'de bu dönemde ortalama 31 °C sıcaklık değerleri ölçülürken, en düşük sıcaklıklar ise ortalama 23 °C düzeyindedir. Temmuz ayında ortalama sıcaklık değerleri en yüksek 28 °C, en düşük 20 °C değerlerindedir. Haziran-Eylül dönemlerinde ülke en kurak ve yağışsız dönemlerini yaşamakta olup, bu dönemde nem değerleri yüksek oranlarda seyretmektedir. Gabon genelinde yağışların en yoğun yaşandığı dönem Aralık ve Ocak aylarında gerçekleşmektedir. Ülke genelinde yıllık yağış ortalaması 2.540 mm seviyesinde olup, bu oran özellikle kıyıya yakın kuzey kesimlerde 3.810 mm'ye kadar çıkabilmektedir.

Gabon'da doğal yeraltı zenginlikler açısından petrolün yanı sıra doğalgaz, elmas, niyobyum, manganez, uranyum, altın, kereste ve demir bulunurken, hidrolik enerji üretiminde de önemli bir konumdadır.

Gabon, Afrika kıtasında nüfus yoğunluğunun çok az olduğu ülkelerden biri konumundadır. Ülke nüfusunun neredeyse yarısı ülkenin üç büyük şehrinde yaşamakta olup, diğer yarısı da geri kalan bölgelerde ikamet etmektedir. Ülkenin özellikle iç kesimleri ile kuzey bölgeleri neredeyse insansız bölge konumundadır.
Gabon genç bir nüfusa sahip olup, 2018 tahmini verilerine göre %59,53'ü 0-24 yaş aralığındadır. Ülkenin sadece %3,91'i 65 yaş ve üzerindedir.
0-14 yaş: %37.45 (erkek 405,676/kadın 387,900) 
15-24 yaş: %22.08 (erkek 245,490/kadın 222,343) 
25-54 yaş: %31.6 (erkek 355,348/kadın 314,344) 
55-64 yaş: %4.96 (erkek 54,679/kadın 50,356) 
65 yaş ve üzeri: %3.91 (erkek 40,721/kadın 42,179)
Şehirde yaşayanların oranı 2019 verilerine göre %89,7 olan ülkede, nüfusun geri kalan %10,3 düzeyindeki düşük bir kesimi ülkenin geri kalan büyük bölümünde yaşamaktadır. Ülkede nüfusun yıllık artış oranı 2018 tahmini verilerine göre %2,73 düzeyindedir.

Gabon'da günümüzde 40 farklı etnik grup yaşamaktadır. Bu etnik gruplar içerisinde çoğunluğu Bantu etnik grupları oluşturmakta olup, Bantu grupları içerisinde de en büyüğü ve siyasi açıdan en etkili grubu ise Mpongwe-Fang grubudur. Ülke nüfusunun üçte birini oluşturan grupta üyelerin %31'i Mpongwe, %7'si ise Fang olarak kendini ifade etmektedir. Bu grubun haricinde ülkede bulunan diğer etnik gruplar ise Mbete (%15,5), Bapunu (%15), Tsabatis (%14), Batazis (%9,5), Bateke (%4) ve %1,5 ile ülkenin ve bölgenin en eski toplulukları olarak Pigmelerdir. Bu grupların haricinde ülkede çoğunluğunu Fransızların (~60.000) oluşturduğu ve büyük şehirlerde yaşayan Avrupalılar yaşamaktadır.

Ülkenin resmi dili Fransızcadır. Bunun dışında Gabon genelinde Bantu dillerinin hakimiyeti gözlenebilmektedir. Ülkede 42 farklı dil konuşulmakta olup, bu diller son yıllarda birçok Gabonlu'nun Fransızcayı tercih etmesi ile tehdit altında bulunmaktadır. Gabon eğitim sisteminde sadece Fransızca ile eğitim verilmekte olup, diğer diller kullanımı yasaklanmıştır. Gabon nüfusunun %32'lik bir kesimi ise Fang dilini anadil olarak kullanmaktadır. Bu dilin haricinde Punu, Mbere, Teke ve Njebi dilleri de yerel olarak yoğun olarak kullanılan diller arasındadır.

Ülke genelinde nüfusun %80'i Hristiyan dinine mensuptur. Burada Katolik mezhebine göre inancını yaşayanların oranı %60 olarak ifade edilirken, Protestan mezhebine inananların oranı %20 düzeyindedir. İslamiyet dinine inananlar Gabon'da azınlıkta bulunmakta olup, çoğunluğunu yabancı nüfusun oluşturduğu sadece %10'u İslam inancına sahiptir. Bu azınlıktan Ali Bongo Ondimba Devlet Başkanlığı görevinde bulunmuştur. 26 Ağustos 2023 tarihinde yapılan genel seçimleri %64.27 oranında oy alarak yeniden devlet başkanı seçilen Ali Bongo Ondimba, 30 Ağustos 2023'te askeri darbe sonucu devrildi. Gabon'da nüfusun geri kalan kısmı da başta Bwiti olmak üzere Afrika yerel dinlerine inanmaktadır. Ayrıca hem Hristiyan dininin hem de yerel dinlerin gereksinimlerini bir arada yapan nüfus da bulunmaktadır.

Ülkede temiz su kaynaklarına ulaşabilen nüfusun oranı genel Afrika ortalamasına göre yüksek düzeyde olup 2012 tahmini verilerine göre nüfusun %92,2'si temiz kaynaklardan su temin edebilmektedir. Tam teçhizatlı sağlık hizmetlerinden yararlanma oranının düşük olduğu ülkede, nüfusun %41,4'ü bu yönde bir hizmet alabilirken %58,6'sı ilkel şartlarda sağlık hizmeti alabilmektedir. Ülke içerisinde ishal, hepatit, tifo, sıtma, humma ve kuduz çok sık görülen hastalıklar arasındadır. AIDS, Afrika kıtasının genelinin aksine düşük oranda görülmekte olup, bu oran 2013 tahmini verilerine göre %3,9 düzeyindedir.

Ülke genelinde 15 yaş ve üzerinde okuma yazma bilenlerin oranı 2015 verilerine göre %83,2 düzeyindedir. Bu oran erkeklerde %85,3 iken, kadınlarda %81 seviyesindedir. Gabon genelinde yasal olarak on yıl okuma gitme zorunluluğu bulunmaktadır. Ülkede bulunan okulların neredeyse yarısı mezhepsel ya da özel denetime tabi okullar konumundadır.
Gabon'da üç adet üniversite bulunmaktadır. Université Omar Bongo hukuki, ekonomik ve beşeri bilimler alanında, Université des Sciences de la Santé tıp ve tıbbi konular alanında ve Université des Sciences et Techniques de Masuku de doğa bilimleri ve teknik konularda eğitim vermektedir.

Gabon sınırları içerisinde gerçekleştirilen arkeolojik kazı çalışmalarında MÖ 5. yüzyıla uzanan kalıntılar ve eserler bulunmuştur. Bu bölgede gerçekleştirilen kazı çalışmalarında demirin MÖ 4. - 1. yüzyıl arasında işlendiği Radyokarbon tarihleme yöntemi ile ortaya çıkarılmıştır.
Bölgede yer alan diğer ülkelerde de olduğu gibi Gabon'un ilk yerleşimcilerinin pigmeler olduğu tahmin edilmektedir. Avcı ve toplayıcı olarak yaşamlarını sürdüren pigmeler yaklaşık 1000 yıl önce bölgeye gelen Bantu toplulukları tarafından yerlerinden edilerek bölgeden sürülmüşlerdir. O dönem bölgeye yerleşen Bantu topluluklarının bugünkü Mpongwe etnik grubunun ataları olduğu düşünülmektedir. Bunların haricinde 19. yüzyıl sonlarında Fang etnik grubuna mensup kişiler kuzey bölgelerden gelerek günümüzdeki Gabon sınırları içerisine yerleşmişlerdir.
Erken tarih dönemlerinde de ülkenin büyük bir kısmı sık yağmur ormanları ile kaplı olması nedeniyle bölgede büyük devlet kurulamamış, sadece Loanga Krallığı'nın en uç kuzey kesimleri günümüzdeki Gabon toprakları içerisinde devlet yapısı olarak yer almıştır.

Bölgeyi ilk keşfeden Avrupa

Gaborone, Botsvana'nın başkenti ve en büyük şehridir. Şehir, ülkenin güneydoğusunda Güney Afrika Cumhuriyeti sınırına 15 kilometre uzakta Notwane Nehri kıyılarında yer almakta olup Kgali ve Oodi Tepeleri olarak adlandırılan dağların arasında düz bir vadide kuruludur. Şehrin nüfusu 2011 yılı itibarıyla 231.626'dır.

1969 yılına dek şehir Gaberones adıyla anılıyordu. İngiltere'nin kurduğu Bechuanaland Himaye Bölgesi (Hamiliği)'nin başkenti olan Mafeking buraya taşınmıştı. Bugün Mafikeng olarak olarak anılan bu kent, eski dönemlerden kalan bir düzenleme olarak o zamanlarda Güney Afrika Cumhuriyeti'nin Kuzeybatı Bölgesi'nin sınırları içinde kalıyordu. Ancak Hamilik bağımsızlığını kazanınca ülkenin başkenti için ülke sınırları içinde bir yer gerekti. İlk ortaya atılan önerilerde başkentin Lobatse olması söz konusu olmuşsa da bunun yeterli olmayacağına karar verildi ve küçük bir sömürge şehri olan Gaberones'e bitişik bir noktada yeni bir başkent kurulmaya başlandı.
Şehrin merkezi 3 yıl içinde inşa edildi. Parlamento binaları, devlet dairleri, enerji santrali, hastaneler, okullar, radyo istasyonu, pois merkezleri, postaneler, radyoevleri ve yaklaşık 1000 ev ilk inşa edilen yapılar arasındaydı. Bachuanaland, İngiltere'den bağımsızlığını alarak ayrılan 11. Afrika Devleti olarak bu ulusal günü kutladığı 30 Ekim 1966'da altyapı tesisleri de büyük ölçüde tamamlanmıştı. Bunun üzerine Reverend J. D. Jones şehrin ilk belediye başkanı olmuş ve şehir için pek çok proje hayata geçirmiştir. Eski Gaborones şehri, bugün Gaborone'nin bir semti durumuna gelmiş ve kısaca The Village (Köy) olarak anılmaktadır.

Uzun yıllar boyunca Gaborone, dünyanın en hızlı büyüyen şehri oldu. Günümüzde de Afrika'nın en hızlı büyüyen şehirlerinden biri olarak kabul edilmektedir. Her yıl, ülke bütçesinin önemli bir bölümü başkent Gaborone'nin yollarını, kamu binalarını ve altyapı hizmetlerini geliştirmeye yönelik ayrılmaktadır. Devlete ait binalar genelde yeni olduğundan, modern bir mimari ile inşa edilmekte.

Şehrin yeni bölümlerine nispeten daha iyi içme suyu sağlanmaktadır. Şehrin içinden demiryolu geçmektedir. Goborone'daki önemli semtler Broadhurst, Gaborone West, The Village ve Naledi'dir. Afrika'daki diğer başkentlerle karşılaştırıldığında toplu taşımacılık sistemi iyi bir düzeydedir. Çevredeki köy ve semtlere düzenli otobüs seferleri yapılmaktadır. Phakalene adlı yeni kurulmuş semtte 5 yıldızlı oteller, restoranlar ve gece kulüpleri bulunabilir. Kentin hızla artan nüfusuna su sağlaması amacıyla şehre yakın yerlerde barajlar kurulmuştur. Kent merkezinin 40 kilometre kuzeyinde Sir Seretse Khama Uluslararası Havalimanı vardır ve şehri Johannesburg, Cape Town, Harare, Francistown ve Maun gibi bölgenin önemli merkezleriyle birbirine bağlar.
Ağır sanayi tesisinin bulunmadığı başkent Goborone'da fabrikalar genelde demiryolu hattı boyunca sıralanmıştır. Hyundai şirketine ait bir üretim merkezi ulaşım sorunları nedeniyle buradaki fabrikasını kapatmıştır. 1980 yılında bölgedeki ekonomik etkinlikler artırmak ve dışa bağımlılığı azaltmak amacıyla kurulan Güney Afrika Geliştirme Topluluğu (Southern African Development Community 'SADC')'nun genel merkezleri bu şehirdedir. Botsvana Üniversitesi'nin ana yerleşkesi de Gaborone da yer alır.

J. D. Jones
Serara T. Ketlogetswe
Botsalo Bagwasi
Nelson Ramaotwana
Paul Rantao
Harry Mothei

 Burbank, ABD
 Sorong, Endonezya
 Västerås, İsveç
 Zhejiang eyaleti, Çin

Botsvana Turizm Bakalnlığı Resmî Sitesi
Gaborone hakkında bir turizm sitesi 23 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Gana, resmî adıyla Gana Cumhuriyeti, Batı Afrika'da yer alan bir ülkedir. Güneyde Gine Körfezi ve Atlas Okyanusu'na kıyısı bulunan Gana, batıda Fildişi Sahili, kuzeyde Burkina Faso ve doğuda Togo ile sınır komşusudur. 239.567 km²'lik bir yüzölçümüne sahip olan ülke, kıyı savanlarından tropikal yağmur ormanlarına kadar uzanan çeşitli ekosistemleri barındırır. Yaklaşık 35 milyonluk nüfusuyla Batı Afrika'nın en kalabalık ikinci ülkesi olan Gana'nın başkenti ve en büyük şehri Akra'dır. Diğer önemli şehirleri ise Tema, Kumasi, Sunyani, Wa, Cape Coast, Techiman, Tamale ve Sekondi-Takoradi'dir. Gana, 1957 yılında Büyük Altılı olarak bilinen liderlerin önderliğinde Sahra Altı Afrika'da bağımsızlığını kazanan ilk ülke olmuştur. Ülke sınırları içerisinde yer alan zengin maden yataklarının en önemli parçasını oluşturan maden olan altın nedeniyle eski koloni sahibi Birleşik Krallık ülkeye koloni döneminde Altın Sahili ismini vermiştir.
Gana topraklarında kurulan en eski krallıklardan güneyde Bonoman ve kuzeyde Dagbon Krallığı, tarih sahnesine ilk defa 11. yüzyılda çıkmıştır. Yüzyıllar içinde Aşanti İmparatorluğu ve diğer Akan krallıkları güneyde yükselmiştir. 15. yüzyıldan itibaren Portekiz İmparatorluğu başta olmak üzere Avrupalı güçler bölgedeki ticaret hakları için mücadele etmiş, nihayetinde 19. yüzyılda İngilizler kıyı bölgesinde tam hakimiyeti ele geçirmiştir. Bir asırdan fazla süren sömürgecilik karşıtı direnişlerin ardından Gana'nın bugünkü sınırları oluşmuş ve bölge dört farklı İngiliz sömürge toprağını kapsamıştır: Altın Sahili, Aşanti, Kuzey Bölgeleri ve Britanya Togoland. Bu bölgeler birleştirilerek Milletler Topluluğu (Commonwealth) içinde bağımsız bir yönetim olarak tanınmıştır. Böylece Gana, 6 Mart 1957'de Sahra Altı Afrika'da bağımsızlığını kazanan ilk ülke olmuştur. Ülkenin ilk devlet başkanı Kwame Nkrumah liderliğinde Gana, sömürgeciliğe karşı verilen mücadelelerde ve Pan-Afrikanizm hareketinde önemli bir rol oynamıştır.
Gana, çok etnikli bir yapıya sahip olup, farklı dil ve din gruplarına ev sahipliği yapmaktadır. Ülkedeki en büyük etnik grup Akanlar olsa da, nüfusun tamamı içinde çeşitli topluluklar mevcuttur. Gana halkının büyük çoğunluğu Hristiyandır (%71,3); Müslümanlar nüfusun yaklaşık beşte birini, geleneksel inanışlara sahip olanlar veya herhangi bir dine mensup olmayanlar ise yaklaşık onda birini oluşturur. Gana, başkanlık sistemiyle yönetilen üniter bir anayasal demokrasidir ve devletin başı aynı zamanda hükûmetin başkanıdır. Gana, 2012'de Afrika Yönetim Endeksi'nde kıtanın en istikrarlı yedinci ülkesi, Kırılgan Devletler Endeksi'nde ise beşinci ülke olarak gösterilmiştir. 1993 yılından bu yana Afrika kıtasındaki en özgür ve istikrarlı yönetimlerden birine sahip olup sağlık, ekonomik büyüme ve insani gelişim (HDI) alanlarında kayda değer ilerlemeler kaydetmiştir. Bu özellikleri sayesinde Gana, hem Batı Afrika'da hem de kıta genelinde önemli bir etkiye sahiptir.

Ülkeye verilen Gana ismi ile Batı Afrika'da kanıtlanabilen ilk büyük imparatorluk olan Gana İmparatorluğu'na atıfta bulunulmuştur. İlk Arap tüccarların 9. yüzyıldaki yazışmalarında söz edilen ve o dönem sadece kuzey Afrikalı tüccarlar tarafından bu ismi ile anılan imparatorluğa, kendi halkı Wagadu ya da Ta'rikh al-Sudan demekteydi.

Günümüzde Gana'nın varlığını sürdürdüğü topraklara insanlar ilk olarak 150.000 ila 200.000 yıl önce gelmişlerdir. O dönemki iklimi günümüz iklimi ile aynı olduğundan tarım ve hayvancılık için şartlar elverişli bir konumdaydı. Sangoan kültürüne mensup toplulukların oluşturduğu bu gruplar 25.000 yıl önce başlayan ve 13.000 yıl öncesine kadar süren şiddetli kuraklık ve buna bağlı olarak tarımsal faaliyetlerin sürdürülememesi nedeniyle bölgeyi terk etmişlerdir. Bu tarihten itibaren bölgenin bir daha ne zaman yerleşime sahne olduğundan tam emin olunmamakla birlikte bulunan en eski kalıtınlar 5.800 yıl öncesine ait çanak çömlek kalıntıları olmuştur.

Ülke tarihindeki büyük krallık ve imparatorluklar günümüzde Gana'nın kuzeyinde bulunan bölgelerde kurulmuştur. 15. yüzyılın başlarında Dagombalar Dagomba Krallığı'nı, 16. yüzyılda Mamprusiler, 17. yüzyılda Gonjalar da kendi krallıklarını bu bölgelerde ilan etmişlerdir. Tüm bu krallıklar kültürel ve yaşam biçimi açısından günümüzde Burkina Faso'da bulunan Mossi etnik grubundan etkilenmiş, oluşturdukları atlı süvariler ile de güvenliklerini sağlamışlardır. Orta Gana'nın yağmur ormanlarına kadar dayandırdıkları sınırlarını, bölgede başta at yetiştiriciliği olmak üzere hayvancılığı ve tarımı etkileyen çeçe sineği varlığı nedeniyle daha da ileriye taşıyamamışlardır.
1200'li yıllara kadar herhangi bir yerleşime sahip olmayan Gana'nın orta bölümleri, bu tarihte kuzeyden daha da aşağılara inerek gelen Akan toplulukları ile birlikte yerleşim almaya başlamıştır. Özellikle 15. yüzyıl sonları ile 16. yüzyıl başlarında hızlı bir göçe sahne olan bölgede birbiriyle kopuk Akan toplulukları birleşerek Bono Krallığı gibi krallıklar oluşturmuşlardır. 1680 yılında kurulan Ashanti Krallığı ile birlikte dağınık krallıklara son verilmiş, Ashanti tüm Akan krallıklarını hakimiyeti altına alarak birleştirmiş, bu dönemden sonra da Avrupalılar ile sık sık karşı karşıya gelmiştir.
Ülkenin güney bölgelerinde ise günümüzde de bu bölgelerde yaşayan Fantiler, Galar, Eveler ve diğer küçük etnik gruplar yaşamaktaydı. 15. yüzyıl ile 16. yüzyıl döneminde bu bölgeden yaşayan bu topluluklar, merkezi bir yönetim oluşturamamış ve devlet yapısı oluşturamamışlardır. Avrupalıların bu bölgeye sahil kesiminden ilk defa giriş yaptıklarında bu küçük gruplar ile karşılaşmışlardır.

Bölgenin kıyı şeritlerinde yaşayan halk çok erken tarihlerde Avrupalılar ile tanışmışlardır. Özellikle 1471 yılından itibaren gelen ilk Avrupalılar olan Portekizli tüccar ve askerlerin bu bölgeye uğramaları Avrupalılar ile olan münasebetleri üst seviyelere çıkarmıştır. Bu bölgeye gelmelerinden sadece 11 yıl sonra 1482'de yerli kabile reisleri ile anlaşarak sahilde üs olarak kullanabilecekleri Elmina Kalesi'ni yapmışlardır. Portekizlilerden sonra bölgeye Danimarkalılar, İsveçliler, Hollandalılar, Britanyalılar ve Fransızlar başta olmak üzere birçok Avrupalı daha gelmiş, yerliler ile anlaşarak kaleler yapmışlar ve zaman içerisinde birbirleriyle mücadele etmişlerdir. Afrika kıtasının hiçbir sahil bölgesinde, Gana'nın bu bölgesinde olduğu kadar sık ve birbirine yakın Avrupalıların oluşturduğu kaleler ve üsler bulunmamaktadır. Bu yakınlık bazı kaleler arasında görüş mesafesi uzaklığında yapılmaktaydı. Bu kaleler Avrupalıların mülkü olarak yapılmamaktaydı, kalelerin yapıldığı alanlar ücreti karşılığı kabile reisi tarafından kiralanmaktaydı. Kaleler o dönem için sömürge düşüncesi ile oluşturulmamış, ticari üs olarak inşa edilmiştir. Avrupalılar ilk yıllarında baharat ve altın madeni ilgisi nedeniyle bu bölgede bulunmuş daha sonraki yıllarda buna özellikle Amerika'ya gönderilme üzerine kurgulanmış köle ticareti de eklenmiştir. Afrikalılar bu ticaret karşılığında silah, mühimmat ve malzeme elde etmekteydi. Avrupalılar ile gerçekleşen bu ilk temaslar daha sonraki yıllarda oluşacak koloni sömürge sisteminden farklı olarak ilerlemekte, Afrikalılar ile Avrupalılar eşit şartlarda ticaret yapmaktaydı. Avrupalılara o dönem verilen kölelerde zengin yerliler tarafından ücreti karşılığı verilmekte ve herhangi bir Avrupalıları zorlamasını ya da baskınını içermemekteydi.
1800'lü yıllara gelindiğinde Britanyalılar ve Hollandalılar diğer Avrupalılara karşı üstünlük kurarak bölgeye daha çok hakim olmaya başlamışlardır.

1680 yılında dağınık olarak yaşayan Akan krallıklarını tek çatı altında toplayarak oluşturulan Ashanti Krallığı mevcudiyetini 1896 yılına kadar sürdürmüştür.
Sınırlarının büyük bir bölümünü günümüzde var olan Gana devletinin oluşturduğu krallık, bünyesine kattığı ülkelerin iç işlerine pek müdahalede bulunmaması nedeniyle Ashanti Federasyonu olarak da anılmaktadır. 
Sömürge sisteminin yoğunlaştığı dönemlere kadar özellikle Hollandalılar ile ticari ilişkilerini sorunsuz ilerleten krallık, altın rezervlerinin yoğun olduğu bölgeye İngilizlerin ilgi duyması ile sorunlar yaşamaya başlamış, Afrikalı yerliler ile Avrupalılar arasındaki güvene dayalı eşit ticaret anlayışı yerini askeri alanda daha güçlü olan Avrupalıların ve özellikle İngilizlerin yerel halk üzerindeki baskıcı bir anlayışına bırakmıştı.
19. yüzyıl içerisinde yaşanan dört farklı Ashanti Savaşları ile Ashanti güçleri ile Birleşik Krallık güçleri karşı karşıya gelmiş, bunların sonuncusu olan ve 1894 ile 1896 yılları arasında olanı neticesinde Ashanti Krallığı'nın varlığına son verilmiş ve bölge Birleşik Krallık'ın himayesi altına alınmıştır. Bu son savaş öncesi Ashanti kralı, tahtını kaybetmemek adına İngiliz himayesi altına girmeyi kabul etmiş, ancak İngilizler ilerleyen dönemlerde altın açısından zengin olan bölgenin Fransız ve Alman sömürge yönetimleri tarafından ilhak edilmesi ihtimaline karşı bu öneriyi reddederek ülkenin varlığına tamamen son vererek toprakların tek hakimi olmuştur. Bu olaydan sonra Ashanti Savaşlarının devamı ve beşincisi olarak Altın Taht Savaşı meydana gelmiş, Ashantililerin kutsal olarak gördükleri ve Ashanti kralının oturduğu altın kaplı tahtın İngilizler tarafından talep edilmesi neticesinde Mart 1900 ile Eylül 1900 yılları arasında yaşanmıştır. 
Yurtdışına sürgüne gönderilmeyen az sayıda Ashantili söz konusu tahttı, İngilizlere teslim etmeyerek sık ormanlık alana saklamış, bu taht ancak 1920 yılında İngilizler tarafından bulunabilmiştir. 
Birleşik Krallık 1896 yılından bu yana hakim olduğu toprakları 1 Ocak 1902 tarihinden itibaren Altın Sahili sömürgecilik sisteminin bir parçası olarak tam anlamıyla kendi bünyesine dahil etmiştir.

19. yüzyılın başında bölgede ticari faaliyetler münasebetiyle üsleri bulunan üç ülke kalmıştı. Britanyalı, Hollandalı ve Danimarkalı tüccarlar Altın Sahil de sahip oldukları şahsi ticari kaleler ile bağlarını bu bölgeden koparmamışlardı. 1821 yılında Britanya hükûmeti önemli bir adım atarak, var olan Britanya kalelerini esnafın ve y

Gine ya da resmî adı ile Gine Cumhuriyeti, Batı Afrika'da bir kıyı ülkesidir. Batıda Atlantik Okyanusu, kuzeybatıda Gine-Bissau, kuzeyde Senegal, kuzeydoğuda Mali, güneydoğuda Fildişi Sahili ve güneyde Sierra Leone ve Liberya ile sınır komşusudur. Başkenti Konakri'den dolayı bazen Gine-Konakri olarak da anılır; bu, Gine-Bissau ve Ekvator Ginesi gibi aynı adı taşıyan bölgedeki diğer bölgelerden ayırt etmek içindir. Gine'nin nüfusu 14 milyon ve yüzölçümü 245.857 kilometrekaredir (94.926 mil kare).
Eski adıyla Fransız Ginesi olan ülke, 1958'de bağımsızlığını kazandı. Gine'nin askeri darbelerle dolu bir geçmişi vardır. On yıllarca süren otoriter yönetimden sonra, 2010 yılında ilk demokratik seçimlerini gerçekleştirdi. Çok partili seçimler yapmaya devam ederken, ülke hâlâ etnik çatışmalar, yolsuzluk ve ordu ile polisin suistimalleriyle karşı karşıya. 2011 yılında, Amerika Birleşik Devletleri hükümeti, güvenlik güçleri tarafından yapılan işkence ve kadın ve çocuklara yönelik istismarın (kadın sünneti de dahil olmak üzere) devam eden insan hakları sorunları olduğunu iddia etti. 2021 yılında, bir askeri fraksiyon Cumhurbaşkanı Alpha Condé'yi devirdi ve anayasayı askıya aldı.
Gine, Birleşmiş Milletler, ECOWAS, Güney Atlantik Barış ve İşbirliği Bölgesi, İslam İşbirliği Teşkilatı, Frankofoni ve Afrika Birliği üyesidir. Afrika Birliği üyeliği, 2021 darbesi nedeniyle 2021 yılında askıya alındı, ancak Ocak 2026'da yeniden sağlandı. Nüfusun %90'ını Müslümanlar oluşturmaktadır. Ülke dört coğrafi bölgeye ayrılmıştır: Atlantik kıyısındaki Deniz Ginesi, Fouta Djallon veya Orta Gine yaylaları, kuzeydoğudaki Yukarı Gine savana bölgesi ve tropikal ormanlardan oluşan Guinée forestière bölgesi. Gine'nin resmi dili olan Fransızca, okullarda, devlet yönetiminde ve medyada iletişim dilidir. 24'ten fazla yerel dil konuşulmaktadır ve en büyükleri sırasıyla Deniz Ginesi, Fouta Djallon ve Yukarı Gine'de baskın olan Susu, Pular ve Maninka dilleridir; Guinée forestière ise etnolinguistik açıdan çeşitlidir. Gine ekonomisi çoğunlukla tarım ve maden üretimine bağlıdır. Dünyanın ikinci büyük boksit üreticisidir ve elmas ve altın yataklarına sahiptir. 2018'deki son araştırmaya göre, nüfusun %66,2'si çok boyutlu yoksulluktan etkilenirken, %16,4'ü de bu duruma karşı savunmasız durumda.

Ülkenin ismi bir Tuareg kelimesi olan aginaw sözcüğünden gelmekte olup, sözcük siyahi anlamına gelmektedir. Bu kelimeden yola çıkarak ülke ismi siyahilerin yaşadığı ülke anlamında kullanılmaktadır.
Gine sousou dilinde kadın demektir ve Gine'nin paralarında bile sembolü kadındır.

Günümüzde Gine'nin kurulu olduğu bölgeler erken dönemde Avrupalıların Batı Afrika'da kullandığı ticaret yolların dışında kalmaktaydı. Avrupalıların kullandığı "Trans-Sahra Ticaret Yolları" Gine kuzeyinde ya da batısında sona ermekteydi, bunun haricinde kıyısı bulunan Atlas Okyanusu ticari amaçlı kullanılmamaktaydı. Bu dönemde bölgede yaşayan topluluklar genel olarak küçük topluluklar olarak yaşamaktaydı. XII. yy'da Futa Djalon'un yaylalarında Susu Krallığı kurulmuş, Krallık XIII. yy'da Gana Krallığı'nın varlığına son verilmesi ile hakimiyet alanını genişletmiştir.
1235 yılında Susu Kralı'nın Mali İmparatorluğu Kralı tarafından "Kirina Muharebesi"nde yenilgiye uğratılması sonucu bölgenin kuzeydoğu bölgeleri Mali hakimiyeti altına girmiştir.
Mali İmparatorluğu'nun sona ermesi sonrası bölgede hakimiyeti ele alan Songhay İmparatorluğu'da merkezi yönetimi Gine bölgesinin çok dışında yer almasına rağmen günümüzde Gine'nin bulunduğu bölgelerde de hakimiyet kurmuşlardır.
Susular ilerleyen dönemlerde göçebe Fulbeler tarafından Futa-Djalon'dan uzaklaştırılmış, bunun sonucunda da diğer göçebe Fulbelerin aksine yerleşik düzene geçerek bu bölgede yaşamaya başlamışlardır. Fulbeler, 1735 yılında dini önderleri imam önderliğinde bölgede dini temeller esasına dayalı bir devlet kurmuşlar. Bu devlette, 1896 yılında Fransa tarafından yıkılana kadar varlığını sürdürmüştür.

XV. yy'ın ortalarında günümüzdeki Gine kıyılarına gelen ilk Avrupalılar olan Portekizli tüccarlar ve kaşifler, buradaki halktan ziyada Gambiya Nehri ağzında bulunan topluluklar ile ticaret yapmışlardır. Özellikle Portekizli denizci António Fernandes'in 1445-1446 yılları arasında gerçekleştirdiği gözlemler ile Gine kıyıları hakkında bilgi sahibi olunmuştur.
Avrupalılar ilk olarak 16. yüzyıl içerisinde günümüzde Gine'nin başkenti konumunda olan Conakry açıklarında yer alan küçük adaları ticaret merkezi olarak kullanmaya başlamışlar, adaları da "Ilhas dos Idolos" (Türkçe: İlahiler Adası) olarak adlandırmışlardır. Bu duruma rağmen Gine sahilleri 19. yüzyıl ortalarına kadar Avrupalılar tarafından kalıcı olarak kullanılmamıştır.

1850 yılından itibaren Fransızlar bölgede hakimiyet kurmaya çalışarak bölgeyi kolonileştirmeye başlamışlardır. Fransa, Portekiz'in kuzeyde sahip olduğu kıyı şeridi ile güneyde Britanyalılar'ın sahip olduğu kıyı şeridi arasında kalan küçük bir kıyı şeridini işgal etmeye çalışarak iç kısımlara doğru ilerlemeye çalışmışlardır. Bu bölgede başlatılan işgal faaliyetleri "kölelik karşıtı hareket" adı altında gerçekleştirilmiş, Fransız deniz memurları buradaki yerel yöneticiler ile anlaşmalar imzalanmış, bu imzalar neticesinde de köle ticaretine son vererek onun yerine altın, mum, fildişi ve hayvan kürkü ticareti gerçekleştirilmesi öngörülmüştür. Fransa tarafından atılan bu adımlara 1880'li yıllardan itibaren özellikle bölgenin iç kısımlarında bulunan ve ilerleyen yıllarda Gine'nin ulusal kahramanı olacak olan Samori Ture önderliğinde yaşayan topluluklar muhalif bir tutum sergilemiş, 1882 yılında da Fransızlara ilk askeri yenilgiyi yaşatmışlardır. Bu süreçte Sudan (günümüzdeki Senegal ile Sudan arasındaki bölge) olarak adlandırılan bölgede büyük bir hakimiyet elde ederek imparatorluk oluşturan Ture, günümüzde Gine'nin doğu kısımlarını da hükümdarlığı altına almıştır. Bunun haricinde günümüzdeki Mali'nin güneyi, Fildişi Sahili'nin kuzey kesimleri ile Burkina Faso'nun belli bir bölümü bu imparatorluk içerisinde yer almaktaydı. Ture tarafından oluşturulan bu imparatorluk 1875 yılından 1893 yılına kadar varlığını sürdürmüştür. 1891 yılına kadar Fransa ile arasında bulunan antlaşma gereği herhangi bir fiili saldırı olmasa da, Fransa bu süreçte askeri yöntemlerin yanı sıra yerel grup liderleri ile yaptığı antlaşmalar ile bu bölgedeki varlığını genişletmiştir. Bu yaşananlar neticesinde Ture, 1894 yılında imparatorluğunu o anki konumundan 600 km doğuya taşıyarak, günümüzdeki Gine topraklarından tamamen çıkmıştır. Bu doğuya kayma işlemi sonucu "İkinci Samori Ture İmparatorluğu"nu kuran Ture, bıraktıkları bölgelerde Fransa'nın egemenlik kurmasını engelleyememiştir. Yaşanan bu gelişmeler nedeniyle 1891 yılından itibaren Ture ile sürekli doğu yönünde ilerleyen ve kendilerini de bu yönde ilerlemesine neden olan Fransa arasında çatışmalar yaşanmıştır. 1881 yılından Fransa'nın Fulbe Krallığı ile yaptığı "Koruma Antlaşması" 15 yıl boyunca devam etmiş, 1896 yılında bu antlaşmaya son vermiş, ülkenin kralını öldürerek bölgeyi kukla yönetime emanet ederek dolaylı yoldan elde etmişlerdir.

1885 yılında Conakry, Fransa Valisi'nin Gine'deki ilk yerleşim yeri olmuş, burada bulunan valilik 1893 yılına kadar Fildişi Sahili'nde bulunan Dahomey için de sorumlu olmuştur. Almanya'nın bu bölgede hak sahibi olduğu Kapitaï ve Koba bölgelerinden 24 Aralık 1885 tarihinde Fransa lehine çekilmesi ile bölgede tam bir hakimiyet kuran Fransa, Berlin Konferansı sonucu 15 Mayıs 1886 tarihinde Portekiz ile anlaşarak bölgedeki sınırların tam olarak çizilmesine olanak sağlamıştır. Bölge, 1892-1893 döneminde Fransız Batı Afrikası içerisinde yer alan bir koloni olduğu ilan edilmiştir. 1897 yılından itibaren her bir kişiden alınan vergiler, o dönem ki yönetimin en önemli vergi gelir kaynağını oluşturmaktaydı. Fransa yönetimi altındaki bölgelerde hakimiyeti tam olarak sağlama amacını hedeflemiş, bölgelerindeki liderleri bu konuda yeterli gördüğü takdirde yönetime devam etmesini sağlıyor, yeterli kapasitede görmediği liderleri de hemen değiştiriyordu.
Fransa, diğer birçok Afrika sömürge bölgelerinde olduğu gibi Gine'de de elde edilen her toprağı kendilerinin kazandığı ve sahip olduğu toprak olarak görmekteydi. 1904 yılında bölgede bulunan tüm boş yani kullanılmayan ya da üzerinde herhangi bir yapı bulunmayan tüm toprak parçalarını Fransa toprağı ilan etmiştir.
1925 yılından itibaren bölgedeki yerel halkın da koloni yönetiminde yer alması konusunda adımlar atılmış lakin bu girişim herhangi bir etki yaratmamıştır.

Fransa anakarasının Almanya tarafından işgal edilmesi sonucu Fransız Batı Afrika'sı üyeleri, Almanya ile işbirliği içerisinde olan Vichy hükûmeti ile Londra'da Özgür Fransa'nın sürgündeki hükûmetinin lideri Charles de Gaulle arasında tercih yapmak zorunda kalmış, Charles de Gaulle hükûmetini destekleyen Fransız Ekvatoral Afrikası hariç, Fransız Ginesi'nin de dahil olduğu diğer tüm bölgeler Vichy yönetimini destekleme kararı almışlardır. Bu gelişmeler neticesinde Gine'de de Almanya'da sürdürülen politikaların bir yansıması olarak sömürge bölgelerinde ırkçı yasalar kabul edilmiş, "sadece beyazlar" ibaresinin olduğu tabelalar bölge genelinde asılmış, siyahilere yönelik ayrımcı bir politika izlenmiştir. Almanya'nın ve böylece Vichy rejiminin savaşı kaybetmesi neticesinde de bu tür ırkçı ve ayrımcı faaliyetlere bölgede son verilerek eski düzene geri dönülmüştür.

1958 yılında Charles de Gaulle'un önemli yetkiler ile Fransa'da başbakan olması sonrasında, bu yetkilerini ilk olarak yeni bir anayasanın kabulünü referanduma götürerek kullanmıştır. Bu referandumda ayrıca Fransa'ya bağlı bulunan sömürge bölgeleri kendi gelecekleri hakkında da seçim yapma durumundaydılar. Buna göre sömürgeler ya Fransa'ya daha sıkı ve tamamen bağlanmayı ya da derhal bağımsızlık ile Fransa'nın tüm desteğinden yoksun kalmayı oylamış olacaklardı. Bu dönemde Fransız Batı Afrikası'nın en önemli ve güçlü partisi olan ve gelecekte Afrika'daki frankofon ülkelerde başa gelecek kişilerin içerisinden çıktığı "

Güney Afrika Kalkınma Topluluğu, merkezi Botsvana'nın başkenti Gaborone'da bulunan, hükûmetler arası bir uluslararası örgüt. Kuruluşun hedefi, daha sosyo-ekonomik iş birliği ve entegrasyon gibi 15 güney Afrikalı devlet arasındaki siyasi ve güvenlik iş birliğini sağlamaktır. Afrika Birliği'nin rolünü tamamlar.

 Angola
 Botsvana
 Kongo DC – 08 Eylül 1997 yılından bu yana
 Lesotho
 Madagaskar – 30 Ocak 2014 tarihinde yeniden üye oldu after an imposed suspension in 2009
 Malavi
 Mauritius – 28 Ağustos 1995 yılından bu yana
 Mozambik
 Namibya –  21 Mart 1990 (bağımsızlıktan beri)
 Seyşeller – Ayrıca, daha önce 8 Eylül 1997'den 1 Temmuz 2004 tarihine kadar kuruluşun üyesi daha sonra 2008 yılında tekrar katıldı.
 Güney Afrika –  30 Ağustos 1994 yılından bu yana
 Esvatini
 Tanzanya
 Zambiya
 Zimbabve

Güney Sudan (İngilizce: South Sudan), resmî adıyla Güney Sudan Cumhuriyeti, Yukarı Nil havzasında denize kıyısı olmayan bir Doğu Afrika ülkesidir. Doğuda Etiyopya, kuzeyde Sudan, batıda Orta Afrika Cumhuriyeti, güneybatıda Kongo Demokratik Cumhuriyeti, güneyde Uganda ve güneydoğuda Kenya ile komşudur.
2011'de Sudan'dan ayrılarak bağımsızlığını kazanan ülke, uluslararası tanınırlığı bulunan en genç ülkedir. Ülkenin başkenti Cuba'dır. Güney Sudan'ın orta bölgesinde Beyaz Nil'in  Bahr-el Cebel (Arapça: بحر الجبل, dağ nehri) adı verilen bölümünün oluşturduğu geniş bir bataklık olan Sudd bulunur.
Sudan Kavalalılar hanedanı döneminde Mısır Hidivliği tarafından işgal edildi ve 1956'daki bağımsızlığa dek Britanya-Mısır Sudanı adı altında iki ülke tarafından ortaklaşa yönetildi. Birinci Sudan İç Savaşı'nın ardından 1972'de Güney Sudan Özerk Bölgesi kuruldu. Ancak 1983'te Sudan hükûmeti bölgenin özerkliğini lağvetti ve İkinci Sudan İç Savaşı başladı. Savaş 2005'te Kapsamlı Barış Antlaşması'nın imzalanmasıyla son buldu. Aynı yıl Güney Sudan Özerk Hükûmeti kurularak savaş öncesi duruma dönüldü. 2011'deki bağımsızlık referandumunda halk bağımsızlığa %98,83 oranında destek verdi ve 9 Temmuz 2011'de bağımsız bir ülke oldu. Bağımsızlığın ardından ülke kendini etnik şiddet ve iç savaşın içinde buldu. Çok sayıda insan hakkı ihlali, etnik katliam ve gazeteci cinayetine sahne olan savaş 2013'ten başlayarak iki ana taraf olan Başkan Salva Kiir Mayardit ile dönemin eski Başkan Yardımcısı Riek Machar arasında barış anlaşmasının imzalandığı 2020'ye dek sürdü. Anlaşmaya göre taraflar arasında bir koalisyon hükûmeti kuruldu ve savaşın yarattığı mültecilerin ülkeye geri dönmelerine olanak sağlandı.
Güney Sudan'ın nüfusu yaklaşık 12 milyondur, çoğunlukla Nil halklarından oluşur. Nüfusun yaklaşık yarısı 18 yaşın altındadır, bu da Güney Sudan'ı demografik olarak da en genç ülkelerden biri yapmaktadır. Halkın çoğu Hristiyanlık ve geleneksel dinlere inanır.
Güney Sudan Birleşmiş Milletler, Afrika Birliği, Doğu Afrika Topluluğu ve Hükûmetler Arası Kalkınma Otoritesi üyesidir. 2019 BM Dünya Mutluluk Raporu'na göre en mutsuz üçüncü ülkedir. Kırılgan Ülkeler Endeksi'nde de üçüncü sıradadır.

Güney Sudan 3°, 12° kuzey enlemleri ve 24°, 36° doğu boylamları arasında yer alır. Ülke bitki örtüsü olarak tropikal orman, bataklık ve geniş çayırlarla kaplıdır. Nil Nehri'nin yukarı havzalarında bulunan ve Nil'in iki büyük kolundan biri olan Beyaz Nil Nehri Güney Sudan'dan doğmaktadır. Coğrafi olarak batısında Bahr-el Gazel, güneyinde Ekvator ve Bahr-el Cebel bölgeleri, kuzeyinde Yukarı Nil, doğusunda Jonglei, merkezinde ise Göller bölgesi olarak ayrılmıştır.
Güney Sudan'da koruma altında olan geniş doğal alanlara sahip. Dünyanın 2. en büyük vahşi yaşam ve göç alanına ev sahipliği yapan ülke, Etiyopya sınırındaki Boma Ulusal Parkı ve Sudd sulak alanı ile Kongo Demokratik Cumhuriyeti sınırı yakınındaki Güney Ulusal Parkı ile zengin bir doğal yaşamı barındırıyor. Ulusal park ve çayırlık-ormanlık alanlarında sayısız kuş çeşidiyle birlikte, Afrika'ya özgü antilop, aslan, manda, fil, maymun, zebra ve zürafaların yoğun popülasyonu ve göç alanı bulunmakta. Özellikle 2005 yılında başlayan çalışmalar ile azalan yaban hayatı popülasyonları için önemli kazanımlar elde edildi. Ülkenin güneydoğusunda 1,3 milyon antilopun geniş göç alanı ve yollarının büyük ölçüde koruma altına alınması buna en önemli örneklerden.
Ülke geniş ve zengin doğal hayat alanlarına sahip olmasına rağmen nüfus artışı, Batı ülkelerinin artan endüstriyel yatırımları ile çevre ve yok olan doğal yaşam sorunlarını da yaşamakta. 2006 yılında Güney Sudan federal yönetimi, bölgenin fauna ve florasının korunması ve yaygınlaşması için mümkün olan her şeyi yapma, bunun yanında olası orman yangınlarının etkilerini azaltmak, atık boşaltma ve su kirliliği ile mücadele kararını açıkladı.

Güney Sudan'ın bağımsızlığı 9 Temmuz 2011'de resmî olarak ilan edildi.
22 yıllık iç savaşa son veren 2005'teki anlaşma uyarınca Güney Sudanlılar, Ocak'taki referandum sonucunda Hartum'dan ayrılma kararı almıştı.

Güney Sudan bağımsızlaşmadan önce Sudan ile birçok savaşa katılmıştır.Bağımsızlık mücadelesi veren Sudan Halk Kurtuluş Ordusu, Birinci Sudan İç Savaşı ve İkinci Sudan İç Savaşı'nda militan grup olarak, 2012 Sudan-Güney Sudan Sınır Çatışmaları'nda ise silahlı hükûmet güçleri olarak girmiştir..

Sudan

Güney Sudan Hükümeti Web Sitesi
Political information site
Site for Southern Independence 7 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
UN Mission in Sudan 4 Ocak 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Comprehensive Peace Agreement
Resolving the Boundary Dispute in Sudan's Abyei Region 14 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Introduction to the Laws of New Sudan
The Juba Post 31 Mayıs 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

AIDS, ilk kez 1980'lerin başında Orta ve Güney Afrika'da gündeme gelen ve giderek ürkütücü boyutlara ulaşan, etkeni HIV (İngilizce: Human Immunodeficiency Virus / Türkçe: İnsan bağışıklık yetmezliği virüsü) olan bir enfeksiyon hastalığıdır. HIV, bağışıklık sistemindeki akyuvarların (özellikle CD4+ lenfositler) yapısını bozarak ve sayısını azaltarak vücudun enfeksiyonlara karşı direncini ortadan kaldırır.
Bir retrovirüs olan HIV'nin, farklı coğrafyalarda değişik moleküler yapı ve klinik bulgularla ortaya çıkan 2 türü vardır;

HIV-1: Afrika'nın orta, güney ve doğu kesimleri ile Avrupa ve Asya etkindir.
HIV-2: Batı Afrika'da (Liberya ve Sierra Leone) etkindir. Virülansı HIV-1'den düşüktür.
HIV-1'in en önemli etkisi, makrofajlarda ve lenfositlerde (TH-lenfositlerinde) görülür. HIV ile bağışıklık sistemi arasında oldukça karmaşık antijen-reseptör bağlantıları vardır. Bunlar arasındaki en somut ilişki gp120 ile CD4+ ilişkisidir. Virüs kökenli bir madde (antijen) olan gp120, T-lenfositlerinin ve makrofajların CD4+ reseptörlerine yapışır, hücrelerin enzim sistemini bozar. Virüsten etkilenen makrofajlar ve TH-lenfositleri HIV antijenlerini algılayamaz ve tepkisiz kalırlar. Böylece bağışıklık sisteminin tüm düzeni bozulur. HIV, girdiği hücrelerde üremeye başlar. Yeni virüslerin gen yapıları da farklılaşmıştır. Ölen hücrelerden kana dökülen yeni virüsler sağlıklı hücrelere girer. T-lenfosit üretimi azalır. Sıvısal bağışıklık sistemi çalışır ve virüs antijenlerine karşı antikor üretilir. Ancak hücre içinde yaşayan virüs, hücrelerde saklanarak sıvısal bağışıklık sisteminin antikorlarından korunduğu için bu antikorlar hastalığın iyileşmesini sağlayamaz. Bağışıklık sistemi etkilenmelerini somut olarak sıralamak gerekirse: lenfosit sayısında azalma (lenfopeni), T-lenfositlerinde işlev bozuklukları, B-lenfosit sayısında artış, makrofaj tembelliği en önemli 4 bulgudur.
HIV-2'nin neden olduğu AIDS'in gidişi görece yavaştır; ancak bulgular ve sonuç değişmemektedir.
HIV erkeninin bağışıklık sistemini çökerterek bireyi çeşitli hastalıklara karşı korumasız hale getirmesine ve ölümüne neden olabilen tabloya AIDS nitelemesi yapılmıştır. AIDS sözcüğü, İngilizce “Acquired Immune Deficiency Syndrome” kelimelerinin baş harflerinden oluşan bir kısaltmadır; Türkçe çevirisi “Edinsel Bağışıklık Eksikliği Sendromu”dur. AIDS, HIV enfeksiyonunun son aşamasıdır ve bu süreçte çıkarcı enfeksiyonlara ve kanserlere sıklıkla rastlanır. Kanında HIV taşıyan kişiye "HIV pozitif" veya "HIV ile yaşayan kişi" denir. Kavram bütünlüğü sağlamak açısından yaygın olarak HIV/AIDS birleşik terimi kullanılır. HIV kana bulaştıktan sonra uzun yıllar belirti vermeyebilir ve kişi kendini iyi hissedebilir. Bazı olgularda, HIV pozitif bir kimsenin 8-10 yıl klasik AIDS tablosuna geçmediği görülmüştür. Bulaşma kuşkusunu izleyen 3. aydan sonra yapılan ELISA testlerinin sonucu bireyin enfekte olup olmadığının kesin kanıtıdır.

Bilinen ilk AIDS vakaları 1981'de ABD'nin New York ve Kaliforniya eyaletlerinde rapor edildi. AIDS teşhisi konulan ilk şahısların çoğu virüs ile cinsel yolla enfekte olan eşcinsel erkekler ve şırıngaları ortak kullanan damardan alınan uyuşturucu bağımlılarıydı. 1983 yılında Amerikalı ve Fransız araştırmacılar hastalığın nedeninin HIV olduğunu buldular ve 1985'e gelindiğinde bu virüsü tespit eden serolojik kan testleri geliştirildi.
AIDS, 1980'lerin başında Orta ve Güney Afrika'da ortaya çıktı ve başta Afrika olmak üzere AIDS vakalarında salgın düzeyinde artış görüldü. Bu hızlı artışta, Afrika'da şehirleşmenin çoğalması, uzun yolculukların ve uluslararası seyahatlerin artması, seks alışkanlıklarının değişmesi, damar içi uyuşturucu kullanımının artması önemli rol oynadı. Birleşmiş Milletler'in 2004 raporuna göre dünyada 38 milyon kişi HIV ile yaşıyor, her yıl 5 milyon kişi virüs ile enfekte oluyor ve 3 milyon kişi AIDS'ten ölüyordu. 1981-2008 yılları arasında, 20 milyon kişi AIDS nedeniyle öldü. 2005 yılı başlarında yapılan istatistiksel araştırmalar 40 milyonun üzerinde HIV+ hasta bulunduğunu; 2010 yılındaki istatistikler ise AIDS'ten ölenlerin sayısının ise 1.5 milyonu aştığını göstermiştir.
Tüm dünyadaki HIV pozitif vakalarının %70'i Sahra Altı Afrika'dadır. Afrika'daki bazı ülkelerde nüfusun %10'undan fazlası HIV ile yaşamaktadır. Bu oranlar dünyanın diğer bölgelerinde bu kadar yüksek oranda olmasa da Doğu Avrupa, Hindistan, Güney Asya, Güneydoğu Asya, Latin Amerika ve Karayipler'de hızlı bir artış görülmektedir. Oranlar Batı Avrupa ve ABD'de de artmaktadır. ABD'de yaklaşık 1 milyon kişi HIV ile yaşamaktadır. Asya ülkelerinde en keskin artış Çin, Endonezya ve Vietnam'da görülmektedir. Dünya Sağlık Örgütü'ne (WHO) göre HIV antiretroviral tedavisine gereksinim duyan insanların 10 da 9'u tedavi görememektedir.

AIDS zoonoz bir enfeksiyondur. İnsanlar ve aşağı omurgalı (İngilizce: lower vertebrate) hayvanlarda görülür. Genetik olarak HIV'e çok benzer bir virüs, Batı Afrika'da ekvatora yakın bölgelerde yaşayan şempanzelerde bulunmuştur. Maymun bağışıklık yetmezliği virüsü (SIV) olarak adlandırılan bu virüs, henüz şempanzelerde hastalığa neden olmamaktadır. HIV'nin muhtemelen 20. yüzyılın ilk yarısında, maymunların etleri için avlanması ve doğranması sırasında insanlara bulaştığı düşünülmektedir. Afrika yeşil maymunlarında görülen ve SIV'in farklı bir çeşidi olan virüsün ise HIV-2'ye neden olduğu düşünülmektedir. HIV-2 de AIDS'e neden olabilir ancak bu süreç HIV-1'e göre çok daha yavaş gerçekleşir. Şu an dünyada en yaygın insan bağışıklık yetmezliği virüsü HIV-1'dir. HIV-2, başlıca Batı Afrika'da görülür.

Önceleri yalnızca cinsel yolla bulaştığı sanılan HIV'nin, orofaringeal ve gastrointestinal mukoza, kan yolu, plasenta, emzirme gibi başka yollarla da bulaşabileceği saptanmıştır. HIV, kan ve kan ürünleri, ejakülat veya diğer cinsel sıvılar üzerinden insandan insana bulaşır. Ayrıca plasenta ya da süt yoluyla anneden bebeğine bulaşabilir. Öksürükle, hapşırıkla ya da el sıkışmak gibi olağan temaslarla bulaşmaz. Bu virüs oldukça hassastır ve vücut dışında havada ve suda uzun süre yaşayamaz. Bu nedenle bulaşması için vücut sıvılarının doğrudan teması gerekir. Frengi, genital herpes (uçuk, bel soğukluğu (gonore)) ve klamidya gibi cinsel hastalıkların cinsel bölgelerde yol açtığı yaralar ve doku bozulmaları, HIV bulaşma riskini artırır.

HIV, Hepatit B ve Hepatit C virüsleri gibi, kan nakliyle bulaşan virüslerdendir. Özellikle hemofili ve Akdeniz anemisi hastaları büyük risk taşır. Yinelenen transfüzyonlar sırasında taşıyıcılardan alınmış HIV+ kan verilebilmektedir. Vericiden alının kan ve kan ürünlerinin kontrol edilmeden tüketildiği sağlık sistemlerinde oldukça önemli bir sorundur.

Virüsün bulaşması vajinal, anal veya oral seks sırasında gerçekleşebilir. Bununla birlikte HIV öpüşme ile bulaşmaz çünkü tükürükteki HIV miktarı çok düşüktür. Dünyada kayıtlı milyonlarca bulaştan yalnızca 'bir' tanesinde öpüşme ile bulaş geçekleşmiştir; ancak bu olguda her iki tarafın da aşırı dişeti kanaması olduğu, bulaşmanın nedeninin tükürük ile değil kan ile olduğu belirlenmiştir. Enfekte partnerlerle homoseksüel ya da heteroseksüel ilişkilerde HIV alma riski çok yüksektir. Kadınların erozyonlu genital hastalıklarında, HIV ile karşılaşma riski artar. Kondom kullanılması, AIDS riskini oldukça azaltır. Vajina ve serviks mukozaları, penis sünnet derisinin içyüzü ile anüs ve rektum mukozaları HIV'in bulaşmasının en kolay olduğu epitel yüzeyleridir.
Doğru prezervatif kullanımı HIV bulaşmasını %80 oranında engeller. HIV hem bir erkekten hem de bir kadından bulaşabilir. Herhangi bir cinsel hastalık, HIV bulaşma ihtimalini artırır. HIV'in iki tipi mevcuttur. Tip II'de kadından erkeğe bulaşma ihtimali, Tip I'de ise erkekten kadına bulaşma ihtimali daha yüksektir. Korunmasız anal ilişki esnasında HIV bulaşma riski, korunmasız vajinal ilişkiden daha yüksektir.

Eroin gibi damar içine enjekte edilen maddelere bağımlı olan bireylerin %60'ı aşan bir bölümü HIV+'tir. Ortaklaşa kullanılan enjektörler, enfeksiyonun yayılmasında kan transfüzyonu ve cinsel ilişki kadar önemli vektördür.

Asepsi ve antisepsi kurallarının uygulanmadığı kliniklerde hastalar kadar hekimler ve sağlık çalışanları da risk altındadır. Sağlık çalışanlarının enfekte enjektör ya da benzeri batıcı-kesici araçlarla yaralanmaları bulaşmalara neden olabilmektedir.

Gebelik ve laktasyon fetüs için önemlidir. AIDS'li annenin kanındaki virüs yüklü lenfositlerin plasenta ve anne sütü aracılığıyla fetüse geçmesi olasılığı yüksektir. Doğumdan sonraki ilk yıl içinde belirtiler başlar ve çocuklar 10 yaşına ulaşmadan erişkinlerde saptanan komplikasyonlarla kaybedilirler. Memelerin epitel hücreleri HIV için saklanma ve çoğalma alanları olabilmektedir. Anne sütündeki HIV ve HIV fagosite etmiş makrofajlar fetüsün ağız mukozasını ve bağırsak epiteli engelini kolaylıkla aşabilmektedir. Günümüzde doğuma yakın dönemlerde anneye ve bebeğe uygulanan antiretroviral ilaç tedavileriyle bebeğin virüse yakalanma riskini %0.5′lere kadar indirebilmektedirler.

HIV/AIDS gündelik temaslarla, aynı odada bulunma, aynı okulda okuma, aynı havayı soluma gibi yollarla bulaşmaz. HIV sağlıklı deriden geçmez. Bunun dışında HIV/AIDS şu yollarla da bulaşmaz:

El sıkışma, deriye dokunma, okşama, kucaklama, sosyal öpüşme,
Tükürük, gözyaşı, ter, aksırık, öksürük, idrar, dışkı,
Yiyecekler, içecekler, çatal, kaşık, bardak, tabak, telefon,
Tuvalet, duş, musluk, yüzme havuzu, deniz, sauna, hamam,
Sivrisinek ve diğer böceklerin sokması,
HIV pozitif bir kimse ile aynı ortamda kedi, köpek ve diğer hayvanlarla birlikte yaşamak.

HIV'nin organizmaya girmesinden sonraki 2.-6. haftalar arasında “primer HIV enfeksiyonu (akut retroviral sendrom)” tablosu ortaya çıkar. Primer HIV enfeksiyonu evresinde karşılaşılan başlıca bulgular şunlardır; ateş, bitkinlik, gece terlemeleri, kilo kaybı, baş ağrıları, eklem ve kas ağrıları, farenjit, deri döküntüleri, lenfadenopati, diyare, kusma. Bu bulgular gribal bir enfeksiyonu ve enfeksiyöz mononükleozis hastalığını anımsatır. Primer HIV en

Harare (1982 yılına kadar resmî olarak Salisbury), Afrika kıtasında bulunan Zimbabve'nin başkenti ve aynı zamanda en büyük şehri konumundadır.
Şehirde 2012 resmî nüfus sayım verilerine göre 1,485,231 kişi yaşamaktadır. Ülkenin aynı isimli ilinin de merkez şehri konumunda bulunan şehirde, 2002 resmî nüfus sayım sonuçlarına göre 1,435,784 kişi yaşamaktaydı. İl statüsüne sahip olan Harare'nin tüm il sınırları genelinde ise 2012 resmî sayım sonuçlarına göre 2.123.132 nüfus yaşamaktadır.

Şehir, ülkenin kuzeydoğu bölgesinde yer almaktadır. Deniz seviyesinde 1.490 m yükseklikte bulunan şehir, kuru savan iklimi etkisi altındadır.

Şehir, Cecil Rhodes'in başlattığı batılı sömürge istilaları sonunda, 1890'da bir sığınak ve kale olarak kullanılmaya başlanmıştır. Şehir bir süre sonra "Salisbury" adını almıştır. Şehir 1897'de belediye olarak ilan edilmiştir. Daha sonra, bölge tam bir sanayi ve ticaret merkezi olmaya başlamıştır. Şehir, 1900'lü yıllar boyunca devamlı sömürülmüştür.
Gerek altın, gerek demir madenleri nedeniyle önemli bir sömürge kenti olan Salisbury, 11 Kasım 1965'te İngiltere'ye karşı "Rodezya Devleti" adıyla bağımsızlık ilan etmiş olsa da, ülke hiçbir başka ülke tarafından tanınmamıştır. Ancak 18 Nisan 1980'de tam bağımsızlık ilan eden Zimbabve, 1982'de Salisbury'yi başkent ilan etmiş ve ismini Harare olarak değiştirmiştir.

Şehir, ekonomik hayatın oldukça canlı olduğu bir şehirdir. Bu ülkeden tüm dünyaya, tütün, mısır, pamuk ve turunçgil satılmaktadır. Ülkede tekstil sanayisi gelişmiştir. Ayrıca ülkede yoğun olarak demir-çelik ve kimyasal madde fabrikaları bulunur. Ülkenin en önemli madeni kaynaklarının başında altın bulunmaktadır. Bölgede üretilen tüm ürünler, demiryolu ve havayolu aracılığıyla satılmaktadır.

Harare'nin iklimi oldukça ılık ve düzenli bir iklimdir. Şehir ve çevresinde, Kasım ve Nisan arasında ılık ve nemli bir hava hakimken; Mayıs ve Ağustos arasında serin ve kuru bir hava hakimdir. Ayrıca Eylül-Ekim arasında şehir ve çevresinde sıcak ve kuru bir hava hakimdir. Bölgenin bitki örtüsü ise oldukça yeşildir. Çöl veya karasal iklim görülmez.

 Nottingham, İngiltere
 Münih, Almanya
 Cincinnati, Ohio, ABD
 Prato, İtalya
 Lago, İtalya
 Mingeçevir, Azerbaycan

Zimbabve'deki şehirler listesi
Zimbabve'nin illeri
Charles Prince Havalimanı

Hartum, Sudan'ın başkenti ve en büyük ikinci şehridir. Şehir, Beyaz Nil ile Mavi Nil'in birleştiği yerde kuruludur.

Hartum şehrinin güneydoğusunda, Mavi Nil'in kıyısında Alve Devleti'nin başşehri Sûbâ bulunmaktaydı. Günümüz şehri 1821 yılında Kavalalı İbrahim Paşa tarafından kuruldu. 1824 idare merkezi haline getirildi. İlk zamanlarda Mısır ordusu için bir karakol görev yapan yerleşim zamanla bölgesel ticaret merkezi haline geldi. Nil üzerinde kurulu limanı, köle ve ticaret kervanları güzergahında konaklama merkezi olması nedeniyle gelişimini sürdürdü. Mısır Hidivliği döneminde yerleşim yabancı idareciler tarafından yönetilmeye başladı. Sudan eyaletinde 1881 yılında Mehdi'nin başlattığı isyan büyümüş ve Sudan eyaletinin İngiliz genel valisi Charles George Gordon'un bulunduğu Hartum şehri 13 Mart 1884 tarihinde kuşatılmıştır. uzun bir kuşatmadan sonra 26 Ocak 1885'te Mehdi tarafından ele geçirilmiştir. Bir süre Mehdi'nin denetiminde kalan yerleşim 1898 yılında İngiliz güçlerinde ele geçirildi. Bundan sonra İngiliz sömürgesi olarak eyaletin merkezi şehri olma özelliği koruyan yerleşim, 1 Ocak 1956'da Sudan'ın bağımsızlığını ilan etmesiyle yeni kurulan bu devletin başkenti oldu.
İsmi Nil Nehri'nin fil hortumunu andıran şeklinden Arapça Al-kartoūm(الخرطوم)'dan gelmektedir.

 İstanbul Türkiye
 Sankt-Peterburg Rusya
 Vuhan Çin
 Kahire Mısır
 Ankara Türkiye
 Amman Ürdün
 Asmara Eritre

Hint Okyanusu'ndaki Dağınık Adalar (Fransızca: Îles Éparses de l'océan Indien) ya da kısaca Dağınık Adalar (Fransızca: Îles Éparses), Hint Okyanusu'nda dört küçük mercan adası ve bir büyük adadan oluşan Fransa idaresindeki bölge. Adaların sürekli bir nüfusu yoktur. Yılın çoğu zamanı ıssızdır. Adalar, Juan de Nova Adası, Glorioso Adası, Bassas da India, Tromelin Adası, Avrupa Adası'ndan oluşurlar. Bu adalar Madagaskar'ın 200 mil doğusunda bulunurlar.
Adaların dördü Mozambik Kanalı'nda bulunurken, Tromelin Adası Hint Okyanusu'nda yer almaktadır.

Bassas da India
İsimsiz on kaya adacığı
Avrupa Adası
Île Europa
Sekiz isimsiz kaya adacığı
Glorioso Adaları
Banc du Geyser
Grande Glorieuse
Île du Lys
Güney Kayası
Verte Kayalıkları (üç küçük ada)
Batık Kayası
Üç isimsiz adacık
Juan de Nova Adası
Tromelin Adası

3 Ocak 2005'ten beri, Dağınık Adalar, Fransız devleti adına, Réunion'da bulunan Fransız Güney ve Antarktika Toprakları kıdemli yöneticisi tarafından yönetilmektedir. Dağınık Adalar, Madagaskar'ın 1960'taki bağımsızlığından beri daha önce Réunion valisinin yönetimi altındaydı  Fransa, Madagaskar tarafından hak iddia edilen Mozambik Kanalı'ndaki adaların her birinde yaklaşık 14 askerden oluşan bir askerî garnizon bulundurmaktadır. Birlikler, Réunion'da konuşlanmış Fransız donanma gemileri tarafından destekleniyor ve yılda yaklaşık dört kez devriye görevleri ve ikmal operasyonları yürütüyor.  Madagaskar'ın hak iddialarının yanı sıra Glorioso Adaları'nda Komorlar, Tromelin Adası'nda da Mauritius hak iddia etmektedir. 
Fransa, Dağınık Adalar'daki küçük adaların her birinin etrafında 200 deniz mili (370 km) genişliğinde münhasır ekonomik bölgeye (MEB) sahiptir. Bu bölge, Mayotte ve Réunion adaları için MEB talepleriyle birlikte, batı Hint Okyanusu'nda bir milyon kilometrekareden fazla bir alanı kapsar. Bu ilan edilen MEB'in komşu devletlerle önemli ölçüde örtüşmesi söz konusudur. 

Mauritius, Madagaskar ve Komorlar, Fransa'nın bu adalar üzerindeki egemenliğine itiraz etmektedir. Mauritius, Tromelin Adası'nı kendi toprağı olarak iddia etmekte ve 1722'de Fransa tarafından keşfedilen adanın, 1814 Paris Antlaşması ile Fransa'ya devredilmediğini belirtmektedir. Madagaskar, Glorioso Adaları (Banc du Geyser dâhil) üzerinde egemenlik iddiasında bulunmaktadır. Ancak ada grubu hiçbir zaman Madagaskar Koruma Bölgesi'nin bir parçası olmamış, Mayotte Kolonisi ve bağlı bölgelerinin bir parçası olmuş, daha sonra 1946'da Madagaskar'dan ayrı yönetilen bir koloni hâline gelen Fransız Komorlar'ın bir parçası olmuştur. Komorlar da tartışmalı Fransız Mayotte bölgesinin bir parçası olan Glorioso Adaları'nı (Banc du Geyser dâhil) kendi toprağı olarak iddia etmektedir. Ayrıca Madagaskar, 1972'den beri Bassas da India, Avrupa Adası ve Juan de Nova Adası'nı da sahiplenmiş,  1979 tarihli bir Birleşmiş Milletler kararı (bağlayıcı gücü olmaksızın) bu adaların Madagaskar'a devredilmesini talep etmiştir.   Seyşeller de Fransa-Seyşeller Deniz Sınırı Anlaşması imzalanmadan önce Dağınık Adalar'ın bir kısmını sahiplenmiştir. Kasım 2020'de Fransa ve Madagaskar arasında bir müzakere oturumu gerçekleşmiş,  Nisan 2025'te de Fransa ve Madagaskar, anlaşmazlığa barışçıl bir çözüm bulmak için Haziran 2025'te bir araya geleceklerini açıklamışlardır.  Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, iade yerine Madagaskar ile ortak yönetim biçimini tercih ettiğini ifade etmiştir.  20 Haziran 2025'te Madagaskar Dışişleri Bakanı Rasata Rafaravavitafika, Madagaskar'ın Dağınık Adalar üzerindeki iddiasına adanmış bilimsel komitenin bir toplantısına başkanlık etti. Bu toplantının amacı, Fransa ile görüşmelerde ilerleme kaydederken, Madagaskar'ın Dağınık Adalar üzerindeki egemenliğini korumak için argümanlar geliştirmekti.  24 Haziran 2025'te Madagaskar platformu "Sehatry ny Raiamandreny" (Sera), Madagaskar'ın Dağınık Adalar toprakları üzerindeki hak iddialarına ilişkin iddiasının yılmazlığını teyit etti.  Fransa ve Madagaskar arasında ikinci komisyon, 30 Haziran 2025'te, Dağınık Adaların Madagaskar'a iadesi veya geri verilmesi konusunda ikili görüşmeler için toplandı.  26 Haziran 2025'te Fransa, Madagaskar ve Fransa arasında 30 Haziran 2025'te yapılan toplantıdaki müzakerecilerin listelerini yayınladı. 

Official site28 Nisan 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca)

Homo ergaster (Çalışan insan), Erken Pleyistosen'de Afrika'da yaşamış arkaik insanların nesli tükenmiş bir türü veya alt türüdür. H. ergaster'in kendine ait bir tür olup olmadığı veya H. erectus kapsamına alınması, paleoantropoloji içinde devam eden ve çözülmemiş bir tartışmadır. Eşanlamlılığı savunanlar, H. ergaster'i tipik olarak Afrikalı Homo erectus olarak ya da  Homo erectus ergaster olarak tanımlar. H. ergaster'ın fosil buluntuları genellikle 1,7 ila 1,4 milyon yıl öncesine tarihlenmekle birlikte, daha geniş bir zaman aralığı da mümkün görülmektedir. Doğu ve Güney Afrika genelinde fosillerine rastlanmış olsa da, H. ergaster fosillerinin çoğu Kenya'daki Turkana Gölü kıyılarında bulunmuştur. 1 milyon yıl öncesine kadar tarihlenen, uzun süreli anatomik süreklilik gösteren daha geç döneme ait Afrika fosilleri de bilinmektedir. Ancak bu fosillerin resmî olarak H. ergaster olarak sınıflandırılıp sınıflandırılamayacağı belirsizdir. Bir ardıltür (chronospecies) olarak H. ergaster, Afrika'da yeni Homo soylarının ortaya çıktığı 600.000 yıl öncesine kadar varlığını sürdürmüş olabilir.

H. ergaster'in H. erectus'a dahil edilmesi gerektiğine inananlar, ikisi arasında onları farklı türlere ayırmak için çok az fark olduğunu düşünürler. İki türü ayrı tutma taraftarları, Afrika fosilleri ile Asya'daki H. erectus fosilleri arasındaki morfolojik farklılıkların yanı sıra erken Homo evriminin, H. ergaster gibi türleri H. erectus'a dahil etmenin ima ettiğinden daha karmaşık olduğunu belirtiyorlar. Ek olarak, yaygın olarak H. ergaster'i oluşturduğu görülen örnekler arasındaki morfolojik farklılıklar, H. ergaster'in kendisinin kohezif bir türü temsil etmediğini düşündürebilir. En doğru sınıflandırmalarına bakılmaksızın, H. ergaster daha sonra H. erectus'ta ifade edilen özelliklerin ilkel versiyonlarını sergiler ve bu nedenle muhtemelen Asya'da yaşamış daha sonraki H. erectus popülasyonlarının doğrudan atasıdır. Ek olarak, H. ergaster muhtemelen modern insanlar ve Neandertaller gibi Avrupa ve Afrika'daki sonraki homininlerin de atasıdır. H. ergaster'i australopitesine'lerden ve ayrıca H. habilis gibi daha eski ve daha bazal Homo türlerinden ayıran çeşitli özellikler vardır. Bu özellikler arasında, daha büyük vücut kütleleri, nispeten uzun bacakları, zorunlu iki ayaklılıkları, nispeten küçük çeneleri ve dişleri (diyette büyük bir değişikliği gösterir), ayrıca vücut oranları ile daha önceki ve çağdaş homininlerden ziyade modern insanlara benzeyen yaşam tarzları vardır. Bu özellikleri göz önünde bulundurarak, bazı araştırmacılar H. ergaster'i Homo cinsinin en eski gerçek temsilcisi olarak görmektedir. H. ergaster, birçok yeni ve farklı davranışa ihtiyaç duyulmasına neden olacak zorluklarla dolu benzersiz bir ortam olan Afrika'daki savanda yaşadı. Daha önceki Homo türleri, avcıları uzak tutmak için muhtemelen modern primatlar gibi karşı saldırı taktikleri kullandı. H. ergaster zamanında, bu davranış muhtemelen primatlar arasında bir ilk olan gerçek avcı-toplayıcı davranışının gelişmesiyle sonuçlanmıştı. İlk olarak H. ergaster'de ortaya çıkmış olabilecek diğer davranışlar arasında yiyecek aramanın erkek-dişi bölünmeleri ve gerçek tek eşli çift bağları sayılabilir. H. ergaster ayrıca, bilinen en eski el baltaları da dahil olmak üzere, Aşölyen endüstrisinin daha gelişmiş araçlarının görünümünü de işaret ediyor. Tartışmasız kanıtlar eksik olsa da, H. ergaster aynı zamanda ateşi kontrol etmekte ustalaşan en eski hominin olabilir.

H. ergaster'in iyi korunmuş tek kafatası sonrası kalıntıları Turkana Çocuğu fosilinden gelmektedir. Turkana Çocuğu'nun kolları, australopitesinelerin aksine, bacaklarına göre yaşayan insanların kollarından daha uzun değildi ve atalarının koni şeklindeki gövdesi, dar kalçalar üzerinde daha fıçı şeklinde bir göğse dönüşmüştü. Turkana Çocuğu'nun kafatası hacmi'nin yetişkinlikte 880 cm³ civarında olacağı hesaplanmıştır. Tüm H. ergaster kafatasları göz önüne alındığında, türün beyin hacmi çoğunlukla 600 ile 910 cc arasında değişirken, bazı küçük örneklerin hacmi yalnızca 508-580 cc'dir. Beyinleri modern insanınkinden daha küçük olduğu için, H. ergaster'in kafatası hemen göz yuvalarının arkasında daralmış halde idi.

Fosil iskeleti ve Aşölyen taş aletleri gibi diğer fosil kanıtları, bilim adamlarının çoğunluğunu, Homo ergaster ve Homo erectus'un - daha ilkel atalarının aksine - verimli avcılar oldukları sonucuna varmasına neden oldu. Sosyal yapı muhtemelen daha büyük bir beyin hacmiyle daha karmaşık hale gelirdi; Broca'nın beynin hacmi konuşmaya izin verir ve kafatasında hafif bir eğimle belirtilir. Turkana Çocuğu'nun torasik omurları Homo sapiens'tekinden daha dardır. Bu, modern insanlarda solunumu değiştirmek için kullanılan göğüs kasları üzerinde daha az motor kontrolüne izin verecek ve karmaşık vokalizasyonların tekli soluklar ile sıralanmasını mümkün kılacaktı.

İnsanın evrimi
İnsan evriminin fosil listesi
Arkaik sapiens

Handbook of paleoanthropology. Second edition. Winfried Henke, Ian Tattersall. New York. 2015. ISBN 978-3-642-39979-4. OCLC 900727331. 

 Wikimedia Commons'ta Homo ergaster ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
 Vikitür'de Homo ergaster ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Homo habilis ("becerikli insan"), yaklaşık 2.3 ila 1.65 milyon yıl önce Doğu ve Güney Afrika'nın Erken Pleistosen'inden soyu tükenmiş bir arkaik insan türüdür. 1964'te türün tanımlaması üzerine, H. habilis oldukça tartışmalıydı ve birçok araştırmacı, o zamanlar bilinen diğer tek erken hominin olan Australopithecus africanus ile sinonim (eşdeğer) olmasını önerdi; ancak H. habilis, zaman geçtikçe ve ilişkili daha çok keşif yapıldıkça daha çok kabul gördü. 1980'lere gelindiğinde, H. habilis'in bir insan atası olduğu ve doğrudan modern insanlara yol açan Homo erectus'a evrimleştiği öne sürüldü. Bu bakış açısı şimdi tartışılıyor. Güvensiz tür tanımlamasına sahip birkaç örnek H. habilis'e atanmış, bu da türün bölünmesi için argümanlara, yani yalnızca ilkinin geniş destek aldığı "H. rudolfensis" ve "H. gautengensis" adlı yeni türlerin önerilmesine neden olmuştur.
Kendisi ile çağdaş Homo türleri gibi, H. habilis'in beyin büyüklüğü genellikle 500–900 cm3 arasında değişiyordu. H. habilis'in vücut oranları, yalnızca oldukça parçalı iki iskeletten bilinmektedir ve büyük ölçüde daha önceki australopitesinlere (iki ayaklı insansılar) benzer bir anatominin öngörülmesine dayanmaktadır. Bu nedenle H. habilis'in Australopithecus cinsine Australopithecus habilis olarak taşınması da önerilmiştir. Bununla birlikte, H. habilis'in verimsiz uzun mesafe yolculuk yetenekleri olan küçük yapılı bir insan olarak yorumlanmasına meydan okunmuştur. Varsayılan dişi örnek OH 62, geleneksel olarak australopitesinlere benzer oranlar varsayılarak 100–120 cm boyunda ve 20–37 kg ağırlığında olduğu şeklinde yorumlanır ancak modern insan benzeri oranlarda olduğu varsayıldığında, yaklaşık 148 cm ve 35 kg olacağı varsayılır. Bununla birlikte, H. habilis, en azından kısmen, australopitesinler için varsayıldığı gibi ağaçta yaşıyor olabilir. Göreceli erkek ve dişi boyutu kesin olarak bilinmemekle birlikte, erken homininler tipik olarak kalın kıllara ve dişilerden çok daha büyük erkeklerle, belirgin eşeysel dimorfizme sahip olarak yeniden yapılandırılmıştır.
H. habilis, Oldowan taş alet endüstrisini üretti ve esas olarak kasaplık aletlerini kullandı. Australopitesinler ile karşılaştırıldığında, erken Homo'nun genellikle yüksek miktarlarda et tükettiği ve özellikle H. habilis'in leşlerle beslendiği düşünülmektedir. Tipik olarak, erken homininler çok eşli toplumlarda yaşamış olarak yorumlanır ancak bu oldukça kurgusaldır. H. habilis toplumunun günümüz savana şempanzeleri ve babunlarınkine benzer olduğunu varsayarsak, grupların büyük kediler, sırtlanlar ve timsahlar gibi açık savan yırtıcılarına karşı savunmak için birden fazla erkekle birlikte 70-85 üyeli olabilir. H. habilis, H. rudolfensis, H. ergaster /H. erectus ve Paranthropus boisei ile aynı dönemde yaşamıştır.

Tanınan ilk kalıntılar - OH 7, 1,75 milyon yıl öncesine tarihlenen kısmi çocuk kafatası, el ve ayak kemikleri - 1960 yılında Tanzanya'nın Olduvai Gorge kentinde Jonathan Leakey tarafından keşfedildi. Bununla birlikte, gerçek ilk kalıntılar - OH 4, bir azı dişi - 1959'da Louis ve Mary Leakey'in (Jonathan'ın ebeveynleri) kıdemli asistanı Heselon Mukiri tarafından keşfedildi, ancak bu o sırada fark edilmedi. Bu zamana kadar, Louis ve Mary 29 yıllarını Olduvai Gorge'da erken hominin kalıntıları için kazı yaparak geçirdiler, ancak bunun yerine Oldowan taş alet endüstrisinin yanı sıra esas olarak diğer hayvan kalıntılarını da buldular. Endüstri, 1959'da Paranthropus boisei'ye (döneminin ismiyle "Zinjanthropus") bölgede bulunan ilk ve tek hominin olduğu için atfedildi, ancak bu, OH 7'nin keşfi üzerine revize edildi. 1964'te Louis, Güney Afrikalı paleoantropolog Phillip V. Tobias ve İngiliz primatolog John R. Napier, Avustralyalı antropolog Raymond Dart'ın tavsiyesi üzerine kalıntıları resmen Homo cinsine –Homo habilis ismiyle– atadı. H. habilis, Latince'de yetenekli, kullanışlı, zihinsel olarak becerikli, güçlü anlamına gelir. Numunenin Oldowan ile ilişkisi (daha sonra gelişmiş bilişsel yeteneğin kanıtı olarak kabul edildi), onu Homo olarak sınıflandırmak için gerekçe olarak kullanıldı. OH 7, türün holotip numunesi olarak belirlendi.
Tanımlamadan sonra, H. habilis'in kalıntılarının Australopithecus africanus'a ait olarak (o sırada bilinen diğer tek erken hominin) yeniden sınıflandırılıp sınıflandırılmayacağı, kısmen kalıntıların çok eski olması ve Homo'nun Asya'da evrimleştiği tahmin edildiğinden hararetle tartışıldı. Ayrıca beyin boyutu, 1955'te Wilfrid Le Gros Clark'ın türün Homo cinsi içerisinde değerlendirdiği zamanki boyut önermesinden daha küçüktü. H. habilis sınıflandırması, daha fazla fosil örneği ve tür ortaya çıktıkça daha geniş kabul görmeye başladı. 1983'te Tobias, A. africanus'un Paranthropus ve Homo'nun (ikisi kardeş taksonlardı) doğrudan bir atası olduğunu ve A. africanus'un (aşağıda görülebileceği gibi) modern insanlara evrimleşmiş H. erectus'a evrimleşen H. habilis'e evrimleştiğini öne sürdü (bir kladogenez süreci ile). Ayrıca A. africanus ve H. habilis arasında büyük bir evrimsel sıçrama olduğunu ve bunun üzerine insan evriminin yavaş yavaş ilerlediğini, çünkü H. habilis'in beyin boyutunun australopitesin öncüllerine kıyasla neredeyse iki katına çıktığını söyledi.

Birçoğu Tobias'ın modelini kabul etmiş ve Geç Pliyosen'den Erken Pleistosen hominin kalıntılarını Paranthropus ve H. erectus aralığının dışında H. habilis'e atamıştı. Kafatası olmayan elemanlar için bu, net tanısal özellikler olmadığı için boyut bazında yapıldı. Bu uygulamalar nedeniyle, türler için varyasyon aralığı oldukça genişledi ve H. habilis sensu stricto ("dar anlamda") ve H. habilis sensu lato ("geniş anlamda") terimleri kullanılmaya başlandı. Bunu çözmek için 1985 yılında İngiliz paleoantropolog Bernard Wood, 1972'de Kenya'nın Turkana Gölü'nde bulunan ve H. habilis'e atanan nispeten büyük kafatası KNM-ER 1470'in aslında şimdi Homo rudolfensis olarak adlandırılan farklı bir türü temsil ettiğini öne sürdü. Bunun yerine erkek bir örneği temsil ettiği, diğer H. habilis örneklerinin ise dişi olduğu iddia edilmektedir. Güney Afrika'daki Erken Homo örnekleri, çeşitli şekillerde H. habilis veya H. ergaster / H. erectus'a atanmıştır, ancak tür tanımı büyük ölçüde belirsizdir. 2010 yılında, Avustralyalı arkeolog Darren Curoe, Güney Afrikalı erken Homo'yu yeni bir tür olan "Homo gautengensis"e bölmeyi önerdi.
1986'da, parça parça bir iskelet olan OH 62, Amerikalı antropolog Tim D. White tarafından H. habilis kafatası parçalarıyla birlikte keşfedildi, ilk kez H. habilis iskelet anatomisinin özelliklerini kesin olarak belirledi ve Homo benzerinden daha fazla Australopithecus benzeri özellikleri olduğunu ortaya çıkardı. Bu nedenle, diş adaptasyonlarındaki benzerliklerin yanı sıra, Wood ve biyolojik antropolog Mark Collard, türün 1999'da Australopithecus'a taşınmasını önerdi. Bununla birlikte, OH 62'nin daha insansı bir fizyolojiyle yeniden değerlendirilmesi, eğer doğruysa, bu konuda şüphe uyandırır. 2000'lerin başlarında, erken Homo ile bazı benzerlikler sergileyen 1.8 milyon yıllık Gürcü Dmanisi kafataslarının keşfi, H. habilis ve H. rudolfensis de dahil olmak üzere Afrika'daki tüm çağdaş erken Homo gruplarının, H. erectus'a atanması gerekebileceğini gösterdi.

H. habilis'in H. ergaster / H. erectus'un atası olup olmadığı veya insan (Homo) soyunun bir dalı olup olmadığı ve H. habilis'e atanan tüm örneklerin – farklı Australopithecus ve Homo türlerinin bir topluluğuna ait olabilir – doğru bir şekilde atanıp atanmadığı konusunda hala geniş bir fikir birliği yoktur. Bununla birlikte, H. habilis ve H. rudolfensis genellikle, eşanlamlılaştırma veya cinsten çıkarma argümanları yaygın olarak benimsenmeyen, aile ağacının tabanındaki, cinsin tanınmış üyeleridir.
Homo'nun Australopithecus'tan evrimleştiği konusunda büyük ölçüde fikir birliğine varılsa da, bu bölünmenin zamanlaması ve yerleşimi çok tartışıldı ve birçok Australopithecus türü ata olarak öne sürüldü. Etiyopya'nın Afar Bölgesi'nde 2,8 myö'ye tarihlenen en eski Homo örneği olan LD 350-1'in keşfi, cinsin bu zamanlarda A. afarensis'ten evrimleştiğini gösterebilir. LD 350-1'in ait olduğu tür, H. habilis'in atası olabilir, ancak bu belirsizdir. En eski H. habilis örneği, AL 666-1, 2.3 myö'ye tarihlenir, ancak anatomik olarak daha genç OH 7'den daha fazla türetilmiştir (daha az bazal özelliklere sahiptir). Türetilmiş ve bazal formların aynı anda yaşadığı dönemde, H. habilis soyu 2.3 milyon yıl önce başladı. Çin'in Shangchen kentinden gelen 2,1 milyon yıllık taş aletlere dayanarak, H. habilis veya bir ata türü Asya'ya dağılmış olabilir. En genç H. habilis örneği, OH 13, yaklaşık 1.65 myö'ye tarihlenmektedir.

Homo habilis'in beyin boyutunun Homo erectus ve Homo ergaster'dan daha küçük olmasıyla birlikte, beyin boyutunun insan evrimi çizgisi boyunca türler arasındaki geçişte özellikle hızlı bir şekilde arttığı düşünülmüştür. Homo habilis'te yaklaşık 600-650 cc'den beyin büyüklüğü, H. ergaster ve H. erectus'ta yaklaşık 900-1.000 cc'ye sıçramaktadır. Bununla birlikte, 2015 yılında yapılan bir araştırma, OH 7'nin beyin hacmi 647-687 cc'den 729-824 cc'ye yeniden değerlendirildikten sonra H. habilis, H. rudolfensis ve H. ergaster'in beyin boyutlarının genellikle 500-900 cc arasında değiştiğini göstermiştir.  Yine de bu, genellikle 400-500 cc arasında değişen australopithecine beyin büyüklüğünden bir sıçramayı gösterir.
Tüm Homo türlerinin beyin anatomisi, australopitesinlere kıyasla genişlemiş bir uç beyine sahiptir. OH 65'in sağa eğik dişlerinde, kişinin bir et parçasını sağ elini kullanarak bir taş aletle kesmeye çalışırken dişleri ve sol eliyle çekmesi sırasında yanlışlıkla kendi kendine oluşmuş olabilecek çizgi deseni bulunmaktadır. Doğruysa, bu sağlaklığı gösterebilir ve ellilik, beynin büyük yeniden düzenlenmesi ve sol ve sağ beyin yarımküreleri arasındaki beyin fonksiyonunun yanallaşması ile ilişkilidir. Bu senaryo, bazı Neandertal örnekleri için de varsayılmıştır. Yanallaşma, alet kullanımıyla ilişkilendirilebilir. Modern insanlarda yanallaşma dil ile zayıf bir şekilde ilişkili

II. Ramses (MÖ 1303 – MÖ 1212), Mısır'ın 19. Hanedanının üçüncü firavunuydu. II. Ramses, Antik Mısır'ın en güçlü dönemi olan Yeni Krallık'ın en büyük, en ünlü ve en güçlü firavunu olarak kabul edilir.Ayrıca, Antik Mısır'ın en başarılı savaşçı firavunlarından biri olarak kabul edilir ve Kadeş Savaşı hariç (ki bu savaşta da yenilmemiştir, iki tarafın berabere kaldığı kabul edilir) 15'ten fazla askeri sefer düzenlemiş ve bunların hepsinde zafer kazanmıştır.
Ramses ismi çeşitli şekillerde telaffuz edilir /ˈræməsiːz, ˈræmsiːz, ˈræmziːz/. Koini Grekçesi: ααμέσσης: Rhaméssēs. Yunan kaynaklarında Ozymandias olarak bilinir (Koini Grekçesi: Οσυμανδύας: Osymandıas), Ramses'in regnal adı Usermaatre Setepenre'nin ilk bölümünden "Ra'nın Ma'atı güçlüdür, Ra'dan Seçilmiştir". Ayrıca Büyük Ramses olarak da adlandırılır. Halefleri ve daha sonra Mısırlılar ona "Büyük Ata" adını verdiler.
14 yaşındayken babası I. Setı tarafından prens naibi olarak atandı. Bugün Mısırbilimcilerin çoğu, hasadın III. Sezonu olan 27. Gün'ün bilinen katılım tarihine dayanarak MÖ 31 Mayıs 1279'da tahta geçtiğine inanıyor. Dünya'nın en uzun süre boyunca saltanat süren hükümdarlarından birisi olmuştur.
Saltanatının ilk kısmı şehirler, tapınaklar ve anıtlar inşa etmeye odaklandı. Nil Deltası'ndaki Pi-Ramses şehrini yeni başkenti olarak kurdu ve Suriye'deki seferleri için ana üs olarak kullandı.

Yasa'nın çok sevdiği güçlü boğa
Yabancı ülkeleri kıskıvrak bağlayan Mısır'ın koruyucusu
Işığın seçtiği kişi, çünkü Yasa güçlüdür.
Büyük zaferler elde etmiş ordulardan yana zengin
Işığın Oğlu Ramses
Büyük Ramses

II. Ramses 19. hanedanın 3. firavunudur. I. Seti ve Kraliçe Tuya'nin ikinci oğludur.

Ramses'in en çok tanınan ve hatırlanan eşi Kraliçe Nefertari olmuştur. Nefertari dışında Büyük Kral Eşi unvanına sahip olan diğer eşler sırasıyla İsetnofret (Güzel İset); anneleri Nefertari ve İsetnofret'in yerine geçen Ramses'in kızları Bintanath, Meritamon; Nebettawy, Henutmire, Maathorneferure ve Mat-Hor (eski Mısır dilinde Mat-Hor-neferu-Ra) adında bir Hitit prensesidir.
II. Ramses'in 1000 kız ve 1000 oğlu olduğu düşünülmektedir. Ancak Ramses Krallık Çocukları olarak bilinen bir kurum kurmuştur ve burada 110'a yakın çocuğu olduğu tahmin edilmektedir. Bu çocuklar arasında, evlendiği iki kızı Bintanath ve Meritamen, kralın ilk oğlu Amun-her-khepeshef, ikinci oğlu Kha-em-waset, Sethkaneth ve kraldan sonra onun yerine geçen 13. oğlu Güzel İset'ten Merenptah bulunmaktadır. Ramses'in ilk çocuğu Kha, ikincisi Meritamon ve Merenptah'tır. Ramses'in hayatında Kadeş Savaşı gibi birçok önemli olayla beraber yaptığı şehir ve tapınaklar da çok önemli bir yer tutmaktadır. Kurduğu Per-Ramses şehri ülkenin yeni başkenti olmuştur. Yaptığı en önemli tapınak ise Kraliçe Nefertari'ye adadığı Ebu Simbel'deki dağın içine oyulmuş büyük tapınaktır.

Zamanla yaşlanan Ramses önce yerini ilk oğlu Kha'ya bırakmıştır. Fakat Kha 60 yaşına geldiğinde ölünce taht Merenptah'a kalmıştır. Ancak o da hala hayatta olan babasına sürekli danışmıştır. Ramses hükümdarlığının ikinci yılında Milyonlarca Yılın Tapınağı Ramesseum'a temel atma sırasında diktiği akasya ağacı altında dostu Kralın Baş Katipi ve Sandalet Taşıyıcısı Ameni'nin yanında 90 yaşında ölmüştür. O andan itibaren Kralın dostu Ameni, kendini hayatının sonuna kadar Ramses'in hayatını yazmaya adamıştır.

Kadeş Savaşı Hitit kralı II. Muvatallis ve Mısır firavunu II. Ramses önderliğinde, Hitit ordusu ve Mısır ordusu arasında gerçekleşmiştir. MÖ 1274'te yapılan savaş, eski zamanlarda en çok atlı savaş arabası kullanılan savaş olarak bilinmektedir. Savaşın çıkma nedeni o zamanki Suriye sınırlarında bulunan Amurru ve Amka gibi içinde ticaret yollarını bulunduran toprakları ele geçirmektir.
Hitit ordusunun 20.000 asker, 3.000 atlı savaş arabasına ve imparator II. Muvatalli ve kardeşi III. Hattuşili komutasındaki koalisyon ordusuna karşılık Mısır ordusunun 20.000 askeri ve 2.000 atlı savaş arabası vardı. Mısır ordusu dört tanrının ismini almış dört kumandandan oluşuyordu: Amon, Ptah, Ra, Seth. Firavun II. Ramses en ön bölük olan Amon kıt'asını yönetmekteydi.
Hitit casuslarının Mısır ordusunun içine sızdığı, Mısır ordusunun savaşı kaybettiği söylenmekle birlikte, II. Ramses Kadeş Savaşı'nı tapınaklarına ve şehirlere kazandığı bir zafer olarak betimletmiştir.
Anlaşmazlıklar II. Ramses'in krallığının yirmi birinci yılında III. Hattuşili ile imzaladığı Kadeş Anlaşması ile sonuçlanmıştır. Kadeş Anlaşması kil üzerine Hitit dilinde yazılmış bir örneği İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde bulunmaktadır.

Diğer birçok firavunun yapılarının tersine II. Ramses'in inşa ettirmiş olduğu birçok yapı ve tapınak günümüze kadar başarıyla korunmuştur. Bunlara örnek olarak Ebu Simbel tapınağı ve eski Per-Ramses şehrinde yer alan Ramesseum tapınağı örnek verilebilir. Per-Ramses demek Ramses'in kenti demektir. Per-Ramses'in eski adı Avaris'tir. Ve Avaris'in uğursuz olduğu söylenir. Çünkü daha önce Hiksoslar yani yabancılar orada yaşayıp halka zarar vermiştir. Yaşadığı dönemde II. Ramses'in bir tanrı olduğuna bazı insanlar inanırdı. Kraliçe Nefertari Per-Ramses'e Turkuaz Kent adını takmıştır ve bu isim bütün Mısırda ünlü olmuştur

Özel

Genel
Ramses hakkında mevcut bilgi Christian Jacq'nun RAMSES serisi 5 kitap
Işığın oğlu, Milyonlarca Yılın Tapınağı, Kadeş Savaşı, Ebu Simbel'in Kraliçesi ve Batı Akasyasının Altında
Ramses'in Hayatı ve Sırları, Firavunlar Hanedanın En Yücesi Işığın Oğlu

Idi Amin Dada Oumee (d. 17 Mayıs 1925 - ö. 16 Ağustos 2003), 1971-1979 arasında devlet başkanlığı yapmış olan Ugandalı asker ve diktatördür. Dünya tarihinin en acımasız despotlarından biri olarak kabul edilir.
Idi Amin'in yönetimi sırasında politik baskı, etnik ayrımcılığın yanı sıra insan hakları ihlalleri yoğun şekilde gözlemlendi. Uluslararası gözlemciler ve insan hakları gruplarının tahminlerine göre, 100.000 ila 500.000 insan Idi Amin'in yönetimde olduğu dönemde öldürüldü.

Uganda'nın kuzeyindeki Kakwa kabilesinden gelen Amin, 1946'da İngiliz sömürge ordusuna bağlı Afrika Kraliyet Tüfekli Birliği'ne (King's African Rifles - KAR) katıldı. İngilizlerin Kenya'daki Mau Mau Ayaklanması'na (1952-1956) karşı giriştiği harekâtta görev aldı. 1951-60 yılları arasında Uganda ağır sıklet boks şampiyonluğunu elinde tuttu. Ayrıca ünlü bir ragbi oyuncusuydu. Uganda'nın 1962'de bağımsızlığına kavuşmasından önce subay rütbesi alan birkaç Ugandalı askerden biri olan Amin, ülkenin yeni devlet başkanı ve başbakanı Apolo Milton Obote ile yakın dostluk kurdu. 1965'te Zaire'deki ayaklanmacılarla kurduğu ilişkinin skandala yol açması, 1966'da ordu ve hava kuvvetleri komutanlığına getirilmesini engellemedi. Obote ile arasının açılması üzerine 1970'te bu görevinden alındı.

25 Ocak 1971'de Devlet Başkanı Obote'nin bir gezi için Singapur'da bulunduğu sırada, askerî darbe yaparak devlet başkanı ve silahlı kuvvetler başkomutanı oldu. 1972'de Uganda'da yaşayan bütün Asyalıların (özellikle Hintler) 90 gün içinde ülkeyi terk etmelerini sağlayarak onları sınır dışı etti. Onların yerine ülkedeki Müslüman azınlığı ve akrabalarını, Hintlerden kalan üretim araçlarının başına getirdi. Uganda'yla İsrail arasındaki ilişkilere son vererek Libya ve Filistin'in yanında yer aldı. Bu duruma tepki olarak 1973'te ABD ve 1976'da İngiltere Uganda'daki temsilciliklerini kapattılar. 1976'da da kendisini ömür boyu devlet başkanı ilan etti. Genellikle aşırı milliyetçi bir tutum takındı. Temmuz 1976'da Filistinliler tarafından kaçırılan ve içinde İsrailli ve başka Yahudi yolcuların bulunduğu bir Fransız yolcu uçağının Uganda'ya inmesine izin vererek olaya doğrudan karıştı. İsrailli özel kuvvetlerin düzenlediği operasyonda biri dışında tüm rehinelerin kurtarılması İdi Amin'in prestijini büyük ölçüde zedeledi.

Ekim 1978'de Tanzanya tarafından desteklenen Uganda Ulusal Kurtuluş Ordusu adlı gerillaların saldırıları başladı. Sonunda 13 Nisan 1979'da isyancı gerillalar başkent Kampala'ya ulaşmadan önce, ülke dışına kaçtı. Önce Libya'ya geçti, ardından Suudi Arabistan'a yerleşti kısa bir süre sonra eşlerinden ikisi ve 22 çocuğu da yanına yerleşti. 1989'da gizlice Uganda'ya geçmek üzere geldiği Zaire ile Uganda arasında krize yol açtı. Kongo hükûmeti Amin'i Uganda'ya teslim etmeyi reddetti ve Suudi Arabistan'a dönmesini sağladı. 20 Temmuz 2003 tarihinde, Amin'in eşlerinden birisi olan Madina, böbrek yetmezliği nedeniyle Cidde'de Kral Faysal Mütehassıs Hastanesi'nde komada olduğunu ve ölüme yakın olduğunu bildirdi. İdi Amin, 16 Ağustos 2003 tarihinde, Cidde'de, hastanede öldü ve Cidde Ruwais Mezarlığı'na gömüldü.

1976 yılında çekilen ve Filistin Halk Kurtuluş Cephesi militanları tarafından kaçırılarak Entebbe Uluslararası Havalimanı'na indirilen Air France uçağını konu alan Raid on Entebbe filminde Yaphet Kotto tarafından canlandırılmıştır. 2006 yılında Last King of Scotland filminde hayatının iktidar ve yıkılış dönemi gözler önüne serilmiş ve onu canlandıran Forest Whitaker en iyi erkek oyuncu dalında Akademi Ödülüne ulaşmıştır.

Johannesburg, Güney Afrika'nın en kalabalık şehridir. Johannesburg şehrinin nüfusu 5.538.596 iken, Johannesburg Büyükşehir Belediyesi'nin nüfusu 6.599.190'dır ve bu da onu dünyanın en büyük 100 kentsel alanından biri yapmaktadır. Johannesburg, Güney Afrika'nın en zengin eyaleti olan Gauteng'in eyalet başkenti ve ülkenin en yüksek mahkemesi olan Anayasa Mahkemesi'nin merkezidir. Mineral bakımından zengin Witwatersrand tepelerinde yer alan şehir, uzun zamandır uluslararası mineral ve altın ticaretinin merkezinde yer almaktadır. Afrika'nın GSYİH ve özel servet bakımından en zengin şehri olan Johannesburg, Güney Afrika'nın ekonomik başkenti olarak işlev görür ve kıtanın en büyük borsası olan Johannesburg Borsası'na ev sahipliği yapar.
Johannesburg, bir zamanlar tarım arazisi olan yerde altın keşfedilmesinin ardından 1886 yılında kurulmuştur. On yıl içinde, Witwatersrand boyunca bulunan büyük altın yataklarının etkisiyle nüfus 100.000'i aştı. Modern Johannesburg, apartheid dönemi mekânsal ayrımcılık politikalarını yansıtan, eskiden ayrı olan şehirlerin, kasabaların ve yerleşim yerlerinin birleşmesinden oluşmaktadır. 1994 yılına kadar "sadece siyahlar için" şehir olarak belirlenen Soweto ("Güneybatı Kasabaları"), modern Güney Afrika için tarihsel olarak en önemli bölgelerden biridir. Nelson Mandela ve Desmond Tutu da dahil olmak üzere önemli apartheid karşıtı liderlere ev sahipliği yapan bu bölge, barışçıl öğrenci protestolarının acımasız bir güçle karşılandığı 1976 Soweto Ayaklanması'nın merkez üssü haline geldi. Buna karşılık, Lenasia ağırlıklı olarak İngilizce konuşan Hint-Güney Afrikalılar (Hint ve Güney Asya kökenli insanlar) tarafından iskan edilmektedir. Eskiden "sadece beyazlar için" olan bölgeler arasında "Afrika'nın en zengin bir mil karesi" olarak bilinen Sandton, Randburg ve Roodeport bulunmaktadır.

 Addis Ababa, Etiyopya
 Pekin, Çin
 Birmingham, Birleşik Krallık
 Montreal, Kanada
 New York, Amerika Birleşik Devletleri
 Ramallah, Filistin
 Rio de Janeiro, Brezilya
 Şanghay, Çin
 Windhoek, Namibya

Titus Flavius Josephus veya doğum ismiyle Yosef ben Matityahu (İbranice: יוסף בן מתתיהו‎; Grekçe: Ἰώσηπος Ματθίου παῖς; 37 – y. 100), Kudüs'te rahip kökenli bir baba ve kraliyet soyundan geldiğini iddia eden bir annenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş ve Roma İmparatorluğu'nda, tarih alanında önemli bir etki yaratmış Yahudi tarihçi.
Başlangıçta, İlk Yahudi-Roma Savaşı'nda, günümüz İsrail topraklarının kuzeyinde bulunan Celile bölgesinde Yahudi güçlerinin komutanı olarak Roma İmparatorluğu'na karşı savaşmıştır, ta ki MS 67'de komutan Vespasian tarafından sevkedilen Roma ordusuna altı hafta süren Yodfat kuşatmasının ardından yenilip teslim olana kadar. Josephus, İlk Yahudi-Roma Savaşını başlatan Yahudi mesih kehanetlerinin sonradan İmparator olan Vespasian'a işaret ettiğini iddia etmiştir. Buna karşılık olarak Vespasian onu bir köle ve muhtemelen tercüman olarak tutmaya karar vermiştir. Vespasian MS 69'da imparator olduktan sonra Josephus'u serbest bırakmış ve Josephus İmparator'un aile adı “Flavius” ismini almıştır.
Josephus Flavius tamamen Roma tarafına geçmiş ve kendisine Roma vatandaşlığı verilmiştir. MS 70'teki Kudüs kuşatmasını idare ettiği seferde kendisine tercümanlık hizmeti yaparak Vespasian'ın oğlu Titus'a danışman ve dost olmuştur. Kuşatma Yahudi isyanını bastırmakta başarısız olunca bunu Kudüs'ün yağmalanması ve Hirodes'in Tapınağının (İkinci Tapınak) yıkılması olayları takip etti.
Josephus, Masada kuşatması dahil Büyük Yahudi isyanını (MS 66-70) yazmıştır. Onun en önemli eserleri Yahudi Savaşı (yaklaşık 75) ve Yahudilerin Eski Eserleri'dir (yaklaşık 95). Yahudi Savaşı Yahudilerin Roma işgaline karşı nasıl isyan ettiklerini anlatır. Yahudilerin Eski Eserleri ise görünürde Yunan ve Romalı muhatap kitleye bir Yahudi'nin bakış açısından dünya tarihini anlatmaktadır. Bu eserler birinci yüzyıl Yahudiliği ve Erken Hristiyanlığın arka planına ilişkin önemli bilgiler sunmaktadır. Josephus'un eserleri eski İsrail tarihini anlatmak için Kutsal Kitabın hemen yanında başlıca kaynak olmakta ve Pontuslu Pilatus, Büyük Herod, Vaftizci Yahya, Yakup, İsa'nın kardeşi ve Nasıralı İsa gibi figürler hakkında ciddi miktarda Kutsal Kitap harici bağımsız rivayetler sunmaktadır.

Josephus Yunanlara  kendini Celile'de Birinci Yahudi-Roma savaşında (66-73) bir Yahudi komutanı olarak savaşmış Kudüslü bir İbrani rahip, "Iosepos (Ιώσηπος) (Matta'nın oğlu) olarak tanıttı. Yodfat'ın kuşatılmasından sonra Roma ordusu bölgeyi istila ederek binlerce kişiyi öldürdü. Hayatta kalmayı başaranlar intihar saldırılarını yönettiler. 67'nin Temmuzunda koşullar tam olarak netleşmeden Josephus ve askerlerinden biri Celile'yi istilâ eden Roma ordusuna teslim oldular. Bir mahkûm oldu ve Romalılara süregiden isyan hakkında fikirler verdi. Roma ordusu, Vespasianus ve oğlu Titus'a yönetimindeydi. 69'da Josephus kendi fikrine göre 70'teki Kudüs kuşatmasında işgal altındakilerle arabuluculuk yapması için serbest bırakıldı.
71'de Titus ile birlikte Flavian hanedanına mensup bir Roma vatandaşı olarak Roma'ya geldi. Roma vatandaşı olarak -makul ve tutumlu olmadı, karşılığında maaş da bağlanarak- fethedilen Yahudiye'de kalmayı kabul etti. Bugün bilinen eserlerini Roma ve Flavian hanedanlığının hükümranlığında vermiştir.
Kendisini önceleri Josephus olarak tanıtırken Roma vatandaşlığından sonra Hükümranlarının adını alarak Titus önadını ve Flavius adını kullandı. Bu tüm vatandaşlar için geçerliydi.
Josephus'un ilk karısı ailesi ile birlikte Kudüs'te kuşatma sırasında öldü. Vespasianus Romalılar tarafından esir alınmış olan başka bir Yahudi kadın evlenmesine yardım etti. Bu kadın Josephus'u terk etti ve 70'te İskenderiyeli başka bir Yahudi kadınla evlendi. Bu kadından üç oğlu oldu. Çocuklardan yalnız biri (Flavius Hyrcanus) çocukluk dönemini sağ olarak tamamlayabildi. Üçüncü karısından da boşanarak 75'te Giritli seçkin bir Yahudi ailenin kızı ile dördüncü kez evlendi.Son evliliğinden iki oğlu (Flavius Justus ve Simonides Agrippa) oldu.
Josephus'un hayatı belirsizlikler ile çevriliydi. Kendi yorumu ile Yahudiye için savaştığı yıllarda yaptıklarını, Celile'de 67'deki intihar saldırılarında neden başarısız olduğunu, esir düştükten sonra Romalılarla neden işbirliği yaptığını hiçbir zaman tatmin edici bir şekilde açıklamadı.
Josephus şüphesiz Roma'da Yahudi insanlarının ve kültürünün özellikle anlaşmazlıklardaki gerilimin arttığı zamanlarda önemli bir savunucusuydu. Eusebius Josephus'un Roma'da bir heykelinin dikildiğini bildirir. Eserleri İlk Roma-Yahudi Savaşı'nın can alıcı noktaları konusunda bilgiler vermesi açısından tarihsel önemi büyüktür.

(y. 75) Yahudi Savaşı, Jewish War veya Jewish Wars veya History of the Jewish War (sıklıkla JW, BJ veya War olarak kısaltılır)
(tarih bilinmiyor) Josephus's Discourse to the Greeks concerning Hades (spurious; adaptation of "Against Plato, on the Cause of the Universe" by Hippolytus of Rome)
(y. 94) Yahudilerin Eski Eserleri, Jewish Antiquities veya Antiquities of the Jews/Jewish Archeology (sıklıkla AJ, AotJ veya Ant. veya Antiq. olarak kısaltılır)
(y. 97) Flavius Josephus Against Apion, or Against Apion, or Contra Apionem, or Against the Greeks, on the antiquity of the Jewish people (usually abbreviated CA)
(y. 99) The Life of Flavius Josephus, or Autobiography of Flavius Josephus (abbreviated Life or Vita)

(İngilizce)The Josephus Trilogy, a novel by Lion Feuchtwanger
(Almanca)Der jüdische Krieg (Josephus), 1932
(Almanca)Die Söhne (The Jews of Rome), 1935
(Almanca)Der Tag wird kommen (The day will come, Josephus and the Emperor), 1942
(İngilizce)Flavius Josephus Eyewitness to Rome's first-century conquest of Judea, Mireille Hadas-lebel, Macmillan 1993, Simon and Schuster 2001
(İngilizce)The 2000 Year Old Middle East Policy Expert, Give War A Chance, P J O'Rourke

The Works of Josephus, Complete and Unabridged New Updated Edition Translated by William Whiston, A.M., Peabody, MA: Hendrickson Publishers, Inc., 1987. ISBN 0-913573-86-8 (Hardcover). ISBN 1-56563-167-6 (Paperback).
O'Rourke, P.J. Give War a Chance. Vintage, 1993.
Per Bilde. Flavius Josephus between Jerusalem and Rome: his Life, his Works and their Importance. Sheffield, 1998.
Shaye J. D. Cohen. "Josephus in Galilee and Rome. His Vita and development as a historian." Columbia Studies in the Classical tradition 8 (1979 Leiden).
Louis Feldman. "Flavius Josephus revisited. The man, his writings, and his significance." Aufstieg und Niedergang der Römischen Welt 21.2 (1984).

(İngilizce)Resources > Second Temple and Talmudic Era > Flavius Josephus The Jewish History Resource Center - Project of the Dinur Center for Research in Jewish History, The Hebrew University of Jerusalem
(İngilizce)The Works of Flavius Josephus Translated by William Whiston 9 Mart 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(İngilizce)Flavius Josephus, Judaea and Rome: A Question of Context
(İngilizce)Scholarship on Josephus at York University
(İngilizce)Flavius Josephus5 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at livius.org
(İngilizce)Josephus Flavius 21 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at Jewish Virtual Library
(İngilizce)Josephus24 Eylül 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at Early Jewish Writings
(İngilizce)The Flavius Josephus Home Page 16 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at Josephus.org

Alan Shaw Taylor (d. 1955 Portland, Maine), eski Amerikan tarihi üzerinde uzmanlaşmış tarihçi. Sömürgeci Amerika, Amerikan Devrimi ve Eski Amerikan Cumhuriyeti hakkında bir dizi kitap yazdı. Çalışmalarından dolayı Pulitzer Ödülü ve Bancroft Ödülü'nü kazandı.

1996 Bancroft Ödülü
1996 Beveridge Ödülü
1996 Pulitzer Ödülü

Liberty Men and Great Proprietors: the Revolutionary Settlement on the Maine Frontier 1760-1820, Chapel Hill: University of North Carolina Press 1990. ISBN 0807819093 OCLC 20421513
William Cooper's Town: Power and Persuasion on the Frontier of the Early American Republic, New York: Alfred A. Knopf, 1995. ISBN 0394580540 OCLC 32665643
American Colonies, New York: Viking/Penguin, 2001. ISBN 0670872822 OCLC 45804613
Writing Early American History, Philadelphia: University of Pennsylvania Press, 2005. ISBN 0812238834 OCLC 57429326
The Divided Ground: Indians, Settlers, and the Northern Borderland of the American Revolution, New York: Alfred A. Knopf, 2006. ISBN
0679454713 OCLC 58043162

The Civil War of 1812: American Citizens, British Subjects, Irish Rebels, & Indian Allies, New York: Alfred A. Knopf, 2010. ISBN 1400042658 OCLC 503042145
Colonial America: A Very Short Introduction, Oxford University Press,USA: 2012. ISBN 9780199766239 OCLC 781680690
The Internal Enemy: Slavery and War in Virginia, 1772-1832, New York: W. W. Norton & Company, 2013. ISBN 9780393073713 OCLC 840934500

"The Pulitzer Guy", Colby College Colby Magazine, Winter 2002 21 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
History Department profile 17 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., University of California, Davis
Lecture on The Civil War of

Güney Amerika'da bulunan Amazon nehri (İspanyolca: Río Amazonas, Portekizce: Amazonas), Afrika'daki Nil Nehri'nden sonra dünyanın en uzun ikinci nehridir. Büyük Okyanus'a 160 km. mesafede, Peru'daki And Dağları'nın doruklarından doğarak doğuya doğru bir seyir izleyip Atlas Okyanusu'na dökülür. 6.400 km uzunluğundaki Amazon'un taşıdığı su miktarı Mississippi, Nil ve Yangtze nehirlerinin taşıdıkları suların toplamından fazladır (tüm dünya nehirlerinin taşıdığı suyun yaklaşık % 20-25'ini taşıdığı sanılmaktadır). Amazon, yıllık ortalama 180.000 m³/sn olan debisiyle ve suladığı Amazon Havzası'nın büyüklüğü itibarıyla en büyük nehirdir. Denize döküldüğü Atlas Okyanusu kıyılarında genişliği yaklaşık 240 km'dir.

Amazon'un ağzı 1500 yılında Vicente Pinzon tarafından keşfedilmiş, nehrin kaynaklarıysa ancak 1941'de Bertrand Flornoy'un yönettigi ekip tarafından bulunmuştur.

Dünyanın en uzun nehirleri

Amerikan Devrimi, 18. yüzyılın ikinci yarısında On Üç Koloni'nin Britanya İmparatorluğu'ndan bağımsızlığını kazanarak Amerika Birleşik Devletleri adını aldığı dönemi içine alır. Amerika kıtasına ilk göç eden Virjinya kolonisinden sonra 1772 yılına kadar kolonilerin sayısı 13'ü buldu. Kolonilerde yönetim biçimi, baştaki valinin ya yerel olarak seçilmesine ya da kraliyetçe veya doğrudan krallıkça atanması esasına dayanır. Yasama organı da atanmış veya seçilmiş kişilerden oluşmaktadır.
Bu dönemde koloniler Britanya İmparatorluğu'na karşı ayaklandı ve 1773 ile 1783 yılları arasında Amerikan Bağımsızlık Savaşı'nı başlattılar. 1776'da Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi yayımlandı ve 19 Ekim 1781'de de savaş alanında zafer elde edildi. Fransa yeni ulus Amerikalılara para ve mühimmat sağlanmasında önemli bir rol oynamış, Britanya'ya karşı bir koalisyon örgütlemiş ve savaşı sona erdiren Yorktown'daki muharebede belirleyici bir rol oynayan bir ordu ve filo göndermiştir. Öte yandan Amerikalılar kraliyet ve aristokrasiye karşı ayaklanmışlardı ve Fransa'yı bir model olarak almadılar.
Amerikan Devrimi Amerikan halkını saran yeni cumhuriyetçi idealler gibi bir dizi entelektüel ve sosyal değişikliği de içinde barındırıyordu. Bazı eyaletlerde demokrasinin devlet idaresindeki rolü hakkında ateşli tartışmalar yaşanıyordu. Cumhuriyetçiliğe kayış ve giderek yayılan demokrasi geleneksel sosyal hiyerarşide karışıklıklara neden oldu ve Amerikan siyasi değerlerinin temelini oluşturan siyasi ahlâkı yarattı. Devrim dönemi Fransa'nın Amerika'daki kolonilere yönelik askerî tehdidinin sona erdiği 1763 yılında başladı. Britanya kolonilerin savunulması için yapılan harcamalarının büyük bir bölümünün yine koloniler tarafından ödenilmesi gerektiğine karar vererek kolonicilerin hiç de hoş karşılamadığı vergiler dayattı.
Parlamento, 1765 yılında Pul Yasasını kabul etti ve bu yasa, kağıt almak için vergi pullarının satın alınmasının gerektiriyordu. Bu durum kolonilerde büyük tepkilere yol açtı. Ayrıca kolonilerin Britanya parlamentosunda temsilcisi olmadığından birçok kolonici hareketi yasa dışı kabul etti. Boston'daki protestolardan sonra Britanya buraya savaş birlikleri gönderdi. Buna karşılık olarak kendi milislerini seferber etti ve 1775'te savaş başladı. Nüfusun yüzde 15-20 kadarı Britanya'ya sadık olsa da savaş boyunca Vatanseverler savaş boyunca genellikle toprakların yüzde 80-90 kadarını ellerinde bulundurmuşlardır. Öte yandan Britanya, yalnızca birkaç kıyı şehrini kontrol etmekteydi.
1776 yılında 13 koloninin temsilcileri oy birliğiyle Amerika Birleşik Devletleri'ni kuran bir bağımsızlık bildirgesi kabul ettiler. 1778'de Amerikalılar Fransa ile asker ve donanma gücünü dengeleyen bir ittifak kurdular. 1777'de Saratoga'da ve 19 Ekim 1781'de de Yorktown'da iki Britanya ordusu esir alındı ve bunların sonucunda 1783'te Paris Antlaşması ile barış sağlandı. Birleşik Devletler'in kuzeyinde Britanya Kanadası, güneyinde İspanyol Floridası ve batısında da Mississipi Nehri bulunuyordu.

Antiller (Fransızca Antilles, İngilizce Antilles, İspanyolca Antillas, Felemenkçe Antillen), Karayipler'deki Batı Hint Adaları'nın esas bölümünü oluşturur. Antiller, kuzeyde Büyük Antiller, guneydoğuda Küçük Antiller olarak iki ana gruba bölünürler.
Antiller sözcüğü 'Antilia' olarak Yeni Dünya'nın keşfinden önceki dönemlere ait, yeri Kanarya Adaları ile Hindistan arasında bir yerde olduğu hayal edilen efsanevî bir kara parçasının adıydı. Kristof Kolomb'un Batı Hint Adalarını keşfi ve bunların Karayip Denizi'ni çevrelediklerinin anlaşılmasından sonra İspanyolca 'Antillas' adı bu bölgeye verildi. Çoğu Batı dilinde Karayip Denizi için "Antil Denizi" ismi kullanılır.
Antiller batıdan, Büyük Antillerin dört adasının en büyüğü olan Küba ile başlar. Küba'nın kuzeyinde, uzun bir ada olan Bahamalar, Antiller Adaları'na dahil edilmemiştir, çünkü doğrudan okyanustadır, Karayip Denizi'nde değildir. Küba'nın doğusunda Windward Boğazı ile ayrılmış Haiti veya Hispaniola, en büyük ikinci adadır. Jamaika, Küba'nın güney doğusunda ve tamamen Karayip Denizi içerisinde yer almaktadır. Dördüncü en büyük Antil adası olan Porto Riko, Haiti'nin doğusundadır. Küçük Antiller zinciri Porto Riko'nun güneydoğusunda başlar.
Kuzeyden Güneye, Venezuela sahiline doğru adalar: Virgin, St. Kitts, St. Christofer, Barbuda, Antigua, Guadeloupe, Dominika, Martinik, Santa Lucia, Barbados, St. Vincent, Grenada, Tobago, Trinidad. Birkaç tane daha küçük ada bulunuyor.

Büyük Antiller
Küçük Antiller
Air Antilles

Batı yarımküre, Dünya'nın Greenwich'ten geçen Baş meridyenle ikiye bölündüğünde batıda kalan kısmıdır. Jeopolitik anlamda genellikle Amerika kıtalarını kastetmek amacıyla Yeni Dünya tabiri ile eş anlamlı olarak kullanılır.
Batı yarımküre adı, Amerika Birleşik Devletleri hükûmeti gibi bazı kişi ve kurumlarca tüm Amerika için bir mecâz-ı mürsel olarak kullanılır.

Batı Yarımküre, Amerika kıtasının yanı sıra Avrupa ve Afrika'nın batılarını, Sibirya'nin en uç noktası olan Dejnev Burnu'nu, Okyanusya'nın bazı bölgelerini ve Antarktika'nın bir kısmını kapsarken Alaska'nın güneybatısındaki Aleut Adaları'nı içermez.
Batı Yarımküre'nin merkezi Büyük Okyanus'ta, 90. batı meridyeniyle Ekvator'un kesişim noktasında, Galápagos Adaları'nın arasındadır. Oraya en yakın kara parçası, 0°19′00″N 89°57′00″W koordinatlarında bulunan Genovesa Adası'dır.
Batı yarımküre'deki en yüksek dağ, 6.960,8 metre (22.837 ft) ile Arjantin Andları'ndaki Aconcagua'dır.
Batı Yarımküre'de bir insanın girebileceği en uzun binaysa Toronto'daki CN Tower'dır. (43°38′33.22″K 79°23′13.41″B).

Eski Dünya
Yeni Dünya
Yarımküre
Doğu yarımküre
Güney yarımküre
Kuzey yarımküre

Bogota, resmi olarak Bogotá, Distrito Capital ve Bogotá, D.C. olarak kısaltılır ve eski adıyla Santa Fe de Bogotá olarak bilinir. İspanyol İmparatorluk dönemi boyunca ve 1991 ile 2000 yılları arasında Kolombiya'nın başkenti ve en büyük şehridir. Şehir, Başkent Bölgesi olarak yönetilir ve aynı zamanda siyasi olarak bir parçası olmasa da, çevredeki Cundinamarca departmanının başkentidir. Bogotá, Kolombiya departmanlarıyla aynı idari statüye sahip birinci dereceden bir bölgesel varlıktır. Ülkenin ve Güney Amerika'nın ana siyasi, ekonomik, idari, endüstriyel, kültürel, havacılık, teknolojik, bilimsel, tıbbi, eğitim ve havaalanı merkezidir.
Bogotá, 6 Ağustos 1538'de İspanyol fatih Gonzalo Jiménez de Quesada tarafından, Altiplano'nun yerli halkı olan Muiska'ları fethetmek için And Dağları'na yaptığı sert bir seferin ardından Yeni Granada Krallığı'nın başkenti olarak kurulmuştur. Santafé (1540'tan sonraki adı), 1550'de kurulan Yeni Granada Krallığı'nın İspanyol Kraliyet Audiencia'sının hükûmet merkezi oldu ve 1717'den sonra Yeni Granada Genel Valiliği'nin başkenti oldu. 7 Ağustos 1819'daki Boyacá Savaşı'ndan sonra Bogotá, bağımsız Gran Kolombiya ulusunun başkenti oldu. Muiska halkını onurlandırmak ve İspanyol tacına karşı bir özgürleşme eylemi olarak şehre Bogotá adını veren Simón Bolívar'dı. Bu nedenle, Yeni Granada Genel Valiliği'nin İspanyol İmparatorluğu'ndan bağımsızlığından ve günümüz Kolombiya'sının oluşumu sırasında Bogotá, bu bölgenin başkenti olarak kaldı. 
Şehir, Kolombiya'nın merkezinde, And Dağları'nın Doğu Kordilera'sında bulunan Altiplano Cundiboyacense'nin bir parçası olan Bogotá savanası olarak bilinen yüksek bir platoda yer almaktadır. Deniz seviyesinden ortalama 2.640 metre (8.660 ft) yükseklikte bulunan Bogotá, dünyanın en yüksek üçüncü başkentidir. 20 bölgeye ayrılan Bogotá, 1.587 kilometrekare (613 mil kare) alanı kaplamakta ve yıl boyunca sürekli serin bir iklime sahiptir. 
Şehir, Kolombiya hükûmetinin yürütme organının (Cumhurbaşkanlığı Ofisi), yasama organının (Kolombiya Kongresi) ve yargı organının (Yüksek Adalet Divanı, Anayasa Mahkemesi, Devlet Konseyi ve Yüksek Yargı Konseyi) merkez ofislerine ev sahipliği yapmaktadır. Bogotá, ekonomik gücü ve buna bağlı finansal olgunluğu, küresel şirketler için cazibesi ve insan sermayesinin kalitesiyle öne çıkmaktadır. Kolombiya'nın finansal ve ticari kalbidir ve ülkedeki herhangi bir şehre göre en fazla ticari faaliyete sahiptir. Başkent, Kolombiya ve And doğal bölgesindeki ana finans piyasasına ev sahipliği yapmakta ve Latin Amerika ve Kolombiya'ya gelen yeni yabancı doğrudan yatırım projeleri için önde gelen destinasyondur. Ülkenin en yüksek nominal GSYİH'sine sahip olup, ulusal toplamın neredeyse dörtte birinden (24,7%) sorumludur. 
Şehrin havaalanı, efsanevi El Dorado'nun adını taşıyan El Dorado Uluslararası Havaalanı, Latin Amerika'da en büyük kargo hacmini karşılıyor ve yolcu sayısı bakımından üçüncü sırada yer alıyor. Bogotá, ülkedeki en fazla sayıda üniversite ve araştırma merkezine ev sahipliği yapıyor ve birçok tiyatro, kütüphane (Virgilio Barco, Tintal ve Tunal of BibloRed, BLAA, Ulusal Kütüphane, 1000'den fazla kütüphane arasında) ve müze ile önemli bir kültür merkezidir. Bogotá, 2014 Küresel Şehirler Endeksi'nde 52. sırada yer alıyor ve GaWC tarafından "Alfa-" tipi küresel bir şehir olarak kabul ediliyor.

29 Ekim 1971'de, Bogotá şehri aşağıdaki şehirle bir şehir kardeşleşmesi antlaşmasını imzaladı:

 Miami, Amerika Birleşik Devletleri
14 Haziran 1982'de şehir, aşağıdaki şehirle uluslararası işbirliği için bir şehir kardeşleşmesi antlaşmasını imzaladı:

 Seul, Güney Kore
Ayrıca 12 Ekim 1982'de her Latin ülkenin (Latin Amerika, İspanya ve Portekiz) başkentleri arasında bir şehir kardeşleşmesi ilânına katılarak, aşağıdaki her şehir ile kardeş şehir statüsünü paylaşmaktadır:

Bağımsızlık Parkı (Bogotá)

Şehrin resmî sitesi31 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İspanyolca) ve (İngilizce)
Bogotá Turizm8 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İspanyolca) ve (İngilizce)

Bristol, Birleşik Krallık'ın İngiltere ülkesinin Güney Batı bölgesinde bulunan bir törensel kontluk ve tek-seviyeli-yerel-idare-bölgesi ve bir şehirdir. Bristol'a şehir olma krallık beratı 1155'te ve idari kontluk olma beratı ise 1373'te verilmiştir. 13. yüzyıldan beri 500 yıl Bristol, İngiltere'nin en büyük üç şehri arasında bulunmuş ve sıralamada yerini ancak 18. yüzyıl sonlarında Kuzey ve Kuzey-Batı İngiltere'deki sanayi şehirlerinin gayet hızla gelişmeleri sonucu kaybetmiştir.
Şehir Avon Nehri kenarında kurulmuştur ve Atlantik Okyanusu'na Bristol Körfezi'nde katılan Severn Nehri Halici kenarlarında da bulunmaktadır. Bu nedenle yüzyıllarca Bristol, İngiltere'nin en büyük limanlarından biri olmuştur. Ticarî Bristol Limanı önce yüzyıllarca şehir merkezindeyken günümüzde Severn Halicinin ağzına doğru yer değiştirmiş ve şehir sınırlarının hemen batı kenarında bulunan Avonmouth ve Royal Portbury Doklarına geçmiştir. Bristol şehri Somerset ve Gloucestershire kontlukları ile sınırlıdır ve güney-batısında Bath şehri ve kuzeyinde Gloucester şehri bulunmaktadır.
2009 tahminine göre tek-seviyeli-yerel-idare sınırları içinde nüfusu 433.100 kişi ve etrafındaki şehirleşmiş bölgedeki varoşlar, kasabalar ve köyler katılmasıyla tanımlanan "Büyük Şehirsel Bölge (LUZ)" nüfusu 1.006.600 olarak tahmin edilmektedir. Bristol nüfus bakımından Birleşik Krallık'ın altıncı büyük şehri ve Güney-Batı İngiltere bölgesinin en büyük şehirdir.
Bristol bölgesinde ticaret, kültür ve eğitim açısından liderdir. Şehrin ekonomik gücü, mühendislik, havacılık, finansal servisler, medya ve turizm gibi alanlardan gelmektedir.
Şehir birçok eğlence, spor ve alışveriş aktivitesini gerçekleştirebileceğiniz bir yer olduğu gibi aynı zamanda büyük şehirlerde olmayan topluluk hissini de vermektedir. Bristol, karnavalları, festivalleri, barları, müzeleri, sanatçıları ile hem hareketli bir şehirdir hem de dinlenmek isteyenler için birçok olanak sunar.
Şehir 1000 yıllık bir limana sahiptir ama bu tarihi limanlar kapanmış ve eğlence ve sanat aktiviteleri için tekrar düzenlenmiştir. Şehir nüfusuna göre yaşayan insanlar için çok fazla açık alana sahiptir.
Aynı zamanda çok iyi bir ulaşım ağı vardır. Londra ve sahil kentlerine günü birlik gitmek mümkündür. Bristol Uluslararası Havalimanı'nın genişletilmesi ile birlikte daha uzak yerlere gitmek oldukça kolaydır.

Bristol'un sınırları, şehrin kendi, gelişmiş bölge veya Greater Bristol dahil olmak üzere birkaç şekilde tanımlanabilir.
Şehir konsey sınırı şehrin en dar tanımıdır. Ancak, batıdaki Severn Estuary'in Flat Holm adalarında (Cardiff, Galler ve Steep Holm'de) biten geniş, kabaca dikdörtgen bir bölümünü içerir. Bu "deniz kenarı uzantı", 1373'te III. Edward tarafından şehre verilen tüzükte belirtilmiş Bristol ilçesi asıl sınırına kadar izlenebilir.
Ulusal İstatistik Ofisi (ONS), Kingswood, Mangotsfield, Stoke Gifford, Winterbourne, Almondsbury, Gordono/ Easton, Whitchurch köyü, Filton, Patchway ve Bradley Stoke gibi Bristol'e bitişik ancak şehir konsey sınırları dışında gelişmiş alanları içeren bir Bristol kentsel alanı tanımlamıştır ancak bu sınır içindeki gelişmemiş alanlar hariç tutulmuştur.

Bristol'de çok eskiden beri ticaret yapılır. Eskiden yünlü kumaş ihraç edilir ve balık, şarap, tahıl ve süt ürünleri ithal edilirken sonraları ise tütün, tropik meyveler ve tarla ürünleri ithal edildi. Motorlu taşıtlar, tahıl, kereste, tarım ve petrol ürünleri başlıca ithal edilen ürünlerdi.
13. yüzyıldan beri nehirler rıhtım yapımı için değiştirildi. 1240'larda Frome, Avon Nehri'ne dökülen derin, insan yapımı bir kanala (Aziz Augustine'nin Menzili olarak bilinir) yönlendirildi.
1420'lerde gemiler zaman zaman Bristol'den İzlanda’ya gidiyorlardı. Bristol'dan gelen denizcilerin (Kanada kıyılarına avlarını tuzlamak/tütsülemek için karaya çıkan balıkçılar) Kristof Kolomb veya John Cabot'tan önce Amerika'ya vardıkları tahmin edilmektedir. 1480'lerin başından itibaren Bristol Tüccar Girişimciler Derneği ticaret fırsatları aramak için Kuzey Atlantik'in keşfine mali destek oldu.
1552'de VI. Edward limanı yönetmek için Merchant Venturers'a Kraliyet imtiyaznamesi verdi. Cabot'tan sonra limandan ayrılan kaşifler arasında Martin Frobisher, James Koyu’na adını veren kaptan Thomas James ve 1603'te Cod Burnu ve güney New England kıyılarını keşfeden Martin Pring de vardı.
1670'e gelindiğinde şehrin 6.000 tonluk nakliye tonajı vardı ve bunun yarısı ithal tütündü.
17. yüzyılın sonları ve 18. yüzyılın başlarında ise ticaret filosu köle ticaretine hizmet etti.
18. yüzyılda, Bristol Britanya'nın ikinci en işlek limanıydı ve ticaret Corn Street'teki The Exchange civarındaki ticaret alanında "Nails" (Türkçe: çiviler) denilen bronz masalarda yürütülürdü. Nails kelimesinin "çivi üzerinde nakit" (hemen ödeme) ibaresinden kaynaklandığı belirtilse de, bu tabir muhtemelen kurulumlarından daha önce de kullanılıyordu.
Şehrin ekonomisi havacılık, savunma, medya, bilgi teknolojisi, finansal hizmetler ve turizm endüstrilerine de dayanır.
İngiltere'nin en popüler turistik yerlerinden birisi olan Bristol, 2009 yılında uluslararası seyahat yayıncıları Dorling Kindersley tarafından yetişkin gençlere yönelik Eyewitness rehberlerinde Bristol dünyanın ilk on şehrinden birisi seçildi.
Bristol, Core Cities Group'u oluşturan en büyük sekiz İngiliz şehrinden birisidir. Şehir, Küreselleşme ve Dünya Şehirleri Araştırma Ağınca Gama seviyeli küresel şehir ve dördüncü en yüksek sıradaki İngiliz şehri olarak derecelendirilir.
2017'de Bristol'ün gayri safi yurtiçi hasıla değeri 88.448 £ milyardı. Kişi başına GSYİH 46.000 £ (65.106 $, 57.794 €) idi. Bu miktar ulusal ortalamanın %65 üzerinde olup Londra ve Nottingham'dan sonra üçüncü en yüksek GSYİH'dır. Bristol, Birleşik Krallık'taki Londra, Edinburgh, Glasgow, Belfast ve Nottingham'ın arkasından altıncı en yüksek kişi başına GSYİH‘ı olan şehirdir.
2011 nüfus sayımına göre Güney Batı İngiltere için yüzde iki ve ulusal ortalama olan yüzde dört işsizlik yüzdesi ile karşılaştırıldığında, Bristol'ün işsizlik yüzdesi yüzde üç idi.
Artık Bristol ekonomisi 1870'lerde olduğu gibi Avonmouth'taki rıhtımlara ve gemilerin büyüklükleri arttığı için 1977'de Royal Portbury Rıhtımı'na taşınan Bristol Limanı'na bağlı olmamasına rağmen, Bristol İngiltere'ye en çok araba ithalatının yapıldığı yerdir. 1991 yılına kadar kamuya ait olan liman 330 milyon sterlinlik yatırımla kiralandı ve yıllık tonajı 3,9 milyon uzun tondan (4 milyon ton) 11,8 milyona (12 milyon tona) yükseldi. Tütün ithalatı ve sigara üretimi durduruldu ancak şarap ve alkollü içecek ithalatı devam etmektedir.
Mali hizmetler sektörü şehirde 59.000 kişiye ve 50 mikro elektronik ve silikon tasarım şirketi ise yaklaşık 5.000 kişiyi istihdam etmektedir.
1983'te Hewlett-Packard Bristol'de ulusal bir araştırma laboratuvarını açtı.
2014'te ise şehir, TripAdvisor tarafından "İngiltere'deki en iyi 10 turistik yer" arasında yedinci oldu.

Resmî turizm sitesi6 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Curlie'de Bristol (DMOZ tabanlı) (İngilizce)

Buenos Aires (İspanyolca telaffuz: /ˈbwenos ˈajɾes/), resmî adıyla Buenos Aires Özerk Şehri, Arjantin'in başkenti ve en büyük şehridir. "Güney yarımkürenin Paris'i" olarak anılan şehir, Río de la Plata'nın güneybatı kıyısında yer almaktadır. Şehir merkezinin nüfusu yaklaşık 3,1 milyon, kentsel alanının nüfusu ise 16,7 milyondur; bu da Buenos Aires'i dünyanın en kalabalık 21. metropol alanı hâline getirmektedir.
Şehir, iyi korunmuş eklektik Avrupa mimarisi ve zengin kültürel yaşamıyla tanınır. Birçok etnik ve dinî grubun bir arada yaşadığı çok kültürlü yapısı, hem kentin kültürüne hem de şehirde ve ülkenin diğer bölgelerinde konuşulan lehçeye katkı sağladı. 19. yüzyıldan bu yana hem şehir hem de ülke, dünyanın dört bir yanından gelen milyonlarca göçmeni kabul ederek farklı toplulukların bir arada yaşadığı bir kültürel karışım hâline geldi. Buenos Aires, Amerika kıtasının en çeşitli ve çok kültürlü şehirlerinden biri olarak kabul edilmektedir.
Buenos Aires şehri, özerk bir idari bölgedir; Buenos Aires eyaletinin bir parçası ya da başkenti değildir. 1880 yılında Arjantin İç Savaşı'nın ardından federal statüye kavuşturularak eyaletten ayrıldı. Daha sonra kent sınırları Belgrano ve Flores yerleşimlerini kapsayacak şekilde genişletildi, bu yerler günümüzde şehrin mahalleleri hâline geldi. 1994 Anayasa değişikliğiyle kente özerklik tanındı ve bu nedenle resmî adı Buenos Aires Özerk Şehri oldu. Kent sakinleri ilk kez 1996'da hükûmet başkanını seçti; bu tarihe kadar belediye başkanları doğrudan Arjantin devlet başkanı tarafından atanmaktaydı.
Büyük Buenos Aires metropol alanı, Buenos Aires eyaletine bağlı komşu bölgelerde yer alan birçok çevre şehri kapsar ve Amerika kıtasının en kalabalık dördüncü metropol bölgesini oluşturur. Aynı zamanda Oğlak Dönencesi'nin güneyindeki en büyük ikinci şehirleşmiş alandır. Buenos Aires, Arjantin'deki idari birimler arasında en yüksek insani gelişmişlik düzeyine sahiptir. 2024 yılında yaşam kalitesi bakımından dünya genelinde 97. sırada yer aldı ve Latin Amerika'nın en iyi şehirleri arasında gösterildi.

Juan Díaz de Solís, Río de la Plata'yı 1516 yılında keşfetti, fakat seferi bugünkü Tigre yakınlarında Kızılderilileri tarafından uğradığı bir saldırı sonucunda kanlı bir şekilde bitti, öyle ki bu saldırı sırasında Solís de ölmüştür.
Buenos Aires 2 Şubat 1536 tarihinde Pedro de Mendoza tarafından Puerto de Nuestra Señora Santa María del Buen Ayre (Sevgili Anamız Güzel Hava Bakiresi Meryem'in Limanı) adıyla kurulmuştur. İsmi, Cagliari'nin Virgen de Bonaria'sına (Güzel Hava Bakiresi) tapan Papaz Mendoza seçmiştir. Başka bir rivayete göre ise isim, Río de la Plata'daki havanın güzel oluşundan dolayı seçildiği yönündedir. Mendoza'nın şehri kurduğu yer bugünkü San Telmo bölgesinin bulunduğu yerdir.
Mendoza'nın emrinde 16 gemiyle birlikte gelen 1600 adam vardı. Yaz sonunda geldikleri için tahıl ekmek için çok geç bir dönemdi. Yerli Querandí Kızılderilileri avcılık ve toplayıcılık yapıyorlardı ve İspanyollar tarafından Mendoza'nın birliklerine yiyecek sağlamaya zorlandılar. Bunun üzerine onlar da sürekli olarak İspanyollara saldırdılar. Mendoza'nın sömürgecileri 1541 yılında bölgeyi terk etmek zorunda kaldılar.
Şehir 1580 yılında Juan de Garay tarafından Ciudad de la Santísima Trinidad y Puerto Santa María de los Buenos Aires (Kutsal Teslis'in Şehri ve Kutsal Güzel Hava Bakiresi Meryem'in Limanı) adıyla tekrar kuruldu. Bu sırada bugünkü Arjantin sınırları içinde, hepsi kuzeybatıda bulunan birçok şehir daha kuruldu. Bunlardan en eskisi bugünkü Arjantin'in kuzeydoğusunda bulunan Santiago del Estero'dur.
Buenos Aires kurulduğu ilk zamanlardan beri şehrin etrafındaki Pampa bölgesinde beslenen hayvanlar ve İspanya ile yapılan ticaretle geçimini sağlamıştır. Ama 17. ve 18. yüzyılda İspanyol yönetimi Avrupa'ya gelecek bütün malların vergilendirilebilmesi için öncelikle Peru'daki Lima şehrine gönderilmesini zorunlu kıldı. Malların yollanmasını zorlaştıran bu olay Buenos Airesli tüccarların İspanya'ya karşı hoşnutsuzluklarını gitgide artırdı ve kaçakçılık günden güne arttı. İspanya Kralı III. Karl otoritesinin gitgide azaldığını fark etti ve tahtta olduğu dönemde (1759-1788) önce ticari yaptırımları hafifletti ve en sonunda da Buenos Aires'i serbest bir liman şehri olarak tanıdı.

Buenos Aires, nihayet 1776 yılında Peru Eyaleti'nden ayrılıp Río de la Plata Eyaleti'nin başkenti oldu. Şehrin nüfusu Afrika'dan getirilen kölelerle birlikte büyük ölçüde arttı, 1778-1815 yılları arasında nüfusun hemen hemen üçte birini siyahlar oluşturuyordu.
İspanyolların Birleşik Krallık'a karşı Fransızların müttefiki olarak girdiği Río de la Plata'nın İngiliz işgali sırasında General William Beresford yönetimindeki İngiliz birlikleri iki gün süren bir savaş sonunda şehri işgal ettiler. Şehir halkı İngilizlere karşı direndi ve Santiago de Liniers emrindeki yerel güçler 4 Ağustos'ta şehri tekrar ele geçirdiler. Liniers, bir İngiliz kuşatmasını daha başarıyla savuşturdu, bu da 7 Haziran 1807 tarihinde General John Whitelock'un kapitülasyonu ile sonuçlandı.
Kuşatmaların İspanyol birliklerinin değil de, kızgın halkın direnmesi sonucu başarısızlığa uğraması milliyetçileri cesaretlendirdi. Kral Naili'ne Cabildos Abiertos adı verilen yerel birliklere gitgide artan tavizler verdirerek ülkenin bağımsızlığa giden yolunu da açmış oldular.

25 Mayıs 1810 tarihinde Buenos Airesli silahlı güçler, Kral Naili Baltasar Hidalgo de Cisteros y la Torre'yi şehirden attılar. 9 Haziran 1816'da Tucumán Kongresi resmî olarak 'Birleşik Río de la Plata Eyaletleri'nin bağımsızlığını ilan etti. Bağımsızlığın ilanından sonra Buenos Aires merkezli bir yönetimi savunan merkeziyetçiler ve eyaletlerin bağımsızlığından yana olan federalistler arasında tartışmalar yaşandı.
1829 yılında federalist Juan Manuel de Rosas vali olarak Buenos Aires'te yönetimin başına geçti. Mart 1835'te tekrar Vali ve Başkumandan seçildi. Rosas'ın gücü zamanla inanılmaz derecede arttı ve bu onu bir diktatöre çevirdi. Brezilya, Uruguay ve Don Justo José de Urquiza'nın birliklerine karşı savaşırken öldüğü 1852 yılına kadar ülkeye hükmetti. Rosas'ın ölümüyle şehir kapılarını Avrupalı göçmenlere açtı.
Buenos Aires eyaleti 1853 yılında eyalet kongresine katılmayı reddetti ve Arjantin'den ayrıldı. 1859 yılında ise 1853'te kurulan Arjantin Birliği'ne (Federación Argentina) katıldı.

Buenos Aires 1880 yılında Julio Argentino Roca yönetiminde aynı ismi taşıyan eyaletten ayrılıp başkent ilan edildi. Buenos Aires, 1890 yılında Latin Amerika'daki en büyük ve en önemli şehir konumundaydı. Yüzyıl başında nüfusu hemen hemen bir milyona yakındı.
1913 yılında Mayo Bulvarı yönetiminde ilk metro hattı açıldı. Buenos Aires Metrosu, 1969 yılında Meksiko'da açılan metroya kadar Latin Amerika'daki ilk ve tek metro olarak hizmet verdi.
1919 yılında Hipólito Yrigoyen yönetimi sırasında askerî güç kullanılarak bastırılan bir işçi ayaklanması yaşandı. Olaylar Trajik Hafta ismiyle tarihe geçti. 1930'lu yıllarda şehrin bugün can damarlarını oluşturan Santa Fe, Córdoba ve Corrientes bulvarları yapıldı. II. Dünya Savaşı'ndan itibaren şehir büyüyerek eski birçok varoşu da sınırlarına dahil etti. Bu tarihlerde Arjantin nüfusunun hemen hemen üçte biri Buenos Aires'te yaşıyordu.
1976 yılında Isabel Martínez de Perón'un baştan indirilmesiyle Arjantin'de askeri rejim başladı. Bu rejim sırasında askeri rejime karşı çıkan ya da askeri hükûmete karşı şüpheli yaklaşan on binlerce insan ortadan kayboldu.
1976 yılından 1983 yılına kadar süren askeri diktatörlüğün tutuklamaları ilk başladığında askeri diktatörlük rejimi sırasında kaybolan insanların anneleri Plaza de Mayo'daki (Mayıs Meydanı) Başkanlık Sarayı Casa Rosada'nın önünde toplanarak protesto gösterileri yapmaya başladılar.
Kaybedilen Falkland Savaşı'ndan sonra askeri rejimi sürdürmek imkânsızdı, böylece tekrar demokratik seçimler yapıldı. Bu yeni dönemin ilk başkanı olarak Raúl Alfonsín seçildi. Arjantin'de yeniden demokrasiye geçişle birlikte 1 Arjantin Pesosu, 1 Amerikan Dolarına eşdeğer olurken Carlos Menem'in Başkanlığı döneminde yapılan neoliberal reformlar sonucunda Arjantin ekonomisi büyük bir atılım gerçekleştirdi ve bu atılım sonucunda Buenos Aires şehrinde yapılanma büyük ölçüde arttı. Özellikle Retiro bölgesinde birçok yeni yüksek binalar inşa edildi.
17 Mart 1992 tarihinde Retiro bölgesinde İsrail Konsolosluğu'na bırakılan bir saatli bomba, 29 kişinin ölümüne ve 242 kişinin yaralanmasına yol açtı. Bu olayı 18 Temmuz 1994'te 86 (1'i saldırgan) kişinin ölümüne ve 300'den fazla kişinin de yaralanmasına yol açan bir Yahudi Kültür Merkezi'ne yönelik bir saldırı yaşandı. AMIA (Asociación Mutual Israelita Argentina İsrail-Arjantin Birliği)'ne karşı düzenlenen bu saldırı hakkında yıllarca herhangi bir bilgi verilmedi. Bu durum her yıl saldırının yapıldığı gün, devlet kurumlarını konuya olan ilgisizliklerinden dolayı suçlayan protestolara yol açtı. 25 Ekim 2006 tarihinde savcılık tarafından yayınlanan raporda olayın Hizbullah tarafından gerçekleştirdiği iddia edildi; eski İran Hükûmeti'ndeki sekiz kişi için uluslararası tutuklama kararı istendi. İki olay da şehirde büyük yaralar açtı ve yönetim binalarından sonra şehirde en iyi korunan binalar Yahudi kurumları haline geldi. Buenos Aires, 180.000 kişilik Yahudi ile Latin Amerika'daki en büyük Yahudi nüfusuna sahip şehirdir.

1994 Arjantin Anayasası reformunun ardından, 1996 yılında şehir yeni statüye göre ilk belediye seçimlerini gerçekleştirdi ve belediye başkanının unvanı resmî olarak "hükûmet başkanı" olarak değiştirildi. Seçimi kazanan Fernando de la Rúa, daha sonra 1999-2001 yılları arasında Arjantin devlet başkanı olarak görev yaptı. De la Rúa'nın halefi olan Aníbal Ibarra, iki kez halk oylamasıyla seçildi; ancak República Cromagnon gece kulübünde çıkan yangının ardından görevden alınma süreci başlatıldı ve 6 Mart 2006'da görevden uzaklaştırıldı. Bu süreçte, vekil belediye başkanı olan Jorge Telerman göreve getirildi. 2007 seçimlerinde, Cumhuriyetçi Çözüm (PRO) partisinden Mauricio Macri, ikinci turda Za

Dekolonizasyon veya sömürgesizleşme; bir devletin, bir başka ülke halkı ve kurumları üzerindeki kontrolünü sona erdirmesi. Diğer bir deyişle sömürgeciliğin sonlandırılmasıdır. Politik ve kültürel anlamda gerçekleştirilebilir. Bu Kavram  özellikle  I. Dünya Savaşı'ndan önce kurulan sömürge imparatorluklarının parçalanması için kullanılır. Akademisyenler konuya ilişkin incelemelerinde özellikle bağımsızlık talep eden kolonilerdeki Creole Milliyetçiliği gibi halk hareketleri ve fikirler üzerinde yoğunlaşıyorlar. Ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkı Birleşmiş Milletler tarafından Dekolonizasyonun özü olarak tanımlanır. Birleşmiş Milletler'e bağlı Özel Dekolonizasyon Komitesi, Dekolonizayon Süreci içerisinde Kolonici ulusun süreci iptal gibi bir hakkı bulunmadığına ancak sürecin yönlendirilmesinde söz sahibi olabileceğine karar vermiştir. Buna örnek olarak:Hindistan'ın bölünmesi gösterilebilir. Bağımsız Devletler, bir bölge hakkında dekolonizasyon talep edebilse de bu orada yaşayan ulusun referandumuna bırakılır.

Dekolonizayon süreçleri Hindistan'da olduğu gibi pasif ve kansız bir biçimde, bağımsızlık yanlısı gruplar tarafından yürütülen Bağımsızlık savaşları ile veya uluslararası ortamda Birleşmiş Milletler tarafından yürütülen süreçler ile neticelenmiştir. Dekolonizasyonun ilk örneklerine Thukididis'in yazılarında rastlanmıştır. Modern anlamdaki ilk büyük çaplı dekolonizasyonlar ise İspanyol İmparatorluğu'nun 19.Yüzyılda dağılması ile gerçekleşmiştir. Bu olayların ardından I. Dünya Savaşı sonunda Alman İmparatorluğu, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Osmanlı İmparatorluğu, Rus İmparatorluğu; II. Dünya Savaşı sonu ve Soğuk Savaş'ın ilk yarısında Britanya İmparatorluğu, Fransız sömürge imparatorluğu, Hollanda İmparatorluğu, Belçika sömürge imparatorluğu, Japon İmparatorluğu, Portekiz İmparatorluğu, İtalyan İmparatorluğu; Soğuk Savaş sonunda ise Sovyetler Birliği(Rus İmparatorluğu'nun Ardılı) gibi Sömürge İmparatorlukları dağılmıştır.
Dekolonizasyon zaman zaman sömürge yönetimi altındaki Entelektüellerin desteği ile daha geniş kitlelere ulaşmıştır.
Günümüzde Hala Latin Amerika ve Afrika Bölgelerindeki ülkelerin De facto olarak Bağımlı bölge olduklarına yönelik doğruluğu kanıtlanamamış iddialar bulunmaktadır.

Dekolonizasyon 1770'lerde modern anlamda başlamış I. Dünya Savaşı ve II. Dünya Savaşı sonlarında büyük sömürge imparatorluklarının yaşadığı büyük yıkımlar ve parasal kayıplardan dolayı kolonileriyle ilgilenememesinden dolayı hız kazanmıştır. Soğuk Savaş Döneminde iki kutuplu dünya yapısında süper güçler SSCB ve ABD dekolonizasyona destek vermişlerdir. SSCB baskısı altında ABD'den destek bekleyen imparatorluklar bekledikleri desteği bulamamış ve bastırılan isyanlar başarılı askerî müdahaleler olsalar da politik olarak kolonilerinin bağımsızlıklarına engel olamamışlardır.

Britanya İmparatorluğuna bağlı Kuzey Amerika'daki on üç koloni 1776 yılında artan vergiler ve demokratik yönetim isteğiyle bir bildiri yayınlayarak bağımsızlığını ilan etti. Ardından başlayan savaş sonucu 1778 yılında Fransa ve 1783 yılında Paris Antlaşması ile Britanya tarafından tanınarak bağımsızlığını resmen ilan etti ve Amerika Birleşik Devletleri adını aldı.

Fransız Devrimi ile beraber oluşan boşlukta 1791 yılında Fransa'ya bağlı Hispanyola(Haiti) Adasında Çıkan Köle İsyanı Sonucu Bir Savaş Patlak Vermiştir. Ülkede 1789-99 Arası Süren Kargaşa Durumundan Dolayı Fransızlar bölgeyle ilgilenememişlerdir. 1803 yılında Napolyon Bonapart, Lousiana'yı ABD'ye satarak sömürgeler ile ilgilenmediğini açıkça belli etmiştir bunun sonucu 1804 yılında isyancılar adanın kontrolünü De facto olarak ele almışlar ve Haiti İmparatorluğunu kurmuşlardır (Sonraki Süreçte Cumhuriyet İlan Edilmiştir). Fransa tarafından resmen tanınması ise 1834 yılındadır. 1862 yılında ABD tarafından tanınması ile De jure olarak bağımsızlığına kavuşmuştur.

Napolyon Savaşları Sonucu İspanya ve kolonileri arasındaki bağlantı kesildi. Bu Boşluktan istifade eden Latin Amerikalı Milliyetçiler Özellikle Yarımada Savaşının Ardından Bağımsızlık Hareketlerini Başlattılar.
Kral VII. Ferdinand Döneminde Koloniler Krala Bağlılığını İlan Ettiler Ancak Daha Sonra Antlaşmayı Bozdular. 1809 yılında İlk İsyan Bolivya'nın La Paz İlinde Patlak Verdi. Britanya İmparatorluğunun  La Plata Genel Valiliğini İşgali İle İspanya İle Kıta Arasındaki Bağlantı Tamamıyla Koptu. 1810 Yılı Mayısında Buenos Aires'te Askeri Cunta Kuruldu Ve Yönetimi Devraldı Bunun Sonucu Tüm Kıta Kolonilerde İsyan Patlak Verdi (Küba, Porto Riko Ve Filipinler Hariç). En Büyük Koloni Olan Meksikada 15 Yıl İçinde Halkın Bazı Kesimleri Kraliyetten Yana Ve Bazı Kesimleri İse Bağımsızlıktan yana olmak üzere bölündü. İsyanlar Bastırılamadı. Orta Amerika Ülkeleri Ve Meksika Bağımsızlığını kazandı. Onları Güney Amerika Ülkeleri İzledi. Son Olarak 1824 Yılında Ayacucho Muharebesinde Perulu İsyancılar tarafından Bozguna Uğratılan İspanya Amerikan Anakarasından Çekildi. 1898 Amerikan-İspanyol Savaşı İle Porto Riko, Küba Ve Filipinler de Elden Çıktı (Porto Riko Ve Filipinler Amerikan İdaresinde Kalırken Küba 1902 Yılında Bağımsız Olmuştur). Böylece İspanya Fas ve Batı Sahra'daki Küçük Koloniler, Gine'de Küçük Bir Toprak Parçası Ve Atlantik Okyanusundaki Küçük Adalar Dışında Tüm Kolonilerini Kaybetti. 1968 Yılında Ekvatoral Gine, 1975 Yılında Batı Sahra da Kaybedildi Ancak İspanya Fas'taki Ceuta Ve Melila Şehirlerini terk etmedi.

Gerardus Mercator (5 Mart 1512 - 2 Aralık 1594), 16. yüzyıl Alman-Flemenk haritacı, coğrafyacı ve kozmograftır.
Sabit kerterizli gemi rotalarını yani kerte hattını doğrularla gösteren ve günümüzde seyrüsefer haritalarında hâlâ kullanılmakta olan yeni bir projeksiyon ile yaptığı 1569 dünya haritası ile tanınmıştır.
Mercator, Hollanda haritacılık ekolünün kurucularından biridir ve ekolün altın çağını yaşadığı 16. ve 17. yüzyıllardaki en önemli temsilcisi sayılmaktadır. Yaşadığı dönemde dünyanın en tanınmış coğrafyacısıydı ancak buna ek olarak teoloji, felsefe, tarih, matematik ve manyetizma ile de ilgileniyordu ve aynı zamanda usta bir hakkak ve hattattı, ayrıca dünya küreleri ve bilimsel enstrümanlar da yapmaktaydı.
Döneminin büyük âlimlerinin aksine çok az seyahat eden Mercator'un coğrafya bilgisi binden fazla kitap ve haritadan oluşan kütüphanesine, ziyaretçilerine ve diğer âlimlerle, devlet adamlarıyla, seyyahlarla, tüccarlarla ve denizcilerle altı farklı dilde yaptığı çok sayıda yazışmalarına dayanmaktadır. Mercator'un ilk haritaları duvara asmaya uygun büyük formatlıydı ancak yaşamının ikinci yarısında daha küçük formatlı 100'den fazla yeni bölgesel harita yaptı ve bunları 1595 yılında Atlas'ında topladı. Bu eseri Atlas kelimesinin coğrafya bağlamında ilk kullanılışıdır. Mercator aslında bu kelimeyi yalnızca harita koleksiyonu anlamında değil evrenin yaratılışı, tarihi ve tanımı üzerine olan Cosmologia adlı bilimsel eseri için kullanmıştır. Bu kelimeyi seçmesinin nedeni, ilk büyük coğrafyacı olarak nitelediği Mauretania Kralı Atlas'a ithaf etmektir. Mitolojiye göre Kral Atlas, Titan Atlas'ın oğludur ancak bu iki mit kısa sürede birleşmiştir.
Mercator'un gelirinin çoğu dünya ve gökküre kürelerinin satışında gelmekteydi. Altmış yıl boyunca dünyanın en kaliteli küreleri olarak kabul edilen bu küreler o kadar çok sayıda satılmıştır ki günümüze kadar çok sayıda kalabilmiştir. Bu girişimi kürelerin yapılması, haritaların basılması, kürelerin durduğu dayanakların üretilmesi, paketlenmesi ve Avrupa'nın tamamına dağıtılmasını içeren büyük bir girişimdi. Aynı zamanda özellikle astronomi ve astroloji geometrisini incelemek üzere kullanılan annuli astronomici (astronomi halkaları) ile usturlap olmak üzere bilimsel enstrümanları ile de tanınmıştır.
Mercator coğrafya, felsefe, kronoloji ve teoloji üzerine eserler yazmıştır. Duvar haritalarının tamamında gösterdiği bölgelerle ilgili ayrıntılı metinler bulunmaktadır. Örneğin 1569 tarihli meşhur haritasında on beş lejantta 5,000'den fazla kelimelik açıklama bulunur. 1595 tarihli Atlas'ında 120 sayfa kadar harita ve desenli başlık sayfası olmakla beraber daha fazla sayıda sayfa evrenin yaratılışına dair görüşleri ile haritalarda gösterilen tüm ülkelerin tanımlamalarına ayrılmıştır. Kronoloji tablosu 400 sayfa kadar tutmakta ve yaratılıştan itibaren hanedanların, başlıca siyasal ve askerî olayların, yanardağ patlamalarının, depremlerin ve tutulmaların tarihini vermektedir. Aynı zamanda Yeni ve Eski Ahit üzerine de yazmıştır.
Katolik bir ailenin oğlu olan Mercator, Martin Luther'in Protestanlık akımının geliştiği dönemde koyu bir Hristiyandı. Kendini hiçbir zaman Lutherci olarak tanımlamamış olsa da Protestanlığa açıkça sempati beslemekteydi ve bu nedenle sapkınlıkla (Lutheranye) suçlanmıştı. Altı ay kaldığı hapishaneden yara bere almadan kurtulmuştur. Zulüm gördüğü bu dönem muhtemelen Katolik Leuven'den (Louvain) ayrılıp daha toleranslı Duisburg'a taşınmasının başlıca nedenidir. Yaşamının son otuz yılını Dusiburg'da geçirir. Mercator'un arkadaşı ve ilk biyografisini yazan Walter Ghim, onu ağırbaşlı ama arkadaş ortamında güleryüzlü ve nüktedan olarak tanımlar. Diğer âlimlerle tartışmaktan büyük haz duyan Mercator dindardı ve ölümüne kadar çalışkandı.

Gerardus Mercator Hubert de Kremer ve eşi Emerance'ın yedinci çocuğu olarak dünyaya geldi. Doğduğunda Geert De Kremer (ya da Gerhard De Cremer) adı verildi. Evleri günümüz Almanya'sında bulunan Jülich Dükalığı'nın Gangelt kentiydi ancak doğduğu sırada ailesi günümüz Belçika'sında bulunan Flandra Kontluğu'nun Rupelmonde adlı kasabasında yaşayan Hubert'in abisi (ya da amcası) Gisbert De Kremer'i ziyaret ediyordu. Yoksul bir ayakkabıcı olan Hubert'in aksine rahip olan Gisbert yaşadığı toplulukta önde gelen kişilerden birisiydi. Aile Rupelmonde'da altı ay kadar kısa bir süre kaldıktan sonra Mercator'un çocukluğunun ilk yıllarını geçirdiği Gangelt'e geri döndü.
Altı yıl sonra 1518'de aile muhtemelen Gangelt'te kıtlık, veba ve kanunsuzluk yüzünden kötüleşen koşullar nedeniyle Rupelmonde'ataşındı. Mercator, Gangelt'ten sonra geldiği Rupelmonde'da muhtemelen yedi yaşında yerel okula gitti ve burada okuma, yazma, aritmetik ve Latince üzerine temel bilgileri aldı.

Mercator'un milliyeti ihtilâflı bir konudur. 1868 yılında, meşhur 1569 dünya haritasının 300. yılı nedeniyle yapılan hazırlıkların bir parçası olarak Belçikalı Jean Van Raemdonck, Flemenk coğrafyacı Mercator'un yayımladığı biyografisinde atalarını Rupelmonde'a dayandıran spekülatif bir De Kremer aile ağacı da bulunmaktaydı. 1869 yılında Duisburg'da Alman Arthur Breusing Alman coğrafyacı Mercator üzerine yayımladığı kitapta ailesinin Jülich'ten olduğu, ana rahmine Jülich'te düştüğü ve ailesinin Rupelmonde'u ziyareti sırasında doğmuş olmasının Alman milliyetinden olması gerçeğini geçersiz saymadığını iddia etmiştir. Tartışma 1914 yılında Heinrich Averdunk'un Van Raemdonck'un kurgularına saldırması ve 16. yüzyılda Jülich'te Kremer adının çok sayıda bulunmasını öne sürerek Breusing'in Mercator'un Alman olduğu iddiasını desteklemesiyle devam etmektedir.
Günümüzde, babası Hubert'in doğum yerine ya da geçmişine dair herhangi bir kanıtın bulunmamasına rağmen çok sayıda Belçikalı ve Alman Mercator'un kendi milliyetlerinden olduğunu iddia etmeye devam etmektedir. Günümüz bilim insanlarının çoğu tarafsız bir tutum takınarak Mercator'un milliyeti konusunda sessiz kalmakta ancak popüler eserler herhangi bir kanıt göstermeden milliyetini bazen Belçikalı bazen de Alman diye göstermektedir.

Hubert'in 1526'da ölümünden sonra Gisbert Mercator'un vasisi oldu. Mercator'un kendisi gibi rahip olacağı umuduyla 15 yaşındaki Geert'i Brabant Düklüğü'nde 's-Hertogenbosch'da bulunan Fratres Vitae Communis tarikatının okuluna gönderir. Tarikat ve okul, İncil'e büyük vurgu yapan ama aynı zamanda da Katolik Kilisesi'nin dogmalarını açıkça onaylamadığını belirten karizmatik Geert Groote tarafından kurulmuştur. Bu iki özellik de birkaç yıl önce Martin Luther tarafından önerilen yeni "itizaller"di. Yaşamında benzer düsturları izleyen Mercator bunun ceremesini de çekti.
Okulda bulunduğu sıralarda okul Georgius Macropedius tarafından idare ediliyordu ve Geert onun rehberliğinde İncil, trivium (Latince, mantık ve belâgat) ve Aristoteles'ten felsefe, Yaşlı Plinius'tan doğa tarihi ile Batlamyus'tan coğrafya gibi klâsikleri çalıştı. Okulda yapılan tüm eğitim Latinceydi ve Latince okuyup yazabilen ve konuşabilen Geert kendine Latince yeni bir isim de almıştır: Gerardus Mercator Rupelmundanus. Mercator, tüccar anlamına gelen Kremer'in Latince çevirisidir. Tarikatın "scriptorium"u (hattatlar odası) çok tanınmıştı ve Mercator burada daha sonraki eserlerinde kullanacağı italik yazıyı öğrenmişti. Mercator'dan kırk yıl önce aynı okula giden Erasmus'un da tanıklık ettiği üzere tarikat aynı zamanda mükemmeliyetçiliği ve disiplini ile de tanınmıştı.

Mercator daha sonra tanınmış Leuven Üniversitesi'ne gitti. Latince tam adı üniversitenin 1530 yılına ait kayıtlarında yer almaktadır. Yoksul olarak kaydedilmesine karşın üniversitenin zengin öğrencileri ile birlikte yatılı olarak kaldı. Bu öğrenciler arasında daha sonradan ünlenecek ve Mercator'un yaşamı boyunca arkadaşı olacak olan anatomici Andreas Vesalius, devlet adamı Antoine Perrenot ile teolog George Cassander sayılabilir.

Üniversitede verilen ilk genel akademik derece olan Magister derecesi Aristoteles'in doğruluğunu kabul etmiş olan muhafazakâr skolastik felsefenin etkisi altında felsefe, teoloji ve Antik Yunanca eğitimi üzerine şekillendirilmişti. Her ne kadar trivium'dan sonra quadrivium (aritmetik, geometri, astronomi ve müzik) da öğretilse de teoloji ve felsefe ile kıyaslandığında kapsamları sınırlıdır. Mercator ilk üç konuyu sonraki yıllarda daha da detaylı olarak çalışacaktır. Mercator üniversiteden Magister derecesiyle 1532 yılında mezun oldu.

Magister derecesi almış bir kişi normalde Leuven'in Teoloji, Tıp, Kilise hukuku ve Roma hukuku'ndan oluşan dört fakültesinden birinde eğitimine devam etmesiydi. Gisbert Mercator'un teoloji üzerine eğitimine devam edip rahip olmasını ummuş olsa da yirmi yaşına gelmiş çoğu delikanlı gibi ilk ciddi şüphelerini yaşayan Mercator bu yolda devam etmedi. Sorun üniversiteye hâkim olan Aristoteles'in öğretileri ile kendi İncil etütleri ve bilimsel gözlemleri arasındaki özellikle yaratılış ve dünyanın tanımlanması üzerine olan çelişkiydi. Bu tarz şüpheler üniversitede sapkınlık sayılmaktaydı ve muhtemelen sınıfta yapılan tartışmalarda söyledikleriyle çoktan yetkililerin dikkatini çekmişti bereket versin ki hissettiklerini yazıya dökmemiştir. Leuven'den ayrılıp Anvers'e giderek orada zamanını felsefe konuları üzerine düşünmeye ayırdı. Yaşamının bu dönemi kayıtlarda belirsizlik içindedir. Muhtemelen çok sayıda eser okumuş ancak İncil'de yazan dünya ile coğrafi dünya arasında daha da fazla çelişkiyi fark etmiştir ki bu farklılıklar yaşamının geri kalanında onu sürekli meşgul edecektir. Kendi çalışmaları ile Aristoteles'in dünyası arasında bir uzlaşma sağlayamamıştır.
Bu dönemde Mercator Mechelen manastırında yaşayan Fransisken keşiş Monachus ile görüşüyordu. Hümanist görüşü ve Aristoteles'in öğretilerinden ayrılışı ile zaman zaman kilise yetkilileriyle çatışmaya düşen Monachus'un coğrafya üzerine olan görüşleri araştırma ve gözleme dayanmaktaydı. Mercator harita koleksiyonu ve V. Karl'ın baş danışmanı Jean Carondelet için hazırladığı ünlü yerküresi ile Monachus'tan etkilenmiş olmalıdır. Bu yerküre Mercator'un yanına çırak olarak girece

Uluslararası Para Fonu (İngilizce: International Monetary Fund, IMF), küresel finansal düzeni takip etmek, borsa, döviz kurları, ödeme planları gibi konularda denetim ve organizasyon yapmak, aynı zamanda teknik ve finansal destek sağlamak gibi görevleri bulunan uluslararası bir organizasyondur.
1944 yılında ABD'nin New Hampshire eyaletindeki Bretton Woods'ta kurulan ve 1947'de fiilen çalışmaya başlayan milletlerarası ekonomik meselelerle uğraşan bir teşkilattır. IMF küresel para iş birliği, finansal istikrarı sağlamak, uluslararası ticareti kolaylaştırmak, yüksek istihdam ve sürdürülebilir ekonomik büyümeyi teşvik ve dünya çapında yoksulluğu azaltmayı teşvik etmek için çalışan, 189 ülkenin üye olduğu organizasyondur.
Kuruluşun belirtilen hedeflerinde, ödemeler dengesi ihtiyaçlarını karşılamak için üye ülkelerin mali kaynaklarını kullanılabilir hale getirmek de dahil olmak üzere uluslararası ekonomik iş birliği, uluslararası ticaret, istihdam ve döviz kuru istikrarını teşvik edilmesi olarak tanımlanmaktadır. IMF'nin merkezi ABD'de, Washington, DC'de bulunmaktadır.
Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarından sonra milletlerarası ekonomik problemler karmaşık hale gelmiş, I. Dünya Savaşı'ndan sonra düşülen ekonomik buhranla savaş sonrası ekonomik depresyonlar da ekonomik ilişkileri tehdit eder bir vaziyet almıştı. Avrupa devletlerinin II. Dünya Savaşı sonrası bozuk ve depresyon içindeki ekonomik durumlarının aksine Amerika Birleşik Devletleri'nin savaş boyunca ihracatının altın stoklarının artması, ekonomik bakımdan yardım yapacak tek ülke durumuna gelmesine sebep oldu.
ABD, Avrupa devletlerine doğrudan yardım yapmak yerine mali kurumlar kurarak yardım yapılması taraftarı oldu ve 1944 yılında Bretton Woods'ta 45 devletin katılımıyla birtakım kararlar alındı. Bretton Woods Antlaşması'nda; birisi, Milletlerarası Para Fonu, diğeri, Milletlerarası İmar ve Kalkınma Bankası (IBRD) yahut kısaca Dünya Bankası isimleriyle iki ekonomik kurumun kurulması kararlaştırılmıştır.
IMF, Avrupa devletlerinin ödeme bilançolarında ortaya çıkabilecek geçici (kısa vadeli) ödeme güçlüklerinde kredi vererek milletlerarası ticaretin bu yüzden daralmasını önlemek; Dünya Bankası da uzun vadeli yatırım kredileri vermek suretiyle, Avrupa devletlerinin yeniden imarını sağlamak, ödeme bilançolarındaki yapısal dengesizlikleri gidermek için kurulmuştur.
Her iki kurumun, sermaye ve kaynaklarının önemli bir kısmı ABD tarafından temin edilmiştir. Bu kurumlara üye olan ülkelerin prensip olarak, içeride enflasyonu önleyici para politikaları takip etmeleri, dış ticareti ise tek taraflı devalüasyonlar ve ithal sınırlamalar yüzünden daraltmamaları, aksine bu tehditleri olabildiğince kaldırmaları gerekecekti.

IMF kendisini 190 üyeli bir organizasyon olarak tanımlar (Sırbistan-Karadağ 18 Ocak 2007 tarihi itibarıyla 185. üyesidir).
Kuzey Kore, Küba, Andorra, Lihtenştayn, Tuvalu ve Nauru hariç bütün Birleşmiş Milletler üye devletleri IMF'ye doğrudan olarak katılır.
Vatikan, Tayvan (Çin Cumhuriyeti), Filistin Otoritesi (IMF'nin teknik yardımını almasına rağmen) ve Sahravi Arap Demokratik Cumhuriyeti (Batı Sahra) Birleşmiş Milletler tam üyesi değillerdir.

Milletlerarası ticaretin dengeli şekilde gelişmesini üye devletlerin tam istihdama ve yüksek büyüme hızına ulaşmasına imkân hazırlamak;
Ödemeler dengesi güçlüklerinin çözümünde yardımcı olmak;
Kambiyo istikrarını kurmak ve tek taraflı değer düşürmelerine mani olmak;
Çok taraflı dış ödemeler sisteminin kurulmasını sağlamak.
Bu gayeleri sağlamak için fona üye ülkelerin girmiş olduğu bazı taahhütler de şunlardır:

Dış turizm de dahil olmak üzere dış ticaret muamelelerinde döviz kontrol ve tahditlerini önlemek;
Millî para biriminin altın veya dolar olarak paritesini tespit ve fona tescil ettirmek;
Fona tescil edilen pariteyi değiştirmemek ve ancak tediye bilançolarındaki bünyevi değişikliklerde, çok zaruri hallerde değer düşürmeye gitmek (% 10'a kadarki develüasyonlar da muhtar kılınmış, aşan miktarlardaki değer düşürmeler için izin alma keyfiyeti getirilmiştir.);
Üye ülkelerin altın mukabilinde döviz alıp satabilmeleri, müstahsil ülkelerin altın satmaları serbest bırakılmıştır.
IMF'nin, tediye bilançoları açık veya fazlalık veren ülkelere düzenleyici müdahale yapma imkânı vardır. Fonun en yetkili organı, üye ülkelerin mümessillerinden teşekkül eden Güvernörler Heyeti dir. Yılda bir toplanır. Bu heyet kendi arasından 12 kişilik bir Müdürler Meclisi seçerek yetkisini bunlara devreder. Güvernörler Heyetinde her üye ülke, sabit bir oy sayısı yanında fona iştirak hissesiyle oranlı bir oy sayısına da sahiptir. Buna göre en fazla oy hakkına sahip ülke, en fazla sermayeyle iştirak eden ABD'dir.
Herhangi bir ülke mutlaka hem Milletlerarası Para Fonuna (IMF) ve hem de Dünya Bankası'na (IBRD) bir arada üye olmak durumundadır. Fona üye devletlerin hisselerine kota denmektedir. Kotaların % 25'i altın ile, kalan% 75'i milli para ile ödenmiş veya taahhüt edilmiştir. Başlangıçta 8 milyar dolar olan sermayesi diğer yıllarda çok artmıştır. Bunun yanında serbest dövizli ülkelerde tahvil satmak suretiyle fon ve kaynaklarını artırma imkânı da mevcuttur. Fon, her üyeye kotasının % 25'i tutarında krediyi talep vukuunda, otomatik olarak vermekle mükelleftir. Fonun verdiği kredilerde vade 5 yılı geçemez.
Dünya Bankası'nın teşkilatı, IMF'nin teşkilatı gibidir. Başlangıçta 8 milyar dolar sermaye ile kurulan banka 1959 yılında bu sermayesini 20 milyar dolara yükseltmiş, daha sonraki senelerde bu miktar çok artmıştır.
Banka, kredi açarken aşağıdaki şartları gözönünde bulundurmaktadır:

Borç almak isteyen ülkenin, özel piyasadan ve makul şartlarla kredi alamayacağı belli olmalıdır.
Banka tarafından verilen kredinin kullanılacağı projenin bankaya sunulması ve kabul edilmesi gerekmektedir.
Banka; üye ülkelerle sadece hazine, merkez bankası, istikrar fonu idaresi ve diğer resmi veya yarı resmi müesseselerle temas eder ve üye devletlere kamu yatırımları için bu kanallardan kredi sağlar.
Borçlanan doğrudan üye devlet değil de, üye ülkedeki özel teşebbüs ise, Banka projeleri tetkik etmekle beraber krediyi doğrudan teşebbüse açmaz; mutlaka üye devletin kefaleti ile merkez bankası veya başka bir resmi yahut yarı resmi teşekkülün tavassutunu alır. Mesela Türkiye'de özel teşebbüse Türkiye Sınai Kalkınma Bankası kanalıyla ikrazda bulunmaktadır.
IMF verilerine göre (2006) fonun borç verme kaynağı 174 milyar dolar. Alacakları ise 75 ülkeden 34 milyar dolardır. 2010 verilerine göre IMF'ye en çok borcu olan ülkeler sıralaması şöyledir: Yunanistan (30 milyar), Romanya (13,9 milyar), Ukrayna (12,66 milyar), Macaristan (11.7 milyar) dolardır.

Bretton Woods enstitülerinin dünya ekonomisine özellikle soğuk savaş yıllarındaki etkisi çok tartışılmıştır. IMF'nin kasıtlı olarak Amerika ve Avrupa menşeli şirketlerle iyi ilişkiler kuran askerî diktatörlükleri desteklediği iddia edilmektedir. Hatta bazı eleştirmenler IMF'nin demokrasi, insan hakları, işçi hakları konularına olumsuz hatta saldırgan bir tutum sergilediğini iddia etmektedirler.
Bu düşünceler dünyadaki küresellik karşıtı harekete ivme kazandırmıştır. IMF taraftarları ise IMF'nin asıl gücünün veya görevinin demokrasi değil ekonomik istikrar olduğunu, ekonomik istikrarın da demokrasinin temel taşı olduğunu iddia etmektedirler.
IMF ve Dünya Bankası'na üyeyken askerî diktatörlüklerce yönetilen ülkeler (çeşitli kaynaklardan borçlanmalar - milyar $):

Dipnot: Rejim başlangıcında ülke borcu; Dünya Bankası'nın en eski kayıtlar 1970 yılından kalmadır. Pakistan'da iki farklı dönemde askeri rejim iktidara gelmiştir. Bu tablo 1996 yılında hazırlandığı için son borç olarak 1996'yı baz almaktadır.

Bretton Woods Anlaşması
Liberal uluslararası düzen

Jan Joost Teunissen and Age Akkerman (eds.)(2005). Helping the Poor?The IMF and How-Income Countries [1] FONDAD.ISBN 90-74208-25-8
Dreher, Axel (2002). The Development and Implementation of IMF and World Bank Conditionality [2] HWWA.ISSN 1616-4814
The IMF and The World Bank:How do they differ? [3]7 Mart 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kuzey Kanada (İngilizce Northern Canada ya da kısaca The North), Kanada'nın coğrafi ve siyasi farklı farklı tanımlanan en geniş ve en kuzey bölgesi. Siyasi olarak Yukon Toprakları, Kuzeybatı Toprakları ve Nunavut'tan oluşan üçlü Kanada bölgesidir ve güneyde Batı Kanada bölgesinden bir çizgiyle ayrılır. Coğrafi olarak Kanada'nın batısında bulunduğu için bu Batı Kanada eyaletleri ile Kuzey Kanada toprakları birlikte Batı Kanada coğrafi adını da alır. Benzer şekilde, Far North Kuzey Kutup Dairesi'nin kuzeyinde kalan ve Arktik Kanada denen Kanada topraklarını, diğer kısımları ise Nunavik ve Nunatsiavut'u içerebilir.
Kanada'nın %39,3 kadarına denk gelen Kuzey Kanada tanımı siyasi olarak yapıldığında kuzeyin üç territory denen bölgesinin (Yukon, Kuzeybatı ve Nunavut) alanı 3.921.739 km² tutar ve 3.287.263 km² olan Hindistan'ın yüzölçümünden daha büyüktür.

Siyasi bölgeden ziyade, sosyal bölge gibi, Kuzey Kanada genellikle iklime dayalı iki ayrı alt bölgeye ayrılır: Yakın Kuzey Kanada (Near North) ile Uzak Kuzey Kanada (Far North). Birbirinden oldukça farklı bitki örtüsüne ve bu sebeple farklı ekonomilere, yerleşim biçimlerine, kültürlerine ve tarihlerine sahiptir.

Yakın Kuzey Kanada (Near North): Subarktik Kanada'dır ve subarktik iklime sahip yaprak dökmeyen ağaçlardan oluşan ormanları bulunur ve çoğunlukla da Kanada kuzey ormanı ile eş anlamlıdır. Ana yerli halkı sığın avlayan, tatlısu balıklarını tutan ve tuzaklarla kürk hayvanı yakalayan Subarktik Kızılderilileri kültür grubundan Kanada Kızılderilileridir (yasal olarak adları: First Nations). Bu bölge ağırlıklı olarak Kuzey Amerika kürk ticaretine ve bu ticarette aktif aracı olan Métislere evsahipliği yapmıştır. Bölge daha sonra numaralı antlaşmaların (Numbered Treaties) yapıldığı alan olarak öne çıktı ve sonra da yerli olmayan Kanadalıların ve göçmenlerin yerleşimine açıldı. Peşinden de ormancılık, madencilik, petrol ve doğalgaz arama faaliyetlerine sahne oldu. Bugün Kanada nüfusunun %15 kadarına tekabül eden birkaç milyon insanı barındırmaktadır. Yakın Kuzey bölgesinin büyük bir kısmı Kanada'nın territory denen yerli çoğunluğa sahip idari yapılanmasına dahil değil; daha çok yerli olmayanların (Avrupalıların) ezici çoğunlukta olduğu province denen idari yapılanmanın kuzeydeki kısımlarıdır.

Uzak Kuzey Kanada (Far North): Arktik Kanada'dır ve arktik iklime sahip tundra bozkırı (barren grounds) ve tundradan oluşur ve çoğunlukla da ağaç hattının kuzeyi ile eş anlamlıdır. Ana yerli halkı balina ve fok gibi deniz memelileri ile rengeyiği (Rangifer tarandus groenlandicus) avlayan, tatlısu balıklarını tutan ve tuzaklarla kürk hayvanı yakalayan Kanada İnuitlerinin değişik alt gruplarından Eskimolardır (yasal olarak adları: Inuit). İnuit Toprakları (Inuit Nunaat) olarak da bilinen bu bölge bir dönem kısa süreli Kuzey Amerika kürk ticaretine sahne olsa da sonradan esas olarak balina avcılığı sanayiine evsahipliği yapmaya başlamıştır. Bu bölge 20. yüzyılın başlarında güneydeki Kızılderililerle Kanada hükûmeti arasında cereyan eden ve özerk topraklar oluşturulmasını sağlayan numaralı anlaşmalar sürecinin parçası değildi ve aboriginal başlığıyla kabul edilmiştir. Bugün Kanada nüfusunun ancak %1 kadarı bölgede yaşamaktadır. Uzak Kuzey Kanada genellikle Doğu Arktik ve Batı Arktik olmak üzere iki yarıma ayrılır. Doğu Arktik Kanada kendi yönetimine sahip Kuzey Kutup Dairesinin kuzeyindeki Nunavut, Quebec eyaletinin arktik kuzeyinde ona bağlı özerk Nunavik ve Newfoundland and Labrador eyaletine bağlı özerk Nunatsiavut toprakları ile belki de Ontario eyaletinin Hudson Körfezi kıyıları ile Manitoba eyaletinin birazcık kısmını içerir. Batı Arktik Kanada Kuzeybatı Toprakları'nın kabaca İnuvik Bölgesi'ne denk gelen en kuzey kısmını ile Yukon Toprakları'nın Yukon North Slope denen ufak bir kısmını içerir ve birlikte Inuvialuit Nunangit Sannaiqtuaq bölgesini oluşturur.

Kâşif ya da bulucu, var olan ancak bilinmeyen bir şeyi bulan, ortaya çıkaran, keşfeden kimsedir. Daha çok coğrafî keşifleri yapan kişiler için kullanılmaktadır.

Piteas (380 – c. 310 MÖ) - Antik Yunan kâşifi. İngiltere ve Almanya'da dolaştı. Shetland Adaları ve İzlanda'ya ulaştı.
Kızıl Erik (950 - 1003) - Norveçli bir Viking'di. İzlanda'dan sürülünce Grönland' a yelken açmış ve oraya yerleşmişti.
Leif Ericson (980 - 1020) - İzlandalı kâşif. Kuzey Amerika'ya giden ilk Avrupalı olduğu sanılmaktadır.
Friar Julian, yolculuğunu 1235'te yapmış Macar bir Dominiken papazı idi.
Marco Polo (1254 - 1324) - ünlü İtalyan kâşif.
İbn-i Battuta (1304 -1377) - Fas
Zheng He (1371 - 1433) - Çin
João Fernandes Lavrador (1445? - 1501) - Portekizli kâşif. Newfoundland'daki Labrador' a ulaşan ilk Avrupalıydı. Grönland'ın güneybatısı ve Kuzey Amerika'nın kuzeydoğusuna kadar gitti. 1501'de yeni keşifler için yeniden denize açıldı; ancak bir daha haber alınamadı.
John Cabot (c. 1450 - 1499) - İngiltere için keşifler yapan bir İtalyandı. Newfoundland'ı keşfetti.
Bartolomeu Dias (c. 1450 - 1500) - ünlü Portekizli kâşif Portekiz'den yola çıkıp Ümit Burnu'na gitmişti.
Kristof Kolomb (1451 - 1506) - İspanya adına keşifler yapan bir İtalyan olan Kolomb, 1492'de Yeni Dünyayı keşfi ile gelmiş geçmiş en ünlü kâşif oldu.
Amerigo Vespucci (c. 1454 - 1512) - İspanya adına çalışan bir İtalyan bir kâşifti. 1499 ve 1502' deki gezilerinde Güney Amerika'nın doğusuna ulaştı.
Juan Ponce de León (c. 1460 - 1521) - İspanyol kâşif. Ölümsüzlük çeşmesini ararken Florida' yı keşfetti.
Piri Reis (c. 1465/1470 – 1554/1555) - Osmanlı döneminin haritalarıyla ünlü kâşifi.
Pedro Álvares Cabral (c. 1467 - c. 1520) - Brezilya'yı keşfettiği kabul edilen Portekizli kâşif.
Vasco da Gama (c. 1469 - 1524) - Ümit Burnu'nu aşarak deniz yoluyla Hindistan'a ulaşan ilk Avrupalı kâşifti. Portekizlidir.
Francisco Pizarro (c. 1475 - 1541) - İnkaların kentlerini ele geçiren İspanyol kâşif.
Juan Sebastián Elcano (1476 - 1526) - İspanyol kâşif. Keşif gezisinin kaptanı olan Magellan'ın öldürülmesinin ardından bu geziyi tamamlayarak dünyanın çevresini dolaşan ilk kişi oldu.
Ferdinand Magellan (1480 - 1521) - İspanya adına çalışan bir Portekizliydi. Dünyanın çevresini dolaşmak için yola çıktı; fakat Filipinler'de öldürüldü.
Giovanni da Verrazzano (c. 1485 - 1528) - Fransa adına keşifler yapan bir İtalyandı. Amerika'nın kuzeydoğu kıyılarını keşfetti.
Hernán Cortés (1485 - 1545) - Bir İspanyol olan Cortez, Aztek imparatorluğunu İspanya adına ele geçirmişti.
Jacques Cartier (1491 – 1557) - Kanada'yı keşfeden Fransız kâşif.
Hernando de Soto (c. 1496 - 1542) - Kuzeybatı Florida ve Misisipi Nehri'ni keşfetden İspanyol kâşif.
Francisco Vásquez de Coronado (c. 1510 - 1554) - Seven Cities of Goldu ararken Büyük Kanyon'u bulan İspanyol kâşif.
Pedro Sarmiento de Gamboa (1532 - 1592) İspanyol- Büyük Okyanus'u dolaşmıştı.
Sir Francis Drake (c. 1540 - 1596) - Dünyanın çevresini dolaşmayı başaran ilk İngilizdir.
Alvaro de Mendaña de Neyra (541-1596) Büyük Okyanus'ta keşifler yapan İspanyollardan biriydi.
Willem Barentsz 1550-1597 Hollandalı denizci ve kâşif. Kuzey yönüne yapılan keşiflerde önderlik yapmıştı.
Pedro Fernandes de Queirós 1565-1614 Portekizli denizci. İspanya tahtı adına Büyük Okyanus'ta keşifler yaptı.
Luis Váez de Torres (1565- ?) İspanyol yahut Portekizli olduğu düşünülen kâşif.İspanya tahtı adına Büyük Okyanus'ta keşifler yapmıştı.
Henry Hudson (1570 - 1611) - Labrador, Grönland kıyıları ve Hudson Körfezi dahil olmak üzere Kuzey Atlantik' te pek çok keşif yapmış olan bir İngilizdi. 1611'de Kendi tayfalarının çıkardığı bir ayaklanmada öldüğü tahmin edilmektedir.
Father António de Andrade (1580 - 1634) - Portekizli kâşif. Tibet'e ulaşan ilk Avrupalıdır. Onun bu gezilerde tuttuğu notlar 18. yüzyılın ikinci yarısına dek Tibet'in kültürü ve coğrafyasına ait tek kaynak oldu.
Abel Tasman (1603 - 1659) - Yeni Zelanda ve Tazmanya'da keşiler yapan Hollandalı kâşif.
Evliya Çelebi (1611 - 1682) - Seyahatinde tuttuğu günlükleri ile tanınan ünlü Osmanlı gezgini.
Vitus Bering (1681 - 1741) - Rusya adına Sibirya'nın uzak doğusunu ve Alaska'yı keşfeden Danimarkalı gezgin.
James Cook (1728 - 1779) - Bir denizci olan Cook Yeni Zelanda, Avustralya ve Hawai'nin bir kısmını keşfetmişti. İngilizdi.
Jean François La Pérouse (1741–1788) Okyanusya'daki keşiflerinin birisinde ortadan kaybolan La Pérouse, bir Fransızdı.
Alessandro Malaspina (1754-1810) - Kuzey Amerika' nın batı kıyıları ve Büyük Okyanus'ta İspanya tahtı adına keşifler yapan bir İtalyandı.
Alexander MacKenzie (1764-1820) İskoç asıllı Kanadalı gezgin. Günümüzde kendi adıyla anılan ırmağı geçip Arktik Okyanusu'ne ulaşmıştı. 1793'te Büyük Okyanus' a ulaşmayı başardı.
Alexander von Humboldt (1769 - 1859) - Alman gezgin ve bilim insanı. Botanik dalındaki çalışmaları biyocoğrafya alanına temel oluşturmuştur.
Kaptan Meriwether Lewis (1774 - 1809) - Amerikalı kâşif ve alan araştırmacısı.
Charles Wilkes (3 Nisan 1798 – 8 Şubat 1877) - Amerika Birleşik Devletleri keşiflerini kumanda etmişti.
Pierre-Jean De Smet (1801 - 1873) - Kuzey Amerika'da çalışan Belçikalı bir misyonerdi.
David Livingstone (1813 – 1873) - Orta Afrika' yı keşfeden İskoç bir misyonerdi. Victorya Şelaleleri'ni gören ilk Avrupalıydı. Orayı Kraliçe Victoria onuruna adlandırmıştı.
Henry Morton Stanley (1841 – 1904) - Galli bir gazeteci ve gezgin olan Stanley, Orta Afrika'da Dr. Livingstone'u bulmak için yaptığı gezi ile hatırlanmaktadır.
George Comer (1858 - 1937) - Amerikalı kutup kâşifi. Kuzey Southampton Adaları'ndaki Comer Strait ve Gough Island Moorhen ile uçamayan bir kuş türü olan Gough Island kuşu adını ondan almıştır.
Fridtjof Nansen (1861 - 1930) - Norveçli gezgin, bilim insanı ve diplomat. 1888'deki gezisi ile Grönland'daki buzulları aşmaya çalışan ilk kişiydi. 1893-1896 arasında, Hjalmar Johansen eşliğinde Fram ile birlikte sürüklenirken Kuzey Kutbu'na ulaşmaya çalışmıştı.
Otto Sverdrup (1854 - 1930) - Norveçli kâşif. 1888'de Fridtjof Nansen ve ekibine katılıp 1893-1896 arasındaki yolculukta Fram' a kaptanlık yaptı. 1898 - 1902 arasında düzenlenen 2.ci Fram gezisine de katılmıştı. Bu yolculuk sırasında Kanada'nın kuzey bölgelerinin büyük bir kısmının haritasını çıkardı.
Roald Amundsen (1872 - 1928) - Norveçli kâşif. 1910 - 1912 arasında yapılan ilk başarılı Antarktika keşif gezisinin lideriydi. Aynı zamanda Kuzeybatı Geçidi olarak bilinen zorlu deniz yolunu başarıyla aşan ilk kişidir.
Ernest Shackleton (1874 - 1922) - Antarktika yönüne yapılan Imperial Trans-Antarctic Expedition'daki talihsizliği ile hatırlanan İngiliz gezgin.
Hiram Bingham III (1875 - 1956) - Connecticutlu bir senatördü. Machu Picchu'yu keşfetti.
Robert Bartlett (1875 - 1946) -Newfoundlandlı kaptan. Kuzey Kutbu'na yapılan 40'tan fazla sefere görev aldı. Kuzeydeki 88. enleme yelken açan ilk kâşifti.
Knud Rasmussen (1879 - 1933) - Grönlandlı antropolog ve kutup kâşifi.
Auguste Piccard (1884-1962) Stratosfer ve denizaltı araştırmalarıyla ünlü fizikçi, hidronat ve physicist, balon pilotu ve su bilimcisi.
Ahmed Hassanein (1889 - 1946) - Mısırlı kâşif, yazar, sporcu, fotoğrafçı ve diplomat. 1924'te Royal Geographical Society'nin altın madalyasını alan Avrupalı olmayan iki kişiden biridir.
Albay Noel Andrew Croft (1906 - 1998) - 1930'larda kendi kaynaklarını kullanarak başladığı ve 60 yıl boyunca sürdürdüğü Kuzey Kutbu gezisi ile bu alandaki rekoru elinde bulundurmaktadır.
Sir Edmund Percival Hillary (1919–2008) - Yeni Zelanda ve Tenzing Norgay kâşifi. 29 Mayıs 1953 itibarıyla Everest' e tırmanan ilk kişidir.
Yuri Gagarin (9 Mayıs 1934 – 27 Mart 1968) - SSCBli kozmonot. 12 Nisan 1961 tarihli gezisi ile uzaya giden ilk kişi olmuştur.
Neil Armstrong (5 Ağustos 1930) - Amerikalı astronot -20 Temmuz 1969'da aya ayak basan ilk insan oldu.
Robert Ballard - 1942 doğumlu sualtı kâşifi. Titanik' in kalıntılarını bulmuştu.
Dr. E. Lee Spence (1947-) - Sualtı kâşifi ve arkeoloğu. Pek çok batık geminin kalıntısını buldu.
Reinhold Messner (17 Eylül 1944) - İtalyan dağcı. 8000 metreden yüksek 14 zirveye tırmanmayı başaran ilk kişi.
Frank Cole (1954 - 2000) - Kanadalı kâşif ve film yapımcısı. 1990 yılındaki yolculuğu ile Sahra Çölü' nü deve sırtında ve yalnız başına geçen ilk Kuzey Amerikalı olmuştu. 2000 yılında aynı yolu tekrar geçmek istemiş ancak haydutlar tarafından öldürülmüştür.

Kölelik, bir insanın başka birinin malı ve mülkü olması. Başka bir kişinin malı ve mülkü olan kişiye köle, memlûk veya kul; köle sahibine ise efendi veya mevla denir.
Çok eski tarihlerden beri savaşta esir düşenler, ağır suç işleyenler, borcunu ödeyemeyenler, korsanlar tarafından kaçırılanlar köle kabul edilir, köle pazarlarında satılırdı.
Erkek kölelerin çocukları da köle olur. Cariyelerin efendilerinden oğulları Yahudi ve Arap toplumları gibi bazı toplumlarda köle kabul edilmemişlerdir. Ziraat ve ticaretle uğraşan bütün toplumlarda köleliğin çeşitli şekillerine rastlanmaktadır. Mezopotamya'da, eski Mısır'da Yunan'da, Roma'da, İslam öncesi İran, Orta Asya ve Anadolu'da yaşayan kavimlerde kölelik son derece doğal sosyal bir olgu olarak kabul edilirdi.

Köle kelimesinin kökeni belirsizdir. Nişanyan Sözlük, Arapça köle anlamına gelen ġulām, Farsça piç manasındaki kola veya Türkçe kul kelimesinin sözcüğün kökenini oluşturabileceğinin belirtir. Diğer yandan kelime yük hayvanı anlamına gelen Türkçe kölük kelimesiyle de karşılaştırılmıştır. Türkçede ilk kullanım 15. yüzyılın sonlarında kaydedilmiştir. Meninski'nin Thesaurus eserinde de yer almaktadır.
Köle kelimesi yerine Türkçede bazen kul, bende, halayık, esir ve kadın köle için de cariye veya odalık tabirlerinin kullanıldığı görülmektedir.

Kölelik, yazılı tarihten daha eski olup, pek çok farklı kültürde yer almıştır. Avcı-toplayıcı toplumlarda, kölelik için üretici rantı ile toplumsal tabakalaşmaya olan ihtiyaçtan dolayı köleliğin nadir olduğu tespit edilmiştir. Buna karşın çok zengin kaynaklara sahip bölgelerde yaşayan avcı-toplayıcı halklarda (örneğin somon avcılığı yapan bazı Kızılderili halkları) yer almıştır. Yaklaşık 11.000 yıl önce meydana gelmiş tarım devrimiyle beraber kölelik yaygın bir kurum haline gelmiştir.
İlk yazılı kaynaklara göre kölelik topluma çoktan yerleşmiş bir kurum olarak ele alınmıştır. Yaklaşık olarak MÖ 1760'de yazılmış Hammurabi Kanunları, bir kölenin kaçmasına yardım eden veya kaçak bir köleyi barındıran kişiler için ölüm cezası hükmetmektedir. Antik Çağ medeniyetlerinin hemen hemen hepsinde kölelik var olmuştur. Köleler, borçların ödenememesi, bir suça ceza olarak, savaş esirleri, çocukların terk edilmesi veya kölelerin çocuklarının da köleleştirilmesi gibi farklı metotlar vasıtasıyla elde edilmiştir.

Kölelik, Orta Çağ'ın bitimine değin, Batı toplumunun iktisadî ve sosyal açıdan ayrılmaz bir parçası olmuştur.
Batı dünyasında; feodalizmin tarih sahnesinden çekilerek yerini burjuva ekonomik sistemine bırakmaya başladığı ana kadar kölelik kurumu, emek veriminin düşük ve teknik imkânların son derece kısıtlı olması sebebiyle en önemli üretim aracı olagelmiştir. Son derece ağır şartları haiz olan köle hayatında ancak 19. yüzyıl sonlarından itibaren bir miktar düzelme meydana gelmiştir.

Kölelik, İslam öncesi Arabistan'da yaygın bir kurum olmuştur. İslam öncesi ve sonrası devirde diğer coğrafyalarda olduğu gibi Araplarda da kölelik sistemi mevcuttu.
Teorik olarak, İslami yasalar köleliği bir sınıf veya ırka göre ayırmamakla birlikte, pratikte genellikle böyle olmamıştır. Köleler, İslami devletlerde alt sınıf işlerden, Padişah'ın yanındaki üst sınıf işlere kadar çeşitli sosyal ve ekonomik rolleri üstlenmişlerdir. Buna ek olarak kölelerden orduda yararlanılmış, Gazneliler, Harezmşahlar, Delhi Sultanlığı ve Memlükler gibi devletler köleler tarafından kurulmuştur. Bazı durumlarda, kölelere davranılan kötü muameleden ötürü Zenc İsyanı gibi çeşitli ayaklanmalar meydana gelmiştir. Ülke içi köle nüfusu artan talebi karşılayamadığından ötürü, çeşitli devletler tarafından Müslüman olmayan bölgelerden köle ithalatı yapılmış, kölelerin tutsak edilmesi ve taşınması sırasında çok miktarda ölüm gerçekleşmiştir.
Arap köle ticareti, Batı Asya ile Kuzey ve Güneydoğu Afrika'da yoğunlaşmıştı. Tarihçilere göre Arap köle ticareti bin yıldan fazla sürmüştür. Bu zarfta Hint Okyanusu, Orta Doğu ve Kuzey Afrika'nın kıyı bölgelerine Arap tüccarlar tarafından yaklaşık 17 milyon köle taşınmıştır. Birinci Dünya Savaşı sonrasında kölelik Müslüman bölgelerde, bölgede genişleyen Fransa ve Birleşik Krallık gibi devletlerin baskı ve teşviki ile yasaklanmaya başlanmıştır.

Osmanlı'da köleliğe Osman Bey zamanında da rastlanmakla beraber, kölelik kurumu Orhan Bey zamanında yerleşmiştir. Osmanlı devletinde köle kaynakları genel olarak iki ana başlık altında toplanmaktaydı. Bunlardan birisi savaşlar, diğeri de ticaret yoluyla ortaya çıkan kölelikti. Haremin ortaya çıkması ise Fatih Sultan Mehmet döneminde gerçekleşmiştir. Bunda artan fetihler ve genişleyen topraklar önemli bir rol oynamaktaydı. Bu tarihlerden sonra kölelik ve bununla birlikte köle ticareti Osmanlı Devleti'nde yerini alıyor ve köle ticareti devletin de dolaylı olarak destek verdiği bir uygulama oluyordu. Ancak ilerleyen yıllarda kölelerin belirli bir çalışma süresi sonunda azat edilmesi, kölelerin evlenme haklarının sahiplerince karşılanması gibi düzenlemelerle, köle ticaretini kısıtlamaya ve kölelere yapılan kötü muameleleri önlemeye çalıştı.
Sultan Abdülmecid döneminde 1847'de yayınlanan fermanla köle ticareti resmi olarak kaldırılmıştır. Ancak uygulamanın önüne ancak imparatorluğun son yıllarında geçilebilmiştir. Osmanlı'dan sonra kurulan Türkiye Cumhuriyeti de köleliğe ilişkin bütün uluslararası antlaşmaların altına imza atmış ve Türkiye Cumhuriyeti'nde kölelik hiçbir zaman hukuken var olmamıştır.

İlk kanunlar İngiltere'de ve ABD'de 19. yüzyılın ilk çeyreğinde, 1807 yılında çıkarılmış, daha sonra diğer Avrupa devletleri onları izlemiştir.
Osmanlı'da kölelik, Sultan Abdülmecid döneminde 1847'de bir fermanla yasaklanmıştır. Birinci Dünya Savaşı sonrasında kölelik Müslüman bölgelerde, bölgede genişleyen Fransa ve Birleşik Krallık gibi devletlerin baskı ve teşviki ile yasaklanmaya başlanmıştır. Suudi Arabistan, Yemen ile birlikte, Birleşik Krallık'ın baskısı altında köleliği 1962 yılında kaldırmıştır. 60'larda Suudi Arabistan'daki köle nüfusu 300.000 olarak tespit edilmiştir. Bunu 1970 yılında Umman takip etmiştir. Moritanya'da köleliğe karşı ilk yasa Fransızlar tarafından 1905'te çıkartılmış, ancak devlet daha sonra, 1981 yılında, köleliği yasaklayan son devlet olana kadar kölelik karşıtı bir yasa çıkarmamıştır. Moritanya'da köleliğe karşı herhangi bir yaptırım uygulan ilk yasa ise 2007 yılında çıkmıştır. Günümüzde Müslüman çoğunluğun yaşadığı Çad, Moritanya, Nijer, Mali ve Sudan gibi ülkelerde kölelik hala yaygın bir kurumdur.
1926'da Milletler Cemiyeti bütün dünyada köleliği yasaklamış, daha sonra Birleşmiş Milletler de bu hükmü teyit etmiştir.

İslam'da kölelik, tarih boyunca birbirinden farklı şekillerde ve görüşlerde ele alınmış bir konudur. Kur'an ve hadislerde kölelikle ilgili ifadeler aşağıda verilmiştir:

Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında üzerinize kısas yazılmıştır. Hür kişiye karşılık hür, köleye karşılık köle, dişiye karşılık dişi. Kim kardeşi tarafından herhangi bir şekilde affa uğrarsa, bu durumda örfü izlemek ve affedene en güzel biçimde bir ödeme yapmak gerekir. (2/178)
Allah size kendinizden bir misal vermektedir: Size verdiğimiz rızıklarda, emrinizde bulunan kölelerinizin de eşit surette hak sahibi olmalarına razı olur ve birbirinizi saydığınız gibi bu ortaklarınızı sayar mısınız? (Rum Suresi 28)
"Herhangi bir köle kaçarsa, korunma ve güvenlik hakkını yitirmiş olur." "Bir köle kaçtığı zaman, onun hiçbir namazı kabul edilmez." (Müslim, İman 123-124)
Şeriata göre insanlar satın alma, savaştan geri kalanların esir edilmeleri ve ganimet olarak cihat yapanlara dağıtılmaları ve ayrıca bu esir ve kölelerin yine esir veya köle olan insanlardan yaptıkları çocukların köle veya cariye sayılmaları yoluyla köleleştirilebilir. Muâmelât bakımından köle mal gibidir. Alınıp satılabilir, hibe edilebilir, kiralanabilir, ortak mülkiyete konu olabilir. Kazandıkları efendisine ait olur. Kendisine karşı yapılacak haksız fiilden elde edilecek tazminatları efendisi alır. Başkasına karşı işleyeceği haksız fiillerde ise zararı ya efendisi öder ya da köleyi zarar görene devreder.
İslam'a göre bir Müslüman çok sayıda cariyeye diğer bir deyişle kadın kölelere sahip olabilir ve Müslüman bir erkeğin bu cariyelerle nikahsız ilişkileri helal sayılır. İslam hukukuna göre bir köle veya cariye, efendisine belli bir özgürlük bedeli ödemek koşuluyla özgür kalabilir. Köle veya cariyenin efendisine ücret ödemesi ile özgür kalmasına mükatebe denir ve Kur'an'da Nur Suresi'nin 33. ayetinde bu husus kısmen detaylandırılmıştır. Ayrıca sahibinden çocuğu olan bir köle, sahibinin ölümü ile özgür duruma gelir.
Kısas uygulamalarında: Kısas aşirete dayalı toplum düzeninde misilleme olarak anlaşılan ve toplumsal denklik şartı üzerinden yürütülen bir uygulamadır. Öldürülen kişinin kadın, erkek, köle-hür insan, seçkin ya da sıradan olması göz önüne alınarak katilin aşiretinden öldürülene denk birisi öldürülür. Örneğin köleye karşılık ancak bir köle, kadına karşılık bir kadın öldürülebilirdi. Kısasta sosyal denklik şartı, sosyal olarak alt sınıfta bulunanların üst sınıftan birini öldürmelerinde kısasın uygulanacağı, üst sınıftan birinin alt sınıftan birini öldürmesi durumunda kısas uygulanamayacağı, ancak diyet ödenebileceği anlamına gelmektedir. Kur'an'da kısas toplumsal denklik şartı ile birlikte (Bakara 178) ele alınır. Hanefilere göre bir köleyi öldüren hür kimse de kısas yoluyla öldürülür. Diğer mezheplere göre, bu durumda kısas uygulanmaz. Köle ve cariyelere zina ve zina iftirası suçunda hürlere verilen cezânın yarısı hırsızlık ve irtidad suçlarında tam cezâ uygulanır. (Nisa Suresi, 25)
İslam fıkhına göre kölenin şahitliği kabul edilmez.

Köle gemisi
Senetli kölelik
Zevce satışı
2015 Modern Kölelik Yasası

 Vikisöz'de Kölelik ile ilgili sözler mevcuttur.
 Wikimedia Commons'ta Kölelik ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Kıta sahanlığı, jeolojik olarak ülkeyi oluşturan kara parçasının deniz altındaki uzantısıdır ve kıtanın bitip okyanusun başladığı kıtasal çizgiye kadardır. Kıta sahanlığı, kara platformu olarak da bilinir, bir kıtayı ya da kara parçasını çevreleyen görece sığ ve eğimli deniz tabanına verilen addır.
Sahanlıklar, pasif kıta kenarlarında geniş ve nispeten düz, aktif kıta kenarlarında ise dar ve düzensizdir. Kıta sahanlıklarının sığ derinliklerde yer almaları nedeni ile, deniz suyu seviyesinin değişiminden yakından etkilenirler. Pleistosen (1,8 milyon – 10.000 yıl arası) zamanındaki buzul devrinde, bugün 100 metreye kadar olan sahanlık kesimlerinin su üstünde yer alması ve şekillenmesi buna örnektir. Bazı kıyılarda kıta sahanlığının 200 m hatta 400 m ve daha fazla derinliğe kadar açılmış olduğu görülmektedir. Bunun gibi durumların tektonik depresyonlarla alakalı olabileceği düşünülmektedir. Kuzey enlemlerinde sahanlıklar buzul aşınmasına maruz kalırken, daha sıcak güney enlemleri, akarsu vadilerinin etkisi altında kalmışlardır.
Kıta sahanlıklarının eni bölgelere göre oldukça değişmekle birlikte jeolojik açıdan ortalama 75 km olarak kabul edilir. Çoğu yerde kıta sahanlığı, kara kütlesinin deniz sınırından sonraki uzantısı biçimindedir. Derinlikleri bölgelere göre değişmekle birlikte, 150 metreden fazla olmayan derinliklere sahiptirler.

Kıta sahanlıklarının genişliği önemli ölçüde değişkenlik gösterir. Özellikle de ilerlemekte olan bir okyanus kabuğunun uç köşesinin Şili kıyıları ya da Sumatra'nın batı kıyısı gibi kıtasal kabukların altına dalması gibi durumlarda bir alanın herhangi bir sahanlığa sahip olmaması sıklıkla görülen bir durumdur. En büyük kıta sahanlığı olan Arktik Okyanusu'ndaki Sibirya Sahanlığı, 1.500 kilometre (yaklaşık 930 mil) genişliğe kadar uzanmaktadır. Güney Çin Denizi, Borneo, Sumatra ve Cava'yı Asya anakarasına bağlayan bir başka geniş kıta sahanlığı olan Sunda Sahanlığı üzerinde uzanır. Kıta sahanlıklarını kaplayan diğer bilindik su kütleleri Kuzey Denizi ve Basra Körfezi'dir. Kıta sahanlıklarının ortalama genişliği yaklaşık 80 km'dir (50 mi). Sahanlıkların derinliği değişken olmakla beraber genellikle 100 m'den (330 ft) daha sığ sularla sınırlıdırlar. Eğimleriyse genellikle 0,5° civarında olup oldukça düşüktür.

Kıta sahanlığındaki tortulların büyük kısmı (%60-70'i) son buzul çağında, deniz seviyesi 100-120 metre düşükken, akarsular tarafından depolanmış kalıntı çökellerden oluşmaktadır.

Hukuki olarak ilk kez, ABD Başkanı Harry S. Truman'ın (1945'te) beyanıyla formüle edilen kıta sahanlığı, 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi ile köklü bir değişim geçirmiştir. Kıta sahanlığı kıyılara bitişik deniz bölgelerinin deniz tabanı ve altı olarak tanımlanmıştır. Başka bir deyişle, bir kıyı devletinin kıta sahanlığı, karasal alanın doğal uzantısı olan deniz tabanı ve altını kapsar ve dış sınırları kıta kenarının dış kenarı tarafından belirlenir ya da bu dış kenar daha kısa bir mesafede ise, esas hatlardan itibaren 200 deniz miline kadar uzanır. Bu durumda sınırı, kıyı devletinin sular, deniz tabanı ve altındaki tüm ekonomik kaynakları kullanma hakkına sahip olduğu münhasır ekonomik bölgenin maksimum uzantısının sınırı ile çakışır. Münhasır ekonomik bölge gibi bu sınır, iki devletin kıyılarının bitişik veya karşı karşıya olduğu durumlarda 200 deniz milinden daha kısa olabilir: bu durumda, her kıyı devletinin yargı yetkisi altındaki bölgeleri tanımlamak için bir deniz sınırlandırması gereklidir.
Kıta kenarı 200 milin ötesine uzandığında, devletler, belirli jeolojik kriterlere bağlı olarak, esas hatlardan itibaren ya 350 deniz miline ya da 2.500 metre izobatından 100 miline kadar yargı yetkilerini kullanma iddiasında bulunabilirler. Buna karşılık, kıyı devleti, 200 mil sınırının ötesindeki mineral kaynaklarının işletilmesinden elde edilen gelirlerin paylaşım sistemine katkıda bulunmak zorundadır. Bu sistem, Uluslararası Deniz Yatağı Otoritesi tarafından yönetilir.

Biyolojik çeşitliliğin fazla olması, yani genel bir tabirle ekonomik değeri yüksek türlerin bu bölgelerde yaşam sürdürmeleri, kıta sahanlığında münhasır ekonomik bölgesini ilan etmiş olan ülkelerin ekonomisine avlanma ve yetiştirme faaliyetleri sonucunda gelecek katkının büyüklüğü su götürmez bir gerçektir. Kıta sahanlığının bir diğer ticari boyutu ise deniz ve okyanus dibinin (bentik bölge) altında yatan fosil yakıtların varlığı veyahut olabilme ihtimalidir.

Abisal bölge
Batiyal zon
Epilimnion

Kuzey Denizi Kıta Sahanlığı Davaları (1969)
Libya-Malta Kıta Sahanlığı Davası (1985)

Özey, Ramazan (2002). Kıta sahanlığı ve Türkiye. İstanbul: aktif yayınevi. ss. 262-263. ISBN 9789756755594.

Kızılderili soykırımları (İngilizce: American Indian genocides; İspanyolca: Genocidios de indios americanos), Kristof Kolomb'un 1492'de Amerika Kıtası'na ulaşmasından sonraki beş asır boyunca Avrupalılar tarafından kıtanın yerlileri olan Kızılderililere karşı yapılan soykırımlardır.
Doğrudan Kızılderili katliamları gibi katliam ve etnik temizlik yapılması, Kızılderili Tehciri gibi geleneksel topraklarından apayrı başka topraklara tehcir (zorunlu göç) edilip Kızılderili rezervasyonu ile Kızılderili rezervi gibi alanlara kapatılmaları, bağışıklık sistemlerine yabancı olan çiçek hastalığı gibi Eski Dünya hastalıklarının bilinçli olarak Kızılderililere bulaştırılması (çiçek soykırımı ya da smallpox genocide), Uzun süre Hristiyan misyonerlerince eğitim verilen Kanada yerli yatılı okulları ile ABD yerli yatılı okulları gibi okullarda ailelerinden koparılan Kızılderili çocuklarının anadilleri dışında eğitim almaları ve anadillerini konuşamamaları (dil soykırımı ve kültürel soykırım ya da linguistic genocide, linguicide ve cultural genocide, culturicide) gibi soykırım türleri görülür. Kızılderilileri soykırıma uğratma yöntemleri arasında onların fiziksel imhası, topraklarının gaspedilmesi, kültürel baskıya uğramaları, «imha» (extermination/termination), tehcir ve zorla kısırlaştırma (forced sterilization) görülmektedir. Ekonomik kaynakların kontrolünü elde etmeyi amaçlayan soykırıma faydacı soykırım (utilitarian genocide) denir ve örneklerine günümüzde Brezilya Kızılderilileri ve Paraguay Kızılderililerine (özellikle de Aché) yapılan soykırımlarda rastlanmaktadır. Günümüzde bazı Kızılderili gruplarında işsizlik oranı yüksek olup % 50-70 arasında değişmektedir.
12 Ekim 1492 tarihi Kızılderililer için trajik bir gündür ve o günü Kolomb Günü olarak kutlamak, soykırım, kölelik, tecavüz ve yağma (plunder) mirasını kutlamak demektir. Benzer şekilde Şükran Günü kutlamaları ABD Kızılderililerine karşı yapılan soykırımın kutlaması olarak görülmektedir.
ABD'de Kızılderili İşleri Bürosu başkanı Batılıların uyguladığı "etnik temizlik" hareketinde büronun katkılarından dolayı 8 Eylül 2000 günü resmen özür dilemiştir.
Birleşmiş Milletler'in 1948'deki Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nin 2. maddesine göre soykırım tanımlaması: ulusal, etnik, ırksal ve dinsel bir grubun bütününün ya da bir bölümünün yok edilmesi niyetiyle girişilen şu hareketlerden herhangi biridir: grubun üyelerinin öldürülmesi; grubun üyelerine ciddi bedensel ya da zihinsel hasar verilmesi; grubun yaşam koşullarının bunun grubun bütününe ya da bir kısmına getireceği fiziksel yıkım hesaplanarak kasti olarak bozulması; grup içinde doğumları engelleyecek yöntemlerin uygulanması; [ve] çocukların zorla bir gruptan alınıp bir diğerine verilmesi.
Kızılderililere önyargılı yaklaşan ve yaşamı boyunca onları düşman olarak gören General Philip Sheridan'a mal edilen söz:

Hemen hemen bütün bilginlerin ortak olduğu konu Kızılderili nüfusundaki büyük nüfus azalmasının ana sebebi olarak onların bağışıklık sistemine yabancı olan ve Eski Dünya'dan Yeni Dünya'ya Avrupalılarca getirilen çiçek hastalığı gibi salgın hastalıkları görmeleridir. Avrupalılarla ilk temastan sonra Yeni Dünya'daki yerli nüfusunun % 90–95 kadarı Eski Dünya'dan getirilen hastalıklar sonucu ölmüştür. Bu yeni hastalıklar içinde en ölümcülü çiçek hastalığıdır ve hastalıktan ölümlerin neredeyse tamamı bundan kaynaklanır. 16 yüzyılın başlarındaki ilk temastan 1754-1767 yıllarındaki Fransız ve Kızılderili savaşlarının sonlarına kadar 200 yıldan daha fazla sürede, çoğu Avrupalıların kasıtlı iletimi olmadan, bütün yerliler çiçek hastalığından etkilenmiştir.
Teksas'taki Kızılderili Soykırım Müzesi'nde korunan bir belgeye göre, çiçek hastalığı ile enfekte olmuş battaniyeler Lenape Kızılderililerine Teksas-Kızılderili savaşları sırasında Teksas askerleri tarafından verilmiştir.

Karayiplerdeki Hispaniola adasında ilk çiçek salgını Aralık 1518 ya da Ocak 1519 tarihinde çıkmıştır. 1518–1519 salgınında bölge yerlilerin nüfusu önemli ölçüde azalmıştır.
İspanyol kâşif ve asker Hernán Cortés 1519 Şubat ayında Meksika'daki Aztek İmparatorluğunu işgal etmiştir. 1520 yılında bir başka İspanyol işgal grubu Hispaniola adasından Meksikaya gelmiş, gelirken de adada iki yıl salgın olarak süren çiçek hastalığını anakıtaya bulaştırmıştır. Diğer grubu duyan Cortés gider ve onları yener, ancak bu temasta adamlarından biri de çiçeğe yakalanır. 21 Mayıs 1520 tarihinde Tenochtitlan'da bulunan Templo Mayor tapınağında Azteklerin İspanyollarca öldürülmesi Tóxcatl Katliamı olarak bilinir. Cortés 1521 Ağustosuna kadar başkente dönmemiştir. Bu arada Aztek nüfusunun çoğu asker % 25 kadarı çiçek salgınından ölmüştür. Fransiskan tarikatından İspanyol misyoneri Toribio de Benavente Motolinia Azteklerdeki bu çiçek salgınını şöyle tasvir eder: Hastalığın çaresini bilmeyen Kızılderililer tahtakuruları gibi yığınlar hâlinde öldüler. Birçok yerde hane halkının hepsi öldü ve ölü sayısının çokluğundan onları gömmek olanaksızdı. Evleri mezarları hâline geldi. Geri dönen Cortés çiçekten henüz ölmeyen Aztek askerlerinin ise oldukça zayıf olduğu görür ve 13 Ağustos 1521 tarihinde ise Aztek İmparatorluğunu yıkar.

Çiçek hastalığı salgınının İnka İmparatorluğu Tahuantinsuyu üzerindeki etkisi ise Azteklerinkinden daha da yıkıcı olmuştur. İspanyol işgalcilerin imparatorluğu gelmesinden önce çiçek salgını Kolombiya'dan başlayarak yayılmıştır. Salgının böylesine hızla yayılmasında muhtemelen işlek İnka yol sistemi yardımcı olmuştur. Ay içerisinde, hastalıktan Sapa Inca Huayna Capac, halefi ve diğer liderlerin çoğu ölmüştür. Hayatta kalan oğullarından ikisi güç savaşına girer ve kanlı pahalı bir savaştan sonra Atahualpa yeni Sapa Inca olur. Başkent Cusco'ya dönen Atahualpa ile onun en iyi generalini İspanyol işgalci Francisco Pizarro bir dizi aldatmayla yakalar ve İmparatorluk ele geçirilir. Birkaç yıl içerisinde İnkaların % 60-90 kadarı çiçek ve diğer Avrupa hastalıklarından dolayı kırılmıştır. Bazı tarihçiler Bartonella cinsinden bakterilerin yaptığı bartonelloz hastalığının sorumlu olduğunu iddia ederler, ancak bu görüş bilim dünyasında azınlıkta kalmıştır. Antik Peru'daki Moche kültürüne ait seramiklerde bartonellanın etkileri tasvir edilmiştir.
Yeni Dünya'daki iki büyük imparatorluğu salgınla yerle bir eden çiçek hastalığı ölümcül ilerleyişine devam eder. 1561 yılında yeni vali Francisco de Villagra'yı taşıyan geminin La Serena'ya yanaşmasıyla çiçek hastalığı Şili'ye de ulaşmış olur. Peru'dan Atakama Çölü ve And Dağlarıyla izole olan Şili'deki yerli Kızılderililer 1561 sonları ile 1562 başlarında çiçek salgınından kırılırlar. Vakanüvisler ölü sayısı üzerine kesin bir rakam vermeseler de, yeni tahminlere göre Şili'deki Kızılderili nüfusun % 20-25 kadarının öldüğü yolundadır. İspanyol tarihçi Alonso de Góngora Marmolejoy'a göre İspanyol altın madenlerinde çalıştırılan Kızılderililerin hepsi ölmüş ve maden kapanmak zorunda kalmıştır. Araukanya (Araucanía) bölgesinde yerli Mapuçe Kızılderilileriyle İspanyol işgalciler arasındaki Arauco Savaşı'nda onları yenmenin mümkün olmadığını gören yeni vali Francisco de Villagra çiçek hastalığı salgınını sihirli bir girişim olarak kabul etmiştir.

1633 yılında Kuzeydoğu ABD'de Plymouth, Massachusetts'te çiçek hastalığı virüsü Kızılderililere bulaşmış ve diğer yerlerde olduğu gibi burada da yerli nüfus yok olmuştur. 1634 yılında Mohavklara ulaşan çiçek hastalığı 1636'da Ontario Gölü'ne ve 1679'da da İrokuaların topraklarına ulaşmıştır. 1770 lerde ABD'nin Batı Kıyılarındaki Kızılderililerin % 30 kadarı çiçek hastalığı salgınında ölmüştür. 1780-1782 yılları arasındaki çiçek salgını ise Ova Kızılderililerini kırmış ve nüfuslarında ciddi azalma meydana getirmiştir. Bu çiçek hastalığı salgını Avrupalılardaki bağışıklık ile Avrupalı olmayanlardaki bağışık olmama durumunun klasik bir örneğidir. Muhtemelen Mississippi'deki Yılan Kızılderililerinden (Snake Indians) yerliler hastalığa yakalanmıştır. Oradan da doğuya ve kuzeye Saskatchewan Nehri'ne yayılmıştır. David Thompson'un hesabına göre, 15 Ekim 1781 tarihinde Hudson's House'dan kürk tüccarları hastalığı ilk kez duymuşlardır. Bir hafta sonra bu hastalığı Hudson’s Bay Company şirketinin Hudson ve Cumberland ticaret karakolları sorumluları olan William Walker ve William Tomison rapor etmiştir. Şubat ayında hastalık Basquia Tribe (günümüzde yer adı: Basquia, Saskatchewan) kabilesine kadar yayılmıştır. Çiçek salgınına bütün kabileler yakalanmış ve birkaç kurtulan kalmıştır. E. E. Rich salgını şöyle tarif eder: aileler çadırlarında gömülmeden yatarken, kurtulan birkaçı da kaçarak hastalığı yaymıştır Houston and Houston, Hudson ve Cumberland evlerindeki yerlilerin % 95 kadarının öldüğünü hesaplamıştır. Paul Hackett Anişinabelerden Grand Portage'daki Ojibvaların üçte birinin çiçekten öldüğünü kaydetmiştir. Bataklık Krileri de benzer biçimde çiçekten yaklaşık % 75 kayıp vermişlerdir. 1785 yılında Büyük Ovalar'daki Siyu Kızılderilileri de salgından etkilenmiştir. Çiçek salgınında yalnızca Kızılderililer ölmemiş, diğerleri de etkilenmiştir. William Walker çiçek salgınını şöyle tarif eder: the Indians [are] all Dying by this Distemper … lying Dead about the Barren Ground like a rotten sheep, their Tents left standing & the Wild beast Devouring them.
Boston, Massachusetts'te bir dizi çiçek salgını olmuştur. 1636 yılından 1698 yılına kadar, Boston'ta altı salgın görülmüştür. 1721 yılındaki salgın en ağırı olmuştur. Şehirdeki bütün nüfus kaçmış ve salgını On Üç Koloni'nin geri kalanına taşımıştır.
Amerikan Bağımsızlık Savaşı sırasında, 1770 lerin sonunda, çiçek hastalığı bir kere daha gelmiş ve yaklaşık 125.000 kişi ölmüştür. Pehr Kalm'in Travels in North America adlı gezi yazısında, ölmekte olan Kızılderili köylerinin cesetlerle dolduğunu ve bu cesetler ve henüz ölmemiş zayıflamış mağdurlar üzerinde kurtların şölen yaptığını yazmıştır.
1832 yılında ABD federal hükûmeti Kızılderililer için çiçek aşısı programı başlatmıştır.
Kanada'da 1702-1703 yılları arasında, Québec şehri

Laramidya, Batı İç Denizyolunun Kuzey Amerika kıtasını ikiye böldüğü Geç Kretase döneminde (99.6-66 milyon yıl önce) var olan bir ada kıtasıydı. Mesozoyik çağda Laramidya, Appalachia'dan doğuda Batı İç Deniz Yolu ile ayrılan bir ada kara kütlesiydi. Deniz yolu sonunda daraldı, Dakotalar boyunca bölündü ve Meksika Körfezi ile Hudson Körfezi'ne doğru çekildi. Kütleler birleşerek Kuzey Amerika kıtasını oluşturdu.
Laramidya, adını Laramid orojenezinden almıştır. Ad, 1996 yılında J. David Archibald tarafından icat edildi.

Laramidya, günümüz Alaska'sından Meksika'ya kadar uzanıyordu. Bölge dinozor fosilleri açısından oldukça zengindir. Tyrannosaurlar, dromaeosauridler, troodontidler, hadrosaurlar, ceratopsianlar (Kosmoceratops ve Utahceratops dahil), pachycephalosaurlar ve titanosaur sauropodlar, bu kara kütlesinde yaşayan dinozor gruplarından bazılarıdır. Kretase'nin son 15 milyon yılında kara kütlesi üzerinde güçlü bir enlemsel iklim değişimi vardı ve bu, dinozor faunasının bölgesel taşralılığını yönlendirmeye yardımcı oldu.

Alaska'dan Coahuila'ya kadar olan bölgede omurgalı fosilleri bulunmuştur.

Geç Kretase'nin Turoniyen çağından Paleosen'in başlarına kadar Laramidya, Appalachia'dan doğuya doğru ayrılmıştır. Sonuç olarak, fauna o zaman içinde her kara kütlesinde farklı şekilde evrimleşti. Jeolojik koşullar, Laramidya'daki fosillerin korunması için genellikle elverişliydi ve bu, Amerika Birleşik Devletleri'nin batısını dünyanın en verimli fosil bölgelerinden biri haline getirdi. Kretase'deki Apalaş biyoçeşitliliği hakkında daha az şey biliniyor çünkü bugün bölgede çok az fosilli yatak var ve Appalachia'daki fosil yataklarının yarısı Pleistosen buzul çağında yok edildi. Bununla birlikte, henüz keşfedilmemiş fosil yatakları, eski Appalachian kıtasının bölgelerinde bulunabilir.
Kretase döneminde Kuzey Amerika'nın batısında baskın teropodlar, avlarından et koparmak için yapılmış orantılı olarak büyük kafaları olan devasa yırtıcı dinozorlar olan tiranozorlardı. Laramidya'da Tyrannosaurus rex, Nanuqsaurus hoglundi, Daspletosaurus, Teratophoneus gibi Tyrannosaurinae teropodları ve Albertosaurus ve Gorgosaurus gibi Albertosaurinae teropodları vardı ve hepsi aynı Tyrannosauridae familyasına dahildi ve hepsi çağdaş değildi. Tiranozorların bedenleri, orantılı olarak küçük kolların tersine, devasa kafalar ve bacaklar sergiliyordu. Bu ailede sergilenen dişler, demiryolu çivisi boyutundalardır ve avlara büyük zarar vermeye yardımcı olabilirlerdi.
Kuzey Amerika dinozorlarının bir başka yaygın grubu, sözde "ördek gagalı" dinozorlar olan hadrosaurlardı. Fosil kayıtları, Laramidya'da şaşırtıcı çeşitlilikte hadrosaur formları gösteriyor.
Cinslerdeki diğer farklılıklar, ada kara kütleleri arasında görülür. Sauropodlar görünüşe göre Appalachia'da yok olduktan sonra Kretase döneminde Laramidya'da dolaştılar. Nodosaurların, yine de, Appalachia'da daha bol olduğu görünüyor. Nodosaurlar, batılı akrabalarının dev sopa kuyruğundan yoksun, büyük, otçul zırhlı dinozorlardı. Geç Kretase döneminde Laramidya'da kıttılar, yalnızca Edmontonia ve Panoplosaurus gibi özel formlarda bulunurken, Appalachia'da nodosaurlar gelişiyorlardı.

Kuzey Amerika Kratonu veya Laurentia, Kuzey Amerika'nın eski jeolojik çekirdeğini oluşturan büyük bir kıtasal kratondur. Laurentia, başlangıçta Grönland'ın kratonik bölgelerini ve İskoçya'nın Hebridean Mikrolevhası olarak bilinen kuzeybatı bölümünü de içermesine rağmen, günümüzde Kuzey Amerika biçiminde olduğu gibi geçmişinde de birçok defa tek başına bir kıtaydı. Geçmişindeki diğer zamanlarda, Laurentia daha büyük kıtaların ve süper kıtaların bir parçası olmuştur. Laurentia'nın kendisi de Erken Proterozoyik orojenik kuşaklardan oluşan bir ağ üzerinde toplanmış birçok küçük mikrolevhadan oluşur. Küçük mikrokıtalar ve okyanus adaları, sürekli büyüyen Laurentia ile çarpışarak üzerine kenetlendi. Kenetlenen bu parçalarla birlikte bugün görülen stabil Prekambriyen kratonu oluştu.
Kuzey Amerika kratonunun diğer ismi olan Laurentia, adını Romalı Lawrence'ın adını taşıyan Saint Lawrence Nehri'nden alan ve Laurentian Dağları'ndan geçen Laurentian Kalkanı'ndan almıştır.

Kuzey Atlantik Kratonu – Grönland, Labrador ve kuzeybatı İskoçya'da ortaya çıkan Arkeen kratonu

Paleogeography of the Southwestern US, paleogeographic history of southwestern Laurentia, goes back to 1.7 billion years ago.
Mesozoic Paleogeography and Tectonic History, Western North America – Paleogeographic history of western Laurentia, goes back to the Permian period.
USGS Interior Plains Region web site
The Dynamic Earth, United Plates of America 6 Mart 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. from The Smithsonian National Museum of Natural History
Map of Laurentia 5 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Lavrasya (Laurasia), süperkıta Pangea'nın parçalanmasından sonra kuzeyde kalan kısım. Pangea öncesi 510 milyon yıl ile 280 milyon yıl ve Pangea sonrası 250 milyon yıl ile 55 milyon yıl önce var olmuştur. Günümüzde Kuzey Yarımküre'de bulunan Kuzey Amerika, Avrupa, 300 milyon yıl önce Lavrasya ve Gondvana çarpışarak Pangea'yı oluşturmuştur. 250 milyon yıl önce Pangea parçalanmaya başlayınca kuzeyde Lavrasya ve Gondvana kıtaları olmuştur. Ayrıca aralarında bugünkü Atlas Okyanusu görülmeye başlamıştır. 142 milyon yıl önce Lavrasya ve Gondvana da parçalanarak bugünkü kara parçaları oluşmuştur.

Lavrentiya, Kuzey Amerika'nın Paleozoyik çekirdeği ve şimdi Avrupa'nın bir bölümünü oluşturan kıta parçaları, Kaledonya orojeninde Baltık ve Avalonia ile çarpıştı. Böylece 430-420 milyon yıl önce Lavrasya'nın şeklini verir.
Eski Karbonifer Lavrasya ve Gondvana Pangea'da kuruldu. Sibirya ve Kazakistan Lavrasya'nın şeklini vermek için Permiyen'de Baltık ile çarpıştılar. Böylece Doğu ve Güneydoğu Asya'yı oluşturan bir sürü kıta bloku daha sonra Lavrasya'ya katıldı.
Avusturyalı jeolog Eduard Suess 1904-1909 yılları arasındaki konuşmalarda Güney Yarım Küre'deki kıtaların bir zamanlar Gondvana adı verilen daha büyük bir kıtada birleşmesini önerdi. 1915'te Alman meteoroloji uzmanı Alfred Wegener Pangea adında bir süper kıta'nın varoluşunu önerdi.
1937'de Güney Afrikalı jeolog Alexander du Toit Pangea'nın Tethys Okyanusu ile ayrılmış, iki yarım kürede Lavrasya ve Güney Yarım kürede Gondvana olmak üzere iki kara parçasına bölünmesini önerdi.
Lavrasya, 1988'de İsviçreli jeolog Peter Ziegler tarafından Kuzey Kaledonya sınırı boyunca Lavrentiya ve Baltık arasında birleşme olarak tanımlanmıştır. 'Eski kırmızı kıta' Lavrasya'nın merkez topraklarında Silürya-Karbonifer yatakları için genellikle kullanılan resmi olmayan bir adıdır.
Bazı önceki süper kıtalar 1990'larda önerildi ve tartışıldı ve sonra Lavrasya, Baltık ve Sibirya arasındaki önceki bağlandılar dahil edildi. Görünüşte bu orijinal bağlantılar bir muhtemelen iki Wilson döngüsünde hayatta kaldı ama aralıklı süreleri ve tekrarlayan uyumları tartışıldı.

Lavrentiya ve Baltık ilk olarak, bilinen tüm Arkeolojik kıta bloklarını kapsayacak şekilde 2,100-1,800 milyon yıl önce arasında toplanan süper kıta Kolombiya'nın bir parçası olarak ilk Lavrasya olarak bilinen bir kıta kütlesi oluşturdu.
Bunu bir araya getirmeden Lavrentiya'daki Trans-Hudson orojeni Grönland'daki Nagssugtoqidian orojeni, Baltık'daki Kola-Karelian ve merkez Rusya ve Pachelma orojenleri ve Sibirya'daki Akitkan orojeni günümüzde bir araya gelenlerdir.
Fazladan Proterozoik kabuk, özellikle Lavrentiya, Grönland, Baltık marjı boyunca 1,800-1,300 milyon yıl önce toplandı.
Lavrentiya ve Baltık, güney Grönland ve labrodon ve Baltık Denizi'nin kutup sınırına bitişik bağlantılı bir kıta kütlesi oluşturdu. Kolombiya'nın dağılması Lavrentiya'nın batı kenarı ve Baltık'ın kuzey kenarı dahil olmak üzere 1600 milyon yıl önce başladı ve 1,300-1,200 milyon yıl önce Mackenzie ve Sudbury da dahil olmak üzere mafikli kanal yığınlarının yerleştiği bir dönem olarak tamamlandı.
İzler büyük magmatik eyaletler tarafından ayrıldı bu dönemde kıta birleşmeleri için kanıt sağlar.

Baltık, Ukrayna, Güney Sibirya, Kuzey Lavrentiya ve batı Afrika'daki 1,750 milyon yıl önce geniş magmatizması bu kraterlerin birbirlerine bağlı olduğunu göstermektedir.
Sibirya, Lavrentiya ve Baltık'tan oluşan 1,630-1,640 milyon yıl öncesinin yaşındaki bir kıta, güney Sibirya'daki batı Grönland'daki Melville koyu kanalına bağlanabilen sınır olarak önerilmektedir ve Nuna-Kolombiya süper kıtasının dağılması sırasında büyük bir magmatik eyalet 1,380 milyon yıl önce Lavrentiya, Baltık Sibirya, Kongo ve Batı Afrika'yı birbirine bağlar.

Plaka tektonik yeniden yapılandırmasının rekanstrüksiyonlarının büyük çoğunluğunda Lavrentiya Kuzey Amerika Craton, Kuzey Amerika'nın eski jeolojik çekirdeğini oluşturan büyük bir kıta kratonudur. Süper kıta ile adlandırılan Rodinyo Kıtası'nın çekirdeğini oluşturdu ama Rodinya'nın diğer çeşitli kıtaların tam uyumu tartışılmalıdır. Amazon, Baltık'ın Tornquist marjı boyunca demirliyken bazı yeni yapılandırmalarda, Baltık onun İskandinav ve Kaledonid marjı boyunca Grönland'a bağlandı. Avustralya ve Doğu Antarktika, Lavrentiya'nın batı sınırında bulunuyordu. Sibirya yakın mesafe ama yeni yapılandırmalarda Lavrentiya, Kuzey marjı biraz mesafede yer aldı. Bazı Rus coğrafyacıların yeniden yapılandırmalarında, Sibirya'nın Güney marjı Lavrentiya'nın Kuzey marjı ile birleşti ve bu iki kıta şu anda 3.000 km (1.900 mil) uzunluğundaki Orta Asya kıvrımı boyunca en geç 570 milyon sene önce ayrıldı ve bu kıvrımların izleri hala bulunabilir. Kuzey Kanada'daki Franklin Dike Swarm ve Sibirya'daki Alden Shield.
Proto-Pasifik açıldı ve Rodinya, Neoproterozoik çağ sırasında Avustralya-Antarktika Lavrentiya'nın Batı kenarından yükselirken, Rodinya'nın geri kalanı saat yönünde dönerken güneye sürüklendi. Dünya sonradan buzullaşma dizisi geçirdi. The Varanger 1 milyon sene önce 650 bilinen adıyla Kartopu Dünya ve Rapitan ve İce brook buzullaşmaları (milyon sene önce 610-590 yılları) hem Lavrentiya ve Baltık, Güney Kutbu Doğu Baltık'da bulunan 30°S,'nin güneyinde bulunuyordu ve bu dönemden itibaren Buzul Yatakları Lavrentiya ve Baltık'da bulundu ancak Sibirya'da bulunmadı.
Manto Yükselmesi Lavrentiya ve Baltık'ı milyon sene önce yaklaşık 600-650 yıllarında ayırmaya zorladı ve aralarında Lepetus Okyanusu açıldı. Lavrentiya daha sonra hızlı bir şekilde kuzeyden Ekvatora doğru hareket etmeye başladı ve burada Proto-Pasifik'te soğuk bir noktaya saplandı. Baltık, Güney enlemlerinde Gondvana yakınlarında Ordovician (Ordovisyen) de kaldı.

Bir dizi kıta bloku Asya'nın bi kısmını oluşturan Cathaysian blokları, Kuzey Çin ve Güney Çin Kimmerian blokları Sibumasu, Qiangtang, Lhasa, Afganistan, İran ve Türkiye Hint-Avustralya marjına bağlıydı. Güneybatı Avrupa da bulunan İngiltere ve Kuzey Amerika da bulunan Florida blokları hala Gondvana'nın Afrika ve Güney Amerika'nın marjına bağlıydı. Kuzey'deki bu sürüklenme Tethis üzerinden Avrupa'dan Çin'e yayılan Hunic bloklarını içeriyordu. Panotya geç Kambriyen döneminde Lavrentiya, Baltık, Sibirya ve Gondvana bloklarından ayrıldı.

Lavrentiya, Baltık'tan 3.000 km (1.900 mil) genişliğindeki Lapetus Okyanusu ile ayrılan Paleozoyik dönem boyunca Ekvatorun yakınında neredeyse sabit kaldı.Geç Kambriyen'de, Lapetus Okyanusundaki orta okyanus sırtı büyük bir havzanın açılmasıyla sonuçlandı ve bunun sonucunda Gondvana altında kaldı.

Ordovisiyen sırasında, bu havzalar Gondvana'dan Avalonia, Carolinia ve Armorica - ayıran yeni bir okyanus olan Rheic Okyanusu'na dönüştü. Avalonia erken Ordovisiyen de Gondvana'dan çekildi ve Ordovisiyen-Silüriyen sınırı(480-420 milyon yıl önce)yakınında Baltık ile çarpıştı. Baltık-Avalonia daha sonra döndürüldü ve kuzeye Laventiya' ya doğru itildi. Bu kıtalar arasındaki çarpışma Lapetus Okyanusu'nu kapattı ve Euramerica veya eski kırmızı kıta olarak da bilinen Lavrasya'yı ortaya çıkardı, daha sonra birkaç büyük Arktik kıta bloku da dahil olmak üzere 37.000.000 km(14.000.000)' yi kapladı.
Kaledonya orojenezi tamamlandığında Lavrasya tarafından şunlar ortaya çıktı:

Doğu marjı Barents Shelf ve Moskova Platformu
Batı marjı Lavrentiya blokları vardı, daha sonra Antler orojenisinden etkilenen:
Kuzey marjı, Lavrentiya ve Arktik Kraton arasındaki çarpışma işaretlenmiş Innuitian-Lomonosov orojenesi olmuştur.
Güney marjı. Gondvana ve Lavrentiya arasındaki Okyanus tabanının kuzeye yöneldiği Pasifik tarzı bir aktif marjdı ve kıta parçalarına doğru itildi.
359-416 milyon yıl önce Devoniyen sırasında Lavrasya, Ekvatorun yakınında sabit kalan Lavrentiya etrafında döndü. Lavrentiya sıcak, sığ denizleri aşan en büyük trilobitler de dahil olmak üzere çeşitli bir Benthos toplulukları gelişti. Eski kırmızı kumtaşı kıta Kuzey Lavrentiya genelinde ve Avalonia ve Baltık içinde Devoniyen'deki balıklardan, Grönland'dan bilinen en eski fosillerle birlikte gelişti. Lavrentiya'da Kıtalararası Kemer, brachiopodları iki bölgeye ayırdı, bunlardan biri Appalaşyanların batısındaki büyük bir yerleşimle sınırlıydı. Orta Devoniyen tarafından, bu iki il birleştirilmiş ve Rheic Okyanusunun kapanması nihayet Lavrasya genelinde faunları birleştirmiştir. Devoniyen-Karbonifer sınırından yüksek plankton verimliliği, Lavrentiya havzalarında siyah şeyler bırakan anoksik olaylarla sonuçlandı.

Lapetus Okyanusu'nun çökmesi, Geç Devoniyen'de Laurussia ve Gondvana arasındaki ilk temasla sonuçlandı. Tam çarpışmada ya da erken Karbonifer'de Hercynian/Variscan orojenisi ile sona erdi (340 Mya). Variscan orojenisi Rheic Okyanusu'nu (Avalonia ve Armorica arasında) ve Proto Tethys Okyanusu'nu (Armorica ve Gondvana arasında) kapattı. Böylece süper kıta Pangaea'yı oluşturdu. Variscan orojenisi karmaşıktır. İlgili mikro kıtalar arasında kesin zamanlama ve çarpışmaların sırası yıllardır tartışılmaktadır.
Pangae, Asya blokları hariç Permiyen tarafından tamamen toplandı. Süper kıta, Pangaean megamonsoon'un ortaya çıktığı Triassic ve Jurassic döneminde Ekvator üzerinde merkezlendi. Şiddetli yağışlar yüksek yeraltı suları oluşturmuştur. Bunun sonucunda turba oluşumu ve kapsamlı kömür yatakları ortaya çıkmıştır.
Kambriyen ve Erken Ordovisiyen dönemlerinde, geniş Okyanuslar bütün kıtaları ayırdığında, sadece Pelajik deniz organizmaları, örneğin; plakton gibi organizmalar açık okyanusta serbestçe hareket edebildi. Bu nedenle kıtalar arasındaki okyanus boşluklarında deniz dibinde yaşayanların ve deniz dışı türlerin fosillerine kolayca erişilebilir. Geç Ordovisiyen tarafından, okyanuslar arasındaki boşlukları kapatmak için kıtalar birbirlerine doğru itelerken, benthoslar (brakiyopadlar ve trilobitler) kıtalar arasında yayılırken, ostrokadlar ve balıklar izole kalabilir. Devoniyen ve Pangea sırasında Laurussia'nın oluşmasıyla, hem Laurussia hem de Gondvana'daki balık türleri kıtalar arasında göç etmeye başladı ve Devonian'da benzer türlerin sona ermesinden önce Variscan bariyerinin

Leif Ericson, (Eski İskandinavca: Leif Erícsson) (970 – 1020), İzlandalı kâşif ve Amerika'ya ilk ayak basan Avrupalıdır. Bugün Kanada sınırları içinde kalan Newfoundland'i bulmak için yola çıkmış ve kıtanın farklı bölümlerini keşfetmiştir.

Leif Ericson'ın 970 yılında İzlanda'da Kızıl Erik (Eski İskandinavca: Eiríkr rauði) ve Thorhild'in (Eski İskandinavca:Þjóðhildr) oğlu olarak dünyaya geldiği rivayet edilir. Babası da Norveçli bir denizci olan Ericson'ın iki erkek ve bir de kız kardeşi vardır. Thorgunna adında bir kadın ile evlenmiş ve bir oğlu olmuştur.

Norveç'te kaldığı süre içerisinde o dönemdeki birçok Norveçli gibi o da dinini değiştirerek Hristiyan oldu. Norveç Kralı'na giderek hizmete hazır olduğunu söyledi. Kraldan aldığı görev doğrultusunda Grönland'ın batı kısımlarını görmek için keşif gezisine çıktı. Aslında Amerika kıtasını ilk kez gören ve rapor eden Bjarni Herjólfsson'dan satın almış olduğu gemi ile bu toprakları kendisi de görmek için yola çıktı. Bu topraklar büyük olasılıkla Kanada'nın Newfoundland bölgesiydi.

Keşfini derinleştirmek için yoluna devam etmekte olan Ericson'ın karşılaştığı yer, düz kayalıklara sahip bir bölgeydi. Muhtemelen bugünkü Baffin Adası’na çıkan Ericson bu bölgeye Helluland adını verdi Hellur Eski İskandinav dilinde düz kayalık anlamına gelir. Kâşif bir sonraki durağında ormanlık ve kumluk topraklar ile karşılaştı. Bugünkü Labrador olduğu düşünülen bu bölgeye de ‘’ormanlık’’ anlamına gelen Markland adını vererek, yeni bir kıta bulduğundan habersiz buradan ayrıldı.

Leif Ericson ve mürettebatı bir süre sonra bu bölgeye tekrar geldiklerinde ırmaklarda yaşayan oldukça iri somon balıklarının fazlalığı, iklimin Norveç’inkine kıyasla çok daha yumuşak olması, kışın çok az miktar buzun olması ve yıl boyunca yeşil otların görülebilmesinden etkilenmişler ve birkaç da ev inşâ etmişlerdir. Ericson’ın Tırkır adındaki adamı – Tırkır o dönemde bir Türk ismidir, fakat Türklerin o dönemde o coğrafyaya olan uzaklıkları nedeni ile bu kişinin o dönemde hâlâ Türk isimleri almakta olan bir kavim olan Macarlar’dan olması kuvvetle muhtemeldir- bölgede yaban üzümleri bulmuş ve Leif bunun ardından bölgenin adını ‘’Vinland’’ olarak değiştirmiştir.

Leif Ericson'ın hayatının genelinde olduğu gibi nerede, ne zaman, ne şartlarda öldüğü hakkında da yeterli bilgi yoktur. Sadece 1020 yılında öldüğü rivayet edilir. Kâşifin ölümünden sonra, bugün, dünyanın pek çok yerinde onun ya da koyduğu isimler ile anılan birçok yer, kuruluş ve mekân vardır. İzlanda’daki Leifur Eiríksson Havaalanı ve adına dikilmiş heykeller bunlardan sadece birkaçıdır. 1964 yılında Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Lyndon Baines Johnson 9 Ekim gününü Amerika Birleşik Devletleri’nde Leif Ericson Günü olarak ilân etmiştir. Günümüzde kendisi hakkında ortaya atılan iddialardan biri de Ericson’ın Hudson Körfezi ya da Büyük Göller yolu ile Minnesota ‘ya kadar ulaştığıdır.

SüngerBob KareŞort'un bir bölümünde (Dostum Köpük) Süngerbob, "Leif Erikson" gününü kutlamaktadır.
2022 yılında Netflix'te yayınlanan Vikings: Valhalla dizisinde kendisini Sam Corlett canlandırmaktadır.
Makoto Yukimura'nın yazdığı Vinland Saga mangasında yer almaktadır.
Interpol grubunun Turn On The Bright Lights adlı albümündeki 11. parçanın adı "Leif Erikson" olarak ondan esinlenilmiştir.

(İngilizce) A reconstructed portrait of Leif Ericsson7 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(İngilizce) Biography at the Dictionary of Canadian Biography Online 30 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(İngilizce) Leif Ericson Homepage27 Temmuz 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Lemurya, eskiden Hint ve Pasifik okyanusları arasında yer aldığına inanılmış, ancak günümüzde bilimsel olarak kabul görmeyen ve sözdebilim olarak sınıflandırılan efsanevi bir kıtadır. Lemurya kıtası, bilimsel çevreler tarafından tektonik levha gibi kavramlar yaygınca kabul görmeye başlandığı zaman aldığı desteği kaybetmiştir.
Tamil edebiyatında ve kültüründe Lemurya, bu kültürde önemli bir yeri olan efsanevi Kumari Kandam bölgesi ile bağdaşlaştırılmıştır. Bir zamanlar Hindistan, Sri Lanka ve Madagaskar bir bütün oluşturmuş olmalarına rağmen, ayrılmaları iddia edilenin aksine batan bir kıta ile değil, tektonik hareketlerin Gondwana'yı parçalaması vasıtası ile gerçekleşmiştir. Bu olay ise milyonlarca yıl önce, dünya üzerinde herhangi bir medeniyet veya insan yaşamı yok iken olmuştur.

İngilizce Vikipedi'deki Lemuria maddesi

Lima (İspanyolca telaffuz: [ˈlima]), Peru'nun başkenti ve en büyük şehridir. Şehir, ülkenin siyasal, kültürel, finansal ve ticari merkezi konumundadır. Aynı zamanda bir "primat şehir" niteliği taşıyan şehir, ülkenin orta kıyı kesimindeki çöl kuşağında, Chillón, Rímac ve Lurín nehirlerinin oluşturduğu vadilerde yer almakta ve Pasifik Okyanusu kıyısına uzanmaktadır. Küreselleşme ve Dünya Şehirleri Araştırma Ağı tarafından "beta" düzeyinde küresel şehir olarak sınıflandırılmaktadır. İdari olarak Lima ili sınırları içinde yer alırken, daha küçük bir kısmı batıda, liman ve Jorge Chávez Havalimanı'nın bulunduğu Callao sınırlarına da uzanır. Her iki il, 2002 yılından bu yana bölgesel özerkliğe sahiptir.
2023 nüfus tahminine göre Lima şehrinin nüfusu yaklaşık 10.092.000 kişi olup, bu özelliğiyle Güney Amerika'nın en kalabalık ikinci şehri ve şehir merkezi nüfusu bakımından dünyanın en büyük İspanyolca konuşulan şehridir. Callao kıyı şehriyle birleşik bir kentsel alan oluşturan Lima Metropol Bölgesi'nin nüfusu 10.151.200'dür. Callao sınırları içindeki ek altı ilçeyi de dahil edince, toplam kentsel alan nüfusu 11.342.100'e ulaşmakta ve bu da onu dünyanın en kalabalık şehirleşmiş bölgelerinden biri yapmaktadır. Lima, yerliler tarafından Limaq olarak bilinen tarım bölgesinden adını almaktadır. Şehir, Peru Kral Vekilliği'nin başkenti ve en önemli kenti oldu. Peru Bağımsızlık Savaşı'nın ardından, Peru Cumhuriyeti'nin başkenti haline geldi. Günümüzde ülke nüfusunun yaklaşık üçte biri metropol alanında yaşamaktadır.
And Milletler Topluluğu'nun merkezi olarak Lima, bölgesel diplomasi ve ticari entegrasyonda önemli bir rol oynamaktadır. Ekim 2013'te Lima, 2019 Panamerikan Oyunları'na ev sahipliği yapmak üzere seçildi; bu oyunlar Lima ve çevresindeki tesislerde gerçekleştirildi ve ülkenin şimdiye kadar düzenlediği en büyük spor etkinliği oldu. Şehir, 2027'de oyunlara ikinci kez ev sahipliği yapacaktır. Lima ayrıca 2008, 2016 ve 2024 yıllarında Asya-Pasifik Ekonomik İşbirliği'ne; Ekim 2015'te Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası Grubu toplantılarına; Aralık 2014'te Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı'na ve 1982 Miss Universe yarışmasına ev sahipliği yaptı.

Kentsel alan yaklaşık 800 kilometrekareyi kaplamaktadır. Şehir, Peru'nun kıyı ovasında, çoğunlukla düz arazide, Chillón, Rímac ve Lurín nehirlerinin vadileri içinde yer alır. Lima, Pasifik Okyanusu kıyısından vadilere ve deniz seviyesinden 1.550 metreye kadar yükselen dağ yamaçlarına doğru yavaş bir eğimle uzanır. Şehir içinde, çevresindeki tepe zincirleriyle bağlantısı olmayan El Agustino, San Cosme, El Pino, La Milla, Muleria ve Pro gibi izole tepeler bulunur. Rímac ilçesindeki San Cristobal Tepesi, şehir merkezinin doğrudan kuzeyinde yer alır ve And Dağları'nın bir tepe uzantısının yerel ucu niteliğindedir.
Lima'nın metropoliten alanı, 267.228 kilometrekare (103.177 sq mi) alanı kaplamaktadır; bunun 825,88 kilometrekarelik kısmı (%31) şehir merkezi, 1.846,40 kilometrekarelik kısmı (%69) ise çevre yerleşim alanlarını oluşturur. Kentsel alan kuzey-güney yönünde yaklaşık 60 km (37 mi), batı-doğu yönünde yaklaşık 30 km (19 mi) genişliğe sahiptir. Şehir merkezi, Rímac Nehri kıyısında, denizden 15 km (9,3 mi) içeride yer alır; bu nehir, kentin içme suyu ihtiyacını karşılayan ve bölgeye elektrik sağlayan hidroelektrik barajlarını besleyen hayati bir kaynaktır. Resmî bir idari tanımı olmasa da, genellikle Lima ilinin 43 ilçesinden merkezdeki 30 ilçeyi kapsayan ve tarihi Cercado de Lima ilçesi etrafında şekillenen kentsel alan olarak kabul edilir. Şehir, Amerika kıtasının en büyük on metropol alanından biri olan Lima Metro Bölgesi'nin merkezini oluşturur ve Karaçi, Pakistan ile Kahire, Mısır'dan sonra dünyanın üçüncü büyük çöl şehridir.

Lima, tropikal bir bölgede ve çölde yer almasına rağmen ılıman bir iklime sahiptir. Şehrin Pasifik Okyanusu'na yakınlığı, sıcaklıkların deniz etkisiyle dengelenmesini sağlar ve böylece iklim, tipik bir tropikal çöl iklimine göre çok daha ılımandır; bu nedenle Lima, subtropikal sıcaklık aralıklarına sahip çöl iklimi olarak sınıflandırılır. Sıcaklıklar nadiren 12 °C (54 °F)'nin altına düşer veya 30 °C (86 °F)'nin üzerine çıkar. İki belirgin mevsim vardır: Aralık-Nisan arası yaz ve Haziran-Eylül/Ekim arası kış. Mayıs ile Ekim/Kasım genellikle geçiş aylarıdır ve geç Mayıs ile erken Haziran arasında sıcaklıkta belirgin bir değişim yaşanır. Soğuk okyanus sularına yakın konumu nedeniyle Lima'da yağış oldukça nadirdir.

 Wikimedia Commons'ta Lima ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Los Angeles, Amerika Birleşik Devletleri'nin Kaliforniya eyaletinin en kalabalık şehri ve Güney Kaliforniya'nın ticaret, finans ve kültür merkezidir. 2024 itibarıyla şehir sınırları içinde yaklaşık 3,88 milyon kişi yaşamakta olup ABD'nin New York'un ardından ikinci en kalabalık şehri ve Batı Amerika'nın en büyük kentidir. Los Angeles etnik ve kültürel açıdan son derece çeşitli bir nüfusa sahip olup 12,9 milyonluk bir metropolitan alanın merkezidir. Büyük Los Angeles Alanı ise Los Angeles ve Riverside–San Bernardino metropolitan alanlarını kapsayan birleşik istatistiksel bir alan olarak 18,5 milyondan fazla nüfusa sahip geniş bir metropol alanı oluşturur.
Şehrin büyük bir kısmı Batı’da Pasifik Okyanusu'na bitişik Los Angeles Havzası'nda yer alır ve kısmen Santa Monica Dağları'ndan geçerek kuzeyde San Fernando Vadisi'ne kadar uzanır. Yaklaşık 1.210 km² alan kaplayan Los Angeles, Los Angeles County'nin merkezi ve en kalabalık şehridir. Los Angeles County 2022 itibarıyla yaklaşık 9,86 milyon nüfusuyla ABD'nin en kalabalık ilçesidir. Ayrıca şehir 2023 verilerine göre 2,7 milyondan fazla ziyaretçi ile ABD'de New York ve Miami'den sonra en çok ziyaret edilen üçüncü şehir konumundadır.
Los Angeles bölgesi başlangıçta yerli Tongva halkı tarafından yerleşim alanı olarak kullanılmıştır. 1542'de Juan Rodríguez Cabrillo tarafından İspanya adına keşfedilmiş ve hak iddia edilmiştir. Şehir 4 Eylül 1781'de İspanyol valisi Felipe de Neve yönetiminde, Yaanga köyü üzerinde kurulmuştur. 1821'de Meksika Bağımsızlık Savaşı'nın ardından Birinci Meksika İmparatorluğu'nun bir parçası olmuştur. 1848'de Meksika-Amerika Savaşı'nın sona ermesiyle Los Angeles ve Kaliforniya'nın geri kalanı Guadalupe Hidalgo Antlaşması kapsamında ABD tarafından satın alınmıştır. Los Angeles 4 Nisan 1850'de belediye olarak resmen kurulmuştur. 1890'larda petrolün keşfi şehrin hızlı bir şekilde büyümesini sağlamıştır. Şehrin genişlemesi 1913'te tamamlanan Los Angeles Su Kanalı ile hız kazanmıştır.
Los Angeles geniş bir sanayi yelpazesine sahip çeşitli bir ekonomiye sahiptir. Şehir film ve televizyon üretiminin küresel merkezi olarak bilinir ancak COVID-19 pandemisi sonrasında bu alandaki payı tarihi düşüşler yaşamıştır. 2024 itibarıyla Büyük Los Angeles Alanının gayrisafi metropol ürünü 1,295 trilyon doları aşmış olup New York ve Tokyo'nun ardından dünyanın üçüncü en büyük GSYİH'sine sahip şehir konumundadır. Los Angeles 1932 ve 1984 Yaz Olimpiyatları’nı düzenlemiş olup, 2028 Yaz Olimpiyatları'na da ev sahipliği yapacaktır.

4 Eylül 1781 tarihinde İspanya kontrolündeki Meksika tarafından keşfedilen şehir (her ne kadar Kızılderililer uzun süredir orada yaşasa da) Los Angeles 4 Nisan 1850 tarihinde Kaliforniya'nın bir parçası olmuştur. İsmi İspanyolcadan gelmektedir ve Melekler Şehri manasını taşımaktadır. 2 Ağustos 1769'da, Fernando Rivera Y Moncado'nun kaptanı olduğu Kaliforniya'ya gelen ilk Avrupalı yerleşimciler içindeki Fransisken papazı Peder Juan Crespi, 2 Ağustos dini bir şölen olan Perdono'ya denk düştüğü ve Assisili Francesco adına anıldığı ve bu yere İtalya'da "ülkenin çok küçük parseli" anlamında "porziuncola" denmesi yüzünden, buraya "Nuestra Señora de los Angeles de la Porciúncula", sonra da bu Assisi'deki şapelde Bakire Meryem'in meleklerle çevrili freski bulunduğundan "El Pueblo de Nuestra Señora la Reina de los Angeles de Porciúncula" dendi, sonra da kısaca "El Pueblo de la Reina de Los Angeles" dendi.
1876 yıllarına kadar nüfusu on bin dolaylarında olan Los Angeles, petrol yataklarının keşfedilmesi, Kaliforniya kuzeylerindeki altın madenlerinin bulunması ve gerek doğal güzelliği açısından birçok insanın rüyalarını süsledi.
1920'li yıllarda sanat ve eğlencenin de tüm ülke genelinde öncüsü olmaya başlamıştır. New York'un klasik Broadway'ine karşı Hollywood sineması gelişen yıllarda da çok daha güçlü olur; günümüzde de Broadway'in büyük bir geliri Hollywood'dan gelmektedir.

Büyük Los Angeles Alanı, Los Angeles, San Bernardino, Riverside, Ventura ve Orange şehirlerini ve 16 milyonun üzerinde değişik etnik ve ekonomik geçmişe sahip insanları barındırmaktadır. Los Angeles yanlış olarak birçok kez "Güney Kaliforniya" olarak adlandırılmaktadır, ancak coğrafi olarak San Diego ve Imperial şehirleri de başta olmak üzere birçok bölüm göz ardı edilmektedir.
Los Angeles'ın da büyümesiyle komşusu olarak gelişen şehirler de vardır. Los Angeles diye bilinen bölge aslında 88 tane küçük şehrin oluşturduğu bölgedir.
Venice Beach, Marina del Rey, Beverly Hills, Santa Monica ve West Hollywood gibi dünyaca meşhur şehirleri de içinde barındıran Los Angeles'ın içinde bulunduğu Kaliforniya'nın eski valisi ünlü film yıldızı Arnold Schwarzenegger'dir.

Los Angeles ekonomisi, uluslararası ticaret, eğlence (televizyon, sinema filmleri, video oyunları, müzik kayıt ve prodüksiyon), havacılık, teknoloji, petrol, moda, giyim ve turizm tarafından yönlendirilir. Finans, telekomünikasyon, hukuk, sağlık ve ulaşım diğer önemli sektörlerdir.
2022 Küresel Finans Merkezleri Endeksi'nde Los Angeles dünyanın en rekabetçi 5. finans merkezine ve Amerika Birleşik Devletleri'nde New York Şehrinden sonra en rekabetçi ikinci finans merkezine sahip olarak sıralandı.
Beş büyük film stüdyosundan biri olan Paramount Pictures, şehrin sınırları içinde olup konumu Güney Kaliforniya'daki eğlence merkezlerinin "Otuz Mil Bölgesi" denilen yerdedir.
Los Angeles, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki en büyük üretim merkezidir.

Bitişikteki Los Angeles limanları ve Long Beach Limanı ile birlikte bazı kıstaslara göre Amerika Birleşik Devletleri'ndeki en işlek limandır ve Pasifik kıyılarında ticaret yapmak için hayati önem taşıyan, dünyanın en işlek beşinci limanıdır.
Los Angeles metropol alanı, Tokyo ve New York'dan sonra dünyanın üçüncü büyük ekonomik metropol alanı yapan 1.0 trilyon doların üzerinde brüt metropolitan ürüne sahiptir (2018 itibarıyla). Los Angeles, Loughborough Üniversitesindeki bir grup tarafından 2012 yılında yapılan bir araştırmaya göre "alfa dünya şehri" olarak sınıflandırıldı.
Esrar Düzenleme Departmanı, 2016 yılında esrar satış ve dağıtımının yasallaştırılmasından sonra esrar mevzuatını uygular. Ekim 2019 itibarıyla 300'den fazla mevcut esrar işletmesine (hem perakendeci hem de tedarikçi olarak) ülkenin en büyük pazarı olarak kabul edilen alanda faaliyet gösterme onayı verildi.
2018 itibarıyla Los Angeles'ta Fortune 500 şirketinden şu üçü vardır: AECOM, CBRE Group ve Reliance Steel & Aluminium Co.

Los Angeles sıklıkla dünyanın yaratıcı başkenti olarak anılır çünkü her altı sakinden biri yaratıcı bir endüstride çalışmaktadır. Los Angeles'ta yaşayan ve çalışan sanatçı, yazar, film yapımcısı, aktör, dansçı ve müzisyenin sayısı, dünya tarihinin herhangi bir zamanındaki herhangi bir şehirden daha fazladır. Şehir aynı zamanda üretken duvar resimleriyle de tanınır.
Los Angeles ABD'nin en dinamik metropollerindendir. Hollywood sinema film endüstrisine, Anaheim'de Disneyland'a ev sahipliği yapar. ABD'nin en eski film ve sinema okulu bu şehirdedir[?]. Medya ve ilgi çeşitliliği nedeniyle spor ve kültürel aktivitelerde iç içedir. New York'tan sonraki ikinci büyük VHF medya marketine sahiptir. Artistler, yazarlar ve yapımcılar ya da ünlü sanatçıların en fazla bu şehirde bulunması nedeniyle "Kreatif Başkent" olarak da adlandırılır.

Şehri NBA'de Los Angeles Lakers ve Los Angeles Clippers, WNBA'de Los Angeles Sparks, futbolda ise Los Angeles Galaxy ve Los Angeles FC temsil eder.

Los Angeles şu kentlerle kardeş şehir bağlantısı kurmuştur:

 Wikimedia Commons'ta Los Angeles ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Los Angeles Resmî Sitesi 29 Şubat 2000 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İngilizce)
DMOZ Open Directory Projecy "Los Angeles" maddesi (İngilizce)
Wikivoyage websitesi "Los Angeles" maddesi 27 Eylül 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İngilizce)

Madagaskar ya da resmî adıyla Madagaskar Cumhuriyeti, Hint Okyanusu'nda yer alan Madagaskar adası ve çevresindeki birçok küçük adadan oluşan bir ada ülkesidir. Afrika'nın güneydoğu kıyısında yer alan ülke, dünyanın dördüncü büyük adası, ikinci büyük ada ülkesi ve genel olarak 46. büyük ülkesidir. Başkenti ve en büyük şehri Antananarivo'dur.
Tarih öncesi dönemde süper kıta Gondvana'nın parçalanmasının ardından, Madagaskar yaklaşık 180 milyon yıl önce Erken Jura döneminde Afrika'dan ve yaklaşık 90 milyon yıl önce Hint alt kıtasından ayrılmıştır. Bu izolasyon, yerli bitki ve hayvanların nispeten izole bir şekilde evrimleşmesine olanak sağlamıştır. Sonuç olarak, Madagaskar bir biyoçeşitlilik merkezi ve dünyanın 17 mega çeşitli ülkesinden biridir; vahşi yaşamının %90'ından fazlası endemiktir. Ada, subtropikalden tropikal deniz iklimine sahiptir.
Madagaskar, ilk olarak MS 1. milenyumun ortalarında veya öncesinde (yaklaşık 500-700 yılları arasında) günümüz Endonezya'sından gelen ve muhtemelen kano ile gelen Avustronezya halkları tarafından kalıcı olarak yerleşime açılmıştır. Bunlara, dokuzuncu yüzyıl civarında Doğu Afrika'dan Mozambik Kanalı'nı geçen Bantu grupları da katılmıştır. Zamanla diğer gruplar da Madagaskar'a yerleşmeye devam etmiş ve her biri Malagasy kültürel yaşamına kalıcı katkılarda bulunmuştur. Sonuç olarak, Madagaskar'da 18 veya daha fazla sınıflandırılmış halk bulunmaktadır ve bunların en kalabalık olanı merkezi yaylaların Merina halkıdır.
18. yüzyılın sonlarına kadar Madagaskar adası, değişen sosyopolitik ittifakların parçalı bir karışımı tarafından yönetilmiştir. 19. yüzyılın başlarından itibaren, adanın büyük bir kısmı birleşmiş ve bir dizi Merina soylusu tarafından Madagaskar Krallığı olarak yönetilmiştir. Monarşi, 1897'de Fransa'nın Madagaskar'ı ilhak etmesiyle sona erdi ve ülke 1960'ta bağımsızlığını kazandı. O zamandan beri cumhuriyet olarak adlandırılan dört büyük anayasal dönemden geçti ve 1992'den beri anayasal demokrasi olarak yönetiliyor. 2009'daki siyasi kriz ve askeri darbenin ardından Madagaskar, dördüncü ve mevcut cumhuriyetine doğru uzun bir geçiş süreci yaşadı ve Ocak 2014'te anayasal yönetim yeniden tesis edildi. 2025'te bir dizi kitlesel protesto, askeri darbeye ve Michael Randrianirina'nın geçici hükûmetin başkanı olarak atanmasına yol açtı.
Madagaskar, Birleşmiş Milletler (BM), Afrika Birliği (AU), Güney Afrika Kalkınma Topluluğu (SADC) ve Uluslararası Frankofoni Örgütü üyesidir. Malgaşça ve Fransızca, devletin resmi dilleridir. Hristiyanlık ülkenin baskın dinidir, ancak önemli bir azınlık hala geleneksel inançlarını uygulamaktadır.
Madagaskar, BM tarafından en az gelişmiş ülke olarak sınıflandırılmaktadır. Ekoturizm ve tarım, eğitim, sağlık ve özel girişimciliğe yapılan daha büyük yatırımlarla birlikte, kalkınma stratejisinin temel unsurlarıdır. 2000'li yılların başından bu yana önemli ekonomik büyümeye rağmen, gelir eşitsizlikleri artmış ve nüfusun büyük çoğunluğu için yaşam kalitesi düşük kalmıştır. 2021 itibarıyla nüfusun %68,4'ü çok boyutlu yoksulluk içinde yaşamaktadır.

Ülke ismi olan Madagaskar herhangi bir yerel dilden ortaya çıkmış bir isim konumunda değildir. Marco Polo anılarında dolaylı yollardan bilgi edindiği ve Afrika'da tarifsiz zenginliğe sahip bir ada olarak tanımladığı adadan karışıklık sonucu Somali'de bulunan Mogadişu şehrinin isminin farklı bir formu olan Madageiscar olarak bahsetmiş, bu isimde daha sonraları Orta Çağ Avrupa'sında karşılık bularak sık bir şekilde kullanılmıştır. Her ne kadar Portekizli kâşif Diogo Dias 1500 yılında Aziz Laurentius kutlamalarına denk gelen gün adaya çıkan ilk Avrupalı olarak adanın ismini São Lourenço olarak değiştirmiş olsa da, Polo tarafından kullanılan isim daha fazla benimsenerek rönesans dönemi haritalarında kullanılmıştır.

Madagaskar kıyıları Afrika anakarasının doğu kıyılarına yakın bir konumda bulunmasına rağmen, dünya üzerinde insanlar tarafından yerleşilen en son bölgelerden biri olarak kabul edilmektedir. Adada ilk insan varlığı muhafazakâr tahminlere göre MÖ 350 yıllarına dair belirtilmektedir. Adaya ilk defa gelen yerleşimcilerin ilk olarak nereden geldikleri tam olarak bilinmese de, dilsel ve genetik bulgular Madagaskar'a ilk gelen kişilerin Afrika'nın doğusundan, güney ve güneydoğu Asya'dan ve Ortadoğu'dan geldiğini işaret etmektedir.
İlk dönemlerde yerleşimin az olduğu Madagaskar'da, nüfusun artması ile birlikte Sakalavalar, Merinalar ve Betsileolar tarafından krallıklar kurulmuştur.

10 Ağustos 1500 tarihinde Portekizli denizci Diogo Dias adaya ilk ayak basan Avrupalı olarak adaya o günün de Aziz Laurentius kutlamalarına denk gelmesi nedeniyle São Lorenço adını vermiştir. Adanın ismi ilerleyen dönemlerde özellikle Portekiz haritalarında Santa Apolonia, France occidentale ve île Dauphine gibi farklı isimlerle de belirtilmiş olsa da, Avrupa genelinde Polo'nun kullandığı isim benimsenmiş ve bu isimden yola çıkarak adanın ismi Madagaskar olarak ifade edilmiştir. Avrupa'nın ticaret merkezlerini Hint Okyanusu üzerinden bulunan güzergahta konumlandırmasından dolayı Madagaskar ilk dönemlerde ticari güzergâh olarak pek bir önem arz etmemiştir. Ada ilk olarak 1641 yılında ilk önce Hollandalılar tarafından ve daha sonraki dönemlerde de Britanyalı ve Amerikalı tüccarlar adına dolaşan gemiler tarafından uğrak yeri olarak kullanılmış, burada elde edilen köleler de sömürge bölgesi Mauritius'a götürülmek üzere gemilere alınmıştır. 1643 ile 1672 yılları arasında Fransa'nın ada üzerinde kurmaya çalıştığı ilk sömürge düzeni başarıya ulaşamamış, 17. ve 18. yüzyıl genelinde de ada korsanlar tarafından da üs olarak kullanılmıştır.

Ada üzerinde 1787 yılından itibaren Andrianampoinimerina önderliğinde birleşen Merina etnik grubu adada kurulan ilk modern devlet yapısının temelini atmıştır. 1810 yılındaki ölümüne kadar krallığı yöneten Andrianampoinimerinas, 1794 yılına kadar küçük bir krallık olan Ambohimanga'nın hükumdarlığını yapmış, 1794 yılında yine küçük bir krallık olan Antananarivo Krallığı'nı fethederek krallık merkezini günümüzde de ülkenin başkenti olan Antananarivo'ya taşımıştır. İlerleyen yıllarda da adanın neredeyse tamamını elde eden Andrianampoinimerina, karşılaştığı direnç nedeniyle adanın güneyini elde edememiş ve kurduğu devleti tam anlamıyla sağlamlaştıramamıştır. Andrianampoinimerina'nın otokratik iktidarı boyunca devlet modernleştirilmiş, yeni bir ceza yasası yayımlanmıştır. İktidarı döneminde çalışanlarını kast sistemine benzer bir sistem ile gruplara ayırmış ve böylece keskin ve eşit olmayan bir tabakalaşma oluşturmuştur.
Andrianampoinimerina'nın ölümünden sonra tahta geçen oğlu I. Radama adayı yurt dışına açmış ve özellikle Fransa ile birlikte Hint Okyanusu üzerinde hakimiyeti genişletme çabalarında olan Büyük Britanya ile ikili ilişkilerini geliştirme gayreti içerisinde olmuştur. Krallık birliklerini Britanya askeri modeline göre yeniden düzenleyen I.Radama iktidarında ilk İngilizler de endüstriyel faaliyetlerde bulunmak adına ülkenin doğu kıyılarına yerleşmişlerdir. İngiliz misyonerler bu dönemde incili Malgaşça'ya çevirmiş, latin alfabesinin kullanımı ve yaygınlaşması adına faaliyetlerde bulunmuşlardır. I.Radama 1824 yılında İngilizlerin de askeri desteği ile tüm ada üzerinde de kontrolü ele geçirmiştir.

I.Radama'nın 1828 yılında hayatını kaybetmesi ile tahta geçen eşi, I. Ranavalona unvanı ile ülkeyi 1861 yılına kadar yönetmiştir. Ada ülkesi kendi yönetiminde aydınlanma çağından izolasyonizme keskin bir dönüş gerçekleştirmiş, ilerleyen dönemlerde kendisine rakip olmaması adına eşinin tüm aile üyelerini öldürtmüş, Hristiyan dinini yasaklamış ve 1835-1836 döneminde tüm yabancıları ülke dışına çıkartmış ve dış ülkeler ile ikili ilişkileri en aza indirmiştir.
1861 ile 1863 yılları arasında krallığın başına geçen I. Ranavalona'nın oğlu II. Radama iktidarı boyunca diğer ülkeler ile yeniden ilişkileri canlandırma yolunu izlemiş, Fransa'ya Lambert Yasası ile imtiyazlar tanımış, din özgürlüğünü yeniden serbest bırakmış ve liberal bir siyaset izlemiştir. II.Radama'nın izlediği bu siyasi yol belli bir kesim tarafından hoş karşılanmamış ve iktidarının ikinci yılında boğularak öldürülmüş ve iktidarına son verilmiştir.
1863 ile 1868 yılları arasında iktidarda olan Rasoherina, II. Radama'nın ilk eşiydi. İktidarı döneminde İngilizler ile iyi ilişkiler içerisinde bulunmaya gayret gösteren Rasoherina, dönemin başbakanı olan ve o dönem de gücü elinde bulunduran ve kendisinden sonra gelecek olan iki kraliçe ile de aynı şekilde evlilik gerçekleştirecek olan Rainilaiarivony ile evlenmiştir.
II. Radama'nın ikinci eşi olan II. Ranavalona 1868 yılından 1883 yılları arasında ülkenin kraliçesi olarak tahta bulunmuştur. İktidarı döneminde Protestan mezhebini ülkenin resmi dini olarak kabul etmiştir. II. Radama iktidarında Fransızlar 1883 yılında adaya zorla sahip olmaya çalışmışlar ve iki yıl sürecek olan kanlı bir savaşın başlangıcını tetiklemişlerdir.
Merina Krallığı'nın son kraliçesi olarak 1883 yılında tahta çıkan III. Ranavalona II. Ranavalona'nın yeğeniydi. Ülkesi Fransa tarafından işgal edildiği bir süreçte tahta çıkmış, kısa bir süre Madagaskar ordusu işgalcileri geri püskürtmeyi başarmış olsa da, 1896 yılında Fransız saldırılarına direnememiş ve ada ülkesi Fransa'nın himayesi altına giren bir bölge hâline getirilmiştir. III. Ranavalona 1897 yılına kadar resmiyette kraliçe olarak tahtta kalmış ancak daha sonra 28 Şubat 1897 tarihinde Fransız general Joseph Gallieni tarafından tahtı bırakmaya zorlanmış ve 1917 yılında da hayatını kaybedeceği Cezayir'e sürgüne gönderilmiştir.

Madagaskar'ın 1885 yılında gerçekleştirilen Berlin Konferansı'nda Fransa'nın ilgi alanı olarak belirlenmesinden sonra 1896 yılında Madagaskar toplumunun karşı çabalarına rağmen adaya sömürge devleti olarak sahip olmuştur. Yaşanan bu süreçte Merina Krallığı 1883 yılında Alman İmparatorluğu ile gerçekleşen ilk diplomatik ilişkiler sonucunda varılan barış antlaşmasını Fransa'ya karşı devreye almaya çalışmış ancak bunda başarılı olamamıştır. Ada üzerind

Martin Waldseemüller Latince ismi ile Martinus Ilacomilus veya Hylacomylus (y. 1470 veya 1472/1475, Freiburg - 16 Mart 1520, Sankt Didel) Alman rahip, hümanist ve kartograftır.

Radolfzell'de doğdu (Katolik Ansiklopedisine göre Wolfenweiler, Freiburg'a yakın) ve Freiburg Üniversitesi'nde öğrenim gördü. 1507 tarihli "Universalis Cosmographia" ya da diğer ismiyle "Waldseemüller Haritası" isimli dünya haritasını yapmıştır. Bu harita Amerika kelimesinin geçtiği ilk haritadır, ancak haritada Kuzey Amerika Kıtası eksiktir.
Amerigo Vespucci, Latince yazdığı yazılarını kendi adının Latincesi olarak düşündüğü "Americus Vespucius" adıyla imzalamıştı. Waldseemüller bu sebeple yeni keşfedilmiş Güney Amerika Kıtası'na, Vespucci'nin ilk adının Latince formundan yola çıkarak, 1507 tarihli dünya haritasında America ismini koydu; ancak 1513 tarihli kendisine ait başka bir dünya haritasında "America" ismini verdiği bölgeye "bilinmeyen topraklar" anlamına gelen "Terra Incognita" ismini vererek "America" ifadesinde değişikliğe gitmiştir. Bu değişikliğin sebebi kimi tarihçilere göre Waldeseemüller'in Cabot'un haritalarında gördüğü bir ismin kökenini açıklamaya çalışma kaygısıyla "America" ismini kullanması ve bu sebeple daha önce kullanılmış ismin bölgesinden emin olmaması şeklinde yorumlanmaktadır.

Meksika, resmî adıyla Birleşik Meksika Devletleri, Kuzey Amerika'da bir ülkedir. Kuzeyde Amerika Birleşik Devletleri; güney ve batıda Büyük Okyanus; güneydoğuda Guatemala, Belize ve Karayip Denizi; doğuda ise Meksika Körfezi ile komşudur. 1.972.550 km² yüzölçümü ile Amerika kıtasındaki altıncı, dünyada ise 13. en büyük bağımsız ülke konumundadır. Worldometer en son Birleşmiş Milletler verilerinin detaylandırılmasına göre Haziran 2026'da 132,997,658 kişilik nüfusa sahip olan Meksika, nüfus bakımından dünyanın 11. büyük ülkesidir. Federal seviyede resmî bir dil olmasa da ülkede en çok konuşulan dil ve hükûmetin fiilen dili İspanyolcadır. Ülke, 31 eyalet ile aynı zamanda ülkenin başkenti ve nüfus bakımından en büyük şehri olan federal bölge statüsündeki Meksiko (İspanyolca, Ciudad de México) olmak üzere 32 birinci seviye idari bölümden meydana gelir. Guadalajara, Monterrey, Puebla, Toluca, Tijuana ve León, ülkedeki diğer metropoliten alanlardır.
Kolomb öncesi Meksika; Olmek, Toltek, Teotihuacan, Zapotek, Maya ve Aztek başta olmak üzere çeşitli gelişmiş Mezoamerikan uygarlıklara ev sahipliği yapmaktaydı. 1519'da İspanyol İmparatorluğu'nun, Yeni İspanya adıyla hüküm sürmeye başladığı Tenochtitlan'daki merkezinden başlayarak bölgeyi fethetme ve kolonileştirme faaliyetleri 1521'de tamamlandı. Üç yüz yıl kadar İspanyol kolonisi olan bölge, 1821'de koloninin zaferiyle sonuçlanan Meksika Bağımsızlık Savaşı sonrasında Meksika adıyla bağımsızlığını ilan etti. Bağımsızlık sonrası dönem ekonomik ve siyasi istikrarsızlıklarla geçti. 1846-48 yılları arasındaki Meksika-Amerika Savaşı sonrasında, ülke topraklarının üçte birine denk gelen kuzeydeki bölgelerden çekilmek ve buraları Amerika Birleşik Devletleri'ne bırakmak zorunda kaldı. Ülke, 19. yüzyıl boyunca Birinci Fransa-Meksika Savaşı, Meksika'ya Fransız müdahalesi, Reform Savaşı, iki farklı dönemde imparatorluk ve bir diktatörlük gördü. 1910'da gerçekleştirilen Meksika Devrimi ile diktatörlük rejimine son verildiği ve günümüzde de yürürlükte olan 1917 Anayasası oluşturularak ülke yönetimi günümüzdeki hâlini aldı.
Meksika, ülkelerin nominal gayri safi yurt içi hasıla sıralamasında 15., satın alma gücü paritesi sıralamasında ise 11. sırada yer alır. Ülke ekonomisi en çok, başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere, üyesi olduğu Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması'nın (NAFTA) diğer üyeleriyle ilişkilidir. 1994'te katıldığı Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütünün (OECD) Latin Amerika'dan ilk üyesi olan Meksika; aynı zamanda Birleşmiş Milletler, Dünya Ticaret Örgütü, G8+5, G20, Uzlaşma için Birlik üyesi olup, 2014'ten beri Frankofon'da gözlemci konumundadır. Dünya Bankası tarafından üst-orta seviyede gelire sahip olarak sınıflandırılmakta olup, çoğu analizciye göre yeni sanayileşen ülkeler arasında gösterilir. Ülke, bölgesel güç ve orta güç olarak kabul edilir. UNESCO'nun Dünya Mirası olarak tanımladığı bölgeler, ülkeyi Amerika kıtasında birinci, dünyada ise yedinci sıraya koymaktadır. 2015 verilerine göre yıllık 32,1 milyon turist ile dünyanın en çok ziyaret edilen dokuzuncu ülkesi olmuştur.

Orta Meksika'da, Olmekler ve daha sonra gelişen Aztekler, özellikle Yucatan Yarımadasında ve Meksika´nın güney bölgesiyle Guatemala ve Belize de var olmuş Mayalar, Meksika'nın önemli İspanyol işgali öncesi uygarlıklarıdır.

1519 yılında, Meksika'nın yerli uygarlıkları İspanya tarafından işgal edildi. İki sene sonra 1521'de Aztek başkenti olan Tenochtitlan işgal edildi. Francisco Hernández de Córdoba, 1517 senesinde Güney Meksika kıyılarını araştırdı, onu 1518'de Juan de Grijalva izledi.
Erken dönem Conquistador'larının en önemlisi, 1519 yılında yerli bir kıyı yerleşimi olan "Puerto de la Villa Rica de la Vera Cruz"dan ülkeye giren Hernán Cortés'di. Burası günümüzün Veracruz şehridir.
Yaygın kanının aksine İspanya, Cortes'in 1521 yılında Tenochtitlan şehrini ele geçirmesiyle Meksika'yı işgal etmiş olmadı.Tenochtitlan kuşatmasından sonra işgalin tamamlanması için diğer bir iki yüz senenin geçmesi gerekti. 
Bu süre zarfında yerli halk tarafından İspanya'ya karşı isyanlar, saldırılar ve savaşlar sürmeye devam etti.

Meksika'da nüfusun %60'ı mestizo, %10'u beyaz, geri kalanlar ise yerli halktır. Resmî dil İspanyolcadır ayrıca bunun dışında Meksika'da hâlen 68 farklı yerli dili konuşulmaktadır ve Meksika dünya üzerinde anadili olarak İspanyolca konuşan insan sayısının en yüksek olduğu ülkedir. Ülkedeki inançlar; Katolikler %89, Protestan %6 ve diğer %5 şeklinde özetlenebilir. Toplam nüfus içinde okuma yazma oranı %92,2'dir.

Meksika, 14° ve 33° kuzey enlemleri ile 86° ve 119° batı boylamları arasında, Kuzey Amerika'nın güneyinde yer alır. Ülke topraklarının neredeyse tamamı Kuzey Amerika levhasında bulunurken, Baja California Yarımadası'nda bulunan görece küçük kısımları Pasifik ve Cocos levhaları üzerindedir. Jeofiziksel olarak, bazı coğrafyacılar, Tehuantepec Kıstağı'nın doğusundaki, ülkenin toplam yüzölçümünün yaklaşık %12'sine gelen kısmı Orta Amerika'ya dahil kabul etmektedir. Jeopolitik olarak ise Meksika, tamamıyla Kuzey Amerika'da kabul edilmektedir.
Toplam 1.972.550 km²'lik yüzölçümüyle Meksika, toplam yüzölçümü bakımından dünyanın en büyük 14. ülkesi konumundadır. Ülke topraklarında birbirine en uzak iki nokta arasındaki mesafe 3.219 km'den fazladır. Kuzeyde, Amerika Birleşik Devletleri ile 3.141 km uzunluğunda sınırı bulunur. Ciudad Juárez'den Meksika Körfezi'nin doğusuna olan kısımdaki sınırı Rio Grande belirler. Ciudad Juárez'in batısı ile Büyük Okyanus arasında kalan sınır ise çeşitli doğan ya da yapay işaretlerle belirlenmiştir. Meksika, güneyde ise Guatemala ile 871 km, Belize ile 251 km uzunluğunda sınır paylaşmaktadır.
Ülkenin kuzey-güney doğrultusunda, Sierra Madre Oriental ve Sierra Madre Occidental olmak üzere iki ana sıradağ uzanır. Ülkenin merkez kısmında, doğudan batıya doğru uzanan Trans Meksika Yanardağ Kemeri yer alır. Ülkedeki dördüncü ana sıradağ ise, Michoacán-Oaxaca arasında yer alan Sierra Madre del Sur'dur. Ülkenin orta ve kuzey bölümlerinin çoğu yüksek takımlı olup, en yüksek noktalar Trans Meksika Yanardağ Kuşağı üzerinde yer alan Pico de Orizaba (5.700 m), Popocatépetl (5.462 m), Iztaccihuatl (5286 m) ve Nevado de Toluca (4.577 m)'dır. Üç ana şehir yerleşmesi; Toluca, Büyük Meksiko ve Puebla da bu dört yükselti arasında bulunan vadilerde yer almaktadır.

Ülkeden geçen Yengeç Dönencesi, ülkeyi iklim açısından sıcak ve tropik bölgeler olarak ikiye ayırır. 24. enlemin kuzeyinde kalan bölümler, kış aylarında diğer bölgelere oranla daha soğuk olur. 24. enlemin güneyindeki bölümlerdeki sıcaklık ise yıl içerisinde genel olarak sabitken yalnızca rakıma bağlı olarak değişkenlik göstermektedir. Bu bölümde yer alan ve 1.000 m'den az rakıma sahip bölgelerde (her iki kıyı bölgesinin güney kısımları ile Yucatán Yarımadası), yıl içerisindeki ortalama sıcaklık 24-28 °C (75,2-82,4 °F) arasında değişkenlik gösterir. Yıl içerisindeki yaz ile kış mevsimleri arasındaki ortalama sıcaklık farkı en fazla 5 °C (9 °F) kadar değişim göstermektedir. Ülkenin her iki kıyı şeridin de (Campeche Körfezi'nin güney kıyıları ile Baja'nın kuzeyi hariç), yaz ve sonbahar aylarında kasırgalar etkili olur. 24. enlemin kuzeyinde bulunan düşük rakımlı bölgeler, yaz aylarında görece daha sıcak ve nemli havaya sahip olup, kış aylarında yine güneydeki bölgelere göre daha soğuk olduğundan yıllık sıcaklık ortalaması 20-24 °C (68,0-75,2 °F) arasında değişkenlik göstermektedir. Meksika'daki en büyük şehirlerin çoğu Meksika Vadisi'nde veya çevresindeki vadilerde, 2.000 m (6.562 ft)'den düşük rakımda yer aldığından yıllık ortalama sıcaklıkları 16-18 °C (60,8-64,4 °F) arasında değişiklik gösterir ve yıl boyunca gece sıcaklıkları, gündüz vaktine göre oldukça düşüktür.Başta kuzey bölümleri olmak üzere Meksika'nın çoğu bölgesi kurak bir iklim yapısına sahiptir.

Meksika ekonomisi, Uluslararası Para Fonu'na göre, nominal olarak dünyanın en büyük 15. ve satın alma gücü paritesine göre 11. büyük ekonomisidir. 1994 krizinden bu yana, idareler ülkenin makroekonomik temellerini iyileştirmiştir. Meksika, 2002 Güney Amerika krizinden önemli ölçüde etkilenmemiş ve 2001'de kısa bir süre durgunluktan sonra, büyüme hızının düşük olmasına rağmen pozitifliğini korumuştur. Bununla birlikte, Meksika, 2008 durgunluğundan en çok etkilenen Latin Amerika ülkelerinden biriydi ve gayri safi yurt içi hasıla o yıl %6'dan fazla azalış göstermiştir.
Meksika ekonomisi görülmemiş bir makroekonomik istikrâra sahipti, bu da enflasyonu ve faiz oranlarını düşük seviyelere indirmiş ve kişi başına düşen geliri artırmıştı. Buna rağmen, kentsel ve kırsal nüfus ile kuzey ve güney eyaletlerinde zengin ve fakir arasında büyük boşluklar belirgindir. Çözülmemiş konulardan bazıları, altyapının iyileştirilmesi, vergi sisteminin çağdaşlaştırılması ve iş yasaları ve gelir eşitsizliğinin azaltılmasını içerir. 2013 yılında GSYİH'nın yüzde 19,6'sı olan tüm vergi gelirleri 34 OECD ülkesi arasında en düşük olanıydı.

Meksika 1 federal bölge ile 31 eyaletten oluşmaktadır.

Tarihsel, etkin, toplumsal ve ekonomik etkenlerden kaynaklanan bölgesel farklılaşmalara karşın, yerel halk sanatlarının yanı sıra Avrupa kaynaklı klasik sanatlara dayanan özgün bir Meksika kültüründen bahsedilebilir. 1930'larda güçlenen Indigenismo akımı Yerli kültür mirasına ilgiyi canlandırmıştır.
Daha çok kırsal kesimde yaygın olan ve hem günlük kullanıma, hem de süslemeye dönük işlevler taşıyan geleneksel halk sanatları ülke çapında çok tutulur. En ilginç örnekler arasında Oaxaca Vadisine özgü kil çömleklerle Tomala köyünde üretilen kuş ve hayvan figürleri sayılabilir. Renkli süslemeler taşıyan pamuk giysilere, pamuk ya da yünden yapılan omuz atkılarına (rebozo) ve serape'lere, renkli sepetlere ve değişik desenli kilimlere ülkenin hemen her yanında rastlanır. Halk müziği Meksika tarihi boyunca en önemli sanat biçimlerinden biri olmuştur. Eski charro'lar (sığır çobanı) gibi giyinen şarkıcılar, günümüzde de şenliklerde ve özel günlerde gitar ve davul eşliğinde şarkı söyler.
Meksika Dev

Meksiko (İspanyolca: Ciudad de México, İspanyolca telaffuz: [sjuˈða(ð) ðe ˈmexiko]), Meksika'nın başkenti ve en büyük şehridir ve aynı zamanda Kuzey Amerika'nın en kalabalık şehridir. Dünyanın en önemli kültürel ve finansal merkezlerinden biridir ve Küreselleşme ve Dünya Şehirleri Araştırma Ağı (GaWC) 2024 sıralamasına göre Alfa dünya şehri olarak sınıflandırılmıştır. Meksika Şehri, Meksika'nın yüksek merkezi platosundaki Meksika Vadisi'nde, 2.240 metre (7.350 fit) rakımda yer almaktadır. Şehrin 16 ilçesi veya demarcaciones territoriales'i vardır ve bunlar da mahallelere veya colonias'lara ayrılmıştır.
Şehrin 2020 nüfusu 9.209.944'tür ve 1.495 kilometrekarelik (577 mil kare) bir yüzölçümüne sahiptir; bu da onu dünyanın en büyük ikinci İspanyolca konuşan şehri yapmaktadır. Federal ve eyalet hükûmetleri tarafından kabul edilen en son tanıma göre, Büyük Meksika Şehri'nin nüfusu 21.804.515'tir; bu da onu dünyanın altıncı büyük metropol alanı ve Batı yarımküre'deki ikinci büyük kentsel yığılma (Brezilya'daki São Paulo'nun ardından) yapmaktadır. Büyük Meksika Şehri'nin 2011 yılında 411 milyar dolarlık GSYİH'si vardır; bu da onu dünyanın en üretken kentsel alanlarından biri yapmaktadır. Şehir, Meksika'nın GSYİH'sının %15,8'ini oluşturmaktan sorumluydu ve metropol alanı ülkenin GSYİH'sının yaklaşık %22'sini oluşturuyordu. Eğer 2013 yılında bağımsız bir ülke olsaydı, Meksika Şehri Latin Amerika'nın beşinci büyük ekonomisi olurdu. 
Meksika Şehri, Amerika kıtasındaki en eski başkenttir ve yerli halklar tarafından kurulan iki başkentten biridir. Şehir, aslen 1325 civarında Mexica halkı tarafından Texcoco Gölü'ndeki bir ada grubu üzerine Tenoçtitlan adıyla inşa edilmiştir. 1521 Tenoçtitlan kuşatmasında neredeyse tamamen yıkılmış ve daha sonra İspanyol şehir standartlarına uygun olarak yeniden tasarlanıp inşa edilmiştir. 1524'te, México Tenochtitlán olarak bilinen Meksika Şehri belediyesi kurulmuş ve 1585'ten itibaren resmi olarak Ciudad de México (Meksika Şehri) olarak anılmaya başlanmıştır. Meksika Şehri, İspanyol İmparatorluğu'nda siyasi, idari ve finansal bir merkez olarak önemli bir rol oynamıştır. İspanya'dan bağımsızlığın ardından, şehrin çevresindeki ve şehri de içeren bölge, 1824 yılında yeni ve tek Meksika federal bölgesi (İspanyolca: Distrito Federal veya DF) olarak kuruldu. 
Yıllarca daha fazla siyasi özerklik talep ettikten sonra, 1997 yılında sakinlere nihayet hem hükûmet başkanını hem de tek meclisli Yasama Meclisi temsilcilerini seçimle seçme hakkı verildi. O zamandan beri, sol partiler (önce Demokratik Devrim Partisi ve daha sonra Ulusal Yeniden Doğuş Hareketi) her ikisini de kontrol etti. Şehir, isteğe bağlı kürtaj, sınırlı bir ötenazi biçimi, kusursuz boşanma, eşcinsel evlilik ve yasal cinsiyet değiştirme gibi çeşitli ilerici politikalara sahiptir. 29 Ocak 2016'da Federal Bölge (DF) olmaktan çıktı ve artık resmi olarak Ciudad de México (CDMX) olarak biliniyor. Bu 2016 reformları şehre daha fazla özerklik kazandırdı ve yönetim ve siyasi güç yapılarında değişiklikler yaptı. Ancak Meksika Anayasası'ndaki bir madde, ülkenin başkenti olarak kaldığı sürece Meksika federasyonu içinde bir eyalet haline gelmesini engelliyor.

Gustavo A. Madero'daki San Bartolo Atepehuacan'da bulunan ve karbon-14 yöntemiyle 10.755±75 yıllık olduğu belirlenen "Peñon kadını", Meksiko'da varlığı tespit edilen en eski insan kalıntısıdır. Bulunan kemiklerin mitokondriyal DNA'sı üzerinde yapılan çalışmalar, kendisinin Asya, Batı Avrupalılara benzer bir görünüşe sahip Kafkas ırkından ya da Avustralya Aborjini olduğunu gösterir.

Toltek İmparatorluğu'nun yıkılması sonrasında Azteklerin yanı sıra çeşitli Nahuatl konuşan topluluklar, Meksika Vadisi'ne göç etti. Buraya göç edenler arasındaki Meşikalılar 1325 yılında, vadide yer alan Texcoco Gölü üzerindeki bir adada Tenoçtitlan adlı şehri kurdular. Azteklerin, ana tanrıları Huitzilopochtli'nin kendilerini adaya yönlendirmesi sonrasında bu şehri kurduklarına dair bir anlatısı vardır. Hikâyeye göre tanrı, bir nopal kaktüsüne türemiş ve gagasında yılan tutan bir kartalla yeni evlerini işaret etmiştir.
1325 ile 1521 yılları arasında genişleyen ve güçlenen Tenoçtitlan, Texcoco Gölü ile Meksika Vadisi çevresinde kurulan altepetl'lerin en baskını hâline geldi. İspanyolların bölgeye ulaştığı dönemde Aztek İmparatorluğu'nun sınırları doğuda Meksika Körfezi'ne, batıda ise Büyük Okyanus'a kadar uzanmaktaydı.

Veracruz'da karaya çıkmasının ardından Hernán Cortés ve beraberindekiler, bazı yerlilerin de yardımıyla Tenoçtitlan'a doğru hareket etti ve 8 Kasım 1519'da buraya ulaştı. Iztapalapa tarafından şehre giriş yapan Cortés önderliğindeki birimler, şehrin hükümdarı II. Montezuma tarafından barışçıl bir şekilde karşılansa da bir süre sonra bu barışçıl ortam bozularak Cortés, şehrin kontrolünü sağlama amacıyla Montezuma'yı ev hapsinde tuttu. Zaman içerisinde artan gerilim, La Noche Triste olarak adlandırılan 30 Haziran 1520 gecesindeki, İspanyollar ile Tlaşkalalı müttefiklerinin bölgeden atılmasıyla sonuçlanan Aztek isyanına kadar sürdü. Sonrasında Aztekler, yeni kralları olarak Kuitlauak'ı seçseler de kendisinin aynı yıl içerisinde ölmesinin ardından yeni kral Cuauhtémoc oldu.
Tlaşkala'da tekrar toplanan Cortés'in önderliğindeki birlikler, Mayıs 1521'de şehri kuşattı. Üç ay süren çatışmaların ardından Cuauhtémoc, 31 Ağustos 1521'de teslim olarak şehri İspanyol hakimiyetine bıraktı.
İlk olarak Coyoacán'a yerleşen Cortés, şehrin tamamını yıkarak baştan inşa etmeye başladı. İspanyol İmparatorluğu'na sadık bir şekilde faaliyetlerin sürdürüldüğü şehir, tekrar bir şehir devleti hâline gelerek hakimiyet alanlarını şehrin dışına doğru genişletmeye başladı. Bu dönemde Aztek tapınakları yıkılarak bunların yerine Katolik kiliseleri yapılmaktaydı. İspanyollar tarafından telaffuzunun daha kolay olduğu gerekçesiyle şehrin adı "Meksiko" olarak değiştirildi.

İspanyol hakimiyeti altında şehir, İspanyol İmparatorluğu'nun bir parçası olan Yeni İspanya'nın da başkenti oldu. Yeni İspanya genel valileri, Zócalo olarak adlandırılan şehir merkezindeki sarayda ikamet etmekteydi. Bu meydana Meksiko Metropol Katedrali, Yeni İspanya Başpiskoposluğunun merkezi ve şehir konseyi binası inşe edildi.

1810-1821 yılları arasında gerçekleşen Meksika Bağımsızlık Savaşı'nı Meksikalı milliyetçilerin kazanmasının ardından ülke, İspanyol İmparatorluğu'ndan ayrılarak bağımsızlığını kazandı. Amerika Birleşik Devletleri Anayasası'ndan uyarlanan 1824 Anayasası ile birlikte şehir, federal bölge statüsünü elde ederek ülkenin başkenti oldu. Bu tanımlama öncesinde Meksiko, hem Meksika eyaletinin hem de ülkenin hükûmet merkezi konumundaydı.

19. yüzyıl boyunca şehir sırasıyla ilk imparatorluğun (1821-1823), geçiş hükûmeti (1823-1824) ile ardındaki ilk cumhuriyetin (1824-1835), merkezci cumhuriyetin (1835-1846), ikinci cumhuriyetin (1846-1863), ikinci imparatorluğun (1864-1867) ve son olarak günümüzde varlığını sürdüren federal cumhuriyetin başkenti oldu. Öte yandan şehir, 1861-1867 yılları arasında Fransız askerî müdahalesine, Meksika-Amerika Savaşı kapsamında ise 1847 yılında Amerikan işgaline maruz kalırken 2 Şubat 1848'de imzalanan Guadalupe Hidalgo Antlaşması'na kadar bu işgal sürdü.

Şehir; ülkenin orta-güney kısımlarında yer alan Trans Meksika Yanardağ Kuşağı'nın bir parçası olan Meksika Vadisi'nde konumlanmıştır. En düşük rakımı ortalama deniz seviyesinden yüksekliği 2,200 metre (7,22 fit) olan şehir, yüksekliği 5,000 metre (16,404 fit)'yi aşan dağ ve yanardağlarla çevrilidir. Kendisini çevreleyen dağlardan gelen suların drenajı için doğal bir sisteme sahip olmayan vadi sebebiyle şehir, gerçekleşebilecek sellere müsait bir durumdadır. Bu sebeple 17. yüzyıldan itibaren drenaj amacıyla çeşitli kanallar ve tüneller yapılmıştır.
Meksiko'nun büyük bir kısmı, 17. yüzyılda başlayan süreç sonrasında günümüz itibarıyla tamamen kurumuş olan Texcoco Gölü'nün yer aldığı alan üzerine kurulmuştur. Sismik aktivitelerin yoğun olarak yaşandığı bir bölgedir. Göl yatağının bulunduğu kısımların zemini doygun kilden meydana geldiğinden dolayı, yeraltı sularının aşırı miktarda çekilmesine ve bu da zeminin çökmesine yol açmaktadır. 20. yüzyılın başlarından itibaren şehir, bazı noktalarda 9 metre (30 fit)'ye ulaşan boyutlarda çökmüştür. Bu çökme, yüzey akışı ve atık suyun tahliyesinde sorunla yol açmakta, özellikle yağışlı mevsimde su baskınlarının meydana gelmesine sebebiyet vermektedir. Günümüzde göl yatağının bulunduğu bölgede doğal yeşil alan kalmamış olup, ağaçlık alanların büyük bir kısmı güneyde: Milpa Alta, Tlalpan ve Xochimilco belediyelerinde bulunmaktadır.

Meksiko'da, tropikal kuşakta bulunmasına karşın yüksek rakımlı bir şehir olmasından ötürü subtropikal dağ iklimi (Köppen iklim sınıflandırmasında Cwb), görülmektedir. Vadinin alçak kısımları, güneydeki yüksek kısımlarına göre daha az yağış alır.
Yıllık ortalama sıcaklık, bölgenin yüksekliğine göre 12 ila 16 °C (54 ila 61 °F) arasında değişmektedir. Sıcaklık, nadiren 3 °C (37 °F)'nin altına düşer veya 30 °C (86 °F)'nin üstüne çıkar. Şehir tarihinde ölçülen en düşük sıcaklık 13 Şubat 1960'ta -4,4 °C (24,1 °F) ile gerçekleşirken en yüksek sıcaklık 9 Mayıs 1998'de 33,9 °C (93,0 °F) ile gerçekleşmiştir.
Meksika Vadisi, yüksek basınçlı sistemlerin etkisine maruz kalır. Bu sistemlerin oluşturduğu zayıf rüzgârlar, şehirdeki kirli havanın vadi dışına dağılmamasına sebep olur.
Şehir her yıl, ortalama 820 milimetre (32,3 in) yağış alır. Haziran ayından eylül-ekim aylarına kadarki dönem, yağışların en yoğun yaşandığı dönemdir ve yılın kalan kısmında bu döneme kıyasla çok az yağış görülür. Yağmurun yanı sıra dolu yağışı da görülebilirken kış aylarında nadiren kar yağışı gerçekleşir ki şehirde kaydedilen son kar yağışı 12 Ocak 1967'dedir. Rüzgârların etkisiyle denizden gelen nemli havanın yol açtığı yağışlarla, haziran-ekim arasında yaşanan yağışlı mevsim ile yılın geri kalan kısmında görülen ve yağışlı mevsime kıyasla çok az yağış görülen kurak mevsim, Meksiko'da görülen iki ana mevsimdir. En çok yağış alan ay temmuz

Mississippi Nehri, Kuzey Amerika'nın en uzun nehridir. Çok büyük bir kısmı ABD (%98.5) ve birazı da Kanada sınırları içinde akar. Kolları olan Missouri ve Jefferson nehirleriyle birlikte toplam uzunluğu 6.275 km'yi bulur ve bu haliyle Nil, Amazon ve Yangtze nehirlerinden sonra dünyanın en büyük 4. nehridir.

Adı, Kızılderili dilinde "büyük ırmak" demektir. Nehrin ismi Ojibya yerlileri tarafından konmuştur. ’Missi’ ve ’Sippi’ kelimeleri, bu kabilenin dilinde, ’Büyük Nehir’ anlamına gelir.

Taştığı zaman milyonlarca dekar araziyi kaplaması sebebiyle bazı yerlilerce de ’Suların Babası’ olarak adlandırılan Mississippi, Minnesota eyaletinin kuzeyindeki Hasca Gölü'nden doğar. Ancak, Missuri'yi meydana getiren üç ayrı ırmağın birleştiği Montana, nehrin asıl kaynağı olarak kabul edilir. Nil Nehri'nden biraz kısa olan Mississippi yaklaşık 3.220.000 km2lik bir alanı sular. Nehrin 250 civarında kolu vardır. Bu kolların 45'inde ulaşım yapılmaktadır. Nehrin en önemli kolları Missouri, Ohio, Arkansas, Red River ve Des Moines'tir.
Nehrin uzunluğu ile ilgili olarak değişik rakamlar verilmiştir. Bunlardan Mississippi Nehri Komisyonunun bildirdiği rakam 6415 km'dir. Kaynağından denize döküldüğü yer arası 3779 km'dir.

Mississippi Nehri'nin ülke ulaşımında ve ziraatta ve diğer alanlarda sağladığı sayısız faydalı yönünün yanında, bir de zararlı tarafı bulunmaktadır. Her yıl 400 milyon ton verimli toprağı New Orleans yakınlarında, Meksika Körfezi ağzındaki deltaya yığar. Mississippi birkaç defa taşmıştır. 1929 ve 1937 yılında meydana gelen taşkınlarda büyük hasar meydana gelmiştir. Taşkınları önlemek için nehir üzerinde barajlar, pompalama istasyonları ve tali kanallar yapılmıştır. Mississippi Nehri dünyanın en işlek ticari su yollarındandır. Nehirde petrol, petrol ürünleri, demir, çelik, kömür, kum ve çakıl başlıca taşınan yüklerdir.

Dünyanın en uzun nehirleri
 Wikimedia Commons'ta Mississippi (nehir) ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Mu kıtası veya kısaca Mu, ilk olarak 19. yüzyılda yaşamış yazar ve gezgin Augustus Le Plongeon tarafından Büyük Okyanus'ta yer aldığı ve 14 bin yıl önce batarak yok olduğu ileri sürülmüş, günümüzde bilim çevrelerinde sözdebilimsel bir iddia olduğu kabul gören efsanevi kıtadır. Le Plongeon, kıtada Antik Mısır ve Mezoamerika toplumlarının atalarının yaşadığını iddia etmiştir. Kavram daha sonra, kıtanın bir zamanlar Pasifik Okyanus'unda var olmuş olduğunu iddia etmiş James Churchward tarafından popülarize edilmiştir.
Mu'nun ve benzer şekilde kayıp bir kıta olduğu iddia edilmiş Lemurya'nın varlığına dair iddialar, iddianın yaratıcısı Le Plong'un zamanından beri destek görmemiştir. Günümüzde de bilim dünyasındaki fikir birliği, Mu kıtasının var olmuş olmasının fiziksel olarak mümkün olmadığı ve iddianın herhangi bir bilimsel dayanağı olmadığı yönündedir.

Mu efsanesi ilk olarak Yukatan'daki Maya kalıntılarına yaptığı incelemelerden sonra, Augustus Le Plongeon'un (1825-1908) eserlerinde ortaya çıkmıştır. Le Plongeon, Yucatán'daki Maya medeniyetinin Yunanistan ve Mısır'dakilerden daha eski olduğunu gösteren Maya yazıları bulduğunu ve yazıtta daha eski bir kıtanın hikâyesinin anlatıldığını iddia etmiştir.
Le Plongeon "Mu" adını, 1864 yılında da Landa alfabesini kullanarak Troano Kodeksi'ni yanlış bir şekilde çevirmiş Charles Étienne Brasseur de Bourbourg'dan almıştır. Brasseur, Mu olarak okuduğu bu kelimenin, bir felaketin batırdığı bir ülkeye atıfta bulunduğuna inanıyordu. Le Plongeon daha sonra bu kayıp toprakları Atlantis ile bağdaştırmış ve Atlantik Okyanusu'nda batmış olan sözde bir kıtaya dönüştürmüştür.
Le Plongeon, eski Mısır medeniyetinin, kıtanın batması yüzünden mülteci olmuş Kraliçe Moo tarafından kurulduğunu iddia etti. İddiasına göre diğer mülteciler Orta Amerika'ya kaçmış ve Maya uygarlığını yaratmışlardır.

Mu'yu, Pasifik Okyanusu'nda bulunan kayıp bir kıta olarak yaygınlaştırılan James Churchward (1851-1936), daha sonra yeniden Kayıp Kıta Mu (1931) adıyla yayımlanacak Kayıp Kıta Mu, İnsanın Anavatanı (1926) isimli kitabıyla başlayan bir kitap dizisi yayımlamıştır. Dizideki diğer popüler kitaplar Mu Çocukları (1931) ve Mu'nun Kutsal Sembolleri'dir (1933).
Churchward, elli yıldan daha uzun bir süre önce Hindistan'da bir askerken, üst düzey bir tapınak rahibinin ona uzun zamandır ölü sayılan ve Hindistan'da sadece iki kişinin okuyabildiği "Naga-Maya dilinde" yazılmış eski kil tabletleri gösterdiğini iddia etti. Dilin kendisinde ustalaştığını iddia etmiş Churchward, tabletlerde ilk insanın ortaya çıktığı yer olan Mu'dan bahsedildiğini ileri sürdü.
Churchward, 50.000 ile 12.000 yıl önce Mu'da gelişmiş olduğunu savunduğu Naacal halkının, “beyaz ırktan” oluşmasına ve günümüzdeki toplumlardan pek çok alanda üstün olmuş olmasına dair iddialarda bulundu. Yaklaşık 12.000 yıl önce yok oluşu sırasında Mu'nun, 64.000.000 kişilik bir nüfusa, birçok büyük şehre ve diğer kıtalarda kolonilere sahip olduğunu ileri sürdü.
Churchward'un Mu, kara parçası Pasifik Okyanusu'nda bulunan ve gelen doğu-batı gergin iddia Mariana adalarından Paskalya Adası ve kuzey-güney gelen Hawaii için Mangaia. Hint tabletlerinde okuduğu efsaneye göre, Mu'nun yer altı volkanik gazlarının yayılmasıyla deniz seviyesinin üstüne çıktığını iddia etti ve Mu'nun bir dizi deprem ve volkanik patlamadan sonrasında neredeyse tek bir gecede tamamen yok edildiğini yazdı.
Churchward, Mu'nun Mısır, Yunanistan, Orta Amerika, Hindistan, Burma ve Paskalya Adası dahil büyük medeniyetlerinin ve özellikle antik megalitik mimarinin ortak kaynağı olduğunu iddia etti. İddiaları için kanıtlarını, kuş ve güneş sembollerinin bu kültürlerde ortak olduğu savına dayandırmıştır. Churchward, Mu Kralı'nın Ra olarak adlandırıldığını ve bunu Mısır'ın güneş tanrısı Ra ve Rapa Nui dilindeki Güneş için kullanılan “ra'a” kelimesi ile bağlantısı olduğunu iddia etmiştir, ancak ''ra'a'' kelimesinin okunuşunu yanlış bir şekilde ''raa'' olarak çevirmiştir. Güneş sembollerini Mısır, Babil, Peru ve eski ülkelerde bulunan, evrensel bir sembol olduğunu öne sürmüştür.
Churchward, Polinezya'daki bütün megalitik sanatı Mu halkına bağladı. Paskalya adasının dev moai heykellerinin tepesindeki taş şapkaları (pukao), Mu kıtasının güneş sembollerinin "Polinezya taşlarındaki tasviri'' olduğunu iddia etti. Churchward, WJ Johnson'dan alıntı yaparak silindirik şapkaları "uzak mesafeden kırmızı görünen küreler" olarak tanımlar ve "Güneş'i Ra olarak temsil ettiklerini" iddia eder. Ayrıca Churchward, hatalı bir şekilde bu heykellerin adada bulunmayan “kırmızı kum taşından” yapılma olduğunu iddia etti.

Heykellerin dayandığı platformlar (ahu), Churchward tarafından diğer bölgelerdeki tapınak ve saray inşası için bırakılmış gönderilmeyi bekleyen taştan yapılar olarak tanımlanmıştır. Ayrıca, bu kayıp uygarlığın el işlerinin bir örneği olarak Yeni Zelanda Māorileri tarafından dikilmiş direklerden de bahseder. Churchward'un görüşüne göre günümüzdeki Polinezyalılar, bu çalışmalardan sorumlu kayıp Mu uygarlığı yerlilerinin soyundan değil, felaketten kurtulmuş ve dünyadaki “ilk yamyamlık ve vahşiliği” benimsemiş halkların soyundan gelmektedirler.

James Bramwell ve William Scott-Elliott, Mu'daki felaket olaylarının 800.000 yıl önce başlamış olduğunu ve kesin olarak MÖ 9564'te meydana gelmiş son felakete kadar devam ettiğini iddia etmişlerdir.
1930'larda, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu olan Atatürk, Churchward'un çalışmalarıyla ilgilendi ve Mu'yu Türklerin orijinal anavatanının olası bir yeri olarak gördü. Öte yandan bazı görüşlere göre Atatürk'ün Mu kıtasına dair ilgisi iddiaları incelemiş olmaktan öteye geçmemiştir. Tahsin Mayatepek'in tekliflerine rağmen Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinde bir Mu Dili Bölümü kurulmasına gerek görmedi. Mu kıtasına dair yazılmış kitapların ilgi çekmesi sebebiyle Atatürk ve Mu kıtası arasındaki ilişki abartılmıştır.
Masaaki Kimur, Japonya'daki Yonaguni buluntularının, Mu kıtasının kalıntıları olduğunu iddia etmiştir.

Modern jeolojik kanıtlar, herhangi bir kayda değer büyüklüğe sahip bir “kayıp kıtanın” var olamayacağını göstermektedir. 1970'li yıllardan bu yana yoğun olarak destek gören levha tektoniği teorisine göre, Dünya'nın kabuğu, daha ağır "sima" kayaları (magnezyum silikat bakımından zengin olan okyanus kabuğu) üzerinde yüzen hafif "sial" kayalarından (alüminyum silikatlar bakımından zengin olan karasal kabuk) oluşmaktadır. Sial genellikle kabuğun birkaç kilometre kalınlığında olduğu okyanus tabanında bulunmazken, kıtalar onlarca kilometre kalınlığındaki sial katmanları içerir. Kıtaların sima üzerinde ''yüzdüğü'' gibi, buz dağları da su üzerinde yüzdüğü için, bir kıta basitçe okyanusun altında "batamaz".
Kıtasal kayma ve deniz dibi yayılmasının kıtaların şeklini ve konumunu değiştirebildiği ve zaman zaman bir kıtayı iki veya daha fazla parçaya böldüğü (Pangea'da olduğu gibi) doğrudur. Ancak, bunlar jeolojik zaman ölçeğinde (yüz milyonlarca yıl) meydana gelen çok yavaş süreçlerdir. Tarihî ölçeklerde (on binlerce yıl), kıtasal kabuğun altındaki sima stabil olarak kabul edilebilir ve kıtaların temellerinde kabuğa bağlı olduğu kabul edilir. Kıtaların ve okyanus tabanlarının, tüm insan varlığı boyunca mevcut konumlarını ve şekillerini korudukları neredeyse kesindir.
Bir kıtayı “yok edebilecek” bir jeolojik gücün varlığına dair mantıklı bir açıklama yoktur. Ayrıca yok edilmiş herhangi bir kıtanın devasa kaya kütlelerinin okyanus tabanında bulunması gerekirken, okyanusların dibinde buna dair hiçbir iz bulunmamaktadır. Pasifik Okyanusu adaları batık bir kara kütlesinin parçası değil, izole volkanların bir sonucudur. Bu volkanik güçler, derin okyanuslarla çevrili yeni bir volkanik tepe olan Paskalya Adası'nın oluşumunda da etkili olmuştur. 1930'larda adayı ziyaret ettikten sonra Alfred Metraux, moai platformlarının adanın mevcut kıyıları boyunca yoğunlaştığını gözlemlemiştir. Bu, adanın şeklinin heykeller inşa edildiğinden bu yana çok az değiştiğini göstermektedir. Dahası, Pierre Loti'nin bildirdiği adadan su altındaki topraklara kadar uzanan "Zafer Yolu", aslında doğal bir lav akıntısıdır. Churchward'un tespiti olan, adada kum taşı ya da çökel kaya bulunmaması doğru olsa da, bu nokta önemsizdir. Bunun nedeni tüm pukao'ların adada bulunan volkanik cüruftan üretilmiş olmasıdır.

Amerika ve Eski Dünya uygarlıklarının birbirlerinden bağımsız olarak geliştiğine dair kanıtlar vardır. Tarımın ve kent topluluklarının ilk olarak Buzul Çağı'nın sona ermesinden sonra, 10.000 yıllarında Levant bölgesi civarında geliştiği ve buradan yavaş yavaş Eski Dünya'nın geri kalanına yayıldığı fikri yaygınca desteklenir. Çatalhöyük gibi bilinen en eski şehirlerin gelişimi, "üstün bir medeniyetten" mültecilerin gelmesinden ziyade, yerel ve kademeli evrime daha kolay bağlanabilir.
Paskalya Adası'nda ilk defa on binlerce yıl önce değil, MS 300 civarında yerleşim başlamıştır ve pukao ve moai törensel açıdan veya geleneksel bir başlık türü olarak sınıflandırılmaktadır. Adada daha önce yaşamış çok gelişmiş bir medeniyetin varlığına dair bir ize rastlanmamıştır.

İlk iddianın ve Mu kelimesinin kökeni oluşturmuş olan de Landa alfabesi kullanılarak çevrilmiş Kodeks'in, bu alfabe kullanılarak çevrildiği takdirde sadece anlamsız kelimeler ürettiği tespit edilmiştir. Maya “alfabesi” üzerine yapılan son araştırmalar Maya yazısının bir alfabede bulunan harflerden değil logogramlardan oluştuğunu göstermiştir. Troano Kodeksi'nin son çevirileri Mu kıtası yerine astrolojiyle ilgili bir yazıt olduğunu ortaya koymuştur.

Atlantis
Doggerland
Lemurya (kıta)
Agarta
Zelandiya
Hyperboreios
James Churchward

James Churchward, Books of the Golden Age (1927)
James Churchward, The Lost Continent of Mu (1931)
Türkçe çevirisi: Kayıp Kıta Mu, Ege Meta Yayınları (2000)
James Churchward, The Children of Mu (1931)
Türkçe çevirisi: Batık Kıta Mu'nun Çocukları, Ege Meta Yayınları (2001)
James Churchward, The Sacred Symbols of Mu29 Ağustos 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (1933)
Türkçe çevirisi: Mu'nu

Na-Dene dilleri, Kuzey Amerika'da Na-Dene Kızılderilileri tarafından, ABD (Alaska, Washington, Oregon, Kaliforniya, Utah, Kolorado, Arizona, New Mexico, Oklahoma, Teksas), Kanada (Yukon, Kuzeybatı Toprakları, Nunavut, Britanya Kolombiyası, Alberta, Saskatchewan, Manitoba) ve ufak bir kısmı da Meksika'da konuşulan diller ailesidir.
Asya kökenli olduğu 2008 yılında Edward Vajda başta olmak üzere uzmanlarınca teyid edilen tek Kızılderili dilleri budur. Daha önce bu grupta yer alan Haydaca, şimdi grup dışında izole bir dil olarak sınıflandırılmaktadır. Kalan diller (Tlingitçe, Eyakça, Atabask dilleri) Sibirya'daki Yenisey dilleri ile birlikte Denesey (Dene-Yenisey) adı altında yeni bir grup oluşturur. Türkiye'de en çok tanınan ve Kızılderili dendiğinde ilk akla gelen Apaçilerin dili bu gruptandır. Na-Dene adının kaynağı halk anlamına gelen Tlingitçe na ile  Atabask dillerindeki dene sözleridir.

Na-Dene dilleri [İngilizce Na-Dene languages, Athabaskan-Eyak-Tlingit; Rusça Языки на-дене, атабаскско-эякско-тлинкитские языки]

Tlingitçe  [kendilerince Lingít Yoo X̲'atángi; İngilizce Tlingit; Rusça тлингитский, тлинкитский, колошский]. ABD (Alaska: Yakutat'tan Dixon Entrance'a kadar) ve Kanada'da (Britanya Kolombiyası, Yukon) konuşulur. Bu dildeki Rusça alıntılar, Alaska'nın Rus döneminden kalmadır.
Kuzey Tlingitçesi [İngilizce Northern Tlingit]
Büyük Kuzey Tlingitçesi [İngilizce Greater Northern Tlingit, Northern Tlingit (sensu stricto)]
Uzak Kuzey Tlingitçesi [İngilizce Far Northern Tlingit, Gulf Coast Tlingit]. Haines, Yakutat ve Hoona yörelerinde konuşulur.
İçbölge Tlingitçesi [İngilizce Interior Tlingit, Inland Tlingit]. Kanada'da (Britanya Kolombiyası ile Yukon) konuşulur. Dakh-Ka Tlingit Nation adı altında konfederatif kabile birliği oluştururlar.
Atlin Tlingitleri [kendilerince Áa Tlein Kwáan, Tʼaaḵu Ḵwáan]. Britanya Kolombiyası bölgesindeki Atlin gölü civarında yaşarlar. Günümüzde Taku River Tlingit First Nation adı altında idari birlik oluştururlar.
Teslin Tlingitleri [kendilerince Deisleen Kwáan]. Yukon bölgesindeki Teslin gölü civarında yaşarlar. Günümüzde Teslin Tlingit Council adı altında idari birlik oluştururlar.
Carcross Tlingitleri. Yukon bölgesindeki Carcross yöresinde Tagiş Atabaskları ile birlikte Carcross/Tagish First Nation adı altında idari birlik oluştururlar.
Güney Tlingitçesi [İngilizce Southern Tlingit]
Asıl Güney Tlingitçesi [İngilizce Transitional Southern Tlingit]. Kake (Khéixh' ), Wrangell (Khaachxhana.áak'w)  ve Petersburg (Gántiyaakw Séedi) yörelerinde konuşulur.
Sanya-Henya Tlingitçesi [İngilizce Sanya-Henya Tlingit, Sanya-Henya Southern Tlingit]. Ketchikan'dan Klawock'a kadar olan bölgede konuşulur.
Tongass Tlingitçesi [İngilizce Tongass Tlingit]. Cape Fox yöresinde konuşulur. Yok olmak üzeredir. Bir iki konuşanı kalmıştır.
Eyak-Atabask dilleri [İngilizce Athabaskan-Eyak languages; Rusça атабаскско-эякские языки]
Eyakça [kendilerince I·ya·q; İngilizce Eyak; Rusça эякский]. Alaska'nın Pasifik kıyılarında Eskimo dillerinden Batı Supikçesi (Chugach Alutiiq) ile Tlingit dil sahası arasında kalan bölgede konuşulmuş ve son konuşanı Marie Smith Jones'un 21 Ocak 2008'de ölmesiyle de yok olmuştur.
Atabask dilleri [İngilizce Athabaskan, Athabascan, Athapaskan, Athapascan languages; Rusça атапаскские или атабаскские языки]. Dene dilleri olarak da bilinir.
Kuzey Atabask dilleri [İngilizce Northern Athabaskan; Rusça северные атабаскские языки]
Güney Alaska Atabask dilleri [İngilizce Southern Alaskan subgroup, Tanaina-Ahtna]
Ahtnaca [kendilerince Atnahwt’aene; İngilizce Ahtna, Ahtena, Atna, Copper River]. Alaska'da konuşulur. Bu dildeki Rusça alıntılar, Alaska'nın Rus döneminden kalmadır.
Aşağı Ahtnaca [kendilerince Atnahwt’aene; İngilizce Lower Ahtna]. Chitina ve kısmen Copper Center yöresinde Chitina/Taral band ile Tonsina/Klutina band kabilelerince konuşulur.
Merkezî Ahtnaca [kendilerince Atnahwt’aene; İngilizce Central Ahtna, Middle Ahtna]. Copper Center, Tazlina, Glennallen, Gulkona ve Gakona yörelerinde Gulkona/Gakona band kabilesince konuşulur.
Batı Ahtnacası [kendilerince Tsaay Hwt’aene; İngilizce Western Ahtna]. Cantwell yöresinde Tyone/Mendeltna band ile Cantwell/Denali band kabilelerince konuşulur.
Yukarı Ahtnaca [kendilerince Tatl’ahwt’aene; İngilizce Upper Ahtna]. Mentasta yöresinde Sanford River/Chistochina band, Slana/Batzulnetas band ile Mentasta band kabilelerince konuşulur.
Denağinaca [kendilerince Dena’ina Qenaga; İngilizce Dena’ina, Tanaina]. Alaska'da konuşulur. Bu dildeki Rusça alıntılar, Alaska'nın Rus döneminden kalmadır. Ruslaşmanın en yoğun olduğu Kızılderililerdir.
Yukarı Denağinaca [İngilizce Upper Inlet dialect]. Eklutna, Knik, Susitna ve Tyonek yörelerinde konuşulur.
Aşağı Denağinaca [kendilerince Kahtnuht’ana Qenaga; İngilizce Outer Inlet dialect, Kenaitze]. Kenai, Kustatan ve Seldovia yörelerinde konuşulur.
İliamna Denağinacası [İngilizce Iliamna dialect]. Pedro Bay, Old Iliamna ve Lake Iliamna yörelerinde konuşulur.
İçbölge Denağinacası [İngilizce Inland dialect]. Nondalton ve Lime Village yörelerinde konuşulur.
Orta Alaska-Yukon Atabask dilleri [İngilizce Central Alaska–Yukon subgroup]
Değinak-Koyukon dilleri [İngilizce Koyukon-Ingalik or Ingalik-Koyukon]
Değinakça [kendilerince Deg Xinag (dil), Deg Hitʼan (halk); İngilizce Deg Xinag, Deg Hitʼan, Kaiyuhkhotana, Ingalik]. Alaska'da Yukon-Koyukuk Census Area bölgesinin Shageluk ile Anvik yörelerinde konuşulur. Eskiden Eskimo Yupik komşularının verdiği İngalik adıyla anılırlardı.
Koyukon-Holikaçuk dilleri [İngilizce Koyukon-Holikachuk]
Holikaçukça [kendilerince Doogh Hit'an (halk); İngilizce Holikachuk, Innoko]. Alaska'da Dishkaket yöresinde 180 kişilik nüfustan ancak 5 tanesi dili konuşabiliyor.
Koyukonca [kendilerince Denaakkʼe (dil), Tenʼa (halk); İngilizce Koyukon, Unakhotana]. Alaska'da Koyukuk ile Yukon ırmakları yakınlarında konuşulur.
Aşağı Koyukonca [İngilizce Lower Koyukon]. Kaltag ve Nulato yörelerinde konuşulur.
Merkezî Koyukonca [İngilizce Central Koyukon]. Koyukuk, Huslia, Hughes, Allakaket, Galena ve Ruby yörelerinde konuşulur.
Yukarı Koyukonca [İngilizce Upper Koyukon]. Rampart, Stevens Village ve Manley Hot Springs yörelerinde konuşulur.
Tanana-Tuçon dilleri [İngilizce Tanana-Tutchone]
Tanana-Kuskokvim dilleri [İngilizce Tanana-Upper Kuskokwim]
Kuskokvimce [kendilerince Dinakʼi; İngilizce Upper Kuskokwim, Kolchan, Goltsan, Tundra Kolosh, McGrath Ingalik].
Tanana dilleri [İngilizce Tanana]
Aşağı Tananaca [kendilerince Menhti Kenaga; İngilizce Lower Tanana, Tanana, Minto]. Alaska'da konuşulur.
Minto-Nenana şivesi [İngilizce Minto Flats-Nenana River dialect]
Chena şivesi [İngilizce Chena River dialect]
Salcha şivesi [İngilizce Salcha River dialect]
Tanakrosça [kendilerince Neeʼaanděg; İngilizce Tanacross]. Alaska'da konuşulur
Mansfield-Kechumstuk şivesi [İngilizce Mansfield-Kechumstuk dialect]. Konuşanı 32 kişidir.
Healy gölü şivesi [İngilizce Healy Lake dialect]. Konuşanı 3 kişidir.
Yukarı Tananaca [kendilerince Neeʼaaneegn; İngilizce Upper Tanana, Nabesna]. Alaska'da ve Kanada'nın Yukon bölgesinde konuşulur. Kanada'da White River First Nations adıyla idari birlik oluştururlar.
Tuçon dilleri [İngilizce Tutchone, Tuchone, Tutchonekutchin]. Kanada'da Yukon bölgesinde konuşulur.
Kuzey Tuçoncası [İngilizce Northern Tutchone]. Mayo, Pelly Crossing ve Carmacks yörelerinde konuşulur. Selkirk First Nation, Little Salmon Carmacks First Nation  ve Na-Cho Ny’a'k Dun First Nation adlarıyla idari birlik oluştururlar.
Güney Tuçoncası [İngilizce Southern Tutchone]. Kwanlin Dun First Nation, Champagne Aishihik First Nation, Ta’an Kwach'an Council ve Kluane Tribal Council adlarıyla idari birlik oluştururlar.
Han-Guçin dilleri [İngilizce Gwich’in-Hän]
Guçince [İngilizce Gwich’in, Kutchin]. Alaska ve Kanada'da Kuzeybatı Toprakları ile Yukon bölgelerinde konuşulur.
Neetsʼaii Gwich’in. Alaska'da Arctic Village yöresinde yaşarlar.
Dendu Gwich’in. Alaska'da Birch Creek yöresinde yaşarlar.
Draan’jik Gwich’in. Alaska'da Chalkyitinsk yöresinde yaşarlar.
Danzhit Hanlaik Gwich’in. Alaska'da Circle yöresinde yaşarlar.
Gwich’yaa Gwich’in. Alaska'da Fort Yukon yöresinde yaşarlar.
Vuntut Gwich’in. Kanada'da Yukon bölgesinin  Old Crow yöresinde yaşarlar.
Teetl’it Gwich’in. Kanada'da Kuzeybatı Toprakları bölgesinin Fort McPherson yöresinde yaşarlar.
Gwich’ya Gwich’in. Kanada'da Kuzeybatı Toprakları bölgesinin Arctic red River yöresinde yaşarlar.
Edhiitat Gwich’in. Kanada'da Kuzeybatı Toprakları bölgesinin Aklavik yöresinde yaşarlar.
Nihtat Gwich’in. Kanada'da Kuzeybatı Toprakları bölgesinin İnuvik yöresinde yaşarlar.
Hanca [İngilizce Hän]
Alaska Hancası [kendilerince Hän Hwëch’in; İngilizce Eagle dialect]. Alaska'da Eagle yöresinde konuşulur.
Kanada Hancası [kendilerince Tr’ondëk Hwëch’in; İngilizce Dawson dialect, Mooseheide dialect]. Kanada'da Dawson yöresinde konuşulur.
Kuzeybatı Kanada Atabask dilleri [İngilizce Northwestern Canada subgroup]
Tahltan-Kaska dilleri [İngilizce Tahltan-Kaska, Tahltan-Tagish-Kaska, Central Cordillera]
Tagişçe [kendilerince Tāgish; İngilizce Tagish]. Konuşanı 2 kişidir. Tagişler, Yukon bölgesindeki Carcross yöresinde Tlingitler ile birlikte Carcross/Tagish First Nation adı altında idari birlik oluştururlar.
Tahltanca [İngilizce Tahltan, Nahanni]. Kanada'da Britanya Kolombiyası bölgesinde Telegraph Creek, Dease Lake ve İskut yörelerinde 35 kişi tarafından konuşulur.
Kaskaca [kendilerince Dene K’éh, Dene Zágé; İngilizce Kaska, Nahanni, Eastern Nahane]. Kanada'da Yukon bölgesinde Liard First Nation ve Ross River-Dena Council adları altında idari birlik oluştururlar.
Liard şivesi [İngilizce Liard dialect]
Pelly Banks şivesi [İngilizce Pelly Banks dialect]
Ross River şivesi [İngilizce Ross River dialect]
Daneza-Sekani dilleri [İngilizce Beaver-Sekani, Southeastern Cordillera]
Danezaca [kendilerince Dane-ẕaa Ẕáágé ᑕᓀᖚ; İngilizce Dunneza, Beaver]. Kanada'da Britanya kolombiyası bölgesinde konuşulur.
Sekanice [kendilerince Tsekʼehne; İngilizce Sekani]. Kanada'da Britanya kolombiyası bölgesinde konuşulur. Carrie

Nikaragua, resmî adıyla Nikaragua Cumhuriyeti (İspanyolca: República de Nicaragua), 130.370 km2 (50.340 mil kare) yüzölçümüyle Orta Amerika'nın coğrafi olarak en büyük ülkesidir. 2024 yılı itibarıyla 7.142.529 nüfusuyla Guatemala ve Honduras'tan sonra Orta Amerika'nın en kalabalık üçüncü ülkesidir ve tüm Orta Amerika'nın yüzölçümü bakımından en büyük ülkesidir.
Nikaragua, kuzeyde Honduras, doğuda Karayip Denizi veya Atlantik Okyanusu, güneyde Kosta Rika ve batıda Pasifik Okyanusu ile çevrilidir. Ülke ayrıca batıda El Salvador ve doğuda Kolombiya ile deniz sınırlarını paylaşmaktadır. Nikaragua'nın en büyük şehri ve başkenti, Aralık 2020 itibarıyla 1.055.247 nüfusuyla Orta Amerika'nın dördüncü büyük şehri olan Managua'dır. Nikaragua, Orta Amerika'nın en verimli topraklarına ve ekilebilir arazilerine sahip olması nedeniyle "Orta Amerika'nın tahıl ambarı" olarak bilinir. Resmi dil İspanyolcadır, ancak Sivrisinek Kıyısı'ndaki yerli kabileler kendi dillerini ve İngilizceyi konuşmaktadır. Kültürel geleneklerin karışımı, Rubén Darío gibi Nikaragualı şair ve yazarların katkıları da dahil olmak üzere folklor, mutfak, müzik ve edebiyatta önemli bir çeşitlilik yaratmıştır. 
Başlangıçta eski çağlardan beri çeşitli yerli kültürler tarafından iskan edilen bölge, 16. yüzyılda İspanyol İmparatorluğu tarafından fethedilmiştir. Nikaragua, 1821 yılında İspanya'dan bağımsızlığını kazandı. Sivrisinek Sahili ise farklı bir tarihsel yol izleyerek 17. yüzyılda İngilizler tarafından sömürgeleştirildi ve daha sonra İngiliz yönetimi altına girdi. 1860 yılında Nikaragua'nın özerk bir bölgesi haline geldi ve en kuzeydeki kısmı 1960 yılında Honduras'a devredildi. Bağımsızlığından bu yana Nikaragua, siyasi huzursuzluk, diktatörlük, Amerikan işgali ve mali kriz dönemlerinin yanı sıra 1960'lar ve 1970'lerdeki Nikaragua Devrimi ve 1980'lerdeki Kontra Savaşı'nı da yaşadı. 
Nominal olarak üniter başkanlık cumhuriyeti olmasına rağmen, Nikaragua, Daniel Ortega'nın başkanlığı döneminde 2007'den bu yana önemli bir demokratik gerileme yaşadı ve bu da 2018'de büyük protestolara ve ardından gelen baskılara yol açtı. 2021 seçimlerinin ardından, yaygın olarak otoriter bir diktatörlük olarak tanımlandı. Nikaragua, gelişmekte olan bir ülkedir ve Latin Amerika ve Karayip ülkeleri arasında kişi başına düşen GSYİH (nominal) bakımından ikinci, satın alma gücü paritesi (PPP) bakımından ise dördüncü en düşük seviyededir. 2025 yılında, Yolsuzluk Algılama Endeksi'ne göre Nikaragua, Venezuela'dan sonra Latin Amerika'nın en yolsuz ikinci ülkesi olarak sıralanmıştır. Nikaragua'nın çok etnikli nüfusu, melez, yerli, Avrupalı ​​ve Afrikalı kökenli insanları içermektedir. 
"Göller ve volkanlar ülkesi" olarak bilinen Nikaragua, aynı zamanda Amerika kıtasının ikinci en büyük tropikal yağmur ormanı olan Bosawás Biyosfer Rezervi'ne de ev sahipliği yapmaktadır. Biyolojik çeşitlilik, sıcak tropikal iklim ve aktif volkanlar, Nikaragua'yı giderek daha popüler bir turizm merkezi haline getirmiştir. Nikaragua, Birleşmiş Milletler'in kurucu üyesidir ve aynı zamanda Bağlantısızlar Hareketi'nin, Amerika Halkları için Bolivarcı İttifak'ın ve Latin Amerika ve Karayip Devletleri Topluluğu'nun da üyesidir.

Christopher Columbus tarafından 1502 yılında Nikaragua kıyıları keşfedildiğinde ülkede Miskitolar gibi birçok yerli kabile vardı. Konkistador Francisco Hernández de Córdoba Garanada ve Léon'de 1524'te bir yerleşme merkezleri kurdu. 17. ve 18. yüzyıllarda İspanyollar Nikaragua'nın büyük bölümünü sömürge hâline getirmişlerdir.
1821'de bağımsızlığını kazanan Nikaragua, bir süre Meksika ile daha sonra Orta Amerika Birleşik Devletleri ile birleşti. Nihayet 1838'de bağımsız ayrı bir cumhuriyet oldu.
Amerika Birleşik Devletleri Deniz Kuvvetleri, yirminci yüzyıl başlarında son olarak 1926 ve 1933 yılları arasında olmak üzere defalarca ülkeyi işgal etti. Amerikan birliklerinin 1925'te çekilmesinin hemen ardından bir iç savaş patlak verdi. Liberal önderlerden Augusto César Sandino silahlı mücadeleyi sürdürürken; öteki Liberal önderler Amerika Birleşik Devletleri denetiminde yapılacak seçimlere katılmayı kabul ettiler. 1928 ve 1932'deki seçimlerin ikisini de liberal adaylar kazandı. Bu arada, ABD subaylarının gözetiminde Nikaragua Ulusal Muhafızları adlı bir askerî birlik oluşturuldu. ABD kuvvetlerinin 1933'te ülkeyi terk etmeleri üzerine Sandino da silahlı mücadeleyi bıraktı.
Ulusal Muhafızların komutanı Anastasio Somoza Garcia 1934'te Sandino'yu öldürterek liberal başkan Sacasa'yı başkanlıktan uzaklaştırdı. 1936'da kendini başkan seçtirdi ve elinde topladığı geniş yetkilerle baskıcı bir yönetim kurdu. Somoza Garcia'nın 1956'da öldürülmesi üzerine başkanlığa oğlu Luis Somoza Debayle getirildi. 1962'de Somoza rejimini hedef alan en büyük muhalefet gruplarından (FSLN) Sandinista Ulusal Kurtuluş Cephesi gerilla örgütü ortaya çıktı. Luis Somoza'nın 1967'de kalp krizi geçirerek ölmesinin ardından kardeşi Anastasio Somoza Debayle başkan oldu. 1972'de Managua'da 6 bin kişinin ölümüne ve 300 bin kişinin evsiz kalmasına yol açan deprem nedeniyle gönderilen uluslararası yardımları el altından kendisinin ve ailesinin hesaplarına aktardığı ortaya çıktı. 1974'te de anayasayı değiştirerek ikinci kez başkan seçilmesini sağladı. Aynı dönemde, gerilla savaşında önemli kayıplara uğrayan Sandinistalar (FSLN), bu gelişme üzerine liberal çevreler ve orta sınıfla ittifaka yöneldiler. Ocak 1978'de, Demokratik Kurtuluş Birliği (UDEL) adlı güçlü bir muhalefet hareketinin lideri olan gazeteci Pedro Joaquin Chamorro'nun öldürülmesiyle bir genel grev dalgası ve yaygın şiddet hareketleri başladı. Yeniden silahlı mücadeleye başlayan Sandinistalar, başkent hariç tüm ülkenin kontrolünü ele geçirdiler. Başkan Somoza, 17 Temmuz 1979'da istifa ederek, yönetimi Francisco Urcuyo'ya devretti ve Miami'ye kaçtı. Francisco Urcuyo da iki gün sonra Guatemala'ya kaçtı. 19 Temmuz 1979'da FSLN Ordusu, başkent Managua'ya girdi ve 45 yıllık Somoza rejimine son verdi.
Yeni yönetim Somoza ailesinin mülklerini kamulaştırarak; bir dizi devletleştirmeye girişti ve sosyalist ülkelerle yakın ilişkiler kurdu. Bunun üzerine ABD, Nikaragua'ya yaptığı ekonomik yaptırımı keserek yönetime karşı gerilla mücadelesi yürüten sağcı Kontralar'a geniş çaplı destek vermeye başladı. Ekonomisi ağır bir bunalıma giren Nikaragua'nın bazı Orta Amerika ülkeleriyle ilişkileri de bozdu. Şubat 1989'da Orta Amerika ülkeleri başkanlarının El Salvador'da yaptığı toplantıda serbest seçimlere gidilmesi ve Somoza'ya bağlı Ulusal Muhafız örgütünde görev yapmış 1.900 kadar mahkûmun serbest bırakılması karşılığında contra birliklerinin dağıtılması konusunda anlaşmaya varıldı. Aynı yıl, basın özgürlüğünü güvence altına alan ve seçim sistemini yeniden düzenleyen yasalar çıkarıldı. Yine aynı yıl ABD Nikaragua'ya karşı beş yıldır uyguladığı ambargoyu kaldırdı.
1990'da yapılan serbest seçimlerde Ulusal Muhalefet Birliği (UNO) Ulusal Meclisteki 92 sandalyeden 51'ini kazandı ve UNO'nun adayı Violeto Barrios de Chamorro başkan oldu.1996 ve 2001'deki seçimlerde de Anayasacı Liberal Parti (PLC), FSLN'ye karşı üstünlük sağladı. Kasım 2006'da yapılan başkanlık seçiminde Daniel Ortega yüzde 37,99 oyla, 17 yıl aradan sonra başkanlık görevine getirildi.

Nikaragua'nın batı yarısı havzaların ve verimli vadilerin birbirinden ayırdığı bir dizi sarp ve engebeli sıradağla kaplıdır. Ülkenin en yüksek noktası Mogoton Dağı'dır. (2.107 m). Sismik hareketlerin sık görüldüğü batı bölgesinde bazen büyük yıkıma yol açan depremler olur. Hafif bir eğimle Antil denizine doğru alçalan doğu yarısını geniş düzlükler kaplar. Nikaragua'da tropik bir iklim vardır. 
Yağış mevsimi ocaktan mayıs ayına değin sürer. Ülkenin doğu yarısı batıya göre biraz daha serin ve çok daha fazla yağışlıdır. Tropik yağmur ormanları batı kıyılarında yoğunlaşmıştır.
Ülkenin batısında ovalar geniş, sıcak, verimli düzlüklerden oluşur. Bu ovaların etrafında, León yakınlarındaki Momotombo gibi Cordillera Los Maribios sıradağlarının birkaç büyük yanardağını ve Granada'nın hemen dışındaki Mombacho'yı görmek mümkündür. Ova alanı, Fonseca Körfezi'nden Nikaragua Gölü'nün güneyinde Kosta Rika ile Nikaragua'nın Pasifik sınırına kadar uzanır. Nikaragua Gölü, Orta Amerika'daki (dünyanın 20. büyük) en büyük tatlı su gölüdür ve dünyanın nadir tatlı su köpek balıklarına (Nikaragua köpekbalığı) ev sahipliği yapmaktadır. Pasifik ovaları bölgesi, nüfusun yarısından fazlası ile en kalabalık bölgedir.

Toplam nüfusun %86'sını Mestizolar (%69) ve beyazlar (%17) oluşturur. Öteki melez gruplar Zambolar (Afrikalı-Yerli karışımı) ve Mulattolardır (Avrupalı-Afrikalı karışımı). Toplam nüfus içindeki oranları ancak %5 olan Amerikan Yerlileri günümüzde yalnızca Sumo,Miskito ve Ramakiye kabilelerini kapsar. Nüfusun büyük kısmı batı kıyısında yaşar. Kentlerde oturanların toplam nüfus içindeki oranı %54'ü bulur. Toplam nüfus 5.891.199'dir.

Nikaragua büyük ölçüde tarım ve hizmet sektörlerine dayanan gelişmekte olan bir ekonomidir. Tarım ürünleri toplam ihracat içinde yüzde 60'lık bir paya sahiptir (muz, kahve, şeker, sığır eti ve tütün).1980'li yıllarda ülkede yaşanan iç çekişmeler, altyapı tesislerine büyük ölçüde zarar verdi. ABD'nin, Sandinista yönetimi sırasında uyguladığı ekonomik ambargo nedeniyle, 1980 enflasyon oranı %13,500'e (1988) kadar ulaştı. 1990'lı yıllarda yapılan özelleştirmeler sonucunda enflasyon oranı tek sayılı hanelere indirilmiştir. Halkın yarıya yakını yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır. Nikaragua, Batı yarımkürenin en yoksul ülkelerindendir.

İran-Kontra skandalı

Okyanusya, Büyük Okyanus'a dağılmış adaları kapsayan ülkelerden ve Avustralya'dan oluşan coğrafi bölgedir. Asya'nın güney ve güneydoğusunda, Antarktika'nın kuzeyinde ve Büyük Okyanus ile Hint Okyanusu'nun arasında yer alır. Yüzölçümü 9.037.695  km², nüfusu 35.669.267'dir.

Büyük Okyanus'taki adaların hepsi Okyanusya'ya bağlı değildir. Asya ve Amerika yakınındaki takımadalar, bu kıtaların parçasıdır. Amerika kıyıları açığındaki adalar, Aleut Adaları ve özellikle Uzak Doğu'daki Japon takımadaları, Endonezya ve Filipinler Okyanusya'ya katılmazlar. Malezya takımadaları zaman zaman Okyanusya'ya bağlı sayılmışsa da, halkları, medeniyetleri ve tüm faaliyetleri bakımından Güneydoğu Asya'ya daha yakındır.

Okyanusya dört kısma bölünür: Avustralya, Melanezya, Polinezya ve Mikronezya. Büyük Okyanus ile Hint Okyanusu arasında yer alan Avustralya (7.704.000 km²), en kalabalık bölgeleri Büyük Okyanus'a dönük olduğu için bir Okyanusya toprağıdır. Diğer yandan, tarihi de Avrupalıların Okyanusya'yı keşfetmeleri ve yerleşmeleriyle ilgilidir. Melanezya, Avustralya ve Endonezya'nın doğusundaki adaları içine alır. Bu adalara genellikle Yeni Gine de dâhildir. Polinezya, Yeni Zelanda takımadaları ile Ekvator'un kuzey ve güneyindeki Orta Büyük Okyanus adalarını kapsar. Mikronezya, Malezya'nın kuzeyindeki takımadaları içine alır. Çeşitli takımadaların adaları genellikle kuzeybatıdan güneydoğuya doğru uzanır ve çoğunlukla yay şeklinde dizilmiştir.

Avustralya dışında, Okyanusya adaları başlıca üç türdür.

Yeni Zelanda, Yeni Gine ve Melanezya'nın bazı adaları dağlık yüzey şekillerini ve bugünkü biçimlerini toprak hareketleri sonucunda almıştır. Kıvrılmalar ve kırılmalar genellikle çok yenidir ve bu adalarda sık sık deprem olur, yanardağlar püskürür.
Polinezya, Melanezya ve Mikronezya takımadalarının çoğu yüzeyden az çok uzak bir denizaltı tabanının üzerindeki volkanik akıntıların sonucudur. Bazıları hâlâ etkin olan yanardağlar çok yüksektir. Hawaii takımadalarında bu yükseklik 2.400 m'yi bulmaktadır.
Dönenceler bölgesinde yer aldıklarından, adaların çoğu mercan kayalıklarıyla çevrilidir. Örneğin, Avustralya'nın kuzeydoğusundaki Büyük Set. Fakat, Yeni Zelanda'da Avustralya'nın güneyinde ve bazı takımadalarda mercan kayalıkları yoktur. Örneğin, Markiz Adaları. Üstelik denizaltı sığlıkları bazı mercan oluşumlarına taban yerine geçmiş ve bazı takımadalar tamamıyla atollerden oluşmuştur. Örneğin, Tuamotu, Gilbert vb.

Okyanusya adalarının hemen hepsi tropikal bölgededir. Yeni Zelanda takımadalarında, Tazmanya'da ve Avustralya'nın güneydoğusu ile güneybatısında okyanus veya Akdeniz tipinde ılıman iklim hüküm sürer. Diğer kısımlarda sıcaklık yılın her ayı yüksektir. Fakat, birçok adanın iklimini doğudan batıya doğru esen alizeler ile kara ve deniz meltemleri yumuşatır. Adaların alizelere açık dağlık yamaçları, rüzgâraltı olan koruntulu yamaçlardan ve düz mercan adalarından daha çok yağış alır. Melanezya adalarının bazılarında güç katlanılan bir ekvator iklimi hüküm sürer. Yeni Gine, Salomon Adaları ve Yeni Hebrides adalarının alçak topraklarını sıtma kırıp geçirir. Büyük Okyanus'taki diğer adalarda bu hastalığa rastlanmaz.

Büyük Okyanus'un tüm takımadalarına yüzyıllar boyunca cüretli deniz seferlerine çıkan batı halkları yerleşti. Örneğin, Melanezyalılar, Polinezyalılar. Okyanusya'nın yerli halkı, 3.100.000 kişi (2.500.000'i Malinezya'da) olarak hesaplanmıştır. Avustralya'daki çok ilkel yerli halkların nüfusu az (50.000 kişi) ve dağınıktır. Diğer tüm adalarda, salgınların ve 19. yüzyıl sonunda geleneksel yaşayışın bozulmasının sonucu olarak gerileyen yerli halkların nüfusu bugün, giderek azalmaktadır. Bu yenilenme özellikle Yeni Zelanda Maori'lerinde (130.000 kişi) ilgi çekicidir. Ayrıca ılıman iklime de sahiptir.

Britanya İmparatorluğu, Fransa ve Amerika Birleşik Devletleri, Okyanusya'nın üç büyük devletidir. Avrupalılar, Okyanusya'nın çeşitli kısımlarını siyasi bakımdan kontrol etmekle yetinmeyerek iklimi elverişli topraklara yerleştiler. Örneğin, Avustralya, Yeni Zelanda, Yeni Kaledonya ve Hawaii. Dönenceler arasındaki diğer adalarda özellikle hindistan cevizi içi, takımadaların çoğunun başlıca gelir kaynağıdır. Bazı maden yatakları çok önemlidir. Örneğin, Yeni Kaledonya'da nikel, fosfatlar vb.

Okyanusya'ya hiçbir zaman büyük ölçüde yerleşme olmamıştır. Eski tarihlerdeki yerleşme, göç dalgalarının değil, kısa mesafelerde yer değiştiren, sürekli olarak birbiriyle kaynaşan ve ayrılan küçük grupların sonucudur. Bölgenin ilk halkı oldukları sanılan Papuzlar ve Pigmeler, Yeni Gine'ye, Salomon Adaları'na ve Yeni Hebrides Adaları'na yerleştiler. Tarımla geçinen bu halklardan bazı gruplar, balıkçılık ve gemicilikle uğraştı. Sayısız yasak koyan gizli derneklerin hâkim olduğu bu toplumda, önderlerin görevi sınırlıydı. Sonra, Tazmanyalılar, Avustralyalı ilkel halklar tarafından püskürtülmeden önce Avustralya'yı işgal ettiler. Çok geri olan Tazmanyalılar sadece avcılık ve devşirmecilikle geçiniyorlardı. Avustralya yerlilerinin de başka geçim kaynağı yoktu ama teknikleri daha gelişmişti. Daha sonra gelen Melanezyalılar, Yeni Gine'ye Salomon Adaları'na ve Yeni Hebrides Adaları'nın bir kısmına yerleştikten sonra, Yeni Kaledonya, Fiji Adaları ve Mikronezya'ya geçtiler. Medeniyetleri çok yakından ilgili oldukları Papuların medeniyetine benziyordu. Polinezyalılar geldikleri sırada Fiji Adaları'nda ve Yeni Kaledonya'da Melanezyalılar yerleşmişti. Malezya asıllı olduğu sanılan Polinezyalılar, birdenbire çoğaldığı için veya iç savaşlar yüzünden Büyük Okyanus'un her yanına dağıldı. Mikronezya'yı aştıktan sonra, Hawaii, Cemiyet, Samoa ve Tanga Adaları'na, Paskalya Adası'na ve Yeni Zelanda'ya 14. yüzyılda yerleşti. Yeni Hebrides Adaları'nda ve Yeni Kaledonya'da Melanezyalılarla karıştı. Polinezyalıların sağlam bir hiyerarşiye dayanan toplumlarını çok eski çağdan beri veraset yoluyla işbaşına gelen önderler yönetiyordu. Balıkçılık ve tarımla geçinen Polinezyalılar, Paskalya Adası'ndaki heykeller ve taraçalar gibi çok büyük işler başardılar.

Okyanusya kıtasında baskın din %73 ile Hristiyanlıktır. 2011 yılında yapılan bir ankette, Melanezya'da %92, Mikronezya'da %93, Polinezya'da %96'lık kesimin kendilerini Hristiyan olarak tanımlamıştır. Geleneksel dinler genellikle animizm ve geleneksel kabileler arasında yaygın olan, doğal güçleri temsil eden ruhlar olan inançtır. 2018 nüfus sayımında, Yeni Zelandalıların %37'si Hristiyan, %48'i dinsiz idi. 2016 nüfus sayımında ise Avustralya nüfusunun %52'si Hristiyan, %30'u dinsiz idi.

Avustralasya
Okyanusya bayrakları
Pasifik Birliği
Pasifik Topluluğu

Curlie'de Oceania (DMOZ tabanlı)
"Avustralya ve Okyanusya" 21 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., National Geographic 31 Aralık 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Okyanusya 13 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. fotoğrafları, kayıtları ve dijital nesneler, öncelikle Kaliforniya Üniversitesi, San Diego Kütüphanesi'ndeki "Melanezya Antropolojisi için Tuzin Arşivi"nden alınmıştır.

Oxford English Dictionary (OED) [Oxford İngilizce Sözlüğü]; İngilizceden İngilizceye açıklamalı sözlük. İlk sürümü, A New English Dictionary on Historical Principles'ın (Tarihî Prensiplere Dayanan İngilizce Sözlük) düzeltilmiş ve geliştirilmiş halidir. İlk kez 1 Şubat 1884'te yayımlanmaya başladı. 19 Nisan 1928'e kadar, 12. yüzyıldan günümüze kadar kullanılan İngilizce kelimelerin yer aldığı 10 cilt yayımlandı. 1933'te the New English Dictionary (NED) olan adı Oxford English Dictionary'ye (OED) çevrildi ve 12 cilt artı ilaveler cildi ile birlikte Oxford'daki Clarendon Press tarafından yeniden yayımlandı.
1998 yılında Oxford University Press tarafından yayımlanmaya başlayan the New Oxford Dictionary of English (sonradan sadece the Oxford Dictionary of English [ODE]), OED'yi baz almaz ve aynı serinin devamı değildir. Bununla birlikte OED 350 binden fazla sözcük ile günümüzdeki en kapsamlı İngilizce sözlüktür.

Oxford University Press (OUP), üniversite basını dünyasının en büyük ve ikinci en eski yayımcısıdır. Oxford Üniversitesi'nin bir departmanı olup Basın Delegeleri olarak bilinen ve Rektör Yardımcısı tarafından atanan 15 akademisyenden oluşan grup tarafından yönetilmektedir. Grupta bulunanlar OUP yöneticisi olarak ve diğer üniversite organlarının da birer temsilcisi olarak görev yaparlar. Oxford Üniversitesi, 17'nci yüzyıldan bu yana basını denetlemek için benzer sistemler kullanmış ve kullanmaktadır.

2021 yılında satışların azalması gerekçesiyle matbaasını kapatma kararı aldı.

Resmî site
Oxford Journals websitesi13 Nisan 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Oxford University Press kısa tarihçesi9 Mayıs 2001 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Oxford University Press Müzesi8 Nisan 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Pangea Ultima (II. Pangea veya Pangea Proxima olarak da adlandırılabilir), kıtaların gelecek 250 milyon yıl içinde bir arada toplanacağı bir süperkıtadır. Olay gerçekleştiğinde kayda değer mevsim değişimleri (yakıcı yazlar, dondurucu kışlar, vb.) olması beklenmektedir.

1 milyon yıl sonra: Atlas Okyanusu genişleyecek.
10 milyon yıl sonra: Kıtanın doğu tarafı ayrılmış olacak.
50 milyon yıl sonra: Akdeniz kapanacak, Caretta caretta'ların soyu tükenmiş olacak.
100 milyon yıl sonra: Yeryüzü tanınamaz hale gelecek.
150 milyon yıl sonra: Atlas Okyanusu küçülecek.
200 milyon yıl sonra: Amerika, Avrupa ve Afrika ile birleşecek.
250 milyon yıl sonra: Pangea Ultima adında bir süperkıta olacak. Atlas Okyanusu kıtalar arasında sıkışarak bir iç denize dönüşecek. Antarktika, Avustralya ile birleşecek.

İnsan nesli tükenecek.
Kıyıdaki devletler yavaşça yok olacak.
Eski eşyalar fosil kayıtlarına geçecek.
Toplu ölümler hızlanacak.

Pangea, Paleozoyik sonları ile Mezozoyik başlarında var olmuş dördüncü ve son süperkıtadır. Yaklaşık 335 milyon yıl önce daha önceki erken kıta parçalarından toplanarak bir araya geldi ve yaklaşık 200 milyon yıl önce ayrılmaya başladı. Günümüzdeki yeryüzünün aksine, bu süperkıtanın daha fazla bir kısmı güney yarımkürede bulunuyordu ve etrafı süper okyanus Panthalassa ile çevriliydi. Pangea magma tabakasındaki konveksiyonel hareketler sonucunda güneyde Gondvana ve kuzeyde Laurasia (Lavrasya) olarak ikiye bölünmüştür. İlerleyen evrelerde bu 2 kıta daha fazla parçaya ayrılarak günümüzdeki kıtalara dönüşmüştür. Pangea, günümüze kadar var olan süperkıtaların sonuncusu ve jeologlarca biçimi ortaya çıkarılanların ilkidir.
Gondvana'nın parçalanmasıyla Antarktika, Güney Amerika, Avustralya ve Afrika kıtaları; Laurasia'nın parçalanmasıyla Kuzey Amerika ve Avrasya (Asya ve Avrupa) kıtaları ortaya çıkmıştır.
Bu parçalanma süreci içinde Kuzey Amerika ile Güney Amerika ve Avrasya ile Afrika kıtaları birbirine oldukça yaklaşırken, Hindistan levhası ile Avrasya çarpışmış ve sonucunda Himalaya Dağları oluşmuştur. Ayrıca bu süreç içinde Okyanusya kıtası da Antarktika'dan ayrılmıştır.
Pangea günümüzdeki kıtalar ortaya çıkana kadar çeşitli evrelerden geçmiştir.

Sözcük Grekçe'de "tüm, bütün, yekün" anlamlarına gelen pan ve yeryüzünü simgeleyen "Ana Tanrıça" Gaia sözcüklerinin birleşiminden oluşturulmuştur. Kavram, ilk kez kıtasal sürüklenme kuramını oluşturan Alfred Lothar Wegener tarafından 1912'de yayımlanan Kıtaların Doğuşu adlı kitabında öne sürülmüştür. Wegener'in hipotezinin temelini 1915'te basılan Kıtaların ve Okyanusların Doğuşu adlı kitabında geliştirerek öne sürdüğü var olan bütün kıtaların sürüklenmeden önce Urkontinet adını verdiği tek bir süperkıta biçiminde oldukları düşüncesi oluşturmaktaydı.

Süperkıtaların biçimlenmesi ve ardından ayrışmaları Yeryüzü tarihinde döngüsel olarak tekrar etmektedir. Kolombiya veya Nuna adı verilen süperkıta yaklaşık 2,0 – 1.8 milyar yıl önce oluşmuş ve ardılı olan Rodinya onun parçalarından yaklaşık 1,1 milyar yıl öncesinden 750 milyon yıl öncesine değin bir araya gelmiş olup tam biçimlenmesi ve jeodinamik süreci ardılları olan Panotya ve Pangea kadar net değildir.
Rodinya ayrıştığında; Proto-Lavrasya, Proto-Gondvana ve daha küçük bir parça olan Kongo Kratonu olmak üzere 3 parçaya bölündü. Proto-Lavrasya ve Proto-Gondvana, Proto-Tetis Okyanusu ile birbirinden ayrılmaktaydı. Ardından Proto-Lavrasya; Lavrentiya (Laurentia), Sibirya ve Baltık parçalarına bölündü. Baltık; Lavrentiya'nın doğusuna, Sibirya ise Lavrentiya'nın kuzeydoğusuna hareket etti. Bölünme İapetus ve Paleoasian adı verilen iki okyanus oluşturdu. Bu parçaların büyük bir kısmı Panotya adı verilen bir süperkıtada yeniden birleştiler. Panotya süperkıtasının topraklarının büyük bir kısmı Güney Kutbu ile Ekvator yakınlarında bulunmaktaydı. Kutup parçalarını çok küçük bir şerit birbirine bağlamaktaydı. Panotya'nın varlığı yaklaşık 540 milyon yıl öncesine kadar sürdü. Kambriyen dönemin başlamasına yakın bir zamanda ayrışarak yerini Lavrentiya, Baltık ve güney süperkıtası Gondvana'ya bıraktı.
Daha sonradan Kuzey Amerika kıtasına dönüşecek olan Lavrentiya Kıtası, Ekvator'un üzerinde bulunuyordu ve kuzey ve batı yönünde Panthalassa Okyanusu, güneyinde İapetus Okyanusu ve doğusunda Khanty Okyanusu ile çevriliydi. Ordovisyenin ilk başlarında, yaklaşık olarak 480 myö. Newfoundland, Güney Britanya Adaları ve Belçika parçaları, Kuzey Fransa, Yeni İskoçya, İberya ve Kuzeybatı Afrika haline gelecek olan Avalonya mikrokıtası Gondvana'dan ayrışarak Lavrentiya'ya doğru yolculuğa başladı. Baltık, Lavrentiya ve Avalonya; Ordovisyen'in sonunda buluşarak Lavrasya (Euramerika) adı verilen İapetus Okyanusu'na yakın bir kıta biçimine dönüştüler. Çarpışmanın sonuçlarından birisi de Kuzey Apalaş Dağları'nın Lavrasya yakınlarında oluşmasıydı. İki kıta arasında Khanty Okyanusu yer almaktaydı. Gondvana yavaşça Güney Kutbu'na doğru sürüklendi ki bu Pangea'nın biçimlenmesinin ilk adımıydı.
Pangea'nın oluşmasında ikinci adım Gondvana ve Euramerika'nın çarpışması oldu. Baltica, 440 myö Silüryen döneminde Laurantia ile çarpıştı ama Avalonya'nın yavaş ve kararlı bir biçimde Laurentia'ya doğru ilerlemesiyle iki kıta arasında İapetus Okyanusu'nda bir denizkanalı oluştu. Bu arada Güney Avrupa Gondvana'dan ayrıldı ve Euramerika'ya doğru yeni biçimlenen Rheic Okyanusu boyunca ilerledi ve Devoniyen döneminde Güney Baltica ile çarpıştı. İapetus Okyanusunun kardeş okyanusu olan ve Baltica ile Siberia kıtaları arasında yer alan Khanty Okyanusu Siberia'nın doğu Baltica ile çarpışmasından bir Ada yayıyla küçüldü. Bu Ada Yayı'nın arkasında yeni bir okyanus olarak Ural Okyanusu yer aldı.
Geç Silüryen döneminde Kuzey ve Güney Çin kuzeye doğru ilerleyerek ve yolundaki Tethis Okyanusu'nu açarak ve kuzeye doğru ilerledi ve güneylerinde yeni Paeo-Tetis Okyanusunu açtı. Gondvana devoniyen döneminde Rheic Okyansunun küçülmesine yol açarak Euramerika'ya doğru ilerledi. Kuzeybatı Afrika Erken Karbonifer'de Apalaş Dağları, Meseta Dağları ve Mauritanide Dağlarının güney kısmını oluşturarak Lavrasya'nın güneydoğu kıyısına erişti. Güney Amerika, Lavrasya'nın güneyine doğru yöneldi. Bu arada Gondvana'nın doğu bölümü (Hindistan, Antarktika ve Avustralya) ekvatordan Güney Kutbu'na doğru yönelirken Kuzey ve Güney Çin bağımsız birer kıtaydılar. Kazakistania mikrokıtası Sibirya ile çarpışmıştı. (Sibirya kıtası, orta karboniferde Panotya süperkıtası bozulduğundan beri milyonlarca yıldır ayrı bir kıtaydı.)
Geç Karbonifer'de Batı Kazakistan aralarındaki Ural Okyanusu ve Batı Proto-Tetis'i kapatarak Baltık ile çarpıştı. Bu çarpışma Ural Dağları ve Lavrasya süperkıtasını oluşturdu. Bu da Pangea'nın oluşumundaki son adım oldu. Bu arada Güney Amerika, Rheic Okyanusunu kapatarak ve Apalaşya Dağları ile Ouachita Dağlarının en güney kısımlarını oluşturarak Laurentia'yla çarpıştı. Bu esnada, Gondvana; Antarktika, Hindistan Avustralya, Güney Afrika ve Güney Amerika buzullar oluşarak Güney Kutbu'nda yer aldı. Geç Karbonifer'de Kuzey Çin bloğu Proto-Tetis Okyanusu'nu kapatarak Sibirya ile çarpıştı.
Erken Permiyen'de Kimmerya plakası Gondvana'dan ayrıldı ve bu da Güney Kutbu'nda yeni Tethis Okyanusu'nu oluşturdu. Kara parçalarının çoğunluğu böylece bütünlendi. Triyas Devri döneminde Pangea kendi çevresinde bir miktar döndü ve Cimmerian plakası "Orta Jura Devri" dönemine kadar küçülen Paleo-Tetis'e doğru yol aldı. Paleo-Tetis batısından doğusuna doğru kapandı ve Kimmerya dağoluşumunu meydana getirdi. C biçimine benzeyen ve bu C'nin içinde yer alan yeni Tetis Okyanusu ile birlikte Orta Jura döneminde sürüklendi ve deformasyona uğrayarak yarıldı.

Fosillerin farklı kıtalarda bir hat biçiminde dağılımı Pangea'nın varlığına işaret eden bir kanıt olarak değerlendirilmektedir. Şu anda birbirlerinden çok uzak aralıklarda bulunan fosil kanıtları benzer ve saptayıcı türleri içermektedir. Örneğin, Terapsid Lystrosaurus fosilleri Güney Afrika, Hindistan ve Antarktika'da Glassopteris faunası boyunca bulunmuştur ki bu alan Güney Kutup Dairesi'nden ekvatora kadar bir genişliğe sahiptir. Benzer biçimde tatlısu sürüngeni Mesosaurus Brezilya ve güneybatı Afrika kıyılarında bulunmuştur.
Pangeanın varlığına bir diğer kanıt Güney Amerika'nın doğu kıyısı ve Afrika'nın batı kıyısının jeolojik sınır uyumu olarak değerlendirilmektedir. Karbonifer dönemi boyunca sınırını kutup buzul örtüsü kaplamaktadır. Pangea'da bir bütün oldukları döneme ait aynı yaşta ve aynı yapıda buzul artıkları farklı kıtalarda bulunmuştur.

Pangea'nın parçalanması üç temel evre ile açıklanmaktadır: İlk evre olarak, Erken Orta Jura döneminde Pangea doğuda Tethis Okyanusundan batıda Pasifik Okyanusu'na doğru sürüklenmeye başladı. Kuzey Amerika ve Afrika arasında meydana gelen çatlamalar neticesinde Kuzey Atlas Okyanusu meydana geldi. Atlas Okyanusu tek bir biçimlenme içinde oluşmadı. Çatlak, Kuzey Orta Atlantik alanında başladı. Güney Atlantik alanı; Lavrasya'nın saat yönünde ve Kuzey Amerika'yla birlikte kuzey yönüne ve Eurasya'nın güney yönüne doğru dönmeye başladığı Cretaceous'a değin açılmadı. Lavrasya'nın saat yönünde dönmesi sonradan Tethis Okyanusu'nun kapanmasına neden oldu. Bu arada, Afrika'nın diğer tarafı ve Afrika'nın doğu uçları Antarktika ve Madagaskar'da meydana gelen yarılmalar Kretase döneminde güneybatı Hint Okyanusu'nun biçimlenmesine yol açtı.
Pangea'nın parçalanmasının ikinci evresi küçük süperkıta Gondvana'nın (Afrika, Güney Amerika, Hindistan, Antarktika ve Avustralya) sonrasında pek çok parçaya ayrıştığı Erken Kretase (150-140 myö) döneminde başlar.
Tethis Sukanalının yitimi Afrika, Hindistan ve Avustralya'nın kuzeye hareket etmesine ve Güney Hint Okyanusu'nun açılmasına neden olmuş olabilir. Sonunda, Erken Kretase döneminde bugünkü Güney Amerika ve Afrika Gondvana'dan ayrıldı. Ardından orta Kretase'de Güney Amerika'nın Afrika'dan batı yönüne doğru ayrılmaya başlamasıyla Atlas Okyanusu açılmaya başlayarak Gondvana parçalandı. Güney Atlantik yeknesak biçimde genişlemese de güneyden kuzeye ayrıldı.
Aynı zamanda Madagaskar ve Hindistan Antarktika'dan kuzey yönüne doğru uzaklaşarak ayrıldı ve Hint Okyanusu açıldı. Madagaskar ve Hindistan Geç Kretase döneminde 100-90 myö birbirinden ayrıldı. Hindistan yılda 15 cm.'lik bir hızla (bir tektonik plaka verisine göre) kuzeyindeki Avrasya'ya doğru yöneldiğinde doğu Tethis Okyanusu kapanmaya başladı. Madagaskar ise sabit kalarak Afrika plakasına kilitlendi.
Yeni Zelanda, Yeni Kaledonya ve geriye kalan Yeni Zelanda Pasifiğin doğusuna doğru ilerleyip Mercan Denizi ve Tasman Denizini açarak Avustralya'dan ayrıldı.
Pangea'nın parçalanmasında üçüncü ve son evre Erken Paleosen'den Oligosen'e kadar Senozoik döneminde gerçekleşti. Kuzey Amerika/Grönland (Lavrentiya da denir) Avrasya'dan 60-55 myö Norveç Denizini açarak ayrıldığında Lavrasya bölündü. Tethis Okyanusu kapanarak Atlas ve Hint Okyanusları genişlemeyi sürdürdü.
Bu arada 40 myö Avustralya Antarktika'dan ayrılarak Hindistan gibi hızla kuzeye 

Portekiz, resmî adıyla Portekiz Cumhuriyeti, Güneybatı Avrupa'da yer alan bir ülkedir. İber Yarımadası'nın güneybatı kesiminde yer alan ve kuzey ve doğuda İspanya ile Atlantik Okyanusu'ndaki Madeira ve Azor takımadaları ile çevrili Portekiz anakarası'dan oluşan üniter bir cumhuriyettir. Ülkenin nüfusu 11,4 milyondan fazladır ve başkenti Lizbon en büyük şehridir. Portekiz'in iç suları ve karasuları birlikte topraklarının beşte ikisini oluştururken, münhasır ekonomik bölgesi Avrupa'nın en büyüklerinden biridir ve arazisi çeşitli manzaralar ve bölgesel iklimler içerir.
Batı İber Yarımadası, tarih öncesi dönemden beri yerleşim görmüştür ve en eski yerleşim izleri MÖ 5500 ile MÖ 5300 yılları arasına tarihlenmektedir. Portekiz, 868 yılında León Krallığı'nın bir kontluğu olarak kurulmuş ve 1179 yılında, 711 yılından beri İber Yarımadası'nı işgal eden Müslümanlara karşı yapılan Reconquista'nın sonucu olarak resmen krallık haline gelmiştir. Keşifler Çağı'nda, krallık denizcilik biliminde ve deniz keşiflerinde yeni topraklar ve deniz yolları keşfetmek için çeşitli ilerlemeler kaydetmiş ve bu da Portekiz İmparatorluğu'nun kurulmasına yol açmıştır. Krallık 1910 yılında cumhuriyet olmuş ve 1926'dan 1974'te diktatörlüğün devrilmesine kadar diktatörlükle yönetilmiştir; bu da 1976'da demokrasinin tam olarak kurulmasını sağlamıştır. 
Portekiz, yarı başkanlık sistemine sahip, anayasal, üniter bir cumhuriyet ve dört ayrı egemenlik organına sahip çok partili temsili bir demokrasidir: cumhurbaşkanı, hükümet, parlamento ve yargı. Cumhuriyet Meclisi olarak bilinen tek meclisli bir ulusal yasama organına sahiptir. Portekiz, iki özerk bölgeye ve anakarada yedi bölgeye ayrılmıştır, ancak oldukça merkeziyetçi bir yapıya sahiptir. 
Gelişmiş bir ülke olan Portekiz, esas olarak hizmetler, sanayi ve turizme dayanan gelişmiş bir ekonomiye sahiptir. Topraklarında yaşamış çeşitli medeniyetlerin şekillendirdiği Portekiz, Portekizcenin 250 milyondan fazla anadili konuşanıyla dünyanın en çok konuşulan beşinci anadili olmasını sağlayan, dünya çapında etkiye sahip bir kültür geliştirmiştir. Sömürge ve diplomatik tarihi ve coğrafi konumuyla şekillenen istikrarlı bir dış politikaya sahip olan Portekiz, birçok uluslararası kuruluş ve forumun üyesidir.

Portekiz, 5 Ekim 1143'te Kastilya ve León Kralı VII. Alfonso'nun Portekiz Kontluğu'nun bağımsızlığını tanıması ve I. Afonso'yu Portekiz Kralı olarak kabul etmesiyle bağımsız bir ülke olarak kurulmuştur. Günümüzdeki topraklarının yarısı kadar bir alanda kurulduktan sonra Afonso ve kendisinden sonra gelen krallar Hristiyan tarikatlarının askerî desteğiyle Endülüslüler'den daha fazla toprak koparabilmek için sürekli güneye doğru ilerlemişlerdir. 1249 yılında Algarve'nin güney kıyılarına ulaştıktan sonra Portekiz Reconquistası (Fetih) sona ermiştir.
1383 yılında erkek vâris bırakmadan ölen Portekiz Kralı'nın kızıyla evli olan Kastilya Kralı Portekiz tahtında hak iddia edince ortaya çıkan halk ayaklanması 1383-1385 Krizi'ne yol açtı. Sonradan I. João olarak Portekiz tahtına geçen Avizli João ve general Nuno Álvares Pereira yönetimindeki bir kısım soyludan ve halktan oluşan birlikler Aljubarrota Muharebesi'nde Kastilya birliklerini yendi. Bu savaş hâlâ komşu İspanya ile olan bağımsızlık mücadelesinin bir sembolü olarak görülmekte ve Portekiz tarihinin en ünlü savaşı olarak değerlendirilmektedir.
1373 yılında İngiltere ile yapılan ittifak günümüzde de devam etmekte ve muhtemelen tarihin en uzun ittifakı sayılmaktadır. Bu ittifakı izleyen yıllarda Portekiz Dünya'nın keşfi için öncülük yapmış ve Keşif Çağı'nı başlatmıştır. Kral I. João'nun oğlu Prens Infante Henrique o Navegador (Denizci Henrique), bu çağın başlangıcında büyük rol oynamış ve keşif gezilerinin ana destekleyicisi olmuştur.
1415 yılında bir Portekiz filosunun Kuzey Afrika'daki zengin ticaret merkezi Ceuta'yı ele geçirmesiyle Portekiz İmparatorluğu başlamıştır. Bunu Atlas Okyanusu'ndaki ilk keşifler izlemiş, Azorlar ve Madeira'nın keşfiyle ilk sömürgecilik hareketleri başlamıştır.
15. yüzyıl boyunca Portekizli kâşifler, Avrupa'da çok aranan değerli baharatların ülkesi Hindistan yolunu ararken Afrika kıyıları boyunca güneye doğru seyahat ettiler ve yol boyunca ticaret noktaları kurdular. Sonunda 1498 yılında Vasco da Gama deniz yoluyla Hindistan'a ulaştı ve günümüzün onda biri olan bir milyon nüfusa sahip Portekiz için refah dönemi başladı.

1500 yılında Brezilya'ya ayak basan Pedro Álvares Cabral burayı Portekiz topraklarına kattı. On yıl sonra Afonso de Albuquerque, Hindistan'daki Goa'yı, Basra Körfezi'ndeki Hürmüz'ü ve günümüz Malezya'sındaki Malakka'yı işgal etti. Dolayısıyla Portekiz İmparatorluğu Hint Okyanusu ve Güney Atlas Okyanusu'ndaki ticaret yollarının egemenliğini eline geçirdi.
1580 yılından 1640 yılına kadar Portekiz'in bağımsızlığı bir süre sekteye uğradı. Fas'taki Osmanlı Fas kuvvetleriyle yaptığı Vadisseyl Muharebesi sırasında ölen Portekiz Kralı I. Sebastião ardında erkek vâris bırakmayınca İspanya Kralı II. Felipe taht üzerinde hak iddia etti ve Portekiz Kralı I. Filipe olarak tahta geçti. Bu savaş Portekiz'i büyük devletler sınıfından çıkardığı gibi Kuzey Afrika'ya ve Fas'a tehdidi ortadan kaldırmış, Osmanlı devletini Kuzey Afrika'nın tartışmasız hâkimi hâline getirmiştir. Ancak bundan hoşnut kalmayan Portekiz soylularının desteğiyle ayaklanma başlatan IV. João 1640 yılında kral ilan edilerek Bragança Hanedanını başlattı. Aynı dönemde Büyük Britanya ve Hollanda, Portekiz İmparatorluğu'nun denizaşırı topraklarını ele geçirmek için saldırmaktaydı ve Portekiz özellikle 1822'de Brezilya'nın bağımsızlığını kazanmasıyla birlikte, 20. yüzyıla kadar sürecek olan bir çöküş dönemine girdi.
5 Ekim 1910 tarihindeki cumhuriyetçi devrim Portekiz monarşisini ortadan kaldırdı. Ama devam eden kaos ortamı ve I. Dünya Savaşı'na askerî katılımın artırdığı önemli ekonomik problemler 28 Mayıs 1926'daki askerî darbeye neden oldu. Bu darbe sonucunda António de Oliveira Salazar ekonomik dengeyi ve toplumsal düzeni sağlayarak 1933 yılına kadar sürecek olan sağ eğilimli askerî diktatörlük tarafından başa getirildi. Gelenekçi otoriter bir rejim olan ve faşizme yakınlığıyla tanınan Estado Novo (Yeni Devlet) yeni bir anayasanın kabulüyle Salazar tarafından kuruldu. II. Dünya Savaşı'nda İttifak Devletleri'ne yaptığı yardımlar nedeniyle bu rejim ayakta kalmaya devam etti. 1961 yılında Angola'da, 1963 yılında Portekiz Ginesi'nde ve 1964 yılında Mozambik'te başlayan bağımsızlık hareketleri Portekiz Sömürge Savaşları'na yol açarak yönetimdeki rejimi zayıflattı. 1968 yılında Salazar yönetimden ayrıldı ve yerine Marcelo Caetano geçti. 25 Nisan 1974 tarihindeki kansız solcu askerî darbe Afrika sömürgelerine bağımsızlıklarını verdiği gibi günümüzün demokratik rejiminin kurulmasına da önayak oldu. Avrupa Birliği'ne tam üyeliğe 1986 yılında kabul edilen Portekiz 1999 yılında da Euro para birimini kullanmaya başladı.

Portekiz 1976 yılında kabul edilen anayasaya göre yönetilen demokratik bir cumhuriyettir.
Cumhurbaşkanı, Cumhuriyet Meclisi (Assembleia da República), Hükûmet ve Mahkemeler; Portekiz devletinin dört ana organını oluşturur. Yasama, yürütme ve yargı erklerinin ayrılığı; Portekiz Anayasası'nda temel alınmıştır.
Beş yıllık görev süresi için halk oylamasıyla seçilen Cumhurbaşkanı'nın yürütme görevi yoktur ve Devlet Başkanlığı görevini yerine getirir. Cumhuriyet Meclisi; dört yıllık görev süresi için halk oylamasıyla seçilen 230 milletvekilinden oluşan yasama organı görevini icra eden parlamentodur.
Yürütme organı olan hükûmet; kendi Bakanlar Kurulunu ve onların müsteşarlarını seçen başbakan tarafından yönetilir. Ulusal ve bölgesel hükûmetlerde iki siyasi partinin çoğunluğu görülmektedir: Sosyalist Parti ve Sosyal Demokrat Parti.
Mahkemeler; ceza, idari ve mali olarak üçe ayrılır. Yüksek Mahkeme, temyiz kararlarında son karar verici mekanizmadır. Dokuz üyeli Anayasa Mahkemesi, yasaların anayasaya uygunluğunu gözetir.

Portekiz 1949 yılından beri NATO’ya, 1986’dan beri Avrupa Birliği’ne ve 1996’dan itibaren de Portekizce Konuşan Ülkeler Topluluğu’na üyedir. Brezilya ile dostluk ve çifte vatandaşlık antlaşması vardır. Amerika Birleşik Devletleri, Birleşik Krallık ve Çin ile (Makao nedeniyle) olduğu gibi Latin Avrupa ülkeleriyle (İspanya, İtalya, Fransa ve Romanya) de iyi ilişkilere sahiptir. Fas ile yüzyıllardan beri süregelen yakın diplomatik bağları bulunur.
Portekiz’in tek uluslararası anlaşmazlığı, Badajoz Antlaşması sonucunda 1801 yılında İspanya buyruğu altına giren Olivenza belediyesi ile ilgilidir. 1814-1815 yılları arasında yapılan Viyana Kongresi’ne istinaden Portekiz tarafından bu belediye geri alınmak istenmektedir. Yine de Avrupa Birliği üyesi iki ülke arasındaki ilişkiler gergin değildir.
Portekiz Silahlı Kuvvetleri üç ana kuvvetten oluşur: Ordu, Donanma ve Hava Kuvvetleri. Portekiz 20. yüzyılda iki önemli askerî harekâta katılmıştır: I. Dünya Savaşı ve Sömürge Savaşı (1961-1974). Portekiz kendi sınırları dışında birçok barış gücüne asker göndermiştir: Doğu Timor, Bosna, Kosova, Afganistan, Irak ve Lübnan. Zorunlu askerlik hizmeti 2003 yılında kaldırılmıştır.

Portekiz idarî yapısı temel olarak 308 belediyeye (Portekizce: concelho) dayanır. Bu belediyeler bucak adı verilen (Portekizce: freguesia) 4.000'den fazla bölüme ayrılır. Belediyeler idarî açıdan alt bölge ve bölgelere bağlanır. 1976 yılından beri en üst idari yapı “Anakara Portekizi” ile Azorlar ve Madeira özerk bölgeleridir.

Portekiz toprakları, İber Yarımadası üzerindeki alanı (Portekizlerin çoğu tarafından kıta olarak anılır) ve Atlantik Okyanusu'ndaki iki takımadayı içerir: Madeira ve Azor takımadaları. Portekiz, 30° ve 42° K enlemleri ile 32° ve 6° B boylamları arasındadır.
Azor Adaları ve Madeira Orta Atlas Okyanusu üzerindedir. Bu adaların bazıları 1957 yılı gibi yakın geçmişe kadar volkanik olarak etkindi.
Portekiz'in anakaradaki toprakları, en büyük nehri olan Tejo Nehri ile ikiye bölünür. Kuzey kısmı içeride düzlükler barındıran ve dört yerde kesintiye uğrayarak tarıma elverişli ala

Portekizce, iki yüz milyonun üzerinde insan tarafından ana dil olarak konuşulan Hint-Avrupa dili. Dünya üzerinde en yaygın altıncı dildir. Beş kıtada konuşulmaktadır. Güney Amerika'da yaklaşık 190 milyon (nüfusun %51'i) kişi tarafından, Latin Amerika'da ise nüfusun % 34'ü tarafından konuşulmaktadır. Hint-Avrupa dil ailesinin İtalo-Keltik alt grubunun Latin dilleri koluna bağlıdır. İspanyolcaya çok yakın olmakla birlikte İspanyolcadan daha yumuşak ve melodiktir. Sözcük hazneleri %70 ortak olsa da İspanyolcada kullanılmayan burundan seslere Portekizcede çokça rastlanır. Bu sesler aksanlı olduklarında, ã (coração: kalp), õ (corações: kalpler) harfleriyle; aksansız olduğunda ise sözcük sonuna konan m (bem: iyi) harfi ile gösterilir. İtalyanca, Fransızca ve Rumence ile de oldukça benzerlik taşır. Portekizceye en yakın dil ise İspanya'nın Galiçya bölgesinde konuşulan Galiçyaca'dır (Gallego). Dünya üzerinde yayılımı 15. ve 16. yüzyılda Portekiz'in sömürgeleştirme sürecinde hız kazanmıştır.
Brezilya ve Portekiz'de konuşulan şiveler telaffuz açısından pek çok farklılık taşısa da iki ülkede yaşayanlar birbirlerini en ufak bir zorluk olmadan anlayabilirler. Az sayıda da olsa bazı kelimeler iki ülkede değişik biçimde söylenir. Portekiz'de "ananas", Brezilya'da "abacaxi"dir.

Portekizce sesli harflerinde ayrıca à, á, â, ã, é, ê, í, ó, ô, ú işaretlerini ve ch, lh, nh, rr, ss, qu, gu digraflarını kullanır.

Sıfır- zero
Bir- um
İki- dois
Üç- três
Dört- quatro
Beş- cinco
Altı- seis
Yedi- sete
Sekiz- oito
Dokuz- nove

Nasılsınız?- Como você está?
Teşekkür ederim, iyiyim- Bem, obrigado / Bem, obrigada
Siz nasılsınız?- E tu? (Portekiz'de) E você? (Brezilya'da)
Lütfen- Por favor
Lütfen- Se faz favor (kullanımı daha yaygındır!) (Portekiz'de)
Teşekkür ederim- Obrigada (Kadınlar teşekkür ederken kullanır)
Teşekkür ederim- Obrigado (Erkekler teşekkür ederken kullanır)
Bir şey değil- De nada
Şerefe- Saúde (Aynı zamanda "Çok yaşa!" anlamında da kullanılır.)
Evet- Sim
Hayır- Não
Var mı?- Tem? (Soru sormak için ek yok ancak soru vurgusuyla okumak gerekiyor.)
Var- Tem/Há
Yok- Não tem/Não Há
Bugün- Hoje
Yarın- Amanhã
Bilmiyorum- Não sei
Çok insan- muita gente
Seni seviyorum- Amo-te (Portekiz'de) Te amo (Brezilya'da)
Sonra- depois
Önce- antes
Merhaba- oi (Brezilya'da)
Merhaba- olá
Ne haber?- Tudo bem? (yanıt da aynıdır.)
Öptüm- beijo(s)
Güle güle- tchau (genelde 'xau' diye kullanırlar), adeus
Ben ... - eu sou ...
.... severim- eu amo ...
.... sevmem- eu não amo ...
Ben- eu
Sen- tu (Portekiz'de), você (Brezilya'da)
O (kadın)- ela
O (erkek)- ele
Biz- nós
Siz- vocês
Onlar (kadınlar)- elas
Onlar (erkekler)- eles
İçin- para (cümlenin içeriğine göre farklı kelimeler de kullanılmaktadır)
Benim için- para mim
Senin için- para ti (Portekiz'de), para você (Brezilya'da)
Sonsuza kadar- para sempre
Anlaştık- combinado, fechou
Sabah- manhã
Öğle- tarde
Akşam, gece- noite
Sevgi- amor
Portekizcede Renkler 

Branco: Beyaz
Preto: Siyah
Verde: Yeşil
Marrom: Kahverengi
Amarelo: Sarı
Laranja: Turuncu
Vermelho: Kırmızı
Cinza: Gri
Azul: Mavi
Rosa: Pembe
Roxo: Mor
Ciano: Açık mavi (cam göbeği)
Azul-marinho: Lacivert
Portekizce Günler

Segunda-feira: Pazartesi
Terça-feira: Salı
Quarta-feira: Çarşamba
Quinta-feira: Perşembe
Sexta-Feira: Cuma
Sábado: Cumartesi
Domingo: Pazar

Avrupa Portekizcesi
Brezilya Portekizcesi
Makao Portekizcesi
Lusofon

Uluslararası Portekizce Dili Enstitüsü (CPLP)19 Mart 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ielanguages - Portekizce temel bilgiler 18 Mart 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
BBC'nin Portekizce kursu 4 Şubat 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Çevrimiçi Portekizce kursu
Portekizce-Türkçe Sözlük, Portekizce-Türkçe karşılıklı çeviri yapan çevrimiçi sözlük.

Rio de Janeiro kısaca Rio olarak da bilinen Rio de Janeiro, Rio de Janeiro eyaletinin başkentidir. São Paulo'dan sonra Brezilya'nın en kalabalık ikinci şehri ve Amerika kıtasının en kalabalık altıncı şehridir.
1565 yılında kurulan şehir, başlangıçta Portekiz İmparatorluğu'nun bir bölgesi olan Rio de Janeiro Kaptanlığı'nın merkeziydi. 1763'te Brezilya Eyaleti'nin başkenti oldu. 1808'de Portekiz Kraliyet Sarayı Brezilya'ya taşındığında, Rio de Janeiro Portekiz Kraliçesi I. Maria'nın sarayının merkezi oldu. Oğlu, prens naip VI. João'nun liderliğinde Maria, Brezilya'yı Portekiz, Brezilya ve Algarve Birleşik Krallığı içinde bir krallık statüsüne yükseltti. Rio, Brezilya Bağımsızlık Savaşı'nın başladığı 1822 yılına kadar çok kıtasal monarşinin başkenti olarak kaldı. Bu, tarihte sömürgeci bir ülkenin başkentinin resmi olarak sömürgelerinden birindeki bir şehre taşındığı nadir örneklerden biridir. Rio de Janeiro, 1889 yılına kadar Brezilya İmparatorluğu'nun başkenti, daha sonra da 1960 yılında başkent Brasília'ya taşınana kadar Brezilya Cumhuriyeti'nin başkenti olarak hizmet vermiştir.
Rio de Janeiro, ülkenin en büyük ikinci belediye GSYİH'sine ve 2008 yılı itibarıyla dünyanın 30. en büyük GSYİH'sine sahiptir ve bu GSYİH 343 milyar R$ olarak tahmin edilmektedir. Ülkenin en büyük iki şirketi Petrobras ve Vale ile Latin Amerika'nın en büyük telemedya holdingi Grupo Globo da dahil olmak üzere, büyük Brezilya petrol, madencilik ve telekomünikasyon şirketlerinin genel merkezlerine ev sahipliği yapmaktadır. Birçok üniversite ve enstitüye ev sahipliği yapan şehir, 2005 verilerine göre ulusal bilimsel çıktının %17'sini oluşturan Brezilya'nın en büyük ikinci araştırma ve geliştirme merkezidir. Yüksek suç oranı algısına rağmen, şehir aslında Brezilya'daki çoğu eyalet başkentinden daha düşük bir suç oranına sahiptir.
Rio de Janeiro, Güney yarımküre'nin en çok ziyaret edilen şehirlerinden biridir ve doğal güzellikleri, karnavalı, sambası, bossa novası ve Barra da Tijuca, Copacabana, Ipanema ve Leblon gibi plajlarıyla bilinir. Plajlara ek olarak, diğer önemli yerler arasında, Dünyanın Yeni Yedi Harikası'ndan biri olarak adlandırılan Corcovado Dağı'nın tepesindeki Kurtarıcı İsa heykeli; teleferiğiyle Kesmeşeker Dağı; Karnaval sırasında kullanılan kalıcı tribünlü geçit töreni caddesi Sambódromo; ve dünyanın en büyük futbol stadyumlarından biri olan Maracanã Stadyumu yer almaktadır. Rio de Janeiro, 2016 Yaz Olimpiyatları ve Paralimpik Oyunlarına ev sahipliği yaparak, bu etkinliklere ev sahipliği yapan ilk Güney Amerika ve Portekizce konuşan şehir ve Olimpiyatların Güney yarımküre'de üçüncü kez düzenlendiği şehir oldu. Maracanã Stadyumu, 1950 ve 2014 FIFA Dünya Kupaları ile 2013 FIFA Konfederasyon Kupası finallerine ev sahipliği yaptı. Şehir ayrıca 2007'de XV Pan Amerikan Oyunlarına ve 2024'te G20 zirvesine ev sahipliği yaptı.

Pedro Álvares Cabral'ın filosundaki bir geminin kaptanı olan Gaspar de Lemos komutasındaki Portekizli gezginciler 1 Ocak 1502'de Guanabara Körfezi'ne ayak basan ilk Avrupalılar oldu. Bu tarihten sonra bu körfeze Rio de Janeiro denildi. Bir iddiaya göre, Floransalı kâşif Amerigo Vespucci de bu seyahate Kral Birinci Manuel'in davetiyle katılmıştır. Portekizliler karaya ayak bastığında bu topraklarda Tupi (Amazon halkı), Puri, Botocudo ve Maxakali halkları yaşamaktaydı.
Guanabara Körfezi'nin adalarından biri olan Villegagnon 1555'te Fransız amiral Nicolas Durand de Villegaignon komutasındaki 500 asker tarafından işgal edildi. Amiral, bu bölgede Fransız kolonisi (France Antarctique) kurmak için çabalamış ve adaya Fort Coligny denilen kaleyi inşa ettirmiştir.
Rio de Janeiro şehri 1 Mart 1565 tarihinde Aziz Sebastian'a ithafen São Sebastião do Rio de Janeiro adıyla kurulmuştur. Aynı zamanda dönemin Portekiz kralı da aziz ile aynı ismi taşımaktaydı. Rio de Janeiro, Guanabara Körfezi'nin adıydı. 18. yüzyılın başlarına kadar, şehir Fransızlar ve korsanlar tarafından birçok defa saldırıya uğramış ve istila edilmiştir. François Duclerc ve René Duguay-Trouin bu istilacılardan bazılarıdır.
17. yüzyılın sonlarında, Bandeirantes'in komşu eyalet Minas Gerais'te altın ve elmas bulmasıyla  Rio de Janeiro kuzeydoğu kıyılarına çok uzak olan Salvador, Bahia şehrinin yerini alarak ihracat için çok daha işlevsel bir limana dönüşmüştür. (Altın, değerli taş ve şeker ihracatı yapılmaktaydı.) 27 Ocak 1763'te Portekiz Amerikası koloni başkenti Salvador'dan Rio de Janeiro'ya taşınmış ve bu konumunu 1808'e kadar korumuştur. Napolyon'un Portekiz'i istila etmesiyle kraliyet ailesi ve birçok soylu aile Lizbon'dan Rio de Janeiro'ya kaçtı. Bu zamandan sonra şehir krallığın başkenti statüsünü elde etti ve Avrupa dışında bulunan tek  Avrupa başkenti oldu. Ancak, aniden çıkıp gelen yüzlerce asilzadenin yerleşmesi için şehirde uygun hiçbir yapı yoktu. Bu yüzden birçok yerli halk evlerinden çıkarıldı ve bu mülkler soylulara teslim edildi.
Afrika kökenli kölelerin Rio de Janeiro'ya büyük bir akını vardı. 1819'da 145.000 olan köle sayısı 1840'ta 220.000'e ulaşmıştır.
1822'de Prens Pedro Brazilya'nın bağımsızlığını ilan ettiğinde Rio de Janeiro'nun başkent statüsünü sürdürmesine karar verdi. 1889'dan sonra monarşinin yerini cumhuriyete devretmesinden sonra bile Rio başkent olarak kalmaya devam etti.
20. yüzyılın başlarına kadar Rio, tarihi şehir merkezi olarak bilinen Guanabara Körfezi'nin ağız kısmıyla sınırlıydı. Yine bu yüzyılın başlarında şehir merkezi güney ve batı yönlerinde Zone Sul'a (Güney Bölgesi) doğru kaymaya başladı.  Daha sonra dağların altından geçen ilk tünelin yapımıyla  Botafogo ve bugün Copacabana diye bilinen bölge birbirine bağlandı. 1905'ten sonra Rio'nun tramvay sisteminin yenilenmesi ve elektrikleştirilmesiyle, şehir kuzey güney hattında genişleme imkânı elde etti.
1930'da Botafogo'nun doğal güzelliği, Amerikalıların lüks Capacabana Palas Oteli'nin ünüyle birlikte anılmaya başlandı ve Rio'nun plaj partisi şehri (beach party town) olarak ün yapmasını sağladı. (Günümüzde bu ün gecekondu bölgelerindeki uyuşturucu ticaretinden kaynaklanan şiddet olayları yüzünden bir miktar kırılmıştır.)
Başkenti ülkenin daha merkezi bir bölgesine taşıma planları zaman zaman tartışma konusu olmuştur. 1955'te Juscelino Kubitschek'in yeni bir başkent inşa etme vaadi devlet başkanı seçilmesinde etkili oldu. Birçok kişinin bunu sadece seçimi kazanmak için öne atılan bir söz olduğunu düşünmesine rağmen, Kubitschek büyük bir masrafla yeni başkent Brazilya'yı 1960'ta inşa ettirdi. Aynı yıl, 21 Nisan’da Brezilya'nın başkenti resmi olarak Brazilya'ya (Brasilia) taşındı.
1960 ve 1975 tarihleri arasında  Rio, Guanabara Eyalet'i adı altında bir şehir devletiydi. Ancak yönetimsel ve politik nedenlerle, "The Fusion" olarak bilinen başkanlık kararnamesiyle şehrin federal yapısı ortadan kaldırıldı  ve şehri çevreleyen ve başkenti Niteroi olan Rio de Janeiro Eyaleti (State of Rio de Janeiro) ile 1975'te birleştirildi. Bugün bile Rio'nun eskide kalan şehirsel özerkliğini savunanlar vardır.
Şehir 2007 Panamerikan Oyunları'na ve 2014 FIFA Dünya Kupası'na ev sahipliği yapmıştır. 2 Ekim 2009'da Uluslararası Olimpiyat Komitesi Rio de Janeiro'nun 2016 Olimpiyat Oyunları ve Paralimpik Oyunları'na ev sahipliği yapacağını duyurdu. Rio, diğer finalist şehirler Chicago, Tokyo ve Madrid'in arasından seçildi ve böylelikle şehir Olimpik oyunlara ev sahipliği yapan ilk Güney Amerika şehri ve ikinci Latin Amerika şehri konumuna erişti. Ayrıca şehir Brazilya'da ilk olarak 2013'te Dünya Gençlik Günü'ne ev sahipliği yaptı.

Zengin ve fakir arasındaki ciddi eşitsizlik, sosyo ekonomik grupların çoğunlukla şehrin farklı bölgelerinde yaşamalarına sebep olmuştur. Rio dünyanın başlıca metropolleri arasında anılmasına rağmen, nüfusun oldukça büyük bir bölümü favelas denilen kenar mahallelerde yaşamaktadır. Bu gecekondu mahallelerinde yaşayan halkın %95'i yoksulluk çekmektedir ve bu oran Rio popülasyonunun %40'ına denk gelmektedir. Hükûmet birtakım konut projeleriyle bu yoksul bölge halkının yaşam koşullarını düzeltmeyi, buradaki yaşamı şehrin diğer kesimleriyle birleştirmeyi hedeflemektedir. Bu kopukluğun giderilmesi kaynakların daha etkili kullanılabilmesi için de önem arz etmektedir.
Rio'nun koordinatları 22° 54' güney, 43° 14' batıdır. Rio de Janeiro'nun kent nüfusu 6.136.652'dur. Alanı ise 1.182,3 kilometrekaredir.

Ekvatoral iklimin görüldüğü Brezilya'da, Rio tropikal iklime sahiptir. Rio de Janeiro'da görülen en yüksek sıcaklık 43,2 °C'dir (110 °F). Ocak 1984'te görülmüştür.

Rio de Janeiro Resimleri

Senetli kölelik, özellikle gençlerin Yeni Dünya'ya geçiş karşılığında belirli bir süre, bir işveren için çalışmak zorunda olduğu çalışma rejimiydi. Başta Kuzey Amerika olmak üzere 18. yüzyılda Britanya İmparatorluğu sömürgelerinde çok yaygındı. Britanya ve Almanya'daki yoksul gençler için bir fırsat olarak değerlendirilmiştir. Belirli bir süre zorunlu çalışmanın ardından kişi istediği yerde çalışma hakkını kazanabiliyordu. İşyeri sahibi patron gençleri geldikleri gemi kaptanından satın almaktaydı. Gelişen imalat sanayisinin yanı sıra çiftliklerde yoğun bir işgücü talebi bulunmaktaydı. Her iki taraf da sözleşmenin şartlarını yerini getirmekle mesuldü, bu konuda Amerikan mahkemeleri yetkiliydi. İşyerinden kaçanlar yakalanıp geri getirilirdi. 17 ve 18. yüzyılda Amerikan sömürgelerine gelen beyazların neredeyse yarısı bu şekilde senetli köleydi. İngiltere ve Fransa çocuk yaşta yoksul gençleri kaçırıp Karayipler'de senetli köle olarak satan suç örgütleri mevcuttu, sözleşmeleri alınıp satılarak sürekli el değiştiren bu çocukların bazıları özgürlüklerine hiç kavuşamazdı.

1630'lu yıllarla Amerikan Devrimi arasındaki dönemde Amerika'daki sömürgelere gelen beyaz göçmenlerin yarısından fazlası senetli kölelikle gelmiştir. On Üç Koloni'ye göç eden beyazların yarısı senetli köleyken, bölgedeki özgür işgücü sayısı onlardan çoktur. Sömürgelerde Avrupalılar için belirleyici çalışma biçiminin serbest çalışma koşullarında olduğunu söylemek de yanlış olmaz. Senetli kölelik özellikle Virginia ile New Jersey arasındaki bölgede yaygın ve yaşamsaldır. Senetli köle olarak gelenlerin %75'i 25 yaşının altındadır. Avrupalıların bazıları gönüllü gelmemiştir, kaçırılan kişilerin varlığı aslında beyaz kölelik olarak adlandırılan bir kölelik türünün örneğidir. Bu kişiler gönüllü olarak senetli köle olmuş gibi değerlendirilirlerdi. Senetli kölelerin patronlarının bilgisi dışında evlenmeleri yasaktı, fiziksel ceza uygulanabilirdi. Kadın senetli kölelerde hamilelik halinde hizmet süresi uzatılırdı. Ancak gerçek kölelerden farklı olarak hizmet süresinin sonunda özgürlüklerinin verilmesi garanti altına alınmıştı. Süre dolunca belirli bir ilave ödeme olarak toplumun özgür bir parçası olurlardı. Senetli kölelerin hizmeti alını satılsa da kendileri alınıp satılamazdı.
Amerikan Devrimi, Amerika'ya olan göçü sekteye uğrattı. Savaş ve devrim süresince yaşanan ekonomik kriz uzun dönemli işgücü antlaşmalarını cazip hale getirmekten uzaktı. Savaşın ardından özellikle Britanya kaynaklı senetli kölelikte gözle görülür bir düşüş yaşansa da bunun yerini kıta Avrupası'ndan gönüllüler almıştır. Sonraki dönemde ABD'ye göç edilmesine karşı getirilen yüksek vergiler ve ABD'de kabul edilen borç yüzünden hapis cezasının kaldırılması gibi kaçak senetli kölelerin yakalanmasını zorlaştıran uygulamalarla bu işleyişin sonu gelmiş oldu.

1840 yılından önce Karayipler'deki Trinidad ve Tobago, Fransız Guyanası, Surinam başta olmak üzere adalara 500 bin Avrupalının senetli köle olarak geldiği tahmin edilmektedir. 17. yüzyılda İngiltere ve İrlanda'da da yaygın olan uygulamanın en bilineni Üç Krallık Savaşları sırasında İrlanda'nın Cromwell tarafından fethini izleyen dönemde esir edilen İskoç ve İrlandalıların başta Barbados olmak üzere sömürgelere senetli köle olarak gönderilmesidir.

1840'lı yıllardan önce Avustralya sömürgelerine gönderilen suçlular kendilerini senetli kölelik benzeri bir iş aktinin içinde bulurlardı. Kraliyet emriyle kurulan ve Londra'ya yün ihraç eden Van Diemen's Land Company adlı şirket genellikle 7 yıllık kontratlar yapardı. 1860'ı yıllarda ise Avustralya, Fiji, Yeni Kaledonya ve Samoa'da işgücüne ihtiyacı olan çiftlik sahipleri uzun süreli çalışma akitleri önerirlerdi. 19. yüzyılın ortasından 20. yüzyılın başlarına kadar Avustralya Queensland'deki şekerkamışı tarlalarında çalışmaları için 62 bin yerel işçi senetli kölelik usulünce işe alınmıştır. Senetli köleler arasında kandırılan, kaçırılan örnekler hiç de azımsanmayacak sayıdadır. Avustralya'da 1901 yılında yasalaşan kurallara göre bu dönemde senetli köle olarak çalışan kişiler memleketlerine gönderilmiştir.

Doğu ve Güney Afrika'daki Britanya kaynaklı bazı büyük çaplı inşaat projelerinde ortaya çıkan muazzam işgücü açığı yerel kaynaklardan kapatılmayınca Hindistan'dan çoğu senetli köle olarak işçi getirilmiştir. Örneğin Uganda demiryolları bu şekilde inşa edilmiştir. Çiftliklerde, madenlerde ve inşaatlarda çalışan bu kişiler ve onların çocukları zamanla Kenya ve Uganda ekonomisinde önemli söz sahibi olmuştur. 1970'li yıllarda Uganda Devlet Başkanı İdi Amin tarafından başlatılan ülkedeki Asyalıların ülkeden zorla atılması siyasetince göçe zorlanan bu topluluktur.

1948 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirisi'nin 4. maddesinde hiçbir insanın köle olamayacağı veya zorla çalıştırılamayacağı; kölelik ve köle ticaretinin her şeklinin engelleneceği yazar. Uluslararası yasalarda yasa dışı olsa da senetli kölelik benzeri uygulamaların yasa dışı olması ancak ulusal mahkemelerce tespit edilebilmektedir.

Sibirya (Angaraland veya kısaca Angara ve Angarida olarak da bilinir), Sibirya'nın merkezindeki eski bir kratondur. Günümüzde Orta Sibirya Platosu'nu oluşturan bu bölge, Geç Karbonifer-Permiyen'de Pangea ile kaynaşmadan önce tek başına bir kara kütlesiydi. Pasif bir kıta kenarı olan Verkhoyansk Denizi, bugün Doğu Sibirya Ovası olarak bilinen yerde, Sibirya Kratonu'nun doğusunu çevreliyordu.
Angaraland ismi, Paleozoyik sırasında Kuzey Yarımküre'de yanlış bir şekilde iki büyük kıta olduğuna inanan Avusturyalı jeolog Eduard Suess 1880'lerde seçildi. Bunlar sırasıyla Kuzey Amerika ve Avrupa'nın bir yarımadayla bağlı olduğu (=Grönland ve İzlanda) "Atlantis" ve adını Sibirya'daki Angara Nehri'nden alan "Angara-land", yani Doğu Asya'ydı.

Sibirya, Karbonifer Dönemi boyunca küçük bir kıta olan Kazakistanya ile çarpışana kadar, Erken Paleozoyik sırasında tek başına bir kıtaydı. Kazakistanya ile çarpışmasını takiben Geç Karbonifer - Permiyen sırasında Avroamerika/Lavrusya ile çarpışarak Pangea'yı meydana getirdi.

Blakey, R. "Global Earth History: Sedimentation, Tectonics, and Paleogeography of Asia". Northern Arizona University. 16 Haziran 2018 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 25 Ekim 2015.  (Asya'nın diğer kısımları dahil Sibirya tarihi)

Saint Lawrence Nehri ya da Aziz Lawrence Nehri (İngilizce: Saint Lawrence River; Fransızca: fleuve Saint-Laurent), Kuzey Amerika'nın doğusunda yer alan ve Büyük Göller'i Atlantik Okyanusu'na bağlayan önemli bir su yoludur.
Nehir, Büyük Göller'i Atlas Okyanusu'na bağlar. Kanada'nın eyaletleri olan Québec ve Ontario boyunca ilerleyen nehir, aynı zamanda iki eyaletin sınırının bir bölümünü de oluşturur. Nehir, güneyde Ontario (Kanada) ile New York (ABD) arasında doğal uluslararası sınırı da belirler.
St. Lawrence Nehri, Kuzey Amerika'nın en önemli su yollarından biridir ve Büyük Göller'i Atlantik Okyanusu'na bağlar. Bu nehrin uzunluğu ve kaynakları, coğrafi ve hidrolojik olarak büyük bir öneme sahiptir.

St. Lawrence Nehri'nin toplam uzunluğu, en uzak kaynaktan ağzına kadar 3.058 kilometre (1.900 mil) olarak ölçülmüştür. Bu uzunluk, nehrin geniş haliç bölgesini de içerir. Ontario Gölü'nün çıkışından itibaren nehrin uzunluğu ise 1.197 kilometre (743,8 mil) olarak hesaplanır. Haliç bölgesi hariç tutulduğunda, Ontario Gölü'nden nehrin Atlantik Okyanusu'na kadar olan uzunluğu yaklaşık 500 kilometre (300 mil) civarındadır.
Kaynaklar
St. Lawrence Nehri'nin en uzak kaynağı, Minnesota'da bulunan Mesabi Sıradağları'ndaki Kuzey Nehri'dir. Bu küçük su kaynağı, nehrin büyük ve geniş yapısına katkıda bulunarak Büyük Göller'e kadar ulaşır ve oradan da St. Lawrence Nehri olarak akmaya devam eder.
Başlangıç Noktası: Mesabi Sıradağları, Minnesota

Büyük Göller: St. Lawrence Nehri, Büyük Göller'in doğu ucundan, özellikle Ontario Gölü'nden çıkarak Atlantik Okyanusu'na kadar uzanır.

St. Lawrence Nehri, Kanada ve ABD arasında doğal bir sınır oluşturur. Büyük Göller'den başlayarak kuzeydoğu yönünde akarak Atlantik Okyanusu'na ulaşır. Nehir, Montreal, Quebec City ve Toronto gibi büyük Kanada şehirlerine yakın bir konumda bulunur ve bu şehirler için önemli bir ulaşım ve ticaret yolu sağlar. Ayrıca, nehir boyunca yer alan pek çok küçük kasaba ve köy, tarih boyunca bu su yolundan ekonomik ve sosyal olarak faydalanmıştır.

Büyük Göller'den gelen suyun Atlantik Okyanusu'na taşınmasını sağlayan St. Lawrence Nehri, bu göllerin su seviyelerinin düzenlenmesinde de önemli bir rol oynar. Nehir, geniş sulak alanlar ve ekosistemler barındırır ve bu alanlar birçok tür için yaşamsal habitatlar sağlar. Ayrıca, nehrin suyu tarım, endüstri ve içme suyu temini gibi çeşitli amaçlarla kullanılmaktadır.

St. Lawrence Nehri ve St. Lawrence Denizyolu, Kuzey Amerika'nın iç kesimlerindeki şehirlerin dünya deniz ticaretine erişimini sağlar. Yılda milyonlarca ton yük bu su yolu üzerinden taşınır. Bu ticaret hacmi, bölge ekonomisi için kritik bir taşıma ve ticaret hattı oluşturur. Özellikle demir-çelik, tahıl, kömür ve petrol gibi temel ürünlerin taşınmasında büyük rol oynar.
Ek olarak, nehir boyunca turizm ve balıkçılık gibi ekonomik faaliyetler de önemli yer tutar. Nehir üzerinde yapılan kruvaziyer turları ve nehir kıyısındaki doğal ve tarihi alanlar, turizm açısından cazip destinasyonlardır. Balıkçılık sektörü de nehrin sunduğu biyolojik çeşitlilikten faydalanır.

St. Lawrence Nehri, Avrupa'nın Kuzey Amerika'ya ilk yerleşimlerinden itibaren önemli bir ulaşım ve keşif yolu olmuştur. 16. yüzyılda Fransız kaşif Jacques Cartier, nehrin ağzına ulaşarak bölgenin keşfine öncülük etmiştir. Daha sonra, nehir boyunca kurulan yerleşim yerleri ve ticaret noktaları, Fransız ve İngiliz kolonizasyonunda stratejik öneme sahip olmuştur.

St. Lawrence Nehri, endüstriyel faaliyetler ve kentsel gelişim nedeniyle çeşitli çevresel tehditlerle karşı karşıyadır. Su kirliliği, habitat kaybı ve istilacı türlerin yayılması gibi sorunlar, nehrin ekolojik dengesini tehdit etmektedir. Kanada ve ABD, nehrin korunması ve sürdürülebilir kullanımı için ortak projeler ve politikalar geliştirmektedir.
St. Lawrence Nehri, geniş coğrafi, hidrolojik ve ekonomik önemi ile Kuzey Amerika'nın en önemli su yollarından biridir. Hem tarihsel hem de günümüz koşullarında büyük bir değere sahip olan bu nehir, bölgenin gelişimi ve refahı için hayati bir rol oynamaya devam etmektedir.

Dünyanın en uzun nehirleri
Howe Adası

São Paulo, São Paulo eyaletinin başkenti ve aynı zamanda Brezilya, Güney Amerika, Amerika kıtası ve Batı ve Güney yarımküre'nin en kalabalık şehridir. Şehir, ticaret, finans, kültür, gastronomi, sanat, moda, teknoloji, eğlence ve medya alanlarında uluslararası etkiye sahiptir ve UNESCO'nun Yaratıcı Şehirler Ağı tarafından "Film Şehri" ve "Dünya Gastronomi Başkenti" olarak, Küreselleşme ve Dünya Şehirleri Araştırma Ağı (GaWC) tarafından ise alfa küresel şehir olarak listelenmiştir. Asya dışında nüfus bakımından en büyük kentsel alandır ve dünyanın en kalabalık Portekizce konuşan şehridir. Şehrin adı "São Paulo", Havari Pavlus'u onurlandırır ve şehir halkı paulistanos olarak bilinir. Şehrin Latince sloganı Non ducor, duco'dur ve "Yönlendirilmiyorum, ben yönlendiriyorum" anlamına gelir.
1554 yılında Cizvit rahipleri tarafından kurulan São Paulo, Amerika kıtasındaki en eski sürekli yerleşim yerlerinden biridir. Brezilya sömürge döneminde stratejik bir rol oynamış, ülkenin toprak ve ekonomik genişlemesi için Paulista bandeirantes (öncüler) yerleşimcilerinin seferlerinin merkezi ve başlangıç ​​noktası olmuştur; ancak ekonomik zenginliği, 19. yüzyılın ortalarındaki Brezilya kahve döngüsü sırasında pekişmiştir. Bu dönemden itibaren, Ipiranga Çığlığı, Modern Sanat Haftası, 1932 Devrimi ve Diretas Já (Hemen Doğrudan Seçimler) hareketi gibi Brezilya tarihinin dönüm noktası olaylarına sahne olmuştur. 20. yüzyılda, Brezilya'daki sanayileşmeyle birlikte ana ulusal ekonomik merkez rolünü pekiştirdi ve bu da şehri, dünyanın en büyük Arap, İtalyan ve Japon diasporalarına ev sahipliği yapan, Bixiga, Bom Retiro ve Liberdade gibi etnik mahalleleri ve 200'den fazla farklı ülkeden insanı barındıran kozmopolit bir kaynaşma noktası haline getirdi. Şehrin metropol alanı olan Büyük São Paulo, 20 milyondan fazla sakiniyle Brezilya'nın en kalabalık ve dünyanın en kalabalık metropol alanlarından biridir. Büyük São Paulo çevresindeki metropol alanları arasındaki birleşme süreci, Güney Yarımküre'nin ilk mega kenti olan ve 30 milyondan fazla sakini bulunan São Paulo Makrometropolis'ini de oluşturdu.
São Paulo, Latin Amerika'nın en büyük kentsel ekonomisi ve dünyanın önemli finans merkezlerinden biridir, Brezilya GSYİH'sının yaklaşık %10'unu ve São Paulo eyaletinin GSYİH'sının üçte birinden biraz fazlasını temsil etmektedir (GSYİH'sı 1 trilyon reais sınırını aşan tek Brezilya şehri). Şehir, piyasa değeri bakımından Latin Amerika'nın en büyük borsası olan B3'ün genel merkezidir ve çoğunlukla Paulista, Faria Lima ve Berrini caddeleri çevresindeki bölgelerde çeşitli finans bölgelerine sahiptir. Brezilya'daki yerleşik çokuluslu şirketlerin %63'üne ve Brezilya bilimsel üretiminin yaklaşık üçte birinin kaynağına ev sahipliği yapan São Paulo, dünyanın en iyi 50 bilim ve teknoloji kümesi arasında yer almaktadır. Ana üniversitesi olan São Paulo Üniversitesi, genellikle Brezilya ve Latin Amerika'nın en iyisi olarak kabul edilir ve şehir, QS Dünya Üniversite Sıralamalarında düzenli olarak üniversite öğrencisi olmak için dünyanın en iyi şehirlerinden biri olarak sıralanır. Metropol ayrıca, Alto das Nações, Platina 220, Figueira Altos do Tatuapé, Mirante do Vale, Edifício Itália, Altino Arantes Building, North Tower ve daha birçokları dahil olmak üzere Brezilya'nın en yüksek gökdelenlerinden birkaçına ev sahipliği yapmaktadır. En iyi temel sanitasyona sahip eyalet başkentidir, FIRJAN Belediyeler Kalkınma Endeksi'ne (2025) göre ikinci en gelişmiş şehirdir, Brezilya'da Sosyal İlerleme Endeksi'nde (IPS) altıncı sıradadır ve ülkenin en ağaçlık dokuzuncu şehridir, bu da ona Birleşmiş Milletler'den (BM) "Dünyanın Ağaç Şehri" ve "İbero-Amerikan Yeşil Başkenti" uluslararası unvanlarını kazandırmıştır, ayrıca Guinness Dünya Rekorları tarafından "dünyanın en büyük gıda güvenliği programı" olarak da tanınmıştır. 
Caipira kültürü ve mutfağı, sertanejo müziği, Brezilya hip-hop ve rock müziği, samba paulista gibi sayısız sanatsal, kültürel ve gastronomik ifadenin ve bauru, beirute, calabresa, coxinha, dadinho, parmegiana, pastel de feira ve picanha gibi yemeklerin doğduğu ve yayıldığı yer olan şehir, dünyanın en önemli kültürel, gastronomik ve eğlence merkezlerinden biridir. Latin Amerika Anıtı, Ibirapuera Parkı, São Paulo Sanat Müzesi, Pinacoteca, Cinemateca, Itaú Kültür Merkezi, Ipiranga Müzesi, Catavento Müzesi, Futbol Müzesi, Portekiz Dili Müzesi ve Görüntü ve Ses Müzesi gibi anıtlar, parklar ve müzeler burada bulunmaktadır. São Paulo ayrıca São Paulo Sanat Bienali, São Paulo Moda Haftası, Lollapalooza, Primavera Sound, Comic Con Experience ve New York Şehri Onur Yürüyüşü'nden sonra dünyanın en büyük ikinci LGBT etkinliği olan São Paulo Gay Pride Geçit Töreni gibi ilgili kültürel etkinlikler de düzenlemektedir. São Paulo ayrıca 1950 ve 2014 FIFA Dünya Kupaları, 1963 Pan Amerikan Oyunları, São Paulo Indy 300 ve NFL Brezilya Oyunları gibi birçok spor etkinliğine ev sahipliği yapmış, bunun yanı sıra yıllık Brezilya Formula 1 Grand Prix'sine ve Saint Silvester Yol Yarışına da ev sahipliği yapmıştır.

1554'te Manuel da Nóbrega ve José de Anchieta tarafından Cizvit misyonerler için bir tür karakol olarak kurulan São Paulo, 17. yüzyılda altın aramaya gelen öncü bandeirante'lerin yaşadığı şehir olarak ön plana çıkmaya başladı. Brezilya'nın iç kesimlerinde 1694'ten başlanarak altın bulunmasıyla São Paulo öncü ve kaşifler için bir durak noktası olmasıyla ekonomisi gelişmeye başladı.
Minas Gerais'te, Ouro Preto'da (1694), Mato Grosso'da (1718) ve Goiás'ta (1725) altın bulunması üzerine, XVIII. yüzyılda altın ve değerli taş peşine düştüler. O zamanlar Brezilya dünyanın en büyük altın üreticisiydi: madenlerin yanı başında fazenda denilen ve yerleşim bölgelerinin yakınında yer alan büyük tarım alanları besin tarımına ayrıldı. Bunun üzerine São Paulo nüfusunda ciddi bir azalma meydana geldi.
1840'ta imparatorluk tacını giyen Pedro II, özellikle 1854'ten sonra (Paraná hükûmeti) büyük toprak sahipleri yararına geniş bir iktisadi gelişme siyaseti başlattı (kara ve demiryollarının yapımı). Büyük toprak sahipleri, 1860'tan sonra geniş çaplı bir kahve tarımına giriştiler. Bu Guyana kökenli tarım XVIII. yüzyıl sonunda Para'ya, daha sonra Rio ve São Paulo bölgelerine yayıldı, oradan da 1880'den 1929'a dek kesintisiz biçimde, São Paulo yaylalarını kapladı.
Pedro II, ülkenin değerlendirilmesini hızlandırmak için, 1860'tan sonra, Brezilya'nın güney kesimine Avrupa'dan göçmen (alman göçmenler) gelmesini destekledi.
Bununla birlikte gerçek iktidar, topraklara ve insanlara egemen olan oligarşilerin; "coronel"lerin elindeydi. Kahve tarımının, yani São Paulo eyaletinin Brezilya iktisadındaki öneminin günden güne artması, hükûmet üyelerinin çoğunluğunun Nordeste halkından değil, São Paulo eyaleti halkından seçilmesine ve 1906'daki aşırı üretim bunalımı sırasında devletin kahve üreticilerine para yardımı yapmasına yol açtı.
çok sayıda göçmenin gelmesiyle (İtalyanlar, İspanyollar, Portekizliler) şehrin nüfusu hızla artmaya başladı.
18.'in yüzyıl sonu ve 19. yüzyılda bölgedeki şeker ve kahve ekiminden kaynaklanan zenginleşme, önce Avrupalı ve daha sonra da Japon göçmen akımına neden oldu. 20. yüzyılda ise, kent Brezilya'nın her köşesinden göç almaya başladı.
Brezilya'nın 1822'de bağımsızlığını kazanmasından sonra bir süre önemli bir gelişme olmadı, ancak 19. yüzyılın ortalarından sonra kahve ekimi yaygınlaştıkça bir toplama alanı olarak hızla gelişmeye başladı. Sao Paulo çevresinde kahve ekimi faaliyete geçtiğinde ve kahve Brezilya ekonomisinin merkezi haline geldiğinde, yakınlardaki bir kahve ihracat limanı olan Santos ile birlikte büyüdü. 20. yüzyılın başında, São Paulo'nun nüfusu, o zamanın başkenti olan Rio de Janeiro'dan çok daha küçüktü, ancak bundan sonra, Brezilya'nın her yerinden ve diğer ülkelerden gelen göçmenler akın ettikçe nüfus arttı.

São Paulo, Brezilya Dağlık Bölgesi'nin güney ucunda, Seha Dumar Dağları'nın eteğinde, deniz seviyesinden 800 m yükseklikte bulunan bir şehirdir. Atlantik Okyanusu, Sehadumar Dağları'nın karşısında yer alır ve Atlantik kıyısına olan mesafe sadece 70 km'dir. Atlantik Okyanusu'nun kıyı şeridi sarptır, ancak São Paulo şehri ve çevresi, yayla düz arazileri, vadiler ve nehirlerle birbirine bağlıdır. Sulu tee te Nehri'ne ait olan Parana Nehri yakınında, şehrin kaynaklarına heureuna, tee Te nehri su taşımacılığından yararlanamıyor çünkü Atlantik Okyanusu çevresindeki akıntı uzaklara doğru akıyor.

São Paulo, Oğlak Dönencesi'nin hemen güneyinde, 23° 33' güney enleminde yer alır, ancak yüksek rakımı nedeniyle yaz aylarında bile çok sıcak olmaz ve tüm yıl boyunca nispeten hoş bir iklime sahiptir. Ortalama sıcaklık, Ocak ayında 22 °C, en sıcak ve Temmuz ayında 15 °C, en soğuk ve yıl boyunca çok az değişiklik gösterir. Yıllık ortalama yağış 1.376 mm'dir ve yaz aylarında (Aralık-Şubat) çok yağmur yağar.

São Paulo'nun ekonomisi dünyanın 11. en büyük şehridir ve bu nedenle Brezilya ve Latin Amerika'daki en büyük ekonomiye sahiptir. Brezilya'nın GSYİH'sının yaklaşık %10,7'sini oluşturan bir metropoldür.
2013 yılına kadar Sao Paulo vatandaşlarının kişi başına GSYİH'si 48.275,45 Real olarak kaydedildi.

São Paulo şehir merkezinde ve banliyölerinde, yakın bir şehir içi otobüs, metro ve demiryolları ağı vardır ve taksiler de popüler bir ulaşım aracıdır. Rio de Janeiro gibi diğer bölgelerdeki büyük şehirlere seyahat ederken, uzun mesafe ekspres otobüsleri ve otoyolları kullanan yolcu uçakları ana dayanak noktasıdır.

2013 verilerine göre São Paulo, Brezilya'nın yanı sıra Güney Amerika'nın da en büyük şehridir. Brezilya Ulusal İstatistik Bürosu'nun (IBGE) 2010 nüfus sayımına göre, São Paulo'da yaşayan insan sayısı yaklaşık 11.244.369 idi. Bu ırka göre ayrılırsa, beyaz (%60,6), Pardo (%30,5), siyah (%6,5), Doğu Asya (%2,2) ve Hint (%0,2) olarak sınıflandırılır. Cinsiyet oranı %52.6 kadın, kalan %47.4 erkektir.
São Paulo'da toplanan yaklaşık 2.3 milyon kişi göçmendir. 1870 yılından 2010 yılına kadar dünyanın her yerinden akın eden göçmenler, İtalya, Portekiz, Almanya, İspanya

Sömürgecilik; kolonicilik, kolonyalizm ya da müstemlekecilik, genellikle bir devletin başka ulusları, devletleri, toplulukları, siyasal ve ekonomik egemenliği altına alarak yayılması veya yayılmayı istemesidir.
Sömürgeciler genellikle sömürdükleri bölgelerin kaynaklarına, iş gücüne, pazarlarına el koyar ve aynı zamanda sömürgeleri altındaki halkın sosyo-kültürel, dinî değerlerine baskı uygularlar. Sömürgecilik ile emperyalizm kimi zaman birbirleri yerine kullanılan terimler olmakla birlikte emperyalizm, şekli olduğu kadar şekli olmayan alanlarda da kontrolün hakim gücün elinde bulunduğu durumlarda kullanılmaktadır. Sömürgecilik terimi aynı zamanda bu sistemi meşrulaştırmak veya yaymak için kullanılan bir dizi inanca da işaret etmektedir, zira Sömürgeciler kendilerinin sömürdükleri insanlardan daha üstün olduklarına inanırlar. Sömürdükleri insanları gelişmemiş toplumlardan seçerler. Dünya bu sömürgecileri, gelişmemiş toplumları refaha kavuşturmak ve gelişmelerinde katkıda bulunmak amacıyla baskı altında tuttukları şeklinde algılar veya algılanması sağlanır. Bir bakıma iyimserlik havası estirilir. Sözde bilimsel teorilerle de desteklenmeye çalışılan bu tip inançlar daha çok 19. yüzyılda Avrupa'da yayılmış ve Avrupalıların tüm dünyada sömürgeci güç olarak yayılmasının da sözde meşru dayanağı olmuştur.
Avrupa sömürgeciliği kabaca iki büyük dalgaya ayrılabilir. İlki keşiflerle başlamış ikincisi de 19.yüzyılın ikinci yarısında başlayan dönemidir.

Sömürgecilerin büyük kentlerdeki halkları sömürdükleri topraklara taşıdıkları tipe örnek ABD'nin ilk on üç eyaleti, Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda, Arjantin ve Sovyet döneminde Sibirya'da gerçekleştirilmiştir. Sömürgeciler sömürdükleri topraklardaki yerli halkı kontrol etmesi veya güçle tehdit etmesi için İngilizlerin Hindistan'da, Mısır'da, Hollandalıların uzak doğuda ve Japonların sömürge imparatorluklarında yaptıkları gibi yöneticiler atarlar. Bazen Latin Amerika ülkelerinde olduğu gibi sömürgeci gücün kendi topraklarından getirdiği halklar yerli halklarla karışır ki çoğunlukla olan budur; Fransa'nın yönetimi altındaki Cezayir'de veya Güney Rodezya'da olduğu gibi ırken ayrı topluluklar halinde yaşamaya devam ederler.
Bir başka türde de Barbados, Saint-Domingue ve Jamaika gibi ülkelerdeki geniş çiftliklere (plantasyon) beyaz sömürgeciler siyah köleler getirerek çalıştırırlar. Bir diğer sömürge türünde ise sömürgenin asıl amacı bölgenin daha geniş bir şekilde kolonize edilmesi değil ticarettir.

Doğu ve Batı yarımkürelerindeki Avrupa sömürgeciliğinin kökleri, baharat ticareti için kaynak bulmak ve masalsı krallıkların varlığını keşfetmek isteyen Portekiz kaşiflere kadar geri gider. Avrupa dışındaki ilk ayak izi Ceuta'nın 1415'te fethedilmesiyle atılır. On beşinci yüzyılda Portekizli denizciler 1488'de Bartolomeu Dias'ın Ümit Burnu'nun çevresinden dolanarak Afrika kıtasının aşılabildiğini gösterip Vasco da Gama'nın 1498'de Hindistan'a ulaşmasına yol açana dek Atlantik adalarını ve tüm Afrika sahillerini keşfetmişlerdir.
Portekizli denizcilerin başarıları Kristof Kolomb'un 1492'de İspanyol finansmanıyla batı kıyılarına doğru yeni bir keşif rotasına çıkmasının önünü açmıştır. Kolomb Japon sahillerine vardığı inancıyla günümüzde Bahamalar denilen yere ulaşmış ancak gerçekte Amerika denilen yeni bir kıta keşfetmişti.

Batı sömürgeciliği başından bu yana kamu-özel girişimin ortaklığıyla yürütülmüştür. Kolomb'un Amerika seyahatlerinin masrafı kısmen İtalyan yatırımcıları tarafından karşılanmıştır. İngiltere, Fransa ve Hollanda sömürgelerde ticari yatırım gerçekleştiren Doğu Hindistan Şirketleri ve Hudson's Bay Şirketine ticari tekel hakkı tanımış ve ticaret, sömürgedeki zenginlikleri sömüren ve Avrupa ülkelerine taşınması şeklinde gerçekleştirilmiştir.

Afrika'nın Sömürgeleştirilmesi, 15. yüzyılda köle ticareti ile başlamış ve uzun yıllar sürmüştür. Bunu en iyi anlatan terim İngilizce bir deyim olan "Afrika'ya hücum"dur.
Afrika'yı bir köle kaynağı olarak görenler, şimdi onunla hem hammadde kaynağı, hem de pazar olarak ilgilenmeye başladılar. Ama bunun için Afrika'da çalıştıracak işgücüne ihtiyaçları vardı. Köleciliğin yasaklanması doğrudan bununla ilişkiliydi. Afrikalıların kurtuluşu olarak ilan edilen bu yeni süreç, köleliğin yeni bir biçiminden başka bir şey değildi. Köle tacirleri, madenlere ya da çiftliklere işçi temin eden kuruluşlar halinde örgütlendi.

Kuzey ve Güney Amerika başta Güney Amerika'nın pek çok bölgesi, Orta Amerika, Meksika, Karayiplerin bazı bölgeleri ve ABD'nin büyük bir kesimi olmak üzere İspanya'nın hakimiyeti altına girmişti.
İlk dönemde Konkistadorlar (İspanyolca bir kelimedir ve sömürge askerleri, kaşifleri vs. ifade etmektedir) ile kraliyet otoritesi arasında çekişme yaşanmıştır. Konkistador asker ve memurlara ücret karşılığı olarak geniş topraklar ve yerli işçi çalıştırma hakkı verilmişti.

Britanya İmparatorluğunun denizaşırı bölgelere yerleşmesinin kökleri 1485-1509 tarihleri arasında tahtta bulunan İngiliz Kralı VII. Henry'nin denizcilik alanıyla ilgili politikalarında yer almaktadır. Selefi Kral III.Richard'ın başlattığı ve 1707 sonrası Britanya sömürgeciliği için büyük önemi olan British East India Company gibi şirketlere de öncülük eden yün ticaretine yönelik deniz ticareti sistemi kurmuştu. Henry aynı zamanda küçük deniz kuvvetlerini genişletmiş ve Britanya'nın İlk denizaşırı kolonisini kuran İtalyan denizci John Cabot'un -Kral Henry adına Newfoundland'da koloni kurmuştur 1496 ve 1497 yılındaki seyahatlerinin de sponsorluğunu yapmıştı.
VIII. Henry babasının başlattığı işi devam ettirmiş ve Britanya deniz kuvvetlerini geliştirmeye devam etmişti.
Kraliçe I. Elizabeth döneminde Sir Francis Drake kuzey California'ya ayak basmış ve İngiliz Kraliyeti adına buraya Nova Albion (Albion İngiltere için kullanılan antik bir isimdi) adıyla yönetimi altına almıştı. İngiltere'nin Avrupa dışındaki bölgelere ilgisi gittikçe artmış ve ilk defa John Dee tarafından "Britanya İmparatorluğu" ifadesi öne sürülmüştü. Denizcilik konusunda uzman olan John Dee imparatorluk kavramına ilişkin bakış açısını Dante'nin "Monarchia" kitabından almıştı.
Humphrey Gilbert Cabot'u izlemiş ve 1583'te Newfoundland'ı sefer düzenlemiş ve 5 Ağustos'ta bölgenin Britanya kolonisi olduğunu ilan etmişti. Sir Walter Raleigh ise Kuzey Carolina'da Roanoke Adalarında 1587'de ilk koloniyi kurmuştu. Gilbert'in Newfoundland ve Roanoke'deki kolonilerinin ömrü yiyecek kıtlığı, hava koşulları gibi sebeplerle kısa olmuştu.

Fransız sömürge imparatorluğu 17.yüzyılda başlar ve 1960'lara kadar sürer. 19.ve 20 yüzyıllarda Fransız sömürge imparatorluğu İngiliz İmparatorluğu'nun ardından gelen ikinci büyük sömürge imparatorluğuydu ve en geniş sınırlarına 1919 ve 1939 arasında ulaşmış, ikinci Fransız sömürge imparatorluğu 13.000.000 km²'yi aşmıştı. Bu rakam dünya toprağının 8.7%'dir.
Fransız sömürge yayılmacılığı 16.yüzyılın başlarında Giovanni da Verrazzano ve Jacques Cartier'in seyahatleriyle başlar. Ancak İspanya'nın Amerika kıtası üzerindeki tekelini koruması ve Din Savaşları Fransa'nın koloniler kurma çabalarını engellemişti. Fransa'nın ilk koloni kurma teşebbüsü 1555'te Brezilya'da Rio de Janeiro'dadır (o dönemde Fransız Antarktiki olarak adlandırılıyordu). 1612'de São Luís'de Portekiz ve İspanyol engeliyle karşılaştığı için başarısız olan Fransa Florida'da da benzer teşebbüslere girişmişti.

Fransızlar sömürdükleri bölgelerdeki halklara çok daha acımasız davranırken İngilizlerin kolonilerine bir müttefik gibi davranması Fransızları sömürge savaşında geri düşürmüştür.
Fransızların sömürge halklarına alt sınıf muamelesi yapmaları sömürgeleri fakirleştirmiştir ve fakirleştikleri için Fransa'ya daha az yarar sağlamışlardır. Örneğin eski İngiliz sömürgeleri olan Yeni Zelanda, Avustralya, Kanada bugün gayet zengin devletlerken Fransız sömürüsüne maruz kalan Cezayir, Suriye, Vietnam oldukça yoksul durumdadır.

ABD'nin yayılmacı siyasetinin arkasında şu nedenlerin yattığı gösterilmektedir:

ABD'nin endüstri ve ziraatı ihtiyacın ötesinde büyümüştü. James G. Blaine gibi iş camiası ve siyasetin önde gelen figürleri daha fazla ekonomik büyüme için yabancı pazarların gerekli olduğu ve bunun için de saldırgan bir dış politika izlenmesi gerektiğine inanmaktaydılar.
Ernst Haeckel'in "biyogenik yasa"sına dikkat çeken John Fiske, Anglo-Saxon ırki üstünlüğü teorisini öne sürmüş, Josiah Strong ise geri ulusları "medenileştirmek ve Hristiyanlaştırmak" gerektiği çağrısını yapmıştı. Bunlar Amerikan siyaset düşüncesinde bazı gruplarda giderek büyüyen Sosyal Darwinizm ve ırkçılığın da tezahürleriydi aynı zamanda.
Frederick Jackson Turner'in geliştirdiği "Öncülük Tezi". Amerika'nın öncülüğü medeniyet için gereken yaratıcılık ve gücü (virility) taşımaktaydı. Çoğu insan Amerikan ruhunun sürdürülmesi için denizaşırı yayılmacılığının hayati olduğuna inanmaktaydı.
Alfred T. Mahan'ın 1890'da yayımlanan "The Influence of Sea Power upon History" adlı eseri ABD'nin "dünya gücü" konumunun yükselmesi için gereken üç unsur olduğunu öne sürmüştü: Güney Amerika'da bir kanal inşası (Panama Kanalının inşası fikrinin de kaynağıdır), ABD deniz gücünün genişletilmesi ve Pasifik'te Çin ile ticareti geliştirmek için ticari/askeri bir yapı, karakol inşası. Bu yayın Roosevelt gibi başkanların politikaları ve daha güçlü bir deniz kuvvetlerinin kurulması konusunda etkili olmuştu.

Sömürge ülkelerde I. Dünya Savaşı sonrasında ulusal özgürlük hareketleri başlamasına karşın II. Dünya Savaşının sonuna kadar bu hareketler başarıya ulaşamamışlardı.
1952'de nüfus bilimci Alfred Sauvy, Soğuk Savaş sırasında Batı ile ittifak içinde olmamakla birlikte Sovyet Bloğuna da dahil olmayan ülkeleri tanımlamak için "Üçüncü Dünya" terimini ortaya attı. Bunu takip eden yıllarda sömürgelikten kurtulan ulusların sayısında artış oldu ve bu grup Birleşmiş Milletler'de temsil edilmeye başladı. Üçüncü Dünya'nın ilk uluslararası hareketi Hindistan'dan Nehru, Mısır'dan Nasır ve Yugoslavya'dan Tito'nun başını çektiği, 1955 yılında dünya nüfusunun yarısından fazlasına sahip ol

Tropikal yağmur ormanı ekvatoral bölgede yer alan, sıcaklık ortalaması 20-30 derece arasında değişilik gösteren, yıllık yağış ortalaması 2000-4000 milimetre arasında değişen bir yağmur ormanları türlüdür. Latin Amerika, Orta Afrika ve Güneydoğu Asya'da geniş alan kaplarlar.
Milyonlarca yıl önce ortaya çıkan ve yeryüzünde yaşayan hayvanların yüzde 80'ini barındıran tropik yağmur ormanları günümüzde yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Ekolojik sistemler bozulurken, pek çok canlının yaşam alanı yok edilmektedir. Bitki örtüsünün yoğunluğu nedeniyle tropik yağmur ormanları gezegenimizin en önemli oksijen kaynaklarından biri durumdadır. Ayrıca kıtalar üstündeki en büyük su deposu işlevini görürler. Bu nedenle onların yok edilmesi büyük ekolojik felaketlere yol açabilir.
Bitki türü geniş yapraklı ormanlardır ve yıl boyunca yeşil kalırlar.
Tropikal yağmur ormanları esas olarak 23,5°K (Yengeç Dönencesi) ve 23,5°G (Oğlak Dönencesi) enlemleri arasında yer alır. Tropikal yağmur ormanları Orta ve Güney Amerika, batı ve orta Afrika, batı Hindistan, Güneydoğu Asya, Yeni Gine adası ve Avustralya'da bulunur. Deniz seviyesinden 3000 metre yüksekliğe kadar görülebilirler. Tropikal yağmurlarını diğer yağmur ormanları türünden ayıran özellik, metrekare başına düşen yağmurun 1500 milimetreden fazla olmasıdır. Yağış ve sıcaklıkların fazla olması nedeniyle yıl boyunca nem oranı yüksektir. Bunun yanı sıra, yıllık sıcaklık 18 °C'nin altına düşmez.
Kakao, orkide, kauçuk gibi malzemelerin anavatanıdır. Bitki türlerinin yaklaşık üçte ikisi burada bulunur. Ayrıca burada yetişen bitkilerin bir kısmı ilaç sanayisinde de kullanılmaktadır. Tropikal Yağmur Ormanlarının bitki örtüsü geniş yapraklı ve yıl boyunca yeşil kalan ağaçlardır. Bu ağaçların tepeleri zayıf, dallanma geçmek ve gövde şekilleri düzensizdir.
Hayvan türleri arasında orangutan, goril, şempanze, yılan, yarasa, kertenkele, maymun, geyik ve kertenkele bulunur. 
Topraklarının yaklaşık 2/3'ü asidiktir ve besin elementlerle yetersizdir. Topraktaki fosfor bitkilerin kullanamayacağı bileşikler teşkil etmek üzere demir ve alüminyumla birleşme eğilimindedir. Toksik derecede alüminyum içerirler.

Ur, günümüzden 3 milyar yıl önce var olmuş süperkıtadır.

Ur parçalanınca günümüz Afrika, Avustralya ve Hindistan oluştu.

3 milyar yıl önce, Ur kıtası oldu.
2.8 milyar yıl önce, Ur süper kıta Kenorland'ın parçasıydı.
2 milyar yıl önce, Ur süper kıta Kolombiya'nın parçasıydı.
1 milyar yıl önce, Ur süper kıta Rodinya'ın parçasıydı.
550 milyon yıl önce, Ur süper kıta Panotya'ın parçasıydı.
300 milyon yıl önce, Ur süper kıta Pangea'ın parçasıydı.
208 milyon yıl önce, Ur Laurasia ve Gondvana kıtalarının parçası haline geldi.
65 milyon yıl önce, Ur'un Afrika kısmı Hindistan'dan koparak meydana geldi.
Bugün ise, Avustralya ve Madagaskar, Ur kıtasının parçalarındandır.

Lerner, K. Lee ve Lerner, harv (2003).  Lerner, Brenda Wilmoth (Ed.). "Süperkıtalar". Gale Cengage/eNotes.com. 1 Kasım 2011 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 8 Mart 2012.

Vikingler ya da Norslar, İskandinavyalı korsan ve tüccar kavimlerdir. Aslında "Viking" veya "Nors" bir millet adı değildir; Danlara, Norveçlilere, İsveçlilere ve diğer İskandinavlara (Kuzey Cermenleri) kim olduklarına bakmaksızın verilen isimdir. Bu adlandırma Eski Norsçadaki Vikingr (yağmacı) sözcüğünden gelir ve Viking Çağı boyunca tüm Kuzey Cermenleri bu adla anılmıştır. Vikinglerin ataları antik Cermen halkları, konuştukları dil(ler) ise Cermen dil ailesine bağlı İskandinav dilleridir. Vikingler ömürlerinin büyük bir kısmını denizlerde geçirmiş olan savaşçı bir halktır. 8 - 11. yüzyıllar arasında kuzeybatı Avrupa'da birçok yeri ele geçirmişlerdir. Viking akınları ile birlikte birçok manastır yok olmuştur. Olaya tanıklık eden ve hayatta kalarak Avrupa'nın çeşitli bölgelerine dağılan keşişlerin dramatik ve trajik anlatımları, yüzyıllarca sürecek bir Viking korkusu ve düşmanlığı yaratmıştır. Vikingleri kaba, ilkel, medeniyetten uzak bir kavim olarak betimlemişlerdir. Bu anlatımların etkisiyle, Avrupalıların Viking kültürüne uzun süre kayıtsız kaldıkları anlaşılmaktadır. Göçebe ve savaşçı bir kavim olan Vikinglerin yazılı geleneği olmayışı, kültür izlerinin sürülmesini güçleştirmektedir. Yazılı kaynakların zayıflığına ve Batılı kaynaklardaki olumsuz Viking imajına karşılık, arkeolojik veriler, incelikli bir Viking maddi kültürünün varlığına işaret etmektedir.

Viking adı muhtemelen Eski Norsça vik (dere) sözcüğünden ya da Eski İngilizce wic (kamp) sözcüğünden türemiştir. Nors ise Eski Norsça noord (kuzey) sözcüğünden türemiştir. Erken dönem İskandinav dillerinde "vikingr" [sic] sözcüğü "korsan" anlamına gelir. Diğer bir görüşe göre ise vík (koy, kıyı girintisi) kelimesinden türemiş olup “koy insanı” ya da “kıyı sakini” anlamına geldiği kabul edilir.

Viking toplumunda üç ana sosyal sınıf bulunmaktaydı: köleler (thralls), özgür köylüler ve zanaatkârlar (karls) ve aristokrat sınıf olan jarls. Toplumsal hareketlilik tamamen kapalı değildi; savaşta gösterilen başarı veya ticaret yoluyla zenginlik elde eden bireyler sınıf atlayabilmekteydi. Hane yapısı, akrabalık bağları ve yerel şeyhliklerin (chieftains) otoritesi toplumun temel örgütlenme biçimiydi.

Vikingler Eski Norsça konuşuyor; runik alfabenin bir çeşidi olan Younger Futhark ile yazıtlar kazıyordu. Runik yazıtlar çoğunlukla anma taşları, mülkiyet işaretleri ve tılsım amaçlı kısa metinlerden oluşur. Dil, İskandinav göçlerinin yoğun olduğu Britanya ve Normandiya gibi bölgelerde yerel diller üzerinde kalıcı etkiler bırakmıştır.

İsveçli olan Varyaglar doğuya doğru yayılmış, 11. yüzyılda Karadeniz'e, hatta İran'a kadar uzanmışlardı. Bunların çoğu Rusya'da Novgorod ve Ukrayna'da ise Kiev'e yerleştiler, barışçı ticaret erbabı olarak ipek karşılığında kürk ve köle alışverişi yaptılar. Bunların içinden prens Ryurik Hanedanı, Rusya'da 16. yüzyıla kadar hüküm sürdü.

Normanlar, Danimarka ve Norveç Vikinglerinin Fransa'nın Normandiya bölgesine yerleşmiş ve Fransızca dilini benimsemiş olan kısmıdır.
Danimarkalı ve Norveçli olan Normanlar («kuzey adamları») batıya doğru denizleri ele geçirmeye giriştiler. Usta gemici ve korkunç savaşçı olan bu insanlar; İzlanda ile Grönland'ı ve Kanada kıyılarını sömürgeleştirdiler. Pruvası ejderha başı biçiminde olan, yelkenle ve kürekle yol alan, dibi hemen hemen düz inşa ettikleri uzun teknelerin üstünde Büyük Britanya'ya çıktılar; zengin manastırları yağmalayıp ağır fidyeler alarak her yere korku ve dehşet saldılar. Aynı hızlı akın tekniği, anakarada da uygulandı.
Sen Nehri boyunca denizden yukarı çıkan Normanlar; 845 ve 885 senelerinde iki kez Paris'e saldırdılar. Luvar vadisi, Bordeaux, Toulouse, Lizbon, Sevilla, hatta İtalya bile onların saldırısına uğradı (Robert Guiscard, 11. yüzyılda Sicilya'yı ele geçirecektir). Ragnar ve 911 yılında Rollo, sonraları Normandiya adını alan bölgeye yerleşti ve yüz yıl kadar sonra buradan yola çıkan I. William İngiltere'yi işgalle girişti.

Viking Çağı genellikle 8. yüzyılın sonlarında Lindisfarne'a yapılan saldırı (793) ile başlar ve 1066 yılındaki Stamford Köprüsü Muharebesi ile sona erer. Bu dönem, İskandinav toplumlarının siyasi yapılarında, ticaret ağlarında ve askeri örgütlenmelerinde önemli dönüşümlerin yaşandığı bir çağdır. İskandinav dünyası bu dönemde Atlantik, Baltık ve Doğu Avrupa nehir sistemlerine doğru genişleyerek hem yerleşim hem ticaret hem de akın faaliyetlerinde bulunmuştur.

Vikinglerin büyük bir kısmı batıya doğru ilerlerken, Bizans'ın batısını koruyan Vareg Vikingleri de doğuya doğru ilerlemişlerdir. Vikinglerin İstanbul'a geldiğine dair çok ciddi araştırmalar yapılmaktadır. 8. ve 11. yüzyıllar arasında Avrupa'da yaşanan bu döneme, tarihte Viking Devri denir.
Şu anki İsveç, Norveç, Danimarka, İzlanda ve Faroe Adaları Viking kökenlidir.

Vikingler, özellikle 8. ve 11. yüzyıllar arasında geniş bir coğrafyaya yayıldılar. Batıda İzlanda, Grönland ve Kuzey Amerika'daki Vinland'a kadar ulaşırken; doğuda Volga ve Dinyeper nehirlerini izleyerek Hazar Denizi ile Bizans topraklarına kadar ilerlediler. Bu yayılım yalnızca askeri akınlarla değil, aynı zamanda ticaret kolonileri ve kalıcı yerleşimlerle gerçekleşti. Rusya'daki erken devlet oluşumları ile İskandinav göçleri arasında bağlantı olduğu, arkeolojik ve yazılı kaynaklarla desteklenmektedir.
Viking soyundan gelen Normanlar; 11. yüzyılda Büyük Britanya'yı ele geçirmiş ve İngiltere'nin en güçlü hanedanı olmuşlardır. Norman işgali, Britanya'nın son uğradığı son işgaldir.

Viking denizciliğinin temel aracı uzun gemiler idi. Hem sığ sularda ilerleyebiliyor hem de okyanus geçişlerine uygun dayanıklılık gösteriyorlardı. Ticaret amacıyla ise daha geniş ve yüksek bordalı knarr türü gemiler kullanılıyordu. Bu teknolojik üstünlük, Viking yayılmasının en önemli unsurlarından biri olarak kabul edilir.

Viking ticareti Baltık, Kuzey Denizi ve Rus nehir sistemlerini kapsayan geniş bir ağ üzerine kuruluydu. Kürk, balina ürünleri, demir, kehribar ve köle ticareti önemli gelir kaynaklarıydı. Doğuya uzanan ticaret yolları üzerinden İslam dünyasıyla temas kurulmuş; Abbâsî dirhemleri İskandinavya'da bol miktarda bulunmuştur.

Vikingler cenaze törenlerini, ölülerini tahtadan ve içi toprakla doldurulmuş bir kayığa koyup yakarak gerçekleştirirlerdi.
Viking cenaze gelenekleri bölgeden bölgeye farklılık gösterir; ancak gemi mezarları, höyükler, yakma ritüelleri ve mezar eşyaları ortak unsurlardandır. Bu uygulamalar, ölüm sonrası yaşam inancının güçlü olduğunu göstermektedir. Ayrıca savaşçıların ölümlerinin Valhalla'da devam ettiğine dair Eski Nors destanlarında geniş betimlemeler bulunur. Sanılanın aksine Vikingler başlarına boynuzlu ya da kanatlı kasklar takmamışlardır. Aslında Vikinglerin hemen hemen yarısı savaş meydanlarında kask bile takmamışlardır ve başları korumasız savaşmışlardır. Kask kullanan Vikingler ise muhtemelen rütbeli ve zengin olanlarıdır ve taktıkları kasklar herhangi bir ayırt edici özelliği olmayan kubbeli ve konik kasklardır. Bunların sayısı da oldukça sınırlı olduğundandır ki günümüze kadar ulaşabilen Viking kasklarının sayısı bir hayli azdır. Ayrıca Vikinglerin yalnızca yağmacılardan ibaret olduğu görüşü modern araştırmalarca terk edilmiştir; ticaret, zanaat, yerleşim ve politik ittifaklar Viking faaliyetlerinin önemli bir bölümünü oluşturur.

Normanlar
Eski Nors dili

Ancient Warriors - The Viking (2003)
Vikings (2013)
The Last Kingdom (dizi)
Assassin's Creed Valhalla

'The Vikings', (1958) Fragman23 Ocak 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Vikingler (Çizgi Dizi) 'Chiisana Viking Vikke (小さなバイキングビッケ) (İngilizce: Vicky the Viking, Almanca: Wickie und die starken Männer, Fransızca: Vic le Viking, İspanyolca: Wickie el Vikingo)', (Anime, 1974-75) Japonca Op.5 Eylül 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Almanca Ep.110 Temmuz 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.Fransızca Op.10 Temmuz 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. İspanyolca Op.10 Temmuz 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
13. Savaşçı (The 13th Warrior), (1999)
Tarkan Viking Kanı
Vikings 2013 yılı yapımı Kanada-İrlanda ortak dizisi

Viking Heritage Viking tarihi dergisi
Lofotr Viking müzesi
Oslo'daki Viking gemi müzesi
Roskilde'deki Viking gemi müzesi
Århus'taki Moesgård Müzesi

Webster Sözlüğü, 19. yüzyılın başlarında Amerikalı sözlükbilimci Noah Webster (1758-1843) tarafından düzenlenen İngilizce sözlüklerin yanı sıra Webster'ın adını onun namına benimseyen çok sayıda kendisiyle ilgili veya ilgisiz sözlüktür. " Webster's " o zamandan beri Amerika Birleşik Devletleri'nde İngilizce sözlükler için jenerik bir ticari marka haline gelmiş ve sözlük başlıklarında yaygın olarak kullanılmıştır.
Merriam-Webster, Noah Webster'ın kamu malı olan orijinal çalışmalarının kurumsal varisidir.

American Dictionary of the English Language'ın 1828 baskısı (2 cilt; New York: S. Converse) şu adreste çevrimiçi olarak aranabilir:

1828.mshaffer.com 8 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
webstersdictionary1828.com 18 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
DjVu ve PDF sürümleri İnternet Arşivinde görüntülenebilir:

Cilt 1 (A'dan I'e kadar olan kelimeleri içerir)
Cilt 2 (J'den Z'ye başlayan kelimeleri içerir)

İlkokullar İçin Sözlük (1833), Noah Webster tarafından, İnternet Arşivinde
İnternet Arşivinde İlkokul Sözlüğü (1867), 1871 baskısı, 1874 baskısı
İnternet Arşivinde Webster'ın İlkokul Sözlüğü (1892)
İnternet Arşivinde Webster'ın İlkokul Sözlüğü (1914)
HathiTrust'ta 7 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Webster's Secondary-School Dictionary (1913), İnternet Arşivinde
HathiTrust'ta 7 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Common-School Dictionary (1867), İnternet Arşivinde
HathiTrust'ta 7 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Webster's Common School Dictionary (1892)
İnternet Arşivinde Lise Sözlüğü (1868)
HathiTrust'ta 7 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Webster's High School Dictionary (1892), İnternet Arşivinde, İnternet Arşivinde
İnternet Arşivinde Webster'ın Akademik Sözlüğü (1895)

1. baskı (1898), HathiTrust'ta 7 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., İnternet Arşivinde, HathiTrust'ta 1909 baskısı 7 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
2. baskı (1910), HathiTrust üzerine 1914 baskısı 7 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
3. baskı (1916)
HathiTrust'ta 7 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. 1916 baskısı, İnternet Arşivinde
HathiTrust'ta 7 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. 1917 baskısı
HathiTrust'ta 7 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. 1919 baskısı, İnternet Arşivinde
11. Baskı 22 Eylül 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (2003), şirketin web sitesinde çevrimiçi olarak bulunan Merriam-Webster's Collegiate Dictionary'nin en son baskısı

Zelandiya (İngilizce: Zealandia), dünyanın sekizinci kıtası olarak önerilmektedir. Yunan filozof Aristoteles, astronom Batlamyus ve coğrafyacı Eratosthenes'in tarif ettiği hayali kıtaya, kartograflar Latince "güneydeki bilinmeyen toprak" anlamına gelen Terra Australis Incognita adını vermişlerdi. Bilim insanları yer kabuğu çatlakları konusunda yaptıkları çalışmalarla Avustralya'nın doğusunda yeni bir kıtanın varlığını iddia etti ama henüz bu öneri bilim çevrelerince kabul edilmemiştir. Bu ismi ilk olarak Bruce Luyendyk icat ederken, kıta olarak öneren ilk bilim insanı ise Hamish Campbell oldu. Campbell'ın tezi Zelandiya'nın aslında tamamen su altında iken, kıtalar arasındaki çarpışmalar nedeniyle  Yeni Zelanda gibi büyük yüzölçümlü kısımlarının su üstüne çıktığı şeklindedir. Son çalışmalar Amerikan Jeoloji Topluluğu dergisinde yayınlanmıştır. Bu çalışmalara göre, Zelandiya coğrafi bir kıtadır (mikro kıta veya kıta parçası değildir.) ve yüzde 94'lük su iken %6'lık kısmı Yeni Zelanda'ya ait Kuzey ve Güney Adaları, Yeni Kaledonya ve diğer adalardan ibaret kara kısmından oluşan yaklaşık 4.9 milyon kilometrekarelik alan kaplar. Dört farklı nedenle Zelandiya ayrı bir kıta olarak düşünülmektedir.

Yer tabanının okyanus tavanına göre yüksek olması.
Kaya tiplerindeki çeşitlilik.
Okyanus tavanını çevreleyen daha ince yarıklar.
Alanı çevreleyen sınırların mikro kıtadan çok kıtaya işaret etmesi.

Zelandiya'da üzerinde yerleşim bulunan bölümler şunlardır : 

Yeni Zelanda, 286,655 km2  ve 4,735,600 kişi
Yeni Kaledonya, 18,576 km2  ve 252,000 kişi
Norfolk Adası, 35 km2 ve 2,302 kişi
Lord Howe Adası,  56 km2  ve 347 kişi

İngilizce (Modern İngilizce, ana dili farklı olan insanların konuştuğu ilk "küresel ortak dil" olarak tanımlanmaktadır. İngilizce iletişim, bilim, ticaret, havacılık, eğlence, radyo ve diplomasi alanlarında egemen uluslararası yardımcı dildir. Dilin Britanya Adaları'ndan öteye yayılarak benimsenmesinde, Britanya İmparatorluğu ile Amerika Birleşik Devletleri'nin II. Dünya Savaşı sonrasında artan ekonomik ve kültürel etkisi rol oynamıştır.

İngilizce adı, Eski İngilizcedeki Englisc (yakl. [ˈeŋɡliʃ]) sözcüğünden gelir. Englisc, Britanya'ya yerleşen Germen topluluklarından Anglusların (Lat. Angli) adından türetilmiştir. Anglus adının kökeni çoğu kez Schleswig-Holstein’daki Angeln yarımadasıyla ilişkilendirilir. Ülke adı England, Eski İngilizcedeki Engla land “Anglusların ülkesi” bileşiminden evrilmiştir.
Orta İngilizce döneminde yazım varyantları yaygındır. Kaynaklarda Englissh, Englysshe ve English biçimleri görülür. İskoçya'da 16. yüzyıldan itibaren yerel yazı dili için Scottis/Scots adlandırması yerleşmiştir. Böylece Inglis adı İngiltere'ye atıf yapan daha dar bir kapsama çekilmiştir. Güncel otoglotonim Englishtir. Başka dillerdeki karşılıklar çoğunlukla Latince–Fransızca çizgisi üzerinden türemiş biçimlerdir. Örnek olarak Fransızca anglais, İtalyanca inglese, İspanyolca inglés ve Türkçe İngilizce sayılabilir. Türkçedeki İngiliz etnonimi ve İngilizce dil adı, Osmanlı metinlerinde İngiliz/İngilizce biçimleriyle kullanılagelmiş ve modernleşme döneminde standartlaşmıştır.
Adlandırmada iki ayrım öne çıkar. Birincisi, halk adı (English/İngiliz) ile dil adı (English/İngilizce) eş kökenlidir ancak kullanım bağlamları farklıdır. İkincisi, Kelt dilleri İngilizceye çoğu kez Sakson ekseninden ad verir. Galce Saesneg “Saksonca, İngilizce” anlamındadır. İrlandaca Béarla özgün olarak “söz, konuşma” anlamından gelmiştir ve güncel kullanımda çoğunlukla İngilizceyi belirtir. İskoç Galcesi Beurla için de benzer bir gelişme söz konusudur. Standartlama ve teknik sınıflandırma bağlamında dilin otoglotonimi English ISO 639-1 kodu en ile gösterilir. Bu kod, dilbilim ve bilişim uygulamalarında temel tanımlayıcıdır.

İngilizce, Hint-Avrupa dil ailesinin Cermen dilleri alt ailesinin bir üyesidir. Diğer Cermen dillerinden Almanca ve Felemenkçe ile birlikte bu alt ailenin batı koluna mensup olan dil, bu grup içerisinde Friz dilleri ile beraber Anglo-Friz dilleri grubuna bağlıdır. Modern İngilizce ve tarihi İngilizce formları ile İngilizce ile çok yakın bir ilişkide olan Scots (Kelt İskoççası ile karıştırılmamalıdır) İngiliz dilleri alt grubunu oluşturmaktadır.
İzlandaca ve Faroece dillerinde olduğu gibi İngilizcenin bir ada grubunda konuşulmasının yarattığı izolasyon, dilin Kıta Avrupası'ndaki diğer Cermen dillerinden etkilenmesini engellemiş ve farklılaşmasına neden olmuştur. Modern İngilizce, en yakın akrabası olduğu Friz dilleri de dahil olmak üzere hiçbir Anakara Cermen dili ile karşılıklı anlaşılabilirlik göstermemektedir. Eski İngilizce ise Felemenkçe ve Frizce ile bazı güçlü benzerliklere sahiptir.
İngilizce diğer Cermen dilleri ile birlikte ortak Proto Cermence dilinden türediği ve bazı temel özelliklerini diğer Cermen dilleri ile paylaştığı için bir Cermen dili olarak sınıflandırılmaktadır. Buna rağmen İngilizce konuşulan bölgeler çeşitli diğer halkların işgaline ve fethine uğradıkları için dil özellikle Norman Fransızcası ile Eski Norsça gibi dillerden büyük oranda etkilenmiştir. Latince ve Grekçe de İngilizce üzerinde söz varlığı açısından yoğun etkilere sahiptir.

İngilizcenin atası olacak dil, Kavimler Göçü sırasında yer değiştiren Cermen kavimlerinin Britanya Adaları’ndaki Kelt topluluklarını gerileterek bölgeye yerleşmesiyle yaygınlaştı. Adını Angluslardan alan Anglosaksonlar ile Saksonların karışımı sonucu ortaya çıkan bu dil, konuşurları tarafından “Anglik” olarak da anıldı. Roma İmparatorluğu döneminde adalara gönderilen rahipler aracılığıyla İncil çeviri geleneği ve Latince yazı kültürü güç kazandı; 9.–10. yüzyıllarda ise İskandinav kökenli akınlar ve yerleşimler sonucunda Eski Norsça kaynaklı çok sayıda temel sözcük dile girdi ve çekim sisteminde sadeleşme görüldü.

1066'daki Hastings Savaşı ve Fâtih William'ın fethiyle yönetici sınıfın dili Norman Fransızcası oldu. Latince idari ve hukuki alanlarda egemenliğini sürdürürken halk gündelik yaşamda İngilizce konuşmaya devam etti. Bu iki dillilik süreci, saray, hukuk ve yönetim başta olmak üzere binlerce Fransızca–Latince kökenli alıntının İngilizceye yerleşmesini sağladı. Aynı dönemde isim ve sıfat çekimleri yalınlaştı, dilbilgisel cins sistemi çözüldü ve söz dizimi daha sabit söz sırasına yöneldi. 14. yüzyılda Geoffrey Chaucer’ın eserleri ve 15. yüzyıl idari yazışmalarında görülen Chancery Standard, Londra temelli bir yazı normunun yükselişine zemin hazırladı.

1476’da William Caxton’ın Londra’da matbaayı kurması, yazımda görece bir tutarlılık sağladı ve Londra normunun yayılmasına katkıda bulundu. 15.–17. yüzyıllar arasında gerçekleşen Büyük Ünlü Kayması (Great Vowel Shift), günümüz yazım–ses eşleşmesindeki düzensizliklerin büyük bölümünü açıklayan kapsamlı bir ses değişimidir. Shakespeare’ın oyunları ve Kral James İncili (1611), ortak sözvarlığın ve ifade olanaklarının genişlemesinde kalıcı rol oynadı. 18. yüzyılda standartlaşma, Samuel Johnson’ın A Dictionary of the English Language (1755) ve Robert Lowth’ın A Short Introduction to English Grammar (1762) gibi eserlerle güçlendi. Sonraki yüzyıllarda Britanya İmparatorluğunun yayılması ve Amerika Birleşik Devletleri’nin kültürel–ekonomik etkisi, dilin dünya geneline yayılmasını hızlandırdı. Günümüzde İngilizce, ana dil sayısı bakımından Çince ve İspanyolca ile birlikte dünyanın en geniş topluluklarına sahip diller arasındadır. Küresel ölçekte ise bilim, iletişim ve popüler kültürde bir lingua franca olarak işlev görmektedir.

İngilizce, dünya üzerinde ana dil ve ikinci dil olarak toplamda 1,8 milyar insan tarafından konuşulur. Ana dili İngilizce olanlar daha çok Amerika, Avustralya ve Büyük Britanya adalarında bulunmaktadır. Ana dili İngilizce olanların en fazla olduğu yer Amerika Birleşik Devletleri'dir. Ayrıca Okyanusya'da da çok konuşulan bir dildir. Dünya üzerinde birçok ülkede resmî dil İngilizcedir.

Hint dil bilimci Braj Kachru, İngilizce konuşulan ülkeleri üç daire modeliyle ayırmıştır. Onun modelinde,

"iç halka" ülkeleri, ana dili İngilizce olan geniş topluluklara sahiptir,
"dış çevre" ülkeleri, ana dili İngilizce olan küçük topluluklara sahiptir, ancak eğitimde veya yayında veya yerel resmî amaçlar için İngilizceyi ikinci dil olarak yaygın şekilde kullanır.
"genişleyen daire" ülkeleri, birçok kişinin İngilizceyi yabancı dil olarak öğrendiği ülkelerdir.
Kachru, modelini İngilizcenin farklı ülkelerde nasıl yayıldığının, kullanıcıların İngilizceyi nasıl edindiğinin ve İngilizcenin her ülkede kullanım alanlarının geçmişine dayandırdı. Üç daire üyeliği zamanla değiştirir.
Ana dili İngilizce olan geniş topluluklara sahip ülkeler (iç halka), çoğunluğun İngilizce konuştuğu İngiltere, Amerika Birleşik Devletleri, Avustralya, Kanada, İrlanda ve Yeni Zelanda ile önemli bir azınlığın İngilizce konuştuğu Güney Afrika'yı içerir. En çok ana dili İngilizce olan ülkeler, azalan sırayla Amerika Birleşik Devletleri (en az 231 milyon), Birleşik Krallık (60 milyon), Kanada (19 milyon), Avustralya (en az 17 milyon), Güney Afrika (4,8 milyon), İrlanda (4,2 milyon) ve Yeni Zelanda (3,7 milyon). Bu ülkelerde, ana dili İngilizce olanların çocukları, ebeveynlerinden İngilizce öğrenirler ve diğer dilleri konuşan yerel halk ve yeni göçmenler, mahallelerinde ve işyerlerinde iletişim kurmak için İngilizce öğrenirler. İç çevre ülkeleri, İngilizcenin dünyadaki diğer ülkelere yayıldığı temeli sağlar.
İkinci dili ve yabancı dili İngilizce konuşanların sayısına ilişkin tahminler, yeterliliğin nasıl tanımlandığına bağlı olarak 470 milyondan 1 milyarın üzerine kadar büyük farklılıklar gösteriyor. Dilbilimci David Crystal, ana dili olmayanların sayısının artık ana dili konuşanlardan 3'e 1 oranında daha fazla olduğunu tahmin ediyor. Kachru'nun üç daire modelinde, "dış daire" ülkeleri Filipinler, Jamaika, Hindistan, Pakistan, Singapur, Malezya ve Nijerya gibi ülkelerdir.
Bu ülkelerde, İngilizce temelli bir kreolden daha standart bir İngilizce versiyonuna kadar değişen milyonlarca ana dili lehçesi vardır. Özellikle eğitim dilinin İngilizce olduğu okullara gidiyorlarsa, büyüdükçe ve günlük kullanımla ve yayınları dinleyerek İngilizce öğrenen çok daha fazla İngilizce konuşmacısı var. Ana dili İngilizce olmayan ve İngilizce konuşan ebeveynlerden doğanların öğrendiği İngilizce çeşitleri, özellikle gramerlerinde, bu öğrenciler tarafından konuşulan diğer dillerden etkilenebilir. Bu İngilizce çeşitlerinin çoğu, iç çevre ülkelerde ana dili İngilizce olan kişiler tarafından çok az kullanılan kelimeleri içerir, dil bilgisi ve fonolojik olarak iç çember çeşitlerinden de farklılıklar gösterebilirler. İç çevre ülkelerinin standart İngilizcesi, genellikle dış çevre ülkelerdeki İngilizcenin kullanımı için bir norm olarak alınır.
Üç daire modelinde Polonya, Çin, Brezilya, Almanya, Japonya, Endonezya, Mısır gibi ülkeler ve İngilizcenin yabancı dil olarak öğretildiği diğer ülkeler "genişleyen daire"yi oluşturmaktadır. Birinci dil, ikinci dil ve yabancı dil olarak İngilizce arasındaki farklar genellikle tartışmalıdır ve belirli ülkelerde zaman içinde değişebilir. Örneğin, Hollanda'da ve diğer bazı Avrupa ülkelerinde, ikinci dil olarak İngilizce bilgisi neredeyse evrenseldir ve nüfusun yüzde 80'inden fazlası İngilizceyi kullanabilir, ve bu nedenle İngilizce rutin olarak yabancılarla ve genellikle yüksek öğrenimde iletişim kurmak için kullanılır. Bu ülkelerde, İngilizce devlet işleri için kullanılmasa da, yaygın kullanımı onları "dış daire" ile "genişleyen daire" arasındaki sınıra yerleştirir. İngilizce, kullanıcılarının kaçının ana dili değil, ikinci veya yabancı dil olarak İngilizce konuşanlar olması nedeniyle dünya dilleri arasında sıra dışıdır.
Genişleyen çevredeki 

İnuitler ya da Kanada İnuitleri (kendilerince ᐃᓄᒃ Inuk tekil ᐃᓅᒃ Inuuk ikil ᐃᓄᐃᑦ Inuit çoğul; harfiyen 'insan'), Kanada'nın Kuzey Kanada denen bölümünde yaşayan İnuit kolundan Eskimo halklarının ortak adı. Alaska Yerli Dil Merkezine göre 30.500 kişilik nüfustan 24.500 kadarı anadillerini konuşabiliyor.
Diline göre:

Batı Kanada İnuitleri
Doğu Kanada İnuitleri
İdari bölgelerine göre:

Yukon İnuitleri
Kuzeybatı Toprakları İnuitleri
Nunavut İnuitleri

İnuit kelimesi Doğu Kanada İnuitçesinde insan anlamına gelen inuk kelimesinin çoğulu olan inuit («insanlar») sözüne dayanır.

Mackenzie Deltası İnuitleri (İngilizce Mackenzie Delta Inuit; eskiden Mackenzie Eskimo)
Banks Adası İnuitleri (Banks Island Inuit)
Merkezî Kanada İnuitleri (Central Inuit; eskiden Central Eskimo)
Bakır İnuitleri (Copper Inuit; eskiden Copper Eskimo)
Netsilik İnuitleri (Netsilik)
Rengeyiği İnuitleri (Caribou Inuit; eskiden Caribou Eskimo)
? Sallirmiut İnuitleri (Dorset kültüründen olması muhtemeldir)
İglulik İnuitleri (Iglulik Eskimo)
Baffinland İnuitleri (Baffinland Eskimo)
Labrador İnuitleri (Labrador Eskimo) (sensu lato)
Quebec İnuitleri (Inuit of Quebec, Quebec Inuit, Quebec Eskimo, Ungava Inuit)
Labrador İnuitleri (Labrador Coast Inuit; eskiden Labrador Eskimo) (sensu stricto)

Batı Kanada İnuitçesi (Inuvialuktun) ve Batı Kanada İnuitleri (Inuvialuit)
Siglit İnuitçesi (Siglitun)  ve Siglitler : Qikiqtaruqmiut, Kupugmiut, Kittegaryumiut, Nuvuraqmiut, Avvagmiut, Nuunatahmiut
İnuinnaq İnuitçesi (ᐃᓄᐃᓐᓇᖅᑐᓐ)
Kangiryuarmiut İnuitçesi ve konuşan kabileler (Kangiryuarmiut) : Kanghiryuatjagmiut, Kanghirjuarmiut, ?Haneragmiut, ?Puivlirmiut, ?Nagyuktomiut
İqaluktuuttiaq şivesi ve konuşan kabileler: Ekaluktomiut, Kiglinirmiut
Qurluqtuq şivesi ve konuşan kabileler: Akkuliakattangmiut, Noahognirmiut, Kogluktomiut, Wallirmiut, Asiagmiut, Pingangnaktomiut
Umingmaktuuq şivesi ve konuşan kabileler: Nennitagmiut, Kilusiktomiut
Natsilik İnuitçesi (Inuktitun)
Nattilik İnuitçesi (Nattilingmiutut) ve konuşan kabileler: # Arvertormiut, Netsilingmiut, Kuungmiut
Arviligjuaq İnuitçesi ve konuşan kabileler: Arviligjuarmiut
Sinimiut
Utkuhiksalik İnuitçesi (Utkuhiksalingmiutitut) ve konuşan kabileler: ?Ahagmiut, ?Hanningařuqmiut, ?Ilivilermiut, Ugyulingmiut, Qeqertarmiut, Utkuhiksalingmiut
Doğu Kanada İnuitçesi (ᐃᓄᒃᑎᑐᑦ Inuktitut) ve Doğu Kanada İnuitleri (Inuit)
Kivalliq İnuitçesi (Kivallirmiutut, Kivallirmiutun, Inuktitun) ve Kivalliq İnuitleri (ᑭᕙᓪᓕᕐᒥᐅᑦ Kivallirmiut)
Qaernermiut şivesi ve konuşan kabileler: Qaernermiut, ?Harvaqtormiut
Hauneqtormiut ya da Kangiqliniqmiut şivesi
Padlermiut şivesi
Ahiarmiut şivesi ve Ahiarmiutlar
Aivilik İnuitçesi (Aivilingmiutut, Inuktitut) ve Aivilik İnuitleri
Sallirmiut şivesi
Rankin şivesi ve konuşan kabileler: Aivilingmiut, ?Amitormiut
Kuzey Qikiqtaaluk İnuitçesi (Qikiqtaaluk uannangani, Inuktitut)
Tununirmiut şivesi ve konuşan kabileler: Nedlungmiut, Tununirusirmiut, Tununermiut, Mittimatalingmiut, Aggomiut, ?Pilingmiut
Iglulirmiut şivesi
Güney Qikiqtaaluk İnuitçesi (Qikiqtaaluk nigiani, Inuttitut)
Güneydoğu şivesi ve konuşan kabileler: Akudnirmiut, Padlimiut, Qinguamiut, Saumingmiut, Kingnaitmiut, Qinguamiut, Okomiut, Talirpingmiut
Güneybatı şivesi ve konuşan kabileler: Kingarmiut ya da Sikosuilarmiut, Akuliarmiut, Nugumiut, Qaumauangmiut
Nunavik İnuitçesi (Inuttitut, Nunavimmiutitut) ve Nunavik İnuitleri
Tarramiutut ya da Taqramiutut şivesi ve konuşan kabileler (Tahagmiut ya da Tarramiut) : Nuvugmiut, Ungavamiut, Tahagmiut
Siqinirmiut : Koksoakmiut, Kangiqsualujjuamiut, Kidlinungmiut
Itivimiut
Qikirtamiut
Nunatsiavut İnuitçesi (Inuttut, Inuttitut, Nunatsiavummiutut, Labradorimiutut)
Kuzey Nunatsiavut şivesi ve konuşan kabileler: Kongithlushuamiut, Chuckbuckmiut, Nunenumiut, Avitumniut
Rigolet şivesi ve konuşan kabileler: Aivitumiut, ?Netcetumiut, ?Puthlavamiut

Kanada'da İnuit Toprakları (Inuit Nunaat) birbirinden bağımsız 4 idari bölgeden oluşur ve Inuit Tapiriit Kanatami tarafından temsil edilir:

Nunatsiavut («güzel topraklarımız»): Kanada İnuit topraklarının en doğusunu içerir. Labrador'un kuzeyinde 2005 yılında Labrador Inuit Land Claim Agreement gereği kurulmuştur. Yaklaşık 72,500 kilometre kare alanı kapsar. Doğu Kanada İnuitçesi dilinin Latin alfabesi sistemini kullanan Nunatsiavut İnuitçesi lehçesini konuşan Nunatsiavummiut («Nunatsiavut ahalisi») halkının topraklarıdır.
Nunavik («büyük toprak»): Kanada İnuit topraklarının en güneyini içerir. Québec'in kuzeyinde 1975 yılında James Bay and Northern Quebec Agreement gereği kurulmuştur. Yakın zamanlarda ise Nunavik Inuit Land Claims Agreement gereği kıyıdaki birçok adanın yönetimini de devralmıştır. Yaklaşık 660,000 kilometre kare alanı kapsar. Doğu Kanada İnuitçesi dilinin İnuit hece yazısı sistemini kullanan Nunavik İnuitçesi lehçesini konuşan Nunavimmiut («Nunavik ahalisi») halkının topraklarıdır.
Nunavut («toprağımız»): Kanada İnuit topraklarının en orta ve kuzeyini içerir. Kuzeybatı Toprakları'nın doğusundaki toprakların 1993 yılında imzalanan Nunavut Land Claims Agreement  gereği  ayrılmasıyla 1999 yılında kurulmuştur. Bu anlaşma dünyadaki devlet ile yerliler arasındaki müzareke sonucu elde edilen en büyük toprak talebidir. Yaklaşık 2 milyon kilometre kare alanı kapsar. Qikiqtaaluk Bölgesi, Kivalliq Bölgesi ve Kitikmeot Bölgesi olmak üzere üç alt bölgeye ayrılır. Doğu Kanada İnuitçesi ile Batı Kanada İnuitçesi dillerinin İnuit hece yazısı sistemini kullanan değişik lehçelerini konuşan Nunavummiut («Nunavut ahalisi») halkının topraklarıdır.
Inuvialuit Nunangit Sannaiqtuaq («Inuvialuit Settlement Region»): Kanada İnuit topraklarının en batısını içerir. Kuzeybatı Toprakları'nın kuzeyindeki topraklarda 1984 yılında Inuvialuit Final Agreement gereği kurulmuştur. Yaklaşık 90,650 kilometre kare alanı kapsar. Batı Kanada İnuitçesi dilinin Latin alfabesi sistemini kullanan iki resmî  lehçesini (Inuvialuktun ile Inuinnaqtun) konuşan İnuvialuit halkının topraklarıdır.

Source: Statistics Canada, 2006 Census Profile of Federal Electoral Districts (2003 Representation Order): Language, Mobility and Migration and Immigration and Citizenship Ottawa, 2007, pp. 2, 6, 10.
2006 sayımında Kanada İnuitlerinin yerleşim yerlerine göre nüfusu:

Igunaq (Inuktitut: ᐃᒍᓇᖅ)  Yazın yakalanan mors gibi hayvanların avuç büyüklüğünde etleri toprağa gömülerek, sonbahar boyunca fermente olması sağlanır ve kış bitince  eşilerek çıkartılır ve tüketime sunulur. Bir yılda tüketilen İgunaq'lar oldukça değerlidir.

Inuit Tapiriit Kanatami
Inuit Circumpolar Council
İglo
Skræling
Kolomb öncesi Amerika
Martin Frobisher
Kanada'da insan hakları
Yüksek Arktik tehciri

İspanya-Amerika Savaşı, ABD ile İspanya arasında 1898'de başlayan savaş. İspanya'nın Amerika kıtasındaki kolonilerini yitirmesi, ABD'nin de Büyük Okyanus'un batısında ve Latin Amerika'da yeni bölgeler elde etmesiyle sonuçlanmıştır.
Küba'nın Şubat 1895'te başlayan bağımsızlık mücadelesi İspanyol-Amerikan Savaşı'nın çıkmasında önemli rol oynadı. İspanya'nın ayaklanmayı bastırmak için uyguladığı acımasız yöntemlerin basın aracılığıyla ABD kamuoyuna ayrıntılı biçimde yansıtılması, ABD halkının isyancılara yakınlık duymasını sağlamıştı. Ayaklanmanın başlamasının ardından Küba'daki ABD vatandaşlarını ve mülklerini korumak için Havana'ya gönderilen savaş gemisi USS Maine 15 Şubat 1898'de Havana limanında belirlenemeyen bir nedenden dolayı battı. Böylece, ABD kamuoyunun Küba'ya müdahale edilmesi yolundaki istekleri daha da güç kazandı. İspanya 9 Nisan 1898'de ateşkes ilan etti ve Küba'ya sınırlı biçimde kendi kendini yönetme hakkını tanıyan yeni programın uygulanmasını hızlandırdı. Bunun hemen ardından ABD Kongresi, Küba'nın bağımsızlık hakkını tanıyan, İspanyol askerlerinin adadan çekilmesi isteğini dile getiren ve ABD'nin Küba'yı ilhak etmek gibi bir amacının olmadığını belirtmekle birlikte, İspanya'nın adadan çekilmesini sağlamada başkana güç kullanma yetkisi tanıyan karar tasarılarını onayladı.
İspanya, 24 Nisan'da ABD'ye savaş ilan etti; 25 Nisan'da da ABD savaş ilan ettiğini açıkladı. Ama İspanya, kendi topraklarından çok uzaktaki büyük bir güçle mücadele etmeye hazırlıklı olmadığından savaşta başarı gösteremedi. Tuğamiral George Away komutasındaki bir ABD filosu 1 Mayıs 1898'de Filipinler'in Manila Körfezinde demirli bulunan İspanyol filosunu tümüyle yok etti. Manila kenti de Ağustos'ta ABD birliklerince işgal edildi.

İspanya'nın, Küba'nın Santiago limanında bulunan Antiller Filosu da, 3 Temmuz'da General William Shafter komutasındaki ABD birliklerinin açtığı ateş sonucunda imha edildi. Santiago kentinin 17 Temmuz'da General Shafter'a teslim olmasıyla savaş sona erdi.
10 Ağustos 1898'de imzalanan Paris Antlaşması'yla İspanya, Küba üzerindeki bütün haklarından vazgeçti; Guam ve Porto Riko'yu ABD'ye bıraktı ve Filipinler üzerindeki egemenlik hakkını 20 milyon $ karşılığında ABD'ye devretti. İspanyol-Amerikan Savaşı, her iki ülkenin tarihinde de bir dönüm noktası sayılır. İspanya uğradığı bu yenilgiden sonra yeni sömürge arayışlarından vazgeçerek kendi iç sorunları üzerinde yoğunlaştı. Bu süreç içinde ülkede kültür ve edebiyat ortamı yeniden canlandığı gibi 20 yıl süren bir ekonomik gelişme dönemi yaşandı. Öte yandan, önemli bir zafer elde eden ABD geniş bir alana yayılmış deniz aşırı toprakları olan büyük bir güç haline geldi. Uluslararası siyaset sahnesindeki bu yeni konumu ABD'ye Avrupa'da belirleyici bir rol oynama olanağı verdi.

Küba Bağımsızlık Savaşı

İspanyolca (español) veya Kastilyaca (castellano), Latin dillerinden biri. Kökeni İspanya'nın Kastilya bölgesine dayanır. 480 milyona yakın kişinin ana dili olarak konuştuğu İspanyolca, ana dil olarak Çinceden sonra en çok konuşulan ikinci dildir. En çok konuşulan diller sıralamasında ise İngilizce, Çince ve Hintçe dilinden sonra dördüncü sıradadır. İnternette ise İngilizce ve Çinceden sonra en çok kullanılan üçüncü dildir. İspanyolca, Portekizce ve Katalanca ile birlikte, Latin dillerinin güneybatı kolunu temsil eden üç dilden biridir.

Günümüzde dünyada 470 milyon ila 500 milyon kişinin İspanyolca konuştuğu tahmin edilmektedir.
İspanyolca dünyada en çok ülkede resmî dil olarak kabul edilen dildir. Resmî dil olarak İspanyolcayı kullanan ülkeler: İspanya, Küba, Arjantin, Bolivya, Kolombiya, Kosta Rika, Şili, Ekvador, Guatemala, Ekvator Ginesi, Honduras, Meksika, Nikaragua, Panama, Paraguay, Peru, Porto Riko, Dominik Cumhuriyeti, El Salvador, Uruguay ve Venezuela'dır.
Amerika Birleşik Devletleri'nin anayasası bir resmî dil tanımlamamakla birlikte, ülkenin genelinde İngilizceden sonra en çok konuşulan ikinci dil İspanyolcadır. Ülke içinde ana dili İspanyolca olan 41 milyon kişi vardır.
Özellikle güney bölgelerinde sadece İspanyolca konuşarak yaşanabilir.
İspanyolca; Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği, Amerikan Devletleri Örgütü, İbero-Amerikan Devletleri Örgütü, Afrika Birliği, UNASUR, Antarktika Anlaşması Sekreterliği, Latin Birliği, Karayip Ortak Pazarı ve NAFTA gibi uluslararası ve bölgelerarası organizasyonlarda resmî dil olarak kullanılmaktadır. 

Avrupa'da İspanyolca sadece İspanya'da resmî dildir. Cebelitarık'ta resmî dil İngilizce olmasına rağmen İspanyolca yoğun şekilde konuşulur. Benzer şekilde Andorra'da da Katalanca resmî dil olmasına rağmen, İspanyolca büyük halk kesimleri tarafından konuşulan dil olma özelliğini taşır.
İspanyolca dünyada 20 ülkede yoğun biçimde konuşulmaktadır. Ayrıca Avrupa'da Birleşik Krallık, Fransa ve Almanya'da küçük topluluklar da bu dili konuşmaktadır. İspanyolca Avrupa Birliği'nin de resmî dillerinden bir tanesidir. İsviçre'de nüfusun %1,7'sinin ilk dili İspanyolcadır ve bu 4 resmî dilin ardından en çok konuşulan dildir.
İspanyolca; Avrupa'da İngilizce, Fransızca ve Almancanın ardından en çok konuşulan dördüncü dildir.

İspanyolca konuşulan ülkeler arasında İspanya ve Ekvador Ginesi haricinde, resmî dili İspanyolca olan tüm ülkeler Amerika kıtasında bulunur. İspanyolcanın en çok konuşulduğu ülkelerin başında Meksika gelir. Arjantin, Bolivya (Keçuva dili ve Aymara ile birlikte), Şili, Kolombiya, Kosta Rika, Küba, Dominik Cumhuriyeti, El Salvador, Guatemala, Honduras, Meksika, Nikaragua, Panama, Paraguay (Guarani dili ile birlikte), Ekvador (Keçuva dili ve Aymara), Peru (Keçuva dili ve Aymara), Uruguay, Venezuela ve Porto Riko'da (İngilizce ile birlikte) İspanyolca resmî dildir.
İspanyolcanın, eski İngiliz kolonisi Belize'de resmî dil olmamasına rağmen, 2000 yılı nüfus sayımında halkın %43'ü tarafından konuşulan dil olduğu ortaya çıkmıştır.
İspanyolca, İspanyol Kolonisi Trinidad ve Tobago'da 1498'de yerli halk olan Karaiplere gösterilmiş, daha sonra Trinidad ve Tobago'da etnik kökenleri Venezuelalı olan işçilerin oluşturduğu bir grup olan Kakao Panyols (İspanyolcadaki poteis ve español kelimelerinden türetilmiştir) tarafından kullanılmış ve kültürlerine entegre edilmiştir. Parang müziğinin de adada yayılması bu sayede olmuştur. Trinidad ve Tobago'nun Güney Amerika kıyılarına yakın olması nedeni ile ülke İspanyolca konuşan komşularından oldukça etkilenmiştir. Son nüfus sayımları göstermektedir ki İspanyolca konuşan nüfus 1.500 kişidir.
Brezilya için İspanyolca, İspanyolca konuşan komşularıyla artan ticareti, Mercosur ticaret bloku ve UNASUR üyelikleri nedeni ile çok önemlidir. 2005 yılında Brezilya Ulusal Kongresi, Cumhurbaşkanı tarafından da imzalanan bir kanun ile İspanyol dilinin ikinci dil olarak kamu ve özel okullarda zorunlu şekilde okutulmasını yasalaştırdı. Brezilya'da çoğu sınır kasabalarında (Uruguay-Brezilya ve Paraguay-Brezilya sınırları) İspanyolca-Portekizce karışımı bir dil konuşulmaktadır ve bu dile Portunyol denmektedir.

2006 nüfus sayımına göre 44.3 milyon ABD'linin ya İspanik ya da Latin kökenli olduğu ortaya çıkmıştır. Nüfusun %12.2'sini oluşturan 5 yaşından büyük 34 milyon kişi evinde öncelikle İspanyolca konuşmaktadır. İspanyolcanın ABD'de uzun bir geçmişi vardır. Bunun nedeni bazı güneybatı Amerikan eyaletlerinin daha önce Meksika'dan ayrılmış olması ve Florida'nın da geçmişte İspanya'nın bir parçası olmasındandır. İspanyolca, İngilizceden sonra ülkede konuşulan 2. büyük lisandır. İspanyolca, ABD'de resmî olarak federal düzeyde 2. dil olarak kabul edilmese de, nüfusun %40'ının İspanyolca konuştuğu New Mexico eyaletinde resmî dillerden biri olarak tanınmıştır. İspanyolca, ABD'nin büyük şehirleri olan Los Angeles, Miami, San Antonio, New York, Tampa, Las Vegas, San Francisco ve Chicago'da yoğun etkiye sahiptir ve son on yılda Atlanta, Baltimore, Boston, Charlotte, Cleveland, Dallas, Detroit, Houston, Phoenix, Philadelphia, Richmond, Washington, DC ve Missouri gibi yerlerde de giderek genişleyerek ABD Nüfus İdaresi'ne göre 33.701.181 kişinin konuştuğu bir dil olmuştur. Ayrıca ABD toprağı olan Porto Riko'da da İspanyolca en baskın dildir.

İspanyolca, Afrika kıtasında Ekvator Ginesi'nde Fransızca ve Portekizce ile birlikte resmî dil olup, Afrika Birliği'nin de resmî dillerinden biridir. Ekvator Ginesi'nde Fang dilinden sonra en çok konuşulan dil olup, toplam konuşan sayısı 500.000 civarındadır.
Bugün eski İspanyol kolonisi olan Batı Sahra'da Sahravilerin önemli bir kısmı İspanyolca yazabilmekte ve konuşabilmekte olup birçoğu Küba ve İspanya gibi ülkelerde üniversite eğitimi almaktadır. 2001'den beri faaliyetine devam eden Batı Sahra Sahravi Arap Demokratik Cumhuriyeti resmî haber ajansı olan Sahravi Basın Bürosu'nun resmî sitesi İspanyolca olup, resmî TV kanalı RASD TV, İspanyolca yayın yapmaktadır. Batı Sahra'nın tek film festivali olan Sahra Film Festivali'nde İspanyolca dili konuşulan filmler ağırlıktadır. Sahravi şiiri ve edebiyatında da İspanyolcanın etkinliği söz konusudur. İspanyolca, Sahraviler tarafından Batı Sahra ve Cezayir'deki Sahravi mülteci kamplarında yoğun olarak kullanılmasına rağmen, Cervantes Enstitüsü'nün desteğinden mahrumdur. "Generación de la Amistad saharaui" olarak da bilinen bir grup Sahravi şairi Sahravi edebiyatına İspanyolca katkılar vermektedir.
İspanyolca ayrıca Kuzey Afrika'da Ceuta ve Melilla gibi İspanyol şehirlerinde ve Kanarya Adaları özerk bölgesinde konuşulmaktadır. Bununla birlikte Fas'ın kuzeyinde 200.000 kişi İspanyolcayı ikinci dil olarak konuşmaktadır. Bundan başka Gabon, Kamerun, Nijerya ve Sudan'ın güneyinde de bazı küçük topluluklar bu dili konuşmaktadır.

İspanyolca, Filipinler, Guam ve Kuzey Mariana Adaları gibi İspanyol Doğu İndilerinde (1565-1898 yılları arasında Asya-Pasifikteki İspanyol toprakları) eski koloni hükûmetleri ve eğitimli sınıf tarafından kullanılmıştır. Filipinler'de 1565'ten 1973'e kadar resmî dil olarak kalmıştır. 1899'a kadar hükûmet dili, ticaret dili, eğitim dili ve ana dil olarak İspanyollar ve eğitimli Filipinliler tarafından konuşulan bu dil 19. yüzyılın ortalarında koloni hükûmeti tarafından parasız halk okullarına da sokulmuştur. Bu İspanyolcanın yaygınlaşmasını hızlandırmış ve ilustrado adı verilen entelektüel sınıfın adada oluşmasına zemin hazırlamıştır. Her ne kadar İspanyolca, halkın çoğunluğu tarafından en çok konuşulan lisan olmasa da, Filipin edebiyat dünyası ve Filipinler basını 1940'lara kadar bu dili birincil dil olarak kullanmıştır. 1973'teki anayasa değişikliğine kadar dil, resmî dil olarak tanınmıştır. 1899'daki Amerikan işgalinin ardından gelen yönetimle beraber İngilizce özellikle de 1920'lerden sonra adaya empoze edilmiştir. Amerikalı yetkililer okullarda, üniversitelerde ve kamu dairelerinde dilin İngilizce olması için İspanyolcaya yasak getirmişlerdir.
Ülke bağımsızlığını 1946'da kazandıktan sonra İspanyolca, İngilizce ve Tagalog bazlı Filipince ile birlikte resmî dil olarak kalmıştır. Ancak 1973'te İspanyolca resmî dil olma özelliğini Ferdinand Marcos rejimi esnasında kaybetmiştir. 2007 yılında Arroyo, İspanyolcanın eğitim dili olabilmesi için gerekli çalışmaların başladığını halka duyurmuştur. 2010 yılında İspanya ve Filipinler hükûmetleri arasında buna ilişkin anlaşma imzalanmıştır. Bugün Radyo Manila günlük İspanyolca yayın yapmaktadır.
Filipinler'in yerli dilleri de İspanyolcanın yoğun etkisine maruz kalmış, çok fazla kelime İspanya İspanyolcası ve Meksika İspanyolcasından dile entegre olmuştur.

Okyanusya'da Şili toprağı olan Paskalya Adası'nda İspanyolca konuşulmaktadır. Amerikan toprağı olan Guam, Kuzey Mariana Adaları, Palau'nun bağımsız eyaletlerinde, Marshall Adaları'nda ve Mikronezya Federal Devletleri'nde 19. yüzyıla kadar İspanyolca yoğun biçimde konuşulmaktaydı.

Antarktika Antlaşması Antarktika ile ilgili uluslararası ilişkileri düzenleyen bir antlaşmadır. Bu antlaşmaya taraf olan Arjantin ve Şili gibi İspanyolca konuşulan ülkeler burada toprak sahibi olma iddiasındadır. 1999'da kışın Arjantin-Antarktik bölgesinde bulunan Arjantinli sayısı 169 olup, Şili-Antarktik bölgesindeki Şilili sayısı ise 2002 nüfus sayımına göre 130'dur.

1713'te kurulan Real Academia Española (Kraliyet İspanyol Akademisi), diğer 21 ulusal dil akademisi (İspanyol Dili Akademileri Birliği'ne bağlı) ile beraber İspanyolcayı standartlaştırma amacı ile sözlükler, gramer kitapları, yazım biçimleri ile ilgili kitaplar yayımlayan düzenleyici kurumdur. Akademi tarafından kabul edilen Standart İspanyolca; edebiyat, medya sektörü ve akademik metinlerde kullanılır.

İspanyol Dili Akademileri Birliği (İspanyolca: Asociación de Academias de la Lengua Española), İspanyol dilinin standartlarını belirlemek için kurulmuş akademileri bir çatı altında toplayan birliğin ismidir. 1951 yılında Meksika'da faaliyetine başlamıştır.
Meksika Cumhurbaşkanı Miguel Alemán Valdes'in inisiyatifi ile ilk a

1848 Devrimleri veya bazı ülkelerdeki kullanımıyla Halkların Baharı, 1848'den 1849'a kadar bir yıldan fazla bir süre boyunca Avrupa çapında gerçekleşen bir dizi devrimdir. Avrupa tarihinde bugüne kadarki en yaygın devrimci dalga olmaya devam etmektedir.
Devrimler esasen demokratik ve liberal nitelikte olup, eski monarşik yapıları ortadan kaldırmayı ve romantik milliyetçiliğin öngördüğü gibi bağımsız ulus devletler yaratmayı amaçlıyordu. Ocak 1848'de İtalya'da başlayan ilk devrimin ardından devrimler tüm Avrupa'ya yayıldı. Devrimden 50'den fazla ülke etkilendi ancak devrimciler arasında kayda değer bir koordinasyon ya da işbirliği yoktu. Siyasi liderlikten duyulan yaygın memnuniyetsizlik, yönetime ve demokrasiye daha fazla katılım talepleri, basın özgürlüğü talepleri, işçi sınıfının ekonomik haklar için yaptığı diğer talepler, milliyetçiliğin yükselişi ve kitlesel açlık, göç ve sivil huzursuzluğu tetikleyen Avrupa'daki patates kıtlığı devrime katkıda bulunan başlıca faktörlerden bazılarıydı.
Ayaklanmalar, reformcular, orta sınıflar, üst sınıflar (burjuvazi) ve işçilerden oluşan geçici koalisyonlar tarafından yönetildi; ancak koalisyonlar uzun süre bir arada kalamadı. Devrimlerin çoğu hızla bastırıldı, on binlerce insan öldürüldü ve daha da fazlası sürgüne zorlandı. Önemli kalıcı reformlar arasında Avusturya ve Macaristan'da serfliğin kaldırılması, Danimarka'da mutlak monarşinin sona ermesi ve Hollanda'da temsili demokrasinin getirilmesi yer alıyordu. Devrimler en çok Fransa, Hollanda, İtalya, Avusturya İmparatorluğu ve 19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başlarında Alman İmparatorluğu'nu oluşturacak olan Alman Konfederasyonu devletlerinde etkili oldu. Ayaklanma dalgası, Ekim 1849'da sona erdi.

19. yüzyılın ortalarına gelindiğinde Avrupa'da Sanayi Devrimi büyük ölçüde tamamlanmış, sanayicilerin ve şirketlerin gelirlerinde büyük bir artış görülmesine karşılık köylerde ve kentlerde yaşayan fakir halk bu zenginlikten nasibini almamıştı. İşçiler günde 13-15 saat çalışıyorlar, sağlıksız ve kirli konutlarda zor koşullarda yaşamaya devam ediyorlardı. Köylerde artan nüfus işsizliğe ve toprak yetersizliğine yol açmış, altyapının yetersiz kalmasına neden olmuştu. 1845 ve 1846 hasat mevsimlerinde Belçika'da ortaya çıkarak diğer Avrupa ülkelerine yayılan Patates Hastalığı (Phytophthora infestans) Avrupa'da büyük bir açlık salgınına yol açmış toplumun yoksul kesimlerinde büyük bir tatminsizlik duygusuna neden olmuştu.
Aynı yıllarda Alman Karl Marx ve Friedrich Engels'in birlikte yazdığı ve 1 Şubat 1848 tarihinde yayınlanan Komünist Manifesto, özel mülkiyeti bir devrimle ortadan kaldırarak sınıfsız ve devletsiz bir toplum düzenini gerçekleştirmesi gerektiğini iddia etmekteydi. Bu koşullar altında devrim düşüncesi toplumun çeşitli kesimlerinde çok sayıda taraftar bulmuş ve sonunda 1848 yılında bu devrimler bütün şiddetiyle patlak vermiştir.

1848 devrimleri 19. yüzyılın en yaygın kitlesel huzursuzluklarının sonucudur. Bu kitlesel hareketlerin Fransa, Alman Konfederasyonu, Prusya, Habsburg İmparatorluğu, İtalya, Eflak eyaleti, Moldova üzerinde önemli etkileri oldu. Rusya bunların dışında kaldı.
1848 devrimleri, Kıta Avrupası'ndaki çoğu ülkede toplumun büyük çoğunluğundaki büyük hayal kırıklığının ve yaygın huzursuzluk sürecinde farklı toplumsal sınıflar ile meslek kollarının üyeleri arasındaki geçici iş birliğinin bir sonucudur. İşçiler, öğrenciler ve zanaatkârlar Paris, Berlin ve Viyana'da barikatları kuran eylemciler ve sokak savaşçılarıydılar. Toplumun daha sağlıklı ve daha etkili unsurları olan iş adamları ve hukukçular ilk başlarda, eylemcilerin kendiliğinden giriştikleri ayaklanmaya sempati ile yaklaştılar, zaman geçtikçe tehlikeli derecede irrasyonel olarak gördükleri güçleri kontrol altına almanın ve devrimleri daha sınırlı ve özel hedeflerin elde edilmesine yönlendirmenin bir yolunu aramaya başladılar. 1848'de çeşitli geçici hükûmetlerin kurulması yönündeki görüşlerini açıkça ifade etmişler ve bu süreci etkilemişlerdir.
1848 itibarıyla kitlesel hareketlerin başını çeken devrimci militanların çoğu zanaatkardı, özellikle Paris'te metal işçileri ve Berlin'de dokumacılardı. Son birkaç on yıldır, toplumun patlamaya en hazır unsurlarıydılar, çünkü her yerde iktisadi değişimlerin getirdiği sorunlarla karşı karşıya idiler. Avrupa'nın belli başlı devletlerinde artan üretim vasıflı emek üzerindeki vurgunun azalmasına neden oldu ve ustalar ile yöneticilerin iyice arasını açtı. Kuvvetli bir devrimci faktör de, önceden tahammül edilebilir olan koşulların kötüleşmesi ve uzun bir süre sonucunda oluşturulabilmiş olan toplumsal ve iktisadi yukarı hareketlilik imkânlarının ortadan kalkmasıydı; 19. yüzyılın ortalarında bu durum giderek yaygınlaşmaktaydı; çünkü sanayileşme ustalıktan yöneticiliğe geçmeyi daha zorlaştırmış ve vasıflı işçiyi vasıfsız işçi düzeyine indirgemekle tehdit ederek huzursuzluğa neden olmuştur. Çoğu ülkede işleri daha da kötüleştiren nüfus artışının taşradan şehirlere göçe neden olmasından dolayı zanaatkarlar, aşağıdan daha çok baskı görür oldu. Hükûmetler, zanaatkarların çıkarlarını göz önünde bulundurma konusunda isteksizdiler. Gerçekten de, onların çıkarlarına karşı gelen yasalar yaptılar ve Fransa'da, Kuzey İtalya'da ve Alman Konfederasyonu'nun batı bölümünde loncaların sağladığı korumalar kaldırıldı. 1840'larda kimi Alman şehirlerinde ve aynı zamanda Paris, Lyon ve Marsilya'da zanaatkarların huzursuzluğu, nüfusun bu kesiminin hemen harekete geçmeye mecbur kalacak derecede çaresiz kaldığını gösterdi.1848 bu hareketlerin doruk noktasına ulaştığı bir yıl idi. Zanaatkarlar, 22 şubatta Paris, 11 Mart'ta Viyana ve Prag ve 17 Mart'tan sonra da Berlin sokaklarına çıktılar, Paris'teki geçici hükûmetin siyasallarına ve Frankfurt Meclisi'nin telkinlerine karşı geldiler.
1848 İhtilali, Fransa'da ilk bakışta önceden görülmemiş ve kaza eseri olmuş bir olay gibi gelir. Çok ani olmuştur. Büyük ziyafetler kampanyası ile kendini göstermiş olan Parlamento muhalefetinin, olaylar üzerinde söylenmiş olan büyük bir etkisi olmamıştır. Tümüyle yürümüş olan Paris halkıdır, askerî birliklerin direnmesi düşünüldüğünden, daha şiddetli olduğundan sert çarpışmalar yapmıştır; zaferi kazanmışsa bu, milli muhafızların ona manevi, hatta maddi desteklik yapmasındadır. Kısacası, muhafazakâr krallığa karşı dikilen-işçi ve burjuva-bütün Paris halkıdır. Sosyalist ve demokrat propagandası Şubat Devrimi'nin kaynaklarından biri olarak kabul edilebilir. Başka bir nedeni belki de sonuç alıcı olanı, 1848'den beri hüküm süren, işçi halkın ağır bir şekilde duyduğu, doğmakta olan büyük endüstrinin 1830'dan beri durumunu daha da kötüleştirdiği ekonomik krizdir.
1848 devrimlerinin çoğu örgütlenmemiş hareketlerdi ve hatta hepsinin de rastlantı sonucu olmuştu. 3 Mart'ta Kossuth, Pressburg'ta, tüm Habsburg İmparatorluğu için bir anayasa talep etti; bu arada, Viyana, izleyen haftalarda kitlesel başkaldırıya dönüşecek olan öğrenci gösterilerine sahne oldu. 17 Mart itibarıyla Berlin de aynı süreçlerde etkilenmeye başladı ve nisanda barikatlar kuruldu. İtalyan eyaletleri de karışmıştı: ocak ayında Avrupa'da ilk hareketlenen yer Sicilya olmuş ve ardından mart ayı içinde Piomonte, Roma, Venedik ve Milano'da olaylar patlak vermişti. Otorite, her yerde, dikkate değer derecede az direnç göstererek çökmüştü diğer rejimler, bir yıl önce herkese inanılmaz gibi görünecek bir şekilde davranarak, alelacele tavizler vermişlerdi. Habsburg monarşisi, Macaristan için martta, Avusturya, Bohemya ve Morevia için nisanda anayasa vaadinde bulundu 4. Friedrich Wilhelm de Prusya'ya benzer bir garanti verdi ve sonunda mayıs ayı içinde Berlin'de bir meclis toplandı. Aynı zamanda, daha küçük Alman ve İtalyan eyaletlerinin yöneticileri rejimlerini liberalleştirmede birbirleriyle yarışıyorlardı.
1848 in sonu itibarıyla devrimler karmaşa içindeydi ve 1848-51 dönemiyle birlikte gerici hareket daha da güçlendi. Habsburglar, Windischgratz'ın Haziran 1848'de Prag'ı, Ekimde de Viyana'yı bombalamasıyla kendilerini toparlamaya başladılar. Aralıkta Ferdinand'ın ardından imparator olan Franz Joseph, Mart 1849'da Avusturya Meclisini kapatarak baskıya devam ederken Radetzky, Mart ve Ağustos ayları arasında kuzey İtalya'nın Lombardiya ve Venedik eyaletlerini egemenlik altına aldı. Son tehdit olan Macar ayrılıkçıları, Rus ordularının yardımıyla alt edildi. Bu arada, dördüncü Friedrich Wilhelm, kendisini Prusya'daki anayasal gelişmeleri sekteye uğratmaya kalkışacak, Alman birliği için yapılan liberal tasarılara karşı çıkacak ve Rus ordularını Dresten'deki ve Baden'deki görüş ayrılıklarına karşı harekete geçirmek için toparlamıştı. Fransa'nın eski rejimi yeniden yapılandırılması sürecine girmekten ziyade kendine özgü gerici hareketin etkisine girdiği görülür. Temmuz 1849'da oy hakkının kapsamı daraltıldı ve Eylül ayı içinde de basın üzerinde sansür uygulamaya başladı. Aynı zamanda, Fransa da, Temmuz 1849'da Frank ordularının Roma Cumhuriyeti’ni yıkmak için kullanılmasıyla başlayan ve Napolyon’un 1851’deki darbesi ve ikinci imparatorluğun 1852’deki ilanıyla doruk noktasına ulaşan cumhuriyetçilik karşıtı bir dalgada vardı. Tüm bu devletlerdeki dramatik değişim, devrimcilerin giderek zayıflamasıyla ve Avrupa’nın çeşitli merkezlerindeki yürütme erklerinin yeniden canlanmasıyla açıklanabilir.
Devrimcilerin başlangıçtaki avantajları beklenmediklik ve ayaklanmaların aynı zamana rastlamalarıydı. Açıkça konmuş bir amaç ve planlanmış bir kalkışma buna eşlik etmiyordu. Mazzini 1831’de başarılı komplo için temel gereksinimleri şu şekilde belirlemişti: ”güvenlik, istenen sonucu verebilme yeteneği ve iş birliğinin hızla ilerlemesi, her zaman için, bir komplonun amaçlarının belirlenmesi, açıklığı ve kesinliğiyle orantılıdır.”eşit derece önemli olan şey de, devrimci unsurların “homojenliği” ve “takip edilecek yol olarak kusursuz bir uyumdu.”aynı zamanda ,yakıp yıkarken ki uyumun sonunda tehlikeli bir “görüş ayrılığı” tarafından baltalanabileceği uyarısında da bulunmuştu onun en ciddi korkuları, 1848 devrimci hareketlerini

1936 Yaz Olimpiyatları (Almanca: Olympische Sommerspiele 1936) ya da resmî adıyla XI. Olimpiyat Oyunları (Almanca: Spiele der XI. Olympiade), II. Dünya Savaşı öncesinde, 1936 yılında Almanya'nın başkenti Berlin'de düzenlenmiş uluslararası çok sporlu etkinlik. 26 Nisan 1931 tarihinde Berlin, Barselona'daki 29. IOC Oturumu'nda, Olimpiyat Oyunları'na ev sahipliği için teklif aldı ve bu teklif kabul edildi. O dönemde olimpiyat oyunları için yarışan diğer şehirler İskenderiye, Barselona, Buenos Aires, Köln, Dublin, Frankfurt, Helsinki, Lozan, Nürnberg, Rio de Janeiro ve Roma idi.

Jesse Owens ve Lutz Long'un arkadaşlığı bu olimpiyatlarda olmuştur. Lutz Long iki kere çizgiyi geçmiş ve kötü bir başlangıç yapmış ve Amerikalı atlet Jesse Owens altın madalya kazanmıştır. Owens'i ilk alkışlayan arkadaşı Lutz Long olmuştur. Bu olay birçok kitapta anılır.
Olimpiyat oyunları Adolf Hitler tarafından filme aldırılmıştır.

Uluslararası Olimpiyat Komitesi, Berlin-Mitte'deki Adlon Oteli'nde bulunuyordu. Organizasyon komitesi koltuğu Charlottenburger Hardenbergstrasse'deydi. Sporcular ayrıca Charlottenburg'daki Alman Spor Forumu'nda konaklama imkanı buldular. Bazı erkek sporcular, kaledeki Köpenick'te, polis memurlarının okulunda ve Dorothee okulunda ağırlandı.

1936 Yaz Olimpiyatları'na toplam 49 ülkenin sporcuları katıldı. Afganistan, Bermuda, Bolivya, Kosta Rika ve Lihtenştayn, tarihinde ilk kez bir Olimpiyat Oyunları'nda mücadele etti.

 Haiti de bir sporcuyla birlikte açılış töreninde yer almış; ancak bu sporcu yarışmalardan çekilmiş ve mücadelelerde yer almamıştı.

1936 Kış Olimpiyatları

United States Holocaust Memorial Museum - Online Exhibition: Nazi Olympics: Berlin 193611 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
United States Holocaust Memorial Museum - Library Bibliography: 1936 Olympics5 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1974 FIFA Dünya Kupası, FIFA'nın 4 yılda bir uluslararasında düzenlediği dünya şampiyonalarının onuncusudur. 13 Haziran ile 7 Temmuz 1974 tarihleri arasında Batı Almanya'da düzenlenmiştir.
16 ülke karmasının katılımıyla gerçekleştirilen turnuvada, toplam 38 maç oynandı. Turnuvanın ikinci aşamasında, bir üst tura yükselen 8 takım arasında A ve B grupları oluşturuldu. Kendi gruplarında birinci olan takımlar finale yükselirken ikinci sırayı alan takımlar ise aralarında üçüncülük maçı oynadı.
Turnuvanın ev sahibi olan Batı Almanya, A grubunun birincisi olarak finale yükselmeye hak kazandı. Rakip, B grubunun birincisi olarak tarihinde ilk kez final oynayan Hollanda'ydı. Münih'te oynanan final maçını 2-1'lik sonuçla Batı Almanya kazandı. Batı Almanya bu şampiyonlukla beraber, 1954'ten sonra ikinci kez FIFA Dünya Kupası şampiyonluğu elde etti. Turnuvanın üçüncüsü olan Polonya'nın oyuncusu Grzegorz Lato, turnuva boyunca atmış olduğu 7 golle turnuvanın gol kralı oldu. Önceki şampiyonanın gol kralı Gerd Müller ise bu turnuvada attığı 4 golle birlikte dünya kupalarındaki toplam gol sayısını 14'e çıkardı. İlk kez bir FIFA Dünya Kupasında mücadele etme hakkı elde eden dört takımdan Avustralya, Zaire ve Haiti gruplarını son sırada tamamlarken, Doğu Almanya birinci turu geçmeyi başardı.
Almanya, ilk kez bir FIFA Dünya Kupası organizasyonunda ev sahibi görevini üstlendi. 1990 yılında birleşen Doğu ve Batı Almanya, 32 yıl sonra, 2006 yılında bir kez daha FIFA Dünya Kupası'na ev sahipliği yaptı.
Yapılan araştırmalara göre ise turnuvada yapılan 38 maç, stadyumlara gelen toplam 1,77 milyon kişi tarafından izlenmişti. Öte yandan Brezilya, 1970 FIFA Dünya Kupası'ndaki şampiyonlukla birlikte kupayı üçüncü kez kazanarak Jules Rimet Kupası'nın sahibi olma hakkını etmiş olduğundan bu organizasyon için yeni bir kupa üretildi. İtalyan heykeltıraş Silvio Gazzaniga'nın yaptığı bu yeni tasarım, hâlen FIFA Dünya Kupası organizasyonlarında kullanılmaktadır.

Turnuvaya ev sahipliği yapmak isteyen bazı ülkelerin başarısız olan başvurularından sonra, 6 Temmuz 1966'da Londra'da düzenlenen FIFA Kongresi'nde, 1974 FIFA Dünya Kupası'nı düzenleme hakkı Batı Almanya'ya verildi. Demokratik bir şekilde yapılan oylamada Arjantin 1978 FIFA Dünya Kupası'nı, İspanya ise 1982 FIFA Dünya Kupası'nı düzenlemeye hak kazandı.
1974 FIFA Dünya Kupası'na ev sahipliği yapacak ülkenin belirlenmesinden 3 ay önce, 16 Nisan 1966 tarihinde Bavyera eyaletinin başkenti Münih'e 1972 Yaz Olimpiyatları'nı düzenleme hakkı verilmişti. Bavyera eyalet meclisi tarafından turnuvada ırkçılık yapılması ise kesinlikle yasaklanmıştı.

Maçlar, Batı Almanya'nın 9 farklı şehrinde oynandı:

Berlin: Berlin Olimpiyat Stadı, 85.000 kişilik kapasitesi ile (61.800 koltuklu) Almanya'nın ayrıca 1974 FIFA Dünya Kupası'nın en büyük stadyumuydu. Stadyumun geliştirilmesi için 25 milyon mark harcanmıştı. Turnuvanın ilk turunda bulunan 1. gruptaki 3 maç bu statta oynanmıştır.
Dortmund: Bu şehirde bulunan Westfalenstadion stadyumunun yeniden yapılandırılması için 33 milyon mark harcanmıştır. Stadyum, Borussia Dortmund kulübünün üzerine kayıtlıdır. Borussia Dortmund, Bundesliga 2'de oynarken stadyumun kapasitesi 53.600 kişilikti, fakat 16.500 koltuk bulunmaktaydı. Bu stadyum sadece futbol müsabakaları için kullanılmaktaydı. Daha sonradan kapasitesi, 60.000'e çıkarılmıştı. Bu stadyum turnuvanın en küçük stadyumuydu. Turnuvanın ilk turunda 3 maç, 2. Turunda ise 1 maç bu statta oynanmıştır.
Düsseldorf: Fortuna Düsseldorf kulübünün stadyumu olan Ren Stadyumu'nda 2 tane 1.tur maçı, 3 tane 2.tur maçı oynanmıştır. 70.100 kapasiteli (31.600 koltuklu) bu stadyumun geliştirilmesi için 24 milyon mark harcanmıştır.
Frankfurt: 13 Haziran 1974 tarihinde Brezilya-Yugoslavya, 1. Tur 2. Grup açılış maçına ev sahipliği yapan Waldstadion, Eintracht Frankfurt takımının stadyumudur. 62.200 kişilik bu stadyum (29.200 koltuklu) 1. Turdaki 3 maça ve 2. Turdaki 1 maça ev sahipliği yapmıştır. Stadyumun gelişmesi için 27 milyon mark harcanmıştır.
Gelsenkirchen: Schalke 04 kulübünün stadyumu olan Parkstadion'un yeniden kurulabilmesi için 55 milyon mark harcanmıştır. 70.000 kişilik olan bu stadyum (36.000 koltuklu) 1. Turda 2 maça, 2. Turda ise 3 maça ev sahipliği yapmıştır.
Hamburg: Bu şehirde bulunan Volksparkstadion'un geliştirilmesi için 17 milyon mark harcanmıştır. Stat, turnuvada 3 tane 1.tur maçına ev sahipliği yapmıştır. Hamburg takımının iç saha maçlarına ev sahipliği yapan bu stadyumun kapasitesi 65.000 kişiliktir. Fakat 28.000 koltuk bulunmaktadır.
Hannover: Hannover 96 kulübünün stadyumu olan Niedersachsenstadion'da ilk turda ve ikinci turdaki 2 maç oynanmıştır. 60.400 kişi kapasitesi olan bu stadyumun (40.850 koltuklu) geliştirilmesi için 26 milyon mark harcanmıştır.
Münih: 1972 Olimpiyat Oyunları için toplam 85 milyon mark harcanan (çatısıyla beraber) Olympiastadion'da 1.turda 2 maç, 2.turda 1 maç, üçüncülük ve final maçları oynanmıştır. Bayern Münih takımının o zamanlarda kıracı olarak kullandığı bu stat 76.000 seyirci kapasiteliydi (44.200 koltuklu).
Stuttgart: VfB Stuttgart takımının stadyumu olan Neckarstadion 1. turda 3 maça, 2. turda ise 1 maça ev sahipliği yapmıştır. Stadyumun geliştirilmesi için 22 milyon mark harcanmıştır. 72.200 kişi kapasitelidir (34.400 koltuklu).

1974 FIFA Dünya Kupası'nın elemelerine katılım için son başvuru günü 30 Haziran 1971 tarihiydi. Eleme gruplarının kura çekilişi 17 Haziran 1971 tarihinde Almanya'nın Düsseldorf kentinde yapıldı. Kayıtlı 99 ülkeden ikisi doğrudan şampiyonanın katılma hakkına sahipti. Ayrıca, yedi takımın katılım isteklerini geri çekmesi sonrası geri kalan 90 takım elemelere katılmıştı. Son Dünya Şampiyonu olan Brezilya'nın yanı sıra ev sahipliği yapan Batı Almanya da turnuvaya direkt olarak katılan ülkelerden olurken, onlara elemeleri başarıyla geçen 14 millî takım daha eşlik etmiştir.
Elemeler sürecinde eski şampiyonlardan biri olan İngiltere'nin o tarihe kadar dünya kupalarına sadece bir kez katılan ve dereceye giremeyen Polonya'ya yenilerek şampiyonaya katılma hakkını elde edememişti. Böylelikle, 1974 FIFA Dünya Kupası'na eski şampiyonlardan biri katılmamıştı. Bulgaristan ise Eusebio'lu kadrosuyla 1966 FIFA Dünya Kupası'nda üçüncülük elde eden Portekiz millî takımına karşı başarılı olarak kupaya tekrar katılma hakkı elde etmişti. 1950 FIFA Dünya Kupası'nda dördüncü olan ve 1964 Avrupa Uluslar Kupası'nı kazanan İspanya da Yugoslavya'ya kaybederek elenmişti. Meksika ise eleme turunda Haiti ve Trinidad ve Tobago'nun gerisinde kalarak kendi grubunda üçüncülüğü elde edebilmişti. Karayiplerden gelip şampiyonaya ilk kez katılacak bu futbolcuların yanı sıra, ilk kez katılacak diğer ülkelerin arasında Doğu Almanya, Avustralya ve ilk Afrikalı siyahî bir ülkenin takımı olarak Zaire de bulunmaktaydı. İspanya gibi Fransa da turnuvaya katılmaya hak kazanamayan ülkeler arasına girerken, Polonya ve Hollanda da, II. Dünya Savaşı'ndan sonra ilk kez bir FIFA Dünya Kupası'na katılmaktaydı.
Diğer eleme gruplarının liderleri doğrudan FIFA Dünya Kupasına katılmaya hak kazanırken, Sovyetler Birliği 9. Avrupa Grubu'nun galibi olarak, FIFA Dünya Kupasına katılım için 3. Güney Amerika Grubu'nun galibi olan Şili takımına karşı rövanşlı eleme maçı oynamak zorunda kalmıştı. Moskova'da oynanan ilk maçta iki takımdan da gol sesi çıkmamıştı. Şili'de oynanması gereken deplasman maçına, 1973 yılında yapılan askerî darbe esnasında komünist muhaliflerin tutuklandığı Santiago'daki Şili Ulusal Stadyumu'nda çıkılacak olmasından ötürü, Sovyetler Birliği takımı maça çıkmayı ve bu nedenle Şili'ye gelmeyi reddetmişti. Sahaya sadece Şili takımının çıkmasına rağmen, hakem maçı başlatmış ve Şili başlama vuruşu yapıp topu boş kaleye göndererek maçı kazandı. Çünkü, kurallar gereği başlama vuruşunu diğer takım yapması gerektiğinden, maç yarıda kaldı ve Sovyetler Birliği şampiyonadan elendi.

1974 Futbol FIFA Dünya Kupasında, ilk kez yeni bir düzen uygulandı. Önceki turnuvalarda olduğu gibi 16 takımın arasından, her biri 4 takımdan oluşan 4 ayrı grup oluşturuldu. Ayrıca, bu gruplardan ilk iki sırayı alacak takımlar bir sonraki tura çıkmaya hak kazanmış olacaktı. Ancak, turnuvada bu sefer yenilen takım elenir sistemi uygulanmayarak, iki ara tur düzenlenecekti. İkinci final turunun galipleri kupanın final maçında karşılaşacak, ikinci sırada yer alan takımlar ise üçüncülük maçında mücadele edecekti.
Birden fazla takımın grup maçlarında aynı puana sahip olmaları halinde, sıralamayı belirlemek için öncelikle gol averajı ve daha sonra da gol sayısına bakılacaktı. Gol ve puan durumu birden fazla takımda aynı olduğu takdirde, takımların puan cetvelindeki sıralaması birinci final turunda kura ile, ikinci final turunda öncelikle önceki tur sonuçları ve daha sonra yine kura ile belirlenecekti.
Final ve üçüncülük maçlarında berabere kalındığında, kurallar gereği önce maç süresi uzatılacaktı. Uzatmada da bir skor farkı meydana gelmediği takdirde, üçüncülük maçının galibi doğrudan penaltı ile belirlenecekti. Final maçı ise, takip eden günler içinde yeniden oynatılacaktı. Böylece oynanan ikinci bir final maçında uzatma sonrası da bir skor farkı meydana gelmeseydi, 1974 FIFA Dünya Kupası şampiyonu penaltı ile belirlenecekti.
Coupe Jules Rimet isimli eski kupa Meksika'da düzenlenen 1970 FIFA Dünya Kupası'nda Brezilya'nın üçüncü kez şampiyon olmasıyla kalıcı olarak Güney Amerikalı futbolculara geçtikten sonra, FIFA gelecek turnuvalar için yeni bir FIFA Dünya Kupası yapmaya karar verdi. Yeni kupa için Atina'da toplanan FIFA kurulunun başlattığı yarışmayı, sunulan 53 tasarım içinden İtalyan sanatçı Silvio Gazzaniga'nın kollarını uzatarak yerküreyi elinde tutan iki futbolcuyu tasvir eden tasarımı kazandı.
1974 FIFA Dünya Futbol Turnuvası'nda ilk kez verilen kupa, 18 ayar masif altından yapılmış olup 36,8 santimetre yüksekliğinde ve 6.175 gram ağırlığındadır. Alt tarafındaki şampiyon takımların isimleri yazılan kaidesine, yarı değerli taş olan malakit taşından iki halka yerleştirilmiştir. 1971 yılında bu kupaya 100.000 İsviçre frang

1988 Avrupa Futbol Şampiyonası, 10 Haziran ile 25 Haziran tarihleri arasında Batı Almanya'da düzenlenmiş olan futbol turnuvasıdır. Avrupa Futbol Şampiyonaları'nın sekizincisi olan turnuvaya son Avrupa şampiyonu ve 1986 FIFA Dünya Kupası'nın 3.'sü Fransa ile yine son dünya kupasında 4. olan Belçika elemeleri geçemedikleri için katılamadılar.
1988 Avrupa Futbol Şampiyonası, yarı final ve final aşamasındaki karşılaşmaların uzatmalara veya penaltılara gitmeden normal süreleri içinde tamamlanmasıyla büyük turnuvalar arasında dikkat çekici olmuştur. 25 Haziran 1988 tarihinde Münih'te oynanan final karşılaşmasında Sovyetler Birliği'ni 2-0'lık skorla mağlup eden Hollanda tarihindeki ilk Avrupa şampiyonluğunu elde etti.
Turnuva Batı Almanya ve Sovyetler Birliği takımlarının katıldıkları son şampiyona oldu.

Elemeler ile ilgili ayrıntılı bilgi için bkz., 1988 Avrupa Futbol Şampiyonası elemeleri

Aşağıdaki sekiz takım final turnuvasına katıldı:

 Danimarka
 İngiltere
 İtalya
 Hollanda
 İrlanda (İlk katılım)
 İspanya
 Sovyetler Birliği
 Batı Almanya (Ev sahibi)

 Horst Brummeier
 Alexis Ponnet
 Siegfried Kirschen
 Keith Hackett
 Michel Vautrot
 Paolo Casarin
 Albert Thomas
 José Rosa dos Santos
 Ioan Igna
 Bob Valentine
 Emilio Soriano Aladren
 Erik Fredriksson
 Bruno Galler
 Dieter Pauly

Tüm saatler yerel OAYS/UTC+02.00 şeklindedir.

3. dakika
Sergey Aleynikov (SSCB vs İngiltere)

2006 FIFA Dünya Kupası, dört yılda bir tekrarlanan uluslararası futbol şampiyonası turnuvası olan FIFA Dünya Kupası'nın 18. ayağıdır. 9 Haziran ila 9 Temmuz 2006 tarihleri arasında; ev sahipliği hakkını Temmuz 2000'de kazanan Almanya'da yapılmıştır ve İtalya kazanmıştır.
Takımlar 6 kıtadan 198 millî futbol federasyonunu temsilen, Kasım 2003'te elemelere başlamasıyla katılım göstermiştir. 32 takım bu elemeler sonrasında turnuva finaline hak kazanmıştır.
Şampiyonayı İtalya; 4. kez şampiyon olarak kazanmıştır. Finalde Fransa karşısında normal süresi 1-1 biten maç sonunda penaltı atışlarında 5-3 yenmiştir. Ev sahibi Almanya ise Portekiz'i 3-1 yenerek 3. olmuştur.
2006 Dünya Kupası televizyon tarihinde en fazla izlenilen gösteri olmuş, turnuva süresince 30 milyar tekil olmayan izleyici tarafından izlenilmiştir.
Bu dünya kupasında ilk kez uygulanan "Green Goal" projesi ile organizasyon sonucu ortaya çıkacak 100 bin ton karbon emisyonunun telefisi için Almanya gelişmekte olan ülkelerde uygulanacak çevre projelerinde kullanılmak üzere bir milyon euro hibe etmiştir.

2000 yılında, Almanya FIFA oylamasında az bir farkla Güney Afrika'yı yenerek 2006'da ev sahibi olmuştur. Diğer teklifler İngiltere ve Fas tarafından yapılmış; Brezilya da adaylıktan çekilmiştir.
Oylama 7 Temmuz 2000 tarihinde, Zürih'te altıncı kez gerçekleşmiştir. Brezilya oylamadan 3 gün önce çekilmiş ve yarışma 4 katılımcı arasında olmuştur. İlk oylama sonucunda Fas elenmiş, ikinci oylama sonucunda İngiltere elenmiş; son oylama sonucunda da Almanya Güney Afrika'yı 12'ye 11 oyla yenmiştir.

198 takım 2006 Dünya Kupası'na katılmak için yarışmıştır. Ev sahibi Almanya otomatik olarak bu elemeleri geçmiş, geriye kalan 31 finalist ise kıtalararası yarışmalara tabi tutulmuştur. 13 takım UEFA'dan (Avrupa), 5 takım CAF'tan (Afrika), 4 takım CONMEBOL'den (Güney Amerika), 4 takım AFC'den (Asya) ve 3 takım da CONCACAF'tan (Kuzey ve Orta Amerika ve Karayipler) seçilmiştir. Diğer iki takım da AFC ve CONCACAF takımları ile CONBEMOL ve OFC (Okyanusya) arasındaki playoff karşılaşmaları sonucunda seçilmiştir.
8 takım ilk defa finallere kalmıştır: Angola, Fildişi Sahili, Çekya, Gana, Togo, Trinidad ve Tobago, Ukrayna ve Sırbistan. Çek Cumhuriyeti ve Ukrayna bağımsız bir devlet olarak ilk kez katılmaktadır, ancak daha önceden Çekoslovakya ve Sovyetler Birliği olarak temsil edilmişlerdir. 1982'den bu yana ilk kez 6 konfederasyon temsil edilmiştir.

Dünya Kupası finallerini sunmak için toplam 12 Alman şehri seçilmiştir. Belirtilen stadyum kapasiteleri oturma kapasitelerini gösteriyor.

Almanya 2006'dan başlayarak, geçmiş Dünya Kupasını kazanan ülke finallere katılma hakkını kazanmak zorunda kalmıştır. Sadece ev sahipliği yapan ülke 2006 itibarıyla finallerde otomatik olarak yer alabilir.
Aşağıda bölgelere ayrılmış ülkeler finallerde yer almışlardır. Parantez içindeki numaralar ülkelerin turnuvadaki derecelerini belirtir. Bu dereceler son iki Dünya Kupası (2002, 1998) sonuçları ve son üç yılın (2003-2005) FIFA Dünya Dereceleri'nden hesaplanmıştır.

Avrupa playoff maçlarında sürpriz elenenler (İsviçre'ye olaylı şekilde yenilen) 2002 FIFA Dünya Kupası üçüncüsü Türkiye, (Ukrayna'ya yenilen) 2004 Avrupa Şampiyonu Yunanistan, (yine Ukrayna'ya yenilen) Danimarka, (Portekiz'e yenilen) Rusya, (Sırbistan-Karadağ ve İspanya'ya yenilen) Belçika. Afrika'da (Togo'ya yenilen) 2002 çeyrek finalisti Senegal, (Gana'ya yenilen) Güney Afrika, (Fildişi Sahili'ne yenilen) Kamerun ve (Angola'ya yenilen) Nijerya.
Avustralya Okyanusya'yı temsil etmesine rağmen 1 Ocak 2006 itibarıyla Asya Konfederasyonu'nun parçası olmuştur ve ileriki Dünya Kupaları'nda Asya'yı temsil etmiştir.
Millî takımlar 15 Mayıs 2006'ya kadar takımlarında oynayacak yirmi üç futbolcuyu belirlemek zorundalar. Bu yirmi üç kişiden üçünün kaleci olması şarttır. Sakatlık esnasında, takımın ilk maçından yirmi dört saat önce yeni oyuncu bulunabilir [1].

Grup çekilişi 9 Aralık 2005 tarihinde Frankfurt şehrinde gerçekleşti.
Yerel zaman (UTC+2)

Yerel zaman (UTC+2)

Yerel zaman (UTC+2)

Yerel zaman (UTC+2)

Yerel zaman (UTC+2)

Yerel zaman (UTC+2)

2006 FIFA World Cup (video oyunu)

FIFA Dünya Kupası resmî sitesi 15 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
FIFA Dünya Kupası resmî çizelgesi 21 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Dünya Kupası Resmî stadyum listesi 16 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
2006 FIFA Dünya Kupası Istatistikleri
Dünya Kupası resmî hayır kurumu

2008 Yaz Olimpiyatları, 8-24 Ağustos 2008 tarihleri arasında Çin'de düzenlenen 29. Yaz Olimpiyat Oyunları. 28 spor dalının yer aldığı organizasyonda, 302 karşılaşmada toplam 11.028 sporcu yarıştı. Müsabakaların büyük kısmı başkent Pekin'de gerçekleşirken, futbol ve yelkencilik gibi bazı branşlar başka şehirlerde de düzenlendi.

2008 Pekin Yaz Olimpiyatlarının amblemi (logosu) Dans Eden Pekin olarak bilinmektedir. Logonun ortasındaki çizim 'çok sayı' olmasını, Jīng karakterine benzetmesiyle Pekin, hedef noktasına ulaşan sporcuya benzetmesiyle Olimpiyat ruhunu ifade etmektedir. Şarkıları söyleyerek dans eden insana benzetmesiyle Çin'de yaşayan 1.300.000.000 insanın Olimpiyatlara duyduğu saygı, özlem ve dünya ülkelerden gelen misafirlere karşı hoş karşılamasını ifade etmektedir.

Pekin Oyunlarının programı Atina'da düzenlenen 2004 Yaz Olimpiyatlarına oldukça benzemektedir. 2008 Oyunlarında 28 spor dalı ve 302 etkinlik vardı. Aralarında yeni bisiklet disiplini BMX'in de bulunduğu dokuz yeni etkinlik düzenlenmiştir. Kadınlar ilk kez 3,000 metrelik engelli koşuda yarıştı. Yüzme disiplinine erkekler ve kadınlar için 10 kilometre mesafeli açık su yüzme etkinlikleri eklendi. Masa tenisinde takım etkinlikleri (erkekler ve kadınlar) çiftler etkinliklerinin yerini almıştır.
Eskrimde kadınlar takım flöre ve kadınlar takım kılıç, erkekler takım flöre ve kadınlar takım épée'nin yerini aldı. Beyzbol ve boks olmak üzere iki spor dalı sadece erkeklere yönelikken, softbol ve senkronize yüzme olmak üzere bir spor dalı ve bir disiplin sadece kadınlara yönelik olmuştur. Binicilik ve karma badminton, kadın ve erkeklerin birlikte yarıştığı tek spor dallarıdır, ancak Yelken'deki üç etkinlik hem erkek hem de kadın katılımcılara fırsat tanımıştır. Ancak, her üç etkinlikte de sadece erkek katılımcılar yer almıştır.
Oyunlarda 28 spor dalında 302 müsabaka gerçekleştirilmiştir. Her spor dalında yarışılan etkinlik sayısı parantez içinde belirtilmiştir (“Uluslararası Olimpiyat Komitesi” (IOC) tarafından belirlenen birden fazla disiplini olan spor dallarında, bunlar da belirtilmiştir).
Resmi Olimpiyat sporlarına ek olarak, Pekin Organizasyon Komitesi'ne Olimpiyat Oyunları ile birlikte bir Wushu yarışması düzenlemesi için Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC) tarafından özel izin verilmiştir. 2008 Pekin Wushu Turnuvası'na 43 ülkeden 128 sporcu katılmış ve 15 ayrı etkinlikte madalya kazanılmıştır; ancak Wushu 2008 Yaz Olimpiyatları'nın resmi programında yer almadığı için bu madalyalar resmi madalya listesine eklenmemiştir.

Pekin'e Hoş geldiniz

Resmî site (İngilizce)

Almanya Radyo ve Televizyon Kurumları Kamusal İşbirliği örgütü ARD, örgütün Almanca ismi Arbeitsgemeinschaft der öffentlich-rechtlichen Rundfunkanstalten der Bundesrepublik Deutschland'ın kısaltmasıdır.
9 eyalet radyo ve televizyon kurumu ile Deutsche Welle'den oluşan ARD, 1950'de kuruldu ve ZDF ve Deutschlandradio ile birlikte Almanya'nın kamusal radyo ve televizyon kurumunu oluşturdu. ARD, masraflarının büyük bölümünü radyo-televizyon harçlarıyla karşılar. Radyo-televizyon harcı, Almanya'da ikamet eden her hanenin ödemekle yükümlü olduğu bir çeşit vergidir.

Almanya, federal bir cumhuriyettir ve özerk eyaletlerden oluşmaktadır. Her federal eyaletin, bir radyo-televizyon kurumuna sahip olma hakkı vardır. Almanya'da radyo ve televizyon yayıncılığının tarihi, 1920'li yıllarda başladı. Prusya, Saksonya, Bavyera ve Württemberg'de müstakil kurumlar oluşturulmuştu. Bu kurumlar Reichs-Rundfunk-Gesellschaft adlı çatı kurum altında toplandı. Reichs-Rundfunk-Gesellschaft, Almanya'daki bölgesel yayın şirketlerinin çatı kuruluşu olarak 15 Mayıs 1925'te Berlin'de kuruldu ve İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra tasfiye edilinceye kadar varlığını sürdürdü. Nasyonal Sosyalist rejim döneminde, 1933'ten itibaren radyo-televizyon yayınlarını bir merkezden idare edildi ve federal yapı büyük ölçüde bozuldu. ARD, 9 Haziran 1950'de Bayerischer Rundfunk (BR), Hessischer Rundfunk (HR), Radio Bremen, Süddeutscher Rundfunk (SDR), Südwestfunk (SWF) ve Nordwestdeutscher Rundfunk (NWDR) ve RIAS Berlin'in bir araya gelmesi ile kuruldu.
1950'li yıllarda, Batı Almanya'nın ilk ortak televizyon kanalı yayına başladı. Sender Freies Berlin'in (SFB) kuruluşundan ve NWDR'nin Westdeutscher Rundfunk Köln (WDR) ve Norddeutscher Rundfunk'a (NDR) bölünmesinden ve Saarländischer Rundfunk'ın (SR) kurulmasından sonra 1959 yılına gelindiğinde, ARD'nin dokuz üyesi vardı. Bu 9 eyalet kurumu, ARD çatısı ve Deutsches Fernsehen adı altında, Almanya'nın ilk ulusal televizyon kanalını faaliyete geçirdiler. 1962'de ulusal bir radyo kanalı olan Deutschlandwelle (DW) ve Deutschlandfunk kuruldu. 1992'de Almanya'nın yeniden birleşmesinden sonra, yeni devlet yayın kuruluşları Mitteldeutscher Rundfunk (MDR) ve Ostdeutscher Rundfunk Brandenburg (ORB) kuruldu ve böylece ARD'ye yeni üyeler katıldı.
1994 yılında Deutschlandfunk ve RIAS, Deutschlandradio adı altında birleştirildi ve ARD örgütünden ayrıldı. 1998'de Südwestrundfunk (SWR) ve 2003'te Rundfunk Berlin-Brandenburg (RBB) kuruldu.
Bugün, bu dokuz eyalet kurumu, ARD'yi oluşturuyor ve Almanya'nın birinci ulusal televizyon kanalı Das Erste ortaklaşa işletiyorlar. Das Erste dışında, her eyalet kendi müstakil radyo ve televizyon yayınlarını da yürütüyor. ARD'nin onuncu üyesi ise, Alman uluslararası yayın kurumu Deutsche Welle'dir.

Resmî site (Almanca)

Abitur (kısaca Abi), Alman ortaöğretim sisteminde eyalete göre 12 veya 13 yıl eğitim ve son sınıfta yapılan beş ayrı merkezi sınav sonrasında ulaşılabilen en yüksek lise diplomasıdır. Almanya'da yüksekokul veya üniversite eğitimini mümkün kılan bu diploma, Avrupa Birliği'ndeki başka ülkelerde de (İngiltere, Avusturya, İsviçre vb.) tanınmış, üniversite eğitimi için yerel diplomalara (Matura, A-level, IB vb.) denk tutulmuştur. Kelime anlamı olarak başarılı öğrenim dışında, yetişkinlik anlamına da gelmektedir.
Abitur diplomasına sahip öğrenciler, tabi oldukları uyruğa bakılmaksızın, Avrupa Birliği vatandaşı öğrencilerle aynı haklara sahip olur (EU-Bildungsinländer). Bu bağlamda henüz tam üye sıfatını alamamış Türkiye sınırlarında doğup, sadece bu uyruğa sahip öğrenciler, Avrupa'daki eğitimleri süresince herhangi bir zorlukla karşılaşmamaktadır. Abitur'un Avrupa'daki bu geniş çaplı avantajlarının yanında ABD'deki birçok üniversite de başvuru aşamasında Abitur'u bir artı puan olarak değerlendirmekte, Abitur derslerinin notlarına göre kredi muafiyeti de vermektedir. Türkiye'deki çeşitli vakıf üniversiteleri de son yıllarda benzer bir tavır içine girmiştir (ek burs, kredi muafiyeti, hazırlık atlama vb.).

Abitur aslen ikiye ayrılmaktadır: Bağımsız Abitur (allgemeine Hochschulreife) ve Bağımlı Abitur (fachgebundene Hochschulreife). Türkiye'de, seçmeli olarak sadece İstanbul Özel Alman Lisesi'nde ve İstanbul Erkek Lisesi'nde verilmekte olan Abitur diplomaları bağımsızdır. Almanya'da ise öğrenciler, Bağımlı diploma sayesinde istedikleri derste (Beden Eğitimi, Müzik, Tarih, Resim vb.) uzmanlaşarak, Abiturlarını bu derse bağımlı alabilirler.

Bağımsız Abitur diplomasına hak kazanmak için bir dizi yazılı ve sözlü sınavları başarılı bir şekilde geçmek gerekmektedir. Türkiye'de zorunlu Almanca, İngilizce ve matematik temel derslerinin dışında; fizik, kimya, biyoloji dersleri arasından seçilecek bir dersten toplam 4 yazılı sınav yapılmaktadır. Bu seçimin dışında kalan derslerden biri sözlü sınavlardan ilkidir. Diğer sözlü sınav ise, Abitur yazılı sonuçlarında önceki yıllara göre en büyük değişme (artış veya azalış) görülen derse göre belirlenir. Bu sistem Türkiye'de Abitur diplomasını verebilen İstanbul Erkek ve İstanbul Alman Liseleri ile Dubai, Tehran ve doğu bölgesindeki diğer DS'ler ile aynıdır.
Türkiye'de yazılı sınavlar Şubat ayı dolaylarında olmakla beraber, sözlü sınavların gerçekleşmesi ise, Mayıs ayını bulmaktadır.
Yazılı sınavların süreleri birbirinden farklı olmakla beraber, dört ila altı saat arasında değişmektedir. Sözlü sınavlar ise, belirli bir ön hazırlık süresiyle başlar (20 dakika civarı).
Almanya'da eyaletler kendi yöresinin kültürel değerleri ışığında Abitur sınavlarını hazırlamaktadır. Almanya'nın 16 eyaletinden dokuzu Abitur merkezi olarak tanımlanmıştır. Türkiye'deki Abitur sınavları, Kuzey Ren-Vestfalya Eyaleti'nin hazırladığı çerçevede gerçekleşmektedir. Bu sebeple okutulan ders kitapları da, bu eyaletin Eğitim Bakanlığınca onaylıdır.

İlk olarak kendi ders öğretmeni tarafından değerlendirilen Abitur yazılı sınavları, ikinci bir defa okuldaki aynı branştan başka bir öğretmen tarafından değerlendirilir. Bu sınav kâğıtlarından bazıları Almanya'ya gönderilerek bir kez de oradaki heyet tarafından değerlendirilir. Yerine göre üç kez titizce değerlendirilen kâğıtlara son notları verilir. Sözlü sınavlarda ise, kendi öğretmeni dışında okuldan başka bir öğretmen ve bir de okul dışından görevlendirilmiş başka bir heyet görevlisi, yapılan sözlü sınav akabinde öğrenciye notunu verirler.
Alman not sistemine göre verilen Abitur notu, bir ile altı arasında değişmektedir. En başarılı not 1,0 sayılırken; 4,0 üzeri (4,0 hariç) alan öğrenciler, Abitur diplomasını almaya hak kazanamazlar. 1,0 ile 2,0 arasındaki Abiturlar çok yüksek bir başarıyı gösterir.

Abiturient
Kolej giriş sınavı
Matura

İstanbul Lisesi - Almanca Bölümü Web Sitesi31 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Alman Lisesi'nin Web Sitesi
Almanya'da Üniversite ve Sağlık Bölümleri27 Mart 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Adidas AG (Almanca telaffuz: [ˈʔadiˌdas]; 1949'dan beri küçük harflerle yazılmaktadır), merkezi Herzogenaurach, Bavyera, Almanya'da bulunan bir Alman atletik giyim ve ayakkabı şirketidir. Avrupa'nın en büyük, dünyanın ise Nike'tan sonra ikinci büyük spor giyim üreticisidir. Adidas Group, futbol kulübü Bayern Münih'in %8,33 hissesine ve Avusturyalı fitness teknolojisi şirketi Runtastic'e de sahip olan holding şirketidir. Adidas'ın 2018 yılı geliri 21,915 milyar Avro olarak listelenmiştir.
Şirket Adolf Dassler tarafından annesinin evinde kuruldu. Kendisine 1924 yılında ağabeyi Rudolf da katıldı ve Gebrüder Dassler Schuhfabrik (“Dassler Brothers Shoe Factory”) adını aldı. Dassler, birçok atletizm etkinliği için çivili koşu ayakkabılarının (çiviler) geliştirilmesine yardımcı oldu. Çivili atletik ayakkabıların kalitesini artırmak için, daha önceki ağır metal çivili modelden kanvas ve kauçuk kullanımına geçiş yaptı. Dassler, ABD'li sprinter Jesse Owens'ı 1936 Yaz Olimpiyatları'nda el yapımı çivilerini kullanmaya ikna etti. 1949 yılında kardeşler arasındaki ilişkinin bozulmasının ardından Adolf Adidas'ı, Rudolf ise Adidas'ın ticari rakibi haline gelen Puma'yı kurdu.
Üç şerit Adidas'ın kimlik işaretidir ve şirketin giysi ve ayakkabı tasarımlarında pazarlama yardımı olarak kullanılmıştır. Adidas'ın 1952 yılında Finlandiyalı spor şirketi Karhu Sports'tan 1.600 Avro ve iki şişe viski karşılığında satın aldığı marka o kadar başarılı oldu ki Dassler Adidas'ı “Üç çizgili şirket” olarak tanımladı.

Şirket, I. Dünya Savaşı'ndan döndükten sonra Almanya'nın Herzogenaurach kentinde annesinin bulaşıkhanesinde spor ayakkabı yapan Adolf “Adi” Dassler tarafından kuruldu. 1924 yılının Temmuz ayında ağabeyi Rudolf da şirkete katıldı ve şirket “Dassler Kardeşler Ayakkabı Fabrikası” (Gebrüder Dassler Schuhfabrik) adını aldı. Herzogenaurach'taki elektrik kaynağı güvenilmezdi, bu nedenle kardeşler bazen ekipmanlarını çalıştırmak için sabit bir bisikletin pedal gücünü kullanmak zorunda kalıyorlardı.
Dassler, birçok atletizm etkinliği için çivili koşu ayakkabılarının (çiviler) geliştirilmesine yardımcı oldu. Çivili atletik ayakkabıların kalitesini artırmak için, daha önceki ağır metal çivili modelden kanvas ve kauçuk kullanımına geçiş yaptı. 1936 yılında Dassler, ABD'li sprinter Jesse Owens'ı 1936 Yaz Olimpiyatları'nda el yapımı kramponlarını kullanmaya ikna etti. Owens'ın dört altın madalyasının ardından Dassler ayakkabılarının adı ve ünü dünya sporcuları ve antrenörleri tarafından bilinir hale geldi. İşler başarılıydı ve Dassler'ler İkinci Dünya Savaşı'ndan önce her yıl 200.000 çift ayakkabı satıyordu.
Her iki Dassler kardeş de Mayıs 1933'te Nazi Partisi'ne (NSDAP) katıldı ve Nasyonal Sosyalist Motor Birliği'nin üyesi oldu. Adolf, 1935'ten savaşın sonuna kadar Hitler Gençliği'nde Sportwart rütbesini aldı. Savaş sırasında şirket Almanya'daki son spor ayakkabı fabrikasını işletiyordu ve ağırlıklı olarak Wehrmacht'a ayakkabı tedarik ediyordu. 1943 yılında ayakkabı üretimi durdurulmak zorunda kalındı ve şirketin tesisleri ve işgücü tanksavar silahları üretmek için kullanıldı. 1942'den 1945'e kadar şirketin her iki tesisinde de en az dokuz zorunlu işçi çalışmıştır.
Dünya Savaşı sırasında tanksavar silahları üretimi için kullanılan Dassler fabrikası, 1945 yılında ABD güçleri tarafından neredeyse yok ediliyordu. Adolf Dassler'in eşinin Amerikan askerlerini şirketin ve çalışanlarının sadece spor ayakkabı üretimiyle ilgilendiğine ikna etmesiyle kurtuldu. Amerikan işgal kuvvetleri daha sonra Dassler kardeşlerin ayakkabılarının büyük alıcıları haline geldi.

Aralarındaki ilişkilerin bozulmasının ardından 1947 yılında ayrılan kardeşlerden Adolf, 18 Ağustos 1949 tarihinde Adi Dassler'den Adidas AG adıyla bir şirket kurmuş, Rudolf ise Rudolf Dassler'den Ruda adını verdiği ve daha sonra Puma adını alan yeni bir firma kurmuştur. Şehir efsaneleri “Adidas” ismi için iki yanlış geri dönüşü popüler hale getirmiştir: All Day I Dream About Sports ve All Day I Dream About Sex.
Adidas ve Puma SE ayrıldıktan sonra şiddetli ve sert bir iş rekabetine girdi. Herzogenaurach kasabası bu konuda ikiye bölündü ve “boynu bükük kasaba” lakabını aldı - insanlar yabancıların hangi ayakkabıyı giydiğini görmek için aşağı bakıyordu. Kasabanın iki futbol kulübü bile bölünmüştü: ASV Herzogenaurach kulübü Adidas tarafından desteklenirken, 1 FC Herzogenaurach Rudolf'un ayakkabılarını onayladı. Tamirciler Rudolf'un evine çağrıldıklarında kasıtlı olarak Adidas ayakkabı giyerlerdi. Rudolf onlara bodruma inmelerini ve bir çift bedava Puma seçmelerini söylerdi. İki kardeş hiçbir zaman barışmadı ve şimdi aynı mezarlığa gömülseler de mümkün olduğunca birbirinden uzakta gömüldüler.
Dünya Savaşı'ndan sonraki ilk futbol maçı olan 1948'de, Batı Almanya'nın savaş sonrası ilk golünü atan Herbert Burdenski de dahil olmak üzere Batı Almanya milli futbol takımının birçok üyesi Puma kramponları giydi. Dört yıl sonra, 1952 Yaz Olimpiyatları'nda Lüksemburglu 1500 metre koşucusu Josy Barthel, Finlandiya'nın Helsinki kentinde Puma'nın ilk Olimpiyat altınını kazandı.
1960 Yaz Olimpiyatları'nda Puma, Alman sprinter Armin Hary'ye 100 metre sprint finalinde Puma giymesi için ödeme yaptı. Hary daha önce Adidas giymişti ve Adolf'tan ödeme istedi, ancak Adidas bu talebi reddetti. Alman sporcu Pumas ile altın madalya kazandı, ancak daha sonra madalya töreni için Adidas'ı bağladı ve iki Dassler kardeş şok oldu. Hary her ikisinden de para kazanmayı umuyordu, ancak Adi o kadar öfkelendi ki Olimpiyat şampiyonunu yasakladı.
“Pelé Paktı”, Adidas ve Puma'nın sahiplerinin, dünyanın en ünlü sporcusu için yapılacak bir teklif savaşının çok pahalıya mal olacağını düşünerek 1970 FIFA Dünya Kupası için Pelé ile sponsorluk anlaşması imzalamamayı kabul ettikleri, ancak Puma'nın anlaşmayı bozarak Pelé ile sözleşme imzaladığı, Dassler kardeşler arasındaki en önemli olaydı. Birçok iş uzmanı, spor giysilerini milyarlarca sterlinlik bir sektöre dönüştürdükleri için kardeşlerin rekabetini ve çekişmesini takdir ediyor.

1952 yılında, 1952 Yaz Olimpiyatları'nın ardından Adidas, imzası haline gelen 3 şeritli logosunu Finlandiyalı atletik ayakkabı markası Karhu Sports'tan iki şişe viski ve 1600 Avro karşılığında satın aldı.
Trefoil logosu 1971 yılında tasarlanmış ve 1972 yılında, Münih'te düzenlenen 1972 Yaz Olimpiyatları için tam zamanında piyasaya sürülmüştür. Bu logo 1997 yılında şirketin “üç çubuk” logosunu (o zamanki Kreatif Direktör Peter Moore tarafından tasarlanmıştı) tanıtmasına kadar sürdü ve ilk olarak Equipment ürün yelpazesinde kullanıldı.

Bir sıkıntı döneminden sonra, 1987'de Adolf Dassler'in oğlu Horst Dassler'in ölümünden sonra, şirket Fransız sanayici Bernard Tapie tarafından 1989'da 1.6 milyar dolar'a (Şimdi € 243.918 milyon) satın alındı. Tapie, iflas eden şirketleri kurtarmanın ünlü bir uzmanı olduğu için, bu onun servetini inşa ettiği bir zamandır. Tapie Asya'ya üretimi dışarıdan yapmayı kararlaştırdı. Bu terfi için Madonna'yı işe aldı. Şubat 1993'te Crédit Lyonnais, Robert Louis Dreyfus'a Adidas'ı sattı. Şirketin yeni CEO'su Robert Louis Dreyfus oldu. O ise Marseille futbol takımının başkanıdır. Tapie 1993'e kadar takımın sahibi olmuştur. Tapie, 1994'te kişisel iflasını dosyaladı. Tapie'nin aynı zamanda birkaç davası daha vardı bunların en önemlisi de futbol kulübünde olan rüşvet olayıydı. 1997'de 18 ay hapis cezası aldı ve Paris, La Santé hapishanesinde 6 ay boyunca yattı. 2005'te Fransız mahkemeler Tapie'ye € 135 milyon tazminat verdi (Yaklaşık 886 milyon Frank).

1994 yılında FIFA Gençlik Grubu ile birlikte SOS Çocuk Köyleri ana yararlanıcı haline geldi.
1997 yılında Adidas AG, kayak kıyafetleri konusunda uzmanlaşmış Salomon Group'u satın aldı ve resmi kurumsal adı Adidas-Salomon AG olarak değiştirildi. Bu satın alma ile Adidas ayrıca TaylorMade golf şirketini ve Maxfli'yi de satın alarak Nike Golf ile rekabet etmesini sağladı.
1998 yılında Adidas, takım formaları ve takım kıyafetleri üzerindeki ticari logoların boyutunu ve sayısını sınırlayan kuralları nedeniyle NCAA'e dava açtı. Adidas davayı geri çekti ve iki grup hangi üç şeritli tasarımların Adidas ticari markasının kullanımı olarak kabul edileceğine dair kurallar belirledi.
Louis-Dreyfus, Adidas'ın CEO'su olarak 1993-2000 yılları arasında gelirini dört kat artırarak 5,84 milyar Avro'ya (7,5 milyar $) yükseltti. 2000 yılında, ertesi yıl hastalık nedeniyle istifa edeceğini açıkladı.
2003 yılında Adidas, Fitness World Trading'in Adidas'ın üç çizgisine benzer iki çizgili bir motif kullanmasına itiraz ederek bir İngiliz mahkemesinde dava açtı. Mahkeme, markanın basitliğine rağmen, Fitness World'ün kullanımının ihlal edici olduğuna, çünkü halkın bu kullanım ile Adidas'ın markası arasında bir bağlantı kurabileceğine karar verdi.
Eylül 2004'te İngiliz moda tasarımcısı Stella McCartney, Adidas ile uzun vadeli bir ortaklık kurarak ortak bir girişim hattı başlattı. Bu seri, kadınlar için “Adidas by Stella McCartney” adlı bir spor performans koleksiyonudur.
3 Mayıs 2005 tarihinde Adidas, ortak şirketi Salomon Group'u 485 milyon Avro karşılığında Finlandiyalı Amer Sports'a sattığını kamuoyuna bildirdi.
Ağustos 2005'te Adidas, Reebok'ı 3,8 milyar dolara (ABD Doları) satın alma niyetini açıkladı. Bu satın alma Ocak 2006'da ortaklıkla tamamlandı ve şirketin Kuzey Amerika'da Nike'ınkine yakın ticari satışlara sahip olduğu anlamına geliyordu. Reebok'ın satın alınması aynı zamanda Adidas'ın dünyanın iki numaralı atletik ayakkabı üreticisi olarak Nike ile dünya çapında rekabet etmesini sağladı.
2005 yılında Adidas, mikroişlemci kullanan ilk üretim ayakkabısı olan Adidas 1'i tanıttı. Şirket tarafından “Dünyanın İlk Akıllı Ayakkabısı” olarak adlandırılan bu ayakkabı, saniyede 5 milyon hesaplama yapabilen ve ayakkabının yastıklama seviyesini bulunduğu ortama göre otomatik olarak ayarlayan bir mikroişlemciye sahiptir. Ayakkabı, yaklaşık 100 saatlik koşu için küçük, kullanıcı tarafından değiştirilebilir bir pil gerektirmektedir. 25 Kasım 2005'te Adidas, Adidas 1'in ayakkabının

Adolf Hitler'in iktidara yükselişi, Almanya'da Eylül 1919'da Hitler'in daha sonra Deutsche Arbeiterpartei - DAP (Alman İşçi Partisi) olarak bilinen siyasi partiye katılmasıyla başladı. İsim 1920'de Nationalsozialistische Deutsche Arbeiterpartei - NSDAP (Nazi Partisi olarak bilinen Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi) olarak değiştirildi. Anti-Marksistti ve Weimar Cumhuriyeti'nin savaş sonrası demokratik hükûmetine ve Versay Antlaşması'na karşıydı, aşırı milliyetçiliği (Pancermenizmi) ve aynı zamanda antisemitizmi savunuyordu. Hitler, Reichstag'ın o ay 1933 Yetki Kanununu kabul etmesinden sonra Mart 1933'te iktidara geldi ve genişletilmiş yetkiler aldı. Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg, bir dizi parlamento seçimleri ve ilgili arka oda entrikalarından sonra 30 Ocak 1933'te Hitler'i Şansölye olarak atadı. Yetki Kanunu - acımasızca ve otoriterce kullanıldığında - Hitler'in bundan sonra anayasal olarak yasal itiraz olmaksızın diktatörlük yetkisini kullanabileceği imkanına kavuştu.
Hitler, partinin ilk yıllarında önemli bir yere yükseldi. En iyi hitabet yeteneğine sahip biri olarak, partiden ayrılmakla tehdit ettikten sonra partinin yeni lideri oldu. Siyasi hedeflerini ilerletmek için şiddet kullanma ve aynısını yapmaya istekli olan parti üyelerini işe alma konusundaki istekliliği ona kısmen yardımcı oldu. 1923 Kasım'ındaki Birahane Darbesi ve Mein Kampf (Kavgam) adlı kitabının daha sonra yayınlanması Hitler'in izleyici kitlesini genişletti. 1920'lerin ortalarında parti, Hitler'in konuşmacı ve organizatör olarak katıldığı seçim savaşlarının yanı sıra, Rotfrontkämpferbund ile Nazilerin Sturmabteilung (SA) arasındaki sokak savaşları ve şiddete katıldı. 1920'lerin sonları ve 1930'ların başlarında Naziler, Reichstag'daki en büyük siyasi parti olmaya yetecek kadar seçim desteği topladı ve Hitler'in siyasi keskinliği, aldatıcılığı ve kurnazlığı partinin çoğunluk olmamasını dönüştürdü, ancak 1933 yılındaki hasta Weimar Cumhuriyeti'nde etkili yönetim gücüne dönüştü.
Naziler iktidara geldikten sonra iktidara yükselişlerini çevreleyen bir mitoloji yarattılar ve bu makalenin kapsamına kabaca karşılık gelen dönemi ya Kampfzeit (mücadele zamanı) ya da Kampfjahre (mücadele yılları) olarak tanımladılar.

Adolf Hitler, Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra yeni doğan Nazi Partisi'ne dahil oldu ve Sturmabteilung (SA) paramiliterini kurarak hareketin şiddetli tonunu erkenden belirledi. Katolik Bavyera, Protestan Berlin'in merkezi yönetimine kızdı ve Hitler ilk başta Bavyera'da devrimi bir iktidar aracı olarak gördü - ancak erken bir girişim sonuçsuz kaldı ve 1923 Münih Birahane Darbesi'nden sonra hapsedildi. Zamanını, kadınsı Yahudi-Hristiyan ahlakının Avrupa'yı güçsüzleştirdiğini savunduğu Mein Kampf'ı yazmak için kullandı ve Almanya'nın kendini yeniden kurması ve bir imparatorluk kurması için demirden bir adama ihtiyacı olduğunu söyledi. Hukuki yollarla iktidarı elde etme taktiğine karar verdi.

25 yaşındaki Avusturya doğumlu Hitler, Bavyera Kralı III. Ludwig'den izin aldıktan sonra, henüz bir Alman vatandaşı olmamasına rağmen, Alman Ordusu'nun bir Bavyera alayına katıldı. Almanya, dört yıldan fazla bir süredir (Ağustos 1914 - Kasım 1918), Batı Cephesinde I. Dünya Savaşı'na katılan başlıca ulus oldu. Cephedeki çatışmalar Kasım 1918'de 19 Kasım'da sona erdikten sonra Hitler, Pasewalk hastanesinden taburcu edildi ve o zamanlar sosyalist bir karışıklık içinde olan Münih'e döndü. 21 Kasım'da vardığında, 2. Piyade Alayı 1. Yedek Tabur 7. Bölüğüne atandı. Aralık ayında Traunstein'daki bir Savaş Esiri kampına gardiyan olarak atandı. Ocak 1919'da kamp dağılıncaya kadar orada kalacaktı.
Münih'e döndü ve yeniden görevlendirilmeyi bekleyerek birkaç ay kışlada kaldı. Münih'te kaldığı bu süre zarfında, 21 Şubat 1919'da bir Alman milliyetçisi tarafından vurularak öldürülen sosyalist Kurt Eisner de dahil olmak üzere bir dizi suikastler düzenlendi. Rakibi Erhard Auer de bir saldırıda yaralandı. Diğer şiddet eylemlerinde, hem Binbaşı Paul Ritter von Jahreiß hem de muhafazakar milletvekili Heinrich Osel öldürüldüler. Berlin, komünistler tarafından "Kapitalizmin Beyaz Muhafızları" olarak adlandırılan orduya gönderilen bu siyasi kaos içindeydi. 3 Nisan 1919'da Hitler, askeri taburunun irtibat sorumlusu olarak 15 Nisan'da tekrar seçildi. Bu süre zarfında birimini çatışmanın dışında kalmaya ve iki tarafa da katılmamaya çağırdı. Bavyera Sovyet Cumhuriyeti, 6 Mayıs 1919'da, Korgeneral Burghard von Oven ve güçlerinin kentin güvenliğini ilan etmesiyle resmen çöktü. Tutuklamaların ve infazların ardından Hitler, bir diğer irtibat görevlisi olan Georg Dufter'ı Sovyetlerin "radikal ayağı" diyerek kınadı. Askeri soruşturma kuruluna verdiği ifadelerde, "ordudaki diğer üyeler devrimci coşkuyla enfekte olmuştur" dedi. Anti-komünist görüşlerinden dolayı terhis edilmesine izin verilerek, Mayıs 1919'da birim dağıtıldı.
Haziran 1919'da Hitler, 2. Piyade Alayı'nın terhis bürosuna taşındı. Bu zaman zarfında Alman askeri komutanlığı, ordunun ana önceliğinin "polisle birlikte, halkı daha sıkı bir şekilde gözetlemek ... böylece herhangi bir yeni kargaşanın ateşlenmesinin keşfedilip söndürülebilmesi" olduğuna dair bir bildiri yayınladı. Mayıs 1919'da Karl Mayr, Münih'teki 6. Muhafız Alayı Taburu'nun komutanı oldu ve 30 Mayıs'tan itibaren, General von Oven ve 4. Grup Komutanlığı'nın (Bölüm Ib) "Eğitim ve Propaganda Dairesi" başkanı oldu. Bu sıfatla istihbarat departmanı başkanı olan Mayr, Hitler'i Haziran 1919'un başlarında gizli ajan olarak işe aldı. Yüzbaşı Mayr'ın altında Augsburg yakınlarındaki Reichswehrlager Lechfeld'de "ulusal düşünce" kursları düzenlendi. Hitler 10–19 Temmuz tarihleri arasında kursa katıldı. Bu süre zarfında Hitler, Mayr'ı o kadar etkiledi ki, onu 1919 yazında 26 eğitmenden 1'i olarak anti-bolşevik "eğitim komandolarına" atadı.
Temmuz 1919'da Hitler, hem diğer askerleri etkilemek hem de Alman İşçi Partisi'ne (DAP) sızmak için Reichswehr'in Aufklärungskommando'suna (keşif komando) Verbindungsmann (istihbarat ajanı) olarak atandı. DAP, Anton Drexler, Karl Harrer ve diğer kişiler tarafından, 5 Ocak 1919'da Münih'teki Fuerstenfelder Hof restoranında küçük bir toplantıda diğer grupların birleşmesi yoluyla oluşturuldu. DAP'ın faaliyetlerini inceleyen Hitler, Drexler'in antisemitik, milliyetçi, anti-kapitalist ve anti-Marksist fikirlerinden etkilenmişti.

12 Eylül 1919 toplantısında Hitler, bir seyirci üyesinin yaptığı yorumlarla öfkelendi. Seyirci (Mein Kampf'ta Hitler onu küçümseyici bir şekilde "profesör" olarak adlandırdı), Bavyera'nın Almanya'dan tamamen bağımsız olması ve yeni bir Güney Alman ulusu oluşturmak için Avusturya ile birleşmesi gerektiğini ileri sürdü. Hitler ayağa kalktı ve talihsiz Profesör Baumann'ı hitabet yeteneklerini kullanarak azarladı ve sonunda Baumann'ın toplantıyı ertelemeden önce terk etmesine neden oldu. Hitler'in hitabet becerilerinden etkilenen Drexler, onun DAP'a katılmasını ısrarla istedi. Ordu amirlerinin emri üzerine Hitler partiye katılmak için başvurdu. Bir hafta içinde Hitler, resmi olarak üye olarak kabul edildiğini ve bunu görüşmek için bir "komite" toplantısına gelmesi gerektiğini belirten bir posta kartı aldı. Hitler, Alte Rosenbad birahanesinde yapılan "komite" toplantısına katıldı. Daha sonra Hitler Mein Kampf kitabında, yeni doğan bu partiye katılmanın "... hayatının en belirleyici kararı olduğunu yazdı. Buradan geri dönüş olmazdı ve olamazdı. ... Alman İşçi Partisi'ne üye olarak kaydoldu ve geçici 7 "numaralı üyelik kartını aldı. Normalde askere alınmış ordu personelinin siyasi partilere katılmasına izin verilmiyordu. Ancak bu durumda Yüzbaşı Mayr, Hitler DAP'a katılmasına izin verdi. Dahası, Hitler'in orduda kalmasına ve haftalık 20 altınlık maaşını almasına da izin verildi.

1920 başlarında, DAP 101'den fazla üyeye ulaştı ve Hitler, 555 numaralı üye olarak üyelik kartını aldı. Hitler'in hatırı sayılır hitabet ve propaganda becerileri parti liderliği tarafından takdir edildi. Anton Drexler'in desteğiyle Hitler, 1920'nin başlarında parti propagandasının başına geçti ve eylemleri partiyi dönüştürmeye başladı. O güne kadarki en büyük dinleyici buluşmasını 24 Şubat 1920'de Münih'deki Staatliches Hofbräuhaus'ta düzenledi. Orada Hitler, partinin 25 maddelik programını açıkladı. DAP'nin isim değişikliğini Nationalsozialistische Deutsche Arbeiterpartei - NSDAP (Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi) olarak değiştirdi (Dünyanın geri kalanı tarafından genellikle Nazi Partisi olarak bilinen). Hitler, partinin kırmızı zemin üzerine beyaz bir daire içinde gamalı haç bayrağını tasarladı. Hitler daha sonra Mart 1920'de ordudan terhis edildi ve Nazi Partisi için tam zamanlı çalışmaya başladı.
1920'de Emil Maurice'in çevresinde küçük bir "salon koruma" ekibi oluşturuldu. Grup ilk olarak "Sipariş birlikleri" (Ordnertruppen) olarak adlandırıldı. Daha sonra Ağustos 1921'de Hitler, partinin "Jimnastik ve Spor Bölümü" (Turn- und Sportabteilung) olarak bilinen grubu yeniden tanımladı. 1921 sonbaharında gruba Sturmabteilung (Fırtına Kıtası) veya SA adı verildi ve Kasım 1921'de grup artık resmi olarak bu adla biliniyordu.
1920'de Hitler ayrıca Münih bira salonlarında, özellikle Hofbräuhaus, Sterneckerbräu ve Bürgerbräukeller'de konferans vermeye başladı. Parti konuşmaları ve toplantıları için kalabalığı sadece Hitler getirebildi. Bu zamana kadar, polis konuşmaları zaten izliyordu ve hayatta kalan kendi kayıtları, Hitler'in Yahudiler ve Versailles Antlaşması gibi başlıklarla konferanslar verdiğini ortaya koyuyor. Yıl sonunda parti üyeliği 2.000 olarak kaydedildi.
Haziran 1921'de, Hitler ve Dietrich Eckart, Berlin'e bağış toplama gezisindeyken, örgütsel evi olan Münih'teki Nazi Partisi içinde bir isyan patlak verdi. Yürütme komitesi üyeleri rakip Alman Sosyalist Partisi (DSP) ile birleşmek istedi. Hitler 11 Temmuz'da Münih'e döndü ve öfkeyle istifasını sundu. Komite üyeleri, önde gelen halk figürü ve sözcüsünün istifasının partinin sonu anlamına geleceğini fark etti. Hitler, parti başkanı olarak Anton Drexler'in yerine geçmesini ve parti 

Nowhere in Africa (Almanca:Nirgendwo in Afrika) 2001 yapımı epik Alman filmidir. Caroline Link tarafından yönetilmiştir. II.Dünya Savaşı, Nazilerden sırasında Kenya'ya göç eden Yahudi bir ailenin hikâyesini anlatmaktadır. Film 2002 yılında Akademi ödüllerinde; Yabancı Dilde En İyi Film Akademi Ödülü'nü kazanmıştır.

1938'de Redlich ailesi, Yahudilere yönelik artan zulümden kaçmak için Nazi Almanyası'nda, Silezya'daki Leobschütz'den Kenya'ya kaçar. Eski bir avukat olan Walter, bir çiftlik yöneticisi olarak iş bulur ve daha sonra ailesini yanına alır. Eşi Jettel, Afrika'daki yaşama alışmakta güçlük çeker, ancak kızı Regina yeni çevresine hızla adapte olur, ülkenin dilini kolayca öğrenir ve yerel kültüre ilgi gösterir. Regina kısa süre sonra, sıtmaya yakalandığında Walter'ın hayatını kurtarmaya yardım eden çiftliğin aşçısı Owuor ile yakın bir arkadaşlık kurar. Jettel'in tek Alman bağlantısı, yıllarca Afrika'da yaşamış eski bir Alman olan Walter's Süsskind'ın arkadaşıdır. Jettel, Süsskind'a neden hiç evlenmediğini sorar ve evli kadınlara aşık olma alışkanlığı olduğunu söyler.
Savaş patlak verdiğinde, İngiliz yetkililer tüm Alman vatandaşlarını toplar ve ister Yahudi ister Yahudi olmayanlar olsun, erkekleri kadınlardan ayırarak onları tutuklar. Redlich'lerin evliliği kötü gitmeye başlar ve Walter, Jettel'i sadece bir çiftçi olduğu için onunla yatmak istememekle suçlar. Jettel, işi güvence altına almak için Almanca bilen bir İngiliz askeriyle ve ailesi için bir çiftlikte bir evde yatar ve Regina ve Walter bunu öğrenir.
Walter, İngiliz Ordusu'na katılmaya karar verir ve Jettel'in onunla Nairobi'ye gitmesini ister, ancak o reddeder ve Owuor ile çiftliği yönetmeyi sürdürür. Regina bir İngiliz yatılı okuluna gönderilir ve orada yıllarca kalır, ancak hasat mevsiminde ara sıra geri gelebilmektedir. Jettel, Swahili dilinde akıcı konuşabilecek şekilde kendini geliştirir ve çiftliği yetkin bir şekilde yönetir, Afrika kültürü ve daha önce sahip olmadığı sıkı çalışma için bir takdir kazanır. Bu süre zarfında Jettel ve Süsskind bir ilişki geliştirir; onu öper, ancak bir ilişkiye girmeyi reddeder gibi görünür (birlikte yatıp yatmadıkları belirsizliğini korur).
Walter savaştan döner ve çok sevinen Jettel onunla yatar. Daha sonra babasının dövülerek öldürüldüğünü ve kız kardeşinin toplama kampında öldüğünü söyler. Almanya'da bir hukuk firmasında çalışmak için başvurur ve derhal yargıç olarak yerleştirilebileceğine dair söz alır. İngiliz Ordusunun politikasının tüm askerleri ve ailelerini eve geri göndermek olduğunu belirtir. Jettel, çiftliğin ona ihtiyacı olduğunu ve onu takip etmekten yorulduğunu söyleyerek onunla gitmeyi reddeder. Ayrıca akrabalarını öldüren bir ülkenin gerçekten evi olarak kabul edilebileceğine inanmayı da reddeder. Walter öfkelenir, başta Afrika'dan nefret ettiğini ve Almanya'ya dönmek için sabırsızlandığını ve bencil davrandığını söyler. Walter, Regina'ya onunla gitmek isteyip istemediğini sorar ama Regina, Owuor'dan ayrılmak istemez.
Walter artık onu rahat bırakmaya hazırlanırken, bir çekirge sürüsü belirir ve hasadı tehdit eder. Jettel, Walter'ın çekirgeler ile savaşmak için geri döndüğünü görür ve kendisini aileye adamasından etkilenir. Sonunda çekirgeler ekinlere ciddi bir zarar vermeden ayrılır ve çiftçiler kutlama yapar. Jettel ve Walter sevişir ve uzlaşır ve ona çocuğuna hamile olduğunu söyler ve onu Süsskind ile yatmadığı sonucuna götürür. Owuor, Redlich'lerin Almanya'ya geri döneceğini fark ederek bir yolculuğa çıkmaya karar verir ve o ve Regina ağlayarak vedalaşır. Jettel, Walter'ın ayrılmaları gerekip gerekmediğine karar vermesine izin verir ve Almanya'ya dönüş biletleri alır.
Son sahnede Walter, Regina ve Jettel bir Afrika treniyle seyahat eder. Tren yavaşlarken bir Afrikalı kadın Jettel'e bir muz ikram eder. Bir anlatımda Regina, erkek kardeşinin sağlıklı doğduğunu ve babasının dedesinin adını taşıyan Max adını verdiğini belirtir.

Juliane Köhler – Jettel Redlich
Merab Ninidze – Walter Redlich
Sidede Onyulo – Owuor
Matthias Habich – Süsskind
Lea Kurka – Regina (genç)
Karoline Eckertz – Regina (yaşlı)
Gerd Heinz – Max
Hildegard Schmahl – Ina
Maritta Horwarth – Liesel
Regine Zimmermann – Käthe
Gabrielle Odinis – Hizmetçi Klara
Bettina Redlich – Bayan Sadler
Julia Leidl – Inge
Mechthild Grossmann – Elsa Konrad
Joel Wajsberg – Hubert

Zeitgeist Film sayfası
IMDb'de Afrika'nın Hiçbir Yerinde

Alamanlar, birçok Cermen kabilesinin bir araya gelerek kurdukları savaşçı topluluğun adı. Gotlar ve Slavlar tarafından Brandenburg'dan kovulduktan sonra 3. yüzyılın başlarında Main nehri üzerinde görüldüler. Önce Caracalla (213), sonra 3. yüzyıl imparatorları, daha sonra da Valerius Constantius tarafından (301) Roma İmparatorluğu topraklarından püskürtülünce 4. yüzyıl ortalarına kadar Ren nehrinin sağ kıyısında Main ile Konstanz gölü arasına yerleşip kaldılar. İşgal ettikleri yer Würtemberg, Bade ve Alman İsviçresi'ni kapsıyordu. 5. yüzyıl ortalarında burada bir krallık kurdular. Sonraları Ren'i geçerek Köln ile Konstanz arasında Alsace'da yerleşmeye çalıştılar ancak önce Julianus (Strasbourg, 357) ve Valentinianus, sonra da Attila'nın Hun baskını sırasında Aetius tarafından (453) Ren'in ötesine atıldılar. Güneybatıda Burgundiler ile kuzeybatıda Franklar ile çarpıştılar. 496'da krallıkları Franklar tarafından işgal edildi.

Chrocus

Meydan Larousse

Albrecht Dürer (d. 21 Mayıs 1471 - ö. 6 Nisan 1528), Alman ressam, matematikçi ve matbaacı. Geç gotik Flaman sanatı uygular. Rembrandt ve Goya ile birlikte eski basımların en önemli isimlerinden biridir.

Dürer'in babası, 1455'te Macaristan'dan gelerek Nürnberg'e yerleşen bir kuyumcuydu. Dürer, çocukluğunu babasının kuyumcu dükkânında çalışarak geçirdi. 1486'da babasının girişimiyle ressam ve ağaç baskı ustası Michael Wolgemut'un (1434-1519) atölyesine çırak olarak girdi. 1489'da işinden ayrılarak seyahat etmeye başladı. O yıllarda sık sık seyahat ederek Basel, Alsace ve Felemenk'te bulundu. 1493/94 yıllarında kısa süre Strazburg'da kaldı. Sonra Basel'e döndü. 

Mayıs 1494'te Nürnberg'e dönerek bir tüccarın kızı olan Agnes Frey ile evlenen Dürer, 1494 sonbaharında İtalya'ya ilk gezisini yaptı. Gezi 1495 ilkbaharına değin sürdü. İtalya gezisinden çok hoşlanan Dürer, Venedik'te bulunduğu sırada Orta İtalyalı sanatçıların oymabaskılarını gördü. Floransalı ressam Antonio Pollaiuolo'nun eserlerinden etkilendi.
1505 sonbaharında 2. kez İtalya'ya giden Dürer, İtalya'da 1507 kışına dek kaldı. Zamanının büyük bir bölümünü Venedik'te geçirdi. Venedikli ressamlardan en çok Giovanni Bellini'den etkilendi. 1507'de İtalya'dan döndükten sonra Nürnberg'de gösterişli bir ev aldı.
Kutsal Roma-Cermen İmparatoru I. Maximillian 1512'de Nürnberg'de bulunduğu sırada Dürer'i koruması altına aldı. Dürer, onun hizmetinde 1519'da Maximillian ölene dek çalıştı.1519'da I. Maximillian'ın ölümü üzerine görev süresi biten Dürer, 1520'de karısıyla birlikte Felemenk'e son kez gitti. Felemenk'teyken Nijmegen ve Köln yoluyla Anvers'e gitti, orada 1521 yazına dek kaldı. Aralık 1520'de Zeeland'a gitti, Nisan 1521'de Brugge ve Gent'i ziyaret etti. Felemenk'te de resim yapmayı sürdürerek bir dizi çizim ve Felemenk resimlerinden etkilenen birçok resim yaptı. Bunlar "Anna Selbdritt Portresi", Aziz Hieronymus'un yarım boy portresi (1521), Bernhard von Resten'in küçük boy portresi gibi yapıtlardır.
Temmuz 1521'de karısıyla Nürnberg'e dönen Dürer, orada iken hastalandı. 6 Nisan 1528'de ölen Dürer, Nürnberg'de Johannesfriedhof'a (Yuhanna Mezarlığı) gömüldü. Yetiştirdiği sanatçıların da gösterdiği gibi, çağının en etkili ressamlarından ve oyma baskı ustalarından biriydi. Nitekim Floransalı sanatçı Giorgi Vasari, Le Vite de' piu eccellenti architelli, pittori, e scultori Italiani (1550; Ünlü İtalyan Mimar, Ressam ve Heykelcilerin Yaşamları) adlı kitabında Dürer'den övgüyle söz etti.

13 yaşındayken kendi portresini, 14 yaşındayken "Madonna ve Müzik Melekleri" portresini yaparak erken gelişen resim yeteneğini kanıtladı.
İtalya'dayken de resim yapmaya devam eden Dürer, Güney Tirol Alplerini resmettiği bir dizi suluboya yaptı; bu yapıtlar, en güzel yapıtlarından sayılırlar. Ayrıca "Hercules ve Stymphalis Kuşları" adlı yapıtını yaptı.
1490'da ilk yağlı boya eseri olan babasının portresini yaptı. "Aziz Hieronymus Aslanı İyileştiriyor" adlı ilk ağaç baskısını Basel'de yaptı. Strasbourg'dayken, parşömen üzerine yaptığı kendi portresiyle ilk başyapıtlarından birini verdi (1493). Yine Strasbourg'dayken küçük boyutlu dinsel resimler de yaptı.

1490'ların sonları, Dürer'in eser verme sayısının arttığı yıllar oldu. 1497'de "Sampson ve Aslan", 1498'de "Hercules ve Stymphalis Kuşları"'ndaki Herakles'e benzeyen bir üslupla "Dresden Altar Panosu" resminden başka aynı yıl bir tane daha kendi portresini yaptı. Aynı yıl bir başka yapıtı olan "Mahşer" adlı ağaç baskısını yaptı. 1499'da Oswolt Krel'in yarım boy portrelerini yaptı; aynı yıl Nürnbergli Tucher ailesinden üç aristokratın portrelerini yaptı.
16. yüzyıla girerken Dürer, birkaç resim daha yaptı. Bunlar; 1500 tarihli yeni "Kendi Portresi", 1500-10 yılları arasında yaptığı "Meryem'in Yaşamı", yine 1500 tarihli ve Nürnbergli Tucher ailesinden birini resmettiği "Genç Bir Adamın Potresi" Dürer'in bu dönemde verdiği eserlerden bazılarıdır.
1504'te "Adem ve Havva" adlı ünlü oymabaskısını yapan Dürer, aynı yıl öğrencilerinin de yardımıyla "Üç Kral Altarı" adlı resmini yaptı. Bu "Üç Kral Altarı" yapıtı, Dürer'in "Müneccim Kralların Tapınması", "Davulcu ve Kavalcı", "Eyüb ve Karısı" gibi resimlerinden etkilenmişti.
Venedik'te iken birçok yapıt verdi. Bunlar; "Genç İsa Doktorlar Arasında" (1506), birçok yarım boy resim (1505-07), "Gül Çelenkler Şenliği" (1506; büyük altar pano) gibi yapıtlar sayılabilir. Ayrıca 2. bir "Adem ve Havva" (1507), "On Binlerin Şehit Olması" (1508), "Kutsal Üçlünün Tapınması" (1511) gibi resimlerden başka 1507-13 yılları arasında İsa'nın çektiklerini anlatan bir dizi bakır oymabaskı ve ağaç oymabaskı yaptı.
1512'de Nürnberg'de bulunduğu sırada "Şövalye, Ölüm ve Şeytan", "Aziz Hieronymus Çalışma Odasında", "Melankoli I" gibi en ünlü bakır oymabaskılarını yaptı (1513-14). İmparatorun dua kitabının kenarlarının süslenmesi için ünlü Alman sanatçılarla iş birliği yaptı. 1515-18 yılları arasında demir levha ve bir dizi aside yedirme demir baskı da gerçekleştirdi. 10 yıl içinde imparatorun iki portresini (1519) ve "Lucretia" (1518) gibi ünlü resimlerini yaptı.
Zeeland'a iken "Anna Selbdritt Portresi", Aziz Hieronymus'un yarım boy portresi (1521), Bernhard von Resten'in küçük boy portresi gibi yapıtlardır.
En ünlü yapıtlarından olan "Dört Havari" yapıtını hasta döneminde yaptı.

Aldi (Albrecht-Diskont), dünya çapında faaliyet gösteren Alman ucuz gıda marketleri zinciridir. Aldi Süd ve Aldi Nord olarak iki ayrı merkezden yönetilir. Adındaki Albrecht kurucu ailenin soyadı, Diskont ise indirim anlamındadır.

1913 yılında Almanya'nın Essen kentinde kurulan 35 m² büyüklükteki bir dükkânın Karl Albrecht ve Theo Albrecht kardeşlerin anneleri tarafından işletilmesiyle başladı. Savaş sonrası iki kardeş annelerinden dükkânın işletmesini devraldı. Daha sonra Essen-Schonnebeck semtinde daha büyük bir dükkân açarak büyümeye devam ettiler. 1950 yılında açtıkları dükkân sayısı on üçü buldu. 1960 yılında iki kardeş ayrılarak Aldi Nord (Kuzey) ve Aldi Süd (Güney) olmak üzere dükkânları paylaştıklarında 300 dükkân ve 90 milyon Mark tutarında ciroları vardı.

Albrecht kardeşlerin başarısının sırrı o dönemlerde izin verilen % 3 indirim yapma iznini hemen kullanıyor, bu yüzdeyi sattıkları malın fiyatından düşüyorlardı. Ayrıca halk arasında "dükkânın lüks dekorasyonu satılan mallara yansıyor" inancı hakim olduğu için, hiçbir dekorasyon yapmıyorlardı. Pahalı reklamlardan da uzak duruyorlardı. Bu şekilde masrafları düşürüyor, gıda maddelerini olabildiğince ucuza satıyorlardı.

2008 yılı itibarıyla Aldi Nord'un 35 merkezden yönetilen 2.500 şubesi bulunuyor. Aldi Süd'ün ise 31 merkezden yönetilen 1.700 şubesi var.

Avrupa çapında yaklaşık 7000 mağazası olan Aldi Avrupa dışında da olmak 18 ülkede hizmet veriyor.

Almanya
Belçika
Danimarka
Fransa
Hollanda
Lüksemburg
İspanya
Portekiz
Polonya

Almanya
Amerika Birleşik Devletleri
Avusturya
Avustralya
İngiltere
İrlanda
İsviçre
Macaristan
Slovenya
Yunanistan
Çin

Dieter Brandes: Die 11 Geheimnisse des ALDI-Erfolgs. Campus, Frankfurt/Main 2003, ISBN 3-593-37294-0
Hannes Hintermeier: Die Aldi-Welt. Nachforschungen im Reich der Discount-Milliardäre. Goldmann, Münih 2000, ISBN 3-442-15063-9
Astrid Paprotta, Regina Schneider: Aldidente. 30 Tage preiswert schlemmen. Ein Discounter wird erforscht. Eichborn, Frankfurt/Main 1998, ISBN 3-8218-1589-2
Klaus Werner: Das neue Schwarzbuch Markenfirmen. Die Machenschaften der Weltkonzerne. Deuticke Verlag, Viyana 2003, ISBN 3-216-30715-8
Franz Kotteder: Die Billig-Lüge. Die Tricks und Machenschaften der Discounter. Droemer/Knaur, Münih 2005, ISBN 3-426-27371-3
Hans Weiss, Ernst Schmiederer: Asoziale Marktwirtschaft. Insider aus Politik und Wirtschaft enthüllen, wie die Konzerne den Staat ausplündern. Kiepenheuer und Witsch, Köln 2005, ISBN 3-462-03643-2
Wolfgang Fritz (Wirtschaftswissenschaftler)|Wolfgang Fritz: Die Aldisierung der Gesellschaft – Eine ökonomische Perspektive. Braunschweig 2005, ISBN 3-933628-60-1

Bu maddeyle ilgili Wikipedia'nın Almanca versiyonunda yer alan bilgiler. 26 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
aldi.com resmi sitesi3 Eylül 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Alman basınında Aldi 21 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Haritada Aldi Nord ve Aldi Süd arasındaki fark 24 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Allianz SE, merkezi Almanya'nın Münih kentinde bulunan dünyanın en büyük sigorta ve finansal yatırım şirketlerinden birisidir. Almanya'nın en önemli 30 şirketinin kayıtlı bulunduğu borsa endeksi DAX'ta listelenmektedir. 2006 yılı itibarıyla 101,129 milyar Euro ciro ve 7,021 milyar euro net kazanç yapan bir şirkettir. Dünya çapında faaliyet gösteren bu holding Allianz Group olarak tanınır. Yönetim kurulu başkanlığını 2003 yılı itibarıyla Michael Diekmann yapmaktadır.

1890 yılında Carl von Thieme ve Wilhelm von Finck isimli iki arkadaş Berlin'de Allianz Versicherungs-AG isimli bir sigorta şirketi kurarlar. Bu şirket ilk başlarda Merck Finck & Co ve Dresdner Bank AG ve daha önce kurdukları Münchener Rückversicherung tarafından finanse edilir. 1893 yılında İngiltere'nin Londra kentinde ilk şubesini açar. 1895 yılında ilk defa borsaya girerek hisse senetlerini satışa çıkarırlar. Borsaya açılmak, büyümenin ilk adımlarını oluşturur.
Allianz, ilk sarsıntısını 1906 San Francisco depreminde yaşadı. Ekonomik krizi tam atlatmışken, 1912 yılında batan ünlü Titanic gemisi batınca, Allianz yüklü miktarda tazminat ödemek zorunda kaldı.

Aralık 2006 [1]27 Eylül 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Gerald D. Feldman: Die Allianz und die deutsche Versicherungswirtschaft 1933-1945. München, Verlag C. H. Beck, 2001 - ISBN 3-406-48255-4
Christiane Lang: Für die Allianz beginnt eine neue Zeitrechnung, in: Börsen-Zeitung 18. August 2005, S. 5

Allianz Almanya internet sitesi 21 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Allianz Avusturya internet sitesi 9 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Allianz Group internet sitesi
Allianz Türkiye internet sitesi 8 Temmuz 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Alman-Sovyet Saldırmazlık Paktı veya Molotov - Ribbentrop Paktı, Nazi Almanyası ile Sovyetler Birliği arasında Doğu Avrupa'yı aralarında paylaşan bir saldırmazlık paktıydı. Pakt 23 Ağustos 1939'da Moskova'da Almanya Dışişleri Bakanı Joachim von Ribbentrop ve Sovyet Dışişleri Bakanı Vyaçeslav Molotov tarafından imzalandı ve resmi olarak Almanya ile Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği Arasında Saldırmazlık Antlaşması olarak biliniyordu. Gayri resmi olarak; Hitler-Stalin Paktı, Nazi-Sovyet Paktı veya Nazi-Sovyet İttifakı olarak da anıldı.
Adolf Hitler iktidarı ele geçirdikten sonra ülkesini Milletler Cemiyeti'nden çıkardı. Versay Antlaşması'nın birçok yükümlülüğünü ihlal etmeye başladı. Bunlardan en dikkat çekici olanları Alman ordusunun büyütülmesi ve hava gücü elde etmesiydi. Hitler daha sonra Avusturya'yı ilhak etti, bu hamlesinin akabinde Versay Antlaşması ile kurulmuş Çekoslavakya'nın Südetler bölgesi üstünde hak iddia etmeye başladı. Hitler'in Versay Antlaşması'nın yükümlülüklerini uygulamaması, Avusturya'yı ilhak etmesi gibi konularda İngiltere'den veyahut Fransa'dan caydırıcı bir tepki gelmemişti. Hitler'in Çekoslovakya ile yaşadığı krizde durum farklı seyretti. İngiltere Başbakanı Neville Chamberlain arabulucu olmak istedi. Chamberlain'e göre Hitler'i yatıştırmak gerekiyordu, bunun için Südetler bölgesi Hitler'e verilebilirdi fakat Hitler de ilhakın Südetler ile sınırlı kalacağı konusunda güvence vermeliydi. Taraflar uzlaştı. Hitler ilhakın Südetler ile sınırlı kalacağına dair söz verdi ve Münih Antlaşması yapıldı. Chamberlain barışı sağladığı hususunda çok emindi, Chamberlain'e göre Berlin'de yapılan antlaşma barış için çok önemliydi fakat Hitler böyle düşünmüyordu. Südetler ile başlayan ilhakı Çekoslavakya'nın bütününün işgali takip etti. Hitler verdiği sözü tutmamış, Chamberlain'i küçük düşürmüş ve Polonya ile sınırlarını birçok yerde kesiştirmişti. Chamberlain bu aşağılama sonrası Hitler'in Polonya'ya karşı bir adım atması durumunda İngiltere'nin Polonya'nın bağımsızlığını koruyacağını söyledi. Hitler bu durumu yatıştırma politikasının bittiğine yoruyordu, her ne kadar İngiltere ile savaş istemese bile Polonya'nın işgali sonrası savaş çıkması durumunda doğu kanadının güvende olmasını istiyordu. Bu yüzden Stalin ile anlaşma zemini bulmak için Joachim von Ribbentrop'u görevlendirdi. Ribbentrop Berlin'de bulunan Rus diplomatlar ile bir dizi görüşme gerçekleştirdi, yapılacak görüşmenin altyapısını oluşturdu, bu görüşmelerde ilk kez Polonya'nın bölünmesi gündeme geldi ve nihayetinde Moskova'da bir görüşme yapılması planlandı.
Ribbentrop 22 Ağustos'ta, Sovyetlerin daha önce İngiltere ve Fransa'yla yapmaya çalıştığı anlaşmayı sonuçlandırmak üzere Moskova'ya uçtu. Bizzat Stalin tarafından görkemli bir törenle karşılandı. Ertesi gün imzalanan Molotov-Ribbentrop Paktı taraflar arasında barışı garanti altına alıyor ve hiçbir hükûmetin diğerinin düşmanına yardım etmeyeceğini ya da onunla ittifak kurmayacağını taahhüt ediyordu. Kamuoyuna açıklanan saldırmazlık hükümlerine ek olarak, antlaşma Polonya, Litvanya, Letonya, Estonya ve Finlandiya'daki Sovyet ve Alman nüfuz alanlarının sınırlarını belirleyen Gizli Protokolü de içeriyordu. Bu gizli protokole göre Almanya ve Sovyetler Birliği Polonya'yı ortadan kaldıracak, Baltık ülkeleri ve Finlandiya'ysa Sovyetler Birliği'ne bırakılacak, Sovyetler Birliği'nin bu bölgelerde uygulayacağı politikalara Almanya'dan bir karşıtlık gelmeyecekti. Gizli Protokolün varlığına dair söylentiler ancak Nürnberg duruşmaları sırasında kanıtlanmıştır.
Anlaşmadan kısa bir süre sonra Almanya 1 Eylül 1939'da Polonya'yı işgal etti. Sovyet lideri Josef Stalin, Halhin Gol Muharebesi sonrasında Sovyet-Japon ateşkesinin yürürlüğe girmesinden ve Sovyetler Birliği Yüksek Sovyeti'nin Molotov-Ribbentrop Paktı'nı onaylamasından bir gün sonra, 17 Eylül'de Polonya'nın Sovyetler tarafından işgal edilmesi emrini verdi. İşgallerin ardından iki ülke arasındaki yeni sınır, Alman-Sovyet Sınır Antlaşması'nın ek protokolüyle teyit edildi. Mart 1940'ta Finlandiya'daki Karelia ve Salla bölgelerinin bir kısmı Kış Savaşı'nın ardından Sovyetler Birliği tarafından ilhak edildi. Bunu Estonya, Letonya, Litvanya ve Romanya'nın bazı bölgelerinin (Besarabya, Kuzey Bukovina ve Hertsa bölgesi) Sovyetler tarafından ilhakı izledi. Sovyetler, Polonya sınırı içinde bulunan etnik Ukraynalılar ve Belaruslular konusundaki endişelerini Polonya'yı işgal etmek için bahane olarak kullandı.

Polonya'nın 1939 Sovyet işgalinin ardından Sovyetler Birliği tarafından ilhak edilen Curzon Hattı'nın doğusundaki toprakları savaştan sonra Sovyetler Birliği'nde kaldı ve şu anda Ukrayna ve Belarus sınırları içinde bulunmaktadır. Vilnius Litvanya'ya verildi. Sadece Podlaskie ve Galiçya'nın San Nehri'nin doğusunda, Przemyśl civarındaki küçük bir kısmı Polonya'ya iade edildi. 1939-1940 yıllarında Sovyetler Birliği tarafından ilhak edilen diğer tüm topraklardan Finlandiya (Batı Karelya, Petsamo), Estonya (Estonya Ingria ve Petseri İlçesi) ve Letonya'dan (Abrene) koparılanlar, 1991 yılında SSCB'nin dağılmasından sonra Rusya SFSC ve Sovyetler Birliği'nin halef devleti olan Rusya'nın bir parçası olarak kaldı. Romanya'dan ilhak edilen bölgeler de Sovyetler Birliği'ne entegre edilmiştir (Moldova SSC veya Ukrayna SSC oblastları gibi). Besarabya'nın bir kısmı şimdi Moldova'yı oluşturmaktadır. Kuzey Besarabya, Kuzey Bukovina ve Hertsa bölgesi günümüzde Ukrayna'nın Çernivtsi Oblastı'nı oluşturmaktadır. Güney Besarabya ise şu anda Ukrayna'da bulunan Odessa Oblastı'nın bir parçasıdır.
Anlaşma 22 Haziran 1941'de Almanya'nın Lebensraum ideolojik hedefi doğrultusunda Barbarossa Harekâtı'nı başlatıp Sovyetler Birliği'ni işgal etmesiyle sona ermiş, ve Sovyetler hemen ardından yeni bir ittifak amacıyla 12 Temmuz 1941 tarihinde İngiliz-Sovyet Anlaşması yapmıştır. Savaştan sonra Ribbentrop Nürnberg mahkemelerinde savaş suçlarından hüküm giydi ve idam edildi. Molotov ise 1986 yılında Moskova'da öldü.

Antlaşmanın odak noktasını Doğu Avrupa'nın paylaşımına dair gizli protokol oluşturuyordu. (Antlaşmanın "gizli maddeleri" olduğu iddiası antlaşmanın imzacısı Sovyet Dışişleri Bakanı Molotov tarafından yalanlanmıştır) Ribbentrop Polonya'nın 1914 sınırları doğrultusunda etki alanlarına bölünmesini önerdi. Tek fark Varşova'nın Almanya'ya bırakılan batı bölümünde yer alması olacaktı. Bu etki alanlarında ayrı bir Polonya devletinin varlığının sürdürülüp sürdürülmeyeceği veya bu alanların Almanlar veya Sovyetlerce işgal edilip edilmeyeceği konusu protokole dahil edilmedi. Baltık devletleri konusunda Ribbentrop'un önerisi Finlandiya ve Estonya'nın Sovyet etki alanı, Litvanya'nın Alman etki alanına dahil edilmesi; Letonya'nın ise bölüşülmesi idi.

Almanya 22 Haziran 1941'de Sovyetler Birliği'ne saldırarak bu paktı çiğnemiştir. Alman yanlısı kaynaklara göre saldırının nedeninin Sovyetler Birliği'nin Almanya sınırına çok fazla asker koyduğu iddia edilir. Ancak Sovyetler Birliğinin saldırının daha ilk altı ayında 4 milyon askerini kaybetmesi ve Sovyet rejiminin Almanya'nın saldıracağına yönelik gelen istihbaratı karşı-istihbarat faaliyeti olarak görmesi Stalin ile Sovyet rejiminin Almanya'nın saldırısını beklemediğini, bunu gerektirecek hareketlerden kaçındığının göstergesi olarak değerlendirilmektedir.

Komintern üzerinden Sovyetler Birliği Komünist Partisi'ne bağlı olan kardeş komünist partilerde bu antlaşma ölümcül sarsıntılara yol açacaktır. Örneğin işgal altındaki Yunanistan'da faaliyet gösteren Yunanistan Komünist Partisi dağılmanın eşiğine gelecektir. 1941 yılında Almanya'nın Sovyetler Birliği'ne saldırmasıyla komünist partiler Avrupa çapında işgale karşı direniş mücadelesine önderlik edeceklerdir.

Alman Deniz Kuvvetleri (Almanca: Deutsche Marine), Almanya Federal Cumhuriyeti'nin deniz kuvvetlerinin genel adıdır.
Batı Almanya, NATO'ya dahil olduktan sonra deniz kuvvetlerinde yeni bir yapılanmaya gitti. 1990 yılında Almanya'nın yeniden birleşmesi ile Doğu Almanya'nın deniz kuvvetleri Bundesmarine'ye katıldı ve Alman Deniz Kuvvetleri bugünkü şeklini aldı.

Toplamda, Alman Donanması'nda aşağıdakiler dahil olmak üzere yaklaşık 65 görevli gemi bulunmaktadır; 10 fırkateyn, 5 korvet, 2 mayın tarama gemisi, 10 mayın avcısı, 6 denizaltı, 11 ikmal gemisi ve 20 çeşitli yardımcı gemi. Donanmanın deplasmanı 220.000 tondur.
Alman Donanması gemileri şunları içerir:

4 Baden-Württemberg sınıfı fırkateyn F125
3 Sachsen sınıfı fırkateyn F124
4 Brandenburg sınıfı fırkateyn F123
5 K130 Braunschweig sınıfı korvetler (üretimde 5 ek ünite, 2026 yılına kadar devreye alınması planlanıyor)
6 Tip 212 denizaltı

Alman Deniz Kuvvetleri, Rostock'taki Donanma Komutanlığı'ndaki (Marinekommando) Donanma Müfettişi (Inspekteur der Marine) tarafından denetlenmektedir.

Alman Donanma Karargâhı (Marinekommando), Rostock
Flotilla 1 (Einsatzflottille 1) (Karargâh Kiel)
1. Korvet Filosu (1. Korvettengeschwader), Warnemünde
1. Denizaltı Filosu (1. Ubootgeschwader), Eckernförde
Denizaltı Eğitim Merkezi (Ausbildungszentrum Unterseeboote), Eckernförde
3. Mayın Tarama Filosu (3. Minensuchgeschwader), Kiel
Deniz Kuvvetleri Koruma Taburu, (Seebataillon), Eckernförde
Donanma Özel Kuvvetler Komutanlığı, (Kommando Spezialkräfte Marine), Eckernförde
Destek Filosu (Unterstützungsgeschwader) Kiel
Kiel Deniz Üs Komutanlığı (Marinestützpunktkommando Kiel)
Eckernförde Deniz Üs Komutanlığı
Warnemünde Deniz Üs Komutanlığı
Flotilla 2 (Einsatzflottille 2), (Karargâh Wilhelmshaven)
2. Fırkateyn Filosu (2. Fregattengeschwader), Wilhelmshaven
4. Fırkateyn Filosu (4. Fregattengeschwader), Wilhelmshaven
Yardımcı Filo (Trossgeschwader), Wilhelmshaven
Wilhelmshaven Deniz Üs Komutanlığı
Deniz Havacılık Komutanlığı (Marinefliegerkommando), Nordholz
3. Donanma Hava Filosu (Marinefliegergeschwader 3), Nordholz
5. Donanma Hava Filosu (Marinefliegergeschwader 5), Nordholz
Donanma Destek Komutanlığı (Marineunterstützungskommando — MUKdo)
Donanma Tıp Enstitüsü (Schiffahrtsmedizinisches Institut), Kiel
Donanma Akademisi (Marineschule Mürwik), Flensburg
Astsubay Okulu (Marineunteroffiziersschule), Plön
Mühendislik Okulu (Marinetechnikschule), Parow, Stralsund yakınları
Deniz Operasyonları Okulu (Marineoperationsschule), Bremerhaven
Deniz Hasar Kontrolü Eğitim Merkezi (Ausbildungszentrum für Schiffssicherung), Neustadt in Holstein

Almanya Donanması mayın tarama gemileri listesi

www.marine.de - Resmi site (Almanca)27 Kasım 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Alman Doğu Afrikası (Almanca: Deutsch-Ostafrika), Afrika'daki eski bir Alman sömürgesi. Ruanda'nın büyük bir kesimini, Burundi'yi, Tanzanya'yı ve Mozambik'in bir parçasını içeren sömürge, I. Dünya Savaşı'nın Almanya'nın yenilgisiyle sona ermesiyle büyük ölçüde İngiltere'nin himayesine girdi.

Alman Kolonizasyon Derneği'ni kuran Carl Peters'ın birkaç yerli kabile reisi ile anlaşmalar imzalamasıyla ortaya çıkan Alman Doğu Afrikası, Otto von Bismarck'ın imzaladığı, bölgede hakimiyet kurmayı amaçlayan bir tüzüğün Carl Peters'a verilmesinden sonra Rufiji Nehri, Witu ve Lamu'ya doğru yayılmaya başladı. Zanzibar Sultanlığı, bu bölgeler üzerinde hak iddia ederek Alman Doğu Afrikası'nın yayılmasına karşı çıktı. Ardından Otto von Bismarck, beş savaş gemisi göndererek silahlarını Zanzibar Sultanlığı'na doğrulttu. Almanya ve İngiltere'nin anakaranın paylaşımı konusunda anlaşmasından sonra Zanzibar Sultanlığı, Carl Peters'ın gerçekleştirdiği yayılmayı kabul etmek zorunda kaldı. Alman Doğu Afrikası, Bagamoyo, Darüsselam ve Kilwa üzerinde hızla egemenlik kurdu. Arap ve Swahili kabilelerinin başlattığı Abuşiri İsyanı, bir yıl içerisinde bastırıldı. 1890'da Almanya ve İngiltere, bölgedeki sömürgeleri arasındaki sınırı belirleyen Heligoland-Zanzibar Antlaşması'nı imzaladı. Charles Stewart Smith ve George Edward Smith, ilerleyen yıllarda daha detaylı bir şekilde sınırı araştırdı. 1891'de Şef Mkwawa'nın liderliğini yaptığı Hehe kabileleri bir isyan başlattı, ancak rakip kabileler Alman Doğu Afrikası'yla birlikte hareket edince üç yıl içerisinde isyan bastırıldı. Maji Maji İsyanı'nın da şiddetle bastırılmasından sonra, Bernhard Dernburg sömürge yönetiminde reformlar yapması için bölgeye atandı.
I. Dünya Savaşı'nın başlamasıyla Alman Güneybatı Afrikası ve Kamerun'da görev yapmış olan Paul von Lettow-Vorbeck, Alman Doğu Afrikası'ndaki birliklerin başına geçti. Tanga Savaşı'nda Alman Doğu Afrikası, İngiltere'ye karşı büyük bir başarı elde etti. Ancak Tabora Savaşı'ndan sonra erzak sıkıntısı yaşayan birlikler, İngiltere'nin Belçika Kongosu'ndan takviye almasıyla Mozambik'e çekildi. Ateşkesin sağlanmasından sonra Paul von Lettow-Vorbeck ve kalan birlikler, Kuzey Rodezya'ya çekildi.
1920'de Versay Barış Antlaşması'nın yürürlüğe girmesiyle Alman Doğu Afrikası, İngiltere, Belçika ve Portekiz'e devredildi.

Alman sömürge imparatorluğu

Alman Dışavurumculuğu, I. Dünya Savaşı sonrası Almanya'da ortaya çıkan bir sinema akımıdır.
Savaş sonrası Almanya Sineması ekonomik zorluklar yüzünden Hollywood'un gösterişli ve pahalı yapımlarıyla yarışmaları çok zordu. UFA stüdyosunun sinemacıları sembolizm ve mizansenin olanaklarını kullanarak kendi özgün stillerini yarattılar.
İlk dışavurumcu filmler, Golem (1915), Dr. Caligari'nin Muayenehanesi (1920), Nosferatu, Bir Dehşet Senfonisi (1922), Fantom (1922)'dur. Bu filmler gerçek-dışı ve çoğunlukla absürt dekorlarıyla, çarpıtılmış perspektifleriyle, ışığın ve gölgelerin abartılı kullanımıyla akıma uygun biçimsel özellikler taşıyordu.
Dışavurumculuğun aşırı gerçek dışılığı kısa ömürlüydü. Birkaç yıl içinde gelip geçti ancak temaları ve dekorun, ışığın ve gölgenin anlam yaratmak amacıyla abartılı kullanımı 1920 ve 1930'ların daha sonraki filmlerinde sıkça kullanıldı.
Bu karanlık ve karamsar akım, Almanya'da Nazilerin iktidara gelmesi ve birçok Alman sinemacının Hollywood'a göç etmesiyle Amerika'ya taşındı. Özellikle iki tür, dışavurumculuk akımından bariz biçimde etkilenmiştir: Korku sineması ve kara film.

Özel

Genel
Hayward, Susan (2012). Sinemanın Temel Kavramları. Es Yayınları. ss. 29-37. ISBN 978-605-5664-22-0.

Alman Federal Meclisi (Almanca: Deutscher Bundestag), Almanya'nın yasama organıdır.
II. Dünya Savaşı'ndan sonra kurulan Batı Almanya Federal Cumhuriyeti'nin Parlamentosudur. Bonn şehrinde faaliyete geçmiş ve her iki Almanya'nın 1990'da tekrar birleşmesine kadar burada faaliyet göstermiştir.
1990'da tekrar birleşen Almanya'nın parlamentosu, alınan oy birliği kararı ile başkenti Bonn'dan Berlin'e taşıdı. Bugün Berlin'de eski Reichstag (II. Dünya Savaşı'nda ağır hasar görmüş Alman İmparatorluğu Parlamentosu) binasının temelden onarımı sonucunda buraya taşındı. Berlin'de bulunan parlamentonun mensupları, doğrudan Alman halkı tarafından seçilir. Milletvekili sayısı 630, yasama dönemi ise toplam 4 yıldır.

*Tıbbi nedenlerle istifa
**Görevdeyken vefat
***Siyasi nedenlerle istifa
†Göreve gelen ilk kadın
§ Almanya cumhurbaşkanı olunca istifa

Bundestag resmî sitesi23 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Alman Hava Kuvvetleri (Almanca: Luftwaffe), Alman Silahlı Kuvvetleri'nin hava kuvvetleri koludur. 31 Mart 2025 itibarıyla 27.741 kişilik bir güce sahip olarak, Birleşik Krallık, Fransa ve İtalya Hava Kuvvetleri'nden sonra Avrupa Birliği içindeki dördüncü en büyük hava kuvvetidir. 1989-1990 yıllarında Soğuk Savaş'ın bitiminden bu yana bütçesi önemli ölçüde azalmış olsa da, hâlâ dünyanın en iyi donanımlı hava kuvvetleri arasında yer almaktadır.
Alman Hava Kuvvetleri (Bundeswehr'in bir parçası olarak), 1956'da Soğuk Savaş döneminde Batı Almanya'nın silahlı kuvvetlerinin hava savaşı şubesi olarak kuruldu. Batı ve Doğu Almanya'nın 1990'da yeniden birleşmesinden sonra, 1956'da Ulusal Halk Ordusu'nun bir parçası olarak kurulan eski Alman Demokratik Cumhuriyeti Hava Kuvvetleri'nin bir bölümünü kendi bünyesine aldı. Bundeswehr'in mevcut Luftwaffe'si ile 1935 yılında kurulan ve II. Dünya Savaşı'ndan sonra 1945-46'da tamamen dağılan Wehrmacht'a bağlı Luftwaffe arasında örgütsel bir süreklilik yoktur. Hem tarihi hem de bugünkü Alman Hava Kuvvetleri için kullanılan Luftwaffe terimi, herhangi bir hava kuvvetinin Almancadaki tanımlamasıdır.
Alman Hava Kuvvetleri komutanı Korgeneral Karl Müllner'dir. Hava Kuvvetleri, ikisi uçan birime ev sahipliği yapan 11 hava üssü kullanmaktadır. Ayrıca Hava Kuvvetleri'nin üç sivil havalimanında kuvveti vardır.

İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Alman havacılığı ağır kısıtlamalara tabi tutuldu ve Müttefik Kontrol Komisyonu, Ağustos 1946'da Nazi döneminden kalan Luftwaffe'yi resmen lağvederek askerî havacılığı tamamen yasakladı. Ancak bu durum, Batı Müttefikleri'nin, Sovyetler Birliği ve Varşova Paktı'nın büyüyen askerî tehdidine karşı Almanya'nın yeniden silahlanmasının gerekli olduğunu düşünmesiyle değişti. Batı Almanya'nın 1955'te NATO'ya katılmasının ardından, 9 Ocak 1956'da yeni Bundeswehr'in bir kolu olarak Luftwaffe adıyla yeni Alman Hava Kuvvetleri kuruldu.
Wehrmacht'ın Luftwaffe'sinde görev yapan birçok tanınmış savaş pilotu, savaş sonrasında kurulan yeni hava kuvvetlerine katıldı. Batı Almanya'ya dönmeden önce ABD'de yenileme eğitiminden geçirildiler ve ABD'nin sağladığı modern teçhizatı kullanmayı öğrendiler. Bu pilotlar arasında Erich Hartmann, Gerhard Barkhorn, Günther Rall ve Johannes Steinhoff yer alıyordu. Steinhoff yeni Luftwaffe'nin başkomutanı oldu; Rall ise onun ardından ikinci komutanlık görevine getirildi. İkinci Dünya Savaşı'nın bir diğer pilotu olan Josef Kammhuber de savaş sonrası Luftwaffe'de önemli bir kariyer yürüttü ve 1962'de Hava Kuvvetleri Başmüfettişi olarak emekliye ayrıldı.

2012 yılında Hava Kuvvetleri'nin onaylı personel gücü 44.565 aktif hava personeli ve 4.914 yedek subaydan oluşuyordu. Sivil personel sayısı ise 5.950 memur ve çalışana düşürülmekteydi. Bu sivillerin çoğu bakım birimlerinde ve Hava Kuvvetleri İtfaiye Teşkilatı'nda görev yapıyordu. 20 Eylül 2011'de Savunma Bakanı Thomas de Maizière, Hava Kuvvetleri personelinin 23.000 hava personeline indirileceğini açıkladı.

Alman İmparatorluğu Dönemi

Nazi Almanyası Dönemi

Doğu ve Batı Almanya Dönemi

Luftstreitkräfte
Luftwaffe (Wehrmacht)

Alman Kara Kuvvetleri (Almanca: Heer), Almanya Federal Cumhuriyeti'nin kara kuvvetleridir. Geleneksel Alman Ordusu 1955 yılında yeni yapılanmaya gitti ve Batı Almanya'nın ordusu olan Bundeswehr bünyesinde kara kuvvetleri kuruldu. Daha öncesinde hava kuvvetleri ve kara kuvvetleri aynı branş içindeydi. Almanya'nın Yeniden Birleşmesi'nden sonra Doğu Almanya Ordusu Batı Almanya Ordusu'na katıldı ve bugünkü Alman Kara Kuvvetleri oluştu.

Alman Ordusu, Berlin yakınlarındaki Strausberg'de konuşlu Ordu Komutanlığı'ndaki (Kommando Heer) Ordu Müfettişi (Inspekteur des Heeres) tarafından komuta edilmektedir. Eğitim merkezleri Leipzig Ordu Eğitim Komutanlığı tarafından denetlenmektedir.
Ordunun muharip birlikleri, her biri üç tugaya sahip iki zırhlı tümen, bir hızlı kuvvetler tümeni ve Ordu Komutanlığının doğrudan gözetimi altındaki Fransız-Alman Tugayı'ndan oluşur. Komşu ülke Fransa gibi diğer Avrupa ordularının aksine, alaylar ortak bir örgüt biçimi değildir ve bu nedenle Alman ordusunda alay yoktur. Taburlar doğrudan tugaylara veya tümenlere bölünme birliklerine bağlıdır. Çoğu diğer NATO üyesinin aksine, Alman piyade taburları, 1.000 askere, yani ABD Ordusu taburlarının iki katı büyüklüktedir.

 1. Panzerdivision (Hannover)
Tümen birlikleri
Panzerlehrbrigade 9 (9. Zırhlı Eğitim Tugayı)
Panzerbrigade 21 (21. Zırhlı Tugay) Lipperland
Panzergrenadierbrigade 41 (41. Mekanize Piyade Tugayı) Vorpommern
43. Mekanize Tugay, Havelte, Hollanda. Eğitim ve oluşumu için 1. Zırhlı Tümen'e bağlı.
 10. Panzerdivision (Veitshöchheim)
Tümen birlikleri
Panzerbrigade 12 (12. Zırhlı Tugay) Oberpfalz
Gebirgsjägerbrigade 23 (23. Dağ Piyade Tugayı) Bayern
Panzergrenadierbrigade 37 (37. Mekanize Piyade Tugayı) Freistaat Sachsen
 Division Schnelle Kräfte (Hızlı Kuvvetler Tümeni) (Stadtallendorf)
Tümen birlikleri
Kommando Spezialkräfte (Özel Kuvvetler Komutanlığı) (KSK)
Luftlandebrigade 1
11 Luchtmobiele Brigade (NATO görevleri için tümene bağlanabilir)
 Eurocorps (Straßburg)
Komuta Destek Tugayı
İki daimi taburda Alman unsurları ve bir kurmay bölüğü
 1 (Alman/Hollanda) Kolordusu (Münster)
İki daimi taburda Alman unsurları ve bir kurmay bölüğü
 Kuzey Doğu Çok Uluslu Kolordular (Stettin)
Fernmeldebataillon 610 (610. Muhabere Taburu)
Alman unsurları
 Deutsch-Französische Brigade (Fransız-Alman Tugayı), Müllheim
  Zentrales Langzeitlager (Ordu Merkez Deposu), Herongen
  Zentrales Langzeitlager (Ordu Merkez Deposu), Pirmasens
 Zentraler Mobilmachungsstützpunkt  (Merkezi Seferberlik Üssü), Brück

Alman Ordusu'nun askerleri için Truppengattungen diye adlandırılan on bir farklı birimi bulunmaktadır. Her Truppengattung birimi, kendi okul ve mükemmeliyet merkezlerinde verilen eğitim ve göreve hazırlıktan sorumludur. Optik olarak bu ayrım, "Waffenfarbe" olarak adlandırılan birim rengi ile yapılabilir ve bunlar rütbeli işarete bağlı bir kordon ve belirli bir rozet takılı berelerin rengiyle gösterilir.
Bere Rengi (Sadece Ordu ve Donanma ve Hava Kuvvetleri Güvenlik Birimleri)

Siyah: Zırhlı Birlik, Keşif Birliği
Yeşil: Mekanize Piyade ve Tüfekler Birliği
Koyu Kırmızı: Havacı Birlik, Hava İndirme Birliği, Özel Kuvvetler, Hava indirme tümenlerine atanmış birlikler
Açık Kırmızı: Savaş Destek Gücü ve Askeri Polis
Koyu Mavi: Tıp Birliği
Lacivert: Çok Uluslu Birimler, Subay Adayı Taburları, Donanma ve Hava Kuvvetleri Güvenlik Birimleri
Açık Mavi: Birleşmiş Milletler Misyonlarındaki Birlikler
Gri mountain cap (Bergmütze): Dağ askerleri Gebirgsjäger
Waffenfarbe (Sadece ordu ve ordu destek birimleri)

Parlak kırmızı: General rütbesi (sadece "Kragenspiegel", "Litze" yok),
Koyu kırmızı: Genelkurmay

Resmî site14 Ocak 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Alman Konfederasyonu (Almanca: Deutscher Bund) Orta Avrupa'da, 1806'da yıkılan Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu'nun boşluğunu doldurmak amacıyla 1815 Viyana Kongresi ile kurulan konfederasyondur. 1848'te, liberal ve milliyetçi ihtilalciler birleşmiş bir Alman Devleti kurmaya çalıştılar. Fakat Alman eyaletleri arasındaki görüşmeler olumsuz sonuçlanınca konfederasyon 1848'de dağıldı. Buna karşın 1850'de tekrar kuruldu. İki üstün ülke, Prusya ve Avusturya arasındaki Alman devletçiklerinin lideri olma konusundaki çekişme, 1866 Avusturya-Prusya Savaşı'nın çıkmasına neden oldu ve konfederasyon dağıldı. Böylece 1866'da, kuzey Almanya'da, Kuzey Almanya Konfederasyonu ve birçok devletçik kuruldu ve bunlar 1871 yılına kadar varlıklarını sürdürdü. Bu sürecin sonunda Prusya'nın önderliğinde Alman İmparatorluğu kuruldu.

Viyana Kongresi'nde imzası olan ve Alman Konfederasyonu'na katılan devletler şunlardır:

Avusturya
Prusya
Bavyera
Saksonya
Hannover Krallığı
Württemberg
Baden
Hessen Elektörlüğü
Hessen Büyük Dükalığı
Holstein adına Danimarka
Lüksemburg adına Hollanda
Braunschweig
Mecklenburg-Schwerin
Nassau
Saksonya Weimar
Saksonya Gotha
Saksonya Coburg
Saksonya Meiningen
Saksonya Hildburghausen
Mecklenburg-Strelitz
Holstein-Oldenburg
Anhalt-Dessau
Anhalt-Bernburg
Anhalt-Kothen
Swartzburg-Sondershausen
Swartzburg-Rudolstadt
Hohenzollern-Hechingen
Lihtenştayn
Hohenzollern-Sigmaringen
Waldeck
Reuss, yaşlı kolu
Reuss, genç kolu
Schaumburg-Lippe
Lippe-Detmold
Bu devletler de sonradan konfederasyona katılmıştır:

Hessen-Homburg
Lübeck
Frankfurt
Bremen
Hamburg

Almanya'nın birleşmesi

Alman Konfederasyonu'nun anayasası, 8 Haziran 181513 Nisan 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Alman Krallığı (Latince: Regnum Teutonicum), Karolenj İmparatorluğu'nun doğusundaki toprakları içine alan bir devlettir. Anglosakson İngiltere ve Orta Çağ Fransası'nda olduğu gibi bağımsız halk ve krallıkların bir araya gelmesiyle kurulmuştur. 843 tarihli Verdun Antlaşması'yla ortaya çıkan Doğu Frank Krallığı'nın ardılı olan devlet 911 yılına dek Karolenj Hanedanı tarafından yönetilmiş, 962'de I. Otto'nun tahta geçmesiyle Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu'nun omurgası durumuna gelmiştir.

843 tarihli Verdun Antlaşması sonucunda Karolenj İmparatorluğu üçe bölünmüş ve bu bölünmenin doğusunda kalan topraklarda Doğu Frank Krallığı ortaya çıkmıştır. Bu krallık, 911 yılına kadar Karolenj Hanedanı tarafından yönetilmiş; hanedanın sona ermesiyle birlikte Saksonya dükü I. Heinrich (Kuş Avcısı) 919 yılında kral seçilmiştir. Bu gelişme, krallığın başına ilk kez bir Alman soylusunun geçmesini sağlamış ve "Alman Krallığı" (Regnum Teutonicum) olarak anılmasına zemin hazırlamıştır.

936 yılında tahta çıkan I. Otto, krallığın merkezi otoritesini güçlendirmeye çalışmış ve 955 yılında Macarları Lechfeld Muharebesi'nde mağlup ederek önemli bir askerî zafer kazanmıştır. 962 yılında Papa tarafından imparator ilan edilerek Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu'nun ilk hükümdarı olmuştur. Bu olay, Alman Krallığı'nın, imparatorluğun çekirdeğini oluşturmasını sağlamıştır.

Alman Krallığı, büyük ölçüde feodal bir yapıya sahipti. Saksonya, Frankonya, Bavyera ve Svabya gibi büyük dükalıklar krallık içinde özerk bir konuma sahipti. Kral, bu dükalıkların liderlerinin desteğini almak zorundaydı ve krallık, seçimle belirlenen bir monarşi hâline gelmişti. Bu sistem zamanla seçici prensler kurumunun gelişmesine yol açmıştır.

Hristiyanlık, Alman Krallığı'nın sosyal ve siyasal yaşamında belirleyici bir rol oynamıştır. Krallar, kilise kurumlarını kendi yönetim sistemlerine entegre etmiş ve özellikle piskoposluk atamaları üzerinden nüfuzlarını artırmaya çalışmışlardır. Manastırlar, Latince eğitim veren merkezler hâline gelmiş ve kültürel üretimin odak noktası olmuştur.

Alman Krallığı, Kutsal Roma İmparatorluğu'nun en önemli parçası olmuş ve imparatorluk tahtına oturmak isteyen her hükümdarın öncelikle Alman kralı olarak seçilmesi bir gelenek hâline gelmiştir. 13. yüzyıldan itibaren merkezi otoritenin zayıflamasıyla krallık, çok sayıda özerk prensliğe bölünmüş ve siyasi gücü giderek azalmıştır.

Gillingham, John (1991). The Kingdoms of Europe. Oxford University Press.
Reuter, Timothy (1991). Germany in the Early Middle Ages 800–1056. Longman.
Fouracre, Paul (ed.) (2005). The New Cambridge Medieval History: Volume 1. Cambridge University Press.

Alman işgali altındaki Avrupa, 1939 ve 1945 arasını kapsayan bir dönemde Nazi Rejimi tarafından yönetilen Alman güçleri tarafından tamamen veya kısmen işgal edilmiş veya politik olarak işgal edilmiş (kukla hükûmetler) devletleri içeren Avrupa'yı ifade eder. Wehrmacht, kabaca şu bölgeleri işgal etti:

Almanlar doğuda, Kafkasya'daki Mozdok kasabasına kadar
kuzeyde, Svalbard'taki Barentsburg'a kadar
güneyde Gavdos adasına kadar
batıda Ushant adasına kadar ilerlediler.

Alman işgali altındaki birçok ülke, ya Birleşik Krallık ya da Sovyetler Birliği müttefiki olarak İkinci Dünya Savaşı'na girmek zorunda kaldı. Bazıları (Çekoslovakya gibi) savaş patlak vermeden Almanlara teslim oldu; bazılarıysa başlarındaki meşru hükûmetleri sürgüne göndererek Almanların kukla devleti olmak zorunda kaldı. Bazı ülkelerse tarafsız olduğu halde Nazi Almanyası tarafından işgal edilenler arasına girdi.

Drang nach Osten ("Doğuya Doğru Sürüş")
Lebensraum ("Yaşam Sahası")
Büyük Cermen Reich'ı
Alman Reich
Pan-Cermenizm

Bank, Jan. Churches and Religion in the Second World War (Occupation in Europe) (2016)
Gildea, Robert and Olivier Wieviorka. Surviving Hitler and Mussolini: Daily Life in Occupied Europe (2007).
Klemann, Hein A.M. and Sergei Kudryashov, eds. Occupied Economies: An Economic History of Nazi-Occupied Europe, 1939–1945 (2011).
Lagrou, Pieter. The Legacy of Nazi Occupation: Patriotic Memory and National Recovery in Western Europe, 1945–1965 (1999)
Mazower, Mark (2008). Hitler's Empire: Nazi Rule in Occupied Europe. Londra: Allen Lane. ISBN 9780713996814. 
Scheck, Raffael; Fabien Théofilakis; and Julia S. Torrie, eds. German-occupied Europe in the Second World War (Routledge, 2019). 276 ss. online review 23 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Timothy D. Snyder (2 Ekim 2012). Bloodlands: Europe Between Hitler and Stalin (İngilizce). Basic Books. ISBN 978-0-465-03297-6. 
Toynbee, Arnold, ed. Survey of International Affairs, 1939–1946: Hitler's Europe (Oxford University Press. 1954) ss.730. online review 23 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.; full text online free
Carlyle Margaret, ed. Documents on International Affairs, 1939–1946. Volume II, Hitler's Europe (Oxford University Press. 1954) ss. 362)

Map of Europe in 1942 14 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.worldwar2history.info/war/Allies.html 2 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.bbc.co.uk/history/events/germany_advances_through_europe 2 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.holocaustresearchproject.org/nazioccupationʘ

Almanya genellikle das Land der Dichter und Denker (şairlerin ve düşünürlerin ülkesi) diye anılır. Alman kültürü, Almanya'nın ulus devlet olarak doğmasından çok önceleri ortaya çıkmıştır ve Almanca konuşulan tüm coğrafyayı etkisi altına almıştır.

Alman edebiyatının izleri Orta Çağ'a kadar dayanır. Bu dönemin unutulmaz edebiyatçıları Walther von der Vogelweide ve Wolfram von Eschenbach'tır. Yazarı belli olmayan Nibelungenlied, yazıldığı devrin en önemli eseri olarak bilinir. Jacob ve Wilhelm Grimm tarafından yazılan peri hikâyeleri dünya çapında ün kazanmıştır. İncil'i Almancaya çeviren din adamı Luther, modern "yüksek Almanca"nın temelini atmıştır. Lessing, Goethe, Schiller, Kleist, Hoffmann, Brecht ve Schmidt Alman edebiyatındaki önemli şair ve yazarlardandır. 20. yüzyılda dört Alman Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanmıştır. Bunlar: Thomas Mann, Hermann Hesse, Heinrich Böll ve Günter Grass'tır.

Almanya'nın felsefeye etkisi Orta Çağ'dan günümüze kadar önemli olmuş, Batı felsefesi'ni önemli ölçüde etkilemiştir (Albertus Magnus). Leibniz (17. Yüzyıl) ve Kant, felsefe tarihinde merkezi rol oynamışlardır. Kantianizm, Schopenhauer ve Alman idealizmi'ne ilham kaynağı olmuştur. Bu düşünce by Fichte ve Hegel tarafından savunulmuştur. 19. yüzyılın ikinci yarısında Marx ve Engels, Komünist teoriyi geliştirirken 20. yüzyılda Nietzsche, Heidegger ve Gadamer geleneksel Alman felsefesini takip etmiştir. Yine birçok Alman entelektüel sosyoloji alanında önemli katkılarda bulunmuştur. Bu kişilerin en önemlileri Habermas, Horkheimer, Adorno (Frankfurt Okulu'nun üç merkezi ismi), Tönnies, Simmel, Weber ve Luhmann'dır. Berlin Üniversitesi, dilbilimci ve felsefeci Wilhelm von Humboldt tarafından 1810 yılında kurulmuştur ve bu üniversite birçok modern batı üniversitesi için esinlenme kaynağı olmuştur.

Müzik alanında Almanya, Bach ve Beethoven gibi klasik müzik alanında büyük üne sahip kişileri yetiştirmiştir. Uluslararası alanda tanınmış diğer bestekârlar Händel, Telemann, Mendelssohn Bartholdy, Brahms, Schumann, Wagner, Strauss ve Orff'tur.
2006 yılı verilerine göre Almanya, dünyanın beşinci büyük müzik pazarı konumunda yer almıştır. Herbert Grönemeyer, Scorpions, Rammstein, Nena, Dieter Bohlen, Tokio Hotel ve Modern Talking gibi müzik grupları uluslararası üne kavuşmuşlardır. Alman müzisyenler ve Tangerine Dream, Kraftwerk gibi gruplar elektronik müziğin gelişimine katkıda bulunmuşlardır. Almanya her yıl birçok büyük müzik festivaline ev sahipliği yapmaktadır. Rock am Ring müzik festivali hem Almanya'nın, hem de dünyanın en büyük müzik festivalidir.

Önemli Alman rönesans ressamları Albrecht Altdorfer, Yaşlı Lucas Cranach, Matthias Grünewald ve Hans Holbein the Younger'dir. Fakat en çok bilinenleri Albrecht Dürer'dir. Almanya'nın bilinen en ünlü Barok sanatçısı Cosmas Damian Asam'dur. En çok bilinen sanatçılar romantizmde Caspar David Friedrich, gerçeküstücülükte Max Ernst, the kavramcılıkta Joseph Beuys ve dışavurumcu Georg Baselitz'tir.

Mimari alanında Almanya'nın katkıları ilk olarak Karolenj ve Otto mimarisi içinde incelenebilir. Bu mimari tarzlar Romanesk mimari'nin habercisi olmuştur. Bölge daha sonra Gotik, Rönesans ve Barok mimarilerinin etkisi altında kalmıştır. Ülke daha sonra Walter Gropius tarafında şekillendirilen Bauhaus ve Deutscher Werkbund ile modern mimariye katkılarda bulunmuştur. II.Dünya Savaşı'ndan beri Berlin'e birçok modern bina yapılmıştır.

Almanya, Avrupa'nın birçok kaliteli akademik kuruluşuna ev sahipliği yapmaktadır. Birçok ünlü üniversite Berlin ve Münih'te bulunmaktadır. Bununla beraber ülkenin çeşitli yerlerinde bulunan dünyaca ünlü eğitim kurumlarından bazıları: Tübingen Üniversitesi, Göttingen Üniversitesi, Marburg Philipps Üniversitesi, Berlin Humboldt Üniversitesi, Heidelberg Ruprecht Karls Üniversitesi ve Freiburg Üniversitesi'dir.

Goethe Enstitüsü
Alman şarabı
Almanya'da spor
Alman mutfağı
Almanya'da din
Alman sineması
Alman kültür tarihi

Almanya hakkında: kültür9 Ocak 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Almanya Büyükelçiliği, Washington, DC: Kültür
Goethe Institute17 Ocak 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Alman mutfağı, Alman ulusunun yemek tarzından ileri gelmektedir. Yüzyıllar boyunca bölgeden bölgeye gerçekleşen sosyal ve politik değişiklikler etkisiyle mutfak gelişimini sürdürmüştür. Almanya'nın güney bölgeleri olan Bavyera ve Svabya, birçok ortak yemek kültürünü paylaşmaktadır. Malzeme ve yemekler eyaletlere göre değişmektedir. Hem ulusal, hem bölgesel nitelikte birçok önemli yöresel yemek bulunmaktadır. İlk zamanlar yöresel haldeki birçok yemek, günümüzde değişiklikler geçirerek ülke çapına yayılmışlardır. Alman mutfağı heterojen toplum yapısı ve karışık kültürü ile çeşitlilik göstermektedir.

Eyaletin yarısının tarım için kullanılmasından, Thüringiya için tarımın ne kadar önemli olduğu anlaşılmaktadır. Eyaletin merkezi olan Erfurt civarlarında Buğday, şalgam, şeker pancarı ve arpa gibi birçok değişik tarımsal ürün yetiştirilmektedir. Karnabahar (740 dönüm), lahana (kıvırcık, kırmızı, beyaz)(25 dönüm), yer lahanası (37 dönüm), brokoli (37 dönüm) Erfurt bölgesinde geleneksel anlamda yetiştirilmektedir. Domates, marul, bakla, soğan ve hıyar, Jena yakınlarındaki bölgenin doğu bölümünde cam merkezlerinin alt kısmında 12 dönümlük alanda yetiştirilmektedir. Thüringiya, Almanya'da şifalı bitki yetiştiriciliğinde ikinci büyük bölge konumundadır, Kolleda kenti ise "nane kenti" olarak anılıp, nane yetiştiricileri burada nane tarımının nasıl daha iyi yapılacağı konusunda çalışmalarda bulunmak üzere bir araya gelmektedir.
Thüringiya bölgesinin üçte biri ormanlarla kaplıdır ve bu bölgenin Almanya'nın en iyi avcılık mekanlarından biri olduğu düşünülmektedir. Doğu ve Batı Almanya'nın birleşimine kadar avcılık müsabakalarından elde edilen etler, lüks otellere satılmak veya ihraç edilmek üzere saklanırdı. Günümüzde avcılık iznine sahip herhangi bir kişi; kızıl geyik, karaca, yaban domuzu, tavşan, ördek ve muflon (yabani koyun) avlayabilmektedir. Sülün, yabani tavuk ve siyah keklik ise, tümüyle koruma altına alınmışlardır ve avlanılmaları yasaktır. Ormanlık alanlar kestane mantarı, çörek mantarı ve chantrelle gibi çok değişik türlerde yenilebilen mantarlarla birlikte, geleneksel katık haline gelmiş yaban mersini, kızılcık, ahududu ve böğürtlen gibi yaban çileklerini barındırmaktadır.
Thüringiya'nın en ünlü yemekleri Thuringian sausage ve Thuringian dumplingdir. Eyalet ayrıca sosislerinin, buğulanmış, ayıklanmış ve tütsülenmiş şekilde hazırlanan çeşitleriyle de bilinmektedir. Ünlü çeşitler arasında Thüringer mettwurst (yayılmış ayıklanmış bir sosis), Feldkieker (tütsülenmiş, sekiz saate kadar havada kurumaya bırakılmış), Thüringer leberwurst (buğulanmış bir domuz sosisi), Thüringer rotwurst (buğulanmış, mesane veya doğal bir kılıfla paketlenmiş sosis) bulunmaktadır.

Saksonya'da sebzeler, Elbe Vadisinde oldukça yüksek fiyata yetiştirilmektedir. Bu bölgede yetiştirilen sebzeler; yer lahanası, hıyar, domates, marul, fasulye, ıspanak, beyaz ve kırmızı lahana, yabanturpu, pırasa, turp, kuzumantarı ile Leipziger Allerleiye (Leipzig karışık sebzeler) hammadde durumunda olan kuşkonmaz, bezelye ve havuçtur. Saxony'de çevresel bakımdan sıkı sebze tarımı denetiminden geçirilen 1.100'ün üzerinde sebze yetiştiricisi bulunmaktadır.
Kahve, Saksonya'da oldukça popülerdir. 17. yüzyıl boyunca kahve, "halk içeceği" olarak biranın yerini almıştır. 18. yüzyılda kahve "Alman değil" şeklinde lanse edilmiş ve bira yeniden ününü geri almıştır. 1908 yılında bir tencerenin ağzına bir tane süzgeç kağıdı yerleştirerek ilk kahve filtresini icat eden, Saxon bir kadın olan Melitta Bentz'dir. Kahve telvesi cezvenin içine yerleştirildi ve sıcak su ile üst seviyeye kadar dolduruldu. Saxonlar kahvelerini tatlı içmekten hoşlanırlardı; popüler kahve içekleri buzlu kahve (vanilyalı dondurma ve çırpılmış krema ile soğuk kahve), kara orman kahvesi (tek veya iki içimlik, kiraz rakısı ve parça buzlu soğuk kahve), baharatlı kahve (karanfil, kakule, tarçın ve krem şanti ile sıcak kahve) ve Dithmarsch kahvesi'dir (yumurta sarısı, rom ve krema ile sıcak kahve).

Hububatlar Saksonya-Anhalt'ın ekili alanlarının yüzde altmış ikisini oluşturmaktadır. Buğday, arpa, yulaf ve çavdar temel yetiştirilen ürünlerdir ve Borde dolaylarında 1931 yılından beri yetiştirilen çavdar, Burger Knackebrot yapımında kullanılmaktadır. Yetiştirildikten sonra şekere dönüştürülen şekerpancarı, ekili alanların yüzde onunu kaplamaktadır ve bölgede 19. yüzyılda yaşanan ekonomik patlamadan sonra popülerlik kazanmıştır.
Bir balıkçının 110 yıl önce Arendsee'ye Alabalık'ı getirmesiyle bu ürün bölgesel bir yemek özelliği kazanmıştır. Balıkçılık, bölgede bulunan balık türlerinin 40'ından 33'ünü barındırması dolayısıyla bir zamanlar Elbe nehrinde oldukça önemliydi. Cıva, hekzaklorobenzen ve DDT bileşikleri ve heptaklor Elbe nehrinin kirlenmesine yol açmış ve 1989 yılından beri nehirde ticari balıkçılık yapılması yasaklanmıştır.
Würchwitzer Spinnenkäse (Milbenkäse), kesmik peynirinin, binlerce toz zerresi içine yatırılarak elde edilen, üretiminin Würchwitz'de yapıldığı bir peynirdir. Bu tozlar peyniri olgunlaştıran bir enzim salgılarlar ve bir ay sonra peynir sarımsı bir renk alır, üç ay sonra rengi kızıla döner, bir yıl sonra ise meraklıları için çok çekici hale gelen siyahımsı hale gelir. Tadını acımsı olmasından alır ve ayrıca peynirin, tüketen insanları ev tozlarının alerjik etkilerine karşı koruyucu etkileri olduğu da bildirilmiştir. Belli tozlar mayalanmasından ileri gelerek peynirin tüketilmesi esnasında da alınmaktadır.

Domuz, biftek ve kümes hayvanları, domuz en fazla olmak üzere Almanya'da başlıca tüketilen et çeşitleridir. Yılda kişi başına düşen et tüketimi miktarı 33 kg. (72 lbs.)'dır. Kümes hayvanları arasında tavuk en yaygını olmakla birlikte ördek, kaz ve hindi de ayrıca sevilen ürünler arasındadır. Av etleri, özellikle domuz, tavşan ve geyik tüm yıl boyunca bulunabilecek ürünlerdendir. Kuzu ve keçi etleri de bulunabilmektedir fakat çok fazla rağbet görmemektedir.
Etler genellikle rosto şeklinde yenilmesine rağmen; tavada pişirme de mevcuttur fakat bu tariflerin kaynağı Fransa'dır. Almanya genelinde etler çoğunlukla sosis şeklinde yenmektedir. Almanya'da yaklaşık olarak 1500 farklı sosis tipi bulunmaktadır. (Wurst)

Alabalık, Alman menülerinde en yaygın olarak tüketilen tatlı su balığı olmakla birlikte bunun yanında turna balığı ve sazan da oldukça sevilmektedir. Levrek de ayrıca sıklıkla tüketilir. Deniz yemekleri geleneksel olarak ringa balığı salamurası (ringa salamurası yuvarlanarak turşu salatası veya soğan etrafında silindirik hale getirilir) şeklinde sunulan ringalar haricinde kuzey kıyı bölgeleriyle sınırlıdır. Günümüzde taze ringa, ton balığı, uskumru, somon balığı ve sardalya gibi deniz balıklarına ülke çapında ulaşılabilmektedir. Sanayi devrimi ve ardından gelen nehir kirliliği öncesinde, somon balığı Rhine, Elbe ve Oder nehirlerinde yaygın olarak bulunmaktaydı.

Sebzeler çoğunlukla yahni veya sebze çorbalarında kullanılır fakat aynı zamanda garnitür olarak da servis edilir. Havuç, şalgam, ıspanak, bezelye, fasulye ve lahananın birçok çeşitleri yaygındır. Kızarmış soğanlar ülke genelinde birçok et yemeğinin yanında yaygın olarak kullanılan bir aperitiftir. Kuşkonmaz, özellikle beyaz olanı, yaygın kullanılan bir garnitürdür veya ana yemek olarak da hazırlanmaktadır. Restoranların mevsimi olduğu zamanlar tüm menülerini beyaz kuşkonmaz yemeklerine ayırdıkları olmaktadır. Kuşkonmaz mevsimi (Almanca: Spargelzeit veya Spargelsaison) Mayıs'ın ortasında başlayıp, 24 haziran'a karşılık gelen St. John's Day'de bitmektedir.
Alman mutfağında önemli bir yere sahip olan patates, Almanlar tarafından bir sebze olarak görülmemektedir.

Erişte, İtalyan makarnasından daha incedir ve genellikle yumurta sarısı içermektedir. Özellikle ülkenin güney batı kısmında, Spätzle denilen eriştenin en fazla tüketilen çeşidi, içine fazla miktarda yumurta sarısı konularak hazırlanır. Ayrıca ravioliyi anımsatan Maultaschen adında geleneksel olarak doldurulmuş erişte bulunmaktadır. Eriştenin yanında, patates ve hamur köftesi de (Klöße veya Knödel) özellikle güneyde oldukça yaygındır. Patates Alman mutfağına 18. yüzyılın sonlarında girmiştir ve 19. ve 20. yüzyıllarda ülkenin her yerinde bulunabilir hale gelmiştir. Patateslerin en fazla sunulma biçimi tuzlu suda kaynatılaraktır fakat püre ve kızartılmış patateste önemli yer tutmaktadır ve Pommes Frites (patates kızartması) günümüzde oldukça yaygın olmuştur. "Pommes Frites"ın daha kısası olan Pommes, Amerikan tarzı bir "patates kızartması" olup, McDonalds ve Burger King gibi Amerikan fastfood mağazaları dışında pek yaygın bulunmamaktadır, daha fazla tercih edilenleri ise ketçap veya mayonezle veya "Pommes rot-weiß" de olduğu gibi her ikisiyle beraber servis edilen Hollanda ve Danimarka tarzı kızartmalardır.

Genel olarak sosisler için hardalı bir kenarda tutarsak, Alman yemekleri nadiren acı ve baharatlıdır — en popüler baharatlar maydanoz, defne, kekik, frenk soğanı, karabiber (çok az miktarda), ardıç meyvesı ve kimyon'dur.
Yılbaşı zamanlarında yapılan tatlı keklerde ve bazen de sosislerin hazırlanmasında çoğunlukla kakule, anason tohumu ve tarçın kullanılır fakat bu baharatların Alman yemeklerinde kullanımı ise çok nadirdir. Reyhan, adaçayı, keklik otu ve kırmızı biber gibi diğer baharat ve otlar da son zamanlarda popülerlik kazanmaktadır.
Hardal ("Senf") sosisle çok uyumludur ve birçok çeşidi vardır, en yaygın olanı ise İngiliz ve Fransız hardalı arası olan "Mittelscharf"dır. Düsseldorf ve etrafındaki bölgeler kendilerine has hem masa sosu, hem de Senfrostbraten gibi yöresel yemek olarak bilinen baharatlı hardalları ile bilinmektedir (hardal ile kavrulmuş biftek). Ülkenin güney bölgelerinde, özellikle Bavyeran usulü Weißwurst ile servis edilen hardalın tatlı bir çeşidi yapılmaktadır. Alman hardalı, Amerikan çeşitlerine göre daha az asidik özellikte bulunmaktadır.
Yabanturpu, sos olarak kullanılmasının yanında, krema ile zenginleştirilerek ("Sahnemeerettich") veya hardal ile yoğurularak hamur şeklinde de servis edilebilmektedir. Almanya'nın bazı bölgelerinde, hard

Orta Avrupa'nın Almanca konuşulan ülkelerinde yaşayan besteciler Orta Çağ'dan 20. yüzyılın ortalarına dek, Batı Sanatı Müzik Uygarlığının omurgası sayılan zengin ve çeşitli bir müzik üretmişlerdir. Açıkçası, diğer besteciler de önemli ve kendine özgü besteler yapmışlar ve Alman üslubunu etkilemişlerdir. Örneğin İtalya sadece opera alanında değil, enstrümantal sonatlar, konçertolar ve vokal şarkılar alanında da hatırı sayılır bir merkez olmuştur. Fransızlar, bu İtalyan biçimlerinin bazılarını kullanmışlar, bunlara saraya özgü bir şıklık vererek yerel motiflerle süslemişler ve Fransa'ya özgü temaları hemen göze çarpacak biçimde kullanmışlardır. İtalyan ve Hollandalı bestecilerle birlikte Fransız müzisyenler polifonik üslupta, bütündeki melodik parçaların kendiliğinden öne çıkmasının temellerini atmışlardır.
Almanlar, başlangıçta yabancı ülkelerde meydana gelen bu gelişmelerin pek çoğunu reddettilerse de, kendi bünyelerine uyarladıkları öğeleri seçkinliğin en üst basamaklarına yükselttiler. 19.yüzyılın başlarında Alman ve Avusturyalı besteciler kendilerine ait yeni biçimler ve türler üretmeye başlamışlardı. Klasik üslup modern konser repertuvarının içindeki sanat ve senfonileri besleyen temasal ve armonik materyalleri organize etmede oranlı bir yakınlaşma geliştirmiştir. Bu klasisizm, Romantizme dönüştüğünde Almanlar ve Avusturyalılar tarihseli girişim üstünlüğünü ele geçirip, 20. yüzyıla taşımışlardır.

I. ve II. Dünya Savaşları arasında Alman müziği daha liberal ve daha bağımsız tarzda türlere doğru genişleme gösterdi.

Alman pop müziğine ilk örnek olarak Kabare verilebilir. Kabare adı verilen müzik türü, 1920'lerde gece kulüplerinde duygusal parçalar ile birlikte ortaya çıkmış ve daha sonralarında da etkisini daha geniş alanlarda göstermiştir. Bu kategoride, zamanının en ünlü müzisyenleri Marlene Dietrich ve Margo Lion'dur. Bu türe örnek olarak verilebilecek bir beste olan Wenn die beste Freundin aynı zamanda eşcinsel temalı bestelerinde ilk örneği sayılabilir.

Nazi Almanyası’ndaki genç kültürdeki sert ayrımlar, zamanla birer tepki olarak illegal protesto müziklerinin oluşmasına ortam hazırladı. Kişilerin bağımsızlıklarını savunma çabaları bu tür müziğin etkinliğini artırmasında önemli pay sahibiydiler. Kendilerini ifade edebilmek için müziği bir yol olarak seçen Alman muhalifler, bu tür müziğin yaygınlaşmasını ve de böylece toplumun Nazi dayatmasına başkaldırmasını sağlamayı amaçladılar. Bu durum aynı zamanda müziğin direniş psikolojisindeki motivasyon ve birliktelik oluşturmasına çok önemli bir örnek olarak gösterilebilir.
Asıl olarak bu temele dayanan ve de tepkilerini müzik tercihlerine de yansıtan üst ve orta sınıfta sayılan gençlik halk müziğini reddederek Amerika’da o dönemlerde çok popüler bir müzik türü olan Caz müziğini, özellikle de “Swing”i tercih etmişlerdir. O dönemdeki müzik tercihleri gençliğin asi duruşunu desteklemekle birlikte Nazi hiyerarşisine ve cinsiyet ayrımcılığına karşı bir anlam da taşıyordu. Alman tarihinde o dönemdeki cinsiyet ve hiyerarşi karmaşası kendini çok yoğun bir şekilde belli etmekteydi ve halk bu durumdan hiç de hoşnut değildi. Elbette ki müziklerin türleri de dönemin eğilimlerine göre şekillenmekteydi. Nazi Almanya’sına bir tepki olarak dinlenen müzik türleri arasında olan caz, II. Dünya Savaşı'nda Normandiya Çıkarması ile Almanya’ya çok büyük bir darbe vurarak Almanya’nın yayılmacı politikasını durduran Amerika Birleşik Devletleri’nden geldiği için potansiyel bir düşman olan Amerika’nın müzikleri de Nazi Almanya’sında haliyle pek de iyi karşılanmamaktaydı. Ayrıca caz, Amerika Birleşik Devletleri’nde özellikle Afrikalı ırkından temsilciler tarafından ortaya çıktığı için kendilerini üstün bir ırk olarak gören Nazi Almanya’sı için “Zenci müziği” olarak görülmekteydi.
Diğer yandan da, Joseph Goebbels o dönemde Almanya'da işsiz olan bazı müzisyenleri bir araya topladı, Charlie ve Orkestrası adıyla kurulan bu grup popüler “Swing”i propaganda yayını olarak kullanarak Almanya dışındaki ülkeleri fethetti.

II. Dünya Savaşı'nın ardından Alman pop müziği daha çok ABD ve İngiltere'nin etkisinde kaldı. Schlager ve Liedermacher dışında değişik alanlara yönelen Doğu ve Batı Almanya'daki pop müziği ayırt etmek gerekir. Batı Almanya'nın Pop müziği Doğu'da sık dinlenen bir türdü. Ayrıca Batı'da yapılan Pop Müzik çeşitliliğe sahipti, bu çeşitlilik bu türün günümüzde hâlen dinlenir olmasına imkân sağlamıştır. Buna nazaran Doğu Alman müziğinin etkisi pek fazla olamamıştır.
Batı Almanya'da İngiliz sözlü müzik giderek daha önemli bir hale geldi. Günümüzde de radyolarda çalınan müziklerin birçoğu İngilizcedir. Bununla birlikte Almanca Pop Müzikte de büyük çeşitlilik gözlemlenebilmektedir. Almanya Pop Müziği'nde İngilizce sözlü müzik yapan gruplardan bazıları uluslararası başarılar da elde etmeyi başarabilmişlerdir. Buna örnek olarak The Scorpions gösterilebilir. Ama çoğu Almanya dışına çıkmayı başaramamışlardır.
Almanya'da savaş sonrası dönemde İngilizce sözlü olarak yapılan müzikler Avrupa ve Amerika müzik listelerine girebilmeyi başarmışlardır. Bununla beraber Alman müzisyenler de belli bir ilerleme kaydetmişlerdir. 90'larda ve 2000'lerde de Sarah Connor, Marc Terenzi, No Angels, Monrose ve US5 gibi İngilizce müzik yapan Avrupalı müzik grupları Avrupa ve Asya’da büyük başarılar elde etmiş hatta Amerikan pazarına da açılabilmişlerdir.

Schlager birkaç türü olan (Modern Schlager, Schlager-Gold ve halkın Schlager’i) ve daha çok duygusal yerel şarkıları içine alan bir vokal Pop Müzik çeşididir. Schlager/Halk müziği kesin bir şekilde uluslararası pop müzikten ayrıdır (örnek olarak türkülerimiz gösterilebilir) ve radyo istasyonlarında özel biçimlerde çalınmaktadır (bazen klasik olmuş şarkılarla mix yapılarak).
Schlager’in önemli bir bölümü halk müziğidir ve hâlen geleneksel Alman Folkunda, özellikle yaşlı nesilde popüler bir durumdadır.

Liedermacher (Şarkı Yazarı) karmaşık şarkı sözlerine sahip olan ve en az enstrümanla söylenen (örneğin akustik gitar) bir türdür. Bazı şarkılar yoğun şekilde politik içeriklidir. Bu açıdan Amerikan Folk’u ve Fransız Chanson’una benzetilebilir.
Ünlü Batı Alman “Liedermacher”lerinden bazıları Reinhard Mey, Hannes Wader ve Konstantin Wecker’dir. Ünlü Doğu Alman “Liedermacher”lerinden bazıları ise Gerhard Schöne ve Barbara Thalheim’dir.
Aynı zamanda Hollandalı olan Herman van Veen de Almanya’da çok popülerdir. Bunun yanı sıra birçok “Liedermacher” çocuklar için özel albümler hazırlamışlardır.

Gerçek Alman Rock'u ilk kez 1968 sıralarında, ABD ve İngiltere'de hippi (toplumdan ve yaşam biçiminden kopuk ve sınırsız özgürlüğü savunan bir akım) anti-kültürel patlamalarının zirveye ulaştığı dönemde ilk kez ortaya çıkmıştır. O dönemdeki önde gelen Alman müzik temsilcileri on yıl kadar öncelerde ortaya çıkan elektronik müziği denemekteydiler. İlk Alman Rock müzik temsilcileri de elektronik müzikle işe koyulmuşlardı. Bunu takip eden birkaç yılda “Krautrock veya Kosmische Musik” olarak bilinen müziği benimseyen gruplar sahneye çıktılar. Bunlardan bazıları Tangerine Dream, Popol Vuh, Neu! ve Faust'tur. Alman Rock'u belli bir süre zarfında Alman müziğinde çok popüler bir tür hâline geldi. O dönemde Alman Rock'unun “sound”unu dinlemekten büyük heyecan duyan birçok insan bu türden etkilendi. Bu gelişimden önce Rock Müzik Almanya’da; Little Richard ve Bill Haley’nin Rock-n-Roll eserlerini Almanca’ya çevirerek yorumlayan Peter Kraus ve Ted Herold gibi Schlager tarzını andıran şarkıcılar tarafından yapılmakta ve çok önemsiz bir yer tutmaktaydı.
Savaş sonrası dönemde bir Amerikan askeri radyo istasyonu olan Amerikan Kuvvetleri Ağı (AFN) Alman Rock ve Caz’ının gelişiminde büyük etki sahibidir. 1953'te AFN’de baş yapımcı olan ve anavatanı olan Ohio’da neredeyse hiç tanınmayan Bill Ramsey daha sonralarda Caz müziğinde ve Schlager tarzında büyük kariyer elde etmiştir.

İngiliz punk rock’unun etkisinde gelişen ve yeni bir dalga olan “Neue Deutsche Welle” 1970'lerin ortası ile sonu arasında ortaya çıkmıştır. NDW tür becerisi açısından pek yeterli olamamıştır ancak özgün Alman müziğinin ilk başarılı örneğidir (eğlenceli şarkı sözleri, sürreal beste ve yapımlarla). NDW, 1980'lerde Almanya'da büyük bir başarı elde etmesine karşın, reklam fazlalığından dolayı uzun ömürlü olmayı başaramamıştır. Ancak bazıları uluslararası alanda ün sahibi olabilmişlerdir:
Nena
Falco (Avusturya)
Joachim Witt (NDW'nin en önemli isimlerinden)

1980'lerde Almanca birçok şarkı erkek sanatçılar tarafından seslendirilmiştir Bunlardan bazıları şöyledir:

Udo Lindenberg
Herbert Grönemeyer
Marius Müller-Westernhagen
Peter Maffay
Yalnızca Herbert Grönemeyer günümüze kadar ününü devam ettirmeyi başarmıştır. Maffay Schlager'den Rock'a adaptasyonlar yapmış ancak bu eylem daha önceki geniş hayran kitlesini sınırlandırmasına neden olmuştur.

Hamburger Schule (Hamburg Lisesi) 1980'lerin sonlarında yer altı bir müzik hareketi olarak başlamış ve etkisini 90'ların ortalarına kadar sürdürmeyi başarabilmiştir. Bu hareket Neue Deutsche Welle'nin geleneklerine benzer olarak punk ve grunge müzik ile karışık bir yapıya sahiptir. Hamburger Schule Alman gençliği üzerinde önemli bir etki yaratmış ve “Pop”a yeni bir terimsel mana kazandırmıştır (“ok” ve “cool” sözcüklerini de Almanca şarkılarda ilk kullanan bu harekettir). Hamburger Schule aynı zamanda postmodern teorileri ve sosyal eleştirel entelektüel şarkı sözlerini de kullanmıştır.
Önemli sanatçılar şunlardır:

Blumfeld
Die Sterne
Tocotronic

Doğu Almanya'da çok popüler olan bazı gruplar yer almıştır.

1970'lerin başlarında, Batı Almanya'da denenen rock türleri sınırları aşarak Doğu Almanya'ya da geçmiş ve Ostrock gibi Doğu Alman rock hareketlerinin oluşmasında etkili olmuştur. Duvarın diğer tarafında, bu tür gruplar tarz olarak batıdakilere göre, klasik ve geleneksel yapıyı korumak aynı zamanda da eski tabanlı bir yapı oluşturabilmek amacıyla (1920'lerin Kurt Weill ve Bertolt Brecht tarafından bestelenen Berlin tiyatro şarkıları gibi), daha muhafazakâr eğilimlidir. Bu gruplar şarkılar

Alman Pasaportu, Almanya vatandaşlarına uluslararası seyahatler için verilen resmî belgedir. Bir Alman pasaportu, Alman kimlik kartının yanında, Alman (ve diğer birçok AB) yetkilileri tarafından da rutin olarak Alman vatandaşlarının kimliğinin kanıtı olarak kabul edeceği diğer tek resmi olarak tanınan bir belgedir. Pasaport, kimlik ve Alman uyruklu karinesinin delili olarak hizmetinin yanında, yurt dışında Alman konsolosluk görevlileri (ya da bir Alman konsolosluğunun bulunmadığı bu durumda diğer AB üye ülkeleri) yapacakları yardımların güvence sürecini kolaylaştırır. Pasaport Almanya için benzersiz bir sert kapaklı da olsa, standart düzeni ile diğer AB pasaportları ile bordo tasarımı paylaşmaktadır.
Alman pasaportlarının bordo renkli kapağı ve ön kapağın ortasına Alman Kartalı arması konularak 1 Ocak 1988'den bu yana Avrupa Birliği pasaportları standartlarına uygundur. Pasaporttaki bilgiler İngilizce, Almanca ve Fransızcadır.
23 Şubat 2017'de Almanya, 1 Mart 2017'den itibaren kullanılmak üzere yeni bir pasaport tasarımını sundu.
Alman pasaportu normalde 32 sayfadır fakat sık seyahat edenler için 48 sayfalık sürümü istek üzerine verilebilir.

1949'dan 1950'ye kadar Batı Alman pasaportlarının çıkarılması, esas olarak o sırada Batı Almanya'yı yöneten Müttefik Yüksek Komisyonunun yetkisi altındaydı.
1 Ocak 1950'de Alman Giriş ve Çıkış İşleri Ofisi, Batı Alman pasaportlarının düzenlenmesinde ana otorite oldu fakat yine de Müttefik Yüksek Komisyonun kontrolü altındaydı. Sadece 1 Şubat 1951'de Batı Almanya, Müttefik işgal güçlerinden bağımsız olarak kendi pasaportlarını verme konusunda tam hak elde etti. O sırada Batı Alman pasaportlarında pasaport sahibinin "İş Tanımı" alanı vardı; Müttefik işgal güçleri 1955 yılına kadar seyahat vizesi almak için Batı Alman vatandaşlarını onaylama hakkını saklı tutarken başlangıçta bu gerekliydi. 12 Haziran 1967'de yapılan bir pasaport yönetmeliği değişikliğinden sonra "İş Tanımı" alanı kaldırıldı.
Almanya'nın 1990'da yeniden birleşmesinden sonra, eski Doğu Almanya sakinlerinin 31 Aralık 1995 tarihine kadar yurt dışı seyahatleri için geçerli Doğu Alman pasaportlarını kullanmalarına izin verildi, fakat daha sonra otomatik olarak geçersiz sayıldılar ve bu insanlar yurt dışına seyahat etmek için bir Alman pasaportu için başvuruda bulundular.

Bir Alman pasaportunun işlem süresi genellikle dört ila altı haftadır, ancak saat 11.00'den önce işlenirse Express servisi kullanılarak üç gün içinde verilebilir.

Alman pasaportu tıpkı Alman kimlik kartları gibi yerel belediye kayıt büroları tarafından verilir. Başvuru sahipleri yeni bir pasaport başvurusunda bulunmak zorundadırlar ve yeni çıkarılan pasaportların verileri aslında yerel olarak saklanan kayıt belgelerinde bulunan kişisel verilerin kimlik doğrulamalı bir kopyasıdır. Pasaportlar daha sonra merkezi Berlin'de Bundesdruckerei'de üretilir.
Gereklilik ispatlanabiliyorsa, örtüşen geçerlilik ile birden fazla pasaport verilebilir (örneğin, pasaportta İsrailli bir damga ile Arap ülkelerine seyahat ederken ya da profesyonel nedenlerden ötürü ihtiyaç duyulduğunda). Teorik olarak, bir kişi aynı anda en fazla on adet pasaport tutabilir. Ek pasaportların geçerlilik süresi on yıl yerine altıdır. Fotoğraf tek başına kişiyi göstermeli, arka planda başka nesne veya kişi olmamalı.
Bir Alman pasaportu (32 sayfa, bir ay içinde teslim edilir, 24 yaş ve üstü bir kişiye verilir) ücreti 60 €'dur. 24 yaşından küçük ve altı yıllık bir pasaport 37.50 € tutarındadır. 48 sayfalık bir pasaportun fiyatı 22 €, ekspres teslimat için 32 € dur.

Hem Alman pasaportunu hem de yabancı pasaportu aynı anda (çifte vatandaşlık) tutma hakkı, yürürlükteki Alman vatandaşlığı kanunu kapsamında kısıtlanmıştır. Almanya, diğer AB ülkeleri ve İsviçre ile çifte vatandaşlığa izin veriyor; diğer ülkelerle çifte vatandaşlık özel izinle veya doğumda alınırsa (örneğin, bir Alman ebeveyn ve bir yabancı ebeveyn veya bir çocuk, Amerika Birleşik Devletleri gibi bir jus soli ülkesindeki Alman ebeveynlerden doğarsa) mümkündür. 116. madde uyarınca 30 Ocak 1933 ve 8 Mayıs 1945 arasında eski Alman vatandaşları olan Temel Yasanın (Grundgesetz) 2'si, Alman vatandaşlıklarından siyasi, ırksal veya dini gerekçelerle yoksun bırakıldılar ve vatandaşlıklarını tekrar alabilirler ve aynı şey torunları için de geçerlidir ve çifte (veya çoklu) vatandaşlık sahibi olmalarına izin verilir.
Alman olmayan ebeveynlerden 1 Ocak 2000 tarihinde veya daha sonra doğan çocuklar, en az bir ebeveynin daimi oturma iznine sahip olması (ve en az üç yıl boyunca bu statüye sahip olması) ve ebeveynin en az sekiz yıldır Almanya'da ikamet etmesi durumunda doğumda Alman vatandaşlığı kazanır. Çocuklar en az sekiz yıldır Almanya'da yaşamış olmalı veya 21 yaşına kadar altı yıl okula gitmiş olmalıdır.
Yurt dışında doğan ve büyüyen AB üyesi olmayan ve İsviçre vatandaşı olmayan ebeveynler genellikle çift vatandaşlığa sahip olamazlar (ancak vatandaşlığın feragat edilmesine izin vermeyen veya çok pahalı / zor / aşağılayıcı feragat prosedürleri olan ülkelerin vatandaşları ve 116 (2) maddesi uyarınca vatandaşlığı restore edilen vatandaşlar için istisnalar söz konusudur).
Haziran 2019'da kabul edilen bir yasa, IŞİD gibi bir terör milisine katılan veya bunu destekleyen ve en az 18 yaşında olan çifte vatandaşların Alman vatandaşlığının iptaline izin veriyor.

Henley Pasaport Endeksi'nin 2026 yayınına göre Alman vatandaşları sınır kapısında vize alarak veya vizesiz 185 ülkeye seyahat edebilirler. Yine bu rapora göre Alman vatandaşları Dünya'da seyahat özgürlüğü açısından 4. sırada yer almaktadır.

Alman İşçi Partisi (Almanca: Deutsche Arbeiterpartei; DAP), I. Dünya Savaşı'ndan sonra Weimar Almanya'sında kurulan kısa ömürlü aşırı sağcı bir siyasi partiydi. Resmî olarak Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (Almanca: Nationalsozialistische Deutsche Arbeiterpartei, NSDAP) olarak bilinen Nazi Partisi'nin öncüsüydü. DAP sadece 5 Ocak 1919'dan 24 Şubat 1920'ye kadar varlığını sürdürmüştür.

Thule Cemiyeti'nin kurucusu Rudolf von Sebottendorf tarafından, cemiyetin iki üyesi olan gazeteci Karl Harrer ve çilingir Anton Drexler’e bu siyasi topluluğun etkisini işçiler arasında artırmak için özel siyasi dernek oluşturmaları söylenir. Bunun üzerine Drexler Alman İşçi Partisini (DAP) kurar. 12 Eylül 1919 tarihli parti toplantısında yer alan Adolf Hitler de partinin sloganları beğenir. Ardından Hitler ile tanışan Ernst Röhm, Hitler’e Alman İşçi Partisine dahil olması ve parti yönetimini kendi eline alması konusunda görüş bildirir. Hitler ilk defa 16 Ekim 1919′da 111 kişiden oluşan izleyici karşısında görülür. Öncelikle Hitler kendi “Büyük Almanya” hakkındaki görüşlerini bildirir, sonra ise Almanya'nın mağlubiyetinden Marksistleri, sosyalistleri ve Yahudileri itham eder. Bu konuşmasında Hitler “Biz affetmiyoruz, biz intikam istiyoruz” demiştir. 13 Kasım 1919 tarihindeki konuşmasında bildirdi ki, “Almanların fakirliğini, Alman silahı ile yok etmek gerekir. Bu makam galibiyete ulaşmalıdır.” Hitler, Alman İşçi Partisinin toplantılarında Versay Antlaşması’nın Almanya’ya kaybettirdiği toprakların geri alınması gerektiğini ve antlaşmanın barbarlık olduğunu bildirmiştir.

Alman İşçi Partisi siyasi görüş olarak; milliyetçilik temellerine dayalı bir sosyalizm fikrini benimsemiş, sosyalist fikirlerin Marksizm ve enternasyonalizm çatısı altından çıkarılması gerektiğini savunmuştur. Parti, sosyalizmin Alman halkının refahı için gerekli bir sistem olduğunu, ancak bu sistemin; Alman halkının milli benliğini ve kültürel özelliklerini kaybetmesine bir aracı olmaması gerektiğini ileri sürmüştür.
Enternasyonalizm kimliğini reddeden ve milliyetçi bir görüş üzerine sosyalizm ile yola çıkan Alman İşçi Partisi, birbirine benzeyen Marksist-Leninist partilerden çok daha farklı bir ideolojiye sahip olduğu için; farklılığı ile dikkatleri kısa sürede üzerine çekmiştir.

Parti üyeleri, ağırlıklı olarak; Marksizmi ve enternasyonalizmi reddeden işçilerden ve aşağı tabakadan gelen insanlardan oluşmaktaydı.
En bilinen bazı parti üyeleri:

Adolf Hitler
Anton Drexler
Karl Harrer
Ernst Röhm
Rudolf Hess
Dietrich Eckart
Gottfried Feder
Hans Frank
Alfred Rosenberg

Alman İşçi Partisinin adı 24 Şubat 1920 tarihinde gerçekleştirilen toplantıda Adolf Hitler tarafından “Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi” (Nationalsozialitische Deutsche Arbeiterpartei) olarak değiştirilmiştir.
Hitler, ilk başlarda partinin adını Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi olarak değiştirmek istememiştir, çünkü bu ad Avusturya'daki Alman Nasyonal Sosyalist İşçi Partisinin (Deutsche Nationalsozialistische Arbeiterpartei, DNSAP) adına çok benzemekteydi. Hitler, partinin adını “Sosyal Devrimci Parti” olarak değiştirmekte niyetliydi ancak Alman İşçi Partisi üyelerinden olan Rudolf Jung, Hitler'i Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi adı için ikna etti.

Almanya'da eşcinsellik, açıklık ve tolerans ile baskı ve toplu katliâm arasında değişen olay, durum ve tavırlara şahit olmuş çalkantılı bir tarihe sahiptir.
1871'de Alman İmparatorluğu'nun kuruluşunun ardından tasarlanan yeni yasalar, Alman İmparatorluğu'ndan önceki erkekler arası cinsel ilişki (sodomi)yi zaten yasaklamış Prusya yasaları ile neredeyse aynı idi. Alman Ceza Kanunu'nun erkekler arası cinsel ilişkiyi yasaklayan 175. maddesi, 15 Mayıs 1871'de uygulanmasından 11 Haziran 1994'te feshedilmesine kadar aşağı yukarı 140.000 erkeğin hüküm giymesine neden olmuştur.
19. yüzyıl boyunca bu yasal kısıtlamalara rağmen Almanya, seksoloji dalında öncü ülke olmuştu. Asıl "homoseksüel" (homosexual) ile "heteroseksüel" (heterosexual) kelimeleri Avusturya doğumlu romancı Karl-Maria Kertenby tarafından, Prusya'nın sodomi yasaları aleyhine onun anonim olarak yazdığı Almanca bir kitapçıkta türetilmişti. Bu dönemde hızla yayılan sanayileşme bir eşcinsel altkültürünün oluşmasına yol verdi. 1897'de Alman hekim ve seksolog Magnus Hirschfeld, 175. maddeye karşı mücadele etmek amacıyla dünyanın ilk eşcinsel ve transgender hakları örgütü olarak sayılan Wissenschaftlich-humanitäres Komitee ("Bilimsel İnsancıl Komite")'yi kurdu.
Weimar döneminde Almanya, heteroseksüel olmayan ya da cinsiyet uyumsuzluğu gösteren kişilere ait dünyanın en canlı topluluğuna sahipti. Birinci Dünya Savaşı sonucu olarak kurulan Weimar Cumhuriyeti'nde ifade özgürlüğünün sağlanmasının yanı sıra eşcinsel temalı tiyatro ve film gelişti, eşcinsellere yönelik yayınlar kuruldu ve dans mekânları, gece kulüpleri, barlar ile kabareler çiçeklendi. Institut für Sexualwissenschaft ("Cinsellikbilim Enstitüsü") 1919 yılında Magnus Hirschfeld tarafından kurulup büyük kütüphanesi ile cinsellik hakkında çalışmaların önemli bir merkezi oldu. Ayrıca 175. madde karşıtı hareket ivme kazanıyordu. Bu hareketin erkeklerin egemenliği altında olmasına rağmen bu dönem, görünebilir bir lezbiyen altkültürünün oluşması için yine önemli sayılır. Eşcinsel hayatının en çok Berlin'de hareketlilik göstermesi ile beraber diğer kentlerde de eşcinsellere yönelik mekânlar kuruluyordu.
Nazi dönemi boyunca eşcinseller, nasyonal sosyalizmin ırksal ideallerine aykırı olarak sayılıp zulüm ve baskıya uğradılar. Nazi Partisi'nin iktidara gelmesinin ardından eşcinsel barları ve kulüpleri kapatıldı. Institut für Sexualwissenschaft'ın barındırdığı tüm belge ve kitaplar Naziler tarafından yakıldı, enstitünün kendisi de yok edildi. 1933-45 yılları arasında 100.000 erkeğin eşcinsellik şüphesi ile tutuklanmasına ek olarak bunların 50.000'i resmi olarak hüküm giymiştir. Yüzlerce erkek mahkeme kararı doğrultusunda kısırlaştırılmış, birçok da akıl hastanelerine yatırılmıştır. Toplama kamplarına gönderilen eşcinsel erkeklere takılan pembe üçgen, günümüzde eşcinsellerce sembol olarak benimsenmiştir. Lezbiyenler, eşcinsel erkeklere kıyasla çok daha az açık baskı ve ölüme maruz kalsalar da Nazi ırk politikaları doğrultusunda siyah üçgen ile "asosyal" (Asoziale) olarak etiketlenip toplama kamplarına gönderilen lezbiyenlerin var olduğu kaydedilmiştir. Buna ek olarak Nazi dönemi öncesi gelişmiş lezbiyen altkültürü Nazi iktidarı altında neredeyse tamamen yıkılmıştı.
II. Dünya Savaşı'nın ardından, Nazi Holokostu kapsamında zulmedilmiş eşcinseller tazminat görmedi. Aksine, Nazi iktidarı altında eşcinsellik şüphesi gerekçesi ile hüküm giymiş kişiler yine suçlu olarak sayılıp onların hükümleri sukut edilmedi. 175. madde hem Doğu Almanya hem de Batı Almanya'da hâlâ yürürlükte idi. Doğu Almanya'da bu yasa 1967 yılında sonunda kaldırılmıştı. Batı Almanya'da ise yasanın Nazi sürümü 1969'da kaldırılmış olsa bile Almanya'nın yeniden birleşmesine dek erkekler arası cinsel ilişki hâlâ suçtu. Buna rağmen Batı Alman görevlileri gizli olarak yer alan eşcinsel eylemlerine genel olarak göz ardı ediyordu ve eşcinsel barlarının işletilmesi serbest idi. Bu mekânlar bir altkültürün yeniden oluşmasına yol verdi. Onyıllar boyunca eşcinseller anma törenlerinden hariç tutulmuşlardı. Naziler tarafından öldürülen eşcinsellerin anısına düzenlenen ilk kamu tören ancak 1985 yılında, yani savaşın sona ermesinden 40 sene sonra yer almıştı. Mayıs 2002'de Alman Parlamentosu, Nazi dönemi boyunca 175. madde doğrultusunda hüküm giymiş tüm eşcinselleri suçtan bağışlayan bir yasayı kabul etti. Haziran 2008'de Nazilere kurban giden gey ve lezbiyenleri anan Denkmal für die im Nationalsozialismus verfolgten Homosexuellen, Berlin Tiergarten'da halka açıldı.
Almanya'da yaşayan eşcinsellerin günümüzdeki durumu özellikle daha büyük kentlerde eşitlik ve tolerans yönündedir. Eşcinselliği hedef olarak alan artık herhangi bir yasa yoktur. İş verme ile iş yeri dallarında ayrımcılık karşıtı yasalar uygulanmış ve 2001'den beri medeni birliktelik statüsü, evlilik haklarının çoğunu barındıran "Lebenspartnerschaft" ("hayat birlikteliği") şeklinde hemcins çiftlerine mevcuttur. "Christopher Street Day" (CSD) olarak tanınan LGBT Onur etkinlikleri her sene tüm ülke çapında, çok sayıda kentte yer alır. Özellikle Berlin ile Köln'ün etkin ve çeşitli eşcinsel ve queer altkültürleri vardır.
Lesben- und Schwulenverband in Deutschland (LSVD), 3.300'den fazla üye sayısı ile ülkedeki en güçlü ve en nüfuzlu LGBT örgütüdür. GLADT, Türkiye kökenliler başta olmak üzere Almanya'daki göçmen topluluklarından LGBT kişilere özgü sorunları karşılayan diğer bir örgüttür.

Alman Ceza Kanunu 175. maddesi
Berlin'de eşcinselliğin tarihi
Nazi Almanyası'nda eşcinsellere yönelik zulüm ve Holokost
Schwules Museum; Berlin'de Almanya eşcinsel tarihi ve kültürünü sergileyen bir müze.

Kitaplar
Allinson, Mark (2002). Germany and Austria 1814-2000. Modern History for Modern Languages (İngilizce). Londra: Hodder Education. ISBN 9780340760222. 
Dee, Hannah (2010). The Red in the Rainbow. Sexuality, Socialism & LGBT Liberation (İngilizce). Londra: Bookmarks Publications. ISBN 9781905192700. 
Schulte-Peevers, Andrea (2011). Berlin City Guide (İngilizce). Londra: Lonely Planet. ISBN 978-1-74179-701-5. 
Kitap atıfları ve diğer kaynaklar

Almanya'nın bilim ve teknoloji alanındaki başarısı ülke ekonomisinin ileri düzeyde olmasını sağlayan önemli bir parçadır. Almanya birçok önemli bilim disiplininde öne çıkmıştır; özellikle de fizik, matematik, kimya ve mühendislik alanlarında. Ülkedeki bilimsel araştırmalar; endüstri ve üniversiteler ve Max Planck Topluluğu gibi özel araştırma enstitüleri tarafından desteklenir.

Modern Almanya'nın 1871 yılında kurulmasında rağmen, ülkedeki bilimsel araştırmalar çok da eskiye dayanır. Almanya; Leipzig, Heidelberg, Freiburg, Tübingen gibi Avrupa'nın en eski üniversitelerinden bazılarına ev sahipliği yapmaktadır. Bu merkezler, kuruluşlarından günümüze felsefe, din, hukuk ve fen bilimleri alanında önemli katkılar gerçekleştirmiştir.

Albert Einstein ve Max Planck'ın çalışmaları modern fiziğin kurulmasına öncülük etmiştir. Bu çalışmalar daha sonra Werner Heisenberg ve Erwin Schrödinger tarafından geliştirilmiştir. Bu isimler Hermann von Helmholtz, Joseph von Fraunhofer ve Daniel Gabriel Fahrenheit gibi diğer önemli fizikçilerden önde gelmektedir. Wilhelm Conrad Röntgen, X ışınlarını bulmuş ve bu başarısı onu 1901 yılında ilk Nobel Fizik Ödülü'nün sahibi yapmıştır ve sonraları anısına röntgenyuma ismi verilmiştir. Heinrich Rudolf Hertz'in elektromanyetik ışın alanındaki çalışmaları, modern telekomünikasyonun oluşturulmasına öncülük etmiştir.

20. yüzyılın başından itibaren, Almanya, verilen ilk otuz bir Nobel Kimya Ödülü'nün on dördünü kazanmıştır. İlk olarak 1901 yılında Hermann Emil Fischer tarafından alınan bu ödül, otuz bir yıllık periyodun sonunda 1931'de Carl Bosch ve Friedrich Bergius taradfından alınmıştır.
Otto Hahn'ın radyoaktivite ve radyokimyaya öncülük ettiği düşünülmektedir.

Almanya; Gauss, Hilbert, Riemann, Weierstrass, Dirichlet ve Weyl gibi çok önemli matematikçiler yetiştirmiştir. Gottfried Leibniz, göze batan bir Alman felsefecisi, bağımsız olarak kalkülüsü bulmuştur.

Almanya birçok ünlü mucit ve mühendis yetiştirmiştir. Örneğin; Johannes Gutenberg, Avrupa'ya matbaayı getirmiştir; Hans Geiger, Geiger sayacını icat etmiştir; Konrad Zuse, ilk bilgisayarı yapmıştır. Zeppelin, Daimler, Diesel, Otto, Wankel, Von Braun ve Benz gibi Alman mühendisler, mucitler, iş adamları; otomotiv ve hava taşımacılığı teknolojilerinin başlamasına ve geliştirilmesine öncülük etmiştirler.

Mikrobiyolojiyi kuran üç kişiden ikisi Almanya doğumludur. Bunlar: Ferdinand Cohn ve Robert Koch'dur.
Alexander von Humboldt'un doğal bir bilim insanı olarak yaptığı çalışmaları ve buluşları sayesinde biyocoğrafya bilimi kurulmuştur.
Rusya doğumlu bir Alman olan Wladimir Köppen (1846-1940), botanik ve iklimbilim alanında uğraşmıştır. Köppen; iklim, flora ve toprak arasındaki ilişkiyi inceleyerek günümüzde de kullanılan bir iklim sınıflandırması yapmıştır.
Alfred Wegener (1880-1930), interdisipliner bir bilim insanı olarak Kıta Kayması Kuramı'nı teorileştiren ilk insandır. Kuramı daha sonraları yapılan araştırmalarla bir jeolojik teori olan levha hareketleri'ne öncülük etmiştir.

Wilhelm Wundt psikoloji alanında tarihteki ilk laboratuvarı kurmuş. Laboratuvar 1879 yılında Leipzig Üniversitesi'nde kurulmuştur.

Alman araştırmacılar, diğer bilimlerde olduğu gibi insani bilimler alanına da önemli katkılarda bulunmuştur. Aynı zamanda yaşamış örneklerden bazıları; felsefeci Jürgen Habermas, Mısır bilimci Jan Assmann, sosyolog Niklas Luhmann, tarihçi Reinhart Koselleck ve yasal tarihçi Michael Stolleis'dir.

Karl Marx, Friedrich Engels ve Max Weber önemli sosyal bilimcilerdir.

Almanya'da baskın din Hristiyanlık olmaktadır ve din 4. yüzyılda modern Almanya'nın kapladığı bölgelerdeki Cermen kabilelerinin bu dini benimsemesi ile yayılmıştır. 8. ve 9. yüzyılda, Şarlman'ın hakimiyetine kadar bölge tamamen Hristiyanlaşmıştır. 16. yüzyılda Martin Luther tarafından başlatılan Reform hareketi ve Katolik Kilisesi ile yarattığı bölünme sonucunda yöre halkının önemli bir kısmı Lütercilik ve Kalvinizm başta olmak üzere Protestanlığı benimsemiştir.
Günümüzde Almanya nüfusunun yaklaşık yarısı kendini Hristiyan olarak tanımlamakta olup, bu kişilerin yaklaşık yarısı ülkenin güney ve batısında daha yoğun olacak şekilde Katolik Kilisesi'ne, diğer yarısı ise ülkenin kuzeyinde daha yaygın olan Alman Evanjelik Kilisesi'ne (Alman Protestan Kilisesi) bağlıdır. Geri kalan küçük Hristiyan mezhepleri arasında Özgür Lüterci Evanjelik Kilisesi, Doğu Ortodoks Kilisesi ve Yehova'nın Şahitleri yer alır. Nüfusun yaklaşık %5'iyse Müslüman olup, daha küçük Budist, Yahudi ve Hindu azınlık grupları da ülkede yer almaktadır. Toplumun yaklaşık %46'sıysa herhangi bir dini kuruma bağlı olmayıp, ateist, agnostik veya diğer dini inanç sahibi olmayan gruplardan oluşmaktadır.
Dini inancı olmayanlar, Berlin, Hamburg, Frankfurt, Münih ve Ren-Ruhr Bölgesi gibi gibi büyük şehirlerde çoğunluğu oluşturur. Büyük şehirlerin yanı sıra, eskiden Doğu Almanya yönetiminde kalmış bölgelerde de dinsel aidiyeti olmayanlar, salt çoğunluğu teşkil eder. Batı Almanya yönetiminde kalmış kırsal bölgelerdeyse dindarlık yaygındır.

Almanya'da İslam

Almanya'da Din (almanca)25 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Almanya'daki enerji sektörü, Dünya'nın en büyüklerindendir.
Alman ekonomisi, oldukça gelişmiş ve dünyanın beşinci büyük ekonomisi konumuna erişmiştir. Bu sebepten ötürü Almanya, kişi bşına enerji tüketimi açısından Dünya'da beşinci sırada bulunmaktadır.
2002'de, Almanya Avrupa'nın en büyük enerji tüketen ülkesiydi ve elektrik tüketimi o yıl 512.9 milyar kilowatt saat olarak gerçekleşti.

Hükûmet politikası, enerjinin tutumlu kullanılmasını vurgulamaktadır. Yine devlet; güneş, rüzgâr, biyokütle, su ve jeotermal gibi yenilenebilir enerji kaynakların kullanımının artması konusunda çalışmalar yapmaktadır. Bu çalışmaların başladığı 1970'lerden beri olumlu sonuçlar alınmaktadır. Hükûmetin en önemli hedefi 2050 yılında tüm enerji tüketiminin yarısının alternatif enerji kaynaklarından karşılanmasıdır. Günümüzde Almanya; dünyanın dördüncü büyük nükleer enerji kullanan ülkesidir. Fakat 2000 yılında hükûmet ve Almanya nükleer güç endüstrisi arasında yapılan antlaşma çerçevesince 2021 yılına kadar tüm nükleer enerji santrallerinin kapatılması kararlaştırılmıştır.

Almanya dünyanın en büyük enerji tüketicilerinden biridir. Ülke enerji kaynaklarının çoğunu ithal etmektedir; çünkü ülke büyük bir kömür rezervine sahip değildir. 2006'ya göre ülkenin başlıca enerji üretim kaynakları şunlardır: petrol (%35.7), kömür (%23.9), doğal gaz (%22.8), nükleer (%12.6), su ve rüzgâr enerjisi (%1.3) ve diğerleri (%3.7).
Almanya, dünyanın beşinci büyük petrol tüketicisidir. Rusya, Norveç ve Birleşik Krallık; Almanya'ya petrol ihraç eden ana ülkeler konumundadır.
Almanya dünyada en çok doğal gaz tüketen üçüncü, en çok kömür tüketen dördüncü ülkesi konumundadır.

Almanya enerji profili Enerji bilgi merkezi

Almanya'da eğitim konusunda genel olarak yetkili kurum eyalet yönetimleridir, Federal hükümetin eğitim konusunda küçük sorumluluğu vardır.  İsteğe bağlı olmak üzere anaokulu eğitimi üç ve altı yaş arasındaki tüm çocuklar için sağlanmaktadır, sonrasında ise on iki yıl sürecek zorunlu eğitim hayatı başlayacaktır. Almanya'da öğrenciler birden altıya kadar olan bir sistemle notlandırırlar; bir en yüksek, altı ise en düşük veya geçersiz not konumundadır. Bir çocuğun okula devamını engelleyecek şekilde hasta veya engelli olmasının dışına Alman eyaletlerinin hiçbirinde evden eğitime izin verilmemektedir. Almanya'da kısa bir süreliğine yaşayacak olan yabancı ailelerin çocukların ev ortamında kendi dillerinde eğitime tutulmak suretiyle zorunlu eğitimden muaf tutulabileceklerine dair istisna kararlar da vardır. İlköğretim genel olarak dört yıl sürmektedir (Berlin ve Brandenburg'da 6) ve devlet okulları bu aşamada yer almazlar.
Orta öğretimde ise eğitimcilerin tavsiyeleriyle karar verilebilecek öğrencilerin yeteneklerine göre ayrıldıkları dört tip okul bulunmaktadır: Gymnasium, en yetenekli öğrencileri bünyesinde barındırır ve onları üniversiteye hazırlar; Realschule, orta düzeydeki öğrenciler için yaygın olan öğretim kurumlarıdır; Hauptschule, öğrencileri mesleki eğitime hazırlar ve Gesamtschule veya kapsamlı okul her üç uygulamayı da bünyesinde bulundurur. Ayrıca Förderschulen (fiziksel veya zihinsel engelliler için) adında okullar da bulunmaktadır. Her 21 öğrenciden biri Förderschule okuluna devam etmektedir.
Üniversiteye girmek için, lise öğrencilerinin Abitur sınavını başarıyla geçmeleri gerekmektedir; fakat bunun yanında mesleki okul diplomasına sahip öğrenciler de giriş için başvuruda bulunabilmektedirler.Duale Ausbildung adı verilen özel bir staj sistemi, mesleki eğitim öğrencilerine okullarına devam ederken bir şirket bünyesinde çalışmalarına imkân tanımaktadır. Almanya güçlü bir eğitim sistemi geçmişine sahip olmasına rağmen, son PISA öğrenci değerlendirmelerinde güncel konularda zayıf bir performans sergilemişlerdir. 2000 yılında yapılan 43 ülkenin katıldığı testte, Almanya okumada 21. sırada yer alırken matematik ve doğal bilimlerin her ikisinde de 20. sırada bulunmuştur ve bu gelişmeler üzerine reform çağrısında bulunulmuştur.

Grundschule (ilkokul), gidilmesi mecburi olmayan anaokulu veya Vorschulklassenden (ilkokula hazırlık sınıfları) sonra gelir ve bulunduğu eyalete bağlı olarak dört veya altı yıl sürer. Bazı eyaletlerde 13 yaşın gelindiğinde sona erer.
Çocukları için uygun bir okul arayan ebeveynlerin önünde günümüz Almanya'sında ilkokul adına önemli seçenekler bulunmaktadır:

eyalet okulları. Eyalet okulları ücretsizdir. Alman öğrencilerden büyük çoğunluğu kendi yakınlarındaki eyalet okullarına devam etmektedirler. Zengin muhitlerdeki okullar, fakir olanlara nazaran daha iyi durumdadırlar. Çocuklar okul çağına ulaştıklarında, birçok orta sınıf ve işçi sınıfı aileler alt sınıf bölgelerden taşınırlar.
veya alternatif olarak;
Waldorf eğitim (2007 yılında 206 tane)
Montessori yöntemi okul (272)
Freie Alternativschule (Serbest Alternatif Okullar) (65)
Protestan (63) ve Katolik (114) kilise okulları
Grundschuledan sonra (Berlin ve Brandenburg'da 12, diğer eyaletlerde 10 yaş civarı), orta okul için dört seçenek bulunmaktadır:

Hauptschule (en düşük akademik düzey, daha çok gelişmiş Volksschule [ilkokul]) 9. seviyeye kadar (mezuniyet sınavı olarak Hauptschulabschluss);
Realschule 10. seviyeye kadar (mezuniyet sınavı olarak Mittlere Reife (Realschulabschluss));
Gymnasium (Dilbilgisi okulu) 12 veya 13. seviyeye kadar (mezuniyet sınavı olarak Abitur ve üniversiteye girmek için de gereklidir); ve
Gesamtschule (kapsamlı okul), diğer üç okulun özelliklerini sunmaktadır fakat Realschule ve Hauptschule arasında bir okuldur, Abitur'a girme imkânı bulunmamaktadır.
Bunların dışında, Berufsschuleda (mesleki okul) uygulanan staj sistemiyle mezuniyetten sonra profesyonel iş hayatı başlayabilmektedir. Berufsschule, normalde iki, üç veya üç buçuk yıllık bir stajla haftada iki kere olmak üzere uygulanır; diğer günler bir şirkette çalışarak geçirilir. Bu uygulama öğrencilerin teorik bilgilerini pratik beceri ile birleştirmesini sağlar. Şirket, stajın başlaması için stajyer öğrenciyi kabul etmesi gerekir. Bundan sonra öğrenci Industrie- und Handelskammer IHK (ticaret kurulu) listesine kaydedilir. Staj dönemi boyunca öğrenci, şirketin yarı zamanlı çalışanı konumundadır ve şirketten bir maaş almaktadır. Berufsschule ve mezuniyet sınavı olan IHK'yi başarılı bir şekilde geçtikten sonra, öğrenciye bir sertifika verilir ve düşük yönetim düzeyine kadar bir profesyonel kariyere başlamaya hazırdır. Bazı bölgelerde öğrencilere yasaların gerektirdiği şekilde eğitimler de verilir. (bankada özel bir konum, hukuk görevlisi).
5 ve 6. sınıfta bulunan öğrencilere ebeveyn ve öğretmenleri tarafından yukarıda bahsedilen eğitim basamaklarından hangisini seçmeleri konusunda bir oryantasyon aşaması (Orientierunsstufe) verilmektedir. Berlin ve Brandenburg dışında tüm eyaletlerde, bu oryantasyon aşaması orta okulların programına koyulmuştur. Berlin ve Brandenburg'da, oryantasyon ilkokul düzeyinde yapılmaktadır. Öğretmenler ana derslerden (Matematik, Almanca, bilim, yabancı dil) alınan notlara bağlı olarak detayları ve eyalete göre değişe yasal gereklilikleriyle eğitim önerisi vermektedir.
Almanya'da 16 eyaletin eğitim alanında özel sorumlulukları vardır. Federal parlamento ve federal hükûmet eğitim sistemini yalnızca mali yardım konusunda etkileyebilmektedir (eyalete göre). Bu nedenle birçok farklı okul sistemi bulunmaktadır; fakat, her eyalette başlangıç noktası olan Grundschule (ilk okul) dört yıllık bir eğitim sunmaktadır (Berlin ve Brandenburg'da altı).
Bütün Alman eyaletlerinde yetenekli öğrenciler için Gymnasium bulunmaktadır ve tüm eyaletlerde - Baden-Württemberg, Bavyera, Saksonya hariç - farklı şekillerde de olsa Gesamtschule vardır. Doğu eyaletleri Saxony, Saxony-Anhalt ve Thuringia, Hauptschule ve Realschule'u bir araya getirerek Sekundarschule, Mittelschule ve Regelschule okullarını oluşturmuşlarıdr. Diğer tüm eyaletler bu okul türlerini ayırmaktadır.
İngilizce eyalet ortaokullarında zorunludur. Bazı eyaletlerde, yabancı dil eğitimi Grundschule düzeyinde başlar. Örneğin Kuzey Ren-Vestfalya'da, İngilizce eğitimi okulun üçüncü yılında başlar; Brandenburg hem İngilizceye hem de Polonya diline ve Baden-Württemberg de İngilizceye ilk yılda başlar. Zorunlu yabancı dillerin yanında mevcut ikinci yabancı dil listesi, eyaletten eyalete farklılık gösterir. Fransızca, İspanyolca ve Latince en sık ikinci yabancı dil olarak alınan dillerdir. Pek çok okul da diğer dillerin öğrenimi adına gönüllü çalışma grupları sunmaktadır.
Ailelerin çocuklarının okulları gerekçesiyle bir eyaletten diğerine taşınmaları sorun olabilmektedir çünkü neredeyse tüm derslerin müfredatları oldukça farklılık göstermektedir.
Eğitimini tamamlama konusunda sorun yaşamış yetişkinler, ileriki zamanlarda Abendgymnasium veya Abendrealschulee (gece okulu) kayıt olma olanağına sahiptirler.

II. Dünya Savaşının bitiminden beri, üniversiteye giren gençlerin sayısı üç kat artmasına rağmen üniversiteye devam hala pek çok Avrupa ülkesinin arkasında kalmaktadır. Bunun nedeni kısmen yüksek önem arzeden staj uygulamalı ikili eğitim sistemidir (Ayrıca bkz. Alman modeli).
Almanya'da üniversiteler özgür eyalet eğitim sisteminin bir parçasıdır ve çok az özel üniversite ve kolej bulunmaktadır. Organizasyonel yapı 19. yüzyılın başlarında Wilhelm von Humboldt tarafından yapılan üniversite reformuna dönüşü savunsa da, bu uygulama da bazıları tarafından (Alman doğumlu, Stanford Üniversitesi başkanı Gerhard Casper) eğitime önem verip araştırmayı önemsemeyen dengesiz bakış açısı ve eyalete bağımlılık dolayısıyla eleştirilmektedir. Günümüzde Alman devlet üniversitelerinin çoğu orijinal Humboldt vizyonundan çok tipik Amerikan kurumlarına benzemektedir.
Alman üniversite öğrencileri çoğunlukla okuyacakları programları kendileri seçmekte ve profesörler de araştırma ve öğretme konularına kendileri karar vermeketedir. Bu seçmeli sistem çoğunlukla öğrencilerin mezun olmadan önce birçok yılını üniversitede harcamasına nede olmakta ve şu anda inceleme altında bulunmaktadır. Beraber okuyup beraber mezun olan öğrencilerin sabit bulunduğu br sınıf bulunmamaktadır. Öğrenciler kendi isteklerine ve üniversitelerin güçlerine göre okudukları okulları değiştirebilmektedir. Bazen öğrenciler çalışmaları sırasında farklı üniversitelerden iki, üç veya daha fazla derse katılırlar. Alman üniversitelerindeki bu hareketliliğin manası, ABD, İngilte veya Fransa'da olmayan bir özgürlük ve bireyselciliğin olduğudur.
Okuldan ayrıldıktan sonra öğrenciler üniversiteye devam etmeyi tercih edebilirler; fakat öncesinde erkek öğrenciler dokuz aylık askerlik veya alternatif hizmette (Zivildienst) bulunmak zorundadırlar.
Gymnasium mezuniyeti (Abitur) tüm üniversitelerin kapısını açmaktadır; ayrıca giriş sınavına gerek yoktur. (Üniversiteye giriş hakkını elde etmenin diğer yolu; Berufsoberschule bağlantılı Abiturdurchschnittsnote (ABD'deki GPA benzeri veya İngiltere'deki A-Level) sınavı üniversiteye seçilmek için gereklidir; bir kurum belli bir ders için giriş şartı açıklayabilmektedir. Bu uygulama numerus clausus ("sınırlı sayı") adını almaktadır fakat sadece talebi yüksek dersler için geçerlidir; örneğin bir tıp dersi için Abitur sınavından 1.0 ve 1.5 arasında bir not almak gereklidir.
Gymnasiumdayken bir öğrenci üniversitedeki kredi sistemi gibi ders alamaz. Bunun nedeni Almanya'da, eğitimde birlik ve EU'da olduğu şekliyle notlandırmayı sağlamak adına Bologna sürecinin uygulamaya konmasına rağmen henüz kredi sisteminin bilinmiyor olması muhtemeldir. Bir dersin sonunda, profesörler tarafından verilen gerekli derslerin (veya sınavların) başarıyla tamamlandığına dair sertifikalar bütünü ("Scheine") geçerliliğe sahiptir. Birkaç istisna haricinde öğrenciler hernekdar devamlılıkları sayılıyor gibi olsalar da üniversiteye resmi olarak kayıtlı olmadan

Almanya 2005 yılına kadar 18 aktif nükleer reaktörü ile yılda yaklaşık 21 GigaWatt  enerji üretmektedir. Bu üretim Almanya'daki toplam enerji ihtiyacının %28'ini karşılamaktadır.
2023 yılında aktif olan 3 nükleer reaktörü kapatarak nükleer enerji kullanımına tamamen son vermiştir.

Ağır su gaz soğutmalı reaktör
Ağır su soğutmalı reaktör
Akışkan yataklı reaktör
Basınçlı ağır su reaktörü
Basınçlı su reaktörü
Hızlı nötron reaktörü
Kaynayan su reaktörü
Süperkritik su reaktörü
Yüksek sıcaklıklı gaz soğutmalı reaktör

Aktif reaktör bulunmamaktadır.

Diğer Bilinenler:

Kalkar (SNR-300), 300 MW (Hızlı nötron reaktörü) hiçbir zaman kullanılmadı. Şu an bulunduğu alanda Kalkar Harikalar Diyarı adında lunapark işletilmektedir.
Stendal 4x1000 MW (Süperkritik su reaktörü) hiçbir zaman kullanılmadı. Almanya'nın yeniden birleşmesi sonrası Sovyet tasarımının güvenliği sorgulandı ve tüm işletme ve inşaat planları durduruldu.

CEA : 2005 yılı nükleer santral verileri
IAEA : Dünyadaki Nükleer Güç Reaktörleri
IAEA : Dünyadaki Nükleer Güç Reaktörleri (Sayfa 56-57)
Nükleer Reaktör Veritabanı

Almanya'da siyaset, çok partili bir parlamenter cumhuriyet çerçevesinde yürütülmektedir. Almanya, federal yasama yetkisinin Federal Meclis ve Federal Konsey'e verildiği demokratik ve federal bir parlamenter cumhuriyettir.
Federal sisteme 1949'dan beri Hristiyan Demokrat Birlik (CDU) ve Sosyal Demokrat Partisi (SPD) hakimdir. Almanya'da yargı, yürütme ve yasama organından bağımsızdır, yürütmenin önde gelen üyelerinin de yasama organı üyesi olması yaygındır. Siyasi sistem, 1990'da Almanya'nın yeniden birleşmesinden sonra küçük değişikliklerle yürürlükte kalan Grundgesetz (Temel Yasa) adlı 1949 anayasasında düzenlenmiştir.
Anayasa, geniş bir insan ve medeni haklar kataloğunda bireysel özgürlüğün korunmasını vurgulamakta ve yetkileri hem federal ve eyalet düzeyleri hem de yasama, yürütme ve yargı organları arasında ayırmaktadır.
Batı Almanya, 1958'de günümüzde Avrupa Birliği olan Avrupa Topluluğu'nun kurucu üyesiydi. Almanya, Schengen Bölgesi'nin ve 1999'dan beri Euro bölgesinin bir parçasıdır. Almanya aynı zamanda Birleşmiş Milletler, NATO, G7, G20 ve OECD üyesidir.

Official Site of the Bundesregierung 3 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., in English
Official source of election results 6 Aralık 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bu madde Almanya'nın spor durumunu inceler.

Almanya, Dünya üzerinde motor sporlarında önde gelen bir ülkedir. Sayısız Alman yarış pilotu, birçok yarış kazanmasına rağmen Michael Schumacher dışında hiçbiri F1 pilotlar şampiyonluğunu kazanamamıştır. Buna en çok yaklaşan pilot Wolfgang Von Trips olmuştur fakat Trips Monza'da, 1961 yılında gerçekleştirilen yarışta kaza geçirerek ölmüştür. Schumacher 1950 yılından beri düzenlenen Formula 1 şampiyonasını yedi kereyle en çok kazanan pilottur. Yine Schumacher en çok yarış kazanan pilot olma unvanını da elinde bulundurmaktadır. Ayrıca Schumacher tarihte en çok para kazanan sporcudur. Ferrari'den yıllık 70 milyon $ almış olan Schumacher yaklaşık 25-30 milyon $'da sponsorlarından kazanmıştır. 2005 yılında Eurobusiness Dergisi'ne göre dolar milyarderi olan ilk sporcu olmuştur.
DTM (Deutsche Tourenwagen Masters) ulusal araba yarışları serisidir. DTM'nin dünyanın en iyisi olduğu düşünülmektedir. Mika Häkkinen, Jean Alesi ve birçok F1 pilotu zamanında DTM için F1'i bırakmışlardır. 1995'ten beri sadece Alman markası olan arabalar bu seride yer almaktadır. Şu anda sadece Audi ve Mercedes-Benz yarış dahilindedir. Tarihte bu turnuvada yarışmış diğer markalar BMW, Opel ve Alfa Romeo'dur. Yarışların çoğunlupu Almanya'da yapılırken bazı yarışlar Avrupa'nın çeşitli ülkelerine de yayılmıştır. Yarış günlerinde önemli bir kalabalık bu yarışı izlemek için toplanır, yarış yayınları TV ratinglerinden önemli bir pay alır.
Prestijli bir turnuva olan ve Fransa'da düzenlenen Le Mans 24 Saatini Porsche takımı 16 kere kazanmıştır.

Tüm Olimpiyatlar için madalya sıralaması yapıldığında 2006 yılına göre Almanya beşinci, Doğu Almanya yedinci ve Batı Almanya yirmi birinci sıradadır. Tüm madalyaların Almanya'nın hanesinde değerlendirilmesi durumunda ülke en fazla madalya kazanan üçüncü ülke konumuna ulaşır. Almanya Olimpiyat Oyunları'na iki kere ev sahipliği yapmıştır. İlki 1936 yılında Berlin'de gerçekleştirilmiştir. Yine 1972'te Münih, olimpiyatlara ev sahipliği yapmıştır. Almanya ayrıca bir kere de 1936 yılında; Bavyera'nın ikiz şehri Garmisch ve Partenkirchen'de Kış Olimpiyat Oyunları'na ev sahipliği yapmıştır. Almanya, Torino'da gerçekleştirilen 2006 Kış Olimpiyatları'nda en çok altın madalyaya ve toplamda en çok madalyaya ulaşan ülke olmuştur.

Almanya'nın Bundesliga olarak bilinen ulusal futbol ligi, Dünya'da stadyumlara en çok ortalama taraftar çeken spor ligidir. 2005 yılına göre Bundesliga, UEFA katsayıları'na göre 4. sırada yer almıştır.
FC Bayern München (Almanca: Bayern München) 32 ulusal lig ve 6 UEFA Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu ile en başarılı Alman takımıdır. Birçok diğer Alman kulübü gibi FC Bayern'in de sadece futbolda değil diğer spor branşlarında da şubesi vardır.
Almanya millî futbol takımı uluslararası alanda oldukça başarılı bir takımdır. FIFA Dünya Kupası'nı 1954, 1974, 1990 ve 2014'te olmak üzere dört kez; Avrupa Futbol Şampiyonası'nı 1972, 1980 ve 1996'da olmak üzere üç kez müzesine götürmüştür. Gerd Müller 68 golle ülkesi adına en çok gol atmış futbolcudur. Fakat başarısı; hem teknik direktör olarak hem de oyuncu olarak Dünya kupasını kazanmış Franz Beckenbauer'in gölgesinde kalmıştır. Almanya 1974 FIFA Dünya Kupası ve 2006 FIFA Dünya Kupası'na ev sahipliği yapmıştır.

Bisiklet sporu, Almanya'da oldukça popülerdir ve gelmiş geçmiş en iyi bisikletçilerden biri olan Jan Ullrich 1997 yılında Fransa Bisiklet Turu'nu domine etmiştir. Ullrich, yarışı ikinci sırada tamamlayan Richard Virenque'ye tam dokuz dakika fark atmıştır. Jan'a Lance Armstrong'un tek rakibi gözüyle bakılmaktadır.

Almanya'daki diğer önemli takım sporları arasında çim hokeyi, buz hokeyi, basketbol, hentbol, voleybol, beyzbol ve Amerikan futbolu sayılabilir. Ülkede Amerikan futbolu ligi 1979 yılında kurulmuştur. Futbol dışında ülkesini yurtdışında temsil eden en popüler kişi basketbolcu Dirk Nowitzki ve Chris Kaman 'dır. Nowitzki, Dallas Mavericks adına NBA'de ter dökmektedir.

Almanya, 2012 yılında toplam 407,26 milyon geceleme ile dünyanın en çok ziyaret edilen sekizinci ülkesidir. Bu sayı, yabancı ziyaretçiler tarafından 68.83 milyon geceyi, 2009 yılında Hollanda, İngiltere ve İsviçre'den gelen yabancı turistlerin çoğunu içermektedir. Ayrıca, Almanların % 30'undan fazlası tatillerini kendi ülkelerinde geçirmektedir. Seyahat ve Turizm Rekabet Raporlarına göre, 2017 raporunda Almanya 136 ülke arasında 3. sırada yer alıyor ve dünya çapında en güvenli seyahat noktalarından biri olarak değerlendiriliyor.
2012 yılında Almanya'ya 30,4 milyondan fazla turist geldi ve 38 milyar ABD dolar tutarında ki turizm gelirini ülkeye getirdi. Yurt içi ve yurt dışı seyahat ve turizm, Alman GSYİH'sına 43,2 milyar Euro'nun üzerinde doğrudan katkıda bulunmuştur. Endirekt ve kaynaklı etkiler de dahil olmak üzere, turizm sanayi Alman GSYİH'sının % 4,5'ine katkıda bulunmakta ve 2 milyon işi desteklemektedir (toplam istihdamın % 4,8'i). ITB Berlin dünyanın önde gelen turizm ticaret fuarıdır.
Anketlere göre, turistlerin Almanya'ya gelmesinin en önemli üç nedeni Alman kültürü, açık hava etkinlikleri ve kırsal alan ve Alman şehirleridir.

Almanya'da turizmin tarihi, eğitim ve rekreasyon için ziyaret edilen şehirlere ve manzaralara sahip olmasıyla ivme kazanmıştır. 18. yüzyılın sonlarından itibaren Dresden, Münih, Weimar ve Berlin gibi şehirler Avrupa Büyük turunda önemli duraklardı.
Kuzey ve Baltık Denizi'ndeki kaplıcalar ve sahil tatil köyleri (örneğin Rugia ve Usedom adaları, Heiligendamm, Norderney ve Sylt adaları), özellikle sahil kaplıcalarını kentsel merkezlere bağlanmak için büyük tren güzergahları inşa edilerek 19. ve 20. yüzyılın başlarında gelişmiştir. 1900'lü yıllarda Almanya'da geniş bir kaplıca ve rekreasyon endüstrisi gerçekleşti. Nehirlerde ve doğal manzaralara yakın (örneğin Orta Ren vadisi ve Sakson İsviçre'de) 19. yüzyıldan beri birçok sağlık spaları, oteller ve dinlenme tesisleri kuruldu.
II. Dünya Savaşı'nın sona ermesinden bu yana, birçok turist Avrupa tarihi ve çeşitli Alman manzarasını görebilmek için Almanya'yı ziyaret etmiş ve turizm büyük ölçüde genişlemiştir. Ülke, Jasmund Ulusal Parkı, Vorpommern Lagün Alanı Milli Parkı, Müritz Ulusal Parkı, Wadden Denizi Ulusal Parkları, Harz Ulusal Parkı, Hainich Ulusal Parkı, Sakson İsviçre Ulusal Parkı, Bavyera Ormanı ve Berchtesgaden Milli Parkı gibi 14 milli parka sahiptir. Ayrıca 14 Biyosfer Rezervi ve 98 doğa parkı bulunmaktadır.
Kırsal alan pastoral bir havaya sahipken, büyük şehirler hem modern hem de klasik bir his sergiler. Küçük ve orta ölçekli şehirler genellikle tarihi görünümlerini korumuş ve dikkate değer mimari mirasa sahip eski kasabalara sahiplerdir - bunlara Almanca Altstadt denir.

Almanya'ya kısa vadede gelen çoğu ziyaretçi aşağıdaki ülkelerin ziyaretçilerindendir:

Almanya'da turizmin resmi organı, 29 ülkede Ulusal Turist Büroları tarafından dünya çapında temsil edilen Alman Ulusal Turist Kurulu'dur (GNTB). GNTB tarafından yapılan anketler, Almanya'da tatil için algılanan nedenleri ve nedenleri içerir: kültür (% 75), açık hava / kırsal (% 59), şehirler (% 59), temizlik (% 47), güvenlik (% 41), modernite (% 36), iyi oteller (% 35), iyi gastronomi / mutfak (% 34), iyi erişilebilirlik (% 30), kozmopolitlik / misafirperverlik (% 27), iyi alışveriş fırsatları (% 21), heyecan verici gece hayatı (17% ) ve iyi fiyat / performans oranı (% 10) (çoklu cevaplar mümkün).

Almanya'daki otellerde geçirilen yaklaşık 242 milyon gece veya bütün gecelerin üçte ikisi kaplıca kasabalarında geçmektedir. Almanya sağlık turizmi ile ünlüdür, çok sayıda kaplıca kasabasının çoğu kaplıcada kurulmuş olup, maden suyu ve / veya diğer kaplıca tedavisi yoluyla iyileşme (Almanca: Kur) veya önleyici bakım sunmaktadır. Spa kasabaları ve sahil beldeleri Mineral ve çamur kaplıcaları (Mineral- und Moorbäder), Sağlıklı iklim tatil köyleri (Heilklimatische Kurorte), Kneipp tedavi tatil köyleri (Kneippkurorte = su terapi tatil köyleri), Sahil tatil köyleri (Seebäder), İklim tatil köyleri (Kneippkurorte = su terapi tatil köyleri), İklim tatil köyleri (Luftkurorte) ) ve Rekreasyon merkezleri (Erholungsorte). En büyük ve en tanınmış tatil köyleri, özellikle Bad Wiessee, Baden-Baden (Kurhaus), Wiesbaden (Kurhaus), Aachen, Travemünde ve Westerland (Kurhaus) 'da casinolara sahiptir.

Almanya'daki ana kış spor bölgeleri, Bavyera Alpleri ve Kuzey Kireçtaşı Alpleri ile Orta Dağlık Bölgelerdeki Cevher Dağları, Harz Dağları, Fichtel Dağları ve Bavyera Ormanıdır. Alp disiplini ve snowboard, kızak ve kros kayağı için birinci sınıf kış sporları altyapısı mevcuttur.
Çoğu bölgede kış sporları, kasımdan şubat ayına kadar olan kış aylarıyla sınırlıdır. Advent sezonunda birçok Alman kasaba ve şehri Noel pazarlarına ev sahipliği yapıyor.

Berlin'in yıllık toplam yaklaşık 135 milyon günlük ziyaretçisi var ve bu da onu Avrupa Birliği'nde en çok ziyaret edilen şehirler arasında üçüncü sırada yer alıyor. Berlin, Haziran 2012'de 125.000'den fazla yatağı olan 781 otele sahipti. Şehir 2010 yılında 20,8 milyon gecelik otel konaklama ve 9,1 milyon otel misafirine ulaştı. 2012'nin ilk yarısında, bir önceki yılın aynı dönemine göre % 10'un üzerinde bir artış oldu.

2007 yılında 7.402.423 gece konaklama ile 3.985.105'ten fazla ziyaretçi şehri ziyaret etmiştir. Turizm sektörü tam zamanlı olarak 175.000'den fazla kişiyi istihdam etmekte ve 9.3 milyar Euro gelir getirerek turizm sektörünü Hamburg Büyükşehir Bölgesi'nde önemli bir ekonomik güç haline getirmektedir. Hamburg, Almanya'nın en hızlı büyüyen turizm sektörlerinden birine sahiptir. 2001'den 2007'ye kadar şehirde geceleme% 55,2 arttı (Berlin +% 52,7, Mecklenburg-Batı Pomeranya +% 33).
Tipik bir Hamburg ziyareti, belediye binası ve büyük kilise St. Michaelis (Michel olarak adlandırılır) turunu ve eski depo bölgesini (Speicherstadt) ve liman gezinti yolunu (Landungsbrücken) ziyaret etmeyi içerir. Gezi otobüsleri bu ilgi noktalarını birleştirir. Hamburg dünyanın en büyük limanlarından biri olduğundan, birçok ziyaretçi Landungsbrücken'den başlayan liman ve / veya kanal tekne turlarından birine (Große Hafenrundfahrt, Fleetfahrt) katılıyor. Başlıca destinasyonlar arasında müzeler de bulunmaktadır.
Pauli semtindeki Reeperbahn bölgesi Avrupa'nın en büyük kırmızı ışık bölgesi ve striptiz kulüpleri, genelevler, barlar ve gece kulüplerine ev sahipliği yapmaktadır. Beatles, kariyerlerinin başlarında Reeperbahn'da izler taşıyordu. Diğerleri sokak kafeleriyle rahat bir semt olan Schanze'yi veya Elbe nehri boyunca uzanan plajlardan birinde barbeküyü tercih ediyor. Hamburg'un ünlü hayvanat bahçesi Tierpark Hagenbeck 1907 yılında Carl Hagenbeck tarafından moated, barless muhafazalara sahip ilk hayvanat bahçesi olarak kuruldu.

 Wikimedia Commons'ta Almanya'da turizm ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Resmi Almanya turizm sitesi 25 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Curlie'de Almanya Seyahat ve Turizm (DMOZ tabanlı)
Almanya Seyahat Rehberi (tourism.de) 12 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bu sayfa Federal Almanya Cumhuriyeti'nin ulaşım altyapısı durumu ile ilgilidir.

Almanya, Avrupa içindeki merkezi konumu nedeniyle, ülkelerarası ticari mal taşıma hacminde yeri oldukça yüksek seviyededir. Karayolu taşımacılığının, ulaşımdaki rolü hayli fazladır.
Almanya, tarihteki ilk yüksek hıza izin veren otoyolların (Autobahn) yapıldığı ülkedir. Yine dünyadaki ilk otomobil Almanya'da geliştirilmiştir. Alman otoyolları, herhangi bir hız limitine sahip değildir.
Avrupa Birliği tarafından da desteklenen eski Doğu bloku ülkelerine ulaşımın kolaylaştırılması için birçok proje hazırlanmaktadır ve uygulamaya konulmuştur.

Toplam: 656,140 km
Taşla döşeli yol: 650,891 km

Toplam araba sayısı: 53,600,000
100 kişiye düşen araba sayısı: 65

Volkswagen
Audi
Bentley (İngiliz)
Bugatti (Fransız)
Lamborghini (İtalyan)
Škoda Auto (Çek)
SEAT (İspanyol)
Volkswagen
Daimler AG
Mercedes-Benz
Smart
Maybach
Bayerische Motorenwerke
BMW
Rolls-Royce (İngiliz)
MINI (İngiliz)
Porsche
Opel (General Motors'a ait)
Alpina
Gumpert
Wiesmann
Yes! Roadster

Demiryolları:

Toplam: 40,826 km
Deutsche Bahn (Alman Demiryolları) ülkedeki ana demiryolu altyapı hazırlayıcısı ve operatörüdür. Deutsche Bahn özel bir kurum olmasına rağmen, bütün hisseleri devletin elindedir.
InterCityExpress ya da diğer adıyla ICE, Deutsche Bahn tarafından kontrol edilen bir hızlı tren grubudur. Bu trenler Almanya'da büyük şehirler arasında ya da ülkeler arasında seferler düzenlemektedir. Sefer düzenlenen şehirlerden bazıları Zürih, Viyana, Paris, Amsterdam, Liège ve Brüksel'dir. Demiryolu sistemi küçük şehirler arasında da yaygındır. Küçük şehirlerden de en az her iki saatte bir düzenli olarak trenler geçmektedir. Bununla beraber bütün büyük kent alanlarında S-Bahn, U-Bahn ve Strassenbahn hizmet vermektedir.

Almanya'nın bazı bölgelerinde, banliyölara ulaşımı sağlayan S-Bahn adında bir demiryolu sistemi mevcuttur. Bu trenler büyük yerleşim yerleriyle olan ulaşımı sağlar. Bununla beraber büyük metropolitan bölgeleri içindeki büyük şehirler arasında da ulaşım bu sistemle sağlanır.

Almanya'nın birçok şehrinde yeraltı ulaşım sistemi U-Bahn ve S-Bahn (banliyö ulaşım sistemi) mevcuttur. Bazı büyük şehirler, tramway sistemlerini geliştirmiştir ve standartlara ulaştırmıştır. Bunlar S-Bahn ile karıştırılmamalıdır.
U-Bahn sistemine sahip şehirler

Berlin (U-Bahn)
Hamburg (U-Bahn)
Frankfurt (U-Bahn)
Münih (U-Bahn)
Nürnberg/Fürth (U-Bahn)

7,500 km (1999); Rhine ve Elbe ana nehirlerdir; Kiel Kanalı, Baltık Denizi ve Kuzey Denizi arasında önemli bir bağlantı noktasıdır, Rhine-Main-Danube Kanalı Rotterdam'a bağlantıyı sağlar.

işlenmemiş petrol 2,500 km (1998)

Berlin, Bonn, Brake, Bremen, Bremerhaven, Köln, Dortmund, Dresden, Duisburg, Emden, Hamburg, Karlsruhe, Kiel, Lübeck, Magdeburg, Mannheim, Oldenburg, Rostock, Stuttgart
Hamburg Limanı; Almanya'nın 1., Avrupa'nın 2., Dünya'nın 7. büyük konteyner trafik noktasıdır.

Almanya'da havayolu ulaşımı; kara ve demiryolu ulaşımının gelişmiş olması sebebiyle oldukça düşük seviyededir. Fakat günümüzde fiyatların düşmesi ile artış göstermektedir.

Liste der Autobahnen in Deutschland
Liste der deutschen Bundesstraßen
Rhein-Main-Donau-Kanal

Bu, Kuzey ve Baltık Denizlerinde bulunan ve Almanya'ya ait olan adaların listesidir.

Fehmarn
Poel
Walfisch
Langenwerder
Hiddensee
Rügen
Dänholm
Vilm
Greifswalder Oie
Ruden
Ummanz
Usedom (Bir kısmı Polonya'ya ait)

Heligoland
Doğu Frizya Adaları
Borkum
Buise (Eski bir adadır, sular altında kaldı.)
Lütje Hörn
Kachelotplate
Memmert
Juist
Norderney
Baltrum
Langeoog
Spiekeroog
Wangerooge
Mellum
Neuwerk
Scharhörn
Nigehörn
Kuzey Frizya Adaları
Sylt
Föhr
Amrum
Pellworm
Nordstrand (Şu an bir yarımadadır.)
Halligen (Bir kısmı Kuzey Frizya Adaları'ndadır.)
Langeneß
Norderoog
Süderoog
Nordstrandischmoor
Oland
Südfall
Gröde-Appelland
Hooge
Hallig Habel
Hamburger Hallig

Lühesand

Harriersand

Mainau Adası
Reichenau Adası
Lindau

Herrenchiemsee
Frauenchiemsee
Krautinsel

Baltık Denizi'ndeki adalar listesi

Islands - Germany Tourism 9 Şubat 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Müzeler listesi ülkeler bazında alfabetik sıra ile verilmiştir. Kültürel, sanatsal, bilimsel veya tarihsel bir ilgi konusu olabilecek objeleri bir araya getiren ve halka sergileyen her çeşit kamu ve özel kuruluşlar müze olarak kabul edilmiştir. 

Boston–Cambridge, Massachusetts

Los Angeles

New York

Philadelphia

Washington, D.C.

Diğer

Kâbil

Berlin–Potsdam

Münih

Diğer

Buenos Aires

Córdoba

Diğer

Melbourne

Sidney

Diğer

Salzburg

Residenzgalerie
Viyana

Bakü

Diğer

Anvers

Brüksel

Diğer

İskoçya

Londra

Liverpool

Diğer

Rio de Janeiro

São Paulo

Diğer

Filibe

Sofya 

Diğer

Prag

Diğer

Hong Kong

Pekin

Şanghay

Diğer

Revan

Ulusal Eritre Müzesi (National Museum of Eritrea)

Helsinki

Espoo

Tampere

Turku

Diğer

Grenoble

Île de France (Paris dışında)

Lyon

Paris

Strasbourg

Diğer

Kapstadt

Pretoria

Diğer

Seul

Diğer

Zagreb

Diğer

Amsterdam

Groningen

Lahey

Leiden

Rotterdam

Utrecht

Diğer

İsfahan

Kaşan

Şiraz

Tahran

Tebriz

Diğer

Barselona ve Katalonya

Bilbao 

Madrid

Sevilla

Valencia

Hayfa

Kudüs

Tel Aviv

Diğer

Göteborg

Stockholm

Diğer

Basel

Bern

Cenevre

Zürih

Diğer

Bologna ve Emilia-Romagna

Cenova

Floransa ve Toskana

Milano

Napoli

Roma ve Lazio

Torino

Venedik

Diğer

Chūbu

Chūgoku

Hokkaido

Kansai

Kantoo (Tokyo dışında)

Kyushu

Okinawa

Shikoku

Tohoku

Tokyo

Andafiavaratra Sarayı (Andafiavaratra Palace)

Mali Müzesi (National Museum of Mali)

Meksiko

Diğer

İskenderiye

Kahire

Diğer

Sossus Vlei (Sossusvlei)

Hanuman Dhoka

Bergen ve Hordaland

Kristiansand ve Vest-Agder

Lillehammer ve Oppland

Lotofen ve Nordland

Oslo

Stavanger ve Rogaland

Svalbard

Tromsø ve Troms

Trondheim ve Sør-Trøndelag

Diğer

Cusco

Lima

Diğer

Kraków

Varşova

Diğer

Lizbon

Diğer

Moskova

Sankt Peterburg 

Diğer

IFAN Afrika Sanat Eserleri Müzesi (IFAN Museum of African Arts)

Ulusal Kolombo Müzesi (National Museum of Colombo)

Halep

Şam

Diğer

Santiago

Diğer

Kiev

Lviv

Diğer

Umman Ulusal Müzesi (National Museum (Oman))

Atina

Selanik

Diğer

Ulusal müzeler listesi
En büyük müzeler listesi
Kütüphaneler listesi
En çok ziyaret edilen sanat müzeleri listesi
Binalar ve yapılar listesi
Türkiye'deki müzeler listesi

Almanya'daki şehirler listesi, 1 Ocak 2017 itibarıyla Almanya'da bulunan 2060 şehir ve ilçenin alfabetik olarak sıralanmış bir listesidir.
Şehirler eyaletler bazında aşağıdaki listedeki gibi dağılmıştır. 

Aslında Almanya'da 79 şehir vardır. Çoğu Alman ilçeleri şehir saymaktadır. Bu liste de ona göre hazırlanmıştır.

Stuttgart (588.617)
Heidelberg (142.575)
Mannheim (306.729)
Karlsruhe (278.558)
Ulm (117.232)
Heilbronn (119.304)
Tübingen (81.911)
Reutlingen (110.650)
Konstanz (78.504)

Amberg (44.443)
Ansbach (40.537)
Aschaffenburg (68.682)
Augsburg (259.231)
Bamberg (69.726)
Bayreuth (73.661)
Coburg (42.629)
Erlangen (102.198)
Fürth (111.784)
Hof (121.805)
Ingolstadt (121.805)
Kaufbeuren (42.665)
Kempten (61.609)
Landshut (60.075)
Memmingen (41.132)
Münih (1.234.692)
Nürnberg (488.400)
Passau (50.810)
Regensburg (125.676)
Rosenheim (59.820)
Schwabach (38.633)
Schweinfurt (54.670)
Straubing (44.634)
Weiden (42.821)
Würzburg (131.582)

Brandenburg (75.752)
Cottbus (105.288)
Frankfurt (68.351)
Potsdam (131.414)

Bremen (662.098)
Bremerhaven (119.111)

Hamburg (1.728.806)

Darmstadt (138.959)
Frankfurt (643.726)
Kassel (194.146)
Offenbach (119.233)
Wiesbaden (271.553)

Greifswald (52.994)
Neubrandenburg (70.241)
Rostock (198.259)
Schwerin (98.742)
Stralsund (59.290)
Wismar (46.170)

Braunschweig (245.392)
Delmenhorst (76.083)
Emden (51.351)
Hannover (515.001)
Oldenburg (157.437)
Osnabrück (164.561)
Salzgitter (110.817)
Wilhelmshaven (84.751)
Wolfsburg (122.331)

Aachen
Bielefeld
Bochum
Bonn
Bottrop
Dortmund
Duisburg
Düsseldorf
Essen
Gelsenkirchen
Hagen
Hamm
Herne
Köln
Krefeld
Leverkusen
Mönchengladbach
Münster
Oberhausen
Remscheid
Solingen
Wuppertal

Frankenthal
Kaiserslautern
Koblenz
Landau
Ludwigshafen
Mainz
Neudsadt
Pirmasens
Speyer
Trier
Worms
Zweibrücken

Kreis Merzig-Wadern
Kreis Neunkirchenpirmasens

Kreis Saarlouis
Kreis Sankt Wendel
Saarpfalz-Kreis
Saarbrücken

Chemnitz
Dresden
Görlitz
Hoyerswerda
Leipzig
Plauen
Zwickau

Dessau
Halle
Magdeburg

Flensburg
Kiel
Lübeck
Neumünster
Husum
Pinneberg

Eisenach
Erfurt
Gera
Jena
Suhl
Weimar

Almanya'da nüfusu 100.000'in üzerindeki şehirler listesi

Resmî olarak Almanya'nın birleşmesi ile siyasi ve idarî olarak birleşik bir ulus devletin ortaya çıkması 18 Ocak 1871'de Fransa'daki Versay Sarayı'nın Aynalar Galerisi'nde gerçekleşti. Fransa-Prusya Savaşı sonrası Fransızların silah bırakmasının ardından, Alman devletlerinin prensleri Prusyalı I. Wilhelm'i Alman İmparatoru ilan etmek için bir araya geldi. Pratikte, Almanca konuşan halkların çoğunluğunun birleşik bir devlet altında toplanması, resmî ve soylu yöneticiler arasındaki gayriresmî ittifaklar sayesinde bir süredir düzensiz olarak gelişmekteydi. Ancak birleşme fikirleri, tarafların kendi çıkarları yüzünden Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu'nun 1806'da dağılması ve Napolyon Savaşları'nın gerçekleşmesi üzerine kuvvetlenen milliyetçilik hareketlerine kadar neredeyse yüz yıl gecikerek aristokratik bir deneme olmaktan öteye gidemedi.
Yeni ulusun din, dil, sosyal ve kültürel açılardan çeşitli radikal değişimlere uğramasına sebep olan birleşme ise 1871 tarihinin, geniş çaplı birleşme sürecinin sadece küçük bir parçası olduğu izlenimi vermektedir. Kutsal Roma Cermen İmparatoru sık sık "Tüm Almanların İmparatoru" olarak anılmakta ve soylu sınıf üyelerine "Alman Prensleri" ya da "Almanya'nın Prensleri" denilmekteydi.
500'den fazla bağımsız devlet barındıran Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu, imparator II. Franz, Üçüncü Koalisyon Savaşı sırasında 6 Ağustos 1806 tarihinde tahttan çekildiğinde fiilen sona erdi. İmparatorluğun çöküşüyle gelen yasal, idarî ve siyasi karmaşaya rağmen, eski imparatorluğun Almanca konuşulan bölgelerindeki halkın dil, kültür ve hukukî gelenekler konularındaki ortak noktaları Fransız Devrim Savaşları ve Napolyon Savaşları sırasında paylaşılan tecrübelerle daha da kuvvetlendi. Hanedan ve mutlakiyete meydan okuyan Avrupa liberalizmi, birleşme için zihinsel bir temel oluşturdu. Alman liberalizmi ise bunun dışında bir coğrafî bölgedeki halkın gelenek, eğitim ve dil konularında birleşmesinin önemini vurguladı. Ekonomik açıdan, Prusya'nın gümrük birliği olan Zollverein'in oluşturulması ve ardından Alman Konfederasyonu'ndaki diğer devletleri de içerecek şekilde genişlemesi devletler arasındaki ve içindeki rekabeti azalttı. Yeni ortaya çıkan ulaşım imkânları iş ve eğlence seyahatlerini kolaylaştırarak orta Avrupa'ya yayılmış Almanca konuşan halkların birbiri ile iletişim içinde bulunmasını kolaylaştırdı.
1814-1815 Napolyon Savaşları sonrasındaki Viyana Kongresi'nin sonucu olarak ortaya çıkan etki alanı diplomatik modeli, Orta Avrupa'daki Avusturya egemenliğini güçlendirdi. Fakat, Viyana'daki arabulucular Prusya'nın Alman devletleri arasında ve içinde artan gücünü hesaba katmayarak, Prusya'nın Alman devletleri içinde Avusturya ile liderlik mücadelesine girebileceğini öngöremediler. Bu Alman ikiliği birleşme sorununa iki farklı çözüm getirdi: Kleindeutsche Lösung, küçük Almanya çözümü (Avusturyasız Almanya) ya da Großdeutsche Lösung, büyük Almanya çözümü (Avusturyalı Almanya).

Tarihçiler, Prusya başbakanı Otto von Bismarck'ın 1866'daki Kuzey Almanya Konfederasyonu'nu geri kalan bağımsız Alman devletlerini de içerecek bir şekilde genişletmek için baştan beri bir planının mı olduğu yoksa sadece Prusya Krallığı'nın gücünü genişletmek amacında mı olduğu konusunda anlaşamamıştır. 19. yüzyılda Bismarck'ın Realpolitik'inin gücüne ek olarak bazı dış etkenlerin de erken dönem modern devletlerinin siyasi, ekonomik, askerî ve diplomatik ilişkilerini yeniden düzenlemesine neden olduğu sonucuna varmışlardır. Danimarka ve Fransız milliyetçiliğine tepkiler, dikkatleri Alman birleşmesiyle ilgili ifadelere çekti. Üç bölgesel savaşta kazanılan askerî zaferler -özellikle Prusya'nın kazandıkları- politikacıların birleşmeyi desteklemek için kullanabilecekleri bir coşku ve gurur kaynağı oldu. Bu tecrübe Napolyon Savaşları'nda özellikle de 1813-1814'teki Altıncı Koalisyon Savaşı'ndaki iki yönlü başarıyı yansıtıyordu. Avusturyasız bir Almanya'nın kurulmasıyla, 1871 yılındaki siyasi ve idarî birleşme, en azından ikilik sorununu çözdü.

1804: Kendini Fransız İmparatoru ilan eden Napolyon Bonapart, Ren'in doğusundaki Alman devletlerini ele geçirmeye başladı.
1805: Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu dağıldı. Kral II. Franz, yeni Avusturya İmparatoru unvanını aldı.
1805: Napolyon, Alman devletlerini Ren Konfederasyonu adıyla Fransa'nın uydu devletleri olarak gruplandırdı.
1815: Napolyon'un yenilmesinden sonra toplanan Viyana Kongresi, Alman devletlerini Avusturya İmparatorluğu liderliğinde tekrar Alman Konfederasyonu'na dahil etti.
1819: Karlsbad Kararnamesi, gelişen pan-Cermen hareketlerini bir 'Alman devleti' kurulması olasılığına karşı bastırdı. Ancak Prusya Krallığı diğer Konfederasyon devletleriyle gümrük birliği başlattı.
1834: Prusya liderliğindeki gümrük birliği, Avusturya İmparatorluğu hariç tüm Konfederasyon devletlerini kapsayan Zollverein'a dönüştü.
1848: Berlin, Dresden ve Frankfurt dahil olmak üzere Alman Konfederasyonu'nun pek çok yerinde isyanlar patlak verdi. Konfederasyon, Prusya Kralı IV. Friedrich Wilhelm'i anayasa ilan etmesi için zorladı. Bu arada 1848'de Frankfurt Meclisi kuruldu ve Almanya'yı birleştirmeye çalıştı; ancak bu IV. Wilhelm tarafından reddedildi. Bunun üzerine Kleindeutsch (Avusturyasız "Küçük Almanya Çözümü") çözümü ve Großdeutsch (Avusturya'nın da olduğu "Büyük Almanya Çözümü") çözümü ortaya çıktı.
1861: I. Wilhelm, Prusya Kralı oldu ve daha sonra Otto von Bismarck'ı şansölye olarak atadı. Bismarck, 'kan ve demir' politikasını oluşturdu.

1806 öncesinde, Almanca konuşan Orta Avrupa, çoğu Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu'nun bir parçası olan ya da Habsburg Hanedanı'na bağlı 300'den fazla siyasi otorite içeriyordu. Bu bölgeler küçük topraklardan, Hohenlohe prensliği gibi karmaşık bölgelere ve Bavyera Krallığı, Prusya Krallığı gibi sınırları tanımlanmış yönetimlere kadar değişiklik gösteriyordu. Bunların yönetim şekilleri de değişiklik gösteriyordu: güçlü Augsburg ve küçük Weil der Stadt gibi özgür imparatorluk şehirlerini, zengin Reichenau Manastırı ve güçlü Köln Başpiskoposluğu gibi dinî bölgeleri ve Württemberg Dükalığı gibi hanedan devletlerini kapsıyordu. Bu bölgeler (ya da bazı parçaları - hem Habsburg hem de Hohenzollern'in İmparatorluk dışındaki bölgelerde de toprakları bulunuyordu) Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu'nun o zamanlar 1.000'den fazla yönetim içeren topraklarını oluşturuyordu. 15. yüzyıldan beri İmparatorluğun elektörleri, birkaç istisna dışında, Kutsal Roma Cermen İmparatoru olarak art arda Habsburg Hanedanı'na mensup kişileri seçtiler. Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu idarî ve yasal mekanizmaları, Almanca konuşulan devletler içinde, köylüler ve toprak sahipleri ile farklı yargı mekanizmaları arasındaki anlaşmazlıkların çözüldüğü bir yerdi. İmparatorluk çemberleri (Reichskreise) örgütlenmesi ile devlet grupları kaynaklarını birleştirdi ve aralarında ekonomik işbirliği, askerî koruma gibi bölgesel ve örgütsel çıkarlar oluşturdular.
İkinci Koalisyon Savaşı (1799–1802), imparatorluk ve müttefik kuvvetlerinin Napolyon Bonapart tarafından mağlup edilmesiyle sonuçlandı; Lunéville (1801), Amiens (1802) antlaşmaları ve 1803 İlhakı ile Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu topraklarının büyük bölümünü hanedan devletlerine devredildi; seküler kilise arazileri ve imparatorluk şehirlerinin büyük bölümü siyasi ve yasal sahneden uzaklaştı, bu bölgelerde yaşayan halk yeni düklere ve krallara bağlandı. Bu devirde özellikle Württemberg ve Baden topraklarını genişletti. 1806'da Prusya'nın işgali ve Prusya ile Rusya'nın Jena-Auerstedt Muharebesi'ndeki yenilgileri sonrası Napolyon, imparatorluğu Pressburg Barışı'nı kabul etmeye zorladı. Bu antlaşma ile imparator Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu'nu sona erdirmiş oldu.

Fransa İmparatorluğu hegemonyası altında (1804-1814), yeniden yapılanan Alman devletleri arasında Alman milliyetçiliği daha da yükseldi. Fransız egemenliğine rağmen, ortak geçmişe dayanarak "Almanya"nın tek bir devlet olarak tanımlanması için çeşitli gerekçeler sunulmuştur. Alman filozof Johann Gottlieb Fichte'e göre,

Devletlerin ilk, orijinal ve gerçek doğal sınırları şüphesiz iç sınırlardır. Aynı dili konuşan insanlar, henüz insan sanatları ortaya çıkmadan önce, doğa tarafından görünmez ve güçlü bağlarla birbirine bağlanmıştır; birbirlerini anlarlar ve birbirlerini gittikçe daha da iyi anlamaya devam etme gücüne sahiptirler; birbirlerine aittirler, tektirler ve ayrılmaz bir bütündürler.

Ortak bir dil, bir ulusun temeli olarak görülebilir fakat, çağdaş ondokuzuncu yüzyıl Almanyası tarihçileri bu yüzlerce insanın bir araya gelmesinin sebeplerinin dil benzerliğinden ibaret olmadığını belirtmişlerdir. Fransız hegemonyası altındaki yıllarda Almanca konuşulan Orta Avrupa tecrübesi, Fransız işgalcileri kovarak tekrar kendi topraklarının kontrolünü ele geçirme fikrini güçlendirdi. Napolyon'un Polonya seferi'ndeki zorlu Yarımada Savaşı ve felaketle sonuçlanan Rusya seferi sonrası Almanların gözü açıldı. Napolyon'un Kıta Ablukası sistemi Orta Avrupa'nın ekonomisini çöküntüye uğrattı. Rusya'nın işgali Alman topraklarından 125.000'e yakın asker içeriyordu. Bu ordunun kaybedilmesi, yüksek ve alçak kademelerden birçok Alman'ı Napolyonsuz bir Orta Avrupa planı için cesaretlendirdi. Lützowsches Freikorps gibi öğrencilerin oluşturduğu birlikler bu eğilimin örnekleridir.

Rusya'da yaşanan fiyasko, Alman prenslerinin Fransa'ya bağlılığının zayıflamasına sebep oldu. 1813'te Napolyon, Alman devletlerini tekrar Fransız yörüngesine almak için bir sefer düzenledi; ardından gelen Altıncı Koalisyon Savaşı, Uluslar Muharebesi olarak da bilinen Leipzig Muharebesi ile sonuçlandı. Ekim 1813'te 500.000'den fazla savaşçı üç günden fazla süren bu muharebeye katıldı. Savaş, 19. yüzyılda Avrupa'daki en büyük kara savaşı olarak tarihe geçti ve Avusturya, İsveç, Prusya, Rusya ve Saksonya'dan oluşan Altıncı Koalisyon'un zaferi ve Fransız güçlerinin Ren Nehri batısına çekilmesiyle sonuçlandı. Zafer, Koalisyon kuvvetlerine Napolyon'u Ren'in diğer yanına sürmek için cesaret verdi. Napolyon'un ordusu dağıldı ve devleti yık

Almanya'nın yeniden birleşmesi (Deutsche Wiedervereinigung), 3 Ekim 1990 tarihinde eski Alman Demokratik Cumhuriyeti (genellikle "Doğu Almanya" olarak anılır) topraklarının Almanya Federal Cumhuriyeti'nin (genellikle "Batı Almanya" olarak anılır) topraklarına dâhil olmasıdır.
Alman Demokratik Cumhuriyeti'nin 18 Mart 1990'da yaptığı ilk serbest seçimlerden sonra, Alman Demokratik Cumhuriyeti ve Almanya Federal Cumhuriyeti arasındaki görüşmeler Birleşme Anlaşması ile sonuçlanmıştır. Alman Demokratik Cumhuriyeti, Almanya Federal Cumhuriyeti ve dört işgalci gücün "İki Artı Dört Antlaşması" olarak anılan anlaşma ile birleşmiş Alman devletine tam özgürlük bağışlamaktadır.
Yeniden birleşmiş Almanya Avrupa Ekonomik Topluluğu'nun (sonra Avrupa Birliği) ve NATO'nun bir üyesi olarak kalmaya devam etmiştir. 1990 yılında yaşanan olayların "yeniden birleşme" olarak mı yoksa "birleşme" olarak mı isimlendirilmesi hakkında tartışma vardır. Birinci halini öneren kişiler Almanya'nın 1871 yılındaki ilk birleşmesini neden göstermektedirler. Diğerleri ise 1990 yılında iki Alman devletinin büyük bir yapıda "birleşmesi" olarak görmektedirler, son şekilde bir birleşmenin Alman tarihinde hiçbir zaman olmadığını savunmaktadırlar. Politik ve diplomatik nedenleri için, Batı Alman politikacıları önemle "yeniden birleşme" terimini Almanların die Wende dediği olay öncesindeki çalışma süresince kullanmaktan kaçınmışlardır, genellikle "Deutsche Einheit" veya "Alman Birliği" terimini kullanılmışlardır. Alman Birliği Hans-Dietrich Genscher'in uluslararası gazetecilerin önünde ona 1990'da olan "yeniden birleşme" hakkında sorulan soruya vermiş olduğu cevapta kullandığı terimdir.

1990'dan sonra "die Wende" terimi daha yaygın hale gelmiştir; terim genellikle birleşmeye yol açan olayları tanımlamak için kullanılır. Alışılmış bağlamda, başka bir anlam içermeksizin "(etrafında) dönme" olarak çevrilebilir. Alman yeniden birleşmesi ile ilgili olaylara istinaden, Alman tarihindeki bu "dönüş" ile ilgili olayların kültürel imasını da taşımaktadır.

Almanya'nın yeni eyaletleri

Almanya'nın Doğu Yükü: Başarısız Yeniden Birleşmenin Bedeli
Doğu Almanya'nın Sonu 20 Nisan 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Alman Elçilik Yayımı, Infocus: Alman Birlik Günü
Yeniden birleşme ve kötü sonuçları2 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Almanya Federal Cumhuriyeti için Temel Yasa (Almanca: Grundgesetz), Almanya'nın mevcut anayasasıdır. Bir önceki Weimar Cumhuriyeti anayasasının nasyonal sosyalizm döneminde fiilen devre dışı kalmasından sonra Müttefik Devletler'in gözetiminde 1949 yılında Batı Almanya bölgesinde yürürlüğe girmiştir. Weimar dönemindeki kötü tecrübeler nedeniyle Cumhurbaşkanı'na sembolik haklar tanınmış ve federal bir yapı oluşturmaya özen gösterilmiştir. İlk 19 maddesi temel hak ve özgürlükleri içerir.

1949 tarihine kadar anayasa kelimesinin birebir tercümesi olan "Verfassung" kelimesinin kullanılmış olmasına rağmen "Grundgesetz", yani "temel yasa" teriminin kullanımı tesadüf değildir. Müttefik Devletler'in baskısıyla hızlı bir şekilde anayasa çalışmalarını bitirmek zorunda kalan Alman vekilleri, aslında Doğu Almanya'yı da kapsayacak bir şekilde çalışmak istiyorlardı. Ancak Sovyet kontrolündeki Doğu Almanya'yı gözden çıkaran Müttefikler sadece Batı Almanya'yı kapsayacak bir anayasada ısrarlıydılar. Bu anayasaya geçici olma özelliğini verme amacıyla ismini anayasa yerine temel yasa koymayı uygun gören vekiller böylelikle tüm Almanya'nın birleşmesiyle beraber yeni bir anayasa belirleme dileklerini ortaya koydular. Ancak 1990 yılında iki Alman devleti birleştikten sonra da aynı anayasa geçerliliğini korumakla beraber aynı zamanda Doğu Almanya'da da yürürlüğe girdi.

Grundgesetz'e göre parlamento iki meclisten oluşur. Bunlardan biri Bundestag, diğeri de Bundesrat olmaktadır. Bundestag meclisi tüm Almanya halkı tarafından eşit şartlarda seçilir ve Alman halkını temsil eder. Bundesrat ise Federal Almanya'nın eyaletlerinin temsilcilerini barındırır ve bu eyaletleri temsil eder. Eyaletlerin nüfuslara göre oy hakları vardır ve bu oy hakları eyaletlerin hükûmetleri tarafından kullanılır. Temel yasama ve denetim organı Bundestag olsa da Bundesrat başta eyaletleri etkileyen yasalar olmak üzere önemli yasaları ve anayasa değişikliklerini onaylayabilir ya da geri çevirebilir.

Almanya Futbol Federasyonu (DFB) (Almanca: Deutscher Fußball-Bund), Almanya'da faaliyet gösteren 26 eyalet futbol federasyonunun bir araya gelerek oluşturduğu çatı kuruluştur. Kamu yararına faaliyet gösteren bir dernek statüsündeki kuruluşun yönetim merkezi Frankfurt'tadır.
Almanya Futbol Birliği'nin üyeleri, lig birliği ile 5 bölgesel ve 21 eyalet federasyonunda oluşur ve toplam yaklaşık 7 milyon kayıtlı üye ile dünyanın en büyük ulusal spor kuruluşudur.
Ülkedeki bütün Alman futbol ligleri ve Almanya erkek futbol takımı ile Almanya kadın futbol takımı'ndan sorumludur. FIFA ve UEFA'nın kurucu üyelerindendir.

28 Ocak 1900 tarihinde 86 kulüp tarafından Leipzig'de kuruldu. II. Dünya Savaşı'ndaki ağır mağlubiyet ve DFB'nin 1945 yılında feshedilmesinden sonra, Almanya Federal Cumhuriyeti'nin futbol kulüpleri 10 Temmuz 1949 tarihinde Stuttgart'ta yeniden bir araya geldiler.
Almanya Futbol Birliği, bugün yaklaşık 26.000 kayıtlı kulüp, toplam 170.000 futbol takımı ve 2 milyondan fazla lisanslı futbolcu ile ve toplamda 6.696.494 üye barındıran dünyanın en büyük spor kuruluşudur. DFB çatısı altında 870.000 kadın üye ve 8600 kadın futbol takımı bulunmaktadır.
1945 ve 1990 yılları arasında Almanya'nın ikiye ayrılması nedeniyle, Batı Almanya'da DFB'nin yanı sıra, "Doğu Almanya" olarak bilinen Almanya Demokratik Cumhuriyeti'nde de bu dönemde "Deutscher Fußball Verband der DDR (DFV)" kuruluşu faaliyet gösterdi. Bu durum, Batı Alman ve Doğu Alman futbol birliklerinin DFB çatısı altında yeniden birleşmesine kadar devam etti.
Resmi maskotu, siyah tüyleri ve sarı gagası olan Paule adında bir kartaldır (26 Mart 2006'dan beri). Belki bu durum, Paul Breitner'e bir ima olabilir.

Ferdinand Hueppe (1900-1904)
Friedrich Wilhelm Nohe (1904-1905)
Gottfried Hinze (1905-1925)
Felix Linnemann (1925-1945)
Peco Bauwens (1949-1962)
Hermann Gösmann (1962-1975)
Hermann Neuberger (1975-1992)
Egidius Braun (1992-2001)
Gerhard Mayer-Vorfelder (2001-2004)
Gerhard Mayer-Vorfelder ve Theo Zwanziger (2004-2006)
Theo Zwanziger (2006-2012)
Wolfgang Niersbach (2012-2015)
Reinhard Grindel (2016-2019)
Fritz Keller (2019-2021)
Bernd Neuendorf (2022-)

(Almanca) (İngilizce) Resmî Web Sitesi23 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Almanya Komünist Partisi (Almanca: Kommunistische Partei Deutschlands, KPD), 1918-1933 yılları arasında önde gelen Alman siyasi parti. KPD, 1918'in sonunda Spartakusbund'un daha küçük radikal sol gruplarla birleşmesinden ortaya çıktı. Bu birleşmenin amacı, Almanya'da komünizmin hakim rejim hâline getirilmesiydi. 30 Aralık 1918'den 1 Ocak 1919'a kadar aşırı solcuların hakim olduğu kurucu parti kongresi, partinin Alman Ulusal Meclisi seçimlerine katılmasını reddetti. 1919'daki ocak ayaklanmasının ardından rejim güçleri, önce KPD liderleri Karl Liebknecht ve Rosa Luxemburg'u, kısa bir süre sonra da kurucu üye Leo Jogiches'i öldürdü. Aralık 1920'de KPD, (Unabhängige Sozialdemokratische Partei Deutschlands) Almanya Bağımsız Sosyal Demokrat Partisi'nin sol çoğunluğuyla birleşti ve geçici olarak Birleşik KPD adını aldı. KPD, kuruluşundan itibaren SPD'nin devrimci alternatifi olarak görüldü. Weimar Cumhuriyeti döneminde sosyalist üretim koşulları ve Sovyetler Birliği'ni model alan bir proletarya diktatörlüğünü savundu. Parlamentarizm ve demokrasi hakkındaki görüşleri, “burjuva demokrasisini” parti liderliğinde bir sosyalist konsey cumhuriyeti ile değiştirmek istedikleri için bölünmüştü, ancak yine de seçimlere katıldılar. 1919'dan itibaren Lenin'in ve daha sonra Stalin'in egemen olduğu Komünist Enternasyonal'in bir üyesiydi. KPD, işçi hareketinde sosyal demokrasiye karşı mücadele etmek için, 1928'den itibaren SPD'yi sosyal faşist ve baş düşman ilan ederek Nasyonal Sosyalizm'e karşı ortak bir mücadeleyi engelledi. 1929'dan itibaren KPD, otoriterleşti. Parti, Stalin ve Ernst Thälmann etrafında giderek bir şahıs kültü hâline geldi.
28 Şubat 1933 gecesi Reichstag Yangını'ndan sonra hakimiyeti eline geçiren Nasyonal Sosyalist diktatörlük, KPD'yi yeraltına itti. Partinin ileri gelenleri Almanya dışına gitti. 1935'te Komintern'in yedinci kongresi, halk cephesi politikası lehine sosyal faşizm tezinin terk edilmesine neden oldu. Yıllar boyunca yasadışı olarak varlığını sürdüren KPD'nin birçok üyesi, Hitler'e karşı direnişte öldürüldü ya da yurtdışına kaçtı. Sovyetler Birliği'nin büyük bir kısmı Stalinist tasfiyelerin mağduru oldu. Moskova'da sürgünde yaşayan Walter Ulbricht, partinin idaresinde artan bir nüfuz elde etti.
İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra partinin yeniden inşâ süreci başladı. Almanya'nın Sovyet kontrolünde kalan bölgede, SPD ve KPD birleştirildi. Almanya Sosyalist Birlik Partisi ile birlikte Doğu Almanya'yı diktatoryal bir baskı rejimi ile idare edecek iktidar partisi ortaya çıktı.
Batı Almanya'da 1949 yılında gerçekleşen ilk federal seçimlerde KPD, yüzde 5.7 oranında oy aldı. 1953'te gerçekleşen bir sonraki seçimde ise yüzde beşlik seçim barajının altında kaldı. 1950'de Adenauer hükûmeti KPD üyelerinin kamu hizmetinde çalışmasını yasakladı. Federal Mecliste grubu bulunan partiler, Weimar Cumhuriyeti'nin çöküşünde, KPD'yi Sovyetler Birliği'nin ve SED'nin suç ortağı olarak görüyordu ve bu nedenle anayasaya aykırı ilan ettiler. Federal Hükûmetin 17 Ağustos 1956 tarihli talebi üzerine Federal Anayasa Mahkemesi, KPD'yi yasakladı.
Yasaklanan KPD'den ayrılan üyeler, 1968 yılında Federal Almanya'da Alman Komünist Partisi'ni kurdular. 1968'den sonraki yıllarda Maocu, komünist küçük gruplar, KPD'nin halefi olduğunu iddia eden parti geliştirme örgütleri, sendikalar veya partiler kurdu. Almanya Demokratik Cumhuriyeti'nde hayal kırıklığına uğrayan komünistler, Sosyalist Birlik Partisi'nin Demokratik Sosyalizm Partisi'ne dönüşmesiyle karşı karşıya kaldılar ve Ocak 1990'da Almanya Komünist Partisi'nde bir araya geldiler.

Almanya Komünist Partisi KPD, 30 Aralık 1918'den 1 Ocak 1919'a kadar Prusya eyalet parlamentosunun balo salonunda düzenlenen üç günlük kuruluş konferansı sırasında, daha önce Unabhängige Sozialdemokratische Partei Deutschlands ile arası bozulan Spartakusbund'un Bremenli Radikal Solcular ile birleşmesiyle kuruldu. Partiye verilen isim tartışmalıydı. Konferansta bulunan Karl Radek'in yaptığı konuşma, KPD ile Sovyet Rusya arasındaki yakın ilişkiyi ortaya koydu.
I. Dünya Savaşı'ndan önce Sosyal Demokrat Parti (SPD) Almanya'daki en büyük sosyalist partidir. Hâlâ Marksist olduğunu iddia etse de parti 1914 yılında artık reformist olmuştur. Yaklaşmakta olan dünya savaşına karşı II. Enternasyonal üyesi partiler işçi eylemleriyle savaşa engel olmak için uluslararası mitingler düzenlemiş ve savaşacak taraflardaki işçilerin birbirleriyle bir alıp veremedikleri olmadığı, hükûmetlerin halklar arasında düşmanlığı körüklediği anlatılmaya çalışılmıştır. Buna rağmen savaşta taraf olan ülkelerdeki sosyalist ve işçi partileri burjuva hükûmetlerinin savaş bütçelerine onay verecektir. Bu partilere SPD de dahildir. Partinin savaş yanlısı tutumunu protesto eden Karl Liebknecht ve Rosa Luxemburg önderliğinde sol kanat üyeleri partiden ayrılacaktır. Ayrılan grup içindeki komünistler Spartakusbund (Spartakistler Birliği) örgütünü kuracaklardır. Savaş yılları sırasında savaşa karşı sosyalist partilerin topladığı Zimmerwald ve Kienthal Konferanslarında yer alır. I. Dünya Savaşının sona ermesinden sonra yenilginin sebebini askeri yönetimde gören askerler ve savaşın çilesini çeken halk isyan edcek ve Kasım 1918'de bütün Almanya'da ayaklanmalar başlayacaktır. Aralık 1918'de Spartakusbund Almanya Komünist Partisi – KPD adını alacaktır. Liebknecht ve Luxemburg önderliğindeki KPD 1919 ve 1920 yıllarında Almanya'da sosyalist devrim için ayaklanacaktır. İmparatorluğun çöküşünden sonra başa gelen Sosyal Demokrat Partisi sosyalizme karşıdır ve ayaklanmaları şiddetle bastırmak için örgütlenecektir. Bolşeviklerin Ekim Devrimi ile Sovyetler Birliğinde iktidarı almasından sonra iyice korkuya kapılan sosyal demokratlar Savunma Bakanı Gustav Noske önderliğinde “Freikorps” adıyla anılacak savaştan dönen askerlerden oluşan silahlı milisler örgütleyecektir. Berlin'de Ocak 1919'da başarısız olacak Spartakist Ayaklanmadan sonra Liebknecht ve Luxemburg yargısız infaz edilecektir. Parti bundan sonra ikiye bölünecektir; partinin içinden Almanya Komünist İşçi Partisi (KAPD) çıkacaktır. Leo Jogiches'in öldürülmesinden sonra Paul Levi partinin başına geçecektir. Önde gelen üyeler arasında Clara Zetkin, Paul Frolich, Hugo Eberlein, Franz Mehring, August Thalheimer ve Ernst Meyer sayılabilir. Parti sosyal-demokrat işçi ve sendikaları kazanmak amacıyla acil devrimci ayaklanma siyasetinden vazgeçecektir. Bu yeni siyasetle beraber parti büyümeye başlayacak ve partiden ayrılan gruplar tekrar partiye dönecektir. 1920'li yıllar boyunca KPD Moskova'da Zinoviev ile Stalin arasındaki siyaset farklılıklarının yansımalarını hissedecek ve iç çekişmelerle boğuşacaktır. Ekim Devrimi açsından bakıldığında Almanya Devrimi çok önem taşımaktadır. Ekim Devriminin mimarı Lenin sanayi olarak geri bir ülke olan Rusya'daki devrimin öncelikle ancak Batıdaki kapitalist ülkelerdeki devrimler sayesinde ayakta kalabileceğini düşünürken, Batıda beklenen devrim gerçekleşmeyince Sovyetler Birliği kendi ayakları üzerinde durmaya çalışacak ve Stalin'in tek ülkede sosyalizm açılımını benimseyecektir. Moskova'nın bu siyasetiyle görüş ayrılığına düşen parti başkanı Levi 1921 yılında Komintern tarafından görevden alınacaktır. 1920'li yıllarda çeşitli parti üyeleri Troçkist oldukları iddiasıyla partiden uzaklaştırılacak, içlerinde Heinrich Brandler, August Thalheimer ve Paul Frolich gibi isimler olan partiye muhalif gruplar ise ayrı bir örgüt kurmaya çalışacaklardır.

1923 yılında Sovyetler Birliğinin istekleri doğrultusunda yeni bir KPD liderliği seçilecektir. Partinin başındaki Ernst Thälmann, acil devrim siyasetinin bırakıldığını açıklamış, KPD 1924 yılından itibaren ise parlamento seçimlerine katılmış ve başarı kazanmıştır. Bu yıllarda KPD Avrupa'daki en güçlü komünist partisidir ve Sovyetler Birliği haricinde öncü bir rolü bulunmaktadır. Genelde farklılık göstermekle beraber en az %10 oranında oy alan parti 1932 seçimlerinde 100 vekil çıkartacaktır. Aynı yıl yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Thälmann %13.2 oy alacaktır. KPD politikalarını eleştirenler yapılan sekter davranışların ve sosyal-demokratların sosyal faşist olarak adlandırılmasının bir hata olduğunu ve yükselen Nazi iktidarına karşı sosyal demokrasiyle beraber bir ittifak kurulma ihtimalinin imkânsız hale geldiğini belirtirler. Ancak benzer şekilde SPD yönetimi de yükselen Nazilere karşı komünistlerle ittifak yapmak istememektedir. Hitler'e iktidarı verecek olan ve daha sonra Nazi Almanyası'nın Türkiye elçisi olan Franz von Papen başa geldiğinde KPD tarafından gerçekleştirilen genel greve SPD katılmayacaktır.

Hitler'in Başbakan seçilmesinden sonra Reichstag binası ateşe verilmiş ve bu şaibeli kundaklama olayında komünistler suçlu bulunmuş, Hollandalı komünist Marinus van der Lubbe idam edilmiştir. Gergin siyasi ortam sürecinde Hitler'e olağanüstü yetkilerin verildiği kararnamenin onaylanmasının ardından tüm komünist milletvekilleri tutuklandı ve hapishaneye atıldı. Bu sayede KPD Nazilerce başarıyla bastırılmış olacaktır. Parti lideri Thälmann dahil olmak üzere binlerce komünist toplama kamplarına götürülür. Tutuklamalardan kaçmayı başaracak olan KPD liderleri Wilhelm Pieck ve Walter Ulbricht Sovyetler Birliğine gideceklerdir. Tüm Nazi iktidarı boyunca KPD gizli yeraltı örgütünü koruyacak ancak Nazilere karşı verilen direniş mücadelesinde çok büyük kayıplar verilecektir. Ayrıca başkent Berlin'de 1 Mayıs afişlemesi yapılacak, kurulan gizli istihbarat grubu Kızıl Orkestra sayesinde çok değerli bilgiler Sovyetler Birliği'ne ulaştırılacaktır.

KPD liderlerinden Sovyetler Birliğinde bulunanlar 1937-38 yıllarındaki Tasfiye Hareketi sırasında siyasi ortamdan etkileneceklerdir. Eberlein, Heinz Neumann, Hermann Remmele, Fritz Schulte ve Hermann Schubert idam edilecek, bazıları da Margarete Buber-Neumann gibi çalışma kamplarına gönderilecektir.

Alman Demokratik Cumhuriyeti'nde Pieck ve Ulbricht liderliğindeki KPD Sosyal Demokrat Partinin doğudaki unsurlarıyla birleşerek Sosyalist Birlik Partisi'ni (SED) kuracak ve Doğuda iktidarda kalacaktır. 

Almanya Sosyal Demokrat Partisi (Almanca: Sozialdemokratische Partei Deutschlands), Almanya'nın en eski siyasal partisi.
Avrupa'nın işçi sınıfına dayanan en köklü siyasal partilerinden biridir. Sosyalist Enternasyonal'in başlıca kurucuları ve en etkili partileri arasında yer alır. Başlıca yayın organı Vorwärts gazetesidir.
Başkanlığını Sigmar Gabriel yürütmektedir. 1998'den 2005'e kadar iktidarda kalmış, 2005 yılındaki genel seçimler sonrasında Angela Merkel başbakanlığında CDU ile koalisyon hükûmeti kurma konusunda anlaşmaya varmıştır.
Ferdinand Lassalle'nin Alman İşçi Birliği (ADAV) ile Marksist siyaset adamları August Bebel ve Wilhelm Liebknecht'in Sosyal Demokrat İşçi Partisi (SDAP)'nin 1875'te Gotha'da birleşmesiyle kurulan Sosyalist İşçi Partisi'nin adı 1890'dan sonra Almanya Sosyal Demokrat Partisi olarak değiştirildi.

Almanya bayrağı, Almanya Federal Cumhuriyeti'nin bayrağıdır. Enlemesine 3 eşit parça olan siyah, kırmızı ve altın sarısı renklerden oluşur.
Bayrağı oluşturan renklerin tarihi 1813 yıllarında Napolyon'a karşı verilen savaşta Prusya’nın hem para hem de asker yönünden yaşadığı sıkıntılardan dolayı Lützow önderliğinde çoğunluğu üniversite öğrencilerinden oluşan gönüllü Freikorps birliği kurulmasına dek dayanmaktadır. Parasızlıktan dolayı çeşitli renklerde olan askerî üniformalar baştan aşağıya siyaha boyanınca sarı düğmelerin altlarındaki bez parçasının kırmızı kalması bugün Almanya bayrağını oluşturan renklerin geçmişi olarak kabul edilir.
7 Haziran 1950'de alınan karar ile renklerin anlamı Beraberlik, Hak ve Özgürlük olarak belirlenmiş ve 3:5 boyutunda yasallaşarak devletin resmî bayrağı olmuştur.
Alman bayrağı, millî bayrak ve resmî bayrak olarak ikiye ayrılmaktadır. 23 Mayıs 1949'da kullanıma giren millî bayrak, ülkenin sivil bayrağıdır. Ortasında kartal motifinin bulunduğu resmî bayrak ise devlete bağlı kurumlarca kullanılmaktadır.

Siyah, kırmızı ve altın renklerle Alman Birliği, Napolyon'un yenilgisinden sonra kurulan muhafazakar Avrupa düzenine karşı hareketi sembolize etmek için siyah-kırmızı-altın bayrağının kullanıldığı radikal 1840'larda ortaya çıktı.
1848 bayrağında kullanılan renk şemasının kökeni ile ilgili dolaşımda birçok teori var. Renkler Jena Öğrencilerin Metternich tarafından Carlsbad Kararname yasaklı radikal fikirli Burschenschaften Ligi (Jenaer Burschenschaft), bir idi önerilmiştir; renkler kurallı sırada Academic Festival Overture onun Johannes Brahms aktardığı ("Jena'yı Öğrencileri Birliği'nin Dağılması Üzerine") Ağustos Daniel von Binzer öğrenci şarkı Zur çözünürlük * 100,000 der Jenaer Burschenschaft yedinci ayetinde vardır. Başka bir iddia, çoğunlukla üniversite öğrencilerinden oluşan ve Napolyon'un işgalci güçlerine karşı mücadele sırasında oluşan Lutzow Free Corps'un üniformalarına (çoğunlukla kırmızı yüzlü ve altın düğmeli siyah) geri dönüyor. Gerçek açıklama ne olursa olsun, bu renkler kısa bir süre sonra bu kısa dönemde Almanya'nın ulusal renkleri olarak kabul edildi ve özellikle Weimar döneminde yeniden tanıtıldıktan sonra, genel olarak liberalizm ile eşanlamlı hale geldi. Bu renkler Orta Çağ Reichsadler'de de görülür.

Yalnızca siyah-kırmızı-altın üç renkli içeren Alman ulusal bayrağı veya Bundesflagge (Türkçe: Federal bayrak), 1949'da (Batı) Alman anayasasının bir parçası olarak tanıtıldı. Daha sonraki yıllarda ayrı hükûmet ve askeri bayrakların oluşturulmasının ardından, düz üç renkli artık Alman sivil bayrağı ve sivil bayrak olarak kullanılıyor. Bu bayrak ayrıca federal olmayan yetkililer tarafından federal hükûmetle olan bağlantılarını göstermek için kullanılır, örneğin Alman devletlerinin yetkilileri, Alman ulusal bayrağını kendi bayraklarıyla birlikte kullanır.

Almanya hükûmet bayrağı resmi olarak Dienstflagge der Bundesbehörden (federal yetkililerin devlet bayrağı) veya kısaca Bundesdienstflagge olarak bilinir. 1950'de tanıtılan hükûmet bayrağı, siyah ve altın bantların beşte biriyle örtüşen Bundesschild ("Federal Kalkan") ile tahrif edilen sivil bayraktır. Bundesschild, ana farklılıkları kartalın illüstrasyonu ve kalkanın şekli olan Almanya'nın armasının bir çeşididir: Bundesschild tabanda yuvarlanır, standart arma ise işaret edilir. Hükûmet bayrağı sadece federal hükûmet yetkilileri tarafından kullanılabilir ve başkaları tarafından kullanılması para cezası ile cezalandırılan bir suçtur. Bununla birlikte, Bundesdienstflagge benzer bayrakların kamu kullanımı (örneğin, Bundesschild yerine gerçek arma kullanarak) tolere edilir ve bu tür bayraklar bazen uluslararası spor etkinliklerinde görülür.

Normal yatay formata ek olarak, Almanya'daki birçok kamu binası dikey bayraklar kullanıyor. Çoğu Belediye Binası, şehir bayrağını ulusal bayrakla birlikte bu şekilde uçurur; Almanya'daki birçok şehir bayrağı sadece dikey olarak bulunur. Bu dikey bayrakların oranları belirtilmedi. 1996 yılında, 1806-1918 yılları arasında Reuss-Gera Prensliği'nin "geleneksel" siyah-kırmızı-altın bayrağının deseniyle tesadüfen eşleşen hükûmet bayrağının dikey versiyonu için bir düzen kuruldu: Bundesschild bayrağın merkezinde, siyah ve altın bantların beşte biri ile örtüşüyor. Bir afiş gibi asıldığında veya bol dökümlü olduğunda, siyah bant resimde gösterildiği gibi solda olmalıdır. Dikey bir bayrak direğinden uçtuğunda, siyah bant personelle yüzleşmelidir.

Alman silahlı kuvvetleri (Bundeswehr) federal bir otorite olduğundan, Bundesdienstflagge aynı zamanda karada Alman savaş bayrağı olarak da kullanılmaktadır. 1956 yılında, Dienstflagge der Seestreitkräfte der Bundeswehr (Alman Donanması Bayrağı) tanıtıldı: hükûmet bayrağı kırlangıç kuyruğu ile bitiyor. Bu deniz bayrağı aynı zamanda donanma krikosu olarak da kullanılır.

Alman Anayasasının 22. maddesi, Federal Almanya Cumhuriyeti için temel yasa, devletler:Federal bayrak siyah, kırmızı ve altın olacaktır.1950'de Batı Alman hükûmeti tarafından belirlenen spesifikasyonları takiben, bayrak eşit genişlikte üç çubuk görüntüler ve 3:5 genişlik–uzunluk oranına sahiptir; Weimar Cumhuriyeti sırasında kullanılan üç renk 2:3 oranına sahipti. Bayrağın kabulü sırasında "Siyah-Kırmızı-Altın" dışında kesin renk özellikleri yoktu. Bununla birlikte, 2 Haziran 1999'da federal kabine, Alman hükûmeti için resmi renklerin özelliklerini aşağıdaki gibi tanımlayan kurumsal bir tasarım başlattı:

Bakınız: Alman bayrakları listesi

Almanya arması

Bu madde Almanya coğrafyasını anlatmaktadır.

Almanya Orta Avrupa'da, Alpler'den, Kuzey Avrupa Ovasına; Kuzey Denizi ve Baltık Denizi'ne ulaşan geniş bir ülkedir. Almanya, Rusya'nın Avrupa'da kalan parçasından sonra, Avrupa'nın en çok nüfusa sahip ülkesidir. Almanya'nın sınırları; 349223 km² kara parçası, 7798 km²si su kaynağı olan toplam 357021 km²'lik bir alanı kaplar. Yükseklik olarak en yüksek noktası Alpler'deki Zugspitze (2962 m.) noktasıdır. Ülkenin düşük rakımlı noktaları ise nehirler üzerindeki noktalardır. Neuendorf-Sachsenbande yakınlarındaki bir noktada yükseklik deniz seviyesinden 3.54 m.'ye kadar düşer. Almanya'nın merkezi konumu sayesinde, başka hiçbir kıta ülkesinde olmayan sayıda komşu sayısı vardır. Kuzeyinde Danimarka; doğusunda Polonya ve Çekya; güneyinde Avusturya ve İsviçre; ve batısında Fransa, Lüksemburg, Belçika ve Hollanda bulunur.

Almanya'nın geneli, nemli batı rüzgarlarının üstünlük kurduğu ılımlı bir iklime sahiptir. İklim; Gulf Stream'in etkisi altındaki Kuzey Atlantik Akıntıları tarafından etkilenmektedir. Bu ısıtıcı sular, Kuzey Denizi sınırlarındaki Jutland Yarımadası ve Ren Bölgesi dahil olmak üzere birçok bölgeyi etkilemektedir. Sonuç olarak kuzeybatı ve kuzey bölgelerinde iklim okyanusal iklimdir; yağış yaz boyunca maksimuma çıkmak üzere her dönem sürer.
Kışları ılımlı ve yazları serindir, buna karşın sıcaklık çoğu zaman 30°C'yi (86°F) aşabilmektedir. Doğuda ise iklim daha karasaldır; kışlar çok soğuk, yazlar çok sıcak ve kuru olabilmektedir. Orta ve güney Almanya ise farklı olarak karasal ve okyanusal iklim arasında bir geçiş bölgesidir. Yine, en yüksek sıcaklık yazın 30°C'yi (86°F) aşabilmektedir.

Almanya 357,021 km²'lik bir alan kaplar. Bunun 4,750 km²'si Sulamaya ayrılmıştır ve 7,798 km²'si sularla kaplıdır. Ülkenin en büyük gölü, Konstanz Gölü'dür (toplam alanı 536 km²dir ve %62'si Almanya sınırları içindedir). Diğer önemli göller Müritz Gölü (117 km²) ve Chiemsee (80 km²)'dir. Ülke topraklarının %33'ü tarıma elverişlidir ve %31'lik bölümü ya Silvikültür'dür ya da ormandır. Sadece %15'lik kalıcı çayırlarla kaplıdır.
Almanya 2,389 km.lik bir sahil şeridine sahiptir. Ayrıca 3,621 km'lik sınırı vardır. Bunların 68 km.si Danimarka'yla, 456 km.si Polonya'yla, 646 km.si Çekya'yla, 784 km'si Avusturya'yla, 334 km.si İsviçre'yle, 451 km.si Fransa'yla, 138 km.si Lüksemburg'la, 167 km.si Belçika'yla, 577 km.si Hollanda'yladır. Almanya-Belçika sınırı 5 adettir çünkü Vennbahn, bu sınırı 5 kere keser.

Almanya'da üç ana nehir vardır:

Ren 865 km.liktir ve Neckar, Main ve Moselle Nehri'ni kapsar.
Elbe 727 km.likdir (Kuzey Denizi'ne akar); ve,
Tuna Nehri (Donau) 687 km.lik bir uzunluğa sahiptir.
Diğer önemli nehirler, güneydoğudaki Isar Nehri, Orta Almanya'daki Main, kuzeybatıdaki Neckar ve kuzeydeki Weser Nehri'dir.

Kıta sahanlığı: 200 m derinliğinde
Özel Ekonomi Bölgesi: 200 Deniz mili (Komşuların durumuna bağlı)
Bölgesel deniz: 12 Deniz mili

Demir cevheri, kömür, potas, kereste, linyit, uranyum, bakır, doğalgaz, tuz, nikel, tarıma uygun alan, su

Bu liste Almanya'nın enlem ve boylam olarak en uç noktalarını göstermektedir:

En kuzey: List, Sylt, Schleswig-Holstein 55°03′K 8°24′D
En güney: Haldenwanger Eck, Oberstdorf, Bavyera 47°16′12.39″K 10°10′41.95″D
En batı: Isenbruch, Millen yakınlarında, Kuzey Ren-Vestfalya 51°1′K 5°53′D
En doğu: Deschka, Saksonya 51°16′K 15°2′D

Almanya cumhurbaşkanı ya da resmî adıyla Almanya Federal Cumhuriyeti federal cumhurbaşkanı (Almanca: Bundespräsident der Bundesrepublik Deutschland), Almanya Federal Cumhuriyeti devletinin başıdır.
Federal Kongre tarafından beş yıllık bir dönem için seçilen Federal Cumhurbaşkanı, Almanya devletini uluslararası alanda temsil eder. 19 Mart 2017 tarihinden beri Federal Cumhurbaşkanlığı görevini Frank-Walter Steinmeier yürütmektedir.

Federal Cumhurbaşkanı, Federal Kongre tarafından, 40 yaşını doldurmuş ve Federal Meclis seçimlerinde oy hakkı bulunan Alman vatandaşı adaylar arasından, görüşmesiz olarak seçilir. Beş yıllık görev süresi dolan Cumhurbaşkanı art arda bir kez yeniden seçilebilir.
Federal Kongre, yalnızca Federal Cumhurbaşkanını seçmek üzere toplanır ve Federal Meclis üyelerinin tamamı ile eyalet parlamentolarından seçilecek aynı sayıda üyeden oluşur. Kongre, Federal Cumhurbaşkanının görev süresi sona ermeden en geç otuz gün önce veya Cumhurbaşkanının görev süresi dolmadan görevinden ayrılması halinde bu tarihten en geç otuz gün sonra Federal Meclis Başkanının çağrısıyla toplanır.

Federal Cumhurbaşkanı, devletin başı olarak devleti uluslararası alanda temsil eder, kanunları onaylar, hükûmeti ve federal görevlileri atar, meclisi fesheder, özel af yetkisini kullanır.

Federal Cumhurbaşkanı, Federal Şansölye seçilmesi için adaylardan birini Meclise önerir. Milletvekillerinin oylarının çoğunluğunu alan adayı Federal Şansölye atar ve Şansölyenin Federal Meclisten güvensizlik oyu alması durumunda onu görevden azleder.

Federal Cumhurbaşkanı, Federal Şansölyenin önerisiyle federal bakanları atar ve görevden alır.

Federal Cumhurbaşkanı, Anayasa'ya göre uluslararası alanda devleti temsil yetkisine sahiptir. Bu vasıfla, yabancı devletlerle Almanya adına antlaşmalar imzalar; elçileri ve itimatnamelerini kabul eder. Devletin siyasal ilişkilerini düzenleyen veya federal yasamayla ilgili olan antlaşmalar, federal yasaları kabule yetkili organların, federal bir yasayla onayını veya iştirakini gerektirir.

Federal Cumhurbaşkanı, Anayasa hükümlerine göre kabul edilen kanunları imzalayarak onaylar. Bu kanunlar Federal Resmî Gazete'de yayımlanarak ilan edilir.

Federal Cumhurbaşkanı, aksine bir yasa hükmü olmadıkça federal hâkimleri, federal memurları ve subaylarla astsubayları atar ve görevden alır. Cumhurbaşkanı bu yetkisini başka makamlara devredebilir.

Federal Şansölye nitelikli çoğunlukla değil de salt çoğunlukla seçilmişse, Federal Cumhurbaşkanı seçilen Federal Şansölyeyi atama ya da Federal Meclisi feshetme hakkına sahiptir.
Anayasa'nın altmış sekizinci maddesine göre Federal Şansölyenin kendisine güvenoyu verilmesi hakkındaki önergesi, Federal Meclis üyelerinin çoğunluğunun oylarıyla kabul edilmemişse, Federal Cumhurbaşkanı, Şansölyenin önerisi üzerine, 21 gün içinde Federal Meclisi feshedebilir. Federal Meclisin, milletvekillerinin çoğunluğuyla yeni bir Federal Şansölyeyi seçmesi durumunda fesih hakkı düşer.

Federal Meclis, Anayasa'nın altmış sekizinci maddesinde yazılan halde feshedilmiyorsa; Federal Cumhurbaşkanı, Federal Hükûmetin istemi ve Federal Konseyin onayıyla; Federal Hükûmet tarafından ivedi olarak nitelendirilmiş olunmasına rağmen Federal Meclis tarafından reddedilen bir yasa tasarısı hakkında yasama tıkanıklığını ilan edebilir. Yasama tıkanıklığı ilanına rağmen, Federal Meclis, yasa tasarısını yeniden reddediyor veya Federal Hükûmetçe kabul edilemez bir içerikle kabul ediyorsa, yasa Federal Konseyin onayı üzere kabul edilmiş sayılır.

Federal Cumhurbaşkanı, münferit hallerde devlet adına özel af hakkını kullanır. Bu yetki başka makamlara da devredilebilir.

Federal Cumhurbaşkanı, federal devletin veya bir eyaletin hükûmetine ya da yasama ile görevli bir organına üye olamaz; hiçbir ücretli görevi, sanat veya mesleği icra edemez ve kâr gayesi güden bir işletmenin ne yönetimine ne de denetim kuruluna katılamaz.

Federal Cumhurbaşkanı, görevine başlarken, Federal Meclis ve Federal Konsey üyelerinin önünde şu şekilde ant içer:

Gücümü Alman ulusunun mutluluğuna adayacağıma, onun refahını arttıracağıma, ona gelebilecek zararları önleyeceğime, Anayasa'ya ve federal yasalara saygı gösterip onları savunacağıma, yükümlülüklerimi titizlikle yerine getireceğime ve herkese karşı adaletli davranacağıma ant içerim.
İsteyen cumhurbaşkanları, yeminin sonunda "Tanrı yardımcım olsun" diyebilirler.

Federal Cumhurbaşkanının bir engeli çıkması veya Federal Cumhurbaşkanlığı makamının süresinden önce boş kalması halinde, Cumhurbaşkanına Federal Konsey Başkanı vekalet eder.

Federal Cumhurbaşkanının karar ve işlemlerinin geçerli olabilmeleri için, Federal Başbakan veya ilgili federal bakan tarafından tasdiken imzalanmaları gerekir. Federal Başbakanın atanması ve görevden azli ile Federal Meclisin feshi bu Anayasa hükmünün dışındadır.

Almanya ekonomisi son derece gelişmiş bir sosyal piyasa ekonomisidir. Almanya, dolar kuru üzerinden yapılan hesaplamalara göre dünyanın üçüncü büyük ekonomisine sahiptir. Avrupa'daki en büyük ulusal ekonomiye sahip olan bu ülke, dünyadaki nominal GSYİH'ya göre dördüncü ve SAGP GSYİH açısından beşinci büyüklüğe sahiptir. 2017 yılında, ülke IMF'ye göre Euro bölgesi ekonomisinin %28'ini oluşturmaktaydı. Almanya ayrıca, Avrupa Birliği ve Euro Bölgesi'nin kurucu üyesidir.
2016 yılında Almanya, 310 milyar dolar değeriyle dünyanın en yüksek ticaret fazlasını gerçekleştirerek en büyük sermaye ihracatçısı olmuştur.
Alman ekonomisindeki ana güç unsuru, yüksek dış satım girdisidir. Almanya, 2016 yılında dış satım mal ve hizmetlerde 1,21 trilyon euro (1,27 trilyon dolar) ile dünyanın üçüncü büyük ihracatçısı konumundadır. Ülke, Euro para birimini kullanarak para politikalarında Frankfurt'ta bulunan Avrupa Merkez Bankası'na bağlıdır. Toplam GSYİH'nın %70'ini hizmetler işkolu, %29,1'ini sanayi işkolu ve %0.9'unu da tarım işkolu oluşturmaktadır.
Almanya'nın en büyük 10 ihracat kalemini; taşıtlar, makineler, kimyasal ürünler, elektronik ürünler, elektrikli cihazlar, eczacılık ürünleri, ulaşım araçları, temel metaller, gıda ürünleri ve kauçuk ve plastik ürünler oluşturur. Almanya ekonomisi, Avrupa'daki en büyük üretim ekonomisidir ve mali bunalımlardan etkilenme olasılığı diğerlerine göre daha azdır; uygulamalı araştırmaları iş bitirici endüstriyel değerle yürütür ve kendini en son üniversite anlayışları ile işkollarına özgü ürün ve süreç iyileştirmeleri arasında bir köprü olarak görür ve kendi laboratuvarlarında da çok fazla bilgi üretebilir. Uluslararası Para Fonu, Temmuz 2017'de ülke ekonomisine "yine bir başka sağlıklılık bildirgesi" sundu ve bu seviyeyi uzun vadede sürdürmek için atılması gereken adımlar konusunda tavsiyelerde bulundu.
Almanya kereste, alkali potasyum bileşiği, tuz, uranyum, bakır ve doğalgaz açısından zengindir. Almanya'daki enerji ağırlıklı olarak fosil yakıtlar (%50), ardından ikinci olarak nükleer güç, ardından gaz, rüzgâr, biyokütle (odun ve biyoyakıtlar), hidro ve güneş enerjisi ile sağlanmaktadır. Almanya, Enerji devrimi (Energiewende) olarak adlandırılan yenilenebilir enerji geçişini üstlenen ilk büyük sanayileşmiş ülkedir. Almanya, dünyada önde gelen bir rüzgâr türbini üreticisidir. Yenilenebilir enerji artık Almanya'da tüketilen elektriğin %27'sini karşılamaktadır.
Tüm Alman şirketlerinin yüzde 99'u, çoğunlukla küçük ve orta ölçekli işletme (Mittelstand) şeklinde yapılanmış ailelere ait kuruluşlardan oluşmaktadır. Gelire göre ölçülen dünyanın en büyük 2000 halka açık şirketi sıralaması olan Fortune Global 2000'de, merkezi Almanya'da bulunan 53 kuruluş yer almıştır ve Almanya'nın en iyi 10 şirketi Allianz, Daimler, Volkswagen, Siemens, BMW, Deutsche Telekom, Bayer, BASF, Munich Re ve SAP'tan oluşmaktadır. Avrupa'daki en büyük yazılım şirketi olan SAP, 2021 yılının Mayıs ayı itibarıyla Alman ekonomisinin zirvesindeki firma olarak bulunmaktadır.
Almanya ticari fuarlar için dünyada en iyi konumda bulunur. Dünyanın önde gelen ticaret fuarlarının yaklaşık üçte ikisi Almanya'da gerçekleşmektedir. En büyük yıllık uluslararası fuar ve kongreler Hannover, Frankfurt, Köln, Leipzig ve Düsseldorf gibi birçok Alman kentinde gerçekleştirilmektedir. Berlin'deki Alman Küresel Ticaret Forumu; yerel ekonominin teşviki, kendi kamu veyahut özel yetkinizin küresel ölçekte etkin hâle getirilmesi için bir irtibat, proje ortağı ya da yalnızca uluslararası rekabette bir ortak olarak tavsiye edilir. Dünya çapında ulusal ekonomik kalkınmanın güncel konularını ele alan projeler üretilmektedir.
Almanya'da bireyler ve işletmeler için kredi değerlendirme süreçlerinin önemli bir parçasını SCHUFA (Schutzgemeinschaft für allgemeine Kreditsicherung) oluşturur. 1927 yılında kurulan bu kurum, bankalar ve diğer finans kuruluşları tarafından kullanılan kredi bilgilerini merkezi olarak toplar ve risk değerlendirmesi yapılmasına yardımcı olur. Ekonomik sistem içinde SCHUFA, tüketici kredileri, kira sözleşmeleri ve finansal işlemlerde güvenilirlik değerlendirmesinin standart bir parçası hâline gelmiş olup Almanya'daki kredi piyasasının işleyişinde önemli bir rol oynar.

Birkaç endeks, Almanya'nın yüksek konum kalitesini ve uluslararası rekabet gücü'nü doğrulamaktadır:

Ernst & Young Avrupa Çekicilik Anketi (2013): Avrupa'da 1. sırada, dünya çapında 6. sırada
A.T.Kearney DYY Güven Endeksi (2013): Avrupa'da 1 numarada, dünya genelinde 7 numarada
UNCTAD Dünya Yatırım Beklentileri Anketi (2013): Avrupa'da 1. sırada, küresel olarak 3. sırada
Deloitte Küresel İmalat Rekabetçiliği Endeksi (2013): Avrupa'da 1. sırada, dünya çapında 2. sırada
Institut der Deutschen Wirtschaft: Sanayi konum kalite sıralaması: Avrupa'da 4., dünya çapında 5.

Almanya'da çalışanların neredeyse dörtte üçü (%74,5) hizmet sektöründe istihdam edilmektedir (2019 itibarıyla). Sosyal, eğitim ve sağlık sistemleri, ulaşım, konaklama endüstrisi, konut ve finans sektörü en önemlileri arasındadır. İmalat sanayii (Endüstri) işgücünün %24.1'ini istihdam etmektedir; Balıkçılık, Tarım ve Ormancılık ise %1.3 işgücünde payı vardır.

Almanya, özellikle kömür yatakları (taş kömürü ve linyit), potas tuzu, yapı malzemesi ve taş ve toprakta önemli hammadde yatakları vardır. Niedersachsen'de de doğal gaz yatakları vardır. Dünyanın en büyük beşinci enerji tüketen (ABD, Çin, Japonya ve Hindistan'dan sonra) yoğun nüfuslu sanayi ülkesi olmasına rağmen yine de hammadde de ithalata bağımlıdır. Ruhr bölgesi ve Saarland'dan gelen yerel taşkömürünün yanında Saksonya ve Saksonya-Anhalt'daki linyitin önemi de son on yılda azaldı.
2005 yılındaki elektriğin yaklaşık %47'si ve toplam enerji tüketiminin %24'ü kömürden üretildi. Taşkömürü ve bundan üretilen kok artık yerel çelik endüstrisi ve metal işleme endüstrisi için özel önem taşımaktadır. 1960'larda Almanya'daki petrol üretimi iç talebin yüzde 30'unu karşılarken artık sadece yüzde 3'ünü karşılamaktadır.

Almanya'daki Sanayi Devrimi, kısmen, İngiltere, Fransa ve Belçika'dan bir asır sonra gerçekleşti, çünkü Almanya sadece 1871'de birleşik bir ülkeydi.

Deutscher Zollverein'in (Alman Gümrük Birliği) kurulması ve demiryolu sistemlerinin genişletilmesi, Almanya'nın sanayi devrimi ve politik birliğinin temel itici güçleriydi. 1834'te, Alman devletleri arasındaki tarife engelleri ortadan kaldırıldı. 1835'te Frankonya'nın Nürnberg ve Fürth kentlerini birbirine bağlayan ilk Alman demiryolu inşa edildi ve 1840'lı yıllar, bütün Alman eyaletlerinde "demiryolu çılgınlığı" zamanlarıydı. 1845-1870 arası, 8045 km daha ray inşa edilmişti ve 1850 yılında Almanya kendi lokomotiflerini imal edebiliyordu. Zamanla, diğer Alman devletleri gümrük birliğine katılmış ve Almanya'nın köşelerini birbirine bağlamaya başlayan demiryollarının yapımı ilerlemekteydi. Almanya genelinde serbest ticaret ve bir demiryolu sisteminin kurulması, yerel ürünler için yeni pazarlar açan, orta düzey yöneticilerden oluşan bir havuz yaratmış; bu da mühendisler, mimarlar ve yetenekli makinistlere olan talebi artırarak, kömür ve demir yatırımlarını canlandırmıştı.
Alman sanayisini ileriye taşıyan bir diğer etmen ise, parasal sistemin birleşmesinin, kısmen siyasi birleşme ile mümkün kılınmasıydı. Alman Markı ile 1871'de altın tarafından desteklenen yeni bir parasal tahvil sistemi uygulamaya kondu. Buna karşın, 1907'ye kadar gümüş sikke değerleri korunarak bu sistem tam olarak kullanılmadı.

Prusya'nın III. Napolyon'a karşı Fransa-Prusya Savaşı'ndaki zaferi, Avrupa'daki Fransız hegemonyasının sonunu getirmiş ve 1871'de Alman İmparatorluğunun yaratılmasını belirginleştirmiştir. İmparatorluğun kuruluşu, Avrupa'yı, dikkate değer ve inkâr edilemez biçimde artan ekonomik ve siyasi varlığa sahip yeni bir halkla ve sanayileşme politikasının gerçekliği ile doğal olarak karşılaşmaya hazırladı. Fransız ekonomik ilkelerinin etkisi, Almanya'da büyük toprak mülklerinin satışı, feodal kısıtlamaların kaldırılması, loncaların kentlerdeki gücünün azaltılması ve yeni, daha verimli bir ticaret kanununun getirilmesi dâhil, önemli kurumsal yenileşme politikaları üretmiştir. Bununla birlikte, imparatorluğun ekonomisine dair siyasi kararlar hâlâ büyük ölçüde "çavdar ve demir" koalisyonu, yani doğunun Prusyalı Junker (Genç soylu) toprak sahipleri ve batının Ruhr ağır sanayi koalisyonu tarafından kontrol edilmekteydi.
Politika ve toplum ile ilgili olarak, 1881-1889 yılları arasında Başbakan Otto von Bismarck, sosyal sigorta ve iyileştirilmiş çalışma koşulları sağlayan yasaları teşvik etmişti. Dünyanın ilk refah devletinin kurulmasını sağlamıştı. Almanya'ya, genel sağlık, zorunlu eğitim, hastalık sigortası, kaza sigortası, maluliyet sigortası ve emeklilik maaşı gibi sosyal sigorta programlarını ilk tanıtan kişi olmuştur. Dahası, hükûmetin evrensel eğitim politikası, dünyanın en yüksek okur yazarlık oranıyla - %99 - ulusa daha fazla insanla ulaşan eğitim düzeyleri ile sayıları işlemede iyi daha fazla mühendis, kimyager, gözlükçü, fabrikalar için vasıflı işçi, yetenekli yönetici, bilgili çiftçi ve yetenekli askerî personelle Almanya'da meyve vermişti.
Almanya, 1900 yılına gelindiğinde, Britanya ve Amerika Birleşik Devletleri'ni çelik üretiminde geçti. Alman ekonomik mucizesi aynı zamanda, 1850'de 35 milyondan 1913'te 67 milyona ulaşan eşi görülmemiş bir nüfus artışıyla destekliydi. 1895'ten 1907'ye kadar, makine yapımında çalışan işçilerin sayısı yarım milyondan bir milyona ulaştı. Almanların sadece yüzde 40'ı kırsal alanlarda 1910 yılına kadar yaşadı; İmparatorluğun doğumundan sonra %67'lik bir düşüş kaydedildi. Sanayi, 1913'te gayri safi millî hasılanın yüzde 60'ını oluşturmaktaydı. Alman kimya endüstrisi dünyanın en gelişmişi haline gelmişti ve 1914'te ülke dünyanın elektrikli aygıtlarının yarısını üretmekteydi. Endüstriyel olgunluğa doğru hızlı ilerleme, Alman ekonomisinde, kırsal ekonomik biçimden, mamul malların önemli bir dış satımcısı konumuna doğru büyük bir kaymaya yol açmıştı. Tamamlanmış ürünün toplam ihracata oran

Almanya millî futbol takımı, (Almanca: Deutsche Fußballnationalmannschaft), Almanya'yı ulusal seviyede temsil eden ve Almanya Futbol Federasyonu tarafından yönetilen erkek millî futbol takımıdır. 
Takım, futbolda dünyanın en başarılı millî takımları arasında yer alır. Almanya millî futbol takımı, FIFA Dünya Kupası'nı 4 kez, Avrupa Şampiyonası'nı ise 3 kez kazanma başarısı göstererek Avrupa'nın ve Dünya futbolunun en güçlü takımlarından biri olmuştur.

II. Dünya Savaşı sırasında, çoğu oyuncusu silahlı kuvvetlere katılmak zorunda kalan Almanya millî futbol takımının maçları askıya alındı. Eylül 1939 ve Kasım 1942 arasında 30 uluslararası maç oynamıştır. Millî takım oyuncuları çoğu en tehlikeli savaş hizmetinden dolayı futbolcu korumaya çalışan sempatik hava kuvvetleri yetkilisinin çabalarıyla Rote Jäger olarak teknik direktör Herberger'in altında toplandılar.
1954 yılında İsviçre'de düzenlenen FIFA Dünya Kupası finalinde Macaristan'ı 3-2 yenerek tarihinde ilk defa Dünya şampiyonu olmuştur. İngiltere'nin evsahipliğini yaptığı 1966 FIFA Dünya Kupası'nda ise finale kadar çıkmış, fakat finalde evsahibi İngiltere'ye uzatma dakikalarında 4-2 kaybetmiştir. 1972 Avrupa Futbol Şampiyonası'nda finalde Sovyetler'i 3-0 yenerek ilk şampiyonluğunu yaşayan takım, 1974 FIFA Dünya Kupası'nda da finalde Hollanda'yı yenerek 2. kez Dünya şampiyonluğu yaşamıştır. 
Avrupa Futbol Şampiyonalarında üç kere üst üste final oynayan takım, kazandığı 1972 Avrupa Futbol Şampiyonası sonrası düzenlenen 1976 Avrupa Futbol Şampiyonası'nda finale kadar çıkmış, fakat finalde Çekya'ya 3-2 yenilmiş, 1980 Avrupa Futbol Şampiyonası'nda ise Belçika'yı yenerek ikinci Avrupa şampiyonluğunu yaşamıştır. 
1990 yılında İtalya'da düzenlenen FIFA Dünya Kupası'nda Arjantin'i yenerek 3. kez Dünya Şampiyonu oldular. 1992 Avrupa Futbol Şampiyonası'nda finalde Danimarka'ya mağlup olan takım, sonraki 1996 yılında İngiltere'de düzenlenen Avrupa Şampiyonası'nda yarı finalde İngiltere'yi, finalde ise altın golle Çekya'yı 2-1 deviren Almanlar üçüncü Avrupa şampiyonluğunu kazandı. 2002 FIFA Dünya Kupası'nda ise finale kadar yükselen Panzerler finalde Brezilya'ya 2-0 yenilmişlerdir.
Evsahipliğini yaptığı 2006 FIFA Dünya Kupası'nda yarı finale kadar çıkan Panzerler, yarı finalin uzatma dakikalarında İtalya'ya 2-0 yenilerek final şansını kaybetti. Portekiz'nı 3-1 ile geçerek Dünya Üçüncüsü oldu. 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası'nda ise finalde İspanya'ya 1-0 yenilerek ikinci oldu.
Güney Afrika'da düzenlenen 2010 FIFA Dünya Kupası'nda yine yarı finale kadar fırtınalı bir şekilde çıkan ve son 16'da Arjantin'e, çeyrek finalde ise İngiltere'ye 4 gol atan Panzerler yarı finalde İspanya'ya 1-0 yenilmiş ve üçüncülük maçında Uruguay'ı 3-2 yenerek üçüncü olmuştur.
Brezilya'da düzenlenen 2014 FIFA Dünya Kupası'nın final maçında Arjantin'i uzatmalarda 1-0 mağlup ederek 4. FIFA Dünya Kupası şampiyonluğuna ulaştı. Almanya, aynı zamanda, Amerika kıtalarında FIFA Dünya Kupası kazanan ilk Avrupa ülkesi oldu. Yarı finalde ev sahibi olan Brezilya'ya karşı aldıkları 7-1 lik skor kupanın unutulmaz maçlarından biri olmuştur.
Rusya'da son kez düzenlenen 2017 FIFA Konfederasyonlar Kupası'nda Şili'yi 1-0 yenerek ilk ve tek şampiyonluğunu kazanmışlardır. 2018'de düzenlenen Dünya kupasında ise grubunu sonuncu bitirerek turnuvaya grup aşamasında veda eden ekip, 2022'de düzenlenen turnuvada ise grubu 2. bitirip play-off'lara kalan İspanya ile grubu aynı puanda bitirmesine rağmen averajla 3. sırada bitirerek turnuvaya veda etmiştir.

Almanya'nın ulusal bir stadı bulunmamaktadır. Millî takım maçları ülkedeki çeşitli stadyumlarda oynanır.
Millî takım maçları çoğunlukla Berlin Olimpiyat Stadyumu'nda yapmaktadır. Statta 74.500 koltuk bulunmaktadır.

Almanya'nın eleme ve hazırlık maçlarını ARD ve ZDF yayınlamaktadır.

FIFA Dünya Kupası
Şampiyon (4): 1954, 1974, 1990, 2014
Finalist (4): 1966, 1982, 1986, 2002
Üçüncü (4): 1934, 1970, 2006, 2010
Avrupa Futbol Şampiyonası
Şampiyon (3): 1972, 1980, 1996
Finalist (3): 1976, 1992, 2008
FIFA Konfederasyonlar Kupası
Şampiyon (1): 2017
Üçüncü (1): 2005

1988 Yaz Olimpiyatları
Futbol bronz madalya (1): 1988

  Şampiyon    Finalist    Üçüncü    Dördüncü   Yükseldi   Ligde kaldı   Düştü     Ev sahibi

1950'li yıllardan beri millî takımın forma sponsoru olan Adidas'ın, 2027 yılında, 70 yılı aşkın bir süreden sonra, yerini Nike'a bırakacağı açıklandı.
İç saha forması

Deplasman

2026 FIFA Dünya Kupası kadrosu 21 Mayıs 2026 tarihinde duyuruldu. Lennart Karl'ın sakalatması üzerine, 5 Haziran'da Assan Ouédraogo kadroya davet edildi.

Transfermarkt'ta Almanya millî futbol takımı

Almanya şansölyesi (Almanca: Bundeskanzler), Almanya Federal Cumhuriyeti'nin hükûmet başkanlığını temsil eden makamdır. Orta Çağdan kalma bu terim Latin terimlerinden türetilmiştir.
Alman siyasetinde Başbakan, diğer birçok ülkede bir başbakana eşdeğerdir. Almancanın, Başbakan Premierminister ve Ministerpräsident'in iki eşdeğer çevirisi vardır. Premierminister çoğunlukla yabancı ülkelerin hükûmet başkanlarına (Birleşik Krallık Başbakanı gibi) atıfta bulunurken, Ministerpräsident ayrıca birçok Alman devletinin hükûmet başkanına atıfta bulunabilir.

1949 Alman Anayasası, (Grundgesetz), hükûmet politikasını başlatmak için şansölyeyi (Almanca: Bundeskanzler) tarifler. Bu nedenledir ki, bazı gözlemciler Alman siyasal sistemine “şansölye demokrasi” olarak tariflerler. Federal seçimlerde, mevcut şansölyenin adayı olmadığı büyük parti (CDU / CSU veya SPD) genellikle "şansölye adayı" (Kanzlerkandidat) olarak önde gelenini (genellikle parti başkanını) belirler. Federal hükûmet (Bundesregierung), şansölye ve kabine bakanlarından oluşur.
Şansölyelik makamı, Anayasa hükümlerinde ve uygulamada, Federal Meclis'te (federal parlamento) sandalyelerin çoğunluğunu elinde bulunduran parti lideri (veya parti koalisyonu lideri) olur. Helmut Schmidt hariç, şansölye aynı zamanda kendi partisinin de başkanlığını yaptı. Bu durum, Şansölye Gerhard Schröder için de 1999'da SPD başkanlığından istifa edene kadar bu kaideye uygun idi.Şansölye bir erkek ise, Almanya Şansölyesi resmen "Herr Bundeskanzler" olarak adlandırılır. Angela Merkel gibi kadın ise, (Forbes tarafından gezegenin en etkili kadını olarak kabul edilmektedir) resmi unvanın Almanca dişi formu olan "Frau Bundeskanzlerin" olarak adlandırılır. "Frau Bundeskanzler" şeklindeki feminen formun kullanılması, 2004 yılında hükûmet tarafından onaylanmıştı, çünkü bu Merkel'e karşı nezaketsizlik olarak görüldü ve Merkel'in gelecekteki liderliğini kabul etmenin bir işareti olarak düşünüldü. Uluslararası yazışmalarda, şansölye, "Federal Almanya Cumhuriyeti Şansölyesi, Ekselansları" olarak anılır ("Seiner / Ihrer Exzellenz dem / der Bundeskanler / in Bundesrepublik Deutschland").

Almanya şansölyeleri listesi
Şansölye

Alt Paleolitik, Eski Taş Devri'nin ilk alt devridir. Çok geniş anlamda 3.3 milyon ila 300.000 yıl öncesine kadar uzanmaktadır. Mevcut arkeolojik kayıtlara göre taştan yapılan aletlerin üretimi ve insanlar tarafından kullanımı için ilk kanıtlar bu döneme aittir.

Günümüzden 2.5 ilâ 1.5 milyon yıl öncesinde Güney ve Doğu Afrika'da yaşamış olan Homo genusunun ilk üyesi yani ilk insan türüdür. Bununla beraber Homo habilisler morfolojik özellikleri bakımından insandan çok Australopithecus'lara benzerler. Homo habilisler ortalama 1.3 metre boyunda ufak canlılardır, beyin hacimleriyse Australopithecus'larınkinden sadece biraz fazladır (590-650cm3).
2.5 milyon ilâ 1.8 milyon yıl öncesine tarihlendirilen bir grup fosil, bazı araştırmacılar tarafından Homo rudolfensis adıyla ayrı bir tür olarak tanımlanmaktadır. Homo rudolfensisler, Homo habilislerden bazı anatomik özellikleri bakımından, örneğin daha büyük bir beyin ve dişlere sahip olmalarıyla ayrılmakta ancak bunun dışında Homo habilislere benzemektedirler.
Homo habilisler taş aletler yapmışlardır ve bu nedenle ilk insan türü olarak kabul edilmektedirler. Homo habilis "becerikli insan" anlamına gelmektedir. İnsan elinden çıkan en eski taş aletler, diğer bir deyişle insan yaratıcılığının en eski ürünleri, yaklaşık olarak 2.5 milyon yıllıktır. Bu taş aletler Afrika, Tanzanya, Etiyopya, Zaire ve Malavi'de bulunmuştur. Homo habilislerin yaptığı taş aletler, Oldovan taş alet teknolojisi olarak adlandırılmaktadır. Bu aletler çakıl taşlarının basit bir yöntemle yontulması esasına dayanır.

Homo erectus, günümüzden 1.9 milyon yıl öncesinden 100 bin yıl öncesine kadar Afrika, Asya ve Avrupa'da yaşamış bir insan türüdür. Fosiller Afrika'da, Çin'de, Endonezya'nın Java Adası'nda, Fransa'da ve İspanya'da bulunmuştur. 1.9 ilâ 1.6 milyon yıl arasına tarihlenen Homo erectus fosilleri, genellikle ayrı bir tür olarak tanımlanmakta ve Homo ergaster olarak adlandırılmaktadır. Homo ergasterlerin Homo erectusların öncülleri veya erken Homo erectuslar oldukları söylenebilir. Homo ergasterlerin beyin hacimleri 700 ve 850 cm3 arasında değişmektedir.
Homo erectusların beyin hacimleri, Homo ergasterlerin daha da büyüktür (950-1100 cm3). Homo erectusların boyları uzun olup bölgesel farklılıklar göstermekle birlikte ortalama 1.60-1.70 cm olduğu söylenebilir.
Homo erectus fosilleri, Afrika kıtası dışında bulunan ilk insan kalıntılarını temsil eder. Gürcistan'da bulunan erken Homo erectus (Homo ergaster) fosilleri 1.8 milyon yıl öncesine tarihlenmektedir. Homo erectusların Afrika'da evrimleştikleri ve sonra Asya ve Avrupa'ya doğru yayıldıkları kabul edilmektedir.
Homo erectuslar, Aşölyen teknolojisi adı verilen taş aletler yapmışlardır. İsmini Fransa'da ilk bulunduğu yerden alan Aşölyen teknolojisi, günümüzden 1.4 milyon yıl önce başlar ve 500 bin yıl önceye dek varlık gösterir. Aşölyen teknolojisi bir baltanın uç kısmını hatırlattığı için el baltası denen, iki yüzü de işlenmiş, simetrik, genellikle damla biçimli aletlerden oluşmaktadır. Çok işlevli olan bu el baltaları kesmek, kazımak, parçalamak gibi pek çok iş için kullanılmıştır.
Homo erectusların bir grup halinde örgütlenerek avcılık yaptıklarını gösteren kanıtlar vardır. Bu sayede bir avcının tek başına avlayamayacağı büyük hayvanları avlamışlardır.
Homo erectus'un büyük beyni ve gelişmiş alet teknolojisi, ayrıca büyük hayvanları avladıkları örgütlü bir grup avcılığı tekniği geliştirmiş olmaları, bu insanların iletişim becerilerinin gelişmiş olduğunu göstermektedir. Büyük ihtimalle Homo erectuslar konuşabiliyorlardı. Ancak konuşma dilinin ne zaman geliştiğini belirlemek günümüzde mümkün olmamakla birlikte dilin gelişimi, beynin gelişiminde itici bir güç yaratmıştır.
Homo erectuslara özgü çok önemli bir yenilik de ateşin insanlar tarafından bilinçli olarak kullanılmaya başlanmasıdır. Homo erectuslar tarafından bilinçli olarak kullanılmış en eski ateş izleri, yaklaşık 1.5 milyon yıllıktır ve Afrika'da bulunmuştur.

Günümüzden 500 bin ilâ 200 bin yıl öncesine tarihlendirilen Homo heidelbergensis fosilleri Avrupa, Asya ve Afrika'da bulunmuştur. Homo heidelbergensislerin beyin hacimleri oldukça büyüktür. 1100-1400 cm3 arasındaki beyin hacmi, modern insanınkiyle neredeyse aynıdır. Homo heidelbergensis, uzun boylu bir tür olup anatomik açıdan kısmen Homo erectus'a kısmen de Homo sapiens'e benzemektedir. Geyik, mamut, at, gergedan gibi o dönem Avrupasında yaşayan hayvanları avlayıp yedikleri, bu hayvanların kemiklerindeki kesik izlerinden anlaşılmaktadır. Homo heidelbergensislerin kullandığı taş aletler, Homo erectusların Aşölyen alet endüstrisine çok benzemektedir. Avrupa'da bulunan Homo heidelbergensislerin Homo neanderthalensis'in atası olduğu kabul edilmektedir.

 İşbu madde Kozan Uzun tarafından CC BY-SA 3.0 lisansı altında yayımlanan metin içermektedir.

Angela Dorothea Merkel (Almanca telaffuz: [aŋˈɡeːla doʁoˈteːa ˈmɛʁkl̩]; evlilik öncesi soyadı: Kasner; d. 17 Temmuz 1954), Alman siyasetçi ve akademisyendir. 2002-2005 yılları arasında muhalefet lideri, 2000-2018 yılları arasında Hristiyan Demokrat Birliği lideri ve 2005-2021 yılları arasında Almanya şansölyesi olarak görev yapmıştır.
CDU üyesi olan Merkel, Almanya'nın ilk kadın şansölyesidir. Şansölye olarak görev yaptığı süre boyunca  dünyanın en güçlü kadınlarından biri kabul edilen Merkel, sık sık Avrupa'nın ve Avrupa Birliği'nin de facto lideri olarak anılmıştır.
O zamanlar Batı Almanya'ya bağlı Hamburg'da doğan Merkel, Lüterci bir din adamı olan babası Perleberg'de bir papazlık alıp Doğu Almanya'ya taşındıklarında bebekti. 1986 yılında kuantum kimyası alanında doktora yaptı ve 1989 yılına kadar araştırma bilimcisi olarak çalıştı. Merkel, 1989 Devrimlerinin ardından siyasete girdi ve kısa bir süreliğine Lothar de Maizière liderliğindeki demokratik olarak ilk kez seçilmiş Doğu Almanya Hükûmeti'nin sözcü yardımcısı olarak görev yaptı. 1990 yılında Almanya'nın yeniden birleşmesinin ardından Merkel, Mecklenburg-Vorpommern eyaleti için Federal Meclis'e seçildi. Şansölye Helmut Kohl'un himayesindeki Merkel, 1991 yılında Kadınlar ve Gençlik Bakanı olarak atandıktan sonra, 1994 yılında Çevre, Doğa Koruma ve Nükleer Güvenlik Bakanı oldu. CDU'nun 1998 federal seçimlerini kaybetmesinden sonra, CDU Genel Sekreteri seçilerek partinin ilk kadın lideri ve iki yıl sonra Wolfgang Schäuble'yi deviren bir bağış skandalı sonrasında ilk kadın Muhalefet Lideri oldu.
2005 federal seçimlerinin ardından Merkel, Gerhard Schröder'in yerine Almanya Şansölyesi olarak atandı ve CDU, Bavyera'daki kardeş partisi Hristiyan Sosyal Birliği (CSU) ve Almanya Sosyal Demokrat Partisi'nden (SPD) oluşan büyük bir koalisyona liderlik etti. Merkel, Şansölye olarak seçilen ilk kadın ve Alman yeniden birleşmesinden bu yana eski Doğu Almanya'dan yetiştirilen ilk Şansölye oldu. 2009 federal seçimlerinde CDU, oyların en büyük payını aldı ve Merkel, Hür Demokratik Parti (FDP) ile bir koalisyon hükûmeti kurmayı başardı. 2013 federal seçimlerinde Merkel'in CDU'su oyların %41,5'ini alarak üstünlük kurdu ve FDP'nin Federal Meclis'teki tüm temsil hakkını kaybetmesinin ardından SPD ile ikinci bir büyük koalisyon kurdu. 2017 federal seçimlerinde Merkel, CDU'nun dördüncü kez en büyük parti seçilmesine öncülük etti ve SPD ile üçüncü bir büyük koalisyon kurdu. 14 Mart 2018 tarihinde Şansölye olarak dördüncü dönemi için yemin etti.
Dış politikada Merkel, hem Avrupa Birliği hem de NATO bağlamında uluslararası işbirliğine ve transatlantik ekonomik ilişkilerin güçlendirilmesine vurgu yaptı. 2008 yılında Avrupa Konseyi Başkanı olarak görev yaptı ve Lizbon Antlaşması ile Berlin Deklarasyonu müzakerelerinde merkezî bir rol oynadı. 2007-2008 finansal krizi ve Avrupa borç krizinin yönetiminde önemli bir rol oynadı. Büyük Durgunluğa karşı koymak için altyapı harcamalarına ve kamu yatırımlarına odaklanan 2008 Avrupa Birliği teşvik planını müzakere etti. İç politikada Merkel'in Energiewende programı, Almanya'daki nükleer gücü aşamalı olarak durdurmayı, sera gazı emisyonlarını azaltmayı ve yenilenebilir enerji kaynaklarını artırmayı amaçlayan gelecekteki enerji gelişimine odaklandı. Zorunlu askerliği kaldıran Bundeswehr reformları, sağlık reformu ve hükûmetinin 2010'lardaki Avrupa sığınmacı krizine ve Almanya'da COVID-19 pandemisine verdiği yanıt, şansölyeliği sırasında önemli sorunlardı. 2014 yılından beri (daha önce 2011-2012 yıllarında da yaptı) kıdemli G7 lideri olarak görev yapmaktadır. 2014 yılında Avrupa Birliği'nde en uzun süre görev yapan hükûmet başkanı oldu. Ekim 2018'de Merkel, parti toplantısında CDU liderliğinden çekileceğini ve 2021 federal seçimlerinde Şansölye beşinci dönem adayı olmayacağını açıkladı.  Merkel 2022'de Rusya'nın Ukrayna'yı işgalini kınadı. 26 Kasım 2024 tarihinde anılarını anlattığı Özgürlük isimli kitap ABD'de yayımlandı.

Angela Dorothea Kasner, 1954 yılında Hamburg, Batı Almanya'da; Berlin yerlisi Lüterci bir papaz olan Horst Kasner (1926-2011, önceki soyadı Kaźmierczak) ve Danzig (günümüzde Gdańsk, Polonya) doğumlu İngilizce ve Latince öğretmeni eşi Herlind'in (1928-2019, doğumdaki soyadı Jentzsch) kızı olarak dünyaya geldi. Kardeşleri Marcus Kasner bir fizikçi ve Irene Kasner bir ergoterapist idi. Merkel, çocukluğunda ve gençliğinde yaşıtları arasında soyadı Kasner'den türetilen "Kasi" takma adıyla biliniyordu.
Merkel, Alman ve Polonya asıllıdır. Baba tarafından dedesi Ludwik Kaźmierczak, 20. yüzyılın başlarında Polonya'nın bağımsızlık mücadelesinde yer almış, Polonya etnik kökenli bir Alman polisti. Merkel'in Berlinli bir Alman olan babaannesi Margarethe ile evlendi ve Kaźmierczak'ın polis olarak çalıştığı memleketine taşındı. 1930 yılında Kaźmierczak olan Polonya kökenli soyadlarını Almanca Kasner olarak değiştirdiler. Merkel'in anne tarafından dedesi, Danzigli siyasetçi Willi Jentzsch idi ve anneannesi, Elbing (günümüzde Elbląg, Polonya) şehir memuru Emil Drange'ın kızı Gertrud Alma (doğumdaki soyadı Drange) idi. 1990'ların ortalarından bu yana Merkel, Polonya mirasından birkaç kez halka açık bir şekilde bahsetti ve kendisini çeyrek Polonyalı olarak tanımladı, ancak Polonyalı kökleri 2013 biyografisinin bir sonucu olarak daha iyi tanındı.
Kasner ailesinin Batı Almanya'dan Doğu Almanya'ya göçünde din kilit rol oynadı. Merkel'in baba tarafından dedesi aslen Katolikti, ancak daha sonra Heidelberg ve Hamburg'da Lüter teolojisi okuyan babasının çocukluğunda tüm aile Lüterciye dönüştü. 1954 yılında Angela henüz üç aylıkken babası, o zamanlar Doğu Almanya'da bulunan Quitzow'daki (Brandenburg'da Perleberg'in çeyreği) bir kilisede papazlık yaptı. Aile Templin'e taşındı ve Merkel, Doğu Berlin'in 90 km (56 mi) kuzeyindeki kırsalda büyüdü.
1968 yılında Merkel, iktidarda bulunan Marksist-Leninist Almanya Sosyalist Birlik Partisi tarafından desteklenen resmî komünist gençlik hareketi olan Özgür Alman Gençliği'ne (FDJ) katıldı. Üyelik ismen gönüllüydü, ancak katılmayanlar yüksek öğrenime kabul edilmeyi zor buldular. Ancak Doğu Almanya'da yaygın olan laik Jugendweihe reşit olma törenine katılmadı. Bunun yerine vaftizlendi. Bu süre zarfında Marksizm-Leninizm üzerine birkaç zorunlu derse katıldı ve notları sadece "yeterli" olarak görüldü. Merkel daha sonra, "Doğu Almanya'da yaşam bazen belirli bir şekilde neredeyse rahattı, çünkü bazı şeyler basitçe etkilenemezdi" dedi.

Okulda akıcı şekilde Rusça konuşmayı öğrendi ve Rusça ile matematikteki başarısından dolayı ödüller aldı. Matematik ve Rusça dersinde sınıfının en iyisiydi ve okul eğitimini mümkün olan en iyi Abitur not ortalaması 1.0 ile tamamladı.
Merkel, eğitimine 1973 yılından 1978 yılına kadar fizik okuduğu Karl Marx Üniversitesi, Leipzig'de devam etti. Öğrenciyken, öğrencilerin kampüste kendi kulüp ve rekreasyon tesislerini oluşturmak için başlattıkları bir proje olan Moritzbastei harabesinin yeniden inşasına katıldı. Böyle bir girişim, o dönemin DAC'sinde daha önce görülmemişti ve başlangıçta üniversite buna karşı çıktı. SED partisinin yerel liderliğinin desteğiyle projenin ilerlemesine izin verildi.
Eğitiminin sonuna doğru Merkel, bir mühendislik okulunda yardımcı doçentlik istedi. İşi alabilmesi için Merkel'e meslektaşları hakkında Doğu Almanya Devlet Güvenlik Bakanlığı memurlarına rapor vermeyi kabul etmesi gerektiğini söyledi. Merkel, etkili bir casus olmak için yeterince iyi sır tutamadığını bahane ederek bunu reddetti.
Merkel, 1978'den 1990'a kadar Berlin-Adlershof'taki Bilimler Akademisi'nin Fiziksel Kimya Merkezî Enstitüsü'nde okudu ve çalıştı. İlk başta o ve eşi Mitte'de bulundu. Bilimler Akademisi'nde, FDJ sekreteryasının bir üyesi oldu. Eski meslektaşlarına göre, "Ajitasyon ve Propaganda" sekreteri olarak açıkça Marksizmi yayıyordu. Ancak Merkel bu iddiayı yalanladı ve kendisinin kültür sekreteri olduğunu, bu sekreterliğin ise tiyatro biletleri temin etmek ve Sovyet yazarlarını ziyaret ederek söyleşiler düzenlemek gibi faaliyetleri içerdiğini belirtti. Bu konuyla ilgili olarak, "Sadece hafızama güvenebilirim, eğer bir şeylerin farklı olduğu ortaya çıkarsa, bununla yaşayabilirim," dedi.
1986 yılında kuantum kimyası üzerine yazdığı tezi için doktora derecesini (Dr. rer. nat.) kazandıktan sonra, araştırmacı olarak çalıştı ve birkaç makale yayımladı. 1986'da bir kongreye katılmak için Batı Almanya'ya serbestçe seyahat edebildi; ayrıca o zamanki Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'ndeki Donetsk'te haftalık bir dil kursuna katıldı.

Kasım 1989'da Berlin Duvarı'nın yıkılması, Merkel'in siyasi kariyerini hızlandırdı. Duvarın yıkıldığı gece kalabalık kutlamalara katılmasa da, bir ay sonra büyüyen demokrasi hareketine dâhil oldu ve yeni Demokratik Başlangıç partisine katıldı.

Doğu Almanya'daki ilk (ve tek) çok partili seçimin ardından Merkel, Lothar de Maizière yönetimindeki yeni birleşme öncesi geçici hükûmetin sözcü yardımcısı oldu. Maiziere'in, bir parti lideri Wolfgang Schnur'un iç güvenlik servislerinde "gayri resmî bir iş arkadaşı" olarak rolünü sorgulayan gazetecilerle ustaca baş etmesinden etkilenmişti.
Nisan 1990'da Doğu Almanya Hristiyan Demokrat Birliği ile birleşen Demokratik Uyanış, iki ülkenin yeniden birleşmesi sonrası batıdaki muadili ile birleşti.

Yeniden birleşmenin ardından yapılan ilk seçim olan 1990 Almanya federal seçimlerinde Merkel, Kuzey Mecklenburg-Vorpommern'deki Stralsund - Nordvorpommern - Rügen parlamenter seçim bölgesinde Federal Meclis'e başarıyla girdi. O zamandan beri yapılan yedi federal seçimde bu seçim bölgesinden (biraz düzeltilmiş sınırlarla, 2003 yılında Vorpommern-Rügen - Vorpommern-Greifswald I olarak yeniden adlandırıldı) tekrar seçildi. Parlamentoya girmesinin hemen ardından Merkel, Şansölye Helmut Kohl tarafından federal kabineye Kadınlar ve Gençlik Bakanı olarak atandı. Bakanlık, eski Sağlık, Yaşlılar, Aile ve Gençlik Bakanlığı'ndan oluşturulan üç bakanlıktan en küçük ve en az güçlü olanıydı.
Kasım 1991'de Merkel, Brandenburg'daki komşu CDU'nun 

Arthur Schopenhauer (d. 22 Şubat 1788, ö. 21 Eylül 1860); Alman filozof, yazar ve eğitmendir. 1818'de çıkan ve 1844'de içeriği genişletilen İstenç ve Tasarım Olarak Dünya adlı eseriyle bilinir. Başeserinde fenomenal yani deneyimsel dünyanın anlaşılmaz, nedensiz bir numenin yani kendinde şeyin tezahürü olduğunu söyleyerek dikkat çekmiştir. Kendi felsefesini Immanuel Kant'ın transandantal idealizmi üzerine inşa eden Schopenhauer; döneminin Alman idealizmi fikirlerini reddeden, ateizme dayalı bir metafizik ve ahlak sistemi geliştirdi. Ayrıca Nietzsche'nin ilk akıl hocasıdır.

Babası Heinrich Floris Schopenhauer, Danzigli tüccar bir ailenin soyundan gelmektedir. Annesi ise daha sonra tanıdık bir yazar olan Johanna Schopenhauer'dır. Schopenhauer ailesi, Polonya'nın bölünmesiyle otonomisini kaybeden Danzig'i 1793 yılında terk eder ve Hamburg'a yerleşir, burada yeni bir işyeri açar. Ailesinin ticari geçmişine gelenekselliğiyle sadık kalan Arthur, babasının desteğiyle Hamburg'daki özel bir okula (Hamburger Rungesche Privatschule) yazılır. Burada öğrendikleriyle yetinemeyen Arthur, babasından kendisini acilen alt yapısı daha iyi olan liseye (Gymnasium) kayıt etmesini rica eder. Babası bunu gereksiz bulduğunu ve kendisine Avrupa ülkelerinde genel bir eğitim seyahati yapmasını ve bu seyahat sonrasında karar vermesi gerektiğini söyleyerek daha iyi bir öneride bulunur. Arthur bu öneriyi kabul eder ve nihayetinde de en çok Wimbledon'da İngilizce pratiği için zaman geçirdiği bu seyahati 1803'ten 1804'e kadar Hollanda, İngiltere, Fransa, İsveç, İsviçre, Silezya ve Prusya arasında dönüşümlenir.
1804 Eylülden Aralık ayına kadar babasının isteğiyle Danzig'de yine babasının bir arkadaşı olan Jacob Kabrun'a ait şirkette ticaret eğitimi stajyerliği yapar. Annesi bu dönemde Arthur'la beraber kalır. 1805'te Hamburg'a geri dönen Arthur, Jenisch adlı bir şirkette staj eğitimine devam eder. Babası, açıklığa kavuşmayan bir nedenle 20 Nisan 1805'te geçirdiği kazada hayatını kaybeder. Babasının ölümüyle kapanan firmadan sonra annesi Johanna, Arthur'un kız kardeşi Adele'yi yanına alarak Weimar'a taşınır. Arthur, Hamburg'da yalnız kalır ve artık baba mesleğini okuyarak devam ettirmek ya da yatkın olduğu felsefi meslekten vazgeçmek kararını özgür olarak verebilecektir.
Haziran 1807'de Gotha şehrinde Doering Lisesi'nin müdürü olan Carl Ludwig Fernows'un tavsiyesi üzerine öğrencisi olur. 1807'de Weimar'ın yakınlarında bir yere nakil olur ve hayatındaki en önemli eğitmeni Franz Passow ile tanışır. Çevresini bu anlamda genişletmeye devam eder, Johannes Daniel Falk, Zacharias Werner ve tutkuyla bağlandığı Karoline Jagemann ile tanışır. Genç yaşta kendisinden 11 yaş büyük Karoline ile yaşadığı erotik kargaşa Arthur'u ruhsal anlamda şiddetli bunalımlara sokar.
Reşit olduğunda babasından payına düşen mirası alır. Babasından kalan miras ile artık maddi anlamda bir sorunu kalmamıştı. 1809'da Göttingen Üniversitesi'nde tıp öğrenimine başladı fakat hemen sonra, lehine olacak bir karar ile, felsefeye geçti. 18 Ekim 1813'te Jena Üniversitesi'nden felsefe doktorasını Über die vierfache Wurzel des Satzes vom zureichenden Grunde (Yeterli Temel İlkesinin Dörtlü Kökü Üzerine) adlı çalışmasıyla aldı. (Bu çalışmanın ilk okuyucularından biri de Johann Wolfgang von Goethe'dir.)
Goethe, daha önceden Arthur'un annesini Weimar'daki bir edebiyat salonundaki buluşmadan tanıyordu ve onun üzerinden de tanıştığı Arthur o zaman da dikkatini çekmişti. Daha sık görüşmeler esnasında Goethe'nin Farbenlehre (Renk Bilgisi) adlı eseri yayımlandı. Goethe Schopenhauer'e hayranlık duyuyordu fakat bu hayranlık gitgide Schopenhauer'ın Newton'u karşısına alan söylemleri yüzünden kaygı duyurucu bir ilişki hâline dönüştü ve böylelikle aralarındaki sıcak ilişki bozuldu.
Friedrich Majer sayesinde Schopenhauer eski Hindistan felsefesini yani Brahmanizmi tanıdı. 1814'te annesiyle birlikte Dresden'e gitti ve orada edebiyatçılarla görüşüp paylaşımlarda bulundu, şehrin zengin kütüphanesinden faydalandı.
1815 yılında kendi renk bilgisi üzerine yoğunlaşarak yazdığı Über das Sehn und die Farben (Bakmak ve Renkler Üzerine) 1816 yılında basılan kitabı aynı zamanda Goethe ile aralarında bir mektuplaşma olarak nitelendirilmiştir.
Schopenhauer'in en önemli eseri olan Die Welt als Wille und Vorstellung (İstenç ve Tasarım Olarak Dünya) kitabı 1819 yılı başlangıcında Friedrich Arnold Brockhaus yayınevince basıldı ve yayımlandı. Daha sonra Schopenhauer'ın bu eserini oldukça genişlettiği varsayılmaktadır. Schopenhauer, eserlerine tinsel bağıntı tarihselliğinde tamamıyla açıktır ama kitaplarının okunması boyutunda hayatta kaldığı süre boyunca bu başarıyı elde edememiştir.
Schopenhauer, 1819'da İtalya'ya yaptığı bir seyahatte Venedik, Roma, Napoli, Paestum, Milano şehirlerinde bir süre kaldı ve bu esnada aldığı bir haber seyahatini yarıda kesmesine ve dönmesine neden oldu. Söz konusu haber, babasından kalan servetin bir kısmını yatırdığı banka olan Danziger Bankhauses L. A. Muhl'ün iflasıydı. Annesiyle arasında yeni tetiklemeler yaratacak olan bu mesele yüzünden müşkül kaldığı durumu düzeltmek amacıyla Berlin Üniversitesi'nde öğretim görevlisi olarak çalışmak üzere başvuru yaptı.
Başvurusu kabul gören Schopenhauer, 1820'de Berlin Üniversitesi'nde eğitmenlik yapmaya başladı. Bu zamanda Hegel ile olan meşhur kavgası baş gösterdi. Schopenhauer dersliklerde az katılımcının olduğu konuşmalarını aynı zamanda Hegel ile de paylaşıyordu ki Hegel bunu öncelikli olarak algılıyordu. Kısa zamanda üniversitedeki felsefeyi boşlamaya başladı. İflas eden bankadan talep ettiği ödeme 1821'de gerçekleşince üniversiteyi terk etti ve İtalya seyahatine kaldığı yerden devam etti. Uzun süren sağlık sorunları ve Berlin'deki, Bad Gastein ve Dresden'deki hastane tedavilerinden sonra 1825'te tekrar Berlin'e dönerek hiçbir büyük beklentisi olmaksızın yine eğitmen olarak çalışmak üzere üniversiteye başvuruda bulundu.
Jean Paul'ün övgü dolu konuşmalarına rağmen Schopenhauer'in Die Welt als Wille und Vorstellung (İstenç ve Tasarım Olarak Dünya) kitabı, fikirleri kimseyi etkilemiyor ve henüz talep görmüyordu.
Kolera hastalığı salgını yüzünden (ki Hegel bu hastalığa yakalanarak ölmüştü) Schopenhauer 1831 kış mevsimini kaçtığı Frankfurt'ta geçirdi. 1832'ye kadar devam edecek olan Mannheim yerleşikliğinden sonra nihayet 1833'te hayatının geri kalan kısmını geçireceği Frankfurt'a yerleşti. Bu döneme dair yazdıkları dikkate değer:
"Sağlıklı bir atmosfer, güzel bir yöre. Beğeni görebilen şeyler bunlar büyük bir şehirde. Daha iyi bir okuma odası. Doğal tarihiyle Müze. Daha iyi sahne oyunları, opera, konserler... Daha fazla İngilizler. Daha iyi kafeler. Kötü olmayan şehir suyu. Senckenberg tarzı kütüphane (Frankfurt Üniversitesi'nde). Taşma yok. Çok az görülmüş. Çevrenin sevecenliği, samimiyeti, dostluğu... Mahir bir diş doktoru ve daha az kötü doktorlar. Şikâyetsiz yaz sıcaklığı." Arthur Schopenhauer
Arthur Schopenhauer, yalnız yürüyen; kronikçilerin tahminine göre Frankfurt'ta kenara itilmiş bir "hiç kimse" idi. Bir anlamda kendi kendine ve nehir kenarında yürüyüşlere çıktığı köpeğiyle mimikler, el kol hareketleri yaparak konuşan, bunun yanı sıra yöresel şair Friedrich Stoltze ile tesadüfleşen biri olmak gibi.
Bu uzun suskunluktan sonra 1836'da günlük yaşayışı Über den Willen in der Natur (Tabiattaki İrade Üstüne) adlı eseriyle felsefe dünyasında tekrar varolmak için okunacaktı. Bu kitabı kesin kurallarla doluydu. Sabahları çalışma masasındaki iş, öğlen yemeğinden önce düzenli olarak flüt üflemesi... Frankfurt'ta kaldığı süre boyunca kirada oturan 55 yaşındaki Schopenhauer'ın, kendine ait nehre bakan taşındığı ve orada öldüğü 17 numaralı evi, 16 numaralı kiracı olarak aksak şekilde tarihe kazınacaktı.
Schopenhauer, 1837'de Immanuel Kant'ın toplu yazılarına el attı ve Kritik der Reinen Vernunft (Salt Akıl Anlayışının Eleştirisi) kitabının birinci oluşumunu destekledi. 1838'de Schopenhauer'ın annesi öldü.
Friedrich Dorguth, Die falsche Wurzel des Idealrealismus (İdealizmin Yanlış Kökleri) adlı 1843'te yayımladığı yazısında henüz az tanınmış Schopenhauer'ın dünya tarihindeki anlamına vurgu yapmaktaydı. Schopenhauer, 1844'te Die Welt als Wille und Vorstellung adlı ana eserinin eklemelerini ikinci kısım olarak yayımladı.
1851'de Parerga und Paralipomena, diğer adıyla Aphorismen (Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar) adlı kitabı kayda geçiyordu. Ve Richard Wagner, Schopenhauer'ın onurlandırdığı Der Ring des Nibelungen (Cüceliğin Yüzüğü) adlı eserini icra ediyordu. Julius Frauenstädts'ın Schopenhauer tarzı felsefe üzerine yazdığı mektup yayımlanıyordu. 9 Eylül 1860'tan itibaren Schopenhauer akciğer iltihaplanmasına maruz kaldı. 21 Eylül 1860 tarihinde Frankfurt'ta, o 16 numaralı güzel görünümlü apartman dairesinde koltuğunda dışarıya bakarken öldü. 26 Eylül günü de Frankfurt şehir mezarlığında toprağa verildi.

Schopenhauer, Platon'un ve Immanuel Kant'ın etkisinde idealizmin teorisini kendince anladığı boyutunda temsil ederken, bu genel bakışı subjektif idealizmin sınırlarından taşıramamış ve Hegel'in felsefesini de reddetmiştir. Hegel, Schelling ve Fichte'ye ve daha sonrasında kendisini fikirlerinden dolayı öven Schleiermacher'e karşı etkileyici polemikler yazmaktan çekinmemiştir.
Felsefesinin ilkesel bir kavramı irade kavramıdır. Dünyanın özü ve gerçekliği irade iken, fenomenlerden oluşan dünya, tasarımdan başka bir şey değildir. İrade, Schopenhauer felsefesinde kendini bir zorunluluk olarak gösterir ki onun düşüncesindeki kötümserliğin ve karamsarlığın kaynağı da esas olarak budur. İnsan, tamamen kurtulamayacak olsa da istencin emrine boyun eğerek acı ve kederden kısmen kurtulabilir. Bu noktada Schopenhauer'ın düşüncelerinin belirli ölçüde, kaderciliğin ağır bastığı doğu felsefelerine yakınlaştığı söylenebilir.
Schopenhauer'a göre; birbirlerini en çok büyüleyenler, birbirlerini en çok tamamlayanlardır.
Schopenhauer, görünen dünyanın ardında yatan esas gerçekliğin istenç olduğunu ileri sürdü. Schopenhauer'a göre bu istenç akılsız, bilinçsiz bir öze sahip

Ateşkes, savaşan taraflar arasındaki her türlü saldırının geçici veya kalıcı olarak durdurulmasıdır. Ateşkes, tek taraflı veya antlaşma ile çok taraflı olarak ilan edilebilir.
Silah bırakma ile ateşkes terimleri birbirine karıştırılmamalıdır. Silah bırakma terimi; bir zümrenin tehlike gördüğü başka bir zümreden mevcut silahlarını bırakma isteğini belirten bir terimdir.

Marksist literatürde bu terim, burjuvazinin kendi iktidarına karşıt gördüğü durumlarda, buna ek olarak çeşitli ulusal ve sınıfsal durumlarda ezilenlerin egemen sınıflara karşı mücadele durumlarında ortaya çıkmaktadır.

1789'de başlayan Fransız Devrimi patlak verdiğinde gelişen burjuvazi, kendi iktidarına karşıt gördüğü için devrime katılan tüm işçileri silahsızlandırmıştır.
Marksist bakış açısına sahip olan Sovyetler Birliği lideri Lenin, burjuva devrimlerinde görülen bu durumu "Bütün burjuva devrimlerin sonucu şudur: Önce proletaryayı silahlandır, sonra da daha fazla ileri gitmesini önlemek için onu silahsızlandır." şekilde yorumlamıştır.

1917'deki Şubat Devrimi sonunda II. Nikolay'ın tahttan indirilmiş ve Geçici Hükûmet adında bir yönetim komitesi ortaya çıkmıştır. Bu hükûmetin burjuvazi ve işçi sınıfını aynı anda temsil etmeye çalıştığını ve çelişkili olduğunu düşünen Lenin önderliğindeki Bolşevikler, hükûmete karşı, burjuvaziyi alt etmek için polisi silahsızlandırmaya yönelik kararlar almaya başlamışlardır. Böylece gerçekleşecek Ekim Devrimi'nin önünü açmışlardır. Ekim Devrimi ile birlikte iktidarı alan bolşevikler, Geçici Hükûmet'in yaklaşık sekiz aylık iktidarına son vermiştir.

Mütareke

Atlantikçilik, Kuzey Amerika (Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada) ile Avrupa'daki (Avrupa Birliği ülkeleri, Birleşik Krallık, İsviçre, Norveç, İzlanda, Türkiye vb.) insanlar ve hükûmetler arasındaki daha yakın ilişkilere destek verme ideolojik inancıdır. Bu ilişkiler, siyasi, ekonomik ve savunma konularında işbirliğini amaçlayarak katılımcı ülkelerin güvenliğini ve refahını korumak, liberal demokrasiyi ve çokkültürlülüğü birleştiren açık bir toplumun ilerici değerlerini korumak amacıyla kurulur. Terim, Kuzey Amerika ve Avrupa tarafından çevrelenen Atlantik Okyanusu'ndan türetilmiştir.
"Atlantikçilik" terimi, Sovyetler Birliği'ne karşı Kuzey Atlantik askeri ittifaklarına destek verme anlamında daha spesifik bir şekilde kullanılabileceği gibi, daha geniş bir işbirliğini, derin paylaşılan değerleri, diplomatik kültürlerin birleşmesini ve Kuzey Amerika ile Avrupa arasında bir topluluk hissi ve bir dereceye kadar entegrasyonu ima etmek için daha geniş anlamda da kullanılabilir. Uygulamada, Atlantikçilik felsefesi, özellikle Amerika Birleşik Devletleri'ni içeren Kuzey Amerika'nın aktif bir şekilde Avrupa'ya katılımını ve okyanusun her iki tarafındaki devletler arasında yakın işbirliğini teşvik eder. Atlantikçilik, II. Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında, Soğuk Savaş döneminde, özellikle NATO ve Marshall Planı gibi çeşitli Avro-Atlantik kuruluşlarının kurulmasıyla en güçlü şekilde ortaya çıkmıştır.
Atlantikçilik görüşünün, bölgeden bölgeye ve ülkeden ülkeye çeşitli tarihsel ve kültürel faktörlere bağlı olarak farklılık gösterir. Genellikle Doğu Avrupa, Orta Avrupa, İrlanda ve Birleşik Krallık gibi bölgelerde özellikle güçlü olduğu kabul edilir. Siyasi olarak, Avrupa'da klasik liberaller veya sağ siyasetle sıkı bir şekilde ilişkilendirilmiş olmasına rağmen, yalnızca bunlarla sınırlı değildir. Atlantikçilik genellikle Amerika Birleşik Devletleri'nin siyasi veya sosyal kültürüne ya da Kuzey Amerika'da Avrupa'ya olan yakınlığa, ayrıca iki kıta arasındaki tarihsel bağlara bir yakınlığı ima eder.
Atlantikçilik ve kıtasalcılık arasında Atlantik'in her iki tarafında da bazı gerilimler bulunmakta ve bazı kişiler transatlantik işbirliği yerine artan bölgesel işbirliği veya entegrasyonu vurgulamaktadır. Atlantikçilik ile Kuzey Amerika veya Avrupa entegrasyonu arasındaki ilişki karmaşıktır ve birçok yorumcuya göre doğrudan çelişmezler. Uluslararasıcılık, hem Atlantikçilik hem de kıtasalcılığı birleştiren bir dış politika inancıdır.

Dünya Savaşları öncesinde, Batı Avrupa ülkeleri genellikle kıtasal konularla ve Afrika ve Asya'da sömürge imparatorlukları kurma konularıyla meşguldüler ve Kuzey Amerika ile ilişkileriyle ilgilenmiyorlardı. Benzer şekilde, Amerika Birleşik Devletleri iç meselelerle ve Latin Amerika'ya müdahalelerle meşguldü, ancak Avrupa meselelerine ilgi duymuyordu ve Kanada, 1867'de Konfederasyon yoluyla özyönetimli dominion statüsünü elde etmesine rağmen, İngiliz İmparatorluğu'nun bir parçası olarak tam bir dış politika bağımsızlığını henüz kullanmamıştı.
I. Dünya Savaşı'nı takiben, New Yorklu avukat Paul D. Cravath, Amerika Birleşik Devletleri'nde Atlantikçiliği kurma konusunda dikkate değer bir liderdi. Cravath, savaş sırasında uluslararası konulara adanmıştı ve daha sonra Dış İlişkiler Konseyi'nin kurucu ortağı ve yöneticisi oldu. I. Dünya Savaşı'nın ardından, ABD Senatosu Versay Antlaşması'nı onaylayıp onaylamama konusunu tartışırken, bazı Kongre üyesi Cumhuriyetçiler, ABD'nin İngiltere ve Fransa ile yasal olarak bağlayıcı bir ittifaka desteklerini dile getirdiler ve bu, Milletler Cemiyeti'nin ve özellikle 10. Madde'nin sınırsız taahhütlerine bir alternatif olarak sunuldu; ancak ABD Başkanı Woodrow Wilson, tekliflerini ciddi şekilde araştırmadı ve bunun yerine Amerika Birleşik Devletleri'ni Milletler Cemiyeti'ne girmeye yönelik mücadelesine odaklanmayı tercih etti.

Amerikan ve Kanadalı askerlerin Birinci ve İkinci Dünya Savaşları sırasında İngiliz, Fransız ve diğer Avrupalılarla birlikte Avrupa'da savaşmaları, bu durumu temel olarak değiştirmiştir. İkinci Dünya Savaşı'ndan önce ABD (ve kısmen Kanada) daha izolasyonist bir tutum benimsemesine rağmen, Normandiya çıkarmaları döneminde Müttefikler her konuda iyi bir entegrasyona sahipti. 1941'de Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Franklin D. Roosevelt ve İngiltere Başbakanı Winston Churchill tarafından ilan edilen Atlantik Bildirisi, Müttefiklerin savaş sonrası dünya için hedeflerini belirledi ve daha sonra Batı müttefikleri tarafından benimsendi. İkinci Dünya Savaşı'nın ardından, Batı Avrupa ülkeleri, Sovyetler Birliği'nin olası saldırganlığını caydırmak için ABD'nin Avrupa işlerine angaje olmaya devam etmesi konusunda endişe duyuyordu. Bu durum, 1949 yılında Kuzey Atlantik Antlaşması'nın imzalanmasına yol açtı ve bu antlaşma, Atlantikçiliğin temel kurumsal sonucu olan Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü'nü (NATO) kurarak üyeleri birbirlerine askeri olarak bağlıyordu. Bu durum Amerikan ve Kanadalı askerlerin uzun süreli olarak Batı Avrupa'da konuşlandırılmasına yol açtı.

Soğuk Savaş'ın sona ermesinden sonra, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa arasındaki ilişki köklü bir şekilde değişti ve her iki taraf da birbirine olan ilgisini kaybetti. Sovyetler Birliği'nin Avrupa'yı domine etme tehdidi olmadan, kıta Amerika Birleşik Devletleri için askeri bir öncelik olmaktan çıktı ve benzer şekilde, Avrupa da artık Amerika Birleşik Devletleri'nden askeri korumaya olan ihtiyacı hissetmedi. Sonuç olarak, ilişki stratejik önemini büyük ölçüde kaybetti.
Ancak, eski Varşova Paktı ülkelerinin yeni demokrasileri ve parçalanmış Yugoslavya'nın bazı parçaları farklı bir görüşe sahipti ve Atlantikçiliği, Sovyetler Birliği'nden ayrılmış en büyük ülke olan Rusya'nın devam eden tehdidine karşı bir savunma olarak istekle benimsediler.
21. yüzyılda, terörizm ve Irak Savaşı ışığında Atlantikçilik önemli değişikliklere uğramıştır ve bunun net etkisi, fikrin kendisinin yeniden sorgulanması ve ilgili ülkelerin güvenliğinin Kuzey Atlantik bölgesi dışında ittifak eylemlerini gerektirebileceği yeni bir anlayış olmuştur. 11 Eylül 2001 saldırılarından sonra NATO, ilk kez 5. Madde'yi devreye soktu; bu maddeye göre bir üye devlete yapılan saldırı, tüm üye grubuna karşı yapılan bir saldırı olarak kabul edilecektir. NATO'nun çok uluslu AWACS birimi uçakları ABD havada devriye gezerken, Avrupa ülkeleri personel ve ekipman gönderdi. Ancak, Irak Savaşı NATO içinde çatlaklara neden oldu ve işgali destekleyen ABD önderliğindeki taraftarlar ile karşıt görüşlü olanlar arasındaki keskin farklılık ittifakı zorladı. Robert Kagan ve Ivo Daalder gibi bazı yorumcular, Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri'nin ittifakın artık geçerli olmadığı derecede ayrıştığını sorguladılar. Daha sonra, 2018'de Kagan, "aslında Amerika Birleşik Devletleri'nin Avrupa'yı desteklemek ve güçlendirmek için aktif bir şekilde çalışmasına ihtiyacımız var" dedi.
NATO'nun önemi Barack Obama yönetimi sırasında yeniden teyit edildi, ancak bazıları onu önceki liderlere kıyasla nispeten az Atlantikçi olarak nitelendirdi. Obama Doktrini'nin bir parçası olarak, Washington Avrupa'daki müttefiklerle çok taraflılığı destekledi. Obama, Rusya'nın Kırım'daki ilk Ukrayna işgalinden sonra Avrupa (ve Pasifik) müttefikleriyle birlikte Rusya'ya yaptırımlar uyguladı. Başkanlığından sonra, Obama ayrıca Trump yönetimi sırasında Atlantik ittifakının önemini vurgulayarak, dolaylı olarak Trump'a karşı durdu.
Trump döneminde, Türkiye'de demokratik gerileme ve Trump'ın NATO üyeleri ve ittifak hakkındaki açıklamaları nedeniyle NATO içinde gerilimler arttı. Robert Kagan, Trump'ın ittifakı zayıflattığı yönündeki yaygın eleştirileri yineledi. Buna rağmen, NATO o dönemde iki yeni üye ülke (Karadağ ve Kuzey Makedonya) kazandı. NATO'nun Avrupa'daki önemi, Rus askeri ve istihbarat teşkilatının sürekli tehdidi ve eski Sovyet Birliği ülkelerinde Rusya'nın eylemlerine dair belirsizlik, Orta Doğu'daki çeşitli tehditler nedeniyle arttı. Almanya-Rusya ekonomik ilişkileri, Nord Stream 2 gibi konular nedeniyle Atlantik ilişkisinde bir sorun haline geldi, ayrıca Amerika Birleşik Devletleri ile Avrupa Birliği arasındaki ticaret anlaşmazlıkları gibi diğer anlaşmazlıklar da yaşandı.
Biden yönetimi başladığında, Avrupa Birliği'nin üst düzey yetkilileri Atlantik ilişkisi hakkında iyimserliklerini dile getirdi. Şubat 2022'de Rusya'nın Ukrayna'yı işgal etmesinin ardından, gazeteciler Rus saldırganlığının Avrupa Birliği'nden birleşik bir siyasi tepki aldığını ve Atlantik ittifakının savunma açısından daha geniş bir şekilde önemli olduğunun daha yaygın olarak bilinmesini sağladığını ve İsveç ve Finlandiya gibi ülkelerde NATO'ya katılımın popülaritesini artırdığını belirttiler. Finlandiya Nisan 2023'te NATO'ya katıldı.

Atlantikçilik, Kuzey Amerika ve Avrupa arasındaki işbirliğinin gerekliliğine inanma düşüncesidir. Bu terim, özellikle güvenlik konularında, Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri arasındaki ikili ilişkinin, özellikle intra-Avrupa işbirliğinden daha önemli olduğuna inanmayı ima edebilir. Terim ayrıca "transatlantik güvenlik mimarisi için kısaltma olarak da kullanılabilir."
Kuzey Atlantik bölgesinin üst ulusal entegrasyonu, 19. yüzyılın sonlarında Atlantik'in her iki tarafındaki entelektüeller arasında düşünce odaklarından biri olarak ortaya çıktı. O dönemde Atlantikçilik olarak adlandırılmamış olsa da (terim 1950'lerde türetilmiştir), bu yaklaşım, yumuşak ve sert gücü birleştiren bir yaklaşım geliştirmiştir ve bir ölçüde Atlantik'in iki tarafını entegre etmiştir. Çekici bir "çekirdek" birliğinin fikri en büyük yumuşak güç unsuru idi; böyle bir birliğin sahip olacağı hegemonik küresel gücün gerçek faktörü ise sert güç unsuru idi. Bu yaklaşım, sonunda NATO, G7 grubu ve diğer Atlantikçi kurumlar şeklinde belirli bir ölçüde uygulanmıştır. 20. yüzyılda Atlantikçilik ve eleştirmenleri arasındaki uzun süren tartışmada, ana argüman derin ve resmi Atlantik entegrasyonun hala dışında olanları çekmek için hizmet edip etmeyeceği, Atlantikçilerin iddia ettiği gibi ya da dünyanın geri 

Audi, Alman menşeli bir otomobil şirketi ve Volkswagen grubunun bir markasıdır. Şirketin merkezi Ingolstadt, Bavyera'da bulunmaktadır.
Audi'nin geçmişi 20. yüzyılın başlarına, mühendis August Horch tarafından kurulan Horch ve Audiwerke girişimlerine kadar uzanmaktadır. Modern Audi dönemi ise 1960'larda Volkswagen'in Auto Union'u Daimler-Benz'den satın almasıyla başlamıştır. Volkswagen 1965'te Audi F103 serisini tanıtarak markayı yeniden başlatmış ve 1969'da Auto Union'u NSU Motorenwerke ile birleştirerek şirketin günümüzdeki halini oluşturmuştur.
Şirketin adı, kurucusu August Horch'un soyadının Latince çevirisine dayanmaktadır. Almancada "dinle" anlamına gelen Horch, Latincede audi olarak kullanılmaktadır. Audi logosundaki dört halka, Audi'nin öncülü olan Auto Union'u kurmak için bir araya gelen dört otomobil şirketini temsil etmektedir. Audi'nin sloganı Vorsprung durch Technik, yani "Teknoloji ile bir adım önde" olarak çevrilmektedir. Audi 2012 yılında Volkswagen Grubu'nun Porsche AG'yi %100 satın almasının ardından Porsche ile kardeş şirket haline gelmiş ve Alman markaları BMW ve Mercedes-Benz ile birlikte dünyanın en çok satan lüks otomobil markalarından biri olmuştur.

Şirketin geçmişi 1899 yılına ve August Horch'a dayanmaktadır. İlk Horch otomobili kendisi tarafından 1901 yılında tasarlanmıştı. 1910 yılında Horsche, şirket dışına atılmış ve kendi adını, eski ortaklarıyla olan anlaşmazlıklar nedeniyle yaptığı tasarımlarda kullanamayacak hale gelmişti. Eski Almancada anlamı "Dinle!" olan "Horch", Latincede aynı anlama gelen Audi'yi kendi markası olarak kullanmaya başladı.
1932 yılında Audi, Auto Union'ı oluşturmak üzere Horch, DKW ve Wanderer şirketleri ile birleşti. Auto Union'ın kullandığı birbirine bağlı dört halka da bugün Audi'nin logosu olarak kullanılmaktadır.
II. Dünya Savaşı sonrasında şirket, DKW etrafında ürünlerini sunmaya çalıştı; ancak iki çekişli motoru o kadar ünlü olamadı. Eylül 1965'te Audi, dünyanın en modern motorlarından biriyle tekrar bir çıkış yaparak 72 beygirlik 4 kapılı sedanını piyasaya sundu.
1970'lerde Audi, 1950 yıllarında dünyanın en büyük motosiklet üreten şirket olan NSU ile birleşti. Bu şirket Neckarsulm, Stuttgart yakınında bulunmaktaydı. NSU daha küçük arabalar yapmayı öngörüyordu. Daha sonrasında yeni rotasyon motorları Felix Wankel'in fikirleriyle kullanılmaya başlandı. 1967'de çıkartılan yeni NSU Ro 80 bir uzay çağı arabasıydı ve o gün irtibarıyla sunduğu aerodinamik, ağırlık ve güvenlik donanımları açısından kusursuzdu; ancak motorlardaki rotasyon hatası NSU için pahalıya patlamıştı. Yine de, günümüzde hâlâ Audi'nin bazı modelleri Neckarsulm'da üretilmektedir.
Geçen 30 yıl içerisinde Audi, yüksek güce sahip birçok model üretti. 1980'de piyasaya sunulan ünlü "Quattro" modeli, İngiliz üretici Jensen'ın 1966 yılında ürettiği FF modelinden beri dünyada ilk kez üretilen 4 çekerli binek araçtır. Adı Audi Quattro olarak lanse edilen bu model, 5 silindirli turbo motorlu, coupé karoserli bir spor otomobildi. Ayrıca bu modelle birlikte Audi rallilere katılarak yarışlarda 4 çeker sistemini kullanarak ralli tarihinde yeni bir çığır açtı. Üst üste yarışlarda kazandığı başarılar yüzünden Audi yarışlardan çıkarıldı. Audi, bu atılımla teknolojide zirveye oturdu. (Bu teknoloji daha sonra dünyanın hemen hemen bütün otomobil şirketleri tarafından kullanılmıştır.)
Audi 80 modeli ile beraber, tüm modeller "Quattro" özelliğini kazandı. Audi 80, her ne kadar 1986 yılında "dede arabası" imajına sahip olsa da 1991 yılında yapılan makyaj çalışmasıyla unutulmaz bir tasarım piyasaya sunuldu. Bu model oldukça iyi satış rakamlarına ulaştı.
Gelişen teknoloji ile, Audi dünyanın en gelişmiş motorunu kullanmaya başladı. 1995'te S4 modelinde kullanılan dört çekerli motoru bu döneme damgasını vurdu.
1994'te de dünyanın tamamen alüminyumdan yapılmış ilk seri üretim otomobili olan A8 modelini tanıtan Audi, bu modelinde ASF olarak adlandırılan "Alüminyum uzay kafesi" teknolojisini kullanmaya başladığı ilk araçtır. Şu anda bu teknolojiye sahip bir diğer aracı olan R8, tamamen ASF teknolojisi ile üretilmektedir. Ayrıca ortadan konumlu motor ile otomobil tarihinde binek araçlarda çığır açmıştır. 90'ların ortasında yeni serilerini piyasaya süren Audi, dünyanın en kaliteli otomobilleri arasında yerini aldı.
2000 yılı itibarıyla yarış dünyasının en zorlu ve prestijli yarışlarından olan 24 saatlik Le Mans yarışını 4 kez art arda kazanan Audi, 2003'te de VW grubunun başka bir markası olan Bentley ile tamamen Audi kadrosu altında bu başarıya imza attı.

2006 yılında piyasaya sunulan SUV sınıfındaki Q7 modeli, aynı yıl piyasaya çıkan yeni nesil TT modeli ve ortadan motorlu süper spor otomobil R8 ile birlikte Audi'nin model gamı, 2007 Cenevre Otomobil Fuarında dünya prömiyeri gerçekleşen A5 Coupé ile daha da genişlemiştir.
Audi, SUV segmentine bir ekleme daha yaparak Q5'i piyasaya sundu. Farklı motor seçenekleri ile Q5, piyasada bulunan ve liderliği elinde tutan BMW X3'e rakip olarak getirildi. Abisi Q7'nin özelliklerinin yanında ayrıca kişisel kullanım ayarlarının sürücü tarafından seçilmesini sağlayan Audi Drive Select adlı bir sistem ile donatıldı. Bunun yanında üçüncü nesil MMI sistemini yükleyerek 3 boyutlu navigasyonu piyasaya sundu. Bu ve buna benzer artı özellikleri ile Q5 rakiplerinden farklı olmayı başarmıştır.

Audi TT
Audi TTS
Audi TT RS 
Audi R8 
Audi 80
Audi 100
Audi A2
Audi V8

Audi Quattro

Audi A1 Metroproject Quattro
Audi Cross Coupe
Audi Q5 Concept
Audi Q7 V12
Audi R8 V12
Audi Rosemayer
Audi e-tron

Audi Resmi İnternet Sitesi5 Mayıs 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Audi Türkiye Resmi İnternet Sitesi1 Mayıs 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Avrobarometre 1973 yılında Avrupa Birliği içinde kurulmuş; Avrupa Komisyonu'na bağlı bir kurumdur. Kurumun amacı; Avrupa Birliği vatandaşlarına çeşitli alanlarda sorular sormak ve bu yanıtlara göre raporlar hazırlayıp Avrupa Komisyonu'na vermektir.

Avrobarometre, aşağıdaki alanlarda kamuoyu araştırması yapmaktadır:

Sosyal Durum
Sağlık
Kültür
Bilgilendirme Teknolojileri
Çevre ve Doğa
Avrupa
Savunma

1970 ve 1971 yıllarında, Avrupa Komisyonu o dönemdeki altı üye ülke olan Belçika, Fransa, Batı Almanya, İtalya, Lüksemburg ve Hollanda'da anketler yapmıştır. Bu anketler, hem ulusal öncelikler hem de ortak pazar ve entegrasyon gibi Avrupa düzeyindeki konular hakkında halkın görüşlerini ölçmüştür.
1973 Eylül'ünde, Danimarka, İrlanda ve Birleşik Krallık dahil olmak üzere düzenli olarak yarı yıllık anketler yapılmaya başlanmış; 1974 yılında bu anket serisine Avrobarometre adı verilmiştir. İlk saha çalışması 1974 Nisan-Mayıs döneminde yapılmış ve sonuçları Temmuz'da yayımlanmıştır.
Avrupa Birliği bütünleşmesine yönelik ilk uluslararası tutum araştırması ise 1962 yılında, Avrupa Toplulukları Basın ve Enformasyon Servisi tarafından orijinal altı üye ülkede gerçekleştirilmiştir.

Standart Avrobarometre: 1974'ten beri düzenli olarak yapılan genel kamuoyu araştırmaları.
Flash Avrobarometre: Belirli AB politikalarına yönelik kısa süreli tematik anketler.
Orta ve Doğu Avrobarometre: 1990-1997 arasında, 20'ye kadar Orta ve Doğu Avrupa ülkesinde ekonomik ve siyasi gelişmeleri izlemek amacıyla yapılan yıllık anketler.
Aday ülkeler Avrobarometre: 2001'den itibaren AB aday ülkeleri için başlayan, daha sonra standart seriye entegre edilen anketlerdir. 2024 itibarıyla Arnavutluk, Bosna-Hersek, Kuzey Makedonya, Moldova, Karadağ, Sırbistan, Türkiye, Kıbrıs Türk Toplumu ve Birleşik Krallık verilerini içermektedir.

Son yapılan anketlerde Avrupa Birliği'ne ilişkin genel olumlu, nötr ya da olumsuz duygular; Avrupa Komisyonu'na duyulan güven ve Euro para birimine destek ya da karşıtlık gibi konular ele alınmıştır.

Afrobarometre
Avrupa Sosyal Araştırması (European Social Survey)
Latin Amerika Kamuoyu Projesi (LAPOP)
Arap Barometresi
Dünya Değerler Araştırması (World Values Survey)

AB Komisyonu'nda Eurobarometre16 Temmuz 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce, Fransızca)
Eurobarometre Dökümanları 2 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Avrupa'da II. Dünya Savaşı'nın sonlanması, Almanya'nın Nisan ayında başlayarak Mayıs ortalarına kadar Sovyetler Birliği ve Batılı Müttefiklerine teslim olmasıyla savaşın sona ermesidir.

Müttefikler, çok sayıda Mihver Askerini esir almaya başlıyor: Nisan 1945'te Batılı Müttefikler Batı Cephesinde 1.500.000 Mihver askerini esir aldı. Nisan ayında, İtalya Cephesi'ndeki son savaşlarda Batılı Müttefikler, en az 120.000 Alman askerini esir almıştı. Nisan ayı sonlarında 800.000'den fazla Alman askeri Doğu Cephesi'nde teslim oldu.
Almanlar Finlandiya'yı terk etti: 25 Nisan 1945'te, Almanlar 1944 yılından beri savaşta olduğu Finler'in baskısıyla Norveç'e çekildiler.
Mussolini'nin ölümü: 25 Nisan 1945'te İtalyan partizanlar, Milano ve Torino'yu kurtardı. Bu sırada İtalyan diktatörü Benito Mussolini, Alman uçaksavarı taburuyla, Splügen Geçidi yoluyla İsviçre'ye kaçıyordu. İsviçre'den de İspanya'ya kaçacaktı. Ancak İtalyan partizanlar tarafından yakalandı. 28 Nisan'da Mussolini, Giulino'da idam edildi. Onunla birlikte yakalanan diğer faşistler Dongo'ya götürülerek orada idam edildi. Benito Mussolini ve eşinin bedenleri Milano'ya götürüldü ve şehrin merkezinde sergilendi. 29 Nisan'da İtalyan Sosyal Cumhuriyeti'nde Savunma Bakanı olarak görev yapan Rodolfo Graziani, Caserta'daki tüm Faşist kuvvetleri ile birlikte teslim oldu (Buna Liguria Ordu Grubu'da dahildi).

Hitler'in ölümü: Berlin Muharebesi devam ederken, Adolf Hitler, savaşın kaybedildiğini fark etmiş ve sonunun Benito Mussolini gibi olmaması için intihar etme kararı almıştı. İntihardan 40 saat önce, halktan sakladığı ve birlikte olduğu Eva Braun'la evlendi. Eva Braun, 30 Nisan'da Adolf Hitler ile birlikte intihar etti. Adolf Hitler, intihar etmeden önce, Berlin Muharebesi ile kendisine ihanet eden Heinrich Himmler'i ve Hermann Göring'i görevlerinden aldı. Adolf Hitler'in halefleri konumundaki bu iki ismin yerine Karl Dönitz ve Joseph Goebbels halef tayin edildi. Ancak Joseph Goebbels, Hitler'in intiharından kısa bir süre sonra eşi ile birlikte intihar etmesi ile Karl Dönitz, tek lider oldu.
İtalya'daki Alman kuvvetler teslim oluyor: General Heinrich von Vietinghoff ve SS-Obergruppenführer Karl Wolff, 29 Nisan'da Adolf Hitler'in intiharından önceki gün Caserta'da, Batı Müttefikleri ile gizli görüşmelerin sonucunda bir belge yayınladı. Belgeye göre, Almanlar, 2 Mayıs saat 22:00'de Vietinghoff'un komutasındaki tüm kuvvetlerin teslim olacaktı. İtalya ve Avusturya'daki yaklaşık 1.000.000 asker, 2 Mayıs 02:00'de İngiliz Mareşal Sir Harold Alexander'a koşulsuz olarak teslim oldu.
Berlin'deki Alman kuvvetleri teslim oluyor: Berlin Muharebesi 2 Mayıs'ta bitti. Berlin Savunma komutanı General Helmuth Weidling, şehri koşulsuz olarak Sovyet ordusunun Generali Vasili Çuykov'a teslim etti. Berlin'de bulunan ordu, Sovyetler Birliği'ne teslim oldu. Hitler Gençliği örgütünün liderliğini yapan Artur Axmann, Adolf Hitler'in sekreteri Martin Bormann'ın şehrin düşmesiyle Bahnhof tren istasyonunda intihar ettiğini söylemiştir. Lehrter Bahnhof is close to where the remains of Bormann, confirmed as his by a DNA test in 1998, Ancak cesedi bulunamamıştı. Ceset, 7 Aralık 1972'de Artur Axmann'ın belirttiği yerde bulundu.
Kuzey Batı Almanya, Danimarka ve Hollanda'daki Alman kuvvetler teslim oluyor: 4 Mayıs 1945'te İngiliz Komutan Bernard Montgomery, Lüneburg'daki Hans-Georg von Friedeburg ve General Eberhard Kinzel liderliğindeki orduyu teslim aldı. Böylece Frizyan Adaları, Heligoland ve Schleswig-Holstein bölgelerini Danimarka'nın tamamını, Timeloberg, Lüneburg, Hamburg, Hannover ve Bremen'i kapsayan alanı ve buralarda bulunan donanma ile birlikte teslim aldı. 5 Mayıs'ta Alman Donanımların başkanı Karl Dönitz, tüm U-Boot gemilerine saldırıları durdurmalarını ve üslerine dönmelerini emretti. Aynı günde, saat 16:00'da, Hollanda'nın Alman Kuvvetlerinin başkomutanı General Johannes Blaskowitz, Kanadalı komutan General Charles Foulkes'e teslim oldu.
Alman kuvvetleri Bavyera'da teslim oluyor: 4 Mayıs 1945'te saat 14:30'da General Hermann Foertsch, Bohem dağları ile Orta Avrupa arasında bulunan bütün Alman Kuvvetlerini teslim etti. 
5 Mayıs 1945'te Çek Direnişçileri, Prag Ayaklanması'nı başlattı. Ertesi gün Kızıl Ordu, Prag Taarruzunu başlattı. Prag'da direniş gösteren Alman ordusu, Kızıl Ordu tarafından mağlubiyete uğratıldı. Ve buradaki birlikler esir alındı. 
Dresden'deki Alman Kuvvetlerinin komutanı Gauleiter Martin Mutschmann, şehre Kızıl Ordu saldırısı olacağını haber alınca şehri terk etmek istedi. Ancak kaçmaya çalışırken Sovyet birlikleri tarafından yakalandı.
Hermann Göring'in teslim olması: Reichsmarschall ve Hitler'in ikinci komutanı Göring, Hitler'in önceden imzaladığı kararnameye dayanarak Hitler'den vekalet istemiş fakat Martin Bormann'ın dolduruşuna gelen Hitler ise Göring'i "vatan haini" olarak tanımlamıştı. Martin Bormann ise SS Karargâhına bir radyo mesajı göndererek Göring'in tutuklanması emrini verdi. Tutuklama işlemi ertesi sabah gerçekleştirildi. Ancak oradan geçen bir Luftwaffe birimi tarafından 5 Mayıs'ta ev hapsinden kurtarıldı. Ardından Göring, karısı ve çocuğu ile birlikte ABD Ordusunun 36. Piyade Tümeni karargâhına gidip teslim oldu ve gözaltına alındı. 8 Mayıs'ta tutuklandı.
Breslau'daki Alman kuvvetler teslim oldu: 6 Mayıs 18:00'da aylarca kuşatılmış ve kaleler sayesinde uzun zaman direnebilmiş Breslau'daki ordu komutanı General Hermann Niehoff, Kızıl Ordu'ya teslim oldu.
Jodl ve Keitel, Alman silahlı kuvvetlerini koşulsuz olarak teslim ettiler: Breslau'nun düşmesinden otuz dakika sonra General Alfred Jodl, Reims'e geldi ve Dönitz'in talimatları uyarınca, Batı Müttefikleri ile savaşan tüm Alman Kuvvetlerinin teslim etmeyi teklif etti. Montgomery ve Dwight D. Eisenhower, Almanlar koşulsuz teslim olmayı kabul etmedikçe tüm müzakereleri durdurma tehdidinde bulundu. Eisenhower açıkça Jodl'a, Batılı Müttefikelrin kapalı yat politikası izleyerek, Alman Askerlerini, intikam için savaşan Kızıl Ordu'ya teslim olmalarına zorlamakla tehdit etti. Jodl, Flensburg'da bulunan Karl Dönitz'e Eisenhower'ın mesajını iletti. Gece yarısından hemen sonra, Karl Dönitz, kaçınılmaz olanı kabul ederek, Jodl'a tüm Alman kuvvetlerinin eksiksiz ve koşulsuz teslim olmasına izin vermesi için emir verdi.
7 Mayıs sabahı Fransa'nın Reims kentindeki Yüksek Karargâh Müttefik Seferi Kuvveti karargâhında 02:41'de Alman Silahlı Kuvvetlerinin başkanı olan Alfred Jodl, tüm Alman kuvvetlerinin koşulsuz teslim olduklarını belgeleyen metni imzaladı. Bunun üzerine Norveç'teki Alman Birliklerinin komutanı olan General Franz Böhme, 7 Mayıs'ta koşulsuz olarak Alman Birliklerinin teslim olduğunu ilan etti. Ertesi gün, Mareşal Wilhelm Keitel ve diğer Alman üst düzey komutanlar Berlin'e gitti ve General Georgi Jukov'un huzurunda Sovyet kuvvetlerine teslim olunduğunu belgeleyen metni imzaladılar. İmza töreni, Berlin'in Karlshorst bölgesinde bulunan eski bir Alman Ordusu Mühendislik Okulunda gerçekleşti. Orası şu an bir müzedir.
Kanal Adaları'ndaki Alman kuvvetler teslim olur: 8 Mayıs saat 10: 00'da, Kanal Adalıları'nda bulunan Alman yetkililere savaşın bittiği haberi verildi. İngiliz Başbakanı Winston Churchill saat 15:00'de bir radyo yayını yaparak Kanal Adalıları'nın özgürlüğüne kavuşacağını belirtti. Adaların teslimiyetti 9 Mayıs'ta başlayıp 16 Mayıs'a kadar sona erdi.
8 Mayıs'ta teslim olmayan diğer kuvvetler, teslim oldu: 

General Von Saucken komutasındaki İkinci Ordu, Vistula Deltası'nda bulunan Hel Yarımadası'ndaki Heiligenbeil ve Danzig sahil şeridinde Kızıl Ordu'ya, Yunan adalarında bulunan kuvvetler ve Fransa'daki Saint-Nazaire, La Rochelle ve Lorient'de bulunan Alman birlikler Batılı Müttefiklere 9 Mayıs'ta teslim oldu
Çekoslovakya'daki son savaş 12 Mayıs'ta gerçekleşti. 13 Mayıs'ta Kızıl Ordu Avrupa'daki tüm saldırılarını durdurdu.
Yugoslavya'da (bugünkü Slovenya kısmında), 14 Mayıs ve 15 Mayıs'ta Poljana Muharebesi olarak bilinen çatışmalar yaşandı.
Gürcü Lejyonu, Hollanda'da bulunan Texel'de Hollandalı yerlilerin de yardım alarak isyan etti (5 Nisan - 20 Mayıs). II. Dünya Savaşı'nda son çatışmanın ardından Alman birlikleri ayaklanmayı bastırmış şekilde Müttefik Devletler'e teslim oldu.
Eylül 1944 yılında bir Alman birliği hava istasyonu kurmak için Haudegen Operasyonu kapsamında Svalbard'da bulunuyordu. Ancak bu birlik Mayıs 1945'te radyo bağlantısını kaybetti ve Japonya'nın Teslimi'nden iki gün sonra, 4 Eylül'de bölgede bulunan Norveçli fok balık avcılarına teslim oldu.
Dönitz hükûmeti Eisenhower tarafından feshedildi: Ordu koşulsuz teslim olmuştu ama sorun hala çözülememişti. Bir sorun vardı. Flensburg Hükûmeti, Yüksek Karargâh Müttefik Seferi Kuvveti tarafından hazırlanan belgeyi kullanmadığı ve bu nedenle sivil Alman hükûmetinin resmi olarak teslim olamadığı fark edilmişti. Bu çok önemli bir mesele olarak görülüyordu, çünkü 1918'de askeri olarak teslim olunduysa da, sivil olarak teslim olunmamış bu da bir argüman olarak kullanılarak II. Dünya Savaşı'na neden olmuştu. Karl Dönitz, Almanya'nın devlet başkanıymış gibi davranıyordu, fakat Flensburg Hükûmeti Müttefikler tarafından tanınmadı. 12 Mayıs'ta Müttefik bir irtibat ekibi Flensburg'a  Patria isimli bir gemi ile gelip oraya demirledi. İrtibat memurları ve Müttefik temsilcileri, Flensburg Hükûmeti temsilcilerine, kendileri ile hareket etmeye ihtiyaç duymadıklarını ve üyelerinin tutuklanması gerektiğini ifade etti. 23 Mayıs'ta Yüksek Karargâh Müttefik Seferi Kuvvetinin emirlerine ve Sovyetler Birliği'nin onayı ile hareket eden Amerikalı Tümgeneral Rooks, Karl Dönitz'i Patria'ya çağırdı ve ona, kendisiyle birlikte Flensburg Hükûmeti üyelerinin hepsinin tutuklandığına ve hükûmetinin feshedildiğine dair bilgi verdi.

22 Kasım 1949'da yapılan Petersberg Anlaşması ile Batı Almanya hükûmeti, yasal olarak devam eden savaş durumuna son verilmesini istediğini belirtti. 12 Eylül - 19 Aralık 1950 tarihleri arasında Fransa, Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri New York'taki Dışişleri Bakanları toplantısını gerçekleştirdi. Burada alınan kararla Almany

Avrupa Birliği üyesi ülkeler, 1958 yılında Avrupa Ekonomik Topluluğu adıyla kurulan Avrupa Birliği'nin yirmi yedi üyesini ifade eder. Başlangıçta altı üyesi olan topluluk birbirini izleyen genişlemelerle 1 Mayıs 2004 tarihinde yirmi beş üyeye ulaştı.
AB'nin diğer devletlerle görüşmeleri devam etmektedir. Genişleme usulleri bazen Avrupa bütünleşmesi olarak adlandırılır. Avrupa Birliği'ne katılıma izin verilmesinden önce bir devletin genel olarak Kopenhag Kriterleri olarak bilinen ekonomik ve politik koşulları tamamıyla gerçekleştirmesi istenir.
Romanya ve Bulgaristan'ın 2007 yılında AB'ye üyeliğiyle bu sayı 27'ye ulaşmıştı. Bu iki ülkenin 1 Ocak 2007 tarihindeki üyeliğe kabulü ile AB'nin beşinci genişlemesi yapılmıştır. Bu tarih Yunanistan'ın Selanik şehrindeki 2003 yılında yapılan toplantıda alınan kararla belirlenmiş, 18 Ocak 2004 tarihinde Brüksel'de teyit edilmiştir. Final raporu ise 26 Eylül 2006 tarihinde teslim edilmiştir. Bulgaristan ve Romanya kendi antlaşmalarını 25 Nisan 2005 tarihinde imzalamışlar, bunun seremonisi Lüksemburg'un Neumünster Manastır Kilisesi'nde yapılmıştır.
AB'nin altıncı genişlemesi kapsamında, 2003 yılında AB üyeliğine adaylığı kabul edilen ve 3 Ekim 2005'te üyelik müzakerelerine başlayan Hırvatistan ile müzakereler 2011 yılında tamamlanmıştır. 1 Temmuz 2013 tarihinde 28'e ulaşan üye sayısı 31 Ocak 2020 tarihinde Birleşik Krallık'ın ayrılması ile 27'ye düşmüştür.

Avrupa Birliği'nin gelecekteki genişlemesi
Avrupa Birliği'nin genişlemesi
Nüfusa göre Avrupa Birliği üye devletler listesi

Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) (İngilizce: European Economic Community), üyelerinin ekonomik entegrasyonunu hedefleyen bölgesel bir kuruluş. 1957'de Roma Antlaşması ile kuruldu. 1993'te Avrupa Birliği'nin (AB) kurulmasıyla Avrupa Topluluğu (AT) adını aldı ve AB'ye dâhil edildi. 2009'da ise tamamen AB'ye devredildi ve varlığı sona erdi.
Topluluğun başlangıçtaki hedefi tek pazar ve gümrük birliği de dâhil olmak üzere altı kurucu üyesi Batı Almanya, Belçika, Fransa, Hollanda, İtalya ve Lüksemburg'u ekonomik açıdan bütünleştirmekti. 1965 tarihli Brüksel Antlaşması sonucunda Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (AKÇT) ve Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu (AAET) ile birlikte Avrupa Topluluklarından bir tanesi olarak bazı kurumlara sahip oldu. 1993'te AET içerisindeki eşyaların, sermayenin, hizmetlerin ve kişilerin serbest dolaşımına olanak tanıyan ve iç pazar olarak da anılan tam bir tek pazar oluşturuldu. İç pazar, 1994'te AEA Anlaşması ile resmiyet kazandı. Bu anlaşma iç pazarı Avrupa Serbest Ticaret Birliği üyesi ülkelerin çoğunu kapsayacak şekilde genişletti ve on beş ülkeden oluşan Avrupa Ekonomik Alanı'nı kurdu.
1993'te Maastricht Antlaşması'nın yürürlüğe girmesiyle AET, ekonomik politikalardan daha geniş bir alanı ele aldığını yansıtmak amacıyla Avrupa Topluluğu adını aldı. Ayrıca antlaşma ile AT, Avrupa Birliği'nin üç sütununundan birincisini oluşturan Avrupa Toplulukları arasındaki yerini aldı. Bu şekilde varlığını sürdürmeye devam eden AT, 2009 tarihli Lizbon Antlaşması ile tamamen AB'ye devredildi ve sona erdi.

Lüksemburg Uzlaşısı

EEC hakkında bilgi için 8 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Europedia: Guide to European policies and legislation 16 Ekim 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Avrupa Futbol Şampiyonası, 1960'tan beri UEFA tarafından 4 yılda bir düzenlenen uluslararası bir futbol turnuvasıdır. Turnuvanın orijinal adı Avrupa Uluslar Kupası adıyla kurulmuş olup, 1968 yılında şu anki ismini almıştır.
Günümüze kadar düzenlenen 17 turnuvayı 10 farklı millî takım kazanırken, İspanya kazandığı 4 şampiyonluk ile bu alanda lider konumdadır. İspanya'yı 3 şampiyonlukla Almanya, 2'şer şampiyonlukla Fransa ve İtalya, birer şampiyonlukla ise SSCB, Çekoslovakya, Hollanda, Danimarka, Yunanistan ve Portekiz takip etmektedir. Ayrıca İspanya, 2008 ve 2012 yıllarında düzenlenen turnuvayı üst üste iki kez kazanma başarısı göstererek bunu başarabilen ilk ve tek takım olma unvanını da taşımaktadır.
Turnuvanın son şampiyonu, 2024'te düzenlenen turnuvada finalde İngiltere'yi 2-1 yenen İspanya'dır.

Avrupa'da bir futbol turnuvası düzenleme fikri ilk olarak 1927 yılında Fransa Futbol Federasyonu genel sekreteri Henri Delaunay tarafından ortaya atılmış ancak bu fikrin hayata geçirilmesi Henri Delaunay'ın ölümünden çok sonra 1958 yılında gerçekleşmiştir. 1960 Avrupa Uluslar Kupası, Avrupa kıtasında millî takımlar bazında düzenlenen ilk uluslararası şampiyonadır. Avrupa Futbol Şampiyonası'nın öncülü ve ilki olarak kabul edilen bu organizasyon dönem konjonktürü nedeniyle bazı ülkelerin turnuvaya katılmaması üzerine Avrupa Uluslar Kupası adıyla düzenlenmiştir. Turnuvaya toplam 17 ülke katılmış, yarı final ve final maçları Fransa'da oynanmıştır. Final maçında Yugoslavya'yı, uzatmalarda attığı golle deviren SSCB ilk Avrupa şampiyonu olmuştur. Turnuvanın en dikkat çeken olayı ise, çeyrek finalde Sovyetler Birliği ile eşleşen İspanya'nın siyasi nedenlerle turnuvadan çekilmesi ve SSCB'nin doğrudan yarı finale çıkmasıydı.
1964 Avrupa Uluslar Kupası İspanya'da 17-21 Haziran tarihlerinde yapılmıştır. Bu turnuvayı finalde SSCB'yi 2-1 yenen İspanya kazanmıştır.
1968 Avrupa Futbol Şampiyonası İtalya'da 5-10 Haziran tarihlerinde yapılmıştır. Bu şampiyona Avrupa Futbol Şampiyonası'nın üçüncüsüdür. Bu yılda beraber biten maçların sonunda seri penaltı atışları uygulaması henüz başlamadığından, İtalya ve SSCB arasındaki 0-0 biten yarı final maçı ardından para atışı yapılmış ve İtalya finale çıkmıştır. Final maçında bu kez İtalya ile Yugoslavya 1-1 berabere kalmış, uzatmalar sonunda da sonuç değişmeyince iki gün sonra bir tekrar maçı oynanmıştır. İkinci kez oynanan final maçını 2-0 kazanan İtalya şampiyon olmuştur.
1972 Avrupa Futbol Şampiyonası, 14 Haziran 1972 ile 18 Haziran 1972 tarihleri arasında Belçika'da düzenlendi. Elemelerine toplam 32 takım katılmış, çeyrek finali geçen 4 takım final turnuvasına katılmaya hak kazanmıştır. Şampiyonluk, final maçında SSCB'yi 3-0'la geçen Batı Almanya'nın olmuş, bu aynı zamanda Almanya'nın ilk Avrupa şampiyonluğudur.
1976 Avrupa Futbol Şampiyonası, 16 Haziran 1976 ile 20 Haziran 1976 tarihleri arasında Yugoslavya'da düzenlenen futbol turnuvasıdır. Turnuvayı finalde penaltı vuruşları sonunda Batı Almanya'yı 5-3 mağlup eden Çekoslovakya kazanmıştır.

1980 yılından itibaren turnuvaya katılma hakkı 8 takıma çıkarılmış iki gruba bölünen takımlar arasındaki mücadele sonunda gruplarını lider tamamlayan takımlar final oynamaya hak kazanmışlardır. 1980 Avrupa Futbol Şampiyonası 11 Haziran 1980 ile 22 Haziran 1980 tarihleri arasında İtalya'da düzenlenmiştir. Final karşılaşmasında Belçika'yı 2-1 mağlup eden Batı Almanya kazanmıştır.
1984 Avrupa Futbol Şampiyonası 12 Haziran 1984 ile 27 Haziran 1984 tarihleri arasında Fransa'da düzenlenmiştir. Turnuvayı finalde İspanya'yı 2-0 mağlup eden Fransa kazanmıştır.
1988 Avrupa Futbol Şampiyonası, 10-25 Haziran 1988 tarihleri arasında Batı Almanya'da düzenlenmiş olan futbol turnuvasıdır. Son şampiyon Fransa elemeleri geçemezken, Belçika, 1986 FIFA Dünya Kupası'nın ardından Euro 1988 için de vize almayı başarmıştı. Finalde SSCB'yi 2-0 mağlıp eden Hollanda kazanmıştır.
1992 Avrupa Futbol Şampiyonası, 10-26 Haziran 1992 tarihleri arasında İsveç'te düzenlenmiştir. 4 farklı şehirde oynanan 15 maçta, maç başına ortalama 2,13 gol atılmıştı. Ev sahibi İsveç dışında 33 takım elemelerine katıldı ve finaller son kez 8 takımla oynandı. SSCB ülke dağılmadan kısa süre önce turnuvaya katılmaya hak kazanmıştı. Takım turnuvaya BDT adı altında turnuvaya katıldı. BDT, Rusya, Ukrayna, Belarus, Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan, Kırgızistan, Ermenistan, Moldova ve Tacikistan ülkelerini temsil ediyordu. Bağımsız Devletler Topluluğu'nun içinde yer almayan 5 cumhuriyet ise futbolcularını göndermedi. Bu ülkeler Azerbaycan, Estonya, Gürcistan, Litvanya ve Letonya'ydı.
Yugoslavya turnuvaya katılmaya hak kazandı ama Yugoslavya’nın Dağılması nedeniyle diskalifiye edildi. Onun yerine çağrılan grup ikincisi Danimarka sürpriz biçimde şampiyon olmuştur. Diğer bir tabirle tatilden gelerek şampiyon olmuştur.
Turnuvanın resmi marşı Towe Jaarnek ve Peter Jöback tarafından yazılan "More Than a Game"'di. Turnuva, ülkenin bayrağı ile UEFA yazısının son kez logo olarak kullanıldığı ve kısaca "Euro" adı verilmeden, "Avrupa Futbol Şampiyonası" adıyla oynanan son turnuvadır. Ayrıca futbolcu isimlerinin formanın arkasına yazıldığı ilk büyük futbol yarışmasıdır.

1996 Avrupa Futbol Şampiyonası, 8-30 Haziran 1996 tarihleri arasında İngiltere'de düzenlenmiştir. Turnuva toplam 8 şehirde oynanmış, oynanan 31 maçta toplam 64 gol atılmıştır. Turnuvanın final karşılaşmasında Çek Cumhuriyeti'ni 2-1 mağlup eden Almanya kazanmıştır.
2000 Avrupa Futbol Şampiyonası, 10 Haziran-2 Temmuz 2000 tarihlerinde Hollanda ve Belçika'nın ortaklığı ile düzenlenmiş olan futbol turnuvasıdır. Finalde Fransa ve İtalya karşılaşmış uzatma dakikalarında bulduğu golle karşılaşmayı 2-1 kazanan Fransa şampiyon olmuştur.

2004 Avrupa Futbol Şampiyonası, 12 Haziran ile 4 Temmuz 2004 tarihleri arasında Portekiz'de düzenlenen futbol turnuvasıdır. Organizasyon tarihinde ilk kez açılış ve final maçları aynı takımlar arasında oynandı. Turnuvanın hatırda kalan özelliği neredeyse hiç şans verilmeyen Yunanistan'ın favorilerin formsuzluğundan da yararlanarak oynadığı savunma futboluna rağmen şampiyon olmasıdır. Aynı savunma taktiğiyle oynayıp finalde ev sahibi Portekiz'i 1-0'la geçen Yunanistan ilk şampiyonluğunu yaşadı.
2008 Avrupa Futbol Şampiyonası, Avusturya ve İsviçre'nin ev sahipliğinde, 7-29 Haziran 2008 tarihleri arasında düzenlendi. Finalde Almanya'yı 1-0 yenen İspanya şampiyon olarak tamamladı. Şampiyona kapsamında oynadığı tüm maçlardan galip ayrılan İspanya, 1984'te Fransa, 1996'da ise Almanya'nın ardından tüm maçları kazanan üçüncü takım oldu. İspanya, bu başarısı ile ilk kez 1964'te kazanmış olduğu kupayı, 44 yıl aradan sonra tekrar elde etti.
Turnuvaya katılan 16 takım, dörder takımdan oluşan 4 grupta mücadele etti. Ev sahipleri Avusturya ve İsviçre turnuvaya eleme maçları oynamadan katıldı. Diğer 14 takım ise, 16 Ağustos 2006'da 21 Kasım 2007'ye kadar süren elemelerde yer aldı. Son turnuvanın şampiyonu Yunanistan ise oynadığı üç maçtan da mağlubiyetle ayrılarak takımlar arasındaki en kötü performansı sergiledi. Avusturya ve Polonya, tarihlerinde ilk kez bir Avrupa Futbol Şampiyonası'na katıldı. Şampiyonayı kazanan takım olan İspanya, 2009 yılında Güney Afrika Cumhuriyeti'nde düzenlenen FIFA Konfederasyonlar Kupası'nda Avrupa'yı temsil etti.
2012 Avrupa Futbol Şampiyonası, UEFA tarafından organize edilen ve millî futbol takımlarının katıldığı 14. Avrupa Futbol Şampiyonası. Ukrayna ve Polonya'nın ortak ev sahibi olduğu turnuva 8 Haziran ve 1 Temmuz 2012 tarihleri arasında düzenlenmiştir. Turnuvayı düzenleyecek ülkeler oylama sistemi ile 2007 yılında UEFA İcra Komitesi tarafından seçilmiştir. Bu şampiyona 1996'dan beri düzenlenen on altı takım formatlı şampiyonalar arasında maç başına (46.481) ve toplamda (1.440.896) en fazla biletli seyircinin izlediği şampiyona olmuştur.
Turnuvaya katılacak olan takımlar Ağustos 2010 ile Ekim 2011 arasında yapılan eleme maçları sonucunda belli olmuştur. Ayrıca bu turnuva on altı ülkenin katıldığı son Avrupa Futbol Şampiyonası'dır. Bir sonraki şampiyona olan 2016 Avrupa Futbol Şampiyonası'na yirmidört ülke katılım sağlayacaktır.
Şampiyona her iki ülkeden dörder tane olmak üzere sekiz stadyumda düzenlenmiş ve bu stadyumların beş tanesi bu turnuva için inşa edilmiştir. Ayrıca UEFA'nın talebi üzerine bu stadyumların etrafındaki otoyollar ve demiryollarında altyapı çalışmaları yapılmış, konaklayacak mekanlarda iyileştirmeler yapılmıştır.

Şampiyonanın ev sahipleri Ukrayna ve Polonya millî futbol takımları gruptan çıkamayarak 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası'nın ev sahipleri Avusturya ve İsviçre'den sonra çeyrek final aşamasını göremeyen ikinci Avrupa Futbol Şampiyonası ev sahipleri olmuşlardır.
Turnuvanın final maçı Ukrayna'nın başkenti Kiev'de bulunan Olimpiyat Stadyumu'nda oynanmıştır. Son şampiyon İspanya ile İtalya'nın karşılaştığı finalde İspanyollar İtalyanları 4-0 mağlup ederek unvanlarını korumuştur. 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası ve 2010 FIFA Dünya Kupası'nın da şampiyonu olan İspanya bu turnuvayı da kazanarak üst üste üç büyük turnuvayı kazanan tek takım unvanını da elde etmiştir. Turnuva şampiyonuna verilen 2013 FIFA Konfederasyonlar Kupası'na direkt katılım hakkı ise İspanya'nın FIFA Dünya Kupası şampiyonluğu nedeniyle zaten katılım hakkı olması dolayısıyla finalist İtalya'ya verilmiştir.

Fransa'da düzenlenen 2016 Avrupa Futbol Şampiyonası'yla birlikte turnuvada mücadele eden takım sayısı 24'e çıkarılmıştır.

uz. - Uzatma süresi
ag. - Altın gol
p. - Penaltı vuruşları

* = Turnuvanın ev sahibi.

2 = 1920-1993 yılları arasında Çekoslovakya adıyla.

Avrupa Futbol Şampiyonası istatistikleri ve rekorları listesi
Avrupa Futbol Şampiyonası açılış maçları listesi

Avrupa Komisyonu (İngilizce: European Commission), Avrupa Birliği'nin birincil yürütme organıdır. Mevzuat önerileri hazırlayıp, Avrupa Parlamentosu ve Avrupa Birliği Bakanlar Konseyi'ne sunar. Bu organlarca hazırlanan bütçe ve programları uygulamakla yükümlüdür.
Mevcut komiser sayısı başkan da dahil olmak üzere 27'dir. Komisyon yaklaşık 32.000 Avrupa memurundan oluşan bir idari yapıyı da kapsar. Komisyon, Genel Müdürlükler olarak bilinen bölümlere ayrılmıştır. Bunlar her biri bir komisere bağlı olan bir genel müdür tarafından yönetilen bakanlık veya departmanlara benzetilebilir.
Komisyon topluluk antlaşmalarının koruyucusudur ve Avrupa Adalet Divanı ile birlikte Avrupa birlik hukukunun doğru uygulanmasını sağlar. Uluslararası platformlarda ve uluslararası antlaşmaların müzakerelerinde bilhassa ticaret ve iş birliği alanında Avrupa Birliği'ni temsil eder. Komisyon üyelerinin her biri farklı bir politika alanından sorumlu bir genel müdürlüğe başkanlık eder. Bu üyeler kendi ulusal hükûmetlerinin isteklerinden bağımsız hareket etmek zorundadırlar.
Komisyonun başkanlığına, 2004 yılı Kasım ayında Avrupa Parlamento'sunda yapılan güvenoylaması sonrasında 5 yıllığına Jose Manuel Barroso getirilmiştir. Başkan ve Komisyon üyeleri üye ülke hükûmetleri tarafından uzlaşma yoluyla atanır ve ancak Avrupa Parlamentosu tarafından görevinden alınabilir.
Komisyonun başkanlığına, 1 Kasım 2014'te Jean-Claude Juncker getirilmiştir. Juncker, 1 Aralık 2019'da görevini Ursula von der Leyen'e devretti.

Avrupa Merkez Bankası (İngilizce: European Central Bank - ECB, Almanca: Europäische Zentralbank - EZB), Euro bölgesi içinde bulunan 21 ülkenin para politikasını yönetmekle yükümlü olan dünyanın en önemli merkez bankalarından biridir. 1 Haziran 1998 tarihinde Almanya, Frankfurt genel merkez olmak üzere kurulmuştur. Banka'nın temel görevi, avronun alım gücünü korumak ve avro bölgesinde fiyat istikrarını sağlamaktır. 1 Kasım 2019 tarihinden itibaren başkanlığını Fransız politikacı Christine Lagarde yapmaktadır.
Avrupa Para Birliğine üye olan devletlerin ortak bir para otoritesidir ve Avrupa Birliği ülkelerinin millî merkez bankaları ile merkez bankalarının Avrupa sistemini kurar. Avrupa Birliği kapsamında kendi usulünü kuran bir organdır. Kişilik haklarıyla beraber uluslararası üstü bir kurumdur. 1998 yılında Avrupa ekonomisi ve para birliği kapsamında kurulmuştur. Merkezi ise Frankfurt'ta Euro kulesindedir.
Avrupa merkez bankasının işi ve görevleri 1992'de imzalanan Maastricht Anlaşması'nda çeşitli protokollerle düzenlenmiştir. Düzgün ve verimli bir çalışma için Avrupa Merkez Bankasının siyasi etkiden bağımsız olarak çalışması gerekmektedir.

Bir merkez bankası bankacılık sisteminin denetim ve bir ekonomide para arzının düzenlenmesinden sorumlu kurumdur. Avrupa Merkez Bankası, Euro alanında Frankfurt'taki merkeziyle bu görevi üstlenmiştir. Avrupa uyumu bağlamında, Avrupa Birliği'nin bazı ülkeleri Euro'yu bazı ülkelerde ortak para birimi olarak tanıtmaya karar vermiştir. Tek bir para biriminin oluşturulmasında ortak para ve para politikası için koşullar oluşturulmalıydı. Bu amaçla merkez bankasının Avrupa sistemi kurulmuştur. Bu sistem içinde bütün devletlerin eski millî merkez bankaları ve yeni kurulan Avrupa Merkez Bankası bulunmaktadır.
Avrupa Birliği ülkelerinin tümü bu para birliğine katılmamıştır, Avrupa Merkez Bankası'nın yanı sıra ülkelerin millî merkez bankaları Euro ile tanıştı. Merkez Bankası Avrupa sistemi görevlerinin çoğunluğu Avrupa Merkez Bankası tarafından icra edilir. Ana hedefi ise fiyat istikrarıdır. Bu amaca saklı kalmak mümkündür, merkez bankası Avrupa sistemi içindeki genel ekonomik politikaları desteklemek zorundadır.

Avrupa içinde çıkan birçok savaştan sonra 1951 yılında Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu'nun kuruluşu ile yeni bir dönem başladı. 1957'de yapılan Roma Antlaşmasının Avrupa entegrasyonu yolunda bir adımı daha vardı. O zamanki hedef sendika ve ortak tarım pazarı idi; fakat para birliği için bu gerekli görülmedi. Bunun yanı sıra Bretton-woods sistemi ile iyi işleyen uluslararası para sistemi kuruldu. Parasal alanda bir grup, Avrupa Komisyonu Marjolin Memorandumu diye adlandırılan kuruluşta tartışılmıştır.
O zamanların Avrupa Ekonomik Topluluğu'nun üye ülkelerinin millî merkez bankalarının birlikte çalışmaları için ilk kurum 1964 yılında kurulan yönetim komitesidir. Avrupa para birliğinin tarihi 1970 yılında Werner Planı ile başlamıştır. Bu plan ilk kez bir Avrupa Para Birliği kurulması için sağlanmıştır. 1972 yılında bazı Avrupa devletlerinin kurları arasında kambiyo rayici ile Avrupa Döviz Kuru Mekanizması başlamıştır ve maksimum +/- 2,25 % varyasyona izin verilmiştir. 1979 yılında Avrupa para sistemi ile ilişkisi çözülmüş ve bu durum, hedefleri olan parasal birliğe yol açmıştır. Burada döviz kuru ile dalgalanmalar için bir bant genişliği kurulmuş, ulusal merkez bankaları bu müdahale yoluyla döviz piyasası ve döviz kurunu yedeklemek zorunda kalmıştır. Avrupa para sistemi için aitlik para birliğine kabul olunmak için bir ön koşuldu ve para sisteminin kurulması ile sona ermiştir.

Tek tip Avrupa senedi, parasal birliği hedeflemiş ve parasal konular da Avrupa Ekonomik Topluluğu'nun sorumluluğuna girmiştir. 1989 yılında, o zamanların komisyon başkanı Jacques Delors Avrupa Ekonomik ve Parasal Birliği temeline dayalı bir plan sunmuştur. 1991 yılında politik birliğin oluşumuyla paralel olan bir hükûmet konferansında, para birliği için (AET) anlaşmasının değişmesiyle kurumsal bir yapı oluşmuştur. Merkez Bankası ve Avrupa Merkez Bankası Enstitüsünün yönetmeliği, Avrupa Para Değeri Kurumunun tüzüğüne ilişkin protokol, 1992'nin parçası olarak Avrupa Birliği antlaşmasında imzalandı.
1 Ocak 1994 tarihinde Avrupa Para Enstitüsünün kuruluşuyla, para birliğinin ikinci aşaması başlamıştır. Enstitünün görevleri, tek bir para politikası ve para biriminin uygulanması için ulusal merkez bankaları arasındaki iş birliğinin güçlendirilmesi, Merkez Bankası Avrupa Sistemi'nin kurulması için hazırlık çalışmasının uygulanmasıdır. Kurum bir forum olarak para politikası için danışma imkânı sunar. İkinci aşama da yapılması gereken şey yönetim kurulunun hiçbir uluslararası Merkez Bankası ya da kamusal kuruluşa kredi vermemesi gerektiğidir. Bunların dışında, ikinci aşamanın sonuna kadar bütün merkez bankaları siyasi ve diğer tüm etkilerden bağımsız olmalıdır.
1995 yılının Aralık ayında Avrupa Konseyi, hangi hazırlık çalışmalarına dayalı bir işlem planı ve 1999 yılında adını teyit ettiren, şimdi “Euro” olarak adlandırılan yeni para birimini duyurdu. Avrupa Kur Enstitüsü yeni görev olarak döviz kuru mekanizması hazırlamayı destekledi. 1996 yılında, Avrupa Merkez Bankası üzerinde doğrudan etkisi olmayan, Euro istikrarı hedefiyle oluşturulan İstikrar ve Büyüme Paktı ortaya çıktı. 1998 yılının Mayıs ayında, Bakanlar Kurulu on bir devletin parasal birliğe katılma kriterlerine karar verdi. Bu ülkeler özellikle Belçika, Almanya, Finlandiya, Fransa, İrlanda, İtalya, Lüksemburg, Hollanda, Avusturya, Portekiz ve İspanya idi. Aynı zamanda yönetim kurulu Avrupa Merkez Bankası'nın önermek istediği bir kişi üzerinde anlaşmaya karar verdiler. 25 Mayıs'ta 1 Hazirandaki hükûmetin etkisiyle atamalar gerçekleşti. Avrupa Merkez Bankası 1 Haziran 1998'de kurulmuş ve Avrupa Para Enstitüsünün hedefleri yerine getirilmiştir. Ekim ayında AMB para politikası stratejisini saptadı, bu strateji AMB'ye istikrar, Euro'ya güven sağlamak yönünde şekillendi.
1999 yılında üçüncü ve son aşamayla tek bir para politikası uygulamasına ECB geçmiş oldu. 2002 yılının Ocak ayında son aşama gerçekleşti ve Euro ortak para birimi olarak kabul edildi.
1998 yılında Wim Duisenberg, Avrupa Merkez Bankasına başkan olarak seçilen Fransız Jean-Claude Trichet'e rakip oldu. Ayrıca, muhtemelen sekiz yıl görevde kalamayacağını açıkladı.

AMB, 5 Ocak 2003 tarihinde, derin bir zihinsel sarsıntı geçiren bir kişi küçük bir uçakla AMB binasına bir saldırı düzenleyeceği tehdidini ortaya atınca tekrar dünya gündemine geldi. Birkaç saat için AMB tamamen tahliye edildi. Bu tiyatro oyunu kazasız bir şekilde sonuçlandı.
9 Temmuz 2003'te 68 yaşındayken Wim Duisenberg cumhurbaşkanlığına istifasını verdi. AB maliye bakanları isteğini reddedip 2003 yılının bahar ayına kadar görevde kalmasını istediler. 1 Kasım 2003'ten 31 Ekim 2011'e kadar eski rakibi Jean Claude Trichet AMB'nin başkanı olarak görev yaptı. 1 Kasım itibarıyla Mario Draghi bu görevi devraldı.
3 Haziran 2009'da 10 yıllık AMB tarihinde ilk kez uyarı grevi yapıldı. Çalışanlar Uluslararası ve Avrupa Kamu Hizmetleri Organizasyonu tarafından temsil edildi, Frankfurt'ta ana bina önünde bir araya geldiler ve yanlış işçi haklarına dikkat çekmek için 90 dakika beklediler, emeklilik değişikliklerine karşı bir aydan önceden karar verilmiş bir gösteri yürüyüşü yaptılar. Aynı zamanda AMB, sendika ile birlikte toplu görüşmeler için, banka tarafından şimdiye kadar reddedilen bir topluluğa kabul edilmiştir.

Bir ülkenin para politikasını yürüten Merkez Bankasının iki önemli hedefi vardır. Merkez Bankasının birinci/temel hedefi, fiyat istikrarını sağlamaktır. Bu hedef doğrultusunda Merkez Bankası para değerindeki büyük dalgalanmaları önlemekle görevlidir. Bu yolda enflasyon (enflasyon oranı) büyük öneme sahiptir. Merkez Bankasının ikinci hedefi ise ülkede istikrarlı konjonktürsel bir gelişim oluşturmaktır. Para politikasının bu önemli alt hedefi durgunluktan kaçınmayı amaçlar. Konjonktürsel gelişim, millî ekonomi kapasitesinin tam olarak kullanılmasıyla ölçülür. Merkez Bankası kredi fiyatlarını yükselterek ya da düşürerek (belirleyici faiz oranını değiştirmek) bu hedefleri takip ederler, yani ekonomiye nüfuz ederler. Böylece Merkez Bankası hem enflasyonu hem de konjonktürsel gelişimi etkiler. Avrupa Merkez Bankaları Sistemi (AMBS), Avrupa Merkez Bankası ve temel organlarının hedefleri ve görevleri Avrupa Birliği Kuruluş Sözleşmesinde açıkça belirtilmiştir. Avrupa Birliği sözleşmesi tutanağının da eklendiği Avrupa Merkez Bankaları Sistemi ve Avrupa Merkez Bankası ana sözleşmesinde, bu ödev ve görevlerden birkaçının açıklaması yer almaktadır. Öncelikli hedef Avro Bölgesinde fiyat düzeyi konusundaki istikrardır; bir başka hedef ise yüksek iş dereceleri ve devamlı büyüme amacıyla Avrupa Birliği'ndeki ekonomik politikanın desteklenmesidir. Bu da fiyat istikrarı tehlikeye düşmedikçe gerçekleştirilir.
Anlaşmanın 105.maddesinin 2. fıkrasına göre temel ödevler:

Para politikasının belirlenmesi ve uygulanması
Döviz alım satımının sağlanması
Üye ülkelerin para kaynaklarının yönetimi (Portföy yönetimi)
Millî ekonomideki para dolaşımı, özellikle de sorunsuz işleyen bir ödemeler sistemi teşviki
Avrupa Merkez Bankasının diğer görevleri:

Avro banknotlarının ihraç izni, ulusal merkez bankaları aracılığıyla ihracın bizzat gerçekleştirilmesi
Kredi kuruluşlarını denetleme, finans piyasası istikrarını kontrol etme
Topluluk ve ulusal makamların danışmanlığı, diğer uluslararası kurumlar ve Avrupa kurumlarıyla iş birliği
Görevini yerine getirebilmesi için gererken istatistiksel bilgilerinin toplanması
Merkez Bankası bilançosunun hazırlanması

Katılımcı ülkelerin ulusal Merkez Bankaları da nihai organlardır. Bunlar Avrupa Merkez Bankaları Sisteminin kontrolündedir. Burada ulusal hükûmetlerin talimatlarından bağımsızlık ve sadece Avrupa Merkez Bankasına bağlılık önemlidir. AMB bu konsey ve gelişmiş konsey ile karar alma organına sahip iken, direktörlük makamı bir icra organı işlevini görmektedir.

SHAPE (Supreme Headquarters Allied Powers Europe), Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü'nün Müttefik Harekât Komutanlığı'nın (ACO) karargahıdır. 1967'den beri Belçika'nın Mons şehrinin kuzeyindeki Casteau'da bulunmaktadır. Ancak daha önce 1953'ten Fransa'nın Versay kentinin yanındaki Rocquencourt'ta bulunuyordu. 1951'den 2003'e kadar SHAPE, Müttefik Avrupa Komutanlığı'nın (ACE) merkeziydi. 2003 yılından bu yana Müttefik Harekât Harekâtları'nın merkezidir ve dünya çapındaki tüm NATO operasyonlarını kontrol etmektedir.

SHAPE, faaliyetlerinin coğrafi kapsamı 2003 yılında genişletilmesine rağmen, yasal nedenlerle Avrupa'ya atıfta bulunarak geleneksel adını korumuştur. O tarihte NATO'nun tarihsel olarak Atlantik Müttefik Komutanlığı'nın bir parçası olan Lizbon'daki ACO komutası yeniden bağlandı. Müttefik Harekât Harekâtları komutanı ayrıca "Avrupa Müttefik Yüksek Komutanı" (SACEUR) unvanını korudu ve aynı zamanda ABD Avrupa Komutanı Komutanı olarak da görev yapan ABD dört yıldızlı bir genel subay ya da bayrak subayı olmaya devam ediyor.

http://www.nato.int/shape/10 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Avrupa sığınmacı krizi, çok sayıda göçmen ve sığınmacının Avrupa Birliği ülkelerinden sığınma talep etmek amacıyla Akdeniz ve Balkanlar üzerinden Avrupa'ya ulaşmaya çalışmasıyla 2015'te başlayan kriz. Bu kişiler Orta Doğu (Suriye, Irak), Afrika (Eritre, Nijerya, Somali, Sudan, Gambiya), Güney Asya (Afganistan, Pakistan, Bangladeş) ve Batı Balkanlar'dan (Sırbistan, Kosova, Arnavutluk) gelmektedir.
20. yüzyılın ortalarından itibaren diğer kıtalardan Avrupa'ya olan göçün artmasıyla meydana gelmiştir. Bu göç artışı birçok Avrupa ülkesi tarafından direnişle karşılanmıştır. Mart 2019'da Avrupa Komisyonu göçmen krizinin bittiğini ilan etti.
Avrupa dışından gelen göçmenler sığınmacıları ve ekonomik göçmenleri kapsar. “Göçmen” terimi Avrupa Komisyonu tarafından Avrupa Birliği vatandaşı olmayan fakat yaşam alanı Avrupa Birliği'nde bulunan bir bireyi tasvir etmek için kullanılan bir terim. Göçmenlerin çoğunluğu Güney ve Doğu Avrupa'dan, Orta Doğu'dan ve Afrika'dan nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan ülkelerden oluşuyor.
Afrika ve Orta Doğu'daki nüfus artışı krizin baş nedenlerinden bir tanesiyken, küresel ısınmanın gelecekte göçmen sayılarını artıracağı düşünülmekte. United Nations High Commissioner for Refugees raporuna göre Ocak 2015 ve Mart 2016 arasında, Akdeniz yoluyla 1 milyon sığınmacı Avrupa'ya giriş yaptı. Giriş yapanlar arasında en fazla bulunan ırklar Suriyeli (%46), Afgan (%20.9) ve Iraklı (%9.4) bulunmakta.
2015'te Avrupa'ya deniz yoluyla ulaşan göçmenler arasında yüzde 58'i 18 yaşından büyük erkek (yüzde 77'si yetişkin), yüzde 17'si kadın (yüzde 22'si yetişkin), geri kalan yüzde 25 kesim ise 18 yaşından küçüktür. Nisan 2015'te iki bin göçmen taşıyan beş tane geminin batmasıyla, tahminen 1200 kişinin ölmesi sonucu denizde yaşanan ölümler rekor seviyelere ulaşmıştır. Kazalar, bazı Asya ve Avrupa ülkeleri arasında yaşanan bazı anlaşmazlıklar ve mülteci krizleri sonucu gerçekleşmiştir. 2014 sonunda dünya çapında zorla yerinden edilen insan sayısı, İkinci Dünya Savaşı'ndan beri en yüksek sayıya ulaşmıştır. AB sınırlarını yasal olmayan yollarla aşan insan sayısı 2015'te 1.8 milyondan 2017'de 204,219'a düşmüştür.

Ağustos 2019'da 270'ten fazla Avrupa'ya gitmek isteyen göçmen Libya sahil güvenlik tarafından Trablus'un Akdeniz sahilinden kurtarıldı; dört farklı teknede seyahat ediyorlardı ve 18 kadın ve iki çocuk bulunuyordu. Bir BM raporuna göre, Ağustos ayına kadar 45.000 göçmenin Avrupa'ya deniz yoluyla ulaştığı bildirildi ve bunun 859'u yolda öldü. Eylül 2019'da Libya'nın sahil güvenlik bölgesi, Akdeniz kıyılarında Avrupa'ya giden 108 göçmeni daha ele geçirdi; 13'ü kadın, yedi'si çocuktu. 8 Ekim'de İtalyan makamları Avrupa'ya bağlı 22 göçmeni yaklaşık 50 kişilik bir tekneden kurtardı. Bu kurtarma sırasında, 13 kadının cesetlerinin de bulunduğu bildirildi ve daha sonra başka göçmenlerinde hala eksik olduğu ortaya çıktı. 16 Ekim'de İtalyan makamları, olayda ölen en az 12 kişinin cesetlerini buldular. Kasım ayında İtalyan sahil güvenlik görevlileri, tekneleri alabora olduktan sonra Avrupa'ya giden 149 göçmeni kurtardı. İtalyan sahil güvenlik görevlileri daha sonra beş ceset buldu ve olaydan ölenlerin en az 18 kişi olduğunu doğruladı.

Geri Kabul Anlaşması

Main migratory routes into the EU20 Mart 2016 tarihinde  at Archive-It sitesinde arşivlendi (İngilizce)

Axel Springer SE, 30'un üzerindeki ülkede 150'den fazla gazete ve dergiye sahip Avrupa'daki en büyük basım şirketlerinden biridir. Şirket 10.000'in üzerinde çalışana sahiptir. Yıllık karı 1 milyar Euro olarak açıklanmıştır. Şirket 1946/1947 yılında Axel Springer tarafından kurulmuştur. 
Axel Springer, Almanya'da kurmuş olduğu büyük bir gazetenin sahibiydi. Naziler bu gazeteyi savaş boyunca kapattı. Springer ise, Almanya'dan ayrılmadı ve kamplara da gönderilmedi. Savaştan sonra yayın hayatına yeniden başlayarak, Axel Springer AG'yi kurdu ve İsrail'in en büyük destekçilerinden birisi haline geldi. Alman solcular ve müslümanlar, İsrail'i açıktan desteklediği için şirketi eleştiriyorlar. Şu anki CEO'su Mathias Döpfner'dir. Axel Springer Şirketi Avrupa'nın en büyük basımcısıdır ve Almanya'da günlük gazete pazarının %23'6'sını elinde bulundurmaktadır.

Şirket Türkiye'de Doğan Yayın Holding'in dörtte birini elinde bulundurmaktadır.
Axel Springer SE'nin resmî göreve atanmış Türkiye temsilcisi ve stratejik ortağı Global Connection'dur.

Axel Springer Şirket Sitesi

Aşağı Oder Vadisi Ulusal Parkı Almanya ve Polonya'ya yayılmış bulunan doğal parktır. Park, Oder Nehri'nin batı tümseğindedir; Almanya sınırları içindeki Brandenburg eyaletinde ve Polonya'nın kuzey sınırları içinde bulunur. Alman sınırları içindeki bölge parklaştırılarak Nationalpark Unteres Odertal (Aşağı Oder Vadisi Milli Parkı) adı verilmiştir. Polonya sınırlarındaki alan da parklaştırılmış ve Park Krajobrazowy Dolina Dolnej Odry adını almıştır. Uluslararası park 165 km² yer kaplarken (Almanya 105 km², Polonya 60 km²); çevredeki diğer doğal alanların da birleşimi ile uluslararası park 1,172 km² alan kaplar. Park, iki ülkenin ortak kararı ile 1992 yılında açılmıştır.
Bölgede nadir rastlanan hayvan türleri kara leylek, sarı kamışçın, bıldırcın kılavuzu, Susamuru ve Avrupa kunduzudur.

Tourism Association 31 Ağustos 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Almanca)

Aşağı Saksonya (Almanca: Niedersachsen), kuzeybatı Almanya'da başkenti Hannover olan bir eyalettir. Diğer önemli kentleri ise, Wolfsburg, Salzgitter, Celle, Goslar, Göttingen, Osnabrück ve Braunschweig'tir. Yüksek Almancanın (Almanca: Hochdeutsch) konuşulduğu bölgelerden biridir.

Aşağı Saksonya, kuzeyde Kuzey Denizi ve Elbe ırmağıyla sınırlanıyor. Eyaletin içinde sadece Bremen ve Bremen limanı özgür şehir eyaleti olarak Hannover hükûmetinden bağımsızdır. Aşağı Saksonya'nın güneydoğusunda Almanya'nın en kuzey dağ bölgesi Harz Dağları'nın batı bölgesi bulunuyor.
Aşağı Saksonya'nın en yüksek dağı, yüksekliği 970 metre olan Harz´daki Wurmberg'dir. Harz-Dağları'nın en yüksek dağı Brocken, Aşağı Saksonya ve Saksonya-Anhalt sınır bölgesinde bulunur.

Ayrıca eyalette 10 adet kentsel bölge vardır. Bunlar:

Braunschweig
Delmenhorst
Emden
Göttingen
Hannover
Oldenburg
Osnabrück
Salzgitter
Wilhelmshaven
Wolfsburg

2014'ün sonunda Aşağı Saksonya'da yaklaşık 571,000 Alman vatandaşı olmayan vatandaş vardı. Aşağıdaki tablo Aşağı Saksonya'daki en büyük azınlık gruplarını gösterir:

Devletin Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYİH)'si 2018'de 229.5 milyar avroydu ve Alman ekonomik üretiminin %8.7'sine eşitti. Satın alma gücüne endeksli kişi başına GSYİH aynı yıl 33,700 avro veya AB27 ortalamasının %112'siydi. Çalışan başına GSYİH ise AB ortalamasının %100'üydü.
Aşağı Saksonya'da hayvancılık sektörünün baskın olduğu tarım her zaman çok önemli ekonomik bir faktördür. Aşağı Saksonya'nın kuzeyi ve kuzeybatısı esasen tarla çiftçiliğini zorlaştıran kaba kumlu topraklardan oluşur ve bu yüzden bu bölgelerde otlak ve sığır yetiştiriciliği daha yaygındır. 2017'de Aşağı Saksonya, Almanya'daki sığır'ın beşte birini, domuz'un üçte birini ve tavuk'ların da %50'sini barındırır. Buğday, patates, çavdar ve yulaf, eyaletin günümüz ekilebilir mahsulleri arasındadır. Güney ve güneydoğuya doğru, son buz devri tarafından geride bırakılan topraktaki geniş lösler katmanları, çok verimli mahsul tarımına imkan verir. Başlıca mahsullerden biri şeker pancarı'dır. Sonuçta Ülke, çoğunlukla küçük ve orta ölçekli işletmelerde (KOBİ) örgütlenmiş büyük bir gıda sanayine sahiptir. Büyük piyasa oyuncuları Deutsches Milchkontor ve PHW Group 'tur (en büyük Alman kümes hayvanı çiftçisi ve üreticisi).
Madencilik de yüzyıllardır Aşağı Saksonya'da önemli bir gelir kaynağıdır. 12. yüzyılın başlarında gümüş cevheri, Harz Dağları'nda refahın temeli olurken Salzgitter bölgesinde demir madenciliği ve eyaletin çeşitli bölgelerindeki tuz madenciliği de başka bir ekonomik omurga oldu. Toplam verim nispeten az olmasına rağmen, Aşağı Saksonya aynı zamanda Avrupa Birliği'nde önemli bir ham petrol tedarikçisidir. Bugün hala çıkarılan mineral ürünler arasında demir ve linyit vardır.
Wolfenbüttel bölgesindeki Schacht Asse II ile Lindwedel ve Höfer arasındaki Schacht Konrad derin jeolojik deposu için Salzgitter şehrindeki alana sıklıkla radyoaktif atık taşınır.

Aşağı Saksonya'da dört tane Dünya Mirası Alanı vardır.

Almanya'nın en büyük ikinci eczane zinciri Rossmann'ın kurucusu Dirk Rossmann Aşağı Saksonya'da yaşar.

Resmi web sitesi 2 Ağustos 2002 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bayerische Motoren Werke AG (Türkçe: Bavyera Motor Fabrikaları Anonim Şirketi) genellikle anılan kısaltmasıyla BMW, 1916 yılında kurulan Alman otomobil, motosiklet, motor ve bisiklet üreticisidir. BMW ayrıca, Mini ve Rolls-Royce, otomobil şirketlerinin sahibidir. BMW, 2024'te 2,45 milyon araç üretmiştir. Bu üretimin 2.200.177 adedi BMW markası altındadır. Ayrıca aynı yıl motosiklet üretimi 210.385 adettir. Sadece motor sporlarına özel BMW M'i de bünyesinde bulundurur.
Şirketin sloganı ve resmî kurumsal dili İngilizcedir. Sloganı 'Sheer Driving Pleasure' (Gerçek Sürüş Keyfi). Bu sloganla, ünlü Alman teknolojisini ve Ar-Ge'deki kendine güveni vurgulamaktadır.

Şirket, 1913 yılında Karl Friedrich Rapp tarafından Almanya'nın Münih kentinde kurulmuştur ve mimari yönden meşhur merkezi hâlen oradadır. İlk zamanlarda sadece uçak motoru üreten şirket, 1928 yılında satın aldığı Fahrzeugfabrik Eisenach A.G. otomobil şirketinden sonra otomobil üretimine girmiştir. BMW ilk otomobil seri üretimini 1929'da 3/15 PS ismindeki otomobil ile yapmıştır. 1945 yılında 2. Dünya Savaşı'nın sona ermesi ile birlikte müttefik kuvvetler firmanın fabrikalarını kullanılamaz hale getirmiş ve BMW 1948 yılında daha ucuz motosiklet üretimine geçene kadar mutfak ve bahçe malzemeleri üretmiştir. BMW'nin otomobil piyasasına dönüşü 1950'li yıllarda olmuş olsa da düşük satışlar pek iç açıcı olmamış ama firma 1960'lı yıllarda muhtelif spor sedan yapan bir firmaydı. Bu yüzden parçalı amblemin mavi kısmı gökyüzünü beyaz kısmı da uçak pervanesini temsil etmektedir. Başka bir iddia ise amblemdeki mavi beyaz renklerin Bavyera eyaletinin renklerinden geldiğidir.

BMW motosiklet ve motosiklet motoru üretimine I. Dünya Savaşından sonra başlamıştır. İlk başarılı motosiklet üretimleri "BMW R32" modeli ile 1923'te gerçekleşmiştir. Bu ayrıca BMW'nin ürettiği ilk ikiz boksör tipli motor tipli hava soğutmalı motorudur. Bu motor tipi birçok revizyondan geçmekle birlikte prensipte aynı olacak şekilde günümüzde tüm R tipi BMW motosikletlerde kullanılmaktadır.
II. Dünya Savaşı süresince BMW R75 tipi motosikletine sepet de ekleyerek personel ve mühimmat taşıma amacı ile orduya çok miktarda motosiklet satmıştır. Zündapp KS750 motosikletinden esinlenerek imal edilen bu motorlarda sepetin tekerleği de motordan tahrik almaktaydı.
1983'te su soğutmalı ve gerek üç gerekse de dört sıralı silindirden oluşan K serisi spor motorları piyasaya lanse etti. Kısa bir süre sonra da zincir tahrikli ve tek veya çift silindirli F ve G serisi motorları da piyasaya sürdü.

Elektronik süspansiyon sertlik kontrolü, sürüş konforunu olabilecek en iyi sürüş güvenliği ile birleştirir. Ek olarak bu sistem sayesinde otomobilin yük durumuna bağlı kalmaksızın her zaman aynı kalan süspansiyon özellikleri sağlanır. Ayrıca otomobilin sürüşünü etkileyecek her türlü hareketi sezicilerle sürekli gözlenir. Tüm değerler bir mikroişlemci tarafından değerlendirilir ve çıkan sonuçlara göre amortisörlere komutlar gönderilir. Amortisörlerde bulunan valfler sayesinde sertlik kademesiz olarak ayarlanır ve değişen yol, yük ve sürüş şartlarına göre uyum sağlanır. Frenlemelerde, yol sathından veya virajlı yollarda kullanımdan ya da hızlanmalar sonucunda oluşan gövde hareketleri hissedilir derecede azalır. Ayrıca sürücü, Controller vasıtası ile "Sport" programı yani daha sportif bir süspansiyon ayarını seçebilir.

iDrive, sürücünün otomobili sezgisel ve interaktif olarak kullanmasını sağlayan, yenilikçi bir kavramdır. Sayıları azaltılmış düğmeler ve kumanda elemanları sayesinde, sürücü gözünü yoldan neredeyse hiç ayırmaz ve otomobilin iç mekânı sadeleşir. Böylece sürüş ve konfor alanları birbirinden ayrılır. Sürücünün yola konsantre olabilmesi için, Start/Stop kontrol düğmesi gibi önemli tuşlar sürücünün etrafındaki alana yerleştirilmiştir. Ayrıca otomatik klima tuşları gibi konfor fonksiyonlarına yönelik elemanlar ise hem sürücü hem de ön yolcunun ulaşabileceği şekilde ortadadır. Kontrol Ekranı ve bu ekrana giriş yapmayı sağlayan ve sezgisel olarak tek el ile kullanılabilen Controller da bu bölgededir. Controller, sekiz yöne hareket ettirilebilir. Menüler ise bir rüzgâr gülü mantığında yerleştirilmiştir. Tüm fonksiyonlar hiyerarşik bir şekilde birincil ve ikincil olmak üzere sıralanmıştır. Radyo ses seviyesi, silecekler, ısı ayarı veya arka cam rezistansı gibi birincil fonksiyonlar alışıldığı gibi birer kontrol düğmesi vasıtası ile kullanılır. Anlık tüketim gibi ikincil fonksiyonlar ise Kontrol Ekranı üzerinden Controller ile kumanda edilir. Böylece sürücü gerçekten dikkat etmesi gereken şeylere konsantre olur.

Aktif hız kontrolü, klasik hız sabitleyicisinin (Cruise Control) geliştirilmiş bir fonksiyonudur. Bu sistemle radar vasıtası ile önceden seçilmiş bir hızın sabit tutulması sağlanır. Radar sezici ve kontrol ünitesi birleştirilmiş ve ön tamponun altında bulunan bir bölgeye yerleştirilmiştir. Bu donanım sayesinde BMW'niz önde giden bir araca yaklaştığında, sistem aracı otomatik olarak fark eder ve önceden belirlenmiş bir mesafeyi (üç değişik ayar mümkün) sabit tutar. Otomobilin önü açıldığında, hafızada bulunan hıza ulaşmak için otomatik olarak hızlanır. Fren ve gaz pedalına yapılacak küçük bir dokunuş, sistemin devre dışı kalması için yeterlidir. Bu sistem ile sürücü tamamen trafiğe konsantre olabilir ve böylece sürüş konforu artar. Ancak trafik durumuna göre sürüş şekli doğal olarak sürücünün sorumluluk alanı içindedir.

Bu Hi-fi sistemi, tüm bilinen ses formatlarının 13 hoparlör üzerinden çok kaliteli bir şekilde verilmesini sağlar. 7 orta frekans hoparlör (mid-range), 4 tiz hoparlör (tweeter) ve 2 adet merkezi yerleştirilmiş subwoofer ile hiçbir sistemle kıyaslanamayacak bir ses elde edilir. Tiz hoparlörler ve orta frekans hoparlörler (100 mm çaplı) alüminyum membranlara sahip olup, subwooferlar seramik alaşımlıdır. 6 orta frekans hoparlörü dört kapıya ve arka cam önüne yerleştirilmiştir. Bu hoparlörlerin sonuncusu ise kokpitin tam ortasına monte edilmiştir. Subwoofer'lar (217 mm çaplı) ise ön koltukların altında bulunmaktadır. Bu merkezi bas kavramı ile bas seslerin tüm iç mekâna eşit dağılımı sağlanmıştır. Bunu sağlamak için yüksek performanslı hoparlörler aracın tabanına yerleştirilmiştir. Böylece eşiklerde bulunan tüm boşluklar hacimli ses üretimi için kullanılmıştır. Bu düzenleme ile bagaj hacmi daraltılmamış, arka cam önünde oluşan titreşimler önlenmiş ve bas seslerin çok net bir şekilde elde edilmesi sağlanmıştır.

Adaptif far çalışma sisteminde, virajlar alınırken, sensörler araç hızını, savrulma oranını ve direksiyon açısını tespit ederler. Daha sonra elektromekanik bir sistem, virajın yerleşimine uygun bir biçimde xenon farların yönünü ayarlayarak yolun ileri kısımlarında azami düzeyde aydınlanma sağlar. Ayrıca Bixenon farlarda uzun hüzmelerde xenon olduğu için iç taraftaki farlar Curve Light olarak sinyal verildiğinde veya direksiyon açısına göre 90 derece yanları aydınlatmaktadır. Sizin açınızdan bunun anlamı, gece yolculuklarında güvenliğinizin belirgin bir biçimde artmasıdır.

Nasıl Servotronic, klasik hidrolik direksiyon yumuşaklığını hıza göre ayarlayarak konfor ve güvenliği birleştiriyorsa, Aktif Direksiyon (Active Steering) da direksiyonun tur sayısını hıza göre ayarlar. Bu olağanüstü özelliğe sahip bir otomobilde, düşük hızlarda çok kısa turlu bir direksiyona sahip olur ve hafif direksiyonunuzu çok az çevirerek park ve manevra kolaylığı yaşarsınız; yüksek hızlarda ise tur sayısı artarak otomobilin yön tutuş dengesini artırılmış, güvenli ve rahat kullanımı garantiye alınmış olur.

Kalkışlarda veya buzlu 'kaygan' yollarda viraj dönüşlerinde, tahrik tekerleklerinde ambalaj (birinde veya her ikisinde, farklı oranlarda dönüş sayısı artışı) oluşur. Sistem ABS sensörlerinden devir uyarısı alarak 'tahrik tekerlekleri' serbest tekerleklerden gelen devir sinyaliyle karşılaştırır. Belli bir değerin üzerinde ambalaj söz konusu olursa ambele olmuş tekerlekleri bu durumdan kurtarmak için DME (Digital Motor Electronic) ile haberleşerek motordan gelen torku azaltma yoluna gider. DME, bu talebi yerine getirmek için: ateşleme zamanını geciktirir, enjektörlerdeki yakıt miktarını azaltır, gaz kelebeğini kısma işlemlerini yapar. Buna ek olarak sistem ambalaj oranları arasında sağ ve solda fark varsa, sağ ve/veya sol tekerlekleri ABS sistemine komut verilerek frenler. Böylece enlemesine kararlılık korunmuş olur ve araç boylamasına hareketine devam eder.

Aracın frenlenmesi sırasında, yol yüzeyinde lastiklerin tutunabilme gücüne göre belirli bir fren dozajı aşıldığında tekerlekler bloke olurlar. Frenlenen tekerlekte oluşan blokaj sorununu çözebilmek için ABS fren sistemi, hidrolik sıvı basıncını belirli bir aralıkta azaltır veya çoğaltır. Bunun için ABS sistemi 4 tekerlekte de bulunan tekerlek devir sensörlerinden uyarı alır ve fren hidroliği basıncını düzenler. Bu durum frenleme sırasında aracın savrulmasını engeller ve kararlığı artırır. Aracın frenlenmesi sırasında boylamasına kararlılık kaybolmaz; tekerlekler bloke olmazlar, maksimum frenleme sırasında bile direksiyon hakimiyeti kaybolmaz, düşük sürtünme katsayılı yollarda frenleme sırasında tekerleklerde blokaj oluşumu engellenir. Sistemin patent sahibi ve üreticisi ''BOSCH'' firmasıdır. Otomobilde ilk kez Mercedes-Benz S modeline uygulandığı söylense bile yaklaşık 2 ay içerisinde BMW 7 serisinde kullanılmıştır. (aynı yıl 1978)

Klasik hidrolik direksiyon sistemine sahip araçlarda düşük hızlarda sürüş kolaylığı ve konfor sağlanırken yüksek hızlarda direksiyon cevabının yumuşak olması nedeniyle aktif güvenlik azaltır. Bu yüzden servotronic sistem hidrolik direksiyon sisteminin güç desteğini araç hızına bağımlı kılar. Park manevralarında maksimum konfor, yüksek hızda aktif güvenlik standardizasyonu ve direksiyon cevabının daha net hissedilmesini sağlar.

Otomotiv literatüründe ESP (Elektronik Stabilite Programı) olarak bilinen donanımın BMW uyarlamasıdır. Belli bir hızın üzerinde viraja girildiğinde araçta oluşan oversteer "arkadan kayma" ve understeer "önde

Babelsberg Stüdyoları, Potsdam-Almanya'da bulunan, Dünya'nın en eski büyük ölçekli film stüdyosudur. 1911 yılında kurulmuştur. Yaklaşık 270.000 m² alan kaplamaktadır. Fritz Lang'ın Metropolisi ve Mavi Melek filmlerinin de dahil olduğu yüzlerce film bu stüdyoda çekilmiştir.
Günümüzde, Babelsberg Stüdyoları film ve televizyon yapımlarına merkezliğini sürdürmektedir. Stüdyo Babelsberg Filmparkı'nı da içermektedir.

Metropolis (1927)
Der Blaue Engel (1930)
La Habanera (1936)
The Pianist (2002 film)
Around the World in 80 Days (2004)
V for Vendetta (2005)
Flightplan (2005)
Valkyrie (2008)
Speed Racer (2008)
The Reader (2007-2008)

Babelsberg Film Parkı Babelsberg kampusuna konuşlanmış bir film tema parkıdır. Altı farklı tema ve yirmi farklı eğlence programına ayrılmıştır. Popüler eğlence programları 4 byutlu Metropolis-sineması, bir U-Boot-Ride, farklı filmlerden senaryolar, hayvan şovları ve akrobatik şovlardır. Film Parkı Almanya'nın yeniden birleşmesiyle 1991 yılında açılmıştır.

Resmi site18 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Filmpark Resmi site7 Kasım 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Baden Württemberg Güneybatı Almanya'da bir eyalettir. Nüfusa ve alana göre üçüncüdür. Başkenti Stuttgart'tır. Diğer önemli kentleri ise Konstanz, Freiburg, Karlsruhe, Mannheim, Tübingen ve Heidelberg'dir. Almanya'nın en zengin eyaletlerinden birisidir ve işsizlik oranı %5'in altındadır. Almanya'nın otomobil endüstrisinin büyük bir bölümünü oluşturan firmalar bu eyalette bulunmaktadırlar. Ayrıca eğitim kalitesinin en yüksek olduğu eyaletlerden biridir. Yoğun şivenin konuşulduğu bir eyalettir. Özellikle, Badisch ve Schwäbisch konuşulur. Eyalet batıda Fransa ve Rheinland-Pfalz, güneyde İsviçre, kuzeyde Hessen, doğuda ise Bavyera ile komşudur. Kara Orman (Schwarzwald) ilin ana ormanını teşkil etmektedir.
Baden-Württemberg, özellikle otomobil imalatı, elektrik mühendisliği, makine mühendisliği, hizmet sektörü ve daha fazlası olan çeşitli endüstrilerdeki güçlü ekonomisiyle tanınır.
Almanya'da üçüncü en yüksek brüt bölgesel ürün (GRP) sahibidir. “Avrupa için Dört Motor”'un parçası en büyük Alman şirketlerinin bazılarının merkezi Baden-Württemberg'dedir, bunlara Mercedes-Benz Group, Schwarz Group (Lidl, Kaufland), Porsche, Bosch ve SAP dahildir.

Baden-Württemberg, Rheinland-Pfalz, Hessen ve Bavyera Alman eyaletleriyle sınır komşusudur ve ayrıca Fransa (Grand Est bölgesi) ve İsviçre (Basel-Landschaft, Basel-Stadt, Aargau, Zürih, Schaffhausen kantonları ve Thurgau) ile de komşudur.
Baden-Württemberg'in büyük şehirlerinin çoğu, Tübingen, Stuttgart, Heilbronn, Heidelberg ve Mannheim eyaletinden geçerek aşağı yönde (güneybatıdan merkeze, sonra kuzeybatıya) akan Neckar Nehri kıyılarındadır.
Ren batı sınırını ve güney sınırının büyük bölümlerini oluşturur. Eyaletin merkezi sıradağları olan Kara Orman (Schwarzwald), Yukarı Ren vadisi'nin doğusunda yükselir. Neckar, Kara Orman ve Tuna arasındaki Swabian Alb yüksek platosu, önemli bir Avrupa havzasıdır.
Baden-Württemberg, Konstanz Gölü'nü (Bodensee, bölgesel olarak Swabian Denizi olarak da bilinir) İsviçre, Avusturya ve Bavyera ile paylaşır, sularındaki uluslararası sınırlar açıkça tanımlanmamıştır.
Alp'lerin (Allgäu olarak bilinir) eteklerini Bavyera ve Avusturya Vorarlberg ile paylaşır ancak Baden-Württemberg'in Avusturya ile anakarada sınırı yoktur.
Tuna'nın geleneksel olarak Brigach ve Breg nehrinin Donaueschingen'in hemen doğusunda birleşmesiyle oluştuğu kabul edilir.
Donaueschingen'de Tuna'ya akan Donaubach'ın kaynağı genellikle "Tuna'nın kaynağı" (Donauquelle) olarak anılır. Hidrolojik olarak, Tuna'nın kaynağı, Furtwangen yakınında yükselen iki biçimlendirici nehirden daha büyük olan Breg'in kaynağıdır.

Baden-Württemberg Almanya'daki Freiburg, Heidelberg ve Tübingen gibi birçok eski, prestijli ve meşhur üniversitelerin merkezidir.
Diğer üniversiteler Konstanz, Karlsruhe, Mannheim ve Ulm şehirlerinde bulunur. Ayrıca başkent eyalet olan Stuttgart da iki üniversite bulunur. Bunlar, Hohenheim Üniversitesi ve Stuttgart Üniversitesi. Ludwigsburg meşhur ulusal film okulu Filmakademie Baden-Württembergin merkezidir.

Baden-Württemberg'in çoğu yerlerinde, Svabyacanın farklı lehçesi (Schwäbisch) ve 'Badisch'/Allemanic kullanılır. Fakat kuzey Almanların çoğu bu lehçeleri anlayamaz. Bu lehçeler kırsal kesimlerde daha yoğun kullanılır.

Devlet Baden-Württemberg parlamentosu, eyalet meclisidir (Almanca: Landtag).
Baden-Württemberg'in seçmeni komşusu Bavyera gibi muhafazakârdır. 
Baden-Württemberg siyasetine geleneksel olarak, Nisan 1952'de devletin kuruluşundan bu yana 2011'e kadar tek bir hükûmet dışında hepsini yöneten başkanlar muhafazakar Hristiyan Demokrat Birliği üyesiydi.
27 Mart 2011'de yapılan “eyalet meclisi“ seçimlerde, seçmenler Hristiyan Demokratlar ve merkez sağ Hür Demokratlar koalisyonunun yerine eyalet parlamentosunda dört sandalyeli çoğunluğu kazanan Yeşiller ve Sosyal Demokratlar‘ı seçti. Yeşiller şaşırtıcı şekilde Sosyal Demokratların 35 sandalyesinden bir tane daha fazla olan 36 sandalye kazandığından Yeşiller liderliğinde hükûmet kuruldu. Winfried Kretschmann, Almanya genelinde Yeşiller üyesi ilk eyalet başkanı oldu.
2016'da Yeşiller, Winfried Kretschmann ile seçmenlerce seçildi ve en iyi sonuçla Alman tarihinde ilk kez birinciliği kazandı. Ancak Sosyal Demokratların ağır kayıplar vermesi yüzünden Hristiyan Demokrat hasımları ile büyük bir koalisyon hükûmeti kurmak zorunda kaldılar.
1992'den 2001'e kadar, Cumhuriyetçi partinin Eyalet meclisinde sandalyeleri vardı.

Baden-Württemberg 35 ilçeye (Landkreise) ve 9 bağımsız şehre (Stadtkreise), ayrıca her biri Freiburg, Karlsruhe, Stuttgart ve Tübingen olmak üzere dört Yönetimsel Bölgede Regierungsbezirk) gruplanmıştır.
 Map
Map

Baden-Württemberg'te herhangi bir bölgeye ait olmayan şu dokuz bağımsız şehir vardır:

Baden-Baden
Freiburg
Heidelberg
Heilbronn
Karlsruhe
Mannheim
Pforzheim
Stuttgart
Ulm

Baden-Württemberg Genel Denetleme Ofisi, kamu dairelerinin kamu fonlarını doğru şekilde kullandığını denetlemek için bağımsız bir organ olarak hareket eder.

Stuttgart
Mannheim
Karlsruhe
Freiburg
Heidelberg
Heilbronn
Ulm
Pforzheim
Reutlingen
Esslingen a.N.
Ludwigsburg
Tübingen
Konstanz
Villingen-Schwenningen

1952 - 1953: Reinhold Maier (Hür Demokrat Parti Liberaller)
1953 - 1958: Gebhard Müller (CDU)
1958 - 1966: Kurt Georg Kiesinger (CDU)
1966 - 1978: Hans Karl Filbinger (CDU)
1978 - 1991: Lothar Späth (CDU)
1991 - 2005: Erwin Teufel (CDU)
2005 - 2010: Günther Oettinger (CDU)
2010 - 2011: Stefan Mappus (CDU)
2011 - 2026: Winfried Kretschmann (Yeşiller)
2026 itibarıyla: Cem Özdemir (Yeşiller)

Baden-Württemberg, Almanya'nın diğer bölgelerine kıyasla nispeten az doğal kaynağı olmasına rağmen, eyalet tarihsel olarak genelde az işsizlik oranıyla Avrupa'nın en müreffeh ve en zengin bölgelerindendir.
Eyaletin ekonomik performansı, gelişmiş altyapısından yararlanır. Berlin, Bremen ve Hamburg şehir devletlerinin yanı sıra Baden-Württemberg tüm Alman eyaletleri arasında ortalama tren ve otobüs güzergahlarının en kısa dördüncüsü geçer.
Baden-Württemberg, en yüksek ihracata (2019) ve üçüncü en yüksek ithalata (2020), %4.3 ile ikinci en düşük işsizlik oranına (Mart 2021), kişi başına en fazla bekleyen patente (2020), "gizli şampiyonlar" olarak kabul edilen en yüksek ikinci mutlak ve en yüksek nisbi şirket sayısına, ve Almanya'daki tüm eyaletler arasında en yüksek mutlak ve nisbi araştırma ve geliştirme harcamasına (2017) ve en yüksek ölçülen inovasyon endeksine (2012) GRP'ye göre (Kuzey Ren-Vestfalya ve Bavyera‘nın arkasından) 524,325 milyar Euro (yaklaşık 636,268 milyar ABD Doları) ile üçüncü en yüksek Gayri safi yurt içi hasılaya (GRP) (2019 itibarıyla) sahiptir.
2018 itibarıyla, Baden-Württemberg tüm Alman eyaletleri arasında otomotiv sanayinde en çok çalışana (233,296), ve tüm Alman eyaletlerinin en çok üçüncü motorlu taşıt sayısına sahiptir (2020). Baden-Württemberg egemen bir ülke olsaydı (2020), nominal gayri safi yurtiçi hasıla (GSYİH) açısından İsveç'inki ile karşılaştırılabilir bir ekonomisi olurdu.
Bir dizi tanınmış şirketin merkezi, örneğin Mercedes-Benz Group, Porsche, Robert Bosch GmbH (otomobil sanayi), Carl Zeiss AG (optik), SAP (Avrupa'nın en değerli markası ve en büyük Amerikan olmayan yazılım kuruluşu) ve Heidelberger Druckmaschinen AG (hassas makine mühendisliği) bu eyalettedir. Buna rağmen, Baden-Württemberg ekonomisine küçük ve orta ölçekli işletmeler hakimdir. İşlenebilir doğal kaynaklar (önceden kurşun, çinko, demir, gümüş, bakır ve tuzlar) açısından fakir ve birçok alanda hala kırsal olmasına rağmen, bölge yoğun bir şekilde sanayileşmiştir.
2003 yılında 20'den fazla çalışanı olan yaklaşık 8,800 imalat işletmesi vardı ancak sadece 384'ünün 500'den fazla çalışanı vardı. Baden-Württemberg kurumsal ailesinde toplamda 1,000-5,000 çalışanı olan 3,779 şirket vardır.
İkinci kategori, sektörde istihdam edilen 1.2 milyon kişinin %43'ünü oluşturur. Orta ölçekli şirketler, Baden-Württemberg ekonomisinin bel kemiğidir. Orta ölçekli işletmeler ve farklı endüstriyel sektörlere dallanma geleneği, geniş bir yelpazede uzmanlaşmayı sağlamıştır. "Eski" Federal Cumhuriyet'in endüstriyel brüt katma değerinin beşte biri Baden-Württemberg tarafından üretilir.
2003 yılında imalat cirosu, %43'ü ihracattan geldi ve 240,000 milyonu aştı. Bölge ekonomisinin büyük uyum kabiliyeti genelde krizlere yardımcı olmasına rağmen, bölge bir dereceye kadar küresel ekonomik gelişmelere bağlıdır. İmalat sanayinde çalışanların yarısı makine ve elektrik mühendisliği ve otomobil yapımında çalışmaktadır. Burası aynı zamanda en büyük işletmelerin bulunduğu yerdir. Hassas mekanik endüstrisinin önemi, optik, saat yapımı, oyuncak, metalurji ve elektronik sanayii gibi bölge sınırlarının ötesine de uzanır. Eskiden bölgenin çoğuna hakim olan tekstil endüstrisi, Baden-Württemberg'den kayboldu.
Araştırma ve geliştirme (Ar-Ge) Devlet ve sanayi tarafından ortaklaşa finanse edilir. 2001 yılında, Almanya'da Ar-Ge alanında çalışan 100,000'den fazla kişinin beşte birinden fazlası Baden-Württemberg'deydi ve bunların çoğu Stuttgart bölgesindeydi.
Baden-Württemberg aynı zamanda en yüksek GSYİH'ye sahip bölgedir.
2007'de "Initiative for New Social Market Economy" (Almanca: Initiative Neue Soziale Marktwirtschaft) (INSM)) adlı halkla ilişkiler kampanyası ve  Wirtschaftswoche, 16 eyalet arasında "ekonomik açıdan en başarılı ve en dinamik eyalet" olduğu için Baden-Württemberg'i ödüllendirdi.
İşsizlik oranı Ekim 2018'de %3 seviyesindeydi ve Almanya'da yalnızca Bavyera'nın ardından en az ikinci ve Avrupa Birliği'nde ise en azıydı.

Baden-Württemberg popüler bir tatil yeridir. Şehir mimarisi ve atmosferi (meşhur şehir parkları ve tarihi Wilhelma hayvanat bahçesi) ile aynı zamanda hem modern hem de tarihi başkent, en büyük şehir Stuttgart, kaleler (Solitude sarayı gibi), araba ve sanat müzelerinin yanı sıra zengin kültürel program (tiyatro, opera), Stuttgart-Bad Cannstatt'taki mineral kaynağı hamamlar ve Almanya'daki kentsel bir bölgede üzüm bağları olan tek büyük şehir (aynı zamanda Roma tapınak yeri) olan Kastra görülecek yerler arasındadır.
Ludwigsburg ve Karlsruhe (saray)

Bakan, bir bakanlığın başında bulunan ve diğer bakanlarla birlikte politika kararlarını alıp uygulayan bir siyasetçidir. Bazı yargı bölgelerinde hükûmet başkanı da bir bakan olup "başbakan", "şansölye" veya başka bir unvanla tanımlanır.
Westminster modeli kullanan ülkelerde, bakanlar genellikle Parlamento veya yasama organının bir üyesi olmak zorunda ve genellikle yasama organının alt kanadında çoğunluğu elinde tutan siyasi partiden olurlar. Belçika, Meksika, Hollanda, Filipinler, Slovenya ve Nijerya gibi diğer parlamenter sistem kullanılan ülkelerde ise kabine düzeyindeki bir görev veya diğer hükûmet yetkilisi, yasama organının bir üyesi olamaz. Her devletteki idari düzenlemelere bağlı olarak, bakanlar genellikle bir hükûmet departmanının başı ve hükûmetin bakanlar kurulu ve belki de bir bakanlar komitesinin üyeleridir. Bazı bakanlar diğerlerinden daha üst düzey olabilir ve bazıları "yardımcı bakan" veya "devlet bakanı" unvanını taşıyabilir. Birçok bakanın bulunduğu bazı yargı bölgelerinde, bakanlar iç veya dış kabine üyesi olarak atanabilir.
Hong Kong, Meksika, Filipinler, Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri gibi bazı ülkelerde, eşdeğer kabine düzeyindeki görevliler "sekreterler" olarak adlandırılırlar (örneğin, Birleşik Krallık'ta Home Secretary, Amerika Birleşik Devletleri'nde Secretary of State). Bazı kabine düzeyindeki görevlilerin başka bir unvanı olabilir, örneğin "Attorney-General" veya "Postmaster-General".

İngilizcede bakan, "Minister" terimi ayrıca diplomatik alanda da kullanılır ve birinci sınıf diplomat olan "Minister Plenipotentiary" unvanında olduğu gibi bir Büyükelçi ile bir Elçi Arasında yer alan bir diplomat için kullanılır.
"Minister" terimi, Orta İngilizceden gelmektedir ve köken olarak Latincede "hizmetkâr, yardımcı" anlamına gelen "minister" kelimesinden türetilmiş olan Eski Fransızca "ministre" kelimesinden gelmektedir. Bu ise "daha az" anlamına gelen "minus" kelimesinden türetilmiştir.
"Bakan" kelimesi Türkiye Türkçesi, "bak-" fiilinden Yeni Türkçe +(g)An ekiyle türetilmiştir. Arapça ve Osmanlıca kökenli olan "nazır" kelimesi ise "bakan" anlamına gelir. Yeni terminoloji 21 Kasım 1934 tarihli bir yasayla resmi olarak kabul edilerek kullanıma başlanmıştır.
Westminster sistemi gibi hükûmet sistemini kullanan yargı bölgelerinde, örneğin Birleşik Krallık ve Avustralya, bakanlar veya eşdeğerlerini genellikle yasama organından ve genellikle yasama organının alt meclisinde çoğunluğu elinde tutan siyasi partiden seçilir. Belçika, Meksika, Hollanda, Filipinler ve Amerika Birleşik Devletleri gibi yetkilerin kesin olarak ayrıldığı yargı bölgelerinde ise bakanlar yasama organının üyesi olamaz ve bakan olmaya seçilen bir yasama organı üyesi, yasama organından istifa etmek zorundadır.
Normalde çoğunluk partisinin lideri başbakan veya eşdeğer bir görevi üstlenir ve diğer bakanları seçer. Westminster sisteminde bu bakanlar hükûmetin bir parçası olurken parlamentoda seçim bölgesini temsil etmeye devam eder. Parlamentoda bulunmayan bireyler özel yetenekleri hükûmete getirmek amacıyla bakan olarak atanabilir.

Birleşik Krallık'ta bir hükûmet bakanının, ne Temsilciler Meclisine ne de Lordlar Kamarası'na üye olması gerekmez. Ancak uygulamada, bakanların Parlamento'ya karşı sorumlu olabilmeleri için Temsilciler Meclisi veya Lordlar Kamarası üyesi olmaları gerektiği konusunda gelenek vardır. Son yıllarda, bu gibi bakanlar Lordlar Kamarası'na atanmışlardır.

Barbarossa Harekâtı, II. Dünya Savaşı sırasında, 22 Haziran 1941 Pazar günü, Nazi Almanyası ve birkaç müttefik Mihver Devleti tarafından Sovyetler Birliği'ne karşı başlatılan istiladır. 3.8 milyondan fazla Mihver askeri, 2.900 kilometre (1.800 mil) genişliğindeki bir cephe boyunca batı Sovyetler Birliği'ne saldırdı; ana hedef, Arhangelsk ile Astrahan arasındaki, A-A hattı olarak bilinen çizgiye kadar toprak ele geçirmekti. Saldırı, insanlık tarihindeki en büyük ve en maliyetli askeri taarruz haline geldi; açılış aşamasında yaklaşık 10 milyon muharip yer aldı ve harekâtın 5 Aralık 1941'de sona ermesiyle toplam 8 milyondan fazla kayıp verildi. Bu saldırı, II. Dünya Savaşı'nda büyük bir tırmanışa yol açtı, tarihin en büyük ve en ölümcül kara savaşı olan Doğu Cephesi'ni açtı ve Sovyetler Birliği'ni Müttefiklerin safına kattı.

Mihver Devletleri'ne bağlı 4,5 milyonun üzerinde asker, 2.900 km'lik bir cephe hattı üzerinden Sovyetler Birliği'ni istilaya girişti. Bu birliklerin yanı sıra harekâta 600 bin motorlu araç ve 625 bin at katılmıştır. Barbarossa Harekâtı'nın planlamasına 18 Aralık 1940 tarihinde başlandı. Alman ordularının 22 Haziran 1941 günü Sovyetler Birliği'ne saldırmasıyla başlayan ve 5 Aralık 1941 gününe kadar süren çatışmalarda Alman orduları neredeyse kesintisiz olarak ilerlemişlerdir. Gizlilik içinde devam ettirilen hazırlıklar ve harekâtın kendisi, neredeyse bir yıl sürmüştür. Kızıl Ordu Wehrmacht'ın güçlü darbeleri karşısında Moskova önlerine ve Leningrad'a kadar geriledi. Alman ilerleyişi 5 Aralık 1941 tarihinde ilk kez Moskova önlerinde durduruldu ve Alman ordularının geri çekilmelerine sebep oldu. Bu tarihten itibaren 1942 ilk üç ayı boyunca cephedeki durum, art ardına gelen Kızıl Ordu karşı taarruzlarıyla bunlara göğüs germeye çalışan Alman ordu birlikleri arasındaki amansız çatışmalar olarak sürmüştür. Sonuç itibarıyla Hitler, umduğu zafere erişemedi, Kızıl Ordu Wehrmacht'ın ileri hareketini durdurmayı başarmıştı. Alman kuvvetleri taktik olarak parlak zaferler de kazandı. Sovyetler Birliği'nin Ukrayna da dahil olmak üzere ekonomik yönden en önemli bölgelerinden bir kısmında geniş toprakları işgal etmeyi başardı. Bununla birlikte harekâtın operatif hedefleri olan Sovyet kuvvetlerinin ülkenin batı kesiminde imha edilmesi ve Moskova'nın alınması gerçekleştirilemedi. Alman ve müttefiklerine bağlı kuvvetler, cephenin genelinde, izleyen yılın ortalarına kadar yaygın bir taarruza bir daha girişemediler. 1942 yılının baharından itibaren ise Alman ilerleyişi yeniden başlayacak ve SSCB topraklarında derin ve geniş ilerlemeler sağlayacaktır. Barbarossa Harekâtı'nın başarısızlığı Hitler'i, Sovyet topraklarında daha sonraki başarısız harekâtlara yöneltmiştir, Leningrad Kuşatması, Nordlicht Harekâtı, Stalingrad Muharebesi ve Sovyet topraklarındaki diğer harekâtlar gibi.
Barbarossa Harekâtı, katılan insan gücü ve sonuçları itibarıyla askeri tarihteki en büyük çaplı askerî harekât olmuştur. Başarısızlıkla sonuçlanması, III. Reich tarihinde bir dönüm noktası olmuştur. En önemlisi de harekâtın Doğu Cephesi'ni açmış olmasıdır. Bu cephede, başlangıçta ve süreç içinde tüm dünya tarihi savaş alanlarının hepsinden daha fazla kuvvet savaşa sürülmüştür. Barbarossa Harekâtı ve etkisi altına aldığı bölgelerde ve kentlerde gerçekleşen en büyük muharebelerden bazılarının ölümcül yırtıcılığıyla, yüksek kayıplarıyla ve her iki taraf için de çok zor koşularıyla, tüm bunlar 20. yüzyılda ve II. Dünya Savaşı'nda tarihin akışını etkilemiştir. Hitler, genelkurmay tarafından "Batı Rusya" yı işgal etmenin "Almanya'nın ekonomik durumu için bir rahatlamadan çok bir tahliye" yaratacağı konusunda uyarılmışsa da, Almanya'daki akut işçi kıtlığını gidermek için tüm bölümlerin hareketsiz hale getirilmesi gibi telafi edici faydalar bekliyordu. endüstri; Ukrayna'nın güvenilir ve muazzam bir tarımsal ürün kaynağı olarak sömürülmesi; Almanya'nın genel ekonomisini canlandırmak için zorla çalıştırma ve Almanya'nın Birleşik Krallık'ı izole etme çabalarını iyileştirmek için toprakların genişletilmesi. Hitler, Almanlar Sovyetler Birliği'ne karşı zafer kazandığında, İngiltere'nin barış için dava açacağına ve aksi takdirde Doğu'daki mevcut kaynakları Britanya İmparatorluğunu yenmek için kullanacağına inanıyordu.

Sadece kapıyı tekmelememiz gerekiyor ve tüm çürümüş yapı yıkılacak.
—Adolf Hitler
5 Aralık 1940'ta Hitler, Alman Yüksek Komutanlığının Temmuz 1940'tan beri üzerinde çalıştığı işgal için nihai askeri planlarını "Otto Operasyonu" kod adıyla aldı. Ancak Hitler, bu planlardan memnun değildi ve 18 Aralık'ta, kod adı "Barbarossa Operasyonu" olan yeni bir savaş planı çağrısında bulunan Führer Direktifi 21'i yayınladı. Operasyon, 12. yüzyılda Üçüncü Haçlı Seferi'nin lideri olan Kutsal Roma İmparatorluğu'nun Orta Çağ İmparatoru Frederick Barbarossa'nın adını almıştır. 30 Mart 1941'de Barbarossa kararnamesi, savaşın bir imha olacağını ilan etti ve tüm siyasi ve entelektüel elitlerin ortadan kaldırılmasını savundu. İstila tarihi 15 Mayıs 1941 olarak belirlendi, ancak daha fazla hazırlık ve muhtemelen daha iyi hava koşulları için bir aydan fazla ertelendi. (Gecikme nedenlerine bakın.)
Alman tarihçi Andreas Hillgruber'in 1978 tarihli bir makalesine göre, Alman askeri elitinin hazırladığı işgal planları, Fransa'nın "yenilmez" Wehrmacht'ın elindeki hızlı yenilgisinden kaynaklanan kibir ve Rusya'nın geleneksel Alman stereotipleriyle renklendi. ilkel, geri "Asya" ülkesi. Kızıl Ordu askerleri cesur ve sert kabul edildi, ancak subay kolordu hor görüldü. Wehrmacht'ın liderliği, çok dar bir askeri görüş lehine, siyasete, kültüre ve Sovyetler Birliği'nin hatırı sayılır endüstriyel kapasitesine çok az ilgi gösterdi. Hillgruber, bu varsayımlar tüm askeri seçkinler tarafından paylaşıldığı için, Hitler'in, "birkaç askeri liderin" suç ortaklığı ile mümkün olan en insanlık dışı bir şekilde yürütülecek bir "imha savaşı" ile başa çıkabildiğini savundu. bunun kabul edilen tüm savaş normlarını ihlal edeceği oldukça açıktı.

Alman ve Sovyet kuvvetlerinin 1939 yılı Eylül ayında Polonya'yı işgalinin ardından Almanya, 1940 yılı Nisan'ında Danimarka ve Norveç'i işgal etti. Aynı yılın Mayıs ayında da Hollanda üzerinden Fransa'ya saldırdı. Paris, 14 Haziran'da düştü ve Fransa, 16 Haziran'da mütareke istedi. General Erwin Rommel'in ve Afrika Kolordusu'nun Şubat 1941'de bölgeye intikali ile Almanya Kuzey Afrika'da harekâta başlamış oldu.

Alman orduları Paris'i işgal ettiği gün Sovyet Hükûmeti Litvanya'ya dokuz saatlik bir ültimatom verdi ve hemen ertesi gün, 15 Haziran 1940'ta Kızıl Ordu Litvanya'yı işgal etti. Birkaç gün içinde Estonya ve Letonya da işgale uğradı. Bu üç ülkede de 18 Temmuz'da Kızıl Ordu gölgesinde seçimler yapıldı, yeni hükûmet derhal Sovyetler Birliği'ne katılma kararı aldı. Litvanya 3 Ağustos'ta, Letonya 5 Ağustos'ta, Estonya ise 6 Ağustos'ta Sovyetler Birliği'ne katıldılar. Bu üç Baltık ülkesinin Sovyetler Birliği'ne katılmasıyla Sovyetler Birliği, Polonya topraklarından sonra kuzeyde de Almanya ile ortak sınıra gelmişti.
Aynı yılın Haziran ayının 26'sında Stalin, Romanya'dan Besarabya ve kuzey Bukovina'yı boşaltmasını isteyen bir ültimatom verdi. Bir günlük süre tanınmıştı. Aslında Besarabya, Alman-Sovyet Saldırmazlık Paktı'nda Sovyetler Birliği'nin etki alanında kabul edilmişti ama, Bukovina için bir madde yoktu. İngiliz ablukası nedeniyle petrolü deniz yoluyla getiremeyen Almanya, Romanya'dan ithal ettiği petrole bağımlı olmak dolayısıyla, Sovyetler Birliği'nin Romanya petrol sahasına bu denli yaklaşmasından ciddi endişe duymak durumundaydı. Besarabya ve Kuzey Bukovina 28 Haziran 1941 tarihinde Sovyet birliklerince işgal edildi.

Molotov-Ribbentrop Paktı (Alman-Sovyet Saldırmazlık Paktı), Almanya'nın ve Sovyetler Birliği'nin 1939'da Polonya'yı işgalinden kısa bir süre önce imzalanmıştı. Görünüşte bir saldırmazlık anlaşması olmasına karşın geri plandaki gizli protokoller, ana hatlarıyla III. Reich ile Sovyetler Birliği'nin arasındaki sınır devletlerin paylaşılmasını içeriyordu. Pakt, her iki ülke arasındaki karşılıklı düşmanlık ve ideolojik çekişme nedeniyle tüm dünya için bir sürpriz oldu. Paktın bir sonucu olarak Almanya ile Sovyetler Birliği arasında görece sıkı diplomatik ilişkiler ve önemli boyutlarda ekonomik ilişkiler oluştu. İki ülke arasında 1940'ta bir ticaret anlaşması imzalandı. Sovyetler Birliği, bu ticaret antlaşmasıyla bir bakıma Alman ekonomisini rahatlatmıştır. Askeri ve endüstriyel malzeme karşılığında Almanya'ya başta petrol olmak üzere hammaddeler satılmıştır. Bu durum, İngiliz ablukasının Alman ekonomisi üzerindeki olumsuz etkilerini hafifletti.

Fransa'nın çöküşünün bir başka etkisi de Balkanlar'ın kuzeyinde ortaya çıktı. Macaristan ve Bulgaristan, 1940 yılı yazında Romanya'dan toprak talebinde bulunmaya başladılar. Özellikle Macaristan, I. Dünya Savaşı sonrasında kaybettiği Transilvanya'yı geri alma çabasına girmişti. Bu bölgede çıkabilecek bir çatışma Hitler açısından çok ciddi bir krize yol açabilecektir. Konu yine Romanya petrollerine dayanmaktadır. Gelişmeleri izleyen Hitler, 28 Ağustos'ta durum iyiden iyiye kritik bir hal alınca, öncelikle beş panzer ve üç mekanize tümene (paraşütçülerin de dahil olduğu bazı hava kuvvetlerine bağlı birlikler dahil), Romanya petrol bölgesini 1 Eylül'de işgal için hazır olmaları emri vermiştir. Aynı zamanda kendi Dışişleri Bakanı Joachim von Ribbentrop'la İtalya Dışişleri Bakanı Galeazzo Ciano'yu Viyana'ya gönderdi. İki dışişleri bakanı, taraflara arabuluculuklarını ve Hitler'in düzenlemesini kabul ettirdiler. Buna göre Rumenler, Transilvanya'nın yarısını Macaristan'a, Güney Dobruca'yı da Bulgaristan'a bıraktılar. İtalya ve Almanya, Romanya'nın geri kalanı için bir garanti verdiler. Romanya'ya verilen bu garanti Stalin'in tepkisini çekmiş, iki ülke arasındaki ilişkileri giderek gerginleştiren bir süreci körüklemiştir.

İtalyan kuvvetleri 28 Ekim 1940 tarihinde Yunanistan - Arnavutluk sınırını geçtiler. Her ne kadar bir hafta içinde bozguna uğradılarsa da bu durum, Balkanlar'da Almanya'nın durumunu t

Barok mimari, 16. yüzyılın sonlarında İtalya'da ortaya çıkan ve kademeli olarak Avrupa geneline yayılan oldukça dekoratif ve teatral bir stildir. Başlangıçta Katolik Kilisesi tarafından, özellikle Cizvitler tarafından, Reform hareketine ve Protestan kilisesine karşı şaşkınlık ve hayranlık uyandıran yeni bir mimariyle mücadele etme aracı olarak tanıtılmıştır. Yüksek Barok döneminde (1625-1675) zirvesine ulaşmış ve İtalya, İspanya, Portekiz, Fransa, Bavyera ve Avusturya'daki kilise ve saraylarında kullanılmıştır. Geç Barok döneminde (1675-1750), Rusya'ya, Osmanlı İmparatorluğu'na ve Latin Amerika'daki İspanyol ve Portekiz kolonilerine kadar ulaşmıştır. Yaklaşık 1730'da, Rokoko adı verilen daha da süslü bir varyant ortaya çıkmış ve Orta Avrupa'da gelişmiştir. Barok mimarları Rönesans mimarisinin temel unsurlarını, kubbeler ve kolonat da dahil olmak üzere, alıp onları daha yüksek, daha görkemli, daha süslü ve daha dramatik hale getirmişlerdir. İç mekân etkileri genellikle quadratura (yani heykelle birleştirilmiş trompe-l'œil resim) kullanımıyla elde edilmiştir: göz yukarıya çekilir ve kişi göklere baktığı yanılsaması yaratılır. Heykelli melek kümeleri ve boyalı figürler tavanı doldurur. Işık da dramatik etki için kullanılmıştır. Kubbelerden aşağıya akıtılmış ve bol miktardaki yaldızdan yansıtılmıştır. Burmalı sütunlar da sıklıkla kullanılarak yukarı doğru hareket yanılsaması yaratılmış ve kartuşlar ile diğer dekoratif unsurlar mevcut her alanı kaplamıştır. Barok saraylarında görkemli merdivenler merkezi bir unsur haline gelmiştir.
Erken Barok (1584-1625) büyük ölçüde Romalı mimarların çalışmalarıyla şekillenmiştir, özellikle Giacomo della Porta tarafından yapılan Gesù Kilisesi (1584'te kutsanmış) cephesi ve Carlo Maderno tarafından yapılan Aziz Petrus Bazilikası sütunlu koridoru (1612'de tamamlanmış) ve Pietro da Cortona tarafından yapılan görkemli Barberini Sarayı iç mekânları (1633-1639) ve Carlo Maderno tarafından yapılan Santa Susanna (1603). Fransa'da, Salomon de Brosse tarafından Marie de' Medici için inşa edilen Lüksemburg Sarayı (1615-45) stilin erken bir örneğiydi.
Yüksek Barok (1625-1675) Roma'da Pietro da Cortona tarafından yapılan büyük eserler üretmiştir, bunlar arasında (Santi Luca e Martina Kilisesi) (1635-50), Francesco Borromini tarafından yapılan (San Carlo alle Quattro Fontane (1634-1646)) ve Gian Lorenzo Bernini tarafından yapılan (Aziz Petrus Meydanının sütunlu koridoru) (1656-57) bulunmaktadır. Venedik'te, Yüksek Barok eserleri arasında Baldassare Longhena tarafından yapılan Santa Maria della Salute yer almaktadır. Fransa'daki örnekler arasında Jacques Lemercier tarafından yapılan Louvre Sarayı'nın Pavillon de l'Horloge'u (1624-1645), Jacques Lemercier tarafından yapılan Sorbonne Şapeli (1626-35) ve François Mansart tarafından yapılan Château de Maisons (1630-1651) bulunmaktadır.
Geç Barok (1675-1750) stilin Avrupa'nın tüm bölgelerine ve Yeni Dünya'daki İspanya ve Portekiz kolonilerine yayıldığını görmüştür. Ulusal stiller daha çeşitli ve belirgin hale gelmiştir. Fransa'da XIV. Louis dönemindeki Geç Barok daha düzenli ve klasikti. Örnekler arasında Versay Sarayı'nın Aynalar Salonu ve Fransızca: Les Invalides'in kubbesi yer almaktadır. 18. yüzyılın başlarında özellikle süslü bir varyant ortaya çıkmıştır; ilk olarak Fransa'da Rocaille adıyla anılmış, sonra İspanya ve Orta Avrupa'da Rokoko olarak bilinmiştir. Heykelli ve boyalı süsleme duvarlar ve tavandaki her alanı kaplamıştır. En ünlü mimarı Balthasar Neumann'dı ve On Dört Kutsal Yardımcı Bazilikası ve Würzburg Rezidansı (1749-51) ile tanınmıştır.

Michelangelo'nun geç dönem Romen yapıları, özellikle de St. Peter's Bazilikası, Barok mimarisinin dikkate değer öncülerinden sayılabilir. Öğrencisi Giacomo della Porta Roma'da bu eser üzerinde çalışmaya devam etmiş, özellikle de erken dönem Barok'un en önemli kilise dış cephesi örneklerinden sayılan Carlo Maderno'nun Santa Susanna (1603)'sına yol açan Cizvit kilisesi Il Gesu'ya imza atmıştır.
Barok mimarisinin karakteristik özellikleri şöyle sıralanabilir:

Kiliselerde kimi zaman oval formlu ve daha geniş sahınlar
Tamamlanmamış veya kasten yarım bırakılmış mimari ögeler
Işığın dramatik kullanımı; güçlü aydınlık ve gölge kontrastları (chiaroscuro etkileri) veya değişik pencereler aracılığıyla düzenli bir aydınlatma. (bkz. Weingarten Manastırı kilisesi)
Süs ve renklerin zengin kullanımı (putti veya çoğu zaman altınla kaplanmış, ahşaptan figürler)
Geniş skalalı tavan freskleri
Sıklıkla dramatik bir merkezi projeksiyonla karakterize edilmiş harici cepheler
İçeride resim, heykel ve sıva (özellikle geç dönem Barok'ta) için uygun bir kabuk
Trompe l'oeil (tasvir edilen objelerin 3 boyutlu görsel illüzyon yaratması için fazlasıyla gerçekçi görüntüler içeren resim tekniği) gibi yanıltıcı efektler ve resimle heykelin harmanlanması
Bavyera, Çek, Polonya ve Ukrayna Baroku'nda armut şekilli kubbeler
Katolik ülkelerde özellikle veba salgınının bitişine şükretmek amacıyla dikilmiş Veba Sütunları

Barok yapı listesi

Batı Almanya, Federal Almanya ya da resmî adıyla Almanya Federal Cumhuriyeti  (Almanca: Bundesrepublik Deutschland), II. Dünya Savaşı'ndan sonra Amerika Birleşik Devletleri, Birleşik Krallık ve Fransa kontrolü altındaki bölgede kurulmuş devlet. "Batı Almanya", 15. yüzyıldan beridir Almanya diye adlandırılan ülkenin, II. Dünya Savaşı'ndan sonra politik ve coğrafi olarak ikiye ayrılması sonucu oluşmuştur ve bu ad, 1949'dan 1990'a kadar (Batı Almanya ile Doğu Almanya'nın birleşmesine kadar) ABD ve Birleşik Krallık'ın sebebiyet verdiği politik arenada kullanılan bir ad olarak kalmıştır.
Şimdiki Almanya, yani Almanya Federal Cumhuriyeti, 1949'dan günümüze değin varlığını sürdüren bir ülkedir ve "Batı Almanya" adı 1949–90 arasını kastetmek için kullanılan bir dönem adıdır; Alman Demokratik Cumhuriyeti (Almanca: Deutsche Demokratische Republik), 1989 yılında Berlin Duvarı'nın yıkılmasından sonra 1990 yılında Almanya Federal Cumhuriyeti tarafından ilhak edilmiştir. 1949 ile 1990 yılları arasındaki dönemde Batı Almanya'ya Bonn şehri federal başkentlik (Bundeshauptstadt) yapmıştır.

II. Dünya Savaşı ertesinde Avrupa'nın siyasal sınırları, ABD, SSCB ve İngitere'nin katıldığı Yalta (Şubat 1945) ve Potsdam (Temmuz - Ağustos 1945) konferanslarıyla belirlenmişti. Almanya'nın askersizleştirilmesini, Naziliğin kökünün kazınmasını ve ülkenin demokratikleştirilmesinin öngören konferans kararlarına göre Almanya toprakları üç işgal bölgesine (ABD, SSCB ve İngiliz işgal bölgeleri) ayrılıyordu. Daha sonra, ABD ve İngiliz bölgeleri içinde bir Fransız işgal bölgesi oluşturulacaktı. Barış antlaşması imzalanıncaya dek, bu üç işgal bölgesi, her kuvvetin başkomutanı kendi bölgesinden sorumlu olacak biçimde yönetilecekti. Bu bölgeleri eşgüdümünü ve dolayısıyla Almanya'nın bütünlüğünden, Berlin'deki Müttefiklerarası Denetim Kurulu sorumluydu. Berlin kenti de aynı biçimde üç yönetim bölgesine ayrılıyordu. ABD ve İngiliz bölgeleri, Almanya'nın bütününde öngörülen benzer biçimde, daha sonra Fransız işgal bölgesi oluşturacaktı.
Başlangıçta tarafların amaçladıkları asıl amaç; tek ve demokratik Almanya devleti, gittikçe tehlikeye girmeye başladı. Haziran 1946'da, ABD ve Birleşik Krallık Berlin'deki işgal bölgelerini, Potsdam kararlarına aykırı olarak birleştirdiler (Bizone). Haziran 1948'de Fransa'nın da katılmasıyla Trizone (Üçlü Bölge) oluştu. Bu girişimler Almanya'nın parçalanmasının başlangıcı oldu.

Eylül 1948'de, bu üçlü bir adım daha atarak, barış görüşmelerinin sonuçlanmasını beklemeden, Almanya Federal Cumhuriyeti'nin kurulduğunu açıkladılar. Batı Almanya'daki on bir eyaletin (Länder) yöneticilerinden bir kurucu meclis toplandı. Meclisin hazırladığı anayasa 8 Mayıs 1949'da Bonn'da toplanan parlamento konseyine sunularak onaylandı. Anayasa; federal ve cumhuriyetçi; ama eyaletlere daha çok yetki veren bir yapıdaydı. Ülkeyi Bundestag ve Bundesrat adında iki meclis yönetecekti. Bundestag tüm ülkenin temsilcilerinden, Bundesrat eyalet hükûmetlerinin üyelerinden oluşmaktaydı.
Federal hükûmet 20 Eylül 1949'da işe başladı. Theodor Heuss, cumhurbaşkanı; Konrad Adenauer da başbakan seçildi. İlk hükûmet, Hristiyan Demokrat Birliği, Hür Demokrat Parti ve Alman Partisi üyelerinden kurulu bir koalisyon kabinesiydi. ABD, Birleşik Krallık ve Fransa, 5 Mayıs 1955'te Federal Almanya'nın tam egemenliğini tanıdılar. Ülkede 1949'dan 1969'a dek Hristiyan Demokrat Birliği başta kaldı. Bu dönem içinde Federal Almanya, 1950'de AKÇT'ye, 1955'te NATO'ya, 1957'de AET'ye girdi. Dış politikası ABD ile tam bir iş birliği, NATO'nun desteklenmesi ve Fransa ile barışın sürdürülmesi ilkelerine dayanıyordu. Adenauer 1963'te başbakanlıktan çekildi. Marshall Yardımı'yla Alman "ekonomi mucizesi"ni yaratan Ekonomi Bakanı Ludwig Erhard başbakanlığa getirildi. Erhard da Adenauer'ın dış ve iç politika çizgisini sürdürdü.

28 Eylül 1969'daki seçimler sonunda Sosyal Demokrat Parti (SPD) ile Hür Demokrat Parti (FDP) koalisyon hükûmeti kurdu. Başbakanlığa Willy Brandt getirildi. Brandt Almanya'nın dış politikasında bir değişiklik yaparak sosyalist ülkelerle ilişkileri yumuşatmaya girişti. 1970'te SSCB ve Polonya'yla sınır güvenliği için görüşmelere başlandı. 19 Mayıs 1972'de Alman parlamentosu iki ülke ile yapılan antlaşmaları onayladı. Federal ve Demoratik Almanya arasındaki ilk resmî antlaşma 17 Ekim 1972'de yürürlüğe girdi. Kasım 1972'de Brandt'ın koalisyon partileri seçimleri yeniden kazandı. 21 Aralık 1972'de Demokratik Almanya ile diplomatik ilişkileri başlatan yeni antlaşma imzalandı ve 21 Haziran 1973'te yürürlüğe girdi. Eylül 1973'te her iki Almanya'da BM'ye katıldı. 6 Mayıs 1974 Willy Brandt başbakanlıktan istifa etti. Yerine 55 yaşındaki Maliye Bakanı Helmut Schmidt geldi. Aynı günlerde başbakan yardımcısı ve Dışişleri bakanı Walter Scheel cumhurbaşkanı seçildi. Schmidt dış politikadaki ağırlığı sosyalist ülkelerden Batı'ya çevirdi. 20 Haziran 1974'te imzalanan, Çekoslovakya ile ilişkileri normale döndüren Brandt'in başlattığı dönemin son antlaşması oldu. 3 Ekim 1976'da Başbakan Schmidt'in koalisyon partileri olan Sosyal Demokrat Parti ile Hür Demokrat Parti, seçimleri az bir farkla kazandılar. 1977'de ülkede terörist eylemler başladı. 6 Mayıs 1978'de Schmidt ve SSCB lideri Leonid Brejnev, 25 yıllık ekomomik iş birliği antlaşmasını imzaladılar. 23 Mayıs 1979'da Scheel'in yerine 64 yaşındaki eski Nazi Partisi üyesi ve Bundestag Meclisi sözcüsü Karl Carstens seçildi. Batı ve Doğu Almanya arasındaki ilişkiler 1980'de de gelişmeye devam etti. Fakat Polonya olayları nedeniyle Schmidt'in Doğu Almanya'ya yapacağı gezi ertelendi.
5 Ekim 1980 seçimlerini yeniden kazanan koalisyon partileri arasında çıkan anlaşmazlık erken seçime yol açtı. Ekim 1982'de yapılan erken seçimlerden SPD gerileyerek çıktı. Yeni koalisyon hükûmetini, Hristiyan Demokrat Parti başkanı Helmut Kohl, Hür Demokratlar ve Hristiyan Sosyal Birliği (CSU) ortaklığıyla kurdu. 1983'te yapılan devlet başkanlığı seçimini Hristiyan Demokrat Richard von Weizsacker kazandı. Aynı yıl gerçekleştirilen genel seçimlerden Kohl'u başbakan adayı olarak gösteren koalisyon partileri önde çıktı. Aralık ayı içinde ABD'nin Federal Almanya topraklarına Pershing II füzelerini yerleştirmesi başta SSCB olmak üzere sosyalist ülkelerle ilişkilerin gerginleşmesine neden oldu. 1984 sonunda yapılan yerel seçimlerde Yeşiller ülkenin en kalabalık eyaleti olan Kuzey Ren-Vestfalya'da üçüncü parti durumuna geldi. 1985'teki eyalet seçimlerinde ise koalisyon ortağı partilerin oyları düştü. Ayrıca bu seçimlerden sonra ilk Sosyal Demokrat-Yeşiller Koalisyonu Hessen'de kuruldu. Ancak bu koalisyon iki partinin nükleer enerji konusunda anlaşamamaları üzerine dağıldı. 1987 başında yapılan genel seçimler sonunda iktidardaki koalisyon meclisteki çoğunluğunu korudu. Ancak koalisyon'un en büyük ortağı CDU büyük oy kaybına uğradı. Seçimlerden Yeşiller ile koalisyon küçük ortağı FDP en kârlı çıkan partiler oldular. 25 Mart günü parti içindeki bir anlaşmazlık nedeniyle Willy Brandt SPD başkanlığından istifa etti. Yerine Hans Jachen Vopel seçildi. Yıl sonunda yapılan eyalet seçimlerinde de CDU önemli ölçüde oy kaybına uğradı. Yeşiller ile FDP oy oranlarını yükselttiler. Bu arada neo-Nazi parti de Bremen eyalet meclisine bir kişi sokmayı başardı.

1989 sonunda Demokratik Almanya'da gelişen politik olaylar 1990 başında iki Almanya'nın birleşmesini gündeme getirdi. NATO üyeliği, Polonya ile sınır anlaşmazlığı gibi birçok çözüm bekleyen sorun olmasına karşın bu konuda önemli adımlar atıldı. 10 Mart 1990'da İki Almanya'nın üst düzey bürokratları arasında bu konuda ilk görüşme DAC başkenti Doğu Berlin'de gerçekleştirildi. Tek Almanya sorununda çözüm bulabilmek için "2+4 formülü" adı verilen iki Almanya ile II. Dünya Savaşı'nın galibi dört devletin birlikte toplanması kararlaştırıldı. Başbakan Kohl, iki Almanya'nın birleştirilmesi amacıyla kasım ayında bir plan teklif etti; 1990'da birleşme sürecini hızlandırdı ve para birliğini sağladı. Doğu Almanya'da yapılan çok partili seçimleri (mart 1990) muhalefet kazandı ve ADC parlamentosu kendini feshederek Almanya Federal Cumhuriyeti'ne katılma kararı aldı. 2/3 ekim 1990 gece yarısı iki Almanya fiilen birleşti.

Federal Almanya 1949'dan bu yana Marshall yardımıyla hızlı bir ekonomik gelişme gösterdi. Ulusal gelirin %41'inin geldiği sanayi kesiminde çalışan nüfusun %40,5'u çalışırdı. Almanya'nın bölünmesiyle kömür yataklarının hemen hemen tümü (Ruhr, Aix la Chapeller ve Saar) Federal Cumhuriyet'te kaldı. Linyit yataklarının nitelik bakımından en iyileri (Köln, Hessen), hidroelektrik tesislerinin, demir sanayinin ve sanayinin en büyük payı yine Federal Cumhuriyet'te kaldı. Almanya'nın bölünmesinden sonra ekonomik bünyesi fazla değişmeyen Federal Almanya sanayisini hızla yeniledi. Nazi döneminin sanayi yöneticileri, iki-üç yıllık cezalardan sonra yeniden işleri başına döndüler. Tarım alanında da gerçek anlamda bir değişiklik olmadı. Potsdam'da kararlaştırılan toprak reformu birkaç büyük işletme dışında uygulanmadı.

Batı Berlin, siyasi unsurlar yüzünden oluşmuş ve 1949'dan 1990'a kadar var olmuş bir eksklavdı. Batı Berlin sadece bugünkü Berlin'in batısındaki bölgeyi kapsıyordu ve Doğu Berlin ve Alman Demokratik Cumhuriyeti ile sınırlarını paylaşıyordu. Şehrin batısı 1945'te oluşan Amerikan, İngiliz ve Fransız sektöründen oluşuyordu. Siyasal olarak bu sektörler Batı Almanya'ya bağlıydı ama yine de bu bölgeler özel statülere sahipti, çünkü bu bölgelerin yönetimi Müttefik Devletler tarafından yapılıyordu. Doğu-Berlin de Sovyetler tarafından işgal edilmişti ve böylece Sovyet sektörü olmuştu, Doğu Berlin böylece Sovyetler yönetimi altına girdi ve bütün Berlin'in Doğu Almanya'nın başkenti olması talep edildi. Bu talep Batılı Müttefikler tarafından reddedildi ve Berlin'in yönetiminin dört işgalci güçleri tarafından gerçekleştirilmesi istendi. Sovyetler'in ve Batılı Müttefikler'in siyasal nedenler yüzünden anlaşamaması nedeniyle kent bölündü ve Berlin Duvarı'nın 1961'de yapılmasıyla şehir resmen duvarlar tarafından bölünmüş oldu. Berlin duvarı'nın 1989'da yıkılmasıyla şehir yeniden birleşti. 
Ortalama iki milyon gibi bir nüfusla, Batı Berlin Almanya'da Soğuk Savaş döneminden en çok nüfus barındıran şehirdi.

II. Dünya Savaşı'ndan sonra Potsdam Antlaşması Berlin'in yasal olarak işgale uğramasını sağladı. Bu antlaşma, Almanya'nın dört büyük Müttefik devletin yönetimi altında kalmasını öngörüyordu. Bu devletler Amerika Birleşik Devletleri, Birleşik Krallık, Fransa ve Sovyetler Birliği'ydi. Bu yönetim şekli bütün partilerin tatmin olacağı bir hükûmet oluşana kadar kalmasını planlıyordu. Almanya'nın 1937'deki gibi toprak bütünlüğü eskisine nazaran değişecekti, Almanya'nın özellikle doğu bölgesinde bulunan topraklardan vazgeçmesi gerekiyordu. Geri kalan topraklar dörde bölünüp birer sektör oluşmasına karar verildi, bu sektörlerin yönetimini dört büyük Müttefik Devletler'in elindeydi. Berlin kenti Sovyet işgal bölgesi ile çevriliydi ve neredeyse bu sektörün ortasındaydı. Verilen karara göre Berlin de Almanya gibi dört sektöre bölünecekti. Fransa, Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri'nin sektörleri Berlin'in batı kısmında kalıyordu ve bir ekslav oluşturuyordu böylece. Anlaşmaya göre Berlin işgalinin sonu dörtlü bir anlaşma sonucu sona erecekti. Batılı Müttefik Devletler'ine Berlin'deki sektörlerine üç hava koridoru garantisi verildi ve Sovyetler ayrıca resmi olmayan bir şekilde Batı Almanya ve Batı Berlin arasında kara ve demir yolları trafiğine izin vermişti. Yapılan antlaşmalar resmi bir şekilde bu idari sisteminin sadece geçici bir idari şekli olmasını  ön görüyordu, bütün taraflar Almanya'nın ve Berlin'in ileride birleşmesini bekliyordu. Ancak Batılı Devletlerin ve Sovyetler Birliği arasındaki ilişkilerin bozulmasıyla ve Soğuk Savaşın başlamasıyla birleşik bir Almanya'ya yönetimi planları bozuldu. Sovyetler'in işgal ettiği Berlin ve Batılı devletlerin işgal ettiği Berlin arasındaki şehir yönetimi değişikti. 1948'de Sovyetler Batılı devletlerin Berlin'i terk etmesi için baskı kurmaya başladı, batıdaki sektörlere her türlü kara yolu ve demir yolu bağlantısını kesti ve böylece ablukaya aldı, Sovyetler'in bu girişimi Berlin Ablukası olarak biliniyor. Batı'nın buna cevabı kendilerine verilen hava koridorunu kullanarak Berlin'in batısına ulaşımı sağlayarak oldu, bu ulaşım sonucu Batı Berlin'in ihtiyaçları yemek ve diğer mallar konusunda karşılanıyordu. Berlin hava köprüsü olarak bilinen bu olay Berlin'in birleşimine kadar Batı Berlin'in ihtiyacını karşılıyordu. Mayıs ayının 1949 senesinde Sovyetler ablukayı kaldırdı ve Batı Berlin ayrı bir kent olarak kendi yasalarını böylece korumuş oldu. 1949'un sonlarında işgale uğramış Almanya'da iki tane devlet kuruldu. Batı'da Almanya Federal Cumhuriyeti (Batı Almanya) ve doğuda Alman Demokratik Cumhuriyeti (Doğu Almanya). Batı Berlin böylece Batı Almanya'nın bir ekslavı oldu.

Batı Berlin 481 kilometrekare gibi bir büyüklükteyken bugünkü Berlin'in yarısından biraz daha büyüktü. Şehir üç sektöre bölünmüştü ve bu sektörler Batılı Müttefikler'in yönetimi altındaydı.

Batı Berlin'deki ilçeler

Batı Berlinliler Batı Almanya'ya, Batılı devletlere ve Bağlantısızlar Hareketi'ne üye olan devletlere her zaman seyahat edebiliyorlardı. Sadece Sovyetler Birliği tarafından uygulanan Berlin ablukası döneminde diğer bölgelere seyahatler gerçekleştirilemiyordu. Bu seyahat edememe dönemi 24 Haziran 1948'den 12 Mayıs 1949'a kadar geçerliydi. Bunun nedeni hava köprüsünde uçuş kapasitesinin kısıtlı olmasıydı. Batı Berlin'e ve Batı Almanya'ya kara yollarından ve demir yolları trafiği ile seyahat etmek isteyenler her zaman Doğu Almanya'nın sınır kontrollerinden geçmesi zorundaydı, çünkü Batı Berlin Almanya Federal Cumhuriyeti'nin bir ekslavıydı ve Doğu Almanya ve Doğu Berlin sınırları ile çevriliydi.

Batı Berlin'den Doğu Almanya'ya ve Batı Almanya'ya kara yollarından ve demir yollarından seyahat etmek için geçerli Batı Almanya ve diğer Batılı Devletlerin pasaportu gerekliydi. Doğu Almanya'nın sınır kontrollerinden geçmek için, Batı Berlinliler sadece kimlik kartlarını göstermek zorundaydı ve böylece Doğu Almanya'ya giriş izini veriliyordu. Batı Berlin'den Danimarka'ya, Batı Almanya'ya veya İsveç'e gitmek için Doğu Almanya'da transit geçiş yolları vardı (Almanca: Transitstrecke). Bu transit yolları kullanmak için Doğu Alman sınır muhafızlarından 5 Batı Alman Markına transit vizesi alma zorunluluğu vardı. Batı Berlin'den Polonya'ya veya Çekoslovakya'ya da yolculuk yapmak isteyen bir kimse aynı ücreti ödemek zorundaydı.
Transit yolları Batı Berlin'i genelde diğer istikametlere bağlıyordu. Bu transit yolları çoğunlukla otoyollardan oluşuyordu ve "Transit" tabelaları ile işaretliydi. Transit yolcuların (Almanca: Transitreisende) transit yollarını terk etmesi kesinlikle yasaktı ve trafik kontrol noktaları bu kuralı ihlal edilmemesi için kontrol ediyordu.
Batı Berlin ve Batı Almanya arasında dört tane transit yolları vardı:

Transit yollarından biri Batı Berlin'in Heerstaße'sinde ve 1951'e kadar Doğu Almanya'nın kontrol noktası Dallgow'te başlıyordu, sonraki seneler Doğu Alman kontrol noktası Staaken tarafına değiştirildi, bunun nedeni Kuzey Almanya'ya  (aslen F 5 otoyolu ile) Doğu Alman kontrol noktası Horst (bugünlerde Nostorf'un bir parçası) ve Batı Almanya'nın Lauenburg/Elbe kentine ulaşımı sağlamak içindi. 20 Kasım 1982'de Horst ve Lauenburg/Elbe sınır kapısı yerine Zarrentin (Doğu)/Gudow (Batı) sınır kapıları faaliyete geçti. 1 Ocak 1988 tarihinde yeni Stolpe  kontrol noktası açıldı Batı Berlin'e bu güzergahta. Bu kontrol noktası bugün Hohen Neuendorf (Doğu)/Berlin-Heiligensee'de (Batı) bulunuyordu.
Diğer transit yolundan biri Batı Almanya'nın kuzeybatısını ve batısını ile Berlin'le birleştiriyordu. Bu transit yolun güzergâhı bugünkü A 2 otoyoluydu ve Alman İç sınırını Marienborn (Doğu) ve Helmstedt'te (Batı) kesiyordu. Sınır kontrol noktası aynı zamanda Checkpoint Alpha olarak adlandırılıyordu.
Transit yolun üçüncüsü bugünkü A 9 ve A 4 otoyolları güzergâhı üzerinden geçiyordu ve Batı Berlin'i Batı Almanya'nın güneybatısı ile birleştiriyordu 8Wartha (Doğu)/Herleshausen'deki sınır kapısında.
Dördüncü transit yolu (bugünkü A 9) Güney Almanya'ya gidiyordu Juchhöh (D)/Töpen (B) ve sonraki seneler Hirschberg (Saale) (D)/,Rudolphstein (B) sınır kontrol noktalarından Batı Almanya'ya giriş sağlanabiliyordu.

Berlin 1969 - In the forgotten midpoint of the Cold War7 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Berlin Exclaves29 Nisan 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
History of the Western Allies in Berlin1 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bauhaus; 20. yüzyılda mimari, tasarım, sanat alanlarında yeni akımlar yaratmış bir okuldur. Kurulduğu zaman dünyanın en seçkin ve çağdaş mimarlarını, sanatçılarını, bir araya getirerek, yalnızca bir eğitim kurumu yaratmamış, aynı zamanda bir üretim merkezi ve tüm bunların konuşulup tartışıldığı bir yer haline gelmiştir.
Günümüzde iki şehirde eğitime devam edilmektedir: Berlin ve Münih.

Bauhaus mimaride olduğu kadar endüstriyel tasarım ve şehir planlama gibi konularda yenilikler getirmiş, yeni bir mimari akım yaratarak, sanatın tüm dallarını etkilemiştir.
Bauhaus'un kuruluşundaki ilk hedef kombine bir mimarlık okulu, zanaat okulu ve güzel sanatlar akademisi yaratmaktı. Savaş sonrası Gropius'a göre yeni bir mimari stil başlamalıydı. Daha fonksiyonel, ucuz ve kalıcı ürünlerin üretildiği bir stil. Böylece Gropius sanat ve zanaatı birleştirerek, fonksiyonel ve sanatsal ürünler yaratmak istiyordu.
Bauhaus'a göre mimarlık, ressamlık, heykeltıraşlık ve zanaatkârlık iç içe olmalıydı. Walter Gropius; sanatçıyı, zanaatkarın yücesi olarak görürdü.
Makina Bauhausçular tarafından pozitif bir eleman olarak değerlendiriliyordu. Bu sebeple endüstri ürünleri tasarımına da önem veriyorlardı.
Temel tasarım dersi fikri ilk burada oluşmuş ve günümüzde dünyadaki çoğu mimarlık okullarınca benimsenmiştir.
Bauhausta öznel yaklaşım benimsenmişti. Okula gelen öğrencilerin öğretmenlerini, birini ya da bir stili taklit etmeleri yerine kendi yollarını bulmaya teşvik ediyorlardı.

Bauhaus Sanat ve Tasarım Okulu mimar Walter Gropius tarafından kurulmuş olan 1919 - 1933 yıllarında Almanya'da var olan bir tasarım, mimarlık ve uygulamalı sanatlar okulu. Kuruluşundan 1925'e kadar Weimar'da, 1932'ye kadar Dessau'da ve son aylarında Berlin'de eğitim hayatına devam etmiştir.
Bauhaus, öğrencileri eşit derecede sanat ve teknik olarak uzman işçilik konusunda eğiterek ikisi arasındaki ayrılığı sona erdirmeye çalışmıştır. Bauhaus'un en temelinde sanatsal ve uygulamalı öğretim yatıyordu. Her öğrenci kendi seçtiği çalışma atölyesine katılıp bitirdikten sonra, mecburi hazırlık kursunu tamamlamak zorundaydı. Böylelikle temel zanaat bilgisi, tasarım parametreleri ve uygulama bir araya getirilmişti. Bauhaus'un amaçlarından birisi de sanayileşme sonrası girilen modernleşme sürecinde sanatçıya, aslında bir zanaatkar olduğunu ve zanaatı olmadan sanatının bir anlam ifade etmediğini hatırlatır. Sanatçıyı, zanaatkarlar loncasının en üst seviyesinde konumlandırır. Atölye çalışmalarına kabul edilmeden önce, Bauhaus'taki öğrencilerin Johannes Itten, Josef Albers ve László Moholy-Nagy tarafından çeşitli şekillerde öğretilen altı aylık bir ön kursu almaları gerekiyordu. Üç yıllık atölye eğitiminin ardından ise öğrenciler kalfalık diplomasına layık görülüyordu.

Bauhaus bildirisine göre tüm sanatların birleştiği en yüksek nokta binalardı. Bauhausun Weimar'daki ilk yıllarında dersler Walter Gropius'un ortağı Adolf Meyer tarafından kısa dersler olarak veriliyordu. Bauhaus'un çalışma atölyeleri ise Gropius'un kendi mimarlık ofisinde gerçekleşmekteydi. Burada yeni bir mimarlık stili yaratılmakla kalınmamış yeni yaşama biçimleride geliştirilmişti. 1927'de Walter Gropius, Hannes Meyer'a mimarlık bölümünün başına geçmesini teklif etti. Hannes Meyer içinde tasarım, yapı, planlama, şehir tasarımı ve teknik ressamlığın bulunduğu bir eğitim sistemi oluşturdu.

1930'dan 1933'e kadar Ludwig Mies Van der Rohe başkanlığa geldi. Mies Van der Rohe'ye göre bir öğrencinin Bauhaus'a girebilmesi için bir takım dersleri almış ve belirli bir yetkinliğe ulaşmış olması gerekiyordu. Böylelikle Bauhaus'u doktora eğitimi veren bir okul haline getirdi.

Bauhaus'taki ilk öğretmenler sanatçılardı. Modern resimle ilgili çok sayıda fikir üretildi. Wassily Kandinsky, Elisabeth Kadow, Paul Klee ve diğer Bauhaus sanatçıları resimlerin geleneksel kavramlarından uzaklaşarak, soyutlamaya ve sanatsal tasarımın teorilerini ve yasalarını analiz etmeye yöneldiler.

Uygulamalı çalışmalar Bauhaus'ta çok önemliydi.
Atölyelerden bazıları:

Baskı
Seramik
Tekstil
Ahşap
Metal
Duvar
Boyama
Mobilya
Marangozluk
Çömlekçilik
Vitray
Tipografi
Sahne sanatı

Bavyera (Almanca: Bayern), resmî adıyla Özgür Bavyera Devleti (Almanca: Freistaat Bayern), Almanya'nın güneydoğusunda bir eyalet. Yüzölçümü bakımından Almanya'nın en büyük eyaletidir. Başkenti Münih'tir. Diğer önemli kentleri ise Nürnberg, Augsburg, Regensburg, Ingolstadt, Bamberg ve Würzburg'dur. Batıda Baden-Württemberg ve Hessen eyaletleri, kuzeyde Türingiya ve Saksonya eyaletleri, doğuda Çekya, güney ve güneybatıda Avusturya ile çevrilidir.

Bölgenin bilinen ilk halkı Keltlerdi. M.Ö. 10'dan sonra Keltler kuzeydeki Töton kavimleri ile güneydeki Romalıların arasında sıkışmaya başladı. Romalılar bölgenin güneyini Raetia ve Noricum olarak ikiye böldüler ve Tötonların akınlarını önlemek için kuzey sınırı boyunca kaleler kurdular. Güneyde Augusta Vindelicorum (Augsburg), Cambodunum (Kempten), Castra Batava (Passau), Castra Regina (Regensburg) gibi giderek gelişen Roma kolonileri kuruldu.
5. yüzyıldaki sürekli Germen saldırıları sonucundaki bölgedeki Roma etkisi silindi. Zamanla Elbe yöresinden, Bohemya, Moravya ve Macaristan'dan gelip bölgeye yerleşen kabileler Keltler ve Romalılarla kaynaştılar. Bölgeye adını veren kavim Baiuvariler (Bavyeralılar) M.S. 500-800 arasında güneye yerleştiler. Bölgenin güneybatı kesimi Almanların, kuzeyi de Franklar'ın ve Thüringenliler'in eline geçti.
Bavyera 7. ve 8. yüzyıllarda İrlandalı ve İskoçyalı keşişlerin (Aziz Boniface, Aziz Korbinian, Aziz Emmeram ve Aziz Rupert) çabalarıyla Hristiyanlaştı. 555-758 arasında bölgeyi yöneten Agilolfing ailesinden gelen Frank düklerinin son temsilcisi III. Tassilo, Şarlman'a yenilince Bavyera, Karolenj İmparatorluğu'na katıldı.
817'de imparatorluğun bölünmesi üzerine, merkezi Regensburg olan Bavyera düklüğü, Doğu Frank toprakları içinde yer aldı. 1180'de Kutsal Roma-Germen imparatoru I. Friedrich (Barbarossa) Bavyera'yı Kont Otto von Wittelsbach'a verdi. Bavyera 1918'e değin bu ailenin yönetiminde kaldı. Wittelsbachlar başlangıçta bugünkü Bavyera'nın yalnızca güneydoğu kesiminde egemendi. Geri kalan topraklar sayısız imparatorluk kentleri (Reichsstadte), manastır mülkleri ve aile malikaneleri biçiminde bölünmüştü. 1214'te Pfalz toprakları Bavyera'ya katıldı.14. ve 15. yüzyıllarda bölünmeler yüzünden dükler güçlerini yitirdiler; sonunda IV. Albrecht Bavyera'yı yeniden birleştirerek Münih'i başkent yaptı.

IV. Wilhelm reform hareketine karşı koydu; onun ardılı V. Albrecht döneminde Bavyera koyu bir Katolik bölgesi oldu. I. Maximilian Otuz Yıl Savaşları'nda (1618-1648) Habsburgların yanında yer aldı ve yeni topraklar ilhak ederek Bavyera'nın konumunu güçlendirdi. Kendisi de elektör unvanını aldı. 18. yüzyılda ülke, İspanya, Avusturya ve Bavyera veraset savaşları nedeniyle harabeye döndü.
1800'de Fransız orduları Münih'i işgal etti. Bavyera ertesi yıl Fransa'nın müttefiki oldu ve Avusturya'nın zararına topraklarını genişletti. Böylece 1806'ya doğru aşağı yukarı bugünkü sınırlarına ulaştı ve krallığa dönüştü. 1813'te Leipzig Çarpışması'ndan kısa bir süre önce Napolyon ile ilişikilerini kesen Bavyera, 1815'te Alman Konfederasyonu'na katıldı. I. Maximilian ve I. Ludwig dönemlerinde sağlam temellere kavuşan Bavyera'da ilk anayasa ilan edilerek parlamento ve yerel yönetim oluşturuldu, vergi reformu gerçekleştirildi. 1848'de bütün Almanya'yı saran ayaklanmalar sırasında Ludwig tahttan çekilerek yerine oğlu II. Maximilian'a bıraktı.

II. Maximilian iç reformları sürdürerek güzel sanatları ve bilimsel çalışmaları destekledi. Yerine geçen II. Ludwig, Bismarck'ın yaptığı, Prusya önderliğindeki nir Alman birliğine katılma önerisini reddetti ve 1866'daki Avusturya-Prusya Savaşı'nda Avusturya'nın yanında yer aldı. Prusya'nın kazandığı kolay zafer ve izlediği ılımlı politika, Bavyera'yı 1870-1871 Fransız-Alman Savaşı'nda Prusya'yı desteklemeye ve daha sonra Prusya kralı I. Wilhelm'in yönetimi altında Alman İmparatorluğu'nun kurulması çalışmalarına katılmaya yöneltti.
Bavyera, 1871 Alman Anayasası uyarınca diplomasi, ordu, demiryolu ve posta hizmetleri alanında özerk kalmakla birlikte, genelde Alman İmparatorluğu'nun yönetimi altına girdi. I. Dünya Savaşı sonunda Kral III. Ludwig çekilmek zorunda bırakıldı ve cumhuriyet ilan edildi. Bundan sonraki beş yıl sürekli karışıklıklarla geçti. 1919'da sosyalist önder Kurt Eisner öldürüldü ve kısa ömürlü bir Sovyet cumhuriyeti kuruldu. 1920 ve 1921'de sağ darbeler oldu; 1923'te Adolf Hitler ve General Erich Ludendorff Münih'te başarısız bir darbe girişiminde bulundular.
II. Dünya Savaşı'ndan sonra Bavyera, Almanya'nın ABD işgali altındaki bölgesinde kaldı. Pfalz bölgesi yeni oluşturulan Renanya-Palatina eyaletine bağlandı. 1948 Anayasası (Grundgesetz) ile Bavyera, Almanya'nın bir eyaleti oldu.

Bavyera yüksek platolardan ve orta yükseklikte dağlardan oluşmuş bir bölgedir. Kuzeybatısında Spessart'ın ağaçlıklı kumtaşı tepeleri, kuzeyinde yüksek platolar ve bazalt tepecikler yer alır. Kuzeybatı kesimi, Ren Irmağıyla birleşen Main Irmağının akaçlama alanıdır.Güneydoğusunda değişik topoğrafik özellikler görülür. Schwaben-Franken bölgesinde katmanlaşmış topraklar, kabuklu kireçtaşı ve kırmızı marn toprakları, Franken-Rednitz Havzasında da tepelikler görülür. Bavyera'yı kuzey ve güneye ayıran Tuna boyunca Franken Jura'sının kireçtaşlı dağları uzanır. Bavyera'nın doğusunda Çekya sınırında Bohemya Ormanı (Böhmerwald), kuzeyinde ise Franken Ormanı (Frankenwald) bulunur. Tuna'nın güneyi, Münih'i de içine alan bir platodur. Daha güneyde Bavyera Alpleri uzanır. Alpler'in Bavyera bölümü 1.000 m'yi geçen ormanlık tepelerden oluşur. Bu tepelerin arkasına dik sırtlar ve platolar (batıda Allgau Alpleri, doğuda Berchtesgaden Alpleri) yükselir. Bavyera Alpleri'nin en yüksek noktası Wetterstein Dağları'ndaki Zugspitze'dir (2.962 m). Zugspitze aynı zamanda Federal Almanya'nın da en yüksek noktasıdır. Bavyera'da Aşağı Main Vadisi gibi bazı yerler dışında Orta Avrupa için sert sayılabilecek bir kara iklimi görülür.

1946'daki eyalet yasasına göre Bavyera, demokratik parlamenter kurumları olan özerk bir eyalettir (Freistaat). Üyeleri beş yılda bir doğrudan seçimle belirlenen eyalet meclisi (Landtag), kendi içinde bir başbakan ve bir kabine seçer. Ayrıca ekonomik, toplumsal, kültürel ve dinsel örgütlerin temsilcilerinden oluşan bir senato vardır.
1962 yılından günümüze kadar Hristiyan Sosyal Birliği (CSU) Partisi Bavyera Eyalet meclisinde milletvekillerin %50 çoğunluğunu korumuştur. Eyalet başkanı 17 Temmuz 1993'ten 8 Ekim'e kadar Edmund Stoiber (CSU). 8 Ekim 2007'den beri Stoiber'in dönemindeki Bavyera İçişleri Bakanı Günther Beckstein Eyalet Başkanı olarak seçilmiştir.

Günümüzde eyaletin güneydoğusunda eski Bavyeralılar, güneybatısında Bavyera-Schwaben kökenliler ve kuzeyde Frank kökenliler yaşar. Geleneksel farklılıklar köylerde varlığını sürdürmektedir. Eski Frank köyleri oldukça büyük ev kümelerinden oluşmuştur. Tarlalar ise dar ve uzun şeritler biçiminde sıralanmıştır. Evlerin bazısı kumtaşından, bazısı da taş ve ahşaptan yapılmıştır. Bazı yörelerde taş döşemeli sıra evlere de rastlanır. Eski Bavyera ve Schwaben'de hem kümelenmiş, hem de tek bir sokaktan oluşan köyler vardır. Buralardaki evlerin döşemeleri genelde ahşaptandır. Kentler daha da belirgin farklılıklar gösterir. Schwaben'de ve özellikle Frankların bulunduğu yörelerde toprak sahiplerince kurulmuş çok sayıda kasaba vardır; bunların çoğu hiç büyümeden kaldıkları için cüce kasabalar olarak bilinir. Surların koruduğu toplu evlerden oluşan bu Orta Çağ kasabaları, özellikle Rothenburg, Nördlingen, Dinkelsbühl ile Nürnberg ve Regensburg'un bazı kesimlerinde, ince işlemeli kiliseler, kamu binaları ve evleriyle turistlerin her zaman ilgisini çeken yerlerdir.
Bavyeraca (Alm. Bairisch) adında bir Almanca lehçesi konuşulur.

Savaş sonrası Bavyera'ya çok sayıda Protestan'ın yerleşmesiyle dinsel bileşimde büyük değişiklikler olmuştur. Çoğunluğu oluşturan Katoliklerin Münih-Freising, Augsburg, Regensburg, Passau, Bamberg, Eichstätt ve Würzburg'da piskoposlukları vardır.

Bavyera halkının hemen hemen yarısı, nüfusu az olan kentlerde yaşamaktadır. Münih, Bavyera'nın en büyük, Almanya'nın üçüncü büyük kentidir.
II. Dünya Savaşı'ndan sonra Bavyera'ya, Sudetenland'dan ve Almanların uzun yıllardan beri yaşadığı Doğu Avrupa'dan büyük bir göçmen akını olmuştur. Bavyera'nın bugünkü nüfusunun yaklaşık beşte birini bu göçmenler oluşturmaktadır. 1960'lardan sonra da Güney Avrupa'dan büyük bir göçmen akını görülmüştür.

Resmi site 22 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Başkalarının Hayatı (Özgün adı: Das Leben der Anderen), 2006 Almanya yapımı dramatik dönem filmidir.
Senaryosunu Florian Henckel von Donnersmarck'ın yazdığı ve yönettiği filmin önemli rollerinde Martina Gedeck, Ulrich Mühe ve Sebastian Koch oynamışlardır. Başkalarının Hayatı yönetmenin kendi başına çektiği ilk uzun metrajlı sinema filmidir.
1984 yılının Doğu Almanya'sında geçen bu politik gerilim filminde, ülkenin güçlü gizli polis örgütü Stasi'nin yetenekli istihbarat elemanı Yüzbaşı Gerd Wiesler'in (Ulrich Mühe) rejim karşıtı olabilecekleri düşünülen bir sanatçı çifti gizlice dinleyip takip ederken yavaş yavaş yaptığı işten pişmanlık duyması anlatılmaktadır. Konusu ve mesajı açısından film 1974 tarihli Francis Ford Coppola filmi Konuşma'yı andırır. Tıpkı o film gibi, "Başkalarının Hayatı" da bir politik rejim eleştirisinden daha çok, kişilerin ruh hallerini derinlemesine inceleyen, karakter tahlilleri yapan bir filmdir.
Yabancı Dilde En İyi Film Akademi Ödülü'nü ve aynı dalda BAFTA, Bodil ve César Ödülleri'ni kazandı. Bunlardan başka çeşitli yarışma ve festivallerde filme 58 ödül daha verildi. "Başkalarının Hayatı" IMDb'nin en iyi 250 Film listesinde bulunmakta ve sıralamada üst sıralarda yer almaktadır.
BBC  tarafından 23 Ağustos 2016'da yayınlanan ve dünya genelinde 36 ülkeden 177 sinema eleştirmeninin görüşü değerlendirilerek oluşturulan "21. Yüzyılın En İyi Filmleri" listesinde 32. sırada yer aldı.

Filmde olaylar şimdi artık mevcut olmayan bir ülke olan Doğu Almanya (DDR)'da 1984 yılında başlar ve Berlin Duvarı'nın yıkılmasından ve iki Almanya'nın birleşmesinden iki yıl sonra sonra, yani 1991 yılında  biter. Totaliter rejimin korunabilmesi için devlet ülkede Stasi adında çok güçlü ve yaygın bir güvenlik ve istihbarat ağı kurmuştur ve bünyesinde yüzbinlerce istihbarat elemanı çalıştırmaktadır. Bunlardan biri de aynı zamanda bu örgütün akademisinde dersler de veren üst düzey kıdemli eleman Yüzbaşı Gerd Wiesler'dir (Ulrich Mühe). Wiesler'e akademiden sınıf arkadaşı ve şimdiki amiri Yarbay Grubitz'le (Ulrich Tukur) birlikte davet edildikleri oyunun galasında, Kültür Bakanı Bruno Hempf (Thomas Thieme) tarafından rejim muhalifi olabileceğinden kuşkulanılan oyun yazarı Georg Dreyman'ı (Sebastian Koch) takibe almaları görevi verilir. Aslında Dreyman sanatçılar arasında rejime en sadık olanıdır.
Ancak bakanın alttan alta bir gizli emeli daha vardır, Dreyman'ın birlikte yaşadığı sevgilisi, tiyatro oyuncusu Christa-Maria Sieland'da (Martina Gedeck) gözü vardır. Kariyerinde ilerlemesine yardımcı olacağını hesaplayarak Grubitz ülkede henüz takip altına alınmamış ender sanatçılardan olan Dreyman'ı da takibe almaya karar verir ve en iyi elemanı olan Yüzbaşı Gerd Wiesler'ı bu işle görevlendirir. Weisler ekibiyle birlikte yazarın evine dinleme cihazları yerleştirerek binanın çatı katına da tam teşekküllü bir dinleme istasyonu kurarlar. Evin çatısında kamp kurmuş olan Weisler artık 24 saat Dreyman'ın hayatının içindedir. Yazarın her konuşmasını kaydeder, her alışkanlığını not eder. Başlarda rejime bütün kalbiyle bağlı olan Dreyman uyuşturucu ilaç alışkanlığı olan kız arkadaşına şantaj yapılarak Bakan Hempf'le cinsel ilişkiye zorlanması ve yedi yıldır iş verilmeyen muhalif sahne yönetmeni arkadaşının intihara sürüklenmesi üzerine Batı Almanya'da çıkan Der Spiegel dergisine isimsiz bir yazı yazar. Bu yazı üzerine çileden çıkan yetkililerin Dreyman hakkındaki kuşkuları artar. Ancak çiftin hayatına çok fazla girmiş olan Yüzbaşı Wiesler, artık empati kurmaya başlamıştır, yazar evde yokken eve girer onun okuduğu kitapları alır okur vb. İhbar etmek şöyle dursun artık elinin altındaki teknik imkânları da kullanarak çifte yardım bile etmeye başlar. Artık Wiesler bir anlamda yazarın koruyucu meleği olmuştur. Mesela Dreyman'a yazılarını yazması için Batı Almanya'dan gizlice gönderilmiş minyatür daktiloyu (Doğu almanya'daki bütün daktilolar kayıt altındadır ve hangi yazının kimin daktilosundan çıktığı hemen anlaşılabilmektedir) sakladığı yeri kız arkadaşına zorla söyleten Stasi eve baskın yapar ama yazı makinesini yerinde bulamazlar, çünkü evi 24 saat dinleyen yeni koruyucu melek onu alıp saklamıştır.
Nihayet Wiesler'in ihanetini sezen ama elinde kesin kanıt olmayan Yarbay Grubitz onu görevden alır ve ceza olarak angarya bir iş olan mektupların gizlice açılıp kontrol edildiği bir bölüme verir. Aradan 4 yıl geçmiştir, Berlin Duvarı yıkılır, iki Almanya birleşir. Stasi'nin bütün arşivleri halka açılır. Bu arşive başvuran yazar Dreyman hakkında tutulan belgeleri okudukça kendine yardım eden insanın Wiesler olduğunu öğrenir, onu arar bulur ama onunla konuşamaz. "İyi Bir İnsan İçin Sonat" adını verdiği yeni kitabını kod adıyla ona ithaf eder. Kitabı bir kitapçıda görüp bir kopyasını satın alan Wiesler bu ithaf satırını görür görmez yıllar önce yapmış olduğu iyiliğin farkına varılmış olduğunu anlar.

Film ve başlıca oyuncuları birçok ödül kazandılar. En prestijli olanları arasında şunlar bulunmaktadır:
79. Akademi Ödülleri
En İyi Uluslararası Film
61. İngiliz Film ve Televizyon Sanatları Akademisi Ödülleri
İngilizce Olmayan En İyi Film
César Ödülleri
En İyi Yabancı Film
Avrupa Film Ödülleri
En İyi Film
En İyi Erkek Oyuncu: Ulrich Mühe
En İyi Senarist: Florian Henckel von Donnersmarck
Alman Film Ödülleri
En İyi Film
En İyi Erkek Oyuncu
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu
En İyi Yönetmen
En İyi Sinematografi
En İyi Prodüksiyon Tasarımı
En İyi Senaryo
Bavyera Film Ödülleri 2006
En İyi Erkek Oyuncu: Ulrich Mühe
En İyi Yeni Gelen Yönetmen: Florian Henckel von Donnersmarck
En İyi Senaryo: Florian Henckel von Donnersmarck
Vilnius Uluslararası Film Festivali
İzleyici Ödülü
The Lives of Others ayrıca 2007'nin en iyi on filmi listesinde birçok eleştirmenin yerini aldı.

1st: James Berardinelli, ReelViews
1st: Shawn Levy, The Oregonian
2nd: Empire
2nd: Marjorie Baumgarten, The Austin Chronicle
2nd: Michael Sragow, The Baltimore Sun
2nd: Richard Corliss, TIME magazine
3rd: Rene Rodriguez, The Miami Herald
4th: David Ansen, Newsweek
4th: Stephen Holden, The New York Times
5th: Roger Ebert, Chicago Sun Times
5th: Richard Roeper, Chicago Sun Times
5th: Liam Lacey and Rick Groen, The Globe and Mail
5th: Owen Gleiberman, Entertainment Weekly
7th: Christy Lemire, Associated Press[28]
7th: Tasha Robinson, The A.V. Club
8th: A.O. Scott, The New York Times (tied with Michael Clayton)
8th: Kyle Smith, New York Post

Dünya ölçeğinde başarı kazanan "Başkalarının Hayatı" filminin, Amerikalı yönetmen Sydney Pollack tarafından bir Hollywood versiyonunun çekilmesi planlanıyordu, ancak yönetmenin ölümüyle şimdilik bu proje rafa kalkmış gözükmektedir.
Filmde kullanılan elektronik dinleme ve kayıt cihazları gereçekten Stasi istihbarat teşkilatı tarafından o tarihlerde kullanılmış cihazlardır ve çekimler için özel olarak müzelerden ve özel koleksiyonculardan temin edilmişlerdir.

Filmde Stasi Ajanı Yüzbaşı Gerd Wiesler'in değişim göstermesinin başlangıcını temsil eden ve Dreyman tarafından çalınan piyano sonatı "İyi Bir İnsan İçin Sonat" Gabriel Yared tarafından bu film için bestelenmişti. Filmde intihar eden sahne yönetmeni arkadaşı tarafından bu sonatın nota kitabı Dreyman'a hediye ediliyordu ve onun ölüm haberini aldığı zaman Dreyman bu parçayı piyanoda çalmaya başlıyor, evi dinleyen Wiesler de göz yaşlarını tutamıyordu. Filmin sonunda Dreyman yeni yazdığı ve Wiesler'e ithaf ettiği kitabının adını da "İyi Bir İnsan İçin Sonat" koymuştu.

IMDb'de Başkalarının Hayatı

Beklenen yaşam süresi bir canlının ortalama ne kadar yaşadığını ortaya koyan istatistiki bir ölçüttür.
Beklenen yaşam süresi genel olarak farklı cinsiyetler ve coğrafyalar için ayrı ayrı hesaplanır. Bu ölçüt genel olarak doğumda bir insanın ortalama ne kadar yaşayabileceğini belirtmek için kullanılır ve bu değer ölüm anındaki yaşa eşittir. Bununla beraber "beklenen yaşam süresi" teknik olarak her yaş için hesaplanabilir ve insanın kalan yaşam süresini verebilir.
Beklenen yaşam süresi, hesaplamak için seçilen gruba göre büyük değişiklik gösterebilir. Örneğin yüksek çocuk ölümlerinin yaşandığı bir ülkede beklenen yaşam süresi yaşamın ilk birkaç senesinde çok hassastır. Bundan dolayı 5 yaşından sonrası için hesaplanan beklenen yaşam süresi kullanılabilir ve bu ölçüt çocuk ölümleri haricindeki etkilerin incelenmesinde kolaylık sağlar.
Terim genellikle insan bağlamında ama aynı zamanda bitki veya hayvanlar için de  kullanılır. Üretilen nesneler için de kullanılan terim gıdalarda raf ömrü olarak da anılmaktadır.

İnsanlarda ortalama yaşam süresi ülkelere göre farklılıklar gösterebilmektedir. Esvatini'de 39,5 yıl  olan yaşam süresi Japonya'da 81 yıldır. Andorra ise 83,5 yıl ile dünyanın en uzun ortalama yaşam süresine sahip ülkesidir. Türkiye'de ise 2008 yılı itibarıyla beklenen yaşam süresi TÜİK tarafından 73.6 yıl olarak açıklanmıştır.
Bilinen en uzun yaşamış insan ise 128 yıl ile Türk  kadın Halim Solmaz'dır. Dünyada yaşam süresi, çoğunlukla halk sağlığı, tıbbi bakım ve diyetlere göre  ülkeden ülkeye büyük farklılıklar gösterir. Ölümler yoksul ülkelerde çoğunlukla savaş, açlık ve hastalıklardan (AIDS, Sıtma, vb) kaynaklanmaktadır.

Akdeniz Üniversitesi Gerontoloji (Yaşlılık Bilimi) bölümünce sürdürülen araştırmalara göre, il ve ilçelere göre yapılan değerlendirmede Türkiye'de en uzun ömürlülerin Nazilli'de, en kısa ömürlülerin ise Yozgat'ta olduğu ortaya çıkmıştır.
Türkiye'nin en uzun ömürlü ama en sağlıklı insanlarının büyük çoğunlukta yaşadığı ilin Aydın, ilçenin ise Nazilli olduğu ortaya çıkmıştır. 2009 yılı itibarıyla her 100 kişiden 23'ü 60 yaş üzerinde, 90 yaş üzeri 161 sağlıklı yaşlı bulunmaktadır.
Aynı araştırmaya göre, TÜİK verilerine göre Yozgat ve çevresinde 65-75 yaş aralığında ölümlere daha sık rastlandığını, 80-90 ve üzeri yaş gruplarına çok yoğun rastlanmadığı ortaya çıkmıştır. Bölgelerin yaşam sürelerine göre yapılan ölçümlerde en uzun ömürlülerin Karadeniz Bölgesi'nde, en kısa ömürlülerin Güneydoğu ve Doğu Anadolu Bölgesi'nde olduğu görülmüştür.

Aşağıdaki bilgiler 1961 Encyclopædia Britannica ve diğer kaynaklardan elde edilmiş olup bazıları şüpheli doğruluktadır. Aksi belirtilmediği sürece bir bütün olarak dünya nüfusunun yaşam beklentilerini temsil eder. Çoğu durumda yaşam beklentisi, sınıf ve cinsiyete göre önemli ölçüde değişmiştir.
Doğumda beklenen yaşam süresi bebek ölüm oranı hesaba katılır ancak doğum öncesi ölüm oranını dikkate almaz.

.eu, Avrupa Birliği'nin üst seviye alan adıdır. 7 Aralık 2005'te kullanıma açılan bu alan adı, Avrupa Birliği'nde bulunan herhangi bir kişi, kurum veya kuruluş tarafından kullanılabilir. Bu sınırlamaya 2014 yılında Avrupa Ekonomik Alanı (EEA) dahil edilerek İzlanda, Lihtenştayn ve Norveç'te bulunan kişi, şirket veya kuruluşlar için de geçerli hâle gelmesi sağlanmıştır. Alan adı önceden Belçika, İsveç ve İtalya'nın ulusal ccTLD sicil operatörlerinden oluşan bir konsorsiyum olan EURid tarafından yönetilmekteydi. Daha sonra Çekya'nın ulusal sicil operatörü de katıldı. Ticari marka sahipleri, siber spekülasyonu önlemek amacıyla bir öncelik süreci aracılığıyla kayıt başvurularında bulunabilirler. Tam kayıt, 7 Nisan 2006'da başlamıştır. 27 Mart 2024 itibarıyla 3.687.760 kayıtlı alan adı barındırır.

29 Mart 2018'de, Birleşik Krallık'ın Avrupa Birliği'nden ayrılması sonucunda "Çıkış tarihinden itibaren Avrupa Birliği'nde yerleşik olmayan ancak Birleşik Krallık'ta bulunan kuruluşlar ve Birleşik Krallık'ta ikamet eden gerçek kişiler, .eu alan adlarını kaydedemeyecek veya eğer.eu alan adı sahipleriyse çıkış tarihinden önce kaydedilen .eu alan adlarını yenileyemeyecekler." şeklinde bir duyuru yapıldı. Komisyon, 27 Nisan 2018'de, kayıt işlemlerinin AB ve AEA dışındaki vatandaşlar da dahil olmak üzere tüm AB ve AEA vatandaşlarına açılmasını önerdiğini duyurdu. Parlamento, konsey ve komisyon; Aralık 2018'de bu konuda bir anlaşmaya vardı ve ilgili düzenleme 31 Ocak 2019'da Parlamento tarafından kabul edildi.
317 bin İngiliz .eu alan adı, Brexit nedeniyle Avrupa Birliği kullanımına ayrıldı. .eu Brexit'i, 30 Mart 2020'de herhangi bir anlaşma olmaması durumunda gerçekleşecekti ancak daha sonra Ocak 2021'e ertelendi. Birleşik Krallık-AB serbest ticaret anlaşması .eu alan adlarını kapsamamaktadır.
Birleşik Krallık Hükûmeti, Ekim 2020'de İngiliz vatandaşlarına .eu alan adları hakkında rehberlik sundu, ve İngiliz ikâmetine sahip .eu sahipleri, alan adlarıyla ilgili olarak iki kez (bir kez Ekim 2020'de, bir kez Aralık 2020'de) alan adı sicili tarafından bilgilendirildi.
İngiliz vatandaşlarının .eu alan adını kullanan siteleri 1 Ocak 2021'de üç ay süreyle askıya alındı ve ardından Mart 2021'de AB/AEA vatandaşlarının kayıt bilgilerini güncelleyerek İngiliz olmayan adreslerini gösterebilmeleri için verilen bir süre sonunda silindi. Bu, bir internet üst düzey alan adı yöneten bir kurumun bir ülke için topluca alan adlarını geri çektiği ilk örnektir.

.europa.eu ikinci seviye alan adı AB kurumlarının siteleri için ayrılmıştır. Kurumlar ve ajanslar, 9 Mayıs 2006'daki Avrupa Günü'nde .eu.int'den .europa.eu alan adlarına geçiş yapmıştır.

.ею, Kiril alfabesi kullanan bir üst düzey alan adıdır. 1 Haziran 2016'da kullanıma açıldı. AB üyesi olan Bulgaristan için Kiril alfabesini kullandığı için bir Kiril alfabesi alan adına ihtiyaç duyuldu. Bulgaristan'da kullanılan fiziksel klavyeler ve akıllı telefonlarda yazı tipini değiştirmek için özel tuş kombinasyonları bulunur, ancak buna rağmen Kiril harflerini kullanan bir alan adına ihtiyaç duyulmuştur. AB, Bulgar Kiril alfabesinde Европейски Съюз (EC) olarak geçer ancak .ес (Kiril yazısıyla) Ekvador'un mevcut üst düzey alan adı olan .ec (Latin yazısıyla) ile çok fazla benzerlik göstermektedir, bu yüzden .ею seçildi. (Bazı Kiril ve Latin harfleri aynı veya çok benzer şekilde yazılsa da farklı karakter kodlamasına sahip olabilir. Bu da bazı internet sitelerinin taklit edilmesine yol açabilirdi.)
EURid, ikinci düzey alan adının üst düzey alan adı ile aynı yazı tipinde olması gerektiği kuralına sahiptir, bu nedenle Kiril ikinci düzey alan adları .eu yerine .ею altında olmalıdır ve .ею altındaki tüm alan adları Kiril alfabesi kullanılarak yazılmalıdır. .eu altında bulunan eski Kiril alan adları, .ею'nun lansmanında transfer edildi.
Mart 2024 itibarıyla .ею altında 1.486 kayıtlı alan adı bulunmaktadır.

Yunan harfleri kullanılarak yazılan .ευ alan adı için bir üst seviye alan adı başvurusu 2016 yılında yapılmıştır. Başvuru, başlangıçta .eu'ya görsel olarak çok benzer olduğu gerekçesiyle reddedildi.
AB'nin Yunanca adı Ευρωπαϊκή Ένωση (ΕΕ) idi ve .εε ise Estonya'nın üst seviye alan adı olan .ee ile çok benzer olacaktı.
2019 yılında .ευ alan adının onaylanması yönünde adımlar atıldı. Öneri, .eu, .eю ve .ευ alan adlarının aynı kayıt yöneticisine sahip olmasıydı; bu, ikinci seviye alan adlarının görsel olarak benzer olmamasını sağlayacak ve uzun vadede tüm Kiril alfabesiyle yazılmış alan adlarıni.eu altına .eю'ya ve tüm Yunanca harflerle yazılmış alan adlarıni.ευ'ya atayacaktı. .ευ alan adları resmî olarak Kasım 2019'da kullanıma açıldı.
Mart 2024 itibarıyla, .ευ altında kayıtlı 2.595 alan adı bulunmaktadır.

.fr Fransa'nın internet ülke üst seviye alan adıdır (ccTLD). AFNIC tarafından işletilmektedir. 1986 yılında ortaya çıkmıştır. Kişi ve organizasyonlar tarafından kaydedilebilir.
2004 yılından beri .fr uzantılı tüm siteler Fransa Millî Kütüphanesi tarafından arşivlenmektedir.

.fr alan adını kaydetmek isteyen kişi ve kuruluşların Avrupa Serbest Ticaret Birliği bölgesinde yani Avrupa Birliği, İsviçre, Lihtenştayn, Norveç veya İzlanda'da bulunması gerekmektedir.
Brexit (Birleşik Krallık'ın AB'den ayrılması) sebebiyle BK vatandaşları yeni .fr uzantılı alan adları kaydedememektedir ancak eskiden kaydedilen alan adları varlığına devam edebilir. 31 Aralık 2020 öncesi kayıtlar hâlâ geçerliliğini korur.

.fr alan adı üzerine kayıtlı ikinci seviye alan adları aşağıda listelenmiştir.

.bl: Saint Barthélemy
.gf: Fransız Guyanası
.gp: Guadeloupe
.mf: Saint Martin
.mq: Martinique
.nc: Yeni Kaledonya
.pf: Fransız Polinezyası
.pm: Saint Pierre ve Miquelon
.re: Réunion
.tf: Fransız Güney ve Antarktika Toprakları
.yt: Mayotte

.tf, Fransız Güney ve Antarktika Toprakları'nın İnternet ülke kodu üst seviye alan adıdır (ccTLD). .fr, .pm, .re, .wf ve .yt ile birlikte AFNIC tarafından yönetilmektedir. 23 Ekim 2004'ten önce bu alan adı, Cambridge, Birleşik Krallık merkezli Adamsnames tarafından yönetiliyordu.
Fransız Güney ve Antarktika Toprakları, duruma göre Fransız toprağı olarak tanınan veya Fransa tarafından hak iddia edilen ancak Antarktika Antlaşması kapsamında askıya alınan bölgelerdir ve alan adı, toprakların Fransızca ismi olan Terres australes et antarctiques françaises'den gelmektedir. Fransız iddiasının bir kısmı Antarktika kıtasının bir bölümünü içerir ve bu iddia .tf ile genel Antarktika alanı .aq arasında bir örtüşme yaratır.

.tf alan adı, Team Fortress 2 (TF2) video oyunuyla ilgili sitelerde popüler bir kullanıma sahiptir. Bu sitelerin çoğu, Team Fortress 2'den ve dolayısıyla Steam Topluluk Pazarından ortaya çıkan sanal ürünlerin pazarlanması için yaygın olarak kullanılmaktadır. Bu sitelere örnek olarak tümü TF2 öğeleri ve mallarıyla ilgili ticareti kolaylaştıran siteler olan backpack.tf, scrap.tf ve market.tf verilebilir.

Birleşik Krallık'ın Avrupa Birliği'nden ayrılması nedeniyle, 1 Ocak 2021 itibarıyla Birleşik Krallık'ta ikamet edenler yeni .tf alan adları kaydettirememektedir. Ancak AFNIC, Britanya sakinleri tarafından 31 Aralık 2020'den önce kaydedilen tüm alan adlarının bundan etkilenmeyeceğini belirtti.

.fr, Fransa'nın alan adı
.eu, Avrupa Birliği'nin alan adı

IANA .tf kimdir bilgisi 23 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
AFNIC 2 Nisan 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Fransız Güney ve Antarktika Toprakları'nın resmi web sitesi 1 Ağustos 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Eski .tf resmi bilgi sitesi

1960 (MCMLX) cuma günü başlayan bir artık yıldır.

1 Ocak
Kamerun BM yönetiminden bağımsızlığını kazandı.
İlk meteorolojik uydu 'Tiros' Amerika Birleşik Devletleri tarafından fırlatıldı.
8 Ocak - Hirfanlı Barajı hizmete girdi
16 Ocak - İşçi Sigortalıları Kurumu İstanbul Hastanesi Cumhurbaşkanı Celâl Bayar tarafından hizmete açıldı.
22 Ocak - Cezayir'deki Fransız birliklerinin başkomutanı Jacques Massu Fransa Cumhurbaşkanı tarafından
görevinden azledildi.

13 Şubat - Fransa ilk atom bombasını Cezayir'in Sahra Çölü topraklarında denedi.

5 Mart - Alberto Korda, Havana'da Che Guevara'nın, Guerrillero Heroico isimli ikonik fotoğrafını çekti.
21 Mart - Shapville Katliamı 69'dan fazla kişinin ölümüne ve 300 kişinin yaralnmasına neden oldu.

4 Nisan - 32. Akademi Ödülleri töreninde Ben-Hur, en iyi film de dahil olmak üzere rekor sayıda Oscar kazandı.
28 Nisan - İstanbul ve Ankara'da meydana gelen olaylar üzerine iki şehirde de sıkıyönetim ilan edildi.

1 Mayıs - Sovyet havasahasında keşif görevini yapan U2 uçağı Sovyet hava savunma füzeleri tarafından düşürüldü, Pilot Francis Gary Powers esir alındı.
15 Mayıs - Sputnik 4 uydusu Sovyetler Birliği tarafından yörüngeye fırlatıldı.
22 Mayıs - Büyük Şili Depremi: tüm zamanların richter skalasıyla ölçülmüş en büyük depremidir. 9.4-9.6 Mw büyüklüğündeki deprem Şili'yi vurmuş yaklaşık 6.000 kişinin ölümüne neden olmuştur.
27 Mayıs - 27 Mayıs 1960 Darbesi: Türkiye'de başarılı bir askerî darbe gerçekleşti. Başkanlığını Cemal Gürsel'in yaptığı ve Millî Birlik Komitesi adı altında toplanan subaylar grubu, emirleri altındaki askerî birliklerle birlikte Türk Silahlı Kuvvetleri adına yönetime doğrudan el koydu. Celâl Bayar'ın cumhurbaşkanlığı sona erdirildi ve yerine Cemal Gürsel geçti.
Eichmann Operasyonu: Eichmann Operasyonu, Mossad tarafından 1960 yılında Arjantin'de gerçekleştirilen gizli bir yakalama operasyonudur. Adolf Eichmann’ı İsrail'e getirmek amacıyla düzenlenen bu operasyon, Nazi savaş suçlularının adalete teslim edilmesinde bir dönüm noktası olmuştur.
16 Mayıs 1960 -  Theodore Maiman'ın Lazer Başarısı: Theodore Maiman’ın lazer başarısı, 16 Mayıs 1960'ta ilk çalışan lazerin (ışık amplifikasyonu ile uyarılmış radyasyon yayımı) geliştirilmesini ifade eder. Bu olay, optik fiziğinde devrim niteliğinde bir dönüm noktası olmuş ve modern lazer teknolojisinin temelini atmıştır.

7 Ağustos - Fildişi Sahili bağımsızlığını ilan etti.
16 Ağustos - Kıbrıs Cumhuriyeti kuruldu. Zürih ve Londra Antlaşmaları'na dayanılarak bir Türk Alayı büyük bir törenle Kıbrıs'a çıktı. 82 yıl sonra ilk defa Türk askeri Kıbrıs'a ayak bastı.

14 Ekim - Yassıada Duruşmaları başladı.
23 Ekim - Genel Nüfus sayımı yapıldı. Türkiye'nin nüfusu 27.754.820 olarak tespit edildi.
30 Ekim - Dünyadaki ilk başarılı böbrek nakli, Michael Woodruff tarafından Edinburgh, İskoçya'da yapıldı.

13 Aralık
Fransa Cumhurbaşkanı Charles de Gaulle'ün Cezayir ziyareti olaylı geçti. Fransız milliyetçilerinin çıkardığı olaylarda 123 kişi öldü.
Etiyopya imparatoru Haile Selasie Brezilya ziyaretindeyken, kişisel muhafızı tarafından bir darbe düzenlendi Darbe sonucunda Veliaht prensi tahta geçti.
14 Aralık - Türkiye, 18 Batılı ülke ile İktisadi İşbirliği ve Kalkınma Antlaşması'nı imzaladı.
15 Aralık - I. Baudouin kraliçe Fabiola adını alan Fabiola de Mora y Aragón ile evlendi. Evlilik töreni Brüksel'deki Saint-Michel-et-Gudule katedralinde yapıldı ve Belçika'da ilk kez olmak üzere televizyonda yayınlandı.

1 Ocak
Lale Orta, ilk Türk kadın futbolcu ve doktor
Faruk Turgut, Türk yapımcı, yönetmen ve senarist
Reha Muhtar, Türk televizyoncu ve sunucu
4 Ocak - Michael Stipe, Amerikalı şarkıcı, R.E.M. grubu.
5 Ocak - Phil Thornalley, İngiliz müzisyen ve yapımcı
22 Ocak - Michael Hutchence, Avustralyalı müzisyen
29 Ocak - Gia Carangi, ABD'nin ilk süpermodeli (ö 1986

13 Şubat - Pierluigi Collina, İtalyan futbol hakemi.
15 Şubat - Armen Mazmanyan, Ermeni yönetmen (ö. 2014)
19 Şubat - Andrew Mountbatten-Windsor, Kraliçe II. Elizabeth'in ikinci oğlu.

4 Mart - Chonda Pierce, Amerikalı şarkıcı, komedyen, yazar, sunucu ve aktris
7 Mart - Bruno Maccallini, İtalyan oyuncu
13 Mart - Adam Clayton, İrlandalı müzisyen, U2 grubunun bas gitaristi.
21 Mart - Ayrton Senna, Brezilyalı araba yarışçısı, üç kez Formula 1 dünya şampiyonu.
24 Mart - Nena, Alman şarkıcı.

1 Nisan - Yalçın Menteş, Türk oyuncu (ö. 2019)
2 Nisan - Muhammed Micarul Kayes, Bangladeşli bürokrat ve diplomat (ö. 2017)
13 Nisan - Rudi Völler, Alman futbolcu
14 Nisan - Brad Garrett, Amerikalı oyuncu ve komedyen
25 Nisan - Ramón Vilalta, Katalan mimar

10 Mayıs
Bono, İrlandalı U2 grubunun solisti
Merlene Ottey, Jamaikalı atlet
24 Mayıs - Kristin Scott Thomas, İngiliz aktris.
31 Mayıs - Chris Elliott, Amerikalı komedyen ve oyuncu

5 Haziran - Kerem Alışık, Türk oyuncu ve tiyatrocu
11 Haziran - Mehmet Öz, Türk Kalp Damar Cerrahı
16 Haziran - Tuğrul Asi Balkar, Türk şair

1 Temmuz - Evelyn "Champagne" King, Amerikalı şarkıcı, söz yazarı ve plak yapımcısı
12 Temmuz - Ahmet Ümit, Türk şair ve yazar

7 Ağustos - David Duchovny, Amerikalı oyuncu.
10 Ağustos
Antonio Banderas, İspanyol oyuncu.
Vladimir Kozlov, Kazak gazeteci ve politikacı
11 Ağustos - Nathalie Coupal, Kanadalı oyuncu
14 Ağustos - Sarah Brightman, İngiliz güfte yazarı ve şarkıcı
16 Ağustos - Timothy Hutton, Amerikalı oyuncu.
17 Ağustos - Sean Penn, Amerikalı oyuncu.

7 Eylül
Bob Hartley, Kanadalı buz hokeyi koçu
Ersin Tatar, Kıbrıs Türkü iktisatçı, siyasetçi ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Başbakanı
Rebi Yasin, Mısırlı milli futbolcu
8 Eylül - Aguri Suzuki, Japon yarışçı
9 Eylül
Nurullah Genç, Türk iktisatçı ve şair
Urmas Sisask, Eston besteci
Hugh Grant, İngiliz oyuncu
17 Eylül - Damon Hill, İngiliz araba yarışçısı, Formula 1 eski dünya şampiyonu.
25 Eylül - İgor Bilanov, Ukraynalı futbolcu.

16 Ekim - Bob Mould, Amerikalı müzisyen
18 Ekim - Jean-Claude Van Damme, Belçikalı oyuncu
29 Ekim - Mustafa Koç, Türk iş insanı (ö. 2016)
30 Ekim - Diego Maradona, Arjantinli futbolcu ve teknik direktör (ö. 2020)
31 Ekim - Sedat Edip Bucak, Eski DYP milletvekili

10 Kasım - Neil Gaiman, İngiliz yazar
18 Kasım :
Kim Wilde, İngiliz şarkıcı
Elizabeth Perkins, Amerikalı oyuncu.
22 Kasım - Leos Carax, Fransız yönetmen ve senarist
25 Kasım :
Amy Grant, Amerikalı müzisyen, şarkıcı
25 Kasım - John F. Kennedy, Jr., Amerikalı avukat ve gazeteci, eski ABD başkanı John F. Kennedy'nin oğlu (d. 1999)
27 Kasım - Yuliya Timoşenko, Ukrayna'nın ilk kadın başbakanı
30 Kasım - Gary Lineker, İngiliz futbol oyuncusu

3 Aralık - Julianne Moore, Amerikalı oyuncu.
5 Aralık - Jack Russell, Amerikalı şarkıcı (ö. 2024)
8 Aralık - Aaron Allston, Amerikalı yazar ve oyun programcısı (ö. 2014)

4 Ocak - Albert Camus, Nobel ödüllü Fransız yazar (d. 1913)
12 Ocak - Nevil Shute, İngiliz yazar (d. 1899)
28 Ocak - Zora Neale Hurston, Amerikalı folklorcu, antropolog ve yazar (d. 1891)

6 Şubat - Selahattin Pınar, Klasik Türk müziği bestecisi (d. 1902)
16 Şubat - Dr. Bedri Ruhselman, İstanbul), hekim, keman virtüözü ve neo-spiritüalizm'in ya da Türkçedeki adıyla, deneysel yeni-ruhçuluğun (neo-spiritualisme expérimental) kurucusu. (d. 1898)

18 Mart - Aleksandr V. Kuprin, Rus ressam (d. 1880)
23 Mart - Risale-i Nur Külliyatı'nın müellifi Said Nursi (d. 1878)

11 Mayıs - John D. Rockefeller Jr., Amerikalı hayırsever (d. 1874)
22 Mayıs - İbrahim Çallı, Türk ressam (d. 1882)
30 Mayıs - Boris Pasternak, Rus şair, yazar, 1958 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi (d. 1890)

7 Haziran - Bogoljub Jevtić, Yugoslavya Krallığı'nda başbakanlık görevi görev yapan Sırp politikacı ve diplomat (d. 1886)

13 Temmuz - Kasım Kurt, Türk uzun mesafe yüzücüsü (d. 1896)
29 Temmuz - Hasan Saka, Türkiye'nin 7. Başbakanı (d. 1885)

29 Ağustos - David Diop, Senegalli şair (d. 1927)

22 Eylül - Melanie Klein, Britanyalı psikalanist (d. 1882)
30 Eylül - John Philby, Seylan asıllı İngiliz oryantalist (d. 1885)

5 Ekim - Alfred L. Kroeber, Amerikalı antropolog (d. 1876)
14 Ekim - Abram Ioffe, Sovyet fizikçi (d. 1903)

16 Kasım - Clark Gable, Amerikalı oyuncu. (d. 1901)

5 Aralık - Haşim el-Etâsî, Suriyeli devlet adamı, Suriye'nin 2. başbakanı ve 4. cumhurbaşkanı (d. 1875)

Barış - Albert Lutuli
Edebiyat - Saint-John Perse
Ekonomi -
Fizik - Donald A. Glaser
Kimya - Willard Libby
Tıp - Frank Macfarlane Burnet, Peter Brian Medawar

2024 Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi seçimleri, 6 Haziran 2024 tarihinde New York'taki Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda düzenlecek olan 78. oturumda yapılacaktır. BM Güvenlik Konseyi'nde daimi olmayan beş ülke için yapılacak olan seçimler, 1 Ocak 2025 tarihinde başlayacak iki yıllık görevli olan üye ülkeleri belirleyecektir. BM Güvenlik Konseyi rotasyon kuralları, BM üye devletlerinin oylama ve temsil için geleneksel olarak kendilerini böldükleri bölgesel gruplara daimi olmayan on sandalyeyi aşağıdaki şekilde dağıtmıştır:

Afrika için bir sandalye,
Asya - Pasifik Grubu için bir sandalye,
Latin Amerika ve Karayipler için bir sandalye,
Batı Avrupa ve Diğer Devletler Grubu için iki sandalye.
Seçilen beş üye ülke, 2025–2026 döneminde Güvenlik Konseyi'nde görev yapacak.

 Somali
 Mauritius

 Pakistan

 Danimarka
 Yunanistan

 Panama

Adelie Toprakları (Fransızca: Terre Adélie), Fransa tarafından 21 Kasım 1924 tarihinden bu yana hak iddia edilen ve 1 Nisan 1938 tarihinden itibaren de günümüzdeki sınırları belirlenen Antarktika kıtasının bir kısmına verilen isimdir.
20 Ocak 1840 tarihinde Fransız Jules Dumont d'Urville tarafından keşfedilen bölgeye d'Urville eşinin ismi olan Adelie ismini vermiştir. Hemen güneyinde ise Güney Okyanusu bulunmaktadır. Bu bölge 1955 yılından bu yana Fransa'nın Fransız Güney ve Antarktika Toprakları iline bağlıdır.
5 Aralık 1912'de bu bölgede keşfedilen ve adını bölgenin adından alan Adelie Land göktaşı Antarktika'da bulunan ilk meteorittir.
Antarktika üzerinde iddia edilen haklar imzalanan Antarktika Antlaşması kapsamında göz ardı edilmektedir.

Adelie Toprakları hakkında bilgiler 30 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ain ([ɛ̃]), Fransa'nın illerinden birisidir. Ain, "Bresse", "Dombes", "Bugey" ve Gex olmak üzere 4 farklı bölgeden oluşmaktadır. Bu yörelerin her birinin farklı özellikleri bulunmaktadır.

İlin nüfusu 2019 itibarıyla 653.688'dir. Fransa'nın en önemli jeopolitik bölgelerinden birine sahiptir. Yöre, Demiryolu ve kara yolu ağlarının merkezinde yer almaktadır. Ayrıca ilin Cenevre ve Lyon şehirlerine olan yakınlığı nedeniyle, kentin uluslararası havalimanlarından yararlanması için gereken coğrafi artılara sahiptir.
Ain, ayrıca Fransa topraklarında, en eski insan yaşamına rastlanan toprakları arasındadır. Bölgede MÖ 15000 yılına dayanan bir insan hakimiyeti söz konusudur. Tarihte Jül Sezar gibi önemli liderlerin hedefi haline gelen topraklar, Fransa'nın bağımsızlığına kadar sürekli ele geçirilmeye çalışılmıştır.

İlin, başlıca yerleşimleri, belediye başkanları ve partileri aşağıda yer almaktadır.

Aisne (/eɪn/ AYN, ayrıca US /ɛn/ EN, Fransızca telaffuz: [ɛːn]), Fransa'nın illerinden birisidir. Aisne, "Laon", "Saint-Quentin", "Soissons", "Château-Thierry", "Tergnier" olmak üzere 5 yerleşime ayrılmıştır. Bu yörelerin her birinin farklı özellikleri bulunmaktadır.

İl, Fransa'nın Fransız Devrimi'nden sonra 4 Mart 1790 tarihi itibarıyla belirlenen ilk eyaletlerinden birisidir. Nüfusu 2019 itibarıyla 528.016'dır. Şehir, o günden bugüne, siyasi çekişmelerin merkezi olmuş ve bölgedeki ormanlar başta olmak üzere bölgenin çoğu her iki Dünya Savaşı sırasında tahrip edilmiştir. Ayrıca önemli yapılar ve anıt mezarlar yıkılmıştır.
Bunlar haricinde, bölgede ekonomi, tarıma dayalı bir grafik çizmektedir. Ancak diğer sanayi dalları da gelişme göstermektedir. Bölgede şeker pancarı üretimi yapılmaktadır. Aisne ilinde, 500 ile 750 mm arası bir ortalama yağış söz konusudur.

Laon, nüf. 26.000 (başkent)
Saint-Quentin, nüf. 60.000
Soissons, nüf. 30.000
Château-Thierry
Tergnier, nüf. 15.000

Akitanya (Fransızca: Aquitaine [[akiˈtɛn]], Gaskonca ve Oksitanca: Aquitània, Baskça: Akitania, Poitevin-Saintongeais: Aguiéne), Fransa'nın 26 bölgesinden biridir. Fransa'nın güneybatısında bulunan bölgenin Atlas Okyanusu'na kıyısı bulunmakta (Biskay Körfezi) ve Pireneler boyunca İspanya ile sınır oluşturmaktadır.  Bölgeden geçip Atlas Okyanusu'na dökülen iki nehir şunlardır: Dordogne ve Garonne. En büyük ve merkez şehri Bordeaux'dur. Yörede ünlü Bordeaux şarabı üretilmektedir.

Akitanya Bölgesi 41.308 km²'lik yüzölçümü ile Fransa topraklarının % 7,6'sını kapsamaktadır. Güneyde İspanya, doğuda Midi-Pyrénées, kuzeyde Poitou-Charentes ve Limousin batıda ise Atlas Okyanusu ile çevrilidir.

Romalılar zamanında bölgede Gallia Aquitania ili bulunmaktaydı. MS 4. yüzyılda bölge Romalılar tarafından dört bölgeye ayrılmıştır. 5. yüzyılda ise Vizigotların istilası sonrası bölgede Roma hakimiyeti sona ermiştir. 507 yılında ise bölgeye Franklar hakim olmuştur. 1361'de İngilizlerin bölgeye gelmesiyle Akitanya Prensliği kurulmuş, bölge 1453 yılına kadar İngilizlerin elinde kalmıştır. 1453 yılından itibaren Akitanya Fransa'nın tarihî ve coğrafî bir bölgesidir.

Fransızca bölgede hakim olan dildir. Diğer konuşulan diller ise; güneyde Baskça, bölgenin büyük bölümünde Oksitanca (Gaskonca ve Périgord lehçeleri dahil) ve büyük şehirlere gelen göçmenlerin konuştuğu Portekizce ve Arapçadır.

Bask
Bask Bölgesi
Oksitanya
Oksitanca
Gaskonca

Visits : Tarihi Anıtlar 9 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Allier ([aˈlje]), Fransa'nın illerinden birisidir. Allier, "Montluçon" ve "Vichy" olmak üzere 2 yerleşime ayrılmıştır. Bu yörelerin her birinin farklı özellikleri bulunmaktadır.

İl, Fransa'nın Fransız Devrimi'nden sonra; 4 Mart 1790 tarihi itibarıyla belirlenen ilk eyaletlerinden birisidir.
Nüfusu 2019 itibarıyla 333.065'tir. Şehir nüfus itibarıyla gerilerde olsa da, Vichy şehri bu bölgeye dahil edilmektedir. 1940'ta, o zamanın belediye başkanı Marshal Philippe Pétain, bu ilin başkenti olarak Vichy'yi seçmiştir.
Bunlar haricinde, ekonomi, tarıma dayalı bir grafik çizmektedir, bu sebeple yöre halkı Auvergne adlı tarımsal yörede toplanmıştır. Ancak diğer sanayi dalları da gelişme göstermektedir. Ayrıca Vichy'de şişelenen su, dünya çapında satılmaktadır.

Allier ili, içinde akarsu akaçlarının yer aldığı bir bölgede bulunmaktadır. Allier'deki akarsular aşağıdaki gibidir;

Allier
Loire
Cher
Besbre
Sioule
Aumance

Montluçon
Vichy

Alpes-de-Haute-Provence ([ˌalpdəotpʀɔˈvɑ̃s]), Fransa'nın illerinden birisidir. Alpes-de-Haute-Provence, "Barcelonnette", "Castellane" ve "Forcalquier" olmak üzere 3 yerleşime ayrılmıştır. Bu yörelerin her birinin farklı özellikleri bulunmaktadır.

İl, Fransa'nın Fransız Devrimi'nden sonra; 4 Mart 1790 tarihi itibarıyla belirlenen ilk eyaletlerinden birisidir. İlk başta ismi "Nord-de-Provence" olan il, sonrasında, önce "Haute-Provence", sonra "Basses-Alpes" olarak adlandırılmıştır. Günümüzde ise Alpes-de-Haute-Provence ismini almıştır. İlin nüfusu Fransa'nın en düşük nüfuslu illeri arasındadır.
Bunlar haricinde, ekonomi, turizme dayalı bir grafik çizmektedir. Alpler'de yer alması, "Alpes-de-Haute-Provence" ilini bir turizm merkezi haline getirmektedir.

Barcelonnette
Castellane
Forcalquier

Senez Piskoposluğu

Altı Ulus Şampiyonası (İngilizce: Six Nations Championship); Fransa, Galler, İngiltere, İrlanda, İskoçya ve İtalya arasında her yıl düzenlenen uluslararası ragbi birliği şampiyonasıdır. 1883 yılında kurulmuş olup, altı katılımcı ülkenin birlikleri tarafından Six Nations Rugby bayrağı altında düzenlenmektedir.
Six Nations Championship'e katılan takımlar geleneksel olarak Kuzey Yarımküre'deki en yüksek sıralamaya sahip altı millî takımdır.

Dünya tarihindeki ilk uluslararası ragbi maçı 1871'de İngiltere ile İskoçya arasında oynandı. 12 yıl boyunca millî takımlar, 1883'te ilk Home Championship turnuvası düzenlenene kadar yalnızca ara sıra hazırlık maçları oynadı. Turnuvaya Britanya Adaları'ndan İngiltere, İrlanda, İskoçya ve Galler olmak üzere dört millî takım katıldı. 1910'da Fransa turnuvaya resmi olarak katıldı ve adı Five Nations Championship olarak değiştirildi. Bununla birlikte Fransa 1930-1939 yıllarında katılmadı.
1970'lere gelindiğinde turnuva, Kuzey Yarımküre'deki en popüler ragbi etkinliği haline geldi. Turnuvada 1993 yılına kadar herhangi bir kupa veya kupa verilmedi. 2000 yılında şampiyonaya İtalya da katıldı ve adı şu anki Six Nations Championship olarak değiştirildi.

Her takım birbiriyle bir kez karşılaşmaktadır. İç saha avantajı yıldan yıla değişmektedir. Galibiyete iki, beraberliğe bir, mağlubiyete sıfır puan verilir.
1994'ten önce, en iyi takımların berabere kalması durumunda şampiyonluk paylaşılıyordu. Günümüzde bu durumda şampiyonluk, atılan veya yenilen puanlara göre belirlenmektedir.

Şampiyonanın galibi, 1993 yılında tanıtılan Şampiyonluk Kupası'nı alır. Kupa gümüştür ve James Brent-Ward tarafından tasarlanmıştır.
Bununla birlikte turnuvada takımlar arasındaki maçlara göre çok sayıda ödül verilmektedir:

Calcutta Cup – 1879'dan itibaren İngiltere ile İskoçya arasındaki maçlar için verilmektedir.
Centenary Quaich – 1899'dan itibaren İskoçya ve İrlanda arasındaki maçlar için verilmektedir.
Giuseppe Garibaldi Trophy – 2000'den itibaren Fransa ve İtalya arasındaki maçlar için verilmektedir.
Grand Slam – diğer beş takımı da yenen takıma verilir.
Millennium Trophy – 1988'den itibaren İngiltere ve İrlanda arasındaki maçlar için verilmektedir.
Triple Crown – takımlardan birinin diğer üçünü yenmesi durumunda İngiltere, İrlanda, İskoçya veya Galler'den bir takıma verilir.

Home Championship (1883-1909)

Beş Ulus Şampiyonası (1910-1931)

Home Championship (1932-1939)

Beş Ulus Şampiyonası (1940-1999)

Altı Ulus Şampiyonası (2000-)

Godwin, Terry (1984). The International Rugby Championship 1883–1983. Londra: Willows Books. ISBN 978-0-00-218060-3. 
Starmer-Smith, Nigel, (Ed.) (1986). Rugby – A Way of Life, An Illustrated History of Rugby. Lennard Books. ISBN 978-0-7126-2662-0. 
Narz, Naomi, (Ed.) (2019). Rugby – Wales and United States Connection, A showing of LDR feats in sport. Rich Books. 

Resmî site (İngilizce)

Amboise Şatosu (Fransızca: Château d'Amboise), Fransa'nın Loire Vadisi'nde bulunan Indre-et-Loire ilinde yer alan bir şatodur. 15. yüzyılda krallık tarafından müsadere edilen yapı, tercih edilen bir kraliyet ikametgahı haline gelmiş ve kapsamlı bir şekilde yeniden inşa edilmiştir. Kral VIII. Charles 1498'de bir kapı lentosunun kafasına çarpması sonucu yaralanarak şatoda ölmüştür. Şato 16. yüzyılın ikinci yarısından itibaren harabe haline gelmiş ve iç binalar büyük ölçüde yıkılmış olsa da, bazıları günümüze kadar sağlam kalmış ve kulelerin ve duvarların dış savunma hattı ile birlikte restore edilmiştir. 1840'tan beri Fransız Kültür Bakanlığı tarafından tarihi anıt statüsü tanınmıştır.

Château de Amboise, Loire Nehri üzerindeki bir çıkıntıya inşa edilmiştir. Kalenin inşasından önce Orta Çağ'da bölgenin stratejik önemi fark edilmiş ve yerine bir Galya oppidum'u inşa edilmiştir. 9. yüzyılın sonlarında Orléans Vikontu olan Ingelger, annesi aracılığıyla Fransa krallarının yaveri olan Abbot Hugo ile akraba idi. Ingelger, Château de Amboise'ı yöneten seçkin ailenin bir üyesi olan Adelaise ile evlendi (piskopos ve başpiskopos bu ailenin üyeleriydi ve Ingelger'in evlendiği kızın amcalarıydı). Daha sonra Angers Kontu oldu ve Ingelger'in kariyerindeki yükselişi aile bağları ve askeri itibarıyla açıklanabilir. Mirasın bir sonucu olarak Château de Amboise, Ingelger ve Adelaise'in oğlu I. Fulk'a geçti. Fulk I topraklarını genişletmeye başladıkça, Amboise, Loches ve Villentrois onun egemenlik alanının merkezini oluşturdu. Amboise, Angevin egemenliğinin doğu sınırını oluşturdu.
Amboise ve kalesi, 987'de aile mirası yoluyla III. Fulk'a geçti. III. Fulk, topraklarını Anjou'ya doğru genişletmek isteyen Blois Kontu I. Odo'nun hırslarıyla mücadele etmek zorunda kaldı. I. Odo'nun takipçilerinin yardımıyla, Bretonya Dükü I. Conan, Saumurlu Gelduin ve Saint-Florent-de-Saumur Başrahibi Robert, III. Fulk'un mülklerini denetlemekle görevlendirildi. Conan, Anjou'nun batı sınırında savaşırken, Gelduin ve Robert doğudaki Amboise ve Loches kalelerini izole etmeye çalıştılar. Chaumont ve Monsoreau kaleleri, Amboise'ı tehdit altında tutmak için inşa edildi ve Saint-Aignan garnizon olarak kullanıldı.

Yüzyıllar boyunca, Château de Amboise geliştirildi ve genişletildi; sahibi Louis de Amboise, Toir Vikontu (1392-1469) 1431'de Louis XI'e karşı komplo kurmak suçundan idam edildikten sonra, Kral VII. Charles onu affetti ancak Château de Amboise'ye el koydu. Fransız krallarının eline geçtikten sonra, şato XI. Louis'den I. Francis'e kadar sarayın gözde mekanı oldu  VIII. Charles şatoyu genişletmeye karar verdi ve 1492'den itibaren şato ilk olarak Fransız Gotik'inin son dönemi olan Flamboyant Gotik tarzında inşa edildi ve 1495'ten sonra İtalyan mimarlar Domenico da Cortona ve Fra Giacondo Fransız mimarisindeki ilk Rönesans mimari öğelerini ve dekorasyonlarını ekledi. Belgeler, bu inşaata katılan üç Fransız mimarın adını koruyor: Colin Biart, Guillaume Senot ve Louis Armandart.
1494-1495 İtalyan Savaşı'ndan sonra Charles, İtalyan mimarları ve zanaatkarları Fransa'ya davet ederek şatoyu "Fransa'daki ilk İtalyan tarzı saray" a dönüştürdü. Charles'ın İtalya'dan getirdiği adamlar arasında Pacello da Merogliano da vardı; tasarımları Amboise ve Blois kalelerinin bahçelerinin inşasında kullanıldı; çalışmaları Fransız peyzaj tasarımcılarının sonraki çalışmaları üzerinde önemli bir etkiye sahipti. Charles, 1498'de kalede öldü ve kafasını bir kapının kenarına çarptı. Ölümünden önce, kalenin üst terasını bir parterre'e yer açacak şekilde genişletmiş ve etrafını bir hendekle çevirdi. Halefi XII. Louis tarafından terasın etrafına inşa edilen dairesel galeri , Jacques-André du Serson'un 1576'da yarattığı Les plus excellens bastimens de France gravüründe görülebilir. 20. yüzyılda parterler resmi ağaç bosquetleri ve kare çimler olarak restore edildi.Annesi Savoylu Louise'e ait olan Château de Amboise'de büyüyen da Vinci, Kral I. François'in saltanatının ilk yıllarında şöhretinin zirvesine ulaştı. Aralık 1515'te kralın daveti üzerine Leonardo da Vinci, Château de Amboise'ye geldi ve hayatının sonuna kadar yeraltı tüneliyle şatoya bağlı olan yakındaki Château de Clos-Luce'de yaşadı ve çalıştı. Belgeler, da Vinci'nin ölümünden sonra 2 Mayıs 1519'da Saint-Hubert Şapeli'ne 100 metre mesafede bulunan Saint-Florentin Şapeli'ne gömüldüğünü gösteriyor. Saint-Florentin Şapeli 18. yüzyılın sonlarında yıkıldı ve da Vinci'nin mezarı Saint-Hubert Şapeli'ne taşındı. Amboise Şatosu arazisinde bulunan Saint-Florentin Şapeli, bir zamanlar şatonun mülküydü. Amboise arazisinde bulunan ancak şatonun mülkiyetinde olmayan Saint-Florentin Şapeli ile karıştırılmamalıdır.
Fransız Devrimi'nden (1789-1799) sonra, kale arazisindeki Saint-Florentin Şapeli o kadar harap olmuştu ki, I. Napolyon tarafından atanan mühendis onu kurtarmanın imkânsız olduğunu düşünerek tamamen yıkmaya karar verdi. Şapelin yıkımından elde edilen taşlar, Amboise Şatosu'nun yıkılan kısımlarının yeniden inşasında kullanıldı. Altmış yıl sonra (veya Leonardo'nun ölümünden ve gömülmesinden 330 yıl sonra), Saint-Florentin Şapeli'nin temelleri üzerinde kazılar yapıldı; şapelin bulunduğu yerde tam bir erkek iskeleti ve üzerinde da Vinci adının baş harfleri bulunan bir taş levhanın parçaları bulunduğu bildirilmektedir. Diğer kaynaklarda ise insan kemiklerinden yapılmış bir höyükten (Fransa'daki diğer şapellerde olduğu gibi) ve çocukların eğlenmek için kafataslarıyla oynadığından bahsedilmektedir. Ayrıca, bu insan kemikleri ve alışılmadık derecede büyük bir insan kafatası Saint-Hubert Şapeli'ne gömülmüştür. Mezarın üzerine zemin seviyesinde büyük bir taş levha yerleştirilmişti ve levhanın üzerinde Da Vinci'nin metal bir kabartma portresi (Metzi'nin çizdiği bir portreden esinlenerek) ve Leonardo da Vinci yazısı vardı.

II. Henry ve Catherine de' Medici, İskoçya Kraliçesi Mary Stuart ile birlikte çocuklarını Amboise Şatosu'nda büyüttüler. Stuart, II. François ile nişanlıydı.

1560 yılında, Fransız Din Savaşları sırasında genç II. François adına Fransa'yı yöneten Guise ailesine karşı bir Huguenot Bourbon suikasy planı ortaya çıkarıldı ve Guise Kontu tarafından engellendi. Operasyonun tamamlanması bir ay sürdü ve bu süre zarfında 1.200 Protestan şehir surlarına asıldı. Cesetlerin kötü kokusu, saray mensuplarını kısa sürede şehri terk etmeye zorladı.
12 Mart 1563'te, kral ile Catherine de' Medici'yi kaçırma planına karışan Condé Prensi I. Louis arasında başarısız Amboise Barışı imzalandı. "Af Fermanı" olarak bilinen bu belge, lordların ve sulh hakimlerinin özel şapellerinde Protestan ayinleri yapılmasını yasaklıyor ve bu tür ayinlerin yalnızca şehir surları içinde yapılabileceğini belirtiyordu. Ancak, her iki taraf da bu karardan memnun kalmadı ve sonuç olarak ferman yaygın olarak kabul görmedi.

Yaşanan olaylardan sonra Amboise Şatosu kralların gözüne bir daha giremedi. 17. yüzyılda Bourbon Kralı XIII. Louis'in kardeşi Orleanslı Gaston'a kalan devasa şato terk edilmiş bir duruma düştü. Onun ölümünden sonra Amboise Şatosu tekrar taht mülkiyeti haline geldi ve Fronde iç savaşları sırasında hapishane olarak kullanıldı. XIV. Louis döneminde, kötü şöhretli bakan Nicolas Fouquet ve Antoine Nompard de Caumont-Lozen Amboise Şatosu'nda tutuldular. XV. Louis, Amboise Şatosu'nu, yakın zamanda batıdaki Château de Chantelup'u ele geçiren bakanı Choiseul Dükü Étienne François de Choiseul'a hediye etti. Fransız Devrimi sırasında Amboise Şatosu ciddi şekilde hasar gördü ve şato arazisindeki binaların büyük bir kısmı yıkıldı. İmparator Napolyon Bonapart'ın emriyle yaptırılan mühendislik değerlendirmesi sonucunda kalenin büyük bir bölümü kullanılamaz hale gelerek yıkılmasına karar verildi.
1840 yılında, Château de Amboise Fransız Kültür Bakanlığı tarafından tarihi anıt olarak tescil edildi.  Kale, Kral Louis-Philippe döneminde restore edildi, ancak 1848'de tahttan indirilmesinden sonra, kale hükümet tarafından müsadere edildi. Kasım 1848'de, Cezayir'in Fransa tarafından sömürgeleştirilmesine karşı çıkan Emir Abdelkader, ailesi ve akrabalarıyla birlikte Château de Amboise'a sürüldü. 1852'de, Bentley's Miscellany, kalenin Emir'in ailesi tarafından işgal edilene kadar popüler bir turistik cazibe merkezi olduğunu bildirdi.
Aynı yılın ilerleyen zamanlarında, Başkan Louis-Napoleon Bonaparte, Abdelkader'i Château de Amboise'da ziyaret etti ve serbest bırakıldığını duyurdu. 1873'te şatonun mülkiyeti Louis-Philippe'in mirasçılarına devredildi ve Eugène Violle-le-Duc yönetiminde kapsamlı restorasyon çalışmaları gerçekleştirildi. 1940'ta Nazilerin Fransa'yı işgalinden sonra şato hasar gördü. Modern zamanlarda, Louis-Philippe'in varisi olan Paris Kontu, şatoyu kademeli olarak restore etti ve korudu.

Resmi web sitesi
Rönesans'ın beşiği   Arxivləşdirilib
Château d'Amboise için Kültür Bakanlığı veritabanı girişi

Amedeo Clemente Modigliani (12 Temmuz 1884, Livorno - 24 Ocak 1920, Paris), Yahudi kökenli İtalyan ressam ve heykeltıraş.

Ressamın Yahudi kökenli ailesi, 18. yüzyılın başlarında göçmen olarak gelip Livorno'ya yerleşmişti. Amadeo, ailenin dördüncü ve son çocuğuydu. 1895 yılında geçirdiği veremin ardından 1898 yılında tifoya yakalanınca lise eğitimini bırakmak zorunda kaldı. Bu yüzden sanata yönelerek resim dersleri almaya başladı. 1901'de ikinci kez verem geçiren Amadeo, annesi tarafından Napoli'ye götürüldü, tedavisine bu şehirde devam edildi.
Ders aldığı Guglielmo Micheli, onun akademik eğitim alması gerektiğini söyleyince Modigliani, 1902'de Floransa'daki Güzel Sanatlar Okulu'na başladı ve bir yıl sonra da Venedik'teki Güzel Sanatlar Akademisi'ne kaydoldu. Ayrıca Venedik'te uyuşturucuyla tanıştı. 1906'da Paris'e gitti ve Montmartre'deki beş parasız sanatçıların toplandığı Le Bateau-Lavoir'a yerleşti. Orada komşuluk yaptığı ressamlardan biri de Pablo Picasso idi. Paris'in bohem yaşamına ayak uydurarak alkol ve içki bağımlısı oldu. Bitkin düştüğü için ailesinin yanına Livorno'ya döndü. Tekrar sağlığına kavuştuğunda Paris'e dönüp Montparnasse'da bir stüdyo kiraladı. Romanyalı heykeltıraş Constantin Brancusi ile tanışınca resmi bırakıp heykeltıraşlık yapmaya başladı ve bu alanda da başarılı oldu. 1912 yılında Salon d'Automne'da sergilediği yapıtları ilgi görmesine rağmen 1914'te heykel çalışmalarını tümüyle bitirip tekrar resme döndü. I. Dünya Savaşı çıkınca orduya katılmak istese de sağlık sorunları nedeniyle kabul edilmedi. 1916 yılında Polonyalı şair Leopold Zborovski ve eşi Anna ile tanıştı. Modigliani çiftin birçok tablosunu yaptı. 1917 yılında Academie Colarossi'de çizim çalışmaları yaparken ve yapmayı düşündüğü bir tablosu için model ararken arkadaşı olan Rus heykeltıraş Chana Orloff, onu 19 yaşındaki güzel sanatlar öğrencisi Jeanne Hébuterne ile tanıştırdı. Jeanne Hébuterne'in tablosunu bitirdikten sonra çiftin aralarındaki ilişki bitmedi ve beraber yaşamaya başladılar. Koyu Katolik bir aileden gelen Jeanne'nin, bir Yahudi olan Modigliani ile olan ilişkisine ailesi karşı çıkmasına rağmen birliktelikleri sürdü.
Ressam, arkadaşı Leopold Zborovski'nin de cesaretlendirmesiyle 3 Aralık 1917'de Paris'te Berthe Weill Galeri'de 32 tablodan oluşan ilk kişisel sergisini açsa da sergi, çok sayıda çıplak kadın çalışması barındırdığı gerekçesiyle Paris polisi tarafından kapatıldı.

Bir ressam olan alt kat komşuları Manuel Ortiz de Zárate, bir akşam Modigliani'yi ziyarete geldiğinde onu baş ağrıları içerisinde bularak doktor çağırdı. Gelen doktor hastanın tüberküloz ve menenjit nedeniyle umutsuz bir durumda olduğunu söyledi. 24 Temmuz 1920'de öldükten sonra düzenlenen törenle toprağa verilişinden 2 gün sonra ikinci çocuğuna hamile olan karısı Jeanne, kendini beşinci kattaki odasının penceresinden atarak intihar etti. Jeanne ve Modigliani ayrı mezarlıklarda toprağa verilse de 1930 yılında Jeanne'in ailesi, onun Modigliani'nin yanına gömülmesine razı oldu. Her ikisi de ölünce 15 aylık kızlarını Modigliani'nin kız kardeşi Florence evlatlık alarak yetiştirdi.

www.modigliani-foundation.org 6 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Amedeo Modigliani'nin 316 tablosu
[1] www.claudiobarontini.com arşivlerindeki fotoğraflar
Hecht Müzesi
Modigliani: Beyond the Myth, Yahudi Müzesi, New York 2004
Modigliani ve modelleri, Kraliyet Sanat Akademisi, Londra 2006
Sergiyle ilgili yorumlar 10 Eylül 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Modigliani Kraliyet Sanat Akademisi'nde, Londra
Mick Davis tarafından yazılıp yönetilmiş biyografi filmi 14 Mayıs 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kuzey Amerika'ya ilk gelen Avrupalılar, Kızıl Erik'in 985'te bir yerleşim kurduğu Grönland'dan batıya seyahat eden İskandinavlardı. Oğlu Leif'in, 1001 yılında günümüzde Kanada olarak bilinen bölgenin kuzeydoğu kıyılarını keşfettiği ve orada bir kış geçirdiği sanılmaktadır.
İskandinav destanları, Viking denizcilerin Kuzey Amerika'dan Bahama adalarına kadar uzanan Atlantik kıyılarını keşfettiklerini belirtmekle birlikte anılan iddialar bugüne kadar kanıtlanmamıştır. Buna karşın, 1963'te Newfoundland'ın kuzeyinde L'Anse-aux-Meadows'da anılan döneme ait belirli İskandinav ev yıkıntıları bulunmuş ve böylelikle İskandinav destanlarda ileri sürülenlerin hiç olmazsa bir kısmı doğrulanmıştır.
Asya'ya batıdan giden bir yol arayan Kristof Kolomb'un Karayipler'de karaya çıkmasından sadece beş yıl sonra 1497'de, İngiltere Kralı tarafından görevlendirilen Venedikli denizci John Cabot, Newfoundland'a ayak basması, İngilizlerin ilerideki yıllarda Kuzey Amerika üzerinde hak iddia etmesine temel oluşturacaktı.

Hernando de Soto adındaki savaş gazisinin düzenlediği sefer, İspanyol keşif seyahatlerinin en önemlileri arasında yer almaktadır. De Soto grubu seferine 1539'da Havana'da başladı, Florida'da karaya çıkıldı ve güneydoğu Amerika Birleşik Devletleri boyunca Mississippi Nehri'ne kadar servet peşinde dolaşıldı.
Bir başka İspanyol kaşifi olan Francisco Coronado, hayal ürünü Cibola'nın Yedi Kenti'ni aramak için 1540'ta Meksika'dan hareket etmesiyle Büyük Kanyon ve Kansas'ı keşfetti.
Buna karşın Coronado ve beraberindekiler, farkında olmadan, bölgedeki Kızılderilileri atçılık ile tanıştırdılar: Coronado'nun elinden kaçan çok sayıda at Büyük Düzlükler (İngilizce: Great Plains) bölgesinde üremeye başladı. Birkaç kuşak sonra, bölgedeki Kızılderililer binicilik ustası oldular ve çalışma alanlarını genişletip çeşitlendirdiler.
İspanyollar güneyden yukarı yayılırken, günümüz Amerika Birleşik Devletleri'nin kuzey kesimi de Fransızlar adına seyahat eden Giovanni da Verrazano, 1524'te Kuzey Karolina 'da karayı gördü ve Atlantik kıyısı boyunca kuzeye giderek bugünkü New York limanının yukarısına geçti.
On yıl sonra, Fransız Jacques Cartier, kendinden önceki Avrupalılar gibi, Asya'ya giden geçidi bulmak umuduyla yola çıktı. Cartier'in St. Lawrence Nehri kıyılarındaki keşifleri, Fransızların Kuzey Amerika üzerinde 1763'e kadar sürecek olan hak iddialarının temelini oluşturdu.
İngilizler 1585'te, Kuzey Karolina'da, iki yıl içinde başarısızlıkla sonuçlanan Roanoke Kolonisi'ni kurduktan sonra, İngilizler 1607'de Jamestown'da başarıyla yeni bir koloni kurdu.

Avrupa'dan Kuzey Amerika'ya 1600'lerin ilk yıllarında büyük bir göç dalgası başladı.
Meksika, Batı Hint Adaları ve Güney Amerika'da zengin İspanyol kolonileri kurulduktan çok sonra, günümüzde Amerika Birleşik Devletleri olan bu topraklara, ilk İngiliz göçmenleri Atlantik'i aşarak ayak bastılar.
Avrupalı göçmenlerin çoğu, siyasal baskılardan kaçmak, dinsel inançlarını özgürce yerine getirebilmek, maceraya atılmak ya da özellikle İngiltere'deki 1620-1635 yıllarındaki büyük ekonomik güçlerden kaçmak için Amerika kolonilerine göç ettiler.
Kıyı boyunca sayısız koylar ve limanlar vardı. Yalnız iki bölgede, Kuzey Karolina ve New Jersey'de, gemilere elverişli liman yoktu.
Kennebec, Hudson, Delaware Nehri, Susquehanna, Potomac ve diğer çok sayıda büyük nehir, Appalachian Dağları ile kıyı arasında kalan bölgeyi denize bağlıyordu. Yalnız bir nehir, Kanada'da Fransızların elinde olan St. Lawrence, Büyük Göllere ve kıtanın merkezine erişimi sağlayan bir su yoluydu. Sık ormanlar, bazı Kızılderili kabilelerin direnmesi ve Appalachian Dağları, kıyı bölgesinden daha içerilere yerleşmeyi güçleştiriyordu.
Siyasal yaklaşımlar pek çok kişinin Amerika'ya gitmesine yol açtı. İngiltere'de I. Charles'in keyfi yönetimi, 1630'larda Yeni Dünya'ya göçü hızlandırdı. Avrupa'nın Almanca konuşulan kesimlerinde, uzun süreli savaşların yarattığı yıkım, 17. yüzyılın sonlarında ve 18. yüzyılda Amerika'ya olan akımı güçlendirdi.

Kuzey Amerika'da tutunan ilk İngiliz kolonisi Jamestown'dı. Kral I. James tarafından Virginia Şirketi'ne verilen bir imtiyaza dayanarak, yaklaşık 100 kişiden oluşan bir grup 1607'de Chesapeake Körfezi'ne doğru yola çıktı. İspanyollarla çatışmaya girmekten kaçınmak amacıyla, James Nehri kenarında körfezden 60 kilometre kadar yukarıda bir yer seçtiler.
John Smith anlaşmazlıklara, açlığa ve Kızılderili saldırılarına karşın, disiplin uygulama yeteneği sayesinde küçük koloniyi ilk yıl süresince bir arada tuttu.
Smith 1609'da İngiltere'ye döndü ve onun yokluğunda koloni karışıklığa boğuldu. 1609-1610 kışında kolonicilerin pek çoğu hastalığa yenildiler. Mayıs 1610'a gelindiğinde, ilk 300 yerleşimciden yalnız 60'ı hayatta kalmıştı. Aynı yıl içinde, James Nehri'nden biraz daha yukarıda Henrico (günümüzde Richmond) kenti kuruldu.
Ancak çok geçmeden, Virginia ekonomisinde devrim yaratacak bir gelişme ortaya çıktı. John Rolfe 1612'de Batı Hint Adaları'ndan ithal edilen tütün tohumlarını yerli bitkilerle melezledi. İçimi Avrupalıların hoşuna giden yeni tür tütün, ilk defa 1614'te Londra'ya ulaştı. Bu tütün, on yıl içinde Virginia'nın temel gelir kaynağı haline geldi.
Hastalık ve Kızılderili saldırıları sonucu ölüm sayısı olağanüstü oranda yüksek kaldı. 1607'den 1624'e kadar koloniye yaklaşık 14.000 kişi göç etmişti; fakat, 1624'te orada ancak 1.132 kişi yaşamını sürdürüyordu. 1624'te, bir kraliyet komisyonunun önerisine uyan Kral, Virginia Şirketi'ni feshetti ve onu bir kraliyet kolonisi yaptı.

XVI. yüzyıldaki dinsel ayaklanmalar sırasında, Püritenler olarak tanınan bir grup, Anglikan Kilisesi'nde içerden reform yapmaya çalıştılar. Temelde, Katolikliğe özgü törenlerin ve yapılanmaların, daha basit olan Protestan inanç ve tapınma biçimleriyle değiştirilmesini istiyorlardı. Püritenlerin reformcu görüşleri, devlet kilisesinin birliğini yıkarak, halkın bölünmesi ve krallık otoritesinin bozulması tehdidi taşıyordu.
Kurulu Kilise'de hiçbir zaman reform yapılamayacağına inanan Ayrılıkçılar (İngilizce: Separatists), 1607'de Hollanda'nın Leiden kentine sığınmacı olarak gittiler. Buna karşın, Kalvenci Hollandalılar, sığınmacılara yalnız düşük ücretli işler verdiler. Grubun bazı mensupları bu ayırımcılıktan bunaldılar ve Yeni Dünya'ya göç etmeyi kararlaştırdılar.
Leiden Püritenlerinden bir kesimi 1620'de Virginia Şirketi'nden bir toprak imtiyazı sağladı ve 101 kadın, erkek ve çocuktan oluşan bir grup Mayflower gemisiyle Virginia'ya hareket etti. Bir fırtına onları kuzeye sürükledi ve Cape Cod'da karaya çıktılar. Kendilerinin herhangi bir hükûmetin yetki alanı dışında olduğuna inandıkları için, adil ve eşit yasalara uymayı kabul eden "Mayflower Sözleşmesi" adındaki resmî belgeyi hazırladılar.
Mayflower, Aralık ayında Plymouth limanına geldi; yolcular süresince yerleşim birimlerini kurmaya başladılar.
1630'da, Kral I. Charles'tan koloni kurma imtiyazı almış bulunan yeni bir göçmen dalgası Massachusetts Körfezi'ne geldi. Bunların pek çoğu, İngiltere'de dinsel inançlarının gereğini yapmaları giderek daha çok engellenen Püritenlerdi. Önderleri John Winthrop, Yeni Dünya'da açıkça "tepenin üzerindeki kent" yaratmaya girişti. Böylelikle anlatmak istediği, Püritenlerin kesinlikle kendi dinsel inançları uyarınca yaşayacaklarıydı.
Massachusetts Körfez Kolonisi tüm New England bölgesinin kalkınmasında önemli bir rol oynadı ve bunun bir nedeni de, Winthrop ve onun Püriten meslektaşlarının imtiyaz belgelerini beraberlerinde getirebilmiş olmalarıydı. Böylece, koloninin yönetimi İngiltere'de değil Massachusetts'te yerleşik oluyordu.
İmtiyazın hükümlerine göre, güç Yüksek Kurul'un (General Court) elindeydi ve kurulun üyeleri, Püriten Kilisesi üyesi olmaları gerekli "özgür yerleşimciler"den (İngilizce: freemen) oluşuyordu. Bu yöntem, Püritenlerin kolonideki hem siyasal hem de dinsel egemen güç olmalarını güvence altına alıyordu. Valiyi Yüksek Kurul seçiyordu. Bir sonraki kuşak döneminin büyük kesiminde John Winthrop vali olmuştu.
Püritenlerin katı yönetimine baş kaldıranlardan Roger Williams, koloniden kovulduktan sonra 1636'da, günümüzde Providence, Rhode Island olan bölgede Narragansett Kızılderililerinden toprak satın aldı. Orada, kilise ile devletin kesinlikle ayrı olduğu ve dinsel özgürlüğün uygulandığı ilk Amerikan kolonisini kurdu.
Massachusetts'ten ayrılanlar yalnız Williams gibi kilise karşıtları değildi. Daha verimli topraklar arayan Püritenler, Massachusetts Körfez Kolonisi'ni Connecticut Nehri Vadisi'ne, New Hempshire ve Maine kıyılarına yeni yerleşim birimleri kurmak için göç ettiler.

Hollanda Batı Hindistan Şirketi tarafından görevlendirilen Henry Hudson, 1606'da, günümüzde New York kentinin bulunduğu bölge çevresinde ve kendi adının verildiği nehrin kıyılarında, olasılıkla New York'un Albany kentinin kuzeyinde bir noktaya kadar uzanan keşiflerde bulundu. Hollandalıların bölgeye bundan sonra yaptıkları seyahatler, gelecek yıllardaki hak iddialarına ve ilk yerleşimlere temel oluşturdu.
Kuzeydeki Fransızlar gibi, Hollandalılar da başlangıçta kürk ticaretiyle ilgilendiler. Bu amaçla, kürk sağlanabilecek bölgeye erişimde anahtar rol oynayan Iroquois Kızılderililerinin Beş Ulusu ile yakın ilişkiler geliştirdiler. Hollandalı yerleşimciler 1617'de, Hudson ve Mohawk nehirlerinin birleştiği noktada, şimdi Albany kentinin bulunduğu yerde bir kale kurdular.
Manhattan adasında yerleşim 1620'lerin ilk yıllarında başladı. Rivayete göre, ada 1624'te bölgedeki Kızılderililerden 24 dolar karşılığında satın alındı. Hemen ardından da adaya New Amsterdam adı verildi.
Hollandalılar, Hudson Nehri bölgesinde yerleşimleri çekici kılmak için, efendi (Felemenkçe: patroon) sistemi denilen bir tür feodal aristokrasi geliştirdiler. Bu çok büyük malikanelerin ilki 1630'da Hudson Nehri kıyılarında kuruldu.
Daha güneyde, Hollandalılarla bağlantısı olan bir İsveç ticaret şirketi, bundan üç yıl sonra, Delaware Nehri kıyısında ilk yerleşim bölgesini kurmayı denedi. Konumunu pekiştirecek kaynakları bulunmayan Yeni İsveç, giderek Yeni Hollanda ve daha sonra da P

Amiens Katedrali (Fransızca: Basilique Cathédrale Notre-Dame d'Amiens), Picardie'de yer alan 13. yüzyıla ait Gotik tarz kiliselerin en büyüklerindendir. Katedral 1152'de Romanesk tarzında inşa edildiyse de 1218'deki yangında tahrip olmuş ve 1220-1245 yılları arasında yeni tarzıyla yeniden yapılmıştır. İç planındaki uyumluluk üç kademeli iç eğimi ile özellikle ön cephedeki ve güney taşıyıcı koldaki heykellerin incelikli gösterişi vardır.
Katedral, büyük bir güç timsaliydi ve ne de olsa bir geç dönem 16. yüzyıl hisarını bünyesinde bulundurmaktaydı; ancak, çevresini saran surlar zamanla etkileyici konakların sınırını çizdiği bulvarlarla yer değiştirdi. Eski ve daha görselliği yüksek olan bölüm doğrudan Somme Nehri'ne konumlandırılmıştır. Dar ve düzensiz sokaklar nehrin on bir adet kolu ile kesişmekte ve bunlardan türeyen kanallarca kuzeyde sonlanmaktadır.
1981 yılında UNESCO tarafından Dünya Mirası olarak ilan edilmiştir.

Anayasa hukuku, ulus devletlerin ve diğer siyasi organizasyonların kurucu ve temel yasaları hakkındaki çalışmaları içermektedir. Anayasalar hükûmetler için bir çatı oluşturur, otorite, yeni yasa ve düzenlemelerin yapılmasında siyasi yapıların işlevlerini sınırlandırabilir veya tanımlayabilir.

Bütün ulus devletlerin bir anayasası olmamasına rağmen, bu tür bütün devletler zorunluluk ve üzerinde hemfikir olunan çeşitli yasaları içeren bir jus commune'ye (Kamu hukukuna) veya ülkeye has bir hukuka sahiptir. Bunlar örfi hukuk, sözleşmeler, yazılı hukuk, yargı hukuku veya Uluslararası hukuk konularıdır.
Anayasa incelemesinde anayasa hukukunun kaynakları, anayasa hukuku kavramı, anayasa kavramı, kanunların anayasaya uygunluğunun denetimi:anayasal yargı, devletin unsurları, kurucu iktidar (asli kurucu tali kurucu, devlet kavramı, devlet şekilleri (monarşi, cumhuriyet, tek ve bileşik devlet), hükûmet sistemleri, demokrasi, seçimler, temel haklar ve özgürlükler konuları incelenir. Bunların yanı sıra hukuk fakültelerinde ders kapsamı içerisinde genel esaslar başlığı adı altında incelenen bu konulardan başka Türk Anayasa Hukuku da incelenmektedir.

Devletin, temel organlarının kuruluşunu, işleyişini belirleyen hukuk kurallarının bütünü olarak tanımlanmaktadır. Maddi anlamda anayasa tanımına göre bir kuralın anayasa olup olmadığına karar verebilmek için o kuralın içeriğine, neleri düzenlediğine bakılır. Eğer bir kural, içerik itibarıyla devletin temel hususlarıyla ilgili ise o kural anayasal niteliktedir.

Kanunlardan daha farklı ve daha zor bir yöntemle konulup, değiştirilebilen hukuk kurallarının bütünü olarak tanımlanmaktadır. Bu tanıma göre bir kuralın anayasal olup olmadığına karar verebilmek için kuralın bulunduğu yere, yapılış ve değiştiriliş şekline bakılarak karar verilir. İçerik, şekli anlamda anayasa için önemsizdir.

Anayasa kavramı temel yasayla özdeşleştirilebilse de aslında yerine göre farklı şekillerde kullanılabilir. Terim olarak hukuk terimleri içerisinde hiyerarşik tablonun en üstünde bulunduğundan dolayı böyle bir sonuca varılabilir. Tabi bu çerçeve içerisinde ele alındığında anayasa ile anayasa hukuku kavramlarını ayrı düşünmek gerekir; tabi böyle bir ayrımı kavramsal ya da terimsel farklılıklara dayandığı için yaparız.
Anayasa hukuku temelde devletin temel işleyiş biçimlerine değinir, yani yasama (yasa koyucu, yaratıcı güç), yürütme organı (idare biçimleri, hükûmet görevleri, başbakan ve bakanların görevleri), yargı organı (mahkemeler, yargıcın takdir yetkisi veya yarattığı hukuk vb.) bunlara temel oluştururken aslında bunları bir yandan da denetleyen sistem anayasa hukukunun ta kendisidir. Tabi sadece devletin temeline dayanan bu oluşumlarla ilgili değildir, bunların yanı sıra kişi hak ve özgürlüklerine ilişkin kurallar, güvenceler ve yaratımları da içerir.
Anayasa hukukunun, diğer hukuk dallarından ayrılığı hiyerarşik yapıdan dolayıdır ki bu anayasanın yapısıyla ilgili bir durumdur. Yani burada asıl olarak anlatılmak istenen anayasanın katılığı veya yumuşaklığına dayanan yapısıdır. Bir anayasanın sert, katı ya da otoriter olması veya yumuşak, değiştirilebilir olması bununla alakalıdır.

Anayasa kavramı, 1700'lerin sonunda ortaya çıkmıştır. Yeryüzünün ilk Anayasası, 1787 Amerika Birleşik Devletleri Anayasası'dır. Tarihlerine göre oluşturulan Anayasa sıralaması şöyledir;

Amerika Birleşik Devletleri Anayasası (1787)
Fransız Anayasası (1791)
İsveç Anayasası (1809)
İspanyol Anayasası (1812)
Norveç Anayasası (1814)
Belçika Anayasası (1831)
İsviçre Anayasası (1848)
İtalyan Anayasası (1848)
Prusya Anayasası (1848-1850)
Danimarka Anayasası (1849)
Lüksemburg Anayasası (1849)
Yunan Anayasası (1864)
Romanya Anayasası (1866)
Osmanlı Anayasası (1876)
Hollanda Anayasası (1887)
Japon Anayasası (1889)

GÖZLER, Kemal, Anayasa Hukukuna Giriş, Ekin Kitabevi, 21. baskı, 2013.

Ancien Régime ("Eski Düzen"), Fransa Krallığı'nın Geç Orta Çağ'dan (15. yüzyıl sonları) 1789'daki Fransız Devrimi'ne dek süren siyasi ve sosyal sistemi. Yönetimin giderek merkezileştiği bu dönemde yönetim şekli XIV. Louis devrinde mutlak monarşi seviyesine ulaştı. Bu süre zarfında Valois hanedanı, yerini Bourbon hanedanına bıraktığı 1589 yılına kadar hüküm sürmüştür. Ancien Régime, IV. Henri, XIII. Louis ve XIV. Louis'nin ilk yılları da dahil olmak üzere bir dizi reform ve merkezileşme girişimiyle öne çıkmıştır. Merkezi bir devlet yaratma çabalarına rağmen, Ancien Régime Fransa'sı sistemik düzensizlikler ve çatışmalar ülkesi olarak kaldı. Merkezileşme dürtüsü, savaş yürütmek için fon ihtiyacı ve kişisel himaye sistemlerinin kurumsal sistemlerle değiştirilmesiyle körüklendi. Yargıçlar ve kraliyet danışmanları olarak intendants ve noblesse de robe'un devreye girmesi bölgesel soyluların kontrolünü zayıflatırken, bölgesel parlamentoların kurulması başlangıçta kraliyet gücünün yeni bölgelere girmesini kolaylaştırdı ancak daha sonra ayrılık kaynağı haline geldi. Ancien Régime terimi zaman zaman Avrupa'nın diğer bölgelerindeki benzer feodal sistemleri tanımlamak için de kullanılmaktadır.

Fransız Devrimi sırasında, ancien régime terimi Fransa'daki gazeteciler ve kanun yapıcılar tarafından ülkenin devrim öncesi kurumlarını ifade etmek için kullanılmıştır. Terim İngilizcede ilk kez 1794 yılında, Birinci Fransız Cumhuriyeti'nin açılışından sonra ortaya çıktı ve başlangıçta olumsuz anlamda kullanıldı. Simon Schama'ya göre, 'eski rejim' terimi kısa sürede gelenekçilik ve yaşlılıkla ilişkilendirilmiş, geçmişe takılıp kalmış ve değişime dirençli bir toplumu çağrıştırır hale gelmiştir. 'Eski rejim' kurumsal olarak durgun, ekonomik olarak statik, kültürel olarak durgun ve sosyal olarak bölünmüş olarak görülüyordu ve sadece şiddetli bir şok gerekli modernleşmeyi sağlayabilirdi.

1789'da Fransız Devrimi Ancien Régime'i şiddetle devirdi. Fransa, Avrupa'nın en zengin ve en güçlü ulusları arasında yer almasına rağmen, vergilendirme konusunda ekonomik zorluklarla karşı karşıyaydı. Diğer Avrupalılara kıyasla daha fazla siyasi özgürlüğe ve daha az keyfi cezalandırmaya sahip olmasına rağmen, XVI. Louis, bakanları ve Fransız soyluları, köylülere ve burjuvaziye yük olan yüksek vergiler nedeniyle son derece itibarsızdı. Tarihçiler Ancien Régime'in çöküşünü onun katılığına ve Aydınlanma filozoflarından etkilenen tüccar sınıfı, çiftçiler ve entelektüellerin yükselen hırslarına bağlamaktadır.
Zaman içinde pek çok Fransız, hükûmetlerinin demokrasi açığına meydan okumaya, ifade özgürlüğü için bastırmaya, Katolik Kilisesi'ne meydan okumaya ve soyluların ayrıcalıklarını eleştirmeye başladı. Devrime tek bir olay değil, siyasi iktidarın örgütlenmesini, toplumu ve bireysel özgürlükleri geri dönülmez bir şekilde değiştiren bir dizi olay neden oldu.
Devrim ilerledikçe, iktidar monarşiden ve ayrıcalıklı soylulardan yasama meclisleri gibi daha temsili siyasi organlara kaymıştır. Ancak cumhuriyetçi gruplar arasındaki çatışmalar anlaşmazlıklara ve kan dökülmesine neden oldu. Birçok Fransız, Aydınlanma filozofları tarafından savunulan "eşitlik" ve "bireyin özgürlüğü" fikirlerini benimsemişti. Amerikan Devrimi bu fikirlerin hayata geçirilebileceğini gösterdi ve Amerikalı devrimciler ile Fransız askerleri arasındaki temas devrimci ideallerin Fransa'da daha da yayılmasını sağladı.

André Derain (10 Haziran 1880, Chatou, Yvelines, Fransa – 8 Eylül 1954, Garches, Hauts-de-Seine, Fransa), Henri Matisse ile birlikte Fovizm'in kurucusu olan Fransız ressam ve heykeltıraş.

Derain 1880'de Paris'in hemen dışındaki Chatou, Yvelines, Île-de-France'ta doğdu. 1898'de Académie Camillo'da mühendislik eğitimi alırken Eugène Carrière'in resim derslerine katıldı ve burada Matisse ile tanıştı. 1900'de tanıştığı Maurice de Vlaminck ile aynı stüdyoyu paylaşmaya başladı ve ilk peyzajlarını çizdi. Fransız ordusunda silah altına alındığı 1901 ile 1904 yılları arasında çalışmalarına ara verdi. Terhisinin ardından Matisse, Derain'in anne ve babasını, ressamın mühendislik eğitimini bırakmasına izin vermeleri için ikna etti. Böylece tüm zamanını resim yapmaya ayırabilen Derain Académie Julian'a katıldı.

Derain ve Matisse 1905 yazı boyunca Akdeniz kıyısındaki bir kasaba olan Collioure'da birlikte çalıştılar ve aynı yılın sonlarında oldukça yenilikçi tablolarını Salon d'Automne'da sergilediler. Tablolar, çok parlak ve doğal olmayan renkleri sebebiyle eleştirmen Louis Vauxcelles tarafından alaycı biçimde les Fauves (vahşi hayvanlar) olarak adlandırıldı ve böylece Fovizm hareketi başlamış oldu. Mart 1906'da ünlü sanat simsarı Ambroise Vollard Derain'i şehir hakkında bir dizi tablo yapması için Londra'ya gönderdi. 29'u halen var olan bu 30 tabloda Derain Londra'yı, daha önce Whistler veya Monet gibi ressamların yaptıklarıdan oldukça değişik bir şekilde resmetti. Cesur renkler ve kompozisyonlar kullanan ressam Thames'ın ve Tower Bridge'in birçok resmini çizdi. Bazı Thames resimlerinde noktacılık tekniklerini kullanmıştı ancak noktalar çok büyük olduğundan divisionism tekniğine yaklaşıyordu ve böylece hareket eden suyun üzerindeki güneş ışığının yarattığı renk dağılımı etkili biçimde gösterilebiliyordu.

1907'de sanat simsarı Daniel-Henry Kahnweiler Derain'in tüm stüdyosunu satın alarak ressama maddi istikrar sağladı. Derain taş heykelciliği üzerine denemeler yaptı. Arkadaşı Pablo Picasso ve diğer önemli ressamlara yakın olabilmek için Montmartre'a taşındı. Buraya taşındıktan sonra ressam, Fovizm'in parlak renklerinden uzaklaşarak daha mat renkler kullanmaya, eserlerinde Kübizm ve Paul Cézanne etkileri göstermeye başladı. Gertrude Stein'a göre Derain, Afrika heykelciliğini Kübistlerden daha önce keşfetmiş ve esinlenmişti. Derain, Guillaume Apollinaire'in 1909'da yayımlanan L'enchanteur pourrissant eseri için primitif tarzda tahtabaskılar hazırladı. Eserlerini 1909'da Münih'teki Neue Künstlervereinigung'da, 1912'de Der Blaue Reiter'de ve 1913'te New York'taki Armory Show'da sergiledi. 1912'de Max Jacob'un şiir derlemesi için illüstrasyonlar yaptı.

Bu dönemde Derain'in eserleri, Eski Ustalar üzerine yaptığı incelemeleri gitgide daha fazla yansıtmaya başladı. Eserlerde rengin rolü azalırken formlar keskinleşti; öyle ki 1911-1914 yılları arası ressamın gotik dönemi olarak adlandırıldı. Ressamın 1914'te I. Dünya Savaşı için askere gitti ve 1919'da terhis olana dek çok az resim çizdi. Ancak 1916'da André Breton'un ilk kitabı Mont de Piete için bir set illüstrasyon hazırladı.
Savaşın ardından Derain yenilenen klasizm akımının lideri oldu. Fovizm'in vahşiliği uzun yıllar geride kalmıştı ve ressam artık geleneğin koruyucusu olarak saygı görüyordu. 1919'da Ballets Russes'in lideri Diaghilev için La Boutique fantasque balesini tasarladı. Başarılı olan bu denemenin ardından ressam birçok bale tasarımı yarattı. 1920'ler, Derain'in başarısının doruğunda olduğu dönemdi. 1928'de Carnegie Ödülü'nü kazandı ve Fransa dışında, Londra, Berlin, Frankfurt, Düsseldorf, New York ve Cincinnati gibi birçok yerde sergiler açtı.
II. Dünya Savaşı'nda Fransa'nın Almanlar tarafından işgali sırasında Derain genelde Paris'te yaşadı ve Almanlardan ilgi gördü çünkü Fransız kültürünün prestijini temsil ediyordu. 1941'de Almanya'ya resmî bir ziyaret yapması için gelen teklifi kabul etti, başka Fransız sanatçılarla birlikte Nazi heykeltıraş Arno Breker'in Berlin'deki bir sergisine katıldı. Derain'in bu ziyareti Nazi propagandasında doğal olarak oldukça fazla yer bulmuştu. Savaşın sona ermesinin ardından ressam iş birlikçi olarak görülmeye başladı ve daha önceki birçok destekçisi tarafından dışlandı.
Ölümünden bir sene önce, tam olarak iyileşemeyen bir göz iltihabına yakalandı. 1954'te bir aracın çarpması sonucu Garches, Hauts-de-Seine'de öldü.

Clement, Russell (1994). Les Fauves: A Sourcebook. Greenwood Press. ISBN 0-313-28333-8. (İngilizce)
Cowling, Elizabeth; Mundy, Jennifer (1990). On Classic Ground: Picasso, Léger, de Chirico and the New Classicism 1910–1930. London: Tate Gallery. ISBN 1-85437-043-X (İngilizce)
Hamilton, George Heard (1993). Painting and Sculpture in Europe, 1880–1940. Yale University Press. ISBN 0-300-05649-4.
Sotriffer, Kristian (1972). Expressionism and Fauvism. McGraw-Hill. OCLC 1149407. (İngilizce)

André Derain: Sanal Sanat Galerisi8 Aralık 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Derain, André
Ten Dreams Galerileri 15 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Gelett Burgess, The Wild Men of Paris, Matisse, Picasso and Les Fauves, 191028 Mart 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Angers, kuzey-batı Fransa'da Pays de la Loire bölgesinde Maine-et-Loire departmanında bir şehirdir. Fransa başkenti Paris'in 300 km güney-batısına düşer. Angers'ın bağlı bulunduğu Pays de la Loire bölgesinin merkezi olan Nantes şehri 90 km uzaklıktadır. Angers şehri sonradan Loire Irmağı ile (Angers'e pek yakın La Pointe adli bir mevkide) birleşen Maine Nehrinin her iki yakasında kurulmuştur ve nehrin üzerinden şehrin iki yakasını bağlayan altı köprü bulunmaktadır.
Belediye sınırları içinde Angers şehri nüfusu 2017'de 152.960 ve şehrin metropol bölgesinde nüfus 422.654'tür.
Angers şehri kuruluşu antik Roma döneminden öncelere erişir. Antik Romalılar tarafından "Juliomagus" ismi ile anılmaktaydı. Fransız Devrimi'ne o kadar Angers'ın bulunduğu Fransa bölgesi Anjou ismiyle bilinmekteydi ve bu bölgede yaşayanlara "Angevin" adı verilirdi. 10. yüzyılda Angers Anju Kontlarının merkezi oldu. 12. yüzyılda İngiltere'de hüküm süren Angevin Plantaganet hanedanı Anjou bölgesini ellerine geçirmişlerdi ve şehirde hala bulunan Hopital Saint-Jean binası 1175'te İngiltere Kralı II. Henry tarafından yaptırılmıştır. Ama sonradan Angers şehri İngilizlerden geri alınmıştır. Şehrin meşhur şatosu 1232-1242 tarihlerinde (katıldığı Haçlı Seferleriyle ün yapmış ve evliyalık kazanmış olan) Kral IX. Louis ve karısı Kastıl'li Blanche tarafından yaptırılmıştır.
Şehir birçok eski bina ile süslüdür. Maine Nehri kıyısında masif duvarları içinde eski Angers Şatosu çok ve 12. yüzyılda yapılmış ve iki yüksek kulesi bulunan Saint-Maurice Katedrali çok ilgi çekicidir.
Angers şehri eskiden çatı kaplamak için kullanılan "arduvaz" üretimi ile ünlüydü ve şehrin eski binalarının çatılarının bu siyah taş olan arduvazlarla kaplı olduğu için "siyah şehir" olarak bilinmekteydi.
Angers dokunmuş duvar halısı ("tapestrie") yapımı için tarihsel bir merkezdir. 14. yüzyılda Anjou Kontu I. Louis için yapılmış olan "Apocalypse Duvar Halisi" çok ünlü olup Angers Şatosu'nda halka gösterilmektedir. Dokunmuş duvar halısı yapımı Angers'te hala önemli bir sanayi durumundadır.
Angers şehri 20. yüzyılda birçok eski önemli sanayilerini kaybetmiştir, ama hala bir sanayi şehridir. Ünlü portakal likörü olan "Cointreau" hala sadece Angers'te damıtılarak üretilmektedir. 
Şehirde Scania kamyonlarını üreten bir büyük fabrika bulunmaktadır. Yeni endüstrilerden olan elektronik ve aeronotik sanayiler de şehirde bulunmaktadır. Şehirde tarımsal sanayi de çok gelişmiştir ve tarıma dayanan besin fabrikaları, meyve, sebze ve çiçekçilik yetiştiricilik ve dağıtımı alanında Fransa'daki önemli merkezlerden biri Angers'tir.
Angers şehri kendini "Avrupa'nın en çok çiçekli şehri" olarak ilan etmektedir. Gerçekten de şehirde gösterilen dikili çiçekler ve kesilip gösterilen çiçekler çok göz alıcıdır.Şehirde tarihsel iki ünlü botanik bahçe bulunmaktadır: "Jardin des Plantes d'Angers (Angers Bitkiler Bahçesi)" ve "Jardin botanıque de la Faculté de Pharmacie d'Angers (Angers Eczacılık Fakültesi Botanik Bahçesi)" ve şehrin ağaç bahçesi "Arboretum Gaston Allard" 20.000 ağaç göstermekte ve bu kurumda ("herbarıum" adı verilen) 19. yüzyıldan beri toplanıp kurutulup saklanan 100.000 kadar değişik ot tipi bitki stoku bulunmaktadır.
Angers şehri, 2001'de yapılan Saint-Laud Tren Garı'ndan Fransa'nın hızlı demiryolu TGV şebekesine bağlı olduğu için hızlı demiryolu ile Paris 1 saat 300 dakika, Brüksel 3 saat 40 dakika, Lyon 4 saat ve Akdeniz sahillerinde olan Marsilya 5 saat 45 dakika almaktadır.

Angers okyanusal ve karasal iklim arasındaki konumu nedeniyle çok ılıman bir iklime sahiptir. Kışın az miktarlı donları ve kar yağışları ile, genellikle ıslak geçerken; yazları sıcak ve güneşli geçer.

Angers 3 otoyolun kesişim noktasında bulunur: Paris, Nantes arasındaki (ulusal seviyedeki ana aks olan) A 11, La Roche-sur-Yon'a giden A 87 ve Cholet'ten A 85 ile Tours. Rennes şehri, Breton ilçesi ve Mayenne'e RD 775 yoluyla erişimi inşaat halindedir. RD 761 sırasıyla Angers, Poitiers'den; Poitou-Charentes'e oradan da Niort, Deux-Sèvres'e geçer.
2008 yılına dek, A11 otoyolu Anger'den geçmekteydi. Bu nehir boyunca yollar - Eski RN 23 - Angers - Nantes ve Angers - Paris otoyolları arasındaki yol bağlantısını kuran otoyol bölümleridir. Tamamlanan 1700 metrelik karayolu yapımı ile Angers çevreyolu tamamlandı bu yol aracılığıyla, kentin kuzeyden bypass'ı devreye alındı. Ama nehir boyunca devam eden yollar, mevcut RD 323, kenti ikiye ayırmaya devam ediyor. Bu yolların tekrar düzenlenmesi için planlanan proje 2014'te yarıda bırakıldı.
1976'dan bu yana güney bypass'ı da tartışılıyordu. Böylece çevre otoyolu tamamlanmış olacaktı. Bu da 2014 yılında terk edilen projelerden oldu.
Şehir 1515 yola sahiptir. Ana yol şebekesi üç ana tip yolu içerir. İlki, şehir merkezinin çevrelediği tarihi bulvarlardır, ana omurga Ayrault bulvarı, Carnot, Foch, Roi-René; ikinci tip şehir çevresindeki radyol yollardır, (Kuzey-doğu) Pasteur caddeleri, Patton (batı) ve De Lattre de Tassigny (güney) iken sonuncusu şehrin güneyinde bypass olarak hizmet veren boulevard Sud'tür, isimleri ile South Boulevard (Barrangé boulevards, Bedier d'Estienne-d'Orves)'dir.

École supérieure des sciences commerciales d'Angers

Angers şehrinin şu resmî kardeş şehir anlaşmaları vardır:

 Haarlem, Hollanda 1964
 Osnabrück, Almanya 1964
 Bamako, Mali 1974
 Pisa, İtalya 1982
 Wigan, İngiltere 1988
 Södertälje, İsveç 1998
 Seville, İspanya 2000
 Yantai, Çin 2006

"Angers şehri resmî web sitesi". 
"Angers şehri resmî turizm web sitesi".

Jean-Antoine Watteau (d. 10 Ekim 1684 - ö. 18 Temmuz 1721), Fransız ressam.

Paris'te, kendisine İtalyan komedisinin kişilerini tanıtan ressam Gillot'nun, daha sonra Luxembourg Sarayı'nın dekoratörlüğünü yapan Audran'ın öğrencisi oldu.
İlk yapıtları, küçük esnafın ya da askerlerin günlük yaşantısından sahneleri işleyen gerçekçi tablolardır (Müfrezenin Molası, Uçan Ordugâh gibi). Sonraları, tiyatronun, Venedikli ressamların ve Rubens'in etkisi Watteau'yu kır eğlencelerinin ve şenliklerin ressamı yaptı.
En çok tanınan yapıtları Mezzetin, Gilles ve Fransız Komedyenler'dir. En meşhur resmi 1717 yılında yaptığı, aşk yolculuğuna çıkmayı bekleyen çiftleri resmettiği l'embarquement pour l'ile de cythere'dir.
Şiir dolu manzaraların içine, birbirleriyle tatlı tatlı sohbet eden, bir köşede oturup düş kuran, müzik çalan zarif tavırlı insanlar yerleştirir; kişilerin en içten duygularını yansıtmakta son derece ustadır. Bütün bu görüntülerin üstüne düşen melankoli havası ise mutluluğun geçiciliğini göstermek ister gibidir.

Arpitanca (İtalyanca: francoprovenzale, arpitano, patoa; Fransızca: francoprovençal, arpitan, patois), Franko-Provensal dilinin en önemli lehçesidir. Yaklaşık 115,000 kişi tarafından konuşulmaktadır. Aosta bölgesinde resmi olarak kullanılır. 18 tane lehçeye sahip zengin bir dildir. En önemli lehçeleri Savoyard, Dauphinois, Lyonnais, Neuchâtelois, Genevois, Valdôtain'dır.

Dil, Fransa'nın İsviçre'nin ve İtalya'nın kesiştiği Alpler yöresinde konuşulmaktadır. Yöredeki yerleşik halk, dili yeni nesillere anadili olarak öğretmediğinden ve konuşan halkın giderek azalmasından dolayı, dil, nesli tükenme eşiğine gelmiştir. Dil bu nedenle 1995'te UNESCO tarafından koruma altına alınmıştır. Günümüzde anadili Arpitanca olan halkın büyük çoğunluğu Kuzey İtalya'da yaşamaktadır. Alpler'in bölgeyi dışa kapatmasının bir sonucu olarak, dil tarihin hiçbir döneminde Fransızca, Oksitanca, İtalyanca gibi komşu diller kadar yayılamamıştır.

Arpitanca, dışa her ne kadar kapalı bir dil olsa da, kimi önemli şair ve yazarların yetişmesinde önayak olmuştur. Bernardin Uchard (1575–1624), Bresse'de doğan ünlü bir yazar ve oyun yazarıdır. Aynı şekilde Henri Perrin, Lyon doğumlu ünlü bir mizah yazarıdır. Jean Millet (1600?–1675), tanınmış bir yazar, şair ve komedi yazarıdır. Jacques Brossard de Montaney (1638–1702), Bresse doğumlu bir komedi yazarıdır; Jean Chapelon (1647–1694), Saint-Étienne doğumlu, ilahi ve deneme yazmış bir rahiptir. Aynı şekilde François Blanc dit la Goutte (1690–1742), "Grenoblo maléirou" adlı "1733 Gronoble seli" temalı şiirin şairidir.
19. yüzyılda da kendini belli eden Arpitanca edebiyatında, Guillaume Roquille (1804–1860), Joseph Béard (1805–1872) ve Louis Bornet (1818–1880) gibi şairlerin yanı sıra; Clair Tisseur (1827-1896), gibi ünlü bir yazar da yer almaktadır.
Aşağıda 1603 yılında yazılmış, şairi bilinmeyen bir Arpitanca şiir yer almaktadır:

Cé qu'è lainô, le Maitre dé bataille,
Que se moqué et se ri dé canaille;
A bin fai vi, pè on desande nai,
Qu'il étivé patron dé Genevoi.
I son vegnu le doze de dessanbro
Pè onna nai asse naire que d'ancro;
Y étivé l'an mil si san et dou,
Qu'i veniron parla ou pou troi tou.
Pè onna nai qu'étive la pe naire
I veniron; y n'étai pas pè bairè;
Y étivé pè pilli nou maison,
Et no tüa sans aucuna raison.

Aryanizm, sözde Ari ırkını ayrı ve üstün olarak gören bir ırksal üstünlük ideolojisidir. İnsanlığın geri kalanını yönetme hakkına sahip ırksal grup. Başlangıçta Arthur de Gobineau ve Houston Stewart Chamberlain gibi ırkçı teorisyenler tarafından desteklenen Aryanizm, Nazi Almanyası'nda etkisinin zirvesine ulaşmıştır. Rejim 1930'lu ve 40'lı yıllarda bu ideolojiyi tüm gücüyle uyguladı ve Aryan halkı için Lebensraum ya da yaşam alanı arayışıyla 1939 Polonya'nın İşgali ile İkinci Dünya Savaşı'nı ateşledi. 1930'larda Naziler tarafından uygulanan ırk politikaları,  Avrupa ve Sovyetler Birliğinin işgali sırasında doruğa ulaşmış ve günümüzde Holokost olarak bilinen, altı milyon Yahudi ve on bir milyon diğer kurbanın endüstriyel toplu katliamı ile sonuçlanmıştır.

Nazi Almanyası'nın 1945'te Müttefikler tarafından askeri yenilgiye uğratılmasından bu yana, bazı neo-Naziler daha kapsayıcı bir "Ari" tanımı geliştirmiş ve Batı Avrupa halklarının eski Arilerin en yakın torunları olduğunu, Nordik ve Germen halklarının en "ırksal olarak saf" halklar olduğunu iddia etmiştir."
Nicholas Goodrick-Clarke'a göre birçok Neo-Nazi, Nazi Almanyası'nı örnek alarak Batı İmparatorluğu olarak adlandırılacak bir otokratik devlet kurmak istemektedir. Önerilen bu devletin, dört büyük Aryan dünya gücü olan ABD, Birleşik Krallık, Fransa ve Rusya'nın nükleer cephaneliklerini tek bir askeri komuta altında birleştirerek dünya hakimiyeti elde edebileceğine inanılmaktadır.
Önerilen bu devlet, "Vindex" adı verilen "Führer" benzeri bir figür tarafından yönetilecek ve Neo-Naziler tarafından tasarlandığı şekliyle "Ari ırkın" yaşadığı tüm bölgeleri kapsayacaktır. Sadece Ari ırktan olanlar devletin tam vatandaşı olacaktı. "Batı İmparatorluğu" güçlü ve dinamik bir uzay keşfi programı başlatacak, ardından genetik mühendisliği ile Homo Galactica adı verilen bir süper ırk yaratılacaktı. Önceki üç cümlede özetlenen "Batı Imperium" kavramı, 1947 tarihli "Imperium" kitabında özetlenen orijinal "Imperium" kavramına dayanmaktadır: Francis Parker Yockey tarafından yazılan ve 1990'ların başında David Myatt tarafından yayınlanan broşürlerde daha da güncellenen, genişletilen ve rafine edilen Tarih ve Siyaset Felsefesi adlı kitapta belirtilen orijinal Imperium kavramına dayanmaktadır.

François-Auguste Rodin (d. 12 Kasım 1840, Paris - ö. 17 Kasım 1917, Meudon), Fransız heykeltıraştır.
Paris'te 12 Kasım 1840 tarihinde doğan François-Auguste-René Rodin, La Petite École (Küçük Okul) isimli Özel Desen ve Matematik Okulu'na girdiğinde heykeli keşfetti ve desen becerisini geliştirmeye başladı.
1864'te ilk atölyesini tuttu ve 20 yaşındaki Rose Beuret'yle tanıştı. 1871'de Belçika'da ilk kez yapıtlarını sergiledi. Gerçek boyutlu bir insan bedeni çalışması olan eseri tamamladıktan birkaç ay sonra Tunç Çağı adını verdiği bronz heykeline 1875'te başladı.
1882'de ise Adem, Havva ve Düşünen Adam adlı figürlerini yaptı. Bir süre sonra sevgili, daha sonra da en büyük rakibi olacak Camille Claudel'le tanıştı. 1883'te Victor Hugo büstünü yaptı, iki yıl sonra Calais Belediyesi, Calais Burjuvaları anıtını ısmarladı. 1888'de devlet, Uluslararası Sergi için Öpüşme'nin mermerini ısmarladı ve Rodin bu eser üzerinde çalışmaya başladı. 1889'da empresyonizmin öncülerinden Fransız ressam Claude Monet'yle birlikte sergi açtı. 1895'te Meudon'daki Villa des Brillants'ı satın alarak resim ve antik heykel koleksiyonunu oluşturmaya başladı.
1900'de, Uluslararası Sergi vesilesiyle Paris'teki Alma Meydanı'nda yer alan pavyonda, 1902'de ise Prag'da büyük sergi açtı. 1904'te alçıdan yapılmış büyük boy Düşünen Adam heykeli ilk kez Londra'daki International Society'de, bronz versiyonu ise Salon de Paris'te sergilendi. Düşünen Adam 1906'da Panthéon'un önüne yerleştirildi.
Fransa Ulusal Meclisi, arka arkaya yaptığı üç bağışla koleksiyonlarını devlete bırakan sanatçının anısına, Biron Konağı'nı Rodin Müzesi yapma kararı aldı. 29 Ocak 1917'de Rodin ve Rose Beuret evlendi. Rose, 14 Şubat'ta yaşama veda etti. Aynı yıl, 17 Kasım'da ölen Rodin, Meudon'daki Villa des Brillants'ın bahçesine, Rose'un yanına gömüldü. Mezarlarının başında bir Düşünen Adam heykeli yer alıyor.

1882'de yazar ve ressam arkadaşlarından oluşan bir büst-heykel serisine başlayan heykeltıraş bir yıl sonra safiye ile tanıştı ve aralarında bir ilişki başladı. 1891'de kendisine "Balzac Anıtı" sipariş edildi. Fakat Victor Hugo projesi reddedildi. 1893'te Société Nationale des Beaux-Arts Heykel Bölümü'nün başkanı oldu. 1895'te "Calias’in Sakinleri" adlı çalışmasına başladı. Daha sonra Puvis de Chavanne cemiyetinin başkanı oldu.
1898'de "Balzac" ve "Öpüşme adlı eserler Champ-de-Mars’deki Galérie des Machines’de sergilendi. Fakat Société des Gens de Lettres, Balzac çalışmasını reddetti. 1900'de "Place de l'Alma'da Pavilion Rodin"i açtı. Bu girişim çok başarılı oldu ve sergilenen 150 yapıt ona uluslararası bir ün getirdi. 1901'de Venedik Bienali'nde ve Üçüncü Berlin Secession’unda yer aldı.
1903'te Légion d'honneur'un başına geçti. "Uluslararası Ressam, Heykeltıraş ve Baskı Sanatçıları Derneği"nin başkanı oldu. Berlin, Londra, Venedik ve New York’ta sergileri sunuldu. "Düşünen Adam" adlı eseri 1906'da Panteon'un önüne yerleştirildi.
1908'de İngiltere Kralı VII. Edward, Rodin'i ziyaret etti. New York'taki Metropolitan Müzesi, Rodin'in birçok eserini koleksiyonuna dahil etti. 1914'te Charles Maurice'in yardımıyla "Fransa’nın Katedralleri" adlı kitabı yayınlandı ve çok takdir topladı. Rodin 1916'da eserlerini Fransız hükûmetine bağışladı, böylece etrafında olan ve mirasıyla ilgilenen kadınların ilgisinden de kurtulmuş oldu.

1880 yılında Fransız devleti yeni açılacak Paris Dekoratif Sanatlar Müzesi için Rodin'e bir kapı ısmarladığında Rodin 40 yaşında idi. Müze açıldığında kapının yetişmemesinden dolayı bir skandal meydana geldi. Dante'nin İlahi Komedi'sinden esinlendiği Cehennem Kapısı üzerinde 10 yıl boyunca çalışmıştı. Kapının üzerindeki 200 figürü tek tek, birbirinden bağımsız da ele almıştı. Bu eserde "Düşünen Adam" kapının en tepede yapılmıştı. Adem ve Havva ise kapının iki yanında idi. Kapı, Rodin'in ölümünden sonra bronza döküldü.
En büyük skandal Balzac heykeli ve Victor Hugo anıtıdır. Rodin'in, Victor Hugo'yu anadan doğma, çıplak, bir kayaya oturtarak şekillendirmesi Fransızları şoka uğratmıştır.
Balzac heykelinin öyküsü daha da çetrefillidir. Edebiyatçılar Birliği'nin ısmarladığı heykele, Rodin sonunda bir palto giydirmiştir, ancak koca göbeğiyle ve tepeden bakışlarıyla bu heykel, Fransız sanat çevrelerini ikiye ayırmıştı. Rodin'i savunanların başında Emile Zola gelmektedir. Ancak çok geçmeden bu ayrışma, heykeli beğenenler ve beğenmeyenler olmaktan çıkıp Dreyfusçüler ve Dreyfüs karşıtlarına dönüşünce, yani olay sanatsal arenadan politik arenaya geçince, Rodin heykelini sergilemekten vazgeçti.
Rodin yazışmalarında, "Balzac"ın, en beğendiği eseri olduğunu vurgular. Herkesin bayıldığı "Öpüşme" eserini ise "eğlenceli ama sıradan" diye niteler. Bütün bu skandal ya da çatışmalarda, Rodin her seferinde yalnızlığa ve çalışmaya gömülür. "Nasılsa zaman beni haklı çıkaracak" der.

Rodin düşünce adamıdır ve eline matkap çekiç alıp hiç taş ya da mermer yontmamıştır. O tasarlamış ve araştırmıştır. (Örneğin, Balzac heykeli için 6 yıl araştırma yapmıştır). Antika eser ve belge toplamış, sürekli çizim yapmış, sonra ulaştığı sentezi, üç boyutlu kilden, alçıdan yaratmıştır. Taşı yontmak, mermeri işlemek, bronzu dökmek atölyede çalışanların işidir. Her eserini farklı boyutlarda, farklı ölçeklerde gerçekleştirdiği gibi, bunlar üzerine çeşitlemeler uygulamıştır. "Parçaları ayrıştırmaya, yeniden birleştirmeye çalışıyorum, prova yapan bir terzi gibi..." der.
Rodin heykel sanatını akademicilikten kurtarmış, heykeli süslemelerden arındırmış ve anıtsallığın yerine insancıllığı yeğlemiştir. Heykele dramatik gerilimi katması, insan trajedisini, duyguların ve tutkuların yoğunluğunu katması farklılığıdır. Heykelleri anlatımcıydı. Heykel sanatına özgün sorunlarla, tekniklerle, çizimlerle, biçimlendirmelerle boğuşurken, yarattığı kişiliklerden ve öykülerden asla vazgeçmemiştir.

Rodin'in yaşamında kadınların hep çok önemli bir yeri olmuştur. Rose Beuret ile tanıştığında Rodin 24 yaşındaydı. 1864'te atölyesini yeni tutmuştu. Rose 20 yaşındaydı ve Rodin'e modellik, hizmetkarlık ve eşlik etti. İki yıl sonra oğulları oldu. Rose onu hep sevdi, Rodin hep dehasının ve dehasına hizmet edenin peşinden koştu. Tam 53 yıl sonra 1917'de evlendiler. 15 gün sonra Rose, 6 ay sonra Rodin öldü. Bugün ikisi de yan yana Meudon'daki atölye evin, müzenin muhteşem bahçesinde birlikte yatmaktadırlar. Üstlerinde yemyeşil çimenler ve Düşünen Adam heykeli ile...
Camille Claudel, Rodin'i 1883'te tanıdı. 19 yaşındaydı, çok yetenekliydi, aydındı, bilgiliydi, güzeldi ve “Usta”ya hayrandı. Rodin’in sevgilisi ve asistanı oldu. Yıllarca onun için çalıştı. 1888’e dek birlikte yaşadılar. Fırtınalarla dolu yıllar, Rodin’in en verimli, Camile Claudel’in Rodin'den kaynaklanan, sonu akıl hastanesine varan en acılı yılları oldu.
Ressam Helene Wahl-Porges, 1890’larda sanatçıya, tüm yolculuklarda eşlik etti.
İngiliz generalin kızı Eve Fairfax'la Rodin’in yaşadığı aşktan (1902-1903) geriye bugün Londra’daki Tate Galeri’de enfes bir bronz heykel kaldı.
İngiliz ressam Gwen John, Rodin’le aşkını 1906-1907 yıllarında, tam 2000 mektuba döktü. Alman yazar Helene von Nostitz- Hindenburg’la Rodin 1901-1914 yılları arasında tutkulu biçimde mektuplaştılar, birlikte İtalya yolculuklarına çıktılar.
1917 yılında Rodin, Rose Beuret ile evlendi. Meudon’da paraları yetmediğinden dolayı, yetersiz ısıtılan evlerinde yaşadı. 14 Şubat’ta Rose zatürreeden öldü. Rodin ise 24 Kasım’da öldü. İkisi de Düşünen Adam adlı heykelin altına gömüldü.
Rodin'in çok fazla kadınla beraber olduğu, gününün neredeyse tamamını kadınlara, uyuşturucuya ve sanata ayırdığı söylenir.

Auguste Rodin Yaşam Hikayesi ve Eserleri - Türkçe9 Nisan 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Rodin Müzesi, Paris9 Nisan 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Rodin Müzesi, Philadelphia5 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Rodin Müzesinden görüntüler17 Mayıs 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Rodin-Web.org: Rodin akademik sitesi13 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Auguste Rodin

Auvergne ([oˈvɛʀɲ]) (Oksitanca: Auvèrnhe ya da Auvèrnha), Fransa'nın 26 bölgesinden biridir. Fransa'nın merkezinin güneyinde, Massif Central üzerinde bulunur. En büyük ve merkez şehri Clermont-Ferrand'dır.
Bölge adını Galyalı bir halk olan Arverniler'den almaktadır. Bu Galya halkının en tanınmış ismi Roma işgaline karşı en son büyük ayaklanmayı başlatan ama Alesia'da MÖ 52 yılında yenilen Vercingetorix'tir.
Bölge de bulunan Vichy şehri, II. Dünya Savaşı sırasında Fransa'nın Nazi Almanyası tarafından işgalinden sonra kurulan işbirlikçi Vichy hükûmetine ev sahipliği yapmıştır.
16. yüzyılda Avrupa'dan gelen soylular konuştukları dillere göre TONQUE olarak adlandırılan sekiz gruba ayrılmaktaydı. Bunlardan biri de Auvergne'dir.
Diğer yedi tanesi; Provence, Fransa, Aragon, Kastil, İngiltere (ve İrlanda), Almanya ve İtalya'dır.

Avrupa Birliği Anayasası veya Avrupa İçin Bir Anayasa Oluşturan Antlaşma, Avrupa Birliği üyesi ülkelerin hükûmetlerince, 29 Ekim 2004 tarihinde İtalya'nın başkenti Roma'da imzalanan uluslararası bir antlaşma sonucu, Avrupa Birliği için oluşturulması öngörülen anayasadır.
Kimi Avrupa Birliği üyesi ülkelerde halkoylamasına sunulan anayasa taslağı ilk birkaç ülkede reddedilince yürürlüğe sokulamadı. Anayasa eğer yürürlüğe girmiş olsaydı Avrupa Birliği'nin bugüne dek yapmış olduğu tüm antlaşmaları tek bir metin içinde birleştirecek ve anayasa taslağına sokulmuş olan Avrupa Birliği Temel Haklar Bildirgesi'ni uygulamaya koymuş olacaktı.
Anayasa taslağının kabul edilerek yürürlüğe girmesi için tüm üye ülkelerin onayından geçmesi gerekiyordu ve bu bağlamda on üç üye ülke halkoylaması sürecini tamamladı. Bunlar içinde Mayıs ve Haziran 2005'te Hollanda ile Fransa'nın halkoylamasında olumsuz görüş ağır basınca sürecin geleceği belirsizleşti. Bu gelişmeler ışığında üç üye ülke; Finlandiya, Slovakya ve Almanya kısmen tamamlanmış olan halkoylaması sürecini iptal etme kararı aldı. Yedi üye ülke de oylama sürecini daha sonra herhangi bir tarihte yapılmak üzere erteledi.
Anayasa taslağının halk görüşüne sunulması başarısızlığa uğrayınca, Haziran 2007 Avrupa Zirvesi'nde bu anayasanın yerini alması amacıyla bir anlaşma oluşturmak amacıyla görüşmelere başlanması kararı alındı. Süreç sonunda Lizbon Antlaşması imzalandı ve o da anayasa taslağında olduğu gibi halkoylamasına sunuldu. Pek çok ülkede oylanmasının ardından bu kez İrlanda'da reddedilince o da yürürlüğe giremedi ve üzerinde düzenlemeler yapıldıktan sonra yeniden oylanana dek uzun bir bekleme sürecine girdi.

Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) (İngilizce: Organization for Security and Co-operation in Europe, OSCE), Avrupa Güvenlik ve İş Birliği Konferansı adı altında 1970'li yılların başında, Soğuk Savaş koşullarındaki Avrupa'nın bölünmüşlüğüne son verilmesi, güvenlik ve istikrarın sağlanması ve katılan devletler arasında bu amaca yönelik iş birliğinin geliştirilmesi düşüncesiyle kurulmuş teşkilattır.
AGİT'in görevi Doğu ve Batı arasında çok taraflı bir müzakere ve diyalog forumu olarak belirlenmiştir. 1975'ten 1990'a kadar AGİT, yeni yükümlülüklerin ele alındığı ve uygulamaların gözden geçirildiği bir dizi konferans ve toplantılar şeklinde devam etmiştir. 1990 yılında yapılan Paris Zirvesi, Soğuk Savaş sonrası dönemde ortaya çıkan tehlikeleri karşılamayı amaçlayan bir kurumsallaşmanın başlangıcını işaret etmiştir.
Avrupa'da güvenlik ve istikrar, 1950'lerin ortasından itibaren Doğu Bloku tarafından ortaya atılan bir fikirdir. Almanya'nın bölünmüşlüğü ve Berlin sorunu soğuk savaş döneminde Avrupa'nın sınırlarını yasallaştırma girişimine neden olmuştur.
Bu çerçevede 1955'lerde Varşova Paktı tarafından yapılan Avrupa güvenliği anlaşma önerisi Batılılar tarafından kabul edilmemiştir. Doğu Blokunun bu yöndeki önerileri 1970'lerin başında ABD ile SSCB arasında imzalanan SALT 1 Antlaşması ve Batı Almanya'nın, Polonya ve Çekoslovakya ile olan Doğu sınırlarını tanıması ve Doğu Almanya ile ilişkiye girmeyi kabul etmesi sonucu meydana gelen yumuşama ortamı ile değer kazanmaya başlamıştır. Bu koşullarda Batı Avrupa güvenliği konusunda görüşmelere girişmeyi kabul etmiştir. Avrupa Güvenlik ve İş birliği Konferansı, 15 Ocak 1973 tarihinde Helsinki'de çalışmalarına başlamıştır. İki yılı aşkın bir süre devam eden konferans 1 Ağustos 1975'te Helsinki Nihai Senedi'nin 33 Avrupa ülkesi ile ABD ve Kanada tarafından Devlet ve Hükûmet Başkanları düzeyinde imzalanmasıyla sonuçlanmıştır.

35 imzacı devlet arasındaki ilişkilere rehberlik edecek 10 temel ilke ortaya konmuştur. Bunlar:

Egemen eşitlik ve egemenliğe saygı,
Kuvvet kullanmaktan veya kuvvet kullanma tehdidinden kaçınma,
Sınırların ihlâl edilmezliği,
Devletlerin toprak bütünlüğünün korunması,
Anlaşmazlıkların barışçıl yollardan çözümü,
İçişlerine karışmama,
İnsan hakları ve temel özgürlüklere saygı,
Halkların eşit haklardan ve kendi kaderlerini tayin hakkından yararlanması,
Devletler arasında iş birliği,
Uluslararası hukuktan doğan yükümlülüklerin iyi niyetle yerine getirilmesi.
AGİT'in temelini oluşturan Helsinki Nihai Senedi'nde; katılımcı devletlerin karşılıklı ilişkilerinde izleyecekleri temel ilkelerdir. Bunların başında devletlerin egemen eşitliği, sınırların dokunulmazlığı, içişlerine karışmama, toprak bütünlüğüne ve insan haklarına ve temel özgürlüklere saygı yer almaktadır. İnsan hakları ve temel özgürlüklere saygının, güvenliğinde bir unsuru haline getirilmesi, Sovyetler Birliği’nin ve komünist sistemin çözülmesinde etkili bir araç olmuştur.
Helsinki Nihai Senedi üç temel bölüme ayrılmıştır:

Avrupa güvenliği ile ilgili sorunlar
Çevre, teknoloji, bilim ve ekonomi alanlarında iş birliği
İnsan haklarının geliştirilmesi

Nihai Sened, siyasi diyaloğu sürdürmek, iş birliğini geliştirmek için yeni standart ve normlar koyacak AGİT andlaşmalarının uygulanmasını gözden geçirecek düzenli olarak izleme toplantıları düzenlenmesini de karara bağlamıştır. İzleme toplantıları Belgrad, Madrid ve Viyana'da yapılmıştır. Bu toplantılara katılan devletler, insan hakları ve devletler arasında güveni artırıcı önlemler konusunda yeni yükümlülükleri kabul etmişlerdir. Bu toplantılara ilave olarak demokratik kurumlar, insan hakları, sorunların barışçıl çözümü, çevre, medya, bilim, kültür ve ekonomik iş birliği gibi spesifik konularda uzmanlar toplantısı gerçekleştirilmiştir.
Helsinki toplantısından sonra AGİT diplomatik bir konferans olmaktan ileri gitmemiştir. Bu konferansı esnek tutabilmek için daimi bir yapılanmaya gidilmemiş, 1989-1990 yıllarında devletler, AGİT organlarının oluşturulması gerektiği üzerinde anlaşmışlardır.
1970-1980 yılları arasında AGİT’in en büyük avantajı sorunlara kapsamlı yaklaşma yeteneği olmuştur. AGİT insan hakları ile genel güvenlik ve iş birliği arasındaki bağa önem vermiştir. Bu nedenle AGİT kendi vatandaşlarının temel özgürlüklerini sistematik olarak ihlâl eden devleti uluslararası alanda güvenilemeyen ve hatta diğer ülkelerinin güvenliklerine potansiyel bir tehdit olarak değerlendirmiştir.
Nihai Senet “sosyalist” sistemi ortadan kaldırıcı sihirli bir formül taşımamaktadır. AGİT kompleks ve kapsamlı bir sürecin bir unsuru olarak görülmüştür. AGİT'in sağladığı gelişmeler değişen gerçekliğin bir sonucudur. AGİT Varşova Paktı ülkelerinde yaşanan demokratik değişikliklere moral desteği ve siyasi bir platform sağlamıştır. Nihai Senet, uluslararası hukuk açısından bağlayıcı bir belge olarak görülmemekte, siyasi bağlayıcılığı bulunduğu ileri sürülmektedir. AGİT'in Nihai Senet'te ifadesini bulan, güvenlik, insani boyut ve ekonomik konulardan ilk ikisi büyük bir gelişme göstermiştir.
AGİT'e taraf devletler arasında itimadın geliştirilmesi ve askerî faaliyetlerde şeffaflığın sağlanması ve böylece askerî çatışma tehlikesinin giderilmesi düşüncesiyle kabul edilen güven ve güvenlik artırıcı önlemler Nihai Senet'te yer almış ve bunlar daha sonra Avrupa Silahsızlanma Konferansı (1986) ve Güven ve Güvenlik Artırıcı önlemler müzakerelerinin temelini oluşturmuştur. Bu sürecin en önemli sonucu Avrupa'da Konvansiyonel Silahlı Kuvvetler Andlaşması'nın imzalanmasıdır.
II. Dünya Savaşı'ndan sonra Avrupa'da meydana gelen bloklaşmanın koşullarında başlatılan AGİT süreci, 1975 yılından soğuk savaş bitimine kadar Doğu-Batı ilişkilerinin en önemli forumu haline gelmiştir. AGİT süreci bu dönemde Doğu ile Batı arasında bir ölçüde sürtüşme ve çatışma forumu niteliğinde cereyan ederken, Sovyetler Birliği'nin dağılması ve Doğu Avrupa'daki demokratikleşme hareketlerinin başladığı 1989'dan itibaren farklı bir niteliğe bürünmüştür. Bu tarihten sonra AGİT toplantılarında, çatışma ve sürtüşmelerin yerini önemli ölçüde iş birliği ve diyalog almıştır.
AGİT geleneksel bloklararası siyasetin geride kalmaya başlamasıyla ortaya çıkan geçiş dönemine uygun, geniş katılımlı, çok boyutlu ve tecrübe edilmiş bir sürece dayanan yeni bir düzenin kurulmasına yardımcı olabilecek bir forum olarak görülmüştür.

Amerika Birleşik Devletleri, Arnavutluk, Andorra, Avusturya, Azerbaycan, Belarus, Belçika, Bosna Hersek, Bulgaristan, Kanada, Hırvatistan, Kıbrıs, Çekya, Danimarka, Ermenistan, Estonya, Finlandiya, Fransa, Gürcistan, Almanya, Yunanistan, Macaristan, İzlanda, İrlanda, İtalya, Kazakistan, Kırgızistan, Letonya, Lihtenştayn, Litvanya, Lüksemburg, Kuzey Makedonya, Malta, Moldova, Monako, Karadağ, Moğolistan, Hollanda, Norveç, Polonya, Portekiz, Romanya, Rusya, San Marino, Sırbistan, Slovakya, Slovenya, İngiltere, İspanya, İsveç, İsviçre, Tacikistan, Türkiye, Türkmenistan, Ukrayna, Özbekistan ve Vatikan.

https://web.archive.org/web/20070625085904/http://www.tbmm.gov.tr/agitpa/sil3/osce/www.osce.at/osze/agit.html

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi (İngilizce: The Committee of Ministers of the Council of Europe, Fransızca: Comité des ministres du Conseil de l'Europe) veya Bakanlar Komitesi (Fransızca: Comité des ministres), Avrupa Konseyi'nin karar alma organıdır. Tüm üye devletlerin Dışişleri Bakanlarından veya bunların Strazburg'daki daimi diplomatik temsilcilerinden oluşur. Hem Avrupa toplumunun karşı karşıya olduğu sorunlara ulusal yaklaşımların eşit düzeyde tartışılabileceği bir hükûmet organı hem de bu tür zorluklara Avrupa çapında yanıtların formüle edildiği kolektif bir forumdur. Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi ile işbirliği içinde, Konseyin temel değerlerinin koruyucusudur ve üye devletlerin taahhütlerine uyumunu izler.

Her Avrupa Konseyi üye devletinin Dışişleri Bakanı Bakanlar Komitesinde yer alır. Mayıs 1951'de Bakanlar Komitesi, her üye devleti, örgütle sürekli temas halinde olacak bir Daimi Temsilci atamaya davet etti. Tüm Daimi Temsilciler Strazburg'da ikamet etmektedir. Genellikle büyükelçilik rütbesine sahip üst düzey diplomatlar, bazen maslahatgüzar.
1952'de Bakanlar Komitesi, her Bakanın bir Milletvekili atayabileceğine karar verdi. Bakan Yardımcıları, Bakanlarla aynı karar alma yetkisine sahiptir. Bir Milletvekili aynı zamanda üye Devletin Daimi Temsilcisidir.

Komite, Mayıs veya Kasım aylarında yılda bir kez bakanlar düzeyinde toplanır. "Oturumlar" olarak bilinen toplantılar normalde Strazburg'da yapılır ve genellikle bir tam gün veya iki yarım gün sürer. Her oturumun büyük bir kısmı genellikle siyasi diyaloğa ayrılmış olsa da, Bakanlar ulusal savunma haricinde karşılıklı çıkarları ilgilendiren tüm konuları tartışabilirler. Oturum kayıtları gizli olmakla birlikte, her toplantının sonunda bir nihai tebliğ yayınlanır. Bakanlar ayrıca bir veya daha fazla beyanname verebilir.
"Bakan Yardımcıları Toplantıları" genellikle haftada bir Bakanlar Komitesi toplantı salonunda yapılır. Milletvekilleri ayrıca yan gruplarda haftada birkaç kez toplanır.

Bakanlar Komitesinin çalışmaları ve faaliyetleri arasında siyasi diyalog, Avrupa Konseyi sözleşmeleri yoluyla uluslararası kamu hukukunun geliştirilmesi, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi ile etkileşim, Avrupa Konseyi Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi ile etkileşim yer almaktadır.

Bakanlar Komitesi Anasayfası 18 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Avrupa Konseyi Genel Sekreteri (İngilizce: The Secretary General of the Council of Europe (Fransızca: Secrétaire général du Conseil de l'Europe), (Almanca: Generalsekretär des Europarates) beş yıllık bir süre için Bakanlar Komitesinin önerisi üzerine Parlamenterler Meclisi tarafından atanır. Avrupa Konseyi'nin 5 Mayıs 1949'da Londra'da oluşturulduğu amacın yerine getirilmesi, yani ideallerin, ilkelerin korunması ve gerçekleştirilmesi ve de ekonomik ve sosyal ilerlemelerini kolaylaştırmak amacıyla Üye Devletler arasında daha fazla birliği sağlamaktan sorumludur.
Genel Sekreterin yetkileri açıkça tanımlanmamış olsa da, uygulamada Avrupa Konseyi'nin çalışma programının ve bütçesinin stratejik yönetiminden genel olarak sorumludur ve Örgüt ve Sekreterya'nın günlük işleyişini denetler.

12 Mayıs 2009 tarihinde Bakanlar Komitesi, Parlamenterler Meclisine Genel Sekreterlik için sadece iki adayın olacağını bildirdi: Thorbjørn Jagland (Norveç eski Başbakanı) ve Włodzimierz Cimoszewicz (Polonya'nın eski Başbakanı) Belçika'nın aday listesine iki kişi daha eklemesi için çağrıda bulundu. Tesadüfen, her iki aday da aynı anda Başbakandı (1996-1997) ve her ikisi de sosyal demokrattı. 23 Haziran'da, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi seçimleri en azından Eylül oturumuna kadar ertelemeye karar verdi ve böylece grnel sekreterlik koltuğunu 1 Eylül 2009'dan itibaren boş bıraktı.
Parlamenter Asamble, Bakanlar Komitesinin dört adaydan ikisini kısa listeden çıkarma kararına tepki göstersi: Belçikalı senatör Luc Van den Brande ve her ikisi de Parlamenter Asamblesi üyesi olan Macar parlamenter Mátyás Eörsi. 11 Eylül 2009'da, seçim tartışması hakkında rapor veren Le Monde, gelecekteki Genel Sekreterin krizde olan bir kurumu miras alacağını bildirdi.
30 Eylül 2009'da Thorbjørn Jagland Genel Sekreter seçildi. 24 Haziran 2014 tarihinde, 1 Ekim 2014 tarihinde başlamak üzere ikinci, beş yıllık bir dönem için tekrar seçildi.

Dört üye ülke, daha sonra Bakanlar Komitesi tarafından değerlendirildiği 10 Ocak 2019'a kadar adaylar önerdi. Bunlar arasında, Parlamenterler Meclisi tarafından oylanmak üzere ilerlemek için seçilen iki kişi Belçika dışişleri bakanı Didier Reynders ve Hırvatistan'ın dışişleri bakanı Marija Pejčinović Burić idi. Adaylardan Pejčinvoić Burić 54 oyla seçildi ve 15 Ekim 2019'da göreve başladı.

Bakanlar Komitesi tarafından değerlendirmeye atananlar

Didier Reynders (Belçika)
Andrius Kubilius (Litvanya)
Dora Bakoyanni (Yunanistan)
Marija Pejčinović Burić (Hırvatistan)
Parlamenterler Meclisi tarafından oylanacak Komite tarafından seçilir

Parlamenter Asamblesi 26 Haziran 2019'da adaylara oy verdi

Marija Pejčinović Burić: 159 oy
Didier Reynders: 105 oy

Avrupa Konseyi Genel Sekreteri 30 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi ('AKPM), Avrupa Konseyi'nin parlamenter kolu ve insan haklarını, demokrasiyi ve hukukun üstünlüğünü savunmaya adanmış ve 46 ülkenin üye olduğu uluslararası bir kuruluştur.
Meclis, Avrupa Konseyi üye devletlerinin ulusal parlamentolarından seçilen 306 üyeden oluşur ve genellikle yılda dört kez, bir hafta süren genel kurul toplantıları için Strasbourg'da toplanır.
Hükûmetleri temsil eden yürütme organı olan ve sürekli diyalog içinde olduğu Bakanlar Komitesi ile birlikte Avrupa Konseyi'nin iki yasal organından biridir. Bununla birlikte, genellikle örgütün "motoru" olarak kabul edilen, hükûmetleri insan hakları konularında sorumlu tutan, devletleri demokratik standartları korumaya zorlayan, yeni fikirler öneren ve reform için ivme yaratan Meclistir.
Meclisin ana hedefleri arasında şunlar yer almaktadır:

yeni üye devletlere üyelik şartı olarak tüm infazların sona erdirilmesini zorunlu tutarak Avrupa'da ölüm cezasına son verilmesi;
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ni mümkün kılmak ve bunun için bir plan sağlamak;
Avrupa Konseyi üye devletlerinde insan hakları ihlallerini açığa çıkaran yüksek profilli raporlar hazırlamak;
1989'dan bu yana eski Sovyet ülkelerinin demokrasiyi benimsemelerine yardımcı olmak;
birçok ilerici yeni ulusal yasaya ilham vermek ve bunları şekillendirmeye yardımcı olmak; ve
üye devletlerin çatışmayı aşmasına veya bölücü siyasi veya sosyal konularda fikir birliğine varmasına yardımcı olmak.

Avrupa Konseyi'nin resmi dilleri İngilizce ve Fransızcadır, ancak Meclis çalışma dilleri olarak Almanca ve İtalyancayı da kullanır. Her milletvekilinin ayrı bir kulaklığı ve üzerinde dinlemek istedikleri dili seçebilecekleri bir masası vardır. Yabancı konuklar, Meclisin çalışma dillerinden farklı bir dilde hitap etmek istediklerinde, kendi tercümanlarını getirmelidirler.

Meclisin, her üye devletin parlamentoları tarafından atanan veya seçilen 306 asil ve 306 yedek  olmak üzere toplam 612 üyesi vardır. Delegasyonlar ulusal parlamentodaki dengeyi yansıtmalıdır, dolayısıyla hem iktidar partilerinin hem de muhalefetin üyelerini içermelidir. Her ülkenin nüfusu, temsilci sayısını ve oy sayısını belirler. Bu, her ülkenin bir oya sahip olduğu Avrupa Konseyi'nin yürütme organı olan Bakanlar Komitesi'nin tersidir. Kırgızistan, Ürdün, Fas ve Filistin parlamentoları tam üye olmasalar da Meclis ile "Demokrasi için Ortak" statüsüne sahiptir - bu, delegasyonlarının Meclis çalışmalarına oy hakkı olmadan katılmasına izin verir - ve ayrıca Kanada, İsrail ve Meksika parlamentolarından gözlemci delegeler de vardır.
Meclise katılım masrafları – esas olarak seyahat ve konaklama masrafları – ilgili delegasyonun ulusal parlamentosu tarafından karşılanır. Raportör olarak atanan az sayıdaki üye, Meclis çalışmalarını yürütürken masrafları Avrupa Konseyi tarafından karşılanmaktadır.
AKPM'nin bazı önemli eski üyeleri şunlardır:

Birleşik Krallık Başbakanı Sir Winston Churchill, eski Almanya Şansölyesi Helmut Kohl, eski İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi, eski Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, eski Kıbrıs Cumhurbaşkanı Glafkos Klerides, eski Finlandiya Cumhurbaşkanı Tarja Halonen, eski Gürcistan Cumhurbaşkanı Mikhail gibi eski devlet veya hükûmet başkanları Saakashvili, eski Arnavutluk Cumhurbaşkanı Sali Berisha ve diğerleri.

Belarus Ulusal Meclisi'nin özel konuk statüsü 13 Ocak 1997'de askıya alındı.
Rusya Federasyonu, 16 Mart 2022'de Avrupa Konseyi üyesi olmaktan çıktı.
Azerbaycan'ın AKPM'deki yetkileri, AKPM'nin Azerbaycan parlamento heyetinin akreditasyonunu reddetmesinin ardından, 25 Ocak 2024'te askıya alındı, ancak Avrupa Konseyi üyeliği askıya alınmadı.

Demokrasi Ortağı statüsüne sahip parlamentolar, Avrupa Konseyi'nin belirli temel değerlerine yönelik çalışma taahhüdünde bulunur ve ilerlemelerinin ara sıra değerlendirilmesini kabul eder. Buna karşılık, Meclis ve komitelerinin çalışmalarına katılmak üzere heyetler gönderebilirler, ancak oy hakkı yoktur.

Kosova Meclisi, Meclis ve komitelerinin çalışmalarına katılmak üzere bir delegasyon belirlemeye davet edildi, ancak oy hakkı yoktur. Meclisin çalışmaları kapsamında Kosova ve kurumlarına yapılan tüm atıflar, Kosova'nın statüsüne halel getirmez.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin iki temsilcisi meclis görüşmelerine katılmak üzere davet edilmiştir.

Meclis'te altı siyasi grup vardır.

Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Başkanları:

Ocak 2021'de Meclis, Despina Chatzivassiliou-Tsovilis'i Meclis Genel Sekreteri olarak seçti ve Mart 2021'den itibaren beş yıllık bir dönem için görev yaptı.
Strasbourg merkezli 80 kişilik çok uluslu bir sekreterliğin başında bulunuyor ve 1949'da Meclisin kurulmasından bu yana bu göreve gelen ilk kadın ve aynı zamanda Yunan uyruklu ilk kişidir.

Avrupa Kültür Sözleşmesi
Avrupa İnsan Hakları Ödülü
Václav Havel İnsan Hakları Ödülü

Avrupa Konseyi, 5 Mayıs 1949'da on Batı ve Kuzey Avrupa ülkesi tarafından kuruldu. Kuruluşundan üç ay sonra Yunanistan; bir yıl sonra ise İzlanda, Türkiye ve Batı Almanya dahil oldu. Şu anda 46 üye ülkesi bulunmakta ve en son katılan ülke Karadağ'dır.

Avrupa Konseyi Tüzüğü'nün 4. Maddesi, belirli demokratik ve insan hakları standartlarını karşılamaları koşuluyla üyeliğin herhangi bir Avrupa ülkesine açık olduğunu belirtir. Belarus, Rusya, Kazakistan ve Vatikan'ın yanı sıra sınırlı tanınmaya sahip ülkeler dışında, Avrupa'da toprakları olan neredeyse tüm ülkeler Avrupa Konseyine üyedir.

Parlamenterler Meclisi ile özel konuk statüsü, Avrupa Konseyine üyelik için başvuran Avrupa üyesi olmayan devletlerin parlamentolarına katılım sürecinde geçici bir statü olarak 1989 yılında kurulmuştur. Özel konuk statüsünün amacı, özellikle katılım koşullarının belirlenmesinde ilgili parlamentonun Mecliste temsil edilmesini ve Meclis ile birlikte çalışmasını sağlayarak, Avrupa'daki üye olmayan devletlerin ulusal parlamentoları ile daha yakın ilişkiler geliştirmektir.

Belarus, 12 Mart 1993'te tam üyelik için başvurdu ve parlamentosu Eylül 1992'den Ocak 1997'ye kadar Parlamenterler Meclisinde özel konuk statüsüne sahipti. Ancak özel konuk statüsü, ölüm cezasını onaylayan Kasım 1996 anayasa referandumu ve Avrupa Konseyi tarafından demokratik olmadığı tespit edilen parlamento ara seçimlerinin yanı sıra Cumhurbaşkanı Aleksandr Lukaşenko'nun yönetimi altında ifade özgürlüğü gibi demokratik özgürlüklere getirilen sınırlamaların bir sonucu olarak askıya alındı (bkz. Belarus medyası). Belarus Anayasası'nda Ekim 2004'te yapılan ikinci bir değişiklik, ayrıca "asgari demokratik standartlara saygı göstermemekte ve kuvvetler ayrılığı ve hukukun üstünlüğü ilkelerini ihlal etmektedir". Haziran 2009'da Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi, Belarus Parlamentosunun Meclisteki özel konuk statüsünün askıya alınmasının, ancak hükûmetin ölüm cezasına moratoryum getirmesi koşuluyla kaldırılacağına karar verdi. Mayıs 2013 itibarıyla bu koşul yerine getirilmemiştir.

Kazakistan, 1999 yılında Parlamenterler Meclisine özel konuk statüsü için başvurmuştur. Meclis, Kazakistan'ın Ural nehrinin batısındaki topraklarının %4'ünün Avrupa'da bulunması nedeniyle tam üyelik başvurusunda bulunabileceğini, ancak özel konuk statüsü verilmesi için demokrasi ve insan hakları alanlarında iyileştirmeler yapılması gerektiğini tespit etti. Kazakistan, Nisan 2004'te Meclis ile bir işbirliği anlaşması imzaladı.
Kasım 2006'da Kazakistan Parlamentosu, Meclisten gözlemci statüsü verilmesini resmen talep etti, ancak bu statü, AK'nin tüm temel değer ve ilkelerine önceden uyulmasını gerektirdiği için hiçbir zaman verilmedi. Ülke, 24 Şubat 2010 tarihinde Avrupa Konseyinin Avrupa Kültür Konvansiyonuna katılmıştır. 15-16 Mart 2010 tarihlerinde Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (AKPM) Başkanı Kazakistan'a resmi bir ziyarette bulundu, bunun sonucunda Avrupa Konseyi ve Kazakistan'ın ilişkilerini güçlendirdiği sonucuna varıldı. Bu dönüm noktası, Kazakistan'ın 2008'de Astana'da Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev'in ana hatlarıyla belirttiği “Path to Europe” programını cesaretlendiriyor.
Aralık 2013'te, Kazakistan'ın ceza adaleti alanındaki Avrupa Konseyinin çok sayıda sözleşmesine katılımının önünü açmak amacıyla 2014-15 yıllarında Kazakistan ve Avrupa Konseyi arasındaki işbirliğinin güçlendirilmesine ilişkin Ortak Deklarasyon imzalandı.

Kosova Meclisi, 2016 yılında Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi ve komisyonlarının çalışmalarına gözlemci olarak katılmaya davet edilmiştir.
Kosova Dışişleri Bakanı Hashim Thaçi, Aralık 2014'te Avrupa Konseyine üyelik başvurusunun 2015 yılının ilk çeyreğinde yapılmasının planlandığını belirtti. Dışişleri Bakanı Donika Gervalla-Schwarz, 12 Mayıs 2022 tarihinde Strazburg'da Konsey yönetimiyle yapılan bir toplantıda üyelik başvurusunu sundu. Kosova zaten fiili olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin yargı yetkisi altındadır. 20 Mart 2023 tarihinde Kosova Başbakanı Albin Kurti, Priştine'de yabancı diplomatlarla yaptığı toplantıda, Kosova ve Sırbistan tarafından iki gün önce onaylanan AB'nin önerdiği anlaşmanın bir sonucu olarak, Kosova'nın Avrupa Konseyine katılma yolunun artık açık olduğunu söyledi. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi 24 Nisan 2023 tarihinde Kosova'nın üyelik başvurusunu 33 lehte, 7 aleyhte ve 5 çekimser oyla onaylayarak başvurunun Parlamenterler Meclisine gitmesine izin vermişti.

Avrupa'da olmasına rağmen Vatikan, Avrupa Konseyi üyeliği için hiçbir zaman başvuruda bulunmamış, bunun yerine gözlemci olmayı tercih etmiştir. Bununla birlikte, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne taraf olmak için başvuruda bulunması yönünde çağrılar yapılmıştır.

Gözlemci statüsü, Avrupa'daki demokratik geçişlere katkıda bulunmak isteyen Avrupalı olmayan demokrasiler için tasarlanmıştır.
Kanada, Japonya, Meksika, ABD ve Vatikan Avrupa Konseyinde gözlemci statüsüne sahiptir ve Bakanlar Komitesine ve tüm hükûmetler arası komitelere katılabilir. Avrupa Konseyinin faaliyetlerine gönüllü olarak mali olarak katkıda bulunabilirler.
Kanada, İsrail ve Meksika parlamentoları, Parlamenterler Meclisinde gözlemci statüsünde olup, heyetleri Meclis oturumlarına ve komite toplantılarına katılabilmektedir. Filistin Yasama Meclisi temsilcileri, Orta Doğu ile ilgili Meclis tartışmalarına ve Kuzey Kıbrıs'tan Kıbrıs Türkü temsilcileri Kıbrıs Adası'na ilişkin tartışmalara katılabilirler.
Her iki ülke de ölüm cezası uyguladığı için Japonya ve ABD'nin gözlemci statüsüyle ilgili eleştiriler var. Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi, ABD ve Japonya'nın ölüm cezasını kaldırması veya gözlemci statüsünü kaybetmesi için kulis yapıyor. Konsey ayrıca Belarus'un ölüm cezasına ilişkin bir moratoryum ilan etmesi şartıyla Belarus'a özel konuk statüsünü geri vermek için oy kullandı.

Mayıs 2009'da Parlamenterler Meclisi, demokratik geçişlerinde Parlamenterler Meclisi tarafından desteklenmek ve ortak zorluklarla ilgili siyasi tartışmalara katılmak isteyen komşu bölgelerdeki üye olmayan devletlerin parlamentoları ile kurumsal işbirliği için yeni bir statü oluşturdu.
Yeni statü "demokrasinin ortağı" olarak adlandırılıyor ve ilgilenen devletler; çoğulcu demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan haklarına ve temel özgürlüklere saygı, infazların ertelenmesini teşvik, ölüm cezasını kaldırmak, özgür ve adil seçimler düzenlemek, ilgili AK sözleşmelerine taraf olmak, Meclisin ve Venedik Komisyonunun uzmanlığından kurumsal ve yasama çalışmalarında yararlanmak gibi Avrupa Konseyinin değerlerini benimsemeyi taahhüt ederlerse bunu elde edebilirler.
AK, güney Akdeniz'in komşu bölgeleri, Orta Doğu ve Orta Asya ile evrensel insan haklarına saygı temelinde diyalog politikasını benimsemiştir. Bu politikanın ardından Meclis, AK Gözlemcileri dışındaki komşu ülkelerin parlamentoları ile çalışma temasları kurmuştur: Cezayir, Kazakistan, Fas, Tunus ve Filistin Yasama Konseyi. Bu parlamentoların birçoğu, mevcut işbirliğinin statüsünü yükseltmek ve kalıcı bir ilişki kurmakla ilgilendiklerini ifade ettiler.
1994 yılından bu yana, Avrupa Konseyine üye devletlerin parlamentoları, Meclis ile özel işbirliği anlaşmaları akdetme olanağına sahiptir, ancak ilgili parlamentolar arasında fazla ilgi uyandırmamıştır, bu da yeterli açıklık ve netlik sağlamadığını göstermektedir. Şimdiye kadar sadece Kazakistan Parlamentosu 2004'ten beri bundan yararlanmıştır.
Kasım 2006'da, Kazakistan Parlamentosu resmen Meclise gözlemci statüsü verilmesini istedi. Bu tür resmi veya gayriresmi talepler, halihazırda onunla işbirliği yapan ancak bu işbirliğinin kurumsallaşmış tanınmasının onu daha görünür, daha tutarlı ve daha etkili hale getirebileceğini düşünen bir dizi parlamento tarafından yapılmaktadır. Bununla birlikte, gözlemci statüsü bu durumlarda uygun görülmemektedir, çünkü onu alan devletin halihazırda AK'nin temel değer ve ilkelerine uymasını gerektirdiğinden, demokratik geçişin ilk aşamalarında olan ve şu anda talep eden devletler için durum böyle değildir.
Yeni kurulan "Demokrasi Ortağı" statüsü, AB'nin Avrupa Komşuluk Politikası, AGİT işbirliği ortakları, NATO üyesi olmayan devletlerle işbirliği gibi çoğunlukla Avrupa devletlerinin diğer hükûmetlerarası kuruluşlarının işbirliği girişimlerine benzer.
"Demokrasi ortağı" statüsü talep etmeye uygun ulusal parlamentolar aşağıdaki ülkelerdir:

Akdeniz için Birliğe Güney Akdeniz ve Orta Doğu katılımcıları:  Moritanya,  Fas,  Cezayir,  Tunus,  Mısır,  Ürdün,  Suriye,  Lübnan,  Filistin ve belki  Libya (Libya, Akdeniz için Birlik'in gözlemcisidir)
AGİT Orta Asya katılımcıları:  Kazakistan,  Kırgızistan,  Tacikistan,  Türkmenistan ve  Özbekistan
Diğer ülkeler, eğer Meclis Bürosu böyle bir karar verirse
2015 itibarıyla aşağıdaki parlamentolara "demokrasi ortağı" statüsü verilmiştir:

Fas - Haziran 2011
Filistin Ulusal Konseyi - 4 Ekim 2011
Kırgızistan - 8 Nisan 2014

Avrupa Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi Avrupa Konseyi içinde mahalli yönetimleri (yerel yönetimler) temsil eden kurumdur. Biri Yerel yönetimler odası, diğeri de Bölgesel yönetimler odası olmak üzere iki meclise bölünmüştür, bir sekreterlik ve kongre tarafından 5 yılda bir seçilen bir genel sekretere sahiptir.

1994 yılına kadar “daimi konferans” statüsünde olan Kongre, 14 Ocak 1994'te Bakanlar Komitesinde alınan bir kararla Kongreye dönüşmüştür ve böylece hem yerel hem bölgesel düzeyde özerkliğin tanınmasında ilerleme sağlanmıştır.
1953 itibarıyla Avrupa Konseyinin danışman organı bir Avrupa yerel yönetimler konferansının düzenlenmesini istemiştir. 1956'da Bakanlar Komitesi konferansın düzenlenmesini kabul etmiştir ancak konferansın ilk toplantısı Jacques Chaban-Delmas başkanlığında, 12 Ocak 1957'de Strazburg'da yapılmıştır.
Kurumsallaşma isteğinde olan Konferans 1960'ta bir antlaşma projesi kabul etti ve 13 Eylül 1961'de Bakanlar Komitesi projeyi onayladı, böylece Avrupa Yerel Yönetimler Konferansı kurulmuş oldu.
19 şubat 1975'te Bakanlar Komitesi, yetkisini bölge temsilcilerine genişletmek amacıyla Konferans Antlaşmasında değişikliğe gitti. Yerel ve Bölgesel Yönetimler Konferansı olarak adlandırılan konferansa 1979'da Avrupa Yerel ve Bölgesel Yönetimler Daimi Konferansı adı verildi. Konferansın en önemli kararlarından biri 15 Ekim 1985'te Mahalli İdareler Avrupa Antlaşması'nı (diğer adıyla Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı)kabul etmiş olmaktır. Böylece 9 Eylül 1988 yılında yürürlüğe giren antlaşmaya imzalarını koyan devletler iç hukuk sistemlerinde yerel özerklik ilkesini kabul etmişlerdir.
Avrupa Konseyi 9 Ekim 1993'te Varşova zirve toplantısında, üye ülkeler devlet ve hükûmet başkanları yerel ve bölgesel yönetimleri temsil eden bir danışman organın kurulmasına karar verdiler ve 1994'te bağlayıcı niteliği olan bir kararla Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi kuruldu.

Kongre Avrupa yörelerinin ve bölgelerinin sesi niteliğindedir ve seçilmiş temsilcilerin ortak kaygılarını tartışmak, deneyimlerini paylaşmak ve politikalar geliştirmeyi sağlayan bir forumdur. Kongre yerel yönetimi ve demokrasiyi geliştirmeyi amaçlamaktadır, üye ve aday ülkelerin yerel ve bölgesel demokrasilerini inceler, yerel ve bölgesel düzeyde vatandaşların demokrasiye katılımını destekleyen girişimlerde bulunur, Avrupa politikalarının geliştirilmesinde yerel ve bölgesel yönetimlerin çıkarlarını temsil eder, bölgesel ve sınır ötesi işbirliğini destekler, Avro-bölgelerin kurulmasını sağlar ve talepte bulunan ülkelerin bölgesel ve yerel seçimlerini izler. Kongre görevlerini değişik kuruluşların katılımıyla yerine getirir, bu kuruluşlar arasında ulusal dernekler 19 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., uluslararası dernekler 5 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., gözlemciler ve diğer kuruluşlar 19 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. vardır.
Yerel ve bölgesel demokrasiyi destekleme faaliyetleri çerçevesinde Avrupa Konseyi birçok rapor hazırlar.
Yerel demokrasiyi izleme faaliyetini yürütmek amacıyla Kongre iki ayrı tür rapor hazırlar:

Yerel demokrasiyi izleme raporları her ülke için ayrı ayrı hazırlanır ve Avrupa Konseyi üyesi ülkelerindeki yerel demokrasinin takibi için yazılır. İzleme faaliyeti, yerel ve bölgesel demokrasi ile ilişkili üye ülkelerin yönetimleriyle yapıcı siyasi bir diyaloğa girmeyi sağlayan temel unsurdur. Bu faaliyetler Kongrenin yerel ve bölgesel kurumsal konularla ilgili olan antlaşmaları ve hukuki araçlarını, hükûmetlere, parlamentolara, derneklere ve seçilmiş vekillere tanıtmayı sağlar. Bu raporların ışığında üye ülkeler birçok yasama reformu gerçekleştirdi. Tavsiye karalarının uygulanmasını hızlandıracak yeni bir prosedür öngörüldü, buna göre üye ülkeler tavsiye kararlarını uygulamaya yönelik alınan karaları yazılı olarak Kongreye bildirmeleri gerekmektedir. Hazırlanan izleme raporlarının ve tavsiye kararlarının İngilizce ve Fransızca versiyonları Kongrenin sitesinde 17 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. mevcuttur.
Genel raporlar Mahalli İdareler Antlaşmasının üye ve aday ülkelerde uygulanmasının genel analizini yaparlar. Antlaşmanın uygulanması hakkında genel bilgi verme zorunluluğu çerçevesinde, Kongre genel raporlar hazırlar.
Seçim gözlem misyonları çerçevesinde ise Kongre seçim gözlem raporları hazırlar. Kongre düzenli olarak üye ve aday ülkelerde yerel ve bölgesel demokrasi gözlem misyonları düzenler, bu faaliyet yerel ve bölgesel demokrasinin durumunun ve gelişiminin izlenmesi yolunda kilit unsurdur. Gözlem misyonu seçim gününün yanı sıra seçim kampanyasını inceler ve parti vekilleri, seçimlere itiraz eden gruplar, seçim komisyonları, siyasi hakları savunucu gruplar ve medya gibi yüksek makamlarla görüşmeler gerektirir. Genelde gözlem misyonu bir basın açıklamasıyla ve basın bildirisiyle sona erer. Gözlem misyonu sonrasında bir seçim gözlem raporu hazırlanır ve Kongre bürosuna arz edilir, bu rapor seçim kampanyasını ve seçim gününü değerlendirir, ayrıca iyileştirme sağlayacak tavsiyelerde bulunur.

Bir yöre ya da bölgede seçilmiş temsilcilerden oluşan Kongre yerel yönetim ve bölge oda meclisleri 150.000 yerel ve bölgesel yönetimi temsilen 306 asil ve 306 yedek üyeden oluşmaktadır. Hizmet süreleri 5 yıldır, kongre üyeleri ulusal gruplara ve siyasi gruplara ayrılırlar, EPP/CCE (Avrupa Halk Partisi), SOC/G/PD (Sosyalistler, Yeşiller ve İlerici Demokratlar grubu), ILDG (Bağımsız ve liberal demokrat grup), ECR (Avrupa Muhafazakârlar ve Reformistler grubu) ve NR (Avrupa Konseyinin hiçbir siyasi grubundan olmayanlar).
Kongre yılda iki kez Strazburg'da toplanır (kasımda ve martta) ve Avrupa örgütlerini ve gözlemci veya özel davetli olan birkaç üye ülke olmayan devletlerin örgütlerini kabul eder. Her iki odanın toplantıları Kongrenin yıllık olağan toplantısını müteakiben gerçekleşir.
Kongre başkanını oda (meclis) temsilcileri arasından seçer ve Kongre başkanının görev süresi iki yıldır. Kongrenin diğer organları Kongre başkanı tarafından başkanlığı yapılan ve iki Oda'nın bürolarından oluşan Büro, toplantılar arasında Kongre adına iş gören Daimi Komisyon, tüzükte belirlenmiş dört komisyon ve çalışma gruplarıdır.

http://www.uhdigm.adalet.gov.tr/guncelleme/aksoz/T122.doc
http://www.coe.int/T/Congress/Default_en.asp7 Ağustos 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) veya İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi (İHAM), uluslararası bir teşkilat olan Avrupa Konseyi'ne bağlı olarak 1959 yılında kurulmuş uluslararası bir mahkemedir. Mahkeme, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve ek protokolleriyle güvence altına alınmış olan temel hakların çiğnenmesi durumunda bireylerin, toplulukların, tüzel kişilerin ve diğer devletlerin, belirli usul ve kurallar dahilinde başvurabileceği bir yargı merciidir. 46 Avrupa Konseyi üyesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin yargı yetkisini tanımaktadır. Mahkeme, Fransa'nın Strazburg şehrinde bulunmaktadır.
Avrupa Birliği'nin günümüzde Avrupa Konseyi'ne ait bayrağı kullanıyor olması çeşitli kafa karışıklıklarına yol açıyorsa da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Avrupa Birliği'nin değil, hemen hemen tüm Avrupa devletlerinin üyesi olduğu ayrı bir uluslararası teşkilat olan Avrupa Konseyi'nin organıdır. Ancak, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin içtihadı, Avrupa Birliği için de olmazsa olmaz asgarî standartları oluşturmaktadır.

10 Aralık 1948 tarihinde Birleşmiş Milletler, insan haklarını uluslararası düzeyde korumayı güçlendirmek amacıyla orada belirtilen hakların evrensel tanınmasını teşvik etmeyi amaçlayan Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi'ni kabul etti. Bu bildiri ilk kez küresel bir standart belirlemede büyük öneme sahip olsa da, temelde hedef belirleyici bir belgeydi ve yargısal bir yaptırım mekanizması yoktu. 1949'da, yeni oluşturulan Avrupa Konseyi'nin on iki üye ülkesi, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi üzerinde çalışmaya başladı ve bu Sözleşme, Bildirge'de zaten belirtilen haklardan ilham alırken, ona imza atan Avrupa ülkeleri için vatandaşlarının temel haklarına saygı göstermelerini sağlamak için bir yargı mekanizması olacağı kritik farkla birlikteydi.
Mahkeme, ilk üyeleri Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 19. maddesi temelinde, 21 Ocak 1959'da Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi tarafından seçildiğinde kuruldu. Başlangıçta, mahkemeye Avrupa İnsan Hakları Komisyonu tarafından sınırlı erişim sağlanıyordu, bu komisyon 1998 yılında kaldırıldı. Mahkeme, ilk yıllarında düşük bir profilde kalmış ve fazla bir dava almamış, ancak ilk kez bir ihlal tespitini Neumeister v. Avusturya (1968) davasında yapmıştır. Sözleşme, mahkemeye Avrupa Konseyi üye devletlerinin Sözleşme ve protokollerine ilişkin taahhütlerinin gözlemlenmesini sağlamakla yükümlüdür, yani Avrupa Konseyi üyesi devletlerde Avrupa Sözleşmesi'nin uygulanmasını ve yürürlüğe konulmasını sağlamaktadır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ni uygulayan Avrupa Konseyi'nin en bilinen kurumudur. Avrupa Konseyi (AK) (CdE), İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan bir uluslararası kuruluş olup Avrupa'da insan haklarını, demokrasiyi ve hukukun üstünlüğünü koruma amacını taşımaktadır. 1949 yılında kurulan mahkeme, şu an 46 üye ülkeye sahiptir ve yaklaşık 700 milyon nüfusu kapsamaktadır. Ayrıca yıllık yaklaşık 500 milyon avroluk bir bütçe ile faaliyet göstermektedir.
AİHM, 27 üyeli Avrupa Birliği'nden (AB) farklı bir kuruluştur, bazen onunla karıştırılır, AB'nin 1955 yılında Avrupa Konseyi tarafından oluşturulan orijinal Avrupa bayrağını ve Avrupa'nın marşını benimsemesi bu durumu oluşturmuştur. Hiçbir ülke, Avrupa Konseyi'ne üye olmadan AB'ye katılmamıştır. Avrupa Konseyi, resmi Birleşmiş Milletler gözlemcisidir.

Avrupa Konseyi'nin 46 üye devleti tarafından bugüne kadar mahkemenin yargı yetkisi tanınmıştır. 1 Kasım 1998'de mahkeme tam zamanlı bir kurum haline geldi ve başvuruların kabul edilebilirliğini kararlaştıran Avrupa İnsan Hakları Komisyonu, 11. Protokol tarafından kaldırıldı.
1989 yılında Berlin Duvarı'nın yıkılmasını takiben yeni devletlerin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne katılması, mahkemeye yapılan başvurularda büyük bir artışa neden oldu. Mahkemenin verimliliği, birikmiş başvuruların büyük birikmesi nedeniyle ciddi şekilde tehdit altındaydı.
1999 yılında 8.400 başvuru inceleme için ayrıldı. 2003 yılında 27.200 dava açıldı ve bekleyen dosyaların sayısı yaklaşık 65.000'e yükseldi. 2005 yılında mahkeme 45.500 dosya açtı. 2009 yılında 57.200 başvuru incelemeye alındı ve 119.300 başvuru bekliyordu. Bu dönem, başvuruların yüzde 90'ından fazlasının kabul edilemez ilan edildiği ve mahkemenin verdiği kararların büyük kısmının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne aykırılık tespit edilen ya da benzer davalar hakkında yerleşik içtihatlara dayanan tekrarlayan vakalara ilişkin olduğu bir dönemdi.
11. Protokol, bekleyen dava dosyalarının birikmesiyle başa çıkabilmek için mahkemeyi ve yargıçlarını tam zamanlı bir kurum olarak kurarak, işlemi basitleştirerek ve sürecin uzunluğunu azaltarak tasarlanmıştı. Ancak, mahkemenin iş yükü artmaya devam ettikçe, katılan devletler daha fazla reformun gerekliliğine karar verdiler ve Mayıs 2004'te Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne 14. Protokol'ü kabul etti. 14. Protokol, mahkemenin iş yükünü ve Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi'nin, kararların uygulanmasını denetleyen kurumun iş yükünü azaltma amacıyla hazırlandı, böylece mahkeme önemli insan hakları sorunları gündeme getiren davalar üzerinde odaklanabilirdi.

Bir kişinin AİHM'ye başvurabilmesi için öncelikle kendi ülkesinde hakkını araması, yani iç hukuk yollarını tüketmesi gerekmektedir. Kişiler, iç hukukta haklarını aradıktan sonra ve bu konuda olumsuz nihaî karar alındıktan sonraki 4 ay zarfında yazılı olarak Strazburg'da bulunan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvurmalıdır. (Eskiden başvuru süresi 6 aydı. Ancak internet üzerinden başvuruların alınmaya başlamasından sonra, herkesin bu imkâna sahip olduğu düşünüldüğü için, başvuru süresi kısaltıldı.) Mahkemenin yargı dili İngilizce veya Fransızcadır. Ancak başvuru, konsey üyesi devletlerin birinin diliyle (örn. Türkçe) de yapılabilir. Mahkeme, yapılan başvuruların ön koşullarının yerine getirilip getirilmediğini inceler, bir eksiklik görmezse başvurunun esastan incelenmesine karar verir. Ön koşulları taşımayan başvuruların reddine karar verilir. Bu karar kesindir, karşı başvuru yolu yoktur. Mahkeme, ön koşullar açısından kabul edilebilirlik kararı verdikten sonra esas hakkında karar vermeden önce, taraflara "uzlaşma" önerebilir. Taraflar kendi aralarında uzlaşır ve bu uzlaşı da mahkemece teyîd edilir ise, başvuru sonuçlanmış olur. Dostâne çözüm yoluyla da bir sonuca ulaşılamamışsa, mahkeme başvuruyu yeniden inceler, tarafların yazılı görüşlerini alır. Gerekli görürse duruşma yapar, tanık dinler, soruşturma ve araştırma yapar. Mahkeme, başvuru sahibinin sözleşmede tanınan bir hakkının devlet tarafından ihlâl edildiği kararına varırsa, "hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder". Yâni Mahkeme, devletin tazminat ödemesine karar verir. Mahkemenin kararlarının uygulanıp uygulanmadığı Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından denetlenir.
AİHM'sinin baktığı şikayet konuları belirlidir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde yer alan kabul edilebilirlik kriterleri kapsamında değerlendirilen koşulların uygun olup olmadığı başvuru sırasında kontrol edilir. Mahkeme genel olarak bir veya birden fazla temel hakkın ihlaline ilişkin şikayetleri dikkate almaktadır. Genel anlamda, temel haklar dediğimiz bu başlıkları özetleyecek olursak; yaşam hakkı, ifade özgürlüğü, adil yargılanma hakkı, mülkiyet hakkı, ayrımcılık, işkence ve kötü muamele yasağı gibi temel insani haklara karşı yukarıda belirtilen süreler içerisinde Mahkemeye başvuru yapılabilir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin şu anki idarî düzeni Sözleşme'de ve 1 Kasım 1998 tarihinde yürürlüğe giren "AİHM İç Tüzüğü"nde ayrıntılarıyla belirtilmiştir. Buna göre AİHM'deki oluşum şöyledir;

Genel Kurul: En önemli görevi Mahkeme içtüzüğünün kabul edilmesidir. Dairelerin oluşumu, Mahkeme'nin yönetici kadrosunun, daire başkanlarının, yazı işleri müdürü ve yardımcılarının seçimi de Genel Kurul'un görevleri arasındadır (Sözleşme, md. 25).
Tek yargıç: Ek inceleme gerektirmeyecek nitelikte açıkça kabul edilemez ve açıkça dayanaktan yoksun başvurular hakkında kesin olarak karar verme yetkisi bulunan yargıçtır (Sözleşme, md. 27).
Komite: 3 yargıçtan oluşur. Komiteler, özellikle Mahkeme'nin yerleşik içtihadının konusu olan olan başvuruları karara bağlar. Komite ayrıca, ek inceleme gerektirmeyecek nitelikteki kabul edilemezlik veya işlemden kaldırma kararlarını da verebilir (Sözleşme, md. 28).
Daire: 7 yargıçtan oluşur. Daire, tek yargıç veya komite tarafından esasa ilişkin karar verilmediği durumlarda, bireysel başvuruların kabul edilebilirliği ve esası hakkında karar verir (Sözleşme, md. 29). Başvurunun yöneltildiği ülke hâkimi seçildiği ülkeye karşı açılan her davada yer alır.
Büyük Daire: 17 yargıçtan oluşur. Büyük Daire, Sözleşme'nin uygulanması ve yorumlanması açısından ciddi sorunlar içeren başvurulara bakmaktadır (Sözleşme, md. 31). Daireler, görülmekte olan davada, Sözleşme ve Protokollerinin yorumu konusunda ciddi bir sorun görürse ya da bir sorunun çözümü Mahkeme tarafından daha önceden verilmiş bir karar ile çelişki oluşturabilecekse Büyük Daire lehine yargılama yetkisinden el çekebilirlerSözleşme, md. 30).
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Sözleşme'ye taraf olan devletlerin sayısına eşit sayıdaki hâkimlerden oluşmaktadır. Hâkimler, geldikleri devlet adına değil, kendi adlarına Mahkeme'ye katılma hakkına sahip olurlar. 9 yıllık bir süre için seçilen hâkimler yalnızca bir dönem görev yapabilirler. Ancak hâkimler, her durumda yetmiş yaşında emekli olurlar. Mahkeme'nin çalışmasında bir aksaklık olmaması amacıyla her hâkimin yenisi gelene kadar görev yapması esası da benimsenmiştir (Sözleşme, md. 20-23).

Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Daire Başkanlığı'nın raporunda AİHM'e yapılan derdest başvurularının ülkelere göre dağılımı aşağıdaki gibidir:

31 Aralık 2024 Tarihi itibarıyla AİHM önünde 60.350 tane derdest dosyası bulunmaktadır. 1959-2024 tarihleri arasında Türkiye hakkında toplam 3612 hak ihlali kararı verilmiştir. Son olarak AİHM Büyük Dairesi, 5 Mayıs 2026 tarihli kararında başvur

Ayırıcı im, fonetik işaret veya diyakritik; telaffuz, ton ve diğer ayırıcı unsurları belirtmek için gliflere eklenen imdir. Örneğin Latin harflerine geçiş döneminde Türkçedeki ötümsüz artdişyuvasıl sürtünmeli ünsüz sesini karşılamak için yeni arayışlara gidilmiş ve mevcut S harfine sedil eklenerek Ş harfi elde edilmiştir. O > Ö  veya A > Â ya da Y > Ý gibi harflerde ayırıcı imlere örnekler görülebilir.

Eski İngilizce = ā, æ, ǣ, ē, ī, ō, ð/þ, ū, ƿ, ȳ
Livonca = ā, ä, ǟ, ḑ, ē, ī, ļ, ņ, ō, ȯ, ȱ, õ, ȭ, ŗ, š, ț, ū, ž
Latince = Döneme bağlı (Orta Çağ Latincesinde æ, œ ve ſ. "Æ" ve "œ"'nün kullanılmadığı zamanlarda, "ae" ve "oe"nün ayrı okunuşunu göstermek için ë harfi kullanılır, örneğin: aëdes, aër, israël, ayrıca ā, ē, ī, ō, ū harfleri aksan için kullanılabilir)
Orta Yüksek Almanca (1050 ile 1500'lü yıllar arası) = ä, â, æ, aͤ, ë, ê, î, ö, ô, œ, ü, û, ʒ 

Almanca (1941 yılına kadar) = ä, ö, ſ, ß, ü (ayrıca æ, œ)
Brezilya Portekizcesi (1943-1990) = á, à, â, ã, ç, é, ê, í, ó, ô, õ, ú, ü (reform ile ü harfi çıkarılmıştır)
Endonezce (1901-1947) = ä, é, (ē), ï, ö (Van Ophuijsen Yazı Sistemi adı altında bilinir.)
Kazakça (2017 yılına kadar) = ä, ğ, ï, ñ, ö, ü, ç, ş, ı, İ
Kırgızca (1928-1940) = ƣ, ç, ŋ, ɵ, ş, ь
Moğolca (1931-1939)= ç, ө, ş, ƶ
Moğolca (1939-1941)= ö, ü
Rumence (1904'ten önce)= â, ă, ḑ, é, ê, ĕ, î, ĭ, ó, ș, ț, û, ŭ

Áá Éé Íí Óó Úú Ćć Śś Ńń Ýý Źź
Vurgu imi (´): Sağa yatık olarak kullanılır. Aslında sesli-sessiz bütün harflerin üzerine gelebilmesi mümkündür. Kimi zaman işaretli harf üzerinde bir duraksama veya hece bölünmesiyle ortaya çıkar. Türk dillerinde iki işlevi vardır:

Vurgunun hangi hecede olduğunu işaretler. Bazen eş sesli kelimeleri birbirinden ayırmaya yarar. Mesela Rusçada ve Yunancada hemen her kelimede kullanılır çünkü vurgunun hangi hecede yer aldığını göstermeye yarar. Böylece aynı yazılışa sahip kelimeler de birbirinden ayrılabilir. Böyle bir vurgu uygulaması Türkçede pek mümkün değildir çünkü hece vurgusu, Türk dilinin yapısı gereği çok fazla değiştirilemez ve başka heceye kaydırılamaz. Vurgunun değiştirilmesi ile kelimenin manası değişmez. Konuşma dilinde bunu ayırt edebilmek için özel bir çaba sarf edilmez. Bu nedenle de vurgunun ayrıca gösterilmesine gerek yoktur. Türki Kiril alfabelerinde Rusçadan gelen kelimelerde kullanılır.
Üzerinde bulunduğu harfin ses değerini vurgulayarak değiştiren bir işarettir. Seslerin (harflerin) aslında biraz uzatılmasını sağlar.
Sessiz harflerde: Sert ve vurgulu bir söyleyiş kazandırır. Ý Türkmen alfabesinde bir harf olarak bulunur ve Türkçedeki Y sesini karşılar. Çünkü işaretsiz yalın Y harfi pek çok dilde Türkçedeki I sesine denk düşer (Kyrgyz: Kırgız gibi). Ć ise Boşnakçada yer alır ve Ç sesine yakın sert bir C sesi verir. Yeni Başkurt alfabesinde Ź harfi peltek Z sesini göstermek için kullanılır. Tüm sessiz harflere uygulamak mümkündür. Mesela; Ý, Ć, Ś, Ź, Ŕ, Ĺ, Ń, Ḱ, Ẃ, Ḿ, Ṕ harfleri gibi... Böylece aslında vurgu iminin birinci işlevi olan vurgulama sağlanmış olur. Örneğin hać (hacc), haḱ (hakk)... Ayrıca sessiz harflerde bir duraksama yaptırır. Örneğin: Aý Han ve Ayhan sözcüklerinin okunuşlarındaki farklılıkta olduğu gibi. Ayrıca eḱmek ve ekmek sözcüklerinin okunuşlarındaki farklılıklar yine örnek olarak verilebilir. Anadolu Türkçesinde kesme işareti biçiminde yabancı dillerden -özellikle Arapçadan- gelen bazı kelimelerin aksanlı (duraklayarak) okunmasını sağlar. Burada asıl yapılan şey üzerine geldiği sessiz harfte bir duraklama sağlayıp, diğer heceye sesli harf ile başlamaktır. Örneğin kıt́a, kuŕa, meĺun... Türk alfabesinde bu kelimeleri bu biçimde yazabilmek için aksan işareti yerine, -belki de birbirlerine çok benzedikleri için- kesme işareti (‘) kullanılmıştır. Fakat Türkçede heceyi sessiz harfle bitirip sesli harfle başlamak Anadolu Türkçesinin yapısına uygun olmadığı için zaten söyleyişte de bu biçimler genelde tercih edilmez ve heceler kesintisiz düz okunur.
Sesli harflerde: Üzerine geldiği sesli harfin vurgulanarak (inceltilmeden) uzatılmasını sağlar. Mesela Tatar alfabesinde Í harfi uzatılan bir İ sesi verir. Türkçedeki sesli harflerle örnek verilirse ánında, bázen, nádiren…
Á, É, Í, Ó, Ú: Bazı Türk alfabelerinde ve Macarcada bulunan vurgulu sesli harflerdir. Vurgu işareti, Macarcada sesli harfleri biraz uzatır. Örnek verilirse Türkçedeki hánım ve hanım sözcüklerinin okunuşlarındaki farklılık.

Àà Èè Ìì Ùù Òò 
Aksan imi (ˋ): Sola yatık olarak kullanılır. Sözcüğün aksanlı olarak seslendirilmesine imkân tanır. Türkçede aksanlı okuyuş ancak bazı harflerin inceltilmesiyle mümkündür. Batı dillerinin aksine bu işareti Türkçede yalnızca sessiz harflerde kullanmak mümkündür. Daha çok diksiyona dayalı bir farklılığı gösterir.

Sessiz harflerde: Türkçede fonetik gösterge olarak sessiz harflerde kullanılabilir. K, G, L gibi harflerin inceltilmesini sağlar. Örneğin rüzg̀ar, derg̀ah, tezg̀ah, yadig̀ar, g̀ah, lal̀, hal̀, rol̀, gol̀. Ancak bazı dillerde harfin ses değerini de değiştiren bir göstergedir. Türkçede ise yalnızca kelimelerdeki ses değerini göstermeye yarayan ve aslında etkisiz olan bir işarettir.
Sesli harflerde: Aksanlı harflerin normalde, işaretsiz (yalın) biçimleriyle aralarında okunuş farklılığı bulunmaz. Yalnızca kelimenin ses değerindeki bir değişikliği gösterir ya da yöresel söyleyiş farklılıkları bu duruma neden olur. Buna karşın Avrupa dillerindeki kimi örneklerde ölü sesli harflerin gösterilmesine yarar. Örneğin Türkçedeki ortàokul -ortokul gibi okunur- veya Karàağaç -Karağaç gibi okunur- sözcüklerindeki aksana bağlı olarak telaffuz edilmeyen harfleri işaretler. Buna karşın bu harfleri telaffuz edenler de bulunur, zaten aksandan kastedilen de bu durumdur. Bu durum, nadiren de olsa peş peşe okunan kalıplaşmış kelimelerdeki veya birleşik sözcüklerdeki sesli bir harften sonra tekrar yeni bir sesli harf geldiğinde ortaya çıkar. Böylesi bir durumda ilk sesli harf çok kısa olacak biçimde, iki sesli harf kaynaşarak veya bazen de baştaki sesli harfi tamamen kaybolarak okunur, bu nedenle de çoğu zaman bu sesin fark edilmesi bile mümkün olmaz: Nè edeceksin? (halk ağzında Neydeceksin? Niydeceksin?), Nè olacak? (N'olacak?), Nè olur? (N'olur?) gibi. Hatta araya sesli harf girse bile bu sesin ortaya çıktığı görülebilir. Nè yapacaksın? (halk ağzında N'apacaksın?) gibi.

Ââ Êê Îî Ôô Ûû Ĵĵ Ŝŝ Ĝĝ Ĉĉ Ĥĥ Ŷŷ Ŵŵ
Düzeltme İmi (ˆ): Türkçede yalnızca sesli harflerin üzerine gelir. Harfin ince okunmasını sağlar. Örneğin kar (yağış türü) ve kâr (kazanç).

Â: Türkçede kullanılır. Hafif uzun, ince bir a sesidir. Kural olarak bu inceliğin tam olarak sağlanabilmesi için biraz uzatılması gerekir. Örneğin kâr, hâlâ, Kâzım, Nâzım, âlem, kâğıt…
Û: Türkçede kullanılır. Hafif uzatılarak okunan ince bir "u" sesidir. Doğru kullanım için kural olarak biraz uzatılması gerekir. Örneğin sükûnet, mûris, mûzip, sûni…
Î: Türkçede kullanılır. Uzatılarak okunan ince bir "i" sesidir. Kullanımda İ harfindeki noktanın üzerine işaret koyulması çift noktalama gerektirdiğinden yalnızca düzeltme imi kullanılır, nokta düşer. Örneğin millî, dînî, çîdem, Dîdem, îzan, mîde…
Ê: Gagavuzcada kullanılır. Uzatılarak okunan ince bir "e" sesidir. Kürtçe kelimelerde yine yoğun olarak rastlanır. Türkçede sadece birkaç kelimede mevcut olduğu için kullanımı öngörülmemiştir. Ancak yine de Türkçede bir iki kelimenin okunuşu ile bir fikir edinilmesi mümkündür. Örneğin mêmur, poêtika, nêyzen, têlif...
Ô: Uzatılarak okunan ince bir o sesidir. Normal O sesinden farklıdır. Türkçede sadece birkaç kelimede mevcut olduğu için kullanımı öngörülmemiştir. Örneğin bôlero, Lôkman, âlô, rôl, gôl...
İnceltme İşareti, sesli harfleri incelttiği gibi aslında kalın sessiz harfleri de gizli olarak inceltir. Özellikle L harflerinde bu durum çok belirgindir. Örneğin ļânet, ļâℓe, hâℓ̗â, hâℓ̗ ... İnceltme İmi ile yazılan bazı sözcüklerin okunuşunda aslında K harfinin de incelmesi söz konusudur. Örneğin ⱪar ve kâr.
Türkçede sessiz harflerde kullanımı öngörülmemiştir.

Öö Üü Ää Ëë Ïï Ÿÿ
Türkçede ve pek çok dilde yalnızca sesli harflerde kullanılır. Ÿÿ ise pek çok dilde Türkçedeki İ sesine denk gelir. Çünkü bu dillerde Y, Türkçedeki "I" sesini gösterir. Örneğin Kyrgyz (Kırgız okunur.). Bu durumda Türkçedeki İ sesi ise Ÿ olarak da gösterilir. Örneğin ÿkÿ (iki).

Ä: Almanca, İsveççe, Fince, Estonca, Slovakça, Tatarca, Gagavuzca ve Türkmencede kullanılır. Kısa, kapalı, gırtlaktan gelen ve sert bir E harfidir. Normal E harfine göre daha kısa ve serttir. Ayrıca A ve E arası bir ses olarak öngörülür (Æ). Ses ve harf karşılığı olarak Arapçada ve Almancada da bulunur. Türkçede normal e sesinden tam olarak ayırt edilebilmesi günümüzde çok zordur. Azericede yoğun olarak kullanılır. İnce bir harf olduğu halde kalın uyumludur. Bu harfi içeren sözcüklerin aslında Büyük Ünlü Uyumuna uymadığı hâlde kulağı tırmalamıyor olması bu nedenledir. Örneğin incä. Türkçede "Selçuk" ismi diğer Türk dillerinde “Sälçuk”, "akçe" sözcüğü ise “akçä” olarak yazılır. Türkçede her ikisi de "ben" olarak yazılan bän (Azerice mən, biinci teklik şahıs zamiri) ve ben (Azerice ben, "deri kabartısı)" sözcükleri birbirinden farklı anlamlar içerir ve ses değerleri de farklıdır. Kimi Latin alfabelerinde, özellikle el yazılarında Эə biçiminde de kullanılır (Kiril Э harfinden farklıdır).
Ë: Türkçede günümüzde kullanılmayan İ-E arasında seslendirilen bir harftir. Bu ses Rusçada bulunur (Kiril: Є) ve bu dilde sıklıkla kullanılır. Bu harfe İe (Ye) adı verilir ve çevirilerde bu ses değeri ile gösterilir ancak bu kesinlikle doğru bir yaklaşım değildir. Çünkü bu harf arda arda gelen İ ve E seslerini ifade etmez. Tamamen İ-E arası farklı bir sestir. Anadolu Türkçesinde ise gerçekte mevcut olan ancak ölü bir ses olduğu bile söylenebilir. Rusçada ise yoğun olarak kullanılan ve açık olarak işitilen bir harftir. Ancak Türkçedeki gibi kaynaşan harflerin arasında değil, herhangi bir koşula bağlı olmadan ortaya çıkan ve Ruslar tarafından diğer seslerden rahatlıkla ayırt edilebilen belirgin bir sestir. Bu sese Türkçede verilebilecek başka bir örnek ise el (organ) ve ël (yurt) sözcüklerinin 

Barok, Avrupa'da yaygınlaşan sanatta bir anlatım biçimidir. Barok kelimesi, Portekizce düzensiz inci anlamına gelen barroco sözcüğünden türemiştir. Barok sözcüğü, birbirinden ayrı iki şeyi tanımlar; sanat tarihinde, Rönesans ile klasikçilik arasında kalan bir dönemi ve bütün çağlarda verilmiş bazı eserlerin tarzını, başlangıcı ve bitişi için kesin bir tarih verilememekle birlikte 17. ve 18. yüzyıllar arasında oluşup şeklini almış bir dönemdir. Mimarlık, müzik, resim ve heykelin etkileyici temalar altında birleştirilmesi amacını güder. Abartılı hareket duygusu ve net gözüken detayları ile dönemin müzik ve edebiyatında da kendini gösterir. Yoğun bir etki bırakan bu anlatım biçimi, kendi alanında fazla eser verildiğinden dolayı bir dönem adı olarak anılmaya başlanmıştır. 1699'da İtalya'da kilise etkisinde doğmuş ve tüm Avrupa'ya yayılmıştır.
Mimaride Mimar Louis Le Vau ve bahçeci André Le Nôtre tarafından yapılan Versay Sarayı, Barok mimarisinin en tipik örneklerindendir. Bunun yanında resimde Caravaggio, Rembrandt, Rubens, Vermeer; heykelde Gian Lorenzo Bernini; müzikte Johann Sebastian Bach, Antonio Vivaldi, Domenico Scarlatti, George Frideric Handel, Georg Philipp Telemann Barok tarzında eser vermiş kişilere örnek olarak gösterilebilir.
Ayrıca günümüzde de hâlen Barok tarzda eserler veren müzisyenler vardır. Örnek olarak ünlü gitar virtüözü Yngwie J. Malmsteen verilebilir. Barok tarzını en çok yansıttığı albümü ise Concerto Suite for Electric Guitar and Orchestra'dır.

1600'lü yıllarda Almanya'da edebiyat konu ve üslup yönünden karışıklık içindedir. Bununla bağıntılı olarak da bu durumu ortadan kaldırıp düzene sokmak çabaları vardır. Bu dönemde Barok edebiyatçıları bu bağlamda büyük uğraş vermişlerdir. Özellikle özgün yapıtlar ortaya çıkarmak, Almancayı edebi bir dil boyutuna getirmek, taklitçiliğin dışına çıkarak özgün eserler verebilmek için çaba harcamışlardır. Bu edebiyatçıların başında Martin Opitz gelir ki, Almanya’da Barok devri asıl olarak onunla başlar diyebiliriz. Barok devri kendinden önce dine, kendinden sonra ise felsefeye dayalı, reformasyon ve aydınlanma arasında gelişmiş bir devirdir. Edebiyatta ağırlık nazım ve dramdadır. Barok devrinde nazımda(lirik) genel olarak konu ölüm düşüncesidir. Bu döneme göre ölüm kaçınılmazdır ve hayat fanilikten ibarettir. Sone bu dönemde etkin olan lirik biçimidir. Özellikle bu alanda Andrea Gryphius ve İtalyan Petrus de Vinea Barok dönemi sonesinin belirleyici isimleridir. Andrea Gryphius'un sone tarzındaki eserleri kayda değerdir. Dinsel boyutta çok fazla sayıda eseri vardır ve bunları "Sonn- und Feiertagsonette" adlı kitabında toplamıştır. Şiirlerinin çoğu da yine dini boyuttadır ve duayı andırır. Gryphius eserlerini genelde dini mistik bir tarzda ve ölüm korkusu, öte dünya konularını ele alarak işler.
Roman ise daha çok burjuva konularına yönelen humarist roman doğrultusunda ilerler. Özellikle romanda epik kahramanlar yerini, kendisi, hayat tarzı ve dünya hakkında düşünen onları alaya alan bir anlatıcıya bırakır. Bu bağlamda İspanyol edebiyatında ün salmış olan komik roman (Schelmenroman) Cervantes'in Don Kişot'u Alman romanına örnek olur.

Öte yandan Barok devrinde Almancayı yabancı dillerin etkisinden (İspanyolca, Fransızca, Latince vb.) kurtarmak için seferberlik başlatılmıştır. Bu bağlantıda Almanca yazmak ve Almancayı arılaştırmak düşüncesiyle hareket edilmiştir. Bu amaca yönelik olarak dil cemiyetleri kurulmuştur. 1617'de kurulan "Die Fruchtbringende Gesellschaft", "Palmenarden", 1644'te kurulan "Pegnitzschäfer" ve "Gekränte Blumenorden" bunlara örnek olarak verilebilir. Bunların içinden önemli olarak bahsedebileceğimiz “Die Fruchtbringende Gesellschaft” üyelerini asillerden ve burjuvalardan almıştır. Palmenarden dil kurumu Almancanın Fransızca etkisinden kurtulmasını, onu arı bir dil sayesinde kültür dili seviyesine yükseltmek niyetindeydi. 1642 yılında "Deutschgesinnte Genossenschaft" dil cemiyetinin kurucusu olan Zesen Yunan Tanrıça adlarına Almanca adlar vermiştir. Bundan başka Martin Opitz ise bu konuda bir de kuramsal kitap yazarak edebi dilin Almanca olması için uğraşlar vermiştir. Bu devirde Almanca edebi duygudan yoksundu ve çoğu edebi eserler taklitten ibaretti, ilkel ve çocuksu eserler ortaya konuluyordu. Bu dil çalışmalarıyla birlikte özgün eserler verilmeye çalışıldı. Bu dönemde yapılan poetik çalışmaları barok devrinde kayda değer çalışmalardı. Bu çalışmalarda edebiyatın tekniğini saptamış ve bunları bir ders kitabı olarak hizmete sunmuş önemli poetikçiler vardır. Bunlar:
Martn Opitz - Buch von der deutschen Poeterei
Harsdörfer - Poetischer Trichter
Zesen - Hochdeutscher helikon
Buchner - Verskunst
Schottel - Teutsche Sprachkunstdir.

Bastille Baskını veya Bastille Hapishanesi Baskını (Fransızca: Prise de la Bastille), 14 Temmuz 1789'da Fransa'nın başkenti Paris'te devrimci isyancıların Bastille olarak bilinen Orta Çağ'dan kalma cephanelik, kale ve siyasi hapishaneyi basarak kontrolü ele geçirmeye çalışmasıyla meydana gelmiş baskın.
Dört saat süren çatışmalar sonucunda 94 kişi öldü, sonunda isyancılar Bastille'e girmeyi başardı. İsyancılar Bastille'ye girdikten sonra Vali de Launay ve garnizonun birkaç üyesi teslim oldu ve öldürüldü. Bastille artık Paris'in merkezinde kraliyet otoritesini temsil ediyordu. Baskın sırasında sadece yedi mahkûmun bulunduğu ve yıkılması planlanan hapishane, devrimciler tarafından monarşinin gücünü kötüye kullanmasının bir sembolü olarak görülmekteydi. Düşüşü Fransız Devrimi'nin parlama noktası oldu.
Fransa'da 14 Temmuz, Fête nationale française adı verilen ve hem Bastille Baskını'nın yıldönümünü hem de 1790'daki ilk yıldönümünde gerçekleşen Fête de la Fédération'u anan ulusal bir bayram. İngilizcede bu bayram genellikle Bastille Günü olarak anılmakta.

XVI. Louis döneminde, Fransa büyük bir ekonomik buhran geçirdi. Amerikan Devrimi ile de alakalı olan bu dönemde, ağır vergilendirme nedeniyle yoksulluk oluştu. Bastille Baskını ve ardından gerçekleşen İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi bu devrimin üçüncü ayağıydı. İlki, soyluların XVI. Louis'ye vergi ödemelerini reddetmesiyle başladı, ikinci de meclisin kurulmasını sağlayan Tenis Kortu Yemini idi. Dahası, Louis XVI'nın Necker'in yerine getirdiği Maliye Bakanı Calonne, monarşiyi zengin göstererek savurgan harcamaların kredi sağlayacağını düşünüyordu. Bu sadece Louis'nin mali sıkıntılarını artırmıştı. 5 Mayıs 1789'da Genel Meclis konuyu ele almak üzere toplanmış ancak arkaik protokoller ve Fransa nüfusunun %2'sinden azını oluşturan soyluları temsil eden İkinci Meclis'in muhafazakârlığı tarafından engellenmişti. 17 Haziran 1789'da Üçüncü Meclis, halktan seçilen temsilcileriyle birlikte, amacı bir Fransız anayasası oluşturmak olan Ulusal Meclis olarak yeniden kuruldu. Kral başlangıçta bu gelişmeye karşı çıktı ancak 9 Temmuz'da adını Ulusal Kurucu Meclis olarak değiştiren meclisin yetkisini kabul etmek zorunda kaldı. Ayaklanmaya yakın ve François Mignet'nin deyimiyle "özgürlük ve coşku sarhoşu” Paris, Meclis'e geniş destek vermişti. Basın tartışmaları yayınlanmış ve siyasi tartışmalar Meclis'in ötesine geçerek başkentin meydanlarına ve salonlarına yayılmıştı. Palais-Royal ve arazisi sürekli bir toplantı alanı haline gelmişti.
Kalabalık, Palais-Royal'deki toplantının yetkisiyle, halka ateş açmayı reddettikleri için hapsedildikleri bildirilen Fransız muhafızlarından bazı el bombacılarını serbest bırakmak için Abbaye Hapishanelerini kırmıştı. Meclis, hapisteki muhafızların kralın merhametine mazhar olmalarını, bir günlük göstermelik bir süre için hapishaneye dönmelerini ve affedilmelerini tavsiye etmişti. Güvenilir olduğu düşünülen alayın rütbeli askerleri artık halkın davasına yönelmişti.

Louis, 11 Temmuz 1789'da, özel konseyindeki muhafazakar soyluların etkisiyle hareket ederek, maliye bakanı Jacques Necker'i görevden alarak sürgüne göndermiş ve bakanlığı yeniden kurmuştu. Mareşaller Victor-François, Broglie dükü, La Galissonnière, la Vauguyon dükü, Baron Louis de Breteuil ve intendant Joseph Foullon de Doué, Puységur, Armand Marc, Montmorin kontu, La Luzerne, Saint-Priest ve Necker'in görevlerini devralmışlardı.

Necker'in görevden alınmasının haberi 12 Temmuz Pazar günü öğleden sonra Paris'e ulaştı. Parisliler genel olarak bu görevden almanın muhafazakar unsurlar tarafından gerçekleştirilecek bir darbenin başlangıcı olduğunu düşünmekteydi. Liberal Parisliler, sınır garnizonlarından Versailles, Sèvres, Champ de Mars ve Saint-Denis'e getirilen Kraliyet birliklerinin Versailles'da toplanmakta olan Ulusal Kurucu Meclisi kapatmaya çalışacağı korkusuyla daha da öfkelenmişti. Palais-Royal'de on binden fazla kişi olmak üzere Paris'in dört bir yanında kalabalıklar toplanmış. Camille Desmoulins, "elinde tabancasıyla bir masanın üzerine çıkarak, 'Yurttaşlar, kaybedecek zamanımız yok; Necker'in görevden alınması vatanseverler için Aziz Bartholomeos'un çanıdır! Bu gece tüm İsviçre ve Alman taburları hepimizi katletmek üzere Champ de Mars'tan ayrılacak; geriye tek bir kaynak kalıyor; silahlanmak!"
Sözü edilen İsviçre ve Alman taburları, devrim öncesi Kraliyet Ordusunun önemli bir bölümünü oluşturan ve sıradan Fransız askerlerine kıyasla halkın davasına daha az sempati duydukları düşünülen yabancı paralı asker birlikleri arasındaydı. Temmuz ayı başlarında Paris ve Versailles'daki 25.000 düzenli askerin yaklaşık yarısı bu yabancı alaylardan oluşuyordu. Toplama dahil edilen Fransız alaylarının ya garnizonlarının Paris'e yakınlığı ya da albaylarının reforma karşı çıkan gerici "saray partisi" destekçileri olması nedeniyle seçildiği anlaşılmaktadı.
Necker'in ve Orléans Dükü Louis Philippe II'nin büstlerini sergileyen kalabalık, 12 Temmuz'da başlayan gösteriler sırasında Palais Royal'den tiyatro bölgesine doğru yürüyüşe geçti ve ardından bulvarlar boyunca batıya doğru ilerledi. Kalabalık Place Vendôme ile Tuileries Sarayı arasında Alman Kraliyet Süvari Alayı ile çatıştı. Champs-Élysées'nin tepesinden, Lambesc Prensi Charles Eugene (Kamp Mareşali, Kraliyet Allemand Süvarilerinin Sahibi), Place Louis XV'de (şimdiki Place de la Concorde) kalan protestocuları dağıtan bir süvari hücumu başlatmıştı. Kraliyet komutanı Baron de Besenval, kötü silahlanmış kalabalıklar arasında bir kan banyosunun ya da kendi adamları arasında firarların sonuçlarından korkarak süvarileri Sèvres'e doğru geri çekmişti.
Yiyecek ve şarap fiyatlarının artmasına neden olmakla suçlanan gümrük noktalarına saldırarak devlet yetkililerine karşı düşmanlıklarını ifade eden Paris halkı arasında huzursuzluk artmaktaydı. Paris halkı yiyecek, silah ve erzak istiflenmiş olabilecek her yeri yağmalamaya başlamıştı. O gece, manastır, hastane, okul ve hatta hapishane olarak işlev gören, din adamlarına ait büyük bir mülk olan Saint-Lazare'de erzak istiflendiği söylentileri yayılmıştı. Öfkeli bir kalabalık içeri girerek mülkü yağmalamış, halk pazarına götürülen 52 vagon buğdaya el koymuştu. Aynı gün çok sayıda insan silah cephanelikleri de dahil olmak üzere birçok yeri yağmalamıştı. Kraliyet birlikleri o günlerde Paris'te toplumsal kaosun yayılmasını durdurmak için hiçbir şey yapmamıştı.

Gardes Françaises (Fransız Muhafızları) alayı Paris'in daimi garnizonunu oluşturuyordu ve pek çok yerel bağa sahip olduğundan halkın davasına sıcak bakıyordu. Alay Temmuz ortasındaki karışıklıkların ilk aşamalarında kışlasına kapanmıştı. Paris'in genel bir ayaklanmaya sahne olmasıyla birlikte, Charles Eugene alayın emrine itaat edeceğine güvenmeyerek, Chaussée d'Antin'deki deponun önüne konuşlanmaları için altmış ejderha gönderdi. Fransız Muhafızlarının subayları adamlarını toparlamak için etkisiz girişimlerde bulunmuştu. İsyancı yurttaşlar artık eğitimli bir askerî birlik edinmişlerdi. Bu haber yayıldıkça, Champ de Mars'ta kamp kurmuş olan kraliyet kuvvetlerinin komutanları yabancı alayların bile güvenilirliğinden kuşku duymaya başlamıştı.

Geleceğin "Yurttaş Kralı" Louis-Philippe, duc d'Orléans, genç bir subay olarak bu olaylara tanık olmuş ve askerlerin sınanmaları halinde emirlere itaat edecekleri görüşündeydi. Ayrıca geriye dönüp baktığında, Fransız Muhafızlarının subaylarının ayaklanmadan önceki dönemde sorumluluklarını ihmal ettikleri ve alayı astsubaylarının kontrolüne çok fazla bıraktıkları yorumunu yapmıştı.
13 Temmuz sabahı Paris seçmenleri bir araya gelerek düzeni sağlamak üzere Paris'in altmış seçim bölgesinden 48.000 kişilik bir "burjuva milisi" kurulmasına karar verdiler. Bu milislerin kokartları Paris'in renkleri olan mavi ve kırmızıydı. Lafayette 14 Temmuz'da bu grubun komutanı seçildi ve daha sonra adını Ulusal Muhafızlar olarak değiştirdi. Kralın rengi olan beyazı da 27 Temmuz'da kokartına ekleyerek ünlü Fransız üç rengini oluşturdu.

14 Temmuz 1789 sabahı Paris şehri alarm durumundaydı. Artık Paris Burjuva Milisleri'nin (kısa süre sonra Devrimci Fransa'nın Ulusal Muhafızları olacaklardı) kontrolü altında olan Fransa'daki Üçüncü Mülk partizanları, daha önce önemli bir muhalefetle karşılaşmadan Hôtel des Invalides'e saldırmışlardı. Niyetleri burada bulunan silahları (29.000 ila 32.000 tüfek, ancak barut veya saçma olmadan) toplamaktı. Invalides'deki komutan önceki birkaç gün içinde 250 varil barutu daha güvenli bir şekilde saklanması için Bastille'e nakletme önlemini almıştı.

Bu noktada Bastille neredeyse boştu ve sadece yedi mahkûm barındırıyordu. Grand Châtelet mahkemesi tarafından çıkarılan tutuklama emri uyarınca tutuklanan dört kalpazan; 

James F.X. Whyte, casusluk yaptığından şüphelenilen ve ailesinin isteği üzerine hapsedilen İrlanda doğumlu bir "deli".
otuz yıl önce Louis XV'e suikast girişiminde bulunan Auguste-Claude Tavernier cinayetten şüphelenilen bir "sapkın" aristokrat.
Comte de Solages, babası tarafından bir lettre de cachet kullanılarak hapsedilmişti.
Bir önceki mahkûm Marquis de Sade, yoldan geçenlere mahkûmların katledildiğini haykırdıktan sonra on gün önce dışarı nakledilmişti.

Sınırlı bir amaca hizmet ettiği düşünülen bir Orta Çağ kalesinin bakımının yüksek maliyeti, karışıklıklar başlamadan kısa bir süre önce yerine açık bir kamusal alan yapılması kararının alınmasına yol açmıştı. Temmuz 1789'daki gerginliklerin ortasında bina kraliyet tiranlığının bir sembolü olarak kaldı.
Düzenli garnizon, 82 invalides'ten (artık sahada hizmet vermeye uygun olmayan eski askerler) oluşuyordu. Ancak 7 Temmuz'da Champ de Mars'taki düzenli birliklere, İsviçre Salis-Samade Alayı'nın 32 el bombacısı ile takviye edilmişti. Duvarlara 18 adet sekiz kiloluk top ve 12 adet daha küçük top yerleştirilmişti. Vali Bernard-René de Launay, önceki bir valinin oğluydu ve aslında Bastille'de doğmuştu.

Daha sonra derlenen resmi vainqueurs de la Bastille (Bastille fatihleri) listesinde 954 isim bulunmaktadı ve kalabalığın toplamı muhtemelen bind

Orta çağ tarihinde, Batı Frank Krallığı veya Batı Fransa (Latince: Francia occidentalis) veya Batı Fransa Krallığı (regnum Francorum occidentalium), erken Fransa tarihini oluşturan Cermen Fransızlar tarafından yönetilen bir krallıktır. Dindar Ludwig'in ölümünden sonra doğu-batı ayrılığı farklı krallıkların kurulması sonucu derinleşmiştir. Bu krallıklardan batıda olanı Batı Fransa Krallığıdır.
Batı Fransa Krallığı, modern Fransa'ya nazaran daha çok güneye yayılmıştı fakat bu durum Lorraine, Burgonya, Alsas ve Provence gibi doğu bölgeleri için geçerli değildi. Bretonya ve Katalonya'da ise kralın nüfuzu yok denecek kadar azdı. İlk dönemlerde Batı Fransa kralları sivil ileri gelenler tarafından belirleniyordu. 888-936 yılları arasında yaklaşık yarım asır krallar dönüşümlü olarak Karolenj ve Robertines hanedaları içerisinden seçildi.

Belçika Silahlı Kuvvetleri, Belçika'yı dışarıdan gelebilecek askeri tehditlere karşı korumakla görevli askeri güçtür. Belçika'nın Ekim 1830 tarihinde bağımsız olmasından hemen sonra kuruldu. Belçika Silahlı Kuvvetleri kurulduğundan bu yana I. Dünya Savaşı, II. Dünya Savaşı, Kore Savaşı ve Kosova Savaşı'nda (Almanya ile birlikte) aktif olarak görev aldı. Silahlı kuvvetlere bağlı Belçika Komando Tugayı, Belçikalı yerlilerin kamu düzenini korumak için, Orta Afrika'da birkaç kez askeri anlamda müdahalede bulundu. Bu noktada silahlı kuvvetler, Lübnan, Afganistan ve Aden Körfezi'nde aktif olarak görev yapmaya devam etmektedir.

2002 yılında Kral II. Albert, Silahlı 3 bağımsız kuvveti tek bir çatı altında topladı. Silahlı kuvvetlerin toplam mevcudu 47,000 askerdir. Bunlar aşağıdaki gibi yapılandırılmıştır:

Kara Kuvvetleri, (Force Terrestre / Landmacht / Heer);
Hava Kuvvetleri, (Force Aérienne / Luchtmacht / Luftmacht);
Deniz Kuvvetleri, (Force Navale / Zeemacht / Seemacht),
Askeri Tıp Servisi, (Service Médicale / Medische dienst / Sanitätsdienst).

Beşinci Cumhuriyet (Fr. Cinquième République ya da Vème République), Fransa'da 4 Ekim 1958 (1958-10-04)'den bu yana devam etmekte olan cumhuriyet yönetimidir.
1958'de Fransa'da toplumsal olaylar başladı. Cezayir Bağımsızlık Savaşı yüzünden bir iç savaş tehlikesi baş gösterdi. Tehlikelerin önlenmesi için General Charles de Gaulle'ün yeniden göreve çağrılması düşünüldü. Politikacılar, kurumlar ve toplumsal örgütler arasında bu konuda görüş birliği oluştu.
De Gaulle görevi, cumhurbaşkanının yetkilerini artıran yeni bir anayasanın kabulü koşuluyla kabul edebileceğini bildirince, bunun gereği yerine getirildi. Yarı başkanlık düzeni diye adlandırılan bugünkü düzeni kuran anayasa hazırlandı ve halk oyuyla kabul edildi.

De Gaulle cumhurbaşkanı olarak 1969'a kadar görevde kaldı. Onu sırasıyla Georges Pompidou (1969-1974), Valéry Giscard d'Estaing (1974-1981), François Mitterrand (1981-1995), Jacques Chirac (1995-2007) ve Nicolas Sarkozy'nin (2007-2012) cumhurbaşkanlıkları izlemiştir. Ardından ise François Hollande 2012-2017 arasında bu görevi sürdürmüştür. Şu anki cumhurbaşkanı ise 14 Mayıs 2017 tarihinden beri Emmanuel Macron'dur.

Fransa

Birinci Cumhuriyet, resmî adıyla Fransız Cumhuriyeti, tarihçilerin Eylül 1792'den Mayıs 1804'e kadar Fransa'da uygulanan tüm cumhuriyet rejimlerine verdikleri isimdir. Fransız Devrimi'yle gelen gelen Birinci Cumhuriyet, 10 Ağustos 1792'de Tuileries Sarayı'nın Baldırı Çıplaklar tarafından ele geçirilmesinden sonra anayasal monarşinin yerine geldi ve Avrupa'da güç kullanımında yeni bir mücadelenin habercisi oldu. Bu cumhuriyet, egemenliğini Fransa'nın mevcut toprakları üzerinde ve Ren'in sol kıyısında bulunan ve bugünkü Belçika, Lüksemburg ve günümüz Almanya'sının bir bölümünü oluşturan Kutsal Roma İmparatorluğu'nun tüm eyaletleri üzerinde sürdürdü.
21 Eylül 1792'de ilk kez bir araya gelen milletvekilleri, oy birliğiyle Fransa'da anayasal monarşiyi kaldırma kararı aldılar.
Cumhuriyet hiçbir zaman resmen ilan edilmese de 22 Eylül 1792'de Cumhuriyetin I. Yılı eylemlerinin tarihe not edilmesine karar verildi. 1792'den 1802'ye kadar Fransa, tüm Avrupa ile savaş içindeydi ve tabii Vendée Savaşı ile kendi içinde de.
Fransız Cumhuriyeti, İmparatorluk'tan önce 3 farklı hükûmet ve yönetim biçiminden geçti:

Ulusal Kongre, gücün çoğunun Montagnardlar'ın (6 Nisan 1793 - 27 Temmuz 1794) elinde tuttuğu Kamu Güvenliği Komitesi'nde (6 Nisan) bulunduğu Terör Dönemi'ni (1793-1794) içerir. 5 Ekim 1793'ten itibaren Fransız cumhuriyetçi takvimi resmen kullanılmaya başlandı. "6 Messidor an I"da (24 Haziran 1793) 1791 Anayasası'nın yerine I. Yıl Anayasası ilan edildi ama hiçbir zaman uygulanmadı. Robespierre'in düşüşü, Terör Dönemi'ni sona erdirdi.
III. Yıl Anayasası'yla ilan edilen Direktuvar, 26 Ekim 1795 ile 9 Kasım 1799 arasına uzanır.
10 Kasım 1799 ile 18 Mayıs 1804 arasında Konsül Rejimi, 18 Brumaire Darbesi'nden kaynaklanır ve VIII. Yıl Anayasası ile tanımlanır. Rejim, Birinci Fransız İmparatorluğu'nun kurulmasıyla sona erdi. XII. Yıl Anayasası'nda cumhuriyet hükûmetinin kalıtsal bir imparatora emanet edildiği belirtilmiştir. Latince "devlet" ya da "devlet organizasyonu" anlamına gelen cumhuriyet isminin kullanımı, Jean Bodin'ın kraliyet için geçerli olan bu kelimeye verdiği anlam, daha sonra 1808'de ortadan kaybolarak tamamen kullanılmaz hale geldi.

Kraliçe Marie-Antoinette'in kardeşi İmparator II. Leopold -öncelikli olarak Osmanlı İmparatorluğu'na karşı çatışmalar ve Lehistan'ın paylaştırılmasıyla meşguldü- Fransa'nın iç sıkıntılarıyla yeterince ilgilenmedi, ta ki 20 Nisan 1792'de -cumhuriyetin ilanından çok önce- Ulusal Yasama Meclisi'nin tüm vekillerince Bohemya ve Macaristan yönetimine -yani imparatoruna- karşı savaş açılmasına "zevkle" ve tek taraflı olarak karar verildi. Bu savaş ilanına iç siyasi sıkıntılar veya devrime karşı olan komşu ülkeleri istikrarsızlaştırma isteği sebep oldu.

Birinci İmparatorluk, Fransa'da Napoléon Bonaparte'ın imparatorluk dönemidir. 2 Aralık 1804'te Bonaparte kendisini imparator (resmî olarak Empeureur des Français) ilan etti. Takip eden süreçte Fransa Koalisyon Savaşları sonucu Avrupa'nın önemli bir kısmını kontrolü altına aldı.

2 Aralık 1805'te Rusya ve Avusturya'yı Austerlitz Muharebesi'nde yenen Napoléon 1806 Ekim ayında Jena ve Auerstedt'teki savaşlarda Prusya ordusunu yok etti. Fransız birlikleri Berlin'e girdi. Napoléon Polonya'ya girdi ve Rus Çarı I. Alexander ile Avrupa'yı paylaşan bir antlaşma yaptı. Ayrıca İngiltere'ye karşı Avrupa çapında bir ticaret boykotu getirdi. İspanya'da tahta yeni bir kral çıkarttıysa da, çıkan isyanı bastıramadı.
1809'da yeniden Avusturya'ya karşı savaş başladı. Viyana'ya kadar yürüyen Napoléon Aspern'deki savaşta durduruldu. Ancak iki gün sonra Wagram'daki savaşta Napoléon galip geldi ve Viyana'ya girdi.
Aynı yıl Napoléon kendisine çocuk veremeyen Joséphine'den ayrıldı. 1810'da Marie-Louise von Habsburg ile evlendi. 1812'de Rusya'ya karşı alınan başarısızlıkla birlikte imparatorluk sallanmaya başladı. 1813'teki Leipzig Muharebesi'nde Fransa mutlak olarak yenildi. Yenilginin üzerine Napoléon Elba Adasına sürgüne gitti. XVIII. Louis tahta çıktı ve Restorasyon'un ilk dönemi başladı. Ancak Napoléon Yüz Gün olarak bilinen dönemde yeniden Fransa'ya döndü, ordunun desteğiyle Paris'i ve iktidarı ele geçirdi. Ancak Brüksel yakınlarında Waterloo Muharebesi'nde kesin olarak yenildi. Fransa ele geçirdiği toprakları bırakmak zorunda kaldı. XVIII. Louis yeniden tahta çıktı ve Restorasyon dönemi yüz günlük kesintiden sonra devam etti.

Napolyon, Fransız halkının bazı ortak endişelerine hitap ederek destek kazandı. Bunlar arasında baskıdan kaçan göçmen soylulardan duyulan hoşnutsuzluk, bazılarının Ancien Régime'in yeniden kurulmasından duyduğu endişe, Devrimi tersine çevirmeye çalışan yabancı ülkelerden duyulan kuşku ve Jakobenlerin Fransa'nın devrimci ideallerini genişletme arzusu yer almaktaydı.
Napolyon güç ve imparatorluk statüsü kazanarak, Katolik Kilisesi'ni Fransa'nın hakim kilisesi olarak onaylayan ve sivil statüsünün bir kısmını geri getiren 1801 Konkordatosu gibi Fransız kurumlarında yaptığı değişiklikler için destek topladı. Ancak Napolyon bu zamana kadar kendisini daha çok aydınlanmış bir despot olarak görmekteydi. Siyasi özgürlüğü kısıtlarken Devrim'in pek çok sosyal kazanımını korudu. Verimliliğe ve güce hayranlık duyuyor, feodalizmden, dini hoşgörüsüzlükten ve sivil eşitsizlikten nefret ediyordu.
Devrimin ilk günlerinde radikal Jakobenleri pragmatizm nedeniyle desteklemiş olsa da, Napolyon siyasi kariyeri ilerledikçe giderek daha otokratik hale geldi ve iktidara geldikten sonra hem liberalizmin hem de otoriterliğin bazı yönlerini benimsedi, örneğin kamusal eğitim, Fransız hukuk sisteminin genel olarak liberal bir şekilde yeniden yapılandırılması ve Yahudilerin özgürleştirilmesi, ancak aynı zamanda seçim yoluyla demokrasiyi ve basın özgürlüğünü reddetti.

Fransız Devrimi
Fransa tarihi
Napolyon Savaşları

Napolyon, Orduları ve Savaşları

Birinci Çinhindi Savaşı ya da Fransa-Vietnam Savaşı, 1946 ile 1954 yılları arasında, Fransa ve destekçileri ile Kuzey Vietnam ve destekçileri arasında, Çinhindi'nde meydana gelen savaştır. 1954'teki Cenevre Konferansı sonucunda Fransa; Vietnam, Kamboçya ve Laos'tan çekilmiş ve bu devletler bağımsızlıklarına kavuşurken Vietnam, 17. Enlem sınır olmak üzere Kuzey ve Güney olarak ikiye bölünmüştür.
Temmuz 1945'teki Potsdam Konferansı'nda Birleşik Genelkurmay Başkanları, 16° kuzey enleminin güneyindeki Çinhindi'nin İngiliz Amiral Mountbatten komutasındaki Güneydoğu Asya Komutanlığı'na dahil edilmesine karar verdi. Bu hattın güneyinde bulunan Japon kuvvetleri ona, kuzeydekiler Generalissimo Chiang Kai-shek'e teslim oldu. Eylül 1945'te Çin kuvvetleri Tonkin'e girdi ve küçük bir İngiliz görev gücü Saygon şehrine (Cochinchina'nın başkenti) çıkarma yaptı. Çinliler, Hồ Chí Minh yönetiminde, daha sonra Hanoi'de (Tonkin) iktidarda olan bir Vietnam hükûmetini kabul etti.başkenti). İngilizler Saygon'da aynı şeyi yapmayı reddetti ve Amerikan OSS temsilcileri tarafından Việt Minh yetkililerinin görünürdeki desteğine karşı başlangıçtan itibaren Fransızlara erteledi. 2 Eylül VJ Günü'nde, Hồ Chí Minh Hanoi'de Vietnam Demokratik Cumhuriyeti'nin (DRV) kurulduğunu ilan etmişti. DRV, Japon yönetimi altında hüküm süren İmparator Bảo Đại'nin tahttan çekilmesinden sonra, yaklaşık 20 günlük bir süre boyunca tüm Vietnam'daki tek sivil hükûmet olarak hüküm sürdü. 23 Eylül 1945'te Saygon'daki İngiliz komutanının bilgisi ile Fransız kuvvetleri yerel DRV hükûmetini devirdi ve Cochinchina'da Fransız otoritesinin restore edildiğini ilan etti. Gerilla savaşıhemen Saygon çevresinde başladı,  ancak Fransızlar yavaş yavaş Çinhindi'nin Güney ve Kuzeyinin kontrolünü yeniden ele geçirdi. Hồ Chí Minh, Vietnam'ın gelecekteki statüsünü müzakere etmeyi kabul etti, ancak Fransa'da yapılan görüşmeler bir çözüm üretemedi. Bir yıldan fazla süren gizli çatışmadan sonra, Hồ Chí Minh ve hükûmeti yeraltına inerken, Aralık 1946'da Fransız ve Việt Minh güçleri arasında topyekün savaş patlak verdi. Fransızlar Çinhindi'yi İlişkili Devletler Federasyonu olarak yeniden düzenleyerek istikrara kavuşturmaya çalıştılar. 1949'da, yeni kurulan Vietnam Devletinin hükümdarı olarak eski İmparator Bảo Đại'yi tekrar iktidara getirdiler.
Savaşın ilk birkaç yılı, Fransızlara karşı düşük seviyeli bir kırsal ayaklanmayı içeriyordu. 1949'da çatışma, Amerika Birleşik Devletleri, Çin ve Sovyetler Birliği tarafından sağlanan modern silahlarla donatılmış iki ordu arasında konvansiyonel bir savaşa dönüştü.  Fransız Birliği güçleri, sömürge imparatorluklarından - Faslı, Cezayirli ve Tunuslu Araplar/Berberiler - sömürge birliklerini içeriyordu; Laos, Kamboçyalı ve Vietnamlı etnik azınlıklar; Siyah Afrikalılar - ve Fransız profesyonel birlikleri, Avrupalı gönüllüler ve Yabancı Lejyon birimleri. Savaşın ülke içinde daha da sevilmeyen hale gelmesini önlemek için metropoliten askerlerin kullanılması hükûmet tarafından yasaklandı. Buna "kirli savaş" (la sale guerre ) deniyordu.) Fransa'daki solcular tarafından.
Việt Minh'i lojistik yollarının sonunda ülkenin uzak bölgelerindeki iyi korunan üslere saldırmaya zorlama stratejisi, beton ve çelik eksikliği nedeniyle üs nispeten zayıf olmasına rağmen Nà Sản Savaşı'nda doğrulandı. Bir orman ortamında zırhlı tankların sınırlı kullanışlılığı, hava örtüsü ve halı bombalama için güçlü hava kuvvetlerinin olmaması nedeniyle Fransız çabaları daha zor hale getirildi.ve diğer Fransız kolonilerinden (çoğunlukla Cezayir, Fas ve hatta Vietnam'dan) yabancı askerlerin kullanılması. Bununla birlikte, Võ Nguyên Giáp, karadan ve havadan ikmal teslimatlarını engellemek için doğrudan ateşli topçu, konvoy pusuları ve kitlesel uçaksavar silahları gibi verimli ve yeni taktikler kullanarak, geniş bir halk desteği, bir gerilla tarafından kolaylaştırılan oldukça büyük bir düzenli orduyu toplamaya dayalı bir strateji ile birlikte kullandı. Çin'de geliştirilen savaş doktrini ve talimatı ve Sovyetler Birliği tarafından sağlanan basit ve güvenilir savaş malzemelerinin kullanımı. Bu kombinasyon, üslerin savunması için ölümcül olduğunu kanıtladı ve Dien Bien Phu Savaşı'nda kesin bir Fransız yenilgisiyle sonuçlandı.
21 Temmuz 1954'teki Uluslararası Cenevre Konferansında, yeni sosyalist Fransız hükûmeti ve Việt Minh, Việt Minh'e Kuzey Vietnam'ın kontrolünü 17. paralelin üzerinde etkin bir şekilde veren bir anlaşma yaptı. Güney Bảo Đại altında devam etti. Anlaşma Vietnam Eyaleti ve ABD tarafından kınandı. Bir yıl sonra, Bảo Đại başbakanı Ngô Đình Diệm tarafından görevden alınarak Vietnam Cumhuriyeti'ni (Güney Vietnam) oluşturacaktı.

Birleşik Krallık Silahlı Kuvvetleri, resmi adıyla Majestelerinin Silahlı Kuvvetleri, diğer adı Kraliyet Silahlı Kuvvetleri, Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığı'nı dışarıdan gelebilecek tehlikelere karşı korumakla görevli silahlı kuvvetlerdir. Silahlı Kuvvetler, Donanma, Kara Kuvvetleri ve Hava Kuvvetleri'nden oluşur. Bu üç birim de profesyonel askerlerden oluşmaktadır.
Mevcut Başkomutan, İngiliz Kraliyeti adına III. Charles'tır Bu kraliyet üyeleri tarafından da kabul edilmektedir. 
İngiliz anayasa hukukunda Silahlı Kuvvetler direkt olarak Kraliyet'e bağlıdır. Silahlı kuvvetlerin bütçesi parlamento onayı ile oluşturulur. 1689 yılında kabul edilen bir yasaya göre, Silahlı kuvvetlere savaşma yetkisini ancak Meclis verebilir. Kraliyet bunu tek başına yapamaz. Uzun süredir devam eden anayasa kuralı ile uyumlu olarak Başbakan, fiilen silahlı kuvvetlerin kullanımı üzerinde kesin yetki sahibidir.
Silahlı kuvvetler, Savunma Konseyi, Savunma Bakanlığı ve Savunmadan Sorumlu Devlet Bakanı tarafından müşterek bir şekilde yönetilmektedir. Silahlı kuvvetlerin asli görevi İngiliz anavatanını korumakla birlikte krallığa bağlı denizaşırı topraklarda da güvenliği sağlamak ve uluslararası barışı koruma çabalarını desteklemekle de görevlidir. Silahlı kuvvetlere bağlı birlikler, NATO ve diğer koalisyon operasyonlarında aktif ve düzenli olarak görev alır.
Silahlı Kuvvetler, I. Dünya Savaşı, II. Dünya Savaşı, Kore Savaşı, Kosova Savaşı ve Falkland Savaşı'nda etkin olarak görev yapmış olup bu savaşların sonuçlarında da önemli rol oynamıştır.
Silahlı kuvvetler, 2000 yılından sonra ABD'nin yanında Afganistan Savaşı ve Irak Savaşı'nda görev aldı.
Ayrıca Silahlı kuvvetlerin İngiltere dışında, Ascension Adaları, Belize, Brunei, Kanada, Diego Garcia, Falkland Adaları, Almanya, Cebelitarık, Kenya, Katar ve Kıbrıs'ta askeri üsleri bulunmaktadır.
Birleşik Krallık 1952 yılında yeraltında ilk nükleer silah denemesi olan Kasırga Operasyonu ile ABD ve SSCB'den sonra Dünya'da nükleer güç elde eden üçüncü ülke oldu. Bugün Birleşik Krallık, Dünya'da nükleer silaha sahip 9 ülkeden biri olmakla birlikte toplam 215 tane nükleer savaş başlığına sahiptir. Bunlardan 120 tanesi etkin olarak belli bölgelere konuşlandırılmıştır. Ayrıca Donanmanın elinde nükleer başlıklı denizaltı füzesi bulunmaktadır. Bu yönüyle ABD Deniz Kuvvetleri'nden sonra 2. sıradadır.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK), Birleşmiş Milletler'in üye ülkeler arasında güvenlik ve barışı korumakla yükümlü en güçlü organı. Birleşmiş Milletler'in diğer organları sadece tavsiye kararı alabilirken, Uluslararası Adalet Divanı ile birlikte bağlayıcı karar alma yetkisine sahip iki Birleşmiş Milletler organından biridir. Bu bağlayıcılık, üye ülkelerin tamamına yakını tarafından imzalanmış olan Birleşmiş Milletler Antlaşması'nda açık bir şekilde belirtilmiştir.
Güvenlik Konseyi, beşi daimi olmak üzere on beş üyeden oluşmaktadır: Çin, Fransa, Rusya, Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri. Bu ülkeler, II. Dünya Savaşı'nın galipleri olan büyük devletler ya da onların halefi olan devletlerdir. Daimi üyeler, Birleşmiş Milletler'e yeni üye devletlerin kabulü ya da Genel Sekreter adayları da dahil olmak üzere, Güvenlik Konseyi'nin her türlü önemli kararını veto edebilir. Bu veto hakkı, Genel Kurul ya da Genel Kurul'un acil özel oturumları ya da oylamaları için geçerli değildir. Diğer on üye bölgesel bazda iki yıllık bir dönem için seçilir. Konseyin başkanlığı, üyeleri arasında aylık olarak dönüşümlüdür.
Güvenlik Konseyi kararları genellikle üye devletler tarafından gönüllü olarak sağlanan ve BM ana bütçesinden bağımsız olarak finanse edilen askerî güçlerden oluşan Birleşmiş Milletler Barış Gücü tarafından uygulanmaktadır. Kasım 2021 itibarıyla, 121 ülkeden 87.000'den fazla personelin görev yaptığı ve toplam bütçesi yaklaşık 6,3 milyar dolar olan 12 barışı koruma heyeti bulunmaktadır.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, 15 üye ülkeye sahiptir. Bu ülkelerden beş tanesi daimi üye, on tanesi ise seçilmiş üyelerdir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin daimi üyeleri, aynı zamanda Birleşmiş Milletler'in kurucu üyeleri olan Rusya ve Çin, SSCB ve Çin Cumhuriyeti'nin halefleri olarak, konsey tarafından tanınmışlardır. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde, kararları veto etme hakkı bulunan daimi üyeler Amerika Birleşik Devletleri, Birleşik Krallık, Fransa, Çin Halk Cumhuriyeti ve Rusya ile on geçici üye ülke bulunur. Dönüşümlü 10 üye ülke her iki yılda bir Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda yapılan seçimlerle belirlenir. Konsey Başkanlığı ise ayda bir üye ülkeler arasında el değiştirir.
Birleşmiş Milletler'in üyeleri, örgütün hızlı ve etkili hareket etmesini sağlamak için, uluslararası barış ve güvenliğin korunmasında başlıca sorumluluğu Güvenlik Konseyi'ne bırakırlar ve bu sorumluluk gereğince görevlerini yerine getirirken Güvenlik Konseyi'nin kendi adlarına hareket ettiğini kabul ederler.
Güvenlik Konseyi, bu görevleri yerine getirirken Birleşmiş Milletler'in Amaç ve İlkeleri'ne uygun hareket eder. Bu görevleri yerine getirebilmesi için Güvenlik Konseyi'ne verilmiş belirli yetkiler VI-VIII. ve XII. bölümlerde gösterilmiştir.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Kararları, üye ülkeler tarafından verilen bir önergenin, 15 üye ülkeden dokuzu tarafından kabul edilmesi ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Daimi Üyesi ülkelerden birinden ret oyu almamış olması şartıyla alınır.

Veto yetkisine sahip beş daimi ülke olan Amerika Birleşik Devletleri, Rusya, Çin, Fransa ve Birleşik Krallık aynı zamanda dünyanın en çok silah üreten ve pazarlayan ülkeleridir. Dünya silah ticaretinin baş aktörlerinden oluşan Güvenlik Konseyi Ülkeleri'nin dünya barışına kalıcı katkıda bulunacak kararlar verebileceğine bazı çevreler şüpheyle bakmaktadır.
Kore Savaşı (1950) ve Körfez Savaşı kararları, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından onaylanmıştır.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 2 sayılı kararı
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 67 sayılı kararı
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 2016 sayılı kararı
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 2034 sayılı kararı
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararları listesi (2101-2200)

Resmî site21 Şubat 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
1946-2007 Arasında Kullanılmış Tüm Vetolar ve Açıklamaları - İngilizce17 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin daimi üyeleri (Kalıcı Beş, Büyük Beş veya P5 olarak da bilinir), Birleşmiş Milletler Antlaşması'nın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde kalıcı koltuk verdiği beş egemen devlettir: Çin Halk Cumhuriyeti (eski adıyla Çin Cumhuriyeti ), Fransa Cumhuriyeti, Rusya Federasyonu (eski adıyla Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği), Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığı ve Amerika Birleşik Devletleri.
Daimi üyelerin hepsi II.Dünya Savaşı'nda müttefik (ve bu savaşın galipleri) ve aynı zamanda nükleer silahlara sahip devletlerdir (ancak beşinin tümü Birleşmiş Milletler kurulmadan önce nükleer silah geliştirmemişti). Konseyin kalan 10 üyesi, toplam 15 BM üye devleti olacak şekilde Genel Kurul tarafından seçilir. Beş daimi üyenin tümü, uluslararası destek düzeyine bakılmaksızın herhangi bir "esaslı" Konsey kararı taslağının kabul edilmesini engelleyebilecek veto hakkına sahiptir.

Aşağıda BM Güvenlik Konseyi'nin mevcut daimi üyelerinin bir tablosu bulunmaktadır.

Aşağıdakiler, güncel olarak BM Güvenlik Konseyi'nin daimi üyelerini temsil eden devlet ve hükümet başkanlarıdır:

Nico J. Schrijver and Niels M. Blokker (eds.). 2020. Elected Members of the Security Council: Lame Ducks or Key Players? 2 Mart 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Brill.com.
"Security Council Expansion—A Regional Model" (PDF). GlobalPolicy.org. Global Policy Forum. Nisan 2005. 19 Mayıs 2009 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 3 Ekim 2020.  This is referred to by some as the "Italian Model".

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi veto yetkisi, Birleşmiş Milletler Antlaşmasının 27. Maddesi gereğince güvenlik konseyinin mevcut beş daimi üyesi olan Çin, Fransa, Rusya, Birleşik Krallık ve ABD'ye alınan kararları veto etme yetkisi vermesidir.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinde alınan bir karar sırasında daimi üyelerin çekimser durumu veto olarak sayılmaz. Veto yetkisi ayrıca genel sekterer seçimi sırasında da kullanılmaktadır. Ama Birleşmiş Milletlerin genel sekreter seçimleri sırasında kapalı oylama yapmasından kaynaklı bu hak kullanılamamaktadır.
Birleşmiş Milletler veto yetkisi yalnızca güvenlik konseyi için geçerlidir. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu gibi yerlerde daimi üyelerin veto yetkisi bulunmamaktadır.

Birleşmiş Milletlerin veto yetkisi vermesi birçok kesim tarafından adaletsiz olması nedeni ile eleştirildi. Nedeni olarak veto yetkisine sahip olan bir ülke konseyin ortak kararını tek başına veto edip bozabilir. Geçmişte Amerika Birleşik Devletleri sıklıkla İsrail'i eleştiren kararları tek başına veto etti. Ayrıca eleştirinin diğer bir sebebi daimi üyelerin yaptığı barışa ters durumlara karşı alınabilecek kararları veto etmesi. Geçmişte Rusya Kırım'ın ilhakını kınayan bir kararı veto etti. Uluslararası Af Örgütü beş daimi üyenin vetolarını "sivilleri koruma çıkarlarının üzerinde kendi siyasi çıkarlarını veya jeopolitik çıkarlarını desteklemek" için kullandıklarını iddia etti.

Birleşmiş Milletler Komutanlığı (İngilizce: United Nations Command (UNC)), Kore Savaşı sırasında ve sonrasında Kore Cumhuriyeti'ni (Güney Kore) desteklemek amacıyla kurulmuş çok uluslu askerî güçtür. Bu, tarihteki ilk uluslararası birleşik komuta ve Birleşmiş Milletler Antlaşması uyarınca kolektif güvenliğe yönelik ilk girişimdi.
Birleşmiş Milletler Komutanlığı, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin Kuzey Kore'nin Güney Kore'ye yönelik saldırganlığını tanımasının ardından 7 Temmuz 1950'de kuruldu. 1953'ten beri Birleşmiş Milletler Komutanlığı'nın temel görevleri ateşkesi sürdürmek ve Kuzey ile Güney Kore arasındaki diplomasiyi kolaylaştırmaktı. Her ne kadar Askeri Mütareke Komisyonu toplantıları 1994'ten bu yana gerçekleşmese de, BM Komutanlığı temsilcileri düzenli olarak Kore Halk Ordusu üyelerini resmi ve gayri resmi toplantılara dahil etmektedir.

Grey, Jeffrey. The Commonwealth Armies and the Korean War: An Alliance Study. Manchester University Press, 1990.

Resmî site
United Nations Peace Memorial Hall

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği Bürosu(İngilizce: United Nations High Commissioner for Refugees), 14 Aralık 1950'de Birleşmiş Milletler Genel Meclisi tarafından kurulmuştur. Kuruluşu bu mecliste kabul edilen iç tüzüğüne dayanmaktadır  ve görevleri Mültecilerin Hukuki Statüsüne ilişkin 1951 Cenevre Sözleşmesi ve sözleşmenin mültecilik tanımını genişleten 1967 protokolünde belirlenmiştir.
BMMYK, mültecileri korumak amacıyla yapılan uluslararası hareketleri düzenlemek, onlara liderlik etmek ve dünya çapındaki mülteci sorunlarını çözmekle yetkilendirilmiştir. Asıl amacı, mültecilerin haklarını ve refahını savunmaktır.
Herkesin sığınma talebi ve diğer bir devlette gönüllü geri dönüş, yerel bütünleşme ve üçüncü ülkeye yerleştirilme seçenekleri ile güvenli bir şekilde barınma haklarını garantilemek için mücadele eder. BMMYK, yaklaşık elli yıllık bir sürede, 50 milyon kadar insanın hayatlarına yeniden başlamasına yardım etmiştir.
BMMYK, insan haklarının korunmasında ve tartışmaların barışçıl bir şekilde çözülmesinde etken olan koşulların yaratılması için devletler ve diğer kurumları destekleyerek zorla yerinden edilme vakalarını azaltmayı amaçlamaktadır. Bu doğrultuda BMMYK, kendi ülkelerine dönmekte olan mültecilerin yeniden kaynaşmalarını güçlendirmek arayışında olup mülteci yaratan olayların tekrarlanmasını önlemektedir.
BMMYK, ırk, din, politik düşünce ve cinsiyet ayrımı yapmaksızın ve tarafsız bir şekilde mültecilere ve diğer insanlara ihtiyaçları doğrultusunda koruma ve yardım sağlamaktadır. BMMYK, bütün faaliyetleri arasında en çok çocukların ihtiyaçlarını karşılama ve kadın haklarını yükseltme çabası içindedir.

Birleşmiş Milletler Türkiye Ofisi, 1 Eylül 1960 tarihinde, dönemin Başbakan Vekili Alparslan Türkeş'in kararına dayanarak kurulmuş, 1 Eylül 2016'da Türkiye Cumhuriyeti ile imzalanan ev sahibi ülke anlaşması ile tam resmiyete kavuşmuştur. Ankara'da yer alan merkez ofisi ve türkiyenin tüm illerine dört farklı bölgede hizmet sağlayan dört saha ofisleri ile operasyonlarına devam etmektedir.

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) Türkiye Resmi Sitesi 25 Ekim 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bordeaux veya Bordo (Okunuşu: [bɔʀˈdo]), Fransa'nın güneybatısındaki Gironde departmanında, Garonne Nehri üzerinde yer alan bir şehirdir. Bir liman şehri olan Bordeaux, Yeni Akitanya bölgesinin başkenti ve Gironde departmanının merkezidir. Şehrin sakinlerine "Bordelais" (erkek) veya "Bordelaises" (kadın) denir. "Bordelais" terimi ayrıca şehri ve çevresindeki bölgeyi de ifade edebilir.
Bordeaux şehrinin nüfusu, 49 km2'lik (19 sq mi) küçük belediye sınırları içinde 2020 yılında 259.809 iken, banliyöleri ve dış mahalleleriyle birlikte Bordeaux metropol alanı aynı yıl (Ocak 2020 nüfus sayımı) 1.376.375 nüfusa sahipti ve Paris, Lyon, Marsilya, Lille ve Toulouse'dan sonra Fransa'nın en kalabalık altıncı şehriydi.
Bordeaux ve 27 banliyö belediyesi, dolaylı olarak seçilmiş bir metropol otoritesi olan ve artık daha geniş metropol meselelerinden sorumlu olan Bordeaux Metropolünü oluşturmaktadır. Ocak 2020 nüfus sayımına göre 819.604 nüfusa sahip olan Bordeaux Metropolü, Paris, Marsilya, Lyon ve Lille'den sonra Fransa'nın en kalabalık beşinci metropol konseyidir.
Bordeaux, dünyanın şarap başkentidir: Gironde'nin yamaçlarında birçok şato ve bağ bulunmaktadır ve şehir, dünyanın en önemli şarap fuarı olan Vinexpo'ya ev sahipliği yapmaktadır. Bordeaux aynı zamanda gastronomi ve uluslararası kongrelerin düzenlenmesi için iş turizmi merkezlerinden biridir. Dassault Aviation, ArianeGroup, Safran ve Thales gibi büyük şirketlere ev sahipliği yapan havacılık, askeri ve uzay sektörü için merkezi ve stratejik bir merkezdir. Havacılıkla olan bağlantı, ilk uçağın şehir üzerinden uçtuğu 1910 yılına kadar uzanmaktadır. Üniversite araştırmaları yoluyla bilginin kavşağı olan bu şehir, dünyadaki yalnızca iki megajoule lazerden birine ve Bordeaux Metropolü içinde 130.000'den fazla öğrenciden oluşan bir üniversite nüfusuna ev sahipliği yapmaktadır.
Bordeaux, 362'den fazla tarihi anıtıyla mimari ve kültürel mirasıyla uluslararası bir turizm merkezidir ve bu da onu Paris'ten sonra Fransa'da en çok tescilli veya kayıtlı anıta sahip şehir yapmaktadır. "Aquitaine'in İncisi" olarak bilinen şehir, 2015 yılında çevrimiçi bir ankette Yılın Avrupa Destinasyonu seçilmiştir. Metropol ayrıca, Avrupa idealini aktarma çabaları nedeniyle 1957 Avrupa Ödülü gibi uluslararası kuruluşlar tarafından ödüller ve sıralamalar almıştır. 
Haziran 2007'de, tarihi Bordeaux'daki Ay Limanı, olağanüstü mimarisi ve kentsel topluluğu nedeniyle ve Bordeaux'nun son 2000 yıldaki uluslararası öneminin tanınması amacıyla UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne dahil edildi. Bordeaux ayrıca Küreselleşme ve Dünya Şehirleri Araştırma Ağı tarafından Yeterlilik şehri olarak da sıralanmaktadır.

Bourges bölgesinden gelme, Galya halklarından olan Bituriges Vivisque’ler Bordeaux şehrini MÖ 3. yüzyılda kurmuşlardır. Roma döneminde şehrin ilk ismi Burdigala olarak geçmektedir. Demir anlamına gelen “burdi” ve eritme anlamına gelen “gala” kelimeleri şehrin eski adını oluşturmuştur. Oldukça parlak dönemler geçirmiş olan Bordeaux, her zengin şehrin başına gelen gibi pek çok istilaya tanıklık etmiştir ki bunların başında 5. yüzyılda Franklar’ın ve 10. yüzyılda Normandiyalıların düzenlediği akınlar gelmektedir.
1154 yılında, II. Henry ile Eleanor evlenmiş ve bu evliliği takip eden yıllar Bordeaux’nun İngiliz ellerinde kaldığı dönem olmuştur ve Akitanya’dan Guyenne’e geçiş de böyle olmuştur.
13. yüzyılın tam da başlarında Bordeaux kenti artık şarabı sadece tüketen değil, aynı zamanda ticaretini yapan bir kent olmuştur.
Bu yüzyılda yine şehrin önemli yapılarından olan Saint-André katedrali inşa edilmiştir. 1453’e gelindiğinde ise Castillon Muharebesi'nin ardından “Yüz Yıl Savaşları” başlamış ve sonunda da şehir tekrar Fransız hakimiyeti altına girmiştir. Fransa Kralı VII. Charles'ın yaptırdığı Trompettte Şatosu'ndan geriye bugün pek bir şey kalmamış olsa da şehrin kaderinde önemli yeri vardır. Bu yüzyılda şarap ticareti durmuş ve şehrin refahı düşmüştür.
Montaigne'in başkanlığı ile şarap ticareti başta olmak üzere şeker ticareti başlamış bunun yanında köle ticareti de devam etmiştir. Nante ile birlikte Bordeaux, en önemli köle ticaret limanları olmuşlar ve bu da şehri gittikçe daha da zenginleştirmiş, hatta öyle ki Bourse meydanı ve çeşitli parklar ve bahçeler bu şekilde kurulmuştur.
Fransız devrimi boyunca şehrin Atlantik ile ticareti yasaklanmış ve yeniden bir kriz baş göstermiştir. 1840'tan itibaren ise yeniden Afrikalı köle ticaretinin önemli limanlarından olmuş, tekrar büyümüştür.
Fransız Tarihi'nin önemli süreçlerinden olan I. Dünya Savaşı’nda Almanlar tarafından tehdit edilen Paris hükûmeti, şehri terk edip Bordeaux’ya sığınmıştır.
II. Dünya Savaşı ise şehrin tarihine kara bir leke olarak geçmiştir: 1940 yılında Almanlar ile imzalanan ateşkes ile hükûmetin yerleşkesi olan Bordeaux, Naziler ile birlikte Maurice Papon gibi karanlık kişilerin karargahı olarak kullanılmıştır. Binlerce Yahudi’nin ölüm kamplarına gönderilmesinden yine bu kişi sorumludur.

Bordeaux, Fransa'nın en büyük altıncı metropol nüfusuna sahip olması nedeniyle Fransa'da iş dünyası için önemli bir merkezdir. Ticaret, yönetim, hizmetler ve sanayi için önemli bir bölgesel merkez olarak hizmet vermektedir. Ayrıca Güneybatı Fransa'nın başlıca ticaret merkezi ve limanıdır.
Şehir görünüm olarak yarım ay biçimindedir. Bulunduğu nokta Garonne'un Atlas Okyanusu'na döküldüğü noktadan 98 km uzaklıkta olup şarap üretimi ile meşhur olan Bordelais bölgesinin içerisindedir. Bölge üzüm yetiştirilmesine çok elverişlidir. Meşhur beyaz ve kırmızı bordo şarapları burada yapılır.
Önemli olan diğer bir endüstri kolu ise gemi yapımıdır. Garonne nehrinin üzerindeki ulaşım nedeniyle, Fransa'nın alım satım limanı görevini de yapar. Buradan dışarıya şarap, kanyak, cam, halı, kâğıt, şişe satılır. Dışarıdan kömür, petrol, fosfat getirilir ve alınır.

Bordeaux; Paris, Lyon, Toulouse, Lille ve Marsilya şehirlerindeki üniversitelerden sonra Fransa'da 6. büyük sayıda üniversite öğrencisi bulunan şehirdir.
Bordeaux Üniversitesi ilk defa 1441'de başpiskopos "Pey Berland" kurulmuştur. Ama Fransız Devrimi sırasında 1793'te lağvedilmiştir. 1808'de I. Napolyon imparatorluk döneminde tekrar açılmıştır. 235 hektar büyüklükteki alanı ve yaklaşık 77.000 öğrencisi ile Bordeaux Üniversitesi Avrupa'da en büyük üniversitelerden biridir. Bordeaux Üniversitesi idari bakımdan dörde bölünmüştür:

Bordeaux Üniversitesi I: Fiziksel bilimler ve teknoloji. 2009-2010'da 9.800 öğrenci
Bordeaux Victor Segalen Üniversitesi II: Tip, biyoloji, insan bilimleri ve spor. 2009-2010'da 17.897 öğrenci
Bordeaux Michel de Montaigne Üniversitesi III: Edebiyat, dil, tarih ve insancıl bilimler. 2009-2010'da 15,247 öğrenci
Bordeaux Montesquieu Üniversitesi IV: Hukuk, politik bilimler, sosyal bilimler, iktisat ve işletme. 2009-2010'da 18.198 öğrenci
Bordeaux'da daha çok sayıda yüksek eğitim kurumu da bulunmaktadır.

Bordeaux şehrinin 2010 itibarıyla şu kardeş şehir anlaşmaları vardır:

 Münih, Almanya (1964)
 Los Angeles, California, Amerika Birleşik Devletleri (1968)
 Fukuoka, Japonya (1982)
 Madrid, İspanya (1984)
 Kazablanka, Fas (1988)
 Krakow, Polonya (1965)
 Bükreş, Romanya (2010)
Bunun yanında, Bordeaux belediyesi son 50 yıl içinde çeşitli yabancı şehirlerle 150 iş birliği kontratı da imzalamıştır.

Fransa'daki şehirler listesi

"Bordeaux şehri resmî web sitesi". 29 Temmuz 2014 tarihinde kaynağından arşivlendi.  (Fransızca).

Bordo şarabı güneybatı Fransa‘da Bordo bölgesi'nde üretilen bir şaraptır. Bordo, Garonne Nehri üzerindeki Bordo şehrinde merkezlenmiştir. Şehrin kuzeyinde Dordogne Nehri Garonne ile birleşerek Gironde adlı geniş haliç ve Gironde bölümü 120,000 hektardan fazla  toplam bağ alanıyla Fransa'nın en büyük şarap üretim alanıdır.
Ortalama bağbozumları sofra şarabından dünyanın en pahalı ve prestijli şaraplarından bazılarına kadar her gün 700 milyon şişeden fazla Bordo şarabı üretir.
Bordo'da üretilen şarabın çoğunluğu kırmızıdır (İngiltere'de bazen "claret" yani "bordo" denir) gerisi tatlı beyaz şaraplardan (en önemlisi Sauternes), sek beyazlardan ve (çok daha az miktarda) rozelerden ve köpüklü şaraplardan (Crémant de Bordeaux) oluşur.
Bordo şarabı 8,500'den fazla üretici veya "château x" tarafından üretilir. Bordo şarabının 54 Kontrollü menşe ünvanı vardır.

Bordo bölgesinde şarap yapımının başarısının nedeni üzüm yetiştirmek için mükemmel bir ortam olmasıdır. Bölgenin jeolojik temeli kireçtaşıdır ve bu da kalsiyumca zengin toprak demektir. Gironde Haliçi kollarıyla, Garonne ve Dordogne nehirleriyle birlikte bölgeye hakimdir ve bunlar birlikte toprağa sulama ve bölgeye okyanus iklimi olarak da bilinen Atlantik İklimi sağlar. 
Bordo Gironde'ye akan Dordogne ve Garonne Nehirlerinin kesişme noktasındadır.
Bu nehirler bölgenin ana coğrafi alt bölümlerini tanımlar:

Bölgenin kuzey kesimlerinde Libourne şehri çevresinde Dordogne'nin sağ kıyısında yer alan "sağ sahil" dir.
Entre-Deux-Mers Fransızca "iki deniz arasında" anlamına gelir ki bölgenin ortasında her ikisi de gelgit olan Dordogne ve Garonne nehirleri arasındaki alandır.
Garonne'nin sol yakasında, bölgenin batısında ve güneyinde, Bordo şehri çevresinde yer alan "sol sahil" dir. Sol yaka ayrıca şu alt bölümlere ayrılır:
Graves, Bordo şehrinin yukarısındaki bölge.
Médoc, Gironde ile Atlantik arasındaki bir yarımadada, Gironde'nin Sol Yakasında yer alan Bordo şehrinin akım yönü alanındaki bölge.
Bordeaux'da terroir kavramı şarap üretiminde çok önemli bir rol oynar ve geldikleri en iyi arazileri yansıtan ve genellikle tek üzüm bağından toplanan terroir kaynaklı şaraplar yapmayı hedefler. 
Bordo toprağı çakıl, kum lu taş ve kilden oluşur. Bölgenin en iyi üzüm bağları Gironde nehri yakınlarında sık bulunan iyi drene edilmiş çakıllı topraklardadır. Bordo'daki eski bir atasöz “üzüm bağlarından "nehri görebilen en iyi arazilerdir” der. Nehre bakan arazinin çoğu sınıflandırılmış araziler ile doludur.

Kırmızı Bordo genellikle üzüm karışımından yapılır. İzin verilen üzümler: Cabernet Sauvignon, Cabernet Franc, Merlot, Petit Verdot, Malbec ve nadiren Carménère.
Bugün Carménère Château Clerc Milon, beşinci büyüme Bordo ile nadiren kullanılır ve Carménère üzümlerini hala elinde tutan birkaçından biridir. Temmuz 2019 itibarıyla Bordo şarap imalathaneleri Bordo'daki sıcaklık artışlarıyla mücadele etmek için dört yeni kırmızı üzüm kullanımına izin verdi. Bu yeni onaylı üzümler Marselan, Touriga Nacional, Castets ve Arinarnoa'dır.
Geniş bir genellemeye göre Cabernet Sauvignon (Bordo'nun en çok ekilen ikinci üzüm çeşididir), Médoc'ta ve Gironde Haliçinin sol yakasının geri kalanında üretilen kırmızı şaraplardaki harmana hakimdir. Tipik en kaliteli Châteaux karışımları %70 Cabernet Sauvignon, %15 Cabernet Frangı ve %15 Merlot'dur. Buna genelde "Bordo karışımı" denir. Merlot, Saint-Émilion, Pomerol ve diğer sağ yaka unvanlarında baskın olma eğilimindedir. En kaliteli Châteaux'dan elde edilen bu sağ yaka karışımları genellikle %70 Merlot, %15 Cabernet Franc ve %15 Cabernet Sauvignon'dur.

Beyaz Bordo ağırlıklı olarak ve yalnızca tatlı Sauternes şarabı söz konusu olduğunda Sémillon, Sauvignon blanc ve Muscadelle'den yapılır. Tipik karışımlar %80 Sémillon ve %20 Sauvignon blanc'dir. Kırmızılarda olduğu gibi beyaz Bordo şarapları da genellikle Sémillon ve daha küçük oranda Sauvignon blanc karışımlarıdır. İzin verilen diğer üzüm çeşitleri Sauvignon gris, Ugni blanc, Colombard, Merlot blanc, Ondenc ve Mauzac 'dır. Yakın zamanda Bordo şarap imalathaneleri tarafından izin verilen üç yeni beyaz üzüm eklendi. Bu üzümler Alvarinho, Petit Manseng ve Liliorila 'dır.
1960'ların sonlarında Sémillon Bordo'da en çok yetiştirilen üzümdü. O zamandan beri Bordeaux'nun beyaz üzümlerinin en yaygını olmasına rağmen sürekli azalmaktadır. Öte yandan Sauvignon blanc'ın popülaritesi artıyor, 1980'lerin sonunda en çok ekilen ikinci beyaz Bordo üzümü olarak Ugni blanc'ı geride bıraktı ve şimdi düşük verimli Sémillon'un yarısından daha büyük bir alanda yetiştirilmektedir.
Dünyanın dört bir yanındaki şarap imalathaneleri Bordo tarzı şarap üretmeyi hedefliyor. 1988 yılında bir grup Amerikalı bağcı bu şekilde yapılan şarapları belirlemek için Meritage Derneği'ni kurdu. Çoğu Meritage şarapları Kaliforniya'dan gelse de 18 eyalette ve Arjantin, Avustralya, Kanada, İsrail ve Meksika dahil olmak üzere diğer beş ülkede Meritage Derneği'nin üyeleri vardır.

Bordo şarap etiketi genellikle şunları içerir:

Arazinin adı (Resim örneği: Château L'Angelus)
Arazinin sınıflandırması (Resim örneği: Grand Cru Classé) Bu 1855 Bordeaux sınıflandırmasına veya Cru Bourgeois 'dan birine atıfta bulunabilir.
(Resim örneği: Saint-Émilion) Appellation d'origine contrôlée yasaları, bu unvanın etikette görünmesi için tüm üzümlerin belirli bir unvan 'dan hasat edilmesi gerektiğini belirtir. Ad şişedeki şarap türünün önemli bir göstergesidir. Resim örneğiyle, Pauillac şarapları her zaman kırmızıdır ve genellikle Cabernet Sauvignon baskın üzüm çeşididir.
Şarabın şatoda (Resim örneği: Mis en Bouteille au Château) veya Négociant tarafından şişelenip şişelenmediği.
Bağbozumu (Resim örneği: 1978)
Alkol içeriği (görselde gösterilmemiştir)

Claret (/ˈklærɪt/ KLARR-it) kırmızı Bordo için öncelikle İngiliz İngilizcesi'nde kullanılan şarap adıdır.
Claret Fransızlardan clairet artık alışılmadık koyu rosé'den türetilmiştir. İsim, Dük Aquitaine'nin Angevin İmparatorluğu'nun bir parçası olduğu ve bir süre İngiltere Kralları tarafından kontrol edilmeye devam edildiği Angevinler'den sonra 12.–15. yüzyıllarda "claret" olarak İngilizceleştirildi. Bu Avrupa Birliği içinde korunan bir isimdir ve İngiliz şarap ticaret terimin 300 yıldan fazla bir süredir kullanıldığını gösterdikten sonra kabul edilen kırmızı Bordo şarabını tanımlar.
Claret Birleşik Devletler'de bazen Bordo'da izin verilenle aynı üzümden olmak üzere Bordeaux tarzındaki kırmızı şarap için yarı jenerik etiket olarak kullanılır. Fransızlar ihracat amacı dışında bu terimi kullanmazlar.
"Claret" kelimesinin anlamı zamanla sek, koyu kırmızı bir Bordo'yu ifade edecek şekilde değişmiştir. Bu, İngilizce üst sınıf ile ilişkili bir terim olarak kaldı ve sonuç olarak piyasadaki statülerini yükseltmek amacıyla genel kırmızı Bordo şişelerinde göründü.
Kasım 2011'de Union des Maisons de Négoce de Bordeaux başkanı "hafif ve meyveli, içmesi kolay, orijinal bordo ile aynı tarzda şaraplar için eski yüzyıllarda İngilizler tarafından ödüllendirildiği asıl claret tarzında "claret de Bordeaux" terimini kullanma niyetini açıkladı.
"Bordo" bazen koyu, morumsu-kırmızı Bordo şarabının rengi için renk adı olarak da kullanılır.
İngiltere ve Avustralya'da "bordo" kan için kullanılan bir argo terimidir.

Bouches-du-Rhône ([buʃdyˈʀoːn]), Fransa'nın illerinden birisidir. Bouches-du-Rhône, "Aix-en-Provence", "Arles" ve "Istres" olmak üzere 3 yerleşime ayrılmıştır. Her bölgenin farklı özellikleri bulunmaktadır.

İl, Fransa'nın Fransız Devrimi'nden sonra; 4 Mart 1790 tarihi itibarıyla belirlenen ilk eyaletlerinden birisidir. Bölge Fransa'nın güney kuşağında, Akdeniz kıyısında yer almaktadır. Bölge, Fransa'nın en önemli yerleşimlerinden biridir. Nüfus bakımından 3. en büyük Fransa ili olan "Bouches-du-Rhône", Marsilya gibi önemli bir Akdeniz limanına da sahiptir.
Bölge turistik açıdan gelişmiştir. Ayrıca Marsilya tam bir sanayi ve ticaret merkezidir. Şehir, ülkenin Akdeniz'e açılan en önemli kapılarından biridir. Bölgede Akdeniz İklimi görülür, yağış miktarı yıl içinde yüksektir.

Aix-en-Provence
Arles
Istres

Bourbon Hanedanı, Avrupa'nın önemli kraliyet ailelerinden biri ve Capetlerin bir alt koludur. Bourbon kralları ilk olarak Navarra Krallığı ve Fransa Krallığı'nı 16. yüzyılda hükmettiler. 18. yüzyılla beraber Bourbon hanedanı üyeleri İspanya, Napoli, Sicilya ve Parma'da da saltanatı ele geçirmiş bulunmaktaydı. İspanya ve Lüksemburg hâlâ bu ailenin alt kollarının üyelerinin yönetici olduğu monarşilerle yönetilmektedir.
Bourbon monarşisi Navarra'da 1555'te ve Fransa'da 1589'da başladı. İki krallıktaki hâkimiyetleri 1792'de Fransız İhtilali arkasından sekteye uğradı. 1814'te saltanatlarını tekrar tesis ettiler ve 1815'te ilk Fransa İmparatoru'nun düşmesinin ardından saltanatı tekrar ele geçirdiler. Nihayet, 1830'da Temmuz Devrimi ile tahttan uzaklaştırıldılar. Ailenin bir dalı olan Orléans Hanedanı 1830 - 1848 arasında yönetimi ele aldı. Daha sonra onlar da tahttan indirildi ve Fransa'da cumhuriyet ilan edildi.
İspanya'nın ilk Bourbon kralı 1700'de tahta geçen V. Philip oldu. İspanyol Bourbonları birçok kere tahttan indirildiler ve geri döndüler. 1700 - 1808 arası ülkeyi yönettikten sonra 1813'te bir daha dönüp 1868'e kadar yönetmeye devam ettiler. Bundan sonra krallığın bir başka Bourbon kralı görme yılı 1874 oldu. 1874 - 1931 arasındaki monarşiden sonra ise 1975'ten bugüne kadar süren bir saltanatları oldu. İspanya'daki aileden aynı zamanda Sicilyateyn'in kraliyet ailesi de çıkmıştır (1734 - 1806, 1815 - 1860 ve sadece Sicilya'da 1806 - 1816). Bu ailelere Bourbon-Sicilya ailesi ismi verildi.
Lüksemburg Düşesi Charlotte da ailenin Bourbon-Parma ayağından bir asil ile evlendiği için Lüksemburg'u yöneten çocukları da bu aileden sayılmaktadır. Charlotte'un tahtı bıraktığı 1964 yılından beri Lüksemburg'un yönetimi de Bourbonlardadır.
Eğer Brezilya İmparatorluğu 1889 yılında askerî darbe ile son bulmasa idi, veliaht prenses Isabel Orléans ailesinden bir prens Gaston ile evlenmiş olduğu için bu imparatorluğu da aile yönetiyor olacaktı.

Bourbon Hanedanı, kökenleri onüçüncü yüzyıla kadar uzanan asil bir ailedir. Ailenin ilk kökenleri Fransa Kralı'na bağlı olan ve Bourbon bölgesinin sahibi olan bir lorda dayanır.
1268 yılında, Fransa Kralı IX. Louis'nin altıncı oğlu olan Clermontlu Kont Robert, Bourbon Lordluğu'nun varisi Bourbonlu Béatrice ile evlendi. Oğulları Louis, 1327 yılında, Bourbon'un birinci dükü oldu. Bu soyun en sonuncu elemanı Bourbon Dükü III. Charles oldu. Charles, 1527 yılında öldüğünde aile bir anlamda sona erdi. III. Charles, Kutsal Roma İmparatoru için savaşmayı tercih ettiğinden hayatını sürgünde geçirmişti ve bu yüzden de unvanı devam etmedi.
Fakat, ailenin bir başka kolu olan La Marche-Vendôme kalmıştı ve Vendôme Düklüğü'ne hükmetmeye devam etti. Bourbon-Vendôme kolu önce Navarra Krallığı'nın başına geldiler (1555) ve daha sonra Navarra'nın III. Henry'si, Fransa Kralı IV. Henri olarak 1589 yılında Fransa'nın başına geçti.

Bergamini, John D. The Spanish Bourbons: The History of a Tenacious Dynasty. Putnam, 1974.
Petrie, Sir Charles. The Spanish Royal House. Geoffrey Bles, 1958.
Seward, Desmond. The Bourbon Kings of France. Barnes & Noble, 1976.
Van Kerrebrouck, Patrick. La Maison de Bourbon, 1256-1987.v. Villeneuve d'Ascq, France: The Author, 1987–2000.

Bretonca (Bretonca: brezhoneg), Hint-Avrupa dil ailesinin Kelt koluna ait bir dildir. Fransa'nın Bretonya bölgesinin resmî dilidir. Fransa'daki Bretanya ve tarihî bakımdan Bretanya'nın bir parçası olan Loire-Atlantik bölgesinin bazı sakinleri tarafından konuşulmaktadır.

Bretonca her ne kadar, medyada, okullarda, günlük yaşamda sıkça kendini belli etse de, Fransa'da resmi bir dil değildir. Temmuz 2008'de Fransız anayasasının 75. maddesinin, ilk fıkrasına göre Bretonca, tüm diğer bölgesel-etnik Fransa dilleri gibi, Fransa mirasından sayılmaya başlanmıştır. Bu maddeye göre, Bretonca gibi dillerin statüsü değişse de bu diller henüz resmî bir statüde güç sağlayamamıştır. Fransa genelinde tanınmasa da, Bretonya bölgesinde, Fransızca tabelaların altında Bretonca açıklamalar yer almaktadır.
Bretonca, kendi altında, iki farklı ana dil yapısına ayrılır. Doğuda Fransızca ile karışık olan Gallo dili, batıda ise sıradan Bretonca konuşulur. Bunların dışında dil, farklı lehçelere ayrılmaktadır. Bu lehçeler;

Leoneg - Léonard
Tregerieg - Trégorrois
Gwenedeg - Vannetais
Kerneveg - Cornouaillais

Bretonya veya Bretanya (Bretonca: Breizh), günümüzde Fransa sınırları içinde kalan, geçmişte bağımsız krallık ve dükalık olan bölge. Kavram ayrıca 6 Kelt halkından biri olan Bretonları tanımlamak için de kullanılır. Bretonca, günümüzde sınırlı bir konuşur kitlesi tarafından kullanılmakta olup, yapılan araştırmalara göre dilin kullanım oranının yakın gelecekte daha da azalması beklenmektedir.
Bretonya bölgesi, kuzeyde Manş Denizi (İngilizler tarafından İngiliz Kanalı olarak adlandırılır.) ve güneyde Biscay Körfezi ile çevrili Fransa'nın kuzey bölgesindeki büyük bir yarımadadır. Bölgenin yüzölçümü 34.034 km2dir. İdari olarak merkezi Rennes olan Ille-et-Vilaine, merkezi Saint Brieuc (Bretonca Sant-Brieg) Côtes-d'Armor, merkezi Vannes (Bretonca Gwened) ve merkezi Brest olan Finistere adlı 4 ile bölünmüştür.
1 Ocak 2022 yılı itibarı ile Bretonya'nın nüfusu 3.423.000'dir. Nüfusun %72'si Bretanya Bölgesinde diğer %28'i ise Pays de la Loire bölgesinde yaşamaktadır. 1999 nüfus sayımına göre en büyük yerleşim bölgeleri şunlardır: Nantes (Bretonca Naoned) (711.120 kişi), Rennes (Bretonca Roazhon) (521.188 kişi) ve Brest (Bretonca Brest) (303.484 kişi). Tarihi olarak bölge sınırları içinde olan Nantes, 1941'den bu yana Pays de la Loire bölgesinin ve bu bölgeye bağlı Loire-Atlantique ilinin merkezidir. Bunu nedeni Rennes ve Nantes arasındaki il merkezi olma çekişmesidir.

Günümüzde Bretonya denilen bölgedeki insan yerleşimlerinin tarihi geç Paleolitik veya Epi-paleolitik döneme kadar geri gitmektedir. Bölgede Neolitik dönemden kalma megalitler bulunmaktadır. Roma kaynakları Demir Çağı'nda bölgede Veneti, Osismii, Namneti, Coriosoliti ve Riedoni kabilelerinin bulunduğunu kaydetmektedirler.
Bretonya bölgesi MÖ 56'da Julius Caesar yönetimindeki Romalılar tarafından ele geçirildiğinde "Armorika" (Kelt dilinde "sahil bölgesi" anlamına gelen terimin Latinceleşmişi) olarak adlandırılmıştır.

Keltler

Bulgaristan Silahlı Kuvvetleri (Bulgarca: Българска армия), Bulgaristan'ı dışarıdan gelebilecek askeri tehditlere karşı korumakla görevli silahlı kuvvetlerdir. Bulgaristan Cumhurbaşkanı aynı zamanda Silahlı Kuvvetlerin Başkomutanıdır. Askeri komuta Genelkurmay Başkanlığında iken, Siyasi liderlikten Savunma Bakanlığı sorumludur. Kara Kuvvetleri, Deniz Kuvvetleri ve Hava Kuvvetleri olmak üzere 3 ana birimden oluşur.
Tarih boyunca ordu, ülkenin savunulmasında önemli bir rol oynamıştır. 1878 yılında bağımsızlığını kazanmasından sonra, Bulgaristan bölgesel bir askeri güç haline geldi ve birçok büyük savaşa katıldı - Sırp-Bulgar Savaşı (1885), Birinci Balkan Savaşı (1912-13), İkinci Balkan Savaşı (1913), I. Dünya Savaşı (1915-1918) ve II. Dünya Savaşı (1941-1944). Ordu bu savaşlarla önemli deneyim kazandı. Sırasında 1988 yılında Soğuk Savaş sırasında Bulgaristan Halk Cumhuriyeti, Varşova Paktı'nda yaklaşık 152.000 askeri bulunmaktaydı. Ülkede Komünist rejimin çökmesinden sonra ordunun mevcudu hızla aşağıya düşürüldü ve NATO yanlısı politikalar takip edilmeye başlandı. Bulgaristan 2004 yılında Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü'ne katıldı ve şu anda üç ülkede toplam 776 askeri bulunmaktadır.

Bundeswehr (Türkçe anlamı: Federal Savunma), Almanya Federal Cumhuriyeti'nin silahlı kuvvetlerine verilen addır. Ülke eyaletlerinin kendilerine ait bir ordusu yoktur ve ordu, doğrudan federal hükûmetin emri altındadır.
Şu anki aktif personel sayısı 186.221'dir.
Bundeswehr'in Almanya Savunma Bakanı Boris Pistorius'dur. Almanya'nın 2025 yılındaki savunma harcamaları GSYİH'nin %2,39'sine denk gelmiştir.

Alman Kara Kuvvetleri (Heer), Almanya Federal Cumhuriyeti'nin kara kuvvetleridir. 1955 yılında, Batı Almanya'nın ordusu olan Bundeswehr bünyesinde kuruldu.

Alman Deniz Kuvvetleri (Deutsche Marine), Almanya Federal Cumhuriyeti'nin deniz kuvvetlerinin genel adıdır. Batı Almanya, NATO üyesi olunca yeniden yapılandırıldı. 1990 yılında Almanya'nın yeniden birleşmesi ile Doğu Almanya deniz kuvvetleri de katıldı.

Alman Hava Kuvvetleri (Luftwaffe), Alman Silahlı Kuvvetleri'nin hava kuvvetleridir. 1956'da Batı Almanya'nın silahlı kuvvetlerinin hava savaşı şubesi olarak kuruldu. 1990'da Almanya'nın birleşmesinden sonra, eski Alman Demokratik Cumhuriyeti hava kuvvetlerinin de bir bölümünü kendi bünyesine aldı.

Resmi site2 Kasım 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Burgonya (Fransızca: Bourgogne [[buʀˈgɔɲ]], Provensal: Borgogne), Côte-d'Or, Nièvre, Saône-et-Loire ve Yonne departmanlarından oluşan Fransız bölgesidir. Dijon, Nevers, Mâcon ve Auxerre, Burgonya'nın büyük şehirleri arasında yer alırlar. Fransa'nın eski bölgelerinden olup Kuzeyde Champagne, Doğuda Franche-Comté, Batıda Allier ve Nivernais, güneyde ise Lyonnais ile çevrilidir.
Bölgeden geçen Sen Nehri, Yonne Nehri ve Saône Nehrinin yarattığı verimli vadi, Chablis gibi tanınmış Bourgogne şaraplarının burada üretilmesine olanak sağlamıştır. Ayrıca Dijon şehri de hardalın başkenti sayılmaktadır. Geleneksel yemekleri arasında Boeuf bourguignon bulunmaktadır.

Galyalılar zamanında Eduenler tarafından işgal edilen bölge, MÖ 52'de Jül Sezar'a karşı yapılan direnişlerin merkezi olmuştur. Bölge, adını Cermenlerden olan Burgundlar'dan almaktadır. MÖ 475-480'e doğru Burgundlar bölgeye (Burgundya) yerleşmiştir. Bölgenin büyük bir kısmı Orta Çağ'da art arda gelen değişik Burgon krallıklarının dışında kalmıştır. 877'den beri bağımsız olmuş olan Burgonya Düklüğü 1477'de  Fransız kralı XI. Louis tarafından Fransa'ya bağlanmıştır.

1. Burgonya Krallığı: Burgondların krallığı adı altında anılır 534'te Franklar tarafından fethedilmiştir.
2. Burgonya Krallığı: Merovenj prensi I. Clotaire'in oğlu Gontran tarafından 561'de kurulmuştur. Charles Martel tarafından Austrasie'ye bağlanmıştır.
3. Burgonya Krallığı: Burgonya Sijuran Krallığı adı altında anılır ve 879'da Mantaille toplantısında, Kel Charles'ın eniştesi olan Boson'a verilmiştir.
4. Burgonya Krallığı: 888'de Burgonya Transjuran'da Auxerre kontu Rudolf tarafından kurulup, oğlu II. Rudolf tarafından Boson Krallığı'nın 934'te satın alınmasıyla genişlemiştir. Böylece iki Burgonya krallığı birleşip Arles Krallığı ya da Burgonya-Provans Krallığı adını almıştır. 1032'de imparator II. Konrad tarafından Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğuna bağlanmıştır.

Duché de Bourgogne (Fransızca) veya Hertogdom Bourgondië (Felemenkçe) olarak bilinen Burgonya Dukalığı, Frank Krallığı'nın parçalanmasıyla 877'de bağımsız siyasi bir yapıya kavuşmuş ve 1477'ye kadar bağımsızlığını muhafaza edebilmiştir. Bu süre zarfında farklı hanedanlar dukalığı yönetmiştir. Dokuzuncu yüzyılın sonunda kurulan üçüncü Burgonya Krallığı'nı yöneten hanedanlık 956'da sona erdikten sonra bir Robertiyen ailesi tarafından yönetilen Burgonya, bu ailenin 1361'de sona ermesiyle birlikte, 1364'te Fransız kralı II. Jean'ın dördüncü oğlu Cesur Philippe'e verilmiştir. 1364'ten itibaren Valois hanedanın idaresine giren Burgonya düklük toprakları bugünkü coğrafî Burgonya'yı aşıp 15. yüzyıl Batı Avrupa'sının en zengin ve güçlü devletlerinden biri olmuştur. Valois-Burgonya dükleri, toprakları günümüzde Belçika, Lüksemburg ve Hollanda'nın tamamına, kuzey ve doğu Fransa'da bazı bölgelere ve Almanya’nın batısına kadar uzanan bir devlet kurmuşlardır.
Burgonya Dukalığı'nın 1369 ve 1530 yılları arasındaki siyasi tarihi, Avrupa'da ortaçağ devlet inşasının en iyi örneklerinden birini sunmaktadır. Fransa Krallığı'na bağlı vasal statüsündeki Burgonya Dukalığı, esasen Dük III. Filip'in (Philippe le Bon, saltanatı 1419-1467) ve oğlu I. Şarl'ın (Charles le Téméraire, saltanatı 1467-1477) saltanatları süresinde merkezi bir idare biçimine kavuşmuştur. Bu dönemde Valois hanedanından olan Burgonya dükleri, savaş ve evlilikler yoluyla güçlü ve bileşik bir siyasi yapı kurmayı başarmışlardır. Burgonya Devleti'nin ağırlık merkezi, Alçak Ülkeler (Low Countries) olarak tabir edilen Flander, Brabant ve Hollanda gibi Kuzey Denizi havzasındaki ticarete hâkim en zengin vilayetlerinde bulunmaktaydı. Burgonya dükleri, iktidarlarını güçlendirmek için hukuki ve mali işleri merkezi otoritenin denetimine bağlayarak Gent ve Bruges gibi zengin ve bağımsız büyük şehirlerin gücünü baltalamaya yönelik bir siyasi program yürütmüşlerdir.
Cesur Philippe (1364-1404) ve Korkusuz Jean (1404-1419) VI. Charles'ın krizlerle geçen taht döneminin Fransasında ön planda rollerini oynamışlardır; İyi Philippe (1419-1467) bu politikayı devam ettirerek açıkça İngilizlerle, Fransaya karşı anlaşmıştır, ama VII. Charles'a imzalattırdığı Arras Antlaşması'yla (1435) bağımsızlığını kesinleştirdikten sonra Fransız-İngiliz ilişkilerinden uzaklaşıp enerjisini tamamen Burgonya'nın birliği ve güvencesi için harcamıştır. Çok akıllıca bir evlenme politikası, zengin miraslar, hacizler ve çok nadiren savaş ile Burgonya dükleri ardı ardına Flamanya, Artois, Franche-Comté kontluklarını 1384'te, Namur kontluğunu 1421'de, Brabant ve Limbourg'u 1430'da, Hainaut, Zeelanda, Hollanda ve Frisyayı 1428-1433 arasında ve Lüksemburg düklüğünü 1431'de olmak üzere Kuzey Denizi'nden İsviçre Alplerine uzanan bir devlet kurmuşlardır.

Merkezî İstihbarat Teşkilatı (İngilizce: Central Intelligence Agency) veya kısaca CIA, Amerika Birleşik Devletleri federal hükûmetinin bir dış istihbarat servisidir. Dünyanın dört bir yanından istihbarat toplayıp analiz ederek ve gizli operasyonlar yürüterek ulusal güvenliği korumakla görevli olan teşkilatın merkezi Langley, Virginia'daki George Bush İstihbarat Merkezi'nde bulunmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri İstihbarat Topluluğu'nun (IC) önemli bir üyesi olan CIA, 2004 yılından bu yana ulusal istihbarat direktörüne bağlı olarak çalışmaktadır ve başkan ile hükûmeti için istihbarat sağlamaya odaklanmıştır.
ABD başkanı Harry Truman döneminde kurulan, ABD'nin birimleri için gereken ABD dışı ülkelerle ilgili istihbarat bilgilerini toplayan kurum. Merkezi Virginia eyaletindeki Langley'de bulunmaktadır. CIA yasasına göre kurum, organizasyonunu, görevlerini, personelinin sayısını ve maaşlarını saklı tutmak hakkına sahiptir. Soğuk Savaş yıllarında ve sonrasında CIA pek çok gizli operasyonda rol alarak çeşitli sebepler dolayısıyla siyasi rejimleri zayıflatmaya ve hükûmetleri devirmeye çalışmıştır. Terör saldırıları ve yabancı liderlere yönelik planlı suikastların gerçekleştirilmesinde de yer aldı.
1947'de Kongre tarafından, Ulusal Güvenlik Konseyi (National Security Council, NSC) ile bu konseyin yönetimi altında çalışmak üzere kuruldu. CIA, NSC'ye millî güvenliği ilgilendiren konularda bilgi toplayıp verecek, elde edilen bilgileri değerlendirdikten sonra, hükûmetle ilgili yerlere ulaştırılmasını sağlayacaktı. CIA; NSC'nin vereceği emirler doğrultusunda, güvenlikle ilgili istihbarat işlerini yerine getiriyordu.
Değişik kesimlerden seçilen CIA direktörleri arasında, ABD'ye başkanlık yapan George W. Bush'un babası George H. W. Bush da bulunmaktaydı.

CIA dört direktörlük halinde çalışmaktadır:

İstihbarat Direktörlüğü
NCS'in toplamış olduğu ham istihbaratların analiz edilip işlenmiş istihbarat haline getirildiği direktörlüktür. Entelektüel bir karaktere sahiptir. Tüm birimleri CIA merkezindedir. Görevleri istihbarat toplamak değildir. Gizli Servis NCS'nin toplamış olduğu istihbaratı değerlendirip analiz etmektir. Havadan çekilen (uydu, uçak vs.) resimleri, radyo, telefon, televizyon, telgraf, telsiz gibi ulaştırma araçları ile toplanan bilgileri değerlendirir. Bu değerlendirmeler, raporlar halinde, ilgili makamlara gönderilir. Karşı haber alma daire başkanlığı ile koordineli olarak çalışır. İstihbarat Direktörlüğü'nde çalışan kişiler analist olarak adlandırılır. Politik, ekonomik, askeri, psikolojik analist gibi çeşitli dalları vardır. Yapısı ihtiyaçlara göre değişmekle birlikte on dört birimden oluşmaktadır. Bu birimler şunlardır:
Suç ve Narkotik Merkezi
Karşı-İstihbarat Merkezi/Analiz Grubu
Bilgi Operasyonları Merkezi/Analitik Grup
Asya-Pasifik, Latin Amerika ve Afrika Analiz
Koleksiyon (Toplama) Stratejileri ve Analiz
Tüzel Araştırmalar
Irak Analiz
Yakın Doğu ve Güney Asya Analiz
Politika Desteği
Rusya ve Avrupa Analiz
Terörizm Analiz
Uluslararası Sorunlar
Silah İstihbaratları, Karşı-Silahlanma ve Silah Kontrol Merkezi
İstihbarat Analizi için Okul
Ulusal Gizli Servis (National Clandestine Service-NCS) Direktörlüğü
Operasyon Direktörlüğü olarak da bilinir. Eski adlarından biri de Planlama Direktörlüğüdür. Başta insan istihbaratı (HUMINT) olmak üzere elektronik (ELINT) ve sinyal (SIGINT) istihbaratını toplayan direktörlüktür. Her türlü bilgi ve haberi toplamakla görevlidir. Bu bilgileri elde etmek için casuslar ve ajanlar bulmaya çalışır. CIA'nın dış ülkelerdeki tüm istasyon ve üsleri NCS tarafından yönetilir. Elçiliklerdeki birimlere istasyon, konsolosluklardaki birimlere üs adı verilir. Bu birimler şefler tarafından yönetilir. NCS'de operasyon subayı, koleksiyon (toplama) subayı, dil uzmanı gibi unvanlara sahip personel görev yapar. Operasyon subayının çeşitli ajan ve casuslardan elde ettiği bilgiler koleksiyon subayları tarafından değerlendirilerek analiz edilmesi için İstihbarat Direktörlüğü'ne gönderilir. NCS, Başkan'ın onayladığı karar direktifleriyle dış ülkelerde suikast, bombalama, rehin alma, şantaj, psikolojik ve fizyolojik işkence, gizli silah desteği gibi gizli operasyonlar yapabilir. NCS iki yardımcı direktörlüğe ayrılır.
Yardımcı Direktör NCS
Karşı-Silahlanma Bölümü
Karşı-Terörizm Merkezi
Karşı-İstihbarat Merkezi
Bölgesel ve Uluslararası Sorunlar Bölümü
Teknoloji Desteği Bölümü
HUMINT (İnsan İstihbaratı) İletişimi için Yardımcı Direktör NCS
HUMINT İletişimi Koordinasyon Merkezi
Bilim ve Teknoloji Direktörlüğü
Teşkilat elemanlarını, son teknolojik gelişmelerde eğitmek, kullanmasını öğretmek. Kullanılan araçları geliştirmek, yapılan operasyonlara bilimsel ve teknik destek sağlamak, bu direktörlüğün görevidir. Bilim ve Teknoloji Direktörlüğü çalışanları genellikle yetenekli bilim adamlarıdır. On iki birimden oluşmaktadır:
İş Stratejileri ve Kaynakları Merkezi
Teknoloji Yönetimi için Merkez
Bilim Adamı Şefliği
Geliştirme ve Mühendislik
Küresel Erişim
Görev Yöneticileri
Özel Faaliyetler (CIA'in gizli askerî eylem birimi olarak bilinir. İnsansız hava aracı saldırılarını yönetir.)
Özel İletişimler Programları
Sistemler Mühendisliği ve Analiz
Teknik Koleksiyon
Teknik Hızlılık
Teknik Servis
Destek Direktörlüğü
Eski adı Yönetim Direktörlüğü'dür. Teşkilat personelinin, toplanan bilgilerin, tesislerin güvenliğini sağlar. Destek Direktörlüğü şu birimlerden oluşur:
Stratejik Kaynaklar Yatırımı
Kritik Görev Sigortası
Destek Koleji
Geleneksel Olmayan Destek
NRO Program Yöneticisi
DNI Program Yöneticisi
Kurum İşleri
Küresel Altyapı
Küresel Servisler
Tıbbı Servisler
Görev Entegrasyonu
Personel Kaynakları
Güvenlik

Analiz
Analitik Metodolojisti
Karşı-İstihbarat Tehdit Analisti
Terörle Mücadele Analisti
Ekonomik Analist
İstihbarat Toplama Analist
Liderlik Analisti
Askeri Analist
Açık Kaynak Subayı
Politik Analist
Hedefleme Analisti
Gizli Servis
Operasyonlar Subayı
Toplama Yönetimi Subayı
Personel Operasyonları Subayı
Özel Beceriler-Hedefleme Subayı
Paramiliter Operasyonlar Subayı
NCS Dil Subayı
Genel Müfettiş- Özel Ajan/Soruşturmacı
Poligraf (Yalan Makinesi) Uzmanı
Koruma Ajanı
Teknik Güvenlik Subayı
Yardımcı Müsteşar Yardımcısı
Yardımcı Müsteşar
Müsteşar Yardımcısı
Müsteşar
CIA'nın şimdiye kadar başka devletlerde birçok operasyon yaptığı meydana çıkarıldı. Bütün bu işleri yapabilmek için, CIA'ya geniş bir maddi imkân tahsis edilmektedir. Kadrolarında devamlı memur şeklinde on altı bin kişi (tahmini) çalışmaktadır.
CIA'nın faaliyetleri çeşitli dedikodulara sebep olduğundan son yıllarda ABD Kongresinde durumu incelenmiş, Pike Raporu hazırlanmış, kamuoyuna açıklamalar yapılmıştır.
Bazı devlet başkanlarını, devlet ileri gelenlerini suikast düzenleyerek öldürtmek, ülkeler içinde bazı etnik grupları teşvik ve tahrik ederek karışıklıklar çıkarmak, hükûmetleri devirmek gibi işleri CIA'nın yaptığı ortaya çıkarılmıştır.
CIA, ABD içinde olduğu gibi, bütün dünyada ve özellikle Orta Doğu'da faaliyet gösterir.
CIA, 30 Eylül 2007 tarihinde İran parlamentosunun aldığı bir kararla terörist örgüt ilan edildi.
CIA, 6 Mayıs 2014 tarihinde @CIA kullanıcı adı ile sosyal paylaşım ağı Twitter'a katılmıştır.

CIA dahil Amerika Birleşik Devletleri merkezli istihbarat servislerinin gelir gider ve bütçe bilgileri halka açık olarak açıklanmamaktadır. 1948 tarihli Merkezi İstihbarat Teşkilatı yasası uyarınca Direktör Örtülü ödenek adı altında devletin limitsiz olarak tüm parasını harcayabilen tek devlet yetkilisidir. Amerika Birleşik Devletleri Hükûmetinin 2013 yılı mali raporunun toplam rakamının 52,6 milyar dolar olduğu ve Küresel izleme ifşası araştırmalarına göre ise bu bütçenin 14,7 milyar doları CIA tarafından harcanmıştır. Ayrıca bu bütçe Amerika Birleşik Devletlerinin ana istihbarat ağı olan Ulusal Güvenlik Teşkilatının %50 oranında daha fazlasıdır. Saha yani insan kaynaklı istihbaratlar için 2,3 milyar dolar, elektronik istihbarat için 1,7 milyar dolar, Operasyonlar için 2,5 milyar dolar ve "gizli eylem programları (Silahlı insansız hava aracı ve İran'ın nükleer programı adına eylemler vb.)" adı altında yürütülen şeyler için 2,6 milyar dolar Bütçe CIA tarafından harcanmıştır.

CIA, Amerika Birleşik Devletleri İstihbarat Topluluğu'nun 16 üyeden oluşan teşkilatına üyedir. Bu nedenle Ulusal İstihbarat Direktörüne bağlıdır ve Amerika Birleşik Devletleri'nde insan kaynaklı istihbarat ve genel analiz konularında birinci teşkilat olarak hizmet vermektedir.

CIA personeli Amerika Birleşik Devletleri ordusuna ait casus uyduları yönetmektedir ve CIA ile Amerika Birleşik Devletleri Hava Kuvvetleri ve bir takım diğer ortaklar ile ortak girişimi olarak Ulusal Keşif Ofisi kurulmuştur.
Ulusal Güvenlik Ajansı ve CIA girişimi olarak Özel Bilgi Toplama Servisi (SCS) yabancı ülkelerin büyükelçilikleri ve iletişim merkezleri gibi ulaşılması zor yerlere gizlice dinleme ekipmanı yerleştirmekle görevli kurumu kurdular.

CIA, Amerika Birleşik Devletleri ile müttefik olan birçok ülkede istihbarat teşkilatlarının kurulmasında öncül olmuştur. Almanya'nın ulusal istihbarat teşkilatı olan Almanya Federal Haber Alma Servisi (BND) CIA yardımları ile kurulmuştur. Ayrıca Anglosfer ülkeleri ile istihbarat alanında bilgi paylaşımı yapılabilmekteydi.
Almanya Federal Haber Alma Servisi'nin "Verbindungsstelle 61" adlı birimi Wiesbaden'deki CIA ofisi ile iletişim halindedir.

Central Intelligence Agency (CIA) Sitesi 21 Şubat 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Türkçe)
Central Intelligence Agency (CIA) Sitesi14 Kasım 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
CIA Dünya Gerçekleri Kitabı14 Aralık 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Camargue, Fransa'nın güneyinde Akdeniz ve Rhône Nehri deltasının iki kolu arasında yer alan bir bölgedir. Bölge 930 km² yüzölçümü ile Batı Avrupa'nın en büyük nehir deltasıdır. Camargue, büyük tuzlu lagünler veya étang 'lardan oluşmaktadır ve sazlı bataklıklar ile çevrilidir.

Camargue bölgesi, daha ziyade İspanya'da yaygın olan boğa güreşlerinin kansız bir versiyonu olan Course camarguaise ile ünlüdür. Pirinç ve kamış ekimi yapılan bölgenin güneyinde flamingolar kendi doğal çevrelerinde gözlemlenebilmektedir. Sahip olduğu fazla sayıda lagün sebebiyle çok sayıda kuş çeşidine ev sahipliği yapan Camargue bölgesinde kuşların gözlemlenebileceği bir ornitoloji merkezi bulunmaktadır. Camargue bölgesinin tanınır olmasının bir diğer nedeni ise sadece bu bölgede olan kısa boylu ve bembeyaz tüylere sahip Camargue atlarıdır.
Camargue, 1 Aralık 1986 tarihinde Ramsar alanı ilan edildi.

Russell, Richard Joel (1942). "Geomorphology of the Rhone Delta". ANNAL. 32 (2). Association of American Geographers. ss. 149-255. 27 Mayıs 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi4 Temmuz 2017. 

Documentary on Camargue (video) 18 Ocak 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Nacioun Gardians 3 Ağustos 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Cultural association, Camargue, France)
Parc naturel de Camargue4 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca) (İngilizce) (İtalyanca)
Tourism Office of Saintes-Maries de la Mer 4 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Jacob-Abraham-Camille Pissarro, (10 Temmuz 1830, St. Thomas, Charlotte Amalie, ABD Virgin Adaları - 13 Kasım 1903, Paris, Fransa) izlenimci Fransız ressam. İzlenimcilik ve Art izlenimcilik akımlarına yaptığı katkıların dışında meslektaşlarına özellikle de Paul Cézanne ve Paul Gauguin'e verdiği destekle tanınır.
Akımın diğer önemli isimleri olan Claude Monet ve Alfred Sisley gibi isimlerin aksine su ve ışığın sudaki yansımalarının etkisi yerine kuru yerleri resmeden ressam renkten çok yapı ve biçim üzerinde durdu. Köy ve kırsal yaşam ise tablolarındaki ana temalardı.

Jacob Abraham Camille Pissarro 10 Temmuz 1830'da Frederick ve Rachel Manzano de Pissarro'nun çocuğu olarak Virgin Adaları'nın başkenti olan Charlotte Amalie'de dünyaya geldi. Babası Portekiz kökenli Fransız bir seferad olan Abraham Gabriel Pissarro, annesi ise Dominik Cumhuriyeti vatandaşı St. Thomas adasından Fransız-Yahudi bir ailesinden Rachel Manzano-Pomié idi. Babası ölen amcası Isaac Petit'in hırdavat dükkânıyla uğraşmak için Fransa'dan adaya gelen ve dul eşiyle evlenen bir tüccardı. Evlilik, St. Thomas'ın küçük Yahudi cemaatinde heyecan yarattı çünkü daha önce karısı Frederick'in amcasıyla evliydi ve Yahudi yasalarına göre bir erkeğin teyzesiyle evlenmesi yasaktı. Sonraki yıllarda dört çocuğu siyahların ilkokuluna gitti. Ölümü üzerine vasiyetinde, mülkünün sinagog ile St. Thomas'ın Protestan kilisesi arasında eşit olarak bölüneceğini belirtmişti. Camille on iki yaşındayken babası onu Fransa'daki yatılı okula gönderdi. Paris yakınlarındaki Passy 'deki Savary Academy'de okudu. Tatillerini ise Charlotte Amalie'de geçirmeye devam etti. 
Genç bir öğrenciyken erkenden Fransız sanat ustalarının takdirini kazandı. Mösyö Savary, ona çizim ve resim konusunda güçlü bir zemin sağladı, on yedi yaşındayken ona St.Thomas'a döndüğünde doğa resimleri çizmesini önerdi. 
Ancak geri döndüğünde babası onun kendi işinde çalışmasını tercih edip ona kargo memuru olarak iş verdi. Önündeki beş yılda, molalarda ve iş bitiminde çizim alıştırması yapmak için her fırsatı değerlendirdi.
Pissarro yirmi bir yaşına geldiğinde, o zamanlar St. Thomas'ta yaşayan Danimarkalı ressam Fritz Melbye ona tam zamanlı bir meslek olarak resim yapmaya, öğretmeni ve arkadaşı olması için ilham verdi. Pissarro daha sonra ailesini ve işini bırakıp Venezuela 'da yaşamayı seçti ve burada Melbye ile birlikte sonraki iki yılı Karakas ve La Guaira' da sanatçı olarak çalışarak geçirdiler. Manzaralar, köy sahneleri ve çok sayıda eskiz dahil elinden gelen her şeyi birden fazla eskiz defteri doldurmaya yetecek kadar çizdi. 1855'te Paris'e geri döndü ve burada Fritz Melbye'nin kardeşi Anton Melbye için asistan olarak çalışmaya başladı.

Paris'te Danimarkalı ressamın Anton Melbye asistanı olarak çalıştı. Ayrıca tarzı kendisini etkileyen Courbet, Charles-François Daubigny, Jean-François Millet ve Corot adlı sanatçıların resimlerini de inceledi. Ayrıca École des Beaux-Arts ve Académie Suisse gibi okullarda Jean-Baptiste-Camille Corot, Gustave Courbet ve Charles-François Daubigny gibi ustalar tarafından verilen çeşitli eğitim ve öğretim sınıflarına kaydoldu. Ancak sanat tarihçisi John Rewald, Pissarro sonunda öğretim yöntemlerini "boğucu" bulduğunu söyler. Bu, onu Corot'tan talep ettiği ve aldığı alternatif öğrenimi aramaya yöneltti.
Corot, Pissarro'yu sanat yaşamının ilk günlerinde en çok etkileyen isim oldu. Pissarro 1864 ve 1865 Paris Salonu kataloglarında kendisini Corot'nun öğrencileri arasında saydı.

İlk resimleri akademik gelenekleri kabul edilebilir sanat türünü dikte eden resmi kurum olan Paris'te Salon sergilenecek o zamanki standartlarla uyumluydu. Salon'un yıllık sergisi, aslında genç sanatçıların ortaya çıktığı tek pazardı. Sonuçta, Pissarro resmi komitenin zevklerini tatmin etmek için geleneksel ve öngörülen şekilde çalıştı.
1859'da ilk resmi kabul edildi ve sergilendi. O dönemdeki diğer resimleri kendisine ders veren Camille Corot tarafından etkilendi.
O ve Corot, doğadan boyanmış kırsal manzaraları sevdiler. Corot, Pissarro'ya "plein air" olarak da adlandırılan dış mekanlarda resim yapmak için ilham verdi. Rewald, Pissarro'nun Corot'u Gustave Courbet 'in çalışmalarıyla birlikte "resimsel gerçeğin beyanları" olarak gördüğünü yazar. Sık sık çalışmalarını tartışırdı. Jean-François Millet eserlerine, özellikle de "kırsal yaşamın duygusal yorumlarına" hayran olduğu bir diğer sanatçıydı.
İlk dönem çalışmalarının en başarılıları (bazen bir palet bıçağının yardımıyla) genişçe boyanmış, çoğunlukla Courbet'den esinlenerek çizilmiş doğa manzaralarıydı. Gene de bu eserlerde izlenimciliğin başlangıç aşamaları fark edilebilir.

Bu dönemde Pissarro, doğanın güzelliklerini tuvale karıştırmadan ifade etmenin önemini anlamaya ve takdir etmeye başladı. 
Paris'te bir yıl geçirdikten sonra, köy hayatının günlük gerçekliğini yakalamak için şehri terk etmeye ve kırsalda manzaralar çizmeye başladı. Fransız kırsalını "pitoresk" ve resmedilmeye değer buldu. Hala çoğunlukla tarımsaldı ve bazen "köylülüğün altın çağı" olarak adlandırılıyordu. 
Pissarro daha sonra bir öğrenciye açık havada resim yapma tekniğini açıkladı:

"Aynı anda gökyüzü, su, dallar, zemin üzerinde çalışın, her şeyi eşit şekilde devam ettirin ve elde edene kadar durmaksızın yeniden çalışın. Cömert ve tereddüt etmeden boyayın, çünkü en iyisi ilk izlenimi kaybetmemek."
Corot, resimlerini stüdyosunda tamamlayacak ve sık sık önyargılarına göre revize edecekti. Bununla birlikte Pissarro, resimlerini dışarıda, genellikle tek oturuşta bitirmeyi tercih etti ve bu da işine daha gerçekçi bir his verdi. Sonuç olarak, sanatı bazen "kaba" olmakla eleştirildi, çünkü gördüğü şeyi resmetti: "Gelişimin çeşitli aşamalarındaki çalılar, toprak yığınları ve ağaçlardan oluşan çukur ve kenarlı karışımı". Bir kaynağa göre bu tür ayrıntılar bir sokağın kenarında çöp kutuları veya bira şişeleri gösteren günümüz sanatına eşdeğerdi. Tarzdaki bu farklılık Pissarro ve Corot arasında anlaşmazlıklar yarattı.

1859'da Pissarro, bedava olan Académie Suisse 'e giderken benzer şekilde daha gerçekçi bir tarzda resim yapmayı seçen bir dizi genç sanatçı ile arkadaş oldu. Bunların arasında Claude Monet, Armand Guillaumin ve Paul Cézanne vardı. Ortak olarak paylaştıkları şey Salon'un emirlerinden duydukları memnuniyetsizlikti. Cézanne'ın çalışması o zamanlar okuldaki diğerleri tarafından alay edilmişti ve Rewald daha sonraki yıllarda Cézanne "Pissarro'nun onu teşvik ettiği sempati ve anlayışı asla unutmadı" diye yazar. Grubun bir parçası olarak Pissarro, yalnız olmadığını ve başkalarının da benzer şekilde kendi sanatlarıyla mücadele ettiğini bildiği için rahatladı.
Pissarro, bireyleri doğal ortamlarda tasvir etmenin önemi konusunda grupla hemfikir oldu ve Salon'un sergiler için istemesine rağmen, eserlerindeki herhangi bir hüner veya ihtişamdan hoşlanmadığını ifade etti. 1863'te grubun neredeyse tüm resimleri Salon tarafından reddedildi ve Fransız İmparatoru Napolyon III bunun yerine resimlerini ayrı bir sergi salonu olan Reddedilenler Salonu (Fransızca: Salon des Refusés) 'e yerleştirmeye karar verdi. Ancak, yalnızca Pissarro ve Cézanne'ın çalışmaları dahil edildi ve ayrı sergi hem Salon yetkilileri hem de halktan düşmanca bir yanıt getirdi.
Daha sonraki 1865 ve 1866 Salon sergilerinde Pissarro, katalogda ustaları olarak listelediği Melbye ve Corot'tan etkilendiğini kabul etti. Ancak 1868 sergisinde artık diğer sanatçıları bir etki olarak göstermedi, aslında bir ressam olarak bağımsızlığını ilan etti. Bu, o dönemde görüşünü sunan sanat eleştirmeni ve yazar Émile Zola tarafından not edildi:

"Camille Pissarro günümüzün ... üç veya dört gerçek ressamından biri   ... Bu kadar kesin olan bir teknikle nadiren karşılaştım."

Başka bir yazar, Pissarro'nun tarzının unsurlarını şöyle açıklamaya çalışır:

"Paletinin parlaklığı atmosferdeki ... nesneleri sarar  Toprağın kokusunu boyar."
Ve askı komitesinin ve Marquis de Chennevières emriyle Pissarro'nun Pontoise resimleri gökyüzüne, tavana  yakın asılmış olsa da bu Jules-Antoine Castagnary resimlerinin niteliklerinin sanatseverler tarafından gözlemlendiğini belirtmesine engel olmadı.
Otuz sekiz yaşında, Pissarro, Corot ve Daubigny'ye rakip olacak bir peyzajcı olarak ün kazanmaya başlamıştı.
1860'ların sonlarında veya 1870'lerin başında Pissarro, yeni kompozisyonlar deneme arzusunu etkileyen Japon baskıları ile büyülendi. Sanatı oğluna Lucien anlattı:

"Harika. Bu şaşırtıcı insanların sanatında gördüğüm şey bu  ... göze sıçrayan hiçbir şey, sakinlik, ihtişam, olağanüstü bir birlik, oldukça bastırılmış bir parlaklık ..."

1871'de Croydon 'da daha sonra ondan yedi çocuğu olacak bir bağcının kızı ve annesinin hizmetçisi Julie Vellay ile evlendi. Çiftin çocuklarından birisi doğumda, biri ise dokuz yaşındayken öldü. Diğer çocukların hepsi büyüdüklerinde resimle ilgilendiler. En büyük oğlu olan Lucien, William Morris'in takipçilerinden biri oldu. Paris'in dışında Pontoise ve daha sonra Louveciennes 'de yaşadılar. Her ikisi de nehirler, ormanlar ve işyerindeki insanların yanı sıra köy hayatı sahneleri de dahil olmak üzere birçok resmine ilham verdi. Ayrıca önceki grubundaki diğer sanatçılarla, özellikle Monet, Renoir, Cézanne ve Frédéric Bazille ile iletişimini sürdürdü.

1870-71 Fransa-Prusya Savaşı 'nın patlak vermesinden sonra Louveciennes'teki evinden Eylül 1870'te ayrıldı. Sadece Danimarka vatandaşı olan ve orduya katılamayarak ailesini Norwood'a o sırada Londra'nın kıyısındaki bir köye taşıdı. Ancak daha sonra "İzlenimcilik" olarak adlandırılan şeyin öncüsü olan resim tarzı iyi sonuç vermedi. Arkadaşına Théodore Duret şöyle yazdı: "Benim resmim hiç tutmuyor, hiç ..."
Aile, evlerini ilk terk ettiğinde Montfoucault'da yaşayan bir ressamın yanında misafir olarak kaldı. Aralık 1870'te ise Londra'ya giderek Westow Hill'de yaşamaya başladılar.
Pissarro, Londra'daki günlerinde hayatının büyük bir bölümünde sanatının satılmasına yardım eden satıcı olan Parisli sanat tüccarı Paul Durand-Ruel ile tanıştı. Tüccar, sanatçının iki adet Londra tablosunu satın al

Capet Hanedanı (Fransızca: Maison capétienne) veya Fransa Hanedanı (Fransızca: la maison de France), Doğrudan Capetler veya sadece Capetler, 987'den 1328'e kadar Fransa Krallığı'nı yöneten bir Fransız hanedanıydı. Bu, Capet hanedanının ana koluydu ve Robertian Hanedanı'nın bir alt koluydu. Hanedanın atası Hugh Capet idi. Capetler bazen Üçüncü Kral Irkı olarak da adlandırılır (Merovenjler ve Karolenjler'in ardından). Hanedanın adı olan Capet adı, Hugh Capet'in lakabı olan Capet'ten gelmiştir.
Capet Hanedanı'nın doğrudan soyu, IV. Philippe'in üç oğlunun (hüküm yılları: 1285-1314) Fransız tahtına hayatta kalan erkek mirasçılarının olmamasıyla 1328'de sona erdi. Hanedanın soyunun tükenmesiyle, hanedanın alt kollarından biri olan Valois Hanedanı'ndan VI. Charles tahta geçirildi. Valois Hanedanının alt kollarıyla birlikte 1589'da tükenmesinin ardından başka bir alt kol olan Bourbon Ailesi Fransa tahtına geçti. Bourbon Hanedanı ilk olarak 1589-1792 yıllarında hüküm sürdü. Sonrasında ise 1814-1815 yıllarında Restorasyon döneminde hüküm sürdüler. Napoyon'un 100 günlük geri dönüşünün bitişi sonrasında 1815-1830 yıllarında hüküm sürmeye devam ettiler. 1830 Devrimi sonrasında Bourbon Hanedanının bir alt kolu olan Orléans Hanedanı tahta geçti. 1848'de ise İkinci Fransız Cumhuriyeti'nin kurulmasıyla hanedanın hükmü sona erdi.
Hanedanın alt kolları ise günümüzde İspanya ve Lüksemburg`u yönetmeye devam etmektedirler.

Carcassonne (Oksitanca: [karka'suno]), Fransa'nın Languedoc-Roussillon bölgesine bağlı Aude département (il)'ında yer alan belediye. Carcassonne'da ikamet edenlere Carcassonnais (e) diye hitap edilir. Eski kale şehri olan ville haute (yukarı şehir) ile Aude Nehri karşısındaki ville basse (aşağı şehir)'dan ibarettir.

MÖ 6. yüzyılda Galyalılar (Romalılara göre Keltler)ın yerleştiği Carcas antik Roma döneminde kale şehri (cité) olan ville haute (yukarı şehir) oppidum (Roma döneminde Keltler tarafından kurulmuş kale şehri) Carcaso olarak gelişti.
Rivayete göre, Şarlman bu şehri kuşattığında müslüman şehrinin yöneticisi Bayan Carcas liderliğinde direnişle karşılanmış ve şehri fethetmekten vazgeçerek geri dönmüş. Bu zafer üzerine Bayan Carcas trampet çalmış (Fransızca'da çalımak sonner demektir). Ondan sonra şehrin adı Carcassonne (Carcas + Sonner) olmuş. Ancak tarihî gerçeğe bakılırsa, Şarlman döneminden önce Pépin le Bref (Küçük Pépin) döneminde Frank Krallığı tarafından yeniden fethedildi.

20. yüzyılda mimar Eugène Viollet-le-Duc tarafından onarılan şehrin merkezi bölgesi (ville), 1997 yılında Ville fortifiée historique de Carcassonne adıyla UNESCO Dünya Mirası listesi listesine eklendi.

Merkez-Loire Vadisi (Fransızca: Centre-Val de Loire [[sɑ̃ːtʀ]]), Fransa'nın 18 bölgesinden biridir. Fransa'nın kuzeybatısına doğru yerleşmiştir. Merkez şehri Orléans'dır. Bölge'nin en önemli özelliği verimli topraklarıyla Loire Vadisi ve üzerindeki nehirleridir: Cher Nehri, Indre Nehri, Eure Nehri, vd. Bölgeye birçok turist çeken ünlü Loire vadisi şatoları bu bölgede yer almaktadır.
Bölgenin çok sade olan ismi birçok Fransız tarafından eleştirilmektedir. Bu isim merkezî hükûmet tarafından tamamen coğrafî olarak seçilmiştir çünkü bölge birçok tarihî bölgenin birleşiminden oluşturulduğu için ismi seçilememiştir. Bölge aslında Fransa'nın merkezinde de değildir. İsminin "Val de Loire" olarak değiştirilmesi önerildiyse de resmî olarak kabul edilmemiştir. Zaman zaman bölge adına birleşik olarak kullanıldığı ("Centre - Val de Loire") görülmektedir.

Bölge Avrupa'da tahıl üretiminde birinci sıradadır ve Fransa'nın beşinci sanayileşmiş bölgesidir.
2004 yılında Fransa'da:

İlaç üretiminde birinci,
Kozmetik ürünler üretiminde ikinci,
Kauçuk üzerine yapılan üretimde ikinci,
Elektrik üretiminde ikinci bölgedir.

Orléans-Chartres ekseni yoğun kozmetik ürünleri üretimi yapıldığından Kozmetik Vadisi diye adlandırılır. Shisheido, Hermès, Gemey, Guerlain ve Dior gibi kozmetik ürünleri üreticileri bu bölgede yerleşmiştir. Bu sektör 2005 yılında yaklaşık 16.000 kişi istihdam etmiş ve 2,5 milyar avroluk ciro yapmıştır.

2,4 milyon hektar üzerine yayılmış 29.700 ziraî işletme bulunmaktadır. Beauce ve Berry'de buğday başta olmak üzere tahıl ekimi yapılmaktadır. Bölge kolza diester (alternatif yakıt) üretiminde ikincidir.

Bölge meclisi sitesi 11 Ağustos 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bölgesel turizm komitesi sitesi 3 Ağustos 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Cosmetic Valley" sitesi (Fransızca-İngilizce) 8 Ağustos 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Cermenler, bugünkü Almanya, Avusturya, Bohemya ve Cermanya'da MÖ 3. yüzyıldan 9. yüzyıla kadar yaşayan halk veya bu halktan olan kimse.
Avrupa Hun İmparatorluğu'nun Kavimler Göçü ile Cermen halkı da Avrupa'ya yol almıştır. Bugün Hollandalılar, Almanlar ve Avusturyalılar başta olmak üzere; İngilizler, Flamanlar, İskandinav halkları (Danimarkalılar - Danlar, Norveçliler, İsveçliler, İzlandalılar, Faroeliler), Almanca konuşan İsviçreliler ve Güney Afrika Cumhuriyeti'ndeki Afrikaans halkı Cermen halklardandır.

Geç Bronz Çağı'nda İsveç'in güneyinde, Danimarka Yarımadası'nda ve Kuzey Almanya'nın Ems ve Oder ırmakları ile Harz Dağları arasında yaşayan kabilelerin Cermenler olduğu kabul edilir. Vandallar, Gepidler ve Gotlar Güney İsveç'ten göç edip Oder ve Vistül ırmakları arasındaki Güney Baltık kıyılarını ele geçirdiler. Daha sonraları yeniden güney ve batıya doğru göçederek Keltleri Batı Cermanya'nın büyük bölümünden sürdüler. Roma İmparatorluğu, Keltler ile Cermenler arasındaki ayrımın farkına Julius Caesar döneminde vardı. O zamanlar Ren Irmağı ile Tuna Irmağı'na kadar olan topraklarda Cermenler yaşıyordu.
Cermenler ile Romalılar arasındaki ilk büyük çatışma MÖ 2. yüzyıl sonlarına rastlar. MÖ 9'da Romalılar sınırlarını Ren Irmağı'nın ötesine, Elbeye dek götürdüler; fakat MÖ 9'da Arminius'un başını çektiği Cermenler başkaldırdı. ve Publius Quinctilius Varus yönetimindeki Roma işgal ordusunu yenilgiye uğratarak Roma sınırlarını Ren Irmağı'nın gerisine attılar. Bu işgal yılları ve MS 1. yüzyıl boyunca Romalılar ile Cermenler arasında çok sayıda savaşlar oldu. Bu dönem  Cermenlerine ilişkin birçok bilgi MS 98'de Roma'da yayımlanan Tacitus'un Germania kitabında yer alır.
MS. 3. yüzyıl sonlarında önemli değişiklikler oldu. Ren Irmağı'nın doğusunda artık üç büyük insan topluluğu yaşıyordu: Burgundlar, Main Vadisinde, Gotlar Ukrayna ve Daçya'da (bugünkü Romanya'da), Gepidler ise Vandallar'la batıdan komşu olarak Transilvanya'nın kuzeyinde yaşıyorlardı. Cermenler iki yüzyıl boyunca Roma İmparatorluğu'na asker ve tarımda çalıştırılacak köle olarak katılmışlardı; fakat yığınsal katılımları Hunların batıya doğru hareketinin Avrupa'da yola açtığı göçler sırasında oldu. MS 375'te Ostrogot Krallığı Hunlar tarafından yıkıldı ve Cermen kabilelerinin birçoğu Roma İmparatorluğu topraklarına sığındı. MS 5. yüzyılın ilk yarısında Hun İmparatorluğu Cermanya'nın hemen hemen bütününü denetim altına aldı. MS 451'de Hunlar, Romalılar ve Vizigotlar tarafından yenilgiye uğratıldı. Bu dönem boyunca Batı'da Cermen kabilelerinin durumu berraklaştı. Galya'da Franklar, Burgundlar ve Alamanlar ortaya çıktı. Vizigotlar, Roma İmparatorluğu içinde yağmalar yaptıktan sonra 5. yüzyıl sonlarında Güneybatı Galya'yı ve tüm İspanya'yı kapsayan bir krallık kurdular. Anadolu'da Gotlar ayaklandı (399), fakat yenilgiye uğratıldılar Cermenler'in eski tarihi, Clovis ve oğullarının yönetiminde Frankların gitgide genişlemesiyle kapanır.

Cermen kabileleri önceleri hayvancılık daha sonra tarımla geçindiler. Toprakta özel mülkiyet yoktu, toprak parçaları, özellikle sulak topraklar topluluk üyeleri arasında dönerli işlendirdi. Madencilik ve çömlekçilik de Cermen kabilelerinde gelişmişti. Demir, özellikle silah yapımında kullanılan değerli bir maden olarak kalmıştır.
Cermenlerde barış zamanlarında bir merkezi otorite yoktu. Cermen kabileleri iç işlerinde ve hatta dış ilişkilerinde bağımsızdı. Cermen kabilelerinde şefliğe MS 4. yüzyılda rastlanır. Askersel önderler ise seçimle işbaşına gelirdi ve önderlik hiçbir biçimde babadan oğula geçmezdi. Bu önderlik, seçilen kimseye herhangi bir otokratik hak tanımadığı gibi, her an görevden alınabilirdi. Askersel önderlerin, savaş zamanı bile, herhangi bir zor kullanma gücü yoktu, yalnızca örnek davranışları ve öğütleriyle yönlendiricilik rolünü oynayabilirlerdi.
Cermen kabileleri doğa tanrıları Wodan, Tiwaz, Donar ve Frigg'e taparlardı. Bu tanrılar Cermen paganizminin en önemli tanrılarıdır fakat bu mitolojiyi ve tanrıları dünyaya çoğunlukla Kuzey Cermenleri yani İskandinavlar tanıtmıştır. Anglosakson ve Kıta Cermen mitolojilerindeki bilgiler (Cermen tanrıları hakkındaki) İskandinav mitolojisinden edinilen bilgiler yanında pek kayda değer değildir. Ayrıca Cermen kabilelerinde din adamı bulunmazdı. Ölümle yok olunacağına inanmaz, savaşçılarını silah ve diğer gereçleriyle birlikte gömerlerdi. Cermen kabileleri MS 5. yüzyıldan başlayarak Hristiyanlığı benimsediler. Ülkeleri birçok istilaya uğradığı için kültürlerinden günümüze pek fazla maddi buluntu kalmadı. Yalnız içkili şölenlerde okudukları destanların bir bölümü, çağlar boyu ağızdan ağza aktarılarak günümüze dek ulaşmış Beowulf ve Nibelungenlied'de yazılı edebiyata girmiştir.

Germania Inferior
Vercellae Savaşı
Segestes

Tacitus'un Cermenleri konu alan Germania adlı eseri 15 Nisan 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Cezayir Bağımsızlık Savaşı, Cezayirli Müslüman Araplar ile Avrupalı Cezayirlilerin arasındaki sürtüşmenin, 130 yıllık koloni yönetimine karşı bir isyana dönüşmesiyle başladı. Demokratik Özgürlüklerin Zaferi Hareketi (MTLD) adını alan Cezayir Halk Partisi 1950'de Fransız yönetimine karşı eylemlere başladı. 1952'de önemsiz bir suçtan yargılanan Ferhat Abbas'ın davası yönetimi hedef alan bir propaganda aracına dönüştü. MTLD ve Cezayir Ulema Cemiyeti yöneticileri de Arap devletlerinden destek sağlama çabalarını yoğunlaştırdı.
Messali Hac'ın önderliğinden hoşnut olmayan bir grup gencin oluşturduğu Ulusal Kurtuluş Cephesi'nin (FLN) 1 Kasım 1954'te Betna ve Aures'te başlattığı ayaklanma yoğun bir tutuklama kampanyasına yol açtı. Ertesi yıl Ayn Abid'de ve el-Alia madenlerinde patlak veren ayaklanma, Avrupalılara yönelik bir kıyım hareketine dönüştü; yönetim buna idamlarla karşılık verdi. 1956'da Fransa'da iktidara gelen hükûmetin valiliğe atadığı Robert Lacoste, direnişi zorla bastırma politikasına yöneldi. Ülkenin iç kesimlerinde giderek denetimi sağlayan FLN'nin etkisini kırmak amacıyla Cezayir'e 500 bin kişilik bir Fransız ordusu gönderildi. Bu sırada daha önce silahlı mücadeleye karşı çıkan milliyetçi önderlerin çoğu FLN'ye katılmaya başladılar.
Bağımsızlığına yeni kavuşan Fas ve Tunus'un Cezayir sorununa bir çözüm bulmak amacıyla 1956'da görüşmeye çağırdığı Cezayirli önderlerin yakalanarak hapse atılması, ayaklanmanın daha da genişlemesine neden oldu. Ertesi yıl direnişçiler şiddet eylemlerine başladı. Cezayir'e gönderilen Fransız paraşütçü birlikleri bu girişimleri engelledi ve yoğun işkence uygulaması başladı. Direnişçilerin sızmalarını engellemek amacıyla Cezayir'in Tunus ve Fas sınırına dikenli tel örgüler çekildi. Bu engelin gerisinde kalan 30 bin kişilik Cezayir ordusunun saldırılarını sürdürmesi üzerine, Fransızlar Şubat 1958'de bir Tunus sınır köyünü bombaladı. Bu olay Fransa - Tunus ilişkilerinin gerginleşmesine ve Birleşik Krallık ile ABD'nin ara buluculuk girişimlerine yol açtı.
Nisan 1958'de Tanca'da toplanan Mağrip Birliği Kongresi'nde alınan bir kararla Cezayir Cumhuriyeti Geçici Hükûmeti (GPRA) oluşturuldu. Bu sırada Avrupalı Cezayirlilerin Fransa ile birleşme amacıyla yürüttüğü mücadele de kızıştı. Gerginliğin Fransa'da yol açtığı bunalım sonucunda geniş yetkilerle iktidara gelen Charles de Gaulle, Cezayirli Fransızların baskısına karşın, soruna siyasi bir çözüm bulmaya yöneldi. Arap devletleri ile sosyalist ülkelerden destek gören GPRA ile Mayıs 1961'de resmi görüşmelerin başlamasından sonra, Fransız göçmenlerin kurduğu Gizli Ordu Örgütü (Organisation Armée Secrète, OAS) sivil halka yönelik acımasız şiddet eylemlerine girişti. Altı aylık bir aradan sonra yeniden başlayan görüşmeler 18 Mart 1962'de anlaşmayla sonuçlandı. Geçici bir hükûmetin gözetiminde yapılacak bir bağımsızlık referandumunda onaylanmak koşuluyla, Cezayir'in bağımsızlığı tanındı. Ayrıca bağımsızlıktan sonra Fransa ile ilişkilerin sürdürülmesi ve Avrupalıların uyruk belirlemede serbest bırakılması öngörüldü. 1 Temmuz 1962'de yapılan referandumda 6 milyon kişi bağımsızlık lehinde, 16 bin kişi aleyhte oy kullandı.
8 yıl süren savaşta 2 milyon köylü toprağını terk etmek zorunda kalırken, 250 bin Müslüman Cezayirli öldü.

Hem Müslüman hem de Avrupalı Cezayirliler II.Dünya Savaşı'na katıldı ve Fransa için savaştı. Cezayirli Müslümanlar tirailleurs olarak hizmet ettiler (bu tür alaylar 1842 gibi erken bir tarihte kuruldu.) ve spahiler; ve Zouaves veya Chasseurs d'Afrique olarak Fransız yerleşimciler. ABD Başkanı Woodrow Wilson'ın 1918 On Dört İlkesinin beşincisi şuydu: "Tüm sömürge iddialarının özgür, açık fikirli ve kesinlikle tarafsız bir şekilde uyarlanması, bu tür egemenlik sorularını belirlerken halkın çıkarlarını belirleyen ilkeye sıkı sıkıya bağlı kalınması. ilgili, unvanı belirlenecek hükûmetin hakkaniyetli talepleri ile eşit ağırlığa sahip olmalıdır. " Oulémas olarak adlandırılan bazı Cezayirli entelektüeller bağımsızlık arzusunu ya da en azından özerklik ve özerkliği beslemeye başladılar.
Bu bağlamda, 20. yüzyılın ilk yarısında Fransızlara karşı direnişe Abdülkadir'in bir torunu öncülük etmiş ve Fransız Komünist Partisi'nin yönetim kurulu üyesidir. 1926'da, aynı zamanda Komünist Parti ve bağlı sendika üyesi Messali Hadj'in, Confédération générale du travail unitaire (CGTU) üyesi olduğu Étoile Nord-Africaine'i ("Kuzey Afrika Yıldızı") kurdu ve aşağıdakilere katıldı yıl.
Fransız Çinhindi'ni yeni kaybetmiş olan Fransa, Fransız yasalarına göre (bir sömürge yerine) Metropolitan Fransa'nın bir parçası olarak kabul edilen özellikle en eski ve en yakın büyük kolonisinde bir sonraki sömürge savaşını kaybetmemeye kararlıydı.

Chambord Şatosu ya da Chambord Sarayı (Fransızca: Château de Chambord), Fransa'da Loire bölgesinin en büyük şatosudur. Blois şehrinin 15 kilometre doğusunda bulunmaktadır. 16. yüzyılın 2. yarısında Kral I. François'ın av köşkü olarak inşa ettirdiği saray Loire saraylarının en görkemlisidir.

İtalya'da ortaya çıkan, ardından tüm Avrupa'ya yayılan Rönesans sanatı Kral I. François (Fransuva) döneminde Loire bölgesinde hayat bulmuş ve yine bu dönemde sayısız mimari eseri arkasında bırakarak bölgenin bugünkü kimliğine kavuşmasında en büyük paya sahip olmuştur.
Kral I. François 1519 yılında sarayın inşaatına başladığında henüz 25 yaşında idi. O dönemde 5 büyük güç Avrupa'nın hâkimiyeti için kıyasıya savaş veriyordu. Fransa, Papa'nın ülkesi İtalya, İngiltere, Osmanlı imparatorluğu ve V. Karls İmparatorluğu arasındaki dostluklar, kurulduğu hızla tekrar bozuluyordu.
1515 yılında tekrar tahta çıkan I. François, kendinden önce tahtta olan XII. Louis (Lui)’nin elinde tutmayı başaramadığı İtalyan vilayeti Milano’yu tekrar fethetti. Kral I. François bu fetih sırasında İtalyan Rönesans mimarisinden çok etkilenmişti. Ülkesine döndükten dört yıl sonra sarayın inşaatını başlattı. Daha sonra V. Karl ile Avrupa'nın hakimiyeti üzerinde rekabete girince sarayın inşaatı durma noktasına gelmiştir. 1525'te Pavia Muharebesi'nde Fransa yenilince, I. François de esir alınıp hapse düşmüştür. Daha sonra 1526'da hapisten çıkınca Chateu de Chambord'un inşasına devam edilmiştir. Özellikle esaret altındaki aşağılayıcı günlerin ardından I. François bu saraya artık içinde yaşanacak bir saray değil, Fransız Hanedanı'nın ihtişamını yansıtacak bir sembol gözüyle bakmaya başlamıştır. Ve bu şekilde bu sarayın görkemi ve göz alıcılığı ile V. Karl'dan intikam alabileceğini düşünür. Nitekim 1539'da henüz şatonun inşaatı tamamlanmamışken, V. Karl'ı şatoya davet eder ve ona şatosunu sergiler.
Saray I. François’nın en masraflı projesi olmuştur. Mimari açıdan abartılı sayılabilecek saray hiçbir Fransız hükümdarının sürekli kalabildiği bir saray olamamıştır. I. François sarayda sadece 72 gün kalabilmiş ve sarayın tamamlanmasına şahit olamamıştır.
Le Roi-Soleil (Güneş Kral) XIV. Louis’yi sarayı sıklıkla gösterişli partileri için kullanmıştır. Yine onun döneminde Moliere'in Kibarlık Budalası oyununun ilk temsili bu sarayda yapılmıştır.
Versay Sarayı'nın aksine Chambord Sarayı sürekli olarak mobilyalı değildi. Av ya da kutlama yapılacağı zaman kraliyet depolarından mobilyalar saraya götürülürdü.

1725 ve 1733 yılları arasında sarayı sürgündeki Polonya kralı, aynı zamanda Fransa kralı XV. Louis’nin kayınpederi olan Stanislaus I. Leszczyński kullanmıştır. Sarayı daha sonra 1748 yılından 1750’ deki ölümüne kadar olan süreçte Fransız komutan saksonyalı mareşal Moritz kullanmıştır. Askerleri tarafından da çok sevilen komutan bir av meraklısıydı. 1738'de Saksonya elektöründen 100 adet ceylan yollamasını rica etmişti. Hamburg’dan gemi ile Paris’e  gönderilen ceylanlar  sarayın avlanmak amaçlı 5433 hektarlık duvarlarla çevrili av alanına konulmuştu.
Chambord Sarayı Fransız Devrimi sırasında yağmalanmıştır.

Şair Gustave Flaubert 19. yüzyılda sarayın odalarını dolaşırken, onun tuhaf kaderi üzerine derin düşüncelere dalmıştı: “Sanki kimse ona sahip olmasın, elinde tutmasın diye her şey yapılmış. Sanki hiç kullanılmamış gibi, ihtiyaç duyulandan çok daha büyük gibi gözüküyor her şey. Ziyaretçilerin duvarlarına bir kez dahi ismini yazmadığı terk edilmiş bir otel gibi.”
Napoléon sarayı 19. yüzyılın başlarında Louis-Alexandre Berthier'e teslim etti.
1870 ve 1871 yılları arasındaki Alman-Fransız savaşı sırasında saray askerî hastane olarak kullanıldı. İkinci dünya savaşı esnasında ise Louvre müzesi koleksiyonun bir kısmı buraya taşınmıştı. Güvenlik amaçlı getirilen eserler arasında Mona Lisa ve Venus de Milo'da vardı.
Saray Schwerin Sarayı'na model olmuştur. Loire sarayları arasında en büyüğü ve en meşhurudur. Saray ziyarete açıktır.

Chambord Sarayı'nın mimari bilinmemektedir. Leonardo da Vinci ya da Domenico Cortona'nun planını çizdiğine dair tahminlerde henüz kesinlik kazanamamıştır. Sarayın inşaatına 1519'da başlanmış, 1539 yılında finansal sorunlardan dolayı ara verilmiştir. İnşaat çalışmaları çok uğraştırıcı ve masraflı olmuştur. Saray 5 metre uzunluğundaki tahta kazıkların üzerinde, bataklık bir alanda inşa edilmiştir. Sarayın temel çalışmalarında 1800 işçi çalışmıştır. Duvarların örülmesi 15 yıl sürmüştür. Saray 156 metre uzunluğunda, 56 metre yüksekliğindedir. Sarayın 6 yüksek kulesi, 426 odası, 365 zarif bacası ve 77 adet merdiveni mevcuttur. İnşaatı toplam 25 yıl sürmüş, eklemeleri ve düzeltmeleri ile bu süre daha da uzundur.

Sarayın mimari konsepti bir yandan Orta Çağ kalelerinin mimari özelliklerini içinde barındırırken (merkezinde, duvarlarla çevrili olan, dört adet köşe kuleleri ve iki kanadı bulunan bir Donjon bulunmaktadır), diğer yandan İtalyan Rönesansı sanatının yaratıcı mimarisinin en güzel örneklerini (Localar, Teraslar) içine almıştır. Bu anlamda Saray Rönesans sanatının ve kendinden önceki yüzyılların mimari özelliklerinin en güzel sentezlerinden biridir.
Bu formda neredeyse benzersiz olan olağanüstü zenginlikteki çatısı sarayın en dikkat çekici özelliğidir. Saray kare şeklindedir. Karenin her köşesinde koni biçiminde kuleler yükselmektedir. Bu kulelerin arasında sayısız bacalar ve çatının orta kısmında ise bir ışık kulesi bulunmaktadır. Çatı teras şeklinde düzenlenmiştir.
Yapının merkezinde, Donjon ortasında üst üste iki sarmal olarak inşa edilen bir çiftli merdiven bulunmaktadır. Merdiven öyle inşa edilmiştir ki, bir sarmaldan yukarı çıkan kişiler, diğer merdiveni kullanan kişilerle hiçbir şekilde karşılaşmamaktadırlar. Merdivenleri, o dönem Kral I. François’nın hizmetinde olan ve mezarı Loire Vadisi’ndeki bir diğer kraliyet şatosu Amboise’da bulunan Leonardo da Vinci'nin tasarladığı tahmin edilmektedir.
Merdivenin çevresinde dört adet koridor yer alır. Her koridorun sağ ve sol taraflarında bir kişinin kalabileceği apartmanlar bulunmaktadır. Her katta toplam 8 adet apartman mevcuttur.

Chambord Sarayı’nın pek çok yerinde sembolik anlamı olan "F" harfi bulunur. F harfi I. François ve Fransa’yı sembolize etmektedir. Sarayda göze çarpan bir diğer sembol ise ateş püskürten ve ateşle çevrili Semender’dir. „Kendimi onunla besliyorum ve onu kendim söndürüyorum“ (Lat. Nutrisco et extinguo, Fr. Je m’en nourris et je l’éteins) anlamını taşır.

Chambord Sarayı Loire Irmağı'nın yan kolu olan Cosson Irmağı'nın kanalaştırılmış halinin kenarındadır. Park 32 kilometre uzunluğunda bir duvarla çevrilidir. Parkın 6 kapısı vardır. Av Alanı 5.433 Hektar büyüklüğündedir. Bu Paris'in yüz ölçümüne denk gelmektedir. Günümüzde, Park, Avrupa'nın etrafı çevrilmiş en büyük parkı unvanını elinde bulundurur. 
Parkta sayısız yaban hayvanı yaşamaktadır. Gezinti sırasında yaban domuzu ya da ceylanları görmek mümkündür.

Chambord Sarayı, 1981 tarihinden bu yana kültürel varlık olarak Dünya Mirası listesinde yer almaktadır.

Domaine national de Chambord 29 Kasım 2001 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Champagne-Ardenne ([ʃɑ̃ˌpaɲaʀˈdɛn]), Fransa'nın 26 bölgesinden biridir. Fransa'nın kuzeydoğusundadır ve Belçika ile komşudur. 1790 senesinde Fransa'daki yeni idari yapılaşmaya kadar, bu bölgenin büyük bir bölümü Champagne olarak adlandırılırdı. Bu bölge I. Dünya Savaşı ile II. Dünya Savaşı'nda önemli çarpışmalara sahne olmuştur. Merkez şehri Châlons-en-Champagne olmasına rağmen en önemli ve büyük şehri Reims'tır. Bu bölgede üretilen köpüklü beyaz şaraba bölgenin adı verilmiştir: Şampanya. 2001 yılında 263 milyon şişe şampanya satılmıştır. 1982'den beri dönemsel göç nedeniyle nüfusu azalmaktadır. 52/km² nüfus yoğunluğu ve 1,3 milyonluk nüfusuyla Fransa'nın en az nüfuslu bölgelerinden biridir.

Champagne-Ardenne bölgesi antik çağlardan beri zengin bir tarihe sahiptir.

Roma döneminde, Reims şehri (Latince: Durocortorum) bir kavşak yeriydi ve Roma'nın kuzeyindeki en büyük nüfusa sahip şehirdi.
Orta Çağ'ın başında, 496'da, Fransa kralı I. Clovis Saint Remi tarafından Reims'teki Saint Remi Bazilikası'nda vaftiz edildi. Bu nedenle X. Charles'a kadar Reims Fransa krallarının kutsal şehri olmuştur.
1000 yılına doğru Reims başpiskoposu Gerbert d'Aurillac, II. Sylvestre adı ile papa oldu. Germen imparatoru III. Othon'un arkadaşıydı.
1871'de Ardennes'te Sedan Muharebesi yapıldı.
I. Dünya Savaşı sırasında, Champagne bölgesi Paris yakınlarındaki I. Marne Muharebesi (6-9 Eylül 1914) 1917 ilkbaharında Chemin des Dames'a 1918'de de İkinci Marne çarpışmasına sahne oldu.
Ardennes bölgesi 1940'ta II. Dünya Savaşı sırasında Fransa Seferi'nde, Müttefiklerin yenilgisi ve Fransa'nın işgaliyle sonuçlanan çetin çarpışmalarla, 1944'teki Müttefiklerin Ardennes karşı saldırısına sahne olmuştur.
1962 senesinde Fransa ile Almanya arasındaki barış ve uzlaşma töreni General Charles de Gaulle ve Alman şansölyesi Konrad Adenauer arasında Reims Katedrali'nde yapılmış ve Kardinal François Marty töreni yönetmiştir.
1996'da, Papa II. Jean-Paul Reims'a gelerek I. Clovis'in Saint Remi tarafından vaftiz edilmesinin 1500ncü yıldönümünü kutladı.

Champagne-Ardenne'de dört il (Fr. département-altbölge) bulunmaktadır: Aube, Ardennes, Haute-Marne ve Marne.
Bölgedeki nehirler batıya doğru akar ve aralarında Seine Nehri, Marne Nehri ve Aisne Nehri sayılabilir.
Bölgede toplam 460 km olmak üzere üç otoyol bulunmaktadır:

A4 Otoyolu Paris'i Strazburg'a bağlar ve Reims metropolitan bölgesine hizmet verir.
A5 Otoyolu Paris'i Dijon'a bağlar ve Troyes ile Chaumont'a hizmet verir.
A26 Otoyolu Calais'yi Dijon'a bağlar ve Reims ile Châlons-en-Champagne'a hizmet verir.
Demiryolu ağı içinde Marne Vadisi'ni takip ederek Épernay, Châlons-en-Champagne ve Vitry-le-François'tan geçen Paris-Strazburg hattı bulunmaktadır. Paris'i Strazburg'a bağlayacak olan LGV Est TGV hattı 2007 yılında hizmete girecektir.
Bölgenin suyolları arasında Marne Nehri'nden Ren Nehri'ne olan kanal ile, Marne Nehri'ne yatay olan kanal bulunmaktadır. Bu kanallar küçük ölçekli kanallardır.
Vatry Uluslararası Havaalanı ana olarak hava kargo taşımacılığı için ayrılan 3650 m.lik piste sahiptir ancak sık olarak kullanılmamaktadır. Havaalanı Paris'e yalnızca 150 km. uzaklıkta az nüfus yoğunluğu olan bir bölgede kurulmuştur. Bazıları burasının Paris'in üçüncü havaalanı olmak için iyi bir aday olduğunu düşünmektedir. Fransa Yeşiller Partisi de ses kirliliğinden daha az insanın etkileneceği böyle bir öneriyi desteklemektedir.

Topraklarının % 61,4'ünde tarım yapılmaktadır.
Fransa'da arpa ve alfalfa üretiminde birinci sıradadır.
Fransa'da şeker pancarı, soğan ve bezelye üretiminde ikinci sıradadır.
Fransa'da buğday ve kolza tohumu üretiminde üçüncü sıradadır.
282.37 km² lik üzüm bağları vardır.
2001 Şampanya satışı: 263 milyon şişe (2000'e göre %4 artış) %37,6 ihraç edilmiştir.
Fransız çorap/iç çamaşırı üretiminin %25'i.
Fransa'daki üçüncü metalürji bölgesi.

Champagne-Ardenne e-devlet portalı (Fransızca) 4 Ağustos 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Champagne-Ardenne bölgesi turizm sitesi (Fransızca)

1707 Birlik Yasaları (İngilizce: Acts of Union 1707), İngiltere Parlamentosu'nda kabul edilen 1706 İskoçya ile Birlik Yasası (İngilizce: Union with Scotland Act 1706) ile İskoçya Parlamentosu'nda kabul edilen 1707 İngiltere ile Birlik Yasası (İngilizce: Union with Scotland Act 1706) olmak üzere iki farklı yasadır. Aynı hükümdara bağlı olmalarına karşın farklı devletler olan ve farklı yasama organlarına sahip İngiltere Krallığı ile İskoçya Krallığı'nın birleşmesi amacıyla 22 Temmuz 1706'da imzalanan Birlik Antlaşması, bu yasalarla yürürlüğe girmiştir.
İskoç Parlamentosu antlaşmayı, yalnızca bazı küçük değişikliklerle Ocak 1707'de kabul etti, hemen ardından da İngiliz Parlamentosu antlaşmayı onayladı. 6 Mart'taki krallık onayından sonra birleşme 1 Mayıs 1707'de yürürlüğe girdi.
Birleşme Kanunları (İngilizce: The Acts of Union, İskoç dili: Achd on Aonaidh) iki farklı parlamentonun kabul etmiş olduğu kanunlardır: İngiltere Parlamentosu’nun kabul ettiği 1706 tarihli İskoçya ile Birleşme Kanunu ve İskoçya Parlamentosu'nun kabul ettiği 1707 tarihli İngiltere ile Birleşme Kanunu. Geçirilen bu kanunlarla, parlamento temsilcileri arasında görüşülen ve iki ülkenin 22 Haziran 1706 tarihinde kabul etmiş oldukları Birleşme Antlaşması'nın (İngilizce: Treaty of Union) hükümlerini yürürlüğe konmuş oldu. Hükümler uyarınca İngiltere Krallığı ve İskoçya Krallığı, öncesinde aynı monark tarafından yönetilen fakat farklı yasaları olan iki ayrı krallık, Büyük Britanya adı altında tek bir krallık oluşturdular.
İki ülke 1603 tarihinde kabul edilen Tahtların Birleşmesi ile, İskoçya Kralı VI. James’in İngiltere Kraliçesi I. Elizabeth sonrasında İngiltere'nin başına geçmesi, aynı monark tarafından yönetilmeye başlandı. Antlaşmanın tahtların birleşmesi olarak adlandırılmasına ve VI. James tarafından kabul edilmesine rağmen İngiltere ve İskoçya 1707 tarihinde tek bir krallıkta birleşmelerine kadar resmi olarak iki ayrı ülke olarak kaldılar. Birleşme Kanunları kabulünden önce iki ülkeyi parlamento kararları ile birleştirmek için üç girişimde bulunuldu (1606, 1667, 1689) fakat 18.yüzyıl başlarına kadar farklı nedenler dolayısıyla iki ülke bu kararlara sıcak bakmadı.
Kanun 1 Mayıs 1707'de yürürlüğe girdi. Bu tarihte, İskoç Parlamentosu ve İngiliz Parlamentosu Londra’daki Westminster Sarayı’nda, İngiliz Parlamentosu'nun toplanma yeri, Büyük Britanya Parlamentosu'nu oluşturmak için birleştiler. Gerçekleştirilen bu birleşme, İskoçya'da “ Parlamentoların Birleşmesi (İngilizce: Union of the Parliaments)” olarak da bilinir.

1603 öncesinde İngiltere ve İskoçya ayrı hükümdarlarca yönetilmekteydiler. Kraliçe Elizabeth'in yönetimi boyunca hiç evlenmemesi ve bu nedenle varisi olmadığı için James, kral VII. Henry'nin büyük torunu ve Stuart Hanedanı üyesi prostestan İskoçya Kralı, İngiltere tahtına varis olmuş oldu. I. Elizabeth'in ölümü sonrası iki taht James'in birleşik yönetimine geçti, İngiltere'de I. James ve İskoçya'da VI. James. İki krallığı tek bir taç altında birleştirmek, Büyük Britanya unvanını almak ve yönetimine ve kendisine Britanya Kültürü'nü benimsetmeye çalıştı.
1603 İngiltere ve İskoçya Birliği Yasası şartlarını kabul etmek için ortak bir komisyon kurdu. Ancak İngiliz Parlamentosu, bunun İskoçya'nınkine benzer bir mutlakiyetçi yapının empoze edilmesine yol açacağından endişeliydi. James önerilerini geri çekmek zorunda kaldı ve 1610 yılında bu eylemlerini tekrarlaması çok sert karşılandı.
Bunun yerine, merkezi ve birleşik bir yapı kurma amacına yönelik bir adım olarak birleşmiş bir İngiliz-İskoç kilisesi kurdu. İki kilise de yapısal olarak piskoposluk olsa da doktrin anlamında farklıydılar. İskoçya Kilisesi, kirk olarak da bilinir, kalvinistti ve birçok İngiltere Kilisesi uygulamalarını Katolik Kilisesi'nden biraz daha iyi olarak yorumluyorlardı. Bunun bir sonucu olarak da James ve oğlu I. Charles tarafından uygulanmak istenen dini politikalar, 1639-1651 yılları arasında gerçekleşen İngiltere İç Savaşı'na neden oldu.
1639–1640 Piskopos Savaşları, İngiltere İç Savaşı'nın ilk çatışmalarından sayılır, kirk'in önceliğini kabul etti ve İskoçya'da bir Covenanter hükûmeti kurdu. İskoçlar, 1642 yılında başlayan ilk çatışmalarda kraliyetçi bir zaferin İskoçya üzerinde yaratabileceği etkiden çekinmelerine kadarki sürede tarafsız kalmayı tercih ettiler. Argyll gibi Presbiteryen liderler, birleşmeyi İngiltere ve İskoçya arasındaki serbest ticareti sağlamanın ve Presbiteryen Kilisesi'nin korunmasının bir yolu olarak gördüler.
1643 Solemn League and Covenant metni hükmünce Covenanterler, dini birlik karşılığında İngiltere Parlamentosu'na askeri destekte bulunma konusunda anlaştılar. Antlaşma defalarca İngiltere, İskoçya ve İrlanda arasındaki 'birliğe' atıfta bulunsa da, siyasi birliğin Kirk Partisi dışında çok az desteği vardı. İngiltere Kilisesi'ndeki Piskoposluk çoğunluğu ve Yeni Ordu'ya hakim olan Oliver Cromwell gibi Bağımsızlar dini birliğe bile karşı çıktı.
İngiliz ve İskoç Presbiteryenler, bağımsızları ve Düzleyiciler gibi radikal grupları Kraliyetçiler'den daha büyük bir tehdit olarak gören siyasi muhafazakarlardı. Kraliyetçiler ve Presbiteryenler, monarşinin tanrısal olarak düzenlendiğini fakat Kilise'nin doğal ve geniş otoritesi üzerindeki etkisinin doğru olmadığını kabul ettiler. Presbiteryenler, I. Charles 1646'da teslim olduğunda, onu İngiliz tahtına geri getirmek için eski düşmanlarıyla ittifak kurdular.
1647-1648 yılları arasında gerçekleşen İkinci İngiltere İç Savaşı'ndaki yenilgiden sonra İskoçya, İngiliz birlikleri tarafından işgal edildi. Aralık 1648'de yaşanan Gurur Tasfiyesi, Presbiteryen milletvekillerini Parlamento'dan çıkararak ve Ocak 1649'da Charles'ı idam ederek Cromwell'in İngiltere'deki siyasi kontrolünü sağlamlaştırdı. Bunu saygısızlık olarak gören Kirk Partisi, II Charles'ı İskoçya ve Büyük Britanya Kralı ilan etti ve onu İngiltere tahtına geçirmek için ittifak kurdular.
1649-1651 Üçüncü İngiliz İç Savaşı veya Anglo-İskoç Savaşı'ndaki yenilgi, İskoçya'nın İngiltere, İskoçya ve İrlanda Topluluğu'na katılmasıyla sonuçlandı, Bu büyük ölçüde Cromwell'in Anglo-İskoç Savaşı'ndan sorumlu tuttuğu Kirk Partisi'nin gücünü kırmaya yönelik bir karardı. 1652 Birlik Teklifi'ni 12 Nisan 1654'te Oliver Cromwell, İngiltere'nin Koruyucusu, tarafından kabul edilen bir kararname izledi. Kararname 26 Haziran 1657'de İkinci Koruyucu Parlamento tarafından onaylandı ve Westminster'da mevcut İngiliz üyelere İskoçya ve İrlanda'dan 30'ar temsilcinin eklendiği tek bir Parlamento oluşturuldu.

Entegrayson sırasında İngiltere ve İskoçya arasında serbest ticaret kurulmak amaçlanırken, askeri müdahale ekonomik çıkarları sekteye uğrattı. İki ülke de birleşmenin yüksek vergi oranlarına ve sıkı askeri denetime neden olacağını düşündüklerinden birleşme fikrine sıcak bakmadılar. Var olan yetersiz desteğin yanında 1660 yılında Stuart Hanedanı'nın restore edilip II. Charles'ın tahta geçmesiyle birlik yönünde atılan adımlar rafa kaldırıldı.
İskoçya ekonomisi, İngiliz Ticaret - Navigasyon Yasaları ve İngiltere'nin İskoçya'nın en büyük ihracat ortağı olan Hollanda ile 1660-1663 yıllarındaki savaşları nedeniyle büyük zarara uğradı. Ocak 1668'de Anglo-Sakson bir ticaret komisyonu kuruldu fakat gerek komisyonun imtiyaz vermeme yönündeki tavırları gerek de İskoçya'nın karşılığında sunabileceği pek bir varlığı olmadığından dolayı bu eylem de uzun soluklu olmadı. 1669 yılında kral II. Charles, İskoçya'nın Hollanda ile olan politik ve ticari bağlarını zayıflatmak için iki ülkenin siyasi anlamda birleşmelerini destekleyen görüşlerini yeniden dile getirmeye başladıysa da devam eden muhalif görüşler ve bunlara olan desteğin hız kesmeden artması halihazırda devam eden görüşmelerin aynı yıl içinde son bulmasına neden oldu.
1688'deki muhteşem devrimi takiben İskoç piskoposlarının katılımıyla oluşturulan bir Kongre, İskoç piskoposlarının, kirk üzerindeki Piskoposluk kontrolünü korumak amacıyla önerilen bir birliği destekledikleri bir zamanda, anayasal bir çözüm üzerinde anlaşmak üzere Nisan 1689 yılında Edinburgh'da toplanma kararı aldı. III. William ve Kraliçe Mary fikrin savunucuları konumundaydılar lakin bahsedilen görüşmeler İskoçya'daki Presbiteryen çoğunluk ve İngiliz Parlamentosu'nun oluşturdukları muhalefet neticesinde sonuçsuz kaldı. 1690 yılında piskoposluk İskoçya'da kaldırıldı. Beklenen etkinin tersine, siyasi kanadı güçlü bir sınıfı yönetimden yabancılaştırmak, ilerleyen tarihlerde birliğin kurulmasına karşı olan muhalefet tarafının temelini oluşturmuştu.
1690'lı yıllar Avrupa ve özellikle İskoçya için zorlu ekonomik krizlerin yaşandığı bir dönemdi. Örneğin, İskoçya'da bahsedilen yıllarda yaşanılan büyük ekonomik krizler ve İskoç halkının maruz kaldığı etkisi uzun yıllar devam eden kıtlıklar, İngiltere ile yaşanan gerginliklerin sebebi olmuştu. 1698'de İskoç Afrika ve Güneydoğu Asya Ticaret Şirketi, halkın sermayesini artırmaya yönelik açık abonelik sistemi oluşturmak için bir tüzük aldı. Şirket, neredeyse tamamı İskoç yatırımcılarca desteklenen ve Doğu Asya ile ticareti geliştirmek amacıyla Panama'da bir İskoç kolonisi kurmayı hedefleyen Darién Projesi'ni hazırladı. Plan tam anlamıyla bir felaketti. İngiltere'nin Doğu Hindistan Şirketi ile olan gizli anlaşmaları ve İspanya İmparatorluğu'nun askeri baskısı neticesinde bölge terk edildi. İskoçya Şirketi, İskoçya Krallığı'ndaki para akışının %20-25 kadarlık kısmıyla finanse edilmekteydi. Bu girişimin başarısızlıkla sonuçlanması sonrasında tüm İskoçya'nın maddi bir çöküş içine girmesine neden oldu. Bu çöküş, 1707 Birlik Yasaları'nın imzalanmasına zemin hazırladı. Darien kolonisinin kurulmuş olduğu arazide ise günümüzde herhangi bir yerleşim bulunmamaktadır.

1908 Yaz Olimpiyatları ya da resmî adıyla IV. Olimpiyat Oyunları, 1908 yılında Büyük Britanya'nın başkenti Londra'da düzenlenmiş uluslararası çok sporlu etkinlik. Aslında Uluslararası Olimpiyat Komitesi tarafından 1904 yılında oyunların Roma'da düzenlenmesi kararlaştırılmıştı, fakat 7 Nisan 1906'da gerçekleşen Vezüv Yanardağı'nın patlamasının yarattığı felaket, İtalya'nın olimpiyatlar için ayırdığı fonu felaket bölgelerine aktarmasına ve akabinde İtalya'nın ev sahipliğini kaybetmesine yol açtı.

Oyunlar, 1906 Ara Olimpiyatları'nda olduğu gibi her ülkenin sporcusunun kendi millî bayrakları ile bir geçit töreninde yürümesi ile başladı. Ancak, yaşanan bazı ihtilaflar oyunların başlangıcında krize neden oldu:

Olimpiyatlara ilk kez katılan Finlandiya'nın Rus Çarlığı egemenliği altında olmasından ötürü geçit töreninde Finlerin ayrı bir bayrak altında yürümesine Rus yetkililerin girişimleriyle izin verilmedi.
Oyunlara 3. kez katılan İsveç'in bayrağı törenin yapıldığı stadyuma asılmadığı için bu durumunu protesto eden İsveçli sporcular açılış törenini terk etti.

Stadyuma İsveç bayrağının yanı sıra ABD bayrağı da asılmamıştı. Geleneksel olarak açılış töreni, ev sahibi ülkenin devlet başkanı tarafında ve ulusal takımlar bayrak ile önlerinden geçerken devlet başkanı onuruna bayraklarını eğmektedirler. ABD bayrağını taşıyan gülle atıcı Ralph Rose, Kral VII. Edward'ın önünden geçerken bu rutini yapmayı reddedip ve ABD bayrağını eğmedi. Ancak İngiliz Kraliyet Ailesi onuruna tüm ulusal bayrakların bir arada gerçekleştirdiği toplu selamlama sırasında ABD bayrağı da diğer bayraklar gibi eğilerek selamlama yaptı. ABD takım kaptanı ve İrlandalı Amerikan Atletler Kulübü üyesi Martin Sheridan bu durumu sonradan, "Bu bayrak hiçbir ölümlü kralın önünde eğilmez." ifadesini kullandı. Bu ifade, iki eski sömürge olan ABD ile İrlanda'nın İngiliz Monarşisi'ne meydan okuması olarak değerlendirildi. Ancak, bu söz ilk kez, Sheridan'ın ölümünden 24 yıl sonra, 1952'de kayıtlara geçti.

1950 Britanya Grand Prix ya da resmi adıyla The Royal Automobile Club Grand Prix d'Europe Incorporating The British Grand Prix, 13 Mayıs 1950'de düzenlenen Formula 1 Dünya Şampiyonası tarihinin ilk yarışıdır.
70 tur üzerinden düzenlenen yarışı Alfa Romeo takımının sürücüsü Nino Farina kazanmıştır. Takım arkadaşlarından Luigi Fagioli ikinci ve Reg Parnell ise üçüncü olmuştur.

^1 - Luigi Fagioli Sıralamalarda ve yarışın 70 turunda #3 numaralı Alfa Romeo'yu kullandı. Gianbattista Guidotti yedek sürücüydü ancak yarışta aracı kullanmadı.
^2 - Sıralamalarda ve yarışın 2 turunda #9 numaralı ERA'yı Peter Walker kullanmıştır. Tony Rolt aracı devralmış ve 3 tur boyunca yarışmıştır.
^3 - Sıralamalarda turlarında ve yarışın 45 turunda #10 numaralı Maserati'yi Joe Fry kullanmıştır. Brian Shawe-Taylor aracı devralmış ve 19 tur boyunca yarışmıştır.
^4 - Yarıştan önce katılımı iptal olmuştur.

^5 Yarış galibiyeti için 8, En Hızlı Tur için 1 puan verilir.

1966 FIFA Dünya Kupası, FIFA Dünya Kupası organizasyonun sekizincisidir. 11 Temmuz-30 Temmuz tarihlerinde İngiltere'de düzenlenmiştir. İngiltere finalde Batı Almanya ekibini 4-2 yenerek kupayı kaldırmıştır. İlk kez birinci gelmelerinin yanı sıra Uruguay ve İtalya'dan sonra kupayı kaldıran üçüncü ev sahibi olmuşlardır. Bu turnuva ayrıca televizyondan canlı yayınlanan ilk Dünya Kupası olmuştur.

İngiltere 22 Ağustos 1960 tarihinde Roma, İtalya'da, Batı Almanya ve İspanya'yı geride bırakarak 1966 Dünya Kupası'nı düzenleme hakkı kazandı.

1966 Dünya Kupası daha müsabakalar başlamadan acı bir anlaşmazlık konusu oldu. 16 Afrika ülkesi, 1964 FIFA'nın aldığı Afrika şampiyonunun finallere gidebilmek için Asya veya Okyanusya şampiyonlarından biriyle ön eleme müsabakası oynamasını öngören kararını protesto için turnuvayı boykot etti. Afrikalılara göre kıta şampiyonu takım finallere direkt olarak katılmayı hak etmekteydi.
Afrika ülkeleri katılmamasına rağmen, 70 ülke ile o zamana kadarki en yüksek katılım rekoru kırıldı. Bütün tartışmalardan sonra, FIFA kupaya Avrupa'dan 10, Güney Amerika'dan 4, Asya ve Orta-Kuzey Amerika'dan ise birer takımın katılmasına karar verdi.
Portekiz ve Kuzey Kore ilk kez finallere katılmayı başardı. İki ülkeden Portekiz buradan sonra 1986 ya kadar, Kuzey Kore ise 2010 yılına kadar finallerde boy göstermeyi başaramadı. Bu ülkelere ek olarak İsviçre 1966'dan sonra finallere 1994 yılına kadar kupada yer alamadı. Turnuvaya katılamayan en önemli ülkelerden bazıları Yugoslavya ve 1962'de finalisti olan Çekoslovakya olmuştur.

1966 finalleri 1962 ile aynı sistemde yapılmıştır. Buna göre 16 takım dörderli 4 grupta mücadele etmiş, her galibiyet için 2 ve her beraberlik için 1 puan verilmiş, aynı puandaki takımların sıralanması için gol averajı uygulanmıştır. Grupta ilk iki sırayı alan takımlar bir üst tura yükselmiştir.
Eleme turlarında eğer 90 dakika boyunca eşitlik bozulmamış ise 30 dakika uzatma bölümüne geçilmiştir. Final dışındaki karşılaşmalarda uzatma dakikalarından da beraberlik çıkarsa kazanan kura ile belirlenecek, finalde beraberlik durumunda ise karşılaşma tekrar oynanacaktı. Bu kurala karşın turnuvada herhangi bir tekrar maçı veya kura çekimine gerek duyulmamıştır.

Willie, FIFA Dünya Kupası tarihindeki turnuvaların maskotu olan ilk karakterdir. World Cup Willie isimli karakter bir aslandı ve üzerinde Birleşik Krallık'ın bayrağı olan bir giysi giymişti. Bayrak üzerindeki yatay hat üzerinde "WORLD CUP" (Dünya Kupası) yazmaktaydı.

Londra'daki White City Stadyumu yalnızca Grup 1'deki Uruguay-Fransa maçında kullanıldı. Cuma günü Wembley'de oynanması planlanan bu maç, aynı gün stadyumda düzenli olarak Greyhound yarışı olarak anılan köpek yarışlarının yapılması ve Wembley'in sahibinin bu yarışları ertelemeyi kabul etmemesi üzerine, alternatif olarak bu stadyuma alınmıştır.

Avrupa

A Grubu'nda ev sahibi İngiltere, ilk maçında 2 Dünya Kupası kazanmış Uruguay ile karşılaştı. İki takım da kontrollü oyun sergiledikleri maçta birbirlerine karşı gol atma başarısı gösteremeyerek sahadan 0-0 berabere ayrıldılar. Grubun diğer maçı Fransa ile Meksika arasında oynandı. Sahadan her iki takım da 1-1'lik beraberlikle ayrılırken Meksika kalecisi Antonio Carbajal beşinci kez finallere katılma başarısını göstererek bu alandaki rekoru uzun yıllar elinde tuttu. Bu rekoru, 32 yıl sonra 1998 FIFA Dünya Kupası'na katılan Alman futbolcu Lothar Matthäus egale etti. İkinci maçlarda, Uruguay geriye düştüğü maçta Fransa'yı 2-1 mağlup ederken İngilizler, Meksika karşısında Bobby Charlton ve Hunt ile sonuca gitti. İngilizler, Fransa'yı son maçta Hunt'ın ayağından gelen 2 golle evlerine gönderirken, Uruguay, Meksika karşısında kontrollü futbol ile 0-0 berabere kalarak grup ikincisi oldu ve çeyrek final vizesini kaptı. Meksika ise, bir kez daha katıldığı kupada çeyrek final yüzü göremezken, Fransa 1 puan ile grubunu sonuncu sırada tamamladı ve Dünya Kupası başarısızlıklarına bir yenisini daha ekledi.

Batı Almanya, grubun açılış maçında İsviçre'yi 5-0'la geçerken, golcü Haller ile birlikte genç yıldız Franz Beckenbauer attıkları goller ile takımını farka taşıyan isimler oldular. Grubun diğer maçında Arjantin ile 1964 Avrupa Şampiyonu İspanya karşı karşıya geldi. Oldukça çekişmeli geçen ve sertliğin üst seviyede olduğu maçta Artime attığı iki gol ile Tangocuları Boğalar karşısında galibiyete taşıdı. İkinci maçlarda, Arjantin-Batı Almanya maçından gol sesi çıkmazken, Boğalar İsviçre engelini 2-1 ile geçti. Batı Almanya, Uwe Seeler'in son dakikalarda attığı gol ile İspanyolları 2-1 yenip turnuvanın dışına itti ve grubunu lider tamamlayarak çeyrek final vizesini aldı. Arjantin de grubun zayıf takımı İsviçre engelini 2-0 ile geçti ve averaj ile ikinci sırada yer alarak çeyrek finale çıkan diğer takım oldu.

Grubun açılış maçında Brezilya, Bulgaristan karşısında zorlanmadı ve yıldızları Pelé ve Garrincha ile 2-0'lık bir galibiyet aldı. Diğer maçta Portekiz, Macaristan'ı 3-1 ile geçerek turnuvaya galibiyetle başladı. Portekiz, ikinci maçında Bulgaristan'ı 3-0 ile rahat geçti ve gruptan çıkmayı garantiledi. Brezilya'nın Macaristan'ı geçmesi beklense de, Tostão ile öne geçen Sambacılar, ikinci yarıda karşılarında beklemedikleri bir Macaristan bularak maçı 3-1 kaybettiler ve çeyrek final şanslarını zora soktular. Macaristan son maçında Bulgaristan'ı 3-1 yenerek çeyrek final vizesi alırken, Eusébio'nun 2 gol kaydettiği maçta Portekiz, 3-1'lik galibiyetle Sambacıları henüz ilk turda evlerine gönderdi.

D Grubu'ndaki ilk maçlar sonucunda, Sovyetler Birliği, Kuzey Kore'yi 3-0 ile geçerken, İtalya da Şili engelini 2-0'la geçerek Santiago Savaşı'nın intikamını almış oldu. Sovyetler, mücadeleli geçen maçta İtalyanları 1-0'la geçerek grup birinciliğini garantilerken, Kuzey Kore de Şili karşısında 1-1 berabere kalarak sürpriz bir skora imza attı. Sovyetler, son maçta, Şili'yi 2-1 ile geçerken, Kuzey Kore-İtalya maçında, İtalya'nın maçı rahat bir şekilde alarak gruptan çıkması bekleniyordu. Ancak, maç beklenenin aksine Pak Doo Ik'in 42. dakikada gelen golü ile 1-0 Kuzey Kore lehine bitti ve İtalyanlar kupadan erken elendi.

İlk çeyrek final maçında, turnuvanın sürpriz takımı Kuzey Kore ile Portekiz karşı karşıya geldi. Maça fırtına gibi başlayan Uzak Doğu ülkesi, ilk dakikalarda bulduğu goller ile skor tabelasını 25. dakikada 3-0'a taşıdı. Ancak, sahneye çıkan Eusébio, attığı 4 golle maçın 5-3 Portekiz lehine kazanılmasında ve yarı finale çıkılmasında büyük pay sahibi oldu. Sovyetler Birliği ise, Macaristan karşısında kalecisi Lev Yaşin'in yıldızlaştığı maçta 2-1'lik galibiyet aldı.
Panzerler, Güney Amerika temsilcisi Uruguay'ı gol yağmuruna tuttu. Haller, Beckenbauer ve Seeler gollerine devam ederken maçın sonucu 4-0 olarak neticelendi. Alf Ramsey ve öğrencileri, çeyrek finalde Arjantin ile eşleşti. Oldukça gergin geçen maçta, hakemin Arjantin kaptanını oyundan atması tartışmalara neden oldu. 10 kişi kalan Arjantin karşısında 78. dakikada Hurst ile öne geçen İngilizler, zor da olsa yarı finale çıkan taraf oldu.

Yarı final maçlarında, Batı Almanya'da Haller ve Beckenbauer attıkları gollerle takımlarını finalist yaparken, Sovyetler Birliği'nde Yaşin'in kurtarışları takımını finale taşımaya yetmedi. Wembley'de İngilizlerin karşısında bu kez Eusébio'nun takımı Portekiz vardı. Baştan sona üstün oynayan ve Arjantin maçındaki tutuk futbolunu üzerinden atan İngilizler, Portekiz'e karşı 2 gol kaydettiler. Son dakikalarda Eusébio'nun ayağından gelen penaltı golü sonucu değiştirmeye yetmedi.

Üçüncülük maçında Portekiz, Sovyetler'i 2-1 ile geçerek üçüncülük elde ederken, Kara Panter attığı 9 gol ile turnuvayı gol kralı olarak tamamladı.

9 gol
 Eusébio
6 gol
 Helmut Haller
4 gol
 Geoff Hurst
 Franz Beckenbauer
 Ferenc Bene
 Valeriy Porkujan
3 gol

2 gol

1 gol

Kendi kalesine
 Ivan Davidov (Macaristan maçında)
 Ivan Vutsov (Portekiz maçında)

FIFA'nın 1966 Dünya Kupası arşivi 15 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
RSSSF'deki turnuva detayları3 Ağustos 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
1996 Dünya Kupası bilgileri
Planet World Cup - İngiltere 1966 11 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
British Pathe'de 1966 Dünya Kupası'ndan görüntüler 10 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
BBC'de Kuzey Kore'nin 1966 Dünya Kupası değerlendirmesi17 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Life'da Never-Seen: 1966 Dünya Kupası

2012 Yaz Olimpiyatları (resmî: XXX. Olimpiyat oyunları), 27 Temmuz-12 Ağustos 2012 tarihleri arasında Birleşik Krallık'ın başkenti Londra'da düzenlenen yaz olimpiyatlarıdır.
Bu olimpiyat ile birlikte Londra, 1908 ve 1948 yıllarında düzenlediği olimpiyatlardan sonra üçüncü kez ev sahipliği yapmıştır.

Başvuru tarihinin sonu olan 15 Haziran 2003 tarihi itibarıyla 30. Yaz Olimpiyatları için 9 şehir başvurmuş idi. Bunlar,
Havana, İstanbul, Leipzig, Londra, Madrid, Moskova, New York, Paris ve Rio de Janeiro'ydu.
18 Mayıs 2004 tarihinde, Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC), elemeler sonucunda bu şehirlerin sayısını Londra, Madrid, Moskova, New York ve Paris olarak beşe düşürdü.
19 Kasım 2004 tarihinde kalan beş aday şehir de IOC'ye adaylık dosyalarını teslim ettiler. IOC teftiş ekibi beş şehri Şubat ve Mart 2005 tarihleri arasında inceledi. Bu incelemeler sırasında Paris, iki durumdan dolayı ekipten kötü notlar aldı. İlki incelemelere denk gelen gösteri ve grevler, ikincisi ise hem IOC üyesi hem de Paris'in adaylığı için çalışanlardan Guy Drut hakkındaki suçlamalardı.
6 Haziran 2005 tarihinde IOC beş aday şehir hakkındaki gelişim raporunu açıkladı. Raporlara göre en olumlu şehir olan Paris'i artık 2004 incelemelerinden sonra açığı iyice kapatan Londra takip ediyordu. Ayrıca New York ve Madrid de olumlu notlar almışlardı. Moskova için ise "adaylık dosyasında detay eksiklikleri" bulunduğu söylendi.
Oylamaya doğru, tarihinde üçüncü adaylığını yapan Paris, açık ara favori gösteriliyordu. Aslında Paris Londra'nın hatırı sayılır bir şekilde önünde gözüküyordu, ancak 19 Mayıs 2004'te Londra 2012'nin başına Sebastian Coe atanınca Londra gelişmeye başladı. 2004 Ağustos'unun sonlarında son raporlar Paris ve Londra'nın 2012 oylamasında berabere olduğunu gösteriyordu.
Ardından Singapur'da yapılan seçimlerde önce Moskova, ardından da New York elendi. Üçüncü turda elenen Madrid ile birlikte son tura Londra ve Paris kaldı. Son turu da Londra Paris'in dört oy önünde kazanarak 2012 olimpiyatlarına ev sahipliği yapmaya hak kazandı.

2012 Yaz Olimpiyatları'nda müsabakalar, toplamda 39 disiplinde 26 spor dalında yapıldı. Londra adaylığında var olan sporlarla birlikte 28 spor öngörülmesinde rağmen, Milletlerarası Olimpiyat Komitesi (IOC); beyzbol ve softbol oyunlarını, Londra'nın seçilmesinden iki gün sonra kaldırdı. Ancak bu sporların yerine seçilen karate ve squash dalları, son oylamada gerekli olan üçte iki çoğunluk desteğini alamayınca beyzbol ve softbol sporları, olimpik spor olarak kaldı.
Pekin Olimpiyatları'nda yapılmayan kadınlar boks müsabakaları; ilk defa 2012 Londra Olimpiyatlarında yer almıştır. Böylece boks dalının, Yaz Olimpiyatları'nda kadınlar branşını içermeyen tek spor dalı olma özelliği kalmamıştır.

Olimpik Stadyum: 2012 Olimpiyatları için inşa edilecek 80.000 kişi kapasiteli stadyumdur. Olimpik Park'ın güneyinde bulunacak stadyumun kapasitesi olimpiyatlardan sonra 35.000 kişiye düşürülecektir.
Su Sporları Binası: Olimpik Park'ın güneydoğusunda bulunacaktır. Oyunlar süresince Su Sporları Binası, Olimpik Park'a giriş için geçiş yeri olacaktır. İçerisinde 50m'lik yarış havuzu, 25m'lik dalış havuzu ve 50m'lik ısınma ve antrenman havuzu bulunur. Dalış ve yüzme dalları için izleyici kapasitesi 17.500 kişi, su topu içinse 5.000 kişidir. Olimpiyatlar için yapılan bu binada bulunan havuzlarda bulunan suyun tuvaletlerin sifonlarında kullanılabilme özelliği vardır.
VeloPark: Olimpik Park'ın kuzeyinde buluncak olan VeloPark, veledrom ve BMX yarışlarına ev sahipliği yapacaktır. Her iki yarış türü için altı biner kişilik kapasite bulunacaktır.
Hokey Merkezi: Olimpik Park'ın kuzeybatısında bulunan hokey merkezi, basın merkezinin yanında bulunacaktır. 20.000 kişilik kapasiteli olarak planlanmaktadır. İnşasına 2010'da başlanılması düşünülen stadyumun 2011'de bitirlimesi planlanmaktadır.
Basketbol Arenası: Olimpik Park'ın kuzeyinde bulunan arena, geçici olarak olimpiyatlar için kurulacaktır. Basketbolda grup maçları ve çeyrek finaller ve hentbolda yarı finaller ve final maçları oynanacaktır. 12.000 kişilik kapasiteye sahip olması düşünülmektedir.
Hentbol Arenası: Olimpik Park'ın batısında bulunacak olan arena, olimpiyat köyüne dört dakika yürüyüş mesafesinde olacaktır. Hentbol grup maçları ve çeyrek finallerin yanı sıra, bazı modern pentatlon yarışlarının da burada düzenlenmesi düşünülmektedir. Arenanın 6-7.000 kişilik kapasitesi olacaktır.
Olimpiyat Köyü: Sporcuların ve delegelerin barınacağı yaklaşık 17,320 yataklı köydür. Oyunlardan sonra köy, Stratford Şehri'nin gelişimi için bu şehrin bir semti olacaktır.
Bunların yanında bir tenis çalışma sahası ve basın merkezi bulunacaktır.

Bu bölge Thames Nehri'nin yanındaki binaları kapsar.

ExCeL Gösteri Merkezi: ExCeL, Londra Şehir Havaalanı'nın yakınında, Kraliyet Victoria Rıhtımı'nın doğusunda bulunur. Boks, Eskrim, Judo, Masa Tenisi, Tekvando, Halter ve Güreş oyunları için kullanılacaktır. Yaklaşık 400.000 m²'lik bir alana sahiptir.
O2 Arena: (IOC sponsorluk kurallarından dolayı: Kuzey Greenwich Arena 1) Milenyum eğlencesi için kurulan bu arena 2012 Olimpiyatlarında jimnastik müsabakalarına ve basketbolda final maçına ev sahipliği yapacaktır. Jimnastik için 16.500, basketbol için 20.000 kişilik kapasiteye sahiptir.
Greenwich Park: Binicilik yarışları için kullanılacak olan alandır. Biniciliğin yanı sıra bazı modern pentatlon dallarına ev sahipliği yapacak olan park, 23.000 kişi kapasiteli olacaktır.
Kraliyet Topçu Kışlası: 1776 yılında kurulan kışla olimpiyat oyunları sırasında atıcılık oyunlarına ev sahipliği yapacaktır. 7.500 kişi kapasitelidir.

Bu bölge Londra metropolitan alanı içerisinde kalan diğer tesisleri kapsar. Daha çok, batı Londra'da yoğunlaşmıştır.

Wembley Stadyumu: 2003 yılında yıkılıp yenilenen bu stadyum futbol finallerine ev sahipliği yapmıştır.
All England Lawn Tennis and Croquet Club: Tenis oyunları için kullanılacak olan asırlık tenis kulübü.
Lord's Cricket Ground: 1814 yılından bu yana kriket oyunlarına ev sahipliği yapan tesis, 2012 olimpiyatlarında okçuluk yarışlarına ev sahipliği yapmıştır. 6.500 kişilik kapasiteye sahiptir.
Regent's Park: 1845'ten beri açık olan park, bir hayvanat bahçesi ve açık hava tiyatrosu olmasının yanı sıra, spor olaylarına ev sahipliği yapmaktadır. Olimpiyatlarda yol bisikleti yarışlarına ev sahipliği yapmıştır. Geçici olan bu tesis 3.000 kişi kapasitelidir.
Atlı Muhafız Alayı (Horse Guards Parade): 1745'yılında kurulmuş bu tesis, plaj voleybolu oyunlarına ev sahipliği yapmıştır. 15.000 kişi kapasitelidir.
Hyde Park: Londra'nın en büyük kraliyet parkı olan Hyde Park, 2012 olimpiyatlarında triatlon müsabakalarına ve 3.000 kişiye ev sahipliği yapmıştır.
Earls Court Gösteri Merkezi: Voleybol maçlarına ev sahipliği yapan bu tesis, 15.000 kişinin bu maçları izlemesine olanak tanımıştır.
Ayrıca maraton yarışlarının büyük bölümü merkez bölgesinden geçmiştir.

Londra'nın dışında üç tesis bulunacaktır:

Broxbourne Kano Merkezi: Kano/kayak slalom müsabakalarına ev sahipliği yapacak olan bu merkez, 100m ısınma ve 300m yarış alanına sahiptir.
Dorney Gölü: Kano/kayak durgun su ve kürek yarışlarına ev sahipliği yapacak olan bu göl, 20.000 izleyici kapasiteli olacaktır.
Dağ bisikleti yarışları için Weald Country Park'ın yetersiz olduğu düşüncesiyle, Hadleigh Country Park' uygun görülmüştür.

Olimpiyatlara ev sahipliği yapmak için gerekli en önemli şartlardan biri olan toplu taşıma, IOC'nin ilk gelişme raporunda yeterli puan alamamıştı. Bu yüzden de Londra Metrosu'nun doğu kısmının ve Docklands Hafif Tren Hattı'nın geliştirilmesini ve "Cirit" adı verilen yeni yüksek hızlı tren servisini de içine alan bir takım düzenlemeler gerekiyordu.
Ayrıca atletlerin %80'inin yarışmalarına 20 dakikadan az bir süre içinde gitmelerini sağlamak amacıyla çalışılmaktadır. Bununla birlikte oyunlar sırasında trafik seviyesinin azaltılması amaçlanmaktadır.
Metronun yanı sıra diğer ulaşım yollarında da gelişim planlanmaktadır. Bisiklet ve yürüyüş yollarının yapımı ve geliştirilmesi, nehir ulaşımının geliştirilmesi ve otobüs hizmetlerinde dakiklik ile dil sorunlarının ortadan kalkması bunlardan bazılarıdır.

Olimpiyat oyunlarına harcanacak para, binaları, altyapıyı veya olimpiyat parkını yapanlara ayrı ayrı bölünmüştür. Oyunlar özel şirketler tarafından finanse edilirken, Olimpik Park ve tesislerin yapımı kamu tarafından finanse edilmektedir.
15 Mart 2007 tarihinde Britanyalı milletvekili Tessa Jowell, meclise binalar, tesisler ve altyapı için 5.3 milyar £ yeteceğini bildirmiştir. Ayrıca Lee Nehri'nin gelişimi için de ayrıcas 1.7 milyar £ harcanması gerektiğini söylemiştir.
Bunların yanında, acil durum fonu için 2.7 milyar £, güvenliği sağlamak için 600 milyon £, katma değer vergisi için 800 milyon £ ve üstün sporlar ile Paralimpik oyunlar için yaklaşık 400 milyon £ harcanması gerektiği bildirilmiştir. Bu rakamlara göre Oyunlara harcanacak para 9.345 milyar £'dır. Bundan sonra ise Belediye başkanı Ken Livingstone Oyun Organizasyon Komitesi'nin kâr edebileceğini söyledi.
Oyunların sahnelenmesi için gerekli olan para (2 milyar £) özel kaynaklardan sağlanmaktadır. Bu para Londra 2012 Organizasyon komitesi tarafından düzenlenmektedir. Organizatörlere göre bu bütçe ana olarak şu şekilde ayrılıyor:

Merkezi yönetim:%63
Ulusal loto:%23
Londra Belediyesi ve Londra Gelişim Teşkilatı:%13

Londra 2012 Organizasyon Komitesi Lloyds TSB, EDF Energy, BT, British Airways, BP, Nortel ve Adidas ile sponsorluk anlaşmaları imzalanacağını duyurmuştur.

Organizatörler, yaklaşık 7.7 milyon, Paralimpik oyunlar içinse 1.5 milyon biletin satışa çıkarılabileceğini duyurmuştur. 2011'de satışa başlanılması planlanan biletlerin %50'sinin fiyatı 20£'in altındadır. Trafiği azaltmak için yapılan çalışmada, bilet sahipleri toplu taşıma araçlarını, satın aldıkları biletlerin gününde ücretsiz kullanıabilecekler. Tahminler Olimpik Oyunların biletlerinin %82'nin, Paralimpik Oyunların biletlerinin %63'ünün satılacağını göstermektedir. Maraton, triatlon ve yol bisikleti gibi müsabakalar ücretisiz olacaktır.


2019 Kriket Dünya Kupası, Kriket Dünya Kupası'nın 12. turnuvasıdır. Turnuva, 30 Mayıs ile 14 Temmuz tarihleri arasında İngiltere'de 10, Galler'de ise tek bir mekanda düzenlendi. Bu, İngiltere'nin Dünya Kupası'na beşinci kez, Galler'in ise üçüncü kez ev sahipliği yapmasıydı.
Turnuvaya 10 takım katıldı ve turnuvanın formatı, ilk dört takımın eleme aşamasına yükseleceği tek turlu bir gruba dönüştü. Dört maçın sonuçsuz kaldığı altı hafta süren eşleştirme maçlarının ardından Hindistan, Avustralya, İngiltere ve Yeni Zelanda ilk dörtte yer alırken, Pakistan net run oranını kaçırdı.
Eleme aşamasında İngiltere ve Yeni Zelanda, Londra'daki Lord's Cricket Ground'da oynanan finale yükselmek için kendi yarı finallerini kazandılar. Final, maçın her iki takımın da 241 run atmasıyla sona ermesinin ardından beraberlikle sona erdi ve ardından ODI'de ilk Super Over geldi; İngiltere, Super Over'ın da seviyeyi bitirmesinin ardından sınır geri sayım kuralına göre ilk şampiyonluğunu kazandı.
2019 Kriket Dünya Kupası boyunca toplam katılım 752.000 oldu. Genel olarak, grup aşamalarının videoları dünyanın dört bir yanından 2,6 milyardan fazla izlendi ve bu, onu 2019 itibarıyla en çok izlenen kriket yarışması haline getirdi.

ICC Cricket World Cup 2019 Playing Conditions, International Cricket Council
Tournament home at ESPNcricinfo

2023 FA Cup finali, 3 Haziran 2023'te İngiltere'nin Londra kentindeki Wembley Stadyumu'nda Manchester City ve Manchester United takımları arasında oynanan futbol maçıdır. Böylece FA Cup finalinde ilk kez Manchester derbisi oynanmıştır. Manchester City, Manchester United'ı 2-1 yenerek kupayı kazandı.

Manchester City; turnuvaya 3. turda dahil oldu ve evinde Chelsea'yi 4-0, 4. turda yine evinde Arsenal'i 3-0 yendi. 5. turda deplasmanda Bristol City'i 3-0, çeyrek finalde Burnley'i evinde 6-0 ve yarı finalde Wembley Stadyumu'nda Sheffield United'i 3-0 yenerek finale ulaştı.

Manchester United; turnuvaya 3. turda dahil oldu ve evinde sırasıyla 3. turda Everton, 4. turda Reading, 5. turda West Ham United ve çeyrek finalde Fulham'ı 3-1 ve yarı finalde Wembley Stadyumu'nda Brighton & Hova Albion'ı normal süresi ve uzatmaları 0-0 biten maçta penaltılarla 7-6 yenerek finale ulaştı.

35. Akademi Ödülleri, 1962'nin en iyi filmlerini ödüllendirmek amacıyla 8 Nisan 1963'te, Frank Sinatra'nın ev sahipliğinde , Santa Monica, California'daki Santa Monica Civic Oditoryumu'nda gerçekleştirildi.
En İyi Kadın Oyuncu Oscar'ı, Joan Crawford ve Bette Davis arasında uzun süredir devam eden rekabetin son perdesine sahne oldu. Önceki yılın sürpriz hitlerineen biri olan Küçük Bebeğe Ne Oldu? 'da ilk kez birlikte rol almışlardı. Davis, tekerlekli sandalye kullanan ve yetişkinliğinde onun ününü gölgede bırakan kız kardeşini küçük düşüren bir çocuk yıldız olan ana karakter rolüyle Oscar'a aday gösterildi, oysa Crawford aday değildi.
Crawford, aday gösterilen diğer aktrislere, tören gecesi müsait olmadıkları takdirde nezaketen onların yerine ödüllerini kabul edeceğini söyledi. Davis, rakibi bunu sık sık yaptığı için itiraz etmedi, ancak tören gecesi Crawford, Broadway’de olan Anne Bancroft adına ödülü neşeyle kabul etmek için sahneye çıktığında kızdı. Davis, Crawford'un diğer Oscar seçmenlerine onu gölgede bırakmak için The Miracle Worker yıldızına oy vermelerini söylediğine inanıyordu. İkisi arasında yeniden alevlenen husumet, Crawford'un Hush...Hush, Sweet Charlotte kadrosundan ayrılmasına neden oldu. Hush...Hush, Sweet Charlotte, Küçük Bebeğe Ne Oldu?’nun planlı bir devamıydı; ve bir daha asla büyük roller almayacaktı.
16 yaşındaki Patty Duke, En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Oscar’ını kazandı ve o zamanlar için ödülü kazanan en genç kişi oldu. (Bu rekor daha sonra kırılacaktı) 

Adaylıklar 25 Şubat 1963'te açıklandı. Her kategoride kazananlar ilk olarak listelenir ve kalın metinle vurgulanır.

Steve Brody

George Chakiris (Sunucu: En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu)
Wendell Corey (Sunucu: Yabancı Dilde En İyi Film)
Joan Crawford (Sunucu: En İyi Yönetmen)
Bette Davis (Sunucu: Senaryo Ödülleri)
Olivia de Havilland (Sunucu: En İyi Film)
Van Heflin (Sunucu: Kısa Film Ödülleri)
Audrey Hepburn ve Eva Marie Saint (Sunucu: En İyi Kostüm Tasarımı)
Gene Kelly (Sunucu: En İyi Sanat Yönetimi)
Sophia Loren (Sunucu: En İyi Erkek Oyuncu)
Karl Malden (Sunucu: En İyi Kurgu)
Rita Moreno (Sunucu: En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu)
Donna Reed (Sunucu: En İyi Görüntü Yönetimi)
Ginger Rogers (Sunucu: En İyi Orijinal Müzik ve En İyi Orijinal Şarkı)
Maximilian Schell (Sunucu: En İyi Kadın Oyuncu)
Miyoshi Umeki (Sunucu: Belgesel Ödülleri)
Shelley Winters (Sunucu: En İyi Ses Kaydı ve En İyi Özel Efektler)

A^: Arabistanlı Lawrence'ın ön prodüksiyonu sırasında yapımcı Sam Spiegel ve yönetmen David Lean, Michael Wilson'ın orijinal senaryosundan memnun değildi, bu nedenle Spiegel, Bolt'un A oyununun film haklarını almak istediği için Spiegel oyun yazarı Robert Bolt'tan senaryoyu yeniden yazmasını istedi. Her Mevsimin Adamı . Bolt, senaryoyu iyi diyalog ve karakter derinliğinden yoksun buldu. Esasen tüm senaryoyu TE Lawrence'ın kitabı The Seven Pillars of Wisdom'ı başlangıç noktası olarak kullanarak yazdı. Bolt tüm senaryoyu yeniden yazarken, Wilson'ın orijinal senaryosunda bulunan tüm karakterlerin karakterizasyonunu hala korudu. O sırada kara listeye alındığı için Bolt'un Arabistanlı Lawrence'ın tek yazarı olarak kabul edilmesine karar verildi, Wilson değil. Wilson'a adaylık, 26 Eylül 1995'te Akademi Yönetim Kurulu tarafından verildi ve WGA'da o zamanlar kara listeye alınan yazarın senaryo kredisini Bolt ile paylaştığını tespit ettikten sonra.

IMDb'de 35. Yıllık Akademi Ödülleri Özeti 4 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
IMDb'de The 35th Annual Academy Awards "Episode"

Acid house veya kısaca acid, 1980'lerin ortalarında Chicagolu DJ'ler tarafından geliştirilen house müziğin bir alt türüdür. Tarz, esasen, 1986 dolaylarında Chicagolu sanatçılar Phuture ve Sleezy D'ye atfedilen bir yenilik olan Roland TB-303 elektronik bas sentezleyici-sıralayıcının susturucu sesleri ve bas çizgileriyle tanımlanır.
Acid house kısa süre sonra Birleşik Krallık'ta ve kıta Avrupası'nda popüler hale geldi; burada acid hoyse DJ'ler tarafından çalındı ve daha sonra çılgın sahneler yapıldı. 1980'lerin sonlarına gelindiğinde acid house, pop ve dans tarzları üzerinde bir miktar etkiye sahip olduğu İngiliz ana akımına girdi.
Acid house house müziğini dünya çapındaki bir izleyici kitlesine ulaştırdı. Acid house etkisi, trans, hardcore, jungle, büyük ritim, tekno ve trip hop gibi daha sonraki dans müziği tarzlarında duyulabilir.

Phil Cheeseman: The History of House – Article from DJ Magazine, also touching on acid house
A bibliography of acid house references in 1988–1989 periodicals
8411 Centre, Moss Side, Manchester 1986, earliest known footage of people dancing to house music (Farley "Jackmaster" Funk's "Love Can't Turn Around". See from 3:10)

Ada sanatı veya Hibernosakson sanatı, Büyük Britanya ve İrlanda'nın Roma sonrası döneminde ortaya çıkan bir sanattır. Terim, Latincede "ada" anlamına gelen insula teriminden türemiştir; bu dönemde Britanya ve İrlanda, Avrupa'nın geri kalanından farklı, büyük ölçüde ortak bir tarzı paylaşıyorlardı. Sanat tarihçileri genellikle ada sanatını Göç Dönemi sanat hareketinin yanı sıra Erken Orta Çağ Batı sanatının bir parçası olarak gruplandırır ve stile özel karakterini veren de bu iki geleneğin birleşimidir.

Treasures of Early Irish Art, 1500 B.C. to 1500 A.D.: From the Collections of the National Museum of Ireland, Royal Irish Academy, Trinity College, Dublin. New York: The Metropolitan Museum of Art. 1977. ISBN 9780870991646. 

Book of Kells  - images of manuscript
Book of Mulling  - images of manuscript
"Lindisfarne Gospels" - images from the British Library
Irish Brooches of the Early Medieval Celtic Period  - exhibition 23 Nisan 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Lichfield Gospels  - instructive Features page for the manuscript; interactive 3D renderings; interactive Reflectance Transformation Imaging (RTI) for viewing dry-point; overlaid historical images (going back 125 years) to examine how the manuscript is aging
3D for Presenting Insular Manuscripts - Explains 3D modeling for the 8th-century illuminated St Chad Gospels

Londra'da bulunan Adalet Yüksek Mahkemesi, Temyiz Mahkemesi ve Kraliyet Mahkemesi ile birlikte İngiltere ve Galler Yüksek Mahkemeleri'ni oluşturur. Adı hukukî atıf amacıyla EWHC olarak kısaltılmıştır.
Mahkeme, tüm yüksek değerli ve büyük önem içeren davalarla ilk derece mahkemesi olarak ilgilenir ve ayrıca birkaç yasal istisna dışında, tüm alt mahkemeler ve hâkimlikler üzerinde denetleme yetkisine sahiptir.
Yüksek Mahkeme üç bölümden oluşur: Kraliçe'nin Kürsüsü, Temyiz ve Aile Bölümü. Bazı durumlarda yargı yetkileri çakışmaktadır ve bir bölümde başlatılan davalar mahkeme kararıyla diğer mahkemeye aktarılabilmektedir. Bölümler arasındaki usûl ve uygulama farklılıkları kısmen tarihseldir, 19. yüzyıl hâkimlik yasaları tarafından tek Yüksek Mahkemede birleştirilen ayrı mahkemelerden kaynaklanmıştır. Ancak esas olarak çalışmalarının olağan yapısından süregelmiştir. Örneğin gerçeğe ilişkin karşılıklı kanıtlar genellikle Kraliçe'nin Kürsüsü'nde şahsen sunulur, ancak yeminli ifadeye dayanan kanıtlar, esas olarak hukukî kısımla ilgilenen Temyiz Bölümünde daha yaygındır.
Yüksek Mahkeme işlemlerinin çoğu tek bir hâkim tarafından dinlenir, ancak özellikle Kraliçe'nin Kürsüsü Bölümünde olmak üzere belirli türden işlemler, bir bölüm mahkemesine, iki veya daha fazla hâkimden oluşan bir kürsüye atanır. İstisnai olarak mahkeme bir jüri ile birlikte olabilir. Ancak uygulamada normalde yalnızca karalama veya polise karşı açılan davalarda jüri bulunur. Taraflar normalde avukat tarafından temsil edilir, ancak izleyici hakkına sahip olan başka avukatlar tarafından da temsil edilebilir veya bizzat hareket edebilirler.
Prensip olarak, Yüksek Mahkeme önceki kararlarına bağlıdır, ancak bunun ne ölçüde olduğu konusunda makamlar arasında çatışma bulunmaktadır. Hukuk davalarında Yüksek Mahkemeden temyiz normalde Temyiz Mahkemesine, önemli durumlarda oradan Birleşik Krallık Yüksek Mahkeme'sine (2009'dan önce Lordlar Kamarası'na); bazı durumlarda ise doğrudan Yüksek Mahkemeye "doğrudan" temyiz başvurusu yapılabilir. Ceza davalarında, Kraliçe'nin Kürsüsü bölümünden temyiz başvurusu doğrudan Yüksek Mahkeme'ye yapılır.
Yüksek Mahkeme; Westminster, Londra'da bulunan Strand Caddesinde bulunur. İngiltere ve Galler'de çeşitli yerlerde başvuru kayıt yerleri bulunmaktadır. Ayrıca mahkemenin neredeyse bütün işlemleri bu kayıt yerlerinde yapılabilmektedir.

Adalet Yüksek Mahkemesi, 1875 yılında 1873 Yüksek Mahkeme Hâkimliği Kanununa dayanarak kurulmuştur. Kanun, mevcut sekiz İngiliz mahkemesini —Temyiz, Kraliçe'nin Kürsüsü, Özel Hukuk, Maliye, Deniz Hukuku, Miras Hukuku, Boşanma ve Evlilik Davaları ve Londra İflas Mahkemeleri— yeni bir Yüksek Mahkeme olarak birleştirdi (şimdiki adı İngiltere ve Galler Yüksek Mahkemeleri). Bu üst mahkeme de iki bölüme ayrılmıştır; Yüksek Mahkeme, esas yargılamayı yaparken Temyiz Mahkemesi de Yüksek Mahkeme kararlarına karşı yapılan temyiz başvurularını inceler.
Başlangıçta, Yüksek Mahkeme beş bölümden oluşuyordu: Kral'ın Kürsüsü, Özel Hukuk, Maliye, Temyiz ve Miras, Boşanma ve Deniz Hukuku Mahkemeleri. 1880 yılında Özel Hukuk ve Maliye bölümleri kaldırıldı ve geriye üç bölüm kaldı. Miras, Boşanma ve Deniz Hukuku Bölümü ise 1970 Adliye Kanunu ile Aile Bölümü olarak yeniden adlandırıldı ve yargı yetkisi de kanunla bağlantılı olarak yeniden düzenlendi.

Yüksek Mahkeme üç bölüme ayrılmıştır: Kraliçe'nin Kürsüsü Bölümü, Temyiz Bölümü ve Aile Bölümü. Yüksek Mahkemenin bölümlerindeki duruşmaların listesi günlük olarak yayınlanmaktadır.

Kraliçe'nin Kürsüsü Bölümü'nün (veya hükümdarın erkek olduğu dönem için, Kral'ın Kürsüsü Bölümü) iki işlevi vardır. Çok çeşitli ortak hukuk davalarını görür ve denetim mahkemesi olarak özel bir sorumluluğa sahiptir. 2005 yılına kadar, mahkeme başkanı Yüksek Mahkeme Kraliyet Dairesi Başkanı idi. Kraliçe'nin Kürsüsü Bölümü Başkanı'nın görevlendirilmesi, 2005 tarihli Anayasal Reform Yasası ile düzenlendi ve Kraliyet Dairesi Başkanı'nı İngiltere ve Galler Mahkemelerinin Başkanı, İngiltere ve Galler Yargı Başkanı ve Ceza Muhakemesi Başkanı olarak tayin etti. Ekim 2005'te bu göreve atanan ilk kişi Sir Igor Judge idi.
Kraliçe'nin Kürsüsü Bölümü, alt mahkemeler üzerinde denetleme yetkisine sahiptir ve İdare Mahkemesi genellikle resmî kararların geçerliliğine itiraz edilebileceği uygun yasal mercidir (ancak en azından prensipte esasen değildir). Genel olarak, özel temyiz süreçleri sağlanmadıkça, bir hükûmet bakanının, alt mahkemenin, hâkimlik, yerel makam veya resmî organın herhangi bir kararının geçerliliği, Kraliçe'nin Kürsüsü Bölümü İdari Mahkemesinde adli inceleme yoluyla yeterli ilgiye sahip biri tarafından itiraz edilebilir. Tek bir yargıç ilk olarak konunun mahkemeye getirilmesi için uygun olup olmadığına (önemsiz veya çatışmasız davaları ayırmak için) karar verir. Konu mahkemenin incelemesi için uygunsa, konunun bir veya daha fazla hakimle bütün unsurlarıyla hukukî olarak incelenmesine devam etmesine karar verilir.
Buna ek olarak, Kraliçe'nin Kürsüsü Bölüm Mahkemesi, sulh ceza mahkemelerinden  ve Kraliyet Mahkemesi'nden hukuk davalarına yapılan itirazları inceler.  Hukukun sorunlarının yalnızca bulunan gerçekler temelinde ve denetim altındaki otoritelerce tespit edilebileceği dikkate alındığında, bunlar belirli davalar yoluyla temyiz yolları olarak bilinirler.
Kraliçe'nin Kürsüsü Bölümünün diğer ihtisas mahkemeleri arasında Teknoloji ve İnşaat Mahkemesi, Ticaret Mahkemesi ve Deniz Hukuku Mahkemesi bulunmaktadır. Bu mahkemelerin ihtisas hâkimleri ve prosedürleri kendi iş türlerine göre düzenlenmiştir, ancak esasen bölümün diğer mahkemelerinden farklı değildir.

Özel hukuk konularında Yüksek Mahkemeden yapılan temyiz, Temyiz Mahkemesine (Hukuk Bölümü) yapılır; ceza davalarında bölge mahkemesinden temyiz sadece Birleşik Krallık Yüksek Mahkemesine yapılır. 

Temyiz Bölümü (Rolls Binası'nda yer alır); equity sorunları ile ilişkili iş hukuku, tröst hukuku, miras hukuku, iflas ve mülkiyet hukuku davalarına bakmaktadır. Bölümün sırasıyla patent ve kayıtlı marka ile şirketler hukuku konularına bakan ihtisas mahkemeleri (Patent Mahkemesi ile Şirketler Mahkemesi) bulunmaktadır. Bütün vergi itirazları Temyiz Bölümü'ne yapılmaktadır. Bu bölümün başkanı Ekim 2005'e kadar Hâkim Yardımcısı olarak biliniyordu, o tarihte çıkarılan Anayasal Reform Kanunu ile adı Yüksek Mahkeme Baş Hâkimi olarak değiştirildi. İlk baş hâkim (yani son hâkim yardımcısı), 2013 yılında emekliye ayrılan Sir Andrew Morritt idi. Halefi ise Sir Terence Etherton oldu. 2016 yılında Sir Geoffrey Vos, ikinci Temyiz Mahkemesi Hâkimi atanması kararıyla birlikte Sir Terence'ın halefi oldu. Davalar Temyiz Bölümü hukuk raporlarına yazılmadan önce açılır. Uygulamada, Kraliçe'nin Kürsüsü Bölümü ile bazı görev uyuşmazlıkları yaşanabilmektedir.
Ekim 2015'ten itibaren, Temyiz Bölümü ve Ticaret Mahkemesi, finansal pazarlardaki uygun uzmanlık ve tecrübeye sahip hâkimlerce açılması hâlinde yararlanabilecekleri ya da bu pazarlar için genel önem taşıyan konuların ileri sürülmesi gibi davalar için Finansal Liste'yi sürdürmektedirler. Bu usûl, finansal pazarlara ilişkin kazanımların hızlı, etkili ve yüksek kaliteli bir uyuşmazlık çözümünü mümkün kılmak için düzenlenmiştir.

İngiltere ve Galler Ticaret ve Mülkiyet Mahkemeleri Yüksek Mahkemesi'ndeki oluşum Mart 2017'de açıklandı  ve Temmuz 2017'de Londra'da hizmete girdi. Mahkemeler, Kraliçe'nin Kürsüsü Bölümünde önceden Deniz Hukuku, İş ve Teknoloji ile İnşaat Mahkemesi adı altında yönetilen ihtisas mahkemelerini idare edebilecektir. Aynı şey Temyiz Bölümü'nde İş, Şirketler ve İflas, Rekabet, Maliye, Fikrî Haklar, Vergi ve Tröst ile Miras listeleri için geçerlidir. Değişiklik; ilgili davalar şu anda görülmekte iken, ihtisas mahkemelerinde yer almak amacıyla çapraz yerleştirilmek için özel iş kollarında ve mülkiyet yargılamalarında uygun uzmanlık ve tecrübeye sahip hâkimler bulundurabilmektir.

Aile Bölümü; boşanma, çocuk hukuku, miras ve tıbbî tedavi gibi kişisel meselelerden doğan davalara bakmaktadır. Kararları genellikle sadece taraflar için büyük önem taşır, ancak yaşam ve ölümle ilgili olabilir ve belki de kaçınılmaz olarak tartışmalı olarak kabul edilir. Örneğin, bir hastanenin yapışık ikizleri ebeveynlerinin rızası olmadan ayırmasına izin verdi; ve bir kadının hayat destek makinelerini kapatmasına izin verirken, bir kocanın ağır engelli karısına rızasıyla ölümcül bir enjeksiyon yapmasına izin vermiyordu..Aile Bölümü çocukların menfaatleri ile ilgili tüm davalarda faaliyet gösterir. Ayrıca vesayet davalarında da münhasır yargı yetkisine sahiptir. Mahkemenin başkanı şu anda Sir Andrew McFarlane'dir. Aile Bölümü Yüksek Mahkeme hâkimleri Kraliye Adalet Mahkemesi'nde bulunmaktadırlar, Bölümün bölge hâkimleri ise Holborn, Londra'daki First Avenue House'da bulunmaktadır.
Aile Bölümü nispeten moderndir. Yargı Yasaları ilk önce Miras, Boşanma ve Evlilik ile Deniz Yüksek Mahkemelerini Yüksek Mahkeme Miras, Boşanma ve Deniz Bölümü (gayriresmî adı Wills, Wives & Wrecks) adı altında birleştirmiştir. Bu isim, 1971 yılında, deniz hukuku ve çekişmeli miras davaları başka bir yere aktarılınca Aile Bölümü olarak değiştirilmiştir.
Aile Bölümü iddiaya göre tacizci ortakların eski ortaklarını çapraz sorguya almalarına müsaade etmesi nedeniyle eleştiriler aldı. Bu usûl ceza yargılamasında zaten yasaklı olan bir usûldü. Hove Milletvekili Peter Kyle bunun "kötüye kullanım ve acımasızlık" olduğunu iddia etti ve sistemin değiştirilmesini istedi. Liz Truss, Lordlar Kamarası başkanı olduğu zaman bu uygulamayı sona erdirmeyi planladığını açıkladı. Teklifler, Parlamento 2017 Genel Seçimi için protesto edilmeden önce Hapishaneler ve Mahkemeler için Kanun teklifinin 47. maddesinde yer aldı.

Yüksek Mahkeme, yıl içerisinde sadece sadece dört geleneksel dönemde faaliyet gösterir, bu dönemler birleşimler olarak bilinir:

Michaelmas : 1 Ekim - 21 Aralık
Hilary : 11 Ocak - Paskalya öncesi çarşamba
Easter : Paskalyadan sonraki ikinci salı, Bahar banka tatilinden önceki cumaya (Mayıs ayının son pazartesisi)
Trinity : ahar tatilinden sonraki 

Tam adı Agatha Mary Clarissa Miller Christie Mallowan olan Agatha Christie (15 Eylül 1890 – 12 Ocak 1976), İngiliz yazar, polisiye edebiyatın en önemli isimlerinden biri ve dedektif Hercule Poirot karakterinin yaratıcısıdır. Mary Westmacott takma adıyla aşk romanları da yazmıştır. Ancak asıl ününü, yazdığı 80 dedektif romanına ve West End tiyatrolarında sahnelenen oyunlarına borçludur.

Babası Frederick Alvah Miller, Agatha henüz küçük yaştayken öldü. Annesi tarafından evde eğitilen küçük kız, yalnız bir çocukluk geçirdi. Küçük yaşta öyküler yazmaya başladı. 16 yaşında, şan öğrenimi görmek üzere Paris’e yollandıysa da kısa sürede bundan vazgeçti. Ciddi anlamda ilk edebi denemeleri, duygusal konuları ele alan öyküler oldu. 1914'te pilot albay Archibald Christie ile evlendi ve yeniden Fransa’ya gitti. Dislektik olmasına rağmen öykü, roman okumayı çok seviyordu. Fransa'dayken vakit geçirmek üzere okuduğu dedektif öykülerinin daha iyilerini yazabileceğini düşünerek ilk polis romanı olan The Mysterous Affair at Styles’ı (Styles’daki Esrarengiz Olay) yazdı. Kitap çeşitli yayınevlerince geri çevrildikten sonra 1920’de Bodley Head Yayınevi tarafından kabul edildi. Bu roman, Agatha Christie’nin ilk Hercule Poirot’lu romanıdır.

Agatha Christie 1926’da 11 gün boyunca kaybolur. Kocası onu boşamak isteyince yazar bir anda ortadan kayboldu. Arabası dik bir yamaçta terk edilmişti. Araba ağaçlara çarpmış, bavulları yerlere saçılmış vaziyette raporlandı. Kendisinden bir iz yoktu. İntihar olasılığı da düşünülerek yaklaşık 15.000 kişinin katıldığı insan avı başlatıldı. Dostu Arthur Conan Doyle bulunsun diye medyumlara kadar gitti. Ancak yapılan tüm aramalara rağmen bulunamadı. 2 hafta sonra bir otelde sağlıklı ve güvenli bir şekilde bulundu. Otele giriş kaydını kocasının metresi Theresa Neele adıyla yapmıştı. Lakin kendisi son 2 haftayı hatırlamıyordu. Christie hiçbir açıklama yapmadı. Bu olayın kaza süsü verilmiş bir senaryo olduğu düşünülür. Yazar A. N. Wilson göre ise Agatha Christie psikojenik amnezi yaşamıştı. Bir çeşit geçici trans halinde bir hafıza kaybına uğramıştır. Bir iddiaya göre ise Agatha Christie kocasının sevgilisini öldürme planları yapmıştır.

Hercule Poirot, zekası, espri yeteneği, keskin gözlemciliği ve Avrupalı nezaketi ile dikkat çeken Belçikalı bir dedektiftir. Cinayetleri “küçük gri hücreler” dediği beynini kullanarak çözmesi ve bu arada da İngiliz yüksek sınıfının özel yaşamının saklı yönlerini ortaya dökmesi ile tanınır. Agatha Christie'nin arka arkaya yazmaya başladığı polis romanları Poirot tipine uluslararası ün kazandırdı. Yazar ayrıca Miss Marple adını verdiği bir tip daha yarattı. Sevimli bir yaşlı kadın olan amatör dedektif Miss Marple da çok tutuldu. 1928'de ilk kocasından boşanıp Max Mallowan ile evlendikten sonra birçok ülke gezip görme fırsatı bulan Christie'nin romanları 1930'larda çoğunlukla uluslararası mekânlarda geçmeye başladı.
Hayranlarınca her kitabı beğenilmekle birlikte, Agatha Christie'nin edebi kaygılarla yazdığı bazı romanlar eleştirmenlerin de dikkatini çekti. On Küçük Zenci ise polis romanının klasikleri arasındadır. Agatha Christie, İngiliz töre romanı geleneğinde yazdığı polis romanları ile dünya edebiyatında kendine özgü bir yerin sahibi olmuştur.
Christie 1971 yılında, İngiltere'nin en yüksek onur unvanı olan Britanya İmparatorluğu Kadın Komutanı unvanını almıştır. Yazar, 12 Ocak 1976 tarihinde yaşama veda etmiştir.

Christie'nin polisiye eserleri, Agatha Christie: Orient Ekspresinde Cinayet adlı bir video oyununa da konu olmuştur.

Agatha Christie Türkiye fan forum sitesi
Türkiye'de yayımlanmış Agatha Christie romanlarının Türkçe adları
Agatha Christie kitaplarinin bazilarinin okur degerlendirmeleri

Agincourt Muharebesi  (/ˈæʒɪnkɔːr(t), -kʊər/; Fransızca: Azincourt [azɛ̃kuʁ]) 25 Ekim 1415'te (Aziz Crispin gününde), kuzey Fransa'da Yüz Yıl Savaşları'nın bir parçası olarak gerçekleşen ve İngiliz zaferiyle sonuçlanan muharebedir.
Sayıca üstün olan Fransız Ordusuna karşı yaşanan beklenmedik İngiliz zaferi İngilizlerin moralini ve prestijini artırmış, Fransa'yı zor durumda bırakmış ve Yüz Yıl Savaşları'nda (1337-1453) İngiliz egemenliğinde olan yeni bir dönemin başlamasına yol açmıştır. İngiltere Fransa'da geniş topraklar elde etmiş ve Fransa kralıyla 1420 yılında imzalanan Troyes Antlaşması ile VI. Charles'ın ölümünün ardından Fransa tahtının İngiltere kralı V. Henry'ye geçeceği üzerinde anlaşılmıştır.
Agincourt öncesi sefer sırasında muharebenin öncesinde çok sayıda İngiliz askeri hastalanmış ve ölmüş, ordunun gücü zayıflamıştır. Sayısı azalan İngilizler bir ara ellerinde tuttukları Calais üzerinden İngiltere'ye dönmeye niyetlenseler de bu güzergâhın Fransız Ordusu tarafından kapatılmış olması üzerine Fransa içlerine ilerlemek durumunda kalmışlardır.
İngiliz kralı V. Henry muharebede bizzat savaşmış, yakın mesafe çarpışmalarında yer almıştır. Fransız kralı VI. Charles ise psikolojik rahatsızlığından dolayı muharebeye katılmamıştır. Onun yerine ordularını valisi Charles d'Albret ve Armagnac partisi üyesi, oldukça önemli bir grup Fransız soylusu yönetti. Savaş ünlü İngiliz Uzun Yayının başarılı kullanımıyla tarihe geçti. Zaten İngiliz ordusunun çoğunluğu bu yaylardan oluşuyordu. Savaş ayrıca William Shakespeare'in V. Henry oyununda kurgulanarak ölümsüzleştirildi.

V. Henry, 1415 yılında Harfleur'u aldı ve yaklaşık 9.000 askerle beraber Calais'e ilerledi. Ancak söz konusu ordu, Ekim 1415 tarihinde Agincourt'ta 30.000'den fazla Fransız askeri İngilizlerin yolunu kesti ve savaş düzeni aldı.Ancak Fransızlar savaş meydanını çok yanlış seçmişlerdi, yanlışın sebebi alanın konumu değil darlığıydı.İki ağaçlık bölge arasında kalan bu dar alana askerler sığmamış ve çok yakın saf almak zorunda kalmışlardı.Ayrıca ekim yağmurlarının etkisi sebebiyle alan resmen bir çamur havuzuna dönmüştü, atlarından inen şövalyeler neredeyse dizlerine kadar çamura batıyorlardı.Zırhlardan dolayı zaten ağır olan askerler çamur sayesinde dahada çok yavaşlayacaktı.25 Ekim'in sabah saatlerinde Kral V.Henry ordusunu savaş meydanının en dar noktasına kadar ilerletti.Fransızların en büyük umudu ise süvari hücumuydu, soldaki süvariler okçulara saldırırken sağdaki süvariler arka tarafa, karargaha saldıracak, yaya şövalyeler ise merkezden saldıracaktı.Henry bu planı bir şekilde öğrenmiş ve Fransızlara bir sürpriz hazırlamıştı.Kral Henry okçularına önceden hazırlattığı taşınabilir kazıkları toprağa çakmalarını emretmişti.Böylece süvari saldırılarına karşılık vermek için kullanılan en etkili yöntemlerden biri olan Mızrak Duvarı taktiği kullanılacaktı.(Kral Henry bu taktiği 1396 yılında Niğbolu Muharebesi'nde Yıldırım Bâyezid'a esir düşmüş bir Dük'ün hatıralarını yazdığı kitaptan öğrenmişti ve bu Dük ise o anda karşısındaki Fransız ordusunda yer alıyordu.Gün sonunda zafer V.Henry'nin olmuştu.Zafer kazanan İngilizler hazırlanmak ve daha güçlü dönmek adına ülkelerinin yolunu tutmuştu.Ayrıca bu savaş daha sonrasında Troyes antlaşmasına neden oldu.

Kazanılan zaferin ardından kral Henry V, dağılmış haldeki Fransız kılıç artıklarının toplanarak saldırıya geçmeleri olasılığından korkuya kapılır. Gesta Henrici bu durumu İngiliz birliklerinin Fransız ana gövdesini yendikten sonra hala taze ve yine sayıca İngiliz Ordusundan büyük durumundaki yedek birliklerini görmelerine bağlar. Konuyla ilgili yorumlarını aktaran tarihçiler Le Fevre ve Wavrin ise Fransız yedek birliklerinin toparlanmaya başladığı ve yürüyüşe geçtiğinin görüldüğünü belirtirler. İngilizler varlıklarını tehlikede gördükten sonra ele geçirdikleri Fransız savaş esirlerinin infaz edilmesine başlarlar. O dönemde yazılı olmayan şövalyelik usulüne göre esir edilen şövalyelerin infaz edilmesi adet olmadığı için bu kararı bizzat kralın vermiş olması muhtemeldir. İnfazlara katılmak istemeyen İngiliz asillerin pasif direnişini kral Henry V, karşı gelenlerin asılacağını bildirerek kırar. Sonunda Henry V binli rakamlarla ifade edilen Fransız savaş esirini idam ettirir, bu süreçte sadece en değerli az sayıda şövalye fidye için infaz edilmemiştir. Çoğu tarihçi, sayıları galiplerin sayısından çok olan Fransızların sayıca üstün olduklarını anlayıp muharebe meydanındaki silahlar sayesinde bir direniş başlatabileceğini ve zaten yorgun düşmüş İngiliz Ordusunun yenilebileceğini söylemektedir. Dolayısıyla modern uzmanlar bu kararı eleştirmemektedir. Tarihçi John Keegan, Fransız savaş esirlerinin infaz edilmesinin ardındaki sebebi tüm esirlerin boyun eğmesini sağlamak ve Fransız yedek birlikleriyle çarpışma yaşanması durumuna karşı önlem almak olduğunu belirtir. Bu kadar çok sayıda esiri kısa sürede infaz etmek zor olduğu için kimi kaynaklarda iddia edildiği gibi abartılı rakamların infaz edilmediğini savunur. Fransız yedek birliklerinin saldırıya geçmeden dağılması üzerine infazlar durdurulur.

Muharebede yenilgi Fransa'ya inanılmaz bir öldürücü darbe indirmiştir. Toplamda 6 bin seçkin savaşçısını kaybeden Fransız Ordusundaki kayıplara bakıldığında o dönemde önemli olan üst düzey askeri ve siyasal liderlerden olmayan yoktur. Bir nesil önemli bir komuta kademesi alışılmadık bir biçimde ortadan kalkmıştır. Toplamda 90 ila 120 lord öldürülmüştür. Bu sayıya 3 dük (Alençon, Bar ve Brabant), 9 kont (Blâmont, Dreux, Fauquembergue, Grandpré, Marle, Nevers, Roucy, Vaucourt, Vaudémont), 1 vikont (Puisaye) ve 1 başpiskopos dahildir. Ele geçen sancaklara ve ölülerin üzerinden çıkan armalara göre öldürülen şövalye sayısı 3 binin üzerindedir. Erkek üyeleri tamamen öldürülmüş olan çok sayıda asil aileler ortadan kalkmış, bazı bölgelerde toprak sahibi asil aile bireyi kalmamıştır. Alınan esirlerin sayısının 700 ila 2200 arasında olduğu öne sürülmektedir, bunlar arasında Orleans ve Bourbon dükleri, Eu Kontu, Vendôme, Richemont ve Harcourt kontları bulunmaktadır. İngiliz kayıpları çift haneli rakamlarla ifade edilse de en azından 112 kişinin öldüğü bilinmektedir. Ölenler arasında York Dükü, Suffolk Earl'ü de bulunmaktadır.
Kazanılan zafer askerî anlamda belirleyici olduysa da, muharebenin siyasal sonuçları karmaşıktır. Muharebenin hemen ardından Fransa toprakları İngiliz işgaliyle karşılaşmamıştır çünkü kral V. Henry'nin önceliği bir an önce İngiltere'ye dönmekti. 16 Kasım günü adaya ayak basan kral 23 Kasım günü Londra'da törenle karşılandı. Zafer sayesinde İngiliz halkına güven telkin ederken, Avrupa'daki düşmanlarına gözdağı vermiştir. Zaferin ardından Lancaster hanedanının Fransa'da çıkarını korumak için varlığı resmiyet kazanmıştır. İngiltere'nin uzun vadeli kazançlarının arasında ise Fransa'daki asillerin birbirleriyle savaşa tutuşmalarıdır. Armagnac ve Burgondiya hanedanları arasındaki kırılgan barış dönemi sona ermiş ve çatışmalar başlamıştır. Fransa'nın içine düştüğü bu karışıklık Henry'ye yeni seferi için askerî hazırlık yapmak için süre kazandırmıştır.

Muharebe, Bernard Cornwell'in Azincourt adlı eserinde etraflıca işlenmiştir.
Netflix, 2019 yılında The King adında savaşı ve savaş öncesini konu alan bir film çıkarmıştır.

Aidan (İrlandaca: Naomh Aodhán; MS 590-31 Ağustos MS 651), Northumbria'da Anglosaksonları Hristiyanlığa dönüştürmesiyle tanınan İrlandalı bir keşiş ve misyonerdi. Lindisfarne adasında Lindisfarne Manastırı olarak bilinen bir manastır katedrali kurdu, ilk piskoposu olarak hizmet etti ve kırsal kesimde aralıksız seyahat ederek müjdeyi hem Anglosakson soylularına hem de sosyal olarak haklarından mahrum bırakılmışlara (çocuklar ve köleler dahil) yaydı.
Aidan, Northumbria Havarisi olarak bilinir ve Katolik Kilisesi, Doğu Ortodoks Kilisesi, Anglikan Komünyonu ve diğerleri tarafından bir aziz olarak tanınır.

Prosopography of Anglo-Saxon England'da Aidan 1
St. Aidan's Anglican, Hurstville Grove, Sydney
St. Aidan Anglican Church, Moose Jaw, SK 2 Aralık 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
St. Aidan's Eastern-Orthodox Church, Manchester UK

Alban (Latince: Albanus; ö. 22 Haziran MS 209, 251 veya 304), Roma Britanyası'nda yaşamış bir aziz. Alban, diğer Julius ve Aaron'la birlikte, erken bir tarihte Roma Britanyası'nda kaydedilen üç şehitten biridir. Kaydedilen ilk İngiliz Hristiyan şehidi olarak saygı görüyor, bu nedenle de İngilizlerin ilk şehidi olarak kabul edilir. Geleneksel olarak Verulamium'da (modern St Albans) 3. veya 4. yüzyılda başının kesildiğine inanılıyor ve kültü antik çağlardan beri burada anılmaktadır.

Niblett, Rosalind (2001). Verulamium: The Roman City of St Albans. Tempus Publishing Ltd. ISBN 0-7524-1915-3. 

Bede, Ecclesiastical History Book i.vii: the story of Saint Alban
The Story of Alban on the Cathedral and Abbey Church of St Alban's website
The Latin Text of Bede's chapter on Alban at www.earlychurchtexts.com – also links to online dictionaries
An English translation of Bede's chapter on Alban at www.earlychurchtexts.com

Alcuin (Latince: Flaccus Albinus Alcuinus;d. y. MS 735, York - ö. 19 Mayıs MS 804, Tours), Northumbria'dan bilim adamı, din adamı, şair ve öğretmendi. 

York'ta Başpiskopos Ecgbert'in öğrencisi oldu. Şarlman'ın daveti üzerine Karolenj sarayında önde gelen bir bilim adamı ve öğretmen oldu; 780'ler ve 790'larda da burada önemli bir figür olarak kaldı. Bundan önce aynı zamanda Aachen'de saray şansölyesi olarak görev yapıyordu. Einhard'ın Şarlman'ın Hayatı adlı eserine göre "her yerde bulunabilecek en bilgili adam", Karolenj Rönesansı'nın en önemli entelektüel mimarları arasında sayılmaktadır. Öğrencileri arasında Karolenj döneminin önde gelen entelektüellerinin çoğu vardı.
Alcuin birçok teolojik ve dogmatik incelemenin yanı sıra birkaç gramer eseri ve bir dizi şiir yazdı. MS 796'da Tours'daki Marmoutier Manastırı'nın başrahibi oldu ve burada Karolenj'in küçük yazısını mükemmelleştirmeye çalıştı. Ölümüne kadar orada kaldı.

Prosopography of Anglo-Saxon England'da Alcuin 1
Alcuin's book, Problems for the Quickening of the Minds of the Young
Introduction to Alcuin's writings by Robert Levine and Whitney Bolton
The Alcuin Society
Anglo-Saxon York on History of York site
Corpus Christianorum, Continuatio Mediaevalis: new critical editions in preparation

Büyük Alfred (İngilizce: Alfred the Great, Eski İngilizce: Ælfrǣd, Eski İngilizce telaffuz: [ˈæɫvˌræːd]; y. 849 - 26 Ekim 899), 871-886 yılları arasında Batı Saksonların, 886'dan ölümüne kadar ise Anglo-Saksonların kralı olarak hüküm sürdü. Kral Æthelwulf ile onun ilk eşi Osburh'un en küçük oğluydu; anne ve babası Alfred henüz gençken öldü. Alfred'den önce üç ağabeyi Æthelbald, Æthelberht ve Æthelred sırayla tahta çıktı. Alfred'in hükümdarlığı döneminde İngiltere'de kalıcı etkiler bırakan önemli idarî ve askerî reformlar gerçekleştirildi.
Tahta çıktıktan sonra Alfred, Viking istilalarına karşı yıllarca mücadele etti. 878'de Edington Muharebesi'nde kesin bir zafer kazandı ve Vikinglerle anlaşma yaparak İngiltere'yi Anglo-Sakson toprakları ile Viking yönetimindeki Danelaw arasında böldü; bu bölge, İskandinav kontrolündeki York'u, kuzeydoğu Midlands'i ve Doğu Anglia'yı kapsıyordu. Alfred ayrıca Viking lideri Guthrum'un Hristiyanlığa geçmesini sağladı. Vikinglerin fetih girişimlerine karşı krallığını savunarak İngiltere'de baskın hükümdar hâline geldi. 886'da Londra'yı Vikinglerden geri aldıktan sonra kendisini "Anglo-Saksonların Kralı" olarak adlandırmaya başladı. Hayatına dair ayrıntılar, 9. yüzyıl Galli bilgin ve piskopos Asser'in eserlerinde anlatılmaktadır.
Alfred, bilgili ve merhametli kişiliğiyle tanınan, sakin ve ölçülü karaktere sahip bir hükümdar olarak kabul edildi. Eğitimi teşvik ederek hem soyluların hem de halktan kişilerin İngilizce ve Latince öğrenebileceği bir saray okulu kurdu. Ayrıca hukuk sistemini, askerî yapıyı ve halkın yaşam koşullarını geliştirdi. "Büyük" lakabı kendisine en geç 13. yüzyıldan itibaren verilmeye başlandı, ancak bu unvanın yaygınlaşması 16. yüzyılda gerçekleşti. Alfred, bu şekilde anılan tek yerli İngiliz hükümdarıdır.

Alfred, Wessex Kralı Æthelwulf ile eşi Osburh'un en küçük oğluydu. Biyografisini yazan Asser, 893 yılında Alfred'in "Tanrı'nın enkarnasyonunun 849. yılında" Wessex'teki Wantage kraliyet arazisinde doğduğunu belirtir ve burayı Berkshire bölgesinde, Berroc Ormanı yakınlarında konumlandırır. Bu tarih Simon Keynes, Michael Lapidge, David Dumville, Justin Pollard ve Richard Huscroft gibi tarihçiler tarafından genel olarak kabul edildi. Ancak Batı Sakson soy listeleri, Alfred'in Nisan 871'de tahta çıktığında 23 yaşında olduğunu gösterir; bu da doğum tarihini 847 ile 848 arasına yerleştirir. Alfred Smyth, Asser’in biyografisinin güvenilir olmadığını savunarak daha farklı bir tarihlemeyi benimserken, diğer tarihçiler bu iddiayı reddeder. Richard Abels kesin bir tarih vermek yerine 847-849 aralığını kullanır; Patrick Wormald ise 848-849 aralığını tercih eder. Berkshire bölgesi uzun süre Wessex ile Mercia arasında tartışmalı bir alan olmuş, 844 tarihli bir belgede Mercia'ya ait görünürken Alfred'in burada doğmuş olması 840'ların sonlarında bölgenin Wessex kontrolüne geçtiğini göstermektedir.
Alfred altı çocuğun en küçüğüydü. En büyük kardeşi Æthelstan, 839'da Kent'in alt-kralı olarak atanacak kadar büyüktü ve Alfred'in doğumundan yaklaşık on yıl önce hayattaydı; 850'lerin başında öldü. Alfred'in diğer üç erkek kardeşi sırasıyla Wessex tahtına geçti. Æthelbald (858-860) ve Æthelberht (860-865) Alfred'den oldukça büyüktü, ancak Æthelred (865-871) yalnızca birkaç yaş daha büyüktü. Alfred'in bilinen tek kız kardeşi Æthelswith, 853 yılında Mercia Kralı Burgred ile evlendi. Çoğu tarihçi Osburh'un Æthelwulf'un tüm çocuklarının annesi olduğunu düşünürken, bazıları daha büyük çocukların adı bilinmeyen ilk bir eşten doğmuş olabileceğini ileri sürer. Osburh, Wight Adası yöneticilerinin soyundan geliyordu ve Asser tarafından "çok dindar, soylu karakterli ve soylu bir soydan gelen bir kadın" olarak tanımlandı. 856 yılındaki Osburh'un ölümünden sonra Æthelwulf, Frank Kralı Charles the Bald'un kızı Judith ile evlendi.

Alfred, 880'lerin sonu veya 890'ların başında, kendi yasalarını ve 7. yüzyıldaki Wessex Kralı Ine tarafından çıkarılan yasaları içeren uzun bir kanun metni yayımladı. Toplam 120 bölüm halinde düzenlenen bu yasalar, Alfred'in hukuki reformlarının temelini oluşturdu. Giriş bölümünde Alfred, çeşitli "sinod kitapları"ndan topladığı yasaları bir araya getirdiğini ve atalarının uyguladığı birçok kuralı seçerek yazdırdığını açıklar. Kendisine uygun bulmadığı bazı yasaları ise danışmanlarının tavsiyesiyle reddettiğini ve farklı şekilde uygulanmalarını emrettiğini belirtir.
Alfred, özellikle akrabası Wessex Kralı Ine döneminde, Mercia Kralı Offa zamanında ve İngiliz halkı arasında ilk kez vaftiz olan Kent Kralı Æthelberht döneminde bulduğu yasalara dikkat çekti. Ine'nin yasalarını kendi kanunlarına entegre etmek yerine eklemeyi tercih etti ve Æthelberht gibi, vücudun çeşitli bölgelerine verilen zararlar için tazminat öngören bir ödeme sistemi de dahil etti; ancak iki yaralanma tazminat sistemi birbiriyle tam olarak örtüşmüyordu. Offa'nın bilinen bir kanun kodu olmaması nedeniyle tarihçi Patrick Wormald, Alfred'in burada 786 yılında Papa'nın Ostia elçisi George tarafından Offa'ya sunulan lejyoner kapitülerini kastetmiş olabileceğini ileri sürdü.
Kanun metninin yaklaşık beşte biri Alfred'in giriş bölümünden oluşur. Bu bölümde On Emir'in İngilizce çevirisi, Çıkış Kitabı'ndan bazı bölümler ve Elçilerin İşleri'ndeki Apostolik Mektup yer alır. Giriş, Alfred'in Hristiyan hukukunun anlamı üzerine yaptığı bir tür düşünsel yorum olarak değerlendirilebilir. Metin, Tanrı'nın Musa'ya verdiği yasadan Alfred'in Batı Sakson halkı için yasa koymasına uzanan bir süreklilik kurar. Böylece kutsal geçmiş ile tarihsel şimdiki zaman arasında bir bağ kurulur ve Alfred'in yasa koyma süreci ilahi bir yasa koyma eylemi gibi sunulur.

Somerset bölgesine sığındıktan sonra Alfred’in, kim olduğunu bilmeyen bir köylü kadın tarafından evine kabul edildiği anlatılır. Kadın, ateşin yanında pişmeye bıraktığı ekmeklere göz kulak olmasını ister; ancak Alfred, krallığının sorunlarına dalıp gider ve ekmeklerin yanmasına engel olamaz. Kadın geri döndüğünde, ekmekleri yaktığı için Alfred’i sert bir şekilde azarladığı söylenir. Bu efsanenin bilinen ilk yazılı kaydı, Alfred’in ölümünden yaklaşık yüzyıl sonra ortaya çıkar; ancak öykünün kökeninin daha eski folklor anlatılarına dayandığı düşünülmektedir.

İngiltere Kralı VI. Henry, 1441'de Alfred'in Papa IV. Eugenius tarafından aziz ilan edilmesini sağlamaya çalıştı; ancak bu girişim başarısız oldu. Günümüzdeki Roma Şehitler Kitabı'nda Alfred'in adına yer verilmemektedir. Anglikan Komünyonu ise onu Hristiyan bir kahraman olarak yüceltir ve 26 Ekim'de Lesser Festival ile anar. Ayrıca İngiltere Kilisesi'ne bağlı birçok kilisenin vitraylarında Alfred tasvirlerine rastlanabilir. 2007 yılında Rus Ortodoks Kilisesi'nin Kutsal Sinodu, Kral Alfred'i de kapsayan "Britanya Adaları'nın Tüm Azizlerini" aziz ilan etti. Alfred, Britanya Adaları'nın Tüm Azizleri Yortusu kapsamında Pentekost'tan sonraki üçüncü pazar günü ve ayrıca kendi yortu günü olan 26 Ekim'de anılmaktadır.
Alfred, kendi biyografisini yazması için Piskopos Asser'i görevlendirdi ve bu eser doğal olarak Alfred'in olumlu yönlerini ön plana çıkardı. Daha sonraki Orta Çağ tarihçileri, özellikle Galfridus Monemutensis gibi yazarlar da Alfred'in olumlu imajını güçlendirdi. Reformasyon dönemine gelindiğinde Alfred, İngilizceyi Latinceye tercih eden ve dindar bir Hristiyan hükümdar olarak görülüyordu; bu nedenle onun yaptırdığı çeviriler, Normanlar sonrası Roma Katolik etkilerinden uzak ve "saf" kabul edildi. Bu sebeple "Büyük" lakabı 13. yüzyıldan itibaren kullanılmaya başlasa da 16. yüzyılda yaygınlaştı. Alfred'in çağdaşlarının bu lakabı kullandığına dair bir kanıt bulunmamaktadır. Bu unvan, onun vatanseverliği, "barbarlığa" karşı başarısı, eğitimi teşvik etmesi ve hukuk düzenini kurması nedeniyle sonraki nesiller tarafından korundu.

İngiltere hükümdarları listesi

Pollard, Justin (2006) Alfred the Great: the man who made England, ISBN 0-7195-6666-5 (İngilizce)
Reuter, Timothy (ed.), (2003)  Alfred the Great (Studies in early medieval Britain),, ISBN 978-0-7546-0957-5 (İngilizce)
Britanyalı Kraliyet resmi web sitesi "Alfred 'The Great' (r. 871-899)" maddesi. [1] 28 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Sir Alfred Joseph Hitchcock CBE (13 Ağustos 1899 - 29 Nisan 1980), Birleşik Krallık doğumlu Amerikalı gerilim filmleri yönetmenidir. Londra'da dünyaya gelen ve mühendislik eğitimi gören Hitchcock; Psycho, North by Northwest, Vertigo, Rear Window ve The Birds gibi klasikleşmiş filmleriyle tanınır. Tüm zamanların en iyi yönetmenlerinden biri olarak kabul edilir. Gerilim ve cinayet filmleri ustası Hitchcock'un 70'e yakın filmi mevcuttur.

Hitchcock 13 Ağustos 1899'da Londra'nın doğusundaki (sonradan Essex'in bir parçası olan) Leytonstone 517 High Road'da ailesinin kiraladığı bir manav dükkânının üstündeki dairede üç kardeşin en küçüğü olarak dünyaya geldi. Diğer kardeşleri William Daniel (1890-1943) ve Ellen Kathleen ("Nellie") (1892-1979) idi. Annesi Emma Jane Hitchcock (1863-1942) ile babası William Edgar Hitchcock (1862-1914) kısmen İrlanda kökenli katolik kilisesine bağlı kişilerdi.  Babası William da kendi babası gibi manav idi.
Hitchcockların Campion Road, Putney'deki beş yatak odalı Viktorya tarzı evi, ebeveyn ve çocuklar dışında amca John Hitchcock, hizmetçi, aşçı, şoför ve bahçıvanın da yaşadığı kalabalık bir evdi. Amca John her yaz aile için Cliftonville, Kent tarafında deniz kenarında bir sayfiye evi kiralardı. Hitchcock, turistler ve yerliler arasındaki sınıf farklılıklarına ilk olarak orada tanık olduğunu söyler.
Hitchcock, iyi huylu bir çocuk olduğunu, babasının ona "ışık saçmayan küçük lambam" dediğini ve hiç oyun arkadaşı olduğunu hatırlamadığını söylemiştir. Onunla röportaj yapanlara anlatmayı en sevdiği hikâyelerden birisi beş yaşındayken babasının eline kısa bir not tutuşturup bir polis karakoluna göndermesi idi. Polis şefi kağıdı okuyup Alfred'i beş on dakikalığına bir hücreye kapatmış ve "biz yaramaz çocuklara böyle yaparız" demişti. Bu deneyimin onda ömrü boyunca polis korkusu yarattığını 1973'te Tom Snyder'e şöyle ifade etmişti: "kanunla ilgili her şeyden o kadar korkardım ki, park cezası alırım diye araba bile süremezdim".
Alfred altı yaşındayken aile Limehouse'a taşındı ve 130 ve 175 Salmon Lane'de fish and chips ve balık satışı için kullandıkları iki dükkân kiraladı; üst katlarında da kendileri oturdular. Hitchcock muhtemelen 1907 yılında Howrah House Manastırı'ndaki ilkokula başladı. Patrick McGilligan'a göre Howrah House'da en fazla iki yıl kaldı. Aynı zamanda evin yakınında ve "İsa'nın sadık dostları" adındaki bir dini cemaat tarafından çalıştırılan "beyefendilerin kızları ve küçük oğlanlar için" olan Wode Streer School'a gitti. 9 yaşında ise Battersea'deki Salesian kolejinde yatılı olarak kalmaya başladı.
Hitchcock 11 yaşına geldiğinde aile bu kez Stepney'e taşındı ve Hitchcock 5 Ekim 1910'da Stanford Hill, Tottenham'da (şimdiki Haringey) sıkı disiplini ile tanınan bir cizvit dil okulu olan St. Ignatius Kolejine gönderildi. Hitchcock'un anlatımına göre o zamanlar Cizvit rahipler sert lastikten yapılmış bir sopa kullanırdı ve ceza almış olan çocuğa dersten sonra başrahibi görmeye çıkması söylenirdi. Çocuk bütün bir günü bu cezanın infaz edilmesini bekleyerek geçirirdi. Hitchcock bu yüzden fiziksel cezalardan hep korkuğunu söylemiştir. Okul kayıtlarına göre Hitchcock 1899 değil, 1900 doğumludur; Spoto'ya göre eğitiminden bir yıl geride olduğu için kasıtlı olarak 10 yaşında şeklinde kayda geçirilmiş olabilir.
Biyografi yazarı Gene Adair, Hitchcock'un "ortalama veya ortalamanın biraz üstünde bir öğrenci" olduğunu yazarken, kendisi "sınıftaki ilk beş öğrencinin arasında, genellikle de dördüncü ya da beşinci en iyi notu alan" öğrenci olduğunu söyler. İlk yılın sonunda Latince, İngilizce, Fransızca ve din eğitimi derslerinde başarılı olduğu fark edildi. Taylor'a göre en sevdiği ders coğrafya idi ve haritalarla, tren yolları ve otobüs zaman çizelgeleriyle çok ilgilenirdi, öyle ki Orient Express'in tüm duraklarını ezbere söyleyebilirdi. Peter Bogdanovich'e şöyle demişti: "Cizvitler bana organizasyon, kontrol ve bir dereceye kadar analizi öğrettiler".

Hitchcock ailesine mühendis olmak istediğini söyledi. Ailesi bunu ciddiye aldı ve onu St. İgnatius'taki okuldan alarak 23 Temmuz 1913'te Poplar'daki Mühendislik ve Navigasyon okuluna kaydettirdi. 1962'de Truffaut ile yaptığı ve sonradan kitap haline getirilen söyleşide "mekanik, elektrik, akustik ve navigasyon üzerine eğitim" aldığını söyler. 12 Aralık 1914'te babası anfizem ve böbrek hastalığından dolayı 52 yaşında öldü. Annesine ve evin ihtiyaçlarına destek olmak için (kendisinden büyük kardeşleri evden daha önce ayrılmışlardı) Londra duvarı yakınlarındaki Henley Telgraf ve Kablo Şirketi'nde haftalık 15 şilin karşılığında işe başladı. Çalışırken bir taraftan da sanat tarihi, resim, ekonomi ve politik bilimler üzerine dersler aldığı akşam okuluna devam ediyordu. Annesiyle birlikte Salmon Lane'de yaşamlarına devam ederken, aile dükkânlarını kardeşleri çalıştırıyordu.
1914'te Birinci Dünya Savaşı patladığında Hitchcock askere alınamayacak yaştaydı, 1917'de 18 yaşına geldiğinde "ciddi organik rahatsızlıklarının olmadığı; ancak sadece hafif işleri yapabileceği, garnizondaki bazı hizmet işlerine dayanabileceği" şeklinde bir rapor aldı. Kraliyet ordusunun mühendis alayına alındı ve bazı teorik brifinglere, hafta sonu tatbikatlarına ve talimlere katıldı. John Russel Taylor'ın aktardığına göre Hyde Park'ta yapılan bir talimde Hitchcock'tan ayaklarına dolak takması istendi. Ancak Hitchcock dolağı bir türlü ayağının etrafına sarmayı başaramadı ve sürekli yere düşürdü.
Savaştan sonra Hitchcock yaratıcı yazarlık yapma fırsatları elde etmeye başladı. Haziran 1919'da çalıştığı şirketin iç yayını olan Henley Telegraph'a gönderdiği birkaç kısa öykü sayesinde bu yayının kurucu editörü ve işletme yöneticisi yapıldı. Henley'de elektrik kabloları konusunda uzmanlaşmıştı ve Londra Üniversitesindeki sanat derslerinde devam etmeye başlayınca şirket Hitchcock'u reklam bölümüne transfer etti. Böylece elektrik kablolarıyla ilgili reklamların tasarımlarını ve çizimlerini yapma imkanı doğmuş oldu. İşini seviyordu ve bazen geç saatlere kadar ofiste çalışıyordu; daha sonra Truffaut'ya "bu çalışmalarım, sinemaya doğru ilk adımlarım olarak, bu alana kaymamda büyük yardım sağladı" demişti. Yine Truffaut'ya aynı dönemde sık sık sinemaya gittiğini, özellikle Amerikan filmlerini çekici bulduğunu, Chaplin'in, D. W. Griffith'in ve Buster Keaton'un filmlerini izlediğini, Fritz Lang'in "Der müde Tod" filmini (1921) çok beğendiğini söylemişti.

Hitchcock henüz Henley'de çalışıyorken, Paramount Pictures'ın yapım kolu olan Famous Players-Lasky'nin Londra'da bir stüdyo açacağını okudu. Burada Maria Corelli'nin "The Sorrows of Satan" adlı filmini çekmeyi planlıyorlardı. Sessiz filmlerde kullanılan ara yazılar için hazırladığı bazı kartları ve çizimleri stüdyoya gönderdi. İşe alındı ve 1919'da Hoxton, Poole caddesindeki Islington stüdyolarında  "Arayazı kartları tasarımcısı" olarak işe başladı.
Donald Spoto'nun belirttiğine göre stüdyoda çalışan personelin çoğu hangi işleri yapacakları oldukça katı şekilde tanımlanmış olan Amerikalılardı ama İngiliz çalışanlar her konuyla ilgilenmeleri için teşvik ediliyordu; bu da Hitchcock'un yazar, sanat yönetmeni ve yapım yöneticisi olarak en az 18 sessiz filmde deneyim kazanmasına imkan tanıdı. The Times, Şubat 1922'de "Mr. A. J. Hitchcock'un nezareti altında bulunan özel başlık sanatları bölümü"nden bahsediyordu. Bu dönemde finansal nedenlerden dolayı çekilmesinden vazgeçilen, çekilmiş olan bölümlerinin de kayıp olduğu 13 Numara (1922) (Mrs. Peabody olarak da bilinir) ve Seymour Hicks'in oynadığı "Always Tell Your Wife"ın (1923) yönetmenliğini yaptı. Hicks filmin yönetmeni ile kavga edince Hitchcock'a "gel bu filmi birlikte bitirelim" demiş ve Hitchcock da filmin tamamlanmasına yardım etmişti.  Hicks daha sonra "malzeme odasından sorumlu olan şişman bir gencin yardımıyla (ki bu kişi Alfred Hitchcock'tan başkası değildi.) filmi bitirdiklerini yazmıştı.

Paramount, Londra'da yaptığı filmler Amerika'da tutmadığı için stüdyoyu İngilizlere kiralamaya başladı ve 1922'de tamamen çekildi. Stüdyoyu Michael Balcon tarafından kurulan, daha sonra adı Gainsborough Pictures olacak olan şirket kiraladı ve Hitchcock bu yeni şirkette yardımcı yönetmen olarak işe başladı. 1923'te Graham Cutts ile birlikte "Woman to Woman" filmi üzerine çalışmaya başladı, seti tasarladı, senaryoyu yazdı, sanat yönetmenliğini üstlendi ve yapıma yardımlarda bulundu. Daha sonraları bu film için "gerçekten elimden çıkan ilk filmdi" demiştir. Filmin editörlüğünü ve script-girllüğünü ise daha sonra eşi olacak olan Alma Reville yapmıştı. Daha sonra Cutts'ın The White Shadow (1924) (Beyaz Gölge), The Passionate Adventure (İhtiraslı Serüven) (1924), The Blackguard (Siyah Muhafız) (1925) ve The Prude's Fall (İffetin Düşüşü) (1925) filmlerinde de yönetmen yardımcılığı yaptı. Siyah Muhafız Postdam'daki Babelsberg Stüdyolarında çekilmişti ki Hitchcock burada daha önce F. W. Murnau'nun "Son Adam" (1924) filmini çekimini kısmen izlemişti. Murnau'nun çalışmasından etkilenmiş ve daha sonra kendi çalışmalarında da ondan gördüğü birçok tekniği kullanmıştı.
1925 yazında Balcon, Hitchcock'tan Virginia Valli'nin oynayacağı, bir Alman firması olan Emelka'nın Münih yakınlarındaki Geiselgasteig stüdyolarının ve Gainsborough stüdyolarının ortak yapımı olacak olan "Zevk Bahçesi"ni (The Pleasure Garden) (1925) çekmesini istedi. Hitchcock'un nişanlısı Alma Reville de yardımcı yönetmen ve editör idi. Film ticari bir başarısızlık yaşasa da, Balcon Hitchcock'un çalışmasından memnundu; Daily Express onun hakkında "genç bir usta" diye manşet attı". Balcon Hitchcock'tan ikinci bir filmi, "Fear o 'God" adlı bir hikâyeden Münih'te filme çekilecek olan Dağ Kartalı'nı (The Mountain Eagle) (1926) yönetmesini istedi. Film kayıptır; Hitchcock bu filmi için "çok kötü bir filmdi" demiştir.
Hitchcock'un talihi ilk gerilim filmi olan Kiracı (The Lodger: A Story of the London Fog) (1927) ile güldü. Film siyah palto giyen, siyan bir çanta taşıyan ve sadece salı günleri Londra'da sarışın genç kadınları öldüren bir katil üzerine idi.

Alis Harikalar Diyarında, The Walt Disney Company tarafından üretilen ve Lewis Carroll'un Alice kitaplarına dayanan 1951 yapımı Amerikan animasyon müzikal fantastik-macera filmidir. Disney'in 13. animasyon filmi olarak 26 Temmuz 1951'de New York City'de galası yapıldı. Alice'i Kathryn Beaumont, Yürek Kraliçesi'ni Verna Felton, Şapkacı'yı Ed Wynn seslendirmiştir.
Walt Disney'in 1930'larda Alice'i animasyon filmi olarak canlandırma girişimleri başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Ancak, 1940'larda fikri yeniden canlandırdı. Film aslında canlı aksiyonn/animasyon film olarak tasarlandı ancak Disney, 1946'da tümüyle animasyon bir film yapmaya karar verdi. Aynı adla tema şarkısı, standart bir caz hâline gelmiştir. Film ilk yayınında eleştirilmesine rağmen günümüzde Disney'in en iyi animasyon klasiklerinden biri ve animasyon ortamında en büyük kült klasiklerinden biri olarak görülmektedir.

Amfitiyatro, Roma uygarlığında gösteriler, gladyatör ve vahşi hayvan oyunları için kullanılan, daire ya da elips biçimli, yükselen tribünlerden oluşan bir kamu yapısıdır. Modern anlamdaki en eski örnekleri Etruria ve Campania'da MÖ 1.yüzyıl başlarında inşa edilmiştir. Arena, kanlı gösterilerin sergilendiği alanlardır. Vahşi hayvanlar birbirlerini parçalar, insanlar birbirleriyle ya da vahşi hayvanlarla dövüşürlerdi. Genellikle ölümle sonuçlanan bu acımasız dövüşlerin büyük bir izleyici kitlesi vardı. Arena ayrıca suyla doldurularak çeşitli gösteriler yapılırdı.
"Amfi" kelime anlamı olarak "çevresinde/iki yönden/çift" demektir. Bu nedenle, amfitiyatroyu işlevinden başka yapı şekli de tiyatrodan ayırır. Tiyatro, yarım daire bir yapı iken, amfitiyatro “çift” tiyatro yani dairesel ya da elips şeklindedir. Amfitiyatroları yine elips şeklinde kullanış amaçları ve formları farklı olan stadyumlar ile de karıştırmamak gerekir.
Roma uygarlığı döneminde ortaya çıkan amfitiyatroların eski Yunan ve Anadolu'da örnekleri yoktur. Örneğin Türkiye'de Efes ve Aspendos'da örneği bulunan yapılar amfitiyatro değildir. Dünyada en tanınmış örneği Roma'da bulunan Colosseum'dur.
Latince olan arena sözcüğü kumluk anlamına gelir. Çünkü bu alanlar, dövüş sırasında akan kanları kolaylıkla dibe sızdırması için kumlarla kaplı olurdu. Tribünlerin altında karanlık odalar, gladyatörler için barakalar, zindanlar, vahşi hayvanlar için kafesler bulunurdu. Arena, parmaklıklarla çevrili olurdu. Arenada dövüşen kişilere gladyatör denirdi. Gladyatörlerin çoğu suçlular ya da köleler arasından yetişirdi. Dövüşler gladyatörlerden birinin, bazen her ikisinin ölümüyle sonuçlanırdı.
İlk amfitiyatroların dayanıksız tahta yapılar olduğu bilinmektedir. Taşlarla yapılan amfitiyatrolar MÖ 1. yüzyılın ilk yarısında yapılmaya başlanmış, Augustus döneminde çoğalmaya başlamıştır. Taşlarla inşa edilmiş bilinen en eski amfitiyatro, MÖ 80 yılında Pompeii antik kentinde inşa edildiği hesaplanan Pompeii Amfitiyatrosudur.
Roma'daki Kolezyum (Flavianus Amfitiyatrosu), amfitiyatroların en ünlüsüdür. Daha sonra Colosseum olarak adlandırılan bu amfitiyatronun eski kaynaklarda yaklaşık 80 bin izleyici aldığı belirtilir. Ama günümüz ölçümleri ancak 50 bin kişi olabileceğini göstermiştir. Günümüze ulaşan diğer ünlü amfitiyatrolar İtalya'da Verona, Pompeii ve Puteoli'deki (bugünkü Pozzuoli); Hırvatistan'da İstriya'nın merkezi Pula'daki; Fransa'da Nîmes ve Arles'daki amfitiyatrolardır.
Tunus'un El Jem şehrinde bulunan amfitiyatro da günümüze oldukça iyi korunmuş olarak gelmiştir.
2012 yılındaki arkeolojik araştırmalar sonunda, antik çağdaki ilk amfitiyatronun Ürdün'ün Faynan Vadisi'nde MÖ 9600 yılı civarında yapıldığı ortaya çıkmıştır. Kömünal binaların bulunduğu bir köy de bulunmuştur.

Meşrutiyet, meşruti monarşi, anayasal monarşi, anayasal tekerki ya da parlamenter monarşi, hükümdarın yetkilerinin anayasa ve halk oyuyla seçilen meclis tarafından kısıtlandığı yönetim biçimi. Arapça şart kökünden türemiş olan meşrutiyet 19. asırdan itibaren Osmanlı Devleti'nde meclisli saltanat-hilafet anlamında kullanılmıştır. Daha genel ifadesiyle; meşrutiyet, bir hükümdarın başkanlığı altında parlamento yönetimine dayanan yönetim biçimidir.
Tarihi çağlarda pek çok örneği verilebilirse de(senato-imparator ikilemindeki Roma, İtalyan şehirleri gibi) İngiltere'de 1215 yılında Magna Carta ile kurulan siyasi düzen tarihteki ilk meşruti monarşi rejimi olarak anılır. Fransa'da 1830 Devrimi'nden sonra kurulan Anayasal Monarşi, cumhuriyet ile mutlak krallık arasında bir "orta yol" olarak benimsenmiştir. Osmanlı Devlet hayatında özellikle Abdülaziz döneminde nazırlık yapmış mısır hıdiv ailesinden Mustafa Fazıl Paşa tarafından padişaha yazılan bir mektupta anayasal monarşi anlamında nizam-ı serbestane kelimesi geçmiştir. Bu tabir sonraları yerini daha İslami bir meşrutiyet tabirine bırakmış ve usul-i meşveret denmiştir. Özellikle 1876'ya giderken; ulemanın da bu kavrama ısındığı ve usul-i meşveret tabirinin bir siyasi hamle olduğu görülüyor.
Osmanlı Devleti'nde anayasa (Kanun-ı Esasî) ve parlamenter rejim (Meclis-i Mebûsan) tartışmaları 1830'larda başlayıp 1860'larda yoğunlaşmış ve özellikle 1875 sonrası ulema ve bürokrasi arasında ciddi bir fikir tartışması ortaya çıkmıştır. Tersane Konferansı sırasında Avrupalılarca gayrı müslim Osmanlı tebaasına ciddi ve geniş haklar tanınması isteğine karşı Meclis-i Umumi'de Mithat paşa ve devlet ricali genel bir meşruti ıslahatla devletin dengesinin bozulmadan ıslahatlara girişilebileceğinden bahsetmiştir. Ulema arasında zıt fikirler mevcuttu. Anadolu kazaskeri Seyfeddin Efendi, şavirhüm fi'l-emr ayeti gereğince meşrutiyetin şeriata uygun olduğunu savunurken; ekseri ulema ise gayrimüslimlerin meclise girmesinin caiz olmadığı yönünde ısrarlıydı. Tüm bu şartlar altında bir yandan batılılarca siyasi baskılar yapılırken; diğer yanda da Abdülaziz'in tahtan indirilişi sonrası Çerkez Hasan olayıyla tanzimatçı bürokrasi yönetimde baskın bir siyaset izledi ve V. Murat'ı halletti, akabinde veliaht Abdülhamit Efendi'yi meşrutiyeti ilan etmesi şartıyla tahta çıkardılar. Namık Kemal, Ziya Paşa ve tabii ki Mithat Paşa'nın önderliğinde 23 Aralık 1876'da Birinci Meşrutiyet ilan edilmiştir. 1878'de II. Abdülhamid tarafından, 93 Harbi'nin çıkmasına neden olduğu için Meclis kapatılmış ve Anayasa'nın bazı bölümleri askıya alınmış ise de, teorik olarak Meşruti rejimin devam ettiği kabul edilmiştir, zira devletin her sene düzenli olarak çıkardığı salnamelerde Kanun-ı Esasi'ye yer verilmiş olması şeklen de rejimin devam ettiği görüşünü destekler.
24 Temmuz 1908'de yapılan ihtilalle Kanun-ı Esasi'nin yeniden yürürlüğe konması İkinci Meşrutiyet döneminin başlangıcı sayılır. Bu dönem, Meclis-i Mebusan'ın Vahdeddin tarafınca kapatıldığı 11 Nisan 1920 tarihine kadar sürmüştür.
Monarşi bir hükümdarın devlet başkanı olduğu bir yönetim biçimidir. Bu hükümdar, Türkçede han, kağan, hakan ile başka dillerden geçmiş kral, imparator, şah, padişah, prens, emir gibi çeşitli adlar alabilir. Bir monarşiyi diğer yönetim biçimlerinden ayıran en önemli özellik, devlet başkanının bu yetkiyi yaşamı boyunca elinde bulundurmasıdır. Cumhuriyetlerde ise devlet başkanı seçimle işbaşına gelir.
“Monarşi” sözcüğü Türkçeye Fransızca "Monarchie" kelimesinden girmiştir. Monarchie kelimesi ise Yunanca “tek şef” anlamına gelen "Monos Archein" kelimelerinden türemiştir. O halde monarşi, etimolojik olarak, “tek kişinin yönetimi” anlamına gelmektedir.
Birçok ülkede toplumsal ve siyasal gelişim, özellikle 18. yy. sonların­da, «meşrutî» adı verilen yeni bir tür monarşinin doğmasına yol açtı. Bu monarşi tipinde hükümdarın yetkileri, yazılı bir Anayasa ile tanımlanmış ve sınırlanmıştır. Bu monarşi genellikle «parlamenter»dir ve demokrasiye pek yakın olabilir: Kral devletin simgesi olarak kalır, ancak yürütme yetkisini bir hükûmete bırakır; hükü­met de halk tarafından seçilmiş bir millet meclisinin kararlarına uyma­ya zorunludur. Hollanda, Danimarka, Birleşik Krallık, Japonya, İsveç ve Belçika'da durum böyledir Avrupa'da mutlakiyetçi kraliyet rejiminden parlamenterizme geçiş, Birleşik Krallık'ta başlamıştır. Kıran kırana geçen siyasi mücadelenin sonucunda İngiliz soylular, Kral Yurtsuz John'a 1215 yılında Magna Carta (Magna Karta) adı verilen bir fermanı kabul ettirerek, parlamento yönetimini kurdular. Buna göre:
1. Kral halkın onayını almadan vergi toplayamayacaktı.
2. Kanuni dayanağı olmadan kimse tutuklanamayacak, hapis ve sürgün edilemeyecekti.
3. Ülkeye giriş ve çıkış serbest olacak, tam ticaret serbestliği tanınacaktı.
Parlamenter sistem bazen işletilerek, bazen askıya alınarak, 17. yüzyıla gelinmiş olundu. Bu yüzyıl Mutlakiyetçilerle, Özgürlükçü hareketlerin mücadelesine sahne olmuştur.
Kral I. Charles'ın parlamentoya danışmadan İspanya ve Fransa'ya savaş ilan etmesi ve bu savaşların maliyetini karşılayabilmek için vergileri arttırması üzerine, İngiliz Parlamentosu 1628 yılında Haklar Bildirisi (Petition of Rights) adı verilen belgeyi yayınladı. Bu bildiride, kralın yetkileri sınırlanarak hukuksal süreçten geçmeden kralın kimseyi suçlayamayacağı, cezalandıramayacağı ve orduyu halka karşı kullanamayacağı belirtiliyordu. Kral buna tepki göstererek parlamentoyu dağıttı. Ancak vergi izni alabilmek için, 1640 yılında parlamentoyu tekrar toplanmaya çağırmak zorunda kaldı.
Aradan geçen kırk yıllık süreç sonunda, 1689 yılında İngiliz Parlamentosu'nun Haklar Kanunu (Bill of Rights) yayınlamasıyla, egemenlik parlamentonun denetimine geçmiştir. Bu bildiriye göre;
1. Parlamento seçimleri serbestçe yapılabilecektir.
2. Parlamento üyeleri tam bir ifade özgürlüğüne sahip olacaktır.
3. Parlamentonun kabul ettiği kanunlar kral dahil herkesi bağlayacaktır.
4. Parlamentonun izni alınmadan asker ve vergi toplanamayacaktır.
Bu kanun ile parlamenter demokrasi ve hukukun üstünlüğü gibi ilkeler Avrupa'da ve tüm dünyada ilk önce İngiltere'de uygulanmıştır
Temsili demokrasiler içerisinde Parlamenter rejimin temel özelliklerini şu şekilde özetlemek mümkündür:

Parlamenter rejimde yasama ve yürütme organları hukuken birbirinden bağımsızdır, ancak aralarında bir takım iş birliği ve etkileşim mekanizmaları vardır.
Bu rejimde yürütme iki-başlıdır. Devlet başkanı, yürütmenin sorumsuz başını oluşturur. Yürütmenin sorumlu organının başında ise başbakan bulunur. Başbakanın parlamenter olması şartı bulunmaktadır; buna karşın bakanların parlamenter olması şartı aranmamaktadır.
Devlet başkanının siyasal açıdan sorumluluğu bulunmamaktadır.
Bakanlar kurulunun parlamentoya karşı sorumluluğu bulunmaktadır
Devlet başkanı hükûmet etmez.
Devlet başkanının uzlaştırıcı ve uyarıcı bir rolü bulunmaktadır.
Yürütmenin diğer başını oluşturan Bakanlar Kurulu, yasama organına karşı sorumludur.
Parlamenter sistemlerde çoğunluk ilkesi genel olarak esastır. Mecliste çoğunluğu sağlayan parti hükûmet eder ve bu partinin başkanı başbakan olur.
Hükûmet yasama organına karşı sorumludur.
Parlamenter sistem tek meclisli ya da iki meclisli olabilir.
Parlamenter sistemde yasama ve yürütme arasındaki ilişki, iş birliği ve karşılıklı etkileme mekanizmasına dayanır.
Yasama, yürütmeyi çeşitli yollarla denetler ve gözetim altında bulundurur. Meclise güvensizlik oyu vererek hükûmeti düşürebilir. Meclis güvensizlik oyu vererek hükûmeti düşürebilir. Buna karşılık, yürütme de meclisi feshetme olanağına sahip bulunmaktadır. Fesih yetkisi, parlamenter sistemde, istikrarın sağlanmasında önemli yeri olan bir kurumdur.
Yukarıda özetlediğimiz özelliklere sahip parlamenter rejim hâlen çeşitli ülkelerde uygulama olanağı bulmaktadır. Parlamenter rejimin doğduğu ve hâlen uygulandığı tipik örnek Birleşik Krallık'tadır. Buradaki parlamenter rejime “Westminster Modeli” adı da verilmektedir.

Meşrutiyet Osmanlı Devleti'nde anayasa (Kanun-ı Esasi) ve parlamenter rejim (Meclis-i Mebusan) tartışmaları 1830'larda başlayıp 1860'larda yoğunlaşmış ve nihayet 23 Aralık 1876'da Meşrutiyet ilan edilmiştir. 1878'de II. Abdülhamit tarafından Meclis kapatılmış ve Anayasa'nın bazı bölümleri askıya alınmış ise de, teorik olarak Meşruti rejimin devam ettiği kabul edilmiştir.
24 Temmuz 1908'de yapılan ihtilalle Kanun-ı Esasi'nin yeniden yürürlüğe konması İkinci Meşrutiyet döneminin başlangıcı sayılır. Bu dönem Meclis-i Mebusan'ın 11 Nisan 1920'de Mehmet Vahdettin tarafından kapatılmasına kadar sürmüştür.

İstanbul'un Beyoğlu semtindeki Meşrutiyet Caddesi'nin adı eskiden (Padişah Abdülaziz onuruna) Aziziye Caddesi iken, 1908 ihtilalinden birkaç gün sonra "Meşrutiyet Caddesi" olarak değiştirilmiştir.
Tarihçi Mahmut Goloğlu, 23 Nisan 1920 - 29 Ekim 1923 arasında süren Türkiye Büyük Millet Meclisi rejimini "Üçüncü Meşrutiyet" olarak adlandırır.

İran Meşrutiyet İnkılabı

Andrew Lloyd Webber, Baron Lloyd-Webber (d. 22 Mart 1948), İngiliz besteci ve müzikal tiyatro emprezaryosu. Kariyeri boyunca 17 müzikale imza atmıştır. 2001'de New York Times tarafından "ticari açıdan tarihin en başarılı bestecisi" olarak gösterilmiştir. Müzikallerinden bazıları West End'de ve Broadway'de 10 yılı aşkın süre sahnelenmiştir.
The Phantom of the Opera müzikalinin The Music of the Night, Jesus Christ Superstar müzikalinin I Don't Know How to Love Him, Evita müzikalinin Don't Cry for Me, Argentina, Joseph and the Amazing Technicolor Dreamcoat müzikalinin Any Dream Will Do ve Cats müzikalinin Memory şarkıları müzikallerinin dışına çıkarak hit olmuş ve farklı sanatçılar tarafından kaydedilmiş şarkılarından bazılardır.
7 Tony ödülü, üç Grammy ödülü, bir Oscar ödülü, bir Emmy ödülü, 6 Olivier ödülü ve bir Altın Küre ödülü sahibidir. 1992 yılında müziğe katkılarından ötürü Kraliçe II. Elizabeth tarafından şövalye ilan edilmiştir.
Really Useful Group adlı şirketi, Londra'nın en büyük tiyatro işletmecilerindendir. Bazı yapımcılar, Lloyd Webber müzikallerini Really Useful Group lisansıyla İngiltere'nin farklı yerlerinde sahnelemekte ve turnelere çıkmaktadır. Lloyd Webber ayrıca sahne sanatları eğitimi veren Arts Educational Schools, London adlı özel kuruluşun başkanıdır.

The Likes of Us (1965)
Sözyazarı: Tim Rice
2005 yılına kadar sahnelenmedi

Joseph and the Amazing Technicolor Dreamcoat (1968)
Sözyazarı: Tim Rice

Jesus Christ Superstar (1970)
Sözyazarı: Tim Rice

Jeeves (1975)
Sözyazarı: Alan Ayckbourn

Evita (1976)
Sözyazarı: Tim Rice

Tell Me on a Sunday (1979)
Sözyazarı: Don Black

Cats (1981)
Sözyazarı: T. S. Eliot

Song and Dance (1982)
Sözyazarı: Don Black
Variations (1978) ve Tell Me On A Sunday (1979) in kombinasyonu

Starlight Express (1984)
Sözyazarı: Richard Stilgoe

Cricket (1986)
Sözyazarı: Tim Rice
İlk olarak Kraliçe Elizabeth'in 60. doğumgününde sahnelendi

The Phantom of the Opera (1986)
Sözyazarı: Charles Hart
Gaston Leroux romanından uyarlanmıştır

Aspects of Love (1989)
Sözyazarı: Don Black ve Charles Hart
David Garnett romanından uyarlanmıştır

Sunset Boulevard (1993)
Sözyazarı: Christopher Hampton and Don Black

Whistle Down the Wind (1996)
Sözyazarı: Jim Steinman

The Beautiful Game (2000)
Sözyazarı: Ben Elton
The Boys in the Photograph (2009) olarak değiştirildi

The Woman in White (2004)
Sözyazarı: David Zippel
Wilkie Collins romanından uyarlanmıştır

Love Never Dies (2010)
Sözyazarı: Glenn Slater

24 yaşındayken ilk eşi Sarah Hugill ile 24 Temmuz 1972'de evlendi. Imogen Lloyd Webber (d. 31 Mart 1978) ve Nicholas Lloyd Webber (d. 2 Temmuz 1979) olmak üzere iki çocukları oldu. 14 Kasım 1983'te Lloyd Webber ile Hugill boşandılar. İkinci eşi şarkıcı/dansçı Sarah Brightman ile 22 Mart 1984'te Hampshire'da evlendi ve onu The Phantom of the Opera müzikalinde başrole yerleştirdi. 3 Ocak 1990'da boşandılar. Üçüncü eşi Madeleine Gurdon ile 9 Şubat 1991'de Westminister, Londra'da evlendi. Alastair Adam (d. 3 Mayıs 1992), William Richard (d. 24 Ağustos 1993) ve Isabella Aurora (d. 30 Nisan 1996) olmak üzere 3 çocukları oldu.

Andrew Lloyd Webber Resmi Sitesi15 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
SBGMusic.com sitesinden Andrew Lloyd Webber'in biyografisi26 Kasım 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Andrew Lloyd Webber Wikipedia Sayfası28 Ağustos 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Andrew Marvell (31 Mart 1621-16 Ağustos 1678), 1659 ile 1678 yılları arasında çeşitli zamanlarda Avam Kamarası'nda görev yapmış İngiliz metafizik şairi, hicivci ve siyasetçi. Topluluk döneminde John Milton'ın meslektaşı ve arkadaşıydı. Şiirleri, aşk şarkısı "To His Coy Mistress"ten, "Upon Appleton House"daki aristokrat bir kır evi ve bahçeyi çağrıştıranlara ve "Bahçe"ye, "Cromwell'in İrlanda'dan Dönüşü Üzerine Bir Horatian Ode" ve daha sonraki kişisel ve politik hicivler olan "Flecknoe" ve "Hollanda'nın Karakteri"'ne kadar uzanır.

Andrew Marvell çalışmaları – Gutenberg Projesi
Internet Archive'daki Andrew Marvell tarafından oluşturulan ya da hakkındaki eserler
Andrew Marvell çalışmaları (kamu malı sesli kitaplar) 
Poems: Luminarium
Correspondence and prose works: in Grosart's edition (via Google Books)
Biography: Poetry Foundation;
Gutenberg Projesi'nde  Andrew Marvell  by Augustine Birrell
Andrew Marvell's Grave
Andrew Marvell, Sir Thomas Widdrington and Appleton House (Notes and Queries 1996); www.phoenixlodger.co.uk
Andrew Marvell at Nun Appleton (TLS 1994); www.phoenixlodger.co.uk

Sir Andrew John Wiles, , (d. 11 Nisan 1953), İngiliz matematikçi. Oxford Üniversitesi'nde Royal Society araştırma profesörüdür.
11 Nisan 1953 tarihinde Cambridge - İngiltere'de doğmuştur. 1974 yılında Cambridge Üniversitesi'nde tamamladığı lisans eğitiminin ardından, 1979'da yine aynı okulda doktora çalışmasını yaptı. Hâlen ABD'de Princeton Üniversitesi'nde profesör olarak görev yapmaktadır.
"Herhangi x, y ve z pozitif tamsayıları için, 
  
    
      
        
          x
          
            n
          
        
        +
        
          y
          
            n
          
        
        =
        
          z
          
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle x^{n}+y^{n}=z^{n}}
  
 ifadesini sağlayan ve 2'den büyük bir n doğal sayısı  yoktur" biçimindeki Fermat'ın Son Teoremi olarak bilinen matematik problemini, 1637 yılında ortaya atılmasından 357 yıl sonra, 1994'te Richard Taylor ile birlikte çözmesiyle ünlenmiştir.
10 yaşındayken yerel halk kütüphanesinde bir matematik kitabında karşılaştığı Fermat'ın Son Teoremi çok ilgisini çekmişti. Belki de matematikçi olmasına yol açan bu problemi çözmek için çalışmaya daha o yıllarda başladı.

Schock Ödülü (1995)
Royal Society of London tarafından verilen Madalya - (1996)
Cole Ödülü (1996)
Wolf Ödülü (1996)
Kral Faysal Ödülü (1998)
Clay Araştırma Ödülü (1999)
Britanya İmparatorluğu Şövalyeliği (2000)
Shaw Ödülü (2005)
Abel Ödülü (2016)
Copley Madalyası (2017)

Princeton Üniversitesinde "Wiles" (PDF). 16 Mart 2012 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi.

Andy Serkis (d. 20 Nisan 1964, İngiltere), İngiliz oyuncu. En çok Yüzüklerin Efendisi film üçlemesinde (2001-2003) ve Hobbit: Beklenmedik Yolculuk'ta (2012) Gollum, 2005 yapımı aynı adı taşıyan filmde King Kong, Maymunlar Cehennemi yeniden başlatma serisinde Caesar (2011-2017), Steven Spielberg'in Tenten'in Maceraları (2011) filminde Kaptan Haddock / Sir Francis Haddock ve Yıldız Savaşları devam üçlemesi filmleri Star Wars: Güç Uyanıyor (2015) ve Star Wars: Son Jedi'da (2017) Yüce Lider Snoke gibi bilgisayar tarafından oluşturulan karakterler için hareket yakalama oyunculuğu, animasyon ve ses çalışmasını içeren hareket yakalama rolleriyle tanınır. 2018 yılında kendi yönettiği Mogli: Orman Çocuğu filminde Baloo karakterini canlandırdı. 2022'de Star Wars Disney+ dizisi Andor'da Kino Loy karakterine hayat verdi.
Serkis tüm zamanların en çok kazanan sekizinci oyuncusudur ve hareket yakalama alanındaki film çalışmaları eleştirmenlerce beğenilmiştir. Hareket yakalama oyunculuğuyla bir Empire Ödülü ve iki Saturn Ödülü aldı. İngiliz televizyon filmi Longford'da (2006) canlandırdığı seri katil Ian Brady rolüyle Altın Küre adaylığı kazandı ve biyografik film Sex & Drugs & Rock & Roll'da (2010) canlandırdığı yeni dalga ve punk rock müzisyeni Ian Dury rolüyle BAFTA'ya aday gösterildi. Serkis, 2020 yılında BAFTA Britanya Sinemasına Katkı Özel Ödülü'nü aldı. 2021'de The Letter for the King (2020) dizisiyle Daytime Emmy Ödülü kazandı.
Serkis, Marvel Sinematik Evreni filmleri Yenilmezler: Ultron Çağı (2015) ve Black Panther'de (2018) Ulysses Klaue'yi canlandırdı. The Batman (2022) filminde Alfred Pennyworth'ü oynadı. Serkis'in kendi yapım şirketi ve hareket yakalama atölyesi olan Londra'daki The Imaginarium'u Mogli: Orman Çocuğu için kullandı. Imaginarium'un 2017 tarihli filmi Breathe ile ilk yönetmenlik denemesini yaptı. Sony'nin Örümcek Adam Evreni'nde geçen Venom: Zehirli Öfke 2'yi (2021) yönetti.
76. Akademi Ödüllerinde kırmızı halıda No war for oil isimli bir pankart açmıştır.

Angevin İmparatorluğu veya Anjulu İmparatorluğu (Fransızca: Empire Plantagenêt), 12. ve 13. yüzyıllar arasında Plantagenet Hanedanı'nın yönetimi altında İngiltere Krallığı ile Fransa'nın batı bölgelerini kapsayan siyasi yapıya verilen modern tarihsel addır. Dönemin hükümdarları bu birliği hiçbir zaman resmî bir “imparatorluk” olarak tanımlamamış, kavram tarihçiler tarafından geriye dönük olarak kullanılmıştır. Başkenti yoktu ancak Angers ve Chinon merkezdi. 1189 yılında en geniş sınırları Akitanyalı Eleanor döneminde oldu. Fransa'dan İngiltere ve İrlanda'ya kadar toprak sahibiydiler. 4 Aralık 1259'da yıkıldı. Son hükümdarı III. Henry'dir.

Angevin İmparatorluğu'nun temelleri, 1154 yılında II. Henry Plantagenet'in İngiltere tahtına çıkmasıyla atıldı. II. Henry, babası V. Geoffrey'den Anjou Dükalığı'nı, annesi İmparatoriçe Matilda'dan Normandiya Dükalığı üzerindeki hak iddialarını devralmıştı. Ayrıca 1152'de Akitanya Düşesi Eleanor ile evlenerek Akvitanya Dükalığı'nı da yönetimine kattı.
Bu evlilik ve miraslar sonucunda Plantagenetler, İngiltere Krallığı'nın yanı sıra Anjou, Maine, Touraine, Normandiya, Poitou ve Akitanya üzerinde doğrudan hâkimiyet kurdu. Bretonya Dükalığı ve Gaskonya ise imparatorluğun etkisi altındaki bölgelerdi.

Angevin hükümdarlarının çoğu, Fransa Kralı'nın teorik olarak üstünlüğünü kabul etmek zorundaydı. Bu durum, II. Henry ile Fransa kralı II. Philippe (Philippe Auguste) arasında sık sık gerilimlere yol açtı. II. Henry'nin oğulları arasında çıkan taht kavgaları da imparatorluğun bütünlüğünü sarstı. 1173–1174 yıllarında patlak veren Oğulların İsyanı bunun en bilinen örneğidir.
I. Richard döneminde (1189–1199) imparatorluk deniz aşırı bir güç hâline gelse de, Haçlı Seferleri ve Fransa ile yapılan savaşlar mali kaynakları tüketti. Richard'ın 1199'da ölümüyle kardeşi Yurtsuz John tahta geçti. Ancak 1204'te Fransa Kralı Philippe Auguste, Normandiya ve Anjou'yu ele geçirerek Angevin İmparatorluğu'nun büyük bölümüne son verdi.

1204'ten sonra İngiltere Kralları yalnızca Gaskonya'da tutunabildi. Bu durum, ilerleyen dönemde Yüzyıl Savaşları'na zemin hazırladı. "Anjulu İmparatorluğu" kavramı tarihçiler tarafından farklı şekillerde değerlendirilmiştir. Bazıları bu yapıyı gevşek bir feodal birlik olarak, bazıları ise erken bir İngiliz-Fransız ikili monarşi denemesi olarak yorumlar.
Plantagenet Hanedanı'nın bu dönemde yaptığı hukuk ve yönetim reformları, İngiltere'nin kurumsal yapısını derinden etkilemiş ve kıta Avrupası'nda kalıcı izler bırakmıştır.

Angevin yöneticileri, yerel dükalıkların özerkliğini korurken güçlü bir kraliyet idaresi oluşturmayı başardı. Feodal beylerin bağlılığı genellikle kişisel çıkarlara ve bölgesel güç dengelerine dayanıyordu. İngiltere'de ise bu dönemde Ortak hukuk sisteminin temelleri atıldı.

II. Henry ve oğlu I. Richard dönemlerinde imparatorluk, Avrupa'nın en güçlü donanmalarından birine sahipti. Richard'ın Akdeniz seferleri sırasında inşa edilen filo, hem Haçlı seferlerinde hem de Fransa'ya karşı mücadelede stratejik rol oynadı.  Bunun yanında, Anjulu kaleleri (özellikle Chinon Kalesi, Rouen Kalesi ve Château Gaillard) dönemin en gelişmiş savunma yapıları arasındaydı.

Anjulu döneminde saraylar, Fransız şövalyelik kültürünün merkezleri hâline geldi. Marie de France ve Chrétien de Troyes gibi yazarlar bu dönemde faaliyet göstermiştir. Eleanor'un sarayı, özellikle trubadur şiirinin ve aşk romansları geleneğinin yayılmasında etkili olmuştur.

II. Henry (1154–1189)
I. Richard (1189–1199)
Yurtsuz John (1199–1216)

İngiltere Krallığı
Normandiya Dükalığı
Anjou Dükalığı
Maine ve Touraine
Poitou ve Akitanya Dükalığı
İrlanda Lordluğu (1171 sonrası)
Gaskonya
Bretonya Dükalığı

Anglikan Komünyonu (İngilizce: Anglican Communion), İngiltere Kilisesi ile tam birlik içinde olan tüm Anglikan kiliselerinin oluşturduğu bir birliktir. 1867'de kurulmuş olup 85 milyondan fazla üyesi ile Roma Katolik ve Doğu Ortodoks kiliselerinden sonra üçüncü büyük Hristiyan cemaatidir. Anglikan doktrininin geleneksel kökenleri Otuz Dokuz Makale'de (1571) özetlenmiştir. İngiltere'deki Canterbury başpiskoposu, "eşitler arasında birinci" olarak tanınan birliğin odağı olarak hareket eder, ancak İngiltere Kilisesi dışındaki Anglikan vilayetlerinde yetki kullanmaz. Cemaatin üye kiliselerinin hepsi olmasa da çoğu, tarihi ulusal veya bölgesel Anglikan kiliseleridir.

Resmî site
Anglo-Catholics: What they believe by Leonard Prestige (Project Canterbury)
Anglicans Online
Project Canterbury Anglican historical documents from around the world
Brief description and history of the Anglican Communion 1997 article from the Anglican Communion Office

Anglikanizm, İngiltere'nin resmî kilisesi olan İngiltere Kilisesi'ne has ilke, doktrin ve kurumlar. İngiltere Kralı VIII. Henry'nin kurduğu bir Hristiyan mezhebidir. İngiliz Reformu, Katoliklik ve Protestanlık arasında bir orta yol olarak görüldüğü için Latince Via Media olarak adlandırılmıştır.
Anglikan kilisesini teoloji ve ibadet şekilleri (litürji) bakımdan bir Protestan mezhebi olarak görmektense, bağımsız otonom bir Batı Kilisesi olarak değerlendirmek daha doğrudur.
Diğer Reform sonrası kurulan kiliselerde farklı olarak, kendisini Apostolik; yani kökenini havarilere dayandıran olarak tanımlar ve ayinsel uygulamalarında Katolik mirası öne çıkarır.
Piskoposluk sistemini muhafaza etmiştir ve ruhani merkezi İngiltere'nin Kent bölgesinde bulunan Canterbury Başpiskoposluğu'dur ve sinod meclisi Londra'da bulunan Lambeth Sarayı'nda Birleşik Krallık hükümdarı başkanlığında toplanır.
Canterbury başpiskoposu'nun diğer Anglikan cemaatler üzerinde mutlak hakimiyeti bulunmamakla beraber, eşitler arasında birinci (Primus inter pares) sıfatıyla, Anglikan Kiliseler topluluğunun ruhani önderi konumundadır.
İngiltere'nin büyük bir kısmı Anglikan kilisesi mensupları olarak, Kanada'da bir azınlık ile Kuzey Amerika'daki bir kısım halk 'Episkopal Kilise' adı altında bu mezhebi benimsedi. Birleşik Krallık'ın monarşi soyu bu mezhebi benimsemiş ve mezhepten ayrılmamıştır.
Ayin sistemi ve inanç bildirgesinde Book of Common Prayer adlı kitabı izler ve dünyanın her neresine gidilirse gidilsin, Anglikan Birliği'ne bağlı olan her kilise, teolojik ve litürjik uygulamalarda bu kitabı esas alır.
Anglikan kelimesi Latince bir ibare olan Ecclesia Anglicana’dan gelir ve İngiliz Kilisesi anlamına gelir ve kökeni 1246 yılına kadar götürülebilir. Anglikanizm’e mensup olanlara Anglikan denir.
Anglikan geleneğindeki Protestan ve  Katoliksel ibadet arasındaki ayrım, bazı Anglikan Kiliseleri’nin ve Anglikan Mezhebi üyelerinin tartışma konusudur.
Her Anglikan kilisesi kendi içinde özerktir. Anglikan Mezhebi bütün bu özerk kiliselerin İngiltere’deki ‘Canterbury Başpiskoposluğu’ çatısı altında bir araya gelmesiyle oluşur. Anglikan Mezhebi, Roma Katolik Kilisesi ve Doğu Ortodoks kilisesinden sonra dünyadaki en büyük üçüncü Hristiyan mezhebidir.

Anglikanlar Eski ve Yeni Ahit’i (New and Old Testament) ‘günahlardan kurtulmak için gerekli olan her şeyi kapsayan’ ve inancın esaslarını kapsayan hüküm olarak kabul ettiler. Anglikanlar Apostles' Creed’i (Havari İnancı) vaftiz sembolü ve İznik İnancı'nı (Birinci İznik Konsili'nde alınan kararlar) Hristiyanlık inancının temeli olarak gördüler. Anglikanlar geleneksel ayinlerini Son Akşam Yemeği’ne (Holy Eucharist) özel bir ilgi göstererek yaparlar. Son Akşam Yemeği Ayini (Holy Eucharist) Anglikanlar için toplu ibadet yeridir ve bu ayin sırasında ‘yaşam, ölüm ve İsa’nın yeniden dirilişi dile getirilir, İncil okunur ve İsa’nın son yemeği olan şarap ve ekmek tüketilir. Anglikanların çoğu bu ayini Katolik geleneğine uygun olarak kutlar ancak ibadet şekillerinin farklı olmasına izin verilmiştir.
‘Book of Common Prayer’ yüzyıllardır birçok Anglikan kilisesinde kullanılan kaynaktır. Bu kaynağı bütün Anglikan kiliseleri kullandığı için ‘common prayer’ de denilir. İlk kitap olan Book of Common Prayer dönemin Canterbury Başpisikoposu olan Thomas Cranmer tarafından derlenmiştir. Bu derleme sırasında bazı sorunlar çıktığından her ülke kendi anlayışlarına göre farklı kitaplar geliştirdi. Anglikanlar Katolik ve Apostolik inancı desteklediler ve İsa'nın öğretilerini izlediler. Anglikanlar inançlarının temelinin İncil'de, Katolik inancında belirtildiğine inandı ve inançlarını Hristiyanlık geleneği, kilise, alimlik, mantık ve deneyim ışığında yorumladılar.

İngiltere Kralı VIII. Henry döneminde Anglikanizm, dini anlaşmazlıklardan öte yargılama sorunları –özellikle kralın her ülkenin kilisesinin özerk olması gerektiği düşüncesi- üzerine kuruluydu. Yasal yollardan Protestanlığın bazı öğreti ve ayin inançlarını içeren milli kilise yaratma ve kurumu farklı dini gruplardan olanlara mümkün olduğunca hoşgörülü hale getirme çabaları birleştirilerek toplumsal bağlılık ve barışı sağlamak hedeflendi. Sonuç diğer Hristiyan hareketlerinden farklı özellikler taşıyordu. Genellikle sorun Anglikan Mezhebi'nin bir Protestan veya Katolik kilisesi olarak mı yoksa Hristiyanlığın bir araya getirici bir bağı olarak mı tanımlanmalı sorusundan çıkıyordu. Anglikan Mezhebi'nin resmî durumu Roma Katolik ve Ortodoksları gibi İsa'nın ortaya koyduğu gibi ‘Tek, Kutsal, Katolik, Apostolik Kilise’ kavramlarının farklı bir dalıydı. Katolik ve Protestan arasındaki ayrım ve benzerlik bazı Anglikan Kiliseleri'nde ve mezhep üyeleri arasında tartışma konusuydu. 19.yüzyıl ortalarındaki Oxford Hareketi (Oxford Movement) birçok Anglikan Kilisesi ayin ve ibadet şekillerini tekrar gözden geçirerek Protestan (Reformed) geleneklerinden farklılaştırdılar. Bu farklılık adak törenleri ve Katolik öğeleri içeren ayinleri de kapsadı. Ayinlerle ilgili birçok değişiklik yapılmasına rağmen Anglikanizm inanç bakımından Protestanlıktan birçok iz taşır.

Anglikan öğretileri yargıdan, dini bir kavim kurucusundan (Luther ya da Calvin gibi) ya da bir inançtan doğmadı. Onlara göre en eski Anglikan dini belge ve inancın anahtarı olan, dini en iyi anlatan kitap olarak gördükleri Book of Common Prayer'dır. Yol gösterici olarak dua kitabını esas almaları Latince ‘lex orandi, lex credendi’ (inanların hukuku inancın hukukudur) şeklinde ifade edilir. Dua kitabında Anglikanizm'in temel öğretileri olarak Havariler, Birinci İznik Konsili'nde alınan kararlar, ‘Baba, Oğul, Kutsal Ruh Üçlemesi’ (trinity), İncil, adak törenleri, günlük ibadetler, Yeni Ahit öğretileri olarak belirtilir.
Muhafazakâr Anglikanlar Roma Katoliklerine olan karşıtlıklarından dolayı Thirty Nine Articles’a (39 makale)yöneldi. Bir süre sonra Anglikan ruhban sınıfının tümü bu makaleleri temel aldı. Ancak günümüzde bu makaleler artık sadece Anglikan kimliğini şekillendiren tarihi belgeler olarak görülüyor.
Anglikanlar ‘belli kutsallıklar’(standard divines) üzerinde itibar sahibi olmak istiyorlardı. Bunların en etkili olanlarından biri 16.yüzyılda bir rahip ve teolog olan ve 1660'tan sonra Anglikanizm'in kurucusu sayılan Richard Hooker’dır. Hooker Anglikanizm’in öğretilerinin oluşmasında İncil’den ve geleneklerden daha fazla etkili bir şey olmadığını söyler.
Son olarak Anglikanizm’in İngiltere dışına yayılması, dua kitaplarının çeşitlenmesi ve kiliselerin bir çatı altında toplanması hakkındaki görüşlerin artması, Anglikan kimliğinin daha belirginleşmesine neden oldu. Özetle İncil’in inançla ilgili her şeyi kapsadığına inandılar ve Birinci İznik Konsili'nde alınan kararlara ve Havarilere olan bağlılığa büyük önem verdiler.

Anglikan geleneğinde bazı yazarların eserleri inanç için standart kutsalların belirlenmesinde, ibadet şekillerinde ve öğretilerin oluşmasında önemli rol oynadı. Anglikan rahipleri hakkında kesin bir liste olmamasına rağmen bu kişilerin adı azizlerle birlikte anıldı ve çalışmaları bir araya getirildi. Anglikan rahipleri genellikle ‘via media’yı (orta yol) Tanrı ve Tanrı’nın krallığının evrensel olduğunun kanıtı  olarak yorumladı. Bu din adamları İncil’i hadislere göre mantık çerçevesinde yorumladılar. Tanrı-doğa ve Tanrı-insan arasındaki dünyevi ve ruhani ilişkilerde görev aldılar. 16 ve 17.yüzyıllardaki Anglikan rahipleri Thomas Cranmer, John Jewel, Richard Hooker, Lancelot Andrewes ve Jeremy Taylor etkili olan isimlerdi. Bu dönemde etkili bir isim olan Hooker 1593 yılında kilise ve devlet yönetimi arasındaki ilişkiyi inceleyen eseri Of the Laws of Ecclesiastical Polity’i yayımladı. Bu eserde ayrıca etik, kutsama törenleri, İncil’in yorumlanması ve İsa’nın kurtuluşu gibi konulara geniş yer verdi. Hooker teolojinin ibadeti ve kilisenin topluma karşı görevlerini de kapsadığını açıklamaya çalıştı.
19.yüzyılda Anglikanizm’de iki önemli hareket belirdi: Ahitleri ‘İsa’nın ışığı’ olarak gören Cambridge Platonism (Cambridge Üniversitesinde bir birkaç felsefeciden oluşan bir grup) ile Kutsal Ruh'un kişisel deneyimlerine vurgu yapan Evangelical Revival (Protestan Uyanışı. Cambridge Platonist hareketi Latitudinarianism adında bir okulda gelişti. Evangelical Revival hareketi insanlardaki değişikliği ve inançtaki adilliğin önemini vurgulayan John Wesley ve Charles Simeon etkisinde gelişti. Wesley ve George Whitefield İlk Büyük Uyanış'ı (First Great Awakening) tetikledikleri yolunda Birleşik Devletler'den bir mesaj aldı ve metodizm diye adlandırılan ancak Amerikan Devrimi'nden sonra yıkılacak olan Anglo-Amerikan hareketini başlattılar.
19. yüzyılda önceki Anglikan rahiplerinin öğretilerinde yeni bir vurgu vardı: John Keble, Edward Bouverie Pusey ve John Henry Newman gibi din adamları eski kilise geleneklerini reddederek Anglikan ve Protestan geleneklerinden de öte eski gelenekler yerleştirdiler. Onların bu değişiklik çalışmaları Katolik kimliğini Anglikan kilisesine sokmak isteyen Oxford Movement (Oxford Hareketi) tarafından ilgi gördü. Frederick Denison Maurice'in The Kingdom of Christ (İsa’nın Krallığı) adlı eseri diğer bir hareket olan Hristiyan Sosyalizmi'nde (Christian socialism) önemli rol oynadı. Maurice bu eserinde Hooker'ın bahsettiği Anglikanizm'in canlı maneviyatı vurgusunu sosyal adalet için zorunlu hale getirdi.

İngiltere Kilisesi
St. Paul Anglikan Kilisesi

Angloromanca (Normanca: Anglo-Normaund), Anglonorman döneminde Eski Normancanın İngiltere'de konuşulan bir lehçesiydi. Norman fethinden sonra İngiltere'nin resmi dili haline geldi ve daha sonra şimdi Anglonorman olarak bilinen benzersiz dar görüşlü lehçeye dönüştü. Dil, Eski Fransızcaya büyük ölçüde benzemekteydi.
Anglonormanca, Norman soylularının konuşma diliydi ve aynı zamanda saray dili olarak da kullanılıyordu.

The Revised Anglo-Norman Dictionary (A-S), with the entries from the first edition, for T-Z  is freely available online. The site, formerly known as The Anglo-Norman hub, also provides a searchable textbase of more than 70 Anglo-Norman texts, selected publications by the editorial team, a general introduction to Anglo-Norman and a bibliography off all Anglo-Norman primary sources.
The Anglo-Norman Text Society publishes a wide range of works written in Anglo-Norman

Anglosakson mimarisi, İngiltere'deki mimarlık tarihinde 5. yüzyılın ortalarından 1066'daki Norman Fethi'ne kadar olan bir dönemdi. Britanya'daki Anglosakson laik binaları genellikle basitti ve çatı kaplaması için esas olarak sazlı ahşap kullanılarak inşa edilmişti. Evrensel olarak kabul edilen hiçbir örnek yer üstünde günümüze ulaşamamıştır. Genellikle eski Roma şehirlerine yerleşmeyi tercih etmeyen Anglo-Saksonlar, tarım merkezlerinin yakınında, nehirlerdeki sığ yerlerde veya liman görevi görecek küçük kasabalar inşa ettiler. Her kasabanın merkezinde, merkezi bir ocakla donatılmış bir ana koridor bulunmaktaydı.
Anglosakson kilise mimarisinin birçok kalıntısı var. En az elli kilise, Anglosakson kökenli olup, önemli Anglosakson mimari özelliklerine sahiptir; birçok kişi öyle olduğunu iddia etmektedir, ancak bazı durumlarda Anglosakson kısmı küçük ve çok değişmiştir. Çoğu parçasının daha sonra ilave edildiği veya değiştirildiği binalarda, fetih öncesi ve sonrası 11. yüzyıl çalışmalarını güvenilir bir şekilde ayırt etmek genellikle imkansızdır. Yuvarlak kuleli kilise ve kule nefli kilise, belirgin Anglosakson türleridir. Bir ahşap kilise dışında hayatta kalan tüm kiliseler taş veya tuğladan yapılmıştır ve bazı durumlarda yeniden kullanılmış Roma eserlerinin kanıtlarını göstermektedir.
Anglosakson dini yapılarının mimari karakteri, erken dönem Kelt etkisindeki mimariden farklıdır; Erken Hristiyan bazilikası mimariyi etkiledi; ve daha sonraki Anglosakson döneminde, pilaster şeritleri, boş kemerler, korkuluk direkleri ve üçgen başlı açıklıklarla karakterize edilen bir mimari. Anglosakson krallıklarının son on yıllarında, Westminster Abbey'e 1050'den itibaren yapılan ve halihazırda Norman tarzından etkilenen eklemelerde olduğu gibi, kıtadan daha genel bir Romanesk tarz tanıtıldı. Son yıllarda, mimarlık tarihçileri, belgelenmemiş tüm küçük "Romanesk" özelliklerin Norman Fethi sonrasına ait olduğundan daha az emin olmaya başladılar. Bir zamanlar yaygın olmasına rağmen, Britanya'daki ilk yerleşim döneminden sonraki Anglosakson herhangi bir şey için basit "Sakson" terimini kullanmak birkaç on yıldır yanlış olarak kabul edilmektedir.

Hamerow, Helena; Hinton, David A.; Crawford, Sally, (Ed.) (2011), The Oxford Handbook of Anglo-Saxon Archaeology., Oxford: OUP, ISBN 978-0-19-921214-9 
Bede, Ecclesiastical History of the English People
Clapham, A. W. (1930) English Romanesque Architecture Before the Conquest, Oxford.
Fernie, E. (1983) The Architecture of the Anglo-Saxons, London.
Pevsner, N. (1963) An Outline of European Architecture, Harmondsworth.
Savage, A. (1983) The Anglo-Saxon Chronicles, London.
Taylor, H. M. and J. (1965–1978) Anglo-Saxon Architecture, Cambridge.

Anglo-Saxon Houses and Furniture on Regia Anglorum
Blockley K. and Bennett P. (1993) Canterbury Cathedral, Canterbury Archaeological Trust Ltd

Anglosakson paganizmi, MS 5. ve 8. yüzyıllar arasında  Erken Orta Çağ İngiltere'sinin başlangıç döneminde, Anglosaksonların izlediği dini inanç ve uygulamaları ifade eder. Kuzeybatı Avrupa'nın büyük bir kısmında bulunan Cermen paganizminin bir çeşidi olan bu paganizm, birçok bölgesel varyasyona sahip, heterojen bir inanç ve kült uygulama çeşitliliğini kapsıyordu.
Anglosakson paganizmi, ése olarak bilinen tanrılara olan inanca odaklanan çok tanrılı bir inanç sistemiydi. Bu tanrıların en öne çıkanı muhtemelen Woden'dı; diğer öne çıkan tanrılar arasında Thunor ve Tiw bulunmaktaydı. Ayrıca elfler, nikorlar ve ejderhalar da dahil olmak üzere bu coğrafyada yaşayan çeşitli başka doğaüstü varlıklara da inanç vardı. Kült uygulamalar büyük ölçüde, özellikle yıl boyunca belirli dini bayramlarda cansız nesnelerin ve hayvanların bu tanrılara kurban edilmesi de dahil olmak üzere bağlılık gösterileri etrafında dönüyordu.
Bu dinin tanrıları İngilizcede haftanın günlerinin isimlerinin temelini oluşturdu. Din ve ona eşlik eden mitoloji hakkında bilinenler o zamandan beri hem edebiyatı hem de modern paganizmi etkilemiştir.

Bishop, Chris. ""ÞYRS, ENT, EOTEN, GIGANS" - ANGLO-SAXON ONTOLOGIES OF 'GIANT'." Neuphilologische Mitteilungen 107, no. 3 (2006): 259-70. DOI:10.2307/43344231.
Cameron, M. L. "Anglo-Saxon Medicine and Magic." Anglo-Saxon England 17 (1988): 191–215. www.jstor.org/stable/44510843.
Grendon, Felix. "The Anglo-Saxon Charms." The Journal of American Folklore 22, no. 84 (1909): 105–237. DOI:10.2307/534353.
Hooke, Della. "Rivers, Wells and Springs in Anglo-Saxon England: Water in Sacred and Mystical Contexts." In Water and the Environment in the Anglo-Saxon World, edited by Hooke Della and Hyer Maren Clegg, by Dalwood Hal, Frederick Jill, Gardiner Mark, Reynolds Rebecca, Rippon Stephen, Watts Martin, and Wickham-Crowley Kelley M., 107–35. Liverpool: Liverpool University Press, 2017. www.jstor.org/stable/j.ctt1ps31q2.11.
Remly, Lynn L. "The Anglo-Saxon Gnomes as Sacred Poetry." Folklore 82, no. 2 (1971): 147–58. www.jstor.org/stable/1258773.
Tornaghi, Paola. "ANGLO-SAXON CHARMS AND THE LANGUAGE OF MAGIC." Aevum 84, no. 2 (2010): 439–64. www.jstor.org/stable/20862333.
Vaughan-Sterling, Judith A. "The Anglo-Saxon "Metrical Charms": Poetry as Ritual." The Journal of English and Germanic Philology 82, no. 2 (1983): 186–200. www.jstor.org/stable/27709147.

Anguilla, Karayipler'de bulunan bir Britanya Denizaşırı Toprakları bölgesidir. Adanın başkenti The Valley'dir.

Anguilla adı pek çok Latin dilinde (İspanyolca: anguila; Fransızca: anguille, İtalyanca: anguilla, Portekizce: enguia) yılanbalığından türetilmiştir. Sebebi adanın yılanbalığı şeklinde olmasından gelir.

Küçük Antiller'deki Rüzgâraltı Adaları'nın en kuzeyinde bulunan ada devleti, Porto Riko ve Virgin Adaları'nın doğusunda ve Saint Martin'in de kuzeyinde yer almaktadır. Anguilla'nın ana adasının boyutları yaklaşık olarak 16 mil (26 km) uzunluğunda ve 3 mil (5 km) genişliğinde olup, bu ada dışında pek çok ufak adadan ve kalıcı yaşamın olmadığı kayalıklardan oluşur. Toplam olarak tüm adalarla yüzölçümü 90 km²'dir. 2006 yılı tahminlerine göre nüfus ise 13.500'dir.

Adadaki mağaralarda tespit edilen resimler ile birlikte keşfi yapılan arkeolojik buluntular, Aravaklar'ın ada üzerinde uzun yüzyıllardır yaşadığını ortaya koymuştur.
Sömürge döneminde, Kristof Kolomb'un 1493-1496 arası yaptığı ikinci keşif yolculuğunda gözlemlenmesine rağmen ilk kolonileşme 1650 yılında yaşanmıştır. Söz konusu yıl Saint Kitts adasından gelen İrlandalılar ve Britanyalılar adanın ilk Avrupalı yerleşimciler olmuştur. Fransa kısa bir süre ada üzerinde hakimiyet kurmaya çalışsa da bunda başarılı olamamıştır. 1667'deki Breda Antlaşması ile ada İngilizler tarafından geri alındı. Ada 19. yüzyıla kadar Britanya sömürge bölgesi olarak direkt Büyük Britanya tarafından yönetildi. 1825 yılında Saint Christopher, Nevis adaları ile birleştirilerek Saint Christopher-Nevis-Anguilla kolonisi olarak yönetilmiştir. Sömürge bölgesinin yönetimi Saint Christopher adası üzerinden yürütülmekteydi. Anguilla, bu birliktelikte adalarının göz ardı edildiğini düşündükleri için 1872 ve 1958 yıllarında olmak üzere iki defa birliğin lav edilmesini talep etti ancak bu talep kabul edilmedi. Adalar birliği 1958 yılında kısa bir süre varlığını sürdüren Batı Hint Adaları Federasyonu'nun bir parçası haline getirildi. Federasyon, 1962 yılında lağvedilince adalar birliği ilişkili devlet statüsü alarak Büyük Britanya ile ilişkili devlet konumuna getirilmiştir.1967 yılında adada çıkan huzursuzluklar sonucu Saint Christopher tarafından atanan polis memurları adadan kovularak adada referandum düzenlenmiş ve referandum sonucuna göre de Anguilla, birlikten ayrıldığını ilan etmiştir. Bu adımın ardından direkt Büyük Britanya himayesi altına alınırız düşüncesinin gerçekleşmemesinin ardından ada 12 Temmuz 1967 tarihinde Anguilla Cumhuriyeti ile bağımsızlığını ilan etti. Britanya kabul etmediği bu adıma karşılık adaya asker gönderme kararı aldı.
Anguilla, Britanya ile yaptığı görüşmelerde 1971 Anguilla Yasası ile adanın birlikten kesin olarak ayrılmasını sağlamış, 1980 Anguilla Yasası ile de resmî olarak birlikten ayrılmıştır. Anguilla, 1982 yılında Britanya Denizaşırı Toprakları statüsünü elde etmiştir.
Büyük Britanya'nın Brexit sonucu Avrupa Birliği'nden ayrılmasının ardından adadaki bağımsızlık yanlılarının oylarının artışta olduğu ifade edilmektedir. Adanın, AB üyesi Hollanda ve Fransa hakimiyeti altındaki komşu ada Saint Martin ile ticaretinin kısıtlamalara tâbi tutulmasının yanı sıra Brexit sürecinde ada halkına oy hakkı tanınmaması adada genel bir memnuniyetsizlik oluşturmuştur.

2006 verilene göre Anguilla'nın nüfusu 13.477'dir. Toplumun %90,08'i kölelerin soyundan Afrika'dan nakledilen siyahidir. Artan oranda olan beyaz ırk mensupları %3,74 ile ve melez topluluk %4,65 ile Anguilla toplumunu oluşturur. (değerler 2001 sayımından alınmıştır).
2001 sayımına göre nüfusun %72'si Anguillian halkı iken %28'i başka yerlerden göç etmiş insanlardır. Bu göç eden insanlar arasında Amerika Birleşik Devletleri, Birleşik Krallık, St Kitts & Nevis, Dominik Cumhuriyeti, Jamaika ve Nijerya vatandaşları vardır.
2006 ve 2007 yıllarında büyük turizm yatırımlarının devreye girmesi sonucu ortaya çıkan iş gücü eksikliğinden dolayı çok sayıda Çin, Hindistan ve Meksika'dan gelen işçi ülkeye göç etmiştir.

Anguilla'nın başkenti The Valley'dir. Her yıl 30 Mayıs günü Anguilla Günü adıyla millî bayram olarak kutlanır. Ülkenin anayasası 1 Nisan 1982'de kabul edilmiş ve 1990'da değişikliğe uğramıştır. Hukuk sistemi, İngiliz hukuku temel alınarak düzenlenmiştir.

Anguilla, CARICOM (Karayipler Topluluğu ve Ortak Pazarı), CDB (Karayipler Kalkınma Bankası), Interpol (Uluslararası Polis Teşkilatı), OECS (Doğu Karayip Devletleri Örgütü) ve ECLAC (Birleşmiş Milletler Latin Amerika ve Karayipler Komisyonu) üyesidir.

Anguilla'nın ince plaj kumu ülke topraklarının büyük bölümünü kapsadığından tarım için uygun değildir ve ülke doğal kaynaklar yönünden de zengin değildir. Ana ekonomik kaynağı turizm, "offshore" şirketler ve bankalar ile birlikte balıkçılıktır. Vergi avantajları nedeniyle pek çok sigorta ve finans kurumlarının genel merkezleri Anguilla kurulmuştur.
2008 yılındaki Dünya çapındaki büyük ekonomik krizden önce Anguilla'nın ekonomisi hızlı bir şekilde büyümekteydi. Özellikle turizm sektörü uluslararası şirketlerin yatırımları ile birlikte bu büyümenin öncülerindendi.
Anguilla'nın para birimi Doğu Karayip doları olmasına rağmen ülke çapında Amerikan doları da yaygın olarak kullanılır. Ülkenin para birimi 1 ABD doları = 2.68 EC$ olacak şekilde sabitlenmiştir.
Ülkenin ekonomisi, özellikle turizm sektörü, 1995 yılının sonlarında Luis Kasırgası'nın etkisiyle gerileme yaşamıştır ancak 1996 yılında bunu telafi etmiştir. Bu dönemde özellikle oteller ekonomik krize girmiştir. Bir başka ekonomik gerileme 2000 yılında Lenny Kasırgası sonrası yaşandı.
Anguilla hiçbir kurum veya kişiyi, sermaye, mülk, kâr veya başka bir kazancından dolayı vergiye tâbi tutmaması ile "vergi cenneti" olarak bilinir. Nisan 2011'de, bir açığa karşı konulan %3'lük "Geçici İstikrar Vergisi", Anguilla'nın ilk gelir vergisi olarak tarihe geçti.
Ülkeye ait olan .ai alan adı uzantısı gelişen yapay zeka teknolojisi ve bu domaine ilginin artması sonucu ülke 2023 yılında milli gelirinin %10'una karşılık gelen 32 milyon dolar gelir elde ettiğini açıkladı. Bu geliri ise ücretsiz sağlık hizmetlerinde kullanıldığını belirttiler.

Anguilla'da ulaşım büyük ölçüde Clayton J. Lloyd Uluslararası Havalimanı ile sağlanmaktadır. (4 Temmuz 2010 öncesi Wallblake Havaalanı olarak bilinmekteydi). Havaalanının ana pisti 5.462 fit (1.665 m) uzunluktadır ve orta büyüklükte uçaklara hizmet verebilir. Havaalanı aynı zamanda çevredeki diğer Karayip Adaları'na hizmet vermekte, bölgesel havayolu firması LIAT ile diğer yerel charter havayolları da buradan hizmet vermektedir. Amerika veya Avrupa'dan direkt tarifeli seferler olmasa da Cape Air firması San Juan, Porto Riko'dan tarifeli seferler düzenlemektedir.

Adada taksiler dışında halk taşımacılığı yoktur. Pek çok ada ülkesinde olduğu gibi trafik soldan akar.

Saint Martin ile Anguilla arasında düzenli feribot seferleri vardır. Marigot, St. Martin'den Anguilla'ya denizyolu ile ulaşım 20 dakika sürmektedir. Ayrıca feribot iskelesinden direkt havaalanına servisler bulunmaktadır. Bu ulaşım Anguilla ile St. Martin veya St. Maarten arasında en çok kullanılan ulaşım yöntemidir.

Resmi siteler
Government of Anguilla 5 Mart 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. official government website
Genel bilgiler
"Anguilla". The World Factbook (2026 bas.). CIA. Arşivlenmesi gereken bağlantıya sahip kaynak şablonu içeren maddeler (link) 
UCB Libraries GovPubs - Anguilla
Wikimedia Atlas'da Anguilla
Gezi
Anguilla Turist Rehberi - Turizm Bakanlığı Resmi sitesi 16 Şubat 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Antarktika Antlaşması ya da Antarktik Antlaşma Sistemi, yerli halkı olmayan Antarktika ile alakalı uluslararası ilişkileri kontrol eden antlaşma. Antlaşmada "Antarktika", 60°'den daha güneyde bulunan kara ve buz sahanlıkları olarak tanımlanır. Antlaşma, 1961'de devreye girdi ve 53 ülke Antlaşmayı kabul etti. Antlaşma, Antarktika'yı bilimsel bölge olarak tesis eder ve bilimsel araştırmamın özgürlüğünü sağlar; kıtada askeri aktiviteyi yasaklar. Antlaşma, eski Soğuk Savaş antarktik silahlanma kontrolü anlaşması üzerine geliştirilen Antlaşmalar Sistemidir. 2004'ten beri, Antarktik Antlaşma Sistemi Yönetim Merkezi (Antarctic Treaty Secretariat) Buenos Aires, Arjantin'de bulunur.
Ana antlaşma imza için 1 Aralık 1959'da açıldı ve 23 Haziran 1961'de devreye girdi. Antlaşmayı orijinal olarak imzalayan 12 ülke, Uluslararası Jeofizik Yılı (IGY)'nın katılımcılarıydı. On iki ülke (Amerika Birleşik Devletleri, Arjantin, Avustralya, Belçika, Birleşik Krallık, Fransa, Japonya, Norveç, Güney Afrika, Sovyetler Birliği, Şili ve Yeni Zelanda) Antarktika'ya büyük oranda ilgi duyuyordu. Bu ülkeler IGY için toplamda 55 Antarktika araştırma istasyonu kurmuştur. Antlaşma, kıtada yapılan operasyonel ve bilimsel işbirliğinin kağıda dökülmesidir.

Antlaşmanın 10. yıldönümü olan 23 Haziran 1971'de, Amerika Birleşik Devletleri Posta Ofisi Departmanı tarafından bir posta pulu yayımlandı. Amerika Birleşik Devletleri'ne ek olarak Antarktika Antlaşması'na taraf olan diğer devletler de 10. yıldönümünde hatıra posta pulları çıkardı.
1991'de, Antarktika Antlaşması'nın 50. yıldönümünde Amerika Birleşik Devletleri, Antarktika Antlaşması'nın anısına bir başka pul daha çıkardı. Howard Koslow, Ross Adası yakınlarındaki USCGC Glacier'i tasvir eden, 50 sentlik hava postası pulu için tasarıma geri döndü.

Sir Anthony van Dyck (Flamanca: Antoon Van Dijck; 22 Mart 1599, Anvers - 9 Aralık 1641, Londra), Flaman ressam. Anversli bir tacirin oğlu olarak dünyaya geldi. Sanat yaşamı kısa; fakat göz kamaştırıcıdır. Prenslerin ve kralların gözdesiydi. İngiliz portre okulunu kurdu ve bir renge adını verdi (Van Dyck kahverengisi). 1609'dan 1612'ye kadar Hendrick Van Balen'in yanında çıraklık yaptı. İhtiyar adlı bir resmi 1613 tarihini taşır. Jacop Jordaens ve Peter Paul Rubens ile çalıştı, 1618'de usta oldu. 1620'de koleksiyoncu Thomas Howard tarafından saraya sokuldu ve Howard'ın sayesinde Venedik resim sanatıyla tanıştı. 1622'den 1627'ye kadar İtalya'da oturdu; Roma'da Kardinal Bentivoglio'nun misafiri oldu, sonra Cenova'ya yerleşti ve özellikle portreler çizdi.
1627-1632 arasında Ansver'de kiliseler için çalıştı ve portreler yaptı. 1630'da Paris'e gitti, meşhur kemerlerin gravürlerini yaptı. 1632'de I. Charles, ona şövalye unvanı verdi, lütuflara ve paraya boğdu. Van Dyck o tarihten sonra İngiliz soylularının resimlerini çizdi ve Blackfriars veya Eltham'daki kır evinde lüks bir hayat yaşadı.

Sanatçı önceleri Caravaggio ile Jordaens'in etkisi arasında kararsız kaldıktan sonra, yaygın fırça vuruşunu ve parlak renklerini benimsediği Peter Paul Rubens'in üslubuna kendini kaptırdı; fakat bu üslubu değiştirerek kendi mizacına uydurmayı başardı. Rubens gibi edebî ve mitolojik konuları işledi. Su perilerinin yıkanması, Diana ve Endymion, Amaryllis ve Myrtila, Renald ile Armida adlı eserleri, ressamın bu dönemine örnek olarak gösterilir. Anthony van Dyck aynı zamanda büyük bir katolik ressamdır; Valon Brabant ve Flandre kiliseleri için hazırladığı geniş tuvallerde, ölçülü ve yumuşak, yepyeni bir barok anlayışı görülür. Dindarlığı sonsuz, bitkin bir üzüntüyü yansıtan ince ayrıntılarla doludur. Kutsal Aile, Pieta gibi tablolarında görülen bu özellik, resimlerinin beğenilmesinde büyük bir rol oynadı. Fakat Anthony van Dyck asıl başarısını eşsiz portreciliğine borçludur. Cenova'da, Rubens'in gösterişli portrelerini örnek alarak, Spinolalar, Durazzolar gibi en büyük aileleri olanca haşmetleriyle resmetmeyi başardı. Şahlanan atlarını zaptetmeye çalışan binicilerin, ağır kumaştan giysileri içinde dimdik duran mağrur kadınların boy resimlerinde anıtsal bir görünüş elde etmek için Anthony van Dyck'in bulduğu yol, ufuk çizgisini aşağıdan almak, yüzleri aşağıdan yukarıya doğru bakılıyormuş gibi göstermekti. Bu alanda en başarılı eserleri olan Balbi Markizi, Paola Adorno, Marki Catttaneo, beyaz atı üstünde Tommaso di Carignano ve bir kırmızılar cümbüşü içinde Roma'da yaptığı Kardinal Bentivoglio'nun portreleridir.

Brüksel'de ise, müşterilerinin çoğu burjuva, dost veya sanatçı olduğu için, Van Dyck Flaman üslubuna has yarı boy portrelerine döndü, sadeliğe, uçuk renklere, yuvarlak biçimlere daha çok önem verdi, kişisel ayrıntılar üstünde titizlikle durdu. Ressamlardan Jan J. de Waele ve G. de Grayer'in, heykeltıraş Colijns de Nole'ın ve özellikle Marie - Louise de Taxis'in portreleri, sanatçının bu dönem verdiği eserler arasındadır. Buna karşılık, İngiltere'de yaptığı dört yüz portrede Van Dyck bir siluetin, bir yüzün sadece en ayırt edici çizgilerini yakalamakla yetinmedi, her kişinin yüzünde o kişinin peşinden koştuğu ideali de yansıtmaya çalıştı. Bu resimlerde boyanın çok ince tabakalarla sürülmesi, en ince ayrıntıların bile belirmesine imkân verir; sıcak renklerle işlenen gölgeler, yaldızlı veya gümüş rengi ışığın etkisini daha da arttırır; kadife, ipekli ve saten gibi kumaşların şaşırtıcı gerçekçiliği, hepsi de seçme tonlarıyla ele alınan mavi, mor, beyaz gibi renklerin en iyi şekilde değerlendirilmesini sağlar. Bedford kontesi 'Anne Carr'ın, George ve Francis Villiers'nin, Mary Ruthven'in portreleri ile yeşillikler ortasında, atını dizgininden tutan, siyah şapkalı, beyaz ipek ceketli, kırmızı pantolonlu Charles I'in portreleri ve bunlara benzer daha nice resim, bir milletin imtiyazlı sınıfı açısından çizilmiş kocaman bir portresi gibidir.
Van Dyck'in portrelerinden bazıları, Chesterfield ve Darnley kontlarının, Mountbatten ve Norfolk lordlarının, Devonshire dükünün ve özellikle İngiltere kraliçesinin koleksiyonlarındadır. Dini tablolarının bir kısmı Meschelen'de Saint-Rombaut, Grand'da Saint Michel, Dendermonde'de Notre-Dame, Courtrai'de Notre-Dame, Anvers'de Augustinus kiliselerinde ve Seventhem'dedir.

Anthony van Dyck Biyografi, Stili ve Eserleri 10 Mart 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Londra National Galleri'de Van Dyck 31 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
BBC "Yourpaintings" websitesinde "Anthony-van-Dyck" maddesinde 581 eserinin reprodüksiyonu 23 Aralık 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Antik Roma mimarisi, MÖ 1. ve MS 4. yüzyıllar arasında merkezi İtalya olmak üzere Roma İmparatorluğu'nun egemen olduğu Akdeniz havzası ve çevresini etkileyen bir mimaridir. Kökeni Etrüsk mimarisine dayanan bu mimari tür, MS 4. yüzyılda Hristiyanlığın resmen kabulü ile bir "Hristiyan mimarisi" halini almış, Roma İmparatoluğu'nun ikiye ayrılmasından sonra 15. yüzyıla kadar yaşayan Doğu Roma mimarisi ise Bizans mimarisi adı ile tanınmıştır.
Soyut güzellik ve nispet arayan Yunan mimarisine karşılık, Roma mimarisi faydacılık ve anıtsallık gibi, özellikleri ile dikkati çeker. Yunan mimarisinin en önemli eseri mâbed iken roma mimarisinin en gösterişli eserleri tiyatrolar ve hamamlar olmuştur.
Malzeme olarak beton ve tuğlanın, strüktür olarak, kemer ve kubbenin kullanılması roma mimarisinin başlıca özelliklerindendir. Bu özellikler Romalılara çok katlı ve büyük iç mekanlara sahip anıtsal yapılar inşa etme imkânını vermiştir.

Agger

Antik Roma yolları Roma İmparatorluğu'nun büyüyüp gelişmesinde zorunlu bir unsur olmuştu. Bu yollar nedeniyle Romalılar orduları için emniyetle ve hızla büyük alanlar içinde hareket alanı sağlamışlardır. Bu yollar aynı zamanda haberleşme ve iletişim için elzem olmuşlardır. İktisadi bakımdan ise Antik Roma yolları, Roma'ya yiyecek ve emtia ticaretinin gelişmesinde ve çok geniş bir alanda Roma mallarının yayılıp dağıtılabilmesini sağlamıştır. Roma İmparatorluğunun en parlak zamanlarında antik Roma yolları ağı 85.004 km kara yolunu kapsamaktaydı ve 372 bağlantıdan oluşmaktaydı.
Latince viae adı verilen Antik Roma yollarının yapımı askeri, ticari ve siyasal nedenlerle gerekmiş ve Romalılar bu yollar ağ sistemini yapıp ve sonra bakımını sağlamakta büyük deneyim kazanmışlardır. Antik Roma yolları bir mahalden diğer mahale asker ve askeri malzeme taşımak için yapılmakla beraber bu yollar ana taşıt olarak atlı araba için yapılmıştı. Roma askeri lejyonları bu yollar sayesinde çabuk ve emniyetli olarak ülke içinden Roma sınırlarına gidebilmekteydiler. Böylelikle bu yollar imparatorluğun emniyetini ve istikrarını sağlamak için en büyük unsur olmuşlardır. Diğer taraftan Orta Çaglara girmeden Roma İmpartorluğu'nun çöküşüne de sebep olmuşlardır. Romalıların düşmanları olan barbar kavimler bu yollardan Roma topraklarına gelip yerleşip idaresini ellerine geçirmişlerdir. Roma İmparatorluğu'nun ortadan kalkması ile birlikte bu yolların çoğu bin, iki bin yıl aynı güzergahtan iletişimi sağlamaya devam etmişlerdir.

Antik Roma yolları Latince "viae" olarak tanımlanmaktaydı. Latince vehere yani taşıma, getirme ve götürme anlamına gelen sözcükten türetilmişti. Belirli Antik Roma yolları bir özel yol isimi taşımaktaydı. Özel yol ismi, çok kere yolu yapmak için devlet emirini veren censor unvanlı yüksek Romalı devlet memuruna atfen verilmiştir. Bu yol yapmaya izin veren memur Roma Cumhuriyeti zamanında en yüksek devlet rütbesi olan konsül’ün altındaydı. Bazı yollar isim veren kişiler sonradan konsül rütbesini de taşımışlardır ama yol isim censor rütbesinde iken verdikleri emire dayanmaktaydı. Bazı Antik Roma yollar daha censor rütbesi ortaya çıkmadan yapılmış iseler o zaman ya vardıkları son merhale veya içinden geçtikleri bölgelerden en büyüğü ismin almışlardır. Eğer Antik Roma yolunda büyük bir değişme (yani yolun sathını tümünü değiştirilmesi veya yol güzergah değişmesi) halinde yeniden isim verilirdi.

Roma köprüleri listesi

Genel makaleler

Roman Roads 18 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Road Map
Viae - Article by William Ramsay 22 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Traianus - Technical investigation of Roman public works
Antik yolların tanımları

[1] 22 Aralık 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Akdeniz etrafında bulunan ülkelerde Roma yolları (İngilizce)
[2] 1 Eylül 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Fransa'da bulunan Antik Roma yolları (Fransızca)
[3] 28 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Antik Raetia Eyaletinde bulunan Roma yollarının fotoları (Almanca)
Amme ve özel sahışlar hakkında Roma hukuku

Servitutes
Antik Roma yol yapımı

Antik Roma yol yapımı (İngilizce)
Antik Roma yol yapımı 9 Mayıs 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Antik Roma yol yapımı 13 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Siculus Flaccus, 'De condicionibus agrorum' cap. XIX
Isidori Hispalensis Episcopi Etymologiarum sive Originum Liber XV, 15-16
Codex Theodosianus:
8.5 De cursu publico angariis et parangariis;
15.3 De itinere muniendo
Corpus Iuris Civilis
C.12.50 De cursu publico angariis et parangariis
D.8.3.0 De servitutibus praediorum rusticorum.
D.8.6.2
D.43.7 De locis et itineribus publicis
D.43.8 Ne quid in loco publico vel itinere fiat.
D.43.10 De via publica et si quid in ea factum esse dicatur.
D.43.11 De via publica et itinere publico reficiendo.
D.43.19 De itinere actuque privato.

Von Hagen, Victor W., The Roads That Led To Rome, The World Publishing Company, Cleveland and New York, 1967

Arabistanlı Lawrence (Özgün adı: Lawrence of Arabia), 1962 yapımı Oscarlı filmdir. T. E. Lawrence'ın Bilgeliğin Yedi Sütunu kitabından uyarlanmıştır. Filmin yönetmenliğini David Lean, yapımcılığını Sam Spiegel yapmıştır. Başrolünde Peter O'Toole vardır. Ömer Şerif ve Alec Guinness filmde rol almıştır. Amerikan Film Enstitüsü'nün hazırladığı AFI's 100 Yılı... 100 Film listesinde 1998'de beşinci, 2007'de yedinci sırada yer almaktadır. Ayrıca Peter O'Toole'un Arabistanlı Lawrence rolünde gösterdiği  Premiere Magazine'in Tüm zamanların en iyi 100 performansı listesinin ilk sırasındadır.
Arabistanlı Lawrence, 1991 yılında Kongre Kütüphanesi tarafından kültürel, tarihi ve estetik olarak önemli filmler arasına seçilerek ABD Ulusal Film Arşivi'nde muhafaza edilmesine karar verilmiştir.

Filmin Türkiye'de gösterimi 1962'de yasaklandı. Türkiye'nin ilk özel televizyon kanalı olan Star TV, Türkiye'de ilk kez 1990 yılında Türkçe dublajlı olarak yayınladı.

İngiliz Lawrence hem bir bilim insanı ve hem de İngiliz devleti için çalışan bir ajandır. Bu çift kimlikli hayatı ona ajanlık hayatında büyük kolaylıklar sağlamaktadır.Bu özelliğini çok iyi bilen İngiliz İstihbarat Müdürlüğü Lawrence'ı uzman olduğu Arapların yanına gönderir. Bedeviler, Lawrence'ın ve İngilizlerin Osmanlı'ya karşı savaşma teklifini hemen kabul edecek ve aldığı desteğe sımsıkı sarılacaktır. Amacı Osmanlı'dan hoşnut olmayan aşiretleri de kendi safına çekerek Osmanlı askerlerine saldırmaktır. Amacına ulaşsa da Lawrence, savaştan sonra Araplara verdiği tek bir Arap devleti sözünü tutmadığını ve bunun yerine onlarca Arap devletinin kurulduğunu görecek, Ait olduğu İngilizlerin, Arapları nasıl kandırdığını ve kendi amacı için kullandıktan sonra nasıl onları bölüp kaderine terk ettiğini görecektir.

Peter O'Toole - T. E. Lawrence
Alec Guinness - I. Faysal
Anthony Quinn - Auda abu Tayi
Jack Hawkins - Edmund Allenby
Omar Sharif - Şerif Ali
José Ferrer - Türk Beyi
Anthony Quayle - Albay Harry Brighton
Claude Rains - Mr. Dryden
Arthur Kennedy - Jackson Bentley
Donald Wolfit - General Murray
I. S. Johar- Gasim
Gamil Ratib - Macid
Michel Ray - Farraj
John Dimech - Daud
Zia Mohyeddin - Tafas
Howard Marion-Crawford - Sıhhıye subayı
Jack Gwillim - Kulüp sekreteri
Peter Burton - Şam şeyhi
Kenneth Fortescue - General Allenby'nin yardımcısı
Harry Fowler - Onbaşı Potter
Jack Hedley - Muhabir
Ian MacNaughton - Michael George Hartley, O'Toole'un ilk sahnesinde Lawrence'ın arkadaşı
Henry Oscar - Silliam, Faysal'ın hizmetçisi
Norman Rossington - Albay Jenkins
John Ruddock - Elder Harith
Fernando Sancho - Türk çavuşu
Stuart Saunders - Alay başçavuşu
Bryan Pringle - Filmin sonunda Lawrence'ı alıp götüren arabanın sürücüsü

Film, Horizon Pictures tarafından yapıldı ve Columbia Pictures tarafından dağıtıldı. Ana çekimler 15 Mayıs 1961'de başladı ve 21 Eylül 1962'de sona erdi.
Çöl sahneleri Ürdün ve Fas'ta, ayrıca İspanya'da Almería ve Doñana'da çekildi. Başlangıçta tamamen Ürdün'de çekilecekti; Kral Hüseyin hükûmeti lojistik yardım, yer keşfi, ulaşım ve ilave masraflar sağlamada son derece yardımcı oldu. Hüseyin, yapım sırasında seti birkaç kez ziyaret etti ve oyuncular ve ekiple samimi ilişkiler kurdu. Tek gerginlik Ürdünlü yetkililerin İngiliz aktör Henry Oscar'ın Arapça bilmediğini ve Kuran okurken filme alınacağını öğrendiğinde yaşandı. Herhangi bir yanlış alıntı olmamasını sağlamak için bir imamın hazır bulunması şartıyla izin verildi.
Filmin yönetmeni David Lean, Akabe'de ve Lawrence'ın bir çalışma yeri olarak düşkün olduğu Petra'daki arkeolojik alanda film çekmeyi planladı. Ancak, bu sahneler çekilemeden önce, yapım maliyeti ve oyuncular ve ekip arasında salgın hastalıklar nedeniyle İspanya'ya taşınmak zorunda kaldı.
Gasim'in infazı, tren saldırıları ve Dera'nın dış çekimleri Almería bölgesinde çekildi ve bazı çekimler sel nedeniyle ertelendi. Sevilla şehri, Casa de Pilatos, Alcázar, Sevilla ve Plaza de España'nın görünümüyle Kahire, Kudüs ve Şam'ı temsil etmek için kullanıldı. Lawrence'ın Faysal ile ilk buluşması ve Auda'nın çadırındaki sahne de dahil olmak üzere tüm iç mekanlar İspanya'da çekildi. Tafas katliamı, Fas'ın Varzazat kentinde, Türk ordusunun yerine Fas ordusu askerleri ile çekildi; ancak, askerler işbirliği yapmadıkları ve sabırsız oldukları için yönetmen David Lean istediği kadar çekim yapamadı.
O'Toole deveye binmeye alışık değildi ve eyeri rahatsız edici buluyordu. Çekimlere ara verildiği sırada pazardan bir parça köpük kauçuk aldı ve eyerine ekledi. Filmde köpük tabakaları birçok at ve deve eyerinde görülebilir. Akabe sahnesinin çekimleri sırasında, O'Toole devesinden düştüğünde neredeyse ölüyordu, ama neyse ki üzerinde devenin üstünde durdu ve figüranların atları tarafından ezilmekten kurtuldu. Tesadüfen, 1917'de Akabe Savaşı'nda gerçek Lawrence'ın başına da çok benzer bir talihsizlik geldi.
Ürdün, Arap kültürüne saygısızlık yapıldığını düşünerek filmi yasakladı. Ömer Şerif'in anavatanı olan Mısır, filmin geniş çapta vizyona giren tek Arap ülkesiydi ve Arap milliyetçiliği tasvirini takdir eden devlet başkanı Cemal Abdünnâsır'ın desteğiyle film başarılı oldu.
Filmi çekmek için Süper Panavision teknolojisi kullanıldı, yani anamorfik lensler yerine küresel lensler kullanıldı ve görüntü 65 mm negatif üzerine pozlandı, ardından film müziklerine yer bırakmak için 70 mm pozitif üzerine basıldı. Hızlı kesim, geniş ekranda daha rahatsız ediciydi, bu nedenle film yapımcıları daha uzun ve daha akıcı çekimler uygulamak zorunda kaldı. Bu kadar geniş bir oranın çekilmesi, projeksiyon sırasında tuhaf bir "çarpıntı" efekti, görüntünün belirli kısımlarının bulanıklaşması gibi bazı istenmeyen etkiler üretti. Sorundan kaçınmak için, yönetmen genellikle engellemeyi değiştirmek zorunda kaldı ve oyuncuya çarpıntının meydana gelme olasılığının daha düşük olduğu daha çapraz bir hareket verdi.

2001 / PGA Altın Laurel Ödülleri: PGA Ünlüler Birliği - Sinema
1964 / David: En İyi Yabancı Film (Miglior Film Straniero)
1964 / Gümüş Kurdele: En İyi Yönetmen - Yabancı Film (Regista del Miglior Film Straniero)
1963 / BAFTA Film Ödülü: En İyi Britanyalı Aktör
1963 / BAFTA Film Ödülü: En İyi Britanya Filmi
1963 / BAFTA Film Ödülü: En İyi Britanya Senaryosu
1963 / BAFTA Film Ödülü: Kaynak Gösterilmeden En İyi Film
1963 / DGA Ödülü: Üstün Yönetmen Başarısı
1963 / Altın Küre: En İyi Sinematografi - Color
1963 / Altın Küre: En İyi Film - Dram
1963 / Altın Küre: En İyi Film Yönetmeni
1963 / Altın Küre: En İyi Yardımcı Aktör
1963 / Altın Küre: En İyi Çıkış Yapan Oyuncu - Erkek
1963 / Altın Laurel: En İyi Tanıtım
1963 / Kinema Junpo Ödülü: En İyi Yabancı Dilde Film
1963 / Oscar: En İyi Sanat Direktörlüğü-Sahne Dekorasyonu, Color
1963 / Oscar: En İyi Sinematografi, Color
1963 / Oscar: En İyi Yönetmen
1963 / Oscar: En İyi Uyarlama Film
1963 / Oscar: En İyi Müzik, Score - Substantially Original
1963 / Oscar: En İyi Resim
1963 / Oscar: En İyi Ses
1963 / Büyük Britanya Yazarlar Birliği Ödülü: En İyi Senaryo
1962 / İngiliz Sinematograflar Derneği: En İyi Sinematografi Ödülü
1962 / NBR Ödülü: En İyi Yönetmen

IMDb'de Arabistanlı Lawrence

Aramatyalı Yusuf (Fransızca: Joseph d'Arimathie, İngilizce: Joseph of Arimathea), Kanonik İnciller'e göre İsa'nın gizli bir öğrencisi ve takipçisi. Kendisi için hazırlattığı kaya mezara İsa'yı koymuştur. Aramatyalı Yusuf'un, yaklaşık olarak MS 30 yılında çarmıha gerilen İsa'nın damlayan kanını Kutsal Kâse'ye koyduğuna inanılır. Hristiyanlığa göre azizdir. Batı Kiliselerinde 17 Mart, Doğu Kiliselerinde 31 Temmuz "Aziz Aramatyalı Yusuf Günü" olarak kutlanır.
Aramatyalı Yusuf, Roma İmparatorluğu'nun Yahudiye eyaletinin Aramatya kasabasındandı. İncillere göre Kudüs belediye meclisinin üyelerindendi. Yüksek mevkiiden, zengin ve erdemli bir kimseydi. Yahudiye Valisi Pontius Pilatus'tan İsa'nın cansız bedenini isteme cesaretini göstermişti. Markos İncili'ne göre "Tanrının krallığının peşinde" idi. Yusuf, İsa'nın bedeninin gece boyunca çarmıhta asılı kalmasını istememiş, İsa'nın onuruna layık bir cenaze töreni ile gömülmesini arzulamıştı. Bunu yaparak Yahudi yasalarına karşı gelmişti, zira asılan suçluların onursuz bir şekilde gömülmeleri gerekiyordu.

Yusuf, sanat ve edebiyata uzun yıllar konu olmuştur. Petrus'un apokrif İncilinde (2. yy) İsa'nın ve Pontius Pilatus'un arkadaşı olduğu iddia edilir. Nikodemus'un apokrif İnciline göre (Pilatus'un İşleri, 4-5. yy) İsa'nın çarmıha gerilmesinden sonra Yusuf tutuklanır. Dirilen İsa tarafından serbest bırakılır. Bundan dolayı İsa'nın dirilmesinin de ilk şahididir.
Robert de Boron'un 1200'li yıllarda yazdığı eseri Joseph d'Arimathie'de, Son Akşam Yemeği'nde İsa'nın kullandığı Kutsal Kase'nin Aramatyalı Yusuf'ta olduğu söylenir. Bu destana 13. yüzyılda yapılan ilavelerde Yusuf'un İngiltere'deki Glastonbury kasabasına gittiği söylenir. Yusuf Glatonbury'nin baş azizidir. Buraya Havari Filipus tarafından 12 misyonerin başında gönderildiği iddia edilir.
Sör Thomas Malory'nin Morte Darthur isimli eserinde (15. yy.) Kutsal Kase eserin kahramanı Galahad'a göründüğünde Yusuf da Kutsal Kase'nin yanındadır ve sunağın başında, piskopos kıyafetleri içerisindedir.

Mary Germaine Finlay, Joseph of Arimathea and the Grail (1951).

"of Arimathea, Saint Aramatyalı Yusuf." Encyclopædia Britannica. Encyclopædia Britannica Online. Encyclopædia Britannica Inc.

Arthur Wellesley, lakabı Demir Dük (1 Mayıs 1769 - 14 Eylül 1852), Napolyon Savaşları sırasında Britanya ordusu komutanlığı ve sonradan başbakanlık (1828-1830) yapan asker ve devlet adamı.

İlk askeri başarılarını Hindistan'da ve İspanya'daki Yarımada Savaşı'nda (1808-1814) kazanmış ve Napolyon'un Waterloo Savaşı'nda kesin yenilgiye uğratılmasında belirleyici rol oynamıştır (1815).
Mornington 1. kontu Garret Wesley'nin beşinci oğluydu. Eton'da ve Angers'deki askeri akademide öğrenim gördü. 1787'de orduya katıldı ve hızla yükselerek İrlanda kral vekilinin yaverliğine atandı. Daha sonra İrlanda Avam Kamarası'na girdi. 1796'da, Hindistan'a gönderildi. IV. Mysore Savaşı'nda (1799) tümen komutanı olarak deneyim kazandı. II. Maratha Savaşı (1803-1805) arasında Assaye ve Argaon'da önemli zaferler elde etti. Sindhia ailesini ve Berar racasını barışa zorladı. Bu başarılarından dolayı sir unvanı aldı (1804). Hindistan'dan döndükten sonra Kopenhag'a karşı düzenlenen bir seferde (1807) görev aldı ve Kioge'de Danimarka birliklerini yenilgiye uğrattı. 1808'de başlayan Yarımada Savaşı'na katılmak üzere küçük bir kuvvetle gittiği Portekiz'de Lizbon yakınlarında General A. Junot'yu yenilgiye uğrattı. Ertesi yıl bir kez daha Portekiz'e geçerek Fransızları bu ülkeden çıkardı. Başarısından dolayı Wellington vikontu unvanıyla ödüllendirildi. Madrid'e doğru ilerlediği Şubat 1812'de, kont unvanı aldı. Salamanca'da Mareşal Marmont'u yenerek Madrid'i ele geçirdi. Ekim 1812'de marki unvanını aldıktan sonra Vitoria'da Fransızları bozguna uğrattı. Harekât sona ermeden, sınırı aşarak Fransa'yı girdi. Yarımada Savaşı'nın son çarpışması Napolyon'un çekilme haberinin henüz ulaşmadığı Güney Fransa'da Nisan 1814'te yapıldı.
1813'te mareşalliğe yükseltilmiş olan Wellington, ülkesine döndüğünde dük unvanıyla ödüllendirildi. Paris Antlaşması'nın (1814) imzalanmasının ardından Fransa'ya Briton büyükelçisi olarak atandı.Bir süre bu görevi yürüttükten sonra İngiltere adına Viyana Kongresi'ne (1814-1815) katılmak üzere Paris'ten ayrıldı. Viyana'da bulunduğu sırada, Napolyon'un Elba'dan kaçtığı haberini aldı. Müttefiklerin Napolyon'a karşı düzenledikleri yeni harekât çerçevesinde Mareşal von Blücher ile birlikte Belçika üzerinden Fransa'ya karşı harekete geçti. Kısa sürede zaferle sonuçlanan harekâtın getirdiği saygınlıkla Avrupa'nın önde gelen kişilikleri arasına girdi. Müttefikler tarafından oybirliğiyle Fransa'nın kuzeyindeki işgal ordusunun komutanlığına seçildi ve üç yıl bu görevde kaldı. İngiltere dışişleri bakanı Lord Castlereagh'ın da yardımıyla Fransa'nın Yüz Gün'den sonra parçalanmasını önledi.
Wellington İngiltere'nin siyasi karışıklıklar içinde olduğu 1828'de başbakan oldu. Ama Katoliklere özgürlük tanınmasını öngören yasa tasarısını benimsemesi ve seçim reformuna karşı çıkması yüzünden 1830'da hükûmeti düştü. Öldükten sonra Saint Paul Katedrali'nde Lord Nelson'un yanına gömüldü.
Mareşal Arthur Wellesley, 1. Wellington Dükü, KG, GCB, GCH, PC, FRS (1 Mayıs 1769 - 14 Eylül 1852), Anglo-İrlandalı bir asker ve 19. yüzyılın önde gelen askeri ve politik figürlerinden biri olan Tory devlet adamıydı. 19. yüzyılda Britanya'da, iki kez başbakan olarak görev yaptı. Napolyon Savaşlarını 1815'te Waterloo Muharebesi'nde Napolyon'u mağlup ederek bitirdi.
Wellesley, Dublin'de İrlanda'da Protestan Yükselişinde doğdu. 1787'de İngiliz Ordusunda bir teğmen olarak görevlendirildi ve İrlanda'da İrlanda'nın iki ardışık lord teğmenine yardımcı kamp olarak hizmet etti. Ayrıca İrlanda Avam Kamarası'nda Parlamento üyesi olarak seçildi. 1796'da bir albaydı ve Seringapatam Savaşı'nda Dördüncü Anglo-Mysore Savaşı'nda savaştığı Hollanda ve Hindistan'da eylem gördü. 1799'da Seringapatam ve Mysore valiliğine atandı ve yeni atanan bir tümgeneral olarak 1803'te Assaye Savaşı'nda Maratha Konfederasyonuna karşı kesin bir zafer kazandı.
Wellesley, Napolyon Savaşları'nın Yarımada seferi sırasında general olarak öne çıktı ve 1813'teki Vitoria Savaşı'nda müttefik güçleri Fransız İmparatorluğu'na karşı zafere taşıdıktan sonra mareşal rütbesine terfi etti. Napolyon'un 1814'teki sürgününün ardından, Fransa Büyükelçisi olarak görev yaptı ve kendisine düklük verildi. 1815'teki Yüz Gün boyunca, müttefik ordusuna komuta etti ve Blücher komutasındaki bir Prusya Ordusu ile birlikte Napolyon'u Waterloo'da mağlup etti. Wellington'un savaş rekoru örnek niteliğindedir; nihayetinde askeri kariyeri boyunca yaklaşık 60 savaşa katıldı.
Wellington, uyarlanabilir savunma savaş tarzıyla ünlüdür ve kendi kayıplarını en aza indirirken sayısal olarak üstün güçlere karşı birçok zafer kazanmıştır. Tüm zamanların en büyük savunma komutanlarından biri olarak kabul edilir ve taktiklerinin ve savaş planlarının çoğu hala dünyanın dört bir yanındaki askeri akademilerde incelenmektedir. Aktif askeri kariyerinin sona ermesinden sonra siyasete döndü. 1828'den 1830'a kadar Muhafazakâr Parti'nin bir üyesi olarak iki kez İngiliz başbakanıydı ve 1834'te bir aydan biraz daha kısa bir süre için oldu. 1829 Roma Katolik Yardım Yasası'nın geçişini denetledi, ancak Reform Yasası 1832'ye karşı çıktı. Lordlar Kamarası'nın emekli olana kadar önde gelen isimlerinden biri ve ölümüne kadar İngiliz Ordusu Başkomutanı olarak kaldı.

Wellesley, İrlanda'da The Hon adıyla, Protestan Yükselişine mensup aristokrat bir Anglo-İrlandalı ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Arthur Wesley. Wellesley, Anne Wellesley, Mornington Kontesi ve Mornington 1. Kontu Garret Wesley'in oğlu olarak dünyaya geldi. Babası Garret Wesley, 1. Baron Mornington Richard Wesley'in oğluydu ve 1758'de babasını 2. Baron Mornington olarak değiştirmeden önce İrlanda Avam Kamarası'nda seçim bölgesi Trim'i temsil eden kısa bir siyaset kariyeri vardı. Garret Wesley de başarılıydı. besteci ve müzikal ve hayırsever başarılarının tanınmasıyla 1760 yılında Earl of Mornington rütbesine yükseltildi. Wellesley'nin annesi, Wellesley'in adını aldığı 1. Viscount Dungannon olan Arthur Hill-Trevor'ın en büyük kızıydı.
Wellesley, Earl ve Mornington Kontesi'nde doğan dokuz çocuğun altıncısıydı. Kardeşleri arasında Richard, Viscount Wellesley (20 Haziran 1760 - 26 Eylül 1842); daha sonra 1. Marki Wellesley, 2. Mornington Kontu ve The Hon. William Wellesley (20 Mayıs 1763 - 22 Şubat 1845); daha sonra William Wellesley-Pole, 3. Mornington Kontu, 1. Baron Maryborough.

Wellesley'in doğumunun kesin tarihi ve nerede olduğu bilinmemektedir, ancak biyografi yazarları, Dublin'deki St Peters Kilisesi'nde vaftiz edilmesinden bir gün önce 1 Mayıs 1769'da doğduğunu söylerken çoğunlukla aynı çağdaş gazete kanıtlarını izlerler. Wellesley'in doğumunun nerede olduğuna gelince, büyük olasılıkla ebeveynlerinin şehir evinde, 24 Upper Merrion Street, Dublin, şimdi Merrion Hotel'de doğmuştu. Bu, annesi Anne Anne'in 1815'te Dublin, 6 Merrion Caddesi'nde doğduğunu hatırladığı raporlarına aykırıdır. Babasının iddia ettiği gibi Mornington House (Yukarı Merrion'daki yan taraftaki ev) dahil olmak üzere başka yerler onun doğum yeri olarak öne sürüldü; Dublin paket teknesi; ve Dük'ün 1851 nüfus sayımına geri döndüğü anlaşılan Athy'nin aile malikanesindeki (1916 yangınlarında tüketilen) konak.

Wellesley, erken çocukluğunun çoğunu ailesinin atalarının evi olan County Meath, İrlanda'daki Dangan Kalesi'nde geçirdi (gravür, 1842).
Wellesley, çocukluğunun çoğunu ailesinin iki evinde geçirdi; ilki Dublin'de büyük bir evde ve ikinci Dangan Kalesi, County Meath'te Summerhill'in 3 mil (5 km) kuzeyinde. 1781'de Arthur'un babası öldü ve en büyük erkek kardeşi Richard, babasının tapusunu miras aldı.
Dangan'dayken Trim'deki piskoposluk okuluna, Dublin'de Bay Whyte's Academy'ye ve Londra'dayken Chelsea'deki Brown's School'a gitti. Daha sonra 1781'den 1784'e kadar okuduğu Eton Koleji'ne kaydoldu. Oradaki yalnızlığı ondan nefret etmesine neden oldu ve aslında "Waterloo Muharebesi Eton'un oyun alanlarında kazanıldı" demesi pek olası değil. bu genellikle ona atfedilir. Dahası, Eton'un o zamanlar oyun alanı yoktu. 1785'te, Eton'daki başarısızlık, babasının ölümü nedeniyle aile fonlarının yetersizliği ile birleşince, genç Wellesley ve annesini Brüksel'e taşınmaya zorladı. Yirmili yaşlarının başına kadar, Arthur çok az bir ayrım işareti gösterdi ve annesi onun aylaklığına giderek daha fazla endişelenmeye başladı ve "Garip oğlum Arthur ile ne yapacağımı bilmiyorum" dedi.
Bir yıl sonra, Arthur, önemli ölçüde ilerleme kaydettiği, iyi bir atlı olduğu ve daha sonra çok faydalı olduğu anlaşılan Fransızca öğrenen Angers'deki Fransız Kraliyet Eşitlik Akademisi'ne kaydoldu. 1786'nın sonlarında İngiltere'ye döndükten sonra, gelişmesiyle annesini şaşkına çevirdi.

1787'den itibaren Wellesley, Dublin Kalesi'nde (resimde) İrlanda'nın iki ardışık Lord Teğmenine yardımcı olarak görev yaptı.
Yeni sözüne rağmen, henüz bir iş bulamamıştı ve ailesinin hala parası yoktu, bu yüzden annesinin tavsiyesi üzerine kardeşi Richard, arkadaşı Rutland Dükü'nden (o zamanki İrlanda Lord Teğmeni) Arthur'u düşünmesini istedi. Orduda bir komisyon. Kısa bir süre sonra, 7 Mart 1787'de 73. Foot of Foot'da resmen ilan edildi. Ekim ayında, erkek kardeşinin yardımıyla, günde on şilinle (bir sancak olarak maaşının iki katı), İrlanda'nın yeni Lord Teğmeni Lord Buckingham'a yardımcısı olarak atandı. Ayrıca İrlanda'da kurulan yeni 76. Alay'a transfer edildi ve 1787 Noel Günü'nde teğmen olarak terfi ettirildi. Dublin'de bulunduğu süre boyunca görevleri çoğunlukla sosyaldi; balolara katılmak, konukları eğlendirmek ve Buckingham'a tavsiyelerde bulunmak. İrlanda'dayken, ara sıra kumar oynadığı için borçlanmada kendini aşırı genişletti, ancak savunmasında "Para ihtiyacının ne olduğunu sık sık biliyordum ama asla çaresizce borçlanmadım" dedi.
23 Ocak 1788'de 41.Ayak Alayına, ardından 25 Haziran 1789'da yine teğmen olarak, 12. (Galler Prensi) Ejderhalar Alayı'na transfer oldu ve askeri tarihçi Richard Holmes'a göre, ayrıca siyasete gönülsüz bir şekilde ayak bastı. 1789 genel seçimlerinden kısa bir süre önce, İrlanda Vatanseverler Partisi'nin parlamento lideri Henry Grattan'a Dublin'i

Augustine (MS 6. yüzyıl-26 Mayıs MS 604), MS 597 yılında Canterbury'nin ilk başpiskoposu olan Hristiyan bir keşişti. "İngilizlerin Havarisi" olarak kabul edilir.
Augustine, Papa I. Gregorius'un MS 595 yılında, Kral Æthelberht'i ve Kent Krallığı'nı Anglosakson paganizminden Hristiyanlaştırmak üzere İngiltere'ye, genellikle Gregoryen misyonu olarak bilinen bir misyonu yönetmesi için onu seçtiği Roma'daki bir manastırın başrahibiydi. Kent muhtemelen Æthelberht'in, kocası üzerinde bir miktar etki yaratması beklenen Frank prensesi Bertha ile evliliğinin yanı sıra komşu Anglosakson krallıkları üzerinde büyük nüfuza sahip olması nedeniyle seçilmişti. Misyonerler Kent'e ulaşmadan önce geri dönmeyi düşünmüşlerdi, ancak Gregorius onları teşvik etti ve MS 597'de Augustine Thanet Adası'na çıktı ve Æthelberht'in ana kasabası Canterbury'ye doğru ilerledi.
Kral Æthelberht Hristiyanlığa geçti ve misyonerlerin özgürce vaaz vermelerine izin vererek onlara şehir surlarının dışında bir manastır kurmaları için arazi verdi. Augustine bir piskopos olarak kutsandı ve MS 597'de Noel Günü'nde yapılan toplu vaftiz sırasında binlerce kişi de dahil olmak üzere kralın tebaasının çoğunu dönüştürdü. Papa Gregorius MS 601'de daha fazla misyoner gönderdi, ayrıca kiliselere teşvik edici mektuplar ve hediyeler gönderdi, ancak yerli halkı ikna etme girişimlerine rağmen İngiliz piskoposlarının Augustine'in otoritesine boyun eğmeleri başarısız oldu. 604 yılında Londra ve Rochester'da Romalı piskoposlar kuruldu ve Anglosakson rahipleri ve misyonerleri eğitmek için bir okul kuruldu. Augustine ayrıca halefi Laurence'ın kutsanmasını da düzenledi. Başpiskopos muhtemelen MS 604'te öldü ve kısa süre sonra bir aziz olarak saygı görmeye başladı.

Chaplais, P. (1965–1969). "Who Introduced Charters into England? The Case for Augustine". Journal of the Society of Archivists. 3 (10). ss. 526-542. doi:10.1080/00379816509513917. 
Deanesly, Margaret (1964). Augustine of Canterbury. Stanford, CA: Stanford University Press. OCLC 1244215331. 
Sharpe, R. (1995). "The Setting to St Augustine's Translation, 1091".  Eales, R.; Sharpe, R. (Ed.). Canterbury and the Norman Conquest. Londra: Hambledon Press. ss. 1-13. ISBN 978-1-85285-068-5. 

Prosopography of Anglo-Saxon England'da Augustine 1

Avam Kamarası (House of Commons), Birleşik Krallık'ta üyeleri (en çok) beşer yıllık dönemler için seçimle işbaşına gelen milletvekillerinden oluşan alt meclistir. Kamaranın toplanma yeri, Birleşik Krallık'ın üst meclisi olan Lordlar Kamarası ile aynı yer olan Westminster Sarayı'dır. Bu meclisi oluşturan 650 üye, parlamento dağılana kadar, ülkedeki her seçim bölgesinden oy çokluğu sistemi ile seçilip, seçildikleri bölgeyi temsil ederler.
İngiltere Avam Kamarası 13. ve 14. yüzyılda oluşmaya başlamıştır. 1707 yılında İskoçya ile siyasi birlik sağlandıktan sonra adı Büyük Britanya Avam Kamarası olarak değiştirilmiştir. 19. yüzyılda İrlanda ile siyasi birliğin sağlanmasından sonra adı "Büyük Britanya ve İrlanda Avam Kamarası" olmuştur. "Birleşik Krallık" kavramı 1800 yılından sonra Büyük Britanya ve İrlanda Birleşik Krallık için kullanılırken, 1922'den sonra Özgür İrlanda Devleti'nin bağımsızlığından sonra Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığı adını almıştır. Günümüzde de bu isim kullanılmaktadır.
1911 Parlamento Yasası'ndan sonra Lordlar Kamarası'nın, Avamlardan gelen yasayı reddetme gücü geciktirme ile düşürülmüştür. Hükûmet sadece Avam Kamarası'na karşı sorumludur ve başbakan da kamarada çoğunluğun desteğini sağladığı müddetçe makamında kalabilir.
Seçim sistemine göre 18 yaş ve üzeri Birleşik Krallık ve İrlanda vatandaşlarıyla İngiltere'de ikamet etmekte olan İngiliz Uluslar Topluluğu vatandaşları oy kullanabilirler.

Lordlar Kamarası

Avam Kamarası Başkanı, Birleşik Krallık Parlamentosu'nun alt meclisi olan Avam Kamarası'nın en yüksek otoritesidir.

Başkan, hangi üyelerin konuşabileceğini ve hangi değişikliklerin değerlendirilmek veya oylanmak üzere gündeme geleceğini belirleyerek, Meclis oturumlarına başkanlık eder. Başkan, aynı zamanda görüşmeler sırasında düzeni sağlamaktan sorumludur ve Meclisin kurallarını ihlal eden üyeleri cezalandırabilir. Diğer pek çok ülkedeki Meclis başkanlarının aksine, Avam Kamarası Başkanları kesinlikle parti üyesi olmayıp görevlerine başladıkları anda ve sonrasında eski siyasi partileriyle olan tüm ilişkilerinden vazgeçmiş sayılırlar. Tarafsızlık ilkesi içerisinde partiler üstü saylan Avam Kamarası Başkanları, seçim bölgelerinde tek adaydırlar. Avam Kamarası Başkanı'nın seçim bölgesine, hiçbir siyasi parti, Başkan'a olan saygının gereği olarak aday göstermezler. Başkan tartışmalara kesinlikle katılmaz. Oylama durumunda ise Başkan sadece beraberlik durumunda oy kullanır. Meclis başkanlığına ilişkin görevlerinin yanı sıra, Başkan Avam Kamarası ile ilgili idari görevleri de yerine getirir. Avam Kamarası Komisyonu'na, Bağımsız Parlamento Standartları Otoritesi Konuşmacı Komitesi'ne (SCIPSA), Seçim Komisyonu Konuşmacı Komitesi'ne (SCEC) başkanlık eder. Ayrıca, Özel Konseyin bir parçasıdır ve direkt olarak Monark'a bağlıdır. Başkan, Westminster Sarayı'ndaki Başkanlık Konutunda ikamet etme hakkına ve yükümlülüğüne sahiptir.

Resmî site

Avebury, İngiltere'nin Wiltshire kontluğuna bağlı Avebury köyünün çevresinde bulunan üç taş daire içeren Neolitik bir henge anıtıdır. Britanya'nın en iyi bilinen tarih öncesi alanlarından biri olan bu bölge, dünyadaki en büyük megalitik taş çemberi içermektedir. Hem turistik bir cazibe merkezi hem de çağdaş paganlar için dini öneme sahip bir yerdir.
MÖ 3. binyılda, Cilalı Taş Devri'nde birkaç yüzyıl boyunca inşa edilen anıt, büyük bir dış taş dairesi ve ortasında yer alan iki ayrı küçük taş dairesi olan büyük bir hengeden (bir kıyı ve bir hendek) oluşur. Arkeologlar büyük olasılıkla bir çeşit ritüel veya tören için kullanıldığına inansa da, asıl amacı bilinmemektedir. Avebury anıtı, yakınlarda West Kennet Long Barrow, Windmill Hill ve Silbury Hill dahil olmak üzere birçok eski anıtın bulunduğu daha büyük bir tarih öncesi arazinin bir parçasıdır.
Avebury, National Trust tarafından yönetilmektedir. Planlanmış Antik Anıt ve Dünya Mirası Alanı olarak belirlenmiş olup, bu ikinci sıfatla Stonehenge, Avebury ve Bağlantılı Siteler olarak bilinen Wiltshire'ın daha geniş tarih öncesi manzarasının bir parçası olarak görülmektedir.

Avebury information at the National Trust
Day Out: Avebury and Marlborough – A 30-minute BBC TV programme made in 1983 of a day spent exploring Avebury and Marlborough
Alexander Keiller Museum – English Heritage

BBC Senfoni Orkestrası (İngilizce: BBC Symphony Orchestra (BBC SO)), Londra merkezli bir Britanya senfoni orkestrasıdır. 1930'da kurulmuş olup British Broadcasting Corporation'ın (BBC) ana yayın orkestrasıdır.

Orkestra ilk olarak 1928'de BBC ve şef Sir Thomas Beecham tarafından ortak bir girişim olarak tasarlandı, ancak ikincisi ertesi yıl geri çekildi ve orkestrayı kurma ve eğitme görevi BBC'nin müzik direktörü Adrian Boult'a düştü. İlk yıllarında konuk şefler arasında, orkestrayı şimdiye kadar yönettiği en iyi orkestra olarak değerlendiren Arturo Toscanini de vardı. İkinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında, Boult standartları korumaya çalıştı, ancak savaş sonrası BBC'nin üst yönetimi, orkestraya yeni ve iyi finanse edilen rakiplerin rekabetini karşılayacak kaynakları tahsis etmedi.
Boult'un 1950'de BBC'den emekli olmasının ardından orkestra bir nadas döneminden geçti. Boult'un halefi Malcolm Sargent halk arasında popülerdi ancak oyuncularıyla arası zayıftı ve orkestranın morali düştü. Sargent'ın halefi Rudolf Schwarz nispeten az bir etki yarattı ve BBC'nin 1960'larda ve 1970'lerde Antal Doráti, Colin Davis, Pierre Boulez ve Gennadi Rojdestvenski gibi yüksek profilli şef şefler atamasına rağmen BBC SO'nun finansmanı yetersiz kaldı. Bununla birlikte, Londra'da oyuncularına tam zamanlı sözleşmeler sunan tek senfoni orkestrası olduğundan, Alan Civil (korno) ve John Wilbraham (trompet) gibi yüksek itibarlı oyuncular düzenli üye olarak kaydoldu.
BBC müzik kontrolörü William Glock'un 1960'larda başlattığı girişimler sonucunda performans standartları gözle görülür biçimde arttı. 1990'larda Andrew Davis ve 2000'lerde Jiří Bělohlávek yönetiminde orkestra zenginleşti. 21. yüzyılın ikinci on yılında BBC SO, eleştirmenler tarafından birinci sınıf statüde görülüyordu. Orkestra, başından beri yeni müziğe öncülük etmesiyle bilinir ve bunu Proms'ta, Barbican Center'daki konserlerde ve BBC Maida Vale stüdyolarındaki üssündeki stüdyo konserlerinde yapmaya devam etmektedir.

Resmî site

1999'da British Film Institute (Britanya Film Enstitüsü), Birleşik Krallık film ve televizyon dünyasından 1000 kişi arasında 20. yy.'ın en iyi 100 Britanya filmini içeren bir BFI 100 listesi oluşturmak amacıyla bir araştırma yaptı.
Araştırmaya katılanlardan, en fazla 100 'kültürel olarak Britanyalı' film seçmeleri istendi. Seçilen filmlerin birkaçı tamamen ya da kısmen BK dışından şirketlerce yapılmış olsa da, katılımcılarca önemli ölçüde Britanya'ya bağlı kabul edilmiştir.
1960'lar 26 filmle en popüler on yıl, 1963 ve 1971 yılları ise dörder filmle en popüler yıllar oldu. Seçilen en eski film, 1935 yapımıdır (The 39 Steps). 1930'lardan bunun dışında iki film daha yer almaktadır. 1935'ten sonra 1974-78 yılları arası, hiçbir filmin seçilmediği bir yıldan uzun tek periyottur.
En popüler yönetmen 7 filmiyle listede yer alan David Lean'dir. Listede Powell and Pressburger ("The Archers") ile John Schlesinger'in dörder, Alexander Mackendrick ile Tony Richardson'ın ise üçer filmi bulunmaktadır. Filmlerden altısının yapımcısı Ealing Studios'tur.

The Third Man (1949), @ The BFI
Brief Encounter (1945), @ The BFI
Lawrence of Arabia (1962), @ The BFI
The 39 Steps (1935), @ The BFI
Great Expectations (1946), @ The BFI
Kind Hearts and Coronets (1949), @ The BFI
Kes (1969), @ The BFI
Don't Look Now (1973), @ The BFI
The Red Shoes (1948), @ The BFI
Trainspotting (1996), @ The BFI
The Bridge on the River Kwai (1957), @ The BFI
if.... (1968), @ The BFI
The Ladykillers (1955), @ The BFI
Saturday Night and Sunday Morning (1960), @ The BFI
Brighton Rock (1947), @ The BFI
Get Carter (1971), @ The BFI
The Lavender Hill Mob (1951), @ The BFI
Henry V (1944), @ The BFI
Chariots of Fire (1981), @ The BFI
A Matter of Life and Death (1946), @ The BFI
The Long Good Friday (1980), @ The BFI
The Servant (1963), @ The BFI
Four Weddings and a Funeral (1994), @ The BFI
Whisky Galore! (1949), @ The BFI
The Full Monty (1997), @ The BFI
The Crying Game (1992), @ The BFI
Doctor Zhivago (1965), @ The BFI (a US production)
Monty Python's Life of Brian  (1979), @ The BFI
Withnail and I (1987), @ The BFI
Gregory's Girl (1980), @ The BFI
Zulu (1964), @ The BFI
Room at the Top (1958), @ The BFI
Alfie (1966), @ The BFI
Gandhi (1982), @ The BFI
The Lady Vanishes (1938), @ The BFI
The Italian Job (1969), @ The BFI
Local Hero (1983)
The Commitments (1991)
A Fish Called Wanda (1988)
Secrets & Lies (1996)
Dr. No (1962)
The Madness of King George (1994)
A Man for All Seasons (1966)
Black Narcissus (1947)
The Life and Death of Colonel Blimp (1943)
Oliver Twist (1948)
I'm All Right Jack (1959)
Performance (1970)
Shakespeare in Love (1998)
My Beautiful Laundrette (1985)
Tom Jones (1963)
This Sporting Life (1963)
My Left Foot (1989)
Brazil (1985)
The English Patient (1996) (a US production)
A Taste of Honey (1961)
The Go-Between (1971)
The Man in the White Suit (1951)
The Ipcress File (Ani Tehlike) (1965)
Blowup (1966)
The Loneliness of the Long Distance Runner (1962)
Sense and Sensibility (1995)
Passport to Pimlico (1949)
The Remains of the Day (1993)
Sunday Bloody Sunday (1971)
The Railway Children (1970)
Mona Lisa (1986)
The Dam Busters (1955)
Hamlet (1948)
Goldfinger (1964) (a joint UK-US production)
Elizabeth (1998)
Goodbye, Mr. Chips (1939)
A Room with a View (1985)
The Day of the Jackal (1973)
The Cruel Sea (1952)
Billy Liar (1963)
Oliver! (1968)
Peeping Tom (1960)
Far from the Madding Crowd (1967)
The Draughtsman's Contract (1982)
A Clockwork Orange (1971)
Distant Voices, Still Lives (1988)
Darling (1965)
Educating Rita (1983)
Brassed Off (1996)
Genevieve (1953)
Women in Love (1969)
A Hard Day's Night (1964)
Fires Were Started (1943)
Hope and Glory (1987)
My Name Is Joe (1998)
In Which We Serve (1942)
Caravaggio (1986)
The Belles of St. Trinian's (1954)
Life is Sweet (1990)
The Wicker Man (1973)
Nil by Mouth (1997)
Small Faces (1995)
Carry On up the Khyber (1968)
The Killing Fields (1984)

AFI's 100 Years... 100 Movies

A selection of the favourite British films of the 20th century

Badon Dağı Muharebesi veya Mons Badonicus Muharebesi, MS 5. yüzyılın sonlarında veya 6. yüzyılın başlarında Roma sonrası Britonlar ve Anglosaksonlar arasında meydana geldiği düşünülen bir muharebedir. Muharebe, Anglosakson krallıklarının batıya doğru ilerlemesini bir süreliğine durduran Britonlar için büyük bir zafer olarak kabul edildi.
Briton din adamı Gildas'ın savaşla ilgili bilinen en eski referansları 6. yüzyıla kadar uzanmaktadır. Bugün esas olarak, daha sonra efsanevi Kral Arthur olarak hatırlanacak olan efsanevi komutanın katılımıyla bilinmektedir; Arthur'un tarihi bir kişi olduğu kabul edilmese de, adı ilk olarak 9. yüzyıl Historia Brittonum eserinde geçmektedir; burada Brittonik kralların yanında savaş komutanı olarak savaşa katıldığından bahsediliyor, ancak bir kral olarak tanımlanmamaktadır. Kaynakların sınırlı olması nedeniyle çatışmanın tarihi, yeri ve detayları konusunda kesinlik bulunmamaktadır.
Hemen hemen tüm bilim adamları bu muharebenin gerçekleştiği konusunda hemfikirdir. Ancak Gildas bunu gerçek bir savaş değil, kuşatma olarak adlandırmaktadır. Saksonların mı Britanyalıları kuşattığı yoksa Britanyalıların mı Saksonları kuşattığı belli değildir.

Green, Thomas. Concepts of Arthur. Tempus (Stroud, Gloucestershire), 2007. 9780752444611.

The Battle of Mount Badon at The Camelot Project (including various modern depictions)

Fish and chips, bulamaç kaplı kızarmış balığın patates kızartması ile servis edildiği sıcak yemektir. Yemek İngiltere'de ortaya çıkmıştır ve iki ana bileşeni göçmenler tarafından getirildiği için füzyon mutfağının bir örneğidir. Fish and chips, Birleşik Krallık'ta ve diğer birçok ülkede, özellikle de İngilizce konuşulan ve İngiliz Milletler Topluluğu ülkelerinde yaygın tüketilir.
Fish and chips ilk olarak 1860'larda İngiltere'de ortaya çıktı ve 1910'da Birleşik Krallık'ta 25.000'den fazla fish and chips satan dükkân vardı. 1930'larda dükkân sayısı 35.000'e çıktı ancak sonrasında eğilim tersine döndü ve 2009'da yalnızca 10.000 dükkân fish and chips satıyordu.
Britanya Hükûmeti, I. Dünya Savaşı ve II. Dünya Savaşı sırasında fish and chips tedarikini güvence altına aldı. Bu yemek savaş sırasında Birleşik Krallık'ta karneye tabi olmayan birkaç yemekten biriydi.

Birleşik Krallık'ta kaplanmış ve yağda kızartılmış balık geleneğinin, Hollanda'dan gelen Batı Sefarad Yahudi göçmenlerine dayandığı düşünülür. İspanya ve Portekiz'den gelip ve 16. yüzyılın başlarında İngiltere'ye yerleşen göçmenler, unla kaplandıktan sonra yağda kızartılan pescado frito'ya benzer bir şekilde kızarmış balık yapıyorlardı. Cuma akşamları Şabat için kızartılmış balık, ertesi gün öğleden sonra shalosh seudot için soğuk yenebilir, bu yüzden tereyağı gibi katı yağ yerine sıvı bitkisel yağ kullanılırdı. Charles Dickens, Oliver Twist'te (1838) "kızarmış balık depolarından" bahseder ve 1845'te Alexis Soyer, A Shilling Cookery for the People'ın ilk baskısında "Yahudi usulü kızarmış balık" tarifi verir. Tarifte balık un ve su karışımı ile kaplanır. 

İlk fish and chips dükkânının tam yeri belli değildir. Bilinen en eski dükkânlar 1860'larda Londra'da Joseph Mali ve Oldham, Lancashire yakınlarındaki Mossley'de John Lees tarafından açıldı. Bununla birlikte, kızarmış balık ve patates kızartması en az elli yıldır birbirinden bağımsız olarak var olmuştu, bu nedenle daha erken bir zamanda birleştirilme olasılığı bulunmaktadır.
Kuzey Denizi'ndeki trol balıkçılığının hızla gelişmesi ve 19. yüzyılın ikinci yarısında limanları büyük sanayi şehirlerine bağlayan demiryollarının gelişmesi ve bu sayede taze balığın yoğun nüfuslu yerleşim yerlerine hızlıca taşınabilmesi sayesinde İngiltere'deki işçi sınıfları arasında fish and chips çok yaygın bir yiyecek haline geldi.
Bir yemek olarak derin yağda kızartılmış patatesin (ince veya kalın dilimlenmiş) İngiltere'de ilk olarak yaklaşık aynı dönemde ortaya çıkmış olabilir: Oxford English Dictionary, bu anlamda "cips"in ilk kullanımının Charles Dickens'ın İki Şehrin Hikayesi (1859) kitabında yer aldığını belirtmektedir: "biraz isteksiz yağ damlalarıyla kızartılmış, kavrulmuş patates cipsi".
Avrupa çapında yaygın olarak kızarmış yiyecek satan mağazalar olmasına rağmen, modern fish and chips dükkânı (modern İngiliz argosunda "chippy") Birleşik Krallık'ta kuruldu. İlk fish and chips dükkânları sadece çok temel olanaklara sahipti. Genellikle bu dükkânlarda sadece kömür ateşi ile ısıtılan büyük bir kazan kızartma yağı oluyordu. Fish and chips dükkânı ilerleyen yıllarda oldukça standart bir biçim aldı ve yiyecekler fritözlerin önündeki bir tezgahta sıraya giren müşterilere kağıt ambalajlarda servis edilmeye başlandı. Alfred Hitchcock çocukluğunu Londra'da ailesinin fish and chips dükkânının üstündeki dairede geçirdi. Fish and Chips and the British Working Class (Fish and Chips ve Britanya İşçi Sınıfı) kitabının yazarı Profesör John Walton'a göre, Britanya hükûmeti I. Dünya Savaşı sırasında balık ve patates kızartması tedarikinin korunmasını bir öncelik haline getirdi: "Kabine, ev cephesindeki aileleri iyi durumda tutmanın hayati olduğunu biliyordu. Aksine Alman rejimi halkını iyi besleyemiyordu".
1928'de Harry Ramsden ilk fish and chips dükkânını Guiseley, West Yorkshire'da açtı. 1952'de dükkân tek bir günde 10.000 porsiyon fish and chips servis ederek Guinness Rekorlar Kitabı'na girdi. George Orwell'in İngiltere'nin kuzeyindeki işçi sınıfı yaşamına ilişkin deneyimini anlattığı The Road to Wigan Pier (1937) adlı eserinde yazar, işçi sınıfına her derde deva gibi görülen 'ev ortamı' arasında fish and chips yemeğinin önemli bir yeri olduğunu belirtti.
II. Dünya Savaşı sırasında, işçi sınıfının temel gıdasını oluşturan fish and chips Birleşik Krallık'ta karneye tabi olmayan birkaç yiyecekten biri oldu. Başbakan Winston Churchill, balık ve patates kızartması kombinasyonunu "iyi arkadaşlar" olarak nitelendirdi. John Lennonfish and chips'i ketçaba bulanmış şekilde severdi.
Britanya usulü fish and chips eskiden eski gazetelere sarılarak verilirdi ancak bu uygulama artık büyük ölçüde sona erdi. Bunun yerine serviste düz kağıt, karton veya plastik kullanılıyor. Birleşik Krallık'ta, Balık Etiketleme Yönetmelikleri 2003 ve İrlanda'da Avrupa Toplulukları (Balıkçılık ve Su Ürünleri Ürünlerinin Etiketlenmesi) Düzenlemeleri 2003 uyarınca "balık" belirli ticari ad kullanılarak veya balık türü belirtilerek satılabilir; bu nedenle, örneğin, menülerde daha belirsiz "balık ve patates kızartması" yerine "morina ve patates kızartması" kullanılıyor. Birleşik Krallık'ta Gıda Standartları Ajansı catering hizmetlerini bundan muaf tuttu; ancak bazı yerel Ticaret Standartları yetkilileri ve diğer yetkililer sadece "balık ve patates kızartması" adının kullanılamayacağını savunuyor.

İngiliz kültüründe önemli bir yemek olan fish and chips, 19. yüzyılın ortalarında Londra ve Güney Doğu İngiltere'de daha geniş çevrelerde popüler hale geldi: Charles Dickens, ilk kez 1838'de yayınlanan Oliver Twist'te bir "kızarmış balık deposu"ndan bahseder. Bu sırada İngiltere'nin kuzeyinde derin yağda kızartılmış patates kızartması gelişti. İlk patates kızartması dükkânı, Oldham'daki Tommyfield Market'in şu an bulunduğu yerinde duruyordu. Bu iki yemeğin tam olarak ne zaman ve nerede birleşerek modern fish and chips dükkânı endüstrisi haline geldiği belirsizliğini koruyor. Yahudi bir göçmen olan Joseph Malin, kaydedilen ilk fish and chips dükkânını 1860'ta Londra'da açtı; Bay Lees adında biri 1863 yılında Kuzey İngiltere'deki Mossley'de konseptin öncülüğünü yaptı.
Paket servisin aksine bir balık restoranı konsepti, Londra ve Güney İngiltere genelinde gelişen toptan ve perakende balık ticareti yapan Samuel Isaacs (1856'da Whitechapel, Londra'da doğdu; 1939'da Brighton, Sussex'de öldü) tarafından 19. yüzyılın ikinci yarısında ortaya kondu. Isaacs'ın 1896'da Londra'da açılan ve dokuz peni karşılığında fish and chips, ekmek ve tereyağı, çay sunan ilk restoranı ve popülaritesi, zincirin hızlı bir şekilde genişlemesini sağladı.

Restoranlar halı kaplıydı, masalar servis, örtü, çiçekler, porselen ve çatal-bıçak takımları vardı ve birinci sınıf yemek deneyimini işçi sınıfları için ilk kez  ulaşılabilir hale getirdi. Restoranlar Londra, Clacton, Brighton, Ramsgate, Margate ve İngiltere'nin güneyindeki diğer sahil beldelerinde bulunuyorlardı. 20. yüzyılın başlarında restoranların popülerliği artıp 30. restoran da açılınca menü et yemekleri ve diğer çeşit yemekleri de içerecek şekilde genişletildi. Sam Isaacs'ın alameti farikası, söz konusu balığın bir resmini de içeren "This is the Plaice" ifadesiydi. Burada Plaice, pisi balığı gibi balıkları ifade eden bir sözcüktür ve İngilizce yer, mekan anlamına gelen "place" sözcüğü ile benzerliğinden yararlanılarak "Burası Mekan" anlamına gelen kelime oyunu yapılıyor. Oldham's Tommyfield Market'teki mavi bir plaka, 1860 yılında İngiltere'de kızartılan ilk patatesleri ve fish and chips dükkânının ve fast food endüstrilerinin kökenini anıyor.
Dundee Şehir Meclisi, patates kızartmasının ilk olarak 1870'lerde şehrin Greenmarket'inde Belçikalı bir göçmen olan Edward De Gernier tarafından satıldığını iddia ediyor.

Geleneksel kızartmada donyağı veya domuz yağı kullanılır; ancak günümüzde palm yağı, kanola veya yer fıstığı yağı gibi bitkisel yağlar (nispeten yüksek yanma noktası nedeniyle) yaygın olarak kullanılır. Kuzey İngiltere ve İskoçya'daki satıcıların azınlığı ve Kuzey İrlanda'daki satıcıların çoğu, yemeğe farklı bir tat kattığı için donyağı veya domuz yağı kullanıyor, ancak bu kızarmış patatesleri vejetaryenler ve çeşitli dini inançlara sahip kişiler için uygunsuz hale getiriyor. Domuz yağı, Black Country Living Museum gibi bazı canlı endüstriyel tarih müzelerinde kullanılmaktadır. Balıkların tamamı filetolanır ve balıkta kemik bulunmamalıdır. 

İngiliz patates kızartması genellikle Amerikan usulü patates kızartmasından daha kalındır. ABD'de İngiliz varyantına daha çok benzeyen, bazen biftek kızartması olarak adlandırılan kalın bir patates kızartması türü tüketilir.

Britanya ve İrlanda'da, fish and chips dükkânları geleneksel olarak basit bir su ve undan oluşan kaplama kullanır ve bulamacın kabarcıklar oluşturması için biraz sodyum bikarbonat (kabartma tozu) ve biraz sirke eklenir. Başka tariflerde su yerine bira veya süt kullanabilir. Biradaki karbondioksit, hamura daha hafif bir doku kazandırır. Bira ile yapılmış bulamaç turuncu-kahverengi bir renge sahiptir. Basit bir bira bulamacı, hacimce 2:3 oranında un-biradan oluşabilir. Biranın türü, hamurun tadını değiştirir; bazıları lager tercih ederken diğerleri stout veya bitter kullanır.

Britanya ve İrlanda'da fish and chipste en çok morina ve mezgit kullanılır ancak pisi balığı, vatoz balığıgiller (vatoz özellikle İrlanda'da popüler) ve kaya somonu (birkaç köpek balığı ve benzeri balık türlerini kapsayan bir terim) kullanılır. Geleneksel fish and chips dükkânlarında, adlarına göre çeşitli balık türleri sunulur ("mezgit ve patates kızartması"), ancak bazı restoranlarda ve tezgahlarda belirtilmemiş "balık ve patates kızartması" sunulur. 

Britanya ve İrlanda'nın çoğu bölgesindeki patates kızartması dükkânlarında, servis sırasında geleneksel olarak fish and chips üzerine tuz ve sirke serpilir. Bazı yerlerde, özellikle Edinburgh'da, "sos" ("tuz ve sos"ta olduğu gibi) sirkeye göre daha gelenekseldir - "sos" kahverengi sos anlamına gelir. İngiltere'de bezelye püresi popüler bir garnitüdür. Tipik olara

Barut komplosu, bir grup yönetim karşıtı İngiliz Katolik tarafından, İngiltere Kralı I. James ve diğer aristokratları öldürmek için 5 Kasım 1605'te yapılan, Parlamento binasını havaya uçurma girişimidir. Robert Catesby ve Guy Fawkes öncülüğünde planlanmıştır.
Komplocular ayrıca kraliyet çocuklarını kaçırmayı ve Midlands'da bir halk ayaklanmasına öncülük etmeyi planlamışlardır.
Barut komplosunun Karşı-Reform hareketi olduğunu ve baskıcı yönetime karşı anarşi hareketlerinin öncüsü olduğunu kabul eden gruplar vardır.

Eylem, 1603 tarihli ilk komplo ve veda komplosunu takiben 1605 yılında, her sene ekim ya da kasım ayında tekrarlanan aristokrasi zirvesine denk getirilmiştir. 5 Kasım 1605 tarihli bu girişim yalnızca Kral I. James'e karşı düzenlenen bir suikast değil, tüm Kraliyet ailesini, Protestan devlet adamlarının büyük bölümünü etkisiz hâle getirmeyi ve halkı ayaklandırmayı hedef alan bir eylemdir.Robert Catesby, Mayıs 1604'te başlayan komplonun planlanmasına öncülük etti. Ona yardım eden insanlar ya zengin Katolikler ya da çok fazla etkiye sahip olan seçkin ailelerdi. Catesby, Büyük Britanya'nın Kral I. James yönetimi altında Roma Katoliklerine karşı daha hoşgörülü olacağına dair çok az umut olduğunu görünce komployu bulmuş olabileceği düşünülüyor, bu durum karşısında birçok Katolik, durum hakkında hayal kırıklığına uğramıştı. Ancak Catesby'nin İngiltere'deki Katoliklere bir şans vermek istemesi daha olasıdır: Komplo, bir isyanın ilk adımı olacaktı. Daha sonra, James'in dokuz yaşındaki kızı (Prenses Elizabeth) Katolik bir devlet başkanı olarak atanabilirdi.
Diğer komplocular Thomas Winter (Wintour olarak da yazılır), Robert Winter, John Wright, Christopher Wright, Robert Keyes, Thomas Percy (Percye olarak da yazılır), John Grant, Ambrose Rokewood, Sör Everard Digby, Francis Tresham ve Thomas Bates (Catesby'nin hizmetkarı) idi. Patlayıcılar, 10 yıllık askeri deneyimi olan Guy "Guido" Fawkes tarafından hazırlandı. Fawkes, İspanyol Hollanda'sında, Hollandalılara karşı İspanyollarla savaşmıştı.

İngiltere'deki ana Cizvit Peder Henry Garnet'in komplonun ayrıntılarını bildiği söyleniyordu. Yine Cizvit olan bir arkadaşı Oswald Tesimond ona söylemişti. Robert Catesby olanları Tesimond'a itiraf etmişti ve ona Garnet'e da bunları söylemesi için izin vermişti. Sonradan suçlu bulunmasına rağmen, o zamandan beri Garnet'in gerçekte ne kadar şey bildiği konusunda bazı tartışmalar oldu. Komplonun detayları günah çıkarma yoluyla bilindiği için Garnet'in bunları yetkililere açıklamasına izni yoktu. Garnet bunun iyi bir fikir olduğunu düşünmüyordu ama yine de plan devam etti. Garnet'in buna karşı çıkması, onu 1606'da vatana ihanetten asılmaktan, sürüklenmekten ve parçalanmaktan kurtarmadı.

17. yüzyılda Westminster Sarayı, geniş bir alana yayılmış birçok binadan oluşuyordu. Binalar, eski kraliyet sarayının ortaçağ odaları, şapelleri ve salonları etrafında gruplandırılmışlardı. Bu saray hem Parlamento'yu hem de çeşitli mahkemeleri barındırıyordu. Saraya ulaşım da bugün olduğundan daha kolaydı. Tüccarlar, avukatlar ve diğer insanlar saray arazisinde yaşıyor ve çalışıyorlardı.
Kralın Korumasının bir üyesi olarak Percy, Mayıs 1604'te Lordlar Kamarası'nın yanındaki odaları kiralayabildi. Komplocuların orijinal fikri, barutu oraya koymak için Lordlar odasının temellerinin altını kazmaktı. Ana fikir James'i öldürmekti, ancak Protestan soylularının çoğu ve İngiltere Kilisesi'nin kıdemli piskoposları da dahil olmak üzere diğer birçok önemli hedef de orada mevcut olacaktı. Guy Fawkes, Percy'nin hizmetkarı "John Johnson" kılığında rol yaptığı, bu binanın sorumlusu yapıldı. Catesby'nin Lambeth'teki evi, kazma aletleriyle birlikte barutu depolamak için kullanılıyordu.
Ancak Kara Veba, 1604 yazında tüm şiddetiyle Londra'ya geri döndü. Bu nedenle Parlamento'nun açılış tarihi 1605 olarak değiştirildi. Noel arifesinde komplocu madenciler hala Parlamento binalarına ulaşmamışlardı ve tam 1605'in başlarında yeniden işe başladıklarında, Parlamento'nun açılışının 3 Ekim'e ertelendiğini öğrendiler
Eylemcilerden biri olan Francis Tresham'ın, bir yakını olan Lord Monteagle'yi eylem günü sarayda olmaması yönündeki uyarısının kraliyete sızması sonucunda, Guy Fawkes eyleme giderken yakalanmış ve ağır işkencelerle alınan itiraf sonucunda diğer eylemciler de yakalanmıştır. Sonuçta eylem başarısızlıkla sonuçlanmış, Fawkes ve diğer eylemciler idam edilmiştir.
Her yıl 5 Kasım gecesinde, Birleşik Krallık ve krallığa ait diğer eyaletlerde kraliyet öncülüğünde Eylemin (Komplonun) başarısızlığa uğratılması şenliklerle kutlanır. Bu kutlama gecesine Guy Fawkes Gecesi, Kutlama Ateşi Gecesi, Havai Fişek Gecesi, Barut Gecesi ve Komplo Gecesi denir. Günümüzde politikadan çok, eğlence amaçlı yapılan bir kutlamadır.

Guy Fawkes
Guy Fawkes Gecesi
V for Vendetta

Batı Midlands, Birleşik Krallık'ın İngiltere ülkesinin Batı Midlands bölgesinde bir "metropoliten" kontluktur.
Bu metropoliten kontluk 1974'te resmen yürürlüğe giren "1972 Yerel İdare Reformu Kanunu" ile kurulmuştur. Kurulduğu dönemde birinci seviyede seçilmiş bir konsey ve konseyin yürütülmesi için bir yerel bürokrasi idaresi vardı. Batı Midlands Metropoliten Kontluğu  altında şu ikinci seviyeli yedi şehir ve metropoliten borough bulunmaktaydı: Birmingham Şehri, Coventry Şehri, Wolverhampton Şehri, Dudley Metropoliten Borough, Sandwell Metropoliten Borough, Solihull Metropoliten Borough ve Walsall Metropoliten Borough. 1989'da "Batı Midlands Metropoliten Kontluğu" konseyi ve buna bağlı bürokratik idare lağvedilip kapatıldı. Bu idarenin altında bulunan 7 şehir ve metropoliten "borough" tek seviyeli yerel idare statüsü kazandılar. Ama "Batı Midlands Metropoliten Kontluğu" hâlen bir törensel kontluk statüsü taşımakta ve ayrıca kuruluş kanunu kaldırılmadığı için hukuken hâlen yürürlükte olan bir kamu kuruluşu statüsüne haizdir. Bunun yanında coğrafyacılar ve coğrafya istatistikleri tarafından kullanılan bir tanımdır.
Törensel Batı Midlands Metropoliten Kontluğu'nun merkezinin Birmingham olduğu kabul edilmektedir. Kontluğun yüzölçümü 902 km²; 2019 tahminine göre nüfusu 2.916.458 kişi ve nüfus yoğunluğu 3.235 kişi/km² dir.
"Batı Midlands" ismi bazen anlam karışıklığı yaratmaktadır. Bu maddede işlenen konu "Törensel Batı Midlands Metropoliten Kontluğu"'dur. Ama bu törensel kontluk resmî olarak İngiltere'nin Batı Midlands Bölgesine bağlıdır. Avrupa Birliği istatistiksel kavramlarına göre Kontluk "NUTS 2 bölge" olup daha geniş olan "NUTS 2 bölge" olan İngiltere'nin "Batı Midlands Bölgesi"  içindedir. Bunlardan başka bir sıra coğrafi ve istatistiksel kavramlara da "Batı Midlands" ismi verilmektedir. "Batı Midlands şehirleşmiş bölgesi (West Midlands conurbatıon)" önceki iki kavramdan değişiktir ve değişik sınırlar içindedir. Örneğin, bu şehirleşmiş bölge, kontluk içinde bulunan Coventry şehrini ihtiva etmez.

Törensel Batı Midlands Metropoliten Kontluğu'nun Warwickshire, Worcestershire ve Staffordshire törensel kontlukları ile sınırları vardır. West Midlands törensel kontluğunun hiçbir deniz sahili bulunmaz.

Törensel Batı Midlands Metropoliten Kontluğu'na bağlı şu metropoliten yerel idare bölgeleri bulunur:

Batı Midlands Metropoliten Kontluğu içinde 7 tane "tek-seviyeli-yerel-idare konseyi" statülü "şehir" ve "metropoliten borough" idare birimi; idare merkezleri; içlerinde bulunan önemli yerleşkeleri listesi ve birer görüntü şöyle verilmiştir:

Aston Hall: Birmingham'da 1618'de yapılmış büyük bir kırsal malikane. Günümüzde sahibi Birmingham Şehri belediyesidir ve yaz ayları halka açık bir müzedir.
Bescot Stadyumu: Walsall FC takımının stadyumu.
Birmingham Botanıcal Gardens: - Edgbaston, Birmingham'da halka açık botanik bahçe
Birmingham Bullring: Birmingham'ın Orta Çağ'dan kalma çarşı merkezi. 1953'te ve 2003'te yapılan iki büyük kapalı alışveriş merkezi de ihtiva etmektedir. 2004 yılında 36,5 milyar ziyaretçi ile Birleşik Krallık'ın en işlek alışveriş merkezi olduğu belgelenmiştir.
Birmingham Museum and Art Gallery:- Birmingham şehri güzel sanatlar galerisi ve müzesi. Geçici özel sergiler hariç giriş parasızdır. Güzel sanatlar, seramik, metal işleme, takılar ve mücevherat, arkeoloji, etnografya, yerel tarih ve sanayi tarihi alanlarında uluslararası öneme haiz eserler sergilenmektedir.
Birmingham Hippodrome: Birmingham'da yaklaşık 1900 seyircilik bir tiyatro salonu. Birmingham Kraliyet Balesi'nin ana sahnesidir. Ayrıca Birleşik Krallık'ta gezici opera, bale, tiyatro, müzikal ve gösteriler için Batı Midlands gösterim salonudur.
Black Country Living Museum:Dudley'de bulunan 105.000 m² alana yayılmış bir açık hava müzesi. Bu müze alanında günlük hayatın yaşandığı eski evler, dükkanlar ve yapılar, hatta eski köy ve kasaba çarşıları ve kamu yapıları (okul, postane vb.) kurulmuştur. Eski şehirsel kamu taşım araçları (kanal dar mavnaları; atlı araba, otobüsler ve tramvaylar; elektrikli tramvay ve troleybüsler; şehir otobüsleri) sergilenmektedir. Dudley'in ortasında bulunduğu eski "Black Country (Kara Ülke)" adı verilen sanayi merkezinde üretilen sanayi eşyaları (örneğin cam, metal vb.) sergileri de vardır. Sergiler devamlı değiştirilmektedir.
Blakesley Hall: Yardley, Birmingham'da 1590'dan itibaren yapılan ve Tudor dönemi mimariyi iyi gösteren bir kırsal malikane.
Cadbury World: Bournville, Birmingham'da Cadbury çikolata şirketi tarafından kurulup işletilen ve çikolata üretimi hakkında konuları sergileyen bir turist çekici ziyaret merkezi.
Coventry Katedrali: II. Dünya Savaşı sırasında Alman hava bombardımanı ile yıkılmış eski katedral ve yerine 1956-1962 yıllarda yapılmış yeni bir Anglikan katedrali.
Coventry SkyDome Arena: Coventry'de 1999'da yapılan ve 3000-seyircilik çok-amaçlı arena kapalı salonu.
Coventry Transport Museum: İngiltere'nin eski otomobil üretim merkezi olan Coventry'de motorlu ulaşım araçları müzesi.
Dudley Castle: Dudley şehri orasında 11.yy. eski Norman döneminden kalma bir taştan şato-kale.
Dudley Zoo: Dudley Kalesi etrafında bulunan parkta kurulmuş olan bir hayvanat bahçesi.
Edgbaston kriket sahası: Edgaston, Birmingham'da "Warwickshire County Kriket Kulübü" sahası. uluslararası normal 5-gün süren ve ayrıca 1-gün süren kriket karşılaşmaları yapılmaktadır.,
International Convention Centre: Birmingham'da uluslararası konferans merkezi. İrili ufaklı toplantı, gösteri salonları ve Birmingham Senfoni Orkestrası Konser salonunu ihtiva eder.
Molineux Stadı: Wolverhampton Wanderers futbol kulübünün Wolverhampton'daki stadı.
National Exhibition Centre: İngiltere için büyük millî ve uluslararası sergiler için (2.54 km² alan ihtiva eden sergi ve gösteri merkezi.
National Indoor Arena (NİA): Birmingham'da 1991 kurulmuş 12.700 kadar seyirci alabilen bir kapalı spor salonu,
Sea Life Centre: Birmingham'da denizde hayatı gösterip sergileyen büyük bir akvaryum
Netherton Tüneli: Dar mavnalar taşımı ve ulaşımı bir kanal üzerinde 1855-1858'de yapılmış olan 2.768 m. uzunlukta bir tünel.
Perrott's Folly: Edğbaston, Birmingham bulunan, 1756'de tuğladan yapılmış 29m yükseklikte bir kule.
Ricoh Arena: Coventry City FC'in 2005'te yapılıp açılmış 32.600 kişilik futbol stadı ve yan tesisleri.
Sarehole Mill: 1542 yapılıp en son 1969'da restore edilen bir un yapma ve metal ve metal tel çekmek için kullanılmış olan su değirmeni. Günümüzde Birmingham Şehri belediyesinin bir sanayi müzesidir.
St Andrew's Stadı: 1906 yapılıp 1990'li yıllarda renove edilen 30.000 kapasiteli Birmingham City FC futbol stadı.
The Hawthorns:- 1900'da kurulmuş en son 2008'de yenileştirilmiş yaklaşık 26.500 kapasiteli West Bromwich Albion futbol stadı.
Millennium Point Kompleksi: - Birmingham'da ana maksadı eğitim olan, çok maksatlı kullanış için kapalı gösteri salonları bulunan 2002'de açılan bir kompleks. Bir İMAX sinema salonu, "ThinkTank Bilim ve Teknoloji Müzesi", çeşitli müzik-tiyatro prova ve gösteri salonları bulunur.
Tyseley Locomotive Fabrikası:- Birmingham'da eski bir lokomotif tamir fabrika ve atölyesinde kurulmuş ve istim ve dizel lokomotiflerinin gösterisi ve sergisi için bir turizm merkezi.
Birmingham Üniversitesi Kampüsü
Villa Park: Wittin, Birmingham'da bulunan; ilk defa 1897'de açılıp çok renovasyon gören 42.000 seyirci kapasiteli Aston Villa futbol stadı.
Walsall Art Gallery: Walsall'da 2000 açılan 5 bin m² sergi alanı bulunan güzel sanatlar galerisi.
Wightwick Manor Wolverhampton şehir merkezine yakın bulunan 19.yy sonları "Arts-and-Crafts (Sanat-ve-Zanaat)" akımının yapı ve iç dekprasyon eserlerinin en iyi örneklerini içinde bulunduran ve halka açık bir büyük konak ve bahçesi.

Curlie'de Midlands/ Batı Midlands (DMOZ tabanlı) (İngilizce)
Birmingham ve West Midlands fotoğrafları (İngilizce)

Batı Sussex (İngilizce: West Sussex), İngiltere'nin Güney Doğu bölgesinde idari bakımdan "shire" tipi metropoliten-olmayan bir kontluk (county). Kontluğun idari merkezi Chichester'de bulunmaktadır.

Törensel Batı Sussex Kontluğu Hampshire, Surrey, Kent ve East Sussex törensel kontlukları ile komşudur ve uzun Manş Denizi ve Solent sahilleri bulunur.

Batı Sussex kontluğu, kapladığı 1,991 km2 alanla itibarıyla İngiltere'de kontluklar arasında 30'uncu sırada gelir. Yerel idare olarak iki seviyeli metropoliten olmayan kontluktur, yani "shire" tipi kontluktur. İkinci seviyede olan 7 metropoliten olmayan yerel idare bölgesi (district) veya borough Batı Sussex Kontluğu'na bağlıdır. Bunlar Worthing, Arun, Chichester, Horsham, Crawley, Mid Sussex ve Adur'dur.

Batı Sussex Kontluğu'ndaki cari fiyatlarla gayrisafi toplam katma değer ve önemli sektörlerin gayrisafi katam değerleri şu tabloda gösterilir.

Curlie'de Batı Sussex (DMOZ tabanlı) (İngilizce)

Batı Yorkshire (İngilizce: West Yorkshire), Birleşik Krallık'ın İngiltere ülkesinin Yorkshire ve Humber bölgesinde 1974-1989 döneminde iki seviyeli bir metropolitan kontluk ve 1989'dan sonra da  bir törensel metropolitan kontluktur. 1974'te kurulduğu zaman merkezi Leeds olması düşünülmüşken, o tarihte ilga edilen "West Riding Yorkshire Kontluğu" idari binalarına yerleşmiş ve böylece merkezi Wakefield olmuştur. Ama 1989'da "Batı Yorkshire Metropolitan Kontluğu" lağvedilince bu idare binaları "Wakefield Şehri Metropolitan Yerel Bölgesi" idaresine devredilmiştir.
"1972 Yerel İdare Kanunu" ile hukuksal olarak 1974'te fiilen birinci seviyeli metropoliten kontluk ve yetkileriyle kurulmuştur. Bu stratejik yerel idarenin altında  ikinci seviyede yerel idare olan Bradford Şehri, Leeds Şehri, Wakefield Şehri, Calderdale Metropoliten Borough ve Kirklees Metropoliten Borough  metropoliten bölgeleri bağlı olarak bulunmaktaydı. 1986'da Margaret Thatcher Muhafazakâr Parti hükûmeti birinci seviyede metropoliten kontlukların (bu arada "Batı Yorkshire"'in) meclis ve idarelerini lağvetmiştir. Metropoliten bölgelerdeki yerel idare sistemi eski "ikinci seviyedeki metropoliten bölgeler"'in statüleri "bağımsız tek seviyeli metropoliten yerel idare bölgesi"ne değiştirilmiştir. Ve bu şekil hâlen yürürlüktedir. "Batı Yorkshire Metropoliten Kontluğu" yerel idare bakımdan lağvedilmiş bulunmakla beraber, hukuken tamamıyla ortadan kaldırılmamıştır. Özellikle geleneksel olarak ve 1997'den itibaren "1997 Lieutenancies Act" adli kanunla, kraliçeyi ilgilendiren idare ve merasimlerde törensel kontluk olarak yürütülmektedir ve Kraliçe tarafından tayin edilen "Kraliçe Temsilcisi Lord (Lord Lieutenant)" ve "Yüksek Şerif" unvanlı idarecileri bulunmaktadır.

Törensel Batı Yorkshire Kontluğu Derbyshire, Greater Manchester, Lancashire, Kuzey Yorkshire ve Güney Yorkshire törensel kontlukları ile komşudur:

Törensel Batı Yorkshire altında bulunan yerel idareler 1972-1986 arasında metropoliten bölge olarak ikinci seviyede yerel idare iken 1986'dan sonra tek-seviyeli yerel idare olmuşlardır. Batı Yorkshire Törensel Kontluğu'nun bir özelliği bu tek seviyeli metropoliten idarelerinden üçünün (Leeds Şehri, Wakefield Şehri ve Bradford Şehri), ayrıca "Şehir" şerefsel unvanı taşımakta olması ve bu nedenle isimlerinin "metropoliten yerel bölge/borough" değil, merkezlerinde bulunan şehir anısına "Şehir" olmaktadır.

Bu törensel kontluk içinde bulunan tek seviyeli metropoliten bölge ve şehirler içinde bulunan önemli yerleşkelerin bir listesi şöyle verilebilir:

Batı Yorkshire Törensel Kontluğu'ndaki cari fiyatlarla gayrisafi toplam katma değer ve önemli sektörlerin gayrisafi katma değerleri şu tabloda gösterilir.

Yorkshire ve Humber
Aberford

Curlie'de Batı Yorkshire (DMOZ tabanlı) (İngilizce)

Âdî çit kuşu ya da (bayağı) çit kuşu (Troglodytes troglodytes), çit kuşugiller (Troglodytidae) familyasından bir kuştur.
9–10 cm boyunda ormanlar, dere kıyıları ve parklarda yaşayan, Türkiye ve Avrupa'daki en küçük kuşlardan biridir. Kalkık kuyruğu sayesinde kolayca tanınır. Ötüşü, gür ve şakımalıdır. Rahatsız edildiğinde tıkırtıya benzer bir ses çıkarır.

Başlıca besinleri küçük eklem bacaklılardır, beslenmenin zorlaştığı kış vakti aniden soğuktan ölen tatarcıkla beslenirler, tatarcık sivrisineğe benzeyen saf proteinden oluşan bir böcek türüdür, soğukta yaşaması için vücudunun en ihtiyacı olduğu besinlerin başında gelir.

Çitkuşları1 Ocak 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
çit19 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
BBC çitkuşu9 Aralık 2012 tarihinde Archive.is sitesinde arşivlendi
İngilltere çitkuşları sayfası
Çitkuşu sesleri
Çit kuşuları hakkında10 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bazilika, eski Roma kentlerinde forumun yanında bulunan, içinde mahkemelerin veya diğer resmi hizmetlerin görüldüğü büyük çatılı kamusal binalara; Erken Hristiyanlık ve Orta Çağ dönemlerinde ise yan geçitleri bulunan (yan nef), galerili veya galerisiz olabilen kiliselere verilen isimdir.
İlk olarak Atina pazar yerinde baş yargıç Basile'nin adli davalara baktığı yapı bazilika (Yunanca basilike) olarak adlandırılmış, bu ad eski Roma kentlerinde yönetsel ve adli işlerin görüldüğü tüm binalara genellenmiştir. Roma Döneminde, yargıçların davalara bakabilmesi, davacıların sıra beklemesi ve halkın mahkemeleri izleyebilmesi için geniş kamusal kapalı alanların yapılmasına ihtiyaç duyulması üzerine bazilikalar tasarlanmıştır. Bu yapılar, iki ucunda yargıçların oturması için tasarlanmış yarım daire şeklindeki çıkıntıları olan ince uzun dikdörtgen bir biçime sahiptir. Yarım dairenin merkezinde, imparatorun tinsel varlığını temsil eden bir sunak bulunur. Bu sunakların varlığı, davaların simgesel olarak imparatorun huzurunda görülmesini sağlardı. Hristiyanlığa geçildiğinde, bazilikalar dinsel amaçla kullanılmaya başlamıştır. Paganlık dönemindeki dini yapılar, geniş kitlelerin birlikte ibadet etmesine uygun değildi ve içleri pagan tanrılarına ve Roma İmparatoruna ait simgelerle doluydu. Bu nedenle ibadet için bazilikalar kullanılmaya başlandı.
Bazilika planlı kiliselerde ölçü birimi genellikle transept karesidir. Pek çok romanesk kilise bu ilke üzerine kurulmuştur. Transept karesinin ölçülerine -bazen küçük sapmalarla- koronun, transept kollarının, naos (orta nefin), kemer gözlerinin ölçülerinde rastlanır. Bazilika plan tipi, Gotik sanat döneminde doruk noktasına ulaşmıştır.
Bazilika planlı kiliselerde, uzun dikdörtgen yapı, iki sütun dizisi ile 3 nefe ayrılmıştır. Bazilikaların ortasında uzun ve yüksek bir koridor, yanlarında ise daha alçak iki koridor vardır. Batı ucunda narteks denilen bir giriş, doğu uzunda ise yarım yuvarlak şeklinde dışarı taşan bir apsis vardır. Bazilika planlı kliliselerin çatıları kiremit kaplı ve ahşaptandır. Türkiye'de bazilika planlı kiliselerin başlıca örnekleri: İstanbul'da bulunan, Justinianus devri yapıtı Aya İrini kilisesi, İstanbul Studios Manastır Kilisesi (İmrahor İlyas Bey Camii). Demre (Antalya) Aziz Nikolas Kilisesi, Efes (İzmir) Meryem Ana Kilisesi.
Bazilika Tipleri:

Merkezi Plan Tipli Bazilikalar: Kare ce çokgen planlı bazilikalardır. Yuvarlak bir ana mekan oluşturacak şekilde tasarlanmıştır ve yapının tamamını örten bir kubbesi vardır. İstanbul'daki Küçük Ayasofya Camii, bu tip bazilikalara örnektir.
Kubbeli Bazilikalar: Orta nefin üzerinin kubbe ile kapalı olduğu bazilikalardır. İstanbul'daki Aya Sofya (Hagia Sophia) ve Aya İrini Kiliseleri kubbeli bazilikalardır.
Haç Planlı Bazilikalar: Orta nefin üzeri, dört ayaklı bir kubbe ile örtülüdür. Kubbenin dört tarafında haç şeklinde tonozlarla örtülü birbirine eşit mekanlar vardır. Kariye Camii (Khora Manastırı) ve Atik Mustafa Paşa Camii (Hagia Thekla Manastırı)
Düzme Bazilikalar: Orta nefi doğrudan ışıklandıran penceresi olmayan bazilikalardır.

Çevre koridorlu bazilika

Bede (672/673 - 25 Mayıs 735) (İngilizce: Bede, Beda veya Baeda), Anglosakson dünyasının ilk tarih yazarı, teolog, tarihçi ve kronoloğu. Batılı kaynaklarda çoğunlukla Muhterem Bede olarak geçer. Hristiyanlıkta her yıl 25 Mayıs, "Aziz Bede Günü" olarak kutlanır.
1899'da Kilise Babası Bede Papa XIII. Leo tarafından Evrensel Kilise Doktoru ilan edilmiştir.

Bede, Wearmouth keşişleri tarafından eğitilmiş ve tüm hayatını manastırlarında geçirmiştir. Her ne kadar Northumbria'nın dışına hiç çıkmamış olsa da latin kültürüne hakimdir.
Bede üretken bir yazardı. Çalışmaları çoğunlukla seküler alanlar olan gramer, ölçübilim ve kronoloji üzerinedir. Kutsal yazılara ilişkin çok sayıda yorumlama metinleri yazmış ve bu eserleri çağdaşları ve tüm Orta Çağ boyunca tarafından değerli bulunmuştur. Bu yazılarındaki amacı latin kültürüne uzak İngiliz Hristiyanlarına  Augustinius, Hieronymus, Ambrosius and Papa Büyük Gregorius gibi seçenekleri sunmak olmuştur.

Bede hayatı boyunca 60'tan fazla kitabı kaleme almıştır.
- 708 yılında De Temporibus (Zaman Üzerine)’yi yazmış, bunu De Temporum Ratione (Zamanın Hesaplanması Üzerine) takip etmiştir. Bu kitaplarda Bede dünyanın yaşını hesaplamış ve teologların yaygınca kabul ettiği 5,000 yıl yerine Mesih’in dünyanın yaratılışından 3,952 yıl sonra geldiği sonucuna ulaşmıştır.
- Bede'nin en önemli yapıtı "Historia Ecclesiastica Gentis Anglorum"dur (Anglus Halkının Kilisevî Tarihi). Bu kitap, Anglosakson kabilelerin Hristiyanlığa geçişlerini anlatan önemli bir yapıttır.

- Bede’nin çalışmaları hitabeler, İncil tefsirleri, De Arte Metrica ya da De orthographia gibi yorumlama ve eğitim konularını da içermektedir.

"Bede the Venerable, Saint." Encyclopædia Britannica. Ultimate Reference Suite. Chicago: Encyclopædia Britannica, 2008.

Bedfordshire, İngiltere'nin Doğu bölgesinde bulunan ve 1 Nisan 2009'dan itibaren sadece kraliyetle ilgili seremoniler için bir törensel county'dir.
1 Nisan 2009'dan önce iki seviyeli bir yerel idare sisteminde üst seviyede county'di ve altında metropoliten olmayan bölgeler bulunmaktaydı. Bu county, 1889'da kurulmuştu ve merkezi Bedford'da idi. Bu eski yerel idare kontluğundan üç tane tek-seviyeli-yerel idare ortaya çıkartılmıştır: Bedford Borough, Bedfordshire (eski Mid Bedfordshire ve South Bedfordshire bölgelerinin birleşmesinden kurulu) ve Luton Borough.
Eski ve törensel Bedfordshire'ın yüzölçümü 1.235 km², 2014 yılı ortası tahmini nüfusu 617,000 kişi; ve nüfus yoğunluğu km2 başına 499 kişiydi.

Eski ve törensel Bedfordshire Kontluğunun kuzeyinde Northamptonshire, kuzeydoğusunda Cambridgeshire, güneydoğusunda Hertfordshire ve batısında Buckinghamshire törensel kontlukları bulunur. Eskiden Buckinghamshire'ın bir parçası olan şimdi tek-seviyeli-yerel-idare olan Milton Keynes kenti ile komşudur.

Bedfordshire Kontluğu, İngiltere ülkesinde bulunan törensel kontluklar arasında nüfus yoğunluğu bakımdan 14. sıradadır. Bu törensel kontluk içinde nüfusun büyük bir kısmı iki önemli kentsel bölge, Bedford ve Luton merkezli kentsel bölgeler, içinde yaşamaktadırlar.
Bedfordishire Kontluğu arazisi içinde rakımı en yüksek olan mevkii, 243 metre rakımlı Chiltern Tepeleri üzerinde bulunan "Dunstable Downs"dır.

2009'da "shire" kontluğu olarak lağvedilen Bedfordshire Kontluğu yine de törensel kontluk olarak kabul edilmektedir ve törensel olarak Bedfordshire'a bağlı olan tek-seviyeli-yerel-idare bölgeleri haritası şudur:

Bedfordshire törensel kontluk içinde bulunan tek seviyeli yerel idareler; idare merkezleri; içinde bulunan önemli yerleşkeleri listesi ve bir görüntü şöyle verilebilir:

Curlie'de Bedfordshire (DMOZ tabanlı)

Jonson Ben, (gerçek ismi Benjamin Jonson) (11 Haziran 1572 -  6 Ağustos 1637), 17. yüzyıl İngiliz oyun yazarı, şair, oyuncu ve eleştirmen.
İngiltere'nin ikinci büyük tiyatro adamı (Shakespeare'dan sonra) olarak kabul edilir. Yaşamının İngiltere'de oyuncu ve yazar olarak adını duyurana kadarki bölümü hakkında pek fazla bir şey bilinmemektedir. 1598 yılında Every man in his humour adlı komedisi William Shakespeare'in kurduğu tiyatro topluluğu tarafından oynanmıştır. Shakespeare ile Jonson özel yaşamlarında da birbirlerinin yakın arkadaşlarındandır. 1604 yılında I. James tarafından saraya çağrılmış bu işte 20 yılını harcamıştır, artık sarayda gözden düşünce yeni komediler yazmaya karar vermişse de eski gücünü yitirdiğini fark etmiştir. Hayatının bir kısmına 2011 yapımı Anonymous filminde değinilmiştir.

A Tale of a Tub, komedi 1640)
The Case is Altered komedi 1597-8
Every Man in His Humour komedi
Every Man out of His Humour komedi
Cynthia's Revels
The Poetaster,
Sejanus: His Fall, trajedi
Eastward Ho, komedi
Volpone, comedy
Epicoene, or the Silent Woman, komedi
The Alchemist, komedi
Catiline: His Conspiracy, trajedi
Bartholomew Fair, komedi
The Devil is an Ass, komedi
The Staple of News, komedi
The New Inn, or The Light Heart, komedi
The Magnetic Lady, or Humors Reconciled, komedi
The Sad Shepherd,  pastoral (tamamlanmamış)
Mortimer his Fall, tarih

The Coronation Triumph, or The King's Entertainment (performed March 15, 1604; printed 1604); with Thomas Dekker
A Private Entertainment of the King and Queen on May-Day (The Penates) (May 1, 1604; printed 1616)
The Entertainment of the Queen and Prince Henry at Althorp (The Satyr) (June 25, 1603; printed 1604)
The Masque of Blackness (Jan. 6, 1605; printed ca. 1608)
Hymenaei (Jan. 5, 1606; printed 1606)
The Entertainment of the Kings of Great Britain and Denmark (The Hours) (July 24, 1606; printed 1616)
The Masque of Beauty (Jan. 10, 1608; printed ca. 1608)
The Masque of Queens (Feb. 2, 1609; printed 1609)
Hue and Cry after Cupid, or The Masque at Lord Haddington's Marriage (Feb. 9, 1608; printed ca. 1608)
The Speeches at Prince Henry's Barriers, or The Lady of the Lake (Jan. 6, 1610; printed 1616)
Oberon, the Faery Prince (Jan. 1, 1611; printed 1616)
Love Freed from Ignorance and Folly (Feb. 3, 1611; printed 1616)
Love Restored (Jan. 6, 1612; printed 1616)
A Challenge at Tilt, at a Marriage (Dec. 27, 1613/Jan. 1, 1614; Printed 1616)
The Irish Masque at Court (Dec. 29, 1613; printed 1616)
Christmas, his Masque (Christmas 1616; printed 1641)
The Vision of Delight (Jan. 6, 1617; printed 1641)
Lovers Made Men, or The Masque of Lethe, or The Masque at Lord Hay's (Feb. 22, 1617; printed 1617)
Pleasure Reconciled to Virtue (Jan. 6, 1618; printed 1641) The masque was a failure; Jonson revised it by placing the anti-masque first, turning it into:
For the Honor of Wales (Feb. 17, 1618; printed 1641)
News from the New World Discovered in the Moon (Jan. 7, 1620: printed 1641)
The Entertainment at Blackfriars, or The Newcastle Entertainment (May 1620?; MS)
Pan's Anniversary, or The Shepherds' Holy-Day (June 19, 1620?; printed 1641)
The Gypsies Metamorphosed (Aug 3 and 5, 1621; printed 1640)
The Masque of Augurs (Jan. 6, 1622; printed 1622)
Time Vindicated to Himself, and to his Honors (Jan. 19, 1623; printed 1623)
Neptune's Triumph for the Return of Albion (Jan. 26, 1624; printed 1624)
The Masque of Owls at Kenilworth (Aug. 19, 1624; printed 1641)
The Fortunate Isles and their Union (Jan. 9, 1625; printed 1625)
Love's Triumph Through Callipolis (Jan. 9, 1631; printed 1631)
Chloridia: Rites to Chloris and Her Nymphs (Feb. 22, 1631; printed 1631)
The King's Entertainment at Welbeck in Nottinghamshire (May 21, 1633; printed 1641)
Love's Welcome at Balsover (July 30, 1634; printed 1641)

Epigrams (1612)
The Forest (1616)
A Discourse of Love (1618)
Barclay's Argenis, (1623)
The Execration against Vulcan with Epigrams (1640)
Horace's Art of Poetry(1640)
Underwoods (1640)
Timber or Discoveries

Benedict Timothy Carlton Cumberbatch CBE (d. 19 Temmuz 1976, Londra), İngiliz dizi, tiyatro ve sinema oyuncusudur. Cumberbatch, Manchester Üniversitesinden mezun oldu ve eğitimine Londra Müzik ve Dramatik Sanatlar Akademisinde devam ederek klasik oyunculukta yüksek lisans kazandı.
Cumberbatch, 2004 yılında Hawking adlı televizyon filminde Stephen Hawking'i oynadı. 2010 yılından beri Sherlock dizisinde Sherlock Holmes'i canlandırmaktadır. Sinemada, 2006'da Amazing Grace filminde, Genç William Pitt, 2013'te Bilinmeze Doğru: Star Trek filminde Khan, 12 Yıllık Esaret filminde William Prens Ford, Wikileaks: Beşinci Kuvvet filminde Julian Assange ve Enigma filminde Alan Turing rolleriyle başrol oynadı. 2012'den 2014'e kadar Hobbit film serisinde -ses ve hareket yakalama yoluyla- Smaug ve Necromancer karakterlerini, 2016 yılında Doktor Strange filminde Dr. Stephen Strange karakterini oynadı.
KwaZulu-Natal, Güney Afrika'da, 2005 yılında, araçlarının lastiği  patladıktan sonra Cumberbatch ve iki arkadaşı kaçırıldı ve bir grup yerli halk tarafından silah zoruyla tutuldu. Sonunda kaçıranlar onları ıssız bölgelere sürdü ve açıklama yapmadan serbest bıraktılar. Cumberbatch olaydan sonra şöyle dedi: "Bana bu dünyaya geldiğimiz gibi ayrılacağımızı öğretti. Tamamen kendi başımıza ve bana daha az sıradan bir hayat yaşama isteği verdi." Kaçırılma olayından hemen önce Radiohead tarafından "How to Disappear Completly?" adlı şarkıyı dinliyorlardı. Bu deneyimi takiben Cumberbatch şarkıyı her duyduğunda ona bir gerçeklik hissi ve umut nedeni hatırlatır.
Cumberbatch, Sherlock dizisindeki oyunculuğuyla Mini dizi ya da Filmlerde En İyi Erkek Oyuncu Emmy Ödülü'nü kazandı. Buna ek olarak üç Altın Küre, altı Primetime Emmy Ödülleri adaylığı ve yedi BAFTA adaylığı bulunan Cumberbatch, Enigma filmindeki oyunculuğuyla Akademi Ödülleri'nde En İyi Erkek Oyuncu adaylığı elde etti. Patrick Melrose adlı mini dizide canlandırdığı "Patrick Melrose" karakteri ile BAFTA ödüllerinde 2019 yılında en iyi erkek oyuncu ödülünü kazandı.
2015 yılında 17 yıllık arkadaşı, İngiliz tiyatro yönetmeni olan Sophie Hunter ile İngiltere, Isle of Wight'ta Church of St.Peter and St.Paul'da 14 Şubat 2015 tarihinde evlendi. 2015 yılında ilk oğulları Christopher Carlton Cumberbatch, 2017 yılında ikinci oğulları Hal Auden Cumberbatch dünyaya geldi.
Kendisini Budist olarak tanımlar ve meditasyona olan ilgisini dile getirir. Aynı zamanda uzun yıllardır vegandır.

Benedict Cumberbatch, 19 Temmuz 1976'da, İngiltere'nin başkenti Londra'da, ikisi de oyuncu olan bir anne babadan dünyaya geldi. Annesinin ilk eşinden Tracy Peacock adında bir üvey kız kardeşi vardır. Dedesi Henry Carlton Cumberbatch, Dünya Savaşlarında denizaltı memuru ve yüksek toplumunun önemli bir şahsiyetiydi. Büyük büyük babası Henry Arnold Cumberbatch ise Kraliçe Victoria'nın Türkiye ve Lübnan'daki konsolosuydu.
Cumberbatch 8 yaşından itibaren yatılı okullara gitti. 12 yaşında Bir Yaz Gecesi Rüyası oyunuyla ilk sahne deneyimini yaşadı. Manchester Üniversitesinde tiyatro eğitimi aldı. Eğitimine Londra Müzik ve Dramatik Sanatlar Akademisinde oyuncu olarak devam etti ve klasik oyunculukta yüksek lisans ile mezun oldu.
Harrow'dan mezun olduktan sonra bir yıl boyunca Darjeeling, Hindistan'da bir Tibet manastırında gönüllü olarak İngilizce eğitimi vermiştir.
16 Ocak 2018 tarihinde London Academy of Music and Dramatic Art Başkanı olmuştur.

Cumberbatch 2006'da Amazing Grace filminde Genç William Pitt rolünü oynadı. Buradaki oyunculuğuyla Londra Film Eleştirmenleri Dairesinde İngiliz Çıkış Yapan Oyunculuk Ödülü'nde adaylık elde etti. 2011'de John le Carré'ın romanından uyarlanan Köstebek filminde oynadı. Aynı sene Steven Spielberg'ün Savaş Atı filminde Binbaşı Jamie Stewart'ı oynadı.
2012'de Beklenmedik Yolculuk filminde, ses ve hareket yakalama yoluyla, Smaug ve Necromancer karakterlerini oynadı. Cumberbatch rollerini serinin diğer iki filminde de tekrarladı.
2013'te J.J. Abrams'ın Bilinmeze Doğru: Star Trek filminde Khan rolünü oynadı. Aynı sene Wikileaks: Beşinci Kuvvet filminde WikiLeaks'ın kurucusu Julian Assange rolünü ve 12 Yıllık Esaret filminde William Prens Ford rolünü oynadı.
2014 yılında gösterime giren Madagaskar Penguenleri animasyon filminde seslendirme yaptı. Aynı sene Enigma filminde Alan Turing rolünü oynadı ve Altın Küre, BAFTA ve Akademi adaylığı elde etti. 2016 yılında Doktor Strange filminde Dr. Stephen Strange karakterini oynadı.

Beyazperde'de Benedict Cumberbatch 12 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Edward Benjamin Britten (22 Kasım 1913, Lowestoft, Suffolk, İngiltere – 4 Aralık 1976, Aldeburgh, Suffolk, İngiltere), piyanist, orkestra şefi ve Grammy Ödülü sahibi İngiliz modern dönem bestecilerden birisidir. Vokal eserleri ile ün kazanmıştır.

Diş doktoru bir babanın ve amatör müzisyen annenin oğlu olan Edward Benjamin Britten, ailenin 4 çocuğunun en küçüğü ono ve keman dersleri aldı. 6 yaşından itibaren beste yapmaya başladı ve 9 yaşından ölümüne kadar düzenli olarak beste yapmayı hiç bırakmadı. 1927'de izlediği bir konserde orkestra şefi olan besteci Frank Bridge ile tanıştı ve onun özel öğrencisi oldu. Bir süre sonra Londra'daki Kraliyet Müzik Okulu'na girerek eğitim gördü ve besteleriyle çeşitli ödüller kazandı. 1933'te şaşırtıcı bir başarı kazanan A Boy was Born eserini yazdı; eserin BBC Şarkıcıları tarafından seslendirildiği bir yayın programının provasında tenor Peter Pears ile tanıştı ve böylece ömür boyu sürecek bir dostluk ve iş ilişkisi başladı. Britten'in solo şarkılarının, koral ve opera yapıtlarının çoğu tenor sesi için yazılmıştır ve Pears çoğunun ilk gösterimlerinde solist olmuştur.
1935'ten II. Dünya Savaşı’nın başlangıcına kadar BBC Radyosu, GPO Film Şirketi’nin çektiği belgeseller ve Londra’daki sol kanattan pek çok küçük tiyatro topluluğu için çok sayıda eser besteledi. Bu dönemde çoğunlukla eserlerine W.H. Auden söz yazdı.
1939’da Britten, Auden ve Pears birlikte ABD’ye gitti ve Long Island, New York’a yerleşti. 1940’ta Auden ile liselerde sahnelenmek üzere geleneksel Amerikan Halk tiplerine dayanan Paul Bunyan adlı operet üzerinde çalıştı. 1942’de Boston Senfoni Orkestrası Sinfonia de Requiem adlı eserinin prömiyerini yaptı. Bu eserin başarısı üzerine gelen Boston Senfoni Orkestrası efsanevi müzik direktörü Serge Koussevitzky’nin desteğini alarak İngiliz şair George Crabbe’in bir şiirinden esinlendiği yeni operasını yazmaya başladı. Birlikte İngiltere’ye dönmeye karar veren Britten ve Pears, dönüş yolunda bu eserin senaryosu üzerinde çalıştılar; liberettoyu Montagu Slater yazdı. İngiltere’de Aldeburgh’a yerleşen sanatçı, İngiliz müziği için çok önemli bir eser olan Peter Grimes operasını 1945'te tamamladı. Bu eserden sonra opera ve diğer formatlarda çok sayıda opera besteledi. Özellikle çocuk ve gençlik orkestraları için eserler yazdı. 1976’da kraliçenin doğum gününde kendisine soyluluk unvanı verildi. Bir kalp rahatsızlığı sonucu 4 Aralık 1976’da öldü ve Aldeburgh Mezarlığı’na gömüldü. Bu mezarlıkta, Aldeburg Festivali’nin yaratılmasında kendisi ile birlikte emek veren arkadaşları Peter Pears ve Imogene Holst ile yan yana yatmaktadır.
Sovyetler Birliği’ne yaptığı ziyaretler sonrasında tanışıp, arkadaş olduğu Shostakovich, Britten’e 14. Senfonisi’ni adamıştır.

Paul Bunyan op. 17, (1941 rev.1974), opera veya operet libretto:W. H. Auden Kaynak dev bir oduncu hakkında popüler masal.
Peter Grimes op. 33,  (1945),  Kaynak: "George Crabbe" bir Suffolk balıkçısı hakkında "The Borough" adlı şiiri.
The Rape of Lucretia (Lucretia'ya tecavüz) op. 37, (1946), libretto:"Ronald Duncan:.
Albert Herring op. 39, (1947),  Kaynak:Guy de Maupassant, "Le Rosier de madame Husson"
The Beggar's Opera op. 43, (1948)
Let’s Make an Opera (Bir Opera Yapalım)(1949)
Billy Budd op. 50, (1951 rev.1960), libretto: "Edward Morgan Forster\" ve "Eric Crozier" Kaynak:Herman Melville Billy Budd romanı
Gloriana op. 53, (1953), libretto:"William Plome" Kraliçe II. Elizabeth taç giyme töreni için
The Turn of the Screw (Kötülüğün Döngüsü) ) op. 54, (1954), kaynak:Henry James.
Noye's Fludde (Noye'un flütü) op. 59, (1958).
A Midsummer Night's Dream (Bir Yaz Gecesi Rüyası) op. 64, (1960), Kaynak:Shakespeare.
Owen Wingrave op. 85, 1971 Kaynak:Henry James.
Death in Venice (Venedik'te ölüm) op. 88, (1973), kaynak: Thomas Mann romanı.

The Prince of the Pagodas Op. 57, (1956) koreografi:"John Cranko".

Hymn to the Virgin (1930 rev. 1934])
A Boy Was Born Op. 3, (1933 rev. 1955)
Friday Afternoons Op. 7, (1935), çocuk korosu için
Advance Democracy (1938) ve Ballad of Heroes Op. 14 (1939)
Ceremony of Carols (1942), arp ve kadınlar korosu için
Hymn to St Cecilia Op. 27, (1942)
Rejoice in the Lamb Op. 30, (1943), kantata, metin;"Christopher Smart"
Festival Te Deum Op. 32, (1944)
St Nicolas Op. 42, (1945)
Spring Symphony Op. 44, (1949)
Five Flower Songs (1950)
Missa Brevis (1959), çocuk korosu için
Cantata Academica Op. 62, (1959)
War Requiem Op. 66, (1961)
Cantata Misericordium Op. 69, {1964)
Voices for Today Op. 75, (1965)
The Golden Vanity (1966), çocuk korosu için
Children’s Crusade Op. 82, (1968)
Sacred and Profane Op. 91, (1975)
Welcome Ode Op. 95, (1976), çocuk korosu ve orkestra için
Ballad of Green Broom Op. 47, No:5

Sinfonietta Op. 1, (1932)
Simple Symphony Op. 4, (1934)
Soirées musicales Op. 9, (1936), aranjman kaynağı: Rossini
Night Mail dokümenter filmi için müzik (1936), sözler W. H. Auden
Variations sur un thème de Frank Bridge Op. 10, (1937)
Mont Juic Op. 12, (1937), Dans suiti, Lennox Berkeley birlikte Katalan danslarindan uyarlama
Canadian Carnival Op. 19, (1939)
Young Apollo piyano, yaylısazlar kuartet ve orkestra için Op. 16, (1939)
Sinfonia da Requiem Op. 20, (1940)
Matinées musicales Op. 24, (1941]), aranjman Rossini
Prélude and Fugue yaylısazlar orkestrası için Op. 29, (1943)
Four Sea Interludes Op. 33a, (1944), Peter Grimes operasından parçalar
The Young Person's Guide to the Orchestra Op. 34, (1946), Henry Purcell'dan bir tema üzerine fug ve varyasyonlar
Variations on an Elizabethan Theme (1953)
Gloriana Op. 53a, (1954), aynı adlı operadan senfonik süit
The Building of the House Op. 79, (1967), uvertür
Suite on English Folk Tunes Op. 90, (1974)
The Prince of the Pagodas Op. 57, (1979), aynı adlı baleden konser süiti

Fantazi kuarteti Op. 2, (1932)
Insect Pieces, obua ve piyano (Opus posthume 1935)
Keman ve piyano suiti (Op. 6, (1935)
Yaylısazlar kuarteti No.1 Op. 25, (1941)
Yaylısazlar kuarteti No.2 Op. 36, (1945)
Yaylısazlar kuarteti No.3 Op. 94, (1975)
Lachrymae, alto ses ve piyano Op. 48, (1950)
Metamorphoses Ovidius Oboa Op. 49, (1951)
Fanfare for St Edmundsbury (1959) Uc trompetli politonik kisa parca
Viyolonsel ve piyano icin Sonate Op. 65, (1961)
Viyolonsel Suiti No.1 Op. 72, (1964)
Viyolonsel Suiti No.2 Op. 80, (1967)
Viyolonsel Suiti No.3 Op. 87, (1971)
Flüt, keman ve dört elle piyano için Gemini Varyasyonlari Op. 73, (1965)

Bes vals(1925 rev. 1969)
Sonatina romantica (1940)
Introduction and Rondo alla burlesca Op. 23, (1940), iki piyano için
Mazurka Elegiaca Op. 23, (1941),iki piyano için
Night Piece (1963), noktürn

Ünlü operalar listesi
Opera bestecileri listesi

"Musique Contemporaine (Günümüzdeki Müzik)" websitesinde Benjamin Britten eserlerinden örnekler 15 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca) (Erişim: 21.10.2010)

Beowulf, bir Anglosakson destanıdır. Ancak Anglosaksonlardan değil, İskandinavyalılardan bahseder. İngilizler'in en eski destanı olarak bilinir. Beowulf adındaki güçlü bir İskandinav (Geat) savaşçısını konu alır. Şiirsel bir anlatım tercih edilmiştir. Epik şiirdir.
Destan, 3,182 dizeden oluşur ve tüm Eski İngiliz şiirleri gibi adsızdır. 11. yüzyılda yazıya geçirilen Beowulf destanı, adını 1805 yılında almış ve 1815 yılında ilk kez basılmıştır.

Danimarkalılar, Grendel adında bir canavarla mücadele etmektedirler. Grendel, gürültüye tahammül edemediğinden insanları öldürmektedir. Grendel'i öldürebilecek bir kahraman aranmaktadır. Geatler'in ünlü savaşçısı Beowulf, Grendel'in ününü duyar ve Danimarka'ya gider. Grendel'i öldürür. Ancak Grendel'in annesi de vardır. Beowulf onu da öldürmeye gider ve Beowulf ülkesi Geatland'a döndüğünde, oranın kralı olur.

1930'lu yıllarda İngiliz edebiyat tarihi Profesörü J. R. R. Tolkien Beowulf destanı üstündeki çalışmalarıyla destanın İngiliz edebiyatı için önemini kanıtlar. Destan üstüne olan çalışmasını Beowulf; Monsters and Critics adıyla yayınlar ve Beowulf'tan esinlenerek Hobbit'i yazar. 1981 yılında Avustralya'da Grendel, Grendel, Grendel isimli bir çizgi film uyarlaması çekildi. 1998 yılında başka bir çizgi film çekilir. 1998 yılında baş rolünü Christopher Lambert'ın oynadığı bir bilimkurgu versiyonu çekilir. 2004 yılında Başrolünü Gerard Butler ve Stellan Skarsgård'ın oynadığı İzlanda yapımı Beowulf & Grendel  çekilir.2007 yılında yönetmen Robert Zemeckis, başrolünü Ray Winstone'a emanet ederek, motion capture tekniğiyle Beowulf: Ölümsüz Savaşçı'yı çeker. 2008 yılında Beowulf Geatlerin Prensi isimli başka bir uyarlama çekilir. 2024 yılında Beowulf the Musical isimli bir tiyatro oyunu olarak uyarlanır ve Edinburgh Fringe Festivalinde sergilenmektedir.

Beowulf Grendel'in annesinin büyüsüne kapılır ve ona bir oğul vererek isteğini yerine getirir. Orijinal destanda bu olmamaktadır. 50 yıl sonra Geatland'ın başına bir ejderha bela olur. İşte bu ejderha, filme göre onun oğludur ama destanda değildir tabii ki. Yaşlı Beowulf, ejderhayı öldürür ama kendi de ölür (yaklaşık MS 580 yılında). Yerine akrabası olan Wiglaf Geatland kralı olur.

Berkshire, Birleşik Krallık İngiltere ülkesinin Güney Doğu bölgesinde bulunan törensel kontluk. Londra'nın hemen batısında yer almaktadır. 1989'dan itibaren sadece kraliyetle ilgili seremoniler için bir törensel kontluktur. 1974-1989 döneminde iki seviyeli bir yerel idare sisteminin birinci seviyesinde bir "shire" kontluğu şeklinde organize edilmişti ve merkezi Reading idi.
Berkshire törensel kontluğu Thames'in orta vadisiyle kolu Kennet'in vadisinde 1.256 km² bir alanı kaplar.

Törensel Berkshire Kontluğu Oxfordshire, Buckinghamshire, Büyük Londra, Surrey, Hampshire ve Wiltshire törensel kontlukları ile komşudur

Bu törensel kontluk içinde Reading, Bracknell, Newbury, Slough, Windsor, Maidenhead ve Wokingham adlı İngiltere'de önemli kentler vardır. 1998'dan beri yerel idare açısından hepsi tek-seviyeli özerk yerel idare bölgesi merkezi olarak Berkshire törensel kontluğu içinde bulunurlar.

Berkshire törensel kontluk içinde bulunan tek seviyeli yerel idareler; idare merkezleri; içinde bulunan önemli yerleşkeleri listesi ve bir görüntü şöyle verilebilir:

Curlie'de Berkshire (DMOZ tabanlı) (İngilizce)

  (İngilizce)
Royal Berkshire tarihi 21 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İngilizce)
BBC Berkshire websitesi 22 Ağustos 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İngilizce)
Berkshire fotoğrafları  (İngilizce)

Bermuda, tam adıyla Bermuda Adaları (diğer adıyla Somers Adaları), Atlas Okyanusu'nda, ABD'nin doğu (Kuzey Carolina eyaletindeki Hatteras Burnu'nun yaklaşık 900 km doğusunda) ve Karayipler'in kuzey açıklarında bir takımadadır. Birleşik Krallık'ın denizaşırı topraklarından biridir. Ana ada olan Bermuda adası dâhil yedi ana ada ile 150 küçük ada ve kayalıktan oluşur.
Toplam yüzölçümü 53,3 km²'dir. Başkenti Hamilton'dur, nüfus 65.000 civarındadır.

1515'te bölgeden geçen İspanyol doğabilimci Fernandez de Oviedo'nun keşfini vatandaşı Juan de Bermúdez'e dayandırdığı Bermuda'nın ne zaman keşfedildiği kesin olarak bilinmemektedir. 1609'da, İngiliz amiral George Somers'in gelişine değin, adalara kimse yerleşmemişti. 1612'de bir beratla Londra Kumpanyası'nın malı oldu ve 60 İngiliz, göçmen olarak buraya gönderildi. 1616'dan başlayarak adaya getirilen Afrikalı ve yerli köleler çok geçmeden nüfusça beyazlardan üstün duruma geldiler.
1684'te kraliyet kolonisi statüsü alarak doğrudan kraliyet yönetimine girdi. 1815'te başkenti, St. George'dan, Hamilton'a taşındı. 1834'te kölelik kaldırıldı. Bermuda, uzun yıllar özel ticaret gemilerinin sağladığı zenginliğe dayandı. Amerika Birleşik Devletleri'ndeki içki yasağı döneminde (1919-33) bir rom kaçakçılığı merkezi olarak belirli bir zenginliğe ulaştı. 20. yüzyılda ise önemli bir turizm merkezi olarak yeni bir gelir kaynağı kazandı. A.B.D. hükûmeti, 1941'de ülkedeki bir deniz ve hava üssünü 99 yıllığına kiraladı. 1797'de kurulan İngiliz garnizonu 1957'de adadan çekildiyse de, adada küçük bir deniz üssü kaldı. 1968'de, yürütme yetkisini büyük ölçüde yerel hükûmete veren yeni bir anayasa hazırlandı.
1968'deki genel seçimlerden önce, ülke, tarihinde ilk kez ırk çatışmasından kaynaklanan şiddet olaylarına sahne oldu. Siyasi gerginlik, 1973'te vali Sir Richard Sharples'in öldürülmesiyle doruğa çıktı. Yaşanan şiddet olayları, 1977'de devletin, fiilî ırk ayrımına son verme konusunda çaba göstermesini sağladı.
1970'lerde başlayan bağımsızlık görüşmeleri kısa süre sonra askıya alındı. 1995'te yapılan referandumda ada halkının büyük bölümü bağımsızlık aleyhinde oy kullandı.Günümüzde, hem bir offshore finans merkezi, hem de bir turizm merkezi olması nedeniyle, Bermuda halkı bağımsızlıkla birlikte gelecek ekonomik gerilemeden çekinerek, konuya ilgisiz kalmaktadır.

Kuzey Amerika'da, Kuzey Atlas Okyanusu'nun batısında, ABD'nin Kuzey Karolina eyaletindeki Hatteras Burnu'nun yaklaşık 900 km doğusunda yer alan adalar topluluğudur. İklimi ılıman ve nemlidir; kış ayları sert ve güçlü rüzgarlarla geçer. Şubat en soğuk aydır. Mercan resifleriyle çevrili olan adalarda, bataklıklar ve acı su gölleri, alçak tepeler vardır.

Bermuda, yeryüzündeki mercanadaları içinde, Kuzey Kutbu'na en yakın olanları içinde yer alır. Takımadadaki en yüksek nokta, deniz seviyesinden 79 m yükseklikteki Town Hill'dir. İklim ılıman, nemli ve yumuşaktır. En sıcak ay olan Ağustos'ta gündüz sıcaklığı ortalama 30 °C'ye çıkar, en soğuk ay şubatta ise sıcaklık ortalama 20 °C'dir. Yağış, yıl içinde düzenli bir biçimde dağılmışsa da, içme suyu bütünüyle yağmurlardan sağlandığı için, zaman zaman baş gösteren kuraklık tehlikeli sonuçlar doğurabilmektedir. Nem oranı yüksektir.

Bermuda'nın nüfusu 1931-70 arasında hızlı bir artış göstermiş, ancak 1970'lerin sonunda bu gelişmenin yavaşlaması ve başka ülkelere göçün ortaya çıkmasıyla yıllık nüfus artışı yavaşlamıştır. Nüfusun % 54.8'ini siyahlar, % 34.1'ni beyazlar oluşturur. Beyazlar İngilizler ile 19. yüzyılda adaya getirilen Portekizli işçilerin soyundandır.

Bermuda'da büyük ölçüde turizm ve uluslararası finans hizmetlerine dayanan piyasa ekonomisi egemendir. 2005 yılında 4.857.000.000$ GSMH'ya ulaşan Bermuda, kişi başına GSMH'sı 76,403$ ile Dünya'nın en yüksek kişi başına GSMH'sine sahip ülkesidir. Para birimi Bermuda dolarıdır (BD$).
Bermuda, coğrafi konum avantajını en iyi şekilde kullanmıştır. Uluslararası firmalara finansal servis ve yılda yaklaşık 360,000 ziyaretçiye konfor turizmi fırsatları sağlamıştır. Bu girişimlerin sonucunda dünyadaki kişi başına gelirin en yüksek oranda olduğu ülkelerden biri haline gelmiştir. Turizm sektörü gayri safi millî hasılanın %28'ini karşılamaktadır. Endüstri sektörü küçüktür ve elverişli toprak sıkıntısı yüzünden tarım sektörü de limitlidir. Gıda maddesi ihtiyacının %80'i ithal edilmektedir. Bermuda'nın ekonomik kazancının %60'ını uluslararası ticaret sağlamaktadır.

Bernard Arthur Owen Williams (21 Eylül 1929 - 10 Haziran 2003), bir İngiliz ahlak filozofuydu. Yayınları arasında Benlik Sorunları (1973), Etik ve Felsefenin Sınırları (1985), Utanç ve Gereklilik (1993) ve Doğruluk ve Doğru Sözlülük (2002) yer almaktadır. 1999 yılında şövalye ilan edilerek Sir unvanı verilmiştir.
Cambridge Üniversitesi'nde ve Berkeley'deki Kaliforniya Üniversitesi'nde Felsefe Profesörü olarak çalışan Williams, ahlaki felsefe çalışmalarını psikoloji, tarih ve özellikle de Yunanlara yönlendirme çabalarıyla tanındı.
Williams kadın akademisyenlerin güçlü bir destekçisiydi; Nussbaum'a göre, "kuşağının güçlü bir adamı olarak, olabileceği kadar bir feminist olmaya çok yakındı." Ayrıca tartışmlardaki keskin konuşmsıyla tanınırdı. Williams'ın Oxford'daki akıl hocalarından Gilbert Ryle, "Daha siz kendi cümlenizin sonuna gelmeden, sizin anladığınızdan daha iyi ne söyleyeceğinizi anladığını ve olası tüm itirazları ve olası tüm itirazlara olası tüm cevapları daha önceden öngördüğünü söylemiştir."

Big Ben (resmi adıyla Elizabeth Kulesi), Londra'da Westminster Sarayı'nın yanındaki ünlü saat kulesi. Dünyanın en büyük ikinci dört yüzlü saatidir. "Big Ben" aslında saat kulesinin çanının adıdır, ancak zamanla halk tarafından tüm yapıyı belirtmek için kullanılır olmuştur. 26 Haziran 2012 tarihinde kulenin ismi kraliçenin tahta çıkışının 60. yılı onuruna parlamentonun aldığı kararla "Elizabeth Kulesi" olarak değiştirilmiştir.
Kule, Augustus Pugin tarafından neo-Gotik tarzda tasarlanmıştır. 1859'da tamamlandığında, saati dünyadaki en büyük saatiydi. Kule 316 fit (96 m) yüksekliğindedir ve zemin seviyesinden çan kulesine tırmanma 334 adımdır. Tabanı kare şeklindedir ve her iki tarafta 40 fit (12 m) boyutundadır. Saatin kadranları 22,5 fit (6,9 m) çapındadır. İngiltere'nin dört ülkesi de kulede İngiltere için bir gül, İskoçya için devedikeni, Kuzey İrlanda için yonca ve Galler için pırasa içeren kalkanlarda temsil ediliyor. 31 Mayıs 2009'da kulenin 150. yıl dönümü kutlamaları düzenlendi.
Big Ben, kulenin beş çanının en büyüğüdür ve 13,5 uzun ton (13,7 ton; 15,1 kısa ton) ağırlığındadır. 23 yıldır Birleşik Krallık'ın en büyük çanıydı. Zilin takma adının kökeni sorgulanabilir; adını, kurulumunu yöneten Sir Benjamin Hall veya ağır sıklet boks şampiyonu Benjamin Caunt'tan alıyor olabilir. Dört çeyrek çan, saati 15, 30 ve 45 geçe ve Big Ben gişelerinden hemen önce çalar.
Kule, tüm dünyada tanınan bir İngiliz kültürel simgesidir. Birleşik Krallık'ın ve parlamenter demokrasinin en önemli sembollerinden biridir ve genellikle Londra'da çekilen filmlerin çekimlerinde kullanılır. Saat kulesi, 1970'ten beri I. Derece koruma altındaki bir binanın ve 1987'den beri UNESCO Dünya Mirası Sit Alanı'nın bir parçasıdır.
Yapılan bir ankete katılan 2000 kişinin verdiği oylara göre Big Ben Birleşik Krallık'ın en önemli simgesidir.

Başlangıçta Saat Kulesi olarak anılan, ancak daha popüler olarak Big Ben olarak bilinen Elizabeth Kulesi, Charles Barry'nin 16 Ekim'de eski sarayın büyük ölçüde yangınla tahrip edilmesinden sonra, yeni Westminster Sarayı tasarımının bir parçası olarak yükseltildi. 1834. Barry neo-gotik sarayın baş mimarı olmasına rağmen, Lancashire'daki Scarisbrick Hall için bir tane de dahil olmak üzere daha önceki Pugin tasarımlarına benzeyen Saat Kulesi'nin tasarımı için Augustus Pugin'e başvurdu.Kulenin inşası 28 Eylül 1845'te başladı. İnşaat müteahhitleri Thomas Grissell ve Morton Peto idi. Bu Pugin'in 1852'de akıl hastalığına ve ölümüne inişinden önceki son tasarımıydı.

Kraliçe Victoria döneminde gazeteciler ona Aziz Stephen Kulesi adını verdiler. Parlamento üyeleri aslen Aziz Stephen'ın Salonunda otururken, bu gazeteciler Avam Kamarası ile ilgili her şeyi "Aziz Stephen'dan haberler" olarak adlandırdılar. 2 Haziran 2012'de Avam Kamarası, büyük batı kulesinden bu yana elmas yıldönümü yılında, adının Saat Kulesi'nden Elizabeth Kulesi'ne, İngiltere Kraliçesi II. Elizabeth'e haraç olarak değiştirilmesi önerisini desteklemek için oy kullandı. Victoria Kulesi, elmas yıldönümü vesilesiyle Kraliçe Victoria'ya ithafen yeniden adlandırılmıştı. 26 Haziran 2012'de Avam Kamarası isim değişikliğinin devam edebileceğini doğruladı. Dönemin Başbakanı David Cameron, 12 Eylül 2012'de isim değişikliğini resmen duyurdu.

Kulenin içinde, kule girişinden değil, yalnızca Avam Kamarası'ndan erişilebilen meşe panelli bir Hapishane Odası var. En son 1880'de, Northampton Parlamentosu'na yeni seçilen Charles Bradlaugh, Kraliçe Victoria'ya dini bir bağlılık yemini etmesini protesto ettikten sonra Silahlı Kuvvetler tarafından tutuklandığında kullanıldı. Silahlı Serjeant, 1415'ten beri yapma yetkisine sahip olduğu gibi resmi olarak hala tutuklama yapabilir. Ancak oda şu anda Parlamentoya sunulan dilekçeleri denetleyen Dilekçe Komitesi tarafından kullanılmaktadır.

Kule adını muhtemelen büyük çanın yerleştirilmesinden sorumlu Sör Benjamin Hall'dan almıştır. Hall'un adı çana da kazınmış durumdadır. Bir başka popüler teoriye göre ise adını şampiyon boksör Ben Caunt'tan alır.

Kule eski Westminster Sarayı'nın 16 Ekim 1834'te bir yangın ile tahrip olmasından sonra Charles Barry'nin yeni saray tasarımının bir parçası olarak dikildi. Kule Victoria Gotik stilinde ve 96.3 metre yüksekliğindedir. Kule üzerinde bulunan saatin ağırlığı 5,5 ton, çanın ağırlığı ise 13,5 tondur ve çan çaldığı zaman sesi 14 km uzak mesafeden duyulabilir.

Bir Yaz Gecesi Rüyası (İngilizce: A Midsummer Night's Dream), William Shakespeare'in gençlik döneminde yazdığı, romantik komedi türündeki  oyunu. İlk basımı 1600 yılında gerçekleşmiş olmasına rağmen, eserin tamamlanışının ve ilk sahnelenişinin 1594 ya da 1595 yılında gerçekleştiği tahmin edilmektedir. Ana teması aşk ve evliliktir. Kadın ve erkek arasındaki ilişkiler üzerinden bu iki kavramın çocuksu ve gülünç taraflarına vurgu yapılmaktadır. Olaylar Antik Yunanistan'da bir düğün esnasında geçmektedir.
Belgelere göre ilk oynanışı 1604 yılında "A Play of Robin Goodfellow" adıyla gerçekleştirildi. Oyunda Ovidius'un Dönüşümler'inden ve İngiliz halk masallarından izlere rastlanmakla birlikte olay örgüsünün büyük ölçüde Shakespeare tarafından kurgulandığı tahmin edilmektedir.
1970 yılında Peter Brook'un sahneye koyduğu yapım, oyunun önemli yorumlarından biridir.
Oyun Türkçede genellikle Bir Yaz Gecesi Rüyası ve benzeri adlarla bilinse de, Can Yücel'in Bahar Noktası adıyla yaptığı bir tercümesi de bulunmaktadır.
Oyunun sonunda "Yaramaz" peri Puck aşağıdaki sözlerle başladığı repliğiyle oyunun kapanışını yapar:

Biz gölgeler, kusur işlediysek eğer,Şöyle düşünün ve bizi hoşgörün:Bu hayaller görünürken sahnemizde,Siz de biraz kestirdiniz yerinizde.

Theseus - Atina Dükü
Hippolyta - Amazonlar Kraliçesi, Theseus'un nişanlısı
Egeus - Hermia'nın babası
Hermia - Egeus'un kızı, Lysander'a âşık
Lysander - Hermia'nın sevdiği genç ve Hermia'ya âşık olan genç (sonradan Puck sayesinde Helena'ya âşık olur)
Demetrius - Hermia ile evlenmek isteyen genç
Helena - Demetrius'a âşık
Philostrate - Theseus'un şenlikçibaşısı
Oberon - Periler Kralı
Titania - Periler Kraliçesi
Puck (ya da Robin Goodfellow) - Peri
Bezelye Çiçeği, Örümcek Ağı, Pervane, Hardal Tohumu - Diğer periler
Peter Quince - Marangoz, ara oyunda Önsöz
Nick Bottom - Dokumacı, ara oyunda Pyramus
Francis Flute - Körükçü, ara oyunda Thisbe
Tom Snout - Tenekeci, ara oyunda Duvar
Snug - Doğramacı, ara oyunda Aslan
Robin Starveling - Terzi, ara oyunda Ay Işığı
Oberon ve Titania'nın hizmetindeki periler
Theseus ve Hippolyta'nın yanındaki lordlar
Saraylılar ve yardımcılar

Theseus ve Hippolyta'nın düğün töreni hazırlıkları yapılmaktadır. Bu sırada Demetrius ve Lysander Hermia'yı sevmektedir... Hermia'nın ise gözü Lysander'dan başka kimseyi görmemektedir.
(1) Ne vardır ki Hermia'nın babası Egeus kendine damat olarak Demetrius'u seçmiştir.
(2) Hermia ile Lysander bu kargaşadan kurtulmak için gece oradan kaçmaya karar verirler.
(3) Lysander Helena'ya bu planı anlatır!!
(4) Helena'nın Demetrius'a âşık olması sonucu Helena da Demetrius'a hemen gidip Lysander'ın ona anlattıklarını anlatır... Gece Hermia ile Lysander kaçarlarken Demetrius onların peşine düşer Helena ise Demetrius'un peşindedir... Yolda giderken bir gezici amatör tiyatro grubu (The Mechanicals (Makineciler) adı altında) tiyatro yapmaktadır. Giderken bir peri sarayına ulaşırlar. Orada dururlar.
(5) Helena Demetrius'a aşkını ilen eder fakat Demetrius onu reddeder.
(6) Periler kraliçesi (Titania) ve kralı (Oberon) her şeyden habersiz Oberon'un kıskançlığı yüzünden tartışmaktadırlar. Oberon'un baş belası hâline gelen Puck ise göze konulan yeni bir aşk iksiri üzerine çalışmaktadır. Bu planlanan aşk iksiri göze konulunca ilk göz açılmasında görülen ilk şeye âşık olmayı içermektedir.
(7) Oberon Titania'ya çok kızgındır ve intikam için bir plan yapar. Puck'dan yeni yaptığı iksiri Titania'nın üzerinde kullanmasını ister. Kendisi ise birbirlerine aşık olması için Helena ile Demetrius'un üzerinde kullanacaktır bu iksiri... Ama Puck aynı zamanda ortalığı karıştırır ve aynı zamanda iksiri Hermia ile Lysander'ın üzerinde kullanır.
(8) O sabah Lysander'ı Helena uyandırır ve ne yazık ki Lysander bu iksir sayesinde gerçek aşkı Hermia'yı unutup Helena'ya âşık olur.
(9) Helena ise Lysander'ın onunla eğlendiğini düşünür.
(10) Bu sırada Hermia bunu öğrenir ve Lysander'a neyin değiştiğini sorar. Daha sonra Puck Bottom'ı eşeğe çevirir.
(11) Bottom oturur ve bekler...
(12) Bu sırada Titania uyanır ve Bottom'a âşık olur. Oberon Puck'ın raporunu duyar. Rapor şöyledir: 1. Titania Battom'a âşıktır. 2. Lysander ise Helena'ya âşıktır. Helena bir yanlıştır çünkü o ismin Hermia olması gerekmektedir.
(13) Oberon Puck'a görevini kötüye kullandığını söyler. Oberon bunu duyunca iksiri hemen Demetrius'un üzerinde kullanır ve
(14) Puck'ı da Helena'yı bulması için yollar. Lysander ve Demetrius Helena'ya aşklarını itiraf ederler.
(15) Ama Helena hâlâ onların şaka yaptığını düşünmektedir. Hermia ve Helena birbirlerine çok sinirlidirler.
(16) Hermia Lysander'ın neden böyle yaptığına bir anlam veremez. Lysander ile Demetrius birbirlerini dövmek istemektedirler... Oberon Puck'a ormanda göz gözü görmeyecek kadar koyu bir sis yapmasını ister. Bu arada Demetrius Lysander'dan bir yumruk yer. Sis sayesinde bir anda çok yorgun olduklarını hissederek Hermia, Helena, Lysander Demetrius, Titania ve Bottom uykuya dalarlar.
(17) Oberon ve Puck bütün uyuyanların üstüne sihirli tozu serperler. Bu toz her şeyin eski hâline gelmesini sağlayacaktır. Bütün uyuyanlar uykularından uyanır. Fakat Bottom onlardan daha sonra uyanır. Demetrius uyandıktan sonra Hermia'ya olan aşkının bittiğini ve şimdi sadece aşkının Helena'ya olduğunu açıklar. The mechanicals (Makineciler) gezici tiyatro grubu (Bottom, Quince, Snug, Flute, Robin, Snout) kutlama için görevlerini yerine getirirler. Oberon ve Titania bütün courd'ları (Hippolyta, Theseus, Egeus, Philostarate) kutsaması için perileri çağırır. Puck bütün dinleyicilere şunu anons eder...
(18) Hepiniz “Bottom’ın rüyası’na” şahitlik ettiniz. {“Yani tüm bu yaşananlar sadece Bottom’ın rüyasıdır.”}

Yaz Ortasında Bir Gecelik Rüya. Çev. Nureddin Sevin. İstanbul: Hilmi Kitabevi, 1936.
Bir Yaz Dönümü Gecesi Rüyası. Çev. Nureddin Sevin. Ankara: Maarif Matbaası, 1944
Bahar Noktası. Çev. Can Yücel. 1981. İstanbul: Papirüs Yayınları, 1996.
Bir Yaz Gecesi Rüyası. Çev. Bülent Bozkurt. 1987. İstanbul: Remzi Kitabevi, 1999.
Yaz Gecesi Rüyası. Çev. Can Doğan. 2005. İstanbul: Mitos Boyut, 2005.
Bir Yaz Gecesi Rüyası. Çev. Özdemir Nutku. 2010. İzmir: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2012

Vikikaynak'ta Bir Yaz Gecesi Rüyası oyunu tam metni 27 Eylül 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce) (Erişme tarihi: 29.06.2009)
HTML versiyonu 14 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Open Source Shakespeare(İngilizce) (Erişme tarihi:29.06.2009)
MIT html versiyonu (İngilizce) (Erişme tarihi:29.06.2009)

Birleşik Krallık'ta siyaset, çok partili iki meclisli parlamenter demokrasiye sahip anayasal monarşi çerçevesinde yürütülmektedir. Kral veya kraliçe unvanına sahip olan hükümdar sembolik olarak devletin başı olup Başbakan ise hükûmetin ve Bakanlar Kurulunun başıdır.
Yürütme erki, hükümdarın onayı ve adına hükûmet tarafından yerine getirilir. Yürütme aynı zamanda İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda hükûmetleri tarafından da yerine getirilir. Yasama organı ise Avam Kamarası ile Lordlar Kamarası'ndan oluşan Birleşik Krallık Parlamentosu olup bu görev aynı zamanda İskoçya Parlamentosu, Galler Ulusal Meclisi ve Kuzey İrlanda Meclisi tarafından da yerine getirilir. Yargı yürütme ve yasama organından bağımsızdır ve en yüksek mahkeme Birleşik Krallık Yüksek Mahkemesi'dir.

Directgov, main entry point for citizens to the UK government23 Ocak 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Official UK parliament website23 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1972 yılında imzalanan UNESCO Dünya Mirası Sözleşmesi ile Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO), kültürel veya doğal miras açısından önem taşıyan yerler olan Dünya Mirasları kavramını tanımladı. Doğal özellikler (fiziksel ve biyolojik oluşumlardan oluşur), jeolojik ve fizyografik oluşumlar (tehdit altındaki hayvan ve bitki türlerinin yaşam alanları dahil) ve bilim, koruma veya doğal güzellik açısından önemli olan doğal alanlar doğal miras olarak tanımlanır. Birleşik Krallık'ın, Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına İlişkin Sözleşme'yi 29 Mayıs 1984'te onaylamasıyla ülkedeki alanlar listeye dahil edilmiştir.
Birleşik Krallık'taki 35 alan Dünya Mirası listesinde, beş alan ise ise geçici listede bulunur. Listeye eklenen ilk yerler 1986'da Dünya Miras Komitesinin 10. oturumunda kayıt altına alınan Devlet Kaldırımı ve Kaldırım Sahili, Durham Kalesi ve Katedrali, Ironbridge Vadisi, Fountains Manastırı Kalıntıları da dahil olmak üzere Studley Kraliyet Parkı, Stonehenge, Avebury ve Bağlantılı Alanlar ve Gwynedd'deki Kral Edward'ın Kaleleri ve Kent Surları'ydı. En son olarak 2024'te Moravya Kilisesi Yerleşimleri'nin bir parçası olarak Gracehill listeye dâhil edildi. 35 yer arasında 29'u kültürel önemi, beşi doğal önemi, St Kilda ise hem kültürel hem de doğal önemi nedeniyle listelenmiştir. Roma İmparatorluğu'nun Surları Almanya ile, Avrupa'nın Büyük Kaplıca Şehirleri altı Avrupa ülkesi ile, Moravya Kilisesi Yerleşimleri dört ülke ile paylaşılır.
2012 yılında Dünya Miras Komitesi, planlanan kentsel gelişim projelerinden kaynaklanan tehditler nedeniyle Liverpool Deniz Ticareti Şehri'ni Tehlike Altındaki Dünya Mirası listesine ekledi. Aslen kültürel önemi nedeniyle 2004 yılında listeye alınan site, sonunda 2021 yılında listeden çıkarıldı ve böylece Dünya Mirası listesinden çıkarılan dünyadaki üç alandan biri oldu.

UNESCO, alanları on kritere göre listelemektedir; Her alan kriterlerden en az birini karşılaması gerekir. i'den vi'ye kadar olan kriterler kültüreldir ve vii'den x'e kadar olan kriterler doğaldır.

Dünya Mirası listesinde yer alan alanlara ek olarak, üye devletler aday göstermeyi düşünebilecekleri geçici alanların bir listesini de tutabilirler. Dünya Mirası listesine aday göstermeler, yalnızca alanın daha önce geçici listede yer alması durumunda kabul edilir. Birleşik Krallık, 2023 itibarıyla geçici listesine beş alan kaydetti.

UNESCO - United Kingdom (İngilizce)

Birleşik Krallık'ın idari bölümleri, Birleşik Krallık topraklarının kurumsal ve idari yapısıdır. Birleşik Krallık'ın idari coğrafyası karmaşık ve çok katmanlı olup tek tip değildir. Kıta Avrupası'nın kuzeybatısında egemen bir devlet olan Birleşik Krallık, İngiltere, Galler, İskoçya ve Kuzey İrlanda'dan oluşmaktadır. Birleşik Krallık'ta yerel yönetim için İngiltere, Kuzey İrlanda, İskoçya ve Galler'in her birinin kendi idari ve coğrafi sınırlama sistemi bulunmaktadır. Sonuç olarak, Birleşik Krallık'ı kapsayan ortak bir idari birim katmanı bulunmamaktadır.
Birleşik Krallık Anayasası'nı kapsamlı bir şekilde kapsayan yazılı bir belge olmadığı ve Birleşik Krallık'ın dolambaçlı bir kuruluş tarihi nedeniyle, bazen Birleşik Krallık'ın dört ülkesi olarak adlandırılan kurucu parçalarına atıfta bulunmak için çeşitli terimler kullanılmaktadır. Dördü bazen toplu olarak, özellikle spor bağlamlarında, Ana Uluslar olarak adlandırılır. Dört ülke yasal ve idari amaçlar için önemli olsalar da, diğer çoğu ülkenin idari alt bölümleriyle karşılaştırılamazlar.
Birleşik Krallık ayrıca resmi olarak Birleşik Krallık'ın bir parçası olmayan, ancak Birleşik Krallık tarafından Birleşmiş Milletler gibi yerlerde temsil edilen 17 bağımlı toprağı içerir.

Browsable list of all UK local authorities' contact details and websites on the Business Link website
Beginners' guide to UK geography – administrative geography 11 Kasım 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Birleşik Krallık (BK) dört ülkeden oluşur: Galler, İngiltere, İskoçya ve Kuzey İrlanda.
Üniter bir egemen devlet olan Birleşik Krallık'ta Galler, İskoçya ve Kuzey İrlanda bir süreç dâhilinde bir şekil özerklik edinmişlerdir. Birleşik Krallık Parlamentosu ve Birleşik Krallık hükûmeti belirlenen konular dâhilinde ülkelerin yönetimini sürdürmesine rağmen bu ülkelerde içişlerinin büyük bölümü Kuzey İrlanda Meclisi, İskoçya Parlamentosu ve Galler Ulusal Meclisi tarafından yönetilmektedir. Buna ek olarak Kuzey İrlanda'nın yönetim yetkileri için Kuzey İrlanda Yönetimi ve İrlanda Hükümeti iş birliğine gider ve Britanya hükûmeti, İrlanda hükûmetine yönetimin kendi elinde olduğu konularda danışır. İngiltere, Birleşik Krallık'ın en kalabalık ve büyük ülkesidir ve yönetimi tamamıyla Londra'da bulunan BK Parlamentosu'nun sorumluluğundadır.

Birleşik Krallık Parlamentosu (İngilizce: Parliament of the United Kingdom of Great Britain and Northern Ireland veya kısaca UK Parliament), Birleşik Krallık'ın en üst anayasal organıdır. Çift meclisli bir sistemi olan ülkede parlamento iki bölümden oluşur: Avam Kamarası ve Lordlar Kamarası. Her iki meclis de Londra'da bulunan Westminster Sarayı'nda toplanır. Bu iki meclise, sınırlı şekilde kanun yapma yetkisi olan ve bu yüzden parlamentonun üçüncü bir parçası sayılabilecek olan monarşinin temsilcisi kral/kraliçeyi (2022'den beri III. Charles) de eklemek mümkündür.

Bugünkü parlamento kökenini İngiltere Parlamentosundan, o da daha eski Anglosakson konseyi Witenagemot'dan alır.
İngiliz parlamentosu kavramı 1707 Birleşme Yasasından beri kullanılmaktadır. Bu yasa ile İngiltere ve İskoçya, Büyük Britanya Krallığı adı altında birleşti ve Edinburgh'da bulunan İskoçya Parlamentosu dağıtılarak tüm yetkilerini yeni kurulan yeni parlamentoya devretti. (Özerk bir İskoç parlamentosu daha sonra 1999 yılında yeniden kuruldu.) Birleşik Krallık Parlamentosu ilk oturumunu 23 Ekim 1707'de yaptı. 1800'deki yeni bir birleşme yasası ile İrlanda Parlamentosu da dağıtıldı.

Parlamento'nun hizmet süresi 1694'te 3 yıl olarak saptanmıştı. 1716'daki Septennial Act ile bu süre 7 yıla çıkarıldı ancak 1911'de 5 yıla düşürüldü. II. Dünya Savaşı'nda geçici olarak 10 yıla çıkarıldı, ancak savaştan sonra tekrar 5 yıla düşürüldü.

Üyelerin en önemli dokunulmazlık hakkı, münazaralarda ifade özgürlüğü hakkıdır; hem Lordlar Kamarasında hem de Avam Kamarasında yapılan konuşmalar hiçbir şekilde mahkemelerde yargı konusu olamaz. Bir diğer dokunulmazlık ise üyelerin tutuklanmasının olanaksız olmasıdır. Sadece vatana ihanet (treason), ağır suçlar (felony) ve açık şekilde asayişi bozma (breach of the peace) gibi istisnalar söz konusudur. Bu dokunulmazlıklar parlamentonun oturumlarının başlamasından 40 gün önce başlar ve 40 gün sonra biter.

Birleşik Krallık Parlamentosu resmi web sitesi23 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığı başbakanı, Birleşik Krallık Hükûmeti'nin başında bulunan isimdir.
Birleşik Krallık'ın fiilen en yüksek siyasi yöneticisidir. Başbakan, hükûmet birimlerinin politikaları ve faaliyetlerini koordine eder. Başbakan ve Bakanlar Kurulu, kendi politikaları ve eylemlerinden, kendi siyasi partisine ve nihayetinde seçmenlere Meclis'e ve Hükümdar'a karşı toplu olarak sorumludur. Hükümdar tarafından atanan başbakan, Avam Kamarası'ndan mutlaka güvenoyu almak zorundadır. Birleşik Krallık Silahlı Kuvvetleri Başkomutanı'nın yasal olarak Hükümdar olmasına rağmen, anayasal uygulama kapsamında başbakan savaş ilanı ilan edebilme yetkisine sahiptir. Başbakan, Savunma Bakanı (Savunma Konseyi Başkanı olarak) aracılığıyla yeni bir Başkomutan tayin edebilir. Savunma Konseyi, İngiliz kuvvetlerinin konuşlandırılmasını ve düzenini belirleyen konseydir. Başbakan fiili Başkomutan sıfatıyla, nükleer silah alımı ve kullanımı için yetkilendirilebilir.

Birleşik Krallık ekonomisi, oldukça gelişmiş bir sosyal pazar ve piyasa odaklı bir ekonomidir. Nominal olarak dünyanın beşinci büyük ve SAGP bakımından dokuzuncu büyük ekonomisi ve IMF'ye göre kişi başına GSYİH'ye göre yirmi birinci en büyük ekonomi olup dünya GSYİH'sinin %3.3'ünü oluşturur.
Birleşik Krallık, en küreselleşmiş ekonomilerden biridir ve İngiltere, İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda'yı kapsar. 2019 yılında İngiltere, dünyanın beşinci en büyük ihracatçısı ve beşinci en büyük ithalatçısı oldu. Aynı zamanda üçüncü en büyük iç doğrudan yabancı yatırıma ve beşinci en büyük dış doğrudan yabancı yatırıma sahipti. 2020 yılında, İngiltere'nin 27 Avrupa Birliği üye ülkesiyle olan ticareti, ülkenin ihracatının %49'unu ve ithalatının %52'sini oluşturuyordu.
Ekonominin geneline hizmetler işkolu hakimdir ve GSYİH'nın yaklaşık %80'ine katkıda bulunur; finansal hizmetler endüstrisi özellikle önemlidir ve Londra dünyanın en büyük ikinci finans merkezidir. Edinburgh, 2020 yılında finansal hizmetler endüstrisinde dünyada 17. ve Avrupa'da 6. sırada yer almaktaydı. İngiltere'nin havacılık ve uzay endüstrisi, dünyada en büyük ikinci ulusal havacılık ve uzay endüstrisidir. Dünyanın en büyük onuncu ilaç endüstrisi ekonomide önemli bir rol oynamaktadır. Dünyanın en büyük 500 şirketinden 26'sının merkezi İngiltere'de bulunmaktadır. Ekonomi, Kuzey Denizi petrol ve gaz üretimi ile desteklenmektedir; 2005'ten bu yana net bir petrol ithalatçısı olmasına rağmen, rezervlerinin 2016 yılında 2.8 milyar varil olduğu tahmin edilmiştir. Güney Doğu İngiltere ve Kuzey Doğu İskoçya kişi başına düşen en zengin alanlar olmak üzere refahta önemli bölgesel farklılıklar vardır. Londra ekonomisinin büyüklüğü, onu Avrupa'da kişi başına GSYİH açısından en büyük kent haline getirmektedir.
18. yüzyılda İngiltere sanayileşen ilk ülkeydi, 19. yüzyılda küresel ekonomide baskın bir role sahipti ve 1870'te dünya GSYİH'sının %9.1'ini oluşturuyordu. İkinci Sanayi Devrimi, Amerika Birleşik Devletleri ve Alman İmparatorluğu'nda da hızla gerçekleşiyordu; bu, Birleşik Krallık için artan bir ekonomik zorluk doğurdu. Birinci Dünya Savaşı ve İkinci Dünya Savaşı ile boğuşmanın maliyeti, İngiltere'nin göreceli konumunu daha da zayıflattı. Artık bir süper güç olarak görülmeyen Birleşik Krallık, dünya çapında nominal güç ve etki yaratma yeteneğini korumaktadır.
Hükûmet katılımı öncelikle Hazine Şansölyesi (Maliye Bakanı) ve İşletme, Enerji ve Endüstriyel Strateji Dairesi başkanlığındaki Kraliyet Hazinesi tarafından yürütülür. 1979'dan beri ekonominin yönetimi geniş bir bırakınız yapsınlar yaklaşımı izlemiştir. İngiltere Bankası, İngiltere'nin merkez bankasıdır ve 1997'den beri Para Politikası Komitesi, faiz oranlarını, niceliksel genişlemeyi ve ileriye dönük rehberliği belirlemekten sorumludur.
Birleşik Krallık'ın para birimi, Amerikan doları, Euro ve Japon yeni'nden sonra dünyanın dördüncü en büyük rezerv para birimi olan ve aynı zamanda dünyanın en değerli 10 para biriminden biri olan İngiliz sterlini'dir.
İngiltere, Commonwealth, G7, G20, Uluslararası Para Fonu, AGİT, NATO, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Dünya Bankası, DTÖ, Asya Altyapı Yatırım Bankası ve BM'nin bir üyesidir.

İkinci Dünya Savaşı'nın ardından, yeni bir çalışma hükümeti İngiltere Merkez Bankası'nı, sivil havacılığı, telefon şebekelerini, demiryollarını, gazı, elektriği ve kömür, demir çelik endüstrilerini tamamen kamulaştırarak 2.3 milyon işçiyi etkilemiştir. Savaş sonrası, Birleşik Krallık büyük bir durgunluk olmadan uzun bir dönem geçirdi; 1950'lerde ve 1960'larda refahta hızlı bir büyüme vardı, işsizlik düşük kalıyordu ve 1970'lerin başına kadar %3.5'i geçmiyordu. 1960 ve 1973 arasındaki yıllık büyüme oranı ortalama %2.9 idi, ancak bu rakam Fransa, Batı Almanya ve İtalya gibi diğer Avrupa ülkelerinin çok gerisinde kalıyordu.
Sanayisizleşme, madencilik, ağır sanayi ve imalat alanındaki operasyonların kapatılması anlamına geliyordu ve bu da yüksek ücretli işçi sınıfı işlerinin kaybıyla sonuçlanıyordu. İngiltere'nin imalat çıktısı payı, Sanayi Devrimi sırasında 1830'da %9.5'ten 1870'lerde %22.9'a yükseldi. 1913 yılına kadar %13.6, 1938 yılına kadar %10.7 ve 1973 yılına kadar %4.9'a düştü. Denizaşırı rekabet, yenilikçilik eksikliği, sendikacılık, refah devleti, Britanya İmparatorluğu'nun kaybı ve kültürel tutumlar açıklama olarak öne sürülmüştür. 1970'lerde dünya çapında bir enerji krizi, yüksek enflasyon ve Asya'dan düşük maliyetli mamul malların dramatik bir akını karşısında kriz noktasına ulaştı.

1973 Petrol Krizi, 1973-1974 borsa çöküşü ve 1973-1975 ikincil bankacılık krizi sırasında, İngiliz ekonomisi 1973-75 arası durgunluğa düşmüş ve Edward Heath hükümeti, daha önce 1964'ten 1970'e kadar yönetilen Harold Wilson'ın altındaki İşçi Partisi tarafından devrilmiştir. Wilson, Mart 1974'te, 28 Şubat'taki genel seçimlerin askıda kalan bir parlamentoda sona ermesinin ardından bir azınlık hükûmeti kurdu. Wilson, aynı yılın Ekim ayında yapılan ikinci seçimlerde üç sandalyeli bir genel çoğunluk elde etti.
Birleşik Krallık, 1970'lerde diğer birçok Avrupa ülkesinden daha zayıf bir büyüme kaydetti; durgunluktan sonra bile, ekonomi, 1973'ten sonra %20'yi birden fazla kez aşan ve nadiren %10'un altına düşen, artan işsizlik ve çift haneli enflasyonla çalkalandı.
1976'da Birleşik Krallık, Uluslararası Para Fonu'ndan 2.3 milyar sterlinlik bir kredi başvurusunda bulunmak zorunda kaldı. Daha sonra Hazine Şansölyesi olan Denis Healey, krediyi güvence altına almak için kamu harcamalarını ve diğer ekonomik reformları azaltmak zorunda kaldı ve bir süre için İngiliz ekonomisi 1979'un başlarında %4.3'lük bir büyüme ile iyileşti. Bununla birlikte, Hoşnutsuzluk Kışının ardından, çok sayıda kamu kesimi grevine maruz kaldığında, James Callaghan hükûmeti Mart 1979'da Birleşik Krallık'ta güven oyunu kaybetti. Bu, 3 Mayıs 1979'da Margaret Thatcher'ın Muhafazakâr Partisinin yeni bir hükûmet kurmasıyla sonuçlanan genel seçimleri tetikledi.

Bu seçimle birlikte yeni bir neo-liberal ekonomi dönemi başladı. 1980'lerde, devlete ait birçok sanayi ve kamu hizmeti özelleştirilmiş, vergiler indirilmiş, sendika reformları kabul edilmiş ve piyasalar kuralsızlaştırılmıştı. GSYİH başlangıçta %5.9 düştü, ancak büyüme daha sonra geri döndü ve 1988'de zirvede yıllık %5'e kadar yükseldi, bu da Avrupa'daki herhangi bir ülkenin en yüksek oranlarından biri oldu.

Thatcher'ın ekonominin modernizasyonu sorunsuz olmaktan uzaktı; 1980'de %21.9'a yükselen enflasyonla olan savaşı, işsizlikte önemli bir artışa neden oldu; 1979'da %5.3'ten 1982'nin başına kadar %10.4'ün üzerine çıktı ve 1984'te yaklaşık %11.9'a ulaştı - Büyük Buhran'dan bu yana İngiltere'de görülmeyen bir seviye. İşsizlikteki artış, 1980'lerin başlarındaki küresel durgunluğa denk geldi ve bundan sonra İngiltere GSYİH'sı 1983'e kadar durgunluk öncesi değerine ulaşmadı. Buna rağmen, Thatcher Haziran 1983'te heyelan çoğunluk ile yeniden seçildi. Enflasyon %3.7'ye düşerken, faiz oranları %9.56 ile görece yüksekti.
İşsizliğin artması büyük ölçüde hükûmetin eski fabrikaların ve kömür ocaklarının kapanmasına neden olan ekonomi politikasından kaynaklanıyordu. İngiltere ve Galler'de üretim 1961'de işlerin yaklaşık %38'inden 1981'de yaklaşık %22'ye geriledi. Bu eğilim, daha yeni endüstriler ve hizmet işkolunun önemli ölçüde büyümesiyle 1980'lerin çoğunda devam etti. Üretim daha verimli hale geldikçe ve sektörde daha az kişinin çalışması gerektiğinden birçok iş de kaybedildi. Thatcher'ın Haziran 1987'de art arda üçüncü seçim zaferine gelindiğinde işsizlik 3 milyonun altına düşmüştü; ve işsizlik 1989'un sonunda 1.6 milyona geriledi.
Britanya ekonomisi 1990 yılının sonlarında başka bir küresel durgunluğa girdi; zirveden düşüşe kadar toplam %6 azalmış ve işsizlik 1990 baharında yaklaşık %6.9'dan 1993 yılı sonuna kadar yaklaşık %10.7'ye yükselmişti. Bununla birlikte, enflasyon 1990'daki %10.9'dan üç yıl sonra %1.3'e düştü. Sonraki ekonomik toparlanma son derece güçlüydü ve 1980'lerin başlarındaki durgunluğun aksine, muhafazakâr hükûmetin popülerliği ekonomik yükselişle birlikte iyileşemese de, 1997 yılına kadar %7.2'ye düşen işsizlikte hızlı ve önemli bir düşüş yaşadı. Hükûmet, Kasım 1990'da Thatcher'ın yerine geçen John Major yönetiminde 1992'de art arda dördüncü bir seçim kazandı, ancak kısa bir süre sonra, Muhafazakâr hükûmetin ekonomik yeterlilik konusundaki itibarını zedeleyen Kara Çarşamba gerçekleşti ve bu aşamadan itibaren, özellikle Tony Blair'in Temmuz 1994'te selefi John Smith'in ani ölümünden sonra parti lideri seçilmesinin hemen ardından, İşçi Partisi kamuoyu yoklamalarında yükseldi.
İki resesyona rağmen, ücretler 1980'den 1997'ye kadar reel olarak yılda yaklaşık %2 arttı ve ve 2008'e kadar artmaya devam etti.

Mayıs 1997'de Tony Blair liderliğindeki İngiliz İşçi Partisi, 18 yıllık muhafazakâr hükûmetin ardından genel seçimleri kazandı. İşçi partisi hükûmeti, düşük enflasyon, düşen işsizlik ve cari hesap fazlası ile güçlü bir ekonomi devraldı. Blair, büyük ölçüde neoliberal ekonomik politikaların devam etmesiyle karakterize edilen, aynı zamanda güçlü bir refah devletini destekleyen yeni bir emek platformu üzerinde ilerledi. Bu durum Britanya'da büyük ölçüde sosyalist ve kapitalist politikaların bir kombinasyonu olarak görülüyordu ve 'Üçüncü yol' olarak adlandırılıyordu. Seçimden dört gün sonra, yeni Hazine Şansölyesi Gordon Brown, İngiltere Merkez Bankası'na o zamana kadar hükûmet tarafından yönlendirilen para politikasını kontrol etme özgürlüğü verdi.
Blair'in görevdeki 10 yılı boyunca, 2008'in ikinci çeyreğine kadar süren ardışık 40 çeyrek ekonomik büyüme yaşandı. 1990'ların başında yılda %4'e ulaşan ve daha sonra yavaşça düşen GSYİH büyümesi, 1970'lerin başında yılda %6.5'lik bir zirve gibi önceki on yıllara kıyasla nispeten anemikti (solgun, cansız), ancak büyüme daha yumuşak ve daha tutarlıydı. Yıllık büyüme oranları, 1992 ve 2007 yılları arasında ortalama %2.68 iken, finans kesimi öncekinden daha büyük bir bölümünü oluşturuyordu. Dönem, herhangi bir gelişmiş ekonominin en yük

Birleşik Krallık Monarşisi ya da kısaca Britanya Monarşisi, Birleşik Krallık ve Britanya Denizaşırı Toprakları'nın yönetildiği meşrutî monarşiye verilen ad. Bu monarşide hükümdar "Kral" ya da "Kraliçe" olarak adlandırılır. Günümüzdeki hükümdar III. Charles'dir.
Hükümdar ve ailesi törensel, diplomatik ve temsili görevlere sahiptir. Monarşi anayasal olduğundan hükümdar siyasi yetkilerinden arındırılmıştır ve madalya ve nişan takdimi ile başbakan atanması gibi yetkileri içerir. Hükümdar aynı zamanda geleneksel olarak Birleşik Krallık Silahlı Kuvvetleri'nin başkomutanıdır.

Windsor Hanedanı

Resmi internet sitesi17 Nisan 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Resmi YouTube kanalı15 Şubat 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Resmi Facebook sayfası22 Nisan 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal İşler Departmanı (UN DESA), Birleşmiş Milletler Sekreterliği'ne bağlı bir departmandır. Önemli Birleşmiş Milletler Zirveleri ve Konferanslarının takibinden ve Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal Konseyine ve Birleşmiş Milletler Genel Kurulu İkinci ve Üçüncü Komitelerine verilen hizmetlerden sorumludur. UN DESA, dünyanın dört bir yanındaki ülkelere ekonomik, sosyal ve çevresel zorluklarını aşma amacıyla gündem belirleme ve karar alma süreçlerinde yardımcı olur. 25 Eylül 2015'te BM Genel Kurulu tarafından kabul edilen 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Gündemi ve 17 Sürdürülebilir Kalkınma Hedefi (SKH) temelinde herkes için sürdürülebilir kalkınmayı teşvik etmek için uluslararası işbirliğini destekler. Geniş bir yelpazede analitik ürünler, politika tavsiyesi ve teknik yardım sağlayan UN DESA, ekonomik, sosyal ve çevresel alanlardaki küresel taahhütleri etkili bir şekilde ulusal politikalara ve eylemlere dönüştürür ve uluslararası düzeyde üzerinde anlaşmaya varılan ilerlemeye yönelik eylemlerin izlenmesinde kilit bir rol oynamaya devam eder. Aynı zamanda Birleşmiş Milletler Kalkınma Grubu üyesidir.

2017

Okyanus Konferansı 10 Nisan 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
2016

Mülteciler ve Göçmenler 19 Nisan 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Zirvesi
Küresel Sürdürülebilir Taşımacılık Konferansı 11 Nisan 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
2015

Kalkınma için Finansman Konulu Üçüncü Uluslararası Konferans 3 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Zirvesi 9 Mart 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bilgi Toplumu Dünya Zirvesi 9 Temmuz 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Genel Kurul Üst Düzey Toplantısı (WSIS +10)
2014

Yerli Halklar Dünya Konferansı 8 Nisan 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Gelişmekte Olan Küçük Ada Devletleri Üçüncü Uluslararası Konferansı 14 Nisan 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
2013

Birleşmiş Milletler Orman Forumu 10 14 Kasım 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
2012

Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Konferansı 6 Nisan 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Rio+20).
2011

Birleşmiş Milletler En Az Gelişmiş Ülkeler Konferansı 20 Mart 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
2010

Birleşmiş Milletler Binyıl Kalkınma Hedefleri 4 Mayıs 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Zirvesi.
2009

Birleşmiş Milletler Dünya Mali ve Ekonomik Krizi ve Kalkınma Üzerindeki Etkisi Konferansı 4 Temmuz 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
2008

Monterrey Mutabakatının Uygulanmasını Gözden Geçirmek İçin Kalkınmanın Finansmanı Konulu Uluslararası Takip Konferansı 15 Temmuz 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
2008 Binyıl Kalkınma Hedefleri 14 Nisan 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ile ilgili Üst Düzey Etkinlik.
2006

Uluslararası Göç ve Kalkınma 20 Ekim 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Konusunda Üst Düzey Diyalog.
2005

2005 Dünya Zirvesi 27 Ağustos 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
Kopenhag Deklarasyonu 3 Mayıs 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ve Eylem Programının 10 Yıllık Değerlendirmesi.
Pekin Deklarasyonu 3 Mayıs 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ve Eylem Platformunun 10 Yıllık Değerlendirmesi.
Bilgi Toplumu 4 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Dünya Zirvesi'nin İkinci Aşaması.
2004

Barbados Eylem Programının 10 Yıllık Değerlendirmesi.
2003

Karayla çevrili ve Transit Gelişmekte Olan Ülkeler Uluslararası Bakanlar Konferansı.
Bilgi Toplumu 4 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Dünya Zirvesi'nin Birinci Aşaması.
2002

Uluslararası Kalkınma Finansmanı Konferansı.
Sürdürülebilir Kalkınma Dünya Zirvesi.
Yaşlanma Üzerine İkinci Dünya Asamblesi.
Genel Kurulun Çocuklara İlişkin Özel Oturumu 2 Nisan 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
Dünya Gıda Zirvesi 25 Mart 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. : Beş Yıl Sonra.
2001

En Az Gelişmiş Ülkeler 19 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. konulu Üçüncü BM Konferansı.
Habitat Gündeminin Uygulanmasına İlişkin Genel Kurul Özel Toplantısı ve Genel Gözden Geçirme ve Değerlendirme.
Genel Kurulun HIV/AIDS Özel Oturumu 7 Eylül 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
2000

Milenyum Zirvesi 2 Eylül 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
Dünya Eğitim Forumu.
Sosyal Zirve +5.
Pekin Deklarasyonu ve Eylem Platformunun 5 Yıllık Gözden Geçirilmesi 12 Nisan 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. için Genel Kurul Özel Oturumu.
1999

Uluslararası Nüfus ve Kalkınma 8 Ağustos 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Konferansı Genel Kurulunun Yirmi Birinci Özel Oturumu.
1996

İkinci BM İnsan Yerleşimi Konferansı (HABITAT II).
Dünya Gıda Zirvesi.
1995

Pekin Eylem Platformu da dahil olmak üzere Dördüncü Dünya Kadın Konferansı.
Dünya Sosyal Kalkınma 22 Ekim 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Zirvesi.
1994

Uluslararası Nüfus ve Kalkınma 6 Ağustos 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Konferansı.
Küçük Ada Kalkınma Devletlerinin Sürdürülebilir Kalkınmasına İlişkin Küresel Konferans.
1993

Dünya İnsan Hakları Konferansı.
1992

Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı.
Uluslararası Beslenme Konferansı.
1990

Çocuklar için Dünya Zirvesi.
Herkes için Eğitim Dünya Konferansı.
En Az Gelişmiş Ülkeler konulu İkinci BM Konferansı.

UN DESA, BM Sekreterliği'nin baş "yazar" departmanıdır ve departman, BM müzakereleri ve küresel politika kararları için gerekli olan bir dizi önemli yayın ve hükûmetler arası raporlar hazırlamaktadır. Yayınlar dünya çapında basılı ve elektronik formatlarda dağıtılmaktadır. UN DESA'nın raporlarına buradan 8 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ulaşılabilir.

Yerli Halkların Hakları Bildirgesi
Kalkınma için Finansman
İnsani gelişme (insanlık)
Yerli fikrî mülkiyet
Uluslararası Yaşlanma Evleri ve Hizmetleri Derneği
Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Konferansı
Birleşmiş Milletler Orman Forumu
Birleşmiş Milletler Yönetişim Proje Ofisi

Resmî site

Birlik Antlaşması (İngilizce: Treaty of Union), İngiltere ile İskoçya'nın Büyük Britanya adı altında birleşmesini sağlayan anlaşmadır.
1603'ten başlayarak İngiltere ve İskoçya aynı hükümdarca yönetilmekteydi. 1688 Devrimi'nden sonra 1702-1703'te gündeme gelen daha yakın bir birlik oluşturma tasarıları sonuçsuz kaldı. 1703-1704'te uluslararası alandaki gerginlik, İngiltere ve İskoçya'nın birbirinden bağımsız parlamentoları arasında yasama alanında tehlikeli bir savaşa neden oldu. Ancak, sınırın her iki yanındaki devlet adamları, böyle bir birleşmenin, birdenbire ivedilik kazanan bir sorunun karşılıklı olarak kabul edilebilir bir çözümü olduğunu kavramaya başlıyorlardı: İskoçya'nın ekonomik güvenliğe ve maddi desteğe, İngiltere'nin ise Fransız saldırılarına ve II. James yanlılarının yeniden iktidarı ele geçirme olasılığına karşı siyasal güvencelere gereksinimi vardı ve İskoçya açık bir arka kapı işlevi görebilirdi.
İngiltere'nin pazarlık için kullandığı koz ticaret serbestisi, İskoçya'nınkiyse Hanover hanedanının sürmesine rıza göstermekti. Birleşmeyi görüşmek üzere Kraliçe Anne tarafından atanan komisyon üyeleri her iki noktayı da çabucak benimsediler ve üç ay içinde (Nisan-Temmuz 1706) ayrıntılı bir antlaşma metni üzerinde anlaştılar.
Antlaşmaya göre iki krallık birleşecek, Protestan hanedan sürecek ve Büyük Britanya ile dominyonlarında ticaret serbest olarak ve eşitlik altında yürütülecekti. Belirli bazı geçici ayrıcalıklar dışında, dolaysız ve dolaylı vergilendirme her yerde aynı biçimde uygulanacaktı. İngiltere, İskoçya'nın İngiltere'nin ulusal borç sorumluluğunu paylaşmasına karşılık, 398,085 sterlin 10 şilin tazminat ödeyecekti. İskoç hukuk sistemi ve mahkemeleri korunacaktı. Göreli yoksulluğundan ötürü İskoçya'ya, Avam Kamarası'ndan 45, Lordlar Kamarası'ndan 16 üyelik gibi yetersiz bir temsil hakkı tanındı. Antlaşmanın ek maddeleriyle İskoçya Presbiteryen Kilisesi ile İngiltere Episkopal Kilisesi'nin durumlarında bir değişiklik olmayacağı güvence altına alındı.
İskoç Parlamentosu antlaşmayı, yalnızca bazı küçük değişikliklerle Ocak 1707'de kabul etti, hemen ardından da İngiliz Parlamentosu antlaşmayı onayladı. 6 Mart'taki krallık onayından sonra birleşme 1 Mayıs 1707'de yürürlüğe girdi.

Birmingham ([ˈbɜːmɪŋəm]), İngiltere'nin daha geniş Batı Midlands bölgesinde, Batı Midlands metropol ilçesinde yer alan bir şehir ve metropol şehridir. Nüfus bakımından İngiltere'nin en büyük yerel yönetim bölgesidir ve Britanya'nın ikinci büyük şehridir – genellikle Birleşik Krallık'ın ikinci şehri olarak anılır – 2024 yılında şehir merkezinde 1,2 milyonluk bir nüfusa sahiptir. Birmingham, batısında Black Country ile sınır komşusudur ve Wolverhampton şehri ile Dudley ve Solihull gibi kasabalarla birlikte Batı Midlands kentsel alanını oluşturur. Kraliyet kasabası Sutton Coldfield, kuzeydoğuda şehir sınırları içine dahil edilmiştir. Birmingham'ın kentsel alanının nüfusu 2,7 milyon, daha geniş metropol alanının nüfusu ise 4,3 milyondur.
İngiltere'nin Batı Midlands bölgesinde yer alan Birmingham, Midlands'ın sosyal, kültürel, finansal ve ticari merkezi olarak kabul edilir. İngiltere'nin geleneksel merkez noktası olan Meriden'in hemen batısında yer alır ve ülkenin en iç kesimindeki büyük şehridir, Cotswolds'un kuzeyinde ve Shropshire Tepeleri'nin doğusunda bulunur. Özgünlüğüyle, Birmingham'dan sadece küçük nehirler akar; başlıca Tame Nehri ve kolları olan Rea ve Cole Nehirleri – en yakın ana nehirlerden biri, şehir merkezinin yaklaşık 32 km batısında bulunan Severn Nehri'dir. Bununla birlikte, şehirde topluca Birmingham Kanal Navigasyonları olarak adlandırılan çok sayıda kanal bulunmaktadır.
Tarihsel olarak Orta Çağ döneminde Warwickshire'da bir pazar kasabası olan Birmingham, 18. yüzyılda Midlands Aydınlanması ve Sanayi Devrimi sırasında büyüdü; bu dönemde bilim, teknoloji ve ekonomik kalkınmada ilerlemeler görüldü ve modern sanayi toplumunun temellerinin çoğunu oluşturan bir dizi yenilik ortaya çıktı. 1791 yılına gelindiğinde, "dünyanın ilk imalat şehri" olarak anılmaya başlanmıştı. Binlerce küçük atölyenin çeşitli uzmanlaşmış ve yüksek vasıflı meslekleri icra ettiği Birmingham'ın kendine özgü ekonomik profili, olağanüstü düzeyde yaratıcılık ve yenilikçiliği teşvik etti; bu da 20. yüzyılın son çeyreğine kadar sürecek bir refah için ekonomik bir temel sağladı.
Ortaya çıkan yüksek sosyal hareketlilik düzeyi, Thomas Attwood'dan Joseph Chamberlain'e kadar uzanan liderler altında, Londra dışında Britanya'da eşi benzeri olmayan bir siyasi etki ve Britanya demokrasisinin gelişiminde önemli bir rol oynayacak bir siyasi radikalizm kültürünü de besledi. 1940 yazından 1943 baharına kadar Birmingham, Birmingham Blitz olarak bilinen olayda Alman Luftwaffe tarafından ağır bombardımana tutuldu. Şehrin altyapısına verilen hasar, planlamacıların kasıtlı yıkım ve yeni inşaat politikasıyla birlikte, sonraki on yıllarda kapsamlı kentsel yenilenmeye yol açtı. 
Birmingham'ın ekonomisine artık hizmet sektörü hakimdir. Şehir, önemli bir uluslararası ticaret merkezi ve önemli bir ulaşım, perakende, etkinlik ve konferans merkezidir. Metropol ekonomisi, 95,94 milyar sterlinlik (2014) GSYİH'si ile Birleşik Krallık'ın ikinci en büyük ekonomisidir. Birmingham Üniversitesi de dahil olmak üzere beş üniversitesi, onu Londra dışında ülkenin en büyük yükseköğretim merkezi yapmaktadır. Birmingham'ın önemli kültürel kurumları – Birmingham Şehir Senfoni Orkestrası, Birmingham Kraliyet Balesi, Birmingham Repertuar Tiyatrosu, Birmingham Kütüphanesi ve Barber Güzel Sanatlar Enstitüsü – uluslararası üne sahiptir ve şehirde canlı ve etkili yerel sanat, müzik, edebiyat ve mutfak sahneleri bulunmaktadır. Birmingham, 2022 Commonwealth Oyunlarına ev sahipliği yapmıştır. 2021 yılında Birmingham, yabancı ülkelerden gelen ziyaretçiler tarafından Birleşik Krallık'ta en çok ziyaret edilen üçüncü şehir oldu.

Birmingham Orta Çağlarda orta büyüklükte olan bir pazar kurulan şehirlerden biri idi. Birmingham İngiltere'nin "Orta İç Bölgesi"'nin tam merkezi olması dolayısıyla, bu bölgenin önce iktisaden birden parlaması ve bundan sonra Sanayi Devrimi ortaya çıkması dolayısıyla uluslararası önem kazandı. Birmingham modern sanayi cemiyeti oluşmasında öncülük etti. Şehirde bir seri yenilikler getirilmesi ile birlikte; bilim, teknolojik ilerleme ve ekonomik gelişme alanlarında uluslararası alanda hissedilir hızla değişmesi suretiyle Birmingham'da modern sanayi cemiyeti oluşmasının temelleri kuruldu. 1791 yılına erişildiği zaman şehir "dünyada birinci olarak ortaya çıkan imalat sanayi şehri" olarak anılmakta idi. Birmingham çok iyi seçilebilir şekilde yeni bir ekonomik profil göstermekte idi. Şehirde binlerce küçük imalat atölyesi bulunmakta idi; bunlar çok geniş alanlarda çok spesialize olmuşlardı ve çok beceri ve ustalık gerektiren sanayi üretimi yapmakta idiler. Bu gelişme çok istisnai yaratıcılık ve yenilik getiricilik yeteneklerine dayanmakta idi. Şehrin sanayi alanında zenginliği ve bunun getirdiği refah bu iktisadi bünyenin çok geniş alanlara yayılmasına yol açıp; şehre iktisadi darbelere karşı dayanıklı olan bir ekonomik temel sağlamakta idi. Bu özel üstün ekonomik nitelik 20. yüzyılın son çeyreğine kadar Birmingham şehrinin refahına büyük etkisi oldu.
Birmingham'ın bu devam eden refahlı gelişmesi şehirde geniş kapsamlı bir radikal politika kültürünün gelişmesine de neden oldu. Thomas Attwood, Joseph Chamberlain ve benzer radikal düşünceli Birmingham yörel ve yerel politikacılar Birleşik Krallık iktisadi, sosyal ve politik yapısına, Londra dışında, Britanya'de paraleli ve misli görülmemiş radikal kökene bağlı politik etkiler yapabildiler. O zamandan günümüze kadar, modern Britanya tarihinde hiçbir taşra bölge ve şehrinin Britanya demokrasisine ve Britanya ülkesinin merkezi devlet idaresine Birmingham şehri kadar tesir yaptığı görülmemiştir.

Birmingham Birleşik Krallık, İngiltere ülkesinin West Midlands Bölgesi'nde "Birmingham Platosu"'nda konumlanmış bir kentsel bölgedir. "Birmingham Platosu" deniz yüzeyinden rakımı 150 m ile 300 m arasından bulunan nispeten yüksekçe bir arazidir. Bu plato Britanya adasını ikiz su havzasına bölmekte ve kuzeyinde kuzeye yönelik Trent Nehri havzası; güneyinde ise güneye yönelik Severn Nehri havzası bulunmaktadır. Şehrin güney-batısında nispeten düşük rakımlı "Lickey Tepeleri", "Clent Tepeleri" ve "Walton Tepesi" bulunmakta; bunların rakımı maksimum 315 metreye yetişmekle beraber bu tepelerden şehrin geniş manzaralı görülebilmektedir.
Birmingham şehri arazisinde bulunan akarsular sadece küçük debili dere ve çaylar olup bunlar "Tame Çayı" ve onun yan dalları ölen "Çöle Çayı" ve "Rea Çayı"'dir.
"Birmingham Şehri Yerel İdare Konseyi"'sine bağlı araziler genellikle özel ikemetgahlar ile kaplı kentsel araziler olup bu araziler etrafında diğer yerel idarelere bağlı kentsel varoş arazileri bulunmakta ve bunların tümüne "Batı Midlands Şehirsel Bölgesi" ismi verilmektedir. Bu kentsel varoş yerel idareleri güneydoğuda Solihull Metropoliten Brough'du, kuzeybatıda Wolverhampton ve etrafındaki "Black Country (Kara Araziler)"'i oluşturan sanayi kentler ve kasabaları olup bu arazilerinin yüzölçümü yaklaşık 600 km2 olmaktadır. "Batı Midlands Şehirsel Bölgesi" arazilerinin etrafında bu Birmingham metropoliten bölgesine iktisaden yakın ekonomik ilişkileri (örneğin ev ile çalışma iş merkezi için günlük seyahat ilişkileri) bulunan bir diğer şehirleşmiş bölge bulunmaktadır. Bu bölgede kuzeyde antik tarihsel Mercia Krallığı'nın merkezi bulunan Tamworth kenti ve Staffordshire Kontluğu'na bağlı eski katedral kenti olan Litchfield; doğuda sanayi kenti olan Coventry ve Warwickshire Kontluğu'na dahil olan Nuneaton, Warwick ve Leamington Spa küçük kentleri ve güney batıda Worcestershire Kontluğu'na bağlı Redditch ve Bromsgrove küçük kentleri bulunmaktadır.
Birmingham şehri ve varoşlarının günümüzde bulunduğu arazilerin büyük bir alanı antik çağlarda antik Arden Ormanı ile kaplı idi. Bu eski ormandan kalan nişaneler şehir alanında bulunan çok sayıda ve yoğunca meşe ağaçlıklı araziler ve "Eski İngilizce"'de kullanılan ve o dilde ormandan kazanılmış arazi anlamına gelen "-ley (Eski İngilizcede "-leah")" takısı olan isimleri taşıyan mevkilerdir; örneğin "Meseley", "Saltley", "Yardley", "Strichley" ve "Hockley".

Jeoloji bakımından önemli olarak, Birmingham şehrinin üzerinde kurulduğu arazi üzerinde "Birmingham Kırığı" adı verilen ve şehrin güneydoğusundaki "Lickey Tepeleri"nden başlayıp diyagonal olarak"Edbaston" semtini; şehir merkezi "Bull Ring"i, "Erdington"'u katedip kuzeydoğuda "Sutton Coldfield"de sona eren bir jeolojik kırık bulunmaktadır. Bu jeolojik kırığın güneyinde ve doğusunda toprak genellikle "Mercia Çamurtaşları" ve "Bunter Tipi Çakıltaşları" ile kaplı olup nispeten yumuşak niteliklidir. Bu arazi üzerinden "Tame Çayı", "Rea Çayı" ve "Cole Çayı" ve bunlara katılan dereler geçmektedir. Bu kırığın kuzeyinde ve batısında yakınındaki şehir merkezi arazisinden 45–180 m. daha yüksek rakımı olan daha sert "keuper Kumtaşı"" ile kaplı bir tepe sırtı vardır. Birmingham şehrinin altında bulunan ana taban kayaları Permiyen ve Trias Devri jeolojik zaman diliminde araziye yayılmışlardır. 

Birmingham'da, Britanya adasının çoğunluğunda olduğu gibi ılıman okyanusal iklim bulunmaktadır. Ortalama maksimum sıcaklık yaz için Temmuz'da yaklaşık 21.3 °C ve kış için Ocak'ta yaklaşık 6.7 °C. olmaktadır.
1971-2000 döneminden gözlemlenen en yüksek ısıların ortalaması 28.8 °C olmuştur. Tipik olarak en soğuk gece ısı -9.0 °C olarak gözlemlenmiştir. Ortalama olarak her yıl isi 11.2 gün 25.1 °C'yi aşmıştır ve ortalama 51.6 gece hava ısısı donma derecesi göstermiştir. Bu dönemde gözlemlenen en yüksek ısı derecesi 8 Ağustos 1990'da 34.9 °C olarak kaydedilmiştir.
Diğer büyük metropoliten şehirler gibi Birmingham kenti de yerel iklime kentsel ısı adası etkisi yapmaktadır. 14 Ocak 2077'de Birmingham'da gözlemlenen en düşük ısı olayi sırasında, şehir dışında konumlu olan Birmingham Havaalanı gözlem evindeki ısı kaydı -20.8 °C iken, Birmingham şehir merkezi yakınındaki Edgebaston semtindeki meteoroloji gözlem evinde ısı kaydı -12.9 °C olmuştu.
Birmingham Birleşik Krallık'ta bulunan diğer büyük şehirsel bölgelere kıyasla, konum mevkinin nispeten denizden daha uzak kara içinde bulunduğu ve n

Aromatik bitter (ya da kısaca, bitter) geleneksel olarak buruk (bitter) bir tat elde etmek için bitkisel maddelerle tatlandırılmış alkollü veya alkolsüz bir karışımdır. Uzun süredir var olan birçok aromatik bitter markası, esasen patentli ilaç olarak geliştirilmiş olsa da günümüzde dijestif ve kokteyl aromaları olarak satılmaktadırlar.
Kokteyller genellikle ekşi ve tatlı tatlar içerdiğinden, bitterler üçüncü bir temel tadı devreye sokarak içeceğin tat profilini dengeleyip daha katmanlı bir hale getirmek için kullanılır.

Tarihsel olarak aromatik bitterlerin hazırlanmasında kullanılan bitkisel içerikler, lezzet ve tıbbi özellikleri nedeniyle aromatik otlar, ağaç kabukları, kökler ve/veya meyvelerden oluşmuştur. İçeriğinde en sık kullanılan malzemeler arasında cascarilla, cassia (Çin tarçını), centiyan, portakal kabuğu ve kınakına ağacı kabuğu bulunur.
Çoğu bitter hem su, hem de alkol içerir; alkol, bitkisel özler için çözücü ve koruyucu olarak işlev görür. Bitterlerin alkol oranı marka ve türe göre büyük farklılıklar gösterir. Bazı modern bitterler bitkisel gliserinle yapılır ve bu sayede alkol kullanmayan kişiler de bitterlerin tadını çıkarabilir.

Aromatik bitterlerin kökeni, şifalı otları şarap kavanozlarında demlemiş olabilecek eski Mısırlılara kadar uzanır. Orta Çağ'da damıtılmış alkolün yaygınlaşması ve farmakognozideki yeniden canlanma, daha konsantre bitkisel bitter ve toniklerin üretilmesini sağladı. Günümüzdeki birçok sindirime yardımcı bitter markası ve türü, köklerini Rönesans dönemi farmakope ve geleneklerine dayandıran bitkisel mide ve tonik preparatlarını yansıtır.
19. yüzyıla gelindiğinde, İngilizlerin Kanarya şarabına önleyici ilaç olarak bitkisel bitterlerin eklenmesi, eski Amerikan kolonilerinde oldukça popüler hale gelmişti. 1806'da artık Amerikan yayınlarında, "herhangi bir tür içki, şeker, su ve bitterden oluşan uyarıcı bir içki" olarak tanımlanan ve kokteyl adı verilen yeni bir içeceğin popülerliğinden bahsediliyordu.
Bu dönemde ortaya çıkan ticari aromatik bitterlerin en tanınmışı Angostura bitteridir. Adına rağmen, bu preparat angostura ağacının kabuğunu içermez. Adını Venezuela'daki Angostura kasabasından (günümüzde Ciudad Bolívar) alır. Fabrika 1875'te buradan Trinidad'daki İspanya Limanı'na taşınmıştır. Alman doktor Johann Gottlieb Benjamin Siegert, bu bitteri deniz tutması ve mide rahatsızlıkları gibi sağlık sorunları için geliştirmiş ve daha sonra House of Angostura adlı şirketi kurarak denizcilere satışını yapmıştır.
19. yüzyıla dayanan bir diğer ünlü aromatik bitter ise Peychaud's Bitters'tir. İlk olarak Louisiana, New Orleans'ta eczacı Antoine Amédée Peychaud tarafından geliştirilmiştir. Genellikle Sazerac kokteyli ile ilişkilendirilir.
Bu dönemde ortaya çıkan bir diğer popüler bitter türü de, kuru aromatikten meyveliye kadar değişen bir tada sahip olan ve çoğunlukla turunç kabukları ve baharatlardan yapılan portakal bitteridir ve genellikle eski kokteyl tariflerinde adı geçer.
Antimalaryal kinin içeren ağaç kabuklarından hazırlanan bitterler zaman zaman tarihi kokteyl tariflerine dahil edilmiştir. İlacın yoğun acı tadını maskeliyorlardı. Günümüzde, çoğunlukla cin kokteyllerinde kullanılan toniklerde tatlandırıcı olarak eser miktarda kinin hâlâ bulunmaktadır.

Dijestif bitterler genellikle birçok Avrupa ve Güney Amerika ülkesinde yemeklerin ardından buzlu veya buzsuz olarak tüketilir. İtalyan tarzı amarolar ve Alman
tarzı Kräuterlikörler de dahil olmak üzere birçok kokteylde sıklıkla kullanılır.
Günümüzde öne çıkan bazı dijestif bitter örnekleri şunlardır:

Kokteyl bitterleri, kokteyllere tat vermek için damlatılarak kullanılır.
Bazı önemli kokteyl bitterleri şunlardır:

Angostura bitteri – aslen 1830'da Venezuela'dan, şu anda Trinidad ve Tobago'dan
Boker's Bitters – Jerry Thomas'ın içecek rehberinde birçok kokteylde adı geçer ve Martinez kokteyli için olmazsa olmazdır.
Meinhard's Bitters – Venezuela kökenli artık üretilmeyen bir bitter
Peychaud's Bitters – aslen New Orleans, Louisiana'dan geliyor, ancak şu anda Kentucky'de üretilmektedir.

Likör
Likörler listesi

Bizon, boynuzlugiller (Bovidae) familyasının sığırlar (Bovinae) alt familyasında yer alan Bison cinsine dahil 6 tür canlının ortak adıdır. Bu türlerden yalnızca Amerika bizonu (Bison bison) ile Avrupa bizonu (Bison bonasus) günümüzde soyunu sürdürmektedir (bakınız: Türler). Amerika kıtasında bilinçsizce avlanılması sonucu birçok türünün nesli tükenmiş, birçok türününse tükenme tehlikesi sürmektedir. Bizonlara önceden tüm Avrupa ve Anadolu'da rastlanırken artık sadece Rusya, Ukrayna, Belarus ve Polonya'nın bazı milli parklarında rastlanabilmektedir. Türkiye'de 19. yüzyılda neslinin tükendiği düşünülmektedir.

Bilinen bizon türleri şunlardır (soyu tükenmiş olanlar "(st)" ifadesiyle gösterilmiştir):

Bison antiquus (st)
Bison bison - Amerika bizonu
Bison bonasus - Avrupa bizonu
Bison latifrons (st)
Bison occidentalis (st)
Bison priscus (st)

Bison. Wikispecies. (Sürüm: 26 Şubat 2007)

Blenheim Sarayı (İngilizce: Blenheim Palace), İngiltere'nin Oxfordshire şehrinde Woodstock'ta bulunan anıtsal bir kırsal  malikane evidir. Marlborough Düklerinin başlıca ikametgâhıdır ve kraliyetle ve piskoposlukla ilgili olmadığı halde İngiltere'de saray unvanını elinde bulunduran tek kırsal malikane evidir. İngiltere'nin en büyük malikane evlerinden biri olan saray 1705-1722 yılları arasında inşa edilmiştir. Blenheim Sarayı 1987'de UNESCO tarafından Dünya Mirası olarak ilan edilmiştir. Bir aile malikane  evi, mezarlığı ve ulusal anıt olarak kullanımı ile eşsizdir. Saray Sir Winston Churchill'in doğum yeri ve baba evi olarak da dikkat çekicidir.

Vanderbilt Balsan, Consuelo (1953). The Glitter and the Gold. New York: St. Martin's Press. ISBN 978-1250017185.  (İngilizce)
Cooper, Dana (2014), Informal Ambassadors: American Women, Transatlantic Marriages, and Anglo-American Relations, 1865–1945., The Kent State University Press, 4 Mart 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi18 Mayıs 2017  – Project MUSE vasıtasıyla  (İngilizce)
Cropplestone, Trewin (1963). World Architecture. Londra: Hamlyn.  (İngilizce)
Dal Lago, Adalbert (1966). Ville Antiche. Milan: Fratelli Fabbri Editori.  (İngilizce)
Downes, Kerry (1987). Sir John Vanbrugh: A Biography. Londra: Sidgwick & Jackson.  (İngilizce)
Downes, Kerry (1979). Hawksmoor. Londra: Thames & Hudson.  (İngilizce)
Girouard, Mark (1978). Life in the English Country House. New Haven: Yale University Press.  (İngilizce)
Green, David (1982). Blenheim Palace. Oxford: Alden Press. 
Halliday, E. E. (1967). Cultural History of England. Londra: Thames & Hudson.  (İngilizce)
Harlin, Robert (1969). Historic Houses. Londra: Condé Nast Publications.  (İngilizce)
Pevsner, Nikolaus; Sherwood, Jennifer (1974). The Buildings of England: Oxfordshire. Harmondsworth: Penguin Books. ss. 459-475. ISBN 0-14-071045-0.  (İngilizce)
Spencer-Churchill, The Lady Henrietta (2013). Blenheim and the Churchill Family – A personal portrait of one of the most important buildings in Europe. CICO Books. ISBN 978-1782490593.  (İngilizce)
Tintner, Adeline R. (2015). Edith Wharton in Context: Essays on Intertextuality. University of Alabama Press. ISBN 978-0-8173-5840-2.  (İngilizce)
Turner, Roger (1999). Capability Brown and the Eighteenth century English Landscape (2 bas.). Chichester: Phillimore.  (İngilizce)
Vanderbilt, Arthur II (1989). Fortune's Children: The fall of the house of Vanderbilt. Londra: Michael Joseph.  (İngilizce)
Watkin, David (1979). English Architecture. Londra: Thames & Hudson.  (İngilizce)

Resmî site
Blenheim Sanat Vakfı 24 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Blenheim Sarayı hakkında bilgi 14 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sarayın Tarihi Fotoğrafları
Blenheim Sarayı, DiCamillo Companion'dan İngiliz ve İrlandalı Kır Evlerine Giriş
Blenheim Sarayı hakkında bir makale Smithsonian Dergisi
Consuelo Vanderbilt'in hazinesi 24 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Blenheim Sarayı 28 Temmuz 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. British History Online

Bodiam Kalesi (İngilizce: Bodiam Castle), İngiltere'nin Doğu Sussex kontluğuna bağlı Robertsbridge köyünde bulunan bir kaledir. Kale, 14. yüzyılda Kral III. Edward'ın eski şovalyesi Edward Dalyngrigge tarafından Yüz Yıl Savaşı sırasında Fransızlara karşı savunma amacıyla inşa edildi.
Kalenin dört köşesinde üç katlı yuvarlak bir kule bulunurken, güney, doğu ve batı cephelerinin ortasında da kare kuleler yer almaktadır. Güney kulesinde, hendeğin güney kıyısına bir asma köprü ile bağlanan bir kapı bulunmaktaydı.

Everson, Paul (1996). "Bodiam Castle, East Sussex: castle and its designed landscape". Château Gaillard: Études de castellologie médiévale. Cilt 17. ss. 70-84. ISBN 9782902685158. 21 Mayıs 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi26 Nisan 2024. 
Spencer, Dan (2014). "Edward Dallingridge: Builder of Bodiam Castle" (PDF). Ex Historia. Cilt 6. ss. 81-98. ISSN 2041-0824. 29 Nisan 2014 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF)26 Nisan 2024. 

Information at the National Trust

Boks, iki kişinin boks hakemi gözetiminde karşılıklı yumruklaştıkları ve birbirlerini nakavtla ya da puanla yenmeye çalıştıkları spor müsabakasıdır. Belden aşağıya ve enseye vurmak, sporcunun kendi etrafında 180  derece dönmesi, avuç içi (boks eldiveni'n beyaz boyalı bölgesi harici) vurmak, ses çıkarmak uyarı almasına neden olur, üç uyarı bir ihtar (-1 puan) alınmasına neden olur. Amatör boksörler 227 gr ağırlığında, profesyonel boksörler ise ağırlığı 170-283 gr arasında değişen eldivenler kullanırlar. Profesyonel boksörler yalnızca şort, amatör boksörler ise şort ve atlet giyer. Hem amatör hem de profesyonel boksörler karşılaşmada diş ve kasık koruyucuları kullanırlar. Amatör boksörler ayrıca koruyucu başlık da takarlar.

Boks karşılaşmaları boks ringi'nde yapılır. Ring, üç veya dört sıra halatla çevrili ve yerden yüksekliği en az 91 cm en fazla 122 cm olan kare biçiminde bir alandır. Halat aralıkları en az 40 cm olmalıdır. Ringte kırmızı, mavi ve tarafsız beyaz köşeler vardır. Sporcular ait oldukları köşeden, hakem ve doktor ise jüri masasına yakın olan beyaz köşeden ringe çıkar.
Profesyonel boks'ta ringin büyüklüğü 5–6 m², amatör boks'ta ise en az 3–6 m²'dir. Boks karşılaşmalarında, her iki boksörün de aynı sıklette (ağırlık aralığında) olması gerekir.

Boks, zor ve çok yorucu bir spordur. Boksörler antrenman yaparak karşılaşmaya hazırlanırlar. Boks antrenmanı bir başka boksörle yapılan çalışmanın yanı sıra, gölge boksu, antrenman torbası ve kum torbasıyla çalışma, ip atlama ve kondisyon için koşu gibi başka çalışmaları da kapsar.
Boksta duruş çok önemlidir. Çünkü bir boksörün saldırı ve savunma gücü ile hızı, dengesine ve harekete her an hazır olmasına bağlıdır. Boksörün duruşu rahat olmalıdır. İyi bir duruşta sağ ayak, biraz öndeki sol ayakla bir denge oluşturacak biçimde sağa doğru biraz açılmalıdır. Her iki ayağın ucu da hafifçe sağa dönük olmalıdır. Böylece bedenin yalnızca sol yanı rakibe açık tutulur. Hafifçe sıkılmış sol yumruk biraz ileride ve çene hizasında olmalıdır. Sağ kol da çene hizasında, ama çeneden yaklaşık 15 cm önde tutulur. Her iki kolun dirseği, bedeni korumak için içe doğru çekilmelidir. Bedenin öne doğru biraz eğik tutulması, rakibin yumruğu karşısında denge yitirilmeksizin geriye kaçmayı kolaylaştırır.
Doğru vuruş boksun temelini oluşturur. Bu temel boksun en önemli koşuludur. Rakibe atılan yumruğun eldivenin içinde iyice sıkılmış olması gerekir. Başlıca vuruş biçimleri şunlardır:

direkt yumruk (straight punch)
sağ direkt (right straight punch)
sol direkt (left straight punch)
sağ kroşe (right hook punch)
sol kroşe (left hook punch)
aparkat (uppercut punch)
swing
dış el yumruk (backfist)
sağ dış el yumruk
sol dış el yumruk
Direkt vuruş adından da anlaşılacağı gibi düz bir şekilde atılır. Sol kroşe ise sol kol ile gövde arasında 45-90 derece arasında açı yapılarak atılan vuruştur. (Aynı durumun tersi sağ kroşe için geçerlidir). Aparkat çok fazla kullanılmayan, yani genelde vurma fırsatı bulunmayan bir vuruş türüdür. Fakat böyle bir durum yakalandığında çok sert etki bırakır. Genelde çeneyi hedef alır. Swing ise kroşelerin uzatılmış şeklidir. Devamlı hareketlerle rakibi şuursuz bir hücuma zorlamak ve hemen kontraataklara geçmek üzere yapılır.

Belden aşağıya ve enseye vurmak
Sporcunun kendi etrafında 360 derece dönerek rakibine vurması
Avuç içi (eldivenin beyaz boyalı bölgesi harici) ile vurmak
Dirsekle rakibe vurmak
Kulağın arka tarafına vurmak
Arkadan vurmak
Tekme atmak
Kafa atmak
Rakip yerdeyken vurmak
Yasak olan kurallardan bazılarıdır. Eğer oyuncu bunlardan birini uygularsa ihtar alır. Ve -1 puan kesilir.

Maçların kararları genelde ya ringdeki hakem tarafından verilir ya da kenarda oturan üç 	yan hakem tarafından. Maçlar alttaki kararlardan biri ile sonuçlanır:

Teknik nakavt (technical knockout): maç esnasında ring içindeki hakem boksörün sağlıklı bir şekilde maç'a devam edemeyeceğine karar verir ve maçı bitirir.
Nakavt (knockout): maç esnasında boksör yere serilir ve ayağa kalkamaz, boksör ayık ise hakem 10'a kadar sayar.
Hakemin teknik kararı/Köşe çekilir (referee technical decision/corner retirement): raund arası dinlenme esnasında ringdeki hakem maçı kendi veya doktor kararı ile veya boksör devam edemeyeceğini belirttikten sonra bitirir.

Karar oy birliği (unanimous decision): maç sonu üç yan hakemden üçü de aynı boksör'ü kazanan olarak seçer
Karar çoğunluğu (majority decision): maç sonu iki yan hakem aynı boksör'ü kazanan olarak seçer, üçüncü ise berabere kararı verir
Karar ayrılığı (split decision): maç sonu iki yan hakem aynı boksör'ü kazanan olarak seçer, üçüncü ise rakip boksör'ü seçer
Teknik karar (technical decision): maç esnasında kazara yaralanma nedeni ile ringdeki hakem maçı erken bitirir ve yan hakemler kazanan boksor'ü seçer
Berabere (draw): maç sonu üç yan hakemden üçü de berabere kararı vermiştir
Çoğunluk berabere (majority draw): maç sonu iki yan hakem berabere kararı vermiştir, üçüncü yan hakem kazanan bir boksör'ü seçmiştir
Ayrık berabere (split draw): maç sonu iki yan hakem farklı bir boksör'ü kazanan olarak seçer, üçüncü yan hakem ise maç berabere bitti diye karar verir
Teknik berabere (technical draw): maç esnasında kazara yaralanma nedeni ile ringdeki hakem maçı erken bitirir ve yan hakemlerin oylaması berabere kalır (genelde bu karar artık verilmiyor, onun yerine böyle karar çıktığında maç sonuçsuz olarak kararlanıyor)

Diskalifiye (disqualification): maç esnasında boksörlerden biri kuralları tekrarlı çiğnediği için maçı kaybeder
Sonuçsuz (no contest): maç esnasında genelde farklı sebeplerden dolayı kazanan veya kaybeden seçilemez
Puan kararı (points decision): maç sonu ringdeki hakem kimin kazandığını seçer

Eski Yunan'da ve Roma'da boks önemli sporlardan biriydi. Ama bu spor acımasız bir biçimde yapılırdı ve dövüş genellikle boksörlerden biri ölünceye kadar sürerdi. Daha sonra yasaklanan boks, 18. yüzyılın başlarında İngiltere'de yeniden ortaya çıktı. 1719'da James Fig, Londra'da bir ring kurarak hem ders verdi, hem de bütün rakipleriyle dövüştü. Çıplak yumrukla yapılan bu dövüşlerin kuralları yoktu ve çok acımasız biçimde bazen saatlerce sürüyordu. İngiltere'de 1866'da Amatör Spor Kulübü kuruldu. John Chambers ve VIII. Queensburg markisinin yönlendirmesiyle eldivenle yapılan maçlar için kurallar getirildi. Böylece çağdaş boksun temelleri atılmış oldu.
ABD'de ise boks 19. yüzyıl başlarında ortaya çıktı ve boksa olan ilgi 1880'lerde John L. Sullivan'la birlikte arttı. Sullivan, Paddy Ryan'ı 1882'de nakavtla yenerek eldivensiz boksun tartışmasız şampiyonu oldu. Daha sonra eldivenli olarak pek çok maç yaptı. Dünya ağır sıklet boks şampiyonluğunu kazanan ilk siyah boksör Jack Johnson’dı. 1937'de ağır sıklet şampiyonu olan Joe Louis, bu unvanı kazanan ikinci siyah boksör oldu. Louis, bu unvanını 25 kez korudu ve 1949'da yenilmeyen şampiyon olarak emekliye ayrıldı.
ABD’de 1950'lerin en ünlü şampiyonu olan Rocky Marciano, boks tarihine en sert yumruklara sahip boksörlerden biri olarak geçti. Hiçbir profesyonel maçta yenilgi almamış tek boksör olarak 1956'da boksu bıraktı. Böylece Slyvester Stallone'ye ilham vererek "Rocky" filmi çekilmiş oldu. 1960'larda ve 1970'lerde dünya ağır sıklet boksunun efsanevi kişisi Muhammed Ali'ydi. ABD'de ağır sıklet dışındaki sıkletlerde de önemli boksörler yetişti. Henry Armstrong, George Dixon, Willie Pep, Joe Gans ve Benny Leonard bunların başında gelir.

Nörologlar, boksun olimpiyat sporlarından çıkarılması ve açık gösterimden yasaklanması yönünde görüşler belirtmektedirler. Boksun, beyinde hasara yol açtığını belirtiyorlar. Kafatasına alınan darbe sonucunda beyin dokusunda meydana gelebilecek bozulmalar olarak tanımlanan travmatik beyin hasarı, akla hemen, başta boks olmak üzere, dövüş sporlarını getiriyor.

Çıplak el boksu
Türkiye Kulüplerarası Boks Şampiyonası
Ağır sıklet boks şampiyonları listesi
Uluslararası Şöhretli Boksörler Salonu
Dünya Boks Birliği
Uluslararası Boks Federasyonu
Dünya Boks Konseyi
Dünya Boks Organizasyonu
Uluslararası Boks Organizasyonu
Türkiye Kulüplerarası Boks Şampiyonası
Akdeniz Oyunları'nda boks
Uluslararası Boks Sıralaması Kurulu
Yaz Olimpiyatları'nda boks
Dünya Amatör Boks Şampiyonası
Türkiye'de boks
Şampiyon kemeri
Düz gard

Bosworth Muharebesi, 22 Ağustos 1485 tarihinde Güller Savaşı sırasında York ve Tudor hanedanlıkları arasında meydana gelen bir muharebedir. Richmond kontu Henry Tudor kazandığı zafer ve ardından Yorklu bir prensesle evlenmesiyle Tudor Hanedanı'dan ilk İngiliz hükümdarı oldu. Rakibi, York Hanedanı'nın son kralı III. Richard, savaşta ölen son İngiliz hükümdarıdır.
Tarihçiler, Bosworth Muharebesi'nin Plantagenet Hanedanı'nın sonunu işaret ettiğini ve bu da onu İngiliz tarihinin belirleyici olaylardan biri yaptığı görüşündedir.

 "Bosworth". The New Student's Reference Work. 1914. 
Bosworth Battlefield Heritage Centre and Country Park: website for the museum, contains information and photos about the current state of the battlefield
Richard III Society 9 Şubat 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.: history society, which contains photos and articles that present several competing theories about the location of the battle
Bosworth Field – The Battle of 1485: on website The History Notes

Boudica (Boudicca ya da eski adıyla Boadicea olarak da bilinir) (ö. MS 60 ya da 61), MS 61 yılında Romalıların Büyük Britanya'daki işgalci güçlerine karşı bir isyan başlatan, Kuzey Britanya'nın Norfolk bölgesinde yaşayan Iceni kabilesinin kraliçesi.
Boudica'nın kocası ve varlıklı bir ön-Romalı olan Iceni kralı Prasutagus ölünce, İmparatorluğa bağlı müvekkil krallıkların yaptığı gibi krallığını Roma'ya bırakmak yerine kızları ve Roma imparatoruna ortaklaşa olarak miras bıraktı. Roma kanunlarına göre kadınlar varis olamadığından İmparatorluk bu kararı reddetti ve procurator Catus Decianus tüm mülkünü haczettirdi. Krallık fethedilmiş varsayılarak İmparatorluğa katıldı. Prasutagus'un dulu Boudica kırbaçlatıldı, kızlarına tecavüz edildi.
60 ya da 61 yılında Roma eyalet valisi Gaius Suetonius Paulinus'un Gallere doğru bir sefere çıkmasını fırsat bilen Iceni, Trinovanteler ve diğerlerini Boudica liderliğinde ayaklandılar. Vali Suetonius Paulinus ve Lejyonları tarafından kesin olarak yenilgiye uğratılmadan önce, Camulodunum (Colchester), Londinium (Londra) ve Verulamium (St Albans) şehirlerini yıkıp, talan ettiler. (Yıkılıp talan edilen üç şehirde ölenlerin toplamı aşağı yukarı 70.000-80.000 kişi arasındadır.) Britonlar sayıca Romalılardan fazla olduğu halde, Roma lejyonlarının mükemmel disiplin ve taktiği onlara mutlak bir zafer kazandırdı. Roma İmparatoru Nero'nun ortaya çıkan bu kriz karşısında adada bulunan tüm birlikleri geri çekmeyi tasarladığı sırada gelen Suetonius'un bu zaferi, adadaki Roma varlığını sağlamlaştırmıştır.
Bu olayların kayıtları, tarihçiler Tacitus ve Cassius Dio'nun, eserlerinden Rönesans döneminde yeniden öğrenildi ve Victoria devrinde, Kraliçe I. Victoria tarafından adaşı olarak ilan edilmesiyle birlikte Boudica'nın efsanevi ünü ortaya çıktı. Boudica, bu dönemden sonra Birleşik Krallık'ta önemli bir kültürel sembol olarak kalmıştır.

Vanessa Collingridge; Boudica, Ebury, Londra, 2004
Richard Hingley & Christina Unwin, Boudica: Iron Age Warrior Queen (Boudica: Demir Çağının Savaşçı kraliçesi), 2004
Manfred Böckl: Die letzte Königin der Kelten. (Keltlerin son Kraliçesi). (Boudica'nın hayatının anlatan Almanca kitap). (Yasal hakları: Aufbau Verlag, Berlin, Almanya, 2005.)

Roman-Britain.co.uk 29 Ocak 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  adlı sitede Iceni hakkında bilgi 19 Ocak 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce), 2008-02-08 tarihinde erişildi.
PBS Boudica / Savaşçı Kraliçenin web sitesi 14 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., (İngilizce), 2008-02-08 tarihinde erişildi.

Bradford, Birleşik Krallık'ın İngiltere ülkesinin Yorkshire ve Humberside bölgesinde bulunan bir kentsel yerleşke ve tek-seviyeli bir metropoliten bölge olan City of Bradford yerel idaresinin merkezidir.
Bradford'a 1847'de "belediye beldesi (municipal borough)" statüsü verilmiş ve 1897'de ise Kraliçe Victoria beratı ile şehir olma statüsü verilmiştir. Fakat 1974 İngiltere yerel idare reformundan sonra, "şehir" statüsü kentten daha geniş alanlı olan ve "West Yorkshire Metropoliten Kontluğu"na ikinci seviye olarak bağlı olan "City of Bradford" metropoliten bölgeye geçirilmiştir. West Yorkshire Metropoliten Kontluğu lağvedilince de şehir statüsü tek-seviyeli metropoliten bölge olan "City Of Bradford" yerel idaresine devredilmiştir.
Bradford Britanya adasının İngiltere ülkesinin orta kuzeyinde  bulunan Penine Dağları'nın eteklerinde, Leeds şehrinin 13,8 km kuzeyinde, Manchester şehrinin 75 km batısında ve Londra'nın 328 km kuzeyinde bulunmaktadır.

Bradford ilk defa Saksonlar tarafından yerleşke olarak kurulmuştur ve Orta Çağ'da şu anda şehrin sokakları olan Fortygate, Westgate ve Ivegate arasında bir küçük  kasaba olmuştu. Normanların İngiltere'yi fethinden sonra onlar aleyhinde olan bir isyandan sonra bu kasaba yıktırılmıştır. Sonraki iki yüzyılda, İngiltere'de yün sanayiinin gelişmesini takip ederek, yavaş yavaş önem kazanmaya başlamıştır. 17. yüzyılda İngiliz İç Savaşında Bradford ve yün sanayii gerileme göstermiştir. Fakat 1689'da Hollanda Kralı William ve Kraliçe Mary saltanatı eline geçirince tekrar şehir ve sanayii gelişmeye tekrar başlamıştır. 18. yüzyıllar başlarında imalat sanayiinin önem kazanması şehrin de hızla gelişmeye başladı ve şehir ve civarına  yapılan yeni kanal ve paralı atlı araba yolları da ticaretin gelişmesine bir sağlam temel sağladı.
19. yüzyılın başlarında Bradford 16.000 nüfuslu küçük kırsal bir pazar şehri idi ve yün iplik yapımı ve kumaş dokuması evlerde ve çiftliklerde bulunan küçük atölyelerde yapılmaktaydı. Sanayi Devrimi şehrin ve yünlü imalatının çok hızla büyümesine neden oldu ve Bradford'un uzmanlaştığı uzun elyaflı yünlü elbise kumaşı ("worsted") imalatı için çok büyük miktarda ham yün ithalatı gerekti. Bradford şehri dünyanın yün başkenti oldu. Bradford'un civarında ham yünü temizlemek için gereken kireçsiz şu ve makina gücünün sağlanması için gerekli olan kömür yerel olarak üretilmekteydi. Bradford şehrinde birçok büyük tekstil fabrikası yerel taşlar kullanılarak bina edildi. 1850'de şehrin nüfusu 182.000 olmuştu. Şehir geliştikçe tekstil fabrikalarında çalışmak için şehre büyük bir işçi göçü oldu. Fakat bu hızlı gelişme ile ortaya çıkan ve devamlı çok kirli kükürtlü kömür yakan 200 fabrika büyük bir çevre kirlilik sorunu ortaya çıkardı ve Bradford İngiltere'nin en kirli şehri olarak ün yaptı. Şehirde büyük kamu sağlığı sorunları ortaya çıktı; şehirde devamlı kolera ve tifo salgını ortaya çıkmaktaydı ve tekstil işçilerinin çocuklarının ancak %30'u 15 yaşına erişmekteydi ve ortalama hayat uzunluğu tüm İngiltere'de en düşük olarak 18 idi.

Çok büyük sayıda olan tekstil fabrikalarına destek sağlamak için şehirde büyük bir tekstil makineleri sanayii ve buna destek veren yan sanayiler gelişti. Bu arada 1894-1960 döneminde imalatta bulunan Jowett Otomobil Fabrikası bulunmaktaydı.
20. yüzyılda tekstil sanayii çökmeye başladı ve yüzyılın sonlarına doğru ortadan kalktı. Bradford ekonomisi devamlı yeniliğe bağlı idi ve 21. yüzyılda da bu yenilikçi görüşün önem kazanacağı beklenmektedir ve şehirde gelişen otomobil dizayn firmaları, elektronik firmalar ve büyük bir perakende süpermarket şirketi olan Morrison şirketinin Bradford'da bulunması buna örnekler olarak gösterilmektedir.
19. yüzyılda ikinci yarısında 200'den çok sayıda uzun tuğla bacalı kömür yakan tekstil fabrikaları ile gelişen Bradford şehrinde 21. yüzyılda tekstil üretimi kalkmış görülmektedir. Tekstil fabrikalarının en büyüklerinden biri olan Lister Fabrikası'nda çoktan tekstil üretimi kaldırılmıştır. Ama bu fabrikanın uzun tuğladan bacası kalmıştır ve bu Bradford'un her tarafından görülmektedir. Son zamanlarda 100.000 sterlinlik yenileştirme ve tamirat yatırımı ile bu uzun baca şehrin tarihine ve yenileştilmesine bir anıt olmaktadır.
21. yüzyılda önemli bir tarihsel anıt olarak "Salts-Tekstil Fabrikası"  Kompleksi görülmüştür. Saltaire adı verilen bu fabrikalar ve fabrikalarda çalışan işçilere sağlanan sosyal binalar ve sosyal avantaj sağlayan tesisler Bradford şehrinden 4,8 km kuzeyinde bulunmaktadır. Tekstil fabrikası olarak kapanan bu komplekste günümüzde yüksek teknoloji sanayileri, çağdaş dizayn atölye ve dükkanları ve sanatkarlar için atölyeler ve galeriler geliştirilmiştir. Bu Saltaire Kompleksi UNESCO Dünya Mirası listesi listesine konulmuştur.

Bradford'un coğrafik konumu enlem ve boylam olarak  K 53°45′ B 1°50′ şeklinde verilir. Topografi olarak Güney Penines tepelik bölgesinin doğusundaki ağaçsız kirlik (moor) bölgesinde konumlanmıştır. Bradford herhangi bir önemli gol veya büyük nehir veya birikmiş şu alanı kenarında konumlanmamakla beraber şehir üç akarsu vadisinin birbirine kavuştukları bir mevkide konumludur. Bunlardan birisi olan "Bradford Beck Suyu" batıda buluna ağaçsız kirlik arazilerde doğmakta Horton Beck, Westbrook, Bowling Beck ve Eastbrook adlı akarsu dereleri buna kol katılmaktadır. Bu akarsu insan ve hayvanların geçilebileceği derinlikte olan eski bir nehir geçiş mevkiiden sonra kuzeye yönelmekte ve Shipley kenti civarında "Aire Nehri"'ne katılmaktadır. Bu akarsu vadisine Bradforddale adı verilmektedir. Bu akarsu şehrin içinden de geçmektedir. Fakat şehrin içinden geçmekte iken günümüzde açıkta görülmemektedir; 19. yüzyılda yapılan şehir kanalizasyon sistemine bağlanıp üzeri kapatılmıştır.
Şehir İngiltere'de 18. yüzyılda yapılmış olan dar kanallar ulaşım sistemine bağlıdır. Ana kanal olan İngiltere'nin kuzeyinde genellikle doğu-batı yönlü Leeds ve Liverpool Kanalı'na 1774'te yapılmış olan "Bradford Kanalı" ile bağlanmıştır. Bradford Kanalı suyunu "Bradford Beck Suyu" ve onun yan kollarından almakta idi. Fakat bu kanal üzerinde bulunan "lok"ların işlemesi için bu akarsu sağladığı şu yeterli olmadığı için  kanal 1866'da kapatıldı. Sonra daha az mavna trafiğiyle çalışmak üzere açıldıysa da  20. yüzyılın başlarında tren sistemi ile rekabet edemediği için tümüyle ulaşıma kapatıldı.

Elde bulunan en son Birleşik Krallık 2001 nüfus sayımına göre Bradford Metropoliten Bölgesi sınırları içinde 106.680 hanehalkı bulunmaktadır ve nüfus 293.717 kişidir. Buna göre Bradford şehri, Birleşik Krallık'taki resmi yerel idare sınırları içindeki yerleşkelerin nüfus bakımından sıralandırılmasında 13. yeri tutmaktadır ve Bradford'da nüfus yoğunluğu kilometre kare başına 4.650 kişiye gelmektedir.
Fakat bu istatistikler coğrafik şehirleşmeyi iyi yansıtmamaktadır. Şehirleşen alan olarak bakılırsa Bradford "Batı Yorkshire Şehirsel Bölgesi (West Yorkshire Urban Area)"'nin anack bir kısmını oluşturduğu görülür ve 2001'de Batı Yorkshire Şehirsel Bölgesi nüfusu yaklaşık 1,5 milyon kişidir.  Ama diğer coğrafyacılar ise şehirleşme alanı olarak daha büyük olan "Leeds-Bradford Büyük Şehirleşme Kuşağı'nı (Leeds-Bradford Larger Urban Zone )" tanımlamaktadırlar. Birleşik Krallık'taki değişik "Büyük Şehirleşme Kuşakları - LUZ" karşılaştırılırsa Bradford'un dahil olduğu Leeds-Bradford-LUZ (2004 tahmini) 2,4 milyon olan nüfusu ile  Londra-LUZ ve Manchester-LUZ'dan sonra üçüncü sırayı almaktadır.
Yine istatistikler gösterir ki Londra dışında en genç ve en hızlı büyüyen şehirsel nüfus Bradford'dadır.
Tekrar 2001 Nüfus Sayımı'na göre Bradford nüfusunun ırksal profili diğer Birleşik Krallık yerel şehir alanlarından değişiktir. 2001 sayımına göre Bradford nüfusunun %69,3'ü beyaz, %1,9'u karışık ırktan, %26,1 Güney Asya asıllı, %1,3'ü siyahi ve %1,4'ü diğer ırktandır. Buna göre, Londra'da bulunan Tower Hamlets metropoliten bölgesi dışında en yüksek Güney Asya asıllı oranı Bradford'da bulunmaktadır.
2001 sayımı göstermiştir ki din hakkında bir soruya yanıt verirken Bradford nüfusunun %60,14'ü Hristiyan, %16.08'i Müslüman, %1,02 Sih, %0,95'i Hindu ve %13,3'ü ise hiçbir dine inanmaz olduklarını belirtmişlerdir.

Haziran 2009'da yapılan bir araştırma ya göre Bradford şehrinin nüfusunun büyükçe bir bölümü büyük bir fakirlik içinde ve devamlı olarak asgari yaşama haddi seviyesi altında yaşamaktadır. Çocuk ölüm oranı Birleşik Krallık'ın oranında iki misli yüksektir; ortalama yaşam süresi ülkenin birçok bölgesinden oldukça çok düşüktür. Bradford İngiltere'de en yüksek işsizlik seviyesi gösteren şehirdir ve bazı azınlık etnik gruplar içinde bu işsizlik seviyesi yaklaşık %60 olduğu gösterilmiştir.
Bradford'da ölçülen suçluluk oranı millî ortalamanın çok üstünde bulunmaktadır. 2006'da yapılan ve büyük şehirsel alanlarda yapılan karşılaştırmalı bir araştırmada Bradford'un ciddi suçlar için suçluluk oranı 1000 kişide 98,3 olarak gösterilmiştir ve sadece Nottingham şehri için oran daha yüksektir.

Bradford'nin şu resmî kardeş şehir anlaşması vardır:

 Üsküp, Makedonya
 Roubaix, Fransa
 Verviers, Belçika
 Foncquevillers, Almanya
 Mönchengladbach, Almanya
 Galway, İrlanda
 Mirpur, Pakistan

Curlie'de Bradford (DMOZ tabanlı) (İngilizce)

Brian'ın Hayatı (özgün adı: Monty Python's Life of Brian), yönetmenliğini Terry Jones'un yaptığı, İngiliz komedi grubu Monty Python'ın 1979 yapımı komedi filmi. Brian'ın Hayatı, yıllarca İncil'den dini konuları işleyen cıvık Hollywood filmlerinin parodisi niteliğinde bir filmdir. Bu filmlerin karikatürü olarak, dini veya politik fanatiklik gibi toplumun temel konularını işlemiştir. Brian'ın Hayatı zaman içinde kült film olarak kabul edilmiştir.
Film, İsa'yla aynı gün ve onun komşusu olarak doğan ve daha sonra Mesih sanılan genç Yahudi-Romalı Brian Cohen'in (Chapman'ın canlandırdığı) hikâyesini anlatıyor.
Yapımın başlamasına birkaç gün kala EMI Films'in finansmanını ɡeri çekmesinin ardından, müzisyen George Harrison ve iş ortağı Denis O'Brien, HandMade Films şirketlerini kurarak Life of Brian'ın finansmanını ayarladı.
Filmin dini hiciv temaları, vizyona girdiği sırada tartışmalıydı ve bazı dini grupların küfür suçlamalarına ve protestolarına yol açtı. Birleşik Krallık'taki 39 yerel otorite ya doğrudan yasaklama ya da X (18 yıl) sertifikası uyguladı. İrlanda ve Norveç de dahil olmak üzere bazı ülkeler filmin gösterimini yasakladı ve İtalya gibi bunlardan birkaçında yasaklar on yıldan fazla sürdü. Film yapımcıları bu kötü şöhreti filmi tanıtmak için kullandılar ve İsveç'teki posterlerde "Norveç'te yasaklanması çok komik!" yazıyordu.
Film bir gişe başarısı yakaladı, 1979'da Birleşik Krallık'ta en yüksek hasılat yapan dördüncü film oldu ve o yıl Amerika Birleşik Devletleri'ndeki herhangi bir İngiliz filmi arasında en yüksek hasılat yapan film oldu. Popülerliğini korudu ve çeşitli dergiler ve televizyon ağları tarafından tüm zamanların en iyi komedi filmi olarak adlandırıldı ve daha sonra Rotten Tomatoes'da "Dünyanın en ileri filmlerinden biri" şeklindeki görüş birliğiyle %96'lık bir derecelendirme aldı. 1970'lerin klasik komedi grubunun bu dinsel komedisi, komik ve hicivli olduğu kadar da dokunaklı" şeklinde yorum yapıldı. 2006 Channel 4 anketinde Life of Brian, En İyi 50 Komedi Filmi listesinde birinci sırada yer aldı.

IMDb'de Brian'ın Hayatı

Brighton ve Hove Şehri, Birleşik Krallık'ta İngiltere ülkesinin Güney-Doğu bölgesinde bulunan iki Manş Denizi kıyısı plaj kentleri olan Brighton ve Hove kentlerinin birleştirilmesi ile ülke yerel idaresine göre 1997'de tek-seviyeli yörel idare (unitary authority) statüsü verilerek ortaya çıkan ve 2000'de kraliyet beratı ile Şehir statüsü alan bir yerel idare ve yerleşim birimidir. Resmen idare açısından East Sussex kontluğuna bağlı olmamakla beraber, coğrafi görüşle ve törensel olarak East Sussex kontluğun bir parçası olduğu kabul edilmektedir. "Brighton ve Hove Şehri Tek-Seviyeli Yerel İdaresi" için idari merkez binası Hove kentinde yerleşiktir.

Brighton ve Hove Şehri sınırları içindeki nüfus (2001 sayımına göre) 114.479 hanehalkından %48,4 erkek ve %51,5 kadın nüfustan oluşup 247.817 kişi olduğu; ama bunun 2008 tahminlerine göre 256.600'e çıktığı bildirilmiştir. Yine 2001 sayımına göre bu nüfusta %83,9 beyaz Britanyalı asıllı, %1,4 beyaz İrlandalı asıllı ve %5,5 diğer beyaz asıllı bulunup %3,2 güney Asya asıllı, %1,7 Afro-Karayipli asıllı, %2.0 Çinli ve %2.3 karışık ırka mensuptur.
Brighton ve Hove Şehri'nin hemen batısındaki "Shoreham-by-Sea" adlı belde; hemen doğusundaki "Peacehaven" ve "New Haven" adlı beldeler ve kuzeyindeki kırsal bölge yörel idare olarak East Sussex ve West Sussex Kontluklarına bağlıdır. Fakat coğrafi şehirleşme bakımdan bu yanıltıcı olabilir çünkü Brighton ve Hove Şehri'nin bulunduğu Güney-doğu İngiltere'nin Manş Denizi kıyısı şehirleşmiş olup burada kasaba, belde, kent ve şehir adları taşıyan yerleşim birimlerinin arasında hiçbir kırsal boşluk bulunmamaktadır. Bu kıyısal şehirsel bölgeye "Brighton/Worthing/Littlehampton" adı verilmektedir ve 2001 sayımına göre yaklaşık 480,000 nüfuslu bu şehirsel bölge Birleşik Krallık içinde nüfus bakımından 12. büyüklükte şehirsel bölge olmaktadır.

Brighton ve Hove Şehri'nde en önemli istihdam alanı turizmdir. 2002'den itibaren Mayıs ortasında organize edilen ve Birleşik Krallık'ta Edinburg Festivali'nden sonra ikinci büyük sanat festivali olan Brighton Festivali sırasında bu turizm akımı daha da kesif olmaktadır. Şehirde genellikle turist çeken yaz aylarında plajlar olmakla beraber, Brighton ve Hove şehrinde birçok turist çekmek için atraksiyon da bulunmaktadır. Bunlar arasında Brighton'da bulunan egzotik görünüşlü "Kraliyet Pavyonu (Royal Pavilion)", "Brighton Pier", "Brighton Marina" adlı Avrupa'nın en büyük yat marinası, sayıları 300'ü aşan publar başta gelenleridir. Brighton'da her Ağustos'ta yapılan gay ve lezbiyenler için "Gay Pride"  da büyük bir turistik atraksiyon olmaktadır.
Brighton ve Hove şehri 1990'lı yıllardan itibaren dijital veya "yeni medya" adı verilen medya dolayısıyla önem kazanmış ve "Silikon Plajı" adı ile anılmaya başlamıştır. Bir ABD şehir yenileştirme eksperi olan Richard Florida'nın hazırladığı ve bir şehir alanında buluna yaratıcı sınıfın önemini ölçen yaratıcılık endeksine göre İngiltere'de bulunan 66 kent arasında bu endekse göre Brighton ve Hove 6. sırayı almıştır.

Brighton ve Hove şehri sınırları içinde üçüncü raydan elektrikle demiryolu sistemi içinde Brighton, Preston Park, Hove, Aldrington, Portslade, London Road, Moülsecoomb ve Falmer istasyonları bulunmaktadır. Bunlardan en çok kullanılanı (2008/2009'da 4,176 milyon yolcu ile) 1840'ta açılan Brighton istasyonudur. Brighton ve Londra arasında genellikle "Southern" şirketi için Londra Victoria istasyonuna ve "First Capital Connect" şirketi için Thameslink rotası ile London Bridge istasyona çok düzgün ve sık tren seferleri yapılmaktadır. Bu nedenle Brighton ve Hove'da yaşayan ve bu şehri Londra'nın bir banliyö şehri olarak kabul eden ve her çalışma günü Londra'ya gidip gelen çok büyük sayıda çalışan bulunmakta ve bu nedenle Brighton ve Hove şehri Londra'nın bir "yatakhane şehri" unvanını da taşımaktadır.

Brighton ve Hove Şehri yakınlarında otoyol bulunmamakta ama şehre gelen ve etrafında bulunan  büyük karayolları bulunmaktadır. Brighton ve Hove şehri Birleşik Krallık kara yolu numaralama sisteminde 3.Bölge (3.zone) içinde bulunmaktadır. İki-sayılı A-tipi yollarda A23 Londra-Brighton yolu ve A27 Brighton çevre yolu; üç-sayılı ve dört-sayılı A-tipi karayollarından A259 güney sahil yolu, A2038  Brighton ve Hove'dan geçerler.

Brighton ve Hove Şehri yerel idaresine bağlı olarak ilk ve ikinci derecede 80 tane kamu okulu bulunmaktadır. Bunların yanında genellikle Brighton'da isimleri iyi okul olarak bilinen paralı özel okullar (örneğin kızlar için tanınmış "Roedean Okulu") bulunmaktadır.
Brighton'da 1961'de kurulan ve "camekanlı üniversite (plate-glass university)" niteliği taşıyan 10.000 küsur öğrencisi ile Sussex Üniversitesi kent merkezinden 6 kilometre uzakta kırsal bir alanda özel bir kampüste yüksek eğitim sağlamaktadır.
1992'den önce "Brighton Polytechnic" unvanı ile tedrisat yapan ve şimdi 20.000 küsurdan büyük sayıda öğrenciye yükseköğrenim sağlayan Brighton Üniversitesi ana kampüsü de Brighton ve Hove şehrindedir.
Sussex Üniversitesi ve Brighton Üniversitesi birlikte 2003'te Brighton ve Sussex Tıp Okulu adlı bir tıp öğrenim kurumu açmışlardır.

Birçok kurumlar için şehri oluşturan iki kent ayrı değişik kurumlara sahip olmakla beraber profesyonel futbol sporu için şehrin tek bir futbol takımı bulunmaktadır: Brighton & Hove Albion. Bu takım İngiltere Futbol Ligi'nin en üst seviyesinde olan Premier Lig'de bulunmaktadır. Bu takım için 22,500 kişilik "Falmer Stadyumu" adlı yeni bir stadyum yapılmasına 2008'de başlanmıştır ve 2011-2012 sezonunda hizmete girmiştir.
İngiltere'de önemli bir kriket takımı olan "Sussex County Kriket Kulübü"nün ana kriket sahası da Hove'da "County Cricket Ground" adlı sahadadır. Burada seyirciler için oturma yerleri başka hiçbir spor sahasında eşi bulunmaz şekilde olarak bu kriket kulübünün renklerinde olan şezlonglardır.

Brighton ve Hove Şehrinin yerel idare meclisinde ve millî parlamento Avam Kamerası'nda üyelik temsili bazı özellikler göstermektedir.
"Tek-Seviyeli Yerel İdare Meclisi"'nde 1983'te beridir tek bir parti ekseriyetle kontrolde değildir. Ama en son yerel seçim (5 Mayıs 2011'de) sonuçlarından sonra Yerel İdare Konsey Meclisinde Yeşiller 21 üye, Muhafazkar Parti'nin 18 üye ve İşçi Partisi 14 üye ve Bağımsız 1 üye ile temsil edilmektedir. Yeşillerin en büyük sayıda konsey meclisi üyesi olduğu için Konsey Lideri bu partiden, ama Belediye Reisi Muhafazakâr Parti'dendir.
2010 Parlamento Avam Kamarası seçimleri sonucu Brighton ve Hove Şehrinde bulunan üç parlamento üyeliğinden ikisini Muhafazakâr Parti kazanmış ve biri de Birleşik Krallık tarihinde ilk defa olarak Yeşil Parti'den seçilmiştir.

Brighton
East Sussex

Curlie'de Brighton ve Hove (DMOZ tabanlı) (İngilizce)

Britanya'da Roma hakimiyetinin sonu, Roma İmparatorluğu'nun Büyük Britanya'dan çekilmesi üzerine başlayan tarihi dönemi anlatır. Bu dönem tek bir tarihle ifade edilemeyecek kadar karmaşık olmuştur. Adada farklı yerlerdeki Roma hakimiyeti farklı zamanlarda ve farklı mekanizmalarla sona ermiştir.
Tarihçiler arasında genel olarak MS 410 yılı önemli bir tarih olarak kabul edilir. Bu yıl Roma İmparatoru Honorius kendinden yardım isteyen Britanyalı Romalılara kendi başlarının çaresine bakmaları yolunda bir cevap kaleme alır. Bazı tarihçiler de Romalı yöneticilerin şehirlerden atıldığı MS 409 yılını başlangıç olarak kabul eder.
Britanya'nın Roma ile bağı sadece askeri işgal düzeyinde olduğu için 383 yılında önemli ölçüde Roma birliklerinin adalardan çekilmesiyle beraber Roma'nın Britanya üzerindeki  toplumsal etkisi hızla kaybolacaktır.

MS 4. yüzyılın sonları ve 5. yüzyılın başlarında Roma İmparatorluğu artık kendisini iç ayaklanmalara ve özellikle Cermen kabilelerinin Avrupa'nın kuzey ve doğusundan gerçekleştirdiği dış saldırılara karşı koruyamaz durumdadır. Bu durum Britanya'nın imparatorluktan kopmasına yol açacaktır.
Bu dönemde imparatorluğun başında olan imparator I. Theodosius ve hanedanına karşı girişilen saray içi muhalefet iktidar kavgasına dönüşmüş ve hem askeri hem de toplumsal kaynakları tüketmiştir.
İmparatorluğun Cermen kabileleriyle ilişkisi ise bazen düşmanca bazen işbirlikçi şekilde olsa da Romalılar bu kalabalık ve savaşçı kabilelerin gelişmesine engel olamayacaktır. 4. yüzyılın sonuna gelindiğinde artık Batı Roma Ordusunda Cermenler önemli bir ağırlık oluşturmakta, Romalılaşmış Cermenler siyasette önemli yerlere gelmişlerdi. Doğudaki Cermen kabileler ise Roma'nın güçsüz durumundan faydalanarak halklarını Roma topraklarına doğru yönlendirmeye başlamıştır.

383 yılında Britanya'ya atanan Romalı general Magnus Maximus idari bir krizin içinde olan Roma İmparatorluğunda imparatorluğu almak için ordusuyla beraber Galya'ya geçecektir. Karşısına çıkan Batı Roma İmparatoru Gratianus'u öldürerek kendisini imparator ilan eder. 383 yılındaki Roma Ordusu bu dönemde adadaki en son büyük askeri varlığı olacaktır.
Bu dönemde adaya Saksonlar, Piktler ve İrlanda'dan gelen Scotilerin saldırılarının arttığı bilinmektedir. Ayrıca Galler bölgesinde İrlandalıların yerleşimlerinin arttığı görülür. Adada Piktler ve Scotilerle savaşan Maximus 388 yılında Alp Dağları üzerinden İtalya'ya yürümüş ve Roma'yı ele geçirmeyi amaçlamıştır. Ancak Poetovio Muharebesi ile Doğu Roma İmparatoru I. Theodosius'a yenilince öldürülmüştür.

İktidarını pekiştiren I. Theodosius'un 395 yılında ölmesiyle Roma'da yeniden taht kavgası başlar. Theodosius'un 10 yaşındaki oğlu Honorius tahta geçse de gerçek iktidar Vandal general Stilicho'dadır. Stilicho 398 yılında Britanya'ya saldıran Piktlere karşı bir deniz seferi düzenler. Bu sefer Romalıların adaya düzenledikleri son sefer olacaktır. 401 veya 402 yılında artık Roma kapılarına dayanmış olan Alaric önderliğindeki Vizigotlar ve Radagaisus komutasındaki Ostrogotlara karşı ordusunu güçlendirmek için Britanya'daki Hadrian Duvarı'nı koruyan birlikleri de geri çağırır.

406 yılının Aralık ayında donmuş olan Ren Nehrini geçen Alanlar, Vandallar ve Süevler Galya'ya girerek Roma topraklarını istila ederler.
Roma Ordusu bu geniş çaplı istila karşısında çaresiz kalmıştır. Saldırıyı takip eden Britanya'daki Roma birlikleri ise hem adanın istila tehlikesi belirmesi hem de uzun bir süredir maaşlarının ödenmemesi yüzünden ayaklanır. Romalı askerler geleceklerini güvenceye alacağına inandıkları komutanı başlarına getirmeden önce iki komutanı öldürürler. Sonunda III. Constantinus olarak anılacak komutan başa geçer.
407 yılında Britanya'daki tüm Roma birliklerini bir araya getiren Constantinus denizi geçerek Galya'ya çıkar ve kendisini Batı Roma İmparatoru ilan eder. Alp Dağlarının güneyinde Vizigotların istilasıyla uğraşan Roma, Constantinus'un egemenliğindeki bölgelerin genişleyerek İspanya topraklarına kadar uzanmasına engel olamaz.
409 yılına gelindiğinde Constantinus'un hakimiyeti zayıflamıştır. İspanya'da bulunan birliklerinin desteğinden yoksun olan İmparator Galya'daki direnişle başa çıkamaz. Roma yanlısı ayaklanmalara bazı Cermen kabileler de katılır.
Britanya'da durumu izleyen yerli halk Romalıları ve Romalılaşmış Britonları adadan kovar. Durumdan haberdar olan Batı Roma İmparatoru Honorius'un adadaki Romalı valilere yazdığı ve başlarının çaresine bakmalarını salık veren mektup çok önemli bir tarihi belge olarak değerlendirilmektedir.
Britanya'ya mektup gönderen Honorius yeni başkenti Ravenna'ya çekilmiş ve Vizigotların Roma'yı yağmalamasına engel olamamıştır. Constantinus da Roma yanlılarına karşı başarısız olacak ve bir suikast sonucu öldürülecektir.

Özellikle tarihçiler arasında Britanya'daki Roma egemenliğinin sona ermesi hakkında farklı yorumlar bulunmaktadır. Thedor Mommsen Britanya'nın Roma'dan değil Roma'nın Britanya'dan vazgeçtiğini belirtmiştir. Bu dönemde Roma çıkarlarının Britanya'da olmadığını öne süren Mommsen'e karşı çıkan Michael Jones Britanya'nın Roma'yı istemediğini savunur. Jones, adadaki Romalı yöneticilerin yaptığı yolsuzluk ve baskılar sonucu halkın kötü yönetime karşı ayaklandığını iddia eder.

Boudica
Yedi krallık
Demir Çağı Britanya kabileleri

Britanya'ya Anglosakson yerleşimi, MS 5. ve 6. yüzyıllarda Anglosaksonların Büyük Britanya'ya yerleşmesidir. Büyük Britanya'ya, sonunda Anglosaksonlar olarak ortak bir kültürel kimlik geliştiren çeşitli Cermen halklarının yerleşmesi, İngiltere haline gelen çoğu bölgenin dilini ve kültürünü Roman-Briton'dan Cermen diline değiştirdi. Bu süreç esas olarak 5. yüzyılın ortalarından yedinci yüzyılın başlarına kadar, Britanya'daki Roma egemenliğinin MS 410 yılı civarında sona ermesini takiben meydana geldi. Yerleşimi, Britanya'nın güneyinde ve doğusunda ve daha sonra modern İngiltere'nin geri kalanı ve modern İskoçya'nın güneydoğusunda yedi krallık adı verilen Anglosakson krallıklarının kurulması izledi.
Bu değişikliğin kesin doğası devam eden bir araştırma konusudur. Yerleşimlerin ölçeği, zamanlaması ve doğasının yanı sıra, şu anda İngiltere olan bölgenin önceki sakinlerine ne olduğu hakkında da sorular devam etmektedir.

Channel 4 (2004), Britain AD: King Arthur's Britain 
Hamerow, Helena; Hinton, David A.; Crawford, Sally, (Ed.) (2011), The Oxford Handbook of Anglo-Saxon Archaeology., Oxford: OUP, ISBN 978-0-19-921214-9 
Gransden, Antonia (1974), Historical Writing in England c 550 - c1307, London: Routledge, ISBN 0-203-44203-2 
Higham, Nicholas J.; Ryan, Martin J. (2013), The Anglo-Saxon World, Yale University Press, ISBN 978-0-300-12534-4 
Hills, Catherine (2003), Origins of the English, London: Duckworth, ISBN 978-0-7156-3191-1 
Koch, John T. (2006), Celtic Culture: A Historical Encyclopedia, Santa Barbara and Oxford: ABC-CLIO, ISBN 978-1-85109-440-0 
Pryor, Francis (2005), Britain AD: A Quest for Arthur, England and the Anglo-Saxons, London: Harper Perennial (2001 tarihinde yayınlandı), s. 320, ISBN 978-0-00-718187-2

Britanya Antarktika Toprakları, Birleşik Krallık'ın Antarktika'da hak iddia ettiği ancak uluslararası alanda kabul görmeyen bölgedir. Ana üssü Rothera olup Birleşik Krallık'ın 14 deniz aşırı toprağından biridir. Bölgede görevli üs personeli hariç yaşam bulunmamaktadır.

Büyük Britanya, bölge üzerinde 21 Temmuz 1908 tarihinden bu yana resmen hak iddia etmekte, 1962 yılında bu yana da Falkland Adaları'na bağlı bir bölge olarak konumlandırmaktadır. 1 Aralık 1959 tarihinde imzalanan Antarktika Antlaşması'nın ardından Falkland Adaları Bağımlı Bölgeleri olarak adlandırılan Graham Toprakları, Güney Orkney Adaları ve Güney Shetland Adaları 3 Mart 1962 tarihi itibarıyla yeni idarî yönetim şekli olarak Britanya Antarktika Toprakları oluşturulmuştur.
20. boylamdan 80. boylama kadar uzanan bölgenin 25. ile 74. boylamlar arasında Arjantin ve Şili de hak iddia etmektedir.

Uluslararası alanda karşılık bulmayan hak iddialarına karşılık Büyük Britanya bölgenin yönetimini Dışişleri, İngiliz Milletler Topluluğu ve Kalkınma Ofisi üzerinden gerçekleştirmektedir. 1959 imzalanan ve 1961 yılında yürürlüğe giren Antarktika Antlaşması kapsamında tüm ulusların 'barışçıl' amaçlı ziyaretlerine açık konumdadır. Bölgede yıl boyu personelin bulunduğu Rothera ve Halley araştırma üsleri bulunmaktadır. Kral George Adası ve Hope Körfezi'ndeki Şili ve Arjantin'in ana üslerine yakın iki küçük sivil yerleşim dışında, ıssız durumdadır.

Britanya Denizaşırı Toprakları ya da Birleşik Krallık Denizaşırı Toprakları, Birleşik Krallık'ın bir parçasını oluşturmamakla birlikte Birleşik Krallık hâkimiyeti altında bulunan on dört bölgedir.
Britanya Tabiyeti Kanunu 1981 ile "Britanya Bağımlı Toprakları" olarak adlandırılmış olan bölgeler günümüzdeki ismini Britanya Denizaşırı Toprakları Kanunu 2002 ile almıştır. Bunların öncesinde ise bu topraklar Krallık Kolonileri olarak bilinmekteydi. İngiliz denizaşırı toprakları ayrıca Birleşik Krallık'ın deniz aşırı toprakları, BK denizaşırı toprakları, veya aşikar durumlarda sadece denizaşırı topraklar olarak da adlandırılırlar.
Nisan 2018 itibarıyla Falkland Adaları, Cebelitarık ve Ağrotur ve Dikelya Egemen Üs Bölgesi, Avrupa ve Amerika'dan Sorumlu Devlet Bakanlığı sorumluluğundadır. Bu üç bölgenin dışında kalan diğer bölgeler ise Dışişleri Bakanlığı'na bağlı olarak Denizaşırı Bölgeler ve Sürdürülebilir Kalkınma Devlet Bakanlığı sorumluluğundadır.
Jersey ve Guernsey (birlikte Manş Adaları olarak da bilinir) ve Man Adası, Birleşik Krallık hâkimiyeti altında olsalar da, Birleşik Krallık ile farklı anayasal ilişkileri mevcuttur ve Taç Toprakları olarak sınıflandırılmışlardır. Britanya Denizaşırı Toprakları ve Taç Toprakları; İngiliz İmparatorluğu ile üye devletlerden Mozambik hâricinde, tarihî bağları bulunan ülkelerin gönüllü olarak kurmuş oldukları İngiliz Milletler Topluluğu'ndan farklıdır.
2021 yılı itibarıyla Cayman Adaları sahip olduğu 69.656 nüfus ile en kalabalık denizaşırı toprağı konumundadır.

Yeni Dünya'daki ilk İngiliz kolonileri, o zamana kadar Krallık sömürgeleri dışında kalan topraklarda bulunan İngiliz uyruklu kişilere ait ekim alanlarından oluşmaktaydı. Bu şekildeki ilk alanlar, İngiliz balıkçılarının 16. yüzyılda düzenli bir şekilde mevsimsel kamplar kurdukları Newfoundland'da bulunmaktaydı.
"Virginia"'da (o zamanlar Kuzey Amerika bölgesine verilen genel ad) ilk başarılı daimi koloni olan Jamestown yerleşiminin 1607'de kurulumu ile başlayan kolonileşme sonrasında bölge "Eski İmparatorluk" olarak bilinir. 1776 yılında, Amerika kolonilerinin kaybı ile birlikte, hâlen mevcut en eski Britanya kolonisi olan Bermuda (Virginia'nın uzantısı olarak) kasıtsız bir şekilde ikinci bir koloni olarak 1609'da kurulmuştur (İngiltere ve İskoçya'nın Büyük Britanya Krallığı'nı oluşturmak üzere 1707 yılında birleşmesi ile birlikte "İngiliz" kolonileri "Britanya" kolonileri olmuştur).
19. yüzyılda İngiliz İmparatorluğu'nun büyüyerek 1920'lerde en geniş haline ulaşmasıyla Birleşik Krallık, Asya ve Afrika'da sömürge amaçlarından çok ticarî ve stratejik nedenlerden dolayı tutulan üstünde büyük yerel halkların yaşadığı topraklar dahil olmak üzere dünyanın kara kitlesinin dörtte birinden fazlasını kontrol eder olmuştur. 19. yüzyılın sonlarında — Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda ve Güney Afrika'da — daha büyük sömürge kolonileri özerk koloniler olmaya başlamış ve dış politika, savunma ve ticaret haricindeki tüm konularda bağımsızlıklarını kazanmaya başlamışlardır. Müstakil özerk koloniler 1867'de Kanada ve 1901'de Avustralya Milletler Topluluğu olmak üzere federasyon oluşturmuşlardır. 1920'lerde bu ve diğer büyük özerk koloniler Dominyon olarak bilinmeye başlamıştır. Dominyonlar 1931 Westminster Yasası ile tam bağımsızlıklarını kazanmışlardır. Bu değişiklikleri yansıtmak üzere İmparatorluk adı Britanya Milletler Topluluğu olarak değiştirilmiş ve 1949'da İngiliz Milletler Topluluğu olarak bilinmeye başlanmıştır. Afrika, Asya ve Karayipler'deki çoğu Britanya kolonisi bağımsızlıklarını kazanmışlardır. Bazı koloniler Britanya Kraliçesi'ni devlet başkanı olarak tutarak İngiliz Milletler Topluluğu bölgesi'nu oluşturmuş diğer koloniler ise Kraliçe 2. Elizabeth'i İngiliz Milletler Topluluğu'nun başkanı olarak kabul ederek cumhuriyet olmuşlardır.

1980'de Afrika'da Güney Rodezya'nın (şimdiki Zimbabve) ve 1981'de Orta Amerika'da bulunan Britanya Hondurası'nın (şimdiki Belize) bağımsızlığını kazanmasından sonra kalan son başlıca koloni 5 milyondan fazla nüfusu bulunan Hong Kong'tu. Diğer bölgelerden farklı olarak Hong Kong bölgesi iki farklı düzene sahipti:

Hong Kong Adası ve Kowloon Yarımadası Britanya'ya Nanking Anlaşması ve Pekin Konvansiyonu ile daimî olarak devredilmişti.
Hong Kong'un büyüyen nüfusunu barındırmak amacıyla 1898 yılından itibaren 99 yıllığına Britanya'ya kiralanan, daha sonra Yeni Bölgeler olarak bilinen Çin anakarasındaki alan.
1997 yılı yaklaşırken, Birleşik Krallık ve Çin, Hong Kong'un kapitalist ekonomisi ve Britanya yönetimi sırasındaki hayat tarzının devir teslimi takip edecek olan en az 50 yıl süresince muhafazasını sağlamaya yönelik çeşitli koşullar içeren ve tüm Hong Kong'un 1997 yılında Çin'in "özel bir idari bölgesi" olarak tanımlanmasına yönelik Çin-Britanya Ortak Bildirisi'nde anlaşmaya vardılar. Bunun sebebi, Hong Kong'un altyapısının Guangdong İli ile bütünleşik olmasından dolayı neredeyse tüm gereksinimlerinin ithal edilmemesi halinde daimî olarak devredilmiş bölgelerin bekasının imkânsız olmasıydı.
Hong Kong'un iadesi ile geriye kalan Britanya denizaşırı varlıkları çoğunlukla küçük nüfusa sahip olan küçük ada ülkelerinden oluşmaktadır – ciddi alana sahip olan tek bölge olarak üzerinde insan yaşamı bulunmayan Britanya Antarktika Bölgesi kalmıştır. Bu bölgelerin bağımsızlıklarını kazanmama nedenleri farklıdır ve şu faktörleri içerir:

yerel halkın bağımsızlık için destek vermemesi;
düşük nüfusun bağımsız bir ülke olarak başarılı olmayı zorlaştırması;
Birleşik Krallık'ın ekonomik yardımına bağımlı olmak;
üzerinde insan yaşamı bulunmayan bölgelerin bilimsel ve askerî amaçlarla kullanılması;
hasım komşulara karşı savunma için Britanya askeri mevcudiyetine ihtiyaç duyulması;
bağımsızlık için ekonomik veya politik bir gerekçenin bulunmaması.
2002 yılında, Britanya Denizaşırı Toprakları Kanunu Birleşik Krallık Parlamentosu'nda kabul edilmiştir. Böylece Birleşik Krallık'ın bağımlı bölgeleri "denizaşırı topraklar" olarak yeniden sınıflandırılmıştır ve sadece Kıbrıs'ta bulunan Bağımsız Üs Alanları'na bağlı kişiler haricinde bu bölgelerde yaşayanlara tam Britanya vatandaşlığı verilmiştir.
Bir zamanlar "Üzerinde güneş batmayan İmparatorluk" olarak adlandırılırdı, hâlen de Kuzey Amerika'da bulunan Karayip Denizaşırı Toprakları, Güney Amerika'da bulunan Falkland Adaları, Afrika'da bulunan Saint Helena, Ascension ve Tristan da Cunha, Okyanusya'da bulunan Pitcairn Adaları, Avrupa'da bulunan Cebelitarık, Asya'da bulunan Britanya Hint Okyanusu Toprakları, Antarktika'da bulunan Güney Georgia ve Güney Sandwich Adaları ve Britanya Antarktika Bölgesi ile Britanya Denizaşırı Toprakları dünyadaki tüm coğrafî bölgelere yayılmıştır.

Birleşik Krallık ve bağlı bölgelerdeki mevcut hükûmet başkanlarının listesi

Britanya Hint Okyanusu Toprakları, Birleşik Krallık'ın Hint Okyanusu üzerinde bulunan denizaşırı bölgelerinden bir tanesidir. Birleşik Krallık'ın sahip olduğu bu bölge günümüzde sadece Chagos Takımadaları'ndan oluşmaktadır.
Takımadaların Diego Garcia adası 1966 yılında yapılan anlaşma ile 50 yıl süre ile ABD'nin kullanımı için bu ülkeye kiralanmıştır.
Ekim 2024'te Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı David Lammy yaptığı açıklamada, ada üzerindeki egemenliğin Mauritius'a devredilmesi konusunda anlaşmaya varıldığını duyurdu. Açıklamada üzerinde üs de bulunan Diego Garcia adasının da bu kapsamda Mauritius'a geri verileceği ancak üssün konumunda ve statüsünde bir değişiklik olmayacağı bildirildi. Bu anlaşma ile birlikte Mauritius, Chagos adasına da daha önce Birleşik Krallık tarafından adadan sürülen yerliler olmak üzere yeniden nüfus konumlandırabilecek.

Chagos Takımadaları birçoğunda hayat olmayan 60'a yakın adanın bir araya geldiği toplamda altı adet mercan adasından oluşmaktadır. Bölgedeki en büyük ada aynı ada sahip mercan adası üzerinde bulunan Diego Garcia adasıdır. Bu adanın haricinde Büyük Chagosbank, Peros Banhos, Solomon, Egmont ile düşük su seviyesinde sadece deniz suyunun yüzeyinde görülebilen Blenheim resifi bu takımadalara mensup diğer adalardır. Bütün ada topluluğu deniz üzerinde toplamda 54.400 km² bir alana yayılmış olsa da, adaların yüzölçümü 60 km²'dir.

Adanın gerçek yerlileri olan Chagoslular, 1966 yılında Büyük Britanya hükûmeti tarafından zorla göçe tabi tutularak, Mauritius, Seyşeller ve Büyük Britanya'ya gönderilmiştir. Günümüzde hiçbir yerlinin yaşamadığı bölgede sadece askeri amaçlarla bölgede bulunan 3.500 dolayında Amerika Birleşik Devletleri ve Büyük Britanya askerleri bulunmaktadır.
Yerli halk yıllar içerisinde Büyük Britanya tarafından gerçekleştirilen zorunlu göçe karşılık İngiliz mahkemelerinde hukuk mücadelesi başlatmış, birçok kez haklı bulunmalarına karşılık hükûmet karşı adımlar atarak yerlilerin dönüşüne izin vermemiştir. Son olarak İngiliz Lordlar Kamarası hükûmeti haklı bularak yerlilerin geri dönüşlerine günümüzde de devam eden dönüş yasağını koyarak izin vermemiştir.

İngiliz Sömürge İmparatorluğu
Birleşik Krallık

Ayıbın yaşandığı ada adlı gazete makalesi 28 Aralık 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Almanca)

Britanya Virjin Adaları, Karayipler'de Küçük Antiller'in bir parçası olan ve Britanya Denizaşırı Toprakları olarak Birleşik Krallık'a bağlı olan adalar topluluğudur. Virjin Adaları'nda, ABD Virjin Adaları ve İspanyol Virjin Adalarının dışında kalan adalar topluluğudur. Başkenti Road Town olan Britanya Virjin Adaları, toplamda Tortola, Virjin Gorda, Anegada ve Jost Van Dyke gibi yerleşimin olduğu dört büyük ve irili ufaklı yaklaşık elli adacıktan meydana gelmektedir. Bu dört büyük ada dışında yaklaşık on beş adada da küçük yerleşimler görülebilmektedir. Britanya Virjin Adaları'na bağlı en büyük ada başkent Road Town'ın da bulunduğu Tortola adasıdır.

Virjin Adaları ilk kayıtlara göre M.Ö. 100 yıllarında, Aravak toplumunun üzerinde yaşadığı toprak parçalarıydı. 15. yüzyıla gelindiğinde Karayip Denizi'ne adına veren Karib halkı adaya gelerek yerleşim yerleri kurmaya başladı.
Adanın varlığını fark eden ilk Avrupalı 1493 yılında ikinci Amerika Seferine çıkan Kristof Kolomb oldu. Kolomb görmüş olduğu bu adalara Azize Ursula'ya ithafen Santa Ursula y las Once Mil Vírgenes (Türkçe: Azize Ursula'nın 11 bin bakiresi) adını verdi.
İspanyol İmparatorluğu önceleri bu adanın varlığını pek önemsemediysede, Karayipli korsanların uğrak yeri haline gelen bu adayı kontrol altına almak bölge için hayati önem teşkil etmekteydi. Bu sebeple, 16 yy.'da Virjin Adaları, İspanyol İmparatorluğu topraklarına katıldı. İspanyollar dışında İngilizler, Fransızlar, Hollandalılar ve Danimarkalılar da adalar topluluğunun diğer adalarını kontrolleri altına alarak yerleşim yerleri kurmaya başladılar.
Britanya Virjin Adaları önceleri stratejik amaçlı kullanıldıysa da, bölgede yetişen şeker kamışı nedeniyle önemini ekonomik alanda geliştirdi. O dönemde Birleşik Krallık'ın en önemli dış ticaret ürünü haline gelen şeker kamışı tarlalarında Afrika'dan bölgeye getirilen köleler çalıştırıldı.
Adada 1871 yılında kurulan ancak kısa ömürlü olan Rüzgâraltı Adaları Federasyonu, 1956 yılında lav edildi. 1960 yılından itibaren tek başına taç kolonisi olan adalar, 1967 yılında açıklanan yeni anayasa ile iç işlerinde özerklik elde etti. Adalar 1946 yılından bu yana Birleşmiş Milletler kendi kendini yönetemeyen bölgeler listesinde yer almaktadır.

Britanya Virjin Adaları'nın ekonomisi genel olarak turizme dayanmaktadır. Ekvatoral bölgede olması nedeniyle ülke yıl boyu turist çekmektedir. Bunun yanında küçük çaplı tropikal meyve ihracatları da ülkenin ekonomisine katkı sağlayan etkenlerdendir. Düşük gelir vergisi ve görece yüksek mevduat getirisi ile uluslararası birçok şirketin mevduatlarını bu ülkenin offshore şirketlerine aktarmaktadır. Böylece şirketler kendi ülkelerindeki yüksek gelir vergisinden kaçınmış, ülke de büyük para girdilerinin sahibi oluyor.

153 km²'lik bir yüzölçümüne sahip olan Britanya Virjin Adaları, kuzeyinde Atlantik, güneyinde Karayip Denizi ile çevrili yaklaşık elli adadan oluşmaktadır. Adalardan en büyüğü 20 km'ye 5 km kıyı şeridi ölçülerine sahip olan Tortola adasıdır.

Britanya Virjin Adaları, Birleşik Krallık tarafından atanan Genel Vali tarafından yönetilir. Britanya hükûmetinin almış olduğu karar sonucu, adanın en yüksek yürütme otoritesi olan krala tavsiye etmiş olduğu vali adayı saray tarafından onaylandıktan sonra göreve başlar.
Britanya Virjin Adaları, Karayip Ortak Pazarı ve Doğu Karayip Devletleri Örgütü'nün ortak üyesidir. Adaların dış politikası ve savunmasından Birleşik Krallık sorumludur. En son 2007 yılında düzenlenen anayasaya göre hükûmetin başı 2007 yılına kadar Şef Bakan unvanına sahip olan başbakandır. Başbakan ve hükûmetin dört üyesi, Yasama Konseyi üyeleri arasından vali tarafından atanmaktadır. Yasama Konseyi, halk tarafından seçilmiş 13 temsilciden, meclis başkanından ve oy hakkı bulunmayan başsavcıdan oluşmaktadır.

2003 yılında alınan verilere göre ülke nüfusu 21,700 civarındadır. Britanya Virjin Adaları'nda nüfusun %83'lık kısmını kölelik sona erdikten sonra bu topraklarda kalan siyahiler, %7'sini Birleşik Krallık vatandaşları ve diğer Avrupalılar ve son olarak %10'luk kısmını ise bölge yerlileri oluşturmaktadır.
Ülke nüfusunun %86'lık bölümü Protestan kalan kısmı ise diğer dinlere mensup kişilerdir.

British Virgin Islands from UCB Libraries GovPubs
Curlie'de Britanya Virjin Adaları (DMOZ tabanlı)

Britanya edebiyatı, Birleşik Krallık, Man Adası ve Kanal Adaları'nın edebiyatıdır. Bu edebiyat başlıca İngilizce yazılmış olmakla beraber Galce, İskoçça, İrlandaca ve diğer dillerin de edebiyatlarını da kapsar.

Keltik dili edebiyatı Avrupa'nın en eski halk dili edebiyatıdır. Bu dil grubuna ait olan Galcen'n edebiyat geleneği 6. yüzyıldan beri sürmektedir. En eski örnekleri günümüz Galler Bölgesinde değil, kuzey İngiltere ve güney İskoçya'da bulunmuştur. Keltik grubunun bir diğer dili olan İrlandaca şiirler 6. yüzyıldan günümüze kesintisiz devam etmiş bir gelenektir.

Anglo-Saxonlar, Almanya'da yaşarken kendilerine özgü bir edebiyatları vardı ve İngiltere'ye bu edebiyatı getirmişlerdir. ilk İngiliz edebiyatını Anglo-Saksonların Almanya'dan getirdiği edebiyatları oluşturmaktadır. Anglo-Saksonlar pagan (putperest) insanlardı. Eski İngilizcenin en ünlü eseri Beowulf adlı epik şiirdir. Metnin tam tarihi tartışmalıdır ama çoğu tahmin yaklaşık 1000 yılı civarındadır.

İngilizcenin yazı diline dönüşmesinde büyük katkıları olan ve Canterbury Hikâyeleri adlı eseri bulunan Chaucer (1340-1400) İngiliz edebiyatında Rönesans'a zemin hazırlayan yazarlardan birisidir. "Elizabeth Dönemi" adı verilen 16. yüzyılda tiyatro ve şiir türlerinde önemli eserler ortaya konmuştur.
Rönesans dönemi İngiliz edebiyatının en önemli tiyatro yazarı William Shakespeare (1564-1616)'dir. Shakespeare dram ve komedya türlerinde hem nazım, hem düzyazı, hem de her ikisini birlikte kullanarak başarılı oyunlar yazmıştır. Oyunlarının tamamı beşer perdeden oluşur. Kin, aşk, dostluk, yükselme, öç alma gibi hemen hemen tüm insanî boyutları derinlemesine irdelemiştir. Başlıca dramları arasında Romeo ve Juliet, Hamlet, Macbeth, Othello, Kral Lear; en önemli komedyaları arasında da Venedik Taciri, Yanlışlıklar Komedyası  sayılabilir
Marlowe (1564-1593) ve Ben Jonson (1573-1637) da dönemin önemli tiyatro yazarları arasında yer alırlar. İlk büyük İngiliz şairi olan Edmund Spenser (1552-1599) ise pastoral türde yazdığı şiirlerini Çoban Takvimi, alegorik olarak yazdığı bir destanını da Peri Kraliçesi adlı eserlerinde topladı.
Tasvir ve ruh çözümlemelerinde başarılı olan ve üslûba önem veren dönemin son büyük şairi John Milton (1608-1674)'un en önemli eseri Kaybolmuş Cennet adlı konusunu Tevrat'tan aldığı dinî destanıdır. Michel de Montaigne gibi deneme türünde başarılı ürünler veren Francis Bacon (1561-1626)'un en önemli eseri ise Denemeler'dir.

Neoklasisizm akımı'nın Restorasyon donemi İngiltere'de çok kısa sürmüştür. Bu akımın İngiliz edebiyatında en önemli temsilcisi şiir ve oyunlarıyla John Dryden (1631-1700) olur. Yazdıkları gayet detaylı günlükler ile Londra hayatını ve dönemin kültürel akımlarını iyice ortaya çıkartan Samuel Pepys (1633–1703) ve John Evelyn (1620–1706) bu dönemde önemli yazarlardandır.
Protestan Puritan Hristiyan şahsi yasam idealini bir hacının hac gezisi olarak alegori seklinde ele alan John Bunyan (1628–88)'in (Birinci kısmı 1678'de, ikinci kısmı ise birinci kısmın devamı olarak 1684'te yayınlanan) Çarmıh Yolcusu, İngiliz edebiyatının en önemli eserlerinden biri olarak kabul edilir.

17. ve 18. yüzyıl başları (1689–1750) edebiyat tarihçileri tarafından "Augustuscu Dönem" olarak tanımlanmaktadır. Buna baş neden bu dönemde Britanya edebiyatına katkı veren yazarların çok kere Roma İmparatorluğu'nun ilk döneminde hazırlanan eserleri taklit etmeye çalışmaları ve devamlı olarak bu eserlere paralel eserler hazırlamalarıdır. Bu dönemde en önemli yazarlar Jonathan Swift (1667–1745), William Congreve, (1670–1729), Joseph Addison (1672–1719), Richard Steele (1672–1729), Alexander Pope (1688–1744), Henry Fielding (1707–54), Samuel Johnson (1709–84) olarak sayılabilir.

1707'de İskoçya ve İngiltere parlamentolarını birleştirme kanunu ile tek bir Birleşik Krallık kurulması İngiliz asıllı yazarlar arasında önemli bir değişmeye neden olmamıştır ve bu nedenle İngiliz asıllı yazarların edebiyata katkısında bu değişmenin izleri nispeten çok zayıf olarak görülmektedir. Buna karşılık İskoçya'da durum gayet değişik olmuştur. Bir İskoç kültürel hüviyetini korumak ve aynı zamanda standart İngilizce edebi dilini kullanıp İngiltere'de bulunan geniş edebiyat eserleri piyasasının avantajlarından yararlanmak İskoç asıllı yazarlar tarafından gayet ciddi bir ikilem olarak ele alınmıştır.

İngiltere'nin kuzeybatısında yer alan Göller Bölgesinde bir süre yaşamış olan ve bundan dolayı kendilerine "Gölcüler" denilen Wordsworth (1770-1850), Coleridge (1772-1834) gibi şair sanatçılar, ayrıca Lord Byron (1788-1824), Percy Bysshe Shelley (1792-1822) ve John Keats (1795-1821) gibi şairler bu akımın başlıca temsilcileri arasında yer alırlar.

Avrupa edebiyatında 1790-1610 döneminde tek tek kısa öyküler hazırlanıp yayınlanmakla beraber gerçekte bir koleksiyon olarak hazırlanıp yayımlanan kısa hikâyeler 1810-1836'de geliştirilmiştir. Britanya edebiyatından ilk kısa hikâyeler koleksiyonları gotik hikâyelerden oluşmakta olup 18. yüzyılın sonundadır. . Viktorya döneminin önemli roman yazarlarından olan Walter Scott ve Charles Dickens'de kısa öyküler hazırlamışlardır. Fakat öykülerin popüler olarak hazırlanıp yayımlanması 19. yüzyılın başlarında gayet popüler olarak yayımlanan edebi dergilerin gelişmesine bağlıdır. Bu edebi dergilerin gelişmesi ayni dönemde genel olarak kitapların, dergilerin ve akademik yazıların gelişmesi ile birlikte olmuştur. Bu edebi dergiler başlarında edebi tenkitçiler olan Francis Jeffrey, Henry Brougham ve Sydney Smith tarafından 1820'de kurulan "Edinburh Review"; Westminster Review (1824); The Spectator (1828); ve Athenaeum (1828) anılabilir.

Kraliçe Viktorya Dönemi edebiyatının önemli şairleri olarak Alfred, Lord Tennyson (1809–1892), Robert Browning (1812–1889), Elizabeth Barrett Browning (1806–1861) ve Matthew Arnold (1822–1888) sayılabilir.

20. yüzyılda Britanya edebiyatı en çok roman türünde başarılı ürünler vermiştir. Eser veren ünlü yazarlardan Joseph Conrad (1857-1941) macera ve deniz romanları yazmıştır.

İrlandalı romancı James Joyce (1882-1941) ise klasik roman kurallarını bir tarafa bırakarak, modern roman tarzının örneklerini vermiştir. Kronolojik zaman akışını değil, insanın bilinçaltının belirlediği zaman sistemini esas almıştır. İnsanın iç dünyasını kendi mantıkî gerçekliği içinde olduğu gibi sunmaya çalışır. Bir olaydan başka bir olaya, bir zamandan başka bir zamana atlar, kalemini çağrışımların emrine verir, bazen dilin gramatikal sistemini bozar, başka dillerden alıntılar yapar, kahramanların iç konuşmalarına geniş yer verir. Onun romanları alışılmış klasik roman kurgusuna uymaz. Dublinliler (1914) adlı eserinde on beş hikâye yer almaktadır. Üçü çocukluk, dördü gençlik, dördü orta yaşlılık, dördü de sosyal hayatla ilgilidir. Kitap, bütün bir roman olarak da okunabilir. Diğer önemli eseri ise Ulysses (1922) adlı romanıdır. O bu romanında Dublin özelinde çağdaş dünyanın bir destanını verirken, asıl olarak modern bireyin zihinsel hayatını tüm yoğunluğu ve düşünce karmaşıklığı ile sunmaktadır. Eserleri genellikle Dublin kenti etrafında yoğunlaşır.
Virginia Woolf (1882-1941) önemli bir İngiliz kadın roman yazarıdır. O da James Joyce gibi bilinç akımı tekniğine başvurmuştur. "Acı" ve "yalnızlık", "kadın sorunları" temalarına ağırlık vermiştir. Romanlarında insan zihninin herhangi bir günde algıladığı şeyleri aktarmaya çalışır. Eserlerinin başlıcaları Jacob'ın Odası (1922), Perde Arkası (1941), Mrs. Dalloway, Orlando, Dalgalar, Yıllar'dır.

Bu liste Büyük Britanya Krallığı (1707-1801), Büyük Britanya ve İrlanda Birleşik Krallığı (1801-1922) ve Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığı (1922-günümüze) hükümdarlarının listesidir. İngiltere hükümdarları listesi ve İskoçya hükümdarları listesinin devamıdır.

İngiltere ve İskoçya 1 Mayıs 1707 tarihinde Birleşme Kanunları ile yasama ve yönetme birliğine girdi. İngiliz devlet memurları ve hükûmet organları Britanyalılar gibi devam ettiler ve hükümdarların hüküm numaraları İngiltere hükümdarlarından devam etti.

İngiltere parlamentosunda yürürlüğe giren 1701 Veraset Yasası ile tahta çıkacak hükümdarların Hanoverli Sophia'nın soyundan gelmesi kararlaştırıldı. Bu karara karşı çıkan İskoçlara İngiltere tarafından ekonomik ambargo uygulandı ve 1707 Birleşme Kanunları vesilesiyle karar İskoçya'ya empoze edildi.

I. Victoria'nın oğlu ve veliahtı olmasına rağmen, VII. Edward babasının adını taşıdığı için yeni bir hanedanı başlattı.

Windsor adı 1917 yılında, I. Dünya Savaşı sırasında benimsendi. Savaş zamanında gelişen Alman karşıtı hassasiyetler nedeniyle Saxe-Coburg-Gotha'dan değiştirildi. Yasal soyadları Mountbatten-Windsor olmasına rağmen, II. Elizabeth'in veliahtları resmî kraliyet beyannamesi ile Windsor Hanedanı'na bağlı kalacaklar.

2026 itibarıyla yaşayan eski hükümdar bulunmamaktadır.
II. Elizabeth (1926-2022), 8 Eylül 2022'de 96 yaşında hayatını kaybederek ölen son eski hükümdar olmuştur.

Büyük Britanya Krallığı
Büyük Britanya ve İrlanda Birleşik Krallığı
Birleşik Krallık
İngiltere hükümdarları listesi
Britanya hükümdarlarının defnedildikleri yerler listesi
Britanya hükümdarlarının taç giyme törenleri listesi

(İngilizce) İngiliz Hükümdarlar 23 Ekim 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(İngilizce) Britannia: Britanya Hükümdarları
(İngilizce) Archontology 13 Kasım 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(İngilizce) İngiltere Kralları

Britanya konulu romanslar, Orta Çağ edebiyatı ve efsanevi romansları Büyük Britanya ve Bretonya ile ilişkilendiren, ana teması Kral Arthur olan efsanevi kral ve kahramanları içerir.
Genellikle Kral Arthur ve Yuvarlak Masa Şövalyeleri efsanesi ile ilişkilendirilir, ancak geniş anlamıyla İngiliz mitolojisi ve tarihi ile ilgili konuları kapsar. Bu terim Monmouthlu Geoffrey, Chrétien de Troyes, Sir Thomas Malory gibi yazarlar tarafından kaleme alınan eserlerde sıkça kullanılır. Bu eserlerde, Kral Arthur'un kılıç Ekskalibur'u çekmesi, Yuvarlak Masa Şövalyeleri'nin maceraları, Merlin büyücüsünün hikâyeleri gibi unsurlar "Britanya konulu romanslar" (İngilizce: Matter of Britain) olarak adlandırılır.
Ancak, sadece Kral Arthur efsanesi ile sınırlı değildir. Britanya'nın antik tarihine ve Britanya Adaları'nın diğer efsanelerine, mitlerine ve tarihine de atıfta bulunabilir. Bu terim, İngiliz edebiyatının ve kültürünün temel taşlarından biridir ve Britanya'nın mitolojik ve tarihi zenginliğini anlamak için önemlidir.
Britanya konulu romansların en önemli unsurlarından biri Kral Arthur ve şövalyelerinin hikâyesidir. Bu hikâye kitaplar, filmler ve televizyon şovları dahil olmak üzere çeşitli medya türlerinde sayısız uyarlamaya ve yeniden anlatıma ilham vererek İngiliz edebiyatı ve kültürünün önemli bir parçası haline geldi. Britanya konulu romansların diğer önemli unsurları arasında Merlin, Guinevere, Lancelot'un hikâyeleri ve Kutsal Kase arayışı yer alıyor. Bu masallar yüzyıllardır insanların hayal gücünü meşgul etmiş ve günümüzde de popüler olmaya devam etmektedir.
Britanya konulu romanslarının mirası, bu efsanevi anlatılardan ilham alan geniş edebiyat ve kültür yelpazesinde görülebilir. Shakespeare'in Kral Lear'ından, T.H. White'ın Bir Zamanların ve Geleceğin Kralı örnek verilebilir. Britanya konulu romanslar, İngiliz kimliğinin önemli bir parçası haline geldi ve dünyanın her yerindeki insanlara ilham vermeye ve onları etkilemeye devam ediyor.

Britanyalılar, Britonlar ya da Britanlar (İngilizce: British people ya da Britons), Birleşik Krallık, Britanya Denizaşırı Toprakları ya da Taç Toprakları vatandaşları veya kökenlilerdir.
Britanyalı tanımlamasına Orta Çağ'ın sonlarında rastlansa da 1707'de birleşik Büyük Britanya Krallığı'nın kuruluşu Britanyalı kimliğinin doğuşundaki tetikleyici unsurdur. Britanyalılık bilinci Britanya ve Birinci Fransa İmparatorluğu arasında yapılan Napolyon Savaşları'nda önem kazanıp Victoria döneminde daha da gelişmiştir.

Adams, Ian (1993). Political Ideology Today (2.2 yayıncı = Manchester University Press bas.). ISBN 978-0-7190-3347-6. 
Cunliffe, Barry (2005). Iron Age communities in Britain: an account of England, Scotland and Wales from the seventh century BC until the Roman conquest (4.4 yayıncı = Routledge bas.). ISBN 978-0-415-34779-2. 
Gottlieb, Julie V.; Linehan, Thomas P. (2004). The Culture of Fascism: Visions of the Far Right in Britain. I.B.Tauris. ISBN 978-1-86064-799-4. 
McLean, Iain (2001). Rational Choice and British Politics. Oxford, Oxfordshire: Oxford University Press. ISBN 0-19-829529-4. 
Woodward, Kath (2000). Questioning Identity: Gender, Class and Nation. Routledge. ISBN 978-0-415-22287-7.

Britonlar (Latince: Britanni), en azından Britanya Demir Çağı'ndan Yüksek Orta Çağ'a kadar Büyük Britanya'da yaşayan yerli Kelt halkını ifade eder. Bu dönemde, Galler, Cornish ve Bretonlar gibi farklı gruplara ayrılmışlardır. Modern Brittonik dillerin atası olan Ortak Brittonik dilini konuşuyorlardı.
Antik Britanya'ya dair en eski yazılı kayıtlar Greko-Romen yazarlarına dayanır ve Demir Çağı'na kadar uzanır. Antik Britanya, birçok kabile ve krallıktan oluşan çeşitli tepe kaleleriyle tanımlanıyordu. Britonlar, Antik Kelt dinini druidler tarafından yönetilen bir din olarak takip ediyorlardı. Özellikle güneydeki kabileler, özellikle Galya ve Belçika ile güçlü bağlara sahipken, kendi sikkelerini bile basıyorlardı.
MS 1. yüzyılda Roma İmparatorluğu, Britanya'nın büyük bir bölümünü fethederek Britanya eyaletini kurdu. Roma, kuzey Britanya'yı işgal etti, ancak kuzeydeki Britonlar ve Kaledonyalılar fethedilemedi ve Hadrian Duvarı Roma İmparatorluğu'nun sınırı haline geldi. Bu dönemde özellikle güneydoğuda bir Romano-İngiliz kültürü ortaya çıktı ve Britanya Latincesi ile birlikte Brittonca da varlığını sürdürdü.
Britonların kuzey Britanya'da imparatorluğun dışında yaşayan Piktlerle ilişkisi hala belirsizdir, ancak çoğu akademisyen Pikt dilinin Ortak Brittonik diline yakından bağlı olduğunu kabul etmektedir.
Roma egemenliği 5. yüzyılda sona erdikten sonra, doğu ve güney Britanya'ya Anglosakson yerleşimi başladı. Bu dönemde Britonların kültürü ve dili parçalandı ve topraklarının büyük bir kısmı Anglosaksonlaşırken, kuzey İrlanda'dan gelen Galce konuşan İskoçlar tarafından benzer bir yerleşim sürecine maruz kaldı. Bu kültürel değişim sırasında toplu nüfus hareketlerinin ne kadar etkili olduğu hala tartışma konusudur. Aynı dönemde Britonlar Avrupa anakarasına göç etti ve Brittany (şu anda Fransa'nın bir parçası), Manş Adaları ve Britonia'da (şu anda İspanya'nın Galiçya bölgesi) önemli koloniler kurdu.
1.yüzyıla gelindiğinde Brittonca konuşan halklar farklı gruplara ayrılmıştı: Galler'de Gallerliler, Cornwall'da Cornishler, Brittany'de Bretonlar, güney İskoçya ve kuzey İngiltere'de Hen Ogledd ("Eski Kuzey") Kumbrialıları ve kuzey İskoçya'da Pikt halkının kalıntıları bulunmaktaydı. Ortak Brittonca, farklı Britton dillerine evrildi: Galce, Cumbrric, Cornish ve Bretonca.

Kelt çalışmalarında "Britonlar," antik ve Orta Çağ dönemlerinde Britanya'da Brittonik dillerini anadili olarak konuşanları ifade eder. Bu dönemlerdeki ilk kanıtlardan Orta Çağ'ın ortalarına kadar bu dilleri konuşan insanlara atıfta bulunur.
Britanya'da yaşayanlara dair en eski kaynak, M.Ö. 330-320 yıllarında Britanya Adaları'na keşif gezisi yapan Yunan coğrafyacısı Pytheas'a aittir. Pytheas'ın yazıları günümüze ulaşmasa da, sonraki yüzyıllarda yazarlar sıkça Britanyalılara referans yapmışlardır. Antik Yunanlar Britanya halkını "Pretanoí" veya "Bretanoí" olarak adlandırırlardı. Plinius'un "Doğa Tarihi" (MS 77) adanın eski adının "Albion" olduğunu belirtir ve Avienius, adayı "Albionların Adası" olarak anar. Bu isim muhtemelen Pytheas aracılığıyla Galyalılardan gelmiş olabilir. Britanyalıların Latince adı ise "Britanni" idi.
"P-Kelt" etnonimi, Eski İrlandaca "cruth" ve Eski Galce "pryd" olarak dönüşen Ortak Keltçe "*kʷritu'dan" "*Pritanī" olarak yeniden şekillendirildi. Bu terim muhtemelen "formların insanları" anlamına gelir ve genellikle Latince "Picti" (Pictler) adıyla ifade edilen "boyalı insanlar" anlamıyla ilişkilendirilebilir. Piktlerin Eski Galce adı "Prydyn"dır. Dilbilimci Kim McCone, bu adın Cymry'nin (Galler ve Kumbria halkı) adını aldıktan sonra uzak kuzeyde yaşayanlarla sınırlı kaldığını öne sürmektedir. "Gelgelelim, Galce "prydydd," "formların yapımcısı" anlamına gelir ve aynı zamanda en yüksek dereceli ozan için kullanılan bir terimdi.
Latince "Britanni" teriminin Orta Çağ Galce formu "Brython"du, hem tekil hem de çoğul hallerde. "Brython," 1884 yılında John Rhys tarafından Büyük Britanya'nın P-Keltçe konuşanlarına açıkça atıfta bulunmak için "Goidel"i tamamlamak amacıyla İngilizceye dahil edildi. Bu nedenle, bu dil grubunu ifade eden "Brythonic" sıfatı oluşturuldu. "Brittonik diller" terimi daha yakın bir tarihî kullanımdır; Oxford İngilizce Sözlüğü'ne göre ilk kez 1923'te görüldü.
Orta Çağ'ın başlarında, Anglo-Saksonlar Britanya'ya yerleştikten sonra, Anglo-Saksonlar tüm Britanyalıları "Bryttas" veya "Wealas" (Galler) olarak adlandırırken, Orta Çağ Latincesinde hâlâ "Britanni" veya "Brittones" olarak adlandırıldılar. 11. yüzyıldan itibaren, farklı siyasi tarihleri nedeniyle Galler, Kumbralılar, Cornishler ve Bretonlar olarak ayrı ayrı anıldılar.
1.yüzyılın başlarından itibaren ve özellikle 1707 Birlik Yasaları'ndan sonra, "Britanyalı" ve "Briton" terimleri İngiliz, İskoç ve belirli İrlandalılar da dahil olmak üzere Büyük Britanya Krallığı'nın tüm sakinleri veya genel olarak Britanya İmparatorluğu'nun vatandaşları için kullanılabiliyordu.

Britanyalılar, Insular Kelt dili olarak bilinen Ortak Brittonca'yı konuşuyordu. Erken Orta Çağ tarihi kaynaklarına göre, Armorica'nın Roma sonrası dönemindeki Kelt dilini konuşanlar, Britanya'dan gelen göçmenlerdi ve bu göçler sonucunda erken dönemde Galce ile benzer olan ve günümüzde hala kullanılan Breton dili ortaya çıktı. Bu nedenle bölge günümüzde Brittany (Br. Breizh, Fr. Bretagne; adı Britannia'dan türetilmiştir) olarak adlandırılmaktadır.
Ortak Brittonca, MÖ 7. yüzyılda Britanya Adaları'na gelen göçmenlerin Proto-Kelt dilinin Insular kolundan türemiştir. Dil daha sonra farklılaşmaya başlamış ve bazı dilbilimciler sonraki gelişmeleri Batı ve Güneybatı Brittonik dilleri olarak sınıflandırmıştır. Batı Brittonik, Galler'de Galce'ye ve Britanya'nın Hen Ogledd bölgesinde (şu anda modern kuzey İngiltere ve güney İskoçya) Cumbric diline evrilirken, Güneybatı lehçesi Cornwall ve Güney Batı İngiltere'de Cornish ve Armorica'da Bretonca olarak gelişmiştir. Piktçe'nin artık ayrı bir Kelt dilinden ziyade Ortak Brittonca'dan türediği genellikle kabul edilmektedir. Galce ve Bretonca günümüzde hala yaşayan dillerdir; ancak Kümbric ve Piktçe 12. yüzyılda yok olmuştur. Cornish ise 19. yüzyılda neredeyse yok olmuş ancak 20. yüzyıldan itibaren dilin yeniden canlandırılması çabalarına tabi tutulmuştur.

Kelt halklarının ve Kelt dillerinin Britanya'ya ilk ne zaman ulaştığına dair birbiriyle yarışan hipotezler vardır ve bunların hiçbiri üzerinde uzlaşma sağlanamamıştır. Yirminci yüzyılın büyük bölümünde geleneksel görüş, Kelt kültürünün Orta Avrupa Hallstatt kültüründen doğduğu ve Keltlerin ve dillerinin MÖ birinci binyılın ikinci yarısında Britanya'ya ulaştığı yönündeydi. Daha yakın zamanlarda John Koch ve Barry Cunliffe, Kelt dillerinin doğuya doğru yayılmadan önce Atlantik Bronz Çağı kültür bölgesinde bir deniz ticaret dili olarak geliştiğini savunan 'Batıdan Kelt' teorileriyle buna karşı çıkmıştır. Alternatif olarak, Patrick Sims-Williams bu iki hipotezi de eleştirerek Keltçenin Galya'da ortaya çıktığını ve MÖ birinci binyıl boyunca yayılarak bu dönemin sonlarına doğru Britanya'ya ulaştığını öne süren 'Merkezden Keltçe' teorisini önermiştir.
2021 yılında yapılan büyük bir arkeogenetik çalışması, Bronz Çağı sırasında MÖ 1.300'den MÖ 800'e kadar 500 yıllık bir süre boyunca güney Britanya'ya bir göç olduğunu ortaya çıkarmıştır.Göçmenler "genetik olarak en çok Fransa'daki eski bireylere benziyordu" ve daha yüksek düzeyde Erken Avrupalı Çiftçi soyuna sahipti. MÖ 1000'den 875'e kadar, genetik işaretleri hızla güney Britanya'ya yayıldı, bu bölgedeki sonraki Demir Çağı insanlarının soyunun yaklaşık yarısını oluşturdu, ancak kuzey Britanya'da değil. "Kanıtlar, şiddetli bir istila veya tek bir göç olayından ziyade, nüfusun genetik yapısının, tüccarların hareketi, evlilikler ve aile gruplarının küçük ölçekli hareketleri gibi birkaç yüzyıl boyunca Britanya anakarası ile Avrupa arasındaki sürekli temaslar yoluyla değiştiğini göstermektedir". Yazarlar bunu "erken Kelt dillerinin Britanya'ya yayılması için makul bir vektör" olarak tanımlamaktadır. Sonraki Demir Çağı boyunca Britanya'ya çok daha az göç olmuştur, bu nedenle Keltçenin Britanya'ya daha önce ulaşmış olması daha olasıdır. Barry Cunliffe, Britanya'da Keltçenin bir kolunun zaten konuşulduğunu ve Bronz Çağı göçünün Brittonik kolu ortaya çıkardığını öne sürmektedir.
Yaklaşık 890 yılında Kral Büyük Alfred'in emriyle derlenen Anglo-Sakson Kroniği bu cümleyle başlar: "Britanya adası 800 mil uzunluğunda ve 200 mil genişliğindedir. Ve adada beş ulus vardır; İngiliz, Galli (ya da Britanyalı), İskoç, Pikt ve Latin. Adanın ilk sakinleri Ermenistan'dan gelen ve Britanya'yı güneye doğru ilk kez iskân eden Britonlardır" ("Ermenistan" muhtemelen Armorica'nın yanlış transkripsiyonudur, kuzeybatı Galya'da modern Bretanya'yı da içeren bir bölge).

Romalıların ayrılışından otuz yıl kadar sonra, Germen dilini konuşan Anglosaksonlar Britanya'nın güneydoğu kıyılarına göç etmeye ve burada kendi krallıklarını kurmaya başladılar ve Dál nAraidi'den (modern Kuzey İrlanda) göç eden Galce konuşan İskoçlar da İskoçya'nın batı kıyısında ve Man Adası'nda aynı şeyi yaptılar.
Aynı zamanda Britanyalılar bugün Brittany ve Manş Adaları olarak adlandırılan bölgeye yerleştiler. Burada kendi küçük krallıklarını kurdular ve Breton dili Galce ya da Frankça'dan ziyade Brittonik Insular Keltçe'den gelişti. Bu dönemde kuzeybatı İspanya'daki Gallaecia'da Britonia adında bir Britton kolonisi daha kurulmuştur.
Eski Britton krallıklarının çoğu Anglosakson ve İskoç Gal istilalarından sonraki yüzyıllarda yok olmaya başladı; modern Doğu Anglia, Doğu Midlands, Kuzey Doğu İngiltere, Argyll ve Güney Doğu İngiltere bölgelerinin bir kısmı cermen ve Gal İskoç istilalarına ilk yenik düşenlerdi.
Ceint (modern Kent) krallığı MS 456'da düştü. Linnuis (modern Lincolnshire ve Nottinghamshire'ın ortasında yer alıyordu) MS 500 gibi erken bir tarihte ele geçirildi ve İngiliz Lindsey Krallığı oldu.
Regni (esasen modern Sussex ve doğu Hampshire) muhtemelen MS 510'da tamamen fethedilmiştir. Ynys Weith (Wight Adası) MS 530'da, Caer Colun (esasen 

Britpop, kökü British ve pop kelimelerinden gelmekte olan bir müzik tarzıdır.
Birleşik Krallık'ta Pop tarzı müziğin gelişmesiyle oluşmuştur. Özellikle 1990'lı yıllarda büyümüştür. The Stone Roses, Blur, Pulp, Suede,Coldplay, Oasis, Keane grupları bu türü en iyi temsil edecek örneklerdir. 1990'lı yılların ilk yarısı itibarıyla ABD'de ortaya çıkan Grunge akımına tepki olarak ortaya çıktığı söylense de kökleri daha eskilere, The Stone Roses'a dayanır. 1990'lı yılların başında Bluejean dergisinin 'Britanyalı gitarlı popu' olarak lanse ettiği bu akım, şu anki birçok alternative-brit-indie gruplarına ilham kaynağı olmuştur. Ayrıca dönemin britpop grupları, Britanyalı medyasına da büyük malzeme olmuştur. Gruplar arasındaki sözlü atışmalar, albümlerin hitleri, gruplardaki elemanlar arasındaki tatlı rekabetler, britpop döneminin unutulmazlarıdır. Özellikle, Oasis ve Blur atışmaları hâlâ da britpop seven insanlar arasında devam etmektedir ve edecektir. Lakin Oasis'in saf overdrive gitarları sert trompetli davulları ve Liam Gallagher'ın köşeli vokalleri, dönemin marş niteliğindeki hitlerinin ana kaynaklarıdır.

Tunç ya da bronz, bakırın önemli bir alaşımıdır. Tarihi bağlamda bakır ile kalay ve/veya arsenik'den oluşan bakır alaşımlarına tunç denir. Bununla birlikte günümüzde bronz kavramı çağdaş kullanımda bakırın bakır-nikel, bakır-berilyum ve bakır-çinko (pirinç) alaşımı dışındaki bütün alaşımları için kullanılmaktadır. Pirinç bakırın çinkoyla yaptığı alaşımdır. %10 çinko bulunduran pirince, ticari bronz da denilmektedir.
Bronz bakırdan daha serttir, daha kolay erir ve kalıba daha kolay dökülür. Bazı bronzlar demirden de serttir. Bu tür bronzlar silah namlusu ve makine yataklarının imalinde kullanılır. Alet ve silahlarda demir alaşımlarının daha çok kullanılmakta olması, demirin bakır ve kalaya oranla daha bol bulunmasındandır. Bakırın içinde bazı metallerin çözünebilme sınırları vardır. Mesela berilyum %2, silisyum %5, kalay %15 ve çinko %38 nispetinde çözünebilir. Bir metalin miktarı çözünme sınırının üzerinde olduğu zaman alaşım homojen olmaz. Bunun yanında nikel ve alüminyum gibi sınırsız olarak bakırla karışabilen metaller de vardır.
Silisyum, alüminyum ve kalay bronzda en fazla bulunan elementlerdir. Bu metallerin nispeti arttıkça alaşımın sertlik ve direnci artar; ancak parlaklığı azalır. Bronzda az bir miktarda bulunabilen diğer mühim elementler de mangan, demir, kurşun ve fosfordur. Fosfor bronzu, pompaların, vanaların ve burçların yapımında kullanılır. Bronzun çok kullanıldığı alanlardan biri de metal para imalidir.

Tunç, Ana Türkçe aynı anlama gelmiş *tūč sözcüğünden evrilmiştir. Yazılı olarak ilk Eski Türkçe yazıtlarda 𐱅𐰆𐰲 olarak belirmiştir ancak bunun okunuşu "tuç" değil "artuç" da olabilir. Eğer öyleyse, ilk Kâşgarlı Mahmud'un Dîvânu Lugâti't-Türk eserinde, aş-şabahu'l-aṣfar (sarı bronz) sözcüğünün karşılığı olarak verilmiştir.
Bronz sözcüğü Fransızca aynı anlama gelen bronze sözcüğünden alıntıdır. Bu Fransızca sözcük İtalyanca aynı anlama gelen bronzo, Orta Latince bronzium sözcüğünden alıntıdır. Çeşitli öne sürümlere göre Bizans Yunancası βροντησίον brontesion (Birindisi) sözcüğünden, Farsça piring (پرنگ : bakır), Türkçe pırınç, pirinç (birincil) sözcüklerinden alıntı olabilir. (Günümüz metalurjisinde %4~5 kalay içeren kararlı, nem çekici olmayan ve büyük eşdeğer ağırlığında bakır alaşımı primer standart maddeye halen "alpha bronze" denmektedir.)

Tunç büyük bir tarihi öneme sahiptir, öyle ki Tunç Çağı'na adını vermiştir. Bilinen en eski alaşımlardandır. Eldeki tarihi bilgilere göre ilk defa MÖ 3500 yıllarında Anadolu'da üretilmiştir. Bu devirde tunç, silah ve alet yapımında (özellikle bıçaklar, makaslar, çekiçler vs.) ve sanat eserlerinde ve süslemelerde kullanılmıştır.

Buckinghamshire, İngiltere'nin Güney Doğu bölgesinde metropoliten olmayan resmî bir törensel ve shire tipi bir county'dir. İdarî merkezi, Aylesbury şehridir.

Bölgeye dair bilinen en eski kayıtlar, Anglosaksonlar dönemine aittir. Anglosaksonlar bu bölgede belki en büyük etkiye sahiptiler. Bölgenin Kelt ve Roma dönemlerinden başlayarak zengin bir geçmişi vardır.
Daha sonra, 16. yüzyılda Bucks, yerel siyaset arenası haline geldi. İngiliz İç Savaşı başladığında, John Hampden, güvenlik komitesi üyesi olarak atandı. Parlamento nedeniyle Buckinghamshire'de adamlarının bir alayını topladı, burada parlamentoya ait milis hükmünü tamamladı.

Törensel Buckinghamshire County, Northamptonshire, Bedfordshire, Hertfordshire, Greater Londra, Berkshire, Oxfordshire ve Northamptonshire törensel county ile komşudur

Buckinghamshire Kontluğu iki-seviyeli bir "shire"-kontluğu olarak organize edilmiştir ve altında ikinci seviyeli 4 tane yerel bölge/borough yerel idare birimi bulunmaktadır. Milton Keynes Borough tek-seviyeli yerel idare birimi için de törensel kontluktur.

Buckinghamshire Kontluğu içinde bulunan ikinci seviyeli yerel bölge/boroughlar ve bir tek seviyeli yerel idare birimi; idare merkezleri; içlerinde bulunan önemli yerleşkeleri listesi ve birer görüntü şöyle verilmiştir:

Güney Doğu İngiltere
Aylesbury

Curlie'de Buckinghamshire (DMOZ tabanlı) (İngilizce)
Buckinghamshire Kontluk Konseyi resmi websitesi6 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Buckinghamshire Kutuphareleri 21 Ağustos 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Buckinghamshire  resmi turizm rehberi22 Ağustos 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bucks Kontluk ve Bolgeleri yerel idare  portali
Buckinghamshire fotograf arsivi
Sharing Wycombe's Buckinghamshire eski fotograflar arsivi cogu High Wycombe bolgesi hakkinda

Buhar makinesi, buharın içinde var olan ısı enerjisini, mekanik enerjiye dönüştüren bir dıştan yanmalı motordur. Buhar makineleri, lokomotifler, buharlı gemiler, pompalar, buharlı traktörler ve endüstriyel devreler olabilir.
Bir buhar makinesi basınç altında buhar üretmek için suyu kaynatacak bir kazana ihtiyaç duyar. Herhangi bir ısı kaynağı kullanılabilir, fakat genelde odun, kömür veya petrol türevi yakıtların yakılmasından elde edilen ateş kullanılır.
Çalışma prensibi olarak, ısı enerjisini alan su buharlaşarak genişler ve bir odacığa alınır, odacık soğutulduğunda sıvı hale geçen buhar vakum yaratır böylece mekanizmaların hareket alması ile mekanik enerjiye yani işe dönüşür.

Bilinen ilk buhar makinesi diyebileceğimiz örnek Mısırlı mühendis Heron'nun birinci yüzyılda 50 yıllarına doğru Mısır İskenderiye'de uçları birbirlerine göre zıt yönleri gösteren iki eğik tüpün yerleştirildiği oyuk bir küreden yaptığı türbin'dir. Kürede su kaynatıldığında buhar borulardan dışarı çıkmakta günümüzde etki tepki kanunu dediğimiz şeyin sonucunda kürenin dönmesine yol açmakta idi. Hero buharlı bir türbin ya da motor icat etmesine rağmen toplumda bir etki yaratmadığından bunu motor aygıtının icadı olarak görülmemektedir

Buhar gücünün Heron tarafından uygulamasından sonra 1679 yılında ilk faydalı uygulama Fransız fizikçi Denis Papin'den (1647-1712) geldi. İçinde suyun kaynadığı ve biriken buharın suyun kaynama noktasını yükselttiği sıkıca kapanan bir kapağı olan düdüklü tencere icat edilmişti. Papin'in dikkat ettiği şey daha yüksek ısıda kemikler yumuşuyor ve et daha çabuk pişiyordu. Tencereye buhar basıncının çok yükselmesine karşın bir de güvenlik vanası eklenmişti.

1698 yılında, İngiliz mühendis Thomas Savery (1650-1715), ilk ticari olarak satılan buhar makinesini yapmıştır. Bu makine maden ocağından suyu dışarı atmak amacıyla kullanılmıştır. Madencinin Arkadaşı olarak tanınmaktaydı.
Çalışma prensibi ise şöyledir:
Buhar kazanından gelen buhar odacığa dolar. Odacık buhar ile doluyken üzerine soğuk su döküldüğünde suya dönüşen buhar vakum yaratır; böylece odacıktaki su seviyesi yükselir. Vana yardımıyla odaya buhar dolduğunda iş yapılmış olur yani madenden su çekilmiş olur. Bu makinede vanalar insan gücüyle sırayla kapatılıp açılması gerekmektedir.
Yüksek basınçla çalıştığından o günün teknolojisine göre bu tip bir buharı güvenli biçimde kullanacak düzeyde değildi. Ayrıca gerekli buharı oluşturmak için suyu ısıtmada çok fazla yakıt gerekliydi. Bu tip makinelerin öncülü olan Savery'nin makinesi verimi düşük olduğundan fazla kullanılmadı fakat kendinden sonra gelen makineler için temel teşkil etti.Makinenin çalışma şeması

1712 ‘de İngiliz mühendis Thomas Newcomen (1663-1729) yeni bir tür buhar makinesi geliştirdi. Bu makinenin Savery Makinesinden en büyük avantajı pistonun bir zincir yardımıyla tahterevalli benzeri bir tür kaldıraca tutturulmuş olmasıydı. Bu kaldıracın diğer ucu ise bir tür tulumbaya bağlanmıştı. Piston silindirin en üst noktasında iken silindirin içine gönderilen soğuk su buharı yoğunlaştırıyordu. Böylece atmosferik basınç pistona aşağıya doğru kuvvet uyguladığı anda su madenden yükseliyordu. Buhar pistona dolunca bu çevrim tekrar ediyordu.
Ayrıca daha az tehlikeliydi. Yine de makine istenilen verime ulaşamamış ve yakıt tüketimi azalmamıştı.

1764 yılında bozulan Newcomen makinelerinden biri onarılması için İskoçyalı mühendis James Watt'a verildi. makineyi onaran Watt aynı zamanda randımanı düşük bu makineyi geliştirmek de istedi. Arkadaşı İskoç kimyacı Joseph Black'tan gizli ısıyı  öğrenmiş olan Watt aynı odayı sürekli ısıtıp soğutmanın ne kadar israflı bir şey olduğunu anladı ve aklına iki oda yapma fikri geldi. Biri sürekli sıcak, diğeri de sürekli soğuk tutulacaktı. Buhar işini yaparken sıcak odada bulunacaktı ve su haline getirilmesi gerektiğinde supaplar sistemiyle soğuk odaya alınacaktı.
Watt 1781 yılına gelindiğinde makinesini iyice geliştirmiş ve pistonun ileri geri hareketini ustalıkla bir tekerleğin dönme hareketine çeviren mekanik aletleri de icat etmişti. Watt'ın makine tarihi ve makine mühendisliğine katkıları çok büyük önem taşır.

1884 yılında İngiliz mühendis Charles Algernon Parsons (1854-1931) ilk başarılı buhar türbinini yapmıştır. Bu sayede yüksek hızlı gemi yapımı kolaylaşmış. Jeneratörlerin de kullanılması kolaylaşmıştır.

James Watt'ın geliştirmesine rağmen buhar makinelerinin verimi hâlen %7 civarında idi kalan %93 boşa giden ısı olarak kayboluyordu.
Buhar makinesinin verimini inceleyen ilk kişi Fransız fizikçi Nicolas Leonard Sadi Carnot'tur. (1796-1832) 1824 yılında yayımladığı Ateşin Tahrik Kuvveti Üzerine isimli kitabında buhar makinesinin maksimum veriminin en sıcak halindeki buhar ile en soğuk halindeki suyun sıcaklığı arasındaki farka bağlı olduğunu gösterdi. Carnot ısı ve işin birbirlerine dönüşmesi yolunu ilk olarak ele alan kişi olduğundan Termodinamik biliminin kurucusu kabul edilmektedir.

1787 yılına kadar buharlı motorlar sadece su pompalarını ve tekstil makinelerini çalıştırmak için kullanılmıştı. 22 Ağustos 1787 tarihinde ise Amerikalı mucit John Fitch (1743-1798) ilk vapuru Delaware Nehri'ne indirmiştir. Bir süre Philadelphia ile Trenton arasında düzenli vapur yolculuğu yapılmasını sağlamıştır.Fakat Fitch ticari anlamda başarı kazanamamıştır. 1807 yılına gelindiğinde ise yine Amerikalı mucit olan Robert Fulton saatte 8 km hızla giden adını Clermont koyduğu kırk metre uzunluğundaki vapurları Hudson Nehri'nde işletmeye başladı. Bu sefer Fitch'in tersine ticari başarı kazanıldığından Fulton vapuların mucidi kabul edilmektedir. 1809 yılında ise Moses Rogers komutası altındaki Phoenix okyanusa açılan ilk buharlı vapur oldu. 1811 yılında Mississippi Nehri üzerinde işleyen ilk gemi New Orleans faaliyete geçti.
Okyanusu aşan ilk gemi ise 1819 yılında Georgia Savannah'tan İngiltere'deki Liverpool'a beşbuçuk haftada ulaşan Savannah isimli gemi oldu. Yolculuğun büyük kısmı yelkenlerin açılması ile bitirildiğinden aslında buharlı gemi sayılmazdı.
1827 yılında Türbinlerin ve gemi pervanesinin keşfedilmesi sonucu, pervanenin yan çarktan daha etkili olduğu anlaşıldı ve gemi teknolojisi hızla gelişti 

İlk buharlı motorların gemilerde kullanılmasından sonra 1804 yılında Richard Trevithick bir vagonun şasesi üzerine sabit bir buhar motoru yerleştirerek dünyanın ilk buharlı lokomotifini üretti. Yaptığı özel yolda lokomotifini hareket ettirerek gösteri düzenlemiş fakat bundan ticari bir kazanç elde edememiştir.
1825 yılına gelindiğinde ise İngiliz mucit George Stephenson geliştirilmiş buharlı motorlardan faydalanarak ilk buharlı lokomotif denebilecek ve adına Rocket dediği aracı yaptı.

Bilinen ilk örnek Fransız mühendis Nicolas Joseph Cugnot tarafından yapılan Fardier'dir. Nicholas Joseph Cugnot küçük ölçekte yaptığı iki kazanlı Newcomen makinesini üç tekerlekli bir arabaya yükleyerek 1769 yılında deneme yapmıştır. Fakat buharlaşma yoluyla azalan kazan suyunu yenileyecek bir sistem olmadığından araç 15 dakikada bir durmak ve su ikmali yapıp suyun kaynamasını beklemek gerekmekteydi.

Buhar makineleri iki ana başlıkta sınıflandırılabilir.

1) Teknoloji kullanımına göre
1.1) Pistonlu buhar makineleri
1.2) Türbinli buhar makineleri
2) Uygulama alanlarına göre
2.1) Durağan (Sabit) buhar makineleri
2.1.1) Sarımlı,dönen milli motorlar ve frekanslı olarak duran ve tersine hareket edebilen basit uygulamalar.
2.1.2) Nadiren duran ve tersine hareket ihtiyacı olmayan güç sağlayan motorlar.(Tüm termal güç istasyonları, değirmenler, fabrikalar.)
2.2) Araç Motorları
2.2.1) Buharlı bot ve gemiler
2.2.2) Buharlı lokomotif
2.2.3) Buharlı otomobil
2.2.4) Buharlı iş makineleri
2.2.4.1) Buharlı yol silindiri
2.2.4.2) Buharlı traktör

Buharlı lokomotif, buhar gücü ile çalışan lokomotiflerdir. Buharlı lokomotifler 19. yüzyıl ortalarından 20. yüzyıl ortalarına kadar kullanılmışlardır.
1500'lü yılların ortalarında Almanya'da kullanılmaya başlanan vagon yollarında lokomotifler atlar tarafından çekilmeye başlanmıştır. 1700'lerin başında buharlı makinenin icadı ile bu yollar demiryoluna dönüştürülmeye başlanmış ve ilk buharlı lokomotif 1804 yılında İngiltere'de Richard Trevithick ve Andrew Vivian tarafından üretilmiştir. Lokomotif Galler'de demiryolu ölçülerine yakın ölçüde olan "Penydarren" (Merthyr Tydfil) tramvay hattında çalışmıştır. Bunu izleyen dönemde Matthew Murray tarafında ikiz silindir lokomotif 1812 yılında Vagonyolu işletmecisi Middleton Railway için yapılmıştır.
İngiltere'deki bu gelişmeler ABD'nin de çalışmalara başlamasını hızlandırmış ve 1829 yılında Baltimore-Ohio Demiryolu'nda çalışan ilk Amerikan buharlı lokomotifi Tom Thumb bu hatta çalışmaya başlamakla birlikte Thumb bir deneme modeliydi ve Amerika'da Güney Karolina Demiryolu'nun açılış töreninde hizmete giren Best Friend of Charleston başarılı ilk demiryolu lokomotifi olmuştur.

Trevithick lokomotifinin yapımını izleyen 25 yıl içinde, kömür taşınan demiryollarında, sınırlı sayıda buharlı lokomotif başarıyla kullanıldı. Bunda, Napolyon savaşlarının sonlarına doğru, yem fiyatlarındaki bu yükselişin de önemli etkisi oldu. Dökme demirde yapılan Ievha yollar, buharlı lokomotifin ağırlığını çekecek güçte olmadıklarından, vagon tekerleklerini ne oturduğu "L" kesitli bu yolların yerini kısa bir süre sonra düz yüzeyli raylar ve flanşlı tekerlekler aldı.

George Stephenson, 1814'te kendinden önceki tasarımcıların deneyimlerinden yararlanarak, düz yüzeyi raylar üstünde hareket eden lokomotifler yapmaya başladı. Daha önceki lokomotiflerin aşağı yukarı tümünde, silindirler dikey durumda yerleştiriliyor ve kısmen kazanın içine daldırılıyordu. Stephenson ve Losh, 1815'te tahrik gücünü pistondan ana tahrik tekerleğine dişli çarklarla iletmek yerine, ana tahrik tekerlekleri üst önde bulunan kranklar aracılığıyla, doğrudan doğruya silindirlerden iletme düşüncesinin patentini aldılar. Tahrik gücünü dişli çarklarla ileten düzenek, özellikle büyük dişlerde aşınma ortaya çıktığında, sarsıntılı bir harekete neden oluyordu. Gücü doğrudan silindirden ileten mekanizma, daha yalın olduğundan, tasarımcılara daha geniş bir serbestlik sağladı.

Lokomotif kazanları da, eskiden yalın bir boru biçimindeyken, önce dönüşlü bir boru biçimine, sonra da birçok borunun bir arada bulunduğu ve böylece daha geniş bir ısıtma yüzeyi sağladığı borulu biçime dönüşmüştür. Bu son biçimde, bir dizi boru, ocağın yandığı yanda ulunan benzer bir plakaya bağlanmıştı. Silindirlerden gelen egzoz buharı, borulardan geçip dumanın çıktığı uçtan bacaya giderken bir patlamaya neden oluyor, öylece, lokomotifin hareket olduğu sırada ateşi canlı tutuyordu. Lokomotif olduğu yerde dururken de, bir örük kullanılıyordu. Liverpool and Manchester Şirketi'nin muhasebecisi Henry Booth, 1827'de, daha ileri bir gelişme olan çokborulu kazanın patentini aldı. Stephenson da bu buluşu, Rocket adlı lokomotifinde kullandı (ama önce, bakır boruların bağlandığı uç plakalarındaki bağlantı bileziklerinin su sızdırmaması için, oldukça uzun denemeler yapması gerekmişti).
1830'dan sonra buharlı lokomotif, günümüzde bilinen biçimini aldı. Silindirler, dumanın çıktığı uca ya yatay ya da hafifçe eğik durumda yerleştiriliyor, ateşçinin yeriyse, ocağın yandığı uçta yer alıyordu.

Silindirlerin ve dingillerin kazana bağlı olmaktan ya da kazanın tam altına yerleştirilmekten çıkmasıyla birlikte, çeşitli parçaları bir arada tutacak bir çerçevenin yapılması gerekti. İlk kez İngiliz lokomotiflerinde kullanılan çubuk çerçeve, çok geçmeden ABD’de de uygulandı ve dövme demir yapımından, dökme çelik yapımına geçildi. Silindirler, çerçevenin dışına monte ediliyordu. İngiltere’deyse, çubuk çerçevenin yerini plaka çerçeve aldı. Bunda, silindirler çerçevenin içinde yer alıyor ve çerçeveler için yaylı süspansiyonlar (sarmal ya da yaprak biçimli), dingilleri tutmak içinse dingil yatakları (yağlanmış yatak)bulunuyordu.
1860’tan sonra çeliğin kazan yapımında kullanılma a başlanmasıyla, daha yüksek basınçlarda çalışma olanağı bulundu. 19. yüzyıl sonuna doğru, 12 bar basınç, lokomotiflerde yaygınlaştı; bileşik lokomotiflerdeyse, 3,8 bar basınç kullanılmaya başlandı. Bu basınç, bu har çağında 17,2 bara çıktı. 1890 yıllarında ekspres lokomotiflerinin silindirleri, 51 cm çapında ve 66cm strokunda yapıldı. Daha sonraları ABD gibi ülkelerde silindir çapı 81 cm ye yükseldi ve hem lokomotifler, hem de vagonlar daha büyük yapılmaya başlandı.
İlk lokomotifçilerde, akstan güç alarak çalışan pompalar vardı. Ne var ki, bunlar, yalnızca motor işlerken çalışıyordu. 1859’da enjektör bulundu. Kazandan gelen, buhar (ya da daha sonraları egzoz buharı), koni biçimli iri memeden (difüzör)fışkırarak, suyu, daha yüksek bir basınçta bulunan kazana dolduruyordu. Bir "çek valf" (tek yönde çalışan vana), buharı, kazanın içinde tutuyordu.
Kuru buhar, ya kazanın tepesinden alınıp delikli bir boru içinde ya da kazanın tepesindeki bir noktadan alınıp buhar damı içinde toplanıyordu. Bu kuru buhar, daha sonra bir regülatöre aktarılıyor ve regülatör, kuru buharın dağıtımını denetliyordu. Buharlı lokomotiflerde ortaya çıkan en önemli gelişme, aşırı ısıtmanın kullanılmaya başlanması oldu.
Bir gaz borusu aracılığıyla buharı önce ocağa, daha sonra da kazanın ön ucundaki bir toplayıcıya taşıyan eğimli boru, Wilhelm Schmidt tarafından bulundu ve başka mühendisler tarafından da kullanıldı. Yakıtta, özellikle de suda elde edilen tasarruf, hemen kendini gösterdi. Sözgelimi, 12 bar basınçta ve 188 °C sıcaklıkta ‘doymuş” buhar üretiliyordu; bu buhar, 93 °C daha ısıtılarak, silindirlerde hızla genleşiyordu. Böylece, 20. yüzyılda lokomotifler, %15 gibi kısa kesme zamanlarında bile yüksek hızlarda çalışabilecek hale geldi. Çelik tekerlekler, fiberglas kazan kaplamaları, uzun adımlı piston supapları, dolaysız buhar geçitleri ve aşırı ısıtma gibi gelişmeler, buharlı lokomotif uygulamasının son aşamasına katkıda bulundu.
Kazandan gelen buhar, başka amaçlarla da kullanılıyordu. Çekiş gücünü artırma amacıyla, akıtma yerine, 1887'de sürtünme kuvvetini artıran buharla “kumlanma” kullanılmaya başlandı. Ana frenler, makineden elde edilen bir vakumla ya da bir buhar pompasının sağladığı basınçlı havayla çalıştırıldı. Ayrıca, borularla vagonlara taşınan buharla ısıtma sağlanıyor ve buharlı dinamolardan (jeneratör) elektrik ışığı elde ediliyordu.

Eski Büyük Britanya Krallığı, bazen 'Büyük Britanya Birleşik Krallığı' da denir, 1707-1801 yılları arasında Kuzeybatı Avrupa'da egemen olan bir devlet. 1 Mayıs 1707'de İskoçya Krallığı ve İngiltere Krallığı'nın (Galler dahil) siyasi birleşmesi sonucu ortaya çıkmıştır. 1706 Birlik Antlaşması ile tüm Büyük Britanya adasını kapsayacak ve İrlanda'yı dışarıda bırakacak bir birleşik krallık oluşturulması kararına varılmıştır. Westminster Sarayı'na bağlı bir meclis ve hükûmet yeni krallığı yönetecekti. Eski krallıklar zaten İskoç Kralı I. James'in 1603'te I. Elizabeth'in ölümü üzerine İngiltere Kralı olmasından beri aynı hükümdar tarafından yönetiliyordu.
Büyük Britanya Krallığı, 1798 İrlanda Ayaklanması sonrası çıkarılan Birleşme Kanunları ile 1 Ocak 1801'de İrlanda Krallığı ile birleşerek yerini Büyük Britanya ve İrlanda Birleşik Krallığı'na bıraktı. 1922'de İrlanda'nın büyük kısmı birlikten ayrıldı ve ülkenin adı tekrar değişerek Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığı haline geldi.

Büyük Londra Yangını, 2 Eylül 1666 Pazar günü Londra'nın orta kesimlerinde başlayarak 5 Eylül Çarşamba gününe kadar kenti etkisi altına alan, kentin tarihindeki en büyük yangın felaketidir.
Yangın, Romalılar döneminden kalma kent duvarlarının içinde kalan Orta Çağ Londrası'nı tahrip etmiştir. Soyluların yaşadığı bölge olan Westminster'ı, dönemin kralı II. Charles'ın bulunduğu Whitehall Sarayı'nı ve gecekondu mahallelerini tehdit etmişse de yangın bu bölgelerde yıkıma neden olmamıştır.
Yangın 13.200 evi, 87 mahalle kilisesini, St Paul Katedrali'ni ve birçok resmî kurumun binasını kül etmiştir. Kentin 80.000 sakininin yaklaşık 70.000'inin bu yangında evini kaybettiği sanılmaktadır. Yangında ölenlerin sayısına ilişkin kesin bir bilgi yoktur, ölenlerin sadece birkaçı kayda geçirilmiştir. Orta sınıfa mensup kişiler ile yoksulların ölümleri hiçbir zaman kaydedilmediği ve ateşin sıcaklığının insan vücudundan kalıntı bırakmayacak derecede yüksek olduğu göz önüne alındığından, son dönemlerde ölü sayısının oldukça az olduğunun doğruluğu hakkında görüş ayrılıkları vardır.
Yangın, 2 Eylül günü gece yarısından hemen sonra, Thomas Farriner adlı bir kişinin işlettiği, Pudding Sokağı'nda bulunan bir ekmek fırınında başladı ve hızla çevreye yayıldı. Dönemin başlıca yangın söndürme yöntemlerinin kullanılması ve belirli bölgelere set çekilme işlemi, dönemin Londra Belediye Başkanı Thomas Bloodworth'un kararsızlığı nedeni ile büyük ölçüde gecikti. Pazar gününün gecesi harekete geçilmeye karar verildiğinde rüzgârın etkisiyle fırının olduğu bölgedeki ateşler fırtına ile birlikte hızla yayılmaya başlamıştı. Yangın pazartesi sabahı yönünü kuzeye, kentin kalbinin attığı noktaya çevirdi. Kentin sokaklarındaki asayiş ve durgunluk, şüpheli yabancıların yangını kasten başlattıkları söylentisinden dolayı bozuldu. Eşzamanlı olarak sürmekte olan II. İngiltere-Hollanda Savaşı'nın etkisiyle kentte meydana çıkacak evsizler korkusu Fransızlar ve Hollandalılar üzerinde yoğunlaştı ve bu dönemde bu azınlık gruplar sokak saldırılarına uğradı. Salı günü yangın kentin hemen her yanına yayıldı. Ateşler St Paul Katedrali'ni kül ederek II. Charles'ın bulunduğu Whitehall Sarayı'na dayandı. Kapsamlı bir işbirliği ile yangının saraya sıçraması önlendi. Yangına karşı verilen mücadelenin kazanılmasında en önemli iki etkenin doğudan esen rüzgarların dinmesi ve Londra Kulesi Garnizonu'nun ateşi durdurmak için barut kullanarak aldığı önlemler olduğu düşünülmektedir.
Felaketin Londra'ya ve Londra halkına etkileri oldukça ağır olmuştur. Felaketten zarar görmüş olan kişilerin Londra'dan tahliye edilmesi ve bir başka yere yerleştirilmesi, evsiz kalanların çıkaracağı ayaklanmadan korkan Kral II. Charles tarafından kuvvetle desteklenmiştir. Yangından sonra köklü değişiklikler içeren birçok önergeye karşın Londra, afetten önceki biçimine uygun olarak, aynı cadde ve sokak planlarıyla yeniden imar edilmiştir.

1660'lara kadar Londra, tahminî yarım milyonluk nüfusu ile Birleşik Krallık'taki 50 şehir arasında en büyük olanıydı. Londra'yı, Paris'in barok ihtişamı ile karşılaştıran John Evelyn, kenti "kuzeyde, tahtadan ve doğal sıkışık evleri olan bir yer" olarak nitelemiş, ahşap yapılı ve birbirine oldukça yakın inşa edilmiş evlerde olası bir yangın tehlikesini dile getirmiştir. Doğal sözcüğü ile Evelyn plansız ve önlemsiz olarak, kentin çarpık bir kentleşme ile büyüdüğünü kastetmiştir. Dört yüzyıl boyunca bir Roma şehri olarak kalan Londra, şehir duvarlarının içinde gün geçtikçe daha da büyüdü ve nüfus da bir o kadar arttı. Şehir duvarlarını çoktan aşmış olan Londra; Shoreditch, Holborn ve Southwark gibi dönemin çevre semtlerine doğru büyümeye başladı ve sonuçta bağımsız bir şehir olan Westminster ile görünüşte birleşti.
17. yüzyıl sonlarına kadar şehrin merkezi — Thames Nehri ve şehir duvarları ile çevrili olan alan – 2.8 km² alana sahip olan ve Londra nüfusunun altıda birine denk gelen 80.000 kent sakinini barındıran tek bölümdü. Şehrin merkezi genellikle Londralıların yaşadığı diğer semtler ile çevriliydi. Londra o dönemde, bugün de olduğu gibi İngiltere'de ticaretin kalbinin attığı yerdi. Tüccar ve imalatçılar sınıfının tekelinde en büyük market ve en işlek limandı. Soylular sınıfı daima şehrin bu bölümünden uzak dururlardı; ya varoş mahallelerinden de ötede, kırsal kesime yakın yerlerdeki konaklarda ya da herkese açık olmayan, II. Charles'ın Whitehall Sarayı'nın bulunduğu Westminster bölgesinin batısındaki mevkide yaşarlardı. Varlıklı aileler yoğun tempolu, kirli havalı ve sağlıksız şehir merkezinden, özellikle de 1665 yılında baş gösteren ve Londra'yı vuran hıyarcıklı veba hastalığı salgınından sonra mümkün olduğunda kaçındılar.
Bu dönemde yönetim ile toplum arasındaki ilişkiler oldukça gergin geçiyordu. 1642 - 1651 yılları arasında İngiliz İç Savaşı boyunca Londra şehri cumhuriyetçilerin kalesi durumuna geldi. Ekonomik bakımdan gelişmiş, gönenç başkentin gücü, 1660'ların başlarında cumhuriyetçilerin gerçekleştirdiği birçok başkaldırıya ev sahipliği yaptığı için Kral II. Charles için bir tehdit oldu. Şehrin belediye amirleri iç savaşta çarpışmış olan kişilerden oluşuyordu ve önceki kral I. Charles'ın mutlakiyet için yapmış olduklarının nasıl bir ulusal travmaya neden olduğunu gayet iyi biliyorlardı. Bu nedenle oğlundan da benzer bir hareket gelecek olursa bunu engellemeye kararlılardı ve yangın başlayıp kenti tehdit etmeye başladığında II. Charles'ın askerlere ve diğer birimlere verdiği tüm emirlere karşı çıktılar. Böyle acil bir durumda bile, istenmeyen kraliyet askerlerini şehirde görevlendirmek olası bir tehlikeye zemin hazırlamaktı. Bu nedenle Charles harekete geçip belediye başkanını görevden azletti ve yönetimi devraldı fakat yangın o zamana kadar kontrol edilemeyecek bir düzeye ulaşmıştı.

Londra, aşırı kalabalık, dolambaçlı ve taş döşeli dar sokaklarıyla tam bir Orta Çağ kentiydi. Dar sokaklarda, en yakını 1632 yılında gerçekleşmiş birçok yangın felaketi yaşandı. Ahşap yapılar ve saman - çamur karışımı çatılar yüzyıllar boyunca yasaklanmış olmasına karşın, bu ucuz yapı malzemeleri her zaman kullanılmaya devam etti Kentte bulunan yegâne taş yapılar tüccar ve tefecilere ait, etrafı sıkışık ve aşırı kalabalık mahalleler ile çevrili geniş araziler üzerine kurulmuş olan konaklardı. En ufak boşluğu bile hızla büyüyen nüfusa kalacak yer sağlamak amacıyla değerlendirilmiş olan bu varoş bölgelerinde büyük yangın tehlikesi teşkil eden nalbantlar, perdahçılar ve dökümcüler vardı. Esasen şehirde faaliyet göstermeleri yasak olan bu kişilere yine de göz yumulurdu.
Nehir kıyısı kentte çıkan yangınlar için kilit bir noktaydı. Thames Nehri hem itfaiye çalışmaları için su sağlar hem de nehir kenarında yaşayanların hızla bölgeden kaçmasına olanak verirdi. Fakat nehir boyunca sıralanan, yanıcı maddelerin tutulduğu depo ve mahzenlerin olduğu yoksul semtler diğer yerlere göre en yüksek riski taşırdı. İskele boyunca büyük miktarlarda katran, reçine, zift, kenevir ve keten köhne kulübe ve depolara stoklanmıştı. Londra'da nehir kıyısındaki depolar başta olmak üzere birçok yerde büyük miktarda barut da bulunurdu. Londra Köprüsü'nün kuzey bitimindeki Londra Kulesi'nde 500 ila 600 ton arasında barut saklanıyordu. Bunların büyük bir bölümü iç savaş döneminde Oliver Cromwell'in kurduğu ordunun eski üyelerinin o dönemki misket tüfeklerini ve tüfekleri kullanırken gerekecek barutu hâlâ tutmalarından dolayı kalmıştır.
Londra şehri ile Thames Nehri'nin güney kıyılarını birbirine bağlayan tek yapı olan Londra Köprüsü 1632 yılında çıkan yangında, üstüne evler inşa edilmiş olduğu için ağır can kayıplarının yaşandığı bir alan olmuştu. Pazar günü şafak sökmeye başladığında yanmaya başlayan bu evleri Londra Kulesi'nden izlemekte olan parlamento üyesi Samuel Pepys tutmuş olduğu günlüğünde köprüde yaşayan dost ve akrabaları için duyduğu kaygıları yazmıştır. Köprü üzerindeki bu evlerdeki yangının güneydeki Southwark semtine sıçrayacağından korkulduysa da bu, köprünün üzerindeki evlerin arasında bulunan ve bir set görevi gören boşluklar nedeni ile önlenmiştir.
5.5 metre yüksekliğindeki Roma şehir duvarları yangından kaçanları alevlerin tam ortasında bırakma riskini taşırdı. Nehir kıyılarında bir yer yanmaya başladığı zaman tekne ile kaçma yolu kapalı ise şehirden tek çıkış duvarların belirli yerlerinde bulunan 8 çıkış kapısıydı. Şehirde itfaiye çalışmalarına engel olan en büyük etmen cadde ve sokakların darlığıydı. Normal günlerde bile at arabalarının, yük taşıma araçlarının ve yayaların aşırı dar sokaklarda, düzensiz bir biçimde park etmeleri büyük bir karışıklığa neden olurdu. Büyük Yangın süresince de sokakları bağlayan üstü kapalı pasajlar, felaketten kaçan ve kurtarabildikleri mal ve eşyalarını buralara yığan evsizler tarafından işgal edildi. Yangına müdahale etmeye çalışan itfaiye ekipleri bu bölgelerde boşuna vakit kaybettiği için yangınların meydana getirdiği tahribat da bir o kadar arttı.

Yangınlar, mumlu aydınlatmaların kullanıldığı, açık ocak ve şöminelerin bulunduğu tahta evleri ile yanıcı maddelerin istiflenmiş olduğu depoları olan Londra'da oldukça alışılmış olaylardı. Adından söz edilecek bir polis ya da itfaiye örgütünün bulunmadığı Londra'da Trained Bands adı verilen yerel askerlerin oluşturduğu, acil durumlar için hazır bulunan bir devriye grubu vardı. Yaklaşık 1.000 gözcü ve tellaldan oluşan bu grubun bir görevi de geceleri sokak ve caddelerde gezerek güvenliğin yanı sıra yangınları kontrol etmekti.
Halkın yangınlarla mücadele yöntemleri oldukça yerinde ve etkili olurdu. Çevre ev ve sokaklarda yaşayan kişiler kilisenin çanları ile alarma geçirilir, halk alelacele olay yerinde toplanarak mevcut imkânlar dahilinde imece usulüyle yangını söndürmeye çalışırdı. Yasalara göre tüm mahalle kiliseleri bu tür acil durumlara hazırlık amacıyla; yüksek, taşınabilir merdivenler, kovalar, baltalar ve gerektiğinde duvarlara asılıp çekerek yıkabilmek için kullanılan yangın kancaları gibi birtakım donanımı bulundurmak zorundaydı. Erişilmesi zor, yüksek binalarda ise kontrollü biçimde barut ya da bir

Cambridge, İngiltere'de bir şehirdir. Özellikle dünyanın en iyi beş üniversitesinden biri olan Cambridge Üniversitesi ile bilinir. Cambridge şehri, Birleşik Krallık'ta Cambridgeshire vilayetinin idari merkezidir.

Londra'nın kuzeyinde olup yaklaşık 65 mil (105 km) uzaklıktadır. Çok sayıda küçük kasaba ve köylerle çevrilir. Ayrıca, Silicon Fen olarak bilinen yüksek teknoloji bölgesinin kalbidir.
Cambridge, en çok Cambridge Üniversitesi ile bilinir. Üniversite ünlü Cavendish Laboratuvarı, King's College Şapeli ve Cambridge Üniversitesi Kütüphanesi'ni içerir. Cambridge silüeti son iki şey ile tamamlanır: şehrin güney ucundaki Addenbrooke Hastanesi'nin bacası ve merkezdeki St John's Koleji Şapel Kulesi.
2001 yılı Birleşik Krallık nüfus sayımına göre şehrin nüfusu 22.153 öğrenci ile birlikte 108.863 kişi idi. Ama şehirsel alan güney Cambridgeshire bölgesinin bir kısmını içine alır ve şehirsel alan nüfusu yaklaşık 130.000'e ulaşır.

Cambridge'de pek çok tıbbi merkezde sağlık hizmetleri verilir. Birleşik Krallık'ın en büyük ve geniş hastanelerinden biri olan Addenbrooke Hastanesi eğitim ve öğretim hastanesidir. Ayrıca araştırma merkezi görevini de yapar.

Cambridge aktif Hristiyan nüfusa ve pek çok kiliseye sahiptir. Bu kiliselerin bazıları şehrin büyüleyici mimari manzarasının bir kısmını şekillendirir.
Cambridge aile ve gençlik organizasyonu esaslıdır. Romsy Town'da Romsey Mill adlı gençlik ve cemiyet merkezi yer alır. Bu yer tekrar düzenlenmesinden sonra Şubat 2007'de yeniden açılmıştır. 29 Mayıs 2007 tarihinde ise York başpiskoposu Dr John Sentamu tarafından özel bir servise vakfedilmiştir.

Cambridge 2004 yılında ticari sergi şehir statüsünü garantiledi.

Cambridge aşağıdaki ülke şehirleri ile kardeş şehirlik bağlantısı yapmıştır:

 Heidelberg, Almanya, 1957
 Szeged, Macaristan, 1987

  (İngilizce)
Resmî turizm sitesi (İngilizce)
Curlie'de Cambridge (DMOZ tabanlı) (İngilizce)
Cambridge Rehberi - Cambridge hakkında Türkler için yapılmış bir site

Cambridgeshire, İngiltere'nin Doğu bölgesinde bir "shire" tipi county'dir. İdarî merkezi Cambridge şehridir.
Törensel Cambridgeshire County'nin yüzölçümü 3.389km²; 2008 tibarıyla göre nüfusu 769,100 kişi ve nüfus yoğunluğu 227 kişi/km² dir.

Törensel Cambridgeshire Kontluğu Lincolnshire, Norfolk, Suffolk, Essex, Hertfordshire, Bedfordshire, Northamptonshire ve Rutland kontlukları ile komşudur.

Törensel Cambridgeshire Kontluğu'na bağlı şu metropoliten olmayan yerel idare bölgeleri vardır ve törensel olarak bağlı şu tek-seviyeli yerel idare birimi bulunur:

Doğu İngiltere
Cambridge

Curlie'de Cambridgeshire (DMOZ tabanlı) (İngilizce)
Cambridgeshire Kontluk resmi websitesi18 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Cambridgeshireshir-news" websitesinde yerel haberler
Cambridgeshire.net toplum haberleri rehberi
Cambridge Çarşısı'ndaki Webcam 22 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Camelot, Kral Arthur efsanesiyle ilişkilendirilen ünlü kale ve saraydır. Arthur'un erken dönemdeki hikâyelerinde adı geçmeyen Camelot, ilk kez 12. yüzyıl Fransız şövalyelik efsanelerinde ortaya çıktı. Zaman içinde Arthur diyarının fantastik başkenti ve sembolü hâline dönüştü. Hikâyeler, Camelot'un Britanya'da bir yer olduğunu anlatırken, bazen de gerçek şehirlerle ilişkilendiriyor; fakat tam konumunu açığa çıkarmıyor. Çağdaş araştırmacıların çoğu Camelot'un tamamıyla kurgusal bir yer olduğu ve coğrafyasının romantik yazarlar için çok uygun olduğu görüşünü paylaşıyorlar. Kral Arthur efsanesi araştırmacılarından Norris J. Lacy'ye göre "Camelot, bilhassa hiçbir yerde olmadığı için her yerde olabilir." Buna rağmen, 15. yüzyıldan beri "gerçek" Camelot'un tam olarak nerede olduğuna dair çeşitli savlar öne sürülmüştür. Günümüzde ise popüler kültür ve turizm amacıyla bu iddialara yenileri eklenmektedir.

Canary Wharf, Londra'nın Tower Hamlets ilçesinde Köpekler Adası'nda yer alan merkezi iş alanıdır. City of London ile birlikte Birleşik Krallık'ın iki büyük finans merkezinden biridir.
Canary Wharf'ta yaklaşık 105,000 kişi çalışmakta olup Barclays, Citigroup, Clifford Chance, Credit Suisse, Infosys, Fitch Ratings, HSBC, J.P. Morgan, KPMG, MetLife, Moody's, Morgan Stanley, RBC, Skadden, State Street and Thomson Reuters dahil olmak üzere büyük bankalar, profesyonel hizmet firmaları ve medya kuruluşlarının merkezlerine ev sahipliği yapmaktadır.

Canary Wharf, 1802 yılından itibaren dünyanın en işlek limanlarından biriydi. 1960'lı yıllarda liman endüstrisi gerilemeye başlamış olup tüm limanlar 1981 yılında kapatılmıştır. Daha sonradan Birleşik Krallık hükûmeti, bölgenin yeniden geliştirilmesini teşvik etmek için bir dizi politikalar benimsedi. 1988 yılında Kanada şirketi Olympia ve York tarafından, Köpekler Adası üzerinde büyük bir iş merkezi projesi inşaatı başlandı ve 1991 yılında zamanında Birleşik Krallık'ın en yüksek binası olan One Canada Square dahil olmak üzere ilk binalar tamamlandı.
Ancak, bölge Londra'nın iş hayatı tarafından uzak konumu nedeniyle ilk başta kabul görmedi ve Olympia and York şirketi 1992 yılında iflas etti.

Canary Wharf Group plc8 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Canterbury Başpiskoposluğu, İngiltere Kilisesinin lideri ve en yetkili piskoposu olan Canterbury Başpiskoposu'nun (İngilizce: Archbishop of Canterbury) makamı. Dünya çapındaki Anglikan Kiliseler Topluluğu'nun sembolik lideri olup (resmî önder bulunmamakla beraber denk başpiskoposlar arasında en kıdemlisi Canterbury kabul edilir) Canterbury Piskoposluğu'nu da idare eder. 2017 yılı itibarıyla bu makamda Justin Welby bulunur. 105. başpiskopos olan Welby 2013 yılında Canterbury Katedrali'ndeki törenle göreve başladı. İlk Canterbury Başpiskoposu olan Augustinus, 597 yılında Papa I. Gregorius tarafından Roma'dan gönderildi.
Canterbury'deki saray ve Londra'da Lambeth Sarayı Başpiskoposluğun faaliyet gösterdiği yerlerdir.

Canterbury Başpiskoposluğu9 Nisan 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Canterbury Hikâyeleri, 14. yüzyılda Geoffrey Chaucer tarafından yazılan eserdir. İngilizcenin yazılı ilk eserlerinden biri olması bakımından büyük önem taşımaktadır.

Londra dolaylarından Canterbury'deki katedralde bulunan Saint Thomas Becket Mabedi'ne doğru hac yolculuğuna çıkanların, yol boyunca vakit geçirmek için birbirlerine anlattıkları hikâyelerden oluşur.

Chaucer'in en başarılı ve ünlü eseridir. Yazarın bu hikâyeleri yazarken daha evvel İtalya'ya yaptığı bir seyahatte okuduğunu söylediği Decameron Hikâyeleri'nden büyük ölçüde etkilendiği ve kitabındaki hikâyelerin yapısı ile Decameron'dakilerin benzeştiği düşünülmektedir.
Chaucer aslında 120 hikâye yazmayı planlanmış ancak bunların sadece 24 tanesini gerçekleştirmiş olarak görünse de 4 tanesi hala eksiktir. 20 tanesi tam olarak yazılmıştır. Manzum bir şekilde yazılan hikâyelerin sadece iki tanesi mensurdur. Kitap Orta Çağ İngilizcesi ile yazılmıştır.

A Canterbury Tale 1944 İngiltere yapımı sinema filmi.
The Canterbury Tales 1972 İtalya yapımı, yönetmenliğini Pier Paolo Pasolini'nin gerçekleştirdiği sinema filmi.
The Canterbury Tales 2003 İngiltere yapımı televizyon dizisi.
Ayrıca esinlenme içeren film ve diziler de bulunmaktadır.
Yedi (Se7en) 1995 ABD yapımı, David Fincher'ın yönettiği sinema filmi.
Trinity Tales 1975 İngiliz yapımı televizyon dizisi.

Hyperion (1989) Dan Simmons (1990 yılında Hugo Ödülünü kazanmıştır)
The Canterbury Trail (2001) Angie Abdou

Ataların Hikayesi (2004) Richard Dawkins
The Canterbury Puzzles Henry Dudeney

Fabliau

Japonya'nın internet ülke alan adıdır. Japan Registry Services Co., Ltd. tarafından yönetilir.

.ac.jp: Yükseköğretim kurumları.
.ad.jp: Japonya Ağ Bilgi Merkezi (JABM) üyeleri.
.co.jp: Japonya'da kayıtlı Anonim şirketler (yabancı şirketlerde dahil)
.ed.jp: 18 yaşından küçüklerin okuduğu eğitim kurumları. (lise, ilköğretim gibi)
.go.jp: Japon bakanlıkları.
.gr.jp: İki veya daha fazla kişilik gruplar ve kayıtlı şirket grupları.
.lg.jp: Yerel hükûmet yetkilileri.
.ne.jp: Servis sağlayıcıları.
.or.jp: Kayıtlı kuruluşlar ve kâr amacı gütmeyen kuruluşlar.
 Diğerleri:

(organizasyon).(şehir ismi).(valilik ismi).jp:
metro.tokyo.jp: Tokyo hükûmeti için ayrılmış olan alan adı.
pref.(valilik ismi).jp: Valilikler için ayrılmış olan alan adı.
city.(şehir ismi).jp: Şehir hükûmetleri için.
city.(şehir ismi).(valilik ismi).jp:
town.(şehir ismi).(valilik ismi).jp: Şehirler için.
vill.(köy ismi).(valilik ismi).jp: Köyler için.

15 Mayıs Olayı (Japonca: 五・一五事件, romanize: Goichigo Jiken), 15 Mayıs 1932 tarihinde Japonya'da, Japon İmparatorluk Donanması'nın radikal unsurları tarafından başlatılan, Japon İmparatorluk Ordusu'ndaki öğrenciler ve aşırı milliyetçi Kan Birliği'nin (Ketsumei-dan) sivil kalıntıları tarafından desteklenen bir darbe girişimiydi.
Olay sırasında başbakan Inukai Tsuyoshi, 11 genç deniz subayı tarafından öldürüldü. Darbeye halkın desteği sonraki duruşmada suikastçıların son derece hafif cezalara çarptırılmasına, Japon militarizminin artan gücünün güçlenmesine ve ülkede demokrasinin ve hukukun üstünlüğünün zayıflamasına yol açtı.

Beasley, W.G. (2000). The Rise of Modern Japan, 3rd Edition: Political, Economic, and Social Change since 1850. Palgrave Macmillan. ISBN 0-312-23373-6. 
Borkwith, Mark (1989). Pacific Century: The Emergence of Modern Pacific Asia. Westview Press. ISBN 0-8133-3471-3. 
Oka, Yoshitake (1984). Five Political Leaders of Modern Japan: Ito Hirobumi, Okuma Shigenobu, Hara Takashi, Inukai Tsuyoshi, and Saionji Kimmochi. University of Tokyo Press. ISBN 0-86008-379-9. 
Sims, Richard (2001). Japanese Political History Since the Meiji Renovation 1868–2000. Palgrave Macmillan. ISBN 0-312-23915-7. 
Spector, Ronald (1985). Eagle Against the Sun: The American War With Japan. Vintage. ISBN 0-394-74101-3. 
Toland, John (2003). The Rising Sun: The Decline and Fall of the Japanese Empire, 1936–1945. reprint. Modern Library. ISBN 0-8129-6858-1. 

National Diet Library Reference

1923 Kanto Depremi veya Büyük Kanto Depremi (Japonca: 関東大震災, Kantō daishinsai), 1 Eylül 1923 günü saat 11:58:44'te meydana gelen depremdir. 4 dakika sürmüştür. Jeologlar günümüzde Büyük Kanto Depremi'nin 7.9 Richter ölçeğinde olduğunu tahmin etmektedir. Tarihteki en yıkıcı depremlerden biri olan Büyük Kanto Depremi sırasında 100.000 ile 140.000 kişi arasında tahmini ölü vardır. Eylül 2005'te Japon inşaat şirketi Kajima Kobori Research'ün raporuna göre, 1923 depreminde 105.000 insan ölmüştür.
Japonya'nın en büyük adası Honşu üzerinde bulunan Kantō bölgesinin neredeyse tamamının yerleşim alanları kullanılmaz duruma gelmiştir. Deprem sonrasında, Tokyo harap olmuştu. Deprem nedeniyle, 1930'lara kadar Osaka'nın nüfusunu ikiye katlayan, yoğun bir iç göç olmuştur.
Bu felaketten bahseden birkaç Japon filmi çekilmiştir. Aynı zamanda bir sürü kitap yazılmış; gösteriler olmuştur.

1923 Büyük Kanto Depremi 16 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1972 Kış Olimpiyatları, 3 Şubat - 13 Şubat 1972 tarihleri arasında Japonya'nın Sapporo şehrinde yapılmıştır. 11. kez yapılan Kış Olimpiyat Oyunları'nda 35 ülkeden, 205'i kadın olmak üzere 1006 sporcu, 35 karşılaşma yapmışlardır. 1972 Sapporo Oyunları Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri dışında düzenlenmiş ilk olimpiyattır.

Avusturyalı kayakçı Karl Schranz bir kayak ürünleri üreticisinden para aldığı için oyunlardan yasaklanırken, buz hokeyi oynayarak geçimlerini kazanan Doğu Bloku sporcularının yarışmasına izin verilmiştir. Amatörlük tartışmaları karşısında Kanada buz hokeyi karşılaşmalarına katılmama kararı almıştır.
SSCB'den Galina Kulakova kadınlarda üç kros kayak yarışını da kazanmıştır.
Hollanda'dan Ard Schenk sürat pateni yarışında üç altın madalya kazanmıştır.
Alp disiplininde az tanınmış olan İsviçreli Marie-Thérès Nadig hem iniş hem de büyük slalom yarışlarında altın madalya kazanmıştır.
Norveç'ten Magnar Solberg 20 km yarışını üst üste kazanan ilk biatlon yarışçısı olmuştur.
Sapporo Oyunlarına dek, Japonya oyunlarda hiç altın madalya kazanamamıştı; 1972'de ise normal kayakla atlama dalında, başta Yukio Kasaya olmak üzere bütün madalyaları toplamışlardır.

Oyunlarda 6 sporda (10 disiplin) toplam 35 etkinlik gerçekleştirildi.

http://www.olympic.org/uk/games/past/index_uk.asp?OLGT=2&OLGY=197229 Ağustos 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1973 Petrol Krizi, 15 Ekim 1973 tarihinde Petrol İhraç Eden Arap Ülkeleri Birliği'nin (OAPEC) Yom Kippur Savaşında ABD'nin İsrail Ordusuna destek vermesine karşılık olarak ilan ettiği petrol ambargosudur. OAPEC, ABD ve savaşta İsrail'den yana tavır sergileyen ülkelere artık petrol ihraç etmeyeceğini bildirir. Bununla beraber OPEC üyesi ülkeler dünya petrol fiyatlarını yükselterek ülkelerine giren kaynakları artırmaya karar verirler. Gelişmiş ülke sanayileri petrole bağımlı durumda olduğu için OPEC ülkelerinin önde gelen müşterileri durumundadır. 1973 yılında petrol fiyatlarındaki şaşkınlık verici artış ve 1973-4 dönemindeki borsanın çöküşü olan 1929 Wall Street iflası'ndan beri yaşanan küresel bir ekonomik krizdi ve sadece fiyat artışlarıyla açıklanamayacak mekanizmalara ve uzun dönem etkilerine sahipti.

Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC) 13 ülkeden oluşmaktadır. Bu ülkeler İran, 7 Arap ülkesi ve Ekvador, Endonezya, Nijerya, Angola ile Venezuela'dır. OPEC 14 Eylül 1960 tarihinde Bağdat Konferansında, önde gelen ABD ve Hollanda petrol şirketlerinin baskılarına karşı çıkmak amacıyla kurulmuştur. Örgüt sayesinde petrol ihraç eden ülkeler Batılı şirketler tarafından üretilen petrolden daha yüksek pay almakta ve üretim seviyesini belirlemektedirler. Örgüt gittikçe daha birlikte davranmaya başlayacak ve 1970'lere gelindiğinde Batılı petrol şirketleri karşılarında birleşik bir blok olarak petrol üreticilerini bulmuşlardır.

15 Ağustos 1971'de ABD altın borsasında tek geçerli değişim birimi olan ABD doları olarak belirten Bretton Woods Antlaşmasından çekildiğini açıklar. Değeri 1944 yılındaki antlaşmayla sabitlenmiş olan dolar bu kararla beraber dalgalı olacaktır. Bu kararın hemen ardından İngiltere benzer bir kararla İngiliz poundunu dalgalı kura geçirir. Sanayileşmiş ülkeler de benzer kararlarla kendi para birimlerini dalgalı kura geçirirler. Birbirleriyle bağlı şekilde kararlar alan sanayileşmiş ülkeler ayrıca rezervlerini de artırarak önceden görülmemiş seviyelerde para basacaktır. Sonuçta ABD dolarının ve diğer para birimlerinin değeri düşer. Petrol fiyatları dolar üzerinden olduğu için petrol üreten ülkeler aynı fiyata daha az net gelir elde eder hale gelmekteydi. OPEC karteli ise yaptığı açıklamayla bundan sonra petrolün fiyatının dolara değil altın değerine göre hesaplanacağını belirtecektir. Bu kararla beraber 1970'lerdeki Petrol Şoku başlamış olur. 1971 yılını izleyen dönemlerde OPEC bu değer kaybını telafi edebilmek için ağır hareket etmiştir. 1947-1967 yılları arasında petrolün ABD doları üzerinden fiyatı yılda %2'den az artmıştı. Petrol Şokuna gelinceye kadar petrol fiyatı sabit olagelmiş ancak bu olaydan sonra çok dengesiz hale gelmiştir. OPEC ülke bakanları yükselen fiyatların hızıyla aynı anda tepki verebilecek bir mekanizma kuramamış ve piyasanın hızına yetişemeyince kazançları hep geriye düşmüştür. 1973-74 yılındaki fiyat artışları sayesinde Bretton Woods zamanındaki gelir seviyeleri altına referansla sağlanmıştır.

Ana Madde:Yom Kippur Savaşı
6 Ekim 1973'te Suriye ve Mısır koordineli bir şekilde İsrail'e saldırarak Yom Kippur Savaşını başlattılar. Arap-İsrail savaşlarından dördüncüsü olan savaş zaten çıkmak üzere olan büyük krizi tetikler. Batı açısından bakıldığında yolun sonuna gelinmişti; enerji sarfiyatını yılda %5 artırmaya devam edip, petrolü düşük fiyattan almayı sürdürdüler. Buna rağmen petrol üreten 3. Dünya ülkelerine işlenmiş ürünleri enflasyonlu fiyatlarla satamaz hale geldiler. Bu gerçeklik o dönem bölgedeki ABD'nin en sadık müttefiki ve dünyanın en büyük ikinci petrol ihracatçısı olan İran Şahı tarafından New York Times'da dile getirilmiştir:

Petrolün fiyatı tabii ki artacak, hem de nasıl! Siz (Batılı ülkeler) bize sattığınız buğdayın fiyatını %300 artırdınız, aynı durum şeker ve çimentoda da geçerli. Bizim ham petrolümüzü alıyor, onu rafine ettikten sonra tekrar bize 100 katı fiyata satıyorsunuz. Bundan sonra adil olan bize petrol için daha fazla ödeme yapmanızdır. Diyelim ki on kat daha.
Bunu izleyen günlerde 17 Ekim 1973 günü Arap ülkeleri ABD'ye Yom Kippur Savaşında İsrail'e verdiği askeri destek (Nickel Grass Operasyonu) yüzünden cezalandırma olarak petrol ambargosu başlatırlar. Ambargo hemen Batı Avrupa ve Japonya'yı da içerecek şekilde genişletilir.

16 Ekim 1973 tarihinde OPEC petrol üretimini düşürüp, Batılı ülkelere özellikle de ABD ve Hollanda'ya petrol taşıyan sevkiyatlara ambargo koyar. Savaş sırasında Hollanda, İsrail'e silah sağlamış ve ülkesindeki havaalanlarından ABD'nin yardım uçuşları yapmasına izin vermiştir. OPEC ayrıca petrol fiyatlarını yükseltmiş ve arz azalmasına rağmen talep sabit kalınca fiyatlar muazzam artmıştır. Üretimin de sınırlanmasıyla petrol fiyatı sınırsızca artmaya başlar. Bretton Woods Antlaşmasının bozulmasıyla dünya finans sistemi zor durumdayken 1980'li yıllara kadar ekonomik durgunluk ve yüksek enflasyon çok sık yaşanacaktır.

Ocak 1973-1974:Borsanın çöküşü başlar.
23 Ağustos 1973:Yom Kippur Savaşı hazırlıkları kapsamında Suudi kralı Faysal ve Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat Riyad'da bir araya gelir ve gizli antlaşmaları tartışırlar. Antlaşmaya göre yaklaşmakta olan silahlı mücadelede Araplar petrolü bir silah olarak kullanacaklardır.
15 Eylül: OPEC bir antlaşma zemini olarak 1971 Tahran Antlaşması uyarınca İsrail'e verilen desteğin kesilmesine karşılık 6 İran Körfezi ülkesinin fiyatların artışına engel olabileceklerini açıklar.
6 Ekim: Mısır ve Suriye koordineli olarak İsrail'e saldırarak 4.Arap-İsrail savaşı olan Yom-Kippur Savaşını başlatırlar.
8-10 Ekim: OPEC ile petrol şirketleri arasında yapılan 1971 Tahran fiyat antlaşmasını revize etme toplantısı başarısız olur.
12 Ekim: ABD, Nickel Grass Operasyonunu başlatır, bu operasyon sırasında Yom Kippur Savaşında İsrail'e askeri malzeme ve silah hava yoluyla taşınacaktır.
16 Ekim: Tek taraflı olarak aldıkları kararla Suudi Arabistan, İran, Irak, Abu Dabi, Kuveyt ve Katar petrol fiyatlarını %17 artırarak varil başına fiyatı 3.65 dolara yükseltip üretimi azaltırlar.
17 Ekim: OPEC petrol bakanları petrolü silah olarak kullanma ve Arap-İsrail savaşı sırasında Batının İsrail'e verdiği destek yüzünden cezalandırılması kararı alır. Dost olmayan ülkelere ambargo ve ihraç kesintisi öngörülür.
19 Ekim: ABD Başkanı Richard Nixon Kongreden 2.2 milyar dolar mertebesinde İsrail için acil yardım paketini onaylamasını ister. Suudi Arabistan, Libya ve diğer Arap ülkeleri ABD'ye petrol ihracında ambargo yapılacağını bildirirler.
26 Ekim: Yom Kippur Savaşı sona erer.
23-28 Ekim: Arap petrol ambargosu Hollanda'yı da kapsayacak şekilde genişletilir.
5 Kasım: Arap petrol üreticileri %25 üretim azaltılmasını ilan eder. %5 daha eksiltme tehdidi yapılır.
23 Kasım: Ambargo kapsamına Portekiz, Rodezya ve Güney Afrika dahil edilir.
27 Kasım: ABD Başkanı Nixon, petrol ürünlerinin fiyatını, üretimini ve satış koşullarını kontrol altına alan Acil Petrol Kanununu imzalar.
9 Aralık: Arap petrol bakanları dost olmayan ülkelere ihraç edilen petrolde 1974 yılı Ocak ayından itibaren %5'lik bir indirim kararı alır.
25 Aralık: Arap petrol bakanları Ocak ayı için öngörülen %5indirimi iptal ederler. Suudi Petrol Bakanı OPEC üretim seviyesinin %10 artacağını bildirir.
7-9 Ocak 1974: OPEC petrol fiyatlarını 1 Nisan tarihine kadar dondurma kararı alır.
11 Şubat: ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger Bağımsızlık Projesini açıklar, bununla amaçlanan enerjide dışa bağımlı olmayan bir ABD'dir.
12-14 Şubat: Arap-İsrail ateşkesi görüşmeleri sırasında Cezayir, Mısır, Suriye ve Suudi Arabistan liderleri petrol stratejilerini masaya yatırırlar.
17 Mart: Libya hariç Arap ülkeleri petrol bakanları ABD'ye karşı uygulanan petrol ambargosunun sona erdiğini ilan ederler.
Aralık 1974: 1973-74 Borsa Krizi sona erer.

Ambargonun kısa vadede çok çarpıcı etkileri olmuştur. OPEC, petrol şirketlerinden ödemeleri artırmalarını isteyince petrol fiyatı dört kat artarak varil başına 12 dolara çıkar. Petrol fiyatındaki bu artış petrol ihraç eden ülkeleri çok etkilemiş, yıllarca Batılı devletlerin kontrolündeki petrol gelirleri Ortadoğu ülkelerine akmaya başlamıştır. Bu gelirin bir kısmı gelişmekte olan ülkelerde ortaya çıkan ekonomik mali darboğazın etkilerini hafifletmek için kullanılacaktır. Kendi ihraç mallarının fiyatı düşen ve petrole yüksek fiyat ödemek zorunda kalan gelişmekte olan ülkeler bu açmazdan çok etkilenecektir. Petrol gelirlerinin çoğu artan silahlanma yarışında harcanacak ancak OPEC ülkeleri kendi ülkelerinde petrol çıkartan ve işleten yabancı firmaları kamulaştırma hamlesini yapmayacaklardır. Buna rağmen Suudi yetkililer ülkede petrol çıkartan ve işleyen Aramco şirketini 1980 yılında kamulaştıracaktır. Petrol fiyatlarının artmasıyla Suudi Arabistan iddialı beş yıllık kalkınma planları oluşturmaya başlayacaktır. 1980 yılı için öngörülen harcamalar 250 milyar dolardır! Diğer ülkeler de petrol gelirleri sayesinde büyük ekonomik gelişme programlarına başlarlar. Öbür yandan petrol fiyatları Batı ülkelerinde kaos yaratır. ABD'de tüketiciye satılan benzinin galon fiyatı Mayıs 1973'te 38.5 sentten Haziran 1974'te 55.1 sent olacaktır. New York Borsası ise bu dönemde 97 milyar dolar değer kaybetmiştir. Avrupa'daki ülkelere uygulanan ambargo her ülkeye eşit değildir. Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) üyesi 9 ülkeden Hollanda tamamen ambargo altındayken, ABD'ye askeri üslerini operasyon için kullandırmayan İngiltere ve Fransa petrolünü kesintisiz şekilde almaktaydı. İsrail'in geleneksel destekçisi olan İngiltere'de baştaki Edward Heath, kendinden önceki yönetimin tersine İsrail'i Araplara karşı desteklememiş ve İsrail'in 1967 sınırlarına çekilmesini talep etmiştir. Yom Kippur Savaşı karşısında AET üyeleri ortak bir tutum alamamıştır. Topluluk sonunda 6 Kasımda yayınladığı bildiride Fransa-İngiltere hattında açıklama yapınca, Arap yanlısı tutum sonucunda AET üyeleri ambargo kapsamından çıkartılır. Avrupa'da ambargonun etkisinden çok fiyat artışları yıkıcı olur. Özellikle İngiltere'de 1973-74 kışında yaşanan madenci grevi enerji kriziyle birleşerek hükûme

Doğu Asya Mali Krizi, Temmuz 1997'nin ikinci yarısından itibaren ortaya çıkan ve Tayland'da başlayan bir domino etkisi ile tüm Asya'yı sarmış ve Güneydoğu Asya krizi adını almış finans krizidir. Asya Kaplanları olarak bilinen birçok Doğu Asya ülkesinin para birimleri, ABD Doları'na sabitlemişti. Dolar değer kazandıkça bu ülkelerin ihracat rekabeti azaldı.
Bankaların, risk analizi yapmadan siyasi bağlantıları olan şirketlere kontrolsüz kredi vermesi, Spekülatif saldırılara karşı yerel parayı savunmaya çalışan merkez bankalarının rezervlerini bitirmesi sonucunda gelişme gösteren bir mali krizdir.
Uluslararası fon akımlarında yaşanan sorunlar, coğrafi yakınlığın ötesine geçerek küresel bir boyut kazanmıştır. 
Doğu Asya piyasalarında büyük kayıplar yaşayan uluslararası fon yöneticileri, nakit ihtiyaçlarını karşılamak ve risk limitlerini dengelemek amacıyla Rusya, Brezilya ve Türkiye gibi diğer yükselen piyasalardaki varlıklarını da nakde çevirmiştir.
Endonezya, Güney Kore ve Tayland krizden en çok etkilenen ülkelerdir. Asya ülkelerinin ve bu ülkelere yatırım yapan, borç veren ülkeler ve şirketlerin hataları bu krizde önemli rol oynamıştır. Krizden en çok etkilenen ve krizin başladığı ülke olan Tayland'ın sıkı ekonomik ilişkileri olduğu çevre ülkelerden çıkmaya çalışması tüm bölge ülkelere krizin dağılmasına sebebiyet vermiştir. Tayland'ın Asya krizini tetiklemesinin birkaç sebebi daha vardır. Tayland'ın para birimi Bahttaki değer kaybı ve Tayland'daki siyasi kriz, ekonomik krizin çıkmasına neden olan iki büyük sorundur. 
Hong Kong, Malezya, Laos ve Filipinler de bu krizden oldukça etkilenmiştir. Çin, Tayvan, Singapur ve Vietnam ise göreceli olarak az etkilenen ülkelerdir. Japonya bu krizden fazla etki almamıştır ama kendi içinde uzun dönem sürecek olan mali zorluklarla karşı karşıya kalmıştır. Bütün bunlara rağmen tüm bu ülkelerin para birimleri dolara karşı oldukça fazla değer kaybetmişlerdir. Etkilenen tüm ülkeler arasında Güney Kore en fazla zararı görmüştür. 1997 krizinin Güney Kore ayağında, Chaebol olarak adlandırılan aile mülkiyetindeki dev holdinglerin aşırı borçlanmaya dayalı büyüme modelleri, finansal sistemin tıkanmasına yol açmıştır. Kriz sürecinde ülkenin en büyük 30 holdinginden 11'i iflas etmiş veya devlet kontrolünde yeniden yapılandırılmıştır. 

Ocak 1997'de, Güney Korenin en büyük çelik üreticilerinden biri olan Hanbo Steel'in iflası, krizin ilk somut sinyali olarak kabul edilir.

Doğu Asya Mali Krizi dünya mal ve finans dengesini bozmuştur. 1997 yılına kadar Asya ülkeleri hiç beklenmedik şekilde çok yüksek büyüme oranları kaydettiler. Asya ülkelerinin, her ne kadar farklı ülkeler olsalar da, ekonomilerinde kullandıkları faktörler çoğunlukla benzerdir. İhracat bu ülkelerin ekonomilerinin büyümesindeki kilit unsurdur. Ucuz iş gücü, nispeten eğitimli işçi, ihracat odaklı ekonomiler, uluslararası ticarette sınırları kaldırma ve özellikle Malezya'ya yabancı yatırımcıların ağır sanayi yatırımları yapması gibi tüm unsurlar bir araya geldiğinde Asya ülkelerine ‘ihracat santrali’ ülkeler adı verilmiştir. 1990-1996 yılları arasındaki dönemde ihracat oranı Malezya'da yıllık yüzde 18, Tayland'da yüzde 16, Singapur'da yüzde 15, Hong Kong'da yüzde 14 ve Güney Kore'de yüzde 12 büyüme gerçekleştirmiştir.
Kriz daha çok "Doğu Asya" krizi olarak bilinip adı öyle konulmuş olsa da etkileri tüm dünyada hissedildi ve küresel bir mali krize neden oldu. Bu etkiler Rusya ve Brezilya gibi ülkelerde hissedildi, yatırımcılar gelişen pazarlara güvenlerini yitirdi. Yatırımcı olarak Birleşik Devletler de bu krizden bir miktar etkilendi. 1997'de meydana gelen bu kriz birçok ülkeyi etkilemesinin yanı sıra Türkiye'yi de etkilemiştir. Sanayi üretimi ve ihracat azalıp işsizlik artmış, kapasite olarak talep ve büyüme daralmıştır.

1997 yılına kadar Asya, gelişmekte olan ülkelere akan sermayenin neredeyse yarısına yakınını çekmekteydi. Özellikle Güney Asya ekonomileri yüksek faiz politikası izleyerek yüksek kar elde etmek isteyen yabancı yatırımcıları kendilerine çekmişlerdi. Bunun sonucu olarak bu ekonomiler yüksek miktarda sıcak para çektiler ve değerli kıymetlerin fiyatları yükseldi. Bu yıllarda, yani 1980'lerin sonları ve 1990'ların başlarında, Tayland, Malezya, Endonezya, Filipinler, Singapur ve Güney Kore ekonomileri %8 ile %12 arasında yüksek büyüme gerçekleştirdi. Bu başarı IMF ve Dünya Bankası gibi çeşitli uluslararası kurumlar tarafından sahiplenildi ve Asya mucizesinin bir parçası olarak görüldü. 1990'ların belli bir döneminden sonra ticaretin dışa dönük kısmında ve cari açıklarda büyüme yaşandı. Cari açıklar finanse edilmeye başlandığında kontrol altına alındığı düşünülmüş olsa da açıklar büyüdükçe kontrolü zorlaşmaktaydı. Ülkeye giren yabancı fonlar nedeniyle kısa vadeli borçlar krizi çıkmaza sürüklemişti. Kriz sürecinde yeterince güçlü finans sektörü gözetimi olmaması, sektörün yeterince şeffaf olmaması ve kuralların uygulanmamasından dolayı durum daha da kötüleşmişti.
Asya krizi 1997'nin ortalarında başladı ve çeşitli Doğu Asya ülkelerinin para birimi, borsa ve diğer kıymetlerinin büyük miktarda değer kaybetmesine yol açtı. 1997'nin başından itibaren iç ve dış spekülatörlerde Tayland bahtının aşırı değerlendiği, ülkenin ihracat olanaklarını artırmak için bahtın değerinin düşürüleceği beklentisi hakim olmaya başlamıştı. Güney Amerika'daki olaylar, özellikle 1994 Meksika peso krizi yüzünden güvenlerini kaybeden batılı yatırımcılar Doğu Asya ülkelerinde tuttukları portföy yatırımlarını çekmeye başladılar. Oluşan domino etkisi sayesinde bir süre sonra küresel bir kriz oluştu.
1994 yılında, Princeton Üniversitesi'nden (daha sonra MIT'e geçen) ekonomist Paul Krugman, Asya mucizesini eleştiren bir makale yayınladı. Krugman'a göre Doğu Asya ekonomileri yüksek büyüme hızlarını verimlilik artışına yol açan sermaye yatırımlarına borçluydular. Ancak toplam faktör verimliliği çok az artmıştı. Krugman'a göre sermaye yatırımları değil, toplam faktör verimliliğindeki artış sürdürülebilir büyüme sağlayabilirdi. Krizden sonra Krugman iyi bir gelecek tahmincisi olarak görüldü ancak kendisi krizi ve büyüklüğünü önceden tahmin etmediğini belirtti.
Bu yıllarda Tayland, Endonezya ve Güney Kore'nin büyük miktarda özel sektör cari hesap açığı vardı ve düşük kur politikası borç almayı teşvik ederek sektörlerin dış dünyaya karşı kırılganlıklarını artırdı. 1990'ların ortalarında iki olay ekonomideki konjonktürün değişmesine yol açtı. ABD ekonomisi 1990'ların başlarındaki durgunluğun etkilerinden kurtulmaya başlayınca Alan Greenspan'ın başkanlığındaki Federal Rezerv faizleri yükselterek enflasyonu düşürme fırsatını ele geçirmiş oldu. Bunun üzerine ABD, yüksek kısa vadeli faiz oranları sayesinde sıcak para çeken Doğu Asya ekonomilerine göre daha çekici bir yatırım hedefi haline geldi. ABD doları değer kazandı ve ABD dolarına bağlı olan Doğu Asya para birimleri de bunun sonucunda değerlendi. Değerlenen Doğu Asya para birimleri yüzünden bu ülkelerden ihracat yapmanın maliyeti arttı ve bu ülkelerin rekabet güçleri azaldı. 1996 ilkbaharında Doğu Asya ihracatı büyük bir düşüş gösterdi. Bu bölgedeki ülkelerin cari açıkları daha da kötüleşti.
Bazı ekonomistler krizin asıl nedeninin gayrimenkul spekülasyonu olduğunu düşünseler de Kıta Çin'inin ASEAN ülkeleri ihracatlarının yavaşlamasında büyük rolü olduğunu belirtmekteydiler. Çin, özellikle 1990'larda ihracatı destekleyen çeşitli reformların uygulanması ile birlikte diğer Asya ekonomileri ile rahat rekabet edebilir hale gelmişti. Daha önemli bir neden de dolara bağlı olan Tayland ve Endonezya para birimlerinin doların değer kazanması ile birlikte değer kazanmasıydı. Batılı ithalatçılar daha ucuz üreticiler aramaya yöneldiler ve para birimi Yuan'ı dolara karşı düşük değerde tutan Çin'de ucuz üreticileri buldular. Başka ekonomistler bu iddiayı desteklemeyerek 1990'larda hem Çin'in hem de ASEAN ülkelerinin ihracatlarının çok hızlı miktarda yükseldiğini belirtmektedirler.
Bazı ekonomistler, örneğin Cato Enstitüsü'ndekiler, Asya krizinin piyasa psikolojisi (sürünün yaptığını yapmak) veya teknoloji (daha hızlı ve ucuz bir şekilde bilgi edinme ve hızlı tepki süresi) yüzünden değil de bilgiyi çarpıtan ve bunun sonucu olarak kırılganlık yaratıp spekülatörleri çeken yanlış makroekonomi politikaları yüzünden çıktığını öne sürmektedirler. "Sürü psikolojisi" olarak gösterilen hareketler spekülatörlerin mantıklı hareketlerinin sonuçlarıydı ve hükûmetin uyguladığı sabit döviz kuru merkezli para politikasının sürdürülemez olduğunun yatırımcılar tarafından görülmesi sonucunda oluşmuştu. Bu tür ekonomistlere göre krizin nedeni, piyasa bozukluklarını düzeltmek için uygulanan sürdürülemez makroekonomik/korumacı politikaların düzeltmek istenilen bozuklukları bizzat yaratmasıdır.
Joseph Stiglitz ve Jeffrey Sachs gibi diğer ekonomistlere göre reel ekonominin krizdeki etkisi finansal piyasaların etkisine göre sınırlı kalmıştı. Bu iddiaya temel olarak krizin hızı gösterilmekteydi. Sachs ve diğerleri krizin oldukça hızlı gelişmesini, ani risk şoku sonucu oluşan klasik para kaçışına benzettiler. Sachs bu iddiayı temellendirmek için krizin hemen sonrasında IMF önerisi ile uygulanan sıkı para politikasını, Frederic Mishkin ise piyasalardaki bilgi asimetrisinin yatırımcılarda "sürü psikolojisi"ne yol açtığını ve reel ekonomideki küçük riski büyüttüğünü öne sürmektedir. Kriz aynı zamanda "piyasa psikolojisi"ne ilgi duyan davranış ekonomistlerinin de ilgisini çekmiştir.
10 ASEAN ülkesinin dışişleri bakanlarına göre para birimlerinin koordineli manipülasyonu ASEAN ekonomilerini destabilize etmek için yapılan kasıtlı bir plandı. Eski Malezya Başbakanı Mahathir Mohamad ünlü borsa spekülatörü George Soros'u Malezya ekonomisini spekülasyonlarla krize sokmakla suçladı. Malezya'daki Subang Jaya'da toplanan 30. ASEAN Toplantısı'nda 25 Temmuz 1997'de ASEAN ülkelerinin işbirliğinin arttırılması ve ASEAN çıkarlarının korunmasına dair ortak bir bildiri yayınlandı. ASEAN ülkeleri kriz öncesinde yeterli finansal birikimi sağlama konusunda görüş birli

1998 Kış Olimpiyatları, resmî adıyla XVIII Kış Olimpiyat Oyunları, 7-22 Şubat 1998'de Japonya'nın Nagano kentinde düzenlenen çok sporlu etkinliktir.
Organizasyona 72 ülkeden 2176 sporcu katılmıştır. Azerbaycan, Kenya, Makedonya, Uruguay ve Venezuela ilk kez Kış Olimpiyatları'nda yer aldı. Almanya olimpiyat takımı 12 altın, 9 gümüş, 8 bronz olmak üzere toplamda 29 madalya kazanarak madalya sıralamasının zirvesinde yer aldı.
Buz hokeyi ilk kez kadınlar kategorisinde düzenlenmiş ve ilk olimpiyat altın madalyasını ABD takımı kazanmıştır. Tara Lipinski 15 yaşındayken artistik buz pateninde kadınlar kategorisinde kazandığı altın madalya ile birlikte buz pateninde en genç olimpiyat şampiyonu olmuştur. Danimarka, Kış Olimpiyatları tarihindeki ilk madalyasını körlingte elde etti.

  *   Ev sahibi ülke ( Japonya)

Olimpik Hareket web sitesinde 1998 Nagano

2006 FIBA Dünya Basketbol Şampiyonası 19 Ağustos ile 3 Eylül 2006 tarihleri arasında Japonya'da düzenlenmiş basketbol organizasyonudur. Turnuva FIBA ile Japonya Basketbol Kurumu (JABBA)'nın ve 2006 Organizasyonu Komitesi'nin ortaklığı ile gerçekleşmiştir.
Bu turnuvada, 1986'dan bu yana ilk defa Dünya Şampiyonası'nda 24 ülke yer aldı; bu sayı eskiden 16 idi.
Turnuvayı finalde Yunanistan'ı 70-47 yenen İspanya kazandı.
İspanya oynadığı 9 maçın hepsini kazandı. Bronz madalyayı, Arjantin'i 96-81 yenen ABD kazandı.

Şampiyonaya katılan ulusal basketbol takımları:

Japonya ev sahibi takım statüsündedir; İtalya, Porto Riko, Sırbistan Karadağ ve Türkiye FIBA’nın davetiyle katıldılar. Arjantin 2004 Olimpiyatları Basketbol şampiyonu olarak seçilmişti. Geri kalan 18 ülke ise, kendi kıtalarında düzenlenen yarışmalarda aldıkları galibiyetler sonucunda hak kazandılar (Avrupa’dan 6, Amerika’dan 4, Asya ve Afrika’dan 3’er ve Okyanusya’dan 2).
2006 Dünya Şampiyonası kuraları 15 Ocak 2006’da Tokyo’da çekildi. Ön turlarda Grup A Sendai’de, Grup B Hiroşima’da, Grup C Hamamatsu’da ve Grup D Sapporo’da oynandı.

24 ülkenin ulusal takımının her birinin en fazla 12 oyuncu ile katıldığı turnuvada toplam 288 oyuncu görev aldı.

19 Ağustos 2006

20 Ağustos 2006

21 Ağustos 2006

23 Ağustos 2006

24 Ağustos 2006

19 Ağustos 2006

20 Ağustos 2006

21 Ağustos 2006

23 Ağustos 2006
(UTC +3)

24 Ağustos 2006

19 Ağustos 2006

20 Ağustos 2006

22 Ağustos 2006

23 Ağustos 2006

24 Ağustos 2006

19 Ağustos 2006

20 Ağustos 2006

22 Ağustos 2006

23 Ağustos 2006
(UTC +3)

24 Ağustos 2006

(UTC +3)

 Pau Gasol
 Jorge Garbajosa
 Carmelo Anthony
 Manu Ginobili
 Theodoros Papaloukas

Dünya Şampiyonası için FIBA 40 profesyonel hakem seçti.

(İngilizce) 2006 Dünya Basketbol Şampiyonası Resmî Ağ Sayfası 20 Aralık 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2011 Tōhoku depremi ve tsunamisi (Japonca: 東北地方太平洋沖地震 Tōhoku Chihō Taiheiyō-oki Jishin), 11 Mart 2011 tarihinde, merkez üssü Japonya'nın Tōhoku bölgesindeki Oshika Yarımadası'nın 72 km (45 mil) doğusunda, Pasifik Okyanusu'nda  9,1 Mw büyüklüğünde meydana gelen deprem. Yaklaşık 6 dakika süren deprem bazı bölgelerde 40.5 metreye kadar ulaşan tsunamiye neden oldu. Tsunami dalgaları saatte 500 km hızla 6.372 km uzaklıktaki  Amerika Birleşik Devletleri'nin Hawaii adalarını vurdu. Yerin 29 km derinliğinde olan deprem, yerel saatte 14.46'da gerçekleşti. Japonya hükûmeti, felaketi resmi olarak Büyük Doğu Japonya depremi (東日本大震災, Higaşi Nihon Daishinsai) olarak adlandırdı.
Deprem ve tsunami sonucunda 19.759 kişi hayatını kaybetti, 6.242 kişi yaralandı ve 2.553 kişi kayboldu. Afet ülkede çok büyük maddi zarara yol açtı. Kara ve demiryolları ağır hasar gördü, çeşitli yerlerde yangınlar çıktı ve bir baraj yıkılarak bölgenin sular altında kalmasına neden oldu. Kuzeydoğu Japonya'da 4,4 milyon ev elektriksiz, 1,5 milyon ev ise susuz kaldı ve deprem sonucu gıda sıkıntısı da meydana geldi. Dünya Bankası'nın tahminine göre depremin ekonomik maliyeti 235 milyar Amerikan doları oldu.
Tsunami sonucu Fukuşima I ve Fukuşima II Nükleer Santrali'nde meydana gelen, özellikle üç reaktörünün erimesine ve Fukuşima'daki radyoaktif suyun boşalmasına neden olan nükleer kazalar nedeniyle yüzbinlerce kişi bölgeden tahliye edilmek zorunda kaldı. 9,1 büyüklüğündeki deprem Japonya'da bugüne kadar gerçekleşen en büyük deprem olarak kayıtlara geçti. Ayrıca 2011 Tōhoku depreminin yeryüzündeki en büyük ilk beş depremin arasında olduğu açıklandı.

9,0 Mw büyüklüğündeki bir denizaltı ters fay depremi olan deprem, 11 Mart 2011 tarihinde Japonya saati ile (JSİ) saat 14.46'da (05.46 UTC) batı Pasifik Okyanusu'nda ve nispeten sığ olan 32 km'lik bir derinlikte meydana geldi. Merkezi Japonya'nın Tōhoku bölgesindeki Oshika Yarımadası'nın 72 km doğusunda olan deprem, yaklaşık altı dakika sürdü. Depreme en yakın büyük şehir, Honshū adasındaki 130 km uzaklıkta bulunan Sendai'ydi. Deprem Tokyo'dan 373 km uzaklıkta meydana geldi. Depremden önce büyük sayıda öncü deprem ve depremden sonra yüzlerce artçı deprem meydana geldi. İlk öncü deprem 9 Mart günü 7,2 Mw  büyüklüğünde, ana depremin meydana geldiği yerden 40 km uzakta meydana geldi. 6,0 büyüklüğünü geçen üç öncü deprem daha 11 Mart günü oldu. Depremden sonra; JSİ saati ile 15.06'da 7,0 Mw , JSİ 15:15'te 7,4 ve JSİ 15.26'da 7,2 büyüklüğünde artçı şoklar meydana geldi. Ana depremden beridir büyüklüğü 4,5'in üzerinde olan 800'den fazla artçı şok meydana geldi. Amerika Birleşik Devletleri Jeoloji Araştırmaları Kurumu (USGS) müdürü Marcia McNutt, artçı şokların Omori kanununu izlediğini ve yıllarca devam edip zaman içinde durulacaklarını belirtti. Depremden bir dakika önce Japonya çapında binden fazla sismometre içeren Deprem Erken Uyarı Sistemi milyonlarca kişiyi şiddetli bir deprem olacağı yönünde uyardı. Japonya Meteoroloji Ajansı, bu erken uyarının pek çok hayat kurtardığına inandığını açıkladı.
En başta USGS tarafından 7,9 Mw  olarak duyurulan depremin büyüklüğü, kısa bir süre sonra 8,8'e, daha sonra 8,9'a ve en sonunda 9,0'a yükseltildi. Pasifik Tsunami Uyarı Merkezi'nden Gerard Fryer depremden hemen sonra büyüklüğü 9,1 olarak tahmin etse de, bu görüş geniş bir katılım bulmamış, özellikle USGS tarafından kabul edilmemiştir.

Deprem Pasifik levhasının Honşu'nun altındaki tartışma konusu olan bir levhanın altına battığı yerde meydana geldi. Yılda 8-9 santimetrelik bir hızla hareket eden Pasifik levhası, Honşu'nun altındaki levhanın altına inmekte ve büyük miktarda enerji üretmektedir. Bu hareket bir sismik olaya yol açacak kadar bir gerginlik birikene kadar üstteki levhayı da aşağıya doğru iter. Deprem deniz tabanının birkaç metre yükselmesine neden oldu. Bu büyüklükteki bir deprem genelde 480 km'den büyük bir kırık uzunluğuna sahiptir, bu da uzun ve nispeten düz bir fay yüzeyi gerektirir. Bu bölgedeki levha sınırı ve batma bölgesi pek düz olmadığından depremin büyüklüğünün 8,5'ten büyük olması alışılmışın dışındadır, bu nedenle depremin büyüklüğü bazı sismologları şaşırtmıştır. Depremin merkezi Iwate ili açıklarından Ibaraki ili açıklarına kadar uzanıyordu. Japonya Meteoroloji Ajansı depremin Iwate'den Ibaraki'ye kadar 500 km uzunluğunda ve 200 km genişliğinde bir fay bölgesini kırmış olabileceğini belirtti. Yapılan analizler depremin üç olaydan oluştuğunu gösterdi. Depremin büyük bir tsunami yaratan bir başka deprem olan ve 8,6 büyüklüğünde yüzey dalgası magnitüdü olan 896 Sanriku depremi ve tsunamisi ile aynı işleyiş biçimine sahip olabileceği belirtiliyor.

Deprem 1.9±0.5×1017 julluk yüzey enerjisi açığa çıkardı, bu enerji sallantı ve tsunami şeklinde harcandı; açığa çıkan enerji miktarının 9,1 büyüklüğündeki 2004 Hint Okyanusu depremi ve tsunamisinin neredeyse iki katı olduğu belirtildi. McNutt, bir röportajda, "Eğer bu depremden ortaya çıkan yüzey enerjisini kontrol edebilseydik, Los Angeles büyüklüğündeki bir şehre bir yıl boyunca enerji sağlayabilirdik" dedi. Depremde açığa çıkan toplam enerji miktarı yüzey enerjisinin 200 bin katıydı ve USGS tarafından 3.9×1022 olarak hesaplandı, bu da 2004'tekinden biraz daha azdır. Bu 9320 gigaton TNT'ye ve Hiroşima'ya atılan atom bombasından açığa çıkan enerjinin yaklaşık 600 milyon katına eşdeğerdir.

Tōhoku depremi ile Dünya'nın ekseninin 15 santim kaydığı, eksendeki bu kayma sonucu 24 saatlik bir günün 1,8 mikrosaniye  (bir saniyenin milyonda biri) azaldığı jeofizik uzmanları tarafından belirtildi. Keza 2004 yılı Sumatra depremi ve 2010 yılı Şili depremleri için de, Dünya eksenini kaydırdığı bilim insanlarınca söylenmişti.
Ayrıca Japonya adasının, kuzeydoğu yönüne, Tōhoku depreminin merkezine doğru 2,4 metre kaydığı açıklandı.
Tokyo civarındaki, özellikle Chiba'daki deniz doldurularak elde edilen bölgelerde toprak sıvılaşması belirgin bir biçimde gözlemlendi. Bu nedenle yaklaşık 30 bina yıkıldı, 1046 bina çeşitli derecelerde hasar gördü.
Kyushu'daki Shinmoedake yanardağı depremden iki gün sonra patladı. Yanardağ daha önce Ocak 2011'de patlamıştı, martta meydana gelen patlamanın depremle ilişkili olup olmadığı bilinmiyor. Antarktika'da sismik dalgaların Whillans Buz Akıntısı'nın 0,5 metre kadar kaymasına yol açtığı da bildirildi.
NASA'da çalışan bir araştırma ekibinin başkanı olan Dr. Richard Gross, ekibi için 1,8 mikrosaniyelik bir kaymanın bile önemli olduğunu, bunun Mars'a giden bir uzay aracının yönlendirilme biçimini etkilediğini belirtti. Gross, değişiklikleri hesaba katmamanın görevin başarısızlıkla sonuçlanması anlamına gelebileceğini söyledi.

Deprem, Japonya'nın tüm Pasifik kıyısı boyunca çok büyük bir zarara yol açmış olan büyük bir tsunamiyi tetikledi. Dalgaların yüksekliği Tarō'da ise 37,9 m, Ōfunato'da ise 23 metre olarak kaydedildi. Tsunami tüm Pasifik'e yayıldı, Güney ve Kuzey Amerika'da, Alaska'dan Şili'ye kadar olan bölgede tsunami uyarıları verildi, bu bölgelerde tsunami görülmesine karşın etkileri küçüktü. Şili'nin Pasifik kıyısı 17.000 kilometrelik uzaklıkla en uzak yerlerden biriydi, buna rağmen ülkede yüksekliği iki metreye varan dalgalar görüldü.

Japonya Meteoroloji Ajansı tarafından verilen tsunami uyarısı en yüksek seviyeydi, en az 3 m yüksekliğindeki bir "büyük tsunami" olarak nitelendirilmişti. Gerçek yüksekliğine ilişkin tahminler değişmekteydi, en yüksek tahmin 10 m ile Miyagi'deydi. Tsunami ülkede yaklaşık 470 kilometrekarelik bir alanı sular altında bıraktı.
Deprem, Japonya saati ile (JSİ) 14.46'da, Japonya'nın en yakın kıyısının 67 kilometre açığında meydana geldi ve dalgaların ilk ulaşacağı bölgeye 10 ile 30 dakika içinde ulaşacağı, sonra da daha kuzeyde ve güneydeki bölgeleri etkileyeceği bildirildi. Depremin üzerinden bir saat geçmesinden hemen sonra, Japonya saati ile saat 15.55'te, Miyagi ilinin kıyısına yakın olan Sendai Havalimanı'nı dalgaların vurduğu gözlemlendi. Dalgalar uçak ve arabaları sürükledi, ilerlerken pek çok binayı bastı ve yıktı. Tsunaminin Sendai Havalimanı'nın içinde ve çevresinde yol açtığı zarar bir NHK Haber helikopteri tarafından görüntülendi, görüntülerde yaklaşan dalgalardan kaçmaya çalışan ve dalgaların içine alınan araçlar görülebilmektedir. 4 metrelik bir tsunami Iwate ilini vurdu. Sendai'deki Wakabayashi-ku da ciddi bir şekilde dalgalar tarafından vuruldu.
2004 Hint Okyanusu depremi ve tsunamisinde olduğu gibi, Japonya'da da 2004 tsunamisinden çok daha yerel olsa bile tsunami, depremden çok daha fazla zarara yol açtı. Tsunaminin "bütün olarak kasabaları süpürdüğü"ne ilişkin haberler vardı, bunlardan biri 9.500 kişinin kaybolduğu Minamisanriku'ydu. 14 Mart tarihine kadar kasabada toplam bin ceset bulunmuştu.
Tsunamiden ölenlerin sayısının bu denli fazla olmasınının bir sebebi de, dalgaların beklenmedik derecede yüksek olan boyutlarıydı. Tsunaminin vurduğu pek çok şehirdeki tsunami setleri dalgaların yüksekliğinden daha küçüktü. Ayrıca dalgalara yakalanan pek çok kişi dalgalardan kaçabilmek için yeterince yüksekte olduklarını düşünmüştü.
Kuji ve Ōfunato "tamamen yıkılmış ve orada bir kasaba olduğunu dair hiçbir işaret kalmamıştı". Gelen haberlere göre dalgaların üç katlı bir bina yüksekliğinde olduğu Rikuzentakata kasabası da yıkılmıştı. Gelen haberlere göre tsunamide zarar gören kasabaların arasında Kamaishi, Miyako, Ōtsuchi ve Yamada (Iwate ilinde), Namie, Sōma ve Minamisōma (Fukuşima ilinde) ve Higashimatsushima, Onagawa, Natori, Ishinomaki, and Kesennuma (Miyagi ilinde) vardır. Tsunaminin en ciddi etkileri kuzeyde Erimo'dan güneyde Ōarai'ye kadar olan 670 kilometrelik bir kıyı şeridinde hissedildi ve bölgedeki zararın çoğu depremi izleyen saat içerisinde meydana geldi. Ōarai yakınlarında tsunamiden kaynaklanan dev bir anafor görüntülendi. Tsunami Miyagi'ye bağlı Miyatojima adasına olan köprüyü tamamen önüne katarak götürdü ve 900 ada sakini mahsur kaldı. İki metre yüksekliğindeki bir tsunami depremden iki saat sonra Chiba ilini vurdu ve Asahi gibi şehirlerde hasara yol açtı.

13 Mart 2011'de, Jap

2020 Yaz Olimpiyatları ya da resmî adıyla XXXII. Yaz Olimpiyat Oyunları, 24 Temmuz-9 Ağustos 2020 tarihleri arasında Japonya'nın başkenti Tokyo'da yapılması planlanan ancak COVID-19 pandemisi nedeniyle 2021'e ertelenen Olimpiyat Oyunları'dır. 7 Eylül 2013 tarihinde Buenos Aires'te yapılan 125. IOC oturumunda Tokyo ev sahibi şehir olarak ilan edildi. Tokyo, aynı zamanda 1964 Yaz Olimpiyatları'na da ev sahipliği yapmıştı.

Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC) Başkanı Thomas Bach ve Japonya başbakanı Şinzō Abe'nun yaptığı görüşmede anlaşmasını takiben IOC Yönetim Kurulu, Tokyo 2020 Olimpiyat ve Paralimpik Oyunları'nın "Tokyo 2020" adıyla 2021'de düzenlenmesine karar verdi. Yapılan açıklama göre 23 Temmuz - 8 Ağustos 2021 tarihleri arasında düzenlemesine karar verilmiştir.

Tokyo 16 Temmuz 2011 tarihinde Japon Olimpiyat Komitesi tarafından seçildi ve 2020 Oyunları için Japonya aday şehir olduğu teyit edildi. 77.000 Tokyo Olimpiyat Stadyumu'nu olimpiyat için kullanacakları duyuruldu. 23 Mayıs 2012 tarihinde IOC tarafından kısa listeye alındı.
Türkiye Millî Olimpiyat Komitesi, Türkiye'nin oyunlara aday olacağını 7 Temmuz 2011 tarihinde açıklamıştır. Adaylık, resmî olarak 13 Ağustos 2011 tarihinde Türkiye başbakanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından ilan edilmiştir. Erdoğan, 86.000 kişilik Atatürk Olimpiyat Stadyumu'nun üstünün tamamen kapatılacağını belirtti. 23 Mayıs 2012 tarihinde IOC tarafından kısa listeye alındı.
Madrid, 1 Haziran 2011 tarihinde İspanyol Olimpiyat Komitesi yönetim kurulu tarafından aday gösterildi. 70.000 kişilik Madrid Olimpiyat Stadı'nı olimpiyat için kullanacakları duyuruldu. 23 Mayıs 2012 tarihinde IOC tarafından kısa listeye alındı. Yarı finalde elendi.
23 Mayıs 2012 tarihinde IOC tarafından Katar'ın 2022 Dünya Kupası'na ev sahipliği yapacağı için elendi.
Bakü 1 Eylül 2011 tarihinde Azerbaycan Olimpiyat Komitesi yönetim kurulu tarafından aday gösterildi. 23 Mayıs 2012 tarihinde IOC tarafından elendi.
Roma 19 Mayıs 2010 tarihinde İtalyan Millî Olimpiyat Komitesi tarafından aday gösterildi.

Buenos Aires'te yapılan oylama üç bölüm sürmüştür. Birinci bölümde, Tokyo 42, İstanbul ve Madrid ise 26′şar oy almıştır. Bu nedenle Tokyo ikinci tura geçmeye hak kazanmış, İstanbul ve Madrid eşit durumda oldukları için aralarında tekrar oylama yapılmıştır. Bu oylamada ise İstanbul, Madrid'i 45'e karşı 49 oyla geçerek ikinci tura yükselmiştir. Tokyo'nun aldığı 52 oya karşı İstanbul'un 36 oyda kalmasının ardından oyunlara ev sahipliği yapma hakkını Tokyo kazanmıştır.

  *   Ev sahibi

Japonya hükûmeti oyunlara 3 Milyar $(400.000.000.000 ¥) ayırdı. İlk olarak Tokyo'da bulunan havalimanlarının kapasitesi artırıldı. Yeni bir demir yolu hattı kuruldu. Otoyollar yenilendi ve genişletildi.

2020 Yaz Olimpiyatları ve Paralimpik Oyunları resmî logosu 24 Temmuz 2015 tarihinde açıklandı. Logoda Tokyonun "T" harfi stilize ediliyor. Sağ üstteki kırmızı daire Japonya bayrağını ve kapsayıcı bir dünyayı temsil eder.
Resmî logonun bazı yerlerden esinlenerek yapıldığını orijinal olmadığı tartışıldı ancak Tokyo'nun organizasyon komitesi başkanı iddiaları yalanladı.

2015 itibarıyla 1.5 milyon $ değerinde Olimpiyat tarihinin en pahalı sponsorluk anlaşmaları sağlandı (daha önce 2008 Yaz Olimpiyatları 1.3 milyon $).

The Coca-Cola Company
Atos
Bridgestone
Dow Chemical
Electronic Arts
General Electric
McDonald's
Omega SA
Panasonic
Procter & Gamble
Samsung Electronics
Toyota
Visa

Asahi Breweries
ASICS
Canon Inc.
Fujitsu
JX Holdings
Mitsui Fudosan
Mizuho Financial Group
Nippon Life
NEC Corporation
Nippon Telegraph and Telephone
Nomura Holdings
Sumitomo Mitsui Financial Group
Tokio Marine Nichido

All Nippon Airways
Japan Airlines
Sega
Tokyo Gas

Koronavirüs salgını nedeniyle sporcuların ve izleyicilerin etkileneceğine dair endişeler oluştu. Ocak ayının sonunda Tokyo Olimpiyat organizatörleri, iptal kararlarını düşünmediklerini açıkladı. Birkaç hafta sonra Tokyo Valisi Yuriko Koike, oyunların ertelenmesi ve iptalin söz konusu olmadığını belirtti. Uluslararası Olimpiyat Komitesi Başkanı Thomas Bach, oyunların ertelenmeyeceği ve iptalin gündemde olmadığını, planlandığı tarihte yapılacakmış gibi hazırlıkların devam edilmesini söyledi. Uluslararası Olimpiyat Komitesi 18 Mart'ta yapılan açıklamada oyunların iptali ve erteleme kararın olmadığı belirtti.
IOC, 22 Mart günü yaptığı toplantıda iptal ve erteleme kararını 4 hafta açıklanacağını söyledi. 22 Mart'ta Avustralya ile Kanada, oyunların erteleme kararı olmadığı takdirde sporcularını göndermeyeceğini ve oyunlara katılmayacağını açıkladı.
23 Mart günü yapılan açıklamayla olimpiyatların 1 sene ertelendiği aktarıldı.

 Wikimedia Commons'ta 2020 Yaz Olimpiyatları ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

32. Olimpiyat Oyunları 2020 Çalışma Grubu raporu4 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (1.3 MB)
Tokyo 2020 (Olympics.com)

2023 FIBA Basketbol Dünya Kupası, erkek millî basketbol takımları için düzenlenen FIBA Basketbol Dünya Kupası'nın 19. turnuvasıydı. Turnuva, 32 takımın yer aldığı ikinci turnuvaydı ve tarihinde ilk kez birden fazla ülke (Filipinler, Japonya ve Endonezya) tarafından 25 Ağustos - 10 Eylül 2023 tarihleri arasında düzenlendi.
Bu turnuva Endonezya'nın ev sahipliğinde düzenlenen ilk Dünya Kupası olurken, Filipinler ve Japonya'nın ev sahipliğinde düzenlenen ikinci Dünya Kupası oldu ve her iki ülke de turnuvaya sırasıyla 1978 ve 2006 yıllarında ev sahipliği yapmıştı. Turnuva aynı zamanda Çin'in 2019 ve bir sonraki ev sahibi Katar'ın 2027 turnuvasına ev sahipliği yapmasının ardından üst üste Asya'da düzenlenen üç Dünya Kupası'ndan ikincisi olma özelliğini taşırken, turnuva tarihinde ilk kez bir ev sahibi ülke turnuvaya katılma hakkı elde edemedi. Aynı zamanda Amerika ve Avrupa kıtalarının her birinden en iyi iki takım ile Afrika, Asya ve Okyanusya kıtalarının her birinden en iyi takımın turnuvanın ev sahibi Fransa ile birlikte katılacağı 2024 Yaz Olimpiyatları için eleme niteliği taşımaktaydı.
Almanya finalde Sırbistan'ı 83-77 mağlup ederek turnuvadaki ilk şampiyonluğunu kazandı. Bu Almanya için ilk Dünya Kupası finali olurken, Sırbistan için 2014 finalinden sonra son üç turnuvada ikinci kez finalde yer almak anlamına geliyordu. Kanada, Amerika Birleşik Devletleri'ni 127-118 mağlup ederek Dünya Kupası tarihindeki ilk madalyası olan bronz madalyayı kazanmayı başardı.
Turnuva ayrıca, Bocaue'deki Philippine Arena'da oynanan Dominik Cumhuriyeti-Filipinler maçını izleyen 38.115 seyirci ile 1994 yılında Toronto'daki SkyDome'da oynanan final maçındaki 32.616 seyirci rekorunu kırarak tarihin en çok seyirci çeken Dünya Kupası maçı rekorunu kırdı. Letonya, Güney Sudan ve Gürcistan ilk kez Dünya Kupası'na katılırken Letonya ilk beşte yer aldı. Ev sahibi Japonya en iyi performans gösteren Asya takımı olarak Olimpiyatlara katılmaya hak kazanırken, ev sahibi Filipinler 2024 FIBA Olimpiyat Elemeleri Turnuvası'na katılmaya hak kazandı. Her iki ev sahibi de turnuvada galibiyet elde etti.
Son şampiyon İspanya ikinci turda Letonya ve Kanada'ya yenilerek turnuvayı ancak dokuzuncu sırada tamamlayabildi. İspanya 1994'ten beri ilk kez çeyrek finali kaçırmış oldu. Olimpiyat şampiyonu Amerika Birleşik Devletleri de üst üste ikinci kez madalya kazanamadı.

7 Haziran 2016 tarihinde FIBA, 2023 FIBA Basketbol Dünya Kupası için teklif verme sürecini onayladı.
Üye federasyonların ortak teklifleri de 2023'ten itibaren FIBA Merkez Kurulu tarafından onaylandı ve bir önceki turnuvaya ev sahipliği yapan konfederasyondan bir ülkenin Dünya Kupası ev sahipliği hakları için teklif vermesinde herhangi bir kısıtlama söz konusu değildi.
1 Haziran 2017 tarihinde FIBA, Dünya Kupası ev sahipliği için aday listesini onayladı.

 Arjantin /  Uruguay
 Filipinler /  Japonya /  Endonezya
 Rusya (çekildi)
 Türkiye (çekildi)
Tek başına teklif veren Rusya ve Türkiye'nin tekliflerini geri çekmesiyle Filipinler-Japonya-Endonezya ve Arjantin-Uruguay'ın ortak teklifleri yarışta kaldı ve 2023 turnuvası otomatik olarak birden fazla ülkenin ev sahipliğinde düzenlenecek ilk turnuva oldu.

9 Aralık 2017'de Filipinler, Japonya ve Endonezya'nın teklifi kazandığı ve gelecek Dünya Kupası'na ev sahipliği yapacağı açıklandı, Arjantin ve Uruguay'ın aynı gün ortak tekliflerini geri çekmelerinin ardından FIBA ev sahipliği haklarını oy birliği ile verdi.

Eş ev sahipleri olan Filipinler ve Japonya, eş ev sahibi Endonezya ile birlikte ortak ev sahipliği hakkı kazandıklarında turnuvaya otomatik olarak katılma hakkı elde ettiler. Ancak, FIBA Endonezya millî takımının 2021'e kadar rekabetçi olmasını istediği ve bu nedenle Endonezya'nın 2022 FIBA Asya Kupası'na (2021'den ertelendi) katılmasını ve ilk sekizde bitirmesini (çeyrek finale yükselmesini) şart koştuğu için Endonezya'nın ev sahibi olma hakkı şarta bağlıydı. Endonezya ev sahibi olarak Asya Kupası'na resmi olarak katılmaya hak kazandı ve ön eleme turundan tur atladı, ancak play-off turunda (son 16 turu) Çin'e yenildi ve bu nedenle FIBA Basketbol Dünya Kupası'na katılma hakkı elde edemedi. Bu, FIBA Basketbol Dünya Kupası tarihinde ilk kez bir ev sahibi ülkenin turnuvaya katılamaması anlamına gelmekteydi.
Dört FIBA bölgesinden 80 takım FIBA Kıta Kupalarına (AfroBasket 2021, 2022 FIBA AmeriCup, 2022 FIBA Asya Kupası ve EuroBasket 2022 katılarak Dünya Kupası elemelerine katılmaya hak kazandı. Avrupa ve Amerika kıtaları için, ek takımlar söz konusu bölgelerin ön elemeleri yoluyla katılım sağladı. Hem AfroBasket hem de Asya Kupası katılımcıları, kendi bölgelerinin elemelerinde de yer alacak takımlardan oluşuyordu. Elemelerin ilk maçı 25 Kasım 2021 tarihinde Minsk'te, Avrupa Elemeleri kapsamında Belarus ile Türkiye arasında oynandı. Dünya Kupası elemeleri için kura çekimi 31 Ağustos 2021 tarihinde İsviçre'nin Mies kentindeki Patrick Baumann Basketbol Evi'nde gerçekleştirildi.
Amerika, Asya/Okyanusya ve Afrika elemelerinin ilk turunda 16'şar takım yer alırken, Avrupa'da 32 takım mücadele edecek. A Klasmanı takımları, ev sahibi ve deplasmanlı round-robin şeklinde oynanmak üzere dörderli gruplara ayrıldı. Her grupta ilk üçe giren takımlar ikinci tura yükseldi. Dünya Kupası elemelerinin ikinci turunda takımlar, Avrupa'da dört ve diğer elemelerde iki grup olmak üzere toplam altı gruba ayrıldı. Takımlar birinci turdaki puanlarını taşıdılar ve diğer üç takımla ev sahibi ve deplasmanlı bir round-robin'de tekrar karşılaştılar. Her gruptaki en iyi takımlar Dünya Kupasına katılmaya hak kazandı. Wild card seçimi yapılmadı ve Olimpiyat şampiyonlarının (Amerika Birleşik Devletleri) turnuvada yer alması garanti edilmedi.
FIBA Basketbol Dünya Kupası 2023'e katılacak 32 takımın tamamı 27 Şubat 2023'te altıncı eleme turunun sonunda belirlendi.

28 Ağustos 2022'de Finlandiya ve Fildişi Sahili sırasıyla Avrupa ve Afrika'dan turnuvaya katılmaya hak kazanan ilk takımlar oldu. Ertesi gün Yeni Zelanda, ev sahibi Japonya ve Filipinler dışında turnuvaya katılmaya hak kazanan ilk Asya takımı oldu. Finlandiya, 2014 yılında İspanya'da düzenlenen turnuvadaki katılımının ardından ikinci kez Dünya Kupası'na katılım hakkı elde etti. 10 Kasım 2022'de Kanada, Amerika kıtasından turnuvaya katılmaya hak kazanan ilk takım oldu.
Finlandiya'nın yanı sıra Slovenya, Mısır ve Meksika, Çin'deki 2019 turnuvasını kaçırdıktan sonra 2014'ten bu yana Dünya Kupası'na geri döndü.
Lübnan 2010'daki katılımının ardından Dünya Kupası'na geri dönerken Letonya, Güney Sudan ve Gürcistan FIBA Basketbol Dünya Kupası'nda ilk kez yer aldılar. Yeşil Burun Adaları da ilk kez Dünya Kupası'na katılmaya hak kazanarak turnuva tarihinde katılmaya hak kazanan en küçük ülke oldu.
Brezilya ve Amerika Birleşik Devletleri de turnuvaya katılmaya hak kazanarak 1950'deki başlangıcından bu yana tüm Dünya Kupalarına katılma serilerini sürdürdüler.
Asya Elemeleri'nin ikinci penceresinden günler önce Güney Kore, ikinci pencere kampanyasında takıma katılması planlanan oyuncularından birinin COVID-19 testinin pozitif çıkması nedeniyle turnuvadan çekildi. Kore Basketbol Federasyonu, elemelere katılmamasını haklı göstermek için FIBA'ya itirazda bulundu ancak reddedildi. Sonuç olarak Güney Kore, üst üste iki turnuvaya (2014 ve 2019) katıldıktan sonra Dünya Kupası'na katılamadı. Cezayir de benzer nedenlerle turnuvadan çekildi. 2019 Dünya Kupası'na da katılan Rusya, Şubat 2022'de Ukrayna'yı işgal etmesi nedeniyle Dünya Kupası ve elemeleri de dahil olmak üzere FIBA turnuvalarından men edildi. Belarus da FIBA turnuvalarından men edildi ve Avrupa Elemeleri'nde oynadıkları maçların geçmiş sonuçları iptal edildi. Mali, elemeler sırasında iki maçta hükmen mağlup sayılarak diskalifiye edildi.
Çin'de düzenlenen 2019 Dünya Kupası'nda gümüş madalya kazanan ve 1986'da İspanya'da düzenlenen turnuvadan bu yana üst üste dokuz kez turnuvaya katılan son FIBA AmeriCup şampiyonu Arjantin, son eleme turunda Dominik Cumhuriyeti'ne yenilerek turnuvaya katılamadı. Afrika'daki önemli ülkeler de Dünya Kupası'na katılamadı. 2023'ten önceki son üç Dünya Kupası'na (2010, 2014 ve 2019) katılan iki kez AfroBasket şampiyonu Tunus, 2014 ve 2019'a katılmaya hak kazanan Senegal ve Tokyo'daki 2020 Yaz Olimpiyatları'na katılmaya hak kazanan tek Afrika ülkesi olan Nijerya da bu ülkeler arasında yer aldı.
Turnuva öncesi FIBA Erkekler Dünya Sıralamasındaki son konumlarını gösteren parantez içindeki sayılarla birlikte bölgelere göre listelenen nitelikli takımlar şunlardı:

Kura çekimi 29 Nisan 2023 tarihinde Quezon City, Filipinler'deki Araneta Coliseum'da PHT ile 19.30'da gerçekleştirildi.
FIBA Basketbol Dünya Kupası 2023 Küresel Elçisi Luis Scola (Arjantin) ve 2011 NBA şampiyonu Dirk Nowitzki (Almanya), üç ev sahibi ülkenin Yerel Elçileri 2014 Filipinler Dünya Kupası takımı üyesi LA Tenorio ve Miss Universe 2018 Catriona Gray (Filipinler), eski millî takım üyesi ve Levanga Hokkaido'nun mevcut başkanı Takehiko Orimo (Japonya) ve oyuncu Raffi Ahmad (Endonezya) ile birlikte kura törenini yönetti. Amerikalı rapçi ve şarkıcı Saweetie ile Filipinli sanatçılar Billy Crawford ve Sarah Geronimo kura çekimi sırasında sahne aldı.
Kura çekimi için 32 takım Şubat 2023 FIBA Dünya Sıralamasına göre sekiz potaya dağıtıldı. Filipinler, turnuvanın final aşamasının ev sahibi olarak en iyi üç takımla (İspanya, Amerika Birleşik Devletleri ve Avustralya) birlikte 1. torbaya tahsis edildi. Geri kalan 28 takım, Şubat 2023 FIBA Dünya Sıralamasına göre 2 ila 8. torbalara dağıtıldı ve ev sahibi Japonya 7. torbaya yerleştirildi.
Ayrıca, üç ev sahibi ülkeye grup aşamasında ev sahipliği yapacak birer takım seçme ayrıcalığı verildi. Amerika Birleşik Devletleri Filipinler'de, Slovenya Japonya'da ve Kanada Endonezya'da oynamak üzere seçildi. FIBA, kura çekim sürecini etkilemeyeceğini söylediği seçim için "ticari nedenleri" gerekçe gösterdi.
Kura çekimi iki küme potadan oluşmuştur. 1, 3, 5 ve 7. torbalardaki takımlar A, C, E ve G gruplarına çekilirken, 2, 4, 6 ve 8. torbalardaki takımlar B, D, F ve H 

735-737 Japonya çiçek hastalığı epidemisi (天平の疫病大流行, Tenpyō no ekibyō dairyūkō, "Tenpyō dönemi epidemisi") Japonya'nın çoğunu etkileyen büyük bir çiçek hastalığı salgınıdır. Tüm Japon nüfusunun yaklaşık 1/3'ünü öldüren salgının ülke genelinde önemli sosyal, ekonomik ve dini yansımaları oldu.

Salgından birkaç on yıl önce Japon yetkililer Çin'in genel toplumunda  salgınlarını bildirme politikasını benimsemişti. Bu kayıt uygulaması, çiçek hastalığının 735-737 yılları arasında Japonya'yı etkileyen hastalık olarak tanımlanmasını büyük ölçüde kolaylaştırdı.
Japonya ile Asya anakarası arasındaki artan temas, daha sık ve ciddi bulaşıcı hastalık salgınlarına yol açmıştı. 735-737 çiçek hastalığı salgınının, kuzey Kyushu'daki Dazaifu, Fukuoka'da  başladığı ve enfeksiyonun, Kore yarımadasında hastalığa yakalanan bir Japon balıkçı tarafından taşındığı kaydedildi. Hastalık o yıl kuzey Kyushu'ya hızla yayıldı ve sonraki yıl boyunca devam etti. 736'ya gelindiğinde, Kyushu'daki birçok çiftci ya ölüyordu ya da toprağını terk ediyordu. Bu da tarımsal verimin düşmesine ve nihayetinde kıtlığa yol açtı.
Ayrıca 736'da, bir grup Japon hükûmet yetkilisi salgın yayılırken kuzey Kyushu'da bulundu. Parti üyeleri hastalanıp öldükçe Kore yarımadasındaki görevlerinden vazgeçmek durumunda kaldılar. Çiçek hastalığıyla başkente dönen yetkililer, hastalığın doğu Japonya ve Nara'ya yayılmasına neden oldular. Hastalık 737'de Japonya'yı kasıp kavurmaya devam etti. Pandeminin büyük etkisinin bir sonucu da 737 Ağustos'una kadar çıkarılmış olan vergi muafiyetinin tüm Japonya'ya genişletilmesiydi.
Mali raporlara dayanarak, 735-737 çiçek hastalığı salgını için yetişkin ölüm oranının Japonya'nın tüm nüfusunun %25-35'i olduğu tahmin edilmektedir. Ancak bazı bölgelerde çok daha yüksek oranlar yaşanmaktadır. Toplumun tüm katmanları etkilendi. Siyasi olarak güçlü Fujiwara boyunun dört erkek kardeşi de dahil olmak üzere, 737'de çiçek hastalığı nedeniyle birçok saray soylusu öldü: Fujiwara no Muchimaro (680-737), Fujiwara no Fusasaki (681-737), Fujiwara no Umakai (694-737) ve Fujiwara hayır Maro (695-737). Kraliyet senatosundan ani ayrılmalar nedeniyle ünlü rakip Tachibana no Moroe İmparator Shōmu heyetinde yüksek resmi bir pozisyona yükseldi.
Salgın yalnızca nüfusun büyük bir bölümünü öldürmekle kalmadı, Japonya genelinde önemli yerinden edilme, göç ve emek dengesizliğini tetikledi. İnşaat ve çiftçilik, özellikle pirinç ekimi büyük ölçüde etkilendi.

Japonya'nın soyluları, vergi muafiyetlerinin verilmesine ek olarak, salgının etkilerini azaltmak, yaygın nüfus göçünü durdurmaya yardımcı olmak ve çiftçi topluluklarını yeniden canlandırmak için benzeri görülmemiş uygulamalara geçti. Örneğin, çiçek hastalığı salgınının seyrini takip etmesinden birkaç yıl sonra, Japon liderler, tarım arazilerinde çalışmak isteyenlere özel arazi mülkiyeti sunarak tarımsal üretkenliği teşvik etmeye çalıştılar.
Ayrıca trajediden kişisel olarak sorumlu hisseden İmparator Shōmu, büyük tapınak Tōdai-ji ve Daibutsu'nun inşasını başlatarak Budizmin resmi desteğini büyük ölçüde artırdı. Yine diğer eyalet tapınaklarının inşası için önemli finansal destek sağladı. Daibutsu'yu tek başına imar etmenin maliyetinin ülkeyi neredeyse iflas ettiği söylendi.
Sonraki birkaç yüzyıl boyunca Japonya çiçek hastalığı salgınları yaşamaya devam etti. Ancak 2. binyılın başlarında çiçek hastalığı Japon nüfusuna özgü hale geldi ve bu nedenle salgınlar daha az yıkıcı oldu.

Salgınlar listesi
Virüs

ASIMO (アシモ, Aşimo) Honda Motor tarafından tasarlanmış ve üretilmiş insansı robottur. 130 santimetre yüksekliğinde 54 kilogram ağırlığında olan robot, sırt çantası giymekte olan bir astronot görünümündedir ve iki ayak üstünde saatte 6 kilometreye varan bir hızda yürüyebilme ve koşabilme yetisinde sahiptir. ASIMO, Honda'nın Araştırma ve Geliştirme Merkezi tarafından Japonya'da üretilmiştir. 1986 yılında Honda tarafından başlatılan insansı robot serisinin 11. parçasıdır.
Resmi olarak, ASIMO adı, İngilizce "Advanced Step in Innovative MObility" tamlamasından türetilmiş bir kısaltmadır. Japoncada 足も biçiminde yazılır ve aşimo biçiminde sesletilir. İsmi birçok insan tarafından yazdığı robot kitaplarıyla tanınan Isaac Asimov ile ilişkilendirilse de bu tamamen bir rastlantıdır.
2007 yılı itibarıyla üretilmiş 46 adet ASIMO robotu bulunmaktadır. Her birinin üretimi 1 milyon dolardan daha aza mâl olur ve yıllık 166.000 dolara kiralanabilirler.

E0 1986'da görücüye çıktı | Website22 Temmuz 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
E1 1987'de görücüye çıktı | Website15 Aralık 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
E2 1987'de görücüye çıktı | Website15 Aralık 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
E3 1987'de görücüye çıktı | Website15 Aralık 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
E4 1991'de görücüye çıktı | Website22 Temmuz 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
E5 1991'de görücüye çıktı | Website22 Temmuz 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
E6 1991'de görücüye çıktı | Website22 Temmuz 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

P1 1993'te görücüye çıktı | Website15 Aralık 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
P2 1996'da görücüye çıktı | Website15 Aralık 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
P3 1997'de görücüye çıktı | Website15 Aralık 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

ASIMO 2000 olarak açıkladı.
ASIMO için 2001 yılında kiralama açıklandı.
Akıllı ASIMO, 2002 yılında açıklandı.
İleri Bilgili ASIMO, 2004 yılında açıklandı.
Yeni ASIMO, 2005 yılında açıklandı.

2000'li yıllarda Honda, ASIMO'ya insanlar ile daha iyi iletişim kurmasına olanak sağlayacak yeni birtakım özellikler ekledi. Bu özellikler 5 kategori altında sınıflandırılabilir:
1. Hareketli nesneleri tanıma

ASIMO, başının üstüne iliştirilen kamera sayesinde yakaladığı görsel bilgiyi kullanır ve mesafeyi koruyarak çoklu nesnelerin hareketlerini saptayabilir. Bu özellikle birlikte, kamerasının yardımıyla hareket eden bir kişi ya da nesneyi takip edebilir; bir kişi ona yaklaştığında elini uzatarak onunla tokalaşabilir.
2. Jest ve mimikleri tanıma

ASIMO ayrıca yakınındaki bir elin hareketlerini ve duruşunu yorumlayabilir. Jest ve mimikleri algılar. Bu nedenle ASIMO yalnızca sesli komutlar ile değil insanın doğal hareketleri ile de yönetilebilir. Bu özellik ASIMO'ya ona bir el uzatıldğında bunu tanımlama olanağı verir. Ona gösterilen bir yöne doğru hareket edebilir. Biri ona el salladığında karşılık verebilir.
3. Çevre tanıma

ASIMO, çevresindeki nesne ve arazi koşullarını tanımlayabilir ve hem kendi güvenliği hem de çevresindeki insanların güvenliği için uygun bir biçimde hareket eder. Örneğin, merdiven gibi bir tehlike saptadığında durur ve diğer nesne ve kişilere çarpmaktan kaçınır.
4. Sesleri ayırt edebilme

ASIMO'nun duyduğu seslerin kaynağını saptayabilmesi için özellikleri geliştirilmiştir. İnsan sesi ile diğer sesler arasındaki ayrımları anlayabilir. Adını duyduğunda karşılık verebilir. Ona doğru konuşan insana dönebilir ve düşme, kırılma gibi ani bir ses duyduğunda sesin geldiği yöne hareket edebilir. Kendisine yöneltilen sorulara kısa sözcüklerle yanıt verebilir ya da baş sallayabilir.
5. Yüz tanıma

ASIMO, karşısındaki kişi hareket hâlinde olsa bile, insanların yüzünü tanıyabilme yetisine sahiptir. Yaklaşık 10 değişik yüzü tanıyabilir. Belleğine yüklediği takdirde onları adlarıyla çağırabilir.

Orijinal ASIMO Web Sitesi (Worldwide)22 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Honda (İngilizce)
Orijinal ASIMO Web Sitesi2 Kasım 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Honda (Japonca)
Orijinal ASIMO Web Sitesi10 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Honda (İngilizce)

Ada ülkesi, ana bölgesi bir ya da birçok adadan oluşan ülkeler için kullanılan terim. Dünyadaki ülkelerin 49 tanesi ada ülkesi olup, bu sayı tüm ülkelerin yaklaşık olarak %25'ine tekabül etmektedir.

Ada ülkelerinde genellikle demokrasi görülürken, demokrasiyle yönetilen ülkelerin oranı, ada devleti olmayan ülkelere göre oldukça yüksektir. Bununla birlikte birçok ülkenin tarihinde siyasi bakımdan istikrarsızlar görülmektedir.

Ada ülkeleri, genellikle tarih boyunca topraklara sahip olmak isteyen devletler arası anlaşmazlıklara, akabinde ise sık sık yaşanan deniz savaşlarına sahne olmuştur. Bunda karadan herhangi bir ülkeyle sınıra sahip olmaması, kara devletlerine göre daha küçük olmaları ve deniz ile hava ulaşımına bağımlı olmaları etkilidir. Günümüzde ise birçok ada ülkesinin ordusu bulunmamakta, çok küçük olmakta ya da paralı askerlerden oluşmakta, bu sayede ise işgalcilere açık konumda bulunmaktadır.

Rüzgâr gücü, hidrolik güç, jeotermal enerji, biodizel gibi yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımı, artan petrol fiyatları yüzünden hızlı bir şekilde yükselmektedir.

Ada devletlerinin birçoğu, diğer devletlere nazaran iklim değişikliklerinden oldukça fazla etkilenmektedir. Büyük Okyanus'taki düşük rakımlı ada ülkeleri suların yükselmesiyle birlikte batma tehlikesiyle karşı karşıya kalmaktadır. Yaşanan iklim değişiklikleri sebebiyle kasırga, kuraklık, tayfun ve sel gibi çeşitli doğal afetler sık sık yaşanmakta ve ülkelerdeki yaşamı olumsuz yönde etkilemektedir.

Diğer ülkelere göre daha küçük ekonomiye sahip Birleşik Krallık, Japonya ve Avustralya dışındaki ada ülkelerinin ekonomileri genellikle turizm ve denizciliğe dayalıdır.

Birleşik Krallık, Trinidad ve Tobago, Yeni Zelanda ve Singapur gibi bazı ada ülkeleri bir ya da iki büyük adadan oluşurken; Filipinler, Maldivler ve Endonezya gibi ülkeler yüzlerce adaya yayılmıştır. Birleşik Krallık ile İrlanda, Haiti ile Dominik Cumhuriyeti gibi bazı devletler ise aynı ada üzerinde bulunmaktadırlar.
Coğrafi bakımdan bir adadan çok kıta olarak kabul edilen Avustralya, geçmişte turizm amacıyla oluşturulan bir ada olarak kabul edilmekteydi. Buna rağmen sık sık ada ülkesi olarak da tabir edilmektedir.

Ada ülkeleri listesi
Takımada
Ülkeler listesi

Ahşap baskı, Doğu Asya'da yaygın olarak kullanılan ve antik çağda Çin'de tekstil ve daha sonra kâğıt üzerine baskı yöntemi olarak kullanılan metin, resim veya desenleri basma tekniğidir. Her sayfa veya görüntü, orijinal düzeyde yalnızca bazı alanlar ve çizgiler bırakacak şekilde ahşap bir blok oyularak oluşturulur; bir kabartma baskı işleminde mürekkeplenen ve baskıda gösterilen bunlardır. Blokları oymak yetenekli ve zahmetli bir iştir, ancak daha sonra çok sayıda baskı basılabilir.
Ahşap baskı tekniği, yazılı iletişimin yaygınlaşmasının öncülüğünü yapmış olan bir baskı tekniğidir. Bu baskı tekniği, çok sayıda belge ve kitabın basımını kolaylaştırmış ve böylece bilginin yaygınlaşmasına ve korunmasına katkıda bulunmuştur.
Kumaş üzerine baskı yöntemi olarak, Çin'den günümüze kalan en eski örnekler MS 220'den öncesine kadar uzanmaktadır. Ahşap baskı tekniği, ilk olarak Çin'de, Tang Hanedanlığı (618-907) döneminde ortaya çıkmıştır. 19. yüzyıla kadar kitapların ve diğer metinlerin yanı sıra görüntülerin basılmasında da yaygın olarak kullanılan Doğu Asya yöntemi olarak kaldı. Ukiyo-e, en iyi bilinen Japon ahşap baskı sanatıdır. Avrupa'da görüntüleri kağıda basma tekniğinin çoğu kullanımı, esas olarak 15. yüzyılda üretilen blok kitaplar dışında, gravür sanat terimiyle kapsanmaktadır.

Ahşap baskı tekniğinin tarihi, Budizmin yayılması ve kağıt üretimindeki gelişmelerle doğrudan ilişkilidir. Çinli keşişler, Budizmin kitaplarını elde etmek ve yaymak için ahşap baskı teknolojisini kullanmışlardır. İlk olarak, yazıların ahşap bloklara oyulması ve ardından mürekkep ile kaplanarak kağıda basılmasıyla gerçekleştirilen bu teknik, kitap basımının yaygınlaşmasına ve yaygınlaşan Budizmin etkisini daha da arttırmasına yardımcı oldu.
Ahşap baskı tekniği, Çin'den Japonya'ya ve Kore'ye kadar yayıldı ve 8. yüzyılda Avrupa'ya ulaştı. Avrupa'da, Gutenberg'in matbaa teknolojisiyle birlikte, ahşap baskı teknolojisi daha da gelişti ve kitap basımı daha hızlı ve daha ucuz hale geldi. Günümüzde, ahşap baskı tekniği hala bazı kültürel etkinliklerde kullanılmaktadır ve geleneksel bir baskı tekniği olarak değerini korumaktadır.
Ahşap baskı tekniği, yazılı iletişimin yaygınlaşmasının öncülüğünü yapmış olan bir baskı tekniğidir. Bu baskı tekniği, ilk olarak Çin'de, Tang Hanedanlığı (618-907) döneminde ortaya çıkmıştır. Çinli keşişler, Budizmin kitaplarını elde etmek ve yaymak için ahşap baskı teknolojisini kullanmışlardır. İlk olarak, yazıların ahşap bloklara oyulması ve ardından mürekkep ile kaplanarak kağıda basılmasıyla gerçekleştirilen bu teknik, kitap basımının yaygınlaşmasına ve yaygınlaşan Budizmin etkisini daha da arttırmasına yardımcı oldu.
Ahşap baskı tekniği, Çin'den Japonya'ya ve Kore'ye kadar yayıldı ve 8. yüzyılda Avrupa'ya ulaştı. Avrupa'da, Gutenberg'in matbaa teknolojisiyle birlikte, ahşap baskı teknolojisi daha da gelişti ve kitap basımı daha hızlı ve daha ucuz hale geldi. Günümüzde, ahşap baskı tekniği hala bazı kültürel etkinliklerde kullanılmaktadır ve geleneksel bir baskı tekniği olarak değerini korumaktadır.

Ahşap baskı tekniği, Çin'den Japonya'ya ve Kore'ye kadar yayıldı. Japonya'da, ahşap baskı tekniği Heian döneminde (794-1185) gelişti ve daha sonra Edo döneminde (1603-1868) en yüksek seviyeye ulaştı. Japonya'da ahşap baskı, ukiyo-e adı verilen bir sanat formu olarak gelişti ve kitap, resim ve tiyatro baskıları için kullanıldı.
Avrupa'da, ahşap baskı tekniği 14. yüzyılda İtalya'da kullanılmaya başlandı. Ancak, bu teknoloji özellikle 15. yüzyılın ortalarında Johannes Gutenberg'in matbaası ile birlikte gelişti. Avrupa'da ahşap baskı, kitap, broşür, kartpostal, para ve hatta tıp baskıları için kullanıldı.

Osmanlı İmparatorluğu'nda, ahşap baskı tekniği 18. yüzyılda kullanılmaya başlandı ve İstanbul'daki Matbaa-i Amire'de geliştirildi. Ahşap baskı tekniği, Osmanlı İmparatorluğu'nda yayınlanan kitapların basımında kullanıldı ve 19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'nda modern matbaa teknolojisi ile birlikte gelişti.

El işi bir baskı yöntemi olan ahşap baskı, geleneksel bir baskı yöntemi olarak kabul edilir. Bu yöntemde, bir ahşap blok üzerindeki yüzey kabartmaları mürekkeple kaplanır ve ardından kağıt üzerine uygulanır. Kabartma yüzeyler genellikle baskının siyah-beyaz şekilde çıkarılmasını sağlamak için tek renkli ve basit tasarımlar kullanılır.
Ahşap baskı, basit bir teknik olsa da, titiz ve özenli bir çalışma gerektirir. İlk olarak, bir tasarımcı ya da sanatçı, bir çizim oluşturur ve bu çizim daha sonra bir ahşap blok üzerinde kesilir. Kesilmiş blok daha sonra mürekkeple kaplanır ve kağıt üzerine uygulanır. Bu işlem birkaç kez tekrarlanarak, istenen sonucu elde etmek için renk katmanları oluşturulabilir.
Günümüzde ahşap baskı, özellikle el yapımı sanat eserleri üretmek için kullanılmaktadır. Ancak, teknolojideki gelişmeler nedeniyle, daha hızlı ve daha kolay bir dijital baskı yöntemi olan dijital baskı, ahşap baskının yerini almıştır.

Barrett, Timothy Hugh (2008), The Woman Who Discovered Printing, Great Britain: Yale University Press, ISBN 978-0-300-12728-7 
Bulliet, Richard W. (1987). "Medieval Arabic Tarsh: A Forgotten Chapter in the History of Printing" (PDF). Journal of the American Oriental Society. 107 (3): 427-438. doi:10.2307/603463. JSTOR 603463. 4 Şubat 2022 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF)17 Ocak 2019. 
Carter, John (2006). An ABC for Book Collectors (8. bas.). Delaware: Oak Knoll Books. ISBN 9781584561125. 
Chia, Lucille (2011), Knowledge and Text Production in an Age of Print: China, 900-1400, Brill 
Lane, Richard (1978). Images from the Floating World: The Japanese Print. Old Saybrook, CT: Konecky & Konecky. ISBN 978-1-56852-481-8. OCLC 475522764. 
McMurtrie, Douglas C. (1962), THE BOOK: The Story of Printing & Bookmaking, Oxford University Press, seventh edition 
Rivière, Jean Roger (1966). Summa Artis XX. El arte de la China (İspanyolca). Madrid: Espasa Calpe. 
Tsien, Tsuen-Hsuin (1985), Science and Civilization in China. Vol. 5: Chemistry and Chemical Technology. Part 1: Paper and Printing, Cambridge University Press, ISBN 0-521-08690-6 
Twitchett, Denis (1998b), The Cambridge History of China Volume 8 The Ming Dynasty, 1368—1644, Part 2, Cambridge University Press 
Wilkinson, Endymion (2012), Chinese History: A New Manual, Harvard University Asia Center for the Harvard-Yenching Institute 

Centre for the History of the Book 27 Ağustos 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Excellent images and descriptions of examples, mostly Chinese, from the Schoyen Collection 11 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Fine example 30 Aralık 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. of a European block-book, Apocalypse, with hand-colouring
Chinese book-binding methods, from the V&A Museum
Chinese book-binding methods 10 Ocak 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., from the International Dunhuang Project
Chinese woodblock prints 26 Eylül 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. from SOAS University of London
"Multiple Impressions: Contemporary Chinese Woodblock Prints" 29 Eylül 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at the University of Michigan Museum of Art
American Printing History Association—Numerous links to Online Resources and Other Organizations
Gutenberg Projesi'nde  Wood-Block Printing, by F. Morley Fletcher, Illustrated by A. W. Seaby 
Block printing in India 3 Ağustos 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Prints & People: A Social History of Printed Pictures 17 Ekim 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., an exhibition catalog from The Metropolitan Museum of Art (fully available online as PDF), which contains material on woodblock printing
The History of Chinese Bookbinding: the case of Dunhuang findings
Video: Block-printed wallpaper 27 Aralık 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., a video demonstrating printing of multicolored wallpaper with a press, using blocks produced by William Morris

Akatsuki (Japonca: あかつき, 暁, Türkçe: "Şafak"), eskiden Venus Climate Orbiter (VCO, Venüs İklim Tarayıcısı) ve Planet-C (Gezegen-C) olarak bilinen, Venüs'ü keşfetmek için tasarlanmış bir Japon uzay sondasıdır. 20 Mayıs 2010 tarihinde bir H-IIA 202 roketinden fırlatıldı.
Akatsuki, 1998'de uzaya fırlatılan ancak planlandığı gibi 2003'te Mars'ın yörüngesine giremeyen Nozomi sondasından bu yana Japonya'nın uzaydaki ilk gezegen keşif misyonudur.
Akatsuki, çeşitli dalga boylarında çalışan beş farklı kamera kullanarak atmosferin tabakalaşmasını, atmosfer dinamiklerini ve bulut fiziğini inceledi. Görev üzerinde çalışan gök bilimciler, Aralık 2015'te Venüs'ün atmosferinde olası bir yerçekimi dalgası (yerçekimi dalgalarıyla karıştırılmamalıdır) tespit ettiklerini bildirdiler.
JAXA, Nisan 2024'ün sonlarında araştırma aracıyla iletişimi kaybetti.

IKAROS
Nozomi (uzay sondası)
Sakigake
Suisei (uzay sondası)
Venüs uzay sondaları

Akihito (Japonca: 明仁, künyesi Tsugu-no Miya/継宮, dönem adı Heisei/平成, d. 23 Aralık 1933), Japonya'nın eski İmparatoru'dur. 1989'dan 2019'a kadar hüküm sürdü.
Akihito, İmparator Hirohito ile İmparatoriçe Nagako'nun beşinci çocukları olup ilk oğullarıdır. Gakuşuin okullarında öğrenim gördü. II. Dünya Savaşı'nın Japon toplumunda yarattığı birçok değişiklikle birlikte imparatorun yönetim yetkisi de kaldırıldı ve törenlerle sınırlandı.
Akihito, İngiliz dili ve Batı kültürü dersleri alarak eğitim programını genişletti. Babası gibi deniz biyolojisi alanında çalışmayı seçti ve Kaya balığı üzerinde yaptığı ihtiyolojik araştırmalarıyla tanınmaktadır.
1952'de veliaht prens ilan edildi. 1959'da 1500 yıllık bir geleneği yıkarak soylu bir insanla değil zengin bir iş insanının kızı olan Miçiko Şoda'yla evlendi. İlk oğulları Hiro-no Miya (Naruhito) 1960'ta doğdu.
Babasının ölümünden sonra 7 Ocak 1989'da imparator oldu. Akihito dönemine Barış Sağlama anlamına gelen Heisei adı verildi.
13 Temmuz 2016'da Kyodo Ajansı, İmparator Akihito'nun sağlık sorunlarını gerekçe göstererek tahttan feragât edeceğini, yerine en büyük oğlu Naruhito'nun geçeceğini duyurdu. Naruhito, 1 Mayıs 2019'da göreve başlamıştır.

Al Jazeera (Arapça: الجزيرة, romanize: El Cezire; anlamı: Ada), Katar merkezli bir haber kanalı. Kanal ilk olarak yalnızca Arap dünyasına ilişkin güncel haberlerle yayına başlamış olsa da, o zamandan günümüze gelene dek başka tematik kanalları da bünyesinde bulunduran bir ağ hâline gelmiştir. Kanal, yaptığı yayınlarla ve özellikle El-Kaide lideri Usame bin Ladin'in video görüntülerini ve yaptığı açıklamayı yayınlayarak özellikle 2001 yılında ABD'nin ikiz kulelerine yapılan 11 Eylül saldırılarının ardından dünya çapında dikkat çekmiştir. 1 Kasım 2021'den itibaren Al Jazeera'nın yayın hayatına başlamasının 25. yılına girerken grafikleri, jenerikleri ve stüdyolarını yenileyip, günlük yayın akışını değiştirdi. 15 Temmuz 2022'den itibaren Türksat 4A'daki yayını sonlandırılmıştır.

Al Jazeera haber kanalı dışında bünyesinde başka kanalları da barındırmaktadır;

Al Jazeera English, İngilizce olarak uluslararası yayın yapan haber kanalı.
Al Jazeera Mobasher, canlı yayın yapan kanal.
Al Jazeera Urdu
Al Jazeera Sports, +1, +2 ve +3, spor kanalı.
Al Jazeera Sport HD, HD spor yayını yapan kanalı.
Al Jazeera Documentary Channel, belgesel kanalı.
Al Jazeera Children's Channel, çocuk kanalı.

Al Jazeera, ilk olarak Katar Emiri'nin yaptığı 137 milyon dolarlık mali bir destekle 1996'da kurulmuştur. 1996 Nisan ayında BBC World'ün Suudi Arabistan merkezli Arapça yayın yapan kanalı 2 yıl yayın yaptıktan sonra kapanmış, kanal çalışanlarının çoğu da Al Jazeera'ye geçmiştir. 1 Kasım 1996'da Al Jazeera yayına başlamıştır.
Al Jazeera'nin uydu aracılığıyla Orta Doğu'da izlenebiliyor olması bölgedeki medya tablosunu da değiştirmiştir. Al Jazeera yayına başlamadan önce Orta Doğu'da devletin sansürlediği televizyon kanalları dışındaki kanallar izlenemiyorken, Al Jazeera'nin yayına başlamasıyla birlikte televizyon dünyasına ifade özgürlüğü açısından yenilikler gelmiş; kanal, Suudi Arabistan, Kuveyt, Katar ve Lübnan-Suriye ilişkileri de dahil olmak üzere bu ülkelere ilişkin tartışmalı görüşleri ekrana taşımıştır. Kimi eleştirmenler Al Jazeera'yi izlenme kaygısı nedeniyle sansasyonel habercilikle suçlamış, hatta kanalın yaptığı bazı yayınlar yüzünden ciddi önlemler alınmıştır. Örneğin 27 Ocak 1999'da "The Oppposite Direction" (Aksi İstikamet) adlı canlı yayınlanan programda kanal, Cezayir hükûmetinin mercek altına alındığı eleştirel bir yayın yapmış, Cezayir hükûmeti de programın izlenmesini önlemek amacıyla başkentte elektriği kesmiştir.
Al Jazeera'nin Orta Doğu'daki siyasi anlamda bağımsız yayın yapan tek kanal olduğu savunulmaktadır. 2000-2001'deki Lübnan iç savaşı üzerine hazırlanan belgesel reytingini oldukça artırmış olsa da kanal asıl atılımını El-Kaide liderlerinin açıklamalarını yayınladıktan sonra gerçekleştirmiştir.

Al Jazeera Balkans (AJB), Qatar Media Corporation'a ait olan Al Jazeera Network'ün (İngilizce : Al Jazeera Media Network ) uluslararası bir televizyon kanalıdır. Program Boşnakça, Hırvatça ve Sırpça dillerinde yayınlanmaktadır. Televizyon istasyonunun stüdyosu ve binaları kurulduğu günden bu yana Saraybosna'daki ARIA Merkezi'nde yer almakta olup, 2019 yılı sonunda kendi binasını inşa edecekleri duyurulmuştur. Al Jazeera Balkans'ın Saraybosna'daki stüdyosunun yanı sıra Zagreb ve Belgrad'da stüdyoları ve Ljubljana, Üsküp, Podgorica, Niş ve Priştine'de ofisleri bulunmaktadır.
Al Jazeera Balkans, yerel TV kanalı NTV Studio 99'u Adil Kulenović'in sahibi olduğu "PEP" şirketinden TV şirketinin Al Jazeera'ya olan borçlarının tutarı olan 2,3 milyon KM karşılığında satın aldığı Eylül 2010 ortasından bu yana Saraybosna'da bulunuyor. durum. Satın alma işleminin hemen ardından Studio 99, programın yayınını durdurdu ve yeni kanal Al Jazeera Balkans'ın test döngüsü bu kanalın frekansında oynatıldı. Studio 99'un çalışanları Al Jazeera Balkanlar üzerinde çalışmaya devam etti ve Kulenović programın danışmanı olarak işe alındı.

Al Jazeera Balkanlar programı Bosna Hersek, Karadağ, Hırvatistan, Kosova, Kuzey Makedonya, Slovenya ve Sırbistan'daki kablolu yayın operatörleri sistemi üzerinden yayınlanıyor. Program ayrıca internet üzerinden ve 16 derece doğudaki EUTELSAT 16A uydusu üzerinden de yayınlanmaktadır.
Al Jazeera Balkanlar HD çözünürlükte mevcuttur:

Uydu: Eutelsat 16A 16 ° E
Frekans: 11.262 GHz
Polarizasyon: Yatay
SR: 30.000
FEC: 2/3
Standart: DVB-S2/8PSK

Al Jazeera Balkans, 2018 yılında Saraybosna'da genellikle Eylül ayında düzenlenen bir belgesel film festivali olan AJB DOC'u kurdu.

Anne-Marie Alves-Ćurčić
Sasa Seramik
Sasa Delic
Dalija Hasanbegoviç
Jasmina Kos
Irene Kuldija
Jelena Milutinoviç
Adnan Rondiç

Katar Emiri'nin başlangıçta yaptığı 137 milyon dolarlık mali desteğin ardından Al Jazeera 2001 yılından itibaren reklam alarak kendine gelir sağlamayı amaçladı. Ancak bu girişim başarısız olunca, Katar Emiri her yıl kanala mali destek sağlamayı kabul etti. Kanalın belli başlı gelir kaynakları arasında reklamlar, abonelik ücretleri, diğer şirketlerle yapılan yayın anlaşmalarının yanı sıra satılan görüntüler ve haber paketleri yer alıyor. Örneğin Al Jazeera'nin, El-Kaide lideri Usame bin Ladin'in konuşmasının bir dakikası için 20.000 dolar aldığı da iddialar arasında yer alıyor.

Kanalın genel yayın yönetmeni Hamid Tamer el-Sani'dir. İnternet sitesinin yayın yönetmeni Abdül Aziz El-Mahmud'dur. Kanalın en tanınan yüzü ise The Opposite Direction (Aksi İstikamet) (El-İtticâh el- Mu‘akis) programını sunan Faysal El-Kasım'dır.

Kasım 2005'te El Cezire Index On Censorship tarafından verilen "Sansüre karşı Direniş Ödülüne" layık görüldü.
Nisan 2004'te Webby Ödülleri El Cezire'yi, BBC, National Geographic, Rocketnews ve The Smoking Gun la birlikte en iyi beş web sitesine aday olarak gösterdi.
Aralık 1999'da Berlin'de bulunan Düşünce Özgürlüğü Fonu o yılın Ibni Rüşd Medya ve Gazetecilik Ödülüne El Cezire'yi layık gördü.
2004 yılında El Cezire "brandchannel.com" sitesinin okurları tarafından Apple, Google, Ikea ve Starbucks tan sonra en nüfuzlu beşinci dünya markası seçildi.

Resmî siteler

(Arapça) Al Jazeera
(Boşnakça) Al Jazeera Balkans
(İngilizce) Al Jazeera English
(İngilizce) Al Jazeera English televizyona uyarlanmış (Google TV için)
(Türkçe) Al Jazeera Turk
Resmî canlı yayınlar

(Arapça) Al Jazeera Arabic 13 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(İngilizce) Al Jazeera English
(Arapça) Al Jazeera Arabic Live Stream 11 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(Arapça) Al Jazeera Arabic Live Stream on YouTube 29 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(İngilizce) Al Jazeera English Live Stream 14 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(İngilizce) Al Jazeera English Live Stream on YouTube 14 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Al Jazeera: demographics, programs, history15 Aralık 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Al Jazeera demographics16 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Al Jazeera, Radio Sawa Founders Report on Media in the Middle East3 Temmuz 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
US-Arab Relations
Arabic in Graphic Design: Al Jazeera's Cartouche20 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Amaterasu (天照), Amaterasu-Ōmikami (天照大神／天照大御神) veya Ōhirume-no-Muchi-no-Kami (大日孁貴神), (Japonca: parlak gök), önemli Shintō kamisi. Japon imparatorluk ailesi bu güneş tanrıçasının soyundan geldiğini öne sürer. Amaterasu, babası Izanagi'nin sol gözünden doğmuştur. Mitolojide, erkek kardeşi Susanoo'ya kızıp bir mağaraya saklandığı ve dünyayı karanlığa boğduğu anlatılır. Japonya'nın en önemli Shintō tapınağı olan Ise Jingu'da bu tanrıçaya ibadet edilir.
Japon mitolojisinde Amaterasu gök diyarının (Takamagahara) yöneticisi kabul edilir. Adı "cennette ışıldayan", "gökyüzünü aydınlatan" anlamlarını taşır. Japon imparatorluk ailesinin atası olduğuna inanılır. Japonların ulusal dini Sintōizm'de birbirine eşit güçte olan tanrıların üstünde bulunan tek tanrıdır. Bu dinin en büyük rahibi de Japon imparatorudur, bu yüzden imparatora "güneşin oğlu" denir. Japon inançlarına göre imparator siyasal yetkilerini Tanrıça Amaterasu'dan miras yoluyla almıştır. Amaterasu dünya düzenini kurması için torunu Ninigi no Mikoto'yu yeryüzüne göndermiştir. İlk Japon imparatoru Jimmu Tenno'nun, bu torunun soyundan geldiğine inanılır. Japon imparatorunun hükümdarının meşruluğu, Japon mitolojisini ve tarihini ele alan Kojiki ve Nihon Shoki isimli eserlerde ispatlanmaya çalışılmıştır.

Japon mitolojisinin genelinde dişi kamilerin isminde “prenses” anlamına gelen hime 姫, erkek kamilerin ismindeyse “prens” anlamına gelen hiko 彦 takıları yer alır. Dikkat edilecek olursa Amaterasu-Ōmikami'nin isminde herhangi bir cinsiyeti belirten ek yoktur. Matsumae Takeshi 松前武 Amaterasu'nun Ise 伊勢 bölgesinde ibadet edilen yerel bir kült olarak başladığını savunur. Erken dönemlerde Amaterasu, Amateru adından erkek bir tanrıydı ama M.S. altıncı ya da yedinci yüzyılda, saiōların [斎王tapınak rahibeleri] birbirini izleyen güçlü nesilleri sonucunda kademeli olarak erkekten kadına dönüştü.
Matsumae'nin belirttiğine göre Amaterasu kelimesi “cennette parlayan” anlamına gelen Amateru’nun yüceltilmiş şeklidir. Kami’nin isminin Amaterasu-Ōmikami biçiminin anlamı “Büyük, Gökte Işıldayan Tanrı”, Ōhirume biçiminin anlamı ise “Büyük Gün Kadını Tanrısı”dır. Buna ek olarak, Dr. Orikuchi hem Amaterasu’nun hem de saiō’nun (tapınak rahibesi) diğer ismi olan Ōhirume’deki hirumenin “güneşin eşi” anlamına geldiğini savunmuştur.

Bir capcom oyunu olan "Ōkami" oyununda ana karakter, Tanrıça Amaterasu'nun beyaz bir kurt hâlindeki reankarnasyonudur.

Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanlığı (İngilizce: United States Department of State, State Department, DOS), Amerika Birleşik Devletleri'nin uluslararası ilişkilerinden sorumlu federal yürütme organıdır. 1789'da kurulan kurum, ABD'nin ilk federal bakanlığı olma özelliğini taşır.
Bakanlığın merkezi, Beyaz Saray'ın birkaç sokak uzaklığındaki Harry S Truman Binasında bulunur. Bakanlık, Amerika Birleşik Devletleri'nin yurt dışı temsilciklerini yönetir; dışişleri politikasını belirler ve diplomasisini yürütür.
Bakanlık, Senatonun tavsiyesi ve onayı üzerine Başkan tarafından atanan ve Kabine üyesi olan Dışişleri Bakanı tarafından yönetilir. Dışişleri Bakanı, protokoldeki ve Başkanlığa vekalet sırasındaki ilk bakandır.

Amerika Birleşik Devletleri dışişleri bakanı
Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanlığı Hukuk Danışmanı

Resmî site (İngilizce)
 Wikimedia Commons'ta Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanlığı ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Amerika Birleşik Devletleri ile Japonya arasında Karşılıklı İşbirliği ve Güvenlik Anlaşması (İngilizce: Treaty of Mutual Cooperation and Security between the United States and Japan; Japonca: 日本国とアメリカ合衆国との間の相互協力及び安全保障条約, romanize: Nihon-koku to Amerika-gasshūkoku to no Aida no Sōgo Kyōryoku oyobi Anzen Hoshō Jōyaku) veya kısa adı ile Amerika Birleşik Devletleri-Japonya Güvenlik Anlaşması, Japon topraklarında ABD askerî üslerinin varlığına izin veren ve iki ulustan birinin "Japonya'nın yönetimi altındaki topraklarda" saldırıya uğraması durumunda birbirini savunmasını taahhüt eden bir anlaşmadır. Anlaşma, zamanla Amerika Birleşik Devletleri ile Japonya arasında askerî bir ittifak kurulmasını sağladı.
23 Haziran 1960'da yürürlüğe giren mevcut anlaşma, Asya'da II. Dünya Savaşı'nı ve Japonya'nın ABD öncülüğündeki işgalini sona erdiren San Francisco Barış Antlaşması'nın imzalanmasıyla birlikte 1951'de imzalanan anlaşmanın daha önceki bir versiyonunu revize etti ve değiştirdi. Anlaşmanın 1960 yılında revize edilmesi Japonya'da oldukça çekişmeli bir süreçti ve anlaşmanın kabulüne yönelik yaygın muhalefet, Japonya tarihindeki en büyük halk protestoları olan kitlesel Anpo protestolarına yol açtı.
1960 anlaşması, ABD-Japonya güvenlik anlaşmasını iki ülke arasında daha fazla karşılıklılık yönünde önemli ölçüde revize etti. Orijinal 1951 anlaşması, Amerika Birleşik Devletleri'nin Japonya'ya önceden danışmadan Japonya'da bulunan kuvvetlerini Doğu Asya boyunca kullanmasına izin veren bir hüküm içeriyordu ve Japonya'ya saldırılması durumunda Japonya'yı savunacağına dair açık bir söz vermiyordu, hatta ABD birliklerinin Japonya'nın iç anlaşmazlıklarına müdahale etmesine izin veren bir madde içeriyordu. Bu kısımlar, anlaşmanın 1960 yılında revize edilen versiyonunda değiştirildi. Değiştirilen anlaşma, karşılıklı savunma yükümlülüklerini belirleyen ve ABD'nin kuvvetlerini harekete geçirmeden önce Japonya'yı önceden bilgilendirmesini gerektiren maddeler içeriyordu. Ayrıca ABD'nin Japonya'nın iç işlerine müdahalesine izin veren maddeyi de kaldırdı.
Anlaşma aynı zamanda iki ülke arasında uluslararası anlayışın daha da geliştirilmesi ve ekonomik işbirliğinin geliştirilmesi için genel hükümleri de içeriyordu. Bu hükümler, Amerika Birleşik Devletleri-Japonya Kültürel ve Eğitimsel Değişim Konferansı'nın (CULCON), Amerika Birleşik Devletleri-Japonya Bilimsel İşbirliği Komitesi'nin ve Amerika Birleşik Devletleri-Japonya Ticaret ve Ekonomik İşler Ortak Komitesi'nin kurulmasının temelini oluşturdu. Bu kurumların bir kısmı halen bir biçimde faaliyettedir.
ABD-Japonya Güvenlik Anlaşması 1960'tan bu yana hiç değiştirilmedi ve bu nedenle orijinal haliyle 1648 Vestfalya Antlaşması'ndan bu yana iki büyük güç arasındaki diğer anlaşmalardan daha uzun süre dayandı. Anlaşmanın en az 10 yıllık bir süresi vardı, ancak taraflardan birinin anlaşmayı feshetme isteğini bir yıl önceden bildirmediği sürece süresiz olarak yürürlükte kalması şartı vardı.

Kapur, Nick (2018). Japan at the Crossroads: Conflict and Compromise after Anpo. Cambridge, MA: Harvard University Press. ISBN 978-0674984424. 
Mitchell, Jon (12 Ekim 2020). "US Military Bases Are Poisoning Okinawa". The Diplomat. 12 Ekim 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 22 Mart 2024. 
Packard, George R. (2010). "The United States-Japan Security Treaty at 50: Still a Grand Bargain?". Foreign Affairs. 89 (2). ss. 92-10322 Mart 2024. 
Shorrock, Tim (27 Nisan 2021). "The Toxic Legacy of the US Military in the Pacific". The Nation. 27 Nisan 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 22 Mart 2024. 
Sumida, Chiyomi (2009a). "$57 Million Awarded in Kadena Noise Suit". Stars and Stripes. 22 Haziran 2011 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 22 Mart 2024. 
Sumida, Chiyomi (2009b). "Japan High Court Hears Arguments in Futenma Noise Pollution Lawsuit". Stars and Stripes. 22 Haziran 2011 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 22 Mart 2024. 
Sumida, Chiyomi (2009c). "Futenma Questions and Answers". Stars and Stripes. 7 Ağustos 2010 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 22 Mart 2024.

Amerikan çizgi romanı (İngilizce: comics), Amerika Birleşik Devletleri kökenli bir çizgi roman türüdür. İlk Amerikan çizgi romanları 1933'te yaratılmış olsa da, ilk kez 1938'de süper kahraman Superman'in ilk çıkışını da içeren Action Comics serisinin yayınlanmasından sonra popüler hâle geldi.
Çizgi roman süper kahramanı ilk olarak 1930'larda DC Comics'in Altın Çağı olarak bilinen dönemde ucuz kurgudan ortaya çıktı ve onun kahramanları, bilim ve teknolojiyle yalnızca marjinal olarak ilişkilendirilen Superman, Batman ve Wonder Woman gibi süper kahraman karakterleriydi. II. Dünya Savaşı sonrası dönemde bu rakamların popülaritesinde bir düşüş görüldü. Ancak 1960'larda Marvel Comics, aralarında Örümcek Adam, Hulk ve X-Men'in de bulunduğu yeni bir süper kahramanlar panteonu yaratarak Gümüş Çağı'nı başlattı; bunların hepsi nükleer çağda bilim ve teknolojiyle ilgili etik konulara daha derin bir ilgiyi yansıtıyordu.
Orijinal ünlü popüler süper kahraman serileri Action Comics, Detective Comics, All Star Comics, Sensation Comics, The Incredible Hulk ve Amazing Fantasy iken ünlü kahramanları ise Superman, Batman, Wonder Woman, Hulk ve Örümcek Adam gibi DC ve Marvel karakterleridir.
Bunu İkinci Dünya Savaşı'nın sonuna kadar süren bir süper kahraman patlaması izledi. Savaştan sonra süper kahramanlar iyi tanınırken çizgi roman endüstrisi daha sonra korku, suç, bilimkurgu ve romantizm çizgi romanları yapmaya başladı.
Amerikan çizgi romanları, Japon mangaları ve Fransız-Belçika çizgi romanlarıyla birlikte dünya çapındaki üç büyük çizgi roman endüstrisinden biridir.

All in Color for a Dime by Dick Lupoff & Don Thompson 0-87341-498-5
The Comic Book Makers by Joe Simon with Jim Simon 1-887591-35-4
DC Comics: Sixty Years of the World's Favorite Comic Book Heroes by Les Daniels 0-8212-2076-4
The Great Comic Book Heroes by Jules Feiffer 1-56097-501-6
Marvel: Five Fabulous Decades of the World's Greatest Comics by Les Daniels 0-8109-3821-9
Masters of Imagination: The Comic Book Artists Hall of Fame by Mike Benton 0-87833-859-4
The Official Overstreet Comic Book Price Guide by Robert Overstreet—Edition #35 0-375-72107-X
The Steranko History of Comics, Vol. 1 & 2, by James Steranko—Vol. 1 0-517-50188-0
Garrett, Greg, Holy Superheroes! Exploring the Sacred in Comics, Graphic Novels, and Film, Louisville (Kentucky): Westminster John Knox Press, 2008.

CBW Comic History: The Early Years...1896 to 1937, Part II
Don Markstein's Toonopedia: Dell Comics
Quattro, Ken (2004). "The New Ages: Rethinking Comic Book History". Comicartville.com. 28 Haziran 2011 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
The Comics Buyer's Guide's "Comic Book Sales Charts and Sales Analysis Pages" 19 Ocak 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The pictures that horrified America CNN
A History of the Comic Book (American comic book history only; Internet archive)
Williams, Jeff (1994). "Comics: A Tool of Subversion?". Journal of Criminal Justice and Popular Culture. 2 (6). ss. 129-146. 4 Eylül 2010 tarihinde kaynağından arşivlendi28 Mart 2024.

Anime (Japonca: アニメ, IPA: Animeler, genelde mangaların televizyona ya da sinemaya uyarlanmasıdır. TV'de gösterilmeyen özel bölümler OAV veya OVA denilen video, DVD, Blu-ray şeklinde de piyasaya sürülebilir.
Animelerin kendine özgü çizim tekniği vardır. Animeler, el çizimi veya bilgisayar yapımı olabilir. Animelerin konusu her şey olabilir, birçok türü mevcuttur. Yetişkinlere yönelik, felsefe, psikoloji, bilim, savaş, şiddet, cinsellik gibi konuları ele alan ciddi konulu animeler olduğu gibi, genç çocuklara uygun konusu olan animeler de çok fazladır. Çok küçük çocuklar için eğitim ve komedi türündeki animeler de mevcuttur.
Anime endüstrisi, Studio Ghibli, Gainax, Madhouse, Production I.G, Sunrise,Toei Animation ve Shin-Ei Animation dahil olmak üzere büyük isimlere sahip 430'dan fazla yapım stüdyosundan oluşmaktadır. Anime, Japonya'nın yerel film pazarının sadece bir bölümünü oluşturmasına rağmen DVD ve Blu-ray satışlarının çoğunu oluşturmaktadır. Ayrıca, İngilizce dublajlı ve altyazılı programlamanın yükselmesiyle uluslararası başarı da gördü. 2016 yılı itibarıyla animeler, dünyanın animasyonlu televizyon şovlarının %60'ını oluşturmaktadır.

Osamu Tezuka, Japonya'da çağdaş animenin öncüsü olarak kabul edilir. Genç yaşta 8 mm'lik kamerasıyla küçük animasyonlar çekmeye başlamış ve bu animasyonlarında Walt Disney ve Max Fleischer'ın eserlerinden ilham almıştır. Onun izinden yürüyen sanatçıların yapıtlarıyla anime adı verilen yeni bir stil ortaya çıkmıştır.
Anime tarihi 20. yüzyıl başlarında Japon film yapımcılarının Fransa, Almanya, Amerika Birleşik Devletleri ve Rusya'daki animasyon tekniklerini keşfetmesiyle başlamıştır.
Bu dönemde Japonya'da filmlere alternatif bir hikâye anlatımı sunabilen animasyon oldukça popüler olmuştur. Amerika'da filmler ve şovlar için oldukça büyük bütçeler mevcut iken, Japonya'da küçük bir piyasayı ve bütçe, yer ve aktörlük eksikliklerini de taşıyordu. Batılı aktörlere benzeyen aktörlerin bulunmaması Avrupa, Amerika ve fantezi dünyalarında Asyalı oyuncuların varolmasını imkânsız kılıyordu. Animasyonun değişik kullanımları Japonlara benzemeyen karakterler ve yerlerin yaratılmasını sağlamıştır.
1970'li yıllarda manga çizimleri büyük bir ilgi çekmiştir. Bu çizimlerin büyük çoğunluğu da animasyonlarda kullanılmıştır. Eserlerinin ve diğer tasarımcıların da etkisiyle, anime günümüzdeki sanatın mutlak karakteristiklerini ve türlerini yaratmıştır. Mecha tarzı Tezuka tarafından şekil almış, Go Nagai ve diğerleri de geliştirmiştir. Yoshiyuki Tomino'nun katkısıyla da bir devrim gerçekleşmiştir. Gundam ve Macross gibi mecha animeleri 80'lerin klasikleri arasına girmiştir ve mecha türü anime günümüzde hâlâ Japonya'da ve dünyada popülerdir. 1980'lerde anime Japonya'da ana görüş haline gelmiştir ve büyük bir üretime geçmiştir. Bununla beraber manga da popülaritesini Japonya'da ve dünyada zirveye taşımıştır. 1990'ların ortalarında ve sonlarında, ayrıca 2000'lerde animeler tüm ülkelerde popüler olmuştur.

Anime, çizgi dizilerle aynı teknik özelliklere sahip olsa da çizimleri her yaştan insana hitap etmektedir. Duygusal, drama, fantastik, doğaüstü özellikler gibi birçok sayısız özel türü bünyesinde barındırır. 18 yaşından küçük çocukların izleyebileceği animeler de vardır.
Anime 2D animasyon tekniği ile yapılır. Her sahne ayrı ayrı çizilir. Bu sahneler saniyede 24 kare hızında oynatılarak animasyon hâline getirilir.
Bazı animelerde karakterlerin büyük gözleri, uzun bacakları vardır. Bunu Japonlar'ın kısa boylu ve çekik gözlü olmalarının yarattığı bir komplekse bağlayarak açıklayanlar vardır ancak bu açıklama çizimlerin kökeninde batılı örnekler olduğunun bilinmemesinden kaynaklanır. İlk Walt Disney çizgi filmlerindeki karakterlerin büyük gözleri ve uzun bacakları vardı. Bu çizim tarzı bugün bazı batı animasyonlarında hâlâ kullanılmaktadır.
Japonlar'ın boy-göz takıntıları nedeniyle böyle şeyler yaptıklarına dair inanç tamamen bir Aristo Mantığı'nın bir çıkarımıdır. Yani "Biber acıdır, hayat da acıdır, demek ki hayat biberdir." gibi bir önermedir. Bu konuda doğru ve gerçek yorumlar yapabilmek için derin bir tarih ve psikoloji bilgisine ihtiyaç vardır. Ama unutulmaması gereken bir şey varsa bunun sadece uzakdoğuya özgü bir takıntı olmadığıdır. Bu takıntı az veya çok yeryüzündeki bütün ülkelerde, bütün milletlerde vardır. Animelerde göze çarpan sadece büyük gözler uzun bacaklar değildir. Çoğunluğunda bizim normal hayatta verdiğimiz tepkiler, mimikler ve jestler daha fazla abartılı bir görsellikle ifade edilir.

Sinema filmi olan 1958 yapımı ilk renkli anime The White Snake Enchantress'ın Venedik, Meksika ve Berlin festivallerinde ödüller kazanmasının ardından dünya çapında söz sahibi olmaya başlayan animeler, uluslararası yarışmalardaki bu başarılarını her yıl daha da arttırarak sürdürmektedir.
Anime'nin başarısına doğal olarak batılı animasyon şirketleri de kayıtsız kalmamaktadır. Uzun süredir batılı şirketlerle ortaklaşa birçok proje yapılmaktadır ve sonuçta ortaya mükemmel animeler çıkmaktadır. Buna Fransız-Japon ortak yapımı olan Mysterious Cities of Gold (Türkiye'de bilinen ismiyle Güneşin Oğlu Esteban) gibi birçok örnek verilebilir. Ayrıca, batı animasyonun temsilciliğini yapan Disney de artık animelerin başarısını açıkça kabul etti. Japon animasyonunun en büyük temsilcisi olan Studio Ghibli'nin anime filmlerinin dünya çapında dağıtımını ve pazarlanmasını üstlenmiştir. Ayrıca Disney, Studio Ghibli'nin hazırladığı anime filmlerinin üretim masraflarının bir kısmını karşılayarak bu filmlere yatırım yapmaya başlamıştır. Mesela Studio Ghibli'nin Tonari no Yamada-kun (My Neighbours the Yamadas) adlı filminin 2.4 milyar yen tutan üretim maliyetinin %10'u Disney tarafından ödenmiştir. Ayrıca Disney, anlaşma uyarınca dağıtımını üstlendiği Studio Ghibli filmlerinden olan Princess Mononoke'nin İngilizce dublajı için 2,4 milyon dolar harcamıştır.

Anime karakterlerinin ve resimlerinin hayranları tarafından çizilen resim çalışmalarıdır.

Anime serileri hakkında hayranlarının kendi yazdığı öyküler anlamına gelir. Animede beğenmediği ya da hoşuna gitmeyen her şeyi değiştirebilir veya tamamen kendine ait olan bir öykü yazabilir. Ama çoğunlukla animelerdeki karakterleri içerir.

Fansub, hayran çevirisi olarak nitelendirilir. Bu çevirilerin herhangi bir resmiyeti yoktur fakat ekstra olarak açılış ve kapanış müziklerine karaoke ve çeviri ekleyerek izleme keyfini artırabilir. Aynı zamanda düşük boyut ve benzeri özellikler sayesinde hala günümüzde çoğu topluluk ve insan tarafından tercih edilmektedir.

Beğenilen anime ve oyun karakterlerinin kostümleri ile gerçek hayatta onlara benzemek ve bir bakıma eğlenmek amacıyla insanların gerçekleştirdiği yaratıcı deneyimdir.

Anime Otaku şeklinde kullanıldığında hayatını animelere adamış kişi anlamını çağrıştırır. Özellikle de anime memleketi Japonya'dan çıkan bir kelime olduğu için günümüzde Anime otakulara sadece otaku denir.

Orijinal video animasyonu
Orijinal net animasyonu
Anime karakterleri listesi
Anime ve manga ile ilgili oyunlar listesi

Curlie'de Anime (DMOZ tabanlı)

Animizm ya da Canlandırmacılık (Latince: Anima, ruh, hayvan hayatının ilkesinden, Fransızca: Animisme), doğanın bir bütün olarak ve her varlığın teker teker maddi varlığının ötesinde bir de ruha sahip olduğunu kabul eden görüş. Animizm, hayvanları, bitkileri, kayaları, nehirleri, hava sistemlerini, insan eserlerini ve bazı durumlarda sözcükleri canlı, fail ve özgür iradeye sahip olarak kabul eder.  Animizm bir din olmaktan öte bir din sistemidir. Animizm, mantıksal temellerin ve prosedürlerin ötesinde doğaüstü evrene odaklanan metafizik bir inançtır ve özellikle maddi olmayan ruh kavramına odaklanır.
Doğada insan ruhuna az çok benzer ruhlar bulunduğunu kabul eden, Felsefede her nesnenin bir ruhi varlık veya ruh tarafından yönetildiğini kabul eden sistemdir.
Her kültürün kendine has mitolojileri ve ritüelleri olsa da, animizmin yerli halkların “ruhani” veya “doğaüstü” bakış açılarındaki en yaygın ve temel konuyu tanımladığı söylenmektedir. Animizm yaklaşımı çoğu yerli halkta o kadar yaygın ve içseldir ki, dillerinde “animizm” ya da “din” kelimesine karşılık gelen bir kelime bile yoktur. Animizm kelimesi sonradan bu din sistemini anlayabilmek için Antropoloji tarafından oluşturulmuştur.
Büyük ölçüde bu tür etnolinguistik ve kültürel farklılıklar nedeniyle, animizmin dünyanın dört bir yanındaki yerli halklarda ortak olan atalardan kalma bir deneyim biçimine mi yoksa kendi başına tam teşekküllü bir dine mi işaret ettiği konusunda görüşler farklılık göstermektedir. Animizmin şu anda kabul gören tanımı 19. yüzyılın sonlarında (1871) Edward Burnett Tylor tarafından geliştirilmiştir. “Antropolojinin ilk değilse bile en eski kavramlarından biridir."
Animizm, tüm maddi olguların eylemliliğe sahip olduğuna, ruhani ve fiziksel dünya arasında kategorik bir ayrım olmadığına ve ruh, tin ya da duyarlılığın sadece insanlarda değil, diğer hayvanlarda, bitkilerde, kayalarda, coğrafi özelliklerde (dağlar ve nehirler gibi) ve doğal çevrenin diğer varlıklarında da var olduğuna dair inançları kapsamaktadır. Örnekler arasında su perileri, bitki tanrıları ve ağaç ruhları sayılabilir. Animizm ayrıca kelimeler, gerçek isimler veya mitolojideki metaforlar gibi soyut kavramlara da bir yaşam gücü atfedebilir. Yazar Daniel Quinn, heykeltıraş Lawson Oyekan ve birçok çağdaş Pagan gibi kabile dışı dünyanın bazı üyeleri de kendilerini animist olarak görmektedir.
Psikolojik olaylarda olduğu gibi hayatla ilgili olayları da düşünen bir ruhun yönettiğine inanan sistem (Stahl doktrini). Stahl'ın animizmi, hem mekanizme hem de vitalizme karşıdır. Mekanizm, hayat olaylarını yalnız fizik-kimya olgularından ibaret sayar. Vitalizm ise hayat olaylarını yarı maddi yarı manevi olan, hem fizik-kimya olaylarından hem de düşünen ruhtan ayrı bir hayat ilkesiyle açıklar. Şuur ve bitkisel hayat gibi iki ayrı ilkeyi varsayan vitalistlerin çifte dinamizminin (düodinamizm) aksine animistler, hem hayatla ilgili olayları hem de psikolojik olayları tek bir sebebe, düşünen veya “akıllı” bir ruha bağlarlar.
Animizm, özellikle Afrika ülkelerinde (Kenya, Kongo, Benin, Botsvana, Madagaskar, Gine-Bissau vs.) yaygın olarak benimsenmektedir. Ayrıca O Du halkı ve Dogonlar animisttir.
Jean Piaget bu türden bir düşünceye “Sembolik İşlemler Dönemi” adını verirken, 3-4 yaşındaki tüm çocuklarda var olan bir dönem olduğunu ileri sürer. Bu dönemde çocuklar canlı ve cansız ayırımı yapamamaktadırlar. Cansız bir nesneyi canlıymış gibi, bazen de canlı bir varlığı cansızmış gibi değerlendirip buna göre davranabilirler. Oyuncak bebeğini yere düşüren bir çocuğun hemen bebeğini kaldırıp ondan özür dilemesi ya da evdeki bir nesneye çarpması nedeniyle ağlaması sonucu annesinin o nesneye kızdığını görmesiyle ağlamayı bırakması en yaygın örneklerdir.

İngiliz antropolog Sir Edward Tylor başlangıçta bu fenomeni spiritüalizm olarak tanımlamak istediyse de, bunun o zamanlar Batı uluslarında yaygın olan modern spiritüalizm diniyle karışıklığa neden olacağını fark etmiştir. Animizm terimini Alman bilim adamı Georg Ernst Stahl'ın yazılarından uyarlamıştır. Georg Ernst Stahl, 1708 senesinde animismus kavramını biyolojik bir teori olarak geliştirmiştir. Bu teoriye göre ruhlar yaşamsal prensibi oluşturmaktadır ve yaşamın normal fenomenleri ile hastalığın anormal fenomenleri ruhsal nedenlere bağlanabilmektedir.
Kelimenin kökeni Latince yaşam veya ruh anlamına gelen anima sözcüğünden gelmektedir.

Anti-Komintern Paktı, 1936 yılında Almanya, Japonya daha sonra İtalya'nın (6 Kasım 1937) katılımıyla imzalanan bir garantörlük antlaşmasıdır.
Japon ordusu, Sibirya ve Moğolistan sınırlarında Sovyetler Birliği ile sürtüşmektedir. Bu gerilim Almanya'ya Japonya'yla yakınlaşma şansı tanır. 25 Kasım 1936 tarihinde Anti-Komintern Paktı'nı imzalarlar. Buna göre, her iki ülke, içlerinden birisi SSCB tarafından saldırıya uğrarsa diğerine destek sözü verir.
Berlin, İtalya'nın da bu antlaşmaya katılımı için baskı yapar. Mussolini bir sene sonra, 6 Kasım 1937'de antlaşmayı imzalar. 1939 Şubat ayında Macaristan da Anti-Komitern Paktı'na katılır. Franco'nun İspanya'sı da bu ittifaka 27 Mart 1939'da katılır.
Türkiye hükûmeti 1941 yılında Anti-Komintern Paktı'na gözlemci olarak katılmış ve Türk-Alman Dostluk Paktı kapsamında Almanya ile dostluk ilişkilerini geliştirmiştir.

Antigua ve Barbuda, Karayipler'de bulunan Antigua ve Barbuda, Antigua, Barbuda ve diğer birçok küçük adadan oluşan bir takımada ülkesidir. Toplam alanı 440 km² (170 mil kare) olan Antigua ve Barbuda, Karayipler'in en küçük ülkelerinden biridir. Ülke çoğunlukla düzdür; Antigua'daki en yüksek noktalar Shekerley Dağları'nda, Barbuda'daki ise Barbuda yaylaları. Ülke, tropikal savana iklimine sahiptir ve Antigua'nın güneybatısında tropikal muson iklimi görülmektedir. En kalabalık şehri St. John's, ardından All Saints ve Bolans gelmektedir. Ülkenin büyük bir kısmı, St. John's'tan English Harbour'a uzanan Orta Ova'da yer almaktadır.
Doğuda Atlantik Okyanusu ve batıda Karayip Denizi ile çevrili olan Antigua ve Barbuda, Leeward Adaları nemli orman ve Leeward Adaları kurak çalılık ekolojik bölgelerinde yer almaktadır. Ülke, batıda Anguilla, Saint Barthélemy ve Saint Kitts ve Nevis, güneybatıda Montserrat ve güneyde Guadeloupe ile deniz sınırlarını paylaşmaktadır. Antigua ve Barbuda, Küçük Antiller'deki en büyük iç su kütlelerinden biri olan Codrington Lagünü de dahil olmak üzere çok sayıda doğal parka sahiptir. Yoğun nüfusuna rağmen, ülke geniş gelişmemiş arazilere sahiptir; ancak Antigua ve Barbuda, iklim değişikliği nedeniyle birçok çevresel sorun yaşamıştır. 
Avcı-toplayıcılar, muhtemelen Orta ve Güney Amerika'dan kanolarla gelerek, MÖ 3000 civarında adalara yerleşmişlerdir. Seramik Dönemi'nde Venezuela'nın Aravakları onları takip etmiştir. 1493'te Kristof Kolomb, Antigua adasını incelemiş ve bu da 1520'de İspanyol yerleşimi girişimine yol açmıştır. Antigua, 1632'de Edward Warner ve küçük bir grup tarafından ilk başarılı İngiliz kolonisi kurulana kadar kolonileştirilmemiş kalmıştır. Barbuda, 1860'lara kadar Codrington ailesinin kontrolü altındaydı. Antigua'nın bağımsızlığı ilk olarak 1728'de Prens Klaas tarafından önerildi ve adayı bağımsız bir krallık haline getirmeyi amaçladı. 1834'teki kurtuluştan sonra, Antigua'nın özerkliği yavaş yavaş artarken, Barbuda da yavaş yavaş Antigua'ya entegre edildi. İlk demokratik seçimler 1951'de yapıldı ve 1981'de Antigua ve Barbuda bağımsız oldu. 1960'tan 2004'e kadar, Baldwin Spencer'ın başbakan seçilmesiyle sona eren tek bir kesinti dışında, Bird ailesi takımadaların siyasetine hakim oldu. 
2014'ten beri İşçi Partisi ulusal siyasete hakimdir. Antigua ve Barbuda, İngiliz Milletler Topluluğu üyesi ve İngiliz Milletler Topluluğu ülkesidir; devlet başkanı III. Charles olan anayasal bir monarşidir. Ülke, 1976'dan beri Barbuda Konseyi tarafından yönetilen Barbuda ile birlikte üniter bir devlettir. Antigua altı bölgeye ayrılmıştır. Merkezi hükûmet üç ana koldan oluşmaktadır: yasama, yürütme ve yargı. Doğrudan seçilen Temsilciler Meclisi ve hükümdarın temsilcisi olan Genel Vali tarafından atanan Senato'dan oluşan iki meclisli bir ulusal yasama organına sahiptir. İşçi Partisi ve Birleşik İlerici Parti, 1994'ten beri ülkenin siyasetine hakim olmuştur. Ülkenin yabancı doğumlu nüfusu orantılı olarak yüksektir; çoğu insan Afrika kökenlidir, önemli sayıda Avrupalı, İspanyol ve Kızılderili nüfusu da bulunmaktadır. Ülkenin çoğunluğu Hristiyandır ve çoğu Protestandır. Ülkede en çok konuşulan ana dil Antigua ve Barbuda Kreolüdür. Komşu ülkelerle karşılaştırıldığında, Antigua ve Barbuda çoğu ekonomik göstergede yüksek sıralarda yer alırken, siyasi özgürlükler açısından ortalama bir sıralamadadır. 
Antigua ve Barbuda, yüksek gelirli bir ülke olup İnsan Gelişme Endeksi'ne göre Karayipler'in en gelişmiş ülkesidir. Birleşmiş Milletler, OECS, Bölgesel Güvenlik Sistemi, CARICOM ve Dünya Ticaret Örgütü üyesidir. Antigua ve Barbuda, Karayipler'de hava kuvvetlerine sahip olan az sayıdaki ülkeden biridir ve ekonomisi çoğunlukla hizmet sektörüne dayanmaktadır. Antigua ve Barbuda, eski İngiliz Leeward Adaları ve Doğu Karayipler'de önemli bir etkiye sahiptir ve eski koloninin en büyük ekonomisine ve nüfusuna sahiptir. Bununla birlikte, ülke insan hakları ve siyasi kutuplaşma ile mücadele etmeye devam etmekte olup, önemli bir Barbuda bağımsızlık hareketi yeniden ortaya çıkmakta ve basın özgürlüğü azalmaktadır.

Antigua ve Barbuda bayrağındaki Güneş, yeni bir çağın doğuşunu temsil etmektedir. Kırmızı renk halkın enerjisini, mavi renk umudu, siyah renk Afrika kökenli insanları ifade etmektedir.

Yerli halklar MÖ 2400 yıllarında buraya yerleşmişlerdi. Kristof Kolomb, 1493'teki ikinci seyahatinde Antigua'ya çıkmış ve İspanya'daki Santa Maria de la Antigua kilisesine atfen adaya Antigua adını vermiştir. 1632 yılında İngiliz kolonisi hâline geldi. 1666'daki kısa süreli Fransız işgaline rağmen İngiliz idaresinde kaldı. İlk İngiliz yerleşimciler bölgenin en eski sakinlerinden Karayip yerlilerinin saldırılarına da maruz kaldılar. Adada önceleri tütün yetiştirilirken 17. yüzyılda, daha kârlı olan şeker üretimine geçildi.
1666 yılında Barbuda da İngiliz kolonisi hâline getirildi. Monark, 1685 yılında adayı Codrington ailesine verdi. Ada bir köle yetiştirme merkezi olarak planlanmıştı ancak bu plan gerçekleşemedi; zira buraya yerleştirilen köleler kendi düzenlerini kurarak yaşamaya başladılar.
1834 yılında köleliğin kaldırılması şeker üretimini sıkıntıya soktu. 1843 depremi ve 1847 kasırgası adaların ekonomisinin iyice kötüleşmesine neden oldu. 19. yüzyılın sonunda Barbuda tekrar kraliyete devredildi zamanla tamamen Antigua'ya bağlandı. 1956 yılında Rüzgâraltı Adaları kolonisi dağıldı ve 1958 yılında Antigua Batı Hint Federasyonuna katıldı. Bu federasyon 1962'de dağıldı ve 1967'de Birleşik Krallık hükûmeti, Antigua'ya içişlerinde bağımsızlık veren 1967 Batı Hint Yasası'nı çıkardı. Dışişleri ve savunmadan ise Birleşik Krallık sorumluydu.
1970'lerde başbakan George Walter önderliğinde başlatılan tam bağımsızlık hareketi 1981'de Antigua ve Barbuda'nın bağımsızlık kazanması ile sonuçlandı. Vere Bird bağımsız devletin ilk başbakanı seçildi. Ülke Birleşmiş Milletler, İngiliz Milletler Cemiyeti ve Doğu Karayip Devletleri örgütüne katıldı. 1984 ve 1989 seçimlerini açık ara kazanan Bird ülke yönetiminde sıkı bir kontrol sağladı.

280 km² yüz ölçümüne sahip Antigua adasının kıyıları oldukça girintili ve çıkıntılıdır. St. John's limanında deniz derindir. Büyük kısmının rakımı oldukça alçak olan adanın batısında volkanik kayalıklar ve 405 metrelik Boggy Zirvesi bulunur.
Antigua'da dağların ve ormanların bulunmayışı, adayı diğer Rüzgâraltı Adaları'ndan ayırır. Yılda 1000 mm yağış almasına rağmen adada akarsu ve yeteri miktarda doğal su kaynağı bulunmadığı için kuraklık görülür. Ocak ayı ortalaması 25 °C, Ağustos ortalaması 28 °C'dir. Yazın sıcaklık 32 °C'ye kadar çıkar.
Barbuda (eski adı Dulcina) Antigua'nın 40 km kuzeyindedir. 161 km² yüz ölçümüne sahip ada, düz ve ağaçlıklı bir mercan adasıdır. Kuzeydoğudaki Obama Dağı'nın (eski adı Lindsay Tepesi) yüksekliği 44 metredir. Akarsuları olmayan ada Antigua'dan daha az yağış alır. Tek yerleşim bölgesi olan batıdaki Codrington, bir lagün kıyısında yer alır. İklimi Antigua'ya benzer.
Yerleşimsiz Redonda kayalığı Antigua'nın 40 km güneybatısındadır. 1,25 km² yüz ölçümüne sahip ada fosfat açısından zengindir.

Ada halkının çoğunluğu Afrika kökenli siyahîlerden oluşur. Nüfusun büyük kısmı başkent St. John's'da yaşar. Halkın anadili İngilizcedir. Nüfusun 3/4'ü Protestan Hristiyanlardan oluşur. Bunların da 1/3'ü Anglikan'dır. Adada ayrıca Katolik, Metodist ve Moravya kilisesi mensupları da bulunur.

Ülkede ana geçim kaynağı olan ziraatin yerini günümüzde turizm almıştır. Antigua ve Barbuda ekonomisi hizmet tabanlıdır ve turizm ve devlet hizmetleri, temel istihdam ve gelir kaynaklarını temsil etmektedir. Turizm, doğrudan veya dolaylı olarak GSYİH'nın yarısından fazlasını oluşturmaktadır ve döviz aynı zamanda Antigua ve Barbuda'da ana kazancıdır.
Artan turizm gelirleri ve 2013'te devlet eliyle uygulamaya konulan yatırımla vatandaşlık programının etkisiyle yıllık ülkeye giren para yükseliş göstermiş ve gayrimenkul endüstrisini de canlandırmıştır.
Geçmişte Antigua'da bol miktarda üretilen şeker bugün yok denecek kadar az üretilir. Barbuda adasında ise hiçbir zaman şeker üretimi yapılmadı. Ada halkı balıkçılık ve kendine yetecek kadar tarım ile uğraşır. Adadaki geleneksel toprak sahipliği sistemi, turistik yapılaşmanın tehdidi altındadır.
Ülkede başta narenciye, mango ve patlıcan olmak üzere çeşitli meyve ve sebzeler yetiştirilir. Ekonomide üretim küçük bir rol oynar. Ziraat ürünlerinin işlenmesinin yanı sıra çeşitli tekstil ürünleri ve beton blok üretilir. St. John's şehrinde uluslararası bir havaalanı bulunur.

Antigua ve Barbuda anayasal bir monarşidir. Birleşik Krallık monarkı Antigua ve Barbuda'nın itibarî (nominal) hükümdarıdır ve ülkede bir genel vali tarafından temsil edilir. Yürütme yetkisi başbakan liderliğindeki bakanlar kurulundadır. Ülkede ilköğretim ve okul öncesi eğitim zorunludur.
III. Charles, şu anki Antigua ve Barbuda Kralı'dır. Şu anda Genel Vali Sir Rodney Williams tarafından temsil edilmektedir. Başbakan, şu anda Gaston Browne'un (2014–) tavsiyesi üzerine genel vali tarafından bir bakanlar konseyi atar. Başbakan hükûmetin başıdır. Yürütme yetkisi hükûmet tarafından kullanılırken, yasama yetkisi hem hükûmette hem de iki Parlamento Odasında bulunur. İki meclisli parlamento, beş yıl görev yapmak üzere Senatodan (hükûmet üyeleri ve muhalefet partisi tarafından atanan ve Genel Vali tarafından onaylanan 17 üye) ve Temsilciler Meclisinden (görevden ilk seçilen 17 üye) oluşur.
Majestelerinin Sadık Muhalefetinin şu anki Lideri, Birleşik İlerici Parti Parlamento Üyesi (MP), Baldwin Spencer'dir.

Antik göl, bir milyon yıldan fazla süredir kalıcı olarak su barındıran göllere denir. Antik göllerin birçoğu, tam Kuvaterner Dönemi'nden itibaren yani 2,6 milyon yıldan fazla süredir var olmaya devam etmektedir. Antik göllerin varlığını sürdürmeye devam etmelerinin sebebi aktif bir yarık bölgesindeki levha tektoniğidir. Bu aktif yarık bölgesi, son derece derin ve doğal olarak tortu ile doldurulması zor göller oluşturur. Antik göller uzun ömürlü göller olduklarından, izole edilmiş evrimsel özellikler ve türleşme için model görevi görmektedirler. Dünyadaki su kütlelerinin çoğu 18.000 yaşından küçüktür. 1 milyon yaşın üzerinde sadece 20 antik göl bulunmaktadır.
Baykal Gölü genellikle en eski göl olarak kabul edilmektedir, çünkü elde edilmiş bulgular bu gölün 25-30 milyon yaşında olduğunu gösterir. Zaysan Gölü'nün daha da eski olabileceği düşünülmektedir; bu göl Kretase kökenlidir ve en az 66 milyon yaşında olduğu tahmin edilmektedir  (büyük olasılıkla 70 milyon yıl civarında  ), ancak kesin yaşı tartışmalıdır ve bazı belirsizlikler söz konusudur. Antik göllere başka bir örnek olarak, 20-36 milyon yaşında olduğu tahmin edilen Maracaibo Gölü söylenebilir. Antik çağlarda bu göl tartışmasız gerçek bir göldü, ancak bugün tuzlu ve doğrudan denize bağlı olması birçok kişinin onu büyük bir lagün veya koy olarak görmesine neden olmaktadır.

Altı ana göl türü vardır (bunlar aşağıda listelenmiştir). Göllerin çoğu, binlerce yıl boyunca bir nehirden göle biriken tortuların göl tortuları ile doldurulması sonucu kurur. Su seviyesinin düşmesini etkileyen faktörler arasında akarsu-gölsel tortu oluşumu, buharlaşma, doğal drenaj ve jeofizik süreçler yer almaktadır. Antik Göller, daha genç ve sıradan göllere kıyasla, yerel aktif yarık bölgeleri ve graben adı verilen çökük arazi bölümleri nedeniyle daha uzun bir ömre sahiptir.
Örneğin, dünyanın en derin gölü olan Rusya'daki Baykal Gölü, 25-30 milyon yıllık ve 5.387 fit (1.642 m) derinliğindeki Baykal Yarık Bölgesi tarafından oluşmuş eski bir göldür. Bu sonuca, son buzul döneminde buzul taraması ve 14.000 yıllık erimiş suyun birikmesiyle oluşan ve 200-1.300 fit (60–400 m) derinliğinde maksimum derinliğe sahip olan Kuzey Amerika Büyük Gölleri ile karşılaştırılarak varılmıştır.

Yarık gölleri
Heyelan ve buz baraj gölleri
Tuz gölleri
Akmaz Göller
Krater gölleri
Buzul gölleri
Buzulaltı gölleri

Antik göl oluşumu yarık vadisine benzer. Oluşum, aktif bir yarık bölgesinde yer alan bir graben içinde gerçekleşir. Grabenler, iki paralel plaka arasında çöken, farklı plaka sınırları boyunca oluşan arazi bölümleridir. Grabenin aktif yarık bölgesinin üzerindeki konumu, derinliği sürekli düşen bir göl tabanına ve duvarların yüksekliğinin artmasına neden olur.

Antik göller, bilim adamlarının buzul-buzullar arası zaman çizelgeleri üzerindeki çevresel değişikliklerin mekanizmalarını incelemesine olanak tanır. Eşeyli seçilim, uyarlanabilir radyasyon ve noktalı denge gibi evrimsel özellikler, uzun süredir varlıklarını sürdürmeleri ve genel coğrafi izolasyonları nedeniyle antik göllerde incelenmiştir. Araştırmaların çoğu, Baykal Gölü, Hazar Denizi ve Afrika Büyük Gölleri üzerinde yoğunlaşan bu izole göllerde bulunan endemik fauna ve diatomlarla ilişkilendirilmiştir.

Bunlar, 1 milyon yıldan uzun süredir var olan dünyadaki 20 antik göllerdir:

Stoermer, Eugene F. ve JP Smol. "11.1–11.2." Diatomlar: Çevre ve Yer Bilimleri Uygulamaları . Cambridge, Birleşik Krallık: Cambridge UP, 2001. 209–12. Yazdır.
Wilke, Thomas, Risto Väinölä ve F. Riedel. Antik Göllerde Türleşme Örüntüleri ve Süreçleri: Antik Göllerde Türleşme Üzerine Dördüncü Sempozyum Tutanakları, Berlin, Almanya, 4-8 Eylül 2006 . Dordrecht, Hollanda: Springer, 2009. 126–28. Yazdır.
Vaillant, JJ, GD Haffner ve ME Cristescu. "Endonezya'nın Antik Gölleri: Türleşme Üzerine Bütünleşik Araştırmaya Doğru." Bütünleştirici ve Karşılaştırmalı Biyoloji 51.4 (2011): 634-43. Ağ. Kasım 2015
Carroll, Alan R. ve Kevin M. Bohacs. "Eski Göllerin Stratigrafik Sınıflandırılması: Tektonik ve İklimsel Kontrollerin Dengelenmesi." Jeol Jeoloji 27.2 (1999): 99. ağ
Hoffmann, N., K. Reicherter, T. Fernández-Steeger ve C. Grützner. "Antik Ohri Gölü'nün Evrimi: Tektonik Bir Perspektif." Biogeosciences 7.10 (2010): 3377–386. Ağ. Kasım 2015.

Antik Göllerdeki Türler (SIAL) 29 Nisan 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Apodemus argenteus, Apodemus cinsine bağlı Japonya'ya endemik bir hayvan türüdür.

Yaklaşık 65-100 mm (2,6-3,9 in) uzunluğunda, kuyruğuyla birlikte 70-110 mm (2,8-4,3 in) uzunluğa erişebilir, 10-20 g (0,35-0,71 oz) ağırlığındadır. Diğer türlerle benzese de, diğerlerine oranla kuyruğu gövdesinden biraz daha uzundur.

Ellerman, J. R., and T. C. S. Morrison-Scott (1966) Checklist of Palaearctic and Indian Mammals 1758 to 1946, 2nd edition
Musser, Guy G., and Michael D. Carleton / Wilson, Don E., and DeeAnn M. Reeder, eds. (2005) Superfamily Muroidea: Mammal Species of the World: A Taxonomic and Geographic Reference, 3rd ed., vol. 2
Sherborn, C. Davies, and F. A. Jentink (1895) On the Dates of the Parts of Siebold's 'Fauna Japonica' and Giebel's 'Allgemeine Zoologie' (first edition): Proceedings of the Zoological Society of London, 1895, part 1
Wilson, Don E., and DeeAnn M. Reeder, eds. (1992) Mammal Species of the World: A Taxonomic and Geographic Reference, 2nd ed., 3rd printing
The History of Kaneko, supervised by Naga Abe, edited by the Natural Environment Research Center of the Foundation, "Mammals in Japan [Revised 2nd Edition]", Tokai University Press, 2008, P38, ISBN 978-4-486-01802-5

 Wikimedia Commons'ta Apodemus argenteus ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Apodemus argenteus ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Arap rakamları, kavram olarak günümüzde sayıları göstermek için yaygın olarak kullanılan on adet rakamı (
  
    
      
        
          0
        
        ,
        
          1
        
        ,
        
          2
        
        ,
        
          3
        
        ,
        
          4
        
        ,
        
          5
        
        ,
        
          6
        
        ,
        
          7
        
        ,
        
          8
        
        ,
        
          9
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {0} ,\mathbf {1} ,\mathbf {2} ,\mathbf {3} ,\mathbf {4} ,\mathbf {5} ,\mathbf {6} ,\mathbf {7} ,\mathbf {8} ,\mathbf {9} }
  
) ifade eder. Aslında Hint matematikçiler tarafından tanımlanmıştır. Daha sonra Kuzey Afrikalı Arap matematikçiler tarafından düzenlenmiş ve buradan Orta Çağ'da Avrupa'ya yayılmıştır. Avrupalıların sömürgecilik faaliyetleri sonrası dünyada yaygın olarak kullanılır olmuştur. Günümüzde Arap rakamları dünyada en çok kullanılan rakamlardır.
Arap rakamları kavramı, sıklıkla Arap dünyasında yaygın olan Doğu Arap rakamları ile karıştırılır. Yanlış olarak bu rakamları ifade etmek için kullanılır.

Ashikaga şogunluğu (Japonca: 足利将軍家; Ashikaga Shōgunke; anlam: Ashikaga Shogun Ailesi), 1336 ya da 1338 yılından 1573 yılına değin Japonya'yı yöneten şogunluğu. Japonya tarihinde kurulmuş olan üç şogunluğun ikincisidir.
Ashikaga şogunluğunun adı bugünkü Ibaraki ilinin Ashikaga şehri ve çevresini yönetmiş olan Ashikaga klanından gelmektedir. Bu şogunluğun 3. şogunu Ashikaga Yoshimitsu tarafından Kyoto'nun Muromachi semtinde inşa edilen köşküden dolayı daha sonra Edo döneminde Muromachi şogunluğu (室町幕府; Muromachi Bakufu) olarak adlandırıldı.

Kuruluş tarihi üzerinde başlıca iki tez mevcuttur:

10 Aralık 1336 tarihinde Ashikaga Takauji tarafından Kenmu Shikimoku (建武式目) adlı yönetim politikasının açıklanmasıyla bakufu açılmış oldu.
20 Ağustos 1338 tarihinde Ashikaga Takauji'nin imparator Kōmyō tarafından Seii Taishōgun'luğa atanmasıyla bakufu açılmış oldu.

Temmuz 1573'te Ashikaga Yoshiaki'nin Oda Nobunaga tarafından Kyoto'dan kovulmasıyla fiilen yıkıldı.
9 Şubat 1588 tarihinde Ashikaga Yoshiaki'nin Toyotomi Hideyoshi ile birlikte İmparatorluk Sarayı'nı ziyaret edip şogunluğundan istifa etmesiyle resmen yıkıldı.

Ashikaga Takauji (足利 尊氏), 1338–1358
Ashikaga Yoshiakira (足利 義詮), 1359–1368
Ashikaga Yoshimitsu (足利 義満), 1368–1394
Ashikaga Yoshimochi (足利 義持), 1395–1423
Ashikaga Yoshikazu (足利 義量), 1423–1425
Ashikaga Yoshinori (足利 義教), 1429–1441
Ashikaga Yoshikatsu (足利 義勝), 1442–1443
Ashikaga Yoshimasa (足利 義政), 1449–1473)
Ashikaga Yoshihisa (足利 義尚), 1474–1489
Ashikaga Yoshitane (足利 義稙), 1490–1493, 1508–1521
Ashikaga Yoshizumi (足利 義澄), 1495–1508
Ashikaga Yoshiharu (足利 義稙), 1522–1547
Ashikaga Yoshiteru (足利 義晴), 1547–1565
Ashikaga Yoshihide (足利 義栄), 1568
Ashikaga Yoshiaki (足利 義昭), 1568–1573

Asya Pasifik Ekonomik İşbirliği ya da APEC (İngilizce: Asia-Pacific Economic Cooperation) Büyük Okyanus kıyısındaki 21 ülkenin katıldığı, dünya ekonomisinin %60'ını temsil eden ve bölgesel ekonomik, iş birliği, ticaret ve yatırım konularının paylaşıldığı uluslararası bir örgüttür. Üye ülkelerin bakanlarının yıllık toplantıları da dahil olmak üzere örgütün tüm eylemleri APEC Sekreterliği tarafından yürütülür.
Örgütün düzenlediği yıllık APEC Ekonomik Liderler Zirvesine üye ülkelerin devlet başkanları katılır. (Üye ülkelerden Tayvan bu toplantıya devlet başkanı düzeyinde değil, bakan düzeyinde katılmaktadır.) Zirve her yıl farklı bir üye ülkede yapılmaktadır ve artık adet hâline geldiği üzere zirveye katılan üye ülke liderleri zirvenin yapıldığı ülkenin ulusal kostümünü giyer. En son zirve 16-17 Kasım 2019'da Şili'nin Santiago kentinde toplantısı olacaktı. Görüşmelerde dijital ekonomi, bölgesel bağlantısı ve kadınların ekonomik büyümedeki rolü üzerinde durulması bekleniyordu. Şili'de daha önce 2004'te APEC toplantısına ev sahipliği yapmıştır. 2019 zirvesi, devam eden protestolar nedeniyle 30 Ekim'de iptal edildi. Bu kararın ardından APEC 2020 Malezya'da Aralık 2019'dan Kasım 2020'ye kadar yıl boyunca ev sahipliği yapıyor. Malezya daha öncesinde 1998'de bu toplantıya ev sahipliği yapmıştır.
APEC özellikle ABD ve Japonya'nın destekleriyle kurulmuştur.
APEC'in temel hedefleri 1994'te Endonezya'nın Bogor kentinde kararlaştırılmıştır. 
Bogor hedefleri şöyle sıralanır.

Ticaret ve yatırımın serbeştleştirilmesi
İktisadi ve ticari faaliyetlerin kolaylaştırılması
Ekonomik ve teknik iş birliği
Bogor hedeflerinin hayata geçmesi için 1995'te Osaka Eylem Ajandası hazırlanarak Bogor Hedeflerinin altyapısı hazırlanmıştır.
Temel amacı ekonomik konular olan APEC, Bangkok hedefleri ile uluslararası terörizmle mücadele ve kitle imha silahlarının yok edilmesi, Busan hedefleri ile genel sağlık sorunları, Sydney hedefleri ile küresel iklim değişikliği, enerji güvenliği, Lima bildirgesi ile gelişmiş ve gelişmemiş ülkeler arasındaki uçurum, ticaretin sosyal boyutları gibi konuları gündemine almıştır.
APEC'in üst düzey komiteleri şunlardır;

Liderler Zirvesi
Ticaret ve Yatırım Komitesi
Ekonomik Komite
Üst Düzey Yetkililer Ekonomik ve Teknik İşbirliği İcra Komitesi
Bütçe ve Yönetim Komitesi
APEC'in diğer önemli kurumu İş Dünyası Tavsiye Konsülü, iş dünyası perspektifinden raporlar hazırlamaktadır.

APEC ilk olarak 1980'lerin ortalarında başlatılan ASEAN'ın bakanlık sonrası konferanslar serisinin hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ekonomilerin bakanlık düzeyindeki temsilcileri arasında düzenli konferansların fizibilitesini ve değerini gösterdiğinde ilham kaynağı olmuştur. 1996 yılına gelindiğinde, bakanlık sonrası konferanslar 12 üyeyi (ASEAN'ın altı üyesi ve altı diyalog ortağı) kapsayacak şekilde genişletildi. Gelişmeler, Avustralya Başbakanı Bob Hawke'nin bölge genelinde ekonomik konularda işbirliği gerektiğine inanmasına neden oldu. Ocak 1989'da Bob Hawke, Pasifik Kıyıları bölgesinde daha etkili bir ekonomik işbirliği çağrısında bulundu. Bu, Avustralya Dışişleri Bakanı Gareth Evans başkanlığında Kasım ayında Avustralya'nın başkenti Canberra'da APEC'in ilk toplantısına yol açtı. On iki ülkeden bakanların katıldığı toplantı, Singapur ve Güney Kore'de gelecekte yapılacak yıllık toplantılar için taahhütlerle sonuçlandı. On ay sonra, 12 Asya-Pasifik ekonomi ülkesi APEC kurmak için Avustralya'nın Canberra kentinde bir araya geldi ve Singapur merkezli APEC Sekreteryası örgütün faaliyetlerini koordine etmek için kuruldu.

Asya Pasifik Ekonomik İşbirliğine üye 21 ülke bulunmaktadır. Büyük Okyanus kıyısındaki ülkelerin çoğunun üye olduğu örgüt, üyelerinden "üye ekonomi" olarak söz eder.

 Hindistan örgüte girmek için başvuruda bulundu ve ABD, Japonya ve Avustralya'dan destek gördü. Üye ekonomilerden yetkililer Hindistan'ın katılıp katılmaması yönünde görüşmektedirler. Batı Bloğu ülkeleri arasında, Hindistan'ın örgüte girmesiyle güç dengesinin Asya'ya doğru kayacağı endişesi vardır.

Hindistan, APEC üyeliği talebinde bulundu ve ABD, Japonya, Avustralya ve Papua Yeni Gine'den ilk desteklerini aldı. Yetkililer, Hindistan'ın mevcut üyelerin yaptığı Pasifik Okyanusu'nu sınırlamadığını düşünerek Hindistan'ın çeşitli nedenlerle katılmasına izin vermemeye karar verdiler. Ancak, Hindistan Kasım 2011'de ilk kez gözlemci olmaya davet edildi.
Bangladeş, Pakistan, Sri Lanka, Makao, Moğolistan, Laos, Kamboçya, Kosta Rika, Kolombiya, Panama ve Ekvador APEC üyeliği için başvuran bir düzine ekonomi arasında yer alıyor. Kolombiya, APEC üyeliği için 1995 yılında başvurdu, ancak kuruluş 1993'ten 1996'ya kadar yeni üyeleri kabul etmeyi bıraktığı için teklifi durduruldu ve moratoryum 1997 Asya Mali Krizi nedeniyle 2007'ye kadar uzatıldı. Guam ayrıca Hong Kong örneğinden hareketle aktif olarak ayrı bir üyelik arıyor, ancak bu talebe şu anda Guam'ı temsil eden ABD karşı çıkıyor.

APEC, 1989 yılında kuruluşundan itibaren bu yana, tüm üye ekonomilerin temsilcileri ile yıllık toplantılar yapmıştır. İlk dört yıllık toplantıya bakanlık düzeyindeki yetkililer katıldı. 1993 yılından başlayarak, yıllık toplantılara APEC Ekonomik Liderler Toplantıları adı verilmektedir ve Tayvan dışındaki tüm üye ekonomilerin bakanları tarafından bakanlık düzeyindeki bir yetkilinin temsil ettiği hükûmet başkanları katılır. Yıllık Liderler Toplantılarına zirve adı verilmemektedir.

1997 yılında APEC toplantısı Vancouver'da yapıldı. Kanada Kraliyet atlı polisi subaylarının protestoculara biber gazı sıkması üzerine tartışma yaşandı. Protestocular Endonezya Cumhurbaşkanı Suharto gibi otokratik liderlerin varlığına itiraz ettiler.
20-21 Ocak 2001'de yapılan Şanghay'daki Liderler Toplantısı'nda APEC liderleri, yeni bir ticaret müzakere turu ve ticaret kapasitesi geliştirme yardımı programı için destek sağladılar ve bu da birkaç hafta sonra Doha Kalkınma Gündemi'nin başlatılmasına yol açtı. Toplantıda ayrıca ABD tarafından önerilen Şanghay Anlaşması da onaylanarak açık pazarların uygulanması, yapısal reform ve kapasite inşası vurgulandı. Anlaşmanın bir parçası olarak APEC şeffaflık standartlarını geliştirme ve uygulama, Asya-Pasifik bölgesindeki ticaret işlem maliyetlerini 5 yıl içinde yüzde 5 azaltma ve bilgi teknolojisi ürünleri ve hizmetleriyle ilgili ticaret serbestleştirme politikalarını izleme taahhüdü izlendi.
2003 yılında Jemaah Islamiah lideri Riduan Isamuddun Ekim ayında Bangkok'ta düzenlenecek olan APEC Liderler Toplantısına saldırı planlamıştı. Saldırıyı planlamayı bitirmeden önce 11 Ağustos 2003'te Tayland polisi tarafında Ayutthaya, Tayland'da yakalandı.
Şili, 2004 yılında Liderler Toplantısı'na ev sahipliği yapan ilk Güney Amerika ülkesi oldu. O yılın gündemi terörizm ve ticaret, küçük ve orta ölçekli işletmelerin gelişimi ve serbest anlaşmaların ve bölgesel ticaret anlaşmalarının tefekkürüne odaklandı.
2005 Liderler Toplantısı Güney Kore, Busan'da yapıldı. Toplantı Doha Dünya Ticaret Örgütü(DTÖ) müzakerelerine odalandı ve Aralık ayında Hong Kong'da yapılan 2005 DTÖ Bakanlar Konferansı'na götürüldü. Haftalar önce, ABD'de ve Avrupa Birliği de dahil olmak üzere DTÖ üyeleri arasında tarım ticaret engellerini azaltmaya odaklanan Paris'te ticaret görüşmeleri yapıldı. Zirvede APEC liderleri Avrupa Birliği'nin çiftlik sübvansiyonlarını azaltmayı kabul etmeye çağırdı. APEC İklim Ağı çalışma grubunun oluşturduğu iklim bilgi paylaşım girişiminin devamında, liderler tarafından Busan'a APEC İklim Merkezi kurulmasına karar verildi. APEC'e karşı barışçıl protestolar Busan'da yapıldı, ancak toplantı programına herhangi bir etkisi bulunmadı.
19 Kasım 2006'da Hanoi'de düzenlenen Liderler Tolantısında APEC liderleri, terörizm ve diğer güvenlik tehditlerini kınayarak küresel serbest ticaret müzakerelerine yeni bir başlangıç çağrısında bulundular. APEC ayrıca Kuzey Kore'yi o yıl bir nükleer test ve bir füze testi başlatması nedeniyle eleştirerek ülkeyi nükleer silahsızlanmaya doğru ''somut ve etkili'' adımlar atmaya çağırdı. Ekonomik konuların yanı sıra bölgelerdeki nükleer silahların yayılmasına ilişkin endişeler tartışıldı. ABD ve Rusya, Rusya'nın Dünya Ticaret Örgütü'ne katılma teklifinin bir parçası olarak bir anlaşma imzaladı.
2007'de APEC Liderler Toplantısı 2-9 Eylül 2007 tarihlerinde Avustralya'nın Sidney kentinde gerçekleştirildi. Siyasi liderler, ekonomik kalkınmaya bağlı olarak %25'lik bir enerji yoğunluğunun azaltılmasının ''arzulanan hedefi'' kabul ettiler. Beklenen protestoculara ve potansiyel teröristlere karşı havadaki keskin nişancılar ve kapsamlı çelik ve beton barikatlar gibi aşırı güvenlik önlemleri uygulandı. Bununla birlikte, protesto faaliyetleri barışçıl ve güvenlik zarfına, biri El-Kaide lideri Usama bin Ladin'e benzemek için giyinmiş olan Avustralya televizyon programı The Chaser üyeleri tarafından yönetilen sahte bir diplomatik yolla girdi.
Asıl tarihi 16-17 Kasım 2019'da Şili'de yapılacak olan APEC Şili 2019, nüfusunun eşitsizliği, yaşam maliyeti ve polis baskısı üzerindeki bölümleri tarafından devam eden protestolar nedeniyle iptal edildi.
Zirve tablosunun tamamı şöyle:

Asya Futbol Konfederasyonu kısa adıyla AFC Asya'da futbolu organize eden ve yöneten kuruluştur. 1954'te Filipinler'in Manila kentinde kurulan kuruluşun bugünkü genel merkezi Malezya'nın başkenti Kuala Lumpur'dadır. Kulüpler düzeyinde AFC Şampiyonlar Ligi'ni düzenler.

Asya Futbol Konfederasyonuna 47 üye federasyon olup, bu üyeler dört bölgeye ayrılmıştır.

1: Yarı üye

1930 - Katılamadı
1934 - Katılamadı
1938 - Doğu Hint Adaları (Endonezya)
1950 - Katılamadı (Hindistan elemelerden sonra çekildi.)
1954 - Güney Kore
1958 - Katılamadı
1962 - Katılamadı
1966 - Kuzey Kore
1970 - İsrail (1994'ten sonra UEFA üyesi)
1974 - Avustralya
1978 - İran
1982 - Kuveyt
1986 -  Güney Kore, Irak
1990 - Güney Kore, Birleşik Arap Emirlikleri
1994 - Güney Kore, Suudi Arabistan
1998 - Güney Kore, Japonya, Suudi Arabistan, İran
2002 - Güney Kore, Japonya, Suudi Arabistan, Çin
2006 - Güney Kore, Japonya, Suudi Arabistan, İran, Avustralya
2010 - Güney Kore, Japonya, Kuzey Kore, Avustralya
2014 - Güney Kore, Japonya, İran, Avustralya
2018 - İran, Japonya, Güney Kore, Suudi Arabistan, Avustralya
2022 - Katar, İran, Güney Kore, Japonya, Suudi Arabistan
Katılma

11 kez: Güney Kore
7 kez: Japonya
6 kez: İran, Suudi Arabistan
5 kez: Avustralya
2 kez: Kuzey Kore
1 kez: Endonezya, Kuveyt, Irak, Birleşik Arap Emirlikleri, Çin, Katar

Atık yönetimi veya atık bertarafı, atığın oluşumundan nihai bertarafına kadar geçen süreçteki tüm işlemleri ve eylemleri kapsar. Bu, atığın toplanması, taşınması, işlenmesi ve bertaraf edilmesinin yanı sıra atık yönetimi sürecinin izlenmesi, düzenlenmesi ve atıkla ilgili yasalar, teknolojiler ve ekonomik mekanizmaları kapsar.
Atıklar, katı, sıvı veya gaz halinde olabilir ve her türünün farklı bertaraf ve yönetim şekilleri vardır. Atık yönetimi; endüstriyel, kimyasal, organik, biyomedikal ve radyoaktif atıklar ve şehir atıkları dahil olmak üzere tüm atık türleriyle ilgilenir. Bazı durumlarda atık, insan sağlığı için tehdit oluşturabilir. Sağlık sorunları, atık yönetiminin tüm süreçleriyle ilişkilidir. Bu sorunlar doğrudan veya dolaylı olarak ortaya çıkabilir: Doğrudan katı atıkların elleçlenmesi yoluyla veya dolaylı olarak su, toprak ve gıda tüketimi yoluyla. Atık, insan faaliyetleri (örneğin hammadde çıkartılması ve işlenmesi) sonucu oluşur. Atık yönetimi, atığın insan sağlığı, çevre, gezegensel kaynaklar ve estetik üzerindeki olumsuz etkilerini azaltmayı amaçlar.
Atık yönetiminin hedefi, atıkların çevre ve insan sağlığı üzerindeki tehlikeli etkilerini en aza indirmektir. Atık yönetiminin büyük bir kısmı, endüstriyel, ticari ve evsel faaliyetlerden kaynaklanan evsel katı atıklarla ilgilidir.
Atık yönetimi uygulamaları ülkeden ülkeye (gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler), bölgeden bölgeye (kentsel ve kırsal alanlar) ve konut ile endüstri sektörlerine göre farklılık gösterir.
Atığın doğru yönetimi, sürdürülebilir ve yaşanabilir şehirler inşa etmek için önemlidir, ancak birçok gelişmekte olan ülke ve şehir için hâlâ bir zorluk teşkil etmektedir. Bir rapora göre, etkili atık yönetimi nispeten pahalıdır ve genellikle belediye bütçelerinin %20-50'sini oluşturur. Bu temel belediye hizmetinin işletilmesi, verimli, sürdürülebilir ve toplumsal anlamda desteklenen entegre sistemler gerektirir. Atık yönetimi uygulamalarının büyük bir kısmı, hane halkı, endüstriyel ve ticari faaliyetlerden kaynaklanan evsel katı atıklarla ilgilidir. Hükûmetlerarası İklim Değişikliği Paneli'ne (IPCC) göre, evsel katı atıkların 2050 yılına kadar yaklaşık 3,4 milyar tona ulaşması beklenmektedir ancak politika ve yasal düzenlemeler, dünyanın farklı bölgelerinde ve şehirlerindeki atık miktarını azaltabilir. Atık yönetimi önlemleri arasında döngüsel ekonominin entegre teknolojik-ekonomik mekanizmaları, etkili bertaraf tesisleri, ihracat-ithalat kontrolü ve üretilen ürünlerin optimal sürdürülebilir tasarımı yer alır.

Küresel atık, yönetimi ve insan sağlığı ile yaşam üzerindeki etkilerine dair bilimsel kanıtların ilk sistematik incelemesinde, araştırmacılar tüm evsel katı atıkların yaklaşık dörtte birinin toplanmadığını ve diğer dörtte birinin toplandıktan sonra yanlış yönetildiğini (genellikle açık ve kontrolsüz ateşlerde yakılarak) tespit etti. Bunlar birleştirildiğinde yılda yaklaşık bir milyar ton atığa tekâbül eder. Ayrıca birçok öncelikli alanın her birinin "yüksek kaliteli bir araştırma temelinden" yoksun olduğu ve bunun kısmen bilim insanlarının ihtiyaç duyduğu "önemli araştırma fonlarının" eksikliğinden kaynaklandığı belirtildi.

Elektronik atıklar (e-atık), atılan bilgisayar monitörleri, anakartlar, cep telefonları ve şarj cihazları, CD'ler, kulaklıklar, televizyonlar, klimalar ve buzdolaplarını kapsar. Küresel E-Atık İzleme 2017 raporuna göre, Hindistan yılda yaklaşık 2 milyon ton e-atık üretiyor ve ABD, Çin Halk Cumhuriyeti, Japonya ve Almanya'nın ardından en çok e-atık üreten beşinci ülke konumunda.
Etkili "Atık Yönetimi", "7R" uygulamasından meydana gelir:

Reddet (Refuse),
Azalt (Reduce),
Yeniden Kullan (Reuse),
Onar (Repair),
Yeniden Amaçlandır (Repurpose),
Geri Dönüştür (Recycle),
Enerjiye Dönüştür (Recover).
Bu 7R içinde ilk ikisi ("Reddet" ve "Azalt"), gereksiz ürünler satın almayı reddederek ve tüketimi azaltarak atık oluşumunu engellemeye yöneliktir. Sonraki ikisi ("Yeniden Kullan" ve "Onar") mevcut ürünün kullanım süresini, ürünün bazı parçalarını değiştirerek veya değiştirmeden uzatmayı hedefler. "Yeni Amaçla Kullan" ve "Geri Dönüştür", üründe kullanılan malzemelerin maksimum düzeyde değerlendirilmesini içerir. "Enerjiye Dönüştür" ise en az tercih edilen ve en verimsiz atık yönetimi uygulamasıdır; atık malzemedeki enerjinin geri kazanılmasını (örneğin, ısı veya elektrik üretmek için yakma) ifade eder.

T.C. Çevre ve Orman Bakanlığı-Atık Yönetimi Dairesi
Tüm Atık ve Çevre Yönetimi Derneği
Çevre Koruma ve Ambalaj Atıkları Değerlendirme Vakfı
Taşınabilir Pil Üreticileri ve İthalatçıları Derneği
Elektronik Atıkların Geri Dönüşümünü Destekleme Derneği

T.C. Çevre ve Orman Bakanlığı-Atık Yönetimi Dairesi
Çevre Mühendislği ve Çevre Mevzuatı
Atık Yönetim Sistemi15 Nisan 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Atıklar19 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Elektronik Atıkların Geri Dönüşümünü Destekleme Derneği31 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TAP29 Ekim 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Avcı ve toplayıcı, kültüre alınmış bitkilerin tarımını yapan ya da evcilleştirilmiş hayvanları yetiştiren toplumların aksine, tarım ve hayvancılıkla uğraşmayan, yabani bitkileri toplayıp yabani hayvanları avlayan toplumlardır. Tarımın ve hayvancılığın gelişiminden önce bütün toplumların yaşam tarzı olan avcı ve toplayıcılık, bugün bu uğraşlarla geçimini sağlamayan toplumlarda görülür. Avcılık daha çok erkeklerce yapılırken, yabani bitki ve meyve toplayıcılık da büyük ölçüde kadın ve çocuklarca yapılmaktadır.
Avcılık ve toplayıcılık muhtemelen yaklaşık 1,8 milyon yıl önce Homo erectus tarafından ve yaklaşık 200.000 yıl önce Homo sapiens tarafından ortaya çıkarılmasından itibaren insan toplumları tarafından kullanılan geçim stratejisiydi. Tarih öncesi avcı-toplayıcılar, birkaç düzine insan büyüklüğünde birkaç aileden oluşan gruplar halinde yaşadılar.
Yaklaşık 10.000 yıl önce Mezolitik dönemin sonuna kadar avcılık ve toplayıcılık  tek geçim biçimi olarak kaldı. Bundan sonra ancak yavaş yavaş Neolitik Devrim'in yayılmasıyla değiştirildi.
Çoğu avcı ve toplayıcı halklar göçebedir, çünkü bir bölgedeki kaynaklar genellikle hızla tükenir ve insan gruplarının kalıcı yerleşimini imkansız hale getirir.
Barınakların yapımında sadece doğada bulunan malzemeleri kullanılırlar. Bu barınaklar hava koşullarına ve yırtıcılara karşı koruma amaçlıdır.
Avcı ve toplayıcı halklar arasında Ơ Đular, Asya ve Amerika'daki Eskimo-Aleut halkları, Kızılderililerin Mayalar, Aztekler, İnkalar hariç büyük bir kısmı, Afrika'daki Buşmanlar, Avustralya'daki Avustralya Aborjinleri sayılabilir.
Tarih boyunca göçer oldukları varsayılan salt avcı ve toplayıcı toplulukların tarım yerleşim kurdukları, 2012 yılındaki arkeolojik araştırmalar sonunda ortaya çıkmıştır. Tarihteki ilk amfitiyatronun Ürdün'ün Faynan Vadisi'nde MÖ 9600 yılı civarında yapıldığı, ayrıca kömünal binaların bulunduğu bir köy de ortaya çıkarılmıştır. Tarımdan önce yerleşik hayata geçildiğinin ispatı, Neolitik Devrim kavramının yerleşik hayata geçme nedeninin tarım olduğu varsayımının sorgulanmasına da yol açmıştır.

Kafkas avcı-toplayıcılar

Avrupa Parlamentosu (İngilizce: European Parliament), Avrupa Birliği'nin yedi kurumundan biri olup, yasama yetkisine sahip iki organdan biridir. Avrupa Komisyonu'nun sunduğu yasa tekliflerini, Avrupa Birliği Konseyi ile birlikte kabul eder. Haziran 2024'teki Avrupa seçimlerinin ardından, Parlamento üye sayısı 705'ten 720'ye yükseldi. Yaklaşık 375 milyon seçmene sahip olan Avrupa Parlamentosu, 2024 itibarıyla Hindistan Parlamentosu'ndan sonra dünyanın en büyük ikinci demokratik seçmen kitlesini temsil etmektedir.
1979'dan bu yana Avrupa Parlamentosu, Avrupa Birliği vatandaşları tarafından genel oy hakkı çerçevesinde her beş yılda bir doğrudan seçilmektedir. 1979'dan sonraki her seçimde katılım oranı düşerken, 2019 seçimlerinde bu eğilim tersine döndü ve katılım %8 artarak, 1994'ten bu yana ilk kez %50'nin üzerine çıktı. Seçim yaşı, tüm Avrupa Birliği'ne üye ülkelerde 18'dir; ancak Malta, Belçika, Avusturya ve Almanya'da 16, Yunanistan'da ise 17 olarak belirlendi.
Avrupa Parlamentosu, yasama yetkisine sahiptir, Avrupa Birliği mevzuatının kabul edilmesi genellikle Parlamento ve Konsey'in onayını gerektirir, bu da fiilen iki meclisli bir yasama yapısını oluşturur. Avrupa Parlamentosu, çoğu üye devletin ulusal parlamentolarının aksine resmî olarak inisiyatif hakkına sahip değildir, çünkü inisiyatif hakkı Avrupa Komisyonu'nun bir ayrıcalığıdır. Bununla birlikte Parlamento ve Konsey, Komisyon'dan yasama sürecini başlatmasını ve bir öneri sunmasını talep etme hakkına sahiptir.
Protokol açısından Avrupa Parlamentosu, Avrupa Birliği'nin "ilk kurumu" olarak kabul edilir, antlaşmalarda ilk sırada yer alır ve diğer AB kurumlarına karşı törensel bir önceliğe sahiptir. Konsey ile eşit yasama ve bütçe yetkilerine sahiptir, ayrıca AB bütçesi üzerinde de eşit kontrol yetkisine sahiptir. Yürütme organı olan Avrupa Komisyonu, nihai olarak Parlamento'ya karşı sorumludur. Özellikle Parlamento, Avrupa Konseyi'nin Komisyon Başkan adayıyla ilgili onay kararını verir ve Komisyon'un tamamının atanmasını kabul etme veya reddetme yetkisine sahiptir. Ayrıca, bir güvensizlik oylaması yoluyla mevcut Komisyon'un istifasını zorlayabilir.

Temelinde, 1951'de kurulan ve ilk toplantısını 78 üyeyle 1952 yılında yapan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (AKÇT) yatmaktadır. AKÇT, Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun kurulmasını izleyerek 1958’de Avrupa Toplulukları Parlamenterler Meclisi adını alarak; bu ortak parlamentonun 1958’deki üye sayısını ise ulusal parlamentolarca tayin edilen 142 üye oluşturmaktadır. 1979’da 410 üye söz konusu iken, Yunanistan ve onu izleyerek Portekiz ve İspanya’nın da katılımından sonra meclis üye sayısı 518’e çıkmıştır. İsveç, Avusturya ve Finlandiya’nın katılımlarını izleyerek parlamentonun üye sayısı artmıştır. 1979’dan bu yana tek dereceli genel seçimle işbaşına gelen Avrupa Parlamentosu’nun üyeleri, AB’nin üye sayısını 25’e çıkarttığı genişleme ile birlikte 732’e ulaşmıştır. 2007 yılındaki genişleme ile birliğin nüfusu artmıştır. Böylece parlamenter sayısı 736'ye çıkmıştır.
Genişletilmiş Başkanlık Divanı, Parlamento’nun temel karar alma organıdır. Genişletilmiş Başkanlık Divanı, başkan ve başkan yardımcılarının biçimlendirdiği divan; divan üyeleri ve siyasi grup liderlerinden oluşmaktadır.

Avrupa Parlamentosu’nun genişleme sürecindeki işlevi Avrupa Birliği'ni Kuran Anlaşma, madde 49’da net bir şekilde özetleniyor: 49. madde içindeki ilgili bölüm şöyle:
“6. maddenin 1. paragrafında belirtilmiş olan ilkelere uyan her Avrupalı devlet Birlik’e üye olmayı talep edebilir. Devlet, başvurusunu Konsey’e yöneltir. Konsey de Komisyon’un görüşünü ve Avrupa Parlamentosu üyelerinin salt çoğunluğu ile verilmiş olumlu oyu aldıktan sonra, oy birliği ile karar verir.”
Bir diğer ifade ile, Parlamento'nun değerlendirmeleri sonucunda salt çoğunlukla olumlu bir karara varılmaması halinde yeni üyenin kabulü olanaksızdır.
Parlamento'nun genişleme sürecindeki işlevlerinden bir diğeri de aday ülkelere ilişkin raportörlerin belirlenmesidir. Söz konusu raportörler, aday ülkelerin siyasi, ekonomik ve sosyal yapıları ile ilgili olarak toplanan bilgileri Parlamento'ya iletme görevini üstlenir ve toplanan bilgileri güncelleştirir.
Parlamento Genel Sekreterliği tarafından aday ülkelerin gelişimi ve hazırlanma süreci ile ilgili bilgi akışının hızlandırılması amacıyla oluşturulmuş bir de “Genişleme Görev Grubu” vardır.

Avrupa Parlamentosu milletvekilliği

Avrupa Parlamentosu resmi sitesi
EuroAcademic - Avrupa Akademik Çalışmalar Merkezi  24 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Europedia: Guide to European policies and legislation 16 Ekim 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ay'ın kolonileştirilmesi, Ay'da robotik veya insan tarafından kolonileştirilmesi ve yerleşim çabalarına yönelik bazı önerilerin kullandığı bir süreç veya kavramdır.
Ay'da hak iddia etmek uluslararası uzay hukuku tarafından yasadışı ilan edildi ve Ay'da çeşitli sondalar ve yapay kalıntılara sahip olmasına rağmen hiçbir devlet bu tür iddialarda bulunmadı.
Ay'da kolonizasyon, kullanım veya kalıcı keşif misyonları için bir dizi öneri gündeme getirilmiş olsa da, Ay'da kalıcı mürettebat varlığı oluşturmaya yönelik mevcut projeler, Ay'ı kolonileştirmek için değil, daha ziyade keşif için ay üsleri inşa etmeye ve daha az ölçüde ay kaynaklarının kullanılmasına odaklanmanmaktadır.
Ay'ın ticarileştirilmesi, ulusal ve uluslararası ay düzenlemeleri ve yasaları (Ay Anlaşması gibi) açısından tartışmalı bir konudur.

Resource Utilization Concepts for MoonMars; ByIris Fleischer, Olivia Haider, Morten W. Hansen, Robert Peckyno, Daniel Rosenberg and Robert E. Guinness; 30 September 2003; IAC Bremen, 2003 (29 Sept – 03 Oct 2003) and MoonMars Workshop (26–28 Sept 2003, Bremen). Accessed on 18 January 2010
Erik Seedhouse (2009). Lunar Outpost: The Challenges of Establishing Human Settlements on the Moon. Springer. ISBN 978-0-387-09746-6.  Publisher's book page.
Madhu Thangavelu; Schrunk, David G.; Burton Sharpe; Bonnie L. Cooper (2008). The Moon: resources, future development, and settlement. 2nd. Springer. ISBN 978-0-387-36055-3.

Aynular veya Ainular, Japonya'nın kuzeyinde yer alan Hokkaido Adası, Kuril Adaları ve Sahalin'in yerlisi olan halktır. Aynu (Aynu dilinde insan veya ata) kelimesi Japonya'da uzun bir zaman etnik bir hakaret olarak kullanıldığı için halen bazı Aynular kendilerine Utari (yoldaş) demeyi tercih etmektedir.
Eski Japon kaynakları, Ainuları beyaz tenli, açık renk gözlü, oldukça tüylü ve ayıya tapan bir topluluk olarak göstermekteydi. Yine aynı kaynaklara göre Ainu kadınları, dudaklarının üstüne bıyık benzeri şekiller çizmekteydi. Antropolojik özelliklerinden ve ayı kültünden  dolayı bazı bilim insanları Ainuların atalarının Ruslar olabileceği yolunda tezler üretmişlerdir.
Genetik testler Aynuların ekseriyetinin Japon Adaları dışında sadece Tibet müştereken bulunan Y-Haplogrup D' ye ait olduklarını göstermiştir. Farklı testler de bir kısım Aynu erkeğinin Haplogrup C3'e ait olduğunu ortaya çıkarmıştır. Bu Y kromozon grubuna esasen Rusya'nın uzak doğusu ve Moğolistan'da müştereken rastlanılmaktadır. Haplogrup C3'nin vücudu muhtemelen Aynuların Nivihler'le olan tarihi munasebetinden kaynaklanmakta olduğu araştırmacılar tarafından speküle edilmektedir.
Aynu kültürü M.Ö. 1200'lere kadar uzanmaktadır. En son araştırmaların sonuçlarına göre Okhotsk ve Satsumon kültürünün birleşmesiyle meydana gelmiştir. Ekonomileri avcılık, balıkçılık ve toplayıcılığa dayanmaktaydı.
Kuzeye doğru hareket eden Japon iskan ve istimlak hareketlerine karşı birkaç isyan haricinde (1457, 1669, 1789) genellikle daha da kuzeye doğru ricat ederek cevap vermeyi tercih eden Ayunlar 19. asrın sonlarında Meiji Dönemi'ne kadar Ezo (Hakkaido) adasında izafi bir hürriyet içinde yaşamaya devam ettiler. Rusya ve Japonya hanedanları arasındaki emperyal mücadelenin bir ayağı olarak görülen Ezo Adası Meiji Hanedanı tarafından kolonileştirildi. Adanın ismin Hakkaido'ya tebdil edilmesi de bu periyoda denk gelmektedir. Resmi asimilasyon siyaseti ve Japon nüfusunun adaya endemik olmayan hastalıkları ve kolonizasyonun yerli nüfus üzerindeki baskısı sebebiyle Aynu nüfusu ciddi şekilde azaldı.
1899'da milli bir Japon hüviyeti yaratmak maksadıyla uygulamaya konulan politikalara Aynular'ı asimile etmek gayesiyle onları Aborjin ilan eden  bir yasa parlamentodan geçti. Japonya nihayet 6 Nisan 2006'da Aynu nüfusunu resmen endijen(yerli) bir grup olarak kabul etti.
Günümüzde Aynu lisanının ailesinin tespiti hususunda filolojistler ortak bir hükme varamamıştır. 1991'de lisanı Japonya'da akıcı bir şekilde konuşabilen sadece 15 kişi kayıt edilebilmiştir. Japonya' daki nüfusun ekseriyeti kendi azaları tarafından da ırkçılık ve ayrımcılığa tabii olmamak için Japonlarla evlenmeye teşvik edildiğinden bugün saf bir Aynu milletinden bahsetmek pek mümkün görünmemektedir. Rusya'daki nüfus bir kısmı da ananevi dinleri olan animizmden uzaklaşıp Rus Ortodoks Kilisesi'ne dahil olmuştur.

Tohoku Aynuları(Honşu' da, yaşayan nüfus meçhul),
Hokkaido Aynuları,
Sakalin Aynuları,
Kuril Aynuları(yaşayan nüfus meçhul),
Kamçatka Aynuları(Tarih-öncesinden bu yana namevcut),
Amur Vadisi Aynuları(muhtemelen namevcut).

 Wikimedia Commons'ta Aynular ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Bahamalar, resmî adıyla Bahama Milletler Topluluğu, Atlantik Okyanusu'ndaki Lucayan Takımadaları içinde yer alan bir ada ülkesidir. Ülke, Küba'nın kuzeyinde ve Hispaniola adasının (Dominik Cumhuriyeti ve Haiti arasında bölünmüş) ve Turks ve Caicos Adaları'nın kuzeybatısında, ABD'nin Florida eyaletinin güneydoğusunda ve Florida Keys'in doğusunda yer alan 3.000'den fazla ada, mercan adası ve adacıktan oluşmaktadır. Başkent ve en büyük şehir, New Providence adasında bulunan Nassau'dur. Kraliyet Bahamalar Savunma Kuvvetleri, Bahamalar topraklarının 470.000 km² (180.000 mil kare) okyanus alanını kapsadığını belirtmektedir.
Bahama adaları, yüzyıllar boyunca Aravak ve Aravak dilini konuşan Taíno'nun bir kolu olan Lucayanlar tarafından iskan edilmiştir. Kristof Kolomb, adaları gören ilk Avrupalıydı ve 1492'de San Salvador adasına ayak basarak Yeni Dünya'ya ilk ayak basışını gerçekleştirdi. Daha sonra İspanya Krallığı, yerli Lucayanları Hispanyola'ya göndererek orada köleleştirdi ve Bahama adaları 1513'ten 1648'e kadar büyük ölçüde ıssız kaldı. 1649'da, Eleutheran Maceracıları olarak bilinen Bermuda'dan gelen İngiliz kolonistler Eleuthera adasına yerleşti.
Bahamalar, İngilizlerin korsanlığa karşı sert önlemler aldığı 1718 yılında Büyük Britanya Krallığı'nın bir kraliyet kolonisi haline geldi. Amerikan Bağımsızlık Savaşı'ndan sonra, Kraliyet binlerce Amerikalı Sadık'ı Bahamalar'a yerleştirdi; yanlarında köleler de götürdüler ve arazi tahsisleri üzerine plantasyonlar kurdular. Bu dönemden itibaren Afrikalı köleler ve onların soyundan gelenler nüfusun çoğunluğunu oluşturdu. Köle ticareti 1807'de İngilizler tarafından kaldırıldı. Bahamalar'da kölelik 1834'e kadar kaldırılmadı, ancak 1818'de Bahamalar, İngiliz Batı Hint Adaları dışından gelen Afrikalı köleler için bir özgürleştirme cenneti haline geldi. Yasadışı köle gemilerinden kurtarılan Afrikalılar, Kraliyet Donanması tarafından adalara yerleştirilirken, bazı Kuzey Amerikalı köleler ve Seminoleler Florida'dan Bahamalar'a kaçtı. Bu dönemde Bahamalılar, ülkelerine ulaşan diğer ulusların gemileriyle taşınan kölelerin özgürlüğünü tanımalarıyla biliniyordu. Bugün Bahamalı Siyahlar, 400.516 kişilik nüfusun %90'ını oluşturmaktadır.
Bahamalar, 1973 yılında Birleşik Krallık'tan ayrı bağımsız bir İngiliz Milletler Topluluğu ülkesi oldu. İlk başbakanı Lynden Pindling'di. Bahamalar, Kral III. Charles'ı hükümdar olarak kabul etmektedir; Kraliyetin atanan temsilcisi Bahamalar genel valisidir. Bahamalar, Amerika kıtasında kişi başına düşen gayri safi yurtiçi hasılada on dördüncü sıradadır. Ekonomisi turizm ve açık deniz finansmanına dayanmaktadır. Bahamalar, Karayip Denizi'nde değil, Lucayan Takımadaları'nda yer almasına rağmen, daha geniş Karayip bölgesinin bir parçası olarak kabul edilmektedir. Bahamalar, Karayip Topluluğu'nun (CARICOM) tam üyesidir, ancak CARICOM Tek Pazarı ve Ekonomisi'nin bir parçası değildir.

Bahamalar'a ilk gelen İspanyol kaşifler adaların etrafında yer alan nehirleri Baja Mar (Türkçe: Sığ deniz) olarak adlandırmışlardır. İlerleyen süreçte bu tanımlama ada ülkesinin tamamı için kullanılmaya başlanmıştır.

Bahamalar'ın ilk sakinleri Kristof Kolomb'un Lucayan adını verdiği Aravak yerlileriydi. Bunların kökeni Güney Amerika'dan gelen ve Karayipler tarafından kuzeye Antil denizine sürülen Aravaklara dayanmaktadır. Komşu Karayipler'in tersine genellikle barışçı olan Aravaklar daha çok balıkçılık ve tarımla uğraşırdı.
1492'de Yeni Dünya'ya varan Kristof Kolomb'un ilk olarak Bahamalar'da yerlilerce Guanahani olarak adlandırılan adaya ayak bastığı düşünülmektedir. İspanyollar Bahamalar'a yerleşmek için bir girişimde bulunmadılar ama düzenledikleri baskınlarla barışçı Aravakları toplayıp Hispanyola madenlerinde çalıştırdılar. Bu köle avları sonucu adaların nüfusu azaldı. 100 yıl kadar sonra İngiliz göçmenler buraya geldiğinde adalarda hiçbir insan yaşamıyordu.
1629'da İngiliz Kralı I. Charles Bahamalar'ı bakanlardan birine bağış olarak verdi. Bahamalar 1770'te Albermarle dükünün de aralarında yer aldığı Güney Karolina kolonisi sahiplerine yeni bir mülk kolonisi olarak verildi. Korsanlık başlıca geçim kaynağı ve yaşam biçimi haline geldi. Bahamalar 1917'de yeniden tahta bağlandıktan sonra korsanlığa son vermek için ciddi çabalar gösterildi. İlk krallık valisi olan Woodes Rogers büyük ölçüde kendi servetini harcayarak korsanlığı önlemeyi başardı. 1776'da birkaç gün Amerika Birleşik Devletleri Deniz Kuvvetleri'nin, 1782-83 arasında da İspanya'nın elinde kalan adalar, Versailles Antlaşması'yla (1783) yeniden İngiltere'ye verildi.
Mayıs 1963'te Londra'da toplanan bir konferansta adalar için yeni bir anayasa hazırlandı. 1967 genel seçimlerinde Lynden Pindling liderliğinde iktidara gelen İlerici Liberal Parti, ırk ayrımına son verilmesi ve tam bağımsızlık için çalışarak ekonomide yabancıların yerini Bahamalıların almasını sağladı. Bahamalar, 1973 yılında bağımsızlığını kazandı. 1983'te ise Karayipler Topluluğu ve Ortak Pazarı'na (CARICOM) üye oldu.

Bahamalar güney ve batısındaki karalardan derin kanallara ayrılan bir denizaltı yükseltisinin su üstüne çıkmış uzantılarından oluşur. Çoğu, dar ve uzun olan adaların Atlas Okyanusu'na bakan kuzeydoğu yamaçlarında kıyıya vuran dalgaların ve alize rüzgarlarının taşıdığı kumlardan oluşmuş tepecikler uzanır. Bahamalar'ın en yüksek noktası Cat Adası'ndaki Alvernia dağıdır. Adaların etrafı mercan kayalıklarıyla çevrilidir. Bahamalar'da hiç akarsu yoktur.

Bahamalar'ın iki mevsimli yumuşak astropik iklimi büyük ölçüde Körfez Akıntısı ile Atlas Okyanusu'nun meltemlerinin etkisi altındadır. Ortalama sıcaklık kış aylarında 21 derece, yaz aylarında 27 derecedir. Güneşli iklim, domates, muz, ananas, mango, guava, guanabana ve greyfurt gibi meyvelerin yetiştirilmesine elvermektedir.

Bahamalar'da Avrupalılar ile köle ticareti yoluyla adalara getirilen Afrikalıların karışımından oluşan bir halk yaşar. Yalnızca 22 kadar ada ve köyde yerleşim vardır. Nüfusun %55,1'i kentlerde, %44,9'u kıyılarda yaşar. Bahamalar'da nüfusun beşte ikisi 10 yaşın altındadır. Ülkenin resmi dili İngilizcedir.

Bahamalar, Kral III. Charles'ın Bahamalar Kralı sıfatıyla devlet başkanı olarak görev yaptığı ve yerel düzeyde genel vali tarafından temsil edildiği parlamenter anayasal monarşidir. Siyasi ve hukukî gelenekler, İngiltere ve Westminster sisteminin geleneklerini yakından takip etmektedir. Bağımsızlığını kazandığından beri Bahamalar, diğer sömürge sonrası ada uluslarının karşılaştığına benzer siyasi zorluklarla karşı karşıya kalmıştır. Ülke siyasi olarak istikrarlı kalmasına rağmen, ekonomik genişleme, parti gücünü dengeleme ve hükûmet kurumlarını iyileştirme gibi konuları ele almaya devam etmektedir.  Araştırmacılar, bu eğilimlerin birçok küçük Karayip ada devletinde yaygın olduğunu belirtmektedir. Bahamalar, Milletler Topluluğu üyesidir ve devlet başkanını diğer 14 Milletler Topluluğu ülkesiyle paylaşmaktadır .
Başbakan, hükûmetin başıdır ve mecliste en çok sandalyeye sahip partinin lideridir. Yürütme gücü, başbakan tarafından seçilen ve meclisteki destekçilerinden oluşan kabine tarafından kullanılır. Mevcut genel vali Dame Cynthia A. Pratt ve mevcut başbakan Philip Davis'tir.
Yasama yetkisi, tek üyeli seçim bölgelerinden seçilen üyelerden oluşan 38 üyeli bir meclis (alt meclis) ve genel vali tarafından atanan üyelerden oluşan 16 üyeli bir senatodan oluşan iki meclisli bir parlamentoya aittir; bu üyelerin dokuzu başbakanın tavsiyesi üzerine, dördü Majestelerinin Sadık Muhalefet Liderinin tavsiyesi üzerine ve üçü de muhalefet lideriyle istişare edildikten sonra başbakanın tavsiyesi üzerine atanır. Westminster sisteminde olduğu gibi, başbakan beş yıllık bir dönem içinde istediği zaman parlamentoyu feshedebilir ve genel seçim çağrısında bulunabilir.
Anayasal güvenceler arasında konuşma, basın, ibadet, seyahat ve dernek kurma özgürlüğü yer almaktadır. Bahamalar Yargısı, yürütme ve yasama organlarından bağımsızdır. Hukuk sistemi İngiliz hukukuna dayanmaktadır.

Bahamalar'da, merkez sol İlerici Liberal Parti ve merkez sağ Özgür Ulusal Hareket'in hâkim olduğu iki partili bir sistem bulunmaktadır. Bahama Demokratik Hareketi, Demokratik Reform Koalisyonu, Bahama Milliyetçi Partisi ve Demokratik Ulusal İttifak gibi birkaç başka siyasi parti var olsa da bunlar parlamentoya seçilememiştir.  Bahamalar'da, özellikle II. Elizabeth'in ölümünden bu yana, bir kamuoyu yoklamasına göre çoğunluğun seçilmiş bir devlet başkanını desteklediği ve adada büyüyen bir cumhuriyetçi hareketin olduğu ifade edilmektedir.

Bahamalar, Washington'da bir büyükelçi ve Londra'da bir Yüksek Komiser aracılığıyla temsil edilen Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşik Krallık ile güçlü ikili ilişkilere sahiptir. Bahamalar ayrıca Karayip Topluluğu'nun (CARICOM) diğer ülkeleriyle de yakın ilişkiler içindedir.
Nassau'daki Amerika Birleşik Devletleri büyükelçiliği, modüler barınaklar, tıbbî tahliye botları ve inşaat malzemeleri için Afet Hazırlığı, Yönetimi ve Yeniden İnşa Bakanına $3,6 milyon bağışladı. Bağış , Dorian Kasırgası'nın birinci yıldönümünden iki hafta sonra yapıldı.

Bahamalar'ın bölgeleri, ulusal nüfusun %70'ini barındıran Yeni Providence hariç her yerde yerel yönetim sistemini sağlamaktadır. Yeni Providence'ın işleri ise doğrudan merkezi hükûmet tarafından yürütülmektedir. 1996 yılında Bahama parlamentosu, çeşitli ada toplulukları için aile ada yöneticilerinin, yerel yönetim bölgelerinin, yerel bölge meclis üyelerinin ve yerel kasaba komitelerinin kurulmasını kolaylaştırmak amacıyla "Yerel Yönetim Yasası"nı kabul etmiştir. Bu yasanın genel amacı, çeşitli seçilmiş liderlerin merkezî hükûmetin müdahalesi olmaksızın kendi bölgelerinin işlerini yönetmelerine ve denetlemelerine olanak sağlamaktır. Toplamda 32 bölge bulunmaktadır ve seçimler beş yılda bir yapılmaktadır. Çeşitli bölgeleri temsil etmek üzere 110 meclis üyesi ve 281 kasaba komite üyesi seçilmektedir.
Her belediye meclisi üyesi veya belediye komitesi üyesi, kendi seçim bölgesinin bakımı ve geliştirilmesi için kamu fonlarının doğru kullanı

Bakumatsu (Japonca: 幕末 bakumatsu; "kapanış perdesi"), Edo döneminin son yıllarını kapsamaktadır. 1853-1867 yılları arasında Japonya sakoku adı verilen dış dünyadan yalnızlaşma politikasından vazgeçti ve Tokugawa şogunluğu yerini Meiji Hükümetine bırakmıştır. Bu dönemdeki en önemli ideolojik-politik bölünme Ishin shishi adlı imparator yanlısı milliyetçiler ile shinsengumi adlı şogunluk güçleri arasında idi.

Yabancı güçlerle yaşanan gerilimler, 19. yüzyılın başlarından itibaren Japonya’nın savunmaya yönelik önlemler almasına yol açtı. Balina avcılığı faaliyetleri ve Çin ile ticaret nedeniyle Batılı gemilerin Japonya çevresindeki varlığı giderek artıyordu. Bu gemiler Japonya’yı bir ikmal üssü ya da en azından kazaya uğrayan gemilerin yardım alabileceği bir liman hâline getirmeyi umuyordu. 1808 yılında HMS Phaeton adlı Kraliyet Donanması firkateyninin Nagasaki Limanı’nda [en] liman yetkilisinden zorla ikmal talep etmesi, Tokugawa yönetimini derinden sarstı; bunun üzerine limanların çok daha sıkı şekilde korunması emredildi. 1825 yılında şogunluk tarafından Yabancıların her ne pahasına olursa olsun kovulması fermanı [ja] (異国船無二念打払令, Ikokusen Muninen Uchiharairei; “hiç düşünmeden düşünmeden kov” politikası) yayımlandı ve yabancılarla her türlü temas yasaklandı; bu uygulama 1842 yılına kadar yürürlükte kaldı. Daha sonra 1842'de şogunluk tarafından çıkarılan 薪水給与令 (Hepburn: Shinsui Kyūyorei) ile yabancı gemilere içme suyu ve yakıt sağlanmasına izin verilerek bu katı politika kısmen yumuşatıldı.
Bu arada Japonya, rangaku aracılığıyla yabancı bilimleri öğrenmeye çalışıyordu. Batılıları geri püskürtme emirlerini uygulayabilme kapasitesini güçlendirmek amacıyla, Nagasaki merkezli Takashima Shūhan gibi bazı kişiler Dejima’daki Hollandalılar aracılığıyla sahra topları, havanlar ve ateşli silahlar gibi silahlar temin etmeyi başardı. Satsuma Beyliği (özellikle 1837’de Kagoshima Körfezi’ne bir Amerikan savaş gemisinin girmesinin ardından), Saga Beyliği ve Chōshū Beyliği gibi, Batı müdahalelerine en açık güney hanlıkları öğrencilerini Nagasaki’ye göndererek Takashima’dan eğitim almalarını sağladı. Bu hanlıklar aynı zamanda Batı tarzı silahların üretimini da incelemeye başladı. 1852 yılına gelindiğinde ise Satsuma ve Saga, ateşli silah üretimi için gerekli demiri elde etmek amacıyla reverberasyon fırınları kurmuştu.

1854–1855 yılları, Büyük Ansei Depremleri olarak bilinen bir dizi yıkıcı sarsıntıya sahne oldu. İki yıldan kısa bir süre içinde, 23 Aralık 1854’te meydana gelen 8,4 büyüklüğündeki Tōkai depremi, ertesi gün gerçekleşen 8,4 büyüklüğündeki Nankai depremi ve 11 Kasım 1855’te günümüz Tokyo’sunu etkileyen 6,9 büyüklüğündeki Edo depremi dâhil olmak üzere, irili ufaklı toplam 120 deprem kaydedildi. Izu Yarımadası’ndaki Şimoda, Tōkai depremi ve ardından gelen tsunami tarafından ağır şekilde etkilendi. Buna ek olarak limanın kısa süre önce ABD konsolosluğu için muhtemel bir yer olarak belirlenmiş olması nedeniyle, bazıları bu doğal afetleri tanrıların hoşnutsuzluğunun bir göstergesi olarak yorumladı.
Depremlerin birçok Japon tarafından dev bir dev yayın balığı (Namazu) tarafından tetiklendiğine inanılması, namazu tasvirlerinin yer aldığı ukiyo-e baskılarının bu dönemde büyük popülerlik kazanmasına yol açtı.
Özellikle 1854 Tōkai depreminin tetiklediği tsunami, Rus Putyatin Seferi’ne ait gemilere zarar vererek amiral gemileri olan Diana firkateyninin batmasına neden oldu. Japonya’da mahsur kalan Ruslar, yaklaşık üç yüz Japon marangozla birlikte çalışarak Heda adlı yeni bir uskuna inşa etti ve bu gemiyle ülkelerine döndü. Heda’nın inşası, Japonya’da Batı tarzı gemi yapımının gelişimine katkıda bulunmuş, bu süreç nihayetinde ülkenin yerli üretim ilk buharlı savaş gemisi olan Chiyodagata gambotunun ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır.

Languages and the Diplomatic Contacts in the Late Tokugawa Shogunate
Kitahara, Michio. Commodore Perry and the Japanese: A Study in the Dramaturgy of Power, 198619 Ağustos 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.webkohbo.com/info3/bakumatu_menu/bakutop.html6 Nisan 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Japonca)

Balina avcılığı, geçmişi MÖ 3.000 yılına kadar uzanan bir eylemdir. Geleneksel Arktik evrim ile 17. yüzyıl başlarında balina avı filolarının geliştirdiği balina avcılığı, 18. ve 19 yüzyılda ulusal bir rekabet hâline gelmiş ve endüstri hâlini almıştır. 1930'lu yıllara kadar balina avcılığı adı altında yaklaşık 30.000 balina öldürülmüştür.
Uluslararası Balina Avcılığı Komisyonu (IWC) 1946 yılında modern balina avı konusunda uluslararası iş birliği ve kaynak yönetimi konusunda iş birliğine vurgu yapmıştır.
Greenpeace ve diğer çevre grupları, özellikle Japonya ve Kanada'da her yıl yapılan balina avını çeşitli etkinliklerle protesto etmektedir.

Japonya’da ’bilimsel’ balina katliamı9 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Hürriyet, 18 Kasım 2007
Balina Katliamına Karşı Askılı Protesto !4 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., HAYTAP, 7 Eylül 2008
Viking akrabalarının 'geleneksel balina katliamı'4 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., CNN Türk, 28 Mayıs 2009
Faroe Adaları’nda yine balina katliamı19 Eylül 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Deniz Haber, 14 Ağustos 2012

Barbados, Atlas Okyanusu'nun güneyinde, Karayipler'de Küçük Antiller'in bir parçası konumunda olan ve coğrafi açıdan Orta Amerika'ya dâhil edilen bir ülke konumundadır. Karayipler'in en doğusundaki ada olan Barbados, Venezuela'nın yaklaşık 434 kilometre (270 mil) kuzey doğusundadır. Barbados'a en yakın ada komşuları, batıda Saint Lucia, Saint Vincent ve Grenadinler, güneybatıda Grenada ve güneyde Trinidad Tobago'dur. Ülkenin başkenti Bridgetown'dur.
Adaya yapılan köle ticareti, 1807 Köle Ticareti Yasası tarafından yasaklanıncaya kadar devam etti ve Barbados'taki köleleştirilmiş nüfusun nihai kurtuluşu, 1833 Köleliği Kaldırma Yasası'nı takip eden beş yıllık bir süre boyunca gerçekleşti.
30 Kasım 1966'da Barbados, II. Elizabeth ile Barbados Kraliçesi olarak bağımsız bir devlet ve İngiliz Milletler Topluluğu bölgesi oldu. Ekim 2021'de Sandra Mason, Parlamento tarafından Barbados'un ilk devlet başkanı olarak seçildi. 30 Kasım 2021'de Mason, devlet başkanı olarak Kraliçe Elizabeth'in yerine geçti ve Barbados cumhuriyete geçti. Yapılan törende ayrıca dünyaca ünlü Barbados'lu şarkıcı Rihanna ulusal kahraman ilan edilerek devlet nişanı verildi.
Barbados'un 287.000 nüfusu ağırlıklı olarak Afrika kökenlidir. Bir Atlantik adası olmasına rağmen, Barbados Karayipler ile yakından ilişkilidir ve önde gelen turistik yerlerinden biri olarak yer alır.

Adaya Barbados ismi adayı gözlemleyen Portekiz denizci Pedro a Campos tarafından verilmiştir. Burada Barbados ismi Portekizce os barbudos ya da İspanyolca eşanlamlısı los barbudos kelimesinden gelmektedir. Her iki anlamda da şu sakallılar anlamına gelen ifadenin adaya özgü incir ağaçlarından mı kaynaklandığı yoksa adada o dönem yaşayan yerlilerden mi kaynaklandığı bilinmemektedir. 1519 yılında Cenovalı haritacı Visconte Maggiolo tarafından yapılan haritalarda ada mevcut konumunda ve Barbados ismi ile gösterilmiştir.

Barbados'un toplam karasal alanı yaklaşık 430 km2 (166 mil2)dir. Adanın iç kısımlarındaki bazı yüksek bölgeleri ile bayağı yanıltıcıdır. Barbados'un organik bileşiminin volkanik olmayacağı düşünülür. Ve ağır basan bileşim kireç taşı mercanıdır. Adanın atmosferi, Atlas Okyanusundan sürekli esen alize rüzgârlarının devamlılığı ile sıcaklığın ılıman olduğu tropikal bir iklimdir. Ülkenin bazı çok gelişmemiş sahaları ağaçlık ve fundalıklara sahiptir. Adanın iç bölgelerindeki diğer kısımları tarım endüstrisine katkıda bulunur. Buralarda geniş şeker kamışı çiftlikleri serpilmiş olup deniz sahili manzarasına sahiptir. Barbados, gelişen dünyada en yüksek yaşam standartlarından birine ve okur yazarlık oranına sahiptir. Küçük coğrafi hacmine rağmen, Barbados sürekli olarak (kalıcı bir şekilde) İnsan Gelişme İndeksi'ndeki (Human Development Index) sıralamada üstteki 30 ülke içerisindedir. Halihazırdaki sıralamada Amerika kıtasında (Kuzey ve Güney) üçüncüdür. Ada, aynı zamanda turistler için yoğun uğrak noktasıdır.

Barbados'un en erken sakinleri Amerikan göçebeleriydi. Göçmenlerin üç dalgası kuzeye, Kuzey Amerika'ya hareket ediyordu. İlk dalga Saladoid-Barrancoid grubu idi çiftçi ve balıkçı idiler.
Güney Amerika'ya (Venezuela'nın Orinoco vadisi) MÖ 350'de kanoları ile vardılar. Avarak insanları ikinci göçmen dalgasıydı. Güney Amerika'dan yaklaşık MÖ 800 yılında varan Avarak yerleşimi, adada Stroud Point, Chandler Bay, Saint Luke's Gully (Aziz Luke'nin su kanalı) ve Mapp's cave (Mapp in mağarası) bölgeleridir.
Ekim 2021'de Barbados, tarihinin ilk cumhurbaşkanı olarak Sandra Mason'ı seçti ve bu sayede İngiliz Milletler Topluluğu bölgesi olmayı bırakıp bir cumhuriyete dönüşme sürecini başlattı. 30 Kasım 2021 tarihinde Mason'ın Cumhurbaşkanı olarak göreve başlamasıyla cumhuriyete geçiş süreci tamamlandı.

Barbados Küçük Antiller'in en doğusundaki adadır. Batısında Rüzgârüstü Adaları bulunmaktadır. Adanın deniz seviyesinden yüksekliği 340 metredir (1,120 ft). Ada Atlas Okyanusu'nda bulunmaktadır.

Barbados Güney Amerika ve Karayip fay hattı üzerindedir. Bu fay hattında çok fazla deprem görülmez.

Adada her mevsim Güneş görülebilir. Yaz mevsimi çok sıcaktır bu yüzden insanlar genellikle denize girip serinler. Kış mevsimi serin geçmektedir az da olsa kar görülebilir. ilkbahar ve sonbaharda hava ılıktır ve yağmur görülebilir.

Barbados'ta GSYİH (Gayri Safi Yurt içi Hasıla) kişi başına düşen para açısından dünyanın 51. en zengin ülkesidir. İyi gelişmiş bir karma ekonomisi ve yüksek standartlı bir yaşam vardır.
Barbados, iyi gelişmiş bir karma ekonomiye ve orta derecede yüksek bir yaşam standardına sahiptir. Dünya Bankası'na göre Barbados, dünyanın en yüksek 66 yüksek gelirli ekonomisinde yer alıyor. Buna rağmen, Karayip Kalkınma Bankası ile birlikte 2012 yılında yapılan bir bireysel çalışma, Barbadya'lıların %20'sinin yoksulluk içinde yaşadığını ve yaklaşık %10'unun temel günlük gıda ihtiyaçlarını karşılayamadığını ortaya koydu.
Tarihsel olarak, Barbados ekonomisi şeker kamışı yetiştiriciliğine ve ilgili faaliyetlere bağımlıydı; ancak 1970'lerin sonlarından ve 1980'lerin başından beri imalat ve turizm sektörlerinde çeşitlendi. Offshore finans ve bilgi hizmetleri önemli döviz kurucuları haline geldi ve sağlıklı bir hafif imalat sektörü var. 1990'lardan beri Barbados Hükûmeti iş dostu ve ekonomik olarak sağlam görülüyor. Ada, otellerin, ofis komplekslerinin ve evlerin geliştirilmesi ve yeniden geliştirilmesi ile bir inşaat patlaması gördü.
1999-2000 yılları arasında turizmde yavaşlama, tüketici harcamaları ve ABD'de 11 Eylül 2001 saldırılarının ve 7 Temmuz 2005 Londra bombalamalarının etkisi nedeniyle 2001 ve 2002'de daraldığı zaman güçlü bir ekonomi vardı. 2003 ve 2004 yılından bu yana büyüme göstermiştir. 2019 yılında, ekonomik kriz ve durgunluk döneminden 11 yıl sonra, 2016, 2017 ve 2018 yılları arasında ekonominin tekrar durgunluğa düştüğü hem Standard & Poor's hem de Moody's tarafından onaylanmıştır. Standard & Poor's ve Moody's tarafından 3 iyileştirme paketiyle ülke ekonomiyi büyüttü ve 2020'den itibaren gelecek yıllarda yine bir başka inşaat patlaması olacağı öngörülüyor. Geleneksel ticaret ortakları arasında Kanada, Karayipler Topluluğu (özellikle Trinidad ve Tobago), İngiltere ve ABD yer almaktadır. Son hükûmet idareleri işsizliğin azaltılması, doğrudan yabancı yatırımların teşvik edilmesi ve devlete ait diğer işletmelerin özelleştirilmesi çabalarını sürdürmüştür. İşsizlik 2003 yılında %10,7'ye düşürüldü. Ancak, 2015'in ikinci çeyreğinde %11,9'a yükseldi.

Barbados parish olarak adlandırılan 11 bölgeye ayrılmış durumdadır. Bu idarî yapılanmanın tarihi 1645 yılında Anglikan kilisenin adada yaptığı düzenlemeye dayanmaktadır.

Barış Koruma Yasası (Japonca: 治安維持法, chian iji hō), Japon İmparatorluğu'nda siyasi muhalefeti topluca bastırmak için 12 Mayıs 1925 tarihinde çıkartılan antikomünist yasalar dizisi.

Bu yasa 1925 yılında sosyalist, komünist ve anarşist düşüncelere karşı bir çıkartılmış ve çıktıktan sonra tüm düşüncelere sahip olan kişilere tutuklama dalgası başlatılmıştır. yasası çıkmasından 3 yıl sonra, 1928'de 15 Mart Olayı olarak bilinen olay gerçekleşmiş, Japon Komünist Partisi üyesi ve onlarla bağlantılı emek hareketi üyeleri yaklaşık 1,600 kişi tutuklanmış ve hâlen yürürlükte Barış Koruma yasası gereğince komünist olduğundan şüphelenilen birçok kişi gözaltına alınmıştır. Tutuklananlar arasında marksist ekonomist Hacime Kavakami de bulunmaktaydı. Gerçekleşen bu komünist avında Tokkō adı verilen "düşünce polisi" birlikleri görev almıştır. Bu birliğe bağlı casuslar ünlü sosyalist gerçekçi yazar Takiji Kobayashi'nin 1933'teki ölümünden de sorumludur. Aynı yıl (1928) general Tanaka Giichi'nin liderliğindeki hükûmet, mevcut yasadaki ceza süresini 10 yıldan ölüm cezasına kadar genişletmiştir.
Ardından Şubat 1941'de bu yasa yeniden yazılmıştır. Yeni yasa da "Komünist şüphesi" ifadesi yerine "Komünizm sempatizanı" ifadesi çok daha sıkça kullanılmış ve Tokkō tarafından denetlemeye tabi tutulmuştur. Bununla birlikte, temyiz mahkemeleri, bu yeni düşünce suçları kapsamından çıkarılmış ve Adalet Bakanlığı'na düşünce suçu olaylarına avukat atama yetkisi veriştir. Dolayısıyla tüm komünistlerin avukatlığını rejim yanlısı kişilerin yapması sağlanmış ve derhal cezalandırılmaları hızlandırılmıştır. Tüm bu yeni hükümler 15 Mayıs 1941 yürürlüğe girmiştir.

Anti-Sosyalist Yasa

Bebek ölümü, bir yaşın altındaki bir çocuğun ölümü olarak tanımlanır. Bebek ölüm hızı ile ölçülür, bu değer bir yılda canlı doğan 1000 bebekten bir yıl içinde kaçının öldüğünü gösterir.
Bebek ölüm hızı (BÖH) bölgedeki bebek sağlığını temsil eder. Bebek ölüm hızı bir bölgenin sağlık sisteminin seviyesini göstermektedir. Dünyada II. Dünya savaşı yıllarında bin bebekten 306'sı ölürken, Cumhuriyetin kuruluşunda Türkiye'de bebeklerin 1/4'ü bir yaşını göremiyordu.

Bebek ölümlerinin başlıca sebepleri; doğum asfiksi (solunumun başlamaması), zatürre, erken doğum komplikasyonları, ishal, sıtma, kızamık ve kötü beslenmedir. Bunların dışında, eğitim, çevre koşulları, devletin tıp hizmetleri ve annenin sağlık bilgisi gibi pek çok faktör ölüm sayısına etki eder. Gıda ürünlerinde hijyenin sağlanması, temiz erişilebilir içme suyu, bulaşıcı hastalıklara karşı aşılama ve diğer halk sağlığı önlemleri bebek ölümlerini engeller. Bebek ölümleri, toplumun potansiyel fiziksel, sosyal ve beşeri sermayesini alıp götürür.
Bebek ölümlerinin %60'ı ilk bir ay içinde gerçekleşmektedir. Bu ölümlerin ana nedeni engellenmesi zor doğumsal anormalliklerdir. bir aydan bir yaşına kadar olan ölümler engellenebilir nedenlerden kaynaklanır. Türkiye'de toplam ölümlerin %30'unu bebek ölümleri oluşturur.

Dünyada, gelişmiş ülkelerin ve gelişmekte olan ülkeler için, bebek ölüm hızı 1960 ve 2001 yılları arasında önemli ölçüde azalmıştır. 1960 yılında binde 126 olan BÖH 2001 yılında binde 57'ye gerilemiştir. Ancak BÖH az gelişmiş ülkelerde daha yüksektir. 2001 yılında az gelişmiş ülkelerde binde 91 olan BÖH, gelişmiş ülkelerden on kat büyüktü. BÖH'deki azalma, gelişmiş ülkelere nazaran, gelişmekte olan ülkelerde daha az gerçekleşmiştir.
The World Factbook 2012 tahminlerine göre ilk beş ve son beş ülke sıralaması listede gösterilmiştir.

Bebek ölüm hızına göre ülkeler listesi
Doğum oranı
Doğum oranına göre egemen devletler ve bağımlı bölgelerin listesi

Bu liste ülkelerin doğumda beklenen yaşam süresine göre sıralamasını içermektedir.

Yaşam beklentisi, bir ülkede doğmuş bir kişinin her yaş için ölüm oranları ileride sabit olacak şekilde kabul edilerek yaşayacağı ortalama yıl sayısını vermektedir. Yaşam süresi erkeklerde ve kadınlarda ve kombine şekilde ayrı ayrı gösterilmiştir. Birçok Egemen olmayan devlet de bu listeye dahil edilmiştir. Rakamlar burada yer alan ülkelerde sağlık kalitesinin yanı sıra devam eden savaşlar, obezite, HIV enfeksiyonları vb dahil olmak üzere diğer faktörleri de yansıtır.

Aralık 2020 verilerine göre

Data by WHO regions:

3 Mayıs 2011'de Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal İşler Bölümü (UN DESA), Population Division 13 Kasım 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. tarafından yayınlanan World Population Prospects, The 2010 Revision raporuna göre düzenlenmiştir. Listede 2009 - 2012 arası doğumda beklenen yaşam süresi yer almaktadır.

2012 yılında CIA World Factbook verilerine göre beklenen yaşam süreleri verilmiştir.

Hastane yatak sayısına göre ülkelerin listesi
Kasıtlı ölüm oranına göre ülkelerin listesi
Kasıtlı cinayet oranına göre ülkelerin listesi
İntihar oranına göre ülkelerin listesi

Global Agewatch 3 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Life expectancy trends interactive graph
Life expectancy interactive world map 3 Temmuz 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Global Life Expectancy (Infographic) | LiveScience 22 Ekim 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Belize (İngilizce: Belize), Orta Amerika'nın kuzeydoğu kıyısında bir Karayip ülkesidir. Kuzeyinde Meksika, batı ve güneyinde Guatemala, doğusunda ise Karayip Denizi yer almaktadır. Yüzölçümü 22.966 km² ve nüfusu 2022 verilerine göre 397.483'tür. Ülke toprakları doğu-batı ekseninde 110 km, kuzey-güney ekseninde ise 290 km uzunluğundadır. Orta Amerika'nın en düşük nüfusa ve nüfus yoğunluğuna sahip ülkesidir. Buna karşın yıllık %1,87'lik nüfus büyüme hızı Belize'yi Batı Yarımküre'nin en hızlı kalabalıklaşan ülkelerinden biri yapmaktadır.
MÖ 1500 ile MS 300 yılları arasında Belize toprakları Maya Uygarlığı'nın yayılışına şahitlik etti. Maya hakimiyeti 1200'lere kadar sürdü. Avrupa'yla ilk temas 1492'de Kristof Kolomb'un Honduras Körfezi seferi ile gerçekleşti. Avrupalıların bölgeyi keşfi 1638'de Britanyalıların bölgeye yerleşmeleriyle başladı. Belize, Britanya'nın kazandığı 1798 St. George's Caye Savaşı'na dek Britanya ve İspanya arasında ihtilaf konusu oldu. 1840'ta Britanya Hondurası ismiyle koloni haline getirildi, 1862'de de taç kolonisi ilan edildi. Ülke Birleşik Krallık'tan bağımsızlığını 1981'de kazanmıştır.
Belize tarihî zenginlikleri nedeniyle farklı dil ve kültür özelliklerini barındıran karmaşık bir topluma sahiptir. Orta Amerika'da resmi dili İngilizce olan tek ülkedir, bu dil temelli Belize Kreolü halkın üçte biri kadarı tarafından konuşulur ve ulusal dil olarak benimsenmiştir. Nüfusun yarıdan fazlası çokdilli olup İspanyolca en yaygın ikinci dildir. Belize iki milli günün kutlandığı Eylül Şenlikleri, ülke kıyıları boyunca uzanan mercan resifi ve Punta müziği ile tanınmaktadır.
Belize'nin karasal ve sucul tür zenginliği ile ekosistem çeşitliliği Orta Amerika Biyolojik Koridoru'nda küresel öneme sahiptir. Ülke hem Orta Amerika hem de Karayip ülkesi olarak değerlendirilir ve her iki bölgeyle de güçlü bağları bulunmaktadır. Karayipler Topluluğu (CARICOM), Latin Amerika ve Karayip Devletleri Topluluğu (CELAC) ve Orta Amerika Entegrasyon Sistemi (SICA) üyesidir. Ayrıca Orta Amerika'daki tek İngiliz Milletler Topluluğu bölgesidir: Belize Kralı ve devlet başkanı kabul edilen III. Charles, Belize genel valisi tarafından (günümüzde Froyla Tzalam) temsil edilmektedir.

İlk zamanlar Maya topraklarının bir parçası olan Belize'ye Amerika'nın keşfinden sonra 1500'lerde ilk yerleşen İspanyollardır.
1600'lü yılların ortasında İngilizler yerleşmişler ve tabii kaynaklarını Avrupa'ya taşıdıkları gibi Afrika'dan insanları getirerek köle olarak kullanmışlardır. 1860 senesinde tamamen İngilizlerin sömürgesi olan Belize, Britanya Hondurası olarak biliniyordu.
1964 senesinde içişlerinde bağımsızlık kazanan Belize, 1980'de Birleşmiş Milletler Teşkilatının denetimi altında yapılacak bir referandumla kendi yönetim şeklini seçme şansına sahip oldu. Yapılan referandum neticesinde 21 Eylül 1981 tarihinde tam bağımsızlığını ilan etti. Guatemala buna karşı çıktı ve Belize üzerinde hak iddia etti. Bunun üzerine, Guatemala tehdidine karşı ülkenin savunması İngilizlere verildi. 1984'te İngiliz birliklerinin çoğu ülkeden çekildi.

Küçük bir ülke olan Belize'nin fizikî yapısı, genel olarak iki bölüme ayrılır: Kuzeyde ovalık bölge ve güneyde dağlık ve ormanlarla kaplı bir bölge vardır. Doğusunu çevreleyen Karayip Denizinin kıyı kesimleri mercan adacıklarıyla çevrilidir. Kuzeydeki verimli alüvyon ovaları, memleketin en büyük ve önemli akarsuyu olan Belize Nehri ve kolları olan küçük derecikler tarafından sulanır. Kuzeydeki ovalar alçak ve bazı bölümleri bataklıklarla kaplıdır. Güneydeki Maya dağlarındaki en yüksek yer 1122 m yükseklikte Victoria tepesidir. Kıyıdan iç kesimlere doğru gidildikçe dağların yüksekliği azalır. Önemli bir göle sahip olmayan ülkede herhangi bir yayla mevcut değildir.
Belize'de tropikal bir iklim hâkimdir. Senelik sıcaklık 12 oC ile 33oC arasında değişir. Senenin en sıcak ayları Şubat ve Mart aylarıdır. Bol yağış alan ülkenin bölgelere göre yağış dağılımı oldukça farklıdır. Meksika'ya yakın olan bölgelerde senelik yağış ortalaması 2000 mm iken, güney bölgelerinde bu ortalama 4500 milimetreyi bulur. Genellikle, Kasım aylarında meydana gelen fırtınalar ve kasırgalar ülkede büyük hasarlar meydana getirirler. Bu fırtınaların meydana getirdiği hasar sebebiyle daha önceleri Belize City'de olan başşehir, 1961 senesinden sonra iç kısımlardaki Belmopán'a nakledildi.
Tabii kaynaklar bakımından zengin değildir. Özellikle güneydeki dağlık kesim gür ormanlarla kaplıdır. İç kısımlara gidildikçe gür ormanlar yerini savanlara bırakır. Ülkedeki bu gür tropik ormanlarda puma, jaguar, timsah, maymun, çeşitli tropik bölgelere has kuşlar ve hayvanlar yaşar. Belize'de maden mevcut değildir.

Ülkede nüfusun çoğunluğunu Afrika asıllı siyahlar oluşturmaktadır. Ülkenin batı ve kuzey kesimlerinde yerlilerle İspanyolların karışımı olan melezler yaşar. Güney kesimlerinde ise, Maya soyundan gelen halk çoğunluktadır. Kendilerine has kültür ve geleneklerini kaybetmemiş olan bu Maya asıllı yerli halk ayrı bir lisan kullanmaktadırlar. Halkın çoğunluğu ise Kreolce denen İngilizce kökenli bir dil kullanmaktadırlar. Halkın büyük bir kısmı Katolik olup, Protestanlar ve Anglikanlar da vardır. Az sayıda Müslüman da bulunmaktadır. Halkın çoğu sahil kenarlarında yaşar.
6 ile 14 yaş arası öğrenimin mecburi olduğu Belize'de orta öğrenim yapan oldukça azdır. Okuma-yazma oranının %93 olduğu ülkede, Belize City ve Corozal'da yükseköğrenim yapmak mümkündür. Birkaç tane haftalık gazetesi bulunan ülkede günlük gazete ve TV istasyonu bulunmamaktadır. Liman şehri olan ülkenin en büyük şehri Belize City dışındaki şehirleri büyük kasaba niteliğindedir. Yolların kenarlarında yapılan evlerde yaşayanlar küçümsenemeyecek çoğunluktadır.
Parlamenter bir rejimle idare edilen ülkede parlamentoda çoğunluğu sağlayan partinin başkanı başbakan olarak ülkeyi yönetir. Ülke tam bağımsızlığını kazanmasına rağmen İngiliz Milletler Topluluğu üyesidir. Ülkedeki siyasi partiler PUP (1954) ve UDP (1974).

Ekonomisi tarıma dayalı olan ülkede, ziraat, kuzeydeki ovalarda şekerkamışı ekimi şeklinde yapılmaktadır. Portakal, muz, greyfurt yetiştirilmektedir. Ormanlardan elde edilen kereste, çiklet imalatında kullanılan Manilkara zapota ağacı zamkı, tekstil boyacılığında kullanılan bakkam ağacından elde edilen boya, şekerkamışı ve şeker ülkenin başlıca ihraç mallarıdır. Gıda sanayi, kereste sanayi ve giyim diğer faaliyetlerdir. Ülkedeki Çinliler ticarette önemli paya sahiptir.
2872 km'lik bir karayolu ağına sahip olan ülkede, uluslararası bir havaalanı bulunmaktadır. Ülkede 1 Amerikan doları 2 Belize dolarına eşittir. 2000 yılı ihracatı 194 milyon dolar, ithalatı ise 750 milyon dolardır.

Beyzbol, her biri dokuz oyuncudan oluşan iki takım arasında, sırayla vuruş ve saha çalışmasıyla oynanan bir sopa ve top sporudur. Oyun birkaç oyun boyunca gerçekleşir ve her oyun genellikle saha takımındaki atıcı olarak adlandırılan bir oyuncunun, vuruş yapan takımdaki vurucu adı verilen bir oyuncunun sopayla vurmaya çalıştığı bir topu fırlatmasıyla başlar. Vurucu takımın amacı, topu diğer takımın oyuncularından uzağa, oyun alanına vurarak, oyuncularının üsleri koşmasına izin vererek, dört üs etrafında saat yönünün tersine ilerlemelerini sağlayarak, koşuyu tamamlamaktadır. Savunma konumundaki karşı takımının amacı, vurucuların koşucu olmasını önlemek ve koşucuların üsler etrafında ilerlemesini engellemektir. Bir koşucu yasal olarak üslerin etrafında sırayla ilerlediğinde ve ana plakaya (oyuncunun vurucu olarak başladığı yer) dokunduğunda bir koşu puanlanır.
Vurucu takımının temel amacı, bir oyuncunun ilk kaleye güvenli bir şekilde ulaşmasını sağlamaktır; bu genellikle ya vurucu topa vurduğunda ve rakip topu alıp üsse dokunmadan önce ilk kaleye ulaştığında ya da atıcı topu vurucunun ulaşamayacağı bir yere atmakta ısrar ettiğinde meydana gelir. Vurucu takımının "dışarı" çağrılmadan ilk kaleye ulaşan oyuncular, ya hemen ya da takım arkadaşlarının vuruş sırası sırasında koşucu olarak sonraki üslere ilerlemeye çalışabilirler. Saha takımı, vurucuları veya koşucuları "dışarı" çıkararak koşuları engellemeye çalışır, bu da onları oyun alanının dışına çıkmaya zorlar. Atıcı, vuruşla sonuçlanan üç atış yaparak vurucuyu dışarı çıkarabilir; saha oyuncuları ise yere değmeden önce vurucuyu yakalayarak vurucuyu dışarı çıkarabilir ve koşucu hareket halindeyken bir tabana dokunmadan onu topla etiketleyerek bir oyun dışına çıkarabilir.
Rakip takımlar vuruş ve savunma arasında geçiş yapar; Savunma konumundaki takımı üç çıkış kaydettikten sonra vurucu takımının vuruş sırası sona erer. Her takım için bir tur vuruş bir atış anlamına gelir. Bir oyun genellikle dokuz atıştan oluşur ve oyunun sonunda daha fazla sayıda koşuya sahip olan takım kazanır. Çoğu oyun dokuzuncu atıştan sonra biter, ancak bu noktada skorlar eşitse genellikle ekstra atışlar oynanır. Beyzbolun oyun saati bulunmamaktadır, ancak bazı yarışmalarda oyun süresini kısaltmak için saha saati gibi oyun temposu düzenlemeleri bulunur.
Beyzbol, 18. yüzyılın ortalarında İngiltere'de halihazırda oynanan eski sopa ve top oyunlarından gelişti. Bu oyun, modern versiyonun geliştirildiği Kuzey Amerika'ya göçmenler tarafından getirildi. Beyzbolun Amerikan kökenleri ve Amerikan tarihinin Amerikan İç Savaşı ve Büyük Buhran gibi sıkıntılı anlarında bir kaçış kaynağı olarak tanınması, sporun "Amerika'nın Eğlencesi" lakabını almasına yol açtı; 19. yüzyılın sonlarından bu yana gayri resmi olarak Amerika Birleşik Devletleri'nin millî sporu olarak tanınmaktadır, ancak modern zamanlarda Amerikan futbolu gibi diğer sporlardan daha az popülerdir. Beyzbol, Kuzey Amerika'nın yanı sıra Orta ve Güney Amerika, Karayipler ve Doğu Asya'nın bazı bölgelerinde, özellikle Japonya, Güney Kore ve Tayvan'da en popüler spor olarak kabul edilmektedir.
Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada'daki en yüksek profesyonel beyzbol seviyesi olan Major League Baseball'da (MLB), takımlar her birinde Doğu, Batı ve Orta olmak üzere üç bölümden oluşan National League (NL) ve American League'e (AL) bölünmüştür. MLB şampiyonu, Dünya Serisiyle sonuçlanan play-off'lara göre belirlenir. En üst düzey oyun benzer şekilde Japonya'da Central ve Pacific League arasında ve Küba'da Batı Ligi ve Doğu Ligi arasında bölünmüştür. Dünya Beyzbol ve Softbol Konfederasyonu tarafından düzenlenen Dünya Beyzbol Klasiği, sporun en büyük uluslararası yarışmasıdır ve dünyanın dört bir yanından en iyi millî takımların ilgisini çekmektedir. Beyzbol, 1992'den 2008'e kadar Olimpiyat Oyunları'nda oynandı ve 2020'de yeniden oynandı.

Beyzbol genellikle 9 set oynanır. Her iki takımda her sette bir savunma ve bir hücum oyuncusu bulunur.
Hücumdaki takımın her oyuncusu sırayla sayı kalesine gelir ve fırlatıcı tümseğinden fırlatıcının sayı kalesinin arkasında duran yakalayıcıya attığı topa sopayla vurmaya çalışırlar. Fırlatıcının atışının, vuruş alanı içinden geçen, geçerli bir atış olup olmadığına sayı kalesinin arkasındaki hakem karar verir. Fırlatıcı dört geçersiz atış yaparsa, vurucuya birinci kaleye yürüme hakkı vermiş olur. Eğer bir vurucu, üç kez geçerli atışa vuramazsa, vurduğu topu karşı takımın yakalayıcısı havada yakalarsa ya da vurduğu topu ceza alanına düşürürse oyun dışı kalır. Üç oyuncusu oyun dışı kalan takım hücum hakkını kaybeder ve savunma konumuna geçer. İki takım da vuruş hakkını tamamlayınca set tamamlanır.
Vurucu, topa isabetli bir vuruş yaptığında birinci kaleye koşar. Savunma konumundaki karşı takımın oyuncularının topu alıp kale bekçilerine ulaştırmasına kadar geçen sürede öbür kaleleri de dolaşarak sayı kalesine dönebilir. Vurucu bu durumda sayı turunu tamamlamış olur. İsabetli bir vuruştan sonra bir kaleye ulaşabilen vurucu o kalede durabilir ve bir sonraki vurucunun koşusu esnasında o da ilerideki kaleye koşabilir.

Eğer vurucu iyi bir vuruşla topu çitlerin dışına gönderirse, buna sayı turu vurmak denir. Sayı turu vuran oyuncu, yakalanması söz konusu olmadan, kalelerden geçerek sayı turunu tamamlar. Sayı turu vurulduğu zaman eğer kalelerde koşucular varsa, onlar da sayı turunu tamamlarlar. Bir vurucunun takımına sağlayabileceği en büyük yarar sayı turudur. Çünkü normal bir koşuda bir vurucu ancak bir sayı kazandırabilirken, sayı turunda sahada ne kadar koşucu varsa bir o kadar daha sayı kazandırmış olur.

Türkiye Beyzbol Ve Softbol Federasyonu 3 Nisan 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Amerika Beyzbol Federasyonu11 Kasım 1996 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Fotoğraflar

Bilgisayar oyunu veya kişisel bilgisayar oyunu olarak da bilinen PC oyunu, bir video oyun konsolu veya atari makinesi yerine kişisel bilgisayarda oynanan bir tür video oyunudur. Tanımlayıcı özellikleri şunları içerir: daha çeşitli türleri ve kullanıcı tarafından belirlenen oyun donanımı ve yazılımı; genellikle giriş, işleme, video ve ses çıkışında daha büyük kapasite. Bilgisayar oyunu oynamak için özel olarak oyun bilgisayarı modelleri, farklı aksesuarlar tasarlanmıştır. Mobil oyunların son yıllarda büyümesine rağmen, 2018 yılında, küresel PC oyunları pazarı yaklaşık 27,7 milyar dolar değerindeydi.
Ev bilgisayarı oyunları, 1983 video oyunu krizinin ardından popüler hale geldi. Bilgisayar oyunları, 2000'li yılların ortalarında dijital dağıtım yoluyla yeniden canlanmadan önce, konsol oyunlarına yönelik kitlesel pazar çekişini kaybetti.
Son yıllarda sosyal medya ve internetin gelişimi ile bilgisayar oyunu dünyasında büyük gelişmeler oldu. Çevrimiçi oyun, bulut oyun, sosyal ağ oyunu, çok oyunculu oyun türleri yaygın olmaya başladı. Ayrıca Mixer, Twitch, YouTube Gaming, Facebook Gaming, Major League Gaming gibi video oyunu yayıncılığı platformları oyun sektörüne önemli renk kattı.

HTPC
Linux'ta oyun
Ev oyun konsolu
Müzik video oyunu
Video oyunu müziği
Müzik video oyunu

Bira, dünyadaki en yaygın alkollü içecek olmakla birlikte, bilinen en eski alkollü içeceklerden biridir. Dünya çapında su ve çaydan sonra en popüler üçüncü içecektir. 
Bira tahıldan üretilirː Yaygın ve esas olarak malt arpa kullanılır ama katkı olarak buğday, mısır ve pirinç de kullanılan ürünler arasındadır. Şıradaki (malt-su karışımı), nişasta şekerlerinin fermantasyonu birada etanol ve karbondioksiti açığa çıkarır ve köpüklü bira oluşur.

Çoğu modern bira, biraya acılık ve farklı lezzetler katan, doğal bir dengeleyici ve koruyucu görevi gören şerbetçi otu ile hazırlanmaktadır. Şerbetçi otu yerine veya şerbetçi otu ile birlikte aroma katabilecek meyve ve çeşitli otlar da kullanılabilmektedir. Birada şerbetçi otu kullanımı daha modern zamanlarda başlamıştır. Antik çağ döneminde yapılan biralarda şerbetçi otu kullanımına pek rastlanmaz. Seri üretimde, doğal karbondioksit üretimi genellikle işlem sırasında çıkarılır ve yapay karbondioksitleme kullanılır. En popüler bira türleri arpa birası, buğday birası, çavdar birası, darı birasıdır.
Bira, plastik şişede, cam bira şişesinde veya teneke içecek kutusunda dağıtılabilir. Ayrıca özellikle pub ve barlarda biralar bira bardağı, Maß, pint bardağı, schooner bardaklarda sunulur. Özel olarak biralar bira musluğundan süzülür.
Modern biraların alkol yüzdesi genellikle hacimce yaklaşık %4 ila 6 alkoldür (ABV), ancak bu değer %0,5 ile 15 arasında değişebilir. Bazı bira fabrikaları yüksek alkollü bira örnekleri oluşturur. Bira, birçok dünya kültürünün bir parçasını oluşturur. Bira festivali, bira bahçesi, bira salonu gibi sosyal geleneklerin yanı sıra pub gezintisi, pub yarışması ve pub oyunu gibi aktiviteleri içeren zengin bir pub kültürü vardır.

Bira, dünyanın en eski hazırlanmış alkollü içeceklerinden biridir. Fermantasyonun en eski arkeolojik kanıtı, yarı göçebe Natufyanların ritüel şölenlerde kullandıkları lapa kıvamındaki biranın 13.000 yıllık kalıntılarından oluşur ve Kuzey İsrail'deki Hayfa yakınlarındaki Karmil Dağları'ndaki Raqefet Mağarası'nda bulunur. Çanak Çömlek Öncesi Neolitik Çağ'da (MÖ 8500 ila MÖ 5500 civarı) Göbekli Tepe'de bira üretildiğine dair kanıtlar vardır. Arpadan üretilen biraya dair en eski net kimyasal kanıt, Batı İran'daki Zagros Dağları'ndaki Godin Tepe bölgesinden yaklaşık MÖ 3500-3100'e tarihlenmektedir. Tahılın ilk kez yetiştirildiği MÖ 10.000'e kadar uzanması mümkündür, ancak kanıtlanmamıştır.
Bira tarihi, Antik Mısır'ın yazılı tarihinde kayıtlıdır ve arkeologlar biranın medeniyetlerin oluşumunda etkili olduğunu ileri sürmektedir.
Arkeolojik araştırmalara göre ilk kez MÖ 10000 yılı civarında Ortadoğu'da muhtemelen tesadüf sonucu, buğday çorbasının mayalanması ile keşfedildi. Bu keşif, insanların yerleşik uygarlığa geçmesi, böylece biranın hammaddesi olan tahılları bol miktarda üretip tüketmesinin bir sonucuydu. Sümer ve Mısır kayıtlarından anlaşıldığı kadarıyla yazının bulunmasından sonra da Ortadoğu'da başlıca içki olarak bol miktarda tüketildi.
Günlük hayatta ve dinsel törenlerde bol miktarda tüketilen bira, aynı zamanda çeşitli meyve ve tatlandırıcılarla, mesela III. Ramses döneminde balla karıştırılıp soğuk algınlığı gibi hastalıklara karşı ilaç niyetine de kullanılmıştır.
Orta Çağ'dan bu yana özellikle Kuzey Avrupa, biranın ana yurdu haline gelmiştir. 14. yüzyıl öncesinde bira genelde evde yapılıp tüketilen bir içki iken, 14. yüzyıl itibarıyla birahanelerin ortaya çıkmasıyla biranın kalitesi daha da yükselmiş ve daha çok tüketilen bir içki haline gelmiştir.

Bira, 1839 senesi sonrasında Batı'ya açılma sürecinde Osmanlı'ya girmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nda biraya ait ilk mevzuat 1847’de konulmuştur. Mevzuatın genellikle uygulamayı izlediği gerçeğine dayanarak arpa suyu veya biranın 1847 öncesi bilindiği, tüketildiği ve üretildiği söylenebilir. 1840'lı yıllarda ise birahaneler açılmaya başladı. Osmanlı'da bira üretimi 1896 yılında 12.000 hl idi (1,2 milyon litre). Bu oran hızla artmış ve 1913-1914 yılları arası 9,9 milyon litreye ulaşmıştır. Türkiye Cumhuriyeti'nde bu rakama ancak 1940'lı yıllarda ulaşılmıştır.

Uluslararası bir içecek olan biranın yapımı ülkeden ülkeye değişiklikler göstermektedir. Belçika'da, tıpkı Fransız peynirlerinde olduğu gibi, bir yılın günleri kadar çok bira çeşidi sayılabilir, Birleşik Krallık'ın "a-le"leri, İrlanda'nın "stout"ları, Danimarka'nın "pilsner"leri, Almanya'nın "lager"ları ünlüdür. Ve tabii ki tüm Avrupa'da Çekya'nın Pilsen şehrinden adını alan, genelde tüm sarı biralara adını veren "pils"ler revaçtadır.
Önce arpa taneleri yüksek sıcaklıkta filizlenme yöntemiyle malt haline dönüştürülür. Ardından kavrularak rengini alır. Kavrulma süresi biradaki renk değişikliğini sağlar. Daha sonra sıcak saf su ile karıştırılır. Bir litre bira elde etmek için 6-7 litre su gereklidir. Son aşamada ise şerbetçi otu katılır. Şerbetçi otunda 200’den fazla aromatik kokunun bileşimi vardır. Sıra, bira mayasının eklenmesiyle elde edilen, şekerleri alkole ve karbonik gaza dönüştüren fermantasyon işlemindedir. Bu işlem, yüksek sıcaklıkta yapılır (15-20 derece). Yoğun (kesif) biralar için 3-5 gün boyunca (özellikle esmer biralarda), sarı biralarda ise 6-8 derece arasında, 7-10 gün boyunca fermantasyon işleminin devam etmesi gereklidir.

Alkol oranı "spéciales"lerin büyük bölümünde 5 ila 7 derece, "luxe"lerde 4 ila 5 derecedir, yemekte tercih edilen "light" biralarda 3,5 dereceden daha azdır. Yüksek teknoloji sayesinde üretilen alkolsüz biralarda ise bu oran 0,015 dereceye kadar düşer (örneğin ihracat ağırlıklı üretilen Efes Alkolsüz). Buna rağmen esmer biralardaki alkol oranı 12-13 dereceyi bulabilmektedir. Dünyanın en sert birası, Fransa'da "La Samichlaus" adı verilen biradır. Yılda sadece bir gün, Saint Nicolas gününde satılır ve bir yıl sonra içilir. Son yıllarda Avrupa'da, Atlantik ötesi biralar modadır; Amerika'nın hafif biraları, şerbetçi otunun az kullanıldığı biralar, yeşil limon eşliğinde içilen Meksika'nın Corona birası gibi.

Bira tipleri genel olarak veya çoğunlukla 'ale' ve 'lager' olarak ikiye ayrılmaktadır. Ale tipi biralar üst fermantasyon, lager tipi biralar ise alt fermantasyon biralarıdır.

Pilsen: Kolay içimli, açık renkli, şerbetçiotundan gelen aromatik ve acılık tat karakteri dengelenmiş, alkol derecesi %4,8-5,1 arasında değişen bir bira tipidir.Lager: Lager dünyada en çok tanınan ve bilinen açık renkli, Pilsen'e göre daha düşük acılık karakterine sahip ve aromatik tat karakteri ön plana çıkarılmış bir bira tipidir.Koyu renkli bira: Koyu renkli malt ve isteğe göre belirli oranda kavrulmuş malttan da üretilen, %4,8-5,0 alkol ihtiva eden bir bira tipidir.
Festival birası: Almanya'da özellikle Ekim ayında düzenlenen Bira Festivali için özel olarak üretilen yüksek alkollü mevsimsel bir bira tipidir.
Bockbier: Yüksek doygunluk hissi veren, %5,5-7 alkol derecesine sahip, özellikle Almanya'da mayıs, sonbahar ve yılbaşı dönemlerinde üretilen mevsimsel bir bira tipidir.Alkolsüz bira: Doğal yoldan oluşan alkolün belirli prosesler sonucu bira içeriğinden uzaklaştırıldığı, normal biralara göre daha düşük kalorili bir bira çeşididir.

Ale: Ale ismi birçok farklı karakterde genellikle koyu renkli bir dizi Britan bira tipi için kullanılan genel bir tanımlamadır. Pale, Bitter, Mild ve Scotch olarak çeşitleri mevcuttur.
Hefeweizen (Mayalı Buğday Birası): Miktar olarak en az %50 oranında buğday maltı kullanılarak üretilen, Almanya'nın özellikle Bavyera eyaletinde popüler olan bir bira tipidir.
Kristallweizen (Filtre Edilmiş Buğday Birası): Hefeweizen olarak yukarıda belirtilen biraya benzer hammadde kullanılarak, filtrasyon sonrası mayanın uzaklaştırıldığı bir bira tipidir.
Altbier: Koyu renkli buğday ve arpa maltının birlikte kullanıldığı, acılığı yüksek ve sert içimli bir bira tipidir.
Kölsch: Açık renkli, mayhoş bir tat karakterine sahip, özellikle Almanya'nın Köln şehrinde popüler olan bira tipidir.
Stout: Siyah renkli, özellikle çok koyu renkli malt ve bir miktar da kavrulmuş malttan imal edilmiş, acılığı sert karakterde bir üst fermantasyon birasıdır.
Porter: Porter da Stout benzeri koyu renkli, bazı çeşitleri %9 alkol ihtiva eden bir bira tipidir.

Bira içildiğinde içenin üzerinde kısa ve uzun süreli etkileri olan etanol (etil alkol) içerir. İnsan vücudundaki farklı alkol konsantrasyonlarının kişi üzerinde farklı etkileri vardır. Alkolün etkileri kişinin içtiği miktara, biradaki alkol yüzdesine ve tüketimin gerçekleştiği zamana, yenen yiyecek miktarına ve reçeteli ilacın kullanılmasına bağlıdır. 

%0.03-0.02'lik bir kan alkol konsantrasyonunu, tipik olarak ruh hali ve olası öfori, genel kendine güven ve sosyallik artışı, kaygı azalması, yüzdeki kızarıklık, kırmızı görünüm, bozulmuş karar ve ince kas koordinasyonuna neden olur.
%0.09-0.25'lik bir kan alkol konsantrasyonunu, uyuşukluk, sedasyon, denge sorunları ve bulanık görmeye neden olur.
%0,18-0,30 arasındaki bir kan alkol konsantrasyonunu, derin karışıklığa, konuşma bozukluğuna, şaşırmaya, baş dönmesine ve kusmaya neden olur.
%0.25-0.40 arasında bir kan alkol konsantrasyonunu, stupor, bilinç kaybı, anterograd amnezi, kusmaya, pulmoner aspirasyon (bilinçsiz iken kusmanın solunması nedeniyle ölüm meydana gelebilir) ve solunum depresyonuna (potansiyel olarak hayatı tehdit eden) neden olabilir.
%0,35-0,80 arasındaki bir kan alkol konsantrasyonunu, komaya (bilinç kaybı), hayatı tehdit eden solunum depresyonuna ve muhtemelen ölümcül alkol zehirlenmesine neden olur. Tüm alkollü içeceklerde olduğu gibi araba kullanırken, uçak veya makine kullanırken içki içmek kaza riskini artırır; birçok ülke sarhoş araba kullanmayla ilgili ağır cezalara sahiptir.
2016 sistematik bir derleme ve meta-analiz orta düzeyde etanol tüketiminin, etanol tüketiminden ömür boyu çekimserliğe kıyasla mortalite yararı getirmediğini bulmuştur.
Bazı çalışmalar az miktarda alkol (kadınlarda birden fazla ve erkeklerde iki bardak içki) içmenin, kalp hastalığı, inme, diabetes mellitus ve erken ölüm riskinde azalma ile ilişkili olduğu sonucuna varmıştır.
Sürekli, orta veya ağır alkol tüketiminin uzun

Birinci Çin-Japon Savaşı (Çince: 甲午戰爭 / 甲午战争; Pinyin: jiǎwǔ zhànzhēng, Japonca: 日清戦争; Nisshin Sensō, 1 Ağustos 1894 – Nisan 1895), Çin Çing Hanedanı ile Meiji dönemi Japon İmparatorluğu arasında, Kore'nin hakimiyeti üzerine gerçekleşmiştir. Savaşın sonucundaki Japon zaferi, Çing Hanedanı'nın yozlaşıp zayıf düşmesini ve Japonya'nın Meiji Restorasyonu'ndan itibaren batılılaşıp modernleştiğini gösterecekti. Savaşın en önemli sonucu Asya'daki bölgesel hakimiyetin Çin'den Japonya'ya geçmesi ve Çing Hanedanı'nın meşruluğunu kaybetmesidir. Daha sonra bu gelişmeler Çin'de 1911 Devrimi'ne neden olacaktı.

Japonya Rus İmparatorluğu'nun Kuzey Çin ve Kore'de genişlemesinden korkuyordu ve batılı danışmanları ile beraber küresel emperyalizm rekabetinde olası istilaların koşullarını araştırmıştı. Kore'nin Japon adalarının karşısındaki stratejik konumu ve doğal kömür ve demir cevherleri de Japonya'nın ilgisini çekmişti. 1875 yılında Japonya, Kore'ye Ganghwa Antlaşması'nı zorla kabul ettirdi ve Kore'nin kendisini Japon ticaretine açmasına ve güçlü diplomatik ilişkileri ile Çin'den ayrılarak bağımsızlığını ilanına zorladı.
Joseon Hanedanı hükümdarlığındaki Kore, Çing Hanedanı'na vergi ödemekteydi. Reformcu Koreliler, Japonya ve Batılı devletlerle ilişkileri sağlamlaştırmak ve modernleşmek isterken, muhafazakârlar ise Çin'le olan geleneksel ilişkilerini kaybetmemek istiyorlardı ve halkın görüşü ikiye ayrılmıştı. Bununla beraber Çin, kraliyet ailesindeki muhafazakârlar üzerindeki etkisini sürdürüyordu.
1884 yılında bir grup Japon yanlısı reformcu Kore hükûmetini devirmeye çalıştı fakat General Yüan Shih-k'ai yönetimindeki Çin birlikleri imparatoru kurtardı ve bazı Japon elçiliği muhafızlarını öldürdü. Japonya ve Çin arasındaki savaş, 1885'teki Tientsin Toplantısı ile kıl payı engellendi. Her iki taraf şu hususlar üzerinde anlaştı:

Her iki taraf da Kore'deki güçlerini eşzamanlı bir şekilde çekecek
Kore ordusunu eğitmek üzere eğitmen gönderilmeyecek
Herhangi bir taraf Kore'ye askerî birlik göndermeden önce diğer tarafı haberdar edecek

1893 yılında Japon asıllı Koreli devrimci Kim Ok-kyun, (
muhtemelen Yuan Shikai'nin ajanları tarafından Şangay'da bir suikast ile öldürüldü. Daha sonra cesedi bir Çin zırhlısının güvertesine asılıp diğer devrimcilere ibret olması için yaşadığı yer olan Kore'ye götürüldü. Japon hükûmeti bunu doğrudan bir hakaret olarak aldı. O yılın sonunda, Kore kralı Donghak Köylü Devrimi'ni bastırması isteğiyle Çin destek kuvvetleri gönderdi. Çin hükûmeti, Japon hükûmetini bilgilendirdi ve General Yuan Shikai yönetiminde 2800 askerini gönderdi. Japonya bu hareketin Tientsin Antlaşması'na aykırı olacağı cevabını vererek 8000 kişilik kendi Oshima karma birliğini gönderdi. Japon kuvvetleri 8 Haziran'da Seul'deki kral ve kraliyet sarayını ele geçirerek yerine Japon yanlısı bir hükûmet geçirdi. Yeni hükûmet Japon birliklerinden Çin birliklerini kovmasını istedi. Çin hükûmetinin yeni Kore hükûmetini tanımaması ile Japonya ve Çin arasındaki ipler gittikçe gerildi.

Savaş bazı çarpışmalar halihazırda yaşanmışken 1 Ağustos 1894 tarihinde ilan edildi. 16 Eylül 1894 günü Pyongyang savaşında İmparatorluk Ordusu, hazırlıksız Çin Beiyang Ordusu'nu yendi ve Kuzey Mançurya içlerine kadar ilerledi. Japon İmparatorluk Donanması ise 17 Eylül günü Yalu Nehri ağzında Çin Beiyang Filosu'nun 12 gemisinden sekizini yok etti. Çin filosu Weihaiwei mevzilerinin arkasına çekildi. Bununla beraber Liman savunmasını arkadan vuran Japon kara güçlerince basıldılar.
21 Kasım 1894 günü Japonya Lüshünkou (daha sonra Port Arthur olarak ismi değişmiştir) şehrini aldı. Japon ordusunun daha sonra Port Arthur Katliamı olarak anılcağı şekilde şehirdeki Çinli yerleşimciler üzerinde katliam yaptıkları iddia edilir.
Weihaiwei savaşının 2 Şubat 1895 tarihinde düşmesinden sonra Japon birlikleri güney Mançurya içlerine doğru ilerleyerek Kuzey Çin sınırlarına kadar geldiler. Mart 1895 Japonlar Pekin'e hakim deniz mevkilerinde kaleler istihkam ettiler.

Yenilgi ile yüzleşen Çin Shimonoseki Antlaşması'nı 17 Nisan 1895 tarihinde imzaladı. Anlaşma Kore'nin tam bağımsızlığını içermekteydi ve Çin, Fengtian'ın doğusundaki Liaodong Yarımadası'nı, Mançurya'yı (bugünkü Liaoning Bölgesi, Çin), Tayvan ve Pescadores adaları'nı Japonya'ya "daimi olarak" devredecekti. Ek olarak tazminat olarak 200 milyon Kuping (o zaman için İngiliz veya Alman yapımı modern bir savaş gemisi için ödenecek fiyata denk miktarda para) ödenmesi, Japon gemilerinin Yangtze Nehri'nde çalışması ve ticari limanlarda üretim fabrikaları işletmesini içeren ticari bir anlaşma imzalanmasını da içeriyordu. Bu "Japon Emperyalizmi"nin doğuşunu sembolize ediyordu. Bu zafer ayrıca Japonya'nın Batılı devletlerle aynı zeminde ve Asya'da etkili bir güç olduğunu kanıtladı. Endüstriyel ve politik gelişmelerin hızı sıkça 1860'lardaki Japonya'nın politik gelişmesiyle aynı zamanlara denk gelen Almanya'nın gelişimi ile eşit olarak kıyaslanıyordu.

Joseon Krallığı
Beiyang Ordusu
Beiyang Filosu
Çin tarihi
Japonya tarihi
Kore tarihi
Japon İmparatorluk Deniz Kuvvetleri
Japon İmparatorluk Kara Kuvvetleri
Port Arthur Katliamı
İkinci Çin-Japon Savaşı

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP), Birleşmiş Milletler'in küresel kalkınma ağı oluşturmak için kurduğu bir programdır. Özellikle gelişmekte olan ülkelere odaklanarak, insanların daha iyi yaşam standartlarına sahip olmaları için gerekli olan bilgi, deneyim ve kaynakları sağlar. UNDP, bu amaç doğrultusunda hükûmetler, sivil toplum kuruluşları, akademi ve iş çevreleri ile iş birliği yaparak kalkınma çalışmaları yapar.

Merkezi New York'ta bulunan Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı, üye ülkelerdeki gönüllü katılımcılardan oluşmuştur. Kurumun 166 ülkede, yerel hükûmetlerle birlikte çalışarak kalkınmaya destek olan ofisleri bulunur. UNDP aynı zamanda, uluslararası düzeyde yaptığı çalışmalar ile Binyıl Kalkınma Hedefleri'ne ulaşmaları yolunda ülkelere yardımcı olur. UNDP, uzman görüşleri, eğitimler ve destek fonları sunarak özellikle az gelişmiş ülkelere destek olur. UNDP, Binyıl Kalkınma Hedefleri'ne ulaşmak ve küresel kalkınmayı desteklemek için yoksulluğun azaltılması, demokratik yönetişim, enerji ve çevre, sosyal kalkınma, kriz önleme ve atlatma konuları üzerinde çalışır. Aynı zamanda, insan haklarının korunmasını ve kadının güçlendirilmesini de destekler. Tüm bu çalışmaları ve projelerinin yanı sıra, Birleşmiş Milletler İnsani Gelişme Raporu ofisi de, her yıl kalkınma sürecini değerlendiren 'İnsani Gelişme Raporu'nu yayınlar. Bu küresel rapora ek olarak, bölgesel, ulusal ve bölgesel İnsani Gelişme Raporları da yayınlanır.

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı, 22 Kasım 1965'te, EPTA(Teknik Yardım Genişletilmiş Programı) ve Birleşmiş Milletler Özel Fonu'nun ortaklığı ile kurulmuştur. 1971'e gelindiğinde, iki kurum da UNDP adı altında birleşmiştir. Özel Fon Birleşmiş Milletler'in teknik yardımının kapsama alanını genişletmek için çalışırken, EPTA da gelişmemiş ülkelerin ekonomik ve politik problemlerine yardımcı olmak için çalışır.

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı Başkanı, Genel Sekreterlik tarafından atanır ve Genel Kurul tarafından dört yıl süreyle onaylanır. Program Başkanı, Birleşmiş Milletler Genel Sekreter Yardımcısı seviyesindedir ve Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı'ndaki sorumluluklarının yanı sıra, Birleşmiş Milletler Kalkınma Grubu'nun da başında yer alır. Yeni Zelanda'nın eski başbakanı Helen Clark, şu anda Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı başkanlığını yürütmektedir. Adaylığı hem kendi ülkesi hem de Avustralya, Pasifik, İngiltere ve Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı yönetim kurulunda yer alan, Haiti, İran, Sırbistan, Hollanda ve Tanzanya tarafından desteklenmiştir. 2009 yılında, Kemal Derviş'ten sonra, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı başkanı olarak atanmıştır.

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı, başkanın yönettiği Birleşmiş Milletler Kalkınma Grubu toplantılarında Başkan Vekili ile temsil edilir.

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı başkan yardımcılığını Afrika adına Tegegnework Gettu (Etiyopya), Arap Birliği adına Sima Sami Bahous (Ürdün), Asya ve Pasifik adına Ajay Chhibber (Hindistan), Bağımsız Devletler Topluluğu ve Avrupa adına Cihan Sultanoğlu (Türkiye), Latin Amerika ve Karayipler adına Heraldo Munoz (Şili) ve Danimarka adına Jens Wandel yürütmektedir.

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı'nın ilk başkanı, Marshall Planı'nı uygulamaya koyan eski Ekonomik İşbirliği Yönetimi başkanı Paul G. Hoffman'dır. Onu takiben, Massachusetts eyaletinin eski cumhuriyetçi milletvekili Bradford Morse, William Draper, Dünya Bankası'nda Dış İlişkiler Başkan Yardımcılığı yapmış olan Marm Malloch Brown, Türkiye Cumhuriyeti Ekonomi Bakanlığı'nın eski başkanı Kemal Derviş, UNDP başkanlığını yürütmüştür.

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı, Birlemiş Milletler'in kalkınma alanındaki faaliyetlerinde, Birleşmiş Milletler Kalkınma Grubu'nun lideri ve mukim koordinatör olarak yer alır.

Bu grup, Birleşmiş Milletler'in ulusal düzeyde etkisini artırmak adına 1997 yılında Genel Sekreterlik tarafından kurulmuştur. Birleşmiş Milletler Kalkınma Grubu, işlevsel grupları bir araya getirerek kalkınma alanında çalışır. Grup, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı Başkanı tarafından yetkilendirilir. Birleşmiş Milletler Kalkınma Grubu, kurumların beraber çalışarak ülke sorunlarını analiz etmesi, destek programlarını planlaması ve uygulaması, sonuçların değerlendirilmesi ve değişimin savunulmasına olanak tanıyan plan ve yöntemler geliştirir. Bu girişimler, Birleşmiş Milletler'in Binyıl Kalkınma Hedefleri'ne ulaşmada ülkelere yardımcı olmasını sağlar. Otuz iki Birleşmiş Milletler kurumu bu grubunun bir parçasıdır. Birleşmiş Milletler Kalkınma Grubu'nun yönetim kurulu, UNICEF(Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu), UNFPA(Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu), WFP(Dünya Gıda Programı) ve UNDP(Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı) olmak üzere dört kurucu üyeden oluşur.

Mukim koordinatörlük sistemi, Birleşmiş Milletler'in, sahadaki kalkınma faaliyetleri ile ilgilenen tüm kuruluşlarını koordine eder. Ulusal düzeydeki işlevsel faaliyetlerin etkinliğini ve verimliliğini artırmak için Birleşmiş Milletler'in farklı kuruluşlarını bir araya getirir. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı tarafından kurulan, atanan ve yönetilen Mukim Koordinatörlükleri, 130 ülkede yer alan Birleşmiş Milletler ülke temsilciliklerine yol gösterir. Aynı zamanda, kalkınma faaliyetlerinde de Genel Sekreterliği temsil eder. Mukim Koordinatörleri, yerel hükûmetlerle beraber çalışarak Birleşmiş Milletler'in ilgi ve yetkilerini, Birleşmiş Milletler ailesinin desteği ve rehberliğinde savunur.

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı, diğer Birleşmiş Milletler kuruluşları ile birlikte birçok gönüllü ile çalışmış ve göz önünde olan insanların İyi Niyet Elçisi veya gençlik temsilcisi olmasını destekleyerek bu elçiler aracılığıyla önemli noktalara dikkat çekilmesini sağlamıştır.

Evrensel Elçiler: Antonio Banderas, Nadine Gordimer, Misako Konno, Cristiano Ronaldo, Zinedine Zidane, Maria Sharapova, Aisam-ul-Haq Qureshi
Bölgesel İyi Niyet Elçileri: Arta Dobroshi, Muna Wassef, Hussein Fahmy, Adel Emam, Khaled Abol Naga, Didier Drogba
İnsani Gelişim Onursal Elçisi: Ürdün Prensesi Basma bint Talal
Spor ve Kalkınma  Onursal Danışmanı: Syndiely Wade
Gençlik Temsilcileri: Dikembe Mutombo, Baaba Maal, Maria de Lurdes Mutola

UNDP, 177 ülkede, hükûmet ve toplumla beraber çalışarak, küresel ve ulusal kalkınmanın önünde duran sorunları çözmek için çalışır. Ulusal ve küresel desteği yanına alarak, ulusların öncelikli olan kalkınma problemlerine odaklanır. UNDP’nin özellikle üzerinde durduğu beş ana kalkınma hedefi vardır. Bunlar: demokratik yönetişim, çevre ve enerji, HIV/AIDS, kriz önleme ve atlatma, yoksulluğun azaltılmasıdır. UNDP, Türkiye'deki kalkınma önceliklerini hayata geçirebilmek adına, teknik yardım ve kapasite geliştirme stratejileri sağlayarak devlet, sivil toplum, akademisyenler ve uluslararası ortaklar ile beraber çalışır. Ankara'da konumlanmış olan Merkez Ofisi'nin yanı sıra, 26 ilde daha ofisleri bulunmaktadır. Türkiye'nin tüm illerini kapsayan birçok kalkınma projesinde, uzmanlar, yerel yönetimler ve proje gönüllüleri ile beraber çalışır. Türkiye'de öncelikli olarak dikkat aldığı kalkınma alanları, çevre ve enerji, demokratik yönetişim ve yoksulluğun azaltılması olmak üzere üç tanedir.

UNDP Türkiye, özellikle 1997'den bu yana Türkiye'de demokratik yönetişimin gelişimi için, devletle ve sivil toplum örgütleri ile bir araya gelerek birçok alanda çalışmalarda bulunur. Bu çalışmalarda özellikle, sivil katılım, herkes için adalete erişim, yerinden yönetim ve ulusal bir insan hakları sisteminin desteklenmesinden oluşan dört temel başlığa odaklanıyor. UNDP Türkiye'nin bu alanda yaptığı en kapsamlı çalışmalar sivil katılımın gelişmesi alanında uygulanan projelerden oluşur. Oluşturulan Yerel Yönetim Reformu ile, amacı karar alma süreçlerine sivil toplumun dahil edilmesi olan Yerel Gündem 21 Programı, bu alanda uluslararası övgüler aldı. Yerel Gündem 21 ile, ilgili ortak paydaşlar, yerel idareler, kamu kurumları ve sivil toplum örgütleri arasında bir bağ oluşturarak iş birliği oluşturdu. Bu program sayesinde, artık Türkiye'nin her şehrinde kurulması yasal bir zorunluluk olan, toplumun her kesimini bir araya getiren şehir konseyleri oluşturuldu.

1990'dan beri UNDP'nin Türkiye'deki öncelikleri arasında yoksulluğun azaltılması bulunuyor. UNDP, ekonomik kaynaklara erişim, yoksullukla mücadelenin ülke politikaları arasında olması ve yoksulların sesini duyurması için ülkelere yöntem geliştirmeleri konusunda destek oluyor. Türkiye'de, günlük olarak 1 ABD dolarının altında yaşayan insanları temsil eden aşırı yoksulluların oranı düşük olsa da nüfusun %18,5'i besin ve besin dışı alanda yoksullukla mücadele ediyor. UNDP Türkiye, kaynak idaresi, yardım programları ve bölgesel eşitsizliklerin azaltılması gibi alanlarda politika önerileri ve uzmanlık hizmeti sunarak Türkiye'de yoksulluğun azaltılmasına yardım ediyor.

UNDP, su kıtlığı, iklim değişikliği, temiz ve ucuz enerji kaynaklarının eksikliği gibi çevresel sorunların çözümünde ülkelere destek olur. UNDP Türkiye, Türkiye'nin bu konulardaki problemlerine çözüm bulması için sivil toplum kuruluşları, kamu ve özel sektör ortakları ile beraber çalışarak çözüm önerileri sunar ve projeler uygular. Yenilenebilir enerji, iklim değişikliği, toprak bozulması, su idaresi, koruma altına alınan alanlar ve sürdürülebilir kalkınma sorunlarına çözüm bulmak için Türkiye'nin uluslararası müzakerelerde yer almasına ve kendi politikalarını geliştirmesine yardımcı olur.

UNDP tarafından her yıl, insani gelişme alanında gerçekleştirilen kayda değer ilerlemelerin belgelendiği İnsani Gelişme Raporu yayınlanır. Bu raporda, önceki yıl dünya genelinde gerçekleştirilen sosyal ve çevresel kalkınmalar için yapılan değerlendirmeler ve gelecek dönem için analizler sunulur. UNDP Türkiye de, İnsani Gelişme Raporu'nun hazırlanmasında bölgesel veriler sağlayarak raporun kapsamına destek olur ve yayınlanmasından sonra bunu hem kurumlarla hem de toplumla paylaşır.

UNDP Türkiye, aylık olarak hazırladığı Yeni Ufuklar dergisini web sit

Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç Ofisi, (İngilizce: United Nations Office on Drugs and Crime) (UNODC) Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Programı (UNDCP) ile Suç Önleme ve Ceza Adaleti Bölümlerinin 1997 yılında Viyana'da Birleşmiş Milletler Ofisinde birleştirilmesi neticesinde kurulan bir ofistir. Birleşmiş Milletler Kalkınma Grubunun bir üyesidir ve 2002 yılından Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç Ofisi olarak yeniden adlandırılmıştır.

Genel Merkezi Viyana'da bulunan ofis dünya genelinde 1.500 kişiyi istihdam etmektedir. Avusturya ile birlikte 21 21 saha ofisi bulunan teşkilatın, biri Brüksel ve diğeri New York'ta olmak üzere iki de irtibat ofisi bulunmaktadır. Ofis Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği tarafından atanan bir icra direktörü tarafından yönetilmektedir. Halen icra direktörlüğü Birleşik Krallık'ın eski Rusya büyükelçisi Yuri Fedotov yürütmektedir. Fedotov bu görevi 2002 yılından 12 Temmuz 2010 tarihine kadar ofisin eski icra direktörü olan Antonio Maria Costa'dan almıştır. Ofisin uzun vadeli amaçları arasında, hükûmetlere bağlı kamu kurum ve kuruluşları arasında uyuşturucu madde, suç, terörizm ve yolsuzluk ile ilgili konularda küresel olarak paylaşılan bilgileri en üst seviyeye çıkartmak ve kamuoyunda bu konularda küresel, ulusal ve toplumsal düzeyde farkındalık yaratmaktır. Ofisin finansmanın %90'lık bölümünü hükûmetlerin yaptığı gönüllü katkılar oluşturmaktadır.
UNODC, aynı zamanda Uluslararası Narkotik Kontrol Kurulu (İngilizce: International Narcotics Control Board)(INCB) sekreteryasını da yapısında bulundurmaktadır.

UNODC, yasa dışı uyuşturucu ticareti suçlarınının önlenmesi ile mücadele, uluslararası terörizm ve siyasi yolsuzluklar konularında birbirleriyle koordineli ve kapsamlı çalışmalar yapılması ve suçları çözüm bulmada Birleşmiş Milletlere yardımcı olması amacıyla kurulmuştur. Bu hedefler üç temel fonksiyon aracılığı ile takip edilmektedir. Bunlardan birincisi çeşitli terörizm ve yasa dışı uyuşturucu ticareti ile mücadele suçlarının benimsenerek, araştırılması, uygulanması ve bu konuda hükûmetlere destek verilerek takip edilmesidir. İkincisi bu tür suç konularında ülkeler arasında anlaşma, protokol ve sözleşmelerin yapılmasıdır. Üçüncüsü ise hükûmetlerin bu tür suçlarla mücadelede zorluklarla karşılaşması durumunda mali/teknik yardımların yapılmasıdır.
Bu kapsamda UNODC'nin sorumlu olduğu ana temalar ise; Alternatif Kalkınma, Yolsuzluk, Ceza Yargısı, Cezaevi Reformu ve Suçların Önlenmesi, Yasa dışı Uyuşturucu madde ticaretinin önlenmesi, tedavisi ve bakımı, HIV ve AIDS, İnsan Ticareti ve Göçmen Kaçakçılığı, Kara Para Aklama, Organize Suç, Korsanlık ve Terörizmle Mücadeledir.

Obon (お盆) ya da sadece Bon (盆), atalarının ruhlarını onurlandırmak için kutlanan bir Japon Budist bayramıdır. 500 yıldan fazla bir süredir Japonya'da kutlanan bu bayram, 7. ayın 13. günü başlar ve 15. güne kadar sürer. Ancak 7. ay, güneş takviminde Temmuz ayına, ay takviminde ise Ağustos ayına denk düşer. Bu nedenle obon kutlamaları farklı bölgelerde farklı günlerde kutlanır. Bu bayramın başlıva etkinlikleri; ruhlara rehberlik ettiğine inanılan Chochin (kâğıt) fenerler asılması, Obon dansları (bon odori) yapılması, ailelerin bir araya gelip yakınlarının mezarlarını ziyaret etmesi ve sunaklarda ve tapınaklarda ataların ruhlarına  yiyecek sunulmasıdır. Etkinlik süresince Japonya'da birçok yerde tatil yapılmaktadır.
Toplam 3 gün süren festival süresince  dans-müzik gösterileri ve eğlenceler yapılır, festival alanlarında çeşitli  ülkelerin tanıtım stantları kurulur. Bu kutsal günlerde ataların ruhlarının evlerine geri döndüğüne inanılmaktadır. Bu sebeple evlerin kapılarına ruhları karşılaması amacıyla festival başında ve sonunda ateşler yakılmaktadır. Suya, aileler tarafından atalarının ruhlarını temsil etmesi amacıyla yüzen fenerler bırakılmaktadır. Evlerdeki butsudan denilen budist sunakları temizlenmekte ve ruhların huzur bulması için dua edilmektedir.

 (İngilizce)

Japon Bon Odori Dans Videosu 27 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Japon Bon Odori Dans Videosu #2 27 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Japanese-City.com - Yıllık Japon Obon Festivali & Bon Odori Uygulama Takvimi 5 Ekim 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bon Dance: Description of various Bon Dans stilleri ve kaynakları.
Japonya'da Obon Festivali4 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
2007 yılında Malezya, Penang'da yapılan Bon Odori'nin Fotoları 29 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
El Bon Odori de La Plata en Argentina 29 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bonsai, özel tekniklerle ağaçların saksılar içinde budanarak, bodurlaştırarak, şekil verilerek yetiştirilmesi sanatıdır.
Ölçü küçültme tekniği ile yaşı belli ya da belli olmayan bir ağaç türünün yetişmiş ama minyatür boyuttaki görsel sunumudur.

Japonca olan bu sözcük, tepsi (tabak) anlamına gelen "bon" ve bitki anlamına gelen "sai" sözcüklerinden türetilmiştir. Saksıdaki ağaç veya bitki anlamına gelir. Bonsai sanatı Japonya'ya 7-9. yüzyıllarda Çin'den gelmiştir. Çin'de Penjing adı verilen ağaç minyatürleştirme sanatının binlerce yıllık geçmişi vardır. Yalnız penjing'in bir farkı vardır. Penjing'de bir tek saksıda bir ağaç değil, örneğin birkaç minyatür ağacın gölgesinde oturan bir köylü tasvir edilmekteydi.

Bonsai, yaşayan ağaçlara duyulan saygıyı ve bu ağaçların yaşamasını konu alan bir sanattır. Bonsailer minyatür olmalarına rağmen çevremizde gördüğümüz ağaçlardan hiçbir farkları yoktur. Özenle seçilen ağaç dalları, budanarak ve ilgiyle yetiştirilerek minyatür ağaç görünümü kazanır.
Bonsailer süpürge şeklinde, şelale şeklinde ve rüzgara açık şeklinde olur. Japonların doğaya olan tutkuları yaşamlarına da yansımış ve yıllar geçtikçe bahçeciliğe verilen önem artmıştır. Bonsailer de bu kültürün bir parçasını oluşturmaktadır ve büyük şehirlerde insanların doğaya olan özlemlerini minyatür olarak karşılamaktadırlar.
Bonsai bakımında en önemli husus iklim adaptasyonudur. Bu yüzden bonsailerin yetiştirilmesi özel bir ilgi gerektirir, yetiştirilirken ağacın doğal özelliğine toprağın nemliliğine, seçilen saksının özelliklerine, ışık ve doğal koşullara çok dikkat edilmelidir. Aslında ağırlıklı olarak dış mekân ağaç ve çalı türlerinden bonsai yapılsa da çokça bilinen ev bitkilerinden de bonsai yapılmaktadır. Bunlardan Ficus en popülerlerindendir. Açelya, şefleradan da bonsai yapılmaktadır. En ufak bonsailere verilen isim mame (fasulye) dir. En popüler bonsailer ise yaklaşık boyları 15 cm kadar olanlardır.
Bonsai yapmak isteyenlerin en çok yaptığı hata bonsai adayı ağaç, çalı veya bitki türünü hemen dar ve sığ bir kaba alınarak yapılmaktadır. Bu istenilen sonuca ulaşamama hatta bitkinin ölümüne sebep olmaktadır. Bonsainin istenilen forma ulaşıncaya kadar mümkün olan en bol topraklı bir yerde veya mümkün olan en büyük saksılarda serbest ve hızlı büyüme sağlanmalıdır. Düzenli olarak sulaması ve gübrelemesi yapılmalıdır. Ancak bu şekilde istenilen sonuca hızla ulaşılır.
Eğer doğadan bir bonsai adayı bulabilirseniz yıllarla ifade edilebilecek bir zaman tasarrufu sağlamış olursunuz. Sağlıklı büyüsün diye doğadan derlenen bonsai malzemelerine Yamadori(山採り) denir. "Yama" dağ, " dori" ise derleme demektir. Özgün özelliklere sahip bonsailer çok yüksek fiyatlara alıcı bulabilmektedir.

Japonya'nın Türkiye Büyükelçiliği'nin konuyla ilgili sayfası

Boşin Savaşı (Hepburn: Boşin Sensō (戊辰戦争, Ejderha Yılı Savaşı) 1868 yılından 1869 yılına kadar Japonya'da iktidarda bulunan Tokugawa Şogunluğu ile iktidarın imparatorluk hanedanına dönmesini isteyenler arasında yaşanan iç savaş.
Savaşın temelleri Japonya'nın dış dünyaya açılmasıyla beraber şogunluğun dış ilişkilerdeki tutumundan rahatsızlık duyan çok sayıda asilzade ve samuraydır. Chōshū ve Satsuma bölgelerinde özellikle güçlü olan bu akım genç Meiji İmparatorunu da etkilemeyi başarır. Durumunun kritikliğini anlayan iktidardaki şogun Tokugawa Yoşinobu imparator lehine iktidardan çekilir. Yoshinobu, bu şekilde davranarak ileride kurulacak olan yönetimde hem kendisine pay verileceğini, hem de egemenlik alanına dokunulmayacağını düşünür. Ancak imparatorluk güçlerinin askerî harekâtları, Edo (günümüzdeki Tokyo) ve Chōshū ile Satsuma yönetimlerinin baskısı sonucu Tokugawa egemenliğine son veren imparatorluk kararı sonucu savaşı başlatacak olan ilk çatışmalar çıkar. Yoshinobu, varlığının sallantıda olduğunu anlayarak Kyoto’da bulunan imparatorluk sarayını alabilmek için saldırır. Askeri muharebeler hızla küçük ama disiplinli ve modern imparatorluk ordusunun lehine sonuçlanır. Bir dizi muharebe sonucunda Edo düşer ve Yoshinobu kişisel olarak teslim olur. Tokugawa tarafında savaşanlar önce Honşu’nun kuzeyine daha sonra da Hokkaidō’ya geçerek Ezo Cumhuriyetini kurar. Hakodate Savaşı'ndaki mağlubiyet sonrasında bu son kale de düşer ve tüm Japonya’da imparatorluk egemen olur. Bu süreç Meiji Restorasyonu olarak da adlandırılmaktadır.
İç savaşta yaklaşık 120 bin asker silah altına alınacak ve bunlardan 3.500 tanesi hayatını kaybedecektir. Savaştan zaferle çıkan imparatorluk taraftarları Japonya’nın modernizasyon sürecini devam ettireceklerdir. Kazanan tarafta yer alan Saigō Takamori'nin ısrarları üzerine Tokugawa yandaşları affedilir ve yeni kurulan iktidarda önemli sorumluluklar alırlar. Boshin Savaşı Japonya’nın batıya açıldığı kısa süre olan on dört yılda ne kadar değiştiğinin de göstergesidir. Batılı ülkeler, özellikle Amerika Birleşik Devletleri ve Fransa ülke iç siyasetinde çok aktiftirler. Meiji Restorasyonu dönemi popüler kültürde birçok eseri etkilemiştir.

1854 yılından ikiyüzyıl önce Japonya dış dünyayla ilişkilerini oldukça sınırlı bir düzeye indirmişti. Kore ile Tsuşima, Çin ile Ryūkyū ve Hollanda ile Decima’daki ticaret limanları aracılığıyla ticari ilişki sürdürülüyordu. 1854 yılında Matthew C. Perry komutasındaki ABD donanması silah zoruyla ülkeyi dünya ticaretine açınca ülkede hızlı bir dış ticaret ve batılılaşma meydana gelecektir. ABD ile imzalanan adil olmayan dış ticaret antlaşmaları yüzünden Şogun yönetimi iç muhalefetle karşı karşıya gelecektir. Bu muhalif hareket “sonnō jōi” hareketinde cisimleşecektir.
İmparator Kōmei bu yönde muhalefete hak verecek, yüzyıllardan boyu gelen geleneği bozarak, devlet işlerinde aktif bir rol almaya başlayacaktı. Yapılan antlaşmalara açıkça karşı çıkacak ve şogun yönetimini eleştirecektir. Bu yoldaki çabaları 1863 yılında yayınladığı “Barbarların kovulması emri” ile zirveye çıkacaktır. Şogun yönetiminin bu emri uygulamaya yanaşmayacağı önceden belli olsa da bu emri sayesinde Şogun yönetimi eleştirilir hale gelmiş ve Japonya'da yabancılara karşı saldırılar başlamıştır. 1864 yılına gelindiğinde yabancılara karşı saldırılara şiddetli cevaplar verilmiştir. Bu kapsamda İngiltere'nin Kagoşima'yı bombalaması ve yabancı kuvvetlerin ortak harekâtla Şimonoseki'yi bombalaması öne çıkan örneklerdir.
Bu dönemde Chōshū kuvvetleri, roninlerin de desteğini alarak Hamaguri isyanını başlatarak Kyoto şehrini ele geçirmeye çalışsa da Tokugawa Yoshinobu komutasındaki şogun kuvvetlerine yenilirler. Bunu izleyen harekâtta Chōshū üzerine yürüyen şogun yönetimi savaş olmadan isyancılara boyun eğdirmeyi başarır. İmparatorluğun başkaldırışı bastırılmış gibi görünse de Tokugawa'nın ülkede denetimi sağlamaktan uzak olduğu bir yıl sonra olayların yeniden başlamasından anlaşılacaktır. Artık Edo'dan gelen emirler yerel daimyolar tarafından görmezden gelinmektedir.

Kagoshima'nın bombalanmasına rağmen Satsuma bölgesi İngiltere ile yakınlaşmaya devam ediyordu. İngiliz desteğiyle donanma ve orduda modernizasyon sürmekteydi. Bölgedeki İngiltere elçisi Harry Smith Parkes Fransa tarafından desteklenen Şogun yönetimine karşı kuvvetleri desteklemekte ve Japonya'nın birliğinin bir imparatorluk altında sağlanmasını savunuyordu. Bu dönemde öne çıkan Japon liderlerden Satsuma'dan Saigō Takamori ve Chōshū'dan Itō Hirobumi ve Inoue Kaoru'nun İngiliz diplomatlarla, özellikle de Ernest Mason Satow ile yakın ilişkiler geliştirdikleri görülür.
Şogun yönetimi de yaklaşan savaşa özellikle Fransız desteğiyle hazırlanmaktaydı. Bu dönemde Fransa İmparatoru III. Napoleon Kırım Savaşı ve İtalya Savaşından başarıyla ayrıldığından görkemli bir dönemdeydi. Şogun donanması o dönemde bünyesinde bulunan sekiz buharlı savaş gemisiyle Asya kıtasındaki en güçlü donanmaya sahipti. Bunun yanı sıra 1865 yılında Yokosuka'da ilk deniz cephaneliği kurulmuştur. 1867 yılında Fransız askeri heyetinin girişimleriyle Amerikan İç Savaşında savaşmış olan CSS Stonewall (Kōtetsu) savaş gemisinin satın alınması için teklif verilmiştir. ABD hükûmeti satışa önce karşı çıkmış daha sonra izin vermiştir. Şogun yönetimi gemiye Kōtetsu ismini vererek kullanacaktır.

Chōshū yönetiminde meydana gelen darbeyle başa geçen Şogun yönetimi karşıtı aşırı kanadın iktidara gelmesiyle beraber Şogun yönetimi ikinci Chōshū seferine çıkarak isyancı bölgeyi cezalandırmaya girişir. Bu gelişme üzerine Chōshū, satsuma ile gizli bir işbirliğine gider. 1866 yazında Chōshū Şogun yönetimini yener ve büyük bir otorite kaybına sebep olur. Aynı yılın sonuna doğru Şogun Iemochi ve İmparator Kōmei ölecek ve yerlerine Yoshinobu ve İmparator Meiji geçecektir. Yeni başa geçen yöneticiler kendi egemenliklerini konsolide etmek amacıyla ateşkes ilan etmeyi uygun göreceklerdir.
9 Kasım 1867 günü Satsuma ile Chōshū arasında İmparator Meiji adına bir gizli antlaşma imzalanarak Yoshinobu egemenliğine son verilmesi amacıyla ittifak oluşturulur. Bu antlaşmadan hemen önce ise Tosa daimyosunun teklifi üzerine Yoshinobu görevini bıraktığını ve imparatorun emrine girdiğini açıklayacak ve Tokugawa Şogunluğunun sonunu ilan edecektir.
Yoşinobu görevinden ayrılsa da kurmuş olduğu devlet mekanizması hala ayaktaydı ve işlemeye devam ediyordu. Tokugawa ailesi hala çok güçlüydü ve oluşacak yeni bir yapılanmada önemli bir etken olacak durumdaydı. Bu durum Satsuma ve Chōshū yönetimleri tarafından kabul edilemez bulunuyordu. Olaylar 3 Ocak 1868 günü siyasi kriz boyutlarına ulaştı. Satsuma ve Chōshū taraftarları Kyoto'daki imparatorluk sarayını işgal etti ve ertesi gün 15 yaşındaki İmparator Meiji bütün iktidarı aldığını açıkladı. İmparatorluk Danışma Meclisi bu ilandan memnun görünse de Tokugawa ile yapılacak bir koalisyondan yanadır. Ancak Saigō Takamori, Meclise baskı yaparak şogun sıfatının kaldırılması ve Yoshinobu'nun topraklarının el konulmasına dair karar aldırdı.
İlk başta taleplere olumlu cevap verse de 17 Ocak 1868 günü yaptığı açıklamada Yoshinobu, alınan kararı tanımadığını ve meclisin kararı geri almasını talep etti. 24 Ocak günü Yoshinobu, Satsuma ve Chōshū kuvvetleri tarafından işgal edilen Kyoto'ya saldırı hazırlıkları yapmaya karar verdi. Bu kararı almasında Edo'da arka arkaya kundaklanan binaların haberini alması etken oldu. Tokugawa sarayı konumunda olan Edo Kalesi kundaklanmış ve olayın sorumluları olarak Satsuma roninleri suçlanmıştı. Bunun üzerine şogun yönetimine bağlı kuvvetler Edo'daki Satsuma daimyo sarayına saldırıp burada saklanan şogun karşıtı çok sayıda muhalifi öldürecektir.

27 Ocak 1868 günü Şogun yönetimine bağlı kuvvetler Kyoto'nun güneyindeki Toba ve Fushimi dolaylarında Chōshū ve Satsuma kuvvetlerine saldırır. 15 bin kişilik Şogun yönetimi ordusunun bazı birlikleri Fransız askeri danışmanlarınca eğitilmiş olsa da ordunun çoğunluğunu modern teçhizatı olmayan Orta Çağ'daki gibi samuray kuvvetleri oluşturuyordu. Buna karşılık Chōshū ve Satsuma kuvvetleri sayıca üçte bir oranında azınlıkta olsalar da Armstrong topları ve Minié tüfekleriyle teçhiz edilmiş modern bir ordudur. Savaşın ikinci gününde Chōshū ve Satsuma ordularının başına İmparatorun yeğeni Ninnajinomiya Yoshiaki geçecek ve ordu imparatorluk ordusu (官軍, kangun) olacaktır. Savaş sürmekteyken önceden Şogun yönetimine bağlılık gösteren bazı yerel daimyolar saf değiştirecektir. 5 Şubatta Yodo daimyosu ve 6 Şubat günü de Tsu daimyosu imparatorluk tarafına geçerek dengeyi imparatorluk lehine bozacaktır.
7 Şubat günü Satsuma ve Chōshū ordularına verilen imparatorluk onayı üzerine geri çekilmeye başlayan  Tokugawa Yoshinobu, Kaiyō Maru gemisiyle Osaka'dan çıkarak Edo'ya çekilir. Liderlerinin geri çekilmesinden ve yerel daimyoların saf değiştirmesinden ötürü morali bozulan ordu geri çekilir. Toba-Fushimi Muharebesi olarak adlandırılan bu savaş Osaka Kalesinin teslim olmasıyla beraber 8 Şubat günü sona erecektir.
Aynı sıralarda, 28 Ocak 1868 günü Şogun kuvvetleri ile Satsuma donanması arasında Awa Deniz Muharebesi yapılır. Bu savaş iki modern donanma arasında Japonya'da yapılan ilk savaştır. Küçük ölçekli olan bu savaş Şogun yönetimi lehine sonuçlanacaktır.
Diplomatik cephede ise Hyōgo (günümüzde Kobe) Limanında toplanan yabancı ülke elçileri Şubat ayında yaptıkları açıklamada Şogun yönetiminin hala Japonya'daki yasal iktidar olduğunu belirterek Tokugawa Yoshinobu'yu umutlandırmıştır. Yoshinobu özellikle Fransa'nın kendisinden yana askerî müdahale yapma ihtimalini düşünmüştür. Ancak bu açıklamadan birkaç gün sonra yabancı diplomatik misyonları ziyaret ederek Şogun yönetiminin lağvedildiğini, buna rağmen limanların uluslararası ticarete açık kalacağını, yabancıların güvenliğinin sağlanacağını bildirince yabancı temsilcilikler yeni hükûmeti tanımaya karar verecektir.
Bu dönemde yeniden yükselen yabancı karşıtlığı çok sayıda saldırının gerçekleşmesine sebep olacaktır. Dupleix savaş gemisine bağlı on bir Fransız askeri Tosa samu

Brezilya Japonları (Japonca: 日系ブラジル人, Portekizce: Nipo-brasileirosare) Brezilya'da yaşayan Japon kökenli veya Japonya göçmeni Brezilya vatandaşlarıdır 
İlk Japon göçmenler 1908'de Brezilya'ya geldi. Brezilya, Japonya dışındaki en büyük Japon nüfusuna ev sahipliği yapmaktadır. 1980'lerden bu yana, Japon Brezilyalılar Japonya'ya geri dönmeye başladı. Brezilya nüfusunun %1'i Japonya kökenlidir.

19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başlarında, kahve Brezilya'nın ana ihracat ürünüydü. İlk başta, Brezilyalı çiftçiler kahve tarlalarında Afrikalı köleleri kullandılar, ancak 1850'de Brezilya'da kölelik kaldırıldı. İşgücü sıkıntısını çözmek için Brezilyalı seçkinler, Avrupalı göçmenleri kahve tarlalarında çalışmaya çekmeye karar verdi. Bu aynı zamanda hükûmetin ülkeyi "beyazlatmaya" yönelik politikasıyla da tutarlıydı. Hedef, üreme yoluyla büyük Afrika ve Kızılderili gruplarının ortadan kaldırılacağı veya azaltılacağıydı. Hükûmet ve çiftçiler Avrupalı göçmenlerin yolculuk masraflarını ödemeyi teklif etti. Plan, çoğu İtalyan olan milyonlarca Avrupalıyı  Brezilya'ya göç etmeye teşvik etti. Ancak, Brezilya'da göçmenler çok düşük maaşlar aldı ve uzun çalışma saatlerine maruz kaldı. Patronları tarafından sık sık kötü muamele de dahil olmak üzere kötü koşullarda çalıştılar. Bu nedenle, 1902'de İtalya, Brezilya'ya göçü yasaklayan Prinetti Kararnamesini yürürlüğe koydu.
Japonya'daki feodalizmin sona ermesi kırsal nüfusta büyük yoksulluk yarattı, bu yüzden birçok Japon daha iyi yaşam koşulları arayışında göç etmeye başladı.1930'lara gelindiğinde, Japon sanayileşmesi nüfusu önemli ölçüde artırdı. Ancak, Japon halkının diğer ülkelere göç etme beklentileri sınırlıydı. ABD, dünyanın bazı bölgelerinden beyaz olmayan göçü topluma entegre olmayacakları gerekçesiyle yasaklamıştı 1924 Göçmenlik Yasası'nın bu dışlama maddesi, özellikle Japonları hedef aldı. Aynı zamanda Avustralya'da, 'Beyaz Avustralya Politikası' beyaz olmayanların Avustralya'ya göçünü engelledi.

1907'de Brezilya ve Japon hükûmetleri, Japonların Brezilya'ya göç etmesine izin veren bir anlaşma imzaladı. Bu kısmen Brezilya'ya İtalyan göçünün azalması ve kahve tarlalarında yeni bir işgücü sıkıntısı nedeniyle oldu. Ayrıca, Amerika Birleşik Devletleri'ne Japon göçü 1907 Centilmenlik Anlaşması ile yasaklanmıştı. İlk Japon göçmenler (790 kişi – çoğunlukla çiftçiler) 1908'de Kasato Maru gemisi ile Brezilya'ya geldi. Bu göçmenlerin yaklaşık yarısı güney Okinawa'dan geldi. Güney Afrika'daki Ümit Burnu üzerinden Japonya'nın Kobe limanından seyahat ettiler. Birçoğu kahve tarlalarının sahibi oldu.
İlk yedi yılda, 3,434 Japon ailesi (14,983 kişi) geldi. 1914'te I. Dünya Savaşı'nın başlangıcı Brezilya'ya Japon göçünde bir patlama başlattı; öyle ki 1917 ve 1940 arasında 164.000'den fazla Japon Brezilya'ya geldi, bunların %75'i kahve tarlalarının çoğunun bulunduğu São Paulo'ya gitti.

Japon göçmenlerin büyük çoğunluğu Brezilya'da birkaç yıl çalışmak, biraz para kazanmak ve eve gitmek istedi. Ancak, "hızlı bir şekilde zengin olmak", elde edilmesi neredeyse imkansız olan bir rüyaydı. Bu, İkinci Dünya Savaşı'ndan önce Brezilya'ya Japon göçmenlerin aile üyeleriyle birlikte göç etmelerinin zorunlu olması gerçeğiyle daha da kötüleşti. . Bu aile birimlerinde birden fazla kişiye parasal destek gerektiğinden, Japon göçmenler Brezilya'ya göç ettikten yıllar sonra bile Japonya'ya geri dönmeyi neredeyse imkansız buldular. Göçmenlere çok düşük maaşlar ödendi ve uzun saatler yorucu işler yaptılar.

Brezilya'daki toprak sahipleri hala kölelik zihniyetine sahipti. Göçmenler, çalışanlar olmasına rağmen, iş yasalarının sertliği ve eksikliği ile yüzleşmek zorunda kaldılar. Saatlerce süren kapsamlı çalışmalara maruz kalan, ayrıca fiziksel şiddete maruz kalan göçmenler bu durumdan kurtulmak için alternatifler aradılar. İntihar, işten kaçmak ve grevler, Japon işçiler tarafından alınan tutumlardan bazılarıydı.
Dilin, dinin, beslenme alışkanlıklarının, kıyafetlerin, yaşam tarzlarının ve iklim farklılıkları bir kültür şoku yarattı. Birçok göçmen Japonya'ya dönmeye çalıştı, ancak Brezilyalı çiftçiler tarafından engellendiler. Brezilya'nın kahve tarlaları üzerindeki sözleşme yükümlülüklerinden arınmış olsalar bile, göçmenlerin yetersiz kazançları nedeniyle eve dönmeleri genellikle imkansızdı. Birçok Japon göçmen, bir gün Japonya'ya geri dönmek umuduyla yeterli para kazanmak için sahip oldukları küçük sermayeyi toprağa yatırmak zorunda kaldılar ve kırsal Brezilya'da araziler satın aldılar. Bağımsız çiftçiler olarak, Japon göçmenler Brezilya toplumunun geri kalanından etnik olarak izole edilmiş topluluklar oluşturdular. Bu toplulukları oluşturan göçmenler kendilerini shokumin ve yerleşimlerini shokuminchi olarak adlandırdılar.
1 Ağustos 1908'de New York Times, O zamanlar Brezilya ile Japonya arasındaki ilişkilerin "Brezilya'nın Japon emekçilerin göçüne karşı tutumu" nedeniyle "çok samimi olmadığını" belirtti."
Brezilya'da doğan Japon çocuklar, Japon topluluğu tarafından kurulan okullarda eğitim gördü. Çoğu sadece Japonca konuşmayı öğrendi ve kırsal alanlarda Japon topluluğu içinde yaşadı. Yıllar geçtikçe, birçok Japon kendi topraklarını satın almayı başardı ve küçük çiftçiler oldu. Çilek, çay ve pirinç ekmeye başladılar. Çocukların sadece %6'sı ırklararası ilişkilerin sonucuydu. Göçmenler nadiren Japon olmayan biriyle evlendiler.
1930'lara gelindiğinde, Brezilyalılar bağımsız Japon topluluklarının quistos raciais veya “ırk kistleri” oluşturduğundan şikayet ettiler ve Japon Brezilyalıları Brezilya toplumuna daha fazla entegre etmek istemediler. Japon hükûmeti, São Paulo'daki Japon Konsolosluğu aracılığıyla, Brezilya'daki Japon çocuklarının eğitimi ile doğrudan ilgiliydi. Brezilya'daki Japon eğitimi, Japonya'daki eğitim sistemlerinden sonra modellendi ve Brezilya'daki Japon topluluklarındaki okullar doğrudan Japon hükûmetinden fon aldı. 1933 yılına gelindiğinde, herhangi bir Latin Amerika ülkesindeki en büyük Japon nüfusu olan 140.000-150.000 Japon Brezilyalı vardı.
Getúlio Vargas'ın liderliğindeki Brezilya ve II.Dünya Savaşı'nın Mihver tarafında yer alan Japonya İmparatorluğu ile Japon Brezilyalılar anavatanlarından daha izole hale geldi. Brezilya'daki Japon liderler ve diplomatlar, Brezilya'nın 29 Ocak 1942'de Japonya ile olan tüm ilişkilerini kestikten sonra Japonya'ya gitti ve Japon Brezilyalılar giderek daha düşmanca hale gelen bir ülkede kendi başlarına mücadele etmeye başladılar. Vargas rejimi, Japon Brezilyalıların Brezilya'da seyahat etme özgürlüğünü kısıtladı, Japon gazetelerini sansürledi (Portekizce basılanlar bile) ve Japon Brezilyalıların kamuoyunda Japonca konuşurken yakalanması durumunda hapis cezası almaları da dahil olmak üzere Brezilya'daki Japon nüfusunu hedef alan çeşitli önlemler aldı. Japon Brezilyalılar kendi aralarında bölündü ve hatta bazıları Brezilyalı çiftçiler tarafından istihdam edilen Japon çiftçilere terör eylemleri gerçekleştirmeye başladı. Ancak, 1947 yılına gelindiğinde, İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinden sonra, Brezilyalılar ve Japon nüfusu arasındaki gerginlikler önemli ölçüde soğudu. Japonca gazeteler yayına geri döndü ve Japonca eğitimi yeniden başladı. İkinci Dünya Savaşı, Japon Brezilyalıları kendi ülkelerinden izole etti, ancak çoğunlukla savaşın sona ermesinden sonra hayat normale döndü.

28 Temmuz 1921'de temsilciler Andrade Bezerra ve Cincinato Braga, birinci maddesi : "siyah ırktan bireylerin Brezilya'ya göçü yasaktır." olan bir yasa önerdi. 22 Ekim 1923'te temsilci Fidélis Reis, beşinci maddesi aşağıdaki gibi olan göçmenlerin girişiyle ilgili başka bir yasa tasarısı hazırladı: "siyah ırktan yerleşimcilerin Brezilya'ya girişi yasaktır. Asyalı göçmenler için her yıl ülkede yaşayanların %5'ine eşit bir sayıya izin verilecektir. . . ."
2.Dünya Savaşı'ndan birkaç yıl önce, Cumhurbaşkanı Getúlio Vargas Brezilya'da göçmen kökenli insanların zorla asimilasyon sürecini başlattı. Asimilasyonist proje esas olarak Japon, İtalyan, Yahudi ve Alman göçmenler ve onların çocuklarını etkiledi.
Hükûmetin anlayışında, Brezilya'nın beyaz olmayan nüfusu, Portekiz Brezilyalı kökenli baskın sınıf içinde ortadan kaybolmalıdır. Bu şekilde, karışık ırk nüfusu seçici karıştırma yoluyla "beyazlatılmalı", daha sonra Avrupa göçü için bir tercih yapılmalıdır. Sonuç olarak, beyaz olmayan popülasyon yavaş yavaş azaltılarak arzu edilen bir beyaz fenotip elde edilecektir. Hükûmet İtalyanlar, Yahudiler ve Japonlara odaklandı. Portekiz kökenli olmayan göçmenler arasında "etnik kistlerin" oluşumu, Brezilya nüfusunun beyazlatma projesinin gerçekleştirilmesini engelledi. Hükûmet, daha sonra, Portekizli kökleri olan bir "Brezilya kültürüne" entegre olmalarını sağlamak için bu yabancı kökenli topluluklar üzerinde hareket etmeye başladı. Brezilya'nın tüm sakinlerinin tek bir "ulusal ruh"altında birleşmesi baskın bir fikirdi. Dünya Savaşı sırasında Brezilya, Japonya ile ilişkileri kopardı. Japon gazeteleri ve okullarda Japonca öğretimi yasaklandı ve Portekizce'yi Japon çocukları için tek seçenek olarak bıraktı. İtalya ve Almanya'nın savaşta Japonya'nın müttefikleri olduğu için İtalyanca ve Almanca gazetelerin de üretimi durdurmaları önerildi. 1939'da São Paulo'da yapılan bir araştırmaya göre, Brezilya Japonlarının %87.7'sinin Japon dilinde gazete okuduğunu gösterdi. O zamanlar Brezilya gibi okuma yazma bilmeyen birçok insanın bulunduğu bir ülke için bu yüksek bir rakamdı.
Japonlar, Brezilya hükümetinin "beyazlatma" ve asimilasyonist politikasının bir parçası olarak istenmeyen göçmenler olarak ortaya çıktı. Brezilyalı bir hukukçu, tarihçi ve sosyolog olan Oliveira Viana, Japon göçmenleri şöyle tanımladı: "onlar (Japonlar) kükürt gibidir: çözünmez". 1941'de Brezilya Adalet Bakanı Francisco Campos, São Paulo'da 400 Japon göçmenin kabul yasağını savundu ve şöyle yazdı: "aşağılık yaşam standartları, ülkenin işçisiyle acımasız bir rekabet, bencillikleri, kötü inançları, karakterleri onları Brezilya'nın en zengin bölgelerinde bulunan büyük bir etnik ve kültürel kist haline getiriyor".
Brezilya, Ağustos 1942'de Japon

Britanya Hindistanı, Sömürge Hindistanı, Britanya Râjı ya da Hindistan İmparatorluğu (/rɑːdʒ/ RAHJ; Hindustânî rāj, 'hükümranlık', 'yönetim' veya 'hükûmet' kelimesinden gelir), 1858'den 1947'ye kadar Hint alt kıtası üzerinde hüküm süren Britanya Kraliyeti yönetimiydi. Bu dönem ayrıca Hindistan'da Kraliyet yönetimi veya Hindistan'da doğrudan yönetim olarak da adlandırılır. Britanya kontrolü altındaki bölge, o zamanki kullanımda yaygın olarak Hindistan olarak adlandırılmaktaydı; bu bölge, Büyük Britanya ve İrlanda Birleşik Krallığı tarafından doğrudan idare edilen ve topluca Britanya Hindistanı olarak bilinen alanlar ile yerli hükümdarlarca yönetilen ancak Britanya süzerenliği altında bulunan prenslik devletlerini kapsamaktaydı. Bölge, resmî olmasa da bazen Hindistan İmparatorluğu olarak da anılmıştır. Hindistan olarak, Milletler Cemiyeti'nin kurucu üyesi ve 1945'te San Francisco'da Birleşmiş Milletler'in kurucu üyesi olmuştur. Hindistan; 1900, 1920, 1928, 1932 ve 1936 yıllarındaki Yaz Olimpiyatları'na katılan bir devlet olmuştur.
Resmi dili olan Hindustanî ile Hindu dili aynı diller değildir. Hindustanî bir Hindu-Urdu dilidir. Para birimi olarak "British Indian Rupee" (Britanya Hint Rupisi) kullanılırdı. İlk başta Doğu Hindistan Ticaret şirketi bölgede faaliyet gösteriyordu. İngilizler ve Hollandalılar bölgede hakim ticaret güçleriydiler. Babür İmparatorluğunun yıkılmasıyla İngilizler Hindistan'ı ele geçirdiler ve 1947'ye kadar üstünlüklerini kabul ettirdiler.

Bu yönetim sistemi, 1857 Hint Ayaklanması'nın ardından, 28 Haziran 1858 tarihinde Doğu Hindistan Şirketi'nin idaresinin (1876'da Hindistan İmparatoriçesi ilan edilecek olan) Kraliçe Victoria şahsında Kraliyet'e devredilmesiyle tesis edilmiştir. Bu süreç, Britanya Rajı'nın 1947 yılında iki egemen dominyon devletine bölünmesine kadar sürmüştür: Hindistan Dominyonu (sonradan Hindistan Cumhuriyeti) ve Pakistan Dominyonu (sonradan Pakistan İslam Cumhuriyeti ve 1971 Bangladeş Bağımsızlık Bildirisi ile Bangladeş Halk Cumhuriyeti). 1858'de Raj'ın başlangıcında, Aşağı Birmanya zaten Britanya Hindistanı'nın bir parçasıydı; 1858'de Raj döneminin başladığı yıllarda, Aşağı Birmanya hâlihazırda Britanya Hindistanı'nın bir parçasıydı; 1886'da Yukarı Birmanya'nın da ilhak edilmesiyle oluşan Birmanya, 1937'de müstakil bir Britanya sömürgesi olana dek özerk bir eyalet statüsünde idare edilmiş ve 1948'de istiklalini kazanmıştır. Bölge, 1989 yılında Myanmar olarak yeniden adlandırılmıştır. Aynı zamanda yine Raj döneminin başladığı yıllarda Britanya Hindistanı'na bağlı olan Aden Vilayeti de benzer şekilde 1937 yılında Aden Kolonisi adıyla ayrı bir sömürgeye dönüştürülmüştür.

Bağımsızlık Günü (Hindistan)

Bunraku (文楽), 1684 yılında Japonya'nın Osaka kentinde doğmuş geleneksel Japon kukla tiyatrosu türüdür. Ningyo coruri (Japonca: 人形浄瑠璃) olarak da adlandırılır. Bu ad şamisen çalımı ve gösteri metninin okunmasını kapsayan coruri / joruri müziği ve Japoncada kukla anlamına gelen ningyo sözcüklerinin birleşmesinden türetilmiştir. Bunrakuda şamisenin yerine nadiren de olsa taiko davulu denen bir tür tamtam da kullanılır.
Bunraku gösterilerinde üç tür gösterici yer alır:

Ningyōtsukai ya da Ningyozukai - Kuklacılar
Tayu - okuyucular
Şamisen müzisyenleri

İlk olarak, bunraku terimi yalnızca 1872 yılında Osaka'da kurulan özel bir tiyatroyu belirtmek için kullanılıyordu. Daha sonra Umemura Bunrakken'dan adını alan bu kuklacılık türü öylesine büyük üne kavuştu ki pek çok Japon bu terimi geleneksel Japon kukla tiyatrosunun tüm türleri anlatmak için kullanmaya başladı. Başlangıçta kabuki gibi yalnızca soylu kesim için icra edilen bir sanat olduysa da Meiji dönemine gelinene kadar halk arasında da hızla yayıldı ve bu döneme kadar popüleritesini korudu.

Bunraku oyunlarında kullanılan kuklaların boyları 100 ila 125 santimetre arasında değişebilir. Boyutlardaki farklılıklar kuklanın yaşına, cinsiyetine ve kukla trupunun özelliklerinden ileri gelir. Japonya'daki tiyatrolar içinde, geleneksel Osaka tiyatrosundaki kukla figürleri diğer yerlere oranla daha küçük boyutta olmuştur. Başka bölgelerde, açıkhavada geniş mekânlarda sergilnen oyunların kuklalarının daha büyük tasarlanılması yoluna gidilmiştir.
Bunraku kuklalarının baş bölümleri ve elleri, işlerinde uzman ustalarca işlense de gövde ve kostümler kuklacılar tarafından yapılır. Baş bölümünün tasarımında ayrıntılı işlemeler uygulanabilir. Eğer oyunlar doğaüstü güçleri anlatan bölümler içiriyorsa kukla, yüzü bir anda bir şeytanınkine dönüşen biçimlerde de tasarlanabilir. Daha basit yüz betimlemeleri sağa-sola, yukarı-aşağı hareket eden gözlerden, burundan, ağızdan ve hareket edebilen kaşlardan oluşur.
Kuklanın başının her hareketi, gövdenin arkasındaki bir boşluktan sol elini içeri sokarak, boyundan aşağı uzanan bir kulpu yöneten başkuklacı tarafından yapılır. Omozukai adı verilen bu başkuklacı, sağ elini ise kuklanın sağ elini hareket ettirmek için kullanır. Hidarizukai ya da saşizukai denen sol kuklacı ise tiyatro topluluğunun kendi yöntem ve kurallarına göre kendi sağ eliyle kuklanın sol elini yönetir. Bu el kuklanın dirseğinden uzanan bir kulp aracılığıyla oynatılır. Aşizukai adı verilen üçüncü kuklacı da kuklanın ayak ve bacaklarını oynatır. Bir kukla oynatıcısının sahneye çıkabilmesi için en az 10 yıllık bir çıraklık sürecinden geçmesi gerekir.
Bunrakuda hepsi olmasa da çoğu kukla karakteri 3 kuklacı gerektirir. Bu kukla oynatıcıları diğer türlerin aksine saklanmaz, izleyicilerin gözü önünde çoğu zaman siyah elbiseler giyerek gösteriyi gerçekleştirirler. Bazı gösterilerde kuklacılar siyah başlıklarla baş ve yüzlerini de örterek görünmez olur, bazılarındaysa yalnızca başkuklacının yüzü açık bırakılır ve bu oyun türüne dezukai denir.

Genellikle bir okuyucu bütün karakterlerin bölümlerini okur. Bunu yaparken, bir karakterden öbürüne geçerken sesinin tonunu değiştirir. Ancak çoklu seslendirmelerin de yapıldığı görülür. Seslendirmeyi yapanlar, kuklaları oynatanlar değildir. Okuyucular dönen bir sahne üzerinde şamisen çalanların yanlarında oturur. Ara ara dönen bu sahne bir sonraki sahne için müzisyenleri değiştirir.
Bunraku kukla tiyatrolarında kullanılan şamisenler, diğer şamisenlerden daha farklıdır. Bu türün ses tonu daha alçaktır ve daha toktur.
Bunrakular, kabuki ile pek çok ortak konuya sahiptir. Pek çok oyun hem kabuki oyuncuları hem de bunraku sergileyen kukla trupları tarafından sergilenmiştir. Bunrakular özellikle âşıkların intiharlarını konu edinen oyunları ile bilinir. Kırk yedi rōnin adlı hikâye hem kabuki de hem de bunraku da ünlüdür.
Kabuki bir oyuncunun tiyatrosuyken, bunraku bir işleticinindir. Bunrakuda, gösterilerden önce okuyucu elindeki metinle birlikte sahneye çıkar ve izleyicileri selamlayarak kâğıtta yazılanlara bağlı kalacağına ilişkin söz verir. Kabuki de oyuncular kelime oyunları yaparlar, doğaçlama sözler söyler, zaman ve mekânın koşullarına göndermeler yaparak metinde yer almayan sözler söyleyebilirler.
Bunraku oyularının yazımı konusunda en tanınmış yazarlardan biri Çikamatsu Monzaemon'dur. Kendisinin olduğu düşünülen yüzden fazla oyunla çoğu zaman Japonya'nın Shakespeare'i olarak adlandırılır.
Bunraku düzenleyen kuruluşlar, oynatıcılar ve kukla yapımcıları Japonya Hükûmeti'nin Yaşayan Millî Değerler programı altında korumaya alınmıştır.

Japonya'da Osaka, Ulusal Bunraku Tiyatosu devlet destekli bunrakunun merkezidir. Truplar yılda ortalama 5 oyun hazırlarlar ve her biri 2 ila 3 hafta Osaka'da sergilendikten sonra başkent Tokyo'da Ulusal Tiyatro'da oynanmak için turneye çıkar. Daha sonra Japonya'nın diğer yöreleri ve nadiren de olsa yurtdışı turneleri düzenlenir.
II. Dünya Savaşı'ndan önce profesyonel, yarı-profesyonel ve amatör truplarla sayıları yüzleri bulan kukla topluluklarının sayıları bu dönemden sonra hızla düşmüş ve günümüzde 30 dolaylarındadır. Bu truplar yılda bir-iki kez sahneye çıkar ve genellikle ulusal festivallerde görünürler. Bunların yanında bazı yerel kukla trupları etkin biçimde oyun sergilemeyi sürdürür.
Kobe'nin güneybatısında yer alan bir ada olan Avaci'de kurulan Avaci Kukla Topluluğu günlük olarak kısa gösteriler sunar ve bu gösterilerle Amerika Birleşik Devletleri, Rusya gibi ülkelere turneye çıkmıştır.

Bunrakularla ilgili bilgi
Japonya Ulusal Tiyatrosu6 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Bunraku Videoları
Bunraku resimleri

Burakumin (Japonca: 部落民 "mezra insanları", "köylüler"), feodal Japonya'da toplumsal düzenin en altında bulunan bir gruptu. Tarihsel olarak şiddetli ayrımcılığın ve istinatçılığın kurbanı olan burakuminler toplum tarafından dışlanmışlardı. Esas olarak, tehlikeli veya kirli sayılan meslekleri olan (cellatlar, mezbahalarda çalışan işçiler veya kasaplar gibi) kişilerden oluşuyorlardı. Burakuminler, geleneksel olarak kendi topluluklarında, mezralarında veya gettolarında yaşıyordu.
Hala daha toplumun belli alanlarında dışlanmaya maruz kalan Burakumin azınlığı, (Aynular) ya da Korelilerden farklı olarak) etnik Japonlardan oluşur ve görünüş ya da dini olarak da farklılıkları da yoktur. Geçmişteki ya da kısmen de olsa günümüzdeki dışlanmaları sonucu oluşan sosyal sorunları buraku mondai (部落問題, "Buraku sorunu") ya da dōwa mondai (同和問題, "Entegrasyon sorunu") olarak adlandırılır.
1922 yılında ayrımcılıkla mücadele için birlik oluşturma çabalarına sahne oldu. Burakuminler tarafından Milli Eşitlik Birliği (the National Levelers Association) kuruldu. II. Dünya Savaşının başlamasıyla birliğin çalışmalarına imkan tanınmadı. Savaşın sona ermesinin ardından Buraku özgürlük hareketleri 1946 yılında Buraku Ulusal Kurtuluş Komitesi (Buraku Liberation League) adı altında birleşti. Daha sonra günümüzde de kullanılan Buraku Kurtuluş Birliği adını aldı.
Buraku Kurtuluşunun Babası olarak anılan Jiichiro Matsumoto hareketin savaş öncesi ve sonrasında en önde gelen liderlerinden biridir. Milli Eşitlik Birliği'nde ikinci başkanlık görevini üstlendi. Tüm baskılara ve hapse atılmasına rağmen tüm hayatını kurtuluş hareketine adadı. 30 yıl boyunca parlamentonun seçilmiş bir üyesiydi. Burakuminler için birçok önemli yasa ve projenin hayata geçmesinde önemli rol oynadı.

Tarihsel açıdan Burakuminler, Eta (穢多, "Kirlenmiş") ve Hinin (非人, "İnsan olmayan") olmak üzere iki gruptan oluşur. Gerek dini etkenler, gerekse toplum yapısından ötürü dışlanmalara maruz kalmışlardır.
Burakuminler Edo dönemi'nde (1603–1867) var olan 4 meslek yapılaşması (Asker, Çiftçi, Esnaf ve Tüccar) dışında bir sınıfta kalmışlardır. Eta grubunun bu dönemde dışlanmasının sebebi gerek Şinto, gerekse Budist inançlara göre bu insanların yaptıkları mesleklerin saf olarak geçmemesinden kaynaklanır. Bu tür mesleklere ölülerle uğraşan (örn: ölü temizleyici, mezar kazıcı), hayvan öldüren ya da ölü hayvanın ürünlerini işleyen (örn: kasap, deri işçisi) meslekler örnek verilebilir.

Buraku Kurtuluş Birliği4 Mayıs 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Burakumin: The Complicity of Japanese Buddhism in Oppression and an Opportunity for Liberation
Solving Anti-Burakujūmin Prejudice in the 21st Century: Suggestions from 21 Buraku Residents1 Ağustos 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., discussion paper by Alastair McLauchlan in the electronic journal of contemporary Japanese studies8 Kasım 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., 31 January 2003.
Buraku: in Community, Democracy, and Performance by Bruce Caron
ひょうご部落解放・人権研究所 (Burakumin research institute)

Business Insider, Alman mülkiyetindeki bir Amerikan haber web sitesidir.

Business Insider Şubat 2009 yılında başlatıldı ve New York'ta dayanmaktadır. DoubleClick'in eski CEO'su Kevin P. Ryan, Dwight Merriman ve Henry Blodget tarafından kurulan yayın, Silicon Alley Insider'ın (16 Mayıs 2007'de piyasaya sürülen) ve Clusterstock'un (20 Mart 2008'de piyasaya sürülen) kapsamlı markasıdır.
İş dünyası haberlerini sunma ve analiz etmenin yanı sıra, site, web çevresindeki çeşitli konularda en iyi haber hikâyelerini bir araya getiriyor. 2011'de çevrimiçi haber odasında 50 kişilik bir personel görevlendirildi ve site 2010 yılının 4. çeyreğinde ilk kez bir kar bildirdi. Haziran 2012'de 5.4 milyon benzersiz ziyaretçi vardı. Aylık olarak ortalama 70 milyon eşsiz ziyaretçiyi ortalıyor.
Business Insider ayrıca, dijital medyanın yükselen iş modellerini araştıran IGNITION gibi endüstri konferanslarına ev sahipliği yapıyor. Ocak 2015'te Business Insider, mobil, ödemeler, e-ticaret, sosyal ve dijital medya endüstrileri için veri ve analiz sağlayan bir abonelik tabanlı araştırma hizmeti olan BI Intelligence'i başlattı. Site, "Digital 100: Dünyanın En Değerli Özel Tech Şirketleri" gibi sayısız yıllık editör bayiliğini yayınlamaktadır.
29 Eylül 2015'te Axel Springer SE, Business Insider, Inc.'deki hisselerinin% 88'ini 343 milyon avroya (306 milyon avro) devraldığını açıkladı. Satın alımdan sonra, Axel Springer SE yaklaşık% 97 oranında bir hisse tutacak ve Jeff Bezos'un kişisel yatırım şirketi kalan hisseleri elinde tutacak. Temmuz 2015'te Business Insider, şirketin mevcut New York merkezinden, ancak ana Business Insider haber odasından ayrı olarak çalışan 40 kişiden oluşan bağımsız bir teknoloji web sitesi Tech Insider'ı başlattı.

Resmî Sitesi 18 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Behance

Büyük Tokyo Metropolü (Japonca: 首都圏 Shuto Ken, 東京圏 Tokyo Ken, 東京都市圏 Tokyo Toshi Ken), Japonya'da başta merkezdeki Tokyo metropolü beraber Chiba, Kanagawa, Saitama prefektörlükleri ve bu prefektörlüklerin büyük kısmından oluşan bir Metropoliten alandır. Tokyo Metropolü kavramı, 'yalnızca Tokyo' kavramıyla aynı olmayıp, Tokyo ile birleşik olan ve prefektörlük sınırları dışına taşan bütün kentsel alanı içine almaktadır. Japonya hükûmetinin tanımladığı Ulusal Başkent Bölgesi (首都圏 Shuto-ken) Kantō bölgesine ek olarak Yamanashi prefektörlüğünü de içerir.
Büyük Tokyo Metropolü'nün nüfusu 2014 yılı itibarıyla 37,832,892 olup dünyanın en kalabalık metropolüdür. Yaklaşık olarak 13,500 km²'lik bir alanı kaplaması nüfus yoğunluğunun km² başına 2,617 kişi olduğunu gösterir. Doldurduğu net alan olarak 7,800 km² ile dünya ikincisidir. Yalnızca, New York şehrinin doldurduğu kentsel alan, 8,700 km² ile Büyük Tokyo Metropolü'nden daha fazladır.

Urban Employment Areas in Japan (2000)

Büyük güç veya eski adıyla Düvel-i Muazzama (İngilizce: great powers, Fransızca: grande puissance). Genel olarak bu terim, ekonomileri, dış siyasetleri ve askerî güçleri ile küresel alanda etkisi olan devletleri kapsamaktadır.
Avrupa'da bu terim ilk olarak, Napolyon sonrası dönemde devletler arası ayrımını ifade etmek ve dünya ölçeğinde etkili olan güçleri ayırt edebilmek için kullanılmış ve Osmanlı İmparatorluğu'na  terim bu dönemde geçmiştir. İmparatorluğun son dönemlerinde Avrupa'nın süper güçlerini betimlemek için bu ifadeye sıklıkla başvurulmuştur.

Süper güç
Hipergüç

John J. Mearsheimer, The Tragedy of Great Power Politics
Kenneth N Waltz, Theory of International Politics by Kenneth Waltz
Eugene R. Witkopf, World Politics: Trend and Transformation by
Paul Kennedy, The Rise and Fall of the Great Powers

Büyük çadır veya geniş kapsamlı taraf, siyasette seçmenleri farklı bakış açıları ve ideolojilerden çekmeyi amaçlayan bir tür siyasi oluşum. Bu anlayış belirli bir ideolojiyi savunan ve bu ideolojiye bağlı olan seçmenleri arayan diğer partilerin aksine çeşitli ideolojilerden oluşan bir parti anlayışıdır.
Tüm siyasi görüşlerin desteklenmesini amaçlamaktadır.

Türkiye'de büyük çadıra örnek olarak muhafazakâr demokrasi ideolojisiyle ön plana çıkan, içerisinde liberalizm, ekonomik milliyetçilik, Yeni Osmanlıcılık, Avrupa şüpheciliği gibi farklı görüşleri barındıran Adalet ve Kalkınma Partisi ve sosyal demokrasi ideolojisiyle ön plana çıkan, içerisinde Atatürkçülük, demokratik sol, Pro-Avrupacılık, Y-CHP anlayışıyla birlikte demokratik sosyalizm ve sosyal liberalizmi barındıran Cumhuriyet Halk Partisi gösterilebilir.

Cable News Network (CNN), Ted Turner tarafından 1980 yılında kurulan Amerikalı haber kanalı. Kuruluşundan sonra, ABD'de 24 saat haber yayın yapan  ve yalnızca haber yayınlayan ilk kanaldır. CNN Atlanta, CNN Center, New York'taki Time Warner Center  ve Stüdyo Washington, DC ve Los Angeles onun merkezinden öncelikle yayın yapmaktadır. Bu şirketler CNN ve üst kuruluşu Warner Bros. Discovery'e aittir. ABD haber kanalı Turner Broadcasting System şirketin bir bölümüdür. CNN'e bazen CNN / U.S denir. Uluslararasına eşdeğerdir. Ağustos 2010 itibarıyla CNN, 100 milyon ABD hanesine ulaşmıştır. Yayın kapsama alanı 890.000 üzerinde Amerikan otel odalarına kadar uzanır ve ABD yayını da Kanada'da da gösterilir. Küresel CNN programlama 212 ülkede ve bölgede izleyiciler tarafından görülebilir. Tüm bu bağlantılar ve yayınlar CNN International aracılığıyla gerçekleştirilmektedir. Geçen 2010 yılında, yerli versiyonu CNN / ABD olarak başlayarak, yüksek çözünürlükte CNN HD ismi altında Japonya'da izleyiciler tarafından kullanılabilirliği sağlanmıştır. Bu bir kerelik denenmiş ve yakında tüm ülkelerde yayına hazırlanmaktadır.

Cable News Network 1 Haziran Pazar günü 1980 yılında saat 05.00'te yayına başladı. Ted Turner tarafından yapılan bir girişten sonra karı koca olan David Walker ve Lois Hart ilk haber yayınını yapmıştır.
Bu tarihten sonra CNN kablo ve uydu televizyon şirketleri, çeşitli web siteleri, özel kapalı devre kanalları, CNN Havaalanı Ağ ve bir radyo ağı olarak bir dizi yayın ağını genişletti. Şirketin 36 bürosu (10 yerli, 26 uluslararası), Bu dönemlerde, 900'den fazla bağlı olduğu yerel istasyonlar ve dünyanın çeşitli ve yabancı bölgesel ağları vardı. Kanalın başarısı, kurucusu Ted Turner'ı bona-fide kralı yaptı.
Bir kardeş kanal olarak kurulan CNN2 1 Ocak 1982 tarihinde yayına başladı ve 24 saatlik döngüyle yayınlarını sürdürdü. Bir yıl sonra bu kanalın adını "CNN Headline News" adıyla değiştirdiler ve en sonunda basitçe "Headline News" denilmeye başlandı. (2005 yılında kanal yayınlarına Manşet haberler eklenmesi ile orijinal formatı bozuldu, 2008 yılında yeniden adını değiştirerek "HLN" denildi ve haber yorum özellikleri blok program yayınlarıyla prime-time yayınlarla sürdü.)

Aşağıdaki büroların çoğu ekonomik kriz döneminde ya kapatılmış ya da bütçe kısıntılarına maruz kalmıştır:

Abu Dabi, Birleşik Arap Emirlikleri (Orta Doğu bölgesel merkezi)
Bağdat, Irak
Bangkok, Tayland
Pekin, Çin
Beyrut, Lübnan
Berlin, Almanya
Bogotá, Kolombiya
Kahire, Mısır
Dubai, Birleşik Arap Emirlikleri
Havana, Küba
Hong Kong (Asya/Pasifik bölgesel merkezi)
İslamabad, Pakistan
İstanbul, Türkiye
Cakarta, Endonezya
Tahran, İran (2009 seçimine kadarki sürede yabancı medya ülkeden sınırdışı edilmiştir)
Kudüs, İsrail
Johannesburg, Güney Afrika
Lagos, Nijerya
Londra, Birleşik Krallık (Avrupa bölgesel merkezi)
Madrid, İspanya
Meksiko, Meksika
Moskova, Rusya
Nairobi, Kenya
Yeni Delhi, Hindistan
Paris, Fransa
Rio de Janeiro, Brezilya
Santiago, Şili
São Paulo, Brezilya
Seul, Güney Kore
Sidney, Avustralya
Tokyo, Japonya

Resmî site (Mobil)
CNN International10 Mart 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
YouTube'da CNN
X'te CNN
Facebook'ta CNN

Canon Inc.(キヤノン株式会社), Japonya merkezli çokuluslu şirket. Resim ve optik ürünleri, mercek, fotoğraf makineleri, kameralar, camcorder, fotokopi makineleri, yazıcı, tarayıcı, yarı iletken cihaz imalatı ve stepper ürünleriyle tanınmaktadır. Merkezi Öta/Tokyo'da bulunmaktadır.
Canon, Tokyo Menkul Kıymetler Borsası'nda birincil listeye sahiptir ve TOPIX Core 30 ve Nikkei 225 endekslerinin bir bileşenidir. Eskiden New York Menkul Kıymetler Borsası'nda ikincil bir kotasyona sahipti.

Takeshi Mitarai, Goro Toshida, Saburo Uchida ve Takeo Maeda Canon Inc.'i kurmadan önce 1937 yılında "Precision Optical Instruments Laboratory" (Hassas Optik Aletler Laboratuvarı)'i kurdu.

Şirketin orijinal adı Seikikōgaku kenkyūsho (Japonca: 精機光学研究所, lit. 'Hassas Optik Laboratuvarı') idi. 1934'te Japonya'nın ilk odak düzlemi tabanlı deklanşöre sahip 35 mm kamerasının prototipi olan Kwanon'u üretti.[5] 1947'de şirketin adı Canon Camera Co., Inc. olarak değiştirildi,[5] 1969'da Canon Inc. olarak kısaltıldı. Canon ismi, daha önce İngilizcede Kuanyin, Kwannon veya Kwanon olarak çevrilen Budist bodhisattva Kannon'dan (Japonca: 観音, lit. 'Guan yin') gelmektedir.

1933-1936: "The Kwanon" Japonya'nın ilk 35 mm focal plane-shutter kamerasını üretti.

1940: Japonya'nın ilk gelişmiş X-ray kamerasını üretti.
1947: Şirketin ismi Canon Camera Corporation olarak değiştirildi.
1958: Televizyon yayıncılığı için yeni bir lensi tanıttı.
1959: Dünya'nın ilk camcorder zoom lensi "Relfez Zoom 8" piyasaya çıktı.

1969: Şirketin ismi Canon Inc olarak değiştirildi.
1985: Dünyanın ilk mürekkep püskürtme teknolojisi kullanan yazıcısı Bubble Jet tanıtıldı.
1987: Canon EOS 650D otofokus SLR fotograf makinesi tanıtıldı. Canon Vakfı kuruldu.
1988: Canon Kyosei felsefesini tanıttı.
1992: AF'u (Auto Focus) gözle kontrol edilebilen ilk fotoğraf makinesi EOS 5 piyasaya sürüldü.
1995: Dünyada ilk dâhili görüntü sabitlemeli (internal image stabilization) ticari SLR objektifi EF 75-300mm f/4-5.6 USM. Aynı anda saniyede 10 kare çekim hızında dünyanın en hızlı AF SLR fotoğraf makinesi EOS-1N RS'i tanıttı.
1996: Cepte taşınabilir büyüklükte gelişmiş fotograf sistemli (Advanced Photo System) ELPH Amerika'da, IXUS'da Avrupa'da tanıtıldı.
1997: Canon dijital video kamera pazarına girdi.
2002: Canon Inc'in başkanı ve CEO'su Fujio Mitarai BusinessWeek tarafından dünyanın en iyi 25 yönecisinden biri olarak adlandırıldı.
2003: Dünyanın ilk taşınabilir dijital X-ray sistemi Kraliçe Nefertiti olduğuna inanilan Mısırlı bir mumyanın yuzunun yeniden yapılmasında kullanıldı.
2004: XEED SX50 LCD projektor tanıtıldı.
2005: Canon'nin ilk yüksek çözünürlüklü (HD) video kamerası tanıtıldı.
2007: Canon Avrupa'nın 50. yıl dönümü
2009: Canon EOS 7D ve EOS-1D Mark IV tanıtıldı.

Canon EOS 1Ds Mark III Digital SLR
Canon EOS 1D Mark IV Digital SLR
Canon EOS 1D Mark III Digital SLR
Canon EOS 5D Digital SLR
Canon EOS 5D Mark II Digital SLR
Canon EOS 5D Mark III Digital SLR
Canon EOS 5D Mark IV Digital SLR
Canon EOS 5DS R Digital SLR
Canon EOS 5DS Digital SLR
Canon EOS 6D Digital SLR
Canon EOS 6D Mark II Digital SLR
Canon EOS 7D Digital SLR
Canon EOS 7D Mark II Digital SLR
Canon EOS 10D Digital SLR
Canon EOS 20D Digital SLR
Canon EOS 30D Digital SLR
Canon EOS 40D Digital SLR
Canon EOS 50D Digital SLR
Canon EOS 60D Digital SLR
Canon EOS 70D Digital SLR
Canon EOS 77D Digital SLR
Canon EOS 80D Digital SLR
Canon EOS 90D Digital SLR
Canon EOS 100D
Canon EOS 200D
Canon EOS 250D
Canon EOS 350D
Canon EOS 400D
Canon EOS 450D
Canon EOS 500D
Canon EOS 550D
Canon EOS 600D
Canon EOS 650D
Canon EOS 700D
Canon EOS 750D
Canon EOS 760D
Canon EOS 800D
Canon EOS 850D
Canon EOS 1000D
Canon EOS 1100D
Canon EOS 1200D
Canon EOS 1300D
Canon EOS 2000D
Canon EOS 4000D
Canon dijital kamera üretmeye RC-701 modeli ile 1984'te başlamıştır. RC serisini PowerShot ve Digital IXUS serisi izlemiştir. D-SLR lensleri geliştirerek EOS serisini piyasaya sürmüştür.

Canon EOS R
Canon EOS Ra
Canon EOS RP
Canon EOS R3
Canon EOS R6
Canon EOS R6 Mark 2
Canon EOS R5
Canon EOS R8

PowerShot G11
PowerShot S90
PowerShot SX20 IS
PowerShot SX210 IS
PowerShot SX200 IS
PowerShot SX120 IS
PowerShot SX130 IS
PowerShot D10
PowerShot A3100 IS
PowerShot A3000 IS
PowerShot A1100 IS
PowerShot A495
PowerShot A490
PowerShot A480
PowerShot A2500
PowerShot ELPH 330 HS
PowerShot ELPH 115 IS
PowerShot G3 X

IXUS 300 HS
Digital IXUS 990 IS
Digital IXUS 980 IS
IXUS 210
Digital IXUS 110 IS
IXUS 130
Digital IXUS 120 IS
Digital IXUS 100 IS
IXUS 105
Digital IXUS 95 IS

i-SENSYS LBP7750Cdn
i-SENSYS LBP5360
i-SENSYS LBP5300
i-SENSYS LBP7200Cdn
i-SENSYS LBP5100
i-SENSYS LBP5050n
i-SENSYS LBP5050
i-SENSYS LBP3460
i-SENSYS LBP6650dn
i-SENSYS LBP3360
i-SENSYS LBP6300dn
i-SENSYS LBP3310
i-SENSYS LBP3250
i-SENSYS LBP6000
i-SENSYS LBP3010

Canon uzun yıllardan beri ev bilgisayarları için yüksek kaliteli tarayıcılar üretmektedir. Bu ürünlerin en ünlülerinden biri CanoScan 8800F modelidir. Canon Nisan 2009'da CanoScan LiDE 700F adlı yeni bir modelin çıkacağını duyurmuştur.

Canon 1983 yılında 2 tane MSX ev bilgisayarı üretti. V-20 modelinde dijital fotoğraf makinesinden bilgisayara transfer yapılabiliyordu.

Canon'un Amerika, Avrupa, Orta Asya, Afrika, Japonya, Asya ve Okyanusya'da merkez binaları bulunmaktadır.

Canon 1976'da Motreal's Olympics Games'in resmi kamera sponsoru olmuştur.

Canon Resmi sitesi19 Mayıs 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Canon Türkiye 14 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Canon Australia Resmi sitesi 11 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Canon Malaysia Resmi sitesi 14 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Canon Çevrimiçi Kamera Müzesi
Canon Electronic Business Machines (H.K.) Co., Ltd. 18 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Canon and the disruptive shift to digital imaging 21 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Cayman Adaları, nüfus bakımından en büyüğü batı Karayip Denizi'nde, kendi kendini yöneten bir Britanya Denizaşırı Toprakları'dır. 264 kilometrekarelik Grand Cayman, Cayman Brac ve Little Cayman adlı üç adadan oluşur. Küba'nın güneyinde ve Honduras'ın kuzeydoğusunda, Jamaika ile Meksika'nın Yucatán Yarımadası arasındadır. Başkenti, üç adanın en kalabalık olan Grand Cayman'da George Town'dır.
Cayman Adaları coğrafî olarak Batı Karayip Bölgesi ve Büyük Antiller'in bir parçası olarak kabul edilir. Bölge, büyük ölçüde devletin kazanılan veya depolanan herhangi bir gelirden vergi almamasının bir sonucu olarak uluslararası işletmeler ve varlıklı kişiler için tartışmalı büyük bir dünya offshore finans sığınağı olarak kabul edilir.

Ada grubu ilk olarak Kristof Kolomb tarafından 10 Mayıs 1503'te keşfedilmiştir. Kolomb gördüğü kaplumbağalara ithafen adalara Las Tortugas ismini vermiştir.
1670'te imzalanan Madrid Antlaşması ile adalar, Jamaika ile birlikte resmen İspanya yönetiminden Birleşik Krallık'a geçti ve idarî olarak Jamaika'ya bağlı kaldı. 1962'de Jamaika bağımsızlığını ilan edince Birleşik Krallık'ta kaldı.

Ada topluluğuna bağlı adalar;

Grand Cayman
Little Cayman
Cayman Brac
Cayman Brac Papağanı (Amazona leucocephala hesterna) ve Grand Cayman Papağanı (Amazona leucocephala caymanensis) adalara özgü iki Küba Papağanı (Cuban Amazon) alt türüdür. Ayrıca ada topluluğunda "Queen Elizabeth II Botanik Parkı" bulunmaktadır.

Adanın en büyük yerleşim yeri Grand Cayman Adası'nın batısında kalan Georgetown 'dur.

Bodden Town
Cayman Brac
East End
George Town
Little Cayman
North Side

Cayman adalarının ekonomisinde finansal hizmetler ve turizm, Gayri Safi Yurtiçi Hasıla'nın %50-60'ını oluşturur. Cayman adalarında vergi oranlarının az olması şirketlerin bu adaları vergi cenneti olarak kullanmasına yol açmıştır. Cayman adalarında nüfustan daha çok yaklaşık 100.000 kadar kayıtlı şirket vardır.

Cayman Adaları'ndaki baskın din %81,9 oranıyla Hristiyanlıktır. Hristiyanlar kendi içlerinde birçok mezhebe ve gruba ayrılmıştır, %67,8 oranıyla Protestanlar, ardından %14,1 oranıyla Katolik Kilisesi mensupları faaliyet göstermektedirler. Ülkede bulunan Protestan kiliseler arasında Birleşik Kilise, Tanrı Kilisesi, Anglikan Kilisesi, Baptist Kilisesi, Katolik Kilisesi, Yedinci Gün Adventistleri Kilisesi ve Pentekostal Kilisesi bulunmaktadır. Roma Katolik kiliseleri, St. Ignatius Kilisesi, George Town ve Stella Maris Kilisesi ve Cayman Brac olarak sıralanmaktadır. Birçok vatandaş dindardır ve düzenli olarak kiliseye gider. Limanlar pazar günleri ve Hristiyan tatillerinde kapalıdır. Ayrıca adada aktif bir sinagog ve  Yahudi cemaati ile George Town'daki Yehova'nın Şahitleri için ibadethaneler bulunmaktadır. Ülkede az sayıda da olsa Bahailik inancına mensup kişiler bulunmaktadır.

Chiba, (Japonca: 千葉市 Chiba-shi), Japonya'nın Chiba prefektörlüğünün merkezi ve en büyük şehridir. Şehir, Tokyo Körfezi'nde Tokyo'nun yaklaşık 40 km doğusunda yer almaktadır. Yüzölçümü 271.76 km² olan şehrin nüfusu, 1 Şubat 2016 tarihi itibarı ile 972,861'dir.
Chiba, Kantō Bölgesi'nin önemli limanlarından biridir ve ülkenin en işlek limanlarından biridir. Kıyı şeridi boyunca pek çok sanayi ve ticaret tesisi yer alsa da, şehir büyük oranda ikâmete ayrılmıştır. Chiba'da içinde Makuhari Messe'nin de bulunduğu önemli bir kıyı ticari bölgesi olan Makuhari'yi ve içinde prefektörlük yönetimi ile belediye binasının bulunduğu şehir merkezi dahil olmak üzere çok sayıda önemli yerler bulunmaktadır. Chiba aynı zamanda dünyanın en uzun asılı havaray hattı olan Chiba Kentsel Havarayı ile de ünlüdür.

Heian Dönemi'nde, şehrin ilk kayıtları Taira Tsuneshige'nin Chiba'ya göçünü göstermektedir. Tsuneshige kendini günümüzde "Chiba" olarak bilinen bölgenin hükümdarı ilan etmiş. Onun soyundan gelenler soyadı olarak "Chiba" adını benimsemiş ve Muromachi Dönemi'ne kadar bölgedeki hâkimiyetlerini sürdürmüşlerdir. Kamakura Dönemi'nde Chiba Tsunetane, Minamoto Yoritomo'nun, Kamakura Şogunluğu'nu kurmasına yardım etmiştir. Bu Chiba Klanı'nı Kamakura Şogunluğu'nda önemli kılmıştır. Inohana Dağı'na Inohana Kalesi'ni yapmışlar ve karargahlarını Ōhji Kalesi'nden oraya taşımışlardır.
Nanboku-cho ve Muromachi dönemlerinde, Kantō Bölgesi civarındaki savaşlar nedeniyle güçleri ve etkileri azalmıştır. 16. yüzyılda, Chiba Klanı’nın yerine, onların hizmetkârlarından olan Hara Klanı bu bölgenin hakimiyetini ele geçirmiştir. Sengoku Dönemi'nde, Hara Klanı, Yoshiaki Ashikaga (Ashikaga Yoshiaki ile karıştırılmamalıdır) tarafından kaba kuvvetle ortadan kaldırılmıştır. Daha sonra Yoshiaki Ashikaga da Sakai Klanı (Satomi Klanı’nın hizmetkârlarından olan Mikawa'daki Sakai Klanı ile karıştırılmamalıdır) tarafından ortadan kaldırılmıştır. Sonunda Chiba ve Sakai klanlarının ikisi de Toyotomi Hideyoshi tarafından yok edilmiştir.
Edo Dönemi'nde bölgeyi Oyumi Klanı, Morikawa Klanı ve Sakura Klanı yönetmiştir. Bölgenin bir kısmı direkt olarak Tokugawa Şogunluğu tarafından yönetilmiştir. Oyumi Klanı kendi arazisini sürekli olarak yönetmiştir. Bir yandan, Sakura Klanı'na göre Edo Dönemi’nin başlangıcında Takeda Nobuyoshi, Matsudaira Tadateru gibi örneklerini verebileceğimiz yöneticiler sık sık çeşitli olaylar sebebiyle değişmiştir. Ogasawara Yoshitsugu, Doi Toshikatsu gibileri onları takip etti. Sonunda, Hotta Klanı bölgeyi yönetti.
Chiba 1868 Meiji Restorasyonu ile Japonya'da demiryolunun gelişmesinin ardından Chiba prefektörlüğünün siyasi, ekonomik ve kültürel merkezi haline geldi. Chiba şehri 1 Ocak 1921 tarihinde kuruldu. 1944 yılına kadar çok sayıda küçük köy ve kasaba önceki Chiba kasabası ile birleşmiştir. 20. yüzyıl boyunca inşa edilen büyük ölçekli dolgu alanlar ile şehrin yüzölçümü genişlemiştir. Şehir, II. Dünya Savaşı sırasında önemli bir askeri üretim merkezi olup ABD hava bombardımanlarının hedefi oldu. Savaştan sonra şehrin neredeyse tamamı yıkıldı. Savaş sonrası sanayileşme ile Keiyō Sanayi Bölgesi'nin önemli bir parçası haline geldi. Chiba 1 Nisan 1992'de belirlenmiş şehir statüsü almıştır.

Chiba, Japonya Demokratik Partisi'nden Toshihito Kumagai tarafından yönetilmektedir. Şehir meclisinin 54 seçilmiş üyesi bulunur.

Chiba şehri idari olarak 6 semte ayrılmaktadır;

Chūō-ku
Hanamigawa-ku
Inage-ku
Midori-ku
Mihama-ku
Wakaba-ku

Chiba Şubat 2016 tarihi itibarı ile 972,861 nüfusa sahiptir ve nüfus yoğunluğu 3,580 kişidir. Toplam yüzölçümü  ise 271.76 km²'dir. 31 Mart 2007 kayıtlarına göre şehrin toplam nüfusunun %2'sini oluşturan 19,135 yabancı yerleşimci bulunmaktadır. Chiba Japonya'nın en büyük 14. kentidir.

Chiba'nın özgün yanlarından biri “rakkasei” olarak da adlandırılabilecek olan, yer fıstığıdır. İlgili alanları Kara Bitkileri Deney İstasyonu’nu da içerir.

Şehir yönetimi paralı olmayan ilk ve orta okulları işletmektedir. Paralı olmayan liseler ise Chiba Prefektörlük Eğitim Kurulu tarafından işletmektedir.
Chiba'nın sahip olduğu Kolej ve Üniversiteler:

Tokyo Enformatik Bilimler Üniversitesi (Tokyo University of Information Sciences 21 Kasım 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.)
Chiba Ticaret Üniversitesi (Chiba University of Commerce 7 Kasım 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.)

Chiba pek çok profesyonel spor takımına ev sahipliği eder:

Chiba'da şehir içi ulaşım Chiba Kentsel Havarayı ile sağlanmakta olup şehir boyunca devam etmektedir. Chiba'daki başlıca şehir içi tren istasyonları Chiba İstasyonu (Sobu, Sotobō, Uchibo, Sōbu Ana ile Narita hatları), Keisei Chiba İstasyonu (Keisei Chiba Hattı) ve Soga İstasyonu'dur (Keiyō, Sotobō ile Uchibo hatları). Şehre en yakın havalimanları Narita Uluslararası Havalimanı ve Tokyo Uluslararası Havalimanı'dır. Ayrıca şehri Higashi-Kantō Otoyolu Tokyo, Narita ve Kashima'ya ve Tateyama Otoyolu Kisarazu'ya bağlamaktadır.

 Asunción, Paraguay (1 Ocak 1970'ten beri)
 North Vancouver, Kanada (1 Ocak 1970'ten beri)
 Houston, ABD (24 Ekim 1972'den beri)
 Quezon City, Filipinler (9 Kasım 1972'den beri)
 Tianjin, Çin (7 Mayıs 1986'dan beri)
 Montreux, İsviçre (28 Mayıs 1996'dan beri)
 Wujiang, Suzhou, Çin (10 Ekim 1996'dan beri)

Ryuta Kawashima, 1959'da Chiba'da doğdu.
Arashi'nin Masaki Aiba'sı Chibalıdır.
L'Arc~en~Ciel'in Yukihiro'su Chibalıdır. Chiba Ekonomi Üniversitesi mezunudur.
News'in Tomohisa Yamashita'sı Chibalıdır.
KAT-TUN'un Koki Tanaka'sı Chiba'da yetişmiştir.
KAT-TUN'un Akanishi Jin'i de Chibalıdır.
Japonya Akademi Ödülü (Japan Academy Prize) almış bir oyuncu olan Naohito Fujiki, Chibalıdır.
Masato Kobayashi, profesyonel bir kickboksçu, 2 kere K-1 MAX şampiyonu olmuştur.
X Japan'ın Toshi'si Chiba doğumludur.
X Japan'ın kökeni Chiba'dandır.

Resmî site (Japonca) (İngilizce) (Korece)

Chiba Japan Information Site

Chiba prefektörlüğü (Japonca: 千葉県 Chiba-ken), Japonya'nın prefektörlüklerinden biridir. Prefektörlük Kantō bölgesinde yer almakta olup Boso Yarımadası'nın büyük bir kısmını kapsamaktadır. Prefektörlüğün yüzölçümü 5,156.15 km² olan prefektörlüğün nüfusu 1 Eylül 2010 tarihi itibarı ile 6,201,046'dır. Prefektörlüğün merkezi Chiba şehridir.

Chiba prefektörlüğü, 15 Haziran 1873'te, Kisarazu ve Inba vilayetlerinin birleştirilmesiyle kurulmuştur. Tarihsel olarak şimdiki Chiba prefektörlüğü, eski Awa, Kazusa ve Shimousa vilayetlerinden oluşmuştur.

Chiba prefektörlüğü kuzeyde Tone Nehri'yle Ibaraki, batıda Edo Nehri ile Tokyo ve Saitama prefektörlükleri ile komşu olup doğuda Büyük Okyanus ve güneyde Tokyo Körfezi'ne kıyısı bulunmaktadır. Chiba prefektörlüğünün çoğu, verimli bir tarım bölgesi olan tepelik Boso Yarımadası'nda uzanır. En kalabalık bölgesi Tokyo ve Saitama'nın kentsel yığınına doğru uzanan, kuzeybatısıdır. Chiba'yı komşusu Tokyo'dan kışın da ılık, yazın daha serin tutan Kuroshiyo Akıntısı, prefektörlüğün yakınından akmaktadır.

Chiba prefektörlüğü, 37 şehir ile altı ilçeye (17 kasaba ile bir köy) ayrılmaktadır.

Tokyo Körfezi üzerindeki uzun sahil şeridi sayesinde Chiba, Japonya'nın en büyük sanayi bölgelerinden biridir. Chiba, 1950'de büyük Kawasaki Çelik Fabrikası için arazi olarak seçildikten sonra, prefektörlük yönetimi fabrikalar, rıhtımlar ve limanlar için deniz kenarında büyük miktarda parsellemeye ve büyük ölçekli reklâm kampanyasına odaklandı.
Kimyasal üretim, petrokimya rafinerisi ve makine üretimi bugün Chiba'daki üç büyük endüstri olup, prefektörlüğün ihracatının %45'ini oluşturur. Son yıllarda yönetim, iç bölgelerde de gelişim sağlamak için 80'den fazla endüstriyel parka kaynak sağlamıştır.
Prefektörlük, ayrıca Japonya'nın en büyük ikinci tarımsal üretimine sahiptir. Tüm iller arasında, sadece Hokkaidō daha fazla tarımsal üretim yapar ve Chiba Hokkaidō'yu sebze üretiminde geçer. Tokyo Körfezi'inden büyük miktarlarda deniz yosunu toplanır. Ayrıca Chiba yerfıstığıyla ünlü olup ülkedeki yerfıstığının çoğu buradan elde edilir ve yerfıstığı yağı için de işlenir.
Chiba güçlü ticari ve sanayi sektörleri sayesinde, Japonya'nın en yüksek gelirli prefektörlüklerinden biridir. Toplam geliri 3,1 milyon yen ile ülkede beşincidir. Nüfusun %70'i hizmet sektöründe, %25'i sanayi sektöründe ve %5'i tarım sektöründe çalışmaktadır.

Chiba Prefektörlük Eğitim Kurulu, prefektörlükteki okulları denetlemekte ve ayrıca liseleri doğrudan yönetmektedir.

Tokyo Disney Resort, prefektörlüğün batı sınırının yakınındaki Urayasu kentinde yer alır.

Chiba ayrıca, çok sayıda demiryolu hattı ile Tokyo'ya bağlanmaktadır.

Resmî site

Chiba Information Guide (İngilizce)

Christmas Adası, Hint Okyanusu'nda Avustralya'ya bağlı ada. Cava Adasının yaklaşık 360 km güneyinde, Avustralya'nın 1.400 km kuzeybatısında yer alır. Okyanus tabanından yükselen bir dağın doruğu olan Christmas Adası'nın en yüksek noktası batıdaki Murry Tepesidir (361 m). Adadaki başlıca yerleşme ve liman kuzeydoğu kıyısındaki Flying Fish Cove'dur. Ada, tarih değiştirme çizgisinde bulunan ve dünyada günün ilk ışıklarını alan Kiribati'ye ait Christmas Adaları olarak da bilinen Kiritimati ile karıştırılmamalıdır. Adanın başkenti ve en büyük yerleşim yeri Flying Fish Cove'dur.

Adayı ilk gören Avrupalı, 1615'te Thomas gemisinden Richard Rowe'du.  Doğu Hindistan Şirketi gemisi Royal Mary'nin kaptanı William Mynors, 1643 Noel Günü'nde adanın yanından geçerken adaya bu ismi verdi  Ada, 17. yüzyılın başlarında İngiliz ve Hollandalı denizcilik haritalarına dâhil edilse de Hollandalı haritacı Pieter Goos tarafından 1666 yılında yayınlanan bir haritaya kadar herhangi bir haritada yer alması gerçekleşmedi. Goos, anlamı belirlenemeyen "Mony" veya "Moni" olarak adayı adlandırmış ve etiketlemiştir.  
İngiliz denizci William Dampier, korsan Charles Swan'ın gemisi Cygnet'te, Mart 1688'de adanın etrafındaki denize yaptığı en eski kayıtlı ziyareti gerçekleştirdi. Anlatısını yazarken, adanın ıssız olduğunu gördü.    Dampier, Yeni Hollanda'dan Cocos Adaları'na ulaşmaya çalışıyordu. Gemisi rotasından saparak doğuya doğru sürüklendi ve 28 gün sonra Christmas Adası'na ulaştı. Dampier, batı kıyısında, "Dales"e indi. Mürettebatında yer alan iki kişi, Christmas Adası'na ayak basan ilk Avrupalılar oldu. 
Eagle gemisinin kaptanı Daniel Beeckman, 5 Nisan 1714'te adanın yanından geçti ve bu olay, 1718 tarihli "Doğu Hint Adaları'ndaki Borneo Adası'na ve Adadan Dönüş Yolculuğu" adlı kitabında anlatıldı. 

Adanın keşfine yönelik ilk girişim, 1857'de HMS Amethyst firkateyninin kaptanı Sidney Grenfell tarafından yapılmıştır. Bir keşif ekibi, plato zirvesine ulaşma talimatıyla karaya gönderildi, ancak iç kesimdeki uçuruma çıkan bir rota bulamadılar ve geri dönmek zorunda kaldılar.   1872-1876 Challenger Endonezya seferi sırasında doğa bilimci John Murray kapsamlı araştırmalar yaptı. 
1886'da HMS Flying Fish Kaptanı John Maclear, "Flying Fish Koyu" adını verdiği bir koyda demirleme yeri keşfettikten sonra bir grup karaya çıktı ve flora ve faunadan küçük bir koleksiyon oluşturdu. Ertesi yıl, Pelham Aldrich, HMS Egeria gemisinde J.<span typeof="mw:Entity" id="mw6w"> </span>J.<span typeof="mw:Entity" id="mw7A"> </span>Lister eşliğinde adayı 10 günlüğüne ziyaret etti, daha büyük bir biyolojik ve mineralojik koleksiyon topladı.  Daha sonra elde edilen ve Murray'e inceleme için sunulan kayalar arasında neredeyse saf kireç fosfatı da vardı. Bu keşif, adanın 6 Haziran 1888'de Britanya Kraliyeti adına ilhak edilmesine yol açtı. 

Kısa bir süre sonra, yaklaşık 900 kilometre (560 mi) güneybatı uzaklığındaki Cocos (Keeling) Adaları'nın sahibi G. Clunies-Ross tarafından Flying Fish Cove'da küçük bir yerleşim yeri kuruldu. Bu yerleşim yeri Cocos'taki büyüyen sanayi için kereste ve malzeme toplamak amacıyla kuruldu. 1897'de ada, Britanya Müzesi adına adanın doğal tarihi üzerine kapsamlı araştırmalar yapan Charles W. Andrews tarafından ziyaret edildi. 
Fosfat madenciliği, 1899 yılında Singapur, Britanya Malayası ve Çin'den getirilen sözleşmeli işçiler kullanılarak başladı. Makine mühendisi ve Purdue Üniversitesi'nden yeni mezun olan John Davis Murray, Fosfat Madenciliği ve Nakliye Şirketi adına operasyonu denetlemek üzere gönderildi. Murray, 1910 yılında evlenip Londra'ya yerleşene kadar "Noel Adası Kralı" olarak biliniyordu.  
Ada , Boğaz Yerleşimleri ve daha sonra Singapur Kraliyet Kolonisi aracılığıyla Birleşik Krallık Sömürge Ofisi'nden gelen Britanya Fosfat komiserleri ve bölge memurları tarafından ortaklaşa yönetiliyordu. Hunt (2011), o yıllarda adadaki Çinli sözleşmeli işçilerin ayrıntılı bir tarihini sunmuştur. 1922'de bilim insanları, Albert Einstein'ın görelilik teorisini test etmek için Eylül sonlarında adadan bir güneş tutulmasını gözlemlemeyi başarısız bir şekilde denediler. 

Aralık 1941'de II. Dünya Savaşı'nın Güneydoğu Asya cephesinin başlamasından itibaren, zengin fosfat yatakları nedeniyle Christmas Adası Japon işgâli için hedef haline geldi.  Bir Britanya subayı, dört astsubay ve 27 Hint askerinden oluşan bir ekip komutasında bir deniz topu yerleştirildi.  İlk saldırı 20 Ocak 1942'de gerçekleştirildi. Japon denizaltısı tarafından Norveç yük gemisi Eidsvold'u vurulmuştur.  Bu vurulan gemi sürüklenerek Batı Beyaz Plajı açıklarında battı. Avrupalı ve Asyalı personelin çoğu ve aileleri Perth'e tahliye edildi.
Adada şubat sonu ve Mart 1942 başında iki hava bombardımanı oldu. 7 Mart tarihinde bir Japon deniz grubunun topçu ateşi açılması sonucu bölge subayı beyaz bayrak çekti.  Ancak Japon donanma grubu uzaklaştıktan sonra, Britanyalı subay bir kez daha Birleşik Krallık bayrağını çekti.  10-11 Mart  gecesi boyunca, Sih polislerinin de desteğiyle isyan eden Hint birlikleri, uyumakta olan bir subayı ve dört Britanya astsubayını karargâhlarında öldürdü. "Daha sonra, adayı yöneten bölge subayı da dâhil olmak üzere adadaki tüm Avrupalılar Hintliler tarafından sıraya dizildi ve vurulacakları söylendi. Ancak bölge subayı ile isyancıların liderleri arasında uzun bir görüşmeden sonra infazlar ertelendi ve Avrupalılar silahlı muhafızlar altında bölge subayının evinde tutuldu." 
31 Mart 1942'de şafak vakti bir düzine Japon bombardıman uçağı saldırı düzenleyerek radyo istasyonunu imha etti. Aynı gün, dokuz gemiden oluşan bir Japon filosu geldi ve ada kuşatıldı. 21. ve 24. tümenlerinin Özel Üs Kuvvetleri ve 102. Tümen İnşaat Birliği yaklaşık 850 Japon  askerleri Flying Fish Cove'a karaya çıktı ve adayı işgâl etti.  Çoğu ormana kaçmış olan iş gücünü topladılar. Sabotaj edilen ekipman onarıldı ve fosfat madenciliğine ve ihracatına yeniden başlanması için hazırlıklar yapıldı. 21. Özel Üs Kuvvetleri  alayından sadece 20 kişi garnizon olarak adada bırakıldı. 
17 Kasım 1942'de  rıhtımda meydana gelen münferit sabotaj eylemleri ve kargo gemisi  Nissei Maru torpidolanması, işgal sırasında Japonya'ya yalnızca az miktarda fosfat ihraç edildiği anlamına geliyordu. Kasım 1943'te adanın nüfusunun %60'ından fazlası Surabaya'daki toplama kamplarına tahliye edildi ve geriye 500'den az Çinliler ve Malaylar ve 15 Japonlar ellerinden geldiğince hayatta kalmaya çalıştılar. Ekim 1945'te, HMS Rother Christmas Adası'nı yeniden işgâl etti.   
Savaştan sonra, yedi isyancı Singapur'daki askerî mahkeme tarafından izlenerek yargılandı. 1947'de bunlardan beşi ölüm cezasına çarptırıldı. Ancak, yeni bağımsız Hindistan hükûmetinin yaptığı başvurular sonucunda cezaları ömür boyu ağır hapis cezasına indirildi. 

Birleşik Krallık, Avustralya'nın talebi üzerine Christmas Adası'nın egemenliğini 20 milyon dolar tazminatlık bir ödeme karşılığında Avustralya'ya devretti. Bu tazminat ödemesi Avustralya hükûmetinden Singapur'a fosfat gelirinden kaynaklanan kazanç kaybı olarak yapıldı.  Birleşik Krallık'ın Christmas Adası Yasası 14 Mayıs 1958'de kraliyet onayı aldı. Kraliçe II. Elizabeth tarafından, Britanya'nın Christmas Adası üzerindeki yetkiyi Singapur'dan Avustralya'ya bir kararname ile devretmesini sağlayan bir kararname çıkarıldı.  Avustralya'nın Christmas Adası Yasası Eylül 1958'de kabul edildi. Ada  1 Ekim 1958'de resmen Avustralya Milletler Topluluğu'nun yönetimine verildi.  Bu devirde yerel halkı ilgilendiren herhangi bir süreç görülmedi; halk Singapur vatandaşı olarak kalabilir veya Avustralya vatandaşlığı alabilirdi. Singapur ile Christmas Adası arasındaki bağlantılar, Singapur siyasetinde ve Avustralya-Singapur ilişkilerinde zaman zaman yeniden ortaya çıktı.  
9 Eylül 1958'de 1573 sayılı İngiliz Milletler Topluluğu Kabinesi Kararı uyarınca D.E. Nickels, yeni bölgenin ilk resmî temsilcisi olarak atandı.  5 Ağustos 1960'ta yapılan bir basın açıklamasında, Bölgeler Bakanı Paul Hasluck, diğer hususların yanı sıra şunları söyledi: "Malay dili ve Asya halklarının gelenekleri hakkındaki engin bilgisi... Avustralya yönetiminin kurulmasında paha biçilmez bir değer taşıdı... Adada geçirdiği iki yıl boyunca kaçınılmaz zorluklarla karşılaştı... ve sürekli olarak adanın çıkarlarını ilerletmeye çalıştı."
John William Stokes, Nickels'in yerine geçti ve 1 Ekim 1960'tan 12 Haziran 1966'ya kadar görev yaptı. Görevinden ayrılırken, ada topluluğunun tüm kesimleri tarafından övgüyle karşılandı. 1968'de resmî sekreterin unvanı yönetici olarak değiştirildi ve 1997'den beri Christmas Adası ve Cocos (Keeling) Adaları birlikte Avustralya Hint Okyanusu Toprakları olarak adlandırılıyor ve Christmas Adası'nda ikâmet eden tek bir yöneticiyi paylaşıyorlar.
Silver City köyü, 1970'lerde kasırgaya dayanıklı olması gereken alüminyum kaplı evlerle inşa edildi.  Endonezya'nın Sumatra adasının batı kıyısı açıklarında meydana gelen 2004 Hint Okyanusu depremi ve tsunamisi, bildirilen herhangi bir can kaybına yol açmadı, ancak bazı yüzücüler yaklaşık 150 metre (490 ft) denize açıldıktan bir süre sonra tekrar içeri sürüklendi. 

1980'lerin sonlarından ve 1990'ların başlarından itibaren, çoğunlukla Endonezya'dan yola çıkan ve sığınmacı taşıyan tekneler adaya yanaşmaya başladı. 2001 yılında Christmas Adası, Avustralya hükûmetinin Norveç gemisi MV Tampa'nın kurtardığı 438 sığınmacının karaya çıkarmasını engellediği Tampa tartışmasının yaşandığı yer oldu.. Bunun sonucunda ortaya çıkan çıkmaz ve Avustralya'daki ilgili siyasi tepkiler, 2001 Avustralya federal seçimlerinde önemli bir konu oldu. 
Howard hükûmeti, 2001'den 2007'ye kadar "Pasifik Çözümü"nü uygulayarak, Christmas Adası'nı Avustralya'nın göç bölgesinden çıkardı; böylece adadaki sığınmacılar mülteci statüsü için başvuruda bulunamadı. Sığınmacılar Christmas Adası'ndan Manus Adası ve Nauru'ya yerleştirildi. 2006 yılında, Göçmenlik ve Çokkültürlülük İşleri Bakanlığı için adada yaklaşık 800 yatak kapasiteli bir göçmen gözaltı merkezi inşa edildi. Başlangıçta maliyetinin A$276 milyon

Chūgoku (Japonca: 中国地方, Chūgoku-chihō; "Orta Bölge") ya da "San'in-San'yō bölgesi" (山陰山陽地方 San'in san'yō-chihō), Japonya'nın sekiz bölgesinden biridir. Bölge, Honshū Adası'nın batısında yer almaktadır. Chūgoku bölgesi Hiroşima, Yamaguchi, Shimane ve Tottori prefektörlüklerinden oluşmaktadır.
Chūgoku (中国) Japoncada orta bölge veya orta ülke anlamına gelmekte olup Çin sözcüğü ile aynı karakterle yazılır.
Chūgoku düzensiz tepeler ve sınırlı düz arazilere sahip bir bölge olup ortasından doğu ve batıya yayılan dağlarla kuzeyde San'yō ve güneyde San'in olmak üzere iki ayrı bölüme ayrılmıştır. San'yō gelişmiş bir ağır sanayi merkezi iken San'in ise daha az gelişmiş bir bölge olup tarımla geçinmektedir. Hiroşima şu anda bu bölgenin en büyük kenti ve endüstri sahasıdır.

Chūgoku kelimenin tam anlamıyla "orta ülke" anlamına gelir, ancak ismin kökeni belirsizdir. Tarihsel olarak Japonya, koku adı verilen bir dizi eyalete bölünmüştü; bunlar da hem güçlerine hem de Kansai'deki idari merkeze olan mesafelerine göre sınıflandırılıyordu. İkinci sınıflandırmaya göre çoğu eyalet "yakın ülkeler" (近国, kingoku ), "orta ülkeler" (中国, chūgoku ) ve "uzak ülkeler" (遠国, ongoku ) olarak ayrılır. Bu nedenle bir açıklama şu ki Chūgokubaşlangıçta başkentin batısındaki "orta ülkeler" topluluğunu ifade etmek için kullanıldı. Bununla birlikte, normalde Chūgoku bölgesinin bir parçası olarak kabul edilen eyaletlerin yalnızca beşi (yarısından azı) aslında orta ülkeler olarak sınıflandırıldı ve bu terim, Kansai'nin doğusundaki birçok orta ülke için hiçbir zaman uygulanmadı. Bu nedenle alternatif bir açıklama, Chūgoku'nun, Japonya ile Asya ana karası arasındaki bağlantı olarak tarihsel olarak önemli olan Kansai ve Kyūshū arasındaki eyaletlere atıfta bulunmasıdır.
Tarihsel olarak Chūgoku, bölgenin aşağıda açıklanan alternatif ismine yol açan 16 San'indō (山陰道) ve San'yōdō (山陽道) eyaletine atıfta bulundu. Bununla birlikte, en doğudaki eyaletlerden bazıları daha sonra esas olarak Kansai merkezli eyaletlere dahil edildiğinden, bu alanlar, modern kullanımda, kesin olarak söylemek gerekirse, Chūgoku bölgesinin bir parçası değildir.
Japonca'da中国karakterleri ve Chūgoku okunuşu Çin Cumhuriyeti'nin kuruluşundan sonra "Çin" anlamında kullanılmaya başlandı. Aynı karakterler Çincede Çin'e atıfta bulunmak için kullanılır, ancak Zhōngguó olarak telaffuz edilir, yanıyor. "Orta Krallık" veya "Orta Ülke" (Wade Giles : Chung 1 -kuo 2 ). İngiltere'nin bir bölgesi için İngilizcede West Country'nin kullanımına benzer.
Chūgoku bölgesinin "başkenti" olan Hiroşima şu anda bu bölgenin en büyük kenti ve endüstri sahasıdır.
Çin Cumhuriyeti'nin kuruluşundan 2. Dünya Savaşı'nın sonuna kadar, Chūgoku bölgesini karıştırmamak için Çin'e shina (支那/シナ, İngilizce "Çin" kelimesiyle aynı etimolojiyi paylaşan) adı verildi . Çin-Japon Savaşı sırasında bu kelimenin yaygın kullanımı nedeniyle, shina terimi saldırgan bir kelime haline geldi ve daha sonra terk edildi ve o zamandan beri shina yerine Chūgoku kullanıldı. Modern zamanlarda, öncelikle turizm endüstrisinde aynı amaçla Chūgoku bölgesine "San'in-San'yō bölgesi" de denilmektedir. San'in ("yin'indağlar ") Japonya Denizi'ne bakan kuzey kısmıdır. San'yō ("dağların yang'ı") Seto İç Denizi'ne bakan güney kısmıdır. Bu isimler yin ve yang temelli yer adlandırma şeması kullanılarak oluşturulmuştur.
Aşırı avlanma ve kirlilik, İç Denizdeki balıkçılık alanlarının verimliliğini azalttı; San'yo ise ağır sanayinin yoğunlaştığı bir bölgedir. Buna karşılık, San'in tarım ekonomisiyle daha az sanayileşmiştir.

Cizvitler ya da İsa Cemiyeti, genel merkezi Roma'da olan, Katolik Kilisesi'nin erkek bir tarikatıdır. 1528'de Paris'te tanışan ve içinde Francisco de Xavier, Pierre Favre ve Tarikatın ilk lideri olan Loyolalı Ignatius'un da olduğu yedi arkadaş ve öğrenci tarafından kurulmuştur. Kendilerine Compañía de Jesús ve Amigos en El Señor yani 'Rabbin Arkadaşları' diyorlardı çünkü İsa tarafından bir araya getirildiklerini düşünüyorlardı. İsimdeki 'Compania' Latinceye societas (topluluk/cemiyet) olarak çevrilmiş bu sebeple de daha yaygın olarak 'İsa Cemiyeti' olarak tanınmışlardır.
Cizvit'in benzer kurumlar arasında sınıflandırılması, katip keşişlerin dilenci tarikatı olarak yapılmaktadır, bu tanım da; tanıklık işler yapan, dini bir tertipte olan ve bunun için sadaka ve zekata bel bağlamış ya da bağışlarla destek alan rahipler grubu anlamına gelmektedir.

15 Ağustos 1534'te, Loyolalı İgnatius ve Paris Üniversitesi'ndeki altı öğrenci tarafından kuruldu. Günümüz İspanya'sındaki Navarra Krallığı'ndan Francisco de Xavier, Alfonso Salmeron, Diego Laínez, İspanyalı Nicholas Bobadilla, Savoie Dükalığın'dan Pierre Favre ve Portekiz'den Simão Rodrigues, Saint Pierre de Montmartre kilisesi olarak bilinen Saint Denis kilisesinin mahzeninde yoksulluk ve bekaret yeminlerini etmek için buluştular. 1538'de aynı yedili, Papa'nın bu yeni dini oluşumu onaylaması ve kutsaması için İtalya'ya gitti. Papa III. Pavlus onları kabul etti ve kutsadı, onların rahip olarak atanmasına izin verdi ve İtalya'da vaizlik yapmalarını istedi. Grup kendilerini İtalya'nın çeşitli şehirlerinde hemen vaizliğe ve hayır işlerine verdiler. Bu ilk adımlar İsa Cemiyeti'nin kuruluşunun ilk resmi adımları oldu.
1535-1538 yılları arasında yaşanan V. Karl, Venedik, Papalık ve Osmanlı İmparatorluğu arasında yaşanan savaş, Kudüs'e yapılacak herhangi bir yolculuğu imkansız kılmıştı. Dile getirdikleri Kudüs'e gitme arzusundan vazgeçen grup (O sırada 11 kişiydiler) 1540'ta Roma'ya dönüp kendilerinin Papa III. Pavlus'un emrinde hizmete sundular. Papa'nın onlara emredeceği her şeyi yapacaklardı. Kardinallerine danıştıktan sonra Papa "İsa Cemiyeti/Cizvit Kurumunun Kaideleri"ni imzalamayı kabul etti ve İsa Cemiyeti resmi olarak kurulmuş oldu.

"İsa Cemiyeti Kurumunun Kaideleri" yeni tarikatın doğası, maneviyatı, yaşamı ve, misyonu ifade eder. Ünlü başlangıç beyanı Ignatius'un askeri geçmişinden izler taşır.  Her kim Tanrı’nın bir askeri olarak, Haç sancağı altında İsa’nın adıyla isimlendirmeyi istediğimiz Cemiyetimizde, yalnızca Rabbe ve eşi olan Kilise’ye, İsa’nın yeryüzünde Vekili olan Roma Episkoposluğu altında hizmet etmek isterse bekaret, yoksulluk ve itaat yeminlerini resmi bir biçimde ettikten sonra, şunları aklından çıkartmamalıdır. Artık kendisi öncelikle şu amaçla kurulmuş olan bir Cemiyetin parçasıdır: öncelikle inancın savunulması ve yayılması için mücadele etmek ve Hristiyan hayatındaki ve doktrinindeki bireylerin gelişmesi, bunu; halka vaazlar, açık dersler ve diğer her tür Tanrı sözüne hizmet yolu ile beraber, sonrasında inzivalar çocukların ve eğitimsiz insanların Hristiyanlıkta eğitimi ve İsa’ya sadık olanların ruhani tesellisi için itirafları dinlemek ve diğer Sırların /Sakramentlerin uygulanmasıyla ile yapar. Dahası, kendisini yabancılaşmış olanların tesellisi için hazır ve ulaşılabilir kılmalı, cezaevlerinde ve hastanedekilere şefkatle yardım ve hizmet etmeli ve Tanrı’yı yüceltecek ve kamu yararına olacak her türlü hayır işini yapmaya hazır olmalıdır.
 — “İsa Cemiyeti Kurumunun Kaideleri”1541'de iki defa reddetmiş olmasına rağmen Ignatius cemiyetinin ilk lideri olarak seçildi. Asıl görevi tarikatın Anayasası'nı yazmaktı. 1553'te kabul edilen İsa Cemiyeti'nin Anayasası Cemiyetin nihai amacını, ilk bölümünde bir kez daha tanımlamıştır:İsa Cemiyeti’nin nihai amacı kendisini Tanrı’nın lütfu ile üyelerinin ruhlarının kemali ve kurtuluşuna adamak fakat aynı zamanda aynı lütuf ile komşularının ruhlarının kemali ve kurtuluşu için yardımcı olmak ve gayretle çalışmaktır.İsa Cemiyeti'nin Anayasası merkezileşmiş bir organizasyon yarattı ve Papa'nın çağrıda bulunacağı her görevi kabul etmeyi vurguladı. Kendisinin ana prensibi Cizvitlerin gayri resmî mottosu oldu: Ad Maiorem Dei Gloriam ("Tanrı'nın Yüce Görkemi Adına") Bu tabir kötü olmayan her işin bu niyetle yapıldığı sürece manevi hayat için faydalı olabileceğini düşündürmek için tasarlanmıştır; önemsiz olduğu düşünülen şeylerin dahi.
Ignatius'un zamanında Cizvitlerin işi ağırlıklı olarak bireylerin (Ruhsal Egzersizler) ve manevi görüşme ile) ve görece ufak grupların (vaazlar ve ilmihal ile) manevi zenginliği üzerineydi. Kilise kendi içinde reforma başladığında, yeni oluşmuş Cemiyet gayretlerini kilisenin kendini reform etme çabalarına yardım etmeye yönlendirdi.

Cizvit tarikatının "Kaideler" adlı tüzüğünde, tarikatın eğitim çalışmalarını apostolik bir motivasyonla yürüttüğünü ve iyi bir eğitimin insanları kurtuluşa götürebileceğinden bahseder. "Kaideler"in IV. bölümünde eğitimin birinci amacı öğrencinin çalışmasını Allah bilgisi, sevgisi ve kendi ruhunun kurtuluşuyla ilişkilendirmeye teşvik etmektir. İkinci amacı ise dünyaya karşı Hristiyan bir bakış açısı kazandırarak öğrencilerin hem bu dünyada hem de gelecek dünyada anlamlı bir hayat yaşamasını sağlamak. Üçüncüsü öğrencilerin ahlaki ve entelektüel uyumuna dikkat etmek. Dördüncüsü tesir sahibi ve toplum için iyi yetenekli liderler yetiştirmektir.
Cizvitler, Hristiyanların kendilerini reform edebilmelerine yardımcı olabilmek için öncelikle güncel ve sağlam bir eğitime ihtiyaç duyduklarının tez biçimde farkına vardılar. Bu amaçla, Cizvitler gezici öğretmenlik yapmaya başladılar. Zamanla okullar ("Kolej") kurmaya başladılar. 1548'de Messina'da (İtalya) ilk Cizvit okulu açıldı. Bu tarihten sonra Avrupa'nın her yerinde ve misyon bölgeleri olan Afrika ve Amerika'da da okullar açtılar. Bu okulların başarısı hemen görüldü. 1749'de Cizvitler dünya çapında 1180 okulu işletiyorlardı.

Cizvit Üstün Generali Claudio Acquaviva (1543-1615) tarafından 1599 yılında tarikat için bastırılan ünlü Çalışma Planı (Ratio Studiorum), topluluğun 1773'te yasaklanmasına dek Cizvit tarikatının eğitiminde resmî kılavuz olmuş; eserin basıldığı dönemde faal olan Cizvit okullarının sayısı üç yüze ulaşmıştır. Ratio Studiorum'unda her şey titizlikle detaylandırılmıştır; derslerin uzunluğu, zaman tabloları, uygun olan kitaplar, okunulacak ve çalışılacak Latin ve Yunan yazarlar ve hepsinden önce eğitimbilimi, yani; ön okumalar, okumalar, tekrarlar, tartışmalar (münakaşalar, hitabeler vb.) ve yazılı kompozisyonlar aracılığı ile anlatılan konunun özümsenmesinin nasıl sağlanacağı.

Papa'nın iradesine cevaben kuruluşundan itibaren yeni tarikat bazı üyelerini, onu bilmeyen insanlara tanıtmak için ve Hristiyanların inançlarını Ruhsal Egzersizler ve yükümlülükleri ile desteklemek için dünyanın her bir yanına yollamıştır.
Tüm Cizvitlerin ilk görevi daima Müjde'yi yaymak olmuştur. İlk kurulduklarında kiliselerde olduğu kadar sokaklarda, pazar yerlerinde, hastanelerde ve hapishanelerde de vaaz vermekteydiler. Kuruluşlarını takip eden ilk on yılda Cizvitler Avrupa'nın dört bir tarafında konferans ve vaazlar veriyorlardı. Kuruculardan birisi olan Pierre Favre, 1539'da İtalya'da, 1540'ta Almanya'da, 1541'de İspanya'da, 1542'de Avusturya'da yürüyerek vaazlar verdi.

Kısa bir süre sonra Cizvitler kaşifler ve yerleşimcilerle birlikte seyahat etmeye başladılar. Bu sebeple Francisco de Xavier Japonya'ya (1549) gitmeden önce Hindistan'a (1540) gönderilmiştir. Cizvitler Etiyopya'ya (1547) Kongo'ya (1548) ve Angola'ya (1575) gitmeye başladılar. Çin'e Cizvitlerin ilk ziyareti 1555'te olmuş ancak ilk Çin misyonu 1557'de Makao'da kurulmuştur. Ancak 1582'de Matteo Ricci'nin Makao'ya gelmesi ile misyon faaliyetleri etkin bir hal almıştır. 1556'da Cizvitler Brezilya'ya ulaşmış, Rio de Janeiro'nun kuruluşunda yer almışlardır. 1568'de Peru'daki Lima'da vaaz vermişlerdir. 1572'de Meksika'da 1593'te ise Şili'nin Santiago şehrinde bulunmaktaydılar. Uzak mesafelere gitmek hiçbir zaman sorun olmadı. 1594'te Moğolistan'a gitmişler ve Han'dan okul ve kiliseler yapma izni almışlardır. 1615'te bugünün Vietnam'ına vardılar. Aynı dönemde Cizvitler Kanada'ya ulaşmışlar ve Amerika kıtasının ilk kaşifleri arasında olmuşlardır.
Hristiyan inancını yeni yerlerde tanıtma konusunda Cizvitler, yerel kültürleri dikkate almadan müjdecilik yapmak ve yerel dilleri, tarihi, kültürü öğrenme ve müjdelemenin bir parçası yapma arasında kalmışlardır. İlk yöntem Hindistan ve Filipinlerde kullanılmıştır. İkinci yöntem Kanada, güney Amerika ve daha yoğun bir biçimde Japonya ve Çin'de uygulanmıştır.

Çin'de ilk Cizvitlerin tüm çabası İmparatora ulaşmaktı. Japonya'da Francisco de Xavier beklenmedik bir itiraz ile karşılaştı; Çinli Bilginlerin hiç duymadığı bir mesajın nasıl bir değeri olabilirdi ki ? Dolayısıyla Çin daha öncelikle dönüştürülmeliydi. Hayalleri İmparator'un din değiştirmesini sağlamaktı. Bu da İmparator'a Hristiyanlığın üstünlüğünü kanıtlamak ile mümkün olacaktı. Cizvit Matteo Ricci bir öncü olacaktı, arkadaşı ve büyük bir memur, bilim insanı ve tarım uzmanı olan Xu Guangqi (1562-1633) ile birlikte Öklid'in Geometrinin Elementleri'nin ilk altı cildini çevirdiler. Aynı zamanda Çin'deki ilk haritaların birkaç versiyonunu da yayımladı, ilahiyat çalışmaları olan Cennetin Rabbi'nin Gerçek Anlanışı (Tianzhu Sheyi) ve Hristiyan doktrininin ufak bir tanıtımı olan Cennetin Efendisinin Doktrini'ni (Tianzhu Jiaoyi) tamamladı. Birçok döneminin alimi ile dostluk kurdu. Ricci ve diğer Cizvitler Hristiyan inancını yerel gelenekler ve kısmen Konfüçyüsçülük ile uyumlu hale getirmeyi denediler. Konfüçyüsçü rahipler gibi bile giyindiler. Ricci'den sonra Cizvit astronomi uzmanları Çin'in takvimini reform etmesine yardımcı oldular. Özellikle Cizvitler bilimin gelişmesine çok sayıda ve önemli katkıda bulunmuşlardır. On yedinci yüzyılda Cizvit Athanasius Kircher (1601-1680) matematik, astronomi, müzik, kimya, optik, volkanoloji ve arkeoloji üzerine kırktan fazla tez yayın

Cocos Adaları, diğer adıyla Keeling Adaları ya da resmî adıyla Cocos (Keeling) Adaları Bölgesi, Güneydoğu Asya'da Hint Okyanusu'nda bulunan ve Avustralya'ya bağlı olan adalar grubudur. Cocos Adaları'nın nüfusu, Temmuz 1997'de 617 idi. 1984'teki oylamayla halk Avustralya'ya bağlanmayı tercih etmiştir.
1609'da kaptan William Keeling tarafından keşfedilen adalar, bundan dolayı Keeling adaları olarak da bilinir.

Adalar, 1622'den itibaren Cocos Adaları, 1703'ten itibaren Keeling Adaları, 1805'te James Horsburgh'dan bu yana Cocos-Keeling Adaları ve 19. yüzyıldan itibaren Keeling-Cocos Adaları olarak adlandırılmıştır. Cocos, bol miktarda bulunan hindistan cevizi ağaçlarına atıfta bulunurken, Keeling ismi ise adaları 1609'da keşfeden William Keeling'e atıfta bulunur.
1825'te Borneo'da yelken açan John Clunies-Ross, ada grubunu Borneo Mercan Adaları olarak adlandırırken, Keeling adını Kuzey Keeling ile sınırlandırdı ve Güney Keeling'e de "asıl adıyla Cocos" ifadelerini kullandı. 1916'dan itibaren onaylanan Cocos (Keeling) Adaları olarak ifade edilme şekli Cocos Island Act 1955   (3 &amp; 4 Eliz. 2. c. 5)  ile birlikte resmîleştirildi.

Takımadalar, 1609 yılında Doğu Hindistan Şirketi'nden Kaptan William Keeling tarafından Doğu Hint Adaları'ndan dönüş yolculuğunda keşfedildi. Kuzey Keeling, 1749 yılında İsveçli kaptan Carl Gustaf Ekeberg tarafından çizildi ve hindistan cevizi ağaçlarının varlığını gösterdi. Ayrıca, Britanyalı hidrograf Alexander Dalrymple tarafından 1789 yılında üretilen bir haritada da yer almaktadır.
1825 yılında, İskoç tüccar denizci Kaptan John Clunies-Ross, Hindistan'a yaptığı bir yolculuk sırasında adalarda kısa bir süre durmuş, bir Birleşik Krallık bayrağı asmış ve gelecekte ailesiyle birlikte adalara yerleşmek üzere geri dönmeyi planlamıştı. Zengin İngiliz Alexander Hare'nin de buna benzer planları vardı ve bu sebeple bir kaptan tuttu. Hare'nin tuttuğu bu kaptan tesadüfen, Clunies-Ross'un erkek kardeşiydi. Anlaşmaya göre kendisini 40 Malay kadından oluşan gönüllü bir haremi ile adaya bırakacaktı. Hare burada özel konutunu kurmayı umuyordu. Hare daha önce Borneo'daki bir kasaba olan Banjarmasin'de ikâmet etmişti ve "medeniyetin sunduğu uysal hayata kendini hapsedemeyeceğini" fark etti.
Clunies-Ross iki yıl sonra karısı, çocukları ve kayınvalidesiyle adaya ulaştığında Hare'nin adada çoktan yerleşmiş ve özel haremle birlikte yaşadığını görmüştür. İkisi arasında bir düşmanlık çıkmış, Clunies-Ross'un sekiz denizcisi "yeni krallığı, kadınları ve her şeyiyle birlikte ele geçirmek" için hemen işgale başlamıştı.
Bir süre sonra Hare'nin kadınları onu terk etmeye ve bunun yerine Clunies-Ross'un denizcileri arasında eş bulmaya başladılar. Hayal kırıklığına uğrayan Hare adayı terk etti. 1834'te Bencoolen'de öldü. Eski harem üyelerinin cesaretlendirmesiyle Clunies-Ross, adaya çalışmak ve eş bulmak için Malayları işe aldı.
Clunies-Ross'un işçilerine, John Clunies-Ross'un bizzat bastırdığı ve yalnızca şirket mağazasında nakde çevrilebilen Cocos rupisi adı verilen bir para birimiyle ödeme yapılıyordu.

1 Nisan 1836'da, HMS BeagleKaptan Robert FitzRoy komutasındaki HMS Beagle, Beagle araştırma seferinin bir parçası olarak atolün profilini belirlemek için derinlik ölçümleri yapmak üzere adaya geldi. Gemide bulunan doğa bilimci Charles Darwin için sonuçlar, daha sonra Mercan Resiflerinin Yapısı ve Dağılımı olarak yayınladığı atollerin nasıl oluştuğuna dair geliştirdiği bir teoriyi destekliyordu. Bu süreçte adaların doğal tarihini inceledi ve örnekler topladı. Darwin'in asistanı Syms Covington, "Bir İngiliz [aslında İskoç'tu] ve ailesi, Ümit Burnu'ndan yaklaşık altmış veya yetmiş melezle birlikte adalardan birinde yaşıyor. Vali Kaptan Ross şu anda Ümit Burnu'nda yok." diye not etti.

Adalar 1857'de Britanya İmparatorluğu tarafından ilhak edildi. Bu ilhak, HMS Juno komutasındaki Kaptan Stephen Grenville Fremantle tarafından gerçekleştirildi. Fremantle, adaları Britanya İmparatorluğu adına sahiplendi ve II. Ross'u başkomiser olarak atadı. 1878'de, Kraliyet Fermanı ile Seylan valisi adaların valisi oldu ve 1886'da  adaların sorumluluğu, "Cocos Adaları Valisi" olarak görevlerini yerine getirmek üzere Boğazlar Yerleşimi valisine devredildi.
Adalar, 20 Mayıs 1903 tarihli bir Bakanlar Kurulu Kararı uyarınca Boğazlar Yerleşimi'nin bir parçası hâline getirildi  Bu arada, 1886'da Kraliçe Victoria, bir sözleşme ile adaları John Clunies-Ross'a süresiz olarak verdi. Ailenin başı, Yerleşik Yargıç ve hükûmet temsilcisi olarak yarı resmi bir statüye sahipti.
1901 yılında Direction Adası'nda bir telgraf kablo istasyonu kuruldu. Denizaltı kabloları Rodrigues, Mauritius, Batavia, Java ve Fremantle, Batı Avustralya'ya uzanıyordu. 1910 yılında geçen gemilerle iletişim kurmak için bir telsiz istasyonu kuruldu. Kablo istasyonu 1966 yılında faaliyetini durdurdu.

9 Kasım 1914 sabahı, adalar I. Dünya Savaşı'nın ilk deniz savaşlarından biri olan Cocos Muharebesi'ne sahne oldu. Alman kruvazörü SMS Emden bir çıkarma birliği adaya çıktı.SMS Emden Direction Adası'ndaki telsiz ve kablolu iletişim istasyonunu ele geçirip devre dışı bıraktı, ancak istasyon bir imdat çağrısı göndermeyi başardı. Yakınlardan bir müttefik birlik konvoyu geçiyordu ve Avustralya kruvazörü HMAS Sydney soruşturma yürütmek üzere konvoy refakatinden ayrıldı.
Sydney ve Emden'i saat 09:15'te, her iki geminin de savaşa hazırlanırken tespit etti. Saat 11:20'de, ağır hasar görmüş Emden, Kuzey Keeling Adası'na karaya oturdu. Avustralya savaş gemisi, Emden'i destekleyen kömür gemisini takip etmek için yön değiştirdi; kömür gemisi batırdıktan sonra saat 16:00'da Kuzey Keeling Adası'na geri döndü. Bu noktada, Emden'in savaş sancağı hâlâ dalgalanıyordu. Bu sancağın dalgalanması genellikle bir geminin savaşmaya devam etmeyi planladığının bir işaretidir. Sancağı indirme talimatlarına yanıt gelmeyince, karaya oturmuş kruvazöre iki salvo ateşlendi, ardından Almanlar bayrağı indirdi ve beyaz bir çarşaf astı. Sydney'e iletim istasyonunun durumunu tespit etme emri verilmişti, ancak ertesi gün Almanlara tıbbî yardım sağlamak için geri döndü.
Emden gemisindeki kayıplar toplamda 134 ölü ve 69 yaralı olurken, Sydney gemisindeki kayıplar ise dört ölü ve 16 yaralı şeklindeydi. Burada kurtulan Almanlar, 15 Kasım'da Kolombo'da asker konvoyuna yetişen Avustralya kruvazörüne alındı, ardından Malta'ya götürüldü ve esirler Britanya ordusuna teslim edildi. Kıyıdaki birliklerden Sydney gelmeden önce kurtarılamayan 50 Alman personel daha, bir uskuna ele geçirerek Direction Adası'ndan kaçtı ve sonunda İstanbul'a ulaştı. Emden, Hint veya Pasifik Okyanusu'ndaki son aktif Merkezi Güçler savaş gemisiydi; bu da Avustralya ve Yeni Zelanda'dan gelen asker taşıma gemilerinin deniz refakati olmadan seyahat edebileceği ve müttefik gemilerinin başka yerlere konuşlandırılabileceği anlamına geliyordu.

İkinci Dünya Savaşı sırasında kablo istasyonu bir kez daha hayatî bir bağlantı hâline geldi. Cocos, savaş sırasında kullanılan dünya çapındaki istihbarat sistemi olan Y servisi tarafından yön bulma açısından değerliydi.
Müttefik planlamacılar, adaların Alman uçakları için bir havaalanı ve Hint Okyanusu'nda faaliyet gösteren ticaret baskıncıları için bir üs olarak ele geçirilebileceğini kaydettiler. Japonya'nın savaşa girmesinin ardından Japon kuvvetleri komşu adaları işgâl etti. Cocos kablo istasyonuna ve adalarındaki garnizona dikkat çekmemek için, Direction ve Horsburgh adaları arasındaki deniz uçağı demirleme yeri kullanılmadı. Acil durumlar dışında radyo vericileri de sessiz tutuldu.
1942'de Singapur'un düşmesinden sonra adalar Seylan'dan yönetildi ve Batı ve Yön Adaları Müttefik askerî yönetimine verildi. Adaların garnizonu başlangıçta Horsburgh Adası'nda bulunan Britanya ordusunun Kraliyet Afrika Tüfekleri'nden bir müfrezeden ve iki adet 152,4 mm'lik toptan oluşuyordu. Demirleme yerini korumak için  toplar yerleştirilmişti. Yerel halkın tamamı Ana adada yaşıyordu. Adaların iletişim merkezi olarak önemine rağmen, Japonlar ne baskın düzenlemeye ne de adaları işgâl etmeye teşebbüs etmediler ve ayda bir kez keşif uçağı göndermekle yetindiler.
8-9 Mayıs 1942 gecesi, Seylan Savunma Kuvvetleri'nden 15 garnizon üyesi, Gratien Fernando önderliğinde isyan etti. İsyancıların, Britanya subaylarının tavırlarından kışkırtıldıkları ve ayrıca Japonların İngiliz karşıtı propagandasından da etkilendikleri söyleniyordu. Adalardaki topçu bataryasının kontrolünü ele geçirmeye çalıştılar. Cocos Adaları İsyanı bastırıldı, ancak isyancılar isyancı olmayan bir askeri öldürdü ve bir subayı yaraladı. İsyancılardan yedisi, daha sonra usulsüz yapıldığı iddia edilen bir yargılamada ölüm cezasına çarptırıldı, ancak sanıkların suçu kabul edildi. Dört ceza hafifletildi, ancak Fernando da dâhil olmak üzere üç kişi idam edildi. Bunlar, İkinci Dünya Savaşı sırasında isyan nedeniyle idam edilen tek İngiliz Milletler Topluluğu askerleri olacaktı.
25 Aralık 1942'de Japon denizaltısı I-166 adaları bombaladı ancak herhangi bir hasara yol açmadı.
Savaşın ilerleyen dönemlerinde iki havaalanı inşa edildi ve Güneydoğu Asya'daki Japon hedeflerine karşı baskınlar düzenlemek ve Malaya'nın yeniden işgâli ve Singapur'un yeniden ele geçirilmesi planına destek sağlamak için adalara üç bombardıman uçağı filosu taşındı. Gelen ilk uçaklar, RAF 136. Filosu'nun Supermarine Spitfire Mk VIII'leriydi. Bunlar arasında, adalarda konuşlanmış olan RAF 321. (Hollanda) Filosu'ndan (Kraliyet Hava Kuvvetleri'nde görev yapan sürgündeki Hollandalı kuvvetler mensupları) bazı Liberator bombardıman uçakları da vardı. Temmuz 1945'te RAF 99. ve 356. filoları Batı Adası'na vardığında, dış dünyada olup bitenlerle ilgili haberler içeren Atoll adlı günlük bir gazete getirdiler. Boş zamanlarında havacılar tarafından hazırlanan gazete, Liberator bombardıman uçakları tarafından Japon muhafızların başlarının üzerinden esir kamplarına atıldığında ün kazandı.
1946'da adaların yönetimi yeniden Singapur'a döndü ve ada Singapur Kolonisi'nin bir parçası hâline geldi.

23 Kasım 1955'te adalar Birleşik 

Cuniçiro Tanizaki (Japonca: 谷崎 潤一郎, romanize: Tanizaki Jun'ichirō; 24 Temmuz 1886-30 Temmuz 1965), Modern Japon edebiyatının en önemli isimlerinden biri olarak kabul edilen bir Japon yazar. Çalışmalarının tonu ve konusu, cinselliğin şok edici tasvirlerinden ve yıkıcı erotik takıntılardan, 20. yüzyıl Japon toplumundaki hızlı değişimler bağlamında aile hayatının dinamiklerinin incelikli tasvirlerine kadar uzanmaktadır. Hikâyeleri sıklıkla Batı ve Japon geleneğinin inşalarının yan yana getirildiği bir kültürel kimlik arayışı bağlamında anlatılmaktadır.
Ölümünden bir yıl önce, 1964'te Nobel Edebiyat Ödülü'nün son kısa listesinde yer alan altı yazardan biriydi.

Jun'ichirō Tanizaki grave info
Jun'ichiro Tanizaki çalışmaları – Gutenberg Projesi
Works by Jun'ichirō Tanizaki at Aozora
Discogs'ta Cuniçiro Tanizaki diskografisi

Daimyo (Japonca: 大名 "daimyō"), 12. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar  Japonya'da hüküm sürmüş olan en güçlü feodal hükümdarlardır. Daimyo sözcüğü Japoncada "büyük ad" anlamına gelir. Daimyolar ne kadar yüksek rütbeli olduklarına bağlı olarak koyudan açığa morlu elbiseler giyerlerdi. Giydikleri açık ya da koyu mor renkler, açık/koyu yeşil, açık/koyu kırmızı ve son olarak da siyah renkli giysilerden üstündür. 1800'lerde Japonya'da yaklaşık 180 Daimyo vardı.
Muromachi döneminin Shugolarından Edo dönemine kadar uzun ve çeşitli bir tarihi olan bir rütbedir daimyoların özgeçmişleri de çeşitlilik göstermektedir. Bazı Daimyo klanları (Mori, Shimazu ve Hosokawa) imparatorluk ailesinin parçaları olsa da diğer daimyolar samuray rütbelerinden terfi edilmiştir.
Daimyolar bazen topraklarını korumaları için samurayları işe almışlardır ve onlara toprak veya yemek ile ödeme yapmışlardır. Daimyoların çok azı samuraylara para ile ödeme yapabilmişlerdir. Daimyo dönemi Meiji reformlarından sonra 1871'de bitmiştir.

Dağ Günü, dağ sorunları hakkında farkındalık yaratmayı amaçlayan uluslararası bir etkinliktir.
Birleşmiş Milletler kararına göre 2002 yılı dünyada Uluslararası Dağlar Yılı seçildi. Buna göre, sonraki yıllarda uluslararası toplum, dağlarla ilgili sorunların çözülmesine giderek daha fazla önem verdi. BM Genel Kurulunun girişimiyle 11 Aralık 2003'ten bu yana Uluslararası Dağ Günü olarak kutlanmaktadır. Dünyada her yıl böyle bir gün düzenlemenin amacı, dağ sistemlerinin küresel önemi konusunda farkındalık yaratmaktır.
Dağ Günü her yıl tek başlık altında kutlanmaktadır. 2007-2008 Dağ Günü, dağlarda iklim değişikliği ve gıda güvenliğine adanmıştır.
11 Aralık 2009, Dağ Afet Risk Yönetimi olarak adlandırıldı. Dağlarda tarımsal otlakların varlığı ve doğal afet tehdidi, burada insan faaliyetlerinin düzenlenmesini gerektirmektedir. Doğal olarak bunu uygulamak için ulusal düzeyde uygun bir kalkınma stratejisi geliştirilmeli ve aşamalı olarak bir eylem planı geliştirilmektedir.

International Mountain Day, 11 December 11 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., official UN page
International Mountain Day 2010 4 Kasım 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

De facto (Latince telaffuz: [deː ˈfaktoː]) veya defakto, "gerçekte", "uygulamada", "fiilen", "fiilî" ya da "pratikte" anlamında kullanılan Latince deyiş. "Kanuna göre" veya "hukuki olarak" anlamına gelen "de jure" ile karşıt olarak sıkça kullanılır. Yasal bir durum tartışılırken, "de jure" kavramı, konu hakkında kanunların ne söylediğini, "de facto" kavramı ise gerçek hayatta uygulamanın nasıl olduğunu belirtir. Bu uygulama, yasal olabilir ya da olmayabilir.
De facto teriminin oldukça geniş bir kullanım alanı vardır. Evlilikten, devletler hukukuna kadar birçok konuda kullanılır. Ayrıca geçerli bir kanun ya da standardın olmadığı fakat genelleşmiş bir uygulamanın söz konusu olduğu herhangi bir durumu belirtmek için de kullanılır.

De facto terimi birçok gelişmiş ülkenin evlilik hukukunda kendine yer bulmuştur. Kanunen evli olmayan ancak beraber yaşayan kimselerin bir kısmının durumu bazı ülkelerde "de facto evlilik" olarak tanımlanır. Ancak bir ilişkinin "de facto evlilik" olabilmesi için belirli şartları yerine getirmesi gerekir. Bu şartlar ülkeden ülkeye değişmekle beraber genelde, tarafların aileye maddi katkısı, çocuk durumu, ilişkinin süresi gibi durumlar göz önünde bulundurulur.
De facto evli çiftler kanun önünde evli çiftlerin sahip olduğu tüm haklara sahip değildir (mal paylaşımı vs.). Ancak günümüzde yapılan yasal düzenlemelerle bu durum düzeltilmeye çalışılmaktadır.

Batı Almanya, Doğu Almanya ile birleştiğinde, o zamana dek AET üyesi olmayan Doğu Almanya, de facto olarak AET'ye katılmıştır.
Latin alfabesine harf ilave edilmesini kısıtlayan herhangi bir kanun yoktur. Örneğin Þ (thorn) harfi gündelik İngilizcede kullanılabilir. Ancak alfabenin yüzyıllar öncesinde oluşmuş olması ve kullanımdaki zorluklar nedeniyle bu harfin kullanılması, de facto bir kısıtlama ile karşı karşıyadır.
Birleşik Krallık'ın ve Avustralya'nın yasalarında, İngilizcenin resmî dil olduğu belirtilmemiştir. Fakat, de facto olarak İngilizce, resmî makamlarda ve sosyal yaşamda ortak dil olarak kullanılır.
Sovyetler Birliği'nde Rusça, birliğin yasalarca belirlenmiş resmî dili değildi. Ancak SSCB'nin "de facto" dili Rusça idi. Aynı durum, günümüzde İsveç için de geçerlidir.
Kıbrıs'ın kuzeyi, uluslararası kanunlarca de jure bazında Kıbrıs Cumhuriyeti'ne bağlı olsa da "de facto" olarak Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ne bağlıdır.

Morwood, James - A Dictionary of Latin Words and Phrases, Oxford University Press, 1998

^Morwood, James - A Dictionary of Latin Words and Phrases, Oxford University Press, 1998

Latince deyişler listesi
De jure

 Vikisözlük'te De facto ile ilgili tanım bulabilirsiniz.

Dejima (Japonca: 出島  "çıkış adası"), Nagasaki Körfezi'nde kurulan bir yapay ada idi. Ada 1634 yılında Tokugawa Iemitsu tarafından başlangıçta Portekizliler ile ticaret amacıyla inşa edilmiş olup Shimabara Ayaklanması'ndan sonra 1641-1859 yılları arasında Edo döneminde yalnızcılık politikası (sakoku) sırasında Hollanda'nın ticaret karakolu olarak hizmet vermiştir.
Ada yalnızcılık politikasının sona ermesini ardından ticaret karakolunun kapatılmasıyla toprak ıslahı ile Nagasaki şehrine bağlanmıştır.

Dejima: The Island Comes Back to Life
Trading-post chiefs, surgeons, physicians and other employees at the VOC factories Hirado and Dejima
Hendrick Hamel in Japan: Deshima, layout and building placement12 Kasım 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
WorldStatesmen - Japan21 Mart 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
New York Public Library Digital Gallery: Engelbert Kaempfer's map of Nagasaki harbor, 1727 Deshima location

Demonim, belirli bir yerin sakinlerini ya da yerlilerini tanımlamak için söz konusu yerin adından türetilmiş sözcüktür. Demonimlere örnek olarak nüfus kaydı İstanbul'da olan bireyler için İstanbullu, Çin'deki yerli halk için Çinli, Svahili sahili yerlileri için Svahili ya da Vasvahili, Amerika Birleşik Devletleri için Amerikalı gibi ifadelerin kullanılması verilebilir. Etnik gruplara verilen adlandırma olan etnonim ile karıştırılmamalıdır. Örneğin bir etnonim olarak kullanılabilen Kazak sözcüğü Kazaklara atıfta bulunurken, Kazakistanlı sözcüğü tüm Kazakistan halkını kapsar.
Sözcük kökeni Grekçe halk ya da kabile anlamına gelen δῆμος (dêmos) ile ad anlamındaki ὄνυμα (ónuma) sözcüklerinin birleştirilmesine dayanmaktadır ve 1990'larda popülerize edilmiştir.

Dünya'da alfabetik demonim listesi14 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Dünya'da demonim24 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
CIA kütüphanesi22 Temmuz 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Deniz Günü (Japonca: 海の日 Umi no Hi), Japonya'da okyanusların bereketlerini ve Japonya'nın denizciliğinin ekonomik refahının onurlandırıldığı kutlandığı tatil günüdür. Tatilin amacı, okyanusların kutsamalarına şükran ve okyanusun Japonya için bir ada ülkesi olarak önemini düşünmektir.
Deniz Günü, 1995'te kurulmuş olup başlangıçta 20 Temmuz'da düzenlenirken 2003 yılında Mutlu Pazartesi Sistemi'ne göre Temmuz ayının üçüncü pazartesi günü olarak değiştirildi. Birçok insan bir plaj gezisine çıkmak için tatil ve yaz havasından yararlanır. Okyanusla ilgili diğer şenlikler de görülmektedir. Tarih, Japonya ana karasının çoğunda yağışlı mevsimin sona ermesiyle kabaca aynı zamana denk gelmektedir.
2020'de tatil, Tokyo Olimpiyatları'nın açılışını desteklemek için özel bir konaklama olarak yapılan tek seferlik bir hareket olan 23 Temmuz perşembe günü gözlemlendi. Olimpiyatların ertelenmesi nedeniyle 2021 tarihi, yine perşembe günü tek seferlik tatil olarak 22 Temmuz'a taşınacaktır.

Gün, 1996 yılına kadar Marine Memorial Day (海の記念日, umi no kinen bi)  olarak biliniyordu. Haberleşme Bakanı Shozo Murata, 1941'de bu günü Meiji İmparatoru'nu ve 1874'te İskoçya'da inşa edilen demir buharlı gemi Meiji Maru'yla yaptığı 1876 yolculuğunu anmak için belirledi  Yolculuk, Tōhoku bölgesi çevresinde bir geziyi, Aomori'de bir deniz feneri teknesine binmeyi ve o yılın 20 Temmuz'unda Yokohama'ya dönmeden önce Hakodate'de kısa bir molayı içeriyordu. Ancak yaz aylarının ilk tatili olan 1995 yılına kadar ulusal bayram olarak belirlenmemişti.
İlk olarak 20 Temmuz 1996'da gözlemlenen Mutlu Pazartesi Sistemi mevzuatı, tarihi 2003'ten itibaren Temmuz ayının üçüncü Pazartesi gününe kaydırdı.
2020 Yaz Olimpiyatları'na özel düzenleme olarak Denizcilik Günü'nün 2020 tarihi 23 Temmuz'a taşındı. Olimpiyatlar ve Paralimpik Oyunları'nın COVID-19 salgını nedeniyle 2021'e ertelenmesiyle hükûmet bu değişikliği 2020 yılına bıraktı ve Olimpiyat ve Paralimpik Özel Tedbirler Kanunu'nda 2021'deki tatilde buna uygun bir değişiklik yapılması yönünde bir değişiklik yaptı 

Bu günde aileler Hayama'daki Isshiki Plajı gibi plajları ziyaret edebilir ve yüzebilir, şnorkelli dalış yapabilir, sörf yapabilir veya dalış yapabilir. İnsanlar ayrıca 'çamur topu atma' adı verilen bir etkinliğe de katılabilirler. Ulusal akvaryumlar da bu günde suyla ilgili özel etkinliklere ev sahipliği yapıyor.

Book entry about the Meiji Maru 1 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Marine Day Celebration 29 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Deutsche Welle (kısaca DW), Almanya'nın Bonn ve Berlin kentlerinden yurt dışına 30 farklı dilde radyo, televizyon ve internet üzerinden yayın yapan medya kuruluşudur. Radyo ve internet servisi Bonn'da bulunmaktadır. Soğuk Savaş döneminde Almanya'nın Sesi adıyla bilinirdi.

3 Mayıs 1953'te Köln'de yayın hayatına başlayan kuruluşun misyonu Almanya dışında yaşayan Alman vatandaşları için bilgi kaynağı olmak ve Nazi Almanyası'nın dünyada bıraktığı olumsuz Almanya imajını silmekti. 1961 yılında Berlin Duvarı'nın örülmesiyle birlikte Doğu Almanya karşıtı, Batı Almanya yanlısı bir yayın politikası izleyen kuruluş Berlin Duvarı'nın yıkılmasıyla yayın ilkelerini de yenilemiş ve tarafsız bir anlayış benimsemiştir. 1992 yılında halihazırda radyo programlarının yanına televizyon yayınlarını da ekleyen Deutsche Welle etki alanını genişletmiştir.
Kuruluşun Türkçe yayınları 1 Temmuz 1962 tarihinde başlamıştır.
Türkçe yayınlar, günümüzde DW'in Türkçe web sitesi, DW Türkçe YouTube kanalı ve ayrıca kurumun öncülüğünde kurulan YouTube kanalı +90 (Plus90) üzerinden devam ettirilmektedir. DW'nin yanı sıra uluslararası kamu yayıncıları BBC ile France 24 (F24) ve Amerika'nın Sesi de (Voice of America - VoA) kanalın içerik sağlayıcıları arasında bulunmaktadır.
Geçmişte gazeteci Baha Güngör yönetiminde Türkçe radyo ve internet yayınları olmuştur. NTV Radyo ile yayın ortaklığı bulunmuştur. Bu dönemde NTV sık sık Deutsche Welle Türkçe bölümüne bağlanıp, Almanya'yla ilgili haberleri buradan görüntülü olarak almaktadır. Ayrıca diğer Türk medya kuruluşları da Almanya ve Avrupa konularında sık sık Deutsche Welle Türkçe servisinin görüşlerine başvurmaktadır.
Deutsche Welle, 2025 yılında Rusya'da 'istenmeyen örgüt' olarak nitelendirilmişti.

BBC Türkçe Servisi'nin 2013 Taksim Gezi Parkı protestoları kapsamında "Dünya Gündemi" programını yayımlamayan NTV ile ortaklığını askıya almasından sonra, Deutsche Welle'den de bu yönde bir adım atması talep edildi. Deutsche Welle Basın Sözcüsü Johannes Hoffmann yaptığı açıklamada, NTV Radyo'ya aktarılan yayınların halihazırda sansüre uğramadığını, sansür durumunda Deutsche Welle'nin de NTV ile iş birliğini askıya alacağını duyurdu.

Gerekli lisans alımını gerçekleştirmediği gerekçesiyle, RTÜK’ün talebiyle Deutsche Welle Ankara 1. Sulh Ceza Hakimliğinin 30 Haziran 2022 tarihli kararı ile saat 22.00'da erişime engellendi. 2019 yılının Ağustos ayında yayımlanan yönetmelikle internet üzerinden yayın yapan platformlara RTÜK'ten lisans alma şartı getirilmişti.

Resmî site (İngilizce)
Resmî site (Türkçe)

Dev Japon semenderi (Andrias japonicus) Cryptobranchidae familyasından bir semender türü.

Dev Japon semenderi, dünyanın en büyük ikinci semenderidir. Rekor ise 1,8 m uzunluğunda olan Dev Çin semenderine aittir. Dev Japon semenderinin uzunluğu ise 1,5 m kadardır. Ancak bu bile onu diğer akrabalarına kıyasla devasa yapar. Çünkü diğer semender türleri ortalama 5 – 15 cm uzunluğundadır. Büyük kafasının üzerindeki iki göz küçük olmasına karşın konum nedeniyle geniş görme açısı sağlar. Karada da dolaşabilse de bataklık, göl gibi sulu ortamlar da yaşamak için evrimleşmiştir.

Dev Japon semenderi genellikle Japonya'da, Kyushu Adası'nın kuzey kesimlerinde ve Honshu'nun batı bölgelerinde bulunan nehirlerde yaşamaktadır.

Dev Japon semenderinin en çok sevdiği besinler balık, kerevit, küçük semenderler, solucanlar ve salyangozlardır. Avını yan taraflardaki dişleriyle ısırarak öldürür.

Üreme şansı için yarışan birçok erkek birey, yaraları nedeniyle ölür. Dişiler tek seferde 400 - 500 yumurta bırakırlar. Bu yumurtalar 12 - 15 hafta sonra çatlar ve yavrular doğar.

Dominika (İngilizce: Dominica), resmî adıyla Dominika Topluluğu, Karayipler'de bir ada ülkesidir. Başkenti Roseau adanın batı kıyısındadır. Coğrafi olarak Küçük Antiller'in güneyini oluşturan Rüzgârüstü Adaları'nda bulunur. Kuzeyinde Guadeloupe, güneyinde Martinik bulunur. Dominika'nın yüzölçümü 750 km², en yüksek noktası 1447 m'lik Morne Diablotins'tir. 2011 verilerine göre adada 71.293 kişi yaşamaktadır.
Adanın ilk yerleşimcileri 5. yüzyılda Güney Amerika'dan göçen Aravaklardır. Karayip halkı 15. yüzyıla kadar bölgedeki hakim güç oldu. Kolomb adayı 3 Kasım 1493'te keşfetti. Ardından Avrupalılar adayı sömürgeleştirdiler. Dominika 1690'lardan 1763'e dek Fransızların elindeydi. Fransızlar kahve plantasyonlarında çalıştırmak üzere Batı Afrika'dan köleler getirdiler. Büyük Britanya Krallığı, Yedi Yıl Savaşı'nın ardından 1763'te adayı kontrolüne aldı. Bu dönemde İngilizce Dominika'nın resmi dili oldu. Ada 1978'de bağımsızlığını kazandı.
Dominika doğal güzelliklerinden dolayı "Karayipler'in Doğa Adası" olarak adlandırılır. Ada, Küçük Antiller'in en gencidir ve hâlen jeotermal-volkanik faaliyetlerle oluşumu sürmektedir. Bu nedenle dünyanın en büyük ikinci sıcak su kaynağı olan Kaynayan Göl ülkenin güneyinde yer alır. Adada ayrıca birçok nadir bitki, hayvan ve kuş türüne ev sahipliği yapan dağlık yağmur ormanları bulunmaktadır. Adanın batı kıyıları kuraktır, iç kesimler ise yoğun yağış alır. Emperyal amazon olarak da bilinen sisserou papağanı sadece Dominka'da bulunur ve adanın millî kuşudur. Mor bir sisserou ülke bayrağında simgelenmiştir ve bu Dominika bayrağını mor renk içeren iki ülke bayrağından biri (diğeri Nikaragua) yapmaktadır. Ülke İngiliz Milletler Topluluğu, Birleşmiş Milletler, Amerikan Devletleri Örgütü ve Bağlantısızlar Hareketi üyesidir.

Kristof Kolomb, 1493'te keşfettiği bu adaya Dominika adını verdi. İspanyol ve Fransızların egemenliğinde kaldı. 1763'te İngilizlerin eline geçti (Paris Antlaşması). 1967'de Birleşik Krallık'ta kabul edilen "1967 İlişkili Devlet Yasası" gereğince, anayasası ve dolayısıyla iç yönetimi üzerinde tam kontrole sahipken, Birleşik Krallık dış ilişkiler ve savunma sorumluluğunu korudu. Dominika, 3 Kasım 1978'de Birleşik Krallık'tan bağımsızlığını elde etti. Ülkede süregelen şiddet ve siyasi istikrarsızlık ortamı, kronik az gelişmişliğe bağlıdır. Bunda, sık sık yaşanan ve büyük yıkımlara yol açan kasırgaların da (Ağustos 1979) önemli payı vardır. 1980'deki genel seçimler muhafazakârların zaferiyle sonuçlanmış, iki darbe girişimi sonrası siyasi yaşam karışmıştır. Dominika, İngiliz Milletler Topluluğu, Birleşmiş Milletler ve Karayip Topluluğu'na üyedir. Küba, Venezuela, Bolivya ve Nikaragua'nın içinde yer aldığı ALBA'nın üyesidir.

Ada, volkanik kökenlidir. Verimli topraklara ve dünyanın ikinci büyük kaynar gölüne sahiptir. Adanın omurgasını oluşturan yüksek sırttan, kıyı şeridine doğru birkaç ırmak iner.

Zengin volkanik toprakta yetişen sık tropikal bitki örtüsü, adanın beşte ikisini kaplar. İklimi sıcak ve nemlidir. Topraklarının ancak onda biri ekilebilir durumdadır.

Dominikalıların büyük çoğunluğu Afrika kökenlidir. Avrupa kökenli azınlık (Fransız ve İngiliz sömürgecilerin torunları ve İrlanda kökenli bazı kişiler) ile birlikte artan karma bir nüfus vardır ve az sayıda Lübnanlı, Suriyeli ve Asyalı yaşamaktadır. Dominika, aynı zamanda, komşu adalardan imha edilen veya sürülen Kolomb öncesi yerli Kalinago (daha önce Caribs olarak da bilinir) nüfusu olan tek Doğu Karayip adasıdır. 2014 itibarıyla 3.000'den fazla Kalinago kalmıştır. Dominika'nın doğu kıyısındaki sekiz köyde yaşamaktadır.
Dominika'nın nüfus artış hızı, öncelikle diğer ülkelere göç nedeniyle çok düşüktür. 21. yüzyılın başlarında, en popüler ülkeler için göçmen sayıları şu şekildedir: Amerika Birleşik Devletleri (8.560), Birleşik Krallık (6.739), Kanada (605) ve Fransa (394).
Dominika, 1832'de kısmen Leeward Adaları federal kolonisine entegre edildi. Daha sonra 1871'de Leeward Adaları Federasyonu'nun tam bir parçası oldu. Başından beri, daha önce Dominika, federasyonun diğer daha İngilizce konuşan adalarının siyasi veya kültürel geleneklerinde hiçbir rol oynamamıştı. Şimdi, bir Leeward Adası olarak, binlerce dönüm ormanlık topraklanmamış araziye sahip bu çok daha büyük bölge Montserrat ve Antigua halkına açıktı. 20. yüzyılın başında, Rose'un limon suyunu üreten Rose's Company, ürününe olan talebi, ürünü Montserrat'tan tedarik etme yeteneğinden daha fazla gördü. Bu duruma verdikleri yanıt Dominika'ya toprak satın almak ve Montserrat çiftlik işçilerini yer değiştirmeye teşvik etmekti. Sonuç olarak, Dominika, Wesley ve Marigot'ta iki dil topluluğu vardı.

Dominika, 1993 yılından bu yana kendi yatırım programı ile vatandaşlık programına sahiptir. Bu yatırımların şu an hükûmetin toplam gelirinin %16'sını oluşturduğu düşünülmektedir. 1 Şubat 2017'de yayınlanan Arton Capital'in Arton Endeksi'nde, yatırım programlarıyla ikamet ve yatırım programlarıyla vatandaşlık programlarının dahil olduğu toplam on iki programdan ikinci seçilmiştir.
Plantasyonlar (muz, kakao, yeşil limon, kopra, vanilya), ponza ve balıkçılıkla birlikte temel geçim kaynaklarını oluşturur. Gıda maddeleri ithal etmek durumundadır. Ekonomik büyümenin temelini turizm oluşturur.

Yaban hayatın korunduğu Morne Trios Pitos Ulusal Parkı, turistlerin gözde uğrak yeridir.

Dominika Ekonomik Vatandaşlık Programı

Doraemon (Japonca: ドラえもん: ドラえもん) Fujiko F. Fujio (藤子·F·不二雄) tarafından yazılan ve çizilen bir Japon manga serisidir. Mangası (Japon çizim sanatıyla yapılmış çizgi roman) 1969 yılında, animesi (Japon çizim sanatıyla çizilmiş çizgi film) TV'de 1979 yılında yayınlanmıştır.
Doraemon, gelecekte üretilmiş robot bir kedidir. Hikâye, 2112 yılında Matsushiba Robot Fabrikası'nda başlar. Bu fabrikada üretilen her robotun çeşitli ilgi alanları ve görevleri vardır. Filmin ana kahramanı Doraemon'un görevi çocuk bakıcılığıdır ancak derslerindeki başarısızlığı ve beceriksizliği nedeniyle diğer robotlar tarafından dışlanır. Kimse onun Robot Akademisinden mezun olduktan sonra iş bulabileceğine inanmazken şans eseri bir ailenin Sewashi isimli çocuğuna bakıcılık yapması için işe alınır. Yaşadığı birtakım talihsiz olaylara rağmen onunla geçirdiği mutlu yılların ardından Sewashi'ye değerli bir yılbaşı hediyesi vermek ister. Sewashi'nin büyük-büyük dedesi Nobita Nobi'yi mutlu etmek ve daha iyi bir gelecek yaşamasını sağlamak için zamanda yolculuk yaparak geçmişe gider. Bu onun Sewashi'ye yılbaşı hediyesidir. Hikâye sonrasında Doraemon'un Nobita Nobi'yle yaşadığı maceralar ve ona yardım etme çabalarıyla geçecektir.

"Doraemon" ismi yaklaşık olarak "başıboş" anlamındadır. Doraemon'un (ドラえもん) yazılımı iki Japon alfabesinden oluşmuştur. "Dora" (ドラ) kelimesi Katakana alfabesi (カタカナ - 片仮名), "Emon" (えもん) kelimesi ise Hiragana alfabesinden (ひらがな - 平仮名) oluşmuştur. "Dora" sokak kedisi anlamında (どら猫 - Dora-neko), "Emon" ise geçmişten gelmiş artık çok sevilen erkek anlamındadır.

Seslendirmeler (Japonca): Kōsei Tomita (富田 耕生)-Masako Nozawa (野沢 雅子)=(1973)  Nobuyo Ōyama (大山 のぶ代)=(1979~Mart 2005)  Wasabi Mizuta (水田 わさび)=(Nisan 2005~)
Doraemon, doğum tarihi 3 Eylül 2112 olan ve gelecekten gelen mavi renkte bir robot kedi. Nobita'ya yardımcı olmak için gelecekten gelmiştir. En çok sevdiği şey Dorayaki (ドラ焼き, bir Japon keki), en nefret ettiği şeyler ise farelerdir. 129 kg ve 129 cm'dir. Dört boyutlu bir cebe sahiptir.

Seslendirmeler (Japonca): Toshiko Ōta (太田淑子)=(1973) Noriko Ohara (小原乃梨子)=(Nisan 1979~Mart 2005) Yuko Maruyama (丸山裕子)=(Temmuz 1979) Megumi Ōhara (大原めぐみ)=(Ağustos 2005~)
Nobita, Doraemon'un en iyi arkadaşıdır. 7 Ağustos'ta doğmuştur. Manga serisinde 4, anime serisinde 5. sınıfta okumaktadır.
Nobita'nın ne ders ne spor yeteneği az denilecek kadar kötü olduğundan 21.yüzyıldan Doraemon onu kurtarmak için gelmiştir. Genellikle sınavlardan 0 alır. Bu yüzden annesi hep kızar. Yardımsever, duyarlı ve iyi kalplidir. Hiçbir yeteneği yok değildir. Silah atışında hedef tutturma ve ayatori (İp ile yapılan Japon el sanatı) de çok iyidir. Ayrıca öğlen uykularında da çok iddialıdır. 0.93 saniyede uyuma rekoru vardır. Yeşil biberleri sevmez. Genellikle Doraemon'un ödünç verdiği eşyaları pek etkili kullanmaz. Gelecekte Shizuka ile evlenir ve Nobisuke isimli oğlu vardır.

Seslendirmeler (Japonca): Masako Ebisu (恵比寿まさ子)=(1973) Michiko Nomura (野村道子)=(Nisan 1979~Mart 2005) Yumi Kakazu (かかずゆみ)=(Nisan 2004~)
Mayıs'ta doğmuştur. Nobita ile sınıf arkadaşıdır. Samimi ve cömert bir kızdır. Banyo yapmak hobisidir. En sevdiği yiyecek fazla kızarmamış patatestir. Keman çalmayı sevmemesine rağmen çok iyi bir şekilde piyano çalabilir. Keman çalma da çok kötüdür, Giant'ın sesiyle yarışabilecek kadar. Pero isimli bir köpeği ve Pi-chan isimli bir muhabbet kuşu vardır. Yemek pişirmeyle ilgilidir. Ders notları da iddialı Dekisugu ile yarışabilecek düzeydedir. Gelecekte Nobita'nın başına bir bela gelmesin diye kendini sorumlu tuttuğundan onunla evlenir. Nobisuke adında oğulları olur.

Seslendirmeler (Japonca): Shun Yashiro (八代駿)=(1973) Kenta Kimotsuki (肝付兼太)=(Nisan 1979~Mart 2005) Naoki Tatsuda (Kasım 1985~Aralık 1985) Tomokazu Seki (関智一)= (Nisan 2005~)
Şubat ayında doğmuştur. Nobita'nın sınıf arkadaşıdır. Alçak komplekslidir. Kendini beğenmiştir, her gün ayna karşısında kendini över. Ailesi çok zengindir. Babası şirket başkanı ve aynı zamanda bir dizide oynamaktadır.

Seslendirmeler (Japonca): Kenta Kimotsuki (肝付兼太)=(1973) Kazuya Tatekabe (たてかべ和也)=(Nisan 1979~Mart 2005) Subaru Kimura (木村昴)=(Nisan 2005~)
15 Haziran'da doğmuştur. Nobita'nın sınıf arkadaşıdır. Sınıf, onu "zorba" olarak tanır. Zorba ve iri yarı olmasına rağmen oldukça duygusaldır. Oldukça şişmandır. Şarkıları korkunçtur. Çocukları korkutmayı çok sever.

Seslendirmeler (Japonca): Noriko Ohara (小原乃梨子)=(1973) Sachiko Chidjimatsu (千々松幸子)=(Nisan 1979~Mart 2005) Kotono Mitsuishi (三石琴乃)=(Nisan 2005~)
Nobita'nın annesidir. 38 yaşında ve ev hanımıdır. Nobita, tembellik ya da yaramazlık yapınca ona çok kızar. Evlenmeden önceki soyadı Kataoka (片岡)dır.

Seslendirmeler (Japonca): Ichiro Murakoshi (村越伊知郎)=(1973) Masayuki Katō (加藤正之)=(Nisan 1979~Ekim 1992 - 1993 yılındaki ani ölümüyle yerini Yōsuke Naka almıştır.) Yōsuke Naka (中庸助)=(Ekim 1992~Mart 2005) Yasunori Matsumoto (松本保典)=(Nisan 2005~)
Nobita'nın babasıdır. 24 Mayıs'ta doğmuştur, 36 yaşındadır. Tamako Nobi ile evlidir.

Doraemon Resmi Web Sitesi 4 Nisan 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Japonca)
Doraemon Film Resmi Web Sitesi (1980–2009) 24 Haziran 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Japonca)

Doğal afet veya doğa kaynaklı afet büyük oranda veya tamamen insanların kontrolü dışında gerçekleşen, mal ve can kaybına neden olabilen, büyük ölçekli bir tehlike ve olay'dır. Antropojenik tehlike türleri de buna neden olabilir. Bu zaman devlet tarafından olağanüstü hâl veya sokağa çıkma yasağı uygulanabilir. Bu olaylar sonucu kıtlık, epidemi, salgın, pandemi olabilir. Çoğu ülke tarafından kayıpları küçültmek için afet risk azaltma, acil tahliye, depreme hazırlık, kasırga hazırlığı, insani yardım, sivil savunma önlemleri alınır.

Kütle hareketi
Heyelan
Çığ
Çamur akışı
Enkaz Akışı
Deprem
Sismik tehlike
Sismik risk
Toprak sıvılaşması
Volkan patlaması
Piroklastik akış
Lahar
Volkanik kül
Erozyon
Obruk

Sel
Kıyı taşkını
Seyelan
Fırtına dalgası
Diğerleri
Tsunami
Megatsunami
Limnik patlama

Sıcaklık
Kar fırtınası
Soğuk dalga
Kar fırtınası
Dolu
Sıcak hava dalgası
Kuraklık
Aşırı kuraklık
Siklonik fırtınalar
Oraj
Kasırga
Tornado
Tropikal siklon
Diğerleri
Orman yangını
Ateş fırtınası
Enkaz
Deniz atığı
Uzay
Tehlikeli olabilecek cisim
Çarpma olayları
Meteor yağmuru
Jeomanyetik fırtına
Güneş püskürtüsü
Uzay atığı
Süpernova
Hipernova

Ölü sayısına göre doğal afetler listesi
Tehdit (risk yönetimi)
Hayatta kalma kiti
Afet ve acil durum yönetimi
İnsani krizler
Kriz yönetimi
Ekstrem hava olayları

Doğu Asya Zirvesi (EAS), Doğu Asya, Güneydoğu Asya ve Güney Asya'nın 16 ülkesinin liderleri tarafından her yıl düzenlenen bir forumdur. 2011'de ABD ve Rusya'nın da zirveye ortak olmalarıyla üye sayısı 18'e çıkmıştır. EAS toplantıları, yıllık ASEAN liderlerinin toplantılarından sonra yapılmaktadır. İlk zirve 14 Aralık 2005 tarihinde Malezya'nın Kuala Lumpur kentinde gerçekleştirildi.

Doğu Timor (ASEAN üyesi) 
Papua Yeni Gine
Pakistan ve Moğolistan, 2006 yılında Malezya tarafından aday gösterilmişlerdir. 2010 yılında Vietnam'da Moğolistan'ın adaylığı gündeme geldi.
Pakistan ve Bangladeş 2007 yılındaki zirvede Japonya tarafından önerildi.
Avrupa Birliği 2007 yılında gözlemci olmak istediğini deklare etti.
Arap Ligi 2008 yılında görüşmelerde bulundu ve gözlemci olarak bir role sahip olma arzusunu dile getirdi.

Dragon Ball (Japonca: ドラゴンボール, romanize: Doragon Bōru; "Ejder Topu"), Akira Toriyama tarafından hazırlanan bir medya imtiyazıdır. Toriyama tarafından yazılan serinin temelini oluşturan manga serisi, Aralık 1984-Haziran 1995 tarihleri arasında Shueisha'nın Weekly Shōnen Jump dergisinde 42 tankōbon cilt halinde yayınlandı. Toriyama, seriyi yaratırken Batı'ya Yolculuk isimli Çin romanından ilham almıştır. Dragon Ball, Son Goku'nun maceralarını konu almaktadır. Hikâyedeki olaylar, Goku'nun çocukluğundan yetişkinliğine hayatı boyunca dövüş sanatlarında kendini geliştirerek güçlenmesini ve herhangi bir dileği gerçekleştirecek güce sahip olan Ejder Topları'nı ararken dünyayı keşfedişi etrafında şekillenir. Dragon Ball mangası Japonya'da 159 milyon satmıştır.
Manga daha sonra Toei Animation tarafından hazırlanan Dragon Ball ve Dragon Ball Z olmak üzere iki anime televizyon serisine uyarlandı. Dragon Ball, Şubat 1986-Nisan 1989 tarihleri arasında yayınlandı. Ayrıca, 20 animasyon uzun metrajlı film, üç televizyon özel filmi ile Dragon Ball GT (1996–1997) ve Dragon Ball Super (2015-2018) olmak üzere iki anime devamı serisi hazırlandı. 2009'dan 2015'e kadar Dragon Ball Z serisinin gözden geçirilmiş bir versiyonu Dragon Ball Z Kai  adıyla yayınlandı ve yalnızca animede yer alan materyalin çoğunu kaldırarak manganın hikâyesine daha sadık bir şekilde takip eden bir yeniden yapım olarak yayınlandı. Birkaç şirket, hem animasyon hem de canlı çekim filmleri, kart koleksiyonu oyunları, çok sayıda aksiyon figürü, çeşitli film müzikleri koleksiyonları ve çok sayıda video oyunu içeren büyük bir medya imtiyazı haline gelen seriye dayalı çeşitli satış türleri ortaya çıktı. Dragon Ball, tüm zamanların en yüksek hasılat yapan medya serilerinden biri haline geldi.
Dragon Ball, piyasaya sürülmesinden bu yana 40'tan fazla ülkede satılan manga ve 80'den fazla ülkede yayınlanan anime ile tüm zamanların en başarılı manga ve anime serilerinden biri haline geldi. Manganın toplanan 42 adet tankōbon cildi Japonya'da 160 milyondan fazla sattı ve dünya çapında 250-300 milyondan fazla sattığı tahmin edilmekte ve bu da seriyi tarihin en çok satan manga serilerinden biri haline getirmektedir. Eleştirmenler hikâyenin sanatını, karakterizasyonunu ve mizahını övdü. Birçok manga sanatçısının seriyi kendi popüler çalışmaları için bir ilham kaynağı olarak göstermesiyle, şimdiye kadar yapılmış en büyük ve en etkili manga serilerinden biri olarak kabul edilmektedir. Anime, özellikle Dragon Ball Z, dünya çapında oldukça popülerdir ve Japon animasyonunun Batı kültüründeki popülaritesini artırmada en etkili olanlardan biri olarak kabul edilir. Dünya çapında çok sayıda sanatçı, sporcu, ünlü, film yapımcısı, müzisyen ve yazar tarafından referans verilen ve ilham veren küresel popüler kültür üzerinde önemli bir etkisi oldu.

12 yaşındaki Son Goku, dedesini kaybetmiş ve ondan yadigar kalan 4 yıldızlı topu ile tek başına yaşamaktadır. Dileğini gerçekleştirmek isteyen birçok kişi bu 7 ejder topunun peşindedir. Bulma adlı kız da bu topları aramaya kalkışır ve yolculuğuna devam ederken Son Goku ile tanışır.
Kendisine dünyanın en yakışıklı erkek arkadaşını dilemek amacında olan Bulma, toplardan birine sahip olan Goku'yu kendisi ile topların geri kalanını bulmak için yola çıkmaya ikna eder. Böylelikle macera başlar.

Son Goku (孫 悟空, Son Gokū) Akira Toriyama tarafından oluşturulan Dragon Ball anime serisinin ana karakteri. 737 yılında (serinin kendine özgü takvimine göre) doğdu ve 175 cm boyunda ve 62 kg ağırlığında. Son Goku biraz tuhaf maymun kuyruklu çok fazla güçlü ve dövüş sanatlarını öğrenmeye çalışan küçük bir çocuk olarak karşımıza çıkıyor. Ayrıca Son Goku geceleri dolunay gördüğünde büyük bir maymuna dönüşüyor. Chi Chi ile evlenerek Gohan ve Goten'in babası olmuştur. Adı Batı'ya Yolculuk (西遊記 / 西游记) adlı romanın baş kahramanı Sun Wukong (孫悟空 / 孙悟空)'dan alındı. 

Goku insan değildir ve bir Saiyan'dır. Bu ırk, Vegeta gezegeninde yaşamaktadır. Babasının ismi Bardock'tur. Erkek kardeşinin ismi Raditz'dir. Fakat Goku ve Piccolo birlikte savaşarak onu öldürürler. Annesinin ismi Gine'dir.

Bulma (ブルマ), 16 yaşındayken ejder topu radarını icat etmiş ve ejder toplarını aramaya yola çıkmıştır. Mavi saçlı bir kızdır. Babası ülkenin en büyük Hoi poi kapsülü şirketinin sahibi ve bir dahidir. Goku'nun elinde bulunan ejder topunun izini sürerken karşılaşırlar. Goku'nun gücünü ve saflığını fark eder ve onu koruması için kandırıp yanına alır. Yakışıklı erkeklerden çok etkilenir. Güzelliği nedeniyle serideki çok sayıda cinsel esprinin hedefi olmuştur. Önce Yamucha ile çıkmış, daha sonra Dragon Ball Z serisinde Saiyan ırkının prensi Vegeta ile evlenerek Trunks ve Bra'nın annesi olmuştur.

Oolong (ウーロン), Domuza benzeyen bir yaratıktır. İstediği nesneye ve çizmeye bürünebilir fakat bu değişimin zayıf yanı 5 dakika sürdürebilmesidir. Sonrasında 1 dakika boyunca dinlenmek zorundadır. Ayrıca dev yaratıklara dönüşebiliyor bile olsa dayanıklılığı ve kuvveti domuz formundaki orijinal seviyede kalır. Biraz da sapık yanları vardır. Özellikle kadın küloduna zaafı vardır. İlk sezonda dilek ejderhasından bir kadın kilodu istemiştir. Şekil değiştirme okulunda Puar ile birlikte okurken öğretmenlerin külotlarını çaldığı için atılmış. Adı Wulong Çayı (烏龍茶 / 乌龙茶)'dan alındı.

Kame Sennin, (亀仙人 ya da Muten Rōshi 武天老師) Goku'nun manevi büyük babası olan Gohan'ın öğretmeni. Roshi uçsuz bucaksız denizin ortasındaki bir adada küçük evinde yaşar. Kaplumbağa Keşiş olarak da bilinir. Aynı şekilde Gyumao adlı savaşçının da öğretmenidir. Roshi gelmiş geçmiş en usta dövüşçüdür. Dövüş Sanatlarında ondan öte kimse gösterilemez. Dövüş sanatlarındaki ustalığı kadar genç kızlara olan düşkünlüğü ile de bilinir. Roshi Usta'nın Kamehameha (-ha- kelimesi Japonca dalga demek) adını verdiği özel bir saldırısı vardır. Bedendeki bütün enerjiyi tek bir noktada toplayarak inanılmaz bir güç ortaya çıkaran bu dalgayı geliştirmek için Roshi usta 50 yılını vermiştir. Sonsuz yaşam iksirini içtiğinden ölümsüzdür. Gençken Tenkaichi Okulunda eğitim gören Roshi'nin bir de hasımı vardır (Crane Hermit). Ve ustası Mutaito'dur. Mutaito zamanında Piccolo'yu mühürlemek için Evil Containment Wave (Mafūba) adı verilen tekniği geliştirmiştir. Roshi ilerleyen zamanlarda bunu yaparken kutuyu ıskalar. Roshi; Goku, Yamucha ve Kuririn'i zorlu eğitiminden geçirmiştir .Son öğrencileri de bunlardır.

Yamucha (ヤムチャ), (183 cm, 68 kg), (doğum yılı 733) Dragon Ball serisinde ilk kez Goku ve arkadaşlarının önünü kesen haydut olarak karşımıza çıkıyor. Çok güçlü yakışıklı bir dövüş ustasıdır. Ana tekniği Rōgafūfūken'dir. Yamucha'nın para ya da güç hırsı yoktur ancak güzel kızlardan utanmakta ve korkmaktadır. Hayalinde güzel bir kızla sade bir evlilik yapmak vardır ancak korkusu nedeniyle bunu gerçekleştirememektedir. Yamucha, Goku ve arkadaşlarını gizlice takip ederek toplayacakları ejder toplarını çalmak ister. Amacı ejder toplarını kullanıp Shen Long'dan kızlardan korkmamayı dilemektir. Böylece hayalindeki gibi sade bir evliliği gerçekleştirebilecektir. İlerleyen bölümlerde Bulma'ya aşık olur. Onun sayesinde kızlardan korkmamayı öğrenir. Adı Yamu cha (飲茶 / 饮茶)'dan alındı. Serinin ilerleyen bölümlerinde kendini dövüşlerde fazla göstermemektedir. Puar onun en yakın dostudur.

Puar (プーアル), Yamucha'nın yoldaşıdır. Yamucha'nın haydutluk zamanında ona yardım etmiştir. Oolong ile şekil değiştirme okulundan arkadaşlardır. Puar aynı Oolong gibi istediği şekle ve cisme bürünebilmektedir. Ancak Oolong'un aksine okuldan mezun olduğu dolayısıyla tam anlamıyla eğitildiği için 5 dakikada bir şeklini değiştirmeden sürekli olarak değiştiği şekilde kalabilir. Görünüş olarak bir tür kediye benzer ve kanatları olmadan havada süzülebilir. Adı Puar Çayı (普洱茶 / 普洱茶)'dan alındı.

Piccolo (ピラフ), aslen bir Namekli (Namekusei-jin) olup, daha önce Dünya'yı ele geçirmeye çalışmış ama Mutaito tarafından bir kutuya hapsedilmiş bir karakterdir. İlk seride Pilaf, kutuyu bir okyanusun dibinden çıkararak Piccolo Daimao'nun tekrar özgürlüğüne kavuşmasına sebep olmuştur. Daha sonra ejder toplarını toplayıp eskisi gibi genç olmayı diler. Daha sonra Shen-Long giderken onu öldürür. İlerleyen bölümlerde Goku Piccolo'yu öldürür ancak ölürken Namekliler'e özgü üreme biçimi olan ağzından bir yumurta çıkarmak suretiyle kendi çocuğu olacak olan Piccolo Jr.'un intikamını almasını temenni eder. Piccolo Jr., kendini güçlendirip yıllar sonra Tenkaichi Dövüş Sanatları Turnuvasına katılır. Goku, zorlu ve başa baş bir mücadeleden sonra, turnuvada onu yener. Goku, Piccolo tam ölmek üzereyken Senzu Fasulyesi adı verilen ve hayat enerjisini yenileyen sihirli fasulyelerden yedirir. Daha sonra bir Saiyan olan Raditz (aynı zamanda Goku'nun kardeşidir) Dünya'ya gelir ona karşı birlikte savaşırlar ve kadim dost olurlar.

Ülkesinin imparatoru olmasına rağmen tüm dünyanın hakimi olmak amacıyla ejder toplarını aramaktadır. Vakur, kurnaz, zalim görünmeye çalışsa da korkak ve aptaldır. Daha sonra serinin üçüncüsü olan GT'de Dragon Ball'ları elde etmek için Kami'nin tapınağına tırmanır orada Kami'nin daha sonra yaptığı ve mühürlediği Siyah yıldızlı Dragon Ball'ları bulur. Dilek dileyecekken Karşısına ezeli düşmanı Goku çıkar bu arada ikisi de 50'li yaşları geçmişlerdir. Bu duruma kızan Pilaf Goku'ya keşke küçücük olsaydın da seni ezebilseydim der ve bu dilek SehnLong tarafından kabul edilir. Daha sonra Dragon Ball'lar evrenin dört bir yanına saçılır.

Mai (マイ), Emperor Pilaf'ın güzel gizli ajanı. İmparatora tümden bağlılığı vardır. Goku ve Bulma'nın peşine takılıp topları çalmaya çalışan esmer hatundur. Shaomai (燒賣 / 烧卖)'nin Kantong lahçesi olan Shiumai'nin "Mai"'sinden alındı.

Shu (シュウ), orijinal manga versiyonda Soba (ソバ), Üzerinde ninja kıyafeti olan bir tilki. İmparator Pilaf'ın gizli ajanı. Mai ile ortak çalışır. Shaomai (燒賣 / 烧卖)'nin Kantong  lehçesi olan Shiumai'nin "Shiu"'sundan alındı.

Goku'nun yaşıtlarında bir dövüş sanatı öğrencisi. Orinji tapınağında 8 yıl eğitim aldıktan sonra Usta Roshi'ye kendini kabul ett

Dörtlü Güvenlik Diyaloğu (İngilizce: Quadrilateral Security Dialogue (QSD)) veya kısaca Quad, Amerika Birleşik Devletleri, Avustralya, Hindistan ve Japonya arasında bir stratejik güvenlik diyaloğudur.
Diyalog, ilk olarak 2007 yılında Avustralya başbakanı John Howard, Hindistan başbakanı Manmohan Singh ve ABD başkan yardımcısı Dick Cheney'nin desteğiyle Japonya başbakanı Shinzo Abe tarafından başlatıldı. Daha sonra Manila'daki 2017 ASEAN zirvesi sırasında Japonya başbakanı Shinzo Abe, Avustralya başbakanı Malcolm Turnbull, Hindistan başbakanı Narendra Modi ve ABD başkanı Donald Trump liderliğindeki dört eski üye, Çin'e karşı askeri ve diplomatik olarak Hint-Pasifik'te karşı koymak için dörtlü ittifakı yeniden canlandırmayı kabul etti.
Mart 2021'deki The Spirit of the Quad adlı ortak açıklamada, Dörtlü üyeler Özgür ve Açık bir Hint-Pasifik için ortak bir vizyon ve Dörtlü üyelerin belirttiği Doğu ve Güney Çin denizlerinde Çin'in hak iddialarına karşı uluslararası kurallara dayalı bir denizcilik düzeni tanımladılar. Quad, COVID-19'a yanıt verme sözü verdi ve Güney Kore, Yeni Zelanda ve Vietnam'dan temsilcilerin dahil olduğu ilk Quad Plus toplantısını düzenledi.

Dünya Ekonomik Forumu (İngilizce: World Economic Forum, WEF), merkezi İsviçre'nin Cenevre kentinde yer alan uluslararası bir vakıftır. Her yıl İsviçre'nin Davos kasabasında yapılmaktadır.
WEF, en çok her yıl ocak ayının sonunda İsviçre'nin Graubünden kantonunda, Doğu Alpleri'nde yer alan Davos adlı dağ tatil beldesinde düzenlenen yıllık toplantısıyla tanınır. Toplantılar aralarında yatırımcılar, iş dünyası liderleri, siyasi liderler, ekonomistler, ünlüler ve gazetecilerin de bulunduğu yaklaşık 3.000 ücretli üye ve davetli katılımcıyı bir araya getirir. Beş güne kadar süren toplantılarda, küresel meseleler yaklaşık 500 oturumda ele alınır. Vakfın finansmanı ise büyük ölçüde, bünyesindeki yaklaşık 1.000 çok uluslu şirketten sağlanmaktadır.
Dünya Ekonomik Forumu ve Davos'ta düzenlenen yıllık toplantılar yıllar içinde çeşitli eleştirilere konu olmuştur. Bunlar arasında küresel ve demokratik kurumların şirket çıkarları tarafından etkilenmesi iddiaları, kurumsal “aklama” girişimleri, güvenlik önlemlerinin kamuya yüklediği maliyetler, kuruluşun vergi muafiyeti, karar alma süreçleri ile üyelik kriterlerinin belirsizliği, mali şeffaflık eksikliği ve yıllık toplantıların çevresel etkisi yer almaktadır.

Forum 1971 yılında, Cenevre Üniversitesi'nde işletme profesörü olan Klaus Schwab tarafından kurulmuştur. İlk olarak Avrupa Yönetim forumu adında kurulmuştur daha sonra 1987 yılında Dünya Ekonomik Forumu olarak değiştirilmiştir ve uluslararası anlaşmazlıkları çözmek için bir platform sağlayarak dahil vizyonu genişletilmeye çalışılmıştır.
1971 yazında Schwab Avrupa firmalarına Amerikan yönetimi uygulamaları tanıtmak için Avrupa Komisyonu ve Avrupa sanayi dernekleri himayesinde, Davos Kongre Merkezi'nde düzenlenen ilk Avrupa Yönetim Sempozyumuna; Batı Avrupa firmalardan 444 yöneticiyi davet etmiştir. Daha sonra Dünya Ekonomik Forumu'nu kâr amacı gütmeyen bir kuruluş olarak Cenevre merkezli kurdu ve Avrupalı iş liderlerini her ocak ayında yıllık toplantılar için Davos'a çekmiştir.
Siyasi liderler foruma ilk kez 1974 yılında davet edilmiştir. Forum bundan kısa zaman sonra, siyasi liderler tarafından tarafsız bir platform olarak kullanılmaya başlandı. Davos Deklarasyonu 1988 yılında Türkiye ve Yunanistan tarafından, bu iki ülkeyi savaş eşiğinden döndürmek adına imzalanmıştır.

Dünya Ekonomik Forumu Web sitesi1 Eylül 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
YouTube'da Dünya Ekonomik Forumu4 Ocak 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Küresel Gündem 20091 Ekim 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

.cn, Çin'in İnternet ülke üst seviye alan adıdır. Yönetimi Sanayi ve Bilgi Teknolojileri Bakanlığı, kayıt işlemleri ise Çin İnternet Ağı Bilgi Merkezi tarafından yapılmaktadır.

ac.cn: Akademik araştırma kuruluşları
com.cn: Endüstriyel, ticari, finansal işletmeler ve bireyler
edu.cn: Eğitim kurumları
gov.cn: Devlet daireleri (hem merkezi hem de yerel hükûmetler)
mil.cn: Ordu kurumları
net.cn: Ağlar, NICs ve NOCs
org.cn: Kâr amacı gütmeyen kuruluşlar

ah.cn : Anhui
bj.cn : Pekin
cq.cn : Çongçing
fj.cn : Fujian
gd.cn : Guangdong
gs.cn : Kansu
gz.cn : Guizhou
gx.cn : Guangşi Zhuang Özerk Bölgesi
ha.cn : Henan
hb.cn : Hubei
he.cn : Hebei
hi.cn : Hainan
hl.cn : Heilongjiang
hk.cn : Hong Kong
hn.cn : Hunan
jl.cn : Jilin
js.cn : Jiangsu
jx.cn : Jiangxi
ln.cn : Liaoning
mo.cn : Makao
nm.cn : İç Moğolistan
nx.cn : Ningksia Huy Özerk Bölgesi
qh.cn : Çinghay
sc.cn : Siçuan
sd.cn : Şantung
sh.cn : Şanghay
sn.cn : Şensi
sx.cn : Şansi
tj.cn : Tientsin
tw.cn : Tayvan
xj.cn : Sincan Uygur Özerk Bölgesi
xz.cn : Tibet Özerk Bölgesi
yn.cn : Yünnan
zj.cn : Zhejiang

.公司.cn : .com.cn'ye alternatif
.網絡.cn : .net.cn'ye alternatif
.网络.cn : .net.cn'ye alternatif

Çince karakterler içeren uluslararası alan adları .cn üst düzey alan adı altında ikinci düzeyde kaydedilebilir.
25 Haziran 2010'da ICANN, .中国 ve .中國 gibi uluslararası ülke kodu üst düzey alan adlarının kullanılmasını onayladı.

.hk
.mo
.tw

1876-1879 Kuzey Çin Kıtlığı (Çince: 丁戊奇荒), kuraklıktan kaynaklanan ürün kıtlıkları ve ardından gelen yaygın açlıkla damgalandı. Çin'de 9,5 ila 13 milyon kişi öldü, çoğunlukla Şensi eyaletinde (5,5 milyon kişi), ancak ayrıca Zhili'de (şimdiki Hebei, 2,5 milyon kişi), Henan'da (1 milyon kişi) ve Şantung'da 0,5 milyon kişi öldü. Kıtlık göçünü de içeren nüfus sayımlarındaki nüfus azalması, Şansi'nin %48 (8,18 milyon), Şansi'nin %25 (2,43 milyon) ve Henan'ın %22 (7,48 milyon) kaybettiği 23 milyonluk bir düşüşü gösterir. Kuraklık 1875'te başladı ve El Niño-Güney Salınımı'ndan etkilendi.

İngiliz misyoner Timothy Richard ilk olarak 1876 yazında Shandong'da kuraklıktan kaynaklanan bir kıtlığı duyurdu. Şanghay'daki yabancı toplumdan kurbanlara yardım etmek için para istedi. Mart 1877'de diplomatlar, iş adamları ve Protestan ve Roma Katolik misyonerlerin katılımıyla Shandong Kıtlık Yardım Komitesi kuruldu.
Richard, o zamanlar yabancılar tarafından neredeyse hiç bilinmeyen komşu Şansi eyaletinde kuraklık koşullarının daha da kötü olduğunun farkına vardı. Richard, 1878'in başlarında Şansi'ye seyahat etti. "Kıtlık günlüğü" koşulları anlatıyordu. "İnsanların evlerini yıkmaları, karılarını ve kızlarını satmaları, kök ve leş, kil ve yaprak yemeleri hiç kimsenin şaşırmadığı bir haber... Yol kenarında çaresizce yatan erkek ve kadınların veya ölü olduklarında aç köpekler ve saksağanlar tarafından parçalanan [ve] çocukların kaynatılıp yenmesi o kadar korkutucu ki, insanın ürpermesine neden oluyor."
Kıtlıktan en ciddi şekilde etkilenen eyalet Şansi oldu ve 15 milyonluk toplam nüfusun yaklaşık 5,5 milyonu öldü. Uzak ve ulaşılması zor kırsal bölgeler en çok zarar görenlerdi.
Kıtlıkla mücadele etmek için, bağış toplamak üzere uluslararası bir ağ kuruldu ve bağışların çoğu İngiltere ve Çin'deki yabancı işletmelerden geldi. Bu çabalar 204.000 gümüş tael getirdi, bu da 2012 gümüş fiyatlarına göre 7-10 milyon dolara denk geliyor. Roma Katolikleri en az 125.000 tael (yaklaşık 5 milyon dolar) topladı ve kıtlık bölgesindeki daha fazla fiziksel varlıkları, yerel düzeyde etkili bir şekilde çalışmalarına olanak sağladı.

40'tan fazla Roma Katolik ve 31 Protestan misyoner, yalnızca Şansi'de yaklaşık 3,4 milyon kişiye yardım eden sahadaki yardım çalışmalarını yönetti. Protestanlar arasında daha sonra öne çıkacak olan Arthur Henderson Smith ve William Scott Ament vardı. Üç Protestan misyoner, kıtlık bölgesinde yaygın olan muhtemelen tifüs olan hastalıktan öldü.
Çing hükûmeti, Çinli hayırseverler ve iş adamları da kıtlığa "Demirden Gözyaşları Çıkaran Resimler" başlıklı resimli bir broşürle para toplayarak karşılık verdi. Yabancı ve Çinli yardım çabaları arasında rekabet vardı. Çinliler, misyonerlerin kıtlık çalışmalarını Hristiyanlığı yaymak ve yetim çocukları evlat edinmek ve Hristiyanlaştırmak için kullanacaklarından korkuyorlardı. Yetimhaneler kurmak ve köle olarak satılan kadınları ve çocukları kurtarmak için büyük miktarda para topladılar. Yabancı yardımların çoğu Şansi'yi vurgularken, özel Çinli çabaları çoğunlukla halkının şiddetle yabancı karşıtı olduğuna inandıkları Henan ve Şantung'daydı.

Haziran 1879'da kıtlık bölgesinin çoğunda şiddetli yağmurlar yağmaya başladı ve o sonbahardaki hasatla birlikte kıtlığın en kötüsü sona erdi. Ancak, birçok kırsal alan açlık, hastalık ve yoksul insanların kentsel alanlara göç etmesi nedeniyle nüfussuzlaşmıştı. Yabancılara göre, kıtlık sırasında yaşanan büyük can kaybı Çin'in "geri kalmışlığı" ve Çing hükûmetinin verimsizliği ve yolsuzluğu nedeniyleydi. Bir bilginin ifadesine göre, kıtlık Çinlileri "maddi aşağılıklarının ve aşağılanmış kültürel gururlarının" giderek daha fazla farkına varmalarına neden oldu ve Çing'e karşı duydukları memnuniyetsizliği artırdı. Protestan misyonerler, kıtlık döneminde yaptıkları çalışmaların Çinliler arasında yabancılara karşı iyi niyet oluşturacağına ve misyonerlik çalışmaları için fırsatlar yaratacağına inanıyorlardı. Kıtlıktan sonra Oberlin Grubu'nun da aralarında bulunduğu misyonerler Şansi eyaletinde önemli sayılarda çalışmaya başladılar.

Büyük Doğu Buhranı

Bohr, Paul R. Famine in China and the Missionary: Timothy Richard as Relief Administrator and Advocate of National Reform, 1876-1884 (1972)
Davis, Mike (2003). Late Victorian Holocausts: El Niño Famines and the Making of the Third World. Londra: Verso. ISBN 978-1859843826. 
Edgerton-Tarpley, Kathryn, and Cormac O'gr. Tears from iron: cultural responses to famine in nineteenth-century China (U of California Press, 2008).

1952 Yaz Olimpiyatları'nda Çin, Çin Halk Cumhuriyeti'nin, Finlandiya'ya bağlı Helsinki'deki 1952 Yaz Olimpiyatları'nda ilk kez heyet göndererek Olimpiyat Oyunları'na katıldığı etkinlik.
1949 yılında Çin Devrimi sonrası Çin Halk Cumhuriyeti'nin kuruluşundan önce, sporcular Çin anakarasında Çin Cumhuriyeti için yarıştı. Çin İç Savaşı sonrası 25 üyeden 19 Çin Olimpiyat Komitesi üyesi 1951'de Tayvan adasına çekildi ve komite Pekin'de tekrar kuruldu. Her iki komite, Uluslararası Olimpiyat Komitesi'ne Helsinki'de yapılacak olan oyunlara katılma talebinde bulundu.
Oyunların açılmasından bir gün önce Çin Olimpiyat Komitesi, Olimpiyat Düzenleme Komitesi'nden davet aldı. Açılış Törenleri için ekibi Pekin'den Helsinki'ye uçuracak jet hava taşımacılığı olmamasına rağmen, yine de heyet göndermeye karar verildi. Çinli sporcular 29 Temmuz'da sporcular olimpiyat alanına geldiler ve Olimpiyat tarihinde ilk kez Çin Halk Cumhuriyeti'nin bayrağını yükselttiler.
Çin Cumhuriyeti ekibi, Uluslararası Olimpiyat Komitesi'nin hem Çin Halk Cumhuriyeti hem de Çin Cumhuriyeti atletlerinin yarışmasına izin verme kararına cevaben 17 Temmuz'da oyunlardan çekildi. Bu durum, olimpiyatlardaki "iki çin" anlaşmazlığının başlangıcına işaret ediyordu. Çin Halk Cumhuriyeti Olimpiyat Komitesi'nin Ağustos 1958'de Uluslararası Olimpiyat Komitesi'nden çekilmesiyle sonuçlandı. Ping-pong diplomasisi sonrası gelişen Amerika Birleşik Devletleri-Çin ilişkileri yumuşadı. Bunun sonucu olarak anlaşmazlıklar Kasım 1979'da çözüldü ve Çin Halk Cumhuriyeti 1980 Kış Olimpiyatları'nda 1952 oyunlarından beri ilk kez ortaya çıktı.

1989 Tiananmen Meydanı Olayları (Tiananmen Katliamı olarak da bilinir, Çin'de ise 4 Haziran Vakası ya da aynı anlama gelecek şekilde Altı-Dört olarak anılır), Çin'de (ÇHC) 15 Nisan - 4 Haziran 1989 arasında meydana gelen; öğrencilerin, aydınların ve işçilerin önderliğinde gerçekleşen gösterileri ve ardından yaşananları ifade eder. Gösterilerin odak noktası Pekin'de Tiananmen Meydanı idi, bununla birlikte göreceli olarak daha yumuşak gösterilerin gerçekleştiği Şangay gibi, Çin'in diğer şehirlerinde de kitlesel protestolar oldu.
Pekin'de protestolar ÇHC hükûmeti tarafından kanlı bir şekilde bastırıldı ve pek çok sivil öldü. Ölü sayısı ÇHC'nin resmi kaynaklarına göre 200-300 arası, Çinli öğrenci örgütlerine ve Çin Kızılhaç'ına göre ise 2000-3000 arasındaydı. Protestolarda kaç kişinin öldürüldüğü kesin olarak bilinemese de 2017'de yayınlanan Birleşik Krallık belgelerine göre, o zamanki İngiltere'nin Çin Büyükelçisi Sir Alan Donald tarafından gönderilen bir mesajda, 10.000 kişinin öldüğünü söylediği ortaya çıktı. Çin Hükûmeti'nin pek çok bağımsız kaynak tarafından da doğrulanan iddiasına göre ölümlerin önemli bir kesimi meydanda değil, meydana çıkan sokaklarda oldu.
Protestocular tamamen farklı gruplardan geliyordu. Protestolara, Çin Komünist Partisi'nin yönetimi altındaki hükûmetin siyasi yozlaşma içinde olduğunu ve baskıcı bir tutum takındığını düşünen aydınlardan, 1978'den bu yana ekonomik reformların fazla ileri gittiğini ve bunun sonucunda enflasyonun ve proletaryanın yaşamını tehdit eden işsizliğin arttığını düşünen şehirli işçilere ve üniversite öğrencisi sosyalistlere kadar farklı kesimlerden katılım oldu.
Hükûmetin dağılma çağrılarına protestocuların meydan okumasının ardından, Çin Komünist Partisi'nin içinde protestoculara karşı nasıl bir tutum takınılacağı konusunda ayrılık baş gösterdi. Sonunda sertlik yanlısı bakış açısı benimsendi ve taleplerin karşılanmasındansa gösterilerin bastırılması kararlaştırıldı.
20 Mayıs'ta sıkıyönetim ilan edildi ve 3 Haziran'ı 4 Haziran'a bağlayan gece tanklar ve piyade birlikleri gösterileri bastırıp protestocuları dağıtmak üzere Tiananmen Meydanı'na gönderildi. 1989'da ne Çin Ordusu'nun ne de Pekin polisinin yeterli toplumsal olaylara müdahale donanımı (Batılı ülkelerde bu gibi durumlarda kullanılan plastik mermi gibi) vardı, kullanılan bütün mermiler gerçekti. Ölen sivillerin sayısı ile ilgili değişik tahminler vardır: Çin Komünist Partisi'ne göre 23, CIA'ye göre 400 – 600, Çin Kızılhaç'ına göre 2600. Yaralı sayısı ise genel kabule göre 7000 – 10000 arasındaydı. Haziran 2006 itibarıyla o gece ölenlerin sayısı Profesör Ding Zi Lin'e göre 186'dır. Uygulanan şiddetin ardından, hükûmet hareketin kalan unsurlarını baskı altına almak amacıyla geniş çaplı tutuklamalar yaptı, yabancı basını yasakladı ve ÇHC basınında olayların ele alınışı üzerinde katı bir denetim geliştirdi. Harekete sempati duyan Parti üyeleri tasfiye edildi, pek çok yüksek düzeydeki üye ev hapsine alındı. Tiananmen Meydanı'ndaki gösterilerin şiddetle bastırılması sonucunda, Çin, uluslararası kamuoyunda yaygın bir şekilde kınandı.

Olaylara adını veren yer, başlangıç noktası niteliğindeki Pekin'deki Tiananmen Meydanı'dır. Bazı tarihçiler ise yaşananlar için “Pekin Katliamı” tabirini kullanmaktadır.
Çincede olaylar, daha çok “4 Haziran Hareketi” ya da “4 Haziran Vakası” olarak anılmaktadır. İlk ifade, aynı yerde daha önce meydana gelen diğer iki büyük protesto hareketi düşünüldüğünde bilimsel adlandırma ile tutarlılık gösterir: 1919 yılındaki 4 Mayıs Hareketi ve 1976'daki 5 Nisan Hareketi. Kimi yerlerde 4 Haziran Hareketi denilince, Pekin'e ilave olarak bütün ülkede düzenlenen gösteriler kastedilir.

1978'den itibaren Deng Xiaoping, Mao tarafından kurulan sistemi esnetecek tarzda, siyasi liberalleşmeyi ve pazar ekonomisine tedrici geçişi öngören bir dizi ekonomik ve siyasi reform gerçekleştirdi. Bu ekonomik ve siyasi reformlar, 1989 yılı geldiğinde iki grubu hükûmetle karşı karşıya getirdi.
Birinci grupta, reformların yeterince ileri götürülmediğini ve Çin'de siyasal sistemin reformdan geçmesi gerektiğini, ekonomik reformların yalnızca çiftçilerle fabrika işçilerini etkilediği için entelektüellerin gelirlerinin reformlardan yarar gören bu kesimlere göre daha geriden geldiğini düşünen öğrenciler ve aydınlar bulunuyordu. Ayrıca Çin Komünist Partisi'nin elinde tuttuğu siyasal ve toplumsal yetkiler hakkında endişe duyuyorlardı. Ve bu grup, Mihail Gorbaçov tarafından glasnost adlı siyasal liberalizasyon sürecine şahit olmuştu. İkinci grupta ise, toplumsal ve siyasal reformların fazla ileri gittiğini düşünen kent sanayi işçileri bulunuyordu. Ekonomi üzerindeki kontrolün gevşetilmesi kendi yaşamlarını tehdit eden enflasyona ve işsizliğe neden olmaya başlamıştı.
1989 Tiananmen Meydanı protestoları büyük ölçüde Çin Komünist Partisi eski genel sekreteri Hu Yaobang'ın ölümüyle ateşlendi. Hu Yaobang'ın Genel Sekreterlikten “istifası” 16 Ocak 1987'de halka duyurulmuştu. 1987 öğrenci protestoları sonrasında Hu'nun “hızlı reformlar ve Maoist aşırılıkları küçümseme” yönündeki açık yürekli çağrıları, onu Deng'in ve diğerlerinin gözünde uygun bir günahkeçisi haline getirmişti (Spence 1999, 685). Merkez Komite tarafından yayınlamaya zorlandığı istifası aynı zamanda “küçük düşürücü öz eleştiri” idi. Hu'nun 15 Nisan 1989'da kalp krizi yüzünden ani ölümü, öğrencilere, sadece merhum Genel Sekreter'in yasını tutmak için değil, ayrıca “itibarının iadesi” isteklerini dillendirmek ve 1986 – 1987 yıllarının önemli meselelerine ve hatta 1978 – 1979 protestolarına bir kez daha dikkat çekmek için bir araya gelmeleri yönünde mükemmel bir fırsat sundu (Spence 1999, 697).

Başlangıçta protestolar küçük çaplıydı ve Hu Yaobang için yas tutma ve partinin onunla ilgili resmi görüşünü gözden geçirme talebi biçimindeydi. Polisle öğrencilerin karşı karşıya geldiği haberleri yayıldıktan sonra gösteriler ivme kazandı. Öğrencilere göre Çin medyası, onların etkinliklerinin özünü çarpıtıyordu ve bu durum gösterilere katılımı arttırıyordu. Hu'nun cenazesinde büyük bir öğrenci kalabalığı Tiananmen Meydanı'nda toplandı ve Hu'nun siyasal rakibi sayılan Başbakan Li Peng ile görüşmek istedi. Ne var ki bu isteklerini gerçekleştiremediler. Bununla birlikte öğrenciler Pekin'deki üniversitelerde boykot çağrısında bulundular. 26 Nisan'da Halkın Günlüğünde yayınlanan bir yazıda ve hemen altında Deng tarafından verilen bir demeçte öğrenciler iç kargaşalık çıkarmakla suçlandılar. Bu ifade öğrencileri öfkelendirdi ve 29 Nisan'da yaklaşık 50,000 öğrenci Pekin sokaklarında bir araya geldi ve yetkililerin yaptığı bastırma uyarısını göz ardı etti ve hükûmetin demeci geri almasını talep etti.
Pekin'de üniversite öğrencilerinin büyük bir bölümü, arkalarına öğretmenlerinin ve aydınların da desteğini alarak gösterilere katıldı. Öğrenciler Komünist Parti'nin denetimi altındaki resmi öğrenci örgütlerini reddedip kendi özerk örgütlerini kurdu. Öğrenciler kendilerini Çin yurtseverleri ve 1919'un “bilim ve demokrasi” için 4 Mayıs Hareketi'nin mirasçıları olarak görüyordu. Protestolar ayrıca, Dörtlü Çetenin alt edilmesiyle sonuçlanan 1976'nın Tiananmen Meydanı Protestoları'nın hatıralarını da canlandırmıştı. Öğrenciler tarafından demokrasinin savunucusu olarak görülen Hu'nun anısına eylemler olarak başlayan gösteriler aşama aşama, siyasal çürümeye karşı protestolardan basın özgürlüğü taleplerine ve Komünist Partisi'nin ve Çin'in “de facto” lideri Deng Xiaoping'in iktidarına bir son verilmesine ya da reforme edilmesine kadar vardı. Diğer şehirlerdeki öğrencilerle ve işçilerle iletişim ve bağ kurmakta kısmen başarılı olan girişimlerde bulunuldu.
Her ne kadar ilk gösteriler, Deng reformlarının yeterince ileri gitmediğine ve Çin'in siyasal sisteminin reformdan geçmesi gerektiğine inanan öğrencilerden ve aydınlardan gelse de, kısa zamanda reformların fazla ileri gittiğine inanan kentli işçileri de içine aldı. Bu durumun nedeni protestoların öncülerinin yozlaşma üzerine yoğunlaşmalarıydı ki bu iki grubu birleştirdi.
Katılımcıları esas itibarıyla öğrencilerden ve aydınlardan oluşan 1987'deki gösterilerden farklı olarak, 1989 gösterileri artan enflasyonun ve yozlaşmanın tetiklediği kentli işçilerden yoğun destek gördü. Pekin'de onları çok sayıda insan destekledi. Anakaradaki Urumçi, Şangay ve Çongkin gibi şehirlerde ve daha sonra da Hong Kong, Tayvan ve Kuzey Amerika ve Avrupa'daki Çin topluluklarında da benzer rakamlara ulaşıldı.

4 Mayıs'ta yaklaşık olarak 100,000 öğrenci ve işçi, özgür bir medya ve yetkililerle seçilmiş öğrenci temsilcileri arasında resmi bir diyalog kurulması talepleriyle Pekin'de yürüyüş yaptı. Hükûmet, sadece atanmış öğrenci temsilcileriyle görüşmeyi kabul ederek bu diyalog talebini geri çevirdi. 13 Mayıs'ta, yani reform yanlısı Sovyet lider Mihail Gorbaçov'un duyurusu oldukça iyi yapılan resmi ziyaretinden iki gün önce, büyük öğrenci grupları, Halkın Günlüğü'ndeki suçlamanın geri çekilmesinde ve seçilmiş öğrenci delegeleriyle görüşmelere başlanması talebinde ısrar ederek Tiananmen Meydanı'nı işgal etti ve açlık grevine başladı. Yüzlerce öğrenci açlık grevine başladı ve daha binlercesiyle Pekin nüfusunun bir kısmı bir hafta boyunca onları destekledi.
Protestolar ve grevler diğer şehirlerdeki üniversitelerde de başladı ve bu üniversitelerden pek çok öğrenci gösterilere katılmak için Pekin'e hareket etti. Genel olarak Tiananmen Meydanı'ndaki gösteriler iyi düzenlenmişti. Her gün, Pekin'deki çeşitli üniversitelerden öğrenciler meydandakilerle dayanışmak için dersleri boykot ederek ve protestonun taleplerini daha da ileriye taşıyarak yürüyüş yapıyordu. Yürüyüşler sırasında ve meydanda öğrenciler Enternasyonal'i söylüyordu. Öğrenciler ilginç bir şekilde, meydanın kuzeyinde asılı duran Mao posterine mürekkep fırlatan üç kişinin tutuklanması için polise yardım ederek hükûmete bir jest yaptılar. Öğrenciler, eylemlerini güçlü tutmak ve ivme kaybının önüne geçmek için açlık grevi düzenlenmesi gerektiğine karar verdiler. Bu karar, eylemler açısından belirleyici bir andı. Grev Ma

Büyük Durgunluk, 2008 yılının son aylarında ortaya çıkan ve birçok ülkeyi olumsuz yönde etkileyen ekonomik gelişmelerdir. 1929 Dünya Ekonomik Bunalımıyla kıyaslanan bu kriz özellikle Eylül 2008 ayında gözle görülür hale gelmiştir. ABD'deki taşınmaz mal piyasasının birden değer kaybetmesi ve bunun sonucu olarak tutulu satışlardaki kişisel iflasların artmasının bu krizi tetiklediği sanılmaktadır.

2000'li yıllar boyunca başta petrol olmak üzere bütün emtia ve tarım ürünleri fiyatlarında büyük bir yükseliş gözlendi. Çin ve Hindistan gibi yüksek nüfuslu ülkelerde gözlenen ekonomik büyüme bu ürünlere olan talebi artırdı ve fiyatların yükselmesine neden oldu. 2008 yılında gıda fiyatları tarihin en yüksek düzeylerine ulaştı. Altın ve petrol gibi değerli maddeler de tarihinin en yüksek değerini kazanırken Amerikan dolarının değeri hemen hemen bütün diğer para birimleri karşısında önemli ölçüde düşmüştür.
Buna paralel olarak 2008 yılında Amerika Birleşik Devletlerindeki taşınmaz mal piyasasında (özellikle konut fiyatlarında) büyük bir düşüş yaşandı. ABD'deki konut fiyatları 2000'li yıllar boyunca büyük bir yükselme göstermişti. Bu yükselmenin bir nedeni de kolaylıkla elde edilebilen tutulu satışlar (mortgage) idi. Sürekli olarak yükselen konut fiyatları piyasalarda aşırı derecede iyimser bir hava yaratmış, bankaların düşük gelirli ailelere konut almak için kolayca kredi sağlamalarına yol açmıştı. Konut fiyatları inişe geçince birdenbire subprime mortgage (yüksek risk ve yüksek faizli kredi) denilen bu kredi piyasası çökmüş, kredi faizlerini ödeyemeyen düşük gelirli ailelerinin iflas etmelerine ve konutlarına el konmasına neden olmuştur.

2008 yılı ilerledikçe subprime mortgage krizinin sadece küçük bir kesimi değil, bütün ABD mali sistemini etkilediği anlaşıldı. Düşük gelirli ailelere yüksek riskli kredi açan bu kurumlar kredi akitlerini birleştirip paketleyerek borsalarda alınıp satılabilen tahviller haline getirmişler, yatırım bankaları ve ticaret bankalarına satmışlardı. Elinde çok miktarda yüksek riskli konut kredisi tutan yatırım bankalarından Bear Stearns Mart ayında iflas ederek ABD hükûmeti tarafından diğer bir yatırım bankası olan JPMorgan Chase'e satıldı. Bu iflası diğer bir yatırım bankası olan Lehman Brothers ve Merrill Lynch ve sigorta firması American International Group izledi. Washington Mutual ve Wachovia gibi bankalar iflas ederek diğer bankalara satıldılar. Bu krizi durdurmak için Eylül ayı sonlarında ABD Kongresi 700 milyar dolarlık bir kurtarma paketini onayladı.
ABD'deki kriz kısa zamanda Avrupa'ya da sıçradı. İzlanda'nın 3 büyük bankası iflas etti. 2008 yılında İzlanda Kronası Euroya karşı %40 değer kaybetti ve İzlanda'daki enflasyon oranı %15'e ulaştı. Birleşik Krallık'taki taşınmaz mal piyasası da aynen ABD gibi büyük bir düşüşe geçti.

Resesyon, en az iki çeyrekte negatif ekonomik büyüme olarak tanımlanmaktadır. Bazı ekonomi uzmanlarına göre, kişi başına gelirde düşüşün olmaması nedeniyle ABD ekonomisi resesyon içerisinde değildir. Bazı uzmanlara göreyse, enflasyon rakamları katılırsa ABD'nin son iki çeyrektir küçülme içerisinde yer aldığını söylemektedirler.

John C. Hull, The Credit Crunch of 2007: What Went Wrong? Why? What Lessons Can Be Learned?, Rothman Okulu Araştırma Makalesi, metni burada. (İngilizce)
Financial Times - In depth: Global financial crisis 29 Mayıs 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

2008 Yaz Olimpiyatları'nın madalya tablosu, 2008 Yaz Olimpiyatları'na katılan ulusal olimpiyat komitelerine bağlı sporcular tarafından kazanılan madalyaların ülke bazında sıralamasını göstermektedir. Çin'in başkenti Pekin'de 8 Ağustos ile 24 Ağustos 2008 tarihleri arasında düzenlenen 2008 Yaz Olimpiyatları'nda 28 spor dalında düzenlenen 302 yarışmada 11.028 atlet mücadele etmştir.
Marshall Adaları, Karadağ ve Tuvalu ilk kez Olimpiyat Oyunları'na katılan ülkeler olurken; Tacikistan ve Togo ise tarihlerinde ilk kez olimpiyat madalyası kazanmıştır. Olimpiyatların tarihinde bu olimpiyatlara kadar sadece gümüş ve bronz madalyalar alan ülkeler sıralamasında birinci olan Moğolistan ise ilk altın madalyasını kazanmıştır.

Aşağıdaki sıralama Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC) tarafından verilen bilgilerden yararlanılarak düzenlenmektedir.
Sıralamalar, bir devletin kazandığı altın madalya sayısına göredir. Daha sonra gümüş madalya ve son olarak da bronz madalya sayıları göz önünde bulundurulmaktadır. Belirtilen madalya sırasına göre dizildikleri halde, tüm alınan madalya sayıları eşit olan ülkelerin sıralanmaları ise Uluslararası Olimpiyat Komitesi'nde belirtilen ülke kodlarına göre alfabetik olarak yapılmaktadır.
Ev sahibi ülke Çin, mavi renkle vurgulanmıştır.

Tüm Olimpiyatlar için madalya sıralaması

"Overall Medal Standings". 15 Ağustos 2009 tarihinde kaynağından arşivlendi.

2012 Paralimpik Yaz Oyunları, Paralimpik yaz oyunlarının ondördüncüsü olup 29 Ağustos-9 Eylül 2012 tarihlerinde gerçekleştirilmiştir. Oyunlara Birleşik Krallık'a bağlı İngiltere'nin başkenti Londra ev sahipliği yapmıştır. 2012 yılında Yaz Olimpiyatları'na da ev sahipliği yapacak olan Londra'nın için bu oyunlar 2012 içinde yapacağı ikinci büyük organizasyon durumunda. Organizasyon içindeki bir milyon altı yüz bin biletin %63'ü çeşitli etkinlikler için de kullanıldı.

2012 Yaz Paralimpik Oyunlar'da yarışmalar 20 spor dalında yapılmıştır. Bu organizasyonda yapılacak etkinlikler:

Okçuluk
Atletizm
Boccia
Bisiklet
Binicilik
Futbol 5
Futbol 7
Goalball
Judo
Powerlifting
Kürek Çekme
Yelken
Atıcılık

Yüzme
Masa Tenisi
Voleybol
Tekerlekli Sandalye Basketbolu
Tekerlekli Sandalye Eskrimi
Tekerlekli Sandalye Ragbisi
Tekerlekli Sandalye Tenisi
Olimpik Park 20 spor dalından 9'una ev sahipliği yapacak. Ayrıca ExCeL Centre de 6 spor dalının ev sahibi durumunda, Atıcılık karşılaşmaları Woolwich'deki Royal Artillery Barracks'da, Bisiklet yarışları Londra'daki Regent's Park'ta ve kürek yarışları Dorney Gölü'nde yapılmıştır. Greenwich Park will host the equestrian events. Weymouth ve Portland Ulusal Yelkencilik Akademisi ise yelkencilik yarışlarının düzenleneceği yer konumunda.

Vancouver Kış Olimpiyatlarından sonra maskot kullanılan ikinci organizasyon olan 2012 Paralimpik Yaz Oyunları'nın maskotları Wenlock ve Mandeville isimli çelikten yapılmış ve tek gözlü çizgi karakterlerdir.

Birleşik Krallık'a bağlı Channel 4 oyunlar süresince 150 saatin üzerinde yayın yapacak.

2012 Yaz Olimpiyatları

Londra 2012 Resmi Sayfası28 Şubat 2013 tarihinde UK Government Web Archive sitesinde arşivlendi

2014 Gençlik Olimpiyatları, düzenlenecek 2. Yaz Gençlik Olimpiyat Oyunlarıdır. 16-28 Ağustos 2014 tarihleri arasında Çin'in Nankin kentinde yapılacaktır. 14 ve 18 yaşları arasında 204 ülkeden yaklaşık 3,800'ün üzerinde sporcu oyunlara katılacaktır.

Oyunlara Nankin ile birlikte Polonya'nın Poznań şehri evsahipliği yapabilmek için Nisan 2009'a kadar adaylık başvurusu yapmışlardır. Nankin'in oyunlara ev sahipliği yapacağı 10 Şubat 2010'de Kanada'nın Vancouver şehrinde düzenlenen 122. toplantıda Uluslararası Olimpiyat Komitesi'nin toplantısında açıklanmıştır.

Her Olimpiyat oyunlarında olduğu gibi 2014 Yaz Gençlik Olimpiyatları içinde bir maskot belirlenmiştir. Bu oyunlarda yer alacak maskota Lele ismi verilmiştir. Maskotun renkli olması Nankin kapısını imajını ve Jiangnan bölgesinde bulunan bazı evleri yansıtmaktadır. Renklerin çeşitiliği ise gençlerin enerjik ruhunu sembolize etmektedir.

Müsabakaların düzenleneceği tesisler Nankin'in dört ayrı bölgesinde yer almaktadır.

  *   Ev sahibi ülke (Çin)
Madalya sayılarına göre sıralama yapmak için, "" resmine tıklayınız.</noinclude>

Tüm tarihler Çin standart zaman dilimine göredir. UTC+08.00
222 müsabakanın gerçekleşeceği 2014 Yaz Gençlik Olimpiyatları programı 29 Mart 2014 tarihinde açıklanmıştır.

Resmî site (İngilizce)
Uluslararası Olimpiyat Komitesi Yaz Gençlik Olimpiyatları14 Eylül 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

2015 Dünya Atletizm Şampiyonası, 22-30 Ağustos 2015 tarihleri arasında Çin'in başkenti Pekin'de düzenlenen Dünya Atletizm Şampiyonlarının 15. organizasyonu. Müsabakalar 2008 Yaz Olimpiyatlarının açılış, kapanış ve atletizm müsabakalarının düzenlendiği Kuş Yuvası olarak da bilinen Pekin Ulusal Stadyumu'nda yapıldı.

15 Mart 2010 tarihine kadar adaylık süreci sonuçlanmış ve organizasyonu düzenlemek için 3 şehir (Pekin, Londra ve Chorzów) başvuruda bulunmuştur. Daha sonradan Londra adaylıktan çekilmiş ve 2017 için adaylık çalışmalarına başlamıştır. Uluslararası Atletizm Federasyonları Birliği (IAAF) 20 Kasım 2010 tarihinde Monako'da yaptığı toplantıda organizayonu düzenleyecek şehri Pekin olarak açıklamıştır.

Yol müsabakaları hariç tüm müsabakalar 2008 Yaz Olimpiyatlarının açılış, kapanış ve atletizm müsabakalarının düzenlendiği Kuş Yuvası olarak da bilinen 80.000 kişi kapasiteli Pekin Ulusal Stadyumu'nda yapıldı.

  *   Ev sahibi ülke (Çin)

207 ülkeden 1933 atlet şampiyonaya katılmıştır. En çok katılım 158 atlet ile Amerika Birleşik Devletleri'ndedir. Ülkelere göre atlet sayıları parantezle gösterilmiştir.

iaafbeijing2015.com Resmi site
Uluslararası Atletizm Federasyonları Birliği resmi site10 Ağustos 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2022 Kış Olimpiyatları (Çince: 2022年冬季奥林匹克运动会; pinyin: Èr Líng Èr'èr Nián Dōngjì Àolínpǐkè Yùndònghuì), resmî adıyla XXIV Olimpik Kış Oyunları (Çince: 第二十四届冬季奥林匹克运动会; pinyin: Dì Èrshísì Jiè Dōngjì Àolínpǐkè Yùndònghuì) ve yaygın ismiyle Pekin 2022 (Çince: 北京2022; pinyin: Běijīng Èr Líng Èr'èr), Uluslararası Olimpiyat Komitesi tarafından Çin'in başkenti Pekin'de düzenlenen etkinlik.

IOC 15 Kasım 2013 tarihinde altı aday şehirleri açıklamıştır. 7 Temmuz 2014 tarihinde kesin aday listesi açıklanmıştır. Ev sahibi 31 Temmuz 2015 tarihinde açıklandı.

 Kazakistan, Almatı
Şehrin adaylığı 2011'de açıklanmıştır. Almatı, Kazakistan'ın eski başkenti, en büyük şehri ve finans merkezidir. Şehirde 2017'de Kış Üniversite Oyunları düzenlenecek.

 Çin, Pekin
5 Kasım 2013'te Çin Olimpiyat Komitesi adaylığını duyurmuştur. Şehir 2008 Yaz Olimpiyatları'na ev sahipliği yapmıştı.

 Norveç, Oslo
Norveç Olimpiyat Komitesi 6 Kasım 2013 tarihinde oyunlara aday olacağını açıkladı. Norveç daha önce 2 Kış Olimpiyat Oyunları düzenlemiştir. Bu adaylık Norveç'in 5. adaylık teklifidir. 1 Ekim 2014 tarihinde Muhafazakâr Parti'nin adaylığı desteklemeyeceğini açıklaması üzerine Ulusal olimpiyat komitesi adaylık başvurusunu iptal etti.

 Güney Kore – SBS

4 Mayıs Hareketi (Çince (basitleştirilmiş): 五四运动; Çince (geleneksel): 五四運動; pinyin: Wǔsì Yùndòng), Çin hükûmetinin Versay Antlaşması'na gösterdiği zayıf tepkisine ve özellikle bu antlaşma doğrultusunda Tsingtao Kuşatması sonrasında Almanya'nın Şantung'daki bazı topraklarını Japonya'ya devretmesine karşı, 4 Mayıs 1919 tarihinde Pekin'de öğrenci gösterileriyle başlayan emperyalizm karşıtı kültürel ve siyasi hareket idi. Bu gösteriler, ulusal protestolara yol vermesinin yanı sıra Çin milliyetçiliğinin artışını, kültürel faaliyetlerden ziyade siyasi seferbirliğe doğru ve entelektüel elitlerden daha popülist bir tabana doğru bir geçişi işaretledi. Sonraki onyıllardaki çok sayıda önemli siyasi ve sosyal lider bu dönemde ilk kez piyasaya çıktı.
"4 Mayıs Hareketi" terimi, daha geniş anlamıyla çoğunlukla "Yeni Kültür Hareketi" olarak bilinen 1915-1921 yılları arasındaki dönemi kasteder.

 Wikimedia Commons'ta 4 Mayıs Hareketi ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Çin Kültür Devrimi
1989 Tiananmen Meydanı Olayları

Güney Osetya ve Abhazya'nın uluslararası tanınması, de facto devletler olan Güney Osetya Cumhuriyeti ve Abhazya Cumhuriyeti'nin uluslararası alanda tanınması ve tanınma tepkilerini içeren maddedir.
Gürcistan'dan tek yanlı olarak bağımsızlıkları ilan eden Güney Osetya ve Abhazya, Güney Osetya Savaşı'nın ateşkes ile bitmesinden sonra Rusya'ya kendilerini tanıması için başvurmuştu. 25 Ağustos 2008 tarihinde Rus parlamentosunun alt kanadı Duma ve üst kanadı Federasyon Konseyi'ndeki siyasetçilerinin hepsinin tanınması yönündeki oyları ile tasarı, Rusya Federasyonu devlet başkanı Dmitri Medvedev'e sunuldu. 26 Ağustos 2008 tarihinde Rusya Federasyonu devlet başkanı Dmitri Medvedev, "Bu konuda artık bizim de bir karar almamız gerekiyor. İlgili bütün uluslararası hukuku göz önünde bulundurarak bu cumhuriyetlerin bağımsızlıklarını tanıyoruz" diyerek tasarıyı onayladı ve Güney Osetya ve Abhazya Cumhuriyeti'ni tanıdıklarını ilan etti.
Güney Osetya Cumhuriyeti devlet başkanı Eduard Kokoity, "Rusya bizi soykırımdan kurtardı. Kendi topraklarımızda yaşamamız ve kalkınmamız için bize imkân sundu. Biz yüzyıllardır Rusya ile birlikteyiz." dedi.
Diğer bir açıklamada ise, "Bizim bağımsız bir ülke olma gibi derdimiz yok. Tek amacımız, kuzeydeki kardeşlerimizle birleşerek (Kuzey Osetya) Rusya'nın çatısı altına girmektir" denildi.
Abhazya Cumhuriyeti devlet başkanı Sergey Bagapş ise "Abhazya'nın bağımsızlığının tanınması yönünde atılan bu adımdan dolayı Rusya yönetimi ve Rus halkına minnettarım. Biz uzun zamandır bağımsızlık yolunda ilerliyoruz. Biz her zaman Rusya ile beraberiz." diye konuşmuştur.
Gürcistan Dışişleri Bakan Yardımcısı Giga Bokeria, "Rusya'nın bu davranışı ile Gürcistan'ın topraklarının ilhak ettiğini ifade etti. Bu, Gürcistan'ın parçası olan bölgelerin açık bir şekilde ilhakıdır." demiştir.

2008 Güney Osetya Savaşı
Tanınmayan devletler listesi
Kosova'nın bağımsızlık bildirisine uluslararası tepkiler

Adil yargılanma hakkı, bireyleri eşit ve hukuka uygun bir şekilde yargılanma güvencesi altına alan temel bir insan hakkıdır. Bu hak, adaletin sağlanması ve hukukun korunması için hayati öneme sahiptir. Ulusal ve uluslararası hukuk metinlerinde ayrıntılı bir şekilde düzenlenmiştir. Özellikle otoriter rejimlerde bağımsız yargının zedelenmesi, adil yargılama hakkı ve çok tehdit eden unsurlardan biridir.
Adil yargılanma hakkı, ilk kez 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Bildirisi'nin 10. maddesinde açıkça belirtilir. Ayrıca, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 6. maddesi ve Medeni ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesi'nin 14. maddesi, bu hakkın uluslararası düzeyde bağlayıcı olduğunu gösterir. Adil yargılanma hakkı, hem özgürlüğün hem de toplumun adaletinin korunması açısından temel bir insan hakkıdır. Bu hakkın korunması ve geliştirilmesi, yalnızca hukukçuların değil, tüm toplumun sorumluluğudur. Adil bir adalet sistemi, kadınların haklarına karşı saygının göstergesi olduğu kadar, demokrasinin temel taşıdır.

Adil yargılama hakkı, hukukun üstünlüğü ve insan haklarının temel bir unsuru olarak kabul edilir. Bu hak, ulusal ve uluslararası hukukta geniş kapsamlı bir şekilde düzenlenmiştir. İşte adil yargılama hakkının özellikleri şunlardır: Bağımsız ve Tarafsız Mahkeme, Aleni Yargılama, Makul Sürede Yargılama, Hakkı Savunma, Masumiyet Karinesi, Eşitlik İlkesi.

Yargılamanın bağımsız bir mahkeme tarafından gerçekleştirilmesi gerekir. Yani, yargılama süreci yürüten mahkeme veya hakim, dış etkenlerden bağımsız olmalı ve taraf tutmamalıdır. Yargıçlar, herhangi bir baskı, yönlendirme veya çıkar çatışmasından etkilenmeden karar vermelidir. Bu ilke, yargıya alternatif güvencenin temel dayanağıdır.

Yargılamanın aleni yapılmasını, kişilerin haklarının korunmasını ve adil yargılamanın şeffaflığını sağlar. Yargılamalar genellikle aleni olarak yapılır; dolayısıyla süreç toplumsal tarafından denetlenebilir. Bazı durumlarda (özel ulusal güvenlik veya özel hayat gizliliği) kapalı oturum açılabilir.

Adaletin gecikmesi, adaletin sağlanmamasıyla eşdeğerdir. Geçiken adalet, adaletin reddi anlamı gelir. Davalar gereksiz gecikmeye uğramadan makul bir süre içinde karara bağlanmalıdır. Bu nedenle yargılama süreci, makul bir süre içerisinde tamamlanmalıdır. Uzun ömürlü davalar, bireyin adaletine erişimini engelleyebilir.

Kişi, kendini savunma ve iddialara karşı deliller sunma hakkına sahiptir. Taraflar, iddialara karşı savunma fırsatına sahip olmalı, avukat tutma ve delil sunma haklarını özgürce kullanabilmelidir.

Kişi, suçu ispatlanana kadar masum kabul edilir. Masumiyet Karinesi, adil yargılamanın temel taşlarından biridir.

Taraflar arasında ayrım yapılmaksızın, kişilerin yargılama sürecinde eşit haklara sahip olması gerekir. Taraflar, dosyadaki delillere eşit şekilde erişebilmeli ve karşı delil sunma hakkına sahip olmalıdır.

Türk hukukunda adil yargılanma hakkı, 2709 Sayılı Anayasa'nın 36. maddesi ve Ceza Muhakemesi Kanunu gibi düzenlemelerle güvence altına alınmıştır. Adil yargılanma hakkı, uluslararası belgelerle güvence altına alınmıştır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ve diğer uluslararası yargı organları, bu hakkın farklı durumlarda bireylere başvuru yolları sunmaktadır. Türkiye'de ise 2709 Sayılı Anayasa'nın 36. maddesi adil yargılanma hakkının korunmasını alır. Ayrıca Türk Ceza Kanunu ve Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nda bu hakların ayrıntılı düzenlemeleri yer almaktadır. Türk Hukukunda yargılama yapan hakimin takdir yetkisi vardır.

Almanya hukukunda adil yargılama hakkı, Almanya Anayasası'nda (Grundgesetz, GG) doğrudan yer almaz. Almanya, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin tarafıdır ve bu sözleşmenin 6. maddesi, adil yargılamayı açıkça düzenler. Almanya'da 243 davada bu sözleşme hükmü uygulanmıştır.

İsviçre hukuku, adil yargılanma düzeyinde hem ulusal düzeyde hem de uluslararası sorumluluklar çerçevesinde güçlü bir şekilde koruma altına alınmıştır. İsviçre, adil yargılama hakkını düzenleyen uluslararası sözleşmelere taraftır ve bu sözleşmeler İsviçre hukukunun bir parçası olarak uygulanmaktadır.

İngiltere'nin insan hakları uygulamaları, Ortak Hukuk İlkeleri (Genel Hukuk), İnsan Hakları Yasası (Human Rights Act 1998) ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) üzerinden şekillenir. Human Rights ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 6. maddesi İngiltere hukukuna dahil edilmiştir.

Amerika Birleşik Devletleri hukukuda adil yargılama hakkı önemli bir temel hak olarak kabul edilir ve anayasa, federal yasalar ve içtihatlarla güvence kapsamında alınmıştır.

Afganistan (Peştuca/Darice: افغانستان, Afġānistān), resmi adı Afganistan Demokratik Cumhuriyeti (Darice: جمهوری دمکراتی افغانستان, Cumhuri-yi Demokrati-yi Afganistan; Peştuca: دافغانستان دمکراتی جمهوریت, Dǝ Afġanistan Demokrati Cumhuriyet), 1987'den sonra Afganistan Cumhuriyeti (Darice: جمهوری افغانستان; Cumhuri-yi Afganistan; Peştuca: د افغانستان جمهوریت, De Afganistan Demokrati Cumhuriyet), Afganistan'da 1978-1992 yılları arasında, sosyalist Afganistan Demokratik Halk Partisi'nin (ADHP) yönetimde olduğu dönemi kapsar.
652,000 km² alana sahip ülke, güney ve doğusunda Pakistan; batıda İran; kuzeyde SSCB (Türkmenistan, Özbekistan ve Tacikistan); kuzeydoğusunda ise Çin ile komşuydu.
ADHP Nisan Devrimi ya da Sevr Devrimi adı verilen askerî darbe ile Muhammed Davud Han'ı devirerek iktidarı ele geçirdi. Davud'un yerine, 30 Nisan 1978 tarihinde, hükûmet ve devlet başkanı olarak Nur Muhammed Terakki getirildi. Sevr Devrimi adı verilen darbe düzenleyicileri, Terakki ve Hafızullah Amin, iktidara geldikten sonra bir dizi tartışmalı reforma imza attılar. Bunların en dikkat çekici olanları, kadınlara eşit haklar tanınması, evrensel eğitim sisteminin kabulü ve toprak reformu idi. İktidar ele geçirildikten kısa bir süre sonra, öncülüğünü Terakki ve Amin'in yaptığı Halkçılarla, Babrak Karmal'ın başını çektiği Perçemciler (bayrakçılar) arasında koltuk kavgası patlak verdi. Mücadeleden galip çıkan Halkçılar, Perçemci grubu partiden tasfiye ettiler. Perçemcilerin liderleri SSCB'ye ve Doğu Bloku ülkelerine sürgüne gönderildi.
Parti içindeki Halk-Perçem kavgası bittikten sonra, bu seferde Halk fraksiyonunun içinde, Terakki ve Amin arasında güç mücadelesi başladı. Bu mücadeleyi yitiren Terakki, Amin'in emriyle öldürüldü. Yapılan reformlar sebebiyle, ülkesinde pek popüler olmadığı gibi, Sovyet liderler de Amin'in yönetimine sıcak bakmıyordu. Terakki yönetimi zamanında başlayan, antikomünist isyan, Amin yönetiminde daha da kötüleşti. Amin'in CIA ajanı olduğunu iddia eden SSCB, 1979 Aralık ayında, Afganistan'a müdahale etti. Hafızullah Amin, Afgan hükûmetinden destek alan Sovyetler Birliği tarafından düzenlen bir suikastla öldürüldü. Hafuzullah Amin'in yerine, Babrak Karmal getirildi. 1979'dan 1986 yılına kadar devam eden Babrak Karmal devrine damgasını vuran olay, Sovyet-Afgan Savaşı idi. Savaşın neticesinde, çok sayıda sivil hayatını kaybedecek, milyonlarca Afgan, Pakistan ve İran'a mülteci olarak kaçmak zorunda kalacaktı. Yeni anayasa maddeleri Nisan 1980'de ilan edildi. ADHP üyesi olmayan birkaç kişinin de hükûmete girmesine izin verildi. Böylelikle, daha geniş bir tabandan, hükûmete destek sağlanmaya çalışılıyordu. Fakat izlediği politikalarla, savaşla altüst olan ülkeye barışı getirmekte yetersiz kalan Babrak Karmal, ADHP Genel Sekreterlik görevini 1986 yılında Muhammed Necibullah'a devretti.
Necibullah, ülkedeki muhalif güçlerle Millî Mutabakat arayışına girişti. 1987 yılında yeni anayasa yapıldı. Ardından 1988'de, Afgan mücahitler tarafından protesto edilen, parlamento seçimleri yapıldı. Sovyetlerin Afganistan'dan çekilmesinden sonra, hükûmet ağır bir silahlı mukavemetle karşı karşıya kaldı. 1990 yılında, Afganistan'da büyük politik değişiklikler oldu. Ülkenin İslam cumhuriyeti olduğunu ilan eden bir yeni anayasa kabul edildi. Afganistan Demokratik Halk Partisi, isim değiştirerek, bugünde siyasi varlığını sürdürmekte olan Afganistan Vatan Partisi'ne dönüştü. Celalabad savaşında olduğu gibi, hükûmet, isyancılarla yaptığı savaşta kayda değer askeri başarılar elde ediyordu. Buna rağmen şiddetli bir silahlı muhalefetin varlığı, ülkenin içinde bulunduğu siyasi ve ekonomik durum, Halk fraksiyonunun 1990'da başarsız darbe girişimi, SSCB'nin dağılması gibi üst üste gelen olumsuzluklar sebebiyle, Necibullah hükûmeti, Nisan 1992'de yıkılacaktı.

1973-78 yılları arasında Afganistan Cumhuriyeti devlet başkanı Muhammed Davud Han, ADHP içindeki Perçem fraksiyonunun lideri Mir Ekber Hayber'in şüpheli ölümünden sonra, Sevr Devrimi ile sonuçlanacak olaylardan sonra görevinden uzaklaştırıldı. Halk fraksiyonunundan Hafızullah Amin, darbenin baş mimarıydı. Halkçıların lideri Nur Muhammed Terakki darbeden sonra, Afganistan Devrim Konseyi başkanı, devlet başkanlığı, başbakanlık ve parti genel sekreterliği görevlerine getirildi. Perçem fraksiyonu lideri Babrak Karmal Devrim Konseyi başkan yardımcılığı ve bakanlar konseyi başkan yardımcılığı görevlerine atandı. Darbe liderlerinden Amin, bakanlar konseyi başkan yardımcılığı ve dışişleri bakanlığı görevine getirilirken, Muhammed İslam Vatancar ise bakanlar konseyi başkan yardımlarından biri yapılmıştı. Karmal, Amin ve Vatancar'ın, aynı anda bakanlar konseyi başkan yardımcılığı görevini yürütmesi, beraberinde istikrarsızlığı da getirdi. Hükûmet içinde adeta üç farklı hükûmet daha vardı; Halk fraksiyonu Amin'i, Perçemçiler Karmal'ı ordudaki subaylar (ki bunların büyük kısmı Perçemciydi) ise Vatancar'ı destekliyordu.
Halkçı ve Perçemciler arasında ilk ayrılık, Halkçıların, ADHP Merkez Komitesine, Sevr Devrimi'ne katılan subayları getirmek istemesi üzerine patlak verdi. Önceden subayların parti yönetimine getirilmesine karşı çıkan Amin, bu tutumunu değiştirmiş, tam aksi bir tutum sergilemeye başladı. Nihayetinde Politbüro, askerlere yönetimde yer verdi. Bu mücadeleden galip çıkan Halkçılar, Perçemcileri, devrim dalgasını kullanarak, bunun nimetinden istifade eden ancak gerçek anlamda bu devrime katılmayan oportünistler olarak itham ediyordu. Bunun yanı sıra "Perçem" kelimesi aynı zamanda "hizipçilik" anlamına da geliyordu ve Terakki bunu ustalıkla kullanıyordu. Devrimden üç ay sonra, Merkez Komite toplantısında, Amin, Perçemcilere karşı üstünlük elde etti. Toplantı sonucu Halkçılar, Perçemcileri etkisiz bırakarak, Babrak Karmal'ı sürgüne göndererek, tüm karar alma süreçlerine ve politikaların belirlenmesinde tek söz sahibi haline geldiler. Sonrasında, Halkçılar tarafından, başını Karmal'ın çektiği bir Perçemci darbenin planlanmakta olduğu da ortaya çıkartılmıştı. Böyle bir darbe planının ortaya çıkması sonucu, Perçemcilere karşı büyük ve çabuk bir tasfiye hareketini de beraberinde getirdi. Ülke dışında bulunan Perçemci diplomatlar ülkeye geri çağırıldıysa da, çok azı bu çağrıya uyarak geri döndü. Babrak Karmal ve Muhammed Necibullah gibi politikacılar, bulundukları ülkede kaldı.
Terakki yönetimi süresince, çok da taraftar bulmayan bir toprak reformu yapıldı. Herhangi bir kamulaştırma bedeli ödenmeden, devlet tarafından arazilere el konuldu; bu reform ülkedeki kredi ve ticaret çarklarının işleyişinin bozulmasına yol açtı. Tarımsal ürün alanında büyük alım yapan aktörler, reformdan istifade eden köylülerden ürün alımını durdurdu. Satılamayan ürünler tarlalarda kaldı. Bu da tüm halkın hoşnutsuzluğunun artmasına sebep oldu. Uyguladığı politikaların hoşnutsuzluk yarattığını gören Terakki, uyguladığı politikaları değiştirmeye çalıştı. Afganistan'ın uzun tarihi boyunca, Afgan halkında, merkezi bir otoriteye karşı daima bir direnç görülmekteydi ve bu da uzun vadede Terakki'nin yönetiminin altının oyulmasında etkili olacaktı. Tüm bunların doğal sonucu olarak, ülke çapında etkili bir tarım reformu hayata geçirilemedi. Darbeden hemen aylar sonra, Terakki ve ADHP tarafından hayata geçirilen Marksist politikalar, hem Afgan kültürüyle, hem de kırsal kesimdeki köklü geleneklerle çatışıyordu. Kadınların politik yaşama katılmalarına izin verilmiş, kadınların rızaları dışında zorla evlendirilmelerinin önüne geçilmesi için yasal düzenleme yapılmıştı. Geleneklerine sıkı sıkıya bağlı Afgan halkı reformlara karşı çıktı ve günümüze kadar devam etmekte olan Afgan iç savaşı tetiklenmiş oldu.

Başlangıçta Amin ve Terakki ikilisi, yakın ilişki içindeydi, fakat kısa sürede bu ilişki bozuldu. İlk zamanlarda Terakki'yi parlatmaya ve onu ön plana çıkarmaya yardım eden Amin'in çabalarına rağmen kısa sürede bu propagandaya kendini kaptıran Terakki, sürekli olarak Amin'i ve onun tavsiyelerini göz ardı etmeye başlamıştı. Bu durum da, Amin'i içten içe yaralıyordu. Günden güne araları bozulan ikili, Ordu üzerinde hakimiyet kurmak için kavgaya tutuştu. 1979 Herat İsyanı'ndan sonra, Afganistan Demokratik Halk Partisi Politbürosu, Anavatan Yüksek Savunma Konseyi'ni kurdu. Konseyin başkanı olarak Terakki, yardımcılığına da Amin seçildi. Amin'in bu göreve getirilmesi ve Bakanlar Konseyi'nde sahip olduğu sandalye, onun siyasi açıdan sahip olduğu gücün göstergesi değildi. Zira yapılan anayasal reformlarla, Amin'in koltukları neredeyse tamamen etkisiz hale getirilmişti. Vatancar, Seyid Muhammed Gulabzoy, Şercan Mazdoryar ve Esadullah Serveri'den oluşan, Dörtlü Çete'nin liderliğinde, başarısız bir suikast girişiminde bulunuldu. Bu suikast girişimi, Amin'i Terakki'ye karşı eyleme geçmeye zorladı. Terakki, Havana gezisi sonrası görevinden alındı ve Amin'in emriyle öldürüldü.
Amin 104 gün sürecek kısa iktidarı boyunca, yönetimde kolektif liderlik ilkesini uygulamaya çalıştı. İktidarı ele geçirdiğinde "otokratik bir yönetime izin vermeyeceğine dair söz vermişti." Halkı yatıştırmak ve kendinden önceki dönemini kötülemek için, Terakki döneminde idam edilen 18,000 kişilik bir isim listesi yayınladı ve idamlardan Terakki'yi sorumlu tuttu. Terakki ve Amin döneminde tutuklananların sayısının, 17,000 ila 45,000 kişi arasında olduğu düşünülmektedir.
Amin Afgan halkı tarafından sevilen bir lider değildi. İktidarı döneminde komünist rejime karşı muhalefet arttı ve hükûmet kırsal kesimlerde hakimiyetini kaybetti. Sevr Devrimi'nden sonra 100,000 kişilik Afgan Ordusu, asker kaçakları yüzünden 50,000 ila 70,000 kişi civarına düşmüştü. ADHP'ye ve devlet yönetimine sızan KGB ajanları da, başlı başına ayı bir sorun teşkil ediyordu. Koltuğu günden güne tehlikeye giren Amin'in, SSCB ve Doğu Bloku ülkelerinde sürgünde bulunan rakipleri de, onu devirmek için ellerinden geleni yapıyorlardı. Bir yandan Muhammed İslam Vatancar, Seyid Muhammed Gulabzoy ve Esadullah Serveri intikam planları yaparken, Perçemci lider Babrak Karmal da Amin'i devirmek için, Doğu Bloku'nun önde gelen

Afrika-Çin ilişkileri, Çin ile Afrika arasındaki tarihi, siyasi, ekonomik, askeri, sosyal ve kültürel bağlantıları kapsar.
Çin ile Afrika Kıtası'nın Antik Çağ'daki ilişkiler hakkında çok az bilgi mevcuttur, ancak erken dönem ticari bağların var olduğunu gösteren kanıtlar mevcuttur. Orta Çağ'da Çin ile Afrika Kıtası arasında çeşitli temasların yer aldığı biliniyor: 14. yüzyılda Faslı alim ve gezgin İbn Battuta Çin'in çeşitli yerleri gezdi, ve Somalili alim ve kâşif Mogadişulu Said, Çin'e ziyaret yaptı; 15. yüzyılda ise Ming Hanedanı'na ait Çinli amiral Zheng He, filosuyla beraber Somali sahilini yuvarlayarak Ajura İmparatorluğu'nu geçti ve Doğu Afrika sahilini ta Mozambik Kanalı'na kadar takip etti.
Çin Komünist Partisi'nin Çin İç Savaşı'nda zaferi elde etmesinden sonra, yani Mao Zedong Dönemi'nde, her iki bölge arasındaki çağdaş siyasi ve ekonomik ilişkiler başladı. 21. Yüzyıl'ın başından beri Çin, Afrika'yla gittikçe güçlenen ekonomik bağlar kurmuştur. Afrika'da ikamet eden yaklaşık bir milyon Çin vatandaşı var; 200.000 Afrikalının Çin'de çalıştığı da tahmin edilmektedir. Tek Çin politikası konusunda Afrika ülkeleri büyük çoğunlukla Çin Halk Cumhuriyeti (ÇHC)'ni tanımaktadır ve 2020 yılı itibarıyla Tayvan ("Çin Cumhuriyeti") ile diplomatik ilişkilerini halen muhafaza eden tek Afrika ülkesi Esvatini'dir.
1990'lar boyunca ÇHC ile Afrika arasındaki ticaret %700 oranında çoğaldı, ve Çin şu an Afrika'nın en büyük ticaret ortağıdır. Bu ilişkiyi güçlendirmek amacıyla Çin-Afrika Kooperasyon Forumu, resmî bir forum olarak 2000 yılı Ekim ayında kuruldu. Askeri ilişkiler konusunda ise 2017 yılında Çin, Cibuti'de Çin Ordusu'nun ilk denizaşırı askeri üssünü kurdu.
Çin Dışişleri Bakanlığı, Afrika ile beraber bulunduğu gelişimsel taahütlerin altını çizmekte, ayrıca Çin ile Afrika'nın "gelişmekte olan ülkelerin kanuni hakların korunması ve Dünya'da yeni ve adil bir siyasi ve ekonomik düzenin kurulması için ortak çabalar"da bulunduklarını belirtti.

Aile planlaması; eşlerin istedikleri zamanda, istedikleri sayıda çocuk sahibi olmaları veya kişisel isteklerine ve ekonomik olanaklarına göre çocuk sayılarını belirlemesi ve doğum aralıklarını istedikleri şekilde gerçekleştirmelerini sağlamaya yönelik yapılan çalışmalar. Aile planlaması tarihte ilk kez 1966 yılında Birleşmiş Milletler Genel Toplantısında “ailelerin kendi büyüklüklerini belirleme özgürlüğü” bir hak olarak kabul edilmiştir Aile planlaması hizmeti 1978 yılında yayımlanan ve tüm dünya tarafından kabul edilen Temel Sağlık Hizmetleri Bildirgesinde temel bir sağlık hizmeti olarak belirtilmiştir. 1994 yılında Uluslararası Nüfus ve Kalkınma Konferansında kadının aile planlaması yöntemleri konusunda bilgi sahibi olma ve bu yöntemlere ulaşabilme hakkı olduğu savunulmuştur Aile planlaması (doğum kontrolü) yöntemleri kısaca geleneksel ve modern yöntemler olarak iki ana başlıkta incelenebilir.
Geleneksel yöntemler çok uzun yıllardır kullanılan ve daha çok az gelişmiş toplumlarda kullanılmaktadır. Modern yöntemler ise teknolojinin gelişmesi ve ucuzlamasıyla günden güne daha sık kullanılmaya başlanan yöntemlerdir. Söz konusu modern yöntemlerin bazıları şunlardır:

Hormonal yöntemler
Kombine oral kontraseptifler (Hap)
Enjekte edilen kontraseptifler (İğne)
Vajinal halkalar
Minihaplar
Post koital haplar (Ertesi gün hapı)
Deri altı kapsüller (implantlar)
Rahim içi araçlar (RİA)
Bakırlı rahim içi araçlar
Hormonlu rahim içi araçlar
Bariyer yöntemler
Kondom (kadın kondomu, erkek kondomu)
Sperm öldürücüler
Diyafram
Cerrahi Yöntemler
Tüp ligasyonu (Kadında tüplerin bağlanması)
Vazektomi (Erkekte tohum kanallarının bağlanması)

Doğum kontrolü
Nüfus planlaması

Bursa Sağlık Müdürlüğü - Aile Planlaması Nedir?

Türkiye Aile Planlaması Derneği

Alibaba Grup veya Alibaba.com olarak da bilinen Alibaba Group Holding Limited, e-ticaret, perakende, internet ve teknoloji alanlarında faaliyet gösteren çokuluslu bir Çin teknoloji şirketidir. 28 Haziran 1999'da Çin'in Zhejiang eyaletinin Hangzhou şehrinde kurulmuştur. Web portalları aracılığıyla tüketiciden tüketiciye (C2C), işletmeden tüketiciye satış (B2C) ve işletmeden işletmeye (B2B) satış hizmetleri sunmaktadır. Bunların yanında elektronik ödeme hizmetleri, alışveriş arama motorları ve bulut bilişim hizmetleri de vardır.
Alibaba 19 Eylül 2014 tarihinde New York borsasında 21,8 milyar dolar ile dünyanın en büyük halka arzlarından birisini gerçekleştirdi. Halka arz sonrası piyasa değeri 231 milyar dolara ulaştı. Forbes Global 2000 listesinde 2020 yılı halka açık şirketler arasında 31. sırada yer aldı. Ocak 2018'de rakibi Tencent'in ardından değeri 500 milyar doları aşan ikinci Asya şirketi oldu. 2020 yılı itibarıyla dünyanın en yüksek altıncı marka değerlemesine sahiptir.

Şirketin adı, evrensel olarak bilinirliği sebebiyle Ali Baba ve Kırk Haramiler masalından gelmektedir. Şirketin kurucularından Jack Ma, bir söyleşisinde ismin hikâyesini şöyle açıkladı:

Bir gün San Francisco'da bir kafedeydim ve Alibaba'nın iyi bir isim olduğunu düşünüyordum. Sonra bir garson geldi ve ona "Alibaba'yı biliyor musun?" dedim. "Evet" dedi. "Onun hakkında ne biliyorsun?" dedim ve "Açıl susam, açıl" dedi. Ben de "İşte bu! İsim bu olmalı" dedim. Sonra sokağa çıktım ve 30 kişi daha bulup onlara da "Alibaba'yı biliyor musunuz?" diye sordum. Hindistan'dan, Almanya'dan, Tokyo'dan ve Çin'den insanlar... Hepsi de Alibaba'yı biliyordu. Açıl susam, açıl. 40 hâramiler. Alibaba bir hârami değil. Alibaba nazik, akıllı bir iş insanı ve köye yardım etti. Yani... hecelemesi kolay ve dünya çapında biliniyor. Alibaba küçük ve orta ölçekli şirketler için "açıl susam, açıl" idi. Birinin bizimle evlenmek istemesi ihtimaline karşı "Alimama" adını da tescil ettirdik!

Jack Ma, 28 Haziran 1999'da Çin'in Hangzhou şehrindeki kendine ait apartman dairesinde arkadaşları ve öğrencilerden oluşan 17 kişilik ekiple birlikte Alibaba.com'u kurdu. Ekim 1999'da Goldman Sachs ve SoftBank'tan toplam 25 milyon ABD Doları tutarında yatırım aldı. Şirket, kurulduğu tarihten ancak üç yıl sonra kâr etmeye başladı. Ma, 2003 yılında küresel e-ticaret sistemini geliştirmek adına Taobao, Alipay, Alimama.com ve Lynx'i kurdu.
Yahoo! 2005 yılında 1 milyar $'a şirketin %40 hissesini satın aldı ve bu yatırım ile sadece Alibaba'nın halka arzından bile 10 milyar $ kazandı.
2017 yılında, Uluslararası Olimpiyat Komitesi ile birlikte 2028 yılına kadar Olimpiyat Oyunları'na resmi sponsorluk anlaşması yaptıklarını duyurdular.

Alibaba Cloud
AliExpress
AliMusic
AliOS
Alipay
AliGenie
Taobao
Tmall
Tmall Genie
Xuexi Qiangguo

Amazon China
Alibaba Pictures
Amblin Partners
Amblin Entertainment
Amblin Television
DreamWorks Pictures
Ant Group
Telenor
Touch 'n Go eWallet
AutoNavi
Inkstone News
Hellobike
DingTalk
Cainiao
Daraz
Ele.me
Heyi Pictures
Lazada Group
Shenma
South China Morning Post
Tudou
UCWeb
UC Browser
World Electronic Sports Games
Youku
Alibaba Vakfı
Hupan Üniversitesi

Alipay ya da Çince ismiyle Zhifubao (Çince (basitleştirilmiş): 支付宝; Çince (geleneksel): 支付寶; pinyin: Zhīfùbǎo) üçüncü parti mobil ve çevrimiçi ödeme platformudur. Şubat 2004 ayında Çin Hangzhou şehrinde Alibaba Group ve bunun kurucusu Jack Ma tarafından kuruldu. 2015 yılında Alipay'ın genel merkezi Şanghay-Pudong semtine taşındı, ancak Alipay'in ana şirketi Ant Financial'ın merkezi henüz yine Hangzhou'dadır.
2013 yılında Alipay, Dünya'nın en büyük mobil ödeme platformu olarak PayPal'i aştı. 31 Mart 2018 tarihi itibarıyla Alipay kullanıcılarının sayısı 870 milyona ulaşmış durumdadır. Dünya'nın en büyük mobil ödeme servis organizasyonu ve en büyük ikinci ödeme servis organizasyonudur. 2018 yılı dördüncü çeyrek istatistiklerine göre Alipay, Çin anakarasındaki üçüncü taraf ödeme pazarının %55,32'sini oluşturur, bu sayı da çoğalmaya devam etmektedir.

 Wikimedia Commons'ta Alipay ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Resmî web sitesi17 Aralık 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Çince)
Resmî web sitesi28 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Uluslararası, İngilizce)
Resmî web sitesi 29 Nisan 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ("Global Business" sitesi)
AlipayHK 27 Nisan 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Alipay'in Hong Kong versiyonu)

Alsas-Loren Sovyet Cumhuriyeti, 1918-1919 Alman Devrimi sırasında, daha önce Fransa-Prusya Savaşı sırasında Almanya'nın eline geçen Alsas-Loren'de 10 Kasım 1918 tarihinde ilan edilen, ancak aynı ay içinde yıkılan Marksist devlettir.
I. Dünya Savaşı sırasında Rusya'da Ekim Devrimi gerçekleşti. Bu devrimden etkilenen Almanya'da ise ilk ayaklanma Kiel'deki denizcilerdi. Bundan sonra 1918-1919 Alman Devrimi başladı. Bu devrimin etkileri Alsas-Loren'de de hissedildi.
8 Kasım gününde burada Almanya'nın diğer bölgelerde meydana gelen işçi hareketleri yayınlandı. Bunun üzerine bu hareketlerden etkilenen binlerce işçi, köylü ve aydın Strazburg'da bulunan Kleber meydanında yürüdü. Bu sırada eylemciler tren istasyonunda ordu tarafından saldırıya uğradı. Bu saldırı sonucunda 1 eylemci öldürüldü. Ancak bu saldırı eylemcileri korkutmadı ve Strazburg'da konsey kurularak kentin kontrolü ele geçirildi.
Strazburg'da meydana gelen devrim hareketi bütün Alsas-Loren'e sardı. Haguenau, Mulhouse, Sélestat, Colmar, Metz ve diğer şehirlerde Sovyet Hükûmeti kuruldu. kurulan Sovyet Hükûmetleri'nde af ve basın özgürlüğü ilan edildi. İşçiler daha yüksek ücret talebiyle greve gitti. Artık bütün Alsas-Loren'de katedraller de dahil olmak üzere birçok yerde kızıl bayrak dalgalanıyordu.
Bütün bunlar işçi devrimin başarıya ulaşacağı inancına sahip olunmuştu. Ancak aynı İkinci Enternasyonal'de hizipçilik yapan Sosyal Demokratlar burada da aynısını yaptı. Sosyal Demokrat Parti'nin Strazburg lideri Jacques Peirotes, Fransızları buraya davet etti. Bununla birlikte Henri Gouraud komutasındaki Fransız birlikleri 22 Kasım 1918 tarihinde Strazburg banliyölerine girdi, grev zorla sonlandırıldı ve direnenler tutuklandı. Böylece devlet yıkılmış oldu.

Alçak Dünya Yörüngesi (ADY), Dünya'nın etrafında (Yörünge süresi 88 dakika olan) 160 km (99 mi) yüksekliğinden (Yörünge süresi 127 dakika olan) 2000 km (1200 mi) yüksekliğine kadar olan aralığa denk gelen bir yörüngedir. 160 km yüksekliğin altındaki nesneler çok hızlı bir şekilde yörüngesel çöküşe ve irtifa kaybına maruz kalırlar. Alçak Dünya yörüngesinde dengeli bir konum elde edebilmek için gerekli olan hız 7.8 km/s değerindedir ancak yörüngenin yüksekliğinin artmasıyla dengeli konum için gerekli bu hızın miktarı azalmaktadır.
Apollo projesindeki Ay uçuşlarındaki istisnaî durum dışında şimdiye kadarki tüm insanlı uzay uçuşları ya Alçak Dünya yörüngesinde ya da yörünge-altı uzay uçuşu (İng:Sub-orbital spaceflight) olarak gerçekleştirildi. ADY içinde gerçekleşen uzay uçuşları içerisindeki irtifa rekoru 1.374,1 km ile Gemini 11'nindir. Günümüze kadarki tüm insanlı uzay istasyonları ve yapay uyduların büyük çoğunluğu ADY içerisinde konumlandırılmıştır.

ADY'deki nesneler yörünge yüksekliğine bağlı olarak termosfer (yaklaşık 80–500 km) veya ekzosferdeki (yaklaşık 500 km ve üzeri) gaz formundaki atmosferik sürükleme ile karşılaşırlar. Alçak Dünya yörüngesi, Dünya çevresinde atmosfer ile Van Allen radyasyon kuşağı iç bölgesi arasındaki yörüngedir. Yapay uydular için ADY yüksekliği genellikle 300 km'den daha az değildir çünkü daha az yüksekliklerde atmosferik sürüklenmeye karşı yörüngeyi sabitlemek fazladan yakıt harcanması gerekeceğinden uygun olmaz.
Alçak Dünya yörüngesinde dengeli bir konum elde edebilmek için gerekli olan hız 7.8 km/s değerindedir ancak yörüngenin yüksekliğinin artmasıyla dengeli konum için gerekli bu hızın miktarı azalır. Örneğin 200 km yükseklikteki dairesel bir yörünge için gerekli hız 7.79 km/s ve 1500 km yükseklikteki dairesel bir yörünge için gerekli hız 7.12 km/s olarak hesaplanır. Alçak Dünya yörüngesine erişmek için gerekli olan delta-v (hız değişimi) 9.4 km/s civarında başlar. ADY yörünge hızı olan 7.8 km/s (28,080 km/h) değerine ulaşmak için gerekli olan, fırlatma aracının delta-v değerinde Atmosferik ve yer-çekimi kaynaklı sürüklenme sebebiyle 1.5–2.0 km/s kadar artış olur.

Ekvatoral alçak Dünya yörüngeleri (EADY- İng: ELEO) ADY'nin alt kümesidir. Ekvator ile aralarında çok düşük eğim bulunan bu yörüngeler, çok hızlı tekrar-ziyaret sürelerine olanak tanır ve en az delta-v gereksinimlerine (Örn:yakıt harcaması) sahiptir. Ekvator ile aralarında çok yüksek eğim açısı bulunan yörüngelere genellikle kutup yörüngesi denir.
Daha yüksek yörüngeler arasında Orta Dünya yörüngesi (ODY) ve daha da yukarıda olan Yer sabit yörünge/Jeostatik Yörünge (YSY/JSY) vardır. ADY'nin yukarısındaki yörüngelerde elektronik bileşenlerde, yoğun radyasyon ve elektrik-yükü birikmesi sonucunda erken arıza olabilir.

Yerçekimi nedeniyle Dünya'nın ADY'deki nesneler üzerindeki çekimi dünya yüzeyindeki çekiminden çok da az olmamasına rağmen, bu yörüngedeki insanlar ve nesneler serbest düşüşte olduklarından dolayı ağırlıksızlığı yaşarlar.
Alçak Dünya yörüngesi yapay uydu konumlandırmanın en kolayı ve en ucuzudur. Geniş bant aralığı ve az iletişim gecikme süresi (gecikme süresi- İng: latency) vardır ama ADY'deki yapay uydular dünyadaki herhangi bir noktadan her zaman görünür değildir.

Uluslararası Uzay İstasyonu, yaklaşık 400 km (250 mi) ila 420 km (260 mi) arasında bir ADY'de Dünya yüzeyinin üzerindedir, ve yörüngesel bozulma nedeniyle yılda birkaç kez yeniden takviye yapılması gerekir.
Iridium telefon sisteminin de bulunduğu bazı iletişim uyduları ADY'yi kullanır. Iridium telekom uyduları yaklaşık 780 kilometre (480 mi) yörüngededir.
Uzaktan algılama uyduları olarak da bilinen casus uydular ve diğer Dünya görüntüleme uyduları da dahil olmak üzere Dünya gözlem uyduları, Dünya'ya daha yakın olarak daha net yüzeyini görebildikleri için ADY'ni kullanır. Yapay uyduların çoğu ADY'ye yerleştirilmiştir.
Uydular ayrıca yaklaşık 800 km (500 mi) yükseklikte ve kutup eğimine yakın Güneşle eşzamanlı ADY yörüngeleri aracılığıyla aşağıdaki yüzeyin tutarlı aydınlatmasından da yararlanabilir. Envisat (2002–2012) bunlara bir örnektir.
ADY içerisinde konumlandırılan yapay uyduların çoğu yörüngede Dünya etrafındaki bir tam dönüşü yaklaşık 90 dakikada tamamlar.

ADY'ye yapay uyduları yerleştirmek için daha az enerji gerektiğinden ve ADY uydularının iyi iletişim için daha az güçlü yükselticilere gerek duyduğundan ADY hala pek çok iletişim uygulamasında kullanılır.
ADY yörüngeleri yer-sabit türünde olmadıklarından devamlı kapsama sağlanabilmesi yapay uydu ağı (İng: Satellite constellation) gerekir. Pek çok iletişim uydusunun çalışabilmesi için yer sabit yörünge türündeki yörüngelerde olmaları ve Dünya ile aynı açısal hızda hareket etmeleri gerekir.

Hubble Uzay Teleskobu Dünya'nın yaklaşık 540 km (340 mi) üzerinde yörüngede döner.
Çin Tiangong uzay istasyonu, 2021 yılının Nisan ayında fırlatıldı ve halen yaklaşık 340 kilometre (210 mi) ile 450 kilometre (280 mi) arasında yörüngede dönmektedir.
Kurguda
2001: Bir Uzay Destanı filminde, Dünya'nın geçiş istasyonu ("Uzay İstasyonu V") "Dünya'nın 300 km yukarısı yörüngedeydi."

Çin Tiangong 1 istasyonu 2018'de yörüngeden ayrılana kadar yaklaşık 355 kilometre (221 mi), yörüngedeydi.
Çin Tiangong-2 istasyonu, 2019'da yörüngeden ayrılana kadar yaklaşık 370 km (230 mi) yörüngedeydi.
Dünyanın yerçekimi alanını en yüksek hassasiyette ölçmek için (İng:GOCE (Türkçe:Yerçekimi Alanı ve Kararlı Durum Okyanus Sirkülasyonu Kaşifi) gibi gravimetri görevleri için yaklaşık 255 km (158 mi)'de yörüngede döndü.
Görev ömrü, atmosferik sürüklenme nedeniyle sınırlıydı. GRACE ve GRACE-FO, yaklaşık 500 km (310 mi)'de yörüngede dönüyordu.

ADY ortamı, nesnelerin uzaya fırlatılışı çoğaldığından, uzaydaki enkazlarla ve teknolojik çöplerle dolmaya başlamıştır. Bu durum geçtiğimiz yıllarda sürekli artan bir endişeye sebep olmuştur, çünkü yörüngesel hızlardaki çarpışmalar kolayca çok tehlikeli hatta ölümcül olabilmektedir. Ayrıca çarpışmalar bu sırada daha çok uzay enkazı oluşturup Kessler Etkisi olarak da bilinen bir çeşit domino etkisine sebep olur. Birleşik Devletler İzlemsel Komutanlığının (İng:United States Strategic Command) bir parçası olan Ortak Uzay Operasyonları Merkezi (İng:Joint Space Operations Center), halen ADY'de bulunan 10 cm'den büyük 8500'den fazla nesneyi izlemektedir. Ancak sınırlı bir Arecibo Gözlemevi çalışması 2mm'den büyük olan nesnelerin sayısının yaklaşık olarak 1 milyon'dan fazla olabileceğini, bunların çoğunluğunun Dünya yüzeyindeki gözlemevleri tarafından gözlenemeyecek kadar küçük olduğunu belirtmiştir.

Aquarius (roket)

Dairesel yörünge
Eliptik yörünge
Orta Dünya yörüngesi
Uluslararası Uzay İstasyonu
Yörüngeler listesi

Birleşik Devletler Kongresi (İngilizce: United States Congress), Birleşik Devletler federal hükûmetinin iki meclisli yasama organıdır ve iki bölümden oluşur: Temsilciler Meclisi ve Senato. 435 temsilci ve 100 senatör olmak üzere toplam 535 üyeden oluşur. Toplam sayısı 435 olan Temsilciler Meclisi üyeleri dar bölge sistemiyle iki yıllığına seçilirler.
Temsilciler Meclisi sandalyeleri, Amerika Birleşik Devletleri'nin her 10 yılda bir yapılan nüfus sayımı sonuçlarına göre eyaletlere paylaştırılır. Her 10 yılda bir nüfusu artan veya azalan eyaletlerin temsilcilerinin sayısının artması veya azalması mümkündür. Ancak en az nüfuslu olan eyaletlerin bile en az bir temsilci hakkı vardır. ABD Senatosu, ABD'nin 50 eyaletinin her birinden seçilen 2 (eşit sayıda) senatörden gelen toplam 100 üyeden oluşur. ABD Senatosunun üçte biri her 2 yılda bir yapılan seçimlerle yenilenir. Üyeler genellikle Cumhuriyetçi Parti veya Demokrat Partiden oluşur. Nadiren üçüncü parti veya bağımsız senatörler vardır. Her senatörün bir sonraki seçime kadar olan görev süresi 6 yıldır.
ABD Kongresi'ne seçilen ilk Müslüman ise Keith Ellison olmuştur.

Birinci Kıta Kongresinde Kuzey Amerika'nın on üç kolonisinden on iki temsilci bir araya geldi. 4 Temmuz 1776'da İkinci Kıta Kongresi, yeni ulustan "Amerika Birleşik Devletleri" olarak söz ederek Bağımsızlık Bildirgesi'ni kabul etti. 1781'deki Konfederasyon Maddeleri, her eyaletin çoğu karar üzerinde veto hakkı olduğu eyaletler arasında eşit temsilli Tek Meclisli organ olan Konfederasyon Kongresi'ni kurdu. Kongrenin yürütme yetkisi vardı ama yasama yetkisi yoktu ve federal yargı deniz kuvvetleriyle sınırlıydı ve vergi toplama, ticareti düzenleme veya yasaları uygulama yetkisinden yoksundu.
Hükûmetin güçsüzlüğü iki meclisli Kongre ile değiştirilmiş bir anayasa öneren 1787 Sözleşmesi'ne yol açtı.
Küçük eyaletler, her eyalet için eşit temsili savundular. İki  meclisli yapı, eyalet hükûmetlerinde iyi işlev gördü. Connecticut Uzlaşması adlı bir uzlaşma planı, Nüfusa göre seçilen temsilciler (daha büyük eyaletlerin yararına) ve eyalet hükûmetleri tarafından seçilen tam olarak iki senatörün (daha küçük eyaletlerin yararına) olduğu bir uzlaşma planı olarak kabul edildi. Onaylanan anayasa, birbiriyle örtüşen iki güç merkezli bir federal yapı yarattı, böylece her vatandaş "birey olarak" eyalet hükûmetinin ve ulusal hükûmetin yetkilerine tabi oldu. Gücün kötüye kullanılmasına karşı korunmak için hükûmetin yürütme, yasama ve yargı organlarının her birinin ayrı bir yetki alanı vardı ve güçler ayrılığı ilkesine göre diğer organları denetleyebiliyordu. Ayrıca iki ayrı meclis olduğundan yasama organında kontroller ve dengeler vardı. Yeni hükûmet 1789'da faaliyete geçti.
Siyaset bilimcisi Julian E. Zelizer "oluşturucu dönem" (1780'ler-1820'ler), "partizan dönemi" (1830'lar-1900'ler), "komite dönemi" (1910'lar-1960'lar) ve "çağdaş dönem" (1970-günümüz) olarak örtüşen dört Kongre dönemi olduğunu öne sürdü.

Federalistler ve anti-federalistler siyasi partilerin telaffuz edilmesiyle ilk yıllarda iktidar için itişip kakıştı. Anayasanın ve Haklar Bildirisi'nin kabul edilmesiyle federalizm karşıtı hareket tükendi. Bazı aktivistler, James Madison ve Thomas Jefferson'ın Hazine Bakanı Alexander Hamilton'ın politikalarına karşı çıkmak için 1790-1791 yıllarında oluşturdukları İdare Karşıtı Parti'ye katıldı; kısa sürede Demokratik-Cumhuriyetçi Parti veya Jeffersoncu Cumhuriyetçi Parti oldu ve Birinci Parti Sistemi dönemini başlattı. Thomas Jefferson'ın başkanlığına seçilmesi 1800'de taraflar arasında barışçıl bir güç geçişi oldu. Yüksek Mahkeme 4. başkanı John Marshall, 1803'teki dönüm noktası niteliğindeki Marbury - Madison davasında hukukta adli inceleme ilkesini tesis ederek Yüksek Mahkeme'ye Kongre mevzuatını hükümsüz kılma yetkisi verdi.

Bu yıllara siyasi partilerin gücünün artması damga vurdu. Dönüm noktası olayı, kölelik sorununu çözen ve ulusu federal otorite altında birleştiren ancak eyalet haklarının gücünü zayıflatan İç Savaş idi. Yaldızlı Çağ (1877–1901), Kongre'nin Cumhuriyetçi hakimiyetiyle damga vurdu. Bu süre zarfında, özellikle etkili lobilerin demiryolu sübvansiyonlarını ve yün tarifelerini savunduğu Başkan Ulysses S. Grant'ın yönetimi sırasında, lobi faaliyetleri daha yoğunlaştı. Göç ve yüksek doğum oranları yurttaş sayısını artırdı ve ülke hızla büyüdü. İlerici Dönem, Kongre'nin her iki kanadında da güçlü parti liderliği ve reform çağrıları ile nitelendi; reformcular bazen lobicilerin siyaseti yozlaştırdığını söylediler. Meclis Başkanı'nın konumu, 1890'da Thomas Reed ve Joseph Gurney Cannon gibi liderlerle son derece güçlendi. Senato, yarım düzine erkek tarafından etkili bir şekilde kontrol ediliyordu.

Uzun süredir Kongre üyelerinin giderek daha fazla güç kazandığı bir kıdem sistemi, her iki partinin politikacılarını uzun vadeli arayışlara teşvik etti. Komite başkanları, 1970'lerdeki reformlara kadar her iki mecliste de etkili olmaya devam etti.
Önemli yapısal değişiklikler arasında, 8 Nisan 1913'te onaylanan Onyedinci Değişiklik uyarınca senatörlerin doğrudan halk tarafından seçilmesi yer alır.
Yüksek Mahkeme, Anayasa'nın ticaret maddesine dayanan kararlar Kongre'nin ekonomiyi düzenleme yetkisini artırdı. Senatörlerin halk tarafından seçilmesinin bir etkisi, Meclis ve Senato arasındaki seçmenlerle olan bağları arasındaki farkı azaltmaktı. Topal ördek Yirminci Değişiklik uyarınca yapılan reformlar, mağlup ve emekli olan Kongre üyelerinin hesap verebilirlikten yoksun olmalarına rağmen nüfuz kullanma gücünü azalttı.
Büyük Buhran, Başkan Franklin Roosevelt'i ve Demokratların güçlü kontrolünü ve tarihi Yeni Düzen politikalarını başlattı. Roosevelt'in 1932'deki seçimi, hükûmet gücünün yürütme organına doğru kaymasına işaret etti. 
Çok sayıda New Deal girişimi Kongre yerine Beyaz Saray'dan başlatıldı. Başkan Roosevelt, İcra Şubesi personelini dostane Senato komitelerinde özel görev vererek Kongre'deki gündemini zorladı (bu uygulama, 1946 Yasama Yeniden Düzenleme Yasası ile sona erdi). Demokrat Parti yıllarca Kongre'nin her iki meclisini de kontrol etti. 
Bu süre zarfında, Cumhuriyetçiler ve muhafazakar güneyli Demokratlar Muhafazakar Koalisyon oluşturdular. Demokratlar II. Dünya Savaşı sırasında Kongre'nin kontrolünü elinde tuttu. Kongre, kısmen daimi Kongre komitelerinin sayısını azaltarak, savaş sonrası dönemde verimlilikle mücadele etti. Bu yıllarda siyasi güç Cumhuriyetçiler ve Demokratlar arasında değişse de, Güney Demokratlar birçok etkili komitede güçlü bir güç haline geldi. Uzay uçuşu ve atom enerjisi politikası gibi daha karmaşık konular daha fazla uzmanlık gerektiriyordu. Senatör Joseph McCarthy, İkinci Kızıl Korku sırasında komünizm korkusunu kullandı ve televizyonda oturumlar düzenledi. 1960 yılında, Demokrat aday John F. Kennedy az farkla başkanlığı kazandı ve güç, 1994 yılına kadar Kongre'nin her iki kanadına da hakim olan Demokratların eline geçti.

Kongre, yoksulluk ve açlıkla mücadele için Johnson'un "Büyük Toplum" programını yürürlüğe koydu. Watergate skandalı başkanlık suçlarını ve örtbasları araştıran uykudaki Kongre'yi uyandırdı. Siyaset bilimci Bruce J. Schulman, skandalın hükûmetin kolları arasındaki ilişkileri "önemli ölçüde yeniden şekillendirdiğini" öne sürdü. Özellikle 1994'ten sonra partizanlık geri döndü. Bir analist partizan iç çatışmayı Eğitim Kurulu gibi toplantı odalarında toplantıya katılanların cesaretini kıran zayıf Kongre çoğunluğuna bağladı. Kongre yetkisini yeniden savunmaya başladı.
Lobicilik, 1971'deki Federal seçim kampanya yasasına rağmen önemli bir faktör oldu. Siyasi eylem komiteleri veya PAC'ler  (ing: Political Action Committee), Soft Money (tr: yumuşak para) katkıları gibi yollarla Kongre adaylarına önemli bağışlarda bulunabilirdi. Yumuşak para fonları adaylar için belirli kampanyalara verilmese de, para genellikle adaylara dolaylı yoldan çıkar sağladı ve adayların yeniden seçilmesine yardım etti. 2002 İki Partili Kampanya Reformu Yasası gibi reformlar kampanya bağışlarını sınırladı ama “yumuşak para” katkısını sınırlamadı. Bir kaynak, 1974'te değiştirilen Watergate sonrası yasaların, "bireylerin adayları desteklemek için bir araya gelmelerini sağladıklarından" "meşrulaştırılmış PAC'ler" yerine "zengin katkıda bulunanların etkisini ve ödemeleri sona erdirmeyi" amaçladığını öne sürer. 1974'ten 1984'e kadar PAC'lerin sayısı 608'den 3.803'e ve bağışlar 12.5 milyon dolardan 120 milyona çıktı. PAC'ın Kongre'deki etkisine ilişkin endişeler arttı. 2009'da avukatlar, elektrikçiler ve emlak komisyoncuları da dahil olmak üzere 4.600 işletme, işçi ve özel çıkar PAC'si vardı. 2007'den 2008'e kadar 175 Kongre üyesi PAC'lerden "kampanya paralarının yarısını veya daha fazlasını" aldı.
1970'ten 2009'a kadar Meclis, 1970'te Porto Riko'nun yerleşik komiserinin komitelerinde temsil edilmeye başlayarak, ABD vatandaşlarını eyalet dışı alanlarda temsil eden yetkileri ve ayrıcalıklarının yanı sıra delegeleri artırdı. 1971'de Columbia Bölgesi için bir delege yetkilendirildi ve 1972'de ABD Virjin Adaları ve Guam için yeni delege pozisyonları oluşturuldu. 1978'de Amerikan Samoası için ek bir delege atandı. Kuzey Mariana Adaları Topluluğu için bir başka delege 2009'da işe başladı. Kongre'nin bu altı üyesi, yasa tasarılarını ve kararları vermek için taban ayrıcalıkları vardır ve son Kongrelerde daimi ve seçilmiş komitelerde, parti kurultaylarında ve Senato ile ortak konferanslarda oy kullanırlar. Capitol Hill ofisleri, personeli ve dört askeri akademiden her birine iki yıllık atamaları vardır. Kongre, Meclis Genel Komitesi oylarını onayladığında oyları anayasal olsa da, son Kongreler buna izin vermedi ve Meclis, Temsilciler Meclisi olarak toplanırken oy kullanamazlar.

ABD Kongresinin Temsilciler ve Senato olarak iki yasama meclisi vardır. Kongre, işi farklı alanlarda uzmanlaşmış ayrı komitelere bölerek ulusal mevzuat yazımını yönetir. Bazı Kongre üyeleri, meslektaşları tarafından bu komitelerin görevlileri olarak seçilir. Kongre'nin kendisine bilgi sağlamaya yardımcı olması için Devlet Sorumlul

Amur (Rusça: Аму́р, Çince: 黑龙江/黑龍江; anlam: Kara Ejder ırmağı, Mançuca:  薩哈連烏拉 Sahaliyan Ula; anlam: Kara Su, Moğolca: Хара-Мурэн; anlam: Kara Irmak), dünyanın en uzun dokuzuncu nehridir. Uzunluğu 2874 km olup, Argun kolu ile birlikte uzunluğu 4444 km'yi bulur. Havzası 1.843.000 kilometrekaredir. Japon Denizi ile Obiotsk Denizlerini birleştiren Tatar Boğazı'ndan Büyük Okyanus'a dökülür. Uzakdoğu Rusya ile Çin'in Mançurya bölgesi arasındaki doğal sınırdır. Bölgede muson iklimi görülür. Kışın Sibirya'dan esen soğuk rüzgarlar nedeniyle altı ayda bir donar. Donma sırasında ulaşımda yer almaz. Yazları bol suyla çoşar ve ulaşımda bölge halkına kolaylık sağlar. Amur Nehri balık türünden zengindir. Bölgede 25'ten fazla balık tesisi bulunmaktadır. Hidroelektrik santralleri için uygun bir ortama sahip olsa bile fazla baraj bulunmamaktadır.
Çin ile Rusya'nın doğal sınırını oluşturması bakımından önemlidir.

Dünyanın en uzun nehirleri

An Luşan İsyanı, Çin'de Tang Hanedanı döneminde, 16 Aralık 755'ten 17 Şubat 769'a kadar sürmüş, büyük toplumsal kargaşa ve huzursuzluk ortamına neden olan ayaklanma
General An Luşan'ın Kuzey Çin'de kendi imparatorluğunu ilan etmesiyle başladı. An Luşan Yan Hanedanlığını kurarak ayaklanmayı ilan etti. Onun kendi oğlu tarafından öldürülmesiyle vekili ve yol arkadaşı Shi Sming ve oğlu mücadelesini devraldı ve devam ettirdiler.
İsyan üç Tang imparatoru döneminde devam etti. Tang hanedanına sadık aileler ve onların karşısında yer alan aileler ile isyan büyüdü. An Luşan Arap, Göktürk ve Sogdluları da etkileyerek kendi saflarına çekti.
İsyan sonrası büyük bir kargaşaya, dev kayıplara ve geniş bir sahada yıkıma neden oldu. Tang Hanedanı zayıfladı ve batı Çin üzerindeki hakimiyetini kaybetti.
742 yılı başlarında, Asya 13 yıl süren bir kaos dönemindeydi. Bölgedeki imparatorlar büyük ayaklanma, devrim, hanedan değişikleriyle çalkalanıyordu. Bu yılda doğu steplerinde Türk-Sogd etkisiyle 744 yılında Uygur Kağanlığı kuruldu. Bu İpek Yolunu kullanan tacirler ve gezginler aracılığıyla samimi ilişkiler arttı. Abbasiler Horasan'da başlattıkları isyan sonucunda Emeviler'e son vermiş ve Abbasi Halifeliğini kurmuşlardı.
Batıda genişlemek isteyen Tang hanedanlığı müslüman Araplar ve Karluk Türkleriyle Talas Muharebesi'ne girmiş ve muharebeyi kaybetmişti. Bu arada güneyde Nanzo Krallığına karşı yapılan sefer etkisiz olmuştu. Aynı zamanlarda Tibet üzerine yapılan sefer görece daha başarılı olmuştu, bu sefer ile Tibetlilerin orta Asya toprakları ele geçirildi. 755 yılında Tibet imparatorunun suikasta uğramasıyla Tang imparatorluğu zaferini sağlamlaştırdı. Bu arada Türk bir general imparatorluk içerisinde güçlü bir pozisyona gelmişti.

An Luşan kesin olmamakla birlikte Sogdlu bir baba ve Türk bir annenin çocuğuydu, Çin'de kısa sürede saygıdeğer bir yönetici durumuna geldi. Altın ve gümüşten yapılma lüks bir evde ikamet ederdi. İmparator Huanzong tarafından üç garnizonun komutanlığına getirildi ve Sarı Nehir'in kuzeyinde alanın tümü sorumluluğuna verildi. İsyan, imparator Xuanzong'un son dönemlerinde başlamış ve Suzong ile Daizong zamanında devam etmiş ve Daizong döneminde sona ermiştir.

755 yılı sonlarında An Luşan ayaklandı. Ordusu ile Pekin yakınlarından harekete geçti. Yol boyunca, An Luşan yerel yöneticileri itaat altına alarak ilerledi. Daha fazla insan ona katıldı ve isyan genişledi. Büyük Kanal yönünde süratle ilerleyerek Luoyang şehrini aldı. Burada Tang güçlerini bozguna uğrattılar. Luşan kendisini Yan Hanedanlığı'nın imparatoru ilan edildi. Batı şehirlerini zaptettikten sonra güney Çin'e dayandı.

756 yılının baharında gerçekleşen Yong ki muharebesi korkunçtu. Yan kuvvetleri 20.000 kayıp verdiler ve fiyasko ile sonuçlanan bir ilerleme harekâtı yaptılar ancak başarılı olmadılar ve bu bölge Tang kuvvetlerinin kontrolüne geçti. Bu Yan güçlerinin güney Çin'i ele geçirmesini engelledi. Yan ordusu burada kontrolü sağlayamadı ve üç ay sürece Suiyang kuşatmasını başlattı. Luoyang şehrini iki yıl boyunca ellerinde tuttular.

An Luşan'ın güçleri ana karargahları olan Batı Çin'de yüksek tepelerde savunma pozisyonuna geçmiş Tongguan geçidini tutmuşlardı. Bu arada geçit üzerinden hücuma geçmekte olan ordunun iki generali saray içi entrikalar yüzünden idam edildi. Yeni generalin tayini ile ordu takviye güçleri ile geçitten hücuma geçti ve An Luşan'ın savunmasını yardı.

İsyancılar, imparatorluk güçlerinin ve sarayın bulunduğu Çangan'ın ele geçirmek üzereydi ve ve yardımcıları İmparator Huanzong'un Siçuan şehrine kaçmasını tavsiye ettiler. Dağlık bölgenin doğal savunması sayesinde ordu tekrar örgütlenecek ve toparlanacaktı. İmparator saraydakileri de beraberinde alarak dağlık bölgeden Siçuan'a doğru yola çıktı.
Tek sorun coğrafi koşullar değildi Yang Guozhong ve kuzeni aynı zamanda imparatorun sevgilisi Yang Gufie ile imparatorun muhafızları arasındaki sürtüşme arttı yol boyunca Xiangyang şehri yakınlarında muhafızlar Yang Gufei ve Yang Guozhong'un öldürülmesini talep etti. İmparator'un kabulden başka seçeneği yoktu. Bunun üzerine Guozhong intihar etti, kuzeni Gufei ise boğduruldu.

756'da, An Lushan ve isyancı güçleri Chang'an şehrini aldı, bu gelişmiş bir şehir için yıkıcı bir olay oldu. Şehirde 1.960.188 kişi yaşıyordu. Nüfusun çoğu isyancıların tutumu nedeniyle bölgeyi terk etti. Nüfus çevredeki küçük şehirlerle birlikte 800.000 - 1.000.000 arası bir sayıya kadar düştü.
756'da, Xuanzong'un oğullarından Li Heng, Lingzhou şehrinde imparatorluğunu ilan etti. Başka bir şehirde prens Li Lin yerel otoritelerce Yong Prensi ilan edildi. Suzong ilk olarak Guo Ziyi ve Li Guangbi isimli iki general isyancıyla mücadele için görevlendirdi. Bu generaller bazı Türk kabilelerinden aldıkları kuvvetlerle Uygur Kağanlığı üzerine gitmiş ve Bayançur Kağan'ı 759 yazında öldürmüşlerdi. Bu arada Abbasi halifesi Mansur, Tang hanedanlığı üzerine 4.000'den fazla paralı asker yolladı ve akabinde savaş yapıldı. Bu askerlerin çoğu bölgedeki kabilelerle karıştı.
757 yılında imparatorluk ordusu Çang'an ve Luoyang şehirlerini geri aldı, isyancılar püskürtüldü ve isyanın ana merkezi kuzeydoğuya doğru kaydı.

757 yılında, isyancılar Suiyang şehrini kuşattılar 30.000 insan açlıktan öldü ve kalanlar ölenleri yiyerek hayatta kalabildiler. Şehir uzun süre sonra düştüğünde sadece 400 kişi hayattaydı.

Ocak 757'de An Luşan oğlu tarafından öldürüldü. Yerine Shi Siming isimli general geçti. Shi Siming onun çocukluk arkadaşı ve takipçisiydi. Shi hemen akabinde Luoyang şehrini geri aldı. Shi Siming 761 yılında kendi oğlu tarafından öldürüldü. Oğlu derhal kendi imparatorluğunu ilan etti ve generallerin desteğini aldı.
762 yılında imparator Suzong ağır bir hastalığa yakalandı. Tang ve Huige birleştirilmiş güçlerinin komutasını ortanca oğluna verdi. Oğlu Li Çu, isyancılar üzerine son seferleri yaptı, bu arada yeni Yan hanedanlığı uzun sürmeyecekti birçok asker ve üst düzey görevli Tang tarafına geçmeye başlamıştı. 762 kışında Luoyang yeniden alındı ve Yan İmparatoru Shi Chaoyikaçmaya çalışırken önü kesildi. Yakalanacağını anlayan Shi Çaoyi intihar etti.
Böylece sekiz yıllık isyan sona erdi
İsyanın sona ermesiyle Tang imparatorluğu kendisini yeniden inşa etmeye başladı. İsyan Tang hanedanını oldukça zayıflatmıştı ve kaos yer yer devam ediyordu. Tang hanedanının zayıflamasıyla Tibet İmparatorluğu yeniden Orta Asyayı ele geçirdi ve hatta Çangan şehrini 763'te aldı.

Türk Tarihinde An Lu-Shan ve Destanı, Prof.Dr.Saadettin Gömeç [1]

Angola Halk Cumhuriyeti 1975 yılından 1992 yılına kadar bugünkü Angola Cumhuriyeti sınırları içerisinde kurulan devlet.
Afrika kıtasında batısında Portekiz kolonisi olan bölgenin 11 Kasım 1975 tarihinde bağımsızlığına kavuşması ile kurulan Angola Halk Cumhuriyeti, mevcudiyetini 1992 yılına kadar sürdürmüştür. Marksist bir ideoloji ile yönetilen ülke bu nedenle özellikle Mozambik Halk Cumhuriyeti, Doğu Almanya ve Sovyetler Birliği gibi o dönemin doğu blok komünist ülkeleri ile iyi ilişkiler içerisinde olmuştur.
Ülkenin bağımsızlığına kavuşması neticesinde ülke bağımsızlığı için silahlı mücadeleyi gerçekleştiren komünist bir ideolojiye sahip MPLA üyelerinden oluşturulan ilk hükûmet ülkeye doğu blok ülkelerindeki örneklerden yola çıkarak Angola Halk Cumhuriyeti adını vermiş ve MPLA'yı tek yasal parti olarak ilan etmiştir. Bu gelişmelere paralel olarak daha demokratik bir yapıya sahip FNLA ve UNITA partileri Huambo'da Angola Cumhuriyeti 'nin ilanını yaparak karşı bir hükûmet kurmuşlardır. Yaşanan bu gelişmenin ardından MPLA ile FNLA ve UNITA arasında iç savaş yaşanmış, bu savaşa başta Güney Afrika ve Küba olmak üzere dış ülkelerde ideolojilerine göre taraf olmuşlardır. Güney Afrika'nın desteği ile ilerleyen FNLA ve UNITA, başkent Luanda'yı ele geçirmek üzere girişimlerde bulunsa da, bu girişim MPLA destekçisi Küba tarafından engellenmiş, bu olay sonrasında her iki örgütte ağır darbe alarak ayrılmış, FNLA Zaire'ye çekilmiş ve tamamen yok olmaya yakın bir konuma gelmiş, UNITA ise tek başına özellikle Güney Afrika'nın maddi ve askerî güç desteği ile mücadelesine devam etmeye çalışmıştır. Güney Afrika birliklerinin Angola'nın güney bölgelerinden gerçekleştirmeye çalıştığı sızıntılar ve müdahaleler Küba askerî birlikleri tarafından engellenerek ağır kayıplara neden olmuş, bu yaşanan olayların Güney Afrika'ya olumsuz etkileri olmuş, hakimiyeti altında tuttuğu Güneybatı Afrika'nın (günümüzde Namibya) 1990 yılında bağımsızlığını kabul etmek durumunda kalmış ve ilerleyen süreçte de Apartheid politikalarından vazgeçmek durumunda kalmıştır.
1991 yılında iç savaşın tarafları olan MPLA ve UNITA anlaşarak, iç savaşa son verdiklerini ilan etmişlerdir. Bu anlaşma gereği MPLA komünist ideolojiden vazgeçtiğini beyan etmiş ve çok partili siyasi sisteme geçileğini bildirmiştir. Yapılan anlaşma gereği ülkenin ismi de 1992 yılında bugünde mevcudiyetini sürdüren Angola Cumhuriyeti yapılarak Angola Halk Cumhuriyeti'ne son verilmiştir.

Angola Cumhuriyeti
Angola'nın Bağımsızlığı İçin Halk Hareketi

Angola Halk Cumhuriyeti 4 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Anhui (Çince: 安徽}; pinyin: Ānhuī) Çin'in bir eyaletidir. Gök Irmağı ile Huaihe Irmağı havzaları arasında Çin'in doğu bölgesinde yer alan eyaletin doğusunda Jiangsu, güneydoğusunda Zhejiang, güneyinde Jiangxi, güneybatısında Hubei, kuzeybatısında Henan ve kuzeyinde Şantung eyaletleri bulunur. Eyalet başkenti Hefei'dir. Ayrıca en küçük eyaletlerinden biridir.
"Anhui" adı, güney Anhui'de bulunan Anqing ve Huizhou (şimdi Huangshan) şehirlerinden gelir. Anhui için kullanılan kısaltma Wan'dır. Bu ismin kökeni tarihte aynı bölgede kurulmuş olan Wan devletine dayanmaktadır. Ayrıca Wan Dağı ve Wan Nehri'de eyalette yer alır.
63,65 milyon nüfusuyla Anhui, Çin'in en kalabalık 8. eyaletidir.
Bölge bazında Çin'in en büyük 22. eyaleti ve 34 Çin eyalet bölgesinin en yoğun nüfuslu 12. bölgesidir. Anhui'nin nüfusu çoğunlukla Han Çinlileri'nden oluşur. Eyalette konuşulan diller şunlardır: Jianghuai Mandarin, Wu, Hui, Gan çincesi ve Zhongyuan Mandarin çincesinin küçük bir kısmı.

Anhui topografik olarak çeşitlidir. Kuzey, Kuzey Çin Ovası'nın parçasıdır, kuzey-orta bölgeler ise Huai Nehri havzasının parçasıdır. Her iki bölge de düz ve yoğun nüfusludur. Güneybatı Anhui'nin çoğunu işgal eden Dabie dağları ve aralarında Yangtze Nehri olan güneydoğu Anhui'yi kesen bir dizi tepe ve sıra ile arazi güneyde daha düzensiz hale gelir. Anhui'deki en yüksek zirve, güneydoğu Anhui'deki Huangshan'ın parçası Lotus Zirvesidir. Rakımı 1873 m'dir.
Başlıca nehirler kuzeyde Huai Nehri ve güneyde Yangtze'dir. En büyük göl, yaklaşık 800 km2 (310 sq mi) alanıyla, eyaletin merkezindeki Chao Gölü'dür. İlin Yangtze Nehri yakınlarındaki güneydoğu kesiminde de birçok göl vardır.
Topografyada olduğu gibi, eyaletin iklimi de kuzeyden güneye farklılık gösterir. Kuzey, daha belirgin mevsimlerle daha ılımandır. Ocak ayı sıcaklıkları, Huai Nehri'nin kuzeyinde yaklaşık -1 ila 2 °C ve Huai Nehri'nin güneyinde 0 ila 3 °C civarındadır; Temmuz ayında sıcaklıklar ortalama 27 °C veya üzerindedir. Erik yağmurları Haziran ve Temmuz aylarında yağar ve sele neden olabilir.
Anhui'nin 16 şehri var. Ekonomik olarak önemli ilk 3 şehir Hefei, Wuhu ve Anqing'dir.

Anhui Eyaleti 17 alt bölgeye ayrılır.

Anhui'de tarım, iklim bölgelerine göre değişir. Huai Nehri'nin kuzeyinde buğday ve tatlı patatesler yetiştirilirken, güneyinde buğday yerine pirinç yetiştirilir.
Anhui'nin doğal kaynakları arasında Ma'anshan'da demir, Huainan'da kömür ve Tongling'de bakır yer alır. Bu doğal kaynaklarla ilgili endüstriler vardır (örneğin, Ma'anshan'da çelik endüstrisi). Anhui merkezli ünlü şirketlerden biri, Wuhu merkezli otomobil şirketi Chery'dir.

Doğudaki daha müreffeh komşuları Zhejiang and Jiangsu ile karşılaştırıldığında Anhui, ekonomik kalkınmada belirgin şekilde geride kaldı. 2010'da Anhui'nin GSYİH'si, bu iki vilayetin kişi başına düşen GSYİH'sinin 1/3'ünden, 2017'de bu iki vilayetin kişi başına düşen GSYİH'sinin yaklaşık yarısına kadar arttı. Ancak ilde kişi başına düşen GSYİH, ilde kayıtlı nüfusa (yani yerel Hukou ile) dayanır ama orada ikamet zorunlu değildir. Zenginliğin çoğunun Yangtze Nehri, Hefei, Wuhu ve Ma'anshan gibi sanayi bölgelerinde yoğunlaştığı önemli bir bölgesel eşitsizlik vardır.
Anhui'nin 2016 için nominal GSYİH'si, 2016 yılında yaklaşık 2,4 trilyon yuan (365,8 milyar ABD Doları) idi. Ekonomik çıktı açısından orta ölçekli bir ekonomi olarak kabul edilir. İlde, Haier, Hisense, Whirlpool, Gree, Royalstar ve Meling gibi büyük beyaz eşya imalatı kümesi vardır.

Hefei Ekonomik ve Teknolojik Kalkınma Bölgesi, Hefei'nin güneybatısında yer alır ve 1993 yılında kurulmuştur. Hefei Luogang Uluslararası Havaalanı'na yakın bir konumdadır.

Hefei Hi-Tech Sanayi Geliştirme Bölgesi, Ekim 1990'da kuruldu ve Mart 1991'de Devlet Konseyince eyalet düzeyinde Geliştirme Bölgesi olarak onaylandı. 1997'de Geliştirme Bölgesi, APEC ve AB üyelerine özel açık politikalarla APEC Bilim ve Teknoloji Endüstri Parkı olarak onaylandı. Hefei High Tech Park, 2000 yılında Ulusal Yüksek Teknoloji İhracat Üssü olarak da onaylandı ve 2003 yılında Meşale Programı kapsamında Gelişmiş Yüksek Teknoloji Bölgesi ödülünü aldı. Şimdiye kadar, 100'den fazla yüksek teknoloji işletmesi bölgeye girdi. Bölgede teşvik edilen sektörler arasında kimyasal üretim ve işleme, elektronik montaj ve imalat, aletler ve endüstriyel ekipman, tıbbi Ekipman ve telekomünikasyon vardır.

1993 yılında kurulan Wuhu Ekonomik ve Teknolojik Kalkınma Bölgesi, Wuhu'daki Yangtse Deltası'nın ulaşım avantajını kullanan Anhui'deki merkezi hükûmet tarafından onaylanan ilk devlet düzeyindeki kalkınma bölgesiydi.

Wuhu İhracat İşleme Bölgesi, toplam planlanan 295 km2 (114 sq mi) alanla ulusal düzeyde bir ihracat işleme bölgesi olarak onaylandı.

 Wikimedia Commons'ta Anhui ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Anhui mutfağı

Anhui Eyaleti resmî web sitesi(Çince)
Anhui Eyaleti resmî web sitesi25 Ocak 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Anhui mutfağı (Çince: 安徽菜; pinyin: Ānhuī cài) ya da Çin'de daha yaygın kullanımda olan kısa ismi ile Hui mutfağı (Çince: 徽菜; pinyin: Huī cài), Çin'in Anhui Eyaleti'nin bölgesel mutfağıdır. Çin'in "Sekiz Büyük Mutfağı" (八大菜系, Bā Dà Cài Xì)'ndan birini oluşturur. Bu mutfağın temeli, günümüz Anhui'in güneyindeki tarihî Huizhou (徽州) bölgesinden kaynaklanır.
Hui mutfağı, ağırlıklı olarak çeşitli yabani otların kullanımı için bilinir. Braising ve tencerede suyun içinde pişirme, Hui mutfağında sık rastlanan yemek pişirme yöntemleridir; diğer Çin mutfaklarına kıyasla yağda kızartma ve stir frying gibi yöntemler nispeten az sıklıkla rastlanır. Yemek pişirme sürecinde Hui mutfağında önemsenen unsurlar yağın miktarı, yemeğin rengi ve yemek pişirme sürecindeki sıcaklık.

 Wikimedia Commons'ta Anhui mutfağı ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Arnavutluk Demokratik Hükûmeti (Arnavutça: Qeveria Demokratike e Shqipërisë) 20 Ekim 1944'te 1940-1944 Arnavut partizan direnişi sona erdiğinde Ulusal Kurtuluş Hareketi tarafından kuruldu. Geçici olan bu hükûmet, ülkenin 28 Kasım'da Alman kuvvetlerinden kurtarılmasının ardından iktidara geldi. Ülkenin geçici başbakanı Arnavutluk Emek Partisi Genel Sekreteri Enver Hoca oldu. Geçici hükûmet, demokratik seçimler yapılıncaya ve bir Kurucu Meclis toplanana kadar var olacaktı.
Hükûmete, Komünist Partinin egemen olduğu Ulusal Kurtuluş Hareketi önderlik etti. Demokratik Hükûmet başından beri Komünist bir devletti. Nazilerle işbirliğiyle biraz daha kolaylaşan bir görev olan milliyetçi Balli Kombëtar'ı bıraktı. Kral I. Zog etkili bir şekilde tahttan indirildi. Demokratik Hükûmet onun ülkeye geri dönmesini engelledi. UKH hızla diğer Komünist ülkelerle kardeşlik ilişkileri kurdu.
Seçimler 2 Aralık 1945'te yapıldı. O zamana kadar UKH, seçimlere itiraz eden tek örgüt olan Arnavutluk'un Demokratik Cephesine dönüştü. 10 Ocak 1946'da Arnavutluk Sosyalist Halk Cumhuriyeti ilan edildi.

Arnavutluk Anti-Faşist Ulusal Kurtuluş Konseyi 2. Toplantısında Demokratik Arnavutluk Hükûmetinin Beyanı15 Temmuz 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Kurucu Meclis'e Hükûmetin İstifasının Sunumu Üzerine Konuşma15 Temmuz 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Arnavutluk Sosyalist Halk Cumhuriyeti (Arnavutça: Republika Popullore Socialiste e Shqipërisë), Arnavutluk'un sosyalist devlet yönetimi altında 1946-1992 yılları arasında resmi adı idi. Devletin adı önceden 1946-1976 arasında Arnavutluk Halk Cumhuriyeti idi, fakat Stalin'in ölümü sonrası oluşan uluslararası ayrımın etkisiyle (Örneğin Çin Sovyet ayrılığı) ismin önüne "sosyalist" kelimesi eklenmiştir.
II. Dünya Savaşı'ndan sonra Arnavutluk'ta İtalyan ve Alman işgalinden kurtulduğunda, Enver Hoca önderliğinde özel mülkiyetin kaldırıldığı, işçi sınıfının iktidara geldiği ve proletarya diktatörlüğü kapsamında sosyalist bir yönetim kuruldu. Arnavutluk'un başlangıçta Sovyetler Birliği ve diğer Doğu Bloku ülkeleri ile yakın ilişkileri bulunmaktaydı. Ancak Destalinizasyon'dan (1956) sonra revizyonizm ile suçladığı Sovyetler Birliği ile görüş ayrılığı yaşadı, iki ülke arasındaki ilişkiler gerildi ve Çin ile ittifak kurdu. İktidarda olan Arnavutluk Emek Partisi, Stalin sonrası durumu eleştirerek, kendisinin teorik anlamda Marksizm-Leninizme sadık kaldığını duyurdu. 1968 yılında Arnavutluk Varşova Paktı'ndan ayrıldı. 1976 yılında Mao'nun ölümünden sonra, Arnavutluk kendisini diğer devletlerden izole etmeye başladı. 1985 yılında Hoca'nın ölümünden sonra komünist yönetim çözülmeye başladı. 1991 yılında serbest piyasa ekonomisine geçildi.

Gizli Gözetim Müzesi

Associated Press (AP), Amerika Birleşik Devletleri merkezli bir haber ajansı.
Bu tip şirketler içinde en yaygın ağa sahip haber ajansıdır. AP, ABD başta olmak üzere gazetelere, TV ve radyo istasyonları gibi kuruluşlara kendi personeli tarafından geçilen haberleri servisi yapan bir şirkettir. ABD dışında da pek çok gazeteler, internet siteleri gibi haber kaynakları AP'ye üyedir ve bu ajansın haberlerini yayınlarında kullanırlar. AP'nin sahibi, kurumun ABD ağında yer alıp yayınlarına katkıda bulunan gazete, radyo ve televizyonların bütünüdür.

AP haber ajansı, 1846 yılında New York'ta kurulmuştur. Günümüzde Başkan ve CEO'luğunu Tom Curley yapmaktadır. Ajansın bugün 242 bürosu vardır ve haberlerini 121 farklı ülkedeki abonelerine aktarmaktadır.
AP çalışanları Gazeteciler Sendikası tarafından temsil edilmektedir. Sendika, AFL-CIO altındaki İletişim İşçileri Sendikası'na bağlıdır.
Yalnızca 2005 yılında, AP haberlerini tüm Dünya'da 1.700 gazete ve 5.000'in üzerinde TV ve radyo kullanmıştır. Ajansın fotoğraf arşivi 10 milyondan fazla fotoğraf ve resim içermektedir.
Günümüzde AP tarzı haber yazma stili ABD'de standart olarak kabul edilen haber stili olmuştur.
Geçmişten itibaren gelen en büyük rakibi olan United Press International'ın kapanmasından sonra AP, ABD çapında yayın yapan tek ve rakipsiz haber ajansı olarak kaldı. ABD dışında rakipleri ise İngilizce haber servisi yapan Reuters ve Fransız Haber Ajansı Agence France Presse'in İngilizce haber servisidir.
Ajansın Türkiye'de İstanbul ve Ankara olmak üzere iki bürosu vardır.

Resmî site
Associated Press haber arşivi (YouTube) 22 Ağustos 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

At yarışı, en eski ve en yaygın sporlardan biridir. 
Hititler, Asurlular, Romalılar ve Mısırlıların at yarışları düzenlediği bilinmektedir. Homeros MÖ 9. ya da 8. yüzyılda yazdığı İlyada adlı yapıtında atlı araba yarışlarından söz eder. Kuzey Afrikalı, Çinli, Pers ve Arap binicilerin de yarışlar yaptığı bilinmektedir.
İlk düzenli yarışlar, 17. yüzyılda İngiltere Kralı II. Charles döneminde yapıldı. 1665'te Kuzey Amerika'da ilk resmi at yarışı düzenlendi. At yarışları, bugünkü uluslararası biçimini 19. yüzyıl ortalarına doğru kazanmaya başladı. Günümüzde en ünlü İngiliz engelli yarışı, Liverpool'daki Aintree koşu pistinde yapılan Büyük Ulusal Yarış'tır.
Günümüzde at yarışları safkan ya da yarımkan atlarla yapılır. Yarışlar düz ve engelli koşu olmak üzere ikiye ayrılır. Düz koşulara en değerli yarış atları katılır ve bu yarışlar büyük ödüllü yarışlardır. Engelli koşularda yaşça daha büyük olan atlar, daha yüksek ve kalın engelleri aşmaya çalışırlar.

Klasik at yarışlarının yanı sıra "yaşa göre ağırlık" ya da handikap koşularında farklı yaşlarda ve farklı ağırlıklarda atlar yarışır. Ama bu atlar arasındaki yaş farkının doğurduğu eşitsizlik, yaşça daha büyük olan atların, öbürlerinden daha fazla ağırlık taşımasıyla giderilir. Ayrıca atların taşıyacağı ağırlık geçmişte aldıkları dereceler de göz önünde bulundurularak belirlenir. Bir atın taşıdığı ağırlık asıl olarak binici (jokey) ve eyerdir. Ama gerektiğinde eyerin altına, içinde kurşun bulunan ağırlık torbası koyulur.
Yarış başlamadan birkaç dakika önce jokeyler atlara binip başlama noktasına giderler. Bir koşu iki türlü başlatılabilir. Birincisinde, pisti enlemesine kesen şeritlerin oluşturduğu bir başlama kapısı kullanılır. Atlar, çıkış kapısının arkasında sıralanır, hakem kaldıraçla engeli yukarıya kaldırınca yarış başlar. İkinci tür çıkışta, her at için ayrı bölme kullanılır (starting box). 
Binicilerin değişik durumlara göre karar verebilme yetenekleri, becerileri ve soğukkanlı olmaları yarışı büyük ölçüde etkiler. Biniciler her atın farklı bir koşma biçimi olduğunu bilirler. Bazı atlar önde dörtnala gitmekten hoşlanır ve sonuna kadar böyle koşarlar. Bazıları ise öne geçer geçmez yavaşladığından, jokeyler bu tür atları bitiş çizgisine yakın bir mesafede atağa geçirirler. Bir jokey tempoyu iyi denetleyebilmeli, atın önünü açık tutmalı ve öbür atların arasından sıyrılıp öne çıkabilmek için hızlı davranmalıdır. Bir jokey, başka bir atı sıkıştırmak, önüne geçerek onu engellemek gibi kuraldışı davranışta bulunursa, o jokeyin bindiği at kuraldışı bulunduğu atın gerisine atılır. İlk dört dereceye giren atların eyer ve ağırlık torbaları, yarış sonunda önceden saptanan ağırlıkta olup olmadığı denetlenir.

İngiltere'de at yarışları, 1750'de Newmarket'ta kurulan Jokey Kulübü'nce düzenlenir. Beş klasik koşudan en önemlisi, Derby (Epsom) yarışıdır. Bu yarışta 3 yaş atları 2400 m koşarlar. Atların iki tekerlekli, hafif bir aracı çektikleri yarış türü ABD, Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda'da çok yaygındır. ABD'de en önemli klasik koşular, Kentucky Derby, Belmont Stakes ve Preakness Stakes yarışlarıdır.
Fransa'da klasik koşular Jokey Kulübü Büyük Ödülü, Paris Büyük Ödülü ve Zafer Takı Büyük Ödülü yarışlarıdır. Avustralya'da en ünlü yarış Melbourne Kupa Koşusu'dur. Dünya binicilik şampiyonası ilk kez 1970'te yapılmıştır.
At yarışlarının daha heyecanlı bir spor olmasını sağlayan etkenlerden biri de bahistir.

Türkiye'de ilk at yarışının, Osmanlı Padişahı Orhan Bey'in Bursa'yı alışından sonra yapıldığı bilinmektedir. 17. yüzyılda Edirne'de ve İstanbul'daki Yıldız Köşkü bahçesinde at yarışları düzenlenmiştir. 19. yüzyılda Makriköy'de (bugün Bakırköy) Veli Efendi'nin topraklarında (bugün Veliefendi Hipodromu) ve Kâğıthane'de at yarışları yapılırdı.
Cumhuriyet dönemindeki düzenli yarışların ilki 1924'te yapıldı. Bugün en ünlü koşu olan Gazi Koşusu 1927'de başlatıldı. Günümüzde Türkiye Jokey Kulübü bünyesinde İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Bursa,Kocaeli, Elazığ, Diyarbakır,Şanlıurfa ve Antalya gibi kentlerde yapılan yarışların yanı sıra, yine aynı kurumun bünyesinde Cumhurbaşkanlığı Kupası, Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık Kupası ve Türkiye Büyük Millet Meclisi düzenlenmektedir. Gazi Koşusu 1927'den beri yapılmakta olup, Türkiye'de aralıksız en uzun süre yapılan spordur.

At yarışı bahisleri
At arabası yarışı
Spor atı

Türkiye Jokey Kulübü 9 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Racetracks 28 Ağustos 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Ayding Gölü (Uygurca: ئايدىڭكۆل, Ayding Kɵli, Ayding köl; Çince: 艾丁湖, Aīdīng Hú) Sincan Uygur Özerk Bölgesinde Turfan Havzasında (çöküntü) bir göldür. Deniz yüzeyinden 154 metre altında olan dünyada ikinci en düşük noktasıdır. Şimdi bu göl tamamen kurumuş ve çok çamurlu ve tuzludur. Turfan şehrinin 50 kilometre güneyinde bulunan gölün batısında deniz seviyesinden 133 metre alçakta olan Qiquanhu Huagong Fenchang isminde bir köy bulunur. Göl ortalama batıdan doğuya 40 kilometre, kuzeyden güneye 8 kilometre boyutundadır.
Uygurlar göl ay biçiminde olduğundan "ayışığı (mehtap) göl" anlamında olan, "Ayding köl" adını vermişlerdir. Günümüzde göl üç bölümden oluşmaktadır: dış çevresi alüvyonlu, lığlı yüzeylidir. İç kısım tuz bataklığı iken, gölün ortası saf beyaz ve parlak, ışıl ışıl, tuz kırağı renklidir.

Oluşumlarına göre Türkiye'nin gölleri listesi
Türkiye'deki göller

Ayding Gölü için uzaydan görüntü siteleri: Google, Yahoo, Microsoft

42°39′27″K 89°16′14″D

BRICS, Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin, Güney Afrika Cumhuriyeti, Mısır, Etiyopya, Endonezya, İran ve Birleşik Arap Emirlikleri'nden oluşan uluslararası kuruluştur. BRIC terimi, ilk olarak 2001 yılında, İngiliz ekonomist Jim O'Neill tarafından ortaya atıldı ve çalıştığı şirket Goldman Sachs tarafından benimsendi. Bu kavram, yükselen piyasa ekonomilerine sahip ülkeleri tanımlamak amacıyla kullanıldı. 2009 yılında Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin'in katılımıyla düzenlenen ilk zirvede, bu dört ülke BRIC adını resmen benimsedi ve her yıl düzenli olarak toplanacak gayri resmî bir diplomatik kulüp oluşturdu. Nisan 2010'daki ikinci zirvede, Güney Afrika Cumhuriyeti konuk olarak yer aldı ve Eylül 2010'da resmî üye olarak kabul edildi. Böylelikle örgütün ismi BRICS olarak değiştirildi. 2024 yılında Rusya'da düzenlenen zirvede İran, Mısır, Etiyopya ve Birleşik Arap Emirlikleri ilk kez üye devlet olarak yer aldı. Endonezya ise 2025'in başlarında resmî üye olarak katılarak, BRICS'e dâhil olan ilk Güneydoğu Asya ülkesi oldu. BRICS+ kısaltması veya genişletilmiş şekliyle BRICS Plus, 2024'ten bu yana yeni üyeliği yansıtmak için gayri resmî olarak kullanılmaktadır.
BRICS içindeki en büyük ekonomik güç, örgütün toplam GSYİH'sinin yaklaşık %70'ini oluşturan Çin'dir. Bu nedenle, grup içinde Çin'in baskın bir rol oynadığı kabul edilir. Batı'da bazı çevreler, BRICS kurumlarını G7 ülkelerinin öncülük ettiği küresel ekonomik ve finansal kuruluşlara bir alternatif olarak görmektedir. Diğerleri ise bu gruplaşmayı giderek artan Batı ve Amerikan karşıtı hedefler etrafında ülkelerin tutarsız bir şekilde bir araya gelmesi olarak tanımlamaktadır. BRICS, küresel finans sistemine alternatif olacak çeşitli girişimleri hayata geçirdi. Bunlar arasında Yeni Kalkınma Bankası, BRICS Koşullu Rezerv Düzenlemesi, BRICS PAY, BRICS Ortak İstatistik Yayını ve BRICS ortak rezerv para birimi yer almaktadır. Kuruluşunun ilk 15 yılı içinde BRICS, 34 farklı konuda diyalog ve iş birliği yürüten yaklaşık 60 iç grup kurumu ve düşünce kuruluşu oluşturdu. Örgüt, dünya liderleri ve yorumcular tarafından hem övgüyle hem de eleştiriyle karşılandı.

BRIC terimi, başlangıçta yabancı yatırım stratejileri bağlamında geliştirildi. 2001 yılında Goldman Sachs Küresel Ekonomi Araştırmaları Başkanı ve daha sonra Goldman Sachs Varlık Yönetimi Başkanı olan Jim O'Neill tarafından yayımlanan Building Better Global Economic BRICs adlı çalışmada tanıtıldı. Günümüzde O'Neill, BRICS grubunu başarısız bir proje olarak görmektedir. Project Syndicate için 2021 yılında kaleme aldığı bir makalede BRICS ülkelerinin “şimdiye kadar anlamlı bir küresel güç olarak birleşmekten aciz olduklarını kanıtladıklarını” ve 2024 yılında “her yıl, gruplaşmanın sembolik jestler ve yüce söylemler üretmenin ötesinde gerçek bir amaca hizmet etmediğinin daha da doğrulandığını” hissettiğini yazdı.
BRIC'in ilk dört ülkesinin dışişleri bakanları, Eylül 2006'da New York'ta Birleşmiş Milletler Genel Kurulu Genel Görüşmeleri marjında bir araya gelerek bir dizi üst düzey toplantıya başladılar. Tam kapsamlı diplomatik toplantı ise 16 Haziran 2009'da Rusya'nın Yekaterinburg şehrinde gerçekleştirildi ve bu toplantı, grubunun ilk resmî zirvesi oldu. Zirveye Brezilya Devlet Başkanı Luiz Inácio Lula da Silva, Rusya Devlet Başkanı Dmitri Medvedev, Hindistan Başbakanı Manmohan Singh ve Çin Devlet Başkanı Hu Cintao katıldı. Zirvenin odak noktası, küresel ekonomik durumun iyileştirilmesi ve mali kurumlarda reform yapılmasıydı. Ayrıca, dört ülkenin gelecekte nasıl daha iyi iş birliği yapabileceği ve BRIC üyelerinin çoğunluğunu oluşturan gelişmekte olan ülkelerin küresel meselelere nasıl daha fazla dâhil olabileceği tartışıldı.
2009'daki Yekaterinburg zirvesinin ardından BRIC ülkeleri “çeşitli, istikrarlı ve öngörülebilir” olması gereken yeni bir küresel rezerv para birimine ihtiyaç duyduklarını açıkladılar. Açıklamada, geçmişte Rusya'nın yaptığı gibi doğrudan Amerikan dolarının baskın konumuna yönelik bir eleştiri yer almasa da, bu duyuru doların diğer büyük para birimleri karşısında değer kaybetmesine neden oldu.

2010 yılında Güney Afrika BRIC grubuna katılma yönündeki girişimlerini başlattıktan sonra aynı yılın Ağustos ayında resmi katılım süreci de başladı. 24 Aralık 2010 tarihinde, BRIC ülkeleri tarafından gruba resmi olarak davet edildikten sonra Güney Afrika üye devlet statüsüne kavuştu. Bu gelişme üzerine, grubun genişlemiş üye sayısını yansıtmak adına, grubun adı BRICS olarak değiştirildi. Nisan 2011'de Güney Afrika Cumhurbaşkanı Jacob Zuma Çin'in Sanya şehrinde gerçekleşen 3. BRICS zirvesine tam üye sıfatıyla katıldı.

Yeni Kalkınma Bankası, eski adıyla BRICS Kalkınma Bankası olarak bilinmektedir.

Kurulma fikri ilk defa 2012 yılında Delhi'de düzenlenen 4. BRICS zirvesinde Hindistan tarafından ortaya atıldı. 2012 Haziran'ında BRICS ülkeleri IMF’nin kredi verme gücünü artırmak amacıyla 75 milyon $ katkıda bulunacağını açıkladı. Ancak bu katkı karşılığında IMF’nin karar verme sürecinde kendilerinin lehine değişiklikler yapılması talep edildi. 2013 yılının Mart ayında, Güney Afrika’nın Durban şehrinde düzenlenen 5. BRICS zirvesinde, üye devletler “Batılı ülkelerin egemenliğindeki” IMF ve Dünya Bankası’na rakip olabilecek bir uluslararası finansal kuruluş kurmaya karar verdiler. Bu zirvede temeli atılan bu kuruluş, 2014 yılında kurulacak olan Yeni Kalkınma Bankası’ydı. 2013 yılındaki zirve sonrasında liderlerin Yeni Kalkınma Bankası’nın kuruluşu için son düzenlemelerin yapıldığına dair açıklamalarına karşın, yük paylaşımı ve yeni bankanın genel merkezinin hangi şehirde olacağına dair anlaşmazlıklar bu süreci yavaşlattı. Eylül 2013'te St. Petersburg'da düzenlenen BRICS liderleri toplantısında Çin, havuza 41 milyar dolar, Brezilya, Hindistan ve Rusya'nın her biri 18 milyar dolar ve Güney Afrika 5 milyar dolar ayırdı. Dünyanın en büyük döviz rezervlerine sahip olan ve döviz havuzunun büyük bir kısmını oluşturan Çin, daha önemli bir yönetim rolü istiyordu. Çin aynı zamanda rezervlere ev sahipliği yapan ülke olmak istiyordu.15 Temmuz 2014 tarihinde Brezilya’nın Fortaleza şehrinde düzenlenen 6. BRICS zirvesinin ilk gününde uzun süreli müzakerelere konu olan Yeni Kalkınma Bankası’nı oluşturacak anlaşma imzalandı.
BRICS kalkınma bankasının diğer bir gücü ise mevcut kurumların başlıca BRICS dışındaki şirketlere fayda sağlamasıdır ve bunun politik önemi oldukça değerlidir çünkü BRICS üye ülkelerinin yurtdışındaki çıkarlarını desteklemesine olanak sağlıyor ayrıca görüşleri sıklıkla gelişmiş Avrupa ve Amerikalı meslektaşları tarafından görmezden gelinen ülkelerin güçlenen konumlarını vurgulamalarına izin veriyor.
2015’in Mart ayında Morgan Stanley Hindistan ve Endonezya’nın gerekli ekonomik reformları gerçekleştirerek ‘kırılgan beşli’ (fragile five) grubundan sıyrıldığını açıkladı. ‘Kırılgan beşli’, gelişmekte olup aynı zamanda zayıf para birimlerine sahip beş ülkeyi tanımlamak için kullanılır. Bu terim, ilk kez 2013 yılında Brezilya, Hindistan, Endonezya, Güney Afrika ve Türkiye için kullanılmıştı. 2015 yılı itibarıyla Endonezya ve Hindistan, 2017 itibarıyla ise Güney Afrika ve Brezilya gerekli düzenlemelerin tamamını yaparak bu grupta anılmamayı başardı. 2017 yılında yenilenen ‘yeni kırılgan beşli’ grubunda Türkiye, Arjantin, Pakistan, Mısır ve Katar’ın yanında yeniden yerini aldı.

2024 yılı itibarıyla toplam 4 ülke BRICS'e katıldı. Yeni gelen üyeler ile birlikte grubun yeni adı bilinmese de "BRICS+" olacağı tahmin edilmektedir. Ayrıca eski Devlet Başkanı Alberto Fernandez döneminde BRICS'e katılmak isteyen Arjantin'in üyelik serüveni 2023 Arjantin devlet başkanı seçimlerinden sonra başa gelen yeni Devlet Başkanı Javier Milei döneminde son buldu. Javier Milei BRICS üye ülkelerine gönderdiği bir mektupta, "Arjantin Cumhuriyeti'nin 1 Ocak 2024 itibarıyla BRICS'e tam üye olarak dahil edilmesi hükûmet tarafından uygun görülmedi." ifadelerinin kullandı ve üyelik başvurusundan resmen çekildi.

 Mısır
 Etiyopya
 İran
 Birleşik Arap Emirlikleri

Afganistan, Arjantin, Lübnan, Meksika ve Türkiye daha önce BRICS grubuna tam üyeliğe olan ilgilerini dile getirdi. Mısır, Nijerya, Sudan, Suriye ve en son olarak Bangladeş ve Yunanistan ise BRICS grubuna katılma yolunda adım atabileceklerini dile getirdiler.

Son yıllarda Türkiye'de siyasi çevrelerde BRICS grubuna tam üye olunması gerekliliği sık sık dile getirildi. Özellikle Türkiye ve Rusya arasındaki uçak krizi sonrasında son derece gerilen siyasi, askeri ve ekonomik ilişkilerin normalleşmeye başlaması ve özellikle 2013 sonrasında son derece gerileyen Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri sonucunda BRICS üyeliği konusu daha da önem kazanmaya başladı. Dönemin başbakan yardımcısı Mehmet Şimşek, 2017 yılında BRICS ülkelerinin vereceği projelerden ve fonlardan yararlanmak amacıyla Türkiye'nin ciddiyetle tam üye olma gerekliliğini gözden geçirdiğini dile getirdi.
2024'te Dışişleri Hakan Fidan "BRICS'e üye olmak istiyoruz." açıklanmasını yaptı

BRICS üyesi ülkeler 2009 yılından bu yana her yıl toplanırlar. BRIC olarak 2009 ve 2010 yılında,Güney Afrika'nın katılmasıyla beş üyeli olarak (BRICS) 2011 yılından itibaren düzenlenmeye başladı.

MIKTA

Bachelor of Science (kısaca B.Sc. veya BSc), üniversite düzeyinde verilen akademik lisans derecesidir. Avrupa Birliği ülkelerinde bu eğitim liseden sonra 3 yıl yüksek eğitimle, Amerika'da ise 4 yılda edinilir. Eskiden Avrupa'da da 4 yıl idi. Bu değişim Bologna Süreci adı verilen AB girişiminin sonucudur.

Bachelor of Science derecesi, öğrencilere ana dallarında daha uzmanlaşmış bir eğitim sunmaktadır. Bu derece, teorik bilgi ve pratik araştırma arasında dengelenmiş bir odağa sahiptir. Genellikle doğa bilimleri, mühendislik, matematik, bilgisayar bilimi, teknoloji, hemşirelik, biyokimya ve bazı sosyal bilimler alanlarında verilen lisans eğitimini ifade eder. BSc programları akademik odaklı ve analitik düşünceye dayalıdır; uygulamalı araştırma, deneysel öğrenme ve teknik becerilere önem verir.

BSc (Bachelor of Science) derecesi, BA (Bachelor of Arts) derecesinden farklı özelliklere sahiptir. BSc dereceleri bilimsel ve teknik alanlara, sayısal, analitik ve deneysel yaklaşımlara odaklanırken; BA dereceleri sosyal bilimler ve beşeri bilimlere, kuramsal, yorumlama ve eleştirel düşünme becerilerine odaklanır. Genel olarak, bir BSc derecesi, bir BA derecesinden daha fazla kredi gerektirir çünkü belirli bir ana dalda daha fazla odaklanır ve öğrencilerin ana dallarını daha derinlemesine incelemeye odaklanmaları gerekir.

Bachelor of Science derecesi, hem giriş seviyesi roller hem de uzmanlaşmış endüstrilerde lisansüstü programlar için sağlam bir temel oluşturur. BSc mezunları teknoloji, sağlık, mühendislik, eğitim ve bilim odaklı endüstrilerde kariyer yapabilirler. Ayrıca, Bachelor of Science derecesi, yüksek lisans veya doktora gibi ileri eğitim için de sağlam bir temel sağlamaktadır; mezunlar ilgi alanlarında daha fazla uzmanlaşabilir veya disiplinlerarası programlara geçiş yaparak kariyer beklentilerini ve uzmanlıklarını artırabilirler.

Balistik füze denizaltısı, balistik füzeler (SLBM) fırlatmak için donanmış bir denizaltı türüdür.
Dünyanın ilk nükleer balistik füze taşıyan denizaltısı General Dynamics Electric tarafından yapılan SSBN-598 USS George Washington'dur.

Balistik füze denizaltıları, Rus R-29 veya Amerikan Trident denizaltılarındaki gibi SLBM'lere yer sağlanması amacıyla diğer tür denizaltılardan daha iridir. Bazı ilk modeller ateşleme için yüzeye çıkmak zorunda kalsa da, şimdiki tekneler özellik olarak sualtında 50 metreden daha az derinliklerde ateşlemektedir.

Saldırı denizaltıları diğer deniz taşıtlarıyla (düşman denizaltılarını ve ticaret gemilerini de içerir) savaşmak üzerine özelleşmişken ve seyir füzesi denizaltıları büyük savaş gemileri ve yer üzerindeki taktiksel hedeflere saldırması için tasarlanmışken; balistik füzelerin birincil görevi nükleer caydırıcılık olup, balistik füze denizaltıları, saldırı denizaltılarından ve seyir füzesi denizaltılarından amaç olarak ayrılmaktadır. Buna bağlı olarak, balistik füze denizaltılarının görev profili, diğer tekneleri saldırganca aramak ve takip etmekten ziyade saptanmamış kalmaya yoğunlaşır. Balistik füze denizaltıları ne pahasına olursa olsun gizlilik ve görünmekten kaçınmak için tasarlanmıştır. Gövdelerinin yüzeyindeki yankısız fayanslar gibi pek çok ses düşürücü tasarım özellikleri, dikkatlice tasarlanmış itici sistemleri ve titreşim azaltıcı yataklar üzerine yerleştirilmiş mekanizmalar kullanırlar.
Nükleer savaş başlıklarıyla donanmış balistik füze denizaltıları, nükleer üçlemenin üçüncü ayağı olarak hizmet verirler. Denizaltıların görünmezlik ve yer değiştirme yeteneği hem bir saldırıya karşı güvenilir bir caydırıcılık (ikinci bir vuruş tehdidini devam ettirerek), hem de -kısmen taşıdığı silahların menziliyle verdiği- bir sürpriz ilk vuruş becerisi temin eder.

 Fransa
Le Triomphant sınıfı
 Çin Halk Cumhuriyeti
Type 092
Type 094
 Rusya
Typhoon sınıfı (yalnızca 1 tanesi hizmette)
Delta III ve Delta IV sınıfları
 Birleşik Krallık
Vanguard sınıfı
 Birleşik Devletler
Ohio sınıfı

 Hindistan
Arihant sınıfı
 Çin Halk Cumhuriyeti
Type 096
 Rusya
Borei sınıfı

Banpo (Çince: 半坡; pinyin: Bànpō), Çin'in Şensi eyaletinde bulunan bir Neolitik yerleşim yeriydi. Sarı Nehir vadisinde, Xi'an kentinin batısında yer almaktadır. 6700-5600 yıl öncesine [[Radyokarbon tarihleme yöntemi
|karbon tarihlemesi]]ne sahip olup Jiangzhai gibi birkaç iyi organize edilmiş Neolitik yerleşimin kalıntılarını içermektedir. 5-6 hektarlık alan, muhtemelen 5-6 metre genişliğinde bir savunma hendeği olan bir hendekle çevrilidir. Evler yuvarlaktı, çamurdan ve ahşaptan yapılmıştı ve çatıları sazdan sarkmaktaydı. Alçak temellere oturdular. Görünüşe göre ortak mezar alanları da bulunmaktaydı.
Banpo, Yangshao kültürü ile ilişkili tür sitesidir. Banpo'daki ilk evreye benzerlik gösteren arkeolojik alanlar, Yangshao kültürünün "Banpo evresi"nin (MÖ 7. binyıl) bir parçası olarak kabul edilir. Banpo, 1954'ten 1957'ye kadar kazıldı.

Allan, Sarah (ed), The Formation of Chinese Civilization: An Archaeological Perspective, 0-300-09382-9
Chang, Kwang-chih. The Archaeology of Ancient China, 0-300-03784-8

Basitleştirilmiş Çin karakterleri (Çince: 简化字 b / 簡化字 g, romanize: jiǎnhuàzì), Geleneksel Çin karakterleri ile birlikte çağdaş Çincenin yazımı için yaygın olarak kullanılan iki standart karakter kümesinden biridir. Basitleştirilmiş karakterler Çin Halk Cumhuriyeti'nin 20. yüzyıldaki Kültür Devrimi sürecinde okuryazarlığı teşvik etme girişiminin bir parçası olarak geliştirilmiştir ve 1950 yılından bu yana Çin anakarasında kullanımı teşvik edilmektedir. Basitleştirilmiş karakterler Çin anakarası, Malezya, Singapur ve Endonezya'da Çincenin yazımı için kullanılan resmi formlardır. Geleneksel Çin karakterleri ise Çincenin Hong Kong, Makao ve Tayvan'da yazımı için resmî olarak kullanılmaktadır.
Çin yazısının eski çağlardan beri kullanılan Geleneksel Çin yazısı, 1960'lı yıllarda Çin'de Basitleştirilmiş Çin yazısına geçişinden sonra resmen kalkmıştır.

Basın özgürlüğü, haber, fikir ve düşünceleri, çoğaltıcı araçlarla, serbestçe açıklayabilmek özgürlüğüdür. Bilgi ve düşünceleri serbest olarak toplayıp, yorum ve eleştiri yaparak çoğaltabilmek ve bunları serbest olarak yayımlayıp dağıtabilmek haklarını içerir.
Basın aracılığıyla yapılan yayım, düşüncelerin açıklanmasının özel bir türüdür ancak basın özgürlüğü düşünceyi açıklama özgürlüğünden ayrı bir özgürlük kategorisi oluşturur. Devlet yaşamında insanların düşüncelerini serbestçe açıklayabilmeleri sayesinde gerçeklerin ortaya çıkabileceği, bu yolla yanlışlıkların, yolsuzlukların, hukuk dışılıkların, çelişkilerin su yüzüne çıkacağı ve bunda kamu yararı bulunması gerçeği demokratik hukuk devletlerinde bu özgürlüğün kabul edilmesi sonucunu doğurmuştur. Devlet baskısı ve korkusu ile yaşayan bir basın kamunun avukatlığı görevini yerine getiremez, toplumsal yararları savunamaz. Bu nedenle basın özgürlüğü, basına tanınmış bir ayrıcalık değil, kişilik hakları gibi korunan bir hak olarak değerlendirilir.
Düşünceyi açıklama özgürlüğü kapsamında engel teşkil etmeyecek bazı hususlar bir işletme bünyesinde gerçekleşmesi nedeniyle basın özgürlüğünü engelleyebilmektedir. Basımevi kurmanın izin alma ya da mali teminat yatırma şartına bağlanması, yayımlanacak eserler için ön denetim getirilmesi basın özgürlüğünü engelleyebilen hususlara örnek olarak verilebilir.
İfade özgürlüğü ve basın özgürlüğünün bir ülkede iç hukuk kurallarında kabul edilmesinin yeterli güvence sağlayamayacağı düşüncesiyle bu özgürlükler uluslararası metinlere geçmiş; uluslararası anlaşmalara konu olmuştur.

Basın özgürlüğü, birçok anayasada, uluslararası bildiri ve sözleşmede düşünceyi açıklama özgürlüğü ile birlikte  ele alınmıştır. 1776'da Virginia İnsan Hakları Yasası'nın 12. maddesinde, basın özgürlüğünün özgürlüğün en güçlü kalelerinden biri olduğunu ve sadece despot hükûmetler tarafından engellenebileceğini ilan edilmiştir.
1789 tarihli Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi, düşünce özgürlüğüyle birlikte düşüncelerin yayımlanmasına dair ifadeler barındırarak basın özgürlüğünü işaret eden ilk belgelerden biri olmuştur. 11. maddesinde "Düşüncelerin, fikir ve kanaatlerin başkalarına serbeste söylenmesi, insanın en değerli haklarındandır. Her vatandaş serbestçe konuşabilir, yazabilir ya da yayın yapabilir." denmektedir.
Basın özgürlüğü konusunda ilk kalıcı düzenleme ise Amerikan anayasasına 1791 tarihinde "Kongre... söz ve basın özgürlüğünü engelleyici yasa yapamaz" ifadesini taşıyan İlk Değişiklik Maddesi'nin eklenmesidir. Anayasal düzenleme açısından bakıldığında Amerika Birleşik Devletleri'nin söz ve düşünce özgürlüğü ile birlikte basın özgürlüğünü anayasal güvence altına alan ilk devlettir. Diğer demokratik devletler de aynı yolu izleyerek basın özgürlüğünü anayasal güvence altına almıştır.
Düşünce ve basın özgürlüğü, II. Dünya Savaşı'ndan sonra Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun  10 Aralık 1948 günü Paris'te ilan ettiği İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nin 18. maddesinde açık bir dille ifade edilmiştir.

Her ülkede basın özgürlüğünün kullanılabilmesini sınırlayan bazı uygulamalar vardır. Bu sınırlamaların kapsamı ve sınırlama koymanın yollarına ilişkin olarak her ülkenin kendi yasaları mevcuttur. Bir ülkede  basın özgürlüğü olup olmadığı ile ilgili çeşitli hükûmet-dışı örgütlerin farklı kriterlere göre değerlendirmeleri vardır. Örneğin Sınır Tanımayan Gazeteciler her yıl Basın Özgürlüğü Endeksi yayınlamaktadır. Bu endeks 180 ülkedeki gazetecilere uygulanan bir anket yoluyla  çoğulculuk, medya bağımsızlığı, medya  çevresi ve otosansür, yasal çerçeve, şeffaflık ile haber ve bilgi üretimini destekleyen altyapının kalitesi kriterlerine göre değerlendirme yapılır.

Basın Özgürlüğü ile ilgili yasa 1766 yılında kabul edilmiştir.

Basın Özgürlüğü Kanunları 1532 yılında kabul edilmiştir.

Basın özgürlüğü Rusya Anayasa'sının 29. maddesi ile güvence altına alınmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve Türk Anayasa Hukuku, basın özgürlüğünün korunmasını güvence altına almak amacıyla bir dizi hüküm ve düzenleme getirmektedir. Bu hükümler, basın özgürlüğünün kişisel hakların korunmasına yardımcı olacak şekilde uygulanmaktadır.
Türkiye Anayasasında, basın özgürlüğünün özgürlük ve insan haklarının güvence altına alınması açısından önemi vurgulanmıştır. Anayasamızın 26. maddesinde, “Herkesin özgürce ifade ve baskı özgürlüğüne sahip olduğu” belirtilmektedir. Aynı yasanın 28. maddesine göre ise, “Herkesin, özgürce görüş ve düşüncelerini ifade etme, yayınlanma ve yayımlanma hakkına sahiptir.”
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, basının özgürlüğünü temel bir insan hakkı olarak kabul etmekte ve bu özgürlüğü korumaktadır.
Buna rağmen Türkiye'de basın özgürlüğü kanunu olmasına rağmen uygulanmayıp, günümüzde yayın yasağı ve sansür ile sık sık karşılaşılmaktadır. Basın özgürlüğü endeksinde 2017 itibarıyla 180 ülke içerisinde 155. olmuştur.

Çeçenistan, Rusya
Birmanya
Jammu ve Keşmir, Hindistan
Papua, Endonezya
Tibet, Çin

İnternet sansürü
Basın Özgürlüğü Endeksi

Starr, Paul (2004). The Creation of the Media: Political Origins of Modern Communications. New York: Basic Books. ISBN 0-465-08193-2. 
Gant, Scott (2007). We're All Journalists Now: The Transformation of the Press and Reshaping of the Law in the Internet Age. New York: Free Press. ISBN 0-7432-9926-4. 
Thierer, Adam & Brian Anderson (2008). A Manifesto for Media Freedom. New York: Encounter Books. ISBN 1594032289.

Batı'ya Yolculuk (Geleneksel Çince: 西遊記; Basitleştirilmiş Çince: 西游记; Hanyu Pinyin: Xīyóu-jì) Çin edebiyatının Dört Büyük Klasik Romanından biridir. Aslı 1590'larda, Ming Hanedanlığı döneminde, anonim bir şekilde yayımlanmıştır. Her ne kadar yazarının kimliğine dair doğrudan bir kanıt bulunmasa da 20. yüzyıldan bu yana yazarının Wú Chéng'ēn olduğu kabul edilir.
Hikâye sıklıkla sadece Maymun (Monkey) veya Maymun Kral (Monkey King) olarak da anılır. Bu başlık aslında Arthur Waley'in hazırlamış olduğu sadeleştirilmiş, popüler bir çevirinin adıydı. Waley'in çevirisi ayrıca Maymun Tanrının Serüvenleri (Adventures of the Monkey God), Maymun: [Bir] Çin Halk Romanı (Monkey: [A] Folk Novel of China); ve Maymun'un Serüvenleri (Adventures of the Monkey) isimleriyle de basılmıştır.
Roman Tang Hanedanlığı zamanında Budist rahibi Xuánzàng'ın Hindistan'a doğru sutra olarak anılan Budist dinî metinlerini edinebilmek için giriştiği hac yolculuğunun etrafında gelişen efsanelerin kurgusal bir anlatısıdır. Bodhisattva Guānyīn, Buda'dan aldığı emirle, bu görevi rahibe ve müridi görünümündeki üç koruyucusuna (Sūn Wùkōng, Zhū Bājiè ve Shā Wùjìng) ve bunlarla beraber Xuánzàng'ın bineği olarak görev alacak bir ejderha prense vermiştir. Bu dört karakter geçmiş günahlarının istiğfarı için rahibe yardım etmeyi kabul ederler.
Bazı bilim insanları kitabın döneminde dejenere Çin devletini hicvettiğini öne sürmüşlerdir. Eser, Çin folk dini, Çin mitolojisi ve değer sistemlerinden yoğun bir arka plana sahiptir ki Çin panteonunun Daoist ve Budist kökenli ilahları bugün hâlâ Çin folk dininin bir yansımasını sunmaktadırlar.
Romanın başarısının bir sebebi de çok yönlü olmasıdır: birinci sınıf bir macera hikâyesi olmasının yanı sıra ruhani ilham veren bir hikâyedir ve hacı grubunun Hindistan'a yolculuğu aydınlanmaya doğru yol alan birey için ortaya atılmış bir alegoridir.

Tripitaka veya Xuánzàng - Tang Hanedanlığı dönemi Budist rahibi. Bazı Budist dinî metinlerini Çin'e getirmek için Hindistan'a doğru bir hac yolculuğuna çıkar.
Maymun Kral (Maymunların İmparatoru) veya Sūn Wùkōng - Efsanevi kökene sahip bir maymun. Maymun klanının kralı olduktan sonra çeşitli serüvenler sonucu cennete kadar yükselir fakat burada birçok soruna yol açar. Bunun üzerine cezalandırılır. Xuánzàng hac yolculuğu sırasında ona rastlayıp da onu müridi olarak kabul edince kurtarılır.
Domuz veya Zhū Bājiè ("Sekiz Yasağın Domuzu") - Eskiden bâki olan fakat yaptığı bir hata sonucu ölümsüzlüğü alınarak cezalandıran figür. Bununla birlikte bir ölümlü olarak tekrar doğuşu sırasında insan yerine, oluşan bir hata sonucu, yarı insan yarı domuz olarak doğar.
Keşiş Kum veya Shā Wùjìng - Bir zamanlar cennette yaşayan fakat yaptığı bir hata sonucu korkunç bir canavara dönüştürülerek dünyaya gönderilen figür.

Journey to the West8 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Tam İngilizce metin, PDF formatında. Chine Informations1 Ocak 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. isimli siteden.
Tüm roman,8 Ocak 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. basitleştirilmiş Çince karakterlerde (UTF-16).
Batı'ya Yolculuk28 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. hakkında geniş kapsamlı ve ayrıntılı bilgi sunan bir internet sayfası.
 Wikimedia Commons'ta Batı'ya Yolculuk ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Batı Bölgeleri (Çince: 西域; pinyin: Xīyù), Çin tarih kayıtlarında M.Ö. 3. yüzyıldan MS 8. yüzyıla kadar Yumen Geçidi'nin batısında, çoğunlukla Orta Asya ve bazen daha genel olarak Çin'in batısında kalan diğer bölgeler için kullanılan tarihsel bir addır.
İpek Yolu üzerinde stratejik konumu nedeniyle Batı Bölgeleri, M.Ö. 3. yüzyıldan bu yana tarihsel açıdan önemlidir. MS 89 yılına kadar Çin-Hun Savaşı'nın yeri idi. 7. yüzyılda vaha devletlerine karşı yapılan Tang harekâtı ile An Luşan İsyanı'na kadar Çin'in denetimine geçti.
Bölge daha sonraki yüzyıllarda Moğol İmparatorluğu döneminde olduğu gibi Doğu Asya, Hint Yarımadası, İslam dünyası ve Avrupa arasındaki kültürel bir yol olarak önem kazanmıştır. Batı Bölgeleri'nin en önemli ihracatlarından biri, tüccarlar ve hâkim rahipler tarafından Çin'e taşınan Budist metinler, özellikle de Mahayana Sutraları'ydı. Tang Hanedanı keşişi Xuanzang, Hindistan'da eğitim görmeye başladı ve Tang başkenti Çangan'a döndüğünde Batı Bölgeleri'nde Büyük Tang Kayıtları çalışmasını yapmıştır.

Batı Zhou Hanedanı (Çince: 西周), MÖ. 1046-771 yılları arasında Zhou Hanedanı'nın bir parçası olan hanedanlıktı.
Zhou Hanedanı'nın ilk oluşmuş uygarlığı "Batı Zhou" adını taşımaktaydı. "Batı Zhou" Hanedanı nispeten gelişmiş toplum olup tarım gelişmiş, tarım aletleri geliştirilmiş ve birçok tarım bitkileri yetiştirilmeye başlanmıştır. Bu dönemde ayrıca çok sayıda sanat ve kültürel yapılar, ayrıca felsefe, siyaset ve tarih eserler meydana gelmiştir.

Shaughnessy, Edward L. (1999), "Western Zhou history",  Loewe, Michael; Shaughnessy, Edward L. (Ed.), The Cambridge History of Ancient China, Cambridge: Cambridge University Press, ss. 292-351, ISBN 978-0-521-47030-8. 
Li, Feng (2003), "'Feudalism' and Western Zhou China: a criticism", Harvard Journal of Asiatic Studies, 63 (1), ss. 115-144, JSTOR 25066693. 
Li, Feng (2006). Landscape and Power in Early China: The Crisis and Fall of the Western Zhou 1045–771 BC. Cambridge University Press. ISBN 978-0-521-85272-2.

Bağlantısızlar Hareketi, kendilerini hiçbir güç blokuna dahil veya hariç olarak addetmeyen 100 üzerinde ülkenin bir araya gelerek oluşturdukları uluslararası bir oluşumdur. Soğuk Savaş döneminde Batı İttifakı ve Doğu Bloku'nun yanı sıra üçüncü bir blok olmuştur. Bu hareket çoğunlukla Güney Amerika, Afrika, Ortadoğu ve Asya ülkelerinden oluşur. Avrupa ve Kuzey Amerika ülkeleri ise aralarında Batı ittifakı ve Doğu Bloku olarak ikiye bölünmüşlerdir. Bunun sebebi ise I. Dünya Savaşı'ndan itibaren gelen ve II. Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş ile devam eden Avrupalı devletlerin güç yarışı ve dünyadaki egemenlik yarışıdır. Bağlantısızlar Hareketi bir diğer tabirle doğu dünyasının batı dünyasındaki bölünmelere taraf olmamak istemesidir.
1979 I. Havana Bildirisi'ne göre birliğin amacı, "üye ülkelerin millî bağımsızlığını, egemenliğini, toprak bütünlüğünü ve güvenliğini, sömürgecilikten, yayılmacılıktan, ırkçılıktan ve her türlü dış baskı, istila, işgal ve dış müdahaleden" korumaktır.
Üye ülkeler dünya nüfusunun %55'ini, BM üyelerinin 2/3'ünü oluşturur. 2015 yılı itibarıyla 120 üye ve 20 gözlemci ülke vardır.

Bağlantısızlar Hareketinde Devlet Başkanları ve Başbakanlar tarafından Bağlantısızlar Hareketi Zirvesi olarak konferanslar yapılır.

 Belarus (1998)

 Antigua ve Barbuda (2006)
 Bahamalar (1983)
 Barbados (1983)
 Belize (1976)
 Bolivya (1979)
 Şili (1973)
 Kolombiya (1983)
 Küba (1961)
 Dominik (2006)
 Dominik Cumhuriyeti (2000)
 Ekvador (1983)
 Grenada (1979)
 Guatemala (1993)
 Guyana (1970)
 Haiti (2006)
 Honduras (1995)
 Jamaika (1970)
 Nikaragua (1979)
 Panama (1976)
 Peru (1973)
 Saint Kitts ve Nevis (2006)
 Saint Lucia (1983)
 Saint Vincent ve Grenadinler (2003)
 Surinam (1983)
 Trinidad ve Tobago (1970)
 Venezuela (1989)

Bağlantısızlar Hareketi Resmi Sayfası26 Aralık 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Beidou Uydu Konumlandırma Sistemi Çinli uydu navigasyon sistemidir. 2000 yılından bu yana faaliyet gösteren sınırlı bir test sistemi ve şu anda yapım aşamasında olan bir tam ölçekli küresel navigasyon sistemi gibi iki ayrı uydu takımından oluşmaktadır.
Resmen deneysel olarak adlandırılan Beidou Uydu Konumlandırma Sistemi ve aynı zamanda Beidou-1 olarak bilinen ilk Beidou sistemi, üç uydudan oluşur ve sınırlı bir kapsama alanına ve uygulamalara sahiptir. 2000 yılından bu yana, başta Çinli müşteriler ve komşu bölgeler için konumlandırma hizmeti sunmaktadır.
Sistemin ikinci kuşağı, resmen (BDS) Beidou Uydu Konumlandırma Sistemi denilen ve aynı zamanda COMPASS veya Beidou-2 olarak bilinen, 35 uydudan oluşan küresel bir uydu konumlandırma sistemi olacaktır ve Ocak 2013 itibarıyla yapım aşamasındadır. Bu kullanımda 10 uydu ile, Aralık 2011 yılında Çin'de faaliyete geçti ve Aralık 2012 yılında Asya-Pasifik bölgesinde müşterilerine hizmet sunmaya başladı. 2020 yılında tamamlanması ile küresel ölçekte müşterilerine hizmete başlaması planlanmaktadır.

Beidou Konumlandırma Sistemi Běidǒu olarak Çince Büyükayı takımyıldızı olarak bilinen yıldız takımının adıyla adlandırılmıştır. Adı tam anlamıyla antik Çinli gök bilimciler tarafından verilen "Kuzey Büyükayı", Ursa Major takımyıldızında ait yedi parlak yıldız anlamına gelir. Tarihsel olarak, bu yıldız kümesini Polaris Kuzey yıldızını, bulmak için kullanılmıştır. Beidou uydu konumlandırma sistemi adı bir metafor olarak hizmet vermektedir.

Çinli uydu konumlandırma sisteminin esas tasarısı 1980'lerde Chen Fangyun ve arkadaşları tarafından oluşturuldu. Çin Ulusal Uzay İdaresine göre, sistemin gelişimi üç aşamada yürütülecektir:

2000-2003: 3 uydudan oluşan deneysel Beidou konumlandırma sistemi
2012 yılında: Çin ve komşu bölgelerini kapsayacak bölgesel Beidou navigasyon sistemi
2020 yılında: Küresel Beidou navigasyon sistemi
İlk uydu, Beidou-1A, 20 Aralık 2000 tarihinde Beidou-1B ise 30 Ekim 2000 tarihinde başlatıldı. Üçüncü uydu, Beidou-1C (yedek uydu), 25 Mayıs 2003 tarihinde yörüngeye girmiştir. Beidou-1C'nin başarılı başlatması da Beidou-1 navigasyon sisteminin kurulması anlamına geliyordu.
2 Kasım 2006 tarihinde Çin, 2008 yılında Beidou'yu 0.2 metre saniye açık 10 metre hassasiyetle hizmet verecek, 0.2 mikrosaniye zamanlamasını ve hızını duyurdu.
Şubat 2007'de, (yedek uydu olarak hizmet veren bazen Beidou-2A adı verilen,) Beidou-1 sistemi, Beidou-1D dördüncü ve en son uydu uzaya gönderildi. Bu uydu, bir kontrol sistemi arızası yaşadı ama sonra tam olarak onarılmış olduğu bildirilmiştir.
Nisan 2007'de, Beidou-2, yani COMPASS-M1 ilk uydusu başarıyla yörüngeye çalışmaya girmiştir (Beidou-2 uydu takımı frekansları doğrulamak için). İkinci Beidou-2 uydu kümesi COMPASS-G2 15 Nisan 2009 tarihinde başlatıldı.

Eylül 2003 yılında, Çin Avrupalı Galileo konumlandırma sistemi projesine katılma amacıyla önümüzdeki birkaç yıl içinde Galileo projesine 230 milyon € (296 milyon USD, 160 milyon GBP) yatırım amaçlamıştır. Zamanında, Çin'in "Beidou" navigasyon sisteminin daha sonra sadece silahlı kuvvetler tarafından kullanılan bir sistem olacağına inanılıyordu. 2004 yılının Ekim ayında, Çin resmen "Galileo Ortak taahütnamesini" (GJU) imzaladı ve "Çin Ulusal Uzaktan Algılama Merkezi" (NRSCC) Galileo Programı İşbirliği Anlaşmasını imzalayarak Galileo projesine katıldı. Galileo programında Çin-Avrupa İşbirliği Anlaşmasına dayanarak, Çin Galileo Sanayi (CGI) işbirliği, Galileo programlarına Çin'in katılımı ana yüklenici olarak, Aralık 2004 yılında kurulmuştur. Nisan 2006 itibarıyla, Galileo çerçevesinde on bir işbirliği projeleri, Çin ve AB arasında imzalanmıştı. Ancak, Hong Kong merkezli South China Morning Post Çin'in Galileo projesindeki rolü ile tatminsiz olduğunu ve Asya pazarında Galileo ile rekabet içinde olduğunu Ocak 2008 yılında bildirmiştir.

Beidou-1 dört uydudan (üç çalışma uydular ve bir yedek uydu) oluşan bir deneysel bölgesel navigasyon sistemidir. Uyduların kendileri Çin DFH-3 Jeostatik iletişim uydusuna dayalıdır ve her biri 1.000 kilogram (2200 pounds) fırlatma ağırlığına sahiptir.
Amerikan GPS, Rus GLONASS ve Avrupa Galileo sistemleri, aksine, Beidou-1 orta yörünge uyduları olarak kullanılır. Bu sistem, bir uydu büyük uydu takımını gerektirmez anlamına gelir ama aynı zamanda uydular Dünya'ya görünür alanlarda kapsamayı sınırlamaktadır. Hizmet edilebilir alan boylamı 140 ° E 70 ° E gelen ve 55 ° N enlemiyle 5 ° N arasındadır. Sistemin bir frekansı 2491,75 MHz'dir.

İlk uydu, Beidou-1A, 31 Ekim 2000 tarihinde başlatıldı. İkinci uydu, Beidou-1B, başarılı olarak 21 Aralık 2000 tarihinde başlatıldı. Son operasyonel uydu, Beidou-1C, 25 Mayıs 2003 tarihinde başlatıldı.

2007 yılında, resmi Xinhua Haber Ajansı Beidou sisteminin çözünürlüğünü 0,5 metre gibi yüksek bir oranda olduğunu bildirdi. Mevcut kullanıcı terminalleri sayesinde kalibre doğruluğunun 20m (100m, kalibre edilmemiş) olduğu görülmektedir.

2008 yılında, CN ¥ 20,000RMB etrafında Beidou-1 toprak terminali maliyeti (ABD $2929), çağdaş bir GPS terminalinin neredeyse 10 katı fiyatınaydı. Terminallerin fiyatı ithal mikroçip maliyetine bağlı olarak açıklanmıştır. Shenzhen'de Kasım 2009'da Çin Yüksek Teknoloji Fuarı ELEXCON içinde CN ¥ 3,000RMB fiyatlı bir Beidou terminali sunuldu.

1.000'den fazla Beidou-1 afet alanından bilgi veren terminali, 2008 Sichuan depreminden sonra kullanılmıştır.
Ekim 2009 itibarıyla, Yunnan'da tüm Çin sınır muhafızları Beidou-1 cihazlarıyla donatılmıştır.
Sun Jiadong, navigasyon sisteminin baş tasarımcısına göre, "Birçok kuruluş, bir süre bizim sistemi kullanmıştır ve onlar onu çok seviyor".

Beidou-2 (Eski COMPASS olarak da bilinir) eski Beidou-1'in bir uzantısı değildir, aksine doğrudan ondan kapsamlıdır.

Verilen hizmetin iki düzeyi vardır; Çin hükûmeti ve askeri bir sivil ücretsiz servis ve lisanslı hizmet. Ücretsiz sivil hizmetin 10 metrelik konumu izleme doğruluğu vardır, 10 nanosaniye bir hassasiyetle saatlerini eşitleme ve önlemler içinde 0,2 m / s hızları vardır. Kısıtlı askeri hizmetin 10 santimetrelik bir konumu doğruluğunu vardır, iletişim için kullanılabilir ve kullanıcıya sistem durumu hakkında bilgi sağlayacaktır. Bugüne kadar, askeri hizmet sadece Halk Kurtuluş Ordusu ve Pakistan Askeriyesine verilmiştir.

Yeni sistem yerkürenin tümüyle kapsanmasını sunacak 5 jeostatik yörünge uyduları (GEO) ve 30 orta yörünge (MEO) uyduları dahil 35 uyduluk bir uydu takımı olacaktır. Değişen sinyaller CDMA ilkesine dayanan ve Galileo veya modernize GPS gibi tipik gelişmiş bir yapıya sahiptir. Diğer GNSS sistemleriyle benzer, konumlandırma hizmetinin iki düzeyi var olacaktır: Açık ve sınırlı (askeri). Kamu hizmeti genel kullanıcılar için küresel olarak kullanılabilir olacaktır. Tümü şu anda planlanan GNSS ile sistemleri yerleştirilmektedir, kullanıcılar 75+ uydudan oluşan toplam uydu takımından yararlanacaktır, hangi ölçüde, konumlandırma için tüm yönlerini geliştirecek, sözde kentsel kanyonlarda sinyallerin özellikle kullanılabilirliği artırılacaktır. Compass navigasyon sisteminin genel tasarımcısı ve selefi, esas Beidou navigasyon sisteminin genel tasarımcısı Sun Jiadong olmaktadır.

Galileo ile E1, E2, E5B ve E6 ve örtüşen: Compass için frekanslar dört bant olarak tahsis edilir. Üstüste gerçeği, alıcı tasarımı açısından uygun olabilir, ancak, diğer taraftan özellikle Galileo'da halk düzenlenmiş hizmet için tahsis edilen E1 ve E2 bantları içinde, sistem-arası girişim sorunları yaratmaktadır. Ancak, Uluslararası Telekomünikasyon Birliği (ITU) politikaları çerçevesinde, ilk ulusal bu frekansa öncelik olacak belirli bir frekansta yayın yapmak için ve sonraki kullanıcılarda önce bu frekansı kullanarak izin almak ve aksi takdirde onların yayınları, orijinal ülkenin yayınları ile müdahale etmemelerini sağlamak için gerekli olacaktır. Şimdi Çin Compass uydularının Avrupa'nın Galileo uydularından önce E1, E2, E5B ve E6 bantlarında iletilmesine başlayacak ve böylece bu frekans aralıklarında birincil haklara sahip olacağı görünmektedir. Her ne kadar biraz resmi olsa da yeni sistemin sinyalleri hakkında Çinli yetkililer tarafından açıklanmıştır, İlk Compass uydu lansmanında bağımsız araştırmacılara izin verilmez.

Compass-M1 sinyal testleri ve doğrulaması 14 Nisan 2007 tarihinde frekans dosyalama için başlatılan bir deneysel uydu oldu. Nirengi noktası Compass-M1 rolü Galileo sistemi için GIOVE uyduları rolüne benzer. Compass-M1 yörüngesi, neredeyse dairesel 21.150 km yükseklikte ve 55.5 derecelik bir eğime sahiptir.
E2 E5B ve E6: Compass-M1 3 bantlarda iletir. Her bir frekans bandında iki tutarlı alt sinyalleri (karelemeli) 90 derecelik bir faz kayması ile tespit edilmiştir. Bu sinyal bileşenleri daha sonra "I" ve "Q" olarak adlandırılır. "I" bileşenleri kısa kodları var ve açık hizmet için tasarlanmış olma olasılığı vardır. "Q" bileşenleri, çok daha uzun kodları var daha parazit rezistif ve muhtemelen sınırlı hizmet için tasarlanmıştır. IQ modülasyonu 100 yıl önce taşıyıcı sinyalini morsetting olduğundan beri hem kablolu hem de kablosuz sayısal modülasyon yöntemi olmuştur.
İletilen sinyallerin incelenmesi 14 Nisan 2007 tarihinde Compass-M1 lansmanından hemen sonra başladı. Kısa bir süre sonra 2007 yılının Haziran ayında, CNES mühendisleri sinyallerin spektrum ve yapısını bildirdi. Bir ay sonra, Stanford Üniversitesi'nden araştırmacılara "I" sinyalleri bileşenlerin tam kod çözümü bildirildi. Kodlarının bilgisi COMPASS alıcısını kurmak ve E2 ve E5B üzerinde "I" sinyalleri takip ve çoklu yol özelliklerini rapor için Septentrio'dan bir grup mühendis ile başladı.

Benin Halk Cumhuriyeti 1975 yılından 1990 yılına kadar bugünkü Benin Cumhuriyeti sınırları içerisinde kurulan devlet.
Afrika kıtasında bulunan öncel devleti Dahomey Cumhuriyeti'nde gerçekleştirilen sistem değişikliği ile, her ne kadar 1972 ile 1975 yılları arasında ülke ismini değiştirmese de, oluşturulan ve sosyal bir devlet konumuna bürünen Benin Halk Cumhuriyeti mevcudiyetini ardılı Benin Cumhuriyeti kurulana dek sürdürmüştür. İktidarda bulunan Mathieu Kérékou tarafından bizzat komünist bir ülke tanımlamasını yapılan BHC'nin, 30 Kasım 1975 tarihine kadar Dahomey Cumhuriyeti olan ismi, Benin Halk Cumhuriyeti'ne dönüştürülmüştür.
Tarihte Benin ismi ile var olmuş olan Benin Krallığı, günümüzdeki Nijerya topraklarında kurulu bir krallık olsa da, siyasi açıdan ülkedeki tüm etnik toplulukların karşı çıkmayacağı bir isim olacağı gerekçesiyle bu isimde karar kılınmıştır.
1 Mart 1990 yılına kadar mevcudiyetini sürdüren ülke, bu tarihte gerçekleştirilen anayasa değişikliği ile bugünkü Benin Cumhuriyeti adını alarak, komünist ve tek parti düzeninden çok partili ve demokratik bir anayasal yapıya geçmiştir.

Dahomey Cumhuriyeti
Benin Cumhuriyeti

Benin Halk Cumhuriyeti Anayasası 24 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Benin Halk Cumhuriyeti tarihi 22 Ocak 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Besarabya Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti veya Besarabya SSC (Rusça: Бессарабская Советская Социалистическая Республика, Бессарабская ССР), Besarabya'nın Romanya tarafından işgal edilmesi üzerine Ukrayna'da kurulan geçici hükûmettir.
Rus İç Savaşı sırasında Romanya, Sovyetler'e karşı tampon bölge oluşturmak ve sınırlarını büyütmek için Besarabya'yı işgal etmeye başladı. Leovo, Chisinau, Bolhrad, Tuna Deltası, Bender, Ackermann ve Dinyester bölgelerinde direnişler gösterilse de bu direnişler başarılı olamadı ve Romanya ülkenin tamamına hakim olarak Bolşevikler'in hakimiyetini bölgede kaldırdı. Bunun üzerine Besarabyalı Bolşevikler, Ukrayna'da sürgün hükûmetini kurdu.
İşgalden sonra bölge Beyaz Ordu için üs oldu ve Bolşevikler'e karşı operasyonlar düzenlendi. Ancak operasyonlar başarısız olur ve ordu dağılır. Sovyetler Birliği, işgali ilk günden beri tanımadı. Ama mevcut koşullarda durumu engelleyemedi. İleriki yıllarda Sovyetler bu bölgeyi alamayacağından dolayı sürgün hükûmeti dağıldı. Ama daha sonra Besarabya işgalden kurtulacaktı. Batı Avrupa ülkeleri ise 1920 yılında imzalanan Paris Antlaşmasıyla Romanya'nın Besarabya bölgesindeki işgalini tanıdı. Amerika Birleşik Devletleri antlaşmayı imzalamadığı için işgali hukuken tanımadı.

Beş Hanedan On Krallık dönemi, (basit: 五代十国, geleneksel: 五代十國; pinyin: wǔ dài shí guó; 907 - 960), Çin tarihinde 907'de Zhu Quanzhong (朱全忠zhū quánzhōng) Tang Hanedanı (唐 Táng)'ı yıkıp Hou Ling (後梁 Hòu Liáng)'ı kurmasıyla başlayarak Hou Zhou (後周 hòu zhōu) hanedanının Dinqianduo dianjian 
(殿前都點檢 diàn qián dōu diǎn jiǎn: Hassa ordusu müfettişi) olan Zhao Kuangyin (趙匡胤 zhào kuāngyìn)'in Song Hanedanı (宋 sòng ya da 北宋 běi sòng)’ı kurup Çin'i birleştirmesiyle bitten dönemi.
Bu dönemde Çin’in kuzey kesminde Hou Ling, Hou Tang (後唐 Hòu Táng), Hou Jin (後晉 Hòu Jìn), Hou Han (後漢 Hòu Hàn) ve Hou Zhou olmak üzere 5 hanedan (五代 wǔ dài) kurulup yıkılmıştı. Çin’in orta ve güney kesminde ise 10 yöresel krallık (十國 shí guó) kurulup yıkılmıştı.
Kuzey kesimin 5 hanedanından Hou Tang ve Hou Jin Şatuo (沙陀 shā tuó) Türkleri tarafından kurulmuş ve Hou Han ve Hou Zhou da Şatuo'nun askeri teşkilatına bağlı Jiedushi (節度使 jiē/jié dù shǐ (Garnizon komutanı) Liu Zhiuyan (劉知遠 liú zhīyuǎn) ile Shumishi (樞密使 shū mì shǐ: Harbiye Nazır) Guo Wei (郭威 guō wēi) tarafından kurulmuştu.

薛居正 舊五代史
歐陽修 新五代史

The Banquet (Kurgusal, 2006) Fragman 27 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.: Hamlet'in Çin yorumu.

Beş Barbar On Altı Krallık dönemi (basit: 五胡十六国, geleneksel: 五胡十六國; pinyin: Wǔ Hú Shí Liù Guó, kısaca On Altı Krallık 十六國 Shí Liù Guó; 304 - 439), Çin tarihinde 304'te Hun (Çince: 匈奴; Xiōngnú) kökenli olan Liu Yuan (Çince: 劉淵)'ın Han Zhao’u kurmasıyla başlayarak Siyenpiler (Sien-pi, Çince: 鮮卑 Xiānbēi) Toba (Çince: 拓跋部 Tuàbá bù) kolundan gelen Kuzey Vey (Çince: 北魏 Běi wèi)'nin Kuzey Çin'i birleştirmesiyle biten bir dönem. Dönem temelinde Jin Hanedanlığının Kuzey Çin üzerindeki yönetiminin çöküşüyle başlamıştır.
Bu dönemde Çin’in kuzey ve batı kesminde Hun, Sien-pi (Tungusların bir kolu), Jie (羯: Hunların bir kolu), Di (氐: Tangutların bir kolu), Qiang (羌: Tangutların bir kolu) başta olmak üzere "Beş Barbar" (五胡; Wǔ Hú) ile Çinlilerin temel unsuru olan Han 16 krallığı kurmuştu.
Ancak Jie de Hun'nun bir kolu olmakla birlikte diğer gayri-Han kavimler de 16 krallık dışında krallıklarını kurmuşlardı. Beş rakamı kavimlerin sayısını ifade etmeyerek “çeşitli kavimler" anlamına gelmektedir.
Çin'in güney ve doğu bölgelerindeyse, Çen Hanedanı (晉朝: Batı Çen Hanedanı: 西晉; 265 - 314), Han Zhao tarafından yenilince doğuya sığınarak Doğu Çen Hanedanı (東晉; 317 - 420)’yi kurdu. Daha sonra 420’de Song Hanedanı (宋; Sòng)’nın Doğu Çen Hanedanı’nın yerini almasıyla Güney Kuzey Hanedanları (南北朝 Nánběicháo; 420 - 589) dönemi başladı.

Fang Xuanling, "Çen" Kitabı, C. 101 - 130 房玄齡等, 晉書 載記第101 劉元海（刘渊） ~ 載記第30 赫連勃勃 (Vikikaynak)

Bireycilik, bireyin özgürlüğüne büyük ağırlık veren ve genellikle kendine yeterli, kendi kendini yönlendiren, görece özgür bireyi ya da benliği vurgulayan siyaset ve toplum felsefesidir.
Bireycilik, her şeyden önce insanlığın toplumsal birliklerden değil, bireylerden oluştuğu düşüncesine dayanır. Bu varlıklar, biri diğerinden ayrılamaz ve indirgenemez varlık özelliği taşırlar. Duygulanımları, hareketleri ve düşünceleri kendilerine aittir. Bireycilik, bir değerler sistemi olduğu kadar, insan yapısıyla ilgili bir kuram, genel bir davranış biçimi ve belirli siyasal ekonomik, toplumsal ve dinsel düzenlemelere yönelik bir inanç anlamına gelir. Genel bir davranış biçimi olarak bireycilik, öz güvene, gizliliğe ve başka bireylere saygı göstermeye büyük önem verir. Otoriteye ve birey üzerindeki özellikle devlet tarafından uygulanan her türlü denetime karşı çıkar. Ayrıca "ilerleme"ye inanır, ilerlemenin bir aracı olarak da bireye farklı olma hakkı tanınır. Yalnızca en aşırı bireyciler anarşi yanlısıdır. Ama çoğu devletin bireylerin yaşamına en az karışması gerektiğine, bireylerin birbirleriyle çatışmasını önlemek ve gönüllü olarak varılmış anlaşmaların uygulanabilmesi için yasaları ve düzeni koruma görevini üstlenmek zorunda olduğuna inanır. Bireycilik, devleti zorunlu bir olumsuzluk olarak görme eğilimindedir ve "en iyi yönetim, en az yönetimdir" sloganını benimser.

Farklı geleneklerden oluşan bireyci anarşizm bireysel bilincin ve bireysel çıkarın herhangi bir kolektif organ ya da kamu otoritesi tarafından engellenmemesi gerektiğine inanır.  Bireyci anarşizm, sosyal, sosyalist, kollektivist, komünalist akımların ortak mülkiyet düşüncesine karşı mülkiyetin bireylerin elinde bulunması fikrine olumlu yaklaşım sergiler. Bazı önemli temsilcileri: Henry David Thoreau, Josiah Warren ve Murray Rothbard'dır. Josiah Warren ilk Amerikan anarşist olarak kabul edilir. 1833 yılı boyunca Barışçıl Devrimci adlı haftalık dört sayfalık yayını kendi kurduğu yayın evinde yayınlamıştır. Ayrıca genelde William Godwin de bireyci anarşist olarak değerlendirilir. Godwin, yardımseverlik düşüncesini savunurken bunun yanında her bireyin, kendi emek ve mülkiyeti üzerinde bireysel söz hakkını dile getirmiş ve sonunda ortadan kalkmasıyla sonuçlanacak olan hükûmetin zamanla küçülmesine yol açacak ilerlemeci akılcılığa inanmıştır.
Daha az radikal olmak üzere farklı bir bireyci anarşizm türü, Boston anarşistleri'nce savunuldu. Bunlar, serbest piyasa ve özel mülkiyeti destekliyorlardı.  Özgürlüğün ve mülkiyetin korunmasını özel sözleşmelerle sağlama taraftarıydılar. Bunun yanında emeğin, maaş karşılığı takasını öngörüyorlardı, buna rağmen devlet tekelinde kapitalizmin (devlet garantisinde tekel olarak tanımlanır))  emeğin karşılığını sağlamayacağı uyarısını da yapıyorlardı.
19 yüzyılda dahi Amerikalı bireyciler arasında çeşitli konularda görüş ayrılıkları ortaya çıkmıştı ve bu yüzden bireyci anarşizm açısından belirli bir teoriden bahsetmek mümkün görünmemektedir. Örneğin Tucker entelektüel mülkiyet haklarına karşı çıkarken; Spooner desteklemekteydi. Tucker sadece kullanıldığı sürece toprak mülkiyetini savunurken, Byington ve Spooner mülkiyet konusunda bu tür bir kısıtlamadan bahsetmiyordu. 
Önemli bir ayrışma, 19. yüzyılda Tucker ve bazı başka anarşistler, doğal haklar düşüncesini terk edip, Stirner'in felsefesi ışığında "egoizm"i benimsediklerinde görüldü.  Bu yüzyılın ardından “bireyci anarşizmin doruk dönemi kapandı”  Fakat, bireyci anarşizm, daha sonra Murray Rothbard ve 20. yüzyılın ortalarında anarko kapitalistlerce daha geniş bir çerçevede özgürlükçü hareket akımlarından biri olarak çeşitli değişikliklerle benimsendi.

Bir Libertin, toplumun büyük kesimi tarafından kabul görmüş ahlak ve davranış şekillerini reddeder.  Algılar aracılığıyla deneyimlenen fiziksel zevklerin peşinden koşar. Libertinlik konusunda Schoderlot de Laclos ve Marquis de Sade önemli eserler vermiş kişilerdir.

Hümanizm (Fransızca: humanisme), insan odaklılık veya insanmerkezcillik. Kanunların düzenlenmesinde tanrının değil insan aklının esas alındığı rasyonalizm ile ampirizme odaklanan felsefi düşünce öğretisi. Hümanizm, ahlaki ve felsefi sorgulamanın başlangıç noktası olarak insanoğlunun potansiyelini ve failliğini vurgular. İtalyan Rönesansı sırasında ortaya çıkmış ve Aydınlanma Çağı'nda bilim ve teknolojideki ilerlemelerle yeniden güçlenmiştir. Günümüzde hümanizm, insanlığı bireyleri teşvik etmek ve geliştirmekten sorumlu olarak gören ve insan refahı, özgürlük, özerklik ve ilerlemeyi vurgulayan dini olmayan, seküler bir harekettir. Hümanistler insan haklarını, ifade özgürlüğünü, ilerici politikaları ve demokrasiyi savunurlar ve dinin ahlak için bir ön koşul olmadığına inanırlar.

Felsefede, hazcılık veya hedonizm, hazzın mutlak anlamda iyi olduğunu, insan eylemlerinin nihai anlamda haz sağlayacak bir biçimde planlanması gerektiğini, sürekli haz verene yönelmenin en uygun davranış biçimi olduğunu savunan felsefi görüş. Kirene Okulu'nda, Sokrates'in öğrencisi Aristippos (MÖ 435-355) tarafından kurulmuş, daha sonra Epikuros tarafından devam ettirilmiştir.
Antik Yunanistan'da ortaya çıkan hazcılık, 19. yüzyılda ortaya çıkan İngiliz faydacılığını etkilemiştir.

Varoluşçuluk veya egzistansiyalizm, genel olarak psikolojik ve kültürel devinimlerin; bireysel deneyimlerle birlikte var olabileceğini savunan felsefe akımı. Erdemlilik ve bilimsel düşünce birlikteliğinin insan var oluşunu anlamlandırmak için yeterli olamayacağını ve bundan dolayı mevcut birlikteliğin gerçek değer yargıları içinde yönetilen ileri düzey bir ulam (felsefi kategori) olduğu düşünülmüştür. İnsan yaradılışını anlamlandırma kesin olarak bahsedilen bu otantik gerçeklikle mümkündür.
Varoluşçuluk, 19. yüzyılın ortalarında, baskın sistematik felsefeye karşı bir tepki olarak doğmuştur. Søren Kierkegaard'ın genel olarak ilk varoluşçu filozof olduğu görüşü hâkimdir.
Hegelcilik ve Kantçılığa karşı olarak,
Kierkegaard bireysel bir bakış açısına sahiptir. Onun oluşturduğu sorumluluk temelindeki görüş; yaşamın anlamına, tutku ve samimiyet ikilisinin gerçekçi çözümlemelerine dayanmaktadır. Varoluşçuluk II. Dünya Savaşı'nı izleyen günlerden sonra bilinirlik kazanmıştır. Akım, felsefenin yanında, teoloji, drama, resim, edebiyat ve psikoloji dallarını da etkilemiştir.
Varoluşçu felsefeciler tarz ve içerik olarak, geleneksel sistematikçilere veya akademik felsefecilere benzemektedir. Bu iki tarz ve içerik de, soyuttur ve insanın somut varlığından oldukça uzaktır.
Akademisyenler genellikle varoluşçu filozofların görüşlerinin diğer felsefelerin görüşlerine göre birbirlerinden çok farklı olduğunu düşünürler.
Varoluşçu felsefecilerin en çok eleştirildikleri konulardan biri, kullandıkları terimler olmuştur. Bu terimlerin karışıklık doğurduğu ve akım içinde terim tutarlılığının sağlanamadı iddia edilmiştir.

20. yüzyılın ünlü düşünürlerinden Ayn Rand'ın eserleri ilk yayınlandıkları andan itibaren entelektüel alanda önemli bir etki yaratmıştır. Onun ortaya koyduğu yeni ahlak anlayışı (akılcı bencillik ahlakı) zamanın altruist-kolektifçi modasına meydan okumuştur. Objektivizm olarak bilinen felsefesi ünlü romanlarının temasıdır.
Ona göre etik mistik bir fantezi ya da sosyal bir anlaşma değildir, vazgeçilebilir, subjektif bir lüks de değildir. Etik; doğaüstü güçlerin, insanın komşuları ve kaprislerinin lütfu olarak değil, realite ve hayatın doğasının bir lütfu olarak, bireyin hayatta kalmasının nesnel bir gereksinimidir. Objektivist etik akılcı bencilliği, yani insanı kurban etme ilkelliğinin ötesine asla geçememiş, akılcı olmayan kaba kuvvet kullanıcılarının arzuları, hisleri veya kaprisleri ile üretilen değerleri değil, insan bekasının gerektirdiği değerleri destekler ve savunur.

Klasik liberalizm, bireysel özgürlük üzerine kurulu ve bu özgürlüklerin korunmasıyla sınırlandırılmış, topluma yüksek oranda avantaj sağlayacak bazı hizmetleri sunan bir devletin olması, geriye kalan tüm fonksiyonların düşürülerek serbest piyasa tarafından karşılanması gerektiğini savunan ideolojidir. Klasik liberaller laissez faire ekonomi politikalarını savunur, iktisadi özgürlükler ve piyasa ekonomisini vurgular, devletin görev alanının genişletilmesine karşı çıkar.
Klasik liberal bir düzen, politikayı en asgari düzeye indirir ve bireyleri kendi örgütlerini ve gruplarını kurmakta ve kendi amaçlarını izlemekte serbest bırakır. Bazı türleri bireyleri eğer isterlerse düzenden ayrılma konusunda bile serbest bırakır. Başka konularda aralarında dikkate değer farklılıklar bulunmasına rağmen, önde gelen çağdaş liberallerden F. A. Hayek, John Rawls, Ronald Dworkin, Charles Larmore, Chandran Kukathas, Loren E. Lomasky ve David Schmidtz klasik liberal olarak tanımlanabilecek düşünürlerdir.

Mutualizm, 18. yüzyılda İngiliz ve Fransız işçi hareketleri ile ortaya çıktı ve ardından Fransa'da Pierre-Joseph Proudhon, ABD'de diğer bazı düşünürlerle bağlantılı olarak anarşist görünüm kazandı.  Birleşik Devletler'de, örneğin Benjamin Tucker ve William B. Greene gibi bireyci anarşistler üzerinde etkisi görüldü.
Mutualizmin önemli kavramları arasında; federasyon, karşılıklılık, özgür ortaklık, gönüllülüğe dayanan sözleşmeler, kredi ve para reformu bulunur. Birçok mutualistin görüşüne göre hükûmet müdahalesinin olmadığı bir serbest piyasa - emek değer teorisine göre - kar, kira  ve faizi kaldırarak, fiyatları emek maliyetlerine çeker ve şirketler için işçilerin rekabeti yerine; firmaların ücretleri arttırarak işçiler için rekabet ettiği bir düzen sağlanır. 
Mutualizm, kimi zaman bireyci ve kollektivist anarşizm arasında bir yerlerde bir sentez olarak görülür. Bu düşünce mutualistlerin kendi eserlerinde dile getirilmiştir. "Mülkiyet Nedir?" adlı eserinde Proudhon "özgürlük" kavramına eşdeğer olarak komünizm ve mülkiyetin diyalektik sentezi olan "anarşi" kavramını önerir.  Pierre-Leroux'tan esinlenen Greene, mutualizmi üç felsefenin sentezinde arar:“komünizm, kapitalizm ve sosyalizm.  Sonraki bireyci anarşistler mutualist terimini “sentez” temasına çok az vurgu yaparak kullan

Şu anki üyelere ek olarak Birleşmiş Milletler'in kabul ettiği uluslararası acenteler, varlıklar ve üye olmayan devletler gözlemci olarak katılabilirler. Gözlemcilerin Genel Kurul'da konuşma hakları varsa da önergelerde oy verme hakları yoktur.
Gözlemci statüsü bir Birleşmiş Milletler Genel Kurulu önergesiyle verilir.

Üye olmayan gözlemci devletler, egemen varlıklar olarak tanınmaktadırlar. Gözlemci olduktan sonra ne zaman isterlerse tam üyelik için başvurabilirler. Örneğin 10 Eylül 2002 tarihinde tam üye olan İsviçre, 1948 ile 2002 yılları arasında daimi gözlemci statüsündeydi. Şimdilik bu statüye sahip olan tek varlık Vatikan olup kendisi "üye olmayan [bu] devlete gözlemci olarak Genel Kurul'un oturumları ve çalışmalarına katılmaya ve genel merkezde kalıcı gözlemci temsilciliği kurmaya kalıcı davetle davet edilmiştir" şeklinde tanımlanır. 29 Kasım 2012 tarihinde de Filistin Devleti, Birleşmiş Milletler'de yapılan oylamada "üye olmayan gözlemci devlet" konumuna kavuştu. 138 ülke "evet", 9 ülke "hayır", 41 ülke ise "çekimser" oy verdi.

Birleşmiş Milletler (BM) üyesi devletler bu maddede sıralanmaktadır. BM'nin şu anda en son katılan Güney Sudan ile birlikte 193 üye devleti olup hepsi de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nun üyesidir.
Birleşmiş Milletler Sözleşmesi'nin 2. bölümünün 4. maddesine göre

Birleşmiş Milletler'de üyelik, geçerli sözleşmeyi kabul edip örgütün kararına göre sözleşme maddelerini yerine getirecek durumda ve getirmeye hazır her barışsever millete açıktır.
Her başvuran ülkenin Birleşmiş Milletler'e kabulü, Genel Kurul'un Güvenlik Konseyince verilmiş tavsiyeye uyarak karar vermesiyle olacaktır.
Prensipte yalnız bağımsız devletler BM üyesi olabilir. Fakat dört üye ülke (Belarus, Hindistan, Filipinler ve Ukrayna), üye olduklarında bağımsız değildiler. Bunun dışında Güvenlik Konseyi'nin ve Genel Kurul'un tasdiki gerektiğinden Montevideo Konvansiyonu'na göre bağımsız olan bazı varlıklar, BM tarafından bağımsız ülke sayılmadığı veya bazı BM üyelerince muhalefet olduğundan üye değildirler.
Uluslararası örgütler, sivil toplum kuruluşları ve devletliği veya bağımsızlığı kesin olarak tanımlanmamış varlıklar, ancak onlara seçme hakkını tanımayıp sadece Genel Kurul'da konuşma hakkı veren Birleşmiş Milletler Genel Kurulu gözlemcisi olabilirler.

 Batı Almanya
 Doğu Almanya
 Birleşik Arap Cumhuriyeti
 Çekoslovakya
 Sovyetler Birliği
 Tanganika Cumhuriyeti
 Yemen Krallığı
 Kuzey Yemen
 Güney Yemen
 Yugoslavya
 Zanzibar

 Vatikan
 Filistin Devleti

Biyocoğrafik bölge veya ekozon, karasal organizmaların dağılım örüntülerine dayanan Dünya'nın kara yüzeyinin en geniş biyocoğrafik bölümüdür. Biyomlara veya habitat türlerine göre sınıflandırılan ekolojik bölgelere ayrılırlar.

Abell, R., M. Thieme, C. Revenga, M. Bryer, M. Kottelat, N. Bogutskaya, B. Coad, N. Mandrak, S. Contreras-Balderas, W. Bussing, MLJ Stiassny, P. Skelton, GR Allen, P. Unmack, A. Naseka, R. Ng, N.Sindorf, J. Robertson, E. Armijo, J. Higgins, TJ Heibel, E. Wikramanayake, D. Olson, HL Lopez, RE d. Reis, JG Lundberg, MH Sabaj Perez ve P. Petry. (2008). Dünyanın tatlı su ekolojik bölgeleri: Tatlı su biyoçeşitliliğinin korunması için yeni bir biyocoğrafik birimler haritası. BioScience 58: 403-414, [1]6 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. .
"Ecozones". BBC Nature. n.d. 10 Temmuz 2018 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 29 Mayıs 2020. 
Briggs, JC (1995). Küresel Biyocoğrafya. Amsterdam: Elsevier.
Morrone, JJ (2009). Evrimsel biyocoğrafya, örnek olay incelemeleri ile bütüncül bir yaklaşım . Columbia University Press, New York, [2] 3 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
Morrone, JJ (2015). Dünyanın biyocoğrafi bölgeselleşmesi: yeniden değerlendirme. Avustralya Sistematik Botanik 28: 81-90, [3]19 Eylül 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
Olson, DM ve E. Dinerstein (1998). Global 200: Dünyanın biyolojik olarak en değerli ekolojik bölgelerini korumaya yönelik bir temsil yaklaşımı. Koruma Biol. 12: 502-515, [4] 3 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
Olson, DM, Dinerstein, E., Wikramanayake, ED, Burgess, ND, Powell, GVN, Underwood, EC, D'Amico, JA, Itoua, I., Strand, HE, Morrison, JC, Loucks, CJ, Allnutt, TF, Ricketts, TH, Kura, Y., Lamoreux, JF, Wettengel, WW, Hedao, P., Kassem, KR (2001). Dünyanın karasal ekolojik bölgeleri: Dünya'da yeni bir yaşam haritası. Bioscience 51 (11): 933-938, [5]17 Eylül 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
Schültz, J. Die Ökozonen der Erde, 1. baskı, Ulmer, Stuttgart, Almanya, 1988, 488 s .; 2. baskı, 1995, 535 s; 3. baskı, 2002. Çeviri: Dünyanın Ekosistemleri: Geosferin Ekolojik Bölünmeleri . Berlin: Springer-Verlag, 1995; 2. baskı, 2005, [6].
Scott, G. 1995. Kanada bitki örtüsü: bir dünya perspektifi, s., [7] 7 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
Spalding, MD ve diğ. (2007). Dünyanın deniz ekolojik bölgeleri: kıyı ve raf alanlarının biyo-bölgeselleşmesi. BioScience 57: 573-583, [8]6 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
Udvardy, MDF (1975). Dünyanın biyocoğrafik illerinin sınıflandırılması. IUCN Ara Dönem Kağıdı no. 18. Morges, İsviçre: IUCN, [9]7 Ağustos 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
Wicken, EB 1986. Kanada'nın karasal ekosistemleri / Kanada'daki terrestres du . Çevre Kanada. Ekolojik Arazi Sınıflandırma Serisi No. 19. Arazi Müdürlüğü, Ottawa. 26 s., [10] 27 Ekim 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..

1992 BM Rio Zirvesi'nde biyolojik çeşitliliğin mevcut ve gelecek nesillerin yararına korunmasını ve sürdürülebilir şekilde kullanılmasını hedef alan sözleşmedir.
1992 Rio Çevre Zirvesi'nin en somut sonuçlarından birisi, Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi'nin imzaya açılması olmuştur.
Bağlayıcı bir sözleşme olan Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi taraflarına bazı yükümlülükler getirmektedir. Bunları kısaca şöyle özetleyebiliriz:
• Ulusal stratejilerin belirlenmesi, bir eylem plan ve programının oluşturulması.
• Biyolojik çeşitliliğin acil olarak korunma gereksinimi olan türlere veya mekanlara öncelik verilerek izlenmesi.
• Koruma alanlarının belirlenmesi ve kurulması
• Koruma altına alınmayan bölgelerde de doğa ve kaynakların kullanımında sürdürülebilirlik ilkesinin geçerli olması.
• Sözleşmenin uygulanması için gerekli yasal ve idari düzenlemelerin yapılması.
• Halkın biyolojik çeşitliliğin değeri ve önemi konusunda eğitilmesi.
• Bu konuda yapılan araştırmaların ve bulguların ülkeler arasında serbestçe paylaşılması
• Kalkınmış ülkelerin, biyolojik çeşitliliğin korunabilmesi için kalkınmakta olan ülkelere gerekli parasal ve teknik yardımları sağlamaları.
Çevre ve Orman Bakanlığı Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü tarafından GEF mali desteğiyle ve ilgili bütün kurum ve kuruluşların yanı sıra çeşitli üniversiteler ve sivil toplum örgütlerinin katılımıyla Türkiye Ulusal Biyolojik Çeşitlilik Stratejisi ve Eylem Planı 2007 yılında hazırlanmış ve 2008 yılında ilgili kurumlara dağıtılmıştır.Ulusal Biyolojik Çeşitlilik Sitesi

Bloomberg L.P., merkezi Midtown Manhattan, New York'da bulunan özel bir finans, yazılım, veri ve medya şirketidir. 1981'de Michael Bloomberg tarafından Thomas Secunda, Duncan MacMillan, Charles Zegar, ve %12 hissesi Merrill Lynch tarafından yapılan yatırım ile ortaklaşa kuruldu.
Bloomberg L.P., ana gelir üreten ürünü Bloomberg Terminal (Bloomberg Profesyonel Hizmeti aracılığıyla) aracılığıyla finansal şirketlere ve kuruluşlara analitik ve hisse senedi alım satım platformu, veri hizmetleri ve haberler gibi finansal yazılım araçları ve kurumsal uygulamalar sağlar. Bloomberg L.P. ayrıca kablo hizmeti (Bloomberg News), küresel bir televizyon ağı (Bloomberg Television), web siteleri, radyo istasyonları (Bloomberg Radio), yalnızca abonelik amaçlı haber bültenleri ve Bloomberg Businessweek ve Bloomberg Markets adlı iki dergiyi içerir.
Şirketin 176 yeri ve yaklaşık 20.000 çalışanı vardır.
Şirketin küresel inşaat direktörü Anthony Gozzone, 2010-2017 yılları arasında Bloomberg için yapılan inşaat işlerinin ödüllendirilmesi karşılığı rüşvet aldığı olayda yer aldı. Guzzone 5.1 milyon dolardan fazla rüşvet aldı; Eylül 2020'de rüşvetten vergi kaçırmaktan suçlu bulundu ve Ocak 2021'de üç yıl iki ay hapis cezasına çarptırıldı

2011 yılında, Bloomberg terminali olarak da bilinen Bloomberg Profesyonel Hizmetlerinden yapılan satışlar, Bloomberg L.P.'nin yıllık gelirinin yüzde 85'inden fazlasını oluşturuyordu. Finansal veri satıcısı'nın kullanıcı başına yıllık 24,000 dolardan başlayan özel bilgisayar sistemi, abonelere gerçek zamanlı mali verileri izlemeyi ve analiz etmeyi, mali haberleri aramayı, fiyat teklifleri almayı ve Bloomberg Mesajlaşma Hizmeti aracılığıyla elektronik mesajların gönderilmesini sağlar. Terminal, küresel olarak hem kamu hem de özel pazarları kapsamaktadır.

Bloomberg News, 1990'da Michael Bloomberg ve Matthew Winkler tarafından, Bloomberg terminal abonelerine finansal haber raporları sunmak için kuruldu. 2000 yılında, Bloomberg News 100 ülkede 2,300'den fazla editör ve muhabiri vardı. Bloomberg News tarafından üretilen içerik, Bloomberg terminali, Bloomberg Television, Bloomberg Radio, “Bloomberg Businessweek”, Bloomberg Markets ve Bloomberg.com aracılığıyla dağıtılır. 2015'ten beri John Micklethwait, baş editör olarak hizmet vermektedir.

Bloomberg Yenilik Endeksi, yenilikçi ülkelerin nasıl olduğuna ilişkin yıllık bir sıralamadır. Altı kritere dayanır: araştırma ve geliştirme, üretim, yüksek teknoloji şirketler, orta öğretim sonrası, araştırma personeli ve patentler. Bloomberg, sıralamayı derlemek için Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu, Dünya Fikri Mülkiyet Örgütü, Birleşik Devletler Patent ve Ticari Marka Ofisi, OECD ve UNESCO'dan alınan verilerini kullanır.

Resmî site
X'te @BloombergNews
Facebook'ta Bloomberg News

The Boeing Company ya da kısaca Boeing (/ˈboʊɪŋ/ BO-ing), uçak, helikopter, roket, uydu ve füze tasarlayan, üreten ve satan bir Amerikan çok uluslu şirketidir. Şirket ayrıca kiralama ve ürün destek hizmetleri sunmaktadır. Dünyanın en büyük havacılık ve uzay üreticilerinden biri olan Boeing, 2022 yılı gelirine göre dünyanın dördüncü büyük savunma müteahhidi ve dolar bazında Amerika Birleşik Devletleri'nin en büyük ihracatçısıdır. 15 Temmuz 1916'da William E. Boeing tarafından Washington eyaletinin Seattle şehrinde kurulan şirket, mevcut yapısına 1 Ağustos 1997'de Boeing ile McDonnell Douglas'ın birleşmesiyle kavuştu.
2023 itibarıyla Boeing Company'nin genel merkezi, Virginia eyaletinin Arlington County bölgesindeki Crystal City semtinde yer almaktadır. Şirket, Boeing Ticari Uçaklar (BCA), Boeing Savunma, Uzay ve Güvenlik (BDS) ve Boeing Global Hizmetler (BGS) olmak üzere üç ana bölümden oluşmaktadır. 2021 yılında 62,3 milyar Amerikan doları tutarında satış gerçekleştiren Boeing, 2020 itibarıyla Fortune 500 listesinde 54. sırada, Fortune Global 500 listesinde ise 121. sırada yer aldı.
Boeing, lobi faaliyetlerine yaptığı harcamalar, vergi politikaları ve savunma sanayii faaliyetleri nedeniyle eleştirilmektedir. Şirket ayrıca savaş dönemlerinde kâr sağlamakla suçlanmaktadır. Bazı kaynaklarda, Gazze Savaşı sırasında İsrail'e silah satışından 50 milyar ila 100 milyar dolar arasında gelir elde ettiğine dair iddialar yer almaktadır. Uluslararası Af Örgütü, Eylül 2025'te yayımladığı raporunda Boeing'i, İsrail'in Filistinlilere yönelik işlediği soykırım, işgal ve ayrımcılığa ekonomik destek veren 15 şirketten biri olarak listeledi.

Boeing Şirketi, 1916 yılında Amerikalı kereste sanayicisi William E. Boeing tarafından Washington eyaletinin Seattle şehrinde Pacific Aero Products Company adıyla kuruldu. 1917 yılında şirketin adı Boeing Airplane Company olarak değiştirildi ve 1928'de William Boeing, Boeing Airplane & Transport Corporation'ı kurdu. 1929 yılında şirketin adı United Aircraft and Transport Corporation olarak değiştirildi ve Avion, Chance Vought, Sikorsky Aviation, Stearman Aircraft, Pratt & Whitney ve Hamilton Metalplane gibi birçok uçak üreticisi satın alındı.

Aralık 1996'da Boeing, McDonnell Douglas ile birleşme niyetini açıkladı ve düzenleyici kurumların onayıyla birleşme 4 Ağustos 1997'de tamamlandı. Birleşme sürecinde yaşanan gecikme, Avrupa Komisyonu'nun itirazlarından kaynaklandı ve Komisyon, birleşmeye üç koşul getirdi: üç ABD havayolu şirketiyle yapılan münhasırlık anlaşmalarının feshedilmesi, McDonnell Douglas sivil uçak işi için ayrı hesap tutulması ve bazı savunma patentlerinin rakiplerin kullanımına açılması. 2020 yılında Quartz, birleşmenin ardından “Boeing mühendisleri ile McDonnell Douglas muhasebecileri arasında şirket kültürleri çatışması yaşandığını” ve bu çatışmanın McDonnell Douglas tarafının üstünlüğü ile sonuçlandığını, bunun da 737 MAX kazası krizine yol açan olaylara katkıda bulunmuş olabileceğini bildirdi.

Boeing'in merkezi, 2001 yılında Seattle'dan Chicago'ya taşındı. 2018 yılında şirket, Sheffield Üniversitesi ile yürütülen bir araştırma ortaklığı çerçevesinde Avrupa'daki ilk fabrikasını İngiltere'nin Sheffield şehrinde açtı. Mayıs 2020'de Boeing, COVID-19 salgını nedeniyle hava yolculuğundaki düşüşten ötürü 12.000'den fazla çalışanını işten çıkardı ve işgücünün toplam %10'u, yaklaşık 16.000 kişi için işten çıkarma planı yaptı. Temmuz 2020'de şirket, pandemi ve 737 MAX uçaklarının uçuşlarının durdurulmasının etkisiyle 2,4 milyar dolar zarar ettiğini açıkladı. 18 Ağustos 2020'de CEO Dave Calhoun, daha fazla işten çıkarma yapılacağını duyurdu; 28 Ekim 2020 itibarıyla Boeing, COVID-19 salgını nedeniyle artan mali kayıplar sonucunda yaklaşık 30.000 çalışanını işten çıkardı.

Şirketin üç bölümü şunlardır: Ticari Uçaklar; Savunma, Uzay ve Güvenlik; ve Global Hizmetler.

Boeing Ticari Uçaklar (BCA), 737, 767, 777 ve 787 dâhil olmak üzere ticari uçaklar ile bunların çoğunun kargo uçağı ve iş jeti versiyonlarını üretmektedir. Bu bölümde yaklaşık 35.000 kişi çalışmaktadır ve bunların çoğu şirketin Everett ve Renton, Washington ve Güney Karolina'daki üretim tesislerinde görev yapmaktadır.
Boeing Savunma, Uzay ve Güvenlik (BDS), askerî uçaklar, helikopterler ve füzelerin yanı sıra uydu, uzay aracı ve roketler dahil olmak üzere ticari ve askerî müşteriler için uzay sistemleri üretmektedir.
Boeing Global Hizmetler (BGS), BCA, BDS veya diğer üreticilerden ekipman satın alan müşterilere bakım ve yükseltme gibi satış sonrası destek hizmetleri sunmaktadır.

2018 ve 2019 yıllarında iki adet Boeing 737 MAX dar gövdeli yolcu uçağı düştü ve toplam 346 kişi hayatını kaybetti. Kazaların ardından dünya çapındaki havacılık düzenleyicileri ve havayolu şirketleri, 387 adet 737 MAX uçağının uçuşlarını durdurdu. Bu gelişmelerin sonucunda Boeing'in stratejisi, yönetimi ve kâr-maliyet odaklı yaklaşımı kamuoyunda sorgulandı; şirketin itibarı, faaliyetleri ve kredi notu olumsuz etkilendi. 2022 yılında Netflix, Downfall: The Case Against Boeing adlı bir belgesel yayımladı ve Boeing'in McDonnell Douglas ile birleşmesinin kurumsal kültürü olumsuz etkileyerek kazalara zemin hazırladığı yönündeki iddiaları işledi.
2020 yılının Haziran ayında Federal Havacılık İdaresi, Boeing'in yönetmeliklere aykırı biçimde düzeltmeyi ertelediği bazı 737 MAX kusurlarını tespit etti. Aynı yıl Eylül ayında ABD Temsilciler Meclisi soruşturmasını tamamladı ve Boeing'in iki ölümcül kazayla ilişkilendirilen uçuş dengeleme sistemi MCAS hakkındaki çalışan endişelerini göz ardı ettiğini, güvenlikten ziyade teslim tarihlerini ve maliyetleri öncelediğini, ayrıca FAA'ya bilgi verirken şeffaf davranmadığını ortaya koydu. Raporda simülatör eğitiminin gerekli görülmemesinin güvenliği azalttığı, pilot eğitiminin değerini düşürdüğü ve teknik tasarım iyileştirmelerini engellediği sonucuna varıldı. 7 Ocak 2021 tarihinde Boeing, güvenlik düzenleyicilerinden bilgi sakladığı gerekçesiyle dolandırıcılıkla suçlanmasının ardından 2,5 milyar doların üzerinde ödeme yapmayı kabul etti; bu tutar 243,6 milyon dolarlık para cezası, havayolu müşterilerine 1,77 milyar dolarlık tazminat ve kaza kurbanlarının mirasçılarına ayrılan 500 milyon dolarlık fondan oluştu.
737 MAX uçaklarının kazalarıyla ilgili soruşturmalar devam ederken, şirketin en büyük kapasiteli çift motorlu jeti ve şimdiye kadar üretilen en büyük uçak olan Boeing 777X, 25 Ocak 2020'de ilk uçuşunu gerçekleştirdi, ancak yine de sorunlar yaşadı. 2021'deki uçuş testleri sırasında meydana gelen bir olayın ardından, uçağın tahmini ilk teslimatı 2024'e ertelendi. 2022'de uçakta başka teknik sorunlar tespit edildikten sonra, teslimat tarihi yeniden ertelendi ve orijinal tarihten altı yıl sonra, 2025'e kaydırıldı.

5 Ocak 2024'te Alaska Airlines'ın 1282 sefer sayılı uçuşunda, 737 MAX 9 tipi bir uçakta 16.000 fit irtifada kapı tıpasının yerinden çıkması sonucu gövdede kapı boyutlarında bir açıklık oluştu. Uçak, Portland Uluslararası Havaalanı'na acil iniş yaptı; birkaç yolcu yaralanmasına rağmen tamamının daha sonra tıbbi olarak taburcu edilebilecek durumda olduğu bildirildi. ABD Federal Havacılık İdaresi (FAA), kapı tıpası bulunan tüm 737 MAX 9 uçaklarının derhal denetlenmesini zorunlu kılarak toplam 171 uçağı yere indirdi. United Airlines, yapılan incelemelerde bazı uçaklarda gevşek cıvatalar tespit etti ve bu durum Boeing 737 MAX 9'un üretiminde olası sistematik sorunlara dair endişeleri artırdı. FAA, 12 Ocak 2024'te Boeing'e yönelik denetimini genişlettiğini ve 737 MAX 9 için üretim denetimi başlattığını açıkladı. Ulusal Ulaşım Güvenliği Kurulu, 6 Şubat'ta yayımladığı ön raporda, Washington eyaletinin Renton şehrindeki Boeing fabrikasında paneli sabitlemek için kullanılan dört cıvatanın söküldüğünü ve yeniden takılmadığının anlaşıldığını bildirdi.

Aralık 2011'de tarafsız kuruluş Public Campaign, Boeing'i 2008'den 2010'a kadar 52,29 milyon dolar lobi faaliyetlerine harcama yapıp vergi ödemediği, bunun yerine 178 milyon dolar vergi iadesi aldığı, 9,7 milyar dolar kâr elde ettiği, 2008'den bu yana 14.862 çalışanı işten çıkardığı ve ve 2010 yılında en üst düzey beş yöneticisinin maaşını %31 artırarak 41,9 milyon Amerikan dolarına çıkardığı için eleştirdi.

Boeing, Yemen'deki savaşta ürettiği füzelerin ayrım gözetmeyen saldırılarda kullanılması ve sivil kayıplara yol açması nedeniyle savaşlara malzeme tedarik etmek ve bu durumdan kazanç sağlamakla eleştirildi. 2017 yılında şirket, Suudi Arabistan ile askerî uçaklar ve güdümlü füze sistemlerini kapsayan bir anlaşma imzaladı. Ayrıca bazı kaynaklarda, Boeing'in 2009'dan 2022'ye kadar İsrail ile yaptığı silah sözleşmeleri yoluyla 50 ila 100 milyar dolar arasında gelir elde ettiğine dair tahminler yer almaktadır.
2023 yılında çeşitli medya kaynakları, Boeing'in İsrail Hava Kuvvetleri'ne Gazze'ye yönelik hava saldırılarının ilk haftasında 1.000 adet küçük çaplı “akıllı” bomba gönderdiğini ve bu mühimmatın ABD Hava Kuvvetleri üssünden sevk edildiğini bildirdi. Gazze Savaşı sırasında Boeing'in hisse senedi fiyatlarının İsrail ile yapılan ek silah sözleşmeleri nedeniyle yükseldiği belirtildi. Çeşitli haber kaynaklarına göre İsrail, Gazze Savaşı sırasında Boeing tarafından üretilen GBU-39 küçük çaplı bombaları kullandı. Bu mühimmatın Refah'taki mülteci kampı ile El-Sardi ve Et-Tabiin okullarının bombalanması da dâhil olmak üzere bazı saldırılarda kullanıldığı bildirildi.
Uluslararası Af Örgütü, Eylül 2025'te yayımladığı raporunda Boeing'i, İsrail'in Filistinlilere yönelik işlediği soykırım, işgal ve ayrımcılığa ekonomik destek veren 15 şirketten biri olarak listeledi. Raporda, Boeing'in ürettiği GBU-39 tipi akıllı bombaların Gazze'deki hava saldırılarında kullanıldığı ve bu saldırılarda en az 43 sivilin hayatını kaybettiği belirtildi.

Airbus
ATR
Boeing F-47
Birleşik Uçak Şirketi

Boxer İsyanı (ayrıca Boxer Ayaklanması, Boxer Hareketi veya Yihetuan Hareketi (Çince (geleneksel): 義和團運動; Çince (basitleştirilmiş): 义和团运动) olarak da bilinir), Qing Hanedanı'nın son dönemlerinde, 1899 ile 1901 yılları arasında Kuzey Çin'de Geleneksel Yumrukların Uyum ve Adaleti Cemiyeti (Society of Righteous and Harmonious Fists) tarafından gerçekleştirilen yabancı karşıtı, anti-emperyalist ve Hristiyanlık karşıtı bir ayaklanmadır. Cemiyet üyelerinin, o dönemde Batı'da "Çin boksu" olarak adlandırılan Çin dövüş sanatlarını icra etmeleri nedeniyle, bu hareket İngilizcede "Boxers" (Boksörler) olarak isimlendirilmiştir. İsyan, yabancı güçlerin oluşturduğu Sekiz Devlet İttifakı tarafından bastırılmıştır.
Birinci Çin-Japon Savaşı'nın ardından, Kuzey Çin'deki köylüler yabancı nüfuz alanlarının genişlemesinden endişe duymuş; yerel gelenekleri hiçe sayan ve yargı mercilerinde kendi müritlerini korumak için otoritelerini kullanan Hristiyan misyonerlere karşı infial beslemişlerdir. 1898 yılında Kuzey Çin'de Sarı Nehir taşkınları ve kuraklık gibi doğal afetler yaşanmış, Boksörler bu felaketlerden yabancı etkisini ve Hristiyanları sorumlu tutmuştur. 1899 yılından itibaren Şantung ve Kuzey Çin Ovası'na yayılan hareket; demiryolları gibi yabancı mülklerini tahrip etmeye, Çinli Hristiyanlara ve misyonerlere yönelik saldırı ve cinayet eylemlerine başlamıştır. Olaylar, Haziran 1900'de yabancı silahlara karşı efsunlu bir dokunulmazlığa sahip olduklarına inanan Boksör savaşçılarının, "Qing hükûmetine destek, yabancılara imha" sloganıyla Pekin'e doğru harekete geçmesiyle zirve noktasına ulaşmıştır.
Diplomatlar, misyonerler, askerler ve bazı Çinli Hristiyanlar, Boksörler tarafından kuşatılan Elçilikler Bölgesi'ne (Legation Quarter) sığınmıştır. Amerika Birleşik Devletleri, Avusturya-Macaristan, Britanya, Fransa, Almanya, İtalya, Japonya ve Rusya birliklerinden müteşekkil Sekiz Devlet İttifakı, kuşatmayı yarmak amacıyla Çin'i işgal etmiş ve 17 Haziran'da Tientsin'deki (Tianjin) Dagu Kaleleri'ni fırtınayla ele geçirmiştir. Başlangıçta tereddüt eden İmparatoriçe Dul Cixi, Boksörleri desteklemiş ve 21 Haziran'da işgalci güçlere karşı fiilî bir savaş ilanı niteliği taşıyan bir imparatorluk fermanı yayımlamıştır. Çin bürokrasisi, Boksörleri destekleyenler ile Prens Qing liderliğindeki uzlaşma taraftarları arasında bölünmüştür. Çin kuvvetlerinin başkomutanı Mançu generali Ronglu, bilahare yabancıları korumak için hareket ettiğini iddia etmiştir. Güneydoğu Eyaletlerinin Karşılıklı Savunma Paktı dâhilindeki güney eyaletlerinin yetkilileri, yabancılara karşı savaşılması yönündeki imparatorluk emrine itaat etmemişlerdir.
Sekiz Devlet İttifakı, başlangıçta İmparatorluk Çin ordusu ve Boksör milisleri tarafından geri püskürtülse de Çin'e 20.000 kişilik mücehhez bir birlik sevk etmiştir. İttifak güçleri Tientsin'de İmparatorluk Ordusu'nu mağlup etmiş ve 14 Ağustos'ta Pekin'e vararak 55 gün süren Uluslararası Elçilikler Kuşatması'nı sona erdirmiştir. Başkentin ve çevresindeki kırsal alanın yağmalanmasının yanı sıra, Boksör olduğundan şüphelenilen kişilerin misilleme amacıyla yargısız infazları gerçekleştirilmiştir. 7 Eylül 1901 tarihli Boxer Protokolü, Boksörleri destekleyen hükûmet yetkililerinin idam edilmesini, yabancı askerlerin Pekin'de konuşlandırılmasını ve hükûmetin yıllık vergi gelirinden daha fazla bir tutar olan 450 milyon tael gümüşün, 39 yıl içinde sekiz işgalci devlete savaş tazminatı (indemnite) olarak ödenmesini hükme bağlamıştır. Qing Hanedanı'nın Boxer İsyanı sırasındaki tutumu, hanedanın hem itibarını hem de Çin üzerindeki kontrolünü daha da zayıflatmış; bu süreç önce Geç Qing reformlarına, nihayetinde ise 1911 Xinhai Devrimi'ne zemin hazırlamıştır.

Çin, o dönem sömürgeci bir devlet haline gelen Japonya ile Çin'e bağlı bir krallık olan Kore'nin egemenliği için 1894 yılında savaşa tutuştu. Ağır bir yenilgiye uğrayan Çin, Şimonoseki Barışı ile Japonya'ya önemli ödünler vermişse de Japonya'nın uzakdoğuda çok güçlenmesinden çekinen Avrupa devletleri ve Rusya'nın araya girmesiyle Çin bu ödünlerin çoğunu geri aldı.
Batılı devletler bu yardımlarının bedelini Çin'den çok ağır biçimde geri aldılar. Çin'den "ödünler kapma" mücadelesinde Rusya, İngiltere ve Fransa Çin'in ekonomik bakımdan önemli bölgelerini işgal ettiler ve Çin'i parçaladılar. Çin'in, 1894 yılında Japonya'ya karşı ağır bir yenilgi alması ve bu yenilginin doğrudan sonucu olarak Çin'in batılı devletlerce parçalanması Çin'de milliyetçi duyguları harekete geçirdi.
1870 yılında gizli olarak kurulmuş bulunan dinsel nitelikteki Boxer Cemiyeti Manchu Qing hanedanlığına karşı faaliyetlerde bulunuyordu. Ancak, Çin'in parçalanmasından sonra yabancı güçlerin Çin'deki etkinliklerine karşı mücadeleye başlamış ve 1890'ların sonlarında Saray'ın da hoşgörüsünü kazanmıştı.

1899 yılının Kasım ayında ayaklanan Boxer'lar Çin'deki yabancı temsilciliklere, misyonerlere ve yabancı devletlerce yapılmakta olan demiryollarına ve buradaki işçilere saldırdılar.

Ayaklanmadan büyük rahatsızlık duyan dönemin etkin devletleri İtalya, ABD, Fransa, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Japonya, Almanya, Birleşik Krallık ve Rusya "Sekiz Devlet İttifakı"nı kurdular. 14 Temmuz 1900 tarihinde 54 bin kişilik birleşik bir orduyla Tianjin'deki ayaklanmayı bastıran Sekiz Devlet güçleri, Pekin'e doğru ilerlemeye başladı. 14 Ağustos'ta Pekin'i ele geçiren Ordu, Yasak Şehir'i yağmalamıştır.
Ayaklanmanın bastırılması sırasında, Japon askeri kaynaklarının ve İngiliz destroyer komutanı Roger Keyes'in raporlarına göre çok sayıda sivil Çinli tecavüze uğramıştır. The Daily Telegraph muhabiri E. J. Dillon binlerce Çinli kadının bu nedenle intihar ettiğini yazmıştır.
Sekiz Devlet İttifakı, Çin'e çok büyük bir zarar tazminatı yüklediler. Çin'in son taksidi 1940 yılında bitecek olan bu tazminatı ödemesinin olanağı yoktu. Ancak, "aşırı tazminat" Avrupa'nın yaygın bir sömürü ve baskı taktiğiydi. Çin, bu borcu ödemek için Avrupa devletlerinden borç alacak ve Avrupa'nın daha çok etkisi altına girecekti.

Çin'in Batı'ya karşı silahlı mücadelesi başarısızlıkla sonuçlandı. Bazı kaynaklarda nedenlerinin şunlar olduğundan bahsedilmektedir;

Bilinçsiz, dağınık bir direnme ve bağnazca saldırı Avrupa'nın üstün örgütlenme yeteneği karşısında tutunamadı.
Halk kitleleriyle aydınlar arasında kopukluk vardı.
Büyük toprak sahiplerinin bulunmadığı Çin'de toprak ufak parçalara bölünmüştü. Bu yüzden Çin köylüsünün çoğunluğunun, yabancılarla işbirliği yapan büyük toprak sahiplerinden kurtulmak gibi bir derdi yoktu.

Çin halkının kitleler halinde Boxer Ayaklanması'na ve aydınların 19. yüzyıl sonu 20. yüzyıl başında yabancılara karşı yürüttüğü milliyetçi direnişe katılmaması sömürgeci devletlerin işini kolaylaştırmıştır. Sonuçta Çin'in açık pazar konumu pekişmiştir.

Buda İlkbahar Tapınağı (Çince: 中原大佛 ve Çince (basitleştirilmiş): 鲁山大佛; Çince (geleneksel): 魯山大佛, İngilizce: Spring Temple Buddha), 2008 yılında yapımı tamamlanan, Çin'in Zhaocun şehrinde yer alan ve Vairocana Buddha'yı tasvir eden, 128 metre (420 feet) uzunluğa sahip olarak 2018 yılına kadar dünyanın en büyük heykeli idi.

Heykel, 20 metre yüksekliğindeki lotus tahtı ve 25 metre yüksekliğindeki bir binanın üzerine yerleştirilmiştir. Taht ve binada dikkate alındığında anıt 153 metre (502 ft) toplam yüksekliğe sahiptir.
Tüm proje maliyeti yaklaşık $55.000.000 değere ulaşırken, sadece heykelin maliyeti $18.000.000 tuttu. Heykelin altında bir Budist manastırı yer almaktadır.
Afganistan’da yer alan Bamyan Buda heykelleri'nin
Taliban tarafından, put oldukları ve putperestliğe ait oldukları gerekçesiyle 2001 yılında dinamitlenerek yıkılmasının ardından yapımına başlanmış ve 2002 yılında tamamlanmıştır. Çin, Afganistan'ın Budist mirasını sistematik olarak yok etmesini kınamıştır.
Buda İlkbahar Tapınağı, ismini 60° C suya sahip olan ve iyileştirici özellikleriyle bölgede tanınan, konum olarak tapınağa yakın olan Tianrui kaplıcasından almıştır.

Yüksekliğine göre heykeller listesi

Fotoğraflar:
close up4 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Fodushan scenic area (İngilizce)

Buhara Sovyet Halk Cumhuriyeti, 1920 ile 1925 yılları arasında Sovyetler Birliği himayesinde kurulan bağımsız devlet.
Buhara Emirliği'nin 1920 yılında Sovyet işgali neticesinde ortadan kaldırılması ve Buhara Emiri'nin Afganistan'a kaçması sonucu, bölgede Sovyetler Birliği himayesinde kukla devlet olarak önceleri Sovyet Rusya içerisinde Buhara Özerk Sovyet Sosyalist Halk Cumhuriyeti olarak kurulan ülke, 4 Mart 1921 tarihinde Buhara ile Sovyetler Birliği arasında yapılan anlaşma ile Buhara Sovyet Halk Cumhuriyeti adı ile tam bağımsızlığına kavuşturulmuştur. Bu bağımsızlık sadece kâğıt üzerinde kalmış olup, Emir yanlılarının bölgeye ve yönetime yeniden hakim olma korkusu ile ülke Sovyetler Birliği etkisinde varlığını 1924 tarihine kadar sürdürmüştür. 1923 sonlarında ülke yönetiminde bulunan bakanlar gözaltına alınmış, Moskova yanlıları yeniden yönetimi ele geçirerek 19 Eylül 1924 tarihinde yeniden Buhara Özerk Sovyet Sosyalist Halk Cumhuriyeti'ni kurulmasını ve bölgenin yeniden Sovyetler Birliği toprağı olmasını sağlamıştır.
Buhara'nın bu konumu da 17 Şubat 1925 tarihinde ulusal çıkarlar göz önünde bulundurularak Moskova yönetimi tarafından sonlandırılmış, bölge Tacikistan, Özbekistan ve Türkmenistan Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri arasında paylaştırılmıştır.

Buhara Sovyet Halk Cumhuriyeti hakkında bilgi22 Nisan 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bulgaristan Halk Cumhuriyeti (BHC; Bulgarca: Народна република България (НРБ) Narodna republika Bılgariya (NRB)), 1946 ile 1990 yılları arasında Bulgaristan'ın resmî adı.

Ağustos 1945'te yapılan seçimlerde Vatan Cephesi'nde yer alan partiler oyların %88,18'ini aldılar. Kimon Georgiev  başbakanlığında kurulan Vatan Cephesi hükûmetine: Bulgaristan İşçi Partisi (BİP) 5, Bulgaristan Çiftçi Partisi (BÇP) 4, Ulusal Zveno Birliği (UZB) 4, Bulgaristan İşçilerinin Sosyal  Demokrat Partisi (BİSDP) 2, Radikal Parti (RP) 1 ve bağımsızlar 1 bakan  verdiler. 8 eylül 1946'da yapılan Monarşinin kaldırılıp Kaldırılmaması oylaması sonucunda %93,63'lük çoğunluk kararıyla  kesin olarak Monarşiye son verildi ve Bulgaristan Halk Cumhuriyeti'nin kurulduğu açıklandı. Vatan Cephesi başkanlığına seçilen Bulgaristan işçi Partisi önderi Georgi Dimitrov başkanlık görevini de üstlendi. Büyük sanayi kuruluşları ve bankalar ulusallaştırıldı. BİSDP, BİP ile birleşerek Bulgaristan Komünist Partisi (BKP) adını aldı. UZB ve RP kendini feshetti, böylece Vatan Cephesi iki partili (BKP ve BÇP) duruma geldi. COMECON ve Varşova Paktı'na üye olundu. 2 Temmuz 1949'da Dimitrov'un ölümü üzerine yeni hükûmet Vasil Kolarov başkanlığında kuruldu. Altı ay sonra Kolarov da ölünce, BKP sekreterliği ve başbakanlık görevlerini Vulko Chervenkov üstlendi. 1954'te BKP sekreterliğine seçilen Todor Jivkov, 1962'de başbakanlık görevini de üstlendi. 1971'de Stanko Todorov başbakan oldu ve Jivkov: Parti Sekreteri ve Devlet Konseyi  Başkanı olarak kaldı. 1980'in sonlarında parti üyeleri arasında bir temizlik hareketine girişildi ve merkez komite yeniden düzenlendi. 1980'in ortalarında uygulanmakta olan katı merkezi planlamadan uzaklaşılarak daha esnek politika uygulanmaya başlandı. 1989'ların sonuna gelindiğinde Doğu Avrupa ülkelerini saran liberalleşme  dalgası Bulgaristan'da ses vermeye başlamıştı. Kendilerine ekoglasnost adını veren  bir gruba bağlı 4.000 kişi 45 yıldır ilk kez yönetim aleyhtarı gösteri yaptı. Kasım 1989 ortalarında Devlet Başkanı ve Komünist Parti genel sekreteri Todor Jivkov istifa etti. Yerine 15 yıldır dışişleri bakanlığını sürdüren Petar Mladenav getirildi. Jivkov'un istifasını izleyen günlerde eski devlet başkanının yargılanmasını ve serbest seçimlerin yapılmasını isteyen  100.000 kişi  Sofya'da bir gösteri yaptı. Daha Sonra Devlet Başkanlığı ve Parti Genel Sekreterliğine Andrey Lukanov getirildi. Lukanov'la birlikte 1990'ların başında muhalefete karşı tavrını yumuşatan Komünist Partisi Haziran'da serbest seçimleri yapma kararı aldı.

Yasama görevi, 400 üyeli Halk Meclisince (Naronno Sopranie) yerine getirilirdi. 5 sene için seçilen halk temsilcileri, bu süre dolmadan da seçmenleri tarafından geri çağırabilirdi. Meclis tarafından seçilen Devlet Konseyi 25 kişiden oluşurdu. Konsey başkanı devlet başkanı konumundaydı. Başbakan ve bakanlar Meclis'ce seçilir ve ona karşı sorumlu olurlardı.18 yaşını doldurmuş, kadın-erkek her Bulgar yurttaşı seçme ve seçilme haklarına sahipti. Yerel yönetim organları olan Halk Konseyleri yöre halkı tarafından üç yıl için seçilirdi. Ülke politikasında egemen olan güç 820 bin üyeli (1979) Bulgaristan Komünist Partisi idi.

1947 sonunda G. Dimitrov hükûmetinin iş başına gelmesinden sonra, Bulgaristan ekonomisinde planlı kalkınma döneminin başladığı kabul edilir. Ulusallaştırma çalışmaları sonucunda 1952'den sonra büyük çapta özel sanayi kuruluşu kalmadı. BHC'nin 1986 yılı gayri safi millî hasılası (GSMH) 60.745 milyar dolar, kişi başına GSMH'si 6.766 dolardı. 1985 yılında 13.656 milyon dolar dışalım, 13 348 milyon dolar dışsatım yapılmıştı.

II. Dünya Savaşı öncesi geri bir tarım ülkesi olan Bulgaristan'da işlenebilir topraklar son derece parçalanmış durumdaydı. Savaş ertesi 1934 yılında hızla kooperatifleşmeye gidildi ve işlenebilir toprakların ancak % 11'i, 10 hektardan büyük işletmeler durumundaydı. İşlenebilir toprakların %80'i kooperatif çiftliği oldu. 1958 yılında, ortalama büyüklüğü 1.260 hektar olan kooperatiflerin sayısı 3290'ı buldu ve 1 milyon 250 bin aileyi barındırıyordu. Aynı dönemde devlet çiftlikleri toplam 160 bin hektardı. 1970'te ekili alanın % 80'den çoğunu içeren 930 kooperatif ve 240 devlet çiftliğinin birleştirilerek, 170 tarımsal-sanayi kompleksine (her biri ortalama 26 bin hektar olacak şekilde) dönüştürülmesine başlandı. 1979'da 3.897.000 hektar ekilebilir topraktan elde edilen tarımsal ürünlerin bin ton  olarak başlıcaları şunlardı: Buğday (4.429), Mısır (2.477), Şekerpancarı (1.130), Üzüm (1.107), Tütün (222), Soya (113). Tarımsal üretim artmasında; makineleşmeyle birlikte sulama sistemlerinin geliştirilmesine verilen önemin de payı büyüktür. Hayvancılık kesiminde (bin baş olarak); sığır (1.187), domuz (3.830) ve keçi (10.536) başta gelir. Balıkçılık (89 bin ton) ve ormancılık da (3,5 milyon m³) önem taşıyan kesimlerdi.

1944'te sanayi kesiminde 100 bin kişi çalışıyordu. 1979'da bu sayı 1 milyon 300 bine çıktı.1948'de ulusal gelirin % 23,3'ü bu kesimden sağlanırken, 1979'da bu oran %58'e çıktı. Savaş ertesinde Sofya yöresinin demir madenlerini işleyen Pernik demir ve çelik kompleksi; Rodop dağlarında Maden-Rudozem bölgesinin cevherlerini işleyen Kurcali kurşun ve çinko kompleksi; Pirdop bakır ve Silfürikasit tesisleri kuruldu. Dimitrovgrad'da yapılan büyük kimya tesislerinin yanı sıra: Stara Zagora, Vratza, Devniya ve Vidin'de de kimya tesisleri: ayrıca, Burgaz'da bir petrokimya kompleksi vardır. Ülkede üretilen yün, pamuk ya da ipek; Gabrovo, Silvan, Kazanlık, Haskovo ve Sofya kentlerindeki tekstil fabrikalarında işlenir.

Bulgaristan'ın linyit üretiminin yarıya yakını Pernik bölgesinden sağlanmaktaydı. Meriç, Struma ve Sofya havzasında zengin linyit rezervleri işletilmektedir. Balkan dağlarında bitümlü kömür ve antrasit  rezervleri vardır. Dobruca'da bulunan petrol, ülke gereksinimin yaklaşık üçte birini karşılamaktaydı (250 bin ton, 1981). Dışarıdan gelen ham petrolün işlendiği Rusçuk ve Burgaz rafineleri vardır. Bulgaristan'da elektrik üretimi Dimitrovgrad ve Meriç bölgesinde kurulu linyit ile çalışan termik santrallar ve Rodop dağlarındaki hidroelektoronik santrallardan sağlanır. Pernik, Sofya, Filibe ve Burgaz'da da büyük termik santrallar vardı. Toplam elektrik enerjisi üretiminden 37 milyar kw/saat elektrik sağlanır (1981). Kuzeybatıda Tuna kıyısında Kozloduy'da 1973'te bir nükleer enerji santralı işletilmeye açıldı (1700 mw, 1981)

Büyük Ayrışma ya da Avrupa Mucizesi, Batı dünyasının (yani Batı Avrupa ve Yeni Dünya'nın halklarının baskın nüfus haline geldiği kısımlarının) modern öncesi büyüme kısıtlamalarını aştığı ve 19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu, Babür Hindistan'ı, Qing Çin'i, Tokugawa Japonyası ve Joseon Kore'sini gölgede bırakarak dünyanın en güçlü ve zengin medeniyeti olarak ortaya çıktığı sosyoekonomik değişimdir.
Büyük Ayrışmanın ardındaki nedenleri açıklamaya çalışan coğrafya, kültür, kurumlar, sömürgecilik, kaynaklar ve tamamen şans gibi çeşitli teoriler vardır.  Bazıları ayrışmanın 15. veya 16. yüzyıl gibi erken bir tarihte, Rönesans ve Keşifler Çağı sırasında merkantilizm ve kapitalizmin yükselişiyle başladığına inanırken diğerleri en önemli değişimin 18. ve 19. yüzyılların sonlarında Sanayi ve Teknoloji Devrimleri ile gerçekleştiğini savunmaktadır. Büyük Ayrışma, ulaşım ve tarım gibi teknolojik ilerlemelerin Batı'da Doğu'ya kıyasla daha büyük ölçüde benimsenmesiyle de belirginleşmiştir. Batı'da enerji kaynağı olarak kömürün kullanılması da enerji üretiminde Batı'ya avantaj sağlamıştır. Büyük Ayrışma I. Dünya Savaşı'ndan önce zirveye ulaşmış ve 1970'lerin başına kadar devam etmiş, ancak 1980'lerin sonunda birçok Üçüncü Dünya ülkesinin Birinci Dünya ülkelerinin çoğundan daha yüksek ekonomik büyüme oranlarına ulaşmasıyla yerini Büyük Yakınlaşmaya bırakmıştır.

"Büyük Ayrışma" kavramı, Avrupa ülkelerinin modern dönemde diğer bölgelere kıyasla ekonomik kalkınmada önemli bir artış yaşadığı fikrini ifade etmektedir. Bu terim ilk olarak 1996 yılında Samuel P. Huntington tarafından ortaya atılmış ve Kenneth Pomeranz tarafından "The Great Divergence : China, Europe, and the Making of the Modern World Economy" (Büyük Ayrışma: Çin, Avrupa ve Modern Dünya Ekonomisinin Oluşumu) adlı kitabında popüler hale getirilmiştir. Eric Jones da bu kavramı 1981 tarihli "The European Miracle: Environments, Economies and Geopolitics in the History of Europe and Asia" (Avrupa Mucizesi: Avrupa ve Asya Tarihinde Ortamlar, Ekonomiler ve Jeopolitik) adlı kitabında alternatif bir terim olan "Avrupa Mucizesi" terimini kullanarak tartışmıştır. Büyük Ayrışmanın tam zamanlaması tarihçiler tarafından tartışılsa da, bazıları 16. yüzyıl gibi erken bir tarihte başladığına inanırken diğerleri en hızlı ayrışmanın 19. yüzyılda meydana geldiğini savunmaktadır. Bazı akademisyenler, Rönesans ve Çin imparatorluk denetim sistemi gibi bazı kültürel faktörlerin ayrışmaya katkıda bulunmuş olabileceğini savunmaktadır. Diğerleri ise beslenme ve ticaret açıkları gibi ekonomik verilere işaret ederek, Qing Çin'i ve Güney Asya da dahil olmak üzere Asya'nın bazı bölgelerinin 19. yüzyıldan önce Avrupa ile karşılaştırılabilir bir gelişime sahip olduğunu savunmaktadır. Buna karşılık, Batı Avrupa'nın 16. yüzyıl gibi erken bir tarihte Asya'nın en zengin bölgelerinden daha ileride olduğunu iddia edenler de vardır.
Modern öncesi ekonomiler, sınırlı arazi ve kaynaklar, toprak bozulması, ormansızlaşma ve güvenilir enerji kaynaklarının eksikliği de dahil olmak üzere ekonomik büyümeyi engelleyen çok sayıda zorlukla karşı karşıya kalmıştır. Bazı bölgeler 18. yüzyılda makul bir yaşam standardına ulaşmış olsa da, bu kısıtlamalar nihayetinde kişi başına düşen gelirlerdeki büyümeyi engellemiştir. Büyümeyi ve sermaye birikimini sürdürmek için büyük miktarda kaynağa duyulan ihtiyaç çoğu zaman sömürgeciliğe yol açmıştır. Ancak Sanayi Devrimi bu engellerin üstesinden gelebilmiş ve kişi başına düşen gelirlerde benzeri görülmemiş, sürekli bir büyüme sağlamıştır.

10. yüzyıl boyunca Avrupa, Yüksek Orta Çağ olarak bilinen bir refah, nüfus artışı ve bölgesel genişleme dönemi yaşamıştır. Bunun nedeni Viking, Müslüman ve Macar istilalarının azalması ve artan uzmanlaşma ile ticaretin yeniden canlanmasıydı. Ancak 14. yüzyılda Avrupa, Kara Veba da dahil olmak üzere kıtlıklar, savaşlar ve salgın hastalıklar gibi çok sayıda felaketle karşı karşıya kalmış, bu da nüfusun azalmasına ve feodal ve malikanesel ilişkilerin gerilemesine yol açmıştır. Keşifler Çağı'nda Avrupa, Amerika ve Asya'ya yeni ticaret yolları açmış, bu da anonim şirketlerin ve finansal kurumların gelişmesine yol açmıştır. Hollanda Cumhuriyeti ve İngiltere Krallığı da ticaret yoluyla ekonomileri üzerinde önemli bir kontrol kazanmıştır. Öte yandan, Kuzeybatı Avrupa'da Büyük Ayrışma olarak bilinen önemli ve sürekli ekonomik büyüme kömüre erişim, Yeni Dünya'nın sömürgeleştirilmesi ve sömürgecilikten elde edilen kârlar gibi benzersiz avantajların sağlandığı 1750 ve hatta 1800'den sonrasına kadar gerçekleşmemiştir.

Geçtiğimiz iki bin yıl boyunca Çin, Avrupa'dan daha büyük bir nüfusa sahip olmuştur. Avrupa'nın aksine, Çin bu süre zarfında uzun bir dönem boyunca siyasi olarak birleşikti. Song Hanedanlığı (960-1279) döneminde Çin tarım, su taşımacılığı, finans, kentleşme, bilim ve teknoloji alanlarında önemli ilerlemeler kaydetmiş ve 1100 yılı civarında Çin ekonomisi dünyanın en gelişmiş ekonomisi haline gelmiştir. Ülkenin güneyinde ıslak tarla pirincinin başarılı bir şekilde yetiştirilmesi daha fazla gelişmeye olanak sağlarken, kuzey Moğol ve Jurchen istilalarından, sellerden ve salgın hastalıklardan etkilendi. Bu durum, nüfus ve sanayi merkezinin Çin medeniyetinin ana vatanı olan Sarı Nehir bölgesinden ülkenin güneyine kaymasına yol açtı ve bu eğilim ancak 15. yüzyılda kısmen tersine döndü. 1300 yılına gelindiğinde Çin'in yaşam standartları İtalya'nın gerisine düşmüş, 1400 yılına gelindiğinde ise İngiltere de Çin'i yakalamıştı. Bununla birlikte, Çin'in en zengin bölgeleri, özellikle de Yangzi Deltası, 18. yüzyılın başlarına kadar Avrupa ile aynı seviyede kalmış olabilir. Ming ve Qing hanedanlarını kapsayan geç imparatorluk döneminde (1368-1911), verimlilikte büyük artışlar olmasa da ekonomi ve nüfus önemli ölçüde büyüdü. İpek, çay ve seramik gibi Çin malları Avrupa'da oldukça rağbet görmüş, bu da gümüş akışına ve istikrarlı ve rekabetçi pazarların genişlemesine yol açmıştır. 18. yüzyılın sonuna gelindiğinde Çin'in nüfus yoğunluğu Avrupa'dakini aşmıştı.  Çin'de Avrupa'ya kıyasla daha fazla büyük şehir, ancak çok daha az küçük ölçekli şehir vardı.Kenneth Pomeranz başlangıçta Çin ve Avrupa arasındaki Büyük Ayrışmanın 19. yüzyıla kadar gerçekleşmediğine inanıyordu, ancak daha sonra bu tarihi 1700 ile 1750 arasına yerleştirecek şekilde konumunu revize etti.

2020 yılında yapılan bir çalışma ve veri seti, Kuzey Hindistan ile İngiltere arasındaki ekonomik uçurumun 17. yüzyılın sonlarında başladığını ve 1800'lerden sonra önemli ölçüde arttığını ortaya koymuştur. Çalışma, iki bölge arasındaki yaşam standardındaki önemli farkın temel olarak İngiltere'nin hızlı ekonomik büyümesinden ve Hindistan'ın 19. yüzyılın ilk yarısındaki durgunluğundan kaynaklandığını belirledi.
Büyük Ayrışma'dan önce Hindistan, özellikle de Bengal Sultanlığı, son derece verimli bir tarım ve sanayiye sahip büyük bir ticaret ülkesiydi. Diğer bazı ülkelerin aksine, Hindistan 19. ve 20. yüzyıllara kadar yaygın bir ormansızlaşma yaşamamış ve bu nedenle enerji kaynağı olarak kömüre bel bağlama ihtiyacı duymamıştır. Özellikle Babür bölgesi, tekstil üretimi ve gemi inşa endüstrileriyle tanınıyordu. Avrupa'nın Hindistan'dan gelen pamuklu tekstil, baharat ve ipek gibi ürünlere olan talebi erken modern dönemde yüksekti. Buna karşılık, büyük ölçüde kendi kendine yeterli olan Hindistan'da Avrupa mallarına çok az talep vardı. Bu ticari dengesizlik, Hindistan'ın ithalatını ödemek için Avrupa'dan Hindistan'a büyük miktarlarda altın ve gümüş ihraç edilmesiyle sonuçlandı.

1000'li yılların başında Orta Doğu, Batı Avrupa'dan daha ileriydi. 16. yüzyıla gelindiğinde her iki bölge de aynı gelişmişlik seviyesindeydi ancak 1750 yılına gelindiğinde Batı Avrupa'nın önde gelen devletleri İngiltere ve Hollanda, Orta Doğu'nun önde gelen devletlerini geride bırakmıştı. 19'uncu yüzyılın başlarında gelişmiş bir ekonomiye sahip Orta Doğu ülkelerine bir örnek, gelişen bir sanayi imalat sektörüne ve Fransa gibi önde gelen Batı Avrupa ülkelerine benzer ve Japonya ve Doğu Avrupa'dan daha yüksek bir kişi başına gelire sahip olan Osmanlı Mısır'ıydı. Osmanlı İmparatorluğu'nun Suriye ve Güneydoğu Anadolu gibi diğer bölgeleri de bu dönemde büyüyen üretken bir imalat sektörüne sahipti. Mısır, 19. yüzyılın başlarında Muhammed Ali yönetiminde, silah üretimi, pamuk ekimi ve tekstil üretimi için fabrikaların kurulması da dahil olmak üzere devlet destekli sanayileşme programları uyguladı. Kişi başına düşen iğ sayısı bakımından dünyanın en verimli beşinci pamuk endüstrisine sahip olan ülke, öncelikle hayvan gücü ve su çarkları gibi geleneksel enerji kaynaklarıyla çalışıyordu. Buharlı makineler de bu dönemde Mısır'ın endüstriyel imalat sektörüne girmiştir. Bu çabalara rağmen Mısır'ın sanayileşme programları Muhammed Ali'nin 1849'da ölümünden sonra geriledi ve ülke ham pamuk tedarikçisi olarak Avrupa egemenliğindeki dünya pazarına entegre oldu. Bazı tarihçiler, Mısır'ın sanayileşme çabalarında başarılı olması halinde, Japonya veya ABD'ye benzer şekilde özerk kapitalist kalkınmayı başarabileceğine ve bağımsızlığını koruyabileceğine inanmaktadır.

Tokugawa Şogunluğu Japonya'yı yönetmiş ve topluma katı bir hiyerarşi dayatmıştır. Ayrıca, devlet tekelleri ve dış ticaret üzerindeki kısıtlamalar yoluyla ekonomiyi ağır bir şekilde düzenlediler. Ancak bu önlemler uygulamada genellikle göz ardı edilmiştir. Japonya, 725'ten 1974'e kadar yılda %0,04 oranında yavaş bir kişi başına GSYİH büyümesi yaşamıştır. 1150-1280, 1450-1600 ve 1730'dan sonra önemli büyüme dönemleri yaşanmıştır. Bu süre zarfında kişi başına düşen GSYH'de önemli bir düşüş yaşanmamıştır. 17. yüzyılın ortalarında Japonya'nın kişi başına düşen GSYH'si Birleşik Krallık'ınkine benzerdi. Ancak 1850 yılına gelindiğinde Japonya'nın kişi başına düşen geliri İngiltere'ninkinin sadece dörtte biri kadardı. Buna rağmen, Japonya 18. yüzyılda daha yüksek bir yaşam beklentisine sahipti; yetişkin erkekler İngiltere'de 31,6 ila 34 yıl, Fransa'da 27,5 ila 30 yıl ve Prusya'da 24,7 yıl yaşarken Japonya'

Büyük Çin ya da Büyük Çin Bölgesi (Çince (basitleştirilmiş): 大中华地区; Çince (geleneksel): 大中華地區; pinyin: Dà Zhōnghuá Dìqū; İngilizce: Greater China); Çin anakarası, Hong Kong, Makao ve Tayvan'ı kolektif olarak kastetmek için kullanılan bir terimdir. Terim birçok çeşitli bağlamda kullanılmaktadır ve politik anlam taşıması gerekmeden sırf ticari ya da kültürel faaliyetlere atfetmek için de kullanılır. Bu coğrafi alanların paylaştığı bağlantılar, ör. Çince televizyon programları, filmler ve müzik, "Büyük Çin"in kültürel boyutuyla bağdaşlaştırılır. Terim ayrıca ticari/ekonomik kalkınmaya atıf olarak kullanılır, ör. "Büyük Çin Bölgesi'nde ekonomik entegrasyon." Terimin kullanımı ayrıca tam olarak kastettiği coğrafi bölgelere göre değişim gösterebilir. "Büyük Çin" terimi, egemenliği kastetmemektedir, ancak yine siyasi çağrışımları önlemek için bunun yerine "Çince konuşan dünya" (Çince: 中文世界; pinyin: Zhōngwén shìjiè) terimi kullanılır.

İngilizcede "Büyük Çin" ("Greater China") teriminin kullanımı, 1930'larda İç Çin'den ziyade tüm Çin İmparatorluğu topraklarını kastetmek için Amerikan akademisyen George Cressey tarafından kullanılmasına kadar dayanır. 1940'larda Amerika Birleşik Devletleri hükûmet haritalarında "Büyük Çin"in siyasi terim olarak kullanımı, eski imparatorluğun parçası olup Çin Cumhuriyeti'nin talep ettiği toprakları ya da tamamen Çin sınırları içerisinde bulunmayan topografik özellikleri kapsadı. 1970'lerin sonlarında "Büyük Çin" kavramı Çince kaynaklarda tekrar ortaya çıkmaya başladı; bunlar Çin anakarası ile Hong Kong arasında büyüyen ticari bağlar ve bunların Tayvan'a genişletilme olasılığı hakkında idi ve bunların belki ilk örneği 1979 yılında Tayvan'da yayımlanan Changqiao dergisinde ortaya çıktı. Bölgelerin arasındaki büyüyen ekonomik bağlara ve bölgelerin siyasi açıdan yeniden birleşmesi olasılığının büyümesine atfetmek İngilizce terim, 1980'lerde tekrar kullanıma girdi. "Büyük Çin", Avrupa Birliği ya da ASEAN gibi kurumsallaşmış bir varlık değil. Birbiriyle yakın bağları olan çeşitli pazarlara atfetmek için kullanılan bir genelleme ve herhangi bir siyasi varlığın bütün Büyük Çin bölgeleri üzerinde egemen olduğunu varsaymamaktadır.

Çin tarihi

Üç Yıllık Büyük Çin Kıtlığı (Çince (basitleştirilmiş): 三年大饥荒; Çince (geleneksel): 三年大饑荒; pinyin: Sānnián dà jīhuāng), Çin Halk Cumhuriyeti tarihinde 1959 ile 1961 arası, yaygın kıtlıkla karakterize edilen bir dönem. Çin Komünist Partisi tarafından Üç Yıllık Doğal Afet (Çince (basitleştirilmiş): 三年自然灾害; Çince (geleneksel): 三年自然災害; pinyin: Sānnián zìrán zāihài) ya da Üç Yıllık Sıkıntı (Çince (basitleştirilmiş): 三年困难时期; Çince (geleneksel): 三年困難時期; pinyin: Sānnián kùnnán shíqī) olarak anılır. Kuraklık, kötü hava ve Çin Komünist Partisi politikaları kıtlığın oluşmasında etkili oldu, ancak Büyük İleri Atılım nedeniyle bu katkıların göreceli ağırlıkları tartışılmaktadır.
Hükûmet istatistiklerine göre, bu dönem boyunca 15 milyon erken ölüm kayda geçti. Gayriresmî  tahminler farklılık göstermektedir, ancak akademisyenler kıtlık kurbanlarının sayısının 20 ile 43 milyon arasında olduğunu tahmin etmiştir. Çin arşiv malzemelerine özel erişim hakkına sahip tarihçi Frank Dikötter, 1958 ile 1962 arasında en az 45 milyon erken ölümün gerçekleştiğini tahmin etmiştir, ancak bu ölümlerin hepsi kıtlığın sonucu değildir.
Çinli gazeteci Yang Jisheng, açlığa bağlı 36 milyon ölümün yanı sıra, 40 milyon insanın doğmaması nedeniyle Çin'in Büyük Kıtlık sırasındaki "toplam nüfus kaybı"nın 76 milyon olduğunu ileri sürmektedir. "Üç Acı Yıl" terimi, bu döneme atfen Çinli köylüler arasında sıkça kullanılır.

Caishen (geleneksel Çince: 財神; basitleştirilmiş Çince: 财神; lit. Zenginlik Tanrısı), Çin halk dininde ve Taoizm'de tapınılan mitolojik bir figürdür.
Aralarında Zhao Gongming (Çince: 趙公明, Wade–Giles: Chao Kung-ming; Zhao Gong Yuanshuai Çince: 趙公元帥 "Mareşal Lord Zhao"), Fan Li ve Bi Gan bulunduğu birçok tarihi figürle özdeşleştirilmiştir.
2000'lerde Şensi, Şian, Zhouzhi'de büyük bir Caishen tapınağı inşa edilmiştir.

Caishen'in adı sık sık Çin yeni yıl kutlamalarında anılır. Genellikle siyah bir kaplanın üzerinde ve altın bir asa tutarken resmedilir. Ayrıca taşı ve demiri altına dönüştürebilen demir bir aletle de tasvir edilebilir.

Caishen'in enkarnasyonlarının siyasi bağlılığı ve tanrılaştırma biçiminin çeşitli versiyonları dolaşımdadır. Bunların gerçek tarihi figürler olup olmadığı belirsizdir, ancak hikâyelerin çoğu Caishen'in en popüler enkarnasyonunun erken Çin Hanedanı döneminde yaşadığı konusunda hemfikirdir. Büyük olasılıkla, Bi Gan'ın en eskisi olan birkaç heterojen efsanenin birleşmesini temsil eder.
Efsaneye göre Bi Gan'ın soyadı Chen olan bir karısı vardı. Oğlu Quan (Çince: 泉) idi. Bi Gan, yeğeni Shang Kralı Zhou tarafından öldürüldükten sonra, Bi Gan'ın karısı ve oğlu ormana kaçtı. Onun ölümü sonunda Shang hanedanlığının çöküşünü işaret etti. Daha sonra Quan, Zhou Kralı Wu tarafından tüm Linlerin atası olarak onurlandırıldı.
Yukarıdakilere rağmen, Çin Zenginlik Tanrısı'nın bir başka efsanevi karakteri daha vardır ki, Çin toplulukları arasında genellikle Caibo Xingjun (Çince: 財帛星君) olarak bilinir. Li Guizu (Çince: 李詭祖), Şantung Eyaletindeki Zichuan Bölgesinde doğdu ve ülkenin hakimi pozisyonundaydı. Li Guizu bölgeye önemli katkılarda bulundu, insanlar Li Guizu'nun ölümünden sonra ona tapmak için bir tapınak inşa ettiler. Merhum Li Guizu daha sonra Tang Hanedanlığı'nın Wude İmparatoru tarafından Caibo Xingjun unvanıyla onurlandırıldı.

Caishen bazen Çin ve Taoist tapınaklarında, genellikle Yanan Lamba Taoistleriyle ortaklaşa olarak, bir kapı tanrısı olarak görünür.

Caishen Çin halk tanrısı olmasına rağmen, birçok Arı Topraklar Budistleri onu buda olarak görür. Ezoterik Budist okullarında Jambhala olarak tanımlanır.

Cengcou, daha önce Zhengzhou olarak romanize edilen, Çin'in Henan Eyaleti'nin başkenti ve en büyük şehridir. 2021 yılında 12,6 milyonluk nüfusuyla Çin'in nüfus bakımından 11. büyük şehridir. Zhengzhou, Henan Eyaleti'nin kuzey-orta kesiminde, Xiong'er Dağları'nın doğu eteklerinde ve Sarı Nehir'in güney kıyısında yer almaktadır; vadisi Kuzey Çin Ovası'na doğru genişlemektedir. Zhengzhou, 4000 yıldan fazla süredir sürekli olarak yerleşim yeri olan ve Çin medeniyetinin beşiği olarak kabul edilen Zhongyuan bölgesinin önemli bir şehridir. Çin'in dokuz ulusal merkez şehrinden biridir ve önemli bir siyasi, ekonomik ve ulaşım merkezi olarak hizmet vermektedir. Zhengzhou ve Kaifeng'i içeren Zhengzhou metropol alanı, Orta Ovalar Ekonomik Bölgesi'nin çekirdek bölgesidir. 
Aslen erken Shang hanedanlığı döneminin bir kent merkezi olan, günümüzde Zhengzhou olarak bilinen bölge, Shang başkenti Áo (隞) veya Bó (亳)'nun (yaklaşık MÖ 1600-1046) bulunduğu yerdi. Shang hanedanlığından sonra, Zhengzhou, Kuzey Çin Ovaları'ndaki stratejik konumu nedeniyle önemli bir bölgesel şehir olarak kaldı ve şehir ilk olarak 587 yılında Sui hanedanlığı döneminde bir vilayet yönetiminin merkezi oldu. Cumhuriyet döneminde, Milliyetçi güçler, İkinci Çin-Japon Savaşı sırasında Japon ilerlemesini engellemek için Haziran 1938'de Zhengzhou'nun kuzeyindeki Huayuankou'daki setleri yıktı. Bunun sonucunda oluşan sel, Henan, Anhui ve Jiangsu eyaletlerinin geniş alanlarını sular altında bıraktı; Sarı Nehir 1947 yılına kadar orijinal yatağına geri dönmedi.
1990'larda, Deng Xiaoping'in desteklediği Çin'in reform ve dışa açılma politikalarının ardından Zhengzhou ekonomisi hızla büyüdü: Gayri safi yurtiçi hasılası 1978'de 2,03 milyar yenden 2003'te 100 milyar yenin üzerine çıktı. Bu on yıl boyunca devlet tekel reformları ilerledikçe, Zhengzhou, özel işletmelerin büyümesini kolaylaştırmak için demiryolu yük istasyonlarının yakınında çok sayıda toptan pazarın kurulmasıyla iç bölgeler arasında ticari reformlara öncülük etti. Şehrin 2025 yılında toplam GSYİH'si 1,524 trilyon (RMB) idi. Ekim 1990'da Çin Devlet Konseyi tarafından onaylanan ilk vadeli işlem borsası olan Zhengzhou Emtia Borsası'na ev sahipliği yapmaktadır. Çin'deki ilk Havaalanı Ekonomi Bölgesi, Zhengzhou Havaalanı Ekonomi Bölgesi'nde kurulmuştur. Zhengzhou, Küreselleşme ve Dünya Şehirleri Araştırma Ağı tarafından Chongqing, Xiamen, Nanjing ve Jinan dahil olmak üzere Çin'deki dokuz şehirle birlikte Beta (küresel ikinci kademe) şehir olarak sınıflandırılmıştır. Büyük Zhengzhou, Temmuz 2012'de Economist Intelligence Unit tarafından yayınlanan bir raporda Çin'deki 13 yükselen megaşehirden biri olarak adlandırılmış ve 2017 yılında Pekin'deki merkezi hükûmet tarafından resmi olarak sekizinci Ulusal Merkez Şehir olarak ilan edilmiştir. Şehir, Ulusal Medeni Şehir unvanına sahip olup aynı zamanda Ulusal Ünlü Tarihi ve Kültürel Şehir'dir.
Zhengzhou ayrıca bilimsel araştırmalar için de önemli bir şehirdir ve Nature Index tarafından takip edilen dünyanın en iyi 60 şehri arasında sıklıkla yer almaktadır. Şehir, özellikle Zhengzhou Üniversitesi, Henan Üniversitesi, Henan Tarım Üniversitesi, Henan Çin Tıbbı Üniversitesi ve Henan Teknoloji Üniversitesi olmak üzere birçok yükseköğretim kurumuna ev sahipliği yapmaktadır. Zhengzhou'da iki Dünya Mirası Alanı ve Dengfeng'deki Songshan'da bir UNESCO Küresel Jeoparkı bulunmaktadır. Şehir, satış hacmi bakımından dünyanın en büyük otobüs üreticisi olan Yutong Bus'ın genel merkezine ev sahipliği yapmaktadır.

Cengcou, Şian, Çengdu, Çongçing ve Wuhan ile birlikte Çin'in iç kesimlerindeki ekonomik açıdan en önemli şehirlerdendir. Cengcou, eyaletin ve güneydoğu Şansi ve güneybatı Şantung gibi çevre bölgelerin ekonomik merkezidir.
Dünyanın en kalabalık bölgelerinden birinde (yalnızca Henan'da yaklaşık 100 milyon kişi) ve Çin'in demiryolu, karayolu ve havacılık ulaşım ağlarındaki stratejik konumu nedeniyle Cengcou, şehri Çin'deki en büyük ekonomik merkezlerden birine dönüştürerek, yerel ve uluslararası yatırımın yanı sıra diğer bölgelerden gelen göçmenleri giderek daha fazla çekmektedir.
2018'de Cengcou'nun toplam GSYİH'si ￥1.020 milyar oldu, Çin'de 17. sıradaydı. Ve 2021'de toplam GSYİH ￥1.269,1 milyar oldu ve Çin'de 16. sıradaydı.

 Wikimedia Commons'ta Çengçou ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Chang'e 3 (Çince: 嫦娥三号; pinyin: Cháng'é sān hào), Çin Ulusal Uzay İdaresi tarafından geliştirilen bir Ay uzay sondasıdır. Çin Ay Keşif Programı'nın ikinci aşamasının bir parçası olup bir robotik iniş aracı ve Yutu (玉兔) Ay keşif aracını içermektedir.
Chang'e 1, Xichang Uydu Fırlatma Merkezi'nden 1 Aralık 2013 tarihinde saat UTC 17:30'da fırlatıldı. 6 Aralık'ta Ay yörüngesine vardı ve 14 Aralık'ta Ay'a yumuşak bir iniş gerçekleştirerek Sovyet Luna 24'ün ardından bunu gerçekleştiren ilk uzay aracı oldu. 28 Aralık 2015 tarihinde, Chang'e 3, ilmenit bakımından zengin, siyah bir mineral olan yeni bir bazaltik kaya türü keşfetti.

Official coverage on China Central Television (İngilizce)
Snapshots from Space 4 Şubat 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at The Planetary Society website
Chang'e 3 - Mission Overview at Spaceflight101

Chang'e 4 (Çince: 嫦娥四号, Cháng'é sìhào) ilk defa Ay'ın Uzak Tarafı'na yumuşak iniş yapan Çin Ay Keşif Programı görevi. Robotik iniş takımı ve keşif aracı 7 Aralık 2018'de fırlatıldı. 3 Ocak 2019'da Ay'a iniş yaptı.
Görev, Çin'in aya yaptığı ilk iniş olan Chang'e 3'ün devamıdır. Uzay gemisi, aslında Chang'e 3'ün yedeği olarak inşa edilmiştir ve Chang'e 3'ün başarılı bir şekilde iniş yapmasından sonra kullanıma sunulmuştur. Chang'e 4'ün yapılandırması, yeni bilimsel hedeflere ulaşmak için ayarlanmıştır. Öncülleri gibi, adını Çin kültüründe Ay tanrıçası olan Chang'e'den almıştır.

Ay'da antik dönemlerde gerçekleşmiş bir çarpışma, yaklaşık 13 km (8,1 mi) derinliğindeki Aitken Basin adlı kraterin oluşmasını sağlamıştır. Ayrıca, çarpışmanın yarattığı tertibatın Ay'ın yerkabuğunu deldiği ve mantonun bir kısmını yüzeye çektiği düşünülmektedir. Eğer Chang'e 4 mantonun bir kısmını bulabilir ve inceleyebilirse, Ay'ın iç yapısı ve kökenlerine ilişkin yeni bir görüş elde edilebilir. Görevin bilimsel hedefleri şunlardır:

Görev süresi boyunca ayın yüzey sıcaklığını ölçmek
Ay kayaları ve topraklarının kimyasal bileşimlerini ölçmek
Düşük frekanslı radyo dalgalarının astronomik gözlemi
Kozmik ışınlarla ilgili araştırma
Taç kürenin gözlemlenmesi, radyasyon karakteristiklerinin ve mekanizmasının araştırılması ve Güneş ile Dünya arasında taçküre kütle atımının (CME) evriminin ve taşınmasının araştırılması.

Roket; iletişim röle uydusu, yörüngedeki mikrouydular, iniş takımı ve keşif aracını taşımıştır. Röle uydusu radyogök bilimi, iniş takımı ve keşif aracı ise iniş bölgesinin jeofiziği üzerinde çalışacaktır. Bu yükler kısmen Suudi Arabistan, İsveç, Almanya, Hollanda ve İsveç'teki uluslararası ortaklar tarafından sağlanmaktadır. Röle uydusu
Dünya-Ay L2 noktasının etrafındaki halo yörüngesine yerleştirilmiş olan Queqiao adlı röle uydusunun birincil amacı, Ay'ın Uzak Tarafı ile yeryüzü arasında sürekli röle iletişimi sağlamaktır. Ayrıca bu uydu, Hollanda-Çin yapımı bir Düşük Frekanslı Explorer'a (NCLE) ev sahipliği yapıyor. Düşük Frekanslı Explorer, 80 kHz ila 80 MHz arasındaki keşfedilmemiş radyo rejiminde astrofiziksel çalışmalar yapan bir cihazdır.

İniş takımı
İniş takımı ve keşif aracı, iniş bölgesinin jeofiziğini incelemek için sınırlı kimyasal analiz kabiliyetine sahip bilimsel yükler taşır.
İniş takımı aşağıdaki yüklerle donatılmıştır:

İniş Takımı Kamerası (LCAM)
Arazi Kamerası (TCAM)
Düşük Frekans Spektrometresi (LFS) Güneş patlamalarını araştırmak için
Aya İniş Nötronları ve Dozimetri (LND), Nötron Dozimetrisi Almanya'daki Kiel Üniversitesi tarafından geliştirilmiştir. Cihaz, Gelecekte Ay'da yapılacak insan keşifleri için radyasyon incelemesi yapacak ve Güneş rüzgârı çalışmalarına katkıda bulunacaktır.
İniş takımından ayrıca, bitkilerin ve böceklerin sinerji içinde birlikte yaşayıp yaşayamayacağını test etmek için konulmuş tohumlar ve böcek yumurtalarının bulunduğu 3 kg'lık bir kap bulunmaktadır. Deney, patates tohumları ve "Arabidopsis thaliana"'nın yanı sıra, ipekböceği yumurtalarını içermektedir. Yumurtalar yumurtadan çıkarsa, larvalar karbondioksit üretirken, çimlendirilmiş bitkiler fotosentez yaparak oksijen salınımı yapacak. Bitkiler ve ipekböceklerinin birlikte, kap içerisinde basit bir sinerji oluşturabileceği umulmaktadır. Minyatür bir kamera en ufak büyümeleri bile görüntüleyecektir. 1982 yılında, Sovyetler Birliği'nin Salyut 7 uzay istasyonu mürettebatı  Arabidopsis üretti, bu şekilde uzayda ilk defa bir bitki yetişti. 40 gün hayatta kaldılar. Keşif aracı
Panoramik Fotoğraf Makinesi (PCAM)
Ay'ın Yer Radarı Modellemesi (LPR), bir yer altı radarıdır.
Görünür ve Yakın Kızılötesi Görüntüleme Spektrometresi (VNIS), yüzey malzemeleri ve atmosferik iz gazlarının tanımlanması için kullanılabilen görüntüleme spektroskopisi için.
Nötrler için Gelişmiş Küçük Analiz Cihazı (ASAN), İsveç Uzay Fiziği Enstitüsü (IRF) tarafından sağlanan enerjik nötr atom analizörüdür. Güneş rüzgârının ay yüzeyiyle nasıl etkileşime girdiğini ve hatta belki de Ay'da su oluşumunun ardındaki süreci açıklayacaktır.

Planlanan iniş alanı 180 kilometre çapındaki Von Kármán krateridir. Krater, Ay'ın Uzaktaki Tarafında bulunan Güney Kutbu-Aitken Basin'de bulunur. Bu bölge halen daha uzay araçları tarafından keşfedilmemiştir. Bölgenin bilimsel değeri kadar sembolik değeri de vardır. Theodore von Kármán, Çin uzay programının kurucusu olan Qian Xuesen'in doktora danışmanıydı.
İniş alanının içeriği yaklaşık %10 oranında demir oksit (FeO) ve milyonda 4-5 parça toryum içerir. Toryum, bazı toryum reaktörlerinde nükleer yakıt olarak uranyumun yerini almıştır. İnişin Ocak 2019'da gerçekleşmesi planlanmaktadır.

Andhra Pradeş, Hindistan'ın güneydoğu kesiminde eyalet.
Güneyde Tamil Nadu, batıda Karnataka, kuzeyde ise Maharashtra, Madhya Pradeş ve Orissa eyaletleri ile komşudur. Doğu sınırını Bengal Körfezi oluşturur. Adını, uzun bir zamandan beri burada yaşamakta olan ve kendilerine özgü Telugu dilini konuşan Andhra halkından alır. Yüzölçümü; 162,968 km², nüfus; 49,386,799. Yönetim merkezi Amaravati'dir.

Bölgede MÖ 3. yüzyıldan bu yana birçok hanedan hüküm sürdü. Budacılık da burada doğdu. 12. ve 13. yüzyıllarda hükümdarlar, Andhraların egemenlik alanını genişlettiler. Bu genişleme 16. yüzyılda doruk noktasına ulaştı. 17. yüzyılda İngiliz nüfuzu altına giren Andhralar, Hint ulusçuluğunun 19. yüzyıldaki yükselişinde belirleyici bir rol oynadılar. 1956'da Andhra Pradesh eyaleti bugünkü biçimiyle kuruldu.

Andhra Pradesh fiziki coğrafya açısından başlıca üç bölgeye ayrılır. Doğuda, Bengal Körfezi sıradağlara kadar uzanan bir kıyı ovası; Doğu Gatlar adı verilen dağlar ve bu dağların batısında yer alan bir plato. Andhra Pradesh'te Mart-Haziran arasında yaz, Temmuz-Eylül arasında tropik yağmur mevsimi, Ekim-Şubat arasında da kış yaşanır. En yüksek ve en düşük sıcaklıklar 23-28 °C ile 10-12 °C arasında değişir. Plato kesiminde ise yazlar daha serin, kışlar daha soğuk geçer. Güneybatı musonları bol yağış getirir. Yağmurların çoğu kıyı kesimine düşer.

Halkın % 81.23'ü Telugu dilini, % 11'i de Urdu dilini konuşur. Urdu dilini konuşanlar çoğunlukla Müslümanlardır.

Alüvyonlu kıyı ovalarının orta kesiminde yer alan Godavari ve Krişna ırmaklarının deltalarında toprak özellikle verimlidir. Pirinç, tütün, şekerkamışı ve acı biber eyaletteki en önemli tarım ürünleridir.
Eyalet ekonomisi içinde bilgi teknolojisi ve biyoteknolojinin hatırı sayılır önemi vardır.

Ascension adası, Atlas Okyanusunun güneyinde Birleşik Krallık'a bağlı ada. Volkanik bir ada olan Ascension'un yüzölçümü 88 km²'dir. Ada, Saint Helena ve Tristan da Cunha ile birlikte Saint Helena, Ascension ve Tristan da Cunha olarak adlandırılan Britanya Denizaşırı Toprakları bölgesini oluşturmaktadır. Nüfus; 1.100.
Portekizli denizci Joao da Nova'nın 1501'de İsa'nın Göğe Yükselişi (Ascension) Günü'nde keşfettiği ada, Napolyon'un 1815'te Saint Helena'ya gelişine değin boş kaldı. Bu tarihte Ascension'a İngiliz askerleri yerleştirildi. 1922'den bu yana Saint Helena'ya bağlı olan adada, Saint Helena valisini temsil eden bir yönetici bulunur. Britanya'nın ilk denizaşırı uydu haberleşme istasyonu 1966'da burada kurulmuştur. 1982'de Birleşik Krallık ve Arjantin arasındaki Falkland Savaşında, Britanya uçak ve gemilerine yakıt sağlayan bir üs olarak kullanıldı. Adada ABD'ye ait bir hava üssü de vardır.

Ashmore ve Cartier Adaları (İngilizce: Ashmore and Cartier Islands) ya da resmî adıyla Ashmore ve Cartier Adaları Bölgesi (İngilizce: Territory of Ashmore and Cartier Islands), Hint Okyanusu'nun Timor Denizi bölümünde Avustralya'nın dış bölgesi olarak bu ülkeye bağlı olan, ülkenin kuzey açığında yer alan adalar.

Bölge, üç kum adacığından (Batı, Orta ve Doğu Adası), iki lagünden (İç Lagün ve Doğu Lagünü) ve bir resiften oluşan Ashmore Adaları'nı (Ashmore Resifi olarak da adlandırılır) ve güneydoğuda 60 kilometre uzaklıkta bulunan Cartier Adası'nı içermektedir. Bölgenin toplam alanı (resifler ve lagünler dâhil) yaklaşık 235 km² 'dir. Bu alanın 1 km² 'den daha azı toprak parçasıdır. Ashmore'un 40 kilometre kuzeydoğusunda bulunan Hibernia Resifi, Ashmore ve Cartier Adaları'nın bir parçası konumunda değildir.

Ashmore Adaları 1878'de, Cartier Adası ise 1909'da Büyük Britanya tarafından ilhak edildi. Her iki ıssız ada da resmî olarak 23 Temmuz 1931'de Avustralya kontrolüne geçse de yasal işlem 10 Mayıs 1934'e kadar tam olarak tamamlanmadı. 1938'de Ashmore ve Cartier Adaları Kuzey Bölgesi'nin bir parçası oldu. Adalar, Temmuz 1978'e kadar Avustralya'nın başkenti Canberra'da bulunan İçişleri Bakanlığı'nın yönetimi altında bulunmuş, söz konusu tarihte de "Ashmore ve Cartier Adaları Bölgesi" olarak bağımsız bir bölge statüsünü elde etmiştir.
Ashmore Adaları, Avustralya'nın göç bölgesinde yer almaktadır. Bu, mülteci tekneleriyle gelen kişilerin Avustralya'da iltica başvurusunda bulunamayacakları ve Avustralya'da göçmenlik nedeniyle gözaltında tutulacakları anlamına gelir.

Bu listede bağlı oldukları ülkeler ile fizikî bağı olmayan ancak o ülkeye bağlı ve/veya bağımlı bir konumda olan bağımlı topraklar listelenmiştir. Çoğu Avrupa ülkelerinin eski kolonileri olan bu bölgeler, özellikle iç işlerinde özerklik yaşayabilmekte olup, uluslararası hukuk çerçevesinde tam egemenliğe sahip değildirler ve dış işlerinde anakara ülkeye bağlıdırlar.
Buna bağlı olarak burada bölgelerin bayrakları ve armaları da bağlı bulundukları ülkelerin bayraklarından ve armalarından da farklılık göstermekte olup, bu bayrak ve armaların bir kısmı bağımsız ülke bayrağı çerçevesinde değerlendirilerek siyasi ve sportif olaylarda kullanılırken bir kısmı yerel olarak sadece o bölgede kullanılmaktadır.
Bu listede uluslararası hukuka göre bağlı bulundukları ülke sınırları içerisinde farklı statülerle özerklik yaşayan bölgeler dâhil edilmemiştir.

Ülke bayrakları listesi
Tanınmayan veya sınırlı şekilde tanınan devletler listesi
Diplomatik tanıma

www.flaggenlexikon.de29 Kasım 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
flagspot.net17 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
www.vexilla-mundi.com22 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bağımsızlık Günü, 15 Ağustos 1947'de Hindistan'nın Britanya İmparatorluğu'ndan ayrılması anısına kutlanan bir millî bayramdır. Hindistan, bağımsızlığını Hindistan Ulusal Kongresi önderliğinde büyük ölçüde şiddetsiz direniş ve sivil itaatsizlik ile elde etti. Bağımsızlıktan sonra dinlerin çakışması ile Britanya Hindistanı, Hindistan ve Pakistan olmak üzere ikiye bölündü. Bu bölünme nedeniyle mezhepsel ayaklanmalar ve kitlesel zayiat ile 15 milyon kişiyi yerinden etti. 15 ağustos 1947'de Hindistan başbakanı Jawaharlal Nehru Delhi Red Fort Lahori kapısı üzerinde Hindistan bayrağı'nı kaldırdı. Bundan sonra her Bağımsızlık Günü'nde başbakan bayrak kaldırır ve bir konuşma yapar.
Bayram boyunca Hindistan'da bayrak törenleri, geçit törenleri ve kültürel etkinlikler görülmektedir. O gün millî tatildir ve okul ile hükûmet binaları halka tatlılar dağıtır ancak hiçbir resmi iş yapılmaz.

Hindistan tarihi
Cumhuriyet Bayramı (Hindistan)

Bengalce (Bengalce: বাংলা Bangla [baŋˈla]) veya Bengal Dili (Bengalce: বাংলা ভাষা Bangla Bhaşa), bir doğu Hint-Ari dilidir.
Bengalcenin kökeni Güneydoğu Asya'nın Bengal olarak bilinen bölgesidir ve bu bölge, bugünkü Bangladeş'i ve Hindistan'ın Batı Bengal eyaletini ve Tripura ve Assam eyaletlerinin bir kısmını kapsamaktadır. Dili konuşanların sayısı 230, 250 veya kimilerine göre 300 milyon civarındadır ve dünyanın en çok konuşulan (beşinci veya altıncı) dillerinden biridir. Ayrıca, 125.000'den fazla sözcüğüyle dünyanın en zengin beşinci dilidir.
Hindistan, Pakistan ve Afganistan'da konuşulan dillerin çoğu (Hintçe, Urdu, vs.) Sanskritçe kökenlidir. Diğer Doğu Hint-Ari dilleriyle birlikte 800-1200 yılları arasında Magadhi Prakrit dilinden kökenlenmiştir. Bangladeş'in resmî dilidir ve Hindistan'ın ikinci en çok konuşulan dilidir.
Bengalce, uzun ve zengin edebi geleneğiyle, yüksek kültürel çeşitliliği barındıran bir bölgenin insanlarını bir araya getirir ve aynı zamanda Bengal milliyetçiliğinde önemli bir rol oynar. Bengalce'nin en önemli kişiliklerinden biri edebiyat Nobel Ödülü sahibi Rabindranath Tagore'dur. Tagore, Nobel ödülü almış ilk Asya'lıdır ve aynı zamanda hem Hindistan hem de Bangladeş Ulusal marşlarını bestelemiştir, bu iki ülkenin de ulusal marşı Bengalce'dir.
Bangladeş'in Pakistan'ın bir parçası olduğu bir dönemde, Urdu dili, milli dil olarak her alanda kullanılmak üzere, Bengalce'yi baskılamak amacıyla kullanılmış, ayrıca Bengalce'nin de Arap alfabesiyle yazılması istenmiştir. Bütün bunlar üzerine, güçlü bir dil bilinci olan Bangladeş'liler (o zamanın Doğu Pakistan'lıları) Bengal Dil Hareketi'ni başlatmışlar, 21 Şubat 1952'de Bengal dilinin ve alfabesinin yazımını sürdürmek amacıyla yapılan protestolarda birçok insan ölmüştür. O günden bu yana 21 Şubat Bangladeş'te Dil Hareket Günü olarak anılmaktadır ve 17 Kasım 1999'da UNESCO tarafından Uluslararası Anadil Günü ilan edilmiştir.

Bengal yazısı, Latin yazısından farklı olarak, heceseldir. Asamca, Manipuri ve Munda gibi dillerin yazımında da kullanılır. Orijinalde 50 harflik Sanskritçeyi yazmak için tasarlanmıştır. Bengalce'ye has 10 harfin eklenmesiyle de alfabesinde 60 harfe sahip olmuştur.

Ancak gramer incelemeleri genelde bu 50 harflik alfabe üzerinden yapılır. Bu harflerin on altısı sesli, otuz dördü sessizdir. Her sessiz harf, ilk sesli harfi "অ" harfini bünyesinde içerir. Yazımda, büyük harf veya küçük harf kavramı yoktur. Soldan sağa yazılır.

Söz dizimi, Türkçenin söz dizimine çok yakındır. 
Örneğin: 

Ami = Ben
Tumi = Sen
Tomake = Seni
Bhalobaşi = Seviyorum
Ami tomake bhalobaşi = Ben seni seviyorum
Torun= Gençlik
Bari = Ev
Bare = Eve, Evde
Caççi = Gidiyorum
Ami bare caççi = Ben eve gidiyorum

Türkçe ile ortak birçok sözcük barındırır. 

Baba = Baba
Hawa = Hava, Rüzgâr
Sabun, Şaban = Sabun

Fiil çekimleri, aynen Türkçedeki gibi sondan eklemelidir. Sona gelen ekler zamirin tekil/çoğul oluşuna göre değil, zamirin hangisi olduğuna bağlıdır. Yani Ben ve Biz aynı çekilir. O ve Onlar da "ben ve biz"den farklıdır. Zamirlere bağlı olarak beş çeşit çekim vardır:

1. Şahıs (Ami, Amra)
2. Şahıs, çok samimi (Tui, Tora)
2. Şahıs, normal (Tumi, Tomra)
3. Şahıs, normal (Şe, Şera, O, Ora)
Saygılı şahıslar (Apni, Apnara, Tini, Ta(n)ra)
Bunlardan, kolaylık olması için, sırayla "1", "2a", "2b", "3" ve "S" diye bahsedeceğim. 
Bengalce'de, fiiller mastar halde -a veya -wa ile biterler. Fiiller çekilirken bunlar kalkıp yerine, çekim ekleri gelir.
Örneğin,

Bilmek = Cana
Ekler
1  -i
2a -iş
2b -o
3   -e
S   -en
Yerine koyunca: 

Ami cani = Biliyorum
Tui caniş = Biliyorsun (çok küçük bir çocuğa veya çok samimi arkadaşına)
Tumi cano = Biliyorsun (arkadaşlarına)
O cane = Biliyor (arkadaşın)
Apni canen = Biliyorsunuz (büyüğün)

Bir Kuşak, Bir Yol ya da Kuşak-Yol Projesi, Kuşak Yol Girişimi, Kuşak Yol İnisiyatifi veya OBOR (Çince: 一带一路; pinyin: Yí Dài Yí Lù; İngilizce kaynaklarda One Belt One Road OBOR veya Belt and Road Initiative BRI olarak geçer), Çin devlet başkanı Şi Cinping'in 2013 yılı sonunda Orta Asya ve Güney Asya ülkelerine gerçekleştirdiği bir dizi ziyaret sırasında duyurduğu ve İtalya'nın da işbirliği ile 2049 yılında bitirmeyi planladığı, Çin-Roma medeniyeti birliği olarak da yorumlanan modern ipek yolu konseptini ifade etmektedir. Proje kapsamında güvenlik anlaşması Blackwater'ın kurucusu Erik Prince'in sahibi olduğu Frontier Services Group adlı güvenlik şirketi ile imzalanmıştır.

Şi Cinping ilk olarak, 7 Eylül 2013'te Kazakistan'ın Nazarbayev Üniversitesi'nde yaptığı konuşmada, kadim ipek yolu ülkeleri arasında 'İpek Yolu Ekonomi Kuşağı' oluşturulmasından bahsetmiştir. Yine aynı yılın 3 Ekiminde Endonezya parlamentosunda yaptığı konuşmada Şi Cinping ASEAN ülkeleriyle iş birliğini güçlendirmek ve 21.Yüzyıl Deniz İpek Yolu'nu ortaklaşa inşa etmek için hazır olduklarını belirtmiştir. Ağustos 2017 yılında proje kapsamında iş birliği imzalayan ülke ve uluslararası kuruluşların sayısı 69'a ulaşmıştır. Sayının her geçen yıl artması beklenmektedir. Projede ulaşım ağları, enerji ağları ve telekomünikasyon yoluyla uluslararası entegrasyon hedeflenmektedir. Dünya GSMH'nın %42'si, dünya nüfusunun %64'i, karaların %40'ı, bilinen enerjinin %75'ini kapsamaktadır. Çin 30-35 yılda projeyi tamamlayarak kuruluşunun 100. yılına (2049) yetiştirmeye çalışmaktadır.
Bu iki girişim, Çin tarafınca daha sonra Bir Kuşak, Bir Yol olarak isimlendirilmiştir. Burada "Kuşak" İpek Yolu Ekonomik Kuşağını, "Yol" ise 21. Yüzyıl Deniz İpek Yolu'nu ifade etmektedir.
Çin, Tarihi İpek Yoluna atıflar yaparak, dünya toplumları hafızasındaki olumlu imaja yatırım yapmaktadır. Hedeflenen iletişim ve ulaşım projeleri "ipek yolu" adlarıyla anılmaktadır: "demir ipek yolu", "kara ipek yolu", "deniz ipek yolu", "hava ipek yolu" ve "dijital ipek yolu" gibi. Çin böylece dünya toplumlarının projeyi kolay anlamaları ve güven oluşmasını sağlamaya çalışmaktadır.

OBOR'un içeriğinde; üye devletler arasında demir kara ve dijital bağlantılar, köprüler, petrol ve doğal gaz boru hatları, lojistik üsler, enerji santralleri, hava alanları ve limanlar gibi büyük tesisler yer almaktadır. Projenin İpek Yolu Ekonomik Kuşağı ve Deniz İpek Yolu olarak iki kısmı vardır. Kara güzergahında 6 koridor bulunur. Bunlar:
1.Çin - Hindiçini Yarımadası Ekonomik Koridoru (CICPEC)
2.Çin - Pakistan Ekonomik Koridoru (CPEC)
3.Çin - Orta Asya - Batı Asya Ekonomik Koridoru (CCWAEC)
4.Bangladeş - Çin - Hindistan - Myanmar Ekonomik Koridoru (BCIMEC)
5.Çin - Moğolistan - Rusya Ekonomik Koridoru (CMREC)
6.Yeni Avrasya Kara Köprüsü Ekonomik Koridoru (NELBEC)
Modern ipek yolu olarak da anılan girişimin kara ayağını oluşturan İpek Yolu Ekonomik Kuşağı ile Çin'den, Kazakistan ve Moğolistan'dan başlayarak Rusya ve İran üzerinden Avrupa'ya ulaşacak şekilde demir yolu bağlantıları oluşturulması ve bölge ülkeleri ile ticareti artırıcı ve kolaylaştırıcı önlemlerin hayata geçirilmesi öngörülmektedir. Bu şekilde, Çin'in az gelişmiş iç bölgelerinin kalkınmasına katkı sağlanması beklenmektedir.

2 koridor şeklinde oluşmaktadır. İlk olarak Çin ile Hindiçini Yarımadası ekonomik koridoru ile bağlantı kurmak üzere; Güney Çin Denizinden Batı'ya ve Hint Okyanusuna ulaşan rota ile Çin-Pakistan ve Çin- Bangladeş-Hindistan-Myanmar Ekonomik Koridoru bağlanmaktadır. Böylece Çin-Hint Okyanusu- Afrika-Akdeniz Deniz Ekonomik Koridoru oluşturulmaktadır. İkinci olarak Güney Çin Denizinden güneye uzanıp, Pasifik okyanusu, Okyanusya ve Güney Pasifik Ekonomik Koridoru proje kapsamında oluşturulmaktadır. Bu rota ile Arap Yarımadası, İran Körfezi ve Kızıldeniz' de Mısır, Somali ve Kenya'ya ve de Kızıldeniz ve Akdeniz'den Venedik'e ulaşılmaktadır. Çin, Malaka Boğazı'na alternatif yaratarak arz ve tedarik güvenliğinin de arttırması beklenmektedir.
Ayrıca Üçüncü bir koridorun eklenmesi söz konusudur. Bu yeni koridor ''Kutup İpek Yolu'' olarak isimlendirilmekle birlikte, Avrupa'ya Arktik Okyanusu ile bağlanması planlanmaktadır. Çin 26 Ocak 2018 'de Kuzey Kutbu'na ilişkin politikalarını yayımlamıştır. Çin Kuzey Kutbu boyunca bir Polar İpek Yolu geliştirme iddialarını ana hatlarıyla açıklamaktadır. Bu alandaki çalışmalarını Kuzey Sözleşmesinden (BMDHS/UNCLOS) ve 14 Ağustos 1925'te yürürlüğe giren Svalbard Anlaşmasından doğan haklarına dayandırarak devletlerin denizaltı kablo döşeme, bilimsel araştırma yapma ve balık tutma gibi haklarına dayandırmaktadırlar. Hatta daha ileriki yıllarda projenin Güney Amerika kıtasına inmesi de planlanmaktadır.

Bu devasa projedeki yapıları meydana getirmek için finansman sağlamak önem arzeder. Kredi sağlayacak kurumlar 2 şekilde ortaya çıkmaktadır. Bunlar çok uluslu kurumlar ve Çin ulusal finansal kurumlarıdır: Çin Tarımsal Kalkınma Bankası, Çin Kalkınma Bankası, Çin İhracat-İthalat Bankası, Çin İnşaat Bankası, Çin Yatırım Kurumu, İpek Yolu Fonu, Asya Kalkınma Bankası, Asya Altyapı Bankası ve Yeni Kalkınma Bankası bunlara finansal desteğe örnek gösterilebilecek sadece birkaç örnektir.

Projede yer alan ülkeler genellikle gelişmemiş ya da gelişmekte olan ülkeleri içerir. Bu ülkelere yapılan yatırımlar ülkelerin ekonomik durumları göz önüne alındığında bazı ekonomik sıkıntıları doğurmaktadır. Ekonomileri zaten iyi olmayan bu ülkeler, borç yükü altına girerek projenin giderlerini karşılayamamaktadırlar. Bu durum yapılan limanların, ulaşım yollarının Çin devletine devredilmesine sebebiyet vermektedir. Örnek olarak Sri Lanka'nın Hambantota limanı, Pakistan'ın Gwadar Limanı, Yunanistan'ın Pire Limanı, Türkiye'nin Kumport Limanının %65'i, Afrika'daki çeşitli ülkelerde bulunan birçok demiryolu-havalimanı ve de Tacikistan'ın borçlarını ödeyemediği için altın ve kömür madenlerini Çine devretmesi verilebilecek örneklerdendir.

Proje içerisindeki ülkeler arasında, sınır anlaşmazlıkları, dini farklılıklar, etnik sorunlar ve iç siyasi istikrarsızlıklar gibi durumlar devletlerin karşılıklı iş birliklerinin sağlanması noktasında sıkıntılar yaratmaktadır.
Proje kapsamında yer alan Güney Çin Denizi önemli bir konumdadır. Hindiçini yarımadasındaki birçok ülkenin buraya sınırı bulunması kıyıdaş devletlerin aralarındaki bölgedeki karasuları ve kıta sahanlığının belirlenememesi ile münhasır ekonomik bölgelerin çatışması gibi sorun teşkil eden sebepler mevcuttur.
Myanmar'da yaşanan Arakanlı Müslümanlar ile Hintler arasında yaşanan iç huzursuzlukların ciddi boyutlara eriştiği görülmüştür. Hindistan ile Pakistan arasında uzun müddettir süre gelen Keşmir sorunu keza Ermenistan ile Azerbaycan arasında yaşanan Dağlık Karabağ sorunu sınır çatışmalarına gebe olup bölgedeki istikrarı ve proje geçiş güzergahını da olumsuz etkilemektedir.
Ayrıca Çin'in Uygur Özerk Bölgesindeki baskıcı yönetimi, asker ve polis gücüyle sorunları çözebileceğine inanması ve güvenlik bahanesi ile Uygur bölgesinin dış dünya ile olan bağlantılarını kontrol etmesi en önemli sorunlardandır.
Çin projeyi 2013 yılında gündeme getirse de daha önce hazırlıklara başlamıştır. ASEAN (1967), Şangay İşbirliği Örgütü (2001), BRICS (2006) örgütlerinin kuruluşu hazırlıklardan bazılarıdır.

Hindistan-Orta Doğu-Avrupa Ekonomik Koridoru

Bodo dili, kuzey-doğu Hindistan ve Nepal de yaşayan Bodo halkı tarafından konuşulan bir Tibeto-Burman dildir. Dil, Hindistan'ın Assam devletin resmi dilinden biridir ve Hindistan'da özel bir anayasal statü verilen 22 tarifeli dillerinden biridir.
Çin-Tibet ailesinin bir kolu olan Bodo dili, Assam-Birmanya grup altında Bodo grubunun bir dildir. Yakından Assam Dimasa dil ve Meghalaya ve Garo dil ile ilgilidir. Aynı zamanda Tripura'da konuşulan Kokborok dil ile çok yakından ilgili bir dildir.
1913 yılından beri Bodo örgütleri tarafından başlatılan sosyo-politik uyanış ve 
hareket sonrasında, dil 1963 yılında ilköğretimde öğretim aracı olarak tanıtıldı. Şu anda, 
Bodo dili bir resmi dil olarak hizmet vermektedir. Dil 1996 yılında Bodo dili ve edebiyatı Guwahati Üniversitesi içinde yüksek lisans ders açılması için bir gurur kaynağı pozisyonuna ulaşmıştır. Bodo dili diğer ülkelerden etkilenmiş olmasına rağmen, özellikle Bengal'den, Kokrajhar dan ve çevresinden, Udalguri'de ve ilçe çevresinde, hala saf bir şekilde duyulmaya devam eder.
Bodo dili Roma script kullanarak uzun bir geçmişi olmasına rağmen dili resmen Devanagari script kullanılarak yazılmıştır. Bazı araştırmacılar Bodo dilinin aslında Deodhai denilen now-lost script kullanılarak yazıldıgını ileri sürmüşlerdir. Ama Bodo dilinde Devanagariye nazaran harfleri kullanmada fark vardır.
Lehçeleri:
Chote, Makine. Ilgili Dimasa, Tripuri, Lalunga için, Bore.

Selçuk Üniversitesi Urdu Dili ve Edebiyatı (Fehmi KÖSE)

Bollywood, Mumbai'deki (eski adı Bombay) Hindistan film prodüksiyon merkezi için kullanılan, Hollywood ve Bombay'dan esinlenerek oluşturulmuş bir terimdir.
Dünya'nın en çok film üreten ülkesi olan Hindistan'da filmlerin neredeyse dörtte biri Bollywood'da üretilmektedir.

Hindistan sinemasının temelleri, "Hindistan Sinemasının Babası" olarak kabul edilen Dadasaheb Phalke'nin 1913 yapımı Raja Harishchandra adlı sessiz filmiyle atılmıştır. Bu dönemde Bollywood, ağırlıklı olarak Hint mitolojisinden ve epik destanlardan beslenen temalara odaklanmıştır. 1920'lerin sonuna gelindiğinde, Mumbai (o dönemki adıyla Bombay) merkezli üretim yıllık 200 filmi aşarak endüstriyel bir kimlik kazanmaya başlamıştır.

1931 yılında Ardeshir Irani'nin yönettiği Alam Ara, Hindistan'ın ilk sesli filmi olarak sinema tarihinde bir dönüm noktası oluşturmuştur. Sesin kullanımı, Hindistan'ın zengin müzik ve dans geleneğinin sinemaya entegre olmasını sağlayarak günümüzdeki "müzikal" yapısının temelini atmıştır. 1940'ların sonundan 1960'lara kadar uzanan "Altın Çağ", toplumsal gerçekçilik ile sanatsal derinliğin birleştiği bir dönemdir. Bu süreçte Mehboob Khan’ın Mother India (1957) filmi, Hindistan’ın Akademi Ödülleri’ne (Oscar) aday gösterilen ilk yapımı olmuştur.

1970'lerde Amitabh Bachchan'ın canlandırdığı "öfkeli genç adam" (angry young man) karakterleri, sinemanın romantik çizgiden aksiyon ve suç dramasına kaymasına neden olmuştur. 1990'larda ise Shah Rukh Khan, Aamir Khan ve Salman Khan gibi isimlerin başrolünü paylaştığı yapımlar, Bollywood’un diaspora aracılığıyla küresel pazara açılmasını sağlamıştır. Günümüzde sektör, yüksek prodüksiyon bütçeleri ve dijital platform entegrasyonu ile dünyanın en büyük film üretim merkezlerinden biri olma özelliğini sürdürmektedir.

Rajadhyaksha, Ashish; Willemen, Paul (1999). Encyclopaedia of Indian Cinema. British Film Institute. ISBN 978-0-85170-669-6.
Ganti, Tejaswini (2012). Producing Bollywood: Inside the Contemporary Hindi Film Industry. Duke University Press. ISBN 978-0-8223-5213-6.
Thorval, Yves (2000). The Cinemas of India. Macmillan India. ISBN 978-0-333-93410-4.

Kollywood
Hindistan sineması

Caynizm (Cainizm veya Jainizm), geleneksel anlamda Jain Dharma (जैन धर्म) olarak bilinen Güney Asya kökenli din ve felsefe. Bugün modern Hindistan'da azınlık olmakla beraber ABD, Batı Avrupa ve Afrika'da büyüyen topluluklar halinde varlığını sürdürmektedir. Jainistler hâlâ antik Şraman'ı (श्रमण) - bir tür sofu (çileci) gelenek - devam ettirmektedirler. Ruhanî özgürlük ve kurtuluş kavramı temelinde kurulmuş olan Jainizm tüm canlıların eşit olduğunu ve özellikle şiddet karşıtlığını savunur. Özdenetim (व्रत, vrata) Jainlerin mokşa, Kevala Gyana veya ruhun gerçek doğasının anlaşılmasına giden yoldur.
Jainizm, yaklaşık MÖ 500 yıllarında Hindistan'da başlamıştır. Kurucusu, Nataputta Vardamana ya da diğer adıyla Mahavir'dir (veya Mahavira, Manavira). Kutsal metinleri, Jain Agamaları Sidantalar'dır. Bunların dışında başka klasik dinî metinler de bulunmaktadır.

Hindistan bölgesini dinî, etik, politik ve ekonomik açıdan neredeyse iki binyıldan fazladır etkileyen Jainizm, özellikle şiddete başvurmama konusunu vurgulayarak ruhanî bağımsızlığı ve eşitliği amaçlar. Jainizm insana ait en yüce mükemmelliğin ortaya çıkarılmasına uğraşır.
Bu mükemmellik, orijinal saflığı içinde bütün ıstıraplardan, doğum ve ölüm engelinden bağımsızdır. Özdenetim (व्रत, vrata) ve kuvvetli çilecilik (sofuluk) ile Jainstler mokşa veya yeniden doğma döngüsünden bağımsızlığı elde ederler.
"Jain" terimi Sanskrit "Jina" (fatih) kelimesinden çıkarılmıştır ve bu fenomen dünyasında empoze edilen bu sınırların üstüne çıkmayı ima eder.
Mürit konumundaki bir Jaine "şravaka" (श्रावक, dinleyici) denir. Jain Şangha (संघ) dört unsurdan oluşur: rahipler (साधु), rahibeler, mürit erkek ve kadınlar.

Jainizm, mükemmel olan insandan daha yüksek bir varlığı ya da bir Tanrı'yı tanımayı gerekli görmez. Varlıkların ne başlangıcı ne de sonları vardır, hepsi ölümsüzdür. Varlıkları üç ana sınıfa ayırır: Henüz gelişmemiş olanlar; gelişme yolunda olanlar ve tekrar doğuş sürecinden kurtulup özgür hale gelenler. Geleneksel olarak evren ve zamanımızda, hakikatı ilk fark edenin Lord Rişabha (ऋषभ veya रिषभ) olduğu kabul edilir. Ardından sırasıyla Lord Parşva (MÖ 877-777) ve Lord Vardhaman Mahavira (महावीर) (MÖ 599-527) gelmiştir.
Jain inancında her insan eylemlerinden sorumludur ve her canlı, yukarıda belirtildiği gibi ölümsüz, sonsuz bir ruha, jīva'ya sahiptir. Bu ruh yaşamın ruhanî doğasına uygun ve saygılı biçimde, doğru şekilde yaşamamızı, düşünmemizi ve hareket etmemizi sağlar. Jainizmdeki Tanrı ile kasıt her canlının saf ruhunun değişmez özellikleridir. Bunlar başlıca şöyle tanımlanabilir: Sonsuz Bilgi, Feraset, Şuur ve Mutluluk (Anant Gyän, Anant Darshan, Anant Chäritra ve Anant Sukh). Jainizmde diğer birçok dindekinin aksine her şeye kadir bir üst varlık veya yaratıcı anlayışı yoktur.
Jainizm çok güçlü keşişlik ve çilecilik eğilimlerine sahiptir. En yüksekteki ideal Ahimsa'dır yani her varlığa eşit saygı ve şefkat göstermektir. Jain Agamaları her yaşam biçimine büyük saygı gösterilmesini katı vejetaryen kurallarını, çileciliği, kendini savunurken bile şiddet uygulamamayı ve savaşa karşı olmayı öğretir. Jainizm sevgi ve merhameti yüceltir.
Jain metinleri uzun bir zaman dilimi içinde yazılmıştırlar. En bilineni ve kullanılanı Umasvati (veya Umasvami) tarafından kaleme alınmış Tattvartha Sutra veya Gerçek(lik) Kitabı'dır.
Jainlerin çoğu vejetaryendir. Buradaki vejetaryen anlayışı modern vejetaryenlikten çok daha farklıdır. Şiddet karşıtlığı - şiddetsizlik temelinde yükselen bu vejetaryenlikle gereksiz şiddet veya zulüm ile elde edilen her türlü gıda yenilemezdir. Örneğin Ortodoks Jain diyetinde çoğu kök sebzeler bulunmaz, zira bunun gereksiz yere canlılığı yok etmek olduğuna inanırlar. Bir diğer sebep de tüm bitkinin yok edilmesini önlemektir; eğer elma yerseniz ağaçları yok etmezsiniz ama kök sebzeyi yerseniz tüm bitki köksüz kalır, yok olur. Soğan ve sarımsaktan da sakınırlar. Zira bunların tutku yani öfke, nefret ve kıskançlık yarattığına inanırlar. Kurallara sıkıca bağlı inananlar gün batımından sonra yemez, içmez veya seyahat etmez.

Jainizm iki ana mezhebe bölünmüştür. Bunlar Digambara ile Shvetambara'dır. Her iki gelenek de ahimsa (veya ahinsā), çilecilik, karma, sansar ve jivaya inanırlar. Ayrıca iki mezhebin kadın rahipleri (Sadhvis) beyaz giyinir.

Digambara (Göksel giysili): Bir ermişin, elbise dahil hiçbir şeye sahip olmaması gerektiğine savunurlar. Zira onlara göre her türlü mülkiyet maddi şeylere olan bağımlılık ve arzuyu arttırır ve herhangi bir şeye karşı duyulan arzu sonunda bir şekilde sefalete (ve eleme) yol açar. Bu yüzden rahipleri sadece bele kadar çıkan bir giysileri vardır. Bu mezheptekiler kurtuluşun kadınlar için mümkün olmadığına inanırlar. Ayrıca Mahavir'in evlenmemiş olduğuna inanırlar.
Şvetambara (Beyaz cübbeli): Bu mezhebin rahipleri Jain kutsal metinlerinde giysi giymeyi yasaklanmadığına inanarak, beyaz cübbe giyerler. Ayrıca Digambara'nın tersine bu gelenekte kadının da kurtuluşa erebileceğine inanılır. Mahavir'in prensken evlediğine ve bir kız çocuğu olduğuna inanırlar.
İki mezhep arası bir başka farklılık da ilk Jain duası, Namaskar Sutra üzerinedir. Bunların dışında iki mezhep arasında bazı küçük farklılık bulunsa da, bunların hiçbiri Jain doktrininin ana noktaları hakkında değildir.

Jainlerin bazı temel sembolleri vardır. Bu sembollerden biri Jain Ahimsa Yemini'ni sembolize eder ve bir elin avucunun üstünde bir tekerlek ile tasvir edilir. Bunun dışında, swastika en kutsal sembollerdendir.
Ana Jain sembollerinden bazıları:

Aşta-mangalları
Dharma-çakra ve Siddha-çakra.
Om
Tirthankaralara 24 Lanchhana
Triratna ve Şrivatsa.

En eski Jain edebiyatı Şauraseni ve Ardha-Magadhi Prakrit'tir. (Agamalar, Agama-tulya, Siddhanta metinleri vs.). Birçok klasik metin ise Sanskritçedir. Sonraki dönem Jain edebiyatı Apabhramsha, Hintçe (Hindi), Tamilce, Kannada gibi dillerde yazılmıştır.

Hindistan'ın farklı köşelerinde birçok Jain tirthası (hac yeri) bulunmaktadır.

Bawangaja, Madhya Pradesh'te bulunan Jain tapınak ve anıt heykellerinden oluşan kompleks.
Dilwara Tapınakları, Rajasthan'daki Abu Dağı'na kurulu beyaz mermerden yapılmış Jain tapınak kompleksi.
Girnar, Gucerat'ta bir tapınak.
Kundalpur, 63 tapınaklı Siddha-kshetra.
Palitana, Gucerat'ta bulunan en sık ziyaret edilen Jain tapınağı.
Ranakpur Tapınakları, Rajasthan, Ranakpur'daki büyük beyaz mermerden yapılmış Jain tapınak kompleksi.
Şikharji, Jharkhand vilayetinde bulunur ve Hindistan'daki en kutsal Jain dinî mekânı olarak görülür. Parşwanathji olarak da anılır. Parşwanath Tepesi yaklaşık 1366 m yüksekliğindedir ve Mahavir'in yanı sıra yirmi Tirthankara da burada Nirvan'a ulaşmıştır.
Şravanabelagola, Karnataka'da bulunur, Jain azizi Gomateşwar'ın anıt heykelidir.
Ayrıca Amerika Birleşik Devletleri'nde New Jersey'deki bir tapınak da hac yapılabilecek kadar değerli sayılmaktadır: Siddhachalam.

Veganizm

Hindoloji.com - Cainizm (Türkçe)
Jainizm üzerine İnternet'teki kaynaklara bağlantılar 4 Şubat 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
DünyaDinleri.com - Janizm (Caynacılık) 15 Nisan 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Türkçe)
Jaindharm.net - Jainizm üzerine ünlü bir site (İngilizce)
Jainworld.com
AtmaDharma.com - Orijinal Jain metinlerinin bir koleksiyonu 6 Şubat 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Cemmu ve Keşmir, Hint altkıtasının kuzey kesiminde yer alan ve Hindistan kontrolündeki bir eyaletti. Eyalet, 2019 yılında çıkarılan yeni düzenleme sonucunda feshedilerek Cemmu ve Keşmir ile Ladakh olmak üzere merkezi hükûmetçe yönetilen iki birlik toprağına dönüştürülmüştür. Büyük çoğunluğu Himalaya Dağları üzerinde bulunmuş olan eyaletin başkenti kışın Cemmu, yazın ise Srinagar'dı. Eyalet 222,236 km2 alana sahipti.
Eyaletin bulunduğu topraklar 1947'den bu yana Hindistan, Pakistan ve Çin arasındaki anlaşmazlığa konu olan Keşmir bölgesinin bir parçasıydı. Pakistan tarafından Hindistan İşgalindeki Keşmir olarak adlandırılır.
Hindistan Hükûmeti, Hindistan Anayasası'nın 370. maddesi uyarınca Cemmu ve Keşmir'e verilen özel statüyü iptal ettikten sonra Hindistan Parlamentosu, eyaleti feshedip iki birlik toprağı oluşturmak için Cemmu ve Keşmir Yeniden Düzenleme Yasasını kabul etti. Yasa 31 Ekim 2019'dan itibaren yürürlüğe girmiştir. Cemmu ve Keşmir, Hindistan'da Müslümanların çoğunluğunu elinde tutan tek eyaletti. Eyalet nüfusunun %68,31'ini Müslümanlar, %28,43'ünü Hindular, %1,87'sini Sihler ve %0,89'unu Budistler oluşturmaktaydı.

Cook Adaları (Cook Adaları Maorice: Kūki 'Āirani), Polinezya ada öbeği içerisinde, Büyük Okyanus'un güneyinde yer alan, kendi kendine yöneten, bağımsız bir ülke olan ancak Yeni Zelanda ile ilişkili devlet statüsünde olan Okyanusya ada ülkesi. Cook Adaları'nın başkenti Avarua'dır.

1770 yılında adaları keşfeden Britanyalı kaptan James Cook'un onuruna adalara Cook ismi verilmiştir.
Ülke 1994 yılında isim değişikliği yapılıp yapılmaması adına referandum düzenlemiş ve isim değişikliği yapılması fikri kabul edilmemişti. 2019 yılının başlarında ada ülkesinde isim değişikliği yeniden gündeme gelmiş, ülke isminin, Polinezya mirasını ve geleneğini yansıtacak ve Britanyalı kaşif ile bağlantısını silecek bir isim olması yönünde düşünceler dile getirilmiştir. 1994 yılında yapılan referandumda Avaiki Nui ismi gündeme gelmişti.

Cook Adaları, Polinezya ada öbeği içerisinde, Büyük Okyanus'un güneyinde, serbest işbirliği içerisinde oldukları Yeni Zelanda'nın kuzeydoğusunda, Fransız Polinezyası ile Amerikan Samoası arasında yer almaktadır.
Adanın en yüksek noktasını 652 m ile Rarotonga adasının kuzeydoğu üzerinde bulunan Te Manga dağı oluşturmaktadır. Ada ülkesi olması sebebiyle kara sınırı bulunmayan ülkenin, toplamda 120 km sahil şeridi bulunmaktadır.
Cook Adaları volkanik hareketler sonucu oluşmuştur. Ada ülkesi toplam 15 ada ve 2 resiften oluşmakta olup, Büyük Okyanus'ta 2,200,000 km² bir alana dağılmış durumdadır. Adalar iki ana ada grubuna bölünmüş olup, bunlar Kuzey Cook Adaları ve Güney Cook Adaları'dır.
Ülkenin kuzey kesiminde bulunan adaları genellikle mercan adalarıdır. Bu adaların deniz seviyesine yakın bir rakımı bulunmakta olup, mercan resifleri nedeniyle ulaşımları zordur. Ülkenin volkanik adalar olan kalan adaları ise genellikle 600 m'ye kadar çıkan rakımları bulunmaktadır ve yeşil bitki örtüsü ile kaplıdır. Bu adalarda hindistan cevizi, ekmek ağacı ve pisang bulunmaktadır.

Cook Adaları genelinde son olarak 2016 yılında gerçekleştirilen resmî sayım sonuçlarına göre 17,434 nüfus tespit edilmiştir. Bu güncel olarak son resmî sayım olup, adada resmî nüfus sayımları beş yılda bir yapılmaktadır. 2022tahmini sayım sonuçlarına göre adada 8,128 kişi yaşamaktadır. Ülke nüfusunun büyük çoğunluğu, ada ülkesinin en büyük adası da olan Rarotonga'da yaşamaktadır.
Nüfusun büyük çoğunluğu Yeni Zelanda'da yaşamaktadır. Yeni Zelanda'nın 2013 yılında yaptığı nüfus sayımında, 61.839 kişi Cook Adaları kökenli olduklarını beyan etmiştir.
Cook Adaları genel olarak orta yaş bir nüfusa sahip olup, 2022 tahmini verilerine göre nüfusun sadece %32,59'u 0-24 yaş aralığındadır. Ülkenin %14,74'ü 65 yaş ve üzerindedir.
0-14 yaş: %18.69 (erkek 797/kadın 722) 
15-24 yaş: %13.90 (erkek 606/kadın 524) 
25-54 yaş: %37.66 (erkek 1,595/kadın 1,634) 
55-64 yaş: %15.69 (erkek 711/kadın 564) 
65 yaş ve üzeri: %14.74 (erkek 584/kadın 614)
Şehirde yaşayanların oranı 2022 verilerine göre %75,9 olan ülkede nüfusun yıllık artış oranı 2022 tahmini verilerine göre -%2,39 düzeyindedir. Bu veri ile Cook Adaları dünya üzerinden yıllık düzeyde en çok nüfus kaybeden ülke konumundadır.

Ülke nüfusunun büyük çoğunluğunu Cook Adaları Maorileri oluşturmaktadır. Polinezya topluluklarından olan Cook Adaları Maorileri'nin nüfus içerisinde oranı %88 düzeyindedir. Bu oran içerisinde saf Cook Adaları Maorisi olanların oranı %81,1 iken, %6,7 kısmen Maori soyundan geldiklerini ifade etmektedir. Ada ülkesinde geri kalan %12'lik grup ise diğer etnik grupları temsil etmektedir.

Ada ülkesinde hakim olan din Hristiyan dinidir. Hristiyan inancına göre yaşayanların oranı %79,8 düzeyinde olup, bu oran içerisinde protestan mezhebine mensup Hristiyanların oranı %62,8, katolik mezheplerine mensupların ise %17 seviyesindedir. Protestan mensupları da farklı görüşlere göre dağılım göstermektedir. Bu verilen %62,8 oranının %49,1'i Cook Adaları Hristiyan Kilisesi, %7,9'u Yedinci Gün Adventist Kilisesi, %3,7'si Tanrı'nın Meclisi, %2,1'i ise Apostolik Kilisesi mensubudur. Geriye kalan %4,4 Mormonluk, %8 diğer dine mensuptur.

Ada ülkesinin iki resmî dili İngilizce ve Cook Adaları Maorice'dir. 2011 verilerine göre nüfusun %86,4'ü İngilizce konuştuğunu beyan ederken, %76,2'si Cook Adaları Maorice konuştuğunu belirtmektedir.

Ada ülkesi genelinde temiz su ve tıbbi malzemeye ulaşım oranları yüksek düzeydedir. Ülkede nüfusun %99,9 gibi yüksek bir oranla neredeyse tamamı temiz su kaynaklarından yararlanabilmektedir. Nüfusun %97,5'i tam teçhizatlı sağlık hizmetlerinden yararlanabilmektedir. Okyanusya bölgesinde bulunan ülkelerde gözlemlenen obezite sorunu, Cook Adaları'nda da gözlemlenebilmektedir. Yetişkin nüfusun %55,9'u 2016 verilerine göre obezite sorunu yaşamaktadır. Cook Adaları bu oran ile bir diğer Okyanusya ülkesi Nauru'nun ardından ikinci sırada yer almaktadır.
Ülke genelinde bakteriyel ishal ve sıtma en yaygın gözüken hastalıklardır.

Ülke genelinde devlete bağlı ilk ve orta öğretim okullarında ücretsiz eğitim görülmektedir. Cook Adaları eğitim, Yeni Zelanda eğitim sistemi ile yakın bağları vardır ve beş ile on beş yaş arasındaki çocuklar için eğitim öğretime katılım zorunludur.

Adanın yerleşim ile tanışmasının 9. yüzyıl olduğu tahmin edilmektedir. O yüzyılda günümüzde Fransız Polinezyası'na bağlı olan Sosyete Adaları'ndan ve Samoa'da bulunan Polinezyalı yerliler tarafından keşfedilerek yerleştikleri düşünülmektedir.
Avrupalıların ada ile ilk teması 1595 yılında İspanyol Alvaro de Mendaña de Neyra'nın adaların kuzeyindeki Pukapuka adasına çıkmasıyla olmuştur. Bu teması yine İspanyolların, 1606 yılında Portekizli kaptan Pedro Fernández de Quirós yönetiminde Rakahanga adasına çıkması izlemiştir. İlk olarak 1764 yılında Pukahaka adasını gözlemleyen Britanyalılar, adaya yerlilerin izin vermemesinden dolayı çıkamadıkları için Danger Island (Türkçe: Tehlikeli Ada) ismini vermişlerdir.
Britanyalı kaptan James Cook, 1770'li yıllarından başından 1770'li yılların sonuna kadar adaları birçok kez gözlemlemiş ve diğer adaları da keşfetmiştir. Ancak Cook bu süreçte ana ada olan Rarotonga'yı hiç görmemiştir. HMS Bounty'nin kaptanı Teğmen William Bligh 1789 yılında Aitutaki adasına çıkmıştır. Bligh aynı zamanda adalara Ekmek ağacını getiren kişi olmuştur. Tüm takımadalara Cook Adaları ismini Alman-Baltık amiral Johann von Krusenstern, Cook onuruna yaptığı dünya keşif gezisinin ardından vermiştir. Adalar bu ismi ile ilk defa 19. yüzyılın başında bir Rus deniz haritasında ortaya çıkmıştır.
19. yüzyılın başlarında adalara gelen ilk Avrupalı, Avustralyalı ve Yeni Zelandalı tüccarlar, sandal ağacı bulmak ve almak için yerli halk ile takas faaliyetlerinde bulunmuştur.

1888 yılında Büyük Britanya, yakın süreçte Tahiti'yi ilhak eden Fransa tehdidi nedeniyle adaları koruma altına aldı. Cook Adaları, dünya üzerinden kadınların seçimlere katıldığı ilk yer olmuştur. Her ne kadar kadınların seçme hakkı Yeni Zelanda yasalarından üç gün sonra kararlaştırılsa da, Rarotonga'da düzenlenen ve kadınların katıldığı seçimler 14 Ekim 1893 tarihi ile Yeni Zelanda'dan önce olması nedeniyle, bu hakkı kullandıran ilk yer olmuştur.
Cook Adaları, Cook Adaları Federasyonu adı ile 1891 yılından bu yana varlığını sürdüse de 1900 yılında Birleşik Krallık tarafından ilhak edilerek, 1901 yılından itibaren de yönetimsel olarak Yeni Zelanda Kolonisi'ne bağlandı. Bu süreçte 6 Eylül 1900 tarihinde ada liderleri tarafından yetkililere sunulan bir dilekçede, Niue dahil adaların Britanya topraklarına bağlanması talep edilmiş ve bu yönde bir dilekçe sunulmuştur. Ada yönetimi, Yeni Zelanda'nın atadığı ve adada yerleşik olarak bulunan komiser tarafından yürütülmekteydi. 1946 yılında adada ilk başlarda sadece danışma işlevi gören yerel konsey oluşturulmuştur. 1957 yılından itibaren seçimle üyelerini belirleyen yasama meclisi kurulmuş ve bu meclis zaman içerisinde anlam ve önem kazanmaya başlamıştır. 4 Ağustos 1965 tarihinde tam bağımsızlığını elde eden Cook Adaları, bağımsız bir meclis ve başbakan seçme haklarını elde etmiştir. Bu adıma rağmen tüm ada halkı elde edilen Yeni Zelanda vatandaşı olma hakkını korumuş, ada ise ilişkili devlet statüsü ile Yeni Zelanda ile işbirliği içerisinde olan bir ülke olmuştur.

Adanın idari yapılanmasında ada konseyleri, ilçe konseyleri ve köy komiteleri bulunmaktadır.

Cook Adaları'nın uluslararası statüsü özel bir niteliktedir. Cook Adaları bağımsız bir devlet konumunda olmasına rağmen Yeni Zelanda ile ilişkili devlet statüsündedir. Bu durum Cook Adaları tarafından kendi kaderini tayin etme hakkı olarak kabul edilmiş ve Birleşmiş Milletler genel meclisi tarafından da onaylanmıştır.
Cook Adaları kendi kendine yöneten, hukuken Yeni Zelanda'dan ayrı ve bağımsız bir ülkedir. Ada ülkesinin yasama ve yürütme organları Yeni Zelanda tarafından herhangi bir kısıtlamaya tabi değildir. Bunlarla birlikte Cook Adaları sakinlerinin tabii oldukları Cook Adaları vatandaşlığı bulunmamakta olup, tüm ada sakinleri Yeni Zelanda vatandaşı olarak sayılmaktadır. Ülkenin para birimi Yeni Zelanda doları ile bağlantılı olan Cook Adaları dolarıdır.
1973 yılında imzalanan bir anlaşma gereğince, Yeni Zelanda istişare mekanizması çerçevesinde adaların dış temsil ve güvenlik politikası görevlerini üstlenmiştir. Cook Adaları'nın, Yeni Zelanda ile yürüttüğü ilişki devlet statüsü, adanın yapacağı uluslararası antlaşmalara engel teşkil etmemektedir.
Cook Adaları, 1971 yılından bu yana Pasifik Adaları Forumu ile 1990 yılında kurulan Küçük Ada Ülkeleri İttifakı üyesidir. Cook Adaları, İngiliz Milletler Topluluğu'nun ortak üyelerinden olup, Birleşmiş Milletler'de bir üyeliği bulunmamaktadır.
Cook Adaları'nı bağımsız bir devlet olarak kabul ederek diplomatik ilişki kuran ülkeler ve bu ilişkiye başladıkları yıllar şu şekildedir:

Okyanusya
 Yeni Zelanda (1993)
 Avustralya (1994)
 Nauru (1994)
 Papua Yeni Gine (1995)
 Fiji (1998)
 Kiribati (2013)
 Marshall Adaları (2013)
 Niue (2013)
 Palau (2013)
 Samoa (2013)
 Solomon Adaları (2013)
 Tuvalu (2013)
 Vanuatu (2013)
 Mikronezya Federal Devletleri (2014)
 Tonga (2014)
Avrupa
 Portekiz (1995)
 Bosna-Hers

Delhi (Hintçe: दिल्ली; Pencapça: ਦਿੱਲੀ; Urduca: دلی; UFA: [d̪ɪlːiː]; bazen Dilli şeklinde adlandırılır. Orta Çağ'da Delhi birçok Hint imparatorluğunun başkenti idi ve kuzeybatı Hindistan ile Hint-Ganj ovaların arasındaki eski ticaret yollarında bulunan önemli bir şehir idi. Birçok antik ve Orta Çağ abide, arkeolojik alanı ve kalıntının bulunduğu yerdir. 1639'da Babür imparatoru Şah Cihan Delhi'de yeni bir duvarlı kent yaptırdı ve Dehli, 1649 ile 1857 yılları arasında Babür İmparatorluğu'nun başkenti idi.
Britanya, 19. yüzyılda Hindistan'ı ele geçirdikten sonra V. George, 1911'de başkentin tekrar Delhi olacağını ilan etmesine kadar başkent Kalküta'ya taşındı. 1920'ler boyunca yeni bir başkent, Yeni Delhi, yapılıyordu. 1947'de Hindistan'ın Britanya'dan bağımsızlığını kazanmasının ardından Yeni Delhi, ülkenin başkenti ve hükûmet koltuğu olarak seçildi.
Ülkenin her dört köşesinden Delhi'ye yapılan göçten dolayı Delhi çok karışık ve kozmopolit bir şehir olmuştur. Şehrin hızlı gelişimi ve kentleşmesi, nüfusun yüksek ortalama geliri ile şehri değiştirdi. Günümüzde Delhi, Hindistan'ın en önemli kültürel, siyasi ve ticarî merkezlerinden biridir.

Lonely Planet rehberi
Wikitravel rehberi11 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Delhi Sultanlığı (دلی سلطنت Delhi Saltanat) ya da Sultanat-ı Hint, 1206-1526 yılları arasında Hindistan'da hüküm sürmüş olan sultanlıktır.
Delhi Sultanlığı'nı Türk kökenli olan Kölemen Hanedanı (Hint 'Memlûk' Hanedanı; 1206-90) kurmuştur. Bu hanedanı sırasıyla Türk kökenli ama Peştunlar ile karışmış olan Halaci Hanedanı (1290-1320), Türk kökenli Tuğluk Hanedanı (1320-1413), yine Türk kökenli olup Peştunlar ile karışmış olan Seyyid Hanedanı (1414-51) ve son olarak da Peştun kökenli Ludî Hanedanı (1451-1526) takip etmiştir. 1526 yılında Delhi Sultanlığı yeni ortaya çıkan Babür İmparatorluğu tarafından fethedilmiştir.

İslâmiyet, Aşağı İndus Vadisine ilk olarak Emevîler devrinde girmişti. Sonraları Hindistan içlerine Müslüman askerî kuvvetlerini ilk getiren Gazneli hükümdarlarıdır. Gazneliler, Pencab Bölgesini ele geçirerek burayı Hindistan'daki dâimî merkezleri yaptılar. İktidarlarının sonuna doğru ise Lahor merkez olmuştur. Gazneliler'in yerini alan Gurlular için Pencab, Hindistan'ın fethi için önemli bir merkez olmuştur. Gurlu hanedanından 1173 yılından sonra Gazne'de hükümdar olan Şehâbüddîn (Mu'izzüddîn) Muhammed, Ganj Ovasında hâkimiyetini genişletti. Muînüddîn Çeştî'den aldığı işaretle, Ecmir'i fethetti. Emrindeki Türk asıllı kumandanlarından Kutbiddin Aybek'i bütün Hindistan'ın fethi ile vazifelendirdi. Hindistan'da islâmiyet'in yayılmasında önemli rol oynayan Mu'izzüddîn, 1206 yılında ölünce, Lahor'a giden Kutbüddin Aybeg, sultanlık teklifini kabul etti. Kuzey Hindistan'a hâkim olup, Delhi Sultanlığı'nın temelini attı. Ölen Mu'izzüddîn Muhammed'in kardeşi ve batı Gurluların sultânı Gıyâseddin Mahmud, bu durumu kabul edip Kutbüddin Aybeg'e, Melik unvanını verdi. Bu sırada, Sultan Mu'izzüddîn'in komutanlarından Tâceddin Yıldız, Gazne'de hüküm sürmekteydi. Kutbüddin Aybeg, onu yenerek Gazne'ye girdiyse de; ancak kırk gün kalabildi. Daha sonra Tâceddin Yıldız'ın baskısı üzerine Hindistan'a çekildi. Orada İslâmiyet'in yayılması için çalıştı. Fethettiği yerlere cami ve medreseler inşa edip, mümtaz ilim sahipleri ile şenlendirdi. Alimlere, fakir ve muhtaçlara maaşlar bağlattı. Sulh ve sükûnu sağlayıp, memleketinde her türlü zulme mâni oldu.
Kutbüddin Aybeg, 1210 yılında harp talimi için çevgan oynarken geçirdiği bir kaza sonunda ölünce, Delhi Sultanlığı dörde bölündü. Delhi'de Kutbüddin Aybeg'in oğlu Aram Şah, Badaun'da damadı Şemseddin İltutmuş, Yukarı Sint'te öbür damadı Kabaca, Bengal'de de Halaci emirlerinden Ali bağımsızlıklarını ilan ettiler. Birçok bölge de Hinduların eline geçti. Bazı devlet büyüklerinin teşviki ile İltutmuş, Aram Şah'ı mağlûb ederek Delhi’yi ele geçirdi ve tahta geçti. Diğer bölgelerde bağımsızlıklarını îlân eden komutanları da hâkimiyeti altına aldı ve Hindistan’da Türk-İslâm hâkimiyetini yeniden kurarak, sağlamlaştırdı.
Bu arada Moğollara mağlup olan Celâleddin Harezmşah, İltutmuş’a sığındı. Onu takip eden Moğollar, Hindistan’a girdiler ve birçok yeri yağmaladılar. Bir ara Mültan’ı kuşatmalarına rağmen netice elde edemeyip geri çekildiler. İltutmuş’un bacanağı ve kumandanlarından olan Kabaca, onlara başarı ile karşı koydu. Celâleddin Harezmşah, 1224 senesine kadar Hindistan’da kaldı. Çeşitli iç olaylara karıştı. Daha sonra Mükran yoluyla İran’a geçti. Moğollar'ın kuzeydeki Türk ülkelerine baskı yapmaları neticesi, Hindistan’a Türk göçleri başladı. Bunları ülkesine memnuniyetle kabul edip yerleştiren İltutmuş, bu sayede ordusunu da güçlendirdi.
İltutmuş, başarılı seferler düzenleyerek hakimiyet bölgesini genişletti. Vindhya Dağlarının kuzeyinde kalan bütün Hindistan’ı ele geçirdi. Abbasî halifesi Muntansır-billah tarafından tanınan Hindistan’ın ilk Müslüman-Türk sultanı oldu. Nasır ve Emîr-ül-Mü’minîn lakabını aldı. Bir ara İsmâilîler, öldürmeyi ve devleti ele geçirmeyi planladılarsa da muvaffak olamadılar. Delhi sultanlarının en büyüklerinden olan İltutmuş, büyük İslâm âlimi Kutbüddîn-i Bahtiyar Kâkî’nin talebelerinden idi. İslâmiyet’in Hindistan’da yayılması için çok gayret gösterdi. Ülkede birlik ve düzeni sağladı.
1236 yılında Karakarlara karşı çıktığı seferde hastalanan İltutmuş, Mayıs ayında öldü. Ölmeden önce kızı Râziye Sultan’ı veliaht tâyin etmişti. Beyler, oğulları olduğu halde kızını veliaht tâyin etmesine çok şaşırdılar. Sebebini sorduklarında; “Oğullarım gençlik eğlencelerine dalmışlardır. Hiç birisinde ülkeyi idare edecek kabiliyet yoktur, ölümümden sonra oğullarımdan hiç birinin veliahtlığa kızım kadar lâyık olmadıkları görülecektir” cevabını verdi.
İltutmuş vefat edince, devletin ileri gelenleri, vasiyetine rağmen, oğullarından Rükneddin Firuz'u tahta geçirdiler. İltutmuş'un önceden dedikleri çok geçmeden ortaya çıktı. Tahta geçen Firuz, eğlenceye daldı. Devlet idaresi, annesi Şah Terken Hâtun'un eline geçti. Şah Terken'in zalimane idaresi ve hanedan ailesinden birçok kişiyi ortadan kaldırmak istemesi, hattâ İltutmuş'un oğlu Kutbeddîn Muhammed'i öldürtmesi, valilerin ayaklanmalarına sebep oldu. Altı ay hüküm süren Fîrûz, çıkan isyan sonucu yakalanıp öldürüldü. Sonunda Râziye Sultan, Delhi halkı ve ordu kumandanlarının bir bölümü tarafından sultan ilan edildi.
İslâm dünyâsında hükümdarlık yapan ender kadınlardan biri olan Raziye Begüm, birçok güçlüklerle karşılaştı. Bu devirde İltutmuş'un komutanlarından kırk tanesi devlet idaresine hâkim duruma gelmişti. Bunlar, Habeş asıllı Cemâleddîn Yakut'un yüksek görevlere getirilmesine karşı çıkarak isyan ettiler. Raziye Begüm, ayaklananların üzerine yürüdüğü sırada, Cemâleddîn Yakut, isyan eden beyler tarafından öldürüldü.
Raziye Begüm da yakalanıp Taberhind valisi İhtiyârüddîn Altuniye'ye teslim edildi. Bu durumu öğrenen Delhi'deki beyler, 1240 senesinde İltutmuş'un oğullarından Müziddin Behram'ı tahta çıkardılar. Râziye Sultan, İhtiyârüddîn ile evlenerek tahtı yeniden ele geçirmeğe çalıştı ise de öldürüldü. Müziddin Behram ve ondan sonra tahta geçen Alaaddin Mesud Şah devleti idare edecek güç ve kudrete sahip olmadıkları için, kısa sürede azledildiler.
Alaaddin Mesud Şah'dan sonra, İltutmuş'un en küçük oğlu Nâsırüddin Mahmûd tahta çıkarıldı. Dindar ve müşfik bir hükümdar olan Mahmûd Şah, devleti idare edecek kabiliyete sahip değildi. Bu sırada İltutmuş'un Memlûklerinden (köle) biri olan ve soyca Kıpçak Türklerine dayanan Balaban, büyük bir nüfuz kazanmıştı. Devletin idaresinde başarısız olan sultanlar yüzünden Delhi Sultanlığı'nın varlığı tehlikeye düştü. Moğollar; Sind, Mültan ve Batı Pencap'a girdiler. 1241 senesinde Lahor'u yağmaladılar. Kırklar diye bilinen komutanlar arasında kıskançlık yüzünden parçalanmalar baş gösterdi. Guvvalyar ve Rantambor bölgeleri devletin elinden çıktı. Do'ab'daki Hint yol kesiciler yüzünden, Bengal ile haberleşme tamamen kesildi.
Balaban, süratle harekete geçerek, muhtelif bölgelerde isyanları bastırdı. Hint kabilelerini, racaları ve bazı emirleri cezalandırdı. 1247 senesinde Kâlinca ile Kama arasındaki bölgeyi ele geçirdi. Bir sene sonra Rantambor'a yapılan seferde başarı elde edilemedi. 1251 senesinde ise Guvvalyar ve Narvar hükümdarı Çaharadeva'ya karşı başarılı bir sefer düzenledi. Balaban'ın başarıları, ordu ve halk arasında kuvvet ve kudretinin artması ve yetkileri sebebiyle kıskanmalara yol açtı. Bunların başında Hint dönme İmâdeddîn Reyhan bulunuyordu, İmâdeddîn Reyhan, Balaban'ı çekemeyen komutanlardan bir kısmı ile iş birliği yaparak, Sultan Mahmud'un gözünden düşürmeye muvaffak oldu. Neticede nüfuzunu kullanamayan Balaban vazifeden alındı. Vazifeden ayrılması, idarenin aksayıp bozulmasına sebep oldu. Delhi sokaklarında asayiş sağlanamaz hâle geldi. Devletin kötü akıbete sürüklendiğini gören Kırklar diye bilinen komutanlar ile vilayetlerin başındaki melikler, Balaban ile birleşerek Delhi'ye yürüdüler. İmâdeddîn Reyhan'ı vazifeden uzaklaştırarak görevi tekrar Balaban'a verdiler. Düzen ve intizâmı yeniden sağlayan Balaban, bağımsızlıklarını îlân için hazırlanan büyük valilere karşı seferler düzenledi. Önce 1255 senesinde Sultan'ın annesi ile evli olan Oudh hâkimi Kutluğ Hân'ın isyanını bastırdı. 1257 senesinde tekrar Hindistan'a giren Moğollara karşı büyük bir ordu hazırladı. Moğolların geri çekilmelerini fırsat bilerek birlikleri ile orduya katılmayan bazı vali ve beylerin üzerine yürüdü. Bunları sindirdi ve birçoğunu affetti. 1260 senesinde Moğol akınları sırasında Delhi ordusunun birçok devesini çalmış ve orduyu felce uğratmış olan ve dağlık Sivalik mevkîinde bulunan hindûların üzerine yürüdü. Sultan Nâsıreddîn Mahmûd Şâh'ın 1266 yılında ölümü üzerine, iktidarın gerçek hâkimi olan Balaban, Gıyâseddîn lakabı ile tahta çıktı.
Tahta çıkar çıkmaz, merkez ordusunu yeniden düzenledi. Asayişi bozan Hinduları ve Delhi civarındaki haydutları şiddetle cezalandırdı. Me'mûrlar arasında disiplini sağladı ve iktâlar konusunu ele aldı. O, iktâ olarak dağıtılan toprakların mülkiyet hakkının devlete ait olduğunu kabul ediyordu. Fakat askerî sınıfın şikâyeti ve ricaları üzerine bu konudaki karârını uygulamaya koymadı.
Balaban, idaresi altında büyük bir ordu bulunmasına rağmen, sultanlığın kaybettiği toprakları geri almak için fazla bir gayret göstermedi. Tek düşüncesi, hudutları tehdit eden Moğollara karşı hazırlıklı olmaktı. Bu gayeyle Sind ve Batı Pencap'ın idaresini yeniden düzenledi. Bölgeye önce Şir Hân'ı, ölümünden sonra oğlu Muhammed Hân'ı vali tâyin etti. Diğer oğlu Mahmûd Buğra Hân ise, bir ordu ile kuzeyde bulunuyordu. 1279 senesinde Moğollar, Pencap'a saldırdılar. Delhi Sultanlığı topraklarında epeyce ilerleyerek Sütlüce ırmağını aştılar fakat bozguna uğratıldılar. Moğollar, Balaban'ın sağlığında bir daha Delhi Sultanlığı topraklarına saldırmaya cesaret edemediler.
Moğol saldırısını fırsat bilen Bengal valisi Tuğrul Hân ayaklanarak, bağımsızlığını îlân etti. Balaban, Moğolları yendikten sonra bu vali üzerine iki ordu gönderdi. Her iki ordunun da yenilmesi üzerine kuzeyde bulunan oğlu Buğra Hân'ın ordusunu da yanına alarak Bengal üzerine yürüdü. Tuğrul Hân, hazînesini ve fillerini alarak Orissa ormanlarına sığındı ise de ele geçirilerek öldürüldü. Bengal valiliğine oğlu Mahmûd Buğra Hân'ı t

Doğu Hindistan Şirketi, İngiliz Doğu Hindistan Şirketi veya Britanya Doğu Hindistan Şirketi, (İngilizce: East India Company) Kraliçe'den Hint Okyanusu bölgesinde ticaret yapmak için ayrıcalık alabilen deniz tüccarları tarafından 31 Aralık 1600'de kurulan bir İngiliz ve daha sonra bir Britanyalı anonim şirketiydi.
1588'de Sir Francis Drake komutasındaki İngiliz donanmasının İspanya donanmasını ağır bir yenilgiye uğratmasından sonra, İngiliz ticaret gemileri okyanuslarda daha etkin faaliyet göstermeye başlayıp özellikle Hindistan seferlerine başladılar. Denizci tacirler bir araya gelip sermayelerini arttırırlarken, İngiltere kraliçesi I. Elizabeth'den de ayrıcalıklar almaya çalıştılar. Sonunda 31 Aralık 1600'de Doğu Hindistan Şirketi için bu ayrıcalıkları almayı başardılar. Doğu Hindistan Şirketi veya İngiliz Doğu Hindistan Şirketi, Doğu Hint Adaları'yla ticaret amacıyla kurulmuş olan; ama daha çok Hint altkıtasıyla ticaret yapan bir İngiliz (1707'den sonra Britanya) anonim şirketiydi. Doğu ve Güneydoğu Asya'da bir ticaret tekeli olarak ortaya çıkan şirket zamanla politik bir oluşum hâline geldi. 18. yüzyılın başlarından 19. yüzyılın ortalarına kadar Britanya emperyalizminin bir aracı olarak kullanıldı. 19. yüzyılda Çin'deki faaliyetleri Britanya etkisinin Çin'e yayılmasında etkili oldu.
Şirkete 1600 yılında kraliyet imtiyaznamesi verilmiştir, bu da onu Avrupa'daki diğer Doğu Hindistan şirketleri içerisinde en eskisi yapmaktadır. Şirketin hisseleri zengin tüccarlara ve asilzadelere aitti. Hükûmetin hiç hissesi yoktur ve şirket üzerinde sadece dolaylı kontrole sahipti. Şirketin kendine ait büyük bir ordusu mevcuttur ve bu orduyla Hindistan'ın önemli bölümünü kontrol etmekteydi.
Şirketin ana ticaret maddeleri afyon (uyuşturucu), pamuk, ipek, çivit boyası, tuz, güherçile ve çaydı. Şirket Hindistan'ın büyük kısmını yönetimi altına aldı, bu bölgelerde askerî güç kullandı. Hindistan'da şirket yönetimi etkin olarak 1757'de Plassey Muharebesi'yle başladı ve 1858 yılına kadar devam etti. 1857 Hint Ayaklanması'nın ardından 1858 Hindistan Hükümeti Yasasıyla Britanya kraliyetine Hindistan'da doğrudan yönetimi verildi. Şirket 1773 Düzenleme Yasası'yla 1874 yılında feshedildi.

Egemenlik ya da hâkimiyet, bir toprak parçası ya da mekân üzerindeki kural koyma gücü ve hukuk yaratma kudretidir. Bu güç siyasi erkin dayattığı yasallaşmış bir üst iradeyi ifade etmektedir.
Egemenlik aynı zamanda bir devletin ülkesi ve uyrukları üzerindeki yetkilerinin tümünü ifade eder. Bir başka deyimle egemenlik, devleti başka tüzel kişiliklerden ve örgütlenme biçimlerinden (örneğin şirketlerden, derneklerden, kulüplerden, çetelerden, din ve mezhep birliklerinden, feodal bağlılık ve yönetim birimlerinden) ayıran özelliktir. Egemen olmayan devlet olmaz; kaynağını devletten almayan egemenlik de olmaz.

Orta Çağ Avrupası'nın büyük bir bölümünde, kaynağını kralla vasalleri veya vasallerle diğer yerel güç odakları arasındaki sözleşmelerden alan feodal ilişkiler egemendi. Bunun yanı sıra, çeşitli derecelerde bağımsız olan şehirler, köy birlikleri, federasyonlar, ortak yönetim alanları vb. mevcuttu. Ayrıca bazı yönleriyle krala bağlı, bazı yönlerden tamamen bağımsız olan Kilise de önemli bir siyasi güçtü.
Modern krallıkların ortaya çıkmasıyla birlikte, devleti devlet yapan temel hak ve yetkilerin tanımlanması sorunu ortaya çıktı. Fransız hukukçu Jean Bodin (1530-1596) modern egemenlik kuramının kurucusu sayılır. 1576'da yayımladığı Les six livres de la république (Devlet'e Dair Altı Kitap) adlı eserde Bodin egemenliği "Devlet'in mutlak ve kalıcı gücü" olarak tanımladı. "Mutlak", egemenliğin bölünemeyeceği ve paylaşılamayacağı anlamındaydı (ancak bu mutlaklık sadece kamu hakları alanındaydı ve bireyin özel haklarına tecavüz edemiyordu). "Kalıcı" olması ise bu gücün hükümdarın ölümü ile sona ermediği ve bireylerden bağımsız olduğunu gösteriyordu. Egemenlik belirtilerinin bir bölümünü hükümdar şahsen kullanabilir, bir bölümünü memurlarına ve kurumlara kullandırabilirdi. Ancak egemenliğin kendisi devredilemezdi.
17. yüzyılda Hollandalı hukukçu Hugo Grotius (1583-1645) modern devletler hukukunun ilkelerini egemenlik kavramıyla temellendirdi. 1648 Westfalya Barışı ile, egemen devletlerin hukuki eşitliği ilkesi modern Avrupa devletler sisteminin temeli olarak benimsendi. 17. ve 18. yüzyıllarda Hobbes, Locke, Montesquieu, Rousseau gibi düşünürler egemenlik hakkının felsefi ve analitik temelleri üzerinde günümüze dek etkili olan düşünceler ürettiler.
Montesquieu (1689-1755), 1745'te yayımladığı Esprit des Lois (Kanunların Ruhu) adlı eserinde, egemenliğin üç uygulama alanını birbirinden ayırarak, yasama, yürütme ve yargı erklerinin dengelenmesinin önemine değindi. 1789'da kabul edilen ABD Anayasası, Montesquieu'nün görüşlerinin etkisiyle, yasama, yürütme ve yargının mükemmel denge içinde olacağı bir Devlet düzeni tasarladı.

Egemenlik unsurları aşağıdaki gibi sıralanabilir.

Mutlaktır, başka bir güç tarafından sınırlandırılmamıştır.
Bölünemez ve devredilemezdir.
Sürekli ve kesintisizdir.

Klasik dönem düşünürlerinin hemen hepsinde egemenliğin nihai kaynağı olarak halkın iradesi gösterilir. Roma hukukundaki omnis imperium ex populo ilkesi bu düşüncenin kaynağıdır. Devletin bir "Toplum Sözleşmesi" ile kurulduğu görüşü de aynı düşünceyi ifade eder. Ancak ilk kaynağı halk olan egemenliğin nasıl ve ne ölçüde hükümdara aktarıldığı, sınırlarının ne olduğu, o sınırlar aşıldığı zaman hangi tedbirlere başvurulacağı, egemenlik aktarımından sonra halkta hangi bakiye güçlerin kaldığı, tartışma konuları olarak kalır. Egemenliği halka dayandıran görüşle demokrasi fikri ilk kez 19. yüzyılda bağdaştırılmaya başlamış ve ancak 20. yüzyılın ikinci yarısında genel kabul görmüştür.

Devletin kökeni
Toplumsal Sözleşme
Leviathan

Eşgüdümlü Evrensel Zaman ya da özgün kısaltmasıyla UTC, dünya genelinde saatleri ve zamanı düzenlemek için kullanılan temel zaman standardıdır. Mevcut zaman için bir referans noktası oluşturarak günlük zaman ve zaman dilimlerinin temelini oluşturur. UTC, uluslararası iletişimi, navigasyonu, bilimsel araştırmaları ve ticareti kolaylaştırır.
UTC, çoğu ülke tarafından yaygın olarak benimsenmiştir, günlük kullanımda ve yaygın uygulamalarda Greenwich Ortalama Zamanı'nın (GMT) fiili halefidir. Bilimsel araştırma, navigasyon ve zaman ölçme gibi özel alanlarda, UTC ile birlikte UT1 ve Uluslararası Atom Saati (TAI) gibi diğer standartlar da kullanılır.
Dünya çapında yüzlerce atom saatinden elde edilen ağırlıklı bir ortalama olan TAI'ye dayanır. UTC, şu anda kullanılan başlangıç meridyeni olan 0° boylamda ortalama güneş zamanına yaklaşık bir saniye kadar yakındır ve yaz saati uygulamasına göre ayarlanmaz.
Dünya genelinde zaman ve frekans iletimlerinin koordinasyonu 1 Ocak 1960 tarihinde başlamıştır. UTC ilk olarak 1963 yılında resmi bir standart olarak benimsendi ve 1967 yılında "UTC" kısaltması Eşgüdümlü Evrensel Zaman'ın resmi kısaltması oldu. UTC'nin mevcut versiyonu, Uluslararası Telekomünikasyon Birliği (ITU) tarafından tanımlanmaktadır.
UTC'nin kabul edilmesinden bu yana, özellikle 1972'de eklenen artık saniyelerle çeşitli ayarlamalar yapılmıştır. Son yıllarda, özellikle artık saniyelerin zaman zaman dünya çapındaki zaman ölçme sistemlerini bozması ve bu nedenle de zaman ölçme sisteminden tamamen kaldırılması tartışmalarıyla beraber, UTC alanında önemli gelişmeler yaşanmıştır. Ağırlıklar ve Ölçüler Genel Konferansı (CGPM) 2035 yılına kadar, artık saniyeleri ortadan kaldıracak yeni bir sistemi UTC'ye uyarlamak için bir karar almıştır.

Greenwich Ortalama Zamanı

NIST'in SSS sayfası
Hassas saat ayarı

Falkland Adaları (İngilizce: Falkland Islands) ya da Malvina Adaları (İspanyolca: Islas Malvinas İspanyolca telaffuz: [malˈβinas]) Güney Atlas Okyanusu'nda Patagonya'nın 480 km doğusunda bulunan takımadalar. Yaklaşık 12.000 km²'lik yüz ölçümüne sahip olan takımada Doğu Falkland, Batı Falkland ve 776 küçük adadan meydana gelir. Britanya Denizaşırı Toprakları'ndan biri olan Falkland Adaları içişlerinde serbest, dışişlerinde ve savunmada ise Birleşik Krallık'a bağlıdır. Adalar'ın başkenti Doğu Falkland'daki Stanley'dir. Birleşik Krallık, Arjantin'in adalar üzerindeki taleplerine rağmen 1833'te egemenliğini ilan etmiştir.
Falkland'ın keşfedilmesi ve ardından kolonizasyonu Avrupalılar açısından oldukça tartışmalı bir dönemdir. Çeşitli dönemlerde adalar Fransız, Britan, İspanyol ve Arjantin yerleşimlerine sahne olmuştur. Nisan 1982'de Arjantin güçleri adaları işgal etse de iki ay sonra Falkland Savaşı sonucunda Birleşik Krallık egemenliğini yeniden kurmuştur.
Askerî personel dışında 2932 kişilik nüfusa sahip adalardaki nüfusun çoğu Britanya kökenli Falkland Adalılar'dır. Diğer önemli etnik gruplar Fransızlar, Cebelitarıklılar ve İskandinavlardır. Birleşik Krallık, Saint Helena ve Şili'den göçenler neticesinde nüfusun azalması önlenmektedir. Resmî ve en çok konuşulan dilin İngilizce olduğu adaların halkı 1983 Britanya Vatandaşlığı Yasası'nın bir sonucu olarak Birleşik Krallık vatandaşıdır.
Antartinaaltı okyanusal ve tundra iklimlerinin buluştuğu yerde bulunan adalarda 700 metreye ulaşan dağ zincirleri bulunur. Diğer bölgelerden getirilen kuş türlerinin adaya yerleşmesi neticesinde yaşanan rekabet sonucu yavrulamalarında azalma görülse de adalar büyük bir kuş popülasyonunu barındırır. Adaların en önemli ekonomik faaliyetleri balıkçılık, turizm, koyun çiftlikleri ve yüksek kalitede yün ihracıdır. Falkland Adaları hükûmeti tarafından lisanslandırılan petrol arama faaliyetleri Arjantin'le yaşanan kıta sahanlığı sorunu neticesinde tartışmalıdır.

Adaların keşfi İspanyollar ve İngilizler tarafından iddia ediliyor. 1520'den hemen sonraki bol miktardaki haritacılık, Falkland Adaları'nın, İspanya Kralı'nın hizmetindeki Ferdinand Macellan'ın seferi üyeleri tarafından görüldüğünü öne sürüyor. En olası versiyon, Falkland Adaları'nın 1520 yılında “San Anton” gemisinin komutanı ve İspanya Kralı'nın hizmetindeki Ferdinand Macellan'ın seferinin bir üyesi olan Portekizli denizci Esteban Gómez tarafından keşfedildiğini ileri sürüyor. Esteban Gómez, Macellan Boğazı yakınlarındaki keşif gezisinden vazgeçti ve 6 Mayıs 1521'de İspanya'ya döndü. Esteban Gómez dönüşü sırasında daha sonra “Sanson y de los Patos Adası” ve “Sanson Adaları” olarak adlandırılan bazı adaları keşfetti. “Sanson”, Esteban Gómez'in gemisinin adı olan “S. Anton'nun” hatalı versiyonudur.

Keşif sonucunda Falkland Adaları şu haritalarda “Sanson y de los Patos Adaları” ve “Sanson Adaları” olarak görünmeye başladı: Diego Ribero (1527, 1529), Alonso de Santa Cruz (1541), Agnese Battista (1536). -1545), Sebastián Cabot (1544), Darinel (1555), Bartolomeu Velho (1561), Diego Gutiérrez (1562), Giacomo Gastaldi (1562), Giorgio Sideri (1563), Joan Martinez (1572, 1582 ve 1587), José Rosazio (1580), André Thevet'in 1586 tarihli “Le grand insulaire et pilotage” adlı eserinde vb. Bartolomé Olives'in 1562 tarihli “Mundus Novus" haritasında “Illas de Santon” olarak ve Joan Oliva'nın 1580 tarihli “Patagonia” haritasında “Islas de S. Anton” olarak görünüyor.
1600 yılında Hollandalı denizci Sebald de Weert Falkland Adaları'nı gördü. İngiliz kaptan John Strong 1690'da adalara bilinen, ilk kayıtlı ayak basmayı gerçekleştirmiştir. Strong, iki ana ada arasındaki kanalı Britanyalı denizci Viscount Falkland'ın adına Falkland olarak adlandırılmıştır. Daha sonra bu ad tüm ada grubunun adı olarak kullanılmaya başlanmıştır.
5 Nisan 1764'te Louis Antoine de Bougainville, Fransa kralı XV. Louis adına Falkland Adaları'nın mülkiyetini resmen aldı. Adalara, yelken açtıkları Saint-Malo limanının anısına Malouines adı verildi. Falkland Adaları'ndaki ilk yerleşim yeriydi.
12 Ocak 1765'te John Byron, Batı Falkland'ın batısındaki küçük bir ada olan Saunders Adası'na çıktı ve burayı Kral III. George adına ele geçirdi. 1766'da Port Egmont'u kurdu.
1766'da İspanya'nın Port Louis'in kuruluşunu protesto etmesinin ardından Fransa, Falkland Adaları üzerindeki İspanyol egemenliğini tanıdı. 4 Ekim 1766'da İspanya Kralı III. Carlos, Falkland Adaları Hükûmeti'ni Buenos Aires Valisi ve Başkomutanına bağlı olarak kuran bir kararname yayınladı. Yüzbaşı Felipe Ruiz Puente, Falkland'ın ilk valisiydi. 1 Nisan 1767'de Fransa, koloniyi resmi olarak İspanya Krallığı'na devretti ve Port Louis'in adı Puerto de la Soledad olarak değiştirildi ve Malouines, Malvinas olarak İspanyolcalaştırıldı.
1770 yılında İspanyollar Egmont Limanı'na saldırdı ve İngilizleri Falkland Adaları'ndan kovdu. İngiliz donanmasının sınır dışı edilmesi iki ülkeyi savaşın eşiğine getirdi. 1771'de yapılan anlaşmaya göre İngilizler Egmont Limanı'na döndü. İspanya yalnızca Egmont Limanı'nı iade etti ve Falkland Adaları üzerindeki egemenlik haklarına çekince etti. İngiltere, anlaşmada İspanyol egemenliğinin korunmasına ilişkin herhangi bir çekince veya itirazda bulunmadı.
25 Mayıs 1810'da Arjantin fiilen İspanya'dan bağımsız hâle geldi ve kendi otoritesi altında kendi kendini yönetmeye ve kendi yasalarını dikte etmeye başladı. O tarihten itibaren Arjantin, “uti possidetis iuris” ilkesine dayanarak İspanya'nın Falkland Adaları üzerindeki haklarını devraldı.
6 Kasım 1820'de David Jewett, Río de la Plata'nın (Arjantin'in eski adı) Birleşik Eyaletleri adına Falkland Adaları'nın mülkiyetini resmen aldı. Tören, ünlü İngiliz kâşif James Weddell ile diğer Amerikalı ve İngiliz kaptanların huzurunda gerçekleşti. Büyük Britanya bu mülkiyete herhangi bir çekince veya itirazda bulunmadı.
1825'te Büyük Britanya ve Río de la Plata'nın Birleşik Eyaletleri, Büyük Britanya'nın Arjantin'i egemen ve bağımsız bir devlet olarak tanıdığı Dostluk, Ticaret ve Denizcilik Antlaşması'nı imzaladı. Büyük Britanya, antlaşmada Falkland Adaları'na ilişkin herhangi bir çekince veya itirazda bulunmadı.
1826'da Luis Vernet Puerto de la Soledad'ı kurdu ve 1829'da Arjantin, Luis Vernet'i Falkland Adaları'na vali olarak atadı. 1831'de bu yerleşim, Amerikan firkateyni “Lexington” tarafından yok edildi, çünkü adaların Arjantinli valisi Luis Vernet, balıkçılık hakları konusundaki anlaşmazlık nedeniyle bir Amerikan balina avcılığı gemisine el koydu.
3 Ocak 1833'te İngilizler, Falkland Adaları'nı zorla işgal ettiler, Arjantin yetkililerini ve halkını sınır dışı etti ve onların yerine, o zamandan beri Arjantin halkının yerleşmesini önlemek için kısıtlayıcı önlemler getiren İngiliz tebaasını getirdi. Arjantin'e yönelik bu İngiliz askerî saldırısı, iki ülke arasındaki toprak anlaşmazlığını başlattı. 17 Haziran 1833'te Arjantin İngiliz işgâlini protesto etti ve ayrıca 1841, 1849, 1884, 1887, 1888, 1908, 1919, 1926, 1927, 1933, 1937, 1938, 1939, 1946'da protestolar ve egemenlik haklarına çekinceler etti ve o zamandan beri her yıl Birleşmiş Milletler'de.
Bölgede meydana gelen ilk silahlı çatışma olan Birinci Falkland Savaşı, Alman ve İngiliz savaş gemilerinin birbirlerini takip ederken meydana gelen çatışmadır. Savaşta Almanlar Scharhorst, Gneisenau, Nürnberg ve Leipzig savaş gemilerini kaybettiler. Savaş kesinlikle adaları ele geçirmek gayesiyle yapılmamıştı.

20. yüzyılın ilk yarısı içinde taraflar iddia ve taleplerini sürdürürken, bir sonuca varılamıyordu. Milletlerarası Adalet Divanının selahiyetinin Arjantin tarafından tanınmaması üzerine, Divan da bölge hakkında hakemlik yapmayı reddetti. 1964'te Arjantin, BM'nin Sömürgeler Komisyonundan kanunun aracısız olarak iki toplumlu görüşmelerle sürdürülmesini istedi. Ancak her iki tarafın da taleplerinde kesin fikirli olması, bu girişimin de sonuçsuz kalmasına sebep oldu. 1977'de bu statüdeki görüşmeler tekrar başladı. 1980'de İngiltere, ada halkının fikirlerini sorarak, İngiliz yönetiminin devamının arzu edildiğini Arjantin'e bildirdi.
1982'de Arjantin'deki siyasi durum sebebiyle bölgede ikinci bir savaş meydana geldi. 19 Mart'ta Falkland'a bağlı olan Güney Georgia, 2 Nisan'da da Falkland Arjantinliler tarafından işgal edildi. 20 günlük bir seyirden sonra, bölgeye ulaşan İngilizler tarafından 25 Nisan'da Güney Georgia'dan çıkarıldılar. Arjantinliler'in elinde bulunan Falkland'a ilk saldırı ise 4 Mayıs'ta havadan yapıldı. Ertesi gün Arjantin Cumhurbaşkanı Leopoldo Galtieri bu saldırıda çok büyük kayıp verdiklerini açıkladı. 2 Mayıs'ta da bir İngiliz denizaltısı, Falkland adalarından 350 km uzaklıkta bulunan bir Arjantin kruvazörünü batırarak, 350 denizcinin ölümüne yol açmıştı. Çeşitli arabuluculuk teşebbüsleri sonuçsuz kaldı. 15 Mayıs'ta, Batı Falkland'daki bir havaalanına saldıran İngilizler 29 Mayıs'ta Doğu Falkland'daki Ghose Freen'i ele geçirdi. 
Sonunda Arjantin birlikleri teslim oldu.
Savaş sırasında ve sonunda hem İngiltere hem de Arjantin'de çeşitli kabine değişiklikleri meydana geldi. Savaşın baş sorumlusu olarak itham edilen Arjantin Cumhurbaşkanı Galtieri kısa bir süre için tutuklanırken, Birleşik Krallık'ta Thatcher hükûmeti yaklaşan seçimler öncesinde büyük bir prestij kazanmış oldu.

Falklandlar fizikî yapı bakımından genellikle dağlıktır. Batı Falkland'ın en yüksek noktası olan Adam Tepesi, Doğu Falkland'ın en yüksek yeri Viskorne Tepesi (705 m) ile aynı yüksekliktedir. Kıyılar genellikle kayalık ve girintili çıkıntılıdır. Med-Cezir hadisesi kıyıların şekillenmesinde büyük rol oynamıştır. Yine kıyıların oyulmasında önemli bir sebep de buzullar olmuştur. Falkland'a serin ve nemli okyanus iklimi hakimdir. Yıllık yağış 600 mm'nin üzerinde, yıllık sıcaklık ortalaması ise 10 °C civarındadır. Nemli iklim ve kuvvetli okyanus rüzgârları arazinin kıraç bir durum arz etmesine sebep olmuşlardır. Bitki örtüsüne insan boyunda Tusso otları hakim olmakla birlikte, söğüt ve kayın ağaçları da görülür.

Falkland'da yaşayan 2105 kişinin yarısından fazlası Port St

Fiji, resmî adıyla Fiji Cumhuriyeti (Fijice: Matanitu Tugalala o Viti, Fiji Hindi: फ़िजी गणराज्य), Güney Pasifik Okyanusu'nda, Okyanusya'nın bir parçası olan Melanezya'da yer alan bir ada ülkesidir. Yeni Zelanda'nın yaklaşık 2.000 km (1.300 mil) kuzey-kuzeydoğusunda bulunur. Fiji, yaklaşık 110'u sürekli yerleşim yeri olan 330'dan fazla ada ve 500'den fazla küçük adadan oluşan bir takımadadır ve toplam kara alanı yaklaşık 18.300 kilometrekaredir (7.100 mil kare). En dıştaki ada grubu Ono-i-Lau'dur. Toplam nüfusun yaklaşık %87'si iki büyük ada olan Viti Levu ve Vanua Levu'da yaşamaktadır. Fijililerin yaklaşık dörtte üçü, başkent Suva'da veya Nadi (turizmin başlıca yerel endüstri olduğu) veya Lautoka (şeker kamışı endüstrisinin baskın olduğu) gibi daha küçük kentsel merkezlerde, Viti Levu kıyılarında yaşamaktadır. Viti Levu'nun iç kesimleri, arazi yapısı nedeniyle seyrek yerleşimlidir.
Fiji adalarının büyük çoğunluğu, yaklaşık 150 milyon yıl önce başlayan volkanik aktivite sonucu oluşmuştur. Vanua Levu ve Taveuni adalarında günümüzde hala bazı jeotermal aktiviteler meydana gelmektedir. Viti Levu'daki jeotermal sistemler volkanik kökenli değildir ve düşük sıcaklıkta yüzey deşarjlarına sahiptir (yaklaşık 35 ila 60 santigrat derece (95 ila 140 °F) arasında). 
İnsanlar MÖ ikinci binyıldan beri Fiji'de yaşamaktadır; önce Avustronezyalılar, daha sonra Melanezyalılar ve bazı Polinezya etkileri. Avrupalılar Fiji'yi ilk olarak 17. yüzyılda ziyaret ettiler. 1874'te, Fiji'nin kısa bir süre bağımsız bir krallık olduğu bir dönemin ardından, İngilizler Fiji Kolonisi'ni kurdu. Fiji, 1970'e kadar bir Kraliyet kolonisi olarak faaliyet gösterdi, daha sonra bağımsızlığını kazandı ve Fiji Dominyonu olarak bilindi. 1987'de, bir dizi darbenin ardından, iktidara gelen askeri hükûmet onu cumhuriyet ilan etti. 2006'daki bir darbede Komodor Frank Bainimarama iktidarı ele geçirdi. 2009'da Fiji Yüksek Mahkemesi şu kararı verdi: Askeri liderlik hukuka aykırıydı. Bu noktada, ordunun nominal devlet başkanı olarak tuttuğu Başkan Ratu Josefa Iloilo, 1997 Anayasasını resmen yürürlükten kaldırdı ve Bainimarama'yı geçici başbakan olarak yeniden atadı. Daha sonra 2009'da Ratu Epeli Nailatikau, Iloilo'nun yerine başkan oldu. Yıllarca süren gecikmelerin ardından 17 Eylül 2014'te demokratik bir seçim yapıldı. Bainimarama'nın FijiFirst partisi oyların %59,2'sini kazandı ve uluslararası gözlemciler seçimi güvenilir buldu.
Fiji, bol orman, mineral ve balık kaynakları sayesinde Pasifik'teki en gelişmiş ekonomilerden birine sahiptir. Para birimi Fiji dolarıdır ve başlıca döviz kaynakları turizm sektörü, yurtdışında çalışan Fijililerden gelen havaleler, şişelenmiş su ihracatı ve şeker kamışı ihracatıdır. Yerel Yönetim ve Kentsel Gelişim Bakanlığı, Fiji'nin yerel yönetimini denetler. Bu, şehir ve kasaba meclisleri şeklinde kendini gösterir.

Fiji'de 17. yüzyılda Avrupalı kâşiflerden uzun süre önce de insanlar vardı. Fiji'de yapılan kazılarda küçük yerleşimlerde çanak çömlek türünde eski kalıntılar bulunmuştur. Fiji yerleşim yerlerinde yapılan kazılar sonucu M.Ö. 1000 yıllarına ulaşan buluntulara rastlanmıştır. Ancak büyük Pasifik göçünün sorusuna hâlâ cevap bulunamamıştır. 1643'te Hollanda'li kâşif Abel Tasman'ın, büyük güney kıtasını aramaya giderken Fiji'yi ziyaret ettiği biliniyor.
XIX. yüzyıla kadar Avrupalı yerleşimciler, yerleşimlerine devam etmiştir. Adalar, 1874'te bir sömürge olarak İngiliz kontrolünün altına girdi. İngilizler tarafından adalara Hint işçiler getirildi. 1970'te önce krallık olarak bağımsızlığını ilan etti. Fiji'ye, Hint-Fijili (Hindistan'dan getirilen Hintlere verilen ad) toplumu egemendi. 1987'de gerçekleştirilen müdahale sonucu cumhuriyet ilan edildi ve başarılı iki askerî darbe ile, Fiji'nin hâkimiyetindeki Hint ve Fiji ortaklığı sona erdirildi. Çünkü Hint kökenliler İngiliz egemenliği altında kalmak isterken Fijili yerli halk bağımsızlık taraftarıydı. Bu yüzden askerî darbeler olmuştur. Daha sonra Hint kökenliler Hindistan'a göç etmek zorunda kalmışsa da ülkede kalan Hint kökenliler vardır. Bu göç insan kaybına ve ekonomik durgunluğa neden olmuştur.

Fiji, bir parlamenter cumhuriyettir. İlk yerli vali George Cakobau, eski meclis başkanı Epeli Nailatikau, ülkenin kurucusu Kamisese Mara gibi ülkenin pek çok önemli siyasi, akademik ve askeri ismi Ratu Cakobau'nın soyundan gelmektedir.

Fiji, 322 adadan (106'sı ıssız) ve 522 küçük adacıktan oluşur. En önemli adaları, Viti Levu ve Vanua Levu'dur. Adalar, tropikal ormanlarla çevrilidir. Yükseklik 1,300 metreye (4,250 ft) kadar ulaşır. Viti Levu, başkent Suva'ya ev sahipliği yapar. Diğer önemli şehirler, (Uluslararası havaalanının bulunduğu yer) Nadi ve büyük bir şeker değirmenine sahip bir liman kenti olan Lautoka'dır. Vanua Levu'da ana şehirler, Labasa ve Savusavu'dur. Diğer önemli adalar, Taveuni ve Kadavu, (Nadi'nin sadece dışında) Mamanuca grubunu ve popüler turist varış yerleri olan Yasawa grubunu kapsar. En yakın komşusu Tonga'dır. Fiji'de tropikal iklim hakimdir.
Konum: Okyanusya, Güney Pasifik Okyanusunda ada. 
Coğrafî konumu: 18 00 Güney derecesi, 175 00 Doğu boylamı  
Haritadaki konumu: Okyanusya  
Yüzölçümü: 18,270 km²  
Sınırları: 0 km  
Sahil şeridi: 1,129 km  
İklim: Tropikal deniz  
Arazi yapısı: Volkanik aktiviteli dağlar çoğunluktadır.  
Deniz seviyesinden yüksekliği: en alçak noktası: Pasifik Okyanusu 0 m; en yüksek noktası: Tomanivi 1,324 m
Doğal kaynakları: Kereste, balık, altın, bakır, amonyak, gümüş, denizde petrol kaynakları, hidro enerji 
Arazi kullanımı: tarıma uygun topraklar: %10  
Sürekli ekinler: %4  
Otlaklar: %10  
Ormanlık arazi: %65  
Diğer: %11 (1993 verileri)  
Sulanan arazi: 10 km² (1993 verileri)  
Doğal afetler: Kasım - Ocak ayları arasında siklonik kasırgalar

Fiji, tropikal iklime sahiptir. Kasım ve Nisan arası sıcak mevsimdir. Mayıs ve Ekim arası daha serindir. Serin mevsimde hava sıcaklığı ortalaması 22 °C 'dir. Yağış değişkendir ve sıcak sezonda daha çok yağış almaktadır.

Fiji, ormanlar, mineral ve balık kaynakları açısından zengin bir ülkedir. Pasifik adaları arasında ekonomisi en çok gelişmiş adalardan biridir. Şeker ihracatı ve turizm endüstrisi ülkeye döviz getiren başlıca sektörlerdir. Şeker üretimi sanayi etkinliğinin 3'te 1'ini kapsamaktadır. Her yıl içlerinde Amerikalıların da bulunduğu yaklaşık 300,000 turist ülkeyi ziyaret etmektedir. Fiji, 1960 ve 1970'lerde hızlı bir büyüme periyodu geçirmesine rağmen 1980'lerde durgunlaşma görülmüştür. Başlıca gelir kaynağı turizm ve şeker endüstrisidir.
Fiji'deki en yüksek bina, on dört katlı Rezerv Bankası binasıdır.

Kullanılan telefon hatları: 72.000 (1997) 
Radyo yayın istasyonları: AM 13, FM 40, kısa dalga 0 (1998)  
Radyolar: 500.000 (1997)  
Televizyonlar: 21.000 (1997)  
İnternet servis sağlayıcıları: 2 (2000)  
İnternet kullanıcıları: 7.500 (2000)

Mültecî oranı: -3.45 mülteci/1,000 nüfus (2001 tahmini) 
Bebek ölüm oranı: 14.08 ölüm/1,000 doğan bebek (2001 tahmini) 
Ortalama hayat süresi: Toplam nüfus: 69.2 yıl 
Erkeklerde: 66.74 yıl 
Kadınlarda: 71.79 yıl (2004 tahmini) 
Ortalama çocuk sayısı: 2.86 çocuk/1 kadın (2001 tahmini) 
HIV/AIDS - hastalıklarına yakalanan yetişkin sayısı: %0.1 (2003 tahmini) 
Ulus: Fijili 
Nüfusun etnik dağılımı: Fijili %51, Hint %44, Avrupalı, diğer Pasifik adaları kökenli, Çinli ve diğer %5 (1998 verileri) 
Okur yazar oranı: 15 yaş ve üzeri için veriler 
Toplam nüfusta: %93.7
Erkekler: %95.5
Kadınlar: %91.9 (2003 tahmini)

Hristiyan %52, Hindu %38, Müslüman %8, diğer %2 (1986) 
Diller: İngilizce (resmî dil), Fiji dili, Fiji Hintçesi 
(Resmen, Fiji Hintçesi Hindustani olarak adlandırılır.)

Filistin Ulusal Yönetimi (Arapça: السلطة الوطنية الفلسطينية/Es Sulta el Vataniyye el Filistiniyye), Batı Şeria ve Gazze Şeridi'ni yöneten bir idari örgüt ve devlet yapılanmasıdır.
Filistin Ulusal Yönetimi 1994'te, İsrail hükûmeti ve Filistin Kurtuluş Örgütü arasında yapılan Oslo'daki uzlaşma görüşmelerinden sonra iki taraf arasındaki uzlaşma görüşmeleri sırasında 5 yıllık geçici dönem hükûmeti olarak kuruldu.

1516'dan 1917'ye dek Osmanlı İmparatorluğu hakimiyeti olan Filistin, 2 Kasım 1917'de Balfour bildirisinin yayınlanmasından sonra 1920 yılında İngiltere'nin manda yönetimine girmiştir.
14 Mayıs 1948 tarihinde İsrail Devleti'nin kurulmasının ardından Arap-İsrail Savaşları patlak vermiştir. Birleşmiş milletler 29 Kasım 1947 tarihinde Filistin'in paylaştırılmasına karar vermiştir. %56'sı Yahudilere %44'ü ise Filistinlilere bırakılmıştır. Kudüs'e ise Uluslararası statü verilmiştir.
İlk paylaştırmada Filistin bölgesinde yer alan Batı Kudüs, 1948 yılında Kudüs çevresinde Yahudi yerleşim birimlerinin artması ile İsrail yönetimine geçmiştir. (Kudüs'ün tamamı 1967'deki Altı Gün Savaşında İsrail'in eline geçmiştir.)
1947'deki BM paylaşımından bu yana harita oldukça değişmiş, Filistin, Batı Şeria ve Gazze olmak üzere birbirinden kopuk iki toprak parçası haline gelmiştir.

Filistin'in nüfusu 9 milyon 500 bin'dir (2000 tahmini). Bu nüfusun 6 milyonu "yeşil hat" içindeki bölgede, 1 milyonu Gazze'de, 1 milyon 500 bini Batı Şeria bölgesinde yaşamaktadır. Ortalama nüfus artış hızı %3.7'dir. Önemli şehirleri Gazze, Nablus, Eriha, Ramallah, El Halil'dir.
Nüfus yoğunluğu ise 300'dür. Ancak nüfus yoğunluğu konusunda bölgeler arasında büyük bir dengesizlik mevcuttur. Gazze Şeridi'nin alanı 400 km² kadar olduğundan bu bölgede düşen insan sayısı 2500'ü bulmaktadır. Bu bölgedeki nüfus yoğunluğunun bu kadar fazla olmasının sebebi 1948'de işgal edilmiş topraklardaki Filistinlilerin birçoğunun bu bölgeye göç etmeye zorlanmış olmasıdır. Bu yüzden Gazze Şeridi'ndeki nüfusun üçte ikisi mülteci kamplarında yaşamaktadır. Batı Şeria bölgesinde nüfus yoğunluğu 200 civarındadır. "Yeşil hat" içinde kalan bölgenin yaklaşık 12 bin km²'lik bölümünü Negev ve Eilat çölleri oluşturur ve bu bölgelerde nüfus yoğunluğu oldukça düşüktür. Bu yüzden bu topraklardaki 6 milyon nüfusun büyük çoğunluğu 8 bin km²'lik alana yayılmıştır. Dolayısıyla bu bölgede de ortalama nüfus yoğunluğu 700 civarındadır.

Filistin Ulusal Yönetimi'nin ekonomisi büyük ölçüde İsrail ile ikili ilişkilere ve dış yardımlara bağımlıdır. Hamas'ın 2006 genel seçimlerini kazanması ile 55 milyon dolarlık vergi gelirinin Filistin Ulusal Yönetimi'ne iletilmesi İsrail tarafından durdurulmuştur. Ayrıca Hamas ile El Fetih arasındaki çatışmalar da ekonomiyi olumsuz etkilemektedir. Son BM araştırmalarına göre işsizlik %39'a, yoksulluk %67'ye çıkmıştır.
Gazze Uluslararası Havaalanı, Filistin Yönetimi tarafından Refah şehrinde inşa edildi, ancak 2000 yılında El-Aksa İntifada'nın patlak vermesinin ardından İsrail tarafından yıkılmadan önce yalnızca kısa bir süre işletildi.
Bazı Filistinliler İsrail iş piyasasına erişime bağımlıdır. 1990'larda bazı İsrailli şirketler Filistinlileri yabancı işçilerle değiştirmeye başladı. Sürecin ekonomik olduğu ve aynı zamanda güvenlik endişelerine de değindiği görüldü. Bu, Filistin ekonomisine, özellikle CIA World Factbook'a göre nüfusun %45,7'sinin yoksulluk sınırının altında olduğu Gazze şeridine zarar verdi, ancak Batı Şeria'yı da etkiledi.

Dünya Bankası'na göre, PNA'daki bütçe açığı 2005 yılında yaklaşık 800 milyon dolardı ve bunun neredeyse yarısı bağışçılar tarafından finanse edildi.
Mayıs 2011 itibarıyla Filistin Yönetimi, Filistinli mahkûmlara ödeme yapmak için ayda 4,5 milyon dolar harcadı. Ödemeler, 30 yıldan fazla bir süredir tutuklu bulunan mahkûmlara 12.000 NIS (3.000 $) gibi aylık miktarları içermektedir. Filistin Ulusal Yönetimi'nin mali sıkıntılarına rağmen Filistin Yönetimi tarafından finanse edilen maaşlar El Fetih, Hamas ve İslami Cihad tutuklularına veriliyor. Bu ödemeler, Öİ'nin bütçesinin %6'sını oluşturmaktadır.
Ocak 2015 itibarıyla, ÖİB'nin İsrail Elektrik Şirketine 1,8 milyar NIS borcu bulunmaktadır.
ÖİB, 2017'de yabancı bağışçılardan 693 milyon dolar aldı ve bunun 345 milyon doları, Şehitler Fonu aracılığıyla hükümlü militanlara ve ailelerine ödenek olarak ödendi.

Filistin Politika ve Anket Araştırma Merkezi tarafından yapılan bir anket, Filistinlilerin %71'inin Batı Şeria'daki Filistin Yönetimi kurumlarında yolsuzluk olduğuna inandığını ve %57'sinin Gazze'de görevden alınan Filistin hükûmetinin kurumlarında yolsuzluk olduğunu söylediğini ortaya koydu. Halkın %34'ü Batı Şeria'da basın özgürlüğü olmadığını, %21'i Batı Şeria'da basın özgürlüğü olduğunu, %41'i belli bir ölçüde olduğunu söylüyor. Filistinlilerin %29'u Batı Şeria'daki insanların Batı Şeria'daki hükûmeti korkusuzca eleştirebileceğini söylüyor.
Nisan 2013'te Filistin örgütü Filistin Şeffaflık için Koalisyon, kamu fonlarının çalınmasıyla ilgili 29 iddiayı araştırdığını söyledi. Ayrıca, PA'nın "kara para aklama, adam kayırma ve resmi pozisyonları kötüye kullanma sorunları olduğunu" söylediler. Daha önceki on iki iddia soruşturuldu ve çözüm için mahkemelere gönderildi. Filistin Yönetimi Adalet Bakanı Ali Muhanna yanıt olarak, "yolsuzluğun azaltılması konusunda büyük adımlar attıklarını" söyledi.

Filistin'deki şehirler listesi

Filistin Ulusal İstihbarat Merkezi

G20 veya 20 Grubu, dünyanın en büyük ekonomileri arasında yer alan 19 ülkeden, Avrupa Birliği Komisyonu'ndan ve Afrika Birliğinden oluşuyor. Daha çok İngilizce Group of 20 (20 Grubu) kavramının kısaltması olan G20 adıyla bilinir.
G20 ülkelerini Almanya, Amerika Birleşik Devletleri, Arjantin, Avustralya, Brezilya, Çin, Endonezya, Fransa, Güney Afrika, Güney Kore, Hindistan, İngiltere, İtalya, Japonya, Kanada, Meksika, Rusya, Suudi Arabistan, Türkiye, Afrika Birliği ve Avrupa Birliği Komisyonu oluşturuyor.
G20'ye üye 19 ülkenin hepsinin millî geliri dünyada ilk 31'de yer alıyor
İsviçre, Norveç,Tayvan ve Venezuela ekonomik olarak bazı üyelerden daha büyük olmalarına rağmen G20'de bulunmuyor. Birçok Avrupa Birliği ülkesi de, G20'de bağımsız olarak değil sadece AB Komisyonu olarak temsil ediliyor.

1975 yılında Fransa'nın Rambouillet şehrinde, Amerika Birleşik Devletleri, Birleşik Krallık, Fransa, İtalya, Almanya ve Japonya'nın, Devlet/Hükûmet Başkanları düzeyinde katıldığı bir toplantı düzenlenmiştir.
1976'da San Juan, Porto Riko'da Kanada'nın da katılımıyla G7 ortaya çıkmıştır.
1977-1991 yılları arasında bu üye sayısı sabit kalmış, 1991'den sonra SSCB'nin yerine kurulan Rusya, G7 üyeleriyle, Zirve Sonrası Diyalog adı altında bir araya gelmiş, 1994 yılındaki Napoli Zirvesi'nden sonra ise, Siyasi 8 adı altında toplantılar düzenlemişlerdir.
Denver Zirvesi'nde Rusya ilk kez, mali-ekonomik konular dışındaki görüşmelere katılmış ve 1998'deki Birmingham Zirvesi'nde G8 tam anlamıyla oluşmuştur.
Önceleri, makroekonomi yönetimi, uluslararası ticaret ve gelişmekte olan ülkelerle iş birliği, daha sonraları ise Doğu-Batı ekonomik ilişkileri, enerji ve terör konuları gündemde yerini almıştır.
İstihdam, çevre, suç ve uyuşturucu, insan hakları, bölgesel güvenlik ve silahsızlanma, vb siyasal ve güvenlik içerikli alanlar devreye sokulmuştur.
Öte yandan, 1993'te Rusya'ya Yardım, 1994'te Ukrayna, 1995'te Küresel Bilgi Toplumu, 1997'de Suç ve 1998'de Enerji konulu toplantılar, bazı bakanlardan oluşan Destek Forumları'nda ele alınmıştır.
Benzer biçimde, Kara Para Aklama, Nükleer Güvenlik, Uluslararası Organize Suçlar gibi konularda çalışma grupları oluşturulmuştur.
Doğu Asya, Rusya ve Brezilya'da beliren ekonomik ve mali bunalımlardan sonra, kendilerini yakından ilgilendiren sorunlara çözüm yollarının, yükselmekte olan Pazar ekonomisi ülkeleriyle iş birliğinden geçtiğini, G7/8'ler anlamakta gecikmemişlerdir. Danışma amaçlı ve daha geniş kapsamlı olmak üzere, G22, G24 ve G33 oluşturulmuş, ancak sayı arttıkça, etkinlik azalmıştır.
Bretton Woods kurumsal anlayışı bağlamında, 1999 yılındaki Köln Zirvesi'nde, sistem açısından önemli ülkelerle yeni bir danışma grubunun oluşturulmasına karar verilmiş ve G8 Maliye Bakanlarının 25 Eylül 1999'daki Washington Toplantısı'nda, küresel sistem için önemli ülkelerden oluşan 20'ler Grubu (G20) resmen ilan edilmiştir.
G20 ilk başta çeşitli bakanlıklar düzeyinde toplantı düzenlemiştir. Kasım 2008 tarihinden itibaren aynı G8'de olduğu gibi yılın belirli zamanlarında Devlet Başkanlığı düzeyinde toplanmaya başlamıştır.

G20 ülkeleri dünya ekonomisinin yüzde 85'ini oluştururken, dünya ticaretinin yüzde 80'ini gerçekleştiriyor. G20 ülkelerinin nüfusu ise dünya nüfusunun üçte ikisine denk geliyor.
G20 toplantılarında, uluslararası finansal istikrarın arttırılmasına ilişkin görüşme ve çalışmalar yapılıyor.
Maliye Bakanları ve Merkez Bankası Başkanlarından oluşan G20, şimdiye dek sadece yedi kez devlet başkanları düzeyinde bir araya geldi. G20 devlet başkanları onuncu kez Türkiye'nin Antalya şehrinde toplandı.

Nominal GSYİH değerlerine göre ülkeler listesi

Gazze Savaşı, İsrail-Filistin ve Gazze-İsrail çatışmalarının bir parçası olarak yürütülen Gazze Şeridi ve İsrail'de silahlı bir çatışmadır. Savaş, Hamas ve diğer Filistinli militan grupların İsrail'e sürpriz bir saldırı başlattığı 7 Ekim 2023'te başladı ve 815 sivil de dahil olmak üzere 1.195 İsrailli ve yabancı uyruklu öldürüldü. 251 kişi, İsrail'in Filistinli tutukluları serbest bırakmasını zorlamak amacıyla rehin alındı. Bunu izleyen İsrail saldırısının başlamasından bu yana Gazze'de neredeyse yarısı kadın ve çocuk 68.000'den fazla Filistinli öldürüldü ve 170.000'den fazlası yaralandı. The Lancet'te yayınlanan bir araştırma, travmatik yaralanma ölümlerinin Haziran 2024 itibarıyla eksik sayıldığını tahmin ederken, "dolaylı" ölümler de dahil edildiğinde potansiyel olarak daha da büyük bir ölüm oranına dikkat çekti.
İsrail, 27 Ekim'de Hamas'ı yok etmek ve rehineleri kurtarmak amacıyla Gazze'yi işgal etti. İsrail güçleri, Mayıs ayındaki Refah işgali, Han Yunus çevresinde yapılan üç muharebe ve Ekim ayından itibaren Gazze'nin Kuzeyini kuşatma dahil olmak üzere çok sayıda saldırı başlattı ve ve Gazze içinde ve dışında Hamas liderlerini öldürdü. Kasım 2023'teki geçici ateşkes bozuldu. Ocak 2025'teki ikinci ateşkes, İsrail'in Mart ayındaki saldırısıyla sona erdi. İsrail ve Hamas'ın ABD destekli bir barış planının birinci aşaması üzerinde anlaşmasının ardından 10 Ekim'de üçüncü ateşkes yürürlüğe girdi. 19 Ekim'de, Hamas'ın ateşkesi ihlal ettiği iddialarının ardından İsrail, aynı gün yeniden teyit etmeden önce Gazze'yi bombalamaya kısa bir süre yeniden başladı.
Savaş, Gazze Şeridi'nde bir insani kriz başlattı. İsrail'in sıkılaştırdığı abluka temel ihtiyaçları ortadan kaldırdı, ciddi bir açlık krizine ve Ekim 2025 itibarıyla doğrulanmış bir kıtlığa neden oldu. 2025'in başlarında İsrail Gazze'de benzeri görülmemiş bir yıkıma neden oldu ve büyük kısımlarını yaşanmaz hale getirdi, tüm şehirleri yerle bir etti ve hastaneleri, dini ve kültürel yapıları, eğitim tesislerini, tarım arazilerini ve mezarlıkları yok etti. Gazzeli gazeteciler, sağlık çalışanları, yardım görevlileri ve sivil toplumun diğer üyeleri gözaltına alındı, işkence gördü ve öldürüldü. İsrail, savaşın başlangıcından bu yana Gazze ve Batı Şeria'dan binlerce Filistinliyi suçlamada bulunmadan gözaltına aldı. Şeridin 2,3 milyonluk Filistinli nüfusunun neredeyse tamamı zorla yerinden edildi.
Geniş bir akademik çevrenin ortak kanısı, İsrail'in Gazze'de soykırım yaptığı sonucuna varmıştır. İsrail'i soykırımla suçlayan bir dava Uluslararası Adalet Divanı tarafından incelenmektedir. Uzmanlar ve insan hakları örgütleri ayrıca İsrail ve Hamas'ın başka savaş suçları da işlediğini belirtmiştir. Uluslararası Ceza Mahkemesi, Binyamin Netanyahu ve Yoav Galant için tutuklama emirleri çıkarmıştır.

Gazze savaşı İsrail-Filistin çatışmasının bir parçasıdır. 1948 Filistin savaşında 700.000'den fazla Filistinli kaçtı veya kovuldu ve İsrail Devleti, Batı Şeria ve Gazze Şeridi olarak bilinen iki ayrı bölge hariç, Filistin Mandası'nın büyük bir kısmında kuruldu. 1967 Altı Gün Savaşı'nın ardından İsrail, her iki Filistin toprağını da işgal etti.  Sonraki dönemde Filistinliler tarafından İsrail işgaline karşı iki halk ayaklanması yaşandı: 1987 ve 2000'deki Birinci ve İkinci İntifadalar, İsrail'in 2005'te Gazze'den tek taraflı çekilmesiyle sonuçlandı.
Gazze Şeridi, 2007'den beri İslamcı milis grubu Hamas tarafından yönetilirken, Batı Şeria Filistin Yönetimi'nin kontrolü altında kaldı. Hamas'ın yönetimi ele geçirmesinden sonra İsrail, Gazze ekonomisine önemli zarar veren bir abluka uyguladı. İsrail, ablukayı güvenlik endişelerini öne sürerek meşrulaştırdı, ancak uluslararası hak grupları bunu toplu cezalandırma olarak nitelendirdi. UNRWA, 2023 yılına gelindiğinde insanların %81'inin yoksulluk sınırının altında yaşadığını, %63'ünün gıda güvencesinden yoksun olduğunu ve uluslararası yardıma bağımlı olduğunu bildirdi.
2007'den beri İsrail ve Hamas, Gazze'de konuşlu diğer Filistinli militan gruplarla birlikte çatışmaya girdiler, (2008-2009, 2012, 2014 ve 2021'de yaşanan dört savaş). Bu çatışmalar toplamda yaklaşık 6.400 Filistinli ve 300 İsraillinin ölümüne yol açtı. 2018-2019'da Gazze-İsrail sınırında geri dönüş hakkını talep eden büyük organize protestolar düzenlendi. İsrail Savunma Kuvvetleri protestoları şiddetle bastırdı, yüzlerce Filistinliyi öldürdü ve binlerce Filistinliyi keskin nişancı ateşiyle yaraladı. Kısa bir 2021 çatışmasından kısa bir süre sonra, Hamas'ın askeri kanadı El-Kassam Tugayları, 7 Ekim saldırılarına dönüşen İsrail'e karşı bir operasyon planlamaya başladı. Diplomatlara göre Hamas, Ekim 2023'e kadar geçen aylarda, insani krizi daha da kötüleştireceği için Gazze'de başka bir askeri tırmanış istemediğini defalarca dile getirmişti.
Hamas yetkilileri saldırının İsrail işgaline, Gazze Şeridi'nin ablukasına, El-Aksa Camii'nin tahrip edilmesine, İsrail yerleşimcilerinin Filistinlilere uyguladığı şiddete, Filistinlilerin hareket özgürlüğünün kısıtlanmasına ve Hamas'ın İsrailli rehineler alarak serbest bırakmaya çalıştığı binlerce Filistinlinin hapsedilmesine bir yanıt olduğunu belirtti. Çok sayıda yorumcu, İsrail işgalinin daha geniş bağlamını savaşın nedeni olarak tanımladı. Associated Press, Filistinlilerin "Batı Şeria'daki bitmek bilmeyen işgal ve Gazze'ye uygulanan boğucu abluka nedeniyle umutsuzluğa kapıldığını" yazdı.  Uluslararası Af Örgütü, B'Tselem ve İnsan Hakları İzleme Örgütü de dahil olmak üzere birçok insan hakları örgütü, İsrail işgalini apartheid'e benzetmiştir; ancak İsrail destekçileri bu nitelemeyi reddetmektedir.
Saldırı sırasında İsrail ve Suudi Arabistan ilişkileri normalleştirmek için görüşmeler yürütüyordu. Hamas liderleri, 7 Ekim saldırılarının gerekçesi olarak bu "normalleşme trenini" aksatmayı gösterdiler. İsmail Haniye, normalleşme çabalarının Filistin davasını marjinalleştireceğini ve İsrail'i bölgede "meşru bir varlık" olarak entegre edeceğini belirtti.

7 Ekim 2023'te Filistinli silahlı grup Hamas  Gazze Şeridi'nden İsrail'e sürpriz bir saldırı düzenleyerek güney İsrail'de toprak ele geçirdi ve yaklaşık 1.200 kişiyi öldürdü. Ayrıca, yaklaşık 250 İsrailli ve yabancı, Hamas ve diğer Filistinli silahlı gruplar tarafından rehin olarak Gazze'ye alındı. Saldırı, İsrail'e 4.000'den fazla roket ve yamaç paraşütü saldırısıyla başladı. Hamas savaşçıları ayrıca Gazze-İsrail bariyerini aştı ve çeşitli topluluklardaki İsraillileri öldürdü. Saldırı, İsrail tarihindeki en ölümcül gün olarak tarihe geçti. Buna karşılık, İsrail hükûmeti 1973 Yom Kippur Savaşı'ndan bu yana ilk kez savaş ilan etti.

İsrail Savunma Kuvvetleri, Hamas liderliğindeki işgalden birkaç saat sonra İsrail'in karşı saldırısına başladı. Orduyu desteklemek için gönderilen ilk helikopterler, çatışmalar başladıktan bir saat sonra Gazze Şeridi'ni çevreleyen İsrail bölgelerine ulaştı. Mürettebatları, işgalci militanların hangi yerleri işgal ettiğini belirlemede ve İsrailli siviller, İsrail Savunma Kuvvetleri askerleri ve sahadaki Filistinli militanlar arasında ayrım yapmada zorluklarla karşılaştı. Haziran 2024 BM raporu ve Temmuz 2024 tarihli bir Haaretz soruşturması, İsrail Savunma Kuvvetleri'nin Hannibal Direktifi'nin kullanılmasını emrettiğini ve bilinmeyen sayıda İsrailli sivil ve askerin öldürüldüğünü ortaya koydu.
Saldırı, İsrailliler için tam bir sürprizdi. İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, televizyonda yayınlanan bir yayında ülkenin savaşta olduğunu duyurdu. "Hamas'ın örgütlendiği ve saklandığı tüm yerleri harabe şehirlere çevirmekle" tehdit etti, Gazze'yi "şeytan şehri" olarak adlandırdı ve sakinlerini terk etmeye çağırdı. İsrail Güvenlik Kabinesi, bir gecede " Hamas ve Filistin İslami Cihadının askeri ve hükûmet kabiliyetlerinin yok edilmesi " için harekete geçmeye oy verdi. Gazze'nin elektriğinin %80'ini sağlayan İsrail Elektrik Şirketi, bölgeye elektriği kesti.
İsrail "savaşa hazır olma durumu" ilan etti, on binlerce ordu yedek askerini seferber etti, ve Gazze'nin 80 kilometre (50 mil) çevresindeki alanlar için olağanüstü hal ilan etti. Yamam terörle mücadele birimi, mevcut 31 taburu güçlendiren dört yeni tümenle birlikte konuşlandırıldı. Yedek askerlerin Gazze'de, Batı Şeria'da ve Lübnan ve Suriye sınırları boyunca konuşlandırıldığı bildirildi. Gazze yakınlarındaki sakinlerden içeride kalmaları istenirken, güney ve orta İsrail'deki sivillerin "sığınakların yanında kalmaları" istendi  İsrail'in güney bölgesi sivil hareketine kapatıldı  Gazze ve Tel Aviv çevresindeki yollar kapatıldı Ben Gurion Havaalanı ve Ramon Havaalanı faaliyette kalırken, çok sayıda havayolu uçuşlarını iptal etti. veya 10 Ekim'de Hamas, İsrail'in Gazze Şeridi'ne yönelik planlı işgalini durdurması halinde Gazze'de tutulan tüm sivil rehineleri serbest bırakmayı teklif etti, ancak İsrail hükûmeti bu teklifi reddetti.
Sürpriz saldırının ardından İsrail Hava Kuvvetleri, Hamas hedeflerini hedef aldığını söyledikleri hava saldırıları gerçekleştirdi,  ve yapay zeka Habsora yazılımını kullandı. Bu hava saldırıları, ilk 20 gün boyunca günde ortalama 350 kişiyi öldürdü ve bu süre zarfında toplam 7.000'den fazla ölüme yol açtı İsrail, 1973 Yom Kippur Savaşı'ndan bu yana ilk kez savaş hali ilan etmeden önce iki rehineyi kurtardı  9 Ekim'de Savunma Bakanı Gallant, Gazze Şeridi'nin "tam kuşatma" altına alındığını, elektriğin kesildiğini ve yiyecek ve yakıt girişinin engellendiğini duyurdu.  Bu emir, bunu "savaş suçu işlemeye çağrı" olarak niteleyen İnsan Hakları İzleme Örgütü'nden (HRW) eleştiri aldı. Gallant, ABD Başkanı Joe Biden'ın baskısı altında geri adım attı ve on gün sonra Gazze'ye yardım gönderilmesine izin veren bir anlaşma yapıldı. İlk yardım konvoyu 21 Ekim'de Gazze'ye girdi,, yakıt ise Kasım ayına kadar gelmedi.r.
13 Ekim'de İsrail, Gazze Şehri'ndeki tüm sivillere 24 saat içinde Vadi Gazze'nin güneyindeki bölgelere tahliye emri verdi  Hamas Mülteci İşleri Otoritesi, Gazze'nin kuzeyindeki sakinlere bu emirlere uymamalarını söyledi. İsrail'in emri yaygın olarak "utanmaz" ve "imkansız" olarak kınandı ve geri alı

Ekonomi'de Gini katsayısı, Gini endeksi veya Gini oranı, bir ulus ya da bir sosyal grup içindeki gelir eşitsizliği veya servet eşitsizliğini temsil etmeyi amaçlayan bir istatistiksel dağılım ölçüsüdür. Gini katsayısı istatistikçi ve sosyolog Corrado Gini tarafından geliştirilmiştir.
Normalde bir ülkedeki gelir eşitsizliğini ölçmek için kullanılır ancak herhangi bir eşitsiz dağılımı ölçmek için kullanılabilir. Gini katsayısı 0 ile 1 arasında bir sayıdır, mükemmel eşitlik (herkes aynı geliri) ve nerede 0 karşılık mükemmel eşitsizliğe değeri 1 karşılık (bir kişi gelir ve diğerleri hiçbiri hepsi var). Gini endeksi 1 yerine maksimum 100 referansıyla ifade edilen Gini katsayısıdır ve Gini katsayısının 100 ile çarpımına eşittir. Gini katsayısının (veya endeksin iki biriminin) iki yüzdelik değişimi bir dağılıma eşdeğerdir. nüfusun en fakir kesiminden (ortancanın altında) en zenginine (ortancanın üstünde) servetin %7'si.
Gini katsayısı öncelikle gelir eşitsizliğini ölçmek için kullanılsa da, servet eşitsizliğini ölçmek için de kullanılabilir. Bu kullanım, hiç kimsenin negatif net servete sahip olmamasını gerektirir.

Gini katsayısı ile ilgili alanlarında oranı olarak hesaplanır Lorenz eğrisi diyagramı. Tam eşitlik doğrusu ile Lorenz eğrisi arasındaki alan a ve Lorenz eğrisinin altındaki alan b ise, Gini katsayısı a/(a+b) olur.
Bu oran, her zaman 0 ile 1 arasında bir sayı olan bu yüzdenin bir yüzdesi veya sayısal eşdeğeri olarak ifade edilir. Gini katsayısı genellikle daha pratik olan Brown Formülü ile hesaplanır.

Tüm Lorenz eğrileri, (0,0) ve (1,1) noktalarını birleştiren doğru veya eğriden geçer. Gini endeksi ne kadar yüksekse, eşitsizlik de o kadar yüksek olur. İki Lorenz eğrisi birbiriyle kesişiyorsa, yanıltıcı olabileceğinden görsel nitelikte sonuçlar çıkarılmaması önerilir; İlk önce her bir eğriye karşılık gelen Gini endekslerini hesaplayarak temsil ettikleri eşitsizliği karşılaştırmak daha iyidir.
Lorenz eğrisi ile tam eşitlik çizgisi arasındaki alanı belirlemek için ideal olan, belirli bir integrali hesaplamaktır, ancak bazen Lorenz eğrisinin açık tanımı bilinmemektedir, bu nedenle sonlu sayıda başka formüller kullanmak ilginçtir. ekler.
Gini indeksinin özellikleri, varyasyon katsayısının karesi ile karşılaştırılabilir.
Ampirik olarak, birçok ülkenin geliri bir Gamma dağılımına yaklaşır (k <5 parametresiyle), bu da 0,50 ile 0,25 arasında gözlenen Gini endekslerine yol açar. Endeksleri 0,50'nin üzerinde olan ülkeler, üstel dağılıma göre daha da eşitsiz bir dağılıma sahiptir.

Fedriani, EM; Martin, AM (2009). "Kişisel ve işlevsel gelir dağılımı". Vallés Ferrer, José, ed. İspanyol Ekonomisi (2. baskı). Madrid: McGraw-Hill / Interamericana de España SAU. s. 331-345. ISBN 978-84-481-6806-3 .
Fernandez Montt, René (2011). Latin Amerika'da Mülkiyetin Yoğunlaşması.
OECD Ülkelerinde Artan Gelir Eşitsizliklerine Genel Bir Bakış: Temel Bulgular . OECD. Aralık-2011. Arşivlenmiş orijinal 4 Ocak 2012.

Goa, Hindistan'ın batı kıyısında yer alan il. Bombay'ın 400 km güneyinde yer almaktadır. Yönetim merkezi Panaji'dir. Maharashtra ve Karnataka eyaletleriyle çevrili 3,702 km²'lik bir alanı kaplamaktadır..

Bir dizi Hindu hanedanının ardından 1472'de Müslümanların yönetimine giren Goa, 1510'da Portekizlilerin eline geçmiş ve çok geçmeden Fransisken ve Cizvit misyonerlerin bir merkezi haline gelmiştir. 1843'te Mandavi Irmağı kıyısında Panaji adıyla yeni bir yönetim merkezi oluşturulmuştur. Hindistan hükûmeti 1961'de Vijay Operasyonu ile zor kullanarak ele geçirdiği Goa'yı ertesi yıl topraklarına katmıştır. Portekiz, Goa'daki Hindistan egemenliğini ancak 1974'te tanımıştır.

İngiliz ve Portekiz sömürge mirasından dolayı Hindistan'ın diğer kesimlerinden çok farklı olan Goa'da, hareketli ve girişimci nüfusuyla çevre bölgelere göre daha yüksek bir yaşam düzeyine sahiptir. İlin ekonomisi tarım ve balıkçılığa dayanmaktadır. Pirinç temel üründür. Bol miktarda çıkarılan demir cevheri ve manganez işlenerek dışarı satılmaktadır. Turizm'in de ekonomik faaliyetler içinde hatırı sayılır bir büyüklüğü bulunmaktadır..

Goa'nın resmî dili ve Goa halkının anadili Konkani'dir. Konkani dili sadece bu eyalete konuşulur ve sadece Goa'da resmî dildir. Hindistan'ın ulusal düzeydeki resmî dili Hintçe ve İngilizce ikinci veya üçüncü dil olarak konuşulur.

1.344.000 (2005). Hinduizm (%65), Hristiyanlık (%30) ve İslam (%5).

Goa - turistler için bir rehber

Grenada, Doğu Karayip Denizi'nde, Batı Hint Adaları'na ait bir ada ülkesidir. Küçük Antiller'in en güneyinde yer alan Grenada, Saint Vincent ve Grenadinler'in doğrudan güneyinde ve Trinidad ile Güney Amerika anakarasının yaklaşık 160 km kuzeyindedir.
Grenada, Grenada adasının kendisi, Carriacou ve Petite Martinique adlı iki küçük ada ve ana adanın kuzeyinde yer alan ve Grenadinler'in bir parçası olan birkaç küçük adadan oluşmaktadır. Yüzölçümü 344 kilometrekare (133 mil kare) olup, 2024 yılında tahmini nüfusu 114.621'dir. Başkenti St. George's'tur. Grenada, Hindistan cevizi ve muskat mahsullerinin üretimi nedeniyle "Baharat Adası" olarak da bilinir.
Avrupalıların Amerika'ya gelişinden önce Grenada, Güney Amerika'dan gelen Karibler adı verilen yerli halklar tarafından iskan ediliyordu. Kristof Kolomb, Amerika'ya yaptığı üçüncü yolculuğu sırasında 1498'de Grenada'yı gördü. Adada yaşayan Karayip yerlilerinin direnişi nedeniyle Avrupalıların adayı kolonileştirme girişimlerinin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından, Fransız yerleşimi ve kolonizasyonu 1649'da başladı ve sonraki yüzyıl boyunca devam etti. Voyages veritabanına göre, 1669 ile 1808 yılları arasında yaklaşık 127.600 köleleştirilmiş Afrikalı, İngilizler ve Fransızlar tarafından Grenada'ya getirildi. 10 Şubat 1763'te Grenada, Paris Antlaşması uyarınca İngilizlere devredildi. İngiliz yönetimi 1974 yılına kadar devam etti (1779 ile 1783 yılları arasındaki kısa bir Fransız işgali hariç). Ancak 3 Mart 1967'de, bir Ortak Devlet olarak iç işlerinde tam özerklik kazandı ve 1958'den 1962'ye kadar Grenada, kısa ömürlü bir İngiliz Batı Hint Adaları kolonileri federasyonu olan Batı Hint Adaları Federasyonu'nun bir parçasıydı. 
Bağımsızlık, 7 Şubat 1974'te Eric Gairy'nin liderliğinde verildi ve Gairy, egemen bir devlet olarak Grenada'nın ilk başbakanı oldu. Yeni ülke, Kraliçe II. Elizabeth'in devlet başkanı olduğu Milletler Topluluğu'nun bir üyesi oldu. Mart 1979'da, Marksist-Leninist Yeni Mücevher Hareketi, Gairy hükûmetini kansız bir darbeyle devirdi ve Maurice Bishop'un başbakanlığında Halk Devrimci Hükümeti'ni (PRG) kurdu. Bishop daha sonra Halk Devrimci Ordusu (PRA) üyeleri tarafından tutuklandı ve idam edildi; bu durum, Ekim 1983'te ABD önderliğindeki bir işgali haklı çıkarmak için kullanıldı. O zamandan beri ada, parlamenter temsili demokrasiye geri döndü ve siyasi olarak istikrarlı kaldı. Ülke şu anda Grenada ve diğer 14 İngiliz Milletler Topluluğu ülkesinin kralı olan Kral III. Charles tarafından yönetiliyor ve Grenada Genel Valisi tarafından temsil ediliyor.

Adanın bilinen en eski yerlileri Aravaklardır. Daha sonra, Güney Amerika'dan gelen savaşçı Karipler adada egemenlik kurdular. Adayı gören ilk Avrupalı ise 1498'de bölgeye gelen Kristof Kolomb oldu. Kolomb, buraya Concepcion adını vermiştir.
1609'da İngilizlerce bir yerleşim kurulmaya çalışıldıysa da yerli halkın direnişi yüzünden başarılı olamadılar. 1650'de Fransızlar St. George kentini kurdular. Grenada 1763'teki Paris Antlaşması'yla resmen İngiltere'ye bırakıldı. 18. yy'ın sonlarında İngilizler adaya şeker plantasyonlarında çalıştırmak üzere Afrika'dan çok sayıda köle getirdiler. Fransızların da desteklediği köle ayaklanmaları sonucunda 1833'te kölelik kaldırıldı. 1885'te İngiliz Rüzgarüstü Adaları'nın yönetim merkezi olan Grenada, 1958'de, aynı yıl kurulan Batı Hint Adaları Federasyonu'na katıldı. Ama 1967'de federasyon dağılınca Birleşik Krallık'a bağlı özerk bir devlet oldu.
Şubat 1974'te bağımsızlığını ilân etti. 1979'da başbakan Eric M. Gairy yurt dışındayken koalisyon ortağı Yeni Mücevher Hareketi'nin düzenlediği kansız bir hükûmet darbesiyle devrildi. Maurice Bishop, yeni kurulan Devrimci Halk Hükûmeti'nin (PRG) başına geçti. Sosyalist eğilimli olduğu için Batılı devletlerin karşı çıktığı yeni hükûmet, Gairy'nin ardından ekonomiyi büyük ölçüde düzeltti. Ama Bishop Ekim 1983'te marksist askerlerce devrildi ve öldürüldü. Darbeden hemen sonra ABD birliklerinin ülkeyi işgal etmesiyle darbe liderleri iktidardan uzaklaştırıldı. 1985 ortalarına kadar ABD birlikleri adada kaldı.

Grenada, turizmin başlıca döviz kazancı olduğu küçük bir ekonomiye sahiptir. Grenada, ortak bir merkez bankasını ve Doğu Karayip Devletleri Örgütü'nün (OECS) diğer yedi üyesi ile ortak bir para birimini (Doğu karayip doları) paylaşmaktadır.
Grenada ağır bir dış borç sorunuyla karşı karşıya kaldı ve devlet borç servisi ödemeleri 2017'de toplam gelirlerin yaklaşık % 25'ini oluşturdu; 126 gelişmekte olan ülkede yapılan bir çalışmada Grenada en altta dokuzuncu olarak sıralanmıştır.
2013 yılında Grenada'nın Yatırımla Vatandaşlık Programı başlatılmış ve Ulusal Dönüşüm Fonu kurulmuştur. Fon, Grenada'nın ekonomisini desteklemeyi ve dayanıklılığını artırmayı hedeflemektedir.

Grenada, en çok hindistan cevizi, en çok ihracatı yapılan ve ulusal bayrağa ve topuzlara gösterilen çeşitli baharatların ihracatçısıdır. Diğer önemli ihracatlar arasında muz, kakao, meyve ve sebze, giyim, çikolata ve balık bulunmaktadır.

Turizm, Grenada ekonomisinin temel dayanağıdır. Geleneksel plaj ve su sporları turizmi büyük ölçüde St George, havaalanı ve sahil şeridi çevresindeki güneybatı bölgesinde yoğunlaşmaktadır. Ekoturizm önem kazanıyor. Çoğu küçük çevre dostu konukevi, Saint David ve Saint John bölgelerinde yer almaktadır. Turizm endüstrisi, büyük bir yolcu gemisi iskelesi ve meydanı inşaatı ile önemli ölçüde artmaktadır.
Turizm adanın güneybatısında, St. George's, Grand Anse, Lance Aux Epines ve Point Salines civarında yoğunlaşmıştır. Grenada'nın sahil şeridinde, St George'daki 3 km uzunluğundaki Grand Anse Plajı da dahil olmak üzere, çoğu zaman dünyanın en iyi plajlarından biri olarak görülen birçok plajı vardır.

Nisan ayında yapılan Carriacou Maroon ve String Band Müzik Festivali, Yıllık Bütçe Marine Spice Island Bill Balık Turnuvası ve Island Water World Yelken Haftası gibi çeşitli festivaller turist çekiyor.

Grenada'da eğitim anaokulu, okul öncesi eğitim, ilköğretim ve yükseköğretimden oluşmaktadır. Hükûmet, dünyanın en yüksek üçüncü oranı olan 2016 yılında bütçesinin % 10,3'ünü sektöre harcayarak eğitime öncelik vermiştir. Okuryazarlık oranları çok yüksektir, nüfusun % 98,6'sı okuma yazma yeteneğine sahiptir.
Yükseköğretim Kurumları:

 St. George Üniversitesi, Amerikan Devletleri Örgütü (OAS)

 T.A. Marryshow Community College

 Grenada'da UWI Açık Kampüsü

 Yeni Yaşam Organizasyonu (NEWLO)

Maurice Bishop Uluslararası Havalimanı, Grenada'nın ana havalimanıdır ve ülkeyi diğer Karayip adaları, ABD, Kanada ve Avrupa'ya bağlar. Ayrıca Carriacou'da bir havaalanı var. George's ve Hillsborough arasında günlük hızlı feribot seferleri vardır.

Grenada Hükûmeti websitesi27 Haziran 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Guceratça (ગુજરાતી, Gujarātī; Guceratça telaffuz: [ɡudʒˈɾɑːtiː]), Hindistan'ın Gucerât bölgesinde ağırlıklı olarak Guceratlar tarafından konuşulan bir Hint-Aryan dilidir. Hindistan'da resmî ve tanınmış 22 dilden biri olup, Gücerat eyaleti ile birlik toprağı Dadra ve Nagar Haveli ve Daman ve Diu'de resmî statüdedir. 55,5 milyon konuşur ile dil Hindistan'da en çok konuşulan 6. dildir ve bu ülke nüfusunun y. %4,5'ine tekabül etmektedir. Dil, Gücerat diasporası tarafından Güney Asya'nın diğer yerleri ile Kuzey Amerika, Birleşik Krallık ve Güneydoğu Afrika'da da konuşulur. Güceratça ilk olarak yaklaşık 1000 sene önce yazıya geçirilmiştir.

Gücerat abugidası 42 harften oluşmaktadır.
Ünlüler:
અ		ક	a	ə
આ	ા	કા	ā	ɑ̈
ઇ	િ	કિ	i	i
ઈ	ી	કી	ī
ઉ	ુ	કુ	u	u
ઊ	ૂ	કૂ	ū	
એ	ે	કે	e, ɛ
ઐ	ૈ	કૈ	ai	əj
ઓ	ો	કો	o, ɔ
ઔ	ૌ	કૌ	au	əʋ
અં	ં	કં	ṁ
અ:	ઃ	કઃ	ḥ
ઋ	ૃ	કૃ	r̥	ɾu
ઍ	ૅ	કૅ	â	æ
ઑ	ૉ	કૉ	ô	ɔ
Ünsüzler:

Diyakritik:

Aşağıda Güceratça bir metin örneği yer almaktadır:
ગાંધીજીની ઝૂંપડી-કરાડી જગ પ્રસિદ્ધ દાંડી કૂચ પછી ગાંધીજીએ અહીં આંબાના વૃક્ષ નીચે ખજૂરી નાં છટિયાંની એક ઝૂંપડીમાં તા.૧૪-૪-૧૯૩૦ થી તા.૪-૫-૧૯૩૦ સુધી નિવાસ કર્યો હતો. દાંડીમાં છઠ્ઠી એપ્રિલે શરૂ કરેલી નિમક કાનૂન (મીઠાના સત્યાગ્રહ) ભંગની લડતને તેમણે અહીંથી વેગ આપી દેશ વ્યાપી બનાવી હતી. અહીંથી જ તેમણે ધરાસણાના મીઠાના અગરો તરફ કૂચ કરવાનો પોતાનો સંકલ્પ બ્રિટિશ વાઈસરૉયને પત્ર લખીને જણાવ્યો હતો.તા.૪થી મે ૧૯૩૦ની રાતના બાર વાગ્યા પછી આ સ્થળેથી બ્રિટિશ સરકારે તેમની ધરપકડ કરી હતી.

Çevirisi
Gandhiji'nin kulübesi - Karadi Ünlü Dandi yürüyüşünden sonra, Gandhiji burada bir mango ağacının altında 15-9-190'dan 5-9-190'a kadar bir hurma kulübesinde yaşadı. 6 Nisan'da Dandi'de başlayan ve ülke çapında genişleyen Nimak Kanun'a (Salt Satyagraha) karşı mücadeleyi yoğunlaştırdı. Buradan İngiliz Vali'ye Dharasana'nın tuz dairelerine doğru yürüdüğünü belirten bir mektup yazdı ve 3 Mayıs 1905 gece yarısından sonra İngiliz hükûmeti tarafından bu yerde tutuklandı.

Gucerât (Guceratça: ગુજરાત Gujrāt), Hindistan'ı oluşturan eyaletlerden biridir. Güneyde ve batıda Umman Denizi, kuzeybatıda Pakistan, kuzeyde Racastan, doğuda Madhya Pradesh, güneydoğuda da Maharashtra eyaletleriyle çevrilidir. Yönetim merkezi, en büyük kenti ve eski merkezi Ahmedabad yakınlarındaki Gandhinagar'dır.

Gucerat'ın bilinen tarihi MÖ 250 yılında başlar. Yöre, MS 4. ve 5. yüzyıllarda Gupta İmparatorluğu'nun bir parçasıydı. Adı, 8. ve 9. yüzyıllarda bölgeye egemen olan Gurceratlardan gelir. Gurcerat dönemini izleyen Solanki hanedanı döneminde Gucerat, en geniş sınırlarına ulaştı. Ekonomik ve kültürel açıdan da olağanüstü bir gelişme gösteren Gucerat, bundan sonra sırasıyla Müslüman-Arap Gucerat Sultanlığı, Hint-Türk İmparatorluğu ve Muratha egemenliğine girdi. 1818'de büyük bölümü İngiliz Doğu Hindistan Kumpanyası'nın denetimine geçti ve 1857'de İngiliz Hindistanı'nın bir ili oldu. Hindistan 1947'de bağımsızlığını kazanınca, Gucerat'ın büyük bölümü Bombay eyaletine katıldı. 1960'ta ise Bombay, dil temelinde Gucerat ve Maharashtra olarak ikiye bölündü. Hint-Ari ailesine bağlı olan ve Prakrit dilleri ile Apabhramşa dili aracılığıyla Sanskritten türeyen Gucerat dili Mohandas Gandhi'nin de anadilidir.
26 Ocak 2001'de meydana gelen deprem 12,000 kişinin ölümüne ve yaklaşık 55,000 kişinin yaralanmasına neden oldu.

Gücerat, coğrafi açıdan büyük karşıtlıklar gösterir. Batı kıyısındaki pirinç tarlalarıyla kaplı, sulak ve yağışlı ovalardan, neredeyse hiç yağmur almayan Kuç tuz gölüne kadar uzanır. Güneyinde Kuç körfezi bulunan bu kurak bölge, kuzeyde ve doğuda dev bir tuz bataklığı (Kuç Bataklığı) ile Pakistan'dan ve Hindistan anakarasından ayrılır. Kuç'un güneyi de, orta kesimindeki sırtlarla kurak bir bölgedir. Gücerat'ın kuzeydoğusu, temelde küçük ovalardan ve alçak tepelerden oluşur. Burada yağışlar seyrektir; ocak ayında sıcaklık sıfırın altına düşebilir; öte yandan, yazın sıcaklığın 50 °C'ye kadar yükseldiği olur. Daha güneyde, Gücerat'ın orta kesiminde yağışlar artar ve sıcaklıkta daha az farklılık görülür. Gücerat'ın güneyindeyse bol yağışlı, ılıman bir iklim hüküm sürer.

Gücerat'ın 50,671,017'lik (2001) nüfusunun büyük kısmını (%90) Hindular oluşturur. Geriye kalan kısmını Müslüman, Caynacı ve Sih azınlıklar oluşturur.

Gücerat, Hindistan'ın en sanayileşmiş eyaletlerinden biridir. Eyaletin belli başlı sanayi kentleri Ahmedabad, Vadodara ve Surat'tır. Başlıca tarım ürünleri pamuk, yer fıstığı, hurma, şeker ve süt ve süt ürünleridir. Hindistan'ın en uzun kıyı şeridine sahip olan eyaleti olan Gücerat'ın en önemli uluslararası limanı Kandla'nın yanı sıra 40 limanından 11'i uluslararası taşımacılığa açıktır. Eyaletteki çimento, bitkisel yağ, kimyasal madde ve ilaç sanayisi önemlidir.

Gücerat'taki 250'yi aşkın yükseköğretim kurumu arasında 13 üniversite bulunur. Teknik öğrenim veren mühendislik yüksekokullarının yanı sıra çok sayıda teknik enstitü vardır. Ayrıca çeşitli araştırma kurumları bulunur.

Folklorunun ve halk kültürünün kökenleri Tanrı Vişnu'nun cisimleşmiş hali olduğuna inanılan Krişna mitolojisine kadar uzanır. Krişna onuruna yapılan danslar garaba adlı halk dansıyla varlığını sürdürmektedir. Somnat, Modhera, Than, Dvarka, Ghuml, Girnar ve Palitana'daki anıt ve topraklarda örneklerine rastlanan Gücerat mimarisi, zengin ve ince bezemeli üslubuyla tanınır. El sanatları da dünya çapında ün kazanmıştır. Eyaletin en kalıcı ve etkili kültürel kurumları arasında mahacan adıyla bilinen loncalar sayılabilir.

Gupta İmparatorluğu, MS 4. yüzyılın başlarından MS 6. yüzyılın sonlarına kadar var olan eski bir Hint imparatorluğuydu. Zirvesinde, yaklaşık MS 319'dan 467'ye kadar, Hindistan Yarımadası'nın çoğunu kapsıyordu. Bu dönem tarihçiler tarafından Hindistan'ın Altın Çağı olarak kabul edilir. İmparatorluğun yönetici hanedanı, kral Sri Gupta tarafından kuruldu; hanedanın en önemli yöneticileri Chandragupta I, Samudragupta, Chandragupta II ve Skandagupta idi. MS 5. yüzyıl Sanskrit şairi Kalidasa, Guptaların hem Hindistan içinde hem de dışında, Parasikas, Hunas, Kambojas krallıkları, batı ve doğu Oxus vadilerinde bulunan kabileler olan  Kinnaras, Kiratas ve diğerleri dahil olmak üzere yaklaşık yirmi bir krallığı fethettiğini söyler.
Bu dönemin doruk noktaları, öncelikle Samudragupta, Chandragupta II ve Kumaragupta I dönemlerinde meydana gelen büyük kültürel gelişmelerdir. Mahabharata ve Ramayana gibi birçok Hindu destanı ve edebi kaynağı bu dönemde kanonlaştırımıştır. Gupta dönemi, birçok akademik alanda büyük ilerlemeler kaydeden Kalidasa, Aryabhata, Varahamihira ve Vatsyayana gibi bilginler üretti. Gupta döneminde bilim ve siyasi yönetim yeni zirvelere ulaştı. Dönem, "yalnızca Hindistan'da değil, sınırlarının çok ötesinde sanatın sonraki tüm seyrini belirleyen [bu] biçim ve zevk standartlarını belirleyen" mimari, heykel ve resimde başarılara yol açtı. Güçlü ticaret bağları da bölgeyi önemli bir kültür merkezi haline getirdi ve bölgeyi Hindistan ve Güneydoğu Asya'daki yakın krallıkları ve bölgeleri etkileyecek bir üs haline getirdi.
Çeşitli konularda daha eski uzun şiirler olan Puranaların da bu dönemde yazılı metinlere işlendiği düşünülmektedir. Hinduizmi yöneticiler takip etti ve Gupta imparatorluğunda Brahminler ortaya çıktı, ancak Guptalar diğer inançlara sahip insanlara da müsamaha gösterdi.İmparatorluk, kendi eski derebeyliklerinin neden olduğu önemli toprak ve imparatorluk otoritesi kaybı ve Orta Asya'dan Huna halklarının (Kidaritler ve Alchon Hunları) işgali gibi faktörler nedeniyle sonunda yok oldu. 6. yüzyılda Gupta İmparatorluğu'nun çöküşünden sonra, Hindistan yeniden çok sayıda bölgesel krallık tarafından yönetildi.

Maurya İmparatorluğu'nun aksine Guptalar, Hint savaşına birkaç askeri yenilik getirdi. Bunların başında Kuşatma makineleri, ağır süvari okçuları ve ağır kılıçlı süvariler geliyordu. Ağır süvari, Gupta ordusunun çekirdeğini oluşturdu ve filler ve hafif piyadelerden oluşan geleneksel Hint ordusu unsurları tarafından desteklendi.
Gupta döneminde atlı okçuların kullanımı, imparatorları atlı okçular olarak tasvir eden Chandragupta II, Kumaragupta I ve Prakasaditya'nın (Pururugupta olduğu varsayılır) madeni paralarında kanıtlanmaktadır. Ne yazık ki, İmparatorluk Gupta Ordusu'nun taktik operasyonlarını detaylandıran çok az çağdaş kaynak vardır. Günümüze ulaşan en iyi bilgi, Klasik Sanskritçe yazar ve oyun yazarı Kalidasa tarafından yazılan Sanskritçe mahakavya (epik şiir) Raghuvaṃśa'dan gelmektedir. Pek çok modern bilim adamı, Kalidasa'nın Chandragupta II'nin hükümdarlığından Skandagupta hükümdarlığına kadar yaşadığı ve Raghuvaṃśa'daki kahramanı Raghu'nun seferlerinin Chandragupta'nınkini yansıttığı görüşünü öne sürdü. II.Raghuvamsa'nın Kanto IV'ünde Kalidasa, kralın kuvvetlerinin güçlü, süvari merkezli Pers kuvvetlerine ve daha sonra Kuzey-Batı'daki Yavanalara (muhtemelen Hunlar) karşı nasıl çarpıştığını anlatır. Burada, kralın ordusunda atlı okçuların kullanılmasından ve hararetli çekişmeli savaşlardan sonra atların çokça dinlenmeye ihtiyaç duyduğundan özel olarak bahsetmektedir. Gupta ordusunun beş kolu piyade, süvari, savaş arabası, filler ve gemileri içeriyordu. Vainya Gupta'nın Gunaighar bakır levha yazıtında gemilerden bahsetmektedir ancak savaş arabalarından bahsedilmemektedir. MS 6. yüzyılda gemiler Hint ordusunun ayrılmaz bir parçası haline geldi.

Guptalar geleneksel olarak bir Hindu hanedanıydı. Ortodoks Hindulardı ve Budizm ve Jainizm takipçilerinin dinlerini uygulamalarına izin verdiler. Sanchi, Budizmin önemli bir merkezi olmaya devam etti. Kumaragupta I'in (MS 455) Nalanda'yı kurduğu söylenmektedir. Modern genetik araştırmalar, Gupta döneminde Hint kast gruplarının kendi aralarında evlenmeyi bıraktıklarını (içevlilik uygulamaya/zorlamaya başladıklarını) göstermektedir.
Bununla birlikte, daha sonraki bazı hükümdarlar, özellikle Budizmi desteklemiş görünmektedirler. Çağdaş yazar Paramartha'ya göre Narasimhagupta Baladitya (c. 495–?), Mahayanist filozof Vasubandhu'nun etkisi altında büyümüştü. Nalanda'da bir sangharama ve ayrıca Xuanzang'a göre "Bodhi ağacının altına inşa edilmiş büyük Vihara" ya benzeyen bir Buda heykelinin bulunduğu 300 ft (91 m) yüksekliğinde bir vihara inşa etti. Manjushrimulakalpa'ya (yaklaşık MS 800) göre, kral Narasimhsagupta bir Budist keşiş oldu ve meditasyon (Dhyana) yoluyla dünyayı terk etti. Çinli keşiş Xuanzang ayrıca Narasimhagupta Baladitya'nın bir sangharama yaptıran oğlu Vajra'nın "inançta sağlam bir kalbe sahip olduğuna" dikkat çekmiştir.

Gupta imparatorluğunun epigrafik kayıtları üzerine yapılan bir araştırma, yukarıdan aşağıya bir idari bölümler hiyerarşisi olduğunu göstermektedir. İmparatorluk Rajya, Rashtra, Desha, Mandala, Prithvi ve Avani gibi çeşitli isimlerle anıldı. Bhukti, Pradesha ve Bhoga olarak şekillendirilen 26 ile ayrıldı. İller de Vishayalara bölündü ve Vishayapatilerin kontrolü altına alındı. Bir Vishayapati, Vishaya'yı dört temsilciden oluşan Adhikarana'nın (temsilciler kurulu) yardımıyla yönetti: Nagarasreshesthi, Sarthavaha, Prathamakulika ve Prathama Kayastha. Vishaya'nın bir kısmına Vithi adı verildi. Gupta'nın Sasani İmparatorluğu ve Bizans İmparatorluğu ile de ticari bağlantıları vardı.. Gupta döneminde dörtlü varna sistemi gözlenirken, kast sistemi akışkandı. Brahminler, Brahmanik olmayan mesleği de takip ettiler. Khastriyas ticaret ve ticaretle uğraşıyordu. Toplum büyük ölçüde kendi aralarında bir arada var oldu.

Bu dönemin bilginleri arasında, sıfırı ayrı bir sayı olarak kabul eden ilk kişi olduğuna inanılan Varāhamihira ve Aryabhata, Dünya'nın kendi ekseni etrafında döndüğü teorisini öne sürdüler ve güneş ve ay tutulmalarını incelediler. Büyük bir oyun yazarı olan, Shakuntala gibi oyunlar yazan ve Sanskrit edebiyatının en yüksek noktasına damgasını vuran Kalidasa'nın da bu döneme ait olduğu söylenmektedir. Ayurveda tıbbının tüm ana kavramları üzerine cerrahi üzerine yenilikçi bölümler içeren Sanskritçe bir redaksiyon metni olan Sushruta Samhita, Gupta dönemine aittir.
Satrancın, 6. yüzyılda erken biçiminin caturaṅga olarak bilindiği ve "[ordu] dört tümeni" - piyade, süvari, fil ve savaş arabası - tarafından temsil edilen bu dönemde geliştiği söyleniyor. Sırasıyla modern piyon, at, fil ve kaleye dönüşecek taşlar. Doktorlar ayrıca çeşitli tıbbi aletler icat ettiler ve hatta ameliyatlar yaptılar. Dünyadaki ilk konumsal tabanlı 10 sayı sistemi olan Hint rakamları, Gupta Hindistan'dan kaynaklanmıştır. Bir haftanın yedi gününün isimleri, Roma isimlerine karşılık gelen Hindu tanrıları ve gezegenlere dayalı olarak Gupta döneminin başında ortaya çıktı. Hint bilim adamı Vatsyayana'nın eski Gupta metni Kama Sutra, Sanskrit literatüründe insan cinsel davranışı üzerine standart çalışma olarak kabul edilir.
Gupta döneminin tanınmış bir matematikçi-astronomu olan Aryabhata, dünyanın yuvarlak olduğunu ve kendi ekseni etrafında döndüğünü öne sürdü. Ay'ın ve gezegenlerin yansıyan güneş ışığıyla parladığını da keşfetti. Tutulmalara sözde gezegen düğümleri Rahu ve Ketu'nun neden olduğu hakim kozmogoni yerine, tutulmaları Dünya'nın oluşturduğunu Dünya'ya düşen gölgeler açısından açıkladı.

Gupta dönemi, genellikle tüm büyük dini gruplar için Kuzey Hindistan sanatının klasik bir zirvesi olarak kabul edilir. Resim açıkça yaygın olmasına rağmen, hayatta kalan eserlerin neredeyse tamamı dini heykellerdir. Bu dönem, Hindu sanatında ikonik oyma taş tanrının yanı sıra Buda figürü ve Jain tirthankara figürlerinin (ikincisi genellikle çok büyük ölçekte) ortaya çıkışını gördü. Heykel sanatının iki büyük merkezi, Greko-Budist sanatının merkezi olan Mathura ve Gandhara idi. Her ikisi de kuzey Hindistan'ın diğer bölgelerine heykel ihraç etti.
Geniş bir Gupta stilinde kalan en ünlü anıtlar, Ajanta, Elephanta ve Ellora'daki mağaralar (sırasıyla Budist, Hindu ve Jain dahil karışık) aslında daha sonraki hanedanlar döneminde üretildi, ancak öncelikle Guptan stilinin anıtsallığını ve dengesini yansıtmaktadır. Ajanta, bu ve çevre dönemlere ait açık ara en önemli resim kalıntılarını içerir ve muhtemelen, özellikle resim saraylarında uzun bir gelişme göstermiş olan olgun bir biçimi gösterir.[132] Hindu Udayagiri Mağaraları aslında hanedan ve onun bakanları ile olan bağlantıları kaydetmektedir ve Deogarh'daki Dashavatara Tapınağı, önemli heykelleriyle hayatta kalan en eski tapınaklardan biri olan büyük bir tapınaktır.

Pushyabhuti Hanedanlığı
Kuşan İmparatorluğu

Guyana, resmî adıyla Guyana Kooperatif Cumhuriyeti (İngilizce: Co-operative Republic of Guyana), Güney Amerika'nın kuzey kıyısında yer alan bir ülkedir. Georgetown, Guyana'nın başkenti ve aynı zamanda ülkenin en büyük şehridir. Guyana, kuzeyde Atlantik Okyanusu, güney ve güneybatıda Brezilya, batıda Venezuela ve doğuda Surinam ile çevrilidir. Guyana Adaları'nın bir parçasıdır.
214.969 km² (83.000 mil²) yüzölçümüyle Guyana, Uruguay ve Surinam'dan sonra Güney Amerika anakarasındaki yüzölçümü bakımından üçüncü en küçük egemen devlettir ve Surinam'dan sonra Güney Amerika'daki en az nüfuslu ikinci egemen devlettir; aynı zamanda Dünya'daki en düşük nüfus yoğunluğuna sahip ülkelerden biridir. Ülkenin resmi dili İngilizcedir, ancak nüfusun büyük bir kısmı İngilizce ve yerel dillerde çift dilli konuşmaktadır. Guyana, Güney Amerika anakarasında İngilizceyi resmi dil olarak kullanan tek ülkedir. Nüfusun büyük çoğunluğu ayrıca İngilizce tabanlı bir kreol dili olan Guyana Kreolünü de konuşmaktadır. Guyana, Karayip Milletler Topluluğu'nun bir parçasıdır. Karayip anakarası bölgesinde yer alan ülke, diğer Karayip ülkeleriyle güçlü kültürel, tarihi ve siyasi bağlar sürdürmekte ve Karayip Topluluğu'nun (CARICOM) merkezi olarak hizmet vermektedir. 2008 yılında, Güney Amerika Ulusları Birliği'ne kurucu üye olarak katılmıştır.
Çok çeşitli doğal yaşam alanlarına ve çok yüksek biyoçeşitliliğe sahiptir. Ülke ayrıca, dünyanın en büyük ve en biyoçeşitli tropikal yağmur ormanı olan Amazon yağmur ormanının bir bölümüne ev sahipliği yapmaktadır. "Guyanalar" olarak bilinen bölge, Amazon Nehri'nin kuzeyinde ve Orinoko Nehri'nin doğusunda yer alan ve "çok suların ülkesi" olarak bilinen büyük kalkan kara kütlesinden oluşmaktadır. Guyana'da dokuz yerli kabile yaşamaktadır: Wai Wai, Macushi, Patamona, Lokono, Kalina, Wapishana, Pemon, Akawaio ve Warao. Tarihsel olarak Lokono ve Kalina kabilelerinin egemenliğinde olan Guyana, 18. yüzyılın sonlarında İngiliz kontrolüne geçmeden önce Hollandalılar tarafından sömürgeleştirilmiştir. 1950'lere kadar çoğunlukla plantasyon tarzı bir ekonomiye sahip Britanya Guyanası olarak yönetildi ve Britanya Batı Hint Adaları'nın bir parçasıydı. 1966'da bağımsızlığını kazandı ve 1970'te resmen Milletler Topluluğu içinde bir cumhuriyet oldu. Britanya sömürgeciliğinin mirası, ülkenin siyasi yönetimine, ortak diline ve Hint, Afrikalı, yerli, Çinli, Portekizli, diğer Avrupalı ​​ve çeşitli çok ırklı grupları içeren çeşitli nüfusuna yansımaktadır.
2017 yılında Guyana nüfusunun %41'i yoksulluk sınırının altında yaşıyordu. Guyana ekonomisi, 2015'te ham petrolün keşfi ve 2019'da ticari sondajın başlamasından bu yana bir dönüşüm geçiriyor ve 2020'de %49 oranında büyüyerek, bazı kaynaklara göre şu anda dünyanın en hızlı büyüyen ekonomisi konumunda. Guyana, devasa açık deniz petrol keşifleri sayesinde 2025 yılına kadar dünyanın kişi başına düşen en büyük petrol üreticilerinden biri olmaya hazırlanıyor. 2017'den bu yana, ülkenin kıyılarında 11 milyar varilden fazla petrol rezervi bulundu; bu, 1970'lerden bu yana küresel petrol rezervlerine yapılan en büyük ekleme. Ham petrol üretimi, Guyana'yı 2020'lerin başlarında uluslararası enerji ticaretinde önemli bir katılımcı haline getirdi. Guyana, şu anda Amerika kıtasında ABD, Kanada ve Bahamalar'dan sonra kişi başına düşen GSYİH'de dördüncü sırada yer alıyor. Dünya Bankası'na göre 2023 yılında, aşırı yoksulluk hala mevcut ve ülke büyümesini yapısal olarak yönetmede önemli risklerle karşı karşıya.

"Guyana" adı, günümüzde Guyana (Britanya Guyanası), Surinam (Hollanda Guyanası), Fransız Guyanası, Venezuela'daki Guayana Bölgesi (İspanyol Guyanası) ve Brezilya'daki Amapá (Portekiz Guyanası) olarak adlandırılan bölgeleri içeren daha büyük bir bölgenin eski adı olan The Guianas'tan türetilmiştir. Oxford İngilizce Sözlüğü'ne göre, "Guyana" adı yerli bir Amerikan dilinden gelir ve "çok suların ülkesi" anlamına gelir.

Şu anki Guyana, binlerce yıldır yerleşim yeri olmuştur. Guyana'da dokuz yerli kabile yaşamaktadır. Bu kabileler Wai Wai, Macushi, Patamona, Lokono, Kalina, Wapishana, Pemon, Akawaio ve Warao kabileleridir. Bu halkların çoğu avcılığın yanı sıra göçebe tarım da yapmaktaydı. Tarihçiler, Aravakların ve Kariblerin Güney Amerika iç bölgelerinden geldiğini ve önce günümüz Guyanalarına, ardından Karayip adalarına, kuzeye doğru göç ettiklerini tahmin etmektedir. Çoğunlukla çiftçi, avcı ve balıkçı olan Aravaklar, Kariblerden önce Karayip adalarına göç etmiş ve bölgeye yerleşmişlerdir.

Kristof Kolomb üçüncü yolculuğunda (1498'de) Guyana'yı gören ilk Avrupalı olmasına ve Sir Walter Raleigh 1596'da bir rapor yazmasına rağmen, kolonileri kuran ilk Avrupalılar Hollandalılar olmuştur. Hollandalıların kurduğu koloniler ise sırasıyla Pomeroon (1581), Essequibo (1616), Berbice (1627) ve Demerara (1752) olmuştur. Fransa'nın Hollanda Cumhuriyeti'ni işgal etmesinden (1795) sonra, Britanyalılar 1796'da kontrolü ele geçirdi ve Hollandalılar ile Britanyalılar, Demerara-Essequibo ve Berbice'i İBritanya'ya devreden 1814 tarihli İngiliz-Hollanda Antlaşması'nı Londra'da imzaladılar.
1831 yılında, birleşik Demerara-Essequibo kolonisi ve ayrı Berbice kolonisi bir araya gelerek Britanya Guyanası olarak bilinen tek bir Britanya kolonisi hâline geldi.

1824'teki bağımsızlığından bu yana Venezuela, Essequibo Nehri'nin batısındaki topraklar üzerinde hak iddia etmektedir. Simón Bolívar, Britanya hükûmetine yazdığı bir mektupta, Berbice ve Demerara yerleşimcilerinin, 16. yüzyıla dayanan İspanyol hak iddialarının mirasçıları olarak kabul edilen Venezuelalıların kendilerine ait olduğunu iddia ettikleri topraklara yerleşmelerine karşı uyarıda bulundu. 1899'da uluslararası bir mahkeme, toprakların Büyük Britanya'ya ait olduğuna karar verdi. 1814 tarihli İngiliz-Hollanda Antlaşması'ndan itibaren Britanyalılar, Orinoco ve Courantine nehirleri arasındaki toprakları da içeren Hollanda topraklarını miras aldı. Bu yerleşimler üzerindeki Hollanda egemenliği, 1648'de İspanya tarafından Münster Barış Antlaşması ile tanındı ve 5. maddede Hollandalıların o zamanki "Batı Hint Adaları'ndaki tüm beylikleri, şehirleri, kaleleri, hisarları, ticaretleri ve toprakları"  elinde tutacağı belirtildi. Ancak antlaşmada İspanyol Guyanası ile Hollanda Guyanası arasındaki sınır belirtilmemiştir.

Guyana, 26 Mayıs 1966'da Birleşik Krallık'tan bağımsızlığını bir dominyon olarak kazandı ve 23 Şubat 1970'te cumhuriyet oldu ve İngiliz Milletler Topluluğu üyesi olarak kaldı. Bağımsızlığın hemen ardından Venezuela, Essequibo bölgesindeki toprak iddiasını uygulamak için Guyana'ya karşı diplomatik, ekonomik ve askerî eylemlere başladı. Guyana'nın bağımsızlığından beş ay sonra, Ekim 1966'da, Venezuela birlikleri uluslararası sınırı geçerek Ankoko Adası'nı ele geçirdi ve ada o zamandan beri işgal altında kaldı. Venezuela birlikleri hızla askerî tesisler ve bir havaalanı kurdu.
Bağımsızlığın ardından, Halk Ulusal Kongresi'nden Forbes Burnham iktidara yükseldi ve hızla baskıcı bir otoriter lider hâline geldi. Siyaset, Afro-Guyanalıların Burnham'ın Halk Ulusal Kongresi'ni ve Hint-Guyanalıların Cheddi Jagan'ın Halk İlerici Partisi'ni desteklemesiyle ırk temelinde bölündü. VB durum, Guyana Hintçesinden kabaca "kendi türünüz için" olarak çevrilen aapan jaat siyaseti olarak bilindi.
Guyana, 1975-76, 1982-83 ve 2024-25 yıllarında olmak üzere üç kez BM Güvenlik Konseyi üyeliğine seçildi.
1978'de, Amerikan tarikat lideri Jim Jones'un önderliğindeki Jonestown toplu cinayet-intihar olayında, Guyana'nın kuzeybatısındaki ücra bir yerleşim yerinde toplam 918 kişi hayatını kaybetti.
Eski ABD Başkanı Jimmy Carter, özgür seçimlerin yeniden başlatılması için lobi yapmak üzere Guyana'yı ziyaret etti. 5 Ekim 1992'de, 1964'ten bu yana uluslararası alanda özgür ve adil olarak tanınan ilk Guyana seçimlerinde yeni bir Ulusal Meclis ve bölgesel konseyler seçildi. PPP'den Cheddi Jagan, 9 Ekim 1992'de başkan seçildi ve yemin etti. Bu, Afro-Guyanalıların geleneksel olarak Guyana siyaseti üzerindeki tekelini tersine çevirdi. Ancak seçim şiddet olaylarıyla gölgelendi.
Mayıs 2008'de Başkan Bharrat Jagdeo, Güney Amerika Ulusları Birliği'nin UNASUR Kurucu Antlaşması'nı imzalayanlardan biri olmuştur. Guyana hükûmeti antlaşmayı 2010 yılında resmen onayladı.
2015 yılında ExxonMobil tarafından kıyı açıklarında büyük petrol rezervleri keşfedildiği açıklandı.
Mart 2020'de Başkan David A. Granger, 2018'de hükûmetinin güvensizlik oylamasını kaybetmesinin ardından yapılan erken seçimleri kıl payı kaybetti. Granger sonuçları kabul etmeyi reddetti. Bu olaylar nedeniyle anca beş ay sonra, yolsuzluk ve usulsüzlük iddiaları nedeniyle Halkın İlerici Partisi/Sivil'den Irfaan Ali yeni başkan olarak yemin etti.
Guyana Ulusal Vakfı, dokuz tarihî alanı ulusal anıt olarak belirlemiştir.
Komşu Venezuela'da, tamamı Guyana topraklarında bulunan tartışmalı Essequibo bölgesinin ilhakı konusunda Aralık 2023'te bir referandum yapıldı. Oylama %95'lik bir çoğunlukla geçti, ancak katılım düşüktü ve analistler Maduro hükûmetinin sonuçları tahrif ettiğini belirtti. Bu, Venezuela'nın Guyana sınırında askerî yığılmasıyla aynı zamana denk geldi ve iki devlet arasında savaş endişelerini tetikledi.
Eylül 2025'te Irfaan Ali, Guyana'nın cumhurbaşkanı olarak ikinci dönem için yeniden seçildi.

Guyana tarafından kontrol edilen bölge, 1 ° ve 9 ° K enlemleri ile 56 ° ve 62 ° W boylamları ile dünyanın en seyrek nüfuslu ülkelerinden biri arasında yer almaktadır.
Ülke beş doğal bölgeye ayrılabilir; nüfusun çoğunun yaşadığı Atlantik sahili boyunca (düşük kıyı ovası) dar ve verimli bir bataklık ovası; Guyana'nın maden yataklarının çoğunu içeren daha beyaz bir kum kuşak (engebeli kum ve kil bölgesi); ülkenin güneyindeki yoğun yağmur ormanları (Ormanlık Yayla Bölgesi); güneybatıdaki daha kuru savana alanları ve çoğunlukla Brezilya sınırına yükselen dağlardan oluşan en küçük iç ovalar (iç savana).
En uzun dört nehir 1.010 kilometre uzunluğunda Essequibo, 724 kilometre uzunluğunda Courentyne Nehri, 595 kilometre (370 mil) Berbice ve 346 k

Güney Georgia ve Güney Sandwich Adaları, Güney Atlantik'te bulunan, Britanya Denizaşırı Toprakları olarak Birleşik Krallık'a bağlı adalar. Güney Georgia, Falkland Adaları'nın yaklaşık 1300 km doğu-güneydoğusunda yer alırken Güney Sandwich Adaları, Güney Georgia'nın yaklaşık 640 km güneydoğusunda bulunmaktadır.

1775'te Kaptan James Cook, Güney Georgia'nın İngiliz Tacı'na bağlı olduğunu ileri sürdü ve ada 1908'de Birleşik Krallık'a katıldı. 1927'de Arjantin, Güney Georgia üzerinde hak iddia etti. Falkland Adaları'nın bağımlılığı 1985'e kadar devam etti, adalar aynı zamanda Falkland Adaları'nın valisi de olan bir Komisyoner tarafından yönetilen bir Britanya Denizaşırı Toprak alanıdır. 1993'te Birleşik Krallık hükûmeti, adaları çevreleyen sulardaki yargılama yetkisini 12 deniz milinden (22 km) 200 deniz miline (370 km) çıkardığını açıkladı, buna karşılık Arjantin hükûmeti de bölgenin suları için balıkçılık ruhsatı vermeye başladı. Antarctic Survey adalarda bilimsel araştırmalar yaptırmaktadır; 1982'deki kısa bir Arjantin işgalinin ardından yerleştirilen küçük Birleşik Krallık garnizonunun yakın zamanda ayrılması planlanmaktadır. Ekonomi balıkçılık ve çevre-turizmi güdümlüdür. Güney Georgia'yı ziyaret başvuruları, ziyaretçilere bir enformasyon bülteni sunan Komisyoner'e yazılı olarak yapılmaktadır. 16 yaşından büyük her şahıs 50 sterlin ayakbastı parası ödemek zorundadır. Grytviken'da bir balina avcılığı müzesi mevcuttur. Isles Koyu fok ve kuş gözlemciliği için pek çok fırsat sunar.

Ekonomi balıkçılık ve çevre turizmi güdümlüdür. Güney Georgia'yı ziyaret başvuruları, ziyaretçilere bir enformasyon bülteni sunan Komisyoner'e yazılı olarak yapılmaktadır. Grytviken'da bir balina avcılığı müzesi mevcuttur. Isles Koyu fok ve kuş gözlemciliği için pek çok fırsat sunar.

Bütün telefon, faks ve e-posta iletişimleri uluslararası uydu sistemleri vasıtasıyla kullanılmaktadır. Halka açık telefon ve faks imkânları yoktur. Güney Georgia'yla yapılacak telefon görüşmelerinin uluslararası operatör tarafından kaydının alınması gerekir. Güney Georgia pulları kullanılarak posta gönderilebilir, fakat postanın ulaşması iki aya kadar uzayabilir.

Heard Adası ve McDonald Adaları (İngilizce: Heard Island and McDonald Islands) ya da resmî adıyla Heard Adası ve McDonald Adaları Bölgesi (İngilizce: Territory of Heard Island and McDonald Islands, kısaltma: HIMI), Güney Okyanusu'nda, Avustralya'ya bağlı Subantarktik adalar grubu. Volkanik kökenli Heard Adası 45 km uzunluğunda, 20 km genişliğindedir. Yüzeyin büyük bölümü kar ve buzullarla kaplıdır. McDonald Adaları, Heard Adası'nın 25 mil batısında üzerinde yerleşim bulunmayan kayalık bir ada grubudur. Adaların toplam yüzölçümü 372 km2'dir. Avustralya'nın Perth şehrinin yaklaşık 2.500 mil güneybatısına düşer.
1833'te İngiliz balıkçıların keşfettiği ada 1853'te Amerikalı kaptan John J. Heard'ın adını aldı. Adalar üzerindeki hâkimiyet 1947'de Birleşik Krallık'tan Avustralya'ya geçti. Adalar ıssızdır ve sönmüş volkanik dağlarla kaplıdır.

Heard Adası'nın ilk teyit edilmiş gözlemi, 1853 yılında Amerikalı kaptan John Heard'ın bulunduğu Oriental gemisiyle adayı görmesiyle gerçekleşti. Diğer denizciler, 1830'lar ve 1840'larda Kerguelen Adaları'nın güneyinde kara parçası gördüklerini bildirmişlerdi, ancak Heard Adası'nı gerçekten görüp görmedikleri net değildir. Araştırmacılar, adanın daha önceki gözlemlerinin ticarî nedenlerle gizli tutulmuş olabileceğini öne sürmüş olsalar da 1850'lerden önce adada insan yerleşimi veya ziyaretine dair hiçbir kanıt bulunamamıştır.  Heard, adaya kendi adını vererek Heard Adası olarak adlandırdı ve Amerika Birleşik Devletleri adına sahiplendi. Heard'in bu adımına karşılık hükûmet bu iddiayı onaylamayı reddetti.   1854'te Britanyalı kaptan William McDonald, Samarang gemisinde McDonald Adaları'nı gördü ve adalara kendi adını verdi. Corinthian gemisinin Amerikalı kaptanı Erasmus Darwin Rogers önderliğindeki bir grup fok avcısı, 1855'te Heard Adası'na ilk kayıtlı inişi gerçekleştirdi.   
Fok avcıları, sonraki on yıllar boyunca adayı işgâl etmeye devam etti ve 40'tan fazla gemi, fil foklarını avlamak ve yağlarını işlemek için adaya toplamda 100'den fazla ziyaret gerçekleştirdi.  1855 ile 1880 yılları arasında adada 100.000 varilden fazla petrol üretildi. 1859'daki üretim zirvesinde, Heard Adası'nda 24 gemi konuşlandırılmıştı.  Fok avcılığı şirketlerinin çoğunluğu Amerikalıydı ve New England'daki limanlardan hareket ediyordu, ancak bazı fok avcıları Yeşil Burun Adaları'ndandı. Ada ayrıca, 1858'de Tazmanyalı tüccar William Crowther adına bir sefer düzenleyen James William Robinson da dâhil olmak üzere Avustralyalı fok avcıları tarafından da kullanıldı. Robinson'un sefer hakkında yazdığı yazı günümüzde WL Crowther Kütüphanesi'nde bulunmaktadır.   Fok avcılığı döneminde adanın yakınlarında 14 gemi battı. Bir tahmine göre, 1857 ile 1881 yılları arasında Heard Adası'nda 30 fok avcısı öldü ve 30'u da adaya giderken, çoğunlukla denize düşerek hayatını kaybetti.  1880'lere gelindiğinde adadaki fil foku popülasyonu ciddi şekilde azalmış ve fok avcılığı faaliyetleri önemli ölçüde düşmüştü. 

1874, 1902 ve 1929 yıllarında Heard Adası'na kısa süreli bilimsel keşif gezileri düzenlendi ve gözlemler adanın kuzeybatı tarafıyla sınırlı kaldı.   İlk iki keşif gezisi sırasıyla 1874 ve 1902 yıllarında Challenger ve Gauss gemileri tarafından gerçekleştirildi. Her iki gemi de Heard Adası'nda sadece birkaç saat kaldı. 1929'da adaya biri İsviçreli jeolog Edgar Aubert de la Rüe liderliğindeydi, diğeri ise İngiliz Avustralya ve Yeni Zelanda Antarktika Araştırma Seferi (BANZARE) ekibinin üyelerinden oluşmak üzere inen iki bilimsel ekip burada sekiz gün kaldı. BANZARE ekibi adada sadece üç gün geçirmeyi planlamıştı, ancak kötü hava koşulları nedeniyle beş gün daha kalmak zorunda kaldılar.  1907 ile 1930 yılları arasında adada bazı fok avcılığı faaliyetleri yeniden başladı ve balina avı gemileri ara sıra ziyaretlerde bulundu.  
Heard Adası ve McDonald Adaları, 1908'de Birleşik Krallık tarafından sahiplenildi. Heard Adası'nda 1910 ve 1929 yıllarında Britanya bayrağı dalgalandı ve 1910 ile 1926 yılları arasında Britanya hükûmeti adada fok ve balina avcılığı için lisanslar verdi.   Bir Britanya şirketine 1926'da adaları Britanya hükûmetinden kiralama izni verilse de şirket 1930'da kiralama hakkını kullanmamaya başladı.  1930'larda Britanya hükûmeti, Avustralya'nın Antarktika topraklarına yakınlığının, özellikle Antarktika kıtasının bazı sektörleri üzerinde daha sağlam bir egemenlik iddiası sağlayacağını ve toprakların yönetiminin lojistik karmaşıklığını azaltacağını düşünüyordu.  Britanya'nın 1933'te Avustralya Antarktika Bölgesi'ni Avustralya'ya devretmesinden sonra, Avustralya hükûmeti Heard Adası ve McDonald Adaları'nın da mülkiyetini almak için hazırlıklara başladı. 
11 Aralık 1947'de, Stuart Campbell liderliğindeki Avustralya Ulusal Antarktika Araştırma Seferleri'nden (ANARE) 14 kişilik bir ekip, Heard Adası'ndaki Atlas Koyu'na inerek burada bir araştırma istasyonu kurdu. Seferin amacı, adada bir gözlemevi kurmak, Avustralya'nın bölgedeki stratejik ve ekonomik çıkarlarını güçlendirmek ve Antarktika kıtasında kalıcı bir ANARE varlığının temellerini atmaktı.   Bölgeye Avustralya bayrağını diktiler ve sonraki 14 ay boyunca hava gözlemleri yaparak, jeolojik ve vahşi yaşam araştırmaları gerçekleştirdiler ve adayı haritaladılar.  İstasyon, 1955 yılına kadar, her biri adada 12-14 ay geçiren yedi ANARE ekibinin dönüşümlü olarak görev yaptığı bir dizi personel tarafından kullanıldı.   19 Aralık 1950'de bölge, not değişimi yoluyla Britanya'dan Avustralya'ya devredildi ve devir tarihi geriye dönük olarak Aralık 1947 olarak belirlendi.  Avustralya hükûmeti, yeni edindiği bölgenin yönetimi için bir mekanizma oluşturmak amacıyla 1953'te Heard Adası ve McDonald Adaları Yasasını çıkardı. 
ANARE keşif ekipleri, Heard Adası'nda bir radyo karakolu ve hava durumu izleme istasyonu işletiyor ve araştırma yapıyordu.  1950'den itibaren kızak köpekleri yetiştirip eğittiler ve bunların birçoğu sonunda Antarktika kıtasındaki Avustralya istasyonlarını destekledi.  Sonunda yaklaşık 25 binaya ulaşan ANARE istasyonu, Antarktika kıtasında Mawson İstasyonu'nun kurulmasını finanse etmek için 1955'te kapatıldı.   Heard Adası'ndaki ekipmanın büyük bir kısmı da Mawson İstasyonu'na transfer edildi. 

1956 ile 2004 yılları arasında adaya on dokuz kısa araştırma seferi düzenlendi  1992'de, bu seferlerden birinin ekibi, ANARE istasyonunun 1955'te kapatılmasından bu yana ilk kez kış boyunca adada kaldı  1963'ten bu yana turistler ve özel seferler tarafından da adaya seyrek ziyaretler gerçekleşti   Ada, okyanus sıcaklıklarındaki değişiklikleri incelemek için akustik sinyallerin okyanus üzerinden iletiminin kullanılıp kullanılamayacağını araştıran 1991 Heard Adası fizibilite testinin yapıldığı yer konumundadır.  Adalar, 1997 yılında Dünya Mirası Listesi'ne kaydedildi. Aynı yıl, Avustralya gemisi Austral Leader de çevredeki sularda ticarî balıkçılığa başladı.   
Heard Adası ve McDonald Adaları Deniz Koruma Alanı 2002 yılında kuruldu ve o dönem için dünyanın en büyük deniz koruma alanıydı.  Bir deniz koruma alanının kurulması, Avustralya hükûmeti tarafından görevlendirilen bir raporun parçası olarak 2000 yılında önerilmişti ve bölgenin deniz faunasını korumayı ve Avustralya'nın Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi kapsamındaki yükümlülüklerini yerine getirmeyi amaçlıyordu.  Ekim 2025 ve Ocak 2026'da Avustralya Antarktika Bölümü, RSV Nuyina gemisiyle Heard Adası'na seferler düzenledi ve bu, yirmi yıldan fazla bir süredir adaya yapılan ilk çevre yönetimi ziyaretleri olmuştu. Bilim insanları yaban hayatı ve bitki örtüsü araştırmaları yaparak, adadan bir tondan fazla atık ve asbesti çıkardı ve ekosistemin uzaktan izlenmesine olanak tanıyan ekipman kurdu. Ziyaret, bilim insanlarına H5 kuş gribinin adaya ulaştığını doğruladı.  

ABD yaptırımlarının bir parçası olarak, ABD başkanı Donald Trump, 2 Nisan 2025'te, ıssız olmalarına rağmen yürütme emrinde ayrı bir ülke olarak listelenen Heard ve McDonald Adaları'ndan gelen ürünlere %10'luk bir ABD ithalat vergisi uyguladı.  Dünya Bankası verilerine göre, 2022'de adalar ABD'ye 1,4 milyon dolarlık mal ihraç etti; bunların büyük kısmı makine ve elektrikli eşyalardı. Ayrıca $25.020 seviyesinde sebze ihracatı da vardı.  The Guardian tarafından yapılan ABD ithalat verileri ve nakliye kayıtlarının analizi, bazı sevkiyatların menşe ülkesi olarak adaları yanlış bir şekilde listelediğini ortaya koydu.  Örneğin, Avusturyalı Starlinger Grubu, bir plastik geri dönüşüm tesisini "Viyana, Heard Adası ve McDonald Adaları"ndan Oakland, Kaliforniya'ya sevk etti.  Issız adalardaki bir adresi kullanarak iş yapmanın, vergi avantajı elde etmek veya bankaların kara para aklama filtrelerini atlatmak için yapıldığı varsayılıyor, çünkü adaların isimleri günümüzde herhangi bir kara listede yer almamaktadır. 

Ada için kullanılan internet kısaltması .hm'dir

Himalaya Dağları, dünyanın en büyük ve en yüksek sıradağları arasında zirveyi çeker. Asya'nın orta güney kısmında, doğu-batı doğrultusunda uzanır. Dünyanın en yüksek zirvesi Everest'i (8848 m) içine alır. Everest Tepesi, Nepal ile Tibet (Çin) sınırında yer alır. Everest tepesi Nepal'in sınırları içerisindedir. Himalayalar, levha tektoniği kuramına göre, iki kıtasal levhanın yani Hindistan levhası ve Asya levhasının çarpışması sonucu oluşmuştur ve bu oluşum hâlen devam etmektedir.
Pakistan, Hindistan, Çin, Nepal ve Butan'dan geçen 2400 km uzunluğundaki Himalaya dağ zincirinin buzulları, Asya'nın 9 büyük nehrini besliyor. 1,3 milyar insan, bu su yollarına bağımlı olarak yaşıyor. Verilere göre ise Himalayalarda sıcaklıklar, son 30 yıl içinde on yılda bir 0,06 ile 0,15 derece artmakta ve sıcaklıkların artmaya devam etmesi hâlinde 50 yıla kadar buzul ve karların tamamen erimesi bekleniyor.

Geç Prekambriyen ve Paleozoik dönemleri boyunca, Avrasya kıtasından Eski Tetis Okyanusu'yla ayrılan Hindistan alt kıtası, Gondwana kıtasının bir parçasıydı. Erken Karbonifer döneminde, Gondwana üzerine kıtasal riftleşme süreci başladı ve Erken Permiyen Dönemi'nde Yeni Tetis Okyanusu'nu oluşturdu. Böylelikle bugünün İran, Afganistan ve Tibet bölgelerinin bir kısmını oluşturan kıta parçaları Gondwana'dan ayrılarak kuzeye doğru sürüklendi. Daha sonra Norian (210 Ma) Dönemi'nde başlayan bir başka riftleşme süreci, Gondwana kıtasını ikiye ayırdı. Hindistan, Avustralya ve Antarktika ile birlikte Doğu Gondwana'yı oluştururken, Doğu ve Batı Gondwana'nın birbirinden arada okyanus kabuğunun oluşmasıyla ayrılması daha sonra gerçekleşti (160-155 Ma). Erken Kretase döneminde, Hindistan levhası Avustralya ve Anarktika'dan ayrıldı ve Güney Hint Okyanusu oluşmaya başladı (130-125 Ma).
Daha sonra Hindistan, Avrasya kıtası ile arasındaki okyanus kabuğu tüketilene kadar hızla kuzeye doğru sürüklenmeye başladı (84 Ma). Yaklaşık 6000 km yol kat ettikten sonra, okyanus kabuğu tüketilince bu sefer kıtasal kabuklar karşı karşıya geldi. Okyanus kabuğu, kıtasal kabuğa göre daha ince ve yoğun olduğundan, kıtasal kabuğun altına görece daha kolay batar. Ancak, kıtasal kabuklar karşılaştığında, bu kabuklar hemen hemen aynı kalınlıkta ve yoğunlukta olduğundan birbirlerinin altına kolayca batmazlar ve deformasyon meydana gelir. Hindistan ve Avrasya kıtalarının birbirlerine göre hızlarının 55 Ma civarında çok hızlıdan (18-19,5 cm/yıl) hızlıya (4,5 cm/yıl) düşmesinden, kıtasal kabukların bu zaman diliminde karşılaştıkları düşünülmekte. Yapılan ölçümler, tüm bu süreç boyunca Hindistan'ın kıtasal kabuğunda 2500 km kısalma olduğunu gösteriyor.
Bu kısalmayı açıklamak için çeşitli model mekanizmalar öneriliyor. Birincisi, Hindistan kıtasal kabuğunun kısmen de olsa Tibet'in altına batmış olabileceği yönünde. İkinci modele göre (Molnar & Tapponnier 1975), Hindistan çarpışma esnasında Avrasya kıtasını oluşturan kıtasal parçaları hareketlendirmiş ve bunların yanal olarak yolundan çekilmesini sağlayarak kendine yer açmış olabilir. Diğer bir modele göreyse (Dewey, Cande & Pitman 1989), çarpışmanın etkisiyle Hindistan'ın kıtasal kenarında oluşan bindirme faylar ve katlanmalar ile Tibet kabuğunun deformasyonu, bu kısalmanın bir kısmını karşılamıştır.
Kıtasal kabuktaki bu büyük miktarda kısalmada bu üç mekanizma da rol oynamış olmakla birlikte, Himalayaların yükselmesi, son mekanizmaya bağlıdır.

Nasuh Mahruki Everest'e çıkan ilk Türk'tür.
George Mallory (1886–1924) Everest Dağı'na ilk çıkış denemesi; kuzey yüzünde öldü.
Noel Odell (1890–1987) İngiliz. İlk tırmanış, 1936, Nanda Devi (Hindistan'daki en yüksek ikinci dağ), En yüksek doruk noktasında 1950 metreye kadar kaldı.
Bill Tilman (1898–1977) İngiliz. Nanda Devi'ye ilk tırmanış denemesi 1936. 1934'te, ilk kişi Nanda Devi mabedi içine girmeyi denedi.
Eric Shipton (1907–1977) İngiliz. Bill Tillman ile Nanda Devi mabedine ilk nüfuz eden. Khumbu Glacier üzerindeki Everest'e giden yolu keşfetti.
John Hunt (1910–1998) İngiliz. Everest Dağı seferinin lideri, 1953.
Tenzing Norgay (1914–1986) Nepalli Şerpa dağcı. Edmund Hillary'nin yanı sıra Everest'teki ilk dağcı.
Maurice Herzog (doğum. 1919) Sekizbinlik zirvelerden biri olan Annapurna'ya 1950'de tırmanan ilk kişi. Soğuk yakması dolayısıyla bütün ayak parmaklarını ve el parmaklarının çoğunu kaybetti. Tepeye 1970 yılına kadar tekrar tırmanılmadı.
Sir Edmund Hillary (1919–2008) Yeni Zelandalı dağcı ve kâşiftir, Tenzing Norgay'la ile birlikte Everest'e çıkan ilk kişi.
Tom Bourdillon (1924–1956) İngiliz Everest keşif heyetinin 1951, 1952 ve 1953'teki üyesi, Edmund Hillary ve Tenzing Norgay fethetmeden 3 gün önce Everest in zirvesine 300 fit yaklaştı.
Hermann Buhl (1924–1957) Nanga Parbat'a ilk tırmanış denemesi 1953 (Yalnız ve oksijensiz tamamlamıştır). Broad Peak'e ilk tırmanış denemesi. Chogolisa'dan düşüp öldü. Cesedi bulunamadı.
Willi Unsoeld (1926–1979) Birleşik Devletler. Everest'e ilk denemesi batı yüzünden, 1963. Kızı Nanda Devi Unsoeld 1976'da Nanda Devi'nin keşif seferinde öldü. Mount Ranier'de çığ düşmesi sonucu öldü, 1979.
Chris Bonington (doğum. 1934) Annapurna'ya ilk tırmanış denemesi (güney yüzü), Everest'e dört tırmanış denemesi.
Nawang Gombu (doğum. 1936) Hint dağcıdır. Everest'e iki defa tırmanmıştır. 1963 ve 1965.
Jim Whittaker (doğum. 1936) Birleşik Devletler. Zirveye tırmanan ilk Amerikalı.
Reinhold Messner (doğum 1944) İtalyan dağcı.Sekizbinliklerin bütün on dördüne tırmanan ilk insan.
Jerzy Kukuczka (1948–1989) Polonyalı dağcı. 10 yeni rota belirleyerek 14 sekizbinliğin hepsine diğerlerinden daha hızlı tırmanmıştır.
Nazir Sabri Pakistanlı dağcı. Tek denemede 2 sekizbinliği (Broad Peak ve Gasherbrum II) ilk tırmanan kişi.
Jaime Viñals Everest Dağı'na tırmanan ilk Orta Amerikalı kişi.
Casey Mackins İngiliz dağcıdır. Everest'e 1984'te Tibet'ten yeni bir rotadan oksijensiz tırmandı. Daha sonra 1990'da ünlü denizden zirveye keşfinde Nepal'den tırmanmıştır. Everest'e deniz seviyesinden başlayarak (Bengal Körfezi) tırmanan ilk kişidir.

Karakurum Karayolu
Sekizbinlik
Yeti

Comprehensive Information about the mountains of Himalaya with links to good images
Harish Kapadia
The making of the Himalaya and major tectonic subdivisions
Geology of the Himalayan mountains16 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Birth of the Himalaya9 Aralık 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Some notes on the formation of the Himalaya12 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Guide to the 8000 m peaks
Pictures from a trek in Annapurna (film by Ori Liber)
Kumaon Himalayas
Adi Kailash - Himalayas
28°00′K 82°00′D

Hindistan'da ilk COVID-19 vakası 30 Ocak 2020'de tespit edilmiştir. 9 Mayıs 2020 itibarıyla, Sağlık ve Aile Refahı Bakanlığı ülkedeki toplam 59.662 vaka, 17.847 iyileşen ve 1981 ölüm sayısını doğrulamıştır. Hindistan'da COVID-19 hasta oranı %1,7'dir ve bu sayı, salgından en kötü etkilenen ülkelerden büyük ölçüde düşüktür.
Salgın, bir düzineden fazla eyalet ve bölgede, 1897 Salgın Hastalıklar Yasası'nın hükümleri gereğince, eğitim kurumlarının ve birçok ticari kuruluşun kapatıldığı bir epidemik ilan edildi. Hindistan, doğrulanan vakaların çoğu diğer ülkelerle bağlantılı olduğundan tüm turist vizelerini askıya aldı.
22 Mart 2020'de Hindistan, 14 saatlik bir sokağa çıkma yasağı uyguladı. Hükûmet, tüm büyük şehirlerin yanı sıra COVID-19 vakalarının yaşandığı 75 ilde sokağa çıkma yasağını değerlendirdi. Ayrıca, 24 Mart'ta başbakan, 21 gün boyunca ülke çapında evde kalma emri verdi. 14 Nisan'da başbakan ülke çapında devam eden sokağa çıkma kısıtlamasını 3 Mayıs'a kadar uzattı.
Dünya Sağlık Örgütü'nün sağlık acil durumları programının genel müdürü Michael Ryan, Hindistan'ın koronavirüs salgınıyla başa çıkmak için "muazzam bir kapasiteye" sahip olduğunu ve ikinci en kalabalık ülke olarak, dünyanın virüsle başa çıkabilmesi üzerinde çok büyük bir etkisi olduğunu söyledi. Diğer eleştirmenler, ulaşım ve pazarlara erişim olmadığı için geçim kaynağı kalmayan çalışanlar, mikro ve küçük işletmeler, çiftçiler ve serbest meslek sahipleri üzerinde büyük etkileri olan kısıtlamanın neden olduğu ekonomik çöküntüden endişe duyuyorlar.
Gözlemciler, sokağa çıkma yasağının, pandeminin büyüme hızını 6 Nisan'a kadar 6 günde bir iki katına, ve 18 Nisan'a kadar 8 günde bir iki katına düşürdüğünü belirtiyorlar.
OxCGRT, 73 ülkeden elde edilen verilere dayanan raporunda, Hindistan Hükümeti'nin pandemiye diğer ülkelerden daha sert bir şekilde yanıt verdiğini bildirdi. Hükûmetin hızlı eylemi, sağlık hizmetlerine yatırım yapması, mali tedbirleri, aşı araştırmalarına yatırımları ve duruma aktif yanıt vermesi ve tedbirlerde sert davranması nedeniyle 100 puan verildi.

Şablon:Kayma
12 Ocak 2020'de Dünya Sağlık Örgütü (WHO), 31 Aralık 2019'da Çin'in Vuhan şehrindeki bir grup insanda yeni bir koronavirüsün solunum hastalıklarına neden olduğunu doğruladı.
Ölüm oranı COVID-19 için SARS'a göre daha düşüktür. Ancak bulaş oranı çok daha yüksektir.

30 Ocak'ta Hindistan ilk COVID-19 vakasını bildirdi, 3 şubatta üç vakaya yükseldi; hepsi Vuhan'dan dönen öğrencilerdi. Şubat ayının geri kalanında vakalarda belirgin bir artış görülmedi. 4 Mart'ta, 14 enfekte üyesi olan bir İtalyan turist grubunun da dahil olduğu 22 yeni vaka ortaya çıktı.
Ülke genelinde vaka sayısı, virüsten etkilenen etkilenen ülkelere seyahat geçmişi olan insanlarla bağlantılı olan birkaç vaka bildirildikten sonra, Mart ayında arttı. 12 Mart'ta Suudi Arabistan'dan dönmüş 76 yaşındaki bir adam, ülkedeki virüsün ilk kurbanı oldu.
Virüsü taşıyan İtalya ve Almanya'dan dönen bir ibadetçi, 10-12 Mart tarihleri arasında Anandpur Sahib'deki Sih festivaline katılarak "süper yayıcıya"ya dönüştü. Pencap'taki 20 köyde 40.000'den fazla kişi karantinaya alındı.
6 Nisan'da Mumbai'nin Wockhardt Hastanesi'nde 26 hemşire ve 3 doktorun virüse yakalandığı tespit edildi. Hastane geçici olarak kapatıldı ve karantina bölgesi ilan edildi. Enfeksiyonlar nedeniyle hastane yönetimi ihmalkârlıkla suçlandı.
16 Nisan'da, Mart ayı içerisinde Tebliğ Cemaati'nce düzenlenmiş bir dinî etkinlik dolayısıyla grubun lideri Muhammed Saad Kandhalvi'nin insan öldürmeye teşebbüsten yargılanmaya başlandı.
2 Mayıs'ta, Hazur Sahib'ten Punjab'a yaklaşık 4000 kişi geri döndü, kendilerini taşıyan 27 sürücü de dahil birçoğunun testi pozitif çıktı.

Virüs karşıtı önlemler ilk olarak Ocak ayında uygulanmıştır. Hindistan, 21 Ocak'ta Çin'den gelen yolculara termal tarama başlattı. Uygulama, başlangıçta 7 havaalanında gerçekleştirildi ve Ocak sonuna doğru 20 havaalanına genişletildi. Şubat ayında tarama Tayland, Singapur, Hong Kong, Japonya ve Güney Kore'den yolculara da uygulanmaya başlandı. Şubat sonuna doğru listeye Nepal, Vietnam, Endonezya ve Malezya eklendi. Şubat ayında çok az sayıda yeni vaka tespit edildi, ancak Shashi Tharoor, asemptomatik kişilerin taramada tespit edilemeyeceğine dikkat çekti. Ulusal çapta kapsamlı bir gözetim sistemi bulunmadığından, test altyapısının yetersiz olduğundan ve insanların bilinçli olmadığından endişeliydi. Aslında, Hindistan Tıbbi Araştırma Konseyi'ndeki bilim insanları, termal taramaının tek başına yeterli olmadığını biliyorlardı.

Mart ayının başından ortalarına kadar hükûmet, ülkedeki salgının kötüleşmesi ile başa çıkmak için çeşitli planlar hazırladı. Panik benzeri bir durumdan kaçınmak için de planlar yapıldı.
Hindistan Uzay Araştırma Organizasyonu (ISRO), Kerala'daki üç tesiste salgına karşı önlemler aldı. Tesisler biyometrik parmak izi taramasıyla askıya alındı, tıbbi gözetim hızlandırılırken ziyaretler minimize edildi.
17 Mart'ta Hindistan Hükûmeti, tüm Hindistan eyaletlerinin 31 Mart'a kadar uygulaması için sosyal mesafe önlemleri almaya teşvik eden bir belge yayınladı. Tüm Merkezi Silahlı Polis Kuvvetlerinin savaş moduna girmesini isteyen bir hükûmet yönergesi çıkarıldı; tüm zorunlu olmayan izinler iptal edildi. Ayrıca bir COVID-19 Ekonomik Müdahale Görev Gücü de kuruldu.
Tamil Nadu Hükûmeti 27 Mart'ta koronavirüsle savaşmak için yüzlerce laboratuvar teknisyeni, doktor ve hemşireyi atadı. Ayrıca eyalette 200 yeni ambulans uygulamaya çalıştı. Assam Hükûmeti Sarusacai stadyumunda ve Guwahati'deki Nehru Stadyumu'nda izolasyon tesisleri yapmaya başladı.

Büyük Hint şehirleri ve birçok eyalet maske takmayı zorunlu hale getirdi. Ama ne yazık ki halk bu zorunluluğa uymadı.

3 Mart 2020'de Hindistan hükûmeti yeni vize vermeyi durdurdu. Daha önce İtalya, İran, Güney Kore ve Japonya vatandaşları için verilen vizeler askıya alındı.
Diplomatik ve diğer resmi vizelerin yanı sıra Hindistan Yurtdışı Vatandaşları için vizesiz seyahat haricinde tüm vizeler 13 Mart'ta askıya alındı. COVID-19'dan etkilenen ülkelerden dönen Kızılderililerin 14 gün karantinaya alınması istendi. Bu önlemler 17-18 Mart'ta Avrupa, Körfez ülkeleri ve Malezya dahil Asya ülkelerinden gelen vatandaşlara genişletildi.
Myanmar ile kara sınırı 9 Mart'ta Mizoram ve Manipur eyaletlerine girişler kısıtlanmaya başladı. 13 Mart'ta Hindistan Hükûmeti Pakistan dışındaki tüm komşu ülkelerden yolcu trafiğini kapattı. Pakistan'dan gelen trafik 16 Mart'ta kapatıldı. Sri Kartarpur Sahib için seyahat ve kayıt da bu tarihte askıya alındı.
Sikkim, 17 Mart'tan itibaren yerli turistlerin eyalete girişini kısıtladı ve halihazırda eyalette bulunanlardan ayrılmasını istedi. Himachal Pradesh, yerli ve yabancı turistlerin 19 Mart'ta bir sonraki duyuruya kadar girişini yasakladı. Pencap, 21 Mart itibarıyla toplu taşıma kullanımını yasakladı.

4 Mart 2020'de Sağlık ve Aile Refahı Bakanı Harsh Vardhan, Hindistan'a gelen tüm uluslararası yolcuların zorunlu olarak tarandığını duyurdu. Ayrıca, o tarihten itibaren havaalanlarında 589.000 kişinin tarandığını, Nepal sınırlarında bir milyondan fazla kişinin tarandığını ve yaklaşık 27.000 kişinin gözetim altında olduğunu belirtti.

11 Mart 2020'de Hindistan Bakanı Sekreteri Raciv Gauba, tüm eyaletlerin 1897 Salgın Hastalıklar Yasası'nın 2. Bölümü'nün hükümlerine başvurmaları gerektiğini duyurdu.

Mart'tan yaklaşık bir ay sonra, ülke genelinde birçok eyalet okulları, üniversiteleri, spor salonu, market ve sinema gibi halka açık yerler kapatıldı.

5 Mart'ta Delhi Hükûmeti, Delhi'deki tüm ilkokulların önlem olarak 31 Mart'a kadar kapatılacağını duyurdu.
7 Mart'ta Cemu ve Keşmir'deki ilköğretim okulları olan iki şüpheli vaka bildirildikten sonra 31 Mart'a kadar kapatıldı.
9 Mart'ta Kerala'nın Pathanamthitta ilsinde eğitim kurumları için üç günlük tatil ilan edildi. Karnataka, Bangalore'deki tüm anaokulu ve okul öncesi okulları için süresiz tatil ilan etti. Şehirde teyit edilmiş bir vaka bildirildikten sonra tatil beşinci sınıfa kadar uzatıldı.
10 Mart'ta Kerala, 11 Mart'tan itibaren tüm üniversitelerin kapatıldığını duyurdu.
12 Mart'ta Yeni Delhi, tüm okulları, kolejleri ve sinema salonlarını kapattı ve tüm halka açık alanların dezenfekte edileceğini duyurdu. Karnataka tüm eğitim kurumlarını ve halka açık yerleri bir haftalığına kapattı ve halka açık etkinlikleri, Odisha eğitim 6kurumlarını ve sinema salonlarını kapattı ve zorunlu olmayan toplantıları yasakladı.
13 Mart'ta Pencap, Çatisgarh ve Manipur Hükûmetleri 31 Mart'a kadar eğitim kurumlarını kapattı.
14 Mart'ta Himachal Pradesh 31 Mart'a kadar eğitim kurumlarını ve tiyatroları kapattı. Batı Bengal 31 Mart'a kadar tüm eğitim kurumlarını kapattı. Maharashtra Hükûmeti 31 Mart 2020 tarihine kadar kentsel alanlardaki tüm kamu tesislerini kapattı. Racastan Hükûmeti 30 Mart'a kadar tüm eğitim kurumlarını, spor salonlarını ve sinema salonlarını kapattı, ancak okul ve üniversite sınavları devam edecekti.
15 Mart'ta Pramod Sawant, tüm eğitim kurumlarının 31 Mart'a kadar kapalı kalacağını, ancak sınavların yapılmasını planladığını açıkladı.
17 Mart'ta Uttar Pradesh'teki okullar ve üniversiteler 2 Nisan'a kadar kapatıldı ve devam eden sınavlar ertelendi. Racastan Hükûmeti, 31 Mart'a kadar halka açık yerlerde 50'den fazla kişinin toplanmasını yasakladı. Tamil Nadu'daki önemli turistik yerler kapatıldı. Nilgiris ilsindeki yetkililer Ooty gibi turistik yerlerin kapatılmasını emretti ve otel ve tatil köylerinde kalan turistlere şehri terk etmeleri için 24 saat verildi. Maharaştra'daki devlet daireleri yedi gün boyunca kapatıldı. Çandigarh yönetimi 31 Mart'a kadar kamu tesislerinin kapatılmasını emretti.
18 Mart'ta Cemu ve Kaşmir, bütün turistlerin girişini yasakladı. Andhra Pradeş Hükûmeti, bütün eğitim kuruluşlarının 31 Mart'a kadar kapatılacağını duyurdu.
23 Mart'ta Maharaştra başbakanı diğer illere bütün sınırların kapatılacağını ve eyalet genelinde sokağa çıkma yasağının uygulanacağını duyurdu.

22 Mart'ta Hindistan Hükûmeti, 22 eyaletteki 82 ilye girişlerin kapatılacağı açıkladı. 2

Hindistan'da çeşitli dinî inanç ve uygulamalar ile bulunur. Hindistan'da laiklik, bütün dinlerin devlet tarafından eşit bir şekilde muamele görmesi demektir. Hindistan, 1976'da anayasa değişikliği ile laik devlet olmuştur. Hint altkıtası, Hristiyanlık ve İslam haricindeki dünyanın dört büyük dininin doğduğu yerdir, bunlar; Hinduizm, Budizm, Jainizm ve Sihizm. Hindistan tarihi boyunca din, ülkenin kültürünün önemli bir parçası olmuştur. Dinsel çeşitlilik ve dini hoşgörü, hem yasayla hem de gelenekle ülkede kurulmuştur; Hindistan anayasası, din özgürlüğünün temel bir hak olduğunu ilan etmiştir.

Bir dinî gelenekler dermesi olan Hinduizmin temelini belirleyen inanışları tanımlamak pek kolay değildir. Zira Hindistan nüfusunun büyük çoğunluğunun sahip olduğu bu inancı şekillendiren öğretiler; tek bir felsefeden ibaret değildir. Hinduizm belki de bu şekilde hem teorik alanda hem de uygulamada farklılıklar içerdiğinden dolayı "dinler mozaiği" diye anılabilecek tek dinî gelenektir. Bu dinin bir kurucusu ya da kutsal kitabı yoktur. Rig Veda, Upanişadlar ve Bhagavad Gita; Hinduların kutsal metinleri olarak gösterilebilir. Çoğu dinlerin aksine Hinduizm, tek bir tanrıya tapınmayı öngörmez. Bir Hindu; Şiva, Vişnu, Rama, Krişna veya diğer tanrı ve tanrıçalara tapabilir ya da her ferdin içinde yer alan "Yüce Ruh"a veya "Yıkılmaz Ruh"a inanabilir ve hâlâ Hindu olarak anılabilir. Terazinin bir yanında nihaî hakikat yolunda bir arayış; diğer tarafında ise ruhlara, ağaçlara ve hayvanlara tapan mezhepler vardır. Hinduizm'de sadece tanrı ve tanrıçalarla ilgili değil; güneş, ay, gezegenler, nehirler, okyanuslar, ağaçlar ve hayvanlarla da ilgili festivaller (şenlik) ve törenler vardır. En popüler olanları Deepavali, Holi, Dussehra, Ganesh Chaturthi, Pongal, Janamasthmi ve Şiva Ratri festivalleridir. Hinduizmi ilginç kılan ve Hint geleneğini zenginleştirip renklendiren; bu sayısız şenlik etkinlikleridir. Hint Mitolojisi ve Yaşayan Tanrılar Mahabharata ve Ramayana gibi destansı kahramanların ölümsüz olduğuna ve insanlar gibi hayatta olduklarına inanılır. Hinduizm tanrıları; hem insanüstü hem de insan gibidir ve onlara karşı ayrı bir sıcaklık ve aşinalık duygusu vardır. Ramayana kahramanı Rama; onur ve cesaret gibi nitelikleri temsil eder ve bir erkeklik modeli olarak görülür. Karısı Sita tipik bir Hint kadınıdır ve kocasıyla beraber sürgündeyken Lanka Kralı Ravana tarafından kaçırılmıştır. Sita'nın Rama, kardeşi Lakşmana ve sadık maymunu Hanuman tarafından kurtarılışı, bu son derece ilginç hikâyenin etrafında örülmüştür. Bu destandan çeşitli hikâyeler, nesilden nesile anlatılagelmiştir. Dinî panayırlar, festivaller ve âyinler; bu efsaneleri canlı tutmuştur ve her etkinlik, eski hikâyelerin yeniden anlatılması için bir fırsat olmaktadır. Mahabharata'daki heyecan verici metinler; yakın akraba olan Pandavalar ve Kauravalar arasındaki hanedan kavgasının hikâyesini anlatır. Efendi Krişna, bu büyük destanda çok önemli bir rol oynar. Kendisi; Pandavalardan Arjuna'nın arkadaşı, rehberi ve filozofudur. Arjuna ise savaş alanlarında akrabalarını öldürmekte tereddüt gösterdiğinde ona bu tereddüdü aşmasında yardımcı olur. Krişna'nın hikmetli felsefesi ve öğretileri, Bhagavad Gita'da yazılmıştır. Krişna; çocukken tereyağı çalan, gençken de flüt çalıp yaramazlık yapan bir tanrı olarak bilinse de yetişkin yıllarında daha ciddî tarafının ön plana çıktığı hikmetli bir filozof olarak tasvir edilmiştir. Hindistan'ın tamamında, Hinduların taptığı birçok tanrı ve tanrıça vardır. Bunların arasında Hinduizm için en önemli olanı; sırasıyla yaratıcı, koruyucu ve yok edici olarak bilinen Brahma, Vişnu ve Şiva üçlemesidir. Brahma'nın pusuladaki dört yöne tekabül eden dört başı vardır. Hayatı ve tüm evreni yarattığına inanılır. Vişnu; doğum ve yeniden doğum devr-i dâimini yöneten koruyucudur. Ayrıca dünyayı kötü güçlerden korumak için çok defa dünyaya geldiğine dair bir inanış vardır. Rama ve Krişna'nın, Vişnu'nun tecessüm etmiş (cismaniyet kazanmış, bir bedene girmiş) hâli olduğu düşünülür. Genellikle boynuna sarılı bir kobra yılanı ile görülen Şiva; tüm kötülükleri yok eder ve birçok tecessümü vardır. Görülemeyen tanrılar, tanrısal güçleri simgeleyen birçok imge ve putlarla temsil edilir. Birçok put, tanımsız güzelliğe ve ihtişama sahip süslü tapınaklarda korunur. Hint tanrıları; tapınaklarda, karla kaplı tepelerde, nehirlerde, okyanuslarda ve Hintlerin zihinlerinde ve kalplerinde canlıdır.

İslam Hindistan'da 8. yüzyılın başlarında Arap tüccarlar aracılığıyla girdi, fakat gerçek etkinliğini 12. yüzyılda kazandı. Hindistan'ın Müslümanlaşması büyük çoğunlukla Türklerle olmuştur. İlk olarak Gaznelilerle başlayan Türk-İslam Devletleri zinciri Tuğluklular, Lodiler, Delhi Türk Sultanlığı ve son olarak Babür İmparatorluğu'yla 1858 senesinde sona ermiştir. İngilizlerin Babür devletini ortadan kaldırmasıyla Hindistan'daki 9 asırlık Türk-İslam hükümdarlığı da sona ermiştir. Türk sultanları içinde Gazneli Mahmut, Babür Şah, Ekber Şah en meşhur olanlarıdır. 17. asırda Hindistan'da yaşamış olan İmâm-ı Rabbânî Ahmed el- Farukî El Serhendi İslam'ın yayılmasında ve doğru bir şekilde yaşanmasında fazlasıyla etkili olmuştur. Yine bu dönemden önce de Türkistanlı alimlerin ve talebelerinin İslam'ın yayılmasında büyük katkıları olmuştur. Bunlardan en çok akla gelenleri Hoca Ahmed Yesevi, Muhammed Bahaüddin Nakş-ı Bend ve Abdülkadir Geylani'dir. Hinduizmin dalları olarak ortaya çıkan Budizm, Jainizm ve Sihizm'in aksine İslam'ın anlayışları, gelenekleri ve dini pratiği bu inanca mahsustur ve evrensel kardeşliği ve her şeye gücü yeten Allah'a teslimiyeti öngörür. 12. yüzyılda Müslüman akınları ve 16. ve 17. yüzyıllardaki Babürlü Türk idaresi Hindistan'da İslamiyet'in yayılışında etkili olmuştur. İslam'ın evrensel sevgi ve barışa yönelik mesajı daha sonraları tasavvuf ehlinin yardımlarıyla da yayılmıştır. Kabir ve Nanak gibi tasavvuf ehillerinin yaymış olduğu kardeşlik ruhu Hindistan'daki katı kast sisteminin çözülmesinde yardımcı olmuştur. İki inancın karşılıklı iletişimi hayatın ve kültürün her alanında Hindu ve İslami unsurların bir sentez oluşturmasını sağlamıştır. Günümüzde de 138 milyonla dünyanın 3. büyük Müslüman topluluğu Hindistan'da yaşamaktadır.

Sihizm olarak geçen Sıkh Dini; Hindistan'da takriben 1500'lü yıllarda doğmuştur. Günümüz Hint Yarımadası'nda diğer dinlere nazaran daha aktif ve uzlaşmaz tutumu ile gündemde kalmaya çalışan Sıkh Dini, Hint Felsefesi'nden kaynaklanan Maya ve Nirvana tasavvurlarını benimsemiş olmakla tanınmıştır. Sihizm, günümüzde Hindistan'ın dinî ve siyasi hayatında önemli yerini korumaktadır.

Hristiyanlığın Hindistan'a Güney Hindistan'da bir müddet kalan ve büyük ihtimalle de orada ölen havarilerden Thomas ile geldiğine inanılır. Fakat ülkeye gelen ilk misyonerin Bartholomeo olduğunu düşünenler de vardır. Tarihi bilgilere göre Hindistan'daki misyoner etkinlikler 1544 yılında Francis Xavier'in gelişiyle başladı. Onu başta Portekiz'den, daha sonra da Danimarka, Hollanda, Almanya ve İngiltere gibi ülkelerden gelen misyonerler izledi. 18. ve 19. yüzyıllarda hem Katolik hem de Protestan misyonerler Hristiyan öğretilerini yaydılar. Bugünkü Hindistan toplumu üzerindeki modern etkilerde Hristiyanlığın payı da vardır. Hristiyan misyonerler tüm ülkede okullar ve kolejler açarak inanç ve iyi niyet mesajları yaydılar. Hristiyanlık ve öğretileri Mahatma Gandi de dahil olmak üzere birçok aydını ve düşünürü etkilemiştir. Bugün Hindistan'da 30 milyon kadar değişik mezheplerden Hristiyan vardır.

Budizm, Hinduizmin bir kolu olarak ortaya çıkmış fakat zamanla tüm Asya'da yaygın hale gelmiştir. Bu inancın kurucusu Gautama Buddha'nın kişiliği ve öğretileri Japonya, Çin ve Asya'daki milyonlarca insanın tarafından inanılmaktadır. Budizm ile Hinduizmin temel öğretileri arasında güçlü bir benzerlik vardır. Budizm devamsızlık ilkesi veya kanunu üzerine kurulmuştur. Buna göre, bazı şeyler diğerlerinden daha uzun sürse de, her şey değişime tabidir. Budizmin diğer temel ilkesi hiçbir şeyin tesadüfen meydana gelmediğini ileri süren sebep kanunudur. Tüm olayların meydan gelişlerindeki etken doğa güçlerinin yanında karmadır. Yok edilemez ruh ve yeniden doğum devr-i daimi kavramları bu iki temel felsefeden kaynaklanmaktadır. Buda, aşırı rahat düşkünlüğü ve her şeyden uzak durma iki uç nokta arasında dengeli ve ahenkli bir hayat tarzı olarak Orta Yol'u savunmuştur. Budizm dört Asil Gerçeğe dayanır: 1. Istırap evrenseldir, 2. Istırabın sebebi hırs ve aşırı arzudur, 3. Istırabın üstesinden gelinebilir ve önlenebilir, 4. Arzulardan sıyrılmak ıstırapları yok edebilir. Istırabı önlemek için kişi aşırı arzularına galip gelmelidir ki bu nirvanaya ulaşmayı ve aydınlanmanın tamamlanmasını sağlar.

Hindistan'da giyim, her bölgenin etnik kökenleri, coğrafyası, iklimi ve kültürel gelenekleriyle birlikte farklılık gösterir.
Tarihsel olarak, giyim, kaupina, langota, achkan, lungi, sari gibi basit giysilerden ritüellere ve dans gösterilerine kadar evrim geçirmiştir. Şehir bölgelerinde, batı tarzı kıyafetler yaygındır ve tüm sosyal seviyelerdeki insanlar tarafından giyilir. Hindistan, dokumalar, lifler, renkler ve kıyafet malzemeleri açısından büyük bir çeşitlilik sunar. Bazen, giyimde din ve ritüelle ilgili olarak renk kodları takip edilir. Hindistan'da giyim, Hint nakışları, baskılar, el işleri, süslemeler ve giysilerin giyim tarzları gibi geniş bir çeşitlilik içerir. Hindistan'da Hint geleneksel giyimi ile batı tarzının geniş bir karışımı görülebilir.
Hindistan'ın kayıtlı giyim tarihi, pamuğun eğirildiği, dokunduğu ve boyandığı İndus Vadisi Uygarlığı'nda MÖ beşinci bin yıla kadar uzanmaktadır. Bölgede yapılan kazılarda kemik iğler ve ahşap iğler ortaya çıkarılmıştır. Antik Hindistan'da pamuk endüstrisi oldukça gelişmişti ve birçok yöntem günümüze kadar ulaşmıştır. Antik Yunan tarihçisi Herodot Hint pamuğunu “güzellik ve iyilik bakımından koyunlarınkini aşan bir yün” olarak tanımlamıştır.Hint pamuklu giysileri alt kıtanın kuru ve sıcak yazlarına iyi uyum sağlamıştır. MÖ 400'lerde yazılmış olan büyük destan Mahabharata, Tanrı Krishna'nın Draupadi'nin soyunmasını ona bitmek bilmeyen bir cheera bahşederek engellediğini anlatır. Antik Hint giysileri hakkındaki mevcut bilgilerin çoğu Ellora gibi mağara anıtlarındaki kaya heykelleri ve resimlerden gelmektedir. Bu resimlerde dansçılar ve tanrıçalar modern sarinin öncülü olan dhoti şal giymiş gibi görünmektedir. Üst kastlar ince muslin giyiyor ve altın süsler takıyorlardı. İndus uygarlığı ipek üretim sürecini de biliyordu. Boncuklardaki Harappa ipek lifleri üzerinde yapılan bir analiz, ipeğin M.S. erken yüzyıllara kadar yalnızca Çin'de bilindiği iddia edilen sarma işlemiyle yapıldığını göstermiştir. Kimkhwab, ipek ve altın ya da gümüş iplikten dokunan bir Hint brokarıdır. Farsçadan türetilen kimkhwāb kelimesi “küçük bir rüya” anlamına gelir, Hindistan'da eski çağlardan beri bilinen Kimkhwāb, Vedik edebiyatında (MÖ 1500 civarı) hiraṇya veya altın kumaş olarak adlandırılmıştır. Gupta döneminde (MS 4-6. yüzyıl) puṣpapaṭa a ya da çiçekli dokuma kumaş olarak biliniyordu. Babür döneminde (1556-1707), kimkhwāb zenginler arasında son derece popülerken, brokar dokumacılığının büyük merkezleri Benares (Vārānasi), Ahmādābād, Surat ve Aurangābād idi. Benares şu anda kimkhwāb üretiminin en önemli merkezidir. İskender MÖ 327'de Gandhara'yı işgal ettiğinde, Hindistan'dan gelen blok baskılı tekstiller yaygınlaştı.

Hindistan'da İslam, ülke nüfusunun %14,2'sine tekabül eden yaklaşık 172 milyon insan ile Hindistan'ın en büyük ikinci dinidir (2011 sayımı). İslam, ilk olarak Arap tüccarlar tarafından 7. yüzyılın başlarında Hindistan'ın batı kıyısında yer alan Malabar ve Konkan-Gucarat'a gelmiştir. Kerala'daki Çeraman Cuma Mescidi'nin, Mâlik bin Dînar tarafından 629 yılında inşa edilen Hindistan'daki ilk cami olduğu düşünülmektedir.
MS 7. yüzyılda Bahreyn valisi tarafından Bharuch'a yapılan bir keşif sonrasında, Güney Arabistan ve Basra Körfezi'nden gelen göçmen Arap ve İranlı ticaret toplulukları Gucerât'ın sahil kesimine yerleşmeye başlamıştır. Şiilik'in İsmaililik kolu, 11. yüzyılın ikinci yarısında Fâtımî halifesi Müstansır tarafından gönderilen görevliler tarafından yayılmaya başladı. Hindistan da en yaygın mezhep Sünniliktir. En yaygın fıkhi mezhep olarak ise Hanefi mezhebi yaygındır. İslam, 12. yüzyılda Kuzey Hindistan'a Türk seferleriyle yayılmaya başladı ve o zamandan beri Hindistan'ın dini ve kültürel mirasının bir parçası haline gelmiştir. 16. yüzyılda Babür İmparatoru Ekber Şah, yeni başkenti Fetihpûr Sikri'nin bir parçası olarak Cuma Mescidi'ni hizmete açmıştır.
Yüzyıllar boyunca Hindistan'da Hindu ve Müslüman kültürlerin önemli bir entegrasyonu gerçekleşti ve Müslümanlar, Hindistan'ın ekonomi, politika ve kültüründe önemli bir rol oynadı.

2015 itibarıyla Müslümanlar, Hindistan'ın sadece Cemmu ve Keşmir eyaletinde ve birlik topraklarından Lakshadweep'te nüfusun çoğunluğunu oluşturuyor. Azınlık olarak yoğunlaşmış 110 ilçede nüfusun en az beşte biri Müslüman.
Hindistan eyaletlerinin Müslüman nüfusları: 2011 nüfus sayımı

Hindistan'ın bölünmesi, 1947 yılında Britanya Hindistanı'nın Hindistan ve Pakistan olmak üzere iki ayrı bağımsız dominyona bölünmesidir. Bölünme din temelinde gerçekleşmiş olup Hindistan Hindu çoğunluklu ve Pakistan Müslüman çoğunluklu ülkeler olarak kuruldu. Aynı zamanda milyonlarca insan, yeni kurulan iki devlet arasındaki Radcliffe Hattı'nı geçerek bu devletlere göç etti. Bu ayrılık, 10 ila 20 milyondan fazla insanın yerinden olmasına neden oldu ve ölülerin sayısı'da 100 bin kişiden 1 milyona kişiye kadar uzanıyor.

1947 Partition Archive
Partition of Bengal13 Nisan 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. — Encyclopædia Britannica
India Memory Project - 1947 India Pakistan Partition14 Eylül 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Road to Partition 1939-1947 - The National Archives22 Eylül 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hindistan-Orta Doğu-Avrupa Ekonomik Koridoru (yaygın olarak IMEC kısaltmasıyla anılır; bazen IMEEC olarak da adlandırılır), Asya, Basra Körfezi ve Avrupa arasında bağlantıyı ve ekonomik bütünleşmeyi teşvik ederek ekonomik kalkınmayı güçlendirmeyi amaçlayan, planlama aşamasındaki bir ekonomik koridordur. Koridor, Hindistan'dan Avrupa'ya; Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, İsrail ve Yunanistan üzerinden uzanan önerilen bir güzergah olarak tasarlanmaktadır.
Bu güzergah, günümüzde “antik Altın Yol” olarak tanımlanan tarihsel ticaret hattına dayandırılmaktadır.

Mutabakat Zaptı (MoU), 9 Eylül 2023 tarihinde 2023 G20 Yeni Delhi Zirvesi sırasında; Hindistan, Amerika Birleşik Devletleri, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Fransa, Almanya, İtalya ve Avrupa Birliği hükûmetleri tarafından imzalanmıştır.

Proje, demiryolu ve deniz taşımacılığı ağları aracılığıyla Avrupa ile Asya arasındaki ulaşım ve iletişim bağlantılarını güçlendirmek amacıyla başlatılmış olup, Çin'in Kuşak ve Yol Girişimi'ne bir karşı denge olarak görülmektedir. Mutabakat zaptı belgesi, yalnızca bir koridorun olası coğrafi güzergahını ortaya koymakta olup, halihazırda Süveyş Kanalı üzerinden geçen mevcut ticaret rotasıyla rekabet edecektir.
Proje, devam eden Gazze Savaşı nedeniyle gecikmeye uğramıştır. Güzergah halen Husilerin uyguladığı ablukayı baypas etmek amacıyla kullanılmakta ve Süveyş Kanalı'nı devre dışı bırakarak Hindistan-Avrupa-ABD tedarik zincirini geleceğe karşı dayanıklı hale getirmenin bir yolu olarak yaygın biçimde değerlendirilmektedir. Haziran 2024'te, IMEC'in ilerlemesini takip etmeyi amaçlayan Hint-Akdeniz Girişimi (Indo-Mediterranean Initiative – IMI) başlatılmıştır.
IMEC, Hindistan Başbakanı Narendra Modi'nin Başkan Donald Trump'ın göreve başlamasının ardından Beyaz Saray'a gerçekleştirdiği ilk ziyaret sırasında yeniden ivme kazanmış ve projeye yönelik ilgi artmıştır. ABD Başkanı bu kapsamda, “Tarihin en büyük ticaret rotalarından birini inşa etmeye yardımcı olmak için birlikte çalışmayı kabul ettik. Bu rota Hindistan'dan İsrail'e, oradan İtalya'ya ve devamında ABD'ye uzanacak; ortaklarımızı, yolları, demiryollarını ve deniz altı kablolarını birbirine bağlayacak.” ifadelerini kullanmıştır.
Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in 27–28 Şubat 2025 tarihlerinde Hindistan'a gerçekleştirdiği ziyaret sırasında, her iki lider de IMEC'in önemine vurgu yapmıştır. Ortak bildiride yer alan ifadede, “Yeni Delhi'de düzenlenen G20 Liderler Zirvesi sırasında duyurulan Hindistan-Orta Doğu-Avrupa Ekonomik Koridoru'nun (IMEC) hayata geçirilmesi için somut adımlar atılmaktadır…” denilmiştir.
IMEC'in Avrupa'daki terminali konusunda Avrupa ülkeleri arasında rekabet yaşanmaktadır. Fransa (Marsilya), Yunanistan (Pire / Selanik) ve İtalya (Trieste) bu kapsamda aday konumundadır. Trieste'nin IMEC için adaylığını teşvik etmek amacıyla Trieste Zirvesi'nin düzenleneceği açıklanmıştır.

Eylül 2023'te Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, projenin Türkiye'yi baypas etmesini eleştirmiş ve buna alternatif olarak “Irak Kalkınma Yolu Projesi”ni gündeme getirmiştir. Söz konusu proje; Birleşik Arap Emirlikleri, Katar ve Irak'taki limanlar üzerinden, yapımı devam eden Büyük Fav Limanı da dahil olmak üzere, Basra Körfezi'ni demiryolu ve karayolu hatları aracılığıyla Avrupa'ya bağlamayı öngörmektedir.
IMEC, projeye katılan ülkeler tarafından genel olarak olumlu karşılanmakta; ekonomik kalkınmayı teşvik etmesi, ülkeler arası karşılıklı bağımlılığı artırması ve Avrupa Birliği ile Çin arasındaki ticari ve ekonomik ilişkilerin kısmen yeniden dengelenmesine katkı sağlaması beklenmektedir. Örneğin Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri, IMEC'i Çin'e yönelik bir meydan okuma olarak değil, ekonomilerini çeşitlendirme ve bölgeler arası bağlantı merkezleri olarak konumlarını güçlendirme fırsatı olarak değerlendirmektedir. Bu yaklaşım, söz konusu ülkelerin daha geniş ekonomik vizyonları ve Asya ile Avrupa genelinde jeopolitik etkilerini azami düzeye çıkarma hedefleriyle uyumludur.
Eylül 2024'te İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nun 79. oturumunda yaptığı konuşmada koridoru Orta Doğu için bir “nimet” olarak nitelendirmiş; İran'ı ve müttefiklerini ise bir “lanet” olarak tanımlamıştır.

Doğu Akdeniz Gaz Forumu

Hindistan bayrağı, Hindistan devletinin resmi bayrağı. Hindistan'ın bağımsızlığını kazandığı 1947 yılında kabul edildi.
Halk arasında üç renkli olarak adlandırılan Hindistan'ın ulusal bayrağı yatay, dikdörtgen şeklinde, üç renkli bir bayraktır. Renkleri Hindistan safranı, beyaz ve Hindistan yeşilidir. Merkezinde lacivert renkte 24 kollu bir tekerlek olan Ashoka Çakra bulunur.
Yasaya göre bayrak, Mahatma Gandhi tarafından popüler hale getirilen, elle dokunmuş özel bir kumaş veya ipek türü olan khadi'den yapılmalıdır. Bayrağın üretim süreci ve özellikleri, Hindistan Standartları Bürosu tarafından belirlenir. Bayrağı üretme hakkı, onu bölgesel gruplara tahsis eden Khadi Kalkınma ve Köy Endüstrileri Komisyonu'na aittir. 2009 itibarıyla, Karnataka Khadi Gramodyoga Samyukta Sangha bayrağın tek üreticisi olmuştur.

Hindistan Bayrak koduna göre bayrağın genişlik:yükseklik en boy oranı 3:2'dir. Bayrağın üç yatay şeridi de (safran, beyaz ve yeşil) eşit boyuttadır. Ashoka Çakra eşit aralıklarla yerleştirilmiş yirmi dört kola sahiptir.
Ashoka Çakranın boyutu bayrak kodunda belirtilmemiştir, ancak "IS1: Üretim standartları için Hint Bayrağı"nın 4.3.1 bölümünde, bayrağın ve çakranın belirli boyutlarını açıklayan bir tablo vardır.

Gandhi ilk olarak 1921'de Hindistan Ulusal Kongresi'ne bir bayrak önerdi. Bayrak Pingali Venkayya tarafından tasarlandı. Merkezde, Hindular için kırmızı bir şerit ve Müslümanlar için yeşil bir şerit arasında, Gandhi'nin kendi kıyafetlerini üreterek Hintleri kendine güvenen hale getirme hedefini simgeleyen geleneksel bir çıkrık vardı. Tasarım daha sonra kırmızıyı safranla değiştirecek ve diğer dini topluluklar için merkezde beyaz bir şerit içerecek (ayrıca topluluklar arasındaki barışı simgelemek için) ve çıkrık için bir arka plan sağlayacak şekilde değiştirildi. Bununla birlikte, renk şemasıyla mezhepsel ilişkilerden kaçınmak için, üç gruba daha sonra yeni anlamlar verildi: sırasıyla cesaret ve fedakarlık, barış ve gerçek, inanç ve şövalyelik.
Hindistan'ın 15 Ağustos 1947'de bağımsızlığını kazanmasından birkaç gün önce, özel olarak oluşturulmuş Kurucu Meclis, Hindistan bayrağının tüm partiler ve topluluklar tarafından kabul edilebilir olması gerektiğine karar verdi. Swaraj bayrağının değiştirilmiş bir versiyonu seçildi. Üç renk safran, beyaz ve yeşil olarak kaldı. Ancak, charkha'nın yerini ebedi hukuk çarkını temsil eden Ashoka Çakra aldı. Daha sonra Hindistan'ın ilk Başkan Yardımcısı ve ikinci Cumhurbaşkanı olan filozof Sarvepalli Radhakrishnan, benimsenen bayrağı netleştirdi ve önemini şu şekilde açıkladı:
Bhagwa veya Safran, feragati veya önyargısızlığı ifade eder. Liderlerimiz maddi kazançlara kayıtsız kalmalı ve kendilerini işlerine adamalıdır. Merkezdeki beyaz ışıktır. Davranışlarımıza rehberlik edecek hakikatin yoludur. Yeşil, toprakla olan ilişkimizi, diğer tüm yaşamın bağlı olduğu buradaki bitki yaşamıyla ilişkimizi gösterir. Beyazın merkezindeki "Ashoka Çakra", dharma yasasının çarkıdır. Gerçek veya satya, bu bayrak altında çalışanların denetleyici ilkesi olmalıdır. Yine, tekerlek hareketi ifade eder. Durgunlukta ölüm vardır. Hareket halinde yaşam vardır. Hindistan artık değişime direnmemeli, hareket etmeli ve ilerlemelidir. Çark barışçıl bir değişimin dinamizmini temsil eder.

Günümüz Hindistan topraklarında tarih boyunca pek çok devlet kurulmuş ve topraklar pek çok ülke tarafından işgal edilmiştir. Burada bulunan bayrakların bunların listesidir.

Hindistan arması

https://www.fotw.info/flags/in.html 18 Nisan 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

"National Flag". National Portal of India. Government of India. 26 Ocak 2010 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 8 Şubat 2010. 
"History of Indian Tricolor". National Portal of India. Government of India. 9 Ağustos 2010 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 15 Ağustos 2010. 
"Flag Code of India" (PDF). Ministry of Home Affairs (India). 21 Ocak 2013 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi. Erişim tarihi: 8 Şubat 2010.

Hindistan ekonomisi, nominal olarak dünyanın yedinci büyük ve satınalma gücü paritesi bakımından üçüncü büyük ekonomisidir. Ülkenin ekonomisi 20 yıldır ortalama %7 oranında büyümekte olup yeni sanayileşen ülke olarak sınıflandırılmaktadır. Hindistan ekonomisi 2014 yılının son çeyreğinde Çin'i geçerek dünyanın en hızlı büyüyen büyük ekonomisi haline geldi.
Hindistan ekonomisinin ileriye dönük uzun vadeli büyüme, genç nüfus, düşük bağımlılık oranı, sağlıklı tasarruflar ve yatırım oranları ve küresel ekonomiye bütünleşmesinin artması nedeniyle olumludur. Hint ekonomisi, önümüzdeki on yılda dünyanın üçüncü büyük ekonomisi ve yüzyılın ortasındaki en büyük iki ekonomiden biri olma olasılığına sahiptir. IMF'ye göre kısa vadeli büyüme görünümünde de iyi olan Hindistan ekonomisi, küresel planda da "parlak nokta" olarak nitelendirilmektedir. Hindistan, 2015-2016 döneminde Dünya Bankası büyüme görünümünde %7.6 büyümüştür. Büyümenin 2016-2017 mali yılında hafifçe %7,1'e gerilemesi bekleniyor.
Hindistan hizmet işkolu, 2012-2013 yılları arasında GSYİH'nın %57'sine katkıda bulunmuş, 2001'den bu yana yıllık %9'un üzerinde büyüme oranı ile dünyanın en hızlı büyüyen hizmet işkollarından birine sahiptir. Hindistan, 2013-2014 yılları arasında 167,0 milyar dolarlık hizmet ihracatı ile BT hizmetleri, İSD hizmetleri ve yazılım ana dış satımcısı haline gelmiştir. Aynı zamanda bu ekonominin en hızlı büyüyen kısmıdır. BT endüstrisi Hindistan'daki en büyük özel kesim işvereni olmaya devam etmektedir. Hindistan, 2014-2015 yılları arasında 3.100'den fazla yeni başlangıç alanıyla (start-up hub) dünyadaki üçüncü büyük girişim merkezi haline gelmiştir. Hindistan ekonomisinde en büyük işveren olan tarım işkolunun, ancak GSYİH içindeki payı azalmaktadır (2013-2014 yılları arasında %17). Dünya çapında tarımsal üretimde Hindistan ikincidir. Sanayi işkolu, ekonomiye katkıda (2013-2014 yılları arasında GSYİH'nın %26'sı) sabit bir pay almıştır. Hindistan otomotiv sanayisi 2013-14 yılları arasında yıllık 21.48 milyon araç üreterek (çoğunlukla iki ve üç tekerli) dünyanın en büyük otomotiv sanayilerinden birisi olmuştur. Hindistan, 2015 yılında dünyanın en hızlı büyüyen E-Ticaret pazarlarından biriydi ve perakende pazarda 600 milyar dolar değer üretiyordu.
Hindistan'ın en büyük iki borsa olan Bombay Menkul Kıymetler Borsası ve Hindistan Ulusal Menkul Kıymetler Borsası, Şubat 2015'ten bu yana sırasıyla 1,71 trilyon ABD doları ve 1,68 trilyon ABD doları piyasa değeri elde etmiş ve bunlar Dünya Borsalar Federasyonu'na göre sırasıyla 11. ve 12. büyük borsalardı. Hindistan, 2016'da 111 milyarder ile dünyanın üçüncü büyük milyarder havuzuna ev sahipliği yapmakta ve 100 milyon doları aşan, ultra yüksek net değerli hane halkı sayısına sahip dördüncü en büyük gruba ev sahipliği yapmaktadır.
Hindistan, İngiliz Milletler Topluluğu, Güney Asya Bölgesel İşbirliği Teşkilatı, BIMS TEC, Bağlantısızlar Hareketi, G20, G8+5, Uluslararası Para Fonu, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü, Birleşmiş Milletler, BRICS, Şanghay İşbirliği Örgütü, Asya Altyapı Yatırım Bankası ve Füze Teknolojisi Kontrol Rejimi tarafı ve üyesidir.

İngiliz işgali bittikten sonra korumacılık, ithal ikameciliği, Fabian sosyalizmi ve sosyal demokratik ilham politikaları Hindistan'ı bir süre için yönetmişti. Ekonomi daha sonra geniş düzenleme, korumacılık, büyük tekellerin kamu mülkiyeti, yaygın yolsuzluk ve yavaş büyüme ile tanımlanmıştı. 1991'den bu yana, ekonomik serbestleştirme, ülkeyi pazar odaklı bir ekonomiye doğru yöneltti. 2008 yılına gelindiğinde, Hindistan dünyanın en hızlı büyüyen ekonomileri arasında yerini almıştı. 2008-2009 döneminde büyüme %7.0'a gerileyerek yavaşlamış ancak 2009-2010 döneminde daha sonra %7.4'e yükselirken, mali açığın aynı dönemde %5.9'dan %6.5'e yükseldiği görülmüştür. Hindistan'ın cari açığı bir önceki çeyrekte %3.2 iken 2. çeyrekte GSYİH'ya oranı %4.1 seviyesine yükselmişti. 2012-13 yılları için işsizlik oranı, Hindistan Hükûmeti Çalışma Bürosuna göre, UPS yöntemi ile ülke genelinde %4.7 idi; ve hesaplamanın %3'ü NSSO yöntemi ile gerçekleştirilmiştir. Hindistan'ın tüketici fiyat enflasyonu 2009-2013 döneminde %8.9 ile %12 arasında değişiyordu.

MÖ 2800 ile MÖ 1800 yılları arasında gelişen kalıcı bir yerleşim yeri olan İndus Vadisi Uygarlığının vatandaşları, tarım, evcil hayvanlar, kullanılan değişmeyen ağırlıklar ve önlemler, aletler ve silahlar üretti ve diğer şehirlerle ticaret yaptı. İyi planlanmış sokaklar, bir kanalizasyon sistemi ve su temininin kanıtı ile dünyanın ilk kentsel sağlık önlemleri sistemi ve bir çeşit belediye yönetiminin varlığını içeren kentsel planlama hakkındaki bilgileri ortaya çıkarmaktadır.

Deniz ticareti, Güney Hindistan ile Güneydoğu ve Batı Asya arasında erken dönemlerden MS 14. yüzyıla dek kapsamlı bir şekilde gerçekleştirildi. Hem Malabar hem de Coromandel Kıyısı, MÖ 1. yüzyılın başlarından itibaren, Akdeniz bölgesi ve Güneydoğu Asya arasındaki ithalat ve ihracat ile geçiş noktaları için kullanılan önemli ticaret merkezleri idi. Zamanla, tüccarlar devlet himayesi sağlayan dernekler haline gelmişlerdi. Raychaudhuri ve Habib, yurt dışı ticarete verilecek bu himaye, başlangıçta Malabar'da ve daha sonra Coromandel kıyısında yerel Farsi, Yahudi, Süryani Hristiyan ve Müslüman cemaatleri tarafından ele geçirildiğinde on üçüncü yüzyılda sona erdiğini iddia etmektedir.

Diğer akademisyenler, Hindistan'dan Batı Asya'ya ve Doğu Avrupa'ya ticaretin 14. ve 18. yüzyıllar arasında etkin olduğunu öne sürmektedirler. Bu dönemde, Hint tüccarlar, büyük Bakü, Azerbaycan'ın banliyösü Surahani'ye yerleşmişlerdi. Bu tüccarlar şimdi Azerbaycan hükûmeti tarafından korunan bir Hindu tapınağı inşa ettiler. 1600'lü yılların sonlarında Azerbaycan'da yaşayan Fransız Cizvit Villotte, bu Hint tapınağının Hindular tarafından sayıldığını yazmış; tapınağın MS 1500-1745 yılları arasında Sanskritçe sayısız oyması vardır. Bakü'de ikamet eden tüccarlar tarafından inşa edilen Ateşgah tapınağı, ticaretin 17. yüzyılda Hintler için aktif ve müreffeh olduğuna işaret etmektedir.
Daha kuzeyde, Saurashtra ve Bengal kıyıları deniz ticaretinde önemli rol oynamıştır ve Gangetik ovalar ve İndus vadisinde birçok nehir yatılı ticaretin çeşitli merkezlerine ev sahipliği yapmıştır. Karayolu ticaretinin çoğu, Pencap bölgesini Afganistan'a bağlayan Hayber Geçidi bağlantılı olarak daha sonra Ortadoğu ve Orta Asya'ya gerçekleştirildi. Birçok krallık ve yönetici para öderken takas yaygındı. Köyler tarım ürünlerinin bir kısmını hükümdarlara gelir olarak verirken, zanaatkârlar hasat zamanında ürünlerinin bir kısmını hizmetlerinden almışlardır.

Sean Harkin, Çin ve Hindistan'ın 17. yüzyılda dünya GSMH'sının yüzde 60 ila 70'ini oluşturduğunu tahmin etmektedir.
Babür ekonomisi, para birimi, toprak geliri ve ticaretin ayrıntılı bir sistemi üzerinde işledi. Altın, gümüş ve bakır paralar, serbest sikke temelinde işlev görerek kraliyet darphanesi tarafından kullanıma sürüldü. Babür yönetimi altında merkezi bir yönetimden kaynaklanan siyasi istikrar ve tekdüze gelir politikası, iyi gelişmiş bir iç ticaret ağı ile birleşince, Hindistan, İngilizlerin gelişinden önce, ilkel teknolojiye bağımlı geçimlik tarıma hakim bir geleneksel tarım ekonomisine sahip olmakla birlikte, büyük ölçüde ekonomik olarak birleşmişti. Babür'ün düşüşünden sonra, güney ve kuzey Hindistan'ın batı ve merkezi bölümleri Maratha İmparatorluğu tarafından bütünleştirildi ve yönetildi. Panipat'ın Üçüncü Muharebesinde kaybedildikten sonra, Maratha İmparatorluğu birçok konfedere devlete ayrılmış ve ortaya çıkan siyasi istikrarsızlık ve silahlı çatışma, ülkenin çeşitli yerlerinde ekonomik yaşama ciddi bir şekilde zarar vemişti, ancak bu, bir dereceye kadar yeni il krallıklarındaki yerel refah tarafından telafi edilmiştir. 18. yüzyılın sonuna doğru, İngiliz Doğu Hindistan Şirketi Hint siyaset sahnesine girdi ve diğer Avrupa güçleri üzerindeki üstünlüğünü pekiştirdi. Bu, Hindistan'ın ticaretinde belirleyici bir değişime işaret etti ve ekonominin geri kalanı üzerinde daha az güçlü bir etki yaratmıştı.

Hiç şüphe yok ki, İngiliz İmparatorluğu'na karşı şikâyetlerimizin sağlam bir temeli vardı. Cambridge tarihçisi Angus Maddison'un dikkat çekici istatistiksel çalışmasının gösterdiği gibi, 1700'de Hindistan'ın dünya geliri içindeki payı %22,6'dan inişe geçti, o zamanlar %23,3'lük Avrupa'nın payına neredeyse eşitti, 1952'de %3,8'e kadar düştü. Nitekim 20. yüzyılın başında "İngiliz Kraliyetinin en parlak mücevheri", kişi başına düşen gelir bakımından dünyanın en yoksul ülkesi oldu.
19. yüzyılın başlarından itibaren İngiliz Doğu Hindistan Şirketinin kademeli genişlemesi ve güç birliği, vergilendirme ve tarım politikalarında büyük bir değişiklik getirmiş; ticarete odaklanarak tarımın ticarileştirilmesini teşvik etme eğilimi göstererek, gıda ürünlerinin üretiminde azalma, çiftçilerin yoksullaşması ile sonuçlanmış ve kısa vadede birçok kıtlığa yol açmıştır. İngiliz Raj'ının ekonomi politikaları, talebin ve istihdamın azalması nedeniyle el sanatları ve elleçleme işkollarında ciddi bir düşüşe neden olmuştur. Uluslararası kısıtlamaların 1813 tarihli tüzük ile kaldırılmasının ardından Hint ticareti önemli ölçüde genişlemiş ve uzun vadede yükseliş eğilimi göstermiştir. Sonuç, Hindistan'ın sömürge politikalarından ötürü Hindistan'dan İngiltere'ye yapılan sermaye aktarımının, yerli ekonominin yenileşmesi için herhangi bir yöntemli çabadan ziyade büyük bir gelir kaybına yol açmasıydı.

19. yüzyılda Hindistan'da İngiliz topraklarının genişlemesi, kâğıt üzerinde sömürgeciler arasında mülkiyet haklarını garanti altına alan, serbest ticareti teşvik eden ve şirket içindeki düzenlenen sabit döviz kurları, normal ağırlıkları, tedbirleri ve sermaye piyasaları ile tek bir para birimi yaratan kurumsal bir ortam yaratmıştı. Aynı zamanda demiryolları ve telgraf sistemleri, siyasi girişimlerden kurtulmayı amaçlayan bir kamu hizmeti, ortak bir hukuk ve düşman bir hukuk sistemi kurmuştu. Bu, dünya ekonomisindeki büyük değişikliklerle – sanayileşme sürecinde ve üretim ve tic

Hindistan tarihi, Hindistan ve çevresindeki toprakların Antik Çağ'dan günümüze kadar uzanan zamandaki olayları ve varlıkları içerir. Hindistan Cumhuriyeti, Birleşik Krallık'tan bağımsızlığını 15 Ağustos 1947'de ilân etmiştir. İlk cumhurbaşkanı Rajendra Prasad, ilk başbakanı Jawaharlal Nehru, ilk Hindistan Yüce Mahkemesi Başkanı ise H. J. Kania'dır.
Hint coğrafyası göç ve ticaret yolları üzerinde olması sebebiyle tarih boyunca çok çeşitli milletlerle, farklı dinî, etnik ve kültürel unsurlarla etkileşim içinde olmuştur. Bununla birlikte bu coğrafyada öne çıkan iki ana etnik unsur, güney bölgesine yerleşen koyu tenli Dravidyenler ve kuzeydeki açık tenli Aryanlardır. Aryan ırkı, süreç içerisinde Orta Asya'dan bölgeye gelen unsurlara eklemlenmiş ve böylece farklı etnik yapılar ortaya çıkmıştır.
Bölgedeki ilk yerleşimcilerin 55.000 yıl önce Afrika kıtasından geldikleri tahmin edilmektedir ve Güney Asya coğrafyasında ulaşılan en eski insan izleri 30.000 yıl öncesine dayanmaktadır. Arkeolojik kazılar MÖ 6500'lerden bu yana bölgede tarım yapıldığını ve hayvanların evcilleştirildiğini ortaya koymaktadır. MÖ 2000'li yıllardan itibaren bugünkü Pakistan ve Batı Hindistan bölgesinde kent hayatının ortaya çıktığı görülmektedir. Bu tarihten itibaren Hindu kutsal metinleri olan Vedalar ortaya çıkmış ve Hint Alt-Kıtası'na göçler başlamıştır.
Bölgede ilk siyasi birlik MÖ 4. yüzyıl sonlarında Magadha Krallığı ve ardından Mauryan İmparatorluğu zamanında kurulmuştur. Bu tarihten itibaren İslami döneme kadar Hint coğrafyasında bölgesel krallıklar hüküm sürmüştür. Bunlardan öne çıkanlar; Palava Krallığı (275-897), Vakataka Krallığı (3-5. yüzyıllar), Gupta Krallığı (320-550), Kadamba Krallığı (345-540), Çalukya Krallığı (543-753), Maitraka Krallığı (493-776), Harsha Krallığı (7. yüzyıl), Rashtrakuta Krallığı (735-982), Pala Krallığı (8-12. yüzyıl) ve Batı Çalukya Krallığı'dır (973-1189). Hint Yarımadası'nın güneyinde hâkimiyet kuran Vijayanagar Krallığı ise 1336-1646 yılları arasında varlığını sürdürmüştür.
Hindistan coğrafyası ilk hicri yüzyıldan itibaren İslamiyet'le etkileşim içinde olmuştur. 710 yılında Sind bölgesinin fethi ile Müslümanların bölgedeki etkinliği başlamış, 10. yüzyıl sonlarında Gazneli Mahmud'un düzenlediği 17 seferle bölgenin hâkimiyeti büyük oranda Türklerin eline geçmiştir. Bu gelişmenin ardından İslamiyet, Kuzey Hindistan'dan başlayarak Hint coğrafyasında hızla yayılmıştır. İngiliz sömürge dönemine kadar Hindistan coğrafyasında yüzyıllar boyunca Müslüman Türk devletlerinin hâkimiyeti söz konusu olurken bunların en önemlileri Gazneliler (963-1186), Delhi Sultanlığı (1206-1526), Dekkan Sultanlığı (1527-1686) ve Babür İmparatorluğu'dur (1526-1858).
Bölgede sömürge hareketleri 16. yüzyıl başlarında Portekiz'le başlamış, Vasco de Gama'nın öncülük ettiği süreçte Portekiz, Batı Hindistan'daki önemli liman şehirlerini hâkimiyeti altına almayı başarmıştır. Malaka Sultanlığı'nı ele geçiren Portekiz'den yaklaşık bir asır sonra, 1608'de bu kez İngilizler bölgeye ayak basmış ve sömürgecilik tarihinin en önemli ayaklarından biri olarak değerlendirilebilecek süreç böyle başlamıştır. 17. yüzyıl boyunca Hindistan'daki nüfuz alanını adım adım genişleten İngiltere, 19. yüzyıl ortalarına gelindiğinde kuzeyde Keşmir'den güneyde Sri Lanka'ya, doğuda Burma'dan batıda Peşaver'e kadar büyük bir sömürge imparatorluğu kurmayı başarmıştır. Prensliklerle yaptığı anlaşmalarla konumunu güçlendiren İngiliz sömürge yönetimi, uyguladığı toprak reformları, tekelci anlayış, zorunlu üretim politikaları ve kapitalist üretim anlayışıyla halkı yoksulluğa sürüklemiştir.
19. yüzyılın sonlarında başlayan bağımsızlık mücadelesi, zamanla Hindu ve Müslüman Hindistanlıları, sömürgeci İngiltere'ye karşı birlikte hareket etmeye yöneltmiştir. Uzun ve zorlu bir sürecin ardından bölge, 15 Ağustos 1947'de Hindistan ve Pakistan adıyla iki ayrı devlet olarak bağımsızlığını ilan etmiştir. Bugünkü Bangladeş'i de içine alacak şekilde Müslümanların çoğunlukta olduğu kesimler Pakistan devletini oluştururken, geri kalan topraklar Hindistan'ı oluşturmuş, Keşmir ise günümüzde hâlâ devam eden bir çözümsüzlüğe itilmiştir. Bugün Keşmir'in büyük bölümü Cammu Keşmir adıyla Hindistan sınırları içerisinde, daha küçük bir bölümü Azad Keşmir adıyla Pakistan sınırları içinde, insan yerleşiminin olmadığı en küçük kısmı da Aksai Çin adıyla Çin kontrolü altında bulunmaktadır.
Sömürge döneminde uygulanan politikalar, Hindistan'ın bağımsızlık sonrası sürecinde baş gösteren ve çoğu bugün dahi çözülememiş sorunlarının temelini oluşturmuştur. Keşmir sorunu, içe kapalı ekonomi, kronik yoksulluk, yönetim sistemindeki boşluklar, temel altyapı eksiklikleri, geniş halk kitlelerinin eğitim ve sağlık hizmetlerinden yararlanamaması gibi sorunlar, sömürge dönemi uygulamalarının izlerini taşımaktadır.
Bağımsızlık sonrası süreçte ülkenin ilk başbakanı olan Jawaharlal Nehru, 1964 yılına kadar devlet başkanlığı görevini sürdürürken, ülke 1990'lara kadar dışa kapalı bir görüntü sergilemiştir. Sınır anlaşmazlıkları sebebiyle 1947-1948, 1965 ve 1971'de Pakistan'la, 1962'de ise Çin'le karşı karşıya gelen Hindistan, bir yandan da ekonomik sorunlarla mücadele etmek durumunda kalmıştır. Nehru'dan sonra ülke siyasetindeki en önemli figür olan Indira Gandhi 1966-1977 ve 1980-1984 yılları arasında başbakanlık yapmış ve 31 Ekim 1984'te bir suikast sonucu hayatını kaybetmiştir. Yerine gelen oğlu Rajiw Gandhi de annesi gibi görevi başında 2 Aralık 1989'da bir suikast sonucu yaşamını yitirmiştir.

Bağımsızlık Günü (Hindistan)

Hint mutfağı, genellikle bol baharatlı yemeklerden oluşan bir mutfaktır.
Tatlıdan tavuğa kadar tüm yemekler baharatlıdır. Tatlılar tarçın ağırlıklı ve tavuklar köri ağırlıklıdır. Hinduluk dininde inekler kutsal olduğu için dana eti kullanılmaz. Bu yüzden genellikle Tavuk eti ağrlıktadır. Aslında köri denilen bir baharat yoktur. "Köri"ler yemeğe göre değişiklik sergilemektedir. Örneğin bir tavuk ya da bir sebze yemeğinin "köri"si farklı olabilir. Hindistan'da bir restorana gidip Köri isterseniz kimse bir şey anlamaz. Genelde yemeğin sosunda "gravy" ya da "köri" denilmektedir. Diğer bütün yemekler gibi bunun adı bölgeden bölgeye değişebilmektedir.

Pencap mutfağı ile Babür saray mutfağının etkisi görülmektedir. Chapati, Naan, Puri ve Roti gibi ekmekleriyle birlikte Dahi (yoğurt), Panīr (peynir) ve Ghee (bir çeşit sadeyağ) gibi süt ürünleri, baharat olarak Kimyon, Kişniş, Tarçın ve Kakule kullanılmaktadır.

Kuzey Hint mutfağına göre daha vejetaryendir. Baharat miktarında azalma olmasına rağmen acı seviyesi daha yükselmektedir. Kuzey Hint mutfağına göre pirinç tüketimi fazla olmakla beraber, ekmeğin yerine daha çok pilav almaktadır.

 Wikimedia Commons'ta Hint mutfağı ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Hint baharatları listesi
Malida

Hintçe (हिन्दी, Hindī), ağırlıklı olarak Hindistan'ın kuzey, merkez ve batısında konuşulan Hint-Avrupa dil ailesine mensup bir Hint-Aryan dilidir. Pakistan'ın resmî dili olan Urduca ile beraber Hindustânî dilinin iki standart yazılı formundan birini oluşturur. İngilizce ile birlikte Hindistan'ın iki resmî dilinden biridir. Hindistan'da Devanāgarī yazı sistemi; Pakistan'da ise Arap alfabesi kullanılmaktadır.
Hindistan'da ve Güney Asya'da birçok eyalette başka diller kullanılmakta olsa da Hindistan'ın özellikle kuzeyinde Hindustani çoğunlukla lingua franca olarak kullanılır. Hindistan, bağımsızlığından itibaren tüm ülkede bu dili yaygınlaştırmaya çalışmış olmakla birlikte bu dili anadil olarak kullanmayan yerel halklar bu politikalara karşı koymuştur. Bu, başlangıçta Hintçeyi tek resmî dil yapmayı planlamış hükûmetin İngilizceyi de bu statüye çıkarmasına sebep olmuştur.
Hindistan dışında Hintçe daha çok Bollywood ve film müzikleri ile tanınmıştır.

Hintçe, Urduca ile birlikte Hindustani dilinin iki ayrı standart yazı değişkesinden biridir. Dil, Hint-Aryan dillerinin Hint dilleri olarak da bilinen merkez koluna mensuptur. Bu dil grubu Hint-İran, daha geniş kapsamda ise Hint-Avrupa dil ailesine bağlıdır.

Hintçe (ve Hindustani), kökenleri Vedik Sanskrit dilinin erken bir formuna dayanan Prakrit dilinden evrilmiştir. Hint dillerinin Delhi'de konuşulan lehçeyi baz alarak standartlaştırılmasından önce, pek çok Hint lehçesi ve dili yazı ve edebiyat dili olarak kullanılmıştır. 12. ve 13 yüzyıllarda, Braj Bhasha, Marvari ve Avadhi dillerinde yazılmış eserler, Hint dilleri edebiyatının erken dönemlerini oluşturmaktadır.
Modern standart Hintçe, Braj, Avadhi ve Maithili gibi diyalektler yerine Delhi'de konuşulan lehçeyi baz almıştır. Babürlü hakimiyetinin son yıllarında ise Urdu dili prestij dili haline gelmeye başlamıştır. Modern Hintçenin edebi kullanımı 18. yüzyılın sonlarında meydana gelmiştir.
19. yüzyılın sonlarında, Urducadan ayrı olarak Hintçeyi geliştirmek için bir hareket oluştu. 1881'de Bihar, Hintçeyi Urducanın yerini alan tek resmi dili olarak kabul etti ve böylece Hintçeyi benimseyen ilk Hindistan devleti oldu. 1949 yılında Devanagari yazı sistemiyle yazılan Hintçe, Hindistan'ın resmi dili olarak kabul edildi.

SIL International verilerine göre 1991 yılında 180 milyon kişi anadili olarak Hintçe konuşuyordu, 120 milyon kişi ise ikinci dil olarak Hintçe konuşuyordu. 1991'den 2008'e Hindistan nüfusu %35 artığına göre, bugün 240 milyon kişinin Hintçeyi anadili olarak konuştuğu tahmin edilmektedir. İkinci dil olarak konuşanların sayısı ise okur-yazarlık oranındaki artışa bağlı olarak %35'ten çok daha fazladır.

Hindustânî

Hollywood ([hˈɔlˌiwʊːd]), Kaliforniya'nın Los Angeles merkezi bölgesinde, çoğunlukla Los Angeles şehri içinde yer alan bir mahalledir. Adı, ABD film endüstrisi ve onunla ilişkili insanlar için kısa bir referans haline geldi. Sony Pictures, Walt Disney Studios, Paramount Pictures, Warner Bros. ve Universal Pictures gibi birçok önemli film stüdyosu Hollywood'un yakınında veya Hollywood'da bulunmaktadır.
ABD'de yapılan ilk filmler New York kenti civarında çekilmişti. 1900 yıllarına doğru Kaliforniya'da ilk filmler yapılmaya başladı. Kaliforniya'nın tercih nedeni daha güzel bir havaya ve açık alanlara sahip olmasıydı. Ayrıca bir diğer nedeni de ünlü buluşçu Thomas Edison'a sinema konusundaki patentlerinden dolayı ödeme yapmaktan kaçınmaktı. Thomas Edison sinema dalındaki birçok patent haklarını elinde bulunduruyordu. New York bölgesinde Edison'un avukatlarına ödeme yapmamak mümkün değildi. Kaliforniya'da Edison'un avukatlarının etkisi azdı ve gerekirse Hollywood'un Meksika sınırına yakınlığından dolayı polisten kaçarak Meksika'da saklanmak mümkündü.

Hollywood Bulvarı
Hollywood Şöhret Kaldırımı

Hong Kong (Çince: 香港, Kantonca telaffuzu: Hong Kong, 1842'de Birinci Afyon Savaşı'nın sonunda Çing Hanedanı'nın Hong Kong Adası'nı Britanya İmparatorluğu'na devretmesiyle Britanya'nın kolonisi oldu. İkinci Afyon Savaşı'ndan sonra ise bu koloni, Kowloon Yarımadası'na doğru büyüdü. Britanya'nın Yeni Bölgeler'de 99 yıllık kiralamayı elde ettiğinde daha da büyüdü. Bu toprakların tümü 1997'de Çin'e geri verildi. Egemenliğin devri sonrasında özel idari bölge statüsü verilmiş Hong Kong, "tek ülke, iki sistem" prensibiyle Çin anakarasından ayrı yönetim ve ekonomik sistemlerine sahiptir.
İlk başlarında nüfusu az bir tarım ve balıkçı köyünden ibaret olan bu bölge artık dünyanın en önde gelen finansal merkezleri ve ticarî limanlarından birine dönüştü.
Dünyanın en büyük 10. ihracatçısı ve en büyük 9. ithalatçısıdır. Hong Kong'un az vergilendirme ve serbest ticaret ile nitelenen büyük bir kapitalist hizmet ekonomisi vardır.
Para birimi, Hong Kong doları da dünyada en çok işlem gören 8. para birimidir. Hong Kong, dünyada en yoğun oranda ultra yüksek net değerli bireyin oturduğu şehirdir. Şehrin dünyadaki en yüksek kişi başına gelirlerinden birine sahip olmasına rağmen, kendi sakinleri arasında ciddi derecede gelir eşitsizliği mevcuttur.
Hong Kong, yüksek gelişmişlik değerleri gösteren bir bölgedir ve 2019 yılı itibarıyla BM İnsani Gelişme Endeksi'nde dördüncü sıradadır. Tüm dünyada en çok sayıda gökdeleni olan şehirdir. Hong Kong sakinleri de dünyanın en yüksek beklenen yaşam sürelerinden birine sahiptir.
Yoğun alan, toplu taşıma oranlarının %90'ı aşan oldukça gelişmiş bir ulaşım ağına yol açmıştır.
22 Eylül 2022'de basılan GFCI 32 Küresel Finans Merkezleri Endeksi 'inde Hong Kong 3. sıradadır.
ABD merkezli muhafazakâr liberteryen düşünce kuruluşu The Heritage Foundation'ın yürüttüğü İnsani Gelişme Endeksi senelik sıralamasında Hong Kong, 25 yıldır üst üste en üst sıradadır.

Bölgenin adı, orijinal olarak Aberdeen Adası ile Hong Kong Adası'nın güney kıyısı arasındaki küçük bir koya atıfta bulunarak ilk olarak 1780'de "He-Ong-Kong" olarak romanize edildi. Aberdeen, İngiliz denizciler ve yerel balıkçılar arasındaki ilk temas noktasıydı. Romanize ismin kaynağı bilinmemekle birlikte, genellikle Kantonca (veya Tanka Kantoncası) hēung góng ifadesinin eski bir fonetik yorumu olduğuna inanılır. Adı Türkçeye "kokulu liman" veya "tütsü limanı" olarak tercüme edilir. "Kokulu", limanın İnci Nehri'nden gelen tatlı su akışının tatlı tadına veya kuzey Kowloon kıyılarında sıralanan tütsü fabrikalarının kokusuna atıfta bulunabilir. Tütsü, Victoria Limanı geliştirilmeden önce ihracat için Aberdeen Limanı yakınlarında depolanıyordu.
Sir John Davis (ikinci sömürge valisi) alternatif bir köken önerdi; Davis, adın, adadaki bir şelalenin üzerinden aktığı toprağın rengini yansıtan "Hoong-keang" ("kırmızı sel") 'den türetildiğini söyledi. Basitleştirilmiş Hong Kong adı, 1810'da sıklıkla kullanıldı. İsim, hükûmetin iki kelimelik ismi resmen kabul ettiği 1926 yılına kadar yaygın olarak tek kelimelik Hongkong olarak yazıldı. Erken sömürge döneminde kurulan bazı şirketler, Hongkong Land, Hongkong Electric Company, Hongkong and Shanghai Hotels ve the Hongkong and Shanghai Banking Corporation (HSBC) dahil olmak üzere hala bu adı taşımaktadır.

Halen Hong Kong olan yerde bilinen en eski insan izleri, Paleolitik döneminde yaklaşık 35.000 ve 39.000 yıl öncesine tarihlenir. Bu iddia, 2003 yılında Wong Tei Tung, Sai Kung Yarımadası'nda yapılan bir arkeolojik araştırmaya dayanır. 
Arkeolojik çalışmalar, optik lüminesans tarihleme kullanılarak tarihlenen birikintilerden yontulmuş taş aletleri ortaya çıkardı.
İnsanların ilk kez yaklaşık 6.000 yıl önceki Cilalı Taş Devri'nde bu bölgeye yerleştikleri bilinmektedir. Hong Kong'a yerleşen ilk insanlar, kısmen deniz kıyısında yaşayan bir halktı, ve günümüz Çin'in iç bölgesinden buraya göç edip, yanlarına da pirinç tarımı bilgisini getirmişlerdir.
Qin Hanedanı, yerli Baiyue kabilelerini fethettikten sonra MÖ 214'te Hong Kong bölgesini Çin'e ilk kez dahil etti. Bölge, Qin Hanedanı çöküşünden sonra Nanyue krallığı (Vietnam'ın bir önceki devleti) altında konsolide edildi, Han fethinden sonra da Çin tarafından yeniden ele geçirildi. Çin'in 13. yüzyıldaki Moğol fethi boyunca Güney Song hanedan ailesinin rezidansı, Song'un 1279 yılı Yamen Muharebesi'nde en sonunda yenilgiye uğramasından önce, kısa bir süre için günümüz Kowloon City (Sung Wong Toi sitesi)'de yer aldı. Yuan Hanedanı'nın sonunda yedi büyük aile bölgeye yerleşmiş ve toprağın çoğunu kendi eline almıştır. Ming Hanedanı boyunca buraya yakın bölgelerden insanlar Kowloon'e göç etti.
Günümüz Hong Kong'un bulunduğu toprağı ziyaret etmiş ilk Avrupalı, 1513 yılında gelmiş Portekizli kâşif Jorge Álvares'tir. Portekizli tüccarlar, Hong Kong sularında Tamão adında bir ticaret merkezi kurdu ve güney Çin ile düzenli olarak ticarette bulunmaya başladı. 1520'lerdeki askeri çatışmalar sonrasında bu tüccarlar bölgeden kovuldu, ancak 1554 Çin-Portekiz Anlaşması imzalandıktan sonra, Çin ile Portekiz arasındaki ticarî ilişkiler yeniden başladı. 1557 yılında Portekiz, Makao'yu daimi bir kira anlaşması altında yönetme hakkını kazandı.
Çin'in Çing Hanedanı yönetimine girmesinden sonra deniz ticareti Haijin politikalarınca yasaklandı. İmparator Kangxi bu yasağı kaldırdı ve 1684'te yabancıların Çin limanlarında ticaret yapmalarına tekrar izin verildi. Çing yetkilileri ticareti daha sıkı şekilde yönetmek için 1757 yılında Kanton Sistemi'ni kurdu; bu sistem altında Rus gemileri haricindeki yabancı gemilerin sadece Kanton limanında ticaret yapmalarına izin verildi. Avrupalıların çay, ipek ve porselen gibi Çin mallarına yüksek talebi olmasına rağmen, Çinlilerin Avrupa mallarına talebi yok sayılabilecek kadar azdı; bu nedenle Çin malları ancak değerli metallerle satın alınabilirdi. Bu ticaret dengesizliğini azaltmak için Britanyalılar, Çin'e büyük miktarlarda Hint afyon'u sattı. Bir uyuşturucu kriziyle yüz yüze gelmiş Çing memurları, afyon ticaretinin sonlandırılması için giderek saldırganlaşan tedbirler aldı.

1839 yılında İmparator Daoguang, afyonu yasallaştırma ve vergilendirme önerileri reddetti ve imparatorluk komisyon üyesi Lin Zexu'ya afyon ticaretini ortadan kaldırmasını emretti. Lin'in afyon stoklarını imha ettirmesi ve tüm dış ticareti sonlandırması, İngilizlerin Birinci Afyon Savaşı'nda askeri yolla karşılık vermesini tetikledi. Çing, savaşın başında teslim oldu ve Chuenpi Sözleşmesi kapsamında Hong Kong Adası'nı devretti ancak her iki ülke anlaşmadan memnun olmadı ve anlaşma onaylanmadı. Bir yıldan fazla süren düşmanlıklardan sonra, Hong Kong Adası 1842 Nanking Antlaşması'nda resmen Birleşik Krallık'a devredildi.
1842'nin başlarında Hong Kong'un idari altyapısı hızla inşa edildi ancak korsanlık, hastalıklar ve Çing'in düşmanca politikaları, başlangıçta Birleşik Krallık'ın bu yeni kolonisine ticaret çekmesine engel oldu. 1850'lerdeki Taiping Ayaklanması'nda zengin tüccarlar dahil olmak üzere çok sayıda Çinli mültecinin Anakara'daki kargaşalardan kaçması ve koloniye yerleşmesiyle adadaki koşullar iyileşti. Birleşik Krallık ile Çing arasında afyon ticaretine ilişkin devamlı gerginlikler İkinci Afyon Savaşı'na neden oldu. Çing yine yenildi ve Pekin Sözleşmesi'nde Kowloon Yarımadası ve Stonecutter's Adası'nı da İngilizlere teslim etmek zorunda kaldı. Bu savaşın sonunda Hong Kong artık önemli bir ticaret merkezine dönüştü. 1850'lerde ekonominin hızla iyileşmesi, potansiyel paydaşların Hong Kong'un geleceğine dair güvenlerini artırdı ve Hong Kong'a yabancı yatırımı çekti.

Birleşik Krallık, Yeni Bölgeler'i 99 yıl boyunca kiralama hakkı kazanınca koloni daha da fazla genişledi. 1911'de Hong Kong Üniversitesi, Hong Kong'un ilk yükseköğretim kuruluşu olarak kuruldu. 1924'te Kai Tak Havalimanı faaliyete geçti ve koloni, 1925-26 Kanton-Hong Kong grevinden sonra uzun süreli ekonomik gerilemeden etkilenmedi. 1937 yılında, İkinci Çin-Japon Savaşı'nın başında, Vali Geoffry Northcote, Hong Kong'un serbest liman statüsünü korumak için Hong Kong'un tarafsız bir bölge olduğunu ilan etti. Koloni hükûmeti, 1940'ta tüm Britanyalı kadınları ve çocukları tahliye ederek olası bir saldırıya hazırlandı. 8 Aralık 1941 tarihinde, yani Japonların Pearl Harbor Saldırısı'nı yaptığı aynı günde, Japon İmparatorluk Ordusu Hong Kong'a saldırdı. Hong Kong neredeyse dört sene boyunca Japon işgali altında kaldı ancak 30 Ağustos 1945 tarihinde Birleşik Krallık, Hong Kong'u yeniden kendi kontrolü altına aldı.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında nitelikli Çinli göçmenlerin Çin İç Savaşı'ndan kaçmasıyla, Hong Kong'un nüfusu yeniden hızla artmaya başladı ve Komünist Parti, 1949 yılında Çin anakarası üzerindeki kontrolü kazandığında daha da fazla mülteci sınırdan geçti. Hong Kong, 1950'ler boyunca sanayileşen ilk Asya Kaplanı ekonomisi oldu. Nüfusun hızla çoğalmasıyla koloni hükûmeti, altyapıyı ve kamu hizmetleri iyileştirmek için reform uygulamaya başladı. Savaş sonrası dönemde daha güvenli konut, kamu hizmetlerinde bütünlük ve daha güvenilir bir ulaşım sistemi sağlamak için toplu konut emlak programı, Yolsuzluğa Karşı Bağımsız Komisyon ve Hong Kong metrosu hepsi kuruldu. Artan işçilik ve mülk maliyetleri nedeniyle bölgenin imalat dalındaki rekabet gücü giderek azalsa da, hizmet ekonomisine geçiş yapıldı. 1990'ların başında Hong Kong artık küresel bir finans ve nakliye merkezi olarak kendini kanıtlamış durumdaydı.

Yeni Bölgeler'in kirasının sona erme zamanının giderek yaklaşmasıyla koloni, belirsiz bir gelecekle yüz yüze geldi. Murray MacLehose, 1979 yılında Deng Şiaoping'e bu konuyu açtı. Çin ile yapılan diplomatik müzakereler, Birleşik Krallık'ın 1997'de koloniyi devretmeyi kabul ettiği ve Çin'in, devirden sonra 50 yıl boyunca Hong Kong'un ekonomik ve siyasi sistemlerini garanti edeceği 1984 Çin-Britanya Ortak Bildirisi ile sonuçlandı. Bu transferin giderek yaklaşmasıyla, Hong Kong sakinleri arasında sivil hakların, hukuk devletinin ve yaşam kalitesinin olası bozulmasına dair kuşkular uyandırıldı ve Hong Kong'dan büyük bir gö

Jamaika, Karayipler'de 10.990 kilometrekare (4.240 mil kare) alanı kaplayan bir ada ülkesidir. Küba ve Hispanyola adasından sonra Büyük Antiller ve Karayipler'deki üçüncü büyük adadır. Jamaika, Küba'nın yaklaşık 145 km (78 deniz mili) güneyinde, Hispanyola'nın (Haiti ve Dominik Cumhuriyeti'ni içeren ada) 191 km (103 deniz mili) batısında ve Cayman Adaları'nın (bir İngiliz Denizaşırı Bölgesi) 215 km (116 deniz mili) güneydoğusunda yer almaktadır. 2,8 milyonluk nüfusuyla Jamaika, Amerika kıtasındaki en kalabalık üçüncü İngilizce konuşulan ülke ve Karayipler'deki en kalabalık dördüncü ülkedir. Kingston, ülkenin başkenti ve en büyük şehridir.
Adanın yerli Taíno halkı, 1494'te Kristof Kolomb'un gelişinden sonra kademeli olarak İspanyol egemenliği altına girdi. Yerli halkın çoğu ya öldürüldü ya da hastalıklardan öldü; bunun üzerine İspanyollar, çok sayıda Afrikalıyı köle olarak Jamaika'ya getirdi. Ada, 1655'e kadar Santiago adıyla İspanya'nın mülkiyetinde kaldı; bu tarihte İngiltere (daha sonra Büyük Britanya Krallığı olacak olanın bir parçası) adayı fethetti ve adını Jamaika koydu. Sömürgeci Britanya Batı Hint Adaları'nın önemli bir parçası haline geldi. Britanya'nın sömürge yönetimi altında Jamaika, Afrika kölelerinin ve onların soyundan gelenlerin sürekli ithalatına bağlı bir plantasyon ekonomisiyle önde gelen bir şeker ihracatçısı oldu. İngilizler 1838'de tüm köleleri tamamen özgürleştirdi ve birçok özgür insan plantasyonlarda çalışmak yerine geçimlik çiftlikler kurmayı tercih etti. 1840'lardan itibaren İngilizler, plantasyon işlerinde Çinli ve Hint sözleşmeli işçiler kullanmaya başladı. Jamaikalılar, 6 Ağustos 1962'de Birleşik Krallık'tan bağımsızlıklarını kazandılar.
Jamaika, atama yoluyla oluşturulan bir Senato ve doğrudan seçilen bir Temsilciler Meclisi'nden oluşan iki meclisli Jamaika Parlamentosu'nun yetki sahibi olduğu parlamenter bir anayasal monarşidir. Andrew Holness, Mart 2016'dan beri Jamaika Başbakanı olarak görev yapmaktadır. Jamaika, III. Charles'ın kral olduğu bir İngiliz Milletler Topluluğu ülkesidir; Kraliyetin atama yoluyla temsilcisi, 2009'dan beri Patrick Allen'ın yürüttüğü Jamaika Genel Valisi'dir. 1960'lardan beri yüksek oranda iş için göç nedeniyle, özellikle Kanada, Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri'nde büyük bir Jamaika diasporası bulunmaktadır. Jamaikalıların çoğu Sahraaltı Afrika kökenlidir; önemli Avrupa, Doğu Asya (başta Çinli), Hint, Lübnan ve karışık ırk azınlıkları da vardır.
Jamaika, ekonomisi büyük ölçüde turizme bağımlı olan üst orta gelirli bir ülkedir. Yılda ortalama 4,3 milyon turisti ağırlamaktadır. Ülkenin küçük boyutuna rağmen küresel bir etkisi vardır; Rastafari dininin ve reggae müziğinin (ve dub, ska ve dancehall gibi ilişkili türlerin) doğum yeridir; ve kriket, sprint ve atletizm dahil olmak üzere spor dallarında uluslararası alanda öne çıkmaktadır. Jamaika bazen dünyanın en az nüfuslu kültürel süper gücü olarak kabul edilmiştir. Popüler bir turizm ve tatil beldesi destinasyonudur.

Kristof Kolomb, Jamaika'ya 5 Mayıs 1494 tarihinde ulaştı ve adayı "gözlerin gördüğü en güzel ada" olarak tarif etti. Adaya Santiago adını verdi ancak adanın yerlilerce kullanılan adı Xaymaca, Jamaica şeklinde kullanılmaya devam etti. Adaya yerleşen İspanyol sömürgeciler yerli Taino halkını neredeyse tamamen yok etti. Adalar 1655 yılında İngiliz işgaline uğradı ve kolonileştirildi. İspanyolların bir kısmı kaçtı, kaçmayanlar İngilizler tarafından uzaklaştırıldı. İngiliz sömürgeciler çok az sayıdaydı ancak şeker üretiminde çalıştırmak üzere, çok sayıda Afrikalı köle getirdiler. Günümüzde de Jamaika halkının büyük çoğunluğu Afrika kökenlidir. Jamaika 1962'de Birleşik Krallık'tan bağımsızlığını kazandı ancak İngiliz Milletler Cemiyetinin üyesi olarak kaldı.

Yüzölçümü, 10.990 km²'dir. Sahil şeridi, 1.022 km dir. İkliminde; tropikal, sıcak, nemli hava etkindir; iç kısımlarda ise ılıman iklim görülür. Arazisi çoğunlukla dağlıktır, kıyıda dar ovalar vardır. En alçak noktası, Karayip Denizi (0 m), en yüksek noktası, Mavidağ'dır (2.256 m).
Jamaika Karayipler'de üçüncü büyük adasıdır. 17° ve 19° kuzey paralelleri ile 76° ve 79° batı meridyenleri arasına yerleşmiştir. Mavi Dağlar dahil dağlar, içerilere hakimdir ve dar kıyı ovaları ile çevrilidir. Baş kasaba ve şehirlerde kuzey kıyısında sermaye güney kıyısında Kingston, Portmore, Spanish Town, Mandeville, Ocho Ríos, Port Antonio, Negril ve Montego Bay şehirleri bulunur. Kingston Limanı, dünyanın yedinci büyük doğal limanıdır. Karasal sucul ve deniz ekosistemlerinin çeşitli arasında kuru ve ıslak kireçtaşı ormanları, yağmur ormanları, nehir kıyısı ormanlık, sulak alanlar, mağaralar, nehirler, seagrass yatak ve mercan resifleri bulunmaktadır.
Ülkede tropikal, sıcak, nemli hava etkindir. İç kısımlarda ılıman iklim görülür.

2.9 milyon kişilik Jamaika nüfusunun büyük bir kısmını (y. %92) Afrika kökenli siyahiler oluşturur. İngilizce resmî dildir ancak halkın büyük çoğunluğu İngilizce bazlı bir kreol dil olan Jamaika Patoisi konuşmaktadır.

Jamaika Karayip ülkeleri arasında din çeşitliliği en fazla olan yerlerden biridir. Jamaika'da nüfusun yaklaşık %70'i Hristiyan; %10'u Rasta, Müslüman, Hindu, Yahudi, Bahai ve diğerleri; %21 kadarı da dinsizdir.
Hristiyanları şu gruplar oluşturmaktadır: Tanrı'nın Kilisesi %24, Yedinci Gün Advenisti: %11, Pentekostal: %10, Baptist: %7, Anglikan: %4, Katolik: %2, Birleşik Kilise: %2, Metodist: %2, Yehova Şahitleri: %2, Moravi: %1, Brethren: %1, diğer Hristiyanlar: %3.
Nüfusun yaklaşık %10'unu oluşturan diğer dinler ise şunlardır (yaklaşık rakamlar): Rastafariler 24.000, Müslümanlar 5000, Hindular 1500, Yahudiler 350, Bahailer 300.

Jamaika bir parlamenter demokrasi ve anayasal monarşi ülkesidir. Devlet başkanı Jamaika Kralı olup (şu anda III. Charles), yerel olarak Jamaika Genel Valisi tarafından temsil edilmektedir. Genel vali Jamaika Başbakanı ve tüm Bakanlar Kurulu tarafından aday gösterilir ve daha sonra resmi olarak hükümdar tarafından atanır. Kabine üyelerinin tamamı başbakanın tavsiyesi üzerine genel vali tarafından atanır. Hükümdar ve genel vali, belirli anayasal kriz durumlarında kullanmak için yedek güçleri dışında, büyük ölçüde törensel roller üstlenir. Hükümdarın konumu uzun yıllar Jamaika'da devam eden bir tartışma konusudur; şu anda her iki büyük siyasi parti de bir cumhurbaşkanı ile cumhuriyete geçmeye kararlıdır.
Jamaika'nın mevcut anayasası 1962'de Jamaika yasama organının iki partili bir ortak komitesi tarafından hazırlandı.1962 tarihli Birleşik Krallık parlamentosunun Jamaika bağımsızlığını veren Jamaika Bağımsızlık Yasası ile yürürlüğe girdi.
Jamaika Parlamentosu Temsilciler Meclisi (Aşağı Ev) ve Senatodan (Yukarı Ev) oluşan iki meclislidir. Meclis üyeleri (Parlamento Üyeleri veya milletvekilleri olarak bilinir) doğrudan seçilir ve genel valinin en iyi kararında, üyelerinin çoğunluğunun güvenini en iyi şekilde yönetebilen Temsilciler Meclisi üyesi House, genel vali tarafından başbakan olarak atanır. Senatörler başbakan ve Muhalefet Parlamentosu Lideri tarafından ortak olarak aday gösterilir ve ardından genel vali tarafından atanır.
Jamaika Yargısı, İngiliz hukukundan ve İngiliz İngiliz Milletler Topluluğu emsallerinden türetilen ortak bir hukuk sistemi üzerinde çalışmaktadır. Nihai temyiz mahkemesi, Privy Council Yargı Komitesi'dir, ancak 2000'li yıllarda parlamento Karayip Adalet Divanı'nın yerini almaya çalışmıştır.
Jamaika geleneksel olarak iki partili bir sisteme sahipti ve iktidar çoğunlukla Halkın Ulusal Partisi (PNP) ile Jamaika İşçi Partisi (JLP) arasında değişiyordu. Mevcut idari ve yasama yetkisine sahip olan parti, 2016 itibarıyla tek sandalyeli parlamenter çoğunluğa sahip olan Jamaika İşçi Partisi'dir.

Erken çocukluk - Temel, Bebek ve özel okul öncesi işletilmektedir. Yaş grubu: 2-5 yıl.
Birincil - Kamuya ve özel sektöre ait (Özel olarak adlandırılan Hazırlık Okulları). Yaş grubu: 3-12
Ortaöğretim - Kamuya ve özel sektöre ait. Yaş grubu: 10-19 yıl.
Jamaika'da yüksek okul, tek cins ve karma eğitim kurumları vardır. Birçok okul, İngiliz Batı Hint Adaları boyunca kullanılan geleneksel İngilizce dilbilgisi okul modeli uygulamaktadır. Öğrenciler daha sonra üniversiteye başlamaktadır.

Jamaika hem devlet teşebbüsleri ve özel sektör işletmeleri ile bir karma ekonomidir. Jamaika'da ekonominin başlıca sektörleri tarım, madencilik, imalat, turizm, finans ve sigorta hizmetleridir. Ülkeye döviz girmesindeki en önemli katkı, turizm ve madencilikten sağlanır. Yaklaşık 1,3 milyon yabancı turist her yıl Jamaika'yı ziyaret eder.
1980'lerin başından beri Jamaika'da özel sektör faaliyetlerinin teşvik edilmesi ve kaynak tahsisinde piyasa güçlerinin rolünü artırmaya yönelik yapısal reformların uygulanması için çalışmalar yapılmaktadır. 1991 yılından bu yana hükûmet, enflasyonu düşürmek ve yabancı yatırım kısıtlamaların kaldırılmayı amaçlamıştır. Kur dalgalı döviz kontrolleri kaldırarak ekonomik liberalleşme ve istikrar programı izlemiştir. Jamaika, dünya boksit ihracatında Avustralya, Çin, Brezilya ve Gine'nin ardında beşinci büyük konumundadır. 2006 yılının ilk çeyreğinde, Jamaika ekonomisi bir büyüme dönemi geçirmiştir.

Çeşitli müzik türlerinden reggae, ska, mento, rocksteady, dub, dancehall ve ragga Jamaika kökenlidir. Jamaika'da reggae ve ska ile, punk rock ülke gelişiminde önemli bir rol oynadı. The Notorious B.I.G. ve Heavy D gibi bazı rapçiler, Jamaika asıllıdır. Diğer birçok dünyaca ünlü sanatçılar Bob Marley, Damian Marley, Lee "Scratch" Perry, Peter Tosh, Bunny Wailer, Big Youth, Jimmy Cliff, Dennis Brown, Desmond Dekker, Beres Hammond, Beenie Man, Shaggy, Grace Jones, Shabba Ranks, Super Cat,Buju Banton, Sean Paul, ben Wayne, Bounty Killer Jamaika doğumludur.

Jamaika'da LGBT hakları

Kalküta, Hindistan'ın Batı Bengal eyaletinin başkenti ve en büyük şehridir. Hooghly Nehri'nin doğu kıyısında, Bangladeş sınırının 80 km (50 mil) batısında yer almaktadır. Doğu Hindistan'ın başlıca finans ve ticaret merkezi ve kuzeydoğu Hindistan'a açılan kapılardan biridir. Kalküta, tahmini 4,5 milyonluk şehir nüfusuyla Hindistan'ın yedinci en kalabalık şehridir; metropol bölgesi Kalküta Metropol Alanı ise 15 milyondan fazla metropol nüfusuyla Hindistan'ın üçüncü en kalabalık metropol bölgesidir. Kalküta, birçok kaynak tarafından Hindistan'ın kültürel başkenti ve Bengal'in tarihi bölgesinde tarihsel ve kültürel açıdan önemli bir şehir olarak kabul edilmektedir.
Kalküta'dan önce var olan üç köy, Babür egemenliği altında Bengal Nawab'ı tarafından yönetiliyordu. Nawab, 1690 yılında Doğu Hindistan Şirketi'ne ticaret lisansı verdikten sonra, bölge Şirket tarafından Fort William olarak geliştirildi. Nawab Siraj ud-Daulah, 1756'da kaleyi işgal etti ancak generali Mir Jafar'ın şirketi desteklemek için isyan etmesinin ardından 1757'deki Plassey Muharebesi'nde yenildi ve daha sonra kısa bir süre için Nawab oldu. Şirket ve daha sonra taç yönetimi altında Kalküta, 1911'e kadar Hindistan'ın fiili başkenti olarak hizmet verdi. Kalküta, Londra'dan sonra Britanya İmparatorluğu'nun ikinci büyük şehriydi ve Hindistan'da bürokrasi, siyaset, hukuk, eğitim, bilim ve sanatın merkeziydi. Şehir, Bengal Rönesansı'nın birçok figürü ve hareketiyle ilişkilendirildi. Hint milliyetçi hareketinin beşiğiydi. 1947'deki Bengal'in bölünmesi şehrin kaderini etkiledi. 
1947'deki bağımsızlığın ardından, bir zamanlar Hindistan ticaretinin, kültürünün ve siyasetinin önde gelen merkezi olan Kalküta, toparlanmadan önce uzun yıllar siyasi şiddet ve ekonomik durgunluk yaşadı. 20. yüzyılın sonlarında, şehir 1971'deki Bangladeş Kurtuluş Savaşı sırasında Bangladeş sürgün hükümetine ev sahipliği yaptı. Ayrıca, 1947'deki Hindistan'ın bölünmesini takip eden on yıllarda Doğu Bengal'den (günümüz Bangladeş'i) gelen Hindu mültecilerle dolup taştı ve bu durum şehrin manzarasını değiştirdi ve siyasetini şekillendirdi. Şehir, Hindistan'ın en büyük şehri olarak Mumbai'nin (eski adıyla Bombay) yerini aldı.
Demografik olarak çeşitlilik gösteren bir şehir olan Kalküta'nın kültürü, kendine özgü, birbirine sıkı sıkıya bağlı mahalleleri (paras) ve serbest konuşmaları (adda) içeren kendine has özelliklere sahiptir. Kalküta'nın mimarisi, Victoria Anıtı, Howrah Köprüsü ve Grand Hotel gibi birçok imparatorluk dönemine ait simge yapıyı içerir. Şehrin mirası, Hindistan'ın tek Çin mahallesi'ni ve Yahudi, Ermeni, Yunan ve Anglo-Hint topluluklarının kalıntılarını içerir. Şehir, Hindu, Müslüman ve kabile aristokratları da dahil olmak üzere Bengal'in Zamindarları ve Bhadralok kültürüyle yakından bağlantılıdır. Şehir genellikle Hindistan'ın kültür başkenti olarak kabul edilir. 
Kalküta, Güzel Sanatlar Akademisi, Asya Topluluğu, Hindistan Müzesi ve Hindistan Ulusal Kütüphanesi de dahil olmak üzere ulusal öneme sahip kurumlara ev sahipliği yapmaktadır. Güney Asya'nın ilk modern üniversitesi olan Kalküta Üniversitesi ve ona bağlı kolejler, Güney Asya'nın birçok önde gelen ismini yetiştirmiştir. Tollywood olarak bilinen Hint Bengal film endüstrisinin merkezidir. Bilimsel kurumlar arasında Kalküta, Hindistan Jeolojik Araştırma Kurumu, Hindistan Botanik Araştırma Kurumu, Kalküta Matematik Derneği, Hindistan Bilim Kongresi Derneği, Hindistan Zooloji Araştırma Kurumu, Bahçıvanlık Derneği, Mühendisler Enstitüsü, Hindistan Antropoloji Araştırma Kurumu ve Hindistan Halk Sağlığı Derneği'ne ev sahipliği yapmaktadır. Kalküta Limanı, Hindistan'ın en eski faal limanıdır. Şehirle bağlantılı dört Nobel ödüllü ve iki Nobel Anma Ödülü sahibi bulunmaktadır. Büyük kriket sahalarına ve takımlarına ev sahipliği yapmasına rağmen, Kalküta Hindistan'da futbol merkezi olmasıyla öne çıkmaktadır. Kalküta, UNESCO tarafından dünya mirası açısından önemi kabul edilen Hindu festivali Durga Puja'nın görkemli kutlamalarıyla bilinir. Kalküta ayrıca "Neşe Şehri" olarak da bilinir.

Hindistan'daki şehirler listesi

Resmi site

Kamboçya (Kmerce: កម្ពុជា, Kampuchea), resmî adıyla Kamboçya Krallığı, Güneydoğu Asya anakarasının güneyinde yer alan bir ülkedir. 181,035 km² alana yayılan ülke, kuzeybatıda Tayland, kuzeydoğuda Laos, doğuda Vietnam ve güneybatıda Tayland Körfezi ile çevrilidir.
Kamboçya'nın nüfusu 15 milyonun üzerindedir. Resmî dini Theravada Budizm'idir ve nüfusun pek çoğu bu dine mensuptur. Ülkede ayrıca Çam, Vietnamlı ve Çinli azınlıklar ile 30 dağ kabilesi bulunur. Başkent ve en büyük şehir Phnom Penh, ülkenin politik, ekonomik ve kültürel merkezidir. Krallık seçimli meşrutiyetle yönetilir. Mevcut kral Norodom Sihamoni Kraliyet Taht Konseyi tarafından 2004 yılında seçilmiştir. Başbakan Hun Sen 1985'ten beri görev başındadır ve Güneydoğu Asya'da seçimle iş başına gelmiş liderler arasında en uzun görev süresine sahiptir.
802 senesinde II. Jayavarman, Chenla bölgesinde birbirleriyle savaşan Kmer prenslerini bir "Kambuja" adı altında bir araya getirerek krallığını ilan etti. Bu olay 600 yıllık Kmer İmparatorluğu'nun başlangıcı oldu. Hint kültürü etkisinde kalan krallık önce Hinduizm, ardından Budizm'in Güneydoğu Asya'ya yayılmasına önayak oldu. Bu dönemde birçok dini yapı inşa edildi. Angkor Vat bu yapıların en önemlisidir ve Dünya Mirası olarak tescil edilmiştir. 15. yüzyılda imparatorluğun parçası olan Ayutthaya'nın isyan etmesi sonucu Kamboçya, güçlenmekte olan komşuları Đại Việt ve Ayutthaya Krallığı'na karşı gücünü yitirdi. 1863'te ülke Fransa'nın himayesine girdi ve sonraları Fransız Hindiçini'nin bir parçası oldu.
Kamboçya 1953'te Fransa'dan bağımsızlığını kazandı. 1967 yılında Kamboçya İç Savaşı başladı. Mücadele Kızıl Kmerlerin kraliyet güçlerine saldırmasıyla başladı. Kuzey Vietnam'ın Vietnam Halk Kara Kuvvetleri Kızıl Kmerleri gerekçe gösterip Kamboçya iç işlerine müdahale etmeye başladı. Varlıkları ilk başta Kamboçya Kralı Norodom Sihanuk tarafından (Sovyetler Birliğiin tepkisini çekmemek amacıyla) hoş görüldü, ancak Çin ve Kuzey Vietnam'ın terörist Kızıl Kmerlere yaptığı yardımı her geçen gün artırması ve Kızıl Kmerlerin ülke çapında büyük katliamlar yapması Sihanuk'u alarma geçirdi ve Sovyetler Birliğiyle bu konuyu konuşmak için Moskova'ya gitti. Sihanuk'un Kızıl Kmer terörünü bitirememesi, dış politikada korkak davranması ve dış unsurların Kamboçya iç işlerine müdahalesini hoş gördüğü için Lon Nol tarafından 1970'te tahttan indirildi ve Kmer Cumhuriyeti kuruldu. Pol Pot'un amacını bilen Lon Nol Kızıl Kmer terörünü bitirmek amacıyla Kuzey Vietnam ve Kızıl Kmerlerle çatışmaya girdi. Tüm komünist ülkeler tarafından desteklenen Pol Pot Cumhuriyet ordusunu yoruyordu. Kızıl Kmer terörünü tek başına durduramayacağını anlayan Lon Nol Amerika Birleşik Devletleri ve Güney Vietnam'dan yardım talep etti. Kuzey Vietnam Kmer Cumhuriyeti ordusuyla çatışmalarda ülkenin bazı bölgelerinde kontrolü sağladı. 1975 yılında başkentin düşmesiyle iç savaş son buldu ve kazan Kızıl Kmerler ile Kuzey Vietnam Demokratik Kampuçya'yı kurdu. Demokratik Kampuçya'yı kuran Kızıl Kmerler 1975'ten itibaren dört yıl boyunca Kamboçya Soykırımı'nı gerçekleştirdiler. Soykırım, Kızıl Kmerler'in Kamboçya-Vietnam Savaşı'nda, Sovyetler Birliği'nin destek verdiği Vietnam ve Kampuçya Halk Cumhuriyeti tarafından devrilmesiyle 1979'da sona erdi. Ülkenin yönetimini kaybeden Kızıl Kmer güçleri gerilla savaşına giriştiler. 1991 Paris Barış Anlaşmaları'yla Kamboçya-Vietnam Savaşı sona erdi. Kamboçya kısa süreyle BM görev gücü (1992-93) tarafından yönetildi. 1997'de iki eş başbakan arasındaki silahlı çatışmalardan eş başbakan Hun Sen ve başkanı olduğu Kamboçya Halk Partisi zaferle çıktı.
Kişi başına gelirde komşularının gerisinde kalsa da Kamboçya son on yılda ortalama %7,6'lık büyüme oranıyla Asya'nın en hızlı büyüyen ekonomilerinden biridir. Tarım temel ekonomik sektördür; tekstil, inşaat ve turizm de gelişmektedir. Buna rağmen ülke halen BM tarafından az gelişmiş ülke olarak sınıflandırılmaktadır. Ülkede yoksulluk, yolsuzluk, açlık, düşük insani gelişme seviyesi ve siyasi özgürlüklerin kısıtlanması önemli sorunlardır. Ülke İnsan Hakları İzleme Örgütü tarafından "yüzeysel bir demokrasi altında otoriter bir koalisyon" olarak nitelenmiştir. Anayasada çok partili liberal demokrasi olarak tanımlansa da Kamboçya 2018 itibarıyla de facto tek parti yönetimindedir. 2015 Hukukun Üstünlüğü Endeksi'nde 126 ülke arasında 125. sırada yer almıştır. Birleşmiş Milletler, ASEAN, Doğu Asya Zirvesi, DTÖ, Bağlantısızlar Hareketi ve Uluslararası Frankofoni Örgütü üyesidir.

Ülke oldukça fakirdir. Ana geçim kaynağı tekstil ve tarımdır. Tarım ürünleri içerisinde pirinç çoğu Asya ülkesinde olduğu gibi önemli yer tutar. Turizm son yıllarda gelişme göstermektedir.

Angkor krallığı bu bölgede kurulmuştur. En önemli eseri Angkor Tapınağıdır.
Kamboçya 1863-1953 yılları arasında Fransız kolonisi oldu. 1941-1945 yılları arasında Japon İmparatorluğu'nun işgali altında kaldı.
Pol Pot liderliğindeki Kızıl Kmerler (Khmer Rouge), 1975-1979 tarihleri arasında ülkeyi kontrol etti. Çin HC destekli Kızıl Kmerlerin lideri olan Pol Pot'un ideolojisine göre, ülkede sadece köylü sınıfı olmalıydı. Bu amaçla ülkenin tüm aydınlarını, bilim adamlarını, sanatkarlarını, kısacası köylü sınıfını oluşturmayan tüm Kamboçyalıları ağır koşullar altında pirinç tarlalarında çalışmaya zorladı. Çalışamayanlar ve muhalefet edenler Orta Çağ işkence yöntemleriyle öldürüldüler. Gözlük ve saatler de dahil olmak üzere tüm teknolojik aletler yasaklandı. Pol Pot yönetiminde dünyanın en büyük katliamlarından birini yaptılar. Verilere göre 3.3 milyon Kamboçyalıyı öldürdüler (1975-1979). Bu katliamlar Vietnam ülkeyi işgal edinceye kadar sürdü.
Ülkede 1991 yılında seçimler yapıldı. Kızıl Kmerler 1998'de Pol Pot'un ölümüyle tamamen dağıldı.
Tuol Sleng Soykırım Müzesi, Kamboçya'nın trajik ve tüyler ürpertici geçmişi sergilenmektedir. Kızıl Kmerler'in sorgulama ofisi olarak kullandığı, eskiden okul olan Security Prison 21 (Güvenlik Ofisi 21), Kızıl Kmerlerin yaptığı işkenceleri anlatan bir müzeye dönüştürülmüştür.

Turizm ülkede tekstilden sonra en büyük gelir kaynağıdır. Ocak-Aralık 2007 arasında 2 milyon turist ziyareti almıştır. Turistlerin çoğunluğu (%51) Siem Reap şehrini tercih etmiştir. Angkor Wat Tapınakları ülkenin en büyük turizm gelirini oluşturmaktadır ve Siem Reap yakınlarındadır.

Kamboçya iklimi Güney Asya iklimine benzerdir.
Kamboçya'da iki mevsim vardır. Mayıs-Ekim arası yağışlı sezondur ve hava sıcaklığı 22 °C civarında seyreder ve oldukça yüksek nem içerir. Kuru sezon ise Kasım-Nisan ayları arasındadır ve hava sıcaklığı 40 °C'ye kadar çıkabilir.

 Wikimedia Commons'ta Kamboçya ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Wikimedia Commons'ta Kamboçya ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Kamboçya'da İslam
Kamboçya'da LGBT hakları
Kamboçya'nın Bölgeleri

Kamboçya Gezi Rehberi 12 Şubat 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ölüm Tarlaları (Killing Fields) 7 Nisan 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kannada (Kannada: ಕನ್ನಡ, IPA [ˈkʌnːəɖa]) ya da Kannadaca; Dravid dil ailesine bağlı, Hindistan'ın güneybatısında konuşulan, Karnataka eyaletinin resmî dillerinden bir tanesidir. Halkın Kannadias diye adlandırdıkları (ಕನ್ನಡಿಗರು, Kannadigaru), kabaca 50 milyon kişinin konuştuğu bir dil olup dünyada en çok konuşulan 30 dilden biridir. Kannada dili, Kannada alfabesi kullanılarak yazılmıştır. Bu alfabe ise Kadamba alfabesinin geliştirilmiş bir şeklidir. Kannada dilinde yazılmış ilk yazılı belgeler millattan sonraki ilk milenyumda yazılmış, bu bilginin doğruluğu bulunan yazıtlarla kanıtlanmıştır. Dilin edebî gelişimi, 6. yüzyılda Gangalar ve 9. yüzyılda Raştrakutalar döneminde olmuştur. Dilbilim Uzmanları Heyeti'nin Hindistan Kültür Bakanlığına verdiği tavsiyeye ithafen Kannadaca, Hindistan hükûmetince klasik dillerden biri olarak kabul görmüştür. Haziran 2011'de, Mysore'daki Hint Dilleri Merkez Enstitüsü (CIIL) bünyesinde klasik Kannada dili çalışmaları merkezi kurulmuştur. Günümüzde Kannada edebiyatı eserleri Jnanpith ödülleri ve Sahitya Akademi ödülleriyle taçlandırılmaktadır.
Kannadaca, Güney Dravid dillerinden biri olarak kabul görmektedir. Tarihi Eski Kannada (6 - 13. yüzyıl), Orta Kannada (14 - 18. yüzyıl), Modern Kannada (19. yüzyıl - günümüz) olarak 3 döneme ayrılır. Orta Kannada kelime, gramer ve edebî şekil bakımından Sanskritçenin etkisi altında kalmıştır. Kannadacadaki bazı kelimeler Sanskrit, Prakrit, Tamil, Tulu, Marathi ve Konkani dillerinde hatta Portekizce, Yunanca ve Farsçada yer almaktadır.

.su Sovyetler Birliği için 19 Eylül 1990 tarihinde tanımlanmış İnternet ülke üst seviye alan adıdır. Alan adının kullanıma sunulmasından 15 ay sonra Sovyetler Birliği'nin dağılmasına rağmen hâlâ kullanılabilirdir. Yönetimi Rusya Kamu Ağları Enstitüsü (РосНИИРОС) tarafından yapılmaktadır.

1989'dan sonra Avrupa'da .pl (Polonya), .cs (Çekoslovakya), .yu (Yugoslavya), .dd (Doğu Almanya) dahil olmak üzere çok sayıda alan adı oluşturuldu. Bunların arasında Sovyetler Birliği için tahsis edilmiş .su alan adı da bulunuyordu. İlk başta CcTLD'ler iki harfli olarak standart haline gelmeden önce .ussr alan adı alınacaktı fakat .su adı, Fin öğrenci Petri Ojala tarafından önerildi. Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından kurulan Rusya'ya 1993 yılına kadar alan adı tahsis edilmediği için .su kullanmaya devam edildi. ICANN tarafından alan adının kullanımdan çekilmesi gerekiyordu fakat Rus hükûmeti ve internet kullanıcılarının isteği üzere çekilmedi.
2001'de ICANN tarafından yeni .su kayıtlarının kabul edileceği açıklandı. 2008'in ilk çeyreğinde .su kullanımı %45 arttığı belirtildi.

Alan adının Sovyet kurumları ve SSCB'de faaliyet gösteren şirketler tarafından kullanılması amaçlanmıştır. Sovyetler Birliği'nin dağılmasına arından kurulan yeni ülkelere alan adı tahsisi yapılmasına rağmen aktif olarak kullanılmaktadır. En fazla .su alan adlı internet sitesine sahip iki ülke Rusya ve Amerika Birleşik Devletleri'dir. Sovyetler Birliği zamanında kurulmuş olan bazı kuruluşlar da hâlâ .su alan adını kullanmaktadır.

.ru
.рф

1654-1667 Lehistan-Rusya Savaşı, ayrıca Onüç Yıllık Savaş, Birinci Kuzey Savaşı, Ukrayna Savaşı veya Rus Tufanı olarak da adlandırılır. (Lehçe: Potop rosyjski, Rusça: Российский потоп, Litvanca: Rusų tvanas) Rusya Çarlığı ile Lehistan-Litvanya Birliği arasındaki büyük bir çatışmadır. 1655 ve 1660 yılları arasında İsveç Krallığı, Lehistan-Litvanya Birliği'ni işgal etti, bu nedenle Lehistan'da "Tufan" veya İsveç Tufanı başladı. Ayrıca Rusya-İsveç Tufanı (Lehçe: Potop szwedzko-rosyjski) olarak adlandırılır.
Lehistan-Litvanya Birliği 1654'te savaşın başlarında çok yenilgi aldı, fakat 1660'tan sonra birkaç savaş kazandı ve toparladı. Ancak, yağmalanan ekonomisi uzun çatışmayı finanse edemedi. İç savaşla karşı karşıya kalan Lehistan ateşkes imzalamak zorunda kaldı. Savaş, Rusya Çarlığı'nın önemli toprak kazanımlarıyla sona erdi ve Rusya'nın Doğu Avrupa'da yükselişi başladı.

Çatışmadan önceki son on yılın sonlarında, Lehler ve Kazaklar arasında, halk arasındaki hoşnutsuzluktan Kazakların Polonya hiyerarşisine karşı duyduğu öfkeyle cesaretlenen dini çekişmelere kadar uzanan önemli gerginlikler oluştu; Bunlar sonunda 1648'de Bohdan Hmelnitski'nin Zaporojya Kazaklarının Polonya-Litvanya Birliği'ne karşı başlattığı Hmelnitski ayaklanmasıyla sona erdi ve Çarlık içindeki bağlılığı karşılığında Çar Alexis'ten birincil desteğini aldı. Tatar desteği almak için güvence altına aldığı ön hazırlıkları sırasında, IV. Władysław Waza tarafından Ukrayna'ya doğru ilerleyen bir Polonya ordusu Mayıs ayında iki ayrı savaşta yok edildi. Hmelnitski, bunları popüler bir ayaklanma için bir işaret olarak ileten zaferlerden yararlandı. Şiddet, yetkili memurlar ve toprak ağaları ile Latin ve Uniate din adamları gibi Polonya işbirlikçisi olarak görülenlere karşı Ukrayna'da hakimdi. Yahudilere yönelik pogromlar yaygındı, çünkü arendator olarak tanınıyorlardı ve köylüler tarafından baskıcı olarak tanımlanıyorlardı. İsyan eden nüfusa uygulanan ağır baskılar ve misillemeler Kazak ayaklanmasını daha da yoğunlaştırdı ve yakın zamanda bir Polonya askeri oluşumuna karşı bir yenilgi daha verildi. Hmelnitski daha sonra Zamość'u kuşatmadan önce Galiçya'ya doğru batıya doğru ilerledi. Ancak Polonyalılar üzerindeki büyük avantajına rağmen hızlı seferini uzatmadı. Władysław'ın Mayıs ayında ölümünün ardından, üvey kardeşi Kasım ayında Parlamento tarafından seçildikten sonra Kral oldu ve bu da Hmelnitski'yi derhal geri çekilmeye teşvik etti ve kısa bir süre sonra Ukrayna'ya geri döndü. Hemen ertesi Ocak ayında şehre girerek, bölge üzerinde bir kurtarıcı olarak yaygın bir şekilde alkışlandı. II. Jan Kazimierz Waza, eyaletlerde patlak veren siyasi anlaşmazlıkları, etnik gerginlikleri ve çatışma fırtınasını çözmek amacıyla derhal reformlar yapmaya başladı.
Başlangıçta Polonyalı yetkililerden sorunların ele alınmasını talep etmesine rağmen, Hmelnitski sivil kamuoyunun kesin olarak lehine dönmesiyle genel odağını değiştirmeye başladı. Daha sonra Ukrayna'yı egemen bir Kazak devleti olarak görmeye başladı. Kısa bir süre sonra, kıdemli Kazak subaylarından oluşan bir yönetim kurumu altında yerel bir yönetim kurarak bir hükûmet ve para otoriteleri sistemi için planlar başlattı ve ayrıca yabancı devletlerle ilişkiler başlattı. Polonya tacı altında egemenliği resmen tanımaya hazır kalarak Polonyalılarla müzakerelere başladı. Bu, o yılın yazında sonuçsuz Zboriv Antlaşması ile sonuçlandı - aynı şekilde iki yıl sonra da - ne Polonyalılar ne Ukraynalılar ne de radikalleşmiş genel halk tarafından kabul edilebilir değildi ki bunların büyük çoğunluğu o zamanlar Hmelnitski hizbiyle aynı çizgideydi. Polonyalılar ile isyancı partizanlar arasında zaman zaman çatışmalar ve çatışmalar yaşansa da, Tatar müttefikleri kritik olaylar sırasında güvenilmezliklerini ortaya koydular, bu nedenle Hmelnitski, ulus olma yolunda kendisine yardımcı olacak başka müttefikler aramaya başladı.
1654'te Hmelnitski ile Moskova hiyerarşisi arasında Pereyaslav Antlaşması imzalandı ve büyük ölçüde tartışmalı sonuçlar ortaya çıktı; Rus tarihçiler, Ukrayna'nın Çar'ın üstünlüğünü kabul ettiğini ve böylece Rus egemen yönetimini meşrulaştırdığını sık sık vurguladılar, ancak Ukrayna tarih yazımı, Moskova'nın özerk haklarını tanımasını vurguladı - seçilmiş bir hetmanlık, devlet hükûmeti ve dış ilişkilere erişim ile ilişkilendirerek - ki bu, anlaşmada belirtildiği gibi esasen bağımsızlığa eşdeğerdi. 1651'deki Zemsky Sobor, Kazakları Moskova etki alanına kabul etmeye ve Polonya-Litvanya'ya karşı savaşa girmeye hazır olmasına rağmen; Çar, yeni bir halk meclisinin sonunda Ukrayna'nın himayesini Rusya Çarlığı ile yetkilendirdiği 1653'e kadar bekledi. Kazaklar anlaşmayı Pereyaslav Konseyi'nde onayladıktan sonra, Rus-Polonya Savaşı kaçınılmaz hale geldi.

Russo-Polish War, 1654–166724 Ocak 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Muscovite Wars and the Polish Ascendancy10 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1965 Sovyet ekonomik reformu, Kosıgin reformu (Rusça: Косыгинская реформа) veya Liberman reformu, Sovyetler Birliği ekonomisinde planlanan bir dizi değişikliği içeren reform. Bu değişikliklerin merkezinde, kârlılığın ve satışların kurumsal başarının iki önemli göstergesi olarak tanıtılması oldu. Bir işletmenin kârının bir kısmı, çalışanları ödüllendirmek ve üretimlerini genişletmek için kullanılan üç fona gidecekti, öncesinde çoğu merkezi bütçeye gitmekte idi.
Reformlar Aleksey Kosıgin tarafından tanıtıldı ve Merkez Komitesi tarafından Eylül 1965'te yürürlüğe konuldu. Sovyetler Birliği'nin matematik yönelimli ekonomik planlamacılarının uzun zamandır süregelen isteklerini yansıttılar ve merkezi olmayan bir ekonomik planlama sürecine doğru kaymaya başladılar.

Lenin'e göre, Yeni Ekonomi Politikası Sovyet ekonomisinin düzenlenmesi için kar ve teşvik kavramlarına izin vermiş ve kullanmıştı. Stalin, "Beş Yıllık Planlar" ile örneklendiği gibi, bu politikayı çiftliklerin kollektifleşmesi ve sanayinin ulusallaştırılması ile merkezi planlamanın hızlandırılmasıyla hızla değiştirdi. 1930'dan bu yana Sovyetler Birliği ekonomisini yönetmek için merkezi bir sistem kullanmıştı. Bu sistem, işçilerin işlere atanmasına, ücretlerin belirlenmesine, kaynak tahsisinin belirlenmesine, diğer ülkelerle ticaret seviyelerinin belirlenmesine ve teknolojik ilerlemenin seyrinin planlanmasına neden olan ekonomik planlar yarattı. Tüketici malları için perakende fiyatları, piyasayı temizlemeye yönelik seviyelerde sabitlendi. Toptan eşya fiyatları da sabitlendi, ancak bunlar bir piyasa mekanizmasından çok bir muhasebe işlevi gördü. Kolektif çiftlikler aynı zamanda ihtiyaç duydukları malzemeler için merkezi olarak belirlenen fiyatları ödediler ve diğer sektörlerden farklı olarak, çalışanları doğrudan üretimin karlılığına bağlı ücretler aldı.
Her ne kadar Sovyet girişimleri teorik olarak girdi ve çıktıları için belirlenen fiyatlar sistemi içinde planlamacıların beklentilerini karşılamalarını gerektiren khozraschet ("hesap verebilirlik") ilkesiyle yönetilse de, üretimlerini etkileyen en büyük kararlar üzerinde çok az kontrolleri oldu. Yöneticiler, daha sonradan tahminleri aşmak için kronik olarak hafife alınan gelecekteki brüt çıktıları planlama sorumluluğuna sahipti. Sistem, aynı zamanda 'daha fazla' üretildiği için üretim çıktılarının büyüklüğü, ağırlığı ve maliyeti anlamsız artışları teşvik etti.

Ekonomik reformlar, ekonomik planlama konusundaki büyük ideolojik tartışma döneminde ortaya çıktı. Daha matematiksel, "sibernetik" bakış açıları ilk başta ortodoks Marksist iktisattan sapkın olarak kabul edildi; bu tartışmalarda gelirin kesinlikle emekten elde edilmesinin değerini ortaya koydu. Stalin'in 1952 tarihli kitabı, SSCB'de Sosyalizmin Ekonomik Sorunları adlı kitabında yer alan bu doktrin, fiyat sistemini nihayetinde komünist toplumdan kaybolacak kapitalist bir kalıntı olarak nitelendirdi.
Bununla birlikte, geleneksel Marksist-Leninist politik ekonomi çoğu okulda okutulmuş ve kamu tüketimine teşvik edilmiş olsa da, bilgisayarlı ekonomi en iyi planlamacılar için önemli bir rol üstlenmiştir. Sovyet ekonomisinde istatistiksel planlamanın yükselen etkisi Merkezi Ekonomik Matematik Enstitüsü'nün oluşturulmasına yansıdı. Vasili Nemçinov, doğrusal programlama mucidi Leonid Kantoroviç ve yatırım analisti Viktor Novozhilov ile birlikte 1965'te Lenin Ödülü'nü aldı. "Optimal" planlama ve kongre planlaması arasındaki fikirsel savaş 1960'larda sürdü.
Ekonomik planlamadaki bir başka eğilim, “işlemin normatif değerini” veya üretimin değerini değerlendirmede ihtiyaç ve isteklerin önemini vurgulamaktadır.

Sovyet dünyasındaki büyük değişiklikler 1964 yılında Nikita Kruşçevin uzaklaştırılması Aleksey Kosıgin ve Leonid Brejnev'in yükselişi ile mümkün oldu. Ekonomik politika, Sovyet basınındaki Kruşçev karşıtı eleştirinin önemli bir retrospektif alanıydı. Sovyetler Birliği'ndeki bu 'reformist' ekonomik eğilimin Doğu Avrupa’da ortak güçlükleri ve bazı destekleri oldu.
Kosıgin, önceki yönetim altındaki ekonomi politikasının yetersizliğini ve ataletini eleştirdi. O Komünist Parti için, Liberman ve Nemçinov tarafından ifade fikirler içeren bir planı Eylül 1965'te Merkez Komitesi'ne sundu. Merkez Komite'nin reform planını kabul etmesi, bu fikirlerin teoriden eyleme geçişinde önemli bir kilometre taşı oldu.

Ekonomi 1966-1970’te 1961-1965’te olduğundan daha fazla büyüdü Birçok işletme fazla ekipman satmaya veya vermeye teşvik edildi, çünkü mevcut tüm sermaye verimlilik hesaplamasına dahil edildi. Bazı verimlilik ölçümleri iyileştirildi. Bunlar arasında, sermaye ruble başına düşen satışlar ve satış ruble başına düşen ücretler yer aldı. İşletmeler, kârlarının büyük bölümünü, bazen %80'ini merkezi bütçeye kazandırdılar. Bu "ücretsiz" kalan kar ödemeleri, esasen sermaye giderlerini aşmıştır.
Ancak, merkezi planlamacılar reformun etkisinden memnun değildi. Özellikle, ücretlerin verimlilikte orantılı bir artış olmadan arttığını gözlemlediler. Özel değişikliklerin çoğu, 1969-1971 yılları arasında revize edildi veya geri alındı.
Reformlar, partinin mikro-ekonomik işlemlerde yönetimindeki üstünlüğü biraz azalttı. Ekonomik reformizme karşı verilen tepki, 1968'de Çekoslovakya’ya müdaheleyi tamamen tetikleyen siyasi liberalleşmeye muhalefetle birleşti.

1979 Sovyet ekonomik reformu

Özel;

Genel;
Adam, Jan. Economic Reforms in the Soviet Union and Eastern Europe since the 1960s. Hong Kong: Macmillan Press, 1989. 0333389476
Ellman, Michael. Soviet Planning Today: Proposals for an Optimally Functioning Economic System. University of Cambridge Department of Applied Economics, Occasional Paper 25. Cambridge University Press, 1971. 0521081564
Feiwel, George R. The Soviet Quest for Economic Efficiency: Issues, Controversies, and Reforms: Expanded and Updated Edition. New York: Praeger, 1972.
Katz, Abraham. The Politics of Economic Reform in the Soviet Union. New York: Praeger, 1972.
Tubis, Richard Irving. Decision-Making in the Soviet Economic Bureaucracy: Administrative Implementation of the 1965 Economic Reform. Political science dissertation accepted at University of Illinois, Urbana–Champaign, August 1973.

1980 Yaz Olimpiyatları, resmi olarak XXII. Olimpiyat Oyunları (Rusça: И́гры XXII Олимпиа́ды Igry XXII Olimpiady), Sovyetler Birliği'nin başkenti Moskova'da yapılan çok sporlu etkinlik.
1980 Yaz Olimpiyatları, 1979'da Sovyetler Birliği'nin Afganistan'ı işgal etmesi gerekçesiyle ABD önderliğinde boykot edildi. Bu nedenle sadece 80 ülkenin temsil edildiği Moskova Olimpiyatları'nda Japonya, Batı Almanya ve ABD gibi kayda değer ülkelerin takımları katılmadı. Batı ülkeleri Moskova Olimpiyatları'ndan genelde düşük standartlara sahip bir organizasyon olarak bahsedegeldiler ve sonuçlarla kazanılan madalyaların sportif değerine şüphe düşürdüler. Ancak en üst seviyede olmasa da, kırılan 36 dünya rekoru, 39 Avrupa rekoru ve 73 Olimpiyat rekoru ile sergilenen üst düzey beceri nedeniyle, Moskova Olimpiyatları için standartların altında olduğunu söylemek oldukça güçtür.
Moskova Olimpiyatları Doğu Avrupa'da düzenlenmiş ilk olimpiyat oyunudur.

Bu organizasyonu yapmaya diğer aday Los Angeles şehriydi. İkisi arasındaki seçim, 31 Ekim 1974 tarihinde Uluslararası Olimpiyat Komitesi'nin (IOC) 75. toplantısının yapıldığı Avusturya'nın Viyana şehrinde yapıldı. Moskova, Los Angeles'i 20'ye karşı 39 oyla geçti. Eski adı Dahomey olan Benin ile eskiden Rodezya adını taşıyan Zimbabve ilk kez yeni adlarıyla 1980 Yaz Olimpiyatları'na katıldılar.

80 ülkenin katıldığı 1980 Moskova Yaz Olimpiyatları 1956'dan sonraki en düşük katılımlı olimpiyat oyunu oldu. Altı ülke (Angola, Botsvana, Ürdün, Laos, Mozambik ve Seyşeller) ilk kez Moskova'da Olimpiyat Oyunları'na katıldı. Kıbrıs, aynı yıl içinde Lake Placid'de düzenlenen 1980 Kış Olimpiyatları'nın ardından ikinci kez bu oyunlara katılırken, Sri Lanka'nın yeni adıyla (önceden Seylan) katıldığı ilk olimpiyat oldu.
Apartheid sisteminin yürürlükte olduğu Güney Afrika Cumhuriyeti'nin katıldığı Montreal'de düzenlenen 1976 Yaz Olimpiyatları'nın boykot eden 24 ülkeden yaklaşık yarısı ABD öncülüğündeki boykot kampanyasına katılarak 1980 Yaz Olimpiyatlarına da katılmadı. Boykot kampanyası Aralık 1979'da Sovyetler Birliği'nin Afganistan'ı işgalinden sonra ABD Başkanı Jimmy Carter'ın 20 Ocak 1980'de Sovyet güçlerinin bir ay içinde Afganistan'dan çekilmemesi halinde ABD'nin Olimpiyat Oyunları'nı boykot edeceği yönündeki ültimatomuyla başladı.
Olimpiyat Oyunları'na çağrılan ülkelerden 65'i oyunlara katılmadı. Bu ülkelerden pek çoğu ABD'nin çağrısıyla karar alırken diğer kısmı ekonomik nedenlerle olimpiyatlara katılmadı. Boykota katılan ülkelerden pek çoğu Philadelphia'da düzenlenen "alternatif oyunlar"a katıldılar. Sovyetler Birliği'nin Afganistan'a müdahalesine protesto eden 15 ülke de açılış töreni sırasında kendi bayrakları yerine Olimpiyat Bayrağı'yla katıldı. Yine bu ülkelerin sporcularının madalya törenleri sırasında Olimpiyat Bayrağı çekilerek, Olimpiyat Marşı çalındı. tüm bunlara rağmen boykotun oyunlar üzerindeki etkisi karışık oldu. Boykot çim hokeyi ve binicilik gibi dallarda etkili olurken, boks, judo, kürek, yüzme, atıcılık, atletizm ve halterde 1976'dan daha fazla sporcu katıldı.
İtalya bir öncekinin dört katı madalya sayısına erişirken, Fransa da altın madalya sayısını iki katına çıkardı. Romanya daha önce katıldığı olimpiyat oyunlarında kazandığından fazla altın madalyayı Moskova'da kazandı. İrlanda da 1956'dan beri en başarılı olimpiyat oyununu yaşadı. Üçüncü Dünya atletlerinin daha öncekilere göre daha fazla alanda rekabet ederek, daha fazla madalya kazandığı 1980 Yaz Olimpiyatları'nda, kadın sporcuların katılım oranı yüzde 21 önceki tüm oyunlardan daha yüksek oldu.

1980 Yaz Olimpiyatları'nda 36 dünya rekoru, 39 Avrupa rekoru ve 73 Olimpiyat rekoru kırıldı. Bu sayı bir önceki olimpiyat olan 1976 Yaz Olimpiyatları'nda kırılan rekor sayısından daha fazlaydı. Oyunlarda 241 kez olimpiyat, 97 kez dünya rekoru kırıldı. Doğu Alman 4×100 bayrak yarışında 41.6'lık olimpiyat rekoru ancak 2012 Yaz Olimpiyatları'nda Jamaika tarafından kırılabildi.

Oyunların en büyük yayıncıları SSCB Devlet Televizyonu ve Radyosu (1,370 akreditasyon kartı), Eurovision (31 ülke, 818 kart), Intervision (11 ülke, 342 kart) oldu. Asashi TV Japonya adına 68 kart alırken, OTI (Organización de Televisión Iberoamericana) Latin Amerika ülkeleri adına 59 ve Seven Network Avustralya adına 48 kart aldı. Salyut 6 mürettebatı, açılış töreni sırasında istasyonla Lenin Stadyumu yapılan canlı yayında kutlama mesajlarını ilettiler.

Sovyet jimnastikçi Aleksandr Dityatin, evinde yarıştığı Moskova Olimpiyatları'nda SSCB'yi takım şampiyonluğuna taşıdığı gibi genel tasnifte de altın madalya kazandı. Altı aletli jimnastik dalında finale çıktı. Dityatin, bir gün içerisinde altı madalya kazandı ve tek bir Olimpiyatta sekiz madalya kazanabilmiş ilk atlet olarak tarihe geçti.
SSCB'den Vladimir Salnikov 400 metre serbest, 4x200 bayrak yarışı ve 1500 metrede üç altın madalya kazandı. İlk defa bir yüzücü, 1500 metreyi 15 dakikanın altında yüzmeyi başardı.
İngiliz koşucular Steve Ovett ve Sebastian Coe, unutulmaz ilk düelloda karşı karşıya geldi. 800 metrede altın madalyayı Ovett aldı. Altı gün sonraki 1500 metrede kararlı olan Coe, sözünü tuttu ve altını aldı. Ovett ise bronz madalyaya razı oldu.
Dekatlonu kazanan İngiliz Daley Thompson "atletlerin kralı" oldu ve Sovyet atlet Yuri Kurtsenko'yu mağlup ederek de ev sahibi Sovyet izleyicileri hayal kırıklığına uğrattı.
Yatçılık müsabakaları Tallinn'de yapıldı; futboldaki ön maçlar ve çeyrek final karşılaşmaları Moskova'nın yanı sıra Leningrad, Kiev ve Minsk' de yapıldı.

Moskova'daki oyunlarda 81 ulus temsil edildi (Liberya açılış töreninden sonra olimpiyatlardan çekildi). Bu nedenle gerçekte toplam 80 ulus yarıştı.
Geniş çaplı boykoto rağmen, altı ulke 1980'de ilk kez Olimpiyat Oyunları'na katıldılar bunlar: Angola, Botsvana, Ürdün, Laos, Mozambik ve Seyşeller'di. Moskova Olimpiyatları, Kıbrıs'ın katıldığı ilk Yaz Olimpiyatı oldu. Sri Lanka (eskiden Seylan) ve Zimbabve (eskiden Rodezya) ilk defa bu yeni adlarıyla katıldılar.
Aşağıdaki listede, parantez içindeki sayılar ulusların Moskova'daki müsabakaya kaç atlet ile katıldığını gösterir. İtalik yazı ile yazılmış uluslar Olimpiyat bayrağı altında yarışmışlardır.

(İtalik harflerle yazılı uluslar, açılış ve kapanış seremonisinde Olimpiyat bayrağı ile yürüdüler.)

62 ülke ve bölge bu oyunları boykot eden Birleşik Devletler'in yanında yer almıştır.Bu ülkelerin pek çoğu gelememe nedenlerini ekonomik sebeplerle açıklamışlardır.

Olympic.org. Uluslararası Olimpiyat Komitesi Moskova 1980.22 Nisan 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
1980 Olimpiyatları Değerlendirmesi - Resmi sonuçlar17 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Moskova Olimpiyatları Açılış Töreni20 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1991 Sovyetler Birliği darbe girişimi (Rusça: Августовский путч; Avgustovskiy putç, Ağustos Darbesi, 19 Ağustos - 21 Ağustos 1991), Sovyetler Birliği hükûmeti üyesi bir grubun ülkede denetimi Sovyet Cumhurbaşkanı Mihail Gorbaçov'dan alma teşebbüsüdür. Darbeciler Sovyetler Birliği Komünist Partisinin sol kanadında yer almakta ve Gorbaçov'un reform programının çok ileri gittiğini düşünerek yeni imzalanacak olan birlik antlaşmasının ülkenin sonunu getirdiğine kanaat getirmişlerdi. Darbe sadece 3 gün sürdükten sonra Gorbaçov tekrar iktidara dönse de olay Sovyetler Birliği'ndeki dengeleri altüst edecek ve hem ülkenin hem de SBKP'nin sonunu getirecektir.

1985 yılında iktidarı aldıktan sonra Gorbaçov çok iddialı bir reform programına girişip perestroika ve glasnost açılımlarını yapacaktır. Perestroyka ekonomik ve politik anlamda yeniden yapılanma, glasnost ise şeffaflık anlamına gelmektedir. Bu açılımlar özellikle komünist sisteme bağlı parti üyelerinde bir direnişle karşılaşmıştır. Yapılan reform Gorbaçov'un beklemediği bazı güçleri de harekete geçirecektir. Özel olarak Sovyetler Birliği'ndeki Rus olmayan uluslarda milliyetçi propaganda güçlendi ve bazı cumhuriyetlerin birlikten ayrılmasından korkulmaya başlandı. 1991 yılında SSCB ciddi bir siyasi krizdeydi. Estonya, Letonya, Litvanya ve Gürcistan zaten SSCB'den bağımsızlıklarını ilan etmişti. Ocak 1991'de zor kullanarak Litvanya'yı tekrar birliğe dahil etme girişimi olmuş ve Vytautas Landsbergis önderliğindeki bağımsızlık isteyen bağımsızlık hareketine karşı ayaklanan Litvanya Komünist Partisi ve Jedinstvo hareketinden yana askerî güç kullanılmış, olaylar sırasında bağımsızlık yanlısı göstericilerden 14 sivil hayatını kaybetmiştir. Bunun yanı sıra Dağlık Karabağ ve Güney Osetya'da etnik çatışmalar yaşanmaktaydı. Rusya 12 Haziran 1990 günü egemenliğini ilan ettiğinde SSCB yasalarının uygulanmasını sınırlandırmış olmaktaydı. Rusya Yüksek Sovyeti ise bu tür yasaların uygulanmasının SSCB yasalarıyla çelişkili olduğu için yasadışı olduğuna karar verince yasaların savaşı denilen durum ortaya çıkmış oldu. Hazırlanan yeni birlik anayasasının cumhuriyetlerde oylanması gündemi Baltık ülkeleri, Ermenistan, Gürcistan ve Moldova'da reddedilmiş, bu ülkelerdeki milliyetçi akımın gücü ortaya konmuştu. 17 Mart 1991 günü yapılan referandumda Ukrayna hariç 8 cumhuriyet yeni birlik antlaşmasını kabul edecektir. Yeni antlaşmaya göre Sovyetler Birliği bağımsız cumhuriyetlerin bir birliği olacak, ortak bir cumhurbaşkanı, ortak bir dış siyaset ve ortak bir orduya sahip olacaktı. Yapılan planlamalara göre Rusya Federasyonu, Kazakistan ve Özbekistan antlaşmayı 20 Ağustos 1991 günü Moskova'da imzalayacaktı.

11 Aralık 1990 günü KGB Başkanı Vladimir Kryuçkov, Moskova'daki merkezi televizyon kanalı aracılığıyla düzenin tesisi çağrısında bulunmuş, aynı gün iki KGB yetkilisinden SSCB'de olağanüstü bir durumda alınacak acil önlemleri belirlemeleri için talimat vermiştir. Kryuçkov yaptığı plana daha sonra Savunma Bakanı Dmitriy Yazov, İçişleri Bakanı Boris Pugo, Başbakan Valentin Pavlov, Başkan Yardımcısı Gennady Yanayev, SSCB Savunma Konseyinden Oleg Baklanov, Gorbaçov'un sekretaryasından Valeriy Boldin ve SBKP Merkez Komite Sekreteri Oleg Şenin'i dahil eder. Darbeyi planlayanlar Cumhurbaşkanı Mihail Gorbaçov’un sıkıyönetim ilan ederek düzenin sağlanmasına ikna edilebileceğini düşünmüşlerdir. 21 Temmuz 1991 günü Gorbaçov, Rusya Federasyonu Cumhurbaşkanı Boris Yeltsin ve Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev devletin yüksek kademelerindeki muhafazakâr Pavlov, Yazov, Kryuçkov ve Pugo gibilerinin daha özgürlükçü isimlerle değiştirilmesi hakkında konuşur. Bu sohbet KGB tarafından dinlenecek ve konuşma metni KGB Başkanı Kryuçkov’a iletilecektir. 4 Ağustos 1991 günü Gorbaçov ailesiyle beraber Kırım’daki yazlığına tatile gider. Moskova’ya yeni birlik antlaşmasının imzalanacağı 20 Ağustos günü dönmeyi planlamaktadır. 17 Ağustos günü darbeciler Moskova’daki KGB Misafirhanesinde toplanarak yeni birlik antlaşmasını bir kez daha okuyarak antlaşmanın Sovyetler Birliği'ni yıkacağında birleşerek derhal harekete geçme kararı alırlar. 18 Ağustos Pazar günü Oleg Baklanov, Valeriy Boldin, Oleg Şenin ve SSCB Savunma Bakan yardımcısı General Valentin Varennikov Gorbaçov ile görüşmek üzere uçakla Kırım’a giderler. Aynı anda Gorbaçov’un kaldığı yazlığın dış dünyayla tüm iletişimi kesilir. Yazlıktan dışarıya kimsenin çıkmaması talimatı alan KGB memurları evin dışında yerlerini alırlar. Görüşmeye gelen heyetten Baklanov, Boldin, Şenin ve Varennikov, Gorbaçov’un ya sıkıyönetim ilan etmesini ya da ülkede asayişin sağlanabilmesi için Başkan Yardımcısı Gennady Yanayev’e tüm yetkilerini devretmesini isterler. Gorbaçov’a bakılırsa o bu ültimatomu hemen reddetmiştir. Ancak Varennikov’a göre ise “Ne yapılmasını gerektiğini düşünüyorsanız yapın, kahretsin!” demiştir. Hangi aktarımın doğru olduğundan bağımsız olarak Baklanov, Boldin, Şenin ve Varennikov Gorbaçov ile görüşmeden sonra açıkça umutsuz ve sinirli çıkmışlardır. Darbeciler Pskov'daki bir fabrikadan 250 bin çift kelepçe sipariş etmişlerdir. Ayrıca Kruchkov tüm KGB personelinin maaşlarına yüzde yüz zam yaparak izindeki personeli göreve çağırmış, Lefortovo Hapishanesi ise yeni mahkûmlar için boşaltılmıştır.

Baklanov, Boldin, Şenin ve Varennikov'un Kırım'dan dönüşüyle beraber darbeciler Kremlin'de toplantı yaparlar. Gennady Yanayev, Valentin Pavlov ve Oleg Baklanov “Sovyet Liderliğinin Bildirisi” isimli bir metin kaleme alıp imzalarlar, buna göre SSCB'nin bazı bölgelerinde sıkıyönetim ilan edilmekte Devlet Güvenlik Konseyi GKChP oluşturulmakta ve yönetimi devralmaktaydı. Yeni oluşturulan komitenin üyeleri aşağıdakilerden oluşmuştu:

Gennady Yanayev
Valentin Pavlov
Vladimir Kryuçkov
Dmitriy Yazov
Boris Pugo
Oleg Baklanov
Vasily Starodubtsev
Alexander Tizyakov
Bunu takiben Gennady Yanayev Gorbaçov'un “hastalığa” bağlı olarak görevlerini yerine getiremediği için onun yerine SSCB Cumhurbaşkanı görevlerini üzerine aldığına dair bir emir yayınlar. Yeni kurulan komite olan GKChP, Moskova'da tüm gazetelerin yayınlanmasını durdurur, sadece dokuz adet komünist kontrolündeki gazetelere müsaade edilir. Daha sonra yayınlanan bildirilerde Sovyet insanın onur ve haysiyetinin gözetileceği yeni bir birlik antlaşmasının halk tarafından yazılacağından, şehirlerdeki gıda sorununun halledileceğinden bahsedilir. Ayrıca komite demokratik süreçlerin sürdürüleceğini ve özel teşebbüsün destekleneceğini belirtir.

“Sovyet Liderliğinin Deklarasyonu”, Yanayev'in emri ve GKChP bildirileri devlet televizyonunda ve radyolarında sabah 07:00'den başlayarak yayınlanır, Rusya Federasyonu'na bağlı televizyon ve radyo istasyonları kapatılır. Tamanskaya Mekanize Piyade Birliğine bağlı tanklar ve zırhlı araçlar ile Kantemirovskaya tank birliği de Moskova sokaklarına çıkacak, onları paraşütçüler izleyecektir. En tehlikeli görülen dört Rusya Federasyonu milletvekilleri KGB tarafından gözaltına alınmış ve askeri bir üste enterne edilmiştir. Darbeciler Kazakistan'ı ziyaret eden Rusya Federasyonu Cumhurbaşkanı Boris Yeltsin'i ise ülkeye girdikten sonra tutuklamayı planlamaktadırlar ama nedense bunu gerçekleştirmezler. Yeltsin, Beyaz Saray olarak adlandırılan Rusya Parlamento binasına sabah 09:00'da gelir, yanında Rusya Federasyonu Başbakanı İvan Silayev ve Rusya Federasyonu Sovyeti Başkanı Ruslan Khasbulatov olduğu halde bir bildiri okuyarak gerçekleşmekte olan darbenin yasadışı olduğunu açıklar. Ordudan darbeye destek vermemesini ister. Ayrıca Gorbaçov'un halka seslenebilmesi için genel grev çağrısı yapılır. Bu açıklama tüm Moskova'da bildiri şeklinde dağıtılacak ve bu sayede akşama doğru Moskovalılar Parlamento binasına gelmeye ve barikat yapmaya başlarlar. Buna karşılık olarak Gennady Yanayev Moskova'da 16:00 itibarıyla sıkıyönetim ilan eder. Yanayev saat 17:00'de yaptığı basın toplantısında Gorbaçov'un istirahat ettiğini belirterek, geçen yılların onu çok yıprattığını ve dinlenmesi gerektiğini açıklar. Ayrıca Yanayev GKChP'nin reformların takipçisi olduğunu da ekler. Ancak, zayıf görünüşü, titreyen elleri ve kullandığı yuvarlak ifadeler açıklamasından şüphelenenleri kuşkulandıracaktır. Bu sırada Tamanskaya mekanize birlik komutanı Binbaşı Evdokimov, Parlamento önünde Rusya Federasyonu liderliğine bağlı olduğunu açıklayarak taraf değiştirecektir. Tanklardan birisinin üzerine çıkarak halka hitap eden Yeltsin'in konuşması garip bir şekilde devlet televizyonunda gösterilir.

Öğleyin Yanayev tarafından Moskova sıkıyönetim komutanlığına atanan Moskova Garnizon komutanı General Kalinin şehirde 23:00-05:00 arası sokağa çıkma yasağı ilan eder. Bu açıklamadan Parlamentoya saldıracağı anlaşıldığında binayı korumak için gelen gönüllülerin çoğu silahsızdır. Yeltsin ve ekibine bağlılıklarını ilan eden tank birliği ise Parlamento önüne gönderilir. Rusya Federasyonu yöneticileri ise Parlamento binasına gelirler. 20 Ağustos akşamı Kryuçkov, Yazov ve Pugo Palamentoya saldırmaya karar verirler ve diğer komite üyelerince desteklenirler. Kryuçkov'un yardımcısı General Ageev ve Yazov'un yardımcısı General Achalov saldırıyı planlarlar, KGB'nin özel harekât birlikleri olan Alfa ve Vympel Gruplarıyla beraber paraşütçü Omon birlikleriyle tank ve helikopterler saldırıya katılacaklardır. Alfa grup komutanı General Viktor Karpukhin ve paraşütçülerin komutanı General Alexander Lebed kalabalığın arasına karışarak yerinde inceleme yaparlar. Kurmayları Ageev'e operasyonun çok zor olduğunu ve çok kan akacağını söyleyerek onu caydırmaya çalışırlarsa da Lebed saldırının sabaha karşı 02:00'de başlayacağını açıklar.

Sabaha karşı 01:00 sularında Parlamento binasının yakınlarında olay yerine doğru ilerleyen Tamanskaya mekanize birliğine ait araçlardaki zırhlılar sokakları troleybüs ve sokak temizleme araçlarıyla barikat yaparak kapatırken Dmitriy Komar, Vladimir Usov ve İlya Kriçevski vurularak öldürülür. Halk araçların etrafını sararak ateşe verse de askerlere bir şey olmaz. Ancak KGB'ye bağlı Alfa ve Vympel grupları harekete geçmez ve Parla

Sovyetler Birliği'nde 1991 Referandumu, 17 Mart 1991'de Sovyetler Birliği'nin korunması için yapılan referandum. Referandumda halka "eşit ve egemen cumhuriyetlerin yenilenmiş federasyonu olarak Sovyetler Birliği'nin korunmasını uygun görüyor musunuz?" sorusu yöneltilmiştir.
Referanduma katılım SSCB genelinde % 80'di. 9 cumhuriyetten gelen % 77 orandaki evet oyu ile Sovyetler Birliği'nin korunması uygun görüldü.

Sovyetler Birliği'nde 1986 yılında uygulamaya konulan perestroyka ve glasnost ilkeleri 1990'lı yıllara gelindiğinde ülkede ciddi bir ekonomik ve sosyal buhrana yol açmış ve kısmen serbest bırakılan cumhuriyetlerin bazılarında batılı sivil toplum örgütlerinin de etkisinde kalan yöneticiler bağımsızlık girişiminde bulunmuştu. Bu nedenle 24 Aralık 1990'da SSCB Halk Temsilcileri Kongresi'nde birliğin geleceği konusunun referandum yapılarak çözülmesi kararlaştırıldı. Kongrede halka SSCB'nin korunmasını gerekli görüyor musunuz sorusunun yöneltilmesi kararlaştırıldı. Devlet Başkanı Mihail Gorbaçov referandumda kolektif toprağın özel mülkiyete devrini kabul ediyor musunuz sorusunun da yer almasını önerdi. Ancak Yüksek Sovyet başkanı Yuri Hamzatoviç Kalmıkov bu maddenin oylanmasını reddetti.
Yuri Kalmıkov'un önerisiyle

Yenilenmiş federasyon referandumunda her cumhuriyette ayrı ayrı oylama yapılacak.
Referandum tarihi Yüksek Sovyet tarafından belirlenecek.
16 Ocak 1991'de SSCB IV. Halk Temsilcileri Kongresi'nde şu karar alındı:

17 Mart 1991 Pazar günü SSCB'nin eşit cumhuriyetlerin federasyonu olarak korunması üzerine referandum yapılacaktır.
Referandumda gizli oylama yapılacak ve pusulada şu soru yer alacaktır:
“Tüm ulusların hak ve özgürlüklerinin tam olarak güvence altına alındığı, egemen cumhuriyetlerin yenilenmiş federasyonu olarak Sovyetler Birliği'nin korunmasını kabul ediyor musunuz?
“Evet” veya “Hayır”

Oylama her ülkede ayrı ayrı yapılacak, ancak sonuçlar bir bütün olarak değerlendirilecek.

Referandum 9 birlik cumhuriyeti tarafından onaylandı. Rusya SFSC, Belarus SSC, Ukrayna SSC, Kazakistan SSC, Kırgızistan SSC, Tacikistan SSC, Türkmenistan SSC, Özbekistan SSC ve Azerbaycan SSC oylama yapmayı kabul ederek, ilçe ve bölge seçim komisyonları kurdu.
Bunların yanı sıra referanduma katılmayı reddeden bazı devletler içerisindeki özerk cumhuriyetler de oylama yapma kararı aldı. Gürcistan'a bağlı Abhazya Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti de referanduma katıldı ve burada % 98,05 oy oranıyla Sovyetler Birliği'nde kalma yönünde oy kullanıldı. Moldova'da da merkezi hükûmet referandumu boykot çağrısı yapmasına rağmen cumhuriyete bağlı Transdinyester Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti ve Türk kökenli Gagavuz Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti referanduma katılma kararı aldı. % 84 oranda katılımın olduğu Transdinyester'de ve % 97 oranda katılımın olduğu Gagavuz cumhuriyetinde % 98 oranında Sovyetler Birliği'nde kalma yönünde sonuçlar çıktı.

Sovyetler Birliği'nin diğer 6 cumhuriyetinde ise merkezi hükûmetler referanduma katılmayı reddetti. Ancak bu cumhuriyetlerin Sovyet meclisleri ayrı ayrı referandumlar düzenledi. Merkezi hükûmetler ise kendi ülkelerindeki halkları referandumu boykot etmeye çağırdı. Buna rağmen pek çok cumhuriyette önemli ölçüde katılım oldu. Fakat sonuçlar bağımsızlık yanlısı hükûmetler tarafından onaylanmadı.

Referandum sonuçlarına göre 20 Ağustos 1991'de yenilenmiş birlik anlaşmasının imzalanmasına karar verildi. Yüksek Sovyet referandum sonuçlarının bir bütün olarak değerlendirileceğini açıkladığı için hükûmetleri tarafından referandumun gayri-meşru ilan edildiği cumhuriyetler de anlaşmayı imzalamak zorundaydı.
Ancak 19 Ağustos 1991'de KGB Başkanı Vladimir Kryuçkov öncülüğünde ordunun askerî müdahale girişimi, gelişmeleri farklı bir noktaya getirdi. Ordu kısa sürede geri adım atmasına rağmen bu girişim başta Rusya olmak üzere tüm Sovyet Cumhuriyetlerinde tedirginlik yarattı ve ayrılığa yönelmelerine sebep oldu. Darbe girişimi Mart 1991'de yapılan referanduma göre 20 Ağustos 1991'de yapılması planlanan yenilenmiş birlik anlaşmasının da iptal edilmesine sebep oldu. Birliği dağıtmaya hazır olan Yeltsin, darbeden hemen sonra Rus milli bayrağının RFSSC'nin yeni bayrağı olduğunu ilan etti. Eylül 1991'den itibaren cumhuriyetler birer birer ayrılıklarını ilan ettiler.
8 Aralık 1991'de Rusya Federatif Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti devlet başkanı Boris Yeltsin, Ukrayna ve Belarus liderleriyle birlikte Minsk'te Sovyetler Birliği'ni dağıtan anlaşmayı imzaladı. Yüksek Sovyet ise Mart 1991'de yapılan referandumu gerekçe göstererek 12 Aralık'ta bu anlaşmayı geçersiz kabul etti. Ancak 25 Aralık'ta Mihail Gorbaçov'un istifa etmesiyle tüm yetkiler Yeltsin'e geçti. Eylül 1992'de de eski Yüksek Sovyet üyesi ve Duma milletvekili Sergey Baburin önderliğindeki Ulusal Cephe üyeleri yine Mart 1991'deki bu referanduma dayanarak Anayasa Mahkemesi'ne Yeltsin'in imzaladığı anlaşmanın geçersiz olduğunu bildiren bir dilekçe gönderdiler. Fakat yargının da Yeltsin'in denetiminde olması dolayısıyla dilekçe dikkate alınmadı. 15 Mart 1996'da ise Rus meclisi Duma'da en fazla üyeye sahip Komünist Parti'nin çabalarıyla referandum sonucu ve Minsk anlaşmasının geçersizliği yeniden gündeme geldiyse de Yeltsin'in girişimiyle diğer partiler ittifak yaparak konunun kapanmasını sağladılar.

2014 Kış Olimpiyatları, 7-23 Şubat 2014 tarihleri arasında Rusya'nın Soçi şehrinde düzenlenen 22. Kış Olimpiyat Oyunları. Böylece Rusya, Sovyetler Birliği'nden ayrıldığı 1991 yılı sonrasında ilk kez bir Olimpiyat'a ev sahipliği yapmış oldu. Rusya'nın başkenti Moskova ise Sovyetler Birliği döneminde 1980 Yaz Olimpiyatları'na ev sahipliği yapmıştı.
4 Temmuz 2007'de Guatemala'da toplanan Uluslararası Olimpiyat Komitesi; Pyeongchang, Salzburg ve Soçi'nin bulunduğu aday şehirlerden Soçi'yi seçti. 2014 Kış Paralimpik Oyunları da 7 Mart-16 Mart arasında Soçi'de düzenlendi.
Olimpiyatların açılış töreni Sovyetler Birliği ve Rusya tarihinin anlatıldığı bir gösteriye dönüşmüştür. Bu törende ayrıca, tarihi İşçi ve Çiftçi Kadın Heykeli'nden bir kesit de sunulmuştur.

Rakipleri olan Avusturya ve Güney Kore'yi yenerek Soçi, 4 Temmuz 2007 tarihinde Guatemala'da toplanan Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC) tarafından seçilmiştir.

2014 Kış Olimpiyatlarına şu ana kadar 90 ülkenin Milli Olimpiyat Komitesi sporcular katılmaya hak kazanmıştır.

2014 Kış Olimpiyatları'nda yedi ayrı dalda, on beş kış sporu yer almıştır. Buz pateni disiplinlerinden artistik buz pateni, sürat pateni ve kısa mesafe sürat pateni olimpiyatlarda yer almıştır. Kayma spoarlarından alp disiplini, kayaklı koşu, serbest stil kayak, kuzey kombine, kayakla atlama ve snowboard yarışmaları yapılmıştır. İki kızak disiplininde madalya dağıtılmıştır. Bunlar: Bobsled ve skeleton'dur. Diğer dört spor: biatlon, körling, buz hokeyi ve luge'dur. On iki yeni disiplinde oyunlarda ilk kez yarışma yapılmıştır.

Aşağıdaki yarışma takviminde 2014 Kış Olimpiyatlarında yer alan yarışmalar gösterilmiştir. Mavi ile işaretlenen bölümler o gün eleme turu ya da kısa program gibi madalya verilmeyen yarışmaların yapılmış olduğunu göstermektedir. Sarı kutular ise madalya dağıtılan yarışmaları göstermektedir. Kutuların içinde yer alan noktalar o gün kaç madalya dağıtılacağını göstermektedir. Örneğin kayaklı koşuda 11 Şubat'ta kadınlar bireysel sürat koşusu ve erkekler bireysel sürat koşusu olmak üzere iki altın madalya verilmiştir.

Oyunlarda İlk 10 sırada yer alan ülkeler aşağıda listelenmiştir. Ev sahibi ülke Rusya belirgin işaretlenmiştir.

Resmî site

2018 FIFA Dünya Kupası, 14 Haziran–15 Temmuz 2018 tarihleri arasında Rusya'da düzenlenmiş olan 21. Dünya Kupası organizasyonudur. Turnuvanın ev sahibi, 2 Aralık 2010 tarihinde yapılan oylama sonucunda kazanan Rusya olmuştur. Turnuvadaki maçlar, 11 farklı şehirde ve 12 farklı stadyumda oynanmıştır.
Bu, Rusya'nın ev sahipliği yaptığı ilk FIFA Dünya Kupası olmuştur. Rusya Futbol Birliği tarafından organize edilen turnuva, aynı zamanda Doğu Avrupa'da düzenlenen ilk Dünya Kupası turnuvası olmuştur. Turnuva, tahmini 14,2 milyar doların üzerinde bir maliyetle düzenlenmiştir.
Turnuvaya katılan 32 takımın 20'si en sonki 2014 yılı etkinliğinde yer alırken, İzlanda ve Panama takımları tarihleri boyunca ilk kez bir Dünya Kupası'nda yer aldılar. Turnuva 14 Haziran 2018'de, ev sahibi Rusya'nın Suudi Arabistan'ı 5-0 mağlup ettiği maç ile başladı. Son şampiyon olan Almanya grup aşamasında elendi, ev sahibi Rusya ise çeyrek finalde Hırvatistan'a karşı elendi. Kupayı, 15 Temmuz 2018 tarihinde oynanan final maçında Hırvatistan'ı 4-2 mağlup eden Fransa kazandı. Fransa, bu şampiyonlukla birlikte ikinci kez kupayı evine götürdü.
İngiltere'den Harry Kane, 6 golle turnuva boyunca en çok gol atan oyuncu oldu ve Altın Ayakkabı'nın sahibi oldu. Hırvat oyuncu Luka Modrić, Altın Top'u kazanarak turnuvanın en iyi oyuncusu seçildi. Belçikalı Thibaut Courtois, en iyi performansı gösteren kaleci seçilerek Altın Eldiven'i kazandı. Turnuva boyunca 3 milyondan fazla insanın oyunlara katıldığı tahmin edilmektedir.

Bu turnuvada oynamaya hak kazanan 32 ülkenin 20'si, 2014'teki bir önceki turnuvada mücadele etti. İzlanda ve Panama ilk kez hak kazandılar ve İzlanda, nüfus açısından Dünya Kupası'na katılan en küçük ülke oldu. En az üç turnuvanın yokluğundan sonra geri dönen diğer takımlar şöyleydi: 1990'daki son görünümlerinden sonra finallere dönen Mısır, en son 1998'de yarışan Fas, en son 1982'de mücadele eden Peru ve 2002'de çeyrek finale yükseldikten sonra ikinci kez yarışan Senegal. Dünya Kupası tarihinde ilk kez üç İskandinav ülkesi (Danimarka, İzlanda ve İsveç) ve dört Arap ülkesi (Mısır, Fas, Suudi Arabistan ve Tunus) turnuvaya aynı yıl katılmaya hak kazandı.

Turnuvaya katılamayan önemli takımlar ise şöyleydi: İsveç karşısında play-off eleme turunda elenen ve kariyeri boyunca dört kez dünya şampiyonu olan İtalya (1958'den beri ilk kez), en sonki turnuvayı (2014) üçüncü sırada bitiren ve son üç Dünya Kupası'na katılmaya hak kazanan Hollanda, 2017 Afrika Uluslar Kupası şampiyonu Kamerun, iki Copa América şampiyonluğu bulunan ve 2017 Konfederasyonlar Kupası ikincisi olan Şili, 2016 OFC Uluslar Kupası şampiyonu olan Yeni Zelanda ve 2017 CONCACAF Altın Kupa şampiyonu Amerika Birleşik Devletleri (1986'dan beri ilk kez katılamadı). Önceki üç turnuvaya da katılmaya hak kazanan Afrika'nın güçlü takımları Gana ve Fildişi Sahili de bunların içindeydi. Turnuvaya katılan en düşük FIFA Dünya Sıralaması'na sahip takım, ev sahibi Rusya idi.12 Mart 2015 tarihinde başlayan elemeler 15 Kasım 2017 tarihinde tamamlanmıştır.

Not 1:  Rusya, 1958-1990 arası  Sovyetler Birliği olarak turnuvaya katılmıştır.
Not 2:  Sırbistan, 1930-1990 arası  Yugoslavya 1992-2006 arası  Sırbistan-Karadağ olarak turnuvaya katılmıştır.

FIFA Dünya Kupası finallerini sunmak için Rusya'dan toplam 11 şehir seçilmiştir. Bunlar; Kaliningrad, Kazan, Moskova, Nijni Novgorod, Rostov-na-Donu, Sankt-Peterburg, Samara, Saransk, Soçi, Volgograd ve Yekaterinburg'dur. Turnuva maçları, 11 ev sahibi şehirde bulunan toplam 12 stadyumda yapıldı. 12 stadyum, FIFA'nın turnuva düzenleyecek ülkeye koştuğu minimum stadyum sayısı şartıdır. 12 stadyumdan 3'ü restorasyon görüp, 9 tanesi ise Aralık 2017'ye dek inşa edilmiştir.

32 takımın katıldığı turnuvanın grup aşamasında takımlar dörderli sekiz gruba ayrıldı ve her grupta takımlar tek devreli lig usulü mücadele etti. Gruplarını ilk 2 sırada tamamlayan takımlar son 16 turuna yükseldi. Ev sahibi Rusya, otomatik olarak A1 pozisyonuna yerleşerek 14 Haziran 2018 tarihinde açılış maçını oynadı.

Finallere katılan takımlar, 16 Ekim 2017 tarihinde açıklanan FIFA Dünya Sıralaması'na göre aşağıdaki gibi torbalara ayrılmıştır.

2018 FIFA Dünya Kupası grup kuraları, 1 Aralık 2017'de Rusya'nın Moskova şehrinde çekilmiştir.

Gruplarını ilk 2 sırada tamamlayan 16 takımın katıldığı ve maçların tek maçlı eleme sistemi ile oynandığı bölümüdür. Gerektiğinde uzatma süresi ve penaltı vuruşlarıyla galip gelen takım belirlenir. Maçlar, 30 Haziran - 15 Temmuz 2018 tarihleri arasında oynandı.

6 gol

4 gol

3 gol

2 gol

1 gol

1 gol kendi kalesine

Ödüller, turnuvanın sonunda verildi. Altın Ayakkabı, Altın Top ve Altın Eldiven ödülleri Adidas sponsorluğunda verildi.

Welcome2018.com 22 Eylül 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Fifa Resmî site25 Ocak 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2021 Rusya yasama seçimleri, Rusya Federasyonu'nda 19 Eylül 2021 pazar günü Rusya'nın yasama organı Duma'nın 450 üyesini belirlemek amacıyla yapılacak olan genel seçimlerdir. Bir sonraki yasama seçimi, Federal Meclis'in alt meclisi olan Devlet Dumas'ının 8. toplantısı için 450 sandalyeyi seçmek üzere en geç 19 Eylül 2021'e kadar Rusya'da yapılacak. Seçimlere giren Birleşik Rusya, 2016 seçimlerini% 54,2 oy ve 343 sandalye ile kazandıktan sonra iktidar partisi oldu. Seçim günü, 7. toplantıya ait Devlet Duması'nın seçildiği anayasal sürenin sona erdiği ayın üçüncü Pazar günüdür. Devlet Duması'nın seçildiği anayasal dönem, seçildiği tarihten itibaren hesaplanır. Devlet Duması'nın seçim günü, oylama günüdür ve bunun sonucunda yetkili kompozisyonda seçilmiştir. Devlet Dumasının erken feshi durumunda, Başkan erken seçim çağrısı yapmalıdır. Bu durumda seçim günü, Devlet Duması'nın feshedildiği tarihten üç ay sonraki günden önceki son Pazar günü olmalıdır.
Güvenlik nedeniyle, tüm yüz yüze oylama prosedürü 3 güne bölünecek - 17 - 19 Eylül. Ayrıca, Rusya Federasyonu'nun 7 bölgesinde, bir sandık merkezine gitmeden oylamaya katılmak mümkün olacak. Seçmen internet üzerinden oy kullanıyor.

Adil Bir Rusya (Rusça: Справедливая Россия, SR, Spravedlivaya Rossiya)  Rusya'da sosyal muhafazakâr, demokratik sosyalist ve sosyal demokrat bir siyasi partidir.
Parti, “sistem içi muhalefet”in bir parçası olarak görülür ve genel olarak mevcut başkan Vladimir Putin’in gündemine, özellikle de dış politikasına, olumlu yaklaşır. Parti, 28 Ekim 2006’da Rodina’nın sol kanadı, Rusya Yaşam Partisi ve Rus Emekliler Partisi’nin birleşmesiyle kuruldu. Daha sonra altı küçük parti daha bu birleşime katıldı. Parti, bireyin hak ve özgürlüklerini güvence altına alan ve bir sosyal devletin düzgün işlemesini sağlayan “21. Yüzyılın Yeni Sosyalizmi” çağrısında bulundu. 2011'de Nikolay Leviçev, 2006–2011 yılları arasında partiyi yöneten Sergey Mironov'un yerine parti başkanı seçildi. Mironov, 27 Ekim 2013'te yeniden, 28 Ekim 2018'de ise bir kez daha parti başkanı seçildi. 28 Ocak 2021'de parti, Hakikat İçin ve Rusya Vatanseverleri partileriyle birleşti.

Akademi Ödülleri veya popüler adıyla Oscar ödülleri, film endüstrisindeki sanatsal ve teknik başarılara verilen ödüllerdir. Ödüller, Kaliforniya merkezli Sinema Sanatları ve Bilimleri Akademisi  (Academy of Motion Picture Arts and Sciences) tarafından yılda bir kez verilir. Akademi üyelerinin oylarıyla verilen ödüller, sinema dünyasında uluslararası bir başarı göstergesi olarak kabul edilir. Ödül kazananlara verilen heykelciğin resmi adı "Akademi Liyakat Ödülü" (Academy Award of Merit) olmasına rağmen heykelcik çoğu zaman "Oscar" lakabıyla anılır. Heykelcik, art deco üslubunda tasvir edilmiş bir şövalyedir.
1929'da Los Angeles'ta verilmeye başlanan ödüller, yılda bir kez ve çoğunlukla şubat ayında düzenlenen törenle dağıtılır.
Akademinin yaklaşık 6.000 sinema profesyonelinden oluşan üye listesi gizli tutulur. Üyelerin çoğu Amerika Birleşik Devletleri'nde bulunsa da şartları karşılayan diğer ülke vatandaşları da akademiye üye olabilir.
96. Akademi Ödülleri töreni 11 Mart 2024'te TSİ 01.30'da Hollywood'daki Dolby Tiyatrosu'nda düzenlenmiştir.

Ödülün orijinal ismi (Academy Award of Merit) idi. Ödüle neden Oscar dendiğini tam bilinmemekle birlikte hakkında pek çok söylenti vardır. Bir söylentiye göre Bette Davis'in heykelciği ilk kocası Harmon Oscar Nelson ile özdeşleştirmesi sonucunda, başka bir söylentiye göre ise Akademi'nin kütüphanesinde görevli Margaret Herrick'in heykelciği amcası Oscar'a benzetmesi ile ödülün adı Oscar olarak kaldı. Akademi, Oscar ismini 1939 yılına kadar resmi olarak kullanmamıştır.
Oscar ödül heykelciğini Metro Goldwyn Mayer'in sanat yönetmeni Cedric Gibbons tasarladı. Cedric Gibbons, o anda beş parçalı bir film makarası üstünde elinde kılıcıyla dikilen bir şövalye taslağını çizdi. Bu film makarasının beş halkası oyuncular, film yazarları, yönetmenler, yapımcılar ve teknisyenleri temsil eder. George Stanley heykeli son haline getirdi. Heykelcik 34 santim yüksekliğinde, 3,85 kilo ağırlığında ve 24 ayar altınla kaplıdır.
Oscar heykelciğini kazananlar bu ödülü satamazlar. Eğer ödülden kurtulmak istiyorlarsa ancak Akademi'ye 1 dolar karşılığında satabilirler.

Bütün üyeler akademiye katılmak üzere öncelikle bir davet alırlar. Üyelik (Board of Governors) tarafından verilir. Üyelik için sinema alanında seçkin bir kariyere sahip olmak ön koşuldur. Genellikle bir akademi ödülünü kazanmak, akademiye katılmak için bir davetle sonuçlanmasına rağmen, üyelik otomatik değildir.
Yeni üyelik teklifleri yıldan yıla düşünülür. Akademi, 2007 itibarıyla oy verecek 5830 üyeye sahiptir. Akademi üyeliği, sinema filmlerinde farklı disiplinleri temsil etmek için 15 dala bölünmüştür. Bunlar; oyuncular, yönetmenler, sinematograflar, sanat yönetmenleri, film editörleri, müzik, yapımcılar, halkla ilişkiler, kısa filmler ve animasyon, ses, görsel efektler, yazarlar, belgeseller.

Bir filmin Oscar'a aday gösterilebilmesi için 40 dakikadan uzun olması, ABD-Los Angeles ili sınırları içinde en az bir sinemada paralı gösteriminin gerçekleşmiş olması ve gösterimin en az bir hafta sürmüş olması şartı aranıyor.

Akademinin tüm üyeleri kendi dallarında ödül için adaylarını önerir. Tüm üyeler En İyi Film Akademi Ödülü için oylamaya katılabilir. Böylelikle tüm dallarda adaylar belli olur. Adaylar belli olduktan sonra ödülün kimlere gittiğini belirlemek için ikinci bir oylama yapılır.

88. Akademi Ödülleri'nin tüm adaylarının beyaz olması ırkçılık tartışmalarına neden oldu. Oscar'da ırkçılık yapıldığı eleştirilerine destek veren birçok ünlü Hollywood yıldızı 88. Oscar ödül törenini boykot edeceğini açıkladı. Ayrıca sosyal medya kullanıcıları #OscarsSoWhite (Oscar çok beyaz) etiketiyle bu durumu protesto etti. Ayrıca 88. Akademi Ödülleri'nde sunuculuk yapan Chris Rock, konuşmasında "Beyaz insanların ödül töreni olarak da bildiğiniz tören başladı." ifadelerini kullanmıştır.

Sadece üç film (Big Five) olarak adlandırılan En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Aktör, En İyi Aktris ve En İyi Özgün / Uyarlama Senaryo ödüllerinin hepsini birden kazandı. Bu filmler; It Happened One Night (1934), One Flew Over the Cuckoo's Nest (1975) ve The Silence of the Lambs (1991).
Üç film 11 oscar heykelciği birden almayı başardı. Bunlar; Ben-Hur (1959), Titanic (1997) ve Yüzüklerin Efendisi: Kralın Dönüşü (2003) aday gösterildiği tüm dallarda ödül almayı başardı.
All About Eve (1950), Titanic (1997) ve La La Land (2016) 14 adaylık ile en çok aday gösterilmiş filmler. Titanic 11 ödül alırken, All About Eve 6 ödüle layık görüldü.
The Turning Point (1977) ve The Color Purple (1985) filmleri 11 dalda, True Grit (2010), Gangs of New York (2002) ve American Hustle (2013) filmi 10 dalda ödüle aday gösterilmelerine rağmen hiç ödül kazanamadı.
Grand Hotel (1932) diğer dalların hiçbirine aday gösterilmemiş ancak En İyi Film Oscarı'nı almış tek filmdir.
En İyi Film Akademi Ödülü'ne aday gösterilmiş animasyon filmler; Beauty and the Beast (1991), Up (2009) ve Toy Story 3 (2010).
Oyunculuk dallarında verilen En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Kadın Oyuncu, En iyi Yardımcı Erkek Oyuncu, En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödüllerinin hepsini birden almayı başaran film olmamıştır. Sadece iki film bu rekora çok yaklaşmıştır. Bunlar oyunculuk dallarındaki dört oscar'ın üçünü kazanmayı başaran A Streetcar Named Desire (1951) ve Network (1976).
1939 yılında, La Grande Illusion (Harp Esirleri) yabancı dilde çevrilmiş olmasına rağmen (Fransızca),"En iyi yabancı film" dalında değil de "En iyi film" dalında aday gösterilmiş ilk filmdir ve çok az film bu şekilde aday gösterilmiştir.
Son Gerçek (They Shoot Horses, Don't They?)(1969) filminin şöyle bir Akademi Ödülü rekoru vardır; En fazla sayıda dalda Akademi ödülüne aday gösterildiği halde (9 dalda aday gösterilmişti) En İyi Film Akademi Ödülüne aday gösterilmeyen tek film budur. 1970 yılında sadece En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Akademi Ödülü'nü kazanabilmişti.
Roma Tatili (Roman Holiday) filmi için verilmiş 1953 En İyi Uyarlama Senaryo ödülünden şu anda 2 adet vardır. "Amerikan aleyhtarı aktiviteleri soruşturma komisyonu" (HUAC)'nun Komünist sempatizanı oldukları gerekçesi ile kara listeye aldığı yüzlerce Amerikalı sanatçı arasında, aralarında Edward Dmytryk (yönetmen) ve Dalton Trumbo (senarist)'nun da bulunduğu ve ilk kez 1947 yılında soruşturmaya uğrayan ilk 10 sanatçıya Hollywood 10'luları adı verilmişti. Kara listedekiler özellikle Hollywood'da iş bulamıyorlardı. Bazıları yurt dışına giderken bazıları da takma isimlerle iş yapmak zorunda kalmışlardı. Dalton Trumbo da "Roma Tatili"nin senaryosunu yazmış olmasına rağmen ismini kullanamadığı için senaryoya verilen Oscar ödülü senaryonun yazılmasında yardımı olan, Trumbo'nun arkadaşı Ian McLellan Hunter'a gitmişti. Yıllar sonra Akademi yanlıştan dönerek Trumbo'nun itibarını iade etti, ödülü Hunter'dan geri aldı ve ölümünden 16 yıl sonra 1993 yılında törenle Dalton Trumbo'nun eşine verdi. Bu arada Hunter'ın oğlu babasının ödülünü geri vermek istemediği için Trumbo'nun eşine ikinci bir Oscar verildi. Yani şu anda 1953 yılı En İyi Senaryo Akademi Ödülü'nden iki adet mevcuttur.
1973 yapımı Belalılar (The Sting) En İyi Film Akademi Ödülü'nü aldığında yapımcılarından biri olan Julia Phillips "en iyi film" dalında Oscar alan ilk kadın yapımcı ünvanını da almış oldu.
2011 yapımı The Artist, En İyi Film Akademi Ödülü kazanan son siyah-beyaz film olmuştur. Ondan önce en son bu ödülü alan renksiz film Billy Wilder'ın yönettiği 1960 yapımı Garsoniyer (The Apartment) filmidir. 1993 yapımı Schindler'in Listesi de bu ödülü almıştır, fakat bu filmde çok kısa da olsa renklendirilmiş bölümler vardır.
1966 yapımı Kim Korkar Hain Kurttan? (film) (Who's Afraid of Virginia Woolf?) tüm ana karakterlerinin ve sanatsal kadrosunun topluca Oscar'a aday gösterildiği tek film olma gibi bir rekora sahiptir. Aday gösterildiği Akademi ödüllerinden 5 tanesini kazanmıştır.
Midnight Cowboy (Geceyarısı Kovboyu) "En İyi Film Akademi Ödülü" alan ilk ve tek "X-Rated" film olma ünvanına sahiptir. Film 1969'da gösterime sunulduğunda o zamanki değerlendirme sistemine göre X-Rated kategorisine sokulmuştu. Ancak o zamanlar henüz pornografik filmler ortalarda yoktu ve "X-Rated" o devirde '17 yaşından küçükler seyredemez' anlamını taşıyordu. Sonradan "X-Rated" etiketi pornografik filmlerde yaygın olarak kullanılmaya başlayınca, "Geceyarısı Kovboyu"'nu birçok sinema göstermeyi reddetti, gazeteler reklamını almadılar. Bunun üzerine 1971 yılında film "R" kategorisine çıkartıldı, yani 16 yaş altındaki çocuklar ebeveynleri nezaretinde filme gidebileceklerdi. Film bu derecelendirme değişikliğinden önce Oscar ödülünü almış olduğu için, Midnight Cowboy "En İyi Film Akademi Ödülü" alan ilk ve tek "X-Rated" film olma ünvanına da kavuştu.
Brezilya - ABD ortak yapımı Hector Babenco filmi Örümcek Kadının Öpücüğü, 1986'da En İyi Film Akademi Ödülü'ne de aday gösterilmişti. Böylelikle bu ödüle aday gösterilen ilk 'bağımsız' film olma ünvanını da kazanmış oldu.
7 Mart 2010'da Kathryn Bigelow The Hurt Locker filmiyle En İyi Yönetmen Akademi Ödülü'nü kazandı. Böylece Oscar tarihinde ilk kez bir kadın yönetmen bu ödülü kazanmış oldu.

Katharine Hepburn Oscar Ödülerinde en fazla ödül kazanan oyuncu oldu. Morning Glory (1932/33), Guess Who's Coming To Dinner (1967), The Lion in Winter (1968) ve On Golden Pond (1981) filmlerindeki rolleri ile 4 kez En İyi Aktris ödülü kazandı. Ayrıca 12 adaylık ile Meryl Streep'ten sonra en çok adaylık alan ikinci kadın oyuncudur.
Daniel Day-Lewis, yalnızca En İyi Erkek Oyuncu dalında üç kez (My Left Foot, There Will Be Blood ve Lincoln filmleriyle) ödülün sahibi olarak, kategorinin en çok kazanan ismi oldu. Jack Nicolson (2 kez Erkek Oyuncu, 1 kez Yardımcı Erkek Oyuncu) ve Walter Brennan (3 kez Yardımcı Erkek Oyuncu) ile birlikte en çok ödül kazanan erkek oyuncudur.
Meryl Streep ödüle en fazla aday gösterilen isim oldu. 20 kez aday gösterilmekle beraber 3 kere ödülü almayı başardı. En İyi Yardımcı Aktris ödülünü Kramer vs. Kramer (1979) ile ve En İyi Aktris ödülünü Sophie's Choice (1982) ve The Iron Lady (2011) film

Aleksandr Aleksandroviç Blok (Rusça: Александр Александрович Блок 16 Kasım 1880, Petersburg - 7 Ağustos 1921, Petrograd) - Rus şair, oyun yazarı.

Blok hukuk profesörü bir babanın oğluydu. Ancak şairin doğumundan bir süre sonra anne ve babası ayrıldı. Petersburg Üniversitesinin rektörü ve bir botanikçi olan dedesi Beketov'un evinde büyüdü. Yaz aylarını ise ailesiyle birlikte Moskova yakınlarındaki sayfiye yeri Şahmatovo'da geçirdi. Burada edindiği doğa izlenimleri pek çok şiirinde kendisini gösterdi. 1898-1901 yılları arasında Petersburg Üniversitesinde hukuk eğitimi aldı. Daha sonra filoloji fakültesine girdi ve 1906'da mezun oldu. 1898'de ileride (1903) karısı olacak olan, ünlü kimyager Dimitri Mendeleyev'in kızı Lyubof Mendelyeva ile tanıştı. İlk dönem şiirlerinde sık sık ondan bahsetti (Hoş Hanıma Şiirler). Yazarın sembolist şiirlerinin ilki 1903-1904 yıllarında yazdığı “Hoş Hanıma Şiirler” eseridir. Daha sonraki devrim öncesi derlemeleri:

Beklenmedik Sevinç (1907)-(Нечаянная радость
Kar Maskesi (1907)-(Снежная маска)
Gece Saatleri (1911)-(Ночные часы)
Rusya Şiiri (1915)-(Стихи о России)
Kötü Oyun-(Балаганчик)
Meçhul Kadın-(Незнакомка)
Meydandaki Kral-(Король на площади)
Devrim sırasında 1918 yılında ise Blok “ İskitler” (Скифы), “On iki” (Двенадцать) şiirlerini ve “Devrim ve Aydınlar” (Революция и интеллигенция) gibi dünya görüşünü yansıtan makaleler yazdı. Ağustos 1921'de yazar kalp hastalığından dolayı öldü.

Blok'un şiirleri kimi zaman tek tek, kimi zaman da bir kitapta toplanarak Türkçeye kazandırılmıştır. Öteki Yayınları, "Seçilmiş Şiirler" adı altında Azer Yaran'ın Rusça asıllarından çevirdiği bir şiir derlemesini, 2005 yılında da Everest Yayınları, Kanşaubiy Miziev ve Ahmet Necdet'in Rusça aslından çevirdikleri "Mavi Yağmurluk" derlemesini yayımladı.
Durgun Yıllarda Gelmiş Olanlar Dünyaya şiirini Ataol Behramoğlu, On iki (Rusça: Двенадцать) adlı şiirini Elena Natalina ve Ulaş Başar Gezgin, Rusça asıllarından çevirdiler ve çeşitli yerlerde yayımladılar.
Ayrıca Blok'un On iki şiiri üzerine Ulaş Başar Gezgin tarafından kaleme alınan bir inceleme Evrensel Kültür Dergisinin Ekim 2002 sayısında yayımlandı.

Ante Lucem (1898-1900)
Güzel Bir Kadın Hakkında Şiirler (1901-1902) - (Rusça: Стихи о Прекрасной Даме)
(1902-1904) - (Rusça: Распутья)

(1904-1905) - (Rusça: Пузыри земли)
Gece Menekşesi (1906) - (Rusça: Ночная Фиалка)
Çeşitli Şiirler (1904-1908) - (Rusça: Разные стихотворения)
Şehir (1904-1908) - (Rusça: Город)
Kar Maskesi (1907) - (Rusça: Снежная маска)
Fayna (1906 - 1908) - (Rusça: Фаина)
Serbest Düşünceler (1907) - (Rusça: Вольные мысли)

Korkunç Dünya (1909-1916) - (Rusça: Страшный мир)
Ceza (1908-1913) - (Rusça: Возмездие)
Yamblar (1907-1914) - (Rusça: Ямбы)
İtalyan Şiirleri (1909) - (Rusça: Итальянские стихи)
Çeşitli Şiirler (1908-1916)- (Rusça: Разные стихотворения)
Harpler ve Kemanlar (1908-1916) - (Rusça: Арфы и скрипки)
Karmen (1914) - (Rusça: Кармен)
Bülbül Bahçesi (1915) - (Rusça: Соловьиный сад)
Memleket (1907-1916) - (Rusça: Родина)
Rüzgâr Ne Şarkısı Söylüyor (1913) - (Rusça:О чем поет ветер)

On iki (1918) - (Rusça: Двенадцать)

Kader Şarkısı-(Песня судбы)

Ceza-(Возмездие)

Fars (1906) - (Rusça: Балаганчик)
Meydanda Bir Kral (1906) - (Rusça: Король на площади)
Aşk, Şiir ve Devlet Görevi Üzerine (1906) - (Rusça: О любви, поэзии и государственной службе)
Yabancı (1906) - (Rusça: Незнакомка)
Kaderin Şarkısı (1908) - (Rusça: Песня судьбы)
Gül ve Haç (1912) - (Rusça: Роза и крест)
Ramses (1919) - (Rusça: Рамзес)
Dionisosa (1906) - (Rusça: К Дионису Гиперборейскому)
Gülünç Adam (1913) - Taslak halinde (Rusça: Нелепый человек)

Kitaplardan ve Günlüklerden Parçalar (1921)

(Türkçe) Kısa yaşam öyküsü ve Durgun Yıllarda Gelmiş Olanlar Dünyaya şiiri 28 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(Rusça) Bütün Eserleri 24 Ocak 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Aleksandr Nevski (Rusça: Алекса́ндр Яросла́вич Не́вский Aleksandr Yaroslavich Nevskij; 30 Mayıs 1220, Gorodets, Yaroslavl Oblastı - 14 Kasım 1263), Novgorod'un Büyük Prensi, Rus savaş kahramanı ve Rus Ortodoks bir azizdi.
“Büyük Yuva” lakaplı Vsevolod’un torunu olan Nevski, "Nevski" (Neva Muzafferi) unvanını aldığı 1240'ta İsveçli istilacılara karşı kazandığı Neva Muharebesi’nden sonra ve 1242’de Alman haçlılara karşı gerçekleşen Peipus Gölü Savaşı’ndaki başarısıyla efsanevi bir konuma yükselmiştir. Altın Orda’ya haraç ödemeyi kabul ederek Doğu Ortodoks Kilisesi’nin varlığını korumayı başarmış; buna karşılık batıdan ve güneyden gelen yabancı güçlere karşı mücadele etmiştir. Moskova Metropoliti Makariy, 1547 yılında Aleksandr Nevski’yi Rus Ortodoks Kilisesi tarafından aziz ilan etmiştir.
Ölümünden uzun süre sonra “Rus tarihinin en büyük kahramanlarından biri” olarak görülmüş; Rus halkını Katoliklikten ve Almanlar tarafından boyunduruk altına alınmaktan kurtardığı kabul edilmiştir. Nevskiy'in başarıları, Büyük Petro tarafından Saint Petersburg’un inşasında sembolik bir figür olarak kullanılmıştır. Aynı şekilde Sovyetler Birliği döneminde — özellikle II. Dünya Savaşı sırasında — vatanseverliği teşvik etmek amacıyla yaygın biçimde kullanılmıştır. Ayzenştayn'ın yönettiği 1938 yapımı Alexander Nevsky filmi onun “Rusya’nın kurtarıcısı” olarak ününü pekiştirmiştir.

Aleksandr, eski tarih yazımı geleneğine göre 30 Mayıs 1220'de, güncel kabul gören tarihe göre ise 13 Mayıs 1221'de Pereslavl-Zalesski’de doğmuştur. Vladimir Büyük Knezi II. Yaroslav’ın ikinci oğludur. Annesi, Mstislav Mstislaviç’in kızı Feodosiya Mstislavna'dır. Çocukluğunun ve gençliğinin büyük bölümünü Pereslavl-Zalesski'de geçirmiştir. 1238 yılı öncesinde Yaroslav’ın çocuklarının faaliyetleri hakkında çok az bilgi bulunmaktadır. Aleksander’ın ağabeyi Fyodor, 1233 yılında henüz 14 yaşındayken hayatını kaybetmiştir.

Aleksandr Nevski Kilisesi (Kars)
Rus hükümdarları listesi

Repose of St Alexander Nevsky 4 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Orthodox icon and synaxarion (November 23) (İngilizce)
Synaxis of the Saints of Rostov and Yaroslavl 4 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (May 23) (İngilizce)
Translation of the relics of St Alexander Nevsky 4 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (August 30) (İngilizce)
St Alexander on Nevsky Prospekt. (İngilizce)
Alexander Nevsky's listing in Medieval Lands by Charles Cawley. 7 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
The Kommersant Newspaper :Russia’s Hero is Grand Prince Alexander Nevsky (September 24, 2008) (İngilizce)
Interfax news agency :Orthodox believers found heaven guardians for Russian secret service 6 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (September 22, 2008) (İngilizce)

Aleksandr Nikolayeviç Ostrovski (Rusça:Алекса́ндр Никола́евич Остро́вский) (12 Nisan (eski takvim 31 Mart) 1823, Moskova - 14 Haziran (eski takvim 2 Haziran) 1868, Şçelykovo, Kostroma, Rusya) Rus oyun yazarı olup hazırladığı orijinal 47 oyun ile Rus tiyatrosunun kurucusu sayılmaktadır. Günümüzde de hazırladığı oyunlar ülkesindeki tiyatroların repertuvarlarında daima yer almaktadır. Oyunlarının popülerliği Rusya sınırlarını aşmıştır ve dünya tiyatrolarında tekrar tekrar temsil edilmektedirler.

Aleksandr Nikolayeviç Ostrovski 12 Nisan (eski takvim 31 Mart) 1823 tarihinde Moskova'nın Zamoskvorechye semtinde doğdu. Babası bir hukukçu idi ve Kostroma Oblast'ında Ostrov adlı bir köy asıllı olduğu için "Ostrovski" olarak anılmakta idi. Babası devlet memuru olarak yükselmişti; bir soyluluk unvanı verilmişti. Annesi 1836'da öldükten sonra babası genç, güzel, zengin, İsveç asıllı bir barones, Emilia Andreyevna von Tessin'le evlendi. Üvey annesi kendi çocuklarından başka üvey oğlu Aleksandr'in da eğitimiyle ilgilendi. Onun yabancı diller ve müzikteki yeteneklerini teşvik edip destek verdi. Aleksandr Ostrovski 1840'ta "Birinci Moskova Jimnazyumu"'nu bitirdi ve Moskova Devlet Üniversitesi'ne devam edilip 1843'te hukuk diploması aldı. 1843 ile 1845 arasında devlet memuru olarak Moskova çocuk mahkemesinde görev yaptı.
Aleksandr Nikolayeviç Ostrovski ilk tiyatro oyunu olan "Kartıny semeynogo schastya (Aile Saadetinden Sahneler)" oyununu 1847'de tamamladı. İkinci tiyatro oyununu 1850'de hazırladı ve bunun ismi önce "Banktrot (İflas Bayrağı)" idi; ama sonra "Svoi lyudi sochtemsya (Bu Bir Aile Sorunudur ve Aile İçinde Halledilecek)" olarak ismi değiştirildi. Bu oyun Moskova tüccarlarının hileli iflasları konusunu ele aldığı için Moskova'da büyük bir skandal yarattı ve Ostrovski devlet memurluğundan atıldı. Bu oyun 13 yıl sansüre uğrayıp sahnelenmesi yasaklandı.
Bundan sonra tiyatro oyunu yazmaya ciddi olarak eğilen Ostrovski'nin oyun eserlerinde ele aldığı önemli konular başında, genellikle Moskova'da bulunan, Rus tüccar sınıfının sorunları, memurların ve mülk sahiplerinin tamahkarlık ve açgözlülükleri gelmiştir. Bu konuları işleyen 2 tragedya ve birçok güldürülü oyun eseri vermiştir. Bunlar arasında şaheserleri sayılan "Bednost ne porok (Yoksulluk Ayıp Değil)" (1853), "Gelirli yer" (1856), "Groza (Fırtına)" (1859) bulunmaktadır. 1850'li yıllarda yapımlanan eserlerinde önemli sosyal ve ahlaki konulara eğilmiş ve despotik devlet idaresini keskin tenkide koyulmuştur. Örneğin "Kendi Adamlarımız" satirik komedyasında Rus Çarı I. Nikolay'ın gösterişe tutkunluğu hiciv edilmiştir. Diğer bir popüler şaheseri Rus folkloruna dayanan 1873'te hazırlanan "Snegurochka (Kardan Genç Kız)" olup bu eser 1880-1881'de Nikolay Rimski-Korsakov tarafından bir operaya uyarlanmıştır. Ayrıca 1860'lı yıllarda birkaç tarihsel oyun da yazmıştır.
Ostrovski Moskova'da bulunan tek devlet dram tratrosu olan "Maly Tiyatrosu (Küçük Tiyatro)" ile çok yakın bağlantısı olmuştur ve sonradan bu tiyatro "Ostrovski'nin Evi" olarak bilinmeye başlamıştır. Hazırlamış olduğu oyunların hepsinin ilk temsilleri yazarın yakın kontrolü altında bu tiyatroda yapılmıştır. 1874'te kendinin büyük gayretleri ile kurulan Rusya Oyun Yazarları Cemiyeti'nin ilk başkanlığını yapmıştır.
1885'te Moskova'da bulunan devlet tiyatrolarının artistik direktörü olarak görev verildi. Bu görevde baş işi Moskova tiyatrolarının repertuvarlarını seçmek oldu. Yeni oyun yazarlarını teşvike önem verdi. Aynı zamanda bu tiyatroların idaresinde yeterli olmayan ve özellikle sadece rüşvetle iş yapan görevlileri ayıklayıp iden ayrılmalarını sağlamaya koyuldu. Moskova tiyatro okulunun da reorgizasyonuna başladı.
Mayıs 1886'de kendini iyi hissetmediği için, 1846-47'de babasının satın alıp sonradan 1867'de üvey annesi ve kardeşinden de kendi üzerine geçip üzerinde büyük geliştirme yapımları yaptığı Kostromo vilayetindedeki Scelykovo malikanesine gitti. Burada daha da hastalandı ve 2 Haziran'da bir kalp krizi geçirerek öldü. Ölmekte iken Shakespeare'in Antonius ve Kleopatra eserini İngilizceden Rusçaya çevirmekle uğraşmaktaydı. Mezarı bu malikane yakınında bulunan Nikolo-Berezhki mezarlığındadır.

Rusca ve Ingilizece eserleri Gutenberg websitesinde Aleksandr_Ostrovsky 27 Mart 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Orijinal Rusca Eserlerinin  26 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at Lib.ru 23 Aralık 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Aleksandr Puşkin (Rusça: Алекса́ндр Серге́евич Пу́шкин; 6 Haziran 1799 - Jülyen takvimine göre 29 Ocak 10, Miladi takvime göre Şubat 1837), Rus şair ve yazardır. Rusya'nın "ulusal şair"i ve modern Rus edebiyatının kurucusu olarak kabul edilir.

Aleksandr Sergeyeviç Puşkin, 6 Haziran 1799'da Moskova'da doğdu. Babası Sergey Lvoviç Puşkin, soylu bir ailenin ilk çocuğudur. Annesi Nadejda Osipovna Hannibal'in büyük dedesi Etiyopyalı Abraham Petroviç Hannibal, Rus Çarı I. Petro'nun vaftiz oğlu ve Çarlık ordusunda seçkin bir subaydı. Puşkin, soylu bir ailenin üyesiydi. Annesi ve babası eğitimli insanlardı. Puşkin, ilk bilgilerini Fransız mürebbiyelerden edindi. Henüz sekiz yaşındayken Fransızca ve Rusça öğrenmişti. 11 yaşına geldiğinde özgürlükçü ve hicivci yazarlarını beğendiği Fransız edebiyatından etkilenerek Fransızca şiirler ve güldürüler yazmaya başlamıştı.
Döneminin tanınmış şair ve yazarları, Puşkin'in evine gelip gidenler arasındaydı. Ancak hiçbiri geleneksel Rus masalları anlatan, Rus türküleri söyleyen dadısı kadar Puşkin'i etkilememiştir. Yaşlı dadısı Arina'nın anlattıklarının, Puşkin'in çocuk ruhunda önemli izler bıraktığı düşünülmektedir. İleride Rus halk şiiriyle, masallarla, konuşma dilinin deyimleriyle ve anlatım özellikleriyle tanışıklığını dadısına ve anneannesi Mariya Hannibal'a borçludur.

Puşkin, on iki yaşına geldiğinde, aristokrat aile çocuklarına yönetime hazırlamak için Rus Çarı I. Aleksandr'ın Tsarskoye Selo'da (Çarın yazlık köyü) açtırdığı okula yazdırıldı ve bu okuldaki altı öğrenim yılı boyunca, tıpkı okulun diğer öğrencileri gibi, Petersburg'a gitme izni verilmeden dış dünyadan kopuk bir şekilde eğitim gördü.
Şairlik yeteneğiyle arkadaşları arasında sivrildi. İlk şiiri "Şair Dost'a" (1814) Nikolay Karamzin'in Avrupa Habercisi dergisinde yayımlandı. Puşkin'in lise yıllarında yazdığı şiirlerinde gerçekçilik eğilimi açıkça göze çarpmaktadır. O dönem şiirinde kullanılmayan kaba ve gündelik sözcükleri kullandığı şiirleriyle Gavrila Derjavin'in dikkatini çekmeyi başardı.
Artık ünlü bir şair sayılmaya başlayan Puşkin, Çar Köyü Lisesindeki eğitimini 1817'de tamamladıktan sonra Petersburg'a giderek Dışişleri Bakanlığında çalışmaya başladı. Bu arada birçoğu yasaklanan özgürlükçü şiirleri ve taşlamaları, bu sıralarda halk arasında yayılmıştır. Rus edebiyatında ilk kez, şiir halk tarafından hayranlıkla karşılanmıştı.

Puşkin, bu sırada Rus Çarı I. Aleksandr tarafından Kafkasya'ya tayin edildi ve burada ünlü Kafkas Esiri ve Bahçesaray adlı destanlarını yazdı. Gerçeği olduğu gibi aktarmayı tercih eden Puşkin'in eserlerinde ne klasik şiirin kuralcılığı, ne de Romantizm'in etkileri belirgin bir şekilde öne çıkıyordu.

Kafkasya'dan dönen Puşkin'in Rusya'daki askeri yönetime karşı oluşundan dolayı dört yıl süreyle başkente girmesi yasaklandı ve ailenin sahip olduğu Mihaylovskoye köyünde yaşamak zorunda bırakıldı. Hükûmet tarafından oğlunu gözetim altında tutmakla görevlendirilen babası da görevini yerine getirmişti.
Yirmi dört yaşındaki Puşkin, bu sürgün döneminde, yedi yıl sonra tamamlayacağı Yevgeni Onegin adlı romanını yazmaya başladı. Çingeneler, Peygamber ve Boris Godunov adlı önemli eserlerini de yine bu sürgün yıllarında yazdı. Bu yıllarda ülkesinde süregelen özgürlük mücadelesi dışında Yunan İsyanı ve İspanya ile İtalya'daki mutlakıyet karşıtı hareketleri yakından takip etti.
1820-1824 yılları arasındaki sürgün döneminden sonra Rus Çarı I. Nikolay tarafından Moskova'ya çağrılan genç şairin kaleminden çıkan her şey, artık çarın sansüründen geçecektir. Polis baskınları ve aşk serüvenleri ise Puşkin'in yaşamının ayrılmaz parçaları olmuştu.

Puşkin, bir baloda yüksek rütbeli ve emekli bir memurun kızı olan Natalya Gonçarova ile karşılaştı ve bu genç kıza âşık oldu. Puşkin, Natalya'ya evlenme teklif etti; Natalya ise şairin evlenme teklifini belirsiz bir tarihte cevaplamak üzere cevapsız bıraktı. Puşkin, bu durum karşısında umutsuzluğa kapılmış ve Moskova'dan uzaklaşmak istemişti. Bu nedenle, 1829'da, bir gözlemci olarak Rus ordusuna katıldı ve Osmanlı topraklarına geldi. Sonradan yazdığı "Erzurum Yolculuğu" adlı eserinde seyahat izlenimlerini anlatan Puşkin'in, daha başka birçok eserinde de Erzurum'dan aldığı esinlerin izlerini bulmak mümkündür.
Moskova'ya dönen Puşkin, Natalya'ya evlenme teklifini yineledi. Uzun çekişmelerden sonra Natalya'nın ailesini de ikna etmeyi başardı ve sonunda nişanlandılar. Bu evliliği istemeyen Natalya ise bu duruma kayıtsız kaldı. Natalya'nın bu olumsuz tutumu, ilişkilerinin sonuna kadar da bu şekilde devam etti.

Bitmek bilmeyen soruşturmalar ve yasaklamalar yüzünden rahatsız olsa da, Puşkin yazmaya devam etti. Yevgeni Onegin, Don Juan, Veba Sırasında Ziyafet gibi manzum tragedyalarını ve Dubrovski, Maça Kızı gibi önemli eserlerini bu dönemde kaleme aldı. Gogol ile olan arkadaşlığı da bu döneme rastlamaktadır. Öyle ki, Gogol'a ünlü Ölü Canlar romanını yazma fikrini Puşkin'in verdiği söylenmektedir.

Bu dönemde hayatına George Charles d'Anthès adında biri girdi. Puşkin, kendisine yazılan birkaç imzasız mektup aracılığıyla, d'Anthès adındaki bu Fransız'ın karısı Natalya Puşkin'e kur yaptığını öğrendi. 1837'de d'Anthès'i düelloya çağırdı. 27 Ocak 1837'de St. Peterburg yakınında Kara Dere'nin bir köşesinde düellonun yapılmasına karar verildi. Puşkin'in şâhidi arkadaşı Danzas'tı. Düelloda kullanacağı silahı almak için gümüşlerini sattığı iddia edilmektedir.
Düelloda Puşkin tarafından omzundan yaralanan d'Anthès, Puşkin'i karnından yaralamayı başardı. Büyük bir soğukkanlılıkla iki gün boyunca can çekişen Puşkin, 29 Ocak'ta öldü.
Şâirin ölüm haberi duyulunca evinin önünde toplanan halk, Yevgeni Onegin'in son baskısını tüketti. Şairin ölümü üzerine başlayan huzursuzluk, neredeyse hükûmete karşı bir ayaklanma noktasına geldi. Olayların kontrolden çıkmasından çekinen polis, bir gece yarısı şairin tabutunu gizlice kiliseden aldı ve Mihaylovskaya köyüne götürerek toprağa verdi.
Hakkında Gogol'un “Puşkin, olağanüstü bir olaydır.” ve Dostoyevski'nin de daha mistik bir tavırla “Puşkin, bize gelecekten haber veren bir ermiştir.” dediği Puşkin, modern Rus edebiyatının oluşmasına en büyük katkıda bulunan edebiyatçı olarak kabul edilir. Puşkin, klasik Batı edebiyatını ve Rus halk ruhunu sentezleyerek, Rus edebiyatında "gerçekçilik akımı”nı başlatan öncü bir isim olmuştur.

Aleksandr Puşkin'in düello günü uğradığı son yer, Peterburg Nevski Prospekt'de Wolf's şekercisidir (şimdiki Cafe Litteraturnia). Bu kafede Puşkin'in balmumundan bir heykeli bulunmaktadır.

Ruslan i Lyudmila – Ruslan ve Ludmila (1820) (şiir)
Kavkazskiy Plennik – Kafkas Esiri (1822) (şiir)
Bakhchisarayskiy Fontan – Bahçesaray Selsebili (1824) (şiir)
Tsygany, – Çingeneler (öyküsel şiir) (1827)
Arap Petra Velikogo – Büyük Petro'nun Arabı (tarihsel roman, bitirilmemiş) (1828)
Poltava (1829)
Küçük Trajediler (1830)
Boris Godunov (1825) (dram)
Papaz ve uşağı Balda'nın hikâyesi (1830) (şiir)
Belkin Hikâyeleri (5 kısa hikâyeden oluşur: Atış, Tipi, Tabutçu, Menzil Bekçisi ve Köylü Genç Bayan) (1831) (düzyazı)
Çar Saltan Masalı (1831) (şiir)
Dubrovsky (1832-1833, yayınlandı 1841, roman)
Prenses ve 7 Kahraman (1833, şiir)
Pikovaya Dama – Maça Kızı (hikâye) (1833) daha sonra operaya uyarlanmıştır.
Altın Horoz (1834, şiir)
Balıkçı ve Altın Balığın Hikayesi (1835, şiir)
Yevgeni Onegin (1825-1832) (şiirsel roman)
Mednyy Vsadnik – Bronz Süvari (1833, şiir)
Yemelyan Pugachev isyanının Tarihi (1834, düz yazı)
Kapitanskaya Dochka - Yüzbaşının Kızı (1836, düz yazı)
Kirdzhali – Kırcali (kısa hikâye)
Gavriiliada
Istoriya Sela Goryukhina – Goryukhino Köyü'nün Hikayesi (bitirilmemiştir)
Stseny iz Rytsarskikh Vremen – Şövalye Hikayeleri
Yegipetskiye Nochi – Mısır Geceleri (kısa şiirsel hikâye, bitirilmemiştir)
K A.P. Kern – AP. Kern'ne (şiir)
Bratya Razboyniki – Haydut Kardeşler (oyun)
Graf Nulin – Kont Nulin
Zimniy vecher – Kış akşamı
Puşkin'in birçok eserini filolog Metehan Mollamehmetoğlu Türkçeye çevirmiştir.

(İngilizce) Puşkin'in Biyografisi
(İngilizce) Rachel B. Douglas, "Puşkin'in yaşayan hatırası", Fidelio Dergisi VIII, nr. 3, Sonbahar 1999 30 Aralık 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., 23 Ekim 2006'da tekrar yayınlandı.
(İngilizce) Puşkin şiirleri 11 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(Rusça) Tüm eserleri
(Rusça) 10 bölümde tüm eserleri 12 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(İngilizce) Puşkin'in ailesi ve kökenleri hakkında Afro-Amerikan yorumlar  14 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(Rusça) Puşkin'in ailesi ve ataları hakkında 23 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(Rusça) Güz yaprakları
(İngilizce) Puşkin'in biyografisi
(Rusça) Sesli şiirleri 12 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(İngilizce) Tiyatro Tarihi, Puşkin'in oyunları 10 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(İngilizce) Puşkin'in Afrikalı Geçmişi 8 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Puşkin, Boldino  (İngilizce, Rusça)

Aleksandr Puşkin Anıtı (Bakü)

Alexander Nikolayevich Scriabin (Rusça: Александр Николаевич Скрябин, Aleksandr Nikolayeviç Skriabin) (6 Ocak 1872 [eski Rus takvimine göre 25 Aralık 1871] – 27 Nisan 1915, Moskova), bir Rus besteci ve piyanist.
Scriabin erken modern besteciler arasında en çok yenilikçi ve çok özel durumlu bir piyanist ve besteci olarak tanımlanmıştır. Kariyerinin başlangıcında Scriabin, Frédéric Chopin'den ilham alarak çok lirik karakterli ama kendine özel tonlu müzik bestelemiştir. Ama, Arnold Schönberg'in yeniliklerinden habersiz ve bağımsız olarak, kabul mistisizm akımına dayanarak, gittikçe müziğini atonal olarak bestelemiş ve bu nedenle 12-tonlu kompozisyon ve serial müzik akımlarının öncülüğünü yapmıştır. Rus Sembolist akımı bestecileri arasında önde giden bir besteci olarak da görülmektedir.

İyi bir piyanist olan annesi çok erken yaşta öldüğü ve babası diplomat olarak yurt dışında bulunduğu için Scriabin teyzesinin yanında büyüdü. Teyzesi onu bakımının yanında müzikal yetilerinin geliştirmesine de önem verdi. 1888'de Moskova Konservatuatı'na alınan Scriabin, orada Sergej Tanejew ve W. Safonow ile çalıştı. 1892'de en iyi derece ile mezun olduktan sonra piyanist ve besteci olarak ismini duyurmaya başladı.
Kariyerindeki ilk çıkışı, ona uluslararası turneler organize eden ve müziği ile bir menajer gibi koruyup ilgilenen M. Belajew sayesinde elde etti. 1898'de Scriabin öğrenim gördüğü yerde piyano öğretmeni olarak çalışmaya başlasa da 5 yıl sonra kendisini hiçbir şey tarafından kısıtlanmadan bestelerine, enstrümanına ve konserlerine adayabilmek için ayrıldı. Uğruna eşinden ve çocuklarından ayrılıp 1905'te evlendiği Tatjana Schljozer ile uzun süre batıda yaşadıktan sonra İsviçre'ye yerleşti.
1908'de Brüksel'e taşındı. Artmakta olan ününden haberdar idi. 1906-1907'de genişletilmiş bir turne sayesinde bu ününü Amerika kıtasına da taşıma imkânı buldu. Bu esnada Scriabin gittikçe daha çok ruhani ve sufi fikir ve taslaklarla uğraşmaya başlamıştı. 1910'de tekrar geldiği Moskova'da özenle büyük bir Teozofik eser üzerinde çalışmaya başladı. Bir kan zehirlenmesinin sebep olduğu ani ölümü eserini bitirebilmesine engel oldu.
Moskova'daki son yıllarında sembolistlere yakın oldu. Birçok piyano eseri ve senfoni yazdı. İlk dönem eserleri Chopin geleneğinde olsa da daha sonraki yıllarda Scriabin, Messiaen gibi 12 Ton müziğine kadar giden yeni modal düzenlemeler keşfetti. Artık Scriabin'e Nietzsche, Bergson ve teosofiden etkilenen felsefi fikirlerini ifade edebilmek için müzik yetmemeye başlamıştı. 1908-10 arasında yazdığı senfonik şiir Prometheus'da ilk kez renkli-piyanoyu (Farbenklavier) kullanmış, eserin 1915'te New York'taki galası dünyadaki ilk ışık şovu olmuştur.
Hayatının son döneminde gittikçe daha çok vakit ayırıp tasarladığı eser, multimedyal bir ‘Muamma’ üzerinde çalıştı. Hareketli mimari, dans, koku, renk, ton ve kelimelerden oluşan ve tüm düzeylere hitap edebilecek olan bir senfoni olacak olan bu eser Hindistan'da yarım küre şeklindeki bir tapınakta 7 günlük bir ayin ile gerçekleştirilecekti. Scriabin'in yalnız‚ Planlı Bir Duruşma'nın sözleri ile bazı müzikal fikirlerin taslağını hazırlayabildiği bu ütopik projenin katılanları yüce bir farkındalığa, kozmik bir bilince ulaştırması gerekiyordu. Scriabin, döneminin bir çocuğu olarak kendisini gittikçe bir çeşit sanat mesihi olarak hissetmiş ve başlarını yaşadığı I. Dünya Savaşı'yla sonuçlanan dünyadaki genel karışıklığı sezmişti.

Scriabin'in Welte-Mignon için kendi yaptığı ses kayıtları yeni ses kayıt sistemlerine transfer edilmiştir

Prélude Op. 11, No. 1 : 
Prélude Op. 11, No. 2 : 
Mazurka Op. 40, No. 2 : 
Prelude No. 1, Op. 67: 

IMSLP wiki "Category:Scriabin, Alexander" maddesinde partisyon notaları 29 Eylül 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce) (Erişim:20.8.2010)
Scriabin "Piano Sonata, no. 3, Op. 23" eserinin 2. ve 4. bölümlerin kendisinin çalmasının ses kayıtları 27 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (The Pianola Institute 26 Ekim 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.)*

Alfred Garrievich Schnittke (24 Kasım 1934 - 3 Ağustos 1998), Sovyet-Alman bestecidir.
Schnittke'nin erken dönem müziği, Dmitri Şostakoviç'in güçlü etkisini gösterir. Symphony No. 1 (1969-1972) ve Concerto Grosso No. 1 (1977) gibi eserlerinde polistilistik bir teknik geliştirmiştir. 1980'li yıllarda Schnittke'nin müziği, "String Quartet No. 2, No. 3", "String Trio", "Symphony No. 3, No. 4, No.5", "Viola Concerto" ve "Cello Concerto" gibi eserlerinin yayımlanmasıyla birlikte yurtdışında daha çok tanınmaya başlamıştır. Sağlığı kötüleştikçe, Schnittke'nin müziği polistilizminin dışa dönüklüğünün çoğunu terk etmeye başlamış ve daha içine kapanık, mistik bir tarza çekilmiştir.

Schnittke'nin babası Harry Maximilian Schnittke (1914-1975) Yahudi idi ve Frankfurt'ta doğdu. 1927'de Sovyetler Birliği'ne taşındı ve Rusçadan Almancaya çevirmen ve gazeteci olarak çalıştı. Annesi Maria Iosifovna Schnittke (doğumdaki soyadı Vogel, 1910-1972), Rusya'da doğmuş bir Volga Almanı idi.

Alfred Schnittke, Rusya SFSC'nin Volga-Alman Cumhuriyeti'nde Engels'te doğdu. Müzik eğitimine 1946'da babasının gönderildiği Viyana'da başladı. Schnittke'nin biyografisi Alexander Ivashkin'in yazdığı Viyana'daydı, burada "yaşamın bir parçası olan müziğe, tarihin ve kültürün bir parçası, geçmişin hala hayatta olan bir parçası olan müziğe aşık oldu." "Her anı orada hissettim," diye yazdı besteci, "tarihsel zincirin bir bağlantısı olmak için: her şey çok boyutluydu; geçmiş, her zaman var olan hayaletlerin dünyasını temsil ediyordu ve ben hiçbir bağlantısı olmayan bir barbar değildim, ama hayatımdaki görevin bilinçli taşıyıcısıydım." Schnittke'nin Viyana'daki deneyimi "ona gelecekteki mesleki faaliyetleri için belirli bir manevi deneyim ve disiplin kazandırdı. Tat, üslup ve üslup açısından referans noktası olarak aklında tuttuğu Çaykovski ve Rahmaninov değil Mozart ve Schubert'ti. Bu referans noktası aslında klasikti... ama asla çok açık sözlü olma."
1948'de aile Moskova'ya taşındı. Schnittke, 1961'de Moskova Konservatuvarı'nda kompozisyon alanında yüksek lisansını tamamladı ve 1962'den 1972'ye kadar orada ders verdi. Evgeny Golubev kompozisyon öğretmenlerinden biriydi. Bundan sonra, film müzikleri besteleyerek hayatını kazandı ve 30 yılda yaklaşık 70 film müziği besteledi. Schnittke Hristiyanlığa geçti ve müziğini etkileyen derin mistik inançlara sahip oldu.
Schnittke ve müziği genellikle Sovyet bürokrasisi tarafından şüpheli bir şekilde görülüyordu. İlk Senfonisi, Besteciler Birliği tarafından etkili bir şekilde yasaklandı. 1980 Yılında Besteciler Birliği oylamasından çekimser kaldıktan sonra SSCB dışına çıkması yasaklandı. 21 Temmuz 1985'te Schnittke, onu komada bırakan bir felç geçirdi. Birkaç kez klinik olarak ölü ilan edildi, ancak iyileşti ve bestelemeye devam etti.

1990 Yılında Schnittke Sovyetler Birliği'nden ayrılarak Batı Almanya'nın Hamburg kentine yerleşti. Ancak sağlığı zayıf kaldı. Ölümünden önce 3 Ağustos 1998'de Hamburg'da 63 yaşında birkaç felç daha geçirdi. Dmitri Şostakoviç de dahil olmak üzere diğer birçok önde gelen Rus bestecinin gömüldüğü Moskova'daki Novodeviçi Mezarlığı'na devlet onuruyla gömüldü.

Schnittke'nin ilk müziği Dmitri Şostakoviç'in güçlü etkisini gösteriyordu, ancak İtalyan besteci Luigi Nono'nun SSCB'ye ziyaretinden sonra Music for Piano and Chamber Orchestra (1964) eserleriyle birlikte serializm tekniğini üstlendi. Bununla birlikte, Schnittke kısa süre sonra "seri kendini inkar ergenlik ayinleri" olarak adlandırdığı şeyden memnun kalmadı. "Polistilizm" olarak adlandırılan yeni bir tarz yarattı, bu tarzda geçmiş ve şimdiki çeşitli tarzların müziğini bir araya getirdi ve birleştirdi. Bir keresinde şöyle yazmıştı: "Hayatımın amacı, boynumu kırsam bile, ciddi müziği ve hafif müziği birleştirmektir." Polistilistik tekniği kullanan ilk konser çalışması ikinci keman sonatıydı, Quasi una sonata (1967-1968). Symphony No. 1 (1969-1972) ve Concerto Grosso No. 1 (1977) gibi eserlerlerinde polistilistik tekniğini geliştirmeye devam etti. Yakın zamanda ölen annesinin anısına yazdığı Piano Quintet (1972-1976) gibi diğer eserler daha üslup olarak birleştirildi.
1980'lerde Schnittke'nin müziği, Gidon Kremer ve Mark Lubotsky gibi kemancılar, çellist ve şef Mstislav Rostropoviç gibi göçmen Sovyet sanatçılarının yanı sıra şef Gennady Rozhdestvensky'nin çalışmaları sayesinde yurtdışında daha yaygın olarak tanınmaya başladı. Sürekli hastalığa rağmen, çok miktarda müzik üretti. Bu dönem aynı zamanda Schnittke ve müziğinin Hristiyan temalarına dönüşmesiyle de işaretlendi, derin manevi refakatsiz koro eserleri, Concerto for Mixed Chorus (1984-1985) ve Penitential Psalms (1988) ile örneklendi. 1983'te Katolik oldu. Symphony No. 4 ve Faust Cantata da dahil olmak üzere çeşitli diğer eserlerde ima edildi.
Symphony No. 9 ilk olarak 19 Haziran 1998'de Moskova'da prömiyeri yapan Gennady Rozhdestvensky tarafından deşifre edilerek – ama aynı zamanda 'düzenlenmiş' olarak – gerçekleştirildi. Performansın bir kasetini dinledikten sonra Schnittke, geri çekilmesini istediğini belirtti. Ancak öldükten sonra, diğerleri eseri deşifre etmek için çalıştı. Nikolai Korndorf, Alexander Raskatov tarafından sürdürülen ve tamamlanan görevi tamamlayamadan öldü. Andrey Boreyko'nun da senfoninin bir versiyonu var.

Alla Borisovna Pugaçyova (Rusça: Алла Борисовна Пугачёва, (okunuşu: Alla Borisovna Pugaçova) d. 15 Nisan 1949; Moskova, SSCB), Sovyet/Rus şarkıcı. Sovyetler Birliği'nin bir numaralı pop müzik şarkıcısı olarak da bilinir. Ippolitov Ivanov Müzik Koleji'nin Orkestra Şefliği ve Koro Bölümü'nden mezun oldu. 1981 yılında Moskova Tiyatro Sanatları Enstitüsü Müzik Yönetmenliği bölümünü bitirdi. 1991 yılında "halkın sanatçısı" unvanına layık görüldü. 1997 Eurovision Şarkı Yarışması'nda "Primadonna" adlı şarkıyla 15. olmuştur.

1977 — Женщина, которая поёт
1978 — Театр Аллы Пугачёвой (таллинское ТВ)
1979 — Автограф (украинское ТВ)
1979 — У Аллы (Финляндия)
1980 — Рецитал (от участия в съёмках отказалась)
1983 — Как живёт советская суперзвезда? (Швеция)
1983 — Любовью за любовь
1984 — Сезон чудес
1984 — Пришла и говорю
1984 — Встречи с Аллой Пугачёвой
1985 — Рок вокруг Кремля (Франция)
1988 — Женщина всегда права
1988 — Жди и помни меня (5 серий)
1997 — Старые песни о главном 2
1998 — Старые песни о главном 3
2001 — Старые песни о главном 4
2004 — За двумя зайцами-2004

Altay, birden fazla anlamda kullanılmaktadır. Bunların tamamı ya da bir kısmı aşağıda sıralanmıştır.

Altay Dağları: Orta Asyada Çin, Rusya, Moğolistan ve Kazakistan arasında çevre ahalisinin büyük çoğunluğu Türk kökenli kişilerin oluşturduğu yüksek dağlık alanlar.

Altay ilçesi: Moğolistan'ın Bayan Ölgii ilinin bir ilçesi.
Altay ilçesi: Moğolistan'ın Hovd ilinin bir ilçesi.
Altay şehri: Moğolistan'ın güneybatısındaki Gov (Gobi) Altay ilinin merkezi olan şehir.
Gobi Altay ili: Moğolistan'ın güneybatısındaki il

Altay Cumhuriyeti - Rusya'da bir özerk Türk cumhuriyeti.
Altay Krayı: Rusya Federasyonu'nda bir diyar.
Altay aymağı: Rusya Federasyonu Hakasya Cumhuriyetinde bir ilçe.

Altay İli - Çin'in Sincan Uygur Özerk Bölgesi'nde bir il.
Altay şehri: Doğu Türkistanın İli Kazak Özerk Bölgesini'nin Altay

Altay Spor Kulübü
Alsancak Stadyumu

Altayca
Altaylar
Altay dilleri

Adil Altay - Türk siyasetçi
Altay - Türk şarkıcı
Altay Bayındır - Türk futbolcu
Altay Dağdelen - Türk eski futbolcu, teknik direktör
Altay Erol - Türk mimar
Altay Martı - Türk hekim, karikatürist ve yazar
Altay Sersenulı Amanjolov - Kazak Türkolog
Altay Utkan - Türk bürokrat
Altay Yavuzaslan - Türk eski futbolcu
Aslı Altaylar - Türk dizi ve film oyucusu
Ayfer Akansel Altay - Türk çevirmen
Cemil Altay - Türk siyasetçi
Çetin Altay - Türk oyuncu
Engin Altay - Türk siyasetçi
Fahrettin Altay - Türk asker ve siyasetçi
Fethi Altay - Türk siyasetçi, eğitmen, denetçi, kontrolör ve şeftir
Halife Altay - Kazak Türklerinden yazar, din ve sosyal bilimci
Hasan Altay - Türk siyasetçi
Kadri Altay - Türk siyasetçi
Mehmet Altay - Türk siyasetçi
Orhan Altay - Türk futbolcu
Selin Altay - Türk oyuncu
Seray Altay - Türk millî voleybolcu

Altay (tank) - Türk ana muharebe tankı
Altay Havalimanı - Altay İli'nde havalimanı.
Altay Han - Türk dağ tanrısı.

Altıncı Koalisyon Savaşında (1813–1814), Avusturya, Prusya, Rusya, Birleşik Krallık, Portekiz, İsveç, İspanya ve birkaç Alman Devleti, Fransa'yı yenerek Napolyon Bonapart'ı Elba'ya sürgüne gönderdi. Napolyon'un başarısızlıkla sonuçlanan Rusya Seferi sonrası, kıtasal güçler Rusya, Britanya, Portekiz ve İspanya, Fransa'ya karşı birlik oldu. Ordularını yeniden düzenleyen koalisyon üyeleri, 1813'te Napolyon'u Almanya'dan çıkardı ve 1814'te Fransa'yı işgal ederek Napolyon'un tahttan çekilmesini ve Bourbon Restorasyonu'nu zorladılar.
Bu savaşta iki buçuk milyon asker savaştı ve 1812 Rusya seferiyle birlikte toplam ölü sayısı iki milyona yaklaştı. Altıncı Koalisyon Savaşı, Lützen, Bautzen, Dresden ve Napolyon Savaşları'nın en büyük muharebesi Leipzig Muharebesi'ni (Uluslar Muharebesi olarak da bilinir) içerir.

Altıncı Koalisyon Savaşı hakkında tarihî e-kitaplar (Almanca)

Amazon yağmur ormanları, Amazon Havzası'nın çoğunu kaplayan bir yağmur ormanıdır.

Güney Amerika'da yaklaşık beş buçuk milyon kilometrekarelik bir alanı kaplar. Brezilya, Peru, Kolombiya, Venezuela, Ekvador, Bolivya, Guyana, Surinam ve Fransız Guyanası olmak üzere dokuz ülkenin sınırları içerisinde bulunur. Ormanların %60'ı Brezilya, %13'ü Peru sınırları içerisindedir.

Amazon ormanları dünyada kalan yağmur ormanlarının yarısından fazlasını oluşturur ve dünyanın en büyük ormanıdır. Amazon ormanları, dünyadaki su kaynaklarının yüzde 20'sini oluşturur. Amazon ormanlarının en büyük özelliklerinden biri, atmosferdeki oksijen ve karbondioksit dengesini korumasıdır. Dünyadaki hayvanların çoğunun ihtiyaç duyduğu oksijenin bitkilerin ürettiği kısmının %20'si Amazon ormanlarında üretilmektedir.

Amazon Ormanları içerisinde 40.000 ağaç çeşidi, 2.000 kuş çeşidi ve memeli hayvan, 2.200 balık çeşidi ile 128.843 çeşit omurgasız hayvan bulunur ve bu nedenle dünya üzerinde en fazla türe sahip olan ormandır. Dünyadaki hayvan ve bitki türlerinin de yüzde 10'unu barındıran Amazonlar, 8 ayrı Güney Amerika ülkesinde yaşayan 400'den fazla yerli kabileye de ev sahipliği yapıyor.
Denizde yaşamayan tek denizineği türü olan amazon denizineği gibi çok sayıda endemik hayvan ve bitki barındırmaktadır.

Amazon Ormanları'ndaki ormansızlaşmanın ana kaynakları insan yerleşimi ve arazilerin genişletilmesidir. 2018 itibarıyla Amazon yağmur ormanlarının yaklaşık %17'si zaten yok edilmiş durumdadır. Bilim insanları, yok edilen alanın %20-25 oranına ulaştığında, artık doğu, güney ve orta Amazon Ormanları'nın orman dışı ekosistemlere, bozulmuş savanlara dönüşmesi için kritik eşike varılmış olacağını göstermektedir.
1991 ve 2000 yılları arasında, Amazon'da kaybedilen toplam orman alanı 415.000 km²'den 587.000 km²'ye yükseldi ve kaybolan ormanın çoğu sığırların otlak alanı (ranç) haline geldi. Amazon'da önceden ormanlaştırılmış arazinin yüzde yetmişi ve 1970'ten beri ormansızlaştırılmış arazinin yüzde 91'i hayvancılık meraları için kullanılmıştır.
Çevre savunucuları, bölgenin ekonomik kalkınması adına ormanı yok etmek için yasadışı tomrukçular, madenciler ve arazi spekülatörlerini cesaretlendirdiği için Brezilya devlet başkanı Jair Bolsonaro’yu sorumlu tutuyor. Bolsonaro ise, bölgeyi yoksulluktan kurtarmanın bir yolu olarak korunmuş rezervlerde madencilik ve çiftçiliği teşvik etmeyi savunuyor.

2019'un ilk 8 ayında, Brezilya'da -yarısından fazlası Amazon bölgesinde olmak üzere- 72.843 yangın meydana geldi. Ağustos 2019'da rekor sayıda yangın çıktı. Brezilya Amazonundaki ormansızlaşma, 2018'in aynı ayına kıyasla Haziran 2019'da %88'den fazla arttı.
2019 Amazon orman yangınları küresel ölçekte bir kez daha dikkatleri bölge üzerinde topladı. 11 Ağustos 2019'da Brezilya'nın en çok bakir yağmur ormanı alanına sahip ve en büyük eyaleti olan Amazonas, olağanüstü hâl ilan etti. Yalnız 2019’un Ağustos ayında 30.900 yangın yaşandı.
Resmî veriler, Brezilya'daki yangınların sayısının 2020'nin Temmuz ayında, bir önceki yılın aynı dönemine oranla %28 arttığını gösterdi.

Amazon İşbirliği Antlaşması Örgütü
Atlas Ormanları
Brezilya Kızılderilileri
Rainforest Alliance

Journey into Amazonia 5 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Amazon: The World's Largest Rainforest 13 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
WWF in the Amazon rainforest 1 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Amazonia.org.br Good daily updated Amazon information database on the web, held by Friends of The Earth – Brazilian Amazon.
11 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Sustainable Development in the Extractive Reserve of the Baixo Rio Branco – Rio Jauaperi – Brazilian Amazon.
Amazon Rainforest News Original news updates on the Amazon.
Amazon-Rainforest.org 23 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Information about the Amazon rainforest, its people, places of interest, and how everyone can help.
Conference: Climate change and the fate of the Amazon. Podcasts of talks given at Oriel College, University of Oxford, 20-22 March 2007.
Amazon'da 27 Mart 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ölü kambur balina yavrusu.

Amerika Birleşik Devletleri-Rusya ilişkileri (İngilizce: Russia–United States relations; Rusça: Российско-американские отношения), dünyanın en güçlü iki ülkesi olan Amerika Birleşik Devletleri ile Rusya arasındaki ikili ilişkiyi ifade eder. Amerika Birleşik Devletleri ve Rusya diplomatik ve ticari ilişkilerini sürdürüyor. Rusya Devlet Başkanı Boris Yeltsin (1991-99) döneminde, 1999 baharında NATO’nun Yugoslavya Federal Cumhuriyeti’ni bombalamasına kadar ilişkiler genel olarak sıcaktı ve o zamandan beri önemli ölçüde kötüleşti. 2014 yılında ilişkiler, Ukrayna krizi, Rusya'nın 2014'te Kırım'ı ilhak etmesi, Rusya'nın Suriye İç Savaşı'na askeri müdahalesi ile ilgili farklılıklar ve 2016'nın sonundan itibaren Rusya'nın 2016 ve 2020 ABD seçimlerine müdahalesi iddiasıyla biraz kötüleşti.
Rusya'nın 2022'de Ukrayna'yı işgal etmesinin ardından ilişkiler, Soğuk Savaş'tan bu yana en düşük noktasına ulaştı. 2014'ten bu yana uygulanan karşılıklı yaptırımlar, işgalin ardından ABD ve müttefikleri tarafından devlet bankaları ve oligarklara karşı önemli ölçüde genişletildi.

Rusya İmparatorluğu ile yeni Amerika Birleşik Devletleri arasındaki resmi temaslar 1776'da başladı. Rusya, Amerikan Devrimi (1765-1783) sırasında resmen tarafsız olsa da, ABD'yi destekledi.
Tam teşekküllü diplomatik ilişkiler 1809'da kuruldu. 1863'te Amerikan İç Savaşı sırasında (1861-1865), Rus Donanması'nın Atlantik ve Pasifik filoları sırasıyla New York ve San Francisco'daki Amerikan limanlarında kışladı. Bazı tarihçiler, bu ziyareti, Fransa ve İngiltere'yi Konfederasyon tarafında savaşa girmekten caydıran önemli bir faktör olarak görüyorlar. Uzun yıllar boyunca, Amerikan İç Savaşı sırasında Rusya'nın Konfederasyona karşı Birliği desteklediğine dair bir efsane varlığını sürdürdü. Aslında Rusya kesinlikle tarafsızdı. Efsane Amerikan Dışişleri Bakanlığı tarafından İngilizleri Amerikan potansiyel gücü konusunda yanıltmak için icat edildi. Rusya, Alaska'da yerlilere misyonerlerle birlikte küçük bir kürk ticareti işletmesi yürüttü. 1861'de işletme para kaybetti, Amerikalıları kışkırtmakla tehdit etti ve İngiltere tarafından savunulamadı. 1867'deki Alaska ABD'ye 7.2 milyon dolara satıldı ve böylece iki ülke arasında bugün hala var olan ortak bir deniz sınırı oluşturuldu. 19. yüzyılın sonlarında, Amerikan kamuoyu, Rus İmparatorluğu'ndaki Yahudi karşıtı pogromların raporları karşısında şok oldu. Bu, Amerikan muhalefetinin 1917'de müttefiki olarak Rusya ile Almanya'ya karşı savaşa girmesi kadar geç bir faktördü. Amerikan Başkanı Theodore Roosevelt'in aracılık ettiği Portsmouth Antlaşması (1905), Rus-Japon Savaşı'nı sona erdirdi.
1820'den 1917'ye kadar, ABD'ye Rus İmparatorluğu'ndan yaklaşık 3,3 milyon göçmen geldi. Çoğu Yahudi veya Polonyalıydı; sadece 100.000'i etnik Rus'tu.

ABD, Ağustos 1918'den beri Rus İç Savaşı sırasında Bolşeviklere karşı müttefiklerin askeri müdahalesine katılarak Rusya'nın Uzak Doğu'sunda faaliyet gösterdi. Bolşeviklerin İç Savaşta kazandığı zaferin ve 1922 sonunda Sovyetler Birliği'nin (SSCB) kurulmasının ardından, ABD, ticari ve ekonomik bağları geliştirirken, Sovyet hükûmetini resmen tanımayı reddeden son büyük dünya gücü oldu. ABD ve SSCB Kasım 1933'te diplomatik ilişkiler kurdu.
Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği, İkinci Dünya Savaşı sırasında Mihver güçlerine karşı dört büyük Müttefik arasındaydı. 1947'de Soğuk Savaş'ın başlamasının ardından Kuzey Atlantik Antlaşması, ABD, Kanada ve birkaç Batı Avrupa ülkesi tarafından 4 Nisan 1949'da Washington DC'de Sovyetler Birliği'ne karşı güvenliği sağlamak için Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü'nü (NATO) kuran bir antlaşma imzalandı.
ABD ile Sovyet Rusya arasındaki ilk ikili anlaşma, Haziran 1964'te Moskova'da imzalanan bir konsolosluk sözleşmesiydi. 1975'te Helsinki Nihai Senedi, SSCB ve ABD de dahil olmak üzere çok sayıda ülke tarafından imzalandı ve bu antlaşma bağlayıcı bir hukuki güce sahip olmasa da, ABD öncülüğündeki Batı'nın Sovyetler Birliği'nin Doğu Avrupa'daki hakimiyetini tanımasını ve 1940'ta yürürlüğe giren Estonya, Letonya ve Litvanya'nın Sovyet ilhakını kabul etmesini etkili bir şekilde ifade ediyordu. Senet, Soğuk Savaş'ın sonradan sona ermesinde rol oynamaya başladı.
1970'lerde - 1980'lerde, SSCB ve ABD, Anti-Balistik Füze Anlaşması (1972), iki Stratejik Silahın Sınırlandırılması Anlaşması, Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Anlaşması (1987) gibi bir dizi silah kontrol anlaşması imzaladı; Temmuz 1991'de Stratejik Silahların Azaltılması Anlaşması imzalandı.
1980'lerin sonlarında, Doğu Avrupa ülkeleri Mihail Gorbaçov yönetimindeki Sovyet kontrolünün gevşetilmesinden yararlandı ve komünist yönetimden kopmaya başladı. SSCB'nin son yıllarında ilişkiler büyük ölçüde gelişti.
3 Aralık 1989'da Gorbaçov ve ABD başkanı George H. W. Bush, Malta Zirvesi'nde Soğuk Savaş'ın bittiğini ilan ettiler.

25 Aralık 1991'de Komünizmin feshedilmesiyle, Sovyetler Birliği dağıldı ve Bağımsız Devletler Topluluğu, 15 eski Sovyet kurucu cumhuriyetinden 12'si tarafından üç Baltık devletini dışarıda bırakarak gevşek bir birlik oluşturuldu. Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti, Rusya oldu. Artık, SSCB'nin BM Güvenlik Konseyi kalıcı üyeliğini miras alan ve SSCB'nin halefi olan bağımsız bir devletti.
Washington'un Rusya konusunda baş uzmanı olan Strobe Talbott, Clinton'ın Rusya Devlet Başkanı Boris Yeltsin ile anlaştığını savundu:

Gore'un, Yeltsin'in en uzun süredir hizmet veren başbakanı Viktor Çernomırdin ile geliştirdiği kanal ile desteklenen Clinton ve Yeltsin arasındaki kişisel diplomasi, Rusya'nın soğuk savaş sonrası dünyasındaki rolü konusundaki anlaşmazlıkları çözen veya hafifleten yarım düzine önemli anlayışa yol açtı. İki başkan, Rus roket parçalarının Hindistan'a satışını durdurmaya yönelik anlaşmaların başındaki müzakerecilerdi; Ukrayna'nın egemenliği ve güvenliğine ilişkin Rus güvencesi karşılığında, Sovyet döneminden kalma nükleer füzeleri Ukrayna'dan kaldırmak; Rus birliklerini Baltık ülkelerinden geri çekmek; Rusya ile genişleyen bir NATO arasındaki işbirliğini kurumsallaştırmak; Baltık devletlerinin ittifaka katılmaları için zemin hazırlamak; ve Rus ordusunun Balkan barışını korumaya ve Rus diplomasisinin NATO'nun Sırbistan'a karşı hava savaşının çözümüne katılımını sağlamak.
Yeltsin ile George H. W. Bush ve Bill Clinton yönetimleri arasındaki ilişkiler iyi başladı, ancak 1997'den sonra kötüleşti. Yeltsin ve Dışişleri Bakanı Andrey Kozırev, Rusya'nın demokratik uluslar ailesine tam üyeliğine yüksek öncelik verdi. Amerika Birleşik Devletleri'nin ortağı olmak istediler. Ülkelerinde demokratik kurumlar ve serbest piyasa kapitalist sistemi yaratmaya çalıştılar. 1993 yılında taraflar, kıtalararası balistik füzelerde (ICBM'ler) birden fazla bağımsız olarak hedeflenebilir yeniden giriş araçlarının (MIRV'ler) kullanımını yasaklamak için tasarlanan START II silah kontrol anlaşmasını imzaladılar; antlaşma sonunda her iki ülke tarafından da onaylandı, ancak hiçbir zaman uygulanmadı ve ABD'nin 1972 Anti-Balistik Füze Anlaşması'ndan çekilmesinin ardından 2002'de resmi olarak terk edildi.
Clinton ve Yeltsin kişisel olarak arkadaş canlısıydı. Washington, Rusya'da liberal bir kapitalist sisteme hızlı geçişi teşvik etti. Clinton destek sağlamaya çalıştı, ancak 3 milyar dolardan az para sağladı. 1940'lardaki Marshall Planı'nın farkında olan Ruslar, çok daha büyük meblağlara güvenmişlerdi. Gerçek öfke, Doğu Avrupa'da NATO üyeliğinin hızla artmasıyla ateşlendi. Soğuk Savaş sona erdiğinde, Ruslar NATO'nun orijinal rolüne artık ihtiyaç olmadığını hissettiler. Doğuya doğru dramatik genişlemesinin NATO'nun Rusya'nın hedeflerini kontrol altına almadaki tarihsel rolünün artması anlamına geldiğinden korkuluyordu.

Rusya, Mart 1999'da Kosova konusunda Sırbistan ve Karadağ'a yönelik ABD öncülüğündeki NATO askeri operasyonuna şiddetle karşı çıktı. Aralık 1999'da, Çin'i ziyaret ederken, Başkan Yeltsin, Clinton'a Rusya'nın Çeçenya'daki taktiklerini eleştirdiği için (İkinci Çeçen Savaşı'nın başlangıcında) sözlü olarak saldırdı ve Rusya'nın nükleer güç olarak kaldığını vurguladı.

2001'de, 11 Eylül'deki saldırılara yanıt olarak, yeni Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin hızlı bir şekilde güçlü desteğini açıkladı. Rusya'ya karşı terörizm zaten Putin'in gündeminin üst sıralarındaydı ve El Kaide teröristlerini barındıran Taliban'ı yok etmek için Amerika/NATO'nun Afganistan'ı işgalini destekleyerek ortak bir zemin buldu. Ancak 2002 yılına kadar iki ülke anlaşmazlıklarını tırmandırıyordu. Rusya uluslararası ilişkilerde daha iddialı hale geldi; George W. Bush, dış politikada giderek tek taraflı bir rota belirledi.
2002'de ABD, füze savunma sistemi planlarında ilerlemek için Balistik Füze Antlaşması'ndan çekildi. Putin kararı bir hata olarak nitelendirdi. Rusya, 2003 Irak işgaline şiddetle karşı çıktı, ancak Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde veto hakkını kullanmadı. Rusya, NATO'nun eski Doğu Bloku'na doğru genişlemesini ve ABD'nin Orta Asya petrol ve doğalgazına erişim sağlama çabalarını Rusya'nın etki alanına potansiyel olarak düşmanca bir saldırı olarak görüyor. Rus liderliği, 2003'te Gürcistan'daki Gül Devrimi ve 2004'te Ukrayna'daki Turuncu Devrim sırasında Rus karşıtı isyanları teşvik etmekle ABD'li yetkilileri suçladı. Putin, Rusya'nın tarihi ilgi alanına izinsiz girişler gördü.

Mart 2007'de ABD, Çek Cumhuriyeti'nde bir radar istasyonu ile birlikte Polonya'da bir anti-balistik füze savunma tesisi inşa etme planlarını duyurdu. Her iki ülke de eski Varşova Paktı üyeleriydi ve her ikisi de Komünizmi ve Rus müdahalesini reddetmişlerdi. ABD'li yetkililer, sistemin ABD ve Avrupa'yı İran veya Kuzey Kore'nin olası nükleer füze saldırılarından korumayı amaçladığını söyledi. Ancak Rusya, yeni sistemi potansiyel bir tehdit olarak gördü ve buna karşılık olarak, herhangi bir savunma sistemini yenebileceğini iddia ettiği uzun menzilli kıtalararası balistik bir füze olan RS-24'ü test etti. Putin, ABD'yi bu yeni gerilimlerin Avrupa'yı bir barut fıçısına dönüştürebileceği konusunda uyardı. 3 Haziran 2007'de Putin,

Andrey Andreyeviç Voznesenski (Rusça: Андре́й Андре́евич Вознесе́нский; d. 12 Mayıs 1933, Moskova - ö. 1 Haziran 2010, Moskova) Rus şair.

Vladimir kentinde geçirdiği çocukluğu sırasında babasının 1941'de, kuşatma altındaki Leningrad'da fabrikaların sökülmesinde görev alması üzerine, annesi ve kız kardeşiyle birlikte Ural Dağlarındaki Kurgan'a gitti. Önce Güzel Sanatlar sonra Mimarlık eğitimi aldığı Moskova Mimarlık Enstitüsü'nden 1957'de mezun oldu.
OZA adlı uzun şiiriyle Türkiye'de de oldukça iyi bilinen bir şairdir.
Vosnesenski, Hlebnikov, Pasternak ve Mayakovski sonrası kuşağın en belirgin ve özgün Rus şairidir. Sovyet yöneticileri tarafından sık sık yeteneğini kötüye kullanmakla suçlanmış ve 1960'larda stadyumları dolduran kalabalıklar önünde kovboy çizmeleriyle yaptığı şiir gösterileri yasaklanmış olan Sovyet komünist rejiminin muhalif seslerindendir. Voznesenski ile birlikte Boris Slutski ve Bella Ahmadulina'nın katıldığı 1962 yılında Moskava'nın Luzhniki Stadyumu'nda düzenlenen şiir okumasına 14.000 kişi katılmıştır.
Şiiri tarz olarak Amerikan Beat kuşağı şiirleriyle benzerlikler gösterir. Bu nedenle de o dönemin Amerika şairleriyle ve şiirseverleriyle de iyi diyaloglar kurabilmiştir.
1995 yılında verilen 1.Uluslararası Nazım Hikmet Şiir Ödülü Jürisi'nde; John Berger (İngiltere), Cevat Çapan, Memet Fuat, Selahattin Hilav, Henrik Nodbrandt (Danimarka), Titos Patrikios (Yunanistan) ile birlikte yer aldı.
30 Haziran 2004'te Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, zamanında komünist otorite ile çatışan, Sovyet döneminin popüler ozanı Andray Vosnesenki'ye törenle Devlet Madalyası taktı.
1 Haziran 2010 tarihinde 77 yaşında Moskova'da yaşama veda etti.

Voznesenski, Rus şiir diline yeni bir soluk, bir canlılık getirirken, bir yandan şiir dilindeki ses öğesi, anlam yakınlıklarından yararlanıp, imgeleri kullanış biçimiyle Pasternak'a, öte yandan şiirlerindeki toplumsal içerik ve dili argoya varıncaya kadar ustaca ve gözüpek biçimde kullanışı ile Mayakovski geleneğine bağlanır.

Mastera (Ustalar 1959)
Mozaika (Mozaik 1960)
Parabola (Paraboller 1960)
Akhillesogo serdtse (Aşil Yüreğim 1963)
Avtoportret (Kendi Portrem 1963)
Treugolnaya gruşa (Üç Köşeli Armut 1962)
Antimiri (Karşı Dünyalar 1964)
Vıpusti ptitsu! (Kuşu Salıverin! 1974)
Soblazn (Baştan Çıkarma 1978)

1978 Sovyetler Birliği Devlet Ödülü
1983 Kızıl Bayrak İşçi Nişanı
1984 Struga Şiir Festivali Altın Çelenk Ödülü (Makedonya)
15 Ocak 2004 Anavatan için Liyakat Nişanı 3. derece
5 Mayıs 2008 Anavatan için Liyakat Nişanı 2. derece
23 Aralık 2008, Rusya Devlet Başkanı Dmitri Medvedev tarafından Kremlin'de verilen Devlet Ödülü

Oza (Çev: Mehmet H. Doğan, Turgay Gönenç) Ada Yayınları
Oza (Çev: Ülker İnce) Ve Yayınevi
Andrey Voznesenski Şiirler (Çev: Mehmet H. Doğan) İyi Şeyler Yayıncılık
Göğü Okuyorum (Çev: Gertrude Durusov, Mirbatır Husanov, Ahmet Necdet) Artshop Yayıncılık
Telefon Kulübesi (Çev: Gertrude Durusov, Mirbatır Husanov, Ahmet Necdet) Broy Yayınevi

"Andrey Voznesenski: Oza", Ahmet Ada
"Oza", Emrah Yolcu
"Oza", Andrey Voznesenski, kitap 16 Ocak 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Anna Ahmatova (Rusça: А́нна Ахма́това, gerçek isim: А́нна Андре́евна Горе́нко) (23 Haziran 1889 - 5 Mart 1966), yarım yüzyıl boyunca romantik ve duygusal St-Petersburg geleneğinin en önemli temsilcisi Rus şair.
Ahmatova'nın çalışma alanı, kısa lirik şiirleri evrenselleştirmekti. 1935-1940 arasında Stalinist terör olarak bilinen dönemde Requem adlı trajik şaheseriyle öne çıktı. Eserlerinde Stalinizm gölgesinde yaşayan yaratıcı kadınların kaderini, zaman ve anı olarak türlü temalarla anlatır.

Odessa'da Bolşoy Fontan'da doğdu. Anne ve babası 1905'te ayrıldığı için mutlu bir çocukluk geçirmedi. Kiev, Tsarskoe Selo ve St. Petersburg'da Smolni Enstitüsü'nde eğitim aldı. 11 yaşında şiir yazmaya başladı ve Racine, Puşkin ve Baratinski gibi şairlerden esinlendi. Babası şairliğin isimlerinin saygıdeğerliğine gölge düşüreceğine inandığı için Tatar olan büyük annesinine ait Ahmatova soyadını kullandı.
O zamanki Rus erkek şairlerin çoğu Ahmatova'ya olan aşklarını ilan etmişlerdir, o ise Osip Mandelştam'ın ilgisine karşılık vermiştir. Osip Mandelstam'ın karısı Nadejda Mandelştam daha sonra Hope Against Hope adlı otobiyografisinde Ahmatova'yı affetmiştir. 1910 yılında genç şair Nikolay Gumilyov ile evlenmiştir. Kocası Ahmatova'nın şiirlerini ciddiye almadı. Ahmatova, Aleksander Blok'un kocasının şiirlerini tercih ettiğini öğrendiğinde sarsıldı. Oğulları Lev Gumilyov 1912 yılında dünyaya geldi ve Neo Avrasyacı ünlü bir tarihçi oldu.

1912'de ilk derlemesi Akşam'ı yayınladı.
1914'te ikinci derlemesi Tespih yayınlana kadar "Ahmatova'dan sonra" binlerce kadının şiirini oluşturdu. Erken şiirleri genellikle, bir adamı ve bir kadını resmeder. Onların ilişkisinin en acı, muğlak anlarını kapsamaktadır. Böyle parçalar çok örnek alındı, sonra Nabokov ve diğerleri tarafından taklit edildi. Ahmatova, şöyle söyler: "Ben, bizim kadınlarımıza nasıl konuşulması gerektiğini öğrettim, ama onları sessizleştirmenin nasıl olacağını bilmem".
Kocasıyla birlikte Akmeist şairler isimli bir gruba katılan Ahmatova bu çevrede büyük bir şöhrete kavuştu. Rus şiir tarihinde bilindik; çağın başlıkları olan "Neva'nın Kraliçesi" ve "Gümüş çağın ruhu", O'nunla aristokratik biçim ve sanatsal bir bütünlük kazandı. Çok yıllar sonra yaşamının uzun bir bölümünü kapsayan ve en uzun eseri olan "Kahraman olmadan şiir"i Puşkin'in Yevgeni Onegin romanından esinlendiğini belirtecekti.

Eşi Nikolay Gumilyov Sovyetler'e karşı anti faaliyetlerde bulunduğu gerekçesiyle 1921'de kurşuna dizildi. Bu evliliğinden 1912 yılında Lev Gumilyov olmuştur. Önce ünlü bir Asurolojist olan Vladimir Şileyko ve sonra Stalinist Gulag kamplarında ölen sanat tarihçisi Nikolay Punin ile evlendi. Evli edebiyatçı Boris Pasternak'in tekliflerini geri çevirdi.
1922'den sonra, Ahmatova, kapitalist bir öğe olarak mahkûm edildi ve 1925'ten 1940'a kadar şiirlerinin yayınlanması yasaklandı. Dönem dönem Puşkin'den bazı parlak denemelerde dahil olmak üzere, Leopardi denemelerini çevirerek geçimini sağladı. Onun arkadaşlarının hepsi, ya göç etti ya da yok edildi.
1946 yılında Stalin'in ortağı ve kültür bakanı Andrei Jdanov, Ahmatova'nın Isaiah Berlin'i ziyaret ettiğini öğrendi ve alenen "yarısı fahişe, yarısı rahibe" olarak etiketleyip, şiirlerinin yayımlanmasını yasakladı. Daha sonra açlıktan ölmeye mahkûm etmek ile eşdeğer olan Yazarlar Birliğinden çıkarma girişiminde bulunuldu. Oğlu "Stalinist Gulag"ta gençliğini harcadı ve hatta tahliyesini emniyete almak için Stalin'i öven birkaç şiir yayımladı. İlişkileri hep gergin olarak devam etti. 
Resmen yokolmasına rağmen; eserleri sözlü olarak ve hatta samizdatla el altından bilinmeye devam etti.

Anna Ahmatova: şiirleri (1983)
Anno Domini MCMXXI 27 Kasım 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (1922) - rus
Evening 23 Aralık 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (1912) - rus
Plantain 5 Ocak 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (1921)
Ahmatova şiirleri (1967)
Rosary (1914)
Seçilmiş şiirler(1976 )
Seçilmiş şiirler (1989 )
Anna Ahmatova'nın tüm şiirleri (1990 )
Anna Ahmatova'dan oniki şiir (1985)
Beyaz Sürü (1914)
Rabindranath Tagore'dan 8 bölümlük bir derleme çalışmasının Rusçaya çevirisini yaptı. 
Ahmatova'nın birçok şiiri, Suman Pokhrel tarafından Nepali diline çevrildi ve "Manpareka Kehi Kavita - 2018" adlı antolojide bir araya getirildi. Ayrıca, bu çevrilen eserler çeşitli basılı ve çevrimiçi edebi dergilerde sergilenmiştir.

Feinstein, Elaine. Anna of all the Russias: A life of Anna Akhmatova. London: Weidenfeld & Nicolson, 2005 (ISBN 0-297-64309-6); N.Y.: Alfred A. Knopf, 2006 (ISBN 1-4000-4089-2).
Poem Without a Hero & Selected Poems, trans. Lenore Mayhew and William McNaughton (Oberlin College Press, 1989), ISBN 0-932440-51-7

Akhmatova website with biography, video
Anna Akhmatova  Bio and Poetry
The Obverse of Stalinism: Akhmatova's self-serving charisma of selflessness by Alexander Zholkovsky
Akhmatova: brief biography, Requiem, links 30 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Биография Анны Ахматовой 24 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - rus

Anna Jurjevna Netrebko, (Анна Юрьевна Нетребко), (d. 18 Eylül 1971 Krasnodar, Rusya) Avusturya vatandaşlığı da bulunan Rus soprano, opera sanatçısı.

18 Eylül 1971 tarihinde Rusya'da doğdu. St Petersburg Konservatuvarı öğrencisiyken okul masraflarına katkıda bulunmak için  Mariinsky Tiyatrosu'nda temizlikçi olarak çalışmıştır. Daha sonra aynı tiyatroda göreve başlamıştır. İlk hocaları Tamara Noviçenko, Renata Scotto ve Valeri Gergiev'dir. Özellikle orkestra şefi Valeri Gergiev onu keşfetmiş ve ses hocalığını yapmıştır. Onun yönlendirmesi ile ilk büyük rolünü 22 yaşında Mariinsky Tiyatrosu'nda Figaro’nun Düğünü operasında Susanna rolüyle üstlenmiştir. Daha sonra Kirov Opera'sında, La Sonnambula 'da Amina; Die Zauberflöte 'da Pamina, Sevil Berberi 'da Rosina ve Lucia di Lammermoor 'da Lucia gibi pek çok önemli rolde bulunmuştur.
1995 yılında, 24 yaşında iken San Francisco Operası'nda Ruslan and Lyudmila ile ABD'de ilk kez sahneye çıkı. Buradaki başarılı performansı ile San Francisco'da sıklıkla konuk sanatçı olarak sahne almıştır. Ünü yayıldıkça ABD'deki diğer şehirlerde Prokofiev'un Savaş ve Barış'ında Natasha rolü gibi önemli rollerde şarkı söyledi. Netrebko'nun bu şehirlerdeki en başarılı performansları Rigoletto 'daki Gilda rolü, La Bohème 'deki Musetta rolü ve I Capuleti e i Montecchi 'deki Giulietta ile göstermiştir.
2002'de Savaş ve Barış 'ın galası ile New York'taki Metropolitan Opera'da ilk kez sahne aldı. Aynı yıl, Salzburg Festival'inde Nikolaus Harnoncourt yönetiminde ilk kez Wolfgang Amadeus Mozart'ın "Don Giovanni" eserinden Donna Anna'sını seslendirdi. Aynı zamanda Rusya Çocuk Esirgeme Kurumuna deste amaçlı sahne aldı.
2003 yılında Münih'te Verdi'nin La Traviata 'sında Violetta rolü ile, Los Angeles Operası'nda Lucia di Lammermoor 'da başrolü ile ve Londra'da Britanya Kraliyet Opera'sında Donna Anna ile performans gösterdi. Bu yıl içinde ilk stüdyo albümü olan Opera Arias 'ı çıkardı ve albüm en çok satan klasik albümler arasına girdi. Ertesi yıl ikinci albümü Sempre Libera 'yı çıkardı. 2005'te Rolando Villazón ile birlikte seslendirdiği Romeo ve Jülyet ile çok olumlu tepkiler aldı. Aynı yıl Salzburg Festival'inde Carlo Rizzi yönetiminde ve yine Villazón ile birlikte La Traviata 'da Violetta Valéry rolündeydi. 2007 yılında Metropolitan Opera'sında Vincenzo Bellini'nin I Puritani adlı eserinde Elvira karakteri ile sahneye çıktı.
2006 Mart ayında Netrebko, Avusturya vatandaşlığını aldı. Bir Avusturya dergisine verdiği röportajda yaşamını Viyana ve Salzburg'da sürdüreceğini açıkladı. Bunun üzerinde Rusya'dan olumsuz tepkiler aldı.
2006 yılında Valery Gergiev yönetiminde Mariinsky Tiyatro Orkestrası eşliğinde ilk Rusça albümü çıktı. İlginç bir şekilde bu albüm Almanya pop listelerinde ilk 10'a girdi. 2007 yılı Mart ayında Rolando Villazón'la düetlerinden oluşan bir başka CD piyasaya çıktı.
Mart 2007'de, Netrebko Avusturya'daki Uluslararası Çocuk Köyleri Birliği (SOS Children's Village)'ne elçi olacağını ve Rusya'daki Tomilino köyüne sporsor olacağını açıkladı.
Anna Netrebko, TIME dergisinin her yıl belirlediği dünyayı en çok etkileyen kişilerin listesi olan Time 100 listesinde 2007 yılında 3. sırada yer aldı.
2014 Kış Olimpiyat oyunlarının açılışında Olimpiyat millî marşını seslendirmiştir.

2003 Opera Aryaları
2004 Sempre Libera
2005 Violetta – La Traviata'dan Arya ve düetler
2005 La Traviata
2006 Mozart Albümü
2006 The Russian Album
2007 Duets - (Rolando Villazon ile)
2007 Le Nozze di Figaro (Figaro'nun Düğünü)- 2006 Salzburg Festivalinden canlı kayıt
2008 Souvenirs
2008 La Bohème

1995 "Ruslan and Lyudmila" Lyudmila rolü, Mariinsky Theatre;St. Petersburg..V.Gergiev
2002 Portre "The Woman, The Voice"
2006 La Traviata Violetta Valery rolünde, 2005 Salzburg Festivali'nden canlı kayıt
2006 "L'Elisir d'Amore" (Aşk iksiri), Adina rolünde, Viyana devlet operası, 2005
2006 Das Waldbühnenkonzert aus Berlin, A. Netrebko, R.Villazón, P.Domingo
2007 Le Nozze di Figaro (Figaro'nun Düğünü)- Susanna rolünde, Salzburg Festivalinden canlı kayıt, 2007
2009 La Bohème Mimi rolünde (Opera filmi 2008, R. Villazón ile; Yönetmen: Robert Dornhelm)

Resmi sitesi
Hayran sitesi 16 Aralık 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Anna Pavlova (Rusça: А́нна Па́влова; 12 Şubat [E.U. 31 Ocak] 1881 – 23 Ocak 1931), 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarına damgasını vurmuş bir Rus balerindir. Pavlova klasik bale tarihinin en iyi balerinlerinden olarak gösterilir, Rus İmparatorluk Balesi'nin ve Sergey Dyagilev'in Paris'te kurduğu Ballets Russes topluluğunun en tanınmış baş balerinidir. Pavlova, en çok Kuğunun Ölümü balesindeki rolüyle tanınmıştır. Ayrıca ekibiyle birlikte ilk defa dünya turnesine çıkan balerindir.

Turnesi kapsamında Lahey'e gittiği sırada Pavlova zatürresi olduğunu ve bu yüzden ameliyat olması gerektiğini, ama bunlara ek olarak ameliyat olursa bir daha asla dans edemeyeceğini belirtmiştir. Bunların üzerine ise "Eğer bir daha dans edemeyeceksem ölmeyi tercih ederim." demiştir. Ameliyat olmayı reddetmiş ve 50. doğum gününden üç hafta önce ölmüştür. Son sözlerini söylediği sırada "Kuğunun Ölümü"ndeki kelebek kostümünü eline almış ve "Son ölçüyü çok yumuşak oyna." demiştir. Bu cümle ise onun son sözleri olmuştur. Öldükten sonra yakılmıştır ve kalıntıları Londra'da muhafaza edilmektedir.

Anna Pavlova in Australia – 1926, 1929 Tours 5 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - programs and ephemera held by the National Library of Australia
Pictures of Anna Pavlova - digitised and held by the National Library of Australia
Creative Quotations from Anna Pavlova 11 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Andros on Ballet
Heroine Worship: Anna Pavlova, The Swan 29 Haziran 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Anna Pavlova on Encyclopaedia Britannica 1 Eylül 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
IMDb'de  Anna Pavlova 
Find a Grave'de Anna Pavlova

Antifaşizm; her türlü faşist ideoloji, politik hareket ve organizasyona karşı olan görüş. Aşırı sol hareketler -anarşizm, sosyalizm ve komünizm gibi- bu hareketin içinde yoğunlukta olur.
1920'li yıllarda Avrupa ülkelerinde başlayan ve II. Dünya Savaşı sırasında ve hemen öncesinde en önemli dönemini yaşayan bu dönemde, Mihver Devletleri'ne karşı II. Dünya Savaşı'nın Müttefiklerini oluşturan birçok ülke ve dünya çapında onlarca direniş hareketi ortaya çıkmıştır. Anti-faşizm, siyasal yelpazenin her noktasındaki hareketlerin bir öğesi olmuş ve anarşizm, komünizm, pasifizm, cumhuriyetçilik, sosyal demokrasi, sosyalizm ve sendikalizm gibi pek çok farklı siyasal görüşün yanı sıra merkezci, muhafazakâr, liberal ve milliyetçi bakış açılarını da benimsemiştir.
Anti-faşist hareketler belirgin bir şekilde ilk olarak İspanya İç Savaşı'nda kendini göstermiştir. Daha sonra II. Dünya Savaşı'nda genelde direniş olarak gözlenmiştir. Almanya'da Nazilere karşı olan genç direniş grubu Beyaz Gül üyeleri antifaşist olduğundan dolayı idama mahkûm edilmişlerdir.

İtalyan faşizmi'nin, yani orijinal faşizmin gelişmesi ve yayılmasıyla, Ulusal Faşist Parti'nin ideolojisi İtalyan komünistleri ve sosyalistleri tarafından giderek daha militan bir muhalefetle karşılandı. Arditi del Popolo ve İtalyan Anarşist Birliği gibi örgütler, 1919 ile 1921 arasında, I. Dünya Savaşı sonrası dönemdeki milliyetçi ve faşist dalgayla mücadele etmek için ortaya çıktı.
Tarihçi Eric Hobsbawm'ın sözleriyle, faşizm gelişip yayıldıkça, İtalyan irredantizmi tarafından tehdit edilen uluslarda (örneğin Balkanlar'da ve özellikle Arnavutluk'ta) bir "sol milliyetçiliği" gelişti. II. Dünya Savaşı'nın patlak vermesinden sonra, Arnavut ve Yugoslav direnişleri antifaşist eylem ve yeraltı direnişinde etkili oldu. Uzlaşmaz milliyetçiliklerin ve sol partizanların bu birleşimi, Avrupa anti-faşizminin en erken köklerini oluşturur. Daha az militan anti-faşizm biçimleri daha sonra ortaya çıktı. 1930'larda Britanya'da "Hristiyanlar - özellikle İngiltere Kilisesi - hem faşizme karşı bir muhalefet dili sağladı hem de anti-faşist eyleme ilham verdi". Fransız filozof Georges Bataille, Friedrich Nietzsche'nin milliyetçilik ve ırkçılığa olan küçümsemesi nedeniyle anti-faşizmin öncüsü olduğuna inanıyordu.
Michael Seidman, geleneksel olarak anti-faşizmin siyasi solun ilgi alanı olarak görüldüğünü ancak son yıllarda bunun sorgulandığını savunur. Seidman, iki tür anti-faşizm tanımlar: devrimci ve karşı-devrimci:

Devrimci anti-faşizm, komünistler ve anarşistler arasında ifade buldu; faşizmi ve kapitalizmi düşman olarak tanımladı ve faşizm ile diğer sağcı otoriterlik biçimleri arasında pek ayrım yapmadı. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra ortadan kalkmadı, ancak Sovyet blokunun resmi ideolojisi olarak kullanıldı ve yeni düşman olarak "faşist" Batı gösterildi.
Karşı-devrimci anti-faşizm doğası gereği çok daha muhafazakârdı; Seidman, Charles de Gaulle ve Winston Churchill'in bunun örneklerini temsil ettiğini ve kitleleri kendi davalarına kazanmaya çalıştıklarını savundu. Karşı-devrimci anti-faşistler, savaş öncesi eski rejimin restorasyonunu veya devamını sağlamayı arzuluyordu ve muhafazakâr anti-faşistler, faşizmin kamusal ve özel alanlar arasındaki ayrımı ortadan kaldırmasından hoşlanmıyordu. Devrimci muadili gibi, İkinci Dünya Savaşı sona erdiğinde faşizmden daha uzun süre varlığını sürdürecekti.
Seidman, bu iki anti-faşizm akımı arasındaki farklılıklara rağmen benzerlikler olduğunu savunuyor. Her ikisi de şiddet içeren yayılmayı faşist projenin içsel bir parçası olarak görüyordu. Her ikisi de Versay Antlaşması'nın Nazizmin yükselişinden sorumlu olduğu iddiasını reddetti ve bunun yerine faşist dinamizmi çatışmanın nedeni olarak gördü. Faşizmin aksine, bu iki tür anti-faşizm hızlı bir zafer değil, güçlü bir düşmana karşı uzun süreli bir mücadele vadediyordu. II. Dünya Savaşı sırasında, her iki anti-faşizm de faşist saldırganlığa kurbanları ikincil bir konuma düşüren bir kahramanlık kültü yaratarak karşılık verdi. Ancak savaştan sonra devrimci ve karşı-devrimci anti-faşizmler arasında çatışma çıktı; Batılı Müttefiklerin zaferi, Batı Avrupa'da liberal demokrasinin eski rejimlerini yeniden kurmalarına olanak tanırken, Doğu Avrupa'daki Sovyet zaferi orada yeni devrimci anti-faşist rejimlerin kurulmasına olanak sağladı.

Üniter Ulusal Kurtuluş Cephesi

Antikomünizm ya da komünizm karşıtlığı, kapitalist görüşlere karşı olan ve aksinin gerçekleşebileceğini öneren komünizm düşüncesine karşı olarak komünist sistem ve görüşlerin yayılımını engelleme çalışmalarıdır. Bununla birlikte Marksist-Leninist politikaların 20. yüzyılda dünya üzerine söz sahibi olması üzerine, bu politikalara karşı olan görüşleri ifade eden bir terimdir.
Başlangıcı fikirsel olarak Karl Marx ve Friedrich Engels'in komünizm ile ilgili düşüncelerini açıkladığı döneme denk gelse de, somut olarak Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti'nin ve yeni sistem arayışı içerisinde olan savaş yorgunu Asya devletlerin katılımıyla 1917-1922 aralığında kurulan Sovyetler Birliği dönemine dayanır. II. Dünya Savaşı öncesi ve savaş sırasında Adolf Hitler ve Benito Mussolini gibi milliyetçi liderler anti-komünist politikalar izlemiş, savaş sonrasında ise Amerika Birleşik Devletleri (ABD) en belirgin karşı çıkışı yaparak NATO'nun kurulmasına ön ayak olmuş ve bütün dünya ülkelerinde antikomünizm faaliyetlerine destek vererek bu eylemlerin birer parçası olmuştur. Bu gelişme üzerine sosyalist ülkeler bir araya gelerek Varşova Paktı adlı askerî ve siyasal birliği oluşturmuştur.
Antikomünist politikalar Avrupa'da hâlen zaman zaman devam etmektedir. Örneğin Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi 25 Ocak 2006 tarihindeki kış oturumunda "totaliter komünist rejimleri kınadığını" açıklamıştır. Bununla birlikte Avrupa Parlamentosu 2008 yılında 23 Ağustos gününü "20. yüzyıl Nazi ve komünist suçlar için Avrupa çapında anma günü" yapma önerisinde bulunmuştur.

"Antikomünizm" ve "Antisosyalizm" kavramları terim olarak 1840'lı yıllarda ilk kez kullanılmaya başlanmıştır. Dönemin mülk sahibi sınıfları ve muhafazakârları, mülkiyetin paylaşılması gerektiğini söyleyenlere karşı bu bu tanımı kullanmıştır. Ardından Karl Marx ve Friedrich Engels'in 1848'de ünlü Komünist Manifesto adlı eserini yayınlaması ve 1848 Devrimleri ile birlikte toplumda yer edinen komünizm düşüncesi, bu sınıflarda korkuya yol açmış ve antikomünist söylemler daha da belirgin hale gelmiştir.
Ardından 1871 yılında gerçekleşen Paris Komünü, bu komünist kalkışmanın ilk örneği sayılır. Komün halkı 2 ay boyunca iktidarı kendi eline almış, daha sonra hükûmet güçleri tarafından bastırılmıştır. Bu olay daha sonra birçok marksist önder tarafından örnek gösterilecektir.
Bununla birlikte aynı yıllarda anarşist düşünürler ile Marx ve komünizm taraftarları arasında bir çekişme bulunmaktaydı. Anarşizmin kuramsal öncülüğünü yapan Prodon ve Bakunin, "devletin ortadan kaldırılması" konusunda, Karl Marx'ı eleştirmiş ve onu despotizm ve otoriterleşme ile suçlamışlardır. Birinci Enternasyonal'in beşinci kongresi olan ünlü Lahey Kongresi'nde Bakunin ve Marx arasında sert tartışmalar geçmiş, Bakunin Marx'ın fikirlerini otoriter olarak değerlendirmiştir. Bunun üzerine anarşist ve komünist gruplar arasında yoğunlaşan tartışmalar çıkmış ve ardından anarşistler dışlanarak kongreden ayrılmak zorunda kalmışlardır. Bu kongre anarşist ve komünist grupların birlikte yer aldığı son kongre özelliği taşır. Marx'ın yakın çalışma arkadaşı ve komünizmin kuramsal kurucuları arasında görülen Friedrich Engels de Otorite Üzerine adlı makalesinde proleter devrimin devlet karşısındaki tutumu konusunda anarşistlerin kongredeki tutumunu kıyasıya eleştirmiştir.

Komünist fikirlere karşıtlığın başlangıcı marksizmin felsefi olarak yeni kuramsallaştığı yıllar olsa da, somut olarak Sovyetler Birliği'nin kuruluş yıllarına dayanmaktadır (1917-1922). I. Dünya Savaşı'ndan çıkmış savaş yorgunu çeşitli halklar, yeni bir sistem arayışı içerisine girmişler ve bu tarihlerde sosyalizm fikirleri işçilerde ve halklarda heyecan uyandırmaya başlamış ve hatta bir kurtuluş yolu olarak görülmüştür. Fakat marksist teorinin karşıt olduğu burjuvazi ve kilise, bu fikre baştan beri cephe almış ve bu görüşü yeryüzünden silmeye çalışmıştır. Örneğin 1920 yılında Papa XV. Benedictus, laiklik içeren bu toplum düzeninin Hristiyan medeniyetinin temellerini zayıflatacağını bildirerek Kutsal Makam aracılığıyla resmî bir açıklama yaparak komünizm akımını kınamıştır. Bununla birlikte zengin toprak sahipleri, şirketler ve eski düzeni isteyen tüm kesimler bu propagandayı desteklemişler, hatta birer parçası olmuşlardır.

Çarlık yanlısı Beyaz Ordu birlikleri, Ekim Devrimi ardından iktidara gelen Bolşeviklerin devirmek için 1917-1922 yılları arasında Rus İç Savaşı'nı başlatmıştır. ABD, Birleşik Krallık, Fransa, Polonya, Japonya gibi ülkelerden finansal destek, silah ve asker yardımı alan Beyaz Ordu birlikleri, Kızıl Ordu mensuplarına ve kendilerine destek vermeyen sivil halka yönelik şiddet ve katliam hareketlerine yönelmişlerdir. Örneğin sadece Arhangelsk’te 8 bin civarında Bolşevik mahkûm idam edilmiş ve yaklaşık 38 bin mahkûm işkence ve hastalıktan hayatını kaybetmiştir. Pravda gazetesinin açıklamasına göre 1918 yılında Bolşevik kurbanların resmi sayısı 30 binin üzerindeydi. Beyaz Terör olarak anılan bu olaylar Sovyet tarihinde "Elit soylu sınıfının destekçilerinin sömürülen yoksul kitlelere yönelik şiddet hareketi" olarak tarif edilmiştir.

Marksist-Leninist felsefenin enternasyonal komünist toplumu hedeflemesi sebebiyle, ortaya çıkışından bu yana uluslararası toplumda büyük etkilere yol açmıştır. Özellikle Komintern, I. Dünya Savaşı'ndan sonra gerek uluslararası komünist dünyaya gerekse komünist partilere öncülük etmiş ve onları yönlendirmiştir. Bununla birlikte 1917'deki Ekim Devrimi sonrasında kurulan Sovyetler Birliği, dünyadaki tüm komünist ayaklanmalara destek vermiş, bununla birlikte sömürgeci ve emperyalist müdahalelere karşı mücadele etmiştir. Kurtuluş Savaşı'nda Sovyetler Birliği-Türkiye ilişkileri bu kapsamda geliştirilen bir ilişkiye örnek teşkil eder. Bu sebeple dünyadaki tüm ayaklanmaların, özellikle de komünist ayaklanmaların Sovyetler Birliği tarafından çıkarıldığı görüşü ortaya çıkmıştır. Örneğin Almanya'da Spartakistler Birliği Ekim Devrimi'nin başarısının ardından birçok ayaklanma örgütlemiştir. Fakat 1919'daki ayaklanma Freikorps tarafından kanlı olarak bastırılmış ve çok sayıda Spartakist öldürülmüştür.
Bu dönemden II. Dünya Savaşı yıllarına kadar en belirgin antikomünist faaliyetler İtalya Krallığı ve Nazi Almanyası'nda gerçekleşmiştir. Kara Gömlekliler ve Schutzstaffel gibi askerî örgütler bu ülkelerdeki komünist, sendikacı, öğretim üyesi, aydın ve aktivisti öldürmüş ve komünist faaliyetlerle bağlantılı olduğunu düşündüğü birçok kişiye suikastlar düzenlemişlerdir. Anti-marksist ideolojiler olan Faşizm ve Nazizm İtalya ve Almanya'da iktidara gelmiş, Ulusal Faşist Parti lideri Benito Mussolini ve Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi lideri Adolf Hitler, bu ülkelerdeki bütün komünist faaliyetleri yasaklamışlardır. 1936 yılında iki ülke arasında Berlin-Roma Mihveri kurularak antikomünist faaliyetlerde işbirliğine gidilmiştir.

II. Dünya Savaşı'ndan galip çıkan SSCB, Avrupa'daki yeni rejimlerin kaderinde belirleyici rol oynamıştır. Savaşın ardından Avrupa'daki pek çok ülkede "halk demokrasisi" adı verilen yönetim biçimlerinin benimsenmesi ve beraberinde sosyalist ekonomiye geçilmesi Amerika Birleşik Devletleri federal hükûmeti tarafından tepkiyle karşılanmıştır. 5 Mart 1946'da Batı'nın önde gelen siyasetçilerinden Winston Churchill, Başkan Harry S. Truman'ın yanında Sovyetler Birliği'ne karşı siyasal savaş ilan eden ve Demir Perde ifadesine yer veren ünlü konuşmasını yapmış ve sosyalist düzene karşı güçbirliği yapma çağrısında bulunmuştur. Bu konuşma, uluslararası dünyada Batı Bloku için bir eylem planı olmuş, böylece bir silahlanma yarışı başlatılarak SSCB ve onun müttefik ülkeleri çerçevesinde ABD üslerinin ve askerî blokların kurulmasına yönelik Soğuk Savaş dönemi açılmıştır. Ardından Mart 1947'de ABD Başkanı Truman, SSCB'nin tehdidi altında olduğunu ileri sürdüğü ülkelere ekonomik ve askerî yardıma dayalı Truman Doktrini'ni ilan etmiştir.
Ardından ABD Dışişleri Bakanı George Marshall 5 Haziran 1947 günü Harvard Üniversitesi'ndeki bir konuşmasında savaştan çıkan Avrupa ülkelerine ekonomik yardım yapacaklarını bildirmiştir. Marshall Planı olarak bilinen ve Doğu Avrupa ülkelerinin ekonomik sistemlerini değiştirmeyi hedefleyen bu ekonomik pakete göre, "Avrupa ülkeleri her şeyden önce kendi aralarında bir ekonomik işbirliğine girişmeli ve birbirlerinin eksikliklerini kendileri tamamlamalı, bu genel işbirliği sonunda bir açık ortaya çıktığında Amerika, bu açığın kapatılması için yardım etmeli ve bunun için de önce bir işbirliği programı yapmalıydılar". Fakat Doğu Avrupa ülkeleri Temmuz 1947'de "Amerikan emperyalizminin bir aleti" olarak tanımladıkları Marshall Planı'nı reddettiklerini açıkladılar ve aynı yılın Ekim ayında SSCB ve sosyalist yönetime sahip ülkeler, dış siyasette paralel davranma amacıyla Kominform'u kurdular.

ABD'de ortaya çıkan Kızıl Tehlike propagandası 1917 yılında gerçekleşen Ekim Devrimi sonrasında sosyalizm düşüncesinin politik alanda etkinleşmesi üzerine başlatıldı. ABD'de komünizm korkusunu tetikleyen asıl olay ise 1919 yılında yaşanan işçi grevleriydi. Yüzbinlerce metal ve kömür işçisi grevlere çıktı. Ayrıca aynı dönemde Boston'da görev yapan polisler de bazı eylemler gerçekleştirdi. Dönemin ABD federal hükûmeti, bütün bu protestoların örgütleyicilerinin komünistler olduğunu açıkladı. Ardından 1920 yılında başlatılan "komünist avı" ile beraber 6,000 civarında politik aktivist, ABD federal hükûmeti Kızıl Tehlike adını verdiği antikomünist propagandaya dayanılarak hapse atıldı. Ardından 1920-1930 yılları arasında yoğun antikomünist propagandaların yapıldığı bir kültür inşa edildi.
II. Dünya Savaşı sonrası oluşan Soğuk Savaş ortamında ABD komünizmi kendisine düşman akım olarak belirlemiş NATO'nun kurulmasını sağlayarak komünizm düşüncesine savaş açmıştır.

I. Dünya Savaşı’ndan sonra Weimar Cumhuriyeti’nde komünistlere karşı devlet eliyle örgütlenen ve düzensiz silahlı birlikler olan Freikorps kurulmuştur. Spartakistler Birliği Ekim Devrimi'nin başarısının ardından birçok ayaklanma örgütlemiş, buna karşı

Antlaşma, iki ya da daha çok devleti bağlayıcı nitelikteki anlaşmalara denir. Eski dilde antlaşmalara muâhede ya da ahidnâme de denirdi. Lozan muahedesi gibi. Modern diplomaside antlaşma terimi, özel önemi olan uluslararası antlaşmalar için kullanılır. Daha öz önemli antlaşmalara ise, sözleşme (mukavele), tenkihname (düzenleme), protokol, senet, konvansiyon ve anlaşma gibi adlar verilir. Günümüzde antlaşmayla sonuçlanan görüşmeler, Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kuruluşların gözetiminde yürütülmektedir. Antlaşmaların barış, mütareke, ateşkes, tenkihname (düzenleme), dostluk, yardımlaşma, saldırmazlık, ittifak ve konvansiyon (ticaret) resmî, gayriresmî gibi çeşitleri vardır.
Devletler arasındaki antlaşmanın geçmişi üç bin yıl öncesine kadar gitmektedir. Buna karşın antlaşmaların yapılış biçimleri neredeyse aynı kalmıştır. Antlaşma, taraflar arasında görüşmeler ve varılan uzlaşma sonucunda imzalanır. Her ülke bir onay belgesi imzalar ve sonra bu belgeler taraflar arasında değiş tokuş edilir. Böylece her ülkenin elinde, antlaşmayı imzalayan diğer ülkenin ya da ülkelerin onay belgesi bulunur.
Antlaşmalar çeşitli nedenlerle son erebilir. Antlaşma hükümlerini taraflardan birinin ihlal etmesi antlaşmayı yürürlükten kaldırır. Bu durumda yeni bir antlaşma yapılabilir, ülkelerden biri yeni antlaşmaya katılmayabilir. Bir antlaşma, taraf ülkeler arasında savaş çıktığında yürürlükten kalkmış sayılır. Antlaşmanın süresinin dolması da antlaşmayı sona erdiren nedenlerden biri olabilir.
20. yüzyılda önemli antlaşmalar yapılmıştır. Bunların çoğu ya savaş sonrasında imzalanan barış antlaşmaları ya da uluslararası kuruluşların kuruluş antlaşmalarıdır. Bunların başlıcaları şunlardır: I. Dünya Savaşı'nın (1914-18) ardından imzalanan 1919 Versailles Antlaşması; Türk Kurtuluş Savaşı'ndan sonra 24 Temmuz 1923'te Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti ile İtilaf Devletleri arasında imzalanan Lozan Antlaşması; II. Dünya Savaşı'ndan (1939-45) sonra, Birleşmiş Milletler'in amaçlarını belirleyen Birleşmiş Milletler Sözleşmesi; 1949'da ABD ile 12 Batı Avrupa devleti arasındaki, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü'ne (NATO) ilişkin antlaşma.
1957'de imzalanan Roma Antlaşması, bugünkü Avrupa Birliği'nin temelini oluşturdu. Nükleer kirlenmenin önüne geçebilmek için 1967'de bir antlaşma imzalandı ve bu antlaşmayla atmosferde, deniz altında ve uzayda nükleer denemelerin yapılması yasaklandı. 1959'da uluslararası bir antlaşmayla Antarktika yalnızca barışçı bilimsel amaçlarla kullanılabilecek uluslararası bölge ilan edildi. Bu antlaşmanın ardından, uzay araştırmalarının yalnızca barışçı amaçlarla yürütülmesi gerektiğini savunan yeni bir antlaşma yapıldı.

Anton Grigoryeviç Rubinşteyn (Rusça: Антóн Григóрьевич Рубинштéйн), (28 Kasım, 1829 – 20 Kasım 1894) Rus piyanist, besteci ve orkestra şefi. St. Petersburg Konservatuvarı'nın kurucusu. Büyük piyano virtüözleri arasında sayılır ve Franz Liszt'in rakibi kabul edilir.
İlk piyano derslerini annesinden aldı. 12 yaşında piyano öğretmeniyle çıktığı konser turnesi sırasında Paris'te Chopin ve Litzt'in huzurunda çaldı. 1844'te kardeşi Nikolay Rubinşteyn (1835-1881) ile Berlin'e giderek müzik eğitimlerini sürdürdüler. Anton, 1848'de Sankt-Peterburg'da grandüşes Elena'nın sarayında piyanist ve orkestra yöneticisi oldu. 1854'ten 1858'e kadar Avrupa'da verdiği konserlerle kendi bestelerini çaldı. 1862'de St. Petersburg Konservatuvarı'nı kurdu ve ilk yöneticisi oldu. 1872-1873 yıllarında ABD'ye gitti. 1867'de ayrıldığı St. Petersburg Konservatvuarı yöneticiliğine 1887'de yeniden geçti ve bu görevini 1891'e kadar sürdürdü.
Rubinşteyn döneminin en büyük piyanistlerinden biri olarak müzikseverleri büyüledi. Besteci olarak daha çok Alman Romantizmine özellikle de Felix Mendelssohn Bartholdy'ye bağlı kaldı. Rus müziğinde Batı'ya yönelik akademik anlayışı temsil etti. Almanca, Fransızca ve Rusça librettolar üzerine bestelediği 19 operanın en önemlisi: Demon (İblis-1875) sayılır.

6 Senfoni
5 Piyano Konçertosu
4 Piyano Sonatı
125 Çeşitli Melodi

Anton Pavloviç Çehov (Rusça: Анто́н Па́влович Че́хов, Rusça telaffuz: [ɐnˈton ˈpavɫəvʲɪtɕ ˈtɕɛxəf]; 29 Ocak 1860 - 15 Temmuz 1904), Rus oyun ve kısa öykü yazarıdır. Tarihte kısa öykü alanında en iyi yazarlar arasında sayılmaktadır. Oyun yazarı olarak kariyerinde dört klasik eser üretmiş ve en iyi kısa öyküleri, yazarlar ve eleştirmenler tarafından olumlu eleştiriler almıştır. Çehov, Henrik Ibsen ve August Strindberg ile birlikte çoğu zaman tiyatroda erken modernizmin doğuşundaki üç yaratıcı figürden biri olarak anılmaktadır. Çehov, edebî kariyerinin çoğunda tıp doktoru olarak çalışmış ve "Tıp benim nikâhlı karım, edebiyat ise metresim." sözlerini dile getirmiştir.
Çehov, 1896'daki Martı gösteriminden sonra tiyatroyu bırakmıştır fakat oyun, Konstantin Stanislavski'nin Moskova Sanat Tiyatrosu tarafından 1898'de yeniden canlandırılmıştır. Moskova Sanat Tiyatrosu, daha sonra Çehov'un Vanya Dayı'sını sahnelemiş ve Çehov'un son iki oyunu Üç Kızkardeş ile Vişne Bahçesi'nin galasını yapmıştır. Çehov geleneksel eylem yerine bir "ruh hali tiyatrosu" ve "metinde batık bir yaşam" sunduğu için bu dört eser, hem seyirciye hem oyuncu topluluğuna meydan okumayı sunmaktadır.
Çehov ilk başta sadece maddi kazanç için yazılar yazmış ancak sanatsal hırsları arttıkça modern kısa öykünün evrimini etkileyen biçimsel yenilikler yapmıştır. Okuyuculara verdiği zorluklardan ötürü özür dilememiş ve bir sanatçının rolünün soru sormak olduğunu ve sorulara cevap vermek olmadığını belirtmiştir.

Anton Çehov, Rusya'nın güneyindeki Azak Denizi'ne bağlı bir liman şehri olan Taganrog'ta 29 Ocak 1860 (Eski Usul 17 Ocak) tarihinde Büyük St. Anthony bayramında altı çocuklu bir ailenin üçüncü çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Eski bir serf ile Ukraynalı bir kadının oğlu olan babası Pavel Yegorovich Çehov, Kobeliaky (günümüz Ukrayna'sında Poltava Oblastı) yakınlarındaki Vilkhovatka köyündendi ve bir bakkal işletiyordu. Kilise korosu şefi, dindar bir Ortodoks Hristiyan olan ve çocuklarına fiziksel istismarda bulunan babası Pavel Çehov, bazı tarihçiler tarafından oğlunun iki yüzlülükle ilgili birçok portresi için bir model olarak görülmüştür. Çehov'un annesi Yevgeniya (Morozova), Rusya'nın her yerinde kumaş tüccarı babasıyla yaptığı yolculukların hikâyeleriyle çocukları eğlendiren mükemmel bir hikâye anlatıcısıydı. Çehov, "Biz, yeteneklerimizi babamızdan aldık ama ruhumuz, annemizden." diye belirtmiştir. Yetişkinlik döneminde Çehov, erkek kardeşi Alexander'ın, karısı ve çocuklarına karşı gösterdiği bazı davranışları, kendisine Pavel'ın tiranlığını hatırlatarak eleştirdi: "Annemizin gençliğini mahveden şeyin, zorbalık ve yalan olduğunu hatırlamanızı rica ediyorum. Zorbalık ve yalan, çocukluğumuzu o kadar berbat etti ki, ürküntüye kapılmadan ve tiksinmeden o günleri düşünemiyorum. Çorbanın çok fazla tuzlu olması üzerine sinir krizi geçirdiği ve annemize aptal dediği zaman hissettiğimiz korku ve iğrenmeyi hatırlayın."
Çehov, Taganrog'daki Yunan Okulu ile Taganrog Gymnasium'da (daha sonra Çehov Gymnasium olarak değiştirildi) eğitim aldı ve Taganrog Gymnasium'da Eski Yunanca dersinin bir sınavında geçemeyince on beş yaşındayken sınıfta kaldı. Taganrog'taki Yunan Ortodoks manastırında ve babasının korolarında şarkı söyledi. 1892 tarihli bir mektubunda çocukluğunu tanımlamak için "ıstırap" kelimesini kullandı ve şunları belirtmiştir:

"Kardeşlerim ve ben kilisenin ortasında dururken "May my prayer be exalted" ya da "The Archangel's Voice" triosunu söylerken herkes bize duygulu bir şekilde bakıyor ve ailelerimizi kıskanıyordu ama biz o sırada kendimizi küçük mahkûmlar gibi hissediyorduk."

Çehov daha sonra Ateist oldu.
1876'da, Çehov'un babası yeni bir ev inşa etmek için yaptığı harcamalar ve Mironov adında bir müteahhit tarafından aldatılma sonucu iflasını ilan etti. Borcundan ötürü hapishaneye girmemek için üniversitede okuyan en büyük iki oğlu Alexander ve Nikolay'ın yanına, Moskova'ya, kaçtı. Aile, Moskova'da yoksulluk içinde yaşadı ve Çehov'un annesi bu olayla birlikte fiziksel ve duygusal olarak çöktü. Çehov ailesinin mallarını satmak ve eğitimini bitirmek için geride kaldı.
Çehov, üç yıl daha Taganrog'ta yaşadı ve Vişne Bahçesi'ndeki Lopakhin gibi Selivanov adında bir adamla pansiyoner olarak kaldı ve evlerinin bedelini aileden kurtarmıştı. Çehov, özel öğretmenler tutarak icabına baktığı eğitiminin parasını ödemek için saka kuşu yakalayıp sattı ve diğer işlerin yanı sıra gazetelere kısa skeçler sattı. Moskova'daki ailesine yollayabileceği her rubleyi onları neşelendirebilecek mizahi mektuplar eşliğinde gönderdi. Bu süre boyunca Miguel de Cervantes, İvan Turgenyev, İvan Gonçarov ve Arthur Schopenhauer gibi kişilerin eserlerini iyice ve çözümsel bir şekilde okudu ve Babasızlık adında komedi drama yazdı fakat erkek kardeşi Alexander, "masum [bir] uydurma olsa da affedilmez" olduğu için oyunu reddetti. Çehov ayrıca bir dizi aşk işlerinin de tadını çıkarıyordu ki bunlardan biri, bir öğretmenin karısıyla olan ilişkisiydi.
1879'da Çehov okulunu bitirdi, ailesinin yanına, Moskova'ya, gitti ve burada I. S. Sechenov Moskova Devlet Tıp Üniversitesinin tıp fakültesine kabul edildi.

Çehov, artık bütün ailenin sorumluluğunu üstlenmişti. Ailesini desteklemek ve harç ücretlerini ödemek için "Antoşa Çehonte" (Антоша Чехонте) ve "Dalaksız Adam" (Человек без селезенки) gibi takma isimler altında çağdaş Rus hayatına dair günlük kısa, komik skeçler ve vinyetler yazdı. Olağanüstü çıkışıyla yavaş yavaş Rus sokak yaşamının hicivli bir tarihçisi olarak ün kazandı ve 1882'de o zamanın önde gelen yayıncılarından Nikolai Leykin'in sahibi olduğu Oskolki (Fagmanlar) için yazıyordu. Çehov'un bu aşamadaki tonu, olgun kurgusuyla bilinenlerden daha ağırdı..
1884'te Çehov, az para kazandığı ve fakirleri ücretsiz muayene ettiği ana mesleği hekimliğe hak kazandı.
1884 ve 1885'te Çehov kendini kan öksürürken buldu ve 1886'da nöbetler kötüleşmeye başladı fakat tüberküloz olduğunu arkadaşlarıyla ailesine itiraf edemedi. Durumunu Leykin'e "Kendi meslektaşlarım tarafından muayene edilmekten korkuyorum." sözleriyle itiraf etti. Haftalık dergiler için yazmaya devam etti ve ailesinin daha iyi bir yere taşınmasını sağlayacak kadar yeterli para kazanıyordu.
1886'nın başlarında milyoner sermayedar Alexey Suvorin'in hem sahibi olduğu hem editörlüğünü yaptığı ve St. Petersburg'daki en popüler gazetelerden biri olan Novoye Vremya (Yeni Zaman) için yazma teklifi aldı; Çehov, satır başına Leykin'in iki katı ücret alacak ve üç kez yazacaktı. Suvorin, Çehov'la ömür boyu sürecek bir arkadaşlık başlatmıştı ve belki de Çehov'un en yakını olmuştu.
Çok geçmeden popüler ilginin yanı sıra Çehov'un edebiyatı da ilgi çekmeye başlamıştı. Dönemin ünlü bir Rus yazarı olan altmış dört yaşındaki Dmitri Grigoroviç, Çehov'un "Avcı" adlı kısa öyküsünü okuduktan sonra Çehov'a şunları yazdı: "Gerçek bir yeteneğiniz var, bir yetenek ki sizi yeni kuşaktaki yazarlar arasında ön sırada tutmakta." Ayrıca Çehov'a yavaşlaması, az yazması ve edebi kaliteye odaklanması konusunda tavsiyelerde bulunmuştur.
Çehov mektuba cevap vererek mektubun kendisine "şimşek gibi" vurduğunu söylemiş ve "Öykülerimi, muhabirlerin yangınlar hakkında notlarını kaleme alması gibi -mekanik olarak, yarı bilinçle, okuyucuyla ya da kendimle ilgili hiçbir şeyi önemsemeyerek- yazıyordum." diye itirafta bulunmuştur. Erken el yazmalarının sık sık aşırı özenle yazıldığını ve sürekli gözden geçirdiğini ortaya koyması nedeniyle bu itiraf, Çehov'a kötülük yapmış olabilir. Grigoroviç'in tavsiyesi yine de yirmi altı yaşındaki yazara daha ciddi, sanatsal bir tutkuya ilham verdi. Çehov, 1888'de Grigoroviç'in küçük bir torpiliyle Alacakaranlıkta (V Sumerkakh) adlı kısa öykü koleksiyonuyla "yüksek artistik değere sahip en iyi edebi ürün" dalında Puşkin Ödülü kazandı.

Aşırı çalışma ve kötü sağlığından ötürü yorgun olan Çehov, 1887'de Ukrayna'ya seyahat etti ve bu seyahat onda bozkırın güzelliğini depreştirdi. Dönüşünde "oldukça garip ve çok özgün bir şey" olarak nitelendirdiği ve Severny Vestnik'te yayımlanan "Step" adlı novella uzunluğundaki kısa öyküsünü yazmaya başladı. Karakterlerin düşünce süreçlerine sürüklenen bir anlatıda, Çehov, evden uzakta yaşamak için gönderilen genç bir çocuk ile arkadaşlarının, bir rahibin ve bir tüccarın gözünden bozkır boyunca hafif gezinti arabasıyla bir yolculuk başlatır. "Step", "Çehov şiirinin sözlüğü" olarak adlandırılmış ve olgun kurgusunun kalitesinin çoğunu sergileyerek ve bir gazeteden ziyade edebi bir dergide yayımlanarak Çehov'a önemli bir yükselişi sağlamıştır.
1887 sonbaharında, Korsh adlı bir tiyatro yöneticisi Çehov'u bir oyun yazması için görevlendirdi ve bunun sonucunda İvanov adlı oyun iki haftada yazılarak kasımda sahnelendi. Her ne kadar Çehov bu deneyimi "berbat" bulsa ve kardeşi Alexander'a yazdığı mektupta kaotik ürünün komik bir portresi olduğundan bahsetse de oyun hit olmuş ve özgünlüğe sahip bir çalışma olarak övülmüştür. Ayrıca Çehov o dönemde tam anlamıyla farkında olmasa da Martı (yazım yılı 1895), Vanya Dayı (yazım yılı 1897), Üç Kızkardeş (yazım yılı 1900) ile Vişne Bahçesi (yazım yılı 1903) gibi oyunları bugün bile oyunculuk aracına sağduyulu olan devrimci bir omurga olarak hizmet etmektedir: insanların gerçekte birbirlerine nasıl davrandıklarını ve (birbirleri ile) nasıl konuştukları üzerine "gerçekçiliği" yeniden yaratma ve ifade etme çabası ve izleyicinin insan olmanın ne anlama geldiğine dair bütün ayrıntılarıyla (olduğu gibi) kendi tanımını yansıtması umuduyla insani durumu mümkün olduğu kadar doğru bir şekilde ifade etmek için sahneye dönüştürmek.
Bu oyunculuk sanatına yaklaşma felsefesi sadece değişmeyen bir özellik değil ayrıca 20. yüzyılın büyük bir bölümünden bu güne kadar oyunculuğun temel taşıdır. Mikhail Çehov, Ivanov'u kardeşinin entelektüel gelişimi ve edebi kariyerinde önemli bir an olarak değerlendirmiştir. Bu dönemden itibaren Çehov'un bir gözlemi ortaya çıkmıştır ve bu, Çehov'un tüfeği olarak bilinmektedir. Bu gözleme göre, bir anlatıdaki her ögenin gerekli ve yeri doldurulamazdır ve her şey

Aralıkçılar İsyanı veya Dekabrist İsyanı  (Rusça: Восстание декабристов, Latin harfleriyle: Vosstaniye dekabristov, Birebir çevirisinde (Aralıkçıların Ayaklanması) 26 Aralık (Eski usulde tarih 14 Aralık) 1825 tarihinde, Çarlık Rusyası'nda, I. Aleksandr'ın ani ölümünün ardından St. Petersburg'daki Senato Meydanı'nda çıkan bir ayaklanmadır. I. Nikolay tahttan feragat eden abisi muhtemel veliaht Konstantin`in yerine tahta geçince 3000 imparatorluk askeri ayaklandı. Aralık ayında olduğu için "Aralıkçılar İsyanı" adını alan bu olay, İsyancıların, liderleri arasındaki anlaşmazlık nedeniyle zayıflamış olsalar da, büyük bir kalabalığın huzurunda Senato binasının dışında sadık askerlerle karşı karşıya geldiler. Kargaşa sırasında İmparatorun elçisi Mikhail Miloradovich bir suikasta kurban gitti. Sonunda sadık askerler ağır toplarla ateş açarak isyancıları dağıttı. I. Nikolay tarafından bastırıldı. İsyancıların birçoğu idamla, hapisle ya da Sibirya sürgünüyle cezalandırıldı. Komplocular Dekabristler (Rusça: декабристы, Latin harfleriyle: dekabristy) olarak tanındı.

İlk başlarda pek çok subay Çar I. Aleksandr'ın Rus toplumu ve siyasetinde başlattığı liberal reformdan cesaret aldı. Liberalizm resmi düzeyde teşvik edilerek Napolyon ve Aleksandr arasındaki yakınlaşma döneminde yüksek beklentiler yaratıldı. Alexander'ın rejimindeki en önemli reform savunucusu Kont Mikhail Mikhailovich Speransky idi. Speransky, rejimin ilk yıllarında İçişleri Bakanlığı'nın örgütlenmesine, kilise eğitiminde reform yapılmasına ve hükûmetin ülkenin ekonomik kalkınmasındaki rolünün güçlendirilmesine ilham kaynağı oldu. Speransky'nin rolü 1808'de büyük ölçüde arttı. O tarihten Napolyon ve istilasına benzer bir liberal olarak korktukları 1812 yılına kadar Speransky, Rusya hükûmetinin yeniden düzenlenmesi için planlar geliştirdi. Artan düşmanlık nedeniyle sürgüne kaçmak zorunda kaldı.
1819'da sürgünden dönen Speransky, yerel yönetimde reform yapmakla görevlendirilerek Sibirya valisi olarak atandı. 1818 yılında Çar, Kont Nikolay Nikolayeviç Novosiltsev'den bir anayasa hazırlamasını istedi. Baltık eyaletlerinde serfliğin kaldırılması 1816 ve 1819 yılları arasında gerçekleştirildi. Ancak, Çar'ın siyasi liberalleşmeden kaynaklandığına inandığı iç ve dış huzursuzluklar, bir dizi baskıya ve eski itidal ve muhafazakarlık hükûmetine geri dönülmesine yol açtı.
Bu arada, Napoléon Savaşları'nın getirdiği tecrübeler ve köylü askerlerin çektiği acıların farkına varılması, Dekabrist subayların ve sempatizanların toplumdaki reform değişikliklerine ilgi duymasına neden oldu. Saray yaşam tarzını reddederek, balolarda süvari kılıçlarını takarak (dans etmek istemediklerini belirtmek için) ve kendilerini akademik çalışmaya adayarak sarayı küçümsediklerini gösterdiler. Bu yeni uygulamalar, Dekabristlerin hem köylüyü (yani temel Rus halkını) hem de yurtdışındaki entelektüellerin devam eden reform hareketlerini kucaklama isteği olarak zamanın ruhunu yakaladı.

Pavel Pestel reformun nedenlerini tanımladı:En başından beri serflere özgürlük verilmesinin uygun olacağı düşünülüyordu; bu amaçla soyluların çoğunluğu İmparator'a bu konuda dilekçe vermek üzere davet edilecekti. Bu daha sonra birçok kez düşünüldü, ancak kısa süre sonra soyluların ikna edilemeyeceğini anladık. Ve zaman geçtikçe, Ukrayna soyluları askeri valilerinin benzer bir projesini kesinlikle reddettiğinde daha da ikna olduk.Tarihçiler, Birleşik Devletler Bağımsızlık Bildirgesi ve Amerikan Devrimi'nin diğer ulusları olduğu gibi Dekabristleri de etkilemiş olabileceğini belirtmişlerdir. Nikita Muravyov tarafından yazılan anayasa Birleşik Devletler Anayasasına oldukça benziyordu. Ancak Dekabristler Amerika Birleşik Devletleri'nde köleliğe karşıydı. Rusya'daki tüm ülkelerdeki köle ve serflerin ivedilikle serbest bırakılması için çalıştılar. Pestel ve takipçileri, ABD'nin barışçıl zamanlardaki federal modeline, kurulacak Rus/Birleşik Slav federasyonunu tehdit ettiği gerekçesiyle karşı çıkmış; sadece ABD'nin devrimci modelini benimsemişlerdir. Amerikan devrimci modelinin Rusya için en iyi biçim olabileceği konusunda Pestel ile hemfikir olmakla birlikte, Polonya yurtsever toplumu bir federasyon kurulmasına katılmayı kabul etmeyecekti. Litvanya, Belarus ve Ukrayna'nın üniter bir Polonya'ya (yani aşağı yukarı eski Polonya-Litvanya Topluluğu topraklarına) dahil olacağı, Rusya'nın bu bölgelerin işlerine karışmayacağı, Birleşik Devletler tarzı bir cumhuriyet ya da başka bir devlet istiyorlardı.
1816'da Rus İmparatorluk Muhafızları'ndan birkaç subay, Kurtuluş Birliği ya da Anavatanın Sadık ve Gerçek Evlatları olarak bilinen bir cemiyet kurdu. Cemiyet, idealist Pavel Pestel'in katılımıyla devrimci bir nitelik kazandı. Tüzük, karbonari örgütlerinin tüzüklerine benziyordu. Pestel, imparatorun başkenti Saint Petersburg'dan Varşova'ya nakletme ve Rus toprak ağalarının rızası olmadan tüm köylüleri özgürleştirme niyetinde olduğuna dair söylentiler çıktığında Yakuşkin tarafından desteklendi. Varşova merkezli bir hükûmeti etkilemeleri mümkün olmayacaktı. Yakuşkin daha devrimden önce imparatoru öldürmeyi planlıyordu. Rus toprak ağalarından oluşan cemiyet bu tür söylentilere dayanarak imparatoru öldürmeyi reddedince Yakuşkin cemiyetten ayrıldı. Daha liberal olan Mikhail Muravyov-Vilensky, Tugendbund'unkine benzer yeni bir tüzük oluşturdu. Devrimci planları yoktu ve cemiyete Refah Birliği adı verildi. Yine de yasadışı kabul ediliyordu ve mason localarına benziyordu. (Önde gelen üyesi Alexander von Benckendorff hariç, küçük Rus Şövalyeleri Tarikatı da Kurtuluş Birliği üyeleriyle birlikte Refah Birliği'ne katıldı).
1820'de Semenovski Alayı'nda çıkan bir isyanın ardından cemiyet 1821'de faaliyetlerini askıya almaya karar verdi. Bununla birlikte, iki grup gizlice çalışmaya devam etti: Ukrayna'da küçük bir garnizon kasabası olan Tulchin'de bulunan ve Pestel'in öne çıkan figür olduğu Güney Cemiyeti ve Saint Petersburg'da bulunan ve muhafız subayları Nikita Muraviev, Prens S. P. Trubetskoy ve Prens Eugene Obolensky tarafından yönetilen Kuzey Cemiyeti. Daha ılımlı olan Kuzey Toplumu'nun siyasi hedefleri, sınırlı bir imtiyaza sahip İngiliz tarzı bir anayasal monarşiydi. Gelecekte bunun yerini bir cumhuriyetin alabileceğini ama bunun sadece halkın iradesine göre olacağını öngörüyorlardı. Ayrıca bir yasama meclisi olması gerektiğine inanıyorlardı ve imparatorluk ailesinin idam edilmesini istemiyorlardı. Rus toprak ağalarının çıkarları doğrultusunda, yani Baltık eyaletlerinde serfliğin kaldırılmasına benzer bir şekilde toprak ağalarının elinde kalacak şekilde serfliğin kaldırılmasını desteklediler. Ayrıca kanun önünde eşitliği de destekliyorlardı. Pestel'in etkisi altındaki Güney Cemiyeti daha radikaldi ve monarşiyi kaldırmak, Kurtuluş Birliği'ne benzer bir cumhuriyet kurmak ve Kurtuluş Birliği planlarının aksine toprağı yeniden dağıtmak, yarısını devlet mülkiyetine almak ve geri kalanını köylüler arasında bölüştürmek istiyordu. Birleşik Slavlar Cemiyeti (Slav Birliği - Pan-Slavizm olarak da bilinir) 1823 yılında Ukrayna'da Novohrad-Volynsky'de (şimdiki Zviahel) kurulmuştur. Hiçbir zaman yazılmamış olan programı Güney Cemiyeti'ninkine benziyordu ancak ana vurgu Rusya (Ukrayna dahil), Polonya, Moldavya (Besarabya dahil) ile Eflak, Transilvanya, Macaristan (Slovakya, Slovenya, Voyvodina, Karpat-Ukrayna diğer adıyla Zakarpattia dahil), Hırvatistan, Sırbistan, Dalmaçya, Bohemya ve Moravya'nın Çek toprakları, yani tüm Slav ve Vikinglerin eşit federasyonu üzerineydi. Yani gelecekte Bulgaristan ve Makedonya hariç tüm Slav ve Ulah ülkeleri. Bu cemiyet Güney Cemiyeti'ne katıldı ve Eylül 1825'te Slav federasyonu gayretinin Güney Cemiyeti tarafından tanınması karşılığında programını kabul etti.

İmparator I. Aleksandr 1 Aralık (Eski usulde tarih 19 Kasım) 1825'te öldüğünde, kraliyet muhafızları Aleksandr'ın kardeşi Konstantin'e bağlılık yemini ettiler. Konstantin feragatini kamuoyuna açıkladığında ve Nikolay tahta geçmek için öne çıktığında, Kuzey Cemiyeti harekete geçti. Başkent geçici bir karışıklık içindeyken ve Konstantin'e bir yemin edilmişken, cemiyet gizli toplantılarda alay liderlerini Nikolay'a bağlılık yemini etmemeye ikna etmek için çabaladı. Bu çabalar Dekabrist İsyanı ile sonuçlandı. Cemiyet liderleri Prens Sergei Trubetskoy'u geçici yönetici olarak seçti.
26 Aralık [Eski usulde tarih 14 Aralık] sabahı, yaklaşık 3.000 kişiye komuta eden bir grup subay (Moskova Muhafız Alayı, Grenadier Muhafız Alayı ve Muhafız Donanması unsurları) Senato Meydanı'nda toplanarak yeni çar I. Nikolay'a bağlılık yemini etmeyi reddettiler ve bunun yerine Konstantin'e sadakatlerini ilan ettiler. Saint Petersburg'da konuşlanmış olan diğer birliklerin de onlara katılmasını bekliyorlardı ama hayal kırıklığına uğradılar. İsyan, sözde lideri Prens Trubetskoy tarafından terk edilince sekteye uğradı. İkinci komutanı Albay Bulatov da ortadan kayboldu. Aceleyle yapılan bir istişarenin ardından isyancılar Prens Eugene Obolensky'yi yeni lider olarak atadılar.
Senato binasının dışında konuşlanmış olan 3,000 isyancı ile 9,000 sadık asker arasında saatlerce süren bir çatışma yaşandı ve isyancılar tarafından ateş açıldı. Olayları izleyen büyük bir sivil kalabalık isyancılarla dostane ilişkiler kurmaya başladı ancak çatışmaya katılmadı. Sonunda Nikolay (yeni çar) bizzat meydana geldi ve Kont Mihail Miloradoviç'i isyancılarla görüşmesi için gönderdi. Miloradoviç halka seslenirken Pyotr Kakhovsky tarafından sırtından vurularak öldürüldü ve ardından Yevgeny Obolensky tarafından bıçaklandı. Aynı zamanda, Teğmen Nikolay Panov liderliğindeki isyancı bir el bombası mangası Kışlık Saray'a girdi ancak ele geçirmeyi başaramadı ve geri çekildi.
Günün büyük bir bölümünü isyancılarla uzlaşmak için sonuçsuz girişimlerle geçiren Nikolay, Majesteleri İmparatoriçe Maria Theodorovna'nın Şövalye Muhafız Alayı'nın buzlu kaldırımlarda kayarak düzensizlik içinde geri çekildiği bir süvari hücumu emri verdi. Nihayet günün sonunda Nikolay, üç topçuya yıkıcı bir etki yaratmak üzere grapeshot mühimmatıyla ateş a

Arhip İvanoviç Kuinci (Rusça: Архип Иванович Куинджи; 27 Ocak 1841 - 24 Temmuz 1910), Rus manzara ressamıdır.

Arhip Kuinci, Mariupol uyezd'de (Rus İmparatorluğu'nun Yekaterinoslav Eyaleti'nin bir alt bölümü) doğdu, ancak gençliğini Taganrog şehrinde geçirdi. Soyadı, Kırım Tatarcasında (Urum) "kuyumcu" anlamına gelen dedesinin mesleki lakabından gelmektedir. Yoksul bir ailede büyüdü; babası Pontuslu Yunan bir ayakkabıcıydı. Babası, Ivan Khristoforovich Kuindzhi (başka yerlerde Emendzhi olarak da bilinir). Arkhip, altı yaşındayken ailesini kaybetti, bu yüzden bir kilise inşaatında çalışarak, evcil hayvanları otlatarak ve bir mısır tüccarının dükkanında çalışarak geçimini sağlamak zorunda kaldı. Ailesinin Yunan bir arkadaşı olan öğretmenden eğitim temellerini aldı ve ardından yerel okula gitti.
1855'te, 13-14 yaşlarındayken Kuindzhi, Ivan Aivazovsky'den sanat eğitimi almak için Feodosia'yı ziyaret etti; ancak sadece boyaları karıştırmakla ilgilendi ve bunun yerine Aivazovsky'nin öğrencisi Adolf Fessler ile çalıştı. 1903 tarihli bir ansiklopedik makalede şöyle denilmektedir: "Kuindzhi, Aivazovsky'nin öğrencisi olarak adlandırılamasa da, onun ilk döneminde kesinlikle bazı etkileri olmuştur; resim yapma tarzında ondan çok şey almıştır." İngiliz sanat tarihçisi John E. Bowlt, "Aivazovsky'nin gün batımları, fırtınaları ve dalgalanan okyanuslarıyla ilişkilendirilen ışık ve formun temel duygusu, genç Kuinci'yi kalıcı olarak etkiledi." yazdı.
1860'tan 1865'e kadar olan beş yıl boyunca Arkhip Kuindzhi, Taganrog'daki Simeon Isakovich'in fotoğraf stüdyosunda bir retuşör olarak çalıştı. Kendi fotoğraf stüdyosunu açmaya çalıştı, ancak başarılı olamadı. Bunun ardından Kuindzhi, Taganrog'dan Saint Petersburg'a gitti.
Resim yapmayı esas olarak bağımsız olarak ve St. Petersburg Güzel Sanatlar Akademisi'nde (1868'den itibaren; 1893'ten beri tam üye) öğrenmiştir. Akademik kısıtlamalara protesto olarak, 1870'te Rusya'daki bir grup realist sanatçının kurduğu ve daha sonra Gezici Sanat Sergileri Derneği'ne (Peredvijniki) dönüşen bir sanatçı kooperatifinin kurucu ortağıydı.
1872'de sanatçı akademiden ayrıldı ve serbest çalışmaya başladı. "On the Valaam Island" adlı tablo, Pavel Tretyakov'un sanat galerisi için satın aldığı ilk sanat eseriydi. 1873'te Kuindzhi, 1874'te Londra'daki Uluslararası Sanat Sergisi'nde bronz madalya kazanan "Kar" (The Snow) adlı tablosunu sergiledi. 1870'lerin ortalarında, manzara motifini Peredvizhniki ruhunda somut sosyal çağrışımlar için tasarladığı birçok tablo yarattı (Unutulmuş Köy, 1874; Mariupol'daki Çumak Yolu, 1875; her ikisi de Tretyakov Galerisi'nde)
Olgunluk döneminde Kuindzhy, doğal durumun en etkileyici aydınlatıcı yönünü yakalamayı hedefledi. Panoramik manzaralar yaratmak için bileşik teknikler (yüksek ufuk, vb.) kullandı. Ana tonlarda gösterilen ışık efektleri ve yoğun renkler kullanarak aydınlatma illüzyonunu tasvir etti (Ukrayna'da Akşam, 1876; Bir Huş Ormanı, 1879; Bir Fırtınadan Sonra, 1879; bu üç eser Tretyakov Galerisi'ndedir; Dnipro'da Ay Işığında Gece, 1880 Rus Müzesi, St. Petersburg'ta). Daha sonraki eserleri, renk yapısının dekoratif etkileriyle dikkat çekmektedir.
Kuindzhi ayrıca Sankt-Peterburg Devlet Üniversitesinde ders veren kimyager Dmitri Mendeleyev ile yakın bir dostluk kurdu. Kuindzhi, onun derslerine dinleyici veya öğrenci olarak katıldı. Kuindzhi, Mendeleev'i ve eşinin haftalık toplantılarına sık sık katıldı ve ışık, renk ve algı üzerine ömür boyu sürecek bir ilgi geliştirdi.
Kuindzhi, St. Petersburg Güzel Sanatlar Akademisi'nde ders verdi (1892'den beri profesör; 1894'ten beri manzara atölyesi başkanı; ancak 1897'de öğrencilerin protestolarını desteklediği için işten çıkarıldı). Öğrencileri arasında Arkady Rylov, Nicholas Roerich, Konstantin Bogaevsky ve diğer sanatçılar yer aldı. Kuindzhi, 1909'da Sanatçılar Derneği'nin kurulmasını başlattı, daha sonra dernek onun adını aldı.

Ocak 2019'da, Ai-Petri. Kırım adlı eseri Moskova'daki Tretyakov Galerisi'nden çalındı, ancak ertesi gün bulundu ve güvenli bir şekilde geri alındı. Tabloyu çalan adam üç yıl hapis cezasına çarptırıldı.
21 Mart 2022'de, Rusya'nın Ukrayna'yı işgali sırasında, Kuinci Sanat Müzesi, Mariupol Kuşatması sırasında bir Rus hava saldırısında hasar gördü. Kuindzhi'ye ait koleksiyonda bulunan üç orijinal tablo - Kırmızı Gün Batımı için bir taslak ve iki hazırlık çalışması, Elbrus ve Sonbahar - bombalamadan önce müzenin bodrumuna yerleştirilmiş ve zarar görmemişti, ancak daha sonra Rusya tarafından yağma kampanyası kapsamında alındı.

Strugatski kardeşler, Arkadi Natanoviç Strugatski (28 Ağustos 1925, Batum -  12 Ekim 1991, Moskova) ve Boris Natanoviç Strugatski (15 Nisan 1933, Leningrad -  19 Kasım 2012) Sovyet yazar kardeşler.
Batı dünyasında, Andrey Tarkovski tarafından İz Sürücü adı ile sinemaya uyarlanan "Uzayda Piknik" adlı romanları ile isimlerini duyurmuşlardır. Ayrıca "İktidar Mahkumları" adlı romanları da The Inhabited Island adıyla sinemaya uyarlanmıştır.

Boris Strugatsky, Arkadi ve Boris Strugatski kardeşlerden küçük olanıdır. 15 Nisan 1933'te Leningrad'da doğdu. Boris, Leningrad'daki okuldan onur derecesiyle mezun oldu. Leningrad Eyalet Üniversitesi'nin fizik bölümüne girmek istedi ancak başaramadı; daha sonra Boris aynı üniversitenin mekanik-matematik bölümüne girmeye karar verdi. Gök bilimci olarak çalışmaya başladı, ilk görevini Pulkovo Gözlemevi'nde yaptı.
1964'te Boris, ağabeyi Arkady ile birlikte SSCB Yazarlar Birliği'ne kabul edildi. 1972'de Boris, Leningrad Genç Bilimkurgu Yazarları Semineri'nin başkanlığına atandı Daha sonra seminer “Bronz Salyangoz” ödülünün teşekkülüne katkı sağladı.
2002'de Boris, XXI Century Noon dergisinin genel yayın yönetmeni oldu; dört yıl sonra “Yüzyılın İmzası” kitabının yazılmasında aktif rol aldı. Ağabeyi Arkady'nin ölümünden sonra Boris, S. Vititsky takma adıyla bilimkurgu öyküleri ve romanlar yazmaya devam etti.
2002'de Boris Strugatsky, Edebiyat ve Sanat Ödülünün sahibi oldu ve 2008'de “Bilimin Sembolü” madalyasını aldı. Boris Strugatsky, aynı zamanda “Büyük Yüzük Ödülü”nün de sahibidir.

Arkaim (Rusça: Аркаим) Güney Ural coğrafyasında Amurskiy köyünden kuzey-kuzeybatı yönünde 8,2 km; Alexandrovskiy köyünden güney-güneydoğusunda 2.3 km uzaklıkta yer alan arkeolojik bir bölgedir. Rusya-Kazakistan sınırının hemen kuzeyinde Rusya'nın Çelyabinsk eyaleti içinde kalır.
Arkeolojik alan MÖ 17. yüzyıla tarihlenir. En erkeni MÖ 20. yüzyıla kadar uzanan bu alanın Sintaşta kültürünün bir yerleşim yeri olduğu düşünülmektedir.

Alan, su rezervi oluşturma çalışmaları sırasında Gennady Zdanovich liderliğindeki kazı ekibi tarafından 1987 yılında keşfedildi ve sular altında kalmaktan kurtarıldı.

Yerleşim alanında, dış ve iç duvarla çevrilmiş; ana girişi batıda olan dört giriş vardır. Konutlar, 110 ile 180 m² arasında idi. Yerleşim yerinin ortasında dairesel bir cadde bulunuyordu. Merkezi cadde kapalı bir kanal yapısındaydı. Arkeolog Zdanovich' göre yerleşim biriminde yaklaşık 1500 ila 2500 kişinin yaşamış olmalıydı.
Arkaim'in duvarlarını çevreleyen alanlarda 130 m'ye 45 m boyutunda ekilebilir tarım arazileri ve sulama kanalları bulunmuştur. Kalıntıların darı ve arpa tohumlarına da rastlanmıştır.
Burada yaşayan yerleşik insanların iklimin tarıma daha uygun olması sebebiyle Arkaim gibi çok fazla şehrinin bulunduğu hatta 21 kale şehir formundaki yapıların bozkırdan bu tarım arazilerini ayırdığı görülmektedir.Aryanlarla yaptıkları uzun mücadeleler sebebiyle uzun bir süre izole şekilde yaşamışlar Aryanların İran ve Hindistan coğrafyasına yönelmeleriyle birlikte Andronova yayılması dönemi başlamıştır

Artistik buz pateni bireysel, çift ya da grup olarak buz üstünde dönüş, atlayış, kaldırış, adım dizisi gibi hareketlerin yapıldığı bir buz pateni sporudur. Yarışmalarda müzik eşliğinde, yapılacak dansın ya da gösterinin konusuna uygun kostümlerle gerçekleştirilir. Sporun uluslararası yönetim organı Uluslararası Paten Birliği kısa adıyla ISU'dur. Artistik buz pateni 1908 Yaz Olimpiyatları ile olimpiyat programına alınmış, 1924 Kış Olimpiyatları ile de ilk kez Kış Olimpiyat Oyunları altında yapılmıştır. ISU, Avrupa Şampiyonası, Dünya Şampiyonası, Dört Kıta Şampiyonası ve İSU Grand Prix Yarışmaları gibi yarışmalarda düzenler.
Olimpiyatlar düzeyinde yarışmalar Buz Dansı, Çiftler, Tekler disiplinlerinde yapılır. Bunun dışında artistik patinaj başka pek çok değişik şekilde dörtlü ya da 10-12 kişilik gruplar halinde de icra edilebilir. Zorunlu figürler, kısa program, serbest program, zorunlu dans, orijinal dans, kısa dans, serbest dans gibi programlar bulunuyor.

Tekler yarışmaları sadece 1 erkek ya da sadece 1 kadın sporcunun (ISU kurallarında "womens" olarak geçer) atlayış, dönüş, adım dizisi (step sequences), spiral ve diğer başka teknik elemanları gösterdiği disiplindir.
Çiftler bir kadın ve bir erkek sporcudan oluşan çiftin, çiftlere özel teknik elemanlar olan ölüm spirali, twist kaldırışı gibi elemanlarla birlikte fırlatmalı atlayış, (erkek sporcu kadın sporcuyu havaya atar ve kadın sporcu havada atlayışı yapar), yan yana ve birlikte dönüşler yaptığı disiplindir. Çiftlerde kaldırışlarda kadın sporcu erkek sporcunun baş seviyesinin üstünde tutulur.
Buz dansı yine bir kadın ve bir erkek sporcu birlikte yaptığı bir disiplindir. Çiftlerden teknik elemanlar olarak çok daha farklıdır. Buz dansı kaldırışlarında kadın sporcu erkek sporcunun omuz seviyesini tamamen geçemez. Buz dansı genelde ayak oyunlarına, dans tutuşlarına ve müzikle uyuma yoğunlaşır.
Senkronize kayma 12 ya da 20 patenci ile gösterilen bir disiplindir.

Buz Pateninde 6 önemli atlayış (jump) vardır. Bunlardan 3'ü ayağı buza vurup güç alarak, diğer 3'ü ise havaya sıçrayarak gerçekleştirilir. 
Bunlardan ayağı buza vurup güç alarak yapılanlar:

Toe loop atlayışı
Flip atlayışı
Lutz atlayışı
Havaya sıçrayarak yapılanlar:

Salchow
Loop atlayışı
Axel atlayışı

Bu atlayışlar tek başlarına yapılabildikleri gibi arka arkaya, kombine bir biçimde de yapılabilirler. Kombine atlamalar patenciye daha fazla puan kazandırır. Atlayışlar tekli, ikili, üçlü, dörtlü olarak gösterilebilir. Üçlü atlayış patencinin havada üç tur döndüğü anlamına gelir. 

   

Artistik patinaj dönüşleri artistik buz pateninde patencinin buzdaki bir nokta üzerinde kendi etrafında dönüş yaptığı teknik elemandır. Dönüşler sırasında bir ya da birden fazla pozisyon gösterilir. ISU Puanlama Sistemi'nde 'spin' kelimesinden ortaya çıkan Sp kısaltması ile gösterilir.
Kolların, bacakların, ayakların ve karın bölgesinin farklı pozisyonlar aldığı birçok dönüş türü bulunmaktadır. Dönüşler, artistik buz pateni yarışmalarında yapılması gereken zorunlu elemanlardan biridir. Birden fazla pozisyon gösterilen ya da ayak değiştirerek yapılan dönüşler kombine dönüş (combination spin) olarak adlandırılır. Dönüşler iki ayakta kullanılarak yapılabilir. Patenciler iki yöne de dönerek yapılan dönüşleri nadiren tercih eder ve genelde sadece bir yöne dönüş yapar. Saat yönünde dönen patenciler için sol ayakla yapılan bir dönüş forward ya da front spin (ileriye/öne), sağ ayakla yapılan dönüşler ise back spin (geriye) olarak adlandırılır.
Dönüşler ayakta yapılan, oturularak yapılan ve camel pozisyonunda yapılan dönüşler olarak üçe ayrılabilir.

Artistik Patinaj kaldırışları (Figure skating lifts) çiftlerde ve buz dansında programda yer alması gereken zorunlu elemanlardır. Çiftlerde ve buz dansında kaldırışların özellikleri farklıdır. Buz dansında patenciler partnerlerini omuz seviyesinin üzerine tamamen çıkaramaz. Kaldırışlar senkronize kayma'da da yapılmaktadır.
Bu zorunlu elemanlar ISU Puanlama Sisteminda lift (kaldırış) kelimesinin kısaltması Li kodu ile gösterilir.
Buz dansında Uluslararası Paten Birliği (ISU) yarışmaları için geçerli olan yedi değişik kaldırış tipi vardır. Bu kaldırışlarda her takım değişik pozisyonlar kullanabilir. Buz dansı kaldırışlarında zorluk seviyesinin belirlenmesi için her pozisyon en az 3 saniye gösterilmelidir. Her pozisyon program boyunca yalnızca bir kere kullanılabilir. Bu kaldırışlar kısa (6 saniye) ya da uzun (10 saniye) sürelerde gösterilebilir.
Dans kaldırışlarından farklı olarak çiftlerde kaldırışlar tutuşlara göre gruplandırılır. ISU kuralları 5 değişik kaldırış türü içerir ve bu kaldırışlar zorluk düzeylerine göre derecelendirilir. ISU'nun büyükler düzeyindeki yarışmaları için erkek sporcu birden fazla, üç buçuktan az sayıda dönüş yapmalıdır. Uzun tutulan kaldırışlar ceza puanına sebep olabilir. Kaldırışların grubu kadın sporcu erkek sporcunun omzunun üzerine çıktığı andaki tutuş ile belirlenir.
Kaldırışlar çıkış pozisyonu, iniş kenarı, havadaki pozisyon ya da kadın sporcu kaldırılırken tutulan tutuşa göre isimlendirilebilir.

2002 Kış Olimpiyatları'na kadar Buz Pateninde 6'lık sistem denen, sporcuların sergilediği programın 6 tam puan üzerinden değerlendirildiği bir sistem uygulanmıştır. Bu sistemde hakemler sporcunun performansına göre teknik ve artistik olarak 2 farklı puan verirler. Teknik puanlar sporcunun yaptığı atlayışlar, dönüşler, bunların hatasız yapılıp yapılmaması gibi serideki teknik elemanları, artistik puanlar ise sporcunun müzikle uyumu, kostümleri, buz pistinin kullanımı gibi öğeleri içerir. Hakemler sporcuyu 6.0 tam puan üzerinden değerlendirir. 6.0 tam puan serinin kusursuz bir biçimde sergilendiğini gösterir. Hakemler 5.4 ya da 4.2 gibi ondalık puanlar da verebilir.
2002 Kış Olimpiyatlarında Çiftler kategorisi yarışmasında patlak veren, sonunda 2 çiftin birden olimpiyat şampiyonu ilan edildiği olaylardan sonra  yeni bir puanlama sistemi getirildi.
Bu sistemde sporcuların yaptıkları her bir hareketin (atlayışlar, dönüşler, kaldırışlar) bir ham puanı vardır. Hakemler hareketin yapılışına göre sporcuya bu puandan 3 puan fazla ya da 3 puan düşük verebilir.
Ancak sistem Buz Pateni'ne zarar verdiği, sporcuların programlarının zorlaştığı ancak artistik yönden zayıfladığı, sporcuların kendilerini çok zorladıkları ve bunun sakatlanmalara sebebiyet verdiği yönünde eleştiriler aldı.

Artistik buz pateninde Olimpiyat madalyası kazananlar listesi
Yaşa göre artistik buz pateninde Olimpiyat madalyası kazananlar listesi
Artistik buz pateni kaldırışları
Artistik buz pateni dönüşleri
Senkronize buz pateni

Uluslararası Buz Pateni Birligi10 Ocak 1998 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bir Askerin Türküsü (Rusça: Баллада о солдате / Ballada o soldate), Grigori Çuhray'ın yönettiği  1959 Mosfilm yapımı II. Dünya Savaşı sırasında bir Sovyet askerini anlatan savaş, drama filmi. Film Alyoşa'nın annesini ziyaret etmek için çıktığı iki günlük seyahatini anlatırken savaşın insanlar üzerindeki etkilerini ve geliştirdikleri davranışları tüm çıplaklığı ile anlatır. Yönetmen bu filmle Lenin Nişanı'na layık görülmüştür.

Alyoşa Skvortsov  (Vladimir İvaşov) annesi (Antonina Maksimova) ile vedalaşamadan savaşa katılan 19 yaşında telsizci bir Sovyet eridir. Faşistlerin bir tank saldırısı sırasında tek başına iki faşist tankını havaya uçurarak generali (Nikolay Kryuçkov) tarafından madalya ile ödüllendirilir. Ancak Alyoşa Generalinden madalya yerine annesini görmek için iki günlük izin ister. Köye dönüp evlerinin çatısını tamir etmek, annesi ile vedalaşmak istemektedir. Alyoşa için eve gitmek o kadar kolay olmayacaktır. Annesi tarafından sevgi ile büyütülen Alyoşa yolculuğu sırasında zaman zaman bu insanlara gösterdiği yardımseverlik yüzünden oldukça zaman kaybeder. Annesi'ne ulaştığında hemen hemen hiç zamanı kalmamıştır. Cepheye dönmek için Annesi ile vedalaştığı sahne ile film biter. son sahnede Alyoşo annesine geri döneceğim diye bağırır ancak geri dönemeyecektir.
Filmdeki yaşam içinden beliren birçok davranış biçiminin ustaca film içinde eritildiği göze çarpar.
Diğer önemli karakterler.
Sergey, Liza ve babası: Eve dönüşü sırsında tesadüfen karşılaşır ve Alyoşa'dan karısı Liza'ya kendisinden haber göndermesini ister. Arkadaşları bir de hediye göndermesini salık verirler. Bulabildikleri sadece iki kalıp sabundur. Alyoşa Liza'yı bulduğunda Liza'nın başka bir erkekle olduğunu görür. Sabunları karısından geri alıp Sergey'in hasta babasına verir. Babası Sergey'e her şeyin yolunda olduğunu söylemesini karısının onu beklediğini söylemesini söyler.
Vasya (Yevgeni Urbanski): Savaşta bir bacağını kaybetmiştir ve Alyoşa ile tren garında karşılaşır. Karısını (Elza Lejdey) hep kıskanan Vasya sakat haliyle ilişkilerinin hiç yürümeyeceğini düşünmektedir. Eve dönmekten vazgeçer ve karısına telgraf çekerek dönmeyeceğini söylemek ister. Ancak postahane çalışan kız ve Alyoşa onu bu kararından vazgeçirirler. Vasya'nın karısı onu büyük bir coşku ile karşılar.
Şura (Janna Prohorenko): Alyoşa'nın bindiği vagona kaçak olarak binen Şura Alyoşa'yı ilk gördüğünde çok korkar. Daha sonra birbirlerine aşık olurlar.
Vagon muhafızı: Alyoşa'yı askerî erzak taşıyan trene almak istemez. Tren komutanın bir canavar olduğunu kesinlikle trene binmesine izin vermeyeceğini söyler. Alyoşa'nın kendisine verdiği konservelerle ikna olur. Ancak daha sonra Şura'nın da trene bindiğini fark eden muhafız fiyatı arttırır, 2 kutu konserve daha alır. Bu sırada tren komutanı gelir ve Alyoşa ile Şura'ya gayet iyi davranır, trene binmelerine izin verir. Rüşvet aldığını fark ettiği muhafıza da hücre cezası verir. Burada muhafız Alyoşa'ya dönerek "Size demedim mi canavar olduğunu." der.

BAFTA En iyi film ödülü, 1961
Cannes Film Festivali - Özel Juri Ödülü
San Francisco Uluslararası Film Festivali -  Golden Gate En İyi Film Ödülü
San Francisco Uluslararası Film Festivali -  Golden Gate En iyi Yönetmen Ödülü - Grigori Çuhray
En iyi özgün senaryo dalında Akademi Ödülü adayı  - Grigori Çuhray, Valentin Yejov

(İngilizce) Vida Johnson film eleştirileri koleksiyonu
(İngilizce) Grigori Çuhray hakkında12 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Astrahan (Rusça: Астрахань [Astrahan ("n" ince)], Tatarca: Ästerxan, Әстерхан) ya da Hacıtarkan,  (Kazakça: Qajıtarqan, Қажытархан, eski Astrahan Türkçesi: Xacitarxan) ya da Haşterhan (Azerbaycan Türkçesi: Həştərxan), Osmanlı Türkçesinde Hacıtarhan (حاجى طرخان) veya Ajderhan (آژدرهان) Rusya'ya bağlı bir oblast olan Astrahan Oblastı'nın başkentidir. Oblastın yönetim merkezi Astrahan şehridir. 2008 yılında Rusya Merkez Bankası, Astrahan Oblastı anısına hatıra parası bastırmıştır. Rus istilasından önce Astrahan Hanlığı'nın başkenti.

Astrahan adının kökenine dair birçok efsanevi ve yarı efsanevi görüş bulunmaktadır. Şehrin adı, PSRL'deki (Rusya Kronik Derlemesi) çeşitli kroniklerde şu şekillerde geçmektedir: Azstorokan, Aztarakan, Aztarokan, Aztorakan, Aztorokan, Aztorokhan, Astorokan, Astorokhan, Astrohan, Haztorokan.
E. A. Vasilyeva, Vasili Tatişçev tarafından yayınlanan İskenderiyeli Klaudios Batlamyus’un (M.S. 2. yüzyıl) kullandığı verilere dayanarak, “Kuban Nehri yakınlarında, geniş bozkırlarda eskiden asturohani (ya da askurakani) adlı bir halk yaşamaktaydı; günümüzde Astrahan adı hâlâ bu halkın adını taşımaktadır” bilgisini aktarır. Literatürde bu etnonimin başka varyasyonları olan azturakani veya azkurakani yazımlarına da rastlanmaktadır. Bu veriler dikkate alındığında, “Astrahan” yer adının yaklaşık iki bin yıllık bir geçmişi olduğu sonucuna varılabilir. 
Strahlenberg tarafından öne sürülmüş iki görüş eskiden çoğunluk tarafından kabul görmüştü: Bunlardan ilki, kentin adının Slavca "страхань" (strahan) — “yarık” anlamına gelen bir kelimeden, diğeri ise İskitçe "ас" — “voyvoda” ve "Tархан" kelimelerinden türediği yönündedir. Ancak bu iki görüş, Tatişçev tarafından “mantıklı olmayan” açıklamalar olarak reddedilmiştir.

Avarlar, (Eski Türkçe Apar (𐰯𐰺)), Yunanca: Άβαροι, Ουαρχωννιται, bir tür zırh; Rusça: О́бры, Latince: Avari) 6. yüzyılın başlarında batıya doğru göçerek Orta ve Doğu Avrupa'da görünmeye başlayan ve Büyük Macaristan Ovası'na yerleşerek  Avar Kağanlığı'nı kurmuş 9. yüzyıla kadar ayakta kalan, nüfusunun kökeni Türk olduğu bilinen savaşçı bir topluluktur. Bazı görüşler Avarların Prototürk kökenli olduğunu kabul eder. Avarlar çok yüksek örgütlenmiş ve çeşitli güçlü göçebelerden oluşan, Türk çekirdek soylu göçebelerden bir ana hükmedeni (Kağan) olan bir birliktir. Avarlara ilişkin bilgiler Teofilaktos Simokates (Yunanca: Θεοφύλακτος Σιμοκάττης / Theophylaktos Simokattes), Menandros Protektor (Yunanca: Μένανδρος Προτίκτωρ / Menandros Protektor) ve Efesli İoannes gibi Bizans kaynakları ile Fredegara Günlükleri ve Pavel Diakon gibi Frank kaynaklarında bulunmaktadır. Avar sözcüğünün kaynağı ise tam olarak bilinmemektedir.

Avarlar hakkındaki bilgiler ilk olarak Bizanslı tarihçi Menandros Protektor ve Teofilaktos Simokates'in çalışmaları ile ortaya çıkmıştır. Avarların kökenleri hakkında şunları söyleyebiliriz ki; Avarlar devlet içinde Türkçe unvanlar kullanılan, Türk boylarının ağırlıkta olduğu bir göçebe topluluk devletidir. Romalı olmanın bir etnik anlam içermemesi gibi Avar olmak da Avar Kağanlığı'nın bir parçası olmak anlamına gelmektedir. Kesin bulgulara dayanan tek olgu ise Avarların Avrupa'ya göç ettiklerinde Türk kağanlığı otoritesini kabul etmeyen prototürk boylarından oluştukları ortak kanıdır. Bu gruplardan birkaçı İskitler, Hiung-nu, Hunlar, Bulgarlar, Avrasya Avarları, Hazarlar, Kumanlar ve Moğollar'dır. Ayrıca Avarlar, Avrupa'ya doğru göç hareketinde özellikle Türk kabilelerinden yoğun şekilde etkilenmişlerdir. Avarlar'ın homojen bir etnik grup olmadığı hakkında Tarihçi Walter Pohl 1998'de H. W. Haussig'in 1953 tarihli çalışmalarını, K. Czeglèdy'nin 1983'teki bulgularını ve kullanılan yöntemler dizgesine ait itirazlarını şöyle derlemiştir: 

Avrupalı Avarların atalarının kim olduğunu bulmaya çalışmak önemsiz bir çaba. Yalnız şundan eminiz ki bu topluluk, geçmişi çok eskilere dayanan bir ad taşıyor ve Göktürk boyunduruğu altında yaşamak istemeyen boyların bir karışımından oluşmuş. 
J. Markvart, V. Eberhard, R. Grusse, K. Menges, P. Pelo ve E. A. Helimsky gibi tarihçilere göre Avarlar, Moğollar'dan gelmektedir. Fakat Moğol kabilelerinin Avar Birliği'nde bulunmalarına karşın bu birliğin çekirdeğini oluşturmadıkları genel olarak kabul görmektedir. Avarların Moğollar'dan geldiği hakkındaki bu teori kanıtlarını genellikle dilbilim alanından bulmaktadır. Oysa Moğolca yüksek miktarda Türk kültürü izleri ve Türkçe İsimler barındırmaktadır. Avrupa'daki Avarların ise Avrupa'da bulundukları sürede Avrupa Slav topluluklarıyla kaynaştıkları bilinmektedir. Bu da Avarların Moğollardan geldiği hakkındaki teoriyi kuvvetlendirici şekilde benzerdir. Ayrıca Slav dili, kağanlığın yabancılara karşı lingua franca olarak kullandığı bir araçtır. Fakat antropolojik kazılarda Moğol etkisini gösteren yalnızca birkaç iskelet bulunmuştur. Avrasya'da yaşayan göçebe toplulukların Moğolların etkisinden bu ölçüde uzak olmaları ise ilgi çekici bir bulgudur. Encyclopædia Iranica'ya göre Avarlar ve daha sonra Moğollar gibi Siyenpi (Sien-pi, Śyän-bi, Çince: basit: 鲜卑; geleneksel: 鮮卑; Xiānbēi) göçebe birliğidir ve Avarlar için "İlk defa tarihsel olarak kanıtlanmış Türk boyundandır" denilmiştir. Bir başka kaynağa göre Śyän-bi etnik kökeni hala bilinmemektedir.

Referans kitaplarında ise Türk kabilelerinin geçmişi Avarlar'a kadar genişletilmektedir. Bu tanım özellikle Avar Kağanlığı dönemindeki Türk etkisinin arttığı son dönemler için geçerlidir. Bilimsel alanda bu teoriyi geliştiren Macar tarihçi András Róna-Tas'a göre Avar kabile birliğinin iskeletini Uygur Türkleri oluşturmuş ve birlik Orta Çağ'da Orta Asya'da yaşamakta olan kabilelerin kaynaşmasıyla meydana gelmiştir. Alman Dilbilimcisi Harald Haarmann'a göre Avarlar kesin bir Türk ulusudur. Türk Tarih Tezi'ne göre de Avarlar Türk ulusudur. Avarların Çinlilerin Juan-Juan, Rouran veya Cücen (柔然, 蠕蠕, 芮芮, 茹茹, 蝚蠕) dedikleri kavim ile aynı olup olmadığı ise kanıtlanamamaktadır. Avarların Cücenler ile olan ilişkisi kimi düşünürlerin Avrupa Avarları'nın yönetici kadrosunun Moğol kökenli olduğunu düşünmelerine yol açmıştır ancak bu görüş diğer tarihçiler tarafından kabul edilmemiştir. 
Büyük Hun İmparatorluğu'nun dağılması ile bu bölgede yönetimi ele alan Siyenpilerin ardından iktidara gelen Cücenler zamanında, 350'li yılların ortalarında Çin kaynaklarında adı Uar olarak geçen kavim (Çince: 滑; Pinyin: Huá) Hunlarla birlikte bilinmeyen bir sebeple Kazak bozkırlarına göç etmiştir. Bu Uar ve Hun kabileleri hemen güneyde yerleşik durumda bulunan eski Hunlarla karşılaşıp onları Volga'ya doğru itmişler ve burada Hint-Avrupa diline sahip İranlılar'a komşu olmuşlardır. Ardından Tarım Havzası ve Afganistan'ın Toharistan bölgesine göç etmişlerdir. Bu bölgede yaşayan Alanların göç etmesini sağlamışlardır. Uar ve Hun kabilelerinin yöneticileri Baktria'da kendilerine Oino ismini vererek Yunanca para bastırmıştır. 456 yılında Ak Hun devletinin kurulmasının ardından Kral I. Khingila, Uarlar ve Hunları birleştirmiştir. Bundan sonra bu halklar Uarhunlar veya Akhunlar olarak anılmıştır. Uarhun sözcüğünün Sanskritçe adı Huna veya Svetahuna 'dır. Türk araştırmacı Mehmed Tezcan ve Japon araştırmacı Katsuo Enoki, Nikolay Kyorrer, K. Tsegled, A. Hermann gibi araştırmacılar da Uarların Akhunlara bağlı bir kabile olduğunu söylemiştir. Hermann hazırladığı Çin Atlası 'nda Uarlar ve Hunların yerleştiği Horasan ve Toharistan ve buraya komşu bölgeleri Avar kabilelerine ait geleneksel topraklar olarak adlandırmıştır. Bunun gibi bazı araştırmacılar da Avarlar ile Uarların aynı olduğunu söylemektedir. 

Bazı araştırmacılar da Bizanslı tarihçi Teofilaktos Simokates ve Menandros'a dayanarak Avrupa'da bazı kabilelerin düşmanlarını korkutmak için Avar adını kullandığını belirtmiştir. Avarlar, 6. yüzyıl başlarında Göktürkler (Göktürkler daha önce Ruanruan boyunduruğunda yaşayan göçmen topluluklardan biriydi) tarafından fethedilmiştir. Teofilaktos Simokates, Dünyanın Tarihi adlı kitabında (Gök)türklerin Ogur boyunu köleleştirdiğini ve bunu üstün savaş yeteneklerine borçlu olduklarını yazmıştır. Göktürk boyunduruğunda yaşamak istemeyen bir grup 555'te güney Kafkas bölgesine göç etmiştir. Teofilaktos Simokates, bu grubun komşularınca gerçek Avarlar olarak görüldüklerine değinmektedir. İmparator II. Justiniaus, Bizans tahtına çıktığı zaman Yap ve Hinni adlı bazı kabileler Avrupa'ya gelmiş durumdaydılar. Bu kabileler kendilerine Avarlar diyecek ve önderlerine de kağan adını vereceklerdir. Bu kabilelerin neden başka bir kabilenin ismini aldığına dair tarihçiler Gumilev ve Artamonov'un da katıldığı bir açıklamaya göre Yap ve Hinni kabilelerinden Varselt, Unnigi Sabiri gibi kabileler bulundukları askeri olarak kötü durumlardan dolayı komşu Avar kabilelere elçiler gönderecek, değerli armağanlar karşılığında yardım talep edeceklerdir. Avarların da onlara elçiler göndermesini fırsat bilen kabileler İskit halkları arasında en gözü kara ve en savaşçı kabile olan Avarların adlarını çalarlar. Ne var ki, Göktürkler Bizanslıları bu göçebe grubun gerçek Avarlar olmadığına, bunların Göktürklerden kaçan "İskit" boyuna ait olduklarına ikna etmiştir. Bu kabileleri asıl Avarlardan ayırt etmek için tarihçiler, sahte anlamına gelen pseudo-Avarlar (sözde Avarlar) terimini kullanmaktadır.

Avar sözcüğünün etimolojik kökenini açıklayan birkaç hipotez bulunmaktadır. Pers kültürünü inceleyen Vasily Abaev, kelimenin İran kökenli olduğunu iddia etmektedir. Kelime İran dilinde getirmek, sonuçlandırmak, geçiş yapmak anlamına gelmektedir. Ayrıca gezgin, serseri, mülteci gibi anlamlarda da kullanılmaktadır. Kafkas dillerinde sık kullanılan awarag sözcüğünü, peygamber, elçi, mesih anlamına gelmektedir. Türkçede ise avare sözcüğü boş gezen, aylak, derbeder anlamındadır. Avrupalıların da Arap ve Bizans kaynaklarına dayanarak Avar adını verdiği bu kavmi Göktürkler Apar olarak adlandırmıştır, yazıtlarda açıkça  olarak yazmaktadır. Apar adı karşı koyan veya götürmek manasına gelmektedir. Mehmed Tezcan ise apar adının tarihteki rolünü araştırdığı yapıtında dönemin Ermeni kaynaklarında bu adın kullanıldığını belirtmiştir. Benzer değerlendirmelerden yola çıkan tarihçiler Ermeni kaynaklarında bahsedilen Aparların Avarlar olduğunu kabul etmiştir. Tezcan yapıtında fonetik açıdan Avarların Moğollardan gelmiş olamayacağını da belirtmektedir. Laslo Rasoni, Türkçe olarak basılan Tarihte Türklük adlı eserinde avar sözcüğünün karşı koyan anlamında kullanıldığını yazmaktadır. Nemet'e göre ise awa ön ekinin Bulgarcadaki direnmek, karşı koymak anlamından avar isminin kaynaklandığını yazmıştır. P. Pelo'ya göre ise av fiili imha etmek, tahrip etmek anlamındadır, buna göre avar kelimesi tahrip eden anlamındadır. Ayrıca, Bizanslı tarihçiler Avar sözcüğünü yalnız Avarları değil, kimi zaman "Hunlar"'ı belirtmek için de kullandılar.

Avarların diline dair veriler oldukça azdır ve bu verilerin azlığı güvenilir yorumlar yapmaya engel olmaktadır. Yazılı kaynaklarda bulunan Avar unvanları ve kişi isimleri Altay dil ailesinde yaygın isimlerdir. Arkeolojik verilere göre Avarlara ait yazılı metinler çözülmeyecek kadar kısadır. Avar diline dair veriler içeren tek bir anıtta ise batık bir Nad-Sent-Miklosh define gemisinden çıkmış, ancak Yunan harfleriyle yazılı olan metin Rus dilbilimci E. Helimski, ekibi tarafından incelenen buluntulardan sonra kullanılan dilin Tunguzca olduğunu söylemiştir. Başka bir dilbilimci olan O. Mudrak ise dilin Bulgarcaya benzediğini iddia etmiştir. Macar tarihçi András Róna-Tas'a göre Avarlar ilk dönemlerden itibaren Türk dilinin bir lehçesini konuşmaktaydılar. Szarvas şehrinde bulunan iğne kutusundaki yazılar András Róna-Tas'a göre Türk dilinde yazılmıştır. Gábor Vékony bu yazıların Macarca olduğunu söylemiştir. Fakat bir sonuca ulaşılamamıştır. 6. yüzyıl tarihçisi Menandros Prote

Avrasya Ekonomi Topluluğu (İngilizce: Eurasian Economic Community, Rusça: Eвразийское Экономическое Сообщество, ЕврАзЭС), 2000'den 2014'e kadar var olmuş, üye devletlerin ekonomik entegrasyonunu hedefleyen bir bölgesel organizasyon.
Avrasya Ekonomi Topluluğu'nun kurulma süreci 6 Ocak 1995'te Rusya ile Belarus arasında imzalanan Gümrük Birliği Anlaşması ile başlamıştır.
Belarus, Kazakistan, Kırgızistan, Rusya ve Tacikistan tarafından 10 Ekim 2000 tarihinde imzalanan antlaşmayla kurulmuştur. 2002 yılında Moldova ve Ukrayna, 2003 yılında da Ermenistan gözlemci olarak örgüte katılmışlardır.
25 Ocak 2006 tarihinde de Özbekistan Avrasya Ekonomi Topluluğuna katılmıştır.
Örgüt aynı zamanda Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda gözlemci statüsüne sahiptir.
Avrasya Ekonomi Topluluğu'nun örgütsel yapısı şu şekildedir:

Devletlerarası Konsül
Entegrasyon Komitesi ve Sürekli Temsilciler Komisyonu
Sekreterya
Parlamentolararası Asamble
Topluluk Mahkemesi

Resmî site

Avrasya göçebeleri, Avrasya bozkırlarında yaşayan ve büyük ölçüde Avrupa ve Asya'daki sınır tarihi kaynaklarından bilinen göçebe halk gruplarıydı.
Göçebe, kalıcı bir meskeni olmayan, hayvanlarına taze otlak bulmak için bir yerden bir yere seyahat eden insanların bir üyesidir. Genel başlık, zaman zaman Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Türkmenistan, Özbekistan, Moğolistan, Rusya ve Ukrayna bozkırlarında yaşayan çeşitli etnik grupları kapsamaktadır. MÖ 3500 civarında Atları evcilleştirerek göçebe yaşamın olanaklarını büyük ölçüde artırdılar ve daha sonra ekonomileri ve kültürleri at yetiştiriciliğini, biniciliği ve göçebe hayvancılığı öne çıkardı; bu genellikle bozkır kenarlarında yerleşik halklarla ticareti içeriyordu. Savaş arabasını, arabayı, süvariyi ve atlı okçuluğu geliştirdiler ve dizgin, kantarma, üzengi ve eyer gibi yenilikler getirdiler ve bozkırları aşan yeniliklerin çok hızlı bir şekilde yayılması, bozkır sınırındaki yerleşik halklar tarafından kopyalanmak üzere geniş bir alana yayıldı. Demir Çağı boyunca, Avrasya göçebeleri arasında, farklı bir İskit sanatı ile karakterize edilen İskit kültürleri ortaya çıktı.

Kronolojik olarak, bozkırdan Avrupa'ya, Yakın Doğu'ya, Hindistan'a ve Çin'e yönelik birçok istila "dalgası" yaşandı.

Bronz Çağı

Proto Hint-Avrupalılar (bkz Hint-Avrupa göçleri), Kurgan hipotezi ve daha sonraki Hint-Aryan göçü
Demir Çağı / Klasik Antik Çağ
İran halkları;  
Geç Antik Çağ ve Kavimler Göçü

Erken Orta Çağ
Türk yayılımı, Macar istilası; 
Yüksek Orta Çağ'dan Erken Modern dönem'e kadar
Moğol İmparatorluğu ve devam eden Türk genişlemesi; 

Avrasyatik diller
İç Asya
Bozkır imparatorluğu
Lev Gumilyov

Avrupa'nın göçebe halkları
Ural dilleri
Moğol dilleri
Türk dilleri

Avrasyacılık (Rusça: евразийство yevraziystvo), 20. yüzyılın başında 1917 Rus Devrimi'nin ardından Beyaz göçmenler arasında ortaya çıkan bir siyasi harekettir. Avrasyacılara göre Rus toplumu ve uygarlığı Avrupa'nın değil, Avrasya'nın jeopolitik konseptine aittir. Akımın başlıca önderleri Nikolay Trubetskoy ve P.N. Savitski'dir.
1991'de Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra, Avrasyacılık Aleksandr Dugin tarafından kurulan Avrasya Partisi adında kısmen aynı adı taşıyan yeni bir harekete dahil edildi.
1990'ların sonundan bu yana Avrasyacılık, Türkiye'de ulusalcı çevreler arasında bir miktar taraftar kazanmıştır. Dugin'le ilişkili en tanınmış kişi Vatan Partisi'nin lideri Doğu Perinçek'tir.

The Fourth Political Theory - Eurasianism6 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Evrazia 7 Kasım 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Avrupa-Belarus ilişkileri, Belarus Cumhuriyeti ile Avrupa Birliği (AB) arasındaki ilişkileri ifade eder. Karşılıklı ilişkiler ilk olarak Avrupa Ekonomik Topluluğu'nun 1991'de Belarus'un bağımsızlığını tanımasından sonra kuruldu.
Aleksandr Lukaşenko 1994 yılında Belarus lideri olduktan sonra, AB'nin Belarus hükûmetini otoriter ve anti-demokratik uygulamalar nedeniyle defalarca kınaması ve hatta ülkeye yaptırımlar uygulaması nedeniyle Minsk ile AB arasındaki ilişki kötüleşti ve soğuk ve mesafeli kaldı.
2008'de ilişkilerde hafif bir iyileşmenin ardından, (resmen Lukaşenko'nun neredeyse %80'lik bir ezici zafere sahip olduğu) 2010 Belarus cumhurbaşkanlığı seçimleri, Minsk'te kitlesel gösterilere ve tutuklamalara yol açtı. AB, muhalif isimlerin ve protestocuların hapsedilmesinin insan hakları yasalarına aykırı olduğunu ve önde gelen Belaruslu yetkililer ve iş adamlarına yönelik yeni hedefli yaptırımlar uyguladığını ilan etti.
Belarus, AB'nin Doğu Ortaklığına katılıyor. Ekim 2015'te AB, Belarus'a yönelik yaptırımlarının çoğunu askıya alacağını duyurdu. Belarus, üç AB üye ülkesiyle sınır komşusudur: Polonya, Litvanya ve Letonya.

Avrupa Ekonomik Komisyonu 1991'de Belarus'un bağımsızlığını tanıdı ve Belarus, Avrupa Birliği ile birçok ikili ve çok taraflı anlaşmanın bir parçası haline geldi. 1995 yılında Belarus ve Avrupa Birliği arasında bir Ortaklık ve İşbirliği Anlaşması imzalanmış ancak bu anlaşma AB tarafından onaylanmamıştır. Belarus, AB Genelleştirilmiş Tercihler Sistemine ve en çok gözetilen ulus kaydına dayalı ticari ilişkiler anlaşmalarının bir üyesidir. Belarus aynı zamanda AB'nin Doğu Ortaklığı'nın bir parçasıdır.
Belarus-AB ilişkileri, 1994 yılında Aleksandr Lukaşenko'nun seçilmesinden sonra kötüleşmeye başladı; Belarus, AB'nin cumhurbaşkanı Lukaşenko yönetimindeki otoriter rejimin kurulmasına tepkisi olarak AB'nin Avrupa Komşuluk Politikasından dışlandı.
Belarus-AB ilişkilerinin daha da kötüleşmesi 21. yüzyılda Avrupa Birliği'nin Belaruslu yetkililere, işadamlarına ve devlete ait birkaç şirkete yaptırımlar uygulamasıyla devam etti. Yaptırımlar, 2010 cumhurbaşkanlığı seçimleri sırasında birkaç siyasi muhalefet üyesinin ve protestocunun hapsedildiği ve hapis cezasına çarptırıldığı kitlesel protestoların ardından siyasi baskıların sonuçlarıydı.
Belarus-AB ilişkilerinin geliştiğine dair notlar var. Beyaz Rusya, Ukrayna'ya yönelik saldırganlığında Rusya'yı desteklemedi ve birkaç siyasi mahkûmu serbest bıraktı. 2015 yılında AB, Belarus yetkililerine yönelik yaptırımların çoğunu askıya aldı. 2016 yılında Lukaşenko'ya 2000 yılında uygulanan seyahat yasağı kaldırıldı. Bu karar Belarus yetkililer tarafından övgüyle karşılandı. Ancak hem AB yetkilileri hem de uluslararası kuruluşlar tarafından belirtildiği gibi, Belarus'ta halen devam eden insan hakları ihlalleri ve siyasi muhalefet baskısı nedeniyle ilişkilerde gelişme yavaşlıyor.
2019 yılında Lukaşenko, yaptırımların sona ermesinden bu yana Avrupa Birliği'ne ilk resmi ziyaretini yaptı. Lukaşenko'nun Avusturyalı Sebastian Kurz ile yaptığı görüşmede AB'nin Doğu Ortaklığı programı ve ek ekonomik girişimler tartışıldı.
2016 yılında Belarus parlamentosuna iki muhalefet adayı seçildi. Bu, birçok AB yetkilisi tarafından demokratikleşme yolunda bir adım olarak işaretlendi.
Vize sistemi, AB ile Belarus arasında işlemektedir ve Avrupa Birliği'ne girmek isteyen Belaruslular için gerekli olan Schengen vizeleri bulunmaktadır. Belarus, 2017'de AB dahil 70 ülkenin vatandaşları için vizesiz giriş sağladı. 2019 yılında, AB'nin Belaruslular için Schengen vizesi alma şartlarını basitleştirerek, başvurunun onaylanması için gereken maliyetleri ve süreyi azaltacağı açıklandı.
Belarus-AB ilişkileri, 2014 yılında Kırım'ın ilhakından sonra aktif bir AB eleştirmeni ve muhalifi olarak ortaya çıkan Rusya ile Belarus'un daha güçlü bağları nedeniyle karmaşıklaşıyor. Belarus, Belarus-Rusya Birliği Devletinin yanı sıra, her iki ülkeyi ve diğer birçok BDT üyesini de içeren bir gümrük birliği olan Avrupa-Asya Birliği'nin bir parçasıdır. Bugün itibarıyla, iki ülke arasında kurulan serbest ticaret ve serbest dolaşım bölgeleri ile Belarus-Rusya entegrasyonu çoğunlukla ekonomiktir, ancak Rusya'nın daha derin siyasi ve idari entegrasyon talep ettiği görülmektedir.

2021'de Ryanair'in Yunanistan'dan Litvanya'ya (her ikisi de AB üyesi) olan 4978 sefer sayılı uçuşu Belarus hava kuvvetleri tarafından Minsk'e inmeye zorlandı. Uçuş, varış noktasından 10 km'nin altındaydı ancak yine de Belarus hava sahasındaydı. Belarus hükûmeti hakkında olumsuz yorumlar yayınlayan iki yolcu gazeteci Raman Protaseviç ve kız arkadaşı Sofia Sapega, yetkililer tarafından gözaltına alındı ve uçağın 7 saat sonra kalkışına izin verildi. AB üyeleri eylemi oybirliğiyle kınadı ve olası tepkileri tartışmaya başladı.
AB'nin olaya verdiği yanıt olarak, Belarus uçaklarının AB hava sahası üzerinde uçması ve bloğa üye 27 ülkenin herhangi bir havalimanını kullanmaları yasaklandı.
Daha sonra 2021'de Belaruslu atlet Krystsina Tsimanouskaya, Belaruslu yetkililerin kendisini Tokyo havaalanında bir uçağa bindirmeye çalışmasının ardından bir dizi Avrupa Birliği ülkesine sığınma başvurusunda bulundu. Havaalanında, havaalanı polisi geri gönderilmeyi durdurdu ve onu havaalanında güvenli bir alana aldı. Ona insani vize verdikten sonra Polonya'ya uçmayı başardı.
Şubat 2022'de Belarus, Rus kuvvetlerinin Ukrayna'nın Belarus topraklarından istilasının bir kısmını gerçekleştirmesine izin verdi. AB, Belarus'a yanıt olarak yeni yaptırımlar uyguladı.

Avrupa Birliği ve Beyaz Rusya, 1995 yılında karşılıklı siyasi ve ekonomik ilişkileri yönetmeyi amaçlayan bir Ortaklık ve İşbirliği Anlaşması (PCA) imzalamış olmalarına rağmen, bu anlaşma AB tarafından onaylanmamıştır. Ayrıca, Avrupa Birliği, Belarus'u, başlangıçta Birliğin coğrafi yakınlığında bir "arkadaş halkası" oluşturmak için tasarlanan Avrupa Komşuluk Politikası'nın (ENP) dışında tutmuştur. Brüksel, bu dışlamanın Başkan Lukaşenko yönetiminde otoriter bir rejimin kurulmasına doğrudan bir yanıt olduğunu iddia etti.
Bununla birlikte, AB-Belarus ticari ilişkilerini, Birliğin Genelleştirilmiş Tercihler Sistemi ve AB ile Sovyetler Birliği arasındaki 1989 Anlaşmasının en çok kayrılan ulus (MFN) hükümleri tarafından hala kapsamaktadır. Belarus, Avrupa Birliği'ne üyelik talebinde bulunmayan birkaç Avrupa ülkesinden biridir. Benzer şekilde Avrupa Birliği de Minsk'e üyelik teklifinde bulunmadı. Belarus, Birlik Devletinin (eski adıyla 'Rusya ve Belarus Birlik Devleti') kurucu üyelerinden biri olarak, Rusya ile ekonomik ve siyasi bağlarını sürekli olarak ilerletmeye çalıştı.
Ekim 2009'da Belarus'taki bağımsız NISEPI enstitüsü tarafından yürütülen bir ankette, bir yıl önceki yüzde 26,7'ye kıyasla Belarus halkının yüzde 44,1'inin AB'ye katılım referandumunda Evet oyu vereceği ortaya çıktı. Polonyalı Rzeczpospolita gazetesi, yerel uzmanların bu hareketi Belarus devlet medyasındaki daha fazla AB yanlısı mesaja bağladığını söylüyor.
30 Ekim 2015'te AB'nin, Ağustos ayında ülkedeki siyasi mahkûmların serbest bırakılmasının ardından Belarus'a yönelik yaptırımlarının çoğunu askıya alacağı açıklandı.
Ağustos 2020'de tartışmalı bir cumhurbaşkanlığı seçiminin ardından gerçekleşen bir dizi kitlesel protestonun ardından AB Dışişleri ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, AB'nin "şiddet ve tahrifattan" sorumlu Belaruslu yetkililere yaptırım getireceğini duyurdu. Avrupa Konseyi Başkanı Charles Michel, 19 Ağustos'ta daha da ileri giderek, AB'nin yakında şiddet, baskı ve seçim sahtekarlığından sorumlu "önemli sayıda" kişiye yaptırım uygulayacağını söyledi.

Belarus-AB ilişkilerinin Belarus Digest ile ilgili güncel analizi
Değişen Belarus (Chaillot Belgesi No.85) Avrupa Birliği Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü
Soğuktan Döndü mü? 2009'da AB ve Beyaz Rusya (Chaillot Belgesi No.119) Avrupa Birliği Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü
İngilizce Belarus Haberleri 27 Temmuz 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Avrupa ortaklığı, Belarus Deutsche Welle (İngilizce versiyon) için harici noktalardan biridir.
Victor Shadurski (FPS): Belarus, AB Birinci Ulusal Kanalı (Beyaz Rusya) ile ekonomik ve siyasi bağlar geliştirmeli (İngilizce versiyon)
Kiryl Kascian. Belarus-AB İlişkileri: Ad Hoc Eylemler vs. Önceden Geliştirilmiş Strateji, Belarus İnceleme Çalışma Belgesi, #2, Kasım 2014

Avrupa Birliği ve Gürcistan, INOGATE çerçevesinde 1996 yılından beri ilişkileri sürdürmektedir ve 2006 yılında Avrupa Komşuluk Politikası bağlamında beş yıllık bir yakınlaşma "Eylem Planı" uygulanmıştır. 1 Temmuz 2016'da daha kapsamlı bir Ortaklık Anlaşması yürürlüğe girdi. 2008 Güney Osetya Savaşı'nın ardından Gürcistan'a bir Avrupa Birliği İzleme Misyonu gönderildi.
Gürcistan'ın, Avrupa Birliği'nin gelecekteki genişlemesi için resmi bir adayı olarak herhangi bir resmi statüsü bulunmamakla birlikte, 2011'de Gürcü Cumhurbaşkanı Mihail Saakaşvili ülkesinin AB üyesi olma arzusunu dile getirdi. Bu görüş, Rusya'nın etki alanından uzaklaşmak amacıyla ABD, AB ve NATO ile bağlar güçlendirildiği için pek çok kez açıkça ifade edilmiştir. Ocak 2021 itibarıyla Gürcistan, 2024'te AB üyeliğine resmen başvurmaya hazırlanıyordu. Ancak Rusya'nın Ukrayna'yı işgal etmesinin ardından Gürcistan, 3 Mart 2022'de üyelik başvurusunu planlanandan önce yaptı. Aralık 2023'te AB Gürcistan'a resmi olarak aday statüsü verdi.
Nisan 2023'te, Uluslararası Cumhuriyet Enstitüsü tarafından ülke çapında yapılan bir anket, Gürcülerin yüzde 89'unun AB'ye katılmayı desteklediğini ortaya çıkardı; bu, yıllardır kaydedilen en yüksek rakamdır.

İlişkilerini geliştirmek için, AB ve Gürcistan bir Ortaklık Anlaşması (OA) ve Derin ve Kapsamlı Serbest Ticaret Anlaşması müzakerelerine başladı. Kasım 2012'de AB'nin Genişleme ve Avrupa Komşuluk Politikası Komiseri Stefan Fule, Ortaklık Anlaşması müzakerelerinin Kasım 2013'e kadar tamamlanabileceğini belirtti. Şubat 2013'te Gürcistan'ın Avrupa ve Avrupa-Atlantik Entegrasyonundan Sorumlu Devlet Bakanı Yardımcısı Tamar Beruçaçvili, Fule'nin Ukrayna'nın girmesinin sakıncalı olduğunu belirttiği, Belarus, Kazakistan ve Rusya Gümrük Birliği'ne katılma planlarının olmadığını ifade etti. 29 Kasım 2013 tarihinde Doğu Ortaklığı zirvesinde Gürcistan Dışişleri Bakanı Maia Panjikidze ve AB Dışişleri ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Catherine Ashton tarafından OA'nın başlatılmasına ilişkin bir tören düzenlendi. 27 Haziran 2014'te resmi olarak imzalandı ve AB, Euratom, üye devletleri ve Gürcistan tarafından onaylanması gerekiyordu. Ülkenin AB kriz yönetimi operasyonlarına katılımını düzenleyen ikinci bir anlaşma da imzalandı.
Çoğu Eylül ayında geçici olarak yürürlüğe giren Ortaklık Anlaşması, Gürcistan ve tüm AB üye ülkeleri tarafından tamamen onaylandı. 18 Aralık 2014'te Avrupa Parlamentosu Ortaklık Anlaşmasını onayladı. Üyeler anlaşmayı 57 çekimserle 76 aleyhte 490 lehte oyla desteklediler. Anlaşma 1 Temmuz 2016'da yürürlüğe girdi.

Avrupa Birliği-Kazakistan ilişkileri - Kazakistan Cumhuriyeti ve Avrupa Birliği arasındaki mevcut ikili ilişkiler.

İkili taraflı ortaklık ve işbirliği için yapılan anlaşma 1994 yılında imzalanmıştır. Kazakistan ile Avrupa Birliği üyesi olan ülkelerle imzalanan bu anlaşma Mart 2016'da parlamento tarafından onaylanmıştır. Kazakistan, Avrupa Birliği'nin Orta Asya bölgesinde uyguladığı yeni işbirliği stratejisinin bir parçasıdır.

İstişareler, her yıl Kazakistan ile Avrupa Birliği arasındaki iki taraflı ortaklık ve işbirliği anlaşmasının uygulanmasını organize etmek için yapılmaktadır.  Kazakistan temsilcileri birçok konuda istişarelerde bulunmaktadır. Bu istişarelerin temel amaçları siyasi, ekonomik, yargı reformların yapılması, hukukun üstünlüğünün sağlanması, ticari ve ekonomik ilişkilerin geliştirilmesi ve bölgede sürdürülebilirlik ile istikrarın sağlanmasıdır.
4 Ekim 2016'da gerçekleştirilen istişarede ikili ortaklık ve işbirliğinin gelişimi onaylamıştır.

2002'den itibaren Avrupa Birliği, Kazakistan'ın ana ticaret ortaklarından biri haline gelmiştir. Kısa sürede ihracatın %40'ı Avrupa Birliğine bağlı hale gelmiştir. 2007 yılında Kazakistan'ın petrol ve gazının %80'i  Avrupa Birliği ülkelerine ihraç edilmektedir. Kazakistan ile Avrupa Birliği arasındaki yıllık ticaret cirosu 13,35 milyar avroyken, hizmetler ise 1,52 milyar avrodur. Avrupa Birliği'nin Kazakistan'a mal ihracatı  6,04 milyar avro olarak gerçekleşmiştir. 2006 yılında Kazakistan'a yapılan 7,3 milyar dolarlık yatırımın yarısı Avrupa Birliği ülkelerinden gelmiştir.
Avrupa Birliği Kazakistan'nın en büyük ticaret ortaklarından biridir 2013 yılında ikili ticaret cirosu 53.4 milyar dolar iken, 2014'ün ilk çeyreğindeki ticaret cirosu 28,4 milyar dolar olmuştur. Kazakistan'a gelen yatırımların 100 milyar avrosu Avrupa Birliği ülkelerine aittir.
Kazakistan Avrupa Birliği'ne ağırlıklı olarak  enerji ihraç ederken, Avrupa Birliği daha çok makine, ulaşım ekipmanı ve kimyasal ürünler ihraç etmektedir.

Kazakistan ile imzalanan ortaklık ve işbirliği anlaşması 1999 yılında yürürlüğe girmiştir. Bu belge, Avrupa Birliği ile Kazakistan arasındaki ikili ilişkilerin yasal temelini oluşturmaktadır. Kasım 2006'da Avrupa Birliği ve Kazakistan, enerji işbirliği konusunda bir Mutabakat Zaptı imzaladı. Bu belge işbirliğinin genişletilmesi için temel oluşturmuştur.

Avrupa Birliği-Türkiye ilişkileri, Avrupa Birliği kurulduktan bir yıl sonra, 1959'da Türkiye'nin başvurusu ile başlamıştır. Bu başvuru, Demokrat Parti lideri Adnan Menderes tarafından yapılmıştır.
Türkiye, AB'nin ana ortaklarından biridir ve Avrupa Birliği-Türkiye Gümrük Birliği imzalanmıştır. Türkiye, iki AB üye ülkesi Bulgaristan ve Yunanistan ile sınır komşusudur.
Türkiye, AB üyelerinden birisi olan Macaristan ile yakın ilişkilere sahiptir ve Macaristan, Türk Devletleri Teşkilatı gözlemcisidir. Bu da Macaristan'ı, Türk Devletleri Teşkilatı ülkelerindeki AB'ye üye olan tek ülke yapmaktadır.
Türkiye, 1987'den beri AB'ye katılmaya adaydır ancak 2016'dan beri katılım müzakereleri durmuştur. AB, Türkiye'yi insan hakları ihlalleri ve hukukun üstünlüğündeki eksiklikler nedeniyle eleştirmektedir. 2017 yılında AB yetkilileri, planlanan Türk politikalarının Kopenhag AB üyeliğine uygunluk kriterlerini ihlal ettiği görüşünü dile getirdi. 26 Haziran 2018'de AB Genel İşler Konseyi, "Konsey, Türkiye'nin Avrupa Birliği'nden uzaklaşmakta olduğuna dikkat çekiyor. Türkiye'nin katılım müzakereleri bu nedenle fiilen durdu ve başka fasılların açılması veya kapatılması düşünülemez ve Avrupa Birliği-Türkiye Gümrük Birliği'nin modernizasyonu için daha fazla çalışma öngörülmemektedir." şeklinde rapor vermiştir.
Türkiye'de, Avrupa Birliği alanındaki gelişmelere 2011 ve 2018 yılları arasında Türkiye Cumhuriyeti Avrupa Birliği Bakanlığı bakmakta iken 2018 yılında yapılan değişiklikle bu yetki Dış İşleri Bakanlığı'na bağlı olarak çalışan Türkiye Cumhuriyeti Avrupa Birliği Başkanlığı'na devredilmiştir.

Birinci Dünya Savaşı'nın ardından Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşünden sonra, Mustafa Kemal Atatürk'ün önderliğindeki Türk ihtilalcileri, Türk Kurtuluş Savaşı'nda galip geldiler ve bugünkü haliyle modern Türkiye Cumhuriyeti'ni kurdular. Türkiye Cumhurbaşkanı Atatürk, ülkeyi "Avrupalılaştırmayı" veya Batılılaştırmayı amaçlayan laikleşme ve sanayileşme de dahil olmak üzere bir dizi reform gerçekleştirdi. İkinci Dünya Savaşı sırasında Türkiye, Müttefiklere katıldığı Şubat 1945'e kadar tarafsız kaldı. Ülke, 1947 Marshall Planı'na katıldı, 1950'de Avrupa Konseyi'ne, ve 1952'de NATO'ya üye oldu. Soğuk Savaş sırasında Türkiye, ABD ve Batı Avrupa ile ittifak kurdu. Türk uzman Meltem Ahıska, Türkiye'nin Avrupa karşısındaki konumunu özetliyor ve “Avrupa'nın uzun ve gergin bir tarihte Türk ulusal kimliği için nasıl bir arzu nesnesi ve aynı zamanda bir hüsran kaynağı olduğunu” açıklıyor.
Türkiye Cumhuriyeti'nin dış ilişkiler politikaları (Mustafa Kemal Atatürk'ün Batı esintili reformlarına dayanarak) özellikle Amerika Birleşik Devletleri, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü ve Avrupa Birliği ile ilgili olarak Türkiye'nin Batı dünyasıyla ilişkisine büyük önem vermiştir. Soğuk Savaş sonrası dönemde, Balkanlar, Orta Doğu ve Kafkasya'daki bölgesel varlığını ve aynı zamanda AB üyeliği konusundaki tarihi hedefini güçlendirmek isteyen Türkiye ile ilişkilerde çeşitlilik görüldü. AKP hükûmeti altında Türkiye'nin etkisi, Yeni-Osmanlıcılık olarak da adlandırılan stratejik derinlik doktrini temelinde Ortadoğu'da arttı. Batı'da Türkiye tartışması, Türkiye'nin Batı'dan uzaklaşarak daha Orta Doğu ve İslami bir yönelime doğru ilerlediğini görenler ile Ankara'nın İslami komşularıyla bağlarının iyileşmesini denge ve çeşitliliğe doğru doğal bir ilerleme olarak görenler arasında keskin bir şekilde bölünmüştür.

Genişleme, AB'nin en güçlü politika araçlarından biridir. Söz konusu ülkelerin dönüşümüne yardımcı olan, barışı, istikrarı, refahı, demokrasiyi, insan haklarını ve hukukun üstünlüğünü Avrupa'ya yayan, dikkatle yönetilen bir süreçtir. Avrupa Birliği genişleme süreci, bir orta doğu ülkesi olan Türkiye ve Hırvatistan ile katılım müzakerelerinin başlatıldığı 3 Ekim 2005'te cesur bir adım attı. Yıllarca süren hazırlıkların ardından iki aday, üyelik sürecinin bir sonraki aşamasını resmen açtı. Müzakereler, müktesebat olarak bilinen AB hukukunun kabulü ve uygulanmasıyla ilgilidir. Müktesebat, 35 fasılda gruplandırılmış yaklaşık 130.000 sayfa yasal belgeden oluşmaktadır ve AB Üye Devletlerinin uyması gereken kuralları oluşturmaktadır. Aday ülke olarak Türkiye'nin ulusal mevzuatının önemli bir bölümünü AB hukuku ile uyumlu hale getirmesi gerekmektedir. Bu, toplum için çevreden yargıya, ulaşımdan tarıma ve nüfusun tüm kesimlerine kadar ülkenin hemen hemen tüm sektörlerini etkileyecek köklü değişiklikler anlamına geliyor. Ancak, aday ülke müktesebatın kendisi üzerinde 'müzakere' yapmaz çünkü bu 'kurallar' aday ülke tarafından tamamen kabul edilmelidir. Müzakere yönü, müktesebata uyum ve uygulama koşulları, yani kuralların nasıl ve ne zaman uygulanacağı ile ilgilidir. Bu nedenle katılım müzakereleri klasik anlamda müzakere olarak değerlendirilmemektedir. Aday ülke, Üye Devlet olabilmek için kurumlarını, yönetim kapasitesini ve idari ve yargı sistemlerini hem ulusal hem de bölgesel düzeyde AB standartlarına getirmelidir. Bu, AB müktesebatını katılım üzerine etkili bir şekilde uygulamalarına ve gerektiğinde, katılımdan önce zamanında ve etkin bir şekilde uygulayabilmelerine olanak tanır. Bu, verimli ve tarafsız bir kamu hizmeti ve bağımsız ve verimli bir yargı sistemi üzerine kurulu, iyi işleyen ve istikrarlı bir kamu yönetimini gerektirir.
24 Kasım 2016'da Avrupa Parlamentosu, insan hakları ve hukukun üstünlüğü endişeleri nedeniyle Türkiye ile katılım müzakerelerini askıya almak için oy kullandı, ancak bu karar bağlayıcı değildi. 13 Aralık'ta, Avrupa Konseyi (üye devletlerin devlet veya hükûmet başkanlarından oluşan), Türkiye'nin otokratik yönetime giden yolu AB'ye katılım yolunda ilerlemeyi imkansız kıldığından "mevcut koşullarda" Türkiye'nin üyelik müzakerelerinde yeni alanlar açmayacağını kararlaştırdı.
2017'de AB yetkilileri, planlanan Türk politikalarının Kopenhag'ın AB üyeliğine uygunluk kriterlerini ihlal ettiğini ifade etti.
26 Haziran 2018'de AB Genel İşler Konseyi, "Konsey, Türkiye'nin Avrupa Birliği'nden daha da uzaklaştığını belirtiyor. Bu nedenle, Türkiye'nin katılım müzakereleri fiilen durdu ve başka fasılların açılması veya kapatılması düşünülemez ve AB-Türkiye Gümrük Birliği'nin modernizasyonu için daha fazla çalışma öngörülmemektedir." Konsey, "hukukun üstünlüğü ve ifade özgürlüğü de dahil olmak üzere temel haklar üzerinde devam eden ve derinden endişe verici gerilemeden özellikle endişe duyduğunu" ekledi.

Avrupa Birliği Konseyi, Türkiye'nin adaylık başvurusunu kabul ederek üyelik koşulları gerçekleşinceye kadar geçerli olacak bir ortaklık anlaşması imzalanmasını önermiştir. 12 Eylül 1963'te Ankara Anlaşması imzalanmış ve anlaşma 1 Aralık 1964'te yürürlüğe girmiştir. Ankara Anlaşması, Türkiye ile Avrupa Birliği ilişkilerinin hukuki temelini oluşturmuştur. Anlaşma'ya imza atan Başbakan İsmet İnönü, Avrupa Birliği'ni, "Beşeriyet tarihi boyunca insan zekâsının vücuda getirdiği en cesur eser" olarak tanımlamıştır.
Anlaşmanın 2. maddesinde Türkiye ekonomisinin hızlı kalkınmasını ve Türk halkının istihdam düzeyinin ve yaşam koşullarının yükseltilmesini sağlamak amacıyla ticari ve ekonomik ilişkilerin geliştirilmesinin hedeflendiği yazmaktadır.
Türkiye'nin AB'ye entegrasyonu için hazırlık dönemi, geçiş dönemi ve nihai dönem olmak üzere üç devre öngörmüştür. İlk dönem, Anlaşma'nın yürürlüğe girdiği 1 Aralık 1964 tarihi itibarıyla başlamıştır. Türkiye ile birlik arasındaki ekonomik farklılıkları azaltmaya yönelik ‘Hazırlık Dönemi' olarak belirlenen bu dönemde, Türkiye herhangi bir yükümlülük üstlenmemiştir. Ortaklık ilişkisinin işleyişine yönelik olarak iki taraf arasında bazı kurumlar oluşturulmuştur. Bunlar arasında en üst düzey kurum ise Ortaklık Konseyi'dir.

13 Kasım 1970 tarihinde imzalanan ve 1973 senesinde yürürlüğe giren Katma Protokol ile birlikte, Ankara Anlaşması ile imzalanan hazırlık dönemi sona ermiş ve "Geçiş Dönemi"ne geçilmiştir. Bu dönemde Türkiye ve birlik arasında sanayi ürünleri, tarım ürünleri ve kişilerin serbest dolaşımının sağlanması ve Gümrük Birliği'nin tamamlanması amaçlanmıştır. 1971 yılında Katma Protokol dahilinde, birlik bazı petrol ve tekstil ürünleri dışında Türkiye'nin ithal ettiği tüm ürünlerin gümrük vergilerini ve miktar kısıtlamasını kaldırmıştır.
Türkiye ve Avrupa Birliği ilişkileri, 1970-1980 yılları arasında siyasi ve ekonomik nedenler sebebiyle istikrarsız bir seyir izlemiştir. 12 Eylül 1980 yılında yaşanan askeri darbe sebebiyle de ilişkiler askıya alınmıştır.

1983 yılında Türkiye'de askerî yönetimin kalkması ile 1984 yılından itibaren, askıya alınan görüşmeler, tekrar geliştirilmeye başlamıştır.
Türkiye 1987 yılında, Ankara Anlaşması'nın öngördüğü dönemler tamamlanmadan üyelik başvurusunda bulunmuştur. Avrupa Birliği bu başvurunun cevabını 18 Aralık 1989'da vermiştir ve topluluğa yeni bir üyeyi kabul etmeyeceğini açıklamıştır. Avrupa Birliği ayrıca, Türkiye'nin birliğe katılması için, ekonomik, sosyal ve siyasal alanda gelişmesi gerektiğini açıklamıştır. Bu yüzde üyelik müzakerelerinin açılmasına dair bir tarih belirlenmemiştir.
Bu öneri Türkiye tarafından olumlu karşılanmış ve Gümrük Birliği ve Karma Protokol'ün 1995 yılına kadar hazır olması için gerekli çalışmalar yapılmaya başlanmıştır. 5 Mart 1995 yılında yapılan müzakereler sonucunda 1 Ocak 1996'da Gümrük Birliği yürürlüğe girmiştir.

Ayrıca Bakınız: Avrupa Birliği-Türkiye Karma Parlamento Komisyonu

Türkiye ve Avrupa Birliği ilişkilerinin dönüm noktası 10-11 Aralık 1999 tarihinde yapılan Helsinki Zirvesi olmuştur. Bu zirvede Türkiye'nin adaylığı kabul edilmiş ve diğer ülkeler ile eşit konumda olacağı açıklanmıştır.
Helsinki Zirvesi'nde diğer aday ülkelerde olduğu gibi Türkiye için de Katılım Ortaklığı Belgesi hazırlanmasına karar verilmiştir. Türkiye için hazırlanan ilk belge 8 Mart 2001 tarihinde Avrupa Birliği Konseyi tarafından onaylanmıştır.
17 Aralık 2004 tarihinde yapılan Brüksel Zirvesi, Türkiye adına bir dönüm noktası daha olmuştur. Zirvede çıkan karar Türkiye'nin siyası kriterleri yeteri ölçüde karşıladığını belirterek 3 Ekim 2005'te müzakereleri başlatmışt

Avrupa Birliği ve Ukrayna arasındaki ilişkiler, Ukrayna-Avrupa Birliği Ortaklık Anlaşması ve Derin ve Kapsamlı Serbest Ticaret Bölgesi (DCFTA) aracılığıyla şekilleniyor. Ukrayna, Doğu Ortaklığı ve Avrupa Komşuluk Politikası kapsamında öncelikli bir ortaktır. AB ve Ukrayna, işbirliğinin ötesine geçerek, kademeli ekonomik entegrasyon ve siyasi işbirliğinin derinleştirilmesine giderek birbirleriyle daha yakın bir ilişki arıyorlar. 23 Haziran 2022'de Avrupa Konseyi, Ukrayna'ya Avrupa Birliği'ne katılım için aday statüsü verdi. 14 Aralık 2023'te Avrupa Konseyi Ukrayna ile katılım müzakerelerinin başlatılmasını kabul etti.
Ortaklık anlaşması 2012'de başlatıldı, ancak Ukrayna hükûmeti ortaklık anlaşmasının imzalanması için hazırlıklarını 21 Kasım 2013'te askıya aldı. 28-29 Kasım 2013 tarihlerinde Vilnius’ta yapılan AB zirvesine katılan Rusya yanlısı Viktor Yanukoviç’in başkanlığı sırasında, ortaklık anlaşmasının başlangıçta imzalanması planlanmıştı ancak imzalanmamıştı. Ortaklık anlaşmasının imzalanmasını erteleme kararı, AB yanlısı Yevromaydan hareketine yol açtı. Bu hareket, 2014 Ukrayna devriminden sonra Yanukoviç'in ve hükümetinin parlamento tarafından azledilmesine yol açtı. O zamandan beri Ukrayna, 21 Şubat 2019 Ukrayna Anayasasında yer alan Avrupa Birliği'ne entegrasyon ve katılım için çabalamaktadır.
Ortaklık Anlaşmasının siyasi kısmı 21 Mart 2014 tarihinde yeni Başbakan Arseniy Yatsenyuk tarafından imzalandı. Bu arada AB, yolsuzluk yaptığı iddia edilen Rus ve Ukraynalıların varlıklarını dondurarak ve Ukrayna'ya mali yardım sağlayarak Ukrayna'yı istikrara kavuşturmaya çalıştı. Ukrayna-Avrupa Birliği Ortaklık Anlaşmasının ekonomik kısmı 27 Haziran 2014 tarihinde yeni Cumhurbaşkanı Petro Poroşenko tarafından imzalanmıştır. 1 Ocak 2016'da Ukrayna, AB ile DCFTA'ya katıldı. Ukrayna vatandaşlarına 11 Haziran 2017'de herhangi bir 180 günlük süre boyunca 90 güne kadar Schengen Bölgesine vizesiz seyahat hakkı tanındı ve Ortaklık Anlaşması resmi olarak 1 Eylül 2017'de yürürlüğe girdi.
Şubat 2019'da Verkhovna Rada, Ukrayna Anayasası'na NATO ve Avrupa Birliği üyeliğine giden yolu yasal olarak dahil etti. Anayasanın önsözünde, "Ukrayna halkının Avrupalı kimliği ve Ukrayna'nın Avrupa ve Avrupa-Atlantik rotasının geri döndürülemezliği" ve Sanatta yer alan ifadeler. 102 devlet başkanının yetkilerini genişletti: "devletin Avrupa Birliği ve Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü'ne tam üyelik kazanma stratejik yolunun uygulanmasının garantörü" oldu.

Rusya'nın Ukrayna'yı işgalinden sonra AB'ye katılım desteği %91 ile rekor seviyeye yükseldi. Büyük ölçekli Rus-Ukrayna savaşının ilk günlerinde, %68'den %86'ya bir artış oldu, daha sonra büyümeye devam etti ve Mart sonu itibarıyla %91'e ulaştı - tüm yıllar boyunca yapılan araştırmalar için mutlak bir rekor.
Ukrayna, karayolu, demiryolu, feribot ve yürüyüş ve bisiklet yolu ile 33 sınır geçişi ile toplamda yaklaşık 2.235 kilometre uzanan dört AB üye devletiyle (Macaristan, Polonya, Slovakya ve Romanya) ortak sınırlara sahiptir.

Başkan Poroşenko, hem AB hem de NATO ile entegrasyonun devam etmesi umuduyla, 2019 seçimi hazırlıklarında Donbass genelinde bir Avrupa himaye sistemi planlarını duyurdu. Başkan bu planı anlatırken, "Avrupa Birliği liderleriyle birkaç kez Donbass'ın belirli şehirleri ve kasabaları üzerinde belirli ülkeler tarafından bir tür himaye kurma programını tartıştık, Almanya'nın Kramatorsk için sorumluluk almasına izin verin, Yunanistan için izin verin. Mariupol, Volnovaha için İngiltere'ye izin verin, diğer ülkelerin Severodonetsk, Lisichansk, Avdeevka'yı almasına izin verin."

İzlanda, Avrupa Birliği üyesi olmamasına rağmen, Avrupa Ekonomik Alanı Anlaşması ve Schengen Anlaşması aracılığıyla Avrupa Birliği'ne büyük ölçüde entegre olmuştur. İzlanda 2009 yılında üyelik başvurusunda bulundu, ancak başvuru tartışmalıydı ve İzlanda hükûmeti daha sonra başvuruyu dondurdu.

İzlanda, AB üyesi olmayan dört Avrupa ülkesinden oluşan Avrupa Serbest Ticaret Birliği'nin (EFTA) bir üyesidir ve aynı zamanda Avrupa Ekonomik Alanı'nın (EEA) bir parçasıdır. EEA aracılığıyla İzlanda, işletme, çevre, eğitim (Erasmus Programı dahil) ve araştırma programları dahil olmak üzere belirli AB ajansları ve programlarına oy kullanmama statüsü ile katılmaktadır. İzlanda ayrıca AB/AEA'da "sosyal ve ekonomik uyuma" fon katkısında bulunur. İzlanda ayrıca sık sık dış ilişkiler konusunda AB'ye danışmakta ve kendisini sıklıkla AB dış politikasına uyumlu hale getirmektedir. İzlanda aynı zamanda AB sivil barışı koruma misyonlarına da katılıyor.
İzlanda, oy hakkına sahip olmayan bir katılımcı olarak şu anda AB hukuku kapsamında olan Nordik Pasaport Birliği ve Schengen Bölgesi üyesidir. İzlanda'nın Schengen Bölgesi'ne katılımı, İzlanda ile Schengen Bölgesi'nin geri kalanı arasında insanların serbest dolaşımına izin vermektedir. Binlerce İzlandalı AB'ye seyahat etmekte ve burada eğitim almakta ya da çalışmaktadır. İzlanda'daki yabancıların büyük çoğunluğu AB'den gelmektedir. İzlanda aynı zamanda, adalet ve içişleri işbirliğine ilişkin Dublin Sözleşmesi ile de bağlantılıdır. İzlanda'nın ayrıca İskandinav Konseyi üyeliği yoluyla birkaç AB üye devletiyle bağlantıları vardır.

2008-2011 İzlanda mali krizi sırasında, İzlanda kronası'ndaki istikrarsızlık, İzlanda'da avroyu benimseme konusunda tartışmalara yol açtı. Ancak Avrupa Merkez Bankası İcra Kurulu Üyesi Jürgen Stark, "İzlanda'nın önce AB üyesi olmadan AB para birimini benimseyemeyeceğini" belirtti. ECB'nin Mayıs 2012 yakınsama raporu itibarıyla, İzlanda yakınsama kriterlerinin hiçbirini karşılamadı. Bir yıl sonra, ülke açık kriterlerine uymayı başardı ve borç/GSYİH oranını düşürmeye başladı, ancak yine de yüksek HICP enflasyonundan ve uzun vadeli hükûmet faiz oranlarından muzdariptir.

Akademisyenler, İzlanda'nın neden Avrupa Birliği'ne katılmadığına dair birkaç açıklama önerdiler:

Balıkçılık endüstrisinin İzlanda ekonomisi için önemi ve AB üyeliğinin (ve Ortak Balıkçılık Politikasının) balıkçılık endüstrisi üzerinde olumsuz bir etkisi olacağı algısı.
AB üyeliğinin İzlanda'nın tarım sektörünü olumsuz etkileyeceği algısı.
İzlanda'nın Amerika Birleşik Devletleri ile önemli ekonomik, diplomatik ve askeri yardımı içeren güçlü bağları İzlanda'nın Avrupa ülkelerine bağımlılığını azalttı.
Cod Savaşları'ndaki zaferler İzlanda milliyetçiliğini güçlendirmiş ve İzlanda'nın çok taraflı çerçevelerde ödün vermek yerine tek taraflı veya iki taraflı yollarla başarılı olabileceği algısını artırmış olabilir.
İzlanda seçim sistemi, daha avro-şüpheli olan kırsal bölgeleri tercih ediyor.
İzlandalı seçkinlerin Amerika Birleşik Devletleri veya Avrupa ülkelerinde (Birleşik Krallık veya İskandinav ülkeleri gibi) eğitim alma ve bu ülkelerden siyasi seçkinlerle daha yakın işbirliği yapma eğilimi.
İzlanda milliyetçiliği ve İzlanda'nın sömürge varlığı olarak geçmişinin mirası.
Icesave anlaşmazlığının Hollanda ve İngiltere ile etkisi.

İzlanda ve Avrupa Birliği arasındaki ekonomik ilişkiler öncelikle iki anlaşma ile yönetilir: 1972'de imzalanan ikili serbest ticaret anlaşması ve 1994'te AEA ile ilgili anlaşma. EEA, İzlanda'nın AB dışındaki diğer Avrupa ülkelerinin yanı sıra AB pazarına erişimini sağlamak için kurulmuştur. İzlanda'nın tarım ve balıkçılık açısından AB pazarına erişimi, ayrı ikili anlaşmalarla ele alınmaktadır. İzlanda yasal olarak malların, kişilerin, hizmetlerin ve sermayenin serbest dolaşımı için geçerli olan tüm AB direktiflerini kendi yasasına göre uygulamakla yükümlüdür. Bu, EEA dışişleri bakanlarının yılda iki kez düzenlenen toplantıları da dahil olmak üzere, AB ve İzlandalı yetkililer arasındaki düzenli toplantılarla tamamlanmaktadır.

İzlanda'nın ihracatının % 78'i AB'ye yapılır ve İzlanda'nın ithalatının % 52'si AB'den yapılmaktadır, bu da AB İzlanda'nın en önemli ticaret ortağı yapar ve onu Norveç izlemektedir. Geleneksel olarak, İzlanda ekonomisi balıkçılığa ve yenilenebilir enerjiye odaklanmıştır, ancak alüminyum üretimi, ilaçlar, bilgi teknolojileri, turizm ve finans sektörüne doğru çeşitlenmektedir.
İzlanda, 2008'de 1,1 milyar Euro'luk dünya ticaret fazlası ile hala büyük bir balık ihracatçısıdır (Norveç ve Çin'den sonra AB'ye üçüncü en büyük ihracatçı). Balıkçılıkta AB'nin 2009 yılı ticaret açığı 879 milyon Euro'dur. İzlanda'nın 2009 mali krizine kadar, ticari hizmetler sektörü hızla büyüyordu ve toplam ihracatın neredeyse % 35'ini oluşturuyordu (mal ve hizmetler birleşik).

İzlanda 16 Temmuz 2009'da Avrupa Birliği'ne katılmak için başvurdu ve resmi müzakereler 27 Temmuz 2010'da başladı. Ancak, 13 Eylül 2013 tarihinde İzlanda Hükûmeti katılım ekibini feshetti ve AB'ye katılım başvurusunu askıya aldı. 12 Mart 2015 tarihinde, İzlanda Dışişleri Bakanı [[Gunnar Bragi Sveinsson, Avrupa Birliği İzlanda'nın başvuruyu resmen geri çekmediğini belirtmesine rağmen, Althing'in (Parlamento) onayı olmadan AB'ye üyelik başvurusunu geri çeken bir mektup gönderdiğini belirtti.
Müzakerelerin yeniden başlaması durumunda İzlanda, Avrupa Ekonomik Alanının (balıkçılık hariç) bir üyesi olmasına rağmen  bir anlaşmayı potansiyel olarak rayından çıkarabilecek balıkçılık konusunda tartışmalı sorunlarla karşılaşacaktır. Bir anlaşma imzalanacaksa, katılım anlaşması İzlanda'da ulusal bir referanduma tabi olacak ve her AB devletinin onayını gerektirecektir.

1995'ten 2007'ye kadar muhafazakar Bağımsızlık Partisi (Sjálfstæðisflokkurinn) ve liberal İlerici Parti (Framsóknarflokkurinn) hükûmet koalisyonu AB'ye katılmaya karşı çıkarken, muhalefetteki Sosyal Demokrat İttifak (Samfylkingin) üyelik müzakerelerini destekledi. 1994'te Sosyal Demokrat Parti (Alþýðuflokkurinn), AB'ye katılmak için başvurma niyetini politika beyanına dahil eden ilk İzlanda siyasi partisi oldu. AB üyeliğine yönelik bu düşmanlığa rağmen, Bağımsızlık Partisi Avrupa projesine katılımla ilgili bazı kısıtlamaları kabul etmek zorunda kaldı. İzlanda, EEA, EFTA ve Schengen tarafından sığınacak bir yer aradı çünkü EEA ve EFTA'ya üye olmamak, temel ekonomik çıkarlarını tehdit edecekti ve Schengen'e üye olmamak İzlandalı bireylere yük getirecekti.
Eski Başbakan Halldór Ásgrímsson, 8 Şubat 2006'da ülkenin 2015 yılına kadar AB'ye katılacağını tahmin etti. Belirleyici faktörün Avro bölgesinin geleceği ve büyüklüğü olacağını, özellikle Danimarka, İsveç ve İngiltere'nin Euroyu kabul edip etmeyeceğini sözlerine ekledi. Bu öngörüsü, en azından kendi hükûmeti içindeki insanlardan değil fakat bazı eleştiriler aldı.
Bir başka eski Başbakan Geir Haarde, hem Halldór Ásgrímsson yönetiminde Dışişleri Bakanı olarak hem de Başbakan olarak göreve başladıktan sonra, birçok kez AB üyeliğine karşı olduğunu belirtti. Halldór Ásgrímsson'un önceki tahminine yanıt olarak Haarde, "Bu bakış açısını paylaşmıyorum. Politikamız, öngörülebilir gelecekte katılmak değildir. Üyeliği araştırmıyoruz bile." dedi. Geir Haarde, 31 Mart 2006 tarihinde İzlanda Üniversitesinde bir konferansta yaptığı konuşmada, birkaç kez söylediği şeyi tekrarladı - İzlanda'nın hiçbir özel çıkarının AB üyeliğini talep etmediğini söyledi. Aynı konuşmasında, Avroyu kabul etmenin İzlanda'nın çıkarına neden olmayacağını ayrıntılı olarak açıkladı.
2007 seçimlerinin ardından, Bağımsızlık Partisi ve Sosyal Demokrat İttifak, üyelik başvurusu yapmama politikası ile yeni bir koalisyon kurdular, ancak AB içindeki gelişmeleri izlemek ve buna yanıt vermenin yollarını önermek için özel bir komite kurdular.
İzlanda'nın sınırlı para birimi nedeniyle hükûmet, Avrupa Birliği'ne katılmadan euro'yu benimseme olasılığını araştırdı. Ancak AB, İzlanda'nın tam bir AB üye devleti olmadan Ekonomik ve Parasal Birliğe (EMU) katılamayacağını belirtti.

Üye olabilmek için bir ülkenin önce başvurması ve ardından aday ülke olarak tanınması gerekir. Bunun gerçekleşmesi için ülkenin Kopenhag kriterlerinden ilkini karşılaması gerekir: insan haklarına saygılı, siyasi olarak istikrarlı bir demokrasi olmalıdır. Ardından, ülkenin ekonomik kriterleri karşılayıp karşılamadığını, ülkenin AB mevzuatını benimseme derecesini ve herhangi bir istisna olup olmayacağını değerlendirecek müzakereler yapılacaktır.
AB'nin Genişlemeden Sorumlu Komisyon Üyesi Olli Rehn, bir katılım anlaşmasına ilişkin müzakerelerin bir yıldan az süreceğini çünkü İzlanda, AEA ile ilgili olarak AB mevzuatının üçte ikisini kabul etti. Başka vesilelerle müzakerelerin dört yıla kadar sürebileceğini iddia etti.
30 Ocak 2009'da Rehn, İzlanda'nın 2011 yılında, Hırvatistan ile aynı zamanda Avrupa Birliği'ne derhal girebileceğini söyleyerek, İzlanda'nın eski bir demokrasi olduğunu ancak özel muamele görmemesi gerektiğini söyledi. Balıkçılık kotaları ve İzlanda balina avcılığı, bu tür müzakerelerde en zor konular olabilir.
16 Temmuz 2009'da Althing, AB ile katılım müzakereleri lehinde oy kullandı (33 lehte, 28 aleyhte ve 2 çekimser oyla). Parlamento AB işleri komitesi başkanı Árni Þór Sigurðsson, İzlanda'nın 2013'ten önce AB'ye katılmaya hazır olmayacağını belirtti. Ancak hükûmet, müzakereleri 2010 yılı sonuna kadar tamamlamayı planladığını belirtti.
17 Temmuz 2009'da İzlanda'nın AB üyeliği başvurusu, Stockholm'deki İzlanda büyükelçisi tarafından daha sonra Avrupa Birliği Konseyi başkanlığını yürüten İsveç hükûmetine teslim edildi. Başvuru, İzlanda dışişleri bakanı tarafından 23 Temmuz 2009'da Stockholm'de düzenlenen törenle İsveç'e tekrar teslim edildi.
Başvuru mektubu 16 Temmuz 2009 tarihlidir. Başvuru 27 Temmuz 2009 tarihinde Avrupa Birliği Konseyi tarafından kabul edildi.

O zamanlar AB başkanlığını elinde bulunduran İsveç, İzlanda'nın AB'ye katılım sürecine öncelik vereceğini açıkladı. 24 Temmuz'da Litvanya Parlamentosu, İzlanda'nın Avrupa Birliği'ne katılım başvurusunu oybirl

Avrupa Birliği Müktesebatı (acquis communautaire), temel Avrupa Birliği anlaşmalarında ve diğer yardımcı hukuk kaynaklarında (tüzük, karar, yönerge vs.) yer alan kural ve kurumlar bütününü ifade etmektedir.
Dış ilişkiler, güvenlik ve adalet, serbest dolaşım, gümrük birliği, çevre koruması, eğitim ve araştırma vs. tüm konular AB Müktesebatı içinde yer alan konulardır.

AB tarafından genişleme müzakereleri için hazırlanmış olan “AT Müktesebatı Analitik Çerçevesi” aşağıda yer almaktadır. Söz konusu müktesebat, AB'nin kendi içindeki müktesebatın (kazanım) benzeridir ve özellikle genişleme sürecinde katılım müzakereleri yapılacak olan aday ülkeler için hazırlanmıştır.

Bu tür müzakereler genellikle, yeni üye devletlerin Avrupa Birliği yasalarını tam olarak uygulamaları ve onlar ve vatandaşlarının müktesebat kapsamında tam haklara sahip olmaları öncesinde geçiş sürelerini kabul etmeyi içermiştir.

Müktesebat terimi aynı zamanda Schengen Anlaşması kapsamında kabul edilen yasaları tanımlamak için de kullanılır; bu durumda Schengen müktesebatı olarak bahsedilir ve daha sonra Amsterdam Antlaşması ile Avrupa Birliği hukuki düzenine entegre edilir.
Müktesebat terimi, Dünya Ticaret Örgütü Temyiz Organı tarafından Japonya - Alkollü İçecekler Üzerindeki Vergiler davasında, Genel Gümrük Tarife ve Ticaret Anlaşması (GATT) ve DTÖ hukukunun birikimini ("acquis gattien") ifade etmek için kullanılmıştır, ancak bu kullanım pek yerleşik değildir.
Avrupa Konseyi'nin (Avrupa Birliği ile bağlantısı olmayan uluslararası bir kuruluş) başarılarını tanımlamak için de kullanılmıştır.

Avrupa Konseyi'nin demokrasi, hukukun üstünlüğü ve temel insan hakları ve özgürlükler alanındaki standart belirleme faaliyetlerindeki acquis, Avrupa siyasi projesi için kilometre taşları olarak kabul edilmelidir ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, gelecekteki herhangi bir mimarinin öncelikli yargısal dayanağı olarak tanınmalıdır.
Ayrıca, Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı'nın (OSCE) "ilkeler, normlar ve taahhütler" birliğine "müktesebat" terimi de uygulanmıştır.

Partnerler ve diğerlerinin OSCE'nin prensiplerini, normlarını ve taahhütlerini gönüllü bir şekilde nasıl uygulayabilecekleri konusu da tartışma altındadır.
Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD), "Büyüme ve genişleme stratejisi" başlıklı belgesinde, OECD Müktesebatı kavramını Mayıs 2004'te tanıttı.

EUR-Lex7 Eylül 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., AB Kanunları
EU law blog 25 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., AB Kanunları blog
JRC-Acquis, 21 Dilde

Avrupa Komşuluk Politikası - ENP (İngilizce: The European Neighbourhood Policy), Avrupa Birliği'nin (AB) dış politika programı olarak Avrupa Komisyonu tarafından 12 Mayıs 2004'te strateji belgesinde takdim edilmiştir. Bu programın stratejik hedefi Avrupa'nın sınırlarında olan ülkelerle dostluk ilişkileri kurmak ve bu ülkelerde istikrarın oluşturulmasına destek vermektir.
Avrupa komşuluk politikasının devamı olarak 2008 yılında Akdeniz İçin Birlik ve 2009'da, Doğu Ortaklığı kuruldu.

Avrupa Komisyonu ve komşu ülkeler tarafından hazırlanan eylem planları ve ilerleme raporları ENP'nin temel araçlarıdır. ENP'nin temel unsurları AB ile AB üyeliğine aday olmayan ülkeler arasında ekonomik, politik ve kültürel iş birliğidir. Bu şekilde, AB üyeliğine aday olmayan ülkeler, AB ile daha güçlü bir bağlantı kurarak, politikalarını, ekonomilerini ve toplumlarını modernleştirmek için AB'den destek alırlar.
Ağustos 2002'de Avrupa Komisyonu tarafından "Büyük Avrupa - Komşuluk: Doğu ve Güney Komşu ülkeleri ile AB ilişkileri için yeni bir çerçeve" başlıklı bir bildiri hazırlandı. Bununla Avrupa Komşuluk Politikasının temeli atıldı.

Avrupa Komşuluk ülkeleri sırasına Doğu Avrupa'da Ukrayna, Belarus, Moldova, Güney Kafkasya'da Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan ve Akdeniz bölgesinden Fas, Cezayir, Tunus, Libya, Mısır, İsrail, Filistin Toprakları, Ürdün, Lübnan ve Suriye yer almaktadır.
Rusya'nın AB'ye komşu ülke olmasına rağmen, bu ülkeyle ilişkiler Avrupa Komşuluk politikasına dahil edilmeden, ayrılıkda „European Union-Russia Common Spaces“ çerçevesinde kurulmuştur.

Avrupa Komşuluk Politikasının hedefi üyelik perspektifi olmayan komşu ülkelerle ekonomik, politik ve kültürel iş birliği kurarak, bu ülkelerle AB arasında güçlü bir bağlantı yaratmak ve gelecekte yaşana bilecek mümkün kopmaları önlemektir. Avrupa Komşuluk Politikasında ülkelere AB üyeliği perspektifi sunulmamıştır.
AB tarafından Avrupa Komşuluk Politikasıyla ilgili çalışmalar Avusturyalı politikacı Johannes Hahnın sorumluluğunu yürüttüğü Avrupa Komşuluk Politikası ve Genişleme Müzakereleri Komisyonu tarafından yürütülmektedir.

Avrupa Rusyası, Rusya'nın Avrupa'da kalan batı bölümüdür. Genel olarak Ural Dağları, Ural Nehri, Kafkas Dağları ve Kazakistan sınırı doğu sınırı olarak kabul edilir. Yaklaşık 110 milyon nüfusu ile Rusya nüfusunun %77'sini, 4 milyon km² yüzölçümü ile Rusya yüzölçümünün %25'ini oluşturmaktadır. Rusya'nın iki büyük şehri olan Moskova ve Sankt-Peterburg Avrupa'da yer almaktadır.
Avrupa'nın doğu sınırı, genel olarak, Ural Dağları, Ural Nehri, Kafkas Dağları ve Türkiye Boğazları boyunca koşmakla kabul edilir. Rusya'nın güney kesiminde bazı küçük alanlar bulunmaktadır. Coğrafi olarak Kafkas Dağları'nın güneyinde yer alır ve bu nedenle coğrafi olarak Asya'dadır.
Rusya Federasyonu'nun bir kısmı, doğusu, Kuzey Asya'nın bir bölümünü oluşturur ve aynı zamanda Asya Rusyası veya Sibirya olarak da adlandırılan Kuzey Asya olarak bilinir. Avrupa aynı zamanda Avrasya'da bir alt kıta oluşturur, tüm Rusya'yı Avrasya kıtasının bir parçası yapar.

Kuzey Asya

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS), diğer adıyla İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme  Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, kısaca AİHS, Avrupa genelinde insan haklarını ve siyasi özgürlükleri güvence altına almak amacıyla hazırlanmış uluslararası bir antlaşmadır. 4 Kasım 1950'de yeni kurulan Avrupa Konseyi'nin üye devletleri tarafından imzaya açıldı ve 3 Eylül 1953'te yürürlüğe girdi. Avrupa Konseyi'nin tüm üye devletleri, bu sözleşmeye taraftır ve yeni katılan her devletin sözleşmeyi mümkün olan en kısa sürede onaylaması gerekmektedir.
AİHS, 10 Aralık 1948'de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirisi'nden doğrudan esinlendi. Ancak, bildiriden farklı olarak, sözleşmenin kararlarını taraf devletler için hukuken bağlayıcı kılan uluslararası bir yargı organı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) bulunmaktadır. Bu sayede sözleşmeyle güvence altına alınan haklar yalnızca ilkesel düzeyde kalmayıp, bireysel başvuru veya devletler arası başvuru mekanizmaları aracılığıyla doğrudan uygulanabilir hale geldi.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (İHAS) birinci bölümü temel hak ve özgürlüklere ilişkindir. Sözleşmeye taraf olanlar, kendi yetki alanları içinde bulunan herkesin, bu hak ve özgürlüklerden yararlanmalarını sağlarlar. Sözleşmenin ikinci bölümü ise Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kuruluşu, yapısı ve yetkileri ile ilgilidir. Üçüncü bölüm ise çeşitli hükümleri kapsamaktadır. Ayrıca çeşitli tarihlerde kabul edilen protokoller ile de birçok hak ve özgürlük İHAS sözleşmesinin parçası haline gelmiştir.
Sözleşme temel metninde düzenlenen hak ve özgürlükler şunlardır:

Yaşam hakkı (madde 2)
İşkence yasağı (madde 3)
Kölelik ve zorla çalıştırma yasağı (madde 4)
Özgürlük ve güvenlik hakkı (madde 5)
Adil yargılanma hakkı (madde 6)
masumiyet karinesi (m. 6/2)
savunma hakkı (m. 6/3)
Kanunsuz ceza olmaz ilkesi (madde 7)
Özel ve aile hayatına saygı hakkı (madde 8)
Düşünce, vicdan ve din özgürlüğü (madde 9)
İfade özgürlüğü (madde 10)
Toplantı ve dernek kurma özgürlüğü (madde 11)
Evlenme hakkı (madde 12)
Etkili başvuru hakkı (madde 13)
Ayrımcılık yasağı (madde 14)
İHAS 15. maddesi ile olağanüstü hallerde yükümlülüklerin askıya alınması düzenlenmiş ve bu durumlarda bile yaşam (m.2), işkence yasağı (m.3), Kölelik yasağı (m.4/1) ve kanunsuz suç ve ceza olmaz (m. 7) ilkelerinin askıya alınamayacağı belirtilmiştir.

Demokratik rejimlerin devam ettirilmesi açısından gerekli olan asgari hak ve özgürlükleri güvenceye alarak işe başlamış, zamanla insan hakları listesini genişletmiştir. İHAS ekonomik, sosyal ve kültürel haklardan çok sivil ve politik hakların korunmasına öncelik vermiştir. Bu sözleşmeyi sosyal ve ekonomik hakları içeren “Avrupa Sosyal Şartı” izlemiştir.

Türkiye 18 Mayıs 1954'te sözleşmeyi onaylamış, 28 Ocak 1987'de de bireysel başvuru hakkını tanımıştır. Mahkemenin zorunlu yargı yetkisini ise 28 Ocak 1990'da kabul etmiştir. İHAS, Avrupa Konseyi üyesi 47 devlet tarafından onaylanmıştır.

Afrika İnsan ve Halkların Hakları Sözleşmesi

Avusturya'nın ilhakı, 12 Mart 1938'de Hitler'in Almanya'yı genişletme çabalarının ilk adımı olmuştur. Avusturya'nın ilhakını, (Almanca: Anschluß, okunuşu Anschluss) Versay Antlaşması gereği 15 yıldır Milletler Cemiyetinin kontrolünde olan Saar bölgesinin Almanya'ya verilmesi, Çekoslovakya'nın Südetlerinin Almanya'ya hediye edilmesi, Almanya'nın Çekoslovakya'yı işgali ve en sonunda Polonya'nın işgali takip etti.İlhaka giden yolun başlangıcı Almanya'nın yasa dışı Avusturya Nasyonal Sosyalist Partisi'nin Avusturya tarafından tanınması ve hükûmet ortaklığının kabul edilmesi yolundaki baskıları oluşturdu. 1938'de Avusturya Şansölyesi Kurt Schuschnigg, bağımsızlığı korumak ümidiyle son bir hamle yaparak Almanya'yla birleşme ya da bağımsızlık üzerine bir referandum yapmaya karar verir. O zaman Almanya Schuschnigg'e iktidarı Nazi partisine devretmesi için baskı yaptı. Bu çok iyi planlanmış darbe sonucu Avusturya Nasyonal Sosyalist Partisi Viyana'da 11 Mart'ta kontrolü ele geçirince Alman orduları Avusturya'ya girdiğinde hiçbir direnişle karşılaşmadı. Avusturya'nın ilhakına uluslararası tepki yumuşak oldu. Versay Antlaşmasına göre Avusturya ve Almanya'nın birleşmesi yasaklanmıştı ve bunu gözetmekle görevli I. Dünya Savaşının İtilaf Devletleri sadece diplomatik protesto ile yetindiler. Bağımsız Avusturya ancak II. Dünya Savaşı sona erdiğinde yeniden ortaya çıktı.

Bütün Almanları tek bir devlet altında birleştirme tartışmaları Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu'nun 1806'daki yıkılışından beri devam ediyordu. 1866'ya kadar, bu birleşmenin ancak Avusturya altında gerçekleşebileceği tahmin ediliyordu ancak Avusturya-Prusya Savaşı'nı Prusya kazanınca Otto von Bismarck 1871'de Prusya egemenliğinde bir Alman Devleti kurmuş oldu. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu 1918'de dağılınca Avusturyalıların çoğunluğu Almanya'ya katılmak istedi ancak galip devletler hem Versay Antlaşmasıyla hem de 1919 St. Germain Antlaşmasıyla bunu yasaklamışlardı zira Fransa ve Birleşik Krallık, Almanya'nın genişlemesinden çekiniyorlardı.
1930'ların başında Avusturya'da Almanya'yla birleşme istekleri baskın olmaya başlamıştı ve Avusturya hükûmeti de 1931'de Almanya'yla gümrük birliği anlaşması üzerinde duruyordu. Ancak Hitler ve Naziler Almanya'da işbaşına geçince Avusturya Almanya'yla resmi bağlar kurmaktan vazgeçti. Avusturya doğumlu olan Hitler, bütün Almanların birleştiği bir imparatorluk sözü vermişti ve daha 1924'te bile "Kavgam"da gerekirse güç kullanarak bir birleşme için uğraşacağını yazmıştı.
1929 bunalımı sonrası oluşan ekonomik türbülanstan Avusturya da payını almıştı ve tıpkı kuzey ve güney komşuları gibi Avusturya'da da yüksek işsizlik oranları ve ticaret ve sanayideki dengesizlikler genç demokrasi için ciddi tehdit oluşturuyordu. İlk Cumhuriyet 1933'ten 1934'e kadar yavaş yavaş bozuldu ve 1934 Şubat'ındaki Avusturya iç savaşından sonra iktidardaki Hristiyan Sosyal Parti (CS) dışındaki tüm partiler yasaklandı ve basın özgürlüğü de ortadan kaldırıldı. Yetkiler Şansölyelik binasında toplanmıştı ve Şansölye ülkeyi yönetmeliklerle yönetiyordu. Avusturya'nın bu faşist hükûmetinin Nazilerden farkı, Nazilerin aksine Hristiyan Sosyal Partide Katolik öğretinin çok büyük etkileri vardı. Hem Engelbert Dollfuss hem de halefi Kurt Schuschnigg Avusturya'yı İtalya'ya yanaştırmaktaydı. Benito Mussolini, Avusturya'nın bu kendine özgü ve bağımsız hareket eden faşizmini elinden geldiğince destekledi. Ta ki, Etiyopya'nın işgali için Almanya'dan yardım istemek zorunda kalıncaya ve 1937'de Berlin-Roma Mihver İttifakını imzalayıncaya kadar.
25 Temmuz 1934'te başarısız darbe girişimi sırasında Şansölye Dollfuss, Avusturya Nazi Partisi tarafından öldürülünce bir yıl içindeki ikinci iç savaş başladı ve Ağustos 1934'e kadar sürdü. Başarısız darbe girişiminden sonra Avusturya Nazi Partisinin birçok ileri geleni Almanya'ya kaçtı ve hareketlerine oradan devam ettiler. Geride kalan Naziler ise Avusturya hükûmet binalarına karşı terörist saldırılar düzenlemeye devam ettiler (1934 ile 1938 arasında yaklaşık 800 kişi öldü). Dollfuss'un halefi Schuschnigg, selefinin izinden gitti ve Nazilere karşı sert tedbirler aldı. Bunlar arasında Nazilerin kamplarda toplanması da vardı (bundan Sosyal Demokratlar da nasibini almıştı).

1938 başlarında Hitler Almanya'daki gücünü pekiştirmişti ve sırada uzun zamandır planladığı genişleme hareketi vardı. Uzun süren baskılarından sonra Hitler, Şubat 1938'de Schuschnigg ile bir görüşme yaptı ve ona eğer Nazi partisi üstündeki yasağı kaldırmaz, tutuklu Nazileri serbest bırakmaz ve Nazilere hükûmette görev vermezse askeri tedbirler düşünmeye başlayacağını söyledi. Schuschnigg Hitler'in isteklerini kabul etti ve bir Nazi avukat Arthur Seyss-Inquart'ı İçişleri Bakanı, bir diğer Nazi Edmund Glaise-Horstenau'yu Devlet Bakanı yaptı.
Şubat görüşmesinden önce de Schuschnigg aşırı bir baskı altındaydı. Genelkurmay Başkanı Alfred Jansa'nın görevden uzaklaştırılması isteğine uyması da bunun göstergesiydi. Jansa ve kurmayları olası bir Alman saldırısına karşı bir savunma planı hazırlamışlardı ve Hitler, her ne pahasına olursa olsun böyle bir durumla karşılaşmak istemiyordu.
Takip eden haftalarda Schuschnigg yeni atadığı bakanların kendi gücünü ele geçirmeye çalıştıklarını fark etti. Schuschnigg Avusturya çapında destek toplamaya ve vatanseverliği ateşlemeye çalıştı. 12 Şubat 1934'ten beri ilk kez sosyalistler ve komünistlerin meydanlarda boy göstermesine izin verildi ve komünistler artan Nazi baskıları karşısında hükûmete kayıtsız şartsız destek verdiklerini ilan ettiler. Sosyalistler de bazı yetkiler karşılığında hükûmete tam destek vereceklerini açıkladılar.

9 Mart'ta Schuschnigg, bağımsızlığı kurtarmak amacıyla son bir gayret olarak 13 Mart'ta bir referandum yapılacağını ilan etti. Referandumda çoğunluğu sağlayabilmek için minimum yaş sınırlamasını 24 olarak belirleyerek Nazilere sempati duyan gençleri ekarte etmek istedi. Referanduma gitmek Schuschnigg için riskli bir hamleydi ve ertesi gün Hitler, yanıbaşında Avusturya halkoyuyla bağımsızlığını açıklarken yerinde oturup beklemeyeceğini gösterdi. Hitler, referandumun ciddi bir sorun kaynağı olacağını ve Almanya'nın bunu kabul edemeyeceğini açıkladı. İlaveten, Alman Propaganda Bakanlığı basın bültenleri yayınlayarak Avusturya'da isyanlar başladığını ve halkın Alman askerlerinin müdahalesini istediğini yaymaya çalıştı. Schuschnigg derhal cevap vererek bu haberlerin yalan olduğunu-ki öyleydi, açıkladı.
Hitler 11 Mart'ta Schuschnigg'e bir ültimatom göndererek bütün yetkileri Avusturya Nazi Partisine devretmesini ya da işgalle karşı karşıya kalacağını bildirdi. Ültimatomun öğlen 12'ye kadar süresi vardı ancak iki saat uzatıldı. Ancak Hitler, cevabı beklemeden saat 13'te Alman birliklerinin Avusturya'ya hareket etmesini isteyen bir emri imzalamıştı ve sadece birkaç saat sonra Hermann Göring'e iletmişti.
Schuschnigg umutsuzca Avusturya'nın bağımsızlığını kurtaracak bir destek aradı fakat ne Birleşik Krallık'ın ne de Fransa'nın hiçbir şey yapmayacağını anlayınca o akşam Şansölyelikten istifa etti. İstifasını açıkladığı radyo konuşmasında değişen şartları kabul ettiğini ve kan dökülmesini engelleyebilmek için Nazilerin hükûmeti kontrol etmelerine izin verdiğini söyledi. Bu arada Avusturya Cumhurbaşkanı Wilhelm Miklas, Seyss-Inquart'ı şansölye olarak atamayı reddetti ve diğer Avusturyalı politikacılardan görevi üstlenmelerini istedi. Fakat Naziler iyi organize olmuşlardı. Saatler içinde Viyana'daki çok sayıda kilit noktayı ve polisi kontrol eden İçişleri Bakanlığını ele geçirmişlerdi. Miklas bir Nazi Şansölye atamayı hala reddettiği ve Seyss-Inquart Avusturya hükûmeti adına Alman askerlerini çağıran bir telgraf gönderemediği için Hitler çok sinirlenmişti. Saat gece 10 sularında, birliklere hareket emri verdikten çok sonra Göring ve Hitler beklemekten vazgeçip Avusturya hükûmeti adına, Alman askerlerinin müdahalesini isteyen bir telgrafı kendileri hazırladılar. Geceyarısı civarında Naziler Viyana'daki tüm kritik yerleri ele geçirdikten ve eski hükûmet ileri gelenleri tutuklandıktan sonra Miklas, Seyss-Inquart'ı Şansölye olarak atadı.

12 Mart sabahı Alman 8. Ordusu Almanya-Avusturya sınırını geçti. Avusturya ordusundan herhangi bir direniş görmediler. Aksine onları selamlayan Avusturyalıların arasında ilerlediler. Her ne kadar işgal güçleri iyi organize olmamış ve düzensiz idiyse de bunun bir önemi yoktu. Nasıl olsa herhangi bir çatışma olmuyordu. Yine de, ilerideki işgaller için komutanlara bir uyarı oldu bu. İlginçtir ki, işgalin başlamasından birkaç saat sonra ilk kayıp verildi. Bir Nazi, Heinrich Kurz von Goldstein, Salzburg'taki kutlamalar sırasında kalp krizinden öldü.
Hitler'in arabası öğleden sonra Braunau'dan, Hitler'in doğum yerinden Avusturya'ya girdi. Akşam saatlerinde Linz'e vardı. Onuruna, hükûmet binasında büyük bir hoş geldin merasimi düzenlendi. Atmosfer o kadar yoğundu ki Göring, o akşam yaptığı bir telefon konuşmasında: "Biz bile bu kadar sempatiyle karşılanacağımızı tahmin etmiyorduk" demişti.
Hitler'in Avusturya içinde ilerlemesi gittikçe bir zafer yürüyüşüne döndü ve Viyana'da, Heldenplatz'ta 200.000 Avusturyalının Hitler'in nutkunu dinlemesiyle zirveye ulaştı (Video: Hitler, Avusturya'nın III. Reich'a dahil olduğunu açıklıyor (2MB) 10 Kasım 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.). Hitler daha sonra şöyle demiştir: "Bazı gazeteler bizim Avusturya'yı zorbalıkla işgal ettiğimizi iddia etmişlerdir. Sadece diyebilirim ki: ölürken bile yalan söylemekten vazgeçmezler. Politik mücadelem süresince halkımdan çok sevgi gördüm fakat Avusturya sınırını geçtikten sonra gördüğüm sevgi selini hiçbir zaman görmedim. Biz zorbalar olarak gelmedik, kurtarıcılar olarak geldik."
13 Mart'ta bir genelgeyle ilhak yürürlüğe girdi ve onaylanması için 10 Nisan'da bir halkoylamasına gidildi. Halkoyunun sonucuna göre ilhaka destek %99,73 oldu.
Tarihçiler sonuçlar üzerinde oynama yapılmadığını fakat oylamanın gizli yapılmadığını kaydetmişlerdir. Oylama merkezlerinde oyları elden toplayan görevliler bulun

Azerbaycan Cumhuriyeti ve Avrupa Birliği (AB) yıllar içinde olumlu ilişkiler kurmuş ve 1991 yılından sonra birbirleri ile daha yakın ilişkiler kurmaya başlamışlardır. Azerbaycan günümüzde Avrupa Komşuluk Politikası, Doğu Ortaklığı ve Avrupa Konseyi'nin bir parçasıdır. AB, 1992'den bu yana 600 milyon avrodan fazla ikili AB yardımı sağlayarak hem devlet sektöründe hem de sivil toplumda Azerbaycan'ın en büyük yabancı hibe bağışçısı ve yatırımcısı olmuştur.

Sovyetler Birliği'nin çöküşüne kadar, Azerbaycan'ın Sovyet dışı Avrupa ile çok az teması vardı. Sovyet yıllarında Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti (bugünkü Azerbaycan Cumhuriyeti) Azerbaycan SSC'si idi. Azerbaycan Yüksek Mahkemesi Eylül 1989'da Sovyetler Birliği'nden bağımsızlığını ilan edene kadar öyle kalmaya devam etti, bağımsızlık bildirisi Kasım 1989'da Moskova'daki yetkililer tarafından geçersiz kılındı. Devlet nihayet Ekim 1991'de bağımsızlığını kazandı ve 1992'de Birleşmiş Milletlere katıldı. Azerbaycan, BM ve hükûmet politikaları aracılığıyla başta Avrupa olmak üzere uluslararası topluma ulaştı ve ekonomisini açtı.
AB ile resmi ilişkiler 1996 yılında AB-Azerbaycan Ortaklık ve İşbirliği Anlaşması'nın (PCA) imzalanmasıyla başladı. Bu anlaşma 1999'da yürürlüğe girdi. Bu anlaşma, Azerbaycan Cumhuriyeti ile Avrupa Birliği arasında esas olarak olumlu bir ilişkinin başlangıcına işaret etti ve her iki taraf da ilişkiden yararlandı.
Azerbaycan ayrıca 25 Ocak 2001'de Avrupa Konseyi'ne katılan 43. devlet oldu ve Avrupa ile ilişkilerini güçlendirdi. Azerbaycan bunun sonucunda Avrupa ve Batı'ya daha da yakınlaştı. Azerbaycan, Konsey'e katılışından sonra 50 anlaşmayı onayladı ve Konsey'e aktif olarak katıldı.
Temmuz 2003'te AB, Güney Kafkasya için bir Özel Temsilci atadı. 2004 yılından beri Azerbaycan (Güney Kafkasya ülkesi olarak) Avrupa Komşuluk Politikası'na (ENP) ve 2009'daki başlangıcından bu yana Doğu Ortaklığı girişimine dahil edildi. Azerbaycan'ın AB Programları ve Ajanslarına katılımına ilişkin bir Protokol Temmuz 2016'da kabul edildi. Programda yer alan kilit unsurlar, Azerbaycan'ın altyapısına yatırım, Azerbaycan ekonomisinin Avrupa ekonomisine kısmi entegrasyonu ve Hazar Denizi'nin Azerbaycan kontrolündeki kısmından petrol çıkarma konusunda Azerbaycan ile ortaklıklardan oluşmaktadır.
7 Şubat 2017'de AB ve Azerbaycan, 1996'da kabul edilen eskisinin yerini alacak yeni bir anlaşma için müzakerelere başladı.

AB ve Azerbaycan, çeşitli siyasi anlaşmalar yapmak için birlikte çalıştılar; AB-Azerbaycan Ortaklık ve İşbirliği Anlaşması (1999), daha güçlü ilişkilerin temeli için en önemlisidir. Anlaşma, AB-Azerbaycan Ortaklığı ve İşbirliği çerçevesinde ticareti, yatırımı, ekonomiyi, mevzuatı ve kültürü geliştirmeyi amaçlamaktadır. Azerbaycan aynı zamanda Avrupa Komşuluk Politikası (ENP) ve Doğu Ortaklığı girişiminin bir parçasıdır ve Karadeniz Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (KİT) üyesidir.
AB ile Azerbaycan arasındaki ilişkilerin yasal dayanağının güncellenmesine ilişkin görüşmeler devam etmektedir.

AB-Azerbaycan ekonomik ve ticari ilişkileri Ortaklık ve İşbirliği Anlaşması (PCA) tarafından düzenlenmektedir. Avrupa Birliği, Azerbaycan'ın toplam ticaretinin %48,6'sını temsil etmektedir ve Azerbaycan'ın ilk ticaret ortağıdır. AB, Azerbaycan'ın toplam ihracat ve ithalatında sırasıyla %60,7 ve %31,8 pay ile Azerbaycan'ın en büyük ihracat ve ithalat pazarıdır. 2016 yılında 1,8 milyar Euro olan AB'nin Azerbaycan'a ihracatı, ağırlıklı olarak makine ve ulaşım ekipmanlarından oluşmakta iken, AB'nin 2016 yılında 7,6 milyar Euro değerindeki Azerbaycan'dan ithalatı, ağırlıklı olarak petrol ve gazı (toplam ithalatın %98'i) kapsamaktadır. AB, Azerbaycan'da önemli bir yabancı yatırımcıdır. 2013 yılında, ülkedeki Doğrudan Yabancı Yatırım (DYY) 4,7 milyar Euro idi. PCA, ticari bağları güçlendirmeyi ve mal ve hizmet ticareti için piyasaya dayalı kuralları ve uygulamaları geliştirmeyi amaçlayan ekonomik işbirliği kurar. Azerbaycan ile daha yakın ekonomik entegrasyon, Avrupa Komşuluk Politikası (ENP) ve AB'nin Doğu Ortaklığı girişimi yoluyla da takip edilmektedir. Azerbaycan, Dünya Ticaret Örgütü üyesi olmasına yardımcı olmak için AB'den teknik yardım almaktadır. Azerbaycan'a AB desteği her yıl 30 milyon Euro civarındadır. İnsan Hakları, Demokratikleşme ve Devlet Dışı Aktör bütçe hatları (DİHAA ve NSA) kapsamındaki Sivil Toplum Kuruluşu (STK) projeleri de finansman almaktadır.
Eskiden AB yardımı insani yardım, gıda güvenliği ve sosyal korumaya odaklanırdı. Ülkedeki ekonomik ve politik koşullar önemli ölçüde iyileştirildiğinden, şimdi daha fazla alana odaklanılmıştır:

Avrupa Komşuluk Politikası Eylem Planı
Petrol dışı ekonomi
Devlet kapasite geliştirme
AB yardımı aynı zamanda INOGATE, TRACECA, TEMPUS ve ERASMUS MUNDUS gibi programları desteklemektedir.

Azerbaycan'ın Avrupa Birliği ve Batı ile artan ilişkileri hakkındaki görüşler çoğunlukla olumludur, ancak genişleyen ilişkiden kaynaklanan endişeler bulunmaktadır. Azerbaycan ve Avrupa Birliği ortak bir enerji gündemini paylaşmakta ve her ikisi de Azerbaycan petrolünü Avrupa'ya getirmek için bir boru hattının inşasını desteklemektedir. Avrupa Enerjiden Sorumlu Komisyon Üyesi Andris Piebalgs 7 Kasım 2008'de “Kafkasya'daki son olaylar bir kez daha bölgedeki enerji sorunları için kritik bir zaman olduğunu ve AB-Azerbaycan enerji işbirliğinin şimdi her zamankinden daha fazla güçlendirilmesi gerektiğini gösterdi." dedi. Giderek daha fazla devlet Azeri petrolüne ihtiyaç duyarken, Komiser, AB ile Azerbaycan arasında güçlü bir ilişkinin, gelecekteki Avrupa enerji arzını güvence altına almak ve Azerbaycan ekonomisinin ve altyapısının gelişmesine yardımcı olmak için çok önemli olduğunu belirtti.
Azerbaycan, ekonomisini ve siyasi yapısını güçlendirmek için Avrupa Birliği ile birlikte çalışmalar sürdürmektedir. Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev 24 Nisan 2004'te “Azerbaycan'ın şu anki stratejik tercihi Avrupa, Avrupa ailesi ve kurumlarıyla entegrasyondur. Bu politikaya şiddetle bağlıyız. Azerbaycan'ın Avrupa'ya özgü tüm standart ve kriterleri karşılaması için elimizden geleni yapacağız. Politikamız böyledir ve uzun zamandır bunun peşindeyiz. Azerbaycan'daki güncel olaylar, devam eden bu politikanın sonucudur." diyerek görüşlerini belirtti. Ayrıca, "Aliyev hükûmeti, Avrupa ile çalışmanın faydalarını görmektedir ve Avrupa işlerini, yatırımlarını ve yardımlarını memnuniyetle karşılamaktadır." diye sözlerini sürdürdü.
Aynı zamanda, Azerbaycan'ın Rusya, İran (etnik Azeri nüfusunun çoğunluğunun yaşadığı) ve Hazar Denizi ve Kafkasya'daki komşu devletleriyle hala güçlü bağları bulunmaktadır. Hükûmet, Avrupa ve daha fazla bölgesel yatırımların bir bileşimiyle ile Azerbaycan'ı geliştirmeye odaklanmıştır. Bu çıkarlar zaman zaman çatışmaktadır.
Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, 2016 yılında Münih Güvenlik Konferansı'nda bir moderatörün sorusuna yanıt olarak şunları söyledi:

Azerbaycan'ın Avrupa Birliği ile ortaklık anlaşması imzalamamasının nedenlerinden biri, bizim izlenimimize göre, bu bir anlaşma değildi, bunun dışında, bizim için tek taraflı bir talimat listesiydi, ama asıl sebep bu değildi. Asıl sebep, Azerbaycan'ın toprak bütünlüğüne dayanan Ermenistan ve Azerbaycan arasındaki çatışma çözümü hakkında çok kesin bir ifadeye sahip olmak istemeleriydi. Gürcistan, Moldova ile yapılan anlaşmada bu hükümler var, o zaman Ukrayna'nın bu sorunu yoktu. Ama Azerbaycan söz konusu olduğunda, bu çifte standarttır. Rusya, Ukrayna'da olanlar için cezalandırıldı. Dağlık Karabağ'da yaşananlar için Ermenistan yaptırımlara tabi tutulmadı. Bu çifte standart yaklaşım ortadan kaldırılmalıdır.

Azerbaycan ve Avrupa Birliği çoğu politikada benzer görüşlere sahiptir ve günümüzde ortak çıkarlarını ilerletmek için birlikte çalışmaktadır. Avrupa Topluluğu, Azerbaycan için Ulusal Gösterge Programı (NIP) adı verilen üç yıllık bir yardım planı geliştirdi ve AB bunun için üç yıl içinde (2007-2010) 92 milyon Euro bütçe ayırdı. Bu programın ana hedefleri devlet kurumlarını geliştirmek, onları daha verimli bir şekilde çalıştırmak ve Azerbaycan'a yabancı yatırımı ve ticari büyümeyi teşvik etmek için ülkenin iç altyapısını geliştirmesine yardımcı olmaktır. AB, Azerbaycan'ın yeni demokratik hükûmetine tavsiyelerde bulunmak ve insan haklarının korunduğundan emin olmak için Bakü'de bir Avrupa Demokrasi ve İnsan Hakları Aracı (DİHA) ofisi kurdu.
Avrupa Birliği ve Azerbaycan enerji politikasında güçlü ortaklardır ve bir dizi proje üzerinde birlikte çalışmaktadır. Ana proje, Hazar petrol tedarikini Avrupa'ya bağlayacak ve tüketicilere ulaşmak için petrol ve gaz için uygun bir yol sağlayan bir boru hattı inşa etmektir. Avrupa aynı zamanda Azerbaycan'ın alternatif ve yenilenebilir enerji kaynaklarının daha fazla kullanılması için devlet destekli programını desteklemektedir. Azerbaycan, enerji güvenliğinin artırılması, üye devletlerin enerji piyasalarının AB İç Enerji Piyasası ilkelerine göre yakınsaması, sürdürülebilir enerji kalkınmasının desteklenmesi ve ortak ve bölgesel çıkarlara sahip enerji projelerine yatırım çekilmesi olmak üzere dört temel konudan oluşan AB INOGATE enerji programının ortak bir üyesidir. AB ve Azerbaycan arasında, mevcut PCA'ların Ortaklık Anlaşması (OA) ile değiştirilmesi için müzakereler devam etmektedir. AB'nin Azerbaycan büyükelçisi Roland Kobia, Nisan 2013'te, bunların Kasım 2013'teki Doğu Ortaklığı toplantısından önce tamamlanabileceğini belirtmiştir. Ancak Azerbaycan Cumhurbaşkanlığı Yönetiminin Başkan Yardımcısı bir OA'dan çok "bir ortaklık bildirgesi hazırlamayı hedefliyoruz - Avrupa Birliği ile ilişkilerimizin ve işbirliğimizin seviyesini daha iyi yansıtan bir belge" dedi. Azerbaycan heyetinden bir AB yetkilisi, "Azerbaycan'ın asla imzalamayacağı söylenmedi, sadece şimdi imzalamak için doğru zaman değil. Dolayısıyla Azerbaycan ile olası diğer formatlar üzerinde çalışıyoruz, ancak nihai hedef bir ortaklık anlaşması imzalamaktır." Zirvede hiçbir OA imzalanmadı, ancak Ortak Bildirge müzakerelerdeki ilerlemeye övgüde bulundu ve AB'nin Dünya Ticaret Örgütü'ne

Azeriler, Azerbaycanlılar, veya Azerbaycan Türkleri, Kafkasya ve İran platosu arasındaki geniş arazide yaşayan ve Oğuzlar grubundan olan bir Türk halkı. En büyük nüfusu İran Azerileri oluşturur.
1813'te Gülistan Antlaşması ve 1828'de Türkmençay Antlaşması ile Aras Nehri'nin kuzeyi Rus İmparatorluğu'nun egemenliği altına girmiş ve Azerileri ikiye bölünmüştür. Bu uluslararası sınırın her iki tarafında yaşamalarına rağmen Azeriler tek bir etnik gruptur. Azerice, Türk dil ailesinin Oğuz grubuna ait bir dildir ve aynı aileden olan Türkmence, Kaşkayca ve Türkiye Türkçesi (Irak Türkmenleri tarafından konuşulan şive dahil olmak üzere) ile karşılıklı anlaşılabilirliğe sahiptir. Azerbaycan'daki Azeriler genellikle daha ılıman, İran'dakiler ise daha dindar Müslümandırlar. Azerbaycan'ın 1991'de Sovyetler Birliği'nden bağımsızlığından bu yana Türk köklerine yönelik yoğun bir ilgi ve milliyetçi düşünce akımı başlamıştır.

Dokuzuncu yüzyılın ortalarından itibaren Azerbaycan'ın eski gelenekleri yeniden canlandırıldı. Azerbaycan'da yeni bir siyasi canlanma başladı: İslam'ın yaygın olduğu Azerbaycan topraklarında Saciler, Şirvanşahlar, Salariler, Ravvadiler ve Şeddadiler kuruldu.Bağımsız devletlerin kurulması sonucunda siyasi, ekonomik ve kültürel hayatın her alanında bir uyanış yaşandı. Azerbaycan tarihinin Rönesans dönemi başlıyordu. Arap hilafetinin dokuzuncu yüzyılın ortalarından itibaren gerilemesinden sonra, tüm Ortadoğu'da olduğu gibi Azerbaycan'da da Türk-İslam imparatorluklarının rolü arttı. 15. ve 18. yüzyıllarda ve sonrasında Azerbaycan'ın devlet kültürü daha da zenginleşti. Bu dönemde Doğu'nun geniş bir alanını kapsayan Karakoyunlular, Akkoyunlular, Safevi, Afşar ve Kaçar imparatorlukları doğrudan Azerbaycan hanedanları tarafından yönetiliyordu.
Safevi Devleti'ni kuran I. İsmail'in Azerbaycan ve İran'daki Türkler'in tarihinde önemli yeri vardır. Safevi döneminde Şah İsmail'in Şiiliği siyasi bir araç olarak kullanarak yükselmesi yalnız Azerilerin değil bütün Türk-İslam aleminin kaderini değiştiren önemli olaylardan biri olmuştur. Şah İsmail, bütün Azerbaycan'ı imparatorluğuna dahil edince Azeriler ordunun esas nüvesini oluşturmuşlardır. Safeviler, Afşarlar ve Kaçarlar gibi Türkmen boyları tarafından kurulan İran devletlerinin egemenliği altında yaşadıkları için din ve dil olarak Farslardan etkilenmiştir.
Nadir Şah'ın 1747'de öldürülmesi üzerine kurulmuş de facto bağımsız hanlıklar Azeri Türklerinin tarihinde önemli bir yere sahip olmuşlardır. Tarih boyunca birçok devletin hâkimiyeti altına giren Azerbaycan'a bu dönemde hâkim olan devletler, gönderdikleri idarecilerle buraları ne kadar kendilerine bağlamak istemişlerse de, halk daima hanını tanımayı sürdürmüştür. Bu sosyal yapının doğurduğu "Hanlıklar Dönemi", 1828 yılına kadar sürdü. 18. ve 19. yüzyıllarında yer alan Rus-İran Savaşları'nın ardından Günümüzdeki Azerbaycan Cumhuriyeti'nin toprakları Rusya tarafından ele geçirildi. Bunun üzerine Rusya İmparatorluğu topraklarında yaşayan Azeri Türkleri din ve dil açısından Ruslar'dan etkilenmiştir.
Sovyet egemenliği döneminde Marksist-Leninist öğretisi doğrultusunda Azerbaycan halkının etnik kökenindeki Türklük unsurunun silinmeye çalışıldığı görülmüştür.
28 Mayıs 1918 tarihinde Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti kurulmuştur.
Temmuz 1920'de Tebriz'de Muhammed Hiyabani önderliğinde yalnızca 13 Eylül 1920'ye kadar sürecek olan Azadistan kurulmuştur.
12 Aralık 1945'te kısa ömürlü Azerbaycan Millî Hükûmeti kurulmuştur.

Çoğunluğunu 32 ila 40 milyon arasındaki İran Azerileri oluşturmakla birlikte, Azerbaycan'nda 10 milyon, Rusya'da 0,6 milyon, Gürcistan'da 0,4 milyon, Irak'ta 300 bin-900 bin,  olmakla toplamda 50 milyon civarında Azeri yaşamaktadır.
İran'da Güney Azerbaycan olarak adlandırılan bölgeye bağlı olan Batı Azerbaycan, Doğu Azerbaycan, Erdebil, Zencan eyaletleri ile Gilan, Kürdistan, Merkezi Kazvin ve Hamedan gibi eyaletlerde ve başkent Tahran'da ikamet ederler. Güney Azerbaycan bölgesinin çoğunluğunu Azerbaycan Türkleri oluştururken bu bölge dışında da önemli oranda nüfusları vardır. Türkiye'de ise Iğdır,Ardahan, Kars Erzurum, Muş, Bitlis,Ağrı ve Van gibi illerde ikamet ederler. Ahmet Caferoğlu'na göre (1899-1975) Azerileri oluşturan boylar Afşarlar, Ayrımlar, Karapapaklar, Şahsevenler, Ustaçlılar, Padarlar, İmreliler ve Halaçlardır. Bu Türk toplumları Azericeyi anadili olarak kullanmaktadırlar. Büyük Sovyet Ansiklopedisi'ne göre Azerbaycan'da yaşayan Afşarlar, Karapapaklar, Ayrımlar ve Şahsevenler Azerileri oluşturan boylardır. An Ethnohistorical Dictionary of the Russian and Soviet Empires isimli sözlüğe göre de Padarlar, Şahsevenler ve Ayrımlar; Azerileri oluşturan alt etnik gruplardandır.

Azeri Türkleri birçok bakımdan Avrasyalıdir; Kuzey Azerileri Doğu Avrupa ve Kafkas etkilerini, güney Azerileri ise Türkî-İranî ve Fars etkisinde kaldılar. Çağdaş Azeri kültürü edebiyat, sanat, müzik ve filmde çeşitli atılımları kapsamaktadır.

Nüfusun çoğunluğunu oluşturan Güney Azerbaycan Türkleri, Güney Azerice ve Farsça; Azerbaycan Devleti ahalisindekiler ise Azerice konuşurlar. Azerice Türkî dilidir ve her Türkçe ile arasında küçük aksan, sözcük ve gramer farklılıkların bulunmasına karşın Azerice, Türkiye Türkçesi ile karşılıklı olarak anlaşılabilme özelliğine sahiptir. Karşılıklı anlaşılabirliğe sahip olan diğer Türk dillerin arasında Türkmence, Kaşkayca ve Irak Türkmenleri tarafından konuşulan Türkî diller ve lehçeler de yer alır. Azerice, 11. yüzyılda Azerbaycan'da saptanan Batı Oğuz Türk dilinin soyundandır. Genel bir görüşe göre Erken Oğuzca ağza ait bir dildi, ancak 13. yüzyılda edebî bir dil olarak gelişmeye başladı. Oğuz dilinden türetilen erken sözlü Azericesi, Türk mitolojisini içeren Dede Korkut hikâyeleri ve Köroğlu Destanı gibi tarihî destanlar (Azericede "dastan") ile başladı. Geçmişteki en erken Azeri eserleri Nesimi'ye (ö. 1417) ve onyıllar sonra Fuzûlî'ye (1483-1556) kadar saptanabilir. Safevî Hanedanı Şahı I. İsmail, Hatai takma adı ile Azerice şiirler yazdı. Çağdaş Azeri edebiyatı, Samed Vurgun, Şehriyar ve birçok diğer yazarın eserlerinde aksettirildiği tarzdaki hümanizme geleneksel vurguyla devam etti.
I. İsmail'in şiirlerinden bir örnek:

Büyük şehirlerdeki Azeriler genellikle çift dillidir ve Azerice yanında çoğunlukla, Farsça veya Rusçayı akıcı bir şekilde konuşabilirler. Ek olarak, 1999'da Azerbaycan Cumhuriyetinde aşağı yukarı 2.700 Azeri (toplam Azeri nüfusun %0,04'ü) Rusçayı anadili olarak konuşmaktaydı. İran'da 2002'de yapılan bir ankete göre, İran'daki örneklem nüfusun %90'ı Farsça konuşabilir, %4,6'sı Farsçayı sadece anlayabilir ve %5,4'ü Farsçayı ne konuşabilir ne de anlayabilir. İran'da en çok konuşulan ikinci dil Azericedir (%24).

Azerilerin çoğu İslamın Şiilik mezhebine bağlıdır. Sünni, Zerdüşt, Hristiyan ve Bahai azınlıkları da var. Azerbaycan Cumhuriyeti, laik bir ülke olması nedeniyle inanışlarına göre ülke nüfusunun sayısı net olarak bilinmemektedir. Azerbaycan Cumhuriyeti'ndeki Hristiyan Azerilerin sayısı tahminen 5.000 kişi olmakla birlikte çoğunluğu son yıllarda din değiştiren kişilerden oluşmaktadır. Kırsal bölgelerden bazı Azeriler, bazı alanların kutsallığı ve bazı ağaçlara ve taşlara karşı çok büyük saygı duymak gibi İslam öncesine dayanan animist inançları hâlâ daha izlemektedirler. Azerbaycan Cumhuriyeti'nde İslamî bayramlara ek olarak Nevruz gibi bahar bayramı ve Noel gibi diğer dinlerden alınan bayramlar da kutlanır.
Azerbaycan Cumhuriyeti Anayasasına göre Azerbaycan laik bir devlettir. Azerbaycan Cumhuriyeti'nde din devletten ayrıdır. 2015 istatistiklerine göre Azerbaycan nüfusunun %93.4'ü Müslüman, (çoğunluğu şii) %3.1'i Hristiyan ve %3'ü herhangi bir dine bağlı değil. Geriye kalan %0,5 ise diğer dinlere aittir. Azerbaycan Cumhuriyeti'nde devlete kayıtlı 500'den fazla dini cemaat bulunmaktadır. Halkın çoğunluğu müslüman olsa da Azerbaycan halkı laik bir toplumdur.

Azerilerin kökenlerine ilişkin bazı ideolojik tezler vardır. Eski Sovyetler Birliği, İran ve Azerbaycan Cumhuriyeti'nde Azerbaycan tarih yazımında Türklerin Azerbaycan coğrafyasına yerleşmeleri konusunda ideolojilerden doğan farklı tezler mevcuttur. 1939'da Josef Stalin tarafından ortaya atılan "Medya-Atropatena tezi"ne göre, M. Ö. XI - IV yüzyıllarda Medya'da İranî dilini konuşan Atropatenalılar Orta Çağ'da Türklerin bölgeye yerleşmesiyle Türk dilini benimseyip yeni Türk halkına dönüşmüştür. 1948'de V. N. Leviatov ve yandaşları tarafından ileri sürülen "Albanya tezi"'ne göre, Arap Hilâfetinin egemenliği döneminde Albanya'da oturan Albanların bir kısmı Müslümanlaşmış ve diğer kısmı da Hristiyan kalmıştır. Ayrıca İ. P. Petruşevski'ye göre, Hristiyan kalanlar Ermeniler arasında erimiş, Müslüman olanlar ise Azerileşmiştir. "Eski Türk tezi"ne göre Türklerin yerleşmesi 3 dalga halinde olmuştur. İlk dalga M.Ö. VII. yüzyıl sonrarından VIII. yüzyıl başlarına kadar, bu tezin savuncuları tarafından Türk olduğu iddia edilen Kimmerler, İskitler, Sakaların Kafkasya'ya yerleşmesidir. İkinci dalga ise II.-IV. yüzyıllar arasında Hunlar, Hazarlar, Sabirler ve diğer soyların göçleriyle yaşanmıştır. Son dalga XI. yüzyıl başlarından itibaren Selçukluların yerleşmesiyle yaşanmıştır.
"Oğuzların gelişi tezi"'ne göre Azeriler bölgeye 11. yüzyılda Orta Asya'dan Oğuzlar ve diğer Türkmen boylarının akınları ile gelerek yerleşmiş Karapapaklar, Afşarlar, Ayrumlar, Padarlar, Şahsevenler, Karadağlılar ve diğer bazı etnik gruplardan şekillenmişlerdir ve kökenlerinde Kafkas ve Türk unsurlar vardır. Osman Turan'a göre, Orta Asya'nın Moğol İstilasına uğramasından sonra bazı Türk grupları da Moğol hakimiyetini tanımadıkları için gelip Azerbaycan'a yerleşmişlerdir. Selçuklulardan sonra Moğol İmparatorluğu ve Büyük Timur İmparatorluğu idaresinde yaşamış sonrasında ise Karakoyunlu ve Akkoyunlu devletlerini kurmuşlardır. Başka bir görüşe göre, Azerbaycan halkının oluşumu 15-16 yüzyıllarında, Safevi rejimi sırasında, Şahsevenler, Kızılbaşlar ve Karadağlılar gibi Türkçe konuşan kabilelerin Küçük Asya'dan modern Azerbaycan bölgesine göç ettiği zaman t

Aziz Vasil Katedrali (Rusça: Собор Василия Блаженного), Moskova'da Kızıl Meydan'da bulunan soğana benzeyen, rengârenk, kubbemsi çatılarıyla ünlü bir katedraldir. Yaygın bir hata olarak Kremlin Sarayı ile karıştırılır.
1555 ila 1561 yılları arasında, Rus Devleti'nin Kazan ve Astrahan hanlıklarına karşı kazandığı zaferleri kutlamak amacıyla Korkunç İvan tarafından yaptırılmıştır. Değişik şekilde tasarlanmış olan sekiz kubbe, sekiz ayrı zaferi simgelemektedir. Önceleri som altın olan kubbeler 1670'ten sonra farklı renklerde boyanmıştır. En uzun kulesi yaklaşık 65 metre yüksekliktedir. Yöre halkı arasında yapının bir İtalyan mimarın tasarımı olduğu, daha sonra yapıyı tekrar etmemesi için mimarın kör edildiği rivayeti dolaşır. Kilise, bugün müze olarak kullanılmaktadır.
Aziz Vasil Katedrali'nin yıldönümü için bina tamamen yenilendi. On yıldır devam eden restorasyon çalışmaları için devlet ve vakıflar 14 milyon dolar malî destek verdi. Korkunç İvan tarafından 1555 yılında kurulması için talimat verilen Katedral 1561'de de ibadete açıldı.

Balkarlar (Karaçay-Balkar: ''Малкарлыла''- ''Malkarlılar'' veya ''таулу'' - ''tawlu'' (Dağlı)), Kuzey Kafkasya'da yaşayan Türk halklarından biridir. Çoğunluğu, Rusya içindeki Kabardey-Balkarya cumhuriyetinde yaşar.

Balkarlar, dillerini Karaçaylarla paylaşan ve Dağıstan'daki Kumuklar ile güçlü dil benzerlikleri olan bir Türk halkı olarak tanımlamaktadır.

Balkarların konuştuğu Balkarca, Türk dillerinin Kıpçak grubuna bağlı bir dildir. Karaçayların konuştuğu Karaçayca'ya oldukça yakın bir dildir ve bundan dolayı iki dil Karaçay-Balkarca olarak da adlandırılır. 1926'ya değin Arap harflerini kullanan Balkarlar, sonra Latin alfabesini, 1940'ta da Kiril alfabesini benimsediler. Gelişmiş bir yazılı edebiyatları olmamasına karşın, zengin bir sözlü edebiyatları vardır.

Balkarların çoğunluğu Kabardey-Balkarya’da yaşar ve 2021 verilerine göre bu cumhuriyette yaşayan Balkarların sayısı yaklaşık 120 bindir.

Balkarlar, Kırım Tatarları ve Kumıklara yakın bir halktır. Hunların 4. yüzyıldaki Batı’ya göçünün ardından Kafkasya’da kalan Bulgar kabilesinden geriye kalan bir halk olduğu ve Kafkasya’da hayli eski tarihten bu yana yaşadığı da ileri sürülür.
Kendilerini Taulular (Dağlılar) olarak da adlandıran Balkarların kökeni üstüne kesin bilgi yoktur. V. F. Müller ve J. Marvadt'a göre Kuban Bulgarlarından gelirler. Bazı araştırmalara göre de uzun süre göçebe olarak yaşadıktan sonra Kafkas Bulgarlarını oluşturmuşlardır. Uzun yıllar Karaçaylılarla birlikte yaşayan Balkarlar ise, adlarının Kırım'dan göç ettikleri sırada kendilerine önderlik eden Malkar adında bir beyden geldiğine inanırlar. Kökenlerinin Hazar Türklerine dayandığını ileri sürenler de vardır. Bunlara göre Balkarlar 10 ve 11. yüzyıllara değin bağımsız yaşamış, daha sonra Ruslar ya da Osetler tarafından Kafkasya'ya sürülmüşlerdir.
Altın Orda ve Kırım hanlıklarının egemenliği altında kaldıktan sonra, 15. yüzyıl sonlarında Kırım Hanlığı'yla birlikte Osmanlılara bağlanan Balkarlar, 1827'de Rusların egemenliğine girdiler.1917 Ekim sosyalist devrimi sonrasında, Karaçaylarla birlikte Kuzey Kafkasya Bağımsız Cumhuriyeti içinde yer aldılar; 1921'de de Kabartay özerk yönetim birimine (oblast) katıldılar.
Balkarlar, II. Dünya Savaşı sırasında, Nazi Almanya’sıyla iş birliği yaptıkları gerekçesiyle 1944’te Stalin tarafından, haksız yere, sürgün edildi. Bu sürgünün (soykırım - halkın büyük bir kısmı açlık ve sefaletden ölmüş, bir kısmı yurtlarına geri dönememiştir, 1957 de Kuruşev Balkarlara haklarını iade etmiştir) ardından Balkarların da yaşadığı Kabardey-Balkar Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nden “Balkar” ibaresi kaldırıldı. Bu bölge, 1957'ye değin Kabardey Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti olarak adlandırıldı. Bu tarihte Bakarların dönmesine izin verilince, bölge yeniden eski adını aldı. Balkarlar, Sovyetler Birilği'nin dağılmasının ardından, aynı cumhuriyette yaşadıkları Kaberdeylerle çeşitli anlaşmazlıklar yaşadılar. Rusya Federal Kanunları yerine, parlamentoda ezici çoğunluğu olan Kabardeyler, yerel yasalar çıkararak, Balkar köylülerinin topraklarını ellerinden almaya çalışmaları, Hasaniya Belediye Başkanının faili meçhul bir şekilde öldürülmesi ve sorumlu kişilerin bulunamayışı, bölgede ana gerginliklerden birkaçını oluşturmaktadır. Halkın ileri gelenleri Rusya Federal Yasalarının ve Rusya Anayasa Mahkemesinin Balkarlar lehine almış olduğu kararları Kabardey Balkar Cumhuriyetinde uygulanması için, Moskovada Anayasa Mahkemesi önünde haftalarca süren açlık grevi başlatmışlardır. Kabardey yöneticilerin federal kanunlara uymamakta ısrar etmeleri durumunda, Federasyona bağlı olmakla birlikte, Balkarlar ayrı bir cumhuriyet olma yönünde adım atmaktadırlar. Bununla birlikte günümüzde Kabardeylerle birlikte aynı cumhuriyet içinde yaşamaktadırlar.

Karaçaylar
Bulgarlar
Balkar Sürgünü

Karaçay Malkar Türkiye24 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Türkçe ve Karaçay-Balkarca)

Ballets Russes, Rus impresaryo Sergei Diaghilev tarafından 1909'da Paris'te kurulan ve 1929'da kapanan kadar Avrupa, Kuzey ve Güney Amerika'da sahne alan bir dans topluluğudur.
Rus sanatını Fransa'da tanıtmak üzere kurulan Ballet Russes, müzik, tiyatro, resim, bale gibi farklı alanlarda sanatçıların işbirliği ile eserler sahnelemiş ve dönemin en yetenekli sanatçıları arasında sayılan Igor Stravinsky ve Claude Debussy gibi besteciler, Pablo Picasso ve Henri Matisse gibi ressamlar ve Vaslav Nijinsky  ve George Balanchine gibi koreograflarla çalışmıştır. Sanatın yeni bir görsellikle ve yeni yöntemlerle uygulama konusunda fikir birliğine varan sanatçıların 19 Mayıs 1909'daki ilk gösterisi sansasyonel bir başarı elde etti ve ertesi sezon sahneye koyduğu Şehrazat ile modern bale alanında bir devrim yarattı.
Ballets Russes ayrıca egzotizmi ve geleneksel güzellik ve uygunluk kavramlarını sorgulama konusundaki istekliliğiyle de tanınırdı. Prodüksiyonları genellikle antik Yunan mitolojisi, Rus folklorunun efsaneleri ve Asya ve Afrika'nın egzotik kültürleri gibi fantastik temalar içeriyordu. Dansçılar kendileri de sıradışıydı, birçokları geleneksel bale dünyasının dışından geliyor ve sahneye yeni hareketler ve teknikler getiriyordu.
Ballets Russes, kuruluşundan itibaren bir dizi zorlukla karşı karşıya kaldı. Finansal zorluklar sürekli bir endişe kaynağıydı ve topluluk, yapımlarını ayakta tutmak için zengin destekçilere güvenmek zorunda kaldı. 1914'te I. Dünya Savaşı'nın patlak vermesi, birçok performansçı ve ekip üyesinin evlerine dönmek zorunda kalması gibi konular durumu daha da karmaşık hale getirdi.

Bandy, on birer oyuncudan oluşan 45 dakikalık 2 yarı boyunca küçük bir topu karşı kaleye sokmaya dayanan spordur. Buz hokeyi, çim hokeyi ve futboldan izler taşır. Oyuncuların "bandies" adı verilen eğimli sopaları vardır. Bandy oyuncuları iyi bir patenci olmanın yanında iyi top kullanma becerisine sahip olmalıdır.

Oyun hızlı ve yüksek skorlu bir oyundur. Her takım tempoya ayak uydurmak için 3 yedek oyuncu bulundurur. Bu uluslararası karşılaşmalarda 4'tür. Bandy oyunun köşe vuruşu ve serbest atış gibi çoğu ögesi futbolla yakından ilintilidir. Kenardaki duvarın dışına atarsa top rakip takıma geçer ve taç atışıyla oyun başlar. Eğer top savunma oyuncusundan dışarı çıkarsa bu sefer hücum takımı köşe vuruşu kullanır. Köşe vuruşu sırasında hücum oyuncuları ceza sahasının dışında, savunma oyuncuları ise kale çizgisi üzerinde olmalıdır. Bandy oyuncuları topa kafayla vuramaz ya da topu elleri veya kollarıyla kontrol edemezler. Ayrıca sopalarını kafa hizalarından yukarı kaldırıp top kontrol edemezler. Fiziksel temas serbestse de tekme, çelme, itme, çekme ve vurma yasaktır. Cezası serbest vuruş ya da penaltıdır. Sert faul yapan ya da aynı faulü sürekli yapan oyuncular 5 ya da 19 dakikalığına "Günah Köşe"sine gönderilir. Fauller serbest vuruşla cezalandırılır.

Bandy eskiden buzlu bölgelerde oynanırdı ama günümüzde tüm hava koşullarda salonlarda veya salonlar dışında futbol sahası büyüklüğündeki buz sahalarda oynanmaktadır. Kenarlardaki ahşap duvarlar topun oyun alanında kalmasını sağlar. Saha, iki karşılaşma arasında üreticisinin adıyla anılan "Zamboni" adlı özel bir motorlu araçla temizlenir ve düzleştirilir.

"Uluslararası Kadınlar ve Erkekler Bandy Şampiyonası", 1957'den bu yana her tek rakamlı yıllarda düzenlenmektedir. İlk yirmi yıl SSCB, şampiyonaları domine etmiş ve 11 şampiyonluk kazanmıştır. SSCB'nin dağılmasının ardından en büyük varisi Rusya, İsveç'le beraber turnuvaların en önemli favorileri olmuştur. Uluslararası Bandy Federasyonu (FIB), 1955'te Stockholm'de kurulmuştur. 27 üyesi vardır. Aralarında kış sporlarıyla pek özdeşleştirilemeyen Hindistan da bulunur.

What is Bandy?23 Temmuz 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Bandy'nin tarihi ve kuralları
International Bandy Federation22 Haziran 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
International Bandy Referees
2007 Bandy World Championship - Resmi site
2008 Bandy World Championship - Resmi site
2009 Bandy World Championship - Resmi site

.it, İtalya'nın internet ülke üst seviye alan adıdır. (ccTLD). Alan adı, İtalya'nın Uluslararası Standardizasyon Örgütü'nden (ISO) bir ülke kodu atamasının ardından 1987 yılında tanıtıldı. .it öncelikli olarak İtalyan sakinleri, kuruluşları ve işletmeleri için tasarlanmış olsa da uluslararası kayıt için de kullanılabilir. Kayıt yaptıranların mutlaka İtalya'da bulunması gerekmez, ancak İtalya'da geçerli bir adres sağlama veya ülkeyle bir bağlantı gösterme gibi belirli uygunluk kriterlerine uymaları gerekir. .it alan adı, İtalya'nın çevrimiçi aktiviteler, turizm, iş ve kültürdeki önemli varlığı nedeniyle küresel olarak en popüler ccTLD'lerden biridir. Genellikle İtalyan web siteleri için tercih edilir ve kullanıcıların İtalyan içeriğini tanımlamasını kolaylaştırır. .it ccTLD'si CNR'nin Bilişim ve Telematik Enstitüsü tarafından denetlenmektedir. Kayıt kuruluşu, alan adının güvenliği ve istikrarına odaklanarak, anlaşmazlık çözümü de dahil olmak üzere çeşitli hizmetler sunmaktadır.

.it alan adı oldukça çok yönlüdür ve kişisel bloglar, iş siteleri, hükümet kuruluşları ve eğitim kurumları dahil olmak üzere çeşitli amaçlar için kullanılır. .com.it, .org.it ve daha fazlası gibi çok sayıda ikinci seviye alan adıyla birleştirilebilir, ancak .it kendisi en yaygın kullanılanıdır.

1820 Devrimleri, Avrupa'da gerçekleşen devrimci bir dalga sonucunda meydana gelen ayaklanmalardır. Ayaklanmaların amacı anayasal monarşiler kurmaktır. İspanya, Portekiz, Rusya, İtalya bu devrimci dalgalanmadan etkilendi. Yunanistan da Osmanlı'dan bağımsızlığını ilan etmek için devrimci harekete dahil oldu.

İtalya'da 1820 devrimleri Sicilya ve Napoli'de başladı. Kral Ferdinand ayaklanmalardan dolayı taviz vermek zorunda kalarak anayasal monarşiye geçileceğini sözünü verdi. Bu başarıdan ilham alan Carbonaria, İtalya'nın kuzeyinde ayaklanma başlattı. 1820'nin sonunda başlayan ayaklanmaya Kutsal İttifak devletleri müdahale etme kararı aldı. İtalya'nın komşusu olan Avusturya ordusu İtalya'ya girdi. Sayıca üstün düşman ile karşı karşıya kalan Carbonaria, teslim oldu. Liderler sürgüne gitti.

İspanyol partizanların elinde olan Cadiz'de ilan edilen 1812 İspanyol Anayasası ile İspanya'da demokratikleşme başladı. Ancak VII. Ferdinand bunu engelleyecek önlemler aldı. Bunun üzerine Albay Rafael del Riego, İspanyol ordusunun desteği ile krala demokratik bir anayasa talebinde bulundu. Kral talebi kabul etmek zorunda kaldı. Ancak bu kabule rağmen kral, 1822 yılında toplanan Verona Kongresi'nde, Fransa'dan yardım istedi. Bunun üzerine Fransa, İspanya'ya 100.000 kişilik bir kuvvet ile sefere çıktı. Çıkan çatışma ile mutlak monarşi yeniden kuruldu.

Kral, Yarımada Savaşı başladıktan sonra Brezilya'ya kaçtı. Savaş sırasında İngiltere Portekiz'e çıkarma yaptı. Kısa zamanda savaş kazanılacak ve Fransızlar geri çekilecektir. Ancak siyasette İngilizler'in hakimiyeti arttı. Ordu bu durumdan memnun değildi ve Merkezi Porto kenti olmak üzere ülkenin kuzeyinde başlayan bir ayaklanma çıkardı. Ayaklanma kısa zamanda ülkenin geri kalanına yayıldı. Kral ülkeye geri döndü. Bunun üzerine Brezilya bağımsızlık ilan ederek Portekizlilerle savaşa tutuştu. Kısa zamanda Portekiz ordusu yenilgiye uğradı. Ülkede de monarşistler ile liberaller arasında iç savaş patlak verdi ve savaş durumu 1838 yılına kadar devam etti.

1821 ve 1832 yılları arasında, Fransız Devrimi etkisinde kalan Yunan devrimciler Osmanlı Devleti'ne karşı savaştı. Dış yardımların etkisiyle Osmanlı Devleti'nden bağımsızlık elde eden ilk azınlık grup oldular.

1946 İtalya anayasa referandumu (İtalyanca: referendum istituzionale veya referendum sulla forma istituzionale dello Stato), 2 Haziran 1946 tarihinde İtalya'da monarşinin kaldırılıp cumhuriyet ilan edilmesi hakkında düzenlenen bir referandumdur. Referandum, İtalya'nın yakın tarihinin kilit olaylarından biridir. 1946 yılına kadar İtalya, Risorgimento'dan bu yana Savoy Hanedanı tarafından yönetilen bir krallıktı. Ancak, kralın desteğini alan Benito Mussolini, 28 Ekim 1922'de Roma'ya Yürüyüş ile iktidarı ele geçirerek faşizmi kurdu ve nihayetinde İtalya'yı Nazi Almanyası ile birlikte II. Dünya Savaşı'na soktu. 1946'da İtalya, bir referandumun ardından bir cumhuriyet hâline geldi. Monarşi yanlıları, referandumda hile yapıldığını öne sürse de bunlar kanıtlanamadı. Referandum ile birlikte aynı zamanda bir kurucu meclis seçildi.

Gazzetta Ufficiale n. 134, 20 june 19462 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2007-2008 finansal krizi veya küresel finansal kriz (İngilizce: Global financial crisis, GFC), küresel ölçekte ciddi sonuçlar doğurmuş finansal bir krizdi. Amerika Birleşik Devletleri konut balonunun patlamasıyla birlikte bankalara yüksek risk binmesine ve dolayısıyla Birleşik Devletler gayrimenkulüne bağlı tüm menkul mülklerin değerlerinin dibe inmesine, beraberinde küresel finans kuruluşlarının zarar görmesine, Lehman Brothers'ın 15 Eylül 2008'de iflas etmesine ve bankalarının krize girmesine sebep oldu. Büyük Depresyon'dan bu yana en şiddetli küresel durgunluk olan Büyük Durgunluğu ateşledi. 2009'un sonlarında Yunanistan'da ufak bir krizle başlayıp sonrasında büyüyen Avrupa borç krizi ve İzlanda'daki üç büyük bankanın üçünün de banka yığılmasını içeren 2008–2011 İzlanda finansal krizini izledi.
ABD'deki mortgage krizi yaklaşık 10 trilyon dolarlık bir büyüklüğe ulaşarak bu haliyle dünyanın en büyük piyasası görünümündeydi. Başlangıçta mortagage kredilerinin büyük çoğunluğu yüksek kalite müşterilere verilen ve “prime mortgage” denilen kredilerden oluşuyordu. Zaman içinde krediler daha düşük kaliteli müşterilere deyönlendirilerek “subprime mortgage” olarak isimlendirildi ve bu krediler 2008 ortalarında 1.5 trilyonluk bir hacme ulaştı. ABD'de düşük seyreden faiz oranları, subprime mortgage kredilerini kullanan düşük gelirli grupları, değişken faizli kredileri tercih etmek konusunda cesaretlendirdi. FED'in faiz oranlarını art arda artırması ve konut fiyatlarındaki hızlı düşüşle beraber, bu kişiler aldıkları kredileri ödemekte güçlük çekmeye başladılar. ABD'deki ekonomik gelişme konut fiyatlarındaki artışın devam etmesi üzerine kuruluydu. Konut fiyatlarındaki artış, mülk sahiplerinin kendilerini daha zenginleşmiş hissederek, tüketimlerini borçlanma üzerinden gerçekleştirmelerini teşvik ediyordu. Ayrıca konut fiyatlarının artışıyla, emlak piyasasına dayalı finansal işlemler de genişliyordu. Emlak piyasasındaki canlılık, kredilerin hızlı bir şekilde el değiştirmesine olanak verdiği için, “Türev ürün” adında finans şirketlerinin başka işlemlerinden doğan risklerini, üçüncü kişilere devretmelerine herhangi bir engel yoktu. Bu mekanizmayla ortaya çıkan “hedge fonlar” sayesinde uluslararası çapta işlem yapan bankalar, birbirlerinin kefili haline dönüşmüşler ve fonların en fazla biriktiği banka da Lehman Brothers olmuştur.
2007 yılında finansal markette problemler olmasına karşın, finansal kuruluşların hisselerinin yüksek düzeyde seyretmesinden ötürü, yatırımcıları endişelendirecek herhangi bir işaret yoktu. Finans sektöründe çalışanlar, sorunun yapısal olmaktan çok nakit akışından kaynaklandığını düşünme eğilimindeydiler. Problemlerin 2008 yılında da devam etmesi ve yaratılan finansal ağ yüzünden, finansal balon patlayıncaya kadar, kaybın hangi boyutlarda olduğunu tahmin etmek mümkün değildi. Konut fiyatlarının hızla düşüşe geçmesiyle, finansal hasar ortaya çıkmaya başladı. Bear Sterns, mortgage kredisiyle uğraşmamasına rağmen, yüksek getirisi nedeniyle büyük miktarlarda mortgage bağlantılı kaynaklara yatırım yapmıştı. 16 Mart 2008 tarihinde Bear Sterns'in iflasının önlenmesi için FED'in desteğiyle JP Morgan Chase'e satışının gerçekleşmesi, domino etkisiyle finansal sektörü sarsmaya başladı. Bear Sterns'in hisselerindeki düşüş “Moodys”i de etkiledi. Söz konusu satış, finansal kuruluşların iflas etmekte olduğu olduğu yolunda bir söylentiye ve finansal sektöre yönelik güven kaybına yol açtı. Artık gözler subprime mortgageların biriktiği merkez olan Lehman Brothers’a çevrilmişti.
Lehman Brothers 2006 yılından itibaren subprime mortgageların biriktiği en büyük merkez haline gelmişti. Hedge fonların yüksek getirisi, şirketi herhangi bir bunalım durumunda karşılayamayacağı kadar çok hisse sahibi olmaya sevk etti. 2007 yılı ortalarında Lehman Brothers’ın likidite olmayan kaynakları ve kaybı çoktan kontrol edilemeyecek bir seviyeye ulaştı. Buna rağmen 2008 yılının ilk çeyreği boyunca şirket piyasada işlem yapmaya ve kayıplarını “Repo 105” denilen bir muhasebeleme yöntemiyle gizlemeyi başardı. Muhasebe kayıtlarındaki usulsüzlüklerle beraber, kısa vadeli repo faizlerinin % 26 gibi oranlara ulaşması sayesinde, Lehman Brothers'ın kâğıt üzerinde kâr elde eden bir şirket görüntüsü vermesi sağlandı. Ama 2008 yılının Mart ayında Bearn Sterns'in satışıyla beraber, piyasaya yönelik güvensizlik arttı ve Lehman Brothers için ekonomik anlamda kaos ortamı oluştu. Şirketin CEO'su Richard Fuld'un şirketin devri konusundaki isteksizliği sonucu, Lehman Brothers 15 Eylül 2008 tarihinde iflas ettiklerini açıklamak zorunda kaldı. Banka iflasını açıkladığında toplam varlıklarının değeri 639 milyar dolardı. Aynı gün diğer yatırım bankası Merrill Lynch'e el konuldu ve Bank of America bu bankayı 50 milyar dolara satın alacağını açıkladı.
ABD konut satışlarını finanse eden iki büyük yarı kamusal mortgage şirketi olan Fannie Mae ve Freddie Mac'in Ağustos ayındaki stok fiyatları, ABD'li yetkilileri telaşlandırmaya başlamıştı. Federal hükûmetin başlangıçta şirketlerin hisse senetlerine yönelik verdiği güvenceler, piyasaya olan güveni sağlamakta yetersiz kalınca, Hazine Bakanlığı 7 Eylül'de bu iki bankanın da kamulaştırıldığını duyurdu. FED'in baskısıyla iflasın eşiğindeki bir diğer banka olan Merrill Lynch'in 16 Eylül'de Bank of America'ya 85 milyar dolara satışı gerçekleşti. Ekim ayında Hazine Bakanı Henry M. Paulson 700 milyar dolarlık bir kurtarma paketi açıklayarak, ABD merkezli ulusal büyük bankaların toksik varlıklarının, hükûmet tarafından satın alınacağını duyurdu.
Krizin ortaya çıkmasından önce de finansal piyasalara yönelik güven kaybının yüksek olduğu bilinmekteydi yalnız, 2008 Ekonomik Krizi ile birlikte, kredi derecelendirme kuruluşlarının da güvenilirliklerinin tartışmaya açılması gerekti. Uluslararası anlamda yüksek itibar sahibi olan Standard and Poor's şirketi Lehman Brothers'ın kredi notunu, şirketin iflasının açıkladığı tarihten yalnızca 6 gün öncesine kadar, en üst düzey yatırım seviyesi olan “A” da tutmaya devam etti. Hatta Moody's, iflasın bir gün öncesine kadar Lehman Brothers'ın kredi notuna değiştirmekten kaçındı.
Söz konusu bu şirketler, yatırımcıların doğru karar vermeleri ve finans piyasasının sağlıklı bir şekilde işlemesi adına hizmet etmeleri gereken kuruluşlardır; ama Mart ayından itibaren dikkatlerin çevrildiği Lehman Brothers'a yönelik herhangi bir harekette bulunmayarak, en temel görevleri olan yatırımcılara: doğru, güvenilir ve anlaşılır bir bilanço sunmak yerine, Lehman Brothers'ın bir an evvel devri umuduyla, karartma ve görmezlikten gelme politikası izlemişlerdir. Böylelikle, uluslararası piyasalarda ABD'li kredilendirme kuruluşlarının, politik ve ideolojik bir tavır sergilediklerini iddia eden Çinli yetkililerin eleştirilerinin haklı olduğu ortaya çıkmıştır.

Abruzzo İtalya Anayasası'nın getirdiği idari yapılanma doğrultusunda kurulan bölgesel yönetimlerinden (regione amministrativa) biri.
1963'e dek Abruzzo-Molise adıyla anılan bölge, Molise'nin ayrılarak yeni bir bölgesel idari birime dönüşmesiyle, sadece Abruzzo adıyla anılmaya başladı. Orta İtalya'da yer alan bu bölgesel idarenin merkezi L'Aquila olup, 1.300.000 nüfusa sahiptir.

Abruzzo 10.794 km² lik bir alana sahip olup, onun hemen hemen üçte ikisi dağlıktır. Geri kalan toprak dar ovalara doğru uzanan tepeleri içerir. Bunların çoğu 129 km uzunluğundaki Adriyatik sahiline uzanır. Apenin Dağ zinciri Abruzzo'ya doğru uzanır ve İtalya yarım adasında en büyük yükseltiye ulaşır. En yüksek zirve noktaları Corno Grande (Gran Sasso massif)'de 2.914 m ve Monte Amaro (Maiella-group)'da 2.795 m dir. Ana nehirler Aterno-Pescara, Sangro ve Tronto' dur. Abruzzo yüzyıllarca pek çok sayıda büyük deprem yaşamıştır.

1950 yılından beri Abruzzo düzenli ekonomik büyümeye sahiptir. 1951 yılındaki Abruzzo'nun kişi başına geliri veya GSYİH'sı en zengin bölge olan Kuzey İtalya'nın kinin %53'üydü. 1971 yılına göre %65, 1994 yılına göre %76. Kişi başına en yüksek gelire sahip olmak İtalya'nın diğer bölgelerini şaşırtıyordu. Roma'dan Teramo'ya (A24) süper oto yolun yapımı ve Roma-Pescara (A25) otoyolu, Abruzzo'ya devlet ve özel sektör yatırımlarını artırdı. Abruzzo, bunlardan dolayı bölgedeki diğer yerleri, eğitim seviyesinin yüksekliği sayısında ve üretim büyüklüğünde geçti. Sonuç olarak Abruzzo'nun endüstriyel sektör genişlemesi özellikle mekanik mühendisliğinde, ekipman taşımacılığında ve telekomünikasyonda hızlandı. 2003 yılına göre, Abruzzo'nun adam başına GSYİH'sı 19.506 Euro veya ulusal ortalama olan 23.181 Euro'nun %84'üydü. Ve güney'in 15.808 Euro'sunu geçti.

Abruzzo idari olarak dört ile bölünmüştür:

Abruzzo bölgesinde bulunan önemli beldelerin listesi şudur:

Abruzzo Bölgesi resmi websitesi26 Kasım 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca) (Erişme:28.1.2009)
Curlie'de Abruzzo (DMOZ tabanlı)
"Paesaggi d'Abruzzo - Abruzzo için 8000den daha fazla fotograf". 12 Mayıs 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
42°13′K 13°50′D

Agrigento (Sicilyaca: Girgenti, Grekçe: Akragas, Latince: Agrigentum, Arapça: Kerkent), İtalya'nın güneybatısındaki Sicilya Özerk Bölgesi'nde, Agrigento iline bağlı ve Napoli şehrinin merkezinin 20 km kuzeybatısından bulunan bir kent ve bir komün.

Agrigento denizi gören ortalama rakımı 230 m olan bir plato üzerinde kurulmuştur. Kuzeyinde bulunan tepelerin zirve sırası şehre biraz doğal bir savunma sağlamaktadır. Şehrin iki tarafında "Hypsas Çayı" ve "Akragas Çayı" adlı iki akarsu bulunur.

Agrigento'nin belediye sınırları içindeki nüfusu (30.11.2010 itibarıyla) 59.136 kişidir. 19. yüzyıl ve 20. yüzyılda Agrigento'nun nüfusunun gelişmesi şu gösterimde görülebilir:
Kişi

Ağrigento'da görülebilecek turistik yerler şunlardır:

Bu antik şehir kalıntısı, birçok tarafı arkeolojik olarak kazılmamakla beraber, günümüzde çok büyük bir alan kaplamaktadır. Bu alan içinde en önemli kısım bir sıra tepe zirvesi olmakla beraber, "Valle dei Templi (Tapınaklar Vadisi)" ismi verilen kısımdır. Bu özel bölge antik şehrin güneyinde bulunan bir kutsal bölge olup MÖ 6. ve 5. yüzyıllarda yapılan 7 "Dorik" stilli sütunlu anıtsal antik Grek-Romalı tapınağı ihtiva eder. Bu bölge 1997'den itibaren UNESCO Dünya Mirası listesi İtalya listesine alınmıştır. Bu bölgede bulunan en ilgi çekici tapınaklar şunlardır:

Tempio della Concordia (Concordia Tapınağı): Romalılar tanrıçası Concordia'ya tapınmak için yapılmıştır. Kurulduğu mevki rakımı 430 m'dir. Etrafı 34 tane Dorik stilde sütunla bezenmiştir. Romalılar idaresi sona erdikten sonra tapınak önce Hristiyanlar tarafından etrafındaki kayalıklara mağaralar kazılarak katomb mezarlık olarak kullanılmıştır. MS 579'da Hristiyan basilikaya çevrilmiştir. 6. yüzyılda bir manastıra dönüştürülmüştür. Bu nedenle bu tapınak yıkılmadan, fazla değiştirilmeden günümüze kadar kalabilmiştir.
Tempio di Zeus o Giove Olimpio (Zeus Olimpio Tapınağı): MÖ 489'de Himera antik Sicilya şehrinin Kartacalılara karşı galibiyeti anısına yapılmıştır. Boyutu 113 m x 56 m olan bu Grek tapınağı dünyada bulunan en büyük boyutlu Grek tapınağıdır. Bu tapınak kullanılmakla beraber yapımı MÖ 406'da şehrin Kartacalılar tarafından fethi ile bitmeden bırakıldığı anlaşılmıştır. Bu tapınağın taşlarının çoğu sonradan 18. yüzyılda "Empedocle" limanının rıhtımlarının yapımında kullanılmıştır.
Tempio di Castore e Pollüce o dei Dioscuri (Castor ve Pollux veya Dioscuri Tapınağı): Yanlış isim verilmiştir ve gerçekte Grek tanrıçaları Demeter ve kızı Persephone adına yapılmış bir sığınma tapınağıdır. Bu tapınağın taşlarında MÖ 406'da antik şehrin Kartacalılar tarafından ele geçirilmesi sırasında çıkarılan yangının siyah izleri hala görünmektedir.
Tempio di Giunone (Juno Lacinia Tapınağı)
Tempio di Eracle (Herkül Tapınağı)
Tempio di Asclepio (Asklepios Tapınağı)

Bu harabe antik şehirde bulunan diğer önemli kalıntılar şunlardır:

Hristiyanlik öncesi ve erken Hristiyanlık dönemi mezarlığı: Antik şehrin hemen yanında çok büyük bir "mezarlık (necropolis)" bulunmaktadır ve bu mezarlık kalıntısı da eski eserler koruması altındadır. Antik şehrin kutsal bölgesi dışında da klasik çağlardan kalma diğer mezarlıklara bulunmaktadır.
Tanrilara kurban sunagi
üzerine "San Biagio Kilisesi" yapılmış olan antik Demeter tapınağı yakınında Helenistik dönem öncesi mağara
Theron Mezarı: Bu bir mezar olmayıp MÖ 1. yüzyılda Heroon (Kahramanlar için kutsal anıt) olarak belgelere geçmiştir. Bu anıt yapı kutsal bölgenin hemen dışındadır ve 13. yüzyıl yapımı "San Nicola Kilisesi"'ne bağlıdır.
Antik Grek-Romalı şehir harabelerinin büyük bir kısmının arkeolojik kazısı bitmiş veya ilerlemektedir. Hâlen şehirde birçok arkeolojik kazı mevkileri bulunmakta ve yeni kazılar ve kazılarda bulunanların incelenmesi devam etmektedir.

Yeni Agrigento şehri eski Akragas şehri kalıntıları dışında bulunmaktadır. "Yeni" şehir olmakla beraber bu şehirde, diğer şehirlerde eski sayılabilecek, birçok Orta Çağ ve Barok mimari tıplı yapılar bulunmaktadır.
Bunlar arasında şu yapılar ilgi çekebilir:

Dini binalar:
San Geraldo Katedrali: 11. yüzyıl sonlarına doğru yapılmıştır. İsmi Sicilya'yı Araplardan alan Norman Kralı Ruggerio'nun yakın bir akrabası olan Fransız asıllı Grigenti Başpiskoposu Gerlando di Besancon adına adanmıştır.
Santa Maria Greci Kilisesi: Yapımı 13. yüzyıl. Eski bir antik Grek tapınağı üzerine yapıldığı için "Greci" olarak isimlendirilmiştir. Norman-Gotik mimarı uslubunda cephesi bulunur.
Şehir kapıları:
Porta di ponte : Eski Araplara tarafından yapılmış indirilir kaldırılır bir köprünün kalıntıları üzerine 1868'de yapılmıştır.
Porta Panitteri: 9. yüzyıl yapımı
Porta dei Saccajoli: 11. yüzyıl yapımı
Porta di Mare: 15. yüzyıl yapımı

Agrigento komünü şu komünlerle sınır komşusudur:
Aragona, Cattolica Eraclea, Favara, Joppolo Giancaxio, Montallegro, Naro, Palma di Montechiaro, Porto Empedocle, Raffadali, Realmonte, Sant'Angelo Muxaro, Siculiana

Agrigento'nin şu kentlerle kardeş şehir bağlantıları bulunmaktadır:

 Valenciennes, Fransa
 Perm, Rusya
 Tampa, Florida, Amerika Birleşik Devletleri

Agrigento Belediyesi resmi websitesi29 Kasım 1999 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)
Curlie'de Agrigento (DMOZ tabanlı) (İtalyanca)
Agrigento ili turizm portali 23 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)
Agrigento "La Valle dei Templi (Tapinaklar Vadisi) webasitesi 17 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)

Agrigento (İtalyanca: Provincia di Agrigento; Sicilyaca: Pruvincia di Girgenti), İtalya'nın Sicilya Özerk Bölgesindeki bir ilidir. İlin başşehri Agrigento'dur

Agrigento ili Sicilya adasının merkezi güney kısmında bulunur. İlin batısında Trapani ili; kuzeyinde Palermo ili; doğusunda Caltanissetta ili ve güneyinde Sicilya'yı Afrika'dan ayıran Akdeniz bulunmaktadır.
Agrigento ili arazisi alçak rakımlı ve kumluk sahil bölge ile ada içinde bulunan sivri olmayan yuvarlak zirveli ve çorak tepelik bölgeye bölünebilir. Kuzeyde "Sicani" tepeleri; doğu ve batıda "Belice Nehri" ve "Salso Nehri" ve güneyde deniz kıyıları ile sınırlanmıştır. Düzlük sahil arazisi genellikle Licata komünü içinde bulunur.
Yerel idare bakımdan bazı Akdeniz adaları da Agrigento'ya bağlıdır: "Lampedusa adası" ve yakınlarındaki küçük "Lınosa adası" ve ıssız "Limpione adası" ilin Lampeduşa ve Linosa komününü oluştururlar.

Agrigento ili 3.042 km² lik bir alana ve (30.6.2010 tahminlerine göre) 454.007 kişilik bir nüfusa sahiptir. 43 adet komünü vardır. Bu ilde "İtalya'nın Şehirleri (Città d'Italia)" statüsü olan Agrigento, (19 Şubat 1934'ten itibaren) Canicattì; (20 Kasim 2009'dan itibaren) Porto Empedocle ve (antik beratlarıyla) Sciacca bulunur. Nüfusu 10.000den büyük olan komünlerı şunlardır:

Arrigento il idaresi resmi websitesi 12 Aralık 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)
Agrigento ili bilgileri: resimler, tarih, turizm, gastronomi, kitaplar, yerel mallar, yerel soyadları, taşıma 8 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Agrigento resimleri, yerel kasabalar ve Badem Çiçek Açma Festivali hakkında bilgiler(İngilizce)

Alcide De Gasperi (3 Nisan 1881 - 19 Ağustos 1954), İtalyan devlet adamı ve siyasetçi. İtalyan Cumhuriyeti'nin ilk başbakanı olmuş ve 1953'e dek bu görevini sürdürmüştür. Avrupa Birliği'nin üç kurucusundan biri olarak kabul edilir.
Katolik bir ailede doğdu. Çocukluğu Güney Tirol'de geçti. Viyana'da felsefi bilimler okudu. 1905'te doktorasını tamamladı. Bu yıllarda Güney Tirol bölgesinin özerkliği için tezler hazırladı. 1919 yılında Güney Tirol İtalya'ya ilhak edildi. Gasperi'de İtalyan Halk Partisine (PPI)'ne katıldı. 1921'de milletvekili seçildi. Mussolini'nin oylamayla düşürülmesi için sosyalistlerle bütünlük kurmaya çalıştı ancak gerçekleşmedi. PPI partisi kapatıldı ve Gasperi 1,5 yıl hapis cezası çekti. Bürokrasiden uzaklaştırıldı.
1944 yılında Dışişleri Bakanlığına getirildi. 1 sene sonra İtalya Başbakanı oldu. SSCB yerine ABD ile yakınlaşmayı seçti. Marshall Yardımı aldı. Robert Schuman ve Paul-Henri Spaak ile yakın ilişkiler kurdu. Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu'nun başkanlığını yürüttü. Fakat Avrupa Savunma Birliği Antlaşması'na imza atmadı.
1953 yılında partisi seçimlerde yenilgi alınca istifa edip siyasetten çekildi.

Alessandria ili (İtalyanca: Provincia di Allessandria; Piemontça  Provincia ëd Lissandria; Ligurya lehçesi Provinça de Lusciàndria, Lombardiya lehçesi:  Pruvincja de Lissàndria; Emilia lehçesi:Pruvincia d' Lissandria), kuzey batı İtalya'nın Piyemonte bölgesinin guneydogusunda bulunan bir ilidir. Başkenti Alessandria'dır.
Alessandrıa ili yüzölçümü 3,560 km² olup, Piyemonte bölgesinde Cuneo ili ve Torino ilinden sonra üçüncü büyük yüzölçümlü ildir. Alessandria ili nüfusu (31.10.2008 itibarıyla) 438.383 kişidir.

Alessandrıa ili güneydoğu Piyemonte bölgesinde olup kuzeyinde Vercelli ili; batısında Torino ili ve Asti ili; doğusunda Lombardiya Bölgesi'ne bağlı Pavia ili; güneyinde Ligurya Bölgesi'ne bağlı Genova ili ve Savona ili ve güneyinde Emilia-Romagna Bölgesi'ne bağlı Piacenza ili bulunur.

Alessandria ilinin 190 tane komünü vardır. Nüfusu yaklaşık 10.000  kişiyi aşkın önemli komünler şöyle sıralanabilir:

Italyanca Wikipedia "Provincia_di_Alessandria" maddesi 11 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İtalyanca)

Piyemonte
Alessandria

Alessandria ili resmi websitesi 28 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İtalyanca)

Alessandro Francesco Tommaso Manzoni; (7 Mart 1785 –  22 Mayıs 1873) İtalyan şair ve romancıdır.
Türkçeye Nişanlılar adıyla çevrilen (İtalyanca: I Promessi Sposi) (1827) romanı, Dünya Edebiyatı'nın seçkin örnekleri arasında gösterilmektedir. Bu roman, hem verdiği milliyetçi mesajlarla, hem de modern İtalyan dilinin gelişiminde ve tezahüründe önemli kilometre taşlarından biri olması nedeniyle İtalya'nın birleşmesinin de en önemli sembollerinden birisidir.

Manzoni 7 Mart 1785 tarihinde Milano'da dünyaya geldi. Babası Pietro, Lecco şehrinin köklü ailelelerinden birine (Barzio'lu feodal beylerden biri) mensuptu. Meşhur bir yazar ve filozof olan dedesi Cesare Beccaria gibi, annesi de edebi konularda yetenekliydi. Manzoni hayatının ilk iki yılını Galbiate'de, İtalyanların Cascina a corte adını verdikleri çiftlik evinde geçirdi. Bu süre zarfında Caterina Panzeri ismindeki süt annesi tarafından emzirilerek büyütüldü. Annesi 1792 yılında babasından boşandıktan sonra, dönemin önde gelen entelektüellerinden Carlo Imbonati ile yeni bir ilişkiye başlayarak İngiltere'ye, daha sonra da Paris'e taşındı. Bu sebeple Manzoni, eğitimini değişik dini kurumlarda tamamladı.
Alessandro Manzoni çok yavaş öğrenen ve hiç de parlak olmayan bir öğrenciydi. Fakat on beş yaşına geldiğinde tutkulu bir şekilde şiire yöneldi ve dikkat çekici derecede yetkin iki tane sone yazdı. 1805 yılında, babasını kaybettikten sonra, Paris'in kaymak tabakasının yaşadığı, annesinin Auteuil'deki evine taşındı. Annesinin evi, döneminin önemli entelektüellerinin buluştuğu bir düşünce kulübü gibiydi. Burada yaşadığı iki yıl boyunca, Claude Charles Fauriel gibi pek çok aydınla dostluk geliştirdiği gibi, aynı zamanda Voltairecilerin anti-Katolik düşüncelerinin de etkisi altında kaldı.
1806–1807 yıllarında, henüz Auteuil'de yaşarken, yazdığı iki şiirle, bir şair olarak kamuoyu önüne çıktı. Bu şiirlerin Urania isimli olanı -daha sonra karşısında olacağı- klasik tarzda yazılmıştı. Öteki şiir de, Kont Carlo Imbonati'nin ölümü üzerine kaleme aldığı, kafiyesiz olarak yazılan eleji idi. Carlo Imbonati'den, annesi aracılığıyla epey gayrımenkul mirasına sahip oldu. Bunlardan biri de ömrünün kalan kısmında yaşamını sürdüreceği Brusuglio villasıydı.

Manzoni, 1808 yılında Cenevizli bir bankerin kızı olan Henriette Blondel ile evlendi. Ailesi Kalvinist olan Henriette, 1810 yılında Roma Katolikliği mezhebine geçmişti. Dinsel tercihinde yaptığı değişiklik, kocasını da derinden etkiledi. Aynı yıl içinde Manzoni yaşadığı dinsel çelişkiler neticesinde, Katolikliğin koyu bir şekilde uygulandığı Jansenizm mezhebini seçti. Manzoni Lombardiya bölgesinde, zamanının büyük kısmını edebiyat çalışmalarıyla geçirdiği, mutlu bir evlilik ve emeklilik hayatı sürdürdü.
Hayatının bu döneminde, entelektüel birikimini "İnni sacri" ("Kutsal menbaa") adını verdiği bir dizi dini şiirleri ve hristiyan ahlakı üzerine düşüncelerini açıkladığı ve adeta gençlik yıllarında inancıyla ilgili eksikliklerini ve hatalarını tamir etmek amacıyla ve dini saiklerle kaleme aldığı Osservazioni sulla morale cattolica ("Katolik ahlakına ait gözlemler") adlı kitabı yazmakla geçirdi. 1818 yılında, babasından miras olarak kalan parasının büyük bir kısmını dolandırıcılara kaptırdı. Buna rağmen alacaklı olduğu fakir köylülerden alacağını talep etmediği gibi, hasat edecekleri mısırın gelirini de onlara bağışladı.
1819 yılında yazdığı ilk trajediyi, Il Conte di Carmagnola ("Carmagnola Kontu") isimli, tüm geleneksel anlayışa cesurca karşı çıkan ve pek çok tartışmayı da beraberinde getiren trajediyi yazdı. Bu eser düşünce ve edebiyat dergisi Quarterly Review'da çıkan bir makalede çok sert biçimde eleştirildi fakat Goethe tüm eleştirilere karşı bu eseri savunan bir yazı yazmıştı. 1821'de Napoleon'un ölümü üzerine yazdığı, Il Cinque maggio (Beş Mayıs) isimli şiir, İtalyan dilinin en önemli eserleri arasındadır. Aynı yıl içindeki siyasi gelişmeler ve pek çok dostunun hapsedilmesi onu derinden etkiledi. Brusuglio'da kendini tarih konusunda araştırmalara vererek, emeklilik döneminde en yetkin eserlerini yazdı.

Manzoni'nin "Nişanlılar" isimli tarihi romanı, İtalyan yazılı edebiyatının en çok okunan ve bilinen eserlerinden biri olarak kabul edilmektedir. Roman 1823 yılında tamamlandı fakat bu eser Manzoni ve arkadaşları tarafından yeniden gözden geçirilerek derin değişikliklere uğradı. 1825-1827 yılları arasında her yıl bir cildi yayınlanarak, toplam üç cilt olarak basılan ve Manzoni'yi büyük şöhret kazandıran roman, Modern İtalyancanın en önemli eserlerinden biri olarak kabul edilmektedir. 1822 yılında Manzoni, Adelchi isimli ikinci trajedisini yayınladı. Bu iki eserle birlikte Manzoni'nin edebi kariyeri sonlandı. "Nişanlılar" isimli romanını Toskana İtalyancası ile tekrar yazarak 1840 yılında yayınladı.

Manzoni 1833 yılında ilk eşini kaybettikten sonra, 1837 yılında Stampa Kontu'nun dul eşi Teresa Borri ile ikinci evliliğini yaptı. İkinci eşi ve iki evliliğinden olan toplam dokuz çocuğunun yedisi, ondan önce öldü.
1860 yılında Kral Victor Emmanuel II Manzoni'yi yaşamı boyunca senatörlüğe seçti. 1873'ün başında, San Fedale Kilisesi'nin merdivenlerinden düşerek, başını sert bir şekilde çarptı. Çarpmanın yarattığı travmanın etkisiyle menenjit oldu. Beş ay bu boyunca hastalıkla mücadele ettikten sonra 22 Mayıs 1873'te hayata gözlerini kapadı. Milano'da San Marco Kilisesi'nde kraliyet ailesinin de katılımıyla düzenlenen ihtişamlı cenaze töreninden sonra, Milano'daki anıtsal mezarlığa (Cimitero Monumentale) defnedildi.
Giuseppe Verdi'nin ünlü Requiem'i, Manzoni anısına yazılmıştır.

Alessandro Manzoni çalışmaları – Gutenberg Projesi
Alessandro Manzoni poems
http://manzoni.classicauthors.net/IPromessiSposiOrTheBetrothed/ 13 Mayıs 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://digilander.libero.it/opere_di_manzoni/translate_english/index.html 12 Mayıs 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Alessandro Scarlatti (2 Mayıs 1660, Palermo, Sicilya - 24 Ekim 1725, Napoli), özellikle opera eserleri ve oda kantataları ile ünlü olan İtalyan Barok dönem klasik batı müziği bestecisidir. Napoli ekolu opera janrının bulucusu olduğu kabul edilir. Oğulları Domenico Scarlatti ve Pietro Filippo Scarlatti de tanınmış klasik batı müziği bestecileridir.

Scarlatti o zaman Sicilya Krallığı idaresi altında bulunan Palermo'da 1660'ta doğdu. Roma'da "Ciacomo Carissimi" hocalığı altında çalıştı. Fakat bazı araştırmacılar Scarlatti'nin ilk müziksel kompozisyonlarında kuzey İtalyalı müzisyen ve müzik hocaları olan "Alessandro Stradella" ve "Giovanni Legrenzi"'nin etkilerinin bulunduğunu ve bu nedenle büyük olasılıkla Kuzey İtalya'da da müzik eğitimi gördüğünü iddia etmektedirler. Sonra Katolikliği kabul edip tahtından feragat edip Roma'da yaşamaya başlayan eski İsveç Kraliçesi Kristina yanında "müzik direktörü (meastro di cappella)" görevini almıştır. Şubat 1684'te ise Napoli'de Napoli Krallığı veliahtının yanında "müzik direktörü" görevine geçmiştir. Bu görevi çok önemli bir Napoli Krallığı soylusunun metresi ve opera şarkıcısı olan kız kardeşi vasıtası ile ele geçirdiği bilinmektedir. Bu görevde iken Napoli devletinin özel olarak gerektirdiği müziksel parçaları bestelemekle kalmayıp, anlamlılıkları ve akıcılıkları ile çok popüler olan büyük sayıda opera da hazırlamış ve bunlar Napoli'de bu dönemde yapımlanmıştır.
1702'de Scarlatti Napoli'den ayrıldı. Napoli devletinin idaresinin İspanya asıllı krallar ve idarecilerden Avusturya asıllı hükümdar ve idarecelere geçene kadar Napoli'ye dönmedi. Napoli'den uzakta olduğu bu dönemde, Floransa yakınlarında bir özel tiyatrosu bulunan, Toskana Dükü III. Ferdinando de Medici yanında çalışarak onun tiyatrosunda yapımlanan özel opera eserleri hazırladı. Sonra Roma'da "Kardinal Ottoboni" yanında benzer görevde geçti ve bu yeni patronu ona 1703'te Roma'daki "Santa Maria Maggiore Bazilikası" için "müzik direktörü" görevine geçmesi için destek ve yardım sağladı.
1707'de Venedik ve Urbino şehirlerini ziyaret etti. 1708'de Napoli'ye dönüp eski "müzik direktörü" görevine tekrar geçti ve bu görevde 1717'ye kadar kaldı. Napoli'deki seyirciler onun müziğine çok alışık oldukları için Scarlatti'nin yeni eserlerine özel pozitif bir karşılık göstermemekteydiler. Hâlbuki ayni ve benzer eserleri Roma'da çok tutunmaktaydı. Bu nedenle bu dönemde Roma'daki "Teatro Capranica", Scarlatti'nin en tanınmış eserleri olan Telemaco (1718); Marco Attilio Regolo (1719) ve La Griselda(1721) ile bazı kilise müziği eserlerinin seyirciye sunulması için bas sahnelenme merkezi oldu. Scarlatti son olarak "sereneta" eserini bitiremeden 1723'te Napoli'de ölmüştür.

Scarlatti, 17. yüzyıl İtalyan vokal müzik stillerinin Floransa, Venedik ve Roma gibi merkezlerde geliştirilmiş şekli olan "erken Barok dönemi" müzik ile Mozart ile zirvesine erişen 18. yüzyıl "klasik ekolu" müzik arasında bir bağlantı sağlayan müzik bestecisidir.
Scarlatti'nin müzik kariyerinin ilk eserleri (özellikle Gli equivoci nel sembiante (1679); L’honestà negli amori (1680); Il Pompeo (1683) ve 1685'e kadar bestelediği diğer operalarında) resitatiflerle ve bazen yaylı sazlar kuarteti bazen sadece continuo eşliginde birçok küçük ve güzel aryalarla dolu, çok değişken aman daima iyi yapılmış Barok tipi eserlerdir. 1686'dan sonra ostinato basları ve iki kıtalık aryalari arkada bırakıp, "İtalyan uvertürü formu"nu ve "de kapo" tipi aryaları geliştirmiştir. Bu tip yeni gelişmeleri içeren operalarının en iyi bilinenleri La Rosaura (1690) ile Pirro e Demetrio (1694).
1697'den sonra Napoli sarayının zevklerine uyması gereği ve birbiri arkasını takip eden sırayla yeni opera eserler yazması lazım gelmesi nedeniyle bu eserlerdeki opera aryaları için daha konvensiyonel bir ritim kullanmaya başladı. Bu eserlerindeki şarkılar da hızla ve revizyondan pek geçmemiş şekilde hazırlanmış oldukları barizce hissedilmektedir. Bunların orkestrasyonda obualar ve trompetlere yer verilmesi getirdiği bir yenilik olmakla, beraber genellikle orkestrasyon da eski usullerden ayrılmaz olduğu görülmektedir. Ama gene de bu operalar arasında, L'Eraclea (1700) gibi çok parlak eserler bulunmaktadır.
Floransa'da Ferdinando de Medici için bestelediği operalar kayıp olmuştur. Ancak Scarlatti'nin bu dönemde prens ile yaptığı yazışmalarında bu eserlerinin çok içten ve samimi bir ilham verici yaratıcılık hevesiyle hazırlandığını ifade etmektedir.
1707'de Venedik'te bestelediği Mitridate Eupatore Scarlatti'nin opera şaheseri olarak kabul edilmektedir. Bu eser Scarlatti'nin Napoli'de bestelediği her operadan içerdiği teknik ve entelektüel güç bakımdan kat kat üstündür ve o zamana kadar yaptığı opera bestelerindeki müzikten çok üstün bir müzik ihtiva etmektedir.
L'amor volubile e tiranno (1709); La principessa fedele (1710) ve Tigrane (1714) adlı Napoli'deki son dönemi opera eserleri, fazla hislere hitaptan ziyade, gösterişli ve etkin olmaya önem vermektedir. Bu eserlerde orkestrasyon modern operalara daha yaklaşmıştır. Seslere refakat etme görevi yaylı sazlar kuartetine bırakılmış ve klavsen bir refakat aleti olmaktan çıkartılıp gürültülü bir nakarat ("retornello") aletine dönüştürülmüştür. Scarletti Teodora (1697) operasında ise orkestrayı nakarat ("retornello") aleti olarak kullanmayı ilk defa denemiştir.
Roma'da sahnelenmek üzere hazırladığı son operaları içlerinde daha derin şiirsel hisler bulundurmakta, geniş ve vakurlu bir melodi stili içermekte, daha güçlü bir dramatik anlam ifade etmekte ve daha modern orkestrasyon stili içermektedirler. Güçlü dramatik ifadeler özellikle, ilk defa 1686'da Olimpia vendicata kullandığı, refakat edilen resitatiflerde bulunmaktadır. Scarlatti'nin modern orkestrasyon gelişmesine bir katkısı, kornoları ilk defa opera orkestrası içine alıp onların seslerini çok çarpıcı bir şekilde kullanmasıdır.
Hepsi birbirine benzer karakterler gösteren ve Scarlatti'ye has bir stilde olan operalar, oratoryolar ve serenatları yanında, Scarlatti solo ses için 500'den çok solo oda kantatası hazırlamıştır. Bunlar zamanında konsere girmemişler ve bestelerinin yazmaları arasında kalmışlardır. Bunları incelemek fırsatı bulan 20. yüzyıl müzik bilginleri bu eserlerin zamanının en ileri oda müziği besteleri olduğunu ve bunların konserlerde icra edilmemesinin zamanının büyük müzik kayıplarından başında olduğunu ifade etmektedirler.
İki yüz kadar kilise müziği parçası bestelediği iddia edilmekle beraber elimizdeki eserlerden bunu çok abartılmış olduğu kabul edilmektedir. Genellikle bu kilise müziği, diğer janrlardaki müzik eserlerinin arasında nispeten küçük önemdedir. Fakat 1721'de hazırlamış olduğu "San Cecilia" Mass Ayini stili ileride Johann Sebastian Bach ve Beethoven tarafından hazırlanan muhteşem kilise Mass ilahilerine bir öncü ve önderlik görevi yapmıştır.
Hazırlamış olduğu enstrümantal müzik, bestelediği vokal parçalar ile karşılaştırılırsa, bu enstrümantal parçaların çok eski, hatta antik, usullere uyduğu görülür. Bunlar ilgi çekmekle beraber hiçbir müziksel yenilik getirmemişlerdir. Birçok müziksel otorite vokal müzikte yaptığı devrim neticesindeki yeniliğin neden enstrümantal müziğinde tekrarlamadığına biraz şaşmaktadırlar.

Scarlatti'nin 50 kadar opera eseri hazırladığı bilinmektedir.

Toccata klavsen için
Toccata Re-minor
10 partito basso obbligato (1716)
Toccatalar Birinci ve ikinci kitap (Sol-majör, La-minör, Sol-majör, La-minör, Sol-majör, re minör, re-minor, la-minör, sol-majör, fa-majör)
2 senfoni klavsen (1699)
Toccata klavsen etüdü
Toccata klavsen veya organ için
Toccata mi-minör
3 toccata her biri füg ve minuet takibi ile (1716)
"La follia" üzerine varyasyonlar (1715) -Video/Audio YouTube-Giannalisa Arena, klavsen 4 Temmuz 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
6 adet konçerto: klavsen ve yaylı sazlar için

12 senfoni - konçerto grosso (1715)
6 yedi kısımlı konçerto - iki keman, violonsel obligato, iki keman, tenör ve bass continuo (fa-minor, do-minor, fa-majör, sol-minor, re-minor, mi-majör; 1724)
4 sonata kuarteti, 2 keman, viola ve violonsel için (fa-minor, do-minor, sol-minor, re-minor)
9 sonata (konçerto) flüt, 2 keman, violonsel ve basso continuo (re-majör, la-minor, do-minor, la-minör, la-majör, do-majör, sol-minor, fa-majör, la-majör; 1725)
Sonata fa-majör. flüt, 2 keman ve basso continuo için
Sonata re-majör. flüt, 2 keman ve basso continuo için
Sonata la-majör. 2 flüt, 2 keman ve basso continuo için
Sonata fa-majör. 3 flüt ve basso continuo için
3 sonata: violonsel ve basso continuo (re-minor, do-minor, do-majör)
Suit fa-majör. flut ve basso continuo için(1699)
Suit sol-majör. flut ve basso continuo için (1699)

Regole per principianti (1715)
Discorso sopra un caso particolare di arte (1717)
Canoni: Tenta la fuga ma la tenta invano; Voi sola; Commincio solo; 2 canoni a 2
15 fuge a 2
Studio a quattro sulla nota fermia
Varie partite obligate al basso
Toccate per cembalo
Varie introduttioni per sonare e mettersi in tono delle compositioni (yak. 1715)

Alessandro Scarlatti - Toccata 3 - Klavsen çalan "Sylvia Kind":

Ünlü operalar listesi
Opera bestecileri listesi

CPDL (ChoralWiki) (Koro eserleri icin Wiki)'de bulunan "Alessandro Scarlatti" maddesi: Scarlatti (İngilizce) (Erişme:25.2.2010)
"IMSLP International Music Score Library Project" Wiki "Alessandro Scarlatti" eserleri partisyon notalari 30 Eylül 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Alessandro Giuseppe Antonio Anastasio Volta (İtalyanca telaffuz: [alesˈsandro ˈvɔlta]; 18 Şubat 1745 - 5 Mart 1827) elektriğin ve gücün öncüsü, pilin mucidi ve metan gazını keşfiyle tanınan İtalyan fizikçi ve kimyager.
1799'da Voltaik pili icat etti ve deneylerinin sonuçlarını 1800 yılında Kraliyet Cemiyeti Başkanı'na iki bölümden oluşan bir yazıyla bildirdi. Bu buluşla Volta, elektriğin kimyasal olarak üretilebileceğini kanıtladı ve elektriğin yalnızca canlılar tarafından üretildiği şeklindeki yaygın teoriyi çürüttü. Aynı zamanda Volta'nın bu icadı bilim camiasında büyük bir heyecan uyandırarak başka bilim adamlarının da elektrokimya alanında çalışmalarına kıvılcım oldu ve elektrokimya alanının gelişmesine vesile olmuş oldu.

Volta İtalya’nın bir ili olan Como’da doğdu. 1774'te, Royal Okulu'nda fizik profesörü oldu. Bir yıl sonra, statik elektrik üretebilen elektroforu icat etti ve tanıttı. Bu icadı ile sık sık fon alacağına inanmıştı.
Volta, 1776 ve 1778 yılları arasında gazların kimyasını çalıştı. Amerikalı Benjamin Franklin’in “yanabilen hava” makalesini okuduktan sonra metanı keşfetti ve İtalya'da dikkatli bir şekilde metan aradı. Kasım 1776'da, Maggiore Gölü'nde metan buldu ve 1778'de metan tecrit etmeye başladı. Kapalı bir kutu içinde kıvılcım yardımıyla metan ateşleyerek deneyler yaptı. Volta ayrıca kapasitans konusuna çalıştı. Elektrik potansiyelini ve yükü ayrı ayrı inceledi ve birbirleriyle bağlantılı olduklarını keşfetti. Bu Volta'nın kapasitans yasası olarak adlandırılabilir. Bunun için elektrik potansiyelinin birimi volt olarak isimlendirildi.
1779'da, Pavia Üniversitesi'nde deneysel fizik profesörü oldu. Neredeyse kırk yıl bu mevkisini korudu. 1794'te Volta, Comolu aristokratik bir kadın olan Teresa Peregrini ile evlendi ve Giovanni, Flaminio ve Zanino isimlerine sahip 3 çocukları oldu.

Çalışmalarının onuruna Napolyon Bonapart, Volta'nın sayılmasını sağladı. Volta 1819'da yılında emekli oldu ve onun onuruna Como'da bulunan Camnago arazisine “Camnago Volta” ismi verildi. Volta 5 Mart 1827'de öldü. Volta'nın bedeni Camnago Volta'ya gömüldü. Volta'nın mirası olan Tempio Voltiano’nun anıtı göl kenarındaki kamu bahçelerinde bulunmaktadır. Volta’nın deneylerinde kullandığı orijinal mirası bir müzede onu onurlandırmak için sergilenmektedir. Yine Como’da bulunan Villa Olma evinde, Volta’nın deneyleri icatları ve ürettikleri inceleniyor, sergiletiliyor ve öğretiliyor.

İtalyan fizikçi Luigi Galvani, iki metali seri bir şekilde kurbağa bacağına temas ettirdiğinde “hayvansal elektrik” olarak adlandırdığı bir şeyi keşfetti. Volta ise kurbağa bacağının şu an elektrolit dediğimiz iletken ve elektrik dedektörü olduğunu fark etti. Kurbağa bacağının yerine tuzlu su ile ıslattığı bezi kullandı ve daha önceki çalışmalarına benzer bir elektrik akışı tespit etti. Bu şekilde bir elektrokimyasal devre keşfetti. Ayrıca, iki eş elektrotun arasındaki potansiyel farkın, galvanik hücrelerinin elektromotor kuvveti (EMF) olduğunu keşfetti. Buna Volta'nın elektrokimyasal devre yasası denilebilir. 1800'de, Galvani ile yaşadığı profesyonel anlaşmazlık sonucu, ilk elektrik pili olan, devamlı olarak elektrik akımı yaratan Voltaik pili icat etti. Volta denemeleri sonucunda, en etkili metal çiftinin çinko-bakır ikilisi olduğunu tespit etti.

Volta ilk pili icat etmesinin duyurulmasında etkisi olan William Nicholson, Tiberius Cavallo ve Abraham Bennet'e para ödedi.

Volta tarafından yapılan pil, ilk elektrokimyasal hücre olarak kredilendirildi. İki tane elektrot içerir; biri çinko diğeri ise bakırdır. Elektrolit ise sülfürik asit ile suyun ya da tuzlu suyun karıştırılmasıyla oluşur. Elektrolit, 2H+ ve SO42− şeklinde var olabilir. Elektrokimyasal devrelerde hidrojenden ve bakırdan daha yüksek olan çinko negatif yüklenmiş sülfat (SO42−) ile tepkimeye girer. Pozitif yüklenmiş olan hidrojen iyonları bakırdaki elektronları yakalayarak hidrojen gazı, H2, baloncukları oluşturur. Bu olay çinko çubuğu negatif elektrot, bakır çubuğu da pozitif elektrot yapar. Tepkimeler aşağıdaki gibidir.

çinko
Zn → Zn2+ + 2e−
sülfirik asit
2H+ + 2e− → H2
Bakır tepki vermez ancak, elektrik akımı için bir elektrot işlevi görür.

Alfa Romeo, 1910 yılında İtalya'nın Milano şehrinde, Milanolu aristokrat bir aile tarafından kurulmuş olan bir otomobil üreticisidir. Özellikle 1960'lı yıllarda Avrupa'da popüler bir marka haline gelen Alfa Romeo, 1986 yılında Fiat'a katılmıştır. Yönetimi Fiat'ın elindedir. Ürettiği spor model otomobillerle dikkat çeken Alfa Romeo, ilk zamanlar kamyon, minibüs ve troleybüs gibi çeşitli vasıtaları da üretse de daha sonra sadece binek otomobil üretmeye karar vermiştir.

Alfa  otomobil yarışı tarihi boyunca Formula 1, Le Mans 24 Saat, BTCC ve DTM gibi pek çok organizasyonda yarışmıştır. Örneğin daha 1950 Formula 1 sezonu'ndan itibaren önce Giuseppe Farina ardından da 1951 Formula 1 sezonu'nda Juan Manuel Fangio ile birlikte şampiyonluklar elde etmiştir. Bu süreçte kendi fabrika yarış takımının yanı sıra McLaren, De Tomaso, Cooper, Ligier, Osella ve Brabham takımlarınada motor sağlamıştır. Ancak son kez 1985 Formula 1 sezonu'nda Benetton sponsorluğunda yarışırken F1'den tamamen çekilme kararı almıştır. 2017 Formula 1 sezonu'ndan itibaren Scuderia Ferrari takımına sponsor olmuş ve 2018 Formula 1 sezonu'nun sonunda Sauber F1 Takımı'nı tamamen satın alarak 2023 Formula 1 sezonu'nun sonuna kadar adını Alfa Romeo F1 takımı olarak değiştirmiştir.

Alfa Romeo Tonale
Alfa Romeo Giuletta
Alfa Romeo 4C
Alfa Romeo Giulia
Alfa Romeo Stelvio

Alfa Romeo 4C
Alfa Romeo 8C Competizione
Alfa Romeo 33
Alfa Romeo 75
Alfa Romeo 90
Alfa Romeo 145
Alfa Romeo 147
Alfa Romeo 155
Alfa Romeo 156
Alfa Romeo 159
Alfa Romeo 164
Alfa Romeo 166
Alfa Romeo Alfasud
Alfa Romeo Alfetta
Alfa Romeo Brera
Alfa Romeo Giulietta
Alfa Romeo GT
Alfa Romeo GTV
Alfa Romeo MiTo
Alfa Romeo Spider
Alfa Romeo SZ

Alfa Romeo Resmi Web Sitesi 23 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Alfa Romeo'nun tarihi ve modelleri hakkında bilgi alınabilecek Türkçe site 17 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Alitalia – Società Aerea Italiana, (Türkçe: Alitalia - İtalyan Havayolu Şirketi) İtalya'nın ulusal ve bayrak taşıyıcı havayolu şirketiydi. Merkezi Roma'nın Fiumicino bölgesinde bulunan Alitalia, uçuşlarını aynı bölgede bulunan Leonardo da Vinci Havalimanı merkezli gerçekleştirmekteydi. Kimi uçuşlarını da Malpensa'dan icra etmekteydi.
Havayolu, SkyTeam ittifakının tam üyesiydi ve 42 havayolu ile ortak uçuş anlaşması bulunmaktaydı. 2018 yılında, havayolu Avrupa'nın on ikinci en büyük havayolu olmuştu.
2015'te Abu Dabi merkezli Etihad Airways'e satılan havayolu, kâr etmediği yılların ardından 2017'den beri Olağanüstü Yönetim'de bulunuyordu. Borç batağı altında olan şirket, salgının da etkisiyle adeta felç olan havayolu sektörüyle birlikte ağır yaralar aldı. Son uçuşunu, 15 Ekim 2021'de son uçuşunu Roma-Cenova arasında yaptı ve gökyüzündeki 74 yıllık macerasını sonlandırdı. Bundan sonra şirket, yerini 11 Kasım 2020'de kurulan ITA - Italia Trasporto Aereo'ya devretti.  Tamamen devlete ait yeni bayrak taşıyıcı şirket, ilk başta 45 destinasyona uçacak.[1]

Alp veya sonraki genişlemiş kullanımıyla alp eren, yiğit, kahraman gibi anlamları içeren ve hükümdar, devlet önderi, kahraman gibi birçok kişinin adında bulunan unvan veya addır.

Türk dilinde Göktürkçeden beri yazılı olarak görülen “alp”, Orhun alfabesiyle  alp, Arap asıllı Türk alfabesiyle آلپ alp şeklinde yazılır.

Alp kelimesi Türkiye Türkçesinde bazen doğru şekilde kalın olarak (“alp” ekli olarak alplar, alpı, alptan vb.) bazen de yanlış olarak (“alp” ekli olarak alpler, alpi, alpten vb.) şeklinde okunup yazılmaktadır. Bu konuda doğrusunun kalın l ile yazıldığını ilk Türkçe döneminden beri imlâsı (bk. Yapısı) belirtmektedir. Buna bugünkü sözlüklerde işaret eder.

Selçuklu ve Osmanlı döneminde Alpler arasında en kabiliyetli, en sadık, en yiğit ve kumandanlık gücü en yüksek Alpe verilen en büyük Alp rütbesidir.

Altın Aslan (İtalyanca: Leone d'Oro) Venedik Film Festivali'nde bir filmle verilen en büyük ödüldür. Bu ödül 1949 yılından beri dağıtılmaktadır. 1947 ve 1948 yıllarında Gran Premio Internazionale di Venezia (Grand International Prize of Venice) adıyla dağıtıldı. Ondan önce ise Coppa Mussolini (Mussolini Cups, Mussolini Kupası) ismiyle en iyi İtalyan ve en iyi yabancı filmlere verilmiştir.
1969 ve 1979 yılları arasında hiç Altın Aslan verilmemiştir.

Altın Aslan ödülü bugüne kadar en çok Fransa'ya gitti. Ödül 14 defa Fransa'ya giderken, 10 defa da İtalya'da kaldı. Bugüne kadar 54 kez verilen ödül çoğunlukla (33 kez) Avrupa ülkelerine gitti. Avrupalılara daha çok ödül verme eğilimi 1980'lerden itibaren değişti ve son yıllarda Avrupa dışındaki sinemalar da çok defa ödül aldı. 1980'e kadar verilen 21 ödülden sadece 3'ü Avrupa dışına gitti. 1949'dan beri birkaç kadın yönetmen Altın Aslan'ı almayı başardı Bunlar Hindistan doğumlu Mira Nair, ABD doğumlu Sofia Coppola, Alman yönetmen Margarethe von Trotta ve Agnès Varda'dır. Amerikalı yönetmenler festivalde çok sayıda onur ödülü alsalar da, sadece 4 kez Altın Aslan'ı evlerine götürebildiler: John Cassavetes, Robert Altman (her ikisinde de ödülü başkalarıyla paylaştılar), Darren Aronofsky (ödülü yalnız başına kazanan ilk Amerikalı) ve Sofia Coppola (Altın Aslan kazanan ilk Amerikalı kadın yönetmen)

Altın Palmiye, Cannes Film Festival'nde verilen büyük ödül.

Altın Küre Ödülleri, Amerika Birleşik Devletleri'nde her yıl resmî törenle film ve televizyon dizilerine verilen ödüllerdir. Hollywood Yabancı Basın Birliği (Hollywood Foreign Press Association) tarafından 1944'ten beri verilen, ödüller film endüstrisi için verilen önemli ödüllerdendir. Ödüller özellikle 1996'dan sonra önem kazanmıştır, bunun nedeni de HFPA'nın NBC adlı televizyon kanalıyla yaptığı anlaşmadır. Oscar ve Grammy'den sonra üçüncü en çok izlenen ödül törenidir. Ödüller aynı zamanda film, dizi ya da aktris ve aktörler için iyi bir referans olarak kabul edilir. Ödüller, Hollywood Yabancı Basın Birliğinin 93 üyesinin oylarına göre verilir.

En İyi Sinema Filmi Altın Küre Ödülü - Dram
En İyi Sinema Filmi Altın Küre Ödülü - Müzikal veya Komedi
En İyi Yönetmen Altın Küre Ödülü
Sinema Dalında En İyi Aktör Altın Küre Ödülü - Drama
Sinema Dalında En İyi Aktör Altın Küre Ödülü - Müzikal veya Komedi
Sinema Dalında En İyi Aktris Altın Küre Ödülü - Drama
Sinema Dalında En İyi Aktris Altın Küre Ödülü - Müzikal veya Komedi
Sinema Dalında En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Altın Küre Ödülü
Sinema Dalında En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Altın Küre Ödülü
En İyi Senaryo Altın Küre Ödülü
En İyi Yabancı Dilde Film Altın Küre Ödülü
En İyi Müzik Altın Küre Ödülü
En İyi Şarkı Altın Küre Ödülü
Altın Küre En İyi Animasyon Film Ödülü
Cecil B. DeMille Özel Ödülü

En İyi Televizyon Dizisi Altın Küre Ödülü - Drama
En İyi Televizyon Dizisi Altın Küre Ödülü - Müzikal veya Komedi
En İyi Minidizi veya Televizyon filmi Altın Küre Ödülü
TV dizilerinde En İyi Erkek Oyuncu Altın Küre Ödülü - Drama
TV dizilerinde En İyi Erkek Oyuncu Altın Küre Ödülü - Müzikal ya da Komedi
TV dizilerinde En İyi Kadın Oyuncu Altın Küre Ödülü - Drama
TV dizilerinde En İyi Kadın Oyuncu Altın Küre Ödülü - Müzikal ya da Komedi
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Altın Küre Ödülü - Dizi, Mini-dizi veya Televizyon filmi
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Altın Küre Ödülü - Dizi, Mini-dizi veya Televizyon filmi
Televizyonda En İyi Erkek Oyuncu Altın Küre Ödülü - Mini dizi/TV filmi
Televizyonda En İyi Aktris Altın Küre Ödülü - Mini dizi/TV filmi

Hollywood Foreign Press Association13 Aralık 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
IMDb'de Ödüller listesi11 Nisan 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Milanolu Ambrosius (340, Treviso, Roma İmparatorluğu –  4 Nisan 397, Milano, Roma İmparatorluğu) Kilise Babası ve Doktoru, Milano piskoposu.
Batı Hristiyanlığı Ambrosius'u dört geleneksel Latin Kilisesi Babaları'ndan biri olarak tanır (Augustinus, Hieronymus ve Büyük Gregorius ile birlikte). Katolik Kilisesi, Ortodoks Kilisesi, Anglikan Kilisesi ve çeşitli Lutheryan mezhepleri tarafından Aziz kabul edilir. 1295'te Papa VIII. Bonifacius tarafından Kilise Doktoru ilan etmiştir. Yortusu 7 Aralık'tır.

Ailesi Roma yüksek aristokrasisindendi. Babası doğduğu yer olan Galya'nın valisiydi. Babasının ölümünden sonra, Ambrosius ailesinin geri kalanıyla birlikte Roma'ya geri döndü. Bir avukat olmasını sağlayan eğitimini burada gördü ve 25 yaşında babası gibi Roma İmparatorluk yönetiminin yüksek rütbeli bir memuru oldu. 370 yılında yönetimi Milano'dan yapılan Liguria-Emilie bölgesinin valisi oldu. Milano o dönemde batı Roma İmparatorluğunun başkentiydi.
Ambrosius 374 yılında beklenmedik biçimde büyük övgülerle şehrin piskoposu olarak seçildi. Başta hızla karara kendisinin göreve uygun olmadığını belirterek itiraz etti, ne vaftiz olmuştu ne de teoloji eğitimi almıştı. İmparatordan Roma'nın kutsal görevlere açıkça uygun bireyler atamasının münasipliği üzerine bir mektup aldıktan sonra, Ambrosius adaylığı kabul etti. Aynı hafta içerisinde vaftiz oldu ve episkopos olarak kutsandı ve atandı. 30 yıl boyunca da piskopos olarak kaldı.

Bir teolog olarak ardında çok sayıda detaylı ve iyi bir Latince ile yazılmış eserler bıraktı. Ariusçuluğa karşı sert bir pozisyon aldı. Tefsir konularında Origenes ve Filon'a yakındı. Dogmalarda ise Sezaryalı Basileios, İskenderiyeli Atanasius ve Yeruşalimli Kiril'i takip etti.
En bilinen eseri Ruhbanların Görevi Üzerine'de kendi ruhbanları için amaçlamış ancak tüm Hristiyanlara da Hristiyan etiği öğretilerinin bir derlemesini yapmış ve üst sınıflardaki insanların açgözlülüğü ve lükse düşkünlüğünü sert bir şekilde kınamıştır.
De Virginbus (Bakireler Üzerine); De virginitate (Bakirelik Üzerine); Exhortatio Virginitatis (Bekaretin Teşviki) yazılarında Bakire Meryem'i rol modeli olarak aldığı kutsanmış bakireliğin ateşli bir taraftarıdır. Ambrosius Batı Kilisesi'nde Meryem'e bağlılığın ilk savunucularından birisidir.
Ambrosius'un Hristiyan ilahileri üzerine çalışmaları daha ünlüdür. Sayısız ilahi ona atfedilmiştir.

Augustinus'un putperestlikten Hristiyanlığa geçişi. Ambrosius Augustinus'un üzerinde büyük bir etkisi olmuş ve 386'da onu vaftiz etmiştir.
Ambrosius Batı'daki ilk manastır sistemini desteklemek için büyük gayret göstermiştir.
Ambrosian riti. Ambrosian riti bugün dahi Roma Katolik Kilisesi içinde kullanılan bağımsız litürjilerden birisidir. Diğer ritler Latin riti (en yaygın olanı), Mozarap riti (İspanya'daki Toledo diyakozunun) ve Kongo ritidir. Her ne kadar ritin babası olmasa da rit ona atfedilmiştir.

Ancona ili (İtalyanca: Provincia di Ancona), merkezî İtalya'da Marche bölgesinin ili olup merkezi ismini aldığı Ancona şehridir. İlin alanı 1.940,16 km2 olup bu ile bağlı olan 49 komün bulunur.

Ancona ili doğusunda Adriyatik Denizi; kuzeydoğusunda Pesaro ve Urbino ili; güneyinde Macerata ili ve batısında Umbria Bölgesi'ne bağlı Perugia ili bulunur.
Ancona ili Adriyatik Denizi kıyılarında batıya gittikçe yükselen bir rakım göstererek Apenin Dağlı'na kadar uzanır ve batıda yüksek dağlık bir görüntü alır. Ancona ilinin nüfusu genellikle deniz sahillerinde yerleşiktir ve il merkezi olan Ancona şehri nüfusu ilin nüfusunun dörtte birini barındırır. İlin deniz sahillerinde kumsal plajlar bulunur; bu plajlar, genellikle yabancı turist değil, yerli İtalyan turist çekmektedir. İlin orta bölümleri dalgalı tepelerden oluşur ve bu tepeler tarım alanlarıdır. İlin bu yörelerinde tarımda bağcılık ve şarapçılık önemli rol oynar ve ilin tanınmış şaraplık üzümleri Sangiovese, Montepulciano ve Verdicchio türleridir. İlin batısındaki arazi dağlıktır ve bu dağlar yoğun ormanlarla kaplıdır. Bu bölgede üretilen en değerli tarım mamulü yeraltında gömülü olarak vahşi olarak büyüyen (bazen "dümelan" veya İngilizce "truffle" adli) bir mantar türüdür. Çok değerli bu tür mantar için ana piyasa bu ilde değil Pesaro ve Urbino ili içinde bulunan Acqualagna beldesidir.

Ancona ili nüfusu (31.12.2008  tahmini itibarıyla) 476.016 kişi olup nüfus yoğunluğu 245,35 kişi/km² olur.

Ancona ilinin 49 belediyesi bulunmaktadır. Nüfus büyüklüğü (31.12.2009 itibarıyla) sırasına göre ilde bulunan nüfusu   büyük belediyeler şunlardır.

Ancona ili yörel idare için üç bölüme ("fasce") ayrılmıştır. Bu bölümler arasındaki sınırlar kuzeyden güneye, Pesaro ve Urbino ili ile sinir olan Cesano Cayi, Misa Cayi, Esinno Cayi ve Macerata ili ile sınır olan Musone Cayi'dir

Cesano ile Misa arasındaki komünler:
Misa ile Esino arasındaki komünler
Esino ile Musone arasındaki komünler:

Marche
Ancona

Ancona  İli resmi websitesi20 Ağustos 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İtalyanca)

Ancus Marcius (MÖ 640 - MÖ 616), Tullus Hostilius'tan sonta tahta çıkan 4. Roma Kralıdır.

Ancus Marcius, Roma'nın 2. kralı Numa Pompilius’un torunudur (Marcius II ve Numa’nın kızı Pompilia’nın oğludur). Dedesi Numa gibi barışçı ve dindar bir lider olan Ancus, Roma'nın topraklarını savunmak zorunda kaldı.
Latin halkları, Ancus Marcius’un kral olmasını Roma’ya saldırmak için bir fırsat olarak gördü. Ancak Hostilius döneminde sürekli savaşlarda deneyim kazanmış Roma ordusu karşısında mağlup oldular. Ancus Marcius, alınan yerleşimlerdeki Latinlerin bir kısmını Aventine Tepesi’ne yerleştirdi; boşalan yerlere ise Romalılar yerleşti.

Ancus Marcius’un en önemli katkılarından biri, Ius Fetiale yani Fetial hukuku sistemidir.
Romalıların savaş ilan etme yöntemlerini barbarca bulan Ancus, dini temellere dayanan yeni bir yöntem geliştirdi. Bu yönteme göre:
Savaş kararı alındığında, Fetiales adı verilen rahipler, Roma'nın sorun yaşadığı topluluğun sınırına gider.
Sınırda Roma’nın taleplerini yüksek sesle bildirir; talepler yerine getirilmezse haksız duruma düşecekleri uyarılır.
Talepler, sınırı geçince, karşılaştıkları ilk kişiye, şehrin kapısında ve forumda tekrar okunur.
Taleplerin iletilmesinin ardından 33 günlük bir barış süresi başlar.
Ardından Fetialesler Roma'ya geri döner ve krala rapor verir ardından senato toplanır ve ne yapılacağına dair karar alınır.
Son aşamada, Fetialesler sınıra giderek ucu kanlı bir mızrağı düşman topraklarına atar; böylece Ius Fetiale tamamlanmış olur.

Latinlerle olan savaşın ardından Ancus Marcius, Janiculum Tepesi’ni Roma topraklarına kattı. Bu tepe, yüksekliği ve Tiber Nehri’ne hakim konumu nedeniyle düşman hareketlerini gözleyebilecek stratejik bir mevziydi. Roma’nın savunmasını sağlamak ve bu tepeyi düşmana bırakmamak için Ancus Marcius, Janiculum’un etrafına bir savunma duvarı inşa ettirdi.
Tepenin stratejik bağlantısını güçlendirmek amacıyla, Tiber Nehri üzerinde Roma’nın ilk köprüsü olan Pons Sublicius’u yaptırdı. Köprü, ahşap kazıklarla desteklenmişti ve gerektiğinde kaldırılabilecek şekilde tasarlanmıştı; bu sayede düşman yaklaşımı durumunda köprünün işlevi geçici olarak durdurulabiliyordu. Böylece hem Janiculum Tepesi güvence altına alınmış hem de Roma’nın nehir üzerindeki bağlantısı stratejik olarak korunmuş oldu.

Latinleri yendikten sonra Ancus Marcius, Roma’nın Akdenize çıkışını güvence altına almak amacıyla Veii ile savaşa girdi. Bu savaş sonucunda ele geçirilen topraklarda Ostia adında bir Roma kolonisi kuruldu. Ostia, Roma’nın tüm Akdeniz dünyası ile olan iletişimini sağlayan stratejik bir liman olarak büyük önem kazandı ve Roma’nın ekonomik ve askerî gücünü artırdı.

MÖ 625 civarında, Ancus Marcius şehir yönetimi ve adaleti güçlendirmek amacıyla Carcer adında Roma’daki ilk resmi hapishaneyi yaptırdı. Bu hapishane, suçluların ne yapılacağına karar verilene kadar tutulduğu geçici bir tutukevi olarak işlev gördü. Bu döneme kadar en yaygın cezalandırma yöntemi olan sürgüne gönderme uygulamasına alternatif olarak kullanılmıştır.

Ancus Marcius ekonomik ve kamu düzenini güçlendirmek amacıyla ve antik dönemlerde çok değerli olan tuz ticaretini denetlemek amacıyla tuzlalar inşa ettirmiştir.

Ancus Marcius, 24 yıllık krallığı sonunda Roma çok sayıda yeni nüfusa kavuşmuş, düşmanlardan temizlenmiş bir çevreye ve Akdeniz ile bağlantısı olan çok önemli bir limana sahip olup oldukça güçlenmiştir.
Ancus Marcius, ikinci ismi Numa Marcius’dan da anlaşılacağı üzere Numa’nın bir kopyası, sırdaşı ve onun pontifexidir. Ancus’un Numa’dan ayırt edilebilmesi için ilki, Tiber üzerindeki ilk ahşap köprüyü inşa etmesine istinaden “köprü inşa eden” anlamındaki “pontifex” olarak tanımlanır. Numa gibi Ancus da doğal nedenlerle ölmüştür. Ardılı olarak oğlu değil, Lucius Tarquinius Priscus başa geçmiştir.

Titus Livius (Ab Urbe Condita)
Ab Urbe Condita 1.32

Ab Urbe Condita 1.33

Andrea Bocelli (İtalyanca telaffuz: [anˈdrɛːa boˈtʃɛlli]; d. 22 Eylül 1958), İtalyan tenor şarkıcı, söz yazarı, opera sanatçısı, besteci ve avukattır. 1994 yılında 44. Sanremo Müzik Festivali'ne katıldı ve yeni yetenekler bölümünde "Il mare calmo della sera" adlı şarkısıyla birinci oldu. Bu başarısı, Bocelli'nin hem İtalya'da hem de uluslararası alanda tanınmasını sağladı.
1994 yılından bu yana Bocelli, pop ve klasik müzik türlerini kapsayan 15 solo stüdyo albümü, üç derleme albüm ve dokuz tam opera kaydetti ve dünya çapında 90 milyondan fazla albüm sattı. Klasik müziği uluslararası pop listelerinin zirvesine taşıyan bir crossover sanatçısı olarak büyük başarı elde etti. Romanza albümü, tüm zamanların en çok satan albümleri arasında yer alırken, Sacred Arias ise tarihin en çok satan klasik müzik albümü olarak kabul edilmektedir. My Christmas albümü, 2009 yılının en çok satan tatil albümü oldu ve Amerika Birleşik Devletleri'nde en çok satan tatil albümleri arasında yer aldı. 2019 yılında yayımlanan Sì albümü ise UK Albums Chart ve Billboard 200 listesine bir numaradan giriş yaparak Bocelli'nin Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri'ndeki ilk liste birinciliği oldu. Bocelli'nin Sarah Brightman ile düet yaptığı "Con te partirò" adlı parça, tüm zamanların en çok satan single'larından biri olarak öne çıkmaktadır.
1998 yılında Bocelli, People dergisinin "En Güzel 50 Kişi" listesinde yer aldı. Céline Dion ile birlikte animasyon filmi Sihirli Kılıç: Camelot'u Arayış için seslendirdiği "The Prayer" adlı şarkı, En İyi Özgün Şarkı Altın Küre Ödülü'nü kazandı ve Akademi Ödülleri'nde aynı dalda aday gösterildi. 1999 yılında Grammy Ödülleri'nde En İyi Yeni Sanatçı dalında aday gösterildi. Klasik albümü Sacred Arias'ın yayınlanmasıyla Guinness Rekorlar Kitabı'na girdi, çünkü aynı anda ABD Klasik Albümler listesinde ilk üç sırayı aldı.

Andrea Bocelli, Alessandro ve Edi Bocelli'nin çocuğu olarak dünyaya geldi. Doktorlar, çocuğun bir engelli olarak doğacağını tahmin ettikleri için çifte onu aldırmalarını tavsiye etmişlerdir. Doğumda Bocelli'nin görme ile ilgili birçok sorunu olduğu açıktı ve sonunda konjenital glokom teşhisi kondu. Annesinin kendisini doğurması ve doktor tavsiyesini dinlememesi kürtaja karşı çıkması için en büyük sebeplerden olduğunu belirtti.
Bocelli, ailesine ait küçük bir çiftlikte büyüdü. Babasını 2000'de kaybetti.
Bocelli çocukluk döneminde de müzikle ilgiliydi. Anesi, müziğin onu teselli edecek tek şey olduğunu düşüncesindeydi. 6 yaşında piyano derslerine başladı ve daha sonra flüt, saksafon, trompet, trombon, gitar ve davul çalmayı öğrendi. Bocelli'nin dadısı olan Oriana ona Franco Corelli'nin ilk plağını verdi. Bocelli ilk defa o zaman tenor ve kariyere ilgi göstermeye başladı. Henüz 7 yaşındayken, ünlü sesleri tanımaya ve ilgi göstermeye başlamıştı.
12 yaşında, Bocelli dernek futbol maçında meydana gelen bir kazadan sonra görüşünü tamamen kaybetti. Bir maç sırasında top tutarken (kaleciyken) beyin kanaması geçirdi. Doktorlar, görüşünü kurtarmak için son bir deneme yapmak istediler ve sülüklere başvurdular, ancak başarısız oldular. Bocelli, 12 yaşında kör kaldı.
Bocelli çocukluğunda şarkı söylemeye çokça zaman harcadı. İlk konserini doğduğu yerden çok uzak olmayan küçük bir köyde verdi. İlk şarkı yarışmasını 14 yaşında Viareggio'daki Margherita d' Oro'da "O sole mio" ile kazandı. 1980 yılında liseyi bitirince ardından hukuk eğitimi için Pisa Üniversitesine gitti. Para kazanmak için akşamları barlarda piyano çalıp, şarkı söyleyen Bocelli, 1987'de Enrica ile tanıştı ve sonrasında evlendi. Hukuk fakültesini tamamladı ve bir yılını mahkemeye atanan avukat olarak geçirdi.

Bocelli Enrica Cenzatti ile 27 Haziran 1992'de evlendi ve iki çocuğu oldu. İlk çocukları Amos Şubat 1995'te doğdu. İkinci oğulları Matteo, Ekim 1997'de doğdu. Çift 2002'de ayrıldı.
30 Nisan 2000'de Bocelli'nin babası Alessandro Bocelli öldü. Annesi onu cesaretlendirerek, yapmak istediklerine teşvik etti ve böylece 1 Mayıs'ta Roma'da Papa II. John Paul için şarkı söyledi ve hemen cenaze töreni için eve döndü. 5 Temmuz'daki performansında PBS için American Dream—Andrea Bocelli's Statue of Liberty Concert, 1999 albümü Sogno'dan engnoz Sogno'yu (Rüya) babasının anısına adadı.
Bocelli 2002'de tanıştığı ikinci eşi ve menajeri Veronica Berti ile yaşıyor. Bu evlilikten Virginia (2012) adlı bir çocuğu oldu.
Kör olmasına rağmen, Bocelli ata binme tutkunudur ve İnter taraftarıdır. İtalya'nın Adriyatik kıyısındaki Jesolo'daki plajın bir bölümüne de 11 Ağustos 2003'te Bocelli'nin adı verilmiştir.

II Mare Calmo Della Sera (1994)
Bocelli (1995)
Viaggo Italiano (1995)
Romanza (1997)
Hymn for the World (1997)
Hymn for the World 2 (1998)
Aria - The Opera Album (1998)
Sogno (1999)
Sacred Arias (1999)
Verdi (2000)
Requiem (2000)
La bohème (2000)
Cieli di Toscana (2001)
Sentimento (2002)
Tosca (2003)
Il trovatore (2004)
Andrea (2004)
Werther (2005)
Amore (2006)
Credo (2006)
Cavalleria rusticana (2007)
Pagliacci (2007)
The Best of Andrea Bocelli: Vivere (2007)
Carmen (2008)
Incanto (2008)
My Christmas (2009)

Bocelli'nin resmi websitesi30 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Andrea Mantegna (d. 1431; Veneto, İtalya - ö. 13 Eylül 1506; Mantova, İtalya), İtalyan gravürcü ve Rönesans ressamı. Dünyanın her yerinde rakursiye en güzel örnek gösterilen tablosu Türkçe adıyla Ölü İsa'dır. Bunun dışında Rönesans'ı anlatan yüzlerce tablosu da vardır.

Vicenza yakınlarındaki Padova'da doğdu. Çocukluğunda çobandı. 11 yaşında kendisini evlat edinen Francesco Squarcione adlı ressamdan gravür ve resim yapmasını öğrendi. 1448'de Padova'daki Santa Sofia Kilisesi için yaptığı Meryem Ana resmiyle dikkat çekti. Mantegna'yı asıl üne kavuşturan, azizlerin hayatını konu edinen freskleridir. 21. yüzyıla kadar kalan en iyi yapıtı Mantova'daki Palazzo Ducale'de (Düka Sarayı), sonradan Camera degli Sposi (Düğün Odası) olarak adlandırılan odadaki fresklerdir. Mantegna, 1488'den 1490'a kadar Papa VIII. İnnocenti'nin mihrabını süsleme işini üzerine aldı. Daha sonra Isabella d'Este için çalıştı. Isabella'nın çalışma odası için yaptığı "Parnassus" ve "Günahları Anlayan Minerva" adlı tablolar, Louvre Müzesi'nde sergilenmektedir. Mantova tiyatrosu için "Julius Sezar'ın Zaferi" adlı bir kompozisyon vücuda getiren sanatçı, bu kentte öldü. Mantegna için gerçek, uyumlu bir güzellikten daha önemliydi. Kuzey İtalya'da ilk gerçek Rönesans sanatçısı Mantegna olarak kabul edilmektedir.

Dünyanın her yerinde rakursiye en güzel örnek gösterilen tablosu Türkçe adıyla Ölü İsa'dır. Bunun dışında Rönesans'ı anlatan yüzlerce tablosu da vardır.

Bu madde artık kamu malı olan bir yayından alınan metni içeriyor: Chisholm, Hugh, (Ed.) (1911). "madde adı gerekli". Encyclopædia Britannica (11. bas.). Cambridge University Press. 
Janson, H.W., Janson, Anthony F.History of Art. Harry N. Abrams, Inc., Publishers. 6 baskı. January 1, 2005. ISBN 0-13-182895-9
Early Italian Engravings from the National Gallery of Art; J.A. Levinson (ed); National Gallery of Art, 1973, LOC 7379624
Martineau, Jane (ed.), Suzanne Boorsch (ed.). Andrea Mantegna (New York: Metropolitan Museum of Art; London: Royal Academy of Arts, 1992) Exhibition Catalog: Metropolitan Museum of Art; Royal Academy of Arts
Berger, John ve Katya, Lying Down to Sleep. Corraini Edizioni. 2010. ISBN 9788875702618

Tüm gravürlerinin linkleri; bölüm B'ye bakınız23 Ağustos 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Andrea Mantegna - St Sebastian hakkında video (fransızca)19 Mayıs 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Web Gallery of Art'da Mantegna'nın biyografisi29 Ekim 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Prints & People: A Social History of Printed Pictures17 Ekim 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., The Metropolitan Museum of Art teşhir kataloğu (PDF olarak mevcut), Mantegna hakkında bilgiler ve çalışmaları bulunmakta

Andrea del Verrocchio, (Andrea di Michele di Francesco de' Cioni olarak doğmuştur), (yaklaşık 1435 -1488) Lorenzo de' Medici'nin himayesinde çalışan etkili bir Floransalı heykeltıraş, kuyumcu ve ressam. Leonardo da Vinci'nin öğretmeniydi ve onunla birlikte İsa'nın Vaftizi tablosunu resmetti.
Donatello'dan heykel, Baldovinetti'den resim dersleri aldı. Öğrencileri arasında Leonardo da Vinci, Pietro Perugino, Domenico Ghirlandaio ve Sandro Botticelli sayılabilir. Aynı zamanda Mikelanj'ı da etkilemiştir. Erken Rönesans döneminin dingin klasik tarzında eser vermiştir. Leonardo da Vinci'ye lir çalmayı öğretmiş, resim yeteneğini ilerletmesi için katkılarda bulunmuştur.
Ustasının, bir kuyumcunun soyadından dolayı Verrocchio olarak tanındı. Ona kesin olarak atfedilen az sayıda resim vardır, ancak öğrencileri arasında Pietro Perugino ve Lorenzo di Credi de vardır. Kendisi heykeltıraştı ve Venedik'teki Bartolomeo Colleoni'nin Atlı Heykeli'ni yapmıştır.

Verrocchio, yaklaşık 1435 yılında Floransa'da doğdu. Babası Michele di Francesco Cioni, başlangıçta kiremit ve tuğla üreticisi, daha sonra da vergi tahsildarı olarak çalıştı. Verrocchio hiç evlenmedi ve ailesinin bazı üyelerine maddi destek sağlamak zorunda kaldı. İlk olarak bir kuyumcuya çırak olarak verildi. Daha sonra Donatello'ya çırak olarak verildiği öne sürülmüştür, ancak bunun hiçbir kanıtı yoktur ve John Pope-Hennessy, bunun erken dönem eserlerinin tarzıyla çeliştiğini düşünmüştür. Fra Filippo Lippi'nin yanında ressam olarak eğitildiği öne sürülmüştür.
Hayatı hakkında çok az şey bilinmektedir. Başlıca eserleri son yirmi yılına tarihlenir ve ilerlemesi büyük ölçüde Lorenzo de' Medici ve oğlu Piero'nun himayesine borçludur. Atölyesi Floransa'daydı ve buradaki Aziz Luka Loncası'nın üyesiydi. Leonardo da Vinci ve Lorenzo di Credi gibi birçok büyük sanatçı, atölyesinden çırak olarak geçti. Bunun ötesinde, Domenico Ghirlandaio, Francesco Botticini ve Pietro Perugino gibi sanatçılar da yer aldı ve onların erken dönem eserlerini Verrocchio'nun eserlerinden ayırt etmek zor olabilir. Giovanni Santi, Botticelli, Luca Signorelli ve genç Filippino Lippi'nin de Verrocchio'nun atölyesini ziyaret ettiğini veya orada çalıştığını kaydetmiştir. Sanatçının pedagojisi hakkında Floransalı şair Ugolino Verino şöyle yazmıştır: "Ressamların sahip olduğu her iyi şey Verrocchio'nun pınarından içilmiştir."
Hayatının sonlarında Verrocchio, Venedik'te yeni bir atölye açtı ve burada Bartolomeo Colleoni'nin heykeli üzerinde çalıştı; Floransa'daki atölyeyi ise Lorenzo di Credi'ye bıraktı. 1488'de Venedik'te öldü.

Verrocchio'nun atölyesinin genç ressamların yetiştirilmesindeki önemine rağmen, çok az resim evrensel olarak onun eseri olarak kabul edilmekte ve kime ait olduğu konusunda birçok sorun bulunmaktadır.

Panel üzerine tempera tekniğiyle yapılmış, oturan çocuklu Meryem Ana tablosu (halen Berlin Devlet Müzeleri Gemäldegalerie'dedir) 1468-1470 yılları arasına ait erken dönem bir eser olarak kabul edilir.
Londra, National Gallery'deki (katalog no. NG2508), daha önce Verrocchio'ya atfedilmemiş, panel üzerine tempera tekniğiyle yapılmış, iki melekli Meryem Ana ve Çocuk tablosu, y. 2010 yılında temizlenip restore edildikten sonra, y. 1467-1469 tarihli olarak ona atfedilmektedir.
Babasının körlüğünü iyileştirmek için kullanacağı balığı taşıyan Başmelek Rafael ile yolculuğuna çıkan Tobias'ı resmeden küçük panel üzerine yapılmış tablo, muhtemelen özel bir dinsel resim olarak yapılmıştır. Daha önce Pollaiuolo ve diğer sanatçılara atfedilen erken dönem bir eserdir. Covi, muhtemelen Ghirlandaio'nun yardımıyla yapıldığını düşünür. Halen Londra'daki National Galery'dedir.
Halen Floransa'daki Uffizi Galerisi'ndeki İsa'nın Vaftizi tablosu, 1474-1475 yılları arasında yapılmıştır. Bu eserde Verrocchio'ya, o zamanlar genç bir sanatçı ve atölyesinin üyesi olan Leonardo da Vinci yardımcı olmuş, soldaki meleği ve arka planın üst kısmını resmetmiştir. Giorgio Vasari'ye göre, Andrea, öğrencisi Leonardo'nun kendisini çok geride bıraktığı için bir daha asla fırçaya dokunmamaya karar vermiştir. Ancak sonraki eleştirmenler bu hikâyeyi uydurma olarak değerlendirmiştir.
Vaftizci Yahya ve Aziz Donato ile tahtta oturan Meryem Ana tablosu Pistoia Katedrali'ndedir. Bitmemiş halde bırakılan eser, Verrocchio'nun hayatının sonlarına doğru Venedik'te bulunduğu sırada Lorenzo di Credi tarafından tamamlanmıştır.

Yaklaşık 1465 yılında Verrocchio'nun San Lorenzo, Floransa'daki Eski Sakristi'nin lavabosu üzerinde çalıştığına inanılır.
1465 ile 1467 yılları arasında Verrocchio, aynı kilisenin sunağının altındaki kripta için Cosimo de' Medici'nin cenaze anıtını yaptı ve 1472'de Eski Sakristi'deki Piero di Cosimo de' Medici ve Giovanni di Cosimo de' Medici anıtını tamamladı.
1467'de Floransa'daki Loncaların yargı organı olan Tribunale della Mercanzia, Verrocchio'dan, gücünü kaybeden Parte Guelfa tarafından yaptırılan ve Donatello'nun Toulouse'lu Aziz Louis heykelinin yerine, Tribunale'nin yakın zamanda satın aldığı Orsanmichele'nin doğu cephesinin orta nişine İsa ve Aziz Thomas 'ı tasvir eden bronz bir heykel grubu sipariş etti. Bu nedenle Verrocchio, başlangıçta tek heykel için tasarlanmış bir nişe iki heykel (gerçek boyutundan daha büyük) yerleştirme sorunuyla karşı karşıya kaldı. Covi'nin dediği gibi, sorun "son derece başarılı şekilde" çözüldü. Eser 1483'te yerine yerleştirildi ve "açılış gününden beri övgüyle karşılandı ve neredeyse istisnasız olarak bir başyapıt olarak kabul edildi."
1468'de Verrocchio, Floransa Signoria'sı için bronz bir şamdan (1,57 metre yüksekliğinde) yaptı; bu şamdan halen Amsterdam'daki Rijksmuseum'dadır. Ayrıca 1468'de Floransa'daki Duomo'nun Brunelleschi kubbe fenerinin üzerine yerleştirilecek altın bir küre (İtalyanca: palla) yapma sözleşmesi imzaladı. Top, ustaca bir şekilde birbirine lehimlenmiş ve dövülerek şekillendirilmiş bakır levhalardan yapılıp daha sonra yaldızlanmıştı. 1471 baharında eser tamamlandı. (Üstteki haç başkalarınca yapılmıştır.) Topa 27 Ocak 1601'de yıldırım çarpıp düştü, ancak 1602'de yeniden inşa edildi.
1470'lerin başlarında Roma'ya bir yolculuk yaptı ve burada Santa Maria sopra Minerva için Francesca Tornabuoni'nin Cenaze Anıtı 'na (şimdi Bargello'da) bir kabartma yaptı. 1474'te Pistoia Katedrali için Kardinal Niccolo Forteguerri'nin Cenaze Anıtı 'nı yaptı, ancak anıtı tamamlamadan bıraktı.
Piero de' Medici tarafından bronz bir Davud heykeli sipariş edildi. Butterfield, üslup ve teknik gerekçeleriyle heykeli 1460'ların ortalarına tarihlendirdi. Bu heykel Verrocchio'nun erken dönem kariyerinin başyapıtı olarak değerlendirdi. Heykel, 1476'da Floransa Signoriası tarafından Piero'nun mirasçıları Lorenzo ve Giuliano de' Medici'den satın alınmıştır ​​ve halen Floransa'daki Bargello'dadır. Verrocchio'nun Davud'u, Donatello'nun kışkırtıcı Davud 'unun aksine, mütevazı giyimli genç bir çocuktur. Bu figür için ustanın, atölyesine yeni gelen genç Leonardo'yu model olarak kullandığı söylenir.

Bilinmeyen bir tarihte (öneriler 1465 ile 1480 arasında değişir: Pope-Hennessy yaklaşık 1470 demiştir) bronzdan bir Yunuslu Putto heykelini tamamladı. Bu heykel başlangıçta Careggi'deki Medici villasındaki bir çeşme için tasarlanmış ve daha sonra Büyük Dük Cosimo de' Medici tarafından Palazzo della Signoria'daki çeşme için Floransa'ya getirilmiştir. Bruno Bearzi tarafından yapılan bir kopyasıyla değiştirildi ve 1959'dan beri Palazzo Vecchio'daki bir odada muhafaza edilmektedir.
Bargello'daki Çiçek Buketi Tutan Kadın (Dama col mazzolino) mermer büstü muhtemelen 1470'lerin sonlarından kalmadır. Kadının kimliği bilinmemektedir.

Anjou Hanedanı, Capet Hanedanı'nın alt kolu olan Fransız soylu ailedir. Soyu IX. Louis'in küçük kardeşlerinden olan I. Charles'dan (d. 1226, ö. 1285) gelmektedir. 1435'te hanedanın soyu tükenmiştir.
I. Carlo, Papa'nın emriyle Hohenstaufen Hanedanı'nı Güney İtalya'da devre dışı bıraktığından, Napoli Krallığı'nda hanedanın kurucusu olmuştur. Bu hanedan ayrıca kısa süreliğine Macaristan Krallığı ve Lehistan Krallığı'nın da kontrolüne sahip olmuştur. Hanedanın taşıdığı unvanlar şunlardır:

Napoli Kralı 1266–1435
Anjou Kontu 1246–1299
Sicilya Kralı 1266–1282
Kudüs Kralı 1266–1435
Hırvatistan, Dalmaçya ve Rama Kralı 1301–1386/1395
Macaristan Kralı 1308–1386/1395
Polonya Kralı 1370–1386/1399

Capet Hanedanı'ndan Fransa Kralı, Aslan VIII. Louis'in küçük oğlu olan Charles'a ilk olarak 1226'da Fransız tahtına geçen kardeşi Fransa Kralı IX. Louis tarafından asil bir unvan verildi. Charles, Anjou ve Maine Kontu oldu; feodal Anjou Kontluğu, Capetlerin sadece birkaç on yıl önce Plantagenet Hanedanı'ndan zorla aldığı Fransa Krallığı'nın batılı bir vasal devletiydi. Charles, Provence Kontluğu'nun varisi olan Provencelı Beatrice ile evlendi, o Barselona Hanedanı'nın bir üyesiydi; bu, Charles'ın mülklerinin Provence Kontu olarak çoğalması demekti. Yedinci Haçlı Seferi'nde savaştıktan sonra Charles'a Papa IV. Clement tarafından Sicilya Krallığı teklif edildi — o zamanlar sadece Sicilya adasını değil, aynı zamanda İtalyan Yarımadasının güney yarısını da içeriyordu. Charles'a krallığın teklif edilmesinin nedeni, Papalık ile Kutsal Roma İmparatorluğu, arasında iktidardaki Hohenstaufen Hanedanı tarafından temsil bir çatışmaydı. 

Benevento Savaşı'nda Guelfo Capetler, Sicilya krallığını Ghibellino Svabyalılar'dan aldı. Bu Tagliacozzo'daki zaferden sonra pekiştirildi. Charles, dönemin siyasi manzarasına uygun olarak, bilim adamları tarafından kurnaz, enerjik ve oldukça hırslı olarak tanımlanıyor. 1267'de Courtenaylı II. Baldwin ve Villehardouinli II. William ile Viterbo Antlaşması'nı imzaladı, siyasi ittifak Latin İmparatorluğu'nun birçok hakkını Charles'a ve kızı Sicilyalı Beatrice için bir evlilik ittifakı verdi. Bizanslılar 1261'de Konstantinopolis şehrini geri almışlardı ve bu onu VIII. Mihail Palaiologos'tan geri alma planıydı. Ayrıca Charles'ın Korfu'ya ve Durazzo gibi Balkanlar'daki şehirlere sahip olduğunu kabul etti ve ona Ahaya Prensliği üzerinde hükümdarlık ve Venedik Cumhuriyeti'nin elinde bulunanların dışında Ege Adalarının egemenliğini verdi. Bir süre Charles, Tunus'taki başarısız Sekizinci Haçlı Seferi'nde Fransız kardeşine yardım etmekle meşguldü. Bundan sonra bir kez daha Konstantinopolis'e odaklandı, ancak filosu Trapani kıyılarında korkunç bir fırtınada mahvoldu. Papa X. Gregory'nin yükselişiyle, Hristiyanlar Kudüs Krallığını Müslümanlardan geri alma umuduyla ekümenik ilişkileri geliştirmeye odaklandıklarından, Charles ve Michael arasında Lyon Konseyi şeklinde bir ateşkes vardı. 

Charles, 1272'de Durazzo üzerindeki egemenliğini tamamen sağlamlaştırdı ve daha önce Epir Despotluğu topraklarından kendisi için küçük bir Arnavutluk Krallığı kurdu; yerel lordlar tarafından iyi karşılandı.  

Charles, 1282'de Sicilya'dan sürüldü, ancak halefleri 1435'e kadar Napoli'yi yönetti.

Capet-Anjou Hanedanı'nın alt dalları, Macaristan ve Polonya'yı yöneten Anjou-Macaristan Hanesi(1308–1385, 1386–1395), Latin İmparatorluğu'nun kalıntılarını yöneten Anjou-Taranto (1313–1374) ve Napoli(1382–1435) ve Macaristan'ı(1385–1386)yöneten Anjou-Durazzo Hanesi'dir.
Anjou-Durazzo Hanedanı'nın kıdemli soyu, 1414'te Napoli Kralı Ladislaus'un ölümüyle erkek soyu ve 1435'te kız kardeşi II. Joanna'nın ölümüyle tamamen yok oldu.

Orta Çağ boyunca, Árpád Hanedanı ile Capet Hanedanı arasında birkaç evlilik yapılmıştı. Anjou-Sicilya Hanesi'nin kurucusu I. Charles, ilk karısı Provencelı Beatrice ile en büyük oğlu Napoli Kralı II. Carlo'nun babasıydı. En küçük kızları Elizabeth, 1269'da gelecekteki Macaristan Kralı IV. Ladislaus ile evlendirildi, ancak Ladislaus metreslerini karısına tercih etti ve çocukları olmadı. 1270 yılında II. Charles, Macaristan Kralı V. István ve Kumanlı Elizabeth'in kızı Macaristanlı Mary ile evlendi. Anjou-Sicilya Hanedanı'na Napoli'de güvenli bir konum sağlayan on dört çocukları oldu.
Kral IV. Ladislaus'un (1262–1290) çocuğu olmayınca yerine Macaristan Kralı olarak III. András geçti. Andrew, Kral II. András'ın oğlu István'ın çok daha büyük üvey erkek kardeşleri (Macaristan Kralı IV. Béla, Haliçli Coloman, Haliçli II. András) tarafından zinadan doğan piç oğlu olarak görülen oğluydu. Bu nedenle, IV. Ladislaus'un ölümünden sonra Árpád hanedanının bazı soydaşları, aileyi soyu tükenmiş olarak aradı. Napoli'de, Macaristanlı Mary'nin en büyük oğlu Anjoulu Charles Martel, annesi ve Papa tarafından desteklenen Macar tacı üzerindeki iddiasını açıkladı. Kendisini Macaristan Kralı olarak adlandırmaya başladı, ancak Macar kodamanlarından iddiasını gerçekleştirmek için yeterli desteği hiçbir zaman almayı başaramadı.

III. András'in çocuğu olmadan ölmesiyle (1301), Kral Aziz István'ın ailesinin ağacının "son altın dalı" sona erdi. Macar diyeti, Aziz István'ın (Macaristan'ın ilk kralı) kanını en azından anne soyunda tahtta tutmaya kararlıydı. İlerleyen yıllarda, tahtta hak iddia eden çeşitli kişiler arasında bir iç savaş çıktı. Bohemyalı Wenceslaus (1301-1305) ve Bavyeralı Otto'nun (1305-1307) kısa süreli yönetiminden sonra iç savaş, Anjoulu Charles Martel'in oğlu Charles Robert'ın (1308-1342) zaferiyle sona erdi. 1320'lerin başlarına kadar güçlü Macar lordlarına karşı savaşmaya devam etmek zorunda kaldı.
Charles Robert'ın (Macaristan Kralı I. Károly) hayatta kalan üç oğlu Macaristan Kralı I. Lajos (1326-1382), Kalabriya Dükü Andrew (1327-1345) ve Slavonya Dükü Stephen (1332-1354) idi. I. Lajos'un hayatta kalan sadece iki kızı vardı, ilki gelecekteki Kutsal Roma imparatoru olan Lüksemburglu Sigismund ile evlenen Macar Kraliçesi Mary (1371-1395) ikincisi gelecekteki Litvanya Büyük Dükü II. Władysław Jagiełło ile evlenen Polonya Kraliçesi Hedwig idi (1373/74-1399). I. Lajos'un erkek vârisleri olmadan ölmesinden sonra, Mary'nin kocası Lüksemburglu Sigismund (1368-1437), Macar lordları tarafından Mary'nin eş yöneticisi olarak kabul edilmeyi başardı. Kraliçe'nin ölmesiyle (1395) Macar tacı Lüksemburg Hanedanı'na geçti.
1333'te Charles Robert'ın altı yaşındaki ikinci oğlu Andrew (1327-1345), babası tarafından hanedanlık amaçları için Napoli sarayına götürüldü ve onu Bilge Robert'ın vesayeti altına verdi. Andrew, 1334'te Napoli Kralı Robert'ın torunu ve varisi olan kuzeni Joanna ile nişanlandı; Andrew'un babası, Kral Robert'ın yeğeniydi. 15 yaşında Napolili I. Joanna ile evlendi. Napoli Kralı Robert'ın (1343) ölümünden sonra Andrew, Napoli sarayındaki güç çatışmalarının kurbanı oldu.
Robert'ın taht iddiası oldukça zayıftı ve primogenitürü (en büyük meşru oğlanın miras alma hakkı) takip etmedi. Andrew'un büyükbabası Anjoulu Charles Martel genç yaşta ölmüştü; bu nedenle taht Andrew'un babasına geçmeliydi. Bununla birlikte, Sicilya'dan yaklaşan istila korkusu nedeniyle, yedi yaşındaki bir varisin çok riskli olduğu ve istilaları durduramayacağı hissedildi. Taht, Napoli Kralı II. Carlo'nun bir sonraki oğlu Louis'e teklif edildi, ancak o dini gerekçelerle reddetti ve böylece Robert'a geçti. Andrew'un babasına tazminat ödemek için II. Carlo, Macaristan'daki iddiasını ona devretmeye karar verdi.
Kral Robert 1343'te öldüğünde, son isteğinde ve vasiyetinde, krallığını resmen torunu Joanna'ya miras bıraktı, Andrew'dan hiç bahsetmedi ve böylece Joanna ile birlikte hüküm sürme hakkını reddetti. Clement'in onayıyla Joanna, Ağustos 1344'te Napoli'nin tek hükümdarı olarak taç giydi. Hayatı için korkan Andrew, annesi Elizabeth'e yakında krallıktan kaçacağını yazdı. Elizabeth, Macaristan'a dönmeden önce, Papa Clement'e Joanna'yı savunmasını bırakmasını ve Andrew'un taç giyme törenine izin vermesi için rüşvet verdiği iddiasıyla araya girdi ve bir devlet ziyareti yaptı.

Papa'nın Joanna'ya verdiği desteği çektiğini duyan bir grup soylu komplocu (Kraliçe Joanna'nın işin içinde olduğu kanıtlanmamıştır) Andrew'un taç giyme törenini engellemeye karar verdi. Aversa'da bir av gezisi sırasında Andrew, gecenin bir yarısı odasından çıktı ve komplocular tarafından saldırıya uğradı. Hain bir uşak kapıyı arkasından sürgüledi ve Joanna yataklarında korkarken korkunç bir mücadele başladı, Andrew öfkeyle kendini savundu ve yardım için haykırdı. Sonunda etkisiz hale getirildi, bir iple boğuldu ve bir pencereden fırlatıldı. Andrew'un Macar hemşiresi Isolde, Prens'in cesedini rahipler kilisesine götürdü ve ertesi sabaha kadar onun yasını tuttu. Macar şövalyeleri geldiğinde, başka kimsenin gerçeği öğrenmemesi için onlara her şeyi anadillerinde anlattı ve kısa süre sonra Napoli'den ayrıldılar ve her şeyi Macar Kralına bildirdiler.
Joanna, sonraki duruşmalarda herhangi bir suçlamadan iki kez beraat etmesine rağmen, yaşanan olay Joanna'nın saltanatının geri kalanını lekeleyecekti.
Andrew'un ağabeyi Macaristan Kralı I. Lajos birkaç kez Napoli Krallığı'nı işgal etti ve Joanna'yı kovdu, ancak aksiliklerle karşılaştı. 

Kasım 1347'de Louis, çoğu paralı askerler olmak üzere yaklaşık 1.000 askerle (Macarlar ve Almanlar) Napoli'ye doğru yola çıktı. Joanna'nın krallığının sınırına ulaştığında, 2.000 Macar şövalyesi, 2.000 paralı ağır süvari, 2.000 Kuman atlı okçusu ve 6.000 paralı ağır piyadesi vardı. Joanna bu arada kuzeni Tarantolu Louis ile evlenmiş ve Napoli'nin geleneksel düşmanı olan Sicilya Krallığı ile bir barış imzalamıştı. 2.700 şövalye ve 5.000 piyadeden oluşan Napoli ordusu, Tarantolu Louis tarafından yönetiliyordu. 11 Ocak 1348'de Macaristan kralı Kapua Savaşı'nda Tarantolu Louis'in ordusunu yendi. Dört gün sonra kraliçe Provence'ya döndü, kısa süre sonra kocası onu takip etti. Krallığın tüm baronları, Benevento'dan Napoli'ye yürüyen yeni hükümdara sadakat yemini etti. Louis, kardeşinin öldürüldüğü Aversa'yı ziyaret ederken, Durazzolu Charles'a paralı asker lideri tarafından intikam am

Roma İmparatorluğunda askeri ve ticari işleri kolaylaştırmak için geliştirilen teknoloji bin yıl boyunca Roma İmparatorluğunun güçlü bir devlet olarak kalmasını sağlamıştır.
Geç İlk Çağ ve Erkan Orta Çağ döneminde yaşanan çalkantılar yüzünden bir dönem sekteye uğrasa da Roma'da bilim ve teknoloji hep üst düzey olmuştur. Özellikle inşaat mühendisliği, inşaat malzemeleri, ulaştırma teknolojileri ve tarım teknolojisi gelişme göstermiştir. Roma'nın bu seviyeye gelişinde İlk Çağ Akdeniz uygarlıklarının da önemli katkısı vardır.

Roma'da gelişmiş teknolojilerin başında su gücüne dayalı değirmenlerin kurulması vardı. Su değirmenleri hubabat öğütmenin yanı sıra kereste kesme ve maden parçalama içinde kullanılmaktaydı.
Roma imparatorluğunda geniş odun kaynakları vardı fakat ulaşımı zordu. Hipokaust denilen sıcak su ve buharla evleri ısıtma sistemi geliştirildi ve bu daha ekonomik bir ısınma sağlıyordu. Bu dönemde İskenderiyeli Heron buhar gücü teknolojisinin ilk temellerini attı. Jet motorunun atası kabul edilen aeolopil isimli alet bir buhar kazanının üzerinde serbestçe dönen bir içi boş küreden oluşur.

Romalılar su kemerleri, barajlar, köprüler ve büyük tiyatrolar inşa ettiler. Mimaride en çok Yunan ve Etrüsk medeniyetinden etkilendiler.
Roma İmparatorluğu'nda, inşaatlarda kullanılmak üzere çimento üretildi. Bu çimento sönmüş lav küllerinden yapılmaktaydı. Vitruvius, imparator Agustus'un mimarı olarak çalışmış mimarlık tekniklerini kitaplaştırmıştır. Romalılar çiftli cam ile daha iyi ısı yalıtımı yapıldığını öğrendiler ve hamamlarda bunu kullandılar.
Cam üfleme sanatı da özellikle Suriye bölgesinde gelişti.
Zeytin, Roma ekonomisi için önemli bir gıda maddesiydi. Matematikçi ve mühendis İskenderiyeli Heron zeytinyağı makineleri tasarladı. İlk dişli zeytinyağı makineleri Roma'da ortaya çıktı. 
Tarihte ilk kez Traianus Sütunu yapımında ilkel vinçler kullanıldı.

Romalılar ilk olarak askeri amaçlı yollar inşa ettiler. Ekonominin sağlam bir şekilde işlemesi için yolların güvenli olması gerekmekteydi. Roma'da yolların toplam uzunluğu 85.000 kilometreydi.
Yollarda belli noktalarda istasyonlar vardı. Bu istasyonlar devlet işlerinin hızlıca görülmesi için kuryelere yiyecek ve taze at imkânı sağlıyordu.
Roma'da yollar bir kağnı genişliğinde, önce çukur kazılarak daha sonra bu çukur kum, çakıl ve betonla doldurularak daha sonra da beton dökülerek inşa ediliyordu. En son betonun üzerine kaya bloklar koyuluyordu. Roma yolları sel ve yağışlara dayanıklıydı. Öyle ki Roma yıkıldıktan sonra 1000 yıl boyunca bu yollar kullanıldı. 19. yüzyıla kadar dünya üzerindeki en düzenli yollar Roma İmparatorluğunun inşa ettirdiği yollardı.
Roma'da şehirler kare şeklinde inşa edilirdi. Yollar haç şeklinde şehri dört parçaya ayırır, diğer ara yollar bu ana yollara bağlanırdı.

Roma günlük içme suyunu su kemerleri vasıtasıyla temin etmekteydi. 11 farklı taş kemer şehre günde 1 milyon metreküp su taşımaktaydı, bu günümüzde 3.5 milyon insanın günlük su ihtiyacını karşılayabilir miktardadır. Su kemerlerinin toplam uzunluğu 350 kilometreydi. Su kemerleri içindeki su tamamen yerçekimi gücüyle ile meyilli yapıdan akarak gelmekteydi. Su dağlardaki ırmaklardan alınmaktaydı. Toplanan su borular aracılığıyla çeşmelere dağıtılıyordu. Ana su kemerleri Aqua Claudia ve Aqua Marcia isimli su kemerleriydi. Kemerler alttan belli aralıklarla yerleştirilmiş taş blokların üzerinde inşa ediliyordu. Roma suyollarının en meşhur kısımları kemerler olsa da aslında kanalların büyük bir kısmı toprak altında bulunuyordu. Roma sınırları içerisinde en uzun kemer Kartaca'ya su taşıyan 178 km uzunluğundaki su kemeriydi. İstanbul'un su ihtiyacını karşılayan sistem ise en karmaşık olanıydı. Su çekildiği yerden İstanbul'a ulaşana dek 336 km yol yapıyordu.

Roma büyük ve kalıcı köprüler inşa etti. Roma'nın köprüleri kemerli taş ve beton köprülerdi. MÖ 142 yılında inşa edilen Pons Aemilius Roma'nın en eski taş köprüsüdür. Halk arasında kırık köprü adıyla bilinir. En büyük Roma köprüsü olan Traianus köprüsü Tuna nehri üzerinde, nehrin suyunun alçaldığı noktada Şamlı Apollodorus tarafından inşa edilmiştir. Uzunluk ve genişlik açısından en büyük Roma köprüsü olan Traianus köprüsü bin yıl ayakta kalmış ve kullanılmıştır.
Ayrıca Jül Sezar Galya seferi sırasında Ren Nehri üzerine portatif köprüler yaptırmıştır. Bunlar Sezar'ın Ren Köprüleri olarak bilinir.

Roma döneminde el işçiliğine dayalı mühendislik oldukça gelişmişti. Tüccarların usta çırak ilişkisi ile nesilden nesle aktarılan el sanatları ilerleyen dönemlerde diğer milletlere de ilham kaynağı olmuştur. Özellikle Vitrivius, Yaşlı Plinius, Frontinus bu dönemde öne çıkmışlardı. Euklides, Arkhimedes, Ktesibios ve İskenderiyeli Heron bildiklerini kitaplaştırarak bu teknolojinin gelişmesini sağladılar. Eserlerinin çoğu kayboldu fakat kalan kısmı başta Arapça olmak üzere diğer dillere çevrildi. Roma'da altın madenciliği ve işleyiciliğinin önemli bir yeri vardı.

Antik Roma Tiyatrosu, Roma'da oynanan dramatik gösterileri ifade eder. Onun hakimiyeti antik çağ boyunca sürmüştür. Antik Roma tiyatrosu aşırı derecede Yunan geleneğinden etkilenmiştir. Öte yandan diğer birçok edebi türlerdeki gibi Romalı oyun yazarları Yunandan uyarlamaya ve çevirmeye eğilim göstermişlerdir. Örneğin Seneca'nın Phaedra adlı oyunu Euripides'e dayanır. Platus'un birçok komedyası ise, Menandros'un eserlerinin bire bir çevirisidir.
Antik Roma tiyatrosu Yunan tiyatrosu ile kıyaslandığında Roma tiyatrosunun dinden çok fazla etkilenmediği görülür. Aynı zamanda, Roma tiyatrosu estetik yönünden oldukça çekicidir. Roma tiyatrosunda, sahnede genel olarak savaş yer alırken Yunan tiyatrosunda ise taklit ve yineleme söz konusudur. Oyuncular bir tür şifre ortaya çıkarmışlardır:

Mor elbise genç adam karakterini simgeler.
Sarı elbise kadın karakteri simgeler. (Başlangıçta Roma tiyatrosunda kadın karakterler erkekler tarafından oynanırdı. Buna rağmen Roma tiyatrosu gelişti, kadın köleler oyunlarda rol aldı.)
Sarı püskül ise tanrıyı simgeliyordu.

Aristoteles, Poetika
Özdemir Nutku, Dünya Tiyatro Tarihi

Antik Yunanistan'da mutfak kültürü, yalınlığı ve dönemin tarımsal yetersizliklerini yansıtmasıyla bilinir. Bu dönemde beslenme alışkanlıkları, Akdeniz mutfağının üç ana ögesi olan buğday, zeytinyağı ve şarap üzerine kuruludur.

Antik Yunanistan'da insanlar günde genelde 3 öğün yemek yerlerdi.

(ἀκρατισμός / akratismós) Kahvaltı; Şarap içine bandırılarak yenen arpa ekmeği, (ἄκρατος / ákratos), bunun bazen incir ya da zeytinle tamamlanan türü;
(ἄριστον / ariston) Gün ortasında ya da biraz sonrasında yenen öğle yemeği;
(δεῖπνον / deĩpnon) günün en önemli öğünü; akşam yemeği, genelde hava kararmaya başlayınca yenirdi.
Bu ana öğünlerin yanı sıra kimi zaman ikindi vakitlerinde (ἑσπέρισμα / espérisma) adı verilen atıştırma da yapılırdı.
Yunanlar genelde masalarda oturarak yemeklerini yerlerdi. Masalar günlük yemekler içinse yüksek, ziyafetler içinse alçak olurdu. İlk görülen masalar dikdörtgen biçimliydi. Daha sonra, MÖ 4. yüzyılda masalar yuvarlak biçimli olarak yapılmaya ve ayaklarına hayvan ayağı görüntüleri verilmeye başladı. Bunun en çok görülen örneklerinden biri de aslan pençesi biçiminde olanlardı. Yunanlar, ölen çocukların mezarlarına, sahip oldukları ev eşyalarının pişmiş topraktan yapılmış minyatürlerini koyarlardı, bu da bugün Antik Yunan uygarlığındaki ev eşya ve yaşamının nasıl olduğu konusunda en güvenilir bilgi veren kaynaklardan biridir.
Yemekler ekmek arasında ya da kalın ekmekler içine tabağa koyar gibi yenilerek tüketilse de pişmiş topraktan ya da metalden yapılan kase ve tabaklar çok daha yaygın olarak kullanılmıştır. Tabaklar zamanla daha ince işlenmeye başlamış ve Roma döneminde paha biçilemez metal ve camlardan tabaklar yapılmaya başlanmıştır. Çatal kullanımından haberdar olunmamış, katı yiyecekler elle yenmiştir. Bıçaklara sadece et kesmek için başvurulmuş, kaşık bugünkü işlevinde olduğu gibi çorba ve diğer sıvı yiyeceklerin tüketilmesinde kullanılmıştır.

Tahıllar, (σῖτος / sĩtos) beslenme kültürünün başlıca ögeleriydi. Tahıllardan en önemli ikisi buğday ve arpaydı. Bunlar suya yatırılarak yumuşatılır, daha sonra ya yulaf lapası yapılır ya da öğütülerek un (ἀλείατα / aleíata) haline getirilirdi. Un daha sonra suyla yoğurularak somun (ἄρτος / ártos) ya da düz ekmek yapılırdı ve peynir ya da balla karıştırılarak pişirilirdi. Hamur mayalandırma yöntemleri bilinirdi ancak taştan yapılma fırın türlerinden Roma dönemine dek haberdar olunmadı. Atinalı devlet adamı Solon'un çıkardığı yasalara göre mayalanmış hamurla yapılan ekmek festival günlerinde satılıp tüketilmeye başlandı. Ancak fiyatı çok yüksek olmasına rağmen, klasik çağlara gelindiğinde bu tür ekmekler fırın dükkanlarında satılıyordu
Arpanın üretimi kolay olan bir besindi ama arpadan ekmek yapmak oldukça güç bir işti. Besleyici değeri vardı ama arpadan yapılan ekmek çok ağır olurdu. Bu nedenle arpalar öğütülerek un (ἄλφιτα / álfita) haline getirilmeden önce kızartılırdı. Bu un, Antik Yunanistan'da geleneksel bir yemek olan μᾶζα / mãza'yı yapmada kullanılırdı. Tahıllar günlük yaşamda da büyük yer edinmişti. Aristofanes, Εἰρήνη / İrene adlı komedyasında "yalnızca arpa yemek" gibi bir deyim kullanmıştır. Maza'nın tarifini veren pek çok kaynak vardır. Bunlara göre maza hem pişmiş hem de çiğ olarak servis edilebilirdi. Küçük parçalar haline getirilebilir, yufka gibi açılabilir, buğday ekmeği gibi içine peynir vb. dolgular koyularak tatlandırılabilirdi.

Tahıllar genel olarak ὄψον / ópson adı verilen şeylerle birlikte sunulurdu. Bu sözcük ilk olarak ateş üzerinde pişirilmiş her türlü yiyeceği anlatmak için kullanırdı ancak zamanla ekmekle birlikte tüketilen besinleri anlatmak için kullanılmaya başlandı. Ópson terimi İlyada'da sadece et anlamında kullanılmış, Odysseia'da balık eti de buna dâhil edilmiştir. Klasik dönemde lahana, bakla, soğan, mercimek gibi çorbalar içinde kullanılan tüm sebzeleri de kapsamaya başladı. Genel olarak ἔτνος (étnos, "bakla çorbası") adı verilen bu çorbalara zeytinyağı, sirke ve γάρον/gáron (bir balık türü) da ilave edilerek yenirdi. Aristofanes'in belirtiğine göre bu fasulye çorbası Yunan komedyalarında bir obur olarak canlandırılan Herakles'in en sevdiği yiyeceklerden biriydi. Çiğ ya da salamura edilmiş zeytinler yaygın bir biçimde garnitür olarak tüketilirdi.
Şehirlerde, taze meyveler çok pahalıydı ve nadiren tüketilirdi. Yoksul şehir sakinleri kurutulmuş meyvelerle idare etmek zorundaydı. Soğanlar ise askerî açıdan sembolik bir öneme sahiplerdi. Gerek kurutulmuş gerek ise taze meyveler ve kabuklu yemişler yemek sonlarında tatlı yerine yenirdi. En önemli meyveler, incir, nar ve kuru üzümdü. Kuru incirler ayrıca aperatif olarak da yenir ya da şarabın yanına katık edilirdi. Daha sonraki zamanlarda incirler kızartılmış kestane, nohut ve kayın ağacı meyvesi ile tüketilmeye başlandı.

Balık ve et tüketimi, ailenin ülkenin hangi bölgesinde yaşadığına ve ne ölçüde varlıklı olduğuyla bağlantılı olarak değişiklik gösterirdi. Avcılık, (genelde genç erkeklerce tuzaklar kurulması) kuş ve yabani tavşanların büyük ölçüde tüketilmesine olanak verirdi. Köylüler ayrıca çiftliklerinde geçimlerini sağlayacak kadar kaz ve tavuk da yetiştirirlerdi. Daha varlıklı kişilerin bunların yanı sıra koyun, keçi ve domuz da yetiştirdiği görülebilirdi. Şehir merkezlerinde domuz eti dışındaki et türlerinin fiyatları oldukça yüksekti. Aristofanes'in İrene adlı eserinde (374. dize) bir domuz yavrusunun o dönemin parasıyla 3 drahma tuttuğu belirtilmiştir. Bu da normal bir işçinin üç günlük çalışma sonucu kazanabileceği paraya eşitti.
İlk şiir örnekleri ile karşılaştırıldığında, MÖ 5. yüzyıldan sonraki eser ve yazılarda etten çok daha az söz edilmektedir. Ancak bu azalmanın et tüketiminin azalmasından değil, daha çok şiir ve yazındaki tür değişiminden kaynaklandığı sanılmaktadır. Taze et yeme işlemleri çoğu zaman tanrılara kurbanların verildiği dinî törenlerde gerçekleşirdi. Buna karşın tuzlanmış gibi din adına bir ibadet gerektirmeden tüketilebilen tuzlanmış ve saklanmış etin büyük bir pazar payı vardı.
Bulundukları bölge nedeniyle Spartalıların yediği başlıca (μέλας ζωμός / mélas zômós), yemek domuz yahnisiydi. Antik Yunan filozof Dikearhos'un Ἀθήναιος Nαυκράτιος / Ãtineos Nauktrios adlı eserinde belirttiklerine göre bu yemeğin içindekiler, domuz eti, tuz ve sirkeydi ve yemek incir ya da peynir ile birlikte tüketilirdi. 2. ve 3. yüzyıllarda pek çok Yunanca eser vermiş olan Romalı yazar Claudius Aelianus'un söylediklerine göre bu dönemde Sparta'daki aşçıların et dışında yemek yapmaları yasaktı. Sardunya ve ançuez Atinalılar için günlük bir yiyecek durumundaydı. Bazen taze olarak satıldıkları görülse de çoğu zaman tuzlanmış olanlar satılırdı.
Yunan Adaları'nda ve kıyı illerinde, taze balıklar ve diğer deniz ürünleri (kalamar, ahtapot ve kabuklu deniz canlıları gibi) yaygın bir biçimde tüketilirdi. Yerel olarak tüketildikleri gibi iç bölgelere, deniz olmayan yerlere de pazarlanırdı. Ton balığı ve yılan balığı gibi pahalı ve saygın yiyecekler soylular tarafından satın alınır ve yenirdi. Bu balıklar Boeotia ve Kopaida göllerinden çıkarılırdı.

Antik Yunan toplumlarında en çok tüketilen içecek suydu. Umuma açık meydan çeşmelerinden su alıp getirmek köleler ve bazen kadınlar için günlük işlerden biriydi. Kuyular yaygın olmasına karşın kaynak suları en çok tercih edilenlerdi. Bu suların besleyici olduğu sanılıyordu ve bitkilerin çabuk büyümesine de yardım ettiği sanılıyordu. Pindaros kaynak suyunu bal kadar tatlı olarak nitelendirmiştir.
Yunanlar içme suyunu ağır, veya hafif, kuru, ekşi, asitli ve şarap gibi vb. şekillerde tanımlarlardı. Yunan komedya yazarlarından biri olan Antifanes'in yarattığı karakterlerden biri oyunda Attika'nın neresinden olursa olsun her tür suyunu ayırt edebileceğini söyler. Athenaeus (II, 44), bu dönemde bazı filozofların vejetaryenlikle birlikte uygulanan sudan başka içecek içmeme hakkında da bir tartışma yaptığını belirtmiştir. Suyun yanında genelde evcil keçilerden sağlanan süt de sık tüketilen bir içecek olmuştur.
Metalden, pişmiş toprakta ya da tahtadan yapılan skifos adındaki kaplar yaygın olarak kullanılan içecek kaplarından biriydi. Şarap içmede en çok kullanılan kap türü kylikslerdi (sığ, ayaklı bir kap türü). Ziyafetlerde kantaros ya da riton adı verilen insan ya da hayvan başı biçimi verilmiş, ayaksız kaplar kullanılırdı.

Yunanların pembe şarap ve beyaz şarabın yanı sıra kırmızı şarap yapmayı da bildikleri düşünülmektedir. Bugün de olduğu gibi şarap üreticiliğinde pek çok kriter ve özelliğin olduğu bilinmektedir. Normal sofra şarapları ile yüksek kalitedeki şaraplar birbirlerinden farklı olarak hazırlanırdı. Genel bir kanıya göre, en iyi şaraplar Taşöz, Limni ve Sakız adalarında yapılırdı. Bunların yanında, daha sonraki dönemlerde Girit şarabı da öne çıktı. Şarap yapmak için ezilmiş üzümlerin posasının suyla karıştırılması ile elde edilen ikinci kalite şaraplar, içlerine mayalandırıcı atılarak köylü kesim tarafından kendileri tüketmek amacıyla yapılırdı. Yunanlar bazen şaraplarını bal ile tatlandırırlardı. (bu işlem için şeker kullanılmazdı) Bunların içine kekik, yarpuz ya da başka baharatlar eklenerek tıp alanında iyileştirici olarak kullanılırdı. Milattan sonraki ilk yüzyılda şarapların tatlandırılmasında çam reçinesi de kullanılmaya başlandı.
Şarap genelde sulandırılarak içilirdi. Akraton (karıştırılmamış) adı verilen sek şarap kuzeydeki barbarlarca yenirdi ve böyle şaraplar içmenin deliliğe ve erken ölüme neden olacağı düşünülürdü. Şaraplar krater adı verilen büyük kaplarda saklanırdı ve köleler sahiplerinin kilikslerini buradan doldurdukları onihilerle doldururlardı. Şarap genel olarak hastalıkların tedavi edilmesinde de kullanılırdı. Arkadia'da yapılan şarapların erkekleri sersemlettiğine, kadınları ise daha doğurgan yaptığına inanılırdı. Aksine, Ahaia şarabının ise kadınlarda düşük yapmaya neden olduğu düşünülürdü. Tedavi amaçlı tüketim dışında Antik Yunanistan'da kadınların şarap içmesi hoş karşılanmazdı. Aelian'a (II, 38) göre Marsilya'da yasalar kadınların şarap içmesini yasaklıyor ve onları içecek olarak yal

Yunan tiyatrosu veya Yunan draması MÖ 550 ile MÖ 220 arasında antik Yunanistan'da gelişen bir tiyatro geleneğidir. Bu çağ esnasında Yunanistan'ın siyasal ve askerî gücü olan Atina, antik Yunan tiyatrosunun da merkeziydi. Trajedi (MÖ altıncı yüzyılın sonları) komedi (yaklaşık MÖ 486) ve satirik oyunlar dünyada ortaya çıkan bazı tiyatro formlarıydı. Yunan tiyatrosu ve oyunları Batı draması ve kültürüne daimi bir etki bıraktı.
Antik Yunan tragedyasının tanımını ilk kez MÖ320 yıllarında Poetika adlı eseriyle Aristoteles yapmıştır. Ona göre, "tragedya ahlaki yönden ağırbaşlı, başı ve sonu olan belli bir uzunluğu bulunan bir hareketin taklidi idi. "Aristoteles'e göre tragedyanın görevi seyirciye acıma ve korku duyguları aşılayarak "ruhu tutkulardan" arıtmaktır.
Batı tiyatrosunun kökenleri antik Yunanistan'da bulunmaktadır. Antik Yunan tiyatrosu şarap tanrısı Dionysus'u onurlandırmak için yapılan devlet festivallerinden doğdu.

https://theatra.mom.fr THEATRA
https://theatrum.de Theatrum

Antonio Canova (d. 1 Kasım 1757, Possagno – ö. 13 Ekim 1822, Venedik), özellikle nü vücutları nazikçe betimleyen mermer heykelleriyle tanınmış bir İtalyan heykeltıraştır. Neoklasik tarzın bir simgesi olan eserleri Barok heykelin teatral aşırılığından sonra klasisizmin saflığına dönüşü yansıtır.

Antonio Canova Venedik Cumhuriyeti'nin Alplerin eteğinde Asolo tepelerinde yer alan Possagno köyünde doğmuştur. Üç yaşında anne ve babasını kaybetmiştir. Bakımını büyükbabası ve büyükannesi üstlenmiştir.

Babası ve büyükbabası taş ustasıydı ve bu iş ailedede nesiller boyudur devam etmekteydi. Canova'nın eli kalem tutmaya başlar başlamaz büyükbabası tarafından çizim ilkeleri öğretilmeye başlanır. Büyükbabası hem çizim hem de mimari konusunda bilgiliydi ve özellikle dekorasyon konusunda zevk sahibiydi. Sanata çok düşkün olan büyükbabası, Canova'yı hem soyadını hem de sanatını sürdürecek bir torun olarak görüyordu.
Canova'nın ilk yılları ve gençliği çalışarak geçti. Aklında heykeltıraşlık yatıyordu ve büyükbabasının atölyesinde bu isteğini gerçekleştirebilmek için gerekli düzenlemeler yapılmıştır. Dokuz yaşında Carrara mermerinden iki küçük sunak yapmıştır ve bunlar günümüze kadar gelmiştir. Bu dönemin hemen ardından büyükbabası ile birlikte çalışmaya başlamıştır. Büyükbabasının hamileri arasında Venedikli Falier ailesi bulunuyordu ve genç Canova bu şekilde daha sonra en büyük hamisi olacak olan Senatör Falier ile tanışma fırsatı bulmuştu.
Senatörün genç oğlu Giuseppe Falier ile yaşamı boyunca sürecek bir dostluk başladı. Senatör Falier onu hemen koruması altına aldı. İtalyan bir yazar tarafından anlatıldığı ve çeşitli biyografi yazarları tarafından da tekrar edildiği üzere Falier, Canova'nın tereyağından bir aslan heykeli yapmasıyla ilgilenmeye başlamıştır. Bu anekdotun doğru olup olmadığı bilinmemektedir. Hamisi tarafından Canova önemli bir heykeltıraş olan Bernardi'nin ya da genel olarak bilindiği adıyla Giuseppe Torretto'nun yanına çırak olarak girmiştir.
Bu Canova on üç yaşındayken olmuştur ve iki yıl boyunca Torretto ile çalışmaya devam ederek kayda değer bir gelişme sağlamıştır. Venedik'e dönen ustası burada ölür ancak ölmeden önce çırağından iyi bir şekilde sözettiği Falier, Canova'yı Venedik'e gönderir. Burada Torretti'nin bir yeğeni ile bir yıl boyunca çalışmaya devam eder.
Bundan sonra kendi adına çalışmaya başlar ve hamisinden Orpheus ve Eurydice heykelini sipariş olarak alır. İlk figür Eurydice'yi alevler ve duman arasında Hades'ten ayrılırken tasvir eder ve on altıncı yaşgününe yakın bir zamanda tamamlanmıştır. Hamisi ve arkadaşları tarafında oldukça saygı gören bu çalışmaları sonrası Canova artık daha büyük bir kitlenin önüne çıkmaya hazırdır.

Bazı keşişlerin nezaketi boş bir manastır odası olan ilk atölyesine girmeyi sağladı. Burada dört yıl boyunca çok sıkı bir şekilde çalışmalarını sürdürdü. Aynı zamanda birçok ödül kazandığı akademiye de devam ediyordu. Ama daha çok doğa üzerine çalışmaya ve taklit etmeye zaman ayırıyordu. Zamanının büyük bir kısmı da, sanatın sırrı olarak gördüğü anatomi çalışarak geçiyordu. Eğlence yerlerine de giderek burada oyuncuların hareketlerini ve ifadelerini inceliyordu. Aldığı bir karar sonucu uzun yıllar bir desen çizmeden uyumamaya başladı. Heykel konusunda ilerlemesini sağlayacak ne varsa büyük bir arzuyla çalıştı. Arkeolojik çalışmalara özel bir dikkat gösterdi. Hem antik hem de modern tarih ile yakından ilgilendi ve Kıta Avrupası'nda konuşulan dilleri öğrenmeye başladı.
Herhangi bir eser vermeden üç yıl geçirmişti. Artık hamisi için çalıştığı grubu tamamlamaya başladı ve yarattığı Orpheus gösterdiği ilerlemeyi gözler önüne serdi. Bu çalışması evresnel olarak takdir gördü ve ününün temelini oluşturdu. Bu çalışmasının ardından içlerinde çıraklık döneminin en tanınmış eseri olan Daedalus ve Icarus da olan çeşitli gruplar yarattı. Tarzının özlüğü ve doğaya sadık kalarak benzetimi çok büyük ilgi gördü. Ünü arttıkça düşünceleri Adriyatik sahillerinden Tiber kıyılarına döndü ve yirmi dört yaşında Roma'ya gitti.

Roma'ya gitmeden önce arkadaşları Venedik Senatosuna bir maaş bağlanması ve böylece sıkıntı çekmeden çalışmalarına devam edebilmesi için başvuruda bulundular. Başvuru sonunda kabul edildi ve maaş bağlandı. Üç yıl boyunca üç yüz düka verilmesine karar verildi. Canova, sanatsever Venedik büyükelçisi Cavaliere Zulian'a tanışmak için bir referans mektubu aldı ve çok iyi karşılandı.

Roma'ya geldiği 28 Aralık 1780, hayatından yeni bir dönemin başlangıcıdır. Burada antik dönemlerin şaheserlerini çalışarak sanatını mükemmelleştirebilecek ve yaşayan ustalar ile rekabete girerek yeteneğini deneyebilecekti. Roma'da tanındığı ilk eseri şimdi Londra'da Victoria ve Albert Müzesi'nde bulunan Minotaur'u yenen Theseus olmuştur. Muzaffer Theseus, canavarın cansız bedeni üzerine oturmuş olarak tasvir edilmiştir. Tüm vücudunu saran bitkinlik giriştiği mücadelenin korkunç doğasını ortaya koyar. Basitlik ve doğal ifade Canova'nın tarzını ortaya koymuştur ve bunlara artık büyüklük ve gerçeklik kavramları da eklenmiştir. Theseus çok büyük bir ilgi görmüştür.
Canova'nın bir sonraki eseri Papa XIV. Clement onuruna bir anıt olmuştur. Ancak başlamadan, maaş aldığı için bağlı olduğunu düşündüğü Venedik Senatosundan, z, n almak istemiştir. Bu nedenle şahsen giderek izin almış ve Roma'ya dönerek Via del Babuino yakınında ünlü stüdyosunu açmıştır. İki yıl boyunca durmadan çalışarak papanın mezarı için tasarımlarını düzenledi ve modellerini yerleştirdi. Bunlar tamamlandıktan sonra iki yıl boyunca eseri bitirmeye çalıştı ve 1787 yılında eserin açılışı yapıldı. Bu eser sanatçının modern zamanların ilk sanatçısı olarak birçok sanat eleştirmeni tarafından değerlendirilmesini sağlamıştır.

Beş yıl süren yoğun çalışmadan sonra bu sefer Papa XIII. Clement anısına bir başka mezar daha yaptı ve ününü artırdı. Eserlerini artık daha hızlı yapabiliyordu. Bunların arasında sol eline konmuş kelebeğin kanatlarını sağ eliyle tutan Psyche bulunur. İnsanın ruhani parçasını kişileştiren bu figür hemen hemen her açıdan kusursuzdur ve Canova'nın eserleri arasında bir klasik sayılır. İki farklı grupta ve zıt ifadelerle heykeltıraş Cupid ve gelinini ayakta ve yaslanmış olarak tasvir etti. Bu ve diğer eserleri ününü öyle artırdı ki Rusya sarayından Sankt-Peterburg'a gelmesi için teklif geldi. Bu teklifleri reddetti ama en iyi eserlerinin çoğu Hermitage Müzesine gitti. Bir arkadaşına şöyle yazar: "İtalya benim vatanım - sanatın vatanı. Onu terkedemem; benim çocukluğum burada beslendi. Eğer benim nâçizane yeteneğim başka topraklarda yararlı olacaksa İtalya'ya bir faydası dokunmalı; onun isteği diğerlerinden daha üstün tutulmamalı mı?"
1795-1797 yılları arasında birçok eser yaratır, bunların çoğunluğu önceki yapıtlarının reprodüksiyonlarıdır. Bunlardan biri ünlü Venüs ve Adonis'in ayrılışıdır. Bu ünlü röprodüksiyon Napoli'ye gönderilir. Artık Fransız Devrimi etkisini İtalya'da göstermeye başlamıştır. Canova karanlıkta kalmayı ve doğduğu Possagno'da dinlenmeyi tercih eder. 1798'de buraya gelir ve bir yıl boyunca daha çok resim ile ilgilenir. Siyasi sahnede olaylar biraz durulunca tekrar Roma'ya gelir. Ama sağlığı yoğun çalışmadan biraz etkilenmiştir. Arkadaşı Prens Rezzonico ile Almanya'nın bir bölümünde seyahat eder. Seyahatten dinlenmiş ve iyileşmiş olarak döndükten sonra tekrar arzu ve heves ile çalışmaya başlar.

zu Dohna, Yvonne (2006). Canova und die Tradition. Bern: Lang. 
Lauren Keach Lessing (2006). Presiding Divinities: Ideal Sculpture in Nineteenth-Century American Domestic Interiors. Ph.D. tezi: Indiana University. 

Catholic Encyclopedia entry for Antonio Canova 27 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
French page on Louvre site lnking to three sculptures by Canova and two portraits of the artist 30 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Insecula.com: French language biography and links to pages on works 4 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Canova's Three Graces (first version) in the Hermitage museum, St. Petersburg 14 Kasım 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Canova's Three Graces (second version) 9 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. in the Victoria and Albert Museum, London (2000). One of three Flickr photos by ketrin 1407.
Canova's Perseus and Medusa 29 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. in the Metropolitan Museum of Art, New York (2009). Part of Flickr set by ketrin1407.
Antonio Canova: Photo Gallery
Canova's death mask at Princeton
Canova museum and plaster cast gallery 7 Nisan 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Canova 2009 Exhibition in Forlì, Italy 16 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Sleeping Nymph". Victoria and Albert Museum. 19 Ocak 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 19 Kasım 2007.

Antonio Lucio Vivaldi (4 Mart 1678, Venedik - 28 Temmuz 1741, Viyana), İtalyan barok dönem klasik müzik bestecisi, virtüöz kemancı ve rahip. "Kızıl Papaz" lakabıyla tanınan Vivaldi, konçerto türünde beş yüzden fazla eser bestelemiştir ve 'konçertonun babası' olarak da anılmaktadır. En bilinen eserleri Op. 8 eser sayılı Dört Mevsim başlıklı keman konçertolarıdır.

Antonio Vivaldi, 1678 yılında İtalya'nın Venedik kentinde dünyaya gelmiştir. Kızıl saçlarından dolayı "Kızıl Rahip" olarak tanınmıştır. Babası önceleri berberlik yapmış, daha sonra ise başarılı bir kemancı olmuştur. Vivaldi ilk müzik eğitimini babasından almıştır. Annesi ise bir terzinin kızıdır.
Dinî eğitim alan Vivaldi, 1703 yılında resmen papazlık görevine atanmıştır. Ama aynı yıl başka bir işe daha girmiş, Ospedale della Pietà adındaki bir kızlar yetimhanesinde keman öğretmeni olmuştur. Buradaki görevi yoksul ve kimsesiz kızlara keman çalmayı öğretmek ve onlara konserlerde seslendirmeleri için her ay iki konçerto yazmaktır. 1709 yılında bu görevinden bir süreliğine ayrılmak zorunda kalmıştır. Bu dönemde Vivaldi besteci olarak dikkat çekmeye başlamış, 12 eserden oluşan Op. 1 eser sayılı keman ve sürekli bas için sonatları 1705 yılında yayımlanmıştır.
1709'da Op. 2 eser sayılı trio sonatlarını Danimarka Kralı IV. Frederick'e ithaf eden Vivaldi, bu sıralarda konçerto yazmaya başlamıştır. Hollandalı yayıncı Estienne Roger, Vivaldi'nin 12 konçertodan oluşan Op. 3 eser sayılı L'estro Armonico (Uyumlu İlham) adlı eserini yayımlamış, bu eser dönemin en etkili müzik yayınlarından biri olmuştur. Ardından Op. 4 eser sayılı La stravaganza başlıklı on iki keman konçertosu daha bestelemiş ve aynı yayın evi tarafından yayımlanmıştır. Almanya dışına hiç çıkmayan Johann Sebastian Bach'ın müziğinin İtalyan özelliklerini taşımasında ve oluşmasında Vivaldi'nin önemli bir yeri vardır. 1714'te Vivaldi'nin konçertolarını duyan Johann Joachim Quantz, Tomaso Albinoni ile birlikte Vivaldi'ye konçertoda reform yapmaları için ödenek bağlamıştır.
1723 ile 1724'te Roma'daki karnaval sezonu için üç opera yazmıştır. Yine 1723'te Vivaldi, Ospedale della Pietà'nın yöneticileriyle ayda iki konçerto besteleme konusunda anlaşmıştır. 1720'lerin başlarında yazdığı düşünülen ve içinde en ünlü eserleri olan Dört Mevsim başlıklı bir grup konçertoyu da kapsayan Op. 8 eser sayılı Il cimento dell'Armonico e dell'Inventione başlıklı konçertoları ile ünü daha da yayılmıştır. Bu yıllarda opera sanatçısı Anna Giraud ile ilişkisi başlamıştır.
1737'de görev yaptığı Ferrara'nın yöneticileriyle Vivaldi arasında, sergilenecek operaların seçimi konusunda çıkan anlaşmazlık Vivaldi'nin işinden olmasına yol açmıştır. Vivaldi bu olayın ardından Amsterdam'a yerleşmiştir. Son yıllarında gençliğindeki popülerliğini yitirmiştir. Barok dönemin son yıllarında toplumun müzik zevklerinin değişmesi gözden düşmesinde oldukça etkili olmuştur. Artık eserleri eskisi gibi sıklıkla seslendirilmeyen besteci, 1741'de Kutsal Roma İmparatoru VI. Karl ile tanışmasının ardından, kraliyet himayesinde müzik yöneticisi olma umuduyla Viyana'ya yerleşmiş, fakat bir yıl geçmeden İmparator ölmüştür. Vivaldi de aynı yıl giderek yoksullaşmış, sağlık durumu iyice bozulmuş ve eserleriyle beraber iki yüz yıl kadar neredeyse tamamen unutulmak üzere 28 Temmuz 1741'de hayata veda etmiştir. Viyana yakınlarında bir kamu mezarlığına basit bir şekilde defnedilmiştir.
Vivaldi'nin 500'den fazla konçertosu vardır. Farklı çalgılardan yararlanmıştır. O döneme dek hiçbir besteci viyolonsel, obua fagot hatta klarnet gibi gelişmekte olan çalgılar için bu kadar fazla eser yazmamıştır. Fransız Barok müziğinde nefesli çalgılar ağırlıktayken, onun müziğinde yaylı çalgılar önem kazanır. 230 keman konçertosunun yanında, flüt, obua, çello, viyola, mandolin konçertoları vardır. Klasik müzikle ilgisi olmayanların bile hayatında mutlaka duymuş olduğu Dört Mevsim Konçertoları en sevilen eseridir. 94 opera yazdığı iddia edilmesine karşın, bunların ancak 50'si bugüne kadar eksiksiz ulaşabilmiştir.
Vivaldi'nin adı 20. yüzyıla dek neredeyse unutulmuştur. Ancak 1900'lerin başlarından itibaren yapılan araştırmalar sonucunda Vivaldi'nin yüzlerce eseri gün ışığına çıkarılmış ve hayattayken ulaşmış olduğu popülerliğe 20. yüzyılın ikinci yarısı itibarıyla tekrar kavuşmuştur. Hayatı boyunca muzdarip olduğu sara hastalığı nedeniyle Dört Mevsim'den en çok zorlandığı Yaz ve bitmesini hiç istemediği Kış konçertolarını hüzünlü bir ezgi olan minör tonunda yazmıştır.

Vivaldi'nin Amsterdam'da basılmış eserleri opus eser numaralandırma yöntemi ile 100 konçerto ve 40 sonattır. Ama 500 kadar konçerto yazdığı sanılmaktadır.
Vivaldi hayalinde canlandırdığı resimleri müzik haline getirmiştir. Eserlerinde hayallerine verdiği baş rolü, açıklayıcı sonelerle destekler. En ünlü eseri sayılan Op. 8 içerisindeki "Dört Mevsim" konçertolarında mevsimler kendi özellikleri ile anlatılmıştır. Vivaldi'nin bu eseri uzun yıllar sonra Ludwig van Beethoven'a da ilham kaynağı olmuş ve "Pastoral Senfoni" bu şekilde ortaya çıkmıştır.

Vivaldi'nin müziği yenilikçidir. Vivaldi armonik zıtlıklar, yenilikçi melodiler ve temalarla konçertonun ritmik ve biçimsel yapısını canlandırmıştır. Çoğu bestesi gösterişli, neredeyse neşeli ve coşkuludur. Johann Sebastian Bach, Vivaldi'nin konçertolarından ve aryalarından derin bir şekilde etkilenmiş ve St John Passion, St Matthew Passion ve kantatalarında tekrar kullanmıştır. Bach, Vivaldi'nin altı konçertosunu solo klavye için ve üçünü org için uyarlamış ve Vivaldi'nin dört keman, iki viyola, çello ve sürekli bas (RV 580) için yazdığı konçertonun dört çembalo, yaylılar ve sürekli bas (BWV 1065) için uyarlamasını yapmıştır.

94 opera yapıtı olduğu rivayet edilir ancak bugüne kadar sadece 50 tanesi bilinmektedir.

Bajazet (RV 703), Osmanlı sultanı I. Bayezid'ın hayatından bahseden operası, 1735
Dorilla in Tempo (RV-709)
La fida Ninfa (RV-714)
Giustino (RV-717)
L'Incoronazione di Dario (RV-719)
L'Olimpiade (RV-725)
Orlando finto Pazzo (RV-727)
Orlando furioso (RV-728)
La verita in Cimento (RV-739)
Tito Manlio (RV-738)

Operalar listesi
Opera bestecileri listesi

Heller, Karl (1997) Antonio Vivaldi: The Red Priest of Venice, Amadeus Press, ISBN 1-57467-015-8 (İngilizce)
Kolneder, Walter (1983) Antonio Vivaldi: Documents of His Life and Works, C F Peters Corp, ISBN 3-7959-0338-6 (İngilizce)
Robbins, Landon, H. C., (19996) Vivaldi: Voice of the Baroque Chicago:, University of Chicago Press, ISBN 0-226-46842-9 (İngilizce)
Romijn, Andr (2007) Hidden Harmonies: The Secret Life of Antonio Vivaldi, ISBN 978-0-9554100-1-7 (İngilizce)
Selfridge-Field, Eleanor (1994). Venetian Instrumental Music, from Gabrieli to Vivaldi New York: Dover Publications. ISBN 0-486-28151-5. (İngilizce)
Talbot, Michael
(İngilizce) (1992) Vivaldi 2.ed. Londra: J. M. Dent (İngilizce)
(Almanca) (1998)  Antonio Vivaldi, Insel Verlag (1998), ISBN 3-458-33917-5
Formichetti, Gianfranco (2006) Venezia e il prete col violino. Vita di Antonio Vivaldi, Vanedik: Bompiani, ISBN 88-452-5640-5 (İtalyanca).

Vivaldi'nin tüm eserleri katalogu 19 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca) (Erişme:6.4.2010)
IMSLP websitesinde "Vivaldi,_Antonio" maddesi 29 Eylül 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce) (Erişme:6.4.2010)
ChoralWiki websitesinde "Antonio_Vivaldi" maddesi 3 Ocak 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce) (Erişme:6.4.2010)
Vivaldi - The Four Seasons (Complete) 14 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Arcangelo Corelli, (d. 17 Şubat 1653, Fusignano, İtalya - ö. 8 Ocak 1713, Roma) İtalyan müzisyen, besteci ve keman virtüözüdür. Besteleri ile Barok müzik stilinin önemli bestecilerinin başında geldiği bildirilir. Modern keman çalma tekniğinin kurucusu olarak daha sonraki kemancılar üzerinde büyük etkisi olmuştur.

Arcangello Corelli, toprak sahibi bir ailenin beşinci çocuğu olarak, zamanında "Ferrara ili"'ne bağlı (günümüzde Ravenna ilinde) Fusıgnano adlı küçük bir kentte 1653'te doğdu. İlk müzik eğitimini yerel müzisyenlerden aldığı kabul edilmektedir. Müziğe olan yüksek kabiliyeti dolayısıyla, 1666'da 13 yaşında iken Bologna'ya müzik eğitimine gitmiş ve oradaki "Accademia Filarmonica" adlı konservatuvarda Leonardo Brugnoli ve Giovanni Benvenuti adlı kemancılardan dersler almıştır.
1671'de Roma'ya geçip, önce "Saint-Louis-Des-Français Kilisesi"'nde, sonra da "Teatro Çapranıca"'da kemancılık yapmaya başladı. Papa'nın şapelinde şarkıcı olan Matteo Simonelli'den kompozisyon dersleri almaktaydı. Corelli, 1672'de 19 yaşında iken Paris'te çok başarılı konserler verdi ve bu başarısı ile Avrupa'da isim yaptı. 1681'de Almanya'da Bavyera Prensi'nin hizmetinde bulundu. 1680 ile 1685 arasında arkadaşı olan kemancı ve besteci Cristiano Farinelli'nin evinde çok zaman geçirdi.
1685'te Roma'da yerleşti. Roma'da sürgünde olan İsveç'in Katolik Kraliçesi İsveçli Christina'nın hizmetinde çalışıp onun için sonatlar besteledi ve Kraliçenin davetlerinde müzik orkestralarına şeflik yaptı. Kardinal Benedetto Pamphili ve Pietro Ottoboni'den mali destek alıp bu patronların desteği ile Corelli mali sorunlardan ayrı olarak kendini müziğe, kemana ve besteciliğe verme imkân buldu. Orkestra şefliğine bir örnek 1687'de İngiltere Elçisi şerefine Akademi'nin verdiği büyük bir konserde, Corelli'nin 150 yaylı sazlar çalgısı ve 100 kadar koro şarkıcısından oluşan müzik topluluğuna şeflik yapmasıdır. 1689 ile 1890'da Modena'ya geçip "Modena Dükü"'nden büyük destek gördü.
1708'de kendini şehir hayatından iyice ayırdığı zaman Kardinal Ottoboni'nin sarayında rahat bir hayat sürmeye başladı. Resim ustalarından satın aldığı tablolarla çok değerli bir resim koleksiyonuna sahip oldu. Yakın akraba ve ailesine mali yardımlarda bulundu. 1708'de Napoli'ye ziyarete gittiğinde, "Napoli Kralı" tarafından çok iyi karşılandı. Corelli Roma'nın müzik sosyetesinin başında gelmekteydi ve en yüksek soylu Romalılar tarafından tutulmaktaydı. Kardinal Ottoboni'nin sarayındaki Pazartesi Konserleri bu sosyetenin baş toplanma yeri haline gelmiştir.
Bu arada keman dersleri de vermekteydi. Öğrencileri olan ünlü Francesco Geminiani ve Pietro Locatelli ve diğerleri Albinioni'den öğrendikleri ve onun kendisinin ortaya çıkardığı keman çalma stilini Avrupa'ya yaymaya başladılar.
Corelli, Roma'da 1713'te öldü. Mirası, 120.000 marklık bir servetti ve resim koleksiyonun değeri ise çok daha yüksekti. Corelli, mirasını destekçisi ve arkadaşı olan Kardinal Ottobiani'ye bıraktı ama o da bunu Corelli'nin akrabalarına dağıttı. Corelli, en önemli antik Roma eseri olan Pantheon'da toprağa verildi.

Corelli besteleri 48 trio sonat, 12 keman ve continuo sonat ve 12 koncerti grossi'den oluşmaktadır..
Corelli'nin çoğu popüler sonat ve trio sonat serilerinden oluşan çalışmaları altı "opus" numarası altında toplanmıştır:

Op.1: 12 "sonate da chiesa" (2 keman 1 kontinuo icin trio sonat) (Roma 1681)
Op.2: 12 "sonate da camera" (2 keman 1 kontinuo icin trio sonat) (Roma 1685)
Op.3: 12 "sonate da chiesa" (2 keman 1 kontinuo icin trio sonat) (Roma 1689)
Op.4: 12 "sonate da camera" (2 keman 1 kontinuo icin trio sonat) (Roma 1694)
Op.5: 12 Suonati a violino ve klavsen (6 "sonate da chiesa" ve 6 "sonate da camera" keman ve kontinuo icin) (Roma 1700) The last sonata is a set of variations on La Folia.
Op.6: 12 "concerti grossi" (8 "concerti da chiesa" ve 4 "concerti da camera"  2 keman, viyolonsel, telli "ripieno" ve kontinuo icin) (Amsterdam 1714)

Ayrıca "opus" numarası verilmemiş ama Corelli'ye ait bir kompozisyon olması çok olası şu eserler vardır:

Sinfonia in D minor, WoO 1
Sonata a Quattro, WoO 2 (Rogers, Amsterdam, 1699 )
Sonata a Quattro, WoO 3 (Rogers, Amsterdam, 1699 supheli)
Sonata a Quattro Trumpet, 2 keman icin, WoO 4
6 Sonate a tre, WoO 5–10 (Amsterdam 1714)
Çağdaşı olan birçok besteci tarafından da kullanılan bir dans ezgisi 'La Follia' üzerinde çeşitlemeleri ve Op.8 numaralı 'Christmas Konçertosu' ünlüdür.

Barok müzik

IMSLP websitesi "Corelli, Arcangelo" kategorisi8 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İngilizce) (Erişme:27.6.2010)
Werner Icking Muzik Arsivi'nde Corelli eserleri  (İngilizce) (Erişme:22.12.2008)

Arezzo İli, merkezî İtalya'da Toskana bölgesinin en doğudaki ili olup merkezi, ismini aldığı Arezzo şehridir. İlin alanı 3.232 km² olup bu ile bağlı olan 39 komün içindeki il nüfusu (30.04.2010 itibarıyla) 348.700 kişidir.

Arezzo ilinin kuzeybatısında  Emilia-Romagna Bölgesine bağlı Forli-Cesena ili ve Rimini ili; kuzeybatısından Floransa ili; doğusunda Marche bölgesine bağlı Pesaro ve Urbino ili ve Umbria Bölgesine bağlı Perugia ili ve güneybatısında Siena ili bulunmaktadır.
Arno Nehri, Tiber Nehri bu ilden geçmektedir ve bu il Chianti alanında bulunmaktadır. İlde en yüksek nokta Monte Falco (1658m) olmaktadır ve bu dağ ilin kuzeyinde Casenino suyunun vadisi kenarındadır.

Tarihsel olarak Arezzo ili arazisi Floransa şehir devleti ve düklüğü ile Papalık Devleti arasında bulunduğu için bazen birine diğer dönemde diğerine ait olmuştur. 1814de il Toskana Grand Düklüğü'ne verilmiştir. 1860 ise İtalyanın birleştirilmesi ile İtalya Krallığına bağlanmıştır.

Arezzo ilinin en büyük nüfuslu komünleri şunlardır: Bunlardan Arezzo, Castiglion Fiorentino, Cortona, Monte San Savino, Montevarchi ve Sansepolcro kent (cita) oldukları kabul edilmektedir.

Italyanca Wikipedia "Provincia di Arezzo" maddesi4 Mayıs 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)

İtalya'nın illeri
Toskana
Arezzo

Arezzo ili resmi websitesi26 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İtalyanca)

Ariete, İtalyan ordusunun ana muharebe tankıdır. Iveco Fiat ve Oto Melara firmalarının ortak çalışması yeni ateş gücü, hareketlilik ve koruma özellikleri ile üretilmektedir.

Ariete tankı merkezleri Roma'da bulunan Iveco Fiat ve Oto Melara Syndicated firmaları tarafından dizayn edilmiş, üretilmiş ve denenmiştir.
Iveco's Defence Vehicles Division aracın şase ve destek sistemlerinden, Oto Melara Syndicated ise taret ve ateş kontrol sisteminden sorumludur.
1995 yılından beri İtalya Ordusu tarafından kullanılmaktadır. Son üretilen tank 2002 yılında orduya teslim edilmiştir. 2005 yılında bu tanklar modüler zırh, otomatik yüklemeli 55 mm kalibrelik top ile yenilenmiştir.

Ariete tankı diğer AMT'ler gibi birçok değişik koşulda düşmanla çatışabilmektedir. Sabit ya da hareketli hedeflere, gece veya gündüz süresince termal ve lazerli mesafe ölçerleri sayesinde her hava koşulunda saldırabilir.
Standart üç adet silah taşımaktadır:

Bir adet 120-mm ana top,
Bir adet 7.62-mm coaxial makinalı tüfek (mürettebat tarafından kullanılan) ve
Bir adet 7.62-mm uçaksavar silahı (komutan tarafından kullanılan).
Tankı ana silahı 44 kalibre'lik 120-mm ana topu Oto Melara tarafından üretilip satılmaktadır. Top yivsiz tasarımın yanı sıra yoğun atışlara dayanıklı bir yapıdadır. Bu top ile zırh delici, kinetik enerjili ve Yüksek patlayıcılı tanksavar mermisi (HEAT) atılabilir.

Tank çelik ile kompozit zırhın ortak kullanıldığı benzerleri İngiliz Challenger 2 ve Amerikalı M1 Abrams tanklarında kullanılan içeriği gizli bir zırh ile korunmaktadır. Tankın savunmasında harici havan topları bulunmaktadır. Bu havan topları elektronik olarak ateşlenen duman ya da chaff bombaları atabilir. Duman bombaları tankı termal ya da gözle görülmesini engellerken, chaff bombaları radar güdümlü füzelere karşı hedef şaşırtma işlevi görür.
Son olarak mürettebat Aero Sekur9 Aralık 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. firması tarafından üretilen geliştirilmiş NBC sistemiyle korunmaktadır. Bu sistem mürettebatı belli bir süre nükleer, biyolojik ve kimyasal silahlara karşı korumaktadır.

Tankın ateş kontrol sistemi İtalyan üreticisi Galileo Avionica16 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.'dır. (şu an Selex SAS24 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. firmasına geçmiştir). Firma tankın TURMS ateş kontrol sistemini üretmektedir.

Komutana ait panoramik gece-gündüz görüş dürbünü
Silahçı için termal kamera ve laserli mesafe ölçer
Dijital ateş kontrol sistemi bulunan küçük bir bilgisayar
Ateş kontrol bilgisayarının en önemli özelliği meteorolojik ve fiziksel durumları ölçebilmesidir. Bu sayede havadaki rüzgâr hızını, nemi ve dış hava şartlarını ölçen bilgisayar topa ateş için açıyı verebilmektedir.

Ariete tankında Fiat'a ait 12 silindirli turbo şarjlı 1250 beygir gücünde motor kullanılmaktadır. Yürüyen aksam ise Alman otomotiv firması ZF3 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ait 4 ileri ve 2 geri vitesten oluşan otomatik vites kutusudur. Tank %60'lık bir eğime tırmanabilir ve 1.25 metre derinlikteki suda ilerleyebilmektedir.
Tankın paletleri ise bir Alman firması olan Diehl Group27 Ocak 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. tarafından üretilmektedir.

Artemisia Gentileschi (İtalyanca telaffuz: [arteˈmizja dʒentiˈleski]; 8 Temmuz 1593 – 1656), İtalyan Barok ressamı, bugün Caravaggio ardıllarının en başarılılarından birisi olarak kabul edilir. Kadın ressamların henüz kabul görmediği ve sanatsal bir topluluk olarak görülmediği bir dönemde Floransa'da Accademia di Arte del Disegno'ya kabul edilen ilk kadın oldu.
Artemisia Gentileschi Kutsal Kitap ve mitlerden alınan birçok güçlü ve acı çeken kadın karakteri, kurbanlar, intiharlar, savaşçılar olarak. eserlerinde konu etmiştir. Ayrıca Artemisia Gentileschi’nin eserlerinde ışık-gölge kullanımı (chiaroscuro), Caravaggio’nun etkisini yansıtırken, bu tekniği özellikle kadın figürlerin duygusal yoğunluğunu vurgulamak için kullanmasıyla dikkat çekmektedir.
En bilinen eseri Yudit'in Holofernes'i Katledişi (Orta Çağ ve Barok sanatında bilindik bir konu), korkunç ve kanlı bir biçimde Holofernes'in kafasının kesilmesini konu edinir. 17. yüzyılda tecavüze uğraması ve tecavüz davası başarılarının gölgelenmesine sebep oldu. Uzun yıllar boyunca sıra dışı olarak nitelendirildi. Bugün neslinin en ilerici ve etkileyici ressamlarından biri olarak kabul edilir.

Ascoli Piceno ili, orta İtalya'da Marche bölgesinin ili olup merkezi ismini aldığı Ascoli Piceno şehridir. İlin alanı 1.228,23 km² olup bu ile bağlı olan 33 komün bulunur. Bu ilde yaşayanlara "Piceni" ismi verilmesi antik İtalya'da Roma devleti kurulmadan önce merkezi Asculum şehri olan Piceni kavimi anısınadır.

Ascoli Piceno ili Marche bölgesinin en güneyindeki ili olup sadece kuzey sınırı 2009'da kurulmuş olan Marche'ye bağlı Fermo ili iledir. İlin doğusunda Adriyatik Denizi; güneyinde Abruzzo Bölgesine bağlı Teramo ili; güney batısında Lazio Bölgesine bağlı Rieti ili; batısında Umbria Bölgesine bağlı Perugia ili bulunur.

Ascoli Piceno ili nüfusu (1.1.2016 itibarıyla) 210.066 kişi olup nüfus yoğunluğu 171,03 kişi/km²'dir. Ascoli Piceno ilinin nüfus sayımlarına göre 19. yy ve 20yy.da gelişmesi verilen şu gösterimde görülebilir:
Kişi

Ascoli Piceno ilinin 33 belediyesi bulunmaktadır. Nüfus büyüklüğü (1.3.2010 itibarıyla) sırasına göre ilde bulunan nüfusları yaklaşık 10.000 kişi olan büyük belediye şunlardır.

Marche
Ascoli Piceno

Ascoli Piceno İli resmi websitesi  (İtalyanca)

Askerî tören veya askeri geçit manevraları sınırlı sayıda askerin gösteri amacıyla sergilediği geçit töreni. Burada farklı askeri sınıflar, askerî teknolojiler, silahlar, askerî araçlar katılır. 19. yüzyıla kadar törenlerde savaşan askerler gösteri sergilerdi, fakat günümüzde sadece bu törenler için askerî birlikler yetiştirilmektedir. Gösteri uçuşu, Zafer geçidi, 
Deniz kuvvetleri geçidi gibi türleri bulunuyor. Törenler bir devletin askerî gücünü göstermek için ve/veya propaganda için sergilenmektedir. Tatbikat, günümüzde modern bir askerî güçte disiplin ve uyumu göstermek için kullanılmaktadır. Günümüzde dünya çapında önemli bayramlarda ve askeri etkinliklerde farklı askerî branşlarla büyük askeri geçit törenleri düzenlenmektedir.
Avrupa'nın en eski, en büyük ve en ünlü düzenli askeri geçit töreni, Fransa'nın ulusal bayram kutlamaları sırasında her 14 Temmuz'da Paris'teki Champs-Élysées'de düzenlenen Bastille Günü Askeri Geçit Töreni'dir.

2020 Bakü Zafer Geçidi
Uygun adım

Lumière Kardeşler olarak bilinen Auguste Marie Louis Nicolas (19 Ekim 1862, Besançon, Fransa - 10 Nisan 1954, Lyon) ve Louis Jean (5 Ekim 1864, Besançon, Fransa - 6 Haziran 1948, Bandol) tarihteki ilk film yapımcıları arasındadırlar. Sinematograf cihazının patentini almış ve cihazı geliştirmişlerdir. Bu cihaz, Thomas Edison'un geliştirdiği kinematoskopun aksine, aynı anda birden fazla kişinin film izlemesine olanak tanıyordu.
Lumière Kardeşler ilk özel sinema sunumlarını 22 Mart 1895 tarihinde, halka açık olan ve izleyiciden ücret alınan ilk gösterimlerini Paris'te Salon Indian Du Grand Café'de 28 Aralık 1895 tarihinde gerçekleştirmişlerdir. (Bu gösteriye Louis Lumière tarafından öykülü film ve bilimkurgu filmin atası sayılan Georges Melies de davet edilmiştir.) Tarihe geçen bu genel sunum, Lumière kardeşlerin ilk filmi olan Sortie des Usines Lumière à Lyon (Lumière Fabrikası'ndan Çıkan İşçiler) ve bir trenin istasyona yaklaşmasını kesit alan (Bu tren filmi izleyenleri o kadar etkiledi ki izleyiciler yerlerinden kalkıp salondan dışarı cıkmak istediler.) filmin de aralarında bulunduğu on kısa metrajlı filmden oluşuyordu. Her film 17 metre uzunluğundaydı ve yansıtıcı ile çevrildiklerinde 46 saniye sürüyorlardı.
Lumière kardeşlerin, ilk filmlerini, gösterim yılıyla aynı olan 1895'te, Léon Bouly'nin bir yıl önce patenti alınan sinematograf cihazı ile kaydettikleri düşünülmektedir. Daha sonra Lumière kardeşler tarafından da geliştirilen sinematograf, filmlerin kaydedilebildiği, düzenlenebildiği ve yansıtılabildiği bir cihazdı.

Bioskop'un mucitleri Max ve Emile Skladanowsky, bir ay önce (1 Kasım 1895) para ödeyen bir topluluğa hareketli görüntü sunumu yaptıkları halde, sinema tarihçileri Lumière kardeşlerin Grand Café'deki sunumlarını sinemanın gerçek doğuşu olarak kabul ederler. Çünkü Skladanowsky kardeşlerin çift sistemli film yansıtıcıları oldukça kullanışsızdır ve yerini kısa sürede sinematografa bırakmıştır.

Avellino ili, güney İtalya'da Campania bölgesinin ili olup merkezi Avellino şehridir. İlin alanı 2.792 km² olup bu ile bağlı olan 119 komün bulunur.

İlin bulunduğu bölgenin antik devirlerde adı "Hirpinia" (modern İtalyanca: İrpinia) idi. Bu isim Osca lehçesinde kurt anlamına "hirpus" sözcüğünden türetilmiştir ve gerçekten de sayıları antik çağlara nazaran çok azalmakla beraber bu bölgenin kırsal alanlarında epeyce sayıda kurt yaşamaktadır. Tarihsel Napoli Krallığı dönemlerinde bu ilin arazisi "Principato Ultra" adı verilen arazilere tekabül etmekteydi; ama şimdiki ilin bazı kısımları "Principato Citra" veya "Capitanata" idaresi altındaydı. Antik Romalı devirlerinde ve Orta Çağ'da Avellino kral muhafızlığı birliklerine gönderdiği askerlerle ün yapmıştı.
Avellino ilinde Roma çağlarından kalma "Abellinum" kalıntı sitesi ve arkeolojik ilgi çeken Avella ve Aeclanum bulunmaktadır. Prata'da Orta Çağ'ın başından kalma bir antik Hristiyan Basilika bulunur. Orta Çağ karakterini muhafaza eden Gesualdo köyü ve Lancellotti kalesi bu ildedir.

Avellino ili güney İtalya'da hiçbir deniz sahili olmayan kara içi bir ildir. Avellino ilinin kuzeybatısında Benevento ili; kuzeydoğusunda Puglia Bölgesi'ne bağlı Foggia ili; güneydoğusunda Basilicata Bölgesi'ne bağlı Potenza ili; güneyinde Salerno ili ve batısında Napoli ili bulunur.
Dağlık olan Avellino ili küçük şehirler ve kasabaları ile bilinmektedir. İlin en önemli şehirleri olan Avellino ve Ariano Irpino nispeten ufak nüfusludurlar. Buna karşılık ilde çok sayıda dağ zirvesi; akarsular ve küçük göller bulunur. İldeki en yüksek rakımlı dağ zirveleri şunlardır: "Cervialto" (1809 m); "Terms" (1806 m); "Collolongo" (1675 m); "Raiamagra" (1672 m).
Bu ilde bulunan Bagnoli Irpino beldesi dağlık manzaraları ve bu beldeye bağlı 25 km pisti bulunan Laceno ski merkezi ile tanınmıştır. Aynı mevkide karst tipi dağlık arazide bir zamanlar epeyce geniş alanda bulunan "Laceno Gölü" bulunmaktadır; ama 1980deki büyük depremden sonra bu gölün altında delikler açılmış; kışın ve ilkbaharda yağışlarla beslenip alanını korumakta ise de yaz mevsiminde bu gölün alanı çok küçülmeye başlamıştır.
Avellino ilinin ana akarsuları "Calore Çayı", "Sabato Çayı", "Oftanto Nehri" ve (sadece 12 km si bu ilde bulunan) "Sele Nehri"'dir. Calore çayı ildeki en uzun akarsu olup bu nehir, içinden aktığı Laceno Gölü ve civarı kırsal sporlar (uzun menzilli yürüyüş; karst mağaracılığı; kanoculuk ve su sporları) için çok popülerdir.
Avellino ilinde doğal çevrelere ilgilenenler için çok önemli mevkiler bulunmaktadır. Bunlar arasında "Monti Picentini Bölgesel Doğa Parkı", "Partenio Bölgesel Doğa Parkı" ve Dünya Doğayı Koruma Vakfı listesindeki Senerchia beldesi içinde " Valle della Caccia" ve Conza della Campania beldesinde Ofanto Nehri üzerinde baraj ve civarı bulunur.

Avellino ili nüfusu (1.3.2010 tahmini itibarıyla) 438.997 kişi olup nüfus yoğunluğu 157,23 kişi/km² olur.

Avellino ilinin 119 belediyesi bulunmaktadır. Nüfus büyüklüğü (1.9.2009 tahminleri itibarıyla) sırasına göre ilde bulunan nüfusu yaklaşık 10.000 kişiyi aşkın büyük belediyeler şunlardır.

Campania
Avellino

Avellino İli resmi websitesi (İtalyanca)

Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu, AAET ya da Euratom  (İngilizce: European Atomic Energy Community), Avrupa Birliği üyesi ülkelerden oluşan uluslararası bir örgüttür. 25 Mart 1957 tarihinde Avrupa Ekonomik Topluluğu'nun da kurulmasını öngören Roma Antlaşması'nın imzalandığı günde kurulmasına karar verilmiştir. Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu, Avrupa Birliği'nden bağımsız bir kurumdur ancak, üyelik ve düzenlemeler Avrupa Birliği ile birlikte yönetilmektedir. Euratom, Avrupa Ekonomik Topluluğu ve bugün yürürlükten kalkmış olan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu'nun örgütsel yapıları 1967 yılında Merger Antlaşması uyarınca birleştirilmiştir.
Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu'nun amaçları, nükleer güç için model bir pazar yaratmak, bunu topluluğa üye ülkeler arasında dağıtmak ve arta kalan enerjiyi topluluğa üye olmayan diğer ülkelere satmaktır. Topluluğun en büyük projelerinden biri de Fransa'nın Cadarache kentinde yapılması düşünülen Uluslararası Termonükleer Deneysel Reaktör (ITER) yapımı çalışmalarına katılmaktır.
Topluluk ayrıca Avrupa Birliği içinde yürütülen diğer nükleer çalışmaları da finanse eder.
Bazı çevreler Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu'nun, geçmişte Avrupa Ekonomik Topluluğu ile Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu'nun birleştirilmesi gibi Avrupa Birliği bünyesi içine katılmasını önermişlerdir. Özellikle Avrupa Birliği için bir anayasa tasarısı hazırlandığı dönemde yoğunlaşan bu öneriler, anayasa taslağına karşı nükleer enerji karşıtı kesimlerim tepkilerini çekmemek için reddedildi.

Avrupa Birliği'nin kurumları
Avrupa Birliği tarihi
Avrupa Enerji Topluluğu
Avrupa Birliği'nin enerji politikası

Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu resmî sitesi 14 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu'nu kuran antlaşma31 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Roma Antlaşmaları'nın tarihi30 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Korumalı menşe adı (PDO), korumalı coğrafi işaret (PGI) ve garantili geleneksel spesiyaliteler (TSG) olarak bilinen üç Avrupa Birliği coğrafi işareti, geleneksel spesiyaliteleri programı, tarım ürünlerinin ve gıda maddelerinin isimlerini teşvik eder ve korur. Avrupa Birliği (AB) Coğrafi İşaret Sistemi'nde, tarım ürünleri ve gıda maddelerinin kökenine, üretim yöntemine ve kalitesine bağlı olarak korunmasını sağlar. Başka bir açıdan bakıldığında bu sistem, üreticileri taklitten korur, tüketiciye ürünün kaynağı hakkında güvence verir ve yerel ekonomileri destekler. Avrupa Birliği'nde (AB) desteklenen üç ana coğrafi işaret türü bulunmaktadır.
1. PDO (Protected Designation of Origin / Menşe Adı Koruması)
Menşe adı koruması, ürünün tamamen belirli bir coğrafi bölgede üretilmesini, işlenmesini ve hazırlanmasını zorunlu kılar. Bu tür koruma, ürünün kalitesini ve ayırt edici özelliklerini doğrudan etkileyen doğal ve beşeri faktörlerin etkisini vurgular. Doğal faktörler arasında iklim, toprak yapısı, yerel flora ve su kaynakları bulunurken; beşeri faktörler, nesiller boyunca aktarılan geleneksel bilgi, el işçiliği ve yerel tekniklerdir. Örneğin, Roquefort peyniri, yalnızca Fransa'nın belirli bir bölgesinde yetiştirilen koyunların sütünden, özel küf türleriyle ve geleneksel yöntemlerle üretilir. Benzer şekilde, İtalya'nın Parma bölgesinde üretilen Prosciutto di Parma, bölgenin mikroiklimine özgü kurutma koşullarıyla lezzetini kazanır. Türkiye'den örnek vermek gerekirse, Ezine Peyniri, Çanakkale'nin Ezine ilçesinde üretilen keçi, koyun ve inek sütlerinin belirli oranlarda karıştırılmasıyla elde edilir. Yöredeki endemik bitki örtüsü, hayvanların beslenme biçimi ve yüzyıllardır devam eden üretim teknikleri, bu peyniri diğerlerinden ayıran temel unsurlardır. Bu nedenle Avrupa Birliği nezdinde coğrafi işaret tescili için başvuru süreci yürütülmektedir. Menşe adı koruması, yalnızca coğrafi sınırlamaları değil, aynı zamanda ürünün doğrudan bölgesiyle özdeşleşmesini de garanti altına alır. Bu sayede, bölge dışındaki üretimler tescilli ürün adıyla piyasaya sunulamaz.

Mahreç işareti, menşe adına kıyasla daha esnek bir yapıya sahiptir. Ürünün yalnızca üretim, işleme veya hazırlama aşamasından birinin belirli bir bölgede gerçekleşmiş olması yeterlidir. Ancak bu durumda da ürün ile bölge arasında açık bir coğrafi veya kültürel bağ bulunmalıdır. Yani ürünün kalite veya ününün söz konusu coğrafi konumla bağlantılı olması gerekir. Almanya'dan Westfälischer Schinken (Vestfalya Jambonu) ve Bayerisches Bier (Bavyera Birası), belirli coğrafi bölgelerde geliştirilen üretim tekniklerinin kullanılması sebebiyle bu kapsamda koruma altına alınmıştır. Bu ürünler, tamamen bölgesel hammaddelerle üretilmese de, bölgenin katkısı ürünün karakteristiğinde önemli rol oynar. Türkiye'den Aydın İnciri ve Malatya Kayısısı, PGI korumasına sahip ürünler arasında yer almaktadır. Aydın İnciri, Ege Bölgesi'nin iklimi ve toprak özellikleriyle gelişmiş bir kurutma kültürüne sahiptir. Malatya Kayısısı ise yüksek şeker oranı, iri yapısı ve altın sarısı rengiyle dünya çapında tanınır. Her iki ürün de yetiştikleri bölgeyle kurdukları bağ sayesinde Avrupa Birliği tarafından coğrafi işaretle tescillenmiştir. Mahreç işareti, üreticilere pazarlama açısından önemli bir avantaj sunarken, tüketiciler açısından da ürünün bölgesel kimliğine dayalı kalite beklentisini karşılamasına olanak tanır.
3. TSG (Traditional Speciality Guaranteed / Geleneksel Ürün Adı)
Geleneksel Ürün Adı (TSG), yukarıdaki iki koruma türünden farklı olarak coğrafi bir bağ şartı aramaz. Bu sistem, bir ürünün geleneksel içerik, tarif veya üretim yöntemleriyle hazırlandığını garanti altına alır. Coğrafi sınırların ötesinde, ürünün kültürel sürekliliği ve tarihsel kimliği esas alınır. TSG kapsamına alınan ürünlerin, en az 30 yıllık geleneksel üretim geçmişine sahip olmaları gerekir.Örneğin, Mozzarella peyniri, köken olarak İtalya'ya ait olmasına rağmen, günümüzde dünyanın pek çok yerinde geleneksel tarife uygun olarak üretilebilmektedir. Bu nedenle Mozzarella, TSG etiketiyle korunur. Aynı şekilde Pizza Napoletana, odun ateşinde pişirilmesi, hamurunun elle açılması gibi geleneksel uygulamalara bağlı kalınarak üretildiği sürece, coğrafi sınırdan bağımsız olarak bu unvanı taşımaya hak kazanır.Bir diğer örnek olan Jamón Serrano (İspanya) ise geleneksel kurutma ve tuzlama teknikleriyle yapılan domuz jambonudur. Ürünün coğrafi kaynağından bağımsız olarak, belirli teknik standartlara uygunluğu TSG etiketiyle belgelenir.TSG sistemi, geleneksel bilgilerin ticarileşmesini ve korunmasını sağlarken, küresel çapta üretim yapılabilmesine de imkân tanır. Bu yönüyle, kültürel mirasın yaşatılması açısından önemli bir araçtır.
Sonuç olarak bakıldığında; PDO, PGI ve TSG sistemleri, sadece ürünlerin korunmasını değil, aynı zamanda tüketici bilincinin artırılmasını, haksız rekabetin önlenmesini ve yerel üreticinin desteklenmesini amaçlayan kapsamlı mekanizmalardır. Menşe adı, ürünün tamamen belli bir coğrafyada üretildiğini; mahreç işareti, ürünle coğrafi alan arasındaki kalite veya ün bağını; geleneksel ürün adı ise üretim pratiğinin kültürel sürekliliğini vurgular. Bu sistemler, yerel değerlerin küresel pazarda görünürlük kazanmasını sağlarken, kırsal kalkınmanın da anahtarı hâline getirmektedir.
Bu noktadan hareketle yukarıdaki bu üç programdan biri kapsamında kayıtlı ürünler, bu ürünlerin tanımlanmasına yardımcı olmak için o programın logosuyla işaretlenebilir. Programlar, tarım ürünleri ve gıda maddelerinin kalite şemalarına ilişkin 21 Kasım 2012 tarih ve 1151/2012 sayılı Avrupa Parlamentosu ve Konsey Yönetmeliği tarafından sağlanan yasal çerçeveye dayanır. Bu yönetmelik AB içinde olduğu kadar AB Kuzey Irlanda içinde de geçerlidir. Tescilli ürünlerin korunması, AB ve AB üyesi olmayan ülkeler arasındaki ikili anlaşmalar yoluyla uluslararası düzeyde kademeli olarak genişletilmektedir. Ticarette yalnızca gerçekten o bölgeden gelen ürünlerin bu şekilde tanımlanmasına izin verilmesini sağlar.
Mevzuat ilk olarak 1992 yılında yürürlüğe girmiştir. Kanunun amacı, yöresel gıdaların ününü korumak, kırsal ve tarımsal faaliyetleri teşvik etmek, üreticilerin orijinal ürünleri için yüksek kar elde etmelerine yardım etmek, haksız rekabeti ortadan kaldırmak ve daha az kaliteli veya farklı tadda olabilen orijinal olmayan ürünlerle tüketicilerin aldatılmasını önlemektir. Eleştirmenler, AB tarafından koruma altına alınmak istenen pek çok ismin ticarette sıradanlaştığını ve korunmaması gerektiğini savunmaktadır.
Bu düzenlemeler şaraplar, peynirler, jambon, sosisler, deniz ürünleri, zeytinler, zeytinyağları, biralar, balzamik sirke, bölgesel ekmekler, meyveler, çiğ etler ve sebzelerin adlarını korur.
Bu düzenlemelere dayanarak, AB içinde (ve AB dışındaki belirli yargı bölgelerinde), gorgonzola, Parmigiano-Reggiano, feta peyniri, Waterford blaas, Herve peyniri, Melton Mowbray domuz turtaları, Piave peyniri, Asiago peyniri, camembert gibi yiyecekler, Herefordshire elma şarabı, konyak, armaganak ve şampanya yalnızca belirlenen bölgeden geliyorlarsa bu şekilde etiketlenebilir.
Örneğin peynirin rokfor olabilmesi için belirli bir cins koyunun sütünden yapılması ve Fransa'nın Aveyron bölgesindeki Roquefort-sur-Soulzon kasabası yakınlarındaki doğal mağaralarda yetişen mantar Penicillium roqueforti tarafından kolonileştirildiği mağaralarda olgunlaştırılması gerekir. Bu sistem tüm Avrupa'da kullanılan, örneğin Fransa'da kullanılan appellation d'origine contrôlée (AOC), İtalya'da kullanılan denominazione di origine controllata (DOC), Portekiz'de kullanılan denominação de origem controlada (DOC), Romanya'da kullanılan denumire de origine controlată (DOC) sistemi ve İspanya'da kullanılan denominación de origen (DO) sistemi gibi ulusal unvan sistemlerine benzer. Çoğu durumda AB PDO/PGI sistemi belirtilen ülkede kullanılan sistemle paralel çalışır.
Bazı durumlarda, daha önce özellikle şarapta, örneğin Fransa'da peynirde, örneğin Maroilles'in hem PDO'ya (Fransızca appellation d'origine protégée (AOP) hem de AOC sınıflandırmalarının olduğu yerde genellikle yalnızca AOC sınıflandırması gösterilir.

Korunan coğrafi statüye ilişkin yasaların uygulandığı ülkelerde, yalnızca çeşitli coğrafi ve kalite kriterlerini karşılayan ürünler korumalı işareti kullanabilir. Korumalı göstergelerle bağlantılı olarak "stil", "tip", "taklit" veya "yöntem" gibi sözcüklerle göstergeyi birleştirmek veya ürünün özelliklerini karşıladığını ima edebilecek herhangi bir şey yapmak örneğin, korunan ürünle ilişkili ayırt edici ambalajın kullanılması da yasaktır.
Korumalı işaretler, 1383/2003 no'lu Gümrük Yönetmeliği (Belirli fikrî mülkiyet haklarını ihlal ettiğinden şüphelenilen mala karşı yapılacak gümrük işlemleri ve bu hakları ihlal ettiği tespit edilen mala karşı alınacak tedbirlere ilişkin Yönetmelik), ref. 1383–2003 ve ihlal eden mallar ithalatta gümrük tarafından ele geçirilebilir. Avrupa Birliği içinde yaptırım önlemleri değişiklik gösterir: ihlal, sahte, yanıltıcı reklam, yanlış beyan ve hatta halk sağlığı sorunu olarak ele alınabilir. Avrupa dışında, PGS ürünlerinin korunması genellikle AB ile ithalatçı ülkeler arasında ikili anlaşmalar gerektirirken, korunan işaretler her zaman ticari markalar gibi diğer fikrî mülkiyet haklarının yerine geçmeyebilir.
15 Kasım 2011'de Avrupa Sayıştayı, “Coğrafi işaretler programının tasarımı ve yönetimi onun etkili olmasına izin veriyor mu?” raporunu Avrupa Parlamentosu'na sunmuştur.

Yönetmeliklerin önsözleri, kaliteli gıda maddelerine yönelik tüketici talebini belirtmekte ve koruma rejimleri için birçok hedef belirlemektedir:

özellikle daha az tercih edilen veya kırsal alanlardan gelen belirli özelliklere sahip ürünlerin tanıtımı;
"kaliteyi iyileştirmek için gerçek bir çaba" karşılığında çiftçilerin gelirlerinin iyileştirilmesi;
kırsal alanlarda nüfusun tutulması;
tüketicilere ürünün menşei hakkında açık ve öz bilgi sağlanması.
Kaliteyi artırmaya yönelik çabaların bir karşılığının sağlanması ve tüketicinin korunması ihtiyacı, diğer alanlarda ma

Avrupa Birliği Bakanlar Konseyi, AB ülkelerinden birer bakanın katılmasıyla toplanır ve yasama, yönetme ve dış politika belirleme işlerini yapar. AB Komisyonu ve Konsey AB'nin yürütme organıdır. Komisyon tasarılarını yasalaştırır. Başkanlık üye ülkelerce altı aylık dönemlerde üstlenilir. Kararlar basit, nitelikli ve oy birliği çoğunluklarıyla alınır. Ortak kararlar şu alanlarda uygulanmaktadır:
İşçi dolaşımı, yerleşme hakkı, yabancılar hukuku, diploma eşdeğerliği, tek pazar, eğitim, kültür, kamu sağlığı, tüketici hakları, araştırma ve geliştirme. Kararlar birliğin resmi gazetesinde yayınlanır. Tüzükler, yönetmelikler, tavsiyeler bütün ülkeler için bağlayıcıdır.
AB Bakanlar Konseyi'ni Avrupa Konseyi ile karıştırmamak gerekir. AB Bakanlar Konseyi, AB'nin ana karar verme kuruluşudur ve üye ülkeler arasında ekonomik ve siyasi kararların yerine getirilmesi için koordinasyon rolü oynar.

Official Council website 23 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – Europa
About the Council 19 Ağustos 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Council configurations 12 Ağustos 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Live broadcast 3 Aralık 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
PRADO – The Council of the European Union Public Register of Authentic Travel and ID Documents Online
Access to documents of the EU Council 23 Ağustos 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. on EUR-Lex

Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (kısaca AKÇT), Soğuk Savaş döneminde Batı Avrupa ülkelerini birleştirmesi amacıyla kurulmuş, altı üyeli uluslararası bir örgüttü. Bu örgüt Avrupa demokrasisinin temellerinin atılmasında ve günümüz Avrupa Birliği'nin gelişmesinde rol oynamıştır. Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu uluslarüstü prensiplere göre oluşturulmuş ilk örgüttür. Topluluğun ilkeleri 9 Mayıs 1950'de, Fransa Dışişleri Bakanı Robert Schuman tarafından Schuman Bildirgesi ile duyurulmuştur.

Avrupa Kömür ve Çelik Birliği'nin oluşturulması önerisi ilk olarak Fransız Dışişleri Bakanı Robert Schuman tarafından başta Fransa ve Batı Almanya olmak üzere üyeleri arasında kömür ve çelik endüstrilerinin yönetimini bir araya getirmesi, dönemin en önemli sanayi hammaddeleri olan kömür ve çelikten doğabilecek herhangi bir uyuşmazlığın önlenmesi ve buna bağlı olarak iki ülke arasındaki olası bir savaşın engellenmesi amacıyla yapıldı. Böylece Avrupa'daki ilk uluslarüstü topluluk 1951 Paris Antlaşması'yla yalnızca Fransa ve Almanya'nın katılımlarıyla değil, İtalya ve üç Benelüks ülkesi Hollanda, Belçika ve Lüksemburg tarafından da oluşturulmuş oldu. Topluluk, hükûmetleri temsil eden milletvekilleri ve bağımsız yargıçlar tarafından denetlenen yüksek temsilcilerce yönetildi.
1957 yılında topluluğa katılan iki benzer kurumdan sonra, 1965'te topluluğun tüm kurumları tek çatı altında birleştirilmiş ve Avrupa Toplulukları adını almıştır. Bu topluluk da daha sonra Avrupa Birliği'nin bir parçası hâline gelmiş ancak 2002 yılına dek kendi kimliğini korumuştur. Var olduğu süre boyunca Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu tek pazar yaratmada başarılı olmuşsa da kömür ve çelik sanayisinin gerilemesine engel olamamıştır. Ancak bunun yerine ileride kurulacak olan bir Avrupa Birliği'ne gerçek anlamda zemin hazırlamıştır.

Fransa dışişleri bakanı ve başbakanı olduğu dönemlerde Robert Schuman, Fransa politikasının Ruhr ve Saarland gibi bazı Alman topraklarının denetim altında tutulmasını ya da işgal edilmesini öngören gaulist doğrultudan uzaklaşmasında en etkili kişilerdendir. Aşırı milliyetçi, gaulist ve komünist çevrelerden gelen çok büyük tepkilere karşın Almanya'yla entegrasyon için sunduğu birtakım ilkeler Fransız Meclisinde onaylandı. Schuman'ın ilkeleri genel olarak ahlakî konulardaydı ve iki ülke arasında demokratik eşitliği öngörüyordu. Schuman'ın ilkeleri 9 Mayıs 1950 tarihinde (daha sonra Avrupa Günü olarak kutlanmaya başlandı) kayıtlara Schuman Bildirgesi olarak geçti. Böylece Fransa uluslarüstü bir toplulukta egemenlik haklarını paylaşmayı ve genişletmeyi kabul eden ilk ülke oldu. Schuman ve çalışma arkadaşları tarafından hazırlanan metin ortak bir kömür ve çelik fonu oluşturmak ve bir tek pazar yaratmak fikrini ortaya atıyordu.
Schuman, Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu'nu Alman-Frasız kömür ve çelik üretiminin bir organizasyon çerçevesi içinde yüksek bir güç altında birleştirilmesi olarak tanımlamış ve başka Avrupa ülkelerine de açık olduğunu belirtmiştir. Bu tür bir ortaklığın, Fransa ve Almanya arasındaki sorunlara bir çözüm getireceği ve ülkelerin ekonomilerinin büyümesine katkıda bulunacağı düşünülmüştür. Aralarında tarihten gelen anlaşmazlıklar olan bu iki ülke arasındaki sorunlar böyle bir antlaşmanın imzalanmasıyla önlenmiş olacaktı. Savaş zamanında bir ülkeyi yönetebilmek için dönemin en önemli iki kaynağı olan kömür ve çeliğin iki ülke arasında bir komisyona bırakılmasıyla olası bir savaş nedeni de ortadan kaldırılmış oldu. Schuman Fransız Parlamentosu'nun kabul ettiği bu ilkelerin dünyada ilk demokratik ve uluslarüstü kurum olacağını belirtti.

Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu'nu kuran yüz madde uzunluğundaki Paris Antlaşması 18 Nisan 1951 tarihinde Fransa, Batı Almanya, İtalya, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg arasında imzalandı. Böylece uluslarüstü ilkelere göre oluşturulmuş ilk uluslararası topluluk kurulmuş oldu. Bu topluluk, bir kömür ve çelik ortak pazarı yaratmayı, işsizlik oranını düşürmeyi, katılımcı ülkelerin ekonomilerini iyileştirmeyi ve pazarı geliştirmek için kuruldu. Ayrıca, istikrarı koruyup, işsizliği düşürerek büyük miktarlarda üretim ve dağıtımın da aşamalı olarak örgütlenmesi amaçlandı. Kömür ortak pazarı 10 Şubat 1953 tarihinde açıldı.
Paris Antlaşması'ndan altı yıl sonra, topluluğun altı üyesi arasında Roma Antlaşması imzalandı ve Avrupa Ekonomik Topluluğu ile Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu (Euratom) oluşturuldu. Bu yeni topluluklar da bazı değişiklik ve düzenlemeler dışında Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu'nun ilkeleri üzerine kuruldu. İmzalandıktan sonra elli yıl geçerli olması öngörülen Paris Antlaşması'nın aksine Roma Antlaşması'na bir geçerlilik süresi koyulmadı. Bu antlaşmadan sonra gümrük birliği ve atom enerjisi üzerine çalışmalar başlatıldı.

Ayrı yasal kurumlar olmalarına karşın Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu, Avrupa Ekonomik Topluluğu ve Avrupa Atom Enerjisi Toplulukları başlangıçta ortak bir meclis ve Avrupa Adalet Divanı'nı paylaşmıştır. Ancak bu sürede konseyleri ve yöneticileri birbirinden ayrı olmuştur. Birleşme Antlaşması bu üç kurumu Avrupa Toplulukları çatısı altında birleştirmiştir. Avrupa Toplulukları da daha sonra bugünkü Avrupa Birliği'nin üç sütunundan biri olmuştur.
2002 yılında geçerliliğinin kalkması beklenen Paris Antlaşması'yla, 90'lı yıllarda bu konuda ne yapılacağı tartışmaları başladı. Sonuç olarak antlaşmanın süresinin uzatılmamasına karar verildi. Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu'nun görev alanları, Roma Antlaşması'na aktarıldı. 23 Temmuz 2002'de antlaşma resmen yürürlükten kalktı. O gün, Brüksel'deki Avrupa Komisyonu'nun kapısındaki Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu bayrağı da gönderden indirildi.

Avrupa tek pazarı, iç pazar veya ortak pazar, Avrupa Birliği'nin (AB) 27 üye ülkesinin yanı sıra - belirli istisnalar dışında - Avrupa Ekonomik Alanı Anlaşması aracılığıyla İzlanda, Lihtenştayn ve Norveç'i ve Sektörel anlaşmalar aracılığıyla İsviçre’yi içeren tek pazar’dır.
Tek pazar, toplu olarak "dört serbestlik" olarak bilinen mallar’ın, sermayenin, hizmetlerin ve insanların serbest dolaşımını garanti altına almaya çalışır. Bu, tüm AB üye devletleri’nin yasal olarak uymayı taahhüt ettiği ortak kurallar ve standartlar aracılığıyla sağlanır.
Birçok olası AB katılım adayının AB ile, Arnavutluk, Bosna Hersek, Kosova, Karadağ, Kuzey Makedonya ve Sırbistan dahil olmak üzere, tek pazarın seçilmiş sektörlerine sınırlı katılıma izin veren istikrar ve ortaklık anlaşmaları vardır. Buna ek olarak, AB ile Derin ve Kapsamlı Serbest Ticaret Bölgesi (DCFTA) konusunda imzalanan üç ayrı anlaşma yoluyla, eski Sovyet ülkeleri Gürcistan, Moldova ve Ukrayna'ya da seçilen sektörlerde tek pazara sınırlı erişim verildi.
Türkiye, Avrupa Birliği-Türkiye Gümrük Birliği üyeliği aracılığıyla bazı malların serbest dolaşımına erişebilmektedir. Birleşik Krallık, 31 Aralık 2020'de Avrupa tek pazarından ayrıldı. Birleşik Krallık Hükûmeti ile Avrupa Komisyonu arasında, İrlanda adasında açık bir sınır sağlamak amacıyla Kuzey İrlanda'yı mallar için Avrupa tek pazarıyla uyumlu hale getirmek üzere bir anlaşmaya varıldı.
Pazar, rekabeti, işgücü uzmanlaşmasını ve ölçek ekonomilerini artırmayı, malların ve üretim faktörleri’nin en değerli oldukları alana taşınmasına izin vererek böylece kaynakların tahsisinin verimliliğini artırmayı amaçlar. Aynı zamanda, üye devletlerin bir zamanlar ayrı olan ekonomilerinin AB çapında tek bir ekonomi içinde bütünleşmesi yoluyla ekonomik bütünleşmeyi yönlendirmeyi amaçlar. Sorunsuz, tek pazar olarak iç pazarın yaratılması devam eden bir süreçtir ve hizmet sektörünün bütünleşmesinde hala eksiklikler vardır. 2019 tahminine göre, tek pazar nedeniyle üye ülkelerin GSYİH'si, tarife ve tarife dışı kısıtlamaların yürürlükte olması durumuna göre ortalama yüzde 9 daha yüksektir.

Avrupa Ekonomik Topluluğu'nun (AET) 1957'de kurulmasının ardından temel hedeflerinden biri, malların, hizmetlerin, insanların ve sermayenin serbest dolaşımını sunan ortak bir pazarın geliştirilmesiydi. Malların serbest dolaşımı ilke olarak gümrük birliği aracılığıyla o zamanki altı üye devlet arasında tesis edilmiştir. Ancak AET, güçlü karar alma yapılarının olmaması nedeniyle tek bir pazarı uygulamakta zorlandı. Korumacı tutumlar nedeniyle, somut olmayan engeller yerine karşılıklı olarak tanınan standartlar ve ortak düzenlemeler koymak zordu.
1980'lerde, AET ekonomisi gelişmiş dünyanın geri kalanının gerisinde kalmaya başladığında, Margaret Thatcher inisiyatif alması için Arthur Cockfield, Baron Cockfield'ı Delors Komisyonu'na gönderdi. Ortak pazarı yeniden başlatmak için Cockfield, 1985 yılında, tek pazarı tamamlamak için ele alınması gereken 300 tedbiri tanımlayan bir Beyaz Kitap yazıp yayınladı.
Beyaz Kitap iyi karşılandı ve AET'nin karar alma mekanizmalarında reform yapan ve tek pazarın tamamlanması için 31 Aralık 1992 tarihini belirleyen anlaşma olan Avrupa Tek Senedi'nin kabul edilmesine yol açtı. Sonunda 1 Ocak 1993'te kullanıma sunuldu.
Delors Komisyonu'nda öncülük edilen yeni yaklaşım, kapsamlı uyumlaştırma yerine asgariye dayanan pozitif ve negatif bütünleşmeyi birleştirdi. Negatif bütünleşme, ayrımcı davranışları ve diğer kısıtlayıcı uygulamaları yasaklayan üye devletlere uygulanan yasaklardan oluşur. Pozitif bütünleşme, yasaların ve standartların yakınlaştırılmasından oluşur. Bu açıdan özellikle önemli ve tartışmalı olan, Avrupa Birliği'nin İşleyişine İlişkin Antlaşma'nın (TFEU) 114. Maddesi uyarınca uyumlaştırıcı mevzuatın kabul edilmesidir.
Komisyon ayrıca, üye devlet kısıtlamayı zorunlu bir gerekliliğe atıfta bulunarak gerekçelendiremediği sürece, üye devletlerin başka bir üye devlette yasal olarak üretilmiş olan malları tanımakla yükümlü olduğu Avrupa Adalet Divanı'nın Cassis de Dijon içtihatlarına da dayandı.
Uyumlaştırma, yalnızca Cassis zorunlu gereksinimler testinden geçen ticaret kısıtlamalarının yarattığı engelleri aşmak ve tabana doğru bir rekabet riskinin olduğu yerlerde temel standartları sağlamak için kullanılacaktı. Bu nedenle uyumlaştırma, temel sağlık ve güvenlik standartlarının karşılanmasını sağlamak için büyük ölçüde kullanıldı.
1992'de sorunların yaklaşık %90'ı çözülmüş ve aynı yıl Maastricht Antlaşması, entegrasyonun bir sonraki aşaması olarak bir Ekonomik ve Parasal Birlik yaratmaya koyuldu.
Hizmetlere serbestlik konusunda çalışmalar daha uzun sürdü ve esasen İşçilerin Görevlendirilmesi Direktifi (1996'da kabul edilmiştir) ve İç pazardaki hizmetlere ilişkin Direktif (2006'da kabul edilmiştir) aracılığıyla uygulamaya konulan son serbestlik oldu.
1997'de Amsterdam Anlaşması, Schengen Bölgesi'ni AB'nin yetkileri arasına dahil ederek iç pazardaki fiziksel engelleri kaldırdı. Schengen Anlaşması, çoğu üye ülke arasındaki sınır kontrollerinin kaldırılmasını, vizelerle ilgili ortak kuralları ve polis ve adli işbirliğini uygular.
Lizbon Antlaşması'ndaki resmi amaç, ekonomik büyüme ve fiyat istikrarını dengeleyecek, tam istihdamı ve sosyal ilerlemeyi hedefleyen, oldukça rekabetçi bir sosyal piyasa ekonomisine sahip olacak ve çevre kalitesinin yüksek düzeyde korunması ve iyileştirilmesini, bilimsel ve teknolojik ilerlemeyi de teşvik ederek iç pazar oluşturmaktı.
Lizbon Antlaşması 2009'da yürürlüğe girdiğinde bile, dört serbestliğin bazı bölümlerine (özellikle hizmetler alanında) ilişkin bazı alanlar henüz tam olarak açılmamıştı. Bunlar, ekonomik ve parasal birlik üzerinde daha fazla çalışmanın yanı sıra, AB'nin bir Avrupa Ana Pazarı ‘na daha da ilerlediğini görecekti.

Tek pazarın "Dört Serbestliği" şunlardır:

Malların serbest dolaşımı
Sermayenin serbest dolaşımı
Hizmet kurma ve sunma serbestiği
İnsanların serbest dolaşımı

"Malların serbest dolaşımı" teriminin kapsadığı "malların" (veya "ürünlerin") çeşitliliği "mevcut mallar kadar çoktur". Mallar, yalnızca ekonomik değeri varsa, yani para olarak değerlendirilebiliyorsa ve ticari işlem konusunu oluşturabiliyorsa kapsanır. Sanat eserleri, artık tedavülde olmayan madeni paralar ve su, bazı "mal" örnekleri olarak verilebilir. Balık bir maldır ancak 1999'da bir Avrupa Adalet Divanı kararı, balıkçılık haklarının (veya avlanma izinlerinin) mal değil, bir hizmet hükmü olduğunu belirtmiştir. Karar ayrıca, hem sermayenin hem de hizmetin para olarak değerlendirilebileceğini ve ticari işlemlere konu olabileceklerini ancak mal olmadıklarını açıklar.

Avrupa Birliği gümrük birliği, "normal rekabet koşullarını sağlamak ve Ortak Pazar içinde malların serbest dolaşımını engelleyebilecek mali nitelikteki tüm kısıtlamaları kaldırmak" amacıyla üye ülkeler arasındaki gümrük engellerini kaldırır ve dış ülkelere yönelik ortak bir gümrük politikası yürütür.
AB Gümrük bölgesinin özellikleri, ayrı ayrı müzakere edilen düzenlemeler kapsamında Andorra, Monako, San Marino ve Türkiye gibi birçok AB üyesi olmayan ülkeye kadar uzanır. Birleşik Krallık, 30 Aralık 2020'de Başbakan Boris Johnson tarafından imzalanan Avrupa Birliği ile 24 Aralık 2020'de bir ticaret anlaşması üzerinde anlaştı.

Avrupa Birliği'nin İşleyişine İlişkin Antlaşma'nın ("TFEU") 30. Maddesi, üye devletler arasında hem Avrupa Birliği Gümrük Birliği hem de EUCU dışı (üçüncü ülke) ürünler üzerindeki sınır vergilerini yasaklar. TFEU'nun 29. Maddesi uyarınca, üçüncü ülke ürünlerine uygulanan gümrük vergisi EUCU'ya giriş noktasında alınır ve AB dış sınırına girdikten sonra mallar üye devletler arasında serbestçe dolaşabilir.
Avrupa Tek Senedi kapsamında, üye devletler arasındaki gümrük sınır kontrolleri büyük ölçüde terk edilmiştir. İthalat ve ihracat üzerindeki fiziki denetimlerin yerini esas olarak denetim kontrolleri ve risk analizleri almıştır.

TFEU'nun 30. maddesi, yalnızca gümrük vergilerini değil, aynı zamanda eş etkili vergileri de yasaklar. Avrupa Adalet Divanı, Komisyon v İtalya davasında "eşdeğer etkiye sahip suçlama" tanımını yaptı.

Yerli veya yabancı mala bir sınırı geçmeleri nedeniyle tek taraflı olarak uygulanan ve tam anlamıyla gümrük vergisi olmayan, ne kadar az olursa olsun ve tayini ve uygulama şekli ne olursa olsun herhangi bir parasal masraf...devlet yararına uygulanmamış olsa bile, ayrımcı veya koruyucu nitelikte değilse ve vergi uygulanan ürün herhangi bir yerli ürünle rekabet halinde değilse eşdeğer etkiye sahip bir masraf oluşturur.
Bir masraf, eşyanın değeri ile orantılı ise gümrük vergisidir; miktarla orantılıysa, gümrük vergisine eşdeğer etkili harçtır.
Mallar bir sınırı geçtiğinde uygulanan harçlara ilişkin yasağın, Vaka 18/87 Komisyon - Almanya davasında listelenen üç istisnası vardır. Bir harç, aşağıdaki durumlarda gümrük vergisi veya eş etkili vergi değildir:

yerli ürünlere ve benzer şekilde ithal ürünlere sistematik ve aynı kriterlere göre uygulanan genel iç harçlar sistemi ile ilgilidir,
iktisadi işletmeciye fiilen verilen bir hizmet karşılığında, hizmetle orantılı olarak bir meblağın ödenmesini teşkil ediyorsa, veya
Birlik hukukunun getirdiği yükümlülüklerin yerine getirilmesi amacıyla yapılan denetimlere bağlı ise belirli şartlara tabidir.

TFEU'nun 110. Maddesi şunları sağlar:

Hiçbir Üye Devlet, doğrudan veya dolaylı olarak diğer üye devletlerin ürünlerine, benzer yerel ürünlere doğrudan veya dolaylı olarak uygulanandan daha fazla herhangi bir iç vergi uygulayamaz. Ayrıca hiçbir Üye Devlet diğer üye devletlerin ürünlerine, diğer ürünlere dolaylı koruma sağlayacak nitelikte herhangi bir iç vergi uygulayamaz.
Avrupa Adalet Divanı “romun vergilendirilmesi” davasında şunları belirtmiştir:

Mahkeme tutarlı bir şekilde EC 90. Maddenin [artık 110. Maddedir] amacının, diğer üye devletlerden gelen ürünlere karşı ayrımcı iç vergilendirme uygulamasından kaynaklanabilecek her türlü korumayı ortadan kaldırmak ve yerli ve ithal ürünler" arasındaki rekabette iç vergilendirmenin mutlak tarafsızlığını garanti etmek

Avusturya Littoral’i veya kıyı şeridi (Almanca: Österreichisches Küstenland, İtalyanca: Litorale Austriaco, Hırvatça: Austrijsko primorje, Slovence: Avstrijsko primorje) Avusturya İmparatorluğu'nun 1849'da kurulan taç toprağı.
Toprakları üç bölgeden oluşmaktaydı, İstirya yarımadası, Gorizia-Gradisca ve Trieste Serbest Şehri. Tarih boyunca bölge sık sık el değiştirmiş, bazı kısımları çeşitli zamanlarda Venedik Cumhuriyeti, Avusturya-Macaristan, İtalya ve Yugoslavya kontrolü altına girmiştir.
İtalya Krallığı 1. Dünya Savaşı’ndan sonra bölgeyi, Londra Antlaşması ve Rapallo Antlaşması ile ilhak etti. Bölge 2. Dünya Savaşı’ndan sonra batısı İtalya'da kalmak ve doğusu Yugoslavya'ya verilmek üzere bölündü.
Trieste, Avusturya-Macaristan’ın ana liman kenti olarak stratejik öneme sahipti ayrıca bölgenin kıyısı Avusturya Rivierası olarak bilinen bir tatil beldesiydi.
Bölge, İtalyanlar, Slovenler, Hırvatlar, Almanlar ve Friulyalılar ana etnik gruplar olmak üzere çok uluslu bir yapıya sahipti. 1910'da 7969 kilometrekarelik bir yüz-ölçümü vardı ve 894,287 kişiye ev sahipliği yapıyordu.

Aziz Petrus Bazilikası veya San Pietro Bazilikası (İtalyanca: Basilica di San Pietro in Vaticano) Roma'daki en büyük 4 bazilikadan (St.John Lateran Bazilikası, San Pietro Bazilikası, Santa Maria Maggiore Bazilikası, Surdışı St. Paul Bazilikası) ikincisidir. Vatikan'daki en göze çarpan binadır. Kubbesi ile Roma'nın silüetindeki en önemli parçalardan biridir. Hıristiyanlığın en büyük kilisesidir. 23.000 m² (2,3 ha) arazi üzerine kuruludur. 60.000 kişilik kapasitesi vardır. İstanbul'un Fethi'nden sonra, Kızıl Elma'nın, Roma'da bulunan Saint-Pierre Kilisesinin mihrabındaki altın top olduğu ileri sürülmüştür. Yapının inşaatına 18 Nisan 1506 tarihinde başlanıp 1626 yılında inşaat tamamlanmıştır.
1 Ocak 1547 tarihinde  3. Paulus (Pope Paul III) egemenliğinde, Michelangelo o dönemde yetmiş yaşın üzerineyken yapının mimarı oldu. Yapının bugünkü halinin ana mimarı kendidir. Michelangelo, yapı tamamlanamadan ölmüş olsa bile yapıyı diğer insanların tamamlayabileceği seviyeye getirmişti. Michelangelo, 2. Julius'un (Pope Julius II) mezarına oymacılık yapmak, Sistine Şapeli'nde çizimler yapmak -ki bu 5 yılını almıştır- ve devasa 'Kıyamet Günü '(Last Judgement) freskini yapmakla  papalar için oldukça fazla çalışma yapmış ve kardinal ve papalarla çalışmayı oldukça zor bulmuştur. Papa Paulus ona St.Peters'ın yeni mimarı olmasını teklif ettiğine kendi ilk başta  bu işi istememiştir. Aslında Papa Paulus da ilk seçimini Giulio Romano'dan yana kullanmıştır fakat onun ani ölümü üzerine Michelangelo ile görüşmüştür. Michelangelo, teklifi yalnızca tamamen kendi istekleri doğrultusunda yaparsa kabul edeceğini söylemiştir.
Michelangelo: ''Bunu sadece Tanrının aşkı ve Havarinin onuru için yapıyorum.'' demiştir.

Aziz Petrus Meydanı
Eski Aziz Petrus Bazilikası

Aziz Petrus ve Pavlus Bayramı 29 Haziran’da Aziz Petrus ve Aziz Pavlus’un Roma’daki şehitliğinin onuruna kutlanılan litürjik bir Hristiyan bayramıdır.
Kutlamanın kökenleri Hristiyanlığın ilk zamanlarına kadar gider, tarihin seçimi ya birisinden birinin ölümünün yıl dönümü olarak ya da kalıntılarının taşınmasının yıl dönümüdür.
Bu bayram, Roma’daki Aziz Petrus ve Aziz Pavlus’un Adanmışlığı Kilisesi'nin bayramı  ile karıştırılmamalıdır ki bu bayram 18 Kasım’da kutlanır 25 Haziran’da ise, Katolik, Anglikan ve Lütheran kiliseleri tarafından Aziz Pavlus’un Hristiyan Olması Bayramı'nda kutlanır.

Doğu Ortodoks ve bazı Doğu Katolik Hristiyanlar için bu bayram ayrıca Havarilerin Yortusu orucunun (Pentekost’tan sonraki ikinci pazartesi günü başlar) sonunun geldiğine işarettir.
Doğu Ortodoks geleneğinde bir önceki geceden başlanarak bütün gece dua ederek kutlanır.

Katolikler, Anglikanlar ve Lüteryenler bu bayramı kutlar. Ayrıca Katolik Kilisesi için olan öneminden dolayı, nüfusu Katolik çoğunluklardan oluşan ülkelerde bayram resmî tatildir. Bu bayramın Roma’da kutlanma sebebi Aziz Pavlus ve Aziz Petrus’un, Ebedi Şehir’in (Roma) koruyucu azizleri olmalarıdır.
Bu bayramda yeni Episkoposlar makamlarının ana sembolü olan Pallium’u Papa’dan alırlar. 2015’ten beri Papa Francis, Pallium’un, Apostolik Nuncio (Vatikan Büyükelçisi) tarafından yeni Episkopos’un katedralinde verilmesi kararını aldı.

İstanbul’daki bir Dominiken kilisesi Aziz Petrus ve Aziz Pavlus’un ardından isimlendirilmiştir: Saint Peter ve Saint Paul Kilisesi, İstanbul.
Kutsal Havariler Petrus ve Pavlus Kilisesi, Ras
Peter ve Paul Katedrali, Moskova
Aziz Peter ve Paul Kilisesi, Krakov
Aziz Peter ve Aziz Paul Bazilikası, Prag

Badem (Prunus dulcis), gülgiller (Rosaceae) familyasının Prunoideae alt familyasından meyvesi yenebilen küçük bir ağaç türüdür. Badem bu ağacın meyvesidir. Şeftali ile birlikte Prunus'un alt cinsi Amygdalusun içinde yer alır.
Prunus cinsinin diğer üyelerinin (örneğin erik ve kiraz) aksine meyve tatlı, etli dış çevreye sahip değildir. Bunun yerine derimsi bir örtü ile kaplıdır ve bunun içinde, sert bir kabuk ile kaplı, yenilebilir çekirdek kısmı bulunur. Bu kısım kuru yemiş olarak tüketilir.

Ağaç güneybatı Asya'ya özgüdür. Kültüre alınmış formu İngiliz adalarına kadar kuzeyde yetiştirilebilir. Küçük bir ağaçtır, 4–9 m uzunluğuna ulaşır. Mızraksı yapraklar yaklaşık 6–12 cm uzunluğunda olup kenarı dişlidir. Çiçekler genelde beyaz veya açık pembe, 5 taç yapraklı ve 3–5 cm çapındadır. Yapraklardan önce erken ilkbaharda açar.

Bademin yabani formu Akdeniz bölgesi'nde Suriye, Lübnan, İsrail ve Ürdün'de yetişir. Bademler tarımsal olarak ilk kez burada yetiştirilmiş olmalıdır. Yetiştirilme ve kültüre alınmasından önce, yabani bademler yiyecek olarak toplanır ve büyük ihtimalle toksisitelerini kavurma benzeri yollarla arındırılırlardı. Kültürü alınmış bademler Yakın Doğu'da Erken Tunç Çağı'nda (ya da kısa bir süre daha öncesinde) ortaya çıkmıştırlar. Arkeolojik açıdan badem, Tutankhamon'un kabrinde (yaklaşık M.Ö 1325) bulunan meyvelerdendir.

Global badem üretimi yaklaşık 1,5 milyon tondur. Yunanistan, Çin, İran, İtalya, Fas, Portekiz, İspanya, Suriye, Türkiye ve ABD ana üreticilerindendir.
Sıcak, ılık iklim ister, kurağa çok dayanır. Nemli havadan, soğuk rüzgardan hoşlanmaz. İlkbaharda erken çiçek açtığı için, geç gelen kırağılarda çiçekleri donar, meyve yapamaz.
Badem daha çok aşıyla yetiştirilir. Bazı çeşitleri tohumla da ürer. Fidanlar 3-4 yaşında meyveye yatar. 40-50 yıl ömrü vardır. Olgunlaşan meyvelerin dış kabuğu kurur ve açılır. Kendiliğnden yere düşenler toplanır.

Diş bademi: Yarı yumuşak kabukludur. Meyvesi iri; kabuğu delikli, kalınca yumuşak ve sarıdır. Dişle kolay kırılır. İçi yassı, geniş ve tatlıdır. Eylül'de olgunlaşır.
Taş bademi: Meyvesi orta iri, kabuğu sarı ve serttir. Zor kırılır. İçi dolgun, tatlı ve dayanıklıdır. Ekimde olgunlaşır.
Nurlu bademi: İlk olarak 80'li yıllardan sonra badem üretimiyle Datça yarımadasının uç bölgelerinde bulunmuştur. Kabuğu sert, meyvesi bilinen örneklerden daha iri ve tatlıdır. Ağustosta diğer cinslerine göre 15 gün geç olgunlaşır.
Gababağ: Nurlu bademinden daha küçüktür ve görüntüsü şeftali çekirdeğini andırmaktadır. Ağustosta olgunlaşır.
Acıpayam: Meyvesi daha küçük ve şeftali çekirdeği gibi acıdır. Genellikle badem yağı üretiminde kullanılır. Ağustosta olgunlaşır.
Şeytan payamı: Çok küçük olması ve meyvesi çıkarılırken kabuğunu kıran kişiyi çok uğraştırması sebebiyle bu ismi almıştır. Fındık büyüklüğündedir ve tatlıdır. Ağustosta olgunlaşır.

Çağlası, meyve içi çerez olarak yenir; şekerlere, pastalara konur. Ayrıca ikisi arasında taze iç badem olarak da tüketilmektedir. Yağı sanayide kullanılır. Bademin bileşiminde %54 yağ, %16,9 nişasta vardır. Madensel tuz ve vitamince zengindir.

Tatlı badem tohumlarında az miktarda protein, demir ve kalsiyumla birlikte yüksek oranda yağ bulunur. Badem yağı cilde ve saçlara iyi gelir. Antioksidan ve e vitamini yönünden oldukça zengin olan badem bu özelliği ile yaşlılık etkilerinden ve pek çok hastalıktan koruyucudur. Özellikle de çocuklar için sağlık deposudur. Acı badem ağız yoluyla alındığında göğüs yumuşatıcı, öksürük kesici etkisi olmakla birlikte yüksek dozda alındığında zehirlenme etkisine sebep olacağı için çok dikkatli olunmalıdır.
Vitamin mineral için iyi bir kaynaktır: Yeterli miktarda karbonhidrat, doymamış yağ, lif, fosfor, kalsiyum, demir, potasyum, magnezyum, çinko, A, B, C ve E vitamini bulunur. Yarım çay bardağı badem günlük manganez ihtiyacının yüzde 45'ini, bakır ihtiyacının yüzde 20'sini karşılar.
Hastalıklardan korur: Yapılan çalışmalar gösteriyor ki badem tüketimi koroner kalp hastalıkları riskini azaltmaktadır. Badem, LDL (kötü huylu) kolesterolü düşürücü etkiye sahiptir. Diyabet ve kardiyovasküler hastalıklar için çifte koruma sağlar. Araştırmalar, düzenli badem tüketenlerin total kolesterolde yüzde 4-12 oranında düşme olduğunu göstermiştir. Yarım çay bardağı badem 18 gram yağ içerir. Bunun 11 gramı kalp için faydalı olan doymamış yağlardan oluşmaktadır.
Bağışıklık sistemini güçlendirir: Badem iyi bir antioksidan olan, immün sistemi destekleyen E vitaminin ve manganezin iyi bir kaynağıdır. Badem ayrıca magnezyum, bakır, riboflavin (B2) ve fosforun da iyi kaynaklarındandır.
Kilo vermeye yardımcıdır: İçeriğinde bulunan yağlar kilo vermeyi kolaylaştırır ve tok tutar, ara öğünlerde 10-15 adet badem tüketilebilir. İspanya'da yapılan, Obesity dergisinde yayımlanan, 28 ay süren ve 8865 yetişkin erkek ve kadın üzerinde uygulanan bir çalışmada, haftada en az iki kez badem tüketen kişiler hiç tüketmeyenlere göre yüzde 31 daha fazla kilo kaybetmiştir.
Safra taşlarının oluşumunu önler: Nurses Health Study'de 20 yıl boyunca yaklaşık 80 bin kadının diyetleriyle ilgili toplanan verilerde, haftada 28 gram badem, fıstık veya fıstık ezmesi tüketmenin, safra taşlarının oluşma riskini yüzde 25 oranında azalttığı saptanmıştır.

Badem iç kurdu (Eurytoma amygdali)
Badem göz kurdu (Anthonomus amygdali)
Dut kabuklu biti (Pseudaulacaspis pentagona)
Şeftali virgül kabuklu biti (Mercetaspis halli)
Küçük tomurcuk güvesi (Recurvaria nanella)
Harnup güvesi (Ectomyelois ceratoniae)
Şeftali güvesi (Anarsia lineatella)
Yüzük kelebeği (Malacosoma neustria)
Badem yazıcı böceği (Scolytus amygdali)

Banco del Mutuo Soccorso veya kısaca Banco, 1968'de Roma'da kurulan bir İtalyan progresif rock grubudur. Premiata Forneria Marconi, Area ve Le Orme ile birlikte Banco, İtalya'da progresif rock'ın en temsili ve tanınmış örneklerinden biridir. Banco del Mutuo Soccorso, 1980'ler ve 1990'larda da müzik yapmaya devam etti. 2001 ve 2008 yıllarında NEARfest'te canlı performans sergileyerek hala aktiftiler. Grubun solisti Francesco Di Giacomo 2014 yılında vefat etti.

1972 – Banco del Mutuo Soccorso
1972 – Darwin!
1973 – Io sono nato libero
1975 – Banco
1976 – Come in un'ultima cena
1976 – As in a Last Supper
1978 – ...di terra
1979 – Canto di primavera (Banco adıyla yayınlandı)
1980 – Urgentissimo (Banco adıyla yayınlandı)
1981 – Buone notizie (Banco adıyla yayınlandı)
1983 – Banco (Banco adıyla yayınlandı)
1985 – ...e via (Banco adıyla yayınlandı)
1989 – Donna Plautilla
1989 – Non mettere le dita nel naso
1994 – Il 13
1997 – Nudo
2019 – Transiberiana
2022 – Orlando: le forme dell'amore
2025 – Storie Invisibili

Barack Hussein Obama II (d. 4 Ağustos 1961), Amerika Birleşik Devletleri'nin 44. başkanı. İlk olarak 4 Kasım 2008'de yapılan 2008 ABD başkanlık seçimlerinde ABD'nin 44. devlet başkanı seçilmiş ve 20 Ocak 2009 tarihinde bu görevi George W. Bush'tan devralmıştır. 6 Kasım 2012'de yapılan 2012 ABD başkanlık seçimlerinde Mitt Romney karşısında seçimi kazanmış ve Amerika Birleşik Devletleri Başkanlığına ikinci kez seçilmiştir. Demokrat Parti'nin adayı olan Obama, ABD tarihindeki ilk ve tek Afroamerikalı devlet başkanıdır. Başkanlık görevinden önce; 1997'den 2004'e kadar da Illinois eyalet senatörü ve 2005'ten 2008'e kadar Illinois senatörü olarak görev yaptı.
Obama, Honolulu, Hawaii'de doğdu. Columbia Üniversitesi'nden 1983 yılında mezun olduktan sonra Chicago'da toplum organizatörü olarak çalıştı. 1988 yılında Harvard Hukuk Fakültesi'ne kaydoldu ve burada Harvard Hukuk Dergisi'nin ilk siyah başkanı oldu. Mezun olduktan sonra sivil haklar avukatı ve akademisyen olarak 1992'den 2004'e kadar Chicago Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde anayasa hukuku dersleri verdi. Seçimli siyasete yönelerek 1997'den ABD Senatosu'na başarıyla adaylığını koyduğu 2004 yılına kadar Illinois Senatosu'nda 13. bölgeyi temsil etti. 2008 yılında Hillary Clinton'a karşı yakın bir ön seçim kampanyasının ardından Demokrat Parti tarafından başkanlığa aday gösterildi ve Joe Biden'ı aday arkadaşı olarak seçti. Obama, başkanlık seçimlerinde Cumhuriyetçi aday John McCain'e karşı seçildi ve 20 Ocak 2009'da göreve başladı. Dokuz ay sonra, 2009 Nobel Barış Ödülü'ne layık görüldü ve bu karar övgü ve eleştirilerin bir karışımına neden oldu.
Obama'nın ilk dönem icraatları küresel mali krizi ele aldı ve büyük bir teşvik paketi, George W. Bush'un vergi indirimlerinin kısmen uzatılması, sağlık hizmetlerinde reform yasası, büyük bir mali düzenleme reformu tasarısı ve Irak'taki büyük ABD askeri varlığının sona erdirilmesini içeriyordu. Obama ayrıca Yüksek Mahkeme yargıçları Sonia Sotomayor ve Elena Kagan'ı atadı; bunlardan ilki Yüksek Mahkeme'deki ilk Hispanik Amerikalı oldu. Usame bin Ladin'in öldürüldüğü terörle mücadele baskınını emretti ve Bush'un kontrgerilla modelini küçümseyerek hava saldırılarını genişletti ve ev sahibi hükûmet ordularına daha fazla güvenmeyi teşvik ederken özel kuvvetleri yaygın bir şekilde kullandı.
Cumhuriyetçi rakibi Mitt Romney'i yenerek yeniden seçilmeyi başaran Obama, 20 Ocak 2013 tarihinde ikinci dönem için yemin etti. Obama ikinci döneminde iklim değişikliğiyle mücadele için adımlar atarak büyük bir uluslararası iklim anlaşması ve karbon emisyonlarını sınırlandırmaya yönelik bir idari emir imzaladı. Obama ayrıca, İran ile bir nükleer anlaşma müzakere etti ve Küba ile ilişkileri normalleştirdi. Afganistan'daki Amerikan askerlerinin sayısı Obama'nın ikinci döneminde önemli ölçüde azaldı, ancak ABD askerleri Obama'nın başkanlığı boyunca Afganistan'da kaldı.
Obama'nın başkanlığı döneminde Amerika Birleşik Devletleri'nin yurtdışındaki itibarı ve Amerikan ekonomisi önemli ölçüde iyileşti. Obama, 20 Ocak 2017'de görevinden ayrıldı ve günümüzde Washington, DC'de ikamet etmektedir. 2021 yılında Chicago'daki başkanlık kütüphanesinin inşasına başlandı. Görevden ayrıldığından beri Obama, çeşitli Amerikan seçimlerinde adaylar için kampanya yürütmek de dahil olmak üzere Demokrat siyasette aktif olmaya devam etti. Obama, siyaset dışında çok satan üç kitap yayınladı: Dreams from My Father (1995), The Audacity of Hope (2006) ve A Promised Land (2020). Akademisyenler ve tarihçiler tarafından yapılan ve 2010 yılından bu yana yer aldığı sıralamalarda Amerikan başkanları arasında orta ve üst sıralarda yer almaktadır.

ABD'nin Hawaii eyaletindeki Honolulu kentinde Kapiolani Tıp Merkezi'nde dünyaya gelir. Kendisiyle aynı adı taşıyan babası Kenya'nın Siaya Bölgesi'ndeki Nyang’oma Kogelo yerleşim yerinde doğup büyümüş bir Kenyalıdır. Annesi Ann Dunham ise Kansas eyaletinin Wichita kentinde doğup büyümüş bir Amerikalıdır.
Barack Obama'nın anne ve babası, babasının yabancı öğrenci olarak geldiği Hawaii'de tanışır ve evlenir. Yeni evli çift Obama 2 yaşındayken boşanır. Babası Boston'a gider. Harvard Üniversitesi'nde doktora yapar ve 1965 yılında Kenya'ya geri döner. Annesi ise yine bir yabancı öğrenci olan Endonezyalı Lolo Soetoro'yla ikinci bir evlilik yapar. Obama'nın hem babası, hem de üvey babası Müslüman kökenli ailelerden gelen fakat fazla dindar olmayan kişilerdir.
Annesi ve üvey babasıyla birlikte Endonezya'ya taşınan Obama, 6-10 yaşları arasında Cakarta'da ilkokul öğrenimi görür. Sonra Honolulu'ya geri dönerek 1979 yılında liseyi bitirinceye kadar anneannesi ve dedesiyle yaşar. Liseden sonra Los Angeles'teki Occidental College'de üniversitenin ilk iki sınıfını okur. Sonra New York'taki Columbia Üniversitesi'ne geçiş yapar ve 1983 yılında Siyasal Bilimler bölümünden mezun olur. 1988 yılında Harvard Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne girer. Harvard Üniversitesi'ndeyken öğrenciler tarafından yayınlanan prestijli "Harvard Law Review" dergisinin yayın işleri müdürlüğünü yapan ilk Afroamerikan olur. 1991 yılında avukatlık diplomasını alarak başarı kazanır.
Obama anne ve babası boşandıktan sonra babasını sadece bir kez ABD'ye  ziyareti sırasında 1971 yılında görür. Babası hayatının geri kalan kısmını Kenya'da geçirir ve Ruth Ndesandjo ile evlenir ve 1982 yılında Nairobi'de otomobil kazasında ölür. Annesi ise 1972 yılında ikinci eşinden ayrılarak Endonezya'dan ABD'ye geri döner. 1992 yılında Hawaii Üniversitesi'nde antropoloji dalında doktora kazanır. 1995 yılında yumurtalık kanseri'nden ölür. Barack Obama'nın anne tarafından 1 tane üvey kardeşi, baba tarafından ise 7 tane üvey kardeşi vardır.
Barack Obama 1989 yılında Michelle Robinson'la tanışır. 3 Ekim 1992 tarihinde Michelle Robinson'la evlenirler. 1998 ve 2001 yıllarında doğan iki kız çocuk sahibi olurlar. 1964 doğumlu Michelle Obama eşi Barack Obama gibi Harvard Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu bir avukattır. Obama çifti Protestan Hristiyan'dır ve United Church of Christ kilisesine üyedirler.

Obama avukatlık diplomasını aldıktan sonra 1992 yılından itibaren 12 yıl süreyle Chicago Üniversitesi Hukuk Fakültesinde Anayasa hukuku dersleri verdi. Avukatlık firmalarında çalıştı, çeşitli yardım dernekleri ve vakıflarda görev yaptı. 1996 yılında İllinois'in eyalet senatosuna seçilerek siyasete ilk adımını attı. 1998 ve 2002 yıllarında iki kez tekrar eyalet senatosuna seçildi. 2000 yılında ABD Temsilciler Meclisi'ne girmek için Demokratik Partinin ön seçimlerine katıldı ama başarılı olamadı. 2004 tarihinde adaylığını koyduğu ABD Senatosu'na% 70'lik bir oy çoğunluğu almak suretiyle seçildi.
Obama'nın ABD'de ilk defa ülke sahnesine çıkması 2004 ABD başkanlık seçimleri sırasında Boston'da toplanan Demokratik Parti kurultayında yaptığı ve ülke çapında televizyonda canlı olarak yayınlanan etkileyici konuşması sayesinde olmuştur. Obama Senatodaki hizmet döneminde Senato Dışişleri Komisyonunda görev yaptı. Doğu Avrupa, Orta Doğu, Orta Asya ve Afrika'ya resmi ziyaretlerde bulundu. Filistin devlet başkanı Mahmud Abbas'la buluştu. Kenya'da Nairobi Üniversitesi'nde bir konferans verdi. ABD Senatosu'nda henüz 6 yıllık ilk dönemini tamamlamamışken 10 Şubat 2007 tarihinde 2008 ABD başkanlık seçimlerine Demokratik Parti'den adaylığını koyduğunu açıkladı.

Barack Obama'nın yanı sıra Demokratik Parti içindeki başkanlık ön seçimlerine adaylığı koyan siyasetçiler arasında Hillary Clinton, John Edwards, Joe Biden, Christopher Dodd ve Bill Richardson gibi birçok tanınmış siyasetçiler bulunmaktaydı. Özellikle aday adayları arasındaki New York senatörü Hillary Clinton eski ABD başkanı Bill Clinton'un eşi olarak çok tanınmış bir siyasetçiydi ve 2007 yılı boyunca Demokratik Parti içinde en şanslı aday olarak görülmekteydi.

ABD başkanlık seçimleri'nde iki büyük partiyi temsil edecek başkan adayı her eyalette ayrı ayrı ve değişik tarihlerde yapılan ön seçimlerle belirlenmektedir. Bu ön seçimlerden ilki Iowa eyaletinde 3 Ocak 2008 tarihinde gerçekleşti. Siyahilerin sayısının çok az olduğu bu eyalette Barack Obama'nın beklenmedik bir başarı elde ederek seçimi kazanması Hillary Clinton'un adaylık şansını olumsuz yönde etkiledi. Ancak Clinton 5 gün sonra New Hampshire eyaletindeki seçimleri kazanarak yarışı sürdürdü. 2008'in Ocak ayı boyunca Demokratik Parti içinde Hillary Clinton ve Barack Obama dışındaki bütün adaylar birer birer adaylıktan çekildiklerini ilan ettiler.
Ön seçim takvimine göre 5 Şubat 2008 günü 20 eyalette aynı anda yapılacak  Salı seçimleri kritik bir önem taşımaktaydı. Ancak Salı gününde kazanılan oylar iki aday arasında eşitliği bozmadı. Ön seçimler diğer eyaletlerde devam etti. Zamanla Obama'nın Clinton'a kıyasla az bir farkla öne geçtiği gözlendi. Buna rağmen Haziran ayına kadar adaylık yarışı başa baş devam etti. Hillary Clinton Obama'yı sonuna kadar az bir farkla takip ediyordu. Ancak ön seçimler 3 Haziran 2008 tarihinde Güney Dakota ve Montana eyaletleriyle tamamlandıktan sonra Hillary Clinton'un Obama'nın açtığı bu küçük farkı kapatamayacağı anlaşıldı. Barack Obama Demokratik Parti'nin 2008 ABD başkanlık seçimlerindeki adayı olarak ilan edildi. Böylece Obama ABD tarihinde iki büyük partinin birinden aday gösterilmiş ilk Afrikalı-Amerikalı aday olma özelliğini kazanmış oldu.
Demokratik Partinin kurultayı 25-28 Ağustos 2008 tarihleri arasında Colorado eyaletinin Denver kentindeki Pepsi Center'da yapıldı. Barack Obama 28 Ağustos gecesi canlı yayınla aktarılan konuşmasında Demokratik Parti'nin adaylığını resmen kabul etti. 1 hafta sonra Minnesota eyaletinin St. Paul kentindeki XCel Energy Center'da yapılan Cumhuriyetçi Parti kurultayında Arizona senatörü John McCain'in başkan adaylığını onaylandı. Böylece 2008 ABD başkanlık seçimleri kampanyası resmen başlamış oldu.

Barack Obama ve John McCain 26 Eylül- 15 Ekim tarihleri arasında televizyon kameraları önünde 3 defa münazara yaptılar. Seçim kampanyası sırasında ABD gündemi 2008 Ekonomik Kriziyle sarsıldı. Irak Savaşı ve Terörizm gibi konular arka plana itildi. Obam

Bari, İtalya'nın güneydoğusunda Adriyatik Denizi kenarında bir liman kentidir. Puglia bölgesinin ve aynı adlı Bari ilinin merkezidir. Bari belediyesi sınırları içinde (2010 itibarıyla) nüfus 319.978 kişi, varoş belediyeleriyle birlikte (yak. 230 km² lik) şehirsel alanda nüfus 653.028 ve metropoliten Bari bölgesinde yaklaşık 1 milyondur.
Güney İtalya'nın yarımadasındaki Napoli'den sonra ikinci büyük kenti olan Bari, büyük bir bölgesel merkez ve özellikle Akdeniz'in doğu kesimiyle ilişkilerde önemli bir ticaret (Levante Fuarı) kentidir. Yakın dönemde geleneksel sanayilere, besin sanayisi, kimya, dokuma ve makine sanayileri eklenmiştir. Eski kentin yer aldığı burun, eski ve yeni limanları ayırır; arkada yer alan 19. yüzyıl kenti, dama tahtası biçiminde bir plana göre kurulmuştur.

Roma döneminde bir karayolları kavşağı olan Bari, sırasıyla, Lombardların ve Bizanslıların eline geçti. 841 yılında Araplar tarafından fethedildi ve 871'e dek Abbasi egemenliğinde kaldı. 11. yüzyılın başında özgür bir kentken, 1071'de Roberto Guiscardo tarafından ele geçirildi. Orta Çağ'da, Haçlı seferlerinin başlangıç noktası olan zengin bir kentti. 1813'te Napoléon'un generallerinden Murat kente bugünkü ilk şeklini verdi. Modern kent, 1860'tan sonra hızla gelişti.

Bari komününün belediye sınırları içinde nüfusunun 19. ve 20. yüzyıllarda gelişmesi resmî nüfus sayımı sonuçlarına göre şu gösterimde özetlenmiştir:
Kişi

1087'de aziz Nicolaus'un kemiklerinin Anadolu'dan Bari'ye götürülmesi kenti kutsal bir merkez haline getirdi. Çok geçmeden 11. yüzyılın sonunda ve 12. yüzyılda yapımına başlanan büyük kilisenin bu benzeri (ilgi çekici piskoposluk tahtı, 1098?) 12. yüzyılın ikinci yarısında yapılan katedraldir.

Bari şu kentlerle kardeş şehir bağlantısı kurmuştur:

 Baalbek, Lübnan
 Batum, Gürcistan
 Guangzhou, Çin
 Mar del Plata, Arjantin
 Dıraç, Arnavutluk
 Korfu, Yunanistan
 Banja Luka, Bosna-Hersek
 Patras, Yunanistan
 Bandung, Endonezya
 Sumgayıt, Azerbaycan

Bari'de şu ülkelerin konsoloslukları bulunmaktadır:

Licia Albanese, soprano
Thiago Alcántara Do Nascimento, futbolcu
Mario Nuzzolese, gazeteci
Francesco Rossi, (1650-1725) opera bestecisi
Giovanni Laterza, editör
Guido Marzulli, ressam
Gianrico Carofiglio, yazar
Marco Misciagna, viyolacı ve kemancı

Puglia
Bari (il)
İtalya'daki şehirler listesi

Bari Belediyesi resmi websitesi5 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)

Barletta-Andria-Trani ili (İtalyanca: Provincia di Barletta-Andria-Trani), güney İtalya'da Puglia bölgesinin ili olup merkezi ortaklaşa olarak Barletta, Andria, Trani şehirleridir. İlin alanı 1.543 km² olup bu ile bağlı olan 10 komün bulunur.
Bu ilin 2004'te kurulması karar verilmiş ve Haziran 2009'dan itibaren efektif olarak idareye başlanmıştır. Eskiden Bari ili ve Foggia iline bağlı olan 10 komün (7'si Bari ilinden 3'u Foggia ilinden) bu illerden ayrılmış ve bu ile dahil edilmiştir. Bu il ismini eskiden Bari iline dahil olan üç şehirden, yani Barletta, Andria ve Trani, almaktadır ve bu yeni ilin merkezi olmayı da bu üç şehir ortaklaşa yüklenmektedirler.

Barletta-Andria-Trani ilinin kuzeydoğusunda Adriyatik Denizi; kuzeybatısında Foggia ili; güneydoğusunda Bari ili ve güneyinde Basilicata Bölgesi'ne bağlı olan Potenza ili bulunur.
Bu ilin arazisinin alanı 1.543 km² olup genellikle kısmen düz ovalık kısmen tepelik bir konumdadır.
İlin arazisi (çoğunluğu kuzeyde Foggia ilinde bulunan) mümbit ovalık "Tavoliere" bölgesi ile güneyde yine ovalık (Bari ilinin kuzeyinin devamı olan) "Terra Bari"  arasında bulunan Ofanto Vadisi'nden oluşur. İlin denizden uzak iç tarafları küçük tepeler ve çöküntü alanları bulunan karstik tipte araziler şeklindedir. Bu bölümde "Alta Murgia Milli Parkı" bulunmaktadır.
İlin 45 km uzunluğundaki Adriyatik Denizi sahilleri kuzeyden güney gittikçe değişik nitelikler gösterir. Kuzeyde Margherita di Savoia ve Barletta arasında düz kumluk sahil bulunmakta; Trani'ye gelince düşük yükseklikte tepeler sahile inmekte; Bisceglie'de ise sahil kayalık yarlardan oluşmaktadır.

Barletta-Andria-Trani ili nüfusu (31.7.2010 tahmini itibarıyla) 392.237 kişi olup nüfus yoğunluğu 253,9 kişi/km² olur.

Barletta-Andria-Trani ilinin 10 belediyesi bulunmaktadır. Nüfus büyüklüğü (31.7.2010 tahminleri itibarıyla) sırasına göre ilde bulunan nüfusu yaklaşık 10.000 kişiyi aşkın büyük belediyeler şunlardır.

Puglia
Barletta
Andria
Trani

Barletta-Andria-Trani İli resmi websitesi8 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İtalyanca)
Trani komunu  websitesi23 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Barletta komunu websitesi19 Ağustos 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Andria komunu websitesi
Bisceglie komunu websitesi6 Eylül 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Basilicata, İtalya'nın 1948 Anayasası ile kısmi bölgesel özerklik verilmiş 20 bölgesinden birisidir.
Basilacata Bölgesi, İtalya'nın güneyindedir. Batısında Campania, kuzey ve doğusunda Puglia ve güneyinde Calabria bölgeleri bulunur. Güneybatısında Campania ile Calabria arasında Tiren Denizi üzerinde ve Calabria ile Puglia arasında İyon Denizi üzerinde Taranto Körfezi'nde deniz kıyıları vardır. İtalya haritası çizme gibi görüntüsü vermekte ve Puglia çizmenin ökçesinde, Calabria çizmenin burununda ve Basilicata bölgesi ise bunlar arasında çizmenin ayak ortasında yer almaktadır. Bölgenin yüzölçümü 9,992 km² olup nüfusu 2008 itibarıyla 600.000'den biraz azdır. Bölgenin başkenti Potenza şehridir.

Basilicata bölgesi iki ilden oluşmaktadır: Potenza ili ve Matera ili.

Basilicata bölgesinde bulunan, nüfusu 10,000 kişiyi aşkın önemli şehir ve beldelerin listesi şudur:

Zor erişilebilirlik ve uzun süreli tanıtım eksikliği Basilicata'yı İtalya'nın en uzak ve en az ziyaret edilen bölgelerinden biri yapmıştı. Ancak, turizm 2000'li yılların başından beri yavaş yavaş artmaktadır. Aşırı yoksulluğu nedeniyle katı kalkınma önlemleri almakta ısrar eden başbakan Alcide De Gasperi tarafından bir zamanlar "ulusal rezalet" denilen  Matera, artık Basilicata'nın ana cazibe merkezidir ve 1993 yılında UNESCO Dünya Mirası Alanı olarak belirlenen tarihi merkezi Sassi ile dünya çapında ün kazanmıştır. 2019 yılında Matera Avrupa Kültür Başkenti olarak belirlenmişti.
Sahil turizmi ağırlıklı olarak "Tirren Denizi'nin İncisi" lakaplı Maratea'da yoğunlaşmıştır ama aynı zamanda İyon kıyısı da (Policoro, Pisticci, Bernalda, Nova Siri) oldukça gelişmiştir.
Doğal cazibe merkezleri, İtalya'daki en büyük milli parka ev sahipliği yapan Pollino, Dolomiti lucane ve Vulture‘dır. The New York Times, Basilicata'yı "2018'de Gidilecek 52 Yer" listesinde üçüncü sıraya yerleştirerek burayı "İtalya'nın en iyi korunan sırrı" olarak tanımladı.

Basilicata Basilicata Bölgesi resmi websitesi 9 Şubat 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca) (Erişme:28.1.2009)
Basilicata Bölgesi turizm offisi resmi websitesi 5 Ekim 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca) (Erişme:4.9.2010)

Bağ, sofralık üzüm, kuru üzüm,alkolsüz üzüm suyu ve şarapçılık için üzerinde salkımlar halinde üzüm toplanan üzüm bitkisi asmanın yetiştirildiği yerdir. Bağ üretimi, bilimi, uygulaması ve çalışmasına bağcılık denir. Üzüm bağları, şarabın kendisine pay çıkarılabilecek bağın özel coğrafi ve jeolojik özelliklerine atıfta bulunan ve Türkçeye "yer duygusu" gibi tercüme edilebilecek Fransızca terroir kelimesiyle nitelenir.
Asmaya omca, bağ kütüğü de denir. Asmanın anavatanı Kafkasya - Anadolu' dur. Bağcılığın Türkiye'deki tarihçesi M.Ö. 5000-3500' lere dayanır. Türkiye'de yaklaşık 1,439 üzüm çeşidi yetiştirilir. Bu çeşitler Tekirdağ Bağcılık Araştırma Enstitüsü Müdürlüğü Milli Koleksiyon Bağı nda canlı olarak muhafaza edilmektedir.
Asma çok serin iklimleri (Doğu Anadolu Bölgesinin 1,500 m' den yüksek yerleri), bol yağış alan (Karadeniz Bölgesi'nin bol yağışlı yerlerini), ayrıca çok killi, ağır ve su tutan toprakları sevmez. Türkiye'de bu yerlerin dışında hemen her bölgede ekonomik bağcılık yapılmaktadır.
Türkiye bağcılık açısından 9 bölgeye ayrılmıştır. Bağcılığın yapıldığı bölgeler alan bakımından sırasıyla, Ege, Akdeniz, Orta Güney Anadolu, Güneydoğu Anadolu Bölgesi, Ortakuzey Anadolu, Ortadoğu Anadolu, Marmara, Karadeniz ve Kuzeydoğu Anadolu' dur.
Türkiye' de 2019 yılı FAO verilerine göre 405,439 ha bağ alanından 4,100,000 ton üzüm hasat edildi.

Şarap üretimine ilişkin en eski kanıtlar MÖ 6000 ile 5000 arasına tarihlenir. Şarap yapım teknolojisi eski Yunanlarla önemli ölçüde gelişti ancak bildiğimiz yetiştirme teknikleri Roma İmparatorluğu'nun sonuna kadar Avrupa genelinde yaygın değildi.
Ortaçağ Avrupası'nda Kilise, ayinlerde tüketilen şarabın sadık destekçisiydi. Orta Çağ'ın uzun süren istikrarsızlığı sırasında kaynakları, güvenliği, istikrarı ve asma kalitesini iyileştirmeye yönelik ilgisi olan manastırlar bağcılığı sürdürdü ve geliştirdi. Avrupa'daki en iyi üzüm bağlarının sahipleriydi ve bu bağların bakımını üstlenmişlerdi ve “vinum theologium” diğerlerinden daha üstün kabul ediliyordu.
Avrupa’da Vitis vinifera üzüm çeşitleriyle pek çok bağ oluşturuldu. Ancak 19. yüzyılın sonlarında tesadüfen Kuzey Amerika‘dan Avrupa'ya getirilen filoksera bitki biti yüzünden neredeyse bütün asma türleri yok edildi. Yerli Amerikan asmaları böceklere karşı dirençli Vitis labrusca gibi çeşitlerdir. Vitis vinifera çeşitleri Kızılderili çeşitlerinin anaçlarına aşılanarak kurtarıldı ama aşılı anaçla dikilmeyen her asma için tehlikeli olan filoksera’ya hala bir çare bulunamadı.

Bağ verimliliğini artırma arayışı son yıllarda şaşırtıcı bir dizi sistem ve teknik üretti. Genellikle daha verimli “Yeni Dünya” yetiştirme koşulları nedeniyle dikkatler asmanın daha güçlü büyümesini yönetmeye odaklandı. Kafesleme yapmada (Fransızca: palissage) yenilik (genellikle kafes boyunca asma eğitimi ve "gölgelik yönetimi" olarak anılır), budama ve seyreltme yöntemleri (bağın mikro iklimine göre Yaprak Alanı/Meyve (LA/F) oranını uygunlaştırmayı amaçlayan) "istenen kalitede verimi artırmak" lehine "birim alan başına düşen mahsul" gibi geleneksel kavramların yerini aldı. Bu yeni tekniklerin çoğu o zamandan beri "Eski Dünya" denilen üzüm bağlarının ilerici olanlarında geleneksel uygulama yerine benimsendi.
Son zamanların uygulamalar ise asmaları sıfırın altındaki sıcaklıklardan korumak için üzerlerine su püskürtme (aspersiyon), yeni aşılama teknikleri, toprakta yarık açma ve mekanik hasattır. Bu tür teknikler Kanada gibi “Yeni Dünya” ülkelerinde şarap sanayini geliştirdi. Bugün organik, ekolojik olarak hassas ve sürdürülebilir üzüm bağlarını geliştirmeye artan bir ilgi vardır. Biyodinamik bağcılık da giderek daha popüler oldu. Son yıllarda damlamakı sulama kullanımıyla bağlar daha önce ekilemeyen alanlara doğru büyüdü.
Yarım yüzyılı aşkın bir süredir New York'taki Cornell Üniversitesi, University of California, Davis ve Kaliforniya Eyalet Üniversitesi, Fresno diğerlerinin yanı sıra, bağcılığı geliştirmek için bilimsel deneyler yürütür ve uygulayıcıları eğitirler. Araştırma, iyileştirilmiş üzüm çeşitlerinin geliştirilmesini ve haşere kontrolü araştırmayı içerir. Uluslararası Üzüm Genom Programı kaliteyi iyileştirmek, verimi artırmak ve zararlılara karşı "doğal" direnç sağlamak için genetik bir yol keşfetmeye yönelik çok uluslu bir çabadır.
Mekanik hasat, genellikle iş kanunlarındaki değişiklikler, işgücü kıtlığı ve bürokratik karmaşıklar yüzünden desteklenir. Kısa süre için işçi tutmak pahalı olabilir ki bu da üretim maliyetlerini düşürme ve genellikle geceleri hızlı hasat ihtiyacıyla örtüşmez. Ancak çok küçük bağlar, asma sıraları arasındaki uyumsuz genişlikler, sarp araziler, makineli hasat kullanımını bu tür hasadı reddeden geleneksel görüşlerin karşı çıkmasından bile daha çok engeller.

Terroir, herhangi bir özel bağla ilişkili doğal faktörlerin kombinasyonunu ifade eder. Bu faktörler arasında toprak, alttaki kaya, rakım, tepenin veya arazinin eğimi, güneşe yönelim ve mikro iklim (tipik yağmur, rüzgarlar, nem, sıcaklık değişimleri vb.) gibi şeyler bulunur. Oluşan şaraptaki herhangi bir farklılık neredeyse tespit edilemese de, hiçbir iki bağ tam olarak aynı terroir‘a sahip olmaz.

Aşılı-köklü asma fidanı üretimi en çok Masabaşı Omega Aşısı (Ω)  kullanılarak yapılmaktadır. Ocak-Şubat aylarında anaçlıktan kesilen sürgünler, 35–40 cm uzunluğunda çelikler halinde kesilir. Kesilen aşılık anaç çelikleri 1 yıllık ve 8–12 mm çapında olmalıdır. Budama mevsiminde aynı şekilde kültür çeşidinden de çelikler alınır. Her iki çelik de soğuk hava deposunda +1 ile +4 °C' de ve %80-85 nemde aşı zamanına kadar bekletilir. Soğuk hava deposu olmayan işletmelerde dere kumu içerisine konur. Aşı zamanı geldiğinde bu çelikler yıkanır ve bir gece suda bekletilir. Masabaşı Omega Aşısı ile aşılanır. Aşılanan çelikler parafinlenir. Kaynaştırma Odası koşullarında 26-28 °C ve %85-90 nemde 21 gün tutulur. Buradan çıkarılan aşılı çelikler ikinci kez parafinlenir ve köklendirilmek üzere fidanlık parsellerine ilkbaharda dikilir. Bir vejetasyon periyodu boyunca kültürel işlemleri (sulama, gübreleme, ilaçlama, vb.) yapılır. Sonbaharda aşılı-köklü asma fidanı olarak sökülürler. Boylanır, demetlenir ve ismine doğru olacak şekilde etiketlenerek satışa sunulur. Bağ kurulacak yer işaretlenir ve fidanın 1/3 toprak yüzeyinde, 2/3 toprak altında kalacak şekilde dikilir.
Asma, filokseranın olmadığı yerlerde daldırma usulü ile de çoğaltılmaktadır. Uzun bir sürgünün ucu, toprak içine 8–10 cm derinlikte daldırılır.

Bağlarda, budama çok dikkat ister. İlk yıllar şekil, sonraki yıllar ürün budaması yapılır. Budama yapıldığı zaman göre kış ve yaz budaması olmak üzere ikiye ayrılır.
Kış budaması budama ile bırakılan kısmın uzunluğuna göre 4 şekilde yapılır. Kısa budama 2-4 göz, yarı uzun budama 5-8 göz, uzun budama 8 gözden fazla ve karışık budamada kısa ve uzun budama birlikte yapılır. Kış budaması asmanın dinlenme döneminde yapılır. Ayrıca bağlarda Yazlık (yeşil) budama da yapılır. Yazlık budama uygulamaları:

Filiz alma: Salkım taşımayan sürgünlerin (filiz) ve yaşlı kısımlardan çıkan sürgünlerin (obur) alınmasıdır.
Yaprak alma: Salkımları örten ve dipteki yaşlı yaprağın koparılmasıdır.
Uç alma: Sürgünlerin uzunluğuna büyümesini sınırlandırmak, salkım gelişmesi ve tane tutumunu artırmak için yapılan işlemdir.
Tepe alma: Kuvvetli büyüyen yazlık sürgünlerin uç kısımlarının 30–60 cm kesilmesidir.
Dip sürgünleri alma: Toprak altından çıkmış sürgünlerin alınmasıdır.
Koltuk alma: Aktif gözlerden süren koltuk sürgünlerinin koparılmasıdır.
Salkım ve tane seyreltme: Fazla oluşan salkımların veya tanelerin, tane tutumundan sonra alınmasıdır.

Üzümlerin olgunlaşma durumu dikkate alınarak, bir veya birkaç defada yapılır. Bu amaçla, olgunlaşan salkımlar, budama makasıyla kesilerek, sepetlere veya derin olmayan kasalara, kutulara doldurulur, satışa sunulur.

Taze olarak tüketilmektedir.
Türkiye'de yetiştirilen yerli-beyaz sofralık üzüm çeşitleri: Atasarısı, Barış, Çavuş, Hafızali, İtalya, Müşküle, Razakı, Yalova İncisi, Ergin Çekirdeksizi, Samancı Çekirdeksizi, Tarsus Beyazı, Tahannebi, vb.
Ayrıca Türkiye'de yetiştirilen yerli-renkli sofralık üzüm çeşitleri: Trakya İlkeren, Uslu, Yalova Misketi, Tekirdağ Çekirdeksizi, Karagevrek, Adana Karası, Horoz Karası, Burdur Dimriti, vb.

Doğal veya bandırmalı olarak kurutulur.
Çekirdekli kurutmalık üzüm çeşitleri: Besni, Dımışkı, Karadimrit, Rumi, Sergi Karası, Ekşikara, İskenderiye Misketi, vb.
Çekirdeksiz kurutmalık üzüm çeşitleri: Sultani Çekirdeksiz, Yuvarlak Çekirdeksiz.

Hasat edilen üzümler işletmeye getirilir ve burada şarap yapılır. Hijyenik ezme ve rafine ekipmanları, fermantasyon sağlayıcılar ve şeker oranının sürekli ölçümünü sağlayan termometreler şarap imâlı esnasında ihtiyaç duyulan başlıca teknolojik donanımlardır. Kaliteli bir şarabın fermantasyon ve süzme işleminin tam gerçekleşmiş ve renginin duru olması beklenir.
Türkiye'de yetiştirilen yerli-beyaz şaraplık üzüm çeşitleri: Emir, Narince, Beylerce, Akdimrit, Bornova Misketi, Hasandede, Dökülgen, Kabarcık, Sungurlu, Vasılaki, vb.
Türkiye'de yetiştirilen yerli-renkli şaraplık üzüm çeşitleri: Boğazkere, Öküzgözü, Adakarası, Çalkarası, Kalecik Karası, Karalahana, Karasakız (=Kuntra), Papazkarası, vb.

Pekmez, sirke, üzüm suyu, reçel, bulama, köfter, muska, sucuk, vb. Ayrıca son yıllarda üzüm çekirdeği sanayi, ilaç ve kozmetik alanlarda da kullanılmaya başlanmıştır. Resveratrol son yıllarda üzümden elde edilen anti-kanserojen bir maddedir.
Ayrıca asma yaprağından salamura yapılır. Bu yapraklar sarma olarak değerlendirilir.

Ağaoğlu, Y.S. 1999. Bilimsel ve Uygulamalı Bağcılık. Cilt 1, Asma Biyolojisi. Kavaklıdere Eğitim Yayınları No:1, Ankara.
Çelik, H. 2002. Üzüm Çeşit Kataloğu. Sunfidan A.Ş. Mesleki Kitaplar Serisi:2, 137s. Ankara.
Çelik, S. 1998. Bağcılık (Ampeloloji I). Anadolu Matbaacılık A.Ş. 425s. İstanbul.
Çelik, H., Ağaoğlu, Y.S., Fidan Y., Marasalı, B., Söylemezoğlu, G.1998.Genel Bağcılık Sunfidan Mesleki Kitaplar Serisi:1, 253 s, Ankara.
Uzun, İ. 1996. Bağcılık, Akdeniz Üniversitesi Basımevi, Antaly

Belluno ili, kuzey-doğu İtalya'da Veneto bölgesinin ili olup merkezi ismini aldığı Belluno şehridir. İlin alanı 3,678 km² olup bu ile bağlı olan 69 komün içindeki il nüfusu (31.12.2009 itibarıyla) 213.876 kişidir.

Belluno ilinin kuzeyinde Avusturya sınırı olup Avusturya'nın Tirol ve Karintiya eyaletleri vardır. Doğusunda Friuli-Venezia Giulia bölgesine bağlı Udine ili ili Pordenone ili; güneyinde Treviso ili ve Vicenza ili; ve batısında Trentino-Alto Adige/Südtirol Bölgesi'ne bağlı Trento ili ile Bolzano ili bulunur.
Belluno ili Veneto bölgesinin en dağlık bölgesindedir. Alp Dağları silsilesi içinde bulunan Dolomitler'in çoğunu içinde bulundurmaktadır ve tarihsel olarak doğu Dolomitler bölgesi merkezidir. Bu dağlık bölgede bulunan dağcılık ve kış sporlarının merkezleri olan Agordino, Cadore, Ampezzano vb. Bellono ili sınırları içindedir. 26 Haziran 2009'da çoğunluğu bu ilde bulunan Dolomitler bölgesi UNESCO Dünya Mirası listesi listesine alınmıştır.
İlin hemen ortasından Piave Nehri geçmektedir.

Belluno ili 3,678 km² lik bir alana ve (31.12.2009 itibarıyla) 213.876 kişilik bir nüfusa sahiptir. 69 adet komünü vardır. Bu ilde "İtalya'nın Şehirleri (Città d'Italia)" statüsü olan (1816'dan beri)) Belluno ve (antik beratıyla) Feltre bulunur. Nüfus sıralamasına göre ile ilde bulunan en büyük 10 komün şunlardır:

Bu dağlık il Veneto bölgesinin yüzölçümünü %20'sini kapsamakla beraber nüfus olarak çok daha küçük oranını almaktadır. Belluno ili İtalyan yerel idare sistemine uygun olarak 69 komün olarak kurumlaşmıştır. Ama arazinin büyük engebeleri dolayısıyla ufak olan yerleşkeler ve bu ufak beldelerde yerel idare, beldelerin il halkının hayat standartlarını idame ettirmesi için (hem cari olarak hem de uzun dönemde yatırımlar olarak) çok yüksek altyapı ve amme hizmetleri harcamaları yapılmasını gerekmektedir.
İlin kuzey İtalya'nın sınır bölgesinde oluşu diğer politik sorunlar da oluşmuştur. İlde mevcut bulunan İtalyanca konuşmayan azınlıkların da etkisiyle ile bu ufak azınlık yerleşkelerine otonomi verilmesi sorunları ortaya çıkmıştır. Bu dağlık bölgenin kültürünü ve yaşam şartlarını koruyup idame ettirmek için Belluno ilindeki 69 komün şu 9 adet "Dağlık Arazi Komüntesi" adı altında birleştirilmiştir

Veneto
Belluno

Belluno İli resmi websitesi 1 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İtalyanca)
Dolomitler-Belluno için turistik rehber 25 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İtalyanca), (İngilizce), (Fransızca), (İspanyolca)
Belluno ilinde Dolomitler milli parkı için turistik rehber 19 Mart 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)

Benevento ili, güney İtalya'da Campania bölgesinin ili olup merkezi Benevento şehridir. İlin alanı 2.071,2 km² olup bu ile bağlı olan 88 komün bulunur.
Benevento ilinin şimdiki arazisi, bu bölgede 11.yüzyıl ortasında ve sonlarında hüküm sürmüş olan Principi di Benevento (Beneveneto Prendliği) alanı ile hemen hemen aynıdır. 1927'de Beneveneto ili genişletilmiş ve o yıl ilga edilmiş olan "Caserta ili"'ne dahil olan belediyeler Beneveneto iline katılmıştır. 1945'te Caserta ili tekrar kurulmuş ve Benevento ili eski sınırları içine dönmüştür.

Benevento ilinin kuzeyinde Molise Bölgesi'ne bağlı Campobasso ili; doğusunda Puglia Bölgesi'ne bağlı Foggia ili; güneyinde Avellino ili ve Napoli ili ve batısında Caserta ili bulunur.
Benevento ili güney İtalya'da hiçbir deniz sahili olmayan kara içi bir ildir. İl güney Apenin Dağları ortasında bulunmaktadır ve ilin arazisi iki yüksek yamacı ile bir büyük Alpler vadisi havzası coğrafi şeklindedir. İl arazisi "Calore Nehri" vadisinin yukarı ve orta kısmından oluşmakta ve istisna olarak ilin kuzeydoğusunda Fortore Nehri yukarı havzası ve Taburno dağlarının batısı bulunmaktadır. Bu büyük havzanın ortalama rakımı denizden 900 metredir; ama en düşük rakımlı mevki 44m rakımlı "Limavedy" ve en yüksek rakımlı mevki 1822m rakımlı "Monte Mutria" zirvesidir.

Benevento ili nüfusu (1.3.2010 tahmini itibarıyla) 288.091 kişi olup nüfus yoğunluğu 139,09 kişi/km² olur.

Benevento ilinin 88 belediyesi bulunmaktadır. Nüfus büyüklüğü (1.9.2009 tahminleri itibarıyla) sırasına göre ilde bulunan nüfusu yaklaşık 10.000 kişiyi aşkın büyük belediyeler şunlardır.

Campania
Benevento

Benevento İli resmi websitesi 10 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)
Benevento İli Turizm İdaresi websitesi (İtalyanca)
Benevento Ili valilik websitesi (İtalyanca)

Benny Benassi (Marco Benassi, d. 13 Temmuz 1967, Milano), Grammy ödüllü İtalyan diskjokey ve house müzik prodüktörü. DJ List'in yaptığı sıralamada 13. seçilmiş ve 2008 yılında DJ Mag yılında yapılan sıralamada 39. seçilmiştir. 2010 yılında yapılan DJ Mag listesinde 26. olmuştur.

2003: Hypnotica, as Benny Benassi Presents the Biz
2004: Pumphonia, as Benassi Bros.
2005: ...Phobia, as Benassi Bros.
2008: Rock n Rave, as Benny Benassi

2004: Re-Sfaction, as DJ Benny Benassi
2006: Re-Sfaction 2, as DJ Benny Benassi

2005: Best of Benassi Bros., as Benassi Bros.
2006: Best of Benassi Bros., as Benassi Bros.
2006: Best of Benny Benassi, as Benny Benassi
2007: The Best of Benny Benassi, as Benny Benassi

2003: DJ Set 1, as Benny Benassi
2004: Subliminal Sessions 6, as Benny Benassi
2005: The Gallery: Live Sessions, as Benny Benassi
2005: Cooking for Pump-Kin: Phase One, as Benny Benassi
2007: Cooking for Pump-Kin: Special Menu, as Benny Benassi

Benny Benassi
2002 "Satisfaction" (The Biz ile)
2002 "Able to Love" (Dhany ile)
2003 "No Matter What You Do" (The Biz ile)
2004 "Love Is Gonna Save Us" (The Biz ile)
2004 "Rumenian" (The Biz ile)
2005 "Stop Go" (The Biz ile)
2006 "Who's Your Daddy?" (Naan ile)
Benassi Brothers
2002 "Don't Touch Too Much" (Paul French ile)
2003 "I Love My Sex" (Violeta ile)
2003 "Illusion" (Sandy ile)
2004 "Hit My Heart" (Dhany ile)
2004 "Make Me Feel" (Dhany ile)
2004 "Memory of Love" (Paul French ile)
2005 "Every Single Day" (Dhany ile)
2005 "Rocket in the Sky" (Dhany ile)
2006 "Feel Alive" (Sandy ile)
Benny B./Benny Bee
1992 "The Logical Song" (David Srb, Enzo Persuader ve Marchino Moratori ile)
1998 "Stone Fox Chase/Funky Harmonica"
1998 "Live Is Life" (Larry Pignagnoli ve Kevin Etienne ile)
1999 "Waiting For You" (Jennifer Bersola ile)
2000 "Free World" (Dhany ile)
KMC
1995 "Somebody To Touch Me" (Dhany, Davide Riva ve Larry Pignagnoli ile)
1996 "Street Life" (Dhany, Davide Riva ve Larry Pignagnoli ile)
2001 "I Feel So Fine" (Dhany, Davide Riva ve Larry Pignagnoli ile)
2001 "Get Better" (Sandy ile)
Diğer
2000 "You'll Take Someone", as Blue Storm (Igor Favretto ve Nullo Cugini ile)
2002 "Run To Me", as AL.BEN (Dhany ile)
2004 "I Want You To Come", as Bat67
2005 "Who's Knockin'?", as FB (Ferry Corsten ve Edun ile)
2010 "House Music"

The Mamas & the Papas - "California Dreamin'"
Faithless - "Bombs"
Underdog Project - "Girls of Summer"
Oakenfold ft. Pharrell - "Sex 'N' Money"
Infadels - "Jagger 67"
David Guetta - "In Love with Myself"
The Bravery - "Unconditional"
Moby - "Beautiful"
Goldfrapp - "Ooh La La"
Fischer Spooner - "Never Win"
Etienne de Crécy - "Someone like you"
Felix da Housecat - "Ready 2 wear"
Robbie Rivera - "Funk a faction"
Goldfrapp - "Strict Machine"
Outkast - "Ghettomusick"
Electric Six - "Dance commander"
Tomcraft - "Loneliness"
Alizée - "J'ai pas vingt ans (I'm Not Twenty)"
Sonique - "Alive"
Ann Lee - "No no no"
In-Grid - "Tu es Foutu (You Promised Me)"
In-Grid - "In-Tango"
Gambafreaks - "Natural Woman"
Jean Michel Jarre - "Téo & Téa "
FOX TV - "24: The Soundtrack"
Public Enemy - "Bring The Noise"
Madonna - "Celebration"

"Satisfaction"
"Able to Love"
"No Matter What You Do"

"Illusion" feat. Sandy
"Hit My Heart" feat. Dhany

"Make Me Feel" feat. Dhany
"Every Single Day" feat. Dhany
"Rocket in the Sky" feat. Dhany

KMC feat. Dhany - "I Feel So Fine"
Benny Benassi - "Who's Your Daddy?"

2008: Grammy ödülü - En iyi remix kaydı: Public Enemy - "Bring the Noise"
2004: DJ Mag favourite DJ Poll Top 100 - En yüksek yeni giriş: #18
2003: DJ Mag - Yılın bestesi (UK)
2003: İtalyan Dans Müzik Ödülleri - Yılın çıkışı
2003: Danimarka Müzik Ödülleri - Yılın dans çıkışı
2003: NRJ Ödülleri (Fransa) - Yılın dans çıkışı (Aday)

Benny Benassi Resmi Web Sitesi 15 Aralık 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Off Limits Production 24 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Pump-Kin - Benny Benassi'nin Yapım Şirketi 4 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Benny Benassi 5 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - The DJ List
Benny Benassi 27 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Discogs
Benny Benassi 7 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - MySpace
Benny Benassi 10 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - iLike
Benny Benassi 19 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Last.fm
Benny Benassi 31 Mayıs 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - MusicBrainz
Benny Benassi 12 Kasım 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - All Music Guide
IndexTube 3 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Benny Benassi'nin YouTube ve Google Video'daki videoların listesi
Benny Benassi'nin Müzik Videoları 28 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sfaction - Benny Benassi'nin Rusça Resmi Web Sitesi 4 Ekim 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bergamo ili (İtalyanca: Provincia di Bergamo; Bergamo lehçesi: Pruinsa de Bèrghem), kuzeybatı İtalya'da Lombardiya bölgesinin ili olup merkezi ismini aldığı Bergamo şehridir. İlin nüfusu (31.12.2010 tahmini itibarıyla) 1.098.740 kişi; alanı 2.722,86 km² olup bu ile bağlı olan 244 belde bulunur.

Bergamo ilinin kuzeyinde Sondrio ili; batısında Lecco ili, Milano ve Monza ve Brianza ili'in küçük bir parçası; güneyinde Cremona ili ve doğusunda Brescia ili bulunmaktadır.
Bergamo ilinin kuzey kısmı Alpler'nin bir parçası olan Orbian Alplerle kaplıdır ve bu silsilenin en yüksek zirvesi 3,052m rakımlı "Monte Coca" dağıdır. Bu dağlık arazide en önemli vadiler "Bremobo Vadisi" ve "Serio Vadisi"'dir. İlin güney kısmı genellikle düzlük ve ovalıktır. Bergamo ilinin ana akarsuları "Serio Nehri", "Bremobo Nehri" ve ilin güneybatı sınırı olan "Adda Nehri"dir. İlin doğusunda ilin sınırında olan "İseo Gölü" vardir. Bu gölden çıkan akarsu olan "Ogio Nehri" "Caminica Vadisi"'nden geçer. İlde birçok tanınmış maden suyu kaynakları bulunur ve bunların başında San Pallegrino Terme beldesinde çıkan ve büyük tanıtma ile İtalya ve Avrupa'da satış yapan "Sanpellegrino" maden suyu gelir.

Bergamo ilinin nüfusu (30.9.2010 itibarıyla) 1.095.910 kişidir ve nüfus yoğunluğu 402,5 kişi/km olur. İlin 19. ve 20 yüzyıllarda nüfusunun gelişmesi şu gösterimde izlenebilir:
Kişi

Bergamo ilinin 244 belediyesi bulunmaktadır. 1990'lı yıllar başlarında Bergamo iline dahil olan 6 belediye (Calow, Çarenno, Erve, Monte Marenzo, Torre de 'Busi, Vercurago) yeni kurulan Lecco ili'ne bağlanmışlardır. Bununla birlikte Bergamo ili kapsadığı belediyelerin sayısı bakımından İtalya'da üçüncü sırayı almaktadır. Nüfus büyüklüğü (31.12.2009 itibarıyla) sırasına göre ilde bulunan yaklaşık 10.000 kişi nüfuslu belediyeler şunlardır:

Bergamo ilindeki komünlerin listesi
Lombardiya
Bergamo

Bergamo ili resmi websitesi 8 Mart 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)

Biella ili (İtalyanca: Provincia di Biella), kuzey batı İtalya'da Piyemonte Bölgesi'nde bulunan bir ildir. Merkezi Biella'dadır.
Biella 1859-1927 döneminde Novara ilinin bir kazası idi ve sonra Vercelli ili'nin bir komünü oldu. 1992'de çıkarılan bir kanunla il olması kararlaştırıldı ve il idare meclisinin seçilmesi ile 1995'te efektif olarak bir il yerel idare birimi olarak çalışmaya başladı.

Biella ilinin kuzeybatısında Aosta Vadisi Özerk Bölgesi; güneybatısında Torino ili; kuzeyi, doğuşu ile güneyinde Vercelli ili bulunur.
İlin kuzeyi, zirvesi 2.500m. rakımlı  "Monte Bo" olan ."Biella Alpleri" tarafından çevrilmiştir. Bu dağlar "Monte Rosa" dağları yakınlarına ve Vercelli ovasına bakarlar. Bu dağlar epeyce yüksek debili ve hızlı akan akarsulara kaynak olurlar. İlin batısında eski buzulların getirdiği taşlardan oluşan "Serra" adı verilmiş moren tepeleri bulunur. İlin güneyi düzlük ve ovalıktır ve buralarda yaygın olarak pirinç ve mısır tarım üretimi yapılmaktadır.

Biella ili nüfusu (31.5.2009 itibarıyla) 187.064 kişi olup nüfus yoğunluğu 204,88 kişi/km² dir.

Biella ilinin 82 belediyesi bulunmaktadır. Nüfus büyüklüğü (1.3.2010 itibarıyla) sırasına göre ilde bulunan nüfusları yaklaşık 10.000 kişi olan büyük belediye şunlardır.

Piyemonte
Biella

Biella ili resmi websitesi 29 Ocak 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İtalyanca)

Bina tasarımı, binaların tasarımına yönelik geniş tabanlı mimari, mühendislik ve teknik uygulamaları ifade etmektedir. Tüm bina projeleri, genellikle lisanslı bir mimar olan bir yapı tasarımcısının hizmetlerini gerektirmektedir. Daha küçük, daha az karmaşık projeler genellikle lisanslı bir profesyonel gerektirmez ve bu tür projelerin tasarımı genellikle bina tasarımcıları, taslakçılar, iç mimarlar (iç mekan fit-out'ları veya tadilatları için) veya yükleniciler tarafından üstlenilmektedir. Daha büyük, daha karmaşık bina projeleri, genellikle bir mimar tarafından koordine edilen uzman disiplinlerde eğitilmiş birçok profesyonelin hizmetlerini gerektirmektedir.

Bir mimar, binaların yapımının planlanmasında, tasarımında ve denetlenmesinde eğitilmiş bir kişidir. Profesyonel olarak, bir mimarın kararları kamu güvenliğini etkiler ve bu nedenle bir mimarın mimarlık lisansı kazanmak için pratik deneyim için ileri eğitim ve stajdan (veya stajdan) oluşan özel bir eğitimden geçmesi gerekmektedir. Dünya yetki alanlarının çoğunda, "mimar" teriminin profesyonel ve ticari kullanımı yasal olarak korunmaktadır.

Malzeme ve tekniği en iyi şekilde bir araya getiren, yapıların plan, proje, yapım ve denetlenmesiyle uğraşan temel mühendislik dalıdır. İnşaat mühendisleri her türlü bina, baraj, havaalanı, köprü, yol, su kemerleri, liman, kanalizasyon, su şebekesi, tünel, demiryolu, yüksek hızlı demiryolu projeleri, metro vb. hizmet ve endüstri yapılarının planlanması, projelendirilmesi, yapımı ve denetimi konuları ile ilgili eğitim ve araştırma yapar

Taslakçı veya belgeleyici, mimari taslak hazırlamada (veya eşdeğer eğitimde) bir sertifika veya diploma elde eden ve bina tasarımı yerine inşaat belgelerinin hazırlanmasıyla ilgili hizmetler sunan kişidir. Bazı taslaklar mimari tasarım firmaları ve inşaat müteahhitleri tarafından istihdam edilirken diğerleri serbest meslek sahibidir.

Birçok yerde, bina kodları ve meslek mevzuatı, kişilerin tek aile konut binaları ve bazı durumlarda mimari lisansı olmayan hafif ticari binalar tasarlamasına izin vermektedir. Bu nedenle, "Bina tasarımcısı", bina tasarımı hizmetleri sunan ancak lisanslı bir mimar veya mühendis olmayan biri için Amerika Birleşik Devletleri, Kanada, Avustralya ve başka yerlerde yaygın bir tanımlamadır.
Herkes "bina tasarımcısı" unvanını en geniş anlamda kullanabilmektedir. Birçok yerde, bir yapı tasarımcısı daha yüksek bir eğitim seviyesi gösteren sertifika elde edebilmektedir. ABD'de, Ulusal Yapı Tasarımcısı Sertifikasyon Konseyi (NCBDC), Amerikan Bina Tasarımı Enstitüsü'nün bir parçası olan sertifikalı profesyonel yapı tasarımcısı (CPBD) unvanına giden bir programı yönetmektedir. Çoğu durumda, bina tasarımcıları mimari teknoloji uzmanları veya taslaklar olarak eğitilir; lisanslama şartlarını tamamlamamış mimarlık okulu mezunları da olabilmektedir.
Birçok bina tasarımcısı "konut" veya "ev tasarımcıları" olarak bilinir, çünkü çoğunlukla konut tasarımına ve tadilata odaklanmaktadır. ABD'nin Nevada eyaletinde "Konut Tasarımcısı", Nevada Eyaleti Mimarlık, İç Tasarım ve Konut Tasarımı Kurulu altında kayıtlı olanlar için düzenlenmiş bir terimdir. Şu anda kayıtlı olmadan yasal olarak kendini profesyonel bir sıfatla temsil edemeyebilmektedir.
Mimar ve bazı türev ürünlerin kullanımının son derece kısıtlandığı, ancak binaların mimari tasarımının çok az kısıtlamaya sahip olduğu Avustralya'da, bina tasarımcısı terimi, ilgili Devlet Mimarlar Kurulu tarafından kayıtlı olmayan kişiler veya tasarım uygulamaları tarafından yoğun olarak kullanılmaktadır. Queensland'de bina tasarımı terimi, uygulayıcılara daha geniş bir yapı endüstrisi lisanslama sisteminin bir parçası olarak lisans veren mevzuatta kullanılmaktadır. Victoria döneminde inşaat tasarımcıları için bir kayıt süreci vardır ve diğer eyaletlerde şu anda mesleğin düzenlenmesi yoktur. Yapı Tasarımcıları Derneği, yapı tasarımcılarının çıkarlarını temsil etmek için her eyalette çalışmaktadır.

.cat, Katalan dilini vurgulamak amacıyla kullanılan bir genel üst seviye alan adıdır (gTLD). Fundació puntCAT tarafından yönetilmektedir. Eylül 2005'te delege edilmiştir. 2019 verilerine göre 109.110 kayıtlı alan adı barındırır. DNSSEC desteği mevcuttur.

.cat piayasa çıkmadan önce bazı Katalan kurumları, internet adresleri için .es, .ad, .fr, .it alan adlarını kullanırdı. Bu alan adlarını kullanma konusundaki isteksizlikleri nedeniyle alternatifler kullanmaya basladi. Bunun bir örneği, Katalonya'daki Girona şehri için, bir İspanyol yerel yönetimi olarak ilgili .es yerine, Cebelitarık devletine ait .gi alan adını ("ajuntament.gi", "ajuntament" kelimesi hem "belediye" hem de "belediye binası" anlamına gelir) tercih eden web sitesiydi. (Şu anda http://www.ajuntament.gi/ 17 Mart 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. http://www2.girona.cat/ca adresine yönlendirilmektedir 9 Ekim 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.)
Bu sorunu çözmek için Eylül 2005'te .cat alan adı, Katalan dil ve kültür topluluğunun internet üzerindeki ihtiyaçlarını karşılamak üzere onaylandı. Bu topluluk, çevrimiçi iletişimlerinde Katalancayı kullanan veya Katalan kültürünün farklı yönlerini çevrimiçi olarak tanıtanlardan oluşur. Çeşitli sınırlamalar barındıran ilk kayıt dönemi 13 Şubat 2006'dan 21 Nisan 2006'ya kadar sürdü. Kayıtlar 23 Nisan 2006'dan itibaren herkese açıldı.
Eylül 2017'de, bir İspanyol mahkemesi, 2017 Katalonya bağımsızlık referandumunu teşvik eden tüm .cat alan adlarının kaldırılmasını emretti. 20 Eylül'de İspanya Sivil Muhafızları puntCAT ofislerini bastı ve Bilgi Teknolojileri Direktörü Pep Masoliver'i isyana teşvik suçlamasıyla tutukladı. Bunun ardından puntCAT, bu eylemi kınayan birkaç tweet ve web sitelerinde "medeni bir ülkeye yakışmayan, utanç verici ve küçük düşürücü, son derece orantısız" diyerek bu durumu kınayan bir basın açıklaması yayımladı.
31 Ekim 2017'de, Katalonya Hükûmeti'nin president.cat, govern.cat ve catalangovernment.eu dahil olmak üzere çeşitli web siteleri, Katalonya'daki 2017–2018 İspanya anayasal krizi ve İspanya hükûmetinin yetki devralması nedeniyle kapatıldı.

.cat alan adı bölgesel kısıtlamalara sahip değildir ancak kişinin Katalan topluluğundan olması gerekir. Bir kişi, organizasyon veya şirket, aşağıdaki durumlarda bu topluluğa ait olarak kabul edilir:

Zaten çevrimiçi olarak yayımlanmış Katalanca içeriğe sahipse.
Özel promosyonlar sırasında veya belirli kurumlarla yapılan anlaşmalarla verilen özel bir koda (bazen ENS olarak adlandırılır) erişimi varsa.
Katalan kültürünü ve dilini teşvik etmek için (herhangi bir dilde) faaliyetler yürütüyorsa.
Zaten bir .cat alan adı kullanan 3 kişi veya 1 kurum tarafından destekleniyorsa.
Kısıtlamalara rağmen, bu alan adı kedilerle ilgili sitelerde kullanılmıştır, örneğin nyan.cat gibi. Eylül 2017'de, İspanyol polisinin baskınından sonra alan adı filtrelerinin zayıflamasıyla, Amerikalı neo-Nazi web sitesi The Daily Stormer kısa bir süreliğine .cat adresinde barındırıldı.

.cat alan adının çıkmasının ardından Katalonya gibi bazı özerk bölgeler ve küçük topluluklar kendilerini temsil eden internet uzantıları oluşturmaya başladı. Bask dili ve kültürü için .eus, Galiçya dili ve kültürü için .gal, Bretonya dili ve kültürü için .bzh, Kürdistan Bölgesel Yönetimi için .krd üst düzey alan adı ortaya çıkmıştır.

.ai - Anguilla'nın internet ülke üst düzey alan adı
.es - İspanya'nın internet ülke üst düzey alan adı
.eu - Avrupa Birliği'nin üst düzey alan adı
.krd - Kürdistan Bölgesel Yönetimi'nin üst düzey alan adı

1981 İspanyol darbe girişimi (İspanyolca: Intento de Golpe de Estado de España de 1981), İspanya'da 23-F ve Tejerazo olarak da bilinen, 23 Şubat 1981'de İspanya'da yaşanmış bir darbe girişimidir. Yarbay Antonio Tejero, Başbakan'ın seçileceği oylama sırasında 200 silahlı jandarma ile Milletvekilleri Kongresi'ni bastı. Askerler, parlamenterleri ve bakanları 18 saat boyunca rehin tuttu, bu sırada Kral I. Juan Carlos, darbeyi televizyonda çıkıp kınadı, hukukun üstünlüğü ve demokratik hükûmetin devamını istedi. Ateş edilmiş olsa da, rehineciler ertesi sabah kimseyi öldürmeden teslim oldu.

Darbe girişimi, İspanya'nın demokrasiye geçişiyle bağlantılıydı. Dört faktör, iktidardaki muhafazakâr parti koalisyonun Demokratik Merkez Birliği'nin durduramadığı gerilimler yarattı:

ekonomik krizden kaynaklanan neredeyse %20 işsizlik, sermaye kaçışı ve %16 enflasyon,
İspanyol bölgeleriyle güç paylaşımında zorluk,
Bask terörist grup ETA'nın artan şiddeti,
yeni kurulan demokrasiye karşı İspanyol Silahlı Kuvvetleri içindeki muhalefet.
Ordudaki ilk rahatsızlık belirtileri Nisan 1977'de ortaya çıktı. Amiral Pita da Veiga Donanma komutanlığından istifa etti ve Ordu Üst Kurulunu kurdu. Bu, Da Veiga'nın neo-faşist teröristler tarafından Atocha katliamının gerçekleştirilmesinin ardından 9 Nisan 1977'de İspanya Komünist Partisi'nin (PCE) yasallaştırılmasına karşı çıkmasının bir sonucuydu. Kasım 1978'de Galaksia Harekâtı askerî darbesi durduruldu. Darbe girişimini lideri Yarbay Antonio Tejero, yedi ay hapse mahkûm edildi.
Ordu ve aşırı sağı içinde kışkırtıcı fikirler artarken, hükûmet on yılın başında ciddi bir krizle karşı karşıya kaldı ve 1980 yılında hükûmetin konumu giderek daha savunulamaz hale geldi. Bu sırada yaşanmış bazı önemli olaylar arasında Kültür Bakanı Manuel Clavero Arévalo'nun 15 Ocak'taki istifası; hükûmetin 3 Mayıs'ta yeniden yapılandırılması; 28 Mayıs - 30 Mayıs tarihleri arasında İspanyol Sosyalist İşçi Partisi (PSOE) tarafından taşınan Adolfo Suarez'e karşı güven oylaması; 22 Temmuz'da Başkan Yardımcısı Fernando Abril Martorell'in istifası ve buna bağlı olarak Eylül ayında kabinenin yeniden kurulması; ve Suárez tarafından desteklenen merkez parlamento grubun alternatif başkan adayı Miguel Herrero Rodríguez de Miñón'un Ekim ayında seçilmesi.
Suárez'in kendi partisinin merkezinde giderek artan zayıflık, 29 Ocak 1981'de başbakan ve UCD başkanı olarak televizyonda istifa etmesine yol açtı. 1 Şubat'ta "Almendros Kolektifi" aşırı sağ El Alcázar gazetesinde açıkça isyanı teşvik eden bir makale yayınladı. Bu gazete aralarında Luis Carrero Blanco'nun Başbakanlık halefi Carlos Arias Navarro ve Frankocu parti Fuerza Nueva'nın lideri Blas Piñar'ın da bulunduğu Búnker radikal grubunun sözcülüğünü yapmaktadır.
2 ve 4 Şubat tarihleri arasında Kral ve Kraliçe Guernica'ya gitti. Burada ayrılıkçı Bask partisi Herri Batasuna'nın milletvekilleri onları çeşitli olaylarda tezahüratlar ve yuhalamalarla karşıladığı. 6 Şubat'ta birkaç gün önce kaçırılmış, Lemoiz nükleer projesinde çalışan, Ryan adlı bir mühendis öldürüldü. Bu arada, kaçırılmasının ardından sanayici Luis Suñer hakkında bir daha haber alınamadı.
Bu gerilimin tırmandığı bu atmosferde Suárez'in halefini seçme süreci başladı. 6 ve 9 Şubat tarihleri arasında Mayorka'daki 2. UCD kongresi partinin çözülme sürecinde olduğunu açıkça ortaya koydu ve Agustín Rodríguez Sahagún geçici başbakan seçildi. 10 Şubat'ta Leopoldo Calvo Sotelo başbakanlığa aday gösterildi.

Gerginlik Bask milliyetçi hareketi ETA'nın üyesi Jose Ignacio Arregui'nin Carabanchel mahallesinde işkence görüp öldüğü haberinin gelmesi ile 13 Şubat günü zirveye ulaştı. Arregui 10 gün boyunca Emniyet Genel Müdürlüğü'nde (Dirección Genelral de Seguridad) tutulmuş ve kimseyle görüştürülmemişti. Bunu, Bask bölgesinde genel bir grev ve Kongrede muhalif parlamento grupları arasında acımasız bir tartışma izledi. Hükûmet daha sonra çeşitli polis şeflerini görevden alırken, İçişleri Bakanlığı'nda işkencecilerle dayanışma kapsamında istifa edenler oldu. El Alcázar gazetesi hükûmetin eylemlerini durdurulması gereken bir zayıflık olarak değerlendirdi.
Bu olağanüstü arka plana karşı, 18 Şubat'ta Calvo Sotelo kabine önerisini sundu, ancak ayın 20'sindeki kongre oylamasında başbakan seçilebilmesi için gerekli çoğunluğa ulaşamadı, bu nedenle 23'üne yeni bir oylama planlandı: komplocuların darbe girişimi için seçtiği gün. Planlandığı gibi, darbe, Tejero ve General Jaime Milans del Bosch'un baş kışkırtıcıları olmasını gerektirecek ve Kral I. Juan Carlos'un sırdaşı General Alfonso Armada küçük bir rol oynanacaktı.

Birçok TVE kanalı kameramanı ve teknisyeni olayın yaklaşık yarım saatini çekerek dünyaya darbe girişiminin görsel-işitsel kaydını sağladı (ki bu olaylar sona erdikten birkaç saat sonra yayınlanacaktır). Dahası, özel radyo istasyonu SER'in üyeleri Milletvekilleri Kongresi'ndeki açık mikrofonlardan canlı yayına devam ettiler, bu da olaylar geliştikçe halkın gelişmeleri radyodan takip edebileceği anlamına geliyordu. Bu nedenle, bu tarih bazen "Transistörlü Radyoların Gecesi" (La noche de los transistores) olarak hatırlanır.
18:00'de Leopoldo Calvo-Sotelo'nun Başbakan olarak yemin etmesi (investidura) seçimi Milletvekilleri Kongresi'nde yoklama başladı. 18:23'te, Sosyalist parti milletvekili Manuel Núñez Encabo oy kullanmak için ayağa kalkarken, Yarbay Antonio Tejero liderliğindeki ve hafif makineli tüfeklerle silahlanmış 200 jandarma kongre odalarına girdi. Tejero hemen meclis başkanın yerine geçti ve "¡Quieto todo el mundo! " ("Kimse kıpırdamasın!") diye bağırdı, herkese yere yatması emredildi.
En yüksek rütbeli askeri yetkili olarak Genelkurmay Başkanı (ve Başbakan Yardımcısı ) Manuel Gutiérrez Mellado verilen emre uymadı, Tejero ile yüzleşerek ona silahı bırakmasını emretti. Tejero havaya ateş edene kadar birkaç jandarmayla kısa bir süre sürtüşen eski Başbakan Adolfo Suarez, Gutiérrez Mellado'ya katılmak için harekete geçti. Bunu saldırganların açtığı sürekli makineli tüfek ateşi takip etti. (Mermiler, meclisin üst galerisindeki bazı ziyaretçileri yaraladı). Kararlı bir şekilde elleri belinde duran 68 yaşındaki General Gutiérrez Mellado, Tejero onu başarısızlıkla yere düşürmeye çalıştıktan sonra bile oturmayı reddetti. Yüzleşme Tejero'nun kürsüye, Gutiérrez Mellado'nun da sandalyesine geri dönmesiyle sona erdi.
Birkaç dakika sonra tüm milletvekilleri kendi kongre koltuklarına geri döndü. Jandarma komutanı Jesús Muñecas Aguilar, meclis başkanı kürsüsüne gitti, sessizlik istedi ve mevcut herkesin "yetkili askeri otoritenin" gelişini bekleyeceğini açıkladı.
19:35'te Başbakan Suárez ayağa kalktı ve komutanlarla konuşmak istedi. Buna karşılık birkaç el ateş edildi ve bir jandarma, makineli tüfeğini milletvekillerinin koltuklarına doğrultarak susmalarını istedi. Saldırganlardan biri "Bay Suárez, koltuğunuzda kalın!" diye emretti. Suárez cevap verecekken başkası " Se siente, coño! " ("Otur, lanet olsun!") diye bağırdı. (Tarihsel olarak, bu ifade Teğmen Ramos Rueda olmasına rağmen Yarbay Tejero'ya atfedilir.) Sonunda Tejero, Suárez'i kolundan tuttu ve zorla meclisin dışındaki bir odaya götürdü. Suárez Tejero'nun "bu deliliği" açıklamasını istediğinde; Tejero'nun tek yanıtı "¡todo por España!" ("Her şey İspanya için!") oldu. Suárez, Başbakan ("hükûmet başkanı") olarak yetkisini belirterek baskı yaptığında Tejero, "Tú ya no eres presidente de nada!" ("Artık hiçbir şeyin başkanı değilsin!") diye cevap verdi.
Kısa bir süre sonra, beş parlamento milletvekilleri diğerlerinden ayrıldı: Başbakan Suárez; muhalefet lideri Felipe González Márquez ve yardımcısı Alfonso Guerra González; Komünist Parti lideri Santiago Carrillo; ve Savunma Bakanı Agustin Rodriguez Sahagun. İsyancılar hem yasama hem de yürütme makamlarını esir alarak, yeni bir siyasi düzeni gerektirecek bir güç boşluğu yaratmayı umuyordu.
Hemen hemen aynı anda, Üçüncü Ordu komutanı Mareşal Jaime Milans del Bosch, Valensiya'da isyan ederek darbeyi katıldı. Diğer üst düzey ordu mensuplarını onun gibi darbeyi desteklemeye ikna etmek için tankların sokaklara çıkmasını emretti ve genel olağanüstü hâl ilan etti. O akşam saat 21:00'de, İçişleri Bakanlığı, Kral I. Juan Carlos'un talimatları uyarınca, devletin Askeri Genelkurmay Meclisi (Junta de Jefes del Estado Mayor) ile iş birliği yapması için çeşitli bakanlıkların müsteşarlıklarından oluşan geçici bir hükûmetin kurulacağını duyurdu.
Darbe şiddetle AET üyesi ülkeler tarafından kınandı, özellikle İspanya üyelik için ön müzakere sürecinde olduğu için (nihayetinde 1986 yılında katıldı). Birleşik Krallık Başbakanı Margaret Thatcher darbeyi "terör eylemi" olarak nitelendirdi.
Bu arada, bir başka isyancı general Torres Rojas, General Juste'i ordunun Brunete birliklerinin başındaki General Juste'yi görevden alma girişiminde başarısız oldu, bu da Torres Rojas'ın Madrid'de olayların gelişimi hakkındaki bilgilerin birinci elden kontrol etmek amacıyla Devlet radyo ve televizyonunun merkezleri de dahil olmak üzere bazı önemli stratejik noktaları kontrol etme planından vazgeçmesine neden oldu.

Başlangıçta, darbenin komplocularından biri olan Armada, "daha hafif" bir hareket tarzını savunmuştu ve daha sonra bunu uyguladı. Kraliyet ikametgâhı olan Zarzuela Sarayı'na giden Armada, krala bir takas teklif etti: Kral, Tejero'yu ve destekçilerini yatıştırma umuduyla demokratik yollarla seçilen hükûmet yerine yeni bir "kurtuluş hükûmeti"ne başkanlık edecekti. Böylece komplocuların talep ettiği tam askeri diktatörlüğe dönüş engellenmiş olacaktı.
Ancak Kral, gece yarısından kısa bir süre önce Milletvekilleri Kongresi'ne giren ve Kral'ın hükûmetin liderliğini üstlenmesini emrettiğini iddia eden Armada'yla görüşmeyi reddetti. Armada, Tejero'nun beklediği "yetkili askeri otorite" olmadığı için, Armada'nın iddialarını "Generalim, bunun için Kongre'ye saldırmadım" diyerek reddetti ve bundan sonra onu görmezden geldi.

Doğu İspanya'da eş zamanlı bir isyan patladı. Tejero'nun Kongre'nin kontrolünü ele geçirmesinden kısa bir süre sonra, Üçüncü Ordu Komutanı Jaime Milans

A Coruña, İspanya'nın özerk bölgelerinden biri olan Galiçya'nın kuzeybatısında bulunan A Coruña ili'ne bağlı belediye ve ilin başkenti. A Coruña, 16.-19. yüzyıllar döneminde Galiçya Krallığı'nın siyasi merkezi olmuş ve 1833 ile 1982'de de Galiçya bölgesel merkezi olmuştur. 1982'de Galiçya Özerk Topluluğu kurulduğu zaman başkentlik için Santiago de Compostela seçilmiştir.
A Coruña'da bulunan Herkül Kulesi (İspanyolca ve Galiçyaca: Torre de Hércules) adı verilen deniz feneri UNESCO Dünya Mirası listesi İspanya listesine 2009'dan itibaren dahil edilmiştir.

A Coruña, Atlas Okyanusu üzerinde büyük bir halicin ağzında bulunan bir burunda kurulmuştur.
Bu burun genellikle kumdan oluşup tarih öncesi küçük bir kumul olan kentin mevkii erozyon ve deniz akıntıları ile kumsal burunun gittikçe büyümesi ile şimdiki boyutlarına gelmiştir.
A Coruña'nın bazı İber yarımadası kentlerinden uzaklıkları: 603 km Madrid, 1118 km Barselona, 947 km Sevilla, 961 km Valensiya ve 618 km Lizbon.

A Coruña İspanya'nın Atlas Okyanusu üzerinde bulunan büyük ihracat ve ithalat limanlarından biridir. Şehrin balıkçılık filosu bu limana çok büyük ağırlıkta taze balık getirmekte ve bu taze balık tutma filosu ve ticareti şehrin ekonomisine büyük katkılar yapmaktadır. Bu liman Avrupa'da "Cruise" gemilerinin yanaştığı bir liman olmuştur ve son yıllarda yılda ortalama 62 "cruise" gemisi bu limanı ziyaret etmiştir.
A Coruña şehrin hemen ortasında olan "Orzan" ve "Riazor" adlı plajları ile ve bu plajların deniz kenarında bulunan sahil yürüyüş yolları ile İspanya ve Avrupa'da isim yapmıştır. Bu plajlara ve diğer yakın 4 diğer plaja büyük yazlık turist kitlesi çekilmektedir. 2006'da kente yazlık tatile gelen turist sayısının nerede ise şehrin nüfusunu aştığı belirlenmiştir. Şehir plajlarında San Juan gecesinde büyük eğlentiler yapılmakta ve bu plajlarda o geceler yakılan büyük ateşler sabahlara kadar sönmeden turistlerin eğlenmesine bir vesile olmaktadır.
Şehirde büyük bir petrol rafinerisi bulunmaktadır. Genellikle ağır endüstri, gemi tezgâhları ve ağır metal işleme sanayii yakınında bulunan ve A Coruña ili'ne bağlı olan Ferol şehrinde konumlanmakta beraber bu sanayiler A Coruña'ya da taşmaktadır. Fakat A Coruña son yıllarda hızla büyüyen Galiçya'nın büyüme kutbu haline geçmiştir. Şehrin finans, iletişim, işletme planlaması, pazarlama, üretim ve teknik hizmetler sektörleri çok hızla büyümüştür. Aynı dönemde A Coruña İspanya'nın en önemli perakende alışveriş merkezlerinin başta geleni olmuştur. İspanya'da en önemli büyük dükkân olan El Cortes'in şehirde iki büyük şubesi bulunmaktadır. Nisan 2011'de açılan Marineda City alışveriş merkezi İspanya'da günümüzün en büyük kapalı alışveriş merkezidir.

A Coruña belediye sınırları içinde nüfusu (2010 tahmini itibarıyla) 246.056 kişidir ve nüfus yoğunluğu 6.680,86 kişi/km² olur. Şehrin etrafında şehirleşmiş varoşları ile metropoliten büyük A Coruña nüfusunun 419.800 kişi olduğu tahmin edilmektedir.
A Coruña belediye sınırları içinde nüfusun gelişmesi şu gösterimde izlenebilir:
1.000 Kişi

A Coruña'nin şu kardeş şehirleri bulunmaktadır:

 Cádiz, İspanya

Galiçya (özerk topluluk)
A Coruña ili

A Coruña Belediyesi resmi websitesi
A Coruña Resmi turist sitesi
Turist rehberi 1 Nisan 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Akdeniz için Birlik (AiB) Avrupa ve Akdeniz Havzası'ndan 43 ülkenin yer aldığı hükûmetler arası bir kuruluştur: Avrupa Birliği'nden 27 üye devlet ve Kuzey Afrika, Orta Doğu ve Güneydoğu Avrupa'dan 15 ortak Akdeniz ülkesini kapsar.
Birlik, 1995'te kurulan ve Barselona Süreci olarak bilinen Avrupa-Akdeniz Ortaklığı'nı güçlendirme amacıyla Temmuz 2008'de Akdeniz için Paris Zirvesi'nde oluşturulmuştur.
Birliğin amacı, Akdeniz bölgesi genelinde istikrar ve entegrasyonu teşvik etmektir. Birlik, Akdeniz'in iki kıyısı arasında ortak mülkiyet, ortak karar alma ve ortak sorumluluk prensipleri temelinde bölgesel stratejik meselelerin tartışılması için bir forum teşkil eder. Başlıca amacı, ülkelerin sosyoekonomik kalkınmasını desteklemek ve bölgede istikrar sağlamak üzere Akdeniz bölgesinde hem Kuzey-Güney hem de Güney-Güney entegrasyonunu artırmaktır. Kuruluş, yürüttüğü eylemlerle insani kalkınmayı teşvik etmek ve sürdürülebilir kalkınmayı desteklemek şeklinde iki temel dayanağa odaklanmaktadır. Birlik bu amaçla, kırk üç ülkenin ortak aldığı karar doğrultusunda farklı ölçeklerdeki bölgesel projeleri ve girişimleri belirleyip desteklemekte ve etiketlemektedir. Bu proje ve girişimler, AiB Üye Devletleri'nin denetiminde altı faaliyet sektörüne odaklanmaktadır: 

İş Geliştirme
Yüksek Eğitim ve Araştırma
Sosyal ve Sivil İşler
Enerji ve İklimle İlgili Eylemler
Ulaşım ve Kentsel Gelişim
Su ve Çevre

Akdeniz için Paris Zirvesi'nde (13 Temmuz 2008), Avrupa-Akdeniz bölgesinden 43 Devlet ve Hükûmet Başkanı, Barselona Süreci: Akdeniz için Birlik'i kurma kararı aldı. Birlik, yeni üyelerle ve geliştirilmiş bir kurumsal yapıyla Avrupa-Akdeniz Ortaklığı'nın şu amacı taşıyan yeni bir aşaması olarak sunuldu: "çok katmanlı ilişkileri iyileştirmek, sürecin ortak mülkiyetini artırmak, yönetimi eşit temeller üzerine oturtmak ve bunu vatandaşlar açısından daha görünür nitelikte somut projelere dönüştürmek. Şimdi, Barselona Süreci'ne yeni ve sürekli bir ivme kazandırma zamanı. Barselona Deklarasyonu'nun hedeflerini somut sonuçlara dönüştürmek için şimdi daha fazla katılım ve yeni kolaylaştırıcılar gerekiyor."
Paris Zirvesi, Nicolas Sarkozy için diplomatik bir başarı olarak görüldü. Fransa Cumhurbaşkanı, Fas ve Ürdün kralları hariç olmak üzere 43 Avrupa-Akdeniz ülkesinin Devlet ve Hükûmet Başkanlarını Paris'te bir araya getirmeyi başarmıştı.
Kasım 2008'de Marsilya'da düzenlenen Avrupa-Akdeniz Dışişleri Bakanları Konferansı'nda, Bakanlar girişimin adını "Akdeniz için Birlik" olarak kısaltmaya karar verdiler.
Bu toplantı; AiB'nin kurumsal yapısını ve nasıl yürütüleceğine ilişkin prensipleri belirleyerek Paris Deklarasyonu'nu tamamlayan yeni bir ortak deklarasyonla sonuçlandı. Başkanlığın bir AB üye ülkesi ve bir Akdeniz ülkesi ortağı tarafından ortak şekilde üstlenileceği dönüşümlü eş başkanlık sistemi oluşturuldu. Fransa ve Mısır eş başkanlık görevini üstlenen ilk ülkeler oldular. Arap Birliği'nin tüm toplantılarda bulunması kurallara yazılı olarak eklendi. Ayrı bir yasal statüye ve kendi mevzuatına sahip bir sekreterlik oluşturuldu. Bu sekreterliğin genel merkezi Barselona'da kuruldu.
Akdeniz için Birlik'in Avrupa-Akdeniz Ortaklığı'nın yeni bir aşaması olarak kurulması, Birlik'in bölge genelinde "barışı, istikrarı ve refahı" desteklemeyi amaçlayan Barselona Müktesebatı'nı kabul ettiği ve buna bağlı kalmayı taahhüt ettiği anlamına gelmektedir (Barselona, 2). Dolayısıyla, Barselona Süreci çerçevesinde on üç yıl boyunca geliştirilen işbirliğinin dört bölümü geçerliliğini korumaktadır:

Politika ve Güvenlik
Ekonomi ve Ticaret
Sosyokültürel
Adalet ve İçişleri. Bu dördüncü bölüm, 2005'te Barselona'da düzenlenen Avrupa-Akdeniz Zirvesi'nin 10. Yılı kapsamında dahil edildi.
İlk olarak 1995'te Barselona Konferansı'nda önerildiği şekilde 2010'a kadar (ve sonrasında da) Avrupa-Akdeniz bölgesinde bir Serbest Ticaret Alanı oluşturma hedefi, 2008 Paris Zirvesi'nde de desteklendi.
Bu dört işbirliği bölümüne ek olarak, Kasım 2008'de Marsilya'da bir araya gelen 43 Dışişleri Bakanı, Avrupa-Akdeniz bölgesinin özel ihtiyaçlarını hedefleyen ve Ortaklığın görünürlüğünü artıracak altı somut proje belirledi:

Akdeniz'deki kirliliğin giderilmesi. Bu kapsamlı proje, iyi çevre yönetimini, içme suyuna erişimi, su yönetimini, kirliliğin azaltılmasını ve Akdeniz'de biyolojik çeşitliliğin korunmasını hedefleyen birçok girişimi kapsamaktadır.
Deniz ve karayolu otobanları. Bu projenin amacı, limanları iyileştirmenin yanı sıra otoban ve demiryolları inşa ederek Avrupa-Akdeniz bölgesinde mal ve insan dolaşımını artırmak ve geliştirmektir. Özellikle Paris ve Marsilya Deklarasyonları, Fas, Cezayir ve Tunus'u birbirine bağlayan bir Trans-Mağrip demiryolu ve otoban sistemlerinin inşasını ele almaktadır.
Sivil koruma. Sivil koruma projesi, doğal ve insandan kaynaklanan afetlere karşı daha iyi önlem, hazırlık ve müdahale geliştirmeyi amaçlamaktadır. Nihai hedef, "Akdeniz Ortak Ülkelerini dereceli olarak Avrupa Sivil Koruma Mekanizması'na yaklaştırmaktır".
Alternatif enerjiler: Akdeniz güneş enerjisi planı. Bu projenin amacı, yenilenebilir enerjilerin üretilmesini ve kullanımını teşvik etmektir. Daha detaylı bir açıklamayla, proje Akdeniz ortak ülkelerini güneş enerjisi üreticilerine dönüştürmeyi, ardından üretilen elektriğin Avrupa-Akdeniz bölgesi genelinde dolaşımının sağlanmasını hedeflemektedir.[4] Bu bağlamda, birlik ve Dii endüstriyel girişimi Mayıs 2012'de "Akdeniz Güneş Enerjisi Planı" ve "Desert Power 2050" (Çöl Enerjisi 2050) adlı uzun vadeli stratejilerinin geliştirilmesini kapsayan, geleceğe dönük işbirliğine yönelik bir Mutabakat Anlaşması imzalamıştır. Marakeş'teki imza töreninde Birliğin Genel Sekreteri bu yeni ortaklığın "Akdeniz Güneş Enerjisi Planı'nın uygulanması için temel bir adım" olduğunu vurgulamıştır.
Yüksek eğitim ve araştırma: Avrupa-Akdeniz Üniversitesi. Haziran 2008'de Piran, Slovenya'da yüksek lisans programları sunan Slovenya Avrupa-Akdeniz Üniversitesi kuruldu. 2008'de Marsilya'da bir araya gelen Dışişleri Bakanları ayrıca Fes, Fas'ta Fas Avrupa-Akdeniz Üniversitesi (Euromed-UM) adlı bir Avrupa-Akdeniz Üniversitesi'nin daha kurulmasına karar verdiler. Fes üniversitesinin açılmasına ilişkin karar Haziran 2012'de duyuruldu. 2008 Paris Zirvesi'nde, 43 Devlet ve Hükûmet Başkanı bu projenin amacının Akdeniz'de yüksek eğitimi ve bilimsel araştırmaları desteklemek, ayrıca gelecekte bir "Avrupa-Akdeniz Yüksek Eğitim, Bilim ve Araştırma Alanı" kurmak olduğu konusunda fikir birliğine vardılar.
·        Akdeniz iş geliştirme girişimi. Girişimin amacı, "işletmelerin ihtiyaçlarını değerlendirerek, politika çözümleri belirleyerek ve bu kuruluşlara teknik destek ve mali enstrümanlar şeklinde kaynaklar sağlayarak" Akdeniz ortak ülkelerindeki küçük ve orta ölçekli işletmeleri desteklemektir.

Siyasi diyaloğu en üst seviyede desteklemek için iki yılda bir devlet ve hükûmet başkanlarının bir araya geldiği bir zirve toplantısı yapılması kararlaştırıldı. Paris Deklarasyonu'na göre:

Bu zirveler Avrupa-Akdeniz bölgesinin durumu ve zorluklarını ele alan, Ortaklığın çalışmalarını değerlendiren ve iki yıllık çalışma planını onaylayan ortak bir deklarasyonla sonuçlanacaktı;
Dışişleri Bakanları zirve deklarasyonunun uygulanmasını takip etmek ve sonraki zirvelerin gündemini hazırlamak için her yıl bir araya gelecekti ve
Zirvelerin düzenleneceği ülke oybirliğiyle belirlenecek, ev sahibi ülke AB ile Akdeniz ülkeleri arasından dönüşümlü olarak seçilecekti.
İlk zirve toplantısı Temmuz 2008'de Paris'te gerçekleştirildi. İkinci zirve toplantısı Temmuz 2010'da AB ülkesi olmayan bir ülkede gerçekleştirilecekti, fakat Avrupa-Akdeniz ülkeleri zirvenin bunun yerine 7 Haziran 2010'da AB'den İspanya'nın başkanlığında, Barselona'da yapılmasına karar verdiler. Ancak 20 Mayıs'ta Mısır ve Fransa eş başkanlığı İspanya ile birlikte zirveyi erteleme kararı aldı; bu hamlenin amacını, İsrail ile Filistin Yönetimi arasında o ay başlayan dolaylı görüşmelere daha fazla zaman tanımak olarak açıkladılar. Buna karşın İspanyol medyası, İsrail Dışişleri Bakanı Avigdor Lieberman'ın zirveden önceki Dışişleri Bakanları konferansına katılması halinde zirveyi boykot etme tehditlerinden ötürü, zirvenin ertelenmesinden Arapları suçladı.
Paris Zirvesi sırasında eş başkanlığı, AB başkanlığından sorumlu olan Fransa ve Mısır paylaşmaktaydı. O günden bu yana Fransa, Mısır'ın yanında eş başkanlığı elinde tutmaya devam etmek için AB'nin farklı dönüşümlü başkanlıklarıyla (Çek Cumhuriyeti, İsveç ve İspanya) anlaşmalar imzalıyordu. Eş başkanlığın ikinci Akdeniz için Birlik Zirvesi'nde yenilenmesi gerekiyordu. Ancak zirvenin iki kez ertelenmesine bağlı olarak eş başkanlığı hangi ülkelerin devralacağına karar verme şansı bulunamamıştı.
Sekreterliğin mevzuatının onaylanmasında yaşanan gecikmenin sorumlusu Türkiye ile Kıbrıs arasındaki anlaşmazlık oldu. Sekreterliğin çalışmaya başlaması için son tarih Marsilya Deklarasyonu'nda Mayıs 2009 olarak belirlendiği halde, bu mevzuat ancak Mart 2010'da onaylandı. Paris Zirvesi'nde Devlet ve Hükûmet Başkanları Yunanistan, İsrail, İtalya, Malta ve Filistin Yönetimi'nden olmak üzere beş Genel Sekreter Vekili belirlemeye karar verdiler. Türkiye'nin Genel Sekreter Vekili çıkarma arzusu ve Kıbrıs'ın bunu reddetmesi, aylar süren müzakerelere neden oldu. Müzakereler Kıbrıs'ın oluşturulan altıncı Genel Sekreter Vekilliği görevinin bir Türk vatandaşına verilmesini kabul etmesiyle son buldu.
Arap-İsrail anlaşmazlığı, ciddiyeti nedeniyle Akdeniz için Birlik'i en derinden etkileyen sorunlardan biridir. İsrail ile Gazze arasında Aralık 2008'den Ocak 2009'a kadar süren silahlı çatışmaların sonucu olarak, Arap Grubu üst düzeyde bir araya gelmeyi reddetti ve böylece 2009'un ilk yarısında yapılması planlanan tüm bakanlar toplantılarını engellemiş oldu. Bunun yanı sıra, Arap Dışişleri Bakanlarının İsrail Dışişleri Bakanı Avigdor Lieberman ile bir araya gelmeyi reddetmeleri, Kasım 2009 ve Haziran 2010'da yapılacak iki bakanlar toplantısının da iptal edilmesine yol açtı. Akdeniz için Birlik'in sektörel toplantıl

Alicante (Katalanca: Alacant), Valensiya'nın güneyinde aynı adı taşıyan ilin merkezi olan şehir. Nüfusu 331.750 kişi olup tarihi bir Akdeniz limanına sahiptir. Şehir İspanya'nın en hızlı büyüyen şehirlerinden biridir. Ekonomisi turizme ve inşaat sektörüne bağlıdır.

Alicante kenti yarı-kurak iklime sahiptir ve tüm yıl boyunca güneşli günler devam edip ısı devamlı olarak pek değişmez olarak kalır. Kış mevsiminde işi mülayimdi; yazın sıcak ve yağışsız kurak olarak geçer. Alicante bölgesinin bilimsel Koeppen skalasına göre iklim sınıflanması "step iklimi (BSh)" olarak verilir. Ortalama ısılar Ocak ayında 17,0 °C - 6,7 °C arasında; Ağustos ayında 30,8 °C - 21,5 °C arasında ve yıllık ortalama ısı 18,3° olarak gözlemlenmiştir. Gün içinde genellikle ısı değişiklikleri kent mevkiinin deniz kıyısında olması dolayısıyla çok azdır. Ama zaman zaman batı rüzgarının ortaya çıkması büyükçe (18.3° veya daha fazla) ısı değişikliğine neden olabilir. Kışlar ılıman ve yazlar sıcak geçmesi işinin mevsimsel değişkenliği nispeten azlığına işaret eder. Gözlemlenen en yüksek ısı 4 Temmuz 1994'te 41,4 °C ve gözlemlenen en düşük ısı 26 Aralık 1970'te −3,8 °C olmuştur.
Ortalama yıllık yağış 277 mm olarak gözlemlenmiştir. Batı Akdeniz'de ve özellikle İspanya'nın doğusunda bulunan Alicante bölgeye özel "gota fría - soğuk düşme )" adı verilen bir atmosferik gelişme ile Eylül ve Ekim aylarında hiç tahmin edilemeyen gayet şiddetli fırtına şeklinde yağışlar ortaya çıkabilir. Bu şiddetli yağışlar 24-saatlik bir dönemde 100 mm'ye kadar yaklaşabilir. Nadir görülen bu fırtına şekilde yağışlar ortaya çıkması gayet şiddetli sellere neden olur. Bu düzenli olmayan yağışlar dolayısıyla Eylül ve Ekim ayları en yağışlı aylardır. Yine geçmişte bu fenomen gözlemlendiği için gözlemlerden elde edilen ortalama yıllık yağmurlu gün sayısı 35'tir ve güneşli saatler sayısı da 2.953 olur.

Alicante'de belediye sınırları içinde 2014 yılı resmi nüfus verilerine göre 332,067 kişi yaşamaktadır. Böylece Alicante Valensiya özerk bölgesi içinde nüfus itibarıyla ikinci büyüklükte kenttir. Alicante şehirleşmiş bölgesinde Alicante belediyesi arazileri yanında şehrin varoşları komşu belediyeler "San Vicente del Raspeig", "Sant Joan d'Alacant", "Mutxamel" ve "El Campello" bulunmaktadır. Metropoliten "Alicante-Elche" bölgesindeki nüfus ise 757,085 kişidir.
Şu tablodaki verilerden Alicante kentinin nüfusunun tarihsel gelișmesi incelenebilir:

 Carloforte, İtalya
 León (Nikaragua), Nicaragua
 Nice, Fransa
 Vahran, Cezayir
 Riga, Letonya
 Toyooka, Hyōgo, Japonya
 Wenzhou, Çin

Valensiya (özerk topluluk)
Alicante ili

Alicante Beldiyesi Resmi İnternet Sitesi27 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Almería, İspanya'nın Endülüs bölgesinde bulunan şehir. Akdeniz'de Güney İspanya'da bir yerleşim yeri olan şehir ve bölgesi önemli bir turizm potansiyeline sahiptir.

Şehir Córdobalı III. Abdurrahman tarafından Arapça el-Mariyat isminden İspanyolcaya Almeria olarak çevrilmiştir. "Denizin aynası" anlamına gelir.
955 yılında kurulmuştur, Akdeniz'deki savunmayı geliştirmek amacıyla önemli bir liman olarak düşünülmüştü. Şehirdeki Alcazaba, El Hamra Sarayı'ndan sonra Endülüs bölgesindeki en uzun Müslüman kalesidir.

Almeria'nin sınırları içinde nüfus (2010 tahmini itibarıyla) 190.013 kişidir ve nüfus yoğunluğu 644,1 kişi/km² olur. Almeria sınırları içinde nüfusun gelişmesi şu gösterimde izlenebilir:
1.000 Kişi

Kaynak: INE - Instituto Nacional de Estadística, İspanya

Alcazaba: 13. yy. da Endülüs halifesi tarafından yaptırılmıştır. 1522'de bir deprem ile büyük hasar görmüştür. Akdeniz'den korsanlara karşı korunmak için daha da korunaklı olarak yeniden yapılmıştır. Üç sıra sur bulunmaktadır. Kale içi gayet büyük olup bir şehir semtini içine alabilecek cesamettedir. Kale içinde bostan ve bahçe için gerekli arazi de bulunmaktadır.
Almeria Katedrali: Kuleler, mazgallar ve korunaklı patikaları ile bir dinsel tapınaktan çok bir kaleye benzemektedir. Gerçekten bu katedral şehir halkını Akdeniz korsanlarından korumak maksadı ile tasarlanıp yapılmıştır. Aslında bir cami olduğu bilinmektedir. Sonradan büyük bir kiliseye çevrilmiştir. 1662 depreminde büyük hasar gören yapı yeniden yapımından daha da kilise havasi almıştır. Daha sonra, savunma niteliklerini de korumakla beraber, Rönesans mimarı stili ile değişiklikler yapılmıştır.
Santiago Kilisesi: 1533'te Rönesans mimarı stilinde yapılmıştır. Kilisenin çan kulesi ve anıtsal giriş kapısı röliyef heykellerle süslüdür.
Chanca: Kayalar içine mağaralar şeklinde oyulup yapılmış özel ikametgâhlar semti.
San Cristobal Kalesi: Alcazaba kalesine ek savunma kalesi olarak yapılmış ve ona bağlanmıştır. Günümüzde bir harabe şeklindedir.
Almería Müzesi: Yörel mevkilerden çıkartılan kalıntılar ve objelerle doludur. Bunlar tarih öncesi çağlar, İberik, Romalı, Yunan asıllıdırlar. Alcazaba Kalesi içinde bulunan çok sayıda ve çok değişik Arap asıllı objeler de sergilenmektedir.
Paseo de Coches: Palmiye ağaçları ve çok güzel çiçek tarlaları bulunan bir deniz kıyısında yürüyüş yoludur.

Almería'nin şu kardeş şehirleri bulunmaktadır:

 Melilla, İspanya
 Navojoa, Meksika

Almería ili
Endülüs (özerk topluluk)

Almería Belediyesi
Almería, Tarih ve Turizm (ingilizce)
Endülüs Şehirleri; Almería 24 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Aragon Krallığı, 11. ve 19. yüzyıllar arasında bugünkü İspanya'nın kuzeydoğusunda var olmuş devlet.
Aragon Krallığı Katalonya ve Valensiya'nın yanı sıra Fransızların yaşadığı çeşitli bölgeler ile Akdeniz'in karşı kıyısındaki çeşitli toprakları da (Balear Adaları, Sicilya, Napoli ve Sardinya) içine alıyordu. 1035'te III. Sancho, küçük bir Pirene yurdu olan Aragon'u bağımsız bir krallık haline getirerek üçüncü oğlu I. Ramiro'ya bıraktı. Ramiro, bu dağlık bölgeye doğudaki Sobrarbe ve Ribagorza'yı da kattı.
12. yüzyılın sonlarında Müslüman Araplardan geri alınan topraklar üzerinden büyüdü. 1118'de Araplardan alınan Zaragoza başkent yapıldı. 1140'ta Aragon ile Katalonya'nın birleşmesi, daha çok Katalanlara yaradı. Katalanlar, kendilerini Kastilya'ya karşı savunmanın mali ve askeri sorumluluğunu, büyük ölçüde Aragon bölgesinde yaşayanlara düştüğünü bildikleri için ticarete ve denizlerde yayılmaya yöneldiler. 15. yüzyıla gelindiğinde Aragonlu soylular, tüccar Katalanların gücünü dengeleyebilmek için Kastilya ile birleşmeyi yeğlemeye başlamışlardı. İki krallık 1479'da birleşti; parlamentosu ile öteki yönetsel kurumlar, anayasal haklar 18. yüzyıl başlarında V. Felipe tarafından feshedilene değin özerkliğini korudu.
Eski Aragon Krallığı'nın sınırları 1833'e değin yönetsel bir bütün olarak varlığını sürdürdü ve o tarihte bugünkü üç ayrı ile (Aragona, Katalonya ve Valencia) bölündü.

Aragonca (aragonés), İspanya'nın Aragona Özerk Topluluğu'nda yer alan Pireneler'in vadilerinde yaklaşık 10.000 kişi tarafından anadil olarak konuşulan bir Latin dilidir. Dil Navarro-Aragonca olarak bilinen Orta Çağ dilinin günümüze İspanyolcadan farklı bir şekilde ulaşmış tek formu olup, ana dil olarak Somontano de Barbastro, Jacetania, Alto Gállego, Sobrarbe ve Ribagorza idari bölgelerinde (comarca) konuşulmaktadır. İkinci dil olarak bu dili kullananlar ile toplam konuşur sayısı yaklaşık 30.000 kişidir.
Dil Ribagorça bölgesinde Katalanca ile etkileşimde bulunmuştur. Aragonca, bölgede İspanyolca etkisinde kaldığı için yok olma tehlikesi ile karşı karşıyadır. 1997'de kabul edilen bir yasaya göre İspanya'daki bazı azınlık dillerine eğitim hakkı verilmesi dolayısıyla Aragonca anaokul ve ilkokullarda seçmeli bir şekilde alınabilmektedir, ancak tüm bölgede Aragonca dersleri alan ilkokul öğrencisi sayısı 2014-15 eğitim yılında 320 olmuştur.
Aragonca 12. yüzyıl civarına kadar yazılmamış, 1500'lerden sonra ise bölgedeki egemen dil İspanyolca (Kastilyanca) haline gelmiştir. Bu dönemden sonra Aragonca genellikle bir köy dili olmuştur.

Aragonca kursu
Aragonca için Ethnologue raporu  21 Mart 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Consello d'a Fabla Aragonesa 9 Nisan 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Aragon dili 25 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Academia de l'Aragonés 17 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Asturyasça (asturianu veya bable), İspanya'nın Asturias ile Kastilya Leon ve Portekiz'in Miranda do Douro bölgesinde konuşulan, "Astur-Leonese" alt grubuna ait bir Latin dilidir. İki önemli lehçesi vardır. Bunlar Ekstremadura Bölgesindeki extremeñu ve Kantabria'daki Kantabriyaca ya da Montañés'dir. Bu dillerden sadece Mirandes dili resmî olarak tanınmıştır. Diğer diller ise İspanyol Hükûmeti tarafından ayrı bir dil yerine İspanyolcanın bir lehçesi olarak kabul edilir. Bu dilleri düzenleyen kurumlar ise Asturyas Dili Akademisi (Asturyasça), Leon Dili Cemiyeti (Leonca), InMirandes Dil Enstitüsü (Mirandes)'dir.

Academia de la Llingua Asturiana2 Şubat 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. — Resmî Asturyas Dili Komitesi
Asturyasça-İngilizce sözlük
Cuentos del Sil Leon Dilinde yazılmış kitap
El Fueyu 27 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Leon Dili Cemiyeti Llión
El Toralín30 Temmuz 2012 tarihinde Archive.is sitesinde arşivlendi Leon Dil Cemiyeti Ponferrada
Ethnologue Raporu9 Şubat 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Real Instituto de Estudios Asturianos — Kraliyet Asturyasça Enstitüsü (RIDEA ya da IDEA), kuruluş 1945.
Xunta pola Defensa de la Llingua Asturiana 25 Ekim 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bartolomé de las Casas (11 Kasım 1474, Sevilla, Kastilya Tacı - 18 Temmuz 1556, Madrid, Kastilya Tacı), Dominikan rahibi, piskopos ve uluslararası hukuk ve insan hakları normlarının ilk savunucularından biri olan yazar. Köleciliğe karşı çıkan Avrupalılardandır, Valladolid Konseyinin taraflarındandır.
Babası orta hâlli bir tacirdir ve Kristof Kolomb'un ikinci yolculuğuna katılmıştır. Salamanca Üniversitesinde hukuk eğitimi almış olan Casas, Kolomb'un birinci yolculuğunun özetini ve hayatını kaleme aldı. 1502 yılında Nicolás de Ovando ile birlikte konkistador olarak Hispanyola adasına gitti. Bazı keşif seferlerine katıldıktan sonra 1506 yılında geri dönerek papaz yardımcılığına atandı. 1512 yılında Yeni Dünya'ya atanan ilk papaz oldu ve 1515'te dönerek yerlilere yapılan kötü muameleyi ve işkenceleri Kral V. Carlos ve Papaya bildirdi.
1516 yılında yerlilere yapılan muameleyi soruşturacak bir komisyonun üyesi olarak Amerika'ya döndü. 1520'de İspanya Kralı huzurunda yerlilere yapılan şiddet dolu işkenceleri ve izlenen politikayı eleştirdi. Casas'ın etkisi ile V. Carlos köleciliği yasaklayan bir yasa çıkarttı ve özgür yerli kentler oluşturulması önerisini destekledi. Papa ve Kralın 1537'de yerlilerin köle olarak çalıştırılmasını ve mallarına el konmasını yasaklayan kararlar almasında önemli rolü olan Casas, 1566'daki ölümüne dek yerli haklarının savunuculuğunu yaptı.

De Unico Modo - Tek Yol
Historia Apologetica - Özür Dileyen Tarih
Historia de las İndias - Batı Hint Adaları Tarihi
Spanish Cruelties - İspanyolların Zulmü
Brevisima Relacion de la Desturuccion de las İndias - Yerlilerin Gözyaşları: Yerlilerin Yok Edilişinin Kısa Tarihi
Avisos y reglas para confesores de espanoles - Günah çıkaran İspanyol papazları için öğütler ve kurallar

Bask Ülkesi (Baskça: Euskal Herria; İspanyolca: País Vasco; Fransızca: Pays basque), Baskların yaşadığı bölgeye verilen isimdir. Bask Ülkesi, Pirenelerin batı kısmında, Biskay Körfezi'nin kıyısında ve Fransa ve İspanya arasındaki sınır bölgesinde kalmaktadır.
İspanya'nın Bask Bölgesi ve Navarra özerk bölgesi ile Fransa Bask Ülkesi'ni kapsayan Bask Ülkesi Basklara (Baskça: Euskaldunak), dillerine (Baskça: Euskara), kültürlerine ve geleneklerine ev sahipliği yapmaktadır. Bölge, dilsel veya kültürel olarak homojen değildir ve Navarra'nın güneyi gibi çoğu insanın kendini Bask olarak tanımlamadığı belirli yerler de vardır. Bask Ülkesi konsepti hala büyük bir tartışma konusudur ve Navarra Yüksek Mahkemesi, Navarra'yı Bask Ülkesi'nin bir parçası olarak gösteren ders kitaplarına hükûmet fonu sağlanmasını reddetmeye devam etmektedir. 

Bask Ülkesi, Baskçada Euskal Herria olarak bilinir. Baskça herri kelimesinin sahip olduğu birçok anlamdan dolayı bu adın diğer dillere çevrilmesi zordur. Herri; millet, ülke, kara, halk, nüfus, kasaba, köy, yerleşim gibi anlamlara gelebilir. Euskal, Euskara'nın "Baskça" sıfat halidir. Dolayısıyla, Euskal Herria teriminin daha birebir bir çevirisi "Baskçanın ülkesi/milleti/halkı/yerleşimi" olurdu ki bu da diğer birçok dilde tek bir kelime olarak ifade edilmesi zor bir konsepttir.

Bask Bölgesi sıcak, nemli ve ıslak bir okyanus ikliminin hakim olduğu bir bölgedir. Kıyı bölgesi Yeşil İspanya'nın bir parçasıdır ve dolayısıyla iklim Bayonne ve Biarritz için de benzerdir. Navarra'daki iç bölgeler ve özerk topluluğun güney bölgeleri geçiş iklimine sahiptir ve mevsimler arasında biraz daha geniş sıcaklık dalgalanmaları olan karasal Akdeniz iklimi görülür.

Bilbao veya Bilbo, İspanya'nın kuzeyinde, Biskay eyaletinin ve Bask özerk bölgesinin en büyük şehridir. 2024 yılı itibarıyla 347.342 nüfusuyla İspanya'nın 11. en kalabalık şehri ve İspanya'nın kuzeyindeki en kalabalık şehirdir. Bilbao metropol alanı 1.037.847 nüfusa sahiptir ve bu da onu İspanya'nın kuzeyindeki en kalabalık metropol alanı yapmaktadır. Büyük Bilbao bölgesi, İspanya'nın beşinci en büyük kentsel alanıdır. Bilbao aynı zamanda Büyük Bask bölgesi olarak tanımlanan bölgenin ana kentsel alanıdır.
Bilbao, İspanya'nın kuzey-orta kesiminde, ekonomik ve sosyal gelişmenin bulunduğu, Bilbao haliçinin oluştuğu Biskay Körfezi'nin yaklaşık 16 kilometre (10 mil) güneyinde yer almaktadır. Ana şehir merkezi, ortalama 400 metre (1.300 ft) yüksekliğe sahip iki küçük dağ sırası ile çevrilidir. İklimi, Biskay Körfezi alçak basınç sistemleri ve ılıman hava tarafından şekillendirilir; bu da İber standartlarına göre yaz sıcaklıklarını ılımanlaştırır, güneş ışığı az ve yağış miktarı yüksektir. Yıllık sıcaklık aralığı, enlemine göre düşüktür. 
13. yüzyılın sonlarında güçlü Haro ailesinin başı Diego López V de Haro tarafından kurulduktan sonra, Bilbao, Kastilya Krallığı'nda önemli bir yere sahip olan Bask Ülkesi'nin ticari merkezlerinden biriydi. Bu, Biskay taş ocaklarından çıkarılan yün ve demir ürünlerinin Avrupa'nın her yerine ihracatına dayalı gelişen liman faaliyetinden kaynaklanıyordu. 
19. yüzyıl boyunca ve 20. yüzyılın başlarında, Bilbao yoğun bir sanayileşme yaşadı ve Barselona'nın ardından İspanya'nın en sanayileşmiş ikinci bölgesinin merkezi oldu. Aynı zamanda olağanüstü bir nüfus patlaması, birkaç komşu belediyenin ilhakına yol açtı. Günümüzde Bilbao, ikonik Bilbao Guggenheim Müzesi ile başlayan ve havaalanı terminali, hızlı transit sistemi, tramvay hattı, Azkuna Zentroa ve şu anda geliştirilmekte olan Abandoibarra ve Zorrozaurre yenileme projeleri gibi altyapı yatırımlarıyla devam eden, süregelen bir sosyal, ekonomik ve estetik canlanma sürecini yaşayan canlı bir hizmet şehridir. 
Bilbao ayrıca, yalnızca Bask oyuncularını desteklemesi ve İspanyol futbol tarihinin en başarılı kulüplerinden biri olması nedeniyle Bask milliyetçiliğinin önemli bir sembolü olan Athletic Club futbol takımına da ev sahipliği yapmaktadır.
19 Mayıs 2010'da Bilbao şehri, Singapur şehir devleti tarafından verilen Lee Kuan Yew Dünya Şehri Ödülü'ne layık görüldü. Şehircilik alanındaki Nobel Ödülü olarak kabul edilen bu ödül, 29 Haziran 2010'da verildi. 7 Ocak 2013'te, belediye başkanı Iñaki Azkuna, Biscay başkentinin 1990'lardan beri yaşadığı kentsel dönüşümün tanınması amacıyla, İngiliz vakfı Şehir Belediye Başkanları Vakfı tarafından iki yılda bir verilen 2012 Dünya Belediye Başkanı Ödülü'nü aldı. 8 Kasım 2017'de Bilbao, uluslararası kuruluş Şehircilik Akademisi tarafından verilen 2018 Şehircilik Ödülleri'nde 2018'in En İyi Avrupa Şehri seçildi.

Bilbao, İspanya'nın kuzey kıyılarında Atlantik Okyanusu'nun Biskay Körfezi sahilinde Bask Bölgesi'nin kuzeydoğusunda konumlanmıştır. Şehir Nervion Nehri boyunca yerleşmiştir. Bu nehrin kıyısında Sanayi Devrimi sırasında bölgeye refah getiren sayısız fabrika ve iş yeri de bulunmaktadır. Bilbao aynı zamanda, bu nehrin gelgit ile çok derin ve bir fiyord gibi çok kara içerisine girmiş olan "Ria de Bilbao" körfezi üzerinde bir liman şehridir.
Bilbao şehrinin bazı önemli İspanya şehirlerinde uzaklıkları şu listeden incelenebilir:

Barselona: 605 km
La Coruña: 551 km
Madrid: 393 km
Pamplona: 138 km
San Sebastián / Donostia:94 km
Santander: 95 km
Valensiya: 670 km
Valladolid: 281 km
Vitoria-Gasteiz: 64 km
Zaragoza: 303 km

Bilbao belediye sınırları içinde nüfus (2010 tahmini) itibarıyla 353.187 kişi olup nüfus yoğunluğu 8688,5 kişi/km² olur. Böylelikle Zaragoza, nüfus itibarıyla şehir sıralamasında Bask bölgesinde 1. sırayı; tüm İspanya'da 11. sırayı alır.
Fakat esas şehir yanındaki varoşları ile "Büyük Bilbao" oluşur ve Büyük Bilbao'ya resmen "comark" olma statüsü verilmiştir. Bask Bölgesi'nin nüfusunun yaklaşık yarısının yaşadığı "Büyük Bilbao", ekonomik ve endüstri açısından bölgenin en aktif kısmıdır. Büyük Bilbao'nın nüfusu 875,552 kişi olarak tahmin edilmektedir. Büyük Bilbao bu nüfusuyla İspanya'da bulunan büyük metropoliten şehirler arasında 5. sırayı almaktadır.
Bilbao belediye sınırları içinde nüfusun gelişmesi şu gösterimde izlenebilir:
1.000 Kişi

Kaynak: INE - Instituto Nacional de Estadística, İspanya

Seçilmiş belediye başkanları:

Bilbao'nun şu kardeş şehirleri bulunmaktadır:

 Bordeaux, Fransa
 Buenos Aires, Arjantin
 Medellín, Kolombiya
 Monterrey, Meksika
 Pittsburgh, Amerika Birleşik Devletleri
 Çingdao, Çin
 Rosario, Arjantin
 Sant Adrià de Besòs, İspanya
 Tiflis, Gürcistan

Santoña İhaneti
Bask Bölgesi
Biskay ili

Resmî site

Birinci İspanya Cumhuriyeti, kısa ömürlü cumhuriyet olmuştur. Cumhuriyet, İsabella'nın iktidardan düşmesinden ardından devam eden kaos ortamı I. Amadeo'nun kral olmasının ardından da devam etmesi üzerine ilan edildi. Martínez-Campos y Antón cumhuriyete darbe yaparak eski sistemi tekrar tesis ederek restorasyon hükûmeti kuruldu.

Eylül 1868 yılında donanma komutanı Juan Bautista Topete sahil kesiminde bulunan ve ilk demokratikleşme hamlesinin başladığı yer olan Cadiz'te İsabella'ya karşı ayaklanması ile gerçekleşti. Bu olay aslında İsabella'nın babasına karşı olan ayaklanma gibiydi. O da ordu tarafından gerçekleşmişti.
Devrimden sonra Manuel Pavía kontrolündeki kraliyet ordusu devrim saflarına katılan komutan Francisco Serrano Domínguez'e bağlı ordusu ile Alcolea Savaşında çarpıştı. Savaşı devrimci güçler kazanarak kraliyetin gücünü kırdı. Domínguez, ordusu ile birlikte başkent Madrid'e yürümeye başladı. Bunun üzerine kraliçe Isabella tahttan düştü. Bunun üzerine İsabella Fransa'ya kaçtı. Isabella 1904 yılına kadar yaşadı ve Paris'te öldü.

İspanyol devrimi başarıya ulaşmış ve Isabella devri sonra ermişti. İspanyol Meclisi olan Cortes, yeni bir hanedanlık altında monarşiyi yeniden kurulmasına karar verir. Bunun için İtalya'da hakim olan Savoy Hanedanlığına mensup olan ve Aosta Dükü olan Amadeo I, 16 Kasım 1870 tarihinde İspanya Kralı oldu. 2 Ocak 1871 tarihinde ise Madrid'de anayasayı koruyacağını ilan etti.
Yeni Kral seçilmesine rağmen ülkede kriz vardı. General Marqués de los Castillejos suikaste uğradı. Bununla birlikte ülkede birçok suikast girişimleri olmuştu. Bask ve Katalan bölgelerinde Üçüncü Carlist ayaklanması meydana geldi. Aynı dönemde cumhuriyetçilerde ülke genelinde ayaklanmalar başlattı. Müdahale için gönderilen ordu topçuları greve gitti. Bunların yanı sıra Küba'da bağımsızlık savaşı başladı.

Ülkede meydana gelen olaylar Amadeo'nın halk desteğine sahip olmadığını kanıtlamıştı. Amadeo ise grev ilan eden topçulara karşı bir emir yayınlamakla meşguldü. Ancak aynı günün gecesinde İspanya'da bir cumhuriyet ilan edildi. Bu durum karşısında Amadeo tahttan feragat ettiğini açıkladı. Ancak cumhuriyetin ömrü kısa oldu. Arsenio Martínez-Campos y Antón'un komutasındaki ordu 29 Aralık 1874 yılında darbe yaparak ülkede bulunan cumhuriyeti yıktı. İspanya'da restorasyon hukumeti kurularak devrim öncesinde ülkenin sahibi olan Borbon Hanedanlığı ülkeye tekrar sahip oldu. Tahta, devrimin hedefindeki Isabel'in oğlu Alfonso geçti. Alfonso dönemi İspanya için döneme göre en iyi dönem olarak kabul edilir.

Boğa güreşi (İspanyolca: corrida de toros, tauromaquia, toreo), iki boğanın çeşitli amaçlarla güreştirilmesini ya da matador adı verilen bir insanın boğayı gittikçe yorup öldürmesini esas alan eğlence ve yarışma biçimi. Çaresiz bir boğanın insanlar tarafından silahlar eşliğinde yavaş yavaş öldürülmesi hak savunucuları tarafından şiddetli şekilde protesto edilmekte, hayvanlara karşı işlenen bir suç olarak görülmektedir.

Eski Çağ'da Girit halkı, bir takım törenler ile boğalarla güreşirlerdi. Tesalya bölgesinde (Taurocatapsia isminde bir çeşit boğa güreşinde), boğa at ile kovalanır, daha sonra boynuzlarıdan yakalanarak yere yıldırılırdı. 18. yüzyıl'a kadar İspanya ve Portekiz'de boğa ile güreş, daima at sırtında yapılıdı. Bu karşılaşmaların yıldızı, ata binen kişi olurdu (Caballero en plaza veya Rejoneador). Ancak zaman içinde, atın sırtında dövüşmek yerine yerde dövüş ön plana geçti ve Pedro Romero, Joaquin Rodriguez, Jose Delgado, yetenekleri ile bu yeni biçimin öncüleri olmuşlardı. 1830 yılında 7. Fernando'nun Sevilla bölgesinde bununla ilgili bir okul açıp, yönetime Pedro Romero'yu atamasıyla, güreşçilerin hareketleri ve gerçekleştirdiği oyunlar, "resmen" denetim altına girdi.

Birçok matadorun güreştiği ve birçok boğanın öldürüldüğü gösteriye "corrida de toros" denmektedir. Bu yarışma, arenada baş bölümde oturan bir görevlinin denetiminde, kurallara tabii yapılır. Her boğa için karşılaşma, tercio isminde üç bölüme ayrılır: birinci tercio mızraklama, ikincisi şişleme ve üçüncüsü öldürmedir. Tercio'lararası geçiş, görevli başkan tarafından belirlenir. (Geçiş, boru öttürülerek bildirilir.) Boğa da, geçitten "arena"ya çıktığında, matadorun "cuadrilla"sı arenada yerini alır. "Peon"lar ise "muletara"rıyla hayvanı üstlerine çekerek matadorun karşılaşma şartlarını saptaması için öncelikle boğayı düz çizgi boyunca koştururlar. Boğayı mızraklamakla görevli iki "picador", arenada kendilerine özel yerde beklerler. Hayvana önce, deneme amaçlı "muleta"yı sallayarak, matador yaklaşır. Bu deneme hareketlerinden sonra, mızraklamaya sıra gelir.

Artvin Kafkasör boğa güreşleri ile nefes kesen görüntülerin sergilendiği bir ildir. Her yılın Haziran ayının üçüncü haftası boyunca geleneksel olarak düzenlenen festivalin ilginç yanı boğa güreşleridir. İlin her yanından getirilen boğalar boyun kalınlığına ve kilolarına göre sınıflandırılıp güreştirilir.
Bu güreşler yapıldığı tarihten itibaren, boğaların zarar görmemesi ve herhangi bir şekilde eziyete uğramamaları için dikkat edilmekte, belirli kurallar uygulanmaktadır. Güreş sırasında güçsüz görülen boğanın çekilmesi halinde yenik kabul edilir ve güreş meydanında ayrılan bölümden ilgililerce boğa alandan uzaklaştırılırlar. İlgililer ellerindeki uzun sopalarla gerektiğinde güç kullanmaktadırlar. Böylece, Kafkasör boğa güreşleri, kendi kuralları içinde güç gösterisi olarak bir spor ve şenlik ortamına dönüşür.
Karakucak güreşleri ve folklor gösterilerinin de yapıldığı festivalde, çevre ilçe ve köylerinden gelen halk şairlerinin atışmaları ilgiyle izlenir.

İspanya'da yoğun olarak düzenlenen boğa güreşlerinde matador olarak adlandırılan kişi önceden yorulmuş ve kan kaybetmesine yol açacak şekilde yaralanmış boğayı öldürür.
Katalonya Otonom Bölge Parlamentosunda alınan karara göre 2012 yılından sonra boğa güreşi Katalonya'da yasaklanmıştır.

Güney Fransa'nın Provence bölgesinde bulunan Camargue'da boğa güreşlerinin kansız versiyonu olarak bilinen Course camarguaise düzenlenmektedir. Bu boğa güreşindeki temel amaç, boğalara zarar vermekten ziyade, boğaların arenaya alındığı 15 dakika içerisinde onların boynuzlarına sarılmış olan iplikleri çözmek yahut halkaları alarak kaçmaktır.

Deve güreşi
Boğa sıçraması

Garry Marvin Bullfight. - University of Illinois Press, 1994. - 226 p. - ISBN 9780252064371
Wood, Tristan, "How To Watch A Bullfight", 2011, Merlin Unwin Books, ISBN 9781906122270
Fiske-Harrison, Alexander, "Into The Arena: The World of the Spanish Bullfight", 2011, Profile Books, ISBN 1846683351
Marvin, Garry, "Bullfight", 1988, University of Illinois Press, ISBN 9780252064371

Dövüş Gerçeği - HAYTAP 17 Ağustos 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Cantabria Dağları (İspanyolca: Cordillera Cantábrica) İspanya'daki önde gelen sıradağ sistemidir. İspanya'nın kuzeyinde yer alan dağ sırası 300 km uzunluğundadır, Pirenelerin batısından Galiçya'ya kadar uzanır. Cantabria Dağları genel olarak doğa yürüyüşü, tırmanış ve kayak için uygundur.

Cantabria Dağları denize paralel olacak şekilde doğu-batı ekseninde yer alır. Dağ sırasının batıda geldiği sınır Portekiz-İspanya sınırını da belirleyen Miño Nehri vadisidir. Dağ sırasının güneybatıdaki uç bölgesi Portekiz sınırları içinde kalır. Dağ sırasının doğu kesimi özellikle daha yüksektir ve Pirenelerin devamı olarak değerlendirilir.Dağlar, kuzeydeki yeşil bölgeyle güneydeki çorak bölge arasında sınır oluşturmaktadır. Dağ sırasının kuzeye bakan yamaçları yoğun yağış alırken güney yüzündeki bölgeler dağ zirvelerin engellemesi nedeniyle aşırı yağmur almaz.

Sierra de la Bobia, Pico de la Bobia 1,201 m
Sierra de Tineo, Mulleiroso 1,241 m
Sierra de San Isidro, Campo de La Vaga 1,078 m
Sierra de Eirelo, Pena dos Ladróis 800 m
Sierra del Sueve, Picu Pienzu 1,161 m
Sierra de Cuera, Pico Turbina 1,315 m

Picos de Europa üçe ayrılır:
Batıdaki Cornión Massif, Torre Santa 2,596 m
Ortadaki Urrieles Massif, Torrecerredo 2,650 m
Doğudaki Ándara Massif, Morra de Lechugales 2,444 m
Doğudaki dağlar:
Fuentes Carrionas Massif, Peña Prieta 2,536 m
Sierra Cocón
Sierra del Escudo de Cabuérniga**Sierra de la Gándara, Peña Cabarga 537 m, a lower northern foothill located further east
Montes de Ucieda
Alto del Gueto
Sierra de la Matanza
Sierra de Peña Sagra, Peña Sagra 2,046 m
Sierra de Peña Labra, Pico Tres Mares 2,175 m ve Peña Labra 2,006 m
Sierra del Cordel
Sierra del Escudo
Sierra de Híjar
Valdecebollas
Sierra del Hornijo, Mortillano 1,410
Sierra de Breñas, foothill running perpendicular to the coast
Montes de Pas, Castro Valnera 1,707 m

Iç bölgeler:
Sierra Salbada (Orduña)
Mounts of Gasteiz, Kapildui 1,177 m
Izki
Urbasa, Baiza 1,183 m
Andía 1,493 m
Kıyı bölgeleri:
Gorbea (Gorbeia) 1,481 m
Urkiola, Anboto 1,331 m
Elgea
Aizkorri, Aitxuri 1,551 m,
Altzania, Aratz 1,442 m
Aralar Mendilerroa 1,346 m

Cantabria Dağları çok önemli bitki ve hayvan türlerine ev sahipliği yapmaktadır, bunlar arasında öne çıkanlar şöyle sıralanabilir:

Cantabria ayısı Ursus arctos pyrenaicus
Cantabria orman tavuğu Tetrao urogallus cantabricus
İberya kurdu Canis lupus signatus
Cantabria caprinaesi Rupicapra pyrenaica parva

Cantabria Dağlarında çok sayıda koruma altında olan bölge bulunmaktadır. Bunlardan bazılar doğrudan UNESCO Dünya Biyosfer Rezervleri Ağına dahildir.

Picos de Europa Ulusal Parkı
Muniellos Koruma Alanı
Fuentes del Narcea, Degaña ve Ibias Ulusal Parkı
Redes Ulusal Parkı
Somiedo Ulusal Parkı
Sierra del Sueve Koruma Alanı
Montaña Palentina Ulusal Parkı
Saja-Besaya Ulusal Parkı
Collados del Asón Ulusal Parkı
Ojo Guareña

Cartagena, İspanya'nın Murcia özerk bölgesinde bir şehir.

Sehir, MÖ 226-225'e doğru Hasdrubal tarafından Qart Hadast yani Yeni Şehir adıyla kuruldu ve Kartacalıların İspanya'da başlıca hareket üssü oldu. Romalıların eline geçen Carthago Nova, barbar istilâsına kadar yarımadanın başlıca şehri olarak kaldı. Araplar buraya Kartacana adını verdiler ve bağımsız bir prenslik haline getirdiler. Bu prensliği 1243 yılında Ferdinando araplardan geri aldı ve Castilla'ya bağladı.
18. yüzyıldan beri İspanya Akdeniz Donanmasının merkezidir.

Cartagena, Madrid'e 450 km uzaklıktadır.

Cartagena belediye sınırları içinde nüfus (2011 itibarıyla tahmini) 218.210 kişi ve nüfus yoğunluğu 390,8 kişi/km²dir. Cartagena varoşları belediye sınırları dışında olup şehirleşmiş bölge bir büyük metropoliten Cartagena sehrini oluşturur. Bu büyük metropoliten Cartagena bolgesi La Unión, Fuente Álamo de Murcia, Los Alcázares, San Javier, Torre Pacheco ve San Pedro del Pinatar belediyelerini de kapsar ve tahmin edilen nüfus 332.035 kişidir.
Cartagena sınırları içinde nüfusun gelişmesi şu gösterimde izlenebilir:
1.000 Kişi

Kaynak: INE - Instituto Nacional de Estadística, İspanya

Moskova altını
Murcia

Cartagena Belediyesi resmi websitesi27 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Şablon:Murcia

Sebte (Arapça: سبتة) ya da Ceuta, İspanya'nın Kuzey Afrika'daki toprağıdır. İspanyol anayasasına göre Melilla ile birlikte özerk il statüsündedir. Fas sınırı ile çevrili olan şehir 19 km²'dir. Akdeniz'e 20 km sahili olan şehrin Fas'la olan sınırı 8 km'dir. İber Yarımadası'na 14 km mesafededir. 1415 yılında önce Portekizliler tarafından ele geçirilen şehir 1580 yılında İspanyol toprağı olmuştur. Nüfusu 1998 verilerine göre 72.117 kişidir. Bu nüfusun 54.000'i Hristiyan, 16.000'i Müslüman, 600 ilâ 700'ü Musevî ve 500 kadarı da Hindu'dur. 2010 yılı nüfusu ise 80.579 kişi olmuştur. Farklı dinlerin olması şehirde farklı kültürlerin oluşmasına da yol açmıştır. Resmî ve özel yaşamda dört kültür barış içerisinde uyum göstermektedir. Juan Jesús Vivas Lara şehrin hem başbakanı hem de belediye başkanıdır. Fas, Sebte ile birlikte Melilla'yı da İspanya'dan istemektedir. Sebte'de İspanyolca ve Arapça konuşulur.

Cádiz (Fenikece: Gadir, Yunanca: Gádeira, Latince: Gades, Arapça: Kadis), İspanya'nın güneybatısında, Endülüs otonom bölgesinde yer alan bir liman kenti. İspanya donanmasının ev sahipliği yapmaktadır. Şehir, Endülüs'ün 8 ilinde biri olan Cádiz iline bağlı 44 belediyeden biridir. Aynı zamanda Cadiz İli'nin başkentidir.
Cádiz, sahillerinin yanı sıra en eski Batı Avrupa şehirlerinden birisi olması nedeniyle sahip olduğu tarihî eserleri ile turistik bir merkezdir. Flamenko müziğinin en önemli merkezi olarak kabul edilmektedir. Özellikle şehrin Jerez de la Frontera bölgesi, geçmişten günümüze barındırdığı geleneksel Çingene flamenko müzisyenleri sebebiyle önemli bir merkezdir. Ayrıca, en önemli flamenko merkezi kabul edilmesinde, Camarón de la Isla ve Paco de Lucía gibi efsanevi müzisyenlerin doğup büyüdüğü şehir olmasının da etkisi olduğu düşünülebilir.

Cadiz'in ismi şehri kuran Fenikece dilinden gelmiş Gadir'dir ve "surlar" veya "surla çevrili savunma mevkii" anlamına gelir.
Cádiz'in bazı İber yarımadası kentlerinden uzaklıkları: 651 km Madrid, 124 km Sevilla ve 219 km Huelva.

Cadiz belediye sınırları içinde nüfusu (2011 tahmini itibarıyla) 124.892 kişidir ve nüfus yoğunluğu 10.321,65 kişi/km² olur. Cadiz belediye sınırları içinde nüfusun gelişmesi şu gösterimde izlenebilir:
1.000 Kişi

Kaynak: INE - Instituto Nacional de Estadística, İspanya

Cadiz'in şu kardeş şehirleri bulunmaktadır:

 Buenos Aires, Arjantin
 Havana, Küba
 Brest, Fransa
 Tanca, Fas
 A Coruña, İspanya
 Medway, Birleşik Krallık
 Baltimore, Amerika Birleşik Devletleri
 Kırklareli, Türkiye

Endülüs (özerk topluluk)
Cádiz Körfezi
Cádiz ili

Cádiz Şehri resmi sitesi6 Aralık 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cádiz Üniversitesi resmi site14 Aralık 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Danimarka Silahlı Kuvvetleri (Danca: Forsvaret), Danimarka'yı ve Danimarka'ya bağlı olan Grönland ve Faroe Adaları'na dışarıdan gelebilecek askeri tehditlere karşı koruyan silahlı kuvvetlerdir. Danimarka Kralı X. Frederik mevcut Başkomutandır.
Danimarka Silahlı Kuvvetleri'nde "total savunma" kavramı vardır (Danca: Totalforsvar).
Danimarka Silahlı Kuvvetleri'nin amacı ve görevi kanunlar ile belirlenmiştir. 3 amacı 6 görevi vardır:
Amaçları, çatışma ve savaşı önlemek, Danimarka'nın egemenliğini, bağımsızlığını ve bütünlüğünü korumak ve insan hakları konusunda dünyada daha huzurlu bir ortam tesis etmek.
Görevleri, NATO ittifak stratejisine uygun olarak katılmak, algılamak ve Danimarka topraklarının egemenliğini ihlal edilmesini engellemek (Grönland ve Faroe Adaları dahil), özellikle Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri ve NATO üyeleri ile savunma iş birliğini sağlamak, uluslararası görevler ile çatışma ortamını önlemek, kriz-kontrol, insani, barış, sivil kaynakların iş birliği ile  Total Savunmayı sağlamak, kuvvetini korumak ve her zaman bu görevleri yürütmek.

Danimarka Kraliyet Kara Kuvvetleri — Hæren (HRN)
Danimarka Kraliyet Deniz Kuvvetleri — Søværnet (SVN)
Danimarka Kraliyet Hava Kuvvetleri — Flyvevåbnet (FLV)
Danimarka Anavatan Muhafızları — Hjemmeværnet (HJV)

Darbe, ordu veya diğer hükümet elitleri tarafından görevdeki lideri görevden almak için yapılan yasa dışı ve açık bir girişimdir. Kendi kendine darbe, yasal yollarla iktidara gelen bir liderin yasa dışı yollarla iktidarda kalmaya çalışmasıdır. Askerî darbe, görevden almanın askerîye tarafından gerçekleştirilmesidir.
Bir tahmine göre 1950'den 2010'a kadar 457 darbe girişimi olmuş ve bunların yarısı başarılı olmuştur. Darbe girişimlerinin çoğu 1960'ların ortalarında meydana gelmiştir, ancak 1970'lerin ortalarında ve 1990'ların başlarında da çok sayıda darbe girişimi olmuştur. Soğuk Savaş sonrası dönemde meydana gelen darbelerin demokratik sistemlerle sonuçlanma olasılığı Soğuk Savaş darbelerine kıyasla daha yüksek olsa da darbeler hala çoğunlukla otoriterliği devam ettirmektedir.
Birçok faktör bir darbenin ortaya çıkmasına neden olabileceği gibi bir darbenin başarısını ya da başarısızlığını da belirleyebilir. Bir darbe başladıktan sonra darbenin başarısı, darbecilerin elitleri ve halkı darbe girişimlerinin başarılı olacağına inandırma becerilerine bağlıdır. Başarılı darbelerin sayısı zaman içinde azalmıştır. Otoriter sistemlerde başarısız darbelerin otoriter yöneticinin iktidarını güçlendirmesi muhtemeldir. Kümülatif darbe sayısı gelecekteki darbelerin güçlü bir öngörücüsüdür ve bu olgu "darbe tuzağı" olarak adlandırılır.
"Darbe önleme" olarak adlandırılan yöntemde rejimler, herhangi bir küçük grubun iktidarı ele geçirmesini zorlaştıracak yapılar oluşturur. Bu darbe önleme stratejileri arasında aile, etnik ve dini grupların stratejik olarak orduya yerleştirilmesi ve askeri ve güvenlik kurumlarının parçalanması sayılabilir. Ancak darbe önleme askeri etkinliği azaltır. Otoriter hükûmetlerin beceriksiz ordulara sahip olma eğiliminde olmalarının bir nedeni, otoriter rejimlerin ordularının bir darbe yapacağından veya bir iç ayaklanmanın kesintisiz devam etmesine izin vereceğinden korkmalarıdır - sonuç olarak, otoriter yöneticilerin ordudaki kilit pozisyonlara beceriksiz sadık kişileri yerleştirme teşvikleri vardır.

Oto darbe (İspanyolca: autogolpe) ya da tepeden inme darbe olarak da adlandırılan kendi kendine darbe, yasal yollarla iktidara gelen bir ulusun liderinin yasa dışı yollarla iktidarda kalmaya çalıştığı bir darbe biçimidir. Lider, ulusal yasama organını feshedebilir veya güçsüz kılabilir ve normal şartlar altında verilmeyen olağanüstü yetkileri hukuka aykırı bir şekilde üstlenebilir. Diğer önlemler arasında ülkenin anayasasını iptal etmek, sivil mahkemeleri askıya almak ve hükûmet başkanının diktatörlük yetkilerini üstlenmesi sayılabilir.
1946 ve 2022 yılları arasında, 110'u otokrasilerde ve 38'i demokrasilerde olmak üzere, tahmini 148 kendi kendine darbe girişimi gerçekleşmiştir.

Bazen sessiz darbe veya kansız darbe olarak da adlandırılan yumuşak darbe, bir hükûmetin yasa dışı bir şekilde devrilmesidir, ancak normal bir darbenin aksine güç veya şiddet kullanılmadan gerçekleştirilir.

Saray darbesi veya saray devrimi, yönetici grup içindeki bir hizbin, yönetici grup içindeki başka bir hizbi yerinden ettiği bir darbedir. Halk protestolarının yanı sıra saray darbeleri de diktatörler için büyük bir tehdittir. M.Ö. 12. yüzyıldaki Harem komplosu en eski komplolardan biriydi. Saray darbeleri İmparatorluk Çin'inde yaygındı. Avusturya'daki Habsburg Hanedanı, Katar'daki Sani Hanedanı ve 19. yüzyıl ile 20. yüzyılın başlarında Haiti'de de meydana gelmiştir. 1725-1801 yılları arasındaki Rus çarlarının çoğu saray darbeleriyle devrilmiş ya da iktidarı gasbetmiştir.

Putsch terimi, başarısız bir azınlık gerici darbesinin siyasi-askerî eylemlerini ifade eder. Bu terim ilk olarak 6 Eylül 1839'da İsviçre'de gerçekleşen Züriputsch için kullanılmıştır. Ayrıca Weimar Almanyası'nda 1920 Kapp Darbesi, Küstrin Darbesi ve Adolf Hitler'in 1923 Birahane Darbesi gibi darbe girişimleri için de kullanılmıştır.
1934'teki Uzun Bıçaklar Gecesi sırasında, Hitler ve diğer Nazi Partisi üyelerinin dezenformasyon taktiğinin temelinde sözde bir putsch yatıyordu. Bir tasfiye başlattıktan sonra, yakın bir darbe fikri, öldürmenin haklı olduğunu (bir ayaklanmayı bastırmak için bir araç olarak) yanlış bir şekilde iddia etmelerini sağladı. Almanlar, cinayetlerin gerici bir darbeyi önlemek için gerekli olduğu yönündeki kanıtlanmamış imaya rağmen, olayı tanımlamak için hala Nazi rejimi tarafından verilen Röhm-Putsch terimini kullanmaktadır. Bu nedenle Alman yazarlar sıklıkla tırnak işareti kullanmakta ya da vurgu yapmak için sogenannter Röhm-Putsch ('sözde Röhm Darbesi') hakkında yazmaktadır.
1961 Cezayir Darbesi ve 1991 Ağustos Darbesi için de bu terim kullanılır.

Pronunciamiento ("duyuru"), bir tür hükûmet darbesi için kullanılan İspanyolca kökenli bir terimdir. Pronunciamiento, golpe de estado'dan etkilenen yeni hükûmetin kurulmasını meşrulaştıran, hüküm süren hükûmeti görevden almanın resmi açıklamasıdır. "Kışla isyanı" ya da cuartelazo da askeri isyan için kullanılan bir terimdir ve İspanyolca cuartel ('karargah' ya da 'kışla') teriminden gelmektedir. Belirli askeri garnizonlar, hükûmete karşı daha büyük bir askeri isyanın ateşleyici faktörüdür.
Bir yazar darbe ile pronunciamiento arasında bir ayrım yapmaktadır. Darbede ordu, paramiliter güçler ya da muhalif siyasi gruplar mevcut hükûmeti görevden alıp iktidarı ele geçirirken, pronunciamiento'da ordu mevcut hükûmeti görevden alıp görünürde sivil bir hükûmet kurar.

İktidarın fiilen veya teşebbüs yoluyla tek taraflı olarak ele geçirildiği diğer türler bazen "sıfatlı darbeler" olarak adlandırılır. Uygun terim öznel olabilir ve normatif, analitik ve siyasi çıkarımlar taşır.

Bir devrim veya isyan, bir yöneticinin veya hükûmetin anayasaya aykırı yollarla değiştirilebilmesi açısından bir darbe ile aynı sonuca sahip olabilir. Ancak, darbe genellikle küçük bir grup tarafından yapılır ve önceden planlanırken, devrim veya isyan genellikle daha spontane bir şekilde ve koordine olmayan daha büyük insan grupları tarafından başlatılır. Bu ayrım her zaman net değildir. Bazen bir darbe, darbeyi yapanlar tarafından bir tür demokratik meşruiyet kazandırmaya çalışmak için devrim olarak da adlandırılır.

Clayton Thyne ve Jonathan Powell'ın darbe veri setine göre 1950'den 2010'a kadar 457 darbe girişimi olmuş, bunların 227'si (%49,7) başarılı, 230'u (%50,3) başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Darbelerin "en yaygın olarak Afrika ve Amerika kıtalarında (sırasıyla %36,5 ve %31,9) görüldüğünü tespit etmişlerdir. Asya ve Orta Doğu, toplam küresel darbelerin sırasıyla %13,1 ve %15,8'ine sahne olmuştur. Avrupa açık ara farkla en az darbe girişiminin yaşandığı yer olmuştur: 2.6%." Darbe girişimlerinin çoğu 1960'ların ortalarında meydana gelmiştir, ancak 1970'lerin ortalarında ve 1990'ların başlarında da çok sayıda darbe girişimi olmuştur. 1950'den 2010'a kadar darbelerin çoğu Orta Doğu ve Latin Amerika'da başarısız olmuştur. Afrika ve Asya'da başarı şansı biraz daha yüksekti. Başarılı darbe sayıları zaman içinde azalmıştır.

Başarılı darbeler, iktidarın barışçıl geçişini engelleyen bir rejim değişikliği yöntemidir. 2016 yılında yapılan bir çalışma, diktatörlüklerde darbelerin dört olası sonucunu kategorize etmektedir:

Başarısız darbe
Bir liderin, iktidardaki grubun kimliğini veya yönetim kurallarını değiştirmeden yasa dışı bir şekilde iktidardan uzaklaştırılması gibi rejim değişikliği olmaması
İktidarın başka bir diktatörlükle değiştirilmesi
Diktatörlüğün devrilmesi ve ardından demokratikleşme ("demokratik darbeler" olarak da adlandırılır)
Çalışma, hem Soğuk Savaş sırasında hem de sonrasında diktatörlüklerdeki tüm darbelerin yaklaşık yarısının yeni otokratik rejimler kurduğunu ortaya koymuştur. Darbelerle kurulan yeni diktatörlükler, darbeyi takip eden yılda, darbeden önceki yıla kıyasla daha yüksek düzeyde baskı uygulamaktadır. Soğuk Savaş dönemindeki diktatörlüklerde gerçekleşen darbelerin üçte biri ve daha sonrakilerin %10'u rejim liderliğini değiştirmiştir. Diktatörlüklerdeki Soğuk Savaş darbelerinin %12'sinin ve Soğuk Savaş sonrası darbelerin %40'ının ardından demokrasiler kurulmuştur.
Soğuk Savaş sonrası dönemde meydana gelen darbelerin demokratik sistemlerle sonuçlanma olasılığı Soğuk Savaş darbelerine kıyasla daha yüksek olsa da darbeler hala çoğunlukla otoriterliği devam ettirmektedir. İç savaşlar sırasında meydana gelen darbeler savaşın süresini kısaltmaktadır.

2003 yılında yapılan bir akademik literatür taraması, aşağıdaki faktörlerin darbelerle ilişkili olduğunu ortaya koymuştur:

2016'da yapılan bir çalışmada yer alan literatür taramasında etnik hizipçilik, destekleyici yabancı hükûmetler, liderlerin deneyimsizliği, yavaş büyüme, emtia fiyat şokları ve yoksulluktan bahsedilmektedir.
Darbelerin askerî güçlerin yoğun etkisi altındaki ortamlarda ortaya çıktığı görülmüştür. Yukarıdaki faktörlerin birçoğu askeri kültür ve güç dinamikleri ile bağlantılıdır. Bu faktörler birden fazla kategoriye ayrılabilir; bu kategorilerden ikisi askeri çıkarlara yönelik tehdit ve askeri çıkarlara destektir. Eğer çıkarlar her iki yönde de ilerlerse, ordu kendisini ya bu güçten faydalanırken ya da bu gücü geri kazanmaya çalışırken bulacaktır.
Askeri harcamalar çoğu zaman bir darbenin gerçekleşme olasılığının bir göstergesidir. Nordvik, birçok farklı ülkede gerçekleşen darbelerin yaklaşık %75'inin askeri harcamalar ve petrol gelirlerinden kaynaklandığını tespit etmiştir.

Kümülatif darbe sayısı gelecekteki darbelerin güçlü bir öngörücüsüdür. Bu olgu darbe tuzağı olarak adlandırılmaktadır. 2014 yılında 18 Latin Amerika ülkesinde yapılan bir araştırma, açık siyasi rekabetin tesis edilmesinin ülkeleri "darbe tuzağından" çıkarmaya yardımcı olduğunu ve siyasi istikrarsızlık döngülerini azalttığını ortaya koymuştur.

Hibrit rejimler, çok otoriter devletlere veya demokratik devletlere kıyasla darbelere karşı daha savunmasızdır. 2021 yılında yapılan bir çalışma, demokratik rejimlerin darbelere maruz kalma olasılığının önemli ölçüde daha yüksek olmadığını ortaya koymuştur. 2015 yılında yapılan bir çalışma, terörizmin darbelerle güçlü bir şekilde 

Donanma, deniz kuvvetleri, askeri deniz filosu, savaş donanması, gölde, nehirde, kıyıda veya okyanusta yapılan muharebe operasyonları ve ilgili işlevler için bir ülkenin silahlı kuvvetlerinin esasen deniz ve amfibi savaş için belirlenmiş koludur. Donanma, Yüzey gemileri, amfibi gemileri, denizaltıları ve deniz havacılığının yanı sıra yardımcı destek, iletişim, eğitim ve diğer alanlar tarafından yürütülen her şeyi içerir.
Donanmanın stratejik saldırı rolü örneğin, deniz yollarını korumak, korsanlığı caydırmak veya onlarla mücadele etmek, askerleri feribotla taşımak veya diğer donanmalara, limanlara veya kıyı tesislerine saldırmak vb bir ülkenin kıyılarının ötesindeki bölgelere kuvvet yansıtmaktır.
Donanmanın stratejik savunma amacı, düşman kuvvetleri tarafından denizin görüntülenmesini engellemek ve düşmanların deniz yoluyla kuvvet yansıtmasını engellemektir. Donanmanın stratejik görevi, denizaltından fırlatılan balistik füzelerin kullanımıyla nükleer caydırıcılığı da içerebilir. Deniz operasyonları, genel olarak nehir ve kıyı uygulamaları (kahverengi su donanması), açık okyanus uygulamaları (mavi su donanması) ve bunların arasında bir şey (yeşil su donanması) olarak ayrılabilir, ancak bu ayrımlar taktik veya operasyonel bölünmeden çok stratejik kapsamla ilgilidir.

Türk Deniz Kuvvetleri
Deniz üssü
Deniz savaşı
Deniz akademisi

Douro Nehri (İspanyolca: El Duero; Portekizce：O Douro), İspanya'da Kastilya ve Leon bölgesinin Soria ilinde doğan ve Portekiz'in kuzeyinde Porto'da Atlas Okyanusu'na dökülen nehir. Nehir, İber Yarımadası'nın Tajo (Tejo) ve Ebro'dan sonra en uzun üçüncü nehridir.
Nehrin toplam uzunluğu 897 kilometredir. Bunun 572 km'si İspanya topraklarında, 213 km'si ise Portekiz topraklarındadır. 112 km'si ise İspanya ile Portekiz sınırındaki uluslararası bölgesi içindedir. Bu bölgenin İspanya tarafında Arribes del Duero Doğa Parkı ve Portekiz tarafında Uluslararası Douro Doğa Parkı bulunmaktadır.
Kastilya ve Leon bölgesinin Burgos, Valladolid, Zamora ve Salamanca illerinden geçer ve nehrin içinden geçtiği başlıca şehir ve kasabalar arasında İspanya'da Soria, Almazán, Aranda de Duero, Toro, Tordesillas, Aldeadávila de la Ribera, Vilvestre ve Zamora, Portekiz'de ise nehrin ağzında bulunan Porto ve Vila Nova de Gaia sayılabilir.

Douro'nun bu erişimleri, porto şarabı yapmak için önemli olan zeytin, badem ve özellikle üzüm yetiştirilmesine imkan veren mikro iklime sahiptir. Pinhão ve São João da Pesqueira çevresindeki bölge, nehir vadilerinin dik yamaçları boyunca uzanan "quintalar" (veya çiftlikler/mülkleri) ile limanın merkezi olarak kabul edilir. 21. yüzyılda, bunların çoğu çok uluslu, tanınmış şarap şirketlerine aittir.
Son zamanlarda, Porto'dan Yukarı Douro vadisindeki noktalara nehir gezilerine dayalı olarak müreffeh bir turist endüstrisi gelişti.
1887'de tamamlanan Douro demiryolu hattı (portekizce: Linha do Douro) Porto, Rio Tinto, Ermesinde, Valongo, Paredes, Penafiel, Livração, Marco de Canaveses, Régua, Tua ve Pocinho'yu birbirine bağlar.
Pocinho, Côa Vadisi Paleolitik Sanatı bölgesine yakın olan çok küçük Foz Côa şehrine yakındır. Bu, arkeolojik tarih öncesi miras için önemli kabul edilir ve UNESCO Dünya Mirası olarak belirlenmiştir.

Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) (İngilizce: World Trade Organization, WTO), çok taraflı ticaret sisteminin yasal ve kurumsal organıdır. WTO, hükûmetlerin iç ticaret yasalarını ve düzenlemelerini nasıl yapacakları hususunda yasal bir çerçeve ortaya koymakta olup toplu görüşmeler ve müzakereler yoluyla ülkeler arasında ticari ilişkilerin geliştirildiği bir platformdur.

WTO, 1 Ocak 1995'te kurulmuştur. Uruguay Round'a taraf olan ülkeler 15 Aralık 1993'te görüşmeleri tamamlamış ve Fas'ın Marakeş kentinde Nisan 1994'te "Nihai Karar" bakanlar tarafından imzalanmıştır. 15 Nisan 1994'te ilan edilen Marakeş Deklarasyonu, Uruguay Round'u görüşmelerini onaylamış ve Tarifeler ve Ticaret Genel Anlaşması (GATT) altında gerçekleştirilen yedi görüşmenin "dünya ekonomisini güçlendirdiği ve daha fazla ticaret, yatırım, istihdam ve gelir artışı sağladığı"nı ilan etmiştir. WTO, Uruguay Round'u görüşmelerinin şekillendiği ve bir anlaşmadır ve GATT'ın devamıdır.
WTO, sadece üyelik açısından (1994 sonunda 128 üye) GATT'tan fazla değil, aynı zamanda, uygulandığı ticari faaliyetler ve ticaret politikalar açısından da daha geniş bir alanı kapsamaktadır. GATT, sadece mal ticaretini kapsarken, WTO mal, hizmetler ve fikri mülkiyet hakları olarak da bilinen "fikir ticareti"'ni de kapsamaktadır.
WTO'nun esas fonksiyonları; topyekûn olarak WTO'yu oluşturan çok taraflı ticaret görüşmelerini yönetmek ve uygulamak, çok taraflı ticaret görüşmelerinde bir forum olarak görev yapmak, ticari anlaşmazlıklarına çözüm aramak, millî ticaret politikalarını denetlemek ve bu amaçlarla global ekonomik politika yapımında görevli uluslararası kuruluşlarla işbirliğine gitmektir.
WTO anlaşması, tarımdan, tekstile ve konfeksiyona, hizmetlerden fikrî mülkiyet hakları kurallarına kadar, değişik alanlarda 29 ayrı metinden oluşmaktadır. Bunlara ilave olarak WTO üyelerine ilave sorumluluklar ve taahhütler yükleyen, ilave 25 deklarasyon, karar ve anlaşma da bulunmaktadır. WTO kuralları geleneksel olarak hassas sektörler olarak kabul edilen tarım malları ticareti, tekstil ve konfeksiyon ürünlerini de kapsamaktadır. Tarımda kabul edilen kurallar piyasaya giriş şartlarını, yerli üretimi destekleme kurallarını, ihracat teşvik uygulamalarını ve gıda güvenliği, bitki ve hayvan sağlığı kurallarını içermektedir. Tekstil ve konfeksiyonda yeni kurallar Çok Elyaflılar Anlaşması'ndan sonra 10 yıllık bir geçiş dönemi ile WTO kurallarına dahil olacaktır.
Hizmetler ticaretindeki ilk anlaşma; üyelerin kapsamı, millî uygulamalar ve piyasaya giriş konularındaki yükümlülüklerinden bahsetmekte ve hizmetler ticaretinin daha da liberalleştirilmesi hususunda genel bir çerçeve çizmektedir. Devam eden görüşmeler halihazırda finansal hizmetlerde piyasaya giriş taahhütleri, temel iletişim sektörleri, deniz nakliyatı ve insanların sınırdan sınıra geçişi hakkındadır. Görüşmelerde diğer bir ilk de fikrî mülkiyet haklarının ticaretle ilgili yönüdür (TRIPS). Bu anlaşma, sadece telif hakları, patent hakları gibi yeni fikrî mülkiyet haklarını dile getirmekle kalmamakta, ayrıca coğrafi işaretler, endüstri dizaynı, ticaret markaları ve ticaret sırları ve know-how (süreç bilgisi) haklarını da koruma altına almaktadır. Mal ticaretinde WTO kuralları, anti-damping uygulamaları, teşvikler ve karşı uygulamalar, gümrük uygulamaları ve ithalat lisansı konularını da kapsamaktadır. Kurallar, şayet bu uygulamalar gündeme geldiğinde ne gibi kuralların tatbik edileceğini de açıklamaktadır.
Yukarıda değinilen anlaşmalarla pek çok basit ve temel ilkeler hep birlikte yeni çok taraflı ticaret sistemini meydana getirmektedir. GATT'ın ana kuralları, üyeler arasında ve ithalat ile yerli üretim arasında ayrım yapmayı yasaklamaktadır. Mesela Madde I " En Çok Kayırılan Ülke " (MFN) fıkrasında herhangi bir ülkenin bir ülkeye uyguladığı imtiyazın başka ülkelere uygulanandan daha az olamayacağı belirtilmektedir. Ayrım yapmamanın bir diğer şekli de "ulusal muamele"dir ve mallar bir piyasaya girdiğinde en az yurt içinde üretilen mallar kadar kayırılabileceği belirtilmektedir.

GATT'ın 1948'de kuruluşunu takiben ortalama tarife seviyesi toplam yedi görüşmeyle kademeli olarak indirilmiştir. Uruguay Round bu başarılara bir yenisini eklemiştir. Ortalama tarife seviyeleri önemli ölçüde düşerken genel bağlı tarife seviyeleri de önemli miktarda artmıştır. Tarife indirimleri yoluyla piyasaya giriş taahhütleri Uruguay Round'unda toplam 22.500 sayfalık ulusal tarife listelerinde yer almaktadır.
Pek çok kısımda beş yılda tamamlanacak olan tarife indirimleri gelişmiş ülkelerin sanayi ürünleri tarifelerinde toplam % 40'lık bir indirim sağlayan, ortalama % 6,3 olan tarifeleri, % 3,8'e indirmektedir ve gelişmekte olan ülkelerden yapılan sanayi ürünleri ithalatı değer olarak % 20'den % 44'e çıkaracaktır. Tarife yapısının daha yüksek kısmında yer alan ve % 15'in üzerinde tarifeleri kapsayan tüm kaynaklardan gelişmiş ülkelere yapılan ithalat; % 7'den % 5'e ve gelişmekte olan ülkelerden yapılan ithalatta % 9'dan % 5'e düşmüştür.

WTO, sadece GATT'ın biraz genişletilmiş bir şekli değil, aksine tamamen değişik bir yapıya ve farklı bir karaktere sahiptir. İkisi arasındaki temel farklılıklar şöyle sıralanabilir;

GATT, herhangi bir kurumsal yapısı olmayan ve kuruluşundaki amacı 1940'ta Uluslararası Ticaret Örgütü'nü kurmak olan ve bu amaçla çeşitli kuralları içeren çok taraflı bir anlaşmadır,
GATT, geçici olarak kurulmuş ve 40 yıllık bir faaliyetten sonra anlaşmaya taraf olan hükûmetler GATT'ı sürekli bir anlaşmaya çevirmek istemişlerdir. WTO taahhütleri buna karşın sürekli bir karakter taşımaktadır,
GATT kuralları sadece mal ticaretini kapsarken, WTO mal ticaretinin yanında, hizmetler ticareti ve ticari nitelikteki fikrî mülkiyet haklarını da kapsamaktadır,
GATT anlaşması çok taraflı bir araçken 1980'lerde yeni pek çok anlaşma ilave edilerek, seçici bir yapıya dönmüştür. WTO'yu oluşturan anlaşmalar ise neredeyse tamamı çok taraflıdır ve taahhütler üyelerin tamamını bağlamaktadır,
WTO, GATT'a göre anlaşmazlıkların çözümünde daha hızlı çalışan, otomatik mekanizmalara sahiptir.
1947 GATT anlaşması 1995 yılının sonuna kadar yürürlükte kalmıştır ve bu suretle tüm GATT üyelerinin WTO anlaşmasını kabul etmeleri için gerekli süre sağlanmıştır. Fakat GATT, "GATT 1994" şeklinde WTO anlaşmasının bir parçası olarak uluslararası mal ticaretini etkileyen ana hususları belirlemeye devam edecektir.

WTO, GATT'ın geleneksel olarak karar alırken kullandığı yöntem oylama değil, fakat fikir birliği (consensus) yöntemidir. Bu prosedür üyelere, bazen çok taraflı ticaret sisteminin yararına oluşan görüş birliğine katılınsa da, kendi çıkarlarını, iyi bir şekilde göz önüne alınması imkânını sağlamaktadır. Görüş birliğinin sağlanamadığı durumlarda WTO, oylama yöntemini kullanmaktadır. Bu gibi durumlarda her ülke bir oy kullanarak, karar oy çokluğuyla alınmaktadır.
WTO Anlaşması'nda kabul edilen dört değişik oylama yöntemi bulunmaktadır. 

İlk olarak, WTO üyelerinin dörtte üçünün oyuyla herhangi birçok taraflı ticaret anlaşması oluşturulması kabul edilebilir.
İkinci olarak, Bakanlar Konferansı dörtte üç çoğunlukla uluslararası bir anlaşma tarafından herhangi bir üyeye yüklenen bir sorumluluğu kaldırabilmektedir.
Üçüncü olarak, uluslararası anlaşmaların hükümlerini iptal etme kararı ancak tüm üyelerce kabul edilmesi veya kararın niteliğine bağlı olarak üçte iki çoğunlukla alınabilmektedir. Fakat bu iptal kararları, sadece WTO üyeleri tarafından kabul edildikten sonra yürürlüğe girebilmektedir.
Son olarak, yeni bir üyenin alınması ancak Bakanlar Konferansı'nda üçte iki çoğunlukla kabul edildikten sonra gerçekleşebilmektedir.

Anlaşmazlıkların çözümü sistemi, WTO'nun uluslararası ticaret sistemine güvenlik ve öngörü sağlayan bir unsurdur ve bu sistem sayesinde WTO üyeleri, uluslararası ticaret kurallarının aleyhlerine ihlali durumunda kendileri bir girişimde bulunmamakta, fakat çok taraflı anlaşmazlıkların çözümü sisteminin bu durumu çözmesini istemektedirler.
İlke olarak imtiyazlar, verilen cezaya konu sektörle aynı olan sektöre verilmelidir. Şayet bu uygulanabilir değil veya etkin değilse, imtiyazlar anlaşmada yer alan farklı bir sektöre de verilebilir.
Her durumda WTO'nun Anlaşmazlıkların Çözümü Organı (DSB) kabul edilen tavsiyelerin ve kuralların uygulanmasını izlemekte ve her türlü anlaşmazlığa konu olan durum, tamamen ortadan kalkmadıkça gündeminde bulunmaya devam etmektedir.

1994 yılı sonunda 128 GATT üyesi ülkeden 97'sini oluşturan gelişmekte olan ülkeler ve hâlen piyasa ekonomisine geçiş sürecinde olan ülkeler WTO'nun üye sayısı arttıkça, örgütte ağırlıkları daha da artmaktadır. Sonuç olarak; adı geçen ülkelerin ihtiyaç ve problemlerine büyük önem verilmektedir. Örnek olarak WTO Sekreterliği kendi başına veya diğer uluslararası organizasyonlarla işbirliğine giderek seminerler düzenlemekte ve WTO taahhütlerini uygulamada veya çok taraflı ticaret görüşmelerine etkin olarak katılmada ilgili ülke hükûmetlerine veya yetkili uzmanlarına teknik işbirliği imkânı sağlamaktadır. Bazı WTO faaliyetleriyle ilgili olarak ticaret politikaları ve anlaşmazlıkların çözümü konuları dahil olmak üzere, özel kurslar verilmektedir. Dahası gelişmekte olan ülkelere ve bunların içinde özellikle en az gelişmiş olan ülkelere kendi ihracatları ile ilgili olarak, ticaret ve tarife bilgileri hakkında ve bu ülkelerin WTO'ya katılmaları konusunda yardım edilmektedir.

WTO, ticaret ve çevre konularını birbirine bağlamaktadır. Bu konuda 1995 yılında aşağıdaki konularla ilgilenmek üzere bir komite kurulmuştur; çoktaraflı çevre anlaşmaları, sürdürebilir büyüme, çevre ve ticaret, piyasalara giriş; özellikle gelişmekte olan ülkelere yapılan ihracatın geliştirilmesi, yurt içinde ticareti yasaklanan malların ticareti, ambalaj; etiket ve diğer dönüşümlü malzemelerin ticaretle ilgili mevzuatlarda birbirine uyumlu olmasının sağlanmaktır.
2001 yılında başlatılan Doha Kalkınma Turu çerçevesinde ise, Ticaret ve Çevre Komitesi kurulmuş ve söz konusu komitenin, çevresel ürünlerde pazara giriş, çoktaraflı çevre anlaşmaları 

Birleşmiş Milletler Dünya Turizm Örgütü ya da kısaca Dünya Turizm Örgütü (BMDTÖ) (İngilizce: The United Nations World Tourism Organization (UNWTO)) sürdürülebilir ve evrensel olarak erişilebilir turizmin tanıtımından sorumlu Birleşmiş Milletler kuruluşudur.
UNWTO, Birleşmiş Milletler tarafından turizmi geliştirmek ve teşvik etmek için görevlendirilmiş uluslararası bir örgüttür. Örgüt, 23 Aralık 2003 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 58/232 sayılı kararıyla Birleşmiş Milletler özel teşkilatı statüsüne kavuşmuştur.

Birleşmiş Milletler resmî web sitesi30 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Birleşmiş Milletler Dünya Turizm Örgütü resmî web sitesi (İngilizce)
UNWTO eKütüphanesi27 Aralık 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.(İngilizce)

Ekstremadura, İspanya'da özerk bölge. Yüzölçümü 41,634 km² nüfusu ise 1,083,879 kişidir. Başkenti Mérida şehridir. Önemli şehirleri Cáceres, Badajoz, Plasencia ve Mérida'dır. Bölge iki ile ayrılmaktadır. Badajoz ve Cáceres. Bu iki il İspanya'nın en büyük illeridir. Bölge Başbakanı İspanyol Sosyalist İşçi Partisi'nden Guillermo Fernández Vara'dır.

Bölge Roma İmparatorluğu'nun Lusitania eyaletinin sınırları içerisindeydi.
Amerika'ya keşfe giden pek çok conquistador bu bölgeden yetişmiştir. Latin Amerika'daki pek çok şehre bu bölgede yer alan şehirlerin ismi verilmiştir. Şili'nin Başkenti olan Santiago şehri Santiago de Nueva Extremadura adıyla kurulmuştur.

Bölgede İspanyolca ağırlıklı olarak kullanılan dil olup, ayrıca Latin dillerinden Ekstremaduraca ve Portekizce de konuşulmaktadır.

Extremadura Özerk Topluluğu içinde iki il bulunmaktadır.:

Badajoz
Mérida

Ekstremadura Özerk Topluluğu hükûmeti resmi sitesi4 Temmuz 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İspanyolca)

Endülüs veya Andalusya (İspanyolca: Andalucía İspanyolca telaffuz: [andaluˈθi.a]  ( dinle)), İspanya'nın güneyinde özerk bölge. Nüfus bakımından İspanya'nın en büyük bölgesidir. Başkenti Sevilla şehridir. Bölgenin dili İspanyolcanın Endülüs lehçesidir.

10. yüzyılda bölgeye gelen Müslüman Araplar bu bölgeye isimlerini vermişlerdir. Abbasilerin, Emevî hanedanına son vermesiyle Emevî sülalesinden gelen Hîşam'ın torunu Abdurrahman, İspanya'ya giderek burada 756 yılında Endülüs Emevî Devleti'ni kurmuş ve bölge 1492 yılına kadar Müslümanların elinde kalmıştır. Bu tarihte Katolik kralları Granada şehrini ele geçirerek ve birçok Müslümanı öldürerek Müslümanları bölgeden uzaklaştırmışlardır. Latin Amerika'da konuşulan İspanyolca bu bölgeden 16. ve 17. yüzyıllarda göç eden Endülüslülerin lehçesidir. Endülüs Günü (İspanyolca: Día de Andalucía) her 28 şubat'ta özerklik bayramı olarak kutlanmaktadır.

Bölge 87,268 km²'lik yüzölçümü ile İspanya'nın % 17,84'üne sahiptir. Bölgedeki nüfus yoğunluğu ise 91,39/km²'dir.

Endülüs Özerk Topluluğu idari olarak sekiz ile ayrılmıştır.

Almería ili
Cádiz ili
Córdoba ili
Granada ili
Huelva ili
Jaén ili
Málaga ili
Sevilla ili

Bu iller 1833'te Javier de Burgos tarafından uygulanan bölgesel örgütlenme düzenlemesi ile ortaya çıkartılmıştır. Endülüs Özerk Topluluğu içinde bulunan her il o ilin merkezi olan şehrin ismini taşımaktadır. "Directorio de Entidades Locales" (İspanyolca). Junta de Andalucía. Consejería de Gobernación. 23 Aralık 2009 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 8 Ekim 2008. 
Şu tablo Endülüs Özerk Topluluğu içindeki il ismini, il başkenti ismini, il nüfusunu (kişi), il nüfus yoğunluğunu (kişi/km²), belediyeler listesi ismini ve "adliye bölgeleri" sayısını vermektedir:

Gayriresmî olarak Endülüs Özerk Topluluğu iki büyük alt-bölgeye bölünmektedir: 

"Yukarı Endülüs" : Almería ili, Granada ili, Jaén ili ve Málaga ili
"Aşağı Endülüs" veya "Bati Endülüs": Huelva ili, Sevilla ili, Cádiz ili ve Córdoba ili.

Endülüs Bölgesi Resmi İnternet Sitesi
Endülüs Bayrağının Tarihi
Endülüs Seyahat Rehberi 7 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Etnik grup veya etnisite, (Türkçe: Budunsal) kendilerini diğer gruplardan ayıran ortak nitelikler temelinde birbirleriyle özdeşleşen bir grup insandır. Bu nitelikler, ikamet ettikleri alanda ortak gelenekler, soy, dil, tarih, toplum, kültür, ulus, din, fiziksel farklılıklar veya sosyal özellikleri içerebilir.

Etnik grubun tanımını John Milton Yinger üç içeriğe göre tanımlandırmıştır..

Grup, toplumdaki başkaları tarafından dilleri, dinleri, soyları ve geçmişte yaşadıkları bölge gibi bazı hasletlerin birleşimine dayanan farklılıklara göre ayırt edilir.
Grubun üyeleri de kendilerini farklı aidiyete tabi ederler.
Kendi gerçek veya mitolojik ortak kültür ve kökenleri etrafında inşa edilmiş paylaşılan aktivitelere iştirak ederler.
Bu üç kıstas gruplarda ve bireylerde değişkenlik gösterir ve ölçütleri karşıladığı oranda etniklikleri ölçülür. Ayrıca belirlenen üç kıstasın birleşimleri kişiden kişiye farklı değerlendirildiğinden nesnelliğe sahip değil, özneldir.
Etnisite ya da etnik grup kavramı, sosyolojide belirsiz bir kavramdır. Nathan Glazer ve Daniel Moynihan tarafından ortaya atılmıştır. Irk terimine karşı etnisite daha geniş bir kavramdır. Bir toplumsal yapıdaki özelliği, bireylerin bir özel grupla özdeşleşmesini, grup siyasallığını, bireylerin gruba aidiyetini ifade etmek üzere ortaya atılmıştır, ancak ırk teriminin örtmecesi yapılmakla da suçlanmıştır.
Genel olarak etnik, kendinin bilincinde olan, fakat uluslararası düzeyde egemen siyasal bir bütünlük olarak tanınmayan tarihsel bir ortaklaşmaya aidiyet olarak tanımlanmaktadır. Örneğin İran'da yüze yakın, Hindistan'da yüzlerce, Fransada onlarca ve Türkiye'de ise 30 civarı etnik grup saymak mümkündür Etnik gruplar, tarihsel ve kültürel kimlik yapısı olarak siyasallaşır. Yurttaşlık, ayrımcılık, ırkçılık, ayrılıkçılık, eşitlik, soykırım, toplulukçuluk, çokkültürlülük, çoktürcülük, öteki, kültür, ulus, uyrukluk, dil, soy, akrabalık, din, sömürgecilik, kölelik, azınlıklar gibi kavramlarla yakından ilgilidir. Sosyologlar arasında bazen asimilasyonun yerini alan etnisite giderek, çoğulculuk, asimilasyona karşı siyasal isyan, eşitsizlik ve ayrımcılığa karşı dayanışmayı anlatır olmuştur.
Sosyoloji bilimi açısından objektif bakışla ele alındığında  etnik grup, diğerlerinden önemli farklılıklara sahip topluluğu ifade eder. Yani yaşayış ve kültür özelliklerinin büyük kısmı bakımından diğerlerinden farklı öğelere ve uygulamalara sahip grup etnik grup olarak tanımlanabilir. Örneğin; diğer gruplarda masada yemek yeme alışkanlığı ve ugulaması varken bir grup yerde yemek yeme alışkanlığına sahipse bu grup etnik olarak diğerlerinden farklıdır. Ancak bir ya da birkaç özelliği ile diğerlerinden farklı olması bir grubu "etnik grup" olarak nitelemeye yetmez. Bu farklılıkların topluluğun yaşam ve kültürle ilgili tüm alanlarında büyük bir kısmında ve önemli bir tarihsel süreç içerisinde gözlemlenmesi gerekir. Sanayileşme ve sonrasında gelişen modernleşme süreci, hemen her toplumun etnolojik alışkanlıklarının büyük bölümünü değiştirmiş, bir kısmını ortadan kaldırmış olmakla birlikte; etnik grup ayrımını tespitte çok önemli bazı kriterler geçmişte olduğu gibi günümüzde de varlıklarını sürdürmektedirler. Bunlar içerisinde en önemlileri, doğum, ölüm ve evlilik törenleri, ailede bireylerin sosyal statüleri, geleneksel dokuma teknikleri, hayvancılıkla ilgili geleneksel teknikler, ev araçları olarak sayılabilir.

Finlandiya Savunma Kuvvetleri (Fince: puolustusvoimat, İsveççe: försvarsmakten), Finlandiya'yı dışarıdan gelebilecek askerî tehditlere karşı korumakla görevli savunma kuvvetleridir. Savunma kuvvetlerinin toplam mevcudu 34.700 (27.300 kara kuvvetleri, 3.000 hava kuvvetleri ve 4.400 hava kuvvetleri) kişidir. Bu birimlerin içinde ayrıca 8.900 subay ve 15.800 profesyonel asker bulunmaktadır. Finlandiya'da askerlik zorunludur. On sekiz yaşının üzerindeki tüm erkekler eğitim durumlarına göre 6, 9 veya 12 aylık dönemler hâlinde bu görevini yerine getirir.
Finlandiya, 4 Nisan 2023'te NATO üyesi olmuştur. Finlandiya'nın resmî askerî politikası, 350.000 yedek askerin modern silahları ile caydırıcı gücü üzerine kuruludur. Ordu, yerel savunma birimleri tarafından desteklenen son derece hızlı birliklerden oluşur.
Ordu, ulusal sınırları savunmakla birlikte askerî stratejisini, saldıran orduyu sınırda tutarak yıpratıcı bir savunma taktiği uygulamak üzerine kurmuştur. Bu savunma taktiğinde Finlandiya'nın başlıca coğrafi unsurları ormanlık araziler ve dağlar önemli rol oynar.

Francisco Franco Bahamonde (4 Aralık 1892, Ferrol - 20 Kasım 1975, Madrid, İspanya), 1936'da İkinci Cumhuriyet'in demokratik hükûmetine karşı gerçekleştirilen askerî darbenin liderlerinden biri olan İspanyol asker ve diktatördü. 1 Ekim 1936'da isyancı tarafın başkomutanı olarak atandı, taraftarları tarafından el caudillo (önder) olarak anılmaya başlandı. İç Savaş'ın sona ermesinden ölümüne kadar 1975'e kadar İspanya Devlet Başkanı olarak görev yaptı. Ayrıca 1938'den 1973'e kadar hükûmet başkanı olarak görev yaptı.
Nisan 1937'de, Falange Española de las JONS ve Comunión Tradicionalista'nın birleşmesi sonucu oluşan tek parti olan Falange Española Tradicionalista ve de las Juntas de Ofensiva Nacional Sindicalista'nın (FET y de las JONS) ulusal lideri olarak kendini ilan etti. Savaşın bitiminde otoriter bir diktatörlük veya yarı faşist bir rejim kurdu ve Alman ve İtalyan totalitarizmlerinin işçi ilişkileri, otarşik ekonomi politikaları, estetik, sembollerin kullanımı ve "Movimiento Nacional" olarak adlandırılan alanlardaki uygulamalarını rejimi boyunca açıkça taklit etti. Rejiminin son demlerinde, gelişimci diktatörlüklere daha yakın bir geçiş yaptı, ancak faşist geçmişinden kalan eğilimleri her zaman varlığını korudu. Rejimin bütünü, belirgin bir ideolojiden çok antikomünizm ve milliyetçi Katolikçiliğin öne çıktığı "Frankizm" çerçevesinde şekillenmiştir.
Ordunun ve devletin başında olduğu dönemde, (özellikle iç savaş sırasında ve rejiminin ilk yıllarında) yenilen cumhuriyetçi tarafın yandaşlarına karşı yoğun bir baskı uyguladı. Bu baskıya ek olarak yüz binlerce İspanyol yurtdışına sürgün edildi, yüz binlercesi de (çoğunluğu toplama kamplarında, yargısız infazlarda veya cezaevlerinde olmak üzere) Franco rejimi tarafından öldürüldü.

Akranlarından daha disiplinli bir ortamda yetişen Franco, eğlence düşkünü babasından çok sofu ve tutucu bir Katolik olan annesine yakınlık duyuyordu. Ailenin önceki dört kuşağının çocukları ve ağabeyi gibi Francisco'nun da deniz subayı olması öngörülmüştü. Ama Deniz Akademisi'ne alınacak öğrenci sayısının sınırlanması yüzünden Franco karacı olmak zorunda kaldı. 1907'de daha 14 yaşındayken girdiği Toledo Piyade Akademisi'ni üç yıl sonra bitirdi.
Sömürgeci İspanyol birliklerinin 1909'da Fas'ta başlattığı askerî harekâta katılmak için gönüllü yazılan Franco, 1912'de bu ülkeye gönderildi. 1912'den 1927'ye kadar Fas'ta görev yaparken, Kuzey Afrika'daki İspanyol ve Fransız egemenliğine karşı savaşan direniş hareketinin önderi Abdülkerim Hattabi'ye karşı Fransızlarla beraber savaştı (Rif Savaşı). Ertesi yıl üsteğmen rütbesiyle, seçkin Faslı askerlerden oluşan bir süvari alayına katıldı. 1915'te İspanyol ordusunun en genç yüzbaşısı olan Franco ertesi yıl karnından ağır yaralandı ve tedavi için İspanya'ya gönderildi. 1920'de yeni kurulmuş olan İspanyol Yabancılar Lejyonu'nun komutan yardımcılığına getirildi; 1923'te aynı lejyonun komutanlığını üstlendi. Aynı yıl Carmen Polo'yla evlendi. Faslı yurtseverlere karşı yürütülen zorlu harekât sırasında komuta ettiği lejyon, ayaklanmanın bastırılmasında önemli rol oynadı. Bu başarısı üzerine ulusal kahraman durumuna gelen Franco 1926'da tuğgeneralliğe yükseltildi. 1928'in başlarında, yeni kurulmuş olan Zaragoza Askerî Akademisi'nin komutanlığına atandı.

1931'de İspanya'da krallığın devrilmesinden sonra kurulan cumhuriyet yönetimi koyu bir antimilitarist politika izlemeye başladı. Zaragoza Askerî Akademisi kapatıldı ve Franco kızağa çekildi. Franco, kralın özel danışma kuruluna kabul edilmiş olmasına ve kralcı olarak tanınmasına karşın hem yeni yönetimi, hem de rütbesinin geçici olarak indirilmesini kabul etti. 1933'te tutucu güçler yeni cumhuriyetin denetimini ele geçirince, Franco komutan olarak eski etkin görevine geri döndü, 1934'te de tümgeneralliğe yükseltildi. Aynı yılın ekiminde, hükûmete üç sağcının üyenin alınmasına karşı çıkan Asturiaslı maden işçilerinin ayaklanmasını bastırmakla görevlendirildi. Bu harekâttaki başarısı, ününün daha da artmasını sağladı. Mayıs 1935'te Genelkurmay Başkanlığına getirilen Franco, antimilitarist yönetim sırasında zayıflamış olan disiplinli ve askeri kurumları yeniden güçlendirmeye girişti. 
Merkez sağ hükûmet kırsal bölgeleri denetleyemez duruma gelince Ocak 1936'da Cortes (Parlamento) dağıtıldı ve yeni seçimlerin Şubat 1936'da yapılacağı açıklandı. Seçimlerde cumhuriyetçi ve sol eğilimli partilerin oluşturduğu Halk Cephesi, kralcı Milliyetçi Cephe'ye karşı büyük bir zafer kazanarak iktidar oldu. Bunun üzerine Franco, ülkede karışıklıkların giderek arttığını ileri sürerek, hükûmetten olağanüstü durum ilan etmesini istedi. Ama, başvurusu reddedildi ve Franco Genelkurmay Başkanlığı görevinden uzaklaştırarak Kanarya Adaları'nda  önemsiz bir komutanlığa atandı. Bir süre sonra, Halk Cephesi iktidarını devirmek için planlar yapan sağcı subaylarla ilişki kurarak darbe hazırlıklarına girişti.

Franco'nun askeri ayaklanmayı ilan eden bildirgesi 18 Temmuz 1936 gününün şafağında, Kanarya Adaları'nda radyodan yayımlandı; o sabah anakarada ayaklanma başladı. Ertesi gün Fas'a giden Franco, hem bu bölgenin hem buradaki İspanyol ordusunun denetimini 24 saat içinde ele geçirdi. José Sanjurjo'nun ölümünden sonra Faşist hareketin başına geçti. Ardından ordusuyla beraber İspanya'ya çıktı ve Madrid'e doğru ilerlemeye başladı. Madrid ve Barselona dışındaki garnizonların çoğunun ayaklanmaya katılmasıyla üç yıl sürecek İspanya İç Savaşı başlamış oldu. Madrid'in varoşlarına kadar ilerleyen milliyetçi güçler burada durduruldu. Bunun üzerine, kente düzenleyecekleri son saldırıyı yönetmesi ve gerekli hazırlıkları yapması için bir başkomutan (generalísimo) seçmeye karar verdiler. Bu göreve getirilecek kişi hem orduları yönetecek hem de milliyetçi hükûmete başkanlık edecekti. Yeni milliyetçi hükûmetin başkanlığına, 1 Ekim 1936'da, Nazilerin iktidarda bulunduğu Almanya ile faşist yönetimin altındaki İtalya'dan da yardım sağlayabileceği anlaşılan Franco getirildi. Ama Franco hükûmeti, üç yılı aşkın süre boyunca ülke çapında tam bir denetim kuramadı. 30 Ocak 1938'de devlet ve hükûmet başkanlığı ile kara ve deniz kuvvetleri başkomutanlığına getirildi.

Franco'nun ilk hedefi, İspanya'ya İç Savaş'tan önceki gücünü yeniden kazandırmaktı. Ama tüm ülkede denetimi sağlamasından yalnızca beş ay sonra başlayan II. Dünya Savaşı Franco yönetimini bir ölçüde sarstı. İç Savaş döneminde kendisine destek çıkan Hitlerci ve faşist rejimlerden yana çıkarak 1939'da Anti-Komintern Paktı imzaladı. Buna rağmen Almanya'nın Katolik bir ülke olan Polonya'ya nedensiz ve gerekçesiz saldırması karşısında ilk anda şaşkınlığa düşen Franco, savaşa karışmaktan titizlikle kaçındı. Belki de en önemli siyasi başarısı savaş boyunca soğuk bir gerçekçilik ve dikkatli bir zamanlamayla yürüttüğü diplomasiydi.
Franco, görece Hitler'e daha yakın bir çizgi izlemekle birlikte, diplomatik ve askeri alanlarda doğrudan bir taahhütten dikkatle kaçındı. Ama Hitler'in kısa zamanda kesin bir zafer kazanma şansı olsaydı, Franco'nun Almanya'nın yanında savaşa katılacağını doğrulayan bazı kanıtlar da vardır. Hitler'in, 1940'ta Fransa'nın Hendaye kentinde Franco ile yaptığı görüşmeden sonra, böylesi bir pazarlığa bir kez daha oturmaktansa üç-dört dişini çektirmeye razı olacağını söylediği ileri sürülmüştür. 1940'ta Hitler'in isteğine uyarak, İspanya, Milletler Cemiyeti'nin denetiminde bulunan Fas şehri Tanca'yı işgal etti. Almanlar gerilemeye başlayınca Müttefiklere yaklaşmak için Tancayı boşalttıysa da müttefiklerin kendisine düşmanca davranmaları İspanya'nın BM'ye girmesini önledi.

Franco, 26 Temmuz 1947'de İspanya'yı monarşi ilan etti, ancak bir hükümdar belirlemedi. Bu hareket, büyük ölçüde Movimiento Nacional'daki monarşistleri (Carlcılar ve Alfonsocular) yatıştırmak için yapılmıştı. Franco kendisini devletin ömür boyu koruyucusu ve kral naibi atadı. Franco yönetiminin en zor dönemi II. Dünya Savaşı sonrasında, yeni kurulan Birleşmiş Milletler'in (BM) İspanya hükûmetiyle ilişkileri kesmesiyle başladı. "Son faşist diktatör" olarak nitelenen Franco bir dönem boyunca, en çok nefret edilen Batılı devlet başkanı oldu, ama Doğu ve Batı arasındaki ilişkiler iyice kötüleşip Soğuk Savaş doruk noktasına ulaşınca, İspanya'yı dışlama politikası da sona erdi. 1948'da İspanya'nın Batılı ülkelerle ilişkilerle düzelmeye başladı. 1953'te İspanya ile ABD arasında 10 yıllık bir askeri yardımlaşma paktının imzalanmasıyla Franco'nun uluslararası kamuoyundaki konumu daha da iyileşti. ABD ile İspanya arasında imzalanan bu antlaşma, 1955'te BM'ye 1958'de de Avrupa Ekonomik İşbirliği Teşkilatı'na girmesini kolaylaştırırken Franco yönetimi antlaşma uyarınca ABD'ye askeri üsler verdi.
1950'ler ve 1960'larda Franco bazı liberalleşme eğilimleri göstermesine rağmen, bu dönemde de eleştirilere aldırış etmeden yönetimini sürdürdü. Ayrıca yönetiminin yaşayabilmesi için desteğini aradığı, ılımlı liberallerden aşırı gericilere kadar uzanan bir yelpaze içindeki çeşitli eğilimleri tartıp dengelemede belirgin bir siyasi beceri gösterdi. Bu gruplar arasındaki dengeyi özenle koruyup yürütme erkini büyük ölçüde atadığı kişilere bırakarak, günlük siyasal çatışmaların üstünde yer almayı ve bir hakem rolü üstlenmeyi başardı. Bu nedenle de başarısız uygulamaların faturası, büyük ölçüde Franco'nun kendisinden çok, tek tek bakanlara yüklenmeye başlandı. 1940'ların başlarında gözden düşmüş olan devlet partisi Falanj Partisi, sonraki yıllarda yalnızca Hareket adıyla anılmaya ve başlangıçtaki yarı-faşist kimliğini yitirmeye başladı.
Sağcı otoriter önderlerinin çoğunun aksine Franco, yönetiminin kendi ölümünden sonra da sürmesi için önlemler aldı. 1947'de yaptırdığı referandumla İspanya'da monarşi yönetimi yeniden kuruldu ve Franco yaşam boyu kral naibi ilan edildi. 1966'da yürürlüğe koyduğu bir düzenlemeyle devlet ve hükûmet başkanının yetkilerini birbirinden ayıran Franco, 1967'de az sayıda Cortes üyesinin seçimle belirlenmesine izin verdi. 1969'da XIII. Alfonso'nun o sırada 32 yaşında bulunan torunu Juan Carlos'u veliaht ilan etti. 1973'

Franco İspanyası (İspanyolca: España franquista), İspanya'da kullanılan adıyla Franco Diktatörlüğü (İspanyolca: Dictadura franquista), resmî adıyla ise İspanyol Devleti (İspanyolca: Estado Español) 1939 yılında sona eren İspanya İç Savaşı'ndan 1975 yılında Francisco Franco'nun ölümüne kadar geçen dönemde İspanya'nın yönetildiği diktatörlük rejimidir.

İç savaşın ardından kurulan falanjizm esaslarına dayanan rejim İspanyol milliyetçiliği, koyu Katoliklik inancı ve anti-komünizm fikirlerine dayanmaktaydı. Askeri otoriter rejim parlamenter demokrasi karşıtı olarak organik demokrasi rejiminin kurulduğunu iddia edecektir. Franco diktatörlüğü II. Dünya Savaşı'nda nazizm ve faşizmin yenilgisinin ardından rejimin dini yönüne ağırlık vererek Falanj esaslarını törpülemiştir. Soğuk Savaş döneminde diktatörlük faşist yönlerini sadece simgesel olarak korumuş, uluslararası alanda yalnızlığını kırmak için çeşitli girişimlerde bulunmuştur. 1960'lı yıllarda başa geçen teknokrat hükûmetler bu yönde girişimlerden sayılabilir. Rejimi tanımlayan özellikler şu şekilde sıralanabilir:

Anayasanın yokluğu: Rejim liberalizm ve genel oy hakkı gibi kavramları reddetmekte, özellikle siyasi görevler atama yoluyla yapılmaktaydı.
Siyasi partilerin yokluğu: Toplumda bölünmenin bir simgesi olarak görüldükleri için farklı siyasi partilerin kurulması yasaklanmıştı.
İktidarın tek elde toplanması: Franco kanun hükmünde kararnameler ile ülkeyi yönetiyordu. 1942 yılına kadar herhangi bir Cortes (Meclis) bulunmamaktaydı.
Toplanma ve örgütlenme yasağı: Yirmi kişiden fazla olan topluluklar ancak sivil idareden onay aldıktan sonra bir araya gelebilirdi.
Basın üzerinde mutlak kontrol: 1966 yılına kadar tüm basın kurumları basım öncesi sansüre tabiydi. Yayın organlarında sadece diktatörlüğü öven haber ve yorumlara izin veriliyordu. Basılan kitaplarda sansür basım sonrasıydı.
Toplumsal düzenin sağlanmasında silahlı kuvvetlerin rolü: Silahlı kuvvetler, polisin çoğunun görevini devralmıştı.
Taban örgütlenmesi: İdeolojik rejim falanj esaslarına bağlı olduğunu öne sürse de ideolojiyi kendi amaçları doğrultusunda kullanmıştır. Buna göre sınıf savaşımının ortadan kaldırılmasını öngören idelojiye göre patronlar ve işçiler aynı örgütte aynı seviyede yer alabilmekteydi. Sınıf farklılığı olmadığından hareketle işçilerin grev yapması da yasaklanmıştı.

İspanya İç Savaşı sırasında nüfusunun önemli bir kısmıyla beraber üretim kabiliyetinin de çoğunu kaybetmişti. Savaş sonrası dönemde yoğun açlık ve kıtlık yaşanmıştır. İç savaşın sona ermesiyle birlikte hemen II. Dünya Savaşı'nın başlaması durumu daha da kötüleştirmiştir. Başlayan dünya savaşında İspanya tarafsızlığını ilan etse de iç savaş süresince yardımına gelmiş olan Hitler Almanyası ile Mussolini İtalyası'na yardım ederek dolaylı olarak savaşa katılacaktır. Özellikle Sovyetler Birliği'ne karşı savaşmak üzere binlerce İspanyol gönüllü Mavi Tümen adı altında Doğu Cephesine 47 bin subay ve asker gönderilmiştir. İspanya'nın resmî olarak tarafsız görünse de Mihver Devletlerinden yana olan tutumu savaşın ardından ortaya çıkan uluslararası ortamda yalnızlaşmasına ve tecrit edilmesine yol açacaktır.
İç savaşın bitmiş olmasına rağmen Cumhuriyetçi rejimi savunan bazı gruplar direnişe devam etmiş ve silah bırakmamıştır. Bu gruplar özellikle dağlarda ve kırsal kesimde tutunmuş olsa da 1950'li yılların sonuna doğru etkin bir direniş kalmayacak, bu gruplar Fransa'ya doğru çekileceklerdir.
Bu dönemde ekonomi otokrasinin elindedir. Devlet ekonomik alana doğrudan müdahalede bulunmakta ve kendi kendine yetme stratejisi sürdürülerek dış ticaret en az seviyede tutulmaktadır. Devlet temel ürünlerin fiyatlarını belirlemekteydi. Dış ticaret ise Instituto Nacional de Industria  adlı kurumun denetimindeydi.
Yaşanan kıtlık ve ekonominin her alanına devletin müdahale etmesi karaborsanın ortaya çıkmasına yol açar. Genel yolsuzluğun yanı sıra ithalat izinlerinin çeşitli gruplara verilmesinde kanunsuzluk olayları yaşanmıştır.
1947 yılında siyasi tutuklularının hapsedildiği ve zorla çalıştırıldıkları yüzden çok toplama kampı kapatılacaktır.
"Birleşik, büyük ve özgür İspanya!" sloganıyla ortaya konan diktatörlük rejiminin merkezci ve otoriter yapısı ülke çapında yerel kültürlerin ve dil farklılıklarının günlük hayatta sergilenmesine, kullanılmasına karşı durmuş ve engellemiştir.

Otokrasi yöntemleri ilk olarak ekonomi alanında çözülür. Fiyatların kısmî olarak serbest bırakılması, ticaret ve malların dolaşımının serbestliği adım adım gerçekleşir. 1952 yılında temel gıda kalemlerinde karne uygulaması sona erer. Alınan ekonomik önlemler çok belirleyici olmasa da ekonomik hayatta bir ilerleme kaydedilmesinin önünü açar. Savaş sırasında müttefik olan ABD ile Sovyetler Birliği'nin arasında Soğuk Savaş olarak adlandırılan döneme girilmesi ABD'nin İspanya'ya bakışını değiştirir. Komünizm tehdidine karşı Batı Avrupa ülkelerinde askeri üsler kuran ABD, İspanya'da da askeri üsler kuracak, bu ülkeye ekonomik yardımlara başlayacaktır. Parlamenter demokrasi Franco diktatörlüğü tarafından reddedildiği için demokrasi kaygısı içinde bulunan uluslararası kamuoyunu rahatlatmak adına Opus Dei üyesi teknokratlar hükûmete dahil edilir ve ekonominin idaresini ele alırlar.

Opus Dei teknokratları 1957 yılı itibarıyla yürürlüğe koydukları stabilizasyon planıyla Dünya Bankası ve IMF esaslarına uyan ekonomi politikaları uygulamaya geçirirler. Ekonomide uygulanan liberal dönüşüm işsizliği artıracak milyonlarca İspanyol kırsal bölgelerden iş umuduyla şehir merkezlerine göçecektir. Devlet giderlerinin azaltılarak ülkenin dış yatırıma açılması İspanyol pesetasının değerini düşürecektir.

Bu dönemde dünya çapında uygun ortamın da etkisiyle İspanyol sanayisi hızla büyüyecek, yabancı sermaye ülkedeki düşük emek maliyeti nedeniyle ülkeye yatırım yapacaktır. Bu dönemde yoğun işçi talebi nedeniyle kırsal bölgelerden sanayi havzalarına doğru yaşanan göç, diğer Avrupa ülkelerine doğru da yaşanır. Kırsal bölgelerde ise yaşanan nüfus azlığı ve turizmin henüz istenen seviyede olmaması sebebiyle yoğun bir yoksulluk yaşanmaktadır. Ekonomi gelişmekte olsa da planlı olmaktan uzaktır. Büyüme hem toplumsal sınıflar arasındaki eşitsizliği hem de bölgesel dengesizliği artırmaktadır. Bu dönemdeki ekonomik gelişimin simgesi İtalyan Fiat lisansıyla üretilen SEAT 600 otomobili olur. Bu araç hesaplılığı nedeniyle işçi sınıfı aileleri tarafından tercih edilir.

1973 Petrol Krizi İspanya ekonomisini derinden etkilemiş, büyümeyi durdurarak önemli bir krize sürüklemiştir. Bu dönemde rejim içinde yasak olan ilk büyük çaplı işçi eylemleri ve grevleri yaşanmıştır. Franco'nun iyice yaşlanması ve sağlığının giderek bozulması ile gelecekteki kral Juan Carlos'un naibi görevini Amiral Luis Carrero Blanco üstlenecektir. Blanco aynı yıl ETA tarafından düzenlenen bombalı saldırıyla öldürülecektir. Başa geçen Carlos Arias Navarro çürümekte olan rejimi reformlarla ayakta tutmaya çalışsa da başarısız olacaktır. Batı Avrupa ülkelerinde çalışan işçilerin gördükleri parlamenter demokrasi örnekleri ve halkın eski baskıcı sistemi kabul etmeyişi artık iyice su yüzüne çıkmaya başlar. Bu dönemde İspanyol denetimindeki Batı Sahra'daki Polisario Cephesi bağımsızlık mücadelesini yoğunlaştırır. Baştan beri rejime destek veren Katolik Kilisesi bile artık reformlardan yana tavır almaktadır.
1974 yılı Temmuz ayında Franco hastalanır, bir süreliğine iyileşse de yeniden hastalanır ve durumu ağırlaşır. 1975 yılı Ekim ayında komaya girer ve yaşam destek ünitesine bağlı olarak hayatta tutulur. 20 Kasım 1975 tarihinde 82 yaşında ölür. Franco'nun Valle de los Caídos anıt mezarına gömülmesine karar verilir. Franco'nun ölmesiyle beraber Juan Carlos İspanya kralı olur. Yetkisini ve otoritesini derhal demokrasiye dönmek için kullanacaktır. İspanya'da demokrasiye geçiş süreci olarak bilinen dönem 1978 yılında yeni anayasanın kabul edilmesiyle sürecek Antonio Tejero darbe girişimine rağmen başarılı olacaktır.

II. Dünya Savaşı'nda benzer rejimlerin yenilmesi ve savaş sırasındaki faşizm uygulamalarının ortaya serilmesi İspanya'daki rejimin uluslararası alanda yalnızlaşmasına yol açmıştır. Ancak 1950'li yıllarda başlayan Soğuk Savaş ortamında ABD İspanya'da aradığı müttefiklerden bir tanesini bulmuştur. Franco'nun katı anti-komünist tutumu onu bu dönemde vazgeçilmez bir ortak yapmıştır. Franco rejimi Kore Savaşı'na II. Dünya Savaşı'ndaki Mavi Tümen benzeri bir askerî birlik gönderilmesini bile teklif edebilecektir. İspanya'nın yalnızlığı 1953 yılında ABD ile imzalanan Madrid Antlaşması ile resmî olarak sona erer. Antlaşma kapsamında Rota, Cádiz'de açılacak olan askeri üs karşılığında İspanya ABD'den 1.2 milyar dolar tutarında mali yardım alacaktır.
İspanya 1955 yılında Vatikan ile Concordat imzalar. İspanya kuruluşunda katılmasına izin verilmeyen Birleşmiş Milletler'e 1955 yılında dahil olur. 1958 yılında Dünya Bankası programına kabul edilir. 1959 yılında Amerika Birleşik Devletleri başkanı Dwight Eisenhower'ın ülkeyi ziyaret etmesi uluslararası kamuoyuna ülke hakkında olumlu bir mesaj niteliğini taşımıştır.

Franco, artık çoktan dağılmış olan İspanyol İmparatorluğu'nun bazı kalıntılarına sahip çıkmak istemiştir. 1956 yılında Fas, Fransa'dan bağımsızlığını kazandıktan sonra, İspanyol denetimindeki Batı Sahra, İfni Savaşı ile korunsa da uluslararası baskılar sonucu İspanya tarafından terk edilerek Fas denetimine girmiştir. 1968 yılında yine uluslararası baskılar sonucu Franco, Ekvator Ginesi'nin bağımsızlığını tanımak zorunda kalmıştır. Franco, Birleşik Krallık toprakları olan Cebelitarık'ta hak iddia etmiş ve sınırını 1969 yılında kapatmıştır.

Falange Española de las Juntas de Ofensiva Nacional Sindicalista adıyla bilinen falanjist parti İtalya'daki Ulusal Faşist Parti ve Almanya'daki Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi'nin aksine ideolojik olarak tek bir bütünlük arz etmemekteydi. Bu özelliğinden dolayı İspanya'daki rejim otoriter olsa da ideolojik anlamda faşist olarak adlandırılmamaktadır. Rejim ekonomik alanda kabul etmediği açılımı yapm

Group of Seven (G7), yedi ülkenin arasında uluslararası bir birliktir. Grup Almanya, Amerika Birleşik Devletleri, Birleşik Krallık, İtalya, Fransa, Japonya ve Kanada olmak üzere yedi ülkeden oluşmakta olup Avrupa Birliği de G7 içinde temsil edilmektedir. G7 çoğulculuk, liberal demokrasi ve temsili yönetim gibi ortak değerler temelinde faaliyet gösterirken, üye ülkelerin tamamı IMF tarafından gelişmiş ekonomiler arasında kabul edilir.
1973'te maliye bakanlarının katıldığı geçici bir toplantı olarak ortaya çıkan G7, zamanla ticaret, güvenlik, ekonomi ve iklim değişikliği gibi küresel meselelerin ele alındığı, çözüm yollarının koordine edildiği resmi ve etkili bir platform haline gelmiştir.
Her yıl düzenlenen G7 Zirvesinde üye ülkelerin devlet veya hükümet başkanları ile birlikte Avrupa Komisyonu Başkanı ve Avrupa Zirvesi Başkanı bir araya gelir. Yıl boyunca ise G7 ve AB'ye bağlı üst düzey yetkililer farklı düzeylerde toplantılar yapar. Ayrıca diğer ülkelerden ve uluslararası kuruluşlardan temsilciler sıklıkla davetli olarak katılır. Rusya, 1997–2014 yılları arasında G8 kapsamında resm, üye olmuş ancak 2014'te gruptan çıkarılmıştır.
G7 ülkeleri toplamda yaklaşık 780 milyonluk bir nüfusa sahiptir, bu da dünya nüfusunun neredeyse %10'una denk gelmektedir. Aynı zamanda küresel nominal net servetin yaklaşık %50'sini oluşturmakta olup 2024 itibarıyla dünya nominal GSYH'sinin %44'ünden fazlasını ve satın alma gücü paritesine göre dünya GSYH'sinin yaklaşık %30'unu temsil etmektedir.

1975'ten bu yana, grup ekonomik politikaları görüşmek üzere yıllık olarak zirve görüşmelerinde toplanmaktadır; 1987'den beri, G7 Maliye Bakanları bağımsız toplantılarda yılda en az iki ile dört kez toplandılar.
1996 yılında, G7; 42 Yüksek Borçlu Fakir Ülkeler (İngilizce: heavily indebted poor countries - HIPC) için bir girişim başlattı.
1997 yılında G7, Çernobil'de bulunan reaktörün erimesini engelleme çabalarına 300 milyon dolar verdi.
1999'da G7, 1999'da daha önce oluşturulmuş Finansal İstikrar Forumu ile ve büyük sanayi ve gelişmekte olan pazar ülkeler arasındaki diyalogu teşvik etmek için "zirveyi takiben oluşturulan G-20" ile daha önce kurulan Finansal İstikrar Forumu aracılığıyla "uluslararası para sisteminin yönetilmesine" daha doğrudan katılmaya karar verdi. G7 ayrıca, HIPC'nin iki taraflı borcunun %90'ını ve toplam 100 milyar dolarlık çok taraflı borcu iptal etme planlarını açıkladı. 2005 yılında G7 "duruma göre" müzakere edilecek "%100'e kadar" borç indirimlerini açıkladı.
2008'de G7, Amerika Birleşik Devletleri'nin Washington eyaletinde iki kez bir araya geldi ve Şubat 2009'da Roma'da 2007-2008 küresel mali krizleri tartışmak üzere, Maliye bakanlarında oluşan grup, krizi sona erdirmek için "gerekli bütün adımları" atma sözü verdi.
2 Mart 2014'te G7, "Rusya'nın Ukrayna'nın egemenliğini ve toprak bütünlüğünü ihlal etmesini kınadı. G7, "Politika tavsiyesi ve finansmanı yoluyla, ihtiyaç duyulan reformlara şart koşan Uluslararası Para Fonu'nun (IMF) Ukrayna'nın ekonomisine acilen ve en iyi şekilde yardım için en iyi hazırlanan kurum olduğunu belirtti ve G7'nin “Ukrayna'ya makroekonomik, düzenleyici ve yolsuzlukla mücadele konusundaki zorlukları ele almak için hızlı teknik yardımları seferber etmeye kararlı” olduğunu belirtti. 24 Mart 2014'te, G7; Rusya Federasyonu'nun, Kırım’ı ilhakını resmi ilânına, Hollanda'nın Lahey şehrindeki Catshuis'de Hollanda Başbakanlık resmi ikametgâhında acil bir toplantı düzenledi. Bu yer, tüm G7 liderleri, Hollanda'nın ev sahipliği yaptığı 2014 Nükleer Güvenlik Zirvesine katılmak üzere hazır orada bulunduklarından seçildi. Bu zirve, G7 ülkesi olmayan bir ülkede gerçekleşen ve ev sahibi ülke liderinin zirveye katılmadığı ilk toplantıdır. 4 Haziran 2014'te Brüksel'deki G7 zirvesindeki liderler Moskova'yı, Ukrayna'nın egemenliğini “sürekli ihlal ettiği” için ortak açıklamasında kınadılar ve Rusya'ya daha fazla yaptırım yapmaya hazır olduklarını belirtti. Bu toplantı, Rusya'nın Mart ayında Kırım'ı ilhakının ardından G8'den çıkarılmasından bu yana yapılan ilk toplantı oldu.
Yıllık G7 liderleri zirvesine hükûmet başkanları katılır. G7 başkanlığını yürüten üye ülke, yılın zirvesini düzenlemek ve ev sahipliğinden sorumludur. Yıllık seri zirveler, zirveler için ev sahibi ülke dizisinin zaman içinde ve serilerde tekrar ettiği gibi, tartışmalı bir şekilde farklı kronolojik olarak ayrıştırılabilir. Genellikle her ülke her 7 yılda bir zirveye ev sahipliği yapar.

G7/8 Information Centre - University of Toronto20 Eylül 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Galiçya ya da Galisya (Galiçyaca: Galiza veya Galicia, İspanyolca: Galicia), İspanya'da bulunan özerk bir bölgedir. Bölgenin yüzölçümü 29.574 km², nüfusu ise 2.738.000 kişidir. Başkenti Santiago de Compostela şehridir. 1981 yılında bu bölgeye özerklik verilmiştir.

Bölgede konuşulan diller Galiçyaca ve İspanyolcadır. Galiçyaca, Latinceden türemiş olan ve Portekizce ile benzerlikler gösteren bir dildir. Bölgenin yanı sıra Portekiz ve Asturias'ta da konuşulmaktadır.

Bölge dört ile bölünmüştür.

A Coruña: 7.950 km² / 1.127.000
Ourense: 7.273 km² / 340.000
Pontevedra: 4.495 km² / 938.000
Lugo: 9.856 km² / 358.000
Önemli şehirleri A Coruña, Vigo, Pontevedra, Lugo, Ferrol, Ourense ve Santiago de Compostela'dır.

Bölgede Atlantik iklimi hüküm sürmekte olup yıl boyu ılıman bir hava yaşanır. Santiago de Compostela şehrinde bir yıl içinde 100 gün yağmurlu geçmektedir. İç bölgelerde ise kışın karlı ve sert geçmektedir.

Şu andaki Galiçya Özerk Yönetimi 16 Mart 1978 tarihinde kurulmuş 1981 yılında güçlendirilerek bugüne gelmiştir. Hükûmetin başında bir başbakan vardır ve yasama görevi özerk bölge parlamentosundadır.

1977-1979 Antonio Rosón Pérez
1979-1981 José Quiroga Suárez
1981-1987 Xerardo Fernández Albor
1987-1990 Fernando González Laxe
1990-2005 Manuel Fraga Iribarne
2005-2009 Emilio Pérez Touriño
2009- Alberto Núñez Feijoo

Parlamento 75 temsilciden oluşur.

Galiçya Halk Partisi (PPdeG): 37 temsilci % 45,2
Galiçya Sosyalist Partisi (PSdeG-PSOE): 25 temsilci % 33,2
Galiçya Milliyetçi Bloku (BNG): 13 temsilci % 18,7

Gayrisafi millî hasıla (GSMH), bir ülke vatandaşlarının verilen bir yıl için ürettikleri toplam mal ve hizmetlerin, belli bir para birimi karşılığındaki değerinin toplamıdır.,Vatandaşlık ayrımının yapılmasındaki sebep, GSMH'nin gayrisafi yurt içi hasıladan (GSYİH) farklı olduğunu belirtmek içindir. GSYİH, o ülkede faaliyet gösteren yabancı ülke yurttaşlarının ürettiği nihai mal ve hizmetleri de kapsar.
Başka bir deyişle GSMH, bir ülkenin yurt dışında çalışan vatandaşlarının ülkeye gönderdikleri faktör gelirlerinin GSYİH'ye eklenip ülkede çalışan yabancıların kendi ülkelerine gönderdikleri faktör gelirlerinin GSYİH'den düşülmesi ile elde edilen değerdir.
1990'ların başından itibaren, küreselleşmenin ivme kazanıp üretim faktörlerinin ve sermayenin, ülke sınırlarının dışına taşması sonucu, makroekonomik analizlerde ilgi, bir ülkenin yurttaşlarının gelirini ifade eden GSMH yerine, bir ülkenin sınırları içerisinde yaratılan toplam geliri ifade eden GSYİH üzerine yoğunlaşmıştır. Fakat yine de ülkelerdeki kişi başına gelir ve bunların karşılaştırılması gibi konularda GSMH hâlâ önemli bir kavram ve ölçüdür. GSMH, genellikle bir yıllık zaman birimi içinde hesaplanır.
Kişi başına Millî Hasıla hesaplamalarında nüfus artışı göz önünde bulundurulur.

Millî Gelir hesaplamalarında iki çeşit uygulama vardır:

Cari fiyatlarla
Hesaplamalarda enflasyonun etkisi gözetilmez. Üretilen mal ve hizmetlerin güncel değerleri üzerine hesaplanır.
Sabit fiyatlarla
Baz olarak herhangi bir yıl alınır ve o yıla endeksli enflasyon oranından arındırılmış reel artışlar hesaplanır.

Gelirler yöntemi ile hesaplamada, gelir niteliği taşıyan üretim ve hizmet alanındaki kalemler esas alınır. Kullanılan ana kalemler şu şekilde sıralanabilir:
GSYİH (Gayri Safi Yurt İçi Hasıla) = Tarım + Sanayi + İnşaat + Ticaret + Ulaştırma, Haberleşme + Mali Kuruluşlar + Konut + Hizmetler Toplamı (Kamu ve Özel) + İthalat Vergisi 
GSMH = GSYİH + Yurt dışında bulunan vatandaşların gelirleri - Yurt içindeki yabancıların gelirleri
GSMH ile İlgili Formüller:

SMH = GSMH – Amortismanlar
MG = SMH – Dolaylı Vergiler
MG = SMH – Dolaylı Vergiler + Sübvansiyonlar
MG = GSMH – Amortismanlar – Dolaylı Vergiler + Sübvansiyonlar
MG = Ücret + Faiz + Rant + Kâr
KG = MG – (Sosyal Güvenlik Kesenekleri + Kurumlar Vergisi + Dağıtılmayan Kârlar) + Transferler
HG = KG – Dolaysız Vergiler

GSMH ve büyüme oranları, ülkenin ekonomik performansının göstergesidir. GSMH büyüme oranlarının üç çeyrek üst üste düşük olması, resesyon başlangıcı sinyali olarak görülür.

Ülkelerin GSYİH’ye (nominal) göre sıralanışı
Ülkelerin GSYİH’ye (SAGP) göre sıralanışı
Ülkelerin kişi başına GSYİH’ye (nominal) göre sıralanışı
Ülkelerin kişi başına GSYİH’ye (SAGP) göre sıralanışı
Ülkelerin kişi başına saatlik GSYİH’ye (SAGP) göre sıralanışı

Bowley yasası

Gelişmiş ülke, bazı kriterlere göre yüksek düzeyde gelişme göstermiş ülkeler için kullanılan bir terimdir. Hangi kriterlerin kullanılacağı ve hangi ülkelerin gelişmiş olarak tanımlanması gerektiği büyük bir tartışma konusu olmaya devam etmektedir. Ekonomik kriterler genel olarak değerlenirmelerde baskın olmaktadır. Bu kriterlerin en çok kullanılanlarınan biri kişi başına düşen millî gelirdir; yüksek millî gelire sahip ülkeler gelişmiş ülke olarak tanımlanmaktadır. Diğer bir ekonomik kriter sanayileşme düzeyidir; sanayi sektörünün egemen olduğu ekonomiler gelişmiş sayılmaktadır. Günümüzde başka bir kriter, ekonomik ölçümü, millî geliri, eğitim ve sağlık düzeyini kombine eden İnsani Gelişme Endeksi daha egemen olmuştur. Bu kritere göre yüksek insani gelişmişlik endeksine sahip ülkeler daha gelişmiştir. Ama her kriterde olduğu gibi bu kriterde de anomaliler bulunmaktadır.
Bu kriterlere uymayan ülkeler genel olarak gelişmekte olan ülke olarak sınıflandırılmaktadır.

Gelişmiş ülkeye benzer terimler olarak ileri ülke, sanayileşmiş ülke veya birinci dünya ülkesi gibi terimlerde kullanılmaktadır. Sanayileşmiş ülke terimi biraz belirsiz olabilir çünkü sanayileşme sürekli devam eden bir süreçtir. Dünyada ilk sanayileşen ülke Büyük Britanyadır, sonrasında diğer Batı Avrupa ülkeleri ve ABD takip etmiştir. Fakat Jeffrey Sachs'a göre, şu anda gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasındaki fark 20. yüzyıl sırasında oluşmuştur.

Birleşmiş Milletler eski genel sekreteri Kofi Annan, gelişmiş ülke terimini şu şekilde tanımlamıştır: "Gelişmiş bir ülke, bütün vatandaşlarına güvenli bir ortamda özgür ve sağlıklı bir hayat yaşamaya olanak sağlayan ülkedir". Ama Birleşmiş Milletler İstatistik Bölümü'ne göre gelişmiş ve gelişmekte olan ülke ayrımını yapmak için belirlenmiş bir kural yoktur. Ayrıca gelişmiş ve gelişmekte terimlerinin istatistiksel kolaylık için olduğunu ve bir ülkenin gelişmişlik aşaması hakkında bir yargı bulundurmadığını da eklemektedir.

İnsani Gelişme Endeksi (Human Development Index, HDI), dünyadaki ülkeler için yaşam uzunluğu, okur yazar oranı, eğitim ve yaşam düzeyi doğrultusunda hazırlanan bir ölçüdür.
Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı'nın 2019 İnsani Gelişme Raporu, 9 Aralık 2019'da yayınlandı ve 2018 tahminlerine göre İGE değerlerini hesapladı. Aşağıda "çok yüksek insani gelişme"ye sahip ülkelerin listesi yer almaktadır:

 = artan.
 = sabit.
 = azalan.
Parantez içindeki rakamlar, ülkenin 2017 yılındaki sıralamaya göre yükseldiği (yukarı veya aşağı) sıra sayısını temsil eder.

Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal İşler Departmanı'nın Dünya Ekonomik Durumu ve Beklentileri (WESP) raporuna göre, Ocak 2025 itibarıyla aşağıdaki 37 ülke “gelişmiş ekonomi” olarak sınıflandırılmaktadır.
Avrupa'da yer alan 31 ülke:

Kuzey Amerika'da yer alan iki ülke:

Asya ve Pasifik'te yer alan dört ülke:

IMF7 Kasım 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (ileri ekonomiler)
The Economist13 Ağustos 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (quality of life survey)
The World Factbook9 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (gelişmiş ülkeler)
United Nations Statistics Division27 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (definition)
United Nations Statistics Division11 Mayıs 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (developed regions)
World Bank 24 Ekim 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (high-income economies)

Gijón (İspanyolca telaffuz: [xiˈxon] (Asturyasça: Xixón) İspanyolca telaffuz: [ʃiˈʃon]), resmî Gijón / Xixón, İspanya'nın 17 otonom bölgesinden kuzeyde, Cantabrian Denizi'ne kıyısı bulunan, içinde İspanya Krallığı'nın da bulunduğu Asturias Prensliği'ne bağlı belediye. Eski Orta Çağ belgelerinde adı "Gigia" olarak geçer. Nüfusu 275 bin dolaylarındadır (2006) ama giderek artan bir nüfusa sahiptir.

Gijón, serin yazları ve ıslak ve çoğunlukla ılıman kışlarıyla İspanya'nın Atlantik kıyılarına özgü ılıman okyanus iklimine sahiptir (Köppen iklim sınıflandırması Cfb). Atlantik Okyanusu'ndan gelen karaya doğru akıntı, şiddetli sıcaklıkların ve çok soğuk sıcaklıkların nadir olduğu serin bir yaz ve ılıman bir kış iklimi yaratır. Dar sıcaklık aralığı, rekor Ağustos sıcaklığının tüm zamanların rekor Ocak sıcaklığından sadece 6,4 °C daha sıcak olmasıyla gösterilmektedir.

Gijón geniş müze seçeneklerine sahiptir. Museo Internacional de la Gaita (Uluslararası Gayda Müzesi), içinde dünyanın dört bir yanından gaydalar barındırır. Ayrıca başka birçok müze vardır:
Revillagigedo Sarayı ve Müzesi (Marqués meydanında, Belediye binası yanı)
Nicanor Piñole Müzesi (bir sanat müzesi)
Evaristo Valle Müzesi (bir köşkte yerel bir ressamın müzesi)
Juan Barjola Müzesi (avangart sanatla ilgili bir müze)
LABoral Centro de Arte y Creación Industrial (çağdaş sanat, bilim, teknoloji ve gelişmiş görsel sanayi için bir sergi merkezi)
Belediye'nin vatandaşlar için çok geniş spor ve kültür faaliyetleri vardır, Abierto Hasta el Amanecer('sabahın ilk ışıklarına kadar' anlamında) etkinlikleri de dahil olmak üzere.
Gijón'da 13 adet kütüphane bulunmaktadır.
Gijón'da bir adet botanik park bulunmaktadır. (Jardín Botánico Atlántico) 26 yaşın atındakiler ve 65 yaşın üstündekiler -Gijón'da daha birçok müze ve park'ta olduğu gibi- parka %50 daha ucuza girebiliyorlar.

Gijón'un Sporting Gijon adında profesyonel bir futbol takımı vardır, Sporting Gijon şu anda İspanya Ulusal Ligi La Liga'da oynamaktadır. Ayrıca Amerikan futbolu ve Beyzbol şehirde üst seviyede oynanır. Gijón Mariners ve El Llano BC takımları ispanyol liglerinde mücadele eden en önemli takımlarıdır.
Kadın sporlarında Gijón Hockey Club, avrupa'nın en önemli rink hokey takımlarından birisidir.
Ayrıca Gijón'un 28,000 'den fazla üyesi olan bir spor kulübü de vardır. Adı Real Grupo de Cultura Covadonga'dır ve bu kulüp Gijón'un en büyük kulübüdür.
Gijón'dan çok uzak olmayan Asturyas'ta kayak merkezleri bulunmaktadır.
Gijón, içinde yüzme havuzları jimnastik salonları ve sauna da bulunan 13 adet halka açık spor merkezi'ne (İspanyolca: Centros Municipales Integrados) sahiptir. Havuzlar 14 yaşından küçük çocuklara ücretsizdir.
Şehrin marinası önemli bir yat filosuna ev sahipliği yapar ve birçok su sporu için temel oluşturur. Royal Astur Yacht Club, şehrin en önemli yat kulübü'dür.

Gijon Ilıman atlantik iklim'e sahiptir ve yıl boyunca yüksek nemlidir.

Guide gijon11 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Gijón belediyesi5 Nisan 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.(İspanyolca)
resmi Gijon turist sitesi10 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İspanyolca)
sporting gijon resmi sitesi 26 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İspanyolca)
gijon basketbol takımı sitesi8 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İspanyolca)

Gırnata Emirliği veya Ben-i Ahmer Devleti (Kızıloğulları Devleti), başkenti Gırnata olan Orta Çağ devleti. Muvahhidlerin, Las Navas de Tolosa Savaşı'nda Hristiyanlara yenilmesinin ardından 1232 yılında kurulmuştur. İber Yarımadası'nda kurulan en uzun ömürlü ve son bağımsız İslam devletidir.

Gırnata Emirliği'nin kurucusu Muhammed bin Ahmer'dir. Ülkenin merkezi Gırnata'dır. Elhamra Sarayı da Gırnata Emirliği zamanında yapılmıştır. İberya'daki son Müslüman devlettir. 250 yıldan uzun bir süre siyasi varlığını devam ettirmiştir. Aragon Kralı II. Ferdinand, Ekim 1469 tarihinde Kastilya Kraliçesi I. Isabel ile evlenerek bu iki krallığın güçlerini birleştirmiştir. II. Ferdinand, 1482 tarihinde Gırnata Emirliği'ne karşı bir mücadele başlatmıştır. Gırnata Emiri Ebu Abdullah Muhammed'den 1490 yılında Gırnata'nın teslimini istemiş fakat bu isteği geri çevrilmiştir. 1491 yılında karısı ile birlikte Gırnata yakınlarındaki Santa Fe'ye karargâh kurmuştur. Gırnata halkı Osmanlı Devleti'nden yardım istemiş, fakat Cem Sultan olayından dolayı Osmanlı Devleti yardımda bulunamamıştır. 2 Ocak 1492 tarihinde Gırnata düşmüş ve Gırnata Emirliği yıkılmıştır.
Aynı yıl Amerika'ya da Kristof Kolomb ile çıkan İspanyollar, Endülüs'teki saldırılarında 1.000.000 Müslümanı katlettiler. Sayıları 300.000'i bulan Musevilere ise Katolik olmakla ölmek arasında tercihte bulunmaları için emirler çıkardılar. Osmanlı Devleti bunlara da kucak açtı. Hızır Reis ve Oruç Reis tarafından Osmanlı Devletine getirildi ve burada İzmir, Selanik ve İstanbul'a yerleştirildi. Beni Ahmer Devleti Orta Çağ'da kurulan devletlerin, kültür ve uygarlık anlamında ileri bir düzeyde olması nedeniyle İslam tarihinde önemli bir yere sahiptir. Devletin kurucusu Muhammed Nasır'dır.

Gırnata'nın bir haraç devleti statüsü ve doğal bir bariyer olarak Sierra Nevada ile elverişli coğrafi konumu, Nasrî yönetiminin devam etmesine yardımcı oldu ve Emirliğin Mağrip ve Afrika'nın geri kalanıyla bölgesel bir antrepo olarak gelişmesine izin verdi. Granada şehri bu dönemde en büyük şehirlerden biriydi: Hristiyan kontrolündeki bölgelerden sürülen çok sayıda Müslüman göçmeni kabul etti, şehrin büyüklüğünü ikiye katladı  ve hatta nüfus açısından 1450'de Avrupa'nın en büyük şehri oldu. Bu süre zarfında Granada'da 137 cami vardı.
Granada, Akdeniz ticaret ağlarına sıkı bir şekilde entegre edilmişti ve Sahra-ötesi ticaret yollarından taşınan altın ticaretinin kontrolünü ele geçirmeyi amaçlayan Cenevizli bankerler tarafından büyük ölçüde finanse ediliyordu. Bununla birlikte, Portekiz 15. yüzyılda Sahraaltı Afrika'ya deniz yoluyla doğrudan ticaret yolları açtıktan sonra, Granada bölgesel bir ticaret merkezi olarak daha az önemli duruma geldi. 1469'da Kastilya ve Aragon'un birleşmesi ile bu krallıklar gözlerini Gırnata'yı ele geçirmeye diktiler.

İbnü'l-Khatib, Nasrî döneminin bilge ve şairiydi. Çeşitli alanlarda pek çok eser kaleme almış ve şiirleri Elhamra Sarayı'nın duvarlarına oyulmuştur.

Gırnata Emirliği'nin mimarisi, birçok binada ayrıntılı mukarnas heykellerinden yararlanmanın yanı sıra ahşap, alçı ve zillij döşemede kapsamlı yüzey dekorasyonunu benimsedi. Nasrîlerin en ünlü mimari mirası, bugün Comares Sarayı ve Avlusu olarak bilinenler de dahil olmak üzere Batı İslam mimarisinin en ünlü ve en iyi korunmuş saraylarından bazılarını içeren ve ağır tahkimatlarla korunan bir tepe saray bölgesi olan El Hamra'dır. Saray kompleksi dönem boyunca geliştirildi, ancak en önemli katkılardan bazıları genellikle I. Yusuf ve V. Muhammed'in yönetimi sırasında yapıldı. 14. yüzyılda. Generalife olarak bilinen yazlık saray ve bahçeler de Almohad döneminden Marakeş'in Agdal Bahçeleri ve Fes'in Marinid Kraliyet Bahçelerini anımsatan bir gelenekle yakınlarda oluşturuldu. Bu dönemden bilinen diğer önemli binalar ve yapılar, Medrese al-Yusufiyya (şimdi Palacio del Madraza olarak bilinir), Funduq al-Jadida (şimdi Corral del Carbón olarak bilinir), Granada şehir surlarının bir kısmı, Alcázar Genil ve Granada'daki Cuarto Real de Santo Domingo gibi yapılardır.

Gırnata müziği (الطرب الغرناطي), Granada'da ortaya çıkan ve bugüne kadar hayatta kaldığı Kuzey Afrika'ya taşınan çeşitli Endülüs müziğidir.

Hem kuzeydeki Hristiyan krallıklar hem de güneydeki Müslüman Marinid Sultanlığı tarafından sürekli tehdit altında olan Granada Emirliği'nin nüfusu bir "kuşatma zihniyeti" geliştirdi. Sonuç olarak ülke güçlü bir orduya sahipti. Sınır bölgeleri, Hristiyan şövalyelerden etkilenen ve onlarla karşılaştırılabilecek zırhlı elit savaşçılar tarafından yönetilen sınır savaşçıları (thagri) tarafından sürdürülen kalelerle doluydu. Bununla birlikte, emirlik ordusunun çekirdeği, hafif piyadelerin yanı sıra oldukça hareketli hafif süvarilerden oluşuyordu.
Gırnata ordusu etnik ve kültürel olarak karışıktı. Büyük bir kısmı, askerlik yükümlülüğü olan ailelerin kaydedildiği ve askere alındığı jun sistemi aracılığıyla yerel olarak askere alındı. Ayrıca Gırnata hükümdarları, Kuzey Afrikalı savaşçıları ülkeye göç etmeye ve gazi olarak hizmet etmeye teşvik etti. Bu göçmenler çoğunlukla Zenata (veya Zanata) Berberileriydi ve sonunda Granadan ordusu içinde olgusal olarak özerk ve çok güçlü bir birim olan İnanç Gönüllüleri olarak örgütlendiler. Zenata hafif süvari olarak hizmet etti ve bu da İspanyolca jinete teriminin ortaya çıkmasına neden oldu.('Zenata' adından türetilmiştir), bu tür hafif süvarileri ifade ediyordu. Gırnata ordusunun bel kemiğini oluşturdular, hem önemli savaşlarda hem de Hristiyan topraklarındaki düzenli baskınlarda hizmet ettiler. Mızraklar, ciritler ve esneklikleriyle tanınan küçük yuvarlak kalkanlarla silahlanmış olarak sahada son derece hareketliydiler ve kendi karakteristik taktik setlerini kullanıyorlardı. Bazen Gırnata'nın Nasrî emirleri tarafından müttefiklerine yardım etmek için gönderilen Kastilya ordularında yardımcı olarak da görev yaptılar. Marinid ailesinin sürgündeki üyeleri tarafından işe alındı ve yönetildiler ve Granada krallığına yerleştiler. Marinid komutanları şeyh al-ghuzāt ('gazilerin reisi ') olarak biliniyordu, ancak 1374'te Muhammed V, siyasi müdahaleleri nedeniyle bu görevi bastırdı ve ardından bir Nasrî veya Endülüs generali tarafından komuta edildiler.
V. Muhammed, Gönüllülerin statüsünü düşürdü ve orduda reform yaparak bunun yerine Gırnata ordusunun Endülüs bileşenlerini güçlendirdi. Düzenli Gırnata ordusunun en küçük kısmı, emirler tarafından tutulan veya onlara sığınan Hristiyanlar ve eski Hristiyanlardı. Bunlar genellikle İspanyol şövalyeleriydi ve Memlükler olarak adlandırılıyorlardı; bu savaşçılar, bazı emirler tarafından seçkin korumalar olarak örgütlendi. Gırnatalılar ordularını büyütmek için yabancı paralı askerler de tuttular.
Organizasyonuyla ilgili olarak, Gırnata ordusuna resmi olarak emir başkanlık ediyordu ve birkaç birime bölünmüştü. Her bir önemli sınır garnizonunun başında bir şeyh hassa vardı. Ordu, her biri bir vali tarafından yönetilen, askeri emirlerin 5.000 birlik için lider olarak görev yaptığı, ardından 1.000 kişilik kaid, 200 kişilik naqib ve son olarak sekiz kişilik nazir tarafından yönetilen büyük tümenlere bölündü. İnanç Gönüllüleri başlangıçta şeyh el-ğuzat tarafından komuta edildi. Ayrıca Granada şehrinde, sahib al-shurta komutasında jandarma benzeri bir şurta vardı. Gırnata ordusuna genellikle bir rehberler birliği (dalil), moralle ilgilenen dini figürler, zırhçılar, sağlık görevlileri ve hatiplerin yanı sıra bazı şairler eşlik ediyordu.

Toplam 23 tane Gırnata Emiri bulunmaktadır. Ancak taht kavgaları ve Hristiyan krallıklarla yapılan savaşlar yüzünden emirler, sık sık tahttan inip tekrar tahta geçmiştir. Bu emirlerin tümü Nasrî Hanedanı'na mensuptur ve kurucusu I. Muhammed'ın Hazrec kabilesinin reisi Sa'd bin Ubade’nin neslinden geldiği söylenir.

Nasrîler
Sünni hanedanlıklar listesi
Kurtuba Emirliği

Watt, W. Montgomery (1965). A History of Islamic Spain. Edinburgh University Press. ISBN 0-7486-0847-8. 
Arié, Rachel (1990). L’Espagne musulmane au Temps des Nasrides (1232–1492). 2nd (Fransızca). De Boccard. ISBN 2-7018-0052-8. 
Bueno, Francisco (2004). Los Reyes de la Alhambra. Entre la historia y la leyenda (İspanyolca). Miguel Sánchez. ISBN 84-7169-082-9. 
Cortés Peña, Antonio Luis; Vincent, Bernard (1983–1987). Historia de Granada. 4 vols (İspanyolca). Editorial Don Quijote. 
Cristobal Torrez Delgado (1982). El Reino Nazari de Granada (İspanyolca). 
Fernández Puertas, Antonio (1997). The Alhambra. Vol 1. From the Ninth Century to Yusuf I (1354). Saqi Books. ISBN 0-86356-466-6. 
Fernández Puertas, Antonio. The Alhambra. Vol. 2. (1354–1391). Saqi Books. ISBN 0-86356-467-4. 
Harvey, Leonard Patrick (1992). Islamic Spain 1250 to 1500. University of Chicago Press. ISBN 0-226-31962-8. 
Kennedy, Hugh (1996). Muslim Spain and Portugal: A Political History of al-Andalus. Longman.
O'Callaghan, Joseph F. The Last Crusade in the West: Castile and the Conquest of Granada. University of Pennsylvania Press.

Habsburg İspanyası, 16-18. yüzyıllar (1516-1700) arasında hüküm süren geniş topraklara (günümüz İspanyası, güneydoğu Fransa'nın bir parçası, sonunda Portekiz ve İberya dışındaki diğer birçok ülke dahil) atıfta bulunan çağdaş bir tarihçilik terimidir. –1700) Habsburg Hanedanı'nın İspanyol şubesinden krallar tarafından (Orta ve Doğu Avrupa tarihindeki rolüyle de ilişkilendirilmiştir). Habsburg İspanyası, bileşik krallık ve şahsi birlikti. Habsburg İspanyol hükümdarları (esas olarak V. Karl ve II. Felipe), İspanyol İmparatorluğu'nu yöneten etki ve güçlerinin zirvesine ulaştı. Bu dönemde farklı kıtalardaki İspanyol topraklarına atıfta bulunan İspanya, başlangıçta Kastilya, Aragon ve 1580'den itibaren Portekiz taçları dahil olmak üzere tüm İber yarımadasını kapsıyordu. Daha sonra, Latin Amerika'nın çoğu ve Amerika'daki Doğu Hint Adaları, Felemenk, Avrupa'daki İtalya toprakları ve Fransa, Septe ve Vahran gibi küçük yerleşim bölgeleri gibi Portekiz mülklerinden oluşan beş kıtadaki bölgeleri, Kuzey Afrika'da ve Filipinler'de ve Güneydoğu Asya'daki diğer mülkleri içerecek şekilde genişledi. İspanyol tarihinde bu dönem Coğrafi Keşifler dönemi olarak da anılmıştır.
Habsburg'larla birlikte İspanya, 16. ve 17. yüzyıllarda Avrupa'nın ve dünyanın en büyük siyasi ve askerî güçlerinden biriydi. Habsburg döneminde İspanya, dünyanın en seçkin yazarlarından, ressamlarından ve etkili entelektüellerinden bazılarını yetiştiren İspanya'nın sanat ve edebiyat Altın Çağını başlattı.
I.Isabel ve II.Fernando'nun 1469'daki evliliği, iki ana taç olan Kastilya ve Aragon'un birleşmesi ile sonuçlandı. Reconquista'nın 1492'de doruk noktasına ulaşması ve Granada'nın ve 1512'den 1529'a kadar Navarra'ın fethi sırasında sona ermesinin ardından İspanya'nın fiilen birleşmesine yol açtı. Isabel ve Fernando'ya 1494'te Papa VI. Alexander tarafından "Katolik Kral ve Kraliçe" unvanı verildi.
Birleşik bir devlet olarak İspanya, 1707'de Nueva Planta kararlarında eski krallıklarının (Navarra hariç) birden fazla tacının yerini almasının ardından de jure olarak ortaya çıktı. İspanya'nın son Habsburg kralının 1700'deki ölümünden sonra II.Charles, ortaya çıkan İspanya Veraset Savaşı, yeni bir merkezi devlet oluşumu başlatan Bourbon hanedanından V. Felipe'in yükselişine yol açtı.

Haliç (Altın Boynuz olarak da bilinir), İstanbul'un Avrupa yakasını kaplayan Çatalca Yarımadası'nın güneydoğu ucunda, Boğaziçi girişinde, İstanbul (Tarihi yarımada) ve Beyoğlu platolarını birbirinden ayıran deniz girintisi. Denizin kendisine ulaşan akarsu yatağının bir bölümünü istila etmesiyle meydana gelen yapının jeomorfolojik adı olan Arapça halic sözcüğü, İstanbul halicinin kent açısından taşıdığı önemden dolayı Osmanlılar döneminden bu yana bir özel isim haline gelmiş, birçok semti kapsayan bir kent bölgesi adı olmuştur.

Yunan efsanesine göre; Megaralılar, kralları Byzas'ın annesi Keroessa için Altın Boynuz ismini vermişlerdir.

Bizans döneminde kolonileşme de burada başlamıştır. Aynı zamanda Bizans İmparatorluğu'nun denizcilik merkeziydi. Sahil boyunca uzanan duvarlar, şehri bir deniz filosu saldırısından korumak için inşa edilmiştir. Haliç'in girişinde istenmeyen gemilerin girişini engellemek için, şehirden karşıya eski Galata Kulesi'nin kuzeydoğu ucuna uzanan ve kaynaklarda ilk bahsine 717'deki Konstantinopolis Kuşatması'nda rastlanılan geniş bir zincir vardı. Bu kule Latin haçlılarınca Dördüncü Haçlı Seferinde 1204 yılında geniş bir şekilde tahrip edildi. Fakat Cenevizliler yanına yeni bir kule inşa ettiler. Bu kule meşhur Galata Kulesi 1348 Christea Turris (İsa'nın Kulesi) diye adlandırılır.
Haliç'i karşıdan karşıya kapayan zinciri kırabilecek veya hile ile galip gelebilecek dikkate değer üç zaman vardı. Onuncu yüzyılda Vikingler uzun gemilerini boğaz dışına, Galata etrafına sürüklediler ve onları kızaktan tekrar Haliç'in içine indirdiler. Bizanslılar onları Yunan ateşi ile yendiler. 1204'te 4.Haçlı seferinde, Venedik gemileri zinciri koç ile kırabilecekti. 1453'te Osmanlı Sultanı II. Mehmed'in gemilerini yağlanmış kütükler üzerinde Galata içlerinden karşı yana geçerek Haliç'e indirmesi.
Şehrin, Fatih Sultan Mehmed'e tesliminden sonra; Rumlar, Gürcüler, Yahudiler, İtalyan tüccarları ve diğer gayrimüslimler Haliç boyunca fener ve Balat bölgesinde yaşamaya başladılar. Bugün altın Boynuz her iki yakada yer alır. Sahil boylarınca parklar vardır. Güzelliği ve tarihinden dolayı turistlerin ilgisini çekmektedir.
Haliç Osmanlı döneminde yoğun Yahudi, Rum, Ermeni ve Gürcü nüfusun yaşadığı bir bölge idi. Osmanlı döneminin münevverlerinin takip ettiği Karyağdıbaba, Karaağaç ve Sütlüce, Giresunlu Tekkesi bu bölgede bulunmaktadır. Günümüzde Galata köprüsü; Galata ve Eminönü'yü Haliç üzerinden birleştirir. Haliç üzerinde diğer iki köprü de Atatürk Köprüsü ve Haliç Köprüsü'dür.
1980'li yıllara kadar; endüstriyel atıkların döküldüğü bir yer olan Haliç, dönemin Belediye Başkanı Bedrettin Dalan "Haliç'i gözlerim gibi mavi yapacağım" vaadiyle döneminde temizlenmeye başlamış ve uzun yıllarca süren çalışmalar sonucu 2000'li yıllarda daha temiz bir hale getirildi. Haliç'in temizlenmesi amacıyla İstanbul Boğazı'ndan deniz suyunun Kağıthane Deresi'ne sürekli akışının sağlanarak dere suyunun yenilenmesi ve Haliç'e sürekli temiz suyun girmesini sağlamak için başlanılan proje 2012 yılında tamamlandı.

Haliç doğal bir limandır. Haliç üzerinde 4 köprü bulunmaktadır. Bunlar;

Galata Köprüsü
Atatürk Köprüsü (Unkapanı Köprüsü)
Haliç Köprüsü
Haliç Metro Köprüsü

Haliç, Sütlüce'de III. Sultan Mustafa (1757-1774) devrinde yapılan Karaağaç Tekkesi, Bektaşi tekkelerinin en önemlilerinden biri olarak biliniyor. 1826 yalında II. Mahmut tarafından “Yeniçeri Ordusu”nun lağvedilmesi ile birlikte diğer Bektaşi tekkeleri gibi kapatılan Karaağaç Tekkesi, Abdülaziz döneminde (1861-1876) “Hasip Baba” tarafından yeniden faaliyete geçirilmiş ancak Cumhuriyet döneminde tekke ve zaviyelerin kapatılmasını öngören kanun gereği ikinci kez kapatılmıştı. Osmanlı arşivlerindeki kayıtlarda ise tekkenin II. Beyazıt Vakfiyesi'ne bağlı olduğu ve 16. yüzyılın başlarından itibaren faaliyette olduğu belirtiliyor. Bu durumda tekkenin 500 yıllık bir geçmişi olduğu ortaya çıkıyor.

9731 numaralı Maliye'den Müdevver Osmanlı Devlet arşivi defter, göre Haliç'in karşı kıyısında Sütlüce'de Giresunlu Tekkesi ismiyle bir Bektaşi tekkesi daha bulunmaktadır. Karaağaç Tekkesinin yakınında bulunan bu tekke de tamamen yıktırılmıştır.
Defterin kenarlarına düşülen ve "derkenar" olarak adlandırdığımız notlardan bu iki tekkenin de Sultan II. Bayezid evkâfından olduğu kayıtlıdır. Bunun yanı sıra Karyağdı Ali Baba Tekkesi de (yapılış: 1758) bu defterde kayıtlı olup yıktırılan tekkelerden biridir.
9731 no'lu defter bilgileri, Osmanlı Devleti'nin fermanla kendi koyduğu kurala kendisinin uymadığını da göstermektedir.
II. Mahmud yayınladığı fermanda 60 yıldan eski olan Bektaşi tekkelerinin camiye ya da medreseye çevrilmesi yolunda karar vermiş bulunmaktaydı.(BOA.HAT. 290/17351) Ancak bu durumun İstanbul'daki tekkelerde biraz zorlanarak uygulandığı görülmektedir. Karaağaç Tekkesi, III. Mustafa döneminde yapılmıştır; bu dönem başlangıç kabul edilirse tarih ucu ucuna 60 yıla ulaşmaktadır. Karyağdı Ali Baba Tekkesi ise 68 yıllıktır.

 2006 tarihindeki açıklamasına göre; Çırağan Sarayı, Yıldız Sarayı ve Sümela Manastırı restorasyonlarını yapan Bülent Güngör tarafından Da Vinci'nin orijinal planında olduğu gibi bir köprüyü yapılacağını iletti. Bu köprü, orijinalinde olduğu gibi 240 metre uzunluğunda, 8 metre genişliğinde ve denizin 24 metre üstünde olacak. 1502'de Leonardo da Vinci, tek kemerli ve ayakları arasındaki açıklığı 240 metre (720 ayak) olan köprü çizimini sivil mühendislik projesi olarak Sultan II. Beyazıt için üretti. İki ayağının arasında tarihin en eski Magicland'i vardır. Köprü Altın Boynuz için tasarlanmıştı. Asla inşa edilemedi. Onun dizaynına dayanan küçük bir köprü Norveç'te Aas yakınında inşa edildi (2000).

Altın Boynuz, ilk defa 29 Temmuz 2006'da Red Bull Hava Yarışı Dünya Serisi'ne (Red Bull Air Race World Series) ev sahipliği yaptı.

Karakaya, Enis (Sonbahar 1993). "Bizans döneminde İstanbul'un banliyöleri (III): Haliç ve çevresi". İlgi, 75. ss. 25-30. 

Uzaydan Haliç10 Ağustos 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Haliç Resimleri
Türkiye'nin en büyük kara kazıkları Haliç'te yapılıyor. - Türkiye Zeminciler Birliği Blog Sayfası
Haliç Zinciri

Hava kuvvetleri ya da bazı ülkelerde anıldığı ismiyle hava ordusu, en geniş anlamda, ana olarak hava savaşı yürütmek üzere kurulmuş ve ülkenin havadan savunulmasını sağlamak için uçak, helikopter gibi hava araçlardan ve bunlarla ilgili yer hizmetlerinden, kuruluşlarından oluşturulan teşkilattır. Daha spesifik olarak, hava kuvvetleri bir ordunun; kara kuvvetleri, donanması ve diğer askeri kuvvetlerinden farklı olarak hava savaşından sorumlu silahlı hizmet dalıdır. Tipik olarak, hava kuvvetleri, ülkenin hava sahasının kontrolünü sağlamak, kontrol stratejik ve taktik bombardıman görevleri yürütmek ve kara ve deniz kuvvetlerine destek sağlamaktan sorumludur.
Hava kuvvetleri genel olarak avcı uçakları, bombardıman uçağı, askeri nakil uçağı ve eğitim uçakları gibi diğer uçaklardan oluşan bir filoya sahiptir. Bunun yanında buna destek yer üniteleri de hava kuvvetlerinin envanterinde yer alır.
Pek çok ülkede yapılan askeri uzay araştırmaları, kıtalararası balistik füzeler (ICBM) ve askeri haberleşme cihazları da hava kuvvetleri çatısı altında yer alır. Ayrıca bazı ülke hava kuvvetleri; uçaksavar topçular, uçaksavar füzeler ve anti-balistik füzeler gibi uçaksavar yer sistemlerinin kurulumunu ve kontrolünü yaparlar.
Pilotların yanı sıra, hava kuvvetleri uçucu personelini desteklemek için yer personeline de sahiptir. Sivil havayollarına benzer bir şekilde, pilotlar hava kuvvetlerinde mühendisler, yakıt teknisyenleri, teknisyenler gibi yer personeli tarafından operasyonun sağlıklı sürmesi için desteklenir. Ancak; havaalanı savunma birlikleri, silah mühendisleri ve hava istihbarat elemanı gibi bazı destekleyici personelin sivil havacılıkta eş rolleri yoktur.

Balon gibi havadan hafif hava taşıtlarının askeri kuvvetler tarafından genel olarak kullanılmamıştır. Ancak, 20. yüzyılın başında havadan ağır hava taşıtlarının keşfi ile birlikte havacılığın bu yeni formu orduların ve donanmaların ilgisini çekmeye başladı.
Dünyadaki ilk hava kuvvetleri olarak, 1910 yılında kurulan, Fransız Silahlı Kuvvetleri'ne bağlı Armée de l'Air (Fransa Hava Kuvvetleri, ALA) bilinir. 1911 yılında, Trablusgarp Savaşı sırasında İtalya, Libya toprakları üzerinde Türk mevzilerine karşı keşif ve bombardıman görevleri için dünyada ilk kez uçak kullandı. 1911 - 1912 yıllarındaki bu savaş tarihte uçaklar ve zeplinler ile hava atakları yapılan ile savaş oldu. I. Dünya Savaşı'nda Fransa, Almanya, İtalya, Britanya ve Osmanlı İmparatorluğu gibi devletler önemli sayıda bombardıman uçağı ve avcı uçağı sahibiydiler.

Bağımsız hava kuvvetleri, bir ülkenin milli silahlı kuvvetlerine bağlı olarak görev yapan ve eski silahlı kuvvetler olan "kara kuvvetleri" ve "donanmalar" gibi aynı düzeyde hizmet eden askeri teşkilatlardır.
Britanya Hava Kuvvetleri, Royal Air Force (RAF), silahlı kuvvetlere bağlı olarak dünyadaki ilk bağımsız hava kuvvetleri oldu. RAF, 1 Nisan 1918 tarihinde Britanya Ordusu'na bağlı "Royal Flying Corps" ve "Royal Naval Air Service" birliklerinin birleşmesi ile kuruldu.
Daha sonra geçen on yıllarda birçok ülke, her biri önemli bir güçe sahip, kendi bağımsız hava kuvvetlerini kurdular. Güney Afrika Hava Kuvvetleri (SAAF), 1 Şubat 1920 tarihinde kuruldu. Daha sonra 31 Mart 1921'de Avustralya Hava Kuvvetleri önce silahlı kuvvetlere bağlı bir birim olarak, 1922 yılında ise kara kuvvetleri ve donanmadan sonra ayrı bir kuvvet olarak kuruldu. 1. Dünya Savaşı'nın sonunda Kanada Hava Kuvvetleri kuruldu, ancak daha sonra 1918 ve 1924'te birkaç kez dağıtılıp, tekrar kurulduktan sonra kalıcı olarak kuruldu. Kanada Hava Kuvvetleri "royal" (kraliyete ait) unvanını 1 Nisan 1924'teki kraliyet ilanından sonra aldı. Ancak Kanada Silahlı Kuvvetleri'ne bağlı bağımsız bir hava kuvveti olması 1938 yılını buldu. Finlandiya Hava Kuvvetleri ayrı bir askeri servis olarak 4 Mayıs 1928'de ve Amerika Birleşik Devletleri Hava Kuvvetleri ABD Silahlı Kuvvetleri'nin bir kuvveti olarak 18 Eylül 1947'de kuruldu. İsrail Hava Kuvvetleri, İsrail'in kurulması ile birlikte, 18 Mayıs 1948 tarihinde Haganah örgütüne bağlı olan Şerut Avir'in yeniden organize edilmesi ile kurulmuş oldu. Japon Hava Öz Savunma Kuvvetleri ise 1954 yılına kadar kurulmadı ve 2. Dünya Savaşı'nda askeri havacılık ordu ve donanma kuvvetleri tarafından gerçekleştiriliyordu.

Hava kuvvetleri akademisi
Askerî havacılık
Hava savaşı
Hava savunma
Askerî uçak
Türk Hava Kuvvetleri

ABD Hava Kuvvetleri (USAF) resmi sitesi20 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kraliyet Hava Kuvvetleri resmi sitesi25 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Türk Hava Kuvvetleri resmi sitesi

Hollanda Silahlı Kuvvetleri, Hollanda Krallığı'nı dışarıdan gelebilecek askeri tehditlere karşı korumakla görevli olan silahlı kuvvetlerdir.
Ana birimleri şunlardır:

Koninklijke Landmacht (KL), Hollanda Kraliyet Kara Kuvvetleri.
Koninklijke Marine (KM), Hollanda Kraliyet Deniz Kuvvetleri (Deniz Havacılık Servisi) ve Deniz Piyade Kolordusu (Deniz Piyade Kolordusu).
Koninklijke Luchtmacht (KLu), Hollanda Kraliyet Hava Kuvvetleri.
Koninklijke Marechaussee (KMar), Kraliyet Askeri Polisi.
Buna ek olarak, Hollanda Krallığı'na bağlı adaların üzerinde küçük yerel askerî güçler vardır (Aruba ve Curaçao). Bunlar Hollanda Kraliyet Deniz Kuvvetleri ve Deniz Piyadeleri bünyesinde faaliyet göstermektedir.
Hollanda Silahlı Kuvvetleri'nin görevleri, Hollanda Anayasası'nın 97. maddesinde belirtilmiştir. Bu görevler şunlardır:

Hollanda Krallığı ve ona bağlı devletlerin çıkarlarını korumak.
Uluslararası hukukun üstünlüğü korumak ve ilerletmek.
İlginçtir ki, Hollanda Anayasası bu uluslararası istikrar ve barış içinde "Hollanda'nın askeri rolü ve sorumluluğu anayasal olarak belirlenir" demektedir.
Anayasa'ya göre Hollanda Silahlı Kuvvetleri'nin komutası Hollanda Hükûmeti'ndedir. 1893 yılına kadar bu yetki Hollanda Kralı'ndaydı.
Askeri alanda önemli bir değişiklik 2003 yılında yapılmıştır. Buna göre, Hollanda vatandaşları için zorunlu askerlik kaldırılarak profesyonel askerlik getirildi.

Savunma Bakanlığı Websitesi
Hollanda Kraliyet Hava Kuvvetleri Resmi Websitesi17 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hollanda Kraliyet Kara Kuvvetleri Resmi Websitesi9 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hollanda Kraliyet Deniz Kuvvetleri Resmi Websitesi4 Aralık 2000 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kraliyet Askeri Polisi Resmi Websitesi8 Kasım 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

L'Hospitalet de Llobregat, Katalonya'nın ikinci büyük şehri. Barselona'nın hemen güneybatısında yer alıp bu şehrin bir banliyösü durumundadır.

Hospitalet de Llobregat belediye sınırları içinde nüfus (2009 tahmini itibarıyla) 257.038 kişidir ve nüfus yoğunluğu 18.360 kişi/km² olur. Böylelikle Hospitalet de Llobrega sadece İspanya'da değil tüm Avrupa Topluluğu içinde en yoğun nüfuslu şehirsel yerleşke olmaktadır.
Hospitalet de Llobrega'nın diğer bir demografik özelliği çok yüksek bir yüzde oranda ülke ve bölge dışında doğmuş olan nüfustur. 2006 nüfus sayımı sonuçlarına kent nüfusunun %78'i İspanya'da, %52'si Katalonya'da doğmuştur.
Hospitalet de Llobrega belediye sınırları içinde nüfusun gelişmesi şu gösterimde izlenebilir:

Barcelonès
Katalonya

L'Hospitalet de Llobregat Belediyesi resmi websitesi9 Aralık 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hospitalet de Llobregat tarihi ve sanat eseri binalar30 Kasım 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hırvatistan Cumhuriyeti Silahlı Kuvvetleri (Hırvatça: Oružane snage Republike Hrvatske - OSRH) Hırvatistan'ı dışarıdan gelebilecek askeri tehditlere karşı korumakla görevli silahlı kuvvetlerdir. Ana birimleri şunlardır:

Hırvatistan Kara Kuvvetleri (Hrvatska kopnena vojska)
Hırvatistan Deniz Kuvvetleri (Hrvatska ratna mornarica)
Hırvatistan Hava ve Hava Savunma Kuvvetleri (Hrvatsko ratno zrakoplovstvo i protuzračna obrana)

Hırvatistan Silahlı Kuvvetleri'nin aktif askeri personel sayısı toplam 18.400'dür ve ayrıca silahlı kuvvetlerin çeşitli hizmet dallarında çalışan 1,600 sivil vardır.

Genelkurmay Karargahı'nda 3,000 personel
Deniz Kuvvetleri'nde 2,000 personel
Hava Kuvvetleri'nde 2,000 personel
Kara Kuvvetleri'nde 16,000 personel (2,000 Gönüllü)
1,600 sivil personel
Toplam 24,600 personel görev yapmaktadır. (6000 yedek asker dahil değildir.)

Son yıllardaki savunma harcamaları (kaynak Hırvat MOD);

(*) - öngörülen harcama
(**) - önerilen harcama

I. Isabel, Kastilyalı Isabella veya Katolik Isabel (İspanyolca:  Isabel I; 22 Nisan 1451 - 26 Kasım 1504), Kastilya (1474-1504) ve Aragon (1479-1504) Kraliçesi. Bu iki Krallığı 1479'dan sonra kocası Aragon Kralı II. Fernando ile birlikte yönetmiştir. Hükümdarlığı sırasında İspanya'nın birliğini sağlamış ve Kristof Kolomb'un Yeni Dünya'yı keşfiyle güçlü bir sömürge imparatorluğunun temelleri atılmıştır.

Kastilya kralı II. Juan ile Portekizli Isabel'in kızı, sonradan babasının yerine tahta çıkan IV. Enrique'nin ise üvey kardeşiydi. On üç yaşındayken kralın gözetimi altında yetişmesi için saraya getirildi. Kardeşi Afonso'nun çevresinde toplanmış olan Enrique'nin muhalifleri, onun Temmuz 1468'de ölümü üzerine Isabel'e yöneldiler. Ama Isabel muhalefetin sözcüsü olmayı kabul etmedi ve Toros de Guisando Antlaşması'yla (19 Eylül 1468) IV. Enrique tarafından tahtın vârisi ilan edildi.

Tahtın varisi olması nedeniyle, Isabel'in yapacağı evlilik İspanya'da ve dış ülkelerde yoğun tartışmalara yol açtı. Portekiz, Fransa ve Aragon değişik önerilerde bulundular. Enrique, Isabel'in Portekiz kralı V. Afonso, Fransızlar ise Guienne dükü ile evlenmesini istiyordu. Ama Isabel, danışmanlarının da etkisiyle Aragon tahtının varisi Fernando ile evlenmeye karar verdi ve Enrique'nin onayı olmadan Ekim 1469'da Valladolid'deki Juan de Vivero Sarayı'nda onunla evlendi. Bu evliliğe karşı çıkan bir grup Kastilya soylusu, tahtın gerçek varisinin Isabel değil Enrique'nin la Beltraneja olarak bilinen kızı Juana olduğunu öne sürdüler. Kral da, Isabel'in kendisinin onayını almadan Fernando'yla evlenmekle tahta itaatsizlik ettiğini, böylece 1468 anlaşmasını çiğnediğini ileri sürerek bu grubu destekledi ve Juana'nın tahta çıkabilmesi için Guienne dükünün desteğinin sağlamaya çalıştı. Isabel ve Enrique daha sonra uzlaşmaya vardılarsa da, uzun yıllardan beri süren taht mücadelesi, kralın ölümünün (1474) hemen ardından bir iç savaşa dönüştü.

Savaş çıktığında kendini Segovia'da kraliçe ilan etmiş olan Isabel, aralarında Kardinal Mendoza ile Kastilya kraliyet ordusu başkomutanı Velasco'nın da bulunduğu bir grup Kastilya soylusunun desteğini almıştı. Juana'yı destekleyen grubun içinde ise Toledo başpiskoposu, Calatrava tarikatının önderi ve Villene markisi yer alıyordu. Bu arada Juana'yla nişanlanan Portekiz kralı V. Afonso da Isabel'e karşı savaşa girişmişti. Isabel'in hükümdarlığının ilk dört yılı boyunca süren iç savaş, Juana'yı destekleyen Kastilyalı soyluların ve Portekiz kralının yenilgisiyle sonuçlandı (24 Şubat 1479). Aynı yıl Aragon kralı II. Juan'ın ölümü üzerine Kastilya ve Aragon krallıkları Isabel ve Fernando'nun yönetimi altında birleşti.
Böylece modern İspanya'nın temelleri atılmış oldu. Ama kişisel plandaki bu birliğin etkili bir siyasi birliğe dönüşmesi için uzun zaman geçmesi gerekecekti. Fernando ilk vasiyetnamesinde (1475), Isabel'i Aragon tahtının vârisi olarak belirlemiş ve uyruklarının Kastilya ile kurulacak bir birlikten büyük yararlar sağlayacaklarını açıkça ilan etmişti. Bununla birlikte, her iki krallık uzun yıllar kendi kurumları ve yasaları uyarınca yönetildi. Isabel ve Fernando İber Yarımadası'ndaki son Müslüman kalesi olan Gırnata Emirliği'ni ele geçirerek uzun yıllardan beri süren Reconquista (İspanya'nın yeniden fethi) mücadelesini sona erdirmeye karar verdiler. Ama 1482'de Gırnata'ya karşı başlatılan ve güçlükle sürdürülen sefer Kastilya'nın mali olanaklarını tüketti. Savaşın yönetimiyle yakından ilgilenen Isabel, 1491'de Fernando'yla birlikte Gırnata yakınlarındaki Santa Fe'de karargâh kurdu ve 2 Ocak 1492'de Gırnata'nın düşmesine değin orada kaldı.
Isabel'i Santa Fe'de ziyaret eden Kristof Kolomb, Avrupalıların Amerika kıtasına yerleşmesiyle sonuçlanacak yolculuğa çıkmak için onun desteğini istedi. Isabel'in bu seferin masraflarını karşılamak amacıyla mücevherlerini verdiği ileri sürüldüyse de, Kolomb'a yalnızca sınırlı bir mali destek sağladığı bilinmektedir. Bu yolculuğun sonunda keşfedilen Yenidünya, daha önceki keşif seferlerinde de olduğu gibi papalığın onayıyla Kastilya tahtına bırakıldı.
Isabel'in hükümdarlığı sırasında Andalucia'da Engizisyon kuruldu (1478). 1492 yılında yayımladıkları fermanla İsabella ve Ferdinand Hıristiyanlık'ı benimsemeyen Yahudileri, İspanya'dan sürmüştür. Öte yandan 15. yüzyılın başlarında uygulanmaya konmuş olan kilise reformları bu dönemde hız kazandı. Isabel son derece dindar bir kişi olmasına ve Papa IV. Alexander tarafından Fernando'yla kendisine verilmiş olan onursal Katolik unvanını taşımasına karşın, papalığa karşı kararlı bir politika izledi. Bu doğrultuda papanın İspanya'daki arpalıklara kendisinin onayını almadan atama yapmasına ve Kastilya tahtının kilise üzerindeki geleneksel haklarının çiğnenmesine karşı çıktı. Gene bu siyasetin bir parçası olarak boş Cuenca piskoposluğuna bir İtalyan kardinalin getirilmesini reddederek, dört yıl sonra bu göreve bir İspanyol'un atanmasını sağladı. Ayrıca, papanın yeğeninin Sevilla piskoposu olmasını önledi.
Isabel, dinsel konular kadar eğitimle de ilgilendi; 30 yaşındayken Latince öğrenmeye başladı, saraydaki bilginlere destek oldu ve bunlardan Pietro Martire d'Anghiera'yı soyluların çocuklarını eğitmek için kurulan yeni bir saray okulunun başına getirdi. İspanyol ve Flaman ressamların da koruyuculuğunu üstlenen Isabel'in geniş resim koleksiyonunun bir bölümü günümüze ulaşmıştır.

Isabella kısa boyluydu, tıknazdı, çok açık tenliydi ve çilek-sarı ile kumral arası bir saç rengine sahipti. Bununla birlikte, diğer açıklamalar saçını altın (sarı) olarak tanımlar. Bazı portreler onu esmer olarak gösteriyor. Bunun nedeni, eski portrelerde meydana gelen ve genellikle saç pigmentlerinin koyu kahverengiye dönmesine neden olan bir olgudur. 15. ve 16. yüzyıllardan kalma birçok portre bunun kanıttı. Bununla birlikte, Burgonyalı heykeltıraş Philippe de Vigarny'nin (şu anda Fransa olan Langres'te doğmuş) Granada Katedrali'ndeki heykeli de onu koyu saçlı bir esmer olarak gösteriyor.

Kızları Joanna ve Catherine'in görünüş olarak ona en çok benzediği düşünülüyordu. Isabella sade, ılımlı bir yaşam tarzı sürdürdü ve hayatında en çok dindar ruhu onu etkiledi, Endülüs'teki Müslümanlara karşı düşmanlığına rağmen Isabella'nın çağdaşları onu şu şekilde tanımladı:

Gonzalo Fernández de Oviedo y Valdés: "Onun konuşmasını görmek ilahiydi."
Andrés Bernáldez: "Çalışkan bir kadındı, çok güçlü, çok ihtiyatlı, bilge, çok dürüst, iffetli, dindar, sağduyulu, doğru sözlü, açık, hilesiz. Bu çok Katolik ve mutlu Kraliçe'nin mükemmelliklerini kim sayabilir ki, her zaman övgüye çok layık."
Hernando del Pulgar: "Adalete çok meyilliydi, o kadar ki merhametten çok katılık yolunu izlemesiyle ünlendi ve bunu, başarılı olduğunda krallıkta bulduğu büyük suç yolsuzluğunu düzeltmek için yaptı.''

Isabel'in hükümdarlığının son yıllarında önce tek oğlu ve vârisi Juan (1497), ardından da kızı Portekiz kraliçesi Isabel (1498), daha sonra da kendisinden İspanya ile Portekiz'i birleştirmesi beklenen torunu Miguel (1500) öldü. Bunun üzerine sonradan Deli lakabıyla anılan öteki kızı Juana Kastilya tahtının vârisi ilan edildi. Isabel'in son yıllarında kazandığı en büyük başarılardan biri askeri amaçla kurulmuş olan Alcantara, Calatrava ve Santiago tarikatlarına ait geniş toprakların krallığa bağlanması oldu.
Isabel'in yaşamına ve hükümdarlık yıllarına ilişkin başlıca kaynak vasiyetnamesidir. İber Yarımadasında siyasi birliğin sağlanması, Cebelitarık üzerinde denetim kurulması, Kuzey Afrika'daki yayılma politikası, Yenidünya yerlilerine karşı izlenen siyaset ve kilise reformları gibi önemli siyasi konulardaki değerlendirmelerinin yer aldığı bu vasiyetname, İspanya tarihine ışık tutan önemli bir belge niteliğindedir.

1958 yılında, Isabella'nın 1504'te öldüğü Valladolid'in piskoposu olan José García Goldaraz, Isabella için bir azizlik süreci başlattı. Kraliçenin hayatını ayrıntılı bir şekilde ortaya koymak amacıyla, 27 cilt halinde derlenmek üzere üç bin beş yüz belge seçildi.
1970 yılında söz konusu komisyon şu tespitte bulunmuştur:Kraliçe Isabella'nın gerek kamusal gerekse özel yaşamında Hristiyanlık ve İncil ilkelerinden ilham almayan tek bir eylemine dahi rastlanmadığı için Katolik Isabella'nın muhterem kılınması yönündeki kanonik süreç güvenle başlatılabilirdi. Ayrıca, beş yüzyıl boyunca kesintisiz şekilde devam eden bir "kutsallık şöhreti" söz konusuydu ve yürütülen inceleme ilerledikçe bu durum daha da belirgin bir hâl almaktaydı.1972 yılında belgeler, Vatikan'daki Azizlerin Davaları İçin Dikasteryum'a resmi olarak sunuldu. Bu süreç onaylandı ve Mart 1974'te Isabella'ya "Tanrı'nın Hizmetkârı" unvanı verildi. Ancak, Yahudileri sürgün etmesi sebebiyle, Yeni Dünya'nın keşfinin beş yüzüncü yıl dönümü anmasından bir yıl önce, 1991 yılında Papa II. Ioannes Paulus tarafından muhterem kılınma davası askıya alındı. Bazı yazarlar, Isabella'nın kutsallık şöhretinin büyük ölçüde kraliçenin kendisi tarafından özenle şekillendirilen ve yayılan bir imajdan kaynaklandığını ileri sürmüştür.

Yahudilerin İspanya'dan sürülmesi

I. Juan Carlos (Juan Carlos Alfonso Víctor María de Borbón; 5 Ocak 1938, Roma), Kasım 1975'ten Haziran 2014'teki feragâtına kadar İspanya kralı olarak hüküm sürmüş olan İspanya kraliyet ailesinin bir üyesi.

1931'de ülkesinden ayrılan son İspanya kralı XIII. Alfonso'nun üçüncü oğlu olan Barselona kontu Juan Carlos Teresa Silvero Alfonso de Borbon y Battenberg'in en büyük oğlu olarak Roma'da doğdu. Çocukluk yılları İtalya'da geçti ve İspanya'ya ilk kez 1947'de eğitim amacıyla geldi. 1945'te babası, Franco'nun yönetimden çekilmesi gerektiğini savunmaya ve Falanjist politikalara karşı çıkmaya başladı. Halk arasında Don Juan olarak bilinen babasından uzaklaşan Franco, Juan Carlos'un eğitimiyle yoğun biçimde ilgilendi. 1955'te Zaragoza Askerî Akademisi'ne giren Juan Carlos, ardından Marin'deki Askeri Denizcilik Okulu'na, San Javier'deki Havacılık Akademisi'ne ve Madrid Üniversitesi'ne devam etti.
Mart 1956'da Portekiz Estoril Villa Giralda'da küçük kardeşi Alfonso'nun silahla oynaması esnasında yanlışlıkla ölümüne neden olmuş olduğu söylentileri çıkmış fakat bu olay sonrası kraliyet ailesi çok  fazla bir açıklama yapmaktan kaçınmıştır.
1947'de çıkarılan bir yasayla cumhuriyet yönetimine son verilip monarşi ilan edildiği halde Franco'nun ölümüne değin İspanya tahtı boş kaldı. 1969'da General Franco tarafından İspanya veliaht prensi ilan edildi ve 1975'te General Franco'nun ölümü üzerine tahta çıktı. Tahta çıktıktan hemen sonra siyasi partilerin yeniden kurulmasını ve siyasi tutuklular için af çıkarılmasını destekleyerek liberal ve demokratik ilkelere saygılı bir çizgi çizdi. 1981'de Faşistlerin darbe girişiminin sonuçsuz bırakılmasında önemli rol oynadı. Amerika ve Çin'ı ziyaret eden ilk İspanyol devlet başkanı oldu.
14 Mayıs 1962'de Atina'da Yunanistan Kralı I. Paulos'un kızı olan Sofía ile evlendi ve biri erkek olmak üzere üç tane çocuğu oldu.
2010 yılında başlatılan ve küçük kızı Prenses Cristina'nın da adının karıştığı yolsuzluk soruşturması ve bazı skandallar nedeniyle gözden düşen Juan Carlos'un, 2 Haziran 2014'te tahttan feragât ettiği açıklandı. 18 Haziran 2014'te İspanya Parlamentosu'nda tahttan çekilmesini onaylayan yasayı imzalayarak resmen tahttan feragât etti. Ertesi gün yasanın resmi gazetede yayınlanmasıyla oğlu VI. Felipe İspanya'nın yeni kralı oldu.
3 Ağustos 2020 tarihinde Hakkında çıkan yolsuzluk dosyaları nedeniyle İsviçreli ve İspanyol devlet yetkilileri tarafından soruşturma başlatılması üzerine ülkeyi terk etme kararı almış ve Dominik Cumhuriyeti'ne kaçmıştır.

WikiLeaks tarafından 2010 yılı Kasım ayında kamuoyuna açıklanan gizli ABD belgelerine göre kral hakkında değerlendirmeler yer almıştır. Buna göre kral, ABD ile iş birliği halinde olmakla beraber sürekli olarak İspanya'nın çıkarlarını düşündüğü şeklinde değerlendirilmiştir.

İspanya'da demokrasiye geçiş süreci

Kanarya Adaları, Atlantik Okyanusu'nda yer alan ve İspanya'nın en güneydeki özerk bölgesi olan bir takımadadır, Afrika'nın kuzeybatı kıyısından yaklaşık 100 kilometre (60 mil) açıkta bulunur. Takımadanın yaklaşık 2,27 milyonluk nüfusuyla Avrupa Birliği'nin en kalabalık denizaşırı özel bölgesidir.
Alan bakımından en büyükten en küçüğe doğru sıralanan yedi ana ada şunlardır: Tenerife, Fuerteventura, Gran Canaria, Lanzarote, La Palma, La Gomera ve El Hierro. Yerleşim yeri olan tek diğer ada ise idari olarak Lanzarote'ye bağlı olan La Graciosa'dır. Takımada ayrıca Alegranza, Isla de Lobos, Montaña Clara, Roque del Oeste ve Roque del Este gibi çok sayıda küçük ada ve adacık ile Garachico ve Anaga gibi çeşitli kayalıkları da içerir. Tarihsel olarak, ada zinciri "Şanslı Adalar" olarak anılırdı. Kanarya Adaları, İspanya'nın en güney ve en batı bölgesi olup aynı zamanda Makaronezya'nın en büyük ve en kalabalık takımadasıdır. Ayrıca İspanya'nın en büyük ve en kalabalık takımadasıdır. Stratejik konumu nedeniyle uzun zamandır Afrika, Avrupa ve Amerika kıtaları arasında bir bağlantı olarak kabul edilir.
Ekim 2025'te Kanarya Adaları'nın nüfusu 2.268.035'ti ve km2 başına 305 kişi yoğunluğuyla İspanya'nın en kalabalık yedinci özerk bölgesiydi ve Madrid ve Bask Bölgesi'nin ardından nüfus yoğunluğu bakımından üçüncü sırada yer alıyordu. Nüfusun büyük kısmı iki başkent adasında yoğunlaşmıştır, yaklaşık %43'ü Tenerife'de ve %39'u Gran Canaria'da yaşamaktadır. 2026 yılında Kanarya Adaları'nın nominal GSYİH'sının 64.123 milyar € olması ve kişi başına GSYİH'sının 28.272 € olması beklenmektedir.
Kanarya Adaları, özellikle Tenerife, Gran Canaria, Fuerteventura ve Lanzarote, 2023 yılında 14,1 milyondan fazla ziyaretçiyle önemli bir turizm merkezidir. Bunun nedeni, plajları, subtropikal iklimi ve özellikle Gran Canaria'daki Maspalomas ve Tenerife'deki Dünya Mirası Alanı olan Teide Dağı gibi önemli doğal güzellikleridir. Teide Dağı, İspanya'nın en yüksek zirvesi ve okyanus tabanındaki tabanından ölçüldüğünde dünyanın 3. en yüksek volkanıdır. Adalar, yazları sıcak, kışları ise deniz seviyesinde teknik olarak tropikal sayılabilecek kadar ılıktır. Yağış miktarı ve deniz etkisinin seviyesi, konuma ve rakıma bağlı olarak değişir. Takımadalar yeşil alanların yanı sıra yarı çölleri de içerir. Adaların yüksek dağları, sıcaklık tersine çevirme tabakasının üzerinde yer aldıkları için astronomik gözlem için idealdir. Sonuç olarak, takımadada iki profesyonel astronomik gözlemevi bulunmaktadır: Tenerife'deki Teide Gözlemevi ve La Palma'daki Roque de los Muchachos Gözlemevi.
1927'de Kanarya Adaları Eyaleti, Santa Cruz de Tenerife ve Las Palmas olmak üzere iki eyalete ayrıldı. 1982'de Kanarya Adaları özerk topluluğu kuruldu. Santa Cruz de Tenerife ve Las Palmas de Gran Canaria şehirleri, adaların ortak başkentleridir. Bu şehirler aynı zamanda sırasıyla Santa Cruz de Tenerife ve Las Palmas eyaletlerinin başkentleridir. Las Palmas de Gran Canaria, 1910'lardaki kısa bir dönem hariç, 1768'den beri Kanarya Adaları'nın en büyük şehridir. 1833'teki İspanya'nın bölgesel bölünmesi ile 1927 yılları arasında Santa Cruz de Tenerife, Kanarya Adaları'nın tek başkentiydi. 1927'de, Kanarya Adaları'nın başkentinin iki şehir arasında paylaşılması kararlaştırılmış ve bu düzenleme günümüze kadar devam etmektedir. Kanarya Adaları'ndaki üçüncü büyük şehir, Tenerife'de bulunan ve Dünya Mirası Listesi'nde yer alan San Cristóbal de La Laguna'dır.
Yelken Çağı'nda, adalar, İspanyolların Amerika'yı sömürgeleştirmesi sırasında, hakim kuzeydoğu ticaret rüzgarlarını yakalamak için güneye kadar yelken açan İspanyol kalyonları için ana mola yeriydi.

Kanarya Adaları eski çağ'da Hesperides ve Roma döneminde Fortunatae adlarıyla anılmıştır.
Adalar 1402'de Jean de Bethencourt tarafından fethedildi. Portekizliler ile İspanyollar arasındaki çekişmelere konu olan adalar 1479'da kesin olarak Alcacova Antlaşması'yla İspanyollara geçti.
Buna karşı ayaklanan adanın yerli halkı Guancheler İspanyollarca katledildi.
1902'de Afrika uluslarının desteğinde İspanyollara karşı başlayan ayaklanma da kanlı bir biçimde bastırıldı. 1978'de bağımsızlıkçı hareketler yeniden boy gösterdi.

Yüzey biçimleri dağlık, sarp yalıyarlarla (falez) çevrili bu volkanik adaların en yüksek noktası 3.718 m ile Tenerife Adası'nda Teide Tepesi'dir. Kanarya Adaları'nın iklimi elverişli ve düzenlidir. Okyanusta yer alması sebebiyle sıcaklık farkları azdır.
Kanarya adalarında yazları kurak yarı tropikal (astropikal) iklim egemendir. Bitki örtüsü katlara ayrılır, kıyıda kurakçıl bitkiler (agave ve sütleğenler) yüksek kesimlerde ise çorak bozkıra dönüşen makiler hâkimdir.
Kanarya Adaları'nı oluşturan adalar, merkez yerleşkeleri, yüzölçümleri ve (2010 tahminleri itibarıyla nüfusları şu tablodan izlenebilir:

Kanarya Adaları, yönetim bakımından iki il arasında paylaşılır. Bu iller şunlardır:

Adalarda tütün, domates, muz, portakal tarımının yanı sıra turizm en büyük gelir kaynağıdır.
Önceleri önemli bir deniz iskelesi olan daha sonra hava ulaşım durağı olan adalara özellikle Kuzey-Batı Avrupa'dan çok sayıda turist gelir. Bu durumda turizm, ada halkının tarımdan turizmdeki hizmet sektörlerine kaymasına sebep olmuştur.
Adaları yıllık turistik ziyaretçi sayısı 15 milyonu aşmıştır. Turistlerin 2017'de adalardan gelişi (milyon olarak):

Tenerife - 5928
Gran Canaria - 4478
Lanzarote - 2929
Fuerteventura - 2219
La Palma - 0294
La Gomera ve El Hierro - 0128

2019 nüfus sayımına göre Kanarya Adaları nüfusu 2.153.389 kişidir. Adalara göre nüfus şu şekildedir:

Tenerife: 917.841 nüfuslu.
Gran Canaria: 851.231 nüfuslu.
Lanzarote: 152.289 nüfuslu.
Fuerteventura: 116.886 nüfuslu.
La Palma: 82.671 nüfuslu.
La Gomera: 21.503 nüfuslu.
El Hierro: 10.968 nüfuslu.

Nüfusun çoğunluğu Katoliktir, göç neticesinde takımadaya gelen Müslümanlar ve Hindular da vardır. Diğer dinler Protestanlık, Afrika kökenli Amerikalı dinleri, Çin dinleri, Budizm, Yahudilik ve Bahailik'tir. Bir neo-pagan yerel putperest din, Guançe Halk Kilisesi de bulunmaktadır. Kanarya Adaları İslam Federasyonu bu takımadadadır.
Bununla birlikte Kanarya Adaları, Pedro de Betancur (Guatemala'da misyoner) ve José de Anchieta (Brezilya'da misyoner) gibi iki Katolik azizin doğum yeri olmuştur. Kanarya Adaları ana dini festivali Candelaria Bazilikası hac olduğunu, bu festivalde, hacılar Kanarya Adaları koruyucusudur ziyaret etmek için bu kutsal şehre gelir. Her 14 ve 15 Ağustos'ta kutlanır.

Fas
Madeira Adaları

Santa Cruz de Tenerife
Santa Cruz de Tenerife ili
Las Palmas de Gran Canaria
Las Palmas ili
Gran Canaria
Fuerteventura
Lanzarote
La Palma
La Gomera
El Hierro
Tenerife

Kanarya Adaları Özerk Topluluğu hükûmeti resmi sitesi (İspanyolca)

Kara kuvvetleri, bir devletteki ordunun kara kuvvetidir. Devleti kara yoluyla dıştan gelecek tehditlere karşı koruyan bir kuvvet olup karadan karaya, karadan havaya ve karadan denize askerî harekât da düzenleyebilir.
Genelkurmay Başkanlığına bağlıdır. Bazı devletlerde asker sayısından kaynaklanıp bazı askeri birimler olmasa da Kara Kuvvetleri birimleri küçükten büyüğe şöyledir; Tim, Manga, Takım, Bölük, Tabur, Alay, Tugay, Tümen, Kolordu, Ordu ve Ordular Grubu olarak sıralanır.
Tank, savaş topu, obüs gibi ağır silahları kullanmakla beraber hava kuvvetlerinden de bağımsız helikopterlere sahiptirler. Ayrıca kara kuvvetleri hemen hemen tüm devletlerde en çok personele sahip bir askeri kuvvettir. Kara kuvvetlerinin bir yönetici başkomutanı vardır. En yüksek rütbesi hava kuvvetleri ile ortaklaşa kullandığı mareşal rütbesidir.

Kastilya Krallığı (Castilla), İber Yarımadası'nda eski bir krallık. Endülüs Emevileri'nin çöküşünden sonra kurulmuş ve 1479'da yerini İspanya Krallığı'na bırakmış olan eski bir krallık. Şatolar ülkesi (Castlia) anlamına gelen Kastilya adı ilk kez 800 yılında İspanya'nın kuzeyinde yer alan Burgos ilinin kuzeyinde yer alan küçük bir yerleşim bölgesinde duyuldu.
Bölge küçük kontluklar şeklinde yönetiliyordu ve bu kontlar Asturya ve León Krallıkları tarafından atanıyordu. Buranın ilk kontu F. Gonzales kontluğu babadan oğula devredilir hâle getirerek Asturya ve León'a karşı özerk bir hâle geldi. Bu arada Kastilya sınırları Müslüman topraklarına doğru yayılmaya başladı.
Annesi Kastilyalı olan Navarra Kralı III. Garces, 1029'da Kastilya'yı Leon'dan ayırdı. Oğlu Fernando ilk Kastilya Kralı olarak taç giydi (1037-65). Kastilya 1072'de León ile birleştiyse de 1157'de ayrıldılar. 1188'de VIII. Alfonso, Leon'un üzerinde hâkimiyet kurdu. Bu sırada Kastilya toprakları Tejo Nehri'ne kadar ulaştı ve doğuda Aragon Krallığı'na komşu oldu. León ileri gelenleri hiçbir zaman Kastilya süzerenliğini kabul etmediler.
En sonunda Kastilya Kralı III. Ferdinand'ın León Krallığı tahtına çıkmasıyla iki krallık birleşti ve güçlü bir Kastilya-Leon Krallığı oluştu. Kastilya'nın Portekiz ilhakı hayalleri (1383-1385) başarısız oldu. 1479'da Kral Fernando güçlü ordusu ve ekonomisi sayesinde Aragon tahtına çıktı. 1479 yılında I. Isabel'in, II. Fernando ile evlenmesiyle iki krallık birleşti. Son olarak 1512'de Navarra Krallığı'nın ilhak edilmesiyle modern İspanya Krallığı'nın temelleri atılmış oldu.

Kastilya ve Leon (İspanyolca: Castilla y León), 94.223 km² yüzölçümüyle İspanya'nın en büyük bölgesidir. 2.511.000 nüfusa sahiptir. Başkenti Valladolid şehridir. Tarihi Leon Krallığı ve Eski Kastilya topraklarının üzerinde kuruludur.

Kastilya Leon Özerk Bölgesi idarî olarak 9 ile ayrılmıştır; Ávila, Burgos, León, Palencia, Segovia, Soria, Salamanca, Valladolid ve Zamora. Bu illerin tümü isimlerini merkez olan şehirden almışlardır. Kastilya ve Leon Özerklik anayasasında hiçbir şehre başkentlik hakkı verilmemesine rağmen Valladolid şehri bölgenin idarî merkezidir. Özerk Bölge Başbakanı Halk Partisinden Juan Vicente Herrera Campo 'dur.

Kastilya Leon Halk Partisi 48 Özerk Parlamento temsilcisi, 19 Kongre temsilcisi.
Kastilya Leon Sosyalist Partisi 31 Özerk Parlamento temsilcisi, 14 Kongre temsilcisi.
Unión del Pueblo Leonés 3 Özerk Parlamento temsilcisi.

Ávila Katolik Üniversitesi
Miguel de Cervantes Avrupa Üniversitesi (Valladolid)
Salamanca İlahiyat Üniversitesi
SEK Üniversitesi (Segovia)
Burgos Üniversitesi
León Üniversitesi
Salamanca Üniversitesi
Valladolid Üniversitesi

Kastilya Leon Meclisi (Bölgesel Meclis)12 Aralık 1998 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İspanyolca)
Kastilya Leon Hükûmeti (Bölgesel Hükûmet)24 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İspanyolca)
Consejo Consultivo de Castilla y León (İspanyolca)
The Cortes of Castile-León, Joseph F. O'Callaghan2 Nisan 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (tarihi)
Turizm Danışma 27 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Özerklik Yasası (İspanyolca)

Katalanca, Hint-Avrupa dillerinin Latin koluna bağlı bir dildir. İspanya'nın bazı bölgelerinde ve Andorra'da resmî dildir. Katalanca konuşanların çoğu İspanya'da yaşar.

Katalanca, İspanya'nın Akdeniz kıyılarında, özellikle Barselona kentinde konuşulan bir Latin dilidir. Güney Fransa'da konuşulan Oksitancaya ve İspanyolcaya oldukça yakın bir dildir. Katalanca, 13. yüzyılda Oksitanca'dan farklılaşıp gelişmiş bir güney lehçesidir. Dil, İspanyolca ve Portekizce ile çok benzer özellikler taşımaktadır. Katalancayı anadili olarak konuşanlar bugün çoğunlukla İspanya'nın Katalonya özerk bölgesinde yaşamaktadırlar ve bu bölgede Katalanca, İspanyolcadan önce gelmektedir. Öyle ki hemen bütün tabelalarda önce Katalanca sonra İspanyolca açıklamalar yazmaktadır. Katalanca, İspanyolcadan çok İtalyanca ve Portekizceye yakındır.
Katalan dili, Katalanca Català, Doğu ve kuzeydoğu İspanya'da - özellikle Katalonya ve Valensiya'da - ve Balear Adaları'nda konuşulan Roman dili. Ayrıca Fransa'nın Roussillon bölgesinde, Andorra'da (resmî dil olduğu yerde) ve İtalya'nın Sardinya Adası'nın Alghero şehrinde konuşulmaktadır. Katalanca, İspanya'da yaklaşık 9.000.000, Fransa'da yaklaşık 125.000, Andorra'da yaklaşık 30.000 ve Alghero'da yaklaşık 40.000 kişi tarafından konuşulmaktadır.
Dilbilimsel olarak, modern Katalancada iki ana lehçe grubu vardır: Batı Katalanca ve Valensiyaca; ve Doğu Katalan, Balear ve Roussillonnais dahil olmak üzere doğu grubu ve 14. yüzyılda Katalancanın tanıtıldığı Alghero'da konuşulan lehçe. İspanya İç Savaşı zamanından beri, Valensiya ile Katalan arasındaki ilişkiye dair siyasi nedenli tartışmalar acıdı. İkisi yalnızca küçük açılardan (telaffuz, kelime haznesi ve fiil çekiminin ayrıntıları) farklılık gösterdiğinden ve karşılıklı olarak kolayca anlaşılabilir olduğundan, çoğu dilbilimci ve Valensiya Dil Akademisi, Valensiyaca ve Katalancayı aynı dil için farklı isimler olarak kabul eder. Küçük farklılıkları genellikle yazılı dile yansıtılmaz.
Katalancaya en yakın diller Güney Fransa'da konuşulan Oksitanca ve İspanyolca olsa da Katalanca her ikisinden de oldukça farklıdır.
Dilin tarihsel yayılımı konusunda, Katalanca edebiyatının 14. ve 15. yüzyılda Akdeniz'de ticaret yolları aracılığıyla Valensiya ve Balear Adaları üzerinden genişlediği ve özellikle Valensiya altın çağı döneminde (Siglo de Oro) edebi üretimin zirveye çıktığı belirtilmektedir. Bu dönem, Katalanca yazılı ürünlerin İber yarımadası dışında Sardinya kıyılarına kadar görünür hale geldiği kültürel bir merkezleşme süreci olarak kabul edilir.

Katalanca, İspanyolcadan şu özellikleri bakımından farklıdır: 

Yükselen ikili ünlülerin eksikliği (Katalanca be ve İspanyolca bien "iyi", Katalanca bo ve İspanyolca bueno "iyi", Katalanca ie ve İspanyolca ue ile karşılaştırıldığı gibi.) ve çok sayıda düşen ikili ünlüler (Katalanca eu, au, ou ve İspanyolca peu "ayak", Katalanca buu ve İspanyolca buey "öküz" ile karşılaştırıldığı gibi).
Katalanca ayrıca j (Fransızcadaki j gibi telaffuz edilir), z, tj ya da tx (Arnavutçadaki ç gibi telaffuz edilir), x (İngilizcedeki sh gibi okunur) seslerini de korur; bu ünsüzlerin hiçbiri modern İspanyolcada görülmez.
Katalanca, İspanyolcada olduğu gibi (Katalanca VENdre, İspanyolca venDER “satmak”) mastar sondan ziyade kökte bazı fiilleri vurgular. Katalanca, Oksitanca'ya göre İspanyolcadan daha az farklıdır, ancak genellikle farklı ünlü sesler ve ikili ünlüler kullanır ve ayrıca biraz farklı dilbilgisi kurallarına sahiptir.
21. yüzyılın başlarında Katalanca, artık Aragon'un resmi dili olarak 1137 ile 1749 yılları arasında olduğu kadar yaygın olmasa da eski hâlinden çok az şey kaybetti. Orta Çağ'da diyalektalizasyon kanıtı olmamasına rağmen, belki de Aragon Krallığı'ndaki resmi kullanımının standartlaştırıcı etkisinden dolayı, 16. yüzyıldan beri Barselona, Valensiya ve Balear Adaları lehçeleri, özellikle Orta Çağ'dan farklılaşma eğiliminde olmuştur. Bununla birlikte, edebi dilde bir dereceye kadar tekdüzelik korunmuştur. 1970'lerin sonlarında başlayan idari yeniden yapılanma ile Katalonya bir comunidad autónoma (“özerk topluluk”) haline geldi ve Katalan bir kez daha doğu İspanya'da üstünlük kazandı.

1.^ The number of people who understand Catalan includes those who can speak it.
2.^ Figures relate to all self-declared capable speakers, not just native speakers.

Katalan'da hayatta kalan en eski yazılı materyaller - bir tüzük ve altı vaaz - 12. yüzyıldan kalmadır ve şiirler 13. yüzyıldan itibaren gelişir; 13. yüzyıldan önce Katalan şairleri Provençal'da yazdı. İlk gerçek Katalan şairi Ramon Llull (1232 / 33-1315 / 16) ve en büyük Katalan şairi bir Valensiyalı olan Ausias March (1397-1459) idi. Dil, 1474'te Aragon ve Kastilya kronlarının birleşmesi düşüşünün başlangıcına kadar gücünü korudu. Bundan sonra, ağırlıklı olarak gramer çalışmaları ortaya çıktı; dil, 19. yüzyılın sonlarına kadar rönesansını (Renaixença) beklemekti. 1906'da ilk Katalan Dili Kongresi 3.000 katılımcıyı çekti ve 1907'de Institut d'Estudis Catalans kuruldu. Yine de 1944'e kadar Barselona Üniversitesi'nde Katalan filolojisi dersi yoktu; 1961'de burada bir Katalan dili ve edebiyatı kürsüsü kuruldu. 20. yüzyılın sonlarında Katalonya daha fazla özerklik kazandıkça, Katalanca, Katalonya'da siyaset ve eğitimin ve genel olarak kamusal yaşamın ana dili olarak yeniden canlandırıldı.

Aşağıda Katalanca bazı önemli ifadeler yer almaktadır:

Merhaba: hola [ˈɔla]
Hoşça kal: adéu [aˈðeu]
Lütfen: per favor [paɾ faˈvoɾ]
Teşekkürler: gràcies [ˈgɾasias]
Özür dilerim: perdó [peɾˈðo]; ho sent [uˈsant] veya [uˈseŋt]; ho lamente [ˈu laˈmante]
Ne kadar?: quant val? [ˈkwantˈval]; quant és? [ˈkwanˈtes]
Evet: sí [si]
Hayır: no [no]
Anlamıyorum: no ho entenc [ˈnowanˈtaŋk]
Banyo nerede?: on és el bany? [ˈoˈnezalˈβaɲ]
Katalanca konuşabiliyor musun?: Parles català? [ˈpaɾlas kataˈla]

Katalonya (Katalanca: Catalunya, Oksitanca: Catalonha, İspanyolca: Cataluña), İspanya'ya bağlı İber Yarımadası'nın kuzeydoğusunda yer alan özerk bölge. Katalonya 4 ilden oluşmaktadır: Barselona, Girona, Lleida ve Tarragona. Barselona, en büyük şehir ve başkenttir; İspanya'nın 2. en nüfuslu belediyesi ve Avrupa Birliği içerisindeki en yoğun nüfuslu 17. kentsel alandır.
Katalonya günümüzde büyük ölçüde eski Katalan Prensliği'nin sahip olduğu topraklardan oluşmaktadır. Kuzey sınırlarında Fransa ve Andorra, doğusunda Akdeniz, batı ve güney sınırlarında İspanyol özerk bölgeleri bulunmaktadır. Resmi diller Katalanca, İspanyolca ve Oksitanca'nın Aranca lehçesidir. Aranca, Aran Vadisi'nde yaklaşık 7 bin kişi tarafından konuşulur ve Oksitanca'nın bir lehçesidir. 2014 tahminlerine göre Katalonya toplam nüfusu 7.512.982'dir. Bölge nüfusu, İspanya nüfusunun %16,1'ini oluşturur.
27 Ekim 2017 tarihinde Katalonya Parlamentosu'nda yapılan oylamayla 70'e karşı 10 hayır ve 2 çekimser oyla İspanya hükûmetinin çağrılarına rağmen tek taraflı bağımsızlık ilan edilmiştir. Tek taraflı bağımsızlık ilanından sonra İspanya Senatosu'nda özerk hükûmetin görevden alınmasını sağlayacak düzenlemeler kabul edildi.

Keltler ve Yunanlar yerleşimcilerin İber Yarımadası'na gelmesinden sonra yazılı tarihte ilk kez Romalılar'la MÖ. 218'de başladı. Roma İmparatorluğu'nun dağılma döneminde Vizigotlar, başkenti Barselona olan bir krallık yarattılar.

717 yılında ise günümüzde Katalonya'yı oluşturan topraklar, Araplar tarafından fethedildi: Araplar, 717-718'de Tarragona'yı yıkıp yaktıktan sonra Barselona'yı işgal ettiler. 9. yüzyıl sonunda (873) Urgel ve Barselona Kontu Guifrö I (Wifredo) (865-898), Frank imparatorluğu'nun çökmesinden yararlanarak Pireneler ötesi frank markisinin yerine geçti. 10. yüzyılda İspanya Markalığı Gothia Markalığı'ndan ayrıldı.
11. yüzyıla değin, Guifrâ'nin torunlarının hüküm sürdüğü dönemde İspanya Markalığı, Frank krallığı'nın bir parçası olarak kaldı. Kurulmakta olan öbür İspanyol devletlerinden Orta Ebro bölgesindeki Müslümanların yerleşim yerleriyle ayrılan (tek bağlantı Aragón vadileriydi)
Bununla birlikte, 10. yüzyıldan sonra, İspanya Markalığı Fransa krallığı'ndan uzaklaştı; Fransa'nın Katalonya üzerindeki metbuluğu kısa bir süre sonra kâğıt üzerinde kaldı (13. yüzyıla değin). Markalık tüm olanaklarını Kurtuba (Córdoba) Emevileri'nin 986'da başlayan saldırılarını savuşturmakta yoğunlaştırdı. El-Mansur'un ele geçirdiği Barselona, Barselona Kontu tarafından geri alındı; ama iyice küçülen bölge 11. yüzyılın ortasına değin sürekli olarak kendini savunmak zorunda kaldı.
Kont, Yaşlı I. Ramón Berenguer (1035-1076), İspanya'da Müslümanlara karşı yapılan ilk savaştan (1063-1065) yararlanarak bundan üstünlük sağlayan ilk kişi oldu: Ampurdân ve Pallars kontları önünde eğildi, güneydeki birkaç Müslüman senyör vergiye bağlandı, Cortes'i topladı ve Katalan devleti için gerçek bir "Anayasa" niteliği taşıyan hukuksal töreleri ve kuralları bir araya getiren ülke "Usatges"ini ilan etti (1058), böylece Katalonya'nın siyasal yaşamının temellerini attı.
Ramón Berenguer'den sonra, ülke çetin bir veraset bunalımıyla karşılaştı; bu arada mağripli Zaragoza kralı adına savaşan ünlü "Cid", Barselona Kontu'nu yendi ve bir süre tutsak etti. Bununla birlikte kontluk Tarragona bölgesine 11. yüzyılın sonunda yayıldı.
III. Ramón Berenguer(1096-1131) Murabıtlar'ın istilasını (1108-1114) göğüslemek zorunda kaldı. 1114'te Müslümanlara karşı bir Katalan saldırısı düzenledi. Bu sefere Güney Fransa senyörleri de katıldı: Murabıtlar, Martorell'de yenilgiye uğratıldı. Bunun ardından III. Ramón Berenguerkarşı saldırıya geçti: denizde, bir süre için Mallorca'yı ele geçirdi (1115-16); karada, Müslümanlara karşı yapılan papa Gelasius II'nin salık verdiği İspanya haçlı seferinden (1118) ve Zaragoza'nın Haçlılar tarafından fethinden sonra, tüm Aşağı Ebro bölgesini topraklarına kattı.
Ramón Berenguer'in yayılmacılığı, yitirdiği toprakları yeniden ele geçirmeye yönelik basit bir fetih siyasetini aşıyordu: Besalú (1111), Cerdanya (1117) ve Ampurdân (1123) kontluklarını ele geçirdi; ayrıca Douce de Provence ile evlenerek Provence, Gevaudan, Rouergue ve Millau'ya sahip oldu.
Oğlu IV. Ramon Berenguer (1131-1162), keşiş kral Ramiro'nun vârisi Aragónlu genç Petronila ile evlenerek Katalonya tarihinin en önemli evresini başlattı. O tarihten sonra iki devletin (Katalonya ve Aragón) hükümdarlarının birleşmesiyle (1137) yazgıları da birleşti. IV. Ramon Berenguer, Tarragona ile Tortosa arasındaki Prades sierrasına boyun eğdirterek Katalonya'nın yeniden fethini tamamladı. Aragón, krallık olduğu için hukuki açıdan üstün görünse de, iki devletin birliğinde Katalonya'nın yeri daha önemliydi.
Kuzey Pireneler'in miras yoluyla Katalanlar'a geçmesi, Alfonso II'yi (1162-1196) Roussillon, Bearn ve Bigorre'u ele geçirmeye zorladı; Pedro II ise (1196-1213) Albililer'le birlikte Muret yıkımına sürüklendi.
Barselonalı tacirlerin etkisi ve Katalan Cortesi'nin öğüdü üzerine Jaime I, 1229-1235 arasında Balear Adalarını işgal etti. Valencia Krallığı'nın (1238'de fethedildi) ve Mallorca genel valiliğinin (1262'de krallık oldu) idari özerkliğine karşın Katalanlar bu iki bölgeyi kendilerine bağladılar ve iktisadi etkinliklerin yönetimini ele geçirdiler.
13. yüzyılda Katalonya, kıyı tarımı, Barselona, Girona, Besalú'daki yün sanayisi ve özellikle Barselona'nın temsil ettiği deniz ticareti bakımından, tüm Aragón'un en zengin bölgesiydi. O tarihte Akdeniz'in en büyük limanlarından biri olan Barselona'da, ticaret bankacılıkla destekleniyordu ve ticaret burjuvazisi neredeyse tam bir egemenliğe (1274'te Jaime I tarafından onaylandı) sahipti: seçimle oluşan bir konsey para basıyor, yasa çıkarıyordu; "deniz konsülleri" aracılığıyla gerçek bir ticaret mahkemesi vardı.
15. yüzyılda, Katalonya derebeylik kurumlarına karşı girişilen bir köylü ayaklanmasının yol açtığı ciddi bir bunalımla karşı karşıya kaldı. Katolik Fernando derebeylik haklarının çoğunu ortadan kaldıran ve köylülerin bu hakları satın almasını öngören Guadalupe kararıyla ayaklanmaya son verdi (1486). Ayrıca, Katalonya Katolik Krallarla birlikte gerçekleştirilen İspanya birliğine katıldı, ancak kendi özelliklerini ve kurumlarını korudu.

Katalan ulusal kimliğinin yeniden doğuşu 17. yüzyılda ortaya çıktı. IV. Felipe'ye (1640-1659) karşı ayaklanan ve Fransızlar'ın desteğini alan Katalanlar, Fransız protektorasında bağımsız bir cumhuriyet ilan ettiler (1640-1652). Çatışma, Katalan anayasası'nın tanınmasıyla sona erdi (1652). Bununla birlikte, Pireneler Antlaşması'yla (1659) Roussillon kontluğu ve Cerdanya'nın bir bölümü Katalonya'dan alınarak Fransa'ya verildi, İspanya Veraset Savaşı'nın galibi V. Felipe, arşidük Carlos de Austria'nın adaylığını desteklemiş olan Katalonya'nın elindeki tüm ayrıcalıkları geri aldı ve burada Castilla kamu hukuk sistemini yerleştirdi.
Dokuma sanayisine ve pamuklu yapımına dayalı ilk sanayileşme 18. yüzyılda başladı. Amerika'yla ticaret ayrıcalığını Sevilla ve Cádiz'e veren hakkın kaldırılması deniz ticaretinin gelişmesini kolaylaştırdı.

19. yüzyıl başındaki ciddi güçlüklerin atlatılmasından sonra sanayileşme sürdü. Katalonya iktisadi bakımdan İspanya'nın en ileri bölgesi durumuna geldi. Buna paralel olarak ortaya çıkan önemli bir kültür hareketi de siyasal Katalancılığın temeli oldu. Katalancılığın amacı, Katalonya'nın haklarını geri alma, Katalan kültürünü korumak ve siyasal özerklik elde etmekti; hareket, liberal hükûmetlerin merkezciliğine de tepki olarak gelişti. Seçkinci bir hareket olan Katalancılık, romantizm çağında ve sonrasında, Katalan dilinin edebiyat dili olarak yeniden doğmasıyla kendini gösterdi. Sonra, başlangıçta ticari korumacılığa bağlı bir siyasal hareket olarak ortaya çıktı. 1870'ten sonra Francesc Pi i Margall, Almirall ve Enric Prat de la Riba i Sarrà'nın kişiliğinde radikal bir nitelik kazandı; en önemlisi Lliga olan birkaç gruba bölündü; 20. yüzyılda Lliga'nın başlıca önderi Cambó'ydu. Muhafazakâr bir parti olan Lliga, 1918'den sonra bir tür bölgesel parlamento niteliğindeki Mancomunidad'ın kuruluşuna katıldı, ama Primo de Rivera'nın diktatörlüğü (1923-1930) ve monarşiye bağlılığı sonucu zayıfladı. Katalan solu hızla milliyetçi bir nitelik kazandı; komünist ve sosyalist partilerin yanı sıra, özellikle anarşizm iyice yerleşti. 1931 'de cumhuriyetçiler Katalonya'da seçimleri kazandılar ve Madrid'e özerklik statüsü ve bölgesel bir hükûmet (Generalitat de Catalunya) konusunu görüştüler.

Ama 1939 başında Franco'nun birlikleri Katalonya'yı işgal etti; bölge, özerklik yolunda elde ettiği tüm ayrıcalıkları yitirdi. Katalancılık, tüm kamu etkinliklerinden uzak tutuldu; merkezi iktidar Katalan kültürünü ezmeye çalıştı. Francoculuğun devrilmesinden sonra Katalan milliyetçiliği görece yumuşamış göründüyse de Katalan bilinci ve kültürel uyanışı büyük bir önem kazandı. 1979 referandumuyla bölgesel bir özerklik kabul edildi ve Jordi Pujol'un bölgesel partisi 1980'de bölge parlamentosu için yapılan seçimleri kazandı. Pujol, Generalitat de Catalunya'nın başına getirildi.

İber Yarımadası'nın kuzeyinde Fransa ve Andorra ile çevrilidir. Katalonya batıda Aragon, güneybatıda Valensiya bölgesi ile sınırdır. Barselona'nın haricinde Tarragona, Lleida, Girona, Manresa, Igualada, Terrassa ve Sabadell şehirleri Katalonya'nın diğer başlıca şehirleridir. Çeşitli sahilleri ve çok sayıda plajları vardır. Sahil hattının uzunluğu 580 kilometredir.

9. yüzyılda Ripoll, Sant Pere de Rodes ve Montserrat gibi manastırlardan gelişen Katalan müziği, 11-16. yüzyıllar arasında sadece Montserrat Manastırı'nda gelişti. Bu dönemde öne çıkar müzikçiler arasında 11. yüzyılda kalem aldığı Breviarium de musica ile tanınan Keşiş Oliva, Yaşlı Mateu Fletx (1481-1553), R Alberto Vila (1517-1582) ve Joan Brudieu (1520-1591) öne çıkar. 16. yüzyılda özellikle dinsel müzik konusunda doruğa çıkan Katalan müziğinin başyapıtlarından biri de 13. yüzyılda kalem alınan dinsel şarkılarını ve dans ezgilerini kapsayan tek Avrupalı koleksiyon olan Llibre 

Katolik Hükümdarlar (Kastilyaca: "Reyes Católicos", Aragonca: "Reis Catolicos"), evlilikleri sonucunda İspanya'nın birleşmesini sağlamış Kastilya kraliçesi I. Isabel ile Aragon kralı II. Fernando'yu belirtmek için kullanılan ifadedir. "Católicos" ifadesi Morolar'dan Granada'yı yeniden fethetmeleri (1481–92), Coğrafi keşifler ile beraber Yeni Dünya'nın keşfedilmesi ve İspanyol Engizisyonu ile beraber Kilise'nin İspanya'daki gücünü arttırmaları ile beraber VI. Alexander tarafından kendilerine verilmiştir. Unvan daha sonra Ferdinand ve Isabel'in haleflerine iletilmeye devam etti.
Katolik hükümdarlar 1492 yılında "Elhamra Fermanı" adını verdikleri kararla İspanya'da bulunan Yahudileri bu ülkeden sürgün etmişlerdir. Sürgün edilen Yahudiler Avrupa'nın çeşitli ülkelerine, çoğunlukla da Sultan II. Bayezid'in kararı ile Osmanlı İmparatorluğu topraklarına sığınmışlardır. 
I. Isabel ve II. Ferdinand'ın ikisi de Trastámara Hanedanı mensubu ve ikinci dereceden kuzendi. Soyları, Kastilya Kralı I. John'a dayanıyordu. Evlilikleri 19 Ekim 1469'da, Valladolid kentinde gerçekleşti. Evlendiklerinde Isabel on sekiz yaşında, Ferdinand ise on yedi yaşındaydı.

Reconquista
Yahudilerin İspanya'dan Sürülmesi
Reform

Özel

Kemal Reis (1451 – 1511), II. Bayezid devrinde yaşayan Türk denizci.

Kemal Reis'i tanımış olan İbn-i Kemal, bu büyük denizcinin Gelibolulu olduğunu kaydetmektedir. Bazı eserlerde Kemal Reis'in Karamanlı olduğu yazılıyorsa da çağdaşı İbn-i Kemal'in değerlendirmesi daha uygundur. Kitab-ı Bahriye'de adının Ahmed Kemal, babasının isminin Ali olduğu belirtilmektedir. Kemal Reis'in Hacı Mehmed isminde kardeşi olup bu da, Kitab-ı Bahriye eserinin sahibi Piri Reis'in amcasıdır.

Piri Reis'in de amcası olan Kemal Reis ilk defa Mahmud Paşa ile birlikte Eğriboz seferine katıldı. Eğriboz'da azaplar reisi olarak görev yapmıştır. 15. yüzyıl sonlarında Akdeniz'in en tanınmış Türk denizcisiydi. Emri altındaki gemilerle İspanya ve Afrika sahillerinde, Septe boğazı ve Balear Adaları çevrelerinde dolaşmış, Hristiyan korsanlarla başarılı çarpışmalarda bulunmuş ve Avrupa sahillerine akınlar yapmıştır. 1494 senesinde II. Bayezid'in davetine uyarak İstanbul'a geldi ve Osmanlı donanmasının hizmetine girdi. Donanmada tadilat ve ıslahat çalışmaları yapmıştır. 1498 yılında Adana ve Tarsus'taki Mekke ve Medine'ye ait gemiler İskenderiye'ye Kemal Reis'in kumandası altındaki donanmaya nakledildi. Bu gidiş ve dönüşte Kemal Reis Rodos şövalyelerinin gemileriyle Kerpe'de çarpıştı ve zaferle ayrılarak bazı gemilerini ele geçirdi ve çok sayıda esir aldı. 1499 yılında Kaptan-ı Derya Küçük Davut Paşa komutasındaki donanmayla İnebahtı seferine katıldı ve Sapienza Deniz Muharebesi'nin (1499) kazanılmasında katkıda bulundu. Modon Deniz Muharebesi'nde (1500), Venedik donanmasına üstünlük sağlamıştır. 1504 senesinde Türk ve Müslüman gemilerine saldırarak seyahat ve ticareti sekteye uğratan Rodos şövalyeleri üzerine akın yapmış, Rodos'a asker çıkarıp çok yerine saldırmıştır. 1505'te Kemal Reis komutasında Osmanlı donanması İspanya seferi düzenlemiş, bir kısım Müslüman ve Yahudi kurtarılarak ilk kafilesi Osmanlı topraklarına getirilmiştir. Kemal Reis 1507'de Kahire'ye gitti ve burada Memluk sultanı tarafından kendisine ikramlarda bulunuldu ve bir süre Mısır'da kalarak geri döndü. 1511 yılında Rodos şövalyelerinin yaptığı saldırıların intikamını almak üzere denize açılmış, ancak yolda yakalandığı şiddetli fırtınada gemisinin batması sonucu ölmüştür.

2021'de TRT 1'de yayımlanmaya başlayan Barbaroslar: Akdeniz'in Kılıcı dizisinde Bülent Alkış tarafından canlandırılmaktadır.

Bu sayfada Avrupa'daki ülkeleri, kişi başına düşen gayri safi yurt içi hasılalarına göre nominal değerlerde sıralanmaktadır. Bu değerler, bir ülkenin belirli bir yılda ürettiği tüm mal ve hizmetlerin değeri olup, piyasadaki döviz kurlarıyla Amerikan dolarına çevrilerek aynı yıl için ortalama nüfusa bölünerek elde edilir.
Burada gösterilen değerlerde farklı ülkelerdeki yaşam maliyeti farklılıkları dikkate alınmamaktadır ve ülke para biriminin döviz kurlarındaki dalgalanmalara bağlı olarak bir yıldan diğerine büyük farklılıklar gösterebilmektedir. Hatta çoğu zaman nüfusun yaşam standartlarına az ya da hiç farkı bulunmasa da, bu tür dalgalanmalar bir ülkenin sıralamasını yıldan yıla değiştirmektedir.
Kişi başına düşen GSYİH genellikle bir ülkenin yaşam standardının bir göstergesi olarak kabul edilir fakat bu durum tam olarak GSYİH'nın kişisel gelir ölçüsü olamayacağı anlamına da gelir. Bu nedenden dolayı burada gösterilen değerler dikkatli bir şekilde kullanılmalıdır.
Farklı ülkelerdeki yaşam maliyetlerindeki farklılıkların ayarlanması için millî gelir karşılaştırmaları da sıklıkla satın alma gücü paritesine (SAGP) dayanarak yapılmaktadır. (Bkz. Kişi başına satın alma gücü paritelerine göre ülkeler listesi) SAGP hesaplamada önemli ölçüde döviz kuru sorununu ortadan kaldırsa da ülkenin uluslararası ticaretteki ekonomik çıktısının değerini yansıtmaz ve aynı zamanda kişi başına düşen GSYİH'dan daha fazla tahmin gerektirmektedir.
Egemen olmayan ülkeler ve sınırlı şekilde uluslararası tanınan devletler (örn. Kosova, Filistin, Tayvan gibi) kaynaklarda görüldüğü takdirde listeye dâhil edilmiştir. Bu nedenle söz konusu devletlerin ekonomilerine yönelik tüm bilgiler bu çizelgede yer almamaktadır ancak karşılaştırma maksadıyla GSYİH'sına göre sırayla listelenmiştir. Ayrıca bu egemen olmayan devletler italik olarak yazılmıştır.
Aşağıdaki listede İrlanda'ya ait GSYİH verilerinin ülkedeki yabancı çok uluslu şirketlerin vergi planlama faaliyetleri nedeniyle değişiklik gösterdiğini unutmayınız. 2015 yılı İrlanda GSYİH'sı, İrlanda millî gelirinin %150'sinin üzerindedir. Bunu ele almak için, 2017 yılında İrlanda Merkez Bankası, değiştirilmiş gayri safi millî gelir modelini yaratmış ve OECD ile IMF bunu İrlanda için kabul etmiştir. Bu nedenle 2015 yılı İrlanda GSYİH'sı, İrlanda millî gelirinin %143'üdür.
Tüm veriler mevcut Amerikan doları cinsindendir.

Vergi cenneti olarak adlandırılan ülkelerde kişi başına düşen GSYİH'nın çoğu, ekonomik verileri yapay şekilde kurumsal muhasebe kayıtları ile vergiye dayalı olarak şişirilmiş şekilde gösterilmektedir.

Şaşırtıcı bir şekilde 12 trilyon dolar (dünyadaki tüm doğrudan yabancı yatırım pozisyonlarının neredeyse yüzde 40'ı) tamamen yapaydır: gerçek bir faaliyet göstermeyen boş kabuk şirketlerden geçen finansal yatırımlardan oluşmaktadır. Boş kurumsal kabuk şirketlerinin bu yatırımları, çoğu zaman vergi cenneti olan ülkelerden geçirilmektedir. Sekiz ana geçiş ekonomisi (Hollanda, Lüksemburg, Hong Kong Özel İdari Bölgesi, İngiliz Virgin Adaları, Bermuda, Cayman Adaları, İrlanda ve Singapur) genellikle özel amaçlı işletmelere yapılan yatırımların yüzde 85'inden fazlasına ev sahipliği yapmakta olup, sistemleri tamamen vergi nedeniyle kurumuştur. 
Bu konuyla ilgili daha ayrıntılı bir tartışma kişi başına satın alma gücü paritelerine göre ülkeler listesi makalesinde yer almaktadır.

Nominal GSYİH değerlerine göre ülkeler listesi
Dış borca göre ülkeler listesi
Ülkelerin GSYİH’ya (nominal) göre sıralanışı
Ülkelerin GSYİH’ya (SAGP) göre sıralanışı
Ülkelerin kişi başına GSYİH’ya (SAGP) göre sıralanışı
Ülkelerin kişi başına saatlik GSYİH’ya (SAGP) göre sıralanışı
Küresel Rekabet Endeksi

Google, Dünya Bankası verilerine göre Mevcut ABD Doları fiyatlarından kişi başına GSYH grafiği29 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Lübnan-ekonomi forumu, Dünya Bankası verilerine göre ünya Haritası ve cari fiyatlarla kişi başına düşen GSYİH şeması20 Ekim 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bu madde dünya ülkelerinin, kişi başına gayri safi yurt içi hasılalarına (GSYİH) göre sıralanmış bir listesidir. Bu listedeki GSYİH dolar tahminleri satın alma gücü paritesi (SAGP) hesaplamalarından elde edilmiştir. Bu hesaplamalar Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Bankası ya da CIA (The World Factbook) gibi çeşitli kurumlar tarafından yapılır. Farklı kuruşların aynı ülke için yaptıkları hesaplamalar farklılık gösterdiği için bu değerler kesin gerçekler yerine, tahmini rakamlar olarak algılanmalıdır.

Tüm değerler uluslararası dolar cinsinden olup, en yakın tam sayıya yuvarlanmıştır.
Bağımlı bölgeler gibi egemen devlet olarak kabul edilmeyen çeşitli ekonomiler kaynaklarda gösterildiği için listeye dahil edilmiştir. Bu egemen olmayan oluşumlar, eski ülkeler ve diğer özel gruplar eğik yazılarak belirtilmiştir. Bu oluşumlar sahip oldukları değere göre sıralandırılmış olmakla birlikte, sıralamada bir sayı ile gösterilmemiştir.

Ülkelerin GSYİH’ya (nominal) göre sıralanışı
Ülkelerin GSYİH’ya (SAGP) göre sıralanışı
Ülkelerin kişi başına GSYİH’ya (nominal) göre sıralanışı
Ülkelerin kişi başına saatlik GSYİH’ya (SAGP) göre sıralanışı
Küresel Rekabet Endeksi

Kolombiya (İspanyolca: ) veya resmî adıyla Kolombiya Cumhuriyeti (İspanyolca: ), Güney Amerika'da yer alan ve Kuzey Amerika'da adaları bulunan bir ülkedir. Kuzeybatıda Panama, kuzeyde Karayip Denizi, doğuda Venezuela ve Brezilya, güneyde Ekvador ve Peru ve batıda Büyük Okyanus ile çevrilidir. Yüzölçümüne göre Güney Amerika'nın 4., dünyanın ise 26. en geniş ülkesidir. Ülke 32 departman ve aynı zamanda en büyük şehir olan Bogotá Başkent Bölgesi'ne ayrılmıştır.
Nüfusu 50 milyonun üzerinde olan Kolombiya dil ve etnisite bakımından dünyanın en çeşitli ülkelerinden biridir. İspanyolca konuşan ülkeler arasında, Meksika'dan sonra en kalabalık ikinci ülkedir. Yerli uygarlıklar, Avrupalı yerleşimciler, Afrikalı köleler ile Avrupa ve Orta Doğu'dan gelen göçmenler, ülkenin zengin kültürel mirasının kaynaklarını oluşturur. Ülkenin nüfus merkezleri And Dağları ve Karayip kıyısında yoğunlaşmıştır.
Günümüz Kolombiya topraklarında insan yaşamına dair en eski kanıtlar MÖ 12.000'e aittir. Çipça (Muisca), Quimbaya ve Tairona gibi yerli kültürler bölgede bilinen en eski uygarlıklardır. İspanyollar 1499'da La Guajira'ya ayak basarak sömürgeleştirme sürecini başlattılar. 16. yüzyıla dek bölgenin çeşitli kısımları sömürgeleştirildi ve Santafé de Bogotá başkentli Yeni Granada Krallığı kuruldu. 1810'da Yeni Granada Birleşik İlleri adıyla İspanyol İmparatorluğu'ndan bağımsızlık ilan edildi. Ülkede önceleri Granada Konfederasyonu (1858) ve Kolombiya Birleşik Devletleri (1863) gibi federal yönetimler denendi ancak bu yönetimler uzun süreli olmadı ve 1886'da Kolombiya Cumhuriyeti kuruldu. Panama'nın 1903'te ayrılmasıyla Kolombiya bugünkü sınırlarına ulaştı. 1960'larda ülkede düşük yoğunluklu silahlı çatışmalar ve politik şiddet artış gösterdi ve 1990'larda zirveye ulaştı. 2005'ten itibaren güvenlik, istikrar ve hukukun üstünlüğü alanlarında ilerlemeler sağlandı, aynı zamanda eşi görülmemiş bir ekonomik büyüme ve kalkınma dönemi yaşandı.
Kolombiya, Brezilya'nın ardından dünyanın en yüksek biyoçeşitlilik seviyesine sahip ikinci ülkesidir. Ülke toprakları Amazon yağmur ormanları, dağlık alanlar, otlaklar ve çöller gibi birçok farklı bölge içerir. Güney Amerika'da Atlas ve Pasifik okyanuslarının ikisine de kıyısı bulunan tek ülkedir.
Kolombiya, bir bölgesel güçtür ve Güney Amerika'nın en büyük üçüncü ekonomisine sahiptir. Kahve, çiçek, zümrüt, kömür ve petrol endüstrileri, Kolombiya ekonomisinin başlıca sektörleridir. Kolombiya Birleşmiş Milletler, Dünya Ticaret Örgütü, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD), Amerikan Devletleri Örgütü, Pasifik İttifakı ve And Topluluğu üyesidir. Ayrıca NATO'nun küresel ortaklarındandır.

"Kolombiya" adı Kristof Kolomb'un ülkesi anlamına gelmektedir.

Günümüz Kolombiya'sının topraklarında yörenin yerlileri ticaret ve altın işleme sanatıyla uğraşıyorlardı. Burada İnka İmparatorluğu, Muisca, Tayrona, Sinú, Quimbaya ve San Agustín kültürleri yüzyıllar boyunca yaşamıştır.

Kristof Kolomb'un adıyla anılan ülke topraklarına Kolomb hiç ayak basmamıştır. Kolombiya toprakları, 16. yüzyılın başlarında Ganzalo Jiménez de Quesada ve Sebastian de Belalcázar komutasındaki İspanyollar tarafından bulunmuş ve sömürge hâline getirilmiştir. 1525 yılında Rodrigo de Bastidas, Santa Marta kentini kurdu. Bunun ardından ülkenin kuzeyinde Karayip Denizi kıyısında Cartagena şehri kuruldu. 1538 yılında Gonzalo Jiménez de Quesada yerli halkın Bacatá adını verdiği yerleşim yerini ele geçirerek burada Bogotá şehrini kurdu.

18. yüzyıla kadar ülke, İspanyol asıllı beyazlar tarafından yönetildi. Bundan sonra başlayan bağımsızlık mücadelesini Kuzey Amerika ve Fransa İhtilalleri daha da kuvvetlendirdi. 1808 yılında Napolyon, İspanya'yı işgal edince Amerika'daki İspanyol sömürgeleri bağımsızlık savaşlarını ilan etti. Böylelikle Simón Bolívar önderliğindeki güçler Cartagena'da bağımsızlıklarını ilan ettiler ve 1821 yılında Büyük Kolombiya adıyla bugünkü Kolombiya, Ekvador, Panama ve Venezuela topraklarını kapsayan bir federasyon kuruldu. 1829 yılında Venezuela ve 1830 yılında ise Ekvador federasyondan ayrıldı.

1886'da ülkeye, kıtayı keşfeden Kolomb'un ismi verildi ve Kolombiya Cumhuriyeti ilan edildi. 1903 yılında, ülke topraklarına dahil olan Panama, ABD'nin yardımı ile Kolombiya'dan ayrılarak bağımsız bir devlet oldu. Panama aynı yıl Panama Kanalı'nın kullanım hakkını ABD'ye verdi. Bu ayrılma yüzünden ABD ile Kolombiya arasında 1921 yılına kadar süren bir gerginlik yaşandı. Bu tarihten sonra Kolombiya yönetimine iki büyük parti olan Liberaller Partisi ile Muhafazakârlar Partisi hâkim oldu. Fakat bu iki parti arasındaki sürtüşmeler, iç karışıklıklara ve ülkenin uzun süre diktatörler tarafından yönetilmesine sebep oldu. Sivil hükûmetle yönetilen Kolombiya'da günümüzde de iç karışıklıklar devam etmektedir.

1948 ila 1953 arasında Kolombiya'da büyük karışıklıklar yaşandı. Violencia adı verilen şiddet olayları meydana geldi. 1950 yılında muhafazakâr Mariano Ospina Pérez iktidarı devralan bir başka muhafazakâr olan Laureano Gómez vekili Roberto Urdaneta ile birlikte katı bir yönetim sergiledi. Üç yıllık görev sırasında 80.000 kişinin öldüğü tahmin ediliyor. Violencia, 1963 yılına kadar sürdü. Bu zaman zarfında 200.000 kişi öldü. Violencia'ya karşı solcu gerilla grubu FARC mücadele etti. Ülkedeki karışıklıklar sebebiyle 12 Ağustos 2002'de Başkan Álvaro Uribe Vélez 90 günlük olağanüstü hâl ilan etti.

Kolombiya'nın iklimi bölgelere göre çeşitlilik gösterir. Vadilerde tropik, yüksek kesimlerde ise ılıman iklim özellikleri görülmektedir. Sıcak iklim kuşağında yer alan ülke dağlarının doruklarında her zaman kar vardır.

Ülke topraklarının yarıya yakını sık ormanlarla kaplıdır.

Amazon Ormanları'nda maymun, jaguar, timsah, puma, tapir ve armadillo gibi çeşitli hayvanlar yaşar. Ayrıca papağan ve kolibri gibi tropik kuşlarla Kuzey Amerika'dan göç eden göçmen kuşlar da kış mevsimini burada geçirirler. Yüksek dağlık bölgelerde And Kondoru denen büyük Güney Amerika akbabaları yuva yapar. Pek çok kelebek, örümcek ve böcek türlerinin yanı sıra Magdalena Nehri'nde da timsah ve kaymanlar yaşar.

Cristóbal Colón Dağı ve Simón Bolívar Dağı ülkenin en büyük yükseltileridir (Her ikisinin de yüksekliği 5775 metredir). And Dağları sisteminin üç büyük sıra dağı olan Batı, Orta ve Doğu Cordillera'lar ülkenin batı yarısı boyunca uzanarak Ekvador sınırında birleşirler. Alçak doğu düzlüğü boyunca Amazon ve Orinoko ırmaklarının kolları uzanır. 1600 km uzunluğundaki Magdalena Nehri, kuzeye doğru akarak Karayip Denizi'ne dökülür.

Kolombiya'da demografi, Yürütme Organına bağlı resmi bir organ olan Ulusal İdari İstatistik Departmanı (DANE) tarafından incelenir. 2020 yılında yaklaşık 50 milyon nüfusuyla Amerika Birleşik Devletleri, Brezilya ve Meksika'dan sonra Amerika'nın dördüncü en kalabalık ülkesidir.Meksika, Amerika Birleşik Devletleri ve İspanya'dan sonra dünyanın en büyük İspanyolca konuşan nüfusuna sahiptir. Kırsal nüfusun kentsel alanlara doğru hareketi ve ülke dışına göç önemli olmuştur. Kent nüfusu 1938'de toplam nüfusun %28'inden 2005'te %75'e yükseldi; ancak mutlak olarak bu dönemde kırsal nüfus 6 milyondan 10 milyona çıkmıştır. Göçle ilgili olarak, Ulusal İdari İstatistik Departmanı (DANE), yaklaşık 3,3 milyon Kolombiyalı'nın yurtdışında, özellikle Amerika Birleşik Devletleri, İspanya, Şili ve Kanada'da yaşadığını tahmin ediyor. Göç etme olasılığı en yüksek olanlar, ülkenin iç bölgelerinden gelenlerdir ve bu fenomenin bir parçası olan önemli bir entelektüel ve yetenekli insan grubunu vurgulamaktadır.
Ulusal İdari İstatistik Departmanına (DANE) göre, Kolombiya nüfusunun %51,2'si kadın, %48,8'i erkektir. Nüfusun %22,6'sı 14 yaşın altındadır; 2019 tahminlerine göre nüfusun %68,2'si 15 ila 65 yaş arasında ve %9,1'i 65 yaşın üzerinde.
Nüfus And Dağları ve Karayip kıyılarında yoğunlaşmıştır. Kolombiya alanının yaklaşık %54'ünü oluşturan doğu ovasının dokuz bölümü, nüfusun %3'ünden daha azına ve kilometrekareye bir kişiden daha az nüfus yoğunluğuna sahiptir. Kırsal alanlardan kentlere gelen hareket yirminci yüzyılın çok yoğundu ve Kolombiya Latin Amerika'da en kentleşmiş ülkelerin bugün biridir. Kent nüfusu 1938'de toplamın %31'inden 1975'te %60'a yükseldi ve 2005'te bu sayı %72.7'ye yükseldi. Bogota'nın nüfusu 300.000'den biraz fazla arttı.1938 - bugün yaklaşık 7 milyon. Toplamda, şu anda ülkedeki otuz şehir 100.000'den fazla nüfusa sahiptir. Kolombiya, yaklaşık 4,3 milyon kişi olduğu tahmin edilen, dünyadaki en yüksek yerinden edilmiş insan oranlarından birine sahip.
Kolombiya'nın resmi dili Kastilya'dır, ancak ülkede yaklaşık 500.000 ana dil konuşanı vardır.  Ülkede listelenmiş 101 dil var, bunların seksen tanesi yaşıyor ve 21 tanesi soyu tükenmiş durumda. Katalanca (veya Valencia) İspanyol göçmenler tarafından konuşulmaktadır. Ayrıca Mahates'te yaklaşık 2.500 kişi tarafından konuşulan bir kreol dili olan Palenquero vardır.
2008 yılında Brasília Üniversitesi (UnB) tarafından yürütülen bir otozomal DNA genetik çalışmasına göre, Kolombiya nüfusunun bileşimi şu şekildedir: %33,80 yerli katkısı, %45,90 Avrupa katkısı ve %20,30 Afrika katkısı.

Kolombiya Anayasası'nda inanç özgürlüğü garantiye alınmıştır. Kolombiya hükûmeti din konusunu yasal olarak belgelemese de 2012 ve 2013 yıllarında yayımlanan araştırmalara göre ülkedeki inanç dağılımı şöyledir:

%57,2 Katolik
%13,7 Protestan
%6,4 ateist veya agnostik
%13,5 dinsiz teist
%1,8 Yehova'nın Şahidi ve Adventist
%1 diğer
%2,2 ya cevap vermedi ya da bilmediğini söyledi.

Kolombiya'nın başkenti Bogota'dır. Ülkenin en büyük idari birimleri departmanlardır ve 32 departman vardır. Bogotá özel bir bölgedir (Başkent Eyaleti). Bu departman ilçelere ayrılmıştır, toplamda 1128 ilçe mevcuttur. Ayrıca ülke coğrafi, demografik ve ekonomik koşullar göz önüne alınarak 5 bölgeye ayrılmıştır ancak bu bölgeler herhangi bir idari yapıyı temsil etmemektedir.

Kolombiya, Birleşmiş Milletler (1943), Amerikan Devletleri Örgütü (1948), G-77 (1964), And Milletler Topluluğu (1969), G-24 (1971), Amazon İşbirliği Antlaşması Örgütü(1978), Güney Am

Kosova (Arnavutça: Kosovë, Sırpça: Косово), resmî adıyla Kosova Cumhuriyeti (Arnavutça: Republika e Kosovës, Sırpça: Република Косово / Republika Kosovo), Güneydoğu Avrupa'da kısmen diplomatik olarak tanınan, denize kıyısı olmayan bir ülkedir. Güneybatıda Arnavutluk, batıda Karadağ, kuzey ve doğuda Sırbistan ve güneydoğuda Kuzey Makedonya ile sınır komşusudur. 10.887 km² (4.203 mil²) alana sahip olup, yaklaşık 1,6 milyonluk bir nüfusa sahiptir ve bu nüfusun büyük çoğunluğu (yaklaşık %92) etnik Arnavutlardır. Kosova, yüksek ovaların yanı sıra, bazılarının 2.500 m (8.200 ft) üzerinde yüksekliğe sahip tepeler ve dağlarla birlikte çeşitli bir arazi yapısına sahiptir. İklimi çoğunlukla karasal olup, Akdeniz ve Alp etkileri de görülmektedir. Kosova'nın başkenti ve en kalabalık şehri Priştine'dir; diğer önemli şehirleri ve kentsel alanları arasında Prizren, Ferizovik, Gilan ve İpek bulunmaktadır.
Kosova, MÖ 4. yüzyıldan kalma klasik kaynaklarda adı geçen İliryalı bir halk olan Dardanilerin ana topraklarını oluşturmuştur. Dardaniler, siyasi ve kültürel merkezi muhtemelen günümüzdeki Lipjan (antik Ulpiana) yakınlarında bulunan Dardania Krallığı'nı kurdular. Krallık, MÖ 1. yüzyılda Roma İmparatorluğu'na dahil edildi; daha sonra, MS 3. yüzyılda ayrı bir Roma eyaletine dönüştürüldü. Bizans döneminde, bölge sonunda Dardania Teması'nın bir parçası olarak organize edildi ve MS 6. ve 7. yüzyıllarda Slav göçleriyle karşı karşıya kalarak imparatorluk kontrolü altında kaldı. Kontrol, Bizanslılar ve Birinci Bulgar İmparatorluğu arasında el değiştirdi. 13. yüzyılda Kosova, Sırp Orta Çağ devletinin ve Sırp Patrikhanesi'nin kuruluşunun ayrılmaz bir parçası haline geldi. 14. ve 15. yüzyılların sonlarında Balkanlar'daki Osmanlı genişlemesi, Sırp İmparatorluğu'nun gerilemesine ve çöküşüne yol açtı; çeşitli etnik gruplardan oluşan Sırp liderliğindeki bir koalisyonun Osmanlı İmparatorluğu'na karşı savaştığı I. Kosova Muharebesi, belirleyici anlardan biri olarak kabul edilir. 
Kosova Savaşı'ndan sonraki dönemin büyük bir bölümünde, başta Brankoviç olmak üzere çeşitli hanedanlar Kosova'yı yönetti. Osmanlı İmparatorluğu, II. Kosova Muharebesi'nden sonra Kosova'yı tamamen fethetti ve 1912 yılına kadar yaklaşık beş yüzyıl boyunca yönetti. Kosova, Arnavut Rönesansı'nın merkeziydi ve 1910 ve 1912 Arnavut isyanlarına sahne oldu. Balkan Savaşları'ndan (1912-1913) sonra Sırbistan Krallığı'na devredildi ve II. Dünya Savaşı'ndan sonra Yugoslavya içinde özerk bir bölge haline geldi. Kosova'nın Arnavut ve Sırp toplulukları arasındaki gerilimler 20. yüzyıl boyunca devam etti ve zaman zaman büyük şiddet olaylarına dönüştü; bu durum, Yugoslav Ordusu'nun çekilmesi ve Birleşmiş Milletler Kosova Geçici Yönetim Misyonu'nun kurulmasıyla sonuçlanan 1998 ve 1999 Kosova Savaşı'yla doruğa ulaştı. 
Kosova, 17 Şubat 2008'de Sırbistan'dan tek taraflı olarak bağımsızlığını ilan etti ve o zamandan beri Birleşmiş Milletler'in en az 110 üye devleti tarafından diplomatik olarak tanındı. Sırbistan, Kosova'yı resmi olarak egemen bir devlet olarak tanımıyor ve Kosova ve Metohinya Özerk Bölgesi'nin bir parçası olarak iddia etmeye devam ediyor; ancak 2013 Brüksel Anlaşması'nın bir parçası olarak Kosova kurumlarının yönetim yetkisini kabul ediyor.
Kosova, üst orta gelirli bir ekonomiye sahip gelişmekte olan bir ülkedir. Uluslararası finans kuruluşlarının ölçümlerine göre, 2008 mali krizinin başlangıcından bu yana son on yılda önemli bir ekonomik büyüme yaşadı. Kosova, Uluslararası Para Fonu, Dünya Bankası Grubu, Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası, Venedik Komisyonu ve Uluslararası Olimpiyat Komitesi üyesidir ve Avrupa Konseyi, UNESCO ve Interpol'e üyelik başvurusunda bulunmuş, ayrıca İslam İşbirliği Teşkilatı'nda gözlemci statüsü talep etmiştir. Kosova, Aralık 2022'de Avrupa Birliği'ne üye olmak için resmi başvuruda bulundu.

Roma İmparatorluğu’nun zamanında Kosova bölgesi adlandırmalarından biri "Dardania" idi. “Dardania” adlı bu küçük yönetim bölgesinin, bugünkü Kosova topraklarıyla kesiştiği mevkileri vardır. Dardania, "Moesia Superior" adlı eyaletin içindeki küçük bir bölgenin adı idi. Günümüzde Kosova'da Dardanlara ait olduğu düşünülen bazı kalıntılara rastlanmıştır. Kosova'da yaşayan Arnavutların çoğu, kendilerinin Dardanlar ve İlirlerin vârisleri olduklarına inanır. Bu teorinin kanıtı olarak da; insan yapısı, aynı kültür ve dilin konuşulması fikirleri belirtilir. Dardanlar yapı olarak güçlü ve sert insanlar olarak izah ediliyor.
Roma İmparatorluğu devrinde ve bu imparatorluğunun ikiye ayrılması sonrasında Doğu Roma İmparatorluğu sınırları içinde kalan (3. ve 4. yüzyıl) Kosova çevresinde Hun, Avar, Bulgar, Peçenek, Uz gibi kavimlerin geçici ve kalıcı yerleşmeleri de söz konusu olmuştur. Slavların bölgeye gelişleri ise, 7. yüzyıldan sonra olmuştur. M. S. 5. yüzyılda Hunların bilhassa Attila önderliğinde birleşerek oluşturdukları devlet döneminde Balkanlar (Kosova'yı da içine alacak şekilde), Hunların geçici ve kalıcı yerleşmelerine sahne olmuştur.
6. yüzyılda Tuna'nın kuzeyine yerleşen Avarlar, buraya doğru ilerlemişlerdir. Bu devrin dil ve kültür kalıntılarına dair arkeolojik buluntular, Balkanlar'ın çeşitli bölgelerinde vardır. Doğu Roma İmparatorluğu zamanında Doğu Roma (Bizans) ordusunda ve Doğu Roma topraklarının uçlarına (ki Kosova bölgesi uçlara yakındır) Türk boyları özellikle yerleştirilmiştir. Bundaki amaç, sınır güvenliği, ordu ihtiyacı ve bu boyların merkezden uzak tutulmasıydı. Bugün Kosova'nın Gora bölgesinin dağlık arazisinde rastlanan kayalara kazınmış hâldeki damga şekillerinin, Osmanlı öncesi Türk izlerinden biridir. Bu şekillere dair yapılan dilsel incelemeler, bunların Göktürk Alfabesinin şekilleriyle olan yakınlığına işaret etmektedir. Kosova, Bizans'ın zayıfladığı dönemlerde Bulgarların ve Sırpların egemenliğine girmiştir.

1444'te Arnavut ve Karadağ prenslikleri Balkanlar'daki Osmanlı yayılmasına karşı bir askeri savunma birliği oluşturdular. Birliğin kurucusu Arnavut Akçahisar (Kruya) Prensi Gjergj Kastrioti (İskender Bey) oldu. Katolik beyi Gjergj Kastrioti, bir zamanlar Osmanlı devşirmesi olduğu ve Osmanlı ordu bürokrasisinde yer aldığı için İskender Bey adıyla anılmaktadır. Katolik Kastrioti şahsiyeti adı ve kimliği altında günümüzde modern Arnavut kimliği ve milliyetçiliği oluşturulmaya çalışılmaktadır. Bu kimlik de Osmanlı devrinden yakın devirlere kadar gelen Arnavut kimliğiyle örtüşmemektedir. Birlik Venedik Cumhuriyeti tarafından da desteklendi.
Mart 1444'te İskender Bey o zaman Venedik egemenliğindeki liman şehri Leş (Alessio)'da bölgenin en önemli prenslikleri olan Thopia, Muzaka, Ballsha ve Crnojevic aileleriyle bu birliği kurdu. Daha ufak diğer kuzey Arnavut aşiretleri de bu birliğe katıldılar. Osmanlılara karşı mücadele için kendi aralarındaki anlaşmazlıkları bir tarafa bıraktılar. İskender Bey birliğin komutanlığına seçildi. Alınan siyasi kararlarda bütün birlik üyelerinin kabul etmesi şartı vardı.
1444'te İskender Bey, Osmanlı ordusunu Torviol Ovası'nda yenmeyi başardı. 1450'de Akçahisar'ı kuşatan Osmanlı birlikleri kuşatmayı kaldırmak zorunda kaldılar. 1451'de İskender Bey Napoli Krallığı ile bir ittifak kurdu. 1452'de Osmanlı ordusu Mokrica ve Meçadi'de yenildi. 1453'te İstanbul'un fethi üzerine Arnavutlar, Napoli, Venedik, Papalık ve Macaristan Krallarından maddî yardım almaya başladılar. 1462'ye kadar Arnavutlar her yıl Osmanlı ordusunu püskürtüyor, ama ertesi yıl Osmanlılar tekrar aynı güçle geliyorlardı. 1460 ve 1463'te yapılan ateşkesler dışında Arnavut-Osmanlı savaşı hiç durmadan sürdü. 1462'de İskender Bey önemli bir şehir olan Ohri'yi almayı başardı.
1466'da Akçahisar'ın ikinci kuşatması da Arnavut Birliği'nce engellendi. Fakat aynı yıl Osmanlılar Shkumbin Vadisi'nde Elbasan Kalesi'ni kurmayı başardılar. 1467'de Akçahisar'ın üçüncü kuşatması da birlikçe engellendi.
1468'de İskender Bey'in ölümüyle Leç Ligi zayıflamaya başladı. Venedik'in yardımıyla Kuzey Arnavutlar Osmanlılarla mücadele etmeyi sürdürdüler, ancak Venedik yönetimindeki İşkodra 1479'da Osmanlılarca ele geçirilince, Arnavut direnişi sona ermese de zayıfladı. Bundan sonra bölgenin tamamı Osmanlı egemenliğine girdi.

1389-1913 yılları arasında Kosova, Osmanlı-Türk hâkimiyetinde kaldı. Kosova'nın çok önemli batı-doğu ticaret yolları üzerinde bulunması nedeniyle, Osmanlı yönetimi Venedik'in de kontrolüne yakın olan bölgenin geri kalan kısımlarının aksine yoğun bir devşirme-İslamlaştırma politikasını Kosova'da uyguladı.
Kosova bölgesinde Osmanlı devlet yönetimiyle beraber, Roma devrinden beri sürekli olarak sağlanamayan düzenlilik sağlanmıştır. Bölge, Osmanlı öncesinde buralarda yaşayan Müslüman olmayan Türklerle, Osmanlı Devleti ile beraber artan Müslüman Oğuz Türkleriyle Türklük açısından iyice yoğun nüfuslu bir hâle geldi. 1912 yılı civarlarıyla beraber Osmanlı hükümranlığının kalktığı zamana kadar Kosova'da Türkçe, genel kültürel dil kimliğindeydi. Zaten bölgedeki Türk nüfusu da bunu sağlayan önemli sebeplerin başında geliyordu. Bölgenin Türk olmayan halkları, Türkçe ile hem dinî yönden hem kültürel yönden iyice geliştiler. Bunun neticesinde de Kosova ve çevresi, Osmanlı Devleti'nin önemli bölgelerindendi. Osmanlı idaresi, bölgede yaşayan Arnavutlara, Sırplara da herhangi bir zorlama uygulamadı. Özellikle Arnavutlar, kültürel yönden sıkıntılar yaşamadılar ve bugünlerine geldiler. Arnavutlar, Balkan Savaşlarına kadar Osmanlı Devleti’ne bağlı, kendilerini Türklerden pek ayırmayan bir halk kimliğindeyken, özellikle 1800’lerin ikinci yarısında artan bir eğilimle Osmanlı algısından kısmî kopma istek ve tepkilerini geliştirmeye başladılar. Bunda, Hristiyan Batı dünyasının ayrılıkçı kışkırtmaları ön planda olmuştur. Bu kopma eğilimi Arnavutluk devletinin kurulmasıyla son hâle geldi. Bugün Kosova’da Arnavutlarla Türklerin ortak yaşayışlarındaki sıcak ilişkiler ve samimiyet de gizli veya açık düşmanlıklar da o dönemlerin ürünleridir.
1878 Rus - Osmanlı Savaşı sonrası Sırplar Kosova'da hak iddia etmeye başladılar. Bu devir, Sırpların bağımsız Sırbistan çabalarının meyve ver

Kosta Rika (İspanyolca: Costa Rica), resmî adıyla Kosta Rika Cumhuriyeti (República de Costa Rica), Orta Amerika'da yer alan bir ülkedir. Kuzeyde Nikaragua, kuzeydoğuda Karayip Denizi, güneydoğuda Panama ve güneybatıda Büyük Okyanus ile çevrilidir. Ayrıca Cocos Adası'nın güneyinde Ekvador ile deniz sınırı paylaşmaktadır. Yaklaşık 51,180 km2 (19,761 sq mi) bir yüzölçümüne sahip olan ülkenin nüfusu yaklaşık 5 milyondur. Başkenti ve en büyük şehri olan San José'nin nüfusu yaklaşık 350.000, çevresindeki metropolitan alanın nüfusu ise yaklaşık 2 milyondur.
İnsanların Kosta Rika topraklarındaki varlığı MÖ 10.000 ile 7.000 yılları arasına kadar uzanmaktadır. Bölge, 16. yüzyılda İspanyol İmparatorluğu tarafından sömürgeleştirilmeden önce çeşitli yerli halklara ev sahipliği yapıyordu. Kosta Rika, sömürge döneminde İspanyol İmparatorluğu'nun çevre bölgelerinden biri olarak kaldı. 1821 yılında Birinci Meksika İmparatorluğu'nun bir parçası olarak bağımsızlığını kazandı; 1823'te ise Orta Amerika Federal Cumhuriyeti'ne katıldı. Ülke, 1847 yılında bu birlikten ayrılarak resmî bağımsızlığını ilan etti. 19. yüzyılın sonlarına kadar görece istikrarlı otoriter yönetimler altında kademeli bir modernleşme süreci yaşayan Kosta Rika, daha sonra liberal bir anayasa kabul etti ve Orta Amerika'da ilk serbest ve adil ulusal seçimlerin düzenlendiği ülke oldu.
1948'de yaşanan kısa süreli iç savaşın ardından Kosta Rika, 1949 yılında yürürlüğe giren mevcut anayasasını kabul etti. Bu anayasa ile genel oy hakkı tanındı, tüm vatandaşlara çeşitli sosyal, ekonomik ve eğitim hakları güvence altına alındı ve ülkenin ordusu kalıcı olarak kaldırıldı. Böylece Kosta Rika, daimi silahlı kuvvetlere sahip olmayan az sayıdaki egemen devletten biri hâline geldi. Ülke, başkanlık sistemiyle yönetilen demokratik bir cumhuriyettir ve siyasi istikrarıyla öne çıkmaktadır. Eğitim, 1886'dan beri ücretsiz ve zorunlu olup devlet bütçesinin yaklaşık dörtte biri bu alana ayrılmaktadır. Bir dönem büyük ölçüde tarıma dayanan Kosta Rika ekonomisi ise zamanla çeşitlenerek finans, yabancı şirketlere yönelik kurumsal hizmetler, ilaç sanayisi ve ekoturizm gibi sektörleri de kapsayacak şekilde gelişmiştir.

Kosta Rika'da yapılan arkeolojik kazılarda bulunan en eski insan izleri Turrialba Vadisi'ndeki taştan yapılan aletlerdir. Bunlar MÖ 10.000 - 7.000 yıllarında yaşamış çeşitli avcı-toplayıcı ziyaretçilere aittir. Buluntular arasında Kuzey'deki kültürlere ait mızrak uçları ve Güney Amerika'daki kültürlere ait oklar bulunmuştur. Bu buluntulardan dolayı aynı anda iki kültürün bir arada yaşadığını varsayabiliriz.
Bundan 5.000 yıl önce yaygın şekilde tarım yapıldığının izlerine ulaşılmıştır. Yetiştirilen tarım ürünleri yumrular ile havuç ve diğer köklerdi. MÖ 2. ve 1. bin yıllarda yaşamış dağınık ve çok küçük ölçekli yerleşik tarım toplulukları tespit edilmişse de, avcı-toplayıcı toplumun tarım toplumuna evrilmesinin kesin tarihleri bilinmemektedir.
Bulunan en eski tarihli çömlekler MÖ 3.000 ve 2.000 yılları arasına aittir. Modern Kosta Rika kültürüne yerli halkın etkisi diğer ülkelere göre oldukça sınırlıdır, çünkü Kolomb öncesi dönemde bu topraklarda kayda değer bir yerli nüfusu bulunmuyordu. İspanyol egemenliğinden önce bu bölgede yaşayan nüfus, büyük ölçüde evlilikler yolu ile, İspanyolca konuşan topluluk ile kaynaştı. Kosta Rika'nın güneyinde Panama sınırına yakın Talamanca Sıradağlarında hâlen yerli kültürünü yaşayan Bribri ve Boruca Kabileleri çok özel istisnalardır.

"Zengin Sahil" anlamına gelen Kosta Rica isminin ilk olarak kim tarafından kullanıldığı ile ilgili riyayetler çeşitlidir. 1502'de yaptığı son seferde Kristof Kolomb'un Kostarika'nın doğu kıyılarına uğradığı ve yerlilerin çok miktarda altın mücevher kullandığını görünce bu bölgeyi "Zengin Sahil" olarak tanımladığı mı yoksa 1522'de batı kıyılarına ulaşan ve burada karşılaştığı yerlilerin altın mücevherlerine el koyan konkistador Gil Gonzalez Davila'nın mı bu tanımlamayı ilk olarak yaptığı tartışmalıdır.

Ülke, 2017 yılında % 2,6 olduğu tahmin edilen ılımlı enflasyon ve 2011 yılında 41,3 milyar ABD dolarından 2015 yılında 52,6 milyar ABD dolarına yükselen GSYİH'da orta derecede yüksek büyüme ile ekonomik olarak istikrarlı kabul edilmiştir. 2017 yılı için tahmini GSYİH 61,5 milyar ABD dolarıdır ve kişi başına tahmini GSYİH (satın alma gücü paritesi) 12,382 ABD dolarıdır. Artan borç ve bütçe açığı, ülkenin başlıca endişeleridir. Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) 2017'de yapılan bir araştırma, dış borcun azaltılmasının hükûmet için çok yüksek bir öncelik olması gerektiği konusunda uyardı. Bütçe açığını azaltmak için başka mali reformlar da önerildi.
Birçok yabancı şirket (imalat ve hizmet) Kosta Rika Serbest Ticaret Bölgelerinde (FTZ) faaliyet göstermektedir ve burada yatırım ve vergi teşviklerinden faydalanmaktadırlar. Bu tür yatırımların yarısından fazlası ABD'den gelir. Hükûmete göre, bölgeler 2015 yılında 82.000'den fazla doğrudan işi ve 43.000 dolaylı işi destekledi. Örneğin, Heredia'da Amerika Serbest Bölgesi'nde tesisleri bulunan şirketler arasında Intel, Dell, HP, Bayer, Bosch, DHL, IBM ve Okay Industries yer alıyor.
Kosta Rika'nın ABD dahil birçok ülke ile serbest ticaret anlaşmaları var. İthalatı etkileyecek önemli ticari engeller yoktur ve ülke diğer Orta Amerika ülkelerine göre gümrük tarifelerini düşürmektedir. Ülkenin Serbest Ticaret Bölgeleri, imalat ve hizmet endüstrilerinin Kosta Rika'da faaliyet göstermesi için teşvikler sağlıyor. 2015 yılında, bölgeler 82 binin üzerinde doğrudan işi ve 43 bin dolaylı işi desteklemiş ve FTZ'deki ortalama ücretler ülkenin geri kalanındaki özel girişim çalışmalarının ortalamasının 1,8 kat üzerindedir. Örneğin 2016'da Amazon.com'un Kosta Rika'da 3.500 çalışanı vardı ve bunu 2017'de 1.500'e çıkarmayı planladı ve bu da onu önemli bir işveren haline getirdi.
Kosta Rika'nın merkezi konumu, Amerikan pazarlarına erişim ve Avrupa ile Asya'ya doğrudan okyanus erişimi sağlar. 2015 yılında en önemli ihracat (dolar değerine göre) tıbbi cihazlar, muz, tropikal meyveler, entegre devreler ve ortopedik aletlerdi. O yılki toplam ithalat 15 milyar dolardı. 2015 yılında ithal edilen en önemli ürünler (dolar değerine göre) rafine edilmiş petrol, otomobiller, ambalajlı ilaçlar, yayın ekipmanları ve bilgisayarlardır. 2015 yılında toplam ihracat 2,39 milyar ABD doları olan dış ticaret açığı için 12,6 milyar ABD doları olmuştur.
İlaçlar, finansal dış kaynak kullanımı, yazılım geliştirme ve ekoturizm, Kosta Rika ekonomisinde ana endüstriler haline gelmiştir. 1999'dan bu yana turizm, ülkenin üç ana nakit ürününün kombine ihracatından daha fazla döviz kazanmaktadır: özellikle muz ve ananas ve aynı zamanda kahve dahil diğer ürünler. Kahve üretimi Kosta Rika tarihinde önemli bir rol oynamıştır ve 2006 yılında üçüncü nakit mahsul ihracatı olmuştur. Küçük bir ülke olan Kosta Rika şimdi dünya kahve üretiminin % 1'inden daha azını sağlıyor. Kahve üretimi 2015–16'da % 13,7 artarken, 2016–17'de % 17,5 azaldı.

Kosta Rika, Mezoamerikan ve Güney Amerika yerli kültürlerinin buluştuğu noktaydı. Ülkenin kuzeybatısındaki Nicoya yarımadası, İspanyol fatihler (conquistadores) 16. yüzyılda geldiğinde Nahuatl kültürel etkisinin en güney noktasıydı. Ülkenin orta ve güney kısımları Chibcha etkilerine sahipti. Bu arada Atlantik kıyısı, 17. ve 18. yüzyıllarda Afrikalı işçilerle doluydu.
İspanyolların göçünün sonucu olarak, onların 16. yüzyıl İspanyol kültürü ve evrimi, İspanyol dili ve Katolik dininin birincil etkileri bugüne kadar günlük yaşama ve kültüre damgasını vurdu.
 
Kültür, Gençlik ve Spor Daire Başkanlığı kültürel hayatın tanıtımı ve koordinasyonundan sorumludur. Bölümün çalışmaları Kültür Müdürlüğü, Görsel Sanatlar, Sahne Sanatları, Müzik, Miras (İngilizce:Patrimony) ve Kütüphaneler Sistemi olarak ayrılmıştır. Kosta Rika Ulusal Senfoni Orkestrası ve Gençlik Senfoni Orkestrası gibi kalıcı programlar iki çalışma alanının birleşimidir: Kültür ve Gençlik.
Soca, salsa, bachata,  gibi dans odaklı türler merengue, cumbia ve Kosta Rika swings gençlerden ziyade yaşlılar tarafından giderek daha fazla beğeniliyor. Gitar, özellikle halk oyunlarına eşlik olarak popülerdir; ancak marimba ulusal enstrüman haline getirildi.
Kasım 2017'de, National Geographic dergisi Kosta Rika'yı dünyanın en mutlu ülkesi olarak adlandırdı ve ülke çeşitli mutluluk ölçütlerinde rutin olarak üst sıralarda yer alıyor. Makalede şu özet yer aldı: "Kosta Rikalılar, stresi azaltan ve neşeyi en üst düzeye çıkaran bir yerde günlük hayatı dolu dolu yaşamanın keyfini çıkarıyor". 
O zaman "Ticos" arasında en çok tanınan ifadelerden birinin "Pura Vida, yani kelimenin tam anlamıyla saf yaşam olması şaşırtıcı değildir. Sakinlerin yaşam felsefesini yansıtır, ifade, konuşmada çeşitli bağlamlarda kullanılır. Çoğu zaman sokaklarda dolaşan ya da dükkanlardan yiyecek alan kişiler “Pura Vida” diyerek merhaba derler. Bir soru olarak veya birinin varlığının kabulü olarak ifade edilebilir. "Nasılsın?" için önerilen bir yanıt "Pura Vida olurdu." Bu kullanımda, her şeyin çok iyi olduğunu gösteren "harika" olarak tercüme edilebilir. Bir soru olarak kullanıldığında, çağrışım "her şey yolunda mı?" olur. ya da "nasılsın?".
Kosta Rika, BM'nin Dünya Mutluluk Raporu'nda 2017 Mutlu Gezegen Endeksi'nde 12. sırada yer alır, ancak ülkenin Latin Amerika'daki en mutlu ülke olduğu söyleniyor. Sebepler arasında yüksek düzeyde sosyal hizmetler, sakinlerinin sevecen doğası, uzun yaşam beklentisi ve nispeten düşük yolsuzluk sayılabilir.

Kosta Rika, idari açıdan 7 ile ve 81 kantona ayrılmıştır. İlleri;

51. Cannes Film Festivali, 13-24 Mayıs 1998 tarihlerinde yapıldı. Altın Palmiye'yi, Theodoros Angelopulos'un Sonsuzluk ve Bir Gün adlı filmi aldı.

Martin Scorsese (ABD) (başkan)
Alain Corneau (Fransa)
Chiara Mastroianni (Fransa)
Chen Kaige (Çin)
Lena Olin (İsveç)
MC Solaar (Fransa)
Michael Winterbottom (İngiltere)
Sigourney Weaver (ABD)
Winona Ryder (ABD)
Zoe Valdes (Küba)

Aprile - Nanni Moretti
Ceux qui m'aiment prendront le train - Patrice Chéreau
Claire Dolan - Lodge Kerrigan
Corazón iluminado - Héctor Babenco
Dance Me to My Song - Rolf de Heer
Dong - Tsai Ming-liang
Fear ve Loathing in Las Vegas - Terry Gilliam
Festen - Thomas Vinterberg
Hai shang hua - Hou Hsiao-Hsien
Henry Fool - Hal Hartley
Idioterne - Lars von Trier
Illuminata - John Turturro
Khrustalyov, mashinu! - Aleksei German
L'école de la chair - Benoît Jacquot
La classe de neige - Claude Miller
La vendedora de rosas - Víctor Gaviria
La vie rêvée des anges - Erick Zonca
La vita è bella - Roberto Benigni
Sonsuzluk ve Bir Gün - Theodoros Angelopoulos
My Name Is Joe - Ken Loach
The General - John Boorman
Velvet Goldmine - Todd Haynes

À vendre - Laetitia Masson
All the Little Animals - Jeremy Thomas
Daun di Atas Bantal - Garin Nugroho
Dis-moi que je rêve - Claude Mouriéras
El evangelio de las maravillas - Arturo Ripstein
Islve, Alicia - Ken Yunome
Kleine Teun - Alex van Warmerdam
La Pomme - Samira Makhmalbaf
Larmar och gör sig till - Ingmar Bergman
Louise (Take 2) - Siegfried
Love is the Devil - John Maybury
Lulu on the Bridge - Paul Auster
O Rio do Ouro - Paulo Rocha
Os mutantes - Teresa Villaverde
Plätze in Städten - Angela Schanelec
Szenvedély - György Fehér
Teatro di guerra - Mario Martone
The Apostle - Robert Duvall
The Impostors - Stanley Tucci
The Man Who Couldn't Open Doors - Paul Arden
The Power of Kangwon Province - Hong Sang-soo
Kurpe - Laila Pakalniņa
Tokyo Eyes - Jean-Pierre Limosin
Tueur à gages - Darezhan Omirbaev
Un 32 août sur terre - Denis Villeneuve
Un soir apres la guerre - Rithy Panh
Zero Effect - Jake Kasdan

Cazcı Kardeşler 2000 - John Lveis
Dark City - Alex Proyas
Godzilla - Rolve Emmerich
Good-e Lover - Rolve Joffé
Inquietude - Manoel de Oliveira
Kanzo Sensei - Sadao Imamura
Primary Colors - Mike Nichols
Tango - Carlos Saura

Blue City - David Birdsell
Deer Men - Saara Saarela
Die Weiche - Chrys Krikellis
Doom ve Gloom - John McKay
Fotograf - Alexveer Kott
Inside the Boxes - Mirjam Kubescha
Jakub - Adam Guzinski
Kal - Ivaylo P. Simidchiev
Léto - cas dlouhých letu - Ramunas Greicius
Mangwana - Manu Kurewa
One Eye - Liana Dognini
Ratapenkan Ruusu - Hanna Maylett
Sentieri selvaggi - Susanna Grigoletto
The First Sin - Fahimeh Sorkhabi
The Sheep Thief - Asif Kapadia

Altın Palmiye: Sonsuzluk ve Bir Gün - Theodoros Angelopulos
Grve Prize of the Jury: Hayat Güzeldir - Roberto Benigni
Jury Prize:
Festen - Thomas Vinterberg
La classe de neige - Claude Miller
En İyi Erkek Oyuncu: Peter Mullan film: My Name Is Joe
En İyi Kadın Oyuncu: Élodie Bouchez ve Natacha Régnier film: La vie rêvée des anges
Best Director: John Boorman film: The General
Short Film Palme d'Or: L'interview - Xavier Giannoli
Best Screenplay: Henry Fool - Hal Hartley
Best Artistic Contribution: Velvet Goldmine - Todd Haynes
Technical Grve Prize: Tango - Vittorio Storaro
Caméra d'Or: Slam - Marc Levin
Cinéfondation Award:
Jakub - Adam Guzinski
The Sheep Thief - Asif Kapadia
Mangwana - Manu Kurewa
Un Certain Regard Ödülü: Tueur à gages - Darezhan Omirbayev
Mercedes-Benz Ödülü: Seul contre tous - Gaspar Noé
Canal+ Award: Por un infante difunto - Tinieblas González
Kodak Short Film Ödülü:
Les corps ouverts - Sébastien Lifshitz
Rue bleue - Chad Chenouga
Gras Savoye Award: Rue bleue - Chad Chenouga
FIPRESCI Prize:
Dong - Tsai Ming-liang (Competition)
Happiness - Todd Solondz (Parallel Sections)
Prize of the Ecumenical Jury:
Ingmar Bergman (Special award)
Sonsuzluk ve Bir Gün - Theodoros Angelopoulos
Gençlik Ödülü:
film:eign Film: Last Night - Don McKellar
French Film: L'arrière pays - Jacques Nolot
François Chalais Award: West Beyrouth - Ziad Doueiri

1998 Cannes Film Festival 16 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cannes Film Festival:1998 28 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at Internet Movie Database

2011-2012 Yunanistan protestoları, 2010 yılında Yunanistan'da başlamış, halk protestoları. Ekonomik kriz nedeniyle geçimsizlik ve işsizlik ortaya çıkmış, bunun üzerine halk çeşitli miting ve yürüyüşler yapmıştır.
Yunanistan'da ekonomik daralma nedeniyle çıkan bir takım olaylar dizisidir. Polisle çatışmaya girilmiş, evler ve işyerleri kundaklanıp, ateşe verilmiştir. Protestolara birçok kesim katılmıştır. Bunun yanında yaklaşık yarım milyon vatandaşın bu gösterilere katıldığı düşünülmektedir.

İlk başlarda, çoğunlukla olaysız gösteri ve yürüyüşler düzenlensede, daha sonraları bu; taşlı, sopalı ve motlotoflu isyana dönüşmüştür. Yunanistan'ın her yerine yayılmıştır.
Olaylar sırasında 4 kişi ölmüş, 311 kişi yaralanmıştır. Ayrıca onlarca kişi de gözaltına alınmıştır.

Yunan hükümeti borç krizi
2008-2012 Küresel Ekonomik Kriz
2011-2012 İspanya protestoları
2011-2012 Yunanistan ırkçı saldırıları

Bora, Kaideye Monteli Stinger projesi kapsamında deniz taşıtları için alçak irtifa hava savunma sistemi olarak geliştirilen, ısıya güdümlü stinger füzesini ana silah olarak kullanan öz savunması için ise, 12,7 mm Makinalı tüfek kullanan, 4 adet stinger füzesi taşıyan sistem.

Atılgan ve Zıpkın Kaideye Monteli Stinger (KMS) sistemleri ile kara konuşlu hava savunmasındaki kabiliyetlerini tüm dünyaya kabul ettiren Türkiye'nin en büyük savunma sanayi firmalarından ASELSAN, bu alandaki tecrübesini bir adım daha ileri götürerek KMS sistemini bu sefer Bora adıyla deniz platformları uyarladı. Yüksek hassasiyette nişan ve atış hattı stabilizasyonuna sahip olan Bora, konuşlandırıldığı geminin manevralarından kaynaklanan titreşim ya da bozuntuları aldırmadan hedef takibi ve ateşleme işlevlerini gerçekleştirebiliyor. Hedef bilgilerini üzerine monte edildiği gemi dışında herhangi bir gemiden ya da harekât merkezinden de alabilen sistem, ayrıca termal ve gün ışığı televizyon kameralardan oluşan pasif hedef arama ve izleme algılayıcıları ile bilgisayarına sahip Bora, 4 veya 8 adet atışa hazır IR güdümlü Stinger füzesine mevcuttur.

Fırkateyn, Hücumbot gibi su üstü platformlarının alçak irtifa hava savunmalarını sağlamaktır.

Üretici Firma: ASELSAN
Üretici Ülke:  Türkiye
Tipi:Kisa Menzilli Hava Savunma Füzesi
Güdüm Sistemi: IR Güdümlü
Harp Başlığı: 3 kg Parça Tesirli Yüksek İnfakli
Azami Etkili Menzili: 6 km
Hızı: 1 Mach
İtki Tipi: Katı Yakıtlı rocket Motoru
Uzunluk: 1,5 m
Çap: 70 mm
Ağırlık: 10,1
Füze kapasitesi: 4 ila 8 Stinger Füzesi
Öz savunma: 12,7 mm Makinalı tüfek
Hedef Belirleme: Günışığı ve Termal Kameralar ile pasif hedef arama, izleme, Lazer Mesafe Bulucu, Otomatik Hedef İzleme

Achaea veya Achaia (Grekçe: Ἀχαΐα), adını günümüzde Mora Yarımadası'ndaki antik şehirden alan ve Mora Yarımadası, Attika, Boeotia, Eğriboz, Kiklad Adaları ile Phthiotis, Etolya ve Fokis'in bazı kısımlarından oluşan bir Roma İmparatorluğu eyâletiydi. Etrafı Makedonya ve Epir şehirleri ile çevrili olup MÖ 146 yılında Romalı general Lucius Mummius tarafından Korint'in yağmalanmasının ardından Roma İmparatorluğu sınırlarına katılmış ve başlangıçta Roma'nın Makedonya eyaletinin bir parçası olan bölge MÖ 27 yılında Augustus tarafından ayrı bir eyalet haline getirilmiştir.
Achaia, senatoryal bir eyaletti, bu nedenle askeri adamlardan ve lejyonlardan arındırılmıştı ve senatörlerin yönetmesi için en prestijli ve rağbet gören eyaletlerden biriydi. Atina, imparatorluk elitleri için, yalnızca İskenderiye ile rekabet eden birincil eğitim merkezi ve İmparatorluk'taki en önemli şehirlerden biriydi. Achaia, barbar istilalarından ilk muzdarip olduğu Geç Antik Çağ'a kadar Roma dünyasının en müreffeh ve huzurlu bölgeleri arasındaydı. Ancak eyalet, 6. yüzyıldaki Synecdemus'ta da belirtildiği gibi, müreffeh ve oldukça kentleşmiş kalmaya devam etti.
7.yüzyıldaki Slav istilaları, nüfusun büyük bir kısmının müstahkem şehirlere, Ege adalarına ve İtalya'ya kaçmasıyla ve bazı Slav kabilelerinin iç kesimlere yerleşmesiyle yaygın yıkıma yol açtı. Achaia'nın Bizans elinde kalan toprakları, Hellas teması altında gruplandırıldı.

Adamantiyos Korais (Yunanca: Αδαμάντιος Κοραής, 27 Nisan 1748, İzmir - 6 Nisan 1833, Paris), çağdaş Yunan yazın dilinin geliştirilmesine öncülük eden hümanist bilgin. Antik Yunan kültürünün canlandırılmasını savunarak, Yunan bağımsızlık mücadelesinin düşünsel temellerinin hazırlanmasında önemli bir rol oynamıştır.

Bir tüccarın oğlu olan Korais, yaşamının büyük bir bölümünü Yunanistan dışında geçirmiştir. Fransa'daki Montpellier Üniversitesi'nde tıp öğrenimi gördü. 1788'de edebiyatla uğraşmak amacıyla Paris'e gitti. Batı'da Yunanseverliğin yayılmasında büyük rol oynadı. Çok sayıda yazınsal ve dilbilimsel deneme, birçok hikâye kaleme aldı, ayrıca, klasik yazarları, yorumlarıyla birlikte yayımladı. Eski Yunan tıp bilginlerinin, özellikle de Hippokrates'in yapıtlarıyla filozof Theophrastos'un Kharakteres (Karakterler) adlı yapıtını yayıma hazırladı. Edebiyat alanındaki daha önemli yapıtları, 1805-26 arasında derlediği 17 ciltlik "Yunan Edebiyatı Kitaplığı" ile 1809-27 arasında hazırladığı dokuz ciltlik Parerga'ydı. "Yunan Edebiyat Kitaplığı" klasik yazarların tarih, siyaset, felsefe ve bilim alanındaki yapıtlarıyla Korais'in bunlara yazdığı Çağdaş Yunanca önsözleri içerir. Korais ayrıca, Homeros'un İlyada'sının ilk dört kitabını yayıma hazırlamış, tarihçi Herodotos'u da Çağdaş Yunancaya çevirmiştir.
Yunanların ancak klasik mirasın canlanmasıyla güçlenip birliğe kavuşacağına inanan Korais, yazılarında da bu mirasın ulusal ülküler açısından taşıdığı önemi anlatmaya çalıştı. Halk diliyle yazı dili arasındaki uzlaşmayı gerçekleştirecek tek bir ulusal dilin oluşmasını savunup öğütledi. En kalıcı katkısı, konuşma dili Demotikosu yabancı unsurlardan arındırıp Klasik Yunancayla kaynaştırarak yarattığı yeni Yunan edebiyat diliydi. 1828-35 arasında hazırlanan Atakta adlı yapıtı ilk Çağdaş Yunanca sözlüktür.
Fransız Devrimi'ne tanık olan Korais, Aydınlanma düşüncesinden esinlenmiş, Thomas Hobbes, John Locke ve Jean-Jacques Rousseau gibi düşünürlerle, Karanlık Çağları yeni bir klasik çağın izlenmesi gerektiğini savunan tarihçi Edward Gibbon'dan etkilenmişti. Laik bir liberalizm yanlısı olarak, gerek, Osmanlı dönemiyle birlikte karanlık bir istibdat dönemi olarak tanımladığı Bizans İmparatorluğu'nun Ortodoks Hristiyan mirasının sürdürülmesine, gerekse kilisenin dilinin yeni Yunancanın temelini oluşturmasına karşı çıktı. Bu yüzden de, Yunan dünyası üzerinde bıraktığı etkinin büyüklüğüne karşın, bağımsızlık savaşını kilisenin üstünlüğünü yeniden sağlama ve İstanbul'u yeniden ele geçirme mücadelesi olarak görenlere ters düştü.
Yaşamının büyük bölümünü Fransa'da geçiren Korais, Yunan Bağımsızlık Savaşı sırasında broşürler yayımladı ve dışarıdan mali destek toplamaya çalıştı. Fransa'daki 1830 Temmuz Devrimi sırasında, Amerikan Bağımsızlık Savaşı'nın kahramanlarından Marquis de Lafayette'in Yunanistan'ın devlet başkanlığına getirilmesini önerdi. Paris'teki Yunan Dostları Derneği'nin de kurucularındandı.
Sakız Adası'nda, Yunanistan'ın en büyük kütüphanesi olarak bili­nen Korais Kütüphanesi ve Arjenti Müzesi bulunur. Adanın en büyük okuluna ait olan, 250 bin kitaplık kütüphane, 1792 yılında açılmıştır. Adamantios Korais ile arka­daşlarının bağışladıkları kitaplarla kurulduğu için bu adı taşımaktadır. Korais'in portresi 1978 ile 2001 arasında tedavülde olan 100 Drahmi'nin yüzünde bulundu.

Aegean Airlines (Yunanca:  Αεροπορία Αιγαίου Α.Ε.) Yunanistan'ın yolcu sayısı, uçak sayısı ve uçuş noktası sayısı bakımından en büyük havayolu şirketi. 2010 yılından bu yana Star Alliance üyesi olan şirket; Atina ile Selanik'ten yurt içi ve yurt dışı noktalara tarifeli ve tarifesiz (charter) uçuşlar düzenlemektedir.

Şirket 1995 yılında kuruldu. Faaliyetlerini Aegean aviation'dan devraldı. Tamamen sahip olunan Learjet uçaklarıyla tüm dünyada VIP uçuşlara başladı

Aegean Airlines ilk ticari uçuşlarını Mayıs 1999 yılında Atina'dan Kandiye'ye, Girit ve Selanik'e 2 yeni British Aerospace Avro RJ100 ile yaptı. Aralık 1999'da Aegean Airlines Air Greece'i satın aldı. 2005'ten beri Aegean Airlines Lufthansa ile ortak olmuştur. Mart 2006'da Aegean Airlines TAP air Portugal ile co-operation anlaşması imzaladı. Aralık 2008'de Aegean Airlines Brussels Airlines ile co-operation'ı duyu rdu.

Aegean Airlines'ın genellikle Airbus a320 uçaklar çoğunlukta bir filosu vardır.

Aegean airlines geçmişte mevcut uçağına ek olarak şu uçakları işletiyordu.
Airbus A319-100
ATR 72-200
ATR 72-500
Boeing 737-300
Boeing 737-400
BAE Avro RJ100
Air baltic
Air canada
Air serbia
Brussels Airlines
Bulgaria air
Cyprus airways
Egypt air
Emirates
Ethiopian airlines
Etihad airlines
Hainan airlines
LOT polish airlines
Lufthansa
Oman air
Scandinavian airlines systems (SAS)
S7 airlines
Singapur airlines
Swiss international airlines
TAP air Portugal
TAROM
Turkish airlines
Voloeta

1967-1974 Yunanistan Askerî Cuntası, 1967 ile 1974 yılları arasında Yunanistan'da iktidarı ellerinde bulunduran bir dizi sağ-kanat askerî hükûmete verilen isimdir. Aynı zamanda Albaylar Rejimi (Yunanca: το καθεστώς των Συνταγματαρχών), Albaylar Cuntası ya da sadece Cunta (Yunanca: η Χούντα) olarak da bilinir.
Askerî yönetim, 21 Nisan 1967 sabahı yapılan darbeyle başladı. Darbe Yunan Ordusu'ndan bir grup albay tarafından yapılmıştı. Askerî yönetim 1974 yılının temmuz ayında Kıbrıs'ta organize ettikleri darbenin ters teperek, Türk birliklerinin Kıbrıs'a çıkmasıyla doğan bunalım sonunda hızla çöktü.

Haziran 1963'te Kral Paulos'la çeşitli konularda anlaşmazlığa düşen Konstantinos Karamanlis'in istifa ederek ülkeden ayrılmasından sonra Yunanistan'da yeni bir siyasi dönem başladı. Kasım 1963'teki seçimlerin ardından kurduğu hükûmetle güvenoyu alamayan Yorgo Papandreu, Şubat 1964'te yeterli çoğunluk elde ederek hükûmetin başına geçti.
Yeni hükûmetin giriştiği reformlar çok geçmeden tutucu çevrelerin tepkisine yol açtı. Paulos'un ölümüyle Mart 1964'te tahta çıkmış olan oğlu II. Konstantinos, orduya solcuların sızmasına göz yumduğu gerekçesiyle Temmuz 1965'te Yorgo Papandreu'yu görevden aldı. Kralın bu tutumu büyük ölçüde Merkez Birliği'nin sol kanadına dayanarak önemli görevlere yükselen Yorgo Papandreu'nun oğlu Andreas Papandreu'nun girişimlerinden kaynaklanıyordu. Birbirini izleyen kararsız hükûmetler dönemi ülkedeki siyasal bunalımı daha da derinleştirdi. Sonunda seçime gitmek üzere oluşturulan geçici hükûmet Nisan 1967'de bir askerî darbeyle devrildi.

20 Nisan'ı 21 Nisan'a bağlayan gece, seçim kampanyasının başlamasına iki gün kala, birkaç subay (General Stilyanos Pattakos, Albay Yorgo Papadopulos, Albay Makarezos) bir askerî darbe yaptılar.
Darbeden sonra kralın ısrarıyla Yüksek Mahkeme başsavcısı Konstantin Kolyas'ın başbakanı olduğu yeni hükûmet (İçişleri bakanı general Pattakos, Başbakan yardımcısı ve Savunma bakanı general Spandidhakis'ti) Kral Konstantinos'un önünde ant içti. Her şeyden önce antikomünist ve "partilerüstü" olduğunu bildiren yeni hükûmette kilit mevkiler darbeci komutanların eline geçti.
Hükûmet, hemen, öncelikle aşırı sola yönelik sert önlemler aldı; geniş çaplı siyasal tutuklamalara gidilerek katı bir sansür kondu ve anayasal haklar askıya alındı. Rejimi yıkmaya çalışmaktan yargılanan Andreas Papandreou 9 yıl hapis cezasına çarptırıldı. 8 ay hapis yattıktan sonra ABD yönetiminin en üst düzeyde baskısı sonucu, siyasal tutuklular için çıkarılan afla serbest bırakıldı ve ülkesini terk etmesine izin verildi. Göz hapsine alınan babası ise Kasım 1968'de öldü. 1967 sonbaharında ordu, bürokrasi ve eğitim kurumlarında büyük çaplı bir tasfiye hareketi başladı. Aralık ayında silahlı kuvvetleri ve halkı cuntayı devirmeye çağırarak bir karşı-darbe girişiminde bulunan kral, girişiminin boşa çıkması üzerine Roma'ya kaçmak zorunda kaldı. Cuntanın buna gösterdiği tepki General Georgios Zoitakis'i naipliğe, Albay Yorgo Papadopulos'u da başbakanlığa getirmek oldu.
"Albaylar Rejimi" yurt dışında Kıbrıs dolayısıyla yeni bir bunalımla karşılaştı; Ankara'nın gittikçe artan baskısıyla, 1967 kasımında, Türk birlikleriyle birlikte kendi birliklerini de adadan çekmeyi ilke olarak kabul etmek zorunda kaldı.
1968 eylülünde yapılan referandum sonucu kabul edilen yeni Anayasa, yetkileri esas olarak yürütme gücünün elinde topladı, ordunun devlet içinde öncelikli bir yere sahip olduğunu vurguladı. Cunta, güdümlü bir halk oylaması sonunda yürürlüğe koyduğu göstermelik anayasayı bile uygulamadı. Cunta, özellikle Avrupa'da yaygın bir diplomatik baskıyla karşı karşıya geldi.
1968 yaz ve sonbaharında güçlü bir muhalefet ortaya çıktı; merkezci bir militan olan Aleksandros Panagulis albay Papadopulos'a bir suikast düzenledi; 3 Kasım'da Atina'da Yorgo Papandreu'nun cenazesi dolayısıyla bir gösteri yapıldı. Ama muhalefet örgütlenmekte zorluk çekiyordu. Öte yandan yurt dışındaki siyasi sürgünlerin örgütlediği güçlü bir muhalefet ortaya çıktı. Parti liderlerinin çoğu, eski bakan Konstantin Karamanlis ve Yorgo Papandreu'nun oğlu Andreas Papandreu gibileri sürgündeydi. Andreas Papandreu 1968'de Panhelenik Kurtuluş Hareketi'nin (PAK) önderliğine getirildi. PAK, Yurtsever Cephe (aşırı sol) ve "Demokratik Savunma" hareketi (merkez sol) arasında yapılan bir anlaşma sonucu, 2 Nisan 1969'da Stockholm'de ortak direniş yapıları oluşturuldu. Ama gerçekte muhalefet bölünmüştü.
1970'ten sonra gerçek iktidar yalnız albay Papadopulos'un elinde bulunuyordu. Seçime gitmeyi reddeden albay, 1970 başlarında, üyeleri ya hükûmet tarafından atanan ya da toplumsal meslek kuruluşlarınca seçilen bir danışma organı kurdu.
Mart 1972'de Naip Zoitakis'i uzaklaştırarak yerine geçen Papadopulos, devlet aygıtına el koydu. 1971'de belli bir yumuşama gerçekleştirmeye çalıştı: askerî mahkemeler yerlerini sivil mahkemelere bıraktı, tutuklu kampları kapatıldı. Ama 25 Mart 1971'de (Osmanlılar'a karşı 1821 ayaklanmasının yıldönümünde) sol ve kralcı sağ kanattan 133 kişi demokrasiye geri dönülmesini istedi. Hükûmet buna siyasal davalar açarak karşılık verdi.
Albay Papadopulos, muhalefetin kralın lehine dönmesinden korkup, 1 Haziran 1973'te monarşiye son vererek cumhuriyeti ilan etti. Papadopulos da cumhurbaşkanlığı görevini üstlendi ve sivil yönetime dönüş hazırlıklarını başlattı.
14 Kasım 1973'te Atina ve diğer üniversitelerden gelen öğrenciler Atina Teknik Üniversitesi'ni işgal ederek ayaklanma çağrısında bulundular. Halkın bir bölümünden de destek gören öğrenciler, 17 Kasım günü sabaha karşı silahlı kuvvetler tarafından, kanlı bir baskın sonucu üniversiteden dışarı çıkarıldılar; olaylarda öğrencilerden 34'ü hayatını kaybetti, yüzlercesi yaralandı ve bin kadarı göz altına alındı. Aynı gün sıkıyönetim ilan edildi, askerî mahkemeler oluşturuldu.
Bu ayaklanma Papadopulos'un liberalleşme çabalarını sona erdirecek bir dizi gelişmeyi tetikledi. Korku duyulan askerî polis lideri olarak Papadopulos'a en yakın isimlerden biri ve cuntanın tutucularından Tuğgeneral Dimitrios Yoannidis, ayaklanmayı kamu düzenini yeniden inşa etmek için bir bahane olarak kullanarak 25 Kasım'da Papadopulos'a karşı bir karşı darbe gerçekleştirerek onu devirdi.
Yeni cunta yönetimi Fedon Gizikis'i cumhurbaşkanı, iktisatçı Adamantios Andruçopulos'u başbakan olarak atadı, Yoannidis ise perde arkasındaki gerçek iktidar sahibi olarak kaldı. Anayasa askıya alındı, sıkıyönetim uzatıldı. Muhalefete karşı baskılar genişlerken, Yunanistan, Avrupa'nın en yüksek enflasyon düzeyine ulaştı.

1974 temmuzunda Kıbrıs ile süren anlaşmazlık, Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios'un Kıbrıs Ulusal Muhafız Örgütü'nde bulunan Yunan subayları, EOKA'lı aşırılara desteklemekle suçlayarak, bunların hemen ülkeyi terk etmelerini istemesiyle su yüzüne çıktı. Halk arasında desteği zayıflamış olan rejime prestij kazandırmak isteyen cuntanın girişimleriyle, Makarios'a karşı, Kıbrıs'ta Enosis'e yönelik bir darbe düzenlendi.
Ama darbenin ardından Türk birliklerinin 20 Temmuz'da Kıbrıs'a çıkmasıyla doğan bunalım cuntanın hızla çökmesine yol açtı. Kendi yarattıkları duruma karşı koyamayan askerler, ordunun da çeşitli kümelere bölünmesi sonucu, 23 Temmuz'da iktidarı sivillere bıraktılar.
Sürgünden çağrılan Konstantin Karamanlis özgürlükleri getirecek önlemler aldı. 29 Temmuz'da da aşırı sağdan ilerici sola kadar birçok siyasal eğilimi temsil eden geçici bir hükûmet kurdu. İki Komünist parti hükûmetin dışında bırakıldıysa da, üyeleri arasında yakınları bulunan "iç komünist parti" hükûmeti destekledi. 1 Ağustos'ta bir anayasal karar alınarak, 1952 Anayasası yeniden yürürlüğe kondu, ancak Anayasa'nın krala ilişkin tüm maddeleri, ilk seçimlere dek askıya alındı; sendikal özgürlükler geri verildi. Bir yandan da bir ekonomik atılım programı uygulamaya çalışan Karamanlis, 1974 kasımına dek Devlet başkanlığı unvanını elinde tutan Gizikis'in onayına sunduğu kararnamelerle ülkeyi yönetti. Bu anayasal karara göre, bundan böyle silahlı kuvvetler komutanları Savunma Bakanlığı'nca atanacaktı. Az sonra ordu, polis ve güvenlik örgütünde bir temizlik yapıldı.
17 Kasım 1974'te yapılan seçimleri Karamanlis'in Yeni Demokrasi'si kazandı, 300 sandalyeden 221'ini elde etti; 8 Aralık'ta yapılan halk oylaması sonucunda da oyların %69,2'siyle monarşinin kaldırılarak cumhuriyetin kurulmasına karar verildi.
Seçimlerden sonra, 1975 yılında 19 cuntacı yargılandı. Darbe önderleri Papadopulos, Pattakos, Makarezos ve Dimitrios Yuannides idama mahkûm edildiler, ancak Karamanlis hükûmeti tarafından cezaları ömür boyu hapse çevrildi. Cuntacıların on beşi 1990'ların başında Yunan halkından özür dileyince sağlık nedenleriyle serbest bırakıldılar. Papadopulos 1999'da tedavi gördüğü hastanede ölürken, 7 kez ömür boyu hapis cezasına çarptırılan Dimitrios Yuannides, 16 Ağustos 2010'da hapishanedeki koğuşundan solunum yetmezliği nedeni ile kaldırıldığı hastanede öldü.

Altın Palmiye (Fransızca: Palme d'Or), Cannes Film Festivali'nin yarışmalı bölümünde verilen festivalin en büyük ödülüdür. Festivalde uzun metraj dalında "En İyi Film" olarak belirlenen filme verilmektedir. Altın Palmiye, sinema dünyasının en prestijli ödüllerinden biri olarak kabul edilmektedir.
Ödül ilk olarak 1955 yılında tanıtıldı. Daha önce, 1939'dan 1954'e kadar festivalin en büyük ödülü "Grand Prix du Festival International du Film" adıyla biliniyordu. 1964-1974 yılları arasında tekrar "Grand Prix" adıyla verilen ödül, 1975 yılından itibaren "Altın Palmiye" olarak değiştirilmeden verilmektedir. Saygınlığı hususunda sıklıkla Oscar Ödülleri ile karşılaştırılmaktadır.

Ödülün ismi 1955'te organizasyon komitesince konuldu. 1939 ve 1954 arasında büyük ödüle Grand Prix du Festival International du Film adı verilmekteydi. 1964 ve 1974 yılları arasında ise ödülün adı, Grand Prix du Festival olarak değiştirildi.

Aşağıdaki filmler Altın Palmiye'yi oy birliğiyle kazandılar.

 Alf Sjöberg (1946, 1951)
 Francis Ford Coppola (1974, 1979)
 Bille August (1988, 1992)
 Emir Kusturica (1985, 1995)
 Shōhei Imamura (1983, 1997)
 Luc ve Jean–Pierre Dardenne (1999, 2005)
 Michael Haneke (2009, 2012)
 Ken Loach (2006, 2016)
 Ruben Östlund (2017, 2022)
 Cristian Mungiu (2007, 2026)

Altın Palmiye kazananlar listesi 1 Temmuz 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - 1976'dan günümüze.
IMDb'de Altın Palmiye kazanan filmler listesi
Letterboxd'da Altın Palmiye kazanan filmler listesi
Festival-cannes.com 26 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Angelos Sikelianos (Yunanca: Άγγελος Σικελιανός; 28 Mart 1884 - 19 Haziran 1951), Yunan lirik şair ve oyun yazarıdır. Yunan tarihi ve dini sembolizmin yanı sıra The Moonstruck, Prologue to Life, Mother of God ve Delphic Expterance gibi şiirlerde tema olarak evrensel uyum bulunmaktadır. Oyunları arasında Sibylla, Girit'te Daedalus, Roma'da İsa, Digenis'in Ölümü , Gül Dithyramb ve Asklepius sayılabilir. Zaman zaman görkemliliği, eserinin şiirsel etkisini köreltse de, Sikelianos'un daha ince sözlerinden bazıları Batı edebiyatının en iyileri arasındadır. 1946'dan 1951'e kadar Nobel Edebiyat Ödülü'ne aday gösterildi.

Sikelianos Lefkada'da doğdu ve çocukluğunu orada geçirdi. 1900'de Atina Hukuk Fakültesi'ne kaydoldu ancak mezun olmadı.
Sonraki yıllarda yoğun bir şekilde seyahat etti ve kendini şiire adadı. 1907'de Amerika Birleşik Devletleri'nde Amerikalı Eva Palmer ile evlendi. Çift, 1908'de Atina'ya taşındı. Bu dönemde, Sikelianos Yunan entelektüelleriyle temas kurdu ve 1909'da ilk şiir derlemesi olan Alafroískïotos'u (The Moonstruck) yayınladı.
Aynı zamanda yazar arkadaşı Nikos Kazantzakis ile tanıştı ve 1914'te Athos Dağı'nda kırk gün geçirdiler, oradaki manastırların çoğunu ziyaret ettiler ve münzevi hayatı yaşadılar. Ertesi yıl Yunanistan üzerinden bir hac yolculuğuna çıktılar. İkisi benzer ruhlara sahipti, ancak aynı zamanda hayata dair kendi görüşlerinde de çok farklıydı. Sikelianos, iyimser bir dünya adamıydı ve yazar olarak yeteneklerine sadık bir inancı vardı. Kazantzakis, şüpheci ve kendisinin de itiraf ettiği gibi, yüzün arkasındaki kafatasına odaklanma eğilimi olan sessiz ve münzeviydi. Birlikte sanatsal arayışlar yoluyla insan ruhunu iyileştirme ve yükseltme girişiminin karşılıklı endişesini paylaştılar.

Mayıs 1927'de eşi Eva Palmer-Sikelianos ile işbirliği içinde "Delphic Idea"nın yeniden canlandırılmasına yönelik genel çabalarının bir parçası olarak Delphic Festivalini düzenledi. Sikelianos, klasik medeniyeti şekillendiren ilkelerin yeniden incelendiğinde, ruhsal bağımsızlık sunabileceğine ve insanlar arasında bir iletişim aracı olarak hizmet edebileceğine inanıyordu. Etkinlik atletik yarışmalardan (klasik şekilde Pythian Oyunlarını anımsatan), bir Bizans müziği konseri, bir halk sanatı sergisi ve Prometheus Bound performansından oluşuyordu. Delphic Festivalleri, davet edilen eleştirmenler tarafından alkışlandı ve devlet yardımı olmamasına rağmen üç yıl sonra tekrarlandı. Daha sonra aşırı organizasyon maliyetleri nedeniyle kalıcı olarak terk edildi. Delphi Avrupa Kültür Merkezi, Angelos ve Eva Sikelianos'un anısına, bugün Delphi Festivalleri Müzesi olan Delphi'deki evlerini satın alıp restore etti. Daha sonra Eva Palmer-Sikelianos ABD'ye gitti ve Sikelianos, Anna Karamani ile evlendi.
Alman işgali sırasında (1941–44), özellikle şair Kostis Palamas'ın cenazesindeki konuşması ve şiiriyle Yunan halkına ilham kaynağı oldu. Başpiskopos Damaskinos'un doğrudan Almanlara seslenerek Yunan Yahudilerinin hayatlarını kurtarmak için başını çektiği mektubu yazmıştır. Mektup, zulüm gören Yahudileri savunmak için birçok önde gelen Yunan vatandaşı tarafından imzalandı. İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi işgalcilere karşı başka herhangi bir Avrupa ülkesinde ortaya çıkan benzer bir protesto belgesi yoktur.
1945'te Yunan-Sovyet dostluk birliğinin kurucu üyelerinden oldu (Nikos Kazantzakis, Nicolas Kitsikis, Yanis Kordatos, Aimilios Veakis, Ilias Iliou, Patroklos Karantinos, Athanase Apartis, George Zongolopoulos ve diğerleri ile birlikte).
Sikelianos kronik bir hastalığa yakalandı; Nujol adlı ilaç yerine yanlışlıkla Lysol içtiği için 19 Haziran 1951'de Atina'da öldü. Atina'nın İlk Mezarlığına gömüldü.

Sikelianos şiirsel çalışmalarını 1946 ve 1947'de üç cilt halinde yayınladı. Koleksiyonun adı "Lyric Life" idi. Birkaç şiirini ise yayınlamadı. 1965 yılında önde gelen Yunan filologlarından GP Savvides, beş ciltten oluşan Sikelianos'un tüm şiirsel yapıtını yayınlamaya başladı.

Seçilmiş Şiirler, tr. E. Keeley, P. Sherrard (1979; repr. 1980)960-7120-12-4

İki Dilli Baskıda Angelos Sikelianos'un Seçilmiş Şiirleri 28 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Antep fıstığı (bilimsel adı: Pistacia vera), sakızağacıgiller (Anacardiaceae) familyasından, yenilebilir kabuklu meyvesi için yetiştirilen ve bu meyveyle aynı adı taşıyan bir ağaç türüdür. Bazı yörelerde Şam fıstığı olarak da bilinen Antep fıstığının anavatanının İran olduğu ve Afganistan'dan Akdeniz bölgesine kadar geniş bir coğrafyada doğal olarak yetiştiği düşünülmektedir. Besleyici değeri yüksek olan ve kendine özgü bir lezzete sahip meyveleri, çiğ veya kavrulmuş olarak çerez şeklinde tüketildiği gibi, özellikle baklava, helva, dondurma gibi tatlılarda ve çeşitli şekerlemelerde yaygın olarak kullanılır. Ekonomik değeri yüksek bir tarım ürünü olan Antep fıstığı, günümüzde başta Amerika Birleşik Devletleri, İran ve Türkiye olmak üzere sıcak ve kurak iklim koşullarına sahip geniş bir coğrafyada yetiştirilmektedir. Türkiye'de özellikle Gaziantep ili ile özdeşleşmiş olup, bu şehrin ve çevresinin kültürel ve ekonomik yapısında önemli bir yer tutar.

Antep fıstığının bilimsel Latince ismi olan ve pek çok dilde türevleri kullanılan pistacia kelimesi bu dile Grekçeden geçmiş olup aslen Orta Farsça pistak kökünden türemiştir.

Fıstık ağacı, günümüz İran ve Afganistan da dahil olmak üzere Orta Asya bölgelerine özgüdür. Arkeoloji, fıstık tohumlarının MÖ 6,750 kadar erken bir tarihte yaygın bir gıda olduğunu gösterir.
Antep fıstığının günümüzde yetiştirilen türü P. vera’nın, en eski örneği modern Özbekistan'daki Djarkutan'dan olan ilk Tunç Çağında Orta Asya'da yetiştirildi.
Antep fıstığı ağacının ana vatanı Orta Doğu ve Orta Asya'dır. Arkeolojik kanıtlar Antep fıstığının MÖ 6750 tarihlerinde tüketilmiş olduğunu göstermektedir.
Theophrastus onu Baktriya'dan badem-benzeri yemişler içeren menengiç-benzeri bir ağaç olarak tanımladı.
Dioscorides Pedanius' yazılarında pistákia (πιστάκια) olarak görünür ve çam fıstıkları ile karşılaştırıldığında 'P. vera olarak tanınır.
Gaius Plinius Secundus Doğa Tarihi adlı kitabında "bizim aramızda iyi bilinen" "pistacia"nın Suriye'ye özgü ağaçlardan biri olduğunu ve tohum’un Suriye'deki Roma Prokonsül tarafından İtalya'ya, Lucius Vitellius (MS 35'te görevde) ve Hispania'ya aynı anda Cicero tarafından tanıtıldığını yazar.
Doktor Anthimus tarafından yazılan erken altıncı yüzyıl el yazması De observatione ciborum (“Gıdaların gözetilmesi üzerine”), pistacia ‘nın Geç Antik Çağ'da Avrupa'da iyi bilindiğini kasteder.
İbn al-'Awwam'ın 12. yüzyıldan kalma tarım eseri Tarım Kitabında fıstık ağacı yetiştiriciliği ile ilgili bir makale aktarılmıştır.
Arkeologlar kuzeydoğu Irak'taki Jarmo'da yapılan kazılarda Atlantik fıstık tüketimine ilişkin kanıtlar buldular.
Babil'in Asma Bahçeleri'nin MÖ 700 yıllarında Kral Merodach-Baladan döneminde fıstık ağaçları içerdiği söylenir.
Fıstık ağaçları, MS 1. yüzyılda Romalılar tarafından Asya'dan Avrupa'ya getirildi. Güney Avrupa ve Kuzey Afrika'da yetiştirilir.
19. yüzyılda antep fıstığı Avustralya ile birlikte New Mexico ve 1854'te bahçe ağacı olarak tanıtıldığı Kaliforniya gibi İngilizce konuşulan dünyanın bazı bölgelerinde ticari olarak yetiştirildi.
1904 ve 1905'te Amerika Birleşik Devletleri Tarım Bakanlığı'ndan David Fairchild, Kaliforniya'ya Çin'den toplanan daha sert kültivarlar getirdi ancak 1929'a kadar ticari bir mahsul olarak tanıtılmadı. Walter T. Swingle'ın Suriye'den gelen fıstıkları 1917'de Niles, Kaliforniya'da zaten iyi meyve vermişti.

Antep fıstığı bir çöl bitkisidir ve tuzlu toprağa oldukça toleranslıdır. 3,000–4,000 ppm tuz içeren suyla sulandığında iyi büyüdüğü gözlenmiştir. Fıstık ağaçları doğru koşullarda oldukça dayanıklıdır ve kışın -10 °C ve yazın 50 °C sıcaklıklara kadar dayanır. Güneşli bir konuma ve iyi drene edilmiş toprağa ihtiyaçları vardır. Fıstık ağaçları, çok nemli koşullarda verimi azdır ve çok fazla su alırlarsa ve toprak yeterince serbest drene olmazsa kışın kök çürümesine karşı hassastır. Meyvenin uygun şekilde olgunlaşması için uzun, sıcak yazlar gerekir.

Ağaç 10 metreye kadar büyür. Yaprak döken ince uzun karşılıklı (pinnate) yaprakları 10–20 santimetre (4–8 inç) uzunluğundadır. Bitkiler, ayrı erkek ve dişi ağaçlara sahip iki evcikli'dir. Çiçekler taç yapraklı, ayrı eşeyli ve salkımlarda bulunur.

Meyve, yenilebilir kısmı uzun tohumlu bir drupa'dır. Genellikle kabuklu yemiş olarak düşünülen tohumu botanik yemiş değil kuru yemiştir.
Meyvenin sert, krem renkli bir dış kabuğu vardır. Tohum, kabuğu leylak renkli, içi açık yeşildir. Meyve olgunlaştığında, kabuk yeşilden sonbahar sarısı/kırmızısına dönüşür ve kısmen çatlayarak açılır. Bu ayrılma, çatlama (İngilizce: dehiscence)) duyulabilir bir pop sesi ile olur. Fıstığın çatlağı insanlar tarafından aranan bir özelliktir. Ticari çeşitler ne kadar tutarlı bir şekilde çatladıklarına göre değişir.
Fıstık ağacı, her iki yılda bir ortalama 50 kg tohum veya yaklaşık 50,000 tohum verir.

Fıstık ağacı uzun ömürlüdür ve muhtemelen 300 yıla kadar yaşayabilir. 
Ağaçları meyve bahçelerine ekilir ve önemli bir üretime ulaşması yaklaşık yedi ila on yıl sürer. Üretim, alternatifli veya bienal yani alternatif yıllarda daha çok ürün hasat edilir. 
En çok üretime 20 yıl civarında ulaşılır. Ağaçlar genellikle hasadı kolaylaştırmak için boyutlarına göre budanır. Bir erkek ağaç, sekiz ila on iki drupe taşıyan dişi için yeterli polen üretir. 
Amerika Birleşik Devletleri'nde ve Yunanistan'da hasat, genellikle drupları ağaçtan sallamak için ekipman kullanılarak gerçekleştirilir. 
Kabukları soyulup kurutulan antep fıstığı, çatlak ve çatlamamış kabuklu olarak ayrılır, kavrulur veya özel makinelerde işlenerek iç fıstık üretilir.
Kaliforniya'da neredeyse tüm dişi fıstık ağaçları, Kerman, İran'dan Kerman fıstık çeşitdir. Olgun dişi bir 'Kerman' dan filiz, bir yaşındaki anaç üzerine aşılanır.
Antep fıstığı normal şartlar altında dikildikten 4-6 yıl sonra uygun görülen meyve aşısı yapılır, 4. yıl sonunda olgunlaşan aşı 5. yılda meyve vermeye başlar. Bu süreç 7 ile 10 yıl arasında değişebilir.

2019'da, küresel fıstık üretimi yaklaşık 0.9 milyon tondu ve İran ve Amerika Birleşik Devletleri lider üreticiler olarak toplamın %74'ünü oluşturdu (tablo). İkincil üreticiler Çin, Türkiye ve Suriye idi.
2020 raporu, 2019'daki küresel fıstık üretiminin neredeyse yarısının ABD'den geldiğini ve İran'daki üretimin ABD'nin İran'a yönelik ticari yaptırımları, iklim değişikliği, zayıf ekonomik durum ve İran'da su yönetimi nedeniyle %7'ye kadar düştüğünü belirtti.
2019'da Dünya toplam Antep fıstığı üretimi 2018'de 1,390,269 ton iken 2019'da 911,829 tona düşmüştür.
Uluslararası pazarlar için fıstık yetiştirme çalışmaları 2019 yılında Gürcistan ve komşu Kafkasya ülkelerinde yapıldı.

2020 raporu, 2019'daki küresel Antep fıstığı üretiminin neredeyse yarısının Amerika Birleşik Devletleri'nden geldiğini ve İran'daki üretimin ABD'nin İran'a karşı ticari yaptırımları, iklim değişikliği ve ülkedeki zayıf ekonomi ve su yönetimi nedeniyle %7'ye kadar düştüğünü belirtti.  İran uluslararası pazarlar için fıstık yetiştirme çalışmalarını 2019 yılı içerisinde Gürcistan ve komşu Kafkas ülkelerine yapmıştır. Antep fıstığı üretimi, ağacın narin olması nedeniyle elle gerçekleştirilmektedir.

Türkiye'de 40'tan fazla ilde Antep fıstığı üretilir. Fakat Antep fıstığının iklim isteklerini büyük oranda karşılayan geniş alana sahip Güneydoğu Anadolu Bölgesi, Türkiye üretiminin yaklaşık %95'ini sağlar. En çok Şanlıurfa, Gaziantep, Nizip, Siirt, Kahramanmaraş, Adıyaman, Diyarbakır, Karaman ve Göksu kenarındaki hemen hemen her bölgede yetişir.
Türkiye'de en fazla Antep fıstığı üretim alanı yıllardır Gaziantep'te iken 2014 yılında Şanlıurfa en fazla üretim alanına sahip olmuştur.
Türkiye Antep fıstığı alanının yaklaşık %80'i Şanlıurfa ve Gaziantep illerindedir.

Antep fıstıkları genellikle taze veya kavrulmuş ve tuzlu olarak bütün olarak yenir ve ayrıca fıstıklı dondurma, kulfi, spumoni, fıstık yağı, fıstık ezmesi ve baklava, fıstıklı çikolata, fıstıklı helva, fıstıklı lokum veya biscotti ve mortadella gibi soğuk kesim şekerlemelerde kullanılır. 
Amerikalılar, taze fıstık veya fıstıklı puding, krem şanti ve konserve meyveli fıstık salatası yapar. Fransızlar fondanlı fıstıklı kek yapıyor.
Fıstık kabuğu doğal olarak bej renklidir ama ticari fıstıklar kırmızıya veya yeşile boyanabilir. Başlangıçta, kabuklardaki kabuklu yemişlerin elle toplanmasından kaynaklanan lekeleri gizlemek için boya uygulanıyordu. 21. yüzyıl'da fıstıkların çoğu makine ile hasat edilir ve kabuklar lekesiz kalır.

Fıstık ağaçları birçok hastalığa ve Leptoglossus clypealis gibi böceklerin neden olduğu enfeksiyonlara karşı savunmasızdır.
Bunlar arasında salkım ve sürgün yanığına (çiçeklerin ve genç sürgünlerin ölümü dahildir) neden olan ve tüm fıstık bahçelerine zarar verebilen Botryosphaeria mantarının neden olduğu enfeksiyon yer alır.
2004'te, Kaliforniya'da hızla büyüyen fıstık endüstrisi, ilk kez 1984'te keşfedilen salkım ve sürgün yanıklığı tehdidi altındaydı. 2011'de antraknoz mantarı Avustralya fıstık hasadında %50'lik ani bir kayba neden oldu. 2008-2015 yılları arasında İran'da birkaç yıl süren şiddetli kuraklık, üretimde önemli düşüşlere neden oldu.

Antep fıstığı 17.05.2000 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Gaziantep için coğrafi işaret almıştır.
Urfa keten köyneği fıstığı / Şanlıurfa keten köyneği fıstığı 16.09.2022 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Şanlıurfa için coğrafi işaret almıştır.

Antep fıstığı Araştırma Enstitüsü 19 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 Chisholm, Hugh, (Ed.) (1911). "Pistachio Nut". Encyclopædia Britannica (11. bas.). Cambridge University Press.

Antigone (Grekçe: Ᾰ̓ντῐγόνη), Antik çağ oyun yazarı Sofokles tarafından MÖ 440'larda yazılmış tek perdelik tragedyadır. Sofokles’in günümüze ulaşan yedi tragedyasından en eskisidir. İlk defa MÖ 442 senesinde oynanmıştır. Olayların gelişim sırası açısında Oidipus ve Oidipus Kolonos’ta oyunlarından sonraki zamanda geçmektedir.
Bireysel özgürlüğe inanan Antigone adlı kahramanın, inançları ile devlet yasalarının çatışması sonucu devlet otoritesine başkaldırışını ele alır. Dünya edebiyatının ilk “direniş” örneği kabul edilir. Kral Oidipus, Oidipus Kolonas’ta adlı oyunlarla birlikte Sophokles'in “Thebai Üçlemesi” veya “Oidipus Üçlemesi” şeklinde adlandırılan üçlemesinin son oyunudur. Diğer oyunlar gibi bu oyun da bağımsız oynanır. Antigone, üçlemenin son oyunu olmasına rağmen diğerlerinden önce yazılmıştır.
Eser, ilk defa MÖ 442'de oynandı. Türkçeye Sabahattin Ali tarafından çevrildi. Eser, Jean Cocteau, Friedrich Hölderlin, Jean Anouilh ve Bertolt Brecht, Kemal Demirer gibi çağdaş yazarlar tarafından yeniden yazılmıştır.

Oyun başlamadan önce, Antigone'nin geçmişine dair bir takım bilgiler verilir: Antigone, Kral Oidipus'un kızıdır. Kral Oidipus, oğullarının baskısıyla tahttan çekilmek zorunda kalıp Thebai'den sürülmüş, kızı Antigone'nin yardımı ile Kolonos'a gidip orada ölmüştür. Oğulları Eteokles ile Polyneikes Thebai'yi yönetme konusunda iktidar savaşımına girip birbirlerini öldürmelerinden sonra dayıları Kreon kral olur.
Antigone trajedisinden önce bağlantılı olarak üç oyun daha vardır, bunlardan ikisi yine Sofokles'e aittir.

Oidipus, Thebai Kralı Laios'un oğludur. Doğacak çocuğunun kendisini öldüreceği kehanetinden dolayı, çocuğu öldürmesi için bir çobana verir. Ama çoban çocuğu öldürmeye kıyamaz ve onu Korinth Kral ve Kraliçesi'ne evlatlık olarak verir. Oidipus büyünce hakkındaki kehaneti öldürür ve babası sandığı Korinth Kralı'nı öldürmemek için ülkeden ayrılır. Ancak Thebai'ye yola çıktığında yol kavgası yüzünden öz babası Laios'u bilmeden öldürür. Şehre geldiğinde Sfenks adlı yaratık insanlara bilmece sormakta ve bilemeyenleri öldürmektedir. Oidipus, Sfenks'in bilmecesini bilerek şehri kurtarır ve yeni dul kalmış kraliçe İokaste yani öz annesi ile evlenir. Bu evlilikten dört çocukları olur: İsmene, Antigone, Polyneikes ve Eteokles.
Yıllar sonra şehre salgın hastalıklar gelir ve Oidipus, tanrıların şehri neden cezalandırdığını araştırır. Böylece gerçek açığa çıkar. Bunun üzerine eşi ve annesi İokaste kendini asar. Oidipus ise gözlerini kör eder.

Oidipus'u ülkesi ve oğulları Thebai'den sürer. Oidipus iki kızı Antigone ve İsmene ile sürgün olarak ülke ülke gezer ve en sonunda Atina yakınlarındaki Kolonos şehrine gelir. Buranın kralı Theseus'tur ve ondan sığınma talep eder. Ancak onun yokluğunda iki oğlu taht için kavga etmiştir ve küçük olan Eteokles, büyük olan Polyneikes'i ülkeden kovmuştur. Polyneikes, Argos Krallığına sığınmış ve kralın kızı ile evlenmiştir. Argos'ta ordu toplayarak Thebai'ye saldırmak üzere yola çıkmıştır. Polyneikes'in aldığı kehanete göre, Oidipus kimi destekler ise savaşı o kazanacaktır. Ancak Oidipus oğullarına kızgındır çünkü kendisine sürgün kararı verildiğinde onu desteklememişlerdir. Böylece babasının rızasını isteyen Polyneikes'i kovar ve iki kardeşin birbirini öldürmesi için dua eder. Oyunun sonunda Oidipus, Kolonos'ta ölür.

Polyneikes, Thebai Şehrinin yedi kapısına atanmış yedi komutanla birlikte şehre saldırır. Ancak Kreon'un (Kreon, İokaste'nin erkek kardeşidir ve çocukların dayısıdır) oğlu Megareus, Thebai şehri için kendini feda eder. Böylece şehre bir zarar gelmez ama Oidipus'un iki oğlu karşı karşıya gelir ve babalarının laneti dolayısıyla birbirlerini öldürürler. Böylece ordular dağılır. Taht Kreon'a kalır.

Kreon tahta geçtikten sonra Eteokles'e uygun bir cenaze töreni düzenlemesine rağmen, diğer kardeş Polyneikes'in cesedini surların önünde bırakır ve onu gömmeye çalışanı öldüreceğini söyler. Kreon, savaşta ülkesini savunan Eteokles'in kahraman sayılıp törenle gömülmesini, Polyneikes'in ise taht kavgası uğruna yabancıların yardımıyla yurduna saldırmış olduğu için ölüsünün kurda kuşa yem olarak açıkta bırakılmasını emretmiştir. Kreon'un anlamsız bir gurura kapılarak verdiği bu emir aslında toplumda yerleşmiş adetlere aykırıdır. Fakat halk memnuniyetsizliğini dile getirmeye, Kreon'a karşı çıkmaya cesaret edemez. Oysa Antigone, cezası ölüm bile olsa kardeşlik vazifesini yerine getirmekte kararlıdır. Çünkü o,‘her ölünün gömülmeye hakkı olduğuna’ inanır. Antigone haberi duyar duymaz şehre gelir ve Kreon'un kurallarını delip kardeşinin cesedini kaçırarak gömmeye çalışır. Ancak yakalanır. Antigone aynı zaman da Kreon'un oğlu Haimon ile nişanlıdır. Kreon, kız onun yasasına karşı çıktığı için, tüm şehre ve oğluna rağmen onu öldürmeye karar verir. Ancak kendi kanından Polyneikes'in cesedini bu şekilde bırakması ve kızı öldürmeye kalkması yüzünden tanrılar ona kızar. Çevresindeki herkesin ikazına rağmen, kızkardeşi Ismene'nin katılmamasına rağmen ağabeyini gömen Antigone, diri diri gömülerek öldürülme cezasına çarptırılır. Kreon'un oğlu olan nişanlısı Haimon, Angitone'u kurtarmaya çalışır ancak babasını ikna edemez. Ancak kentin kör kahini Teiresias gelir ve bunu yapmaya diretirse başına çok kötü şeyler geleceğini anlatır. Kreon en sonunda hatasından dönmeye karar verir ancak çok geç olmuştur. Antigone, kendisini kapatıldığı kör mahzende asar. Oğlu Hamion, nişanlısının ayakları dibinde ağlamaktadır ve babasının gözleri önünde o da kendini öldürür. Bunu öğrenen kraliçe ise zaten bir oğlu kendini Thebai şehrini kurtarmak için savaşta feda etmiştir, şimdi de bu oğlu kendi canına kıymıştır. Kraliçe de olanları kaldıramaz ve o da kendini öldürür. Kreon böylece bütün ailesini birkaç saat içerisinde kaybeder.

1922'de eseri Fransızca’ya çeviren Jean Cocteau, oyunun kısaltılmış ve modern zaman uyarlanmış bir versiyonunu yazmıştır.
Fransız yazar Jean Anouilh, II. Dünya Savaşı sırasında yazdığı Antigone adlı oyunda Antigone’nin isyancı ruhu ile Hitler’e karşı oluşan direnci işlemiş ve oyun 1944’te Paris’in işgalden kurtuluşundan birkaç gün önce sahnelenmiştir. Söz konusu oyun, Orhan Veli Kanık tarafından Türkçe’ye çevrildi.
Brecht, Friedrich Hölderlin’in Sofokles’ten Almanca’ya çevirdiği eseri 1948’de “Sofokles’in Antigone’si” adıyla kendi dünya görüşüne göre uyarlamış ve Kreon'u Alman halkını da yıkıma sürüklemek isteyen Hitler'e benzetmiştir. Brecht'in eseri Hasan Ali Cemal tarafından Türkçeye çevrildi.
1970'lerde Kemal Demirer, olayı Anadolu'ya taşıyan, o yılların ruhuna uygun olarak gelir dağılımdaki eşitsizliğe de değinen bir yorumla konuya yaklaşmıştır.

Kral Oedipus (oyun)
Oidipus Kolonos'ta (oyun)
Kadmos
Harmonia'nın Kolyesi
Polydoros
Labdacus
Laios
Thebai
Oidipus

Antigone (Sophokles) - Dramaturji Notları, Taşkışla Sahnesi, 2011

Antigonos Hanedanı (/ænˈtɪɡoʊnɪd/; Grekçe: Ἀντιγονίδαι) Helenistik dönemde Makedonya Krallığı'nı yöneten bir Makedon Yunan kraliyet ailesidir. Büyük İskender'in halefi ve generali olan I. Antigonos Monophthalmus tarafından kurulan hanedan, ilk olarak MÖ 306'daki Salamis Muharebesi'nden sonra iktidara gelmiş ve MÖ 294'ten MÖ 168'deki Pidna Muharebesi'ndeki (Üçüncü Makedonya Savaşı) yenilgilerine kadar Helenistik Yunanistan'ın büyük bir bölümünü yönetmiştir; bu yenilgiden sonra Makedonya, Roma Cumhuriyeti'nin kontrolü altına girmiştir.
Diadohi Savaşları sonrası Makedonya'daki Argead hanedanının düşüşü ile ortaya çıkan güç boşluğunu Antigonos ve Antipatros hanedanları doldurmaya çalıştımıştır. Antigonos ailesi ilk olarak, I. Antigonos'un oğlu I. Dimitrios Poliorcetes'in MÖ 306'da Kassandros'un Atina valisini devirerek babasına Ege Denizi'nden Orta Doğu'ya uzanan bir toprak parçasının kontrolünü vermesiyle iktidara gelmiştir. Bunu izleyen istikrarsızlık ve Asya topraklarının kaybına rağmen aile, Yunanistan anakarasında ve adalarda gücünü korumayı başarmış ve II. Antigonos Gonatas, Antigonos İmparatorluğu olarak da bilinen Helenistik Makedonya üzerindeki Antigonos yönetimini sağlamlaştırmıştır. III. Antigonos  Doson, kendisinin lideri olduğu Helen İttifakını yeniden kurarak Güney Yunanistan'daki Makedonya etkisini daha da genişletmiştir. V. Filip döneminde, Antigonos Makedonyası ilk olarak doğu Akdeniz'de belirleyici bir güç haline gelen Roma ile çatışmaya girmiştir. MÖ ikinci yüzyılda, son Antigonos kralı Perseus, Roma'ya karşı Yunan direnişinin önderi olarak tanınmış; ancak Roma'nın Antigonos Yunanistan'ı üzerindeki kontrolü giderek genişlemeye başlamış ve bu durum hanedanın 168'de çöküşüyle sonuçlanmıştır.

Adams, Winthrop Lindsay. 2010. "Alexander's Successors to 221 BC." In A Companion to Ancient Macedonia. Edited by Joseph Roisman and Ian Worthington, 208–224. Malden, MA: Wiley-Blackwell.
Anson, Edward M. 2014. Alexander's Heirs: The Age of the Successors. Malden, MA: Wiley-Blackwell.
Edson, Charles F. 1934. "The Antigonids, Heracles, and Beroia." Harvard Studies in Classical Philology 45:213–246.
O'Neil, James L. 2003. "The Ethnic Origins of the Friends of the Antigonid Kings of Macedon." The Classical Quarterly 53, no. 2: 510–22. https://www.jstor.org/stable/3556219.
The Antigonid Network. https://blogs.exeter.ac.uk/theantigonidnetwork/. Containing information about academic research, seminars, and related bibliographies and links.

Yunan matematiği, Doğu Akdeniz kıyılarında MÖ 7. yüzyıldan MS 4. yüzyıla kadar uzanan Arkaik dönemden Helenistik ve Roma dönemlerine kadar yazılan matematik metinleri ile ortaya çıkan fikirleri ifade eder. Yunan matematikçiler, İtalya'dan Kuzey Afrika'ya tüm Doğu Akdeniz'e yayılmış şehirlerde yaşadılar, ancak kültür ve dil açısından birleştiler. Matematik kelimesinin kendisi Antik Yunanca türemiştir: Grekçe: μάθημα: máthēma Yunanca telaffuz: [má.tʰɛː.ma], "eğitim konusu" anlamına gelir. Kendi iyiliği için matematik çalışması ve genelleştirilmiş matematik teorilerinin ve kanıtlarının kullanılması, Yunan matematiği ile önceki uygarlıkların matematiği arasındaki önemli bir farktır.

Yunan matematiğinin kökeni iyi belgelenmemiştir. 
Yunanistan ve Avrupa'daki en eski gelişmiş uygarlıklar, her ikisi de MÖ 2. binyılda gelişen Minos ve sonraki Miken uygarlıklarıydı. Bu medeniyetler yazıya sahipken ve dört katlı drenajlı saraylar ve arı kovanı şeklindeki mezarlar da dahil olmak üzere ileri mühendislik yeteneğine sahipken, geride hiçbir matematiksel belge bırakmadılar.
Doğrudan bir kanıt bulunmamakla birlikte, genellikle komşu Babil ve Mısır uygarlıklarının genç Yunan geleneği üzerinde bir etkisi olduğu düşünülür. MÖ 800 ila 600 arasında Yunan edebiyatı gelişmesinin aksine, bu erken dönemde Yunan matematiği hakkında pek bir şey bilinmemektedir, neredeyse tüm bilgiler MÖ 4. yüzyılın ortalarından başlayarak sonraki yazarlar tarafından aktarılmıştır.

Yunan matematiğinin Miletli Thales (MÖ 624-548 dolayları) ile başladığı iddia edilir. Yunanistan'ın Yedi Bilge Adamı'ndan biri olduğu genel olarak kabul edilse de, hayatı ve eserleri hakkında çok az şey bilinmektedir. Proklos'a göre, matematik ve diğer konuları öğrendiği Babil'e gitti ve şimdi Thales teoremi olarak adlandırılan şeyin kanıtını buldu. Ayrıca kesişme teoremi de Thales'e atfedilir. Yarım daire içine çizilen bir açının dik açı olduğunu belirten ilki, Thales tarafından Babil'deyken öğrenilmiş olabilir, ancak gelenek Thales'e teoremin bir kanıtını atfeder. Bu nedenle Thales, matematiğin tümdengelimli organizasyonunun babası ve ilk gerçek matematikçi olarak selamlanır. Thales'in, belirli matematiksel keşiflerin atfedildiği tarihte bilinen en eski adam olduğu da düşünülüyor. Günümüzde çok yaygın olan mantıksal yapıyı matematiğe tanıtan kişinin Thales olup olmadığı bilinmemekle birlikte, iki yüz yıl içinde Yunanların mantıksal yapıyı ve ispat fikrini matematiğe dahil ettikleri bilinmektedir.

Yunan matematiğinin gelişiminde aynı derecede esrarengiz bir şahsiyet, Mısır ve Babil'i ziyaret ettiği varsayılan Sisamlı [Samoslu] Pisagor (MÖ 580–500)'dur ve nihayetinde bir tür kült başlattığı Nebuchadnezzar yönetimi altındaki Crotone, Magna Graecia'ya yerleşmiştir. Pisagor, bilgi ve mülkiyeti ortak tutan Pisagorcular adında bir düzen kurdu ve bu nedenle bireysel Pisagorcular tarafından yapılan tüm keşifler bu düzene atfedildi. Pisagorcular "her şeyin sayı olduğuna" inanıyorlardı ve sayılar ile şeyler arasında matematiksel ilişkiler aramaya hevesliydiler. Pisagor'un kendisine beş düzgün katı cismin oluşturulması da dahil olmak üzere daha sonraki birçok keşif için itibar edilmektedir. Antik çağda ustaya tüm itibarı vermek alışılmış bir şey olduğundan, Pisagor'un emriyle yapılan keşifler için kendisine övgü atfedildi. Ancak Aristoteles, herhangi bir şeyi özellikle Pisagor'a atfetmeyi reddetmiş ve yalnızca Pisagorcuların çalışmalarını bir grup olarak tartışmıştır.
Pisagor düzeninin en önemli özelliklerinden biri, felsefi ve matematiksel çalışmaların sürdürülmesinin, yaşamın idaresi için ahlaki bir temel olduğunu savunmasıydı. Gerçekte, felsefe (bilgelik sevgisi) ve matematik (öğrenilen) kelimelerinin Pisagor tarafından icat edildiği söylenir. Bu bilgi sevgisinden birçok başarı geldi. Alışılageldiği üzere, Öklid'in Elemanları kitabının ilk iki kitabındaki maddelerin çoğunu Pisagorcular'ın keşfettiği söylenirdi.
Thales ve Pisagor'un çalışmalarını daha sonraki ve önceki matematikçilerin çalışmalarından ayırt etmek, güvenilirliği tartışmalı olan ve muhtemelen günümüze ulaşan yegane "Thales bölümleri" dışında orijinal çalışmalarının hiçbiri hayatta kalmadığı için zordur. Bununla birlikte, Hans-Joachim Waschkies ve Carl Boyer gibi birçok tarihçi, Thales'e atfedilen matematiksel bilginin çoğunun, özellikle de açılar kavramına dayanan yönlerin daha sonra geliştirildiğini, ancak genel ifadelerin kullanımının daha önce, levhalara yazılmış Yunan hukuk metinlerinde bulunanlar gibi, ortaya çıkmış olabileceğini savundu. Thales'in veya Pisagor'un gerçekte ne yaptığının tam olarak net olmamasının nedeni, neredeyse hiçbir çağdaşı belgenin hayatta kalmamış olmasıdır. Tek kanıt, Proklos'un Öklid üzerine yüzyıllar sonra yazılmış yorumu gibi eserlerde kaydedilen atıflardan gelir. Aristo'nun Pisagorcular hakkındaki yorumu gibi daha sonraki çalışmalarından bazıları, yalnızca hayatta kalan birkaç bölümden bilinmektedir.
Thales'in, piramitlerin yüksekliğini gölgelerin uzunluğuna ve gemilerin kıyıya olan mesafesine göre hesaplamak gibi problemleri çözmek için geometri kullanması gerekiyordu. Ayrıca rivayete göre iki geometrik teoremin -yukarıda açıklanan Thales Teoremi ve Kesişme teoremi -ilk ispatını yapmış olmasıyla da anılmaktadır. Pisagor, müzikal armoninin matematiksel temelinin farkına vardığı için büyük ölçüde itibar kazanmıştır ve Proklos'un Öklid hakkındaki yorumuna göre, orantılılar teorisini keşfetti ve düzgün katı cisimleri çizdi. Bazı modern tarihçiler, beş düzgün katı cismi gerçekten çizip çizmediğini sorguladılar, bunun yerine sadece üç tanesini çizdiğini varsaymanın daha makul olduğunu öne sürdüler. Bazı eski kaynaklar Pisagor teoreminin keşfini Pisagor'a bağlarken diğerleri onun keşfettiğinin daha önceden bilinen bu teoremin kanıtı olduğunu iddia ediyor. Modern tarihçiler, prensibin Babilliler tarafından bilindiğine ve muhtemelen onlardan ithal edildiğine inanıyor. Pisagorcular, numeroloji ve geometriyi evrenin doğasını anlamak için temel ve dolayısıyla felsefi ve dini fikirlerinin merkezi olarak görüyorlardı. İrrasyonel sayıların keşfi gibi çok sayıda matematiksel ilerlemeyle tanınırlar. Tarihçiler, Yunan matematiğinin (özellikle sayı teorisi ve geometri), Mısırlıların ve Babillilerin birincil endişesi olan pratik uygulamalara aldırmadan, kendi başına çalışmaya değer bir konu olarak kabul edilen net tanımlara ve kanıtlanmış teoremlere dayanan tutarlı bir mantıksal sisteme geliştirilmesinde önemli bir rol oynadıklarını belirtmektedirler.
Hippasos'a (MÖ 530-450) atfedilen irrasyonellerin keşfinin yanı sıra Öklid'in Elementler adlı eserindeki bulguların neredeyse yarısını ve Sakız Adalı Hipokrat'ın (c. 470-410 BC) çalışmasında daireyi kareleştirme için en erken girişimi Pisagorculara atfetmek adetten olmuştur. Bununla birlikte, grupla ilişkilendirilen en büyük matematikçi, küpü iki katına çıkarma problemini çözen, harmonik ortalama ve muhtemelen optik ve mekanik'e katkıda bulunmuş olan Arkhytas'tır (MÖ 410-350 civarı). Bu dönemde aktif olan diğer matematikçiler, herhangi bir okulla ilişkilendirilmeden, Theodorus (MÖ 450), Theaitetos (MÖ 417-369) ve Eudoksos (MÖ 408-355 civarı)'tur.
Yunan matematiği, Klasik dönemde filozofların da ilgisini çeker. Platon Akademisi'nin kurucusu Plato (MÖ 428–348 civarı), diyaloglarının birçoğunda matematikten bahseder. Bir matematikçi olarak kabul edilmese de, Platon sayı hakkındaki Pisagorcuların fikirlerden etkilenmiş gibi görünmektedir ve maddenin elementlerinin geometrik katılara bölünebileceğine inanmaktadır. Ayrıca geometrik oranların [kozmos]'u fiziksel veya mekanik kuvvetlerden ziyade birbirine bağladığına inanıyordu. Peripatetik okul'un kurucusu olan Aristoteles (MÖ 384-322), tıpkı gökkuşağı teorisinde geometri kullandığında ve Hareket analizindeki oranlar gibi teorilerinin çoğunu açıklamak için sıklıkla matematiği kullandı. Bu dönemde antik Yunan matematiği hakkında bilinen bilgilerin çoğu, Aristoteles'in kendi eserlerinde atıfta bulunduğu kayıtlar sayesindedir.

Helenistik dönem, MÖ 4. yüzyılda Büyük İskender'in doğu Akdeniz, Mısır, Mezopotamya, İran platosu, Orta Asya ve Hindistan'ın bazı bölgelerini fethiyle başladı ve Yunan dili ile kültürünün bu bölgelerde yayılmasına yol açtı. Yunanca, Helenistik dünyada bilim dili haline geldi ve Klasik dönem Yunan matematiği, Helenistik bir matematiğe yol açmak için Mısır ve Babil matematiği ile birleşti.

Yunan matematik ve astronomisi zirvesine, Helenistik ve erken Roma dönemleri sırasında ulaştı ve Öklid (MÖ 300), Arşimet (MÖ 287–212), Apollonios (MÖ 240–190), Hipparkhos (MÖ 190–120) ve Batlamyus (y. MS 100–170) gibi bilim adamları tarafından temsil edilen çalışmaların çoğu çok ileri bir seviyedeydi. Örneğin Heron'un (y. MS 10-70) eserlerinde veya Antikythera düzeneği gibi basit analog bilgisayarların yapımında görüldüğü gibi.
Bu dönemde birçok Helenistik öğrenme merkezi ortaya çıktı; bunlardan en önemlisi, Helenistik dünyanın dört bir yanından bilim insanlarını (çoğunlukla Yunanları, aynı zamanda Mısırlı, Yahudi, Farsi, Fenikeli ve hatta Hint bilginleri) çeken İskenderiye, Mısır'daki Mouseion (Μουσεῖον, "Mousa'ların yeri") idi. Helenistik matematikçiler sayıları az da olsa birbirleriyle aktif olarak iletişim kurmuşlardır; yayın, birinin çalışmasını meslektaşları arasında dolaştırmak ve kopyalamaktan ibaretti.
Daha sonraki matematikçiler arasında çokgensel sayılar ve modern öncesi cebir (Arithmetica) üzerine yazan Diophantos (MS 214–298), Collectionda birçok önemli sonuç derleyen İskenderiyeli Pappos (MS 290-350 dolayları) ve Batlamyus'un Almagest ve diğer eserlerinin editörlüğünü yapan İskenderiyeli Theon (MS 335-405) ve kızı Hypatia (MS 370-415) vardır. Diophantos dışında bu matematikçilerin hiçbiri kayda değer özgün eserlere sahip olmasa da, şerhleri ve açıklamaları ile ayırt edilirler. Bu şerhler, yok olmuş eserlerden değerli alıntıları veya orijinal belgelerin yokluğunda, nadir olmaları nedeniyle değerli olan tarihi imaları korumuştur.
Yunanca yazılmış matematiksel metinlerin çoğu, yüzyıllar boyunca e

Antik Yunan mimarisi, Yunanca konuşan insanların (Helen halkının), Yunan anakarası, Mora, Ege Adaları ile Anadolu ve İtalya'daki kolonilerde MÖ 9. Yüzyıl ile MS 1. Yüzyıl arasında geliştirdiği mimari tarzdır.

Antik Yunan mimarisi, pek çok yerleşim yerinde bulunan tapınaklarıyla bilinir. Atina şehrinde bulunan Parthenon tapınağı bu tapınakların en iyi örneklerinden biridir. Bu mimari tarzdaki yapıların pek çoğu bugün harabe haline gelmiş olsa da, hala sağlamlığını korumaktadır. Helenik dünyanın her yerinde varlığını sürdüren ikinci önemli yapı türü, MÖ 525-480 yıllarında yapıldıkları düşünülen açık hava tiyatrolarıdır. Alay kapıları (Propylon), katlı revaklar (stoa), çevrili meydanlar (agora), meclisi binaları (bouleuterion), halk anıtları, stadyumlar ve anıt mezarlar (mozole) halen varlığını koruyan diğer mimari formlardır.

Yunanistan anakarası ve adaları, çok kayalık bir ortama sahiptir. Derin ve girintili kıyı şeridi ile bazı önemli ormanlara ev sahipliği yapan engebeli dağ sıraları bulunmaktadır. Bundan dolayı en rahat bulunabilen yapı malzemesi taştır, bölgede kireç taşı kolayca bulunabilmiş ve işlenmiştir. Hem anakarada hem de adalarda, özellikle Berre ve Nakşa'da bol miktarda yüksek kaliteli beyaz mermer bulunur. Buralardan kolayca elde edilen beyaz mermer, antik Yunan mimarisini süsleyen hem mimari hem de heykelsi ayrıntıların kesinliğine önemli bir katkıda bulunmuştur. Aynı zamanda bölgede (özellikle Atina yakınlarında büyük tortular halinde) yüksek kaliteli çömlekçi kili yatakları da bulunmuştur. Bu killer sadece çanak çömlek yapımında değil, çatı kiremitlerinde ve mimari dekorasyonda da kullanılmıştır.

Yunanistan toprakları büyük ölçüde Akdeniz iklimine sahiptir. Hem kışın soğukluğu hem de yazın sıcağı deniz meltemleriyle yumuşar. Bu, birçok etkinliğin açık havada gerçekleştiği bir yaşam tarzına yol açmıştır. Bu nedenle tapınaklar tepelerin üzerine yerleştirilmiş, dış cepheleri toplantıların ve törenlerin görsel bir odak noktası olacağı şekilde tasarlanmıştır. Tiyatrolar ise çoğu zaman kapsayıcı bir yapıdan ziyade insanların oturabilmesi için doğal olarak eğimli bir alanlarda inşa edilmiştir. Binaları çevreleyen sütunlu sıralar veya avlular, güneşten ve ani kış fırtınalarından korunma sağlamıştır.
Yunanistan'ın aldığı yoğun güneş ışığı, antik Yunan mimarisinin özel karakterinin gelişiminde rol oynamış bir başka önemli faktördür. Işık genellikle son derece parlaktır, bundan dolayı hem gökyüzü hem de deniz, canlı bir şekilde masmavi görünür. Berrak ışık ve keskin gölgeler, manzaranın soluk kayalık çıkıntılarına ve deniz kıyısının ayrıntılarına kesinlik kazandırmaktadır. Bu netlik, üzerindeki ışığın kuvvetine göre seviyesi değişen gölgeliklerle değişime uğrar. Böyle bir ortamda, antik Yunan mimarları, ayrıntıların kesinliğinin öne çıktığı binalar inşa ettiler. Pırıl pırıl pürüzsüz, kavisli, yivli mermer yüzeyler; güneşi yansıtmak, kademeli gölgeler oluşturmak ve sürekli değişen gün ışığına uyum sağlamak için özel bir şekilde oyulmuştur.

Antik dönemle ilgili 19. Yüzyıl itibarıyla başlayan ilk arkeolojik çalışmalar, malzeme yapısının ve sanatsal öneminin daha büyük olması sebebiyle kamusal alanlar ağırlıklı yapılmaya başlandı. Konutlar gibi daha dayanıksız yapılardaki çalışmalar ise ağırlıklı olarak 20. Yüzyıl başlarında Theodor Wiegand ve Hans Schrader tarafından Priene'de yapılmış bir çalışma ile başlamıştır. Yine 20. Yüzyılın başlarında iki araştırmacı tarafından Olynthus'ta yapılan ama asıl amacı konut olmayan bir çalışma, 100'den fazla konutu gün yüzüne çıkarmıştır. Bölge 4. Yüzyılda terk edildiği için bu çalışma dönemin evlerini hiç bozulmamış şekilde incelenmesini sağlamıştır. Aynı şekilde Batı Anadolu'da da Ekrem Akurgal tarafından bir çalışma yapılmıştır.

Apidima Mağarası (Yunanca: Σπήλαιο Απήδημα, Spilaio Apidima), Güney Yunanistan'da, Mani Yarımadası'nın batı kıyısında yer alan ve dört küçük mağaradan oluşan bir komplekstir. Mağaranın sistematik olarak incelenmesi sonucunda Paleolitik çağa ait Neandertal ve Homo sapiens fosilleri ortaya çıkarıldı.
Apidima 1adı verilen bir kafatası fosili, modern ve ilkel insanlara ait özelliklerin bir karışımını sergilemektedir. 210.000 yıldan daha eski bir tarihe tarihlenen ve aynı mağarada bulunan bir diğer Neandertal kafatasından ("Apidima 2") daha yaşlı olduğu kanıtlanmıştır. Bazı açıklamalara göre Apidima 1'in bulunduğu bu mağara Afrika dışında yaşayan Homo sapiens türüne dair kanıtların bulunduğu en eski mağaıdır. Apidima'yı takip eden en yaşlı buluntulara ev sahipliği yapan mağara olan Misliya mağarası, İsrail'deki Kermil Dağı'nda yer almaktadır ve bu mağarada bulunan kafatası kemiği yaklaşık 190.000 yılöncesine tarihlenmektedir. Apidima 1, Avrupa'da kendisinden önce bulunan en yaşlı H. sapiens'ten 150.000 yıldan daha yaşlıdır.

Apidima Mağarası kompleksi, Yunanistan'ın güneyindeki Mani Yarımadası'nın batı kıyısındaki kalker kayalıklarda oluşan karstik mağaralardan oluşur. Mağaralar büyük bir deniz yamacına açılmaktadır ve yalnızca tekneyle erişilebilir. Buzul Çağı sırasında deniz seviyesi günümüzdeki seviyesinden 100 m'den daha aşağıda yer almaktaydı. Bu, günümüzde bir deniz yamacına açılan bu mağaraların aslında önünde daha geniş bir alan olduğunu ortaya koymaktadır. Zamanla yükselen su seviyesi mağarayı kara yolu ile ulaşılmaz bir hale getirmiştir.
Kompleks, "A", "B", "C" ve "D" olarak adlandırılan dört küçük mağaradan oluşmaktadır. Deniz seviyesinden 4–24 m yükseklikte, 20 m derinlikte dikey bir bölgede, 500 m derinlikte Orta Triyas-Geç Eosen kireçtaşı içinde erozyon sonucu ile oluşmuştur. Mağaraların gelişimi, kalkerin dikey olarak erimesinden, yatay gelişimi ise deniz etkisinden kaynaklanmaktadır.

Apidima'daki bilimsel araştırma programı 1978'de başladı. Araştırma programı Yunanistan Ulusal Arkeoloji Müzesi tarafından Atina Üniversitesi Tarihsel Jeoloji-Paleontoloji Laboratuvarı, Jeoloji ve Maden Çıkarma Enstitüsü ve Selanik Aristoteles Üniversitesi ile işbirliği içinde yürütülmektedir.

Theodore Pitsios ve ekibi tarafından 1978'den beri sürdürülen kazılar sonucunda bu bölgeden çeşitli faunalara ait yaklaşık 20.000 kemik, kemik parçası ve diş toplanmıştır. Muhtemel kasaplık eylemine dair izlere sahip birkaç hayvan örneği de buluntular arasında yer almaktadır  İki Homo fosili, deniz seviyesinden 4 m yükseklikte kalın ve yapışkan breş içinden ortaya çıkarılmıştır.

Araştırmacılar, 1978 yılında Apidima Mağarası "A"'da iki önemli fosil ortaya çıkardılar. İki fosil Apidima 1 ve Apidima 2 olarak adlandırıldı. Dört mağarada taş aletler de bulunmuştur. Temmuz 2019'da yayınlanan bir araştırmaya göre, LAO 1/S2 olarak adlandırılanApidima 2 kafatası parçasının Neandertal morfolojisine sahip olduğu ve uranyum-toryum tarihlemesine göre en az 170.000 yaşında olduğu ortaya çıkarılmıştır. LAO 1/S1 olarak adlandırılan Apidima 1 kafatası fosilinin aynı yöntemle gerçekleştirilen yaş tarihlendirilmesinin sonucuna göre Apidima 1 günümüzden en az 210.000 öncesine tarihlendirilmiştir.

2019 yılında gerçekleştirilen çalışmaları sırasında bir araştırma ekibi, bu Hominidlerin modern ve ilkel insan özelliklerin bir karışımını sunduğunu öne süren bir hipotez yayımladı. Bu hipoteze göre Apidima 1, Afrika dışındaki en eski Homo sapiens idi, Apidima 1, kendisinden önce Avrupa bulunmuş en eski H. sapiens'ten en az 150.000 yıl daha yaşlıydı. Baş araştırmacı Katerina Harvati, "Sonuçlarımız, Orta Pleistosen'de şu anda Yunanistan'ın güneyinde kalan bölgede en az iki grup insanın yaşadığını gösteriyor: Erken bir Homo sapiens popülasyonu, ardından bir Neandertal popülasyonu." Harvati, ekibin fosillerden antik DNA çıkarmaya çalışacağını, ancak herhangi bir şey bulma konusunda iyimser olmadıklarını ifade etti. Yeterli örnek elde edilebilirse, fosiller üzerinde eski proteinlerin paleoproteomik analizinin yapılabilmesi de mümkündü.

2020 yılında araştırmalar yapan başka bir araştırma grubu, araştırmalarının sonucunun yayımlandığı yayında her iki kafatasının anatomik özellikleri, Sima de los Huesos, Swanscombe, Biache-Saint-Vaast ve Lazaret'in kafataslarına benzer bazı erken Neandertal özelliklerine sahip, evrimleşmiş Avrupa Homo erectus homininleri grubuna atfedilebileceklerini, ancak klasik Neandertallerden ayırt edilebileceklerini öne sürmüştür.

İnsan evrimi fosillerinin listesi
Güneydoğu Avrupa'nın Tarih Öncesi

Mani'deki Apidima Mağarası 10 Şubat 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Max Planck Evrimsel Antropoloji Enstitüsü 9 Aralık 2020 tarihinde Archive.is sitesinde arşivlendi
İnsan Zaman Çizelgesi (Etkileşimli) 17 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – Smithsonian, Ulusal Doğa Tarihi Müzesi (Ağustos 2016).

Rodoslu Apollonios (Latince; Yunanca: Ἀπολλώνιος Ῥόδιος Apollōnios Rhodios), MÖ 3. yüzyılda yaşamış şair ve İskenderiye Kütüphanesi yöneticisidir. Argonautika adlı ünlü yapıtında İason ve Argonotların, Altın Post’un ele geçirmek için yaptıkları efsanevi yolculuğunu anlatır. Yaşadığı dönemin saygın dilbilimcilerinden biri de olan şair hakkında günümüze yeterli bilgi ulaşamamıştır. Milattan önce 295-290 yılları arasında İskenderiye’de doğduğu sanılmaktadır. Meşhur ozan Kallimakhos’un öğrencisidir. Bazı şehirlerin kuruluş efsanelerini anlatan Ktiseis, Kanopos hakkında üç şiir ve birkaç epigram sadece çağdaşlarının yaptığı atıflar sayesinde bilinmektedir. En tanınmış ve günümüze de ulaşan tek eseri, antik dünyada çok sevilen “Altın post ve Argonotlar” efsanesini ayrıntılarıyla ele alan Argonatika destanıdır. Kahramanlarının karakter tahlillerinde ve duygusal sahnelerde çok başarılı olan yazarın bu eseri antik edebiyatın en lirik ve en duygusal dizelerini barındırır. Bu eser şairinin günümüze dek ulaşmasını sağlayan yegane kaynaktır. Ayrıca şair bu eseri ile Ovidius ve Vergilius'a da esin kaynağı olarak başka eserler ile de karşımıza çıkmaktadır.

Argonautika (Grekçe: Άργοναυτικά, Argonautika) Rodoslu Apollonios tarafından MÖ 3. yüzyılda yazılmış epik bir Yunan şiiridir.
Söylencesel Altın Post'u ele geçirmek için Argo isimli gemileriyle uzun ve maceralarla dolu bir deniz yolculuğuna çıkan elli gencin başından geçenleri anlatır. Helenistik dönemden günümüze kalan tek destandır.

Şiirde, Altın Post'un peşinde Kolhis'e gitmek üzere denize açılan elli Akhalı denizcinin yaşadığı maceralar anlatılır ancak gençlerin uğruna uzun bir yolculuğa çıktığı Altın Post'un öyküsüne yer verilmez. Yazarın Hellenistik çağ okurlarının Altın Post söylencesini bildiklerini varsaydığı düşünülür. Bu nedenle Argonautika'nın daha iyi anlaşılması için önce seferin hedefi olan Altın Post'un öyküsünün bilinmesi gerekir:
Teselya'da Boeotia bölgesinin kralı Athamas, tanrısal varlık Nephele ile evliydi; İki çocukları vardı: Phriksos (erkek) ile Helle (kız). Athamas kendisine iyi davranmadığını düşündüğü Nephele'den ayrılarak Thebai kentinin kurucusu Kadmos'un kızlarından İno ile evlendi. İki erkek çocuk doğuran İno tahtın gelecek sahibi, üvey oğlu Phriksos'u ortadan kaldırmak üzere bir oyun tezgahladı. Buğday tohumlarını kavurmaları için ev kadınlarına buyruklar gönderdi. Kadınlar erkeklerin haberi olmadan tohumları kavurdular. Cansız tohumlar nedeniyle toprak yıllık ürününü veremedi. İno, Athamas'ın kıtlıktan nasıl kurtulabileceklerini danışmak için bilicilere gönderdiği habercilere rüşvet verdi ve kocasının yalan bir kehanet almasını sağladı. Buna göre verimsizliğin sona ermesi için Athamas'ın oğlu Friksos'u Zeus'a kurban etmesi gerekiyordu.

Bu kehanet üzerine kıtlıktan kurtulmak isteyen halkın baskısı altında kalan Athamas oğlu Phriksos'u kurban sunağına götürmek zorunda kaldı. Fakat Nephele oğlunu kurban edilmekten kurtardığı gibi kızı Helle ile birlikte kaçmaları için diye Hermes'ten aldığı altın postlu bir koç gönderdi onlara. Koç çocukları gökte taşıdı. Ülkeyi ve denizi (Ege) aştılar. Ege'yi Marmara'ya bağlayan ince boğazın üzerine geldiklerinde Helle düşüp boğuldu. O boğaza onun adı verilerek Hellespontos (Çanakkale Boğazı) dendi. Phriksos yolculuğuna devam etti. Koç onu Karadeniz'in doğu ucundaki Kolkhis ülkesine (Gürcistan) götürdü.
Buranın kralı, Güneş Tanrı Helios'un oğlu Aietes, Phriksos'u karşıladı ve ağırladı. Phriksos Koç'u Zeus'a kurban etti, altın tüylü postunu Aietes'e sundu, o da postu savaş tanrısı Ares'e adanan sunağın koruluğundaki bir meşe ağacının dalına astı ve postun korunması için ağacın dibine yılansı bir canavar koydu. Kral'ın iki kızından biri olan Khalkiope ile evlenen Phriksos'un dört oğlu oldu.

Koçun Altın Postu Kolkhis'te kutsal sunaktaki ağaç dalında asılı dururken, Teselya'nın Iolkos kentinde, Phriksos'un amcası olan kentin kurucu kralı Kretheus'un ölümünden sonra onun öz oğlu, tahtın yasal varisi olan Aeson ile üvey oğlu Pelias arasında taht kavgası yaşanıyordu. Deniz tanrısı Poseidon'un oğlu olarak tanrı soyundan geldiğini ve Aeson'dan büyük olduğu için tahtta hak sahibi olduğunu ileri süren Pelias tahtı zorla ele geçirdi. Biliciler Pelias'a ölümünün kral soyundan birinin elinden olacağını söylemişlerdi. Bu tanıma girenleri ortadan kaldırmaktan çekinmeyen Pelias Aeson'u öldürmeye cesaret edemediğinden onu eşiyle birlikte sarayın bir köşesinde hapis yaşamı sürmek zorunda bıraktı. Bu sığıntı yaşama başladıkları sırada Aeson ve eşinin Diomedes adını verdikleri bir oğulları oldu.
Bebeğin doğumu Pelias'ı tedirgin etti. Bebeği ortadan kaldırmaları için emir verdiği askerler doğum odasına gittiklerinde ağlayan bir anne ve çevresini saran kadınlarla karşılaştılar. Dediklerine göre bebek ölü doğmuştu. Bu arada Aeson olacakları tahmin ederek bebeği sadık bir kölesiyle kent kırsalına kaçırıp eski dostu, soylu kahramanların eğitmeni yarı insan yarı at Kheiron'un gözetimine teslim etmişti. Kheiron bebeğe İason adını verdi. Pelion dağındaki mağarasında büyütüp eğittiği çocuk erişkinliğe vardığında geçmişiyle ilgili bilgiler ve geleceğe ilişkin yönlendirmelerle Iolkos'a uğurladı onu.

Apollonios, destanına bilicilerin Pelias için verdikleri ikinci bir kehanetten söz ederek başlıyor: Buna göre Pelias'ın yazgısında kente gelecek bir yabancı tarafından öldürülmek vardı. Bu yabancı sandaletlerinden birinden yoksun olarak ayak basacaktı kente. Bu kehanetin üzerinden çok zaman geçmemişti ki İason, Kheiron'dan ayrıldıktan sonra Iolkos'a giden yolda karşısına çıkan hızlı akışlı bir nehri geçmeye çalışırken sandaletlerinden birini sulara kaptırdı. (Bazı kaynaklara göre bu olay, İason yaşlı bir kadın kılığında nehrin kıyısında bekleyen Hera’ya acıyıp onu sırtında nehrin karşı kıyısına geçirirken olmuştur. Ozan 3. Kitap’ın başında sadece Hera’nın sırtta taşınmasından söz eder.)

Kente girdiğinde Pelias'ın, babası Poseidon ve diğer tanrılara adadığı ama Hera'nın onurlandırılmadığı bir sunu şölenine katıldı. Pelias bir ayağı çıplak delikanlıyı görünce kehaneti anımsayarak derin düşüncelere daldı ve onu deniz yoluyla çok uzaklara, evine dönüş yolunu bile bulamayacağı zor bir yolculuğa göndermeye karar verdi: Kolkhis'e gidip Altın Post'u getirmek. Pelias yolculuk için muhteşem bir gemi yaptıracağından başka geminin tayfalarını bölgenin en yiğit ve becerikli gençlerinden oluşturacağına söz vermişti. Altın Post'u geri getirmek uğruna onur ve ün kazanmak isteyen gönüllüler toplanmaya başlarken Teselya'nın en ünlü gemi yapım ustası Argos da elli kürekli bir geminin yapımına başladı. Bu çabada tanrıça Athena ona yardımcı oluyordu. Geminin ismi de Argo olacak, sefere katılanlar da bu isimden kök alan Argonautai (Argo Gemicileri – Argonautlar) diye anılacaktı. Gönüllü tayfalar arasında bir kuşak sonra Troia Savaşı'nın çıkmasına neden olacak Spartalı Helena'ın ikiz erkek kardeşleri Kastor ile Polydeukes, o savaşın en ünlü kahramanı olacak Akhilleus'un babası Peleus, kuzey rüzgârı Boreas'ın oğulları Kalais ile Zetes ve Herakles gibi tanrı soyundan gelenler de vardı. Ozan Orpheus da katıldı onlara.
Iolkos'un Pagasai limanından denize açılan Argo'nun, hedefi Kolkhis'e ulaşmak için Hellespontos'tan, Propontis'den ve Bosphoros'tan geçerek Pontus'a (Karadeniz) çıkması gerekiyordu. Ege'yi arkada bırakmadan önce Lemnos (Limni) Adası çıktı karşılarına. Lemnos o sıralar erkeksiz bir adaydı. Aphrodite kendisini yeterince onurlandırmadıkları için Ada'nın kadınlarını cezalandırmıştı. Bu ceza erkeklerin eşlerinden uzaklaşmalarına ve karşı Trakya kıyılarından getirdikleri köle kadınlarla ilişki kurmalarına yol açmış, Adalı kadınlar da kendilerine yüz çeviren eşlerinin yanı sıra Ada'daki diğer yetişkin erkekleri de öldürmüştü. Kral kızı Hypsipyle babasını bu erkek katliamından kurtarmış, gizlice bir sandığa koyarak denize atmıştı onu. Ada'ya yanaşan gemiyi ve yolcularını görünce Hypsipyle sütannesinin öğütlerini benimseyerek Ada'da yeni bir erkek nesli oluşturmak için gemidekileri kente buyur etti. 

Herakles Argo'ya bekçilik etmek için gemide kaldı. Adalı kadınlar kentte neden hiç erkek olmadığı konusunda konuklara açıklama yaparken başka bir hikâye uydurdular. İhanete uğradıkları gerekçesiyle bir sefer dönüşünde kentin kapılarını açmayarak erkekleri yanlarındaki köle kadınlarla birlikte Trakya kıyılarına göç etmek zorunda bıraktıklarını, istekleri üzerine erkek çocukları da gönderdiklerini söylediler. Kente seve seve buyur edilen Argonautlar uzun süredir yalnızlık çeken Adalı kadınlarla, İason da Hypsipyle ile Ada'da hoşça zaman geçirmeye başladı. Sur içine hiç girmeyen Herakles yoldaşlarının görevlerini unuturcasına uzun süre Ada'da kaldıklarını görünce habercilerle onları uyarıp yola devam çağrısı yaptı. Argo denize açılırken Hypsipyle İason'a Ada'da kalmasına karşılık babasının tacını sunuyor, İason da görevinden söz ederek ona veda ederken bir oğlu olursa onu Iolkos'a göndermesini rica ediyordu.
Lemnos'tan ayrıldıktan sonra Argo gizem törenleriyle bilinen Samothrake Adası'na yanaştı. Tanrılara yakardılar, güvenli bir yolculuk için yardım dilediler. Sonra İmbros Adası'nın yanından dümen kırıp Hellespontos'a girdiler.
Argo Boğaz'ı geçip de Propontis'e (Marmara) çıkınca sağ yakada uzanan kıyıları izledi. Ayılar Dağı adıyla bilinen dağlık adayı (Kapıdağ Yarımadası) gördüklerinde eteğindeki kıstaklı körfeze girdiler. Burada iki halk yaşıyordu: Dağlık kesimdeki yabanıl, altışar kollu Topraktan Doğanlar ve ovada yaşayan Dolionlar. Kıyıdaki askerler tarafından dostça karşılanıp yeni evlenen Dolion kralı Kyzikos'un düğün şölenine davet edildiler.
Şafakla birlikte yola çıkma hazırlığı yaparken Topraktan Doğanlar'ın saldırısına uğradılar. Herakles'in öne çıktığı çarpışmadan yengiyle ayrılıp yola koyuldular, fakat gece olduğunda birden çıkan sert rüzgârlar Argo'yu geriye sürükleyip yine Dolion kıyılarına yanaşmak zorunda bıraktı. Karanlıkta onları düşman sanan Dolionların saldırısına uğradılar. Argonautlar da aynı adaya geri döndüklerinin farkına varmadıklarından birbirlerini tanıyamadan körlemesine dövüştüler. Çarpışmada ölenlerin arasında kral Kyzikos da vardı. Eşinin ölümünün acısına dayanamayan yeni gelin kraliçe canına kıydı. Yerel halkla birlikte Argonautlar da yas tuttular.
Argonautların kürek çekmede Herakles'e yetişme çabaları sonucu hız kazanan Argo kısa sürede Mysia kıyılarına yaklaştı. Kios'a (Gemlik Körfezi) vardılar. Küreği kırılan Herakles gücüne uygun düşecek yeni bir kürek yapmak için bir ağaç dalı bulmaya, can dostu Hylas da yakındaki bir pınardan su almaya gitti. Herakles gemiye dönerken diğer bir arkadaşından Hylas hakkında acı bir haber aldı: Hylas pınardan dönmemişti, çığlıkları duyulmuştu, saldırıya uğramış olmalıydı. Herakles keder ve endişe içinde dostunu aramaya çıktı. 

Sabah olduğunda İason ve arkadaşları Herakles'in geri dönmediğini fark etmeden yola koyuldular. Onun yokluğunu fark ettiklerinde ise geri dönüp dönmeme konusunda tartışmaya başladılar. İason'u Herakles'in gölgesinde kalmamak için onu başından savmakla suçlayanlar oldu. Derken Argo'nun yanında denizcilerin ve balıkçıların koruyucusu, tanrısal varlık Glaukos belirdi. Herakles'i Kolkhis'e götürmemeleri gerektiğini

Aristofanes (Aristophanes), MÖ 446 - MÖ 386 yılları arasında yaşamış bir komedya yazarıdır.
Antik Yunan komedyasının en büyük yazarı olarak nitelendirilen Aristofanes, Atina'da doğdu. Babasının adı Philippos'tur. Gençliğine dair kesinlik taşıyan bilgiler olmamakla birlikte günümüze ulaşamayan ilk oyunu "Bilgelerin Şöleni"nin MÖ 427’de oynandığı bilinmektedir. Dolayısıyla, Aristofanes’in oyun yazarlığı döneminin, Perikles'in ölümünden (MÖ 429) sonraki döneme tekabül ettiği söylenebilir. Yazar, Atina demokrasisinin en parlak dönemine yetişmiştir.
Perikles'in ölümünden sonra başa geçenlerin çıkarcı ve ikiyüzlü davranışları, Aristofanes'in komedyalarında sık sık yerilir. Özellikle Peloponez Savaşı esnasında savaş çığırtkanlığı yapan kişiler, Aristofanes'in "Barış Üçlemesi" diye adlandırılan komedya eserlerinde alaya alınırlar. Bu üçleme yazarın "Lysistrata" veya "Kadınlar Savaşı" (MÖ 411), "Barış" (MÖ 421), "Kömürcüler" (MÖ 425) adlı oyunlarından oluşmaktadır.
Aristofanes geleneklere bağlı ve her yeniliğe tepki gösteren bir yazardı. Düşüncelerinde tutucuydu. Edebiyatta ve sanatta yapılan yenilikleri pek beğenmezdi. Ona göre en iyi tragedya yazarı Eshilos’tur. Oysa her yönüyle yeni olan Euripides’i tutmaz, komedyalarında onunla alay ederdi. Yazarın tutumu Sofistlere ve doğal olarak Sokrates’e karşı da aynıydı; çünkü Aristofanes’in gözünde bunlar tehlikeli ihtilalcilerdi, gelenekleri yıkan, töreleri saymayan düşünürlerdi. Tüm bunlara rağmen, MÖ 411'de yazdığı "Lysistrata" oyununda gerçekleşeceğini umduğu barışı tesis etme görevini kadınlara verir. Bu durum, kadınların yurttaş bile sayılmadıkları Atina toplumu açısından önemli bir adımdır.
Aristofanes’in günümüze ulaşmayan ikinci oyunu ise "Babilonyalılar"dır (MÖ 426). Bu oyun Atina’nın iç ve dış politikasını taşlayan bir eserdir. Oyun, Dionysos şenliklerinde ve 3 kez de Lenaia bayramında oynanmıştır.
Aristofanes, yapıtlarını koronun ve mimin önemini koruduğu dramatik dönemin sonlarında vermiştir. Koroya yer vermeyen son oyunu da ("Plutos") kısa süren ve MÖ 4. yüzyıldan önce yerini Yeni Komedya’ya bırakan Orta Komedya’nın günümüze kalan tek örneği olarak bilinir.
Aristofanes’in yapıtlarının günümüzde de önemini koruması, diyaloglarındaki yaratıcılığa, genellikle yerinde ve ölçülü kullanılan yergi öğesine bağlanabilir. Özellikle Euripides’i alaya aldığı parodilerinin parlaklığının ve koro şarkılarının canlılığının yanı sıra barış, kadın-erkek ilişkileri, iktidara yergi gibi evrensel temaları ele alması, yapıtlarının geçerliliğini sağlayan diğer niteliklerdir. Her şeyden çok kadın ile erkek arasındaki aşk temasını işler. Oyunlarında para ve saygıdeğerlilik mutlu son için yeterli şartlardır.

Günümüze ulaşan on bir metnin ilki "Akharnialılar" (MÖ 425), yazarın sergilenen üçüncü oyunuydu. Bu eser Atina ve Sparta arasında yaşanan Peloponez Savaşlarını ele alıyordu. Aristofanes bu eserinde oldukça kaba fırça vuruşlarıyla Kleon’u alaya alıyordu. Bu oyun bir yıl sonra oynanan "Atlılar"ın (MÖ 424) bir önsözü niteliğindeydi.
MÖ 423’te oynanan "Bulutlar" tragedya ve komedya eserlerinin yer aldığı yarışmada ancak üçüncülük aldı. Aristofanes bu eseri kendisi de başarısız bulduğundan oyunu tekrar ele aldı. Bu komedyada saldırılar Sokrates’e ve eğitim üzerine yöneltilmişti. Oyunun sonu oldukça yıkıcı oldu. Sokrates, tutuklanmasının ve ölüme mahkûm edilmesinin en önemli etkenlerinden biri olarak bu komedyayı gösterdi.
"Eşek Arıları" (MÖ 422) ise parayla tutulmuş ve yargı verme yetkisi olan jürileri keskin bir dille eleştiriyordu. Jüri üyeleri kocaman iğneleri olan eşek arılarına benzetilmişti. Oyundaki budala ihtiyarın adı Philokleon'dur (yani Kleon dostu), onu değiştirmeye çalışan oğlunu adı ise Bdelykleon'dur (yani Kleon düşmanı). Aristofanes bu eserinde, Kleon’a zenginlerin malına el koymasında yardım ediyorlar diye jüri üyelerini yeriyordu.
"Barış" (MÖ 421) yarışmada ikinci ödülü aldı. Bu eser Atina’nın Sparta ile savaşa son vermesini ve anlaşma yapılması gerektiğini savunan bir eserdi.
MÖ 414 yılında oynanan ve Aristofanes’in en sevilen oyunlarından biri olan "Kuşlar", Kleon’dan sonra başa geçen Alkibiadis'i konu alıyordu. Bu oyunda savaş bitkini iki Atinalı yurttaş, cennetle yeryüzü arasında, gökyüzünde bir kent kurarlar. Tanrılardan egemenliği çalıp kuşları evrenin efendileri yaparlar. Kuşlar, kaba şakaları en az olan oyunudur.
Bundan sonra Aristophanes’in savaşa karşı yazılmış ve çağımızda müzikali bile yapılmış Lysistrata’sı (MÖ 411) gelir. Atina halkı tarafından çok sevilen ve ertesi yıl yine tekrarlanan Lysistrata savaşa son vermeyi zorunlu kılmak için erkeklerine aşk grevi yapan Atinalı ve Spartalı kadınların isteklerinde nasıl başarıya ulaştıklarını gösterir.
Lysistrata’nın ikinci kez oynandığı ertesi yıl (MÖ 410) Euripides’e yeni bir saldırıyı getiren "Thesmophoria Şenliğini Kutlayan Kadınlar" (Thesmophoriazusae), Euripides’in "Helene" adlı oyununa bir parodi olarak yazılmış eğlenceli ve hafif bir eserdi. Ancak yazarın Euripides’e daha büyük bir diğer saldırısı "Kurbağalar" (MÖ 405) ile geldi.
MÖ 393’te oynandığı sanılan "Kadınlar Mecliste" yazarın ilk oyunlarından çok farklıydı. Atina demokrasisi gerilemeye başladığından siyasal taşlamaya girmek zorlaşmıştı; çünkü baskı başlamıştı. Bu oyun, o dönemin kadınlarının yaygın olan görüşlerini temsil etmektedir. Aristofanes, bununla da yetinmeyerek, kadınların tarzlarıyla da dalga geçerek, tembellikleriyle ve çok içen halleriyle kocalarının hayatını cehenneme çevirdiklerini ima eder. Oyun kurgusu, şahsi mülkiyetin kaldırılması ve aile yapısının kaldırılması gibi görüşlerle de mizahi bir dille dalga geçmektedir.
Günümüze gelen on bir oyun metninden sonuncusu "Ploutos"tur (MÖ 388). İyice gerileyen Atina devletinde eleştiri yok olduğundan, yazar bu oyununda ancak kinaye sanatına sığınabilmişti. Bu oyunda parabasis, yani koronun doğrudan doğruya halkla konuşup yazarın düşüncelerini dile getirip yöneticileri suçladığı bölüm, yoktu. Böylece eski komedya dönemi sona erdi ve yerini orta komedyaya bıraktı.
Aristofanes, ayrıca, Platon'un "Şölen" adlı eserinde bir karakter olarak karşımıza çıkar. Bu eserde Platon, aşkın kökeninin komik ve söylencesel açıklamalarını belirtir.

Aristofanes, Kadınların Savaşı - Lysistrata, çev. Azra Erhat, Sabahattin Eyüboğlu, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1966
Aristofanes, Kuşlar, çev. Azra Erhat, Sabahattin Eyüboğlu, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1966
Aristofanes, Eşek Arıları - Yargıçlar, çev. Sabahattin Eyüboğlu, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1966
Aristofanes, Bulutlar, çev. Ali Süha Delilbaşı, Mf.V., Ankara, 1957
Aristofanes, Barış, çev. Azra Erhat, M.E.B., Ankara, 1966
Aristofanes, Kurbağalar, çev. Nevzat Hatko, M.E.B., Ankara, 1946
Aristofanes, Eşekarıları, Lysistrata, Kuşlar, Kömürcüler, Barış, çev. Azra Erhat, Sabahattin Eyüboğlu, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul, 2006
Aristofanes'ten Kadınlar Mecliste (Ecclesiazousae), eviren & çeviren: Yılmaz Güleryüz, e-kitap 201613 Ekim 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., kitap: Töz Yayınları13 Ekim 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Ankara 2019
Aristofanes'ten Zenginlik (Ploutus - komedya), eviren & çeviren: Yılmaz Güleryüz, e-kitap 201613 Ekim 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., kitap: Töz Yayınları13 Ekim 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Ankara 2019
Aristofanes'ten Kadınlar Şenlikte (Thesmophoriazusae), eviren & çeviren Yılmaz Güleryüz, e-kitap 201613 Ekim 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., kitap: Töz Yayınları13 Ekim 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Ankara 2019
Aristofanes'ten Kurbağalar (Batrakhoi), eviren & çeviren: Yılmaz Güleryüz, e-kitap 201613 Ekim 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., kitap: Töz Yayınları13 Ekim 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Ankara 2019

Aristotle Sokratis Onassis ("Ari", "Aristo Onassis", Yunanca: Αριστοτέλης Ωνάσης Aristotēlēs Ōnasēs, 20 Ocak 1906, Karataş, İzmir – 15 Mart 1975, Paris, Fransa), Yunan asıllı armatör ve iş insanı.

1906 yılında Osmanlı İmparatorluğu'nun İzmir kentinde doğdu. Tütün ticaretinden zengin olan ailesi, Kurtuluş Savaşı sonunda Türk kuvvetleri tarafından İzmir'in geri alınmasından sonra Yunanistan'a göç etti.

1946'da evlendiği, armatör Stavros Livanos'un kızı Athina Livanos'tan 1960'ta boşanan Onasis, opera sanatçısı Maria Callas'la uzun süreli bir ilişkinin ardından 1968'de eski ABD başkanı John F. Kennedy'nin dul eşi Jacqueline Bouvier Kennedy ile evlendi. Çalkantılı bir özel yaşamı olan Onassis'in sağlığı, 1973'te tek oğlu Alexander Onassis'in Yunanistan'da geçirdiği uçak kazasında yaşamını yitirmesinden sonra bozuldu. Öldüğünde tahminlere göre 500 milyon ABD Dolarını aşan bir serveti vardı.

1923 yılında ailesince Arjantin'e gönderilen Onassis Buenos Aires'teki United River Plate Telephone Co.'ya gececi santral memuru olarak girdi. Ayrıca bir aile dostunun yardımıyla gündüzleri aile mesleği olan tütün işine girdi. Arjantin'de ithal Doğu tütünlerinin kullanımını yüzde 10'dan 35'e yükseltince telefon şirketindeki işini bıraktı. Tütün satışlarından aldığı yüzde 5 komisyonla iki yılda 100 bin Amerikan doları kazandı. 1925 yılında hem Yunanistan hem de Arjantin pasaportu aldı. 1928'de Yunan hükûmeti adına Arjantin'le bir ticaret anlaşması için görüşmeler yapmakla görevlendirildi, ardından Yunanistan'ın Buenos Aires konsolosluğuna getirildi (1930). Bu arada sigara üretimi ve hammadde ticaretine de el atarak işlerini büyüttü.
İş hayatındaki başarısıyla daha 25 yaşındayken milyon dolarlık servete sahip oldu. 1931'de deniz taşımacılığının bunalıma düştüğü bir sırada, Kanadalı Canadian National de Montréal şirketinden çok düşük bir bedel sayılabilecek 120 bin ABD Doları'na altı yük gemisi satın aldı. Navlun ücretlerinin artırılmasından sonra başka gemiler aldı; 1936'da, İsveç'te petrol tankerleri yaptırmaya başladı. II. Dünya Savaşı sırasında, gemileri ya bu ülkede bağlı kaldı ya da Müttefikler hesabına çalışırken battı. Deniz sigortacılığı şirketlerince zararı ödenen Onassis, 1945'te yeniden çok büyük bir tanker filosu oluşturdu. 1940'larda ve 1950'lerde filosunu daha da genişletti. 1953'te Monte Carlo Kumarhanesi'nin yanı sıra tiyatrolar, oteller ve başka taşınmaz mallara sahip olan Société des Bains de Mer'in çoğunluk hisselerini satın aldı. Ayrıca, 1956'da Olympic Airways havacılık şirketini kurdu.

Arkaik Yunanistan, Yunanistan tarihinde MÖ 8. yüzyılda Yunan Karanlık Çağı'nı takiben MÖ 480'de ikinci Pers saldırısına kadar olan bir dönemdi. Bu dönemde Yunanistan nüfusunda büyük bir artış gösterdi ve Yunan dünyasını MÖ 8. yüzyılın sonuna kadar başlangıcından önce fark edilemez hale getiren bir dizi önemli değişiklikle başladı.
Arkaik dönem, Yunan siyasetinde, ekonomide, uluslararası ilişkilerde, savaşlarda ve kültürde gelişmeler gördü. Siyasi ve kültürel olarak klasik dönemin temellerini attı. Arkaik dönemde Yunan alfabesinin geliştiği, günümüze kadar kalan en eski Yunan edebiyatının yazıldığı, anıtsal heykelin ve kırmızı figürlü çömlekçiliğin başladığı ve hoplitlerin Yunan ordularının çekirdeği haline geldiği dönemdi.

Arkaik Türkiye

George Grote, J. M. Mitchell, Max Cary, Paul Cartledge, A History of Greece: From the Time of Solon to 403 B.C.4 Aralık 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Routledge, 2001. 0-415-22369-5

Archaic period: society, economy, politics, culture7 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. — The Foundation of the Hellenic World

Arkaik insanlar, anatomik olarak modern görünüme sahip olan insana (Homo sapiens) karşıt olarak Homo cinsinin bazı çeşitlerini (türlerini, alt türlerini) kapsayan, geniş tanımlı bir terimdir. Terim, Homo heidelbergensis, Homo rhodesiensis, Homo neanderthalensis, Homo naledi, Homo ergaster ve Homo antecessor türlerini kapsar. Neandertaller gibi iri yapılı olan ilkel diğer insanlar Neandertallere özgü, özellikle yüz çizgilerindeki yapısal aşırılıkları taşımazlar. Birkaç Homo türü, yaklaşık 300 bin yıl öncesinde en erken erken modern insanların (Homo sapiens) ortaya çıkışından önceki ve bu dönemin çağdaşı olan geniş arkaik insan kategorisi altında gruplandırılmıştır. Güney Etiyopya'dan Omo-Kibish I (Omo I) (196 ± 5 bin), Fas'taki Jebel Irhoud (yaklaşık 315 bin) ve Güney Afrika'daki Florisbad (259 bin) kalıntıları Homo sapiens'in en eski kalıntıları arasındadır.
Bu terim üzerinde evrensel bir fikir birliği yoktur ve bazı yazarlar tarafından Homo sapiens veya Homo erectus iki terimli adı altında "arkaik insan" çeşitleri yer almaktadır.

İnsanın evrimi
İnsan evriminin fosil listesi

Bu bir asker sayısına göre ülkeler listesidir. Bu liste hükûmetleri tarafından iç ve dış görevlerini yerine getirmeleri için oluşturulup, desteklenen birlikleri içerir. "Ülke" terimi egemenliğine yönelik çalışmaları bulunan ya da sınırlı bir tanınmaya sahip devlet anlamında kullanılır.
Aşağıdaki liste sütunlardan oluşur ve basitçe uygun bir başlığın üzerine tıklanarak sıralama yapılabilir. Bu sıralama:

Devlet adları,
Etkin, yani tam zamanlı hizmet eden askerî personel sayısı
Yedek, yani silahlı fakat seferberlik gibi acil durumlarda göreve çağrılacak asker sayısı.
Yarı askerî (paramiliter) sayısı,
1000 kişi başına düşen toplam asker sayısı ve 1000 kişi başına düşen etkin asker sayısına göre yapılabilir.
Dünya'daki asker güçlerin sayısı sürekli olarak değişmektedir. Dolayısıyla buradaki sayılar yaklaşık sayılardır.
Burada belirtilmiş 172 ülkenin içindeki Kuzey Kore, Güney Kore ve Vietnam gibi toplam asker sayısı yüksek olan ülkelerin yedek asker kadrolarının büyük kısmını paramiliterler, siviller ve polisler oluşturmaktadır.
Bu durum Rusya için farklıdır. Çünkü Rusya'nın rezervlerini Sovyetler döneminden kalma eğitimli askerler oluşturmaktadır. İtalya ve Japonya'nın ordusu sadece gönüllülerden oluşmaktadır. İzlanda ve Panama'nın ulusal orduları yoktur ancak yarı askerî kuvvetleri vardır.

IISS'ın The Military Balance listesi baz alınmıştır.

Silahlı kuvvetleri olmayan ülkeler listesi
Askerî teçhizat düzeyine göre ülkeler listesi
Askerî harcamalara göre ülkeler listesi
Kişi başı askeri harcamalara göre ülkeler listesi
Askerî bütçe

International Institute for Strategic Studies; Hackett, James (ed.) (3 Şubat 2010). The Military Balance 2010. Londra: Routledge. ISBN 1857435575. KB1 bakım: Fazladan yazı: yazar listesi (link) 
International Institute for Strategic Studies (15 Şubat 2019). The Military Balance 2019. Londra: Routledge. ISBN 9781857439885. 
International Institute for Strategic Studies (14 Şubat 2020). The Military Balance 2020. Londra: Routledge. ISBN 9780367466398. 
International Institute for Strategic Studies (25 Şubat 2021). The Military Balance 2021. Londra: Routledge. ISBN 9781032012278. 
International Institute for Strategic Studies (Şubat 2024). The Military Balance 2024. Londra: Routledge. ISBN 9781032780047. 

Cordesman, Anthony; Fitzgerald, Erin (27 Ağustos 2009). The 2010 Quadriennal Defense Review (PDF). Center for Strategic and International Studies. 9 Ağustos 2010 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 31 Ağustos 2010. 
Cordesman, Anthony; Nerguizian, Aram (22 Nisan 2010). The Gulf Military Balance in 2010 (PDF). Center for Strategic and International Studies. 9 Ağustos 2010 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 31 Ağustos 2010. 
Cordesman, Anthony; Nerguizian, Aram (29 Haziran 2010). The Arab-Israeli Military Balance (PDF). Center for Strategic and International Studies. ISBN 0275969398. 15 Ekim 2010 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 31 Ağustos 2010.

Atina Akropolisi (Yunanca: Ακρόπολη Αθηνών), Atina'ya hakim yüksek bir kayalık üzerinde bulunan ve büyük mimari ve tarihi önemi olan birçok antik yapı kalıntılarını içeren eski bir hisardır. Atina Akropolisi, tüm akropolislerin en bilineni olduğu için genellikle Akropolis denilince tüm dünyada ilk akla gelen yerdir.
Attika ovasında, deniz düzeyinden 152 m yükseklikte 270x150 boyutlarında bir kayalık olan Atina Akropolis'ine ilk olarak Cilalı Taş Devri'nde yerleşildi. Tunç devrinde (MÖ 3000 civarı) evler ve bir kral sarayı yapıldı. Günümüze kalan görkemli yapılar, MÖ 5. yüzyılda devlet adamı Perikles tarafından başlatılan geniş bir yapı programı sonucunda yerleştirildi. Yapılış sıralarına göre Atina Akropolisi'ndeki başlıca yapıtlar şunlardır:

Parthenon (Athena Parthenos Tapınağı) : MÖ 437-432
Propylon (kapılı giriş) : MÖ 437-432
Athena Nike Tapınağı : MÖ 427-424
Erekhtheion : MÖ 421-405
Bu yapıların önemli bölümleri hâlâ ayaktadır, ancak hâlâ restorasyon aşamasındadırlar. Ayrıca akropolisin yanında bugün hâlâ kullanılan Herodes Atticus Tiyatrosu ve bugün yıkılmış olan Dionysos Tiyatrosu bulunmaktadır. Sanayinin yarattığı çevre kirlenmesinden korunmaları için hazırlanan kapsamlı bir restorasyon programı, 1980 yıllarından bu yana sürdürülmektedir. Ayrıca Akropolis'in Atina'nın mümkün olduğunca her tarafından görülebilmesi için Atina'da 17,5 metreden yüksek bina inşa etmek yasaklanmıştır.

Hurwit, J (2000). "The Athenian Acropolis", Cambridge University Press

The Acropolis of Athens29 Nisan 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Yunan Hükûmeti web sitesi)
The Acropolis Restoration Project16 Kasım 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Yunan Hükûmeti web sitesi)
The Acropolis Museum and the Goddess Athena 5 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Restitution of the Parthenon Marbles17 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
UNESCO World Heritage Centre — Acropolis, Athens11 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ancient Athens 3D
The Parthenon Frieze1 Haziran 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Excerpt on the geology of Athens from: A Geological Companion to Yunanistan and the Aegean by Michael and Reynold Higgins, Cornell University Press, 1996
The Acropolis of Athens: photo album and description 12 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Filopappos Anıtı

Atina Elefterios Venizelos Uluslararası Havalimanı (Yunanca: Διεθνής Αερολιμένας Αθηνών "Ελευθέριος Βενιζέλος") (IATA: ATH, ICAO: LGAV) Yunanistan'ın başkenti Atina'da bulunan uluslararası havalimanıdır. Atina ve Attika bölgesi'ne hizmet vermektedir. Aegean Airlines, Hellenic Imperial Airways ve Olympic Air havayolu şirketlerinin ana merkezidir. Yunan devlet adamı Elefterios Venizelos'un ismi verilmiştir.

Havalimanı, şu anda kapalı olan Ellinikon Uluslararası Havalimanı'nın yerine Mart 2001'de açılmıştır. Havalimanına ilk uçak Olympic Airways ile Kanada'dan gelmiştir. Havalimanından ilk uçak ise KLM ile Amsterdam'a gitmiştir. Atina kent merkezine uzaklığı yaklaşık 20 kilometredir. İki tane terminali bulunmaktadır. Havalimanı, Avrupa Havacılık Güvenliği Ajansı ve Federal Havacılık Kurumundan büyük uçakların iniş ve kalkışı için onay almıştır. Avrupa'daki en işlek 30 havalimanı arasındadır. Skytrax tarafından 2005 ve 2006 yıllarında Güney Avrupa'daki en iyi havalimanı ödülüne layık görülmüştür.

Atina Politeknik Ayaklanması 1973 yılında Yunanistan'da 1967 yılından beri sürmekte olan askerî cuntaya karşı gerçekleştirilen büyük çaplı ayaklanma. 14 Kasım 1973'te başlayan olaylar cunta karşıtı geniş çaplı bir ayaklanmaya dönüşmüş ve 17 Kasım sabahı Politeknik kapısından giren tankla birlikte kanlı bir hal almıştır.

21 Nisan 1967'den beri süren askeri dikta dönemi kişisel özgürlüklerin askıya alındığı, siyasi partilerin kapatıldığı, politikacıların ve vatandaşların politik görüşleri nedeniyle sürgüne gönderildiği, tutuklandığı ve işkence gördüğü bir dönem olarak tarihe geçmiştir.
1973 yılında askerî cunta lideri Yorgo Papadopulos bir "liberalizasyon" dönemi başlatmış ve bu kapsamda siyasi tutuklular özgür bırakılmış, sansür kısmen kaldırılmış, yeni bir anayasa ve sivil yönetime dönüş için seçim yapılması sözü verilmiştir. Buna karşın muhalefet ve özellikle sosyalistler cuntaya karşı siyasi bir hareket başlatmışlardır.
Birleşik Devletler sosyalistleri baskılamaya karşı gizli bir operasyon başlatmış ve buna yönelik John Maury önderliğinde bir CIA operasyonuyla cunta liderlerine destek vermiştir. Amerikan başkan yardımcısı Spiro Agnew cunta için "Perikles'in antik Atina'yı yönetmesinden beri Yunanistan'ın başına gelen en iyi şey" demiştir.
Politik yaşamın her alanını kontrol etmeye çalışan cuntacılar 1967'den beri öğrenci birliklerini öğrenci seçimlerini yasaklayarak ele geçirmiş, öğrencileri zorla askere almış ve ulusal öğrenci birliğinin başına seçilmemişleri getirmiştir. Bu olaylar öğrenciler arasında darbecilere karşı bir hoşnutsuzluk yaratmış ve jeoloji öğrencisi Kostas Georgakis 1970 yılında Cenova'da darbeyi protesto için intihar etmiştir. Bu olay dışında ilk toplu halk hareketi 21 Şubat 1973'te meydana gelmiştir.
Bu tarihte hukuk öğrencileri grev yapmış, kent merkezindeki Atina Üniversitesi Hukuk Fakültesi binalarında barikat kurmuş ve 88 arkadaşlarının zorla askere alınması üzerine gençlerin zorla askere alınmasıyla ilgili yasanın iptalini istemişlerdir. Buna karşı polis müdahalesi yaşanmış ve birçok öğrenci polisin orantısız güç kullanımına maruz kalmıştır. Hukuk Fakültesinde yaşanan olaylar bazen Politeknik Ayaklanmasının ilk aşaması olarak kabul görür.

14 Kasım 1973 tarihinde Politeknik olarak da bilinen Atina Ulusal Teknik Üniversitesi öğrencileri greve gitmiş ve askerî darbe rejimini protesto etmiştir. Kendilerini Osmanlı İmparatorluğu'nun Mesalongi Kuşatması hakkında Yunan ulusal şairi Dionisios Solomos tarafından yazılan şiire referansla "Kuşatılmış Özgürler" (Ελεύθεροι Πολιορκημένοι) olarak adlandıran öğrenciler barikatlar kurmuş, laboratuvar gereçleriyle bir radyo istasyonu kurmuş ve tüm Atina'da yayın yapmıştır:

Politeknik burada! Yunanistan Halkı, Politeknik diktatörlüğe karşı ve demokrasi için ortak mücadelenin, bizim ve sizin mücadelenizin bayrak taşıyıcısıdır!" Sonradan politikaya atılan Maria Damanaki, mücadelenin sözcülerinden olmuştur. Ardından binlerce işçi ve genç Politeknik içinde ve dışında ayaklananlara katılmıştır.
17 Kasım 1973 tarihinin sabah saatlerinde geçiş hükûmeti Politeknik kapılarına çarpan bir tank göndermiştir. Bunun ardından Spiros Markezinis Papadopulos'a sıkıyönetimi tekrar devreye sokması talebinde bulunmuştur.
Sıkı tedbirlerle birlikte sokak ışıkları söndürülmüş, bölge üniversitenin jeneratörlerini kullanan kampüsün ışıklarıyla aydınlanmıştır. Halka açık olmayan Avlonas'taki bir ordu yerleşkesinde hala tutulmakta olan AMX 300 türü bir tank sabah 3 sularında Politeknik kapısına çarpmıştır. Hollandalı bir gazetecinin gizlice çektiği net olmayan görüntülerin bulunduğu anda tankın öğrencilerin yoğun bir şekilde bulunduğu kampüsün demir kapısına çarpışı görüntülenmiştir. İşgal edilmiş yerleşkede bulunan radyo istasyonunda kayıt altına alınan belgeler günümüze ulaşmıştır. Bu kayıtlarda genç bir erkeğin askeri düzene uymayan "protestocu kardeşler"e müdahale edilmemesi için askerlere umutsuzca "silahlı kardeşlerim" diye haykırması bulunmaktadır. Duygusal patlamayla Yunanistan Ulusal Marşını okuyan gencin sesinin olduğu kayıt tankın bahçeye girmesiyle sona erer.
Cuntanın devrilmesinden sonra yürütülen resmi soruşturmaya göre bu olayda hiçbir öğrenci ölmemiştir. Olaylarda Atina Politeknik dışında 24 kişi ölmüştür. Ölenler arasında polis G. Dertlidis tarafından öldürülen 19 yaşındaki Michael Mirogiannis, lise öğrencileri Diomedes Komnenos ve Aleksandros Spartidis ve Zografu'da ateş ortasında kalan 5 yaşında bir erkek çocuk vardır. Cuntanın devrilmesinin ardından görülen davalarda ayaklanmalar boyunca ayaklanmalar sırasında birçok göstericinin öldürülmüş olduğu belgelenmiş olsa da bu sayı tam olarak belli olmayıp politik bir  tartışmaya yol açmaya devam etmektedir. Buna ek olarak olaylarda yüzlerce sivil de yaralanmıştır.
Cunta liderlerinden Dimitrios Yoannidis güvenlik güçlerini Atina Politeknik ayaklanmasına karşı cezalandırıcı eylemlerde bulunmaya teşvikte bulunmuş ve bu durum Yunan cunta davalarında savcı tarafından iddianameye eklenerek Yoannidis olaylarda ahlaki açıdan sorumlu bulunarak hapis cezasına çarptırılmıştır.

14 Kasım'da olaylar Spiros Markezinis tarafından başlatılan liberalizasyon girişimlerine ani bir son verilmesine neden olan olayları tetiklemiştir. Papadopulos bu liberalizasyon döneminde ve hatta dikta döneminde Yunan politik yaşamını tekrar manipüle etmeye çalıştıysa da başarısız olmuştur. İronik biçimde 1980'lerde destekçileri tarafından yayınlanan kitapçıkta Papadopulos'un ülkenin en önemli mühendislik okulu olan Politeknik'e başladığı ancak mezun olmadığı belirtilmiştir.
Cunta mensubu Tuğgeneral Dimitrios Yoannidis 25 Kasımda ayaklanmaları kullanarak Papadopulos ve Markezinis önderliğindeki cuntaya karşı darbe örgürlemiştir. Ordu yönetimi yeniden tesis edilmiş, General Fedon Gizikis Cumhurbaşkanı, Adamantios Andruçopulos Başbakan ilan edilmişse de Yoannidis arka planda ülkeyi yöneten kişi olmuştur.
Yoannidis'in 15 Temmuz 1974'te Kıbrıs Cumhuriyeti cumhurbaşkanı Başepiskopos III. Makarios'a karşı başarısız darbe girişimi Türkiye tarafından Kıbrıs Harekâtı ile sonuçlanmıştır. Olaylar ordu rejiminin sönümlenmesine ve metapolitefsi döneminin başlamasına yol açmıştır. Konstantin Karamanlis Fransa'dan çağrılmış ve Cumhurbaşkanı Fedon Giziki idaresinde Yunanistan Başbakanı olmuştur. 1974 Yunanistan genel seçimleriyle on yıllık bir aradan sonra ilk serbest seçimler gerçekleştirilmiştir.
Olaylar Yunanistan dahil birçok ülkede terörist olarak görülen 17 Kasım Devrimci Örgütü'nün adlandırılmasına ilham olmuştur.

17 Kasım ülkedeki tüm eğitim kurumlarında tatildir ve bu günde tüm üniversiteler kapalı olmasına rağmen öğrenciler tarafından anmalar gerçekleştirilir. Olayların merkezi Atina Politeknik öğrencilerin kampüsü ilk işgal ettiği 15 Kasımda kapalıdır. Öğrenciler ve politikacılar 1940'lardaki Yunan Direnişi'nde ölen Politeknik öğrencilerinin adlarının olduğu anıta çelenk bırakırlar. Anma günü geleneksel olarak Politeknik kampüsünde başlayıp Birleşik Devletler elçiliğinde biten bir eylemle sona erer. Birçokları tarafından askeri dikta döneme karşı kahramanca bir direniş olarak görğlüp tiranlığa karşı direnişin simgesi olan ayaklanma kimileri içinse Yoannidis'in Markezinis tarafından başlatılan liberalizasyon dönemine son vermek için kullandığı bir araç olarak görülmektedir.

1967-1974 Yunanistan askerî cuntası
Metapolitefsi

Atina demokrasisi veya Klasik demokrasi, Antik Yunan şehir devletlerinde uygulanmış olan demokrasi çeşididir. Atina devlet yönetimi, Antik Çağın bilinen ilk demokrasisi ve belki de en önemlisidir. Diğer Yunan şehir devletleri de demokrasi yönetimi kurmalarına rağmen ya Atina modelini seçmemişler ya da istikrarı sağlayamamışlardır. Bilinen ilk doğrudan demokrasi denemesidir. Doğrudan demokrasi, Atina'da yaşayan herkesin devlet yönetimine katılma hakkı olduğu anlamına gelmez. Fakat, karar alıcı sistemin içinde yer alanlar için ekonomik düzey gibi herhangi bir ölçüt de yoktur. Atinalı vatandaşlar temsilci seçmezler, onun yerine yasaları ve vergi icralarını oylayarak karar verirlerdi.
Demokrasi, Yunanca bir sözcüktür. Sözcüğün son kısmı "kratos"; iktidar, yönetme, güç anlamına gelmektedir. "Demos" sözcüğü ise; halk, yurttaş topluluğu, sıradan halk gibi pek çok anlamı olan bir sözcüktür.
Demokrasiyi de siyaseti de yani kamusal tartışma sonucu karar alma ve uyma sanatını keşfedenler de Yunanlardı. Sözde kabile demokrasileri ya da erken dönem Mezopotamya'sında bulunduğu düşünülen demokrasileri de reddedemeyiz ancak bunlar tarihe ve de kendilerinden sonraki toplumlar üzerine önemli etki bırakmamışlardır. Yunanlar siyaset hakkında sistematik olarak düşünmede, gözlemlemede, yorumlamada ve siyaset teorileri oluşturmada bir ilkti.
MÖ 5. ve 4. yüzyıl Atina'sı iyi ve yeterli sebepler yüzünden aynı zamanda düşünsel olarak da yeni ufuklar açan bir örnekti.
Solon (MÖ 594), Kleisthenes (MÖ 508) ve Atinalı Efialtes (MÖ 462) Atina demokrasisinin gelişmesinde büyük katkı sağlamışlardır. Tarihçiler hangisinin daha demokratik hareketler ve reformlar yaptığı konusunda farklı yorumlarda bulunur. Atina demokrasisinin genel olarak Klistenis'in reformlarıyla kurulduğu kabul edilir. Diğer taraftan, 7. yüzyılda Pisistratus'un yönetimi ele geçirmesiyle tiranlık rejimi ortaya çıkmış, Solon'un reform çalışmalarına rağmen Atina'da da tiranlık dönemi yaşanmıştır. Bu dönemin sonunda ise Efialtis, diğerlerine nazaran daha barışçıl şekilde, Klistenis reformlarını yenilemeye çalışmıştır.

En büyük demokratik lider olarak gösterilen Perikles'in ölümünden sonra ve Peloponez Savaşı'nın sonuna doğru Atina demokrasisi iki defa kesintiye uğrayarak oligarşik yapıya bürünmüştür. Eukleides döneminde yenilenerek kuruldu. 4. yüzyıldaki bu yenilenme Perikles sisteminden daha fazla detay içeriyordu. Atina demokrasisi MÖ 322 yılında  yok edildi. Bu demokrasi şekli daha sonraları da kuruldu fakat hangisinin gerçek demokrasi olduğu tartışılabilir bir konudur.

Atina'nın nüfusu ve bu nüfusun ne kadarının demokrasiye katıldığı hakkındaki bilgiler sadece yakın tahminlerden oluşur. Atina nüfusu içindeki köle ve Atina dışından gelen nüfus sürekli olarak değişmiştir. MÖ 4. yüzyılda Atina nüfusunun 250.000-300.000 arasında olduğu tahmin edilir. Bu nüfusun 100.000'i Atina vatandaşı ve Atina vatandaşları arasında da sadece 40.000'i oy verme hakkına sahip yetişkin erkek nüfusu bulunduğu tahmin edilir. MÖ 5. yüzyılın ortalarında oy verme hakkına sahip erkek vatandaşların sayısı 60.000'i geçmişse de Peloponez Savaşı yüzünden hızlı bir düşüş göstermiştir. Modern bakış açısına göre demokrasiye katılım oldukça küçük olarak gözükse de antik çağlar için oldukça büyük bir katılım olduğu söylenebilir. Diğer şehir devletlerinde en fazla 1.000-1.500 kişilik katılımlar olmuş, o zamanın en büyük şehirlerinden biri olan Korint'te bile en fazla 15.000 kişilik erkek nüfusun demokrasiye katılımı sağlanabilmiştir.
Vatandaş olmayan nüfus iki şekilde tanımlanır. Bunlar Atina dışından gelip yerleşmiş olanlar ve köleler (Muhtemelen köleler daha çoktu). Hatip Hiperides, MÖ 338 yılarında Atina'da 150.000'den fazla kölenin olduğunu söyler. Kölelerin sayısı Atina vatandaşlarının sayısından fazla olması Atinalıların üzerinde pek bir iş yükünün olmadığını gösterir.

Polis birçok araştırmacı ve bilim adamı tarafından ‘kent devleti’ olarak adlandırılır. Yunan yarım adasını, Anadolu'nun batı kıyılarını, Ege adalarını ve Güney İtalya ve Sicilya'yı kapsayan Antik Yunan dünyasının en parlak döneminin toplumsal ve siyasal örgütleniş biçimi olmuştur. Polis, tarihte görülen diğer kent devletlerinden sosyoekonomik ve siyasal yapısı ve buna bağımlı olarak bağrında oluşan düşünce sistemleriyle de ayrılır.
Bir ya da birkaç kent ile bunların çevresindeki kırsal bölgeyi kapsayan, kent anlamında polis çeşitli tapınakları, devlet binaları, agorası, spor alanı (gymnasion), açık hava tiyatrosu vb. ile düzenli ve kompleks bir yapılanma görünümü veriyordu. Devletten daha kapsamlı bir kuruluştu; yalnızca toplumsal ve siyasal bir örgütleniş biçimi değil, aynı zamanda, dinsel, askerî ve ekonomik bir bütündü.
Aynı zamanda polis yüzyıllar sonra modern devletlerde görülecek olan demokrasiye de beşiklik yapmıştır.

Yurttaşlar (politai): yurttaşlar polisin yerli halkını oluşturan ve belli haklara sahip olan özgür kişilerdir. Polis'in ilk dönemlerinde yurttaşlık toprak sahipliğiyle (oikos) özdeşti. Daha sonra silah kullanma hakkı olan her ergin erkek, yurttaşlığa kabul edildi. Yurttaşlar da çeşitli sınıflara bölünmüştü:
Eupatrid’ler (iyi doğmuşlar): yönetim mekanizmasını ellerinde tutup diğerlerini bundan yoksun bırakmış olan soylular.
Demiurgoi: ticaret ve zanaatlarla zenginleşen kentli orta sınıf.
Georgoi: küçük toprakları olan köylüler.
Thetes’ler: toprakları ve belli bir işleri olmayan kentli emekçiler.
Yabancılar (Metoikos'lar): genellikle zanaat ve ticaretle uğraşan yabancılar, özgür olmalarına karşın yine de hiçbir yurttaşlık hakkına sahip değillerdi. Yurttaşlık çeşitli maddi çıkarlar sağladığından, yabancılardan bazıları çeşitli yollarla kendilerini yurttaş kütüklerine yazdırmayı başarmışlardı. Fakat yurttaş sayısındaki artışın devlet harcamalarını da artırması, polisleri bu konuda önlemler almaya zorladı. 450 yılında Perikles Atina'sı bir yasa çıkararak yurttaşlığa kabul edilmeyi Atinalı bir ana veya babadan doğmuş olma koşuluna bağladı. Böylece yurttaşlık metioikos'ların hiçbir şekilde ele geçiremeyecekleri kalıtımsal bir ayrıcalık durumuna dönüştü.
Köleler: Hiçbir hakları ve özgürlükleri yoktu. Sayıları ticaret ve endüstri de büyük atılım göstermişti. Köle Yunanların gözünde üretim aracıydı. İnsan sayılmazdı. Zengin polislerin yurttaşları servetlerini kölelere yatırıp onların ürettikleriyle geçinmeye başladılar. Üretim 5. yüzyılda köle emeğine dayanıyordu. Kölelerin polisin maddi gereksinimlerini sağlamaları, yurttaşların çeşitli kültürel etkinliklerde bulunmaları ve siyasetle uğraşmaları için gerekli boşa zaman yarattı; böylece doğrudan demokrasinin gelişmesine uygun bir ortam hazırlamış oldu.
Bu sınıflar arasında gerçekleşen çatışmalar, polislerdeki siyasal yaşamı etkileyip çeşitli rejim değişikliklerinin temel nedenlerini oluşturmaktan başka, demokratik gelişmelerle Yunan siyasal düşünüşünün gelişmesinde ve büyük düşünce okullarının ortaya çıkışında doğrudan etkili oldular. Çatışmalar sonucu siyasal ayrıcalıklar zamanla ortadan kaldırılıp bütün yurttaşların siyasal haklardan yararlanmaları sağlandı. Önceden siyasi kararlar siyasi liderlerce alınıyordu. Atina demos'u büyük bir köle nüfusunun dışlandığı azınlık bir elitti.

Meclis savaş ve barış, antlaşmalar, finans, yasama, kamu işleri, kısaca yönetsel aktivitelerin tüm derecelerinde son karar yetkisine sahipti. Oturumlara herhangi bir gün katılabilecek olan on sekiz yaşın üzerinde binlerce yurttaştan oluşan kitlesel bir açık hava toplantısıydı. Meclis en az kırk kez olmak üzere yıl boyu sıklıkla toplanıyordu. Normalde gün içinde tartışılan konuyla ilgili kararlar günün sonunda verilir ve bu tartışmalara o sırada orada bulunan herkes kürsüye çıkıp söz alarak katılabilirdi. İsegoria (mecliste herkesin sahip olduğu söz alma hakkı) Yunan yazarlarca kimi zaman 'demokrasi' ile eş anlamda kullanılmıştır. Meclis kararlarını oy çoğunluğu ile alırdı, konuşmaların dinlenmesinin ardından el kaldırılarak oylama yapılırdı.
İnsanlar yalnız seçme ve seçilme değil, aynı zamanda kamu düzeni hakkındaki bütün konularda karar verme ve kamusal ve özel, sivil ve tüm önemli durumlarda mahkeme üyeleri olarak yargılama hakkına sahiptiler. Otoritenin Meclis de toplanması, idari görevlerin dağılımı ve devri, kurayla seçilme, ücretli bir bürokrasinin yokluğu, halk jürisinden oluşan mahkemeler, bir parti mekanizmasının ve dolayısıyla da kamusallaşmış bir siyasi grubun oluşmasını engellemeye yarıyordu. Kurayla seçim ve memuriyet için ödeme, sistemin anahtar unsurlarındandır. Atina'nın erkek yurttaşlarının büyük bir bölümü yönetimde deneyim sahibiydi. Meclis başkanlığı tek günlük bir görevdi ve kura çekilerek yapılıyordu. Liderlik doğrudan ve kişiseldi; Perde arkasındaki 'asıl' liderlerin yönettiği vasat kuklalara yer yoktu. Üyelik kamusal alanda gösterilen performansla elde ediliyordu. Atina demokrasisi iki anlamda temsili değil doğrudandı;egemen meclise katılım her yurttaşa açıktı ve birkaç kâtip ile kaçınılmaz olarak kimi kayıtları antlaşma ve yasaların kopyalarını, borcunu zamanında ödemeyenlerin, mükelleflerin listeleri, vs. tutan devletin köleleri dışında, memuriyet ya da bürokrasi yoktu. Bu nedenle yönetim tam anlamıyla halk tarafındandı. Giriş en başta meclise açıktı ve sürekli üyelik sürekli performansı gerektiriyordu. Meclisteki araçlardan biri olan graphe paranomonla bir kişi mecliste yasadışı bir öneride bulunmakla suçlanıp yargılanabiliyordu. Bu yargılama yöntemini herhangi bildik bir anayasal kategoriye sokmak mümkün değildir. Meclisin egemenliği sınırsızdı. Graphe paranomonun isegoriayı disiplinle yumuşatmak ve halka, yani demos'a kendi aldıkları kararı yeniden gözden geçirme fırsatı vermek şeklinde bir işlevi vardır. Bu graphe paranomon daki başarılı bir davanın, kurayla seçilmiş geniş bir halk jürisinin kararı aracılığıyla bozma etkisi vardı. Atina paradoksu temsilcilerinin dokunulmazlıklarını reddederek hem bir bütün olarak meclisin hem de ayrı ayrı üyelerinin özgürlüklerini korumaktaydı. Yurttaş kitlesinin yeterli bir kısmı kendi aralarındaki davranışları sınırlar halinde tutaca

Atina Üniversitesi (Yunanca: Εθνικόν και Καποδιστριακόν Πανεπιστήμιον Αθηνών, Ethnikón kai Kapodistriakón Panepistímion Athinón), Yunanistan'ın devlet üniversitesidir. 1837 yılında Atina'da kurulmuştur. Selanik'teki Aristoteles Üniversitesi'nin ardından ülkenin ikinci büyük yükseköğrenim kurumudur.

İlahiyat Fakültesi
Sosyal İlahiyat Fakültesi

Felsefe, Pedagoji ve Psikoloji Fakültesi
Tarih ve Arkeoloji Bölümü
Filoloji Fakültesi
İngiliz Filolojisi  Bölümü
Fransız Filolojisi  Bölümü
Alman Filolojisi  Bölümü
İtalyan-İspanyol Fakültesi
Türk Filoloji  Bölümü
Sahne Sanatları Fakültesi
Müzikal Sanatlar Fakültesi
Slav Filolojisi Bölümü

Tıp Fakültesi
Diş Hekimliği Fakültesi
Eczacılık Fakültesi
Hemşirelik Fakültesi

Hukuk Fakültesi
İktisadi Bilimler Fakültesi
Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Fakültesi

Fizik Bölümü
Biyoloji Fakültesi
Jeoloji Fakültesi
Kimya Bölümü
Matematik  Fakültesi
Bilişim ve Telekomünikasyon Fakültesi

Beden Eğitimi Fakültesi
İlköğretim Bölümü
Erken Çocukluk Eğitim Fakültesi
İletişim ve Medya Fakültesi
Felsefe Fakültesi ve Bilim Tarihi

Attika-Delos Birliği, MÖ 477 yılında, sayıları 150 – 173 arasında olan Grek kent devletleri arasında oluşturulan ve MÖ 404 yılına kadar devam eden askeri - politik bir birliktir. Birliğin oluşturulması Atina'nın girişimleriyle sağlanmış ve liderliği Atina tarafından üstlenilmiştir. Atina, Sparta'nın ve Yunanistan'daki bir kısım kent devletlerinin desteğiyle Ahameniş İmparatorluğu'nun (Pers İmparatorluğu) Yunanistan'ı istila girişimine karşı yürüttüğü mücadelenin ardından Ege Denizi ve Batı Anadolu Bölgesi'ndeki Pers direnek noktalarına yönelik saldırılara girişmişti. Bu saldırılarla, yerel destek de sağlanarak Ege Adaları'nın ve Batı Anadolu'nun Grek kent devletlerinin Pers hakimiyetinden kurtulması sağlanmış ve böylelikle bir güç birliği oluşturulmuştu. Günümüz Batılı kaynaklarda Birlik'in adlandırılması, başlangıçtaki resmi toplantı yeri olan Delos Adası'na dayandırılarak Delos Birliği olarak yapılır. Bununla birlikte Perikles MÖ 454 yılında resmi toplantı merkezini Atina'ya taşımıştır. Türkçe kaynakların bir kısmında da bu şekilde ya da Attika-Delos Deniz Birliği olarak geçer.
Birliğin oluşmasından kısa bir süre sonra Atina, Birlik Donanması'nı kendi ticari amaçları için kullanmaya başlamıştır. Bu tarz kullanım, Attik Delos Birliği'nin içinde, Atina'dan daha az güce sahip olan kent devletleri için bir baskı haline geldi ve bu durum çeşitli huzursuzluklara, giderek çatışmalara yol açtı. Atina'nın Birlik'i kendi kontrolü altında tutabilmek ve kendi amaçları için kullanmak yolundaki çabalarının giderek daha fazla güce başvurmasıyla huzursuzluk yaygınlaştı ve MÖ 431 yılında Peloponez Savaşı'na yol açtı. Atina, bu savaşın sonunda MÖ 404 yılında teslim olmak zorunda kaldı ve Atina tarafından artık Atina İmparatorluğu haline getirilmiş olan Attik Delos Birliği de dağıldı.

Ne yazık ki Yunanistan'a İkinci Pers Saldırısı ile Peloponez Savaşı arasındaki döneme (MÖ 479 – 431) ilişkin olarak günümüze ulaşabilen çok az belge vardır. Thukididis'in Pentekontaetia olarak adlandırdığı bu dönem Yunanistan'da görece bir barış ve refah dönemi olmuştur. Bu dönemle ilgili en geniş kaynak Thukididis'in Peloponez Savaşı Tarihi adını verdiği çalışmasıdır. Thukididis'in MÖ 460 doğumlu olduğu göz önüne alındığında döneme en yakın tarihli çalışmadır. Günümüz tarihçileri tarafından da en güvenilir birincil kaynak olarak kabul edilmektedir. Thukididis bu çalışmasında Peloponez Savaşı'nın yakın geçmişinden bahsederken Atina'nın Peloponez Savaşı'na doğru giderek artan gücüne değinmiştir. Çalışması muhtemelen seçicidir ve dahası herhangi bir tarih vermemektedir. Bununla birlikte Thukididis'in çalışması, diğer antik yazarların verdiği bilgiler ve arkeolojik buluntularla desteklenerek kronolojik bir görüş oluşturmaya yeterince elverişlidir.
Thukididis Yunanistan'a İkinci Pers Saldırısı ile Peloponez Savaşı arasında gerçekleşen önemli olayları kısa kısa vermiştir. Ancak kronolojik bilgi hemen hemen hiç vermez. Düzgün bir kronoloji oluşturmak yönünde çeşitli girişimler olduysa da kesin sonuçlara ulaşmak güçtür. Şimdilik, Thukididis'in anlatımının uygun bir kronoloji izlediğini varsaymak gerekmektedir.
Dönem hakkında bir takım ayrıntılar da Plütark'ın Aristides ve Kimon'la ilgili biyografisinde verilmektedir. Ancak Plütark'ın çalışması söz konusu dönemden kabaca 600 yıl sonrasında kaleme alınmıştır, bu yüzden ikincil kaynak olarak kabul edilir. Bununla birlikte belirli ölçüde doğrulanabilen açıklamalarına sıklıkla başvurulur. Çalışmasında sıklıkla Thukididis'in kısa açıklamalarla geçiştirdiği konular hakkında da bilgi bulunabilmektedir.
Günümüze ulaşan diğer bir antik kaynak da Sicilyalı tarihçi Diodoros'un Bibliotheca Historica adını verdiği çalışmasıdır. Diodoros'un bu dönemle ilgili olarak yazdıklarından birçoğu daha erken tarihlerde yaşamış olan diğer bir Grek tarihçi Eforus'tan alınmış izlenim vermektedir. Bununla birlikte Diodoros sıklıkla günümüz tarihçileri tarafından göz ardı edilir. Bu anlamda bu dönem için uygun bir kaynak değildir. Nitekim Diodoros'un çalışmasını İngilizceye çeviren Oldfather, bazı bölümlerdeki hatalı aktarıma dikkat çekmektedir.
Attik Delos Birliği vergi listeleri gibi arkeolojik belgeler de dönem hakkında hafife alınmayacak bilgiler sağlamaktadır.

Kiros'un Med hakimiyetini kırıp bağımsız bir devlet haline getirdiği Persler, çeyrek asır gibi kısa bir sürede bir imparatorluk haline gelmişlerdi. Kiros MÖ 550 yılından sonra Batı Anadolu'daki Grek kent devletlerini istila ederek Batı Anadolu'yu da İmparatorluk topraklarına bağlamıştı. İmparatorluğun hakimiyeti altına aldığı bölgelerin hakları da halen ayaklanma eğilimi içindeydiler. Pers hakimiyetinin bu toplumlar üzerinde yarattığı yük ve çeşitli baskılar, giderek yaygınlaşan huzursuzluklara yol açmaktaydı. Batı Anadolu'daki Grek kent devletleri de aynı durumdaydılar. Pers Sarayı tarafından bu kentlerin yönetimine atanan "tiran"ların keyfi yönetimi de bunlara eklenince, MÖ 500'lerin başlarında özellikle İyonya, ayaklanmak için adeta bir kıvılcım bekler hale gelmiştir. Bu hoşnutsuzluğu tüm Batı Anadolu'ya yayılan bir ayaklanmaya dönüştüren kıvılcım, Milet tiranı Aristagoras'ın girişimleriyle ortaya çıkmıştı. Aristagoras, Pers desteğiyle fakat kendi komutasında giriştiği bir askeri seferin ağır bir başarısızlıkla sonuçlanması üzerine tiranlıktan çekilerek kentte demokrasi ilan etmiştir. Bu açık açık Milet'in Pers Sarayı'na başkaldırmasıydı ve çok kısa sürede tüm İyonya'ya, ardından Aiolis'e ve Doris'e yayıldı. Böylece MÖ 499 yılında bir İyon Ayaklanması başlatılmış oldu.
Pers İmparatorluğu'na karşı askeri bir sefer için ilave askerî güç arayan Aristagoras Atina ve Eretria'dan destek sağlamayı başarmıştır. Bu destek kuvvetiyle MÖ 498 yılında Pers satraplık merkezi olan Sard üzerine bir sefer düzenlendi, aşağı kent ele geçirildi ve yakıldı. Ancak Sard akropol'ü ele geçirilmeden geri çekilindi. Bundan sonra beş yıl boyunca Batı Anadolu Grek kent devletleri Pers İmparatorluğu'na karşı taarruzi bir harekete geçmediler ama bağımsızlıklarını sürdürdüler. Bu sürenin sonunda güçlü Pers orduları ayaklanmanın direnek noktalarına saldırarak MÖ 493 yılında Batı Anadolu'yu yeniden Pers hakimiyetine aldılar.
Ancak Pers Kralı I. Darius, İyon Ayaklanması'nı bastırmış olmasına karşın Atina ve Eretria'ya boyun eğdirmeye kararlıydı. İyon Ayaklanması İmparatorluk topraklarındaki diğer ayaklanmalar gibi, imparatorluğun bütünlüğü için bir tehditti. Dışarıdan desteklenmiş olması bu ayaklanmayı daha ciddi bir tehdit durumuna getirmektedir. Her ne kadar acımasızca bastırılmış olsa da yeni ayaklanmalar Yunanistan tarafından desteklenebilirdi. Bunun kesin çözümü Yunan kent devletlerinin kontrol altına alınmasıydı. Bu düşünceyle I. Darius, Yunanistan'ın istilası için askeri bir seferin hazırlıklarına başlamıştır.
Sonraki yirmi yıllık süre içinde Pers İmparatorluğu Yunanistan'a karşı iki geniş kapsamlı sefer düzenlemiştir. Yunanistan'ın kara yaklaşımını emniyete almak için yapılan hazırlık seferinde, MÖ 492'de Makedonya Pers hakimiyeti altına yeniden alınmıştır. Yunanistan'a yönelen ilk seferde ise Ege Adaları ele geçirildi ve Eretria istila edildi. Ancak bu Pers seferi, Pers Ordusu'nun MÖ 490 yılında gerçekleşen Maraton Muharebesi'nde yenilgiye uğramasıyla, başarısızlıkla sona ermiştir. Darius yeni bir seferin hazırlıklarına vakit geçirmeden başladıysa da hazırlıklar tamamlanmadan öldü. Tahta oğlu ve vârisi I. Serhas geçmiştir. Serhas, MÖ 480 yılında başlatılan ikinci istila seferine bizzat komuta etmiştir. Bu arada 70 kadar Grek kent devleti arasında gevşek bir ittifak oluşmuştu. Ancak Grek İttifakı Thermopylae Muharebesi'nde yenilgiye uğradı ve Grek İttifakı Donanması da Artemision Deniz Muharebesi'nde, kesin sonuç elde edemeyerek geri çekildi. Bu zafer ardından Pers Ordusu Atina da dahil olmak üzere Mora Yarımadası hariç tüm Yunanistan'ı istila etmiştir. Ancak Salamis Deniz Muharebesi'nde Ahameniş donanması ağır bir yenilgiye uğradı. Bir sonraki yıl, MÖ 479'da Yunanistan'da kalan Pers Ordusu Platea Muharebesi'nde imha edildi. Bu yenilgiyle Pers İmparatorluğu'nun ikinci istila girişimi de başarısızlıkla sonuçlanmış oldu. Ahameniş donanmasının Ege'deki kalıntıları ise Platea Muharebesi'yle aynı gün Mykale Muharebesi'nde imha edildi. Mykale Muharebesi'yle birlikte Yunan-Pers Savaşları'nda yeni bir evre başlamıştır. Bu noktadan itibaren artık Grek karşı taarruzları yaşanacaktır. Mykale aynı zamanda Batı Anadolu'daki Grek kent devletlerinin Pers hakimiyetine karşı ikinci başkaldırısını da başlatmış oldu. Yunanistan'da uğranılan yenilgiler sonrasında askerî gücü iyice yıpranmış olan Pers İmparatorluğu, bu başkaldırılara karşı çıkamamıştır.

Platea Muharebesi'yle Yunanistan anakarasındaki Pers askerî gücü atılmıştı. Mykale Muharebesi ile de Ege'deki Pers deniz gücü yok edilmişti. Mykale Muharebesi'nin hemen ardından Grek İttifakı Donanması Çanakkale Boğazı'na yönelmiş ve buradaki iki Pers garnizonuna saldırmıştır. İlk olarak Gelibolu Yarımadası'ndaki Sestos'a saldırıldı. Kuşatılan kent sonunda düşürüldü. Bir sonraki yıl MÖ 478'de bir Grek ordusu Byzantion'u kuşatıp ele geçirdi. Askeri açıdan bu, Avrupa topraklarındaki son Pers askeri varlığını sona erdirmektir. Fakat esas olarak, Karadeniz'e uzanan ticaret yolunun açılmasına hizmet etmektedir. Atina'nın buğday ithalatının önemli bir bölümü Çanakkale Boğazı üzerinden, Karadeniz'in kuzey kıyılarından gelmektedir. Bu nedenle Atina, Çanakkale Boğazı'nın Pers hakimiyetinde kalmasına, o gücü bulduğu anda engel olmalıydı.
Sonuç itibarıyla askeri olarak, artık Yunanistan üzerinde yakın bir Pers tehdidi kalmamıştır. Bu durum Grek İttifakı içindeki iki başat gücün, Atina ve Sparta'nın stratejilerinde bir değişim noktasını ifade etmektedir. Sparta'ya göre bu şekilde savaşın ve dolayısıyla Grek İttifakı'nın stratejik hedeflerine ulaşılmıştı, artık İttifak'ın maddi temeli kalmamıştır. Üstelik Batı Anadolu'daki Grek kent devletleri Pers hakimiyetine karşı ayaklanmış ve bağımsızlıklarını geri almışlardır. Dahası Sparta'ya göre Batı Anadolu'daki kent devletleri, Yun

Attila 74: The Rape of Cyprus (Türkçe: "Attila 74: Kıbrıs'ın Tecavüzü") veya Attilas '74, Kıbrıslı Rum film yapımcısı Mihalis Kakoyannis'in 1975 yılında yazıp yönettiği ve 1974 Kıbrıs Harekâtı'nı konu alan belgesel filmdir.
Filmde 15 Temmuz 1974 Darbesi, Kıbrıs Harekâtı ve Amerika Birleşik Devletleri'nin buradaki rolü anlatılmaktadır. Belgeselde Glafkos Klerides, III. Makarios, Nikos Sampson gibi siyasi liderler ile yapılan röportajların yanı sıra Kıbrıs Cumhuriyeti'nin Lefkoşa'daki Cumhurbaşkanlığı Köşkü'ne karşı Türk Hava Kuvvetleri tarafından düzenlenen bombardıman saldırısına ait olduğu öne sürülen görüntüler bulunmaktadır.
Filmin 2000 yılında piyasaya sürülen DVD'sinin arka kapağında "Temmuz 1974, Türk Silahlı Kuvvetleri Kıbrıs Cumhuriyeti'ni istila etmiştir. Binlerce Kıbrıs Rumlarını kamplara göndermiş ve binlerce ölüme sebep olmuştur." ifadesi yer almaktadır. Yönetmen Mihalis Kakoyannis olayı belgeselleştirmek için Kıbrıs'la Londra arasında sık sık gidip gelmiştir. Kakoyannis, sadece kameraman ve ses elemanının yardımlarıyla, siyasi liderler ve kurbanlar ve mültecileriyle röportaj yapmak için adayı gezmiştir.

Kan Sesi

google.video

Avrupa Birliği Ortak Tarım Politikası (Common Agricultural Policy 28 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., CAP) Avrupa Birliği'nin tarıma sübvansiyon ve tarımın planlanması programıdır. 2006 yılında, toplam AB bütçesinin %46,7'sini oluşturmaktadır. Bu rakam, 49,8 Milyar Avro'ya denk gelmektedir.
Ortak Tarım Politikası; doğrudan sübvansiyon  ödemeleri, fiyat destek mekanizması ile ekili olan bitki ve arsalara, garantili minimum fiyatları dahil ederek ve AB dışından gelen mallara tarife ve kota uygulanması sisteminin kombinasyonudur. Halihazırda reformlar yapılmaya devam etmektedir.
Ortak Tarım Politikası'nın amacı, çiftçilere makul bir yaşam standardı sağlamak, tüketicilere adil fiyattan kaliteli ürünler ulaştırmak ve ayrıca kırsal mirasın korunması.

Avrupa Birliği'nin ortak tarım politikasının ihtiyaç nedeni, Avrupa birliği üye ülkeleri tarafından Lizbon Antlaşması Madde 39'da şu şekilde sıralanmaktadır:

Üretim standartlarını ve tarım teknolojisini geliştirmek,
Tarımda verimliliği artırmak,
Ürün arzının güvenliğini sağlamak,
Tarımsal üretim araçlarının etkili kullanımını sağlamak,
İşgücünün verimliliğini sağlamak,
Tarım sektöründe çalışanların gelirini artırmak,
Tüketicilere daha gerçekçi ve uygun fiyatlar sunmak,
Piyasalarda istikrarı sağlamak,
Fiyatların  üye ülkeler arasında haksız rekabete yol açmasının önüne geçmek.

Ortak Tarım Politikası; Avrupa Birliği'nin en eski ve en kapsamlı politikasıdır. Avrupa'nın 1914-1945 yılları arasında geçirmiş olduğu I. ve II. Dünya savaşları, bu iki savaş arasında ve II. Dünya Savaşı sonunda yaşanılmış olan buhranlar, yüksek enflasyon ve kıtlıklar sebebi ile; AB'nin temelini oluşturan 1957 Roma Antlaşmasının 33. maddesi ile Ortak Tarım Politikası oluşturulmuştur.
Ortak Tarım Politikası konusunda ilk ortak piyasa düzeni 1962'de tahıl sektöründe devreye girmiştir.
Ortak Tarım Politikası; Avrupa Tarımsal Yönlendirme ve Garanti Fonu (FEOGA) ile mali desteğini almaktadır. 2003 yılında FEOGA'ya Birlik Bütçesinin yaklaşık %45'i ayrılmıştır. Bu fonun yaklaşık %60'ı bitkisel üretim faaliyetlerine, %30'u hayvansal üretim faaliyetlerine ve %10'u da kırsal kalkınmanın teşvik edilmesine ayrılmıştır.
Avrupa Birliği'nin Ortak Tarim Politikasını oluşturmasının sebepleri; çiftçilerin gelirini yükseltmek, Avrupa Birliği dışında gelişebilecek olan fiyat artışlarına karşı kendi çiftçilerini korumak ve kırsal kalkınmayı desteklemektir. Avrupa Birliği Ortak Tarim Politikası 2 sütundan oluşmaktadır.
1. sütun; çiftçilere doğrudan desteği içermektedir ve markete müdahalede bulunulmaktadır. Bu sütun içerisinde yapılacak olan yardımlar Avrupa Birliği tarafında önceden belirlenmektedir. Ayrıca Ortak Tarım Politikasının bütçesinin %80'i bu sütuna ayrılmıştır.
2. sütun; burada daha çok kırsal kalkınma ve çevre konuları desteklenmektedir ayrıca kırsal kalkınma için teşvikler verilmektedir. Bu sütun hem Avrupa Birliği üye ülkeleri hem de Ortak Tarim Politikasının bütçelerinden desteklenmektedir. Burada Ortak Tarim Politikası bütçesinin %20 si kullanılmaktadır ama bu son zamanlarda artmaya başlamıştır. Bu sütun içerisinde 3 farklı eksen vardır ve her eksen kendi içerisinde farklı konulardan oluşmaktadır.

eksen; çiftçilerin modernizasyonu için destek vermektedir ve tarım sektörünün rekabetçi olmasını desteklemektedir.
eksen; çevreyi ve kırsal bölgeleri desteklemektedir.
eksen; kırsal bölgede yaşam standartlarını yükseltmeyi amaçlamaktadır ayrıca kırsal bölgelerde başka sektörlerde de gelişme olmasını desteklemektedirler.

Kırsal kalkınma değişik ürünler için geliştirilen ve çiftçilere ve sektörde yer alan ürün işleyicileri gibi aktörlere verilen destekler, bazı ürünlere yönelik üretimle ilgili kota düzenlemeleri, bu ürünlerin ithalatına yönelik kısıtlamalar, ek tarifeler gibi hususlar ele alınmaktadır. Kırsal kalkınma çiftçileri, ailelerini ve daha geniş kırsal nüfusu hedeflemektedir.
Daha çeşitlenmiş emek piyasaları ve daha iyi hizmet sunumu kırsal alanlarda yeni büyüme ve istihdam olanakları yaratmayı hedefler. Böylelikle kırsal nüfusa istikrar kazandırılmasına katkıda bulunup çiftçiler ve aileleri için dışsal ekonomiler yaratacaktır. Çeşitliliğin ve hizmetlerin yürürlüğe konulmasının en başarılı biçimi yerel kalkınma stratejilerinden geçmektedir. Kırsal kalkınmanın 3 tane önceliği vardır.Bunlar: Kırsal ekonominin çeşitlendirilmesi, Kırsal alanlardaki yaşam kalitesinin iyileştirilmesi, Meslek eğitimi, yetenek edindirme ve canlandırmadır.

Avrupa Birliği ortak tarım politikasının üretim gücü büyüdükçe, bunun bir negatif sonucu olarak çevreye verdiği zararda büyümektedir. Buna Özellikle çiftçilerin ve üreticilerin daha çok verim almak adına toprağa ve çevreye zarar veren gübreleri ve tarım ilaçlarını kullanması sebep olmaktadır. Çevreye verilen bu zararı önlenmesi adına, 2004 yılından itibaren çevrenin korunması, tarım politikasının tam ortasına yerleştirilmiştir. Çevrenin korunması için çok ciddi bir takim kısıtlamalar getirilmiştir, öyle ki bu kısıtlamalara uymayan çiftçi ve üreticilere verilen destekler kesilecektir.
Avrupa birliği 2010 yılında tarıma ayrılmış olan 5 milyar Euro'luk bütçenin %31 inin, biyolojik çeşitliliğin korunması ve geliştirilmesi için harcanacağını duyurmuştur. Ayrıca ortak takim politikası çiftliklerde yaşayan kuş çeşitliliğini düşürmesi açısından da eleştirilmiştir. 1980 ve 2009 yılları arasında, çiftliklerde yaşayan kuş nüfusu 600 milyondan 300 milyona kadar düşmüştür. Yani yaklaşık olarak %50'lik bir düşüş yaşanmıştır. Bütün bu çevreye ve hayvanların yaşam alanına, dolayısıyla da hayvanlara verilen zararların en büyük sebebi, tarım alanlarından daha fazla ve daha çabuk verim alabilmek için kullanılan zararlı kimyasallardır.

Avrupa'daki bazı ülkelerdeki tarımsal alanlar diğer üye devletlere göre daha geniştir (özellikle Fransa ve İspanya) ve bu ülkeler Ortak Tarım Politikası gereği diğerlerinden daha çok para alırlar. İngiltere ve Hollanda gibi kentsel kesimin çok olduğu ülkelerin tarımsal alanları pek olmadığı için 'tarım sektörü' ekonomilerinin çok az bir kısmını kapsar ve bu yüzden AB bütçesinden daha az yarar sağlarlar. AB üyesi ülkeler arasında tarım bütçesine net katkı koyan ülkeler, başta Almanya olmak üzere İngiltere, Hollanda ve Belçika, net katkı alan ülkeler ise Fransa, İspanya, Portekiz, Yunanistan, İrlanda ve Danimarka'dır. OTP bütçesine kişi başına en fazla katkı sağlayan ülkeler Almanya, Hollanda ve Belçika iken sırasıyla İrlanda, Yunanistan ve İspanya OTP bütçesinden kişi başına en fazla katkıyı alan ülkeler durumundadır.

Tarımda devlet müdahalesine karşı serbest piyasayı savunan bir kesim de söz konusu ve onlara gore, tarım tüm müdahalelerden kurtarılmalı çünkü bunun sonucunda kaynaklar çok daha verimli kullanılabilir. Fiyatların devlet müdahalesiyle konması, piyasada bozulmalara, ihtiyaçtan fazla üretimin yapılmasına sebep olmaktadır. Eleştirilerle amaçlanan şey aslında fiyatların piyasa içindeki arz-talep ilişkisine göre değerlendirip konulmasını sağlamaktır. Böylelikle çiftlikler kaynakların verimli kullanımıyla ilgili adımlar atacak, çiftçilerine eğitim vermek, ilaçlama ve altyapıyı geliştirmek için uğraşacaklardır.

Balkan Cephesi, Almanya'nın 1941 yılında Balkanları istilasıyla başlayan bir dizi çatışmadır. 1940 yılı içinde Almanya, Polonya ve Fransa'yı askerî harekâtlarla istila etmiş, İngiltere'ye yönelik hava akınlarını başlatmıştı. Britanya Savaşı olarak bilinen bu yoğun ve sık hava akınları amacına ulaşamamış ve durdurulmuştur.
1941 yılının Ocak ayı boyunca Kuzey Afrika'da İngiliz birlikleri General O'Connor komutasında İtalyan birlikleri karşısında hızlı bir ilerleme göstermekteydiler.

1941 yılının ocak ayında Macaristan, Romanya, Slovakya Mihver Devletler saflarına katılmışlardır. Ardından 1 Mart 1941'de Bulgaristan ve 25 Mart 1941'de ise Yugoslavya bu safa katılır. 27 Mart 1941'de Yugoslav Hava Kuvvetleri komutanı General Dušan Simović önderliğindeki kansız bir darbe, Yugoslavya'da yönetime gelir ve ilk iş olarak Mihver Devletler safından ayrıldığını ilan eder.
Ocak ayında İngiliz Hükûmeti'nin Yunanistan topraklarında bir askerî güç bulundurma önerilerine sürekli karşı çıkan Yunan Başbakanı İoannis Metaksas'ın ölümünün ardından yeni Hükûmet, İngiliz önerisini kabul edecektir. 7 Mart 1941'de bir zırhlı tugayı da içeren 57 bin kişilik bir İngiliz gücü Yunanistan topraklarında konuşlanmıştır.
Rusya'nın istilası planlarının yürütüldüğü bir dönemde Hitler, Yunanistan'da bu büyüklükte bir Müttefik askeri varlığı göze alamazdı.

6 Nisan 1941 sabahı Luftwaffe, Belgrad'a yönelik üç gün sürecek bombardımana başlarken Panzer tümenleri de Yugaslavya'ya doğu ve kuzey sınırlarından taarruz ederler. Aynı gün Almanlar Yunanistan'a da saldırırlar. 12 Nisan 1941'de panzer birlikleri Belgrad'a girerler, 17 Nisan da da Yugoslavya teslim olur.
Yunan ordusu, yarımadanın güneyine doğru çekilirken Yunanistan'daki İngiliz birlikleri de personel olarak Girit adasına tahliye edilir. Hemen hemen tüm silah ve araçlar Almanlara bırakılmak zorunda kalınmış, personelin tahliyesi kıl payı gerçekleştirilebilmiştir. Yunanistan, 24 Nisan 1941 günü teslim olur.

Harekât sonunda parçalanan Yugoslavya'nın, kukla devletlere dönüşen Hırvatistan Bağımsız Devleti, Sırbistan ve Karadağ dışındaki toprakları Mihver Devletleri arasında paylaşıldı. NDH (yönetimi Hırvatlar ve Boşnaklar paylaşmışlardır) Sırplara soykırım uyguladı. Soykırıma ve işgale direnerek Sırpların çoğunluk oluşturduğu Çetnikler ve Partizanlar, Mihver orduları tarafından işgal edilen Avrupa'da en güçlü direniş gösterdiler.
İngiliz hükûmetinin Balkanlar'a bu büyüklükte bir askerî birlik göndermesinin ardında yatan stratejinin temeli, Balkanlar'ın, Almanya'nın "yumuşak karnı" olarak değerlendirilmesine dayanır. Oysa Hitler'in tepkisiyle girişim başarısız olmuştur. İngiliz birliklerinin Yunanistan'dan tahliyesi, ikinci bir Dunkerque olmuştur.
Dahası, Yunanistan'da görevlendirilecek birliklerin bir bölümü Kuzey Afrika'daki birliklerden çekilmiş, buradaki başarılı ilerleme durdurulmuştur. Dağılmış durumdaki İtalyan birliklerinin üzerine gidilerek başarının genişletilmesi ve Kuzey Afrika'da kontrolün tümüyle sağlanması böylece gecikmiştir. General Erwin Rommel komutasındaki DAK'nin Afrika'ya gelişiyle inisiyatif tümüyle General Rommel'e geçmiştir.

Balkan dil birliği, Balkanlar’da konuşulan ve özünde çok farklı olan diller arasında dilbilgisi, sözdizim, sözcük dağarcığı ve sesbilim açısından mevcut bazı benzerlikleri açıklamak için ortaya atılmış bir dilbilim kuramıdır. Kuramın Türkçeyi ilgilendiren yönleri de bulunmaktadır. Ancak öncelikle, hepsi özgün birer Hint-Avrupa dili olan Yunanca ve Arnavutça, üç Slav dili (Bulgarca, Makedonca, Sırpça) ve dört Latin dili (Rumence, Arumence, Megleno-Rumence ve İstro-Rumence) arasındaki ilişkileri konu etmektedir.
Bu dört grupta anılan diller arasındaki ortak sözcük varlığı görece azdır. Ancak dilbilim ve sözdizim çözümlemelerinde dikkat çekici ortak eğilimler mevcuttur.

Balkan dilleri arasında mevcut bu benzerliklere ilk kez Sloven dilbilimci Jernej Kopitar tarafından 1829 yılında dikkat çekilmiştir. Ancak kuram, özellikle Gustav Weigand ve Kristian Sandfeld-Jensen'in katkılarıyla 1920'li yıllarda olgunlaştırılmıştır. "Balkan dil birliği" terimi ilk kez 1958'de Rumen dilbilimci Alexandru Rosetti tarafından ortaya atılmıştır. Sözcük dağarcıkları apayrı olan bu dillerde esasen birlikten ziyade yapısal benzerlikler söz konusu olmakla birlikte, bu terim geniş ölçüde benimsenmiştir. Yapısal ögeler arasındaki yakınlığın bu anlamda bir birlik oluşturduğunu öne süren dilbilimciler de bulunmaktadır. Tartışma bu benzeşmelerin ne ölçüde coğrafi yakınlıkla, ne oranda da bu dillerin kendi içlerindeki evrimleriyle ilgili olduğu üzerinde yoğunlaşmaktadır.

Bu konuda tartışmalar sürmekte olup, çeşitli varsayımlar ortaya atılmıştır.

Balkanlardaki Latin ve Slav dillerinde göze çarpan bazı özellikler diğer coğrafyalardaki Latin ve Slav dillerinde görülmediğinden, kuramın ilk olarak geliştirildiği dönemlerde araştırmalar yürütmüş olan dilbilimciler bu özelliklerin Balkanların eski yerli dillerinin kalıntıları olabileceğini, Trakça, Daçça ve İllirce'nin böylece günümüz Balkan dilleri için bir alt katman (substratum) teşkil etmiş olabileceklerini öne sürmüşlerdir. Ancak bu tarihi diller üzerindeki bilgi çok az olduğundan Balkan dil birliğine giren özellikleri bulundurup bulundurmadıkları da bilinmemektedir.

1930'larda ortaya atılmış bir varsayım, Yunan kültürünün diğer Balkan dillerinin kültüründen daha ileri aşamalarda bulunmuş olduğu savından hareketle, Balkan dil birliğine yol açan bütün etkenlerin eski Yunanca'dan nüfuz etmiş olduğudur. Ancak Balkan dil birliğine giren özelliklerin hiçbiri eski Yunancada bulunmamaktadır. Bizzat günümüz Yunancasındaki Balkanizm unsurları Klasik Dönem ve Bizans İmparatorluğu'dan sonra girmiş yenilikler görünümündedir. Yunancanın Balkan dil birliğine dahil edilebilecek yönleri de daha azdır.

Roma İmparatorluğu Balkanların tamamını belli bir süre yönetimi altında tutmuş olduğundan, Rumence'nin atası olan Latin diyalektinin bütün Balkan dillerine etkide bulunmuş olması ve sonradan gelen Slavlar için de bir substratum teşkil etmiş olması mümkündür. Ancak diğer coğrafyalardaki Latin dillerinde bu Balkan dil birliği unsurlarına fazla rastlanmamaktadır. Öte yandan, Latinceden türemiş Vlahca'nın Makedonca için bir alt katman işlevi görmüş olması mümkündür. Ancak, bu düşünce de Balkan dil birliği unsurlarının Vlahca'ya nasıl girdiğini açıklamamaktadır.

Günümüzde en sık dile getirilen açıklamadır. Bütün ortak unsurların tek bir kaynaktan gelmediği ve diller arasında karşılıklı etkileşimler cereyan ettiği şeklindedir. Yunan, Latin ve Slav dillerinin özelliklerinin farklı gruplardaki dillere nüfuz etmesi gibi, Romanya'da Latinler öncesi, güney Balkanlarda Slavlar öncesi kavimlerin dillerinden aktarılmış bir alt katman da rol oynamıştır. Bizans İmparatorluğu'nun şaşaalı döneminde ve Osmanlı İmparatorluğu boyunca da 500 yıl Balkan yarımadasının tek bir devletin sınırları içinde olması da diller arası alışverişleri kolaylaştırmıştır. Nüfus hareketleri ve bireylerin birden fazla dil konuşma alışkanlığı Balkan dillerine ortak eğilimler kazandırmıştır. Bulgarların Slavlaşmasından önce ve Osmanlı yönetiminde Türk unsurların siyasi hakimiyetinin söz konusu olduğu da unutulmamalıdır. Arnavutça ise hem Latin hem de Slav dillerinden etkilenmiştir.
İlk temaslar, muhtemelen, Arnavutların ataları ile uzantıları bugünkü Makedonya ve kuzey Yunanistan'da mevcut Ulah toplumu olan Latin kökenli halklar arasında MS 1. yüzyıl ve 5. yüzyıl arasında gerçekleşmiştir. Arnavutçadaki Balkan Latincesi kökenli sözcükler ve Ulah'dan alıntılar bunu doğrulamaktadır. Dil birliğinin Rumence için de geçerli olması, bu temasların Balkanlardaki Latin halkları dağılmadan önce gerçekleştiğini doğrulamaktadır.
Bu dağılmada en önemli etken Slavların Balkanları istilası (8. yüzyıl - 12. yüzyıl arası) olmuştur. Sırpçada dil birliği unsurlarının azlığı ve bu unsurların özellikle Sırpça ve Bulgarca arasında bir ara diyalekt olan Torlakçada belirmesi, Sırpçanın dil birliğine en son girmiş dil olduğunu göstermektedir. Arnavutçanın coğrafyası ise Osmanlı yönetiminde genişlemiş ve bu arada çeşitli bölgelere Türk nüfus iskan edilmiştir. Osmanlı İmparatorluğu'nun zayıflaması ve Hristiyan Balkan halklarının Avrupa'da gerçekleşen yenilikleri (sağlık, eğitim gibi) daha erken benimsemiş olmaları nüfus dengelerinin ibresini Slav ve Yunan halkları lehine çevirmiştir.

İsim hallerinin azalması bütün Balkan dillerinde görülmüştür. Edebi Sırpça bu eğilimin tek istisnasıdır. Özellikle genitif (iyelik hali) ve datif (-e hali) kaynaşması dikkat çekicidir. Gelecek zaman İngilizcede olduğu gibi analitik hale gelmiş, başka bir deyişle fiilin şeklinin değiştirilmesinden ziyade fiilden önce bir yardımcı fiil (İngilizcede 'will') kullanma alışkanlığı yerleşmiştir.

Fiilerin mastar hali Balkanlar dışındaki Latin ve Slav dillerinde canlılığı korumakta iken, bu dillerin Balkanlar'daki temsilcilerinde genelde dilek kipi ile değiştirilmektedir.

Makedonca, Yunanca ve Tosk Arnavutçasında fiillerin mastar hali dilden tamamen kaybolmuştur.
Arumence, Bulgarca ve güney Sırp diyalektlerinde fiillerin mastar hali dilden neredeyse tamamen kaybolmuştur.
Gheg Arnavutçası ve Megleno-Rumencesi (Yunanistan'da birkaç bölgede az sayıda kişi tarafından konuşulmaktadır) fiillerin mastar hali kısıtlı sayıda ifade tarzlarında varlığını sürdürmektedir.
Standart Rumence, Sırpça ve Hırvatçada fiillerin mastar hali ile dilek kipi arasında pek çok işlev benzerlikleri bulunmaktadır.

Balkan dil birliğine birkaç yüz sözcük de dâhildir. Bu sözcüklerin çoğunun menşei Yunanca veya Türkçedir. Bizans İmparatorluğu ve Osmanlı İmparatorluğu'nun bölgedeki hâkimiyetinin kalıntılarıdır.

Ayrıca, özellikle Arnavutça, Bulgarca ve Rumence arasında sözcük alışverişleri de olmuştur.
İdiomatik ifadelerde de dikkat çekici paralellikler bulunmaktadır.

^ Batzarov, Zdravko. "Balkan Linguistic Union" (at the Encyclopædia Orbis Latini)
^ Du Nay, André. (1977) "The Origins of the Rumanians" : Balkan Linguistic Union
^ Grey Thomason, Sarah. (1999) "Linguistic areas and language history"22 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (PDF)
^ Joseph, Brian D. (1999) "Romanian and the Balkans: Some Comparative Perspectives"4 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (PDF)
^ Kopitar, Jernej K. (1829). "Albanische, walachische u. bulgarische Sprache". Jahrbücher der Literatur (Wien) 46, pp. 59–106.
^ Rosetti, Alexandru (1965-1969). "History of the Romanian language" (Istoria limbii române), 2 vols., Bükreş.
^ Russu, Ion (1967). "The Language of the Thraco-Dacians" (Limba Traco-Dacilor), Editura Ştiinţifică, Bükreş
^ Tomić, Olga Mišeska (2003). "The Balkan Sprachbund properties: An introduction to Topics in Balkan Syntax and Semantics" (PDF)
^ Lindstedt, J. et al. (2000) Languages in Contact; Rodopi ISBN 90-420-1322-2
^ Winford, Donald (2003) An Introduction to Contact Linguistics; Blackwell Publishing ISBN 0-631-21251-5

Balkan mutfağı, Balkanlar'ın genelinde belli oranda ortaklıklara sahip bir mutfak kültürüdür. Bu mutfak içinde Balkan ülkelerinin kendisine ait özellikleri vardır ve Akdeniz mutfağından etkilenmiştir. Balkan yemek kültürü Türk, Yunan, İtalyan, Avusturyalı, Macar ve yerel yemek ve pişirme kültürlerinin karışımıdır.

Kültürel kimliğin ortaya koyulmasında Balkan mutfağının ciddi bir form olabileceği öne sürülmüştür.
Bu mutfakla ilgili iki görüş vardır: 

1) Balkan bölgesinde yaygın şekilde paylaşılan bir beslenme yapısı vardır.
2) İnsanlar benzer temel yiyecekleri tüketir. Alexander Kiossev'e göre Balkan kimliğinin varlığını ispat etmek için en az iki yol var; ırk özellikleri ve mutfak.
Kiossev'e göre, Balkanlar'ın dışında bulunan bir Balkanlı, başka bir Balkanlı kişiyi yüz özellikleri, yürüyüş tarzı ile genellikle tanır. Mutfak, birçok Balkanlı için bir diğer paylaşılan şeydir. Yine Kiossev'e göre, Balkan mutfağı Osmanlılaştırılmış Fars mutfağından kaynaklanır. Bu mutfağın “doğal” sınırları Zagreb civarında bir yerden çizilebilir. Burası Orta Avrupa mutfak özelliklerinin eklenmeye başladığı sahadır.

Ortak Balkan mutfağını oluşturan Balkanlar'daki mutfak kültürleri aşağıdaki şekilde belirtilebilir:

Arnavut mutfağı
Bosna-Hersek mutfağı
Bulgar mutfağı
Hırvat mutfağı
Karadağlı mutfağı
Makedon mutfağı
Osmanlı mutfağı
Rumen mutfağı
Sırp mutfağı
Türk mutfağı
Yunan mutfağı

Alan Davidson: The Oxford Companion to Food, 2nd. ed. Oxford 2006, Article Balkan food and cookery, p. 53
Article Balkan Countries in the Encyclopedia of Food and Drink

Balkan müziği, Balkanlar'da bulunan ülkelerin yaptığı müziklerin genel adıdır. Ezgiler, müzik eserleri bakımından Balkan halklarından birçoğu için ortak sayılabilecek bir Balkan müziği, Balkan ezgisi vardır.

Balkan müzikleri hareketli ve armoni zenginliği açısından, farklı bir zevk verir. Bu müzik türünü halk oyunları festivallerine katılanlar çok iyi bilirler. Buna, etnik bir müzik türü de denebilir. Balkanlar'ın hemen hemen tüm ülkelerinde kulağa hitap eden melodiler çok benzer ve coşkuları da aynıdır. Balkan müziğinde Rumeli Türk müziğinin etkisi de vardır. Bunun gibi küçücük etnik grupların renkliliklerini kattıkları koca bir oluşumdur. Dikkat edilirse, yeryüzünün ürettiği müzik birikimlerinin içinde kendini hemen belli eden, hem melodilerinin hem de bunları yorumlayış biçimlerinin çok net karakteristikleri olan bir müzik geleneğidir. Bu özel oluşumun temelinde kabaca, geçmişi Hristiyanlık öncesi döneme denk gelen Slav geleneğiyle Doğu Roma (Bizans) ve Osmanlı'dan ögelerin bir bileşimi yer alır. Slav geleneği, Yunan ögeleri ve Osmanlı ile Bizans'ı kapsayan Anadolu renkleri, özgün bir etkileşim ile bugün Balkan müziği denilen zengin müzik birikimini oluşturmuştur.
Balkan müziği, Türk kültürüne çok yakındır. Yıllarca aynı topraklarda yaşandığı ve benzer kültürler paylaşıldığı Balkan ve Doğu Avrupa ülkelerinin olduğu kadar, Türkiye'deki Çingenelerin de müziği budur. Balkanlar'daki müzik, Avrupa'nın geri kalanından epey farklılık göstermiştir çünkü Balkan halklarından hepsinin Osmanlı İmparatorluğu ile kültürel geçmişi mevcuttur ve bu müziğin en önemli özelliği karmaşık ritmidir.
İletişim imkânların gelişmesiyle birlikte artık Amerika’daki veya Kuzey Avrupa’daki gruplar bile bu müziğin sıcaklığını anlamış olacaklar ki ellerine enstrümanları alıp Balkan folku yapmaya başladılar. Bunun yanında Bulgaristan’dan, Macaristan’dan veya Makedonya’dan gruplar da doğu-batı sentezini de gerçekleştirip bu müziği dünyaya tanıtmaya çalışmaktalar.

Balkan müziğinin kökenindeki ögelere daha ayrıntılı değinecek olursak; Yunanistan’da, Arnavutluk’ta, Slavların yaşadığı her yerde ve Bulgaristan’da 6. yüzyıldan itibaren hâkim olan kır kültürü, kapalı toplum özelliği, köy müziği geleneklerini ortaya çıkarmıştı. Balkanlar’ın her yanında türlü türlü çok sesli söyleme geleneği bulunur ve her yörenin kendine özgü makamsal karakteristiği ve çalgıları vardır. Balkan müziği diye görece homojen bir kavramdan söz ediliyorsa, bu kısmi standartlaşma büyük ölçüde Romanlarla ilgilidir. Romanların oluşturduğu ve yalnızca Roman müziği değil, pek çok halkın müziğini icra eden nefesli çalgı grupları, Balkan müziğinin batı tarafından en egzotik bulunan olgularındandır. Özümsenmiş bir müzik kültürüne sahip olan Balkan halkları, son yüz elli yıl içinde yeni çalgıları kısa zamanda geleneklerine adapte etmişlerdir. Bu adaptasyon, zengin bir Balkan şehir müziğini ortaya çıkarmıştır. Eski şehir şarkıları, Makedonca “Starogratski”, Yunanistan'da bu durumun karşılığı başlangıçta “Rebetiko” ve sonradan “ Laiko” dur.

Demirbaş çalgıların başında trompet ve akordeon gelir; bu iki enstrümana ise klarnet, gitar, perküsyon ve daha nice alet eşlik eder. Harikulade melodileri barındıran bu tür, genel itibarıyla şarkılarda sırayla bir çalgının liderliğinde ilerler. Bu durum da dinleyeni; belki başka hiçbir türde bulamayacağı bir sıcaklığa kavuşturur. Balkan müziğine son yüz elli yıl içinde yaygınlaşan klarnet, akordeon, keman, kontrbas, gitar ve mandolin gibi yeni çalgılar kısa zamanda adapte edilmiştir.

Toše Proeski
Esma Recepova
Aleksandar Sarievski

Edmond Zhulali
Adrian Hila
Klodian Qafoku

Veselin Ivanov
Dani Milev
Stojan Jankulov
Elica Todorova

Edin Dervišhalidović (Dino Merlin)
Adi Mulahalilović
Sinan Alimanović
Adnan Bajramović
Nino Pršeš
Dragan Mijatović
Ines Prajo
Vesna Pisarović
Andrej Babić
Dejan Ivanović
Aleksandra Milutinović
Elvir Laković
Goran Bregović
Rodoljub Roki Vulović

Đorđe Novković
Željen Klašterka
Tonči Huljić
Zrinko Tutić
Davor Tolja
Petar Grašo
Tonči Huljić
Zdenko Runjić
Tonči Huljić
Milana Vlaović
Andrej Babić
Ivan Mikulić
Franjo Valentić
Boris Novković
Franjo Valentić
Dado Topić

Slaven Knezović
Grigor Koprov

Dan Bittman
Adrian Romcescu
Dan Teodorescu
Ionel Tudor
Andrei Tudor

Slaven Knezović
Željko Joksimović
Vladimir Graić
Blek Panters
Šaban Bajramović

Martin Ďurinda
Juraj Burian
Gabriel Dušík

Atilla Özdemiroğlu
Melih Kibar
Timur Selçuk
Ali Kocatepe
Ali Metin
Abdullah Topçu
Furkan Delioğlu
Arif Şentürk

Giórgos Katsarós

Mostar Sevdah Reunion: Bosna-Hersek'in Mostar şehrinden bir romantik şarkılar (sevdah) müzik grubudur.
Gothart
The Toids: Progresif Balkan folk müziği grubudur.
Koçani Orkestar: Makedonya'nın Koçana bölgesinden bir gruptur.
Fanfare Ciocărlia: Romanya'nın Yaş ili'nden bir gruptur.
Beirut: Batı Avrupa ve Balkanlar'a özgü müziği pop müzik ile birleştiren Amerikalı grup.
Kultur Shock: Rock müziğini Balkan müziği ile harmanlayan Seattle merkezli folk punk grubudur.

Arnavut müziği
Boşnak müziği
Bulgar müziği
Hırvat müziği
Yunan müziği
Moldov müziği
Karadağlı müziği
Rumen müziği
Makedon müziği
Sırp müziği
Sloven müziği
Türk müziği

“Farklı Müzik” Balkan müziği sanatçıları17 Nisan 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
“Anternation” Balkan Folk Müziği5 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Balkanlar'daki dağlar, bölgenin adı olan Balkanlar'ın adının anlamından anlaşıldığı şekilde bölgenin genelinde yer alır. Balkanlar sözü Türk Dil Kurumu tarafından “öz. a. Hırvatistan, Sırbistan, Karadağ, Kosova, Slovenya, Arnavutluk, Makedonya, Bosna-Hersek, Bulgaristan, Romanya, Yunanistan ve Trakya'yı içine alan bölge” şeklinde belirtilir. Kelimenin yapısında yer alan Balkan sözünün, “sarp ve ormanlık sıradağ; sık ormanla kaplı dağ; yığın, küme; sazlık, bataklık” gibi anlamları vardır.

Balkanlar'ın büyük kısmı dağlarla kaplıdır. Bu dağ yapıları genelde kuzeyden batıya veya güneyden doğuya uzanır. Balkan topraklarının en yüksek dağı 2925 metre  ile Bulgaristan'daki Rila'dır. Bu yükseklikten sonra Yunanistan'daki Olimpos Dağı 2917 ve Bulgaristan'daki Vihren 2914 metre yüksekliktedir. Bu yüksek dağların yanında, en büyük dağ yapıları Dinar Alpleri, Arnavutluk Alpleri, Şar Dağları, Balkan Dağları, Rodop Dağları'dır. Bu dağ dizilerinin dışında, daha küçük ve yerel dağlar da vardır.
Dinar Alpleri, Slovenya, Hırvatistan, Bosna-Hersek, Sırbistan, Arnavutluk, Karadağ ve Kosova topraklarında uzanan sıradağ dizisidir. Arnavutluk Alpleri, Arnavutluk güneyinden Yunanistan'ın orta kesimine dek uzanır. Şar Dağları da bu sıradağların güneydoğusunda, Arnavutluk, Kosova ve Makedonya toprakları içinde yer alır. Koca Balkan Dağları, Karadeniz kıyılarından Bulgaristan içlerine doğru yayılır. Hem Bulgaristan ve Yunanistan topraklarında yer alan Rodop Dağları da önemli dağ dizilerindendir.

Balkan coğrafyasında aşağıdaki dağlar veya sıradağlar uzanır:

Rila Dağı
Koca Balkan Dağları
Olimpos Dağı
Dinar Alpleri
Arnavutluk Alpleri
Şar Dağları
Rodop Dağları

Balkanlar'daki nehirler, bölgenin birçok kesiminde yer alırlar. Bölgedeki nehirler içinde bazıları birçok ülke içinde akar ve büyük bir havzayı oluştururlar. Bazıları ise daha bölgesel veya yerel nehirlerdirler. Aşağıdaki listelerdeki nehirler, aktıkları yerler ve ana akarsu ve kolları mantığına göre listelenmişlerdir.

Arnavutluk'taki akarsuların çoğu, ülkenin tek deniz bölgesi olan Adriyatik Denizi'ne dökülürler. Karadeniz'e dökülen akarsular da vardır.

Bunë/Bojana (Yakın yer: Ulcinj)
Drin (Yakın yer: İşkodra)
branch of Drin (Yakın yer: Vau-Dejës)
İşkodra Gölü (Yakın yer: İşkodra)
Morača (Žabljak Crnojevića)
Cem/Cijevna (Yakın yer: Podgorica)
Drin (Yakın yer: Leş)
Valbona (Yakın yer: Fierza)
Kara Drin (Kökes)
Ak Drin (Kökes)
Kir (Yakın yer: İşkodra into distributary)
Mat (Yakın yer: Fushë-Kuqe)
Fan (Yakın yer: Milot)
Ishëm (Yakın yer: Ishëm)
Zezë (Yakın yer: Kodër-Thumana)
Gjole (Yakın yer: Kodër-Thumana)
Tirana (Yakın yer: Preze)
Lanë (Yakın yer: Bërxulla)
Tërkuzë (Yakın yer: Preza)
Erzen (Yakın yer: Şayak)
İşkomi/Shkumbin (Yakın yer: Divjaka)
Seman (Yakın yer: Libofşa)
Devoll (Yakın yer: Kuçova)
Osum (Yakın yer: Kuçova)
Vyosa (Yakın yer: Novosela)
Shushica (Yakın yer: Armen)
Drino (Tepedelen)
Sarandapor Nehri (Yakın yer: Çarshovë)

Tuna (Yakın yer: Kili)
Sava (Belgrad)
Drina (Bogatić)
Lim (Yakın yer: Vişegrad)

Glina (sağ kol Kupa, Sava)
Glinica (sağ kol)
Bojna
Bužimica
Kladušnica (sağ kol Velika Kladuša)
Korana (sağ kol to Kupa, Sava)
Mutnica (Korana) (sağ kol)
Sava (sağ kol Tuna, Belgrad, Sırbistan)
Bosna (sağ kol)
Babina rijeka (Sağ kol. Yakın yer: Zenica)
Fojnička rijeka (sol kol)
Lepenica (Fojnica) (sol kol)
Bijela rijeka (sağ kol; yakın yer: Kreševo)
Crna rijeka (Lepenica) (sağ kol; yakın yer: Kreševo)
Kreševka River (sağ kol Kreševo)
Željeznica (Fojnička) (sağ kol)
Dragača (sol kol Fojnica)
Goruša (sağ kol Visoko)
Krivaja (sağ kol Zavidovići)
Stupčanica
Bioštica
Kaljina (sağ kol)
Orlja (sol kol)
Tribija (sol kol)
Vijaka (sol kol)
Duboštica (sol kol)
Župeljeva (sağ kol)
Mala Maoča (sol kol)
Velika Maoča (sağ kol)
Lašva (sol kol)
Bila (sol kol)
Grlovnica (sağ kol)
Komašnica (sağ kol; yakın yer: Travnik)
Kruščica (sağ kol)
Ljubina (Bosna) (sağ kol Semizovac)
Miljacka (sağ kol)
Mokranjska Miljacka
Paljanska Miljacka
Bistrica (Paljanska Miljacka) (sol kol)
Misoča (sağ kol)
Blaža (sol kol)
Ribnica (sağ kol; yakın yer: Kakanj)
Mala rijeka (Ribnica) (sol kol; yakın yer: Kakanj)
Stavnja (sol kol Ilijaš)
Mala rijeka (Stavnja) (sol kol)
Trstionica (sağ kol; yakın yer: Kakanj)
Bukovica (Trstionica) (sol kol; yakın yer: Kraljeva Sutjeska)
Usora (sol kol Güney Doboj)
Mala Usora
Velika Usora
Željeznica (sağ kol)
Kasindolska (sağ kol)
Brka (sağ kol Brçko)
Dašnica (sağ kol Semberija)
Drina (sağ kol)
Piva
Tara
Ćehotina (sağ kol)
Bistrica (Drina) (sol kol)
Govza (sağ kol)
Prača (sol kol)
Rakitnica (Prača) (sol kol)
Drinjača (sol kol)
Jadar (sağ kol)
Kravica (sağ kol)
Janja (sol kol Semberija)
Janjina (sağ kol)
Kolina (sol kol)
Lim (sağ kol)
Rzav (sağ kol Vişegrad)
Beli Rzav
Crni Rzav
Sutjeska (sol kol Foča)
Hrčavka (sol kol)
Jablanica (sağ kol; yakın yer: Bosanska Gradiška)
Bukovica (Jablanica) (sağ kol)
Ljubina (Jablanica) (sağ kol)
Jurkovica (sağ kol; yakın yer: Bosanska Gradiška)
Lukavac (sağ kol Semberija)
Ljubija (sol kol)
Ukrina (sağ kol; yakın yer: Bosanski Brod)
Ilova (sağ kol)
Mala Ukrina
Velika Ukrina
Una (sağ kol)
Srebrenica (sağ kol)
Krka (sağ kol)
Unac (sağ kol)
Čava (sağ kol)
Krušnica (sağ kol Bosanska Krupa)
Mlječanica (sağ kol)
Knežica (sol kol)
Sana (sağ kol)
Blija (sol kol Sanski Most)
Dabar (sol kol south from Sanski Most)
Gomjenica (sağ kol; yakın yer: Prijedor)
Bistrica (Gomjenica) (sağ kol)
Krivaja (Gomjenica) (sağ kol)
Japra (sol kol; yakın yer: Bosanski Novi)
Japrica (sol kol)
Kijevska rijeka (sağ kol)
Kozica (sağ kol)
Jovica (sağ kol)
Strigova (sağ kol)
Kriva rijeka (sağ kol)
Mekinja (sol kol)
Vrbaška (sağ kol)
Crna rijeka (Vrbaška) (sol kol)
Vrbas (sağ kol)
Bistrica (Vrbas) (sağ kol; yakın yer: Gornji Vakuf)
Mutnica (Bistrica) (sol kol)
Bunta (sol kol, Gornji Vakuf ve Bugojno arası)
Crna rijeka (Vrbas) (sol kol Mrkonjić Grad)
Desna (sol kol, Gornji Vakuf'tan sonra)
Dragočaj (sol kol, Banya Luka kuzeyi)
Duboka (sol kol Bugojno)
Pliva (sağ kol Jajce)
Janj (sağ kol)
Kupreška rijeka (sağ kol)
Vrbanja (sağ kol Banya Luka)
Jošavka (sağ kol; yakın yer: Čelinac)

Neretva
Blučica (sağ kol; yakın yer: Jablanica lake)
Bregava (sol kol; yakın yer: Stolac and Čapljina)
Buna (sol kol; yakın yer: Buna)
Bunica (sol kol)
Doljanka (sağ kol Jablanica)
Drežanka (sağ kol)
Jezernica (sağ kol)
Kraljuščica (sağ kol)
Neretvica (sağ kol; yakın yer: Konjic)

Mande, Buško Gölü'ne

Bijela (Prenj Dağı batısı)
Plovuča
Bistrica (Livno)
Žabljak
Drina (Duvno)
Jaruga
Jaruga
Lištica
Milač
Mrtvica
Mušnica
Vrljika
Matica (sol kol)

Balkanlar coğrafyası, Balkan bölgesinin çeşitlilik oluşturan coğrafi yapısıdır. Bu yapı içinde deniz etkisindeki alanlar, dağlık bölgeler, koruma alanları, düzlükler yer alır.
Balkanlar, güneybatıda Adriyatik Denizi ve İyon Denizi; güneyde Akdeniz; güneydoğuda Ege Denizi, Marmara Denizi; doğuda Karadeniz ile çevrili bir yarımadadır. Kuzey sınırlarını Tuna, Sava ve Kupa nehirleri oluşturur. Kuzeybatıdan (Trieste Körfezi) güneye ve doğuya dek olan bölge sınırları denizlerle çevrilidir: Adriyatik, İyon Denizi, Akdeniz, Ege Denizi, Çanakkale Boğazı, Marmara, İstanbul Boğazı, Karadeniz. Karadeniz kıyılarında, Tuna'nın döküldüğü yerden Tuna boyunca kuzey sınır Belgrad'a ulaşır. Burada Sava boyunca devam edip Hırvatistan-Bosna-Hersek hudut hattından batıya ilerleyen kuzey sınırı Slovenya'ya girer. Čatež ob Savi köyünde Krka Nehri'nden devam eden kuzeybatı sınırı, nehrin ağzı Gradiček'in batısından Vipava Nehri üzerinden ilerleyip İtalya'ya geçer. Gorizia yakınlarında Soča Nehri ile birleşen sınır, Trieste Körfezi kıyısındaki Monfalcone yakınlarında Adriyatik'e bağlanır.

Balkanlar'ın veya coğrafi adla Balkan Yarımadası'nın doğu, güney ve batı sınırları hakkında mevcut görüş birliğine rağmen, kuzey sınırları tartışmalıdır. Bazı coğrafyacılar kuzey sınırını Tuna ve Drava nehirleri olarak kabul eder, bazıları da sınır Karpat Dağları'nın doğusundan geçirir. Balkan Yarımadası'nın kıyıları, Akdeniz sistemine dâhil olan 6 denize açılmaktadır. Bu durum, Balkanlar'ın, Akdeniz stratejisindeki çok boyutlu yerini vurguladığı gibi; Balkan ülkelerinin çoğunun deniz ulaştırması ve denizcilik alanlarındaki gelişmelerine de ışık tutmaktadır.

Bölge alanının büyük kısmı dağlarla kaplıdır. Bu dağ yapıları genelde kuzeyden batıya veya güneyden doğuya uzanır. Balkan topraklarının en yüksek dağı 2925 metre ile Bulgaristan'daki Rila'dır. Bu yükseklikten sonra Yunanistan'daki Olimpos Dağı 2917 ve Bulgaristan'daki Vihren 2914 metre yüksekliktedir. Bu yüksek dağların yanında, en büyük dağ yapıları Dinar Alpleri, Arnavutluk Alpleri, Şar Dağları, Balkan Dağları, Rodop Dağları'dır. Bu dağ dizilerinin dışında, daha küçük ve yerel dağlar da vardır.

Dinar Alpleri, Slovenya, Hırvatistan, Bosna-Hersek, Sırbistan, Arnavutluk, Karadağ ve Kosova topraklarında uzanan sıradağ dizisidir. Arnavutluk Alpleri, Arnavutluk güneyinden Yunanistan'ın orta kesimine dek uzanır. Şar Dağları da bu sıradağların güneydoğusunda, Arnavutluk, Kosova ve Kuzey Makedonya toprakları içinde yer alır. Koca Balkan Dağları, Karadeniz kıyılarından Bulgaristan içlerine doğru yayılır. Hem Bulgaristan ve Yunanistan topraklarında yer alan Rodop Dağları da önemli dağ dizilerindendir.

Bölgenin birçok kesiminde çeşitli büyüklükte akarsular yer alır. Bölgedeki nehirler içinde bazıları birçok ülke içinde akar ve büyük bir havzayı oluştururlar. Bazıları ise daha bölgesel veya yerel nehirlerdirler.

Yüzlerce yıldır yapılan ağaç kesimleri sebebiyle Balkan coğrafyasının bazı kesimlerinde ağaçlık alanların yerinde yeşillik, çalılık kalmıştır. Özellikle bölgenin güneyindeki kıyı kesimlerinde bitki örtüsü bu şekildedir. İç kesimlerde Orta Avrupa tarzı ağaçlık örtü vardır. Bunlar sık ormanlar ve nispeten seyrek ağaçlık alanlardır. Ağaç hattı 1800-2300 metre arasıdır. Toprak yüzeyi çok çeşitli endemik türlerle kaplıdır.
Toprak genellikle zayıftır. Sıcak yazlara sahip, doğal çim, zengin toprak örtüsü bulunduran alanların elverişli toprağında tarım yapılır. Dağlık alanlar ekime pek uygun değildir. Ekilen ürünlerin başında üzüm ve zeytin gelir.
Dağlarla yükselmiş Balkan Yarımadası üç denizle çevrili yapıya sahiptir. Kuşlar her gün Tuna Deltası'nda görünür, bölgenin güney periferisinde deniz hayatı vardır. Bitki hayatı da yüksekte, denizden orman sınırına doğru görülür. Balkan coğrafyası, Avustralya'daki Büyük Mercan Resifi ve Ekvador'daki Galapagos Takımadaları'ndan sonra dünyanın biyolojik çeşitlilik bakımından üçüncü en önemli alanı olarak kabul edilmiştir.

Romanya'daki Tuna Deltası, Avrupa deltaları içinde büyüklük bakımından ikinci, korunmuş alan bakımından ilk sıradadır. Bu delta alanı akarsular, kanallar, ağaç saçaklı göller ve sazlık adalar barındırır. Burası kuş gözlemcileri ve yaban hayat tutkunları için bir cennettir. Bulgaristan'da Meriç Vadisi'nde yer alan Zlato Pole Koruma Alanı, tehlike altındaki birçok tür için bir vaha özelliği gösterir. Koruma alanı, bitki ve hayvan çeşitliliği bakımından oldukça zengindir. Sırbistan, UNESCO listesinde yer alan en az 9 sulak alana sahiptir. Bunlar içinde Golija-Studenica Biyosfer Rezervi, sadece iyi korunmuş doğal kaynakları bakımından değil, aynı zamanda kültürel kaynakları bakımından da önemlidir. Avrupa'nın diğer bölgelerinde nesli tükenerek yok olmuş bitki ve hayvan türleri burada hâlen gelişmekte, Sırbistan'ın yeşil bataklıkları ve ormanlarında yaşamını sürdürmektedir.

Demirkapı Tuna Nehri'ndeki bir boğazdır. Tarihî dönemden beri bilinen ve kullanılan meşhur bir nehir boğazıdır. Boğaz, Sırbistan ve Romanya sınır hattının bir kısmını oluşturur. Demirkapı, Sırbistan-Romanya sınırı boyunca 134 kilometre uzunluğa sahip, Avrupa'nın en büyük ve en uzun boğazıdır. Bu uzunluk birçok kıvrım oluşturmuştur. Boğaz kapsamında 4 yapısal havza ve 4 vadi bulunur.
Yayılım olarak Demirkapı, güneyinde Sırbistan'ı ve kuzeyinde Romanya'yı bırakır. Bu coğrafi yayılım içinde ayrıca Karpatlar parçalanır; bir kısmı güneyde kalır. Boğazın Sırbistan tarafında Demirkapı (Đerdap) Millî Parkı (Национални парк Ђердап), Romanya tarafında Demir Kapılar Millî Parkı (Parcul Natural Porţile de Fier) vardır. Romanya kısmında ayrıca iki elektrik santralı kurulmuştur.

Balkanlar'ın birçok kesiminde farklı doğal kaynaklar bulunur. Arnavutluk'un doğal kaynakları petrol, doğal gaz, kömür, boksit, kromit, bakır, demir cevheri, nikel, tuz, kereste, hidro-enerjidir. 2009 yılı verilerine göre Arnavutluk, günde 5400 varil petrol üretmiştir. Doğal gaz üretimi de 30 milyon metreküptür. Bosna-Hersek'in doğal kaynakları kömür, demir cevheri, boksit, bakır, kurşun, çinko, kromit, kobalt, manganez, nikel, kil, alçı, tuz, kum, kereste, hidro enerjidir. Bulgaristan'ın doğal kaynaklarını ise boksit, bakır, kurşun, çinko, kömür, kereste, ekilebilir arazi oluşturur. Madenî yağ, az miktarda kömür, boksit, düşük nitelikli demir filizi, kalsiyum, alçı, doğal asfalt, silis, mika, kil, tuz, hidroelektrik Hırvatistan'ın; boksit, hidroelektrik Karadağ'ın doğal kaynaklarıdır. Kosova'da nikel, kurşun, çinko, magnezyum, linyit, kaolen, krom, boksit bulunur, ayrıca kömür ve gümüş yatakları vardır. Kuzey Makedonya'nın doğal kaynakları düşük tenörlü demir cevheri, bakır, kurşun, çinko, kromit, manganez, nikel, tungsten, altın, gümüş, asbest, alçı, kereste, ekilebilir arazidir. Romanya'da petrol (rezervler azalmaktadır), kereste, doğal gaz, kömür, demir cevheri, tuz, tarıma elverişli topraklar, hidroelektrik; Sırbistan'da petrol, gaz, kömür, demir cevheri, bakır, çinko, antimon, kromit, altın, gümüş, magnezyum, pirit, kireç taşı, mermer, tuz, ekilebilir arazi; Slovenya'da linyit kömürü, kurşun, çinko, yapı taşı, hidroelektrik, ormanlar, doğal kaynaklardandır. Türkiye'nin doğal kaynakları kömür, demir cevheri, bakır, krom, antimon, cıva, altın, barit, bor, sölestin (stronsiyum), zımpara, feldspat, kireçtaşı, magnezit, mermer, perlit, ponza, pirit (sülfür), kil, tarıma elverişli topraklar, hidroelektrik; Yunanistan'ın linyit, petrol, demir cevheri, boksit, kurşun, çinko, nikel, magnezit, mermer, tuz, hidroelektrik potansiyelidir.

Balkan coğrafyasında üç zaman dilimi kullanılır:

UTC+01.00: Hırvatistan, Slovenya, Bosna-Hersek, Karadağ, Arnavutluk, Kosova, Sırbistan, Kuzey Makedonya.
UTC+02.00: Yunanistan, Bulgaristan, Romanya
UTC+03.00: Türkiye (2016'dan beri ve aynı anda yaz saati uygulaması da kaldırıldı.)

Arnavutluk, Bosna-Hersek, Bulgaristan, Karadağ, Kosova, Kuzey Makedonya ve Yunanistan ülkeleri topraklarının tamamı Balkan coğrafyası içindedir. Balkanlar'da yer alan ülkelerden Hırvatistan’ın % 54,8’i, Romanya’nın % 6,5’i, Sırbistan’ın % 72,2’si, Slovenya’nın % 26,7’si, Türkiye’nin % 3’ü Balkan sınırları içinde yer alır. Toplam yüzölçümü 301.340 km² olan İtalya topraklarının % 0.1’i (295,1 km²) Balkan coğrafyası içinde yer alır ancak İtalya, Balkan ülkesi sayılmaz. Balkanlar’ın toplam yüzölçümü 504.884 km²’dir.“Yüzölçümü”

Balkanlar'da muhitlerin coğrafi yapısına bağlı olarak iklimde değişiklikler görülür. Adriyatik ve Ege kıyılarında Akdeniz iklimi hâkimdir. Karadeniz kıyılarında iklim, nemli subtropikal ve ılıman okyanus tipindedir. İç kesimlerde ise nemli kıtasal iklim görülür. Yarımadanın kuzeyi ile dağlık alanlarda kışlar soğuk ve karlı, yazlar sıcak ve kurudur. Güney kesimlerde kışları iklim hafiftir.
Nemli kıtasal iklim, Slovenya geneli, Kuzey Hırvatistan, Bosna-Hersek, Arnavutluk içleri, Kuzey Karadağ, Kosova, Kuzey Makedonya, Bulgaristan, Sırbistan ve Romanya'da görülür. Geri kalan ve yaygın olmayan iklim tipleri olan nemli subtropikal iklim ve okyanus iklimi, Slovenya kıyılarında, Kuzey Hırvatistan kıyılarında, Bulgaristan'ın Karadeniz kıyılarında ve Türkiye'de görülür. Akdeniz iklimi, Güney Hırvatistan, Arnavutluk kıyı kesiminde, Yunanistan'da, Güney Karadağ'da ve Türkiye'nin Ege kıyılarında görülür.

a. ^ Balkan coğrafyasının sınırları hakkındaki haritalardan birkaçı: Topoğrafik harita, Balkanlar’da toprağı olan ülkeler haritası. Bölgenin toplam yüzölçümü 504.884 km²’dir (bk. “Ülkeler”).
b. ^ Hırvatistan’ın yüzölçümü bilgileri belirtilen aşağıdaki jupanlıklar (županija) ve belediyeler (opčina) Balkanlar’ın sınırları içindedir. Tamamı kapsanan jupanlıklar: İstra (2.820 km²), Primorje-Gorski (3.582 km²), Karlovac (3.622 km²), Lika-Senj (5.350,5 km²), Zadar (3.642 km²), Šibenik-Knin (2.939 km²), Split-Dalmaçya (4.534 km²), Dubrovnik-Neretva (1.783 km²). Jupanlık içinde kapsanan belediyeler: Sisak-Moslavina Jupanlığı’nda Donji Kukuruzari (114 km²), Dvor (504,9 km²), Gvozd (212,4), Hrvatska Dubica (131 km²), Lekenik (224,4 km²), Majur (66,72 km²), Martinska Ves (124,7 km²), Sunja (288,2 km²), Topusko (

Balkanlar, Avrupa kıtasının güneydoğu kesiminde, İtalya Yarımadası'nın doğusu, Anadolu'nun batısı ve kuzeybatısında yer alan coğrafi ve kültürel bölgedir. Bölge, sarsıntılı ve hareketli bir tarihe sahiptir.
Bölge, coğrafi konumu gereği birçok açıdan ikiliğin bulunduğu bir yer olmuştur. Tarihte Latin dünyası ile Grek dünyası arasında, sonraları ikiye ayrılan Roma kültüründe Katoliklik ile Ortodoksluk arasında paylaşılmıştır. Bu devirden sonra bölgeye eklemlenen Müslümanlık da, Balkanlar'daki çok renkliliği şekillendirmiştir.
Tarih boyunca Avrupa'nın hiçbir bölgesi Balkanlar kadar saldırı, istila ve işgale uğramamıştır. Uzun tarihi boyunca sık sık, özellikle kuzeyden ve doğudan gelen değişik orduların saldırısına uğrayıp ele geçirilen bölge, küçüklü büyüklü birçok ulusun yaşam alanı olmuştur. Balkanlar, Persler, Makedonlar, Romalılar, Bizanslılar, Hunlar, Avarlar, Bulgarlar, Sırplar, Türkler, Avusturyalılar ve daha başka uluslar tarafından uzun yıllar boyunca yönetildi. Balkanlar'ın yerli halkı olan bazı topluluklar, kısa süreli dönemler hariç tarih boyunca hep başka milletlerin idaresi altında yaşamışlardır.

Starçevo-Körös (MÖ 6500-4000), Doğrusal çömlekçilik (MÖ 5500-4500), Vinča (MÖ 5000-3000), Kukuteni-Tripilyan (MÖ 4500-3500) ve Ezero kültürü (MÖ 3300-2700), Balkanlar'ın çeşitli kısımlarında yaşadığı arkeologlarca belirtilen kültürlerdir.
Bakır Çağı tarihli Varna kültürü (MÖ 4600-4200), dünyadaki bilinen en eski altın hazinesi ve ölümden sonraki hayata dair inanışın kaynağıdır.
Balkanlar, Cilalı Taş Devri'nde Avrupa genelinden önce çiftçiliğin geliştiği bir bölgedir. Burada gelişen çiftçilik faaliyetleri kuzeye ve Orta Avrupa'ya geçmiştir.

Miladın öncesinde, III. binyılın sonu ile II. binyılın ilk yarısında Proto Grekçe konuşan kabileler bölgeye hareket etmişlerdir. MÖ 1000'de İlir kabileleri bugünkü Arnavutluk'un kuzeyinde belirmişlerdir. MÖ 1000 civarında Daçyalılar ve Traklar Balkanlar'da (bugünkü Romanya, Bulgaristan, Moldova, kuzeydoğu Yunanistan, Türkiye'nin Trakya kısmı, doğu Sırbistan ve Makedonya) görünmüşlerdir.
Friglerin de Balkanlar'ın güney kesimlerinde yerleştikleri düşünülmektedir.

MÖ 9-8. yüzyıllarda Dorlar, Balkanlar'ın güneyinde yerleşmişlerdir. MÖ 4. yüzyılda Büyük İskender'in hükümdarlık döneminde bölge, Makedonya İmparatorluğu'na ev sahipliği yapmıştır.

Miladın öncesindeki yüzyıllarda Balkanlar'ın özellikle Ege, Adriyatik kıyıları ve civarında çeşitli Grek şehir devletleri hüküm sürmüştür. MÖ 500 sonrasında bu şehir devletlerine Atina ve Sparta, liderlik etmiştir. Ancak, bu dönemde şehirler doğudan fetih ve işgal amaçlı gelen güçlü Pers İmparatorluğu'nun baskısıyla karşılaşmışlardır. Bu mücadele şehir devletlerinin kültürel olarak zirveye ulaşacakları, felsefi gelişme yaratan iki yüzyılın oluşmasına yol açmıştır. Bu kültürel gelişkinlik, Avrupa'nın iki binyıllık tarih sürecini beslemiştir. Şehir devletlerindeki bu ferah dönemini, Grek şehir devletlerinin başka güçler tarafından ele geçirildiği aralıksız savaşlar takip etmiştir.

Yunanistan'ın kuzeyinde yer alan Makedonya Krallığı, II. Filip (h. MÖ 359 - MÖ 336) idaresinde yükselişe geçmiş, onun oğlu İskender ile yükselişinin zirve dönemini yaşamıştır. Büyük İskender idaresi altında (h. MÖ 336 - MÖ 323) Makedonya, o dönemin bilinen dünyasında en büyük imparatorluk olmuştur. Döneminde Balkanlar'ın en büyük devleti olması yanında, Mısır, Suriye bölgelerini de kapsamıştır.
MÖ 336 yılında II. Filip korumaları arasındaki bir kişi tarafından suikasta uğratılıp öldürülünce, Makedon devlet ve asker kesimi tarafından kral ilan edilmiştir. II. Filip'in ölüm haberi yayılınca Thebai, Atina, Tesalya, Trakya kavimleri isyan çıkarmışlardır. İsyan haberi Büyük İskender'e ulaştığında, kendisi askerleri ile bu gruplar üzerine yürümüş, Olimpos'ta, Mora Yarımadası'nda, Korint'te, egemenliğini sağlamıştır. Korint tarafında iken, Atina idaresi barış talep etmiş ve İskender, böylece zafer elde edip bölgenin bir daha isyan etmeyeceği özrünü de kabul etmiştir. İskender, Korint'te Perslere karşı Grek güçlerinin "Hegemon”u unvanını almıştır. Burada ayrıca Trakların da isyanını öğrenen Büyük İskender, onların bölgesine yönelmiş. Trakya bölgesine yürüyen İskender ordusu burada, mücadele sonucunda Haemus Dağı'nı ele geçirmiş ve Trakları mağlup etmiştir. Bu gibi mücadelerden zaferle ayrılan Büyük İskender, sonraki yıllarda Asya tarafına yönelmiş, burada da aşama aşama ilerleyerek, kazandığı yeni yerlerle büyük bir imparatorluk yaratmıştır.

Scodra (bugünkü İşkodra) şehri merkez olmak üzere İlirler, MÖ IV. yüzyılda bölgede güç oluşturmuşlardır. Ancak, MÖ 358'de II. Filip (Büyük İskender'in babası), İlirleri yenip egemenlik alanını Ohri Gölü'ne dek genişletmiştir. MÖ 323'lerde Grek şehirleri arasında şiddetli çatışmalar yaşanmıştır.
MÖ 229 ve 219'da Roma ordusu, İlirya yerleşkelerine baskın düzenlemiştir. Bu baskınlar Neretva vadisinde gerçekleşmiştir. İliryalılar karşılık olarak Romalılara saldırınca Roma için Balkanlar'a yayılma fırsatı oluşturulmuştur.
MÖ 180 yılında Dalmaçyalılar, İlirya kralı Gentius'a karşı bağımsızlık ilan ederler. Romalılar, MÖ 168'de son İlirya kralı Gentius'u yenip kendisini MÖ 165'te Roma'ya esir olarak götürmüşlerdir. Kısa süre sonra bu bölge Roma kontrolü alınmış, idarî yapılanma kurulmuştur.
MÖ 168 civarlarında Romalılar, Grek sivil savaşları sebebiyle uygun zemin bulup imparatorluk sınırlarına Makedonya, Epir ve Achaea topraklarını katmışlardır.

Balkanlar, Milattan önce III-II. yüzyıllarda Romalıların egemenliğine geçmiştir. Dönemle beraber bölge idarî, kültürel ve askerî açılardan Roma yapısıyla kurgulanmaya başlanmıştır. Roma döneminde, Balkanlar'ın güneyinde bulunan Grek bölgesi ile çeşitli çatışmalarda da yaşanmıştır. Bu çatışmalar Miladın sonrasında Roma'nın Katolik ve Ortodoks sınırını da oluşturacaktır. Kurulan Illyricum Eyaleti bölgede büyük bir öneme sahip olmuştur.
I. Konstantin zamanında Balkanlar'da düzen kurulsa da, Tervingiler ve Greutungiler gibi Got kavimleri ile Hunların bölgeye girişleri ile durum değişmiştir. Bu kavimler önce, bölgeye ve sınırlara koruyucu halklar olarak yerleştiyseler de, sonrasında özellikle Hunlar, Roma'nın idaresi açısından büyük sıkıntılar yaratmışlardır.
Roma egemenliğinin son yıllarında Romalılar, Gotlar ve Hunlar, bölgede kendi güç alanları oluşturma uğraşına girişmiş ve kendi alanlarını kurmuşlardır.
İmparator I. Theodosius'un (346-395) ölümünde önce, devletin topraklarını iki oğlu arasında paylaştırması üzerine Balkanlar da ikiye bölünmüştür. Kuzeybatı kısmı (bugünkü Hırvatistan ve Slovenya toprakları) Batı Roma; gerisi Doğu Roma İmparatorluğu sınırlarında kalmıştır. Batı Roma topraklarının çok küçük bir kısmı Balkan sınırları içinde olmuş, bu topraklar da Batı Roma'nın çöküşüyle beraber Doğu Roma sınırlarına katılmıştır.
Hunlar, MS 380 yılından itibaren Balkanlar'a egemenlik kurmuşlardır. Bölgenin büyük bir kısmında hâkim olan Hunlar, Slavlardan daha önemlidir. V. ve VI. yüzyıllarda, çeşitli lehçeleri konuşan Slavlar birçok grup hâlinde Balkanlar'ın geniş arazilerine hâkim olmuşlardır.

Balkanlar'a Hristiyanlık, Pavlus ve onun takipçileri Trakya üzerinde Balkanlar'a geldiklerinde girmiştir. Pavlus, Greklere Hristiyan inancını Beroia ve Thessaloniki (Selanik), Atina, Korint ve Dyrrachium (Dıraç) şehirlerinde yaymıştır. Andreas da Daçyalılar ve İskitlere Dobruca ve civarındaki Karadeniz kıyılarında seslenmiştir. MS 46 yılında bu bölge Roma egemenliğine geçmiştir.
III. yüzyılda bölgede Hristiyan sayısı artmıştır. 313 yılından sonra, Roma'nın hoşgörüsü sonrasında Balkanlar'da Hristiyanlık iyice yayılmaya başlamıştır.
391 yılında I. Theodosius, Hristiyanlığı, Roma'nın resmî dini hâline getirmiştir.

Balkan topraklarının büyük kısmı, Roma İmparatorluğu'nun bölünmesi ardından Doğu Roma İmparatorluğu sınırlarında kalmıştır. Doğu Roma'nın Balkan tarihinde çok sayıda savaş, mücadele, göç vardır. 410 yılında Batı Roma İmparatorluğu topraklarına saldıran Vizigotlar, Roma'yı ele geçirdiler. Diğer Barbar kavimlerden Vandallar Kuzey Afrika'yı, İspanya'yı ve İtalya'yı yağmaladılar. Bu akınların arkası kesilmedi ve 5. yüzyıl sonlarında Germen kavimleri Batı Roma İmparatorluğu'na son verdiler. Doğu Roma İmparatorluğu ise bu saldırılara karşı koydu. Balkanlar'da Slavları, doğuda da Sasani Devleti'ni yenilgiye uğrattı.

Hunlar, Gotlardan, Alanlardan ve Germen Taifallardan oluşturdukları yardımcı kuvvetlerle takviyeli olarak ilk defa 378 baharında Tuna'yı geçmişlerdir. Romalılardan karşılık görmeksizin Trakya'ya kadar ilerlemişlerdir. Roma imparatoru I. Theodosius'un ölüm yılı olan 395'te Hunlar yeniden Balkanlar'da hareketlenmişlerdir. Hunlar, MS 380 yılından itibaren Balkanlar'a egemenlik kurmuşlardır. Bölgenin büyük bir kısmında hâkim olan Hunlar, Slavlardan daha önemlidir.
Balkanlar'da yerleşen Hun idarî yapılanması, idarede ve devlet içindeki Türk kavimlerinin yanında, birçok Ural kavmi, Germen kavimleri (Gotlar, Gepidler vb.), Slavlar, Sarmatlar gibi birçok kavmin beraber yaşadığı bir yapı olmuştur.
MS 453 yılında Attila’nın ölümü ile beraber Balkanlar’da Hun gücü zayıflamış ve sonrasında da Hunların idaresi ortadan kalkmıştır.

V. ve VI. yüzyıllarda, çeşitli lehçeleri konuşan Slavlar birçok grup hâlinde Balkanlar’ın geniş arazilerine hâkim olmuşlardır.
Slavlar, Balkanlar’a geldiklerinde, bölgeye geçici olarak yerleşmiş ve bu yerleşmelerle Slavların bölgedeki birçok halkı asimile ettiği düşünülmektedir. Bu Slav kabileleri büyüklü küçüklü birçok göçle bölgeye yayılmışlardır. Göçlerin büyük kısmı, Balkanlar’ın Doğu Roma toprakları içinde kalan kısımlarına olmuştur.

VII. yüzyılda Türk asıllı Bulgar kabileleri, hükümdarları Asparuh’un kumandasında Tuna’yı geçerek Batı Karadeniz ile Tuna Nehri arasındaki bölgeye yerleşen Slavları hâkimiyetleri altına almışlardır.
Balkanlar’ın doğusuna yerleşen Bulgar boyları, devletleri içinde yaşayan büyük Slav nüfusuyla beraber yaşarken, bir süre sonra bu Slav boylarını kültürlerine doğru yönelip Slavlaşmışlardır.
Doğudan, Asya içinden, Kuzey Karadeniz step bölgesi yolu

Banliyö treni, şehrin merkezini, hatta bazen dışını da birleştiren ve gün içinde yolcu taşıyan tren türüdür. Zamanımızda şehirlerin geniş bir coğrafyaya yayılması nedeniyle artan trafik sıkışıklığı, park problemi, hava kirliliği gibi sorunlara karşı banliyö trenleri bir alternatiftir. Tramvayların aksine, banliyö trenleri ağır raylı sistem olarak kabul edilir.
Türkiye'de TCDD Taşımacılık tarafından, İstanbul ve Kocaeli (Marmaray), Ankara (Başkentray), İzmir (İZBAN), Gaziantep (Gaziray) ve Sakarya (Adaray) illerinde banliyö trenleri işletilmektedir.

Daha büyük olmak,
Daha uzun mesafeler nedeniyle daha fazla oturma ve daha az ayakta durma alanı sağlamak,
(Çoğu durumda) Daha düşük bir hizmet sıklığına sahip olmak,
Tarifeli hizmetlere sahip olmak, (yani trenler belirli aralıklarla değil belirli zamanlarda çalışır)
Genellikle banliyöleri şehir merkezine bağlayan düşük yoğunluklu banliyö bölgelerine hizmet etmek,
Şehirlerarası ve/veya yük trenleri ile güzergâh veya geçiş hakkını paylaşmak,
Tam olarak ayrılmamış olmak, (geçiş kapılı hemzemin geçitler içeren)
Normalde sürücü kontrollü olması nedeniyle ekspres servis olarak belirli istasyonları atlayabilme yönlerinden hafif raylı sistemlerden ayrılmaktır.

Nakliye veya şehirlerarası hizmetlerle aynı geçiş hakkı içinde bir arada bulunma özellikleri, sistem inşaat maliyetlerini önemli ölçüde azaltabilir. Bununla birlikte, özellikle hizmet yoğunluklarının ağın iç kısımlarında birleştiği durumlarda, gecikmeleri önlemek için genellikle bu geçiş hakkı dahilinde özel hatlarla inşa edilirler.
Bu tür trenlerin çoğu, yerel standart ölçü hattında çalışır. Bazı sistemler daha dar veya daha geniş bir ölçü üzerinde çalışabilir. Japonya, Endonezya, Malezya, Tayland, Tayvan ve İsviçre'de, Avustralya'da Brisbane (Queensland Rail's City ağı) ve Perth (Transperth) sistemlerinde, İsveç'te bazı sistemlerde ve Cenova-Casella'da dar ölçü sistemleri örnekleri bulunmaktadır. Finlandiya, Hindistan, Pakistan, Rusya, Brezilya ve Sri Lanka'nın yanı sıra ABD'de San Francisco (BART) ve Avustralya'da Melbourne ve Adelaide dahil olmak üzere bazı ülkeler ve bölgeler geniş hatlı yol kullanır.

Metro demiryolu ve hızlı toplu taşıma genellikle şehir merkezlerinin 12 ila 20 km (7 ila 12 mil) arasındaki daha küçük şehir içi alanlarını kapsar, daha sık çalışır ve özel hatlar (yer altı veya yükseltilmiş) kullanır, oysa banliyö treni genellikle rayları, teknolojiyi ve ana hat raylı sistemlerini kullanır.
Bununla birlikte, bir metro veya yüksek hızlı demiryolu olarak sınıflandırma zor olabilir, çünkü her ikisi de tipik olarak yalnızca bir metropol alanını kapsayabilir, merkezdeki ayrı raylarda ilerleyebilir ve genellikle amaca yönelik inşa edilmiş demiryolu araçlarına sahip olabilir. Terminolojinin ülkeler arasında (İngilizce konuşulan ülkelerde bile) standardize edilmemiş olması, meseleleri daha da karmaşık hâle getirmektedir.

Farklı dillerde banliyö trenlerine; قطار ركاب (Arapça), Şəhərətrafı qatar (Azerice), Aldirietako trena (Baskça), 通勤列车 (Çince), S-tog/Pendlertog (Danca), S-Bahn/Pendlerzug/Vorortzug (Almanca), Commuter train/Suburban train (İngilizce), Paikallisjuna (Fince), Train de banlieue (Fransızca), Προαστιακός (Yunanca), רכבת נוסעים (İbranice), Kereta komuter (Endonezce), Treno pendolare/Treno suburbano (İtalyanca), 通勤電車 (Japonca), Tren de rodalies (Katalanca), 통근 열차 (Korece), Prigradski vlak (Hırvatça), Forenzentrein (Hollandaca/Felemenkçe), Pendeltog (Norveççe), قطار شهری (Farsça), Pociąg podmiejski (Lehçe), Trem suburbano (Portekizce), Tren de navetiști (Rumence), Пригородная электричка (Rusça), Pendeltåg (İsveççe), Tren de cercanías (İspanyolca), รถไฟโดยสาร (Tayca), Esko/Příměstský vlak (Çekçe), Приміський потяг (Ukraynaca), Ingázó vonat (Macarca), مسافر ٹرین (Urduca), Tàu đi lại (Vietnamca) denir.

TCDD Taşımacılık Banliyö Trenleri

Bavyera Krallığı (Almanca: Königreich Bayern; Bavyeraca: Kinereich Bayern), 1805'ten 1918 yılına kadar varlığını sürdürmüş, Bavyera Elektörlüğü'nün ardılı olan bir devletti. 1871'de Almanya'yla birleşmesinin akabinde krallık, yeni kurulan imparatorluğun içinde yer alan bir federe devlet hâline dönüştü. Güç, zenginlik ve yüzölçümü bakımından, yönetici devlet olan Prusya Krallığı'nın hemen ardında ikinci sıradaydı.
Devletin kuruluşu, Wittelsbach Hanedanı üyesi Elektör IV. Maximilian Joseph'in 1805 yılında Bavyera Kralı mevkiine yükselmesine dayanır. Krallığın varlığı 1918'de sona erene kadar taht Wittelsbach'lar tarafından tutuldu. Günümüzde Almanya'nın Özgür Bavyera Devleti eyaletinin sınırlarının büyük kısmı, 1814'te Bavyera Krallığı'nın Tirol'ü ve Vorarlbergi'i Avusturya'ya verip, Aschaffenburg ve Würzburg'u topraklarına kattığı Paris Antlaşması'nda belirlendi.
1918 yılında gerçekleşen Alman Devrimi'nden sonra ülkedeki krallık rejimi lağvedildi ve yerine bugün halen varlığını sürdürmekte olan Bavyera Özgür Devleti kuruldu.

30 Aralık 1777'de Wittelsbachların Bavyera kolunun soyunun tükenmesi nedeniyle Bavyera Elektörlüğü'nün halefiyeti Palatina Elektörü Karl Theodor'a geçmiş oldu. Jülich ve Berg dükalıklarının katıldığı Palatinalık, dört buçuk asırlık ayrılığın ardından Bavyera'yla birleşti. 1793'te Fransız devrimciler Palatinalık'a girdi; 1795'te Moreau komutasındaki Fransızlar Bavyera'ya girip, uzun süredir baskılanmış Liberaller tarafından coşkuyla karşılanacakları Münih'e ilerleyrek, Ingolstadt'ı kuşattılar. Savaşı veya işgali engellemek adına hiçbir çaba sarf etmeyen Charles Theodore, geriye Moreau'yla ağır ödenekler karşılığında ateşkesi sağlayacakları anlaşmada (7 Eylül 1799) uzlaşacak olan olan naipler heyetini bırakarak Saksonya'ya kaçtı. Avusturyalılar ve Fransızlar arasında kalan Bavyera artık kötü bir durumdaydı. Avusturyalılar, Charles Theodore'un ölümünden önce ülkeyi, Fransa'yla savaşı tekrar başlatmak adına yeniden işgal etti.

Yeni elektör IV. Maximilian, çok sıkıntılar yaşayacağı bir ülkenin halefi olmuştu. Her ne kadar kendisi ve tüm gücü elinde bulunduran bakanı Maximilian von Montgelas, Avusturyalılar yerine Fransızları tercih etse de Bavyera ekonomisinin içinde bulunduğu zor durum ve Bavyera birliklerinin düzensiz hâli, onu Avusturyalıların önünde biçare bıraktı; 2 Aralık 1800'de Bavyera askerleri, Avusturya'nın Hohenlinden'deki mağlubiyetine dahil oldu ve Moreau bir kez daha Münih'i işgal etti. Lunéville Antlaşması'nın sonucu olarak Bavyera, Palatinalık'ı, ayrıca Zweibrücken ve Jülich dükalıklarını kaybetti. Avusturya'nın bariz tavırları ve hedefleri, Montgelas'ı Bavyera'nın Fransa'yla açıkça ittifak olması gerektiği düşüncesine itti; Maximilian Joseph'in endişelerini teskin etmekte başarılı oldu ve neticede 24 Ağustos tarihinde Paris'te Fransa'yla ayrı bir barış ve ittifak antlaşması imzalandı.
1805'te vuku bulan Pressburg Barışı, Maximilian'a Bavyera'yı krallık mevkiine yükseltme fırsatı tanıdı. Bunu müteakip, 1 Ocak 1806'da Maximilian kendisini kral ilan etti. Kral, Bavyera 1 Ağustos 1806 tarihinde Kutsal Roma İmpratoluğu'ndan ayrılana kadar elektörlük görevine devam etti. Berg Dükalığı 1806 yılında Napolyon'a bırakıldı. Yeni kurulan krallık kuruluşundan bu yana Fransa'nın desteğine itimat ederek sayısız mücadeleye atıldı; 1808'de ve 1810-1814 yılları arasında Avusturya'yla savaştı; Württemberg'e, İtalya'ya ve sonrasında Avusturya'ya toprak kaybetti. 1808 tarihinde serflik topyekûn lağvedildi. Aynı yılda Maximilian, Bavyera'nın ilk yazılı anayasasını yürürlüğe soktu. İlerleyen beş yılda birkaç kez Paris'in isteklerine göre tashih edildi.
1812 yılında Fransa'nın Rusya'yı işgali esnasında takribi otuz bin Bavyeralı asker öldü. 8 Ekim 1813'te imzalanan Ried Antlaşması sonrasında Bavyera, Ren Konfederasyonu'ndan ayrılıp Napolyon'a karşı oluşturulan Altıncı Koalisyon'a katılmayı, bağımsızlığının teminat altına alınması şartıyla kabul etti. Antlaşma, Veliaht Prens Ludwig ve mareşal von Wrede tarafından desteklendi. Ekim 1813'te yaşanan Leipzig Muharebesi ve Fransa'nın kesin yenilgisinden sonra Alman Seferi'nin galibi Koalisyon ülkeleri oldu. Yine de Hanau'da, Bavyera ordusunun Fransız birliklerinin geri çekilişini durdurmaya kalkışması neticesinde küçük bir zafer kazandılar.
Fransa'nın 1814'teki yenilgisinin ardından bazı kayıplarını telafi etti ve Würzburg Büyük Dükalığı, Mainz Elektörlüğü ve Hessen Büyük Dükalığı'nın bazı bölgelerini ele geçirdi. Nihayetinde 1816 yılında Ren Palatinası Fransa'dan, sonrasında Avusturya'ya geri verilecek olan Salzburg (Münih Antlaşması (1816)) karşılığında takas edildi. Avusturya'nın ardından, Main'in güneyinde kalan ikinci en büyük ve en güçlü devletti. Almanya'nın bütünüyle kıyaslandığında ise Prusya ve Avusturya'nın arkasında üçüncü sırada kalıyordu.
1799 ve 1817 yılları arasında yönetici bakan Kont Montgelas çok katı bir modernizasyon politikası izledi ve monarşiden bu yana hâlâ ayakta kalan ve özlerinde günümüze kadar geçerli olan idari yapıların temellerini attı. 1 Şubat 1817'de Montgelas görevinden azledildi ve Bavyera yeni bir anayasal reform dönemine girdi.

Beyaz peynir koyun, inek veya keçi sütünden yapılan, salamurada bekletilerek hazırlanan beyaz renkli bir Türk peynirdir.
Beyaz peynir Türkiye ve komşu ülkelerinde tercih edilen peynir türüdür. Özellikle kahvaltıda tüketilen beyaz peynir, ayrıca börek, pide, makarna ve diğer hamur işleri için de sıkça kullanılır.

Peynir, sütün maya ile pıhtılaştırılıp, çeşitli şekillerde işlenmesi, süzülmesi, preslenmesi ve belirli koşullarda olgunlaştırılmasıyla elde edilen bir süt ürünüdür. Peynir üretimi ve tüketimi oldukça yaygın olup, pek çok çeşidi bulunmaktadır. Ayrıca aynı çeşit peynirlerde dahi farklılıklar olabilmektedir. İmalat yöntemi ile sütün çeşidi ve niteliği bu farklılığa neden olan faktörleri oluşturmaktadır.

Beyaz peynir inek, koyun, keçi ve manda sütlerinden yapılabildiği gibi, bu sütlerin karışımından da yapılmaktadır. 
Peynire işlenecek süt taze olmalı ve içinde yabancı madde bulunmamalıdır. Çünkü:

Sütte bulunan antibiyotik  ve koruyucu  maddeler sütün pıhtılaşmasını önlerler
Sütün mastitisli olması ve bakteri içeriği yüksek olması peynir yapımının değişik aşamalarında kusurlara neden olur.
Önceden ısıtılmış sütler yavaş ve zayıf pıhtı oluşturacağı için peynirde kaliteyi etkiler.
Bunların yanında peynire işlenecek sütün bileşim yönünden zengin olması, kuru madde miktarının yüksek olması kalite yönünden olduğu kadar, randıman bakımından da önemlidir.

Türkiye'de peynir sütünde pastörize mevzuatlarda belirtildiği üzere 63-65 °C'de 30 dakika veya 72-75 °C'de 15-20 saniyedir.
Sütün pastörize edilmesinin başlıca iki amacı bulunmaktadır.

Hijyenik amaç: Zararlı mikroorganizmaların ortadan kaldırılması
Teknik amaç: Diğer mikroorganizmaların sayısının azaltılması
Ayrıca pastörizasyon ile %1-10 oranında randıman artışı da sağlanmaktadır.
Oysa çiğ sütten yapılan peynirlerde patojen mikroorganizmalar uzun süre canlı kalabilmektedir. Bu nedenle üretimden hemen sonra tüketime sunulacak peynirler için sütün pastörize edilmesi tüketici sağlığı açısından önemlidir.
Çiğ sütten imal edilen beyaz peynirlerin 90 gün olgunlaştırıldıktan sonra tüketilmesi, taze tüketilmemesi gerekmektedir.
Sütün pastörize edilmesiyle brusella ve tüberküloz gibi hastalık etmenleri yok edilmektedir.
Pastörizasyon ile ayrıca arzu edilmeyen tad ve gaz oluşturan mikroorganizmalarda imha edilerek peynir kalitesine olumlu etki sağlanır.
Ancak ısı arttıkça sütün maya ile pıhtılaşma yeteneği azalmaktadır. Böylece elde edilen pıhtı daha az sıkı olmakta ve peynir suyunun ayrılması  zorlaşmaktadır. 75 °C'nin üzerindeki sıcaklıklarda bu sakıncaları gidermek için mayalama ısısındaki 10 kg süte 20 g CaCl2 katılabilir.

Pastörizasyondan sonra sütün ısısı mayalama sıcaklığı 28-32 °C'ye soğutulur.

28-32 °C'ye soğutulan sütlere mayanın kuvvetine göre 1,5-2,5 saatte pıhtılaşma olacak şekilde maya ilave edilir.
48c 51 derecede daha güzel verim alınır. Bu derecelerde maya miktarı azaltılır ve kesim süresi 1 saate göre ayarlanır. Peyniri kendi haline bırakıp üzeri kapatılır, pıhtının sertleşmesi sağlanır. Bu aşamada peynir kendi suyunu bırakır, bundan sonra sertleşmesi icin  baskıya alınır.

Mayalanan süt pıhtılaşmaya başlar. Pıhtı kesim olgunluğu geleneksel yöntemlerle parmak daldırılarak veya bıçak gibi keskin bir şeyle pıhtı sıkılığı kontrol edilerek yapılır.
Genel olarak yumuşak peynir yapım yöntemlerinde 1,5-2,5 saat uygun düşmektedir.

Pıhtı kesim olgunluğuna geldiğinde 3 veya 2 cm³lük parçalar halinde kesilir. Parçalama işleminde pıhtının fazla hırpalanmamasına dikkat edilmelidir.
İşlenmiş pıhtı baskı teknelerinde veya bulgar usulüyle yapılıyorsa mayalanmanın yapıldığı teknede pıhtı yarım saat doğal süzmeye bırakılır.

Pıhtı kendi halinde süzüldükten sonra 2-3,5 saat baskılı süzme işlemine tabi tutulur.

Baskı işlemi tamamlanan teleme, kalıplar halinde kesilerek %14-20 bomeli salamuraya atılır. Salamura öncesi teleminin asitliğinin 15-20 SH olacak şekilde dinlendirilmesiyle daha iyi sonuçlar alındığı belirtilmektedir.
Telemenin 10-15 °C'lik salamurada kalış süresi 2 saat ile 12 saat arasında değişmektedir.
Tuzlama işleminin birçok etkileri bulunmaktadır.

İstenmeyen  mikroorganizmalara  karşı  koruyucu  bir  rol oynamaktadır. Su oranı yüksek olan peynirlerde daha çok gerek duyulmaktadır. Peynirlerin yüzeyinde görülen bozulmalara karşı da çok yarar sağlamaktadır. Tuz aynı zamanda gaz çıkaran ve kokuşma yapan bakterilerin gelişmesini de engeller.
Tuzun higroskopik niteliğinden ötürü serumun akması ve tam bir süzülme sağlanır. Tuz, özellikle dışı tuzla ovulan peynirlerde kabuk oluşumuna neden olur.
Peynirin tadı üzerinde olumlu etkisi bulunur.
Tuzun aşırılığı olgunlaşmayı yavaşlatmakta, pıhtı sert bir yapı kazanmaktadır.
Taze peynirlerin proteinlerinin suda erimesini az bir oranda artırmaktadır.
Tuzlama biçimi peynirlerin niteliği ve görünümü üzerine de etkili olmaktadır.
Salamuradan çıkarılan peynir kalıpları açıkta veya teneke içinde imalat yöntemine ve mevsimine göre 12 saat-4 gün arasında dinlendirilir.

Beyaz peynir genellikle teneke kutular ile ambalajlanır. Ancak istenildiğinde pratik kutulara 1000 gr ya da 500 gr olarak kesilip paketlenebilirler.

Ambalajlama işlemi biten peynir olgunlaşmanın sağlanması amacıyla 6-8 °C'lik soğuk hava depolarında depolanmalıdır. Daha düşük sıcaklıklarda yapılan depolamalarda peynirde erime olur.

Edirne Beyaz Peyniri Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Kırklareli Beyaz Peyniri Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Birinci Yunanistan Cumhuriyeti (Yunanca: Α'Ελληνική Δημοκρατία), Yunanların Osmanlı İmparatorluğu'na karşı başkaldırısı sırasında kurulan geçici cumhuriyettir. Kurulan bu cumhuriyet aynı zamanda Yunanların kurduğu ilk cumhuriyet olmakla birlikte daha sonra İstanbul Antlaşması ile yerini krallığa bırakacaktır. Tarihçiler devletin anayasal ve demokratik niteliği ile daha sonradan Yunanistan'da kurulacak olan İkinci ve Üçüncü cumhuriyetlere bir örnek teşkil ettiğini söylerler.

1821 yılında başlayan ayaklanmanın ilk aşamasında Yunan toprakların birçok yerinde halkın kendi seçtiği bölgesel yönetim konseyleri kuruldu. Bu konseyler Epidaurus Birinci Millet Meclisine bağlıydı. Bu mecliste 1822 yılında Yunan Anayasası ilan edilerek geçici devleti ilan ettiler. Bu adım çağdaş Yunan devletinin doğuşunu göstermiştir ancak konseylerin ömrü çok uzun sürmedi. Çünkü Osmanlı İmparatorluğu'na bağlı ordu ile birlikte Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın komutası altındaki ordu birleşerek direnişçileri yenmeyi başardı.
1827 yılında Yunan İsyanı'nın anakarada bazı küçük bölgeler haricinde söndürüldüğü dönemde büyük güçler direnişçilere yardıma geldi. Büyük güçler olayları bitirmek için Londra Antlaşması'nda Osmanlı İmparatorluğu egemenliği altında bir Yunan özerkliğini kabul etti ancak Osmanlı bu şartları reddetti. Bunun üzerine büyük güçler saldırıya geçerek Navarin'de donanmayı yok etti. Böylece Yunan direnişçilere büyük bir destek verildi.
1827 yılında Ulusal Meclis, Loannis Kapodistrias'ı Yunanistan Valisi olarak seçti. Ocak 1828 yılında, vali olarak seçilen Kapodistrias Yunanistan'a geldi. Geldikten sonra Kapodistrias gerçek anlamda devleti oluşturmak ve yıllar boyu savaş ile tahrip olmuş olan Yunanistan'ı kalkındırmaya çalıştı ancak ülkede bulunan burjuva yapılan reformlara tepki koydu. Bunun sonucunda ülke siyasal çatışmaya girdi.
Kapodistrias bu kargaşa esnasında 1831 yılında siyasi rakipleri tarafından öldürüldü. Kapodistrias'in yerine kardeşi Augustinos geçti ancak kardeşi altı ay sonra istifa etmek zorunda kaldı.
Bu esnada başta Ruslar olmak üzere birçok büyük devletin müdahalesiyle İstanbul Antlaşması sonucunda Yunanistan bağımsızlığına kavuştu.
Bu kargaşadan memnun olmayan büyük devletler olaylara müdahale ederek Londra Konferansı'nı topladı. Konferansta alınan karar doğrultusunda Yunanistan'da bir krallık kurulacak ve krallığın başında Bavyera Prensi Wittelsbach Otto olacaktı.

Aleksandros Mavrokordatos (13 Ocak 1822 – 10 Mayıs 1823)
Petros Mavromichalis (10 Mayıs 1823 – 31 Aralık 1823)
Georgios Kountouriotis (31 Aralık 1823 – 26 Nisan 1826)
Andreas Zaimis (26 Nisan 1826 – 14 Nisan 1827)
Yannis Kapodistrias (Mayıs 1827 – 27 Eylül 1831)
Augustinos Kapodistrias (9 Ekim 1831 – 23 Mart 1832)
Yasama Komisyonu (1832 – 1833)

Yunanistan Meclisi - Yunanistan anayasal tarihi21 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bizans Riti, Yunan Riti ya da Konstantinopolis Riti günümüzde Doğu Ortodoks Kilisesi ve Bizans Katolik Kiliseleri'nde uygulanmakta olan bir liturjik rit. Kısıtlı ölçüde de olsa Anglikan Komünyonu ve Lüteran kiliselerde de uygulanan rit bu mezheplerde özellikle Doğu Riti Anglikanizmi Toplumu ve Ukrayna Lüteran Kilisesi'nde benimsenmiştir. 
3. yüzyılda Konstantinopolis'te uygulanmaya başlayan rit bugün dünyada Roma Riti'nden sonra en çok uygulanan ikinci rittir.
Rit Konstantinopolis Kilisesi tarafından düzenlenen kutsal liturjiler, ayin vakitlerini belirten kanonik saatler, sakramentler, çeşitli dualar, takdisler ve egzorsizm gibi ritüelleri içerir.
Aynı zamanda yüzyıllar içerisinde gelişen mimari, ikonalar, liturjik müzik, ayin kıyafetleri ve bazı gelenekler de ritin bir parçasında dönüşmüştür.

Sadece otosefal kiliseler listelenmiştir; özerk kiliseler ana kiliselerinin altında kabul edilmiştir. Jülyen takvimi benimseyen kiliseler * ile işaretlenmiş, kısmen Jülyen takvimi kullananlar (*) ile işaretlenmiştir.
Konstantinopolis Ekümenik Patrikhanesi
İskenderiye Rum Ortodoks Patrikhanesi
Antakya Rum Ortodoks Patrikhanesi
Kudüs Rum Ortodoks Patrikhanesi*
Rus Ortodoks Kilisesi*
Sırp Ortodoks Kilisesi*
Rumen Ortodoks Kilisesi
Bulgar Ortodoks Kilisesi
Gürcü Ortodoks Kilisesi*
Kıbrıs Kilisesi
Yunanistan Kilisesi
Arnavutluk Otosefal Ortodoks Kilisesi
Polonya Ortodoks Kilisesi*
Çek ve Slovak Ortodoks Kilisesi
Amerika Ortodoks Kilisesi
Ukrayna Ortodoks Kilisesi*

Arnavut Bizans Katolik Kilisesi
Belarus Rum Katolik Kilisesi
Bulgar Rum Katolik Kilisesi
Hırvatistan ve Sırbistan Bizans Katolik Kilisesi
Yunan Bizans Katolik Kilisesi*
Melkani Rum Katolik Kilisesi
Macar Rum Katolik Kilisesi
Italo-Arnavut Rum Katolik Kilisesi
Makedon Rum Katolik Kilisesi
Rumen Rum Katolik Kilisesi
Rus Katolik Kilisesi*
Ruten Katolik Kilisesi
Slovak Rum Katolik Kilisesi
Ukrayna Rum Katolik Kilisesi(*)

Robert F. Taft, The Byzantine Rite. A Short History. Liturgical  Press, Collegeville 1992, ISBN 0-8146-2163-5
Hugh Wybrew, The Orthodox Liturgy. The Development of the Eucharistic Liturgy in the Byzantine Rite, SPCK, London 1989, ISBN 0-281-04416-3
Hans-Joachim Schulz, Die byzantinische Liturgie : Glaubenszeugnis und Symbolgestalt, 3., völlig überarb. und aktualisierte Aufl. Paulinus, Trier  2000, ISBN 3-7902-1405-1
Robert A. Taft, A History of the Liturgy of St John Chrysostom, Pontificio Istituto Orientale, Roma 1978-2008 (6 cilt).

Doğu Süryani Riti
Mozarap Riti

Bizanslılar, Doğu Romalılar, Bizans Grekleri veya Bizans Yunanları, Geç Antik Çağ ve Orta Çağ'da Yunanca konuşan Hristiyan Romalılardır. Onlar, Bizans İmparatorluğu (Doğu Roma İmparatorluğu), Konstantinopolis ve Küçük Asya (modern Türkiye), Yunan adaları, Kıbrıs ve güney Balkanların bazı bölgelerinin ana sakinleriydi veya en büyük azınlık ya da çoğunluğu oluşturuyorlardı, Levant ve kuzey Mısır'ın kıyı kent merkezlerinde de mevcutturlar. Tarih boyunca, Bizanslı Yunanlar, kendilerini Romalılar (Yunanca: Ῥωμαῖοι}) olarak tanımlar, ancak modern tarihçilikte "Bizanslı Yunanlar" olarak adlandırılırlar.
Bizans Rumlarının sosyal yapısı temel olarak köylü sınıfının içeren kırsal kesim ve tarıma dayanır. Bu köylüler üç çeşit yerleşim bölgesinde yaşıyorlardı: chorion veya köy, agridion veya mezra ve proasteion veya özel mülk. Bizans İmparatorluğu döneminde meydana gelen pek çok sivil rahatsızlık, bu büyük halk kitlesine değil ama İmparatorluğun içindeki siyasi gruplara bağlandı. Bizanslı Yunanlar arasındaki askerler ilk başta kırsal köylüler arasında kurulmuştu ve yıllık olarak eğitiliyorlardı. Bizans İmparatorluğu 11. yüzyıla girerken, ordudaki askerlerin çoğu ya silahlı askerler ya da paralı askerlerdi.
Onikinci yüzyıla kadar, Bizans Rumlarının nüfusu içindeki eğitim Batı'dakinden daha gelişmiş, özellikle ilkokul düzeyinde, bu durum nispeten yüksek okuryazarlık oranlarına neden oldu. Başarı, uluslararası ticarette çok güçlü bir pozisyona sahip olan Bizanslı Yunan tüccarları önüne kolayca geldi. Rakip İtalyan tüccarların yarattığı zorluklara rağmen, Bizans İmparatorluğu'nun var oluşunun ikinci yarısında kendi başlarına kaldılar. Yalnızca Batılı emsallerinden daha fazla özgürlüğe sahip olmakla kalmayıp, aynı zamanda papaya eşit olduğu düşünülen Konstantinopolis'te bir patrik de bulundurmaları nedeniyle din adamları da, özel bir yere sahipti. Bu güçlü durum zaman içinde kuruldu, Bizans İmparatorluğu'nun başlangıcında, İmparator I. Konstantin (h. 306-337) hükümdarlığında nüfusun yalnızca %10'luk küçük bir kısmı Hristiyandı.
Latince imparatorluk idaresinin dili olmasına rağmen Konstantin, başkenti Konstantinopolis'e taşındığında Yunancanın kullanılması zaten Roma imparatorluğunun doğu bölgelerinde yaygındı. Herakleios'un (h. 610-641) hükümdarlığında, Yunanca halk arasında baskın dil olup ayrıca yönetimde Latincenin yerini aldı. İlk başta, Bizans İmparatorluğu'nun çok milletli bir karakteri vardı, ama 7. yüzyılda İslam'ın yayılışı ile Yunanca konuşmayan vilayetlerin kaybı sonrası imparatorluğun kalbi olan modern Kıbrıs, Yunanistan, Türkiye ile Sicilya ve güney Bulgaristan, Kırım ile Arnavutluk’un bazı bölgelerinde yaşayan Bizanslı Yunanlar hâkim hâle geldi. Zamanla, onlarla Batı arasındaki, özellikle Latin Avrupa ile olan ilişki kötüleşti.
İlişkiler, Bizans Rumlarının Batı'da sapkın olarak etiketlenmesine neden olan Doğu ve Batı kiliselerinin ayrılması ile daha da zarar gördü. Sonraki yüzyılları boyunca ve özellikle Frankların Kralı Şarlman'ın (h. 768-814) 800'de Roma'da, imparatorluk tacı giyme törenini takiben, Bizans İmparatorluğu ve Bizanslılar, Batı Avrupalılar tarafından Roma İmparatorluğu'nun mirasçıları olarak değerlendirilmemiş olup onun yerine bir Doğu Yunan krallığının parçası olarak kabul edilmişlerdir.
Bizans İmparatorluğu'nun gerileme döneminde, Bizanslılar ve toprakları çoğunlukla Osmanlı yönetimi olmak üzere dış tahakküm altına girdi. Osmanlıların Yunanca konuşan Ortodoks tebaası için "Rûm" ("Romalı") ve tüm Doğu Ortodoks halkları için "Rum milleti" ("Romalı millet") tanımı hem Osmanlı Rumları hem de onların Osmanlı yöneticiler tarafından muhafaza edilmiş ve 20. yüzyıla kadar yaşamıştır.

Orta Çağ'ın çoğunda, Bizans Rumları, Yunan dilinde Hristiyan Yunanlarla eş anlamlı hale gelen bir terim olan Rhōmaîoi (Ῥωμαῖοι, "Romalılar", Roma İmparatorluğu vatandaşları anlamına gelir) olarak tanımlandı. Latinleştirilmiş Graikoí (Γραικοί, "Yunanlar") terimi de kullanılırdı, 1204 Dördüncü Haçlı Seferi'nden önce kullanımı daha az yaygındı ve resmi Bizans siyasi yazışmalarında yeri yoktu. Antik Hellenes için bu Latince terim tarafsız bir şekilde kullanılabilirken, 9. yüzyıldan itibaren Batılılar tarafından Antik Roma mirası üzerine Bizans iddialarına meydan okumak için onu Bizanslar için aşağılayıcı bir egzonim yaptı, bu nedenle Bizanslılar bu terimi çok az kullandılar, çoğunlukla Batı ile ilgili bağlamlarda, buna örnek Floransa Konsili'ne ilişkin metinlerdir, Batı bakış açısını sunar. Hellenes antik ismi yaygın kullanımında "pagan" ile eş anlamlıdır fakat orta Bizans döneminde (11. yüzyıl) bir etnik grubun adlandırılması olarak yeniden canlandırıldı.
Batı'da "Roma" terimi Katolik Kilisesi ve Roma Piskoposu ile bağlantılı olarak yeni bir anlam kazanırken, Yunanca "Romaioi" formu, Doğu Roma İmparatorluğu'nun Rumları ile bağlantılı kaldı. "Bizans Rumları" terimi Hieronymus Wolf gibi sonraki tarihçiler tarafından bir egzonim olarak uygulandı; "Bizans" vatandaşları kendi dillerinde kendilerini Romaioi (Romalılar) olarak adlandırmaya devam ettiler. Batı'daki terminolojideki değişime rağmen, Bizans İmparatorluğu'nun Müslümanlar gibi doğu komşuları, örneğin Kur'an'ın 30. Suresinde (Rum Suresi) olduğu gibi Bizanslılara "Romalılar" demeye devam etti. "Rum milleti" ("Romalı millet") tanımı Bizanslıların sonraki rakipleri Osmanlı İmparatorluğu tarafından da kullanılmıştır ve onun Türkçe karşılığı Rum kelimesi, Türkiye hükûmeti tarafından da resmi olarak olarak Yunan Ortodoks vatandaşlarını tanımlamak için kullanılmıştır, örneğin "Roma Ekümenik Patrikhanesi", Rum Ortodoks Patrikhanesi olarak isimlendirilir.
Güneydoğu Avrupa'nın Slav halkları arasında Bulgarlar ve Sırplar gibi kendi dillerinde "Rhomaioi" (Romalılar) ismi en çok "Greki" (Yunanlar) olarak çevrilir. Orta Çağ'ın başlarında bazı Slav metinlerinde Rimljani veya Romei terimleri de kullanılmıştır. Orta Çağ Bulgar kaynaklarında Bizans İmparatorları "Yunanların Çarları" idi ve Bizans İmparatorluğu "Yunanların Çarlığı" olarak biliniyordu. Hem Epir Despotluğu hükümdarları hem de İznik İmparatorluğu da "Yunan halkına hükmeden Yunan çarları" idi.
Aynı şekilde, İzlandalılar, Varegler (Vikingler) ve diğer İskandinavlar gibi İskandinav halkı arasında "Rhomaioi" (Romalılar) "Grikkr" (Yunanlar) olarak adlandırıldı. Seyyahlar ve Vareg Muhafız Gücü üyeleri tarafından Norveç, İsveç ve hatta Atina'da kalan çeşitli Runik yazıları mevcuttur, Yunan Runik taşları ve Piraeus Aslanı'nda görüldüğü gibi Grikkland (Yunanistan) ve Grikkr terimleri Bizans İmparatorluğu'ndaki girişimlerine ve Bizanslarla etkileşimlerine atıfta bulunur.

Bizans'ta toplumsal hareketlilik bilinmemekle birlikte, toplumun düzeni daha kalıcı olarak düşünülüyordu, Cennet sarayına ilişkin ortalama bir insan Konstantinopolis'teki imparatorluk sarayının arketipi olacaktı. Bu toplum, ne dışlayıcı ne de değişmez olan çeşitli insan sınıflarını içeriyordu. En karakteristik fakirler, köylüler, askerler, öğretmenler, girişimciler ve din adamlarıydı.

533 tarihli bir metne göre, bir adamın eğer ihmal edilebilir olmasa da mütevazı bir miktar olan 50 altın sikkesi (aurei) yoksa "fakir" olarak adlandırıldı. Bizanslılar, polis yararı için Yunan sadaka kavramlarının varisleriydiler; bununla birlikte, İncil'de verilen alışkanlıklarını canlandıran Hristiyan kavramları ve özellikle Basileios (Noel Baba'nın Yunan eşdeğeri), Nissalı Gregor ve İoannis Hrisostomos örnekleri. Fakirlerin sayısı Bizans İmparatorluğu'nun varlığı süresince yüzyıllar içinde dalgalandı, ancak inşaat projeleri ve kırsal işler için sürekli bir kas gücü kaynağı sağladılar. Kavimler Göçü yüzünden gelen baskınlar ve vergiden kaçınma arzusunun kırsal nüfusu şehirlere itmesinden, dördüncü yüzyılın sonları ve beşinci yüzyılın başlarında sayıları arttı.
Homeros zamanlardan beri birkaç yoksulluk kategorisi vardı: ptochos (Grekçe: πτωχός, "pasif fakir") grubu, penes (Grekçe: πένης, "aktif fakir") grubundan daha düşüktü. İşlevleri Birinci Roma'nın çetesine benzeyen meşhur Konstantinopolis çetesinin çoğunluğunu oluştururlardı. Bununla birlikte, yoksullara atfedilen ayaklanmalar varken, sivil rahatsızlıkların çoğu, Yeşiller ve Maviler gibi Hipodrom'un çeşitli gruplarına atfedilebilirdi. Yoksullar nüfusun ihmal edilemez bir yüzdesini oluştururlardı, ancak büyük bir hastane ağı (iatreia, Grekçe: ιατρεία) ve sadakalar ile büyük ölçüde yoksulların varlığıyla haklı görülen dini ve sosyal bir model oluşturmak için Bizans Hristiyan toplumunu etkilediler ve klasik toplumun Hristiyan dönüşümünden doğdular.

Köylülerin sayılarına ilişkin güvenilir rakamlar yoktur, ancak Bizans Rumlarının büyük çoğunluğunun kırsal ve tarım alanlarında yaşadığı yaygın olarak kabul edilmektedir. İmparator VI. Leon'un (h. 886-912) Taktika'sında, devletin omurgası olarak tanımlanan iki meslek köylülük (geōrgikē, Grekçe: γεωργική, "çiftçiler") ve askerliktir (stratiōtikē, Grekçe: στρατιωτική). Bunun nedeni, köylülerin imparatorluğun yiyeceklerinin çoğunu üretmenin yanı sıra vergilerinin de çoğunu üretmesiydi.
Köylüler çoğunlukla adı klasik kome (Grekçe: κώμη)  formundan modern chorio (Grekçe: χωριό) formuna yavaşça değişmiş köylerde yaşıyordu. Köylülerin baskın işleri tarım ve hayvancılık olmakla beraber yalnızca bununla sınırlı değildi. Çanakkale Boğazı'nın doğu kıyısında yer alan ve 173 haneden 113'ü köylü ve 60'ı kentli olarak sınıflandıran küçük bir kasaba olan Lampsakos için var olan kayıtlar yardımcı faaliyetleri gösterir.
Venedik'te Biblioteca Marcianada yer alan Vergi hakkında talimat adlı çalışma kırsal kesim yerleşimini üç gruba ayırır: chorion (Yunanca: χωρίον) ya da köy, agridion (Greek: αγρίδιον) ya da mezra ve proasteion (Greek: προάστειον) ya da özel mülk. Hilandar manastırına bağışlanan Aphetos köyünün 14. yüzyıldan kalma bir araştırmasına göre, ortalama bir arazi büyüklüğü sadece 3.5 modioi (0.08 ha) idi. Kırsal nüfuslara uygulanan vergiler arasında kapnikon (Yunanca: καπνικόν) ya da ocak vergisi, synone (Yunanca: συνονή) ya da nakit ödeme ki  Kapnikon  ile sıklıkla bağlantılıydı, ennomion (Yunanca: ε

Bizans Yunanistanı tarihi başlıca Doğu Roma ya da Bizans İmparatorluğu ile örtüşür.

Yunan yarımadası, MÖ 146 tarihinde bir Roma protectorate oldu ve Ege Adaları, MÖ 133 tarihinde bu bölgeye eklendi. Atina ve diğer Yunan şehirleri MÖ 88 tarihinde isyan ettiler ve yarımada Roma generali Sulla tarafından sert bir şekilde bastırıldı. Roma iç savaşı, Augustus yarımadayı MÖ 27 tarihinde Achaea vilayeti olarak düzenlediği zamana kadar, ülkeyi harap etti.
Yunanistan, Roma İmparatorluğu'nun tipik bir doğu vilayetiydi. Romalılar, oraya sömürgeciler gönderdiler ve özellikle Atina'nın Agorası olmak üzere Diğerlerinin yanında Marcus Vipsanius Agrippa'nın Agrippeia'sı, Titus Flavius Pantaenus'un kütüphanesi ve Rüzgarların Kulesi gibi yeni binalar yaptılar. Romalılar Yunan kültürüne saygılı, Yunanlar da genellikle Roma'ya sadıktılar.
Roma İmparatorluğu yönetiminde Yunanistan'da hayat öncesiyle aynıydı ve Yunanca Doğu'da lingua franca olmaya devam edip, imparatorluğun en önemli parçası oldu. Roma kültürü, klasik Yunan kültüründe çok yoğun etkilendi (bakınız Greko-Romen), Horatius Graecia capta ferum victorem cepit (Tercümesi: "Esir Yunanistan, kaba fatihini esir aldı") söylemiştir. Homeros'un destanları Vergilius'ın Aeneis'ine esin kaynağı olurken, Lucius Annaeus Seneca gibi yazarlar Yunan tarzında yazarlarken Afrikalı Scipio, Jül Sezar ve Marcus Aurelius çalışmalarını Yunanca derlemişlerdir.
Bu dönem boyunca, Galen ve Şamlı Apollodorus gibi Yunan aydınlar, sürekli Roma'ya getirildiler. Roma şehrinin içinde, özellikle filozoflar olmak üzere Romalı seçkinler ile alt sınıflarda ise denizci ve tüccarlar gibi çalışan sınıf Yunanca konuşuyorlardı. Roma İmparatoru Neron 66 yılında Yunanistan'ı ziyaret etti ve Yunan olmayan katılımcılara aleyhindeki kurallara rağmen Olimpiyat Oyunları düzenledi. Doğal olarak her yarışmada zafer ile onurlandırıldı ve Flamininus'un 200 yıldan fazla zaman önce yaptığı gibi 67 yılında Korint'te gerçekleşen İstmiya Oyunları'nda Yunanların özgürlüğünü ilan etti.
Hadrianus da özellikle Yunanları severdi; imparator olmadan önce Atina Arkhon'u olarak görev yapmıştı. Ayrıca kendi adı ile anılan kemer ile inşa ettirmişti orada ve Yunan sevgilisi Antinous vardı.
Aynı zamanda, Yunanistan ve Doğu Roma'nın çoğu Hristiyanlık etkisine girdi. Havari Pavlus, Korint ve Atina'da vaaz verdi ve Yunanistan kısa sürede imparatorluğun en yüksek Hristiyanlaşmış bölgelerinden biri oldu.

2.ve 3. yüzyıllar boyunca, Yunanistan, Achaea, Makedonya, Epirus vetus ve Trakya şeklinde vilayetlere bölünmüştü. 3. yüzyıl sonlarında, Diocletianus hükümdarlığı sırasında, batı Balkanlar Roma diocese olarak teşkilatlandırılmış ve Galerius tarafından yönetiliyordu. I. Konstantin döneminde, Makedonya ve Trakya diocese biriminin parçasıydı. Doğu ve güney Ege Adaları ise Asya diocese biriminin Insulae vilayeti olarak teşkilatlanmıştı.
I. Theodosius döneminde, Yunanistan Heruliler, Gotlar ve Vandalların istilaları ile karşılaştı. Arcadius'un naibi olarak hareket eden Stilicho, Vizigotların 4. yüzyılda işgali üzerine, Teselya'yı boşalttı. Arcadius'un saray nazırı Eutropius, Alarik'in Yunanistan'a girmesine izin verdi, O da Korint ve Mora'yı yağmaladı. Stilicho nihayetinde onu yaklaşık 397 yılında onu kovdu ve Alarik İlirya Praetorian prefecture'nun magister militum'u oldu. Sonunda Alarik ve Gotlar İtalya'ya göç edip, 410 yılında Roma'yı yağmaladılar ve İber Yarımadası'nda ve Güney Fransa'da Arapların ilerlediği 711 yılına kadar ayakta kalan Vizigot imparatorluğu kurdular.
Yunanistan, göreceli olarak, tek parça olarak imparatorluğun doğu parçasında kaldı. Geç antik çağın geçersiz tasavvurunun aksine, Yunan yarımadası çoğunlukla Roma ve daha sonra Doğu Roma/Bizans İmparatorluğu'nun en müreffeh bölgelerinden biri olmuştur. Fakirlik, nüfusun azalması, barbar yıkımı ve sivil çöküş ile ilgili eski düşünceler, son dönem arkeolojik keşifler sonrası düzeltilmiştir. Gerçekten, bir kurum olarak polis en azından 6. yüzyıla kadar refah içinde kalmıştır. İeroklis'un Sinekdimos'u gibi dönemin metinleri Geç antik çağda, Yunanistan'ın gayet şehirleşmiş olduğunu ve yaklaşık 80 şehir ihtiva ettiğini doğrular. Bu aşırı refah görüntüsü günümüzde geniş kabul görmektedir ve 4 ile 7. yüzyıllar arasında, Yunanistan'ın Doğu Akdeniz'in ekonomik olarak en aktif bölgesi olduğu kabul edilir.
İskenderiye ve Antakya'nın Araplara kaybedilmesi sonrası, Selanik Bizans İmparatorluğu'nun en büyük ikinci şehri oldu ve "ortak-saltanat" (symbasileuousa) olarak adlandırıldı, sadece Konstantinopolis'in gerisinde. Yunan yarımadası, Geç Roma ve erken Bizans döneminde Hristiyanlığın en güçlü merkezlerinden biri olarak kaldı. Bölge, Slav istilasından kurtarıldıktan sonra, zenginlik geri geldi. Büyük Selçuklu İmparatorluğu'nun Anadolu'yu ele geçirmesi, Konstantinopolis'te Latin işgali gibi olaylar Bizans imparatorluk ilgisini geç Bizans dönemi boyunca Yunan yarımadasına odakladı. Osmanlı İmparatorluğu'nun eline geçene kadar, özellikle Mora, Achaea Prensliği ve Mora Despotluğu dönemleri de dahil olmak üzere ekonomik ve düşünsel zenginliğini sürdürmüştür.

Yunanistan'ın Makedonya kısmı, 479 ve 482 yıllarında Kral Büyük Teoderik komutasında Ostrogotlar tarafından saldırıya uğradı. Bulgarlar da Trakya ve Kuzey Yunanistan'ın kalanına 540 yılında saldırdılar ve bunu başka zamanlar tekrarladılar. Süreklilik arz eden bu Bulgar saldırıları, Bizans İmparatorlarına Anastasios Suru adı verilen Selymbria'dan (günümüz Silivri) Karadeniz'e uzanan 30 mil ya da daha uzun bir savunma duvarı inşa etmelerine neden oldu. Hunlar ve Bulgarlar 559 yılında I. Justinianus'un Roma İmparatrorluğu'nun kalbini ele geçirme teşebbüs ettiği İtalya'dan Bizans ordusu dönene kadar Yunanistan'ı talan ettiler.
Tarihi dokümanlara göre, Slavlar 579 yılının başında Yunanistan'ın bir kısmını işgal edip, yerleştiler ve 580li yıllar boyunca Bizanslılar tüm yarımadanın kontrolünü kaybettiler. Fakat hiçbir arkeolojik kanıt, 6. yüzyıl sonlarına kadar Slavların imparatorluk Bizans topraklarına saldırdıklarını göstermemektedir. Bütün olarak Yunanistan'da Slav kültür izleri çok seyrektir.

Selanik şehri, Slavlar'ın 615 yılında yaptıkları saldırıdan sonra bile düşmemiştir. Slavlar nihayetinde yenilmişler, Bizanslılara katılmışlar ve Sclaviniae olarak topluma karışmışlardır. 7. yüzyıl başları süresince, II. Konstans, Yunan yarımadasından Anadolu ve Balkanlara ilk kitlesel Slav göçünü gerçekleştirmiştir. II. Justinianos, Sclaviniae halkını yenip, çoğunu yok etmiştir ve 110,000-200,000 arası Slavı Yunan yarımadasından Bitinya'ya sürerken, ordusunda 30,000 Slav mevcuttu.
Bu şekilde farklı toplumlarda yer alan Slav kökenli nüfus, Bizanslıların düşmanlarına karşı yapılan askeri seferlerde kullanılmışlardır. Mora'da Slav istilası yarımadanın batı tarafına düzensizlik getirirken, batı tarafı Bizans yönetiminde kaldı. İmparatoriçe İrini, bir askeri sefer düzenleyip, bu bölgeleri kurtarıp yeniden düzen tesis etmesine rağmen, konu tam olarak I. Nikiforos'un Güney İtalya'dan Yunanca konuşan insanları Mora'nın kırsal kesimlerine yerleştirip kalan son Slav izlerini silmesi ile ortadan kalkmıştır.
7. yüzyıl ortasında, imparatorluk II. Konstans tarafından "thema" ismi verilen idari birimlere bölündü, bunlar arasında Trakya theması, Ege Adaları ve Güney Yunanistan'da denizci Karabisianos birlikleri vardı. II. Justinianos, daha sonra Karabisianos birimini, Hellas theması (merkezi Korint) ve Kibirreoton themasına böldü. O dönem, Slavlar, birçok kez mağlup edildiklerinden ya da Sclaviniae'ya yerleştirildiklerinden artık Bizans'a tehdit oluşturmuyorlardı. Bitinya'da bulunan Slav toplumu, General Leontios'un 692 yılında Araplara karşı kaybettiği Sebastopolis Muharebesi sırasında Arapların tarafına geçmeleri yüzünden Bizanslılar tarafından yok edildiler.
Bu themalar, iconoclast ("Putkırıcı") III. Leon'ya karşı 727 yılında isyan edip, kendi imparatorlarını tahta geçirmeyi denediler, ancak mağlup oldular. Leon, Karabisianoi biriminin karargahını Anadolu'ya taşıdı ve onlardan Kibirreoton themasını oluşturdu. O zamana kadar Yunanistan ve Ege, teknik olarak Papa'nın kilise yetkisi içindeydi fakat Leon, Papalık ile de çekişmesi sonucu, bu bölgeleri İstanbul Rum Ortodoks Patrikhanesi yetkisine verdi. İmparator olarak III. Leon, Justinianus'tan sonra daha çok idari ve hukuki reform yapmıştır. Aynı zamanda, Araplar Ege'de ilk ciddi akınlarına başlamışlardır. Bitinya'ya, zamanla ana kara Yunanistan ve Kıbrıs'tan gelen Yunanlar yerleştirilmiştir.

I. Nikiforos, 9. yüzyıl başlarında Slavların ve Bulgarların elinde tuttuğu toprakları yeniden ele geçirmeye başladı. Küçük Asya'dan Yunanca konuşan aileleri Yunan yarımadası ve Balkanlar'a yerleştirip, Hellas Theması'nı Kuzey'de Teselya ve Makendoya'yı kapsayacak şekilde, Güney'de ise yeniden ele geçirilen Mora topraklarını içerecek şekilde genişletti. Slavlar tarafından çevrelenip, Arkhon tarzı yönetimle düzenlenen Selanik, kendi başına bir thema oldu. Bu themalar orduya ek 10.000 asker verdiler ve Nikiforos'un Slavları Hırıitiyan yapmasına yardımcı oldular.
9. yüzyıl sonlarında, VI. Leon, I. Simeon komutasında Bulgar istilası ile karşı karşıya geldi. Onun döneminde 896 yılında ve VII. Konstantinos'un naibesi Zoe'nun iktidarında 919 yılında olmak üzere Trakya Bulgarlar tarafından talan edildi. Simeon, tekrar 922 yılında Kuzey Yunanistan'ı işgal etti ve güneye daha içlere ilerleyerek Atina'nın hemen kuzeyinde bulunan Tebai'yi ele geçirdi.
10. yüzyıl sonlarında, Yunanistan'a en büyük tehdit, sürekli II. Basileios ile toprak yüzünden savaşan Samuil'den geldi. 985 yılında, Samuil Teselya ve önemli bir şehir olan Larisa'yı ele geçirdi ve 989 yılında Selanik'i yağmaladı. Basileios, 991 yılında yavaşça bu alanları geri almaya başladı fakat Bulgaristan'a geri çekilmeye zorlanmadan öce 997 yılında, Samuil, Selanik etrafındaki toprakları ve Mora'yı ele geçirdi. 999 yılında, Samuil, Dyrrhachium'u ele geçirdi ve kuzey Yunanistan'ı bir kez daha talan etti. Basileios bu toprakları 1002 yılında tekrar ele geçirdi ve ölümünden 10 yıl önce Bulgarla

Boeing AH-64 Apache (İngilizce telaffuz: /əˈpætʃi/), kuyruk tekerlekli iniş takımlı ve iki kişilik tandem kokpitli Amerikan yapımı çift turboşaftlı saldırı helikopteridir. Burun kısmındaki sensörler hedef tespiti ve gece görüşünü sağlar. Ön gövdesinin altında 30 mm M230 zincirli top bulunur ve kanat uçlarındaki dört süspansiyon noktasında genellikle AGM-114 Hellfire füzeleri ile Hydra 70 roket podları taşınır. Yedekli sistemleri sayesinde savaşta hasar görse bile hayatta kalma kabiliyeti yüksektir.
Apache, Hughes Helicopters tarafından ABD Ordusu'nun AH-1 Cobra'nın yerini alacak Gelişmiş Saldırı Helikopteri programı kapsamında Model 77 olarak geliştirildi. YAH-64 prototipi, 30 Eylül 1975'te ilk uçuşunu gerçekleştirdi. 1976'da ise Bell YAH-63 yerine tercih edildi ve 1982'de tam üretim onayı aldı. Hughes Helicopters'ın 1984'te McDonnell Douglas tarafından satın alınmasının ardından üretim ve geliştirme devam etti; helikopter, Nisan 1986'da ABD Ordusu'nda hizmete girdi. Gelişmiş AH-64D Apache Longbow, Mart 1997'de teslim edilmeye başlandı. Üretim günümüzde Boeing tarafından sürdürülmekte olup Mart 2024 itibarıyla 5.000'den fazla Apache, ABD Ordusu ile 18 uluslararası ortak ve müttefiğe teslim edildi.
Öncelikle ABD Ordusu tarafından kullanılan AH-64, Yunanistan, Japonya, İsrail, Hollanda, Singapur ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi birçok ülkenin ana saldırı helikopteri oldu. Birleşik Krallık'ta AgustaWestland Apache adıyla lisanslı üretim yapıldı. Amerikan Apache'leri Panama, Basra Körfezi, Kosova, Afganistan ve Irak'ta; İsrail Apache'leri ise Lübnan ve Gazze Şeridi'ndeki çatışmalarda kullanıldı. İngiltere ve Hollanda da 2001'de başlayan Afganistan Savaşı'nda ve 2003'teki Irak Savaşı'nda Apache helikopterlerini kullandı.

McDonnald Douglas üretimi olan AH-64 Apache, var olan saldırı helikopterlerinin en iyilerindendir. Atılgan, yüksek beka kabiliyetine sahip, zor yakalanabilir, manevra ve ateş kabiliyeti yüksek olan Apache 1973'te ortaya çıkmıştır. O tarihlerde Hughes Aircraft tarafından şekillendirilen Apache, ilk uçuşunu 30 Eylül 1975'te gerçekleştirmiştir.
Apache; gece, gündüz ve her türlü hava koşullarında tanksavar ve eskort görevlerini yerine getirebilir. Sahip olduğu gece görüş sensörleri ve seyrüsefer sistemleriyle yerle bir uçuş veya yalama uçuşu [NOE] da yapabilecek niteliktedir. Ayrıca üzerinde bulundurduğu elektronik karşı tedbir sistemleri sayesinde zırhlı düşman hedeflerinin yanı sıra, düşmanın hava savunmasında yer alan radar ve yer konuşlu hava savunma silahları ile de başarıyla savaşabilir.
Helikopterde Martin Maretta üretimi atış kontrol radarı (FCC), veri çoğaltıcı bilgi sistemi (MUX), sembol jeneratörü (SG), entegre kask ve görüntü nişan sistemi (IHADSS), Litton üretimi doppler atalet seyrüsefer elemanı {DASE], Martin Maretta üretimi hedef tespit/tanıma nişangahı, pilot gece görüş sensörü [TADS/PNVS], hava bilgi sistemi [ADS], silah sistemleri ve araç üzerindeki arızaları bulma ve belirleme sistemi [FD/LS], otomatik test cihazı (ATE) bulunmaktadır.
Apache'nin kompozit yapısı araca büyük dayanıklılık verir. Kokpit tabanı ve kenarları, düşük ağırlıklı boron zırh ile kaplanmıştır ve bu 23 mm roketlere ve 12.7 mm yüksek infilaklı ve zırh delici mermilere karşı koruma sağlar.
Apache, her biri 1890 shp (1340W) güç sağlayan 2 adet T700-GE-701Cs motoru ile donatılmıştır. 8 tona yakın olan azami kalkış ağırlığı ile 234 km/s seyir hızıyla 3 saatten fazla havada kalabilir. Apache'nin savaş yarıçapı yaklaşık olarak 150 km'dir. Ancak takılan 870 lt'lik harici yakıt tanklarıyla bu değer yaklaşık olarak 300 km'ye çıkar. Ayrıca helikopter tek motor ile 30 dakika transmisyon yağı olmadan uçabilir
AH-64A Apache, çok alçaktan uçarak hedef bölgeye gelir, hover ile yükselerek ateş eder ve yine alçak uçuşta bölgeyi terk eder. Bu tarz uçuşlar, düşman radarları ve hava savunma sistemlerini atlatmakta önemli rol oynar.

 ABD
 Birleşik Arap Emirlikleri
 Birleşik Krallık - WAH-64
 Japonya
 Tayvan
 Hollanda
 Yunanistan
 İsrail
 Mısır
 Suudi Arabistan
 Kuveyt
 Singapur
 Güney Kore
 Filipinler: 6 adet
 Hindistan 22 Adet AH64-E

Büyük Ödül (Fransızca Grand Prix), Cannes Film Festivali jürisi tarafından uluslararası yarışma bölümünde yer alan filmlerden birine ya da birkaçına verilen ödül. Festivalin büyük ödülü olan Altın Palmiye'den sonra ikinci en büyük ödüldür. Bu ödülün verilmeye başlamasından önceki dönemde, Jüri Ödülü ikinci büyük ödül sayılmaktaydı.

1995'ten bu yana ödülün resmî adı basitçe Grand Prix (Büyük Ödül) olarak geçer, ancak verilmeye başladığı 1967'den beri iki farklı isim altında dağıtılmıştır: Grand Prix Spécial du Jury (Jüri Özel Büyük Ödülü) (1967-1988) ve Grand Prix du Jury (Jüri Büyük Ödülü) (1989-1994).
Bu ödül, festivalin en büyük ödülü olan ve Palme d'Or (Altın Palmiye) olarak bilinen Grand Prix du Festival International du Film (Uluslararası Film Festivali Büyük Ödülü) ile karıştırılmamalıdır. Ayrıca, festivalin üçüncü büyük ödülünün adı ise, daha önce Uluslararası Jüri Ödülü ve Özel Jüri Ödülü adlarıyla da verilmiş olan Jüri Ödülü'dür

Cannes Film Festivali resmî web sitesi26 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Altın Palmiye

Cannes Film Festival at IMDb11 Nisan 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..

Jüri Ödülü (Fransızca Prix du Jury), Cannes Film Festivali'nde verilen bir ödül. Festivalin "resmi bölümünde" yer alan filmler arasından jüri tarafından seçilen bir filme verilir. Festivalin, Altın Palmiye ve Büyük Ödül'den sonra en prestijli üçüncü ödülü olarak değerlendirilir.
Ödül, 1951'den 1966'ya kadar Jüri Özel Ödülü adıyla festivalin en büyük ikinci ödülü olarak dağıtıldı. 1967'de ikinci ödül olarak Jüri Özel Büyük Ödülü verilmeye başladı ve Jüri Özel Ödülü kaldırıldı. İki yıl sonra 1969'da Büyük Ödül'den farklı bir Jüri Ödülü verilmeye başladı ve sonraki yıllarda her iki ödül ayrı ayrı dağıtıldı.
1990'larda iki defa Jüri Özel Ödülü adıyla ödül verildi. 1946'da ise bir kez Uluslararası Jüri Ödülü verildi.

Altın Palmiye
Büyük Ödül

Cannes Film Festivali resmi sitesi26 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Internet Movie Database'de Cannes Film Festivali11 Nisan 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Konstantinos Gavras (d. 12 Şubat 1933), Yunan-Fransız film yönetmeni. Daha çok yönettiği siyasal filmlerle tanınır. Çoğunlukla Fransızca seslendirilmiş filmler yapmış olmasına karşın, İngilizce sesli filmleri de vardır.
Jean-Louis Trintignant'ın bir savcıyı ve Yves Montand'ın da solcu bir partinin önde gelen temsilcilerinden birini canlandırdığı Z adlı filmde (1969), barışın önemi, faşist çeteler ile hükûmet içindeki güçlerin ilişkisi bağlamında derin devlet sorunsalı irdelenmektedir. Filmde Yunanistan'ın adı hiç verilmemesine karşın, aslında 1963 yılında suikasta kurban giden Grigoris Lambrakis ve çevresinde dönen olaylar anlatılmaktadır. Film, En İyi Yabancı Film dalında Oscar Ödülü kazanmıştır. Söz konusu film sansür nedeniyle uzun yıllar Yunanistan'da ve 1989'a değin Türkiye'de gösterilemedi.
Kuşatma'da (1970) ise, askeri diktatörlükle yönetilen bir Güney Amerika ülkesindeki olaylar perdeye yansıtılmaktadır. Filmde, radikal solcu bir grup, CIA'nın yaptığı işkencelere karşı çıkmak amacıyla ABD A.I.D yardım kuruluşu çalışanı görünümü altında Uruguay Polis Teşkilatını eğiten polis akademisi uzmanını ve Brezilya büyükelçisini kaçırır. Başrolde yine, Costa-Gavras'ın birlikte çalışmaktan zevk aldığı Yves Montand vardır.
Kayıp filminde ise (1982), Jack Lemmon, bu kez bir komedi filminde değil, oğlu Augusto Pinochet diktatörlüğü yönetimi altında olan Şili'de 1973 yılında gözaltına alındıktan sonra "kaybolan" gazeteci oğlunu arayan çaresiz bir babayı canlandırdığı bir filmde başrolü oynamaktadır.
Müzik Kutusu'nda (1989) ise Armin Mueller-Stahl, saygın bir ABD yurttaşı olan, ama karanlık bir geçmişle (geçmişte Nazilerle birlikte çalışan Macar Ok-Haç örgütü üyesi olmakla) suçlanan bir babayı canlandırmaktadır.
Amen adlı filmde (2003) ise Nazi Almanyası'nda kilisenin rolü sorgulanmakta ve kilise ile Papalığın aslında hiç de sanıldığı gibi masum olmadığı, Nazi Diktatörlüğünün kıyımlarına göz yumduğu ve doğrudan ya da dolaylı olarak ortak olduğu tezi işlenmektedir.
Le Couperet'de (2005) ise Fransa'da yaşanan toplu işten çıkarmalar, işsizlik psikolojisi ve işsiz bir mühendisin alışılmadık ve radikal bir çözüm arayışı konu edilmektedir.

Compartiment tueurs / Caniler Treni (1965)
Un Homme de trop / 13.Adam (1967)
Z / ÖlümsüZ (1969)
L'Aveu / İtiraf (1970)
État de siège / Sıkıyönetim (Görünmeyen Ayaklanma) (1973)
Section spéciale / Special Section (1975)
Clair de femme / Womanlight (1979) (USA)
Missing (Kayıp) (1982)
Hanna K. (1983)
Le Conseil de famille / Family Business (1986)
Betrayed / İhanet (1988)
Music Box / Müzik Kutusu (1990)
Contre l'oubli (1991)
La Petite apocalypse (1993)
Lumière et compagnie (1995)
Mad City / Çılgın Şehir (1997)
Amen / Amin (2002)
Le couperet / Ölümcül Çözüm (2005)
Eden à l'Ouest / Cennet Batı'da (2009)
Le capital / Kapital (Sermaye) (2012)

La Petite apocalypse / The Little Apocalypse (1993)
Le Conseil de famille / Family Business (1986)
Hanna K. (1983)
Missing / Kayıp (1982) (BA)
Clair de femme / Womanlight (1979) (USA)
Section spéciale / Special Section (1975)
État de siège / Sıkıyönetim (Görünmeyen Ayaklanma) (1973)
Z / ÖlümsüZ (1969)
Compartiment tueurs / The Sleeping Car Murder (1965)

Albayım (2006)

Enredando sombras (1998)
Stupids, The (1996) .... Gas Station Guy
Spies Like Us (1985) .... Tadzhik Highway Patrol
Madame Rosa (1977)

Yeres, Artun (derleyen) (2004). "Göstermenin Sorumluluğu". İstanbul: Donkişot Yayınları. s. 167. ISBN 975-6511-25-7

Cumhuriyet, siyasi gücün halk ve temsilcileri tarafından paylaşıldığı bir devlet yönetim şeklidir ve yapısı gereği monarşinin yokluğu üzerine kuruludur.
Bir cumhuriyette temsil, genel vatandaşlar tarafından serbestçe seçilebilir veya seçimle belirlenebilir. Birçok tarihi cumhuriyette, temsil kişisel statüye dayanmış ve seçimlerin rolü sınırlı olmuştur. Bu durum günümüzde de geçerlidir; resmi adlarında "cumhuriyet" kelimesini kullanan 159 devlet (2017 itibarıyla) ve diğer cumhuriyet olarak kurulmuş devletler, temsil hakkını ve seçim sürecini dar bir şekilde sınırlayan devletler arasında yer almaktadır.
Bu terim, MÖ 509'da kralların devrilmesinden MS 27'de İmparatorluğun kurulmasına kadar süren Antik Roma Cumhuriyeti'nin anayasasına atıfta bulunarak modern anlamını geliştirmiştir. Bu anayasa, etkili bir şekilde güç sahibi olan zengin soylulardan oluşan bir Senato; magistraları seçme ve yasaları kabul etme yetkisine sahip tüm özgür vatandaşların katıldığı birkaç halk meclisi; ve çeşitli türde sivil ve siyasi yetkilere sahip bir dizi magistratlıktan oluşuyordu.
Genellikle bir cumhuriyet tek bir egemen devlet olsa da, cumhuriyet olarak adlandırılan alt ulusal devlet varlıkları veya doğası gereği cumhuriyetçi olarak tanımlanan hükûmetler de bulunmaktadır.

Terim, Yunanca politeia kelimesinin Latin çevirisinden kaynaklanmaktadır. Cicero, diğer Latin yazarları arasında, politeia'yı res publica olarak çevirdi ve Rönesans bilginleri tarafından "republic" (veya çeşitli Avrupa dillerinde benzer terimler) olarak çevrildi.
Politeia terimi hükûmet biçimi, polity veya rejim olarak çevrilebilir ve bu nedenle modern "cumhuriyet" kelimesi gibi her zaman belirli bir rejim türü için kullanılmayan bir kelimedir. Platon'un politik bilim üzerine büyük çalışmalarından biri Politeia olarak adlandırılmıştı ve İngilizcede bu nedenle Cumhuriyet olarak bilinir. Ancak başlık dışında, Cumhuriyet'in modern çevirilerinde politeia için alternatif çeviriler de kullanılır.
Ancak, Politika adlı eserinin III. Kitabında, Aristoteles'in, politeia teriminin daha spesifik bir şekilde kullanılabileceğini belirttiği görünüyor: "Vatandaşlar genel olarak halkın iyiliği için yönettiğinde, bu tüm hükûmetler için ortak adı olan politeia olarak adlandırılır". Ayrıca, klasik Latincede, "republic" terimi genel anlamda herhangi bir rejimi ifade etmek için veya halkın iyiliği için çalışan hükûmetlere özgü bir şekilde kullanılabilir.
Orta Çağ'ın sonlarına doğru, Kuzey İtalya'da birçok şehir devleti komün veya signoria temelli hükûmetlere sahipti. Giovanni Villani gibi yazarlar, bu devletlerin doğasını ve diğer rejim türlerinden farklarını anlatmaya başladılar. Devletleri tanımlamak için libertas populi, özgür bir halk gibi terimler kullandılar. 15. yüzyılda, Antik Roma yazılarına olan yenilenmiş ilgi, yazarların klasik terimleri tercih etmelerine neden oldu. Monarşi dışındaki devletleri tanımlamak için yazarlar (özellikle Leonardo Bruni), Latin deyişi res publica'yı benimsedi.
Bruni ve Machiavelli, res publica terimini Kuzey İtalya'daki monarşi olmayan devletleri tanımlamak için kullandılar. Ancak, res publica teriminin orijinal Latincede bir dizi ilişkili anlamı vardır. Terim, kelimenin tam anlamıyla "halk işi" olarak çevrilebilir. Roma yazarları tarafından genellikle devleti ve hükûmeti ifade etmek için kullanılmıştır, hatta Roma İmparatorluğu döneminde bile.
Sonraki yüzyıllarda, İngilizce "commonwealth" kelimesi res publica'nın bir çevirisi olarak kullanılmaya başlandı ve İngilizcede kullanımı Romalıların res publica terimini nasıl kullandıklarına benzerdi. Özellikle Oliver Cromwell'in Koruyuculuk döneminde, "commonwealth" kelimesi yeni monarşi olmayan devleti tanımlamak için en yaygın terim olarak kullanılırken, "republic" terimi de yaygın bir şekilde kullanılmıştır. Benzer şekilde, Lehçede terim "rzeczpospolita" olarak çevrildi, ancak bu çeviri şu anda yalnızca Polonya ile ilgili olarak kullanılmaktadır.
Günümüzde, "cumhuriyet" terimi genellikle bir hükûmet sistemini ifade eder ve bu sistem, gücünü miras veya ilahi hak gibi başka bir temelden değil, insanlardan alır.

Klasik Yunanistan ve Roma'da geliştirilen felsefi terminolojiye rağmen, Aristoteles tarafından zaten özetlenmiş olan Yunanistan'da değil, Orta Doğu'da da birçok farklı anayasaya sahip şehir devleti uzun bir tarihe sahipti. Klasik dönemden sonra, Orta Çağ'da, Venedik gibi birçok özgür şehir yeniden gelişti.

Modern "cumhuriyet" türü, klasik dünyada bulunan herhangi bir devlet türünden farklıdır. Klasik dönemde hala "cumhuriyet" olarak adlandırılan birkaç devlet bulunmaktadır. Buna antik Atina ve Roma Cumhuriyeti dahildir. Bu devletlerin yapıları ve yönetimleri, modern herhangi bir cumhuriyetten farklıyken, klasik, Orta Çağ ve modern cumhuriyetlerin tarihsel bir süreklilik oluşturup oluşturmadığına dair bir tartışma da vardır. J. G. A. Pocock, farklı bir cumhuriyetçi geleneğin klasik dünyadan günümüze kadar uzandığını savunmuştur. Diğer bazı bilim adamları bu konuda farklı görüşlere sahip. Örneğin, Paul Rahe, klasik cumhuriyetlerin modern herhangi bir ülkedekilerle az bağlantısı olan bir hükûmet biçimi olduğunu savunuyor.
Klasik cumhuriyetlerin siyasi felsefesi, sonraki yüzyıllar boyunca cumhuriyetçi düşünceyi etkiledi. Machiavelli, Montesquieu, Adams ve Madison gibi cumhuriyetleri savunan filozoflar ve politikacılar, çeşitli rejim türlerini tanımlayan klasik Yunan ve Latin kaynaklarına yoğun bir şekilde dayandılar.
Aristoteles'in Politika adlı kitabı çeşitli hükûmet biçimlerini tartışıyor. Aristoteles, politeia olarak adlandırdığı bir şekli, diğer şekillerin bir karışımından oluşan bir sistem şeklinde belirledi. Bu, ideal hükûmet biçimlerinden biriydi. Polybius, bu fikirlerin birçoğunu genişletti ve yine karışık hükûmet fikrine odaklandı. Bu geleneğin en önemli Roma eseri Cicero'nun De re publica'sıdır.
Zamanla, klasik cumhuriyetler imparatorluklar haline geldi veya imparatorluklar tarafından fethedildi. Çoğu Yunan cumhuriyeti, Büyük İskender'in Makedonya İmparatorluğu tarafından ilhak edildi. Roma Cumhuriyeti, Kartaca gibi cumhuriyetler olarak kabul edilebilecek diğer Akdeniz devletlerini fethederek büyük bir şekilde genişledi. Roma Cumhuriyeti kendisi daha sonra Roma İmparatorluğu haline geldi.

Pre-klasik şehir devletlerine atıfta bulunmak için "cumhuriyet" terimi sıkça kullanılmaz, özellikle Graeco-Roman etkisi altındaki Avrupa dışında kalmış bölgelerde. Ancak, Avrupa dışındaki bazı erken dönem devletlerin, bugün bazen cumhuriyetlere benzer olarak kabul edildiği hükûmetleri vardı.
Orta Doğu'da, Doğu Akdeniz'in birçok şehri, kolektif yönetim başarısına ulaştı. Cumhuriyet şehir devletleri, MÖ 11. yüzyıldan başlayarak Levant kıyısı boyunca Fenike'de yaygınlaştı. Antik Fenike'de Shophet kavramı, Roma konsülüne çok benziyordu. Pers egemenliği altında (MÖ 539-332), Tire gibi Fenike şehir devletleri, kral sistemini ortadan kaldırdı ve "6 yıllık kısa görev süreleri boyunca iktidarda kalan suffetes (hakimler) sistemi"ni benimsedi. Arwad, bir monark yerine halkın egemen olarak tanımlandığı, bilinen en eski cumhuriyet örneklerinden biri olarak gösterilmiştir. Yahudi Yargıçlar dönemi Birleşik Monarşi öncesi İsrailoğulları konfederasyonu da bir cumhuriyet türü olarak kabul edilmiştir. Günümüz Nijerya'sında Igbo halkının yönetim sistemi, "doğrudan ve katılımcı demokrasi" olarak tanımlanmıştır.

Erken cumhuriyet kurumları bağımsız gaṇasaṅghalardan geliyor - gaṇa "kabile" ve saṅgha "meclis" anlamına geliyor - MÖ 6. yüzyıldan bu yana var olabilirdi ve bazı bölgelerde Hindistan'da MS 4. yüzyıla kadar sürmüştür. Ancak, bu konuda kanıtlar yaygın değildir ve o döneme ait saf tarihi kaynak mevcut değildir. İndya'yı (şimdiki Pakistan ve Kuzeybatı Hindistan) ele geçirdiği dönemden iki yüzyıl sonra yazmış olan Yunan tarihçi Diodorus, ayrıntı vermeden, Hindistan'da bağımsız ve demokratik devletlerin var olduğunu belirtiyor. Modern bilim adamları, MÖ 3. yüzyılda demokrasi kelimesinin ve sonrasında düşüş yaşadığını ve doğası ne olursa olsun herhangi bir özerk devleti ifade edebileceğini belirtiyorlar.

Gaṇa'nın ana özellikleri arasında bir hükümdar, genellikle raja adıyla bilinen ve tartışma kurulu olan bir meclis yer alıyor. Meclis düzenli olarak toplanıyordu. Tüm önemli devlet kararlarını tartışırdı. En azından bazı devletlerde, katılım tüm özgür erkeklere açıktı. Bu kurum ayrıca tam mali, idari ve yargı yetkisine sahipti. Adı bile nadiren geçen diğer memurlar, meclisin kararlarına uyarlardı. Gaṇa tarafından seçilen hükümdar, görünüşe göre her zaman Kshatriya Varna'nın soylu sınıfından bir aileye aitti. Hükümdar, aktivitelerini meclisle koordine ederdi; bazı devletlerde, diğer soyluların bir konseyi ile bunu yapardı. Licchavis'in 7,077 raja'dan oluşan en önemli ailelerin başındaki yönetim organı vardı. Öte yandan, Gautama Buddha dönemi boyunca Shakyas, Koliyas, Mallakas ve Licchavis, meclisin tüm zengin ve fakir erkeklere açık olduğu bir yönetim şekline sahiptiler. Kusinagara şehrinde merkezlenen Mallakas ve Vaishali şehrinde merkezlenen Vajjika (veya Vṛjika) Birliği gibi erken dönem "cumhuriyetler" veya gaṇasaṅgha, MÖ 6. yüzyıldan bu yana varlığını sürdürmüştür ve bazı bölgelerde MS 4. yüzyıla kadar devam etmiştir. Vajji Mahajanapada'nın hükümdarlık konfederasyonundaki en ünlü klan Licchavis klanıydı. Magadha krallığı, Rajakumara topluluğu gibi cumhuriyet topluluklarını içeriyordu. Köyler, yerel şeflerinin Gramaka adı verilen kendi meclislerine sahipti. Yönetimleri, yürütme, yargı ve askeri işlevlere ayrılmıştı.
Bu hükûmetleri en iyi nasıl tarif edileceği konusunda, bilginler farklı görüşler belirtmektedirler ve kanıtların belirsiz, aralıklı niteliği geniş anlaşmazlıklar için izin verir. Bazıları toplantıların merkezi rolünü vurgular ve dolayısıyla onları demokrasiler olarak övüyor; diğer bilim adamları liderliğin üst sınıf hakimiyetine ve toplantının kontrol edilebilirliğine odaklanır ve bir oligarşi veya aristokrasi olarak görür. Toplantının açık gücüne rağmen, bileşimi ve katılımının gerçekten popüler olup olmadığ

Demirkapı (Rumence: Porţile de Fier; Sırpça: Ђердапска клисура, Đerdapska klisura veya Демиркапија Demirkapija; Macarca: Vaskapu; Slovakça: Železné vráta; Almanca: Eisernes Tor; Bulgarca: Железни врата, Zhelezni vrata) Tuna Nehri’ndeki bir boğazdır. Tarihî dönemden beri bilinen ve kullanılan meşhur bir nehir boğazıdır. Boğaz, Sırbistan ve Romanya sınır hattının bir kısmını oluşturur.

“Demirkapı” toponimi, açıkça belli olduğu gibi Türkçe kökenlidir. Bu geçit Güney Karpat dağlarında bulunmaktadır. Boğazdan Tuna Nehri geçer. Irmağın kayalı dağ boğazında, çağlayanlı, dar yatağında aktığı yere Osmanlı Türkleri haklı olarak Demirkapı adını vermişlerdir. Osmanlı Türklerinin alt Tuna meşhur boğazına ilkel ad verme üsluplarına dayanarak Demirkapı adını vermeleri, Macarların aynı yere eskilerden beri bilinen ve ülkenin türlü türlü bölgelerinde mevcut olan - fakat belki çağdaş Osmanlı Türk etkisine yenileştirilen - Vaskapu [okunuş: vaşkapu =Demirkapı] toponimi uygulamaları kendiliğinden anlaşılır.

Demirkapı, Sırbistan-Romanya sınırı boyunca 134 kilometre uzunluğa sahip, Avrupa'nın en büyük ve en uzun boğazıdır. Bu uzunluk birçok kıvrım oluşturmuştur. Boğaz kapsamında 4 yapısal havza ve 4 vadi bulunur.
Yayılım olarak Demirkapı, güneyinde Sırbistan'ı ve kuzeyinde Romanya'yı bırakır. Bu coğrafi yayılım içinde ayrıca Karpatlar parçalanır; bir kısmı güneyde kalır. Boğazın Sırbistan tarafında Demirkapı Millî Parkı (Национални парк Ђердап), Romanya tarafında Demir Kapılar Millî Parkı (Parcul Natural Porţile de Fier) vardır. Romanya kısmında ayrıca iki elektrik santrali kurulmuştur.

Belgrad ile Turnu Severin arasında bazı bölgelerde nehrin genişliği seksen metreye kadar düşer. Nehrin bazı bölgelerinde yatak genişliğinin bir buçuk kilometreyi bulduğu düşünülürse buradaki daralmanın ne kadar büyük boyutta olduğu daha net olarak anlaşılabilir. Nehrin daraldığı bu bölge Orta Avrupa, Adriyatik, Balkanlar ve Karadeniz’den gelen yolların kesişme noktasıdır. Demirkapıların bu konumu nehrin her iki kıyısında bulunan merkezlerin stratejik önemini daha da artırıyordu. Dolayısıyla nehrin yukarısında Demirkapıların girişi olan Orşova ile aşağı çıkışında yer alan Vidin ve Kalafat da stratejik bakımdan eşi bulunmaz bir konuma yükseliyorlardı.

Demirkapı sahası içinde Adakale adında bir ada var olmuştur. Bu ada, Osmanlı İmparatorluğu zamanından 1972 yılına kadar içindeki sakinleriyle beraber bir yaşam alanı iken, 1967’de başlatılan bir baraj çalışması sonucunda sular altında kalmıştır. 1967'de Romanya ve Yugoslavya'nın ortaklaşa Tuna üzerinde inşa ettiği barajın 1972'de tamamlanması ile barajın suları altında kaldı. 13 Eylül 1967'de devrin Türkiye Başbakanı Süleyman Demirel Romanya'yı ziyaret etti ve ada halkının Türkiye'ye gelmesine öncülük etti. Adada yaşayan Türklerin büyük bir kısmı Türkiye'ye, az bir kısmı ise Köstence ve Bükreş'e göç etti.

Tuna
Demirkapı
Adakale

Aurel Decei, “Demir-Kapı”, İslam Ansiklopedisi, MEB, İstanbul 1993. C-3
Imre Baski, “Demirkapılar (Temir Qapïg, Vaskapu, Dömörkapu)”, Turkish Studies, Volume 2/2 Spring 2007, s. 73-88.15 Ocak 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
M. Emre Kılıçaslan, “XVIII. Yüzyılda Tuna Demirkapısı ve Girdaplar İdaresi”, Karadeniz Araştırmaları, Bahar 2010, Sayı 25, s. 59-7620 Ağustos 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Raşit Çavaş; “TBMM Gizli Oturum Tutanaklarına ve Lozan Konferansı Tutanaklarına Göre Adakale’nin Romanya’ya Verilmesi Tartışması”, Toplumsal Tarih, Haziran-2000, Sayı 78, s. 4-12.

Dere otu (Anethum graveolens), maydanozgiller (Apiaceae) familyasından anavatanı Asya olan tek yıllık bir bitki türüdür. Bitkinin botanikteki adı ise Anethum Graveolens'tir ve bu cinsteki tek türdür. Anavatanı Avrupa'nın güneyi ve Asya'nın batısıdır. Türkiye'de de yabani olarak bulunduğu gibi, kültür bitkisi olarak bahçelerde de yetiştirilir. Dereotu, yaprakları ve tohumlarının yemeklere tat vermek için ot veya baharat olarak kullanıldığı Avrasya'da yaygın olarak yetiştirilmektedir.

Dereotu ince ve içi boş dallara sahiptir.
Yaprakları, ince, yumuşak ve sık bölünen dallar halinde büyür. Yaprakları 10–20 cm uzunluğundadır.
Bitkinin tamamı 40–60 cm'ye kadar büyür.
Çiçekleri beyazdan sarıya, küçük şemsiyeler şeklinde ve 2–9 cm çapındadır. Çiçekler küçük hermafrodittir. Çanak yapraklar dumura uğramıştır. Taç yapraklar kirli sarı renktedir.
Kültürü yapılan dereotunun çiçek salkımı oldukça büyüktür. Ortalama çapı 20 cm'dir. 
Görünüşü her yana dağılmış ışınımsıdır.
Tohumları 4–5 mm uzunluğunda ve 1 mm kalınlığındadır, düz ila hafif kavislidir ve uzunlamasına çıkıntılı bir yüzeye sahiptirler.
Kökleri iğ şeklinde ve beyazımsıdır. 120 cm'ye kadar yükselebilen sap, yuvarlak beyaz ve yeşil uzunlamasına çizgilidir. Esas yapraklar genellikle 3-4 parçalıdır. Alt yapraklar saplı, üst yapraklar sapsızdır. Yaprak kısmı beyaz kenarlı, kısa ve ucunda iki kulakçık oluşturur.
Meyve yumurta şeklinden dar veya geniş eliptik şekle kadar değişir. Üst taraftan hafif basık, 3–5 mm uzunlukta, 1,5-3,5 mm genişlikte sarı kahverenginden kırmızı kahverengine kadar farklılık gösterir. Kenarları geniş ince düz ve sarımsı kanatla çevrilmiştir. 
Ticarette genellikle meyveler ayrılmış olarak bulunurlar. Ayrılmış olan meye sırt taraftan kuvvetlice basıktır. Beş esas damardan üçü sırt tarafındadır. 
Meyve büyüklükleri çok değişiktir. Küçük formlarda uzunluk 2,90-3,28 mm, genişlik 1,68-1,96 mm; büyük formlarda ise uzunluk 3,64-4,08 mm, genişlik 2.52 mm kadardır.

Dere otu bitkisinin yapraklarının ya da tohumlarının kurutulmasıyla baharatı elde edilir. Genellikle balık ve deniz ürünlerinden yapılan yemeklerde kullanılır. Ayrıca zeytinyağlı yemeklere de hoş bir tat ve koku verir.

Dere otunun faydaları
 Vikitür'de Dere otu ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.
 Wikimedia Commons'ta Dereotu ile ilgili çoklu ortam kategorisi bulunur.

Devlet dini ya da resmî din, devlet tarafından onaylanan ve desteklenen bir dinî yapı ya da akide. Resmî dini olan bir devlet, seküler olmamasına karşın mutlaka teokratik olmak zorunda da değildir.
Hristiyan ülkelerde devlet kilisesi Roma İmparatorluğu'nun devlet kilisesi ile ilişkilidir ancak aynı zamanda Hristiyanlığın modern süreçte yaşadığı bir evrime denk gelir ve dinin ulusal bir kolu gibi kabul edilir. Devlet dini her zaman devlet tarafından kabul edilmiş bir din anlamına gelse de, her zaman devletin bir din tarafından kontrol ediliyor olduğu (yani teokrasi) ya da dinin devlet tarafından kontrol ediliyor olduğu anlamına gelmez.
Devletler tarafından finanse edilen dinsel kültler oldukça eski dönemlere, Antik Yakın Doğu'ya hatta tarih öncesi dönemlere kadar gider. Dinî kültlerle devlet ilişkisi Marcus Terentius Varro tarafından politik teoloji (theologia civilis) terimi ile tartışılmıştır. Devlet tarafından finanse edilen ilk "devlet kilisesi" MS 301'de kurulan Ermeni Apostolik Kilisesi'dir.

Budizmin devlet dini olduğu ülkeler:

Özel statüye sahip olan ülkeler:

Hristiyanlığı resmî din olarak tanıyan ülkeler aşağıda listelenmiştir

Katolikliği resmî din olarak benimsemiş ülkeler:

Özel statüye, desteğe veya tanınmaya sahip, ancak devlet dini olmayan:

 Yunanistan
Aşağıda yer alan devletler Doğu Ortodoks Kilisesi'ne özel statü veya tanınma vermekte olup, devlet dinine sahip değillerdir.

Aşağıda Protestanlığı hukuken kabul etmiş ülkeler listelenmiştir.

Aşağıdaki ülke ve bağımlı bölgelerde İngiltere Kilisesi resmî kilisedir:

Aşağıdaki ülkeler Kalvinizmi ulusal din olarak kabul etmiştir:

Lütercilik, aşağıda verilen ülkelerde resmîyete sahiptir:

 Tonga

 Ermenistan: Ermeni Apostolik Kilisesi ülkenin ulusal kilisesidir.
 Dominik Cumhuriyeti: Anayasa devletin dini olmadığını belirtir; buna karşın Vatikan ile yapılmış konkordat Katolikliğin devlet kilisesi olduğunu kabul eder.
 Fransa: Fransa'da 1801 yılında Napolyon tarafından devlet dini geri getirildi. Buna karşın bu yasa 1905'te feshedildi ve laiklik benimsendi. Bu dönemde Alsas-Loren Alman İmparatorluğu kontrolünde bulunmaktaydı. Fransa 1918'de bölgeyi yeniden kontrol altına aldı, ancak bölgedeki bu yerel yasa feshedilmedi. Bu nedenden ötürü bölgedeki yerel yasanın belirlediği Yahudilik, Katoliklik, Lütercilik ve Kalvinizm resmî statüye sahiptir.
 Haiti 1987'den beri Katoliklik resmî din olmasa da, devlet tarafından ayrıcalıklı bir statüde tutulmaktadır.
 Macaristan: 2011 Macaristan Anayasası din ve devleti ayırmasına rağmen Macaristan'ı "Hristiyan Avrupa'nın içerisinde yer alan" bir devlet olarak tanımlar.
 Portekiz: Ülkede din ve devlet işleri ayrı olup Katolik Kilisesi'ne bazı özel haklar tanınmaktadır.
 Samoa: 2017 yılında bir parlamento oylaması sonucunda Hristiyanlık devlet dini olmuştur.
 Zambiya: 1991 Zambiya Anayasası ülkeyi bir "Hristiyan devlet" olarak tanımlar.

Hinduizm hiçbir ülkede devlet dini değildir, ancak dünyada bir ülkede özel statüye veya tanınırlığa sahiptir:

   Nepal (2015'te Hinduizm devlet dini olmaktan çıkarıldı. Proselitizm halen yasa dışıdır.)

Pek çok Müslüman çoğunluğa sahip ülkede İslam devlet dini olarak benimsenmiştir:

Devlet ateizmi
Teokrasi
Laiklik
Türkiye'de laiklik
Kilise vergisi
Dinî eğitim
Din ve devletin ayrılması
Din sosyolojisi

